Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 22°C
Açık
İstanbul
22°C
Açık
Cts 22°C
Paz 23°C
Pts 24°C
Sal 22°C

6 – Enam Suresi | Tefsir’ul Munir

6 – Enam Suresi | Tefsir’ul Munir

Enam Suresi | Tefsir’ul Munir ( Vehbe Zuhayli )

Allah’ın Varlığının, Birliğinin Ve Öldükten Sonra Dirilişin Delilleri

1- Hamd gökleri ve yeri yaratan, ka­ranlıkları ve aydınlığı var eden Al- lah’ındır. Sonra da kâfir olanlar Rable-

rine denk (ortak) tutarlar-

2- O sizi balçıktan yaratan, sonra bir eceli hükme bağlayandır. Bir de onun katında belirli bir ecel daha vardır; sonra siz hâlâ şüphe edersiniz.

3- O göklerde ve yerde Allah’tır. Sizin gizlinizi de açığınızı da bilir. O ne ka- zanacagınızı da bilir.

Açıklama

Her türlü hamd, sena, şükür ve övgü gökleri ve yeri yaratan Yüce Al­lah’adır. O hamde en lâyık olandır. Çünkü gökleri yaratmakla kullarına nimet ihsan etmiştir. O gökler ki geceleyin yıldız, gezegen, güneş ve ay gibi kandillere sahiptir. Aynı şekilde içinde ister hava olsun ister olmasın feza ve sesi taşıyan esir onun kapsamı içerisindedir. Mahlûkatm üzerinde yaşadığı hayır, rızık, ser­vet ve hayat ortamının kaynağı olan yeri yaratmakla da kullarına lütufta bu­lunmuştur. Bütün bunlar ise insanlığın hayrına ve onlara tabi olan diğer canlı varlıkların faydasınadır. Şanı yüce Allah’ın kendi zatına hamdetmesi, iman ve senayı kullarına öğretmek içindir. Burada, “Hamd Allah’adır” denilip de “Al­lah’a hamdediyorum” denilmeyişi bunun sabit ve devamlı oluşunu anlatmak, hamdin mahiyet ve hakikatinin Yüce Allah hakkında sabit olduğunu beyan et­mek içindir. Kişi bunu kalbinden ister hatırlayıp şuuruna vararak söylesin, is­terse de böyle söylememiş olsun fark etmez. Fakat kalbi gaflet içerisinde olup da anlamını hatırında tutmaksızın şuursuz olarak, “Allah’a hamdediyorum” di­yecek olursa, o vakit yalan söylemiş olur.

Semâvât’tan kasıt, bizim yukarımızda gördüğümüz yüksek âlemlerdir. Arz (yeryüzü)’dan kasıt ise üzerinde yaşadığımış şu gezegendir. Burada arz bir cins isimdir. Lafız olarak tekil gelmesi çoğul olarak zikredilmesi ayarındadır. Nur (aydınlık) da bu şekildedir. Yine: “Sonra sizi bebek olarak çıkartır” buyruğu (Mü’min, 40/67) da böyledir.

Yüce Allah’ın karanlıkları ve aydınlığı (zulumat ve nuru) ve geceyle gün­düzü yaratmış olması kullarının menfaatine olan bir şeydir. Karanlıkların ço­ğul, nur’un tekil gelmesi ise karanlığın sebeplerinin çokluğundan dolayıdır. Ge­ce karanlığı, şirk ve küfür karanlıkları gibi. Nur ise kaynağı farklı olsa bile kendisi tektir. Çünkü nur daha şereflidir. Yüce Allah’ın “Sağa ve sollara…” (Nahl, 16/48) buyruğunda olduğu gibi. Burada “var etmek” yaratmak anlamın­dadır. Başka bir mana vermek caiz değildir. Karanlıktan kasıt, es-Süddî ile müfessirlerin cumhurunun da belirttiği gibi, gece karanlığıdır. Nur (aydın-lık)’dan kasıt ise gündüzün aydınlığıdır. İşte bu ifade birisi nur (aydınlık) ve hayrın yaratıcısı diğeri ise şerrin (karanlığın) yaratıcısı olmak üzere iki ilâhın varlığını kabul eden Seneviyye (mecusiler)nin görüşünü reddetmektedir. Ha-san-ı Basrî ise şöyle der: “Burada karanlıklar ve aydınlıktan kasıt, küfür ve imandır.” [1]

Katâde karanlıkların önce söz konusu ediliş sebebi ile ilgili olarak şunları söylemektedir: Şanı yüce Allah gökleri yerden önce, karanlığı da nurdan önce yaratmıştır. Cenneti de cehennemden önce yaratmıştır. Maddî karanlıkların cinsi ise nurdan önce yaratılmıştır. Önce kâinatın maddesi var edildi. Bu mad­de karanlık bir duvar yahut astronomi bilginlerinin söyledikleri gibi bir sedim (sedim teorisi) idi. Daha sonra ışık saçan yıldızlar oluştu. Manevî karanlıklar da böyledir. Bilgisizlik, küfür ve şirk gibi. Bunlar da nurdan önce var edilmiş­lerdir. Çünkü ilim, iman ve tevhid nuru bundan sonra ortaya çıkar. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Allah sizi annelerinizin karınlarından ken­diniz hiç bir şey bilmez halde çıkardı. Size kulaklar, gözler, gönüller verdi ki şükredesiniz.” (Nahl, 16/78)

Diğer taraftan kâfirler, yaratıcı Allah’ın nimetini inkâr edenler bütün bun­lara rağmen başka varlıkları Allah’a denk tutuyorlar. Yani ibadet hususunda başkalarını O’na eşit ve denk kabul ediyorlar. Bu ise O’na ortak koşmak de­mektir. Halbuki ortak koştukları bu varlıklar yaratıcı değildir, kendilerine dahi bir fayda ve zararı da dokunmaz.

Daha sonra Yüce Allah başkasını kendisine denk tutan müşriklere hitap ederek onlara tevhidin ve öldükten sonra dirilişin delillerini şöylece hatırlat­maktadır: “Sizi balçıktan yaratan sonra… dır.” Yani O sizin aslınız olan atanız Adem’i çamurdan yarattı. Daha sonra onun soyundan gelenler dünyanın doğu­sunda batısında çoğalıp durdu. Nitekim yeryüzündeki diğer canlıları da yara­tan O’dur. Bu canlılar ise hayat bulduktan sonra bitkiye muhtaçtırlar. Çünkü kan gıdalardan oluşur. Gıda ise ya yeryüzü bitkilerinden sağlanır yahut da yi­ne bitkilerden beslenerek var olan canlı hayvan etlerinden elde edilir. Nihayet bütün bu gıdaların esası çamurdan çıkan bitkilerdir.

Daha sonra Yüce Allah doğumdan ölümüne kadar insanın varlığını ve ece­lini belirledi. Diğer taraftan insanın, kabirlerden döhdürülüşü ile başlayacak bir diğer eceli daha vardır. Buna göre Yüce Allah iki ayrı eceli hükme bağlamış olmaktadır. Birincisi, insanın yaratıldığı andan öleceği vakte kadar sürecek, ikincisi ise ölüm ve diriliş arasındaki eceldir. Bu da berzahtır. El-Hasen’in gö­rüşü budur.

İbni Abbas, Mücahid ve başkaları ise Yüce Allah’ın “Sonra bir eceli hükme bağlayandır” buyruğunu ölüm eceli, belirli bir eceli (ecel-i müsemmayı) da kı­yametin vadesi olarak açıklamışlardır.

Aslında her bir ecel Yüce Allah nezdinde müsemmadır (belirlenmiştir). Ya­nı bu ecelin sınırlı bir başlangıcı ve sonu vardır, artmaz ve eksilmez. O’ndan başkası da bunu bilmez. İsterse bu gönderilmiş bir peygamber yahut mükarreb bir melek olsun. İki ecelden kasıt dünya ve insan eceli ile kıyamet ecelidir. Yü­ce Allah birincisi hakkında şöyle buyurmaktadır: “Onların ecelleri geldiğinde ne bir an geri bırakılırlar, ne de bir an öne alınırlar.” (Nahl, 16/61)

“Sonra siz hâlâ şüphe edersiniz.” Yani Allah’ın vahdaniyetine, öldükten sonra dirilişe dair bunca delilin varlığına rağmen, siz ey kâfirler, ikinci defa ya­ratılacağınız hususunda yani öldükten sonra diriliş ve kıyamet hakkında şüp­he içerisindesiniz. Şunu bilmek gerekir ki, şanı yüce Allah sizi ilk olarak bir ça­murdan yarattı. Daha sonra insan nesli çoğalıp durdu. Yüce Allah bundan son­ra insanın aslını hakir ve değersiz bir su olan bir nutfe olarak takdir etti ve bu­nu oldukça sağlam bir karargâha tevdi etti. Orada yaşama şartlarına hazırla­dı; ay hali kanı ile nefes alıp gıdalanmasını sağladı. Bu cenin şayet normal ha­va ile nefes alacak yahut da kandan başka bir şeyi yiyecek olsa, hemen oluve­rir. İnsanı ilk baştan var etmeye kadir olan elbette ki onu tekrar diriltmeye (in­san mantığına göre) daha bir kadir olmalıdır.

Şanı yüce Allah varlığına ve birliğine dair bir diğer delili daha dile getir­mekte ve şöyle buyurmaktadır: “O göklerde ve yerde Allah’tır…” Yani Allah diye çağrılan, kendisine ibadet ve dua edilen O’dur. Göklerde ve yerdeki mabud, ulûhiyyeti bilinen O’dur. Göklerde ve yerde bulunan herkes O’na ibadet eder, O’nu birler. O’nu Allah adıyla çağırır. Umut ve korku ile O’na ibadet ve dua ederler. Şu kadar var ki, cinlerden ve insanlardan kâfir olanlar, bunlar dışında­dır. Yani bilinen bu sıfatlara sahip olan, göklerde ve yerde bu sıfatlara sahip ol­duğu kabul olunan O’dur. Bu ayet-i kerimenin bir benzeri de şu ayet-i kerime­dir: “O gökte de ilâh olandır, yerde de ilâh olandır.” (Zuhruf, 43/84). Yani gökler­de bulunanların da yerde bulunanların da ilâhı O’dur.

“Sizin gizlinizi de açığınızı da bilir.” Bu ayet bundan önceki buyrukları pe­kiştirmekte ve bir daha vurgulamaktadır. O gizliyi de açığı da bilir. Gizli ya da açık şeylerin O’nun bilgisi açısından hiç bir farkı yoktur. Şöyle de açıklanmış­tır: Bundan kasıt, göklerde ve yerde bulunan gizli ve açık her şeyi bilen ilâh O’dur demektir. Buna göre Yüce Allah’ın “Bilir” ifadesi “göklerde ve yerde” buy­ruğuna taalluk eder ki takdiri şöyle olur: O Allah’tır. Gizlediğinizi de açıkladı­ğınızı da, göklerde veya yerde olsun, bilir. Aynı şekilde kazandığınızı da bilir. Taberî üçüncü bir görüşü şöylece tercih eder: Yüce Allah’ın: “O göklerde Al­lah’tır” buyruğu tam bir vakıftır. Daha sonra bunun haberi şöyle başlamakta­dır: ‘Yerde de neyi gizleyip neyi açıkladığınızı bilir.”

“O ne kazanacağınızı da bilir.” Yani hayrıyla, şerriyle O bütün amellerinizi bilir ve size amellerinizin karşılığını verecektir. [2]

İnsanların Ayetleri İnkar Etmelerinin Sebepleri Ve Azapla Korkutulmaları

4- Onlara Rablerinin ayetlerinden bir ayetin geldiği her seferinde, ondan mutlaka yüz çevirenler olurlar.

5- İşte onlara hak geldiğinde onu ya­lanladılar. Fakat o alay etmekte olduk­ları şeyin haberleri yakında onlara ge­lecektir.

6- Görmediler mi ki biz kendilerinden önce nice nesilleri helak ettik? Onlara size vermediğimiz bir şekilde yeryü­zünde iktidar vermiştik. Üzerlerine se­mayı bol bol salıverdik (yağmur indir­dik), altlarından ırmaklar akıttık. Böy­leyken günahları yüzünden onları he­lak ettik ve sonra arkalarından başka başka nesiller peyda ettik.

Açıklaması

Şanı yüce Allah inatçı müşrikler hakkında şöyle haber vermektedir: Onla­ra Allah’ın birliğinin ve şerefli rasullerinin doğru söylediklerinin delillerine da­ir susturucu herhangi bir belge ve mucize geldiği her seferinde, bu belge ve mucizeden yüz çevirir, onun üzerine dikkat etmez, ona hiç bir şekilde aldırmaz­lar.

O bakımdan, ey Muhammedi Sen bu müşriklere kendilerini besleyip büyü­ten, terbiye eden, zayıflık ve güçlülük hallerinde onları gözeten, onların rızıklannı teminat altına alıp gönderen, gerek nefislerindeki gerekse yer ve semadaki her şeyi onlara nimet olarak bağışlayan, Rablerinden indirilen Kur’an ayetle­rinden herhangi birisini getirecek olursan, -işte Yüce Allah’ın harikulade sana­tına delâlet eden bu ayetlerden birisini- getirdiğin her seferinde mutlaka alay ederek o ayetten yüz çevirirler. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buy-rumaktadır: “Kendilerine Rablerinden yeni bir zikir geldiği her seferinde mutla­ka onu dinler ve alay ederler.” (Enbiya, 21/2). Kurtubî bu ayet-i kerimede geçen “bir ayet” ifadesini aynı yarılması ve buna benzer alâmetler türünden mucize­ler diye, İbni Kesir de aynı şekilde bunu Allah’ın birliğine delil ve belge teşkil eden mucize ve hüccet (tartışılmaz belge) diye açıklamıştır. Allah’ın ayetleri üzerinde dikkatle düşünmekten yüz çevirmenin sebebi, kendilerine gelen hak­kı yalanlamalarıdır. Bu hak ise peygmaberlerin sonuncusunun getirdiği İslâm dinidir. Daha sonra onların hakkı yalanlamalarına karşılık Yüce Allah şu buy­ruğu ile kendilerini tehdit etmektedir: “Fakat o alay etmekte olduğu şeyin ha­berleri yakında onlara gelecektir.” Yani onların yalanlamakta oldukları şeyin haberi kaçınılmaz olarak kendilerine gelecek ve yaptıkları işin, alaylarının aki-beti ile karşılaşacaklardır. Öldürülecek, esir alınacak, ülkelerinden kovulacak ve benzeri uygulamalarla karşı karşıya kalacaklardır. Nitekim bunlar gerçek­leşmiştir. Aralarında kıtlık baş gösterdi, Bedir ve Mekke’nin fethi günlerinde de yenik düştüler.

Razî der ki: Yüce Allah bu kâfirlerin durumunu üç mertebe halinde ifade etmiştir: “Evvelâ deliller üzerinde dikkatle düşünmekten, apaçık belgeler hak­kında tefekkür etmekten yüz çevirip bunları yalanlamaları, diğer taraftan bun­larla alay etmeleri. Her bir mertebe bir öncekinden daha ağırdır. Çünkü bir şeyden yüz çeviren onu yalanlamıyor olabilir. Belki gafil olduğundan dolayı böyle yapıyordur. Bir şeyi yalanlayan da bazan, onunla alay etme derecesine de ulaşmayabilir. ” [3]

Daha sonra Yüce Allah azap tehdidinin Allah’ın yalanlayanlara uygulaya-geldiği sünneti olduğunu şöylece beyan etmektedir: “Görmediler mi ki…”, yani şu hakkı yalanlayanlar bizim kendilerinden önce geçmiş pek çok ümmeti helak etmiş olduğumuzu bilmiyorlar mı? Âd, Semûd ve Firavun kavmi ile Lût’un kavmi bunlardandır. Bunlar peygamberlerini yalanlamışlardı. Bunlara güçlü olma, rızık, bağımsızlık ve egemenlik konusunda geniş imkânları elde etme se­beplerini çağdaşı olan bu kavme benzerini vermediğimiz bir şekilde bulunuyor­duk. (Ayet-i kerimedeki) karn (nesil), belli bir çağda yüz yıllık bir süre içerisin­de yaşayan insan topluluğu demektir.

Bunlar zenginlikleriyle Kureyş kâfirlerinden üstün ve ileri idiler. Yağmur­lar onların ülkelerine pek ve ardı arkası kesilmeden yağardı. Nehirler evleri­nin altından akardı.

Bunlar Allah’ın nimetlerini inkâr edip küfre sapınca günahları ve peygam­berlerini yalanlamaları sebebiyle onları helak ettik, onların ardından başka bir takım kavimler, ülkeleri imar edecek ve nimete şükredebilecek yeni nesiller var ettik.

Yani bunların helak edilmelerine sebep teşkil eden günahları iki türlü idi: Peygamberlerini yalanlayıp nimetlere nankörlük etmeleri. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Maişetlerinde şımarmış nice ülkeleri (halkını) helak et­tik. İşte onlardan sonra pek az kimsenin uğradığı, kimsenin sakin olmadığı meskenleri! Varis olanlar bizler olduk. Rabbin onların ana şehirlerine -başkent­lerine-, onlara ayetlerimizi okuyan bir peygamber göndermedikçe memleketleri helak edici değildir ve biz halkı zalimler olmadıkça ülkeleri helak edici değiliz.” (Kasas, 28/58-59)

Bu buyruklardan maksat, Mekke halkına bu şekilde öğüt verip onları kuv­vet itibariyle kendilerinden daha güçlü, daha kalabalık, servetleri daha çok, ço­cukları daha fazla, yeryüzündeki üstünlükleri ve oraları imar etme güçleri da­ha ileri derecede bulunan, onlara benzer geçmiş nesillerin başına gelip çatan dünyevî azabın kendilerine de gelip çatmasından sakmdırmaktır. [4]

Kâfirlerin İnadı Ve Bir Kitabın İndirilmesi Ya Da Bir Meleğin Gönderilmesi Şeklindeki Taleplerine Cevap

7- Eğer biz sana kâğıt içinde yazılı bir kitap indirseydik ve kendileri de elle­riyle ona dokunsalardı, kâfir olanlar yine de: “Bu ancak apaçık bir sihirdir” derlerdi.

8- Dediler ki: “Üzerine bir melek indi­rilmeli değilmiydi?” Eğer biz bir melek indirseydik, herhalde iş bitirilmiş olurdu ve sonra kendilerine mühlet ve­rilmezdi.

9- Eğer onu bir melek yapsaydık, onu da elbette bir adam yapardık ve her­halde onu yine içinde oldukları şüphe­ye düşürürdük.

Açıklaması

Yüce Allah bu ayet-i kerimelerde müşriklerin imandan yüz çevirme sebep­lerini, anlamsız ve tutarsız şüphelerini ortaya koymada aşırı gittiklerini, yazılı bir sahifenin indirilmesi ve peygamberi destekleyecek, doğrulayacak bir mele­ğin gönderilmesi şeklindeki isteklerini açıklamaktadır. Oysa gerçekte bunlar yüz çeviren kimselerdir. Belgelerin, delillerin onlara bir etkisi olmamaktadır. Tekliflerinin yerine getirilmesi de onlara bir fayda sağlamamaktadır.

Onların hakkı yalanlamalarının asıl sebebi, Allah’ın ayetlerinden yüz çe­virmeleri, düşünme ve tefekkürün bütün kapılarını kapatmaları, anlama ve id­rak etme gücünü tümüyle işlemez hale getirmeleridir. Ya Muhammed, eğer bizler senin üzerine sahifelere ya da onlara benzer şekilde yazılıp toplanmış bir kitap ya da sema ile arz arasında asılı bir kitap indirsek, onlar da bunu gözle­riyle görseler ve elleriyle ona dokunsalar yine şöyle diyeceklerdi: Bu, ancak apaçık bir büyüdür. Yani bir aldatma, gerçeği başka türlü gösterme, gerçeği ol­mayan bir şaşırtmacadır. Yüce Allah burada, “Kendileri de elleriyle ona dokun-salardı” diye buyurmaktadır. Çünkü dokunma maddî delillerin en güçlüsü ve aldanma ihtimalinden en uzak olanıdır. Zira görme duyusu bazan hayal vb. şe­killer ile aldanabilir. Yüce Allah’ın “indirseydik” buyruğu ile başka türlü olması söz konusu olmadığı halde “kâğıt içinde bir kitap ” diye buyurması, ayrıca, “el­leriyle ona dokuncalardı” buyruğunun gelmesi, mübalağa ve nüzulün (indirme­nin) tekidi içindir. Böyle olsaydı onlar yine ondan, “Bu ancak apaçık bir sihir­dir” diyerek yüz çevireceklerdi. Bu da Yüce Allah’ın onların hissedilir, maddî şeylere karşı büyüklenerek inat etmelerini dile getiren şu buyruklarını an­dırmaktadır: “Onlara gökten bir kapı açsak da oradan yukarı çıksalar, muhak­kak ki gözlerimiz döndürülmüş hatta biz büyülenmiş bir topluluğuz’ diyecekler­dir.” (Hicr, 15/14-15); “Eğer gökten düşen bir parça görseler, üst üste yığılmış bir buluttur diyeceklerdir.” (Tür, 52/44)

İşte onların ilk istekleri olan gökten bir kitap indirilmesi tekliflerine veri­len cevap budur. Daha sonra Yüce Allah gözleriyle görecekleri ve Hz. Peygam­beri desteklemek üzere gökten bir melek indirilmesi şeklindeki ikinci teklifleri­ne şöylece cevap vermektedir: Dediler ki: “Üzerine bir melek indirilmeli değil miydi?” Yani hem onunla birlikte uyarıcı olmak, hem de onu destekleyip ona yardım etmek üzere peygamber ile birlikte Allah bir melek indirmeli değil miy­di? Sanki onlar semavî risalet ile insan olmak arasında bir uyumsuzluk var gi­bi bir anlayışa sahiptiler. Halbuki onlar peygamber olarak gönderilen Rasulün insan olduğunu biliyorlardı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Bu, an­cak sizin gibi bir beşerdir. Sizin kendisinden yediğiniz şeylerden o da yiyor ve içtiklerinizden içiyor.” (Mü’minun, 23/33); “Ve dediler ki: Bu peygambere ne olu­yor ki yemek yiyor, çarşı pazarlarda dolaşıyor. Ona bir melek indirilmeli ve onunla birlikte uyarıcı-korkutucu olmalı değil miydi?” (Furkân, 25/7)

İkinci tekliflerine verilen cevabın iki yönlü bir muhtevası vardır: “Eğer biz bir melek indirseydik, herhalde iş bitirilmiş olurdu…” Yani şayet Allah onların teklif ettikleri gibi bir meleği indirmiş olsaydı, onların helak edilmelerine dair emir ve hüküm verilir, sonra da iman etmeleri için onlara süre tanınmazdı. Hatta Allah’ın azabı onları gelip bulurdu. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmak­tadır: “Bizler melekleri ancak hak ile indiririz. Onlara o vakit mühlet verilmez.” (Hicr, 15/8); “Melekleri görecekleri günde suçlulara müjde olmayacaktır.” (Fur-kan, 25/22)

İkinci yönü ise: “Eğer onu bir melek yapsaydık, onu da elbette bir adam ya­pardık…” Yani şayet bizler insan olan peygamberle birlikte bir melek gönder-seydik, bu melek de hiç şüphesiz adam suretine bürünmüş olacaktı ki, onunla konuşabilsinler, ondan vahyi öğrenmek suretiyle yararlanabilsinler. O takdir­de durumda bir değişiklik olmazdı. İçinde buldukları aynı şüphe ve tereddüde yine düşecekler, peygamberin insan olmasını reddettikleri vakit işin içinden çı­kamadıkları gibi yine çıkamayacaklardı. Çünkü bu adam da onlara Muham-med’in dediği gibi “Ben Allah’ın rasulüyüm” diyecekti. İbni Abbas ayet-i kerime hakkında şöyle demektedir: Yüce Allah buyuruyor ki: Şayet onlara bir melek gelmiş olsaydı, ancak onlara bir adam suretinde gelirdi. Çünkü onlar, nurdan yaratılmış meleklere bakamazlardı.

Katâde ise, “Ve herhalde onları içinde oldukları şüpheye düşürdük” buyru­ğu ile ilgili olarak şunları söylemektedir: Bir topluluk kendilerini şüphe içerisi­ne attılar mı, mutlaka Allah da onları şüphe ve tereddüt içerisine düşürür. Böyle bir şüphe ve tereddüt esas itibariyle insanlardan kaynaklanır. [5]

Alay Eden Ve Yalanlayanların Akıbeti

1^” Andolsun, senden önce geçen pey- gamberlerle de alay edildi de içlerin- <*en ° maskaralık edenleri alay edegel- diMeri *ey ÇePeÇevre kuşatıverdi.

11″ De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın, sonra da yalanlayanların sonunun na- sil olduğuna bir bakın.

Açıklaması

Yüce Allah yemin ile buyuruyor ki: Andolsun ki geçmiş kavimler de şerefli peygamberleriyle alay etmişlerdi. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onlara bir peygamber geldiği her seferinde mutlaka onunla alay ediyorlardı.” (Hicr, 15/11). Onların bu alayları kötülüklerin düzeltilmesine, hak, tevhid ve doğruluk çağrılarına olan düşmanlıklarından kaynaklanıyordu. Böyle bir tavrı takınanlar yalnızca Kureyş kâfirleri değildir. Fakat bu tür tavır takınanların ve onlara benzeyen diğer alaycıların cezası, azabın kendilerini çepeçevre kuşat-masıdır.

İşte bu, Yüce Allah’ın yalanlayanlara uygulayageldiği sünnetini açıkla­mak üzere peygamberine bir irşadı, kalbi daralmasın, sıkılmasın diye bir tesel­lisi, ona güzel akibeti ve zaferi müjdelemesidir. Yüce Allah Uhud gününde Ku­reyş kâfirlerinin ileri gelenlerinden beş kiyişi helak etti. İşte Yüce Allah pey­gamberine olan bu hükmünü şu buyruğu ile dile getirmektedir: “Şüphesiz alay edip duranlara karşı muhakkak ki biz sana yeteriz.” (Hicr, 15/95)

Ve ey Muhammed, müşriklere de de ki: Kendiniz hakkında düşünün. Yüce Allah’ın peygamberlerini yalanlayan, onlara karşı inatlaşan geçmiş kavimlere indirmiş olduğu dünya hayatındaki azap, intikam ve cezalandırmalara ibret ve dikkatle bakın. Ad, Semûd, Tasm, Firavun ve Lût kavimlerinde bu tür yalanla­yanların akibetinin nasıl olduğuna bakın, bunlar üzerinde ibretle düşünün. Ay­rıca Yüce Allah onlara ahirette de oldukça acıklı bir azap hazırlamıştır. Buna karşılık Allah’ın peygamberlerini ve mümin kullarını nasıl kurtardığına da dikkat edin. [6]

Vahdaniyeti Ve Öldükten Sonra Dirilişi İspatlayan Başka Deliller

12- “Göklerde ve yerde olan herşey ki-mindirr de. De ki: “Allah’ındır. O ken­di üzerine rahmeti yazmıştır. Elbette sizi hakkında hiç şüphe olmayan kıya­met gününde toplayacaktır. Nefislerini zarara uğratanlar; işte onlar iman et­mezler.”

13- Gecenin ve gündüzün içinde sükûn bulan her şey O’nundur. O Semî’dir, Alîm’dir.

14- De ki: “Gökleri ve yeri yaratan, kendisi yedirip beslediği halde kendisi yedirilip beslenmeyen Allah’tan başka­sını mı dost edinecekmişim?” De ki: “Ben Müslüman olanların birincisi ol­makla emrolundum ve bana sakın müşriklerden olma (denildi).”

15- De ki: “Eğer ben Rabbime isyan edersem o büyük günün azabından korkarım.”

16- O gün azap, kimden çevrilirse mu­hakkak ki ona rahmet buyurulmuş ola­caktır. İşte bu, apaçık bir kurtuluştur.

Açıklaması

Ey Muhammed, kavminden müşrik olanlara de ki: Şu gökler ve yer ki­mindir? Şu kâinat, şu varlık âlemi ve şu içindekiler kimindir? Buradaki soru­dan kasıt, onları azarlamak ve bilgisizliklerini ve inkârlarını başlarına vur­maktır. Çünkü onlar Yüce Allah’ın onlar hakkında şu buyruğunda naklettiği gibi yaratıcının Allah olduğuna inanıyorlardı: “Andolsun ki onlara gökleri ve yeri kim yarattı? diye soracak olsan, hiç şüphesiz Allah, diyeceklerdir.” (Lok­man, 31/25).

“De ki: Allah’ındır.” Bu ya onlar adına verilen bir cevaptır; çünkü onlar da bunu kabul ediyorlardı, ya da her şey eksiklikten münezzeh yüce Allah’ın oldu­ğunu kabul edip ikrar etmeleri için mecbur kaldıklarından dolayı verilen bir cevaptır.

Yaratıcının sıfatlarından birisi de rahmet sıfatıdır. Yüce Allah kullarına merhametli olmayı, kendi zatı için öngörmüştür. Rahmetin gereklerinden biri­si de sevap ve ceza için kıyamet gününde insanların bir araya getirilmesi, top-lanmasıdır. Çünkü insan kendisini nelerin beklediğini bilecek olursa, hayra yönelir, kötülükten uzak durur. İşte insan ruhunda böyle bir itici gücün var edilmesi ruhları arındırıp güzelleştirmenin ve kullara merhamet etmenin bir alâmetidir. Eğer kıyamet günü görülecek azabın korkusu olmasaydı, dünya fe­sat, anarşi ve cinayetlerle dolar taşar, hiç bir şey yerli yerinde durmaz, toplum düzeni kökünden sarsılıp bozulurdu. O bakımdan böyle bir günün geleceği ile tehditte bulunmak rahmetin tecellilerindendir. Buharî ile Müslim’de tespit edildiğine göre Ebu Hureyre (r.a.) şöyle demiştir: Resulullah (s.a.) şöyle buyur­du: “Muhakkak Allah mahlûkatı yarattığında kendi nezdinde Arş’ın üstünde şöyle bir yazı yazdı: Şüphesiz benim rahmetim gazabıma üstün gelir.” Yani şa­nı Yüce Allah hükmünü açıklayıp bunu dilediğine izhar edince Levh-i Mah-fuz’da yahut da dilediği bir şey üzerinde bir yazı izhar etti. “Onun rahmeti ga­zabını geçer ve ondan üstün gelir” ifadesinin gereği, hak bir haber ve doğru bir vaaddir.

Burada, özellikle kendi nefislerini ifsat etmek, aklı ve ilmi kullanmayıp iş­lemez hale getirmek, nefsini öğütlerle hidayet bulamayacak hale getirmek su­retiyle kendilerini zarara sokanları kastediyorum. Nitekim onları kıyamet gü­nünde toplanacak kimseler arasında da özellikle yerecek ve azarlayacağım. Bu­nun sebebi, onların iman etmeyişleridir. Yani öldükten sonra dirilişi, öldükten sonra bir araya gelişi tasdik etmemeleri ve böyle bir günün kötü hallerinden korkmayışlandır.

Evet vakıa budur, fakat şanı yüce Allah onların iman etmeyişlerini bizzat kendilerini zarara sokmalarının sebebi kılmıştır. Halbuki durum bunun aksi­nedir. Yani ayet-i kerimede ifade şöyleydi: Nefislerini zarara uğratanlar işte onlar, iman etmezler. Sanki nefislerini zarara uğrattıkları için iman etmeye­cekleri belirtilmektedir. Oysa onlar aslında iman etmedikleri için kendilerini zarara uğratmışlardır, (-çeviren-)

Bunun cevabı, (yani ayet-i kerimede ifadenin neden böyle olduğunun ceva­bı) Zamahşerî’nin de belirttiği gibi şudur: Yani küfrü seçip tercih ettikleri için Allah’ın ezelî ilminde kendilerini zarara sokmuş olanlar iman etmezler.

Göklerin ve yerin mülkü, sırf başkalarının onda hak sahibi olmamaları anlamında bir mülkiyet değildir. Bu, canlı ve cansız içindeki bütün varlıkları da kuşatan kapsamlı bir mülkiyettir. Herkes ve her şey O’nun kulu ve yaratığı olup, O’nun hakimiyet, tasarruf ve idaresi altındadır. O’ndan başka ilâh yok­tur. Özellikle gece ve gündüz sükûn bulanların söz konusu edilmesi -her ne ka­dar bunlar göklerde ve yerde bulunanların kapsamına giriyorsa da- Yüce Al­lah’ın bu gizli varlıklar üzerinde de tasarruf sahibi olduğuna delâlet etmekte­dir.

Diğer taraftan göklerde ve yerde bulunan her şey, Yüce Allah’ın gözetim ve tasarrufuna boyun eğmektedir. O küçük büyük her şeyi işiten Semî’dir. Kap­karanlık gecede simsiyah karıncanın kaya parçası üzerindeki ayak seslerini dahi işitir. Aynı zamanda O, bilgisi küçük büyük her şeyi kuşatan Alîm olandır. O’nun işitmesi kullarının söz ve sesleri gibi işitilmesi söz konusu olan her şeyi kapsar. İlmi, yaratıkların hareketleri ve gizlilikleri gibi bilinme özelliğinde olan her şeyi kuşatan yüce zattır. İşte bütün bunlar Yüce Allah’ın her şeyi ek­siksiz bir şekilde tam anlamıyla ilâhî kontrolü ve tasarrufu altında bulundur­duğunu ifade etmektedir. Daha sonra Yüce Allah şeriatini tebliğ eden peygam­berine daha önce belirtilen hususların bir gereği ve sonucu olarak emir ver­mekte ve ona şöyle buyurmaktadır: “Ey Muhammed de ki: Ben hiç bir ortağı ol­mayan bir ve tek Allah’tan başka bana fayda sağlayacak bir yardımcı, bir veli yahut benden zararı önleyecek bir dost edinemem. Çünkü gökleri ve yeri yok­tan var eden O’dur. Yani, daha önce herhangi bir örnek söz konusu olmaksızın onları ilk olarak yaratandır O. Bu, Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir: “De ki: Ey cahiller, sizler bana Allah’tan başkasına ibadet etmemi mi emredi­yorsunuz?” (Zümer, 36/64)

Göklerle yerin yaratılmasına gelince, bunlar önceleri tek bir duman kütle­si halinde idiler. Daha sonra birbirlerinden ayrıldılar. İşte bunda “Fâtır=örnek-siz yoktan var edici” isminin ihtiva ettiği yarıp çıkarmak ve “yarmak” anlamı da vardır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Kafirler görmediler mi ki gökler ve yer birbirine birleşik ve yapışık idi ve biz onları söküp ayırdık.” (Enbi­ya, 21/30). Şüphesiz Yüce Allah yedirendir, kendisine yedirilmeyendir. Yani o kendilerine muhtaç olmaksızın yarattıklarını rızıklandırandır. Zira Yüce Allah kendisinin dışında kalan bütün varlıklara muhtaç olmaktan münezzehtir. Yüce Allah’ın şu buyruğunda bu husus ifade edilmiştir: “Ben cinleri ve insanları an­cak bana ibadet etsinler diye yarattım. Onlardan bir rızık istemiyorum, bana yedirmelerini de istemiyorum. Şüphesiz rızık veren, mülk sahibi ve pek güçlü olan yalnızca Allah’tır.” (Zâriyât, 51/56-58)

İşte bu insanların rızka ulaşmalarına sebep teşkil eden çalışma, gayret, tedbir, araştırma gibi yolları edinmekle birlikte, rızkı yalnızca yüce Allah’tan aramaları gerektiğini gösteren açık bir ifadedir. Rızkı O’nun dışında herhangi bir mahlûktan istememelidirler. Bu ister insan olsun, ister put veya heykel ol­sun. Bu insanın yönetici olması veya olmaması da kulların rızıklannın yalnız­ca Yüce Allah’ın elinde olduğu gerçeğini değiştirmez.

Şimdi ey Muhammed, kimin ibadete ve veli edinilmeye lâyık olduğuna da­ir senin için de senden başkaları için de deliller ortaya konulmuş olduğuna gö­re, insanlara de ki: Ben bu sıfatlara sahip olan Rabbime ümmetim arasından ilk teslim olan, boyun eğen, zilletle ona bağlanan kimse olmakla emrolundum. Şekli nasıl olursa olsun Allah’a ortak koşmam da bana yasaklandı. İşte bu şirk türlerinden birisi de Yüce Allah’a yakınlaştırıcı bir yol olduğu iddiası ile put edinme esası üzerine kurulu cahiliye şirkidir.

Daha sonra Yüce Allah peygamberine sözü geçen emir ve yasaklara muha­lefet edenlerin cezasını açıklamasını emretmekte ve şöyle buyurmaktadır: “De ki: Eğer ben Rabbime isyan edersem, o büyük günün azabından korkarım” Yani onlara de ki: Ben Rabbim olan Allah’a karşı gelip isyan edecek olursam, dehşet ve tehlikeleri çok büyük bir günün yani Yüce Allah’ın bütün insanları amelleri dolayısıyla oldukça sıkı bir hesaba tabi tutacağı ve lâyık oldukları şekilde onla­ra amellerinin karşılığını vereceği o kıyamet gününün azabının bana gelip ça­tacağından korkarım. O günde kimse kimseye bir şey yapamaz ve o gün emir Allah’ındır. Allah’ın peygamberine böyle bir uyarı ve korkutma yöneltildiğine göre, ya diğer insanların durumu nicedir?

O gün Allah’ın azabı kimden çevirilirse Allah o kimseye rahmet buyurmuş demektir ve bu kimse kurtulmuş olacaktır. İşte kendisinden daha büyük hiç bir kurtuluşun olmayacağı apaçık ve en üstün kurtuluş budur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Kim ateşten uzaklaştırılır ve cennete girdirilirse o kimse kurtulmuş olur.” (Âl-i İmran, 3/185). Kurtuluş (fevz) ise zarar söz konusu ol­maksızın kârın elde edilmesi demektir. [7]

Allah’ın Kudreti, Peygamber (S.A.)’in Doğruluğuna Şahitliği Ve Müşriklere Karşı Reddi

17- Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa onu yine O’ndan başka giderecek yoktur. Eğer sana bir hayır dokun-

durursa… İşte O her şeye hakkıyla Kâdir’dir.

18- O kulları üzerinde Kahir olandır. Hakîm’dir, Habîr’dir.

19- De ki: “Hangi şey şehadetçe en büyüktür?” De ki: “Benimle sizin ara­nızda Allah şahittir. Şu Kur’an bana onunla sizi ve her kime ulaşırsa onları uyarıp korkutmak için vahyolundu. Acaba Allah ile birlikte başka ilâhlar var diye gerçekten siz mi şahitlik ede­ceksiniz?” De ki: “Ben şahitlik etmem.” De -ki: “O ancak bir tek ilâhtır ve ben muhakkak ki sizin ortak koştukları­nızdan uzağım.”

Açıklaması

Şanı yüce Allah fayda ve zarar vermeye malik olanın kendisi olduğunu, yarattıklarında dilediği gibi tasarrufta bulunduğunu, kimsenin O’nun hükmü­ne karşı çıkamayacağını, kimsenin O’nun verdiği hükmü geri çeviremeyeceğini haber vermektedir.

Şu anlamda buyuruyor ki: Ey insan! Acı, fakirlik, hastalık, keder ve buna benzer sana herhangi bir zarar ya da sıkıntı isabet edecek olursa, onu senden Yüce Allah’tan başka def edecek, giderecek kimse yoktur. Çünkü her şeye gücü yeten O’dur. Aynı şekilde sağlık, zenginlik, güç, kuvvet ve buna benzer herhan­gi bir hayra sahip olacak olursan bu da Allah’tandır. Çünkü O her şeye kemali ile kadirdir. Çünkü izzet, egemenlik ve azametin sahibi, gücü her şeye yeten ve her şeyin üstünde olan O’dur. Herkesin önünde itaatle boyun eğdiği, zorbaların dahi önünde zilletle alçaldığı, saygı ile itaat olunup bütün yaratıkların kanu­nuna, buyruklarına bağlandığı, her şeyi emir ve hükmü altına alan, bütün fiil­lerinde hikmeti sonsuz hakim ve eşyanın yer ve durumlarından bütün incelik­leriyle haberdar olan O’dur. O ancak hak edene, lâyık olana bağışlar, vermeyip engellemesi de hak iledir.

Bu ayetin bir benzeri de Yüce Allah’ın şu buyruğudur: “Allah insanlara herhangi bir rahmet açacak olursa, onu tutacak olmaz, tuttuğunu da O’ndan başka bıraktıracak olmaz.” (Fâtır, 35/2)

Sahih hadiste belirtildiğine göre Resulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Al­lah’ın verdiğini engelleyecek, vermediğini de verecek kimse yoktur. Zenginin zen­ginliğinin de sana karşı hiç bir faydası olmaz.”

Daha sonra Yüce Allah peygamberini şahitliklerin en büyüğü, en üstünü, en doğrusu ve sağlıklısı ile desteklemektedir. Bu ise Yüce Allah’ın peygamberi Muhammed (s.a.) ile müşrikler arasındaki şahitliğidir. Bu öyle bir şahitliktir ki Resulullah (s.a.)’ın doğruluğunu göstermekte, düşmanlarının da halini, duru­munu açığa çıkarmaktadır. O bu Rasulün getirdiğini ve ona neler söyledikleri­ni çok iyi bilendir. Bu konudaki ifadenin takdiri şöyledir: Şahitliği en geçerli olan şahit kimdir? Buyrukta “şey” kelimesinin şahit yerine kullanılması, genel­leştirmedeki mübalâğa dolayısıyladır. Bu sorunun cevabı da şudur: Şahitliği en geçerli olan Allah’tır. İşte O benim ve sizin aranızda şahitlik edecek olandır. Yahut da benimle sizin aranızda şahit Allah’tır. Hz. Peygamber (s.a) ile onlar arasında şahitlik edecek olan Allah olduğuna göre, şahitliği en büyük ve geçerli olan işte Peygamberin lehine tanıklık etmektedir.

Ayet-i kerime Resulullah (s.a.)’a, “Senin Allah’ın rasulü olduğuna dair le­hine kim şahitlik eder?” diyen müşriklere karşı kesin bir red ifade eder.

Daha sonra Yüce Allah Resulullah (s.a.)’ın görevini açıklamaktadır. Bu ise vahyi Allah’tan almak ve bütün insanlara tebliğ etmektir. Yüce Allah buyuru­yor ki: “Şu Kur’an bana …. vahyolundu.” Yani ey Mekkeliler! Yüce Allah bu Kur’an-ı Kerim’i benim üzerime, onunla sizleri küfre sapmanız yahut isyan et­meniz halinde, Allah’ın azabı ile korkutayım, iman edip itaat ettiğiniz takdirde de cennetle müjdeleyeyim diye ve kendisine ulaştığı herkesi Arap olsun olma­sın aynı şekilde korkutmak ve müjdelemek üzere vahyolunmuştur. Bu Kur’an-ı Kerim kendisine ulaşan herkes için korkutucu ve uyarıcıdır. Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: “Artık güruhlardan herhangi biri onu inkâr ederse el­bette ona vaad olunan yer cehennem ateşidir.” (Hûd, 11/17)

İbni Meydûne ve Ebu Nuaym, İbni Abbas’tan nıerfu olarak Hz. Peygambe­rin (s.a) şöyle buyurduğunu rivayet ederler: “Bu Kur’an-ı Kerim kime ulaşırsa sanki onu ben ağızdan ağıza ona telkin etmişim, demektir.” Sonra da: “Şu Kur’an bana, sizi ve her kime ulaşırsa onları uyarıp korkutmak için vahyolun­du” buyruğunu okudu.

İbni Cerir de Muhammed b. Ka’b’dan şöyle dediğini nakletmektedir: Kur’an-ı Kerim her kime ulaşırsa ona Muhammed (s.a.) tebliğ etmiş demektir.

Abdürrezzak da Katâde’den Yüce Allah’ın “Onunla sizi ve her kime ulaşır­sa onları korkutmak için” buyruğu hakkında şöyle dediğini rivayet eder: Resulullah (s.a.) buyurdu ki: “Allah’ın emirlerini tebliğ ediniz. Her kime Al­lah’ın Kitabından bir ayet ulaşırsa ona Allah’ın emri ulaşmış demektir.”

İbnü’l-Münzir, İbni Cerir ve Ebu’ş-Şeyh b. Hayyân el-Ensârî, Muhammed b. KaTî el-Kurazzî’den şöyle dediğini rivayet ederler: “Her kime Kur’an-ı Kerim ulaşırsa o kimse bizzat Resulullah (s.a.)’ı görmüş gibidir.” Bu ifade aynı şekilde Said b. Cübeyr’den de nakledilmiştir.

Daha sonra Yüce Allah Hz. Peygamber (s.a)’in, birden çok ilâhın varlığını kabul eden müşriklerden uzaklığını ilân etmektedir. Bu arada açıklanması ge­rekenin, şanı yüce Allah’ın birliğini ilân etmek olduğunu da şöylece beyan et­mektedir: “Acaba Allah ile birlikte başka ilâhlar var diye gerçekten siz mi şahit­lik edersiniz…” İnkâr ihtiva eden bu istifham, böyle bir şeyi uzak görme, azar­lama ve başa kakma anlamı taşımaktadır. Şüphesiz siz ey müşrikler, Allah ile birlikte başka ilâhların varlığını da kabul ediyorsunuz; ben ise sizin bu şahitli­ğiniz gibi şahitlikte bulunmuyorum. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Eğer şahitlik edecek olurlarsa, sen onlarla birlikte şahitlik etme!” (En’âm, 6/150)

Ve açıkça şunu ilân ediyorum ki, mutlak ilâh bir ve tek olan, Aziz ve Celil Allah’tır. Ben sizin ortak koştuğunuz putlardan, heykellerden ve diğerlerinden uzak olduğumu ilân ediyorum. [8]

Kitap Ehli’nin Peygamber (S.A.)’i Tanımaları, Allah’a İftira Etmeleri Ve Ahirette Müşriklerin Şirkten Uzaklaşmaları

20- Kendilerine Kitab’ı verdiğimiz kim­seler onu kendi öz oğullarını tanıdıkla­rı gibi tanırlar. Nefislerini hüsrana uğ­ratanlar ise iman etmezler.

21- Allah’a karşı yalan uydurup iftira edenler ile O’nun ayetlerini yalanla­yanlardan daha zalim kim olur? Ger­çek şu ki, zalimler iflah olmazlar.

22- Onları hep birden toplayacağımız gün şirk koşanlara “İddia ettiğiniz or­taklarınız nerede?” deriz.

23- Bundan sonra fitneleri “Rabbiniz olan Allah hakkı için biz müşriklerden olmadık” demelerinden başka olmadı.

24- Bak, bizzat kendilerine karşı nasıl yalan söylediler. İftira ettikleri de ön­lerinden kaybolup gitti.

Açıklaması

Geçmişte kendilerine kitap verdiğimiz kimseler olan Yahudiler ve Hristi­yanlar, Muhammed (s.a.)’in peygamber olduğunu, onun peygamberlerin sonun­cusu olduğunu kendi öz çocuklarını tanıdıkları gibi tanırlar. Bu tanımalarına sebep ise ellerinde bulunan daha önceki peygamber ve rasullerden kendilerine ulaşmış haber ve bilgilerdir. Ellerindeki kitaplarda Hz. Pygamberin bütün sı­fatları açıkça belirtilmiştir. Gerçekten bütün peygamberler Muhammed (s.a.)’in geleceğini, niteliklerini, sıfatlarını, beldesini, hicret edeceği yeri, ümmetinin ni­teliklerini belirterek müjdelemişlerdir. Bu ise Mekke halkına karşı, Kitap Ehli’nin onu bilip peygamberliğinin doğruluğunu tanıdıklarına dair bir tanık göstermedir.

Bundan dolayı onun peygamberliğini inkâr etmelerine sebep Yüce Allah’ın da buyurduğu şekilde, “Nefislerini hüsrana uğratanlar ise…” yani Muhammed (s.a.)’in peygamberliğini inkâr etmelerinin sebebi kendilerini hüsrana uğrat­malarıdır. Tıpkı müşriklerin, peygamberliğine dair kesin delillerin ortaya ko­nulmasından sonra da inkâr etmeleri gibi. Her iki kesim de aklın, bilginin ge­rektirdiğini ihmal ettiler. Müşriklerle Yahudi ve Hristiyanlarm ilim adamları kendi kavimleri arasındaki konumlarını korumayı, sahip oldukları şeylere ta-asupla bağlanmayı, ellerindeki Tevrat ve İncil’de yazılı buldukları ümmî pey­gamber ve rasulün peygamberliğine iman etmeye tercih ettiler. Çünkü İslam’a girselerdi, liderliklerini kaybedecekler, diğer Müslümanlarla eşit olacaklardı.

İşte bu şekilde kendilerini zarara uğratan inkarcı müşrikler ve Kitap Ehli’nden olanların bu durumlarının sebebi, önemsiz, dünyevî bir takım nasip­lere bağlanmış olmaları, iradelerinin zayıflığı, önceki peygamberlerin haberle­rini ihmal etmeleridir. İşte Muhammed (s.a.)’in peygamberliğine iman etme­yenler onlardır, birbirine zıt iki hususu bir arada kendilerinde bulunduranlar da onlardır. Herhangi bir delil olmaksızın Allah’a karşı yalan uydurdukları gi­bi, sahih ve doğru belge ve delillerle sabit olan şeyleri de yalanladılar. Çünkü bir taraftan, “Eğer Allah dilese idi biz de atalarımız da ortak koşmazdık” der­sen; bir taraftan da “Bize bunu Allah emretti” diyorlar. Diğer taraftan, “Melek­ler Allah’ın kızlarıdır, bunlar Allah nezdinde bizim şefaatçilerimizdir” deyip ba-hireleri, şaibeleri haram kılmayı ona nispet ettiler, arkasından kalkıp Kur”an-ı Serim ve mucizeleri yalanlayıp bunlara büyü adını verdiler ve Allah’ın rasulü–e iman etmediler.

İşte bu, Muhammed (s.a.)’in peygamberliğini inkâr etmenin, kişinin bizzat kendisini zarara sokmak olduğunu göstermektedir. Daha sonra Yüce Allah, kendisine karşı yalan uydurup iftira etmenin nefse karşı zulüm olduğunu be­lirtmektedir: “Allah’a karşı yalan uydurup iftira edenler ile…”, yani Allah’a karşı yalan uydurarak Allah’ın kendisini peygamber olarak göndermediği hal-âc Allah tarafından peygamber gönderildiğini iddia edenden daha zalim hiç bir kimse yoktur. Aynı şekilde Allah’ın ayetlerini, belgelerini ve tartışılmaz delille­rini ve bunların ifade ettikleri manaları yalanlayandan daha zalim hiç bir kim­se yoktur. Allah’ın çocuğu veya ortağı olduğunu iddia edenden de daha zalim hiç kimse olamaz.

Dikkat edilecek olursa müşrikler, hem Allah’a yalan uydurup iftirada bu­lunmuşlar, hem tevhidi ve peygamber Muhammed (s.a.)’in peygamberliğini is-zatlayan Allah’ın ayetlerini yalanlamışlardır.

Zulmün akibeti ise felah bulmamaktır. İftira eden de yalanlayan da iflah olmaz. Onlardan herhangi birisi veya her ikisi de umduğunu elde edemez. On­ların kıyamet günü amellerin karşılığının görüleceği hesap gününde zalim ol­dukları ortaya çıkacaktır.

Daha ileri derecede kınanmaları ve daha çok azarlanmaları için kıyamet gününde iftirada bulunan müşriklere azarlanma, başa kakma ve inkâr üslûbu ile Yüce Allah’ın buyurduğu gibi şöyle soru sorulacaktır: “Onları hep birden toplayacağımız gün… ortaklarınız nerede? deriz.”‘Yani ey Muhammed! İster pu­ta tapıcılar olsun, ister Kitap Ehli olsun, bütün müşrikleri ve gerek kendisine gerekse başkasına zulmedenleri hep birlikte toplayacağımız ve sonra da -zu­lüm itibariyle insanlar arasında en ileri derecede olan- müşriklere şöyle diyece­ğimiz günü hatırla: Allah’tan başka ibadet olunan ve dünyada iken velileriniz ve yardımcılarınız olduğunu iddia ettiğiniz, sizi Allah’a yaklaştıracaklarını ve Allah nezdinde size şefaatçi olacaklarını ileri sürdüğünüz putlar, O’na koştuğu­nuz eşler, ortaklar nerede? Hani onlar, sizinle birlikte görünmemektedir. Nite­kim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “O gün onları çağırıp “İddia ettiğiniz or­taklarım hani nerede?” diye soracaktır. (Kasas, 28/62); “İçinizde kendileri ger­çekten ortaklar olduğunu boş yere ileri sürdüğünüz şefaatçilerinizi de sizinle birlikte görmüyoruz, onlarla aranız kesilmiştir. Zannettiğiniz şeyler ise önünüz­den kaybolup gitmiştir.” (En’âm, 6/94)

Fakat bu soru karşısında şaşırıp kalacaklar, ikna edici bir cevap bulama­yacaklardır. O bakımdan hemen şirk koştuklarını inkâra yelteneceklerdir: “Bundan sonra fitneleri …. biz müşriklerden olmadık demelerinden başka ol­madı.” Yani şirk ya da küfürlerinin akibetleri yahut -Taberî’nin de daha doğru kabul ettiği- onların delilleri ya da bizim onları sınayacağımız vakit söyleye­cekleri sözleri, ancak ve ancak geçmişte Alah’a şirk koştuklarından ötürü bir mazeret olmak üzere kıyamet gününde Allah’a yemin ederek, “biz müşrik de­ğildik” demelerinden başka bir şey olmayacaktır. Burada Zamahşerî’nin de söz konusu ettiği şu soru sorulabilir: İşlerin gerçek mahiyetine muttali olacakları ve yalan ve inkârın fayda sağlamayacağını bildikleri vakit, yalanlamaları nasıl uygun düşebilir? Daha sonra bu soruya şöyle cevap vermektedir: İmtihan olu­nan, şaşkınlık ve dehşetinden dolayı aralarında bir ayırım gözetmeksizin ken­disine fayda verecek şeyleri de vermeyecek şeyleri de söyler. İşte bu da ona benzer bir durumdur. Onlar cehennemde azap edilecekleri vakit şöyle diyecek­lerdir: Rabbimiz, bizi buradan çıkar. Eğer (yine) şirke dönersek, şüphesiz biz zalimleriz. Onlar ebedî kalacaklarına kesin olarak inanmakla ve bu konuda hiç bir şüpheleri bulunmamakla birlikte böyle diyeceklerdir.

Fakat onların bu şekilde red ve inkârları mahşerin bazı yerlerinde söz ko­nusu olacaktır. Bu vakit bunun kendilerine fayda vereceği vehmiyle inkârda bulunacaklardır. Başka bir konumda ise şirk koştuklarını da itiraf edecekler­dir. Yüce Allah’ın şu buyruklarında bu şöyle ifade edilmiştir: “Diyecekler ki: Rabbimiz ,işte bunlar seni bırakıp kendilerine ibadet ettiğimiz ortaklarımız…” (Nahl, 16/86); “Ve Allah’tan hiç bir söz gizleyemeyeceklerdir” (Nisa, 4/42)

İbni Abbas, kendisine bu ayet-i kerime ile Yüce Allah’ın, “Allah’tan hiç bir söz gizleyemeyeceklerdir.” buyruğu hakkında soruldu da şu cevabı verdi: “Yüce Allah’ın “Rabbimiz olan Allah hakkı için biz müşriklerden olmadık” buyruğu şu demektir: Onlar bu sözlerini cennete Müslümanlardan başkasının girmeye­ceğini görecekleri vakit birbirlerine “Gelin bakalım, inkâra sapalım” ve “Rabbi­miz olan Allah hakkı için biz müşriklerden olmadık.” diyecekler. Allah bu sefer onların ağızlarına mühür vuracak, arkasından el ve ayaklan konuşarak, “Al­lah’tan hiç bir söz gizleyemeyeceklerdir.” (Nisa, 4/42). Yani gerçekte onlar kendi gerçek durumlarını itiraf edeceklerdir. Nasıl cevap vereceklerini şaşıracakları vakit ise şirk koştuklarını inkâr edecekler. Kimi zaman yalan söyleyecek, kimi zaman doğru söyleyeceklerdir. “Ve Allah’tan hiç bir söz gizleyemeyeceklerdir. Bütün bunlar dehşet ve şaşkınlıktan dolayı olacaktır.”

İbni Abbas’ın tefsirine göre buradaki “fitne”nin tevili dünyadaki şirktir. Fakat bir muzaf takdiri ile -ki bu ‘akibet’ kelimesidir- anlamı şöyle olur: Yani şirk, sonunda arzu edilen durumun tam zıddına ulaştırmıştır ki, o da şirkten uzaklaşma ve mihnet zamanında sahibini terk edip bırakmasıdır.

Gerçeklerle yüz yüze kalmak ve insanın yalanının yüzüne vurulması ne kadar zordur! Bu ne kadar büyük bir utanç, ne kadar büyük bir rezilliktir! İşte Yüce Allah’ın buyurduğu da budur: “Bak! Bizzat kendilerine karşı nasıl yalan söylediler…” Yani onların şirki inkâr etmek ve böyle bir şeyin kendilerinden sa­dır olmadığına dair yalan yere yemin etmek suretiyle açık ve seçik bir şekilde yalan söylemeleri ne kadar hayret edilecek bir iştir, bir düşün!

“İftira ettikleri de önlerinden kaybolup gitti.” Hem şuna da bir bak ki iftira edip durdukları ve şirk koştukları nesneler, nasıl onları bırakıp yanlarından uzaklaşmış oldular! Öyle ki kendilerinden böyle bir şeyin sadır olmadığını red­detmekte acele edeceklerdir. Bunun bir benzeri de Yüce Allah’ın şu buyruğu­dur: “Sonra onlara Allah’tan başka ortak koştuklarınız nerede denilecek, onlar, “Önümüzden kaybolup gittiler” diyeceklerdir.” (Mü’min, 40/73-74) [9]

Müşriklerin Kur’ân-ı Kerim’e Karşı Takındıkları İnatçı Tavırları

25- Onlardan bazıları sana kulak verir, dinlerler. Halbuki biz onu anlayama­maları için kalplerine örtüler gerdik, kulaklarına ağırlık koyduk. Onlar her ayeti görseler yine de ona iman etmez­ler. Hatta sana gelseler, seninle müca­dele ederler. O kâfirler: “Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir” derler.

26- Onlar hem başkalarını ondan alıko-yar, hem de kendileri ondan uzaklaşır­lar. Onlar kendilerinden başkasını he­lak etmiyorlar, ama farketmiyorlar.

Açıklaması

Şu kâfirlerden öyle bir kesim var ki senin Kurban okumanı dinlemek üzere gelir. Halbuki bu dinlemenin kendilerine hiç bir faydası olmuyor. Onlar da bun­dan bir türlü yararlanamıyorlar. Çünkü bizler Kur’an-ı Kerim’i anlamasınlar di­ye kalpleri üzerine perdeler gerdik, kulaklarında da kendilerine faydalı olacak dinlemelerini engelleyecek şekilde bir ağırlık ya da sağırlık özelliği koyduk. Ni­tekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “O inkâr edenlerin hali bağırıp çağırış-madan başka bir şey duymayanlara haykıranların haline benzer…” (Bakara, 2/171). Yani onların Kur’an-ı Kerim’i kavrayıp kabul etmelerinin anlamları üze­rinde gereği gibi düşünmelerinin önüne bir takım engellerin konulması, dinle­yip işittikleri üzerinde dikkat ve ibretle -hak ile batılı birbirinden ayırd etmek için- eğilmelerini önlemek üzere almış oldukları karar ve plânlamadan doğan kör taklit ve yüz çevirmeleri dolayısıyladır. İşte ayetin “Onlar her ayeti görseler yine de ona iman etmezler” buyruğu ile ifade edilen budur. Yani onlar istedikleri kadar ayetler, deliller, apaçık belgeler ve tartışılmaz susturucu belge görseler dahi, yine de onlara iman etmezler. Çünkü onların ne anlayıp kavramaları ne de insafları vardır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Allah onlarda bir hayır olduğunu bilseydi onlara elbette işittirirdi. İşittirmiş olsaydı dahi elbette yüz çevirerek gerisin geri dönerlerdi.” (Enfâl, 8/23). Nihayet onlar senin yanına geldiklerinde hakkı ve senin davanı tartışır, seninle mücadele eder ve şöyle der­ler: Senin bu getirdiklerin ancak geçmişlerin kitaplarından alınmış, onlardan nakledilmiştir. Senin bu getirdiğin olsa olsa halkın zihnini meşgul eden, onların kafasını kurcalayan saçma, hurafe ve efsanevî hikâyelerden bir çeşit olabilir.

Onlar Resulullah (s.a.)’ı yalanlamakla birlikte insanların da hakka uyup Hz. Peygamberi tasdik etmelerini, Kur’an-ı Kerim’e itaat etmelerini engeller, ondan insanları uzaklaştırırlar. Böylelikle onlar iki çirkin işi bir arada yapar ve kendileri yararlanmadıkları gibi kimsenin de yararlanmasına fırsat vermezler.

Ya da ayet-i kerime Ebu Talib hakkında nazil olmuş olabilir. O bir taraftan insanların Resulullah (s.a.)’a zarar vermelerini, eziyet vermelerini onun ya da öldürülmesini engelliyor, diğer taraftan kendisi ondan uzak duruyordu.

Bunun akibeti ise şudur: Onlar bu işi yapmakla ancak kendilerini helak ederler. Böyle bir işin vebali kendi boyunlarındadır. Ama onlar bunun farkında değildirler. Hatta onlar Resulullah (s.a.)’a zarar verdiklerini sanırlar. Oysa yü­ce Allah bu inkarcıları ve düşmanları helak etmiştir. Ya Bedir ve benzeri savaş meydanlarında yahut da özel bir takım belâ ve intikamıyla. Üstelik bunun ar­dından ahirette de helak edileceklerdir. Bu da Kur”an-ı Kerim’in mucizelerin-dendir ve onun gayba dair verdiği haberler arasındadır. [10]

Müşriklerin Cehennem Karşısındaki Konumları Veya Nasıl Helak Edilecekleri

27- Ateşin karşısında durdurulup da: “Ne olurdu geri döndürülsek de Rabbi-mizin ayetlerini yalanlamasak, mü­minlerden olsak?” diyecekleri vakit (onları) bir görsen!

28- Bilakis evvelce gizledikleri şeyler kendilerine açıkça gösterilecektir. Eğer geri döndürülürlerse elbette alıkonduklarına yine geri dönerler. Çün­kü onlar şüphesiz yalancıdırlar.

29- Onlar “Bu, dünya hayatımızdan başka bir şey değildir. Bir daha dirilti­lecek de değiliz” dediler.

Açıklaması

Yüce Allah, kâfirlerin kıyamet gününde durumlarını açıkça görüp cehen­nemi tanıyarak dehşetli ve korkulu hallerine tanık olacaklarını söz konusu et­mektedir. Ey bu buyrukları dinleyen kişi, sen onların melekler tarafından ce­hennem azabına arz olunacakları, sonra da oraya girip onun dehşetini görecek­leri vakit kapılacakları korku ve dehşeti bir görsen! Pişman olacaklar ve şu sözleriyle dünyaya döndürülmeyi temenni edeceklerdir: “Ne olurdu geri döndü-rülsek de Rabbimizin ayetlerini yalanlamasak…” Yani keşke dünya hayatına bir döndürülsek, Allah’ın ayetlerini, O’nun birliğine, peygamberlerinin doğru­luğuna delâlet eden belgelerini yalanlamasak, Allah’a, ahiret gününe, melekle­rine, kitaplarına, peygamberlerine iman etsek, günahlarımızdan tevbe edip Yüce Allah’ı razı edecek salih ameller işlesek!

Ancak Yüce Allah “bilakis” ifadesi ile onların bu temennilerinin dikkate alınmayacağını, böyle bir isteğin yerine getirilmeyeceğini belirtmekte, iman is­teklerinin doğru bir istek olmadığını açıklamaktadır. Onlar yeniden dünyaya döndürülecek olsalar dahi durumlarında bir değişiklik olmayacaktır. İçlerinde gizlemiş oldukları küfür, inatlaşma ve yalanlama kıyamet günü kendileri tara­fından da açıkça görülecektir. Her ne kadar onlar dünyada ve ahirette küfürle­rini inkâr etseler de durum aynıdır. Böylelikle onların gerçek yüzleri ortaya çı­kacaktır. Çünkü onlar küfrü gizliyor ve bunu açıklamıyorlardı. Gerçek mümin ise imanını açığa vurur ve onu gizlemez. Böylelikle onların küfür ve inkârları­nın akibeti olan oldukça ağır cezaya katlanacaklardır. Nitekim Yüce Allah şöy­le buyurmaktadır: “O gün arz olunacaksınız ve sizin hiç bir şeyiniz gizli kalma­yacaktır.” (Hakka, 69/18). Yani onların yaptıkları kendilerine de gizli kalmaya­caktır; Rablerinden zaten gizli kalmıyordu. Bir başka yerde de Yüce Allah şöy­le buyurmaktadır: “Ve Allah’tan hesaba katmadıkları şeyler onlara görünecek­tir. Kazandıkları kötü şeyler onlara görünecek, alaya aldıkları şey kendilerini çepeçevre kuşatacaktır.” (Zümer, 39/47-48)

Daha sonra bu pişmanlık veya temennilerinde yalancı olduklarını Yüce Allah açık bir şekilde ifade ederek şöyle buyurmaktadır: “Eğer geri döndürü­lürler se elbette alıkonulduklarına yine geri dönerler…” Yani dünyaya döndürü­lecek olsalar dahi, yine Yüce Allah’ın kendilerine yasaklamış olduğu küfür, inat ve masiyetlere geri döneceklerdi. Çünkü isyankârlık onların içinde yer et­miştir. İnat onların alışageldikleri bir âdet halini almıştır. Yalanlamak onların karakteridir. Dünyaya döndürülecek olsalar dahi, yine de, öldükten sonra diri­lişi, hesabı ve cezayı inkâr edecekler. Dünya hayatının her şey olduğunu ifade edecek, ahirete inanmayacak ve şöyle diyeceklerdir: Bu sadece dünya hayatı­mızdır ve biz bu hayatta yaşayıp gideriz. Bizi yok eden sadece zamandır. Ahi-rette sevap ve ceza diye bir şey yoktur. Hatta ahiretin kendisi dahi yoktur ve biz diriltilecek de değiliz. Yani varsa yoksa bu dünya hayatıdır. Ondan sonra diriliş diye bir şey olmayacaktır. İşte bunlar gayba iman etmeyen inkarcı ma­teryalistlerdir. [11]

Müşriklerin Rablerinin Karşısındaki Durumları Ya Da Kıyametteki Durumları İle Dünya Gerçeği

30- Sen onları Rablerinin huzurunda durdukları zaman bir görsen. “Bu hak değil miymiş?” buyuracak, onlar da “Rabbimize yemin olsun ki evet (hak­tır)” diyeceklerdir. “Öyleyse şimdi in­kâr ettiğiniz için azabı tadın” buyura­cak.

31- Allah’a kavuşmayı yalanlayanlar, gerçekten ziyana uğramışlardır. Niha­yet kendilerine ansızın kıyamet gelip çattığı zaman, günahlarını sırtlarına yüklenerek “Orada yaptığımız kusur­lardan dolayı vah hasret bize!” diye­cekler. Dikkat edin, o yüklendikleri ne kötü şeydir!

32- Dünya hayatı bir oyundan, bir oya­lanmadan başka birşey değildir. Ahiret yurdu ise takva sahipleri için elbette daha hayırlıdır. Hâlâ akletmez misi­niz?

Açıklaması

Sen meleklerin Rableri huzurunda onları durduracakları zaman müşrikle­rin hallerini bir görecek olsan, onların dehşetli bir azapta olduklarını görecek ve hiç bir şekilde açıklanması mümkün olmayan son derece tehlikeli ve dehşet­li bir durum ile karşılaşacaksın.

Ayetin zahirinden (Arapça ifadesinden) ilk olarak akla gelen, kesinlikle ayetin kastettiği şey değildir. Çünkü ondan ilk anda -hâşâ- Yüce Allah’ın zatı üzerine bir üstünlük sağlamak gibi mana anlaşılabilirse de, böyle bir şeyin im­kânsız ve batıl olduğu ittifakla kabul edilen bir husustur. Bu ifade mecaz kabi-lindendir. Bu ifade onların suç işlemiş bir kimsenin gereken bir şekilde sigaya çekilmek üzere hakimin huzurunda durdurulması gibi, sorgulanmak ve azar­lanmak üzere alıkonulmalarını mecazî bir üslûpla ifade etmiştir. Onlar bu hal­de melekler aracılığı ile Yüce Allah’ın onlar hakkındaki buyruklarına riayet ol­mak üzere durdurulacak, alıkonulacaklardır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyur­maktadır: “Ve durdurun onları. Çünkü onlar sorgulanacaklardır.” (Sâffât, 37/24). İşte bu buyruklarda da bu durum, “Rablerinin huzurunda durdurula­cakları zaman…” diye ifade edilmiş ki, onların işlerinin yalnızca Allah’ın emri­ne bağlı olduğunu, ondan başka hiç bir kimsenin onlar hakkında tasarrufta bu­lunamayacağını ifade etmek içindir. Daha sonra Yüce Allah kendilerine melek­ler aracılığıyla şöyle hitap edecektir: “Bu hak değil miymiş?” Yani şu öldükten sonra dirilip ahirete döndürülmek gerçek değil miymiş? Sizin zannettiğiniz gibi bu batıl bir şey değildir. Onlar şöyle cevap verecekler: Rabbimiz hakkı için evet. Yani hakkında hiçbir şüphenin söz konusu olmadığı bir gerçektir bu. On­lar söyleyecekleri sözleri Allah adına yemin ile pekiştirecekler ve kendileri aleyhine kâfir olduklarına tanıklık edeceklerdir. Maksat ise onların yemin ile birlikte öldükten sonra dirilişin gerçek olduğunu itiraf edeceklerini sağlamak­tadır.

