Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 22°C
Az Bulutlu
İstanbul
22°C
Az Bulutlu
Per 21°C
Cum 19°C
Cts 18°C
Paz 18°C

61 – Saf Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

el-Maverdfnin naklettiğine göre; bütün müfessirlerin görüşüne göre Me­dine’de inmiştir. Mekke’de indiği de söylenmiştir. Bunu da en-Nehhâs, İbn Abbus’tan rivayet etmiştir. Ondört âyettir.

61 – Saf Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Saf Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi Tefsiri )

Rahman ve Rahim Allah’ın Adı île

  1. Göklerde ve yerde olan herşey Allah’ı teşbih eder. O Azizdir, Hakimdir.

Bu buyruğa dair açıklamalar daha Önceden (el-Hadîd, 57/1 ‘in tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. [2]

  1. Ey İman edenler! Yapmayacağınız şeyi niçin söylersiniz? 3- Yapmayacağınız şeyi söylemeniz Allah’ın yanında büyük bir hış­mı gerektirir.

Bu buyruklara dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız; [3]

I- Buyrukların Nüzul Sebebi:

“Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyi niçin söylersiniz?” buyruğu ile ilgili olarak Dârimî Ebu Muhammed, Müsned’inde şu rivayeti kaydetmekte­dir: Bize Muhammed b. Kesir, el-Evzai’den haber verdi. O Yahya b. Ebi Ke-sir’den, o Ebu Seleme’den, o Abdullah b. Selam’dan dedi ki: Biz Rasûlullah (sav)’ın ashabından bir grub kendi aramızda konuşarak dedik ki: Yüce Al­lah’ın hangi ameli daha çok sevdiğini bilseydik elbette ki onu işlerdik. Bu­nun üzerine yüce Allah: “Göklerde ve yerde olan herşey Allah’ı teşbih ed­er. O Azîzdir. Hakimdir. Ey İman edenleri Yapmayacağınız şeyi niçin söylersiniz?” buyruklarını -(Abdullah) onu (sûreyi) bitirinceye kadar (oku­du)- indirdi. Abdullah dedi ki; Rasûlullah (sav) da onu (o sureyi) bize sonu­na kadar okudu. Ebu Seleme dedi ki: îbn Selam da onu (sûreyi sonuna ka­dar) bize okudu. Yahya dedi ki: Ebu Seleme de onu bize (sonuna kadar) oku­du. Yahya da onu bize okudu. el-Evzaî de onu bize okudu. Muhammed de onu bize okudu.[4]

İbn Abbas dedi ki: Abdullah b. Revâha dedi ki; Bizler Allah’ın amellerden hangisini daha çok sevdiğini bilseydik, elbette onu işlerdik; fakat cihad emri inince ondan hoşlanmadılar,

el-Kelbî dedi ki: Mü’minler Ey Allah’ın Rasûlii dediler. Şayet bizler Allah’ın hangi ameli daha çok sevdiğini bilseydik, biz de o isi yapmaya daha çok ko­şardık. Bunun üzerine: “Sizi çok acıklı bir azaptan kurtaracak bir ticareti size göstereyim mi?” (es-Saf, 61/10) buyruğu nazil oidu. Bir süre böylece bek­lediler ve bu arada şöyle diyorlardı: Bu ticaretin ne olduğunu bilseydik, el-betteki onu mallarımızı, canlarımızı, eşimizi, dostumuzu feda ederek satın alır­dık. Yüce Allah bu ticareti onlara: “Allah’a veRasûlüne iman edersiniz, mallannızkt, canlarınızla Allah’ın yolunda cihad edersiniz” (es-Saf, 61/11) âye­ti ile gösterdi. Uhud günü sınandılar, fakat kaçtılar, İşte sözlerine bağlı kal­madıkları için onları ayıplamak üzere bu sûre nazil oklu.

Muhammed b. Ka’b dedi ki: Yüce Allah Peygamberine Bedir şehidlerinuı sevabını haber verince, ashab: Şahid ol, Allah’ım dediler. Andolsun biz bir savaşta bulunacak olursak, şüphesiz o uğurda bütün gücümüzü harcayaca­ğız; fakat Uhud günü kaçtıklarından ötürü Allah bu davranışları sebebiyle on­ları ayıpladı.

Katade ve ed-Oahhak dediler ki: Bu buyruk -hiç de böyle bir şey yapma­dıkları halde-: Biz cihad ettik ve çeşitli belâ ve sıkıntılara maruz kaldık, di­yen bir topluluk hakkında inmiştir.

Suhayb dedi ki: Bedir günü müslümanlara eziyet vermiş, onlara oldukça sıkıntılar ve zorluklar tattırmış bir kişi vardı. Ben de onu öldürdüm. Bir baş­ka adam: Ey Allah’ın Peygamberi gerçekten ben filan kişiyi öldürdüm, de­di. Peygamber (sav) da bunun üzerine çok sevindi. Ömer b. el-Hattab ile Ab-du’r-Rahman b. Avf: Ey Suhayb, dediler niye filanı sen öldürdüğünü haber vermedin? Filan kişi yalan yere onu öldürdüğünü iddia etti. Bunun üzerine Suhayb ona durumu haber verince, Peygamber: “Böyle mi ey Ebu Yahya?” diye buyurdu. Suhayb: Allah’a yemin olsun ki evet ey Allah’ın Rasûlü, dedi. Bunun üzerine bu âyet-İ kerime, o şahsı yalan yere öldürdüğünü iddia eden kişi hakkında nazil oldu.

İbn Zeyd dedi ki: Buyruk münafıklar hakkında inmiştir. Onlar Peygam­ber (sav) ve ashabına şöyle diyorlardı: Sizler savaşmak üzere çıkar ve sava­şacak olursanız, biz de sizinle birlikte çıkar ve sizinle birlikte savaşırız. Fa­kat müslümanlar savaşmak üzere Medine’nin dışına çıktıklarında onları bı­rakıp geri döndüler ve geri kaldılar. [5]

2- Bir İtaati Yapmayı Adayan Bir Kimsenin Bu Adağını Yerine Getirmesi Gereği:

Bu âyet-i kerime itaat olan herhangi bir işi yapmayı üzerine alan kimse­nin bu taahhüdüne bağlı kalmasını vacib kılmaktadır.

Müslim’in Sakih’inde Ebu Musa’dan rivayete göre o, Basralı kurrâya (Kur’ân-ı Kerim’i okuyup, bellemiş olanlara) haber gönderdi. Huzuruna Kur’ân-ı Kerim’i okumuş üçyüz kişi geldi. Şöyle dedi: Sizler Basralılann en hayırlıları ve Kur’ân’ı en iyi bilenlerisiniz. Bunu okuyunuz ve sakın üzeriniz­den fazla zaman geçmesin. O takdirde sizden öncekilerin kalpleri katiiaştı-ğı gibi sizin kalpleriniz de katılaşır. Biz uzunluğu itibariyle ve ağır muhteva­sı dolayısıyla et-Tevbe Sûresi’ne benzettiğimiz bir sûreyi okuyorduk, onu unuttum. Şu kadar var ki ben o sûreden şunu bellemiş bulunuyorum: “Şayet Ade-moğlunun iki vadi dolusu malı bulunsa, onlara bir üçüncüsünün katılması­nı ister. Bununla birlikte Ademoğlunun karnını topraktan başka bir şey do­yurmaz. Yine bizler müsebbihât (sebbaha lillahi… diye başlayan) sûrelerin­den birisine benzettiğimiz bir sureyi de okuyorduk, onu da unuttum. Şu ka­dar var ki ben o sûreden: “Ey iman edenler, yapmayacağınız şeyi niçin söy­lersiniz” buyruğunu bellemiş bulunuyorum. İşle bu sizin boynunuza kıya­met gününde kendisinden sorumlu tutulacağınız bir tanıklık olarak yazıldı[6]

İbnu’l-Arabî dedi ki: Bütün bu hususlar dinen sabit şeylerdir. Sözünü et­tiği yüce Allah’ın: “Ey iman edenler, yapmayacağınız şeyi niçin söylersi­niz” buyruğu dinde hem lafız, hem mana itibariyle bu sûrede sabittir. “Bu kı­yamet gününde kendisinden sorumlu tutulacağınız boynunuza bir şehadet olarak yazıldı” sözüne gelince, bu da mana itibariyle dinde sabit olmuş bir husustur. Bir kimse üzerine bir yükümlülük aldığı takdirde seran onu yeri­ne getirmesi gerekir. Üstlenilen yükümlülük iki kısımdır. Biri adaktır, bu da iki kısma ayrılır. Başından beri yüce Allah’a yakınlaşmak maksadıyla yapı­lan adak. Bir kimsenin: “Allah için bir namaz kılacağım, oruç tutacağım, sa­daka vereceğim” demesi ve buna benzer Allah’a yakınlaştırıcı amelleri ada-masıdır. Bu gibi adakları yerine getirmenin gereği icma ile kabul edilmiştir.

İkincisi ise mubah olan bir adaktır. Bu da gerçekleşmesi istenen bir şar­ta bağlı olarak yapılan adaktır. Bir kimsenin: Benini misafirim eğer geri dö­necek olursa, üzerime bir sadaka vermek borç olsun demesi gibi; yahutta ger­çekleşmesini arzu etmediği bir şarta bağlı olarak yaptığı adaktır. Eğer Allah beni filanın şerrinden koruyacak olursa, bir sadaka vermek borcum olsun de­mesine benzer.

Bu tür adağın bağlayıcılığı hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri var­dır. Malik ve Ebu Hanife, böyle bir adağın gereğini yerine getirmesi gerekir, demişlerdir. Şafii bu husustaki görüşlerinden birisinde: Böyle bir adağı ye­rine getirmesi gerekmez, demiştir.

Ancak âyetin umumi İfadesi bizim lehimize bir delildir. Çünkü âyet-i ke­rime bu mutlak ifadesiyle ister bir şarta bağlı olsun, ister olmasın herhangi bir şekilde yapmadığı şeyi söyleyen kimseyi yermeyi ihtiva etmektedir.

Şafiî’nin mezhebine mensub ilim adamları da şöyle demişlerdir: Adak an­cak Allah’a yakınlaştırıcı amel türlerinden olan ve sadece O’na yaklaşmak maksadı güdülen şeyler olabilir. Bu tür işler ise her ne kadar Allah’a yakın­laştırıcı ameller türünden ise de bunlarla Allah’a yakınlaşmak maksadı güdül-memiştir. Sadece kişinin kendisini bir işi işlemekten alıkoyması yahutta bir işi yapmaya yönelmesi maksadını gülmüştür.

Biz deriz ki: Allah’a yakınlaştırıcı şer’î ameller -her ne kadar Allah’a ya-kınlaştırıcılık özelliğini taşıyor olsalar dahi- birtakım meşakkatler ve birtakım yükümlülüklerden ibarettir. Böyle bir kimse ise bir menfaati elde etmek ya­hut bir zararı önlemek maksadı ile yüce Allah’a yakınlaştırıcı böyle bir ame­li yerine ge|irme külfetini üzerine almış bulunmaktadır. Dolayısıyla bu tutu­muyla da teklifin izlediği yolun dışına çıkmamış ve yine yüce Allah’a yakın­laşmak maksadını sürdüren bir kimsedir.

İbnu’l-Arabî der ki: Eğer söylenen söz bir vaad mahiyetinde ise bu ya o kimsenin: Evienecek olursan sana bir dinar katkım olacaktır yahut: Filan ih­tiyacını satın alacak olursan ben de sana şunu veririm, demesi gibi bir sebe­be bağlı olur. Fukahânın icmaı ile bu sözü yerine getirmesi gerekir. Yahut-ta şarttan uzak mücerred bir vaad olursa, mutlak ifadesi ile bunu yerine ge­tirmesi gerekir. Bu görüş sahipleri âyetin nüzul sebebini esas almışlardır. Çün­kü rivayet olunduğuna göre ashab şöyle diyordu: Bizler hangi amelin daha faziletli ya da Allah tarafından daha çok sevildiğini bılsek elbette ki onu iş­lerdik. Bunun üzerine yüce Allah da bu âyet-i kerimeyi indirdi. Bu rivayet kabul edilmesinde pek sakınca olmayan bir hadistir, Mücahid’den de riva­yet olunduğuna göre Abdullah b. Revâha bunu işitince şöyle demişti: Ben öl-dürülünceye kadar Allah yolunda kendimi vakfetmeye devam edeceğim.

Bana göre sahih olan: Mazeret hali müstesna, verilen sözün her durum­da yerine getirilmesinin vacib olduğudur.

Derim ki: Malik dedi ki: Bir kimse bir diğerinden kendisine bir şeyler hi­be etmesini isteyip de o kimse: Evet dediği halde, sözünü daha sonradan ye­rine getirmemeyi uygun görecek olursa, benim görüşüme güre verdiği bu sö­zü yerine getirmek zorunda değildir.

İbnu’l-Kasım dedi ki: Bîr kimse borçlulara söz vererek: Onun (borçlumun) size yapacağı ödemeyi ona hibe ettiğime dair sizi şahit tutuyorum diyecek olursa, bu ifade onun için bağlayıcı olur. Ama: Evet, ben bunu yapanın, de­yip de daha sonra başka bir kanaate sahip olması halinde bunu yerine ge­tirmek zorunda olmayacağı görüşündeyim.

Derim ki: Yani bu hususta onun aleyhine hüküm verilmez. Fakat ahlaki faziletler ve güzel insani davranış açısından bunu yerine getirmesi gerekir. Çünkü yüce A ilah verdiği sözü gerçekleştiren ve adağının gereğini yerine ge­tiren kimseleri överek şöyle buyurmuştur: “Ahidleşince akidlerini yerine ge­tirenler…” (el-Bakara, 2/177); “Kitapta İsmail’i de an! O sözünde durandı…” (Meryem, 19/54) Buna dair açıklamalar daha önceden (Meryem, 19/54-55. âyetler, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. [7]

3- Sözünü, Dediğini Yerine Getirmeyenler:

en-Nehaî dedi ki: Üç ayet-i kerime insanlara kıssa yoluyla öğütler verme­me engel oldu: “İnsanlara iyiliği emredip kendinizi unutur musunuz?” (el-Bakara, 2/44); “Size yasakladığım şeylere kendim uymayarak size (em­rettiklerime) aykırı davranmak istemiyorum” (Hud, 11/88) buyrukları ile: “Ey İman edenler! Yapmayacağınız şeyi niçin söylersiniz?” buyruğudur.

Hafız Ebu Nuaym’in rivayetine göre Malik b, Dinar, Sumâme’den, o Enes b. Malik’ten şöyle dediğini nakletmiştir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: “İsra-ya götürüldüğüm gece dudakları ateşten makaslarla kesilen ve her kesildik­çe tekrar dudakları uzayan bir topluluğun yanından geçtim. Bunlar kimler­dir, ey Cebrail diye sordum, dedi ki: Bunlar yapmadıkları şeyleri söyleyen, Allah’ın Kitabını okuyup da amel etmeyen ümmetinin hatipleridir,”[8]

Seleften birisinden nakledildiğine göre ona: Bize hadis naklet, denildi fa­kat o sustu. Daha sonra tekrar: Bize hadis naklet deyince, şu cevabı verdi: Benim yapmadığım şeyleri söyleyip böylelikle Allah’ın hışmını çabuklaştıra­cağımı ini zannediyorsunuz.[9]

4- Kişinin Yapmadığı ve Yapmayacağı Şeyleri Söylemesi:

“Yapmayacağınız şeyi niçin söylersiniz?” buyruğu, insanın yapmadığı ve yapmayacağı iyi şeylerden kendisi hakkında sözetmesi sebebiyle bir azar ve bir inkâr (red) anlamında bir istifham (soru)dır. Eğer kişinin bu söy­lediği şeyler geçmişe dair ise yalan olur, geleceğe dair ise verdiği sözde dur­mamak olur. Her ikisi de yerilmiş davranışlardır.

Süfyan b. Uyeyne yüce Allah’ın: “Yapmayacağınız şeyi niçin söylersiniz” buyruğunu şöyle açıklamıştır: Yani o işi yapmanın size bırakılmadığı husus­ları ne diye söylersiniz? Sizler bu işleri yapıp yapmayacağınızı bilemezsiniz.

Buna göre ifade sözün reddedilmesi hususunda zahirine göre yorumlan­mış olmaktadır. [10]

5- Yapmayacağı Şeyi Söylemenin Vebali:

“Yapmayacağınız şeyi söylemeniz Allah’ın yanında bttyük bir hışmı ge­rektirir” buyruğu Şafii’nin bu husustaki iki görüşünden birisi olan tartışma ve gazab halinde verilen söze bağlı kalmanın gereğine delil gösterilebilir.

Buyruktaki: “…me” mübtedâ olarak gelmiş olup ondan önceki ifa­deler de haberdir. Şöyle Duyurulmuş gibidir: Yapmayacağınız şeyi söylemeniz yerilmiş bir iştir. Bununla birlikte hazfedilmiş bir mübtedânın haberi de olabilir.

el-Kisâi dedi ki: Bu edat burada ref konumundadır. Çünkü: “Büyük” lafzı; Kardeşin çok kötü bir adamdır” konumunda bir fiildir. “Hışmı” ifadesi de temyiz olarak nasbe dilmiştir. Yani onların yapma­dıkları şeyi.söylemesi hışım itibariyle çok büyüktür. Hal olduğu da söylen­miştir. (“Hışım olarak…” demek olur).

“ile Hışım duymak” iki mastardır. Mesela insanlar tarafın­dan sevilmeyen bir kimse hakkında: “Sevilmeyen bir kişi” denilir. [11]

  1. Gerçek şu ki, Allah kendi yolunda birbirine kenetlenmiş bina gi­bi, saf bağlayarak çarpışanları sever.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız: [12]

1- Allah’ın Sevdiği Savaşçıların Hali:

“Gerçek şu ki, Allah kendi yolunda… saf bağlayarak çarpışanları sever”

buyruğundaki: “Saf bağlayarak” lafzı; demektir. (Meal de buna göredir,) Meful ise hazfedilmiştir kî, kendilerini saf saf dizerek, anla­mındadır.

“Birbirine kenetlenmiş bina gibi” buyruğu hakkında el-Ferrâ birbirine kurşun ile kaynatılmış… diye açıklamıştır. el-Müherred de şöyle demiştir: Bu buyruk, bina yaparken yapıyı birbirine kaynaştırıp, tek bir parça imişcesine taşlan birbirine yakınlaştırılması halini anlatmak üzere: tabirin­den alınmıştır.

Bir başka açıklamaya göre bu “dişlerin birbirine kenetlenmesi” demek olan: dan gelmektedir. “Birbirine yapışmak, bitişmek” demektir. “Safta birbirine bitiştiler” tabiri de buradan gelir.

Âyetin anlamı şöyle olur: Allah kendi yolunda cihad esnasında binanın sağ­lamca yerinde durması gibi yerinde sebat gösterip, yerinden ayrılmayan kimseleri sever.

Said b. Cübeyr dedi ki: Bu, yüce Allah’ın düşmanlarıyla savaşması esna­sında mü’minlerin nasıl olmaları gerektiğine dair Allah’ın bir talimatıdır. [13]

2- Piyadenin Savaşması ile Süvarinin Savaşması;

Bazı tevil bilginleri bu buyruğu piyadenin çarpışmasının süvarinin çarpış­masından daha faziletli olduğuna delil göstermişlerdir. Çünkü süvariler bu şekilde dizilme imkânına sahib değildir.

el-Mehdevî dedi ki: Ancak böyle bir yorum doğru olamaz. Çünkü gerek ecir, gerek ganimet açısından süvarinin daha faziletli olduğuna dair buyruk­lar gelmiş bulunmaktadır. Bununla birlikte süvariler de âyet-i kerimenin ifa­de ettiği anlamın dışında görülemezler. Çünkü buyruğun ifade ettiği anlam sebat göstermeye dairdir. [14]

3- Saftan Çıkmak, Ne Zaman Caiz Olabilir?

İnsanın bir ihtiyacı olması yahut imamın göndereceği bir mesaj ya da de­ğerlendirilmesi gerektiği hususunda görüş ayrılığı bulunmayan bir fırsat gi­bi yerinde durmak sırasında ortaya çıkmayacak bir menfaat sözkonusu olma­dıkça safın dışına çıkmak caiz değildir.

Mübareze (teke tek çarpışmak) maksadı ile safın dışına çıkmak ile ilgili görüş ayrılığı vardır. Birincisine göre düşmana korku vermek, şehadeti iste­mek ve savaş şevkini güçlendirmek maksadı ile bunda bir sakınca yoktur. Bi­zim mezhebimize mensub ilim adamları ise: Hiçbir kimse böyle bir istek ile leke tek çarpışmak üzere ortaya çıkmaz. Çünkü böyle bir tutumda riyakâr­lık ve yüce Allah’ın yasaklamış okluğu düşman ile karşılaşmak için çıkmak sözkonusudur. Mübareze ancak Peygamber (sav)’in Bedir günü ve Hayber gazvelerinde olduğu gibi, kâfirin talebi üzerine olmalıdır. Selefin uygulama­sı da bu şekildedir.

Bu hususa dair yeterli açıklamalar el-Bakara Sûresi’nde yüce Allah’ın; “El­lerinizle kendinizi tehlikeye atmayın” (el-Bakara, 2/195) buyruğu açıklanır­ken geçmiş bulunmaktadır. [15]

  1. Hani Musa kavmine: “Ey kavmimi Gerçekten benim Allah’ın size gönderdiği peygamberi olduğumu bildiğiniz halde niçin bana eziyet ediyorsunuz?” demişti. Onlar sapıp eğrilince Allah da kalp­lerini çevirdi. Allah fâsıklar topluluğunu hidâyete iletmez.

Yüce Allah cihâdın durumunu sözkonusu edince “Hani Musa kavmine…

demişti” buyruğu ile Musa ve İsa’nın tevhidi emredip Allah yolunda cihad ettiklerini ve onların emirlerine aykırı davrananların ilâhî cezaya maruz kal­dıklarını açıklamaktadır.

Ey Muhammed, sen kavmine şu kıssayı anlat, demektir.

“Ey kavmim! Gerçekten benim Allah’ın size gönderdiği peygamberi ol­duğumu” ve peygambere saygı gösterilip onun tazim edilmesi gerektiğini “bil­diğiniz halde niçin bana eziyet ediyorsunuz?”

Bu eziyet daha önce el-Ahzab Sûresi’nin sonlarında (33/69- âyetin tefsi­rinde) geçtiği gibi; hayalarının şişkin olduğu iftirasında bulunmalarıdır. Ka­run kıssasında sözü edilen Karun’un bir kadına Musa hakkında kendisi ile zina ettiğini iddia etmesini telkin etmesi (bk. el-Kasas, 28/76-77. âyetlerin tef­siri) onların: “Ey Musa! Onların nasıl tanrıları varsa, sen de bize böyle bir tanrı yap! (el-Araf, 7/138) demeleri ve: “Sen ve Rabbingidiniz, savaşınız.” (el-Maide, 5/24) demeleri ile: Harun’u sen öldürdün, demeleri -ki bu husus da daha önceden (el-Araf, 7/155. âyetin tefsirinde) geçmiş idi- hep ona yaptıkları eziyetler arasındadır.

“Bildiğiniz* buyruğunun başına: gelmesi tekid içindir. Hakkında hiçbir şüphenizin sözkonusu olmadığı kesin bir şekilde bildiğiniz halde… anlamındadır.

“Onlar” haklan “sapıp eğrilince Allah da kalplerini” hidayetten “çevir­di.”

Bir başka açıklamaya göre: “Onlar” itaatten “sapıp eğrilince Allah da kalp­lerini” hidayetten “çevirdi” demektir. Bîr diğer açıklamaya göre: “Onlar” imandan “sapıp eğrilince Allah da kalplerini” sevaptan “çevirdi” demek­tir.

Yine denildiğine göre; onlar Rasûlt saygı göstermek ve Rabbe itaat etmek gibi emrolunduklarını terkedince; yüce Allah bu yaptıklarına karşılık onla­ra ceza olmak üzere kalplerinde sapıklığı yarattı. [16]

  1. Hani Meryem oğlu İsa da: “Ey İsrailoğuUarı! Muhakkak ben Al­lah’ın sîze gönderdiği peygamberiyim. Benden önceki Tevrat’ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek ve adı Ahmed olan bir pey­gamberi müjdeleyici olarak geldim” demişti. Onlara apaçık delil­lerle gelince, onlar: “Bu, apaçık bir büyüdür” dediler.

“Hani Meryem oğlu İsa da… demişti.” Yani onlara bu kıssayı da zikret, Meryem oğlu İsa’nın, Musa (a.s)’m dediği gibi: “Ey kavmim” demeyerek “ey İsrailoğullan” demesinin sebebi, onun kendileri ile bir neseb bağının olma­yışından, dolayısıyla İsrailoğullarının onun kavmi olmamasından dolayıdır.

“Muhakkak ben Allah’ın size” İncil ile “gönderdiği peygamberiyim. Ben­den önceki Tevrat’ı doğrulayıcı” çünkü Tevrat’ta benim niteliklerim yer al­maktadır ve ben size Tevrat’a aykırı bir şey getirmediğim için benden uzak­laşmamaksınız.

“Ve benden sonra gelecek ve adi: Ahmed olan bir peygamberi müjdeleyici” doğrulayıcı “olarak geldim.”

Buradaki: “Müjdeleyici olarak” buyruğu hal olarak nasbedilmiştir. Bundaki âmil ise; “peygamber göndermek” anlamındaki fiildir. “Si­ze” buyruğu ise “rasûl: peygamber”in sılasıdır.

“Benden sonra” lafzını Nafi, İbn Kesir ve Ebu Amr di­ye; “yev harfini üstün olarak okumuştur. es-Sülemî, Zirr b. Hubey ve Âsim’dan rivayetle Ebu Bekr’in kıraati de budur. Ebu Hatim de bunu böylece tercih et­miştir, çünkü bu bir isimdir. Tıpkı” Senden sonra” tafzındaki “kef” ile: Kalktım lafzındaki “te” harfi gibidir, diğerleri ise sakin (“ye” har­fini harekesiz) okumuşlardır. Bu “ye” harfi hazf ile -yani telaffuz edilmeye­rek; diye de okunmuştur.

“Ahmed” Peygamber efendimizin adıdır. Bu fiilden değil de sıfattan ak­tarılmış özel bir isimdir. Bu da tafdil maksadı ile kullanılan; kipinde-ki sıfatür. Buna göre “Ahmed”; Rabbine hamdedenlerin en çok hamdedeni demektir. Bütün peygamberler Allah’a hamdedicidir. Peygamberimiz Ahmed ise onların en çok hamdedenleridir. “Muhammed” de aynı şekilde bir sıfat­tan aktarılmıştır. Bu da “Mahmud” anlamındadır. Şu kadar var ki bunda mü­balağa ve tekrar anlamı da vardır. O halde “Muhammed” ardı arkasına ham-dedilen (övülen) kimse demektir. Tıpkı “mükerrem” lafzının ardı arkasına ke­rem sahibi kılınan, anlamına gelmesi gibi. “el-Mumeddeh” ve benzeri isim­ler de böyledir. O halde “Muhammed” lafzı manasına uygundur. Şanı yüce Allah kendisine bu adı vermeden önce ona bu ismi vermiş bulunmakladır. İşte bu da onun peygamberliğinin alâmetlerindendir. Zira onun ismi anlam itibariyle onun hakkında doğrunun ifadesidir. O kendisine hidayet olundu­ğu şeyler dolayısıyla, onun vasıtasıyla sağlanılan ilim ve hikmet faydaların­dan ötürü Mahmud (öğülen)dir. Âhirerte de şefaati dolayısıyla Mahmud’dur. Lafzın gerektirdiği şekilde “hamd (övgü)” anlamı tekrarlanmış bulunmakta­dır. Diğer taraftan o Rabbine hamdedip Rabbi de ona peygamberlik vererek onu şerefiendirinceye kadar “Muhammed’: olmamıştır. Bundan Ötürü “Muham­med” adından önce “Ahmed’: adı zikredilmiş olmaktadır ki; İsa (a.s) bunu ana­rak “ve adı Ahmed olan” demiştir. Musa (a.s) da Rabbi kendisine: Bu üm­met Ahmed’in ümmetidir, deyince: Allah’ım beni de Ahmed’in ümmetinden kıl diyerek onun bu adını anmıştır. O halde yüce Allah onun Muhammed adı­nı zikretmeden önce “Ahmed” diye anmıştır. Çünkü onun Rabbine hamclet-mesi insanların ona hamdetmesinden (onu övmesinden) öncedir, Var olup peygamber olarak gönderilince de fiilen “Muhammed (çokça övülen)” olmuş­tur. Aynı şekilde şefaat edeceği vakit de yüce Rabbine, Rabbinin kendisine ilham edeceği hamd ifadeleriyle hamdedecektir. Böylelikle insanlar arasın­da Rabbine en çok hamdeden kişi (Ahmed) olacak, sonra şefaat edecek, son­ra da bu şefaati dolayısıyla kendisine hamdedilecek (övülecek)dir.

Rivayet olunduğuna göre Peygamljer (sav) şöyle buyurmuştur; “Benim Tev­rat’taki ismim “Ahyed (alıp götüren, uzaklaştıran)’:dir. Çünkü ben ümmeti­mi ateşten alıp başka tarafa uzaklaştırırım. Zebur’daki adım “el-Mâhî (si­lenedir. Çünkü yüce Allah benim vasıtamla puta tapıcıları mahvetmiştir. İn­cil’deki adım Ahmed, Kur’ân’daki adım Muhammed’dir. Çünkü ben sunu eh­li arasında da, arz ehli arasında da Mahmud’um (öğüleninı).”[17]

Sahih(-i Buhârî)\ti de şöyle buyurulduğu rivayet edilmiştir: “Benim beş tane ismim vardır. Ben Muhammed’im, Ahmed’im. Ben Allah’ın benim vası­tamla küfrü silip süpürdüğü “el-Mâhî”yim ve ben insanların ayaklarımın ucunda haşrolunacağı “el-Hâşir’:îm ve ben “el-Âkib”im.”[18]

Bu hadis daha önceden (el-Ahzab, 33/45-46. âyetin tefsirinde) geçmiş bu­lunmakladır.

“Onlara” bir görüşe göre İsa, bir görüşe göre de Muhammed (ikisine de Allah’ın salat ve selamı olsun) “apaçık delillerle gelince, onlar: Bu, apaçık bir büyüdür, dediler.”

“Büyü” -anlamındaki lafzı el-Kisâî ve Hamza; “adam”ın sıfatı olmak üze­re “Büyücü” diye okumuşlardır. Bunun İbn Mesud’un kıraati olduğu da rivayec edilmiştir. Diğerleri ise, Allah Rasûlünün getirdiğinin sıfatı olmak üzere; “Büyü” diye okumuşlardır. [19]

  1. İslâm’a davet edildiği halde Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalim kimdir? Allah, zalimler topluluğunu hidâyete erdirmez.

“İslâm’a davet edildiği halde Allah’a karşı yalan uydurandan daha za­lim kimdir?” Daha zalim kimse yoktur, demektir. Buna dair açıklamalar da­ha önce birkaç yerde (mesela, el-En’ânı, 6/21 ve 93. âyetlerin tefsirinde) geç­miş bulunmaktadır.

Bu buyruk ortaya koydukları apaçık mucizelerden sonra İsa ve Muham­med (ikisine de salât ve selâm olsıin)’in peygamberliğini inkâr edenlerin bu tutumlarının hayret edilecek bir is olduğunu ifade etmektedir.

“Davet edildiği halde” anlamındaki buyruğu Ta I ha b. Musarrif “ye” har­fini üstün, “dal” harfini şeddeli ve “ayn’T harfini esreli olarak: “İd­dia ettiği halde” diye okumuştur. Bir şeyi iddia etmek ile bir şeye intisab et­mek aynı anlamı ifade eder.

“Allah, zalimler topluluğunu hidâyete erdirmez.” Sapıklık üzere ölece­ğine dair hükmolunmuş kimseler, kastedilmektedir. [20]

  1. Ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek isterler. Halbuki Allah • kâfirler hoş görmese bile- kendi nurunu tamamlayacak olandır.

“Ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek isterler” buyruğundaki; “Söndürmek” ile; “Alevini- dindirmek” fiillerinin i’:isi de ateş hakkında kullandır. Ateş ile benzer durumda olan ziya (aydınlık) ve zuhur (görünmek, ortaya çıkmak) hakkında da kullanılırlar.

“Söndürmek” bir bakıma “alevini dindirmek”den farklılık arzeder. Şöy­le ki; söndürmek az ve çok hakkında kullanılır. “Alevini dindirmek” ise sa­dece çok hakkında kullanılır. Mesela: “Kandili söndürdüm” denilmekle birlikte “alevini dindirdim” kökünden gelen kelime kullanılarak; denilmez.

Buradaki “Allah’ın nuru” buyruğu hakkında beş görüş vardır.

1- Birinci görüşe göre bu Kur’ân’dır. Onlar Kur’ân’ı çürütmek ve sözleriy­le yalanlamak isterler. Bu açıklamayı İbn Abbas ve İbn Zeyd yapmıştır.

2- İslâm’dır. Onlar sözleriyle onu bertaraf etmeye kalkışırlar. Bu açıkla­mayı es-Süddî yapmıştır.

3- Muhammed (sav)’dır. Onlar yaian ve uydurma haberlerle helak olma­sını isterler. Bu açıklamayı ed-Dahhâk yapmıştır.

4- Allah’ın hüccetleri ve delilleridir. Onlar inkâr ile ve yalanlamakla on­ları çürütmek isterler. Bu açıklamayı İbn Bahr yapmıştır.

5- Bu bir örnektir. Yani kim ağzıyk güneşin ışığını söndürmek isterse bu­nun imkânsız olduğunu göreceği gibi, hakkı çürütmeye kalkışanın durumu da böyledir. Bu açıklamayı İbn İsa nakietmiştir.

Bu âyetin nüzûi sebebi de Ata’nın İbn Abbas’tıın naklettiği üzere şudur; Peygamber (sav)’a kırk gün süreyle vahiy gelmedi. Ka’b-b. ei-Eşref: Ey ya-hudiler topluluğu, müjdeler olsun size, dedi.1 Allah, Muhammed’e indirdik­lerinin nurunu söndürmüş bulunuyor. Zaten onun işini tamamlayacak değil­di. Rasûlullah (sav) üzülünce, yüce Allah da bu âyeti indirdi ve bundan son­ra da vahiyde bir kesinti olmadı. Bütün bunları el-Maverdî -Allah’ın rahme­ti üzerine olsun- nakletmiş bulunmaktadır.

“Halbuki Allah … kendi nurunu” dört bir yanda galip getirmek suretiy­le “tamamlayacak olandır.” Bu lafızları İbn Kesir, Hamza, el-Kisaî ve Âsım’dan rivayetle Hafs; “Allah nurunun tamamlayıcısıdır.” di-ye izafet ile okumuşlardır. Yüce Allah’ın; “Her nefs ölü­mün tadıcısıdır.” (Âl-i İırtran, 3/185) buyruğu ve benzerleri gibi. Daha ön­ceden Âl-i İmran Sûresi’nde (3/185. âyet, 2. başlıkta) geçtiği gibi. Diğerleri ise; “(ıjypş*): nurunu tamamlayacak olan” diye okumuşlardır ki; bu da ge­lecek anlamını ifade ettiğinden (ism-i fail kipindtiki “tamamlayacak olan” an­lamındaki lafız) amel etmiştir.

“Kâfirler” yani diğer türden olan kâfirler “hoşgörmese bile.” [21]

  1. O, Peygamberini hidayet ile ve hak din üe gönderendir. Çünkü onu -müşrikler hoş görmese bile- bütün dinlere üstün kılacaktır.

“O, Peygamberini” yani Muhammed’i “hidayet ile” hak ve doğruluk ile “ve hak din üe gönderendir.”

“Çünkü onu” delil ve belgelerle “bütün dinlere üstün kılacaktır.” Savaş­ta bilek gücüyle galib geimek de üstünlüğün kapsamı içerisindedir. Üstün­lükten maksat ise, onun dışında bir başka dinin kalmaması değildir. Maksat müslümanların üstün ve galib gelmeleridir. Âhir zamanda İslâm’ın dışında her­hangi bir dinin kalmaması da bu üstünlüğün kapsamı içerisindedir.

Mücahid dedi ki: Bu da İsa (a.s)’ın inip yeryüzünde İslam dininden baş­ka herhangi bir dinin kalmayacağı zaman gerçekleşecektir.

Ebu Hureyre dedi ki: “Çünkü onu” İsa’nın çıkışı ile “bütün dinlere üs­tün kılacaktır.” O vakit müslüman olmadık hiçbir kâfir kalmayacaktır.

Müslim’in Sahih’inde Ebu Hureyre’den şöyle dediği rivayet edilmektedir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: “Andolsun ki Meryem oğlu (İsa) adaletli bir ha­kim olarak inecektir. Andolsun haçı kıracak, domuzu öldürecek, cizyeyi ka­bul etmeyecektir. Andolsun dişi develer serbest bırakılacak, üzerlerinde bi­nilmeyecek, koşulmayacaktır, Andolsıın cimriiik, kin duymak ve kıskançlık yok olup gidecek, mal almaya (insanları) çağıracağı halde kimse onu kabu! etmeyecektir.[22]

“Üstün kılacaktır” buyruğunun Muhammed (sav)’ı diğer dinler hakkın­da bilgi sahibi kılacaktır. Öyle ki onu bu dinlerin bâtıl oluş yönleri ile ve son­radan gelen müntesiNeri tarafından nerelerinin tahrif edilip nerelerinin de­ğiştirilmiş olduğu hususunda bilgili kılacaktır.

“Dinlere” buyruğu çoğul anlamındadır. (Âyet-i kerimede lafız tekildir.) Çünkü burada “din” mastar olup çoğul anlamında da kullanılır. [23]

  1. Ey İman edenler! SİZİ çok acıklı bir azaptan kurtaracak bîr tica­reti size göstereyim mi?
  2. Allah’a ve Rasûlüne iman edersiniz, mallarınızla ve canlarınız­la Allah’ın yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz bunlar sîzin için daha hayırlıdır.
  3. Günahlarınızı da mağfiret eder ve sizi altından ırmaklar akan cennetlere ve Adn cennetlerindeki hoş meskenlere koyar. İşte bu, çok büyük kurtuluştur.

13- Ve sevdiğiniz bir diğeri daha: Allah’tan bir zafer ve yakın bir fe­tih… Mü’minlere müjdele!

Bu buyruklara dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız: [24]

1- Onuncu Âyetin Nüzul Sebebi ve Bu Ümmetin Ruhbanlığı Olan Cihad:

“Ey iman edenler! Sizi çok acıklı bir azaptan kurtaracak bir ticareti si­ze göstereyim mi?” buyruğu hakkında Mukatil dedi ki: Âyet Osman b. Maz’un hakkında İnmiştir. Şöyle ki; o Rasûlııllah (sav)’a dedi ki: Bana izin ver­sen de Havle’yi boşasam, ralıibliğe yönelip kendimi bulsam, et yemeyi ken­dime haram kılsam, geceleyin hiçbir zaman uyumasaın, gündüzün hiçbir za­man oruç açmasam. Bunun üzerine RasûluHah (sav) şöyle buyurdu: “Şüphe­siz ki nikâh benim sünnetimdendir. İslam’da ruhbanlık yoktur. Ümmetimin ruhbanlığı Allah yolunda cihaddır. Ümmetimin burulması oruç tutmaktır. Al­lah’ın size helal kıldığı hoş şeyleri haram kılmayınız. Benim sünnetimden olmak üzere ben uyurum, namaz kılarım, oruç açarım, oruç tutarını. Kim be­nim sünnetimden yüz çevirecek olursa, benden değildir.” Bu sefer Osman şöy­le dedi: Ey Allah’ın Peygamberi, Allah’a yemin ederim ki Allah’ın en sevdi­ği ticaretin hangisi olduğunu bilmeyi çok isterdim. Böylelikle ben de o tica­reti yapardım. Bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu.

Yüce’Allah’in: “Göstereyim mi” buyruğunun göstereceğim anlamında ol­duğu söylenmiştir.

“Ticarefden kasıt, cihaddır. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmuştur; “Şüp­hesiz Allah mü’minlerden canlarını ve mallarını… satın almıştır.” (et-Tev-be, 9/111) Bu bütün mü’minlere yönelik bir hitaptır. Kitab ehline yönelik ol­duğu da söylenmiştir. [25]

2- Azaptan Kurtuluş:

“Sizi çok acıklı” acıtıcı “bir azaptan kurtaracak” buyruğuna dair açıkla­malar daha önceden (el-Bakara, 10. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Sizi… kurtaracak” anlamındaki fiil genel olarak: şeklinde; “Kurtarmak”dan gelen bir fiil olarak okunmuştur. Ancak el-Hasen, İbn Âmir ve Ebu Hayve: “sizi… kurtarıcı” diye Kurtar­maktan ‘”cim” harfini şeddeli olarak okumuştur.

Daha sonra yüce Allah, bu ticaretin mahiyetini açıklamaktadır. Bu da bir sonraki başlığın konusudur. [26]

3- Çok Acıklı Azaptan Kurtaracak Olan Ticaret:

Yüce Allah, bu ticaretin mahiyetini şöylece açıklamaktadır: “Allah’a ve Ra-sûlüne iman edersiniz, mallarınızla canlarınızla Allah’ın yolunda cihad edersiniz.” Burada öncelikle malları sözkonusu etmesinin sebebi, önce malların infak edilmesi ile başlanılmasından dolayıdır.

“Eğer bilirseniz bunlar” yani bu fiil “sizin için” mallarınızdan ve canla­rınızdan “daha hayırlıdır.”

“îman edersiniz” anlamındaki fiil el-Müberred ve ez-Zeccâc’a göre; “îman ediniz” anlamındadır. Daha sonra gelecek olan; “günahlarınızı da mağ­firet eder” anlamındaki fiilin, emrin cevabı olarak cezm ile geliş sebebi de budur. Nitekim Abdullah (b. Mesud)’un kıraatinde de “Allah’a iman edin” şeklindedir.

el-Ferrâ; “Günahlarınızı da mağfiret eder” buyruğu istifhamın cevabıdır, demiştir. Ancak bu manaya göre yorumlanması halinde doğru bir açıklama olabilir. Şöyle ki “Allah’a… iman edersiniz… ve cihad edersiniz” buyrukları yüce Allah’ın: “Sizi çok acıklı bir azaptan kurtaracak bir ticareti sîze göstereyim nü” buyruğuna bir atf-ı beyan kabul edilir. Sanki bu ticaretin ma­hiyeti bilinmediğinden, iman ve cihad ile açıklanmış olmaktadır. Buna gö­re ticaret, mana itibariyle bu ikisi ile aynı şey olur. Yüce Allah şöyle buyur­muş gibidir: Sizler Allah’a iman eder, cihad eder misiniz? O da size (günah-!arınızı) mağfiret buyurur.

ez-Zemahşerî dedi ki: el-Fenâ’ntn görüşü şöyle açıklanır: “Delâlet (gös­termeksin taalluk ettiği şey, “ticaref’tir. Ticarette iman ve cihad ile açıklan­mıştır. Şöyle denilmiş gibidir: Sizler iman ve cihad ile ticaret eder misiniz? O da size günahlarınızı bağışlar.

el-Mehdevi dedi ki: Eğer böyle bir takdirde bulunulmayacak olursa, bu me­sele (el-Ferra’nın açıklaması) doğru ularak anlaşılamaz. Çünkü bu durumda takdir: Eğer sizler bu gösterilen yolu izleyecek olursanız, size günahlarınızı bağışlar. Çünkü günahların bağışlanması ancak bu ticaretin kabul edilmesi ve iman ile mümkün olur. Bu yol gösterilmekle olmaz.

ez-Zeccâc dedi ki: Yüce Allah onlara kendilerine fayda verecek şeyleri gös­termekle günahlarını bağışlayacak değildir. Onlara ancak iman edip cihad et­meleri halinde mağfiret buyurur.

Zeyd b. Ali, “emir lamanı mahzuf takdiri ile: “İman ediniz” ve, “Cihad ediniz” diye okumuştur. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

“Ey Muhammedi Sen herhangi bir şeyin kötü sonucundan, korkacak olursan, Herbir can senin için kendisini feda etsin.”

Bazıları; “Günahlarınızı da mağfiret eder” buyruğunu (“re’- har­fini, lam harfine) idgam ile okumuş olmakla birlikte; idgam yapılmaması da­ha güzeldir. Çünkü “ra” harfi mütekerrir bir harftir ve güçlüdür. Onun “lam” harfine idgam edilmesi güzel olmaz. Çünkü kuvvetli olan bir harfin daha za­yıf olan bir harfe idgamı yapılmaz. [27]

4- Adn Cennetlerindeki Hoş ve Güzel Meskenler;

“Çok hoş meskenler” buyruğu ile İlgili olarak Ebu’l-Huseyn el-Âcurrî, d-Hasen’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Ben İmran b. el-Husayn’e ve Ebu Hureyre’ye şu; “çok hoş meskenler” buyruğunun tefsirine dair soru sordum, her ikisi de şöyle dedi: Sen bu işi bilene sordun. Biz Rasûluliah (sav)’a buna dair soru sorduk, şöyle buyurdu;

“Cennette bir inciden bir saraydır. Onun İçinde kırmızı bir yakutun yet­miş ev vardır. Herbir evde yeşil bir zebercetten yetmiş oda vardır. Herbir oda­da yetmiş divan vardır. Herbir divan üzerinde herbir renkten yetmiş döşek vardır. Herbir döşeğin üzerinde hvıaı’l-ıyn’den yetmiş kadın vardır. Herbir oda­da yetmiş sofra vardır. Herbir sofra üzerinde de yetmiş çeşit yemek vardır. Yine herbir odada yetmiş erkek ve kız hizmetçi vardır. Şanı yüce ve müba­rek olan Allah, mü’min kişiye tek bir sabah vaktinde bütün bunların üstesin­den gelebilecek kadar güç, verecektir.”[28]

“Adn cennetleri” ikamet edilecek cennetler demektir.

“İşte bu çok büyük kurtuluştur.” Çok büyük ve sürekli mutluluktur, bahtiyarlıktır. “el-Fevzt Kurtuluş”un asıl anlamı, istenilen ve arzu edilen şe­yi elde etmektir. [29]

5- Sevilen Zafer ve Fetih:

“Ve sevdiğiniz bir diğeri daha” buyruğu ile ilgili olarak el-Ferrâ ve el-Ah-feş. şöyle demişlerdir: “Bir diğeri daha’: buyruğu “ticaret” e atfedilmis-tir. Bundan dolayı cer konumundadır.

Ref konumunda olduğu da söylenmiştir. Yani sizin için sevdiğiniz bir baş­ka Özellik ve bir diğer ticaret daha vardır. “Allah’tan bir zafer” o Allah’tan gelecek zaferdir, demektir, Buna göre; “Bir zafer”; “bir diğeri” anla­mındaki lafzın tefsiridir.

“Bir diğerinden bedel olarak ref konumunda olduğu da söylenmiştir ki size Allah’tan bir zafer vardır, demek olur.

“Ve yakın bir fetih” dünyada peşinen size verilecek olan bir ganimet de­mektir. Mekke fethi olduğu da söylenmiştir. İbn Abbas dedi ki: İran ve Bi­zans ülkelerinin fethedileceğini kastetmektedir.

“Mü’minlere müjdele!” Allah’ın kendilerinden razı olduğu müjdesini ver. [30]

  1. Ey iman edenler! Allah’ın yardımcıları olun. Nitekim Meryem oğlu İsa da Havarilere: “Allah’a (giden yolda) benim yardımcı­larım kim olacak?” demiş; Havariler de: “Allah’ın (dininin) yardımcıları biziz” demişlerdi. Bunun üzerine İsrailoğuliarm-dan bir kesimi iman etmiş ve bir kesimi de inkâr etmişti. Biz de iman edenleri düşmanlarına karşı destekledik de üstün gelen­ler oluverdiler.

Yüce Allah, bu buyruğuyla cihad emrini pekiştirmektedir. Yani yüce Al­lah, İsa’nın havarilerini kendilerine muhalefet, edenlere karşı üstün getirdi­ği gibi, yüce Allah’ın sizlere muhalefet edenlere karşı sizi üstün ve galip kıl­ması için siz de peygamberinizin havarileri olunuz.

İbn Kesir, Ebu Amr ve Nâfi, “Allah’ın yardımcıları” anlamındaki buyru­ğu; diye (re harfini) tenvinli okumuş ve şöyle demişlerdir: Çünkü buyruğun anlamı sebat gösterin ve Allah’ın düşmanlarına karşı kılıç ile Al­lah’ın (dininin) yardımcıları olun, demektir.

Basralı, Kûfeli ve Şamlıların geri kalan kıraat âlimleri: “Allah’ın yardımcıları” şeklinde tenvinsiz okumuşlar ve “Allah” ism-i celâlinin başın­daki izafet “lam’ını hazfetmişlerdir. Ebu Ubeyd Allah’ın: “Al­lah’ın (dininin) yardımcıları biziz” buyruğu dolayısıyla bu okuyuşu tercih et­miş ve (re harfini) tenvinli okumamıştır, Allah’ın dininin yardımcıları olunuz, demektir,

Bir diğer görüşe göre buyrukta hazfedilmiş lafızlar vardır. Ey Muhammed onlara Allah’ın yardımcıları olunuz, de demektir.

Buyruğun yüce Allah’tan yeni başlanan bir hitab olduğu da söylenmiştir ki; İsa’nın ashabının yaptığı gibi siz de yardımcılar olunuz. Onlar -Allah’a ham-dolaun- yardımcı oldular ve havariler oldular. Havariler ise rasûllerin en has adamlarıdır.

Mamer dedi ki: Allah’a hamdolsun bu gerçekleşmiştir. Yani onkır ona yar-dınıc! olmuşlardır. Bunlar yetmiş kişi idiler. Akabe gecesi ona bey’at eden­ler bunlardı.

Bunların Kureyş’ten oldukları da söylenmiştir. Katade bunların isimleri­ni şöylece zikretmektedir; Ebu Bekir, Ömer, Ali, Taiha, Zübeyr, Sa’d b. Ma­lik, Ebu Ubeyde -ki adı Âmir’dir-, Osman b, Maz’un ve Hamza b. Abdu’1-Mut-taiib’dir. Said’i aralarında zikretmemiştir. Bunun yerine Ebu Talib’in oğlu Ca­fer’i zikretmiştir. Allah hepsinden razı olsun.

“Nitekim Meryem oğlu İsa da havarilere…” Bunlar onun en seçkin adamları olan oniki kişi idiler. Bunların isimleri daha önce Âl-i tmran Sûre-si’nde (3/52. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Bu şahıslar İsrailoğııl-ları arasından ona ilk iman eden kimselerdi. Bu açıklamayı İbn Abbas yap­mıştır. Mukatil de şöyle demiştir: Yüce Allah İsa’ya dedi ki; Sen o kasabaya girdiğin vakit, elbise ağartıcıiarın başında bulunduğu ırmağa git ve onlardan sana yardımcı olmalarını iste! İsa onlara gidip dedi ki; Allah’a giden yolda be­nim yardımcılarım kim olur? Onlar: Biz sana yardım ederiz, dediler. Onu tas­dik ettiler ve ona yardım ettiler.

“Allah’a (giden yolda) benim yardımcılarım kim olacak?” buyruğu, Al­lah ile birlikte bana kim yardımcı oiur demektir. Nitekim (meselde): “Küçük deve sürüsü, küçük deve sürüsüne (katılırsa) büyük bir deve sürüsü olur” ifadesinin, küçük deve sürüsü, bir diğer küçük sürü ile birlikte olursa.,, anlamında kullanılmasına benzer.

Buyruğun; yüce Allah’a yakınlaştıracak amellerde benim yardımcım kim olur, anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu husus daha önceden Af-i İmran Sûresi’nde (3/52. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Bunun üzerine İsraİloğuüarından bir kesimi iman etmiş ve bir kesi­mi de inkâr etmişti.” Her iki kesim de İsa (a,s) döneminde idi; semâya yük­seltilmesinden sonra, daha önce Âl-i İmran Sûresi’nde açıklandığı üzere fır­kalara ayrılmışlardı.

“Biz de iman edenleri” İsa’yı inkâr eden “düşmanlarına karşı destekle­dik de üstün gelenler” galib gelip zafer kazananlar “ohıverdiler.”

İbn Abbas dedi ki: Yüce Allah İsa döneminde iman edenleri, Muhammed’i kâfirlerin dinine üstün getirmekle desteklemiş oldu.

Mücahid dedi ki: Onlara kendi dönemlerinde İsa’yı inkar edenlere karşı yardım olundu, destek verildi. Bir diğer açıklamaya göre; Biz şu anda müs-lümanlari; biri “Allah’tı semaya yükseldi” diyen, diğeri ise “o Allah’ın oğlu idi Allah onu kendisine kaldırdı” diyen, sapık iki fırkaya karşı destekledik. Çünkü Meryem oğlu İsa kimse ile savaşmadı. Ondan sonra onun ashabının dininde de savaşmak sözkonusu olmadı.

Zeyd b. Ali ve Katade dedi ki: “Üstün gelenler oluverdüer* delil ve bel­ge ile galip geldiler, demektir. Çünkü rivayet olunduğuna göre onlar şöyie demişlerdi: Sizler İsa’nın uyuduğunu fakat Allah’ın uyumadığını, İsa’nın ye­mek yediğini, buna karşılık Allah’ın yemek yemediğini bilmiyor musunuz? demişlerdi.

Bu âyetin, İsa (a.s)’ın gönderdiği elçiler hakkında indiği de söylenmiştir. İbn İshak dedi ki: İsa’nın havarilerine ve kendisine uyanlar arasından gön­derdiği elçiler şunlardır: Roma’ya Futrus ve Bavlus’u; ahalisinin insan yedi­ği bölgeye Andrais ve Mesa, doğudaki Babil’e Toınas, Kartacana’ya yani Af­rika’ya Filibus, Kehf ahalisi kasabası olan Daksus’a Yohannes, Beyru’1-Mak-dis’in diğer adı olan Oriselim’e Yakubes’i Hicaz toprakları olan el-İrabiye’ye İbn Telma, Berber topraklarına Simen, İskenderiye ve çevresine Yehuda ve Berdes’i gönderdi. Allah da delille onları destekledi.

“Üstün gelenler oluverdiler” buyruğu; Duvarın üstüne çıktı” tabirinden gelmektedir.

Doğruyu en iyi bilen şanı yüce Allah’tır. Dönüş ve varış yalnız O’nadır, (Saf Sûresi burada sona ermektedir).

Kuran

Saf Suresi

el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.