Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 14°C
Hafif Yağmurlu
İstanbul
14°C
Hafif Yağmurlu
Cts 20°C
Paz 21°C
Pts 21°C
Sal 22°C

6 – Enam Suresi | Şifa Tefsiri

En’am sureside fatiha suresi gibi Allah’a hamd ile başlıyor. Kur’anı Kerimde beş tane sure (Fatiha, En’am, Kehf, Scbe’, Fatır) Allah’a hamd ile başlamaktadır.

6 – Enam Suresi | Şifa Tefsiri

Enam Suresi | Şifa Tefsiri ( Mahmut Toptaş )

Bu beş sureden anladığımıza göre bütün alemleri yaratana hamd edi­lir, başkalarına hamd edilmez.

Yarattığını başıboş bırakıvermeyip ona bu dünya üzerinde neyi, ne­rede, nasıl, yapacağını öğretmek için kitap gönderene hamd edilir.

Bu beş sure gönderdiği kitapda hiçbir eğrilik olmayan, her çağa hitap eden, insanlar arasında ayırım yapmayan, bazılarına çıkar sağlayıp, bazı­larını sefil etmeyen kitabı indiren Allah’a hamdederek başlıyor.

Mekke’de nazil olduğu için her Mekki sure gibi Allah’a iman, pey­gambere iman ve ahirete iman anlatılırken, kafirlerin mantıklı gibi görü­nen sapık düşünceleri kuvvetli delillerle reddedilmektedir

En’am: Deve, sığır ve davar cinsinin üçüne birden kullanılan bir keli­medir ve “Neam” kelimesinin çoğuludur. Türkçede kullandığımız “Ni­met” sözcüğünden türemiştir. Deve, sığır ve davar’da etleri, derileri, yün­leri ve faydalanılan her yerleriyle nimetlerin en güzellerinden olduğun­dan bu hayvanlara en’am denmiş. Bu surenin 136 ve 138 nci ayetlerinde En’am kelimesi geçtiği içinde bu sure En’am suresi diye isimlendirilmiş.[1]

1- Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve nur’u var eden Allah’a aittir. Sonra kafirler, Rabierine (başkalarını) denk tutuyor­lar.

Yani, yeri yaratan O, göğü yaratan O, karanlıkları yaratan O, aydın­lıkları yaratan O; Bütün bunları bildikleri halde Allah’tan başka ilah edin­diler. Allah’a denk ilahlar kabul ettiler, diyor. “Yadilûn” kelimesi arabm dilinde (Idl) kökünden türemiştir. “Idl” kelimesi bir yükün dengine veri­len isimdir. Deveye veya ata bir yük yüklediğimizde iki yük dengeli olur. Türkler bir tarafına bir “denk” tabirini kullanır. Araplar ise buna “Idl” derler.

Kafirlerde Allah (c.c.)’a karşı bir ilah edinmekle ona denk birini ka­bul etmiş oluyorlar. Mü’minler ise bunu reddetmek için günde bir kaç de­fa “Ve lem yekûn lehü küfüven ehad” Onun bir dengi yoktur” diyerek bütün çağdaş putperestleri reddederler.[2]

2- O, sizi çamurdan yaratan, sonrada belirli bir süre koyandır. Birde onun katında belirli bir süre vardır. Bundan sonrada siz hala şüphe ediyorsunuz.

Kendisinin varlığım ve birliğini anlatırken, yeri göğü yarattığını, ay­dınlığı ve karanlığı yarattığım, hepimizi topraktan meydana getirdiğini ve her yaşayan canlıya bir ecel tayin ettiğini ifade ediyor. Bütün bunları biz gözlerimizle görüp durmaktayız. Burada “topraktan yarattık” kelimesin­den Hz. Adem kastedildiği gibi bütün insanlarda kastedilmiş olabilir de­mişlerdir.

Çünkü hepimiz topraktan meydana geliyoruz. Her ne kadar “meni”den geliyorsak da onunda aslı ötesi bir gıdadır. Gıdalarda topraktan bi­ten yiyecek ve içecek maddelerinden meydana geliyor.

Ana rahminde küçücükken büyüyoruz, doğduktan sonra iki-üç kilo olmamıza rağmen, topraktan bitenlerle bu hale geliyoruz. Bütün vücudu­muz topraktan alınmıştır. Allah (c.c.)de “O sizi topraktan yarattı. Sonra da bir ecel tayin etti” Yani hepimizin öleceği bir günü o belirledi. Kıya­metin günüde Allah kalındadır. “Ecel-ü Mü’semmayı” kıyamet olarak tef­sir etmiş alimlerimiz. “Ecel-ü Müsemma” da Allah katındadır. Yani kıya-, metin ne zaman kopacağını Allah’tan başka kimse bilmez. “Ecel insanla­rın ecelidir. Ecel-i Müsemma’da kıyamet, yani dünyanın, gökyüzündeki yıldızların bütün varlığın ecelidir, demiş bir kısım tefsircilerimiz; Bir kıs­mı da “ecel” normal olarak insanın yatağında ölmesidir, “ecel-ü Müsem-ma”da her hangi bir arızi sebepten dolayı, trafik kazası, vurulma gibi olaylardan dolayı ölmesidir demişlerdir. Ama bu tefsir fazla rağbet gör­memiş. Öylede olsa kişinin eceli değişmez diyorlar. Yani kurşunla ölen “vurulmasaydı ölmeyecekti” zehirle ölen “içmeseydi ölmeyecekti” veyahutta trafik kazası böyle olmasaydı böyle olmayacaktı diyemeyiz. Allah katındakişilerin eceli tekdir. Ecel geldiği vakit bazen yatağında kalb sek­tesinden gider, bazen de trafik kazasından gider. Veya bir başka sebepten gider. Bizim üzerimize düşen görev; Allah (c.c.) bu canı, korumamızı is­temektedir, bu canı koruyacağız. Koruduğumuz takdirde sevaba gireriz. Tedbiri almanın sevabı vardır. Tedbirler alındıktan sonra takdir gelirse kişi günaha girmez. Mesela, yolda giderken kaldırımdan gitmek icab eder. Ama kaldırımdan giderken adamın birinin arabasının freni patlayıp kaldırıma çıksa ve adamı duvara yapıştırsa adamı öldürmüş olur. Bunun örnekleri çoktur.

Adamın eceli gelmiştir. Tedbirini aldığı için günaha girmemiştir. Fa­kat ecelim gelmişse ölürüm, gelmemişse ölmem deyipte yolun ortasından giden adam intihara teşebbüsten günaha girer, eğer ölecek olursada inti­har günahına girer.[3]

3- O’ göklerde ve yerde tek Allah’tır. Sizin gizlinizide açığınızida bilir. Kazandıklarınızın hepsini bilir.

“Gökte ve yerde Allah odur” Yani gök ilahı ayrı, yer ilahı ayrı değil­dir. Buna benzer eski türk ve yunan inançlarında yer ilahı ve gök ilahı, şer ilahı, hayır ilahı diyerek ilahlar türetmişlerdir. Bunu da iyi niyetlerle yapmışlardır. Bunu yaparken kötü bir niyetleri yoktur. “Allah (c.c.) yüce­lerden yücedir. O kötü şeylerle meşgul olmaz. Kötülükler yaratan başka-sıdır” diyerek çok iyi niyetlerle çok kötü sonuçlara varmışlar, “gökte de yerde de Allah (c.c.) O’dur ” Yeri de idare eden, göğüde idare eden O’dur.

Bir başka ayette “gönüllerinizden geçeni de bilir” der Allah (c.c.) çıktakileri zaten bilir. O’na karşı “gizli” diye birşey yoktur. Mesela evinizin en ücra köşesinde perdeleri çektikten sonra günah işleseniz bile Al­lah (c.c.) onuda bilmektedir. Niyetlerinizi, içinizdekileri bildiğine göre dışta meydana gelen şeyler ne kadar kapalı olursa olsun onları Allah (c.c.) bilmektedir. Ve kazandıklarınızı da bilir. Öyle ise Allah (c.c.)’m ho­şuna giden şeyleri kazanmamız gerekiyor. Kötülüklerle meşgul olmama­lıyız. İyi şeylerle iyiliklerle meşgul olmalıyız. Haram rızıklar kazanmamaliyiz, helal rıziklarla karnımızı, çocuklarımızı ve çevremizi doyurmaya gayret etmeliyiz.[4]

4- Rablerinin ayetlerinden bir ayet onlara geldiğinde ondan yüz çevirirler.[5]

5- Onlara hak geldiği zamanda o hakkı yalanladılar. Kendisi ile (Müslümanları) alaya aldıkları haberler onlara yakında gelecektir.

Peygamber efendimiz (s.a.v.)’e bir ayet nazil olduğunda inkâr edi­yorlar. Gerek ahiretle ilgili olsun gerekse peygamber efendimizle olsun. Gerek kitabla, gerekse Rabbimle ilgili olsun, ondan yüz çeviriyorlar ve bir de onu yalanlıyorlar. Allah (c.c.) ayetlerinde ve peygamberimizin (a.s.) hadislerinde yalanlıyanlarm kötü akıbetlerini bildiriyor, onlar yine alaya alıyorlar. Allah (c.c.) onlara; “alaya aldıkları şeyin haberi pek ya­kında gelecektir” diyor.

Peygamber efendimizin (s.a.v.) bu dini yayacağı, devletini kuracağı ve yakın bir zamanda ümmetinin İstanbul’a kadar gideceği Bizansı fethe­deceği, Kudüs’ü fethedeceği, efendimizin dili ile bildirildiğinde alaya al­mışlar. “Hayal kuruyor demişler”. Sen kim veya sana inananlar kim…! Bizans kim veya İran kim? diyerek alaya almışlar. Ama Allah (c.c.) on­ların alaya aldıklarının haberi onlara pek yakında gelir diyor. Ve de gel­miştir. O alaya alan Mekke’lilerin sahip oldukları bütün imkanları, yurtla­rı ve devletleri Peygamber efendimizin eline geçmiştir. Fakat efendimiz peygamberliğin merhametini ve rahmetini göstererek, hepsine evlerini, bağlarını, bahçelerini aynıyla iade etmiş, “herkes sahip olduklarına tekrar yeniden sahip olarak devam edecektir” demiştir. Şu anda Allah’ın ayetle­rini yalanlayanlar İslamm, Japonyada, Malezyada, Amerikada, Avrupada, yükselişini görünce kendi kötü sonuçlarından korkmaya başladılar.[6]

6- Onlar görmedilermi biz onlardan önce nice milletleri helak ettik. Size vermediğimiz şeyleri yeryüzünde onlara vermiştik. Onla­rın üzerine bol yağmurlar indirmiştik. Altlarından akan ırmaklar kılmıştık. Ancak günahları sebebi ile onları helak ettik ve onların ar­dından diğer milletleri yarattık.

Mekke’lüere olduğu gibi günümüz insanına da aynı hitap geçerlidir. Mekke’lilere; “bilmiyorlar mı ki, daha nice ümmetler helak ettik biz. O ümmetler ki yeryüzünde mekan tutmuşlar devletler kurmuşlardır. Ve on­lara bol nimetler vermiştik, gökyüzünden yağmurlar iniyor, yeryüzünden ırmaklar akıyor ve bol mahsuller elde ediyorlardı. Ama bu bolluk içeri­sinde sunardılar R’abbe karşı geldiler de Allah onları günahları sebebiyle helak etti. Onların yerine bir başka ümmeti getirdi diyor Allah (c.c). Bir başka ayeti kerimede de “Kim dîninden dönerse Allah bir kavmi getirir­de, Allah o kavmi sever, o kavimde Allah’ı sever” diyor.[7]

Burada bize anlatılmak istenen şu, insanların bu yüz çevirmeleri bu dinin zayıflamasına işaret değil. Allah (c.c.) bir toplum bu dinden yüz çe­virirse, bir başka toplumun bu dine yöneleceğini haber veriyor. Allah (c.c.) günahları sebebiyle bir kavmi yok ederse onun yerine daha hayırlı bir kavmi getireceğini haber veriyor. Zaman içerisinde bu tür olaylar ol­muştur. Hani araplardan bir kısmı Museylemetül-Kezzab’a (Yalancı) pey­gambere tabi olarak irtidat etmişlerdi ama beri tarafta İranlılar müslüman olmuş, Türkler müslüman olmuş, Kürtler müslüman olmuş ve dinimize de çok güzel bir şekilde hizmet etmişler.

Ama bunlar dinden dönecek olsalar (Allah muhafaza) Allah bir baş­ka kavmi dinine hizmet ettirir.

Bugün kendini güçlü gören kafirler, Roma’nın ve Roma’lı askerlerin gücünü gösteren zafer taklarını , dikili taşlarını, kalelerini görsünler ve onların yerlerinde Hz. İsa’nın havarilerinin şefkatli nefeslerinin ne çiçek­ler açtırdığını görsünlerde, aynı Allah’ın gönderdiği son peygamberinin ümmetlerinin neler yapabileceğini anlasınlar.[8]

7- Eğer sana, kağıt üzerine yazılı bir kitap indirmiş olsak ve onu elleri ile tutmuş olsalardı bile yine de kafirler “bu apaçık bir sihirden başka bir şey değildir” derlerdi.[9]

8- “O’na bir melek indirmeli değilmiydi” dediler. Eğer biz bir melek indirmiş olsaydık elbette hüküm verilir ve onlarada fırsat ve­rilmezdi.

Müşrikler peygamber efendimizin peygamberliğine ve Kur’anın Al­lah’tan geldiğine inanmıyorlar. Diyorlar ki “melek getirseydi de bizde meleği görseydik ya” Peygamber efendimize sana inanmak için meleği de görseydik veya melek onu bizim bilmediğimiz bir kağıtta yazılı olarak getirseydi. Yani Cennetin kağıtlarından bir kağıda yazılmış olarak yeryü­züne indirsin bizde görelim ve bakalım ki, kağıt yeryüzünün kağıdı değil, kalem yeryüzünün kalemi değil o zaman bizde O’na inanırdık” diyorlar.

Allah, (c.c.) diyor ki “Eğer biz onu bir kağıdın üzerinde yazılı olarak indirseydik, o kağıdı da elleriyle tutsalardı, tuttuktan sonra derlerdi ki bu sihirden başka birşey değildir.” Yani kişi iman etmedikten sonra, iman kişiye nasib olmadıktan sonra mutlak surette bir bahane olur.

Feylezof Rıza Tevfik anlatır. “Alman Feylezoflanndan birisi arkada-fimdı. Fakat ateistti ve hiçbirşeye inanmıyordu. Çeşitli vesilelerle görüş­melerimizde onu inanmaya çalıştırdımsa da inanmazdı. O günler de Ak-denizde bir balık tutulmuş. Balığın üzerinde Allah ismi Celili tesbit edil­miş, ve fotoğrafları çekilmiş. Bu olay dünya basınında çok meşhur ol­muştu. O fotoğraflardan birini ben de o Almana gönderdim. Bunu nasıl yorumlayacaksın dedim. Mektupla cevap verdi. “Bir maymunuda bir daktilonun başına oturtsan ve günlerce tuşlarına vurdurmuş olsan tesadü­fen bir de Allah yazısı çıkar. İşte buda tabiatın tesadüflerinden biridir.” Feylezof Tevfik devamla şöyle diyor: “İşte o zaman anladım ki Allah na­sip etmeyince etmiyor.” Burada da Allah (c.c.) ona işaret ediyor. Yani Kur’an-ı Kerimi kağıtlar halinde yazılı olarak indirseydi, Mekkeli müşrik­ler yazıya baksalar, kağıda baksalar, yeryüzünde yazılmış bir kağıt değil­dir deseler di, o zamanda inanmayacak olanlar derlerdi ki “bu sihirdir, bi­ze sihir yapılıyor” derlerdi diyor Allah (c.c.)

Yani meleği indirmiş olsaydık, onuda görseler di buna rağmen ona da inanmamış olsalardı o zaman onlara mühlet verilmez helak olurlardı diyor Allah (c.c.) ve devam ediyor.[10]

9- Eğer biz onu bir melek kılsaydık elbette o meleğide insan su­retinde yapardıkta düştükleri kuşkuya yine düşürürdük.[11]

10- Senden önceki peygamberlerle de alay edilmişti. Onlardan alay edenleri alay ettikleri kuşatıvermişti.

“Eğer biz onu bir melek kılmış olsaydık. O’nu da erkek bir insan su­retinde kılardık,” Allah (c.c.) tebliğini peygamber efendimiz (s.a.v.) le değilde, bir melekle yapmış olsaydı, yani Mekkede doğan büyüyen, an­nesi babası olan bir insan değilde, Kur’an-ı kerimi melek getirmiş olsay­dı, insanların görebilmesi için mutlaka insan suretinde kılacaktık diyor Allah (c.c). Yani melek, insan suretinde görününce olanlar yine inkâr edeceklerdi.

Onun için üzerimize düşen görev insanlara İslam’ı anlatmaktır. İman ettirmek değildir. İman bizim işimiz değildir. Hidayeti veren Allah’tır. Biz vesile olmaya çalışacağız. Yani Rabbimin kelamını insanlara ulaştır­maya çalışacağız. Ondan sonrası kişinin kendi gayreti Rabbimin hidayeti­dir. Bizim yapacağımız başka bir şey yoktur.

Müşrikler peygamber efendimiz (s.a.v.)’i alaya alıp, dalga geçiyorlar.[12]

11- Deki: “Yeryüzünde dolaşın sonra yalanlayanların sonunun nasıl olduğunu görün.”

Bu İstanbul şehrinde fazla dolaşmaya gerek yok. Sultanahmet mey­danını gezdiğimizde görüyoruz. Ta Mısır’dan İstanbul’a kadar o dikili taşı götürebilecek kadar güçlü bir devlet varmış. Onbinlerce kölenin kanına mal olmuş o taşın oraya getirilmesi.Yine buna benzer zulüm taşlan Ro-ma’da, İstanbul’da, Kudüs’te mevcuttur. Neticede ne olmuş. Adamlar git­mişler eserleri kalmış ve adlan tarih kitaplarında lanetle anılmışlar. Roma

ile ilgili film yapımlarında yüzbinlerce köle kullanıyor, Batılı film yönet­menleri. Yüzbinlerce kölenin canına, kanına malolmuş zulüm üzerine bir devlet kurmuşlar ve neticede de yok olup gitmişler. Allah (c.c.) “Yeryü­zünde dolaşın ve bakın. Allah’ın dinini yalanlayanların akıbeti ne olmuş” diyor ayeti kerimesinde. Mü’minler de kafirler de yok olmuş.

Yani herkes ölüyor. Öyle olunca, asıl ticaret ahiret hayatını garanti altına almaktır. O da iyi bir imana sahip olmakla mümkündür. Her halü­karda ölüm var. Ölüm var olunca da sonunda gelecek olan hayatı kazan­mak için gayret etmek gerekiyor. Sonra gelen hayatı kazanmak için gay­ret edenler bu dünyada da hayırla yadedilecekler. Hani Peygamber efen­dimiz (s.a.v.)’m ismi, anıldığında Salatü selam getiriyoruz. Hz. Ebu Be­kir, Ömer, Osman, Ali için hepsine “Radiyallahu anhüm” “Yani hepsin­den Allah Razı olsun” diyoruz. Yani onlar bu dünyada devlet kurmuşlar ve insanları adaletle yönetmişler ama onlar da gitmişler. Gitmişler ama geride çok güzel bir “ad” bırakarak bu dünyadan göçmüşler. Bizim de ge­ride rahmetle yad edilmemiz için iyi bir isim bırakmamız Allah’ın ayetle­rini yalanlayanlara karşı mücadele vermemiz ve Rabbimin huzuruna ak alınla pak yüzle çıkmaya gayret etmemiz gerekiyor.[13]

12- De’ki: “Göklerde ve yerdekiler kimindir?” “Allah’ın dır” de. O’ kendisine rahmeti yazmıştır. Varlığında şüphe olmayan kıya­met gününde sizi muhakkak toplayacaktır. Kendilerine karar veren­ler iman etmezler.

Yerde olanlardan maksat dağlar, dağların içindekiler, denizler, de­nizlerin içindekiler, ovalar, ovaların içindekiler, yerin yedi kat merkezindekiler, gökyüzündeki yıldızların tamamıdır. Bunlar kimin içindir. Bun­ların mülkiyeti Allah’a aittir. Biz bunların hiçbirini kendi elimizle yarat­madık. Biz yaratmadığımız gibi diğerleride bunları yaratmadı. Yaradılmışların en mükemmeli olan insan, bu tabiattakilerden bir zerre yaratmış değildir. İcad ettikleri vardır. O da Rabbimin tabiatta yarattıklarının birin­den bir gram alıp, diğerinden beş gram alıp, bir başkasından dört gram alıp bir araya getirmek suretiyle meydana getirmektedir. Yani yoktan bir şeyi yaratma insana mahsus değildir. O (yaratma) yalnız Allah (c.c.)’e ait­tir. Yerde ve göktekilerin tamamı Allah’a aittir.

Bir hadisi kudside Allah (c.c), “Rahmetim gazabımı geçti” buyuru­yor,[14] Bu ayeti kerimenin tefsirinde de Allah (c.c.) arşı yarattığında orada “Rahmetim gazabımı geçti” diye yazdı deni­liyor. Burada da buna işaret vardır. “Nefsine rahmeti yazdı” diyor. Kainat O’nun rahmeti içerisindedir. Onun için Allah’ı insanlara tanıtırken, çocuk­larımıza tanıtırken, etrafımıza tanıtırken, öncelikle gazabıyla tanıtmaya­cağız. Bir günlük veya bir saatlik hayatımızı düşünmüş olsak Allah’ın rahmetinin bizi tamamiyle kuşattığım, görüveriyoruz. Dilimizin hareket etmesi, gözümüzün görmesi O’nun rabmetindendir. Kalbimizin çalışması, kanımızın akması O’nun rahmetindendir. Yediklerimizin, tadı, kokusu, tazeliği O’nun rahmetindendir. Aldığımız hava O’nun rahmetindendir. Sevgilerimiz, muhabbetlerimizin hepsi O’nun rahmetindendir. O, bizler faydalansın diye vermiştir. Öyle ise Rabbimin rahmeti gazabından fazla­dır. Fakat gazabı da vardır. Dinime yan bakan, dinime karşı mücadele ve­ren insanlara karşı Rabbimin gazabı vardır. Ama Rabbimin rahmeti tabi olarak (bize olduğu gibi) önada vardır. Yani kendisini inkâr eden adamın dilini alıvermiyor, gözünü kör etmiyor, önada rahmeti o konularda devam ediyor. Ama gazabıyla onu kıyamet günün de cehenneme koyacaktır.

Allah’ın (c.c.) rahmeti gazabım geçiyor. Biz de Allah’a iman ettiği­mize göre bizim de rahmetimiz gazabımızdan ileri olmalıdır. İnsanlara karşı davranışlarımızda merhametle muamele etmeliyiz. Çocuklarımıza ve eşlerimize karşı davranışlarımızda merhametle muamele etmeliyiz.

“Merhamet” kelimesi Türkçede “acımak” şeklinde tercüme edildiği için, bazıları “merhametini istemiyorum” gibi bir ifade kullanıyor. Bu doğru değildir. “Merhamet dilencisi değilim” gibi sözlerin 25-30 yıllık mazisi vardır. Hani “körlere merhamet etmeyiniz, yardım ediniz” diyor­lar. Ne demektir bu? Biz babamıza merhamet ederiz, annemize de merha­met ederiz, eşimize de merhamet ederiz. Onlarda bize merhamet eder. Yani bu onlara acımak manasına değildir. Gerçi acımak da vardır. Ama sanki bu karşıdakini küçümsemek şeklinde anlaşılıyor. Bu yanlıştır. Pey­gamber efendimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor. “Allah (c.c.) rahmeti yüz par­ça etti, bir parçasını yeryüzüne indirdi. Bir kuşun yavrusunu koruması “bir rahmet”in dağılmasmdandır. Tavuğun yavrusunu korumak için asla­na baş kaldırması o “bir rahmet”in yer yüzüne dağılmasındandir. Allah (c.c.) geri kalan 99 ile kıyamette mü’minlere rahmet edecektir.”[15]

Yani bir tek rahmet yeryüzündeküerin birbirlerine karşı merhametli olmalarına yetip artıyor. Öyle ise bu hadise ile Rabbimizin rahmetinin genişliğine işaret ediyor. Bizde merhametli olmaya devam edeceğiz. Çok kızmış olsak bile merhametimiz, gazabımızdan fazla olmalıdır.

“Gelmesinde şüphe olmayan kıyamet gününde hepinizi Allah (c.c.) bir araya getirecektir.” Yani mü’min, kafir, kadın, erkek, adil, zalim, hep­sini bir araya getirecektir.[16]

13- Gecede ve gündüzde barınan her şey Allah’a aittir. O iş iteri­dir bilendir.

Yani geceleyin, gündüzleyin bu tabiat üzerinde gökyüzünde, yeryü­zünde, gökyüzünün sakinleride, yeryüzünün sakinleride Allah’a aittir. Yukarıda yeryüzüde, gökyüzüde Allah’a aittir dedi. Burada da gökyüzün­de ve yeryüzünde yerleşen insanlar, hayvanlar, çiçekler, böcekler bütün yaratıklar Allah’a aittir. Öyle ise hala ne diye Allah’ın mülkünde onun verdiği el, dil ve bel ile Allah’ı inkâr veya isyana gidiliyor?[17]

14- De ki: “gökleri ve yeri yaratan Allah’tan başka yönetici dost mu edineyim? O yedirendir kendisi yedirilmeyendir.” De ki: “İsla­ma girenlerin ilki olmakla emrolundum. Sakın müşriklerden olma.”

Yani yeri göğü yaratan O, yeryüzünde ve gökyüzünde yaşayanların sahibi O, geceyi gündüzü yaratan O, karanlığı ve aydınlığı yaratan O. Bunu bildikten sonra Allah’dan başka dostmu edineyim? Madem ki yeri göğü ve içindekileri yaratan O. Öyle ise hakiki dost Allah (c.c.)dır. Al­lah’ı dost bildikten sonra O’nuda dost edinenleri dost edinmek gerekir. Bunu Yunus Emre “Yaratılanı hoş gördük yaratandan Ötürü” diyerek ifa­de edivermiştir.

“O yedirendir, yedirilen değil” diyor. Yani dost edindiğim Allah (c.c.) yedirendir, yedirilen değildir. Kendisi kimseye muhtaç değildir. Yemeğe, içmeye, giymeye muhtaç değildir. Uyumayada muhtaç değildir. Öyle ise hakiki dost O’dur. Kişi dost olarak O’nu alacak olursa, O her an onu korur. Ama Allah’ı bırakır da insanlardan birini kendinize dost edine­cek olursanız, canınız ve malınız konusunda yalnız ona güvenebilir, baş­kasına güvenemeyiz derseniz, güvendiğiniz dürüst bile olsa her an sizi göremez, her an sizi kontrol edemez, her an sizden haber alamaz. Allah ise, yeri ve göğü O yarattığı için, herkesi O yedirdiği için dost edinilmeye

layık olan, herşeyimizle güvenebileceğimiz odur. Yediren fakat yemeyen Allah’ı bırakıpda, hep yiyen fakat yedirmeyen, ölümlü insanları dost ve yönetici edinmek deliliktir. Aslında Allah’a baş kaldıranları insanlar bes­liyorlar. Kafirler Allah’ın verdiği nimetleri toplayıp, Allah’ın yarattığına verirler ve kula kul olarak kendilerini alçaltırlar.

Allah (c.c.) Hz. Peygambere diyor ki; “De ki: ben ilk müslüman ol­makla emrolundum.” Aynı sözü bir başka ayette İbrahim (a.s.) söylemiş­ti. O “ilk müslüman benim” demişti.[18] Bu ümmet içerisinde de ilk müslüman Hz. Peygamber efeudimizdir. Çünkü kitap O’na gelmiş, Peygamber olarak o görevlendirilmiş, O’nun tebliği neticesinde Hz. Ali (r.a.), Hz. Hatice validemiz, Hz. Ebu Bekir, Hz. Zeyd iman etmişler. On­ların ardından günümüze kadar iman nimeti devam etmiştir.[19]

15- De ki: “Eğer Rabbime isyan edersem büyük günün azabın­dan korkarım.”

Bu söz Peygamberimize söylenmiştir. Bazıları bir ifade kullanır. Söyleyen belli değil. Ancak Rabiatü’l-Adeviyye söylemiştir diye bir riva­yet vardır. Güya demiş ki “Ya Rabbi eğer cehenneminden korktuğum için sana ibadet yapıyorsam at beni cehennemine” diyorlar. Tahmin etmiyo­rum, yani bir veliyye kadının böyle bir söz söylemesi, çünkü Kur’ana uy­gun değildir. “Efendim eğer cennetine girmek için ibadet ediyorsam koy­ma beni cennetine, bana seni gerek seni” demiş derler. Halbuki ayeti keri­mede “De ki: eğer rabbime isyan edersem o büyük günün azabından kor-karım”de. Bunu peygamber efendimiz söylüyor. Rabbim O’na söylemesi­ni emrediyor. Ve hergün namazın sonunda okuduğumuz duada da “dün­yada ve ahirette güzellik ver, bizi cehennemin azabından koru Ya Rabbi” diye dua ediyorsunuz. Bir başka ayeti kerimede “Yakıtı (Putperes) insan­lardan ve taşlardan meydana gelen o cehennemin ateşinden korkunuz” di­yor.[20] Onun için müslüman Allah (c.c.)’ün cennetini ümid ederek, cehenneminden de korkarak Rabbine ibadet edecektir. “Efendim rızası için ibadet ne olacak” derseniz zaten rızası budur. Rabbimin rızası cehennemden korkmakta (çünkü cehennemi yaratan o) cennetini istemek­tedir, (çünkü cenneti de yaratan o Zaten rızasına kavuştunuzmu bu ikisi gerçekleşiyor. Bu ayette Allah (c.c.) peygamberimize “Korkarım o ce­hennem azabından” de diye buyuruyor. Allah’ın Halili dostu İbrahim aleyhisselam “Beni naim cennetinin varislerinden kıl” diye dua ediyor.[21]

16- O gün kimden azab çevrilirse, muhakkak Allah ona merha­met etmiştir. İşte bu apaçık bir kurtuluştur.

Bu dünyada da başarılı olmak için gayret edeceğiz ama, bu dünyada başarılar ne kadar büyük olursa olsun bir sonu vardır. Mesela bir insan kuş tüyü yatakta yatsa, kuş sütü ile beslense sonu geliyor. Onun için biz şunu istiyoruz. “Ya Rabbi dünyamızıda, ahiretimizide güzel eyle”. Baı,ı zatlarda “Ya Rabbi sana layık olanı bize ver” diyerek dua ediyorlar.[22]

17- Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa, o azabı Allah’dan başka giderecek yoktur. Eğer sana bir hayır dokundurursa o her şe­ye gücü yetendir.

” Bir başka ayeti kerimede Rabbim “O hayrı men edecek kişide yok­tur” diyor.[23] Peygamber efendimiz bir duasında “Ya Rabbi senin verdiğine mani olacak yoktur” diye buyurmuştur.[24]

Bu ayeti kerime bize günlük yaşantımızda, İslamı yaymada büyük moral veriyor. Şöyle ki Allah bir zararı bizim aleyhimize olarak yazma-mışsa bütün insanlar bir araya gelseler zarar veremezler. Yani ben İslami tebliğimi yaparken şunu şunu yaparsam, şöyle şöyle işler başıma gelir di­yerek düşünüp İslami tebliğden geri durulmam alıdır. Veya ben bunu şöy­le şöyle yaparsam, felan adamın gönlünü alırsam şöyle netice alırım gibi batıl hesaplar da yapılmamalıdır. Dinime göre doğru olan en güzel şek­liyle yapılmaya çalışılır. Onun arkasından Allah’ın murad ettiği ne ise o olur. Zarar geliyorsa Rabbimdendir, kâr geliyorsa da Rabbimdendir diye­rek, serler geliyorsa imtihandır, hayırlar geliyorsa Rabbimin lütfi kere-mindendir deyip yola devam etmek gerekiyor.[25]

18- O kulları üzerinde kahirdir. O1 hükmedendir, herşeyden ha­berdar olandır.[26]

19- Deki: “Şahit olarak hangi şey daha büyüktür?” Deki : “Be­nimle sizin aranızda Allah şahittir, sizi ve kendisine ulaşan herkesi uyarmak için bana şu Kur’an vahy olundu. Allah’la beraber başka ilahların olduğuna sizmi şahitlik yapıyorsunuz?” “Ben şahitlik yap­mam de” “O ancak bir tek ilahtır. Ve ben sizin ortak koştuklarınız­dan uzağım de.”

Yani bütün kullar yardım etmek için uğraşırlar, Rabbim istemedikten sonra olmaz bu iş. Çünkü bütün kulların üzerinde güç ve otorite sahibi Allah (c.c.)’dur.

Yani Allah (c.c.)’ün varlığına ve birliğine en büyük şahid kimdir. Se­nin peygamberinin peygamberliğine en büyük şahid kimdir diye sorulur­sa, deki en büyük şahid Allah (c.c.)’dür.

Deki “Benimle sizin aranızda şahid Allah (c.c.)’dür.” ayetinin bir benzeri de Âl-i İmran suresindedir. Şöyle ki “Allah, melekler ve ilim sa­hibi insanlar şahiddir.. “[27] En büyük şahid Allah (c.c.)’dür. Ayet-i kerimenin lafzı ve manası, Kur’an-ı Kerimin Allah tara­fından olduğuna işaret ediyor. Kur’an-ı Kerimin ayetleri okunduğunda, Mekkeli müşrikler “Bunu Muhammed isimli arap anne-babadan doğma birisi söyleyemez” diye itirafta bulunuyorlardı. O sebebten Allah bunun (Kur’anın) kendi katından olduğuna kendisi şahiddir. Diğer yönden ya­rattıklarıyla buna şahiddir. Şöyle ki Hz. Ali “baktığım her şey de Allah’ın eserini görüyorum” diyor. Allah’ın gücünü ve kudretini görüyorum diyor, Kur’an-ı Kerim vahyolundu. Neden? “sizi onunla sakındırayım” diye. Yani Kur’an ayetleri ile başınıza nelerin geleceğini, bu dünyada iman etmez, amel etmezseniz neticede bu canınızın yanacağını, bir ateş çukuruna doğ­ru yuvarlandığınızı size duyurmak, bildirmek üzere (bu Kur’an) bana vahyolunuyor. Yalnızca sizi (ashabı) mı sakındırmak için? hayır, bu Kur’an-m ulaştığı tüm insanları sakındırmak için. Günümüzde bize kadar gelmiş, kıyamete kadar devam edecek. Bu Kur’an ayetleri kime ulaşmışsa onları dünyanın bela ve musibetlerinden ahiretin cehenneminden sakın­dırmak üzere Kur’an-ı Kerim ayetleri peygamber efendimiz (s.a.v.)’e vahyolunmuştur.

“Allah’tan başka ilahlar olduğuna şahidlik edermisiniz. De ki ben şahidlik yapamam” diyor ayet-i kerime. Öyle ya; bir kısım insanlar Al­lah’tan başka ilah vardır deseler, biz buna katılmayız. Niye katılmayız?Bakıyoruz ki: dünya kurulahdan beri güneş, aynı güneş, ay, aynı ay, her sene Ağustos ayının birinde aynı yerden doğar aynı yerden batar. Dünya kurulduğundan bu yana bu böyle devam ediyor. Bir saniye ileriye veya geriye gitmez. Eğer ilah bir kaç tane olmuş olsaydı, birisi mutlaka bunun ayarını bozardı.

Hz. Adem’den bu güne kadar gül ağacı gül verir. Eğer ilah birkaç ta­ne olmuş olsaydı, Gül ağacından birkerede Lâle biterdi. Bu olmamakta­dır. Her şey düzenli bir şekilde devam edip gidiyorsa bu tabiatta, yeryü­zünde ve gökyüzünde yaratıcının, yaşatıcımn ve yöneticinin tek olduğuna işaret eder. Ben sizin gibi başka ilahları kabul edemem buyruluyor.[28]

20- Kendilerine kitap verdiklerimiz, oğullarını tanıdıkları gibi onu tanırlar. Kendilerine zarar verenler ise iman etmezler.

Peygamber efendimiz (s.a.v.) ile O’nun getirdiği kitabı yahudi ve hristiyanlar kendi evlatlarım tanıdıkları gibi tanırlar. Bir kişi kendi evla­dını beş milyar kişinin içinde görse tanır. Ehl-i Kitaptan olan yahudi ve hristiyanlar da Allah’ın peygamberini, onun peygamber olduğunu tanırlar diyor Allah (c.c). Nasıl tanırlar? Çünkü okumakta oldukları kitapta O’nun vasfı bildirilmiş, adı bildirilmiştir. Oradan tanırlar. Bir peygambe­rin geleceği Tevrat ve İncil’de bildirilmiş ve sıfatlan orada zikredilmiştir.

Peygamber efendimiz (s.a.v.) genç yaşta iken amcası Ebu Talib’le beraber Şam’a doğru bir ticaret işi için gelirken, “Busra” denilen yerde ra­hip “Bahıra” isimli bir adamla karşılaşırlar. O rahip Bahîra peygamber efendimize dikkatlice baktıktan sonra, Amcası Ebu Talib’e “bu çocuğu geriye çevir. O’nu Busra’daki ve Şam’daki Yahudi bilginleri görmesinler. Görürlerse buna tuzaklar kurup öldürmeye teşebbüs ederler. Bunu geriye götür” demiştir. Ondan sonra peygamber efendimiz oradan geriye dön­müş gelmiş derler tarih kitapları. Yani O’nun şemailinden O’nu, kendi ço­cuklarını tandıkları gibi tanırlar.