Yüce Allah onlara şöyle cevap verecektir: O halde dünya hayatında iken ölünceye kadar bırakmadığınız, sürdürüp gittiğiniz küfür ve yalanlamanız se­bebiyle can yakıcı bir azabı tadınız. Burada “tadmak” kelimesinin kullanılması, onların her halükârda tad alan bir kimsenin tattığı şeyi ileri derecede hissetti­ği gibi bir his ile karşı karşıya kalacaklarını ifade etmek içindir.

Daha sonra Yüce Allah genel olarak şöyle bir haber vermektedir: Bu ise Allah’ın huzuruna çıkmayı yalanlayanların, kıyamet kendilerine ansızın geldi­ği takdirde, büyük bir zarar ile karşı karşıya kalacaklarını ve ahirette faydalı olacak işleri yapmak hususundaki kusurlarına duyacakları pişmanlıkları, söy­ledikleri çirkin sözler dolayısıyla duyacakları pişmanlıkları ifade etmektedir. Bu zararın sebebi ise, insan fıtratını bozan, kötülüğe ve günaha götüren, öl­dükten sonra dirilişi ve amellerin karşılığını görmeyi inkâr etmek düşüncesini ortaya koyan fikir ve fiillerdir. Çünkü böyle bir inkâr sebebiyle kâfirler, bütün çaba ve gayretlerini dünyanın zevk ve arzularından yararlanmaya, onun fay­dalarını elde etme uğrunda birbirleriyle yarışmaya, başkalarına karşı üstün­lük sağlamak, egemenlik kurmak yoluyla şeref ve şöhretle aldanmaya götürür.

Bu ziyana uğrayanlar kıyamet gününde hesaba çekilirler. Onlar hesaba gelecekleri vakit günahlarını, veballerini sırtlarına yüklenmiş olarak gelecek­lerdir. Onlar kendi yükleriyle birlikte başka bir takım yükleri de sırtlarında ta­şımış olacaklardır. Sırta vurulmuş olacak bu yükler ne kadar kötüdür! Onların taşıdıkları bu günah ve vebal yükleri ne kadar kötü yüklerdir! Yüce Allah’ın şu buyruklarında olduğu gibi: “Ayetlerimizi yalanlayarak kendilerine zulmetmekte olanların hali ne kötü bir örnektir…” (A’râf, 7/177)

İbni Abbas der ki: Evzar (günah yükleri), küçük ve büyük günahlar de­mektir. Yüce Allah’ın “O yüklendikleri ne kötü şeydir!” buyruğunun anlamı ise, “Onların yük olarak taşıyacakları şeyler (günahları) ne kötüdür” demektir.

İbni Cerir et-Taberî ile İbni Ebi Hatim, es-Süddî’den şunu nakletmektedir­ler: Çirkin ameller zalim kimselerin işleri, yüzü son derece çirkin, kapkara ve oldukça kötü kokan bir adam suretinde müşahhaslaşacaktır. Kıyamet gününde de bu günah yüklerinin sahibi bu suretteki kişiyi taşıyacaktır. Amr b. Kays el-Mülâi’den de şöyle dediği nakledilmektedir: Salih ameller de hoş kokulu, güzel suretli bir adam şeklinde müşahhaslaşacak ve kıyamet gününde o salih amelin sahibi o güzel suretliyi taşıyacaktır. [12]

Daha sonra Yüce Allah dünya hayatının amellerini, çoğunluğu itibariyle fayda vermeyen bir oyun, kişiyi gerçek manfaatinden alıkoyan bir oyalanma di­ye ifade etmektedir. Dünyanın metâı (faydası) azdır, geçicidir, kısa vadelidir. Ahiret için amel etmenin ise çok büyük faydalan vardır. Ahiret en hayırlı ve en kalıcıdır. Küfürden ve isyandan, günahlardan sakınan kimseler için daha ha­yırlıdır. Ahireteki nimetler sürekli nimetler olup dünyanın geçici nimetlerinden elbette hayırlıdır. O halde sizler bu gerçekleri akletmez ve anlamaz mısınız? Gerçek şu ki dünya hayatı bir oyun, bir oyalanmadır. Gelip geçicidir. Dünya ahiret için bir tarladır. Bunları akledip düşünün de imana gelin ve salih amel işleyin.

Yüce Allah’ın “Takva sahipleri için” buyruğu ise takva sahiplerinin takva­ya yaraşan amelleri dışındaki her şeyin bir oyun, bir oyalanma olduğunun deli­lidir. [13]

Kavminin Yüz Çevirmesi Dolayısıyla Peygamber (S.A.)’İn Kederlenmesi Ve Öncekilerin De Yalanlandığının Açıklanması

33- Muhakkak onların söylediklerinin seni üzdüğünü biliyoruz. Onlar aslında seni yalanlamıyorlar. Fakat o zalimler bile bile Allah’ın ayetlerim inkâr edi­yorlar

34- Andolsun, senden önce de peygam­berler yalanlanmışlardı. Fakat yalan­landıkları şeye karşı sabrettiler. Onla­ra eziyet de edildi. Nihayet onlara yar­dımımız gelip yetişti. Allah’ın kelimele­rini değiştirebilecek yoktur. Andolsun ki peygamberlerin haberlerinden bir kısmı sana gelmiştir.

35- Eğer onların yüz çevirmeleri sana ağır geliyorsa, istersen yere bir tünel aç ve göğe bir merdiven kurarak çık da, onlara bir ayet getirmeye gücün yeterse (hiç durma getir). Allah dile-seydi hepsini muhakkak hidayet üzere toplardı. O halde sakın cahillerden ol­ma!

Açıklaması

Yüce Allah, kavminin kendisini yalanlaması, ona muhalefet etmeleri, çağ­rısından yüz çevirmek suretiyle ona acı tattırmaları dolayısıyla peygamberini teselli ile şöyle buyurmaktadır: “Muhakkak onların söylediklerinin seni üzdü­ğünü biliyoruz.” Yani şüphesiz biz onların seni yalanladıklarını, senin de buna karşılık onlar için üzüldüğünü, biliyoruz. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Bu söze iman etmiyorlar diye arkalarından üzülerek nerdeyse kendini helak edeceksin.” (Kehf, 18/6). Yüce Allah’ın, “O halde nefsin onlara karşı hasretlerle kıvranmasın.” (Fâtır, 35/8) buyruğu da Allah rasulüne teselli veren ayetlerden biridir.

Zahiren bu yalanlamanın menşei inat ve inkârdır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onlar aslında seni yalanlamıyorlar…” Yani hakikatte onlar seni yalancılıkla itham etmiyorlar. Onların nazarında da sen dosdoğru ve güvenilir bir kimsesin. Senin yalan söylediğini, hainlik ettiğini tespit etmemiş­lerdir, fakat onlar hakka karşı inatlaşıyorlar. Bu şekilde engelleme ve yüz çe-virmeleriyle de gerçekte o ayetleri reddediyorlar.

İbni Ebi Hatim, Ebu Yezid el-Medenî’den şöyle dediğini rivayet eder: Resulullah (s.a.) Ebu Cehil ile karşılaştı, onunla tokalaştı. Adamın birisi ona şöyle dedi: Ne oluyor, ben senin bu dininden dönen ile (peygamberi kastediyor) tokalaştığını görüyorum? Ebu Cehil şöyle dedi: Allah’a yemin ederim, ben onun peygamber olduğunu biliyorum, fakat biz ne zaman Abdi Menafoğullarmın ar­dından gittik ki şimdi (bu peygambere uyarak) onun arkasından gidelim? Daha sonra Ebu Yezid “Onlar aslında seni yalanlamıyorlar, fakat zalimler bile bile Allah’ın ayetlerini inkâr ediyorlar” ayetini okudu.

Ebu Said ve Katâde şöyle der: Onlar senin Allah’ın rasulü olduğunu bil­dikleri halde yine de inkâr ediyorlar.

Müşriklerin takındıkları bu tavır, bütünüyle daha öne açıklanmış olan Ya­hudi ve Hristiyanların tavrının aynısıdır. Onların her birisi Muhammed’in Al­lah’ın rasulü olduğunu gerçekten bilmekle birlikte, inat ederek, büyüklenerek ve insanlar arasındaki konumlarını korumak kastıyla hakka karşı duruyor ve direniyorlardı.

O bakımdan ey Peygamber, onlar için üzülme! Onların yalanlamalarına ve eziyet etmelerine, senden önceki peygamberlerin yaptığı gibi sabret. Nitekim onlar da senin gibi kavimlerinden eziyet görmüşlerdi. Ta ki Allah senin çaba ve gayretlerini kurtuluş ve galibiyet ile taçlandırsın. Senin davetini zaferle sonuç­landırsın ve seni yalanlayan düşmanlarından intikam alacağın noktaya getir­mek suretiyle en yüksek noktaya çıkarsın; tıpkı daha önceki şerefli rasullerine yardım ettiği gibi.

Daha sonra Yüce Allah, önceki peygamberlere yardım ettiği gibi, Hz. Mu-hammed (s.a.)’e de yardım vaadini ve bu yardımı gerçekleştireceğini pekiştir­mek üzere şöyle buyurmaktadır: “Allah’ın kelimelerini değiştirebilecek yoktur.” Yani Allah’ın vaadinde ve tehdidinde geriye kalmak, sözünde durmamak ve de­ğişiklik söz konusu olmaz. Allah’ın mümin kullarına dünya ve ahiretteki yar­dım vaadi yerine gelecek ve gerçekleşecektir. Kâfirlere olan tehdidi de mutlak surette gelip onları bulacaktır. Nitekim kelimelere dair açıklamalarımızda ben­zer bir takım ayet-i kerimelere de işaret etmiştik.

Bunun bir benzeri de Yüce Allah’ın şu buyruğudur: “Eğer seni yalanlıyor­larsa şunu bil ki, senden önce de bir takım peygamberler yalanlanmıştır.” (Fâ-tır, 35/4); “Eğer seni yalanlıyorlarsa şunu bil ki, onlardan önce Nuh kavmi, Âd ve Semûd (kavimlerini) de yalanlamışlardı.” (Hacc, 22/42)

Ayet-i kerime Resulullah (s.a.)’a teselli verip bütün peygamberler ve üm­metler hakkında yaygın bir şekilde geçerli bir sünneti ihtiva etmektedir. Pey­gambere düşen ise ancak Yüce Allah’ın şu buyruklarında olduğu gibi yapılan eziyetlere karşı sabretmek ve onların cahilliklerinden yüz çevirmektir: “Sen de azim sahibi peygamberlerin sabrettiği gibi sabret.” (Ahkâf, 46/35); “Onların söy­lediklerine sabret ve güzel bir şekilde onlardan ayrıl.” (Müzemmil, 73/10)

Gerçekten de sabrın etkisi ortaya çıkıp gerçekleşti. İslâm davası başarıya ulaştı, yeryüzünün doğusuna da batısına da yayıldıkça yayıldı. Yüce Allah, Ra-sulüne defalarca ardı arkasına sabrı emretmekle birlikte, bu gibi ayet-i keri­melerle tesellinin tekrarlanış hikmeti de ortaya çıktı. Çünkü geçmişlere uymak ve sabır için özel gayret göstermek, musibetlerin etkisini ve acısını hafifletir ve kurtuluşu müjdeler: “Muhakkak zorlukla birlikte bir kolaylık vardır ve şüphe­siz zorlukla birlikte bir kolaylık vardır.” (İnşirah, 94/5-6)

Daha sonra Yüce Allah sözlerinin değişikliğe uğramayacağını şu ayetiyle pekiştirmektedir: “Andolsun ki peygamberlerin haberlerinden bir kısmı sana gelmiştir.” Yani andolsun bizler sana insanların peygamberleri yalanladıkları­nı, buna karşılık peygamberlerin sabredip daha sonra da Allah’ın kendilerine yardım ettiğini ifade eden geçmiş peygamberlere dair haberleri sana bildirmiş bulunuyoruz; yüce Allah’ın şu buyruklarında olduğu gibi: “Muhakkak biz pey­gamberlerimize ve müminlere dünya hayatında ve şahitlerin ayağa kalkacakla­rı günde yardım ederiz.” (Mü’min, 40/51); “Müminlere yardım edip zafere ka­vuşturmak ise üzerimizde bir haktır.” (Rum, 30/47)

Yardım ve zafer ise bu ayet-i kerimeden ve başkalarından da açıkça anla­şıldığı gibi, sahih iman ve müminlerin samimiyetlerinin bulunması kaydına bağlıdır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Andolsun Allah kendi (di­nine) yardım edene yardım edecektir. Şüphesiz Allah güçlüdür, Azîz’dir.” (Hacc, 22/40); “Ey iman edenler! Eğer Allah’a (O’nun dinine) yardım ederseniz O da si­ze yardım eder ve ayaklarınıza sebat verir.” (Muhammed, 47/7)

Şanı yüce Allah, kavminin çağrısından yüz çevirmeleri sebebiyle Resulullah (s.a.)’m kalbine dolan acı ve kederin etkisini ortadan kaldırmak ira­desiyle ona şöyle buyurmaktadır: “Eğer onların senden yüz çevirmeleri sana ağır geliyorsa…” Yani eğer onların senden yüz çevirmeleri sana ağır ve zor geli­yorsa, şayet kendin için yerin derinliklerinde bir tünel açıp onun içerisinde yol almaya ya da göğün boşluğunda bir merdiven kurup göğün üstüne bu merdi­venle çıkmaya ve bunun sonucunda onların sana teklif ettikleri ayetlerden (mucizelerden) birisini getirmeye gücün yetiyorsa, haydi bunu durmadan yap. Fakat sen ancak tarafımızdan gönderilmiş bir elçisin. Bizim irademiz olmaksı­zın hiç bir şey yapamazsın ve hiç bir peygamber de hiç bir zaman insanların yapamayacakları bir şeyi Allah’ın yardımı olmadıkça yapamaz.

Onların olmasını teklif ettikleri mucizeler, tıpkı Yahudilerin istedikleri gi­bi yerden pınar fırşkırtmak, gökten bir kitap indirmek ve benzeri şeyler hisse­dilir özellikte ve maddî bir takım mucizelerdi: Nitekim Yüce Allah onların is­teklerini naklederken şöyle buyurmaktadır: “Dediler ki: Bize yeryüzünden bir pınar fışkırtmadıkça asla sana iman etmeyiz. Yahut senin hurmadan, asmalar­dan bir bahçen olsun da ortasından şarıl şarıl ırmaklar akıtacaksın, yahut id­dia ettiğin gibi gökyüzünü üzerimize parça parça düşüreceksin, ya da Allah’ı ve melekleri karşımıza topluca getireceksin veya altından bir evin olsun yahut gö­ğe çıkacaksın. Buna rağmen çıktığına da, üzerimize okuyacağımız bir kitap in­dirmediğin sürece iman etmeyiz.” De ki: Sübhanallah! Ben rasul olan bir insan­dan başka bir şey miyim ki?” (İsrâ, 17/9-13). Yani sen bir insansın. Diğer insan­ların yapamadıkları şeyi yapmaya, Allah’tan başkasının var edemeyeceği şey­leri var etmeye gücün yetmez.

Bütün bunlar Allah’ın meşietine bağlı olan şeylerdir. Yüce Allah onları hi­dayete iletmek isteseydi, meleklerde olduğu gibi, onlarda da imanı var eder ya­hut da peygamberlerin tebliğlerini kabul edip hakka boyun eğecek istidatta ya­ratırdı. Fakat Yüce Allah insanları birbirinden farklı, birbirinden değişik şekil­lerde yaratarak onları denemeyi dilemiştir. Nitekim bu hususta şöyle buyur­maktadır: “Eğer Rabbim dileseydi, elbette yeryüzündekilerin hepsi toptan iman ederdi.” (Yunus, 10/99); “Eğer Rabbin dileseydi, bütün insanları tek bir ümmet yapardı. Fakat onlar ihtilâf halinde böylece devam edip gideceklerdir; Rabbinin rahmetine nail olanlar müstesna. Esasen onları da bunun için yaratmıştır…” (Hûd, 11/118-119)

İbni Abbas Yüce Allah’ın, “Allah dileseydi muhakkak hepsini hidayet üzere toplardı” buyruğu hakkında şöyle demektedir: Resulullah (s.a.), bütün insanla­rın iman etmelerini ve hidayet üzere kendisine uymalarını çokça arzuluyordu. Yüce Allah, Allah’ın ezelî ilminde ilk Zikir’de mutlu olacakları takdir edilmişle­rin dışında kimsenin iman etmeyeceğini ona bildirdi.

İşte ey Muhammed, artık Allah’ın insanın yaratılışındaki sünnetini ve ya­ratışını değiştirmenin imkânsız olduğunu bildiğine göre sakın bu hususta O’nun sünnetlerini bilmeyenlerden olmayasın! O bakımdan ilâhî hikmetin ge­rekli gördüğü bu sünnetlere muhalif olabilecek şeyler hakkında dikkatle düşün (ve bu muhalif şeyleri isteyen bilgisizlerden olma)! [14]

Müşriklerin Peygamberin Çağrısını Reddetmeleri Ve Bir Ayet (Mucize) İndirilmesini İstemeleri

36- İcabet edenler ancak dinleyenlerdîr’ Ölüleri ise Mlaih dirilecek, sonra yalnız O’na döndürüleceklerdir.

37′ Onlar “Üzerine Rabbinden bir ayet indirilmeli değü miydir dedüer. De ki: “Allah bir ayet indirmeye elbette kâ- dirdir.” Fakat onların çoğu bilmezler.

Açıklaması

Rablerini tevhide, peygamberliğini kabule davet ettiğinde senden ve senin çağrını kabul etmekten yüz çeviren bu kimselerin yüz çevirmeleri sana ağır ve büyük bir iş gelmesin. Çünkü senin çağrını ancak Allah’ın kelâmını anlamak, üzerinde düşünmek ve kavramak suretiyle işitip dinleyen ve buna bağlı olarak hakka kulak verip doğruya tabi olan kimseler kabul eder.

Seni tasdik etmeleri için özel gayret gösterdiğin yüz çeviren kâfirlere ge­lince, bunlar aslında hiç bir ses işitemeyen, hiç bir çağrıyı akletmeyen, hiç bir sözü anlayamayan ölüler arasındadırlar. Çünkü bunlar Allah’ın hüccet ve bel­geleri üzerinde düşünmez, ayetlerinden ibret ve öğüt almazlar. İmanı kabul et­meyip küfürden vazgeçmeyişlerinin sebebi ise, onların Allah’ın indirdikleri üzerinde sağlıklı bir şekilde bir türlü düşünmemeleridir. O bakımdan onlar hiç bir söz işitemeyen ölüler ayarmdadırlar. Yani onların kalpleri ölüdür. Yüce Al­lah onları bu durumları sebebiyle bedenen de ölmüş kimselere benzetmektedir.

Yüce Allah’ın, “Ölüleri ise Allah diriltecek” buyruğu ise, Yüce Allah’ın böy­le kimseleri dahi çağrıyı kabul etmek zorunda bırakabilme kudretine bir ör­nektir. Yani kıyamet gününde kabirlerinden ölüleri diriltecek olan O’dur. Daha sonra da amellerinin karşılığını görmek üzere O’na döndürüleceklerdir. İşte böylelerinin kalplerini de iman ile diriltmeye kadir olan yalnızca Allah’tır. Sen ise onlara hidayet vermeye güç yetiremezsin.

İnatlarının dışa yansıyan özelliklerinden birisi de, Rablerinden Hz. Sa­lih’in devesi, Hz. Musa’nın asası, Hz. İsa’nın isteği üzere sofra indirilmesi, kay­nakların fışkırtılması, etrafı hurma ve üzüm bağlarıyla çevrilmiş yemyeşil bah­çeler meydana getirmesi, semayı üzerlerine parça parça düşürmesi, bir melek kafilesi veya topluluğunu getirmesi, altından bir ev var etmesi, semadan bir ki­tap indirmesi gibi Rablerinden harikulade bir mucize indirmesini istemeleridir.

Yüce Allah onlara, “De ki, Allah bir ayet indirmeye elbette kadirdir…” diye cevap vermektedir. Yani ey Peygamber onlara de ki: Allah onların teklif ettikle­ri ayetlerden (mucizelerden) herhangi birisini indirmeye kadirdir, fakat onun hikmeti bunları ertelemeyi gerektirmektedir. Çünkü istekleri üzere böyle bir mucizeyi indirecek sonra da bunlar ona iman etmeyecek olurlarsa, geçmiş üm­metlere yaptığı gibi acilen onları cezalandırır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyur­maktadır: “Bizi ayetler göndermekten alıkoyan evvelkilerin onları yalanlamış olmalarından başka bir şey değildir. İşte Semud’a (kavmine) da gözleri göre gö­re o dişi deveyi vermiştik de bu yüzden onlar zulmettiler. Halbuki biz ayetleri ancak korkutmak için göndeririz.” (İsrâ, 17/59); “Eğer dilersek gökten üzerlerine bir ayet indirirdik ki, hemen ona itaatle eğiliverirdi.” (Şuarâ, 26/4)

Yüce Allah’ın, “Fakat onların çoğu bilmezler” buyruğunun anlamına gelin­ce: Onlar Yüce Allah’ın böyle bir ayeti indirmeye kadir olduğunu bilmezler. Şu kadar var ki onun hikmeti, böyle bir ayeti indirmemesini gerektirmiştir. Bu kavmin çoğunluğu ise, böyle bir şeyi işi yokuşa sürmek için ve inat olsun diye ne istediklerini dahi bilmiyorlar. Şüphesiz Yüce Allah onlara istediklerini ver­mez, fakat eğer onlar bilen ve akıllarını kullanan kimseler olsalardı, böyle bir mucizeyi yararlanmak üzere isterlerdi. O takdirde Yüce Allah en mükemmel şekliyle isteklerini onlara verirdi. Teklif ettikleri türden ayetin indirilmesi iman etmedikleri takdirde onların helak edilmelerine sebep olur.

Yani onların Kur”anda yer alan bunca ifadelerin ve apaçık ayetlerin varlı­ğına rağmen, maddî bir ayet (mucize) istemeleri, Allah rasulünü aciz bırakma çabasından başka bir şey değildir. Böyle bir mucizenin gerçekleştiğini var say­sak bile, yine iman etmeyecekler ve “Bu bir büyüdür” diyeceklerdi. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Eğer biz sana kâğıt içinde bir kitap indirsey-dik de kendileri de elleriyle ona dokunsalardı, kâfir olanlar yine, “Bu ancak bir sihirdir” derlerdi.” (En’âm, 6/7); “Eğer onlar bir ayet (mucize) görürlerse yüz çe-viriverirler ve “Bu devam edip giden bir sihirdir” derler.” (Kamer, 54/2) [15]

Allah’ın İlminin Ve Kudretinin Kemali, Kur’an-ı Kerim’de Hiç Bir Şeyin Eksik Bırakılmamış Olması

38- Yeryüzünde yürüyen bütün canil­ lar ve iki kanadıyla uçan kuşların hepsi mutlaka sizin ^hi ümmetlerdir. Biz o Kitap’ta hiç bir şeyi eksik bırakma­ dik. Sonra ancak Rablerinin huzurun- da toplanırlar.

39″ Ayetlerimizi yalanlayanlara gelin- ce, onlar karanlıklarda kalmış sağırlar ve dilsizlerdir. Allah dilediğini saptı- nr, dilediğini de doğru yol üzere kılar.

Açıklaması

Ey insanlar! Ne kadar yeryüzünde hareket eden canlı ve kuş türlerinden hayvan varsa, mutlaka onlar da sizin gibi yaratılmış ümmetlerdir. Onlar aynı zamanda sizin gibi çeşitli sınıflara ayrılmışlardır. Onların kendilerine ait nzık-ları, düzenleri, durumları ve karakterleri vardır. Bunların işlerini çekip çevi­ren, durumlarına riayet edip gözetleyen, onlara iyilikte bulunan Yüce Allah’tır.

Özellikle yeryüzündeki canlıların söz konusu edilmesi, bunların kâfirler tarafından da görünüyor olmasından dolayıdır. Göklerdeki melekûtta ise tek başına Allah’tan başka hiç kimsenin bilmediği pek çok şeyler vardır. Orada gerçeğini Allah’tan başka hiç bir kimsenin idrak edemediği canlı varlıklar da vardır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Göklerin, yerin ve oralarda yaydığı her canlının yaratılışı O’nun ayetlerinden (birliğinin belgelerinden)dir. O dilediği zaman onları toplamaya elbette kadirdir.” (Şura, 42/29)

Yüce Allah “Kitap” diye sözü edilen Levh-i Mahfuzda söz konusu etmediği hiç bir şey bırakmamıştır. (Levh-i Mahfuz, gayb âleminde yaratılmış bir şey olup orada kıyamet gününe kadar mahlûkatın takdirleri ile ilgili olarak olmuş ve olacak her şeyin tedvin edildiği şeydir.) Yani bütün yaratıkların bilgisi Allah nezdindedir. O hiç bir şeyi unutarak rızık ve tedbirinin dışında bırakmaz; bu yaratık ister karada ister denizde, isterse de havada olsun. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Yerde yürüyen ne kadar canlı varsa hep­sinin rızkını karşılamak Allah’a aittir. Onların duracak yerlerini de emanet edindikleri yerlerini de O bilir. Bunların hepsi apaçık bir kitaptadır.” (Hûd, 11/6)

Râzî ve bir grup müfessire göre bu konuda daha kuvvetli olan görüş, ki­taptan kastedilenin Kur’an-ı Kerim olduğudur. Çünkü bu kelimenin başına gelen elif-lâm daha önce sözü geçen kitap hakkındadır. Daha önce sözü geçen ki­tap ise Kur’an-ı Kerim’dir.

Daha sonra Yüce Allah, insan olsun hayvanlardan olsun bütün bu ümmet­leri diriltecek ve kıyamet gününde onları huzurunda toplayıp her birisine ame­linin karşılığını verecektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Vahşî hayvanların bir araya toplandığı zaman…” (Tekvir, 81/5). İmam Ahmed, Ebu Zerr’den rivayetine göre Resulullah (s.a.) birbiriyle toslaşan iki koyun görür ve “Ey Ebu Zerr, bunların birbirleriyle ne için toslaştıklarını biliyor musun?” diye sorar. Ebu Zerr, “Hayır” deyince Resulullah (s.a.) şöyle buyurur: “Fakat Allah bunu bilir ve onlar arasında hükmünü verecektir.”

Ahmed b. Hanbel’in oğlu Abdullah da babasından naklettiği Müsned’inde Hz. Osman’dan rivayetine göre Resulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz boynuzsuz koyun için kıyamet gününde boynuzlu koyuna kısas uygulanacak­tır.”

Abdürrezzak da Ebu Hureyre’den Yüce Allah’ın, “… hepsi mutlaka sizin gi­bi ümmetlerdir. Biz o Kitapta hiç bir şeyi eksik bırakmadık. Sonra hepsi Rable-rinin huzurunda toplanırlar” buyruğu hakkında şöyle dediğini rivayet etmek­tedir: “Kıyamet gününde bütün mahlûkatı, hayvanları, kuşları ve her şeyi bir araya getirip toplar. O gün Allah’ın adaleti o dereceye ulaşır ki, boynuzlu ko­yundan boynuzsuzun hakkını alır. Sonra da, “Haydi toprak olunuz” der. İşte bundan dolayı kâfir, “Keşke toprak olsaydım” (Nebe, 78/40) diyecektir.

Allah’ın birliğine, peygamberinin doğruluğuna delâlet eden, yalanlayan kâfirlere gelince: Cahillikleri, bilgilerinin azlığı ve anlayışsızlıkları işitemeyen sağır ve konuşamayan dilsiz bir kimseyle örneklendirilmiştir. Bunlar kabul edecek şekilde hak ve hidayet çağrısını işitmezler. Bildikleri hakkı söylemezler. Karanlıklar içerisinde, şirkin, putperestliğin, cahili geleneklerin, bilgisizliğin ve kitaptan habersizliğin karanlıkları içerisinde bocalayıp dururlar. Böyle sağır ve dilsiz bir kimse nasıl doğru yolu bulabilir; yahut içinde bulunduğu karanlık­lardan nasıl çıkabilir ki? Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onların misali bir ateş yakanın hali gibidir. O, etrafını aydınlatınca Allah nurlarını gi­derip kendilerini görmeyecek bir halde karanlıklar içerisinde bırakır. Sağırdır­lar, dilsizdirler, kördürler, artık onlar dönmezler.” (Bakara, 12/17-18). Onlar böyle şeyler üzerinde düşünmekten, bunlar hakkında kafalarını yormaktan ya­na gaflet içerisindedirler.

Yaratıkları hakkında dilediği gibi tasarrufta bulunan Yüce Allah’tır. Allah saptırmayı dilediğini saptırır, ona lütufta bulunmaz. Buna sebep ise onun lütfa lâyık olmayışıdır. Allah kime hidayet etmek isterse de ona lütfeder ve onu dos­doğru yol olan İslâm’a iletir. Çünkü o lutfedilmeye ehil olan kimsedir. Bu şekil­de lütuf görüşü Mutezile’nin görüşüdür.

Saptırmak ve hidayete iletmek, Yüce Allah’ın mahlukâta dair ezelî bilgisi­ne göre meşîeti ile olur. Allah’ın saptırdığı kimsenin onun hak davasından yüz çevirmesi, doğruya ulaştıran delil ve belgeler üzerinde düşünmeyip büyüklük taslaması dolayısıyladır. Allah kime de hidayet verirse yani ciddi bir şekilde düşünme, kulağını, basiretini, kalbini yani aklını kullanma kabiliyetini ihsan ederse, hidayetini de ihsan eder. Bunu insanlara miras yoluyla gelen veya gele­neksel etkenlerden dolayı değil bağımsız bir şekilde konu üzerinde düşündük­lerinden dolayı verir. [16]

Sıkıntılı Zamanlarda Yalnızca Yüce Allah’a Sığınmak

40- De ki: “Söyler misiniz? Size Allah’ın azabı gelirse yahut size kıyamet gelip çatsa Allah’tan başkasını mı çağıracak­sınız? Şayet doğru söyleyen kimseler iseniz…”

41- Hayır, yalnız O’na dua edersiniz. O da dilerse dua ettiğiniz şeyi kabul eder, açar ve siz şirk koştuklarınızı

unutursunuz.

42- Andolsun senden önceki ümmetlere biz (peygamberler) gönderdik. Onları yal­varırlar diye darlığa, hastalığa uğrattık.

43- Bari onlara azabımız geldiğinde yalvarsalar ya! Fakat kalpleri katılaşmıştı. Şeytan da yaptıklarını onlara süslü göstermişti.

44- Bunlar kendilerine hatırlatılanı unutunca üzerlerine her şeyin kapıla­rını açtık. Nihayet kendilerine verilen­ler yüzünden şımardıklarında onları ansızın tutup yakalayıverdik. Artık o anda onlar ümitsiz kalıverdiler.

45- Böylece zulmeden kavmin ardı ar­kası kesildi. Âlemlerin Rabbi olan Al­lah’a hamd olsun.

Açıklaması

Yüce Allah, dilediğini yapanın, dilediği şekilde yarattıklarında tasarruf edenin kendisi olduğunu, kimsenin hükmüne karşı gelemeyeceğini, yarattıkla­rı hakkında verdiği hükmü hiç kimsenin geri çeviremeyeceğini haber vermek­tedir. O kendisinden dilekte bulunulduğu vakit dilediği kimsenin istediğini ye­rine getiren, ortağı olmayan bir ve tek olandır.

Ey peygamber! Müşriklere de ki: Bana haber veriniz, sizden önceki ve size benzeyen ümmetlerin başına gelen yerin dibine geçirilme, fırtınalar, yıldırım­lar ve tufan gibi Allah’ın azabı size gelse yahut da bütün dehşetleriyle, alçaltı-cılığı ve ibret verici cezalarıyla kıyamet size gelip çatacak olsa, başınıza gelen bu belâların açılması (giderilmesi) için Allah’tan başkasına dua eder misiniz; yoksa, onunla birlikte başka tanrılar edinmekte doğru söyleyen kimseler ise­niz, sığındığınız putlarınıza mı dua edersiniz?

Daha sonra susturmak ve onları ister istemez kabul etmek zorunda bırak­mak maksadıyla kendilerine yöneltilen bu soruya, önce geçen hususların söz konusu olmayacağını belirtmek üzere “hayır” diye cevap vermektedir. Bu soru­nun cevabı şudur: Sizler sıkıntı, darlık, mihnet ve zorluk zamanlarınızda Allah’tan başka hiç bir kimseye dua etmezsiniz. Sizler başınıza gelen hastalıkla­rı, sıkıntıları açıp gidermesi için Allah’a dua edersiniz. O da meşietine uygun olarak bu sıkıntınızı açıp giderir. Bu arada ortak koştuğunuz ilâhlarınızı unu­tursunuz, böyle bir zamanda Allah’tan başkasını hatırlamazsınız. Yüce Al­lah’ın şu buyruklarında dile getirildiği gibi: “Denizde size bir sıkıntı isabet etti­ği zaman ondan başka taptığınız herkes kaybolur gider.” (İsra, 17/69); “Gemiye bindiklerinde dinlerini yalnız ona halis kılanlar olarak Allah’a yalvarırlar. On­ları karaya (çıkarıp)kurtarınca da bakarsın ki onlar (Allah’a) ortak koşarlar.” (Ankebût, 25/65); “Onları gölgeler gibi dalgalar kapladığında dinlerini halis kı­lanlar olarak Allah’a dua ederler. Onları kurtarıp karaya çıkarınca onlardan kimileri orta yolu tutar. Esasen bizim ayetlerimizi ancak çokça haksızlık eden­ler ve nankörlük edenler inkâr eder.” (Lokman, 31/32)

Çünkü Yüce Allah insan fıtratına, tevhidi ve kudreti her şeyin üstünde olan, yerde ve göklerde hiç bir kimse tarafından aciz bırakılamayan gerçek ya­ratıcıya itaatle boyun eğme duygusunu yerleştirmiştir. Şirk ise ilkel kavimler­den miras olarak alınan geçici ve arızî bir şeydir. Nihayet sıkıntı baş gösterince insanlar Yüce Allah’a yalvarıp yakarırlar: “Allah’ın insanları üzerine yarattığı Allah’ın fıtratına (yönel). Allah’ın yaratışı hakkında değiştirme söz konusu de­ğildir.” (Rum, 30/9)

Daha sonra Yüce Allah, geçmiş ümmetleri örnek göstermekte ve hem ibret olsun, hem de sapıklıklarından dönüp akıllarını başlarına alsınlar diye kulları­nı sıkıntılara düşürmenin sünneti gereği olduğunu bildirmek için kıyas yapa­cak şekilde örnek vermektedir ve şöyle buyurmaktadır: “Andolsun senden önce­ki ümmetlere biz…” Yani andolsun, senden önceki ümmetlere peygamberler gönderdik. Onlar kendi ümmetlerini tevhide, Allah’a ibadete çağırdılar, fakat onların çağrılarına icabet etmediler. Biz de onları sıkıntılarla, hastalıklarla im­tihan ettik; yani onları fakirlik, geçim darlığı, hastalık ve acılarla sınadık. Bel­ki Allah’a döner, Allah’a yalvarıp yakarır ve ona itaatle boyun eğerler diye. Çünkü sıkıntılar ruhları cilâlandınr. Sıkıntılar yiğit insanları doğurur ve ahlâ­kı arındırır. Bu ayet-i kerime kendisinden önceki buyruklar ile birbirine yakın iki dilimin ilişkisi gibi ilişkilidir. Çünkü müşrikler peygamberlerine muhalefet hususunda kendilerinden öncekilerin yolunu izlediler. O bakımdan şimdi mu­halefet edenler de kendilerinden öncekilerin başlarına gelen belâ ve musibetle­rin benzerlerinin başlarına gelip çatmasına maruzdurlar.

Daha sonra Yüce Allah yalvarıp yakarmaya teşviki şöylece pekiştirmekte­dir: Bizim verdiğimiz sıkıntılar, onlara gelip azabın ön habercileri orataya çık­tığında, bize itaatle ve tevbe ederek yalvarıp yakarmaları gerekmez miydi? Fa­kat onlar böyle bir iş yapmadılar, kalpleri katılaştı. Yani kalpleri incelmedi ve itaatle boyun eğmediler. Kalpleri adeta taş gibi katılaştı veya taştan da daha katı oldu. İbret almadılar. Şeytan onların şirk, ahlâksızlık, inatlaşma ve masi-yet gibi işlerini onlara süsledi, güzel gösterdi ve atalarının üzerinde oldukları halde kalmaları için kendilerine vesveseler verdi.

Daha sonra -sebebi ve şekilleri açıklanmak suretiyle- onlara azap indi. Yü­ce Allah şöyle buyurmaktadır: “Bunlar kendilerine hatırlatılanı unutunca…[17]

Yani peygamberlerinin kendilerine hatırlattıkları korkutma ve müjdelemeler-den yüz çevirip bunları unutur gibi yaparak küfür ve inatları üzerine ısrar edince, üzerlerine rızkın her türlü kapılarını, rahat geçim, sağlık, güvenlik ve buna benzer tercih ettikleri şeylerin kapılarını ardına kadar açtık. Bu ise Al­lah’ın onlara, azaba derece derece yaklaştırmak için tanıdığı bir mühletti. Ni­hayet onlar kendilerine verilen mal, evlat ve rızıklarla sevinip şımarınca, ansı­zın onları kökten imha eden azapla yakalayıverdik. Aniden onların kurtuluş­tan ve her bir hayırdan ümit kestiklerini görürsün.

Peygamberleri yalanlamak ve şirk üzere kalmak suretiyle kendilerine zul­meden o topluluk helak oldu ve kökten imha edildiler. Onlardan hiç bir kimse geriye kalmadı. Katıksız övgüler, peygamberlerine, itaat ehline verdiği nimet­leri, küfür ve fesat ehlini cezalandırması sebebiyle âlemlerin rabbi olan Al­lah’ındır. Bu da şuna işaret etmektedir: Fesatçıların yok edilmesi Allah’ın bir nimetidir. Darlık ve sıkıntılarda ibret ve öğüt vardır. Lüks ve rahat geçime gö­mülmek kimi zaman bir istidraç olabilir. Her işin sonunda da Allah’ın anılması bir görevdir (vaciptir).

Ahmed, Ukbe b. Âmir’den Resulullah (s.a.)’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: “Eğer Allah’ın, masiyetlerine rağmen bir kula dünyadan sevdiği şeyleri verdiğini görürsen şunu bil ki, o ancak ve ancak bir istidraçtır (derece derece onu azaba yaklaştırmak ve azabını daha çok artırmak içindir.)” Daha sonra Resulullah (s.a.) şu ayet-i kerimeyi okudu: “Bunlar kendilerine hatırlatı­lanı unutunca üzerlerine her şeyin kapılarını açtık…”

Taberânî ile Beyhakî’nin rivayetinde ise şöyle denmektedir: “Masiyetleri üzerinde devam edip gittiği halde bir kula Yüce Allah’ın istediğini verdiğini gö­rürsen, şunu bil ki bu, ancak Allah’tan ona bir istidraçtır.”

Mümin ise nimete aldanmaz, sıkıntıya da sabreder. Müslim, Suhayb er-Rûmî yoluyla Hz. Peygamberden merfi olmak üzere şu hadisi rivayet eder: “Müminin işi hayret edilecek bir iştir. Onun bütün işleri hayırdır. Böyle bir im­kân ise müminden başka hiç bir kimseye verilmemiştir. Ona bir bolluk isabet ederse şükreder ve bu onun için bir hayır olur. Ona bir sıkıntı isabet ederse sab­reder, bu da onun için bir hayır olur.” [18]

İlâhî Kudret Ve Vahdaniyetin Bazı Delilleri İle Peygamberlerin Görevleri

46- De ki: “Söyler misiniz, eğer Allah işitme duyunuzu ve gözlerinizi alsa, kalplerinize mühür vursa Allah’tan başka onları size iade edecek ilâh kim-dir?”Bak, ayetlerimizi (vahdaniyetimi­ze ait delilleri) nasıl türlü türlü açıklı­yoruz, yine de onlar yüz çeviriyor-lar!(iman etmiyorlar)

47- De ki: “Söyler misiniz, eğer Allah’ın azabı ansızın yahut açıktan açığa size gelip çatarsa zalimler topluluğundan başkası helak olur mu?”

48- Biz peygamberleri ancak müjdele-yici ve korkutucular olarak göndeririz. Artık kim iman edip ıslah etse, onlara korku da yoktur, onlar üzülmezler de.

49- Ayetlerimizi yalanlayanlara gelin­ce, fasıklık ettikleri için onlara azap dokunacaktır.

Açıklaması

Ey Peygamber! Şu yalancıya ve inatlaşan müşriklere de ki: Şayet Allah si­zin işitmenizi, görmenizi, kalbinizi alacak olursa ne yapacaksınız, bana söyle­yin? Dinlemek, başkalarıyla tanışmanın ve anlaşmanın anahtarıdır. Eşyaya ta­hakküm etmek, onu egemenliği altına almak için ise gözler gereklidir. Kalp ise hayatın, aklın ve bilginin yeridir. Eğer bu güçler işlemez hale gelirse insanın durumu bozulur, dünya ve din menfaatleri ortadan kalkar. Bu nimetleri bağış­layan Allah olduğuna göre tazim, övgü ve kulluğun da Allah’tan başka kimse­nin hakkı olmaması gerekir.

Kalbin mühürlenmesi, hidayetin nüfuz etmesine imkân kalmayacak, işleri akletmeyecek, fayda ve zararı, hak ile batılı idrak edemeyecek hale gelmesi de-mekir. Yüce Allah’ın, “Onları size iade edecek ilâh kimdir?” buyruğunun anlamı şudur: Sizden alınan bu güçlerinizi size kim geri verebilir? Yani Allah’ın sizden aldıklarını tekrar size geri verecek O’ndan başka bir ilâh yoktur.

Ayetleri ne şekilde açıkladığımıza, nasıl beyan ettiğimize, değişik şekiller­de türlü türlü üslûplarda nasıl tekrarladığımıza bir bak! Uyarmak, ileri süre­cek mazeret bırakmamak, teşvik etmek, korkutmak ve buna benzer üslûplarla. Bütün bunlar ise Allah’tan başka ilâh olmadığına, O’ndan başka taptıklarının batıl olduğuna, sapıklık olduğuna bir delildir. Eğer tapındığınız şeyler fayda ve zarar verebilen ilâhlar olsalardı, bunları size geri vermeleri gerekirdi. Sizler bunların hiç bir şeye gücü yetmeyen varlıklar olduğunu bildiğinize göre, ne di­ye onlara dua ediyorsunuz? Dua, ibadettir; ibadet ise ancak bir ve tek Kahhâr olan Allah’a yapılır. Şimdi sen onların nasıl yüz çevirdiklerine bir bak ve ey peygamber de ki: Bana söyleyiniz! Allah’ın azabı ansızın, farkına varmaksızın gelip sizi bulacak olursa yahut da gözünüz göre göre, açık bir şekilde gelip size çatacak olursa ne yapacaksınız! Zaten Allah’a şirk koşmak suretiyle küfür ve inat üzerinde ısrar ederek kendilerine zulmeden zalimlerden başkası da helak olunmaz. Yani azap, ancak Allah’a şirk koşmak suretiyle kendilerine zulme­denleri kuşatır. Yalnızca Allah’a ve O’na şirk koşmaksızm ibadet edenler ise kurtulur.

Daha sonra Yüce Allah peygamberlerin görevlerini açıklayarak şöyle bu­yurmaktadır: “Biz peygamberleri ancak müjdeleyici ve korkutucular olarak göndeririz.” Yani peygamberlerin görevi müminleri cennet ve hayırlar ile müj­delemek, Allah’ı inkâr eden kâfirleri de cehennem ve cezalar ile korkutmaktan ibarettir. Arkasından bu iki kesimin akibetini şöylece açıklamaktadır:

Peygamberleri doğrulayıp onların getirdiklerine kalpten iman eden, onla­ra tabi olmak suretiyle amelini düzelten kimseler için gelecekte, dünya azabın­dan yana da ahiret azabından yana da bir korku yoktur. Allah’a kavuşacakları günde de geçmişte elde edemediklerinden ve dünya işlerinden geriye bıraktık­larından dolayı üzülmeyeceklerdir. Çünkü Yüce Allah şu buyruğunda olduğu gibi onları her türlü korku ve dehşetten koruyacaktır: “O en büyük korku onla­rı üzmeyecektir. Melekler onları karşılayacak ve “işte bu va’dolunduğunuz gün­dür” (diyeceklerdir.)” (Enbiyâ, 21/103). Dünyada, aşırılığı ve uzun süre devam etmesi bakımından sıkıntıdan dolayı müşriklerin üzüldükleri gibi üzülmezler. Onlar kendilerine isabet edenlere sabrederler, Allah’tan ecir beklerler. Bu mu­sibetlerin yerine hayırlısının kendilerine verilmesini umarlar. Çünkü Yüce Al­lah nimet ile karşılaşmak halinde şükretme, sıkıntı esnasında da sabretme ve işi yüce yaratıcıya havale etme yolunu göstermiştir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Yerde olsun nefislerinizde olsun gelip çatan her bir musibet, mutlaka biz onu yaratmadan önce bir kitapta (yazılı)dır. Şüphesiz bu Allah’a göre pek kolaydır. Ta ki elde edemediğinize üzülmeyesiniz, size verdiklerinden dolayı da şımarmayasınız. Allah böbürlenip aldanan hiç bir kimseyi sevmez.” (Hadîd, 57/22-23)

Peygamberlerle gönderilen Allah’ın ayetlerini yalanlayanlar, küfre saptık­ları ve peygamberlerin getirdiklerini bile bile inkâr ettiklerini, Allah’ın emir ve itaatinin dışına çıkarak yasaklanan, haram kılman şeyleri işledikleri için aza­ba duçar olacaklardır. Onların küfür ve fesatlarının dünyadaki cezası çeşitli sı­kıntılarla, ahirette de cehennemde çeşitli gazap ve cezalarla olacaktır. Kâfirin dünya hayatında iken yararlandığı dünyevî nimetlere gelince, bunlar ahiretin hayırlarıyla karşılaştırıldığı takdirde, pek az bir meta, oldukça basit ve önem­siz şeyler olarak görünürler. [19]

Peygamberin Tek Kaynağı Vahiy, Görevi İse İnsanları Uyarmaktır

50- De ki: “Ben size “Yanımda Allah’ın hazineleri vardır” demiyorum. Ben gaybı da bilmiyorum. Ben hiç şüphesiz bir meleğim de demiyorum. Ben ancak vahyolunana uyarım.” De ki: “Hiç gör­meyenle gören bir olur mu? Hiç düşün­müyor musunuz?”

51- Rablerinin huzurunda haşroluna-caklarım bilip korkanları sen bununla inzar et! Onlar için ondan başka bir dost da yoktur, bir şefaat edici de yok­tur. Olur ki sakınırlar.

52- Sırf O’nun rızasını dileyerek sabah akşam rablerine dua edenleri kovma! Onların hesabından sana bir şey düş­mez, senin hesabından da onlara bir şey düşmez ki, onları kovasın. O tak­dirde zalimlerden olursun.

53- Biz onlardan kimini kimisi ile böy­lece imtihan ettik. Ta ki “Allah aramız­dan bunlara mı lütfetti?” desinler diye. Allah şükredenleri daha iyi bilen değil midir?

Nüzul Sebebi

“Sırf onun rızasını dileyerek… dua edenleri kovma.” mealindeki 52. ayetin nüzulü ile ilgili olarak, İbni Hibbân ile Hakîm Sa’d b. Ebi Vakkas’tan şöyle de­diğini rivayet ederler: Bu ayet-i kerime altı kişi hakkında nazil olmuştur. Ben, Abdullah, İbni Mes’ud ve diğer dört kişi daha. Bunlar için Resulullah (s.a.)’a “Onları kov” dediler. Çünkü biz bunlar gibi sana tabi olmaktan utanıyoruz. Peygamber (s.a.)’in içinden Allah’ın dilediği şeyler geçti. Bunun üzerine, “Sırf onun rızasını dileyerek… dua edenleri kovma!” buyruğu, “Allah şükredenleri daha iyi bilen değil midir?” buyruğuna kadar nazil oldu. Biraz sonra konu ile ilgili Müslim’in bir diğer rivayetini de söz konusu edeceğiz.

Ahmed, Taberânî ve İbni Ebî Hatim, İbni Mes’ud’dan şöyle dediğini nakle­derler: “Kureyş’in ileri gelenleri Resulullah (s.a.)’ın yanından geçtiler. Hz. Pey­gamberin yanında Habbâb b. el-Eret, Suhayb ve Ammâr vardı: “Ey Muham­medi Sen bunları mı beğendin? Aramızdan Allah bunlara mı lütufta bulundu? Sen bunları kovsan, biz elbette sana tabi oluruz” dediler. Allah bunun üzerine haklarında, “Rablerinin huzurunda haşrolunacaklarını bilip korkanları…” buyruğundan itibaren (55. ayet-i kerimenin sonu olan “Belli olsun diye ayetleri böylece açıklıyoruz” buyruğuna kadar) indirdi.

İbni Cerîr et-Taberî ile İbnü’l-Münzir de İkrime’den şöyle dediğini rivayet ederler: Utbe b. Rabia, Şeybe b. Rabia, Mut’im b. Adiyy, el-Hâris b. Mevfel[20], kâ­firler arasından Abdi Menafoğullarının ileri gelenleri ile birlikte Ebu Talib’in ya­nına gelip ona şöyle dediler: Şu senin kardeşinin oğlu, şu köleleri yanından uzaklaştıracak olsa, gözümüzde daha büyür ve biz ona itaat edebiliriz, ona tabi olma ihtimalimiz daha yükselir. Bunun üzerine Ebu Talib, Resulullah (s.a.) ile konuştu. Ömer b. el-Hattab dedi ki: Böyle bir şey yapsak da onların ne istedikle­rini bir görsek. Bunun üzerine Yüce Allah, “Rablerinin huzuruna haşrolunacak­larını bilip korkanları…” ayetini “Allah şükredenleri daha iyi bilen değil inidir?” buyruğuna kadar indirdi. Söz konusu kişiler ise Bilâl, Ammâr b. Yâsir, Ebu Hu-zeyfe’nin azatlı kölesi Salim, Useyd’in azatlı kölesi Salih[21], İbni Mes’ud, el-Mik-dâd b. Am[22]s\ Vâkid b. Abdullah el-Hanzalî ve benzerleri idi. Bunun üzerine Hz. Ömer gelip söylediği sözden dolayı özür beyan etti. Bu sefer Yüce Allah’ın “Ayet­lerimize iman edenler sana geldiğinde…” ayetini (54. ayet) indirdi.

Dikkat edilecek olursa bu rivayetler farklı farklıdır. Kimisi ayet-i kerime­nin nüzul sebebini 53. ayetin sonuna kadar zikrederken, kimisi de 54 ve 55. ayet-i kerimeyi de bu sebeple inen ayetler arasında zikretmiştir. İlk rivayet İb­ni Mes’ud’u Kureyş’in ileri gelenleri arasında zikretmekle birlikte[23] sonuncu rivayet onu kovulması istenenler arasında zikretmektedir. [24]

Açıklaması

Müşrikler Resulullah (s.a.)’tan peygamberin ve onun risaletinin görev ve fonksiyonunun ne olduğunu bilmediklerinden dolayı kendilerini ikna edici maddî bir takım mucizeler göstermesini istiyorlardı. Yüce Alllah in­dirdiği buyruklarla ona şöyle demesini emretti: “Ey Peygamber! Şunlara de ki: Ben Allah’ın hazinelerine sahip değilim. Onları paylaştırma, dağıtma ve onlarda tasarruf etme gücüm yoktur. Bu, yalnızca Allah’a ait olan bir iştir. O, bu hazinelerden hikmetine uygun ve kendi iradesiyle kullarından diledi­ğine verir.

Ben sizlere “Şüphesiz ki ben gaybı bilirim” de demiyorum. Bu da aziz ve celil olan Allah’a ait bir şeydir. Ben gaybdan ancak Allah’ın bana bildirdiği şey­leri bilebilirim. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “O gaybı bilendir, O gaybına hiç bir kimseyi muttali kılmaz, meğer ki beğenip seçti­ği bir peygamber ola.” (Cin, 72/26-27)

Ben meleklerden bir melek olduğumu da iddia etmiyorum. Ben ancak bir insanım, Allah tarafından bana vahiy geliyor. O bakımdan insanların yapama­yacakları şeyleri yapabilme gücüm yoktur.

Bu üç hususun ifade ettiği anlam da şudur: Ben ulûhiyet iddiasında da bulunmuyorum, gaybı da bilmiyorum, melek olmak iddiam da yoktur ki, güç ve kudretimin içerisinde olmayan şeyleri benden isteyesiniz. Ben ancak sizin gibi bir beşerim; bana Kur’an-ı Kerim ve onu açıklamam vahyolunmaktadır. Bu ko­nuda ben benzeri görülmedik bir iş de yapmıyorum. Risaleti tebliğ hususunda benden önce pek çok peygamber gelmiştir.

Peygamberin görevi ise vahye tabi olmaktır. Yüce Allah’ın, “Ben ancak ba­na vahyolunana uyarım” buyruğunun anlamı işte budur. Yani ben bana vahyo-lunanın dışına, çok az bir mikdar dahi olsa çıkmam.

Daha sonra yüce Allah sapıtanın ve hidayet bulanın eşit olmayacağını be­yan ederek sapıklıkları dolayısıyla müşrikleri azarlayıp şöyle buyurmaktadır: “De ki, hiç görmeyenle gören bir olur mu?” Yani yalanlayan müşriklere de ki: Hakka uyup ona yol bulan ile haktan uzaklaşarak onu kaybedip sapıtan kim­seler bir olur mu?

Hiç düşünüp de şirkin sapıklığı ile İslâm hidayeti arasındaki farkı, Kur*an-ı Kerim’deki Allah’ın birliğinin delilleri ve O’nun rasülüne tabi olmanın gereğini akledip kavramıyor musunuz? Bu Yüce Allah’ın şu ayetini andırmak­tadır: “Rabbinden sana indirilenin ancak hak olduğunu bilen kimse, kör kimse gibi olur mu? Ancak selim akıl sahipleri iyice öğüt alırlar.” (Ra’d, 13/19)

Sıraladığımız bu açıklamalar, özetle, Yüce Allah’ın hiç bir kimsenin benze­rine sahip olma imkânı bulunmayan mutlak kudretini ispatlamaktadır. Bu ise Allah’ın varlık ve birliğine delil olan bir husustur. Aynı şekilde Kur”an-ı Ke-rim’in ve peygamberin doğruluğunu destekleyen mucizelerin yalnızca Allah ta­rafından geldiğini de ispatlamaktadır. Çünkü peygamberler, alışılmış hallerin dışında herhangi bir hususta tasarrufta bulunamazlar. Hiç bir şekilde Kur’an-ı Kerim yahut harikulade ayetlerin (mucizelerin) indirilmesi gibi, herhangi bir şeye de güçleri yetmez, mucizeleri gerçekleştiremezler de.

İşte risaletin hakikati budur. Daha sonra Yüce Allah peygamberine mü­minleri kötü hesap ve kötü cezalara karşı uyarmasını emrederek şöylece bu­yurmaktadır: “… Sen bununla inzar et…” Yani ey Muhammed! Sen vahiy yoluy­la yahut Kur’an-ı Kerim’in delaletiyle Allah’a iman eden, öldükten sonra dirilip haşredilmekten, mahşerin dehşetlerinden, kıyamet günündeki hesabın şidde­tinden ve buna bağlı olarak Allah’ın huzuruna çıkılacağı esnada amellere kar­şılık verileceği zamanın dehşeti ile onları korkut. Böyle bir günde kendilerinin hiç bir yardımcıları, şefaatçileri, candan dostları ve destekleyicileri olmayacağı­na inanan o müminleri uyar: “O gün kimsenin kimseye bir fayda sağlama im­kânı olmayacaktır. O gün mülk bütünüyle Allah’ındır.” (İnfitâr, 82/19). Onları uyar ki, sakınabilsinler. Yani sen -sakınsınlar diye- aziz ve celil olan Allah’tan başka hiç bir kimsenin hakim olmadığı o günü hatırlatarak onları uyar. İbni Abbas der ki: Bunun anlamı şudur: Dünyada Allah’tan korksunlar, küfür ve masiyetlerden vazgeçsinler diye onları korkutup uyar. İşte Allah’a, gayba ve ahiret gününe iman eden bu kimseler, Kur’an-ı Kerim’den yararlanabilenlerdir. Maddenin dışında hiç bir şeye inanmayan materyalistlere gelince, bunlar ilâhî hidayet nurunu görmekten yana gözlerinin üzerine kendi elleriyle perde çek­mişler, Allah onların kalplerini mühürlemiş, kulaklarını sağırlaştırmış ve göz­lerini de kör etmiştir. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruğunu andırmaktadır: “Sen ancak gıyaben Rablerinden korkanları ve namazı dosdoğru kılanları korkutur­sun. Kim de temizlenip arınırsa ancak kendisi için temizlenmiş olur. Dönüş yal­nız Allah’adır.” (Fâtır, 35/18)

Daha sonra Yüce Allah peygamberine Kureyş kâfirleri ile onların müref­feh eşrafını yakınına almasını, buna karşılık mustazaf müminler ile zayıf kim­seleri uzaklaştırıp kovmasını yasaklamakta ve şöyle buyurmaktadır: “Sırf O’nun rızasını dileyerek sabah akşam Rablerine dua edenleri kovma…” Yani bu niteliklere sahip bu gibi kimseleri yanından uzaklaştırma. Aksine bunlar bir­likte oturup kalktığın ve en yakın samimi dostların olsunlar. Onların nitelikle­rine gelince: Bunlar gerçekten iman etmiş, kalplerinde Rablerine karşı en ufak bir şirk şaibesi olmaksızın inanmış kimselerdir. Sabah akşam ve bütün vakitle­rinde Rablerine dua ederler. O’na ihlâsla itaat ve dua ederler, bütün istekleri Allah’ı razı etmektir ve itaatlerini yalnızca Yüce Allah’a yaparlar. Çünkü iba­dete lâyık olan O’dur. Bu ayet-i kerimenin bir benzeri de şu buyruktur:

“Sabah akşam Rablerine sırf O’nun rızasını dileyerek dua edenlerle bera­ber sabret. Dünya hayatının ziynetini arzu ederek gözlerin onlardan başkasına kaymasın. Kalbine bizi anmaktan yana gaflet verdiğimiz heva ve heveslerine uymuş, işinde haddini aşmış kimselere de itaat etme!” (Kehf, 18/28)

Bu müşriklerin takındıkları tavrın bir benzerini de Hz. Nuh’un kavmi ta­kınmışlardır. O kavmin ileri gelenleri Hz. Nuh’a şöyle demişlerdi: “İlk bakışta içimizden ayak takımlarından kimselerin dışında sana uyanı da görmüyoruz…” (Hud, 11/27). Hz. Nuh ise onlara şöyle cevap vermişti: “Ve ben iman edenleri ko­vacak da degıtım. ŞûnYü >un\ar şüphesiz îl&blerme fettmşatoklttT&vr. Fakat ben sizi cahillik eden bir kavim olarak görüyorum.” (Hud, 11/29)

Daha sonra Yüce Allah şu buyruğunda da olduğu gibi böylelerinin hesap­larını yalnızca kendisinin göreceğini belirtmektedir: “Onların hesabını görmek, yalnızca Rabbime aittir.” (Şuarâ, 26/113). Çünkü müşrikler bu yazıf müminle­rin dinlerine ve ihlâslarına dil uzatmışlardı. Buna karşılık Yüce Allah şöyle bu­yurmaktadır: “Onların da hesabından sana bir şey düşmez…” Yüce Allah onla­rın ihlaslarvna ve amellerinde Allah’ın rızasını istediklerine dair şahitlik ettik­ten sonra böyle buyurmaktadır. Şayet durum Allah nezdinde dedikleri gibi olsa bile yine de sana düşen, sadece zahire itibar etmektir. Eğer ihlâslı olmadıkları için iç dünyaları razı olunmayan bir halde ise onların hesapları aleyhlerine ola­caktır ve onların yakasını bırakmayacaktır. Onları aşıp da zararı sana ulaşma-yacaktır. Nitekim senin hesabın da senin içindir, seni aşıp onlara zarar verme­yecektir.[25] Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Her kişi kazandığı karşılığında rehindir” (Tür, 52/21); “Her nefis kazandıkları karşılı­ğında rehindir.” (Müddessir, 74/38); “Hiç bir nefis bir diğerinin günah yükünü yüklenmez.” (En’âm, 6/164, İsrâ, 17/15; Fâtır, 35/18, Zümer, 39/7)

“Onların da hesabından sana bir şey düşmez, senin hesabından da onlara bir şey düşmez.” Bu ifadedeki iki cümle aslında tek bir cümle konumundadır. Her ikisinin de ifade ettiği mana bir olmakla birlikte, ikisinin birlikte ifade edilmesi kaçınılmaz bir şeydir. Şöyle buyurulmuş gibidir: Sen de onlar da birbi­rinizin hesabından dolayı sorumlu tutulmayacaksınız.

O halde, onları ne diye kovuyorsun? Çünkü kovmak bir cezadır. Ceza ise hesap ve muhakemeden sonra söz konusu olur; ayrıca hesap görmek ise Allah’a aittir, sana düşen yalnızca tebliğdir: “O halde sen hatırlat! Sen ancak bir hatır-latıcısın. Onların tepesine dikilmiş bir zorba değilsin.” (Gâşiye, 88/21-22)

Durum bu iken onları kovacak olursan, o takdirde kendilerine zulmeden­ler arasına katılmış olursun. Çünkü kovmak -belirttiğimiz gibi- ancak bir gü­nah dolayısıyla olur; günah dolayısıyla hesaba çekmek ise sana değil, Allah’a ait bir iştir. Özetle Yüce Allah Müslümanlardan olup sakınmayan kimseleri söz konusu etmekte ve sakınmaları için uyarılmalarını emretmektedir. Daha sonra Müslümanlardan olup takva sahibi olanları söz konusu ederek Peygamberine, onları kendisine yakınlaştırıp onlara ikramda bulunmayı, onlar hakkında bu­nun dışında uygulamalar isteyen kimselere itaat etmemesini buyurmaktadır.

Daha sonra Yüce Allah müşriklerin zayıflar hakkındaki sözlerinin Allah’ın bir sınaması, bir denemesi olduğunu açıklayarak şöyle buyurmaktadır: “Biz on­lardan kimini kimisi ile böylece imtihan ettik.” Yani onların kimini kimisi ile imtihan edip denedik, sınadık. Ta ki sonunda kâfirler arasından güçlü olanlar zayıf müminler hakkında şöyle desinler: Hepimizin arasından bu büyük nimeti Allah şu köle, azat edilmiş köle ve fakirlerden oluşan yoksullara mı özel olarak verdi? Yüce Allah’ın şu buyrukları da bu sözlerini andırmaktadır: “Zikir ara­mızdan ona mı verildi?” (Kamer, 54/25); “Kâfir olanlar iman edenlere onlar hakkında eğer bu bir hayır olsaydı, bizden önce onlar onu elde edemezlerdi.” Ahkaf, 46/11). Yani onlar bu şekilde sınanınca sonunda inkâr edici bir üslûpla bu sözleri söylediler ve Yüce Allah’ın şu buyruğunda ifade ettiği anlam onlar hakkında da gerçekleşmiş oldu: “Firavun hanedanı onu aldılar ki onlar için bir düşman ve hüzünlerine sebep olsun.” (Kasas, 28/78)

Diğer bir ifade ile, müşrikler Müslümanlara şöyle diyorlardı: Allah ara­mızdan bunlara mı lütufta bulundu. Yani hakka sahip olmayı ve kendilerini mutlu edecek şeyleri biz dururken onlara mı lütfedip bağışladı? Halbuki toplu­mun önde gelenleri ve başkanları bizleriz, onlar ise fakirler ve kölelerdir. Bu sözlerini böyle fakir kimselerin hak üzere olmalarını kabul edemediklerinden, aralarından hayrın bunlara ihsan edilmesini içlerine sindiremediklerinden söy­lüyorlardı. İşte onların bu sözü söylemelerine sebep fitneye düşmeleridir. Çün­kü böyle bir sözü ancak yardımdan mahrum edilmiş, fitneye düşürülmüş kim­seler söyler.

Daha sonra Yüce Allah, onların büyüklenmekten, istikbardan kaynakla­nan sözlerini şöylece reddedip cevaplandırmaktadır: “Allah şükredenleri daha iyi bilen değil midir?” Yani kimin iman edip şükredeceğini, dolayısıyla kimi imana muvaffak kılacağını, kimin küfür üzere sabit kalıp buna bağlı olarak onu yardımsız bırakılacağım en iyi bilen Allah değil midir? [26]

Yüce Allah’ın Rahmetinin Bazı Halleri

54- Ayetlerimize iman edenler sana geldiğinde,de ki: “Selâm sizlere! Rabbi-niz kendi üzerine rahmeti yazdı. İçi­nizden kim bilmeyerek kötü bir iş işler de sonra arkasından tevbe eder, düzel­tirse şüphesiz O Gafûr’dur, Rahîm’dir.”

55- Ayetleri böylece açıklıyoruz ve günahkârların yolu belli olsun diye…

Nüzul Sebebi

İkrime der ki: Ayet-i Kerime Yüce Allah’ın, uzaklaştırılmalarını Hz. Pey-gamber’e yasakladığı kimseler hakkında nazil olmuştur. O bakımdan Resulullah (s.a.) onları gördüğünde önce kendisi onlara selâm verir ve “Ümme­tim arasında kendilerine öncelikle selâm vermemi emrettiği kimseleri takdir bu­yuran Allah’a hamdederim” derdi.

Mâhân el-Hanefî de der ki: Bir topluluk Resulullah (s.a.)’ın yanma gelerek “Bizler oldukça büyük günahlar işledik” dediler. Onlara herhangi bir şekilde cevap vermiş olduğunu sanmıyorum. Arkalarını dönüp gittikten sonra şu ayet-i kerime nazil oldu: “Ayetlerimize iman edenler sana geldiğinde…” [27]

Açıklaması

Ey Peygamber! Allah’a ve Rasulüne iman edip kitaplarını da kalp ve amel-leriyle tasdik eden, günahlarına dair soru sorarak bunlardan tevbe etmelerine imkân var mı diyen müminlere de ki: “Selâm sizlere!” Yani günahlarınızdan do­layı tevbeden sonra Allah’ın sizi cezalandırmayacağı hususunda Allah’tan size güvenlik vardır. Allah’ın selâmını kendilerine tebliğ etmesini, peygamberine emretmek suretiyle Allah onlara ikramda bulunmuştur. Böylelerinin kalplerini hoş tutmak ve onlara ikram olmak üzere öncelikle sen selâm ver ve Allah’ın kuşatıcı ve geniş rahmetiyle müjdele onları.

Bundan dolayı Yüce Allah geçmiş buyruğun gerekçesini şöylece açıkla- • maktadır: “Rabbiniz kendi üzerine rahmeti yazdı.” Yani o kerim zatına rahmeti icap ettirdi. Bu, O’nun bir lütfü, ihsanı ve minnetidir.

Görüldüğü gibi “selâm sizlere” ayetinin tefsirinde az önce geçtiği gibi nüzul sebebinde, sözü geçen iki sebebi de bir arada zikretmiş bulunduk. Bazıları da şöyle demiştir: Bu ayet-i kerime bir takım günahlar işledikten sonra Resulullah (s.a.)’a pişmanlıklarını ve üzüntülerini izhar ederek gelen bir toplu­luk hakkında nazil olmuştur. İşte bu ayet-i kerime onlar hakkındadır.

Kimisi de şöyle demiştir: Bu ayet-i kerime müşriklerin Allah’ın rasulün-den kovup uzaklaştırmasını istedikleri Suffa ehli hakkında nazil olmuştur; Al­lah da onları böyle bir ikramla taltif buyurmuştur.

Râzî de şöyle der: “Bu konu ile ilgili görüşlerin doğruya en yakını bu ayet-i kerimenin umumu üzere anlaşümasıdır. Kim Allah’a iman ederse böyle bir teşrifin kapsamına girer.[28]

Daha sonra Yüce Allah tevbenin kabul edilme yolunu şöylece açıklamakta­dır: “İçinizden kim bilmeyerek kötü bir iş işler de sonra tevbe ederse…” yani siz­den kim bilmeyerek küçük ya da büyük bir günah işlerse -aşın gazaplanmak yahut serkeş bir şehevî arzu yahut bir beyinsizlik ve akibeti takdir olunama­yan bir hafiflik ya da kasdî olmayarak böyle bir iş işler de -sonra da bu güna­hından dönüp pişman olarak ihlâsla Allah’a tevbe ederse, gelecekte de böyle bir günaha dönmemek üzere karar verir, amelini düzeltir, kötülüğün ardından onun etkisini silmek üzere iyilik yaparsa, artık Yüce Allah ona günahını bağış­lamak suretiyle muamele eder. Çünkü O mağfiret ve rahmeti çok geniş olandır. Yüce Allah’ın şu buyruğu da bu ayet-i kerimeyi andırmaktadır: “Allah nezdin-de (makbul) tevbe, kötülüğü ancak bilmeden yapanların, sonra da çarçabuk tev­be eden kimselerinkidir…” (Nisa, 4/17)

Selef alimlerinden kimisi şöyle demiştir: Allah’a asi olan herkes cahildir. Hakem b. Ebân b. İkrime de şöyle der: Dünya bütünüyle cehalettir.

Kısacası samimî bir tevbenin dört şartı vardır: Günahtan dolayı gerçekten pişmanlık duymak, bundan sonra o günaha bir daha dönmemeye kesin karar vermek, işlenen günahta kul hakkı söz konusu olmuşsa hakkı sahibine geri vermek ve ardından salih amel işlemek.

Daha sonra Yüce Allah, lütfundan olmak üzere ilâhî beyanları açıklama yolunu bize göstermektedir. Bu yol ise, müminin itaat yollarını bilip günahkâr­ların yollarına düşmekten uzak durabilmesi için Kur’an ayetlerinin geniş geniş açıklanmasıdır. İşte bunu beyan etmek üzere, “Ayetleri böylece açıklıyoruz…” diye buyurmaktadır.

Bunun anlamı da şudur: Tevhidin, peygamberliğin, kaza ve kaderin delil­lerine dair bu harikulade, açık ve teferruatlı açıklamalar gibi biz Kur’an’ın ayetlerini, beşeriyetin hakikatlerini beyan ediyoruz; batılcıların inkâr ettiği her bir hakkı böylece sapasağlam yerleştiriyoruz. Ta ki müminler günahkârla­rın yolunu açık seçik görsünler. Onların yolu açık seçik ortaya çıktıktan sonra artık bunun dışında kalan ve buna muhalif olan her bir yol da müminlerin yo­ludur. İki kısımdan birisinin söz konusu edilmesi ikincisine de delâlet eder; Yü­ce Allah’ın, “Ve sizi sıcağa karşı koruyan elbiseler” (Nahl, 16/81) buyruğunda ol­duğu gibi. Burada görüldüğü gibi soğuk söz konusu edilmemektedir. Zira iki zıttan birisinin özelliğinin açıklanması, zımnen ikinci kısmın özelliğini de gös­termektedir. Buna göre günahkârların yolu açıklık kazanırsa aynı şekilde hak ve iman ehlinin yolu da açıklık kazanmış olur. [29]

Peygamber (S.A.) İle Müşrikler Arasındaki Tartışmanın Sonuçlandırılması

56- De ki: “Sizin Allah’ı bırakarak iba­det ettiklerinize ibadet etmem hiç şüp­hesiz bana yasak edildi.” De ki: “Ben sizin nevalarınıza asla uymam. O tak­dirde sapmış olur ve doğru yolu bulan­lardan olmam.”

57- De ki: “Şüphesiz ben Rabbimden bir beyyine üzerindeyim. Siz ise Onu yalanladınız. Sizin acele istediğiniz şey benim elimde değildir. Hüküm an­cak Allah’ındır, O doğruyu haber verir ve O hüküm verenlerin en hayırlısıdır.

58- Eğer o acele istediğiniz şey benim elimde olsaydı elbette benimle sizin arınızda iş bitirilmiş olurdu. Allah za­limleri en iyi bilendir.

Nüzul Sebebi

“De ki: Şüphesiz ben Rabbimden bir beyyine üzerindeyim” mealindeki 57. ayet-i kerimenin nüzulü ile ilgili olarak el-Kelbî şöyle der: Bu ayet-i kerime en-Nadr b. Haris ile Kureyş’in ileri gelenleri hakkında nazil olmuştur. Onlar, olay olsun diye “Ey Muhammed! Haydi kendisiyle bizi tehdit edegeldiğin azabı geti-river.” diyorlardı. Bu sebeple bu ayet-i kerime nazil olmuştur. [30]

Açıklaması

Ey Peygamber! Şu müşriklere de deki: Ben sizin dua edip çağırdığınız, kendilerinden hayır ve zararı önlemelerini istediğiniz put, heykel veya şanı ne kadar yüce olursa olsun, salih bir kul yahut da herhangi bir meleğe ibadet et­mekten alıkonuldum. Böylesi bir ibadet bana yasak kılınmıştır. Ben bütün bunlardan aynı şekilde aklî ve maddî deliller ile Allah’tan başka tapındığınız şeylere ibadet etmeyi engelleyen Kur”an ayetleriyle de alıkonulmuş bulunuyo­rum. İşte bu ifadelerle onların ne kadar cahil oldukları ima edilmekte ve bun­lar içinde bulundukları duruma gözü kapalı ve basiretsizce atılmakla nitelen­dirilmektedirler.

De ki: Ben herhangi bir delile tabi olmaksızın sırf hevaya uyma esasına dayanan şu hareketlerinizi izlemek suretiyle sizin yolunuza uymam. Şayet ne­vanıza uyacak olursam ben de sapıtmış olurum; hak ve hidayet namına hiç bir şeye sahip olamam. Bu onların herhangi bir şekilde hidayet üzere olmadıkları­nı kinayeli bir üslupla ifade etmektedir.

Şüphesiz Allah’tan başkasına ibadet, öyle bir sapıklık ve şirktir ki, uyanık akla sahip bir kimse bundan kendisini uzak tutar. Yüce Allah’a ibadetin doğru­luğunu ise her türlü belge ve delil, düşünce ve sağlıklı işleyen bir mantık orta­ya koymaktadır.

Hevaya tabi olunamayacağını ortaya koyduktan sonra Yüce Allah şu buy­ruğu ile uyulması gerekenin ne olduğuna dikkat çekmektedir: “De ki: Şüphesiz ben, Rabbimden bir beyyine üzerindeyim…” Ey peygamber, onlara şunu söyle! Ben size muhalefet ettiğim hususlarda Allah’ın bana vahyetmiş olduğu şeri-atinden bir basiret üzereyim. Apaçık aklî delillere ve dosdoğru tanıklara sahibim. Siz Allah’tan bana gelmiş bulunan hakkı, yani Kur’an-ı Kerim’i yalanladı­nız, şirk koşmak suretiyle Allah’ın varlığını inkâr ettiniz, apaçık belgeleri ya­lanlayıp hevaya ve sapıklığa tabi oldunuz, herhangi bir delili bulunmayan kör taklit yolunu izleyip gittiniz.

Acele gelmesini istediğiniz şey olan azap, benim nezdimde değildir. Ben onu üzerinize indirme kudretine sahip değilim. Hüküm ancak Allah’ındır. Yani bu işi gerçekleştirmek ancak Allah’a aittir. Dilerse O, azaptan dilediğinizi iste­diğiniz üzere size acilen verir, dilerse bu husustaki büyük hikmeti dolayısıyla size süre tanır, sizi erteler: “Her şey O’nun yanında bir miktar iledir.” (Ra’d, 13/7).

Allah ise doğruyu anlatır. Yani o peygamberine vaadlerinde, tehditlerinde ve bütün haberlerinde hak olanı anlatır, hak hükmü bildirir. O ayırt edenlerin yani kullan arasındaki meselelerde hüküm verenlerin en hayırhsıdır. Bir hü­küm vermek dilediği vakit de emrini gerçekleştirir, yerine getirir.

Peygamber (s.a.) şirkleri sebebiyle üzerlerine azabın ineceğini belirterek kavmini korkuturdu. Kavmi ise küfür üzere ısrarları dolayısıyla bu azabın ça­bucak inmesini istiyorlardı. Bunun üzerine Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “De ki: Şüphesiz ben Rabbimden bir beyyine üzerindeyim.” Yani, ey Peygamber! uEy Allah’ım, eğer bu senin nezdinden gelen hak ise üzerimize semadan taş yağ­dır, yahut bize can yakıcı azap gönder.” (Enfal, 8/32) diyerek azabın çabucak gelmesini isteyen şu inkarcılara de ki: Eğer bu azabı getirebilmek benim gü­cüm dahilinde bir şey olsaydı, hiç şüphesiz bu konuda hak ettiğinizi size göste­rir, başınıza getirir ve benimle sizin aranızdaki hüküm verilmiş olurdu. Ben de çabucak kurtulmuş ve nihayet iş sonuna gelmiş olurdu. Allah ise kurtuluşa er­me umudu bulunmayan, imana, hak ve adalete dönmeleri umulmayan zalimle­ri en iyi bilendir. O bakımdan azabın indirilmesi Yüce Allah’ın elindedir, benim değil. Allah onları nasıl, ne vakit ve ne şekilde cezalandıracağını en iyi bilen­dir: “Her ümmetin belli bir vadesi vardır. Onların belirlenen süresi geldiği za­man ne bir an geri bırakılırlar, ne de öne alınırlar.” (A’râf, 7/34).

“De ki: Eğer o acele istediğiniz şey benim elimde olsaydı, elbette benimle si­zin aranızda iş bitirilmiş olurdu.” Bu ayet-i kerime ile Hz. Peygamber’in, “Ha­yır ben Yüce Allah’ın onların nesillerinden Allah’a ibadet edecek, O’na hiç bir şey ortak koşmayacak kimseleri çıkartacağını ümid ederim” hadisini bir arada nasıl anlayabiliriz diye bir itiraz gündeme getirilmiştir. Cevabı şudur: Bu ayet-i kerime, onların azabı istemeleri ile ilgilidir. Burada şuna delâlet vardır: Eğer onların azabı gerçekleşmesini istedikleri vakit, azabın gerçekleştirilme yetkisi Hz. Peygamber’in elinde olsaydı, bu azabı onların başına getirirdi. Hadis-i şe­rifte onların azabın başlarına gelip inmesini istediklerine dair bir şey yoktur. Aksine dağlarla görevli olan melek ona, eğer dileseydi, -Ahşebeyn diye bilinen Mekke’nin güney ve kuzey taraflarında bulunan iki dağı üzerlerine kapatmayı teklif etmişti. Bundan dolayıdır ki Hz. Peygamber de onlara mühlet verilmesi­ni istemiş ve onların azaplandırılıp tamamen imha edilmeleri kendisine teklif edilmiş olmasına rağmen, onlara yumuşak davranılmasını istemiştir.

Hadis-i şerifin geçtiği olay, Buharı ile Müslim’in Sa/ıi/ı’lerindeki rivayetle­rine göre Hz. Aişe’den nakledilmiş olup şöyledir: Hz. Aişe Allah Rasulüne şöyle sordu: “Ey Allah’ın Rasulü, sen Uhud gününden daha çetin bir günle karşılaş­tın mı?” Şöyle buyurdu: “Andolsun, senin kavminden kaynaklanan sıkıntılarla karşılaştım. Onlardan çektiğim en büyük sıkıntı Akebe günü olmuştu. Kendi­mi Abd b. Yalil b. Külal oğluna (beni himaye etsin diye) arz etmiştim de o be­nim istediğimi kabul etmemişti. Oldukça kederli bir şekilde gerisin geri dön­düm. Ancak, Karn es-Selib’de kendime gelebildim. Başımı kaldırdım, beni göl­gelendiren bir bulut ile karşılaştım. İyice baktım, orada Cibril (a.s)’in olduğunu gördüm, bana şöyle seslendi: Allah kavminin sana söylediklerini ve sana ne şe­kilde cevap verdiklerini işitmiş bulunuyor. Sana haklarında dilediğin şekilde emir veresin diye dağlar meleğini gönderdi. Daha sonra dağlar meleği bana seslenip selâm verdi ve şöyle dedi: Ey Muhammedi Muhakkak Allah kavminin sana söylediklerini işitti, Rabbim beni sana dilediğin şekilde emredesin diye gönderdi. Arzu ettiğin takdirde şu Ahşebeyn dağını onların üzerine kapatı­rım.” Bunun üzerine Resulullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Hayır, ben Allah’ın onla­rın nesillerinden Allah’a ibadet edecek ve hiç bir şeyi O’na ortak koşmayacak kimseleri çıkartacağını ümit ederim.” [31]

Yüce Allah’ın İlminin Kemali Ve Tartışılmaz Hakimiyeti

59- Gaybın anahtarları O’nun yanında­dır. Kendinden başkası onları bilmez. Karada ve denizde ne varsa O bilir. Düşen her bir yaprağı dahi mutlaka O bilir. Yeryüzünün karanlıklarında tek bir tane yaş ve kuru müstesna olma­mak üzere, hepsi apaçık bir kitaptadır.

60- Geceleyin sizi vefat ettiren (uyutan ) O’dur. Gündüzün ne kazandığınızı bi­len, sonra muayyen bir ecel tamamla­nıncaya kadar onda yine sizi dirilten­dir. Sonra dönüşünüz yalnız O’nadır. Sonra O işlediklerinizi size haber vere­cektir.

61- O kullarının üzerine kahir olandır. Üzerinize koruyucular gönderir. Niha­yet birinize ölüm gelse elçilerimiz onun ruhunu alırlar. Onlar eksik bir şey yapmazlar.

62- Sonra gerçek mevlâlan olan Allah’a döndürülürler. Bilin ki hüküm, ancak O’nundur ve O en süratli hesap gören­dir.

Açıklaması

Gaybın hazineleri de anahtarları da Allah’ın yanındadır. Onlarda tasar­rufta bulunan O’dur. Gizliyi de açığı da O bilir. O’ndan başka hiç bir kimse gay-bı bilmez. O hikmetine uygun olarak uygun gördüğü zamanda bunlardan dile­diğini uygulamaya koyar.

Yüce Allah’ın kendisine tahsis ettiği gaybî hususlar beş tanedir. Buharî, İbni Ömer’den, o Resulullah (s.a.)’tan şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: “Gaybın anahtarları beş tanedir. Allah’tan başka onları kimse bilmez: “Muhak­kak kıyamet saatinin bilgisi Allah’ın yanındadır. Yağmuru O indirir, rahimler­de olanı O bilir. Hiç bir kimse yarın ne kazanacağını bilemez ve hiç bir kimse hangi yerde öleceğini bilemez. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir, her şeyden ha­berdar olandır.” (Lokman, 31/24).

Rivayette kaydedildiğine göre bu ayet-i kerime nazil olunca, onunla birlik­te on iki bin melek nazil olmuştur.

Müslim’in Sahih’inde Hz. Aişe’den şöyle dediği rivayet edilmektedir: “Resulullah (s.a.)’ın yarın neler olacağını haber verdiğini kim iddia ederse şüp­hesiz Allah’a karşı çok büyük bir iftirada bulunmuş olur. Yüce Allah ise şöyle buyurmaktadır: “De ki: Göklerde ve yerde olanlar arasında gaybı hiç kimse bil­mez, ancak Allah bilir.” (Nemi, 27/65).

Yüce Allah’ın şu buyruğu da bu anlamı ifade etmektedir: “O gaybı bilendir. Gaybına hiç bir kimseyi muttali kılmaz, meğer ki beğenip seçtiği bir peygamber ola.”‘(Cin, 72/26-27)

Şanı yüce Allah kişinin içinden geçirdiklerini, gizli ve sır olan her şeyi de bilir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz senin Rabbin kalplerinin giz­lediklerini ve açığa vurduklarını da bilir. Gökte olsun yerde olsun, gizli ne varsa mutlaka apaçık bir kitaptadır.” (Nemi, 27/74-75); “O gözlerin hain bakışını da kalplerin gizlediklerini de bilir.” (Mü’min, 40/19).

“Kendinden başkası bunları bilmez” cümlesi bir önceki cümleyi tekit et­mektedir.

Daha sonra Yüce Allah özetle ifade ettiği hususu genişçe açıklamakta ve bilgisinin kuşattığı bir takım alanları şöylece saymaktadır: “Karada ve denizde ne varsa O bilir.” Yani gayba ait şeyleri bildiği gibi, tarafınızdan görülen eşyayı da bilir. Karada, denizde ne varsa onu bilir. O’nun bilgisi karada ve denizde olanıyla bütün varlıkları kuşatıcıdır. O’na bunların hiç birisi gizli değildir. Gök­te olsun yerde olsun zerre ağırlığı kadar bir şey O’na gizli kalmaz. Hangi me­kân ve zamanda olursa olsun, karada olsun denizde olsun, ağaç yaprakların­dan bir tanesinin dahi düşmesi O’nun bilgisiyledir. O cansızlar da dahil olmak üzere -canlılannki de öncelikle- bütün varlıkların hareketlerini bilir. Bilhassa canlılar arasında mükellef bulunan cinlerin ve insanların da hareketlerini bi­lir. Kişileri ilgilendiren her türlü hali de bilendir O.

Yerin karanlıklarında ister çiftçi gibi insanın fiiliyle olsun, ister karınca gibi hayvanın fiiliyle olsun isterse de yerin yarıklarına düşen bitki gibi insanın fiili olmadan yerin karanlıklarına düşen her bir taneyi bilir. Dalından düşen meyveyi, yaş olsun kuru olsun, canlı olsun cansız olsun bilir. İşte bu şekilde bü­tün varlıklara dair bilgi, asla silinmesi söz konusu olmayan ve muhafaza altın­da bulunan açık seçik bir kitap olan Levh-i Mahfuz’da tespit edilmiştir. Orada her şeyi Yüce Allah tescil edip kaydetmiştir. Her şeyin sayısını, zamanını, var oluşunu ve yok oluşunu kaydetmiştir.

Kitabın apaçık olması Allah’ın bütün mahlûkatı yaratmadan önce onda bulunan şeylerin doğruluğunu açıkça ortaya koymasındandır. Bu ez-Zeccâc’m görüşüdür. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “İster yeryüzünde ister nefislerinizde vuku bulan her bir musibet mutlaka onu yaratmamızdan evvel bir kitaptadır.” (Hadid, 57/27). Râzî ise Kitâb-ı Mübîn’den (apaçık kitaptan) kastın Yüce Allah’ın bilgisinden başka bir şey olmadığı görüşünü doğru bulup tercih etmiştir.[32]

Özetle, Yüce Allah gizliyi de açığı da, görüleni de görülmeyeni de, yaşı da kuruyu da, gizliyi de ondan gizli olanı da, kâinattaki her bir şeyi, geneli, özeli bütünüyle eksiksiz olarak bilir.

Daha sonra Yüce Allah kudretinin bir takım tecellilerini, kâinattaki ve in­sanın yaşarken, ölürken, öldükten sonra diriliş, ahiretteki hesaba çekilme gibi geçtiği bir takım merhalelerdeki ilâhî tasarruflarını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: “Geceleyin sizi vefat ettiren O’dur…” Yani geceleyin uyurken, kullarının canını, uykuda iken alan (uyutan) odur. İşte bu, küçük ölümdür. Ni­tekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Allah ölümleri vaktin­de ruhları alır. Ölmeyeninkini (ruhunu) de uykusunda alır. Üzerine ölüm hük­münü verdiğini tutar, diğerini ise belli bir vakte kadar salıverir. Muhakkak bunda iyice düşünen bir topluluk için ayetler vardır.” (Zümer, 39/42). Böylelikle bu iki ayet-i kerimede Yüce Allah önce küçük sonra da büyük iki ölümün hük­münü söz konusu etmektedir.

O gündüzün neler kazandığınızı bilir. Bu cümle Yüce Allah’ın bütün mah-lûkatınm gece ve gündüz yaptıklarını ilmiyle kuşattığını gösteren bir ara cüm­lesidir. Hareket halinde iken, hareketsiz iken her hallerini bilir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “İçinizden kim sözünü gizler veya açıklar, gece giz­lenir gündüz yoluna giderse (O’nun için) birdir.” (Ra’d, 13/10)

Uyku şeklindeki vefatınızı ve gündüzün yaptıklarınızı da bilmesinden baş­ka, gündüzün sizi uykunuzdan uyandırır. Yani gündüzün sizi serbest bırakır. İbni Kesir”in tercih edip daha üstün kabul ettiği görüş budur. Aynı zamanda bu Katâde, Mücahid ve es-Süddf nin de görüşüdür.

Gece ve gündüzün bu şekilde hareket etmesi, Yüce Allah’ın sizden her bi­riniz için ilimde belirlemiş olduğu belli sürenin tamamlanması ve yerini bul­ması içindir. Çünkü bütün eceller, ömürler önceden takdir edilmiş, sınırlanmış ve yazılmıştır. Bundan sonra kıyamet gününde ecellerin tamamlanmasından sonra Allah’ın huzuruna döneceksiniz. Sonra da O, dünyada yapmış olduğunuz amellerinizi size bildirecek ve amellerinizin karşılığını hayırsa hayır, şer ise şer olarak verecektir.

Allah kulları üzerinde kahir olandır. Yani her şeyi kendi güç ve egemenliği altında tutan O’dur. Her şey O’nun celâline, azamet ve kibriyasına zilletle bo­yun eğmiştir. O, öldükten sonra diriltmeye kadir olandır. Çünkü uyuyarak ve­fat edeni (küçük ölümle öleni) harekete getirip diriltmeye kadir olan, ölümle vefat edeni de diriltmeye kadirdir. O kulları üzerinde tasarrufta bulunandır. Var etmek, yok etmek, hayat vermek ve öldürmek suretiyle onlara dilediğini yapandır.

Gece ve gündüz insan bedenini koruyacak amellerini tespit edecek ve bu hususlarda görevlerinde hiç bir eksik bırakmayacak şekilde koruyucu melekler gönderen gerçek koruyucu (el-Hâfız) O’dur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyur­maktadır: “Şüphesiz üzerinizde koruyucular vardır. Kirâmen katibin (şerefli ya-zıcılar)’dir bunlar. Yaptıklarınızı bilirler.” (İnfitâr, 82/10-12); “Sağında ve solun­da oturan, yaptıklarını tespit eden iki (melek) vardır. O (insan) bir söz söyleme­ye dursun mutlaka onun yanında görüp gözetlemeye hazır bir (melek) vardır.” (Kaf, 50/17-18). Yüce Allah’ın şu buyruğu da ayet-i kerimenin anlamını ifade etmektedir: “Önünden de arkasından da kendisini Allah’ın emriyle gözetleyen izleyicileri vardır.” (Ra’d, 13/11).

Buharî ve Müslim, Ebu Hureyre’den Hz. Peygambere merfu olmak üzere şunu rivayet etmektedirler: “Gecenin ve gündüzün melekleri sizin aranızda ar­dı arkasına gelirler. Bunlar sabah namazı ile ikindi namazında bir araya gelir­ler. Sonra sizinle birlikte geceyi geçirmiş olanlar semaya çıkar. Rabbi onları en iyi bilen olduğu halde onlara sorar: “Kullarımı ne halde bırakıp geldiniz?” On­lar da, “Namaz kılarken bırakıp geldik, yanlarına gittiğimizde de namaz kılı­yorlardı” derler.

Hafaza meleklerinin Yüce Allah’ın her şeyi bilmesine rağmen insanın amellerini yazmalarındaki hikmet, insana karşı delil ortaya koymak için mad­dî bir delilin getirilmesi, ortaya konulması içindir. Çünkü kişi amellerinin ya­zılmakta olduğunu bilirse, kendisi için yasaklanan şeylerden uzak durur, itaat olan işlere yönelir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ve kitap konul­muş olacaktır. Günahkârları onun içindekilerden dolayı korkuya kapılmış göre­ceksin: “Eyvah bize, bu kitaba ne olmuş! Küçük büyük hiç bir şey bırakmayıp sayıp dökmüş” derler. Onlar işlediklerini de hazır bulmuş olacaklardır. Rabbin hiç bir kimseye zulmetmez.” (Kehf, 18/49).

O amellerinizi tespit etmek için üzerinize koruyucu melekler gönderir. Ni­hayet her insanın eceli gelince bu iş için tarafımızdan görevlendirilen melek el­çilerimiz ruhunu alırlar. Bu elçiler ölüm meleğinin yardımcılarıdırlar. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “De ki: Size vekil kılınan ölüm meleği ruhu­nuzu alacaktır, sonra da Rabbinize döndürüleceksiniz.” (Secde, 32/11). İbni Ab-bas ve başkaları der ki: Ölüm meleğinin diğer meleklerden yardımcıları vardır. Bunlar ruhu cesetten çıkartırlar. Ölüm meleği nihayet ruh boğaza gelip daya­nınca onu kabzeder.

Bu melekler ölenin ruhunu muhafaza etmekte herhangi bir kusur işlemez­ler. Aksine onlar bu ruhu gereği gibi korur ve Yüce Allah’ın dilediği yere bıra­kırlar. Eğer bu kişi iyi kimselerden ise İlliyyîne, kötü ve günahkârlardan ise Siccîne bırakırlar. Bundan Allah’a sığınırız.

Daha sonra elçi meleklerin canlarını aldığı bu kimseler mevlâlarma yani işlerini çekip çeviren mutlak malikleri olan Allah’a döndürülür; hak olan mev­lâlarma yani haktan başka hiç bir hüküm vermeyen, gerçek adaletli olan mev-lâlarına. Şunu bilin ki, o günde hüküm yalnız O’nundur, O’ndan başkasının hükmü yoktur. Kimse O’nun hükmünü geri çeviremeyecektir, O’nun hükmüne karşı çıkamayacaktır. O en çabuk hesap görendir. Herkesi en kısa bir süre zar­fında hesaba çeker. Birisinin hesabını görmesi ötekinin hesabını görmesine en­gel değildir. Hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: “Şüphesiz Allah herkesi bir koyunun sütünün sağılması kadar bir zamanda hesaba çekecektir.”

Bu ayetin bir benzeri de Yüce Allah’ın şu buyruğudur: “Şüphesiz Rabbin aralarında hükmü gereğince hükmeder. O Azîz’dir, her şeyi bilendir.” (Nemi, 27/78); “Ve Allah hükmeder, kimse O’nun hükmünü reddedemez. O hesabı çabu­cak görendir.” (Ra’d, 13/41); “Hakkında anlaşmazlığa düştükleri şeylere dair kullarının arasında sen hüküm vereceksin.” (Zümer, 39/46). [33]

Allah Karanlıklardan Kurtarmaya Kadir Olandır

63- De ki: “Sizi karanın ve denizin karanlıklarından kim kurtarıyor ki, ona gizli yalvarıyor ve dua ediyorsunuz: Eğer bizi bundan kurtarırsa andolsun şükredenlerden oluruz.

64- De ki: “Ondan ve her sıkıntıdan sizi Allah kurtarır. Sonra da siz yine şirk koşarsınız.”

Açıklaması

Allahu’ teala kullarını kara ve denizin zulmetinden karanlıklardan yani kara da ve deniz de maruz kalacakları tehlikelerden dolayı sürekli korku ve dehşet içinde yaşamaktan, yolunu bilmez halde şaşkın dolaşmaktan -kurtar­makla lütfettiği ikram ve ihsanı insanlara hatırlatmaktadır.

Ey Peygamber! Şu tevhidin ayet ve belgelerinden yana gaflete düşen müş­riklere de ki: Siz, karada ve denizde yolunuzu şaşırdığınız vakit yolculuğun dehşet ve korkularından sizi kim kurtarır? Böyle bir durumda sizler gizli ve açık itaat ve alçak gönüllükle, korku ile yardım isteyerek, yalvarıp yakararak ve zillet halinde Allah’tan başka dua edecek bir sığınak bulamazsınız. Sizler böyle bir durumda yemin ediyorsunuz ve diyorsunuz ki: Bu sıkıntı ve karanlık­lardan yahut da karşı karşıya kaldığınız bu darlıktan eğer Allah bizi kurtara­cak olursa, andolsun ki nimetlere şükreden, Allah’ın tevhidini kabul eden, O’na hiç bir şeyi şirk koşmaksızm ihlâsla iman eden kimselerden olacağız.

Kur’an-ı Kerim’de bu ayet-i kerimenin benzeri pek çoktur; Yüce Allah’ın şu buyruğunda görüldüğü gibi: Sizi karada ve denizde gezdiren O’dur. Nihayet siz gemilerde bulunduğunuz zaman onlar da güzel bir rüzgâr ile onları (yolcu­ları) alıp götürdüklerinde ve (yolcuların) bununla sevindikleri sırada ona şid­detli bir fırtına gelip çatar. Her taraftan da şiddetli dalgalar hücum etmeye başlar ve kendilerinin çepeçevre kuşatıldıklarını sanırlar. İşte o vakit Allah’ın dininde ihlâslı kimseler olarak ona dua ederler: “Andolsun ki eğer bizi bundan kurtarırsan muhakkak şükredenlerden oluruz.” (Yunus, 10/22); “Ve denizde size bir sıkıntı gelip dokunduğu zaman O’ndan başka taptığınız herkes kaybolur.” (İsrâ, 17/67).

De ki: İşte bütün bu dehşetlerden de her türlü sıkıntı ve kederden de defa­larca sizi kurtaran Allah’tır. Sonra sizler bütün bunlarla birlikte, bu kurtarma­sından sonra Allah’a başkalarını ortak koşuyor, iman edeceğinize dair verdiği­niz sözünüzde durmuyor, Allah’a olan ahdinizi bozuyor, yemininizin gereğini yerine getirmiyorsunuz. [34]

Allah İsyankârları Azaplandırma Gücüne Sahiptir

65- De ki: “O size üstünüzden yahut ayaklarınızın altından bir azap göndermeye yahut sizi birbirinize katıp fırkalar halinde birinize birinizin hıncım tattırmay« kadirdir.” İyice anlasınlar diye ayetlerimizi nasıl türlü tür- lu açıkladığımıza bir bak!

66- Kavmi de onu yalanladı. Halbuki o haktır-De ki: “Ben üzerinize bir vekii değilim.” nat*er için kararlaştırılmış bir zaman vardır. Siz de yakında öğre­nirsiniz.

Nüzul Sebebi

İbni Ebî Hatim, Zeyd b. Eslem’den rivayetle şöyle demektedir: “De ki: O si­ze üstünüzden yahut ayaklarınızın altından bir azap göndermeye… kadirdir” ayet-i kerimesi nazil olunca, Resulullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Benden sonra kı­lıçlarla birbirinizin boynunu vuran kâfirler olarak gerisin geri dönmeyiniz.” Biz Allah’tan başka ilâh olmadığına ve senin Allah’ın rasulü olduğuna şahitlik ederken mi (böyle diyorsun)? Kimisi şöyle dedi: Böyle bir şey ebediyyen olma­yacak, Müslüman kaldığımız sürece biz hiç bir zaman birbirimizi öldürmeyece­ğiz. Bunun üzerine bu ayet-i kerime nazil oldu: “İyice anlasınlar diye ayetleri­mizi nasıl türlü türlü açıkladığımıza bir bak! Kavmin de onu yalanlardı, hal­buki o haktır. De ki: Ben üzerinize bir vekil değilim. Her bir haber için kararlaş­tırılmış bir zaman vardır, siz de yakında öğrenirsiniz.”

Ahmed ve Tirmizî de Sa’d b. Ebî Vakkas’tan şöyle dediğini rivayet etmek­tedirler: “Resulullah (s.a.)’a şu “De ki… O size … kadirdir” ayeti hakkında soru soruldu da, şöyle buyurdu: “Burada sözü geçen husus olacaktır. Fakat henüz bunun gerçekleşeceği vakit gelmedi.” [35]

Açıklaması

Ey Peygamber! Bu inatçı müşriklere de ki: Allah üzerinize değişik şekille­riyle azabı indirmeye kadir olandır. Lût kavmi ve Fîl ashabının başına geldiği şekilde sizin de üzerinize taş yağdırabilir. Kimi zaman da Hicr (Medine ile Şam arasındaki bir vadidir) ashabı olan Semud kavminin başına geldiği gibi helak edici şiddetli ses olan sayha ile, Nuh kavminin başına gelen tufan ile, kimi za­man ayaklarınızın altında zelzele, volkan patlaması ve geçmiş zamanlarda gö­rülmüş bulunan -Karun’da olduğu gibi- yerin dibine geçirmek suretiyle size azap edebilir. Bazan da sizin işinizi karıştırır, içinden çıkılmaz hale getirir ve sizleri değişik nevaların peşinden fırka fırka bölüp ayrılığa düşürebilir. Sizin her bir fırkanız bir liderin arkasından gider ve ona taraftarlık edebilir. Onların birbirlerine katılıp karıştırılmalarının anlamı ise, aralarında savaşın baş göstermesi, savaş ve çarpışmalarla birbirlerine girip karışmalarıdır. İbni Ab-bas’tan nakledildiğine göre “üstünüzden” ifadesinden kasıt, sizin yöneticileri­nizden demektir. “Ayaklarınızın altından” ifadesinden kasıt ise köleleriniz ve ayak takımınızdan demektir.

Taberî der ki: Bence bu hususlarda konu ile ilgili iki tevilden (açıklama şeklinden) daha uygun olanına göre[36] üstlerinden gelecek azaptan kasıt, taş yağdırılması veya tufan veya buna benzer üstlerinden üzerlerine gelen azap türleri, ayaklarınızın altından gelecek azaptan kasıt ise, yerin dibine geçiril­mek ve benzeri azaplardır. Çünkü Arapların anlatım üslûbunda bilinegelen şu ki, üst ve ayakların altı birbirinden farklıdır. Eğer İbni Abbas’tan bu hususta yapılan rivayetin (ikinci tevilin) sahih bir şekli varsa da sözün tevili hususun­da anlaşmazlığa düşüldüğü takdirde açıklamanın daha yaygın olana ve çoğun­lukla görülene göre yapılması diğerlerinden daha doğru ve uygundur. Bu konu­da, kabul edilmesi gerekli ve böyle bir yaklaşıma mani bir delil bulunmadığı sürece böyle davranmak gerekir[37]

Ben de Taberî’nin görüşünü destekliyorum. Çünkü ifadenin zahiri onun, bilinen ve yaygın anlaşılma şekline göre kabul edilmesini göstermektedir. Bu­nunla birlikte gelecekte ortaya çıkabilecek şeylerden olup lafzın genel manası­nı alıp kabul etmeye mani de yoktur. Çünkü Kur’an-ı Kerim her çağın mucize-sidir, onun hayret verici özelliklerinin sonu gelmez. Alışılmadık özellikleri bitip tükenmez.

Modern çağda kara, hava ve denizde insanın saçlarını ağartacak kadar ol­dukça dehşetli savaş musibetlerine tanık olunmuştur.

Buharî ve Nesaî, Câbir b. Abdullah’tan şöyle dediğini rivayet ederler: Şu, “De ki: O size üstünüzden… bir azap göndermeye… kadirdir” ayeti nazil olunca Resulullah (s.a.): “Senin zat-ı kerimine sığınırım” diye buyurdu. “Yahut ayakla­rınızın altından” buyruğu nazil olunca yine, “zat-ı kerime sığınırım” diye bu­yurdu. “Yahut sizi fırkalar halinde birbirinize katıp birinize birinizin hıncını tattırmaya kadirdir” buyruğu nazil olunca Resulullah (s.a.), “İşte, bu daha ha­fiftir veya daha kolaydır” diye buyurdu.

Fırkalara ayrılıp çarpışmaların daha sonra ifade edilmesi bundan önce sö­zü geçen azapların daha ağır olmasından dolayıdır ki bunlar tamamen yok edi­ci azaplardır.

İmam Ahmed, Resulullah (s.a.)’m arkadaşı Ebu Başka el-Gıfâri’den rivayet ettiğine göre Resulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Aziz ve Celil olan Rabbimden dört dilekte bulundum. Bana üçünü verdi, birisini vermedi. Yüce Allah’tan ümmetimi sapıklık üzere toplamamasını diledim, bana onu verdi. Yine Yüce Allah’tan onlara kendilerinden olmayan bir düşmanı hakim kılmamasını istedim, onu da verdi. Yine Yüce Allah’tan, kendilerinden önceki ümmetleri helak ettiği gibi üm­metimi uzun süre kıtlıkla helak etmemesini diledim, onu da bana verdi. Aziz ve Celil olan Allah’tan onları fırkalar halinde birbirlerine düşürmemelerini ve birile­rine diğerlerinin hıncını tattırmamasını istedim, ancak onu bana vermedi.”

Aradaki bazı farklara rağmen Hafız Ebu Bekr b. Merdûveyh’in de İbni Ab-bas’tan yaptığı rivayet de şunu desteklemektedir. Resulullah (s.a.) buyurdu ki: “Aziz ve Celil olan Rabbimden ümmetimin üzerinden dört şeyi kaldırması için dua ettim, Allah onlardan iki tanesini kaldırdı, diğer iki tanesini de kaldırmayı kabul etmedi. Ben Rabbime semadan onlara taş yağdırma ve yerden su çıkara­rak boğma cezasını kaldırması için dua ettim. Onları fırkalar halinde birbirle­rine katmaması ve kimilerine kimilerinin hıncını tattırmaması için dua ettim. Allah semadan taş yağdırıp yerden su onları boğmayı üzerlerinden kaldırdı, fa­kat öbür ikisi olan, öldürmeyi ve biribirlerine girmeyi kaldırmaya razı olmadı.” Böylelikle son iki hususu birbirinden ayrı iki şey diye ifade ederken, bunlar İmam Ahmed’in rivayetinde tek bir şey olarak görülmektedir.

Müslim de İmam Ahmed’in rivayetini destekleyen bir rivayet kaydetmek­tedir ki, bu da yine İmam Ahmed’in Sevbân yoluyla gelen ikinci rivayetidir. Bu­na göre Resulullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Yeryüzü önümde derlenip toparlandı. Doğusunu da batısını da gördüm. Yakında ümmetimin mülkü yeryüzünden ba­na gösterilen alana ulaşacaktır. Bana kırmızı ve beyaz iki hazine verildi. Rab­bimden ümmetim için onları kuşatıcı bir musibet[38] ile helak etmemesini, onla­ra hakimiyet ve egemenliklerini kendisine mubah görecek kendileri dışında herhangi bir düşmanı onlara musallat etmemesini istedim. Rabbim buyurdu ki: Ey Muhammedi Ben bir şeye hüküm verdim mi o geri çevrilmez. Ben sana ümmetin adına onları kuşatıcı bir musibet ile helak etmemeye ve kendileri dı­şında hakimiyetlerine son verecek bir düşmanı -onların kimi kimisini öldürüp birbirlerini esir almadıkça- onlara musallat etmemeye söz veriyorum.”

Doğudan batıya kadar İslâm dünyasının dört bir yanında Resulullah (s.a.)’ın verdiği haber gerçekleşmiştir. Tefrikaya düşmek ve birbirleriyle çarpış­mak suretiyle onlar birbirlerine düştüler. Düşmanlarının onlara musallat edil­mesine gelince, bu onların birliğine ve söz birliği etmelerine bağlıdır. Endülüs ve Filistin gibi ellerinden giden ve hakimiyetleri altından çıkan yerlerdeki du­rumlar ise kendilerinin tefrikaya düşmeleri, birliklerinin darmadağın olması, saflarının dağılması ve kalabalıklarının ayrılığa düşmesi sebebiyledir. Bunun delili de Ebu Davud ve Beyhakî’nin rivayetine göre Resulullah (s.a.)’m şu buy-ruğundaki durumun ortaya çıkmasıdır: “Aradan fazla zaman geçmeyecek, ye­mek yiyecekler; yemek kabına birbirlerini çağırdıkları gibi ümmetler de birbir­lerini üzerinize çağıracaktır. Birisi, “O gün biz az olacağımızdan dolayı mı?” diye sorunca Hz. Peygamber, “Hayır, aksine o gün siz çok olacaksınız, fakat selin üzerindeki köpükleri andıracaksınız. Allah düşmanlarınızın kalplerinden siz­den korkuyu çekip alacaktır. Buna karşılık Allah andolsun ki, sizin kalplerinize Vehemi bırakacaktır.” Birisi, “Ey Allah’ın Rasulü Vehem nedir?” diye sorunca, Resulullah (s.a.), “Dünya sevgisi ve ölümden tiksinti” buyurdu.

Daha sonra Yüce Allah, delil ve belgeler üzerinde dikkatle durmayı şöyle­ce emretmektedir: “Ayetlerimizi nasıl türlü türlü açıkladığımıza bir bak…” Ya­ni ey Peygamber, değişik şekillerde delilleri nasıl beyan edip açıkladığımıza bir bak! Bu ya maddî hissedilir bir yolla ya da akıl ile kavranılır bir yolla yahut gayba dair haberler vermek yoluyla gerçekleşmektedir. Olur ki Allah’ın ayetle­rini, delil ve belgelerini anlarlar ve üzerinde dikkatle düşünürler de bunun so­nucunda gerekli ibreti ve öğütü alırlar, durumlarını düzeltirler.

Fakat, Peygamber (s.a.)’in kavmi olan Kureyşliler senin getirdiğin bu Kur’an-ı Kerim’i, bu hidayet ve beyanı ya da tehdit olundukları azabı yalanladı­lar. Oysa bu hakkın, doğrunun kendisidir. Öyle bir hak ki, ötesinde hak olmaz. Kur’an-ı Kerim en ufak bir şüphe bulunmayan sabit ve değişmez bir haktır. Ba­tıl, önünden de ardından da ona gelip erişemez. Azap ise kaçınılmaz olarak gelip onların tepesine inecektir. Bu iki hususun her birisini (Kur’an’ın ve azabın hak oluşunu) hem maddî ve hissedilir olaylar, hem akıl ve burhan ispatlamaktadır.

Diğer taraftan onları iman etmeye mecbur etmenin yolu da yoktur. Ey Peygamber! Onlara de ki: Ben sizin üzerinizde bir koruyucu, bir gözetleyici de­ğilim. “Ben sizin üzerinizde bir koruyucu değilim” (En’âm, 6/104). Yani sizin amellerinizi tespit eden ben olmadığım gibi, sizin üzerinize vekil olarak da gö­revlendirilmiş değilim. Yüce Allah’ın şu buyrukları da böyledir: “De ki: Hak, Rabbinizden gelendir. Dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.” (Kehf, 18/29); “Hatırlat o halde. Çünkü sen ancak bir hatırlatıcısın. Sen onlar üzerinde bir zorba değilsin.” (Gâşiye, 88/21-22).

Yüce Allah’ın “Biz onların neler söylediklerini en iyi bileniz. Sen onlar üze­rinde bir zorlayıcı değilsin. Tehdidimden korkanlara Kur’an ile öğüt ver.” (Kaf, 50/45) buyruğunun anlamı ise şudur: Bana düşen sadece tebliğdir. Size ise din­leyip itaat etmek düşer. Kim bana uyarsa dünyada da ahirette de mutlu olur. Kim bana muhalefet ederse dünyada da ahirette de bedbaht olur.

Son olarak da Kur’an-ı Kerim’i ya da azabı yalanlamaya karşılık tehdide dair buyruklar yer almaktadır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Her bir haber için kararlaştırılmış bir zaman vardır.” Yani onun geleceğini haber verdiği her bir haberin karar bulacağı ve gerçekleşeceği kaçınılmaz bir süresi vardır. Bu süre uzun olsa dahi sonunda gelecektir. Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: “Onun haberini bir zaman sonra elbette bileceksinizdir.” (Sâd, 38/88); “Her va’denin yazılmış bir süresi vardır.” (Ra’d, 13/38). Bu, oldukça kesin bir tehdit­tir ve bunun arkasından bir başka tehdit ile şöyle denilmektedir:

Bu haberin doğruluğunu, vaadin ve tehdidin gerçek olduğunu, kendilerine karşı rasulüne zafer ve yardım vaadinin, kendilerine de dünya ve ahiretteki azap tehdidinin gerçekleşeceğini yakında bileceksiniz. [39]

Kur’an’la Alay Edenlerin Meclislerinden Yüz Çevirmek Ve Bunların Azabı

68- Ayetlerimize dalanları gördüğün zaman başka bir söze dalıncaya kadar kendilerinden yüz çevir. Eğer şeytan sana unutturuyorsa, o halde hatırla­dıktan sonra artık o zalimler toplulu­ğu ile oturma.

69- Onların hesaplarından sakınanlara hiç bir şey yoktur. Fakat hatırlatmak (gerekir); olur ki sakınırlar.

70- Dinlerini bir oyuncak ve bir eğlen­ce edinip kendilerini dünya hayatının aldatmış olduğu kimseleri terk et. Her bir nefsin kazandıkları yüzünden hela­ke sürüklenmemesi için onunla hatır­lat (öğüt ver)! Onun Allah’tan başka bir dostu da olmayacaktır, bir şefaatçi­si de yoktur. O istediği kadar fidye verse de ondan alınmaz. Onlar kazan­dıkları yüzünden helake sürüklenmiş kimselerdir. Onlar için inkâr ettikle­rinden dolayı kaynak sudan içecek ve elemli bir azap vardır.

Nüzul Sebebi

Taberî, es-Süddî’den, “Ayetlerimize dalanları gördüğün zaman…” ayeti hakkında şöyle dediğini rivayet eder: Müşrikler müminlerle birlikte oturdukla­rında Hz. Peygamber ve Kur’an-ı Kerim’e dil uzatır, ona söver, onunla alay ederlerdi. Allah, bir başka söze dalıncaya kadar böyleleriyle oturmamalarını emretti. Bunun bir benzerini Saîd b. Cübeyr, İbni Cüreyc, Katâde ve Mukâ-til’den de rivayet etmiştir.

Yine Taberî, Saîd b. Cübeyr ve Mücâhid’den Yüce Allah’ın, “Ayetlerimize dalanları gördüğün zaman…” ayeti hakkında, ayetlerimizi yalanlayanları gör­düğün zaman, dediğini rivayet etmektedir.[40]

İbni Abbas ve İbni Sîrîn’den rivayet edildiğine göre bu ayet-i kerime, ayet-i kerimeleri, ortaya attıkları mezhep ve görüşlerini desteklemek üzere batıl bir şekilde tevil eden ve Müslümanlar arasındaki çeşitli heva ve bidat ehli kimse­ler hakkında nazil olmuştur.

Müslümanların, “Onlar bu sözlere daldıkları her seferinde biz kalkacak olursak, Mescid-i Haramda oturamayız, tavaf da edemeyiz” demeleri üzerine Yüce Allah’ın, “Onların hesabından sakınanlara hiç bir şey yoktur” buyruğu nazil oldu. Yani Allah’tan korkanların üzerine bu sözlere dalanların hesabın­dan herhangi bir şey, yani onlarla oturdukları takdirde herhangi bir günah yoktur demektir. [41]

Açıklaması

Ey Muhammed ve ey bu buyrukları işiten Müslüman! Kur”an-ı Kerim’in ayetlerine yalanlayarak ve alay ederek dalanları gördüğün zaman onlardan yüz çevir, onlarla birlikte oturma! Küfür, alay ve yalanlama dışında kalan söz­lere dalacakları vakte kadar Kur’an-ı Kerim’in bidat, heva ve bozuk görüşler­den kaynaklanan şekillerde batıl yorumlarla ayetlerin teviline dalanlar da on­lar gibidir. Böyleleriyle de oturma ve böylelerini terk et! Bu, İbni Abbas (r. an-humâ)’tan rivayet edilmiştir.

Aynı şekilde Kur”an-ı Kerim’i tahrif eden herhangi bir Müslümanı tekfir etmek ve hidayet üzere olan bir kimseyi sapık göstermek için ayetleri olmadık şekilde tevil edenlerle de birlikte oturma.

Başka bir söze dalacak olurlarsa artık onlarla birlikte oturup konuşmaya bir mani yoktur.

Ey Müslüman! Şeytan sana böyle bir yasak ve engellemeyi unutturur da sen de unutarak bu sözlere dalanlarla birlikte oturacak olursan, artık hatırla­dıktan sonra yalanlama ve alay ile kendilerine zulmeden topluluklarla birlikte 3turmamalısın.

Hitap, hem Resulullah (s.a.), hem de bu buyrukları işiten her Müslümana-iır. Unutmanın Resulullah (s.a.) hakkında şeytanın vesvesesi olmaksızın da gerçekleşmesi mümkündür. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Unuta- olursan Rabbini hatırla.” (Kehf, 18/24). Hz. Adem de unutmuştur: “Ve o unuttu, biz onu azimli bulmadık.” (Tâ-Hâ, 20/115). Hz. Musa da unutmuştu: “Dedi ki: Unuttuğumdan dolayı beni sorumlu tutma.” (Kehf, 18/73). Kütüb-i Sitte’de Resulullah (s.a.)’ın namazda iken unutarak yanıldığı ve şöyle dediği sabittir: “Şüphesiz ben de sizin gibi bir beşerim. Siz unuttuğunuz gibi ben de unuturum. O bakımdan ben unutacak olursam, siz bana hatırlatın.”

Vahyin ve Allah’tan indirilen dinî hükümlerin tebliği hususunda şüphesiz ki peygamberler Allah’ın kendilerine tebliğ etmelerini emretmiş olduğu helâl ya da haram olsun, herhangi bir hususu tebliğ etmeyi unutmaktan yana ma­sumdurlar, korunmuşlardır. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onu ace­le (hıfz) etmek için onunla dilini kıpırdatma. Çünkü onu toplamak ve okutmak bize düşer. O halde biz onu (Cebrail aracılığıyla) okuduğumuz zaman sen onun okumasına uy. Sonra onu açıklamak da hiç şüphesiz bize aittir.” (Kıyâme, 75/16-19).

Şeytanın insana bazı şeyleri unutturması insan üzerindeki tasarrufları tü­ründen ve onun üzerinde egemenliği kabilinden değildir. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz iman edip de yalnız rablerine güvenip daya­nanlar üzerinde onun hiç bir hakimiyeti yoktur. Ancak onun hakimiyeti kendisi­ni dost edinip de onu kendisine (Allah’a) ortak koşanlar üzerinedir.” (Nahl, 16/99-100).

Eğer bu şekilde dalanlarla oturmaktan uzak duracak olurlarsa, onların dalmalarından dolayı kendileri hesaba çekilmez ve bu konuda sorumluluktan kurtulur, onların günahından uzak kalabilirler. Başka kimseler (Mücâhid, es-Süddî ve İbni Cüreyc gibileri) ise şöyle demişlerdir: Hayır, buyruğun manası şudur: Eğer onlarla birlikte oturacak olurlarsa, yine de onların hesaplarından üzerlerine bir şey düşmez. Onlar bu ayet-i kerimenin Medine’de inen Nisa su­resinin şu ayet-i kelimesiyle nesholunduğunu ileri sürerler: “… şüphesiz siz o takdirde onlar gibi olursunuz.” (Nisa, 4/140).

“… fakat hatırlatmak (gerekir); olur ki sakınırlar.” Bizler o vakit sizlere on­lara hatırlatmak ve öğüt olmak üzere yüz çevirmenizi emretmiştik. Olur ki ayet­lerimize dalmaktan yani onlarla alay etmekten sakınırlar ve Allah’ı anarlar.

Mücahid ve ona uygun kanaat belirtenlerin ikinci açıklama şekillerine göre ise bu ayet-i kerimeden maksat şu olur: Biz o vakit sizlere içinde bulundukları duruma karşılık onlara bir hatırlatmada bulunulsun diye yüz çevirmenizi em­rettik. Olur ki bu işten sakınırlar ve bir daha ona dönmezler. Zamahşerî der ki: Fakat onlarla birlikte oturdukları vakit, onların bu şekilde söze daldıklarını gö­recek olurlarsa, yanlarından kalkmak, onlardan hoşlanmadıklarını ifade etmek ve onlara öğüt vermek suretiyle hatırlatmakla yükümlüdürler. Olur ki utançla­rından dolayı böylece dalmaktan yahut da onların kendilerinden tiksinmelerini istemediklerinden dolayı bu sözlere dalmaktan uzak dururlar. Rivayet edildiği­ne göre Müslümanlar şöyle dediler: Eğer bizler Kur*an-ı Kerim ile alay ettikleri her seferinde yanlarından kalkacak olursak, Mescid-i Haram’da oturamayız, ta­vaf edemeyiz. Bunun üzerine onlara (bu ayet-i kerime ile) ruhsat verilmiş oldu.

Daha sonra Yüce Allah şu buyruğu ile, alay edenlerin meclisini terk etme­yi daha da pekiştirmektedir:

“Dinlerini bir oyuncak… edinip dünya hayatının aldatmış olduğu kimseleri terk et.” Yani ey peygamber ve müminlerden sana tabi olanlar! Şu putlara tap­mak suretiyle dinlerini oyuncak edinen müşrikleri bırakın, onlardan yüz çevi­rin. Onlar bu putlarını kendi elleriyle yapıyorlar, sonra onları yiyorlardı. Bu müşrikler ömürlerini hiç bir fayda sağlamayan şeylerle tüketip gittiler. Oyun­cak ve eğlence diye buna denir. ‘Kendilerini faydalı işler yapmaktan alıkoydu­lar. Fani dünya onları aldattı ve onlar bu fani dünyayı kalıcı, ebedî hayata ter­cih ettiler, dünyanın aşağılık zevkleriyle uğraştılar. Onlara düşen Allah’ın ayetlerini gereği gibi anlamak, üzerinde düşünmek ve gereklerince amel etmek iken bunu yapacak yerde, Allah’ın ayetlerine (alayla) dalıp gittiler. Bu ayet-i kerime Yüce Allah’ın şu buyruğunu andırmaktadır: “Bırak onları. Yesinler, fay-dalanadursunlar, emel onları oyalayıp dursun, yakında bileceklerdir.” (Hicr, 15/3).

Kişiler hayırdan alıkonulmasmlar, cehennemde yaptıkları sebebiyle hap-solunmasmlar, helake duçar olmasınlar, dünyada yaptıkları işler karşılığında rehin edilmesinler diye insanlara Kur”an-ı Kerim ile öğüt ver ve onlara hatır­lat! Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Her nefis kazandığı karşılığın­da rehinedir. Ashab-ı Yemin müstesna.” (Müddessir, 74/38-39).

Yüce Allah şöyle der: “Allah’tan başka bir dostu da olmayacaktır, bir şefa­atçisi de yoktur.” Yani durum şu ki, o kimseye şefaat edecek, ona yardım edecek hiç bir kimse olmayacaktır. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyur­maktadır: “Zalimlerin candan bir dostu da, itaat olunacak bir şefaatçileri de yoktur.” (Mü’min, 40/18); “Alışverişin, dostluğun ve şefaatin olmayacağı bir gün gelmezden önce… kâfirler zalimlerin ta kendileridir.” (Bakara, 2/254).

Şefaat ve aracılık etmek fayda vermeyeceği gibi, fidye vermek de fayda sağlamayacaktır. “O istediği kadar fidye verse de ondan alınmaz.” Yani her bir nefis her şeyini fidye olarak verse veya verebileceği ne varsa hepsini feda etse dahi, ondan kabul olunmayacaktır. Yüce Allah’ın şu buyruğunda dile getirildiği gibi: “Kimsenin kimseye fayda veremeyeceği, ondan herhangi bir fidyenin kabul olunmayacağı ve hiç bir şefaatin ona fayda sağlamayacağı ve kendilerine yar­dım olunmayacak bir günden sakının.” (Bakara, 2/123).

İşte bu putperestliğin ilkelerinden bir ilkeyi çürütmektedir. Söz konusu il­ke ise dünyada olduğu gibi, Allah’a fidye vermek yahut da şefaatçilerin şefaati, aracıların Allah nezdindeki aracılıkları yoluyla ahirette de kurtulma ümididir.

Bu şekilde ateşte alıkonulmak, helak edilmek ve cehennemdeki azap, vak­tiyle onların yaptıkları kötü işler sebebiyle olacaktır. Yüce Allah şöyle buyur­maktadır: “Onlar kazandıkları yüzünden helake sürüklenmiş kimselerdir.” Yani şu dinlerini alay ve eğlence edinenler dünya hayatında yaptıkları sebebiyle ce­zalandırılan ve azap edilen kimselerdir. Onların cezası ise alabildiğine sıcak, karınları yakıp kavuran, barsaklan paramparça eden, Hamim diye bilinen bir içecektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ve onlara kaynar birsu içi-rilecek de o bağırsaklarını paramparça edecek.” (Muhammed, 47/15). [42]

Allah’a İmanın Faziletleri Ve Şirkin Çirkinlikleri

71- De ki: “Allah’tan başka bize fayda ve zarar vermeye gücü olmayan şeyle­re ibadet eder miyiz ve Allah bizi hida­yete kavuşturduktan sonra ökçeleri­miz üzerine gerisin geriye mi döndürü­lelim? Hani arkadaşları kendisini “Bi­ze gel” diye doğru yola çağırdıkları halde,’şeytanların saptırdıkları bir halde çöle düşürdükleri kimse gibi mi (olalım)?” De ki: “Asıl doğru yol, Al­lah’ın ilettiği yoldur ve biz âlemlerin Rabbine teslim olmakla emrolunmu-şuzdur.”

72- Bir de, namazı dosdoğru kılın ve O’ndan korkun diye. Huzuruna varıp toplanacağınız O’dur.

73- O, gökleri ve yeri hak ile yaratan­dır. Onun “ol” diyeceği gün her şey oluverir. Sözü haktır. Sûr’a üfürüleceği günde mülk yalnız O’nundur. Görü­leni de görülmeyeni de bilendir. O Ha-kîm’dir, Habîrdir.

Nüzul Sebebi

Süddî der ki: Müşriklerin Müslümanlara, “Bizim yolumuza uyunuz, Mu-hammed’inkini bırakınız” demeleri üzerine Yüce Allah da, “De ki: Allah’tan başka bize fayda ve zarar vermeye gücü olmayan şeylere ibadet eder miyiz ve Al­lah bizi hidayete kavuşturduktan sonra ökçelerimiz üzerine gerisin geriye mi döndürülelim?” buyruklarını indirdi. [43]

Açıklaması

Ey Peygamber! Onlara de ki: Fayda ve zarar vermeye gücü yeten Allah’tan başka, bize ne fayda verebilen ne de zararı dokunabilen şeylere mi ibadet edelim? Allah bizi ondan kurtarmış ve İslâm’a iletmiş iken, ökçelerimiz üzerinde gerisin geri şirk ve küfre mi döndürülelim? O takdirde çölde, şeytanların aklını başından alıp şaşırttığı ve nasıl yol aldığını bilmeyen şaşkın bir kimse gibi mi olalım? Kendisini hidayet yoluna, dosdoğru yola çağıran ve, “Bize gel” diyen ar­kadaşları olduğu halde böyle şaşkın birisi gibi mi olalım?

Haktan yüz çevirip batıla yönelen herkese “Geriye döndü, ökçeleri üstün­de geri döndü, arkasını dönüp gitti” denilir. Sebep ise insanın aslında bilgisiz olmasıdır. Daha sonra ilerleyip tekâmül gösterince ilim elde eder. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Allah sizi analarınızın karınlarından hiç bir şey bilmi-yorken çıkardı. Size kulaklar, gözler ve gönüller verdi ki şükredesiniz.” (Nahl, 16/78). İkinci bir defa bilgiden cahilliğe dönecek olursa, artık onun için “Ökçe­leri üzerinde gerisin geri döndü” denilir.

Ayet-i kerimede maksat şu anlama gelen bir misâl vermektir: Her kim imandan sonra müşrik olup geri dönecek olursa bu kimse deliliğinin etkisiyle burnunun doğrultusunda giden yollarını şaşırmış, doğruyu bulamayan ve dos­doğru yol üzerinde bulunan ve kendisine, “Bize gel, bize geri dön, çünkü biz doğru yol üzereyiz” diyen arkadaşlarmı terk edip onlara karşılık veremeyen bir kimseye benzer. İşte putları ilâh edinip Allah’tan başka şeylere tapınan kimse­nin misâli budur. O bu putlarda bir varlık olduğunu kabul eder ve ölüm kendi­sini gelip buluncaya kadar böylece devam edip gider. Fakat sonunda pişman­lıktan ve yok oluştan başka bir şey de bulamaz. Şunu da belirtelim ki böyle bi­risinin oldukça samimi bir arkadaşı vardır. Bu da kendisini hak yol olan İs­lâm’a çağıran Muhammed (s.a.)’dir.

Zemahşerî der ki: Bu ifade, Arapların kabul ettikleri ve inandıkları şekil­de cinlerin insanı delirtip onun üstüne tahakküm sağladıkları kanaatlerine mebnidir. Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: “Ancak şeytanın kendileri­ne çarpmaktan dolayı davranışlarını bozduğu kimse gibi…” (Bakara, 2/275). Yüce Allah burada İslâm yolundan sapan kimseleri, Müslümanların kendisini hak dine davet etmelerine rağmen onlara dönüp bakmadan şeytanın adımları­nı izleyen kimseye benzetmektedir. [44]

Yüce Allah’ın, “Şeytanların saptırdıkları kimse gibi mi (olalım)?” buyruğu­na gelince: Bunun anlamı, yeryüzünde çölde şaşırtıp bıraktıkları kimseler gibi mi olalım? demektir. Burada şeytanlardan kasıt, o kimselere kendisinin, baba­sının ve dedesinin adıyla seslenen ve arkalarından gittiği cinlerdir. O bu duru­muyla bir şey içinde olduğunu z-anneder, fakat cinlerin kendisini helak olacağı bir yere çekmiş olduğunu daha sonra anlar. İşte ey Peygamber! Sen onları hak dine çağır ve onlara de ki: Allah’ın Kur’an-ı Kerim’de gösterdiği hidayeti ve doğru yolu, gerçek hidayetin kendisidir. İslâm yolu doğru yoldur, Sırat-ı Müsta­kimdir. Yoksa sizin nevalarınızdan hareketle kendisine çağırdığınız yol değil­dir.

Yine onlara de ki: Bizler âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim olmakla, yani ibadeti hiç bir kimseyi ortak koşmaksızm yalnızca ihlâsla O’na yapmakla em-rolunduk; o bakımdan biz de teslim olduk.

Namazı dosdoğru kılmamız da bize emrolundu. Yani biz hem İslâm ile hem de namazı dosdoğru kılmakla emrolunduk. Namazın dosdoğru kılınması (ikamesi), meşru kılınmış olduğu en mükemmel şekliyle yerine getirilmesidir. Bu sebep ise Allah’a seslenmekle nefsin arındırılması, hayasızlıktan ve çirkin işlerden uzak kalınmasıdır.

Aynı şekilde bize takvalı olmamız da emrolundu. Takva ise Allah’ın dinine ve şeriatına muhalefeti gösteren fiil ve tavırlardan sakınmaktır. Yani bizler şu üç hususla emrolunmuş bulunuyoruz. Bunlar, şirk koşmaksızın Allah’a ihlâsla yönelmek, namazı kılmak ve yalnızca Allah’a ibadet etmek, gizli ve açık bütün hallerimizde takvaya uygun hareket etmek. Kıyamet gününde huzurunda top­lanıp haşrolunacağınız Yüce Allah’tır ve dönüş yalnızca O’nadır. Amelleriniz­den dolayı sizleri hesaba çekecek, amellerinizin karşılığını verecektir. O bakım­dan O’ndan başkasına ibadet etmenin akılla, hikmetle, menfaatle en ufak bir ilgisi olamaz.

Gökleri, yeri ve onlarda bulunanları yaratan, onlara malik olan, işlerini düzenleyip yöneten Allah’tır. O hak, adalet ve hikmet esasları üzere yaratır: “Biz gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık. Biz on­ları ancak hak ile yarattık.” (Duhân, 44/38-39); “Rabbimiz, bunu (hiç bir şeyi) boş yere yaratmadın.” (Al-i İmran, 3/191).

O’nun sözü, yani verdiği hüküm ve kazası hakkın kendisidir. O kıyamet gününde bir şeye “ol” dedi mi, hemen oluverir. O’nun emrinin yerine gelmesi bir göz açıp kapamak kadar bir zamanda veya ondan da daha kısa bir sürede­dir. “Diyeceği gün” buyruğu “ondan korkun” buyruğuna atfedilmiştir. Bu, O’nun “ol” deyip de olacağı günden korkun, takdirindedir. Ya da, “Gökleri ve yeri hak ile yaratandır” buyruğuna atfedilmiş olup “ol diyeceği gün her şey oluverir” di­yeceği günü yaratandır, takdirindedir.

Yüce Allah’ın tekvinî emri olan “ol” ile teklifi emirleri arasında bir fark yoktur: “Bilin ki yaratmak da emretmek de yalnız O’nun hakkıdır.” (A’râf, 7/54). Kimin tekvinî emri itaat olunan bir emir ise, teklifi emrine de aynı şekilde ita­at etmek icap eder. Çünkü yaratmak da haktır, emretmek de haktır.

Mülkünde eksiksiz tasarruf ve mutlak mülkiyet Allah’ındır. Yüce Allah’ın, “Sözü haktır… Mülk yalnız O’nundur” buyruğu “âlemlerin Rabbi” nin iki sıfatı olması bakımından cerre mahallinde iki cümledir.

Sûr’a üfürüleceği günde göklerde ve yerde bulunan herkes (ölüm dolayısıy­la) baygın düşecektir. Sûr’a üfleyecek meleğin kendisi dahi ölecektir. Sonra ona ikinci defa üfleyecektir. Bu sefer herkes kalkıp etrafına bakacaktır. Yani kendi­lerine ne yapılacağını bekleyecek, gözetleyecektir. Birinci üfürüş canlıların ölü­mü, ikinci üfürüş ise öldükten sonra diriliş ve mahşerde toplanmak içindir.

Yüce Allah’ın, “Sûr’a üfürüleceği günde” buyruğu ya “O’nun ol diyeceği gün her şey oluverir. (İşte o gün) Sûr’a üfürüleceği gündür.” şeklindedir ya da bedel­dir yahut da Yüce Allah’ın, “mülk yalnız O’nundur” buyruğunun zarfıdır (yani o günde mülk yalnızca O’nundur, anlamındadır). Yüce Alah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: “Bu gün mülk kimindir, bir, tek ve Kahhâr olan Allah’ındır.” (Mü’min, 40/16). Yani mahşerde Sûr’a üfürülüp kabirlerden çıkılacağı günde mülk yalnızca Yüce Allah’a aittir.

Sûr’dan maksat ise, sahih haberlerde belirtilendir. Ahmed, Abdullah b. Amr’dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Bedevi Arabın birisi, “Ey Allah’ın rasulü sûr nedir?” diye sormuş, Resulullah (s.a.)da, “İçine üfürülen bir boynuz­dur” buyurmuştur. Müslim, Resulullah (s.a.)’tan şöyle buyurduğunu rivayet et­mektedir: “Şüphesiz İsrafil sûr’u alıp ağzına dayamış, alnını eğip üflemek üze­re ne zaman emrolunacağını gözlemektedir.” İbni Mes’ud da .der ki: “Sûr içine üflenecek boynuz şeklinde bir şeydir.”

Sûr ile ilgili hadis-i şerifte belirtildiği gibi üç tane nefha vardır. Ebu Hu-reyre’den şöyle dediği rivayet edilmektedir: “Sûr’a üç defa üfürülecektir. Birinci üfürüş feza (korku ve dehşet) nefhası, ikincisi baygın (ölü) düşme nefhası, üçüncü ise âlemlerin Rabbi huzuruna kalkma nefhasıdır.”[45]

Yüce Allah’ın sıfatlarından bazısı da şöyledir: O gaybı (yani bizim için gö­rülmeyeni) ve açıkta olanı (gördüğümüz maddi âlemi) bilendir. İbni Abbas’tan rivayete göre gayb ile şehadetten (görülen ve görülmeyenden) kasıt, gizli ve açık olandır. Yüce Allah yarattıklarını hikmet üzere yaratandır. O hikmetli ve maslahatı olmayan hiç bir şeyi yapmaz ve onu kulları için uyulması gereken haline getirmez. Kullarının gizlediklerini, niyetlerini, kalplerinde olanları, söyledikleri sözleri bilen, durumlarından bütün ayrıntılarıyla haberdar olan­dır.

Yüce Allah gökleri ve yeri yaratan, tekvini ve teklifi buyrukları hak olan, dünyada ve yaratıkların haşredileceği günde mülkiyet ve egemenlik yalnız kendisinin olan, gizliyi ve açığı bilen, her şeyi yerli yerinde yapan, hikmeti son­suz, bütün gizlilikleriyle onlardan haberdar olduğuna ve bu sıfatlara sahip bu­lunduğuna göre, evet Yüce Allah madem ki bu sıfatlara sahiptir, ibadete lâyık olan da O’dur. Aklı başında herhangi bir kimsenin O’nun dışında herhangi bir şeye dua ya da ibadet etmemesi gerekir: “Allah ile beraber kimseye dua (ibadet) etme.” (Cinn, 72/18); “Hayır, yalnız O’na dua edersiniz. O da dilerse dua ettiği­niz şeyi açar…” (En’am, 6/41) [46]

İbrahim (A.S.) İle Âzer Arasındaki Tartışma Ve Şirkin Terk Ediliş Sebebi

74- Hani İbrahim babası Âzer’e: “Sen putları ilâh mı ediniyorsun? Gerçekten ben seni ve kavmini apaçık bir sapık­lık içinde görüyorum” demişti.

75- Biz İbrahim’e göklerin ve yerin mülkünü -kesin bilgiye varanlardan ol­ması için- öylece gösteriyorduk

76- Gece onu bürüyüp örtünce bir yıl­dız gördü, “Benim Rabbim bu (mu)” demişti, fakat o kaybolup gidince: “Ben öyle kaybolup gidenleri sevmem” dedi.

77- Sonra ay’ı doğarken görünce de: “Benim Rabbim bu (mu)” demişti. Fa­kat o da kaybolunca, “Eğer Rabbim ba­na hidayet etmezse andolsun, ben sa­pıklardan olurum” dedi.

78- Sonra güneşi doğarken görünce “Rabbim bu (mu) yoksa, bu daha bü­yük” demişti. O da batınca: “Ey kav­mim, ben sizin ortak koştuğunuz şey­lerden tamamen uzağım” dedi.

79- Şüphesiz ki ben yüzümü gökleri ve yeri yaratana Hanîf olarak yönelttim ve ben müşriklerden değilim.

Açıklaması

Ey Muhammedi İbrahim’in babası Azer’e, “Sen bir takım putları ilâhlar edinip Allah’tan başka onlara ibadet eder misin? Halbuki seni de onları da ya­ratan Allah’tır. O halde ibadete lâyık olan O’dur, onlar değildir” dediğini hatır­lat.

İbni Kesîr, Hz. İbrahim’in babasının adının Âzer olduğu görüşünün doğru olduğunu belirtir.

Hz. İbrahim, babasına şöyle demişti: Ben seni ve bu putlara tapan senin kavmini yani senin yolunu izleyen, senin gittiğin yoldan giden bu kavmi apaçık bir sapıklık içerisinde görüyorum. Onların şaşkın olduklarını, izlemeleri gere­ken dosdoğru yolu bulamadıklarını görüyorum. Onlar dosdoğru yolda gidecek yerde şaşkınlık ve bilgisizlik içerisindedirler. Bilgisizlik ve cahillik içerisinde yüzdüğünüz, aklı selim sahibi olan herkes tarafından açıkça görülebilmektedir. Hem önce kendi ellerinizle yonttuğunuz sonra da tapınıp kutsadığınız taş, ağaç veya maden putlara ibadet etmenizden daha açık bir sapıklık olabilir mi? Nite­kim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Siz elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapı­yorsunuz? Halbuki sizi de, yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır.” (Sâffât, 37/95-96). Bir defa sizler şeref itibariyle puttan daha yükseksiniz. Sizin mevki-niz daha üstündür. Sizler akıl sahibisiniz. Putlar ise cansız ve sağırdır, akılları yoktur, kendilerine gelecek bir zararı dahi def edemezler. Bütün bunları görmeyerek kalkıp onları tapınılan ilâhlar mı edineceksiniz?!

“Apaçık sapıklık” ifadesinin anlamı Yüce Allah’ın peygamberi Muhammed (s.a.)’e şu buyruğunda belirttiği gibi doğru yoldan sapmak demektir: “Ve o seni yolunu şaşırmış buldu da, doğru yola iletti.” (Duhâ, 93/7).

Hz. İbrahim’e babasının ve kavminin putlara ve heykellere tapmak şeklin­deki sapıklıklarını gösterdiğimiz gibi, ona ardı arkasına göklerin ve yerin mele-kûtunu da gösterdik. Yani onların harikulade nizam ve son derece üstün yarat­ma ve sanatlarıyla onların yaratılışlarını gösterdik. Böylelikle o kâinatın gizli­liklerine, yerdeki sırlarına muttali oldu. Ta ki bunu bizim birliğimize, kudretimizin büyüklüğüne, ilmimizin genişliğine delil olarak görsün: “Allah’ın her şeyi sapasağlam yapan yaratmasına (bak!)” (Nemi, 27/88).

İşte biz böylece İbrahim’e bunları öğretiyor, gösteriyor ve bu konuda ona başarı ihsan ediyoruz. Kalbine verdiğimiz genişlik ve doğru bakış açısı sayesin­de onu hakka iletiyoruz. Delil gösterme yolunu ortaya koyuyoruz. Ta ki bunun­la o put, güneş, yıldız, ay gibi herhangi bir şeyin hiç bir şekilde ilâh olmasının doğru olamayacağını kesinlikle ve tam anlamıyla bilip anlayanlardan olsun. Çünkü bunların sonradan yaratıldıklarına (hadis olduklarına) ve bunları var eden bir yaratıcının meydana getiren bir yaratıcının doğuşlarını, batışlarını, değiştirmelerini, akıp gitmelerini ve sair hallerini düzenleyen bir müdebbir ol­duğuna dair deliller gayet açıktır. Bunları İbrahim’e gösteriyorduk ki, bu ayet­ler ulûhiyet ve rubûbiyete olduğu gibi, sapık müşriklere karşı da bir delil ol­sun. Yakîn (kesin bilgi), düşünme sebebiyle şüphenin giderilmesinden sonra or­taya çıkan kesin bilgi demektir.

Daha sonra Yüce Allah, Hz. İbrahim’in gördüğü o göklerin ve yerin mele-kûtunu şöylece açıklamaktadır: “Gece onu bürüyüp örtünce bir yıldız gördü.” Yani gecenin karanlığı basınca İbrahim, diğer yıldızlardan aydınlığı ve parlak­lığı ile oldukça farkla büyük bir yıldız gördü. Onun gördüğü bu yıldızın Venüs ya da Jüpiter olduğu söylenmiştir. O şöyle dedi: “Bu, benim Rabbimdir.” Yani o bu sözleri kavmine karşı tartışma ve delil getirme sadedinde söyledi. Bunları onların yaptıklarını reddetmek ve onlara karşı delil getirmek için bir hazırlık olsun diye söylemişti. Önce onlara kanaatlerini kendileriyle paylaştığı vehmini verdi, sonra da aklî ve hissî delillerle onların bu iddialarını çürüttü.

Bu yıldız batınca Hz. İbrahim şöyle dedi: “Bu bir ilâh olamaz. Ben zaten kaybolup gizlenenleri de sevmem.” Çünkü mutlak ilâhın kâinat üzerinde tartı­şılmaz bir egemenliği vardır. O her şeyi işiten, her şeyi görüp gözetendir. Asla kaybolmaz ve asla hiç bir hususta yanılmaz. İlâh denilen şey, nasıl kaybolup gizlenir ki? Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ne diye işitmeyen, görmeyen ve sana hiç bir faydası olmayan şeye itaat edersin?” (Meryem, 19/42).

İşte bu, Hz. İbrahim’in yıldızlara tapmak hususunda kavminin bilgisizliği­ne bir göndermesidir. Katâde der ki: O, Rabbinin zeval bulmadığını ve ebedî ol­duğunu bilmişti.

İbrahim (a.s.) yıldızın ulûhiyetinin tutarsızlığını ortaya koyduktan sonra, daha çok ışık veren ayın ilâhlığının tutarsızlığını ortaya koymaya yöneldi. O aj^ı, ışığıyla her tarafı kuşatmış haliyle doğarken görünce, “Bu benim Rabbim­dir” dedi. Fakat o da bir önceki gecede yıldızın battığı gibi batınca, kavmine işittirecek bir şekilde “Bu da aynı şekilde ilâh değildir” dedi. Andolsun ki eğer Rabbim bana hidayet vermeyip tevhidi ve hakkı bulma hususunda bana yar­dım etmeyecek olursa, hiç şüphesiz yollarını şaşıran, hidayet bulamayan, Al­lah’tan başkasına tapınan sapıklardan olurum. Bu, aynı zamanda açıkça ifade­ye yakın bir tarzda kavminin sapıklığını ortaya koymakta, onların ve ay^ ilâh edinen kimsenin de aynı şekilde sapık olduğuna dikkatlerini çekmekte ve doğ­ru akide bilgisinin ilâhî vahye bağlı olduğuna işaret etmektedir. Daha sonra üçüncü defada kavminin koştuğu şirkten uzak olduğunu açıkça söylediğini gö­rüyoruz.

Hz. İbrahim güneşi doğarken görünce -ki o gördüğümüz yıldızların en bü­yüğü, faydası en kapsamlı ve en aydınlık olanıdır- şöyle dedi: “İşte bu benim Rabbimdir. Çünkü bu öbür yıldızlardan da aydan da daha büyüktür, ışığı ve aydınlığı daha fazladır; o bakımdan bunun Rab olması daha bir yerindedir.”

Fakat güneş de diğerlerinin battığı gibi batınca Hz. İbrahim akidesini açıkça ortaya koydu ve kavminin şirkinden uzak olduğunu şu sözleriyle ifade etti: “Ben yıldızlara ibadet etmekten ve onlara sevgi beslemekten uzağım. Ben ibadetimde gökleri ve yeri, şu gördüğünüz yıldızları yaratana yöneliyorum. Sa­pıklıktan uzak hak ve dosdoğru din olan tevhid dinine yöneliyorum. Ben Allah ile birlikte başka bir ilâh edinen müşrikler arasında yer almam. Ben bu eşyayı yaratan, her şeyin mülk ve hakimiyetini elinde bulundurup onları çekip çevi­ren, her şeyin yaratıcısı, Rabbi, mutlak maliki ve ilâhı olan Yüce Yaratıcıya ibadet ediyorum.” Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz rabbi-niz gökleri ve yeri altı günde yaratan Allah’tır. Sonra Arş’ı istiva etti. Kendisini durmadan kovalayan gündüze geceyi O bürüyüp örtüyor. Güneş’i, Ay’ı ve yıldız­ları emri ile müsahhar kılan O’dur. İyi bilin ki yaratmak da emretmek de O’nundur. Alemlerin rabbi olan Allah’ın şanı ne yücedir7’%A’raf, 7/54).

Geçen bu açıklamalardan açıkça anlaşıldığına göre Hz. İbrahim’in kavmi, putları Rab değil ilâh kabul ediyorlar, yıldızlan ise hem Rab, hem de ilâh edini­yorlardı. İlâh’tan kasıt mabud, yani kendisine ibadet edilen’i rabden kasıt ise efendi, malik, besleyip büyüten, işleri çekip çeviren ve tasarrufta bulunandır. İbadet ise dua ve tazim ile mahlûkatı yaratana yönelmektir. Gerçekte ise mah-lûkatın Allah’tan başka ilâhı da rabbi de yoktur.

Hz. İbrahim’in takındığı tavır, kendisini mümin olmayan birisi gibi göste­ren ve son derece çarpıcı bir üslûpla tartışan, bu tartışmasını örneklerle ispat­layan kişinin tavrıydı. Gerçekte Hz. İbrahim ilâhtık ve rablik makamını tespit etmek için tetkik eden bir kimse durumunda değildi. Çünkü Yüce Allah Hz. İb­rahim hakkında şunları söylemektedir: “Andolsun ki biz İbrahim’e daha önce­den doğru yolu bulmak için imkân vermiştik. Biz onu biliyorduk. O zaman ba­basına ve kavmine şöyle demişti: Bu heykeller nedir ki onlara ibadet edip dur­maktasınız?” (Enbiyâ, 21/51-52); “Gerçekten İbrahim (başlı başına) bir ümmet­ti. Allah’a itaatkâr, hanîf bir Müslümandı. O (asla) müşriklerden olmamıştır. O nimetlerine şükredendi. Onu beğenip seçmiş, kendisini dosdoğru bir yola ilet­mişti. Biz ona dünyada bir güzellik de verdik ve şüphesiz ki o, ahirette de mut­laka salihlerdendir. Sonra biz sana, hanîf bir Müslüman olarak İbrahim’in di­nine uy, o, müşriklerden olmadı, diye vahyettik.” (Nahl, 16/120-123); “De ki: Şüphesiz Rabbim beni dosdoğru bir yola, dimdik ayakta duran bir dine, rnu-vahhid olan İbrahim’in dinine iletti. O, müşriklerden olmadı.” (En’âm/161).

Buharî ve Müslim’de de Ebu Hureyre yoluyla Resulullah (s.a.)’ın şöyle bu­yurduğu rivayet edilmektedir: “Her doğan fıtrat üzere doğar.” Müslim’in Sa-hih’inde ise Iyâd b. Hammâd yoluyla Resulullah (s.a.)’ın şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir: “Allah buyurdu ki, şüphesiz ben kullarımı hanîfler olarak ya­rattım.” Yine Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’inde şöyle buyurmaktadır: “İnsanların üzerinde yaratıldığı Allah’ın fıtratına (yönelin)! Allah’ın yaratışında değiştirme yoktur.” (Rûm, 30/30). Yine Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Hani Rabbin Ademoğullarının sırtlarından zürriyetlerini almış, onları kendi­lerine karşı şahit tutup, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye buyurmuştu. Onlar da “Evet şahit olduk” demişlerdi.” (A’râf, 7/172).

Eğer bu, sair insanlar hakkında böyle ise, Yüce Allah’ın tek başına bir üm­met, Allah’a yönelen hanîf bir Müslüman ve asla müşriklerden olmayan İbra­him Halîl, böyle bir konumda, araştıran bir kişi nasıl olabilir ki? Aksine o, Resulullah (s.a.)’tan sonra hiç şüphesiz ve tereddütsüz olarak selim fıtrat ve dosdoğru karaktere herkesten daha lâyık bir kimsedir.

Bu durnumuyla onun, kavminin içinde bulunduğu şirki tetkik eden değil de kavmine karşı tartışan bir kimse olduğunu destekleyen hususlardan bir ta­nesi de ileride gelecek olan “Kavmi onunla tartışmaya kalkıştı…” (ayet, 81) buyruğudur.[47]

Hz. İbrahim İle Kavmi Arasındaki Tartışma

80- Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O dedi ki: “Bana hidayet ver­mişken Allah hakkında benimle hala tartışıyor musunuz? Ben O’na ortak koştuğunuz şeylerden korkmam. Me­ğer ki Rabbim bir şeyi dilemiş olsun. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır, hala düşünüp öğüt almayacak mısınız?

81- Allah’ın hakkında delil indirmediği bir şeyi siz O’na ortak koştuğunuz hal­de korkmuyorsunuz da ben sizin ortak koştuklarınızdan nasıl korkarım. Şim­di gerçekten biliyorsanız (söyleyin): İki gruptan hangisi emin olmaya daha lâyıktır?

82- İman edenler, imanlarına da zulüm karıştırmayanlar işte emin olmak (hakkı) onlarındır. Onlar doğru yolu da bulmuşlardır.

83- İşte bu, İbrahim’e kavmine karşı verdiğimiz hüccetimizdi. Biz dilediği­mizi derece derece yükseltiriz. Şüphe yok ki Rabbin Alîm’dir, Hakimdir.

Nüzul Sebebi

“İman edenler…” mealindeki 82. ayet-i kerimenin nüzulü ile ilgili olarak İbni Ebî Hatim, Bekr b. Savâde’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Düş­manlardan birisi Müslümanlara hamle yaptı, bir Müslümanı öldürdü. Daha sonra bir hamle daha yaptı, bir diğerini öldürdü, sonra şöyle dedi: Peki bundan sonra Müslüman olmamın bana bir faydası olacak mı? Resulullah (s.a.), “Evet” deyince atını mahmuzlayarak Müslümanların arasına girdi, sonra (önceki) ar­kadaşlarına bir hamle yaptı, bir kişi öldürdü, sonra bir diğerini, bir diğerini öl­dürdü, daha sonra kendisi öldürüldü. Bekr b. Savâde der ki: Onlar (ashab) şu, “İman edenler, imanlarına da zulüm karıştırmayanlar…” ayet-i kerimesinin onun hakkında nazil olduğu görüşündeydiler. [48]

Açıklaması

Kavmi Hz. İbrahim’le tevhid ilkesi hakkında tartışmaya koyuldu. Hz. İb­rahim tevhidi onlara fikrî düzeylerine göre anlayabilecekleri şekilde kesin de­lillerle ispat edip yalnızca Allah’a ibadetin zorunluluğunu ortaya koyunca bu sefer şirkleri hakkındaki şüphelerini açıklayarak onunla tartıştılar ve şöyle de­diler: Tanrıların çokluğu Alah’a imana aykırı değildir. Çünkü bunlar Allah nez-dinde şefaatçilerdir. Böylelikle onlar atalarını taklide ve benzeri hususlara sıkı sıkıya yapıştılar. Yüce Allah şu buyruğu ile onlara verilen cevabı zikretmekte­dir: “O dedi ki: Bana hidayet vermişken Allah hakkında benimle halen tartışı­yor musunuz…” Yani Allah’ın emri ve başka ilâh olmadığı hususunda benimle nasıl tartışırsınız? Halbuki Yüce Allah bana hakkı göstermiş, beni hakka ilet­miş bulunuyor. Ben O’ndan gelen apaçık bir delile sahip bulunuyorum. Nasıl olur da şirk koşmanız ve elinizde hiç bir delil bulunmadığı halde geçmişlerinizi taklit etmeniz hususlarında, ortaya attığınız iddialarınıza ve sapıklıklarınıza iltifat edebilirim?

Sizin izlediğiniz yolun batıl olduğunun delillerinden birisi de şudur: Ta­pındığınız bu tanrılar hiç bir şeyi etkileyemezler. Ben onlardan korkmuyorum, çekinmiyorum, onlara aldırmıyorum. Çünkü bu putların hiç bir zararı, hiç bir faydası yoktur. İşitmezler, görmezler, başkalarına yardımcı olamazlar, şefaatçi­likleri de yoktur. Eğer bunların yapabilecekleri bir şey varsa haydi onlar aracı­lığıyla bana istediğiniz kötülüğü yapın ve bana mühlet de vermeyin. Aksine bu konuda elinizi olabildiğince çabuk tutun.

Ben Allah’a ortak koştuğunuz şeylerden asla korkmam. Şu kadar var ki, Rabbim’in hoş olmayan bir şeyin bana gelip çatmasını dilemiş olması müstes­na. O’nun dilediği kaçınılmaz olarak gerçekleşir. Zira Yüce Allah’tan başka fay­da ve zarar verme gücüne sahip kimse yoktur, her şeye gücü yeten O’dur.

Daha sonra Yüce Allah bundan önceki buyrukların gerekçesini, “Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır” ayetiyle göstermektedir. Yani O’nun bilgisi bütün eş­yayı kuşatmaktadır. Hiç bir gizli şey O’na gizli değildir. Rabbim belki de bu putları bir kenara itip onları parçalamaya davet ettiğim için (sizin aracılığınız­la ve buna gazabınız dolayısıyle -Çeviren.-) hoşa gitmeyen bir durumla beni karşı karşıya bırakabilir.

Siz niçin bu hususu ve benim size açıkladığım diğer hususları düşünüp de iman etmezsiniz? Yani bu putların batıl olduğu üzerinde ibretle düşünüp onla­ra tapınmaktan vazgeçmeyecek misiniz? Bu, Hud (s.a)’un kavmi olan Âd’e karşı gösterdiği şu delilleri andırmaktadır: “Dediler ki: Ey Hud, sen bize apa­çık bir delil getirmedin. Biz de senin sözüne binaen tanrılarımızı terk edecek değiliz. Biz sana inananlar da değiliz. Biz ancak şunu söyleriz: Bazı ilâhları­mız seni fena çarpmış. Dedi ki: Ben gerçekten Allah’ı şahit tutuyorum, siz de şahit olun ki, ben sizin Allah’ı bırakıp da O’na ortak tuttuğunuz şeylerden uza­ğım. Artık hepiniz hakkımda istediğiniz tuzağı kurun, bundan sonra da bana bir süre tanımayın. Şüphesiz ki ben, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah’a tevekkül ettim. Yeryüzünde ne kadar canlı varsa hepsinin alnından (perçeminden) tutan O’dur. Benim Rabbim gerçekten doğru bir yol üzeredir.” (Hud, 11/53-56)

Sizler, sizi yaratan Allah’a vahiy ile olsun, aklî olsun hakkında herhangi bir delil indirmemiş bulunduğu şeyleri Allah’a ortak koşmaktan korkmadığmız halde, ben sizin Allah’tan başka tapındığınız putlardan nasıl korkarım? Sizin bu yaptıklarınızın yaratmada, kâinatı yönetmede ortak yahut da aracı ve şefa­atçi olduklarına dair ispatlayıcı hiç bir deliliniz yoktur. Aklî ve naklî deliller Yüce allah’ın bir tek ve Samed olduğunu göstermektedir. Asıl akibetinden kor­kulması gereken şey, buna rağmen hâlâ şirk koşmanız ve bu konuda hak yolu izleme imkânını kaybetmenizdir.

“Nasıl” sorusunda inkâr anlamı vardır. O, onların -kendileri Allah’tan korkmuyorken- kendisini putlarla korkutmalarını inkâr ve red etmektedir. Ya­ni sizler gücü her şeye yeten Allah’tan korkmazken ben nasıl olur da cansız bir varlıktan korkarım? İbni Abbas ve başkaları ayette geçen “Bir delil-sultan” ifadesini hüccet diye açıklamışlardır. Yani onu ispatlayacak bir delil yokken de­mektir. Yüce Allah’ın şu buyruklarında olduğu gibi: “Yoksa onların, Allah’ın izin vermediği şeyleri dinden kendilerine şeriat yapan ortakları mı vardır?” (Şûra, 42/21); “Bunlar, Allah haklarında hiç bir delil indirmediği halde ancak-sizin ve atalarınızın taktığı bir takım isimlerdir.” (Necm, 53/23).

Gerçek bu olduğuna göre, iki kesimden hangisi kıyamet gününde Allah’ın azabından yana güvenlik altında olmaya, akidesi dolayısıyla dünyada güvenlik duymaya ve korkmamaya daha lâyıktır? Muvahhidler kesimi mi, müşrikler ke­simi mi? İki kesimden hangisinin tutumu doğrudur? Zarar ve faydayı elinde bulundurana ibadet edenler mi, yoksa ellerinde bir delil bulunmaksızın faydası ve zararı da olmayan şeylere ibadet edenler mi? Burada, “Bizden hangimiz gü­ven duymaya daha lâyıktır?” ifadesiyle yetinilmeyerek açıkça iki kesimden söz edilmesi böyle bir cevabın, her bir muvahhid ve müşrik hakkında genel olduğu­nu, yalnızca Hz. İbrahim’in muhataplarına has olmadığını belirtmek içindir. Bu ifadenin genel olması, onların hakka kulak verip dinlemekten nefret ederek uzaklaşmamaları için açıktan açığa hatalı olduklarını bildirmeyerek inada sap­mamalarını önlemek içindir.

“Eğer biliyorsanız…” Yani eğer sizler bu hususa dair bilgi ve basiret sahibi iseniz, haydi onu bana bildiriniz. Bu da onları hakkı itiraf etmeye yönelten bir üslûptur.

Daha sonra Yüce Allah güvenlik duymaya kimin daha lâyık ve hak sahibi olduğunu şöylece bildirmektedir: “İman edenler, imanlarına da zulüm karıştır­mayanlar…” Yani Allah’ın varlığını ve birliğini tasdik edenler, O’na hiç bir şeyi ortak koşmaksızm yalnızca ve ihlâsla Allah’a ibadet edenler, imanlarına kendilerini fasıklığa götürecek bir masiyet bulaştırmayanlar, işte onlar kıyamet gü­nünde güven altında olacaklardır.

Ahmed, Buharî, Müslim ve Tirmizî, Abdullah b. Mes’ud’dan şöyle dediğini rivayet ettiler: “İmanlarına zulüm karıştırmayanlar…” ayeti nazil olunca, Hz. Peygamberin ashabı şöyle sordu: “Bizden kendisine zulmetmeyen kim vardır ki?” Bunun üzerine, “Şüphesiz şirk büyük bir zulümdür.” (Lokman, 31/13) ayeti nazil oldu. Bu Buharî’nin rivayetidir. İmam Ahmed’in rivayeti ise şöyledir: Şu, “İman edenler imanlarına da zulüm karıştırmayanlar…” ayeti nazil olunca, bu insanlara ağır geldi ve şöyle dediler: Ey Allah’ın rasulü, nefsine hangimiz zul­metmiyor ki? Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Burada kastedilen sizin anladığı­nız değildir. Sizler o salih kulun şu: “Oğulcuğum Allah’a ortak koşma. Çünkü muhakkak şirk büyük bir zulümdür.” (Lokman, 31/13) söylediklerini duymadı­nız mı?” Görüleceği gibi burada kastedilen, şirkin kendisidir.

İşte İbrahim (a.s.)’in Yüce Allah’ın, “Gece onu bürüyüp örtünce…” buyru­ğundan itibaren “Onlar doğru yolu da bulmuşlardır” buyruğuna kadar anlatı­lanlar, İbrahim (a.s.)’in kavmine karşı getirdiği güçlü delilleri anlatmaktadır. Bir bakıma Yüce Allah şöyle demektedir: “İbrahim’i bu delilleri gösterme yolu­na ilettik, kavmini ikna etmesi için bu konuda ona başarı ihsan ettik.” Bu, iman ve küfrün ancak Yüce Allah’ın yaratmasıyla husule geleceğini göstermek­tedir.

Şüphesiz ki biz kullarımızdan dilediğimiz kimseyi dünyada ilim ve hikmet bakımından başkalarının ulaşamadığı derecelere yükseltiriz. Söz konusu dere­celer ise iman, ilim, hikmet, tevhid ve nübüvvet basamaklarıdır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “İşte biz o peygamberlerden kimini kimine üstün kıldık. Onlardan kimisiyle Allah söyleşmiş, kimisini de derecelerle yükseltmiş­tir.” (Bakara, 2/253). Ahirette ise cennette sevap itibariyle derece derece yük­seltiriz. Ayet-i kerimeden maksat da şudur: Yüce Allah Hz. İbrahim’in derece­lerini -kendisine vermiş olduğunu delil getirme gücü dolayısıyla- yükseltmiştir.

Şüphesiz Rabbin sözünde, fiilinde ve işinde hikmeti sonsuz olandır, yani Hakimdir; yarattıklarının her halini bilendir, yani Alimdir. Kendilerine karşı delil ve belgeler ortaya konulmuş olsa dahi, kime hidayet vereceğini ve kimi saptıracağını bilendir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Muhakkak aleyhlerine Rabbinin sözü hak olmuş bulunanlar iman etmezler. Onlara bütün ayetler gelse de acıklı azabı görecekleri ana kadar (inanmazlar)” (Yunus, 10/96-97). Allah hikmet ve ilminin gereği ile -yoksa arzu gereği ve rastgele değil- dile­diğini derece derece yükseltir. Çünkü Allah’ın fiilleri boş ve batıl olmaktan mü­nezzehtir.

Dikkat edilecek olursa Yüce Allah’ı bilip tanımak en mükemmel ve en sağ­lıklı şekilde ancak vahiy yoluyla mümkün olur. Peygamberlerin vahiy bilgisi ise nazarî (aklî) değil, bedihîdir, yani (apaçık bir gerçek) şeklindedir. Yüce Al­lah onlara gerek duydukları aklî ve naklî bütün delilleri öğretmiş bulunmakta­dır. [49]

Peygamberlerin Atası İbrahim İle Peygamberlerin Risaletlerinin Özellikleri Ve Onların Hidayetine Uyma Gereği

84- Biz ona İshâk ile Yakub’u bağışla­dık. Her birine hidayet verdik. Daha önceden Nuh’a da hidayet verdik. Zür-riyetinden Davud’a, Süleyman’a, Ey-yub’a, Yusuf a, Musa’ya ve Harun’a da. Biz iyi hareket edenleri işte böyle mü­kâfatlandırırız.

85- Zekeriya’ya, Yahya’ya, İlyas’a da. Onların hepsi salihlerdendi.

86- İsmail’e, el-Yesa’ya, Yunus’a ve Lût’a da. Her birini âlemlere üstün kıl­dık.

87- Onların babalarından, zürriyetle-rinden ve kardeşlerinden bazılarını da (hidayete ilettik) ve onları seçtik. On­ları doğru bir yola da götürdük.

88- Bu Allah’ın hidayetidir ki O bunun­la kullarından kimi dilerse hidayete iletir. Eğer şirk koşsalardı, işledikleri her halde boşa giderdi.

89- Onlar kendilerine kitap, hikmet ve nebilik verdiklerimizdir. Şimdi bunlar inkâr ederlerse yerine onu inkâr etme­yen bir kavmi ona vekil kılarız.

90- Onlar Allah’ın hidayete ilettiği kim­selerdir. O halde sen de onların hida­yetlerine uy! De ki: “Ben buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Bu âlem­lere öğütten başka bir şey değildir.”

Açıklaması

Yüce Allah peygamberi İbrahim (a.s.)’e, yaşı ilerlediği için kendisi ve ha­nımı Sâre çocuk sahibi olmaktan ümid kesmiş oldukları halde ona lütufta bu­lunarak İshâk’ı bağışladı. Melekler Lût kavmine azap üzere giderken, onun yanına gelerek her ikisine İshâk’ın doğacağı müjdesini verdiler. Hanımı bu iş­ten hayrete düştü ve şöyle dedi: “Vay! Kendim yaşlanmış bir kadın ve şu eşim de bir ihtiyar iken ben mi doğuracakmışım? Bu gerçekten pek şaşılacak bir şey­dir. Dediler ki: Allah’ın işine mi hayret ediyorsun ey Ehl-i Beyt, Allah’ın rah­met ve bereketi sizin üzerinizedir. Şüphe yok ki O Hamîd’dir, Mecîd’dir.” (Hûd, 11/72-73)

Aynı şekilde onlara Hz. İshak’m peygamber olacağını, onun soyunun zürri-yetinin devam edip gideceğini de -Yüce Allah’ın şu buyruğunda ifade edildiği gibi- müjdelediler: “Ve biz ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshâk’ı müjdeledik.” (Sâffât, 37/112). Böylesi, müjdenin en mükemmeli ve nimetin en büyüğüdür. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Biz ona İshâk’ı, İshak’m ardın­dan da Ya’kub’u müjdeledik.” (Hûd, 11/71)

Bu ise kavmini terk edip onlardan uzaklaşınca, ülkesinden yeryüzünde Al­lah’a ibadet etmek üzere hicret edip uzaklaştığında Hz. İbrahim’e verilen bir mükâfattı. Yüce Allah kavmi ve aşireti yerine sulbünden ve dini üzere gelecek salih nesiller verdi. Ta ki gözleri onunla aydın olsun. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onları ve Allah’tan başka taptıklarını terk edip uzaklaşınca, biz de ona İshak’ı ve Yakub’u bağışladık ve onların her birini peygamber kıl­dık.” (Meryem, 19/49). Burada da şöyle buyurmaktadır: “Biz ona İshak ile Yakub’u bağışladık; her birine hidayet verdik.” Yani biz ona İshak ve Ya’kub’u salih iki evlat ve peygamber olarak bağışladık. İbrahim’i peygamberlik, hikmet ve susturucu delili bulup ortaya koyma kabiliyetini vermek suretiyle hidayete ilettiğimiz gibi, onların her birini de hidayete ilettik.

Hz. İsmail anümaksızın Hz. İshak’tan söz edilmesi, yüce Allah’ın onu ken­dinden bir ayet (mucize) olmak üzere yaşının ilerlemiş olmasından, hanımının da kısırlığından sonra bağışlamış olması dolayısıyladır. Allah Hz. İshak’ı ona imanının, ihsanının, eksiksiz teslimiyetinin ve ihlâsınm karşılığı olmak üzere bağışlamıştır. Yüce Allah Hz. İbrahim (a.s.)’e oğlu İshak’ı, ileri yaşına rağmen, başka hiç bir çocuğu yokken oğlu İsmail’i kesmekle denenmesinden sonra ver­miştir. İşte iyilik yapanlar bu şekilde mükâfat görürler. Hz. İsmail’in anılmayıp Hz. İshak’ın anılmasının bir diğer sebebi daha vardır: Burada maksat İsrailo-ğullarının peygamberlerinin anılmasıdır. Onlar ise hepsi Hz. İshak ve Hz. Yakub’un soyundan gelenlerdir. Hz. İsmail’in sulbünden ise Muhammed (s.a.) dışında başka bir peygamber gelmemiştir.

Hz. İbrahim, Hz. Nuh’un soyundan gelir. Allah Hz. İbrahim’i hidayete ilet­tiği gibi, ondan önce atası Nuh’a da hidayet vermiştir. Ona peygamberlik ve hikmeti bağışlamıştır. Bu ise en büyük nimetlerden bir nimettir. O hem bir peygamber soyundan gelmektedir ve hem onun çocukları arasında peygamber­ler vardır. Davud, Süleyman, Eyyub, Yusuf, Musa, Harun (hepsine selâm ol­sun) onun soyundan gelmiştir. Bu gerçekten temiz ve güzel bir zürriyettir: “Hepsi birbirinden gelen bir zürriyetti…” (Âl-i İmran, 3/34).

Hz. Nuh’un söz konusu edilmesinin sebebi, az önce de geçtiği gibi Hz. İbra­him’in büyük atası oluşundandır. Bu da Yüce Allah’ın Hz. İbrahim’in usul ve fürû’unda (geçmiş atalarında ve ondan gelen soyda) olan lûtfunu ifade etmek­tedir. O ataları itibariyle kerimdir, çocukları itibariyle de çok şereflidir. Çünkü Yüce Allah, her ikisinin soyunda hem Kitabı, hem peygamberliği ihsan buyur­muştur. Nitekim şöyle buyurmaktadır: “Andolsun ki biz Nuh’u ve İbrahim’i peygamber olarak gönderdik, onların nesilleri arasında peygamberliği ve Kita-b’ı (emanet) kıldık.” (Hadîd, 57/26).

Yüce Allah aynı şekilde Hz. İbrahim’in soyundan gelenler arasında Zekeri-ya, Yahya, İsa ve İlyas’ı da peygamberlikle taltif etmiştir. Bunların her birisi sözüyle ve ameliyle salih kimselerdi. Ayet-i kerimede zamir Hz. İbrahim’e ait­tir. Çünkü kendisi dolayısıyla daha önce de söz açılan kişi odur. Hz. Nuh’a ait olması da mümkündür, çünkü zamirin kendisine döneceği en yakın kişi odur.

Yüce Allah aynı şekilde onun soyundan ve sulbünden oğlu olan Hz. Mu-hammed’in atası İsmail’i de, Yunus ve Lût’u da hidayete iletmiştir. Bunların her birisini âlemlere üstün kılmıştır.

Fakat burada açıklanması gereken bir husus vardır. Lût (a.s.) Hz. İbra­him’in soyundan değildir. O Azer”in oğlu olan kardeşi Hârân’ın oğludur. Hz. Lût’un Hz. İbrahim’in soyundan gelenler arasında olması tağlîb yoluyladır. Ni­tekim Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: “Yoksa siz ölüm Yakub’a gelip çattığı zaman orada hazır mıydınız? Hani o oğullarına, Benden sonra siz neye ibadet edeceksiniz” dediğinde onlar, “senin ilâhına ve babaların İbrahim, İsma­il ve İshak’ın bir tek olan ilâhına ibadet edeceğiz. Biz ona teslim olmuşuzdur, demişlerdi.” (Bakara, 2/133). Görüldüğü gibi Hz. İsmail Hz. Yakub’un amcası olduğu halde onun babaları araşma tağlîb yoluyla girmiştir. Nitekim Yüce Al­lah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “Meleklerin tümü hep birlikte sec­de ettiler, İblis müstesna.” (Hicr, 15/30; Sad, 38/73). Burada İblis de meleklere verilen secde emrinin muhatapları arasına girmekte ve bu emre itaat etmedi­ğinden dolayı da yerilmektedir. Çünkü İblis de meleklere benzemeye çalışıyor­du. O bakımdan onlara yapılan muameleye tabi tutuldu ve tağlîb yoluyla onlar arasına katılmış oldu. Yoksa o cinlerdendir, tabiatı itibariyle ateşten yaratıl­mıştır, melekler ise nurdan yaratılmışlardır.

Hz. İsa’nm, Hz. İbrahim’in ya da diğer görüşe göre Hz. Nuh’un soyu ara­sında anılması kızların çocuklarının, kişinin soyundan gelenler arasında yer aldığını göstermektedir. Çünkü Hz. İsa’nın nesebi Hz. İbrahim’e annesi Mer­yem yoluyla ulaşır. Çünkü Hz. İsa’nın babası yoktur. Aynı şekilde Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin’in de Hz. Fatıma’nm çocukları olmalarına rağmen Peygambe­rin soyundan gelenler arasına girmeleri böyledir. Çünkü Sahih-i Buharî’de sa­bit olduğuna göre Resulullah (s.a.) Hz. Ali’nin oğlu Hz. Hasan’a şöyle demiştir: “Şüphesiz benim bu oğlum bir seyyiddir. Umulur ki Allah onun vasıtasıyla Müslümanlardan iki büyük kesimin arasında barışı gerçekleştirir.” Böylelikle bu, Hz. Hüseyin’in (Hz. Peygamberin) oğullan arasına girdiğini göstermekte­dir.

Dikkat edilecek olursa Yüce Allah önce Nuh, İbrahim, İshak, Yakub olmak üzere dört peygamberi söz konusu etmiştir. Daha sonra onların soyundan gelen şu on dört peygamberi anmaktadır: Davut, Süleyman, Eyyub, Yusuf, Musa, Harun, Zekeriya, Yahya, İsa, İlyas, İsmail, el-Yesâ’, Yunus ve Lût. Toplam on sekiz kişidir. Buradaki sıralanışın itibara alınması söz konusu değildir, çünkü vav harfi belli bir tertibi gerektirmez.

Ayet-i kerimede Peygamberlerin şu şekilde üç kısma ayrılmalarının hik­metine gelince:

1- Davud, Süleyman, Eyyub, Yusuf, Musa ve Harun (hepsine selâm olsun). Bunlar bir arada hem nübüvvete hem risalete, hem mülk, emirlik ve yönetime sahip olan peygamberlerdir. Hz. Davud ile Hz. Süleyman iki hükümdardı. Hz. Eyyub emirdi. Hz. Yusuf vezir, yönetici ve dilediği gibi tasarrufta bulunan bir peygamberdi. Hz. Musa ve Hz. Harun hükümdar olmamakla birlikte iki yöneti­ci idiler. Kur’an-ı Kerim bunları dine hidayet mertebesinde ilerleme yoluna uy­gun olarak söz konusu etmiştir. Onların en faziletlileri Hz. Musa ve Hz. Harun, sonra Hz. Eyyub ile Hz.Yusuf, sonra da Hz. Davud ile Hz. Süleyman gelir. Yüce Allah’ın “Biz iyi hareket edenleri işte böyle mükâfatlandırırız” öuyruğunun an­lamı, dünya ve başkanlık nimetleriyle dine hidayet ve insanları doğruya iletme nimetlerini birlikte veririz, demektir.

2- Zekeriya, Yahya, İsa ve İlyas (hepsine selâm olsun). Bunlar ise ne birin­ci kısımdakiler gibi hükümdar ve yönetici, ne de ikinci kısımdakiler gibi züht sahibi kimselerdi. O bakımdan Yüce Allah onları salihler olmakla nitelendirdi.

3- İsmail, el-Yesâ, Yunus ve Lût (hepsine selâm olsun). Bunlar ise ne birin­ci kısımdakiler gibi hükümdar ve yönetici, ne de ikinci kısımdakiler gibi zahit kimselerdi. Bunların kendi çağdaşlanndaki âlemler üzerinde üstünlük ve fazi­letleri vardı. Onlardan tek herhangi bir kimse, bütün kavimden daha faziletliy­di. Onlardan iki ve daha fazla kişi bulunuyor ise, bunlar da kendi kavimlerin­den daha faziletli idi. Yine bunların biri ötekinden daha faziletli olabilir. Mese­lâ Hz. İbrahim çağdaşı olan Hz. Lût’tan, Hz. Musa kardeşi ve veziri (yardımcı­sı) olan Hz. Harun’dan, Hz. İsa teyzesinin oğlu Hz. Yahya’dan daha faziletli idi (hepsine selâm olsun).

Daha sonra Yüce Allah bu peygamberlere olan lütfunu söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: “Onların babalarından, zürriyetlerinden…” yani biz onla­rın babalarından bazılarını, zürriyetlerinden, kardeşlerinden bazılarını -hepsi­ni değil- hidayete erdirdik. Çünkü bu zürriyet ve kardeşlerinin hepsi hayra ulaştırılmış kimseler değildi. Hz. İbrahim’in babası Hz. Nuh’un oğlu gibi. Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “Andolsun ki biz Nuh’u ve İbra­him’i peygamber olarak gönderdik. Peygamberliği ve Kitabı onların soyu ara­sında bıraktık. Kimisi hidayet bulmuş (ise de) onların çoğu fasıklardı.” (Hadîd, 57/26).

Daha sonra Yüce Allah, bu peygamberleri sahip kıldığı özelliklerle nitelen­direrek şöyle buyurmaktadır: “Onları seçtik…” yani andolsun ki biz onları seç­tik ve bir çok meziyetlere sahip kıldık; onları dosdoğru yola ilettik. Bu yol ise dosdoğru bir hak dindir.

Yüce Allah’ın peygamberleri ve rasulleri hak dine sahip olma hidayeti, işte Allah’ın mutlak hidayeti ve tevfiki budur. Başkasının hidayeti kişiyi hakka gö­türemez.

Hidayet iki türlüdür: Birincisi, çalışma ve gayretle elde olunamayan Al­lah’tan gelen mutlak hidayet ki bu peygamberliktir. İşte Yüce Allah’ın peygam­berine, “Ve seni şaşkın buldu da hidayet vermedi mi?” (Duhâ, 93/7) buyruğunda işaret olunan hidayet budur. İkincisi ise ilâhî tevfikin maksadı elde etmeye yardımcı olmasıyla birlikte, çalışıp kazanmakla nail olunan hidayet.

Eğer fazilet ve derecelerinin yüksekliğine rağmen bu hidayete iletilenler Rablerine ortak koşacak olurlarsa, diğerleri gibi bunların da amellerinin ecirleri batıl olur, amelleri boşa çıkar. Bu ifadeler ise şirkin büyük bir iş ve oldukça ağır bir vebal olduğunu ifade etmektedir. Yüce Allah’ın şu buyruklarında oldu­ğu gibi: “Andolsun ki sana da senden öncekilere de “Eğer (Allah’a) ortak koşar­san hiç şüphesiz amelin boşa çıkacaktır…” diye vahyolundu.” (Zümer, 39/65). İş­te bu, bir şarttır. Şart ise böyle bir şeyin vukuunun caiz (mümkün) oluşunu ge­rektirmez. Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: “De ki: Eğer Rahman’ın çocuğu olsaydı, işte ben (O’na) ibadet edenlerin ilkiyim.” (Zuhruf, 43/84); “Eğer biz bir eğlence edinmek isteseydik -evet böyle bir şey yapacak olsaydık- andolsun ki onu kendi katımızdan edinirdik.” (Enbiyâ, 21/17); “Eğer Allah evlat edinmek isteseydi, yarattıklarından dilediğini seçerdi. Münezzehtir O. O bir ve tek, Kah-hâr olan Allah’tır.” (Zümer, 39/4).

İşte sözü geçen bu peygamberlerin risaleti (mesajı) birdir. Bu da Yüce Al­lah’ı birleme yani tevhid çağrısıdır. Bunlar kendilerine kitap (burada cins ola­rak kitap kastedilmiştir) verdiğimiz kimselerdir. Bundan kasıt da Kur’an-ı Ke-rim’de sözü geçen İbrahim ve Musa sahifeleri, Hz. Davud’un Zebur’u, Hz. Mu­sa’nın Tevrat’ı, Hz. İsa’nın İncil’idir. Onlara hikmeti de verdik. Yani faydalı bil­giyi ve dinde fakih olmayı (derinliğine ve incelikli bilgiyi ve anlayışı) ihsan et­tik. Anlaşmazlıkların çözümü için insanlar arasında hükmetme yetkisi de bu­nun bir çeşididir. Peygamberlik de verdik. Yani biz onları Allah’ın hükmü, emir ve dini kendilerine vahiy yoluyla bildirilen peygamberler kıldık. Bazılarına, Hz. Yahya ve Hz. İsa gibi, daha çocuk yaşta peygamberlik verilmiştir. Kimileri­ne de üç çeşit ihsan ve bağış bir arada verilmiştir: Hz. ibrahim, Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Davud gibi. Yüce Allah Hz. İbrahim’den şöyle buyurduğunu naklet­mektedir: “Rabbim bana bir hüküm (hikmet) bağışla.” (Şuarâ, 26/83). Hz. Mu­sa’dan da şöyle dediğini nakletmektedir: “Rabbim bana bir hüküm bağışladı ve beni rasul bir peygamber kıldı.” (Şuarâ, 26/21). Hz. Davud’dan da şöyle söz et­mektedir: “Ey Davud, şüphesiz biz seni yeryüzünde halife kıldık. Artık insanlar arasında hak ile hükmet.” (Sad, 38/26). Hz. Davud ile Hz. Süleyman hakkında da şöyle buyurmaktadır: “Biz onların her birisine de hüküm (hikmet) ve ilim verdik”. (Enbiyâ, 21/79).

Onlardan kimine de -Tevrat ile hükmeden peygamberler gibi- hüküm ve peygamberlik bir arada verilmiştir. Kimisine de yalnızca peygamberlik veril­miştir.

Eğer Mekke halkından olan bu müşrikler, Kitab’ı, hüküm ve peygam­berliği inkâr ederek kâfir olurlarsa, biz bunları korumaya, bunlara gereken itinayı göstermeye, bunları inkâr etmeyen şerefli bir kavmi vekil kıldık ve onlara bunlara iman etme kabiliyetini ve başarısını verdik. Onlar da bunla­ra iman ettiler, hükümleri gereğince amel ettiler, insanları bunlara çağırdı­lar. Kinlisi derhal iman etti, onların bir kısmı da bir süre sonra iman edecek­tir.

İbni Cerir et-Taberî ile İbni Ebi Hâtim’in, İbni Abbas’tan rivayetlerine gö­re Yüce Allah’ın, “Şimdi bunlar onu inkâr ederlerse” buyruğundaki “bunlar” Mekkeliler demektir. Yüce Allah şunu söylemek istiyor: Eğer bunlar Kur’an-ı Kerim’i inkâr edecek olurlarsa, biz onu inkâr etmeyecek kimseleri ona vekil ta­yin ederiz. Bundan kasdı ise Medineliler ve Ensar’dır. [50]

Daha sahih olan, “Ona vekil kılınanlar” va. mutlak olarak Peygamber (s.a.)’in ashabı olduğudur. Daha sonra Yüce Allah bu peygamberler ile son pey­gamberi şu buyruğu ile birbirine bağlamaktadır: “Onlar Allah’ın hidayete iletti­ği kimselerdir…” Yani Yüce Allah’ın kendilerine kitabı, hikmet ve peygamberli­ği vermiş olduğu bu sözü geçen sekiz peygamber ve onlara ilâve edilen babalar, zürriyetleri ve kardeşleri Allah’tan gelmiş mutlak hidayet ehli kimselerdir. Başkalarının değil, sen de onların hidayetine uy! Yani Allah’ı tevhide, ona iba­dete ve övülmeye değer ahlâka davet hususunda onların hidayetlerini izle, on­lara tabi ol.

Bu Resulullah (s.a.)’a verilen bir emir olduğuna göre onun ümmeti teşrî’ buyurulan hususlarda ve verilen emirlerde ona tabidir. Buharı bu ayet ile ilgili olarak senedini kaydederek Mücahid’den şunu zikreder: Mücahid İbni Abbas’a, “Sâd” suresinde secde var mıdır? diye sormuş, o, “Evet” dedikten sonra, “Biz ona İshak ile Yakub’u bağışladık…” buyruğundan itibaren, “O halde sen de on­ların hidayetlerine uy” buyruğuna kadar olan ayetleri okudu. Sonra da, “O da onlardandır.” (Yani Sâd suresinde secde ettiğinden söz edilen Hz. Davud, hida­yetine uyması emrolunduğu kimseler arasındadır. -Çeviren-)

Ve ey peygamber! Seni kendilerine peygamber olarak gönderdiğimiz kimse­lere de ki: Bu Kur’an’ı tebliğ karşılığında sizden mal veya ondan başka herhangi özel bir menfaat istemiyorum. Aynı şekilde benden önceki bütün peygamberler de tevhid ve hidayeti tebliğlerine karşılık hiç bir ücret istememişlerdi. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “De ki: Buna karşılık sizden hiç bir ücret iste­mem. Ancak yakınlık hususunda (bana) sevgi (besleyiniz).” (Şûra, 42/23) Bu Kur*an-ı Kerim bütün âlemlere bir hatırlatma, bir öğüttür, Takva sahiplerini de doğruya, hidayete götüren bir kitaptır. İşte bu da Resulullah (s.a.)’ın istisnasız bütün insanlara peygamber gönderilmiş olduğunu açıkça ifade etmektedir. [51]

Peygamberliğin İspatı, Kitapların İndirilmesi Ve Kur’an-I Kerim

91- Allah’ı O’na lâyık olacak şekilde takdir edemediler. Çünkü, “Allah hiç bir beşere bir şey indirmedi” dediler. De ki: “İnsanlar için bir nur ve hidayet olarak Musa’ya gelen, sizin onu parça parça kâğıtlar haline koyup kimini açıkladığınız, çoğunu da gizlediğiniz Kitab’ı kim indirdi? Sizin de babaları­nızın da bilmediği şeyler size öğretil­miştir.” Sen, “Allah’tır” de. Sonra onla­rı bırak ki, daldıklarında oynayadur-sunlar.

92- Bu da indirdiğimiz bereketi bol bir kitaptır ki kendinden öncekileri doğ­rulayıcıdır. Şehirlerin anasını ve çev­resindekileri azapla korkutman için (indirdik). Ahirete inanmakta olanlar, ona iman ederler. Onlar namazlarına da devam ederler.

Nüzul Sebebi

“Allah’ı ona lâyık olacak şekilde takdir edemediler…” mealindeki 91.ayetin nüzulü ile ilgili olarak İbni Ebî Hatim, Saîd b. Cübeyr’den şöyle dediğini nak­leder: Mâlik b. es-Sayf adında bir Yahudi gelip Resulullah (s.a.) ile tartıştı. Sesulullah (s.a.) ona şöyle dedi: “Tevrat’ı Musa’ya indiren hakkı için sana so­ruyorum, Tevrat’ta Allah’ın şişman hahama buğzettiğine dair bir ifade var m?~ Malik de şişman bir haham idi. Bundan dolayı kızdı ve şöyle dedi: Allah kaç bir insana herhangi bir şey indirmiş değildir. Arkadaşları ona, “Ne oluyor sana, Musa’ya da hiç bir şey indirmemiş midir?” deyince bu sefer Yüce Allah, ^Allah’ı ona lâyık olacak şekilde takdir edemediler…” ayetini indirdi. Bu mür-sel bir haberdir. Buna yakın bir rivayeti de İbni Cerir İkrime’den nakletmek­tedir.

İbni Abbas da el-Vâlibî yoluyla gelen rivayete göre şöyle demiştir: “Yahudi­ler, Ey Muhammed! dediler, Allah sana bir kitap indirdi mi? O, evet deyince şöyle dediler: Allah’a yemin olsun, Allah gökten bir kitap indirmiş değildir. Bu­nun üzerine Yüce Allah şu, “De ki: insanlar için bir nur ve hidayet olarak Mu­sa’ya gelen, sizin onu parça parça kâğıtlar haline koyup… gizlediğiniz kitabı kim indirdi?” buyruğunu indirdi. el-Hasen ve Said b Cübeyr’in şu sözleri de bu­nu desteklemektedir: “Allah hiç bir beşere bir şey indirmedi” diyen, Yahudiler­den birisidir. O, “Allah gökten herhangi bir kitap indirmemiştir” demişti. Süddî der ki: Böyle diyenin adı Finhâs’tır. Saîd b. Cübeyr’den gelen rivayete göre ise bu sözü söyleyen Mâlik b. es-Sayftır.

Muhammed b. Ka’b el-Kurazî ise şöyle der: Allah Resulullah (s.a.)’a, Kitap Ehli’ne kendisi hakkında kitaplarında nasıl söz edildiğine dair soru sormasını emretti. Muhammed’e kıskançlıkları, onları Allah’ın kitaplarını ve Rasulünü inkâr etmeye itti ve şöyle dediler: Allah herhangi bir insana bir şey indirmiş değildir. Bunun üzerine Yüce Allah bu ayet-i kerimeyi indirdi.[52]

İbni Abbas’tan gelen bir diğer rivayete göre “Allah hiç bir beşere bir şey in­dirmedi” ayetinde kastedilenlerin Kureyş müşrikleri olduğu belirtilmektedir. İleride açıklayacağımız gibi tercihe değer olan görüş de budur. [53]

Açıklaması

Allah’ın peygamberlerini inkâr eden, vahyi kabul etmeyenler -ki bunlar nüzul sebebinde söz konusu edildiği gibi ya Kureyşlilerdir yahut Yahudilerden bir taifedir- Allah’ı gereği gibi tanıyamadılar, gereği gibi tazim edemediler. Çünkü onlar Allah’ın kendilerine gönderdiği peygamberleri yalanladılar ve “Al­lah semadan herhangi bir kitap indirmemiştir” dediler.

İbni Kesîr der ki: Birincisi (yani ayetin Kureyşliler hakkında inmiş olma­sı) daha sahihtir. Çünkü ayet-i kerime Mekkîdir. Yahudiler de gökten kitapla­rın indirilişini inkâr etmiyorlardı. Kureyşliler ve Araplar ise bütünüyle Mu­hammed (s.a.)’in peygamber olarak gönderildiğini insanlardan olduğu için in­kâr ediyor, inanmıyorlardı.[54] Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Aralarından bir adama insanları (azapla) korkut diye vahyedişimiz insanlar için hayret edilecek bir şey midir?” (Yunus, 10/2). Bir başka yerde de Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Kendilerine hidayet geldiği zaman insanların iman et­melerini, Allah bir insanı mı peygamber gönderdi?” demelerinden başka bir şey alıkoymadı. De ki: Şayet yeryüzünde sakin sakin yürüyen melekler olsaydı biz onlara gökten melek bir peygamber gönderirdik.” (İsra, 17/94-95). Burada da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Allah’ı O’na lâyık olacak şekilde takdir ede­mediler. Çünkü Allah, “Hiç bir beşere bir şey indirmedi dediler” diye buyurmak­tadır.

Gerçek şu ki, Allah’ı gereği gibi tanıyıp O’nun her şeye kadir olduğunu, her şeyi bildiğini, rahmetinin her şeyi kuşattığını idrak eden bir kimse, insanın ilâhî kitaba ve peygamber ve rasullerin gösterecekleri hidayet yoluna, ebedî sa­adeti elde etmek ve maddeten ve manen insanın ilerlemesinin gerçekleşmesi için en ileri derecede muhtaç olduğuna kesinlikle inanır. İlkel insanlar için her­hangi bir düzen ve intizam söz konusu değildir. Dünya ilkellik içerisinde, karı­şıklık ve huzursuzluktan inim inim inlerken peygamberlerin risaleti toplumu düzenlemenin aracı, ilerlemenin vasıtası, toplumsal ve ahlâkî ıslahın yolu, yö­neticinin zorbalığının, fert ve toplumun zulmünün sınırlandırıcısı olmuştur. Peygamberlerin peygamberliğini inkâr eden bir kimse Allah’ı gereği gibi bile­memiş, gereği gibi takdir edememiş olur.

Daha sonra Yüce Allah Kureyş müşriklerinden vahiy ve risaleti inkâr edenlere karşı maddî delili söz konusu ederek, Allah peygamberi Muhammed’e böylelerine şunları söylemesini emretti: İmrân’ın oğlu Musa’ya Tevrat’ı indiren kimdir? O Tevrat ki, karanlıkları parçalayan bir nurdu. Sapıklıktan hakkın ay­dınlığına çıkarttığı insanlar için bir hidayet, bir yol göstericiydi. Bunun sonu­cunda onlar Allah’ın hidayetiyle yol buldukları için adeta başka bir varlık hali­ne geldiler ve sizler şöyle dediğiniz için Tevrat’ı kabul eden kimselersiniz: “Bize de bir kitap indirilseydi elbette onlardan daha çok hidayete ererdik.” (En’âm, 6/157)

Yüce Allah’ın, “Sizin onu parça parça kâğıtlar haline koyup kimini açıkla­dığınız, çoğunu da gizlediğiniz Kitab’ı kim indirdi…” hitabı ise Peygamber (s.a.)’in niteliklerini ve bunların dışında kalan bir takım hükümleri gizleyip saklayan Yahudilere yöneliktir. Yani sizler evvelâ Kitab’m tümünü elinizde bu­lunan aslî kitaptan yazdığınız parça parça kâğıtlar haline getiriyorsunuz ve bunların kimisini tahrif ediyorsunuz, kimisini de değiştiriyorsunuz ve esasında o gösterdiğiniz Allah’tan gelen kitap olmadığı halde, “Bu Allah’tan gelen kitap­tır, yani Allah’ın indirdiği kitaptır” diyorsunuz.

Bu ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetlerin daha sahih olanının Kureyş müşrikleri hakkında olduğu kanaatini kabul edecek olursak, açıklanması gere­ken bir durum ortaya çıkar. Çünkü ayet-i kerimenin başında, “De ki: İnsanlar için…kitabı kim indirdi1?” hitabı Peygamber (s.a.)’in niteliklerini ve bunların dı­şında kalan bir takım hükümleri gizleyip saklayan Yahudilere yöneliktir. Yani sizler evvelâ Kitab’ın tümünü elinizde bulunan aslî kitaptan yazdığınız parça parça kâğıtlar haline getiriyorsunuz ve bunların kimisini tahrif ediyorsunuz, kinlisini de değiştiriyorsunuz ve esasında o gösterdiğiniz Allah’tan gelen kitap olmadığı halde, “Bu Allah’tan gelen kitaptır, yani Allah’ın indirdiği kitaptır” di­yorsunuz.

Bu ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetlerin daha sahih olanının Kureyş müşrikleri hakkında olduğu kanaatini kabul edecek olursak, açıklanması gere­ken bir başka durum ortaya çıkar. Çünkü ayet-i kerimenin başında, “De ki: İn­sanlar için…kitabı kim indirdi?” hitabı Kureyşlilere yönelik iken, sonunda yer alan, “Sizin onu parça parça kâğıtlar haline koyup kimini açıkladığınız…” hita­bı nasıl Yahudilere yönelik olur. (Ayet-i kerimenin mealinde ise Türk dilinin cümle yapısındaki farklılık dolayısıyla ifadeler tamamen yer değiştirmiş bu­lunmaktadır. Okuyucunun bu hususu göz önünde bulundurması gerekir.-çevi-ren-)

Bu soruya şu şekilde cevap verilebilir: Nüzul sebebi eğer Yahudiler ise ayetin başı da sonu da onlar hakkındadır. Eğer nüzul sebebi Kureyş müşrikleri ise, ayet-i kerimenin tevili şöyle olur: Tevrat’ı Musa’ya insanlar için bir nur ve bir hidayet olmak üzere indiren kimdir? Tevrat bu şekildeydi, fakat onlar Tev­rat’ı değiştirdiler, tahrif ettiler. Onun önemli bir bölümünü unuttular. Tevrat’ı parça parça kitaplar haline getirdiler ve ihtiyaç olduğu takdirde onun bir bölü­münü ortaya çıkartıyorlardı. Herhangi bir kimse hahamlarından (ilim adamla­rından) bir meseleye dair soru soracak olursa, ona hevasına uygun olanı açığa çıkartıyor, Kitab’ın hükümlerinin bir çoğunu gizliyorlardı. Buna sebep ise Ki­tab’ın onların tekelinde olmasıydı. Herkesin elinde kitap nüshaları bulunmu­yordu. Böyle bir şekilde gizleyip saklama ise, hatırlamakta oldukları bölümler hakkında söz konusudur. Yahudilerin önceki nesillerinin Beytülmakdis’in tah­ribi, Yahudilerin Irak’a sürülmesi esnasında Kitab’ın kaybolması sonucu unu­tulan bölümler değildi. Yüce Allah’ın, “Onlar kendilerine öğüt verilip hatırlatı­lan şeylerden bir bölümünü unuttular…” (Maide, 5/13) buyruğu ile kendisine işaret olunan işte bu unutmadır. Daha sonra Yüce Allah bu hususu bir sonraki ayette de (Hristiyanlar hakkında) söz konusu ederek, “Onlar da kendilerine ve­rilen öğüdün bir bölümünü unuttular.” (Mâide, 5/14) diye buyurmaktadır. Bu şekilde onlar Resulullah (s.a.)’m niteliklerini onun geleceği müjdesini, zinanın hükmü olan recmi gizlemiş oldular.

Sizler, ey müşrikler, o halde peygamberin en katı ve uzlaşmaz düşmanları olan Yahudilerin sözlerine güvenmeyin.

Böyle bir anlam aynı zamanda “koyuyorsunuz” anlamına gelen fiilin (yec’alûne)=koyuyorlar” kıraati ile de uyum halindedir. Te harfi ile “(tec’alûne)= koyuyorsunuz” kıraatine göre ise Yüce Allah peygamberine bu ayet-i kerimeyi onlara hitap suretiyle Yahudilere ve diğerlerine okumayı emretmiştir, demek olur.

Mücahid der ki: Yüce Allah’ın, “De ki:… Musa’ya gelen… kitabı kim indir­di?” buyruğu müşriklere hitaptır. “Sizin onu parça parça kâğıtlar haline koyup…” hitabı Yahudilere, “Sizin de babalarınızın da bilmediği şeyler size öğre­tilmiştir” buyruğu da Müslümanlara hitaptır.

Kurtubî ise şöyle der: Böyle bir açıklama, bunu “koyuyorsunuz” anlamına gelen fiilin ilk harfini te ile değil de ye ile okuyanların kıraatine uygun bir açıklamadır. Bu fiil eğer te harfi ile okunacak olur ise hitap tümüyle Yahudile­re olur ve o takdirde de, “Sizin de babalarınızın da bilmediğiniz şeyler size öğ­retilmiştir” buyruğu, Yahudilere Tevrat’ın indirilmesi suretiyle bir minnet ol­mak üzere kullanılmış bir ifade olur.

Hülâsa: “De ki: İnsanlar için…” ayet-i kerimesi eğer Kureyşliler hakkında varit olmuş ise, bunun baş tarafının onlar hakkında, son tarafının da Yahudiler hakkında, “Koyuyorsunuz” anlamında ye harfi okunuşuna göre kabul edilir. Te harfi ile okuyuşa göre ise. ayetin tümü Yahudiler hakkında kabul olunmadıkça doğru olarak anlaşılmasına imkân yoktur.

Yüce Allah’ın, “Sizin de babalarınızın da bilmediğiniz şeyler size öğretil­miştir” buyruğunda hitap Mücahid’in dediği gibi Araplara yöneliktir. Ondan gelen bir diğer rivayete göre de hitap Müslümanlaradır; ikisinin de ifade edece­ği anlam birdir. Çünkü Araplar nihayette bildiklerini diğer Müslümanlara ak­tardılar. Katâde’nin dediğine göre ise, burada sözü geçenler Arap müşrikleridir. Yani Allah, Kur”an-ı Kerim vasıtasıyla geçmişlerin haberlerini ve geleceklerin olaylarını size öğretmiştir. Halbuki siz bundan önce bunları bilmiyordunuz; ne sizler ne de babalarınız. Bu ise Yüce Allah’ın hem Rasulüne hem de Müslü­manlara delil ile birlikte itikad esaslarını açıklamak, ahlâkın yüce değerlerini tamamlamak, ruhları arındırıp temizlemek için de ibadetleri teşri etmek, fert ve toplumların faydasına olmak üzere karşılıklı ilişkilerini düzenlemek; hürri­yet, insan şeref ve haysiyeti -takva ya da salih amel dışında kimsenin kimseye üstünlüğü söz konusu olmayacak şekilde- insanlar arasında eşitlik gibi insanı hayatın esaslarını yerleştirmek üzere bu Kur”an-ı Kerim’i indirmek suretiyle minnet ve lütufta bulunduğunu ifade etmektedir.

Zemahşerî ve başkaları şöyle derler: Bu ayet-i kerimedeki “Sizin de baba­larınızın da bilmediğiniz şeyleri siz (bu Kur’an’da) öğrenmiş bulunuyorsunuz” anlamına gelecek şekilde “Size öğretilmiştir” buyruğunun (lâm harfi şeddesiz olarak ve muhatap sigasıyla: (alimtüm) şeklinde kıraatte hitap Yahudileredir. Yani sizler, Allah’ın kendisine vahyetmiş olduğu şeylerden Muhammed vasıta­sıyla Tevrat’ı öğrenmiş olmanıza rağmen, sizleri ve sizden daha bilgili olan siz­den önceki babalarınızın bilmediği şeyleri öğrenmiş bulunuyorsunuz. Yüce Al­lah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: “Gerçekten bu Kur’an İsrailoğullarına hak­kında anlaşmazlığa düştükleri şeyin çoğunu anlatmaktadır.” (Nemi, 27/66). Ze­mahşerî bu fiilin lâm’ının şeddeli olarak (“öğretilmiştir,” anlamında) okunma­sıyla ilgili olarak şunu da ekler: Burada hitabın, “Ta ki babaları da korkutul­mamış bir kavmi korkutasın diye.” (Yasin, 36/6) buyruğunda olduğu gibi, Ku-reyş arasından iman eden kimselere yönelik olduğu da söylenmiştir. [55]

Zemahşerî’nin görüşüne göre ise maksat, Tevrat’ın kendilerine indirilmiş olması dolayısiyle Yahudilere minnet etmektir.

Daha sonra Yüce Allah Peygamberine, “Allah’tır de” diye buyurmaktadır. Yani Ey Muhammed, Kitab’ı Musa’ya, bu Kitab’ı da bana indiren Allah’tır de! Yahut şöyle de: “Kitabı size öğreten Allah’tır. İbni Abbas şöyle der: Bunun anla­mı kitabı indiren Allah’tır demektir. İbni Kesir ise şöyle der: İbni Abbas’ın bu açıklaması bu kelimenin tefsiri ile ilgili olarak kabul edilmesi gereken tek açık­lamadır.

“Sonra onları bırak ki, daldıklarında oynayadursunlar.” Yani onları bilgi­sizlikleri ve sapıklıkları içerisinde bırak da oyalanıp dursunlar. Ta ki Allah’tan yakîn (ölüm) onlara gelinceye kadar o vakit bileceklerdir: Güzel akibet kendile­rinin midir yoksa Allah’ın muttaki kullarının mıdır?

Daha sonra Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’in fonksiyonunu belirleyerek şöyle buyurmaktadır: “Bu da indirdiğimiz … bir kitaptır” yani ondan önce Tevrat’ı Musa’ya indirdiğimiz gibi, bu Kur’an-ı Kerim’de sana indirdiğimiz bir kitap olup hakka ve doğru yola iletir. Bu Kitab’ı biz oldukça mübarek ve hayırları bol kıldık. Kendisinden önce gelen kitapları destekleyici ve o kitaplar üzerinde ha­kim konumundadır. Allah’a itaat eden kimselere cenneti, sevap ve mağfireti müjdeliyor. Allah’a isyan edenleri ise cehennem ve ilâhî ceza ile korkutuyor. Ayrıca bu Kitap şehirlerin anası olan Mekke halkı ve onun etrafında bulunan diğer insanlar için indirilmiştir. Yani bu Kitap, hem bütün Arap kabilelerini uyarmak, hem de, Arap olsun olmasın, diğer bütün insanları uyarmak için gel­miştir. Nitekim Yüce Allah aşağıdaki ayet-i kerimelerde şöyle buyurmaktadır: “De ki: Ey insanlar, ben Allah ‘m sizin hepinize gönderdiği rasulüyüm.” (A’râf, 7/158); “Şu Kur’an bana onunla sizi ve her kime ulaşırsa onları uyarıp korkut­mam için vahyolundu.” (En’âm, 6/19); “Ve güruhlardan onu kim inkâr ederse, ona vaad olunan yer ateştir.” (Hud, 11/17); “Bütün âlemlere uyarıp korkutucu olmak üzere kuluna Furkan’ı (Kur’an-ı Kerim’i) peygambere indirenin şanı ne yücedirF (Furkân, 25/1); “Kendilerine kitap verilmiş olanlara ve ümmilere (ki­tap verilmemiş olanlara), teslim oldunuz mu? de. Teslim oldularsa şüphesiz hi­dayet bulmuşlardır. Eğer yüz çevirirlerse sana düşen ancak tebliğdir. Allah kul­ları çok iyi görendir.” (Âl-i İmran, 3/30)

Buharî ile Müslim’de de Resulullah (s.a.)’ın şöyle buyurduğu sabittir: “Benden önceki peygmaberlerden hiç birisine verilmemiş beş şey bana verilmiş­tir.” Bunlar arasında ‘Ve benden önce her peygamber özel olarak kendi kavmine gönderilirdi. Ben ise bütün insanlara gönderildim” ifadeside vardır. İşte bun­dan dolayı “Ahirete inanmakta olanlar ona iman edenler” diye buyurulmakta-dır. Yani öldükten sonra dirilişe, kıyametin kopmasına veya ahiret gününe iman eden Çerkeş sana indirdiğimiz bu mübarek Kitab’ın yani Kur’an-ı Ke­rim’in doğruluğunu tasdik eder, iman eder. İşte o müminlerdir ki namazlarını gereği gibi korurlar. Yani Allah’ın kendilerine farz kılmış olduğu şekilde nama­zı vaktinde eda ederler ve diğer bütün emrolundukları şeyler yerine getirmekte ellerini çabuk tutarlar. [56]

Allah’a Yalan Uydurup İftira Etmenin Cezası

93- Allah’a yalan yere iftira edenler ve­ya kendisine hiç bir şey vahyolunma-mış iken, “Bana da vahyolundu”diyen-lerden bir de, “Allah’ın indirdiği gibi ben de indiririm” diyenlerden daha za­lim kim olabilir? Sen bu zalimleri, ölü­mün şiddeti içinde meleklerin ellerini uzatarak, “Haydi canlarınızı çıkarın, Allah’a karşı hak olmayan şeyler söyle­diklerinizden, onun ayetlerine karşı büyüklendiğinizden dolayı bugün aşa­ğılanmak azabıyla cezalandırılacaksı­nız” dedikleri zaman bir görsen.

94- Andolsun ki, sizi ilk defa yarattığı­mız gibi yapayalnız, teker teker huzu­rumuza geldiniz. Size ihsanımız olan şeyleri arkanızda bıraktınız. İçinizde kendileri gerçekten ortaklar oldukları­nı boş yere iddia ettiğiniz şefaatçileri­nizi de sizinle birlikte görmüyoruz. Andolsun ki onlarla aranız kesilmiştir. Zannettiğiniz şeyler ise önünüzden kaybolup gitmiştir.

Nüzul Sebebi

uAllah’a yalan iftira edenden… daha zalim kim olabilir?” mealindeki 93. ayet-i kerimenin nüzulü ile ilgili olarak İbni Cerir et-Taberî, İkrime’den Yüce Allah’ın, “Allah’a yalan iftira edenden… daha zalim kim olabilir?” buyruğu hakkında, “Bu Müseylime hakkında nazil olmuştur” dediğini rivayet etmekte­dir. “Allah’ın indirdiği gibi ben de indiririm” buyruğu hakkında da, “Bu da Ab­dullah b. Sa’d b. Ebi Şerh hakkında nazil olmuştur” demiştir. Bu kişi, Resulullah (s.a.)’ın vahiy kâtipliğini yapardı. Hz. Peygamber ona “Azîzü’n-Ha-kîm” diye yazmasını söyler, o ise “Gafurun Rahim” diye yazarmış. Sonra yazdığını okur ,Hz. Peygamber de, “Evet, hepsi eşittir” dermiş. Bu kişi daha sonra İslâmdan dönüp Kureyşlilere katıldı.

Yine Taberî, Süddî’den buna yakın bir rivayet kaydederek şunu ekler: Ab­dullah dedi ki: “Muhammed’e vahyolunuyordu, bana da vahyolunmaya başladı. Eğer Allah onu indiriyor idiyse şimdi ben de Allah’ın indirdiğinin benzerini in­diriyorum. Muhammed semîan alîmen derdi, ben de alîmen hakîmen, derdim.”

“Andolsun ki sizi ilk defa yarattığınız gibi… huzurumuza geldiniz.” mealin­deki 94. ayetin nüzulü ile ilgili olarak da İbni Cerîr ve başkaları İkrime’den şöyle dediğini rivayet ederler: en-Nadr b. el-Hâris dedi ki: Lat ve Uzza bana şe­faat edecektir. Bunun üzerine şu, “Andolsun sizi ilk defa yarattığımız gibi… id­dia ettiğiniz şefaatçilerinizi de sizinle birlikte gömüyoruz” buyruğuna kadar olan bölüm nazil oldu. [57]

Açıklaması

Allah’a yalan iftira ederek O’na ortak koşan yahut evlat sahibi olduğunu ileri süren ya da Allah onları insanlara peygamber olarak göndermediği halde peygamberlik ve risalet iddiasında bulunan kimseden daha zalim hiç bir kimse olamaz. Aynı şekilde kendisine hiç bir şey vahyolunmadığı halde, bana vahyo-lunuyor diyenden de. Böyle bir sözü söylemekle bundan önceki ifade arasındaki farka gelince: Birincisinde kendisine daha önce vahiy geldiği iddiasında bulun­maktadır. İkincisinde ise kendisine vahiy geldiğini iddia etmekle birlekte, Mu­hammed (s.a.)’e vahiy gelmediğini ileri sürmektedir. Böylelikle ikincisinde iki türlü yalan bir aradadır: Olmayan bir şeyi var gibi göstermek ve var olan bir şeyi de yok kabul etmek.

Veya, “Allah’ın indirdiği gibi ben de indiririm” diyen bir kimse de aynı şe­kilde zalimdir. Yani, “Ben Allah’ın peygamberine indirdiğinin benzerini de indirmeye kadirim” diyen kimse. Meselâ müşriklerden, “Dilesek elbette biz de bu­nun gibi biz söz söyleriz.” (Enfâl, 8/31) diyenlerin sözleri böyledir.

İşte bu, şu üç husustan birisinin kendisinden sadır olduğu kimselere bir tehdittir. İlk iki sözden (yani Allah’a yalan iftira edip vahiy iddiasında bulun­maktan) kastedilenler, Yemâmeli yalancı Müseylime gibi, Yemen San’a’da Es-vet el-Ansî gibi, Esedoğulları arasında Tulayha el-Esedî ve bunlara benzer pey­gamberlik iddiasında bulunan kimselerdir. Müseylime, “Muhammed Kureyş’in elçisi, ben de Hanifeoğullannm elçisiyim” diyordu. Üçüncü söz ile, “Dileseydik elbette biz de bunun gibi bir söz söyleriz” diyen en-Nadr b. el-Hâris’in söylediği sözler kastedilmektedir. O, Kur’an-ı Kerim hakkında şöyle derdi: “Kur’an geç­mişlerin masallarıdır. Şüphesiz o bir şiirdir, dileseydik elbette onun gibisini biz de söyleriz.”

Daha sonra Yüce Allah bu kabilden zalimlerin ne şekilde bir azapla tehdit edildiklerini şöylece söz konusu etmektedir: “Sera bu zalimleri ölümün şiddetle­ri içinde… bir görsen!” Yani ey Peygamber ve her dinleyen ve okuyan! Zalimleri ölüm sarhoşluğu, ölüm dalga ve sakıntıları ya da zorlukla acıları içerisinde ol­dukları zaman bir görsen. Anlatılmayacak kadar hayret verici, büyük ve deh­şetli bir durumla karşılaşacaksın. Melekler vurarak, son derece şiddetli ve katı davranışlarla ruhlarını kabzetmek için ellerini uzatmış halde ruhlarını vere­cekler. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Melekler yüzlerine ve arkala­rına vurarak ruhlarını alırken (halleri) ne olacak?” (Muhammed, 47/27). Bu arada melekler onları azarlayarak, başlarına kakarak ve alaylı bir üslûpla ruh­larını kabzedeceklerinde şöyle diyeceklerdir: “Haydi canlarınızı, ruhlarınızı be­denlerinizden çıkartıp bize teslim ediniz.” Bu ise süre tanımaksızın ruhun kab-zedilmesinde oldukça katı ve şiddetli davranılacağının delilidir. Bunun nedeni ise, kâfir ölüm haline geldiğinde meleklerin ona azap, intikam, cehennem ve Allah’ın gazabını haber vermeleridir. Ruhu cesedinin her bir tarafına dağılır ve çıkmak istemez. Bu sefer melekler ruhları cesetlerinden çıkıncaya kadar ve on­lara, “Allah’a karşı hak olmayan şeyler söylediklerinizden… aşağılanmak aza-bıyla cezalandırılacaksınız…” diyerek, onlara vuracaktır.

Yani bu gün alabildiğine horlanacak küçükltüleceksiniz. Çünkü sizler Al­lah’a karşı iftira ediyor, O’nun ayetlerine uymayı, peygamberlerine itaat etme­yi kabul etmeyip büyükleniyor, ayetlere ve peygamberlere iman etmiyordunuz. Allah’a karşı hak olmayan şeyleri uyduruyordunuz. “Bugün” den kasıt ise, öle­cekleri vakit ve ruhun alınmasının oldukça ağır ve şiddetli olacağından dolayı çekecekleri azaptır. Bundan kasıt berzah ve kıyamette görecekleri uzun süre devam edip giden azap da olabilir. Aşağılanmak (el-hevn), alabildiğine küçük­lük ve hakîrlik demektir. Azabın buna izafe edilmesi (aşağılanma azabı ifadesi) kişinin kötü adam demesine benzer. Bu ifade ile aşağılığın oldukça ileri derece­de olacağını, ve bundan ayrılıp sıyrılmanın imkânsızlığını anlatmaktadır.

Zemahşerî Yüce Allah’ın, “Meleklerin ellerini uzatarak…” buyruğu hakkın­da şöyle demektedir: Bu onlara nefes aldınlmaksızın ve mühlet verilmeksizin ruhlarının oldukça çabuk, şiddetle ve zor uygulanarak alınacağını, meleklerin bunlara her şeyi ile borçlusunun yakasını bırakmayan alacaklının yaptığı uy­gulamanın aynısını yapacağını ifade etmektedir. Böyle bir alacaklı borçlusuna elini uzatır, ona süre tanımaksızın oldukça ağır bir üslûpla alacağını ister ve bu ona, “Derhal sendeki hakkımı çıkartıp ver, onu gözünden çıkartıp alıncaya kadar yanından ayrılmayacağım* diyene benzer. [58]

Daha sonra Yüce Allah onlara, “Andölsun ki sizi ilk defa yarattığımız gibi yapayalnız… huzurumuza geldiniz” buyurdu. Yani andölsun ki sizler koştuğu­nuz ortaklardan, dost ve velilerden, şefaatçilerden, hizmetçilerden, mal ve mülkten uzak, tek başınıza, sizi ilk olarak annelerinizin karnından çıplak ayaklı, elbisesiz ve sünnetsiz olarak yarattığımız gibi gelmiş bulunuyorsunuz. Size (dünyada iken) vermiş bulunduğumuz mal, evlat, hizmetçi, konfor, saray, köşk ve buna benzer dünya hayatınızda toplamış bulunduğunuz türlü nimet ve mallan dünyada arkanızda bıraktınız. Onların burada size bir faydası olmaya­caktır. Çünkü bütün bunların size hiç bir yaran dokunmaz.

Bu ayet-i kerime ile Yüce Allah’ın, “Allah kıyamet gününde onlarla konuş­mayacaktır.” (Bakara, 2/174) buyruklan arasında bir çelişki yoktur. Çünkü maksat, Allah’ın onlarla şanlannı yüceltmek için ve razı olacağına delâlet ede­cek bir şekilde konuşmayacağıdır. İfadenin geri kalan kısımları ise, dünya ha­yatında edinmiş olduklan putlar, tapındıklan heykeller ve şirk koştuklan or­taklar dolayısıyla bir azar ve bir sitemdir. Onlar dünyada iken bunların dünya­da ve ahirette kendilerine faydalı olacağını sanarak ibadet ediyorlardı. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “İçinizde, gerçekten (Allah’ın) ortakları olduklarını boş yere iddia ettiğiniz şefaatçilerinizi de sizinle birlikte görmüyoruz.” Yani ken­dilerinin size şefaat edeceklerini ve Allah’ın ortaklan olduklannı iddia ettiğiniz putlardan şefaatçilerinizin sizinle birlikte olduğunu görmüyoruz.

Andölsun ki, aranızdaki ilişkiler kopartılmıştır. Yani kıyamet gününde aranızda var olan her türlü dostluk, sevgi, bağlılık, arkadaşlık gibi bütün iliş­kiler kopmuş bulunuyor. Sizler ve bunlar birbirinden aynldınız. Sapıklık kay­bolup gitti. İftira ile gerçekle ilgisi olmaksızın şefaat edeceklerini ileri sürdüğü­nüz aracılar, putlara ve ortaklara seslenişler, putlardan bir şeyler ummalar gö­zünüzün önünden kaybolup gitmiş bulunuyor. Yüce Allah bütün yaratıklann gözü önünde onlara şöyle seslenecektir: “(Dünyada iken) iddia ettiğiniz benim ortaklarım nerede?” (Kasas, 28/62). Yine onlara şöyle denilecek: “Allah’tan baş­ka tapındıklarınız nerede? Haydi onlar size yardım ediyor yahut kendileri yar­dıma mazhar olabiliyorlar mı?” (Şuarâ, 26/92-93)

“İçinizde kendileri gerçekten ortakları olduklarını…” buyruğundan kasıt şudur: Yani onların sizin kulluğunuzda, ibadetinizde, ibadetinize hak kazan­malarında, aranızda kendilerine ibadet hususunda… (iddia ettikleriniz) demek­tir. Çünkü onlar tann diye onlara dua edip ibadet edince aralarında ve yaptık-lan ibadette onlan Allah’a ortak koşmuş oluyorlar.

Bu ifadelerden kasıt da şudur: Sizin bütün umutlarınız, emelleriniz, bü­tün iddialarınız da bütün vehimleriniz de boşa çıkmıştır. Artık fidye ile kurtul­mak, şefaate nail olmak gibi bir şey söz konusu değildir. Karşılaşacağınız Al­lah’ın azabını önlemenin hiç bir yolu ve imkânı yoktur: “O gün kimse kimseye (faydalı) bir şey yapma imkânını bulamayacaktır. O gün emir yalnız Allah’ın­dır.” (İnfitâr, 82/19). [59]

Allah’ın Kâinattaki Göz Kamaştırıcı Kudreti

95- Şüphesiz Allah taneleri ve çekir­deği yarıp çıkarandır. Ölüden diriyi O çıkarır, diriden ölüyü de çıkaran O’dur. Şimdi bu (nları yapan) Allah iken nasıl olur da çevriliyorsunuz?

96- Sabahı yarıp çıkaran O’dur. Geceyi bir sükûn ve dinlenme vakti, Güneş ve Ay’ı da birer hesap (işareti) kıldı. Bu Aziz olanın, hakkıyla bilenin takdiri­dir.

97- Karanın ve denizin karanlıklarında kendileriyle doğru yolu bulaşınız diye sizin için yıldızları yaratan O’dur. Şüp­hesiz biz bilen bir topluluk için ayetle­rimizi açıkladık.

98- Sizi tek bir candan yaratan da O’dur. Sonra bir karar yeri, bir de bir emanet yeri (vardır). Biz ayetlerimizi iyice anlayacak bir topluluk için açık­ladık.

99- Gökten bir su indiren de O’dur. Sonra biz onunla her türlü bitkiyi çı­kardık. Ondan da taze ve yeşil, birbiri­nin üstüne binmiş taneler meydana ge­tirdik. Hurma tomurcuğundan birbiri­ne yakın salkımlar, birbirine hem ben­zeyen hem benzemeyen üzüm bağları, zeytin ve nar bahçeleri (bitiririz). Mey­vesine bir meyve verdiği zaman bir de olgunlaştığı zaman bakıverin. Şüphe yok ki bütün bunlarda iman eden bir topluluk için bir çok ayetler vardır.

Açıklaması

Yüce Allah bu ayet-i kerimelerde göz kamaştırıcı kudretinin, sonsuz hik­metinin bir takım tecellilerini sayıp dökmektedir. Önce bitki ile başlamakta, tane ve çekirdeği yarıp çıkartanın kendisi olduğunu haber vermektedir. Yani bunları toprağın arasından kudretiyle yarıp çıkartan ve ondan değişik türleriy­le tahılları, taneleri ekme sonucu bitiren, değişik renk, şekil, tat ve lezzetleriy­le çekirdekten türlü meyveleri çıkartan O’dur. Bundan dolayı Yüce Allah, “Ta­neleri ve çekirdeği yarıp çıkartan O’dur” buyruğunu, “Ölüden diriyi o çıkartır, diriden ölüyü de çıkartan O’dur” buyruğu ile açıklamıştır. Ölü ve cansız olan tane ve çekirdekten, hareket eden canlı bitkiyi (sebep-sonuç arasındaki ilişki yoluyla, tane ve çekirdek toprağa atılıp, su ile de toprağın ihtiyacını karşıla­mak suretiyle) yerden O çıkartır. İşte bu O’nun kudretinin mükemmelliğine, hikmetinin yüceliğine işaret eder.

Yüce Allah’ın, “Ölüden diriyi O çıkarır.” buyruğunun anlamı şudur: Yeşil ekini ve büyüyüp gelişen ağacı, cansız ölüden O çıkartır. Burada hayattan ka­sıt, gelişme ve beslenmedir. Ölüden kasıt ise gelişme ve beslenmesi söz konusu olmayandır. Toprak, tane, çekirdek ve buna benzer diğer toplumlar yumurta ve nutfe gibi. Modern ilimde, nutfe ve yumurtada da hayat vardır, denildiği za­man, burada bitkisel hayat veyahut da hücresel hayat kastedilmektedir. Bura­da ayet-i kerimeden kasıt ise, zahiren görülen harekî (dinamik) hayattır. Çağ­daş bilimsel yorumda da bu şöyle açıklanmaktadır; “Hayvanın (canlının) ölüden çıkmasından kasıt, gıdadan oluşmasıdır. Canlı, cansız şeyleri yiyerek geliş­mektedir. Çünkü gıdanın kendisi gelişme göstermeyen ölüdür.

Yüce Allah’ın, “Diriden ölüyü de çıkaran O’dur.” Yani O tane ve çekirdeği bitkiden, yumurta ve nutfeyi de canlıdan çıkartır. Çağdaş bilimsel yorumda da şöyle açıklanmaktadır: Bundan kasıt süt gibi salgılardır. Süt ise canlı hiç bir şeyi bulunmayan bir sıvıdır; nutfe ise öyle değildir. “Nutfede canlı hücreler var­dır ve canlı bir varlıktan çıkmaktadır. Bu şekilde ölüden gelişen bir canlı çık­makta ve canlıdan da ölü çıkmaktadır.

“Şimdi bu (nları yapan) Allah iken nasıl olur da çevriliyorsunuz?” Yani bunları yapan mükemmel kudret, sonsuz hikmet, hayat verici ve diriltici sıfat­lara sahip olandır ve o yaratıcı olan Allah’tır, bir ve tektir, O’nun ortağı yoktur. Nasıl olur da siz haktan yüz çeviriyor ve hakkı bırakıp batıla yöneliyorsunuz da onunla birlikte başkalarına ibadet ediyorsunuz; hiç bir şeyi yapmaya gücü yetmeyen bir başka varlıkları O’na ortak koşuyorsunuz?

Sabahı yarıp çıkartan, geceyi bir dinlenme ve sükûn zamanı kılan da Al­lah’tır. Yani surenin baş tarafında da buyurduğu gibi aydınlığı ve karanlığı ya­ratan O’dur: “Karanlığı ve aydınlığı var eden Allah…” O şanı Yüce Allah gece karanlığını sabah aydınlığı ile yararak varlık alemini aydınlatır, ufuk nurlanır. Karanlık kaybolup gider, gece karanlığı ve siyahlığıyla yok olur gider, gündüz aydınlık ve parlaklığıyla geliverir. Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: “Gündüze geceyi o bürüyüp örter ki, o onu durmadan kovalar.” (A’râf, 7/54). Yü­ce Allah azametinin büyüklüğüne, egemenliğinin de azamatine delâlet eden birbirinden farklı, birbirine zıt şeyleri yaratmaya kadir olduğunu açıklayarak, kendisinin sabahın aydınlığını çıkartan olduğunu zikretmekte ve buna karşılık olarak da, “Geceyi bir sükûn ve dinlenmek vakti …kıldı” diye buyurmaktadır. Yani içinde eşyanın sükûn bulması, gündüzün çalışmasından yorulan kimsele­rin de dinlenmesi için geceyi sükûnetli ve karanlık bir örtü kıldı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Uykunuzu bir dinlenme kıldık -yani çalışmaları­nızı sona erdirip bedenlerinizi de dinlendireceğiniz bir zaman kıldık- geceyi bir elbise yaptık, gündüzü de geçim (için çalışma) zamanı kıldık.” (Nebe’, 78/9-11)

Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Güneş ve Ay’ı da birer hesap kıldı.” Yani Güneş ve Ay’ın düzeninden hesap, ay ve yılların sayısının tespiti için yararlanılabilmektedir. Her ikisi de son derece hassas bir hesaba göre akıp gitmektedir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Güneş ve Ay da bir he­sap iledir.” (Rahman, 55/5). Yani Güneş ve Ay takdir edilmiş belli bir yasa ve hesaba göre akıp gitmektedir. Bu asla değişmez ve sarsılmaz bir düzendir. Bunların her birisinin yaz ve kış izledikleri belli yörüngeleri vardır. Bunun so­nucunda gece ile gündüz uzunluk ve kısalık itibariyle değişip durur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Güneş’i ışık, Ay’ı nur yapan, yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için ona menziller tayin eden O’dur.” (Yunus, 10/5). Yüce Al­lah, bu ayet-i kerimede semavî üç tane ryeti (Allah’ın varlık ve birliğinin belge­lerini) bir araya getirdiği gibi, yine “Şüphesiz Allah taneleri ve çekirdeği yarıp çıkartandır” ayetinde de üç tane -yeryüzü ile ilgili ayeti bir arada zikretmiştir.

Söz konusu bu semavî ayetlerin birisi sabahın yarılıp çıkartılmasıdır. Bunun hatırlatılmasmın maksadı Yüce Allah’ın varlık âleminin güzelliğini ortaya çı­kartan aydınlığı bol bol ihsan etmek suretiyle Allah’ın sanatı üzerinde düşün­mektir. Diğer taraftan O geceyi bir sükûn ve dinlenme zamanı kıldı. Bu da be­denin dinlenmesi, ruhun sükûn bulması, gündüzün çalışmanın yorgunluğun­dan rahatlaması için Allah’ın bir nimetidir. Üçüncü gökyüzü ile ilgili ayet ise güneş ve ayın bir hesap aracı kılınmalarıdır. Bu da insanın ibadetler, karşılıklı ilişkiler, tarife belirlemeler gibi vaktin hesabını bilme ihtiyacını gerçekleştir­mek, karşılamak içindir.

Astronomik bilgiye göre dünyanın iki türlü dönüşü vardır. Birisi günlerin hesabı için 24 saatte tamamlanan (kendi etrafındaki) dönüşü, diğeri ise Güneş senesinin hesabı için dört mevsimlik bir yılda tamamlanan (Güneş çevresinde­ki) dönüşü.

“Bu aziz olanın, hakkıyla bilenin takdiridir.” Yani bütün bunlar asla karşı koyulamayan, ona muhalefet edilemeyen, emrinde mutlak galip olan Azîz’in, her şeyi bilen Alîm’in takdiri ile meydana gelir. Yerde olsun gökte olsun zerre ağırlığı kadar bir şey dahi O’ndan saklı kalmaz. Bütün bunları ise o hikmeti gereği takdir eden, ölçü ile belirleyendir: “Muhakkak biz her şeyi bir kader ile yarattık.” (Kamer, 54/49).

Dikkat edilecek olursa Yüce Allah gecenin, gündüzün, Güneş ve Ay’ın ya­ratılmasını çokça söz konusu etmekte, sonra da bu konudaki açıklamaları izzet ve ilmini zikrederek tamamlamaktadır.

Daha sonra Yüce Allah yıldızların faydasını şöylece açıklamaktadır: “Ka­ranın ve denizin karanlıklarında kendileriyle doğru yolu bulaşınız diye sizin için yıldızları yaratan O’dur.” Yani O, yıldızlan -ki bunlar Güneş ve Ay dışında kalıp ışık saçan cisimlerdir – yolculuklarınızda kendileriyle doğru yolu bulaşı­nız diye var etmiştir. İnsan onlar vasıtasıyla yolunu bulur, kaybolmaktan emin olur. Yanlışlık yapmaktan, şaşırıp kalmaktan kurtulur. Yıldızlar astronomi bil­ginlerinin söz konusu ettikleri gibi milyonlarcadır. Keşfedilenleri ise keşfedil­meyenlere nispetle pek azdır.

Uzay âleminin azameti, düzeninin hassaslığı, harikulade sanatı dolayısıy­la Yüce Allah bu ayet-i kerimeyi de, “Şüphesiz biz bilen bir topluluk için ayet­lerimizi açıkladık” diye bitirmektedir. Yani biz sizlere hem Kur’anî hem de tek­vini ayetleri özellikle de ilim ve tetkik ehline açıkladık. Özellikle de bu ayetle­rin azametinin sırrını idrak eden ve bunları Allah’ın varlığının, kudretinin, bir­liğinin ve ilminin delili olarak idrak eden ilim ve düşünce ehline.

Eğer buradaki “ayetler” den kasıt Kur’an-ı Kerim’in indirilen ayetleri ise, anlam şöyle olur: İşte bu ayetleri ve onların benzerlerini biz, düşünce ilim ve tetkik ehline açıklıyoruz. Onlar da bunlar vasıtasıyla araştırmalarını, bilgi ve imanlarını artırıp dururlar. Şayet buradaki “ayetler” den kasıt tekvini olanları ise, anlamı şöyle olur: Bu ayet-i kerimeleri Yüce Allah böylece açıklamaktadır ki, ilim adamları bunları Yüce Allah’ın azametinin delili olarak bellesinler. Nitekim Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi, bu ayetlerin sırrını ilim adam­larından başkası idrak edemez: “Ey basiret sahipleri ibret alınız.” (Haşr, 59/2).

Yüce Allah’ın arz ve semadaki ayetlerinin açıklamasından sonra burada da insan nefsindeki ayetlerin söz konusu edildiğini görüyoruz. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sizi tek bir candan yaratan da odur…” Yani Yüce Allah asıl itibariyle sizi tek bir candan yaratmıştır ki, o da Hz. Adem (a.s.)’dir. Adem di­ğer bütün insanların kendisinden türediği ilk insandır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ey insanlar! Sizi tek bir candan yaratan, ondan da eşini var eden, her ikisinden de bir çok erkekler ve kadınlar türeten Rabbinizden kor­kun.” (Nisa, 4/1).

Bütün insanların tek bir candan var edilmeleri Yüce Allah’ın kudretine, il­mine, hikmetine ve vahdaniyetine delildir. Aynı şekilde bu, nimete şükrü de ge­rektirir. İnsan türünün asıl itibariyla birliğini gösterir. Bu da insanlar arasın­da tanışmayı ve dayanışmayı gerekli kılar. Çünkü onların hepsi tek bir asıldan ve bir babadan gelmektedirler. O halde onlar kardeştirler, kardeşlere düşen ise birbirleriyle kaynaşmaktır, birbirlerini boğazlamak ve öldürmek değil.

Daha sonra Yüce Allah insanlığın ne şekilde soylarının devam ettiğini ve Yüce Allah’tan başka kimsenin bilmediği muayyen bir vakitte doğup dünyaya geldiklerini şöylece açıklamaktadır: “Bir karar yeri, bir de emanet yeri (var­dır).” Yani sizin rahimlerde karar bulduğunuz bir yer ve sulblerde emanet ola­rak bırakıldığınız bir yer vardır veya yeryüzünde karar yeriniz ve onun altında emanet yeriniz yahut dünyada bir karar yeriniz ve insanın öleceği yerde bir emanet yeriniz vardır. Yahut da sizden kiminiz karar yeri ve kiminiz de ema­net yeridir. Biz kudret, irade, ilim, hikmet, lütuf ve rahmetimize delâlet eden kâinattaki sünnetlerimizin (yasalarımızın) ayetlerini (apaçık belgelerini), ken­dilerine okunan buyrukları iyice belleyen, Allah’ın kelâmını anlayan, manasını ve inceliklerini idrak eden bir topluluğa açıklamış bulunuyoruz.

Yıldızların söz konusu edilmesi ile birlikte, bilen bir topluluğun anılması­nın, Ademogullarının yaratılması ile birlikte fıkhın (iyi ve derinlikli anlayışın) söz konusu edilmesinin sebebine gelince, insanların tek bir nefisten yaratılma­sındaki ve onların değişik hallere sokulmalarındaki hikmeti özümseyip çıkar­mak, oldukça ince ve dikkatli bir bakışa, derinliğine bir anlayış ve kavrayışa muhtaçtır. İşte fıkhın anlamı da budur. O halde böyle bir şekilde ayetin sona erdirilmesi vakıaya uygundur. Yıldızların yerlerini bilip onlar aracılığıyla kara ve denizin karanlıklarında yol bulmak ise yoğun düşünceye, derinlemesine te­fekküre bağlı bir şey değildir. Bu ve benzeri bütün astronomik durumlar için belli bir bilgi, beceri, dikkat ve müşahedeye dayalı zahirî tecrübeler yeterlidir.

Daha sonra Yüce Allah bitkilerdeki tekvînî ayetlerden bir ayeti söz konu­su etmektedir. Bu ise semadan su indirilip bunun bitkilerin yetişmesine sebep kılınmasıdır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Gökten bir su indiren de O’dur…” Yani kudret ve hikmeti gereği buluttan belli bir miktar bereketli, kul­lar için bir nzık, canlıları diriltmek ve imdatlarına yetişmek için hayat kaynağı, Allah’ın kullarına, yaratıklarına bir rahmet olmak üzere su indiren O’dur. Bu yağmur, dolayısıyla şekil, özellik ve etkileri itibariyle birbirinden farklı tür­lü çeşitli bitkiler çıkartmaktadır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Hepsi bir su ile sulanıyor, (böyleyken) onlardan bir kısmını tadlarında diğer bir kısmından üstün kılıyoruz.” (Rad, 13/4); “Ve biz canlı her şeyi sudan yarat­tık.” (Enbiya, 21/30).

Biz yağmur ile ekin ve yeşil ağaçlar bitirdik. Bundan sonra da biz onlarda tane ve meyveleri yaratırız. Ondan dolayı Yüce Allah, “Birbirinin üstüne bin­miş taneler meydana getirdik” diye buyurmaktadır. Yani başaklar ve benzerleri gibi biri diğerinin üstünde yarattık. Bu da gövdesi olmayan bir takım bitki tür­lerini açıklamaktadır. Daha sonra gövdesi olan ağaçları ona atfederek, “Hurma tomurcuğundan…” diye buyurmaktadır.

Yani biz hurma tomurcuklarından, uzanıp alınabilecek mesafede yakın salkımlar çıkardığımız gibi, yine bu yeşil bitkilerden üzüm bağları ve bahçeleri de çıkartıyoruz.

Yüce Allah hurma, üzüm ve bunlardan başka meyve ve ürünler dışında bütün bitkiler arasında özellikle zeytini ve narı söz konusu etmektedir. Bunla­rın içinde şekilleri ve yaprakları itibariyle birbirine benzeyen, birbirine yakın fakat meyvelerinin şekli, tadı, tabiatı birbirinden ayrı olanlar vardır. Kimisi tatlı, kimisi ekşi, kimisi acıdır. İşte bütün bunlar yaratanın kudretine delildir.

İbretle ve dikkatle ağaçlara, bitkilere, meyve verdikleri zaman nasıl ol­duklarına da bir bakın, olgunlaştıktan sonra da nasıl bir hal aldıklarına, kup­kuru iken suyun bereketiyle nasıl dolup taştığına bir bakın. Her bir meyvenin tadı, büyüklüğü ve rengi ayrı ayrıdır. Meyveleri birbirleriyle karşılaştırın; ön­celeri kupkuru bir odun gibiyken daha sonraları canlı, taze ve yapısında suyu barındıran bir bitki haline getirdiğini, bunların dışında renk, şekil, tad ve ko­kularının farklı farklı olduğunu ve bunları yoktan var eden yaratıcının kudreti üzerinde düşünün. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Yeryüzünde bir­birine bir çok bitişik parçaları, üzüm bağları, ekinler ve çatallı ve çatalsız hur­malıklar vardır ki, hepsi bir su ile sulanıyor; (böyleyken) onların bir kısmını lezzetlerinde bir kısmından üstün kılıyoruz…” (Ra’d, 13/4).

İşte üzerinde dikkatle durup düşünmekle emrolunduğunuz bu hususlarda, yaratıcının bunları yaratmadaki kudretinin kemaline, hikmetine ve rahmetine pek çok deliller vardır ki, bunlardan, Allah’ı tasdik edip peygamberlerine uyan müminler gereği gibi yararlanırlar. [60]

Allah’a Yalan Yere Nispet Edilenler (Cinler, Çocuk Ve Eşler) Ve Gözlerin Onu İdrak Edememesi

100- Cinleri O’na ortak yaptılar. Halbu­ki bunları da O yaratmıştır. Bundan başka bilmeksizin O’na oğullar ve kız­lar uydurup iftira ettiler. O kendisine yakıştırageldiklerinden çok uzak ve çok yücedir.

101- Gökleri ve yeri yoktan yaratan O’dur. O’nun bir zevcesi yokken nasıl bir evlâdı olabilir? Her şeyi O yarat­mıştır ve O her şeyi hakkıyla bilendir.

102- İşte Rabbiniz Allah’tır. O’ndan başka hiç bir ilâh yoktur. Her şeyin ya­ratıcısıdır. O halde O’na ibadet edin, O her şeyin üzerinde bir vekildir.

103- Gözler O’nu idrak edemez, O ise bütün gözleri kuşatmıştır. O Latiftir, Habîr”dir.

Açıklaması

Bu ayet-i kerimeler Allah ile birlikte başkasına ibadet eden, cinlere de iba­det etmek suretiyle ibadette Allah’a başkalarını ortak koşan Arap müşriklerini reddetmektedir. Onların putlara ibadet etmeleri ancak cinlere itaat ederek on­ların kendilerine böyle bir ibadeti emretmeleriyle olmuştu. Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: “Onlar ondan başka yalnız dişilere taparlar. Onlar an­cak inatçı bir şeytana tapmış olurlar. Allah ona lanet etti. O da dedi ki: Andol-sun kullarından belli bir pay edineceğim. Muhakkak onları saptıracağım ve on­ları olmayacak kuruntulara boğacağım. Onlara hayvanların kulaklarını yar­malarını emredeceğim ve yine onlara muhakkak emredeceğim de onlar da Al­lah’ın yarattığını değiştirecekler. Kim Allah’ı bırakır da şeytanı veli edinirse muhakkak o, apaçık büyük bir zarara uğramış olur. Onlara vaad eder ve onları olmayacak kuruntulara düşürür. Şeytan ise kendilerine aldanıştan başka bir şey vaad etmez.” (Nisa, 4/117-120)

Ayet-i kerimenin anlamına gelince: Arap müşrikleri cinler âleminde kendi­lerine, verdikleri emirlerde itaat ettikleri bir takım ortaklar edindiler. Burada cinlerden kasıt, Katâde’nin belirttiği gibi tapındıkları meleklerdir veya Hasan-ı Basri’nin söylediği gibi, şirk ve masiyet hususunda kendilerine itaat ettikleri şeytanlardır. Mecusiler ise “Hayır için bir ilâh, şer için bir ilâh vardır ki, bu da İblis’tir” derler. Yani onlar onu rab diye adlandırırlar.

Putlara itaat ettiklerinden dolayı cinleri Allah’a ortak koştular. Oysa Al­lah onları yani müşrikleri de başkalarını da yaratmıştır. O, ortağı olmayan bi­ricik yaratandır. Nasıl olur da yaratıklar O’nun ortağı olabilir ve insanlar O’nunla beraber başkalarına ibadet edebilirler? Nitekim Hz. İbrahim de şöyle demişti: “Yonttuğunuz şeylere mi ibadet edersiniz? Halbuki Allah sizi de yaptık­larınızı da yaratandır.” (Sâffât, 37/95-96)

Özetle anlamı şudur: Bağımsız ve tek başına yaratıcı Yüce Allah’tır. O ba­kımdan hiç bir kimseyi ve hiç bir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca O’na ibadet etmek gerekir.

Müşrikler cahillikleri ve ahmaklıkları dolayısıyla Allah’ın erkek ve kız ço­cukları olduğunu iftira yoluyla uydurup söylediler. Yüce Allah’ın, “Bilmeksizin” ifadesiyle ile kastettiği şudur: Onlar söylediklerinin gerçek mahiyetini, mana­sını bilmiyorlar. O yüzden Allah’ı ve azametini bilmediklerinden dolayı Arap müşrikleri melekleri Allah’ın kızları diye adlandırdılar. Yahudiler, Uzeyr Al­lah’ın oğludur dediler. Hristiyanlar da Mesih Allah’ın oğludur, dediler.

“O kendisine yakıştırageldiklerinden çok uzak ve çok yücedir.” Yani bu ca­hil ve sapıkların nitelendirdikleri şekilde Yüce Allah çocuk sahibi olmaktan, eş ve ortakları bulunmaktan çok yüce, münezzeh ve azametlidir. Çünkü bütün bunları yaratan, işlerini düzenleyen bizzat O’dur. O’nun gibi hiç bir şey yoktur. Gökleri ve yeri yaratan, var eden, daha önceden benzer bir örnek olmaksızın onları meydana getiren Allah’tır. Zevcesi olmayanın nasıl olur da çocuğu olabi­lir? Çünkü çocuk ancak birbirine mütenasip iki eşten doğabilir. Yüce Allah’a ise hiç bir şey mütenasip değildir ve yaratıklarından hiç bir şey O’na benze­mez. Çünkü her şeyi yaratan O’dur, O’nun zevcesi de yoktur, çocuğu da yoktur. Göklerde ve yerde, tüm varlıkları yoktan O var etmiştir. Doğum ve tenasül yo­luyla zürriyetlerin var edilmesinin sebebi, sebeplerinin yaratıcısı O’dur.

Yüce Allah’ın, “Her şeyi O yaratmıştır” buyruğunun anlamı şöyledir: O her şeyi meydana getirdiği halde -sizin ileri sürdüğünüz gibi- bunlar kendisinden doğmamıştır. Sizin O’nun evlâdı diye iftira edip uydurduğunuz her bir varlık gerçekte O’nun bir yaratığıdır. O’ndan doğmuş değildir. O halde nasıl olur da O’nun yarattıkları arasında O’na münasip bir eşi bulunabilir? Halbuki O’nun eşi ve benzeri yoktur. Bu cümle daha önce yer alan çocuk sahibi olduğu iddiası­nı reddeden ifadeyi pekiştirmek içindir.

Allah’ın bilgisi bütün her şeyi kuşatmıştır. O’nun emri O’nun için zatî bir sıfattır, özeldir; kimse O’nun bilgisi gibi bir bilgiye sahip değildir. Şayet O’nun bir çocuğu olsaydı, elbetteki bunu en iyi bilen yine kendisi olurdu ve bunu gös­terirdi. Fakat böyle bir iddia ne aklî ne de vahyî ve naklî hiç bir delili bulun­mayan bir yalan ve iftiradır.

Özetle Yüce Allah çocuk sahibi olmadığını ifade etmektedir. Çünkü gökleri ve yeri yoktan var eden O’dur. Bunlar ise O’nun evlâdı değildir. Zira evlât aynı cinsten bir erkek ve bir dişiden meydana gelir. Yüce Allah ile aynı türden hiç bir varlık yoktur ve hiç bir şey O’nun benzeri değildir. Çünkü Allah’ın dışında­ki bütün varlıklar O’na denk olamaz. Öyleyse nasıl olur da kendisine denk bir evlâdı bulunabilir?

O’nun evlâdı olmadığı sabit olduğuna göre, işte ey müşrikler, sözü geçen niteliklere, sıfatlara sahip olan Rabbiniz olan Allah’tır; kendisinden başka hiç bir ilâh bulunmayan, her şeyi yaratan, eşi ve çocuğu bulunmayan Allah’tır. Si­ze düşen, hiç bir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca O’na ibadet etmeniz, O’nun vahdaniyetini ikrar ve kabul etmeniz, O’ndan başka ilâh olmadığını, O’nun ço­cuğu, babası, eşi, benzeri olmadığını kabul etmenizdir. O’nun dışındaki her bir şey, mutlaka O’nun yaratığıdır ve mahlûkat kendisini yaratana ibadet etmeli­dir.

O bütün bu sıfatlarıyla birlikte her şeyi koruyup gözetendir (Hafız ve Ra-kîb’dir). Bütün yaratıkların işlerini düzenleyen, çekip çeviren, onla/ı rızıklan-dıran, geceleyin ve gündüzün onları koruyup muhafaza edendir.

Yani Allah’tan başka bir koruyucu yoktur; Allah’tan başka ihtiyaçları kar­şılayan hiç bir kimse yoktur.

Şanı yüce Allah’ı gözler asla kuşatıcı ve hakikatini bilecek şekilde ve ma­hiyette göremezler. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Önlerindekini de, arkalarındakini de bilir; O’nun ilminden kendisinin dilediğinden başka hiç bir şeyi kavrayamazlar.” (Bakara, 2/255). İbni Abbas der ki: Gözler dünyada O’nu idrak edemez, müminler ise ahirette O’nu görecektir. Çünkü Yüce Allah bu görmeyi şu buyruğunda bizlere haber vermektedir: “Yüzler var ki o gün apaydınlıktır, Rablerine bakıcıdır.” (Kıyâme, 75/22-23).

Yüce Allah gören gözleri kuşatıcı ve kapsayıcı bir şekilde görür. Bir göz kırpması dahi O’na gizli kalmaz. O’nun görüp bilmediği, O’na gizli kalan hiç bir şey yoktur. Özellikle burada “gözler” in söz konusu edilmesi ifadenin aynı cinsten devam etmesi içindir.

Bu ayet-i kerime, Yüce Allah’ın, “O gün yüzler vardır ki apaydınlıktır, Rablerine bakıcıdırlar.” (Kıyâme, 75/22-23) ayeti ve Yüce Allah’ın ru’yetine de­lâlet eden biraz sonra gelecek olan hadis-i şerifler ile tahsis edilmiştir. Veya şöyle denilebilir: İki ayet-i kerime arasında bir aykırılık yoktur. Çünkü Yüce Allah kendisinin ilimle kuşatılmasını nefyetmesi ilmin esasının nefyedilmesini gerektirmez. Aynı şekilde gözün bir şeyi idrak ve kuşatmasının nefyedilmesi o şeyin hiç bir şekilde görülemeyeceğini ileri sürmeyi de gerektirmez.

Buharî ile Müslim’de de Resulullah (s.a.)’ın şöyle buyurduğu sabittir: “Şüp­hesiz sizler kıyamet gününde on dördünde Ay’ı gördüğünüz gibi ve önünde hiç bir bulut olmaksızın Güneş’i gördüğünüz gibi Rabbinizi göreceksiniz.” Mümin­ler Rablerini görecekler, kâfirler ise göremeyeceklerdir. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Hayır, şüphesiz o gün onlar Rablerin(i görmek) den perdelene-: eklerdir.” (Mutaffifin, 83/15). Yüce Allah Latîf olandır, yani kullarına karşı yu­muşak davranandır. Habîr’dir, yani onların bütün hallerinden haberdar olandır.

Hakkı Gösteren Vahiy Ve Allah’ın Şirki Önlemeye Kudreti

104- Muhakkak size Rabbinizden basiretler (hakkı gösteren deliller) geldi. Eim görürse kendi lehinedir. Kim de

görmezse kendi aleyhinedir. Ben üze­rinizde bir bekçi değilim.

105- İşte biz ayetleri böylece çeşitli şe­killerde açıklarız. Ta ki onlar “Sen okumuşsun” desinler ve biz de onu bi­len kimselere apaçık bildirelim.

106- Rabbinden sana vahyolunana tabi ol. Kendisinden başka bir ilâh yoktur ve müşriklerden yüz çevir.

107- Eğer Allah düeseydi şirk koşmaz­lardı. Biz seni onların başına bir bekçi kılmadık, onların üzerine vekil de de­ğilsin.

Açıklaması

Ey İnsanlar! Size basiretler gelmiş bulunuyor. Bunlar ise Kur’an’ın ihtiva ettiği apaçık delil ve belgelerle Allah Rasulünün getirdiği sizlere karşı gerçek akideyi ispatlayan, hayatın doğru düzenini ortaya koyan, toplumun genel dü­zen yasasını (anayasasını) ahlâk ve azabın esaslarını beyan eden aklî ve naklî belgelerin tümüdür.

Her kim hakkı görür de iman ederse kendi lehinedir. Kim hakka karşı kör olur, sapıtır ve hak yoldan yüz çevirirse kendi aleyhine suç işlemiş olur. Yüce Allah’ın şu ayetlerinde olduğu gibi: “Kim hidayet bulursa kendi lehine hidayet bulur, kim de sapıtırsa mutlaka kendi aleyhine sapıtır.” (Yunus, 10/108); “Kim salih bir amel işlerse kendi lehine, kim de kötülük işlerse aleyhinedir. Rabbin kullara asla zulmedici değildir.” (Fussilet, 41/46).

Yüce Allah’ın, “Kim de görmezse kendi aleyhinedir” buyruğunun anlamı, vebali kendisine aittir, demektir. Yüce Allah’ın şu buyruğu da böyledir: “Gerçek şu ki asıl gözler kör olmaz, fakat asıl göğüslerdeki kalpler kör olur.” (Hacc, 22/46).

“Ben üzerinizde bir bekçi değilim.” Yani ben sizin üzerinizde bir koruyucu ve bir gözetici değilim. Ben sadece bir tebliğ edici, bir uyarıcıyım. Allah da dile­diğine hidayet verir, dilediğini saptırır.

“İşte biz ayetleri böylece çeşitli şekillerde açıklarız.” Bu surede tevhidini açıklayıp Allah’tan başka ilâh olmadığının delillerini ayetlerde çeşitli şekiller­de açıkladığımız gibi, işte biz ayetleri bu şekilde açıklar ve her yerde geniş ge­niş beyan ederiz. Buna sebep ise cahillerin bilgisizliğidir. Bu cahillik, müşrik ve yalancıyı kâfirlerce “Sen bunu başkasından okudun, başkasından öğrendin” ve “Ey Muhammedi Sen bu dersi senden önce Kitap Ehli’nden okudun, onlar­dan öğrendin, bu Allah tarafından gelmiş bir vahiy değildir” şeklindeki iftira ve itirazlarla ortaya konmuştur.

Yani ayetlerin etraflıca açıklanması ve konuma göre farklı şekillerde tek­rar edilmesinin belli hedefleri vardır:

1- İman istidadına sahip bulunanlar hidayet bulsunlar.

2- İnkarcı ve inatçılar, “Sen bunu ancak başkasından öğrendin ve başkası sana bunu okuttu, bu senin iddia ettiğin gibi bir vahiy değildir” desinler diye Onlar Resulullah (s.a.)’m Kur*an-ı Kerim’i Arap olmayan ve Bizanslı bir demir­ci köleden öğrendiğini iddia ediyorlardı. Bu kişi Mekke’de kılıç yapımıyla uğra­şırdı. Adı Kays idi. Nitekim Yüce Allah bunu bize şöyle bildirmektedir: “Andol-sun biz onların, “Ona ancak bir insan öğretiyor,” dediklerini biliyoruz. İnkâra saparak o ileri sürdüklerinin dili Arapça değildir. Bu ise apaçık Arapça bir dil­dir.” (Nahl, 16/103).

3- “Biz de onu bilen kimselere apaçık bildirelim”, yani hakkı bilen ve ona tabi olan, batılı bilen, ondan uzak duran bir topluluğa onu açıklayalım diye. Açıklamak (beyân), ancak Kur’an’ın muhtevası ve delil olduğu şeyler üzerinde basiretlerini kullanan idrak sahibi ilim ehline faydalı olur. Üzerinde düşünmek suretiyle Kur’an-ı Kerim’in gerçek mahiyetini ve onun delillerini açıkça onlar görüp anlayabilirler. Kur’an-ı Kerim’in ayetlerini anlayamayan bilgisizler ise ondan yararlanamazlar.

Daha sonra Yüce Allah, Rasulüne ve vahye uymak, müşriklerden de uzak durmak suretiyle tabi olan kimselere şu buyruğu ile şöyle bir emir vermekte­dir: “Rabbinden sana vahyolunana tabi ol…” Yani sen ona uy, onun iznini takip et, onun gereğince amel et. Rabbinden sana gelen vahiy tartışılmaz gerçeğin kendisidir. Çünkü ondan başka hiç bir ilâh yoktur. Müşrikleri ise affet, eziyet­lerine katlan ve onlara karşı sabırlı ol. Ta ki Allah lehine hükmünü verip onla­ra karşı sana zafer ve yardımını versin.

Şayet Allah dileseydi müşrikler ortak koşmazlardı. Fakat dileyip seçtiği şeylerde O hikmet sahibidir ve dilediğini yapma hakkına sahiptir. Yaptığından sorgulanamaz, asıl mükelleflerdir sorumlu tutulan. Onların sapıklıkta kalma-larmdaki hikmeti kendisi bilir. Eğer O dileseydi, bütün insanlara, imana isdidatlı olarak yaratmak suretiyle hidayet verirdi. Fakat O, insanları küfre isti­datlı olarak da yaratmıştır. Bunun sonucunda da amellerinde tercihte bulunma hürriyetini onlara bağışlamıştır.

“Biz seni onların başına bir bekçi kılmadık.” Yani biz seni söz ve amelleri­ni belgeleyip tespit eden bir kişi kılmadığımız gibi, onların rızıklannı sağla­makla, işlerini görmekle ve meselelerinde tasarrufta bulunmakla görevli bir kimse de kılmadık.

Yani sen onların üzerinde bir zorba değilsin. Emri altındakileri kahredici kralların niteliği sende yoktur. Sen müjdeleyicisin, uyarıcısın. Onları cezalan­dıracak amellerinin karşılığını verip hesaba çekecek olan ise Allah’tır. [1]

Putperestlerin İlahlarına Sövmenin Yasaklanması

108- Allah’tan başka çağırdıklarına sövmeyiniz. Sonra onlar da Allah’a haddi aşarak ve bilgisizce söverler. İş­te böylece her ümmete amellerini hoş gösterdik. Nihayet dönüşleri yalnız Rablerinedir. O kendilerine ne yapıyor olduklarını haber verecektir.

109- Var kuvvetleriyle Allah’a şöyle ye­min ettiler: “Eğer kendilerine bir ayet gelirse andolsun ona mutlaka iman edecekler.” De ki: “Ayetler ancak Al­lah’ın indindedir.” O ayet geldiği za­man da ona yine iman etmeyecekleri­nin farkında değil misiniz?

110- Biz ona ilk defa iman etmedikleri gibi onların kalplerini ve yüzlerini çe­viririz ve kendilerini azgınlık içinde şaşırmış oldukları halde terk ederiz.

Nüzul Sebebi

“Allah’tan başka çağırdıklarına sövmeyiniz…” mealindeki 108. ayetin nü­zulü ile ilgili olarak Abdürrezzak şöyle demektedir: Bize Ma’mer, Katâde’den haber vererek dedi ki: Müslümanlar kâfirlerin putlarına sövüyorlardı. Kâfirler de buna karşılık Allah’a sövüyorlardı. Bunun üzerine Yüce Allah, “Allah’tan başka çağırdıklarına sövmeyiniz…” ayetini indirdi. Vâhîdî’nin Katâde’den nak­lettiği ibare ise şöyledir: Müslümanlar kâfirlerin putlarına sövüyorlardı. Bu se­fer onlar da Müslümanlara karşılık veriyorlardı. Bunun üzerine Yüce Allah, Allah’ı tanımayan cahil bir topluluğun, rablerine küfretmelerine sebep teşkil etmelerini yasakladı.

İbni Abbas, el-Vâlibî’den gelen rivayete göre şöyle demektedir: Kâfirler de­diler ki: Ey Muhammed! Ya putlarımıza sövmekten vazgeçersin ya da biz de Rabbini hicvedeceğiz. Yüce Allah Müslümanlara onların putlarına sövmelerini yasaklayarak onların da bilgisizce ve hadlerini aşarak Allah’a sövmelerini ön­lemiş oldu.

“Var kuvvetleriyle Allah’a şöyle yemin ettiler…” mealindeki 109. ayetin nü­zulü ile ilgili olarak İbni Cerir et-Taberî de Muhammed b. KaTb, el-Kurazî’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Resulullah (s.a.) Kureyşlilerle konuştu, onlar da şöyle dediler: “Ey Muhammed! Sen bizlere Musa ile birlikte bir asanın bu­lunduğunu ve asayı taşa vurduğunu, İsa’nın ölüleri dirilttiğini, Semud kavmi­ne (Salih’in) dişi deveyi mucize olarak gösterdiğini söylüyorsun. Haydi sen de, seni tasdik edebilmemiz için bir takım mucizeler göster.” Bunun üzerine Resu­lullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Sizlere nasıl bir mucize göstermemi arzuluyorsu­nuz?” Onlar, “Safa’yı bize altına dönüştür” deyince, Resulullah (s.a.), “Peki, bu­nu yapacak olsam beni tasdik eder misiniz?” diye sordu. Onlar, “Allah’a yemin ederiz, evet” dediler. Resulullah (s.a) kalkıp dua etmeye koyuldu. Cebrail geldi, ona şöyle dedi: “Arzu ettiğin takdirde Safa altın oluverir, fakat o takdirde tas­dik etmeyecek olurlarsa şüphesiz biz de onları (toptan imha edecek şekilde) azaplandıracağız. Arzu ediyorsan aralarında tevbe edecek olanlar tevbe etsin diye, onları bırak.” Bunun üzerine Resulullah (s.a.) “Hayır, aralarından tevbe edecekler tevbe edinceye kadar onları terk ediyorum” dedi. Yüce Allah da, “Var kuvvetleriyle Allah’a şöyle yemin ettiler…” buyruğundan itibaren 115. ayetin so­nuna kadar inzal buyurdu. [2]

Açıklaması

Yüce Allah Rasulüne ve müminlere, müşriklerin ilâhlarına sövmeyi -bun­da maslahat olsa dahi- yasaklamaktadır. Çünkü onlara sövmekten, bu masla­hattan daha büyük bir mefsedet ortaya çıkabilir. O da müşriklerin müminlerin ilâhına sövmek suretiyle karşılık vermeleridir. Halbuki O, “Kendisinden başka ilâh olmayan Allah’tır.” Nitekim İbni Abbas da böyle demiştir.

Ey Müslümanlar! Müşriklerin Allah’ı bırakarak dua edip tapındıkları ilâhlarına sövmeyiniz. Çünkü belki bu müşriklerin, Yüce Allah’ın kadir ve aza­metini bilmediklerinden dolayı müminleri daha bir öfkelendirmek için sövmek-te haddi aşarak, haksızlığa ve zulme saparak, Yüce Allah’a sövmelerine sebep teşkil edebilir. İşte bu şunu da göstermektedir ki, itaat yahut maslahat eğer bir masiyete veya mefsedete götürüyor ise terk olunur. Yüce Allah Musa ve Ha­run’a Firavun ile konuşmaları esnasında yumuşak olmalarını emretmiştir: “Siz ona yumuşak söz söyleyin. Olur ki öğüt alır, yahut (Allah’tan) korkar.” (Tâ-Hâ, 20/44).

Yüce Allah bu topluluğa putlara sevgi beslemeyi, onların yardımına koş­mayı süslü gösterdiği gibi, her bir ümmete de küfür ve sapıklık gibi kötü emel­lerini süslü göstermiştir. Yani bu, Yüce Allah’ın yarattıkları arasındaki sünne­tidir. Onlar taklit ve bilgisizlik üzre yahut bilgileri olduğu halde ve inattan do­layı izledikleri âdet ve geleneklerini güzel görürler. Allah da böylelerini kendi halleriyle başbaşa bırakır.

Bu süslü gösterme, herhangi bir zorlama veya cebr söz konusu olmaksızın onların tercihlerinin bir neticesidir. Yoksa Allah, diğer müminlerin kalplerinde imanı ve hayrı süslü gösterdiği gibi, bunların da kalplerinde küfür ve şerri süs­lü görmeyi yarattığından dolayı böyle değildir. Aksi takdirde iman, küfür, hayır ve şer doğuştan gelen kevnî bir durum olur. Artık böyle bir durumdan sonra müşrikleri düzeltmeye yapılacak çağrı bir çeşit abes iş olur ki, Allah böylesin-den münezzehtir. Değilse, sevap, ceza, peygamberlerin gönderilmesi ve kitapla­rın indirilmesi de anlamsız bir iş olur, adaletin gereği bir şey olmaktan çıkardı.

Dünya hayatında onlar kendi halleriyle başbaşa bırakılmışlardır, ancak ölümün akabinde ve diriltilecekleri vakit rablerine ve işlerinin mutlak maliki­ne döndürüleceklerdir, başkasına değil. O da amellerinin karşılıklarını onlara verecektir; hayır ise hayır, şer ise şer. Bu ise bir uyarı ve tehdittir.

Bu müşrikler Allah’ın adıyla öyle tekit edilmiş yeminlerde bulundular ki, bundan daha güçlü yemin adeta olmaz: Andolsun ki eğer kendilerine maddî bir mucize ve kendilerinin teklif ettikleri kevnî ayetlerden harikulade bir mucize gelecek olursa, şüphesiz onun Allah tarafından geldiğini senin de Allah’ın rasu-lü olduğunu tasdik edeceklerdir. Bu, onların inatçı bir kavim olduklarına işa­rettir. Çünkü onlar bu Kur’an-ı Kerim’in mucize özellikli olduğunu hiç bir şekil­de görmüyorlardı. Onların hedefi ise ancak mucize talebinde bulunmak sure­tiyle tahakküm etmekten başka bir şey değildi.

Ey Muhammed! Doğru yolu bulmak ve bu yolun kendilerine gösterilmesi amacıyla değil de işi yokuşa sürmek, inat ve küfür maksadıyla senden mucize­ler isteyen şu kimselere de ki: Bu mucizeyi göstermek Allah’a aittir. Bunları göstermeye gücü yeten O’dur. Dilerse bu mucizeleri size gösterir, dilerse sizi halinize bırakır ve O, ancak hikmet gereği onları indirir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Allah’ın izniyle olmadıkça hiç bir peygamberin kendili­ğinden bir ayet (mucize) getirmesi mümkün değildir.” (Mü’min, 40/78)

Daha sonra Yüce Allah, peygamberine iman etmeleri için müşriklerin tek­lif ettiklerinden bir mucizenin getirilmesini temenni eden müminlere şöyle hi­tap etmektedir: Onların iman edeceklerini nereden biliyorsunuz? Yani bu muci­zelerin onlara gösterildiğini var saysak dahi, bunlar yine de kendilerine mucize geldiğinde iman etmeyeceklerdir. Çünkü Yüce Allah ezelden beri onların iman etmeyeceklerini bilmektedir: Ben biliyorum ki, onlara bu ayetler geldiği takdir­de onlar iman etmeyeceklerdir, siz ise bilmiyorsunuz.

“Biz ona ilk defa iman etmedikleri gibi onların kalplerini çeviririz.” Kalple­rini hakkı idrak etmekten, imam kavramaktan, gözlerini de O’nu görmekten çevireceğiz. Kendileriyle o hak arasına engel olacağız, onlar da onu idrak ede­meyecekler. Onlara her türlü ayet (mucize) gelecek olsa dahi yine iman etme­yeceklerdir. Nitekim ilk defa kendilerine Kur”an-ı Kerim ve daha başka, karşı koymakta acze düştükleri bir çok mucizeler geldiği vakit de kendileriyle iman arasına engel koymuştuk. Buna sebep ise onların gerçekleri idrak etmekten büsbütün yüz çevirmiş olmalarıdır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Eğer biz onlara gökten bir kapı açsak ve ondan yukarı çıksalar elbette “Şüphe­siz bizim gözlerimiz döndürüldü. Hatta biz büyülenmiş bir topluluğuz” diyecek­lerdir^ Hicr, 15/14-15).

Gerçek şu ki, KuVan-ı Kerim’de yer alan aklî ve ilmî delillerin ikna etme­diği bir kimseyi gözüyle göreceği maddî mucizelerde ikna etmeyecektir.

Aynı şekilde siz, onları azgınlıkları içerisinde bırakmayacağımızı nereden biliyorsunuz? Yani biz onları kendi hallerine bırakacağız. Tuğyandan, azgınlık etmekten yani hadlerini aşmaktan onları alıkoymayacağız. Onları işittikleri ve gördükleri ayetler hususunda, taşkınlıkları içerisinde şaşkın ve tereddüt içeri­sinde bırakacağız. Acaba bu apaçık bir gerçek midir, yoksa aldatıcı büyü mü­dür diye karar veremeyecekler. [3]

Müşriklerin İnatlaşmaları Ve İman Etmelerinin De Umulmadığı

111- Eğer biz gerçekten onlara melek indirseydik, ölüler kendileriyle konuşsaydı ve her şeyi karşılarına topla-

saydık, Allah dilemedikçe onlar yine de inanacak değillerdi. Fakat onların çoğu cahillik ediyorlar.

112- İşte böylece biz her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman yap­tık. Onlardan kimi kimine aldatmak için yaldızlı sözler fısıldarlar. Eğer Rabbin dileseydi onu yapamazlardı. Artık onları iftiraları ile başbaşa bı­rak.

113- Bir de ahirete inanmayanların kalpleri ona meyletsin, ondan hoşlan­sınlar ve yapacaklarını yapsınlar diye.

Nüzul Sebebi

İbni Abbas’tan rivayet edildiğine göre Mekke kâfirlerinden ve önderlerin­den bir grup Resulullah (s.a.)’m yanma gelip ona şöyle dediler: “Senin Allah’ın peygamberi olduğuna şahitlik etmek üzere bize melekleri göster yahut da biz­den ölmüş bir takım kimselerin dirilmesini sağla ki, onlara senin söylediklerin hak mıdır, batıl mıdır diye soralım; yahut da sen Allah’ı ve melekleri karşımıza getir, gözümüzle görelim…” dediler. Bunun üzerine ayet-i kerime nazil oldu. [4]

Açıklaması

İbni Abbas Yüce Allah’ın, “Eğer biz onlara gerçekten melekleri indirsey-dik…” buyruğu hakkında şöyle demektedir: İşte bu şekilde iman etmeyecekle­rinden söz edilen kimseler bedbaht kimselerdir. Daha sonra Yüce Allah, “Allah dilemedikçe” diye buyurmaktadır ki burada sözü edilenlerden kasıt, Yüce Al­lah’ın ezelî bilgisinde imana girecekleri malum olan mutlu kimselerdir.[5]

Ayet-i kerimenin manası şudur: Eğer bizler, çok ısrarlı bir şekilde Allah adına yemin eden ve “Andolsun kendilerine bir ayet (mucize) gelecek olsaydı mutlaka ona iman edeceklerdi” diyen bu kimselerin isteklerine olumlu karşılık vererek melekleri indirseydik ve bu melekleT kendilerine Hz. Mııhammed’in ri-saletini haber verip tasdik edecek olsalardı müşrikler yine de iman etmeyecek­lerdi. Bu hususla ilgili Yüce Allah şu ayetlerinde bilgi vermektedir: “Yahut Al­lah’ı ve melekleri karşımıza getirirsin.” (İsra, 17/92); “Ve dediler ki: Allah’ın peygamberlerine verilenlerin benzerleri bize de verilmedikçe asla iman etmeyiz.” (En’am, 6/124). Evet, bütün bu istekleri yerine getirilmiş olsaydı yine de onlar Resulullah (s.a.)’a ve Kur’an-ı Kerim’e iman etmeyeceklerdi.

Diğer bir ifade ile: Şayet bizler onlara melekleri indirsek ve onlar bunları gözleriyle görseler ve meleklerin Hz. Muhammed’in peygamberliğine şahitlikle­rini duysalar, hatta ölüler diriltilip onlarla konuşsalar ve “atalarınızı getirin” (Duhân, 44/36) ifadesinde geçtiği şekilde istekleri üzere melekler onlara pey­gamberlerin getirdiklerinin doğru olduğunu haber verseler, sonuç yine değiş­meyecektir. Ayrıca bizler, bütün delil ve mucizeleri toplayıp bir araya getirsek ve bunlar da, peygamberlerin getirdikleri mesajların doğruluğunu kendilerine haber verecek olsalar, yine iman etmeyeceklerdi; esasen bunlarda tasdik etmek için gerekli istidad da bulunmamaktadır. Çünkü bunlar ayet ve mucizelere dik­katle ve ibret alıcı gözle bakmıyorlar. Aksine düşmanlık ve alaycı gözüyle bak­maktadırlar. Onlar, Allah dilemedikçe iman etmezler. Yani onlar bu nitelikleri­ni sürdürdükleri ve bunun üzerinde direndikleri sürece iman etmeyeceklerdir. Ancak Allah’ın dilemesi, bu niteliklerini izale etmesi hali bundan müstesnadır. Çünkü Allah onları hidayete iletmeye de kadirdir. Fakat Yüce Allah onlara her türlü hayır yolunu açıkça gösterdikten ve Kur”an-ı Kerim’in hidayetiyle yarar­lanma imkânını verdikten sonra onları kendi halleriyle başbaşa bırakır.

O halde Yüce Allah’ın “… yine de inanacak değillerdi” buyruğundan kasıt, kendi irade ve istekleriyle imana girmeyeceklerini bildirmektir. “Allah dileme­dikçe” buyruğundan kasıt ise, ihtiyarî iman etmektir, yoksa ıztırarî (mecbur tutularak sahip olunan) iman değildir. Nitekim Razî şöyle demektedir: Çünkü müstesna olan şeyin, kendisinden istisna yapılanın cinsinden olması icap eder. Baskı sonucu ve mecburiyet altında gerçekleşen iman ise ihtiyarî (kişinin terci­hi ile) yapılan iman cinsinden değildir. [6]

Fakat iman etmenin de, küfre sapmanın da ellerinde olduğunu, diledikleri vakit iman edip dilediklerinde küfre sapacaklarını kabul eden müşriklerin ço­ğunluğu bilgisizlik göstermektedirler. Çünkü bu onların sandıkları gibi değil­dir. Ancak Yüce Allah’ın hidayet verip de bu konuda kendisine başarı ihsan et­tiği kimse iman eder ve hidayete erdirme hususunda yardımını esirgeyip sa­pıklıkta bıraktığı kimse de küfre sapar. Taberî’nin görüşüne göre ayetin anlamı budur. [7] Ayetin zahirinden anlaşılan ve tercih edilen görüş de budur.

Zemahşerî’nin görüşü ise şöyledir: Fakat Müslümanların çoğunluğu Allah dilemedikçe bunların imana gelmeyeceklerini bilmemektedirler. O bakımdan onların teklif ettikleri mucize geldiği takdirde iman edeceklerini ummaktadırlar. [8] Yani Mutezile’nin görüşüne göre müstesna ıztırarî imandır ve Yüce Al­lah’ın, “Fakat onların çoğu” ifadesindeki zamir ise Zemahşerî’nin görüşüne gö­re kâfirlere değil, Müslümanlara râcidir. Mutezile der ki: Maksat şudur: Müş­rikler istedikleri ayet ve mucizelerin ortaya çıkıp gerçekleşmesi halinde de kâ­fir kalmaya devam edeceklerini bilmemektedirler. Çünkü onların çoğu da bu­nun böyle olacağını sanıyorlardı. Ehl-i sünnet ise şöyle demektedir: Maksat şudur: Bunlar her şeyin Allah’tan geldiğini, onun kaza ve takdiri gereği ortaya çıktığını bilmemektedirler.

İbn-i Abbas der ki: Kur”an-ı Kerim ile alay edenler beş kişi idi: Mahzun oğullarından el-Velid b. Muğîre, Sehedilenlerden kasıt, Yüce Allah’ın ezelî bil­gisinde imana girecekleri malum olan mutlu kimselerdir.[9]

Ayet-i kerimenin manası şudur: Eğer bizler, çok ısrarlı bir şekilde Allah adına yemin eden Sen bize, Allah’ın rasulü olduğuna dair şahitlik etmek üzere melekleri göster, yahut bizim için ölülerimizi dirilt ki onlara senin bu söyledi­ğin hak mıdır batıl mıdır soralım. Veya sen bize karşı Allah ve melekleri getir. Yani senin bu iddia ettiğin şeylerin doğruluğuna kefil olmak üzere gelsinler. Bunun üzerine bu ayet-i kerime nazil oldu.[10]

Daha sonra Yüce Allah peygamberinin sıkıntısını hafifletmeyi, gönlünü hoş edip teselli etmeyi murad ettiğinden şunu beyan etti: Allah’ın yarattıkları hak­kındaki geçerli sünneti, cinlerden olsun insanlardan olsun, peygamberlere düş­manlık edenlerin bulunması şeklindedir. İşte Yüce Allah “İşte böylece biz her pey­gambere…” diye buna işaret etmektedir. Yani ey Muhammedi Biz sana muhale­fet eden, sana karşı inatlaşan, düşmanlık eden bir takım düşmanlar var ettiği­miz gibi, senden önceki peygamberlere de aynı şekilde düşmanlar kılmışızdır. Bu durum seni üzmesin. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Andolsun sen­den önce de bir takım peygamberler yalanlandı. Onlar yalanlanmalarına ve ezi­yet görmelerine karşı sabrettiler.” (En’âm, 6/34); “Böylece biz her bir peygambere günahkârlardan bir düşman peyda ettik.” (Furkân, 25/31). Varaka b. Nevfel de Allah Rasulüne -Buharî ve Müslim’in rivayet ettiğine göre- şöyle demişti: “Ger­çek şu ki, bir kimse senin getirdiğinin benzerini getirmişse mutlaka ona düş­manlık edilmiştir.” Yani Yüce Allah’ın sünneti, bir takım kimselerin peygamber­lere ve onların gerçek mirasçılarına düşmanlık etmeleri şeklinde cereyan edegel-miştir. Bunlar dinî ve toplumsal hususlarda meydana gelen bozuklukları düzelt­me daveti ile ortaya çıkan kimselere de düşmanlık beslemişlerdir. İşte “hayatta kalma mücadelesi ve uygun olanın kalması” diye ifade edilen durum da budur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ama köpük atılır gider, insanlara fay­da verecek olan şeye gelince, işte bu, yeryüzünde kalır…” (Râ’d, 13/17).

Düşmanlık, ister insan şeytanlarından ister cin şeytanlarından olsun fark etmez. Mücahid, İkrime ve Hasan-ı Basrî der ki: Cinlerden de insanlardan da biribirlerine fisıldaşan şeytanlar vardır. Katâde de şöyle der: Bana ulaştığına göre, Ebu Zerr bir gün namaz kılıyordu. Resulullah (s.a.) ona şöyle buyurdu: “Ey Ebu Zerr, insan ve cin şeytanlarından Allah’a sığın.” Ebu Zerr, “İnsanlar­dan da şeytan var mı?” diye sorunca Resulullah (s.a.), “evet” diye buyurdu. [11]

Bakara suresinde de şöyle buyurulmuştur: “Onlar kendi şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında muhakkak biz sizinle birlikteyiz” derler.” (Bakara, 2/14).

Daha sonra Yüce Allah şeytanların peygamberlere düşmanlığının özelli­ğini söz konusu etmektedir ki bu da onların Allah’ın davet ve hidayetine kar­şı direnmeleridir. Yüce Allah “Onlardan kimi kimine aldatmak için yaldızlı sözler fısıldarlar…” diye buyurmaktadır. Yani kimi diğerine o süslü püslü, yaldızlı sözleri telkin eder. Bu tür sözlerden kasıt, dinleyenleri, işin iç yüzü­nü bilmeden aldatarak söyleyenlerin görüşlerine meylettiren, şeytanların teşviki ve kışkırtmasıyla masiyetlere düşüren sözlerdir. Burada geçen “fısıl­damak (vahiy )”tan kasıt ise işaret etmek ve hızlı söz söylemek demektir. Yal­dız (zuhruf) ise dış görünüşü itibariyle süslü ve aldatıcı, içi ise batıl olan de­mektir.

Şayet Rabbin bu tür aldatmaları yapmamalarını dileyecek olsaydı onlar bunu yapamazlardı. Fakat Allah onları hidayete mecbur etmeyi dilemedi. Aksi­ne O, insanların hayır veya şer yollarından herhangi birisini istek ve tercihle­riyle izlemelerini, seçmelerini dilemiştir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmak­tadır: “Ve biz ona iki yolu gösterdik.” (Beled, 90/10). Mutezile’nin görüşü budur.

Ehl-i sünnet ise Yüce Allah’ın, “Eğer Rabbin dileseydi onu yapamazlardı.” buyruğu hakkında şöyle demektedirler: Bütün bunlar Allah’ın kazası, kaderi, irade ve meşieti ile olup O, her bir peygambere şeytanlardan bir düşmanın bu­lunmasını dilemiştir.

O halde onları yalan ve iftiraları ile baş başa bırak. Yani onların sana kar­şı durmalarına aldırma, onlar, iftira ve yalanlarında dalıp gitsinler; aldırma onlara. Sen risaletinin gereğini yerine getirmeye, davetini yapmaya bak ve Al­lah’a dayan. Muhakkak ki Allah, sana yeter ve düşmanlarına karşı sana yar­dım eder. Senin üzerine düşen tebliğ etmektir. Onların hesabı ve cezası ise bize aittir.

Yüce Allah’ın, “Bir de ahirete inanmayanların kalpleri ona meyletsin…” buyruğu önceki ifadelerden anlaşılan takdiri bir fiile atfedilmiştir. Bunun tak­diri ise şöyledir: Bu şeytanların kimisi kimisine allı pullu, yaldızlı veya süslen­miş sözleri peygamberlere uyan müminleri kandırmak ve ahirete iman etme­yen kâfir ve fasıkların kalplerinin Hz. Muhammed’in tebliğine meylini engelle­mek için telkin ederler. Çünkü onların nevalarına uygun düşen odur. İşlerin akıbeti üzerinde durup düşünen uyanık müminler ise, onların batıl sözlerine kanmazlar. Onların allı pullu sözleri kendilerini aldatmaz. “Ondan hoşlansın­lar” buyruğundaki zamir ile “Onu yapamazlardı” buyruğundaki zamir, sözü geçen peygamberlere düşmanlık ile şeytanlara racidir.

“Ondan hoşlansınlar ve yapacaklarını yapsınlar diye” buyruğu ise, kendi­leri için hoşlanıp ondan memnun olsunlar, buna bağlı olarak masiyet ve günah­ları -buna aldandıklan ve bundan hoşlandıkları için- kazansınlar, anlamında­dır. [12]

Kur’an-I Kerim Peygamber (S.A.)İn Risaletinin Doğruluğuna Delildir

114- “Allah’tan başka bir hakem mi arayacak mışım?” Halbuki size Kitab’ı açık açık indirmiş olan O’dur. Kendile- rine ki*aP verdiklerimiz onun Rabbi- nin katından hak ile indirilmiş olduğu- nu büirler> Öyleyse sakın şüpheye dü- şenlerden olma.

115- Rabbinin sözü doğruluk ve adalet yönünden eksiksizdir. O’nun sözlerini değiştirebilecek yoktur. O her şeyi işi- tendir, her şeyi bilendir.

Açıklaması

Yüce Allah peygamberine Allah’tan başkasına ibadet eden, Allah’a ortak koşan müşriklere şöyle demesini emretmektedir: Benim, benimle sizin aranız­da hüküm verecek birisini isteme hakkım yoktur. Çünkü Allah’ın hükmünden daha adaletli bir hüküm olamaz. O’nun sözünden daha doğru bir söz buluna­maz. Size Kur’an-ı Kerim’i, içinde her şeyin hükmü açıklanmış olarak indiren O’dur. İnanç, hukukî hükümler ve adab kabilinden her şey… Ve ben kırk yaşımı aşmış bulunuyorum. Ben şu ana kadar ilim, marifet, geçmiş ve geleceklerin ha­berleri, fesahat ve belagat yönünden ona benzer bir şeyi şu ana kadar ortaya koymuş değildim.

Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Ben bundan önce aranızda bir ömür boyu kaldım.” (Yunus, 10/16). Yani sizin için Allah’tan başka hâkim mi arayacak mışım? Oysa geniş geniş açıklayan, beyan eden, bu Kitab’ı size indirmek suretiyle başka ayet ve mucizeleri istemek külfetine kat­lanmanıza ihtiyaç bırakmamıştır.

Diğer bir ifade ile, sizin benim peygamberliğimin doğruluğuna dair bir de­lil istemenizin faydası yoktur. Ortada benim peygamberliğimin doğruluğunu destekleyen gayet açık iki delil vardır. Bunlar ise mucize oluşuyla Allah’ın ke­lâmı olduğuna delâlet eden eşsiz ve en büyük bir mucize olan Kur’an-ı Kerim ile Tevrat ve İncil’in benim gerçekten Allah’ın rasulü olduğuma, Kur’an-ı Ke-rim’in de Allah tarafından gelmiş Hak kitap olduğuna delâlet eden buyrukları ihtiva etmeleridir.

Eğer bu müşrikler Kur’an-ı Kerim’in hak oluşunu inkar edip onu yalanla­yacak olurlarsa, gerçek şu ki, Kitap ehli olan Yahudi ve Hristiyanlar onun Rab-binden indirilmiş hak olduğunu bilirler. Çünkü onların ellerindeki kitaplarında daha önce geçmiş peygamberler vasıtasıyla senin geleceğine dair müjdeler va­rit olmuştur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Kendilerine Kitap ver­diğimiz kimseler kendi öz çocuklarını tanıdıkları gibi onu tanırlar. Bununla birlikte şüphesiz onlardan bir kesim bilip durdukları halde hakkı gizlemekte­dirler.” (Bakara, 2/146).

O halde ey Muhammed, sakın tereddüt eden ve şüpheye düşenlerden ol-mayasın! Bu ise ya galeyana ve heyecana getirme üslûbu ile ya da ta’riz yoluy­la kullanılmış bir ifadedir. Yüce Allah’ın, “Sakın müşriklerden olmayasın…” (Yunus, 10/105) buyruğu ile “Eğer sana indirdiğimizden yana şüphe içerisinde isen, haydi senden önce Kitab’ı okuyanlara sor. Andolsun sana, hak, Rabbinden gelmiştir. O halde sakın şüphe edenlerden olmayasın.” (Yunus, 10/94) buyruk­larında olduğu gibi.

Buradaki yasak, Peygamber (s.a.)’in şüphe ettiği anlamına gelmez. Çünkü ifade şart kipindedir. Şart ise böyle bir şeyin meydana gelmesini gerektirme­mektedir. O bakımdan Resulullah (s.a.), “Ne şüphe ederim, ne de sorarım” bu­yurmuştur.

Allah’ın sözü olan Kur’an-ı Kerim, tamam ve eksizdir. Ona başka bir şey eklemeye ihtiyacı yoktur. İ’cazı ve kapsamı ile o artık tam ve yeterlidir. O ba­kımdan Kur’an-ı Kerim ne söylerse doğru söyler, ne hükmederse adaletle hük­meder. Gayba dair verdiği haberleri doğrudur, istekleri adildir. Her neyi haber verdiyse tartışmasız ve şüphesiz olarak gerçeğin kendisidir. Neyi emretmiş ise adaletin kendisidir ve onun dışında adalet olamaz. Neyi yasaklamışsa, o şey batıldır. Kur’an-ı Kerim ancak hayır olanı emreder, ancak kötülük ve fesat ola­nı yasaklar. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onlara iyiliği emreder ve kötülüğü yasaklar.” (A’râf, 7/157).

Kur’an-ı Kerim’de yer alan bütün emir, yasak, tehdit, kıssa ve haberlerden hiç bir şey değişmez. Allah’ın sözünde değişiklik olmaz. Yüce Allah’ın hükmüne kimse karşı çıkamaz, kimse O’nun hükmünü sorgulayamaz. Dünyada da ahi-rette de bu böyledir. O, kullarının sözlerini işitendir. Onların davranışlarını, konumlarını çok iyi bilendir. Her kişiye amelinin karşılığını verendir. [13]

Müşriklerin Sapıklıkları Ve Onların Kestiklerinin Yenilmesinin Yasaklanması

116- Eğer yeryüzünde bulunanların ço­ğunluğuna itaat edersen seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar ancak zan-na uyarlar ve yalnız yalan söyleyip du­rurlar.

117- Muhakkak ki Rabbin, yolundan sapanları en iyi bilendir ve O hidayet bulmuş olanları da en iyi bilendir.

118- Artık üzerine Allah’ın adı anılmış olanlardan yiyin; tabiî O’nun ayetleri­ne jn»Tiftnlar iseniz.

119- Size ne oluyor ki üzerine Allah’ın adı anılan şeyden yemiyorsunuz? Hal­buki zaruret dolayısıyla ona ihtiyaç duymanız hali müstesna, size haram kıldıklarını o nw” uzadıya açıklamış­tır. Doğrusu bir çokları heva ve heves­lerine uyarak bilgisizce saptırıyorlar. Şüphesiz ki Rabbin haddi aşanları en iyi bilendir.

120- Günahın açığını da gizlisini de bı­rakın. Çünkü günah işleyenler kazan­makta oldukları yüzünden cezalandırı­lacaklardır.

121- Üzerine Allah’ın adı anılmayanlar­dan yemeyin. Çünkü bu bir fısktır. Doğrusu şeytanlar sizinle mücadele et­meleri için kendi velilerine telkinde bulunurlar. Şayet onlara itaat ederse­niz şüphesiz ki siz de müşrikler olur­sunuz.

Nüzul Sebebi

  1. ayet-i kerime olan “Artık üzerine Allah’ın adı anılmış olanlardan yi­yin” buyruğunun nüzulü ile ilgili olarak Ebu Dâvud ve Tirmizî, İbni Abbas’tan şöyle dediğini rivayet ederler: Bazı kimseler Resulullah’m yanına gelerek şöyle dedi: Ey Allah’ın rasulü, bizim öldürdüğümüzden yiyoruz da Allah’ın öldürdü­ğünü yemiyoruz (neden)? Bunun üzerine Yüce Allah “Artık üzerine Allah’ın adı anılmış olanlardan yiyin… Şayet onlara itaat ederseniz şüphesiz ki siz de müş­riklerden olursunuz” (En’am, 118-121) buyruklarını indirdi.

Ebu Dâvud, Hâkim ve başkaları da İbni Abbas’tan Yüce Allah’ın, “Doğru­su şeytanlar sizinle mücadele etmeleri için kendi velilerine telkinde bulunur­lar…” buyruğu hakkında şöyle dediğini rivayet etmektedirler: (Müşrikler) de­diler ki: Allah’ın kestiğini yemiyorsunuz da kendi kestiklerinizi yiyorsunuz (ne­den)? Bunun üzerine Yüce Allah bu ayet-i kerimeyi indirdi.

“Üzerine Allah’ın adı anılmayanlardan yemeyin…” mealindeki 121. ayet-i kerimenin nüzulüne gelince: Müşrikler, “Ey Muhammed, şu ölen koyunun du­rumunu bize bildir, onu kim öldürdü?” diye sordular ve Hz. Peygamber “Ölen koyunu öldüren Allah’tır” deyince şöyle dediler: Sen ise “Kendinin ve arkadaş­larının öldürdükleri helâldir; köpeğin, doğanın (avlanırken) öldürdüğü helâldir, Allah’ın öldürdüğü ise haramdır iddiasında bulunuyorsun?” Bunun üzerine Yü­ce Allah bu ayet-i kerimeyi mdirdi. [14]

Taberanî ve başkalarının rivayetine göre İbni Abbas şöyle demiştir: “Üze­rine Allah’ın adı anılmayanlardan yemeyin” ayet-i kerimesi nazil olunca İran­lılar, Kureyş’e “Muhammed ile bu konuyu tartışın ve ona şöyle deyin” diye ha­ber gönderdiler: “Senin elindeki bıçakla kestiğin helâl oluyor da Allah’ın altın­dan şemşîr (Farsça kılıç demektir) ile kestiği -yani meyte- haram oluyor öyle mi?” Bunun üzerine Yüce Allah, “Doğrusu şeytanlar sizinle mücadele etmeleri için kendi velilerine telkinde bulunurlar” buyruğunu indirdi. Yani burada şey­tanlardan kasıt bu telkinde bulunan Farisîler, onların dostları ise Kureyşlilerdir.

Bu konuda İkrime’nin ifadesi ise şöyledir: Mecusi olan Farisîler, Yüce Al­lah meytenin haram kılındığına dair hükmü indirince, cahiliyede dostları olan Kureyş müşriklerine -ki aralarında mektup teatisi oluyordu- şöyle yazdılar: Muhammed ve arkadaşları kendilerinin Allah’ın emrine uyduklarını ileri sür­mektedirler. Yine kendilerinin kestiklerinin helâl, Allah’ın kestiklerinin ise ha­ram olduğunu iddia etmektedirler. Bu telkinlerden dolayı bazı Müslümanların içine bazı şüpheler düştü. Bunun üzerine Yüce Allah bu ayet-i kerimeyi indir­di. [15]

Açıklaması

Sapık ve müşrik kimselerin izledikleri yollara Hak ve Kur’an-ı Kerim şeri-atinde iltifat edilmez. Çünkü onlar fasit zanlarma uyarak yanlış yolda yürü­mektedirler. Ey Muhammed! Sen ve sana tabi olanların hepsi yeryüzünde bu­lunanların çoğunluğunu teşkil eden kâfir ve müşriklere din hususunda uyarak Allah’ın sana indirdiklerine muhalefet edecek olursan, seni Allah’ın dininden, düzeninden, yolundan, hakkın, adaletin istikametin yolundan saptırıp uzaklaş­tırırlar. Çünkü onlar ancak hevalara, batıl ve yalan zanlara tabi olmakta, ilâhî belgelere, aklî delillere hiç bir değer ve kıymet vermemektedirler. Onlar ancak tahmin eden, kıskanan yahut da doğru ve gerçekle hiç bir ilişkisi bulunmayan zanlarda bulunan kimselerdir. Tıpkı meyve tutmaya başlamış hurma ağaçları ve üzüm bağlarına ve diğer ağaçlara bakıp bunların ne kadar meyve verecekle­rini tahmin eden kimseninki gibi tahminlerde bulunuyorlar. Onların inançları bu şekilde delilsiz sezgi ve tahminlere dayalıdır; belge ve delillere dayalı değil­dir.

İşte bu da şunu göstermektedir ki, yeryüzünde bulunanların çoğunluğu itikat bakımından sapık kimseler idiler. Bundan dolayı şirkten ayrılmadılar. Peygamberlik hususunda da böyleydiler. O bakımdan peygamberliği inkâr etti­ler. Meyteyi helâl kabul etmek, kanı, şarabı helâl kabul etmek, davarları bahi­re, sâibe ve vasile adlarıyla haram kabul etmek gibi teşriî hükümlerde de on­lar sapıklık içindeydiler. Bu buyruk Yüce Allah’ın şu ayet-i kerimelerini andır­maktadır: “Andolsun ki onlardan önce, öncekilerin çoğunluğu sapmışlardı.” (Saffat, 37/71); “Sen hırs göstersen dahi insanların çoğunluğu iman edecek de­ğildir.” (Yusuf, 12/103).

Şüphe yok ki senin Rabbin, kendisinin dosdoğru yolundan sapanları bildi­ği gibi, dosdoğru yolu izleyen ve hidayet bulanları da bilir. Durum müşriklerin zannettikleri gibi değildir. Bu şekilde Yüce Allah, daha önce gelen sapık kimse­lerin yolu ile şirk ehlinin nevalarının ardından gidenlerin yolunu reddetmenin zorunlu olduğunu daha pekiştirici bir halde vurgulayarak, o yoldan sakmdır-maktadır.

Yüce Allah, Allah’tan başkası adına hayvan kesmeyi şirkin esaslarından kabul ettiğinden ve insanların çoğu sapıklık ve küfür içerisinde bulundukların­dan dolayı, Allah’a inancın esaslarından olan bir hususu açıklamaktadır. O da Allah’ın adı anılarak kesilen ve Allah adına boğazlanan hayvanların etlerinden yemektir. İşte Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Artık üzerine Allah’ın adı anılmış olanlardan yiyin…” Yani putlar adına, heykellere, Allah’tan başkası adına kesilenlerden uzak durup sakının. Üzerlerinde yalnız Allah’ın adı anıl­mış olanlardan yiyin. Eğer sizler hidayete, nura, doğru akideye ileten Allah’ın ayetlerine inanıp tasdik eden kimseler olup bunlarla çelişen şirk, putperestlik ve sapıklığı yalanlayıp reddeden kimseler iseniz, böyle yapacaksınız.

İşte bu, Yüce Allah’ı mümin kullarına, üzerlerine Allah’ın adı anılarak ke­silenleri yemenin açıkça mubah kılındığını bildirmektedir. Böylelikle Allah’a inanç esası daha bir sağlamlaştırılmakta ve kestikleri hayvanları ibadet şekil­lerinden, din ve inanç esaslarından kabul edip kestikleri hayvanlarla ilâhları­na yaklaşmaya çalışan Arap müşrikleri ile onların dışında kalan diğer müşrik­lerin kanaatlerini reddetmektedir.

Ayet-i kerimeden anlaşılan şudur: Kureyş kafirlerinin, kesilmeden ölmüş hayvan etinin ve putları için kesilmişlerin yenmesini kendilerine mubah gördükleri gibi, müslümanlara Allah’ın adı anılmadan kesilen hayvanın eti yenmesi mubah değildir.

Müfessirlerin cumhuru bu ayet-i kerimede iki şekilde anlaşılan bir hasr olduğu görüşündedir. Birincisi, bundan önceki ayet-i kerimede söz konusu edi­len sapıklara uymamak ile ilgili ifadelerdir; ikincisi ise Yüce Allah’ın, “Tabi, onun ayetlerine inananlar iseniz” buyruğundaki şarttan anlaşılmaktadır. Bu­na göre ayet-i kerimenin manası şöyle olur: O halde sizler, yalnızca Allah’ın adı anılarak kesilen hayvanlardan yiyiniz, bunları aşarak meyte hükmünde olan­ların etinden yemeyiniz. Daha sonra Yüce Allah, Allah’ın adı anılarak kesilen­lerden yemeyi teşvik etmekte, Allah’ın adı anıldığı halde onlardan yemeyi terk etmeye kendilerini mecbur tutan bahire, sâibe ve bunlara benzer hayvanlar­dan yememelerini reddederek şöyle buyurmaktadır: “Size ne oluyor ki, üzerine Allah’ın adı anılan şeylerden yemiyorsunuz…” İşte bunda cahiliye âdetlerini, onların tutarsız itiraz ve kuşkularını reddetmenin zorunlu olduğuna bir işaret vardır.

“… size haram kıldıklarını O uzun uzadıya açıklamıştır.” Yani üzerlerine Allah’ın adı anılmış olanlardan yemenize engel olan herhangi bir şey yoktur veya bunlardan yemenize engel olan nedir? Üstelik Yüce Allah şu buyrukların­da sizlere neyi haram kıldığını da açıklamış bulunmaktadır: “De ki: Bana uah-yolunanlar arasında bir kimsenin yiyeceği içinde ölüden, dökülen kandan, mur­dar olan domuz etinden yahut Allah’tan başkasının adına boğazlanmış bir fısk-tan başka haram kılınmış bir şey bulmuyorum…” (En’am, 6/145). Bu buyruğun diğer bir anlamı da şudur: Putlar, peygamberler ve salihler gibi Allah’tan baş­kasının adı anılarak kesilenler, helâl kılınanların dışında kalmaktadır.

Daha sonra Yüce Allah zaruret halini istisna ederek şöyle buyurmaktadır: “Halbuki zaruret dolayısıyla ona ihtiyaç duymanız hali müstesna…” Yani size haram olduğu halde ondan yemek zorunda kaldığınız şeyler müstesnadır. Zaru­ret halinde bunlardan bulduğunuzu yemek, sizin için mubahtır. İşte bu ayet-i kerime ve benzerlerinde şu, “Zaruretler mahzurları mubah kılar” kaidesi ile “Zaruret, miktannca takdir olunur” şeklindeki şer”î kaideler çıkartılmıştır. Da­ha sonra Yüce Allah meyteler ve Allah’tan başkasının adı anılarak kesilen hay­vanları helâl kabul etmek şeklindeki tutarsız görüşleri hususunda müşriklerin cahilliklerini açıklayarak şöyle buyurmaktadır: “Doğrusu bir çokları heva ve he­veslerine uyarak bilgisizce saptırıyorlar.” Yani kâfirlerin büyük bir çoğunluğu batıl olan heva ve arzularına uyarak kesinlikle hiç bir bilgiye dayalı olmadan helâli haram, haramı da helâl kılmak suretiyle insanları saptırmaktadırlar. On­ların bu yaptıkları nevalarına uymaktan başka bir şey değildir. Allah onların haddi aştıklarını, yalan söylediklerini, iftira ettiklerini çok iyi bilir. Bu haksız­lıklarından ve hadleri aşmalarından dolayı kaçınılmaz olarak onları cezalandı­racaktır. Bahire ve şaibeleri yasalaştıran, meyte yemeyi ve bir peygamber, bir put ya da bir heykelin adı anılarak, Allah’tan başkası adına kesilenleri, yemeyi helâl kabul eden Amr b. Luhay ve onun kavmi bu kabildendir. Daha sonra Yüce Allah bütün günah ve masiyetleri terk etmeyi emrederek şöyle buyurmaktadır: “Günahın açığını da gizlisini de bırakın…” Yani açığa vurduğunuzla, gizlisiyle, azıyla, çoğuyla bütün masiyetleri ve bütün haramları işlemeyi terk edin. Bunlar, ister fahişelerle zina gibi azalarla yapılan günahlar olsun, isterse kin, kıs­kançlık, kibir, hile, tuzak gibi kalplerin fiillerinden olsun, isterse de metres, ar­kadaş ve gizli dostlarla zina türünden olsun, değişen bir şey yoktur. Yüce Al­lah’ın şu buyruğunda açıklanan zaruret sınırını aşmak da masiyetlerdendir: “Kim mecbur kalırsa haddi aşmamak ve kimseye saldırıda bulunmamak şartıy­la (yiyebilir); şüphesiz Rabbin günahları bağışlayandır, Rahîm olandır.” (En’âm, 6/145); “Kim son derece aç ve çaresiz kalır da günaha meyletmeksizin (yemeye) mecbur kalırsa, şüphesiz Allah bağışlayandır, Rahîm’dir.” (Mâide, 5/3).

Günah (ism), sözlükte çirkin olan şey demektir. Şer’an ise Allah’ın haram kıldığıdır. Allah, zararı olmayan hiç bir şeyi haram kılmamıştır. Doğru olan İb-ni Kesir’in de belirttiği gibi ayet-i kerimenin bütün bu hususlarda genel oldu­ğudur. Bu ise sözü edilen husustur. Bu ayet-i kerime Yüce Allah’ın şu buyruk­larını da andırmaktadır: “De ki: Rabbim açığıyla, gizlisiyle bütün hayasızlıkla­rı haram kılmıştır.” (A’raf, 7/33). Bundan dolayı Yüce Allah burada şöyle bu­yurmaktadır: “Çünkü günah işleyenler kazanmakta oldukları yüzünden ceza­landırılacaklardır. ” Yani onların işledikleri ister açık ister gizli olsun, şüphesiz Allah bunun cezasını verecektir. Yani Allah, masiyet işleyenleri, tevbe etmeksi­zin isyanları üzere öldükleri takdirde mutlak cezalandıracaktır. Ahmed ve Dâ-rimî’nin hasen bir isnadla rivayet ettikleri en-Newâs b. Sem’ân yoluyla gelen hadis-i şerifte günahın tarifi şöyle yapılmaktadır: “Günah (ism), ruhta huzur­suzluk yapan, kalpte tereddüt doğuran şeydir.” Müslim’in rivayetinde ise şöyle­dir: “Günah, nefsinde rahatsızlık uyandıran ve insanların haberdar olmaların­dan hoşlanmadığın şeydir.”

Sağlıklı ve samimi olarak tevbe edip günahlarına pişman olan kimseye ge­lince, şüphesiz ki Allah onun işlediği günahları bağışlar. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Muhakkak Allah kendisine ortak koşulmasını bağışla­maz. Fakat bunun dışında kalanları dilediği kimselere bağışlar.” (Nisa, 4/116). Aynı şekilde kötülüğün sonrasında iyiliği işlemek de kötülüğü siler. Çünkü Yü­ce Allah, “Muhakkak iyilikler kötülükleri giderir.” (Hud, 11/114) buyurmakta­dır. Ebu Zerr, Cündeb b. Cünâde ile Muâz b. Cebel tarafından rivayet edilen Tirmizî’de yer alan hadis-i şerifte şöyle denilmektedir: “Kötülüğün akabinde iyilik işle ki o iyilik kötülüğü silsin.”

Daha sonra Yüce Allah bundan önceki emirden anlaşılanın zıddını açıkça yasakladığını belirtmektedir ki, o da şudur: “Artık üzerine Allah’ın adı anılmış olanlardan yiyin.” Bundan sonra burada da “Üzerine Allah’ın adı anılmayan­lardan yemeyin…” diye buyurmaktadır. Yani ey müminler, kesilmeden ve üze­rine Allah’ın adı anılmadan ölenleri de, Allah’tan başkası adına kesilenleri de yemeyiniz. Bunlar ise -müşriklerin putlarına kestikleri gibi Allah’tan başkası adına kesmek ve bu şekilde kesilenlerden yemek- bir fısk ve bir masiyettir. Atâ, Yüce Allah’ın, “Üzerine Allah’ın adı anılmayanlardan yemeyin” buyruğu hakkında şöyle demektedir: Yüce Allah Kureyşlilerin putları için kestikleri bir takım kurbanlardan yemeyi yasakladığı gibi, mecusîlerin kestiklerini yemeyi de yasaklamaktadır.

Bu ifadelerden ilk olarak anlaşılan, Allah’ın adının anılmaması şeklindeki hususun hayvanlara tahsis edilmesidir. Böylelikle üzerine Allah’ın adı anılma­mış hayvanlardan yemek yasaklanmaktadır. Buna göre meyte ile Allah’tan başkasının adı anılarak kesilenlerin yenmesi haram olmaktadır.

Daha sonra Yüce Allah, meytelerin haram olması hususunda müşriklerin tartışmalarına şöylece cevap vermektedir: “Doğrusu şeytanlar sizinle mücadele etmeleri için kendi velilerine telkinde bulunurlar…” Yani ins ve cin şeytanları velileri olan, yardımcıları olan müşriklere Muhammed ve ashabı ile az önce geçtiği şekilde meytenin yenilmesi hususunda tartışmaları için vesveseler ver­mektedir. Şüphesiz ki sizler onların ileri sürdükleri meytenin helâl oluşu husu­sunda kendilerine itaat edecek olursanız, gerçekten siz de onlar gibi müşrik olursunuz. Çünkü o takdirde sizler Allah’ın size verdiği emirlerden sizin için ön gördüğü şeriatın yasalarından başka sözlere yönelmiş, onun emir ve buyrukla­rı yerine başkalarının emir ve buyruklarına öncelik vermiş olursunuz. İşte bu, şirkin ta kendisidir. Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: “Onlar hahamla­rını, rahiplerini Allah’tan başka rabler edindiler.” (Tevbe, 9/31). Tirmizî, bu ayet-i kerimenin tefsirinde Adiyy b. Hâtim’den şöyle dediğini rivayet etmekte­dir: Ey Allah’ın rasulü! Onlar ilim adamlarına ibadet etmemişlerdi. Hz. Pey­gamber şöyle buyurdu: “Aksine ettiler. Çünkü ilim adamları kendilerine helâli haram, haramı da helâl kıldılar. Onlar da ilim adamlarına uydular. İşte hal­kın ilim adamlarına ibadetleri buydu.”

Zeccâc der ki: Bu buyrukta şuna da delil vardır: Yüce Allah’ın haram kıl­dıklarından herhangi bir şeyi helâl kabul eden, yahut helâl kıldıklarından her­hangi bir şeyi haram kabul eden bir kimse müşriktir. Çünkü bu kimse Al­lah’tan başka bir şeriat ve kanun koyucu tespit etmiş demektir ki, şirk denilen şey de bizzat budur.

Yüce Allah’ın, “Şayet onlara itaat ederseniz…” buyruğunda bir yemin tak­dir edilir. Yani, andolsun ki onlara itaat edecek olursanız, şüphesiz sizler şirk koşmuş olursunuz. Böylelikle yeminin cevabı şartın cevabına gerek bırakma­maktadır. [16]

Hidayet Bulan Mumın İle Sapık Kafirin Misali

122- Ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine insanlar arasında yürüyebileceği bir nur verdiğimiz kimse, karanlıklarda kalıp ondan çıkamayan kimse gibi midir hiç? Kâfirlere, işledikleri işte böy-

lece süsIÜ g°sterilmi*tir-

12^’ ^e böylece her kasabada oranın ^e” gelenlerini suçlular kıldık; orada hileler yapsınlar diye. Halbuki yalnız kendilerine hile yaparlar da farkına varmazlar.

Nüzul Sebebi

“Ölü iken dirilttiğimiz…” mealindeki 122. ayet-i kerime ile ilgili olarak, Ebu’ş-Şeyh İbni Hayyân el-Ensârî, İbni Abbas’tan şu sözü nakletmektedir: “Bu ayet-i kerime Ömer ile Ebu Cehil hakkında nazil olmuştur.” İbni Cerîr et-Tabe-rî de ed-Dahhâk’tan buna benzer bir rivayet nakletmektedir. Ebu Bekir el-Hâ-risî ise Zeyd b. Eslem’den buna benzer bir rivayet kaydederek dedi ki: “Ölü iken dirilttiğimiz” buyruğundaki kişi Ömer b. el-Hattab’dır, “karanlıklarda ka­lıp ondan çıkamayan kimse” ise Ebu Cehil b. Hişam’dır.

el-Vâhidî en-Nisaburî de İbni Abbas’tan şöyle dediğini nakletmektedir: Yüce Allah’ın, “Ölü iken dirilttiğimiz” buyruğundan kasıt, Hamza b. Abdul-muttalib ile Ebu Cehil’dir. Şöyle ki: Ebu Cehil Resulullah (s.a.)’a bir hayvan pisliği attı. Bu sırada Hamza henüz iman etmemişti. Ebu Cehil’in yaptıkları ona, yenice avdan dönüp daha yayını bile elinden bırakmadığı sırada haber ve­rildi. Kızgınca Ebu Cehil’in yanına kadar gitti ve elindeki yayı ile kafasına vur­du. Ebu Cehil ise bu sırada Hamza’ya yalvaryakar şöyle diyordu: “Ey Ebu Ya’lâ neler getirdiğini görmüyor musun; bizi beyinsizlikle itham etti, ilâhlarımıza küfretti, atalarımıza muhalefet etti.” Hz. Hamza da ona şöyle cevap verdi: “Ya sizden daha akılsız, beyinsiz kim var! Allah’ı bırakıp taşlara ibadet ediyorsu­nuz. Şahitlik ederim ki Allah’tan başka hiç bir ilâh yoktur, O bir ve tektir, orta­ğı yoktur. Yine şahitlik ederim ki Muhammed de onun kulu ve rasulüdür.” Bu­nun üzerine Yüce Allah bu ayet-i kerimeyi indirdi, [17]

Böylelikle rivayetler kâfir ve sapık kimsenin Ebu Cehil olduğunu ittifakla belirtirken hidayet bulan müminin ise kimi rivayette Hz. Hamza kimi rivayet­te de Hz. Ömer olduğunu belirtmektedir. Doğrusu ise, İbni Kesir ve Kurtu-bî’nin belirttikleri gibi, ayet-i kerime geneldir ve onun kapsamına her mü’min ve her kâfir girmektedir, [18]

Açıklaması

Bu, Yüce Allah’ın daha önceleri ölü, yani sapıklıkta helak olmuş, şaşırmış kalmış iken Allah’ın kendisine hayat verdiği yani kalbini iman ile diriltip hida­yete ilettiği mümin ve karanlıklarda yani bilgisizliklerde, heva ve sapıklıklar içerisinde gömülüp kalmış kâfirin durumlarını açıklamak için verdiği bir ör­nektir.

İşte bu, iman ehli ile küfür ehli arasında bir karşılaştırma veya bir muva­zenedir. Şöyle ki: Bir kişi küfür ve cahillik sebebiyle ölü durumunda iken biz onu iman ile canlandırdık. Ona insanlar arasında yolunu aydınlatacak bir nur verdik. Bu nur ise kesin delil ve belge ile desteklenen Kur’an nuru, hidayet ve iman nurudur.

Bir diğeri ise karanlıklarda, gece karanlığında* bulutların sebep olduğu karanlıklarda, yağmur karanlıklarında yürüyen ve bunlardan bir türlü çıka­mayan kimse yani hiç bir şekilde içinde bulunduğu durumdan kendisini kurta­racak bir çıkar yol bulamayan kimse. Bu iki kişi hiç bir olurlar mı?

Mümin ile kâfir arasındaki karşılaştırmalara dair pek çok ayet-i kerime varit olmuştur ki bunların bazıları şöyledir: “Yüzükoyun kapaklanmış olarak yürüyen kimse mi daha doğru yol üzeredir, yoksa dosdoğru yol üzerinde sağa sola sapmadan dimdik yürüyen kimse mi?” (Mülk, 67/22); “Bu iki kesimin mi­sali kör ile sağır ve gören ile işitene benzer. Örnek itibariyle bunlar bir olurlar mı, hiç öğüt ve ibret almaz mısınız?” (Hûd, 11/24); “Kör ile gören bir olmaz, ka­ranlıklarla aydınlık, gölge ile sıcak (bir olmaz); dirilerle ölüler bir olmaz. Şüp­hesiz Allah dilediğine işittirir. Sen kabirlerde olanlara işittiremezsin. Sen an­cak bir uyarıcısın.” (Fatır, 35/19-23).

İmana yol bulup hidayete ermekle küfür ve sapıklıkların karanlıklarına gömülmek insana bağlı bir sebeple ve onun tercihi dolayısıyla olduğuna göre, elbetteki yüce Allah müminin hayra olan başarısını artırır, küfrün uçsuz bu­caksız vadilerinde yol alan kâfirleri de kendi hallerine bırakır. Bundan dolayı Yüce Allah ayet-i kerimeyi “Kâfirlere işledikleri işte böylece süslü gösterilmiş­tir” buyruğu ile sona erdirmektedir. Yani müminlere imanı güzel ve süslü gös­terdiği gibi, kâfirlere de küfür ve masiyetleri süslü göstermiştir. Yani her bir kesime, yaptığı işi güzel göstermiştir. Müminlerin gözlerinde imanı güzel gös­terirken kâfirlerin gözlerinde de küfür, cehalet ve sapıklığı güzel göstermiştir. Resulullah (s.a.)’a düşmanlık, Allah’tan başkasına kurban sunmak, Allah’ın haram kılmadıklarını haram, helâl kılmadıklarını da helâl kılmak gibi.

İbni Kesir der ki: Onlara içinde bulundukları cehalet ve sapıklık Allah’tan bir kader ve sonsuz bir hikmet olmak üzere süslü gösterilmiştir. Allah’tan baş­ka hiç bir ilâh yoktur, O bir ve tektir, ortaksızdır. İbni Kesir daha sonra az önce geçen mümin ile kâfir arasındaki karşılaştırmaya dair İmam Ahmed tarafından Müsned ‘inde rivayet edilen Resulullah (s.a.)’m şu hadisini de kaydetmek­tedir: “Muhakkak Allah mahlûkatını bir karanlıkta yarattı. Sonra üzerlerine nurundan serpti. Bu nurun isabet ettiği kimseler hidayet buldu, bu nurun isa­bet etmediği kimseler ise sapıttı.” [19]

Daha sonra Yüce Allah, insanlar hakkındaki değişmez sünnetine delâlet eden şu buyruğunu irad etmektedir: ‘Ve böylece her kasabada oranın ileri ge­lenlerini suçlular kıldık…” Yani Mekkelilere yaptıkları işler süslü ve güzel gös­terilip Allah aynı zamanda fasık kimseleri oranın ileri gelenleri kıldığı gibi, her kasabanın büyük suçlularını da oranın başkanları kıldı. Bunlar küfre çağıran, Allah’ın yolundan alıkoyan kimselerdir. Ta ki bunlar Allah’ın yolundan alıkoy­mak maksadıyla o kasabada türlü hile ve tuzaklar yapsınlar. Çünkü onlar bu durumlarında düzenler kurmaya, aldatmaya ve insanlar arasında batılın revaç bulmasını sağlamaya, nüfuzları, egemenlik ve tahakkümleri dolayısıyla daha bir muktedirdirler.

İşte insan toplumlarında Allah’ın sünneti budur. Hak ile batıl arasında bir anlaşmazlık ortaya çıkar. İman ile küfür arasında mücadele gittikçe kızışır. Her bir yolun yardımcıları, destekleyicileri vardır. Efendileri, büyükleri vardır. Peygamberler, onların izinden giden ıslahatçılar, işte bu şekilde çarpışan ve ça­tışan ortamda ortaya çıkarlar. Zayıflar onlara tabi olur. İleri gelenler onlara karşı çıkar, inkâr eder. Orta tabakadakiler de bunlara yardımcı olur. Islah, iler­leme, yapıcılık ve uygarlık hareketine her ortam ve toplumda karşı çıkan, ileri gelen büyük suçlu ve günahkârlar ise, onların davetlerine karşı durur, direnir. Fakat sonunda güzel akıbet ve zafer, ıslahtan yana takvalılanndır. Bozgun ya­hut yok olmak ve yardımsız kalmak ise, fesat çıkartan kâfirleredir. Peygamber­lere düşmanlık eden bu büyük suçlular, ancak kendilerine karşı tuzak kurar­lar. Çünkü bu tuzaklarının vebali kendi aleyhlerinedir. Çıkardıkları fesadın akıbeti onları gelip bulur, fakat onlar geleceğe ve vakıaya bakmaktan acizdir­ler. Geçmişten ibret alamıyorlar. Duygu ve hisleri yoktur. İşlerinin boyutları ile ilgili olarak doğru ve sağlıklı bir değerlendirme yapacak şuura sahip değiller­dir.

Bu ise “hayatta kalma çatışması” veya “uygun olanın kalması” diye ün ka­zanmış toplumsal kaideyi Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi destekle­mektedir: “Köpük atılır gider. İnsanlara faydalı olan şeye gelince, işte bu, yeryü­zünde kalır.” (Ra’d, 23/17).

Bu aynı şekilde önceden geçenlerde de izlenen bir sünnet (ilâhî bir yasa) halini almıştır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onlar bir tuzak kurdular, biz de onlar farkında olmaksızın bir düzen kurduk. Şimdi onların kurdukları dü­zenin akıbetinin nasıl olduğuna bir bak! Şüphesiz biz onları ve kavimlerini top­luca helak ettik.” (Nemi, 27/50-51). Yani nüfuz ve konumlarını korumak üzere türlü hileler yapanlar yaptıkları bu hile ve tuzakların sonunda kendilerini de gelip bulacağının farkında değillerdi. Çünkü onlar Allah’ın kulları hakkında belirlemiş olduğu sünnetlerini bilmeyen cahillerdi. “Kötü düzen ancak onun sa­hiplerini kuşatır.” (Fatır, 35/43). [20]

Müşriklerin İnatlaşmaları Ve Peygamberlik İstemeleri

124- Onlara bir ayet geldiği zaman der-Içr kit “Allah’ın pşygamberlerine yeri­len gibi bize- de verilmedikçe asla iman etmeyiz.” Allah risaletini nereye vere­ceğini en iyi bilendir. Suç işleyenlere yapageldikleri hilekârlık yüzünden Al­lah katından bir horluk ve şiddetli bir azap erişecektir.

Nüzul Sebebi

Bu ayet-i kerime Velîd b. Muğîre hakkında nazil olmuştur. O şöyle demiş­ti: Peygamberlik hak olsaydı ben bu işe Muhammed’den daha lâyıktım. Çünkü hem benim yaşım daha büyük, hem de benim mal ve evladım ondan daha çoktur.[21]

Açıklaması

“Onlara” yani müşriklere Allah Rasulünün vahyini tebliğ etmesinde doğ­ruluğunu ihtiva eden Kur’an-ı Kerim’den kesin bir delil, bir belge veya bir ayet geldiği her seferinde kıskançlıkları, inatlaşmaları, gururları, peygamberliğin dünyevî bir makam olduğunu sanmaları dolayısıyla şöyle demişlerdir: Muham­med (a.s)’in Allah’tan verilen bu makamının bir benzerine biz de nail olmadık­ça ve bizim vasıtamızla da Musa’nın denizi yarması, İsa’nın anadan doğma kö­rü, alacalıları iyileştirip ölüleri diriltmesi gibi, Allah’ın peygamberine verilen kevnî bir ayet veya bir mucizenin benzeri de bizim vasıtamızla ortaya çıkma­dıkça asla iman etmeyeceğiz. Çünkü bunlar servetlerinin, evlatlarının daha çok, daha güçlü, insanlar arasında daha üstün bir mevkiye sahip olduklarını söylüyorlardı.

İbni Kesir der ki: “Melekler Allah’tan diğer peygamberlere getirdikleri gibi bize de peygamberlik getirmedikçe (iman etmeyeceğiz)” demek istiyorlar. Nite-. kim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Bize kavuşmayı ummayanlar dediler ki: Üzerimize melekler indirilmeli yahut da Rabbimizi görmeli değil miyiz?” (Fur-kân, 25/21).

Böylelikle Mekke müşriklerinin arasında Kureyş’in ileri gelenlerinin, ara­larından birisine peygamberliğin verilmesini beklediklerini, buna göz diktikle­rini açıkça görüyoruz. Nitekim Yüce Allah onların şu sözlerini bize nakletmek­tedir: ‘Ve dediler ki: Kur’an şu iki kasabadan büyük birisine indirilmeli değil miydi? Rabbinin rahmetini paylaştıran onlar mıdır?” (Zuhruf, 43/31). Burada sözü geçen iki kasaba Mekke ve Taiftir. Bir diğer ayet-i kerimede de şöyle bu-yurulmaktadır: “Hayır, onlardan her birisi kendisine açılmış sahifeler verilme­sini ister…” (Müddessir, 74/52).

Yüce Allah onlara, “Allah risaletini nereye vereceğini en iyi bilendir” buy­ruğu ile cevabını vermektedir. Yani risaletini nereye vereceğini ve insanlar arasmdan kimin bu görevi yapmaya ehil olduğunu en iyi O bilir. Risalet özel esas­ları olan dinî bir mevkidir. Bu, Allah’ın bir lütfudur. O bu lütfunu kullarından dilediğine bağışlar. Hiç bir kimse kazanç, gayret, sebep veya nesep ya da mal, evlat, önderlik, nüfuz gibi normal dünyevî bir takım özellikler dolayısıyla bu makamı elde edemez. Aksine bu yüce makam, fıtratının selâmeti, kalbinin te­mizliği, ruhunun kuvveti, yaşayışının güzelliği, hayır ve hakka olan sevgisi do­layısıyla ehil olana verilen bir görevdir.

Daha sonra Yüce Allah Peygamber (s.a.)’in davetine iman etmekten geri duranları şu buyruklanyla tehdit etmektedir: “Suç işleyenlere yapageldikleri hilekârlık yüzünden … bir horluk ve şiddetli bir azap erişecektir.” Yani bu suçlu günahkârlara kıyamet gününde kesintisiz, sürekli bir horluk ve bir aşağılanma verilecektir. Ayrıca oldukça çetin ve can yakıcı azap da gelip onları bulacaktır. Bu da onların yaptıkları hilelerin, peygamberlere tabi olmayı ve getirdikleri mesajlar hususunda onların itaatine girmeyi büyüklüklerine yediremeyişleri-nin bir cezasıdır. Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: “Şüphesiz bana iba­deti büyüklüklerine yediremeyenler cehenneme horlanmış halde” yani küçül­müş, zelil ve hakir halde “gireceklerdir.” (Mü’min, 40/60)

Hile ve tuzak -mekr, hile ve aldatmayı gizlice ve çaktırmadan yapmaktır-çoğunlukla gizlice yapılan bir şey olduğu için bunu yapanlar kıyamet gününde amellerine uygun bir ceza olmak üzere, Allah tarafından oldukça çetin bir azapla azaplandınlarak karşılık göreceklerdir: “Rabbin hiç bir kimseye zulmet­mez.” (Kehf, 18/49).

Azabın Allah’tan olmasının anlamı ise şudur: Böyle bir azabı O’nun hük­mü ve adaleti gerektirmiştir. Bu konuda ezelden beri takdiri vardır. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Onlardan öncekiler yalanla­dı. Bunun üzerine azabımız onlara farkına varmadıkları yerden geldi. Böylelik­le Allah dünya hayatında kendilerine rüsvaylığı tattırdı. Ahiret azabı da elbette ki daha büyüktür. Eğer bilselerdi.” (Zümer, 39/25-26). [22]

İmana İstidadı Olanlarla Olmayanlar Hakkındaki İlâhî Sünnet İle Hakkın Ve Hak Yolunun Açıklanmasından Sonra İman Ehlinin Mükâfatı, Kâfirlerin Lâyık Oldukları Ceza

125- Allah kimi hidayete erdirmek is­terse onun kalbini İslâm’a açar. Kimi de saptırmak isterse onu da göğe yük-seliyormuş gibi kalbini daraltır, sıkar. Allah iman etmeyenlerin üstüne işte böylece murdarlığı çökertir.

126- Ve işte bu, Rabbinin dosdoğru yo­ludur. Gerçekten biz ayetleri ibretle düşünen bir topluluk için uzun uzadı-ya açıkladık.

127- Rableri katında selâm yurdu onla­ra aittir. İşlediklerinden ötürü Allah onların velisidir.

128- O gün ki (Allah) onların hepsini (huzurunda) toplayacaktır. “Ey cin topluluğu! İnsanlardan bir çoğunu yol­dan çıkardınız ha?” Onların velileri olan insanlar da diyecek ki: “Rabbi-miz, kimimiz kimimizden faydalandık ve bize takdir ettiğin ecelimize ulaş­tık.” Buyurur ki: “Devamlı kalmak üze­re durağınız ateştir, Allah’ın diledikle­ri müstesna.” Muhakkak ki Rabbin Ha­kimdir, Alimdir.

Açıklaması

Bundan önceki ayet-i kerimeden müşriklerin inat ve gururlarının cezası ile karşılaşacaklarını öğrendik. Burada ise açık ve ayırt edici sözle karşı karşı-yayız. O da şudur: İş bütünüyle Allah’ındır. Herhangi bir kimse müşriklerin İs­lâm çağrısından yüz çevirmeleri dolayısıyla üzülüp kederlenmesin. Hakka, hayra ve İslâm’a muvaffakiyet vermek istediği ve Allah’ın irade ve takdiri ge­reği Kur”an çağrısını kabule ehil kıldığı kimsenin Allah kalbine genişlik verir. Bu iş için ona kolaylık verir, bu konuda ona bir gayret bahşeder; Yüce Allah’ın şu buyruklarında olduğu gibi: “Allah’ın İslâm için kalbine genişlik verip de Rabbinden bir nur üzre olan kimse…” (Zümer, 39/22); “Fakat Allah imanı size sevdirmiş ve kalplerinizde onu süslemiştir…” (Hucurât, 49/7)

İbni Abbas Yüce Allah’ın, “Onun kalbini İslâm’a açar” buyruğu ile ilgili olarak şöyle demektedir: Yüce Allah buyuruyor ki: Allah böylesinin kalbini tev­hide ve kendisine imana açar, bunun için kalbine genişlik verir. Bu da zahir ve kabul gören bir açıklamadır.

Abdürrezzak’m Ebu Ca’fer yoluyla rivayet ettiği bir hadis-i şerifte şöyle denmektedir: Resulullah (s.a.)’a şu “Allah kimi hidayete erdirmek isterse onun kalbini İslâm’a açar…” ayeti hakkında soru soruldu ve şöyle dediler: “Ey Al­lah’ın Rasulü! Allah böyle bir kimsenin kalbini nasıl açar?” Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurdu: “Bu kalbine bıraktığı bir nurdur. Böylelikle kalbi onun için açılır ve genişler.” Ashab-ı kiram yine sordular: “Peki bunun gerçekleştiğini kendisi vasıtasıyla bileceğimiz bir emaresi var mıdır?” Resulullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Ebedîlik yurduna yönelme, aldanış yurdundan uzaklaşma, ölümle karşılaşmadan önce ise ölüm için hazırlanmadır.”

İbni Ebi Hatim ile İbni Cerîr et-Taberî de yine Ebu Ca’fer’den şöyle dediği­ni rivayet ederler: Resulullah (s.a.) bu ayet-i kerime hakkında şöyle buyurmuş­tur: “İman kalbe girdi mi kalp o iman için açılır ve genişler.” Ey Allah’ın rasu­lü bunun için bir emare var mıdır? diye sorulunca, Resulullah (s.a.) “Evet, ebe­dîlik yurduna yöneliş, aldanış yurdundan uzaklaşma, ölümden önce de ölüm için hazırlanmadır” diye buyurdu. [23] Böyle bir nur ise uygun olan yerde bıra­kılır. Bu, fıtratı güzel, temiz kalmış, hayra istidad ve hakka bağlanma meyli bulunan ruhtur.

Fıtratı şirk ile bozulmuş, günahlarla kirlenmiş olan ise kalbinde kendisini imandan uzak tutacak, hayrın içine girmesini önleyip gizleyecek ileri derecede bir darlık bulur. Böylesinin misali atmosferin yüksek tabakalarında yukarıla­ra, semaya doğru yükselen kimsenin durumuna benzer. Bu kişi böyle bir durumda oldukça ileri derecede nefes alma sıkıntısı çeker. Adeta imkânsız bir iş yapıyormuş gibi olur. Çünkü semaya doğru yükselmek insan gücü açısından imkânsız ve uzak görülen, kolay kolay güç yetirilemeyen şeye bir misaldir.

İmana istidadını yitirdiği için Yüce Allah sapmasını dilediğinin kalbini dar ve sıkıntılı yaptığı gibi, aynı şekilde böyle birisine ve onun gibi Allah’a ve peygamberine imandan yüz çevirene şeytanları musallat kılar. Şeytan böylele-rini azdırır ve Allah’ın yolundan alıkoyar. [24] Rics (murdarlık) ise, Mücahid’in de dediği gibi, “kendisinde hayır bulunmayan her şey”dir yahut da Abdurrah-man b. Zeyd b. Eslem’in dediği gibi, “azap”tır. Çünkü azaba götüren davranış budur. O durumda kelime ızdırap anlamına gelen irticâz’dan gelmektedir. Ze-mahşerî der ki: Ricz, yardımsız kalmak ve hakka muvaffakiyetin engellenmesi anlamına gelir.

“Ve işte bu, Rabbinin dosdoğru yoludur.” Yani Rabbinin hidayete ulaştır­mak istediği kimsenin kalbini kendisine açtığı İslâm budur. Ve bu, Rabbinin insanlar için beğenip seçtiği hikmetin de gerekli gördüğü yoludur. Yüce Allah, “dosdoğru” ifadesi ile bunu tekit etmektedir. Yani onun yolu hiç bir eğriliği bu­lunmayan doğru bir yoldur. Bunun tekit oluş sebebi, esasen Allah’ın yolunun dosdoğru olmaktan başka bir şekilde olmasının düşünülememesidir. Onun dı­şındaki yollar ise eğridir ve sapık yollardır. Nitekim Peygamber (s.a.), Ahmed ve Tirmizî’nin naklettiğine göre Hz. Ali’den Kur”an-ı Kerim’in nitelendirilmesi ile ilgili olarak şu buyruğunu nakletmektedirler: “O, Allah’ın dosdoğru yoludur, Allah’ın sapasağlam ipidir. O hikmet dolu öğüttür ve apaçık nurdur.”

“Gerçekten biz ayetleri ibretle düşünen bir topluluk için uzun uzadıya açık­ladık.” Yani biz bu ayetleri anlayışları, kavrayışları bulunan, Allah ve Rasu-lünden gelenlere akıl erdiren bir topluluk için açıkladık, beyan ettik, vuzuha kavuşturduk.

Bu dosdoğru yoldan ayrılmayan kimseler için ise esenlik ve huzur yurdu olan cennet vardır. Çünkü bunlar peygamberlerin yolundan sapmamışlardır. “Rableri katında” yani kıyamet gününde “selâm yurdu onlara aittir.” “ve Allah onların velisidir”, yani işlerini gören, onlara yeterli olandır. Bu ise salih amel­lerinin bir karşılığıdır.

Ey Muhammedi Sana anlattıklarımız ve kendisiyle onları uyaracağın şey­ler arasında hepsini insanlarıyla, cinleriyle bir araya getirip toplayacağım Haşr gününü, onlara şöyle diyeceğimiz zamanı hatırlat: Ey cinler topluluğu! Sizler insanları çokça saptırıp azdırdınız. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Andolsun sizden pek çok toplulukları saptırmıştır. Siz hiç akıl etmiyor muydunuz?” (Yasin, 36/62). Cinlere itaat edip onların vesvese­lerinden yararlanan, onları kendilerine veli ve dost edinen insanlar ise, Yüce Allah’a cevap verirken “Her birimiz diğerinden yararlandı. İnsanlar kendileri­ne şehvet ve arzularının yollarını ve bunları elde etme yollarını göstermek su­retiyle şeytanlardan yararlandıkları gibi, cinler de kendilerine itaat etmeleri sebebiyle ve kendi maksatlarını gerçekleştirmek için yardımcı olmaları dolayı­sıyla insanlardan yararlandılar” diyeceklerdir.

“Ve bizim için tayin ettiğin süreye yani ölüme kavuştuk.” Yahut onlar bu­nunla diriliş gününü kastedeceklerdir. Bu sözler onların şeytanlara itaat edip nevalarına tabi olduklarını, öldükten sonra dirilişi yalanladıklarını ortaya ko­yan bir itirafları olacaktır. Yani bu sözden kasıt şudur: Bizler oldukça dehşetli bir gün olan bu diriliş ve ceza gününde günahlarımızı itiraf ediyoruz. Artık hakkımızda dilediğin şekilde hüküm ver. Sen hakimler hakimisin. Andolsun bizler dünyadaki kusurlarımız dolayısıyla hasret ve pişmanlığımızı işte açıkça ortaya koyuyoruz.

Hak Teâlâ onlara şu cevabı verecektir: Barınacağınız ve konaklayacağınız yer cehennemdir. Sizler de onlar da, sizin veli ve dostlarınız da hepiniz orada ebediyyen sonsuza dek kalacaksınız. Ancak Allah’ın Hamîm suyundan içmek için cehennemden çıkmanızı dileyeceği veya cehennem azabından Zemherîr azabına geçişin hali bundan müstesnadır. Esasen bu iki halden her birisi de bir azaptan bir diğer azaba, geçiş olacaktır. Rivayet olunduğuna göre onlar azap içerisinde Zemherîr vadilerinden birisine girecekler ve bundan dolayı eklemleri biribirlerinden ayrılacak, bunun üzerine adeta uluyacaklar ve tekrar cehenne­me döndürülmelerini isteyeceklerdir. “Muhakkak ki Rabbin Hakîm’dir.” Hik­metine uygun olarak insanların amellerine karşılık verir. “Alîm’dir”, her kesi­min neye lâyık olduğunu, neyi hak ettiğini çok iyi bilir.

Bu ayet-i kerime Yüce Allah’ın şu buyruğunu andırmaktadır: “Onlar ora­da, Rabbinin dilediği müstesna, gökler ve yer devam ettiği sürece ebedî kalacak­lardır. Şüphesiz Rabbin dilediği her şeyi yapandır.” (Hûd, 11/107). Burada ge­rek bu ayet-i kerimenin tefsiri gerekse söz konusu ettiğimiz buyruk ile ilgili olarak îbni Cerîr et-Taberî, İbni Ebi Hatim ve İbnü’l-Münzir ile Ebu’ş-Şeyh b. Hayyân’m İbni Abbas’tan naklettikleri şu sözü göz önünde bulundurmak yerin­de olacaktır: “Bu ayet-i kerime, herhangi bir kimsenin, Allah’a karşı insanlar hakkında hüküm vermemesi ve onları cennet veya cehenneme göndermemesi (yani, şu cennetliktir, ya da cehennemliktir, diye kesin hüküm vermemesi) ge­rektiğini ortaya koymaktadır.” [25]

Zalimlerin Birbirlerine Veli Kılınmaları Ve Kâfirlerin İman Etmediklerinden Dolayı Azarlanmaları

129- İşte böylece kazandıklarından ötürü zalimlerden kimini kimine veli ederiz.

130- “Ey cin ve insan topluluğu! İçiniz­den size ayetlerimi anlatan, bu günü­nüzün gelip çatacağı bilgisiyle sizi uyaran sizden peygamberler gelmedi mi?” Derler ki: “Kendi hakkımızda şa­hitlik ediyoruz.” Dünya hayatı onları aldattı da gerçekten kâfirler oldukları­na dair kendi aleyhlerine şahitlik etti­ler.

131- Bu, Rabbinin haberleri yokken ka­sabalar halkını haksız yere helak edici olmadığından dolayıdır.

132- Her birinin işlediklerine karşılık dereceleri vardır. Rabbin onların yap­tıklarından gafil değildir.

Açıklaması

Cin ve insanların birbirlerini veli edindikleri gibi aynı şekilde biz zalimle­rin bir bölümünü diğer bir bölümüne de veli kılarız. Bunu ise ilâhî takdir ve kevnî sünnet gereğince onların bir bölümünü diğer bir bölümüne yardımcı kıl­mak suretiyle yaparız. Yüce Allah’ın şu buyruklarında olduğu gibi: “Mümin er­kekler ve mümin kadınlar biribirlerinin velileridirler.” (Tevbe, 9/71); “Kâfir olanlara gelince; onlar da birbirlerinin velileridir.” (Enfâl, 8/73).

Katâde bu ayet-i kerimenin tefsiri ile ilgili olarak şunları söylemektedir: Allah insanlar arasındaki velilik bağını amellerine uygun olarak tespit etmiş­tir. Mümin nerede olursa olsun, hangi durumda bulunursa bulunsun müminin velisidir. Kâfir de nerede ve ne halde olursa olsun, kâfirin velisidir. İman ise te­mennilerle, hoş ve tatlı dileklerle gerçekleşmez. Taberî de bu açıklamayı tercih etmiştir. Buna göre ayet-i kerimenin anlamı şu olur: Biz cin ve insanlardan olan bu müşrikleri biribirlerinden yararlanacak şekilde birini diğerinin velisi kıldığımız gibi bütün işlerde, bütün hususlarda da işledikleri masiyetleri ve yaptıkları işlerden ötürü birbirlerine veli yaparaz. [26]

Süyutî de el-İklîl adlı eserinde şunları söylemektedir: Ayet-i kerime, “Na­sıl iseniz başınıza öyle veli (yönetici) tayin edilir.” [27] hadis-i şerifinin anlamını ifade etmektedir. Fudayl b. Iyâd der ki: Bir zalimin bir diğer zalimden intikam aldığını görürsen hayret edercesine dur ve gözetle. Ebu’ş-Şeyh İbni Hayyân da Mansur b. Ebu’l-Esved’den şöyle dediğini rivayet eder: Ben, A’meş’e Yüce Al­lah’ın, “İşte böylece kazandıklarından ötürü zalimlerden kimini kimine veli ede­riz” ayeti hakkında soru sordum. Dedim ki: “Bu buyruk hakkında onların (yani sizden öncekilerin) neler söylediğini duydunuz mu?” A’meş dedi ki: “Onların bu konuda şunları söylediklerini işittim: İnsanlar fesada erdiler mi artık onların şerlileri başlarına yönetici yapılır. Yani velilik (yöneticilik) ve emirlik onların kötülerinin elinde bulunur. Tıpkı Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: “Biz bir ülke halkını helak etmek istedik mi, oranın refahtan şımarmış olanları­na emrederiz; onlarsa orada fasıklık ederler. Böylelikle o ülke aleyhine söz (azap) hak olur; biz de orayı helak ve darmadağın ederiz.” (İsra, 16/17).

Yani zalimler arasındaki velilik ya aralarındaki sevgi ve yardımlaşma sure­tiyle yahut da onların bir kısmını diğer bir kısmının başına yönetici yapmak, musallat kılmak suretiyle olur. Çünkü her bir zalime mutlaka bir başka zalim musallat kılınarak belâ verilir. Zulüm umumi olur ve bizzat zalimlerin kendileri­ni de kuşatır. İnsanlara yöneticilerden ve diğerlerinden olsun zulmeden her bir kesim mutlaka ahlâk ve davranış itibariyle kendisine benzeyeni veli edinir ve o benzerine başkasına karşı yardım edilir. İbni Abbas der ki: “Allah bir kavimden razı olursa onların işlerinin başına hayırlı olanlarını yönetici yapar. Bir kavme gazap ederse işlerinin başlarına da onların kötülerini yönetici (veli) yapar.”

İşte bu yönetim, saltanat veya diğer bütün hususlarda zulmeden herkese yönelik genel bir tehdittir.

Şanı Yüce Allah zalimleri azarlamaya, cin ve insan kâfirlerini tehdide, kı­yamet günü durumlarını açıklamaya devam etmektedir. O, kendilerinin duru­munu en iyi bildiği halde onlara şöyle soracak: Peygamberler Allah’ın mesajla­rını kendilerine tebliğ etti mi? Böyle bir soru ise onlara doğruyu söyletmek, azarlamak ve sitem kasdıyla sorulacaktır. Yüce Allah, “Ey cin ve insan toplu­luğu…” diye soru yöneltecektir onlara. Yani, “Ey cin ve insan cemaati, size içi­nizden peygamberler gelmedi mi?” Yani hepinizden sizin cinsinizden peygam­berler gelmedi mi? Halbuki peygamberler yalnızca insanlardan gelmiştir. Cin­lerden peygamber yoktur. Nitekim selefin de sonradan gelen halefin cumhuru-nunda kabul ettiği budur. Bu şekildeki bir ifade ise tağlib kabilindendir. Nite­kim Yüce Allah, “O ikisinden (yani acı ve tatlı sulardan) inci ve mercan çıkar” (Rahman, 55/22) diye buyurmaktadır. Halbuki inci ve mercan, öncekilerin bil­gilerine göre tatlı sulardan değil yalnızca tuzlu sulardan çıkartılmakta idi. Da­ha sonra bir takım tatlı sulu nehirlerde inci çıkartıldığı da sabit olmuştur.

Burada maksadın insanlardan bilinen peygamberler olması da mümkün­dür. Cinlerin elçilerinin ise, Peygamber (s.a.)’in sözünü dinleyip daha sonra işittiklerini kavimlerine bildirerek uyarmak üzere giden kimseler olmaları da muhtemeldir: “Kavimlerine uyarıcılar olarak geri döndüler.” (Ahkâf, 46/29); “De ki: Bana şu vahyolundu ki gerçekten cinlerden bir topluluk (Kur’an) dinledi ve dediler ki: Muhakkak biz hayret verici bir Kur’an dinledik…” (Cin, 72/1).

Bu elçilerin görevi de şudur: Bunlar kavimlerine karşı imana, ahkâma ve adaba dair ayetleri okurlar. Öldükten sonra diriliş gününe kavuşacaklarını, bu gündeki hesabı ve bu günü inkâr edenler, kabul etmeyenler için de cezaların hazırlandığını belirterek uyarır ve korkuturlar.

Kendilerine sorulacak bu soruya cevap verecekler ve kıyamet gününde şöyle diyeceklerdir: Peygamberlerin bizlere senin risaletini tebliğ ettiklerini ve sana kavuşup huzuruna geleceğimizi belirterek uyardılar. Bu günün kaçınıl­maz olarak gerçekleşeceğini söylediler. Bu ayetin bir benzeri de Yüce Allah’ın şu buyruğudur: “Evet, gerçekten bize uyarıcı gelmişti. Fakat biz yalanladık ve “Allah herhangi bir şey indirmiş değildir dedik” diyeceklerdir.” (Mülk, 67/9).

Dünya hayatı işte bu inkarcıları aldatıcı süsüyle, şehvet, mal, evlat, salta­nat sevgisi, yüksek makam sevgisi aldatıp kandırdı. O bakımdan onlar da dün­ya hayatlarında kusurlu davrandılar. Sonunda kibir ve inatları dolayısıyla pey­gamberleri yalanlayıp mucizeleri inkâr ettiklerinden dolayı helak oldular.

Kıyamet gününde kendi aleyhlerine peygamberlerin kendilerine getirdik­leri mesajı inkâr eden kâfirler olduklarına da şahitlik edeceklerdir.

İşte bu yani peygamberlerin gönderilip insanları uyarmaları, kitapların indirilmesi, Yüce Allah’ın şu sünneti (ilâhî kanunu) dolayısıyladır: O davet kendisine ulaşmadığı takdirde herhangi bir kimseyi zulmü dolayısıyla sorgula­mak dilememiştir. Kendilerine peygamberler gönderilmedikçe herhangi bir ümmeti toptan helak etmeyi murad etmemiştir. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Arasında bir uyarıcının gelip geçmediği hiç bir ka­saba (halkı) yoktur.” (Fâtır, 35/24); “Andolsun biz her ümmet arasında, Allah’a ibadet edin ve tağuttan uzak durun, diyen bir rasul göndermişizdir.” (Nahl, 16/36). Yine Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Biz bir peygam­ber göndermedikçe azap ediciler değiliz.” (İsra, 17/15).

Yüce Allah’ın, “Haksız yere” buyruğunun Taberî’nin de ifade ettiği gibi, iki manaya gelme ihtimali vardır: Birincisine göre şirk ve benzeri şeyler sebebiyle. Yani burada sözü geçen haksız yere (zulüm) kâfirlerin fiili anlamındadır. İkin­cisine göre ise, “haksız yere” yani gereken şekilde uyarılmaksızın peygamberler, mucizeler ve ibretlerle hatırlatılmaksızm, öğüt verilmeksizin haksızca helak söz konusu olmamıştır. Yani o takdirde buradaki “haksız yere” ifadesinden kasıt, Yüce Allah’ın uygulamasıdır. Ancak birinci açıklama şekli Taberî’nin[28] Razî ve diğerlerinin de belirttiği gibi daha güçlüdür. Özetle söyleyecek olursak, Allah, kullarından hiç bir kimseye zulmetmez, fakat bizzat insanlar kendilerine zul­mederler. Müslümanların basma gelmiş ve gelmekte olan her bir şey, ancak on­ların kötü amelleri, dinlerini terk etmeleri sebebiyledir. Yoksa kusur ve eksiklik onların kendilerindedir, sahip oldukları şeriatlerinin düzeninde değildir.

İster Allah’a itaat hususunda ister ona isyan hususunda olsun amel sa­hibi olan herkesin ameli dolayısıyla mertebeleri ve dereceleri vardır. Allah o kişiyi oralara ulaştırır ve amelinin karşılığını ona verir. Hayırsa hayır, şer ise şer.

Allah bütün amelleri görendir, bilendir. Onlar ne yaparlarsa onu bilir. Onu onlar için tek tek tespit eder, sayıp döker. Böylelikle huzuruna gelecekleri ve kendisine dönecekleri vakit amellerinin karşılığını onlara versin diye. İşte bu, mutluluk ve bedbahtlık sebebinin, insanın yaptığı işler ve meşieti veya onun kazancı, irade ve ihtiyarı (tercihi) olduğunu göstermektedir. [29]

Kökten İmha Edilme Ve Kıyamet Azabıyla Tehdit Ve Korkutma

133- Rabbin ganî ve rahmet sahibidir. İsterse sizi giderir ve arkanızdan dile­diğini yerinize getirir. Nitekim sizi de başka bir kavmin soyundan getirmiş­tir.

134- Muhakkak size vaad olunan yeri­ne gelecektir. Siz onu âciz bırakacak­lar değilsiniz.

135- De ki: “Ey kavmim! Elinizden gele­ni yapın. Doğrusu ben de yapacağım. Bu yurdun güzel sonunun kimin olaca­ğını bileceksiniz. Şurası muhakkak ki zalimler felah bulamazlar.”

Açıklaması

Ey Muhammedi Senin Rabbin bütün mahlûkata muhtaç olmayan ganîdir. O bütün yönleriyle onların ibadetlerine muhtaç olmayandır. Fakat bütün halle­rinde mahlûkat kendisine muhtaçtır. Bununla birlikte O, onları kuşatan bir rahmet sahibidir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Muhakkak Allah insanlara karşı çok şefkatli, çok merhametlidir.” (Hacc, 22/65). Ganî oluşunu da açıklamak sadedinde şöyle buyurmaktadır: “Ey insanlar, Allah’a muhtaç olan­lar sizlersiniz. Allah ise ganî olandır, hamîd olandır.” (Fatır, 35/15).

“Rabbin ganî ve rahmet sahibidir” cümlesi hasr ifade etmektedir. Yani O’ndan başka ganî yoktur, O’ndan başkasından da rahmet gelmez. Çünkü O zatı itibariyle vâcibul-vücud olandır. O’ndan başka bütün varlıklar ise zatı iti­bariyle mümkün olan varlıklardır. Mümkün olan varlık ise muhtaç demektir. Böylelikle O’ndan başka ganî (muhtaç olmayan) olmadığı, bütün varlıkların da O’nun tarafından yaratıldığı ispatlanmaktadır. Aynı şekilde rahmetin O’nun hak olan zatından geldiğini de ispatlamaktadır. O’nun dışındaki her bir şey ge­rek varlığında, gerek varlığını devam ettirmekte O’na muhtaçtır. Varlık ve ha­yatını sürdürebilmek için gerekli sebeplere de ihtiyacı vardır.

Ey Mekke kâfirleri gibi inat eden kâfirler, dilerse O sizi Ad ve Semud kavmi gibi, peygamberlere karşı inatla direnenleri helak etiği gibi helak eder ve sizden daha faziletli, daha itaatkâr olan, sizden başka yeni nesiller getirir. O sizden sonra dilediği kavimleri sizin yerinize getirmeye kadir olandır. Nitekim O, bir başka kavmin zürriyetinden sizi yaratmıştır. Yani O hem helak etmeye, hem de var etmeye gücü yetendir. Nitekim Yüce Allah bunu gerçekleştirmiştir. İnatçı şirk önderlerini helak etmiş, onlardan sonra ise bir başka kavim olan Muhacirleri, Ensan ve Allah’ın insanlara savaşlarında da barışlarında da rah­metinin tecellisi olan, onlara tabi olan başka kavimleri yerlerine getirmiştir. Öyle ki Gustave Le Bone onlar hakkında şöyle demektedir: “Tarih Müslüman Araplardan daha adaletli ve daha merhametli fatihler görmemiştir.”

Bu şekilde dünya hayatında helake dair onlara böyle bir tehdidi yönelttik­ten sonra, arkasından ahirette gerçekleşecek bir başka tehdidi şöylece söz ko­nusu etmektedir: “Muhakkak size vaad olunan yerine gelecektir…” Yani ey Muhammed, haber ver onlara, tehdit olunageldikleri uhrevî ceza mutlaka gerçek­leşecektir. Siz âciz bırakabilecek kimseler değilsiniz. Yani kaçmak ve karşı dur­makla onun irade buyurduğuna engel olamaz, onu âciz bırakamazsınız. O sizi tekrar yaratmaya kadir olandır. İsterseniz toprağa ufalanmış, parçalanmış, ke­miklere dönüşmüş olunuz. O kulları üzerine kahir olandır. İbni Ebi Hatim, Ebu Saîd el-Hudrî (r.a.)’den Resulullah (s.a.)’m şöyle buyurduğunu rivayet etmekte­dir: “Ey Adem oğulları, eğer sizler aklınızı kullanan kimseler iseniz, kendinizi ölmüşlerden sayınız. Nefsim elinde olana yemin olsun ki vaad olunageldiğiniz şey mutlaka gelecektir ve siz âciz bırakabilecek kimseler değillersiniz.”

Daha sonra Yüce Allah bir başka şiddetli korkutma ve oldukça kesin bir tehditte bulunmakta ve şöyle buyurmaktadır: “De ki: Ey kavmim, elinizden ge­leni yapın…” Yani ey Muhammedi Şu sözlerinle onlara bildir: Eğer sizler hida­yet üzere olduğunuzu zanneden kimseler iseniz yolunuza ve bu halinize devam ediniz. Ben de kendi yolumu, yöntemimi sürdürüp gideceğim. Yüce Allah’ın şu buyruğu da buna benzemektedir: “İman etmeyenlere de ki: Elinizden geleni ya­pın. Bizler de yapanlarız. Haydi bekleyin, şüphesiz biz de bekleyenleriz.” (Hûd, 11/121-122).

Zemahşerî Yüce Allah’ın, “Elinizden geleni yapın….” buyruğu hakkında şunları söylemektedir: Bunun iki manaya gelme ihtimali vardır: Sizler yapabil­diğiniz kadarıyla, bütün imkânlarınızla yapacağınızı, gücünüzün son noktası­na, imkânlarınızın son aşamasına kadar yapın. Yahut da sizler bu istikameti­niz ve bu haliniz üzere amel ediniz. Ben de halim üzre amel etmekteyim. Yani sizler küfür ve bana düşmanlık etmek üzere sebat gösterin, şüphesiz ben de İs­lâm üzere sebat edeceğim, size karşı sabırla davamı sürdürmeye devam edece­ğim. [30]

Yakında güzel akıbetin bizim mi sizin mi olacağını bileceksiniz. Bu yurdun güzel sonu ise, Yüce Allah’ın bu dünyada yaratmış olduğu güzel akıbet, güzel son demektir.

Bu ise -Zemahşerî’nin de dediği gibi- oldukça incelikli bir uyan üslûbudur. Bu ifadede son derece insaflıca sözler, güzel ve edebî kullanılmış olmakla bir­likte, oldukça ağır bir tehdit ve uyarıp korkutanın haklı olduğuna, uyarılanın ise batıl üzere olduğuna dair kesin bir delili de ihtiva etmektedir. Yüce Allah’ın şu buyrukları da bu üslûba benzemektedir: “Haydi istediğinizi yapınız.” (Fussi-let, 41/40); “Muhakkak bizler yahut sizler elbette ya bir hidayet üzereyiz yahut da apaçık bir sapıklıktayız.” (Sebe, 34/24).

Bu, aynı zamanda ümmetlerin karşı karşıya kalacakları hallerin amelleri­ne bağlı olduğuna ve her bir amelin kaçınılmaz bir sonucunun bulunduğuna, hayırsa hayır, şer ise şer bir akıbetin görüleceğine açık bir delildir.

Gerçek şu ki zalimler iflah olmazlar. Yani zalimler Allah’ın nimetlerini in­kâr etmekle, ulûhiyyetinde O’na ortaklar edinmek suretiyle mutlu olamazlar, kendileri adına bir başarı gerçekleştiremezler. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruğu­nu andırmaktadır: “Rableri onlara vahiyle bildirdi ki: Mutlaka bizler zalimleri helak edeceğiz ve elbette sizleri de onların ardından yeryüzüne yerleştireceğiz.” (İbrahim, 14/14).

Kendisi sebebiyle Allah’a hamdettiğimiz hususlardan birisi de Allah’ın peygamberine olan vaadini yerine getirmiş olması, yeryüzünde ona iktidar ve­rip Arap müşriklerine karşı ona yardımcı olması, zafer ihsan etmesi, Arap yarı­madasının, Yemen’in ve Bahreyn’in o hayatta iken itaatine girmiş olmasıdır. Daha sonra halifeleri döneminde çeşitli bölgeler, ülkeler fethedildi; İslâm yer­yüzünün doğusuna batısına yayıldı. Uzun asırlar boyunca İslâm devletleri güç­lü, kuvvetli, düşmanların saldırısına karşı kendisini koruyabilen devletler ola­rak hükmetmeye devam ettiler. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle bu­yurmaktadır: “Allah şunu yazdı ki, mutlaka ben ve peygamberlerim elbette ga­lip geleceğim. Muhakkak Allah Kavî’dir (güçlüdür), Azîz’dir (kimse ona karşı koyamaz)” (Mücadele, 58/21); “Muhakkak bizler peygamberlerimize ve iman edenlere hem dünya hayatında hem de şahitlerin ayağa kalkacağı günde yar­dım edeceğiz. O günde zalimlere ileri sürecekleri mazeretlerinin faydası olmaya­caktır. Lanet onlaradır ve kötü yurt da onların olacaktır.” (Mü’min, 40/51-52). [31]

Ekinler, Meyveler, Davarlar Ve Çocukların Öldürülmesine Dair Cahiliye Hukuku

136- Ve onlar Allah için O’nun yarattığı ekin ve davarlardan bir pay ayırdılar ve kendi zanlarına göre “Bu Allah’ın­dır, bu da O’na koştuğumuz ortakları-mızındır” dediler. Ortaklarına ait olan­lar Allah’a ulaşmazdı da Allah’a ait olanlar ortaklarına giderdi. Ne kötü­dür hükmedegeldikleri!

137- Ve böylece onların ortakları hem onları helake sürüklemek, hem de din­lerini kendilerine karmakarışık etmek için şirk koşanların bir çoğuna çocuk­larını öldürmelerini süslü göstermiş­tir. Şayet Allah dilemiş olsaydı bunu yapamazlardı. Artık sen onları uydur­dukları o yalanları ile başbaşa bırak.

138- Onlar batıl zanda bulunarak “Bu davarlar ve ekinler dokunulmazdır. Onları dilediğimizden başkası yiye­mez” dediler. Bir takım hayvanların sırtlarına binmek haram edildi. Bir kı­sım hayvanların üzerine de ona karşı iftira ederek Allah’ın adını anmazlar. Allah yapmakta oldukları iftiraları yü­zünden onları cezalandıracaktır.

139- Bir de dediler ki: “Şu davarların karınlarında bulunanlar yalnız erkek­lerimiz içindir, kadınlarımıza haram kılınmıştır.” Ölü doğacak olursa hepsi ona ortak olurlar. Onların vasıflandır-malarının cezasını verecektir. Muhakkak O, Hakîm’dir, Alîm’dir.

140- Bilgisizlikleri yüzünden çocukları­nı beyinsizce öldürenler, Allah’ın ken­dilerine verdiği rızkı Allah’a iftira ede­rek haram sayanlar gerçekten hüsrana uğramışlardır. Onlar şüphesiz sapıt-mışlardır. Zaten hidayete erenlerden olmamışlardı.

Açıklaması

Burada müşriklerin uydurdukları nevalarından ve tutarsız görüşlerinden hareketle ve şeytanın vesveselerinden etkilenerek ortaya attıkları İslâm öncesi Arap cahiliyesinin bir takım hukukî hükümlerini görüyoruz.

Birinci tür:

“Ve onlar Allah için O’nun yarattığı ekin ve davarlardan…” Yani Allah’ın yaratmış olduğu ekin, meyve ve davarlardan Allah’a bir pay ayırdılar. Elde edi­len mahsul, meyve ve yavrulardan O’nun için belli bir miktar ve pay tahsis et­tiler. Bir diğerini ise iftira ve uydurma yoluyla Allah’a ortak koştukları putla­ra, heykellere ayırdılar.

Ayırdıkları ilk pay ile ilgili olarak “Bu Allah’ındır, bu pay vasıtasıyla O’na yaklaşırız dediler. İkinci pay hakkında da “Bu da O’na koştuğumuz ortakları-mızındır, yani bu da kendisi vasıtasıyla kendilerine yaklaşmak istediğimiz di­ğer mabudlanmızındır, dediler.

Allah’ın putları onların ortakları olarak değerlendirmesi, bu putlara da mallarından ayırdıkları belli bir payı harcamalarından, bunlara Yüce Allah’ın özelliklerinden birisi olan helâl ve haram kılmak hususunda itaatle boyun eğ­diklerinden dolayıdır. Yüce Allah’ın, “Kendi zanlarına göre” buyruğu şu demek­tir: Herhangi bir delilleri, Allah’tan bu konuda kendilerine gelmiş bir bilgileri olmaksızın gelişigüzel iddiada bulunarak, Allah’a yakınlaşmak için haram kıl­dıklarını zannetmektedirler. Halbuki Allah’a yakınlaştırıcı amelin yalnızca ve halisen O’na ait olması, O’nun izniyle olması gerekir. Çünkü bu bir dindir, din ise yalnızca Allah’ındır ve yalnız O’ndan gelir.

Onlar Allah’ın payını misafirlere, küçük çocuklara ikramda bulunmak ve yoksullara tasadduk etmek için ayırırlar; putlarına, ilâhlarına ayırdıkları pay­lan ise, onların hizmetlerinin görülmesi, işleri ve hizmetkârları için ayrılırdı.

Allah’a koştukları ortaklar adına tayin ettikleri paydan herhangi bir bö­lüm, Allah için ayırdıkları alanlardan birisine harcanmıyordu. Aksine onlar or­taklara ayırdıkları payları putların hizmetkârlarına, putların hizmetine ve kurban kesimine ayırırlardı.

“Allah için” diye ayırdıkları pay ise, bazen o pay vasıtasıyla putlara yakın­laşmak için harcanabiliyordu.

“Ne kötüdür hükmedegeldikleri”, yani verdikleri bu hüküm yahut da yap­tıkları bu paylaştırma ve işledikleri iş ne kadar da kötüdür! Çünkü onlar bu su­retle âciz olan yaratıkları her şeye kadir olan yaratıcıya tercih edip üstün tutu­yorlardı. Bu hem de haksızca bir hükümdü; çünkü Yüce Allah her şeyin Rabbi, mutlak mâliki ve yaratıcısıdır. Onlar böyle bir paylaştırmaya kalkışmakla zulme saptılar ve Allah’a ait olan hakları yerine getirmediler. Yahut bunun anlamı, daha güçsüz ve zayıf olan türü Allah’ındır, diye O’na nispet ettiler. Nitekim Yü­ce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onlar kızları Allah’a ait kabul ediyorlar. O mü­nezzehtir. Kendilerine de canlarının çektiğini.” (Nahl, 16/57); “Ve ona kulların­dan bir bölüm ayırdılar. Şüphesiz insan besbelli bir nankördür.” (Zuhruf, 43/15). Yine Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Erkekler sizin dişiler O’nun mu? O takdirde bu insafsızca bir paylaştırmadır.” (Necm, 53/21-22).

miş oldular. O’na başkasını ortak koşmuş, O’nunla beraber bir başka ilâha tap­mış oldular. Taptıkları bu başka ilâhları Allah’a ait olanları da putlarına ait kılmak suretiyle Allah’tan üstün tuttular, Allah’a tercih ettiler. Halbuki verdik­leri bu hükümlerinde de aklî ya da ilâhî şeriatın aydınlığından kaynaklanan

sağlıklı herhangi bir dayanakları da yoktur.

İbni Abbas bu ayet-i kerimeyi tefsir ederken şunları söylemektedir: “Al­lah’ın düşmanları şöyle yapıyorlardı: Bir ekin ektikleri ya da bir meyve mahsu­lü elde ettiklerinde onun bir bölümünü Allah’a diye, bir bölümünü de puta diye ayırırlardı. Putlara ait olan herhangi bir ekin, mahsul veya bir şeyi iyice korur, iyice tespit ederlerdi. Şayet putlara ayırdıkları o paydan hiç bir şeye muhtaç ol­mayan, Samed olan Allah’a ait ayrılan payın arasına karışacak olursa, onu alır puta ayırdıklarının arasına koyarlardı. Eğer puta ayırdıkları su herhangi bir şekilde Allah’a ayırdıkları bölümden bir miktarını sulayacak olursa, bu sefer onu da puta ait kabul ederlerdi. Yine Allah’a ayırdıkları ekin ve meyveden bir bölüm puta ayırdıkları bölümün arasına karışsa, putun ihtiyacı vardır diyerek onu alıp Allah’ın payına geri iade etmezlerdi. Eğer Allah’a ayırdıkları bölümün suyu zaptedilemeyip puta ait diye ayırdıkları bölümü sulayacak olursa, onu da puta bırakırlardı.

Diğer taraftan kendi mallarından bahîreyi, şaibeyi, vasîleyi ve hâmîyi ha­ram kabul ediyorlar, bunları putlara ayırıyorlar ve onlar bütün bunları Yüce Allah’a yaklaşmak için haram kıldıklarını ileri sürüyorlardı.”

İkinci tür:

“Ve böylece onların ortakları hem onları helake sürüklemek hem de dinleri­ni kendilerine karmakarışık etmek için… süslü göstermiştir.” Yani ekinlerin ve davarların Allah ile putlar arasında paylaştırılması süslü gösterildiği gibi, Al­lah’a ortak koştukları varlıklar olan (ilâhların hizmetkârları ve mabedlerin ba­kıcıları) da müşriklere çocuklarını öldürmelerini süslü göstermişlerdir. Müca-hid der ki: Burada “onların ortakları”ndan kasıt, kendilerine fakirlik korku­suyla çocuklarını diri diri gömmelerini emreden şeytanlarıdır. -Süddî de şöyle der: Şeytanlar kendilerine kız çocuklarını öldürmelerini emretmişti. Bu, ya on­ları mahvedip helake süreklemek için yahut da dinlerini kendilerine karmaka­rışık etmek içindi.

Bu süslemenin sebebine gelince: Şeytanlar onları halihazırdaki durumda veya gelecekte fakirlikle korkuttular. Nitekim Yüce Allah böyle bir işi bu buyruğunda şöylece nitelendirmekte ve yasaklamaktadır: “Fakirlik korkusuyla ço­cuklarınızı öldürmeyiniz. Onları da sizleri de bizler rızıklandırıyoruz.” (İsra, 17/31).

Diğer bir sebep ise utanılacak duruma düşmekten korkmalarıydı. Buna göre kız çocuklarını, utanacak hale gelmek, fakirlik ve kendilerine denk olma­yan birisiyle evlenir korkusuyla öldürüyorlardı. Şanı yüce Allah ise şu buyru­ğuyla onların yaptıkları işlerin çirkinliklerini dile getirmektedir: “Ve diri diri gömülen kız çocuğu hangi günahtan dolayı öldürüldü diye sorulacağı zaman…” (Tekvir, 81/8).

Kendilerine, çocuklarını öldürmekle Allah’a yaklaşacakları vehmini verdi­ler. Nitekim Abdülmuttalib de oğlu Abdullah’ı öldürmeyi adadığında aynı du­rumdaydı. Resulullah (s.a.) da “Ben iki kurbanlığın oğluyum.” derken buna işaret etmektedir.

Yüce Allah münkerlerin kendilerine süslü gösterilmesinin sebebini de şöy­lece zikretmektedir: “Ve böylece onların ortakları, hem onları helake sürükle­mek hem de dinlerini kendilerine karmakarışık etmek için…” Yani bu şeytanlar bunlara bu münkerleri süslü gösterdiler. Bunlardan birisi de çocuklarını öldür­meleridir. Böylelikle müşrikleri aldatmak suretiyle helak etmek ve fıtratlarını bozmak, tabi olduklarını iddia ettikleri Hz. İsmail ile Hz. İbrahim’in dinleri ile ilgili hususları kendilerine karmakarışık etmek için böyle yaptılar.

Şayet Allah dileseydi ebediyyen bunu böyle yapamazlardı. Bütün bunlar Allah’ın mükemmel hikmetinin bir gereği olarak onun meşieti, iradesi ve ihti­yarı ile olmuştur. Ehl-i sünnet der ki: İşte bu, müşriklerin bütün yaptıklarının Allah’ın meşieti ile olduğunu göstermektedir.

Mu’tezile ise şöyle der: Buradaki dilemek, ilcâ (mecbur etmek) yoluyla bir dilemek diye anlaşılır. Yani Yüce Allah’ın onları kendi tercihleriyle başbaşa bı­rakması anlamında bir meşiettir. Onlar da herhangi bir cebir ve baskı olmaksı­zın böyle bir şeyi uygun görmeleri sonucu alıp yaparlar. Şunu da bilmek gere­kir ki, Allah onları mümin kılmaya da kadirdir. Melekler gibi onları imana isti­datlı bir karakterde yaratmak suretiyle yahut imana götürecek sebepleri onlar­da yaratarak ortaya çıkması halinde ve mücerred olarak kendilerini imanın zo­runlu olduğuna, Allah’ın varlığını, birliğini ikrar etmeye ikna edecek rasulün gelmesi ile itaat etmelerini sağlayarak onları mümin kılmaya kadirdir.

Artık ey Peygamber! Sen de onları din diye tutturdukları bu davranışla­rıyla başbaşa bırak! Sana düşen tebliğden ibarettir. Üçüncü tür:

“Bu davarlar ve ekinler dokunulmazdır… dediler.” Yani onlar şirkleri, çir­kin cahiliyeleri dolayısıyla davarlarını ve ekinlerini üç kısma ayırdılar:

1- Bir kısım davar ve yiyeceklerden hiç bir kimse faydalanamaz. Bunlar kendi mabud ve putlarına tahsis edilmişti. Diyorlardı ki: Bunlar ilâhlara ayrıl­mıştır. İlâhlarından başka kimse onlara dokunamaz, başkalarına verilemez. Yine diyorlardı ki: Dilediğimizden başka kimse onlardan yiyemez. Yani onlardan ancak putların hizmetkârları ve kadınlar müstesna olmak üzere erkekler yiyebilirdi. Bu ise herhangi bir delil ve belgesi bulunmayan, sırf kendi mesnet­siz iddialarından kaynaklanan bir uygulamadır.

2- Bir takım davarların sırtları haram kılınmış, bunlara binilmiyor ve bunlara yük vurulmuyordu. Maide suresinde yer alan “Allah bahire ve sâibe… diye bir şey kılmamıştır,” (Maide, 5/103) ayeti ile tefsirinde daha önce geçen ba­hire, sâibe ve hâmî diye kendilerinden söz edilenler bu kabildendi.

3- Bir takım davarları da kesim esnasında Allah’ın adını anmaksızm ke­serlerdi. Allah’ın adını ancak yerde putlarının adını anarlar ve hac döneminde dahi bu davarlardan yararlanmazlardı.

Onlar bu paylaştırmayı Allah’a yalan iftirada bulunarak gerçekleştirmiş­lerdi. Allah onlara böyle bir şeriat indirmediği gibi, onların da Allah’ın hakkın­da izin vermediği herhangi bir şeyi helâl ya da haram kılma hak ve yetkileri yoktu. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “De ki: Ne dersiniz? Allah’ın size indirip de sizin ondan bir bölümünü haram, bir bölümünü helâl kıldığınız rızık hakkında? De ki: Allah mı size izin verdi, yoksa siz Allah’a iftirada mı bu­lunuyorsunuz?” (Yunus, 10/59).

Allah bu iftiraları dolayısıyla lâyık oldukları şekilde onları cezalandıra­caktır. Bu ise onlara bir tehdittir.

Daha sonra Yüce Allah, kendi gülünç iddiaları ve delilsiz kanaatlerine da­yanarak yaptıkları helâl ve haram kılmanın bir başka türünü söz konusu ede­rek şöyle buyurmaktadır: “Şu davarların karınlarında bulunanlar yalnız er­keklerimiz içindir…” Yani bu (kulakları yarık) bahîrelerin karınlarında bulunan yavrular ve sütleri ile kendilerine kimsenin ilişmesinin söz konusu olmadığı, ilâhlar adına otlaklarda serbest bırakılmış şaibeler yalnızca erkeklere helâldir, kadınlara haramdır. Bunların sütleri erkeklere helâl, kadınlara haramdır. Eğer bu davarlar erkek yavrulayacak olurlarsa, bunu da sırf erkeklere helâl kabul ederlerdi. Dişiler bu yavrulardan yiyemezlerdi. Dişi doğuracak olursa bu dişi de yavrulamak üzere bırakılır, kesilmezdi. Eğer doğan yavru ölü doğarsa, o takdirde erkekler ve dişiler ona ortak olurdu.

Allah bu nitelendirmelerinin yani bu hususta söyledikleri yalanların ceza­sını onlara verecektir. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmakta­dır: “Allah’a karşı yalan iftira etmek için dillerinizin yalan yere nitelendiregel-diği şeyler hakkında şu helâldir, şu da haramdır demeyin.” (Nahl, 16/116).

Daha sonra Yüce Allah kız çocuklarını diri diri gömmelerini, Allah’ın helâl kıldığı şeyleri haram kılmalarını tenkit ederek şöyle buyurmaktadır: “Bilgisiz­likleri yüzünden çocuklarını beyinsizce öldürenler… gerçekten hüsrana uğramış­lardır.” Yani çocuklarını öldüren, kız çocuklarını diri diri gömenler, Allah’ın kendilerine vermiş olduğu güzel rızıkları haram kılanlar gerçekten hüsrana uğramışlardır.

Çünkü onlar sefihçe yani yerilecek bir hafiflik, çirkin bir ahmaklık ve ger­çekle ilgisi olmayan vehmî bir zarar olan fakirlik korkusuyla, neyin faydalı neyin zararlı olduğunu, neyin güzel neyin çirkin olduğunu bilmeksizin çocukları­nı öldürmüşlerdir. Şüphesiz bilgisizlik ise münkerlerin ve çirkin işlerin en bü­yüğüdür. Onlar Allah’a yalan iftirada bulunarak tertemiz şeyleri haram kıldı­lar. Andolsun apaçık bir şekilde sapıklığa düştüler. Çünkü din ve dünya masla­hatlarının ne olduğunu bilemiyorlar, hak ve doğru olanlara hiç bir şekilde yol bulamıyorlardı. Yüce Allah’ın, “Zaten hidayete erenlerden olmamışlardı” buy­ruğunun ifade ettiği anlam ise, onların hiç bir şekilde hidayete ulaşmadıklarını açıklamaktadır.

Buharî, İbni Abbas’tan şöyle dediğini nakletmektedir: “Eğer Arapların bilgisizliklerini bilmek istiyor isen En’am suresinde yer alan 130. ayetten son­rasını, “Bilgisizlikleri yüzünden çocuklarını beyinsizce öldürenler… zaten hida­yete erenlerden olmamışlardı” buyruğunu oku.

İbnül-Münzir ve İbni Ebi Hatim, Katâde’den bu ayet-i kerime hakkında şöyle dediğini rivayet etmektedir: Bu, cahiliye mensuplarının yaptığı bir işti. Onlardan herhangi bir kimse, esir alınır ve fakir düşer korkusuyla kız çocuğu­nu öldürürken diğer taraftan köpek besliyorlardı. [32]

Allah’ın Kudretinin Apaçık Delilleri

141- Ve O, çardaklı ve çardaksız bağla­rı, tatları çeşitli ekin ve hurmaları, zeytin ve narı birbirine benzer ve ben­zemez şekilde yaratan, yetiştirendir. Her biri mahsul verdiği zaman mahsu­lünden yiyin, hasat edildiği zaman da hakkını verin ve israf etmeyin, çünkü O israf edenleri sevmez.

142- O, davarlardan yük taşıyacak ve döşek yapılacakları da yaratandır. Al­lah’ın size verdiği nzıktan yiyin, şeyta­nın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, si­zin apaçık bir düşmanınızdır.

143- Sekiz çift. Koyundan iki, keçiden iki. De ki: “İki erkeği mi iki dişiyi mi veya iki dişinin rahimlerinde bulunan­ları mı haram kıldı?” Eğer doğru söyle­yenlerden iseniz bana bilgiye dayana­rak haber verin.

144- Deveden de iki, sığırdan da iki. De ki: “İki erkeği mi iki dişiyi mi veya iki dişinin rahimlerinde bulunanları mı haram kıldı? Yoksa Allah size bunları buyururken siz hazır mıydınız?” İn­sanları bilgisizce saptırmak için Al­lah’a karşı yalan uydurandan daha za­lim kimdir? Muhakkak ki Allah zalim­ler topluluğunu hidayete erdirmez.

Nüzul Sebebi

“… hasat edildiği günde hakkını verin.” mealindeki 141. ayetin nüzulü ile ilgili olarak İbni Cerîr -Taberî, Ebul-Aliye’den şöyle dediğini rivayet etmekte­dir: İnsanlar zekâtın dışında bir şeyler veriyor idiler. Daha sonra bu konuda is­rafa yöneldiler. Bunun üzerine şu: “Ve israf etmeyin, çünkü O, israf edenleri sevmez” buyruğu nazil oldu. Yine ondan rivayete göre o şöyle demiştir: Hasat günü zekâtın dışında bir şeyler veriyorlardı. Daha sonra bu hususta birbirleriyle yarışmaya koyuldular ve israfa yöneldiler. Bunun üzerine Yüce Allah “Ve israf etmeyin, çünkü O, israf edenleri sevmez” buyurdu.

Yine Taberî, İbni Cüreyc’den şöyle dediğini rivayet eder: Bu ayet-i kerime Sabit b. Kays b. Şemmâs hakkında nazil olmuştur. O, bir hurma ağacının mey­velerini topladı ve şöyle dedi: Bu gün kim gelirse mutlaka ona yedireceğim. Ak­şama kadar gelene yedirdi ve yanında bir şey kalmadı. Bunun üzerine Yüce Al­lah “İsraf etmeyin, çünkü O, israf edenleri sevmez” diye buyurdu.[33]

Açıklaması

Yüce Allah müşriklerin tutarsız ve asılsız görüşleriyle tasarruflarda bu­lunduğu ve bu görüşlerine dayanarak paylaştırıp bir kısmını haram, bir kısmı­nı helâl kıldıkları ekin, mahsul ve davar türünden her şeyin yaratıcısı olduğu­nu beyan ederek şöyle buyurmaktadır: “Ve O, çardaklı ve çardaksız bağları… yetiştirendir.”

Yani ister çardaklar üzerinde yükselip ağaç gibi büyütülen asmalar olsun ister bağlar ve bahçeler olsun hepsini var edip yaratan O’dur. Çardak, çatı şek­linde yapılan ve üstlerine asma dallarının yerleştirildiği çubuklardır. Çardak-sızlar ise yere bırakılan yahut da gövdeleri üzerine yükseldiği için çardağa ihti­yacı bulunmayan diğer meyve ağaçlandır. Bizzat üzüm ağaçlarının kimisi çar­daklıdır, kimi çardaklı değildir. Aynı şekilde hurma ağaçlarını, tadı, rengi, ko­kusu ve şekli değişik ekinleri yaratan da O’dur. Özellikle hurma ağaçlarının müstakil olarak zikredilmesi, Araplarca bunun çokça görülmesi ve güzelliği dolayısıyladır. Bütün parça ve bölümleriyle çokça faydalı olmasından ayrıca yaprağının bütün mevsimlerde dökülmemesinden de kaynaklanmıştır. O kadar ki hadis-i şerifte mümin kişi de hurma ağacına benzetilmiştir.

Şam yüce Allah çeşitli ekin ve tadları farklı mahsulleri yaratandır. Bura­da tadlan farklı (el-ukül) tabiri yenilen meyve ve mahsul demek olup Ademoğ-lunun hayatının onlara bağlı bulunduğu yenilecek şeylerdir. Ayrıca bu, yaz kış ekilen her şeyi kapsamına almaktadır. Hurma ve ekin gibi tadları değişik şey­lerin özellikle söz konusu edilmesi onların üstünlükleri dolayısıyladır.

Bu yiyecek türleri, besleyicilik ve insanların temel gıda ihtiyaçlarını karşı­layıcı özellikleri bakımından diğer mahsullerden daha faydalı ve insanlar ara­sında muteber yiyeceklerdir. Çünkü tahıllar temel gıda maddeleridir.

Ayrıca Yüce Allah zeytin ve nar ağaçlarını görünüş itibariyle birbirine benzer fakat yenmeleri ve tad itibariyle birbirinden farklı olarak yaratmıştır.

Bütün bu çeşitler aynı su ile sulanıp aynı toprakta yetiştikleri halde her bir türünün diğerinden tad, renk, koku ve olgunlaşma zamanı itibariyle farklı­lıkları vardır. Bu farklılıklar, insanın soğuk, sıcak ve ılımlı dönemlerdeki ihti­yacına uygundur. Bu ise yaratıcının bunlara olan kudretinin delilidir. Bütün bu çeşitler, bunları yaratıcının yoktan var ediciliğini göstermektedir. Bütün bunları yapan ise uygun rızkı vermek, uygun serî hükümleri, yasaları koymak bakımından bir tek ve eşsiz olan Allah Teâlâ’dır.

Yüce Allah bu nimetleri insanlara mubah kılmış ve onlara bu nimetleri ih­san etmek suretiyle lütufta bulunduğunu belirterek minnet etmiştir. Yüce Al­lah buyuruyor ki: “Her biri mahsul verdiği zaman mahsulünden yiyin.” Yani Allah’ın bitirip yetiştirdiği bu bitkilerden mahsul verdiği vakit olgunlaşmamış olsa dahi yiyebilirsiniz. Burada “mahsul verdiği zaman” kaydının yer alması­nın faydası, bunlara sahip olan kimsenin Yüce Allah’ın hakkı olan zekâtın eda edilmesinden önce de bunları yemesinde ruhsat bulunduğunu ifade etmesidir.

Daha sonra ise alınan bu mahsullerde yerine getirilmesi gereken mükelle­fiyet zikredilmektedir ki, bu da farz olan zekâttır. Yüce Allah bunu ifade etmek üzere, “Hasat edildiği günde hakkını verin” diye buyurmaktadır. Yani hasat gü­nünde ondan, farz olan zekâtı ayırın. Bunun vakti ise, olgunlaşmasından sonra koparılıp toplanma zamanıdır. Bunun ardından da tane ile samanı birbirinden ayırmak için dövme vakti gelir. Üzümün toplanması, hurmaların derilmesi, meyvelerin koparılması da “hasat edildiği zaman’ kapsamına girer. Farz olan hak, yağmur ile sulanan şeylerde öşür, nehir, kuyu ve buna benzer kaynak su­larıyla sulananlarda ise öşrün yansıdır. Şer’an belirlenen bu hak, hak sahiple­rine verilir. Bunlar ise akrabalar, yetimler ve yoksullardır.

Mahsullerde yerine getirilmesi gerekene hak ile ilgili olarak ilim adamla­rının iki görüşü vardır. İbni Abbas der ki: Burada kasıt farz olan zekâttır ki bu da öşür veya öşrün yarısı (yani yirmide bir) dır.

Yine İbni Abbas’tan rivayet edildiğine göre -ki bu Said b. Cübeyr’in de gö­rüşüdür- o şöyle demiştir: Hasat günü yoksullara bu miktar sadaka olarak ve­rilmiyordu. Aksine bu miktar, tayin edilmeksizin vacip bir görevdi. Çünkü bu ayet-i kerime Mekke’de inmiştir. Zekât ise Medine’de farz kılınmıştır. Böylelik­le öşrün ve öşrün yansının farz kılınması suretiyle -ki bu da zekâttır- bu vacip neshedilmiş oldu.

Ayetin Medine’de indiği ve doğrusunun bundan kastedilenin farz zekât ol­duğu da söylenmiştir. Buna göre anlam şöyle olur: Sizler hasat günü hakkı ver­meye karar veriniz, maksadınız bu olsun ve bunun için gayret gösteriniz. Ta ki bu verme işinin mümkün olabileceği ilk vakitten sonrasına onu bırakmayası-nız.

Daha sonra Kur”an-ı Kerim bilinegelen yöntemine dikkat çekmektedir ki bu da işlerde orta yolu seçmek ve her hususta itidali elden bırakmamaktır. İşte Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ve israf etmeyin…” yani Allah’ın size verdiği rızıktan yemekte aşırıya kaçarak israfta bulunmaksızın yiyiniz. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “Yiyiniz, içiniz ve israf etmeyi­niz. Çünkü O, israf edenleri sevmez.” (A’râf, 7/31). Aynı şekilde sadaka vermek­te de aşırıya giderek israf etmeyiniz. Nitekim Sabit b. Kays b. Şammâs’tan ri­vayet edildiğine göre o, beşyüz hurma ağacının meyvesini toplamış ve hepsini dağıtmıştı. Bunlardan evine hiç bir şey girmemişti. Yüce Allah şöyle buyur­maktadır: “Ve elini büsbütün de açıp savurma! O takdirde kınanmış ve yaptığı­na pişman olarak oturup kalırsın.” (İsra, 17/29).

Zührî de der ki: Bunun anlamı şudur: Allah’a masiyet uğrunda harcama­yınız. Buna benzer bir rivayet Mücahid’den de yapılmıştır. İbni Ebi Hatim on­dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: “Mekke’deki Ebu Kubeys dağı altın olsa ve bir kimse bunu Allah’a itaat uğrunda harcayacak olsa o israf etmiş olmaz. Bununla birlikte Yüce Allah’a isyan uğrunda tek bir dirhem dahi harcayacak olsa israf etmiş olur.” İşte bu görüşten hareketle bazı hikmet sahibi kimseler şöyle demiştir: “Hayırda israf yoktur, israfta da hayır yoktur.”

Gerçek ise şudur: İsraf, her hususta, hayırda olsun başka alanlarda olsun bir hatadır. İster yemekte, ister tasaddukta olsun fark etmez. Çünkü her insa­nın kendisine, aile halkına, yakınlarına, çoluk çocuğuna gereken nafakayı ver­mesi vaciptir. Hatta kendi çocukları bulunmadığı halde gelirinden gelecekte or­taya çıkacak ihtiyaçlarına harcamak için bir şeyler saklaması övülen bir iştir; ta ki kendisi başkalarının sırtından geçinen, başkalarına yük olan bir kimse durumuna düşmesin. Bundan dolayı savurgan, sefih kişi şer’an hacr altına alı­nır (tasarrufları kısıtlanır); onun harcamaları hayır yolunda da olsa aynı şey uygulanır. Sahih-i Buhari’ de muallak olarak şöyle bir rivayet yer almaktadır: “İsrafa sapmaksızın, büyüklenmek kastı da olmaksızın yiyiniz, içiniz ve giyini­niz.”

Yüce Allah’ın lütuf, rahmet ve nimetinin kemalindendir ki ey insanlar, O sizin için davarları (ki bunlar deve, sığır ve koyun türleridir) yük taşımaya el­verişli büyükleriyle; henüz süt emen deve yavruları, koyun ve keçi gibi küçük-leriyle -ki bunlar “döşek yapılacaklar” diye kendilerinden söz edilenlerdir ve yeryüzüne kesilmeleri için yayılanlar, kıllarından, tüylerinden, yerde yayılan döşek ve yaygılar ile giyilecek elbiseler çıkartılan küçükleridir- yaratmış olmasidir. Bu da Yüce Allah’ın bir başka ayetteki şu buyruğunu andırmaktadır: “Görmezler mi ki şüphesiz bizler onlar için ellerimizin yaptığından davarlar ya­rattık da onlar bunlara sahiptirler. Biz bu davarları kendilerine boyun eğdir­dik, onlardan bazılarına binerler, kimisinden de yerler. “(Yasin, 36/71-72); “Şüp­hesiz davarlarda sizin için bir ibret vardır. Biz onların karınlarından dışkı ile kan arasından içenler için içimi kolay, halis bir süt içiriyoruz.” (Nahl, 16/66).

Daha sonra Yüce Allah tıpkı ekinleri mubah kıldığı gibi davarlardan ye­menin de mubah olduğunu tekrar ifade ederek şöyle buyurmaktadır: “Allah’ın size verdiği rızıktan yiyin.” Yani sizler ekin ve meyvelerden yediğiniz gibi, bu davarlardan da yiyiniz. Çünkü onların hepsini yaratan Allah’tır, size bunları rızık kılan da O’dur. Şer’an mubah olan diğer yararlanma türleriyle de bunlar­dan yararlanınız.

Fakat şeytanın adımlarına yani onun yol ve emirlerine uymayınız. Al­lah’ın kendilerine rızık olarak verdiği meyve, ekin ve davarları Allah’a iftirada bulunarak haram kılan müşriklerin şeytanın adımlarına uyduğu gibi siz ona uymayınız. Sakın Allah’ın size haram kılmadığı bir şeyi haram kılmaya kalkış­mayınız. Çünkü böyle bir iş şeytanın aldatmasının bir sonucudur. Allah sizlere bunları haram kılmıştır. Teşrî, helâl ve haram kılma kaynağı ise Allah’tan ge­len buyruklardır. Çünkü bütün varlıkları yoktan var eden, yaratan O’dur; bun­larda tasarruf hakkı O’nundur. O’ndan başka herhangi bir kimsenin kendi gö­rüşüne dayanarak haram ve helâl kılma selahiyeti yoktur.

Ey insanlar! Şüphesiz ki şeytan sizin apaçık bir düşmanınızdır. Yani o, düşmanlığı gayet açıkça görülen birisidir. O sizlere ancak kötülüğü, hayasızlığı ve münkeri emreder. Nitekim Yüce Allah’ın şu buyrukları bu anlamlan ifade eder: “Muhakkak şeytan sizin bir düşmanınızdır. Siz de onu düşman edininiz. O kendi taraftarlarını cehennemliklerden olsunlar diye davet eder.” (Fâtır, 35/6); “O sizlere ancak kötülüğü ve hayasızlığı, Allah hakkında da bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.” (Bakara, 2/169).

Yük taşıyan ve yünlerinden döşek yapılan davarlar sekiz gruptur. Yük ta­şıyanlar deve veya inek cinsindendir. Yün ve kıllarından döşek yapılanlar ise ya koyun veya keçi türündendir. İşte bu dört kısmın her birisi erkek ve dişi ol­mak üzere iki tanedir. Allah koyun türünden koç ve koyun olmak üzere çift, ke­çi türünden de erkek ve dişi, deve türünden de erkek ve dişi, sığır türünden de öküz ve inek olmak üzere ikişer tür yaratmıştır.

Artık ey Peygamber! Sen de Arap müşriklerine onların davarları bahire, sâibe, vasîle, hâmî ve buna benzer uydurdukları şekildeki paylaştırmalarını reddeden bir üslûpla de ki: Söyleyin bakalım, Allah koyun ve keçi türünün er­keklerini mi, yoksa dişilerini mi haram kıldı? Yoksa bu iki türün dişilerinin ge­be kaldığı yavrularını mı haram kılmıştır? Bunun anlamı ise şudur: Rahimde erkek veya dişiden başka tür olur mu? Siz ne diye bunların bir kısmını haram bir kısmını helâl kılıyorsunuz? Bana kesin bir şekilde delile dayalı olarak ha­ber veriniz, Allah sizlere iddianız olan bahîreyi, şaibeyi, vasîleyi, hâmîyi ve bu­na benzer şeyleri ne şekilde haram kıldı? Allah’ın Kitabından yahut peygamherlerden herhangi birisinin haberinden hareketle bu haram kılmaya delâlet edecek bir belgeyi bildirin bana; eğer haram kılmak iddiasında doğru söyleyen kimseler iseniz.

Gerçek şu ki: İslâm’dan önce cahiliye döneminde Arapların davarlarını bu şekilde kısımlara ayırmalarının hiç bir mantığı yoktur. Onlar hangi mantığa göre bunların bir kısmını haram bir kısmını helâl kılıyorlardı? Eğer bu davar­ların erkek olanları haram idiyse bütün erkeklerinin haram olması gerekirdi. Eğer haram kılınanlar dişileri idiyse bütün dişilerinin de haram olması icap ederdi. Şayet bu haram kılman davarlar dişilerin rahimlerinde bulunan cenin­ler ise -ki ceninler erkek de olur dişi de olur- o takdirde doğan bütün yavrula­rın haram kılınması gerekirdi.

Yüce Allah ise bu türlerde herhangi bir şeyi haram kılmış değildir. Şüphe­siz bunlar haramlık iddiasında yalan söylemektedirler. Dünyada Allah’a yalan iftirada bulunarak Allah’ın haram kılmadığı bir şeyin haram olduğunu iddia eden, insanları saptırmak için de Allah’ın haram kılmadığı bir şeyi harama nispet eden kimseden daha zalim hiç bir kimse yoktur. Bu tür haram uygula­maları başlatan ise bahîreleri, şaibeleri, vasîleleri, hamileri ilk olarak ortaya koyan ve peygamberlerin dinini değiştiren Amr b. Luhay b. Kamia’dır. Şüphe­siz Allah kendilerine zulmederek, Allah’ın teşrî etmediği şeyleri teşrî edip yasa haline getiren zalim toplulukları hakka ve hayra asla iletmez.

Daha sonra Yüce Allah bu tavırlarına daha ağır bir tepki göstermekte ve onların bu halleriyle alay edercesine şöyle buyurmaktadır:

“Yoksa Allah size bunları buyururken siz hazır mıydınız?…” Sizler Rabbi-nizin huzurunda iken mi Allah sizlere bu haramları tavsiye etti de kendiliği­nizden ortaya çıkardığınız, iftira ettiğiniz Allah’ın haram kılmadığı şeyleri ha­ram kılmayı emretti? Şüphesiz ki bu yaptığınız mutlak bir iftira, Allah’a karşı bir yalandır. Mutlak bir cehaletten hareketle insanları saptırmak kasdıyla Al­lah’a karşı yalan uydurup iftira edenden daha zalim hiç bir kimse olamaz. Şanı yüce Allah ise bu zulmün bir cezası olmak üzere kendisine yalan iftirada bulu­nanlara doğruya ulaşma başarısını vermez, böylelerini hak ve adalete iletmez, aksine bunları doğruyu ve insanların maslahatına olan şeyleri idrak etmekten alıkoyar. [34]

Müslümanlara Haram Kılınan Yiyeceklerle Yahudilere Haram Kılınanlar

145- De ki: “Bana vahyolunanlar ara­sında yiyecek kişiye haram olduklarını bulduklarım yalnız şunlardır: Ölü, ak­mış kan, domuz eti -ki o pistir- ve Al­lah’tan başkasının adına kesildiğinden dolayı fısk olanlar. Kim de mecbur olursa zulmetmemek ve haddi aşma­mak şartıyla (yerse) muhakkak ki Rab-bin Gafûr’dur, Rahîm’dir.”

146- Yahudi olanlara da bütün tırnaklı­ları haram kıldık. Sığır ve koyunun iç yağlarını da üzerlerine haram kıldık. Bunlardan sırtlarına veya bağırsakla­rına yapışan yahut kemiğe karışan müstesnadır. Bununla biz onları zu­lümlerinden dolayı cezaya çarptırdık. Biz elbette sadıklarız.

147- Seni yalanlayacak olurlarsa de ki: “Rabbiniz geniş rahmet sahibidir. Onun azabı günahkârlar güruhundan geri çevrilemez.”

Nüzul Sebebi

“De ki: Bana vahyolunanlar arasında…” mealindeki 145. ayet-i kerimenin nüzulü ile ilgili olarak Abd b. Humeyd Tavus’tan şöyle dediğini riayet etmekte­dir: Cahiliye dönemi insanları bazı şeyleri haram, bazı şeyleri helâl kılıyorlar­dı. Bunun üzerine “De ki: Bana vahyolunanlar arasında yiyecek kişiye haram olduklarını duyduklarım yalnız şunlardır…” ayeti nazil oldu. [35]

Açıklaması

Yüce Allah Mekke’de inmiş bulunan bu surede bu dört şeyin dışında ha­ram kılınmış bir yiyecek olmadığını beyan etti. Yalnızca bunların haram oldu­ğunu ifade eden bir kip kullandı. Böylelikle bu dört şeyin dışında herhangi bir yiyeceğin haram olmayacağını beyan etmekte mübalağa kipini kullanmadı. Nahl suresinde de bunu pekiştirerek şöyle buyurmaktadır: “O sizlere ancak ölüyü, kanı, domuz etini, Allah’tan başkasının adı anılarak kesilenleri haram kıldı. Her kim mecbur kalırsa zulmetmeksizin ve haddi aşmamak şartıyla (yer­se) şüphesiz Allah Gafûr’dur, Rahîm’dir.” (Nahl, 16/115)

“(innemâ)= yalnız, ancak” kelimesi hasr ifade eder. Mekke’de inmiş bulu­nan bu iki ayet-i kerimede haram kılman şeylerin bu dört yiyeceğe münhasır olduğunu göstermektedir. Bakara suresinde yer alan Medine’de inmiş bir ayet-i kerime de bu dört şeyin dışında haram kılınmış bir şey olmadığını göstermek­tedir. İşte Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Size yalnız ölü, kan, domuz eti ile Allah’tan başkasının adı anılarak kesilenler haram kılınmıştır.” (Bakara, 1/174). Burada hasr ifade eden “(innemâ)= yalnız, ancak” kelimesi aynı şekilde Yüce Allah’ın “De ki: Bana vahyolunanlar arasında yiyecek kişiye haram olduk­larını bulduklarım yalnız şunlardır…” buyruğuna uygun düşmektdir.

Daha sonra Yüce Allah Maide suresinde şöyle buyurmaktadır: “Size oku­nacak olanlar müstesna, davarlar size helâl kılındı.” (Mâide, 5/1) Müfessirler “size okunacaklar müstesna” buyruğundan kastolunanın ise Yüce Allah’ın he­men bu ayet-i kerimeden biraz sonra sözünü ettiği şeyler olduğunu icma ile ka­bul etmişlerdir. Bunlar da şu ayet-i kerimede dile getirilmektedir: “Size ölü, kan, domuz eti, Allah’tan başkası adına boğazlanan, boğulmuş olan, vurulmuş, yüksek yerlerden yuvarlanmış, susulmuş, yırtıcı bir hayvan tarafından yenilmiş hayvanlar -yetişip kestikleriniz müstesna olmak üzere- haram kılındı.” (Maide, 5/3). İşte bütün bunlar da meyte (ölü) türündendir. Yüce Allah bunları tekrar söz konusu etti. Çünkü onlar bu tür ölmüşlerin de helâl oldukları hükmünü ve­riyorlardı. Böylelikle şeriatın başından sonuna kadar bu hükmü ve bu hasrı be­lirlemiş olduğu sabit olmaktadır.

Maksat Arap müşriklerinin kanaatlerini reddetmektir. Çünkü helâl ve ha­ramı bilmenin tek yolu vahiy olduğuna ve Allah tarafından da Muhammed (s.a.)’den başkasına vahiy gelmediği sabit olduğuna göre, ayrıca bu konuda bu ayet-i kerime ile onun benzeri diğer ayet-i kerimelerin dışında bir emir de nazil olmadığına göre, bu ifade, yalnızca söz konusu dört şeyin haram kılındığını göstermektedir.

Yani Yüce Allah peygamberine emrederek şöyle buyurmaktadır: Ey Mu-hammad! Allah’ın kendilerine verdiği rızkı Allah’a iftira ederek haram kılan şu kimselere de ki: Ben bir kimseye şu aşağıdaki dört hususun dışında kalan her­hangi bir şeyin haram kılındığını görmemekteyim:

1- Meyte (ölü): Şer*î bir kesim olmaksızın ölen hayvandır. Bu kelime, bo­ğulmuş, ağır bir darbe ile vurulup öldürülmüş, yüksekten düşüp ölmüş, süsülmüş, yırtıcı bir hayvanın yediği ve benzer şekilde ölmüş hayvanları kapsar. Böylesinin haram kılınmasının sebebi, kanın derinin içinde pıhtılaşıp kalma­sıyla hayvanın zararlı hale gelmesidir. Bu durumdaki hayvanın zehirlenme, etinin parçalanması sırasında da ondan yiyen bir kimsenin de bundan etkile­nerek hastalanıp rahatsızlanmasına sebep teşkil etme tehlikesi her zaman bu­lunmaktadır.

2- Akmış kan: Yani kesilen hayvanın damarlarından fışkırarak akan, dö­külmüş kan. İşte bu, haram kılınan kanın akan kan olduğunun delilidir. İbni Abbas der ki: Burada henüz canlı iken davarlardan çıkan kan ile kesim esna­sında şah damarlardan çıkan kan kastedilmektedir. O bakımdan katılıkları dolayısıyla karaciğer ve dalak gibi katı kanlar, bunun kapsamına girmediği gi­bi, kesilmiş hayvana bulaşmış bulunan kan da girmemekte, damarlarda kal­mış kan damlaları da bunun kapsamına girmemektedir. Çünkü bütün bu kan­lar akan kan değildir. İkrime Yüce Allah’ın, “Akmış kan” buyruğu ile ilgili ola­rak şöyle der: Eğer bu ayet-i kerime olmasaydı, insanlar Yahudilerin yaptık­ları gibi damarlardaki kanı dahi tespit ederek çıkartmaya çalışırlardı. Beyha-kî’nin Sünen’inde ve Hâkim’in (Müstedrek’inde) rivayet ettiği İbni Ömer yo­luyla gelen hadiste şöyle demektedir: “Bize iki ölü ve iki kan helâl kılındı. îki ölü balık ve çekirge, iki kan ise karaciğer ve dalaktır.” Akmış kanın haram kı­lmış sebebi ise çeşitli mikrcp ve hastalık yapıcı virüsleri ihtiva etmesidir. Çün­kü kan mikropların, hastalık yapıcı virüslerin üremesi için elverişli bir ortam­dır.

3- Domuz eti: Domuz yağı ve vücudunun diğer parçalan da domuz eti gi­bidir. Köpek de domuz gibidir. Bütün bunlar tıpkı meyte ve kan gibi pislik ve tiksinti verici şeylerdir. Temiz nefisler ve sağlıklı tabiatlar bundan tiksinir; ay­rıca bunlar vücuda da zararlıdırlar. Şafiî Yüce Allah’ın, “Ki o pistir” buyruğunu domuzun necisliğine delil göstermiştir. Çünkü oradaki “o” zamiri domuza raci-dir; çünkü zamire en yakın olarak anılmış isim odur.

4- Fısk: Allah’tan başkası adına kesilerek veya üzerinde Allah’ın adı anıl­madan kesilen hayvandır. Yani Allah’tan başkasına ibadet kasdıyla kesilen ve bir kimseye yaklaşmak için Allah’ın adı değil o kimsenin adı anılarak kesilen hayvandır. Bunlar ise dikili taşların üzerinde ve putların yanında kesilen veya fal oklarıyla yani kumar sonrası kesilen hayvanlardır.

Daha sonra Yüce Allah zorunluluk (zaruret) halini istisna ederek, “Kim de mecbur kalırsa…” diye buyurmaktadır. Yani her kim helâl olan bir şeyi bula­maz da içinde bulunduğu mecburiyet hali onu haram kılınan şeylerden birisini yemeye mecbur ederse, bu ikisi de böyle bir durumu istemediği halde bu du­rumda kalmış olur ve zaruret haddini de aşmaksızın yiyecek olursa, şüphesiz Allah hayat hakkını korumak için yaptığı bu davranışını affeder, ona merha­met eder. Kendisini ölümden kurtaracak ve telef olmasını önleyecek kadarını yediği için Allah onu bundan sorumlu tutmaz.

Özetle söyleyecek olursak; bu ayet-i kerimeden maksat, tutarsız görüşle­rinden hareket ederek bahire, sâibe, vasile, hâmî vb. şeyleri kendilerine haram kılmak şeklindeki bidat ve dinde aslı olmayan davranışlarda bulunan müşrik­lerin bu tutumlarını reddetmektir. Allah, rasulüne, kendilerine Allah’ın vah-yettikleri arasında bunların haram kılınmış olduğuna dair birşey bulmadığını haber vermesini, bunun yerine şu dört şeyi haram kıldığını bildirmesini emret­mektedir: Ölü, akmış kan, domuz eti ve Allah’tan başkasının adı anılarak kesi­lenler. Bunların haram kılmışının esas sebebi ise, bunlardaki maddî tehlikeler ya da akideye ve Allah’a ibadete yakışmayan manevî zararları ve bunların etkilerinin pis oluşudur. Peygamberin görevlerinden birisi ise temiz olan şeyle­rin mubah kılmak, pis ve murdar şeylerin de haram olduğunu beyan etmektir: “Ve onlara temiz şeyleri helâl kılar, pis ve murdar şeyleri de haram kılar. Sırtla-rındaki ağırlıkları indirir ve boyunlarındaki tasmalarını da kaldırır.” (A’râf, 7/157)

Fakat bu ayetten ve benzerlerinden anlaşılan hasr ifadesi mutlak değil, nisbîdir. Bu ayet-i kerime de bu dört şeyin dışında haram kılman hususlara de­lâlet eden diğer ayet ve haberlerle de tahsis edilmiştir. Yüce Allah’ın şu buyru­ğunda olduğu gibi: “Onlara pis ve murdar olan şeyleri haram kılar.” Bu buyruk çeşitli necasetler, yerdeki haşereler gibi kendilerinden tiksinilen bütün murdar şeylerin haram kılınmasını gerektirmektedir. Nitekim Buharî ve Müslim Sa­hih’ lerinde Câbir’den şöyle dediğini rivayet etmektedirler: “Resulullah (s.a.) Hayber günü evcil eşek etlerini yasakladı.” Yine bunlar Ebu Sa’lebe’den şöyle dediğini rivayet etmektedirler: “Resulullah (s.a.) yırtıcı hayvanlar arasından azı dişi olan bütün hayvanları yasakladı.” İbni Abbas yoluyla gelen rivayette ise şöyle denilmektedir: “Ve parçalayıcı pençesi olan bütün uçan kuşları (yeme­yi) yasakladı.” Yine Buharî ve Müslim Hz. Aişe, Hz. Hafsa ve İbni Ömer’den Resulullah (s.a.)’m şöyle buyurduğunu rivayet etmektedirler: “Canlılardan beş hayvan vardır ki bunların hepsi de fasıktır, harem bölgesinin içinde de dışında da öldürülürler: Karga, çaylak, akrep, fare ve saldırgan köpek.” İşte bunların öldürülmesine dair verilen emir, bunları yemenin haram kılındığına da delâlet etmektedir. Çünkü öldürmek ancak serî boğazlamanın dışındaki bir yolla olur. Böylelikle onların etinin yenilmediği sabit olmaktadır. Diğer taraftan eti yeni­lebilen hayvanın öldürülmesi nehyedilir.

Şafiîler, ayet-i kerimeyi aynı şekilde Hz. Peygamber (s.a)den gelen şu riva­yetle de tahsis etmektedirler: “Arapların kendisinden tiksindikleri şey de ha­ramdır.” Görüşlerinin muhtevası şudur: Kendisine dair helâl ya da haram ol­duğu hakkında nas varit olmamış, öldürülmesi emrolunmamış, yasak da kılın­mamış herhangi bir hayvanı yemekten Araplar hoşlanıyor ise helâldir, şayet tiksiniyor iseler o da haramdır. Bunların delilleri ise Yüce Allah’ın, “Onlara te­miz şeyleri helâl kılar ve onlara pis ve murdar şeyleri haram kılar.” (A’raf, 7/157) buyruğu ile, “Sana kendilerine neyin helâl kılındığını sorarlar. De ki: Si­ze temiz olan şeyler helâl kılındı” (Mâide, 5/4) buyruklarıdır. Derler ki: Burada temiz olan şeyden kasıt helâl değildir. Çünkü bunun helâl diye anlaşılmasının bir anlamı yoktur; zira bunun takdiri şöyle olur: Size helâl olan şeyler helâl kı­lındı. Ancak temiz olan şeylerden kasıt Arapların hoşuna giden şeylerdir; pis ve murdar şeylerden kasıt ise onların hoş görmedikleri, tiksindikleri şeylerdir. Bu konuda hoşa giden ve gitmeyen hususlarda genel âdetlerine riayet edilir, özel örflere bakılmaz. Çünkü o takdirde helâl ve haram hakkındaki hükümle­rin farklı olması sonucu ortaya çıkar.

Seleften pek çok kimse de ayetin zahirini delil göstererek, bu ayet-i keri­mede anılan şeylerin dışında kalanları mubah kabul etmişlerdir. Ebu Davud, İbni Ömer (r.a.)’e kirpinin yenilmesine dair soru sorulması üzerine, bu ayet-i kerimeyi okuduğunu rivayet etmektedir.

İbni Ebî Hatim ve başkaları da sahih bir sened ile Hz. Aişe’den rivayetine göre, ona yırtıcı hayvanlardan azı dişliler, kuşlardan da pençeli olanların yenil­mesine dair soru sorulduğunda “De ki: Bana vahyolunanlar arasında…” ayetini okuyordu.

İbni Abbas’tan da şöyle dediği rivayet edilmektedir: Yeryüzünde hareket eden hayvanlardan Yüce Allah’ın Kitabında haram kıldıkları dışında haram kıldığı bir şey yoktur deyip, “De ki: Bana vahyolunanlar arasında… buldukla­rım yalnız şunlardır” ayetini okurdu. Ayrıca Yüce Mlah’ın/Yiyecek kişiye” buy­ruğunu delil göstererek meyteden haram kılınanın ondan yemek olduğunu be­lirtmiştir. Bu ise ona göre hayvanın tabaklanmış derisini, kılını ve benzeri kı­sımlarını kapsamına almaz. Nitekim Resulullah (s.a.) da ayet-i kerimenin ifa­desinden bunu anlamıştır. Ahmed ve başkaları İbni Abbas’tan şöyle dediğini ri­vayet etmektedir: Şevde b. Zemaa’ya ait bir koyun öldü. Bir diğer rivayette ise bu Sevde’ye değil de Meymune’ye aittir Resulullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Keşke onun derisini almış olsaydınız…” Hanımı “Ölnraş bir koyunun derisini mi ala­caktık?” dedi. Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurdu: “Yüce Allah buyurdu ki: “De ki: Bana vahyolunanlar arasında yiyecek kişiye haram olduklarını buldukla­rım yalnız şunlardır: Ölü…” Siz bunu alıp yemeyeceksiniz ki. Eğer o deriyi ta­baklayacak olursanız ondan yararlanırsınız.”

Daha sonra Yüce Allah özel olarak İsrailoğullarma ceza olmak üzere ha­ram kıldıklarını bize haber vermektedir. Böylelikle Kur’an-ı Kerim’de Müslü­manlara teşrî buyurduğu hükümler ile karşılaştırma yapılmaktadır. Allah buyuruyor ki: “Yahudi olanlara da bütün tırnaklıları haram kıldı…” Yani baş­kalarına değil de yalnızca Yahudilere bütün tırnaklı hayvanları haram kıldı. Tırnaklı hayvandan kasıt ise parmakları birbirinden ayrı olmayan yahut da kuş türünden olsun, kara hayvanı türünden olsun parmakları birbirinden ya­rıkla ayrılmamış olan bütün hayvanlardır. Deve, devekuşu, ördek ve kaz gibi. Nitekim İbni Abbas, Mücahid, Katâde ve Saîd b. Cübeyr böyle demişlerdir.

Biz onlara -başkalarına değil- inek ve koyunların kolaylıkla yerlerinden ayrılabilen ve fazlalık olan iç yağlarını da haram kıldık. Çünkü bunlar ete ve kemiğe bitişik bulunmamaktadır. Söz konusu yağlar ise yalnızca işkembe ve böbrekler üzerinde bulunanlardır. Sırt ve kuyruk yağlan ise helâldir. Çünkü Yüce Allah “Bunlardan sırtlarına… yapışan müstesna” diye buyurmaktadır. Ayrıca bağırsaklarına yapışan ve kemiğe kansan da müstesna edilmiştir. Biz bütün bu iç yağlan kendilerine helâl kılmıştık.

Biz bunları kendilerine azgınlıkları sebebiyle, onlara bir ceza olsun diye haram kıldık. Çünkü onlar haksız yere peygamberleri öldürmüş, Allah’ın yo­lundan alıkoymuş, faiz yemiş, batıl yollarla insanların mallarını almayı helâl kabul etmişlerdi.

Bu buyruk aynı zamanda Yahudilerin, “Allah bizlere herhangi bir şeyi ha­ram kılmış değildir. Bunun yerine biz İsrailin kendisi için haram kıldığı şeyleri haram kıldık” şeklindeki sözlerini yalanlamaktadır.

Bu, Yüce Allah’ın geçmişte Yahudiler hakkında koymuş olduğu hükmü ha­ber verdiğinden ve bu konuda kimsenin bilgisi olmadığından, onların da “Bize herhangi bir şey haram kılınmadı” şeklindeki sözlerine bir cevap teşkil ettiğin­den dolayı Yüce Allah, “Elbette biz sadıklarız” diye buyurmaktadır. Taberî der ki: Yani elbette ki bizler, bizim bunları kendilerine haram kıldığımıza dair ver­diğimiz bu haberlerimizle doğru söyleyenleriz. Durum onların iddia ettikleri şekilde bunları kendisine İsrail’in (Hz. Yakub’un unvanı) haram kıldığı şeklin­de değildir. Allah’tan daha doğru sözlü kim vardır? İbni Kesîr der ki: Yani mu­hakkak bizler kendilerine vermiş olduğumuz bu ceza ile oldukça adil hüküm verenleriz.

Mücahid ve -Süddî’nin dediği gibi Yahudiler yahut Mekke müşrikleri ey Muhammed seni yalanlayacak olurlarsa … Doğrusu ey Muhammedi Sana mu­halif olan müşrikler, Yahudiler ve onlara benzeyen kimseler peygamberlik ve risalet iddianda, hükümleri tebliğinde seni yalanlayacak olurlarsa, “De ki: Rabbiniz geniş rahmet sahibidir.” İşte bu onların Allah’ın geniş rahmetini ara­malarına, rasulüne tabi olmalarına bir teşviktir. “Onun azabı ise günahkârlar güruhundan geri çevirilemez.” Yani onun azabı hiç bir günahkârdan geri çevri­lemez. Bu ise onların son peygamber Allah rasulüne muhalefetlerine karşılık bir korkutmadır.

Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de teşvik ve korkutmayı bir arada pek çok defa zikretmektedir. Nitekim Yüce Allah bu surenin sonunda da şöyle buyurmakta­dır: “Muhakkak senin Rabbin cezası çok çabuk olandır ve muhakkak ki O, Ga-fûr’dur, Rahîm’dir.” [36]

Müşriklerin, Şirki Ve Haram Kılmaya Dair Asılsız Hükümlerini Allah’a Nispet Etmeleri Ve Bu İddialarının Çürütülmesi

148- Şirk koşanlar diyecekler ki: “Eğer Allah dileseydi biz de atalarımız da şirk koşmazdık, hiç bir şeyi de haram kılmazdık.” Onlardan öncekiler de bi­zim azabımızı tadana kadar böyle ya­lanladılar. De ki: “Yanınızda bize çı­kartıp gösterebileceğiniz bir bilgi var mı? Siz ancak zanna uyuyorsunuz ve siz sadece yalan uyduruyorsunuz.”

149- De ki: “Üstün ve yeterli delil Al­lah’ındır. Eğer o dileseydi hepinizi bir­den hidayete kavuştururdu.”

150- De ki: “Allah’ın bunu haram kıldı­ğına dair şehadet edecek şahitlerinizi getirin.” Eğer onlar şahitlik ederlerse sen onlarla beraber şehadet etme! Ayetlerimizi yalanlayanların, ahirete inanmayanların hevalanna uyma! On­lar Rablerine (başkalarını) denk tutu­yorlar.

Açıklaması

Bu, müşriklerin şirk koşmalarında haram kıldıkları şeyleri haram kıl­mak hususunda sıkı sıkıya yapıştıkları bir şüpheleridir. Şüphesiz Yüce Allah onların içinde bulundukları şirke muttali olduğu gibi haram kıldıkları şeyleri de bilmektedir. Böylelikle Yüce Allah onların söyleyeceklerini haber vermekte­dir.

Onlar derler ki: Kendilerinin de şirk koşmaları, atalarının da şirk koşma­ları Allah’ın helâl kıldığı ekin ve davarları haram kılmaları da hep Allah’ın di­lemesi ve iradesi iledir. Şayet Allah’ın dilemesi olmayacak olsaydı bunların hiç birisi olmazdı. Bu ifadeler tıpkı Cebriye mezhebinin söylediği gibidir.

Bu ayet-i kerimenin bir başka benzeri de Yüce Allah’ın şu buyruklarıdır: “Şirk koşanlar dediler ki: Allah dileseydi biz de, atalarımız da O’ndan başka hiç bir şeye ibadet etmezdik. O’nun emri dışında hiç bir şeyi haram kılmazdık. İşte onlardan öncekiler de böyle yapmışlardı.” (Nahl, 16/35); “Rahman dileseydi biz onlara ibadet etmezdik (derler). Bu hususta onların hiç bir bilgileri yoktur. Onlar ancak yalan söylüyorlar.” (Zuhruf, 43/20).

Yüce Allah onların bu şüphelerini, “Onlardan öncekiler de bizim azabımızı tadana kadar böyle yalanladılar” buyruğu ile reddetmektedir. Yani şu Arap müşrikleri ile Mekkelilerin peygamberi Allah’ın vahdaniyetini ve ilâhlığım is­patlaması konusunda şeriat koymayı, helâl ve haram kılma yetkisini yalnız ona verip şirki reddetmesi ve çürütmesi hususunda yalanladıkları gibi, bunlar­dan öncekiler de kendi peygamberlerini ilim ve akla dayalı hiç bir esasa bağlı olmaksızın yalanlamışlardı.

Bunun sebebi ise onların, peygamberlerin getirdiklerini yalanlamaları, bunlar üzerinde durup düşünmemeleridir; durup düşünecek yerde onlardan yüz çevirmeleridir. Diğer taraftan, eğer onların söyledikleri o sözler doğru ol­saydı, Allah küfürleri sebebiyle onları cezalandırmazdı. Çünkü Yüce Allah adil­dir. Eğer onların küfre götüren davranışları Allah’ın zorlama ve baskısı sonucu ortaya çıkmış olsaydı, bu yaptıklarından dolayı cezalandırılmayı hak etmezler­di. Ayrıca Yüce Allah da Kur”an-ı Kerim’de, “Günahları sebebiyle onları azap ile yakaladık, zulüm ve küfürleri sebebiyle onları helak ettik” gibi buyruklarını defalarca tekrarlamazdı.

İşte Yüce Allah’ın, “Bizim azabımızı tadana kadar” buyruğunun anlamı budur; yani yalanlamaları sebebiyle onlar üzerine azap indirinceye kadar. Bu ise onların küfürlerinin, şeriata aykırı olarak helâl ve haram kılmalarının biz­zat kendi tercih ve iradeleri ile olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte Yü­ce Allah imanı ilham etmeye, kendileriyle küfür arasına engel koymak sure­tiyle tavırlarını değiştirmelerine kadir idi. Onların takındıkları bu tavır da ay­nı şekilde Allah’ın iradesi ile olurdu. Zira kâinatta Allah’ın meşiet ve iradesi ol­maksızın hiç bir şey meydana gelmez.

Daha sonra Yüce Allah peygamberine ileri sürdükleri iddialarına dair de­lil getirmelerini istemesini emretmekte ve şöyle buyurmaktadır: “De ki: Yanı­nızda bize çıkartıp gösterebileceğiniz bir bilgi var mı…” Yani sizlerce gerçekten söylediğinize uygun delil olabilecek bilinen bir husus ve açık bir belgeniz var mıdır? Bunu bize çıkartıp gösterebilir ve biz de onu kavrayalım diye açıklaya­bilir misiniz? Böyle bir soru onlarla bir çeşit alay etmektir. Söyledikleri bu söze delil getirmenin imkânsız olduğunu açıklamak ve iddiaları dolayısıyla onları azarlamak içindir.

Onların gerçek durumları ise Yüce Allah’ın buyurduğu gibi, “Siz ancak zanna uyuyorsunuz…” şeklindedir. Yani söylediğinize ve tabi olduğunuza dair vehim, hayal, yanlış inanış dışında gösterebileceğiniz bir delil ve bir belgeniz yoktur. Sizler ancak bu iddialarınızla Allah’a yalan uydurmaktasınız.

Daha sonra Yüce Allah hak din lehine apaçık delili getirme gücünün zatı­na has olduğunu ifade ederek şöyle buyurmuştur: “De ki: Üstün ve yeterli delil Allah’ındır…” Yani ey Peygamber! Şu cahil müşriklere ikna edici delili getir­mekten yana acze düşmelerinden ve iflas etmelerinden sonra de ki: Dilediği gerçekleri ispatlamak ve batılı çürütüp inanç esaslarını, isabetli şeriat ve hü­kümleri ispatlamak, peygamberlerini kendileriyle desteklediği pek çok mucize ve ayetlerle şahsî kanaatiniz olan görüşleri çürütüp ortadan kaldırmak için olan mükemmel ve eksiksiz delil, Allah’ındır.

Eğer Yüce Allah sizi de başkalarını da bütün insanları da öğretmek, irşat etmek, düşünmek ve istidlalde bulunmaksızın hidayete erdirmek isteseydi, el­bette bunu yapar ve sizlerin tıpkı melekler gibi fıtrî olarak iman etmenizi sağ­lardı. Böylelikle sizin seçimde bulunmak hususunda herhangi bir rolünüz, bir iradeniz, hayır ile şer, hak ile batılı ayırd etmeniz söz konusu olmaz; yine size muhalefet edenlerin takınacakları tavır da Allah’ın dilemesi ile olurdu. O halde bunlara düşmanlık etmeniz doğru değildir. Size düşen onları da uygun bulmak, onlara muhalefet etmemektir. Çünkü meşiet aynı zamanda sizin üzerinde bu­lunduğunuz hali de onların üzerinde bulundukları hali de bir arada istemekte­dir.

Bu ayetin bir benzeri de Yüce Allah’ın şu buyruklarıdır: “Allah dileseydi hepsini hidayet üzere toplardı.” (En’am, 6/35); “Eğer Rabbin dileseydi yeryüzün­de bulunanların hepsi toptan iman ederdi. Sen insanları iman edenler olunca­ya kadar zorlayacak mısın?” (Yunus, 10/99).

Daha sonra Yüce Allah peygamberine müşriklerden haram kıldıkları bu şeylerin Allah tarafından haram kılındığına dair iddialarının doğruluğuna ta­nıklık edecek şahitler getirmelerini istemesini emrederek, “De ki: Allah’ın bu­nu haram kıldığına dair şahadet edecek şahitlerinizi getirin…” diye buyurmak­tadır. Yani Allah’a yalan uydurarak haram olduklarını iddia ettiğiniz bu şeyleri Allah’ın haram kıldığını, gözleriyle gördüklerine dair lehinize şahitlikte bulu­nacak şahitlerinizi getiriniz.

Bunların şahitlik edecekleri var sayılsa bile, sen onları doğrulama, bu de­diklerini kabul etme, onların şahitliklerine razı olma! Çünkü onların dedikleri­ni kabul edecek olursa tıpkı onlarla birlikte aynı şahitlikte bulunmuş gibi olur ve o da onlardan bir kişi durumuna gelir. Çünkü onlar durum bu iken yalan ve iftira yoluyla şahitlik edeceklerdir. O halde onlar yalan yere şahitlik eden kim­selerdir. Ayrıca Allah’ın birliğine ve rabliğine delâlet eden Allah’ın ayetlerini yalanlayan kimselerin nevalarına tabi olma. Ki bu ayetlerin bir kısmı, teşrî (yasa koyma), helâl ve haram kılma hakkının yalnız Allah’a ait olduğunu orta­ya koymaktadır ve sen ayrıca ahiretin geleceğine inanmayanların, nevalarının peşinden giden şu cahillerin ardından gitme. Bunlar ahirete inanmadıkları için konu ile ilgili deliller kendilerine sunulduğu zaman bu delillere kulak vermez­ler. Hem onlar Rablerine ortak koşanlardır. Hayır sağlamak, zararı önlemek, hesap görmek, amellerin karşılığını almak hususunda onlar Allah’a denk ve or­taklar koşarlar. [37]

Haram Kılınan On Şey Yahut On Tavsiye (Emir)

151- De ki: “Gelin rabbinizin size neleri haram kıldığını ben size okuyayım! O’na hiç bir şeyi ortak koşmayın. Ana­ya babaya iyilik edin, fakirlik korku­suyla çocuklarınızı öldürmeyin. Sizin de rızkınızı veren biziz, onların da. Kö­tülüklerin gizlisine de açığına da yak­laşmayın. Allah’ın haram kıldığı bir ca­nı hak ile olmadıkça öldürmeyin. İşte size bunları emretti; akıl edesiniz diye.

152- Yetimin malına ergenlik çağına erişinceye kadar, en güzel olanından başka bir şekilde yaklaşmayın. Ölçü ve tartıyı tam ve doğru yapın. Biz kimse­ye gücünün yettiğinden başkasını yük­lemeyiz. Söylediğiniz zaman da -akra­ba dahi olsa- adil olun. Allah’ın ahdini de yerini getirin. İşte size bunları em­retti; iyice düşünesiniz diye.

153- Ve şüphesiz ki bu, benim dosdoğru yolumdur, ona uyun. Başka yollara uy­mayın ki, sonra sizi yolundan ayırır­lar. İşte size bunları emretti; sakınası-nız diye.”

Açıklaması

Ey Muhammed! Allah’tan başkalarına ibadet eden, Allah’ın kendilerine verdiği rızkı haram kılıp çocuklarını öldüren, kendi hevaları ve şeytanların kendilerine verdiği vesveselerle kendileri için helâllar ve haramlar koyan şu müşriklere de ki: Geliniz, bana yöneliniz. Size Rabbinizin gerçekten ve fiilî ola­rak haram kıldığı şeyleri haber vereyim, okuyayım, anlatayım. Benim vereceğim bu haber O’ndan gelen vahiy ve emir iledir. Yoksa tahmin ve zanna dayalı şeyler değildir. Çünkü yasa koyma (teşrî) ve haram kılma hakkı yalnız Al­lah’ındır. Ben de, indirdiklerini O’ndan alıp tebliğ eden elçisiyim. Bunlar ise on tavsiye (emir) dir. Beşi yasak kipiyle, beşi de emir kipiyledir.

Özellikle, vasiyetler daha genel olmakla birlikte, haram kılmanın söz ko­nusu ediliş sebebi ise, haramların açıklanmasının, onların dışında kalanların helâl olmasını gerektirmesindendir. Bunların başında Allah’a ortak koşmak söz konusu edildi. Çünkü en büyük haram ve en büyük günah budur.

Sözü geçen bu vasiyetler şöylece sıralanmaktadır:

1- Allah’a şirk koşmaktan uzak durmak:

“O’na hiç bir şeyi ortak koşmayın.” İfadede şu takdirde hazfedilmiş kelime­ler de vardır: Ve o sizlere Allah’a hiç bir şeyi ortak koşmamanızı da emretmek­tedir. İsterse Güneş, Ay ve yıldız gibi yaratılış itibariyle büyük olsun, isterse de melekler, peygamberler ve salih kimseler gibi kadir ve kıymeti itibariyle büyük olsun. Çünkü bütün bunlar Allah’ın yaratığıdır, Allah’ın kullarıdır: “Göklerde ve yerde bulunan herkes mutlaka Rahman’a kul olarak gelecektir.” (Meryem, 19/93)

O halde sizin yalnızca O’na ibadet etmeniz, O’nu tazim etmeniz gerekir. Hevalara ibadet dolayısıyla yaptığınız teşrîleri terk etmeniz gerekir.

2- Ana-babaya iyilik etmek:

“Ana-babaya iyilik edin.” Yani kalpten gelen bir şekilde, eksiksiz olarak ana babaya iyilikte bulununuz.

Şirkin yasaklanmasından sonra, Allah’a itaat ile birlikte anne babaya iyi­lik etmek, Yüce Allah’ın Kitabında çok defa bir arada zikredilmektedir. Çünkü Yüce Allah yaratan ve rızık verendir. Anne baba ise birer vasıtadır. Bunlar ço­cuğun terbiye edilmesi yükünü, ona gelebilecek eziyet ve zararları da defetme sorumluluğunu ifa ederler. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Rabbin kendisin­den başkasına ibadet etmemenizi, anne babaya iyilik etmenizi hükmetti.” (İsra, 17/23); “Bana ve ana babana şükret diye (emrettik); dönüş yalnız banadır. Eğer hakkımda bilgin olmadık bir şeyi bana ortak koşman için seninle mücadele ede­cek olurlarsa, onlara itaat etme! Bununla birlikte dünya hayatında onlarla iyi geçin!” (Lokman, 31/14-15). İşte bundan dolayı anne babaya karşı gelmek ve itaatsizlik büyük günahlardandır. Onlara iyi davranmak ise amellerin en fazi-letlilerindendir. Buharı ve Müslim, Abdullah b. Mes’ud (r.a.)’dan şöyle dediğini rivayet ederler: Resulullah (s.a.)’a “En faziletli amel hangisidir?” diye sordum. O, “Vaktinde kılınan namazdır” diye buyurdu. “Sonra hangisidir?” diye sor­dum. “Anne babaya iyilikte bulunmaktır” dedi. “Sonra hangisidir?” diye sor­dum. “Allah yolunda cihad etmektir” dedi.” Hafız İbni Merdûveyh, Ebu’d-Derdâ ve Ubâde b. -Sâmit’ten her birisinin şöyle dediğini rivayet etmektedir. “Can dostum Allah rasulü bana şunu emretti: Anne babana itaat et, eğer sana ken­dileri için dünyayı feda etmeni emredecek olurlarsa bunu dahi yap.” [38]

Anne babaya iyilik ise onlara, -korku ile ve çekinerek değil- atıfet ve sevgi­den kaynaklanan iyi, asil bir şekilde davranmaktır. Ayrıca çocuk anne babası­na nasıl davranırsa onun çocukları da ona öyle davranır; aradan bir zaman geçmiş olsa bile. Taberânî -Evsat’ ta İbni Ömer’den Resulullah (s.a)’m şöyle bu­yurduğunu rivayet etmektedir: “Babalarınıza iyilik yapınız ki, çocuklarınız da size iyilik yapsın. İffetli olunuz ki, hanımlarınız da iffetli olsun.”

3- Kız çocuklarının diri diri gömülmesinin haram kılınması:

“Fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin.” Şanı yüce Allah, anne ba­balara, dede ve ninelere iyilikte bulunmayı vasiyet ettikten sonra, buna çocuk­lara, torunlara da iyilikte bulunmayı atfedip şunu zikretmektedir: Rabbinizin size vasiyet ve emrettiği şeylerden birisi de, başınıza gelecek bir fakirlik korku­suyla çocuklarınızı öldürmemenizdir. Çünkü sizleri de onları da rızıklandıran Allah’tır. Yani size bağlı olarak Yüce Allah onları da nzıklandırır. O bakımdan halihazırdaki fakirlikten korkmaymız. Umulan bir fakirlikten çekinmeyiniz. Muhakkak Yüce Allah kulların rızkını üzerine alandır. Yüce Allah’ın şu buyru­ğu da bu ayet-i kerimeyi andırmaktadır: “Fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öl­dürmeyiniz, onları da rızıklandıran biziz, sizleri de. Muhakkak onları öldür­mek büyük bir günahtır.” (İsra, 27/31). Her iki ifade arasındaki farka gelince: En’am süresindeki tabir ile kastedilen şudur: Halihazırdaki fakirliğiniz dolayı­sıyla onları öldürmeyiniz. O bakımdan önce babaların rızkının verilmesi söz konusu edildi. Çünkü halihazırda fakirlikten etkilenen öncelikle babadır. İsra süresindeki ifade ile anlatılmak istenen de şudur: Gelecekte ortaya çıkacak fa­kirlik korkusuyla onları öldürmeyiniz. O bakımdan onlara gösterilen ihtimam dolayısıyla önce çocukların rızkı söz konusu edildi. Yani onların rızkı dolayısıy­la siz fakir düşeceksiniz diye korkmaymız, onların rızkını vermek Allah’a ait­tir. İşte bununla insan türünü korumanın zorunlu olduğuna bir işaret vardır. Bu da usule (babalara) ve füru’a (çocuklara) eziyet etmenin haram olması ve onların her birisinin gereken şekilde korunup gözetilmesinin emredilmesiyle gerçekleşmektedir. Bundan sonra ise beşinci vasiyette, açıkça ve mutlak olarak ifade edilen, insanın öldürülmesinin haram kılmışı da buna eklenmektedir.

4- Kötülük işlemenin haram kılınması:

“Kötülüğün gizlisine de açığına da yaklaşmayınız.” Yani kötülüklere yak­laşmaktan çokça sakınınız. Kötülükler (fevahiş) ise günahı, vebali ve çirkinliği büyük olan her türlü söz ve fiildir. Zina, hiç bir şeyden haberi olmayan mümin ve iffetli kadınlara iftirada bulunmak gibi. Bu kötülükler ister açık olsun, ister gizli olsun durum aynıdır. Araplar cahiliye döneminde gizlice zina etmekte bir mahzur görmüyorlar, açıktan işlenen zinayı çirkin sayıyorlardı. Allah her iki türlüsünü de haram kılmaktadır. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemek­tedir: “De ki: Benim Rabbim ancak açığıyla gizlisiyle kötülükleri, günahı, hak­sız yere haddi aşmayı, hakkında hiç bir delil indirmediği şeyi Allah’a ortak koş­manızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır.” (A’râf, 7/33). Buharî ile Müslim’de de İbni Mes’ud (r.a.)’dan şöyle dediği varittir: Resulullah (s.a.) buyurdu ki: “Allah’tan daha gayretli (kıskanç) kimse yoktur.

İşte bundan dolayı o açığıyla, gizlisiyle bütün hayasızlıkları (kötülükleri) ha­ram kılmıştır.” Sa’d b. Ubâde de Buhari ve Müslim tarafından kaydedilen riva­yette şöyle demiştir: “Eğer hanımımı bir erkek ile birlikte görecek olursam hiç şüphesiz sağa sola meyletmeksizin (etrafa yaymadan o anda) onu kılıçla vuru­rum.” Bu husus Resulullah (s.a.)’a ulaşınca Resulullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Siz Sa’d’ın bu kıskançlığından hayrete mi düştünüz? Allah’a yemin ederim, ben Sa’d’dan daha kıskancım. Allah da benden kıskançtır. Bundan dolayı açı­ğıyla, gizlisiyle her türlü kötülüğü, hayasızlığı haram kılmıştır.”

Denildiğine göre hayasızlığın açık olanı azaların yaptıklarıyla alâkalı olanlardır, gizli olanı ise kibir ve kıskançlık gibi kalbî amellerle ilgili olanlar­dır. Ebu’ş-Şeyh İbni Hayyân el-Ensârî İkrime’den şöyle dediğini rivayet etmek­tedir: Açıktan kasıt insanlara zulmetmektir. Gizli olandan kasıt ise zina ve hır­sızlıktır. Çünkü insanlar bu işleri gizlice yaparlar.

5- Haksız yere öldürmenin yasaklanışı:

“Allah’ın haram kıldığı canı hak ile olmadıkça öldürmeyin.” Tekit etmek ve ona önem vermek üzere öldürme yasağı özellikle zikredilmiştir. Çünkü bu yasak esas itibariyle açığıyla gizlisiyle kötülüklerin yasaklanmasının kapsamı­na dahildir. Yani Yüce Allah sizlere İslâm dolayısıyla kendisine saldırıda bu­lunmanın yasaklandığı canı öldürmeyi haram kılmıştır. Yani Müslümanlar arasındaki ahit ile yahut dar-ı İslâmda ahit ve emana dayalı olarak ikamet eden Kitap Ehli ve onların dışında olup ahitleri sebebiyle kendilerine saldırma­nın haram kılındığı canı öldürmeyi de Allah size haram kılmıştır.

Buharî ve Müslim, Abdullah b. Ömer (r.a.)’den Resulullah (s.a.)’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: “Ben insanlara Allah’tan başka ilâh olmadı­ğına, Muhammed’in Allah’ın rasulü olduğuna şahitlik edinceye, namaz kılın-caya, zekât verinceye kadar savaşmakla emrolundum. Onlar bunu yapacak olurlarsa, benden kanlarını ve mallarını korumuş olurlar. Ancak İslâm’ın hak­kı ile (bunların dokunulmazlığının kaldırılması hali) müstesnadır. Hesapları ise Allah’a aittir.” Tirmizî ve İbni Mace de Ebu Hureyre’den Resulullah (s.a.)’ın şöyle buyurduğunu nakletmektedirler: “Allah’ın ve Rasulünün zimme­tine sahip olan bir andlaşmalıyı öldüren kişi Allah’ın himayesini bozmuş olur. Böyle bir kimse cennet kokusunu alamaz ve şüphesiz cennet kokusu yetmiş yıl­lık mesafeden alınır.” Yine Buharî, Abdullah b. Amr (r.a.)’dan Resulullah (s.a.)’ın şöyle buyurduğunu rivayet eder: “Her kim bir andlaşmalıyı öldürecek olursa, cennet kokusunu alamaz. Şüphesiz onun kokusu kırk yıllık bir mesafe­den alınır.”

Hak ile öldürmeye gelince, bunun üç hali vardır. Bunlar Buharî ile Müs­lim’de rivayet edilen İbni Mesud yoluyla gelen hadis-i şerifte beyan edilmiştir. Resulullah (s.a.) buyurdu ki: “Müslüman bir kimsenin kanı ancak şu üç şeyden birisi ile helâl olur: Zina eden evli (muhsan), cana karşılık can ve dinini terk edip cemaatten ayrılan.” Bir diğer lafızda ise “İmandan sonra küfür, ihsandan sonra zina ve haksız yere bir başkasını öldürmek” şeklindedir.

Öldürmenin bu şekilde haram kılınışı, ancak insanlığa karşı büyük bir suç ve yarattığı her bir şeyi sapasağlam kılan, var eden yaratıcının sanatına bir saldırı oluşundan dolayıdır.

İşte sözü geçen bu haram kılman şeyleri Yüce Allah sizlere vermiş olduğu emir ve yasaklarını aklınızla iyice kavrayasınız diye emretmiştir. Yani Allah’ın verdiği emirleri yapıp yasakladıklarını terk etmek hususundaki hayır ve mas­lahatı aklınızla kavrayasınız diye indirmektedir. Vasiyet (mealde: emretmek), insanın herhangi bir hayrın işlenmesini ya da bir kötülüğün terk edilmesini bir başkasına ahdetmesi (ondan istemesi) demektir.

Ayet-i kerimenin bu şekilde sona ermesi, içinde bulundukları şirk ile bir takım davarları haram kılmalarının, aklen faydalan bilinemeyen şeylerden ol­duğunu göstermektedir.

6- Yetimin malını korumak:

“Yetimin malına erginlik çağına erişinceye kadar, en güzel olanından başka bir şekilde yaklaşmayın.” Yani gözetiminiz altına almayı kabul ettiğiniz yetim­lerin mallarından onlar için malın korunmasında, artırılmasında, tehlikelere karşı korunmasında faydalı olandan ve ihtiyaca göre ondan harcama kastın­dan başka bir suretle almayınız. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruğunu andırmak­tadır: “Haksız yere yetimlerin mallarını yiyenler, ancak karınlarında ateş yiyen (dolduran) kimselerdirler ve onlar cehennemi boylayacaklardır.” (Nisa, 4/10).

Bir şeye yaklaşmanın yasaklanışı, bizzat o şeyin işlenmesinin yasakalan-masından daha beliğdir. Çünkü birincisi o şeye götüren sebep ve yolların da ya­saklanmasını ihtiva ettiği gibi, o sonucu doğuracağı zannedilen şüphelerin ya­saklanışını da ihtiva etmektedir; yetimin lehine kârlı bir işi yerine getirirken malından bir şeyler yemek gibi. Şanı yüce Allah zaruret veya ihtiyaç olma hali dışında, yetimin malından yemeyi şu buyruğu ile yasaklamış bulunmaktadır: “Büyüyecekler diye mallarını israfla tez elden yemeyin. Muhtaç olmayan kimse (mallarından yemekten) çekinsin. Fakir olan ise ma’rûfbir şekilde yesin.” (Ni­sa, 4/6)

Reşitlik yaşına eriştiklerinde ise yetimlere malları teslim edilir. Bundan dolayı Yüce Allah, “Erginlik çağına erişinceye kadar” diye buyurmaktadır. Ya­ni yetimin malına, güç, kuvvet, melekelerinin tamamlanması ve aklî idrakinin olgunlaşması bakımından erkeklerin seviyesine ulaşıncaya kadar yaklaşmayı­nız. Bu ise eş-Şaln, Mâlik ve seleften bir topluluğun söylediği gibi “ergenleşin-ceye kadar” demektir. Ergenleşmek ise âdeten onbeş ile onsekiz yaş arasında tahakkuk eder: “Eğer onların ergenleştiklerini görürseniz mallarını onlara tes­lim ediniz.” (Nisa, 4/6).

Ayet-i kerimeden maksat ise, yetimin bulûğuna kadar malının korunması, saçıp savrulmaması ve zayi edilmemesidir.

7, 8 – Ölçü ile tartıların tam ve adaletli bir şekilde yapılması:

“Ölçü ve tartıyı da tam ve doğru yapın.” İnsanlara bir şey ölçtüğünüz za­man onu tam yapın. Kendi lehinize de bir şey ölçtüğünüz takdirde fazlasıyla ölçmeyin. Satın aldığınız şeylerde yahut da başkalarına sattığınız şeylerde tarttığınız takdirde, kendi lehinize fazlasıyla tartmayın. Bu tartıda fazlalık ve eksiklik olmasın. Herhangi bir eksiklik söz konusu olmaksızın adaletlice tamı tamına tartınız. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: ‘Yay o eksik ölçüp tartanlar (mutafflftn)’ın haline!” [39] “Onlar insanlardan ölçü ile al­dıklarında tastamam alırlar da insanlara ölçü ile verip yahut tarttıkları tak­dirde eksik yaparlar.” (Mutaffifîn, 83/1-3). Yani alırken de satarken de hakkın eksiksiz verilip alınması söz konusudur. Yüce Allah’ın, “Doğru (adil)” buyruğu ise, alış-veriş hallerinde güç yettiğince adaletin araştırılmasını gerektirmekte­dir. İşte bundan dolayı daha sonra şöyle buyurmaktadır:

“Biz kimseye gücünün yettiğinden başkasını yüklemeyiz.” Yani Allah hiç bir kimseye gücünün üstünde herhangi bir zorluk ve meşakkat, yapabileceğinden daha fazla bir şey yüklemez. Bunun içindir ki kişi kasdî olmaksızın hata yapa­cak olursa, sorumluluk söz konusu değildir. İbni Merdûveyh, Saîd b. el-Müsey-yeb’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Resulullah (s.a.), “Ölçü ve tartıyı da tam ve doğru yapın. Biz kimseye gücünün yettiğinden başkasını yüklemeyiz” ayeti hakkında şöyle buyurdu: “Her kim ölçü ve tartıda kendi eliyle eksiksiz öl­çüp tartacak olursa -ki Allah bu ikisinde eksiksiz ölçüp tartma niyetinin sıh­hatini en iyi bilendir- sorumlu olmaz. İşte “gücünün yetmesVnin tevili budur.” Bu mürsel ve garip bir hadistir.

Ölçü ve tartılarda eksiklik yapmanın akıbeti gerçekten vahimdir. Acıklı bir azap ile korkutulmak söz konusudur. Nitekim Yüce Allah Şuayb (a.s.) kav­mi ile ilgili olarak şunları nakletmektedir: “Ey kavmim! Ölçü ve tartıyı adil bir şekilde, tastamam yerine getiriniz. İnsanlara eşyalarını eksik vermeyiniz, yeryü­zünde bozguncular olarak kötülük yapmayınız.” (Hûd, 11/85).

9- Söz söylerken yahut hüküm verirken adaletli davranmak:

“Söylediğiniz zaman da -akraba dahi olsa- adil olun.” Yani şahitlik halin­de veya hüküm verirken söz söyleyecek olursanız adil olunuz. İsterse lehine ya da aleyhine söz söyleyeceğiniz kişi, sizin yakın akrabanız olsun. Çünkü toplum ve fertlerin işi ancak adalet ile düzene girer. Adalet mülkün esası, yönetimin, hüküm vermenin kaidesidir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler, Allah için şahitler olarak adaleti dimdik ayakta tutan kimseler olunuz. İsterse kendi aleyhinize yahut anne-baba ve akrabalarınız aleyhine ol­sun.” (Nisa, 4/135). İşte söz ile böyle adaletli davranmak, daha önce ölçü ve tar­tılarda olduğu gibi, fiilen yerine getirilmesi istenen adil olmak gibidir.

10- Ahde vefa:

“Allah’ın ahdini de yerine getirin.” Yani onu yerine getirmek, gereğini yap­mak, vermiş olduğu emir ve yasaklarda Allah’a itaat etmek, Allah’ın Kitab’ı ve Rasulünün sünneti gereğince amel etmek suretiyle Allah’ın ahdini yerine getiriniz. Bu ise Allah’ın peygamberler aracılığıyla onlara vermiş olduğu akıl ve selim fıtratı da kapsamaktadır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ey Adem oğulları, ben sizlere şeytana ibadet etmeyeceksiniz diye ahdetmedim mi? Çünkü o sizin apaçık bir düşmanınızdır.” (Yasin, 36/60). Bu, insanların Allah’a verdikleri ahdi de kapsamaktadır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ahitleştiğiniz zaman Allah’ın ahdini eksiksiz yerine getiriniz.” (Nahl, 16/91).Diğer taraftan insanların karşılıklı olarak birbirleriyle olan ahitleşmele­rini de kapsar. Nitekim Yüce Allah müminlerin niteliklerini açıklarken şöyle buyurmaktadır: “Ve onlar ahitleştikleri zaman ahitlerini eksiksiz yerine getiren­lerdir.” (Bakara, 2/177).

“İşte size bunları emretti, iyice düşünesiniz diye.” Yani Allah sizlere, öğüt alırsınız ve bundan önce içinde bulunduğunuz hallerden vaz geçersiniz umu­duyla Allah’ın, “Ve onlar hakkı birbirlerine tavsiye ederler, sabrı birbirlerine tav­siye ederler.” (Asr, 103/3) buyruğunda emretmiş olduğu üzere öğrttmek ve tav­siye etmek hususunda birbirinize hatırlatasınız diye, bunları emretmektedir.

Daha sonra Yüce Allah bu tavsiyeleri (emirleri), bunun hak ve dosdoğru yolunun kendisi olduğunu açıklayarak sona erdirmekte ve şöyle buyurmakta­dır: “Ve şüphesiz ki bu, benim dosdoğru yolumdur.” Yani dosdoğru yol bu olduğu için artık siz buna uyunuz. Türlü görüş, heva, bidat ve sapıklıklar ihtiva eden değişik yollara uymayınız. O zaman bu yollar sizleri tefrikaya ve ayrılığa götü­rür; Allah’ın hak dininden ve onun en mükemmel yolundan sapmanız sonucu­nu verir. İbni Abbas Yüce Allah’ın, “Başka yollara uymayın…” buyruğu hak­kında şunları söylemektedir: Yüce Allah müminlere cemaatle birlikte olmayı emretmekte, ayrılık ve tefrikayı onlara yasaklamakta, sizden öncekilerin, an­cak Allah’ın dininde tereddüt göstermeleri ve tartışmaları dolayısıyla helak ol­duğunu haber vermektedir.

Peygamber (s.a.) sırat-ı müstakim’i açıklamış bulunmaktadır. İmam Ah-med, Nesaî, Ebu’ş-Şeyh İbni Hayyân ve Hâkim, Abdullah b. Mes’ud’dan şöyle dediğini naklederler: Resulullah (s.a.) eliyle bir çizgi çizdikten sonra şöyle bu­yurdu: “İşte bu Allah’ın dosdoğru yoludur.” Daha sonra o çizginin sağına ve soluna da çizgiler çizdi ve şöyle buyurdu: “Bu yollardan her birisinin başında ise mutlaka o yola çağıran bir şeytan vardır.” Daha sonra “Ve şüphesiz ki bu, benim dosdoğru yolumdur, ona uyun, başka yollara uymayın ki sonra sizi onun yolundan ayırırlar…” ayetini okudu.

Ahmed, Tirmizî ve Nesaî de -Nevvâs b. Sem’â’dan Resulullah (s.a.)’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmektedirler: “Allah şöyle bir misal verdi: “Dosdoğru bir yol ve bu yolun her iki tarafında açılmış kapıları bulunan iki yüksekçe duvar bulunmaktadır. Kapıların üzerinde sarkıtılmış perdeler ve bu yolun kapısında ise şöyle diyen davetçi bulunmaktadır: Ey insanlar, haydi geliniz, hep birlikte dosdoğru yola giriniz ve ayrılığa düşmeyiniz. Sıratın üst tarafından da herhan­gi bir kimse o diğer kapılardan birisini açmak isteyecek olursa, şöyle diyen bir davetçi vardır: Yazık sana, açma o kapıyı! Çünkü sen o kapıyı açtın mı içine da­lar girersin. Buradaki dosdoğru yol İslâm’dır. Onun sağ ve solundaki yüksekçe duvarlar Allah’ın sınırlarıdır. Açık kapılar Allah’ın haram kıldığı şeylerdir. Dosdoğru yolun başındaki davetçi Allah’ın Kitabıdır. Onun üst tarafında bulu­nan davetçi ise her Müslümanın kalbinde Allah’ı hatırlatan öğütçüdür.” [40]

Tevrat Ve Kur’an-ı Kerimin İndiriliş Sebebi

154- Sonra biz Musa’ya o Kitab’ı, ihsan eden kimseye nimeti tamamlamak, her şeyi geniş geniş açıklamak, bir hidayet ve bir rahmet olmak üzere verdik. Bel­ki Rablerine kavuşacaklarına inanır­lar.

155- İşte buda indirdiğimiz mübarek bir Kitaptır. Öyleyse ona uyun ve sakı­nın ki merhamet olunasımz.

156- “Kitap bizden önce iki topluluğa indi. Bizim ise gerçekten onların oku­duklarından hiç haberimiz yok” deme-yesiniz.

157- Veya demeyesiniz ki: “Bize de ki­tap indirilseydi muhakkak ki onlardan daha fazla hidayete ererdik.” İşte size Rabbinizden apaçık bir delil, bir hida­yet ve bir rahmet gelmiştir. Artık Al­lah’ın rahmetini yalanlayan ve onlar­dan yüz çevirenlerden daha zalim kim­dir? Biz ayetlerimizden yüz çevirenleri yüz çevirdiklerinden dolayı azabın kö­tüsü ile cezalandıracağız.

Açıklaması

Buradaki buyruklarda hazfedilmiş bir ifade vardır ki onun da takdiri “de ki” sözüdür. Yani ey peygamber olarak gönderdiğim Muhammed! Şu insanlara şunları söyle: Şüphesiz ki bizler Musa’ya Kitab’ı verdik. Bu ifade, on vasiyetin açıklanmasına dair sözün başlangıcında yer alan buyruklara “sonra” kelimesi ile bir atıftır. Yani sonra bu vasiyetlerden de daha büyük ve şümullü olmak üzere biz Musa’ya Kitab’ı verdik. Böylelikle bütün söylenen sözler müşriklere hitap haline gelmektedir: Gelin sizlere Rabbinizin size neyi haram kıldığını, neyi tavsiye ettiğini okuyayım. Bunlar ise şunlar şunlardır. Sonra onlara söyle ki: Şüphesiz biz Musa’ya Kitab’ı verdik… Yani Allah’ın sana vahyettiklerini de, Musa’ya bildirdiklerini de onlara haber ver.

Kur’an-ı Kerim’de Tevrat’tan defalarca söz edilmektedir. Çünkü Tevrat, İn­cil ve Zebur’a göre Kur’an-ı Kerim’e daha çok benzemektedir. Zira Tevrat da bü­tün teşri hükümleri ihtiva ediyordu. Tevrat da Kur’an-ı Kerim de başlı başına birer şeriattir, İncil ve Zebur ise böyle değildir. İncil, bir takım öğüt, misal ve tarihî malûmatın yer aldığı bir kitaptır. Zebur ise övgü, münacaat ve okunan bir takım parçaların toplandığı bir kitaptır. Arapların ileri akıllılarından pek çok kimse kendilerinin de Tevrat gibi bir kitaplarının olmasını temenni ederlerdi. Kendilerine böyle bir kitap gelse Yahudilerden daha bir hidayet üzere olacaklarını, böyle bir kitaptan daha büyük çapta yararlanacaklarını kabul ediyorlardı. Çünkü bunlar keskin zekâ, ileri bir akıl ve kavrayış gibi özelliklere sahiptiler.

Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’e dair ‘Ve şüphesiz ki bu, benim dosdoğru yo-lumdur. Ona uyun…” buyruğu ile haber verdikten sonra, buna Tevrat’ı ve Tev­rat’ın kendisine indirildiği peygamberi övmek suretiyle atıfta bulunarak şöyle buyurmaktadır: “Sonra biz Musa’ya o Kitab’ı… verdik.” Şanı yüce Allah az önce de açıkladığımız gibi Tevrat ve Kur’an-ı Kerim’i bir arada çokça zikretmektedir. Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: “Ondan önce ise bir önder ve bir rah­met olmak üzere Musa’nın Kitabını indirmişti. Bu ise dili Arapça olan (önceki kitapları) doğrulayan bir kitaptır.” (Ahkâf, 46/12). Yüce Allah’ın bu surenin baş tarafındaki şu buyruğu da bu türdendir: “De ki: İnsanlar için bir nur ve bir hi­dayet olarak Musa’ya gelen, sizin onu parça parça kağıtlar haline koyup kimini açıkladığınız, çoğunu da gizlediğiniz kitabı kim indirdi?” (En’am, 6/91).

Az önce gördüğümüz üç ayet-i kerimede söz konusu edilen ve bir benzerle­ri de İsra suresinde bulunan on vasiyet ise ibadet ve muamelâta dair hükümle­rin teşriinden önce Mekke’de indirilmiş ilk buyruklardandır. Aynı şekilde bun­lar, Hz. Musa’ya dininin esaslarına dair ilk nazil olan ayetlerdir. Yine bunlar peygamberler vasıtasıyla tebliğ edilen dinlerin aslını teşkil etmektedir. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “O, Nuh’a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimi-zi, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya tavsiye ettiğimizi dinden size şeriat yaptı. Dini dosdoğru ayakta tutun ve onda tefrikaya düşmeyin diye.” (Şûra, 42/13). Allah Teâlâ’nın bütün peygamberlere tavsiye ettiği dinin ortak yönü tevhid, üstün ahlâkî değerlere sahip olmak ve kötülüklerden, hayasızlık ve münkerlerden uzak durmaktır.

“İhsan eden kimseye nimeti tamamlamak…” için verdik. Yani biz Musa’ya Kitab’ı ona uyan, onunla hidayet bulan, iyi davranan kimselere nimetimizi, şeref ve değerini tamamlamak için verdik. Nitekim Yüce Allah şöyle buyur­maktadır: “Ve biz onları emrimizle yol gösteren önderler kıldık.” (Enbiya, 21/73).

Buyruğun anlamının şöyle olması da mümkündür: Biz Musa’ya Kitab’ı tam olarak verdik. Yani insanların ihtiyaç duyacakları her türlü teşri hüküm­leri ihtiva edip toplayan ve hitapların en güzel şekline sahip kapsayıcı, tam ve eksiksiz olarak; yani en güzel ilahî kitaplara ait güzellikleri ve mükemmellik­leri ihtiva eder şekilde kıldık. Şu kadar var ki daha sonra gelen şu ifade bu şe­kilde anlama imkânını zayıflatmaktadır: “Her şeyi geniş geniş açıklamak”, yani biz ona şeriatinde gerek duyacağı her şeyi tamam, eksiksiz ve toplayıcı olarak Kitab’ı ona verip indirdik. Nitekim Yüce Allah Hz. Musa hakkında şöyle buyur­maktadır: “Ve biz ona levhalarda her şeye dair yazdık.” (A’râf, 7/145).

“Bir hidayet ve bir rahmet olmak üzere” yani o hakka ileten bir hidayet ki­tabıdır. Onunla hidayet bulan ve ona uyan kimseler için de bir rahmet sebebi­dir. Razî der ki: “Rahmet olma”nın anlamı, dinde nimet olmasıdır.”

“Belki Rablerine kavuşacaklarına inanırlar.” Biz ona Kitab’ı sözü geçen bütün muhtevası ile ve nitelikleriyle verdik ki, onun kavmi Rablerine kavuşa­caklarına iman etsinler. Yani Allah’ın kendilerine vaad etmiş olduğu sevap ve cezaya kavuşacaklarına inansınlar diye. Buna iman edecek olurlarsa şüphesiz bir, tek ve ortaksız olan Allah’a iman etmiş olurlar.

Daha sonra Kur’an-ı Kerim’in niteliklerini açıklayarak şöyle buyurmakta­dır: “İşte bu da… bir kitaptır.” Yani bu Kur’an-ı Kerim de şanı yüce ve büyük bir kitaptır. Din ve dünyada hayır ve faydası pek çoktur. Sabit ve değişmezdir, nes-holmaz. Daimi hidayetin, kurtuluşun, felahın bütün sebeplerini kendi bünye­sinde toplamıştır. O bakımdan bu kitabın size gösterdiği yola uyunuz. Bu kita­bın size yasakladığı, nehyettiği küfür ve ateşten sakınınız ki, dünyada ve ahi-rette de Allah’ın geniş rahmetine nail olasınız. .

İşte bu, ayetleri üzerinde gereği gibi düşünmek ve onunla alay etmek su­retiyle Kur’an-ı Kerim’e tabi olmaya dair yapılan açık bir çağrıdır.

Bu indirdiğimiz bir Kitaptır; -Mekke ehline hitap olarak- kitaplar sadece bizden önce Yahudi ve Hristiyanlara indi demeyesiniz diye. Yani bu konuda ile­ri sürebileceğiniz bir mazeret kalmasın diye ve ayrıca “Biz önceki kitapları bil­miyorduk, onlardan gafil idik, ne olduklarından haberimiz yoktu, çünkü o ki­taplar bizim dilimizde değildi ve ayrıca bizler, bizden başkalarının bilip okudu­ğunu bilemeyen ümmî bir kavimdik” demeyesiniz diye.

Ve yine şunu da demeyesiniz: Eğer onlara indirilenler bize de indirilmiş ol­saydı şüphesiz bizler kendilerine verilenler hususunda onlardan daha hidayet üzre bulunurduk. Çünkü bizim zekâ ve kavrayışımız daha ileri, basiretimiz da­ha derin ve daha bir kararlıyız. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruğunu andırmak­tadır: “Olanca güçleriyle Allah adına yemin ederek dediler ki: Andolsun kendi­lerine bir uyarıcı gelecek olsa, mutlaka o ümmetlerden birisinden daha bir hi­dayet üzere olurlardı.” (Fâtır, 35/42). Yani Kitap Ehli’nden kendilerine komşu­luk eden milletlerden birisinden daha bir hidayet üzere olurlardı, demektir.

İşte yüce Allah şu buyruğu ile de her türlü mazeret ve gerekçenin önünü kesecek şekilde bunlara cevap vermektedir: “İşte size Rabbinizden apaçık bir delil… gelmiştir.” Yani Arap soyundan gelme Peygamber Muhammed (s.a.)’in diliyle büyük bir Kur”an gelmiştir. Onda helâl ve haram açıklanmaktadır. Kalp­lerde bulunan rahatsızlıklara hidayettir, yol göstericidir. Ona uyacak, içinde bulunan hükümlerin izinden gidecek kullan için Allah’tan bir rahmettir. O aki­de, adab, hüküm ve yasalar hususunda kesin deliller ile desteklenmiş hakkı kuşatan bir kitaptır.

Daha sonra Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’i yalanlayanların kötü akıbetini beyan ederek şöyle buyurmaktadır: “Artık Allah’ın ayetlerini yalanlayan… dan daha zalim kimdir?” Yani doğruluklarını, gerçekliklerini bilip öğrendikten son­ra yahut bu konuda imkân sahibi olduktan sonra Allah’ın ayetlerini yalanla­yan, onlardan yüz çeviren ve insanların da -Mekke şirk önderlerinin yaptığı gi­bi- bu ayetler üzerinde düşünmelerini engelleyen kimseden daha zalim hiçbir kimse yoktur. Yüce Allah’ın şu buyruğu da buna benzemektedir: “Onlar hem ondan alıkoyar, hem de kendileri ondan uzaklaşırlar. Onlar kendilerinden baş­kasını helak etmiyorlar ama farkında değiller.” (En’âm, 6/26).

Daha sonra Yüce Allah bunun ardından Kur’an-ı Kerim’den yüz çeviren herkesi tehdit etmekte, azap ile korkutmaktadır. Nitekim hidayete ulaştıran sebeplerin açıklanmasından sonra çoğunlukla gördüğümüz de budur. İşte Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Biz ayetlerimizden yüz çevirenleri… cezalandıraca­ğız.” Yani ayetlerimizden yüz çeviren kimseleri kendi akıllarını, kendilerini de başkalarını da Allah’ın hidayetinden alıkoydukları için ve bu ayetlerden yüz çevirdikleri için en ağır azap ile cezalandıracağız. Çünkü onlar böyle yapmakla hem kendi günahlarını yüklenmekte, hem de haktan alıkoyup engelledikleri kimselerin günahlarını yüklenmektedirler. Bu engelledikleri kimseler ile Al­lah’ın hidayeti arasında engel teşkil etmektedirler. Yüce Allah’ın şu buyruğu da buna benzemektedir: “Küfre sapıp Allah’ın yolundan alıkoyanların fesat çı­kartmaları sebebiyle azaplarına azap katarız.” (Nahl, 16/88). Yani fesat çıkart­maları, hak yoldan başkalarını alıkoymaları sebebiyle kendi azaplarından baş­ka bir azap daha veririz, onlara. [41]

Kafirlerin Kötü Azap İle Son Bir Defa Daha Korkutulmaları

158- Onlar hâlâ kendilerine meleklerin gelmesinden yahut Rabbinin gelmesinden veya Rab^ ayetlerinden baz,sı-

nın gelmesinden başkasını mı bekliyorlar? Rabbinin ayetlerinden bazısı geldiği gün, daha önceden inanmamış veya imanında bir hayır kazanmamışsa hiç bir kimseye imanı hiç bir fayda vermez. De ki: “Bekleyin, doğrusu biz de bekleyenleriz.”

Açıklaması

Yüce Allah kâfirleri, peygamberlerine muhalefet edenleri, ayetlerini ya­lanlayıp yolundan alıkoyanları tehdit etmektedir. Onlar ancak şu üç husustan birisinin kendilerine gelmesini bekliyorlar ve ancak bunlardan birisi geldiği takdirde iman edecekler: Meleklerin gelmesi, Rabbin bizzat gelmesi yahut Yü­ce Allah’tan kahredici ayetlerin gelmesi.

Meleklerin gelmesinin anlamı, onların canlarını almak üzere gelmeleridir. Allah’ın gelişinin anlamı ise onun vaad ettiği dünyada dininin yardımcılarına yardım, düşmanlarına da azap vaadidir. Allah’ın ayetlerinden bazısının gelme­si ise, ister istemez iman etmeyi gerektirecek, oldukça baskın ve kahredici bir takım olayların meydana gelmesi demektir.

Mekke müşrikleri meleklerin inmesini, Allah’ın gelmesini veya onu gör­meyi istemişlerdi. Nitekim Kur’an-ı Kerim bunu bizlere şöylece nakletmekte­dir: “Bize kavuşacaklarını ummayanlar üzerimize melekler indirilmeli yahut da Rabbimizi görmeli değil miyiz? derler.” (Furkân, 25/21); “Yahut Allah’ı ve melekleri karşımıza getirmeli değil mi?” (İsra, 17/92). Aynı şekilde Allah’ın ba­zı ayetlerinin indirilmesini de istemişlerdi. Meselâ “Yahut ileri sürdüğün gibi göğü üzerimize parça parça düşüresin.” (İsra, 17/92).

Yüce Allah’ın “Rabbinin gelmesinden” buyruğu acaba Allah hakkında ge­lişin ve kayboluşun caiz olduğuna delil midir? Buna şu şekilde cevap verilmiş­tir: Bu kâfirlerin kanaatlerini aktarmaktadır. Kâfirin inancı ise delil değildir ya da bu mecazî bir ifadedir; Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: “Ve Al­lah onların binalarına temelden geldi (onları yıktı).” (Nahl, 16/26). Bunun böy­le anlaşılmasının sebebi, Yüce Allah hakkında, ortaya çıkmanın ve kaybolma­nın imkânsız olduğuna dair delillerin ortada oluşudur.

Bu ayet-i kerimede onların Allah’ın ayetlerini yalanlamaya ve onlara önem vermeyip aldırış etmemeye devam ettiklerine bir işaret vardır.

Daha sonra Hak Teâlâ şu buyruğu ile onlara son bir defa uyanda ve tehditte bulunmaktadır: “Rabbinin ayetlerinden bazısı geldiği gün…” yani ister istemez iman etmek zorunda bırakan ayetlerin geleceği gün, işte o vakit imanın faydası ol­mayacaktır. Nitekim Firavun da boğulacağım kesin olarak anlayınca iman etmiş ancak bu imanından istifade edememişti. Aynı şekilde can boğaza gelip dayanma­dan önceki genişlik zamanlarında yapılmamış tevbenin de kişiye faydası olmaz.

Bu ayetlerin (alâmetlerin) kimisinin can çıkmadan önce kıyametin belirti­leri, alâmetleri ortaya çıkacağı sırada meydana gelmesi mümkündür. Nitekim Buharî bu ayet-i kerimenin tefsirinde kendisinin ve diğer -Tirmizî müstesna-Sünen sahiplerinin Ebu Hureyre’den yaptıkları rivayette Resulullah (s.a.)’ın şöyle buyurduğunu nakletmektedirler: “Güneş battığı yerden çıkmadıkça kıya­met kopmaz. İnsanlar artık onu gördüler mi bu sefer yeryüzünde bulunan her­kes iman eder. İşte “…. önceden inanmamış… hiç bir kimseye imanı hiç bir şe­kilde fayda vermez” buyruğunun söz konusu olacağı vakit budur.” Bir diğer laf­zında da şöyle demektedir: “Güneş doğup insanlar onu gördüklerinde hep bir­likte iman edecekler. İşte önceden iman etmemiş ise hiç bir kimseye imanın fay­da vermeyeceği zaman bu zamandır.” Daha sonra bu ayet-i kerimeyi okudu.

Ahmed ve Tirmizî de Ebu Hureyre’den Peygamber Efendimize merfûan şu hadisi naklederler: “Üç şey çıktığı takdirde eğer daha önceden iman etmemişse hiç bir kimseye imanının faydası olmaz: Güneşin battığı yerden doğması, Dec-cal ve Dâbbetü’l-arz’ın çıkması.”

“De ki: Bekleyin, doğrusu biz de bekleyenleriz.” Yani ey Muhammed de ki onlara: Haydi sizler İslâm’ın gerileyip yok olmasına, peygamberin öldürülmesi­ne, bu dinin zeval bulmasına olan umudunuzu bekleyin durun. Biz de Rabbimi-zin bize doğru olarak vaad ettiği yardımını ve düşmanlarımız için muhakkak gerçekleşecek olan tehdidini beklemekteyiz. Yüce Allah’ın şu buyruğu da bunu andırmaktadır: “Acaba onlar kendilerinden önce gelenlerin başlarına gelen (azap) günlerinin benzerinden başkasını mı bekliyorlar? De ki: Haydi bekleyin, ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim.” (Yunus, 10/102).

Bu ise iman ve tevbesini kendisine fayda vermeyecek bir zamana kadar erteleyip duran kimselere kesin ve kâfirlere de oldukça ağır bir tehdittir. Nite­kim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Onlar azabımızı gör­düklerinde dediler ki: Yalnızca Allah’a iman ettik. Daha önce ortak koştukları­mızı inkâr ettik. Fakat azabımızı gördükleri vakit, imanlarının kendilerine fay­dası olmadı.” (Mü’min, 40/84-85). [42]

Dinde Ayrılığa Düşmenin Akıbeti

159- Dinlerini parça parça edip kendi- leri bölük pörçük olanlarla senin hiç bir alâkan yoktur. Onların işi ancak ne yaptıkla- rını kendilerine haber verecektir.

Açıklaması

Ebu Hureyre Resulullah (s.a.)’tan şu, “Dinlerini parça parça edip kendileri bölük bölük olanlar…” ayeti hakkında, “Bunlar bu ümmetten olan bidat, şüphe­ler ve dalâlet ehli kimselerdir” dediğini rivayet etmektedir. Mücahid’in açıkla­ması da bu şekildedir. Ebu Ümame de Yüce Allah’ın, “Bölük bölük olanlar” buyruğu hakkında, “Bunlar Haricîlerdir” diye açıklamıştır.

Bir grubun (Katâde, Dahhâk ve Süddî) ise şöyle dedikleri nakledilmiştir: Bu ayet-i kerime, Yahudilerle Hristiyanlar hakkında nazil olmuştur. Çünkü on­lar Hz. İbrahim, Hz. Musa ve Hz. İsa’nın dinlerini parça parça ederek farklı dinler ve değişik mezhepler haline dönüştürmüşlerdir.

Ayet-i kerimenin bütün kâfirler hakkında genel olduğu da söylenmiştir. İbni Kesir der ki: Zahir olan o ki, ayet-i kerime dinden ayrılan, ona muhalefet eden herkes hakkında umumidir. [43] Yeni ilim adamlarının doğru gördükleri gö­rüş de budur. Menâr” da der ki: Doğrusu, bu konudaki iki görüşü de bir arada kabul etmektir. Şanı yüce Allah bu surede İslâm’ın delillerini ortaya koyup şir­kin şüphelerini çürüterek Kitap Ehli’ni ve onların şeriatlerini söz konusu etti. İslâm çağrısını kabul edenleri birliğe ve kendilerinden öncekilerin ayrılıp da­ğıldıkları gibi ayrılığa düşmemeye davet etti. Nitekim Al-i İmran suresinde de şöyle buyurulmaktadır: “Kendilerine apaçık delillerin gelmesinden sonra ayrılı­ğa ve anlaşmazlığa düşen kimseler gibi olmayınız. İşte böyleleri için çok büyük bir azap vardır.” (Al-i İmran, 3/105).

Ayet-i kerimenin manası şudur: Dinlerini parça parça edip onun bir bölü­müne iman ederek kabul eden, diğer bir bölümünü de terk ederek naslarını kendi arzularına göre tevil edip değişik fırkalara ayrılan ve her bir fırkaya, herhangi bir görüşü kabul edip herhangi bir mezhebe taassupla bağlanan kimseler gibi olmayınız. Ey Muhammed! Sen böylelerine ilişme. Onları kendi halleriyle başbaşa bırak; onlarla savaşmana gerek yok. Sana düşen risaleti tebliğ etmek ve hak dinin esaslarını zafere kavuşturmaya çalışmaktır. Sen on­lardan da, onların yaptıklarından da uzaksın. Onların mezheplerinden, söyle­diklerinden uzaksın; onların işlerini, onları hesaba çekmeyi Allah üzerine alır. Sonra ahirette onlara durumlarını bildirecek, onları cezalandıracaktır. -Razî der ki: Ayet-i kerimeden kasıt, Müslümanların söz birliği etmelerini, dinde tefrikaya düşmemelerini, bir takım bidatler ortaya koymamalarını bir teşvik­tir. [44]

Yüce Allah bir başka yerde bu şekilde dinlerini parça parça etmelerini ka­bul etmeyerek Kitap Ehli hakkında şöyle buyurmaktadır: ‘Yoksa sizler Kitab’ın bir bölümüne iman ediyor bir bölümünü inkâr mı ediyorsunuz?” (Bakara, 2/85)

Peygamber (s.a.) de Müslümanları tefrikaya düşmekten sakmdırmıştır. Ebu Davud, Muaviye b. Ebi Süfyân (r.a.)’dan şöyle dediğini nakleder: Resulullah (s.a.) aramızda kalkıp şöyle bir konuşma yaptı: “Şunu bilin ki siz­den önceki Kitap Ehli olan kimseler yetmiş iki fırkaya ayrıldılar. Şüphesiz bu ümmet de yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bunun yetmiş ikisi cehennemde birisi ise cennette olacaktır; bu ise cemaatin tuttuğu yoldur.” [45] Yine Ebu Davud ve -lafız kendisinin olmak üzere- Tirmizî, Ebu Hureyre (r.a.)’den Resulullah (s.a.)’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmektedirler: “Yahudiler yetmiş bir veya yetmiş iki fırkaya ayrıldı. Hristiyanlar da o şekilde bölündü; benim ümmetim ise yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır.” [46] Buna göre Yüce Allah’ın, “Dinleriniparça parça edip” buyruğundan kasıt, Yahudi ve Hristiyanların ihtilâfa düştükleri gibi dinleri hakkında anlaşmazlığa düşenlerdir. Dinlerini parça parça ayırmala­rının, bir bölümüne iman edip bir bölümünü inkâr demek olduğu da söylenmiş­tir.

Ayrılığa düşmenin sebepleri pek çoktur. Hükmedip saltanat kurma sevgi­si, kavmine, ırkına taassup göstermesi, görüş ve hevasına şiddetli bir şekilde bağlı kalması, din düşmanlarının hile, desise ve tuzaklarına kulak verilmesi, bilgisizlik, geri kalmışlık, gelenek ve göreneklerde başkalarına tabi olmak, bazı devletlerin veya çoğunluğunun düşünce ve inanışta, siyaset ve yönetimde, dü­zen ve yasalarda dinden ayrılmaları, dini büsbütün terk etmeleri bunların en önemlileri arasında sayılabilir. [47]

İyiliğin Mükâfatı Ve Kötülüğün Cezası

160- Kim bir iyilikle gelirse, ona onun on katı vardır; kim de bir kötülükle ge- lirse ancak misliyle cezalandırılır ve onlara haksızbk edilmez.

Açıklaması

Kıyamet gününde itaat türünden olan güzel haslet ve iyi amellerle gelen kimseye bu iyiliklerinin karşılığı olarak on misli verilecektir. Bu da Yüce Al­lah’ın adaleti, kullarına lütfü ve ihsanı kabilindendir. Fakat kimi zaman yapı­lan iyilik yedi yüz katına ve daha fazla pek çok katına katlanarak verilebilir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Allah yolunda malarını harcayanların misali her bir başakta yüz tane bulunan yedi başak bitiren bir tane gibidir. Allah di­lediğine kat kat verir. Allah (bağışı) geniş olandır, en iyi bilendir.” (Bakara, 2/261). Yine Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Allah’a güzel bir ödünçle ödünç verecek kimdir? Allah da o ödüncü o kimseye pek çok misline katlayarak vere­cektir.” (Bakara, 2/245); “Eğer Allah’a güzel bir ödünç ile ödünç verirseniz onu sizin için katlandırır.” (Teğâbün, 61/17).

Bu farkhlığuı esas sebebi Yüce Allah’ın bu konudaki lütfü ile amelin Allah nezdinde yücelmesini sağlayacak şeylerle birlikte olmasıdır. Niyette ihlâs, amelin ecrini Allah’tan beklemek, iyi ve güzel davranışın gizli yapılması, kimi zaman da kendisine uyulsun diye açıktan yapılması, ümmetin menfaatinin araştırılması gibi.

Her kim bir kötülük işler yahut bir günaha irtikap ederse, onun için de kö­tülüğe benzer bir kötülükle ceza söz konusudur.

“Ve onlara haksızlık edilmez” yani bu durumda, ister iyilik yapanın ister kötülük işleyenin amelinden bir şey eksiltilmez. İyilik yapanların sevabından bir şey eksiltilmediği gibi, kötülük işleyenlerin de cezaları artırümaz.

Nebevi hadis-i şerifte iyiliklerde farklılığın ölçüsü, kötülüklere de ceza yo­lu açıklanmış bulunmaktadır. Ahmed, Buharî, Müslim ve Nesaî’nin İbni Ab-bas (r.a.)’tan rivayetine göre Resulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz Aziz ve Celil olan Rabbiniz çok merhametlidir. Her kim bir iyilik yapmak ister de sonra bunu yapmazsa ona bir iyilik olarak yazılır. Eğer onu işleyecek olursa bu sefer o iyilik ona ondan yedi yüze ve pek çok kat fazlasına kadar yazılır. Her kim bir kötülük işlemek ister de sonra bunu işlemezse ona bir iyilik olarak ya­zılır. İşleyecek olursa bu sefer ona bir (kötülük) olarak yazılır yahut Aziz ve Ce­lil olan Allah onu siler. Allah’ın bunca lütfuna rağmen bir kimse yine de helak olursa işte büyük bir hayırdan mahrum kalan kişi odur.” [48] Amellerin yazıl­ması ise melekler aracılığıyla Allah’ın onlara emir vermesi suretiyle gerçekle­şir. [49]

Tevhid, İbadet Ve Şahsî Sorumluluk Hususlarında İbrahim’in Dinine Tabi Olmak

161- De ki: “Şüphesiz Rabbin beni dos­doğru yola iletti; halis muvahhid ola­rak İbrahim’in dosdoğru dinine. O müşriklerden olmadı.”

162- De ki: “Muhakkak benim nama­zım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.”

163- “O’nun hiç bir ortağı yoktur. Bana böylece emrolundu ve ben Müslüman­ların ilkiyim.”

164- De ki: “Ben Allah’tan başka bir Rab mı arayacağım? Her şeyin Rabbi Allah’tır. Her nefis ancak kendi aleyhi­ne kazanır. Yük yüklenen kimse başka­sının yükünü taşımaz; sonunda dönü­şünüz Rabbinizedir. Artık O, size hak­kında ayrılığa düştüğünüz şeyleri ha­ber verecektir.”

Açıklaması

Yüce Allah peygamberlerin efendisi peygamberine, kendisini, Allah’ın ih­san etmiş olduğu hiç bir eğriliği ve sapması bulunmayan atası İbrahim’in dini olan sırat-ı müstakime iletmiş olduğunu haber vermesini emretmektedir.

Ey peygamber! Bütün insanlara ve bu arada senin kavmine de ki: Şüphe­siz benim Rabbim beni hiç bir eğriliği bulunmayan dosdoğru yola iletmiş, o yo­lu tutma muvaffakiyetini bana ihsan etmiştir. Bu ise dünya ve ahiret mutlulu­ğuna götüren, hakkı ayakta tutan, esasları sapasağlam, dosdoğru dindir. Yüce Allah’a yakanrken söylediğimiz, “Bizi dosdoğru yola ilet” buyruğu ile kastetti­ğimiz de budur.

Bu, İbrahim el-Halîl’in dinidir; siz de o dine tabi olunuz. Çünkü İbrahim (a.s.) bütün şirk ve sapıklık türlerinden uzaklaşmış, hak dine, tevhid dinine yö­nelmişti. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “İbrahim’in dininden ken­dini bilmezden başka kim yüz çevirir ki!” (Bakara, 2/130); “Şüphesiz İbrahim tek başına bir ümmetti. Allah’a itaatkâr, şirkten uzak Hanîfbir Müslümandı. O müşriklerden olmadı. O nimetlerine şükredendi. Rabbi onu beğenip seçmiş, ken­disini dosdoğru yola iletmişti. Biz ona dünyada bir güzellik de verdik. Şüphesiz o, ahirette de elbette salihlerdendir. Sonra biz sana, “Hanîf bir Müslüman ola­rak İbrahim’in dinine uy ve o müşriklerden de olmadı” diye vahyettik.” (Nahl, 16/120-123).

“O müşriklerden olmadı”, yani İbrahim katiyyen şirk koşmuş değildir. Ak­sine o Allah’a iman eden, ibadetini yalnızca Allah’a ihlâsla yapan birisiydi.

Meleklerin Allah’ın kızları olduğuna veya Uzeyr’in Allah’ın oğlu olduğuna veya İsa Mesih’in Allah’ın oğlu olduğuna inananlara gelince: İşte bunlardır müşrik olanlar, İbrahim’in dininden uzak düşmüş olanlar. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Kendisi ihsan edicilerden olduğu halde varlığını Allah’a teslim edenden ve muvahhid Hanîf olarak İbrahim’in dinine tabi olandan dini daha güzel olan kimdir ve Allah İbrahim’i halîl (pek yakın dost) edinmişti.” (Nisa, 4/125).

İşte hak din, ihlâs dini, yalnızca Allah’a ibadet dini budur. Bütün peygam­berleri, rasulleri bu din ile O göndermiştir. Bu ise Arap müşriklerinin kendile­rini hanîf diye adlandıran İbrahim’in dini üzere olduğunu iddia eden Arap ileri gelenlerinin izledikleri yola uygun değildir. Aynı şekilde bu, İbrahim dininin, Musa ve İsa dininin tabileri olduğunu iddia eden Kitap Ehli’nin (Yahudi ve Hristiyanlarm) izlediği yola da aykırıdır Buna delil ise Yüce Allah’ın onların tutumlarını reddeden şu buyruğudur: “İbrahim Yahudi de değildi, Hristiyan da değildi, fakat o Hanîf bir Müslümandı. Hem o müşriklerden de değildi.” (Âl-i İmran, 3/67).

Bundan dolayı İslâm daveti, bütün peygamberlerin kavuşma noktasıdır. Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi, Allah nezdinde kabul olunacak din yalnızca yalnızca İslâmdır: “Şüphesiz Allah nezdinde (geçerli) din İslâmdır.” (Âl-i İmran, 3/19); “Kim İslâm’dan başka bir din arayacak olursa asla ondan kabul ulunmaz. Hem de o ahireite hüsrana uğrayanlardan olacaktır.” (Âl-i İmran, 3/85).

Daha sonra Yüce Allah peygamberine Allah’tan başkasına ibadet eden, on­dan başkasının adına hayvan ve kurbanlarını kesin müşriklere şunu haber vermesini emretmektedir: Bu hususta kendisi müşriklere muhaliftir, onlardan farklıdır. Çünkü onun namazı da Allah içindi, ibadetleri de. O’na hiç şirk koş-maksızın bir ve tek Allah’a kulluk etti. Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gi­bi: “Rabbin için namaz kıl ve kurban kes.” (Kevser, 108/2). Yani namazını da, kestiğin kurbanını da Allah’a ihlâs ile takdim et! Gerçek şu ki müşrikler putla­ra tapar, putlar için kurbanlarını keserlerdi. Allah ona müşriklere muhalefet etmeyi ve niyetini yalnızca Yüce Allah’a halis kılmayı, yalnız onun için amelde bulunmayı emretti.

“De ki: Muhakkak benim njamazım…” yani benim bütün namazlarım, iba­detlerim, dualarım, her türlüsüyle her bir ibadetim -çoğunlukla “her türlü iba­det” diye çevirdiğimiz “nüsük” kelimesi kurban kesmek, hac ve umrenin ve di­ğer ibadetlerin belli başlı işlerini eda etmek anlammda çokça kullanılır hale gelmiştir- hayatımda yaptığım bütün işlerim ve ölümüme kadar sahip olacağım imanım ve salih amelim, Aziz ve Celil olan Allah içindir. Yani amel ve maksat­larımın hepsi yalnızca Yüce Allah’ın rızasına münhasırdır. Bu ayet-i kerime bü­tün salih amelleri ihtiva eden kapsamlı bir ifadedir. Müslümana düşen ise onun niyetinin, amelinin yaptığı her bir işin yalnızca Yüce Allah için olmasıdır. İster hayatı esnasında yapmış olsun, isterse de ölümünden sonra arkasından gelecek herhangi bir salih amel olsun, hepsi de Allah’a itaat yolunda olmalıdır.

Aslında “ibadetler (nüsük)” in kapsamına dahil olmakla birlikte, özellikle namazın anılması, şirk fesatları ile zaman zaman kirlenebilen ibadetin ruhu, özü oluşundan dolayıdır.

Yüce Allah birdir, tektir, zatında da sıfatlarında da, rububiyetinde de or-taksızdır. İbadet yalnız O’nadır. Teşrî’ (kanun koyma ve yasama) yalnız O’ndandır. İşte Rabbim bana bunu emretti ve ben O’nun emirlerine uyan, ya­saklarından kaçınan, itaat eden Müslümanların ilkiyim.

İşte bu ulûhiyetin tevhidini ortaya koymaktadır. Hemen akabinde de ru-bubiyetin tevhidini görüyoruz. Yüce Allah buyurmaktadır ki: “De ki: Ben Al­lah’tan başka bir rab mı arayacağım…” Yani her şeyin mutlak maliki, yaratıcı­sı, düzenleyicisi, yöneticisi O iken, ben Allah’tan başka rab mı arayacağım? Hem her türlü fayda ve zarar O’ndandır. Nasıl olur da başka bir yaratığı kendi­me rab kabul edebilirim!

İnsanın yaptığı her bir işin (kötülük olması halinde) cezası mutlaka kendi aleyhinedir. Günah kazanmış hiç bir kimse ebediyyen bir başkasının günahını yüklenmez. Her insan kendi amelinin karşılığını görecektir: “Her kişi kazandı­ğı karşılığında rehin olarak alıkonulmuştur.” (Tür, 52/21); “(İyilikten) kazan­dıkları kendileri lehinedir, (kötülükten) yaptıkları da kendi aleyhinedir. (Baka­ra, 2/286).

İster salih, ister kötü amel olsun her bir insan, yaptığı amelinden sorumlu olduğundan dolayı mutlaka yaptığının karşılığını görecektir; hayırsa hayır, şer ise şer olarak. Kendilerini Hanîfler diye adlandıranlann sonunda varacakları yer ise yalnızca Allah’ın huzuru olacaktır. O, dinler hususundaki anlaşmazlıkla­rınızın mahiyetini size haber verecek ve kendi ilim ve iradesine uygun olarak sizlere amellerinizin karşılığım gösterecektir. Nitekim Yüce Allah bir başka yer­de şöyle buyurmaktadır: “Sonra dönüşünüz bana olacaktır. Anlaşmazlığa düştü­ğünüz şeylerle ilgili olarak aranızda ben hüküm vereceğim.” (Âl-i İmran, 3/55). [50]

İnsanın Yeryüzünde Halifelik Makamına Getirilişi

165″ °’ SİZİ yeryüzünün halifeleri ya- pan ve verdikleriyle sizi denemek için kiminizi kiminize derecelerle üstün ki- landır. Şüphesiz ki Rabbim cezası çok çabuk olandır ve muhakkak ki O, Ga- fûr’dur.Rahîm’dir.

Açıklaması

Yüce Allah insanları yeryüzünde biribirlerinin halefleri kılmıştır. Onların kimisi kimisinden sonra gelir. Onlardan önce pek çok nesilleri, ardı arkası ke­silmiş toplumları helak etmiş, daha sonra diğerlerini yeryüzünü imar için onla­rın yerine getirmiştir. Aynı şekilde bunları arzının halifeleri kılmıştır. Onlar oraya sahip oluyorlar, orada tasarruf etmektedirler: “Allah’ın üzerinde sizleri halifelik makamına getirdiği şeylerden (varlığınızdan) infak ediniz.” (Hadid, 57/7).

O zenginlik, fakirlik, şeref, makam ve mevki, ilim, cehalet, ahlâk, akıl ve nzık gibi hususlarda kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılmıştır. Bu farklı­lık bir acizlik veya bir cahillik değil, aksine size vermiş olduğu şeyler hususunda denemek ve sınamak içindir. O size karşı, deneyici kimsenin davranışı ile davranmaktadır. Meselâ, zengin bir kimseyi zenginliği ile sınar, şükründen so­rumlu tutar; fakiri fakirliği ile sınar ve sabrından sorumlu tutar.

Bundan sonra ise verilecek karşılık ameline göre olacaktır. Bazan insan mükellef tutulduğu hususlarda veya fiilen yaptıklarında kusurlu olabilir. O ba­kımdan karşılık amellere tabi olarak gelir. Kur”an-ı Kerim’de bu ayet-i kerime­nin benzeri pek çoktur. Meselâ: “Andolsun sizi sınayacağız, ta ki, sizden kimle­rin mücahid, kimlerin sabreden olduğunu ortaya çıkarıncaya kadar; ve biz si­zin haberlerinizi açıklayalım.” (Muhammed, 47/31).

Müslim, Sahih’ inde Ebu Said el-Hudrî (r.a.)’den şöyle dediği rivayet edilmektedir: Resulullah (s.a.) buyurdu ki: “Şüphesiz dünya tatlıdır. Muhak­kak Allah sizi orada halef (veya halife) kılar da nasıl amel edeceğinize bakar. Dünyaya karşı ihtiyatlı olunuz; kadınlara karşı ihtiyatlı olunuz. Şüphesiz ki İsrail oğullarının karşı karşıya kaldığı ilk fitne kadınlar hususunda olmuş­tu.”

Bu sulamadan sonra insanların karşısında onları bekleyen ya ceza ya mü­kâfattır: “Şüphe yok ki Rabbin cezası çok çabuk olandır ve muhakkak ki O, Ga-fûr’dur, Rahîm’dir.” Bu buyrukta hem bir korkutma, hem bir teşvik vardır. Şüphesiz Allah’ın hesabı ve cezası kendisine isyan edip peygamberlerine mu­halefet edenler hakkında pek çabuktur. Aynı zamanda O, azabı pek çetin olan­dır. O mühlet tamsa bile ihmal etmez. Cezanın süratli olmakla nitelendirilme­sinin sebebi ise, gelecek olan her şeyin yakın oluşundandır. Ceza ise ya dünya­da kişinin canına, aklına, ırz veya malına zarar vermekle ya da ahirette cehen­nem azabıyla tahakkuk eder. Bazan her ikisi birlikte de olabilir.

O Yüce Rab, tevbe edenleri bağışlayandır. Peygamberleri getirdikleri yü­kümlülükler hususunda izleyen, müminlere ihsanda bulunan, çok merhametli olandır. Çünkü O’nun rahmeti gazabını geçmiştir; her şeyi kuşatmıştır. Bu ba­kımdan O, iyiliğe on misliyle mükâfat verir. Bazan bu mükâfatı dilediği kimse­lere kat kat fazlasıyla verir. Buna karşılık kötülüğe kendi misliyle ceza verir. Ondan tevbe edene lütuf, kerem ve bağışlamasının bir tecellisi olarak, onu ba­ğışladığı ve dünyada o günahını örttüğü de olur.

İbni Kesir der ki: Yüce Allah Kur*an-ı Kerim’de bu iki sıfatı yani mağfi­ret ve azabı çokça bir arada zikretmiştir. Şu buyruklarda olduğu gibi: “Şüp­hesiz senin Rabbin zulümlerine rağmen insanlara mağfiret edicidir ve mu­hakkak ki Rabbin cezası pek çetin olandır.” (Ra’d, 13/6); “Haber ver kulları­ma ki şüphesiz ben Gafur ve Rahîm olanım ve muhakkak benim azabım ol­dukça can yakıcı bir azaptır.” (Hicr, 15/49-50). Ve buna benzer hem korkut­mayı hem teşviki ihtiva eden diğer ayet-i kerimeler kimi zaman kullarını teşvik ile cennetin niteliklerini anlatarak kendisine çağırırken, kimi zaman da ihsan edeceği lütuf ve rahmet ile teşvik etmekte; kimi zaman korkutarak, cehennemi anarak, cehennemin azabını, cezasını, kıyameti ve dehşetlerini hatırlatarak korkutmak suretiyle kendisine davet etmekte; kimi zaman da herkese kendisine uygun şekilde etki etsin, olumlu sonuç versin diye her iki­si ile bunu yapmaktadır.

Kuran

Enam Suresi

Tefsir’ül Münir ( Vehbe Zuhayli ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.