“Kendilerine yazık eden kimseler iman etmezler.” Yani bu gün ateis­tim diyen, Allah’a, peygambere inanmam diyen imansızlar kendilerine zarar veren insanlardır diyor Allah (c.c). Aynanın karşısına geçer güzel­liğine bakar, ama o yüzü yaratan birinin olduğunu düşünmez. Gözünün rengine bakar hayranda olur ama o gözünün rengini kendisi veremez. Kendi gözünün rengini kendisi verebilse, hanımının ve çocuğunun gözünüde kendi rengine boyamak ister. Para verip lens takar ama oda o kadar olur. Allah’ın yarattığı gibi olmaz. Bunları d üşü nü verseler aslında iman ediverecekler, ama bunların asıl meslekleri fazla düşünmemekdir.[29]

21- Allah’a yalan iftirada bulunan yahut onun ayetlerini yalanla­yandan daha zalim kim vardır? Muhakkak zalimler kurtuluşa ere­mezler.

Bu insanlara “siz zalimsiniz” desek, “benim kime ne zararım olmuş ki, bu güne kadar kimseye bir tokat vurmadım, kimsenin malını almadım ben” der. Keşke birilerinin malını alsaydm veya bir adamın kulağını çe­kip tokat vursaydın. Bunlar affı mümkün olan şeylerdir. Ama affı müm­kün olmayan şey yaratanı inkârdır. Allah’a karşı başka ilahlar edinmek, Allah’a iftira etmektir. Allah’a iftira eden kişide en zalim insandır. Al­lah’ın ayetlerini yalanlayan kişide en zalim insandır. Allah’ın ayetlerinden maksat Kur’an ayetleri olduğu gibi, tabiat ayetleride buna girmektedir. Onlarında (tabiatın) yaratıcısının olmadığını, aslının bir maddeden mey­dana geldiğini, o maddenin zaman içerisinde çeşitli şekillere dönüştüğü­nü söylemek de (Allah’a bir iftiradır). Bu şekilde düşünen insanlar zaman içinde bundan dönerek bu inançsızlığın da temellerini ortaya konuver­mişlerdir.

Bu surede dört yerde (21, 93, 144, 157 nci ayetlerde) Allah’a iftira edenlerden daha zalim birinin olmadığını ifade eder.

“Zalimler felaha ulaşamazlar, kurtuluşa eremezler” diyor. Bu dünya­da erer gibi olurlar ama ahirette kesinlikle eremezler. Ama bu dünyada da en fazla intihar edenler Allah’ı inkâr eden insanlardır. Hatta bir ara intihar etmeyi çok yüce bir tavır olarak kabul ettirmeye çalışmışlar. Yani intihar eden insan en iyi insandır diyerek bir mantık ortaya atıvermişler bu ataistler grubu.[30]

22- Birgün hepsini biraraya toplarız, sonra müşriklere: “iddia etmekte olduğunuz ortaklarınız nerede?” deriz.

Dünyada iken Allah’a şirk koşmuştunuz. Onlar nerede? Ateistler, türkçe ifadesiyle “Gavurlar” derlerki “efendim: biz inanmıyorduk, başka­ları gibi şirkte koşmuyorduk” derler. Aslında onlarda tapmıyorlar. Onla­rında kendilerine göre yöneldikleri bir yer var. Biz peygamber (s.a.v.)’i peygamber olarak kabul ediyoruz. O inançsız kesimde kendilerine göre Yunandaki Epikür’den itibaren o silsileyi devam eden peygamberleri var­dır. Onlarda mutlak surette bu tabiatı yorumlamak mecburiyetindeler. Ta­biatın nerden meydana geldiğini nasıl oluştuğunu kendilerine göre akılla­rını kandırmak için bir yorum getirmişler. İşte onların da dinleri o dur. Onlarında ilahı Epikür veya Demoklites denilen heriflerdir! O tür insanlar onların ilahı Allah (c.c.) de diyecekki “Nerde sizin tapındığınız ilahlar?”[31]

23- Sonra onların fitnesi “Rabbimiz Allah’a yemin olsun ki biz müşrik değildik” demeleri olacaktır.[32]

24- Bak! kendilerine nasıl yaîan söylüyorlar? Uydurdukları şey­ler onlardan ayrıldı.

Allah (c.c.) bir çok ayeti kerimede müşrik insanların bu durumunu dikkatimize arzediyor. Amel defterleri verildiğinde bu defter benim değil yanlışlıkla verilmiş bana gibicesine kendi defterine sahip çıkmayacaktır. Burada da “biz müşrik değildik” diyecekler. Ama Allah (c.c.) “eller bize konuşur” buyurur.[33]

Dili ile müşrik olmadığını söyler, iyi insan olduğunu söyler ama eli ne yaptığını, ayakları ne yollarda çalıştığım ora­da konuşuverecektir, yalan söylemeleri kendilerine zarar veriyor.

Bak “kendilerine nasıl yalan söylüyorlar ve o iftira ettikleri şeylerle onlar ne kadar da sapıtmışlar.[34]

25- Onlardan bir kısmı seni dinlerler. Anlamamaları için, onla­rın kalpleri üzerine bir perde kulaklarının içinede ağırlık kıldık. Bü­tün ayetleri görseler bile, onlara iman etmezler. Hatta senin yanına geldikleri zaman seninle çekişirler, bu kafirler: “Bu evvelkilerin ma­sallarından başka birşey değildir” derler. )

Burada şu soru akla gelebilir. Bakara suresinin baş kısmında “Allah onların kalblerini mühürlemiştir. Kulaklarını mühürlemiştir. Gözleri üze­rinde perdeler vardır” diyor Allah (c.c.) Allah kişinin kalbini mühürle-misse kulun ne günahı var. Burada da Allah onların kalplerini mühürlemisse, kulaklarını sağır etmişse bu kulların ne günahı var, diye bir soru kişinin aklına gelebilir.

Allah (c.c.) bir çok ayeti kerimede “yaptıkları günah sebebiyle” di­yor. “Yaptıkları kötülükler nedeniyle kalplerine küf bağladı” diyor Allah(c.c.)[35]

Kalpler yaratıldığında tertemizdir. Ama bir günah işleyince günah onun kalbine, bir hadisi şerifte de ifade edildiği gibi bir nokta halinde ko­nar. İkinci günah, üçüncü günah ilk günahın yanlarına konarak bir gün kalp her tarafı günahla kapanmış bir hâl alıyor. Bunlarında kalplerinin perdelenmesi bu şekildedir Allah perdeyi onların kalplerine çekmiyor. Onlar kendi yaptıkları kötülükler nedeniyle, Allah’ın ayetlerine karşı ken­di kalplerine perde çekmiş oluyorlar. Peki niye Allah kendisine nisbet ediyor “biz ona perde çektik” diyor. Hayrı yaratan O, şerri yaratan da O. Yani bir insan perdeyi çektiğinde içeri ışık geçmiyor. Işığın perdeden içe­ri geçmemesi kanunu Allah’a aittir. Bu kanunu koyan O’dur. Işık perde­den ileriye fazla geçemez. Göz perdeden öbür tarafını göremez. Bu Rabbimin koyduğu kanundur. İşte kişi perdeyi çekmekle Allah’ın tabiata koy­muş olduğu kanunu yerine getirmiş oluyor.

Kişi günahkar olmakla Rabbimin ayetlerini anlamaz hale geliveri­yor. Mesela kendi hayatınızdan bunu çok iyi anlarsınız. Hepimiz Mü’min insanız, yalnız günahımız var. İlk başlangıçta Kur’an ayetlerini anlamak için uğraştığınızda biraz ağır geliyordu. Zevk almaz halde idik. Neden? O anlarda başka şeylerden zevk alıyorduk. Ama ısrarla üzerine gidince ara­mızdaki perdeyi mümkün mertebe kaldırıyoruz. Başka şeylerden zevk al­ma yerine Allah’ın kelamından zevk almaya yöneliyoruz. Bu sefer ger­çekten burdan zevk almaya başlayıncaya bunu takibe devam ediyoruz. Yani bu bizim istememiz, Rabbimizin vermesiyle oluyor. “İmansızlar bü­tün ayetleri görseler de iman etmezler” diyor Allah (c.c.) Onun için Rab­bimin bir hidayeti, Rabbimin bir nimetidir. Bize verildiğinden dolayı çok şükredelim. Diğer insanlara da verilmesi için Rabbimize dua edelim.

“Kafirler derlerki: bu geçmişlerin bir uydurmasından ibarettir.” Yani bu Kur’an ayetleri, geçmişin tarihinden ibarettir derler. Günümüzde de bazı imansızlar aynı şeyi söylediler. Bir süre önceölen birisi daha önce “Kur’an’da Uydurma Hikayeler” başlığını taşıyan bir yazı yazmıştı. Bu söz yeni değildir. Yalnız ona da ait değildir. Ta Mekke döneminde Pey­gamber efendimize (s.a.v.) de aynı şey söylenmiştir, “Bunlar geçmişin uydurma hikayeleridir” demişler. O günden bu güne çeşitli insanlar, çe­şitli vesilelerle bunu söylerler. Onlara çeşitli ayetleri delil olarak getirse­niz iman nasib olmayınca iman etmezler.

İmansızlarla bir yerde münakaşa etsek ve netice de bu adam iman et­mezse (üzülmemeliyiz.) Olmazsa olmaz. Burada ne bizim kalitemiz dü­şer, nede onun kalitesi artar. İman çok farklı bir olaydır. Peygamber efen­dimizi gördüğü halde Ebu Cehil iman etmemiş. Musa (a.s.)’ı gördüğü hal­de Firavun iman etmemiş. Burada Ebu Cehil iman etmedi diye peygam­ber efendimizin kalitesi düşer mi? Düşmez. Bu tür münakaşalarda Şeyh Sadî Şirazi şöyle diyor. “Eğer bir taş bir altın kaseyi kırarsa veya bir billur kaseyi kırarsa ne taşın değeri artar, ne de altın kasesinin değeri ek­silir. Davul ile ney aynı anda çalmaya başlarsa, davul neyi bastırır” diyor. Onun için bir alim bir cahilin yanında gürültüye boğulursa üzülmesin,di­ye (Şeyh Sadi) bunları söylüyor. Bunu şunun için söylüyorum. Her türlü ayetleri, delilleri getirdiğimiz halde iman etmeyen insan olacaktır. Efen­dimiz döneminde olduğu gibi günümüzde de olmaya devam edecektir.[36]

26- Onlar insanları Kur’andan men ederler, kendileride ondan uzaklaşırlar. Onlar ancak kendilerini helak ederlerde farkına vara­mazlar.

“O imansızlar insanları İslamdan uzaklaştırırlar. Kendileri de uzakla­şırlar. Farkında olmadan kendilerine zarar veriyorlar.”

Ayet sanki günümüzü tarif ediyor. Onlar İslamdan insanları yasak-, larlar, nehyederler. Kendileride uzaklaşırlar. Niye kendileri uzaklaşınca insanlara da yasaklarlar? Bir kısım insanlar İslama sarılacak olursa, ken­dileri açıkta kalacaklar. Herkes uzak olursa kimse kimseye bir şey demez. Onun için kendileri (%1’lik bile yoklar bu memlekette) dinden uzaklaş-.tıkları gibi uzak görülmemek için bütün insanları kendi taraflarına getir­mek istiyorlar. İstekle kalmayıp üstelik yasaklıyorlar. Yasaklar da müslü-manlara yönelik. Bakınız imansızları yasaklayan bir tek kanun yoktur. T.C. Ceza ve Medeni yasasında imansızlarla ilgili tek bir yasa yoktur. Ama müslümanlarla ilgili birçok kanunlar vardır. Halbuki memleketin de % 98’i müslürnan diyoruz. Bu ayeti kerime de anlatıldığı gibi hareket edi­yor bu adamlar.

“Onlar ancak kendilerini helak ederler.” Ama helak olduklarının da farkında değiller. Bu dünyada zarara uğrayabilirler. Bu dünyada zarara uğramadan gidecek olurlarsa, ahirette kesinlikle kendilerine zaten zarar verecekler.[37]

27- Onlar ateş üzerinde durdurulduklarında; “Keşke dünyaya geri çevrilsek, Rabbimizin ayetlerini yalanlamasaydik ve mü’minlerden olsaydık” dediklerini bir görsen!..

Yani bu dünyada dinimi yalanlayan, insanları bu dinden alıkoyanla­rın ateşe atıldıklarında feryadı böyle olacak. “Keşke dünyaya döndürülsek, bu ayetlere sımsıkı sarılsak müslüman olsak ve Allah’ın ayetlerini yalanlamasak” diye feryad edecekler diyor Allah (c.c).[38]

28- Hayır daha önce gizledikleri kendilerine göründü. Eğer dün­yaya geri gönderilseler yasaklandıkları şeye yine dönerlerdi. Muhak­kak onlar yalancıdırlar.

“Daha önce gizlemiş oldukları şey onlara apaçık olarak ortaya çıkı­verecek. Onlar dünyaya geri çevrilseler bile, o yasaklandıkları şeye tekrar dönerler. Onlar yalan söylüyorlar.

Cehennemden bu dünyaya indirilseler, haydin bakalım bir olan Al­lah’ın kitabına sımsıkı sarılın dense kendilerine ilk anda sarılırlar. Bir kaç gün böyle devam ederler. Ondan sonra yavaş yavaş bırakmaya, unutmaya başlarlar ve neticede imansız hayatlarına dönerler.[39]

29- Dediler ki: “Şu dünya hayatımızdan başka hayat yoktur. Biz diriltilecek değiliz” İmansızların, ateistlerin üzerinde durdukları konu Ahireti inkâr ko­nusudur. Çünkü insanı özellikle imansızları rahatsız eden o. Çünkü ölme­dik insan yok. En iyi doktor dahi ölüyor. Yani bütün mikropları bilen, hastalığın nereden geleceğini çok iyi bilen doktorlar dahi ölüyor. Hatta dünya istatistiklerinde en geç yaşta ölenler 1. derecede doktorlar denili­yor. Yani onlarında eceli geliyor. İster istemez kabire doğru gidiliyor. Adam yaptıklarını gözünün önüne getiriyor korkunç. Öyle ise çıkış yolu­nu inkârda buluyor. Ve “bizim hayatımız işte bu dünya hayatıdır. Yarın öbür dünyada tekrar dirilmeyeceğiz” diyerek biraz rahatlama tarafına gi­diyor. Bazı insanlar üzerinde bunu deneyebilirsiniz. Adama biraz ahiret-ten, yaptığı işlerin yarın kendisine yılan olup tüm vücudunu çepeçevre kuşatacağını anlativerin. Ateş olup karnının içinde yanacağını söyîeyive-rin. Veyahutta cehennemin içerisinde ateşte kendisinin yanacağını söyle­yecek olursanız adam “yahu bırakalım o konuları girmeyelim böyle ko­nulara” deyiveriyor. Adam rahatsız oluyor. Niye? Karnını faizle, rüşvetle, haram lokmayla, ömrünü dinime düşmanca muamelelerle geçirmiş bir adam, belki dediğine inanmaz ama bir de “Ya doğruysa” der rahatsız olur. Onun için “Yahu geçelim, bu kadar derine dalmayalım” diyerek sizi geçiştirmeye çalışır.[40]

30- Keşke sen onları Rablerinin huzurunda durduruldukları za­man görseydin. “Bu diriliş doğru değilmiymiş? dedi.” Onlar “Evet Rabbimize yemin olsun doğruymuş” dediler. Allah: “İnkarcı olma­nız sebebi ile azabı tadın” buyurdu.

Yani kafirlikleri nedeniyle cehenneme doğru gönderileceklerini Al­lah (c.c.) haber vermiş oluyor.

Allah ahirette peygamberiyle beraber haşrolan kullarından eylesin, bu dünyada bizi cehenneme doğru götürmek isteyenlerin şerlerinden emin eylesin.[41]

31- Allah’ın huzuruna çıkmayı yalanlayanlar zarar ettiler. Hatta o saat ansızın onlara geldiğinde günahlarını sırtlarına yüklenmiş ola­rak,” Dünyada yapamadığımızdan dolayı yazık bize” dediler. Dikkat edin ne kötü şeyler yükleniyorlar.

“Kıyamet onlara ansızın geliverdiğinde” mealindeki ayetteki kıya­metten maksat, genel kıyamettir. Yani topyekün insanların, hayvanların, yeryüzünün, gökyüzünün, yıldızların, bütün kainatın yok olduğu saattir. Buna genel kıyamet denir. Birde kişinin kendi saati, yani ölüm saati var­dır. Her kişinin kendine has bir kıyameti vardır. Birde genel olarak kaina­tın kıyameti var. Kişinin kendi kıyameti ansızın geliverdiğinde, o iman­sızlar “derler ki: Orada yaptığımız eksikliklere vah.” Yani hasret çekerler. Niye şunları şunları da yapıvermedik. Niye Allah’a iman etmedik, niye doğru ameller işlemedik diye, hasret çekerler, eyvah derler ama son piş­manlık fayda vermez.

“Onlar günahlarını sırtlarında taşırlar. İyi bilin ki onlar ne kötü yük taşıyorlar” diyor Allah (c.c). Yunus Emre bu ayeti kerimeyi şiir halinde ifade etmiş. “Herkes ateşini bu dünyadan götürür” anlamında bir şiiri var. Yani ahirette cehennem denilen vadi kupkuru bir yerdir. İnsanlar yaptık­larıyla bu dünyadan kendi ateşlerini kendileri beraberlerinde götürürler diyor. Allah (c.c.)’de ona işareten (belki) “Onlar günahlarını sırtlarında taşırlar. Ne kötü bir yük O” diyor Allah (c.c). Daha önce geçen bir ayeti kerimede “Yetim mallarını yiyenler karınlarına ateş yemiş olurlar” diyor Allah (c.c).[42] Yani kıyametteki ateşlerini kendilerini bu dünya­da yetim malı yemek suretiyle götürüp gitmiş oluyorlar.[43]

32- Dünya hayatı oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Ahi-ret yurdu ise sakınanlar için daha hayırlıdır. Akıl etmiyormusunuz..?

Bir kısım insanlar bu ayeti kerimeye bakarak tamamen dünyadan el etek çekmeyi tavsiye etmişler. Bizim bu konuda önderimiz Peygamberi­miz (s.a.v.)dir O’nun dünyaya bakışı bizim için önemlidir. O’ndan sonra gelen değerli insanlar olmuştur. Fakat yaptıkları işler kendilerini ilgilen­dirir. Hani İran’da değerli bir tasavvuf şairi yetişmiş. Adam hem muta­savvıf nemde şairmiş. Ama ömür boyu ayağına ayakkabı giymemiş. Ben canlı bir hayvanın derisine basarnam diyerek (giymemiş.) Şimdi bu o şahsın kendi yaşantısıdır. Müslümanları (onun yaşantısı) bağlamaz. İsla-

mi bir devlet de bu tür davranışlar sergileyen bir kişi cezalandırılmaz. Ancak bu fikrini insanlara yaymağa kalkarsa cezalandırılır. Peygamber efendimiz ayakkabı giymiştir, mest giymiştir. Mest deriden yapılır. Bizim önderimiz Peygamber efendimizdir. Öyleyse bizde giyeriz, kullanırız. Efendimiz evlenmiştir, evliliği teşvik etmiştir. Efendimiz yemiş, içmiş, ve “dünyadan bana güzel koku, kadın sevdirildi ve birde gözümün nuru namaz” demiştir.[44] Güzel kokuyu sevdiğinden dola­yıdır ki, İslam tarihi boyunca güzel kokunun kaynağı, üreticisi, dağıtıcısı, satıcısı genelde müslümanlar olmuştur. Parfüm sanayiine batının girişi yenidir. 60 senelik bir tarihi vardır. Ama 1400 senelik zaman içerisinde “misk” “esans” alım satımı, üretimi, müslüman tacirler elinde gelişmiştir.

Dünya bir oyundur. Ama bu oyuncağı yaratan Allah (c.c.)’dür. Öy­leyse kötü değildir. Burada kötüleme anlamında kullanılmamıştır. Bu oyuncağı iyi oynamanız gerekiyor. Oyuncağında kendine özgü bir kuralı vardır. Bazı kaliteli oyuncaklarla birlikte tarifesinin de verildiği gibi. Dünyada bir oyuncaktır. Bu oyuncağı nasıl oynayacağımız konusunda Allah (c.c.) de tarife göndermiştir. Kur’an-ı Kerimin de bildirmiştir. Onun suyundan, havasından, madenlerinden, ziraatından, insanlarından, hay­vanlarından, güneşinden, yıldızlarından nasıl faydalanacağımız, onlara baktığımızda neler söyleyeceğimiz, onlara karşı nasıl davranacağımız ko­nusunu Allah (c.c.) ayeti kerimesiyle bildirivermiştir. Bu ayette biz şu şe­kilde uyarılmaktayız. Hani çocukların oyuna dalipta işini bırakıvermeleri varya, işte bundan sakındırılıyoruz. Dünya bir oyuncaktır. Oyuncağa da­larsanız ahireti unutuverirsiniz. Bu noktaya dikkatimizi çekiveriyor. O’nun için Allah (c.c.) ayetin sonunda “ahiret evi Allah’tan sakınanlar için daha hayırlıdır” diyor. Müttakiler için ahiret yurdu daha hayırlıdır di­yor Allah (c.c).

Peki “daha hayırlıdır” demek ne ifade eder? Dünyanmda kendine göre hayrı vardır. Mesela şu saaat bu saatten kalitelidir diyoruz. Ne demek bu? Şu kalitelidir. Ama bu şundan daha kalitelidir. Allah (c.c.) de “Al­lah’tan sakınanlar için ahiret yurdu daha hayırlıdır” diyor. “Daha hayırlı­dır” demek, bu dünyanmda hayrını taleb etmemize işaret etmektedir. Bu dünyayı ahirete bir “ekenek” haline getirmemiz gerekiyor. “Dünya ahire-tin bahçesidir, ekeneğidir.” Ne ekersek onu biçeceğiz. Ayeti kerimede “İyi kişiler iyi yerlere layıktırlar” diyor Allah (c.c.) Bu dünyada iken evi­ni, kendini, hanımını, çocuklarını, dostlarını iyi eden kişi ahirette de iyi ve güzel şeylerle karşı karşıya gelecektir. Yani bu dünyada ektiğini biçe­cektir kişi. “Halâ akıl etmez misiniz, anlamaz mısınız?” diyor Allah (c.c).

Bu oyuncağı, bizden önce Hz. Adem (a.s.), Hz. Havva validemizle oynadı. Kendileri gittiler ama dünya devam etti. O günden bu güne kadar trilyonlarca insan bu oyuncakla oynadı hepsinin ömrü bitti ama dünya devam ediyor. Bir gün bununda sonu gelecektir. Çünkü “er-Rahman” su­resinde Rabbim “Her şey fanî Allah (c.c.) bakîdir” diyor. Öyle ise geçici oyuncağa bağlanmayalım. Ama bu oyuncakla oynamayalım anlamına da gelmez. Madem ki Allah (c.c.) bunu oyuncak olarak yaratmıştır. Bu oyuncağı oynamanın kuralını müslüman koysun. Müslüman bütün dünya insanına desinki, “bu dünyadan şöyle yararlanılacaktır, bu dünya ile böy­le gönül eğlendirilecektir, bu dünyadın şöyle istifade edilecektir ve şun­lardan kaçınılacaktır.”[45]

33- Biz biliyoruz ki onların söyledikleri seni üzüyor. Onlar seni yalanlamıyorlar, ancak o zalimler Allah’ın ayetlerini inkâr ediyorlar.

Peygamber efendimiz (s.a.v.) bu ayetleri insanlara arz edince karşı taraf tabii ki inanmıyor inkâr ediyorlar. Peygamber efendimiz buna üzü­lüyor.

Ebu Cehil Peygamber efendimize “seni yalanlamıyoruz, sen 40 sene aramızda doğru, dürüst, emin bir.insan olarak yaşadın. Hiç yalanını gör­medik. Sana yalan söylüyorsun diyemeyiz. Ama söylediklerine inanma­yız” diyor. Günümüzde müslümanlar arasından bir kısım insanlar var. Hocam kışlada, dairede, dükkanda veya esnaf arasında bir tane imansız: adam var. Allah’a çok şükür birbirimizle iyi anlaşıyoruz, seviyor beni di­yor. Yani sen iyi insansın diyor ve bana da güveniyor diyor. Ancak dini­me inanmıyor diyor. Ben müslüman kardeşimin ifade tarzına baktığımda o bu durumdan memnun. Yani dinime küfreden bu adamın kendisini öv­mesinden memnun. Peygamber efendimiz (s.a.v.) kendisinin yalanlanıl-madiğim biliyor. Ebu Cehil yüzüne karşı “sana yalan söylüyorsun demi­yoruz, ama sana da ve senin getirdiklerine de inanmıyoruz” diyor. Pey­gamber efendimizde buna üzülüyor. Hatta Kehf suresinde “bu söze yani Kur’an ayetlerine inanmamaları sebebiyle neredeyse kendim helak ede­ceksin” diyor Allah (c.c). Biz de bizim yalanlanmamızdan değil Allah’ın ayetlerinin yalanlanmasından dolayı üzülmeliyiz. Adamlar bizim hakkı­mızda kötü söyleseler bile dinim hakkında kötü söylememeliler. Ama di­nim hakkında kötü söyleyen, şahsım hakkında iyi söyleyen adamı farkına varmadan sevme durumuna geçiyoruz. Bu yanlıştır. Çünkü biz geçici, yok olucu, toprağa dönücüyüz. Ama dinim kıyamete kadar devam ede­cek. Şahsıma bir adam sövebilir ama dinime sövmemelidir. Kitabıma sovmemelidir.[46]

34- Senden önce de Peygamberler yalanlandılarda, yalanlanma­larına ve eziyet edilmelerine sabrettilerde, yardımımız onlara geldi. Allah’ın kelimelerini değiştirecek yoktur. Peygamberlerin haberin­den sanada geldi.

Daha önce de peygamberler gelmişti. O peygamberlerin ümmetlerin­den bir kısım insanlarda o peygamberleri yalanlamışlardı. O peygamber­ler sabrettiler. O yalanlanmalarına sabrettiler. Eziyete uğradılar. Çeşitli işkencelere tabii tutuldular. Bazılarını yerinden, yurdundan ettiler, sürgü­ne gönderdiler. Bazısını ateşe attılar. Bazısını hapse attılar. Bazısının ba­şına testereyi vurmak suretiyle şehit ettiler. Kıl tarakların üzerine yatır­mak suretiyle etlerini paramparça ettiler.

Hatta bizim yardımımız onlara gelinceye kadar eziyete uğradılar. Yardımımız geldi ve Allah (c.c.)’de onları üstün kıldı. Mesela Nuh (a.s.) kıssasını Hûd suresinde Allah (c.c.) haber veriyor. Kavmi onunla alay ediyor, dalga geçiyor ama neticede Nuh (a.s.) devleti devam ediyor, öbür taraf çoluk çocuğuyla yok olup gidiyor.

Musa (a.s.) yerinden yurdundan ediliyor, çölde yaşama mecburiye­tinde kalıyor ama neticede firavun gibi o günün dünyasının en güçlü kra­lı, ordusu, danışmanları, ilim adamları, profesörleriyle beraber yok olup gidiyor.

ibrahim (a.s.) ateşe atılıyor ama ateşe atanların sonu geliyor, İbra­him’in (a.s.) zürriyeti ve dini günümüze kadar devam edip gelmiş kıya­mete kadar da devam edecektir. Allah (c.c.) yardımını onlara verdiğini bildiriyor. Ama ne zaman? Onlar ezalara ve belalara sabrediyor, sabırları patlama noktasına geliyor, (ondan sonra Allah onlara yardımını gönderi­yor.)

Hatta bir ayeti kerimede Allah (c.c.) “Sizden öncekilerin başına ge­lenler sizinde başınıza gelmeden cennete girivereceğinizimi zannediyor­sunuz. Onların başına öyle bela ve musibetler geldiki sarsıldılar. O hale geldiler ki, bağırmaya başladılar. Yarabbi yardımın ne zaman dediler de, yardımımız onlara erişti” buyuruyor.[47]

Allah (c.c.) de müslümanlara çeşitli dönemlerde yardımını gönder­miş ama iyi ile kötü, mü’min ile münafık ayırd edilsin için bazen bu bela ve musibetH günleri uzatmıştır. Altının posasını içindeki altını ayırd ede­bilmek, saf altın elde edebilmek için ateşe atıyorlar, eritiyorlar, orada al-tm ayrı bakır veya gümüş veyahutta kurşun ayn yere ayrılıveriyorlar. Ateşte kaynamadan bunlar birbirinden ayrılmıyorlar. Onun için halis, gerçek müslümanlar ile münafıklarında ayrılması için bazen bela ve mu­sibetler onların ateşi oluyor, ki hakikisi ile sahtesi birbirinden ayrılsın.

“Allah’ın kelimelerini değiştirmek yok.” Değiştirici bir kişi, makam, mevki, kuruluşta yoktur. Allah’ın vaad ettiği surette galib gelecektir. Bunuda engelleyecek hiçbir güç,, hiçbir otorite yoktur. Bu konu ile ilgili geç­mişten örnekler var. “Mutlaka sana o peygamberlerin haberleri geldi.” Bir tarafta kocaman devlet karşısında iki tane peygamber. Musa (a.s.) ile kardeşi Harun (a.s.). Ve onlara iman eden bir avuç müslümarî. Bunlar o günün zalim devletlerinin yerine İslâm devletini kuru veriyorlar.

Peygamber efendimize bu tür teselliler gelmesine rağmen, yani bun­lar seni yalanlamıyorlar, bunlar Allah’ın ayetlerini yalanlıyorlar, bunlar seni düşman olarak değil, Allah’ı düşman kabul ediyorlar buyuruyor Al­lah (c.c). Buna rağmen peygamber efendimiz (s.a.v.) o.insanların da müslüman olması için çok gayret sarfediyor. Çeşitli planlar kuruyor. Rabbim onu haber veriyor.[48]

35- Eğer onların yüz çevirmesi sana büyük geldi ise, yerde bir delik açmaya göğe bir merdiven kurmaya ve onlara bir ayet getirme­ye gücün yetiyorsa haydi yap. Eğer Allah dilemiş olsaydı onların hepsini hidayet üzerinde toplardı. O halde sakın cahillerden olma.

Peygamber efendimiz, bunlara bir ayet, bir mucize getiriversem bun­ların hepsi müslüman oluverse diyor. Ben bu ayeti kerimeyi okurken Sultanahmed camiisi’ni de görüyorum. Yani İstanbul’un bütün imansızlarını toplasak Sultanahmed meydanına. Gerçi dolduramazlar. Desek ki bu ca­miyi şöyle istediğiniz kadar kaldıracağım. Mesela 500 metre yukarıya kaldıracağım, sonra dagerisin geriye koyacağım. Peki kaldırırsam iman edermisiniz? Hepsi derler ki iman ederiz. İstisnasız hepsi bunu söylerler.

Çünkü kaldıramayacağınız kanaatindedirler. Peygamber efendimizde in­sanların iman etmesini sağlayacak bu türden bir, mucize arıyor. Rabbim “onların imandan yüz çevirmeleri sana ağır geliyorsa, eğer seninde gücün yetiyorsa (Rabbimin yardımı olmadan) yerin tabanına doğru tünel kaz, oradan bir mucize getir” diyor. (Ama) iman ettiremezsin” eğer Allah diîe-seydi onların hepsini iman üzere toplardı.”

Adamlar (imansızlar) bizden şunu istiyorlar. Sultanahmet Camiini 500 metre yukarıya kaldır, Allah’a da, kitaba da iman edelim. Peygamber (s.a.v.) den bu tür mucizeler istemişler, Peygamber efendimizde mucize göstermiş. Kur’an-ı Kerimde Peygamberimizin el işareti ile Ay’ı ikiye böldüğüne dair ayet vardır.[49] Ayrıca hadis-i şerifler bize bu ha­beri doğrudan vermekteler. Bir diğeri parmaklarından suyun akması, Peygamber efendimizin mucizelerinden biridir. Bazen eşyanın konuşması taşların konuşması, ağacın konuşması Peygamber efendimizin mucizelerindendir. Bunu gördüğü halde adam, bize sihir yapıyor demişler. Şimdi Sultanahmet Camiinin 500 metre yukarı kalkması mı önemli, havada dur­durması mı önemli yoksa bu dünyanın durması mı. Ki bu dünya Sultanahmet camiinden milyonlarca büyük olmasına karşı Rabbim onu top gi­bi havada durduruveriyor. Bunuda okuryazar olmaları hasebiyle biliyor­lar. Dünya havada muallakda, kendisine has bir yörüngede hiç şaşmadan yürüyor diyorlar. Gökyüzüne baktıklarında görmüş oldukları güneş, dün­yanın milyonlarca defa büyüğüdür. Rabbim onu yukarıya kaldınvermiş. Günde 12 saatta biz ona bakıp duruyoruz. Onun kaldırılışına inanmayan bu adam, Sultanahmet camiiinin kaldırılışına mı inanacak. Bir bahane bu­lacaklar. Bunu kim bulacak? profesörleri. Ona da mutlak surette bir (çı­kar) yol buluvereceklerdir. Efendim gözünüz o anda şöyle ohiverdiydi, böyle oluverdiydi, atmosferden bir ışık geliverdiydi, gözünüz kaydiydı, gözünüzün önüne bir resim gelivermişti siz onu (Sultanahmet-i) aslında kalkmadığı halde lazer ışınlarıyla kalkmış gördünüz gibi bir yorum getiri-verirler. Adamların işi bu. İmana giden yolu kapatmak. Zaten rutbeside yalnız onun için verilmiştir.

Biz insanların Islama girmesi için bütün malımızı, canımızı harcarız. Harcamamız gerekirde. Allah yolunda mallarınızla, canlarınızla cihad edin demek, bu insanların imana gelmeleri, İslama girmeleri için canları­nı cehennemden korumaları için bizim canımızı feda etmemiz, malımızı feda etmemiz anlamına gelmektedir. Biz buna hazırız ama bunu yaparken Rabbimin koyduğu kurallar içerisinde, Peygamber efendimizin sünneti seniyesine uygun olarak yaparsak görevimizi yerine getirmiş oluruz. Yoksa kendimize göre bir tebliğ metodu geliştirerek başarıya ulaşmamız (mümkün) değildir. O zaman getireceğinizde İslam olmaz. Bir söz vardır. “Usûl ne ise vusul odur.” Yani bir şeyde metod ne ise o metodun gereği olan şey ortaya çıkar. Uçağa binmişsiniz, pilotun elindeki rota Moskova’ya doğru ise, sizin nimetiniz ne kadar iyi olursa olsun, hacca gidiyorum diyerek ihramda giyinseniz Moskova’ya gidersiniz. Burada sizin iyi niye­tiniz Mekke’ye götürmez. Onun için “Usûl ne ise, vusul odur” derler. Ya­ni bir yol nereye giderse orayavarırsımz. Niyetiniz deki yer her ne kadar başka bir yer olsa bile.[50]

36- Ancak işitenler icabet eder. Ölülere gelince Allah onları di­riltir, sonra ona döndürülürler.

Allah (c.c.) kimlerin İslama gireceğini bize haber verir. Aklı başında adamlar, söylenenin ne manaya geldiğini bilenler ve söze değer verenler sana icabet ederler. Yani bu İslama onlar karşılık verirler ve müslüman olurlar diyor Allah (c.c).

“Bu leşlere gelince, bu yaşayan ölülere gelince, Allah onları kıya­mette diriltir.” Yani sen ölüye söz işittiremezsin. Bir kısım imansızlar varki ayakta geziyorlar, haram-helal yiyorlar, bu insanların kalbleri öl­müş, kulakları hak söz işitmez hale gelmiştir. Hatta, hak sözü duymak bi­le istemiyorlar. Kadının biri televizyonda diyorki “Burada Allah’ı konuş­muyoruz” Akşamki o programı seyrettiğime çok sevindim. Halil İbrahim Peygamberin memleketinden bir insan. Kültür seviyesi ortada. Üniversi­teyi bitirmiş, dini (bilgi) seviyesi de orta, gayreti diniyyesi yerinde bir in­san. Öbür ikisi ise Türkiye’de entel kabul edilen üst düzey takımından. Yani ulaşılmaz yıldızlan. Bu ulaşılmaz yıldızlar bir müslümanın karşısın­da ne hallere düştüklerini gördüler. O yayını yapmaktan bin pişman oldu­lar. Bir iki sene onun acısını unutamazlar. Şahsi olarak değerli fakat kül­tür seviyesi bakımından sıradan bir müslümanımız onların en üst seviye­deki şahıslarıyla bir konuyu münakaşaya otursa % 100 galip geleceğine ben kesinkez inanıyorum. Çünkü çok üst düzeyde gördüğüm o tip adam­lardan bazılarının ne kendi sahalarından bilgileri var, nede bizim (din) sa­hamızda bilgileri var. Ezberletilmiş bir kaç tane kelimenin ötesinde bil­dikleri yok. Okumayada tahammülleri yok. Okusalar veyahutta yazsalar yalnız o birkaç kelimenin ötesinde bildikleri yok, okumayada tahammül­leri yok. Bu konuda şunlar yazılacak, bunlar söylenecek diyerek arabacı­nın atı gibi görmek istedikleri şeyleri görüyorlar. Onlara diyorlar ki şura­yı göreceksiniz. Bunun dışına çıkmayacaksınız diyorlar. Çıkıverdimi ada­mın işi bitiyor. Cesur olun, cesaretli olun. Herhangi biriniz en gözde in­sanlarıyla bir evde, bir salonda, bir arabada, bir otobüste, bir uçakta, bir işyerinde, bir dairede karşılaştığınız da sakın ha bu adam yüksek tahsilini yapmış, beni mağlup eder, mahcup eder mi endişesini duymayın.

Hayatta mü’min olmayan insandan endişe etmeyin. Allah (c.c.) “Sa­kın gevşemeyin, üzülmeyin de eğer iman ediyorsanız yüce olan sizsiniz” diyor.[51]

37- Dediler ki: “O’na Rabbinden bir ayet indirilmeli değilmiydi?” Deki: “Muhakkak Allah bir ayet indirmeye kadirdir. Fakat on­ların bir çoğu bilmezler.”

Yahu senin elin Rabbimin bir mucizesi sen bunu görmüyorsan, gö­zün Rabbimin bir mucizesi bunu görmüyorsan, koku alma duyun Rabbi­min bir mucizesi bunu arılamıyorsan, duyu organın olan bu kulak Rabbi­min bir mucizesi eğer bunu anlamıyorsan sana hangi mucizeyi gelirsek de inanmayacaksın. Kendinde olanları gördüğün halde inanmadıktan son­ra dışarıdan bir mucize getirildiğinde ne diyeceksin? Geçmiş peygamber­lere dedikleri gibi siz de aynı şeyi söyliyeceksiniz. Bu işte bir sihir var, biz kandırılıyoruz, uyuşturuluyoruz gibi bir ifadeyle yine inkâr tarafına gideceksiniz.[52]

38- Yeryüzünde kıpırdayan hiçbir hayvan ve iki kanadı ile uçan hiçbir kuş yokturki sizin gibi birer ümmet olmasınlar. Biz Kur’anda hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonra Rablerinin huzurunda toplana­caklardır.

Yeryüzünde kıpırdayan her canlı ki gözle göremeyeceğimiz kadar küçük olanından, en büyüğüne kadar her bir canlı ve gökyüzünde iki ka­nadıyla uçan herbir kuş, sizin gibi birer ümmettirler diyor Allah (c.c). Yani bunları yaratan O, Onlara kanat takıveren O, uçma meylini veren O. En ağır bülbülü tartmışlar 25 gram gelmiş. Daha büyüğü yokmuş. Ama 3 bin metre yüksekten uçarmış. O küçücük göğsüyle binlerce kilometreyi aşabiliyormuş. Geçen sene vardığı yere bu senede aynı izi takip ederek geliyormuş. Yani eski yuvasını, eski vatanını yine arayıp buluyormuş. Bütün bunlara bu hissi vereni gözlerimizle görüp durduğumuz halde ne-

den iman etmezsiniz. Allah bütün bunları yaratmış. Başınızı gökyüzüne kaldırdığınızda bunlar, yeryüzüne indirdiğinizde binlerce hareket eden hayvanı göreceksiniz. Bütün bunların rengini, sesini, rızkını, ecelini, do­ğum kanunlarını, ölüm kanunlarını koyan Allah (c.c.)’a inanmadıktan sonra size ne ayet getirilsin ki. Nasıl bir ayet getirilsin ki ona inanasınız.

“Sizin gibi ümmettirler” diyor Allah (c.c). Buna da biraz değinme­miz gerekiyor. Yani bundan sonra bir kuşa taş atarken onunda bir ümmet olduğunu hesab edelim. Yeryüzünde zararsız bir canlıyı öldürürken, aya­ğımızı basarken, bir karıncanın belini incitmemeye, ayağını ezmemeye dikkat edelim. Mümkün mertebe onları da öldürmemeye dikkat edelim. Tabi bize zarar vermediği sürece. Acaba ezecekmiyim, ezmiyecekmiyim diyerek de yolda giderken iğne kaybetmiş gibi yürümeyin. Acaba cağa-loğlunda karınca varmı ki, ezermiyim ki diye düşünerek değil, normal olarak yürür gidersiniz. Ezilirse de günaha girmezsiniz. Ancak elinizde oynadığınız bir karıncayı sizede zararı yoksa öldürmenin bir anlamı yok­tur. Zararı varsa tabi ki öldürebilirsiniz.

Onlarında bizim gibi bir ümmet olduğunu Allah (c.c) haber veriyor. Peygamber efendimiz (s.a.v.)’de “mahşer de bütün canlılarda gelecekler­dir” diyor. Ve orada boynuzlu koyun, boynuzsuz koyuna eğer vurup acıtmışsa, boynuzsuz koyun, boynuzlu koyundan hakkım aldıktan sonra Al­lah onlara toprak olun diyecek hepsi birden toprak olacaklardır.[53] Cennetlik veya Cehennemlik olmaları söz konusu değildir. Ama toprak olacaklardır. Onların toprak olduklarını kafirler görünce “ah, nolaydı keşke bende toprak olsaydım” diyecektir ama ona faydası olmaya­caktır.

“Biz bu kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık” diyor Allah (c.c) Yani bizim insanlar arasındaki münasebetleri düzenleme konusunda, insanın Rabbiyle olan münasebetlerini düzenleme konusunda, insanın eşya ile olan münasebetlerini düzenleme konusunda hiçbir eksiğimizin olmadığı­nı bu ayeti kerime haber veriyor. Bazılarının “efendim Kur’an-ı Kerim 1400 yıl evvelinin insanına inmiş, o gün ziraai toplum vardı, insanlar ka­bile hayatı yaşıyorlardı, bir insan en uzak yere gitmek istese, kendi şeh­rinden öbür şehre giderdi, ihtiyaçlar sınırlıydı, bu ihtiyaçlara karşılık ver­mek üzere Kur’an indirilmişti. “Ama günümüzde ise insanlar dünya insa­nı oldular. Telefonu eline alsa dünyanın öbür tarafıyla görüşüyor, konu­şuyor ve meseleler bölgesel değil evrensel oldu. öyle olunca Kur’an bu ihtiyacı karşılayamaz” diyenlere Rabbim “bu kitap’da biz hiçbir şeyi ek­sik bırakmadık” buyuruyor.

1400 sene sonrasını yaratan O, bu günü yaratan O, bundan sonra ge­lecek olan yılları yaratan ve yıllar içerisinde yaşayacak insanları ve hay­vanları yaratacak olan O, kitabı da indiren O olduğuna göre bu Kitap

bundan sonra gelecek yıllarında şartlarına göre indirilmiştir. Ki o inkarcıların sözlerine Rabbim 1400 sene önce cevap vermiş, “Biz seni bütün insanlara peygamber olarak gönderdik” diyor. Yani bir kabileye, bir ziraat toplumuna, bir mekke devletine değil, bütün insanlara peygam­ber olarak gönderdik diyor Allah (c.c).[54]

Kur’an-ı Kerim de aradığımız her derdin özellikle sosyal ve ferdi hastalıklarımızın dermanını bulabiliriz. Ferdi hastalıklarımız derken bun­dan bünyesel tıbbi hastalıkları kastedmiyoruz.

Tıbbi rahatsızlıkların devasını, ilacını insanların bulabileceğini Rab­bim biliyor. Kur’an-ı Kerim de insanların bulabileceği konularda ayet-i kerimeler yalnız işaret edilerek geçmişler, tafsilata girilmemiştir. Çünkü insan aklı bunları bulur. Rabbimin koyduğu bu kanunlar içerisinde gere­keni yapar. Ancak insan aya gider, fiziki, kimyevi, keşifler yapar, ama hukuki kanunları kendi aklına göre koyacak olursa bu olmaz. Hukuki sa­hadaki gelişmesi insanoğlunun, fiziki sahadaki gelişmesi gibi olmamıştır. Teknolojide fevkalade gelişen insanoğlu hukuk sahasında ilerleyememiş-tir. Günümüzde de durum aynıdır. 1990 yılının Amerikasi, Japon’u tekno­lojide fevkalade ileri gitmesine rağmen hukuki sahada ne yapacağını şa­şırmaktadırlar. Geçenler de yeniden bir kanun çıkardılar. Kanuna göre “adama öylesine işkence edeceğiz ki, öylesine hakarete maruz kalacak ki hayatta karşılaşabileceği bütün şeyleri bu adama vereceğiz. Bu adam da­yanır hale geldiğinde dışarıya salıvereceğiz” diyor. Bakalım netice ne ve-, recek. Böyle bir kanunu yeni çıkardılar. Mutlaka olumsuz netice verecek­tir. Çünkü fıtrata uygun değildir, İnsan şahsiyetinin silinmesi kadar ha­yatta kötü birşey yoktur. Burada şahsiyetin silinmesi söz konusudur. Yani öyle bir silik adam yetiştireceğiz ki, dışarı çıkınca sövene ses etmeyecek, dövene ses etmeyecek, hanımım alana ses etmeyecek, çocuğunu aîana ses etmeyecek. Tabii ki bu uygulamayı suçlular üzerinde yapacağız diyorlar. Netice de olumsuz yönlerini ileride görecekler. Deneme-yanılma usulüy­le daima kötüye doğru gidiyorlar. Günümüzde de televizyonda kendi ka­nunlarını kendileri-efendim şu kanuna karşıyız kaldırılması lazım, bu ka­nuna karşıyız kaldırılması lazım,diyerek eleştiriyorlar. Bazen bu gibi koyulan kanuna karşı gelenler arasında kendi koyduğu kanuna karşı ge­lenler de var. Aslında normaldir. Çünkü insanoğlunun aklı ileriye doğru tahminler yapar, kesin kanunlar koyamaz.[55]

39- Ayetlerimizi yalanlayanlar, karanlıklar içindeki sağırlar ve dilsizlerdir. Allah kimi dilerse sapıtır, kimi dilerse doğru yola kavuş­turur.

Buradaki “sağırdırlardan” maksat Allah’ın ayetlerini duymak iste­mezler demektir. Yoksa gerçekten sağırdırlar anlamına gelmez. Gerçekte sağır olmadığı halde Allah’ın ayetlerini duymak istemeyen, duymamaz-lıktan gelen demektir. Hakkı konuşmayan, “hakkın” hak olduğunu bildiği halde bunu itirafa yanaşmayan insanlar karanlıklar içerisindedirler.

Allah “kimi dilerse sapıtır” yani saptırır onu. Allah (c.c.)’ın saptırma­sı içinde kişinin kendi yaptıkları amelleri önemlidir. Allah (c.c), bir adam iyi iken onu saptırmaz. O insan sapmaya meylediyor. Sonra günaha giriyor, ve Rabbimin koyduğu kurallar içerisinde yaptığından dolayı, bu kanunları da Rabbim koyduğundan “saptırma” işlemi de Allah (c.c.)’a nisbet ediliyor.[56]

40- Deki: “Siz hiç kendinizi düşündünüz mü? Eğer Allah’ın aza­bı gelse veya kıyamet saati gelse Allah’tan başkasına mı yalvarırsı­nız. Eğer doğru söylüyorsanız.”

Allah’ı inkâr eden insanlar var Mekke toplumunda;

1- Allah’ı kabul eden ama Allah herşeyi yaratmıştır, fakat yönetimi bize bırakmıştır diyen müşrikler var.

2- Allah yoktur. Tabiat kendiliğinden meydana gelmiştir. Bu günkü ifadeyle ateistim diyen gavurlar var.

O dönemde de var, günümüzde de var. Rabbim özellikle ateist (Yani biz Allah’a inanmayız diyenler) grubuna diyor ki “De ki: Allah’tan bir azap gelmiş olsa, yani bir hastalık gelse sabahlara kadar inim inim inlese-niz. Doktorlar en uyuşturucu ilaçlan kullanıyor ama fayda vermiyor. Ve bütün ümit ettiğiniz hastaneleri tek tek dolaşıyorsunuz ama tedavi olamı­yorsunuz. Ondan sonra kime yalvarırsınız” diyor Rabbimiz.

Ömrünü Allah’ı inkârla geçirmiş Marks için söylenir. Ki adam ömrü­nü, Allah’a inanmam, kitaplara inanmam diyerek geçirmiş ve bunuda ki­tabına yazmış. Fakat ölürken “Allah” diyerek bağırmış o azabın içerisin­de.

Rabbim “Allah’tan başka kimi çağırırsınız” diyor. “Eğer doğru söylüyorsanız.” Eğer bu ilahlarımız, bu adamlarımız doğru söylüyor diyorsa­nız. Yani bizim güvendiğimiz şu hukukçuların koymuş oldukları kanun­lar, Allah’ın koymuş olduğundan daha iyidir diyorsanız, böyle başınıza bela ve musibet geldiğinde niye bunlara bağirmıyor, çağırmıyor, yardımı bundan istemiyorsunuz da Allah (c.c.)’dan istiyorsunuz.

Hatırınıza “hocam Allah’tan başkasından da yardım istiyorlar” diye bir fikir gelebilir. O arkadaşlar gezmek istiyorlar, görünmek istiyorlar, basında, televizyonda resimlerinin çıkmasını istiyorlar da ondan. Yoksa inim inim inleseler sabaha kadar Allah’a bağırırlar Şikayet babından da ona bağırırlar. “Benden başkasını bulamadın mı?” diyerek şikayet eder­ken ona bağırırlar. Bağırır bağırır fayda vermeyince döner “Yarabbi, Ya-rabbi” diyerek boyun bükerek bağırırlar.[57]

41- Hayır ancak ona yalvarirsmızda eğer o dilerse istediğiniz şe­yi verir. O zaman ortak koştuklarınızı unutursunuz.

Allah’a karşı ortak koştuğu adamlar var ya, onları unuturlar o esnada, yalnız Allah’tan yardım talebinde bulunurlar. Belki Allah’ta -dilerse- on­ların o isteğini yerine getiriverir.[58]

42- Senden önceki ümmetlere peygamberler gönderdik. Yalvar-sinlar diye darlık ve zorluk ile yakalayıp cezalandırdık.

Yani sıhhati veren Allah’ın zararıda verdiğini görünce sıhhati de ve­renin O olduğunu, zararıda verenin olduğunu bilirlerde Allah’a boyun eğerler diyor Allah (c.c). Onun için Mü’min sıhhati asıl bilecektir. Sıhhat asıldır. Hastalık arızîdir. Yani sonradandır. Hastalık hiçbir vakit isten­mez. Ama gelecek olursa ona izzetü ikramda da kusur edilmez. Ona izzet ikram nasıl olacaktır? yumuşacık bir yatak sereceksiniz ki onunla be­raber kemikleriniz bayram etsin, ona ikram olarak ilaç, iğne, doktorun tavsiye ettiği temiz yiyecekler ve doktorun tavsiye ettiği şeyleri uygula­mak suretiyle ona ikramda kusur etmeyeceğiz. Bir an evvel gitmesi için gayret sarfedeceğiz. Buda hastalığa ikramdır. Geldiği zaman hastalığında bazı faydaları vardır. Fakat gelmesi hiçbir vakit istenmez. Ama gelecek olursa bir çok insanın dönüş yapmasına sebep olur. Bir çok insanın dönüş yapmasına sebep çocuğun ölmesidir. Bir kısım insanların dönüş yapması­na sebep annesinin ölmesidir. Yani kimin nerede nasıl İslama döneceğini bilemiyoruz. Dönüşü sağlamışsa o insana o (hastalık veya ölüm) rahmet olmuş demektir. Zaten ölüm gelecektir. O ölüm bile insana rahmet oluve­riyor. Bir insanın İslama yönelmesine hastalığı sebep olmuşsa, o hastalık­ta onun için bir rahmet olmuştur. İnsana zarar verip rahatsız ediyor ama cehennemin azabından da korunmasına sebep oluveriyor.[59]

43- Kendilerine bu darlığımız geldiği zaman yalvarmaları gerek­mez miydi? Ancak onların kalpleri katilaştı ve şeytan onlara yaptık­larını güzel gösterdi.

Şeytan süslediği için Allah’a yönelmek yerine, yaptıkları işlerin ye­terli olduğu kanaatine varıyorlar ve dine karşı kalpleri de katılaşıveriyor, diyor Allah (c.c). Yani her hastalık mutlaka bir imansızın kalbini yumu­şatacak değil. Bir kısmının kalbini yumuşatmaya sebep oluyor, bir kısmı­nın da kalbinin katılaşmasına sebep oluveriyor.[60]

44- Kendisi ile nasihat edilen (kitabı) unuttukları zaman üzerle­rine her şeyin kapılarını açrverdik. Kendilerine verilenlerle sevinme­ye başladıklarında onları ansızın yakalayiverince birden ümitsizliğe düştüler.

Yani bir kısım imansızlar imansızlıkta devam ederken Allah dünyevi bir çok nimetleri onlara verdik diyor.

Adamlar dünyevi her türlü nimetin içerisinde gark olmuşlar, neşe içerisinde hayatın böyle gideceğini ve sanki ölmeyeceklerini zannettikleri bir zamanda onlara bir azabı ansızın getiriveririz de bütün ümitleri kırılı-verir, yıkilıverir, diyor Allah (c.c). Onun için imansızın elindeki mala bakarak imansızlığa özenmiyelim. Aslında yeryüzünün bütün hazineleri müslümanlann ellerinde olmalı ve müslümanların adaleti içerisinde dağı-

tilmahdır. Ancak imansızın elindeki mala bakarak imansızlığından kay­naklandığı için imansızlığa Özenmiyelim. Günümüzde bu türden bir çok arkadaşımızın yanlış fikirleri var. Geçen birine telefon edip “yahu ne olu­yor sende filan yere kaydolmuşsun” dedim, adam “abi valla imansız filan olmadık ama biraz para meselelerini hallediyoruz” diyor. İmansız bir ce­miyete üye olmuş, dünyevi meseleleri hallediyor. “Orada dünyalığımızı düzeltiyoruz” diyor. Ama elinoğlu boşu boşuna vermez, hesab ederek ve­rir. Yoksa bu adam gelsin bizden yararlansın diyerek beş kuruş para ver­mez. Onun hesabı yapılmıştır. Böylesine-zayıf karakterli bir adam şimdi­lik para için gelir zaman içerisinde aramızda kaybolur gider, hesabını da yapmışlardır. Yani imansız kesimin elindeki paraya bakarak imansızlık gözümüzde şeytan tarafından şirin gösterilmesin.

Bu hafta içerisinde Yeşilköy Hava Alanm’dan Kıbrıs’h bir işadamı özel uçağa binerken oradaki görevliler içlerinden “adamdaki saltanata bak be, vay anam vay, şöyle bir adam oluverseydik” diye geçirmişler. Adamı bindirip uğurluyorîar, derken İngiltere’de kodese giriyor, yani hapse atıhveriyor.

Türkiye’nin en zengin adamı, her türlü nimet elinde, yani lab dese su, lub dese bal. Her şey elinde. Bir eli yağda, bir eli balda. Siyasilere gel de­se geliyor, git dese gidiyor. Böyle bir saltanat, derken hastahanenin önün­de dolaşıyor. Bir çocuğu olacak. Dünyanın en güzel çocuğu olacak. En güçlü çocuğu, en sıhhatli çocuğu olacak. Neden? Çünkü gıda olarak her türlü gıdasını aldı. Yiyecek, hava olarak en temizini aldı. Hiç bir rüzgarın kirli hava getiremediği bir tepenin başında çam ağaçlarının kokulan ara­sında yetişti. Yani dünyevi şartlar olarak hazırlanan her türlü imkan var­dı. Birden bire gıdalar yetişmedi, doktorlar ek gıda verdiler. Ama sakat doğdu. Onun için her rahatın,.ferahın içerisinde iken arkasından onu üze­cek bir halde geliverir. Yani hiçbir zaman imansızın elindekine imrenme­yelim. Ama malı almayalım anlamında değil, Mevlana’nın ifadesiyle bü­tün mal müslümanın atı gibi olmalıdır veya bütün mal müslümanın altın­da deniz suyu gibi olmalıdır. Yani denizler dolusu altın kazanın ama ge­mi gibi üzerinde yüzmesini bilin. Gemi bir gün “yahu bu deniz hep beni taşıyor, bir gün olsun ben onu içimde taşıyayım” dese gemi kendisi batar. Cebinizde, cüzdanınızda taşıyın fakat kalbinize sevgisini yerleştirmeyin. Allah sevgisi, Allah’ı sevenlerin sevgisi ve Allah’ın yarattıklarının sevgisi bize yeter.[61]

45- Böylece zalim milletin sonu kesildi. Alemlerin Rabbi olan Al­lah’a hamd olsun.

Yani kendi güçlerine, ekonomik güçlerine, askeri güçlerine güvene­rek Peygamber efendimiz (s.a.v.)’e “sen bu halinle, üç beş tane insanla mı neticeye gideceksiniz. Güldürme bizi” diyen insanların sonu geldi bir gün.

Bu ayeti kerime yalnız Peygamber efendimiz (s.a.v.)’in hayatını an­latmak için indirilmiş değil, kıyamete kadar müslümanları hafife alan in­sanların, “müslümanlar bunlarla mı yücelecek” diyen insanların sonu yi­ne bu hafife aldıkları müslümanların eliyle olacaktır.[62]

46- Deki: “Eğer Allah işitmenizi, gözlerinizi aliverse, kalplerini­ze de mühür vuruverse, Allah’tan başka onu size getirecek olan bir ilah varmıdır söyleyin.” Bak biz ayetleri nasıl açıklıyoruz da sonra onlar yüz çeviriyorlar.

Gözleriniz gerçekten görmese, kulaklarınız duymasa, kalbleriniz mühürlense, delirseniz, denileni anlamaz olsanız, çocuklarınızı tanımasanız, hanımınızı tammasanız, eş ve dostlarınızı bilmeseniz “Allah’tan baş­ka bunları size kim geriye getirebilir.” Doktorların iyisi ne diyor? Gere­ken tüm araşırma ve tedaviyi yaptıktan sonra “Allah’tan ümit kesilmez” diyor. Gerçekten de tecrübeli ve ilme saygılı doktorlar bunu söylüyor. Fakat okulu yeni bitirmiş -bir imansızsa- “tamam hemşerim bitti bu iş ol­maz gayri” diyor. Ama bitti dediği adam beş sene sonra karşısına dikiliveriyor.

Konyalı bir esnafımız anlattı: Hocam Ankara Hacettepe’de kanser­den 6 ay yattım. Doktor fena bir adanı değildi. Dedi ki: “Bak sen müslü-man, mütevekkil bir adamsın, bize göre senin 2 aylık bir Ömrün kaldı. Git evinde yiyebildiğini ye, giyebildiğini giy.” Ben Konya’ya geldim. İsmail Hakkı Erzurumînin kitabında “şunu iç” diye bir bölüm okudum. İçmeye başladım. Ve iyi oldum. Bu olayı bana anlattığında aradan 6 sene geçmiş­ti. Ben 1975 yılında görüştüm kendisiyle. 6 ay sonra doktorun yanma git­miş, doktor hayretler içinde kalmış, “yahu en son yazdığımız ilaç hangi­siydi” demiş. Adamı ahiretten geldi zannediyor. O günden bu güne 21 se­nedir adam yaşıyor.

O’nun için Allah diyor ki “bunları geriye getirecek kim var?” Yani aklınızı ahverse, kulağınızın duymasını, gözünüzün görmesini alıverse bunları kim getirecek. Televizyonda bütün yarışmalarda birinci gelen âmâ kızı İngiltere’ye gönderildi, ama tedavi olamadı. Yani gözlerini açamadılar. O gün için para olarak ve tıbbî teknik olarak herşey kullanıldı ama olmadı. Allah (c.c.) de onu diyor “bunları alıvermiş olsa size bunu kim getirir?” Doktorlar diyor ki şimdilik buna çare yok ama şimdilik. Fa­kat bundan 50 sene sonra buna da çare bulunabilir. O gününde kendine göre tedavisi olmayan hastalığı olur.

“Sonra onlar nasıl yan çiziyorlar” yani yüz çeviriyorlar. Biz onlara Allah’ın ayetlerini arz ediyoruz, onlar ise bu tür ayetleri ve mucizeleri gördükleri halde Allah’ın ayetlerinden yüz çeviriyorlar. Hani bir tek ayet, bir tek mucize istiyorlardı…!! Rabbim mucizeleri sıralıyor. Gökyüzünde­ki kuşlar, yeryüzündeki canlılar, kulağınız, gözünüz, gönlünüz ve de aklı­nız Rabbimin birer mucizesi bunlar. Bütün bunları anlattığımız halde, in­sanlardan bir kısmı varki, yine Allah’ın ayetlerinden yüz çevirmektedir, diyor Allah (c.c).[63]

47- Deki: “Eğer Allah’ın azabı size ansızın veya açıktan geliverse kendiniz hakkında ne düşünürsünüz. Zalim toplumdan başkası he­lak edilir mi?

Allah’ın azabı ansızın geliverse veya açıktan geliverse ne yapacaksı­nız söyleyiniz bakalım. Birşey yapılacağı yok. Hani haber olarak “Ameri­ka’da falanca eyalette hızı saatte 250 km’yi bulan rüzgar evleri altüst edi­verdi, çatılarını yere vuruverdi, arabaları yoldan dışarıya atıverdi” diye okuyoruz. Buyurun Amerikan teknolojisiyle bu rüzgarı engelleyiverin. Yok. “Allah’ın azabı ansızın geliverse veya açıktan geliverse” diyor. Yani meterolojinin “12 saat sonra saatteki hızı 300 km’yi bulan rüzgar gelecek­tir” diye haber vermesi gibi açıktan gelse ne tür tedbir alırız. Belki evleri­miz üzerimize gelmesin diye açık bir meydana çıkarız. Bu tür tedbirler alırız ama o azabı def edecek durumda değiliz. Ama bütün bu bela ve musibetler içerisinde Allah’ın zalim kulları helak olur diyor Allah (c.c.)j’ Peki bu bela ve musibetler geldiğinde oradaki müslümanlar ölmez mi? Olur onlar da ölürler ama helak olmazlar. “Helak olmak” demek bu dün­yada azab duymak ahirette cehenneme gitmek demektir. Yoksa böyle bir deprem de veya su baskınında veya rüzgarın esmesinde bir şehirdeki za­lim insanlarda helak olurlar ve bu zalim insanların yanında çok alim in­sanlar da ölürler. Ama helak olmazlar. Zaten herkesin eceli gelmiştir. Eceli gelen ölüyor. Eceli gelmeyen ölmüyor. Erzincan depreminde 38 gün sonra adam evin içerisinden çıkarılıyor ve o adam yaşıyor. Bir yere kısılmış kalmış açlığa dayanmış. 38 gün sonra adam çıkarılmış. Adamın eceli gelmemiş o ölmemiş. Ama yambaşındakinin eceli geldiğinden da­yanamayıp ölmüş.[64]

48- Biz peygamberleri müjdeleyici ve uyarıcı olarak göndeririz. Kim iman eder ve durumunu düzeltirse onlara korkuda yoktur. On­lar üzülmezler de.

Peygamberler dünyada devleti, ahirette cenneti müjdeliyor. Bir de şunu derler peygamberler Bakın şu banttan giderseniz bilinki bu bant (yol) fırına gider. Yani cehenneme gidip yanacaksınız. Onun için bu banttan gitmeyin.

Şu yoldan giderseniz sonunda dünya devleti var ve onunda ötesinde ahiret cenneti var diyerek cenneti müjdeleyen, cehennemden sakındıran insanlar olarak gönderdik diyor Allah (c.c.)

“Onlar için korku yoktur, onlar için üzülmekte yoktur” diyor Rab­bim. Bu dünyada korku yoktur. Ayrıca üzülmekte yoktur. Öbür dünyada da korku yoktur. Üzüntü de yoktur. Ama şart olarak iman edecek ve ima-nınında gereğini yapacak. İman ettim deyivermekle kişinin kurtulamaya­cağını Allah (c.c.) ayeti kerimesiyle haber veriyor. Bazen biz burada ya-nılıyoruz. Bir kısım yayında özellik bizim salak (sağcı) yayında “yahu fi­lan profesör dediki: “Valla Allah’ı inkâr etmek öyle kolayda değil” diye­rek överek bunu verir. Peki bu adam Allah’a iman ediyor mu? Anlaşılan o ki ediyor. Peygamberimize gelince, adam inanmam diyor. Kur’an’a da inanmam diyor ama Allah’ı inkâr biraz zor diyor. Biz de bunu överek ve­riyoruz. Bizim gençliğimizde gazeteler hediye olarak birşey dağıtıyorlar­dı. Amerikalı bir ilim adamı “beni Allah’a götüren 8 şey” diye bir yazı yazdı. O günün basınında bu çok yazıldı. Ayrıca broşür olarakta yayın­landı.” Filan balık filan yerde doğar, filan yerde ölür, 3000 km. mesafeyi nasıl geçer? Efendim eşek arısı kışın yiyeceği çekirgeyi öldürmeden so­kar uyuşturur, konserve yapar kışın onu yer. Bütün bunları nasıl yapar. Bunları yaptıran Allah’tır demiş. Bu Türkiye’de çok yayınlandı. Çok tek­rarlandı. Peki kardeşim bu adam müslüman olmuş mu? Böyle demekle bu adam müslüman olmaz. Allah’ın peygamberini, Allah’ın kitabını, tanı­madıktan sonra, dinime düşman olduktan sonra bu adama müslüman de­mek mümkün değil. Televizyonda konu edilmişti. “İngiltere’de tıp fakül­tesini bitirmiş, iş bulamamış. Avusturalyalı bir adam Gazi Osman Pa-şa’nın doktorluğunu yapmış. Büyük iltifatlara gark olmuş. Ve kendisine

hediyelerle birlikte Gazi Osman Paşa tarafından madalya verilmiş. Sonra da Çanakkale harbinde bağrımıza kurşun sıkmak için (Türkiye’ye) gel­miş. Hatıratına da yazmış. “Orada madalya almam, burada kurşun sıkma­ma engel değildir” demiş. Bir profesör bunu “büyük bir Türk dostu” diye­rek anlatıyor. Bu ne perhiz bu ne turşu. Bu adamları Bakırköy’e götürsek geri çıkamazlar. Allah’tan ki gitmiyorlar.[65]

49- Ayetlerimizi yalanlayanlara fasıklıkları nedeni ile azap do­kunacaktır.

Yani Allah insanlara azab etmez. Allah insanlara zulm etmez. Ama insanlar kendilerine zulmederler. Fasıklıkları, günahları, isyanları sebe­biyle Allah (c.c.) onlara azab eder. Yoksa durup dururken Allah insanlara azab etmez.

Peygamber efendimiz (s.a.v.) insanları İslama davet ediyor. O günün Bizans devlet başkanına, İran devlet başkanına, Mukavkısa yazmış oldu­ğu mektuplarda “eslim “teslem” “Müslüman ol, “Kurtul”. “Eğer müslü-man olursan Allah mükafatını iki kat verecektir.” Bir kendin Müslüman olduğun için, bir de insanların müsluman olmalarına sebep olacağın için” diyor. Ama gel sana devlet başkanlığı vereyim, müsluman olursan cebini, veya heybelerini veya hazinelerini altınla dolduracağım gibi vaadde bu­lunmuyor.[66]

50- Deki: “Ben size Allah’ın hazineleri yanımdadır demiyorum. Gabıda bilmem ben size meleğimde demiyorum. Ben, ancak bana vahy olunana uyarım.” Deki: “Görmeyenle gören bir olur mu? Dü­şünmüyor musunuz?”

Peygamber efendimiz insanlara yönelik, Ebu Cehil gibi paraya tapan adamlara “benim yanıma gelirseniz bol paraya erişeceksiniz. Zira ben Uhud’a “altın ol” desem altın olur. Size de altın dağıtacağım demiyor. Al­lah (c.c.)’da Peygamber efendimize “sakın böyle bir şey deme” diyor. Ve ekliyor. “De onlara: “Allah’ın hazineleri benim yanımdadır demiyorum size.”

Peygamberler gaybı bilmezler. Ama bildirileni bilirler. Buna dikkat edin. Peygamberler kendilerine bildirilen gaybı bilirler. Bu konu Meryem validemizin hayatını anlatırken geçmişti. Yusuf (a.s.) kıssasında da var ki Yusuf (a.s.) “Ben sizin ne yiyeceğinizi sizlere ne geleceğini (daha gelme­den) bilirim” diyor. Bunu Rabbim haber veriyor. Yani Rabbimin pey­gamberlerine, has kullarına bildirdiğini bilirler. Bildirilmeyeni bilmezler.

Türkiye de son günlerde gençliğimiz arasında bu konuda tartışma var. “Peygamber gaybı bilir mi, bilmez mi?” Bir kısmı bilir diyor, bir kıs­mı bilmez diyor. İkisi de bir doğrunun iki tarafını almışlar. Peygamber gaybı bilmez doğru. Bir kısmı onu almış ama hiçbir şey bilmez anlamın­da kullanıyorlar. Diğeri ise -Peygamber efendimizin gaybdan verdiği ha­berler var, ayrıca Allah’da Kur’anda bunu haber veriyor- diyerek herşeyi bilir diyor. Fakat asıl olan, doğru olan ise peygamberler kendilerine bildi­rileni bilirler. Allah onlara bildirir. Onlar da bildirileni insanlara duyurur­lar. Böylece gaybı bilmiş olurlar. Ama her an insanlara gaybını, kainatta­ki “gayb” olan şeyleri peygamberler bilemezler. Onlarda insandırlar. Farklılıkları ise Rabbim onlara bildirirse onlar bilirler. Ayet açık “Ben gaybı bilmem, de onlara1 buyuruyor Allah (c.c.).

Biz insanları İslama davet ederken “gel seni devlet başkanı yapalım, bakan yapalım, milyarder edelim, geleceğini sana söyleyiverelim, mutlak surette cennette olursun” deme hakkımız yoktur. Müslümanm cennete gi­deceği doğrudur. Ama müsluman olmuş birinin müsluman olarak Ölece­ğine garanti veremeyiz ki. Onun için kimsenin sonuna garanti veremeyiz. Biz diyoruz ki, şu Allah’ın kitabına sarılmakla görevliyiz biz. Size de tav­siye ederiz. Buraya uy deriz. Biz yalnızca bunu söyleriz.

Para için gelenlerde zaten hayır olmaz. Onun için insanları İslama davet ederken para için gelmesini veya geleceğini garanti altına alması şeklinde bir metod uygulamak yanlıştır. Peki İslama niçin gelsin? Allah’a kul olabilmek için gelsin. Allah’a kul olabilirse Rabbimde ona dünyalıkta veriverir. Efendimizin tek başına olduğu dönemlerde Hz. Ebu Bekir bü­tün mal varlığıyla efendimizin yanında yeralmıştır. O günlerde ilerisi için bir garanti yok. Yalnızca cennet vaad ediliyor. Fakat gün geliyor, en kri­tik dönemde yardım Hz. Ebu Bekir (r.a.) efendimizin vefatıyla seçimle devlet başkanlığına, halifeliğe getiriliveriyor. Yani hiçbir hesab yapma­dan dinime hizmet eden bir insanın dünyada devlete de, nimete de, ulaşa­cağına Allah (c.c.) aveti kerimelerinde işaret ediyor.[67]

51- Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkanları uyar, onlara O’ndan başka bir dost ve şefaatçi yoktur. Umulur ki sakınır­lar.

Bu ayet-i kerime Rabbimin huzurunda, bu dünyada olduğu gibi; aman etendim şuna aracı olda şu paramla şu işimi yapıver, diyen insanla­rın öbür dünyada aracılarımnda, Allah’tan başka yardımcılarının da olma­yacağını haber veriyor. O imansız zenginler Peygamber efendimize di­yorlar ki; Valla senin yanına geliyoruz, bakıyoruz ki, kapkara, kupkuru, eski kölemiz Bilal senin sağ tarafında oturup duruyor. Arkadaş madem peygambersin bu adamı niye yanında oturtuyorsun. Biz onunla aynı sevi­yede oturamayız. Bunları kov. Habbâb b. Eret gibi, Ammar bin Yasir gi­bi, Suheybi Rumî gibi bu baldırı çıplaklar senin yanında oturup durma­sınlar. Bunları kov bizde senin yanına gelelim. Belki müslüman oluruz.” Bu insanın aklına biraz yatar gibi görünüyor. Bizim aklımıza tabii ki. Peygamberimizin aklına değil. Bir kısım arkadaşlarımız günümüzde bu yanlış taktiği uyguluyorlar. Çeşitli yerlerde kisvesinden müslüman olan birine sahip çıkmıyorlar. Neden? Ben buna sahip çıkarsam buradakilere kendimi çaktırırım diye . Bu yanlış bir taktiktir. Adam senin müslüman olduğunu biliyor mu? Biliyor. Senin müslüman olduğunu bildiği halde sen o müslümana sahip çıkmiyorsan adam senin hakkında hükmünü ve­rir. “Bu karaktersiz, şahsiyetsiz bir adam. Kendi adamına sahip çıkmayan bu adam bana mı sahip çıkacak der” ama seni kullanır. O ayrı. Yine ca­nım ciğerim diyerek seni kullanır ama değer vermez.

Bir vilayet müftüsü anlatıyor. “Vali beyle iyiyiz. Bütün işlerim iyi. Yazışmalarımda falan bana kolaylık sağlıyor; Bana da hürmet gösteriyor. Bir gün bayram münasebetiyle bayramını tebrik etmek için makamına gittiğimde eşiyle beraberdi. Mal müdürü ve diğer erkan vardı. Sıradan to-kalaştık. Ama o gün daraldım. Çünkü hanımıyla da tokalaşmak mecburi­yetinde kaldım. Fakat ondan sonra Vali bana pek iyi gözle bakmadı. Ya­zışmalarımız gecikiyor, işlerimiz yürümüyor. Birgün gittim derdimi an­lattım. Valla vali bey geldiğinizde çok iyiydik. Ama işler biraz karıştı. Neden oldu bu. Vali demişki. Her vali vilayete giderken o şehirde etkili yetkili adamlar hakkında bilgi alır. Ben de senin bu şehirde iyi bir adam olduğunu, değerli bir insan olduğunu öğrendim. Saygı duyarım. Benim dini yönüm fazla yok ama saygı duyarım bu tür insana. Seninle düşünce­lerimiz apayrı bizim. Fakat o gün (bayram günü) diğerleriyle beraber sen­de tokalaştın (hanımla). O zaman gözümden düştün sen. Sen kendi dava­nın adamı değilsin” dedi.[68]

52- Sabah akşam Rablerine dua ederek, onun rızasını isteyenleri kovma. Onların hesabından sana bir sorumluluk yoktur. Senin hesabındanda onlara bir sorumluluk yoktur ki onları kovarak zalimler­den olasın.

Onların rızkını veren Allah (c.c), canını veren Allah (c.c), yaşatıp büyüten Allah (c.c), senin rızkını da veren, Allah (c.c). Şimdi o kafirler senin yanından, onların niye kovulmalarım istiyorlar da. Sakın ha kovma.Peygamber efendimize “eğer onları kovacak olursan zalimlerden olursun” diyor Allah (c.c).[69]

53- “Allah aramızdan şunlara mı nimeti layık gördü?” demeleri için bir kısmını diğer bir kısmıyla imtihan ettik. Allah şükredenleri daha iyi bilen değilimdir?

Kendini otoriter kabul eden o müstekbirler “Allah şunlara mı nimet veriyor” demeleriyle biz onların bir kısmını diğerlerine imtihan yaptık, buyuruyor. Allah (c.c).

Bu dine kim daha fazla hizmet eder, Allah (c.c.) daha iyi bilir. Am­mar b. Yasir’in, Bilal-i Habeşi’nin hizmeti 20. asra kadar gelmiştir ama, Ebu Cehil lanetten başka birsev kazanmamıştır.[70]

54- Ayetlerimize inananlar sana geldikleri zaman “size selam ol­sun Rabbimiz kendi üzerine rahmeti yazdı. Sizden kim bilmeyerek bir kötülük yapar sonra tövbe eder ve durumu düzeltirse muhakkak o Gafurdur, Rahimdir” de.

“Selamün aleyküm” de diye kime deniyor, Peygamberime. Peygam­berim ki kainatın efendisi o gelen insanlara “selamün aleykürn” diyecek.

Sizde yolda giderken selam verin. Benim kerata bir arkadaşım vardı. Yolda giderken Mahmud hoca selam verecek diye öyle bakardı. Halbuki fıkıh kitaplarımızda şöyle bir soru vardır. Nerede sünneti işleyen, farz iş­leyenden daha çok sevap alır? Bu selamdadır. Selam vermek sünnet, al­mak farzdır. Ama peygamber efendimiz “selamı evvel veren efdaldır” di­yor. Hem selamın sevabını hemde efdaliyeti kazanmak için hemde karşı­nızdaki insanın gönlünü almak için selama evvel davranın.

Allah rahmet etsin Konya’da Haciveyiszade varmış. Konyalılar bilir­ler. Ona, ondan önce kimse selam veremezmiş. Biriyle karşılaştığında he­men çabucak selamı veriverirmiş. Bir gün Konyalının biri hocanın geldi­ğini görünce köşeye gizlenmiş hoca gelince hocadan önce selamı vermiş. Hoca “haydi kazandın” diye cevap vermiş. Bizde fazla sevap kazanmak için selam verelim, verilmesini beklemeyelim.[71]

55- Suçluların yolu açıklansın için ayetleri işte böyle açıklarız.

Kafirlerin küfürlerini, pisliklerini öğrenmek için onların küfür kokan kitaplarını okumaya ihtiyacımız yoktur. Allah (c.c.) Ad kavminin, Semud kavminin, Firavun’un, Nemrud’un, Karun’un fikirlerini Kur’an-ı Kerimin­de bize bildirerek bugünkü kafirlerin düşüncelerini de özetini bize açıkça bildirmektedir. Biz bu konuyu “Küfür cehpesinde yeni birşey yok” isimli eserimizde bugünkü kafirlerin söyledikleri ve yaptıkları kötü şeylerin da­ha önceki kafirler tarafından söylenip yapıldığını ispat ettik, İdris’i tanımak istiyorsanız Kur’an’i okuyunuz, İblis’i tanımak istiyoruz yine Kur’an-ı okuyunuzsanız yine Kur’an’ı okuyunuz.

Daha önce geçen 52, 53, 54. ayeti kerimelerde Mekkeli müşriklerin ileri gelenleri Peygamber efendimize (s.a.v.) gelerek “bu fakir, kölelikten yeni kurtulmuş veya köle olan insanlardan müslüman olanlar senin ya­nında olduğu müddetçe senin yanma gelmeyeceğiz ve seni dinlemeyece­ğiz” diyorlardı. “Bunları yanından kovarsan, yanına gelir ve seni dinleriz” diyerek onların kovulmasını Peygamberimize teklif ediyorlardı. Bunun üzerine Allah (c.c.) bu ayetleri indiriyor. “Müslümanları yanından kov­ma, gece gündüz Allah’ı zikreden, Allah’a ibadet eden ve yalnız O’nun rızasını arayan bu insanları yanından kovma ve onları “selamün aleyküm” diyerek karşıla” diyor Allah (c.c).

Peygamberlerin sonuncusu Peygamber efendimizin yanında oturma şerefini elde etmiş olan o insanları Allah (c.c.) böylece övmüş oluyor. Sühey b er-Rumi’yi, Bilal-i Habeşi’yi, Ammar b. Yasir’i ayet aynı zaman­da övmüş oluyor.

Kur’an-ı Kerimde “Zeyd (r.a.)”ın dışında adı zikredilen başka sahabe yoktur. Fakat işaret edilen sahabe çoktur. Yani bu ayet filan sahabeyi ve­ya filanları kastediyor gibi ifadelerle ayetlerin hangi sahabeyi kasteddiği tefsirlerde bize bildirilmiştir. Burada bu fakir olan insanlar Allah’ın rıza­sını arayarak ona ibadet etmeleri nedeniyle Rabbim onları 52. ayette öv­müştür.[72]

56- Deki: ” Allah’dan başka yaşardıklarınıza kulluk yapmaktan ben men olundum.” Deki: “Ben sizin heva (kanun)larınıza uymam, o takdirde ben sapıtmış olurum ve ben doğru yolu bulanlardan ol­mam.”

Bu ayeti kerimede Allah peygamberine, kâfirlere şöyle demesini ve cevap vermesini istiyor. “Deki: sizin Allah’tan başka tapındığınız bu ilah­lara ibadet etmekten ben yasaklandım” Yani siz Allah’tan başka, insanla­ra veya ellerinizle yaptığınız bu putlara tapıyorsunuz ya, işte ben onlara ibadet etmekten mani olundum, engellendim, ben yasaklandım. Allah (c.c.) bana, onlara ibadet etmeyi yasakladı. Yalnız ve yalnız kendisine ibadet etmemi emretti” de.

Yine onlara deki “ben sizin uydurduklarınıza uymam.” Yani bu in­sanları yönetme konusunda, bu insanlara mutluluk verme konusunda siz­de bir şeyler uydurmuşsunuz. Siz benim onlara uymamı istiyorsunuz. Ama ben sizin uydurduklarınıza tabi olmam, uymam” de onlara. “Eğer uyarsam o takdirde bende sapıtmış olurum.”[73]

57- Ben Rabbim’den olan apaçık bir delil üzerineyim. Siz onu yalanladınız acele ettiğiniz azap benim yanımda değildir. Hüküm an-ak Allah’a aittir. Allah gerçeği anlatır ve o ayird edenlerin en hayırlısıdır.

Siz Allah’ın ayetlerini yalanladınız. Allah’ın ayetlerini yalanlayanlar çin geçmişte cezalar verilmişti. Örneğin; Lut, (a.s)’ın kavmine, Salih a.s.)’m kavmine, Nuh (a.s.)’m kavmine, İbrahim (a.s.)’m kavmine, Musa a.s.)’m kavmine cezalar verilmişti. Siz “hadi o ceza bize de gelsin” diyorsunuz. Siz o cezaya acele ediyorsunuz. Ama sizin acele ettiğiniz bu :eza benim tarafımdan değil. Yani sizi cezalandırma güç ve otoritesine ıen sahip değilim. Geçmişte de Lut (a.s.) onları (inanmayanları) cezalan-Iırmiş değildi. Salih peygamber de cezalandırmış değildi. Nuh (a.s.)’da :ezalandırmiş değildi. Allah’tır cezalandıran, mükâfatlandıran da Allah c.c.)’dır. Onun için burada, “Onlara deki: sizin acele istediğiniz o ceza )enim katımda değil.” Yani cezayı ben veremem, mükâfatıda ben veremem.

“Hakimiyet kayıtsız şartsız Allah’a aittir.” Yani cezalandırmakta Al-ah’a aittir. Sizi yaratan Ö’dur. Gözeten O’dur. Öyleyse sizin amellerinizi ıesaba çekecek olan O’dur. Onların kötüsüne ceza, iyisine, mükâfat vere-, :ek olan da O’dur.

“O hakkı anlatır. Ve O hak ile batılı ayırd edenlerin en hayırlısıdır.” Yani insanlar hak ile batılı, haklı ile haksızı, zalimle mazlumu ayırd et­mek için bütün güçlerini sarfetseler mutlak bir yerde hata edebilirler. Çünkü insanlar hissi hareket ederler. Allah (c.c.) için hissi hareket etmek yoktur. Ama insan hissi hareket eder. Onun için Peygamber efendimiz (s.a.v.) huzuruna gelen davalı ile davacıya demiş ki: “Allah’tan korkun! Biriniz daha güçlü mantık ve dil ile haksızken haklı çıkabilir. Ve ben ona göre hüküm verebilirim. Ama iyi bilsin ki haksız yere bir başka kardeşi­nin malını elde eden cehennemden ateş elde eder.” Onun için insan -buna Peygamberler de dahil- ancak elle­rindeki delillerle hüküm verirler. Ama Allah (c.c.) insanların hem dıştaki delillerini bilir, hem de içteki delillerini bilir. Gönüllerinden geçeni bilir. Onun için hak ile batılı, zalimle mazlumu, ayırd edenlerin en hayırlısı Al­lah (c.c.)’dır.[74]

58- Deki: “Eğer acele ettiğiniz şey benim yanımda olsaydı iş benimle sizin aranızda şimdiye kadar bitirilmişti. Allah zalimleri daha iyi bilir.”

Bu ayeti kerimenin tefsirinde Peygamber efendimiz (s.a.v.)’den şöyle bir hadis rivayet edilmiş. Peygamber efendimiz (s.a.v.) bir mescide girdi, ve orada namaz kıldı. Namazdan sonra dua etti. Duadan sonra şöyle dedi: “Rabbimden üçşey istedim, ikisini verdi birini vermedi.” O üç şeyi şöyle izah etti. “Yarabbi, bu insanlara, gökyüzünden yağan yağmurla veyahut deniz taşması gibi suya gark olmak şeklinde ölüm verme” dedim. Allah (c.c.) duamı kabul etti. Yani bu ümmet suya gark olarak yok olmayacak­tır. “Yarabbi, kıtlıkla bu ümmeti helak etme dedim, onuda kabul etti.” “Yarabbi, bu ümmeti birbirine düşürmek suretiyle helak etme dedim.

Onu kabul etmedi” buyuruyor.[75] Ve bu en kolaydır. Yani insanların birbirine düşmek suretiyle, birbir­lerini öldürmelerini önlemek kolaydır. Öbürleri zordur. Bazen duyuyo­ruz. Hindistan’ın falan bölgesinde gökyüzünden gelen bir hortum deniz­den aldığı suyu köyün üzerine olduğu gibi indiriverdi. Ve köylüleri helak etti. Bu tür şeylere tedbir almak, şiddetli esen rüzgara karşı tedbirler al­mak zordur. Bir köyü veya şehri yok e div ere biliyor. Bunlara karşı tedbir almak zordur. Ama mü’minler arasındaki fikri ihtilaflarda kavgalara se­bep olabilir, fakat neticede akıllı insanların araya girmesiyle bu halledile­bilir. Genelde Allah (c.c.) insanların kendilerinin halledebilecekleri şeyle­ri kendilerine bırakmıştır. Bu hukukta da, bu şekildedir. İslam hukukunda da Kur’an-ı Kerim hukuki sahada maddeleri az tutmuş. İnsanların kendi­liklerinden bulamayacakları (konuları) açıkça bildirmiş ama bulabilecek­lerini değerli müslüman hakimlere havale etmiş onlara yetki vermiştir. Zamanın gerekleri, örf ve adetin gereği doğrultusunda hüküm vermelerini onlara havale etmiştir. Salahiyeti geniş tutmuştur.

Aynı şekilde insanın toplum hayatındaki davranışlarını düzeltmede de geniş salahiyetler vermiştir. Mesele burada yağmur veya yangın veyahut-ta rüzgar gibi Allah tarafından gelecek bela ve musibetlere karşı bir ted­birimiz olmaz ama müslüman toplumun kendi aralarında ayrılıklar mey­dana getirmek suretiyle kavgaya, kavganında harbe dönüşmesini engelle­mek bizim elimizde. Kavgayı çıkarmakta elimizde, kavgayı durdurmakta kendi elimizdedir. Onun için üçüncü kabul edilmedi diyor Peygamber efendimiz (s.a.v.).[76]

59- Kaybın anahtarları onun yanındadır. Onları ondan başkası bilemez karada ve denizde olanları O bilir. Düşen her yaprağı O bi­lir. Yerin karanliklarındaki taneyi yaş ve kuru hiçbir şey yokturki apaçık bir kitapta olmasın.

“Toprağın derinliklerindeki daneleri bilir.” Hani incirin danesi topra­ğın derinliğine, buğdayın danesini toprağın derinliğine düşmüş. Bizde bi­liyoruz, ama sayısını bilmiyoruz. Elle saçıldığı dönemde insan eline buğ­dayı alıyor, saçıyor arazinin yüzüne. Bunları saçan kaç tane olduğunu bil­mez. Ne olacağını bilmez. Hangi tanenin bir kuşun kursağına gideceğini bilemez. Hangi tanenin 70 tane buğday tanesine dönüşeceğini bilemez. Hangi tanenin iki üç çatal biteceğini, her çatalında iki üç filiz vereceğini, her filizin de seksen doksan veya yüz tane buğday tanesi olacağını bil­mez. Ama Allah (c.c.) her daneyi biliyor. Yani dünya üzerinde toprağa düşmüş veya dalında olan her tanenin sayısını biliyor ve o her tanenin toprakta bitip bitmeyeceğini, bir kuşa yem olup olmayacağını, bitenin ne kadar biteceğini Allah (c.c.) biliyor.

“Yaş ve kuru ne varsa bu apaçık kitabdadır” diyor Allah (c.c). Bu ayeti kerimeyi çok kullanırız. “Yaş ve kuru Kur’an da vardır” derler. Bu ayetten alınmıştır. Yani 59. ayeti kerimenin türkçe karşılığı “Yaş ve kuru ne varsa Kur’an da vardır” şeklindedir. Veya “her ne ararsan Kur’an da vardır” derler. İşte bu ayet-i kerimeden alınmış bir sözdür.

Hoca efendi konuşurken “herşey Kur’an da var” demiş. Aşağıdan biri “hocam saatim bozulmuş, bak bakalım neresinde bozukluğu” demiş. Ho­ca karıştırmış ve bulmuş. “Eğer bilmiyorsanız ehline sorunuz” ayetini

okuyuvermiş.[77] Kur’an-ı Kerim’in emrine göre sen bu saati saat­çiye götüreceksin demiş. Çünkü Kur’an-ı Kerim “ehline sorun, işi ehline verin” diyor, saatinde ehli saatçidir. Hoca efendi o zekasıyla gerçekten çok ince bir şeye dikkat çekmiş. Kur’an-ı Kerim’de saat şöyle tamir edilir diye ayet yoktur. Ama “herşeyi ehline verin” dedin mi binlerce meseleyi halletmiş oluyoruz. Bu devlet yönetiminden saat tamirine kadar herşeye şamil bir ayet-i kerimedir. Zaten Kur’an-ı Kerim’in güzelliği de oradadır. Belirli zamanla kayıtlı değil. Eğer saat tamiri şöyle yapılır demiş olsay-dı,bu saat yüzlerce yıl önce yoktu. O zaman bu ayet ne manaya gelecek­ti? Veya halk o ayetten ne anlayacaktı. Yani bir şey yok iken ondan bah-sedilse ne anlama gelir bu. Onun için Allah (c.c.) öyle bir ifade kullanı­yor ki; Peygamber efendimiz döneminde adamın kum saati var, bozul­muş bu ayeti kerime doğrultusunda kum saatini tamir eden adama gider. Bu ayeti kerimeye göre herşey ehline verilir.

Şimdi “efendim kimyanın ve fiziğin formulleride varmıdır, Kur’an-ı Kerim de” diye sorulsa yoktur diye cevap verilir. Bizim okuduğumuz

kimya kitabındaki suyun sembolü olan H2o. Kur’anda yazmaz. Çünkü Allah (c.c.) insan aklının bulabileceği konulara yalnızca işaret eder. Yani suya işaret eder. Güneşe işaret eder. Bir zatın ifadesine göre her şey öne­mine göre Kur’an da yer alır. En önemlisi Allah (c.c.) dür. En çok zikre­dilen Allah (c.c.) dür. İkinci derecede en önemli insanın kendisidir. Onun için Kur’an-ı Kerimde -ikinci derecede- ençok zikredilen -Rabbimden sonra- insandır. Güneşinde birkaç defa adı Kur’an-ı Kerimde,geçmiştir. Hakkın da bahis vardır. Ama teferruat yoktur. Niye? İnsanoğlu o konuda bilgi geliştirecek kapasitede yaratılmış, Rabbim tarafından. Öyle olunca teferruata girmiyor.

Türkiyedeki “herşey Kur’anda vardır” ayetinden hareketle bir kısım iyi niyetli mücahid kardeşlerimizden şöyle bir laf ürettiklerini duyduk. “Herşey Kur’anda vardır. Peygamberin hadisine ihtiyacımız yoktur.” Be­nim Rabbim Peygambere itaat ediniz diyor. “Allah’a itaat ediniz, pey­gambere de itaat ediniz.” Bu ayeti kerimenin tefsiri geçti. Peygamber efendimiz (s.a.v.)’inde haram kılma yetkisi olduğunu daha önce bu ayeti tefsir ederken söylemiştik. Onun için Peygamber efendimiz (s.a.v.)’e ita­at, Allah’a itaattir. Bizim asıl kaynağımız birinci derecede Kur’an-ı Kerim ikinci derecede Peygamber efendimiz (s.a.v.)’dir.

“Kur’an-ı Kerim de herşey yoktur” diyenler de bir hadisi şerifi delil getirirler. Bunlar daha ziyade hoca değiller. Hoca olan arkadaşlar bunları söylemiyorlar. Hoca olmayan, arapçasi olmayan Kur’an-ı Kerimi yalnız mealden okuyan, hadisleri yalnız tercemelerden okuyan arkadaşlar diyor ki Peygamber efendimiz (s.a.v.) Muaz b. Cebel’i Yemen’e gönderirken sormuş. Muaz, orada bir davalık olayla karşı karşıya gelirsen neye göre hükmedeceksin demiş. Muaz:

-Allah’ın Kitabına göre hükmedeceğim.

-Peki ya Allah’ın kitabında buîamazsan.

-O zaman Peygamberin sünnetine göre hükmederim.

-Onda da buîamazsan?

-O zaman içtihat ederim Ya Rasulallah demiş.

Peygamber efendimizde onu tasvib etmiş, hakkında güzel dualar et­miş ve Yemen’e göndermiş.

Şimdi, arkadaşların hareket noktası “Ya Kur’an da buîamazsan demiş Peygamber efendimiz, o da “Allah’ın rasulünün sünnetine başvururum” ifadesidir. Yani Muaz b. Cebel’in Kur’anda bulamadığı şeyler var.

Kur’anda bulamadığı şeyler var ki sünnete müracat ediyor. Bu hadis onla­ra delil değil aslında. Hadisi şerifleri, eski fıkıh kitablarımızı ve bugünkü hukuku yazanlarında maddeleri yazarlarken dikkat ettikleri şeylerden bi­ride bu kelimeyimi kullanalım şu kelimeyi mi kullanalım, virgülü bura-yamı atalım, şuraya mı atalım gibicesine dikkat ediyorlar, ama yine de in­sandır hata edecek. Peygamber efendimizde kelimeleri kullanırken çok dikkat ediyordu. Yani Rabbimin kontrolünde olarak dikkat ediyordu. “Ya, yoksa” demiyor, “Ya bulamazsan” diyor. Yani sen bulamazsan ma­nasına gelir bu. “Sünnette de bulamazsan” o zaman “ictihad ederim” di­yor. Muaz b. Cebel’in yapacağı bu. Kur’an da bulamazsa sünnete, sünnet­te bulamazsa kendisi ictihad makamında bir hakimdir ve kendisi davalar­da ictihad edebilecek bir insandır.

Bu şuna benzer. Tabiatta Allah (c.c.) bizler için yarattığı binlerce ni­metler var. İnsanların görebildikleri sınırlı. Toprağı görmüşler, onun üze­rinde biten sebze ve meyveleri görmüşler bunlardan istifade etmişler. Ko­yunun yününü görmüşler, elbise yapmışlar, pamuğu görmüşler kumaş dokumuşlar. Filan madeni filan adam keşfetmiş, filan elementi filan adam bulmuş. Peki o buluncaya kadar tabiatta yokmuydu. Vardı. Vardı da bulan adam yoktu. Bulan adam geldi ve onu orada buldu. Bunun gibi­dir. Bu tabiat ayetleridir. Bunlarda Kur’an ayetleridir. Kur’an ayetlerinden de her çağın insanına Kur’an’ın söyleyecekleri vardır. Ama onu o çağın insanı arayıp bulacaktır.

“Gaybın anahtarları Allah’ın elindedir.” Yani “Gaybı” Allah’tan başka kimse bilemez. Bildirdikleri müstesna. Yani Rabbimin bildirdikleri var­dır. Peygamberler gaybı bildirilmedikçe bilemezlerdi. Ama bildirilecek olursa bilirlerdi. Peygamber efendimizin (s.a.v.) gayba ait haberleri var­dır. Nedir onlar? Kendisine bildirilenler. -Şeyh Sadî Şirazi Gülistan’ın da anlatır- Yakub (a.s.)’a sormuşlar. Demişler ki oğlun Yusuf kaybolduğun­da hemen köyün kenarındaki kuyuya atmalarına rağmen orada onu bula­madın. Ama yıllar geçtikten sonra birgün otururken (burası Kur’an-ı Ke­rim de geçmektedir şu anda oğlum Yusuf un kokusunu alıyorum demiş.) Mısır’dan kokusunu aldın” demişler. O da “Peygamberlerin mucizesi şim­şeğin ışığına benzer, şimşek çaktımı görürüz, şimşek sönüverince bizde sizin gibi oluruz” demiş Yakub (a.s.). Onun için peygamberlere de gaybı “bildirme Rabbimin bir mucizesidir. Bildirildi mi, bilirler. Bildirilmedi mi onlar da bilemezler.

Biz gayba iman ederiz. Allah (c.c.) bize göre “gayb”dadır. Görmeden iman ediyoruz. Melekler bizim için “gayb”dadır. Sayılarını bilemiyoruz. “Rabbim meleklerin adedini Allah’tan başka kimse bilmez, onun askerle^ rini Allah’tan başka kimse bilmez.”buyurur. Ama biz iman ediyoruz. Cennet ve Cehennemi görmedik “gayb”dadır. Ama iman ediyoruz. Onun

için “Bakara” suresinin başında Muttaki müslümanlar övülürken “onlar gayba iman ederler,” görmedikleri halde iman ederler. Zaten bizim ima­nımızın değeri buradan geliyor. Bir insanın yüzüne karşı onu övmeniz, ona saygı göstermenizmi daha değerli, yoksa yüzyüze gelince fazla iltifat etmiyor, fazla saygı göstermiyor ama gıyabınızda sizi seviyor vede koru­yor, bu mu daha değerli. Yani sizin yokluğunuzda sizi seven ve koruyan adam sizin için daha candan bağlı demektir. Biz Allah’ı ve onun cehenne­mini vede cennetini görmeden iman ediyoruz. Bizim (mü’minler) değeri­mizde buradan geliyor.

Lokman suresinin son ayet-i kerimesinde Allah (c.c.) bazı şeylerin bi­linemeyeceğini bize haber verir. O ayeti kerimeyi tefsir mahiyetinde Pey­gamber efendimiz diyor ki; “Beş şey vardır ki onu Allah’tan başkası bile­mez.” Bu ayeti kerime halkımız arasında yanlış tanıtılmış. Gerçi tefsirler doğru söylüyorda, halk kendiliğinden “bir şey bilirim” diyerek tefsirleri­mize bakmadan hareket ediyor. Ayrıca, bu halk arasındaki yanlış anlama ayeti günün teknolojisiyle tefsir etmenin zararlarıdır.

Lokman suresinin 34. ayeti kerimesinde, “Kıyametin ilmi Allah katın-dadır.” buyruluyor. Yani kıyametin ne zaman kopacağının bilgisi Allah kalındadır. Yağmuru Allah indirir, ve rahimlerde olanı Allah bilir. Bir adam yarın ne kazanacağını bilemez. Evinizden çıktınız, işyerinize doğru veya daireye doğru geliyorsunuz. Akşamdan kiminle karşılaşacağınızı bi­lemiyorsunuz. Yarın yolda giderken ne olacağını bilemiyorsunuz. Sabah­leyin dükkanınıza gelen misafirle çay mı yoksa,kahve mi içeceğinizi bile­miyorsunuz. Kısaca yarının ne getireceğini bütün teferruatıyla bilmeniz mümkün değil. “Hiç bir can nerede öleceğini bilemez” diyor Allah (c.c). Yalnız dikkat edelim. Burada bilemez diyor. “Kişi yarın ne kazanacağını bilemez ve kişi nerede öleceğini bilemez” diyor Allah (c.c). “Kıyametin bilgisi Allah kalındadır” dedikten sonra “yağmuru indiren ve rahimlerde olanı bilen Allah (c.c.) dır” diyor. (Ayet bu).

Hadisi şerifte de “gaybın anahtarları beştir ve onu Allah’tan başkî kimse bilemez” diyor Peygamber efendimiz, Lokman suresinin 34. ayet kerimesini okuyor. Hadisi şerifi Buhari rivayet etmiş. Şimdi olduğu gib bir zamanlar müslümanlar da ayetleri günün teknolojisine, günün bilgisi ne göre yorumlama hastalığı vardı. Bu biraz aşağılık kompleksinden kay naklanıyordu. Hala da devam ediyor. Televizyonda bir haber duyarsınız Gökyüzünde kara delikler belirmiş, aman şöyle oluyormuş, böyle oluyor muş, deodorantlardan parfümlerden meydana geliyormuş gibi. Derkeı Kur’anla hiç ilgisi olmayan biraz müslümanca geçinen bir adam eline he men “gökyüzü yarılıverdiğinde” ayetini alıveriyor, adamların o iddiaları na Kur’andan delil getirip bir kitap yazıveriyor ve piyasaya sürüveriyor Kendisine sorulmuş. Demişler ki sen bu konuda fazla ileri gidiyorsun ga

liba. Yarın ilende batının ilim adamları “Yahu biz geçen sene söylediği­mizde yanılmışız, iş öyle değilmiş” deyiverse Kur’an-ın bu ayeti ne ola­cak. Sen bu ayeti onun iddiasına yamadın, onu tastikçi gibi yaptın ayeti. Şimdi ne olacak? O zaman adam “O zamanın hocası düşünsün” demiş.

Şimdi bu “İnsanlar bilemez” sözü ayette yok. Ayet şu “Rahimlerde olanı Allah bilir.” Yıllar önce bir arkadaş aldı eline kalemi yazdı aklına geleni. O günlerde de tıbbi alanda rahimlerde ki çocukların filmini çekip erkekmi dişimi olduğu hususunu tespit imkanı yokmuş. Arkadaş “Kur’an-ı Kerimimiz bunu 1400 sene evvelinden haber vermiştir. Boşuna uğraş­mayın. Bunu ileride bilmeniz de mümkün değil” dedi. Diğer birçok ayet-leride buna delil getirdi ve kitabını da yayınladı. Ama şimdi doktorları­mız “biliyoruz” diyorlar. Yarın, daha iyi bilinir hale gelebilir. Ayeti keri­me “rahimlerde olanı Allah bilir” diyor. Burada erkeklik veya dişilik diye bir ifade de yok. Yani, “erkek mi dişi mi onu bilemezsiniz” anlamı ayette yoktur. Ana rahmine düşen meninin ikiz,üçüz veya beşiz mi olacağını bi­lir. Mavi gözlü mü, kara gözlü mü,kahverengi gözlümü olacak onu bilir, ömrü ne kadar olacak (Allah) onu bilir. Alim mi olacak, cahil mi olacak onu bilir. Mutlu bir insan mı olacak, eşkiyamı olacak onu da bilir. Bütün bunlar bu ayetin içerisinde vardır. İşte bunu insanlar bilemez. Peygamber efendimizin (s.a.v.) hadisi şerifinde “İnsanlar onu bilemez” den maksat odur. Yani o rahimlerde olanın bütün kaderini insanlar bilemez. Ama bu­nu birisi mealde “erkek veya dişi olduğunu Allah bilir” diye terceme et­miş. Bu kelimeler (erkek veya dişi) ayette yok.[78]

60- Geceleri sizi öldüren (uyutan), gündüzün ne iş yaptığınızı bi­len odur. Sonra belirlenmiş süre tamamlansın için orada sizi dirilten O’dur. Sonra dönüşünüz O’nadir. Sonra yaptıklarınızı o size haber verecektir.

Uykuya da “ölme” tabiri kullanılmış. Halk arasında “Uyku küçük ölümdür” diye bir ifade dolaşır. Uyku halinde iken yanıbaşımızda olan olaylardan habersiz bir şekilde yatıyoruz. Gözümüze veya kulağımıza pa­muk tıkamıyoruz ama yanımızda konuşulanı duymuyoruz. Gerçi gözleri­mizin perdelerini kapatıveriyoruz. Ağzımıza bir şey verseler tad almıyo­ruz. Uykusu çok hassas olanları bundan hariç tutuyoruz. Çünkü onlar hafif bir dokunuşta uyanırlar. Ama onunda uyanamadığı, sesi duymadığı ve tad alamadığı dönemler olur. Çok yorgun olduğu zamanda uyumuş oldu­ğu uykular gibi. Onun için Allah (c.c.) uykuyu küçük bir ölüm gibi bizle­re ifade etmiş. “O’dur sizi geceleyin öldüren.” Yani geceleri uykuya dal­dıran Allah (c.c.) ‘dür. Uyku dahi O’ndandır. Çünkü geceyi yaratan O’dur. Nebe suresinde “uykuyu istirahatgah kıldık, geceyi elbise kıldık” diyor Allah (c.c.) Yani geceler üzerimize bir elbise gibi kapanıyor ve onun içe­risinde uyuyoruz, istirahat ediyoruz. Onun için uyumayı da bize veren Allah (c.c.)’dür.

Bazı şeyleri bizden alıveriyor ve biz istirahat ediyoruz. Yatarak isti­rahat etmiyorsunuz. Mesela ağır bir yorgunluktan sonra evinize gelseniz, dinlenmek isteseniz, fakat uykunuzu kaçırıverseler ve siz sabaha kadar sağa sola dönerek gözünüzü yummadan işe gitseniz dinlenemezsiniz. Şa­yet dinlenme yatma ise yattınız. Yani elinizdeki kolunuzdaki faaliyeti durdurdunuz. Yalnız dinlenmek o değil. İnsanoğlunun zihninin ve ruhu­nun dinlenmesiyle asıl dinlenme oluyor. Adamın birisinin “iki dakika kestiriverdim kendime geldim” dediği gibi. Doğrudur da. İki dakikalık bazen beş dakikalık kestiriverme, beş saat uyumadan sağa sola dönmeden dinlenmeden daha çok rahatlık verir insana. Onun için Allah (c.c) bu uy­kuyu ölüme benzetmiş vede o uykuyu vereninde kendisi olduğunu hatır­latmış. En tatlı şeylerimizden biri, “çarşıdan alınmaz sepete konulmaz, ondan da tatlı birşey olmaz” diye tarif ederler ya işte öyle.

Kendimize ait hiçbir şeyimiz yok bizim. Şöyle birşey bulup buda bi­zim desek ve Rabbimin müdahelesi olmadan bunu da biz yaptık diyebile­cek hiçbir şeyimiz yok.

“Gündüzleri ne kazandığınızı Allah bilir” diyor Allah (c.c). Yani he-lalmi kazanıyorsunuz, haram mı kazanıyorsunuz, iyi bir ilim mi kazanı­yorsunuz, kötü bir ilim mi kazanıyorsunuz, insanlardan bedduamı alıyor­sunuz, iyi dualarım alıyorsunuz bütün bunları Allah (c.c.) bilir.

“Sonra gündüzde sizi diriltir. Yani gecenin uykusundan gecenin ölü­münden sizi kaldırır. Niçin? “O ecel-i müsemmamz olan yani sizin için takdir edilen ecelin yerine getirilmesi için”O uyku ölümünden Allah sizi diriltir.

Gecede, gündüzde ne yaptığınızı biliyor. Öyle olunca o bildiklerini yani yaptıklarınızı kıyamet gününde amel defterlerinizle size haber vere­cek olan Allah (c.c.) dır diyor Rabbim. Yani yaptıklarınız kayda geçiyor, kötü amellerden sakının demek istiyor ayeti kerime.

“Canım biz öldükten sonra dirilmeyeceğiz?” diyenlere de bir uyandır bu ayeti kerime, Hergün Allah (c.c.) sende ölümü, dirilmeyi yaratıp duru­yor. Akşamleyin uykuda öldürüyor, sabahleyin diriltiyor, işte bu sabahle-

yin kalkmanda mahşerdeki kalkman (dirilmen) gibi birşeydir. Hergün bu­nu imansızlar da görüp duruyor ve bunu kendisi de yapmıyor. Rabbimin koyduğu kurallar içerisinde yürüyor.[79]

61- Kullarının üzerinde hakim O’dur. Size koruyucular gönderir. Sizden birine ölüm geldiğinde elçilerimiz onu öldürür, onlar elden kaçırmazlar.

Damarlanmızdaki kan O’nun koyduğu kurallara göre hareket ediyor. Saçımız O’nun koyduğu kurallara göre büyüyor veya ağarıyor. Bütün vü­cudumuzdaki hücreler O’nun koyduğu kurallara göre hareket ediyor. Ya­ni vücudumuz üzerinde hakim olan O. Eşya üzerinde hakim olan O.

Rabbimiz bizim yalnız irademizi serbest bırakmış. İradenize göre is­yan etmek veya itaat etmek sizin hakkınız. İman etme veya küfür etme hakkınız var demiş ve ondan dolayida hesaba çekeceğini bildirmiş. Yok­sa bedenimizin üzerindeki Allah’ın hakimiyeti devam ediyor.

“Sizin üzerinize koruyucu melekler gönderir” diyor Allah (c.c.) İnfitar suresinde “sizin üzerinizde koruyucu melekler vardır”, “Yazan melekler vardır.” (Yani amellerinizi yazan) diyor Allah (c.c). Bir de “Hafaza me­lekleri vardır ki sizi koruyan meleklerdir onlar. Rad suresinde de (11. ayet) “Onun önünden ve arkasından onu takip edenler vardır ve onu bazı kaza ve belalardan korur” diyor Allah (c.c).

Bizim bazı reflekslerimiz vardır. Hani karşıdan biri çöp atsa veya rüz­garla bir çöp gözümüze doğru gelse kirpiklerimiz bizden emir almadan anında kapanıverir. Bizden emir alsa zaten çöpe karşı tedbirde gecikir. Refleks denilen şey. Refleks bir kanundur. Yani Allah (c.c.)’in bizim fıt­ratımıza verdiği bir kanun. Gözümüzde ve vücudumuzun birçok azasında kendine has reflekslerimiz vardır bizim. Peki bu kanunsa bu kanunu ko­yan vardır. Yani gözün karşıdan gelen bir şeye karşı anında kapanması bir kanuna tabiidir. Öyleyse bu kanunu koyan vardır O da Allah (c.c)’dir. Bir kanun varsa o kanunu yürürlükte kılan görevliler vardır. Onlara da biz “Hafaza Melekleri” diyoruz. İnsanı korumakla görevli “Hafaza Me­lekleredir diyoruz.

Peki ama bazende bela ve musibetler de geliveriyor. Mesela gözümü­ze de çöp kaçiveriyor, bazı insanın gözünü kör ediveriyor veya hastalan­dırıyor. Zaten ayeti kerimede Allah’ın takdir etmediği bela ve musibetlere karşı korurlar diyor. “Yahfezunehu min emrillah”dan kasıt odur demişler.

Tabi bazıları için buna inanmak zordur. Çünkü meleği görmüyoruz. Bildiğimiz bir şey olmadığından dolayı da (birşey söyleyemiyoruz) “Bizi koruyan melek, eşyanın gelişmesini, yağmurun yağmasını, çiçe­ğin büyümesini sağlayan melekler vardır” der tefsir kitaplarımız. Bir kı­sım insanların buna inanması zor. Adam “meleğe inanırım da bunlara inanma nasıl olacak” diyor. Yahu o kendine has bir alem. Öyle olunca kendine has bir yaşantısı vardır. Bize düşen görev, Allah (c.c.) sizi koru­yan melek var demişse ona inanmaktır.

“Onlar o öldürme işinde kusur yapmazlar.” Onlardan maksat melek­ler. Yani adamın ölümünü bir saniye sonraya bırakmazlar veya bir saniye önce öldürmezler. O melekler öldürme işinde ileriye veya geriye alma şeklinde bir kusur yapmazlar diyor Allah (c.c.)

Burada “teveffethu rusulünâ” diyor Allah (c.c). “Rusul” “Rasul” keli­mesinin çoğuludur. Çoğulla ifade etmiş ölüm meleklerini. Ölüm meleği dememiş de ölüm melekleri, elçileri demiş. Bir başka ayeti kerimede de “Melâiketü’l- Mevt” diye ifade edilmiş. Ölüm melekleri deniliyor. “Azra­il” kelimesi Kur’an-ı Kerim de isim olarak geçmez. Peygamber efendimi­zin hadislerinde de bugüne kadar görülmemiş. Yani Peygamber efendi­mizin dilinden de “Azrail” kelimesi gelmemiş. En eski kaynak Hz. Ali’nin oğlu Hz. Hüseyin (r.a)’in dilinden “Azrail can aldı” diye bir ifade çıkmış, bu kelime oradan alınmış. Bizim Kur’an ve sünnetimiz “Ölüm Melekleri” der. Ölüm meleği demez. Naziat suresinde de “O can alıcı melekler” şeklinde çoğul ifade edilmiştir. Akaid kitaplarında Azrail keli­mesi vardır. Azrail ölüm meleklerinin başıdır diye geçer. Bunları böyle bilmediğimizden dolayı imansızın biri müslümammızı sıkıştırdığında ona “Azrail bir tane mi? evet bir tane. Peki bir yerde bir milyon adamı elekti-rik teline bağlasalar sonra da ceryan verseler bir anda bir milyon adam öl­se, Azrail bunların hepsine nasıl yetişecek diyor. Diğeride, madem örneği elektirikten verdin bende cevabım elektirikten vereyim. İstanbul’un mil­yonlarca elektrik ampulü var. Bunların hepsi yanıyor mu? Evet. Şarteli kapatan bir adam milyonlarca ampulün ceryanım kesebilir mi? Keser. İş­te melekte milyonlarca adamın canını böyle alır. Diyerek cevap verir. Böyle saçma bir soruya böyle saçma bir cevaptır bu cevap tarzı. Bu ceva­ba saçma derken, aynı cevap sevdiğin hocaların kitaplarında da vardır. Fazla düşünülmeden verilmiş bir cevap. Aynı zamanda mantığa da uy­gun. Bizim kaynağımız Kur’an ve sünnettir. Ayrıca çok değerli alimleri­mizin akaid kitaplarıdır. Akaid kitaplarında “Azrail” tarif edilirken “Az­rail ölüm meleklerinin başıdır” diyerek tarifi yapılmıştır. Öyle olunca onun emrinde görevli meleklerin olduğunu anlıyoruz. Mikailin emrinde görevli melekler vardır, tabiat olaylarıyla ilgilenir. İsrafilin emrinde de görevli melekler vardır.[80]

62- Sonra onlar gerçek mevlalari olan Allah’a döndürülürler. İyi bilinki hüküm ona aittir ve O hesap görenlerin en çabuğudur,

“O hesab görenlerin en süratlisidir.” Yani insanların hesabını çabucak görüverir diyor Allah (c.c). Bu dünyada da muhasebeciler vardır. Özel­likle maliye muhasebecileri. Ama onların işi bazen zor bazen de kolay olur. Anlaşmaya bağlı bir iş. Ama Allah’ın (c.c.) hesabında öyle birşey yok. “Mal fayda vermiyor evlad, ordular da fayda vermiyor.” Şefaat yok, arzu yok, hiçbir şey yok. Şefaat yok derken kâfirlerin şefaatçisi yok. Yoksa ayete’l-Kürsiyde okuduğumuz “rabbimin izin verdiği insanlar imanlı insanlara şefaat edecektir.[81]

63- Deki: “Gizlice yalvarıp yakararak “eğer bizi buradan kurta­rırsa elbette biz şükredenlerden olacağız” diye O’na dua ettiğinizde karaninve denizin karanlıklarından sizi kim kurtarır?”

Eskiden olduğu gibi şimdide denizin ortasında gemiler giderken ba­zen ay doğmaz, yıldızlar doğmaz, her taraf korkunç karanlık, özellikle de okyanusun ortasında kalmış bir gemi, dalgalarda en son haddine varmış gemiyi beşik gibi sallayıp duruyor. Batmak üzeredir. Böyle bir esnada gemiler “S.O.S.” gönderir. İmdat sinyali gönderirler. İmdatta gelmez. Derken Allah’tan başka dua edecek kimse kalmaz. Kaptan aman uşaklar balta getirin, kova getirin, halat getirin derken kullanılacak bütün çareler bitince ne getirelim efendim deyince Salavat getirin demiş. Ayette ona işaret ediyor. Yani denizde veya karada karanlıklar içerisinde bela ve mu­sibetlerle karşılaştığınızda duaya yöneldiğinizde Allah’tan başka sizi kim kurtarır?

Arap hurmanın tepesine çıkmış en uç noktasına varmış geriye ineme­miş. Cemel gurban, Cemel gurban diyerek bağırırmiş. Cemel deve de­mektir. “Yarabbi buradan sapasağlam aşağıya birinecek olursam kıymet­li devemi keseceğim” demiş. Neyse uğraşarak inmiş. İnincede Cemel ma­fiş demiş kaçmış adam. Bunlarda Yarabbi eğer buradan bizi bir kurtara­cak olursan sana şükredenlerden oluruz” diyorlar. Ama insan tekrar raha­ta kavuşunca eski sıkıntılarını unutuveriyor bu normaldir. Günlük hayatımızda da bununla karşılaşırız. Şu işim şöyle olursa bir kurban keseyim diyor adam ama o iş olduktan sonra işe boş veriyor. Biz bunu şuradan an­lıyoruz. Hocam benim 10 sene önceden bir adağım vardı. Hemen kes­mem gerekiyor mu? diyor. Bizde yok ömrünün sonuna kadar kesebilirsin diyoruz. O iş öylece gidiyor. Halbuki o esnada bundan kurtulur kurtul­maz kesecekti. Ama hala kesmedi. Gerçi bunda art niyetli değil ama bu­gün olmazsa yarın diyerek işi götürüyor.[82]

64- Deki: “Ondan ve bütün sıkıntılarınızdan sizi Allah kurtarır. Sonra siz yine Allah’a ortak koşarsınız.”[83]

65- Deki: “Sizin üstünüzden ve ayaklarınızın altından üzerinize azap göndermeye, sizi partilere ayırmaya, birbirinize acıyı tattırma­ya gücü yeten O’dur.” Bak, anlasınlar diye ayetleri nasıl açıklıyoruz.

Üzerimizden bir bela gelecek, bir ateş yağacaksa, bir azab gelecekse onu yapacak olan Allah (c.c.) dır. Allah buna kadirdir. Veya ayaklarını­zın altından bir bela ve musibetin gelmesi gibi ki Allah buna da kadirdir. Mesela ayağınızın altındaki toprağın kayıp yok oluvermesi gibi. Toprak kayması, zelzele ve depremler ayağımızın altından gelen azabîardır. O’dur bunları yapmaya kadir olan.

“Yelbise” karıştırmak demektir. Hak ile batılı birbirine karıştırmak. “Lebise” giydi manasınadır. Grublaşmayı size giydiren yani grublaşma elbisesini size giydiren O’dur.

Yukarıda bu ayet-i kerime ile ilgili hadis vermiştik.[84] Peygamber efendimiz “Allah’a dua ettim ikisini kabul etti birini ka­bul etmedi. Onlar,

1- Ümmeti Muhammedin toptan suda boğulması olmayacaktır.

2- Topyekün kıtlıkla da yok olmayacaktır.

3- Fakat bu ümmet arasında grublara ayrılma ve birbirlerine azabı

tadtırma olacaktır. Rabbim bu duamı kabul etmedi” diyor Peygamber efendimiz (s.a.v.) Ama en kolayıda budur diyerek işaret etmiş. Yani in­sanlar akıllarım başlarına alacak olurlarsa bu belayı defetme imkanı var­dır anlamında “en kolayıda budur” diyor.

Günümüzde müslümanların arasındaki olan bu değildir. Günümüzde­ki “cı” ile biten grublar birbirlerine azabı taddıncı değiller. Yani birbirle­rine harb ilan etmiş değiller. Kanlarına ve mallarına kastedmiş dururnda da değiller. Bunlar hizmette birbirleriyle yarış ediyorlar. Çeşitli kanallar­dan, çeşitli metodlarla herkes kendi doğrultusunda aynı adrese doğru yü­rüyorlar. Biz herkesi kendimiz gibi yapmak isteriz. Hatamız hurdadır. Halbuki hiçbirimiz tip olarak benim gibi değildir. Güç olarakda benim gi­bi değildir. Herkes benim gibi olmuş olsa dünya batar bu yanlıştır. Rab­bim madem akıllarımızı, bedenlerimizi ayrı yaratmıştır. Öyleyse bu ayrı kabiliyetlerde ayrı hizmetler geliştirecektir. Ama hepsinin adresi aynı olacaktır. Aynı yere doğru yürüyorlarsa bu ayrılık sayılmaz. Nasıl ki biz birbirimize farklı olmamıza rağmen ayrıyız diyormuyuz. Yani sen ayrısın insan değilsin, ben ayrıyım insan değilim demiyoruz. Madem ki insanız burda birlikteyiz. Ama şekillerimiz ayrı. Bu gün için müslümanlarında grublara ayrılmaları aynı şekildedir. Mesela askeriyede hava kuvvetleri, kara kuvvetleri, deniz kuvvetleri, zırhlısı, piyadesi hep birlikte fakat ayrı yöntemlerle savaş yapıyorlar. Hedef düşmanı yenmek ama yöntem farklı farklı. Kimisi havadan, kimisi karadan.

Türkiye’deki ve dünyadaki, müslümanlar hizmette ayrılmışlar. Birisi üniversiteye sahip çıkmış, diğeri Kur’an kurslarına sahip çıkmış, birisi de camilere sahip çıkmış. Bir başkası da “yok canım bunların hiçbirisiyle ol­maz, bu iş dergi çıkarmakla olur” demiş, ona sahip çıkmış. Bir diğeri de bu iş siyasetle olur demiş. Hepsinin ki doğru. Hepsi organizeli hareket et­seler istedikleri adrese doğrudan varıverecekler.

Böyle çalışmalarının birçok faydalarından birisi şu. Adam bir bakıyor ki binlerce çalışan var. Bunların hepsini karşıma alacak olursam bunlar beni döverler. Ne yapayım? Bunların içinde en faal olanı döveyim. En fa­al olanı döverken öbürüne de fırsat vermesi gerekir. Ki oda öbürüne imkânlar veriyor. Bazen şöyle bir itirazlar karşılaşıyoruz. “Hocam falan­ca grub devletten şöyle yardım alıyor böyle yardım alıyor diyor. Zaten ona o fırsatı vermese berikini dövme imkanı olmazdı. Yarın ileride onu dövecek, fırsatı sana verecek. Yalnız biz hepimiz uyanık olmalıyız. Hep­siyle hizmet olur. Ben dergi çıkartırken, gazete çıkarana engel olmamalı­yım. Yurt işi yaparken, bu iş dergi almama mani değildir. Bu işleri yapar­ken, siyasetle uğraşana yardım etmeye bu işler mani değildir. Yani insan bir iş yaparken öbürüne de yardım etmeye o yaptığı iş mani olmuyor. Bü­tün bunları beraber yürütüverdikmi istenen adrese varmamız daha kolay olur. .[85]

66- O’ gerçek olduğu halde kavmin onu yalanladı “ben size vekil değilim” de. Madem ki yalanlıyorsunuz Allah’ın azabımda tadacak olan sizsiniz, yarın Rabbimin huzuruna varıpta sizi koruyucu görevinede sahip değilim.[86]

67- Her haberin gerçekleşeceği zamanı vardır. Yakında bileceksi­niz.

Yani Allah’ın peygamberi kitabıyla gelip size “öleceksiniz öldükten sonra bir kabre gireceksiniz, kabirden sonra sonsuz bir hayata başlaya­caksınız, o hayatta şu tip zararlara uğrayacaksınız, cehennemin ateşine duçar olacaksınız” diyor. Siz iman etmediğiniz gibi kabulde etmiyorsu­nuz. Ama her haberin gerçekleşeceği bir zaman vardır. O zaman gelecek siz de yaptıklarınızın karşılığını göreceksiniz.[87]

68- (Eğlenmek için) ayetlerimize dalanları gördüğün zaman, on­lar bir başka söze dalıncaya kadar onlardan yüz çevir. Eğer şeytan sana unutturacak olursa hatırladıktan sonra o zalim toplumla bera­ber oturma.

İmansızlar bir araya gelip Allah’ın ayetlerini çekiştiriyorlar, inkâr edi­yorlar, tevil ediyorlar, dalga geçip alaya alıyorlar, yanlış manalar vererek yönlendirme faaliyeti içerisine giriyorlarsa onlardan yüz çevir diyor Al­lah (c.c).

Bu konuda daha önce bir ayeti kerime geçmişti. Orada biraz daha şiddetli bir ifade var. “Eğer onların yanında kalır, onların söylediklerini gönül rahatlığı ile dinleyecek olursanız siz de onlar gibi imansız olursunuz.Bir yerde, bir salonda, bir dairede her hangi bir makam veya mevki de bulunuyorsunuz. Derken orada bazı etkili ve yetkili kişiler Allah’ın ayet-leriyle “yahu Kur’an-ı Kerim de şöyle bir ayet varmış ha ha” diyerek dal­ga geçiyorlarsa gücünüz yetiyorsa engelleyiniz. Eğer gücünüz yetmiyorsa yapılacak iş hemen oradan ayrılmaktır. Efendim öyle bir yerki ayrılmak mümkin değil, o zaman gönülden buğz etmek gerekiyor. Ayrılmak nasıl mümkün olmaz. Şöyle ki adamı hapse atmışlar, hapiste de imansızla aynı hücrede kalma mecburiyeti var. Kapılar kilitli gidecek yer yok. Hergünde Allah’ın ayetleriyle dalga geçiyorlar. Orada yapılacak olan iş gönülden bu işe katılmadığını bilerek, kızarak “Yarabbi gücüm yetmiyor” diyerek razi olmadığını ifade ederse mesuliyetten kurtuluyor.

“Eğer şeytan sana unutturacak olursa hatırladıktan sonra o zalimlerle beraber oturma.” Çünkü sende o zalimlerden oluverirsin diyor Allah (c.c).[88]

69- O kâfirlerin hesabından sana bir sorumluluk yoktur. Ancak Allah’dan sakınmaları için bir hatırlatmadır.

Müttakilere kâfirlerin hesabından bir şey yoktur. Siz görevinizi yerine getirir, “bakınız yaptığınız iş yanlıştır, ve siz bununla dalga geçiyorsunuz günaha giriyorsunuz” gibi uyarılarınızı yaptıkdan sonra Allah’ın onlara vereceği cezadan sizin hesabınıza bir şey yok.[89]

70- Dinlerini oyun ve eğlenceye alan ve dünya hayatının kendile­rini aldattığı kimseleri kendi hallerine bırak ve her insanın yaptığı­nın, kendisini helak etmemesi için Kur’an-la hatırlat Allah’tan baş­ka dost ve şefaatçi yoktur. Günahlarına karşılık olarak hiçbir şey alınmaz. Onlar yaptıklarından dolayı helak olmuşlardır. Onlar için kâfirlikleri sebebi ile kaynar sulardan içki ve elim bir azap vardır.

Adam dünyaya dalmış, dünyaya aldanmış Allah’ın ayetlerine, Allah’a, ahirete hiç önem vermeyen bu tür insanları bırak.

Adam dünyaya dalmış gidiyor. Bu kazandığı yüzünden bari helak ol­masın. “Be adam, ev alıyorsun, bu ev senin üzerine yarın ahirette ateş olur. Çünkü haramdan, soygundan, rüşvetten, faizden alıyorsun sen bunu. Kendi kazancın kendine ateş olacak” diye hatırlat,

Rabbimin “kişinin yaptığının kazandığının kendisini helak etmemesi için ona hatırlat” diyor. Yani “şu boğazından geçen lokma senin aleyhine oluyor. Çünkü bunda mazlumun , yetimin hakkı var. Haksız yere elde et­mişsin. Alın terin yok senin bu işte. Ve sen karnını doyurmuyorsun bila­kis karnına ateş dolduruyorsun, cehennemini kendin hazırlıyorsun” diye hatırlat.

Bazı insanların dini konulara girmemelerinin sebeblerinden biriside budur. “Yahu karıştırma bunu” filan diyor adam. Adamın karnı haramdan doymuş derken siz “cehennem vardır, haram yiyenler yarın kıyamette ya­nacaktır” dediniz mi, adamı içinden bir ateş alı veriyor. “Yahu karıştırma bu işleri, ağzımızın tadını bozmayalım” diyor adam.

Cehennemi anlatan ayeti kerimeler, gözümüzle görmediğimiz den do­layı bizi pek etkilemiyor. Ama kibritin alevine kibrit sönünceye kadar parmağımızı tutamıyoruz. Halbuki efendimiz (s.a.v.) “Cehennemden bir damla yere düşse insanlar pis kokusundan yaşayamazlardı” diyor. Böyle­sine korkunç dehşetli bir yer ve oranın kaynar sularından- bunlarda nor­mal su değil. Tefsirlerde ifade edildiğine göre yanmış insanların irin gibi pisliği- onlara içirilir. Tabi bunlar tanıtılırken bizim bildiklerimizden ör­nek veriliyor. Yoksa bunlar değil. Bu dünyanın irini ve kanı kaynatıldı­ğında cehenneminkinin yanında hiç kalıyor. Ama bizim bildiklerimizden hareketle rabbim size orayı tanıtıyor. Bir ayet-i kerimede de “zakkum ağacından yiyeceklerdir” diyor. Gerçekten zakkum değildir. Orayı anlat­mak için bu dünyada bilinenlerden hareket ederek anlatılıyor. Bilenleri­niz vardır. Zakkumun bir yaprağını çiğnemek mümkün değildir.[90]

71- Deki: “Biz, Allah’tan başka bize fayda ve zarar veremeyenle­re mi yalvarahm? Arkadaşlarının “bize gel” diyerek hidayete çağır­dığı halde şeytanların sapıtması ile yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşan kişi gibi, Allah bize hidayet verdikten sonra topuklarımız üzerine ge­rimi dönelim.” Deki: “Yol Allah’ın yoludur. Biz alemlerin Rabbine teslim olmakla emrolunduk”.

Allah’tan başka şu fayda ve zarar vermeyen şeylere dua eder, onlara çağıracak olursak Allah’ın verdiği bu hidayetten sonra ökçesinin üzerinde seriye dönüverenler gibi oluruz. Bunu Allah (c.c.) burada bir misalle an-Tatıyor. “Bir adam arkadaşları ile beraber çölde yolculuk yapıyor. Derken yoldan biraz sapmış. Çölde de yol en büyük nimettir. Su ve yol çölde en önemli nimettir. Yolu bir kaybettin mi her taraf birbirine benzer. Öyle bir esnada yolunu kaybetmiş bir adama arkadaşları bağırıyorlar. Yahu Ali, Ahmet gel bu tarafa. Ama o şaşkın adamın kulağına başka seslerde geli­yor. Şeytanlar, şeytan gibi adamlarda “yahu yol bu taraftadır” diyerek on­larda bağırıyorlar. İslama girdikten sonra “bu tarafa gel, bu tarafa gel” di­ye bağrışma, çölde kaybolmuş insana şeytanların “bu tarafa gel” diye ba­ğırmaları gibidir diyor Allah (c.c.).

Günümüzde basın yayın yoluyla imanımızın önüne geçmek için bağı­ran adamlar aynen onlar gibidir. Şeytan gibi bağıran adamlardır. Ama Rabbim bir şeye dikkat çekiyor. “Onların sesi kimin kulağına gider? Şaş­kının kulağına gider” diyor. Ama gerçekten iman etmiş ve imanı yolunda emin adımlarla yürüyen adama onun sözlerinin hiçbir etkisi yoktur. Onla­ra kulak vermiyor. Rabbim burada “Hayran” kelimesiyle “şaşkın adama” çağırıyorlar diyor. Bir tarafta arkadaşları “İ’tina” “gel bize” diyorlar. Öbür tarafta şeytanlarda “bu tarafa gel, bu tarafa gel” diye bağırıyorlar. Allah böyle bir misalle anlatmış.

“Siz beni Allah’tan başka putlara çağırıyorsunuz, Allah’ın hukuku var­ken başka hukuklara çağırıyorsunuz sizin bu çağırmanız şaşkın adamı şeytanların çağırması gibidir. Ben imandan sonra küfre mi döneyim” di­yor Peygamber efendimiz (s.a.v.). Tabi bunları peygamber efendimizin dilinden bizim dememiz gerekiyor.

“Biz alemlerin Rabbine teslim olmakla emrolunduk.” Yoksa alemin içinde yaşayan bir adama teslim olmak için emrolunmadık. Allah (c.c.) Peygamber efendimize (s.a.v.) böyle demesini emrediyor. Tâbi ki bizede emrediyor. Bizde “Alemlerin Rabbine teslim olmakla emrolunduk” diye­ceğiz.[91]

72- Namazı dosdoğru kılın ve ondan sakının (diye emrolunduk). Onun huzurunda toplanacaksınız.

O’na teslim olacaksınız, O’na namaz kılacaksınız, O’ndan sakınacaksı­nız. Neden? Çünkü O’nun huzurunda toplanacaksınız da ondan. O’ndan geldiniz, O’na dönüş yapacaksınız. Öyleyse bu yolculuk esnasında O’nun emirlerini yerine getirmek gerekiyor.[92]

73- Gökleri ve yeri hak ile yaratan O’dur. Ogün O’ “ol” der olu­verir O’nun sözü gerçektir. Sûra üfürüldüğü gün mülk yalnız onun­dur. Gizliyi de açığıda bilendir O’ Hakimdir, herşeyden haberdardır.

Dört melekten biride İsrafil (a.s.) dır. “İsrafil” Kur’an-ı Kerim de isim olarak yoktur, ama peygamber efendimizin hadisi şerifinde vardır. Bura­da “Sûra” üfüren manasında kullanılmıştır. Biz ona “İsrafil” diyoruz.

Birinci üfürmede bütün insanların öleceği, ikinci üfürmede topyekün insanların yok olacağı, üçüncü üfürmede de insanların kabirlerinden mahşer yerine toplanacağını akaid kitaplarımız bize haber vermektedirler.

“Sûr’ nasıldır? Bilemiyoruz. Peygamber efendimiz bize tarif etmeye çalışmış. Onun elinde bir boru vardır. Ve o borunun bir boğumu, yerle gök kadar büyüklüğünü ifade eden efendimizin sözleri vardır. Büyüklü­ğünü ifade ediyor. Yoksa fotoğrafı çizilmiş, filan maddeden yapılmış gibi bir ifadeyle tarif edilmiyor. Ama şuna inanıyoruzki “Sûra” üfürülecektir. Bu ayet-i kerimeyle sabittir.

Ayrıca tefsircilerimiz, buradaki “Sûr” dan maksat “suret” kelimesin­den türemiş bir kelimedir ki insan vücududur, insan suretidir demişlerdir. Ona göre “O günde bütün cesedlere üfürülür” yani cesedlere can gelir manasını da vermişlerdir.[93]

74- Hani İbrahimin babası Âzere1 “putları ilahlar olarak mı ka­bul ediyorsun? Şüphesiz ben, seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içînde görüyorum” demişti.

Allah (c.c.) burada İbrahim (a.s.)’ın babasına ve etrafındakilere, Al­lah’ın (c.c.) varlığını ve birliğini isbat konusunda uygulamış olduğu akli ve mantıki delilleri bize Öğretiyor.

“Hani İbrahim babasına demişti.” Babası “Azer’e” demişti. Tefsirlerde de babasının adı Azer olarak geçmekte ve babasının put yapımcısı olduğu bildirilmektedir. O günün kralı olan Nemrud’un putunu yapan ve mey­danlara diken bir sanatçıdır. Zalim, kâfir puta tapan bir devlet başkanın put yapımcısı olursa bir adam, o adamın dünyalığıda iyi olur. Yani köşeyi dönmüş olur. Put yapmaktan köşeyi dönmüş olur. Böyle bol imkanlar

içerisinde yaşamış İbrahim (a.s.). Babasının zenginliği içerisinde bir eli yağda, bir eli balda yaşarken Allah (c.c.) O’nu peygamber olarak seçiyor ve kendisine Cebrail vasıtasıyla peygamberliğini bildiriyor ve görevlen­diriyor. Böyle bir insan (İbrahim a.s.) peygamber olarak görevlendirile­cek olursa ilk yapacağı iş en yakınından başlamaktır. Peygamber efendi­mize de Allah (c.c.) “en yakın akrabalarını, kavim ve karındaşlarını sa­kındır cehenneme gitmelerine engel ol, bu yolun cehenneme gittiğini duyur” diyor. Önce yakınlar, sonra kabile, sonra Mekke ve daha sonra bü­tün dünya insanına bu tebliğini duyur diyor Allah (c.c).

Burada da İbrahim (a.s.) en yakınından yani babasından başlaması bildirilince İbrahim (a.s.) diyor ki “sen ilahlar olarak putlar mı ediniyor­sun.” Yani Allah’tan başka ilahlar ediniyorsun diyor İbrahim (a.s.) baba­sına. Burada İbrahim (a.s.) ‘İlah” demiyor “İlahlar” diyor.

“Ben seni ve senin etrafındakileri, sana uyanları apaçık bir sapıklık içinde görüyorum” diyor İbrahim (a.s.). Bu ayet-i kerime’nin tefsirinde alimlerimiz; biraz ayeti ve hadisleri tevil ederek, İbrahim (a.s.) gibi bir peygamberin kâfir bir babadan gelemeyeceğini ifade ederek burada kas­tedilen babası değildir amcasıdır demişlerdir. Çok iyi niyetli müfessirlerimizden de bunu diyenler var. Yani İbrahim (a.s.) babası kâfir put yapım­cısı değildi. Ama ayette “babası” diyor. Olsun. O zaman arablarda özel­likle büyük amcayada “baba” deme geleneği vardı. Ondan dolayı Allah (c.c.) amcasını baba olarak göstermiş diyorlar. Ama bu manaya biraz zor­layarak gidilmiştir. Böyle anlamak isteyen bir alimimize ve müminimize biz “gavur oldun” demeyiz. Çünkü biraz zorlamaylada olsa böyle tevil et­mekte mümkün. Fakat Allah’ın bize bildirdiği ayetten doğrudan anladığı­mız ve sahabeninde anlayışından bildiğimize göre bu İbrahim (a.s.)’m ba­basıdır. Zaten “Eb” kelimeside %99 baba için kullanılır. Öyle olunca bu­rada müfessirlerimizin, sahabenin ve tabiinin çoğunluğu İbrahim (a.s.)’ın babasıdır diyorlar.

Aynı mantıktan hareketle peygamber efendimizin (s.a.v.) babasının ve annesinin müslüman olduğunu savunan alimlerimiz vardır. Saygı duyarım. Mesela Celaleddin Suyuti’nin bu konuda uzunca bir makalesi var­dır. Peygamber efendimizin annesinin ve babasının müslüman oldukları­nı açıklayan bir makale. Ama tevil ederken epeyce zorlanmıştır. Bizde de ibn Kemal’in (Osmanlı’nın değerli alimlerinden) bu konuda bir makalesi vardır. O da peygamber efendimizin anne ve babasının müslüman olduk­larını savunuyor. Fakat ayet ve hadislere dayalı hareket eden ilim adam­larımızın çoğunluğu bunu reddetmektedir. Ayet ve hadislerden delil geti­rerek müslüman olmadıklarım öldükten sonra yani (peygamber efendimi­zin Anne ve Babası vefat ettikten sonra) onlar için tebliğ durmuştur diye­rek, bu işe karşı gelmişlerdir. Celaleddin Suyuti ise şöyle demektedir. Peygamber efendimiz Rabbime dua etti, onları kabirlerinde Allah diriltti, peygamberimiz onlara “anne-baba ben peygamberim kabul ediyormusunuz” dedi onlarda kabul ettiler. Böylelikle müslüman oldular” diyerek on­ları müslüman yapmağa uğraşıyor.

Bu ayet-i kerimede de münakaşalar ve ihtilaflar var, ama biz sahabeye tabiine ve o yolda giden imamlarımıza uyarız. Onlar diyorlar ki: Ayet bi­ze doğrudan “baba” kelimesini söylüyor. Babası Azer’e “baba putları ilah mı ediniyorsun seni ve sana uyan toplumu yani bu milleti ben apaçık bir sapıklık içerisinde görüyorum” diyor İbrahim (a.s.).

Bir alimimiz karşı gelirken şöyle diyor. “Efendim babaya karşı biraz saygılı olmak gerekir. Burada İbrahim (a.s.) babasına biraz azarlayıcı bir ifade kullanmıştır” diyor. Ama bu doğru değildir. Kur’an-ı Kerimde anne-babaya iyilik yapılması gerektiğini ama şirk içerisinde olmayı istedikle­rinde ise onlara uyulmaması gerektiğine dair ayet vardır. Çocuğunda ba­basını uyarmak görevdir. Özellikle peygamber en yakınından başlayacak­tır. Peygamber efendimizde en yakını olan amcası Ebu Talib, Ebu Leheb ve diğer amca, hala, dayı ve teyzeleri ile ilgilenmiş, müslüman olmaları için çok gayret etmiş. Olanlar olmuş, ama Ebu Leheb gibi müslüman ol­madan ölenler de olmuş. Ebu Talib gibi gönülden olmayı isteyipte bir türlü olamamış insanlarda olmuştur.[94]

75- Böylece biz İbrahim’e göklerin ve yerin melekütünü gösteri­yoruz ki böylece yakinen iman edenlerden olsun.

Yani İbrahim (a.s.) yeryüzüne bakıyor; insanlar, çiçekler, böcekler, taşlar, kuşlar, kâfirler, zalimler. Gökyüzüne bakıyor, güneş, ay, yıldız. Bunların hepsi Rabbimin koyduğu kanunlar içerisinde dönüp duruyorlar.

Bu Rabbimin saltanatını görmektir. Hani Hz. Ali (r.a.) diyorya,. “gördü­ğüm herşeyde Allah’ın ilmini ve kurdetini görüyorum ben” Yani gözümü açtığımda ilk olarak Allah’ın gücünü, Allah’ın saltanatını görürüm Al­lah’ın ilmini görürüm diyor.

“İşte böylece biz İbrahim’e gösterdik” diyor Allah (c.c.) Demekki şu­anda bizim görmüş olmamız bize Rabbimizin bir lutfudur. Müslüman ol­mamız, olayları İslamca tevil etmemiz, İslam’a göre yorumlamamızda Rabbimin bize bir lutfudur. Onun için hamdü sena etmek gerekmektedir.[95]

76- Gece olunca bir yıldız gördü “İşte Rabbim” dedi. Fakat yıldız batınca “Ben batanları sevmem” dedi.

Gece karanlığı bastırınca İbrahim yıldızı gördü gökyüzünde! “Cenne” gizlenmek manasına gelir. Mesela “Mecnûn” aklı gizlenmiş kişi manası­na gelir. Yani deli olur. “Cinn” aynı kökten gelir. “Gizlenmiş şey” mana­sına gelir. Deliye de “Mecnûn” denmesinin nedeni, kişinin aklının yok ol­masından dolayıdır.

Burada da “gece karanlık basınca yani aydınlık gizleniverince, İbra­him (a.s.) yıldızı gördü. Dedi ki “işte benim rabbim.” Çünkü etrafındaki Babilliler yıldıza tapan insanlardı. (İbrahim’in a.s.) karşılaştığı insanlar, yıldıza tapıyor. Yeryüzündeki putlar yıldızları temsil ediyorlar. Oğlak burcu, yay burcu gibi heykelleri de o türden şeyler. Veya tapındıkları Nemrud’un heykeli ama daha ziyade yıldıza tapınma hakim. Onun için misalide gökyüzünden. Çünkü yeryüzündekilere insanın gücü yetince ilahlığı biraz düşüyor. Yani bir ağaca Rabbim dese, adam, başka bir in­sanda o ağacın tepesine çıkıyor, böylece Rabbinin tepesine çıkmış olu­yor. İlah biraz hafife alınmış, dolayısıyla küçülmüş oluyor. Ama yıldıza erişmek mümkün değil. Onun için Nemrud da demişki işte bizim ilahımız,oradan bizi aydınlatıyor. Ben isteyince oluyor, istemeyince olmuyor.

“Ne zaman ki yıldız batınca İbrahim (a.s.) dedi ki “ben öyle batanları sevmem” Madem ki ilahtır dursun orada. Onu bir başkası hiç itemesin. Eğer biri itiyorsa onu arayalım bulalım, Ey ahali bundan ilah mı olur? di­yor.[96]

77- Ayı doğarken görünce “İşte Rabbim” dedi. Ayda batınca “Rabbim bana yol göstermezse bende sapıtan milletlerden olurum.

“Ayın doğduğunu görünce “benim Rabbim bu haa” dedi. Onlar dedi­ler ki “yahu madem yıldıza inanmıyorsun zaten yıldızda küçük görünü­yor, bunada mı inanmıyorsun” O da “benim rabbim bu haa” diyor. O da batınca, eğer bana rabbim yol göstermeyecek olursa bende sapıtmış top­lumlardan olurum diyor İbrahim (a.s..) Yani bunu reddediyoruz, sizin ta-pindıklarınızı reddediyoruz ama birde yol göstermek gerekiyor. Rabbim burada bize dikkat çekiyor. Hani kelime-i Tevhid de ne yapıyoruz biz? Lailahe illallah. “Lailahe” dedikten sonra durmak yasak. Hemen peşinden illallah” diyoruz, “ilahlar yok Allah vardır” diyoruz. Burada da aynı. İn­sanların gözlerinin önünde ilahlarını, putlarını yıkıyorsunuz fakat yerine bir şey koymuyorsunuz. Yaptığınız iş doğru değildir. Bomboş gezen bir adamın hiçbir yere bağlanmamaktan taşa bağlanması iyidir. Imansızıda bir taşa bağladığınızda hiç olmazsa evirip çevirmesi kolay olur. Burada İbrahim (a.s.) “Rabbim bana hidayeti vermezse yani doğru yolu göster­mezse bende sapık toplumlardan olurum” diyor. Yani bende aslında sizin gibi bir insanım. Fakat Rabbim bana yol.göstermiştir. Yıldızı, ayı, yarata­nın kendisinin olduğunu bana bildirmiştir. Eğer bildirmemiş olsaydı ben­de sizin gibi olurdum diyor.[97]

78- Güneşi doğarken gördüğünde “İşte Rabbim” “Bu en büyük” dedi. Güneşde batınca “Ey milletim ben sizin ortak koştuklarınızdan uzağım” dedi.

“Güneşin doğduğunu görünce bu benim ;Rabbim haa” dedi. Bu daha büyük. Yani yıldızlardan ve aydan da büyük. Bu ilmi verilere ters değil­dir. Çünkü yeryüzünden bakıp tapınanlann mantığına göredir. Rabbim Kur’an-ı Keriminde; İbrahim’in kavmine “güneş yıldızdan daha büyük” dediğini bildiriyor. Bu günkü ilim adamlarının vermiş olduğu rakamlar doğrultusun da değil. Yeryüzünden bakıp ona tapan yıldıznameye göre hareket eden insanlara göredir. Öyle ya bizde yeryüzünden baktığımızda ay yıldızlardan büyük. Ama ilim adamları diyor ki öyle yıldızlar var ki binlerce “Ay”ı içine koyverseniz kaybolur gider içinde. Aydan çok büyük olanlar var. Hatta öyle yıldızlar varki bir güneşi değil binlerce güneşi içi^ ne atıverseniz koybolacak yıldızlar var diyor ilim adamları. Öyle olunca

bu ayet-i kerimdeki büyüklükten kasıt buradan (yeryüzünden) bakıp yıl­dıza, aya, güneşe tapan insanların mantığına göredir. Aynı şekilde insan­lara tebliğinizi götürürken onun mantığını bilmeniz gerekmektedir. Onun inandığı şeyleri bilmeniz gerekiyor ve onun kullandığı mantık silsilesini cok iyi bilmeniz ve ona göre hareket etmeniz gerekiyor. Burada İbrahim (a.s.) babasına konuşurken ayrı, topyekün halka konuşurken ayrı, birde ncmrudla konuşurken ayrı ifade kullanmış. Neden? Ncmrud’un kültür se­viyesi başka, elindeki imkanlar başka , halkın kültür seviyesi başka, ba­basının kijltür seviyesi bir başka. Bizde insanlara hitap ederken kendi bil­diğimizi banttan okur gibi okumayacağız. Adamın gözünü, kaşını, anla­yıp anlamadığını, dinleyip dinlemediğini de kontrol ederek, konuştuğumuzdan zevk alıp almadığını da hesaba katarak konuşmamız gerekiyor.

Yusuf (a.s.) da, yanındaki putperest insanlarda yani devlet başkanının hizmetinde bulunan insanlar herhangi bir suçtan dolayı hapse girmişler. Yusuf (a.s.) la aynı yerde yatıyorlar. Onlara diyorki; “Aynı ücrete bir pat­rona çalışmak mı daha iyidir, yoksa bir kaç patronla çalışmak mı?” Tabii ki tek patronun işinde çalışmak demişler. Adamın işi belli, onu yaparsın bitirirsin. Diğeri türlü ise birisinin işini bitirmeden diğeri “gel lan buraya bakayım” der. O bitmeden diğeri çağırır. Darmadağın oluyorsun. Vücutda, akılda hepsine dağılıyor. İşte diyor çeşitli ilahlara tapmak, yer tanrısı kabul etmek, gök tanrısı kabul etmek (o günün devlet makamımda dikka­te alarak) efendim başbakanın emrini mi dikkatle alalım, cumhurbaşkanı-nınkini mi dikkate alalım, firavuna mı uyalım, avanelerine mi uyalım yoksa bir tek Allah (c.c.) a mı uyalım derken o mısır kiptîsınin, komuta­nının ve devlet başkanının emrinde çalışan insanlara hitap ederkende on­ların durumunu itibara almıştır.

“Güneşte batınca dedi ki “ey benim milletim ben sizin şu tapmakta ol­duklarınızdan uzağım. Bir başka yerde Allah (c.c.) İbrahim (a.s.) ve ona iman edenleri bize örnek olarak gösteriyor. “İbrahim’de ve İbrahim’e iman eden insanlarda sizin için örnekler vardır” diyor. “Hani onlar millet­lerine demişlerdi ki: Biz sizden ve sizin tapmdıklarınızdan uzağız. Ta ki iman edinceye kadar iman ederseniz sizinle beraberiz” (Mümtehine 4) diyor. İbrahim (a.s.) ve ona iman edenler. Burada “Taptıklarınızdan uza­ğım”, O ayet-i kerimede ise “hem taptıklarınızdan yanı kralınızdan, ka­nun koyucunuzdan uzağız, hem de sizden uzağız. Çünkü onu putlaştıran o hale getiren sizlersiniz” diyorlar. Bunu dedik yeterli mi? Hayır. Bu gü­ne kadar tefsir derslerini takib edenler bilir. Kur’an-ı Kerim imansızın mantığını ve kötülüğünü ortaya koyduktan sonra mü’minin ne yapması gerektiğini de hemen anlatır. Günümüzde gayreti diniyyesi yerinde olan birçok kardeşimiz küfre sövmesini iyi biliyor, sövüyor, bazısı iyi hicvedi­yor,bazısı şiirle, bazısı nesirle küfrü bombardımana tutuyor fakat biz ne yapalım sorusuna cevap bulmaya fazla ağırlık veremiyor. Art niyet yok.

Yapımız, malzememiz bu. İmansızlığı çok iyi öğrettiklerinden çok iyi reddetmeye çalışıyoruz. Ama İslam kültürü bize fazla Öğretilmediğindcn söyleyeceğimiz yok. Burada İbrahim (a.s.) diyor ki; “Bak güneşinize, ayı­nıza, yıldızınıza, kralınıza tapmıyorum ben” ama “ben yüzümü yeri ve göğü yaratan Allah’a (c.c.) yönelttim. Hiç bir puta tapınmadan “Hanif’in manası hiç puta tapınmadan” demektir. Buradan şunu anlıyoruz. İbrahim (a.s.) gençlik döneminde de puta tapmamıştır. Çocukluk döneminde dahi bu olmamıştır. Peygamber efendimiz içinde durum aynıdır. Peygamber efendimizde 40 yaşına kadar o günün putlarına ve putperestlerine meyletmemiştir. Rabbim onu fıtraten temiz yaratmış öylece büyütmüş.

Bütün peygamberler hiç şirk pisliğine bulaşmadan büyük günahlara da yanaşmadan büyümüşlerdir.[98]

79- Şüphesiz ben, hiçbir puta tapmadan yüzümü gökleri ve yeri yaratana çevirdim ve ben müşriklerden değilim.

Ben müşriklerden değilim. Yani Allah’a ortak koşanlardan değilim.

Bu ayet-i kerimeyi okuduğumda bir olay aklıma geldi. Müslüman ol-. duğu konusunda kesin bir bilgi olmayan bir şahsı vatikan hristiyanhktan afaroz etmiş. Bunu dünyaya da ilan etmiş. Çünkü bizim aramızda yaşıyor fakat kitaplarında müslümanlan övüyor diyerek afaroz edilmiş.

Halil Cibran isimli bu şahıs kitabında şöyle anlatıyor. “Mustafa isimli bir adam şehre geliyor. Şehrin ortasında yüksek bîr yere çıkıyor ve şehrin insanları etrafına toplanıyor. Herkes ona birşey soruyor. O da bir veya en fazla iki sayfalık güzel cevaplar veriyor. Şehrin yargıcı ona doğru geldi ve kanunlarımızdan bahset dedi. O da dedi ki; kanun yapan sizler deniz kenarında oyun oynayan çocuklara benzersiniz. Akşama kadar ellerinizle kumdan kaleler yaparsınız ama akşamleyin de evlerinize giderken güle oynaya kalelerinizi kendi ellerinizle kendiniz yıkarsınız. Kanunları yapar­sınız ama ilk çiğneyenlerde sizler olursunuz. Sizler hayatın yumuşaklığı­nı taşa çevirmiş ve mantık akıl çekiçleriyle onu kendi mantığınıza göre yontmaya çalışan insanlarsınız. Ona bir şekil verdikten sonra da insanlar ona bağlanmaya zorlayan insanlarsınız. “Sizler güneşe sırt çevirmiş adamlar gibisiniz. Hiç ömründe güneş görmemiş, sırtı güneşe gelmû adam ne bilir? Güneş deyince adamın hatırına gölge kaynağı gelir. Çünki hep gölgesini görüyor. Sizler de hep aklınızın gölgesi olan kanunları gör muşsunuz. Sonrada gölgesini ölçüp biçen adam gibi kanunlarınıza şerhle:

yazan adamlarsınız. Ne olur yönünüzü güneşe dönünde gölge kaynağı değil ışık kaynağı olduğunu görün” diyor.

Ben bunu okuduktan sonra aklıma bu ayet-i kerime geldi. Belki adamda bu ayet-i kerimeden hareket etti. Fakat bilemiyoruz. Çünkü arapçayıda bilen bir adamdı. Amerika’da yaşamış ve bir otel odasında aç ve biilaç Ölmüş. “Ben yönümü yeri ve göğü yaratan Allah’a yönelttim. Ve ben müşriklerden değilim” diyor İbrahim (a.s.) Yani sırtını Rabbine ve­renlerden değil gönlünü verenlerdendir. Ayette yüz kelimesi ifade edil­miş, yüz insanın bütün haleti ruhiyyesini ortaya koyan en güzel azamızdır bizim. İnsanın eli ve ayağıda birşeyler söyler ama en fazla söyleyende yüzdür. Yüz içinde yüzdür. Onun için art niyetli insanlar batıda maske ta­karlar, gözünden renk vermemek için. Sahtekar bir adam çok güzel sözler söyleyebilir. Fakat gözleri onu ele verir. Ama adam gözlerinin kendini ele Vermemesi için simsiyah gözlük takabilir. Bu arada her siyah gözlük takan adam sahtekardır anlamı çıkarılmasın bundan. Batıda bu iş maske­lerle yapılıyor. Çünkü göz yakayı ele veren en güzel azalardan biridir. Yüzde aynı şekildedir. Yüz bütün vücudumuzu temsil ediyor. Eski edebi­yatımızda kullandığımız zikrü’1-cüz-iradetü’lkül yani bir şeyin en küçük parçasını zikredip tamamını kasdetmek gibi. Yani İbrahim (a.s.) diyor ki: “bütün vücudumla yöneldim.” Ama bunu ifade ederkende yüzünü söyle­miştir. Rabbime yüzümü çevirdim diyor. Çünkü yeri ve göğü yaratan Al­lah (c.c.) dür. Ve ben müşriklerden değilim. Yani Allah kanun koyar, Al­lah’ın yarattıklarıda koyar diyenlerden değilim.[99]

80- Kavmi onunla münakaşa yaptı. Dediki: “Allah bana hidayet vermişken Allah hakkında benimle münakaşa mı ediyorsunuz? Ben O’na ortak koştuğunuz şeylerden korkmam. Rabbimin dediği şey müstesna. Rabbimin ilmi herşeyi kuşatmıştır. Öğüt almayacakmısıniz.

“Kavmi de ona karşı çekişmeye başladı.” Ona karşı mücadele etti. Kur’an-i Kerim okumasını bilenler iyi bilirler. Burada “ve hâaccehu” 4 elif miktarı çekilir. Sanki çekişmeninde uzun sürdüğünü anlatır gibi. Ayetin okunuşu bazen manayida ortaya koyar gibidir. Kavmide onunla çekişmeyi uzattılar.

Her dilin kendine has güzelliği ve önemi vardır. Afrikada da bir kav­min dilinin birşeye yaramadığı söylenemez. O dillerinde kendine has gü­zellikleri vardır. Mesela ben; Türkiye de Trabzon da bulunan ve lazca ko­nuşan insanların şiirlerinin, atasözlerinin Türkçeye kazandırılmasını iste­rim. Kültçe konuşulan, yazılan, şiirler, yıllardan beri gelen atasözleri var. Bize malolmamış kendi aralarında konuştukları atasözleri var. Bir atasö­zü bir adamın ağzından bir anda çıkıvermiş değil. Biri güzel birşey söy­ler, halkın dilinde o sözün köşeleri alına alına bir güzel kalıba oturtulur. Ve çok önemli mesajlar sunar. Yani iki günde anlatılacak bir olayı bir cümle ile ifade eder hale getiriverirler. Onlarında dillerindeki, atasözleri, şiirleri, şarkıları, menkıbeleri, efsaneleri keşke Türkçe’ye kazandırılabilse.

Arabın dilinde de kelimeler bazen manayı ortaya koyacak şekildedir. Bakara suresinde geçmişti. “Yeşşekkaku. ve yahrucu minhulmâu” Yahu­dilerin kalpleri taşlardan daha katıdır. Çünkü taşlar içerisinde öyleleri vardır ki yarılırlar da içerisinden sular fışkırır. Ama bunlardan bir şey çıktığı yok. Rabbim burada “yeşşekkaku” kelimesini kullanmış diyor El-malılı Tefsirinde. Sanki kelimenin kendisinde bile taşın ayrılıp suyun akı-verdiği sesi var “yeşşakkaku” lafzında. Burada da “etühâccûnî” kelimesi kullanılmış. Münakaşa zaten biraz uzun olur birazda çekişmeli olur. Bu kelimeninde okunması biraz zor kelimelerden biridir. “Siz benimle Allah hakkında münakaşa mı ediyorsunuz”. “O Allah (c.c.) beni hidayete erdir­miş doğru yolda kılmış, peygamberlik vermiş. Siz de gelmişsiniz bana o Allah hakkında münakaşa ediyorsunuz. Bu şu demektir. Biz imansız ke­simle münakaşa yaparız. Ama onların imansızlığı içerisinde yaparız. Yoksa imanımız konusunda zerre kadar şüpheye düşmeyiz. Düşmeme­mizde gerekir. Münakaşayı kendi imanımız konusunda açmayalım. Yok­sa imanımızda şüphe vardır demektir. Şüphen varsa vazgeç bu işten. Şüp­he ile iman olmaz. Şüphe girdimi orada iman gidiyor demektir. Biz önce­likle şunu söylüyoruz. Kur’an-ı Kerimden daha doğru söyleyecek yeryü­zünde bir kitap yok. Dünyanın bütün ilim adamları, feylozofları, komu­tanlarını toplayıp süngüyü de kafasına dayayıp iknaya çalışsalar: karde­şim benim aklım ermez, dinlemek istemiyorum. Allah vardır, birdir, şeri­ki, naziri yoktur, en güzel kitap budur, bitti der dinlemem. Hocam şey bi­raz kapalı değilmisin denirse şöyle derim. “Ballar balını buldum kovanım yağma olsun” diyor Yunus.

Ballar balını bulduktan sonra daha ben kovanı ne edeyim ki. Bu adamların kovan gibi içi boş, dışı süslü kelimeleriyle niye ilgileneyim ki. Mantığımı belki yenebilirler ama gönlümü yenemezler. Onun için Allah (c.c.) İbrahim’in, (a.s.) hayatını verirken “Yahu siz benimle Allah konusunda ne mücadele ediyorsunuz, O ki beni hidayete eriştirmiş.” Yani beni hidayete eriştiren Allah hakkında benimle mücadele mi ediyorsunuz. Ya­ni filanın evinde ilk defa bal yedim tatlıydı diyorum. Hepiniz birden ho­cam bal tatlı birşey değil diyerek itiraz ediyorsunuz. Bütün dünya insanı bir araya gelse bu acıdır dese kulağıma gitmez. Çünkü ben denemişim ve bunuda yiyorum.

Allah (c.c.) da İbrahim’in dilinden haber veriyor. İbrahim (a.s.) diyor ki “Yahu Rabbim beni hidayete eriştirmiş ve ben doğru yolu görmüşüm. Cenneti görüyorum. Sırat-ı Müstakimden bakıyorum ileride mutluluk var. Şimdi biraz meşakkat var ama, şu tepeyi aşınca yemyeşil bir vadiye geçilecek. Bu ateş çemberini görüyorum. Nemrud bir ateş çemberi yap­mış buraya atacağım diyor. Ama ibrahim (a.s.) şöyle bir bakmış, orada sular fışkırıyor etrafta kuşlar uçuyor, çiçekler açıyor, herşey güzel. Nem-rud’un gözünde ateş, İbrahim (a.s.)’in gözünde bir cennet var. Şimdi Nemrud’un bütün adamları: yahu etme eyleme bak çocukluk arkadaşı-mızsın, senide severiz gel şuraya girme, burası yakar deseler İbrahim (a.s.) ‘in ikna edilmesi mümkün değil. Çünkü İbrahim (a.s.) bakıyor orası cennet. Bizim de imanımız böyle olmalıdır. Yani bu sırat-ı müstakimde giderken ben dünyada devlete ulaşırım, önümde ateş olabilir, hapishane olabilir. Zaten engelleri aşmadan zafer yok. Ticari hayatta da öyledir. Bir çok sıkıntılara katlanıyorsunuz. Anadoludan İstanbul’a geliyor burada mezbelelik evlerde oturuyorsunuz daha sonra bazılarınız rahata kavuşabi­liyor. Yani her türlü hayatta bu var. Bir engeli aşmak gerekiyor. Peygam­ber efendimizde zaten “cennetin etrafı hoşa gitmeyen şeylerle çevrili” di­yor.[100] Onları aştınız mı cennete kavuşuvereceksiniz.

Siz Allah’a karşı Nemrud’u ilah kabul ediyorsunuz. Nemrud ne emre­derse onu tutuyorsunuz. Allah’ın dediğini tutmuyorsunuz ama Nemrud’un dediğini tutuyor ve onun gücünü bana gösteriveriyorsunuz. İyi bilin ki ben sizin Allah’a karşı o şirk koştuğunuzdan korkmuyorum. “Ancak Rab-bimin dilediği şey müstesnadır.” Yani korkusuz değilim. Rabbimden kor­karım.

Peygamber efendimize sormuşlar. “Ya Resulallah “müslüman korkak olur mu?” demişler. Peygamberimiz “evet olur” demiş.[101] Yani müslüman korkusuz olmaz. Mesela bazı insanyılandan korkar, bazı insan akrebden korkar, bazı insan bir başka canlıdan korkar. Bu mü’minliğine bir noksanlık mı? Değildir. Ama kâfir yöneticiden korkma­mamız konusunda ayet-i kerime nazil olmuştur da yılandan, akrepten, kö­pek gibi bazı zararlı varlıklardan korkmamamız konusunda ayet nazil ol­mamıştır. Yani haşerattan korkmak bize dünyada fayda sağlar. Çünkü ona karşı tedbirimizi alıyoruz. Ama zalim ve kâfir yöneticiden korkmak ahiretimizi yok ediyor. İki dünyayı da zillete düşürüyor. Bu dünyada zillet içerisinde bir hayat yaşanıyor. Öbür dünyada ise cehenneme düşme tehlikesi vardır. Onun için onlardan korkmamamız gerektiğini İbrahim (a.s.) diliyle ifade ediyor Rabbim.

“Allah ilmiyle horşeyi kuşatmıştır” diyor Allah (c.c). Yani siz nerede olursanız olun, ne konuşursanız ne yaparsanız yapın Allah herşeyi kuşat­mıştır diyor. Bu ayet-i kerimeyi okurken ve okuduktan ve dinledikten sonra imansız bir insanın emrine zorlandığımızda diyeceğiz ki biz İbra­him’in neslindeniz. İbrahim’in dinindeniz. O İbrahim ki tek başına babası da dahil devlet başkanı ve put yapımcısı babasına karşı restini çekmiş ve sizin taptıklarınızdan ben korkmuyorum demiş neticede de Allah (c.c.) onu korumuştur. Nasıl korumuştur? Ateşe yakma özelliğini veren Allah (c.c.) Akrebe sokma özelliğini veren Allah (c.c.) dür. Zehire öldürme özelliğini veren Allah (c.c.)dır. O özelliği Allah (c.c.) alıverdiği zaman o da taş gibi olabilir. Zaten ayet-i kerimede “Ateş İbrahim’e karşı ılık olu­vermiştir.” Ne sıcak ve nede soğuk ılık bir cennet bahçesi gibi bir hal alı­verdiği ifade edilmektedir. Rabbim ateşten o özelliği alıvermesiyle bu hal meydana gelmiştir. “Hala nasihat almazlar mı?” Yani akıllarım başlarına almazlar mı? di­yor Allah (c.c).[102]

81- Siz üzerinize, Allah’ın onun hakkında bir delil indirmediği şe­yi Allah’a ortak koşarken korkmuyorsunuz da ben sizin ortak koş­tuklarınızdan nasıl korkayım? Eğer biliyorsanız, (söyleyin) bu iki gruptan hangisi güvene layıktır?

“Nasıl korkayım”: Karşıdaki adam diyor ki; yahu kork. Mesela Nem­rud’un komutanlarından biri İbrahim’in babasını tanıyor, çünkü put ya­pımcısı saygı değer bir insan. İbrahim (a.s.) onların kucağında büyümüş. Diyorlar ki bak evladım senin babanı severiz, senide severiz, sevimli bir çocuktun, bundan, bunun şerrinden kork, sana zararlı çok şeyler yapabi­lir. İbrahim (a.s.) diyor ki; “O sizin ortak koştuğunuz putlardan nasıl kor­kayım ben”. Niye korkayım ki. “Siz Allah’a şirk koşmaktan korkmuyor­sunuz” Yaradariınız O, rızık vereniniz O, göz ve gönüllerinizi veren O, dilinizi veren O, O putlar birşey vermedi size, siz O Allah’a ortak koşar­ken korkmuyorsunuzda, ben benim gibi bir adamdan mı korkacağım?

“Allah o putlara tapınmanız konusunda bir delilde indirmedi.” Yani siz buna tapın bu benim yarattığım bir şeydir diye delilde yok. Kendiliğinizden Allah’a şirk koştunuz. Siz korkmuyorsunuzda ben mi korkayım.

“Bu iki gruptan hangisi daha güven içerisinde olmaya layıktır.” Güzel ifadelerden bir tanesi, daha önce geçmişti Yusuf suresinde. Yusuf (a.s.) “bir işçi için bir patrona mı çalışmak iyidir yoksa birçok patrona çalışmak mı?” demişti. İbrahim (a.s.) kim daha fazla güven içerisindedir diye soru­yor. “Eğer aklınız eriyorsa buyurun söyleyin hangisi daha. layıktır. Yani gökyüzünü yaratan, O kralı, sultanı, kanun koyanı, Rabbime isyan edeni yaratan Allah (c.c), ben ondan korkuyorum, siz ise Allah’ın yarattıkların­dan korkuyorsunuz.” Hangimiz daha güven içerisindeyiz diyor. Tabii ki ibrahim (a.s.). Neticede de o olmuştur. Çünkü karşı taraf helak olmuş, İb­rahim (a.s.) da devletini kurmuştur. Bizde İbrahimin milletindeniz. Millet kelimesi Kur’an-ı Kerimde din olarak kullanılmıştır. İbrahim’in milleti derken kastımız “din”dir. Yoksa millet olarak herkesin sahip olduğu bir ırk vardır. İnsanın o ırka bağlı olmasıda ayıp değildir. Filan ırktanım de­mek ayıp değildir.

Mesela: Müslüman olarak buraya gelen bir alman genci vardı.- Bizde de misafir olmuştu. Arkadaşlar artık sen Türk oldun diyorlardı. O da ha­yır ben Almanim diyordu. Fakat ben müslüman oldum. Annem ve babam alman ama hala gavur. Ben ise Almanım ama müslüman oldum. Alman, Fransız, İtalyan, İngiliz, Arap Japon farketmez. Yeterki müslüman olsun. O zaman bizim kardeşimizdir. irken ayrı olmak ayıplanmayıda gerektir­mez. Allah (c.c.) “tanışasmız diye sizleri kabilelere ayırdı” diyor Hucura-at suresinde. Yani ben arap ırkindanım diye tanıtıyor kendisini. Ben filan yerdenim, ben de filan yerdenim. Ama hepsi müslüman. Siz de aynı şe­kilde insanları kıyafetlerine göre ayırabilirsiniz. Tanıdıklarınızı evin için­de çocuklarınızla konuşurken filanlar derken mahallesinden ayırt ediyor­sunuz. Yahu bugün filan dostumuza gidelim. Nerdeki dostumuza? Sulta-nahmetteki. Birçok dostunuz içerisinden birini ayird edeceksiniz. Ne ile? Ya mahallesi ile, ya adıyla veya onun kendine has bir özelliği ile ayirde-deceksiniz. Milletlerde aynı şekildedir. Ya coğrafyasıyla, ya babasının veya dedesinin adıyla. Bu ayıp değil. Ama imansız geçmişiyle övünmek ayıptır ve günahtır. Vay be benim ecdadım arasında şöyle bir gavur var­mış diyerek övünmek ayıptır. Peygamber efendimiz (s.a.v.) “Kim kendi­sini dokuz tane kâfir babaya nisbet ederse ve onunlada iftihar ederse ce­henneme giderken onuncusuda o olur” diyor, kafirle iftihar edilmez.[103]

82- İman edip imanlarına zulmü karıştırmayanlar varya işte gü­ven onlar içindir. Ve onlar doğru yolu bulanlardır.

“O iman edenler” derken, iman edenleri tarif ediyor Rabbim. İmanla­rını zulümle karıştırmadılar. İmanlarına zulmü giydirmediler, “lebise”, giydi ve karıştı manasına gelir. Örtmek manasına da gelmektedir. Altı ba­dem üstü şeker kaplı tatlıya da arap bu kelimeyi kullanmıştır. Bakara su­resinde “hak ile batılı birbirine karıştırmayın”[104] derken de ay­nı kelimeyi kullanmıştır Allah (c.c), İmanlarını zulümle karıştırmayan mü’minler. işte emniyet ye güven onlara aittir. Ve onlar hidayete ermiş ve doğru yolu bulmuş kimselerdir. İman etmenin bize sağlamış olduğu en önemli şey zulmü tamamen hayatımızdan, düşüncemizden uzakîaştırma-mızdır. Başta “zulüm” “şirk” dir demiştik Allah (c.c.) “Asıl zulüm şirktir” diyor. Zaten zulüm de haddi aşmak demektir. Tarifi de budur. Allah’a iman etmesi gerekirken bir başka insana, onun koyduğu kanunlara uyan adam haddi aşmıştır. Çünkü Allah’a itaat etmesi gerekirken başkasına ita­at ediyor ceza verirken Rabbimin koyduğu kurallara göre vermemiş, on­dan daha fazla veya az vermiş, dolayısıyla haddi aşmış demektir. Çünkü Rabbimin koyduğunu kabul etmemiştir. Onu adil olarak kabul etmediğin­den kendisini bu konuda yetkili ve Allah’tan üstün kabul etmiş oluyor, yi­ne zalim olmuş oluyor. Dövmek sövmek gibi şeylerde zulümdür ama on­lar imansızlığın insana kazandırdığı zulümlerdir. Asıl güven, imandan şirk karışıklığını tamamen ortadan kaldırıp, sonrada sözlerinde davranış­larında, hareketlerinde insanlara zarar vermekten uzak olan insanlara ait­tir buyuruyor Allah (c.c). Bu dünyadaki güvenlik onlara aittir. Ahirette emniyet içerisinde olmak, rahat etmekte yine onlara aittir.

Bu gün kâfirler ekonomik ve askeri güç olarak bayağı müslümanlar-dan ilerideler. Fakat dünyaya bakacak olursanız hala en fazla endişeli olanlar yine imansız kesimdir. Elinde her türlü silah var, her türlü ekono­mik, askeri gücü var ama tedirgin olan onlardır, rahatsız olan onlardır. Körfez savaşı nedeniyle en yakın yer olarak Türkiye’nin rahatsız olması gerekirken halk rahattır. Ama adam İngilterede bütün programlarını, ge­zilerini iptal etmiş. Adam Pakistana gidecek ise uçakta körfezin üstünden geçecek ise uçağa binmiyor. Ne olur ne olmaz diyor. Yani evinin içeri­sinde tedbirini almış. Gazetelerde haber olarak çıkmıştı. Efendim bu ha­reket burada başlayacak olursa Iraklı ve Libyalı ajanlar İngiltere’de, New-york’ta, Londra’da, Paris’te askeri ve sivil hederlere karşı sabotaj yapa­caklar. Yapıp yapmayacağıda belli değil ama bu haberler, korkunun yü­reklerini sarmasına sebep oluyor. Onun için adamların emniyeti bu dün­yada da yok. Adamlar ne yapacağını bilemiyorlar.

Geçenlerde çıkan bir gazetede şöyle bir haber vardı. Efendim iman-

sızlar ve ateistler avrupadan kendi cesetlerini yakmak için kazan getiri­yorlarmış. Hocanın birine ne oluyor diye sordum. “Vallahi iyi ediyorlar biz yakacak olursak müebbet hapis verirler. Öldükten sonra yaksak bile müebbet hapis verirler. Allah’tan ki kendi elleriyle, kazandıkları milyon-larıyla masraf yapıp kendilerini bu dünyada yaktırıyorlar. Hocalar olarak bizler camilerde vaazlarda, ahirette ateş var yakacak diyoruz. Bunlar inanmıyorlar. Rabbim onların eliyle ateşin bu dünyada da başladığını gösteriyor. Onların ateşi daha bu dünyada başlıyor. Bu dünyada millet imansızların yanacağını görecekler. Allah (c.c.) bu dünyada kendilerini, kendi elleriyle yaktırıyor. Rabbime şükürler olsun. Sunuda temenni ede­lim ki; o insanlarımız iman etsinler ve bizim kardeşlerimiz olsunlar. Bu-nuda gönülden isteyelim.[105]

83- İşte kavmine karşı İbrahim’e verdiğimiz delil budur. Dilediği­mizin derecelerini yükseltiriz, muhakkak senin Rabbin Hakim’dir herşeyi bilendir.

İşte bizim delillerimiz. Sana verdiğimiz delillerimiz. Senden kasıt İb­rahim (a.s.). İbrahim’in kavmine karşı İbrahim’e (a.s.) verdiğimiz delille­rimiz bunlar. Biz dilediklerimizin derecelerini yükseltiriz. Yani İbrahim (a.s.)’ın derecesini yükseltmeyi istemiş rabbim yükseltmiş. Ona iman edenlerin derecelerini yükseltmeyi istemiş yükseltmiş. Nasıl yükseltmiş? Daha önce Nemrud’un kölesi durumunda olan insanlar bir gün gelmiş toplumun efendisi olmuşlar. Peygamber efendimiz (s.a.v.) döneminde kapkara, kupkuru, kölelikten başka birşey yapmayan Bilal-i Habeşi (r.a.) ve onun etrafındaki insanlar kainatın efendisi peygamberimiz efendimiz (s.a.v.)’ın yanında oturma ve aynı kaptan yemek yeme şerefine nail ol­muşlar. O öyle bir peygamber ki bugün dünyanın bütün reisicumhurları ve başbakanları bir araya gelse ayağının tırnağı bile etmezler. Ayrıca kı­yamete kadar gelecek tüm müslümanlar da ona iman edecektir. Böyle bir peygamberle beraber olma şerefine erişmişler. Rabbim olayı gözümüzün önüne getiriyor. Ebu Cehil ile, Ebu Leheb’e bu dünyada azab ediyor öl­dürüyor Allah’ü zülcelal. Bunlar o dönem Mekkelilerin soylu insanları, yeraltı dünyasının babaları. Ama beri tarafta köle olan bir insan efendili­ğe yükseltiliveriyor. Bu günümüzde de görülen olaylardandır.

“Senin Rabbin herşeye hükmeden, herşeyi bilen, hükmünde hikmet sahibi olandır”, diyor. Allah (c.c.) Hükmünde hikmet sahibi olandır. Al-i İmran suresinin tefsirinde geçti. “Ya rabbi mülkün sahibi sensin, mülkü istediğine verir, istediğinin elinden alırsın, dilediğini aziz eder, dilediğini zelil eder alçaltirsın.”Gerçekten bunu günlük hayatımız­da kendi çevremizde görürüz. Bir adam ağa iken düşmüş, onun yanında çalışan adam ağa elmuş. O ağası da onun, yanında çalışmaya başlamış. Bu ferdi planda olduğu gibi devletler hayatında da olur. 70 yaşındaki de­delerinize dünyanın en büyük devleti hangisi diye sorsanız İngiltere der. Neden? Onlar bizim yaşımızda iken İngiltere en büyük devlet idi. Top­raklarının üzerinde güneş batmazmış. Güneş batmayan imparatorlukmuş. Japonya’da doğan güneş onun sömürgesi üzerine doğuyor. Oradan Hin­distan’dan, Afganistan’dan, İran’dan, Filistin’den güneş dolanıyor. Güneş batmadan buraları dolanıyor. Onun için güneş batmayan imparatorluğa sahip denilmiş. Ama şimdi güneş doğmayan bir adanın içinde sıkışmış kalmışlar. Ve Amerikadan talimat bekliyorlar. Amerikanın her karar alı­şından 1 saat sonra onlarda ayni kararı alıyorlar. Tokmak döğenin hık de­yicisi onlar. O hale geldiler. Bunlar bizim hayatımızda gördüğümüz şey­lerdir. Onun için Allah (c.c.) dilediğini yükseltiyor, dilediğini de alçaltı-yor. Bizde dinimize sahip çıkamaz hale gelince Allah (c.c.) bunun kadrini kıymetini bilemiyorsunuz diye devleti elimizden alıvermiş.

İnsan anne babasının kadrini kıymetini öldükten sonra anlıyor. Eyvaah filan zaman şöyle dediydim, keşke demesiydim diyor. Ne zaman? Kaybolduktan sonra. Halbuki şimdi sağ oluverse kabirden çıkıp beni çok istiyorsan işte geldim dese bağrına basacak olsa, o gün, ertesi gün, üçün­cü gün bayram yapacak sonra alışacak ve eski haline dönecek. Kaybedin­ce değerini anlıyoruz her şeyin.

Devlette aynı şekilde. Kaybedince dinin değerini anladık. Şimdi yarabbi bize bunu verecek olursan dört elle sımsıkı sarılacağız. Katiyyen ih­mal yapmayacağız. Kitap ve sünnetinden ayrılmayacağız diye yürekten tövbe etmeye başlar bu doğrultuda fiilen harekete geçecek olursak Allah (c.c.) bunlar layık olur, bu işi yapar dedimi o izzeti bize tekrar iade ede­cektir. İnşaallah.[106]

84- Biz ona (oğlu) İshak ile (torunu) Yakub’u verdik hepsini doğ­ru yola ilettik. Daha önce Nuh’u da doğru yola ilettik. Onun neslinden olan Dayud, Süleyman, Eyüp, Yusuf, Musa ve Harun’u da doğru yola ilettik. İşte iyilik yapanları böylece mükâfatlandırırız.

Biz O İbrahim’e hediye verdik. Neyi verdik? İshak ile Yakub’u ver­dik. Hepsini hediye ettik. Daha önce Nuh’a da hediye vermiştik. Burada sayıldığına göre hediyelerin en güzeli salih evlat. Hediye olarak peygam­berler veriyor İbrahim ve Nuh (a.s.)’a “Onun zürriyetinden” derken “onun” zamiri İbrahim’e veya Nuh (a.s.) gider. Nuh (a.s.) giderse daha şü­mullüdür. Çünkü Nuh (a.s.) İbrahim (a.s.) dan da önce. Bütün hepsini içi­ne alır. “Onun zürriyetinden” derken İbrahim (a.s.) kastedildi dersek bu­radan itibaren sayılan peygamberler kastedilmiş olur.

Biz böylece ona hediye verdik. Zürriyetinden de, Davud’u, Süley­man’ı, Eyyub’u, Yusuf u, Musa’yı, Harun’u ona hediye olarak verdik işte iyilikte bulunanları, Allah’ı görür gibi ibadet edenleri, ondan korkup baş­kalarından korkmayanları böylece mükâfatlandırırız diyor Allah (c.c).[107]

85- Zekeriyya, Yahya, İsa ve İlyas’ı da doğru yola ilettik hepsi sa-lihlerdendi.

Zekeriyya, Yahya, İsa, îlyas’a da hediye verdik. Bunların hepsi salihlerdendir. Zekeriyyası da, İsmail’i de, Yahyas’ı da, İsa’sı da, İlyas’ı da Musa’sı da, Harun’u da, Yusuf u da, Eyyub’u da Davud’u da, Süleyman’ı da. (aleyhimüsselatü vesselam)[108]

86- İsmail, Elyesa, Yunus ve Lud’u da doğru yola ilettik. Her biri­ni alemlerin üstünde kıldık.

İsmail, Elyesa, Yunus, Lud’u da hediye verdik. Bunların hepsini bü­tün insanların üstüne üstün kıldık.[109]

87- Onların babalarından çocuklarından ve kardeşlerinden pey­gamberler seçtik ve onları dosdoğru yola ilettik.

Onların babalarından, çocuklarından ve kardeşlerinden ona hediyeler

verdik. Babalarından salih insanlar kardeşlerinden salih insanlar çıkmış­tır. Onların içerisinden bir kısmını peygamber olarak seçtik ve onları dos­doğru yola yönelttik.

Demekki bize verilenlerin en değerlisi, hediyelerin en değerlisi salih evlattır. Hediye demek karşılıksız verilen demektir.

Allah (c.c.) karşılıksız veriyor. Ondan sonra diyor ki; sen, çocuğun, ve ailen, hepiniz bana şükredeceksiniz ve şu, şu emirleri yerine getiriniz. Peki bunlar Rabbime mi yapılacak? Hayır? Yaptıklarınız yine kendinize-dir diyor Rabbim. Rabbimin gücüne güç katmak ilmine ilim katmak gibi birşey söz konusu değil.[110]

88- İşte Allah’ın yolu O’na kullarından dilediğini ulaştırır. Eğer Allah’a ortak koşsalardı yaptıklarının hepsi boşa giderdi.

Bu müşrikler, Allah’tan başkasının emirlerine uyuyorlar. Bunların bir kısmı Allah’ı tanıyor ve diyorlar ki Allah yeri göğü yaratmıştır, gerisini bize bırakmıştır. Benim ağam bizi idare eder, diyen adam müşriktir. Bu adam iyi işlerde yapar mı? Yapabilir. Bir yetimhane açar, yolda kalmışla­ra, dul kalmışlara, mağdurlara, hastalara hastahaneler, yetimhaneler, yol­lar, köprüler yapar. Yani topluma yönelik hayır müesseseleri kurar. Ama Allah (c.c.) “onun yaptıkları boşa gider” diyor. Rabbimi tanımadıktan sonra ücreti kimden isteyecek. Onun için boşa gider diyor.[111]

89- İşte onlar kendilerine kitap, hüküm ve peygamberlik verdik-lerimizdendir. Eğer onlar bu (kitap, hüküm ve nübüvveti) inkâr ederlerse bunları inkâr etmeyen bir kavmi onların yerine getiririz.

işte biz onlara kitabı verdik, hükmü verdik ve de nübüvveti, peygam­berliği verdik diyor Allah (c.c).

Musa (a.s.)’a Tevrat, Davud (a.s.)’a Zebur, İsa (a.s.)’a İncil, ve pey­gamberimize Kur’an-ı Kerim ve diğer peygamberlerede sahifelerin veril­diğini anlatır kitaplar. Mesela bu ayetin tefsirinde Fahreddin-i Razi “yukarıda ismi geçen tüm peygamberlere kitap verilmiş fakat bize ismi bildi­rilmemiş” diye bir açıklama yapar. Rabbim de “İşte biz onlara kitap ver­dik” diyerek yukarıda geçen peygamberlere kitap verildiğine işaret eder diyor Fahriddin-i Razi. Ama biz efendimizin hadisi şerifinden duyduğu­muza göre ve bize ezberletilen 100 sahife ve 4 büyük kitaptır. 50 Şit (a.s.), 30 İdris (a.s.), 10 İbrahim (a.s.), 10 da Adem (a.s.)’a. Yani 100 sa­hife bu peygamberlere verilmiştir. “Hepsine kitap verdik” ayetini bu ha­dise göre şöyle yorumluyorlar. Musa (a.s.)’a indirilen Tevrat Harun (a.s.)’mda kitabıdır. “Önada kitap verdik” derken Harun (a.s.)’da ona göre hareket ediyordu. Süleyman (a.s.) da babası Davud (a.s.)’ın kitabına göre hareket ediyordu. Yani bu indirilen kitaplar onlarında kitaplarıdır diyerek tefsir etmişlerdir.

Yukarıdaki ayette Allah kitabı verdik, hükmü verdik, Allah adına yö­netmek için yönetimi verdik. Ayrıca hikmet olarak peygamberlerin söyle­diklerini ve peygamberlik verdik. Burada “peygamber”i ayrıca zikretmiş­tir Allah. Kitabı verdik, peygamberliği verdik ve de “yönetimi o peygam­berlere verdik” diyor Allah (c.c.).

“Eğer onlar bunu inkâr edecek olursa, kâfir olmayan bir toplumu on­ları ele almak, onların hakkını gözetmek, onları uygulamak üzere bir baş­ka toplumu biz vekil kılarız” diyor Allah (c.c.) Yani bu kitapların, bu peygamberlerin, nübüvvetinin, onların hadisi şeriflerinin uygulaması ko­nusunda kâfirler inkâr etseler bile Allah (c.c.) kâfir olmayan toplumla bu işi götürür. Ama mü’minlerle götürür. Yeni yetişme delikanlılardan birisi. Uç dört tane ayetin manasını yanlış olarak ezberletmişler. “Namaza yak­laşmayın” gibi. (Gayri müslimler bugünlerde çok çalışıyor. Delikanlıların ellerine bunları broşür olarak vermişler.) Kur’an-ın bir kısmına inanır bir kısmına inanmam, peygamberin sözlerine ise hiç inanmam der gibi bir ifadeyle kendi fikriyatını anlatıyor. O kadarda atak ki gördüğüne aynı şeyleri söylüyor. Kur’an-ı Kerimde Allah “Kur’an-ı biz indirdik onu biz koruyacağız” diyor. “Öyleyse Ashaba ne ihtiyaç vardı. Allah bunu korur­du” diyor. “Oğlum sen Kur’an-ı hiç okumamışsın ki” dedim. Allah “biz onu koruyacağız” diyor ama ne ile koruyacak yine mü’min insanlarla ko­ruyacak. İhtiyaç mı vardı? O zaman getirmeseydi. Bizim gelmemize de Allah’ın ihtiyacı yoktur. Yani bu Kur’an-ı Kerimeyi korumayı Allah bize vermiştir ki bununla şereflensinler diye. Biz buna elimizi, gönlümüzü, omuzumuzu vereceğiz. Bizim işimiz Allah’ın kelamını ayakta tutmak de­ğil. Kendi omuzumuzu, elimizi gönlümüzü, aklımızı, şereflendirin ektir. Biz bununla değer kazanacağız. Yoksa Allah’ın kelamı devam edecektir. Buna kimse zarar vermeyecektir. Bir grup irtidat edip dinden dönse, Rab­bim Maide suresinde bir başka toplumu getireceğini haber veriyor. “Bir kavim dinden dönerse Allah onlardan daha hayırlı birini getirir, dinine hizmet ettirir Allah onları sever, onlarda Allah’ı sever”[112] diyor

Allah (c.c.) Burada da Allah “Eğer bunlar Allah’ın peygamberlerini, ki­taplarını inkâr edecek olursa, inkâr etmeyen, iman eden bir toplumu getirir de onu vekil kılar bu dinin savunmasında” diyor Allah (c.c). Yani, Allah’ın kelamı kıyamete kadar kalıcıdır. Bunun kalması için de insanların şereflendirmek üzere, insanları hizmetine sunmaktadır Allah (c.c).

Bizjıizmet etmesekte Kur’an Kalacaktır, hayata tatbik edilecektir ama biz bunda bizim de tuzumuz biberimiz olsun ve biz de şereflenelim istiyoruz.[113]

90- İşte bunlar Allah’ın doğru yolu gösterdikleridir. Sende onla­rın yoluna uy. “Davetime karşılık ücret istemiyorum. Bu alemlere öğütten başka birşey değildir.” de.

İşte Allah’ın hidayet verdiği kişiler bunlardır. Onların hidayetine uy. Burada emir peygamber efendimize ama aynı zamanda bizede emredili­yor. Yani sende bu peygamberler kervanının peşinden git. Peygamber efendimiz (s.a.v.) ahir zaman peygamberidir, peygamberlerin en üstünü­dür, en efdalıdır diyoruz. Peygamber efendimizin üstünlüğü de onların yolunda gitmekle oluyor. Bu hiçbir vakit peygamberliğini düşürmez. Çünkü gittiği yol peygamberlerin kendi yolu değil. Allah (c.c) “işte Al­lah’ın hidayet verdiği kişiler onlar, sende onların gittiği yere uy” diyor. Yani yol Adem (a.s.)’ın yolu değil. Yol Allah’ın yolu. Arkasından Nuh (a.s.) inananları almış aynı yolda yürümüş. Lut (a.s.) almış yürümüş, İb­rahim (a.s.) almış yürümüş. Peygamber efendimize de deniliyor ki sende bu ümmet içerisinden mü’min olanları al ama aynı yolda yürü. Eğer bu yolda giderseniz dünyada devlete, ahirette cennete ulaşacaksınız.

Yahudiler kıskançtır. Muhammedin peygamber olduğunu kabul ede­ceğiz ama biz Yahudilerden beklerdik demişler. Yahudi olması lazımdı. Adamlar orada diretmişler.

Bizim bir kısım insanlarımızda “peygamberimiz Ahir zaman peygam-beriyse biz öbür peygamberlerin izinden gitmeyiz” diyorlar. Yahu yol on­ların yolu değil. Anlayış yanlış. İnsanlarımızın mantığı gelişmiş olmadı­ğından mantığı biraz çalışan serserinin biri geliyor diyor ki “Benim pey­gamberim peygamberlerin en üstünüdür. Miraçta benim peygamberim Yahudinin peygamberi Musa’ya gidip akıl danışmaz. ” Buhari de bir ha­disi şerif var. Peygamberimiz Musa (a.s.)la görüşüyor orada istişare edi­yor. Sonuç olarak 50 vakit namaz 5 vakte Rabbimizin izniyle indiriliyor.

Benim peygamberim ahir zaman peygamberidir. Yahudinin peygamberi­ne akıl danışmaz.Mantığı yanlıştır çünkü o yahudinin peygamberi değil ki. O Allah’ın peygamberi. Peygamberimizde Allah’ın peygamberi. Bun­lar şeker pınarının suları gibidir. Fakat kap değişiktir. Sürahiler değişik­tir. Yoksa iç olarak Rabbimin kelamıdır. “De ki: Ben sizden bu yaptığım tebliğin karşılığında ücret istemiyorum.” Kur’an-ı Kerimde çok geçen ayetlerden birisi budur. Bütün peygamberler kavmine bunu söylemişler­dir. Allah’tan başka ilah olmadığını söylemişler, kendilerinin peygamber olduğunu söylemişler.

Bir insan pazar yerine gelip kürsü kursa ve “ey ahali bir dakika” dese hemen aklım ıza acaba birşeymi satacak diye gelir. Parasız bir şey düşü­nemez hale gelmişiz. Bu yeni değil. Efendimiz zamanında da Süleyman (a.s.) zamanında da Nuh (a.s.) zamanında da aynı şey var. Çünkü bu insa­nın fıtratında var. Acaba bu adam Allah yallah deyip paramızı mı almak istiyor, yoksa krallığamı göz dikti diye aklımıza gelir. Nemrud da aynı şeyi söylüyor. “Yoksa benim yerime mi göz diktin.” Öncelikle peygam­berler bu adamların içinden geçen soruya cevap veriyorlar. “Bu yaptığı­mın karşılığı olarak sizden ücret istemiyorum. Kalbiniz rahat olsun. Ev, para istemiyorum. Ancak ve ancak iman etmenizi istiyorum. Malınız ne ki. Siz gelmedikten sonra malınız gelmiş ne faydası var. Ben sizin kendi­nizi istiyorum.”İşte bu bütün alemlere bir uyarıdır, bir hatırlatmadır” diyor Allah(cc.)

Günümüzde buna biraz ağırlık vermemiz gerekiyor. Özellikle iki müslümanımız bir araya gelse hocaların çok yediğinden bahsediyor. Ben Hakkari’de askerlik yaptım. Karamanlıyım İstanbul’a geldim. Türkiye’yi az çok biliyorum. Karadenizin oralarada konuşmak için gittim. Her taraf­ta konuşulan bir şey var. Hocalar çok yer. Adam “ye hocam ye hocalar çok yer” diyor. Konya’da ağanın biri mahallenin hocalarını davet etmiş Konya’da sofralar çok mükemmel olur. Özellikle Meram’da. Tam sofraya oturmuşlar ee.. “hocam ağanın bahçesine bir hoca girmiş, birde bir camız girmiş, ağa aman hocayı çıkarın diye bağırıyorumuş…!” Hoca sofradan çekilivermiş. Ağa ise bunu gülüşelim diye anlatıyor. Hayrola hocam de­mişler. “Evvela sizin gibi camızlar doysun ondan sonra biz doyalım” diye cevap vermiş hoca. Biz yersek siz aç kalırsınız. Önce siz bir doyun.

Hocalara bu söz nereden gelmiş. Ben bunu biraz araştırdım. Yani ho­caların çok yemek yeme olayını araştırdım. Bu gerçek ama şu şekilde. Hepiniz köyden geldiniz. Özellikle %95 iniz. Hepinizin köyünde Hatipler sülalesi vardır. Var mı? Hele köy biraz büyükse mutlaka hatıplar sülalesi vardır. Nedir O? Hatip; O köyde cuma namazı kıldırmak üzere padişah­tan ferman almış kişidir. Beş vakit namazı kıldırmaz. Yalnız cumayı kıl-

dırır. Ve cumada hutbe okur. Dinimde hutbe devletin resmi ilanlarının okunduğu yerdir. Şimdi resmi gazetede yayınlanır. Kaç kişi resmi gazete­de yayınlananları takib eder. Aboneler. Abonelerde okumaz, alır gelir boş bir yere koyar. Ben avukatınkileri gördüm, avukat açmamış. Kim takib eder biliyormusunuz? Acaba bu çıkan kararnameden ben nasıl fırıldak çeviririmde bankayı 200 milyar dolandırırm diyen insanlar günü birlik resmi gazete takib eder. Günlük olarak resmi gazeteyi didik didik eden Türkiye de 100-150 kadar adam var. Onlar her tarafını okuyorlar. Başka yerlerede bilgi satıyorlar. Efendi sen şu işle uğraşıyorsun Yine kararname çıktı buradan 50 milyar vurabilirsin. Ama beş milyarını alırım. Çünkü sa­na akıl vereceğim. Alıyor beş milyarını ve adama da 50 milyar kazandırı­yor bu tür işle uğraşan adamlar var.

Dinimde devletin resmi kararları hutbeden okunur. Her erkek müslü-manda cumaya gelme mecburiyeti olduğundan toplum inandığı kanunları öğrenmek durumundadır. Orada mecburen öğrenecektir. Orada Hatib de devleti temsil ediyor. Devletin kararlan Rabbimin kararları doğrultusun­dadır. Devlet hatibe imkan vermiş. Bol para vermiş. Hatip köye gelen-gi-den ilim adamlarını, siyasileri, komutanları misafir eder. Hatip_köyün bü­tün fakirlerini doyuran adamdır. Evinde çorba, pilav, kurufasülye mutlak surette akşama kadar kaynar yemeğin vakti yoktur. Sabah öğle diye bir-şey yok. Siz ki en son dönemine rastladınız. Cumhuriyet dönemi hatibine rastladınız. Avluları geniş olur. Bu avlularda büyük kazanlarda yemekler pişerdi. Karnı acıkan bir garib oraya gider hemen ona sofrası kurulur. Ha­tip efendide gelen adamların gönlü olsun diye avluya kurulan 40 sofraya birer birer uğrar yarım kaşık alır. Neden? Misafirler Hatip efendi de bi­zim sofradan yedi diyerek memnun olsunlar diye. Derken biri yahu “bu hatip kırk sofrada yer karnı doymaz” diyor.Yahu yerse kendi malı. Sonra karnı doysun diye değil. Gelen misafirler rahat yesin diye yiyor orada. Mesela bir yere misafir olarak gittiniz. Sofrayı serdi adam. Gerçektende mükellef bir sofra serdi ve kendisi sandalyenin üzerine oturdu buyurun dedi size. Rahat edebilirmisiniz. Edemezsiniz. Adam gelir sizinle beraber oturursa o zaman rahat edersiniz.[114]

91- Allah’a layık bir şekilde onu takdir edemediler. “Allah hiçbir insana birşey indirmemiştir” dediler. Deki: “insanlara bir nur ve hi­dayet olarak Musa’nın getirdiği kitabı kim indirdi? Siz O’ kitabı parça parça yapıp bir kısmını açıklayıp bir kısmını gizliyorsunuz. Si­zin ve babalarınızın bilmediği şeyler size öğretildi. (Kitabı indiren) “Allah” de. Sonra onları daldıkları yerde oynamak üzere bırak.

Yahudiler, Hristiyanlar ve putperest kafirler bir araya geliyorlar. Özellikle putperestler yahudilerden bilgiler alıyorlar ve peygamber efen­dimize karşı öylece itiraz ediyorlar. Yahudilerin daha önce geçmiş bir bilgileri olduğu için onlara danışıyorlar veya onlar fitne ve fesadı çok iyi bildikleri için danışıyorlar. Onlar müşriklere akıl veriyorlar ve diyorlar ki “Allah hiçbir insana hiçbir şey indirmemiştir.” “Yani yeri göğü yaratan Allah, çiçekleri donatan Allah tutupta insanlara mı birşey indirecek, böy­le birşey olmamıştır” diyorlar. Böyle demek suretiyle Allah’ı, Allah’a la­yık bir şekilde takdir edemediler o imansız kesim.

Müslümanlar olarak bizde haddimizi biliyoruz. : “Ey bilinen Rabbim biz seni sana layık şekilde bilemedik, Ey kendisine ibadet edilen Allah (c.c.) biz sana layık ibadet yapamadık.”diyoruz. Biz Rabbimize, kendisini Kur’an-ı Kerimde nasıl tanıtmışsa öyle iman etmeye çalışıyoruz. İmansız kesim ise Allah’a imanı akıllarına göre şekillendin veriyor. Yani onlar bu­nunla Allah’a akıl veriyor ve ona yol gösteriyorlar. “Allah hiçbir insana hiçbir şey indirmemiştir” diyorlar. Allah (c.c.) diyor ki: “Biz indirdik” yeryüzünde kafirler diyorlar ki “hayır indirmedin “işte böylelikle Allah’ı takdir edemediler, ona layik-ı veçhiyle kulluk edemediler” diyor.

Peki “hiçbir kimseye hiçbir şey indirmedi mi” diyorsunuz siz? Evet diyor onlar. Rabbim diyor ki Peygamber efendimize (s.a.v.) “De onlara; peki Musa’nın getirdiği nur olan ve insanlara hidayet rehberi olan Kitabı kim indirdi. Musa’ya (a.s.) da bir kitap gelmişti. Ve o kitab bir nurdu. İn­sanların önünü ve arkasını aydınlatıyor. İnsanların bu dünya da ne yapa­caklarını gösteriyor ve insanları hidayete, yani İslama çekiyordu. Peki öyleyse O kitabı kim indîrdi?Yahudiler müşriklere akıl veriyorlardı. Al­lah hiç kimseye birşey indirmez diyorlardı. Madem öyle diyorsunuz. Peki Musa’ya kim indirdi? Musa’ya Allah’ın indirdiğine iman ediyorlar. Fakat burada çelişkiye düşüyorlar. Allah (c.c.) da bu tezat onların gözünün önüne getirivermesini istiyor peygamber efendimiz (s.a.v.)den.

Siz ki o kitabı sahifeler haline, kitab haline getirdiniz bir kısmını açık­ladınız ama, çoğunluğunu insanlardan gizlediniz. O günlerde matbaanın , olmaması, matbaanın ötesinde hat sanatınında gelişmiş olmaması bu ko­nuda önemli rol oynamıştır.

Matbaanın olmadığı dönemlerde İslam aleminde hattatlarımızın çok­luğu nedeniyle bir kitabı İstanbulda bir evde bulabildiğimiz gibi aynı kitabı Konya’nın filan dağındaki filan evde de bulmak mümkündür. Aynı kitabı Hakkari, Mısır, İskenderiye, Bağdat, eski Endülüsteki bir alimin elinde de bulmak mümkündür. Bakıyoruz Bağdatta yazılmış bir kitaba bir sene sonra Endüiüsten cevap veriliyor. Filan zat filan kitabında şöyle demiş ama yanılmış veya isabet etmiş gibi cevaplar veriliyor. Bunlardan şu anlaşılıyor: Peygamber efendimizin emir ve irşadları doğrultusunda Kur’an ve hadisi şeriflerin bol miktarda yazılıp etrafa yayılması, birde Kur’an-ı Kerimin hafızadan hafızaya nakledilmesiyle yaygınlaştırılmış, gizlenemez hale getirilmiştir. Daha eski dönemlerde ise bu iş yalnız ha­hamların elinde kalmış Hahamlarda işlerine geleni insanlara duyurmuş­lar, işlerine gelmeyenleri gizlemişlerdir. Günümüzde de durum aynı. “Ayet-i kerimeler için sebebi nüzulü hass olsada manası amm dır” diye bir kaide vardır. Yani ifade ettiği mana emir veya yasağı umumidir. Bizi ilgilendiriyor. Burada ayette Yahudiler kendilerine indirilen kitabı sahife­ler haline getirdikten sonra bir kısmını insanlara anlatıp, çoğunluğunu gizlemeleri kötüleniyor. Günümüzde de Kur’an-ı Kerim ayetlerinin bir kısmınmın insanlardan gizlenmesi söz konusudur. . Ama bunlar ayet-i kerime olarak sahifelerimizde vardır. Kur’an-m başındaki besmelenin “ba” sından sonundaki “Nas” süresinin “sin”ine kadar Kur’amn tamamı hafızlarımızın hafızasında ve matbaada basılmış mushaflarımızın içeri­sindedir. Ancak manasını açıklama konusunda gizleme söz konusudur. Buda sistemli bir şekilde yapılmıştır. Birinci derecede Arapça’nın yasak-lanmasıyla yapılmıştır, Kur’an-ı Kerimi okuyabilirsiniz ama manasını an­lamaya yönelik bir çalışmaya girecek olursanız gözünüzü çıkarırız denil­miş. Böylelikle gizleme sağlanmıştır. Köşede, bucakta, dağda, mağarada öğrenen çok değerli hocalarımızın yüreğine öylesine korku salınmıştır ki söylemeleri mümkün olmaz hale gelivermişlerdir. Ama bütün bunlara rağmen Allah’a hamdolsun ki çok değerli insanlarımız, hocalarımız, alim­lerimiz de başlan pahasınada olsa söylemekten geri durmamışlar, bize kadar getirmişlerdir.

Sizin ve babalarınızın bilmedikleri size öğretilmiştir. Siz ki Peygam­bere karşı bu kitabın inmesini inkar için bir sürü mantık oyunu oynuyor­sunuz. Allah bir beşere birşey indirmez diyorsunuz ama Musa’ya (a.s.) kim indirdi bunu? Ki siz ve babalarınızın o kitapla bilmediklerinizi öğ­rendiniz, size öğretildi. Kendiliğinizden değil bunu size Allah (c.c.) öğ­retmişti, de onlara.

Peygamber efendimize (s.a.v.) Rabbimiz “Allah’tır”, “o kitabı indi­ren, Allah’tır o kitabı nur yapan, Allah’tır o kitapla insanları hidayete ka­vuşturan, Allah’tır o insanlara bilmediklerini öğreten” de onlara” buyuru­yor.

Bu eğitim-öğretim metodlarından biridir. İnsanlara birşey öğretirken

nasıl öğretileceği konusunda birçok metodlaf geliştirilmiştir. Bu da onlar­dan biridir. Öğretmenin öğrencilerin karşısına geçip evvela öğrencilere bir soru sorar. Şu konuda ne diyorsunuz? der. Talebeler bu konu ne idi diye birbirleriyle fısıldaşmaya başlarlar. Öncelikle talebe nezdinde ilgi uyandırılıyor. Herkeste bu bilgi hakkında bir merak meydana geldikten sonra yine öğretmen tarafından o konu açıklanıyor. Evvela malı arzedip insanları iştahlandirdıktan sonra satma gibi bir iş. Allah (c.c.) da bu tür bir metodu bize kendisi veriyor. Evvela imansız kesime soruyu sorduru­yor sonra onlardan cevap beklemeden “de ki onlara bütün bunları yapan Allah (c.c.) dür” buyurarak cevap veriyor.

Bu ayet-i kerimenin burasından yani “Kul Allah’ü” sözünden sunuda delil getirmişler. Bir kısım alimlerimizin kitaplarında okudum. Efendim yalnız Allah, Allah, Allah…..diyerek zikretmek doğru değildir. Sahabe­den böyle bir zikir bize gelmemiştir diyorlar . Ama Allah’ı sıfatıyla bera­ber, Allahu hayyün, Allahü kayyümün, Allahu vahidün, Allahu aliyyün gibi veya el alimü, hüve Allah gibi veya Lailahe illallah gibi bir cümle halinde zikir gerekir diyenler var. Onlara karşı cevap verenler burasını delil getirirler. Burada müstakillen Allah ismi celali Rabbimiz tarafından bize verilmiştir. De ki “Allah”. Yani onu indiren ve insanlara yol göste­ren, insanlara hidayeti veren Allah (c.c.)dür. Yani ilavesiz, sıfatsız, ha­bersiz, doğrudan, müstakilen “Allah” kelimesi burada bize öğretilmiştir. Onun için kişi eline teşbihini alır, veya yolda giderken Allah, Allah, Al­lah, …. diyede zikreder gider. Peki ama ne manası var? Şu manası var. Gördüğü her şeyi görünce Allah der. Manası: ” bunu yaratan Allah demektir. Bunun sıfatı da beraberindedir. Bunu yaratan da Allah, bunu ya­ratan da Allah, bunu yaratanda Allah, bunu bu hale getiren Allah, bunu güzelleştiren Allah, buna bu sakatlığı veren Allah, bunu yürüten Allah, bunu oturtan Allah gibi manalara gelir.

“Sonra bırakıver onları o durumlarında oynayıp dursunlar” diyor Al­lah (c.c.) Kendi oyuncakları içerisinde kendilerine bırakıver diyor Allah (c.c). Bir başka ayette “Mutlaka dünya bir oyun ve oyuncaktan ibarettir” diyor Allah (c.c.) Öyleyse biz bu oyuncakla oynamayız demeniz müm­kün değil. Ayağınızı bastığınız yer dünyadır. Oynuyorsunuz. Çocuğun to­pa ayak vurduğu gibi sizde dünya topunun üstünde duruyorsunuz. Fut­bolcunun biri topu bir yere koyup onun üzerinde tek ayak ve çift ayak üs tünde durmaya çalışsa buda oyunlardan bir oyundur. Bizde bu dünyanın üzerinde yürüyoruz. Bu dünyanın üzerinde yatıyoruz. Evinize varınca ya­tağınızın üzerine yatıyorsunuz. Bu bir oyuncaktır. Aslında oyuncakla oy­nuyorsunuz. Öyleyse oyuncakla oynamak yasak değil. Fakat her oyunun kendine has bir kuralı olduğuna göre, Allah (c.c.) da bu dünya oyuncağı ile oynamanın kuralını Kur’an-ı kerimiyle, peygamber efendimizin (s.a.v.) hadisi şerifi ile bize bildirmiştir.

Bu oyunu biz bu iki kaynağın koymuş olduğu kurallarla oynayacağız. Yani bu dünya oyuncağını alacağız ve bununla gönül eğlendireceğiz. Yerken ağzımızı tadlandıracağız, koklarken burnumuzu, görürken gözü­müzü, duyarken kulağımızı bütün nimetlerden meşru bir şekilde yararlan­dırmaya çalışacağız.

Rabbim “onlar dini inkar ederken de oyun oynuyorlar. Bırak oyunları­nın içerisinde dalsınlar gitsinler” diyor.[115]

92- Bu önce gelen kitapları tasdik eden ümmülkura (Başkent) ve çevresindekileri uyaran, bizim indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. Ahirete imân edenler ona da iman ederler. Ve onlar namazlarını ko­rurlar.

Bu indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. Kendinden öncekileri tasdik edicidir. “Beyne yedeyhi” “Yed” arabın dilinde “el,” “yedeyhi” “iki el” dir. “İki elin arasında” manasına geliyor. Ama meallerde genelde kendi­linden öncekileri tasdik edicidir diye verilmiştir. Bu, burada bize bir sa­natla ifade ediliyor. Bir merasimde, merasim yetkilisinin önünden kıt’a geçer. Onun elleri arasından, onun önünden geçti manasına gelir. Sanki Hz. Adem’den peygamber efendimize (s.a.v.) kadar geçen kitaplar Kur’an-ı Kerimden önce geçmeleri nedeniyle onun önünden bir resmi ge­çit gibi geçiyorlar. Kur’an-ı Kerimde onların içerisindekileri onaylıyor. Evet İncil’de, Tevrat’ta Allah (c.c.)’ın kelamıdır. Zebur’da Allah’ın kela­mıdır. Diğer sahifelerde Allah’ın kelamıdır. Bunların içerisinden o toplu­ma bildirilen peygambere ve o peygambere iman edenlere bildirilenlerin doğruluğunu Allah (c.c.) tasdiklemek üzere Kur’an-ı Kerimi indirmiştir. Şu andaki Tevrat veya İncil’in içindekileri değil. Kur’an-ı Kerimin birçok ayetinde gördük ki Allah (c.c.) “Biz İncil’de böyle yazdık, biz Tevrat’ta böyle yazdık diye bize haber veriyor. Böylelikle Musa’ya (a.s.) indirilen­ler, İsa’ya (a.s.) indirilenler Kur’an-ı Kerim tarafından doğrulanmış. Bu doğrununda bizim tarafımızdan tasdik edilmeside istenmiştir.

Daha niçin indirdik bu kitabı biz? Şehirlerin anası olan bugünkü ifa­deyle başkent olan Mekke’deki insanları sakındırmak ve Mekke’nin etra­fındaki şehirlerin ahalisini de cehenneme giden yoldan, burası cehenneme götürür, yanacaksınız diye sakındırmak üzerek bu mübarek kitabı in­dirdik. Bu ayet-i kerimeden hareketle bir kısım imansızlar özellikle batı­daki müsteşrıklar, bu ülkede de müsteşrıklara kulak veren öyle bir insan türü var ki kendileri birşey üretmezler. Doğru ve iyi yolda birşey üretme­dikleri gibi imansızlık dahi üretemezler. Çünkü para kazanmaktan, içki içmekten ve başkası namına ulumaktan başka vakitleri olmadığından adamların kendileri birşey üretmezler ama üretilenleri tekrar ederler. Der­ler ki efendim bu ayet-i kerime Kur’an-ı Kerimin Mekke insanına ve Mekkenin çevresindeki insanlara indiğini söylüyor. Öyleyse Muhammed Mekkelilerin ve Arapların peygamberidir, diğer insanların peygamberi değildir. Ve bu ayet-i kerimeyi delil olarak getirirler. Biz Kur’an-ı Keri­mi, Kur’an-ı Kerimle tefsir ederiz. Bakıyoruz ki Allah (c.c.) bir başka ayet-i kerimede ” Ey insanlar,ben Allah’ın Rasulüyüm ve sizin hepinize peygamber olarak gönderildim” buyuruyor.[116] Bir başka ayet-i kerimede “Biz seni bütün insanî ara peygamber olarak gönderdik” diyor Allah (c.c.).[117] Onların bu iddia ve iftiraları Kur’an-ı Kerim tara­fından yalanlandığı gibi, tadbiki ve fiili olarak da yalanlanmıştır. Mesela burada Türk ırkından olup Türkçe konuşan insanlar Muhammed (s.a.v.) iman ederler ve onun ismi anıldığı vakitte, salatü selam getirirler.

Türk halkının efendimize inanması, İran halkının, İngiliz halkının, Alman halkının, Endonezyalıların, Çinlilerin inanması, bu iddianın yanlış olduğunu sahte olduğunu ortaya çıkarıveriyor. Daha efendimiz zamanın­da, bir taraftan Habeşli Bilal, öbür taraftan Selman-ı Farisi Peygamber efendimize (s.a.v.) iman edivermişlerdir.

“Ahirete iman edenler ona da iman ederler. Ve onlar namazlarımda korurlar” diyor Allah (c.c).Ahirete iman eden Kur’ana da iman eder. Ve onlar namazlarımda ko­rurlar.

Günümüzde” Allah’a şirksiz, ahirete seksiz iman eden bir yahudi veya hristiyanda cennete gidecektir” diye fetva veren, gavurun ekmeğini yiyip kılıcını sallama mecburiyetinde kalan insanlar var. Halbuki Rabbim burar da “ahirete iman edenler ona da iman ederler yani bu kitaba da iman ederler ve onlar namazlarımda korurlar” diyor Allah (c.c).[118]

93- Allah’a yalan iftirada bulunan veya kendisine hiçbirşey vahy olunmadığı halde “Banada vahyolundu” diyen ve “Allah’ın indirdiği gibi bende indiririm” diyenden daha zalim kim vardır? Zalimler ölüm sıkıntısı içinde iken bir görmüş olsaydın, Melekler ellerini uzat­mış “çıkarın canlarınızı ogün haksız yere Allah hakkında söyledikle­rinizden ve onun ayetlerine karşı kibirlendiğinizden dolayı alçaltıcı azapla cezalandırılacaksınız.

“Allah’a yalan uydurandan daha zalim kim vardır?” Günümüzde zu­lüm ve işkence yapılıyor diyerek gazetelerde boy boy yazılar yazılır, bu konuda açıkoturumlar, sempozyumlar düzenlenir. Zulüm veya işkence deyince karakolda adam dövme akla gelir hale gelmiştir. Bu bir zulüm­dür. Ben bunu kabul ediyorum. Karakolda adam dövmeyi, hapishanede çok kötü şartlar içerisinde insanlara işkence etmeyi bir zulüm olarak ka­bul ediyorum. Fakat Allah (c.c) diyor ki “Allah’a yalan uydurandan daha zalimi kim vardır”. Yani yoktur. Bu tür sorulara eski tabirle “İstifhamı imkari” denilir. Olmadığını ortaya koymak için söylenmiş bir soru şekli­dir bu.

Kendisine hiçbir vahiy gelmediği halde banada vahiy geliyor diyen­den daha zalim kim vardır? Allah’ın indirdiğinin benzerini bende indiri­rim diyenden daha zalim kim vardır”. Burada daha ziyade üzerinde duru­lan konu Allah’ın (c.c.) Kur’anına nazire getirmeye çalışanlar, Allah hü­küm koyar ama bizde koyarız diyenler, hatta bizim koyduğumuz Al-lah’ınkinden de iyi olur diyenlerden daha zalimin olmadığıdır. Bize öğre­tilen türüyle dünyanın neresinde bir zulüm yapılıyorsa bütün bunlar o adamlara o yetkiyi veren kanunlar çerçevesinde yapılır.

İsrailli bir asker bir arap delikanlının kolunu taşla kırarken televizyon bize bunu gösterdi. Bütün dünya televizyonlarında da bu olay gösteril­miş. Bundaki amaç bütün insanlar Yahudiye kin bağlasın diye midir, yoksa eğer İsraillinin sözünü tutmayacak olursanız, İstanbul’a gelir sizin çocukların kollarını da böyle kırar diyemidir belli değil. Benim anlatmak istediğim orası değil. O bir işkencedir zulümdür. Ancak o adama o yetki­yi veren, İsrail kanunlarını koyan adamlar, müslüman bir delikanlıyı yatı­rıp çiğneyerek öldürenlerden daha zalimdir. Çünkü oradaki zalim tek ba­şına bir askerdir. Eline bıçak alıp akşama kadar adam öldürse ancak 100 veya 200 kişiyi Öldürür. Ondan sonra yorulur kalır. Fakat kanun çıkaran parlamentodakiler öyle bir kanun çıkarır ki; binlerce adamı adam öldürme makinası olarak cepheye gönderirler. Müslümanların arasına gönde­rirler. Onun için Rabbim zalim olarak fertleri ele almıyor. Bir insanın sır­tında sigara söndüren veya yakan veya öldüren veya döven adamı esas al­mıyor. Fakat ona o yetkiyi veren makamı esas alıyor. Ve onlardan daha zalim birinin olmadığını ifade ediyor. “Allah’a yalan iftira edenler, banada vahiy geliyor diyenler, Allah’ın söylediğinin benzerini bende söylerim hatta ilerisini söylerim diyor günümüzdekiler. Bunlardan daha zalim kim vardır. Eskiler benzerini söylerim demişler. Günümüzdekiler daha ilerisi­ni söyleriz diyorlar. Hatta günümüzde ki imansız diyor ki;” benim koydu­ğum kanunlar Allah’ın koyduğu kanunlardan günümüz şartlarına daha uygundur” diyor. İşte bundan daha zalimi yoktur. Çünkü bunun koyduğu kanundan bir adam 100 milyarı halkın elinden götürü verebiliyor. Adam 100 milyarı götürüp gidiyor, kimse hesap soramıyor. Mahkemeler diyor ki; efendim bulursak elinden alacağız. Adam harcamış. Orada burada ra­hat rahat yaşayıp gidiyor. Peki bu adamın bunu yapmasına sebep beri ta­raftaki adamın böyle bir kanunu çıkarıvermesidir. Asıl suçlu 100 milyarı alıp götüren değil. Asıl suçlu ona bu zemini sağlayandır. Adamların da­nışmanları genelde hukuk profesörleridir. Yani bu dalavere çeviren adamların danışmanları genelde kanunları yazan adamlardır. Onlar onlara danışmanlık yapıyorlar. Efendim benim filan yerde koyduğum filan mad­de varya oradan bir trilyon götürebilirsin. Nasıl? Şöyle götürürsün, çünkü açık kapıyı ben bıraktım. Onun için esas zalim zulmü yapan değil ona o imkanı hazırlayandır.

“Ah bir görmüş olsan o zalimleri ölüm halindeyken” Ölümün sarhoş­luğu gelmiş. Sekerat-ı mevt dediğimiz şey. Türkçemize arapçası geçmiş. Ölümün sarhoşluğu diye terceme edilebilir. Ama Türkçede pek bunu kul­lanmıyoruz. Birde ölüm hali diyoruz. O halde iken bir görsen diyor rab­bim. Melekler ellerini uzatmışlar, onlara azab ediyorlar. Ve diyorlar ki, çıkarın canlarınızı haydin. Allah’a karşı haksız olarak söylediklerinizin karşılığı olarak bugün azabın en alçaltıcısıyla cezanızı çekin bakalım der melekler. Ve onların canlarını vura vura bedenlerinden ayırırlar. Siz Al­lah’ın ayetlerine karşı kibirleniyordunuz. Haydi bugün onun karşılığı ola­rak azabını tadınız diyor o zalimlere. Yani Allah’ın ayetlerine karşı kendi sözlerinizi ve kanunlarınızı üstün görüyordunuz. Allah hakkında layık ol­mayan sözleri söylüyordunuz. Bugün canınızı azabla alıyoruz der melek­ler onlara ve döve döve alırlar. Bir başka ayette “dövmek”, bir diğerinde azab etmek diye ifade etmiş Allah (c.c). Eskiden hocalarımız bu can al­ma işini Türkçeye terceme ederken, dikenli bir çalıyla v.b. gibi şeyle bü­tün vücudundan, canının, sıyrılıp çıkması gibi. Müminin ruhunun alınma­sını da sade yağın içerisinden kıl c<*kcı gibi ifade etmişler. Güzel birer ifadedirler.

Burada şuna işaret var. “Ah sen bir görmüş olsaydın” diyor. “Zalimlerin can verişini bir görseydin”. Buradan ne anlaşılıyor? Yani biz göremi­yoruz. Gavurların nasıl öldüğünü görmeyiz, ama filimlerde görürüz. Gü­lümseyerek ölür adam. Ayet-i kerime de “ah bir görseydin demekle” gö­remezsiniz demek var, mefhum-u muhalifiyle. Yani adam dış görüntü­sünde azab görmüyor gibidir. Fakat azabı aslında görüyorda fakat biz gö­remiyoruz, olur mu bu Hocam? diyorlar. Olur. Mesela rüyada yanıbaşı-nızda eşiniz veya arkadaşınız uzanmış, yatıyor. Siz uyanıksınız. Hatta önada bakıyor ve ne güzel uyuyor diyorsunuz. Derken o, hışımla kanter içinde uyanıyor;”Yahu niye uyandırmadın beni” diyor. Hayrola niye di­yorsunuz: Yahu ormanda arslamn biri peşime düşmüştü. O kovalar ben kaçarım, o kovalar ben kaçarım. Derken tam kurtuldum deyip ağacın te­pesine çıktım. Oradan da bir kobra yılanı aşağıya doğru inmiyormuymuş. Oradan atlayayım dedim. Aşağı taraf ateşmiş. Neredeyse ölüyordum. Ba­ğırdım duymadın mı? Yok hayır duymadım. Hatta ben senin uyurken yü­züne de bakıyordum diyor. Yani adam gözünüzün önünde gayet rahatmış gibi fakat dünyanın yılanıyla, ateşiyle, akrebiyle izah edemeyeceğimiz bir azaplada azaplandırılıyor. Fakat dış görünüşde siz bunu hissetmiyor­sunuz. Ki Rabbim “Ah bir görmüş olsaydın” diyor Allah (c.c). Onun için bu adamlar dünyada iken azabı tadmaya başlayacaklar. Kafirler imansız­lar ateşte yanacak demiştik ayet-i kerimelerle. İşte ateistler kendi cesetle­rini yaktırmak istiyorlar.[119]

94- Sizi ilk defa yarattığımız gibi bize teker teker geldiniz. Verdi­ğimiz nimetleri arkanızda bıraktınız. Aranızda Allah’a ortak olduğu­nu iddia ettiklerinizi beraberinizde şefaatçi olarak görmüyoruz. Ara­nızdaki bağ kopmuştur. İddia ettiğiniz şeyler kaybolup gitmiştir.

Hocam cehennem de fena değilmiş hani diye bir mantık vardır. Filan artist orada, filan şarkıcı orada, filan sazcı orada olacakmış diye bektaşi vâri sözler söylenir.

Rabbim diyor ki; “dünyaya nasıl teker teker geldiniz orada da huzuru­muza teker teker geleceksiniz.” O kadar güzel ifadeler ki. Dünya ya gelir­ken kimin yanına geldiğinizi bilmiyorsunuz. Tek başınıza geliyorsunuz.

Burada şu sözde söylenemez. Hatta peygamber efendimize, Cehenne-

min zebanileri kaç tanedir diye sormuşlar, 19 diye cevap vermiş. “Onun üzerinede 19 (zebani) var” dır diye ayet-i kerime vardır. Sonradan pey­gamberliğini ilan eden imansızın biri (19 melaike, zebani olayını) bundan hareketle 19 la ilgili kitap yazdı. Adamı Amerika’da evinde, boğarak öl­dürdüler. Rabbim “cehennemde 19 zebani vardır” diyor. O almış 19 raka­mını oraya buraya uygulamış. Aynı kitap Türkiyede de yayınlandı. Daha sonra yanılmışız diyerek bu mantığı reddeden bir kitap daha yayınlandı.

Mekkeli müşrikler sormuşlar. Cehennemin melaikesi kaç tane? 19 ta­ne zebani vardır denilince, kardeşim, kardeşimin çocukları, biz Ebu Ce­hil, Ebu Leheb ve bizim avenelerimiz onların haklarından geliriz demiş­ler. Bu günün Amerika’sı ve Rusya’sı bugün bu silahlar elimizde olduğu­na göre ve akıldanelerimiz, profesörlerimiz de, generallerimiz de beraber olduktan sonra 19 tane meleğin hakkından geliriz diyebilirler. Allah (c.c.) dünyaya teker teker geldiğiniz gibi, birbirinizi tanımadan, ayrı ayrı geldi­ğiniz gibi huzurumuza da teker teker geleceksiniz, orada aranızda hiç ne-seb bağı dahi olmadan geleceksiniz. “Onlar için (imansızlar) hesab da yoktur. Bu benim anamdır bana yardım edecek, bu kardeşimdir yardım edecek diye birşey olmayacak. Herkes kendi başının çaresine bakacak.

Size vermiş olduklarımızı siz kendi arkanızda bırakıp geldiniz. Onla­rın sizinle beraber ortak olacağına yani ahirette beraber olacağınızı zan­nettiğiniz şefaatçilerinizi de biz sizinle beraber görmiyeceğiz. Yani bu dünyada iken Allah’a ortak koştuklarınız yarın kıyamet gününde sizin be­raberinizde olmayacak. Şefaatçi olarak kabul ettiğiniz onlar şefaatçi ol­mayacaktır.

Aranızdaki bütün bağlar kopacaktır. Ve sizin iddia ettiğiniz bütün ba­tıl şeylerde yok olup gidecektir diyor Allah (c.c). Bir başka ayet-i keri­mede “orada uyulanlar kendilerine uyanlardan uzak durup kaçtıklarında” diyor Rabbim.[120] Bir başka ayet-i kerimede uyanlar uyulanlar için:” Yarabbi bu uyulanlar varya bunlar dünyada bizi sapılmışlardı bun­ların azabını iki kat yap” diye dua edecekler diyor Rabbim.[121] Bir şahıs bu dünyada efendim ben filanın yolundan da giderim diyecek olursa yarın o adam ona hiçbir fayda vermeyecektir. Onu da o adam tanı­mayacaktır. Yarabbi benimde yaratıldığımı gördükleri halde bana uymuşlarsa benim ne günahım yar. O da öyle itiraz edecek. Benim doğduğumu, öldüğümü gördükleri halde benim söylediklerimi tutup senin emir ve ya­laklarını çiğnemişlerse benim bunda ne kabahatim var diye kendini kur­tarma çabası vardır. Ama Rabbim onlara iki kat azabını verecektir. Özel­likle önderler iki kat azabla azablandırılacak ama uyanlarda uymanın ce­zasını mutlak surette çekeceklerdir.[122]

95- Şüphesiz Allah taneyi ve çekirdeği çatlatan, ölüden diriyi çı­karan, diriden ölüyü çıkarandır, İşte Allah bu..!, nasıl oluyorda çev­riliyorsunuz?

Peki teker teker gelip, teker teker gitmenin ve orada tekrar dirilmenin örneklerini bu dünyada verebilir miyiz? Rabbim “Mutlaka Allah (c.c.) ta­neyi, çekirdeği çatlatandır. Daneyi mahsule dönüştürendir. Her tane top­rağa müstakilleri girer. Her tane topraktan müstakillen çıkar. Çiftçi bunu daha iyi bilir. 100 tane buğdayı aynı yere gömse ve toprağını atsa, 100 ta­nesi ayrı ayrı durur. Bitişik dursalarda ayrı ayrıdırlar ve yeşil filizlerini yukarıya verince yine ayrı ayrı çıkarlar. Bitişik çıkarlar ama birbirlerin­den ayrıdırlar. Bizim de dünyaya gelişimiz ayrı, bu dünyada 5 milyar in­san olarak yaşasak bile kabir kapısından giderken yine ayrı ayrı gidece­ğiz. Allah çekirdeği ve daneyi çatlatandır. Yani toprağın içine gömülünce kaybolup gitmek yok. Nasıl ki milyarlarca çekirdeklerde dağlarda topra­ğa düşüyor rabbim bunların toprağa düşenlerini çatlatıp ota dönüştürüyor, sebze ve meyveye dönüştürüyor. Hiçbirini görmemezlikten gelmiyor ve göremez halde değildir. Aynı şekilde dünyanın neresinde bir adam ölür­se, nereye gömülürse nerede yansa duman olup çıksa onları tekrar dirilte-cektir. Çünkü ölüden diriyi çıkartandır. İncirin çekirdeğinden kocaman incir ağacı çıkıyor. Yumurtadan tavuk meydana geliveriyor. Kafir bir in­sandan müslüman bir insan doğuveriyor.

“Diridende ölüyü çıkarandır” Allah (c.c). Yani tavuktan yumurtayı çıkartandır. Yemyeşil meyve ağacından onun ölü olan çekirdeğini mey­dana getirendir. Çiçekler açıyor, meyvaya dönüşüyor, meyvanın içerisin­de tekrar ana madde olan çekirdek meydana geliveriyor.

“İşte Allah’dan nasılda döndürülüyorsunuz? Yani bütün bu gördükle­rinizi yapan, eviren çeviren Allah (c.c). Nasıl oluyorda ondan döndürülü­yorsunuz? diyor Allah (c.c.) Dönüyorsunuz demiyor. Döndürülüyorsunuz diyor. Allah’a yönelmeniz gerekirken, sırtınızı Rabbimize çeviriyor, baş­ka insanlara çevriliyorsunuz. Yani etkileniyorsunuz. Etkilenmeyiniz. Al­lah hepinizi ayrı ayrı yarattı. Aklınızı ayrı yarattı, bedeninizi ayrı yarattı. Öyleyse aklınızı ve bedeninizi başkasının elinde oyuncak olarak kullan­dırmayın. “Nasıl oluyorda döndürülüyorsunuz” diyor Allah (c.c). Öbür adam da senin gibi bir insan olarak yaratıldığına göre onun emir ve doğ­rultusunda Rabbime sırt çeviriyorsunuz. Nasıl saptırılıyorsunuz diyor Rabbim. Burada:

1- Bizim ihmalimizden, kendi aklımızı, kendi bedenimizi kullanmayışımızdan dolayı biz ayıplanıyoruz.

2- Bu insanları yönlendirenlerinde suçluluğu vurgulanmış oluyor. Asıl suçlu olanında yönlendirici kadronun olduğunuda Rabbim işaret edi­yor.[123]

96- Sabahı aydınlatan O’dur. Geceyi dinlenme zamanı ve güneşi ile Ay’ı da hesap ölçüsü yapmıştır. İşte bu herşeye gücü yeten herşeyi bilen Allah’ın takdiridir.

“Sabahın aydınlığını çatlatanda O’dur.” Gecenin kapkaranlığından bir­de bakıveriyorsunuz ki sabahın şafağı atıvermiş. İnsanoğlununda ürettiği elektrik vardır. Ama dünyanın her tarafını aydınlatmaya kalksanız yine de şafağın aydınlığı kadar olamaz. Fakat Allah (c.c.) o karanlık geceden bir aydınlığı çıkarıveriyor. Ayırmak ve çatlatmak manasına gelen “Falık” kelimesiyle bunu ifade etmiş Rabbim. “Sabahın aydınlığını çatlatan Al­lah’a sığınırım” ayetinde de aynı kelime vardır.

Kur’an-ı Kerim genelde sabahın aydınlığına dikkat çeker. Fakat bütün dünya edebiyatında ve resimlerinde hep gurup söz konusudur. Yani gü­neşin batışı söz konusudur. Bir fotoğraf veya resim sergisinde gurub mut­laka vardır. Güneşin batışı vardır. Grubla ilgili nesir ve manzum eserler vardır. Ama güneşin doğusuyla pek yoktur. Neden? Eskiden vardı. Özel­likle son zamanlarda bu sanatlarla ilgilenenler İslam çizgisi dışında olan­lardır. Onlarda gece yarısına kadar içip, gece yarısından öğleye kadar uyudukları için hayatta güneşin doğuşunu göremezler. “şuruk”u göreme­diklerinden mecburen “gurub”u adamlar anlatacaklar. Halbuki “şuruk” “gurub” dan daha güzeldir. Daha berraktır orada güneş. Daha bir canlıdır. Çünkü “şuruk”ta çimler üzerinde çiğlerde vardır. Bir başka manzara vardır ama ne yazık ki bir çok sanatkar o anda sarhoşturlar.

Geceyi bir istirahatgah kıldı Allah (c.c). Güneşle ayıda hesap kıldı. Yani hesap için alet kıldı. Gerçekten Hz. Adem’den günümüze kadar in­sanoğlunun takvim görevini güneşle ay yapmıştır. Evinizde takvimler var. Hergün bir yaprağını yırtıyorsunuz. Bu size aittir. Bitişik komşunuz sizin takviminizden istifade edemez. Ama Allah (c.c.) ay takvimi ile her­gün bir tane yırtıveriyor. Ayın biri olduğunda hilal görünür ve biri olduğu anlaşılır. Eskiden bu çok iyi bilinirdi. Biz şehirli olup takvim hayatımıza iyice girdikten sonra buna pek önem vermeyiverdik. Rabbim aynen takvim yaprağı yırtar gibi ay’ı yırtıyor yırtıyor büyüyor. Ve dolunay haline geliyor. Sonra tekrar yırtmaya başlıyor ve en küçük hale geliyor. Hz. Adem hesabını Ay’a göre yapardı. Günümüzde hala bu devam eder. Peki ileride devam etmeyecek mi? İleride de ona göre yapılacaktır. Rasathane ve takvimi yapan merkezler yine takvimlerini ana takvime göre yaparlar. Ana takvimde güneşle aydır. Güneş ve ay takvim yönünden, gün ve ay hesaplamaları yönünden değerini kaybetmiş değil. Rasathaneler yine tak­vim işini onlara göre (güneş, ay) ayarlanacaklardır. İnsanların elinin yaz­masıyla şaşmalar meydana gelebilir. Ama Allah’ın (c.c.) güneş ve ay’ında şaşma meydana gelmez. Bundan dolayı bunlara göre ayarlama yapılır.

Bu herşeye gücü yeten, herşeyi en ince teferruatına kadar bilen “Al­lah’ın” (c.c.) takdiridir. Elimizdeki takvimler bizim hesaplarımızla yapıl­mış şeylerdir. Ama yanılmalar söz konusudur. Güneş ve Ay takvimi ise herşeye gücü yeten ve herşeyi en ince teferruatına kadar bilen, Allah’ın (c.c.) takdiridir.

Hz. Adem, Hz. Havva ve onların çocukları takvimi ay ve güneşe göre kullanmışlardır. Eskimeyen bir takvimdir o..İnsanlar onu kıyamete kadar kullanmaya devam edeceklerdir. Ama takvim başlangıcı olarak bir yeri esas almak gerekiyor. Hz. Adem’le Hz. Havva validemiz buluştukları gü­nü esas almışlar. Yeryüzünde buluştukları günü esas almışlar. Bir çocuk­ları dünyaya geldi. Bu çocukları kaç yaşında? Buluştuğumuzdan 2 yıl sonra dünyaya geldi. Peki ne zaman evlendiler? Buluştuğumuzdan 20 se­ne sonra gibi. Buluştukları günü esas alarak hesapları devam ettirmişler­dir. Sonra Nuh (a.s.)’m tufanı tekrar tarih başlangıcı olarak kabul edilmiş. Tufan olmuş. Cudi dağına yerleşmişler, hayat başlamış. Derken çocuk dünyaya gelmiş. Kız çocuğu kaç yaşında? Tufan olduktan 1 sene sonra dünyaya geldi. Tufanda bir sene önce şöyle olmuştu, tufandan 20 sene sonra gibi.,Tufan olayım esas almışlar.

Sonra Musa1 (a.s.) in Mısır’dan çıkışı esas alınmış. Hatta peygamber efendimiz Medine’ye gittiğinde Yahudilerin hala o takvimi kullandıkları-, m ve aşure günü oruç tuttuklarım görmüş. Neden bu orucu tutuyorsunuz? Demişler ki bu gün Musa’nın Mısır’dan çıktığı ve kurtulduğu gündür. Peygamber efendimiz demişki “Ben Musaya sizden daha layığım.” deyip aşure gününün bir öncesi veya bir sonrasıyla oruç tutmaya başlamıştır.[124]

Daha sonra İsa (a.s.)’m doğum günü tarih başlangıcı’olarak alınmış. Günümüze kadar devam eden o. Ancak nasıl ki İncil’de tahrifat yaptıkları gibi bu tarih konusunda da birçok tahrif meydana gelmiş zaman içerisin­de. Miladi 300-500 yıllarında toplanmışlar aralarında 50-60 senelik ihti­laflar var. O ihtilafları kaldırmışlar. Tefsirlerimizde o ihtilaflardan bahse­der. Selman-ı Farisi diyor ki; Peygamber efendimiz Hz. İsa’dan 560 sene

sonra dünyaya geldi. Bir başkası 540 sene sonra dünyaya geldi diyor. Biri diyor ki 600 sene sonra dünyaya geldi. Yani peygamber efendimiz döne­minde hristiyanların kendi aralarında Hz. İsa’nın doğumunda birlik sağ­lanmış- değil. Şam’lılar 440 sene diyorlarsa, İran’daki hristiyanlar 460 di­yor, öbürüsü 480 diyor. Hesapta bu tür farklılıklar var. Son düzenlendi­ğinde bu ihtilafları ortadan kaldırmışlar hayali bir şekilde şöyle olsun di­yerek onun üzerine bina edip getirmişler.

Müslümanlarda Peygamber efendimizin hicretini esas almışlardır. Peygamber efendimizin sağlığında hicretinden itibaren halk bunu kullan­maya başlamış. Bazısı derler ki Hz. Ömer zamanında olmuştur. Evet Hz. Ömer zamanında resmiyet kazanmış. Devletin başkanı Hz. Ömer diyor ki, bu günden sonra yazışmalarınızda tarih yazacak, esas olarak hicreti esas alacaksınız. Ama gayri resmi olarak bu Hz. Peygamber efendimizin sağlığında kullanılmış. Peygamberimizin baldızının oğlu Abdullah Medi-neye hicret günü dünyaya gelmiş. Sonra sorulduğunda hicret günü dün­yaya geldi diyorlar. Ona göre hesap yapıyorlardı. Ama resmen kullanıl­mıyordu. Ta ki Hz. Ömer döneminde ülkeler fethedilmiş, bir tarafta Ye­men, bir tarafta Azerbaycan olunca yazışmalarda ihtilaflar meydana gel­miş. Hz. Ömer bir tamim yayınlamış ve şu, şu işler şaban ayından itiba­ren geçerlidir. Ebu Musa el-Eşari mektup yazmış. Ya Ömer geçen sene­nin şabanımı, bu senenin şabanı mı, gelecek senenin şabanı mı? Hangi senenin şabanından itibaren geçerlidir emriniz. Bunun üzerine Hz. Ömer bir komisyon topluyor. Bu komisyonun içerisinde, Abdurrahman b. Avf, Hz. Osman, Hz. Ali gibi ileri gelen insanlar var. Hz. Ali’nin teklifi üzeri­ne peygamber efendimizin Mekke’den Medine’ye hicretini tarih başlangı­cı kabul edelim demişler. Rabiulevvel ayının 8’in de efendimiz Mek­ke’den çıkmış. Bir pazartesi günü çıkmış. Fakat Rabiulevvel ayım başlan­gıç olarak almamışlar. Seneyi almışlar. Ay olarak Muharrem aymm 1 ni esas almışlar. Çünkü eskiden beri Araplar yılbaşı olarak Muharrem ayını kabulediyorlar. İnsanların o bilgisinede bir zarar gelmesin diyerek bunu esas almışlar. İnsanların bildiği bir şey kolay kolay atılmıyor. Peygambe­rimiz şöyle buyuruyor “İslam’da cahiliye döneminin iyileri ilede amel edilir.” Cahiliyye dönemi bir metod geliştirmiş ise ve bu metodda İslama muhalif değil ise o aynen alınır ve ona göre hareket edilir. O zamanda 1 Muharremi yd başlangıcı olarak bütün araplar kabul ediyorlar.

Türkiye’de takvim değişitirildi. Aradan 60 sene geçti hala bu insanlar oğlu dünyaya geldiğinde ramazan koyar, şaban koyar, recep koyar, mu­harrem koyar. Bütün bunlar eski aylardandır, ama aralık, mart, nisan diye çocuğuna ad koymaz. Yani millet bunu kendi bünyesine sindirmemiştir.

Mecbur olduğu için Öğrenmiştir. Ama sindirememiştir. Öğrenmekle insanın iç dünyasına sindirmesi ayrı şeydir. Mecburdur. Madem bu ülkede yaşayacaktır. Senet alacak, senet verecektir, çek alacak, çek verecek­tir. Mecburdur onu öğrenmeye. Bu zorunlu öğrenmedir. İman ederek öğ­renme değildir. Ama öbürüne iman etmiş, benim tarihim demiş ve tarihi­nin aylarım çocuklarına isim olarak verivermiştir. Birçok çocuklarımızın ismide Kadir’dir. Kadir gecesi dünyaya gelenlere Kadir ismini koyuvermislerdir ama 23 Nisanda dünyaya gelene 23 Nisan ismini koymamışlar­dır. 29 Ekimde dünyaya gelene Cumhuriyet adını koymamışlardır. Bu iş zorlada olmaz. Zorla güzellik olmaz.[125]

97- Karanın ve denizin karanlıklarından yolunuzu bulmanız için yıldızları sizin için yaratan O’dur. Bilen kavim için ayetleri biz açık­ladık.

Şimdi burada şöyle bir şey akla gelebilir. Bazı meal okuyanlar var. Bunların kültürüde çok az, yalnızca Kur’an kültürü değil, dil bilgisi kıtlığı da var. Bir adamın Türk dili hakkında bilgisi yoksa, İngiliz dili hakkında da bilgisi yoksa, Arap dilinin özelliği hakkında da bilgisi yoksa Kur’an-ı Kerimi okuduğu zaman eksik manalar verebiliyor. Kur’an-ı Kerimde di­yor ki “Karada ve denizin karanlıklarında yani karanlık gecelerde yol bu­laşınız diye Allah sizin için yıldızları yarattı.” Meal okuyan adam diyor ki “aa yıldız yalnız gece karanlığında yolumuzu bulmak için mi yaratıl­mış.” Öyle bir şey demiyor ayeti kerime. Sen öyle anlıyorsun. Mesela siz oğlunuza deseniz ki “yavrum elektrik evimizi aydınlatmak içindir.” Şim­di siz bu sözle şunu söylemek istiyormusunuz. Bu elektrik ısıtmaz. Tabii ki hayır. Bu elektirk ısıtırda, yükde kaldırır, başka işlerde görür, adamda öldürür. Siz, bu elektrik ışık verir yavrum, derken diğerlerini inkar mı ediyorsunuz. Hayır. Türk dilinde de bu gibi ifadeleri biz kullanmaktayız.

Allah (c.c.) burada yıldızın faydalarından birini zikredip geçiyor. Bir başka yerde de bir başka faydasına değinecek. Mesela Mülk suresinde “Dünya semasını yıldızlarla süsledik” diyor Allah (c.c). Orada da süs olarak zikredilmiş yıldızlar. Gerçekten bir bakıyorsunuz masmavi bir ge­cede masmavi bir gökyüzüne papatya tarlası gibidir. Mavi bir halıda pa­patyalar bitmiş gibi size gülüyor. Tabi İstanbul’da göremezsiniz. Çünkü 365 günün gecesinde hava kirlidir. Ama anadoluda görebilirsiniz. Evini­ze süs olsun diye para vererek lambalar alıyorsunuz. Allah (c.c.) para ver­meden, elektrik parasıda ödettirmeden, dünya semasını süsleyiveriyor. Orada da bir faydasından bahsediliyor. Daha birçok faydası var. Onuda ilim adamları araştırsın dursun.

“Bilen toplumlar için işte ayetleri biz böyle açıkladık” diyor Allah (c.c.). Bu bilenler için bilmeyenler kulaklarım tıkar, gözlerini yumarlarsa ne yapalım. Allah (c.c.) biz bunu bilenler için açıkladık diyor.[126]

98- Sizi bir tek candan yaratan Allah O’dur. Sizin için bir yerleş­me ve emaneten kalma yeri vardır. (Ana rahmi ve dünya veya dünya ve kabir gibi) Anlayan bir kavim için ayetleri biz açıkladık.

Allah’ın sıfatlarını anlatıyor bize. Onu nasıl inkar edersiniz ki, O bir çekirdeği çatlatıp çiçekler, meyvalar, meydana getirir, gecenin karanlı­ğından aydınlığı çıkarır, size geceyi istirahatgah kılar, ay ve güneşi size hesap için yaratmıştır, yıldızlarla yol bulabilesiniz diye yıldızları yarat­mıştır, sizi birtek rîefisten yani Hz. Adem’den 5 milyara ulaştırandır. Hz. Adem’den bu yana türde de kaybolma yok. İnsan nesli ağzıyla, gözüyle, eliyle, kalbiyle, saçıyla, tırnağıyla aynen babasının suretinde devam edi­yor; “Al-i İmran’ın başında “O Allah ki sizi rahimlerde dilediği gibi şekil verir” ayetini anlatırken tefsir etmiştik. “Yusavvir” “Sara” kelimesinden türetilmiştir. “Aslına dönmüş olarak” şekil veren manasınadır. “Yusavvi-rukum” size şekil verir manasına ama “sara” kelimesinden türediği için aslına dönmüş olarak şekil verir manasınadır. Yani babanıza, ananıza, Hz. Adem’e benzeyerek size şekil veren manasınadır.[127]

99- O’dur gökyüzünden suyu indiren onunla her çeşit bitkiyi çı­kardık. Ondanda yeşilliği çıkardık. Ondan birbirinin üstüne binmiş taneler çıkarırız. Hurma tomurcuğundan birbirine yakın salkımlar, üzüm bağları birbirine benzeyen ve benzemeyen zeytin ve narlar çı­kardık. Meyve verdiğinde ve olgunlaştığında bakınız İşte bunlarda iman edenler için deliller vardır.

“Gökyüzünden suyu indiren O’dur.” Hocam gökyüzünden suyun in­mesi, güneşin doğmasıyla suyun buharlaşması ve gökyüzüne çıkmasıyla olur. Peki kardeşim gökyüzüne nasıl çıkmış? Taşı atıyorsun geriye düşü-yorda bu yağmur niye yukarıya çıkıyor. Efendim iyice inceliyor ve hava içine girerek yukarıya çıkıyor. Peki incelten kim bunu? Güneşin doğma­sıyla suyun buharlaşması bir kanun mu? Evet. Peki bu kanunu koyan kim? Bugünkü kanunlar içinde bir adam arıyorsunuz. Araştırıyorsunuz ve neticede filan adam yapmış diyorsunuz. Bu kanunu koyan, o gökyüzüne buharı çıkaran, orada bulutlara dönüştüren, sonra onları soğuk bir tabaka­da suya dönüştürüp geriye damlatan ve dolu hale, kar haline getiren O’dur. Yani Allah’tır.

Herşeyin nebehatmı onunla biz çıkardık. Yani o yağmurla yeryüzün­den nebehatı biz çıkardık. Ve o nebeattan biz yemyeşil filizler çıkardık. Ve o filizlerden de üstüste gelmiş daneler çıkardık diyor, Allah (c.c). Bir daneden filiz, filizden üstüste gelmiş daneler. Biz çocukluğumuzda sa­yardık, yerimizin kalitesine göre bir buğday tanesinden 60-65-70 tane buğday çıkardı. 100 buğday çıkacağı konusunda, da bir ayeti kerime var­dır.

Ve o yeryüzünden biz hurmalar çıkardık. Onun dallarından da yere doğru sarkmış salkımlar vardır. “Dâniye” yaklaşmış manasına gelir. Size doğru yaklaşmış salkımlar vardır. Görenler bilir. Hurmalarda hurma olunca dallar aşağıya doğru sarkar. Meyvalarda da aynı şey olur. Elma ağacında elma çok olduğu zaman dallar insana doğru sarkar. Buyurun bu­yurun manasına gelir. Her ne kadar ağırlık olduğu için sarkıyor, bu bir kanundur denirse ki doğrudur ama aşağıya doğru sarkmasıyla bize yak­laşmış oluyor. “Tal” arapçada “dal demek. Allahu alem,.. Türkçemize de buradan geçmiştir. Bizde dal diyoruz. Yani hurmayı yaratan O, hurmada dal yaratan O, dalın üzerinden salkım yaratan O, salkımıda insanlara doğ­ru takdim edip yaklaştıran da O’dur.

Üzüm bahçelerini yaratan O, zeytin ve narı yaratan O, birbirine ben­zer vede benzemez nimetleri yaratan O, şekil bakımından, tad bakımın­dan, ağaç bakımından, ot bakımından birbirine benzeyenler ve benzeme­yenler olarak her çeşidi yaratan Allah (c.c.) dür. Bu konuda Ra’d suresin­de de bir ayet-i kerime var. 4. ayet. “Yeryüzünde birbirine yakın toprak­lar var, bahçeler var, üzüm bahçeleri, ziraat bahçeleri, hurma bahçeleri, çatallı çatalsız. Aynı su ile sulanır. Ama yemede tad bakımından bir kıs­mını diğerine üstün kılarız diyor Allah (c.c.) Toprakları aynı, suları da ayni ama elmada tatlı, Limonda ekşi çıkıyor diyor Allah (c.c).

Bu imansızların işi çok zor. Her şeye bir izah bulmak için adamlar dabalayıp duracaklar. Garibanların başka yolları yok. Biz diyoruz ki aynı topraktan beslenen, aynı su ile sulanan, aynı havayı alan bu nimetin biri­sini tatlı, birisini ekşi çıkaran Allah (c.c.) dır. Bunu söylüyoruz ve rahat ediyoruz. Öbürüsü yok bunu tabiat yapar diyor. Tabiat dediğin nedir? Bu toprak, bu su, bu hava, bu güneştir diyor. Yahu bu bunu yapacak güçte-midir? Evet diyor. Ben değilim ama. Peki toprakını akıllı benmi akıllı­yım? İnsan akıllıdır; Yaratılmışların en akıllısı insandır diyor. Onu kabul , ediyor.

Peki ben yapamıyorum da bu kara toprak nasıl yapıyor? Yapar diyor. Eğer bunu yapsa bu insanları üzerine bastırmaz ve başka tarafta gez deyi­verir adama. Olur mu öyle şey.Geri zekalı bu herifler canım. Geri zekalı­lıklarından kendilerini dünyada yakacaklar.

Meyvayı verdiğinde ve olgunlaştığında onun meyvasına bakınız. Me­sela olgunlaşmış kırmızı güzel bir elma. Öylesine kırmızı ki, bir kadının yüzüne sonradan sürdüğü kırmızılıkla, 15-16’na gelmiş birazda mahcup bir tavır almış bir kızın yüzünde beliren kırmızılığın farklı oluşu gibi. El­manın kırmızısıyla, ressamın kırmızısı da hiçbir zaman aynı değildir. Van gog’un güne bakan çiçeği resmi milyar liraya satılmış. Adam bir bakmış ki tabiattaki kendisininkinden binlerce defa güzel. Adam çıldmvermiş. Adam deli olarak ölmüş. Kulaklarını filan kesmiş. Bu dünyadan deli git­miş. Resmi güzeldir, o ayrı. Ama resim bir dondurma sanatıdır. Halbuki çiçek her an tazedir, her an hareket halindedir. Öbürüsü ise o hareketin binlercesini bir anda dondurmadır. Bunu sanatkar anlıyor. Vangog’a ta­panları anlamıyor. Vangog anlıyor bu işi. Fakat V.angog bu iş bizim ya­pacağımız iş değil deyip kulağını Rabbimin kelamını duymayınca işe ya­ramıyor diye, kesmiş zarfın içine koymuş, sevgilisine göndermiş.

İman eden o toplumlar için işte bunda sizin için ayetler vardır diyor Allah (c.c). Yani bu ağaçların aynı topraktan, aynı sudan beslenmelerine rağmen ayrı ayrı çıkışları, ayrı bir şeye dönüşüşleri, renklerinde kokularında, tazeliklerinde ve tadlarında ayrı oluşlarıda sizin için ayettir. Yani Allah’ın varlığına ve birliğine delildir.[128]

100- Cinleri Allah’a ortak koştular. O cinleri Allah yaratmıştı bil­isizce Allah’a oğullar ve kızlar uydurup iftira ettiler.Onların yakıştırmalarından Allah yücedir.

O imansızlar cinni Allah’a ortak kıldılar. Bir kısmıda şeytana tapar­lar. Dünyanın en medeni milleti diye tanıtılan Amerika da şeytana tapan­lar derneği kurulmuş. Türkiyede de hazırlığı var. Yakında müracat eder­lerse şaşırmayın. Adam Allah’a iman edemeyince bir şey bulacak. Yasin suresinde Allah (c.c.) “Ey insanoğlu; şeytana tapma diye ben sana söyle­medim mi?” diyor. Vallahi hocam şeytana tapan birisini görüp sorsakşeytanı önüne alıp ona tapıyoimusun desek hayır diyecektir. Doğru. Za­ten tapınma denilen şey onun verdiği vesveseye uymaktır. Tapınma deni­len şey şudur. Günümüzde biri çıkarda; Allah’ın kelamı böyle diyor ama, benim ağam şöyle diyor, bu daha doğrudur ve daha haklıdır diyorsa o adam o ağasına tapıyor demektir. Tapınma budur.

“Allah onları yarattı.” Cinleride Allah yarattı, onlanda Allah yarattı. Ve Allah için onlar, bilgisizce Allah’a kız veya oğul isnad ederek iftirada bulundular. Mesela Allah’ın oğlu var dediler. Hristiyanlar hala bu iftiraya devam ediyorlar. Hz. İsa Allah’ın oğludur diyorlar. Yahudiler hala “Üze-yir Allah’ın oğludur” diye iftiraya devam ediyorlar. Biz Üzeyr salih bir zattır diyoruz. Hatta peygamberdir diyen insanlarımız var. Çocuklarımı­zın isimlerinden Üzeyr olanlarda vardır. Onlar ise hala Üzeyr Allah’ın oğ­ludur diyor. Günümüz yahudileride buna devam ediyorlar. Allah’ı bütün bunlardan tenzih ederim, Allah yücelerden yücedir. Allah onların anlattı­ğı şekillerden yücedir. Onların vasfettiği şeylerden yücedir,

İmam-ı azam hazretleri çok değerli, çok zeki bir ilim adamı. Müced-did, müetehid. Benim övmemle yücelecek bir insan değil. Binlerce, mil­yonlarca insan onun peşinden gitmekle zaten onu övmüşler. Diyor ki O; Yahudisi, hristiyanı, putperesti aynı kalıbın adamlarıdır. Aynı tipte insan­lardır bunlar.

Hocam ayrılıklar var. Günümüzde Amerikayı seven bir kısım müslüman kardeşlerimiz var, toz kondurmazlar. Ayet-i kerimede onlar hakkın­da kafir kelimesi kullanılıyor. Hatta “İnsanlar içerisinde müslümanlara en şiddetli düşman yahudilerdir” diyor Allah (c.c). Yani putperestlerden de şiddetli düşmandır onlar. Ancak Rabbim onlara bazı muameleleri müsade etmiş, o ayrı. Ama kafir ve müşriktirler. Allah’a oğul isnad ettimi bir adam, onun işi bitti demektir. Kafir ve müşriktir O. Ama Allah müslü­manlara onların kızını almaya, yemeğini yemeye müsade etmiştir.

Imam-ı Azam hazretleri bunlar hepsi aynı şekilde kafirdir diyor. Ara­larındaki fark ise şudur. Birisi eline birşey almış dünyanın en değerli in­cisi benim elimde diyor. Bakıyorum elindeki üzüm tanesi. Diğeri eline birşey almış o da dünyanın en değerli incisi benim elimde diyor. Fakat onun elindeki de ayva. Öbürüsü de dünyanın en değerli incisidir bu diyor, elinde topraktan yapılmış yuvarlak birşey var. Bu adamlar bir yerde birle-

şiyorlar diyor İmam-ı Âzam hazretleri. O da inciyi tanımama da birleş­mek. Bunlar inciyi tanımamakta birleşiyor. Yahudisi, hristiyanı, putpe­resti Allah’ı tanımamakta birleşiyorlar.(el-Alim ve-1-müteallim) Nasıl? Allah’ı tanıtırken Allah’ı tanımamakta birleşiyorlar. Nasıl tanıtıyorlar? Allah’ın oğlu var diyorlar. Yahudiler Üzeyr Allah’ın oğlu diyor, hristiyan-lar İsa Allah’ın oğlu diyor. Öbür tarafta “buda”ya Allah’tır diyor. Üçü bir yerde birleşiyorlar. O da Allah’ı tanımama. Hayallerine göre bir Allah inançları var. Onun için Allah “Allah’a nasıl inanılması gerekiyorsa öyle inanmalılar” diyor.

Türkiye’de bir kısım insanlar var. Benim müslüman olmasına biraz sebep oluverdiğim biri var. Diyor ki; hocam çevreden insanlar geliyor ba­na diyorlarki seni görmeye gelmedik, seni müslüman eden adamı, Mah-mud hocayı görmeye geldik. Eski kominist arkadaşlarım beni ziyarete geliyorlar. Seni görmeye değil seni müslüman eden hocayı görmeye gel­dik demişler. Bu kızmış. Ben müslüman değilmiydim demiş. Bu adam koministlerin o şehirdeki birinci derecedeki şahsı. Bu adam diyor ki “Ben müslüman değilmiydim” Gerçekten bu adamın daha önceden müslüman-lığmda şüphesi yoktu. Türkiye de bu tipten çok adam vardır. Bir tarafta müslümanhk sağ cebinde durur. Ona sözde ettirmez. Ama sosyal neden­lerden dolayı fakirliğin kalkması için, herkesin eşit seviyeye gelmesi için koministliğin gelmesi lazım diyen bir fikir geliştirdiler. Ama bizde bunla­ra vurduk damgayı. Kominist olan müslümanlıktan çıkar dedik doğru. Bu işi şuurlu olarak yapanlar var. Bunların sayısı 500’ü geçmez. Yani komi­nistliğin müslümanlıktan ayrı bir din olduğunu bilenler var. Bunlar ise bilmez. Daha önce anlatmıştım. Bir adam koministlik adına kahvehane taramaktan 8 sene yatmış çıkmış. Sonra 8 sene daha aldı. Şimdi onun için yatıyor içeride. Çıkınca kayınbiraderleri dayamışlar tabancayı adamın ka­fasına, boşa kız kardeşimizi niye beklesin senin yolunu demişler. Beledi­ye nikahımız yok diyor. Oğlum var 10-12 yaşında . O da zoru görünce boşamış. Boşadıktan sonra da biri demişki git Mahmut hocaya sor. Bana geldi. Oğlum dedim koministlikten girdin ma’dem neden avrat boşamayla uğraşıyorsun. Hocam ben rnüslümanım diyor. Niye böyle yaptın? O ayrı. Verdiler cebime parayı, verdiler elime tabancayı fakirdik bu işleri yaptık. Fakat biz müslümanız. Bu türden insanlar var.

Farzetki biri “ben senin dininden değilim” dese, diyor İmam-ı Azam hazretleri Adama yine soracaksın. Bundan neyi kastediyorsun. Adam di­yor ki bu Kur’an-ı”cebinde taşıyacak olursan kurşun geçmez. Karşısındaki de ” Vallahi senin dininden değilim” diyor. Bu adam böyle söylüyorsa bu müslamanlıktan çıkıyor anlamına değildir. Senin bir din anlayışın var: Yanlış. Ben ondan değilim diyor adam. Türkiye’de çok derbederlik var.

Bir camiye vardım. Bir hacı devamlı namaz kıldığı halde camiye. Hocaya sordum. Niye gelmez camiye, O yok. Vallahi hocam ko­lundan tuttum attım dışarı dedi. Hayrola yahu dedim. Caminin önünde otururken diyor “oğlum ne uğraşıp duruyorsun bu memlekete şeriat gel­mez” demiş. O da namazını kıldırtmadan tutmuş kolundan, kapıdan dışa­rıya atmış. Senin hacılığında, namazında, orucunda, bu güne kadar ne yaptıysan hepsi gitti, defol hadi demiş. Namazdan sonra ben hacının evi­ni gittim. Hacıyı dinledim. Diyor ki “hocam bunlarla gelmez.” Hacınm anlatmak istediği oymuş. Ulan birşey yaptığınız yok sizinle mi gelecek diyormuş o. Bunu inkar babında söylemiyor. Bunların hali diyor İmam-ı Azam hazretleri şuna benzer. Bir adam insanların karşısına geçse ben eşşeğim, ben eşşeğim dese siz o adama eşşeksin dermişiniz demezsiniz. Onun için bu adamlar yanlış ifade ediyorlarsa o ifadelerinden kastının ne olduğunu da sorun diyor.[129]

101- Gökleri ve yeri örneksiz yaratan O’dur. Onun nasıl çocuğu olur? O’nun bir hanımı yok ki O’ herşeyi yarattı. O herşeyi bilendir.

“Bedi’ ” modelsiz olarak yapan manasına geliyor. Allah’ın esmaül hüsnasından biridir. Gökleri ve yeri modelsiz olarak yaratan O’dur. İnsan­ların bugün televizyon, teyp, radyo gibi yaptıkları herşeyin daha önce ya­pılmış bir modeli görüp ondan yaptıkları ortadadır. Efendim daha güzeli­ni yapmış. Ama daha önce gördüğü ona fikir veriyor. Camilerimize bak­tığımızda Osmanlılar, Selçuklulardan, Selçuklularda, Abbasilerden, onla­rında Emevilerden etkilendiği görülecektir, Onlarda yani Emevilerde da­ha öncekilerden etkilenmiştir. Diğer camiler üzerinde Ayasofyanın etkisi vardır. Hristiyanlar tarafından yapılmıştır ama Mimar Sinan üzerinde Ayasofyanın etkisi vardır.

Allah (c.c.) bu kainatı, bu çiçeği, bu böceği, bu insanı yaratırken daha önce birşey yoktu. O kainatı modelsiz olarak yarattı. Önemli olanda bu zaten.

“Onun nasıl çocuğu olur” Yahudiler Üzeyr onun oğludur, Hristiyanlar Isa onun oğlu diyor. Onun nasıl çocuğu olur. Onun için bir eş yokki onun çocuğu olsun. Herşeyi O yarattı, O, herşeyi bilendir” diyor Allah (c.c).

Bizim işçi ile Alman şef aynı fabrikada çalışıyorlar, dini konulara gir­mişler. İsa Allah’ın oğlu mu? Oğlu. Nereden oldu. Meryem’den oldu. Ya­hu nasıl olur bu? Bizimki Allah ne kadar büyük demiş. O çok büyük de­miş. Bizimki bana bir tarif et Allah ne kadar büyük, dünyadan büyük mü? demiş. O dünyadan büyük demiş. Yıldızdanda mı? Evet. Güneşten! Evet. Bütün yıldızlardan ve güneşten büyük diyormuş şef. Bizim ki sor­muş; deve mi büyük pire mi büyük? Demiş ki; deve büyük. Peki deve ile pire birleşip pire meydana gelmiş desem deyince bizim ki; O olmaz lan gerizekalımısın sen demiş. Ulan demiş bütün kainattan büyük olan Al­lah’a inanıyorsun. Meryem ne kadardı? senin anan veya benim anam ka­dardı. Bu iş olur mu? deyince şef kalakalmış. Allah (c.c.) biryerde onu diyor. “Onun nasıl çocuğu olur? Ona layık bir eş yok ki.” Yani Rabbime layık, rabbim kadar büyük, rabbim kadar güçlü, bilgili bir eş yokki, onun şeriki ve naziri yokki çocuk olsun diyor Allah (ç.c). O herşeyi yarattı, O herşeyi bilmektedir diyor Rabbimiz.[130]

102- İşte O Allah sizin Rabbinizdir. O’ndan başka ilah yoktur. Herşeyin yaratıcısıdır. O’na kulluk ediniz. O’ herşeyin üzerinde ve­kildir.

Bu ayet-i kerimede Allah yine kendisini tanıtıyor. 101. ayette yeri ve göğü modelsiz bir şekilde yaratanın kendisi olduğunu ve onun için bir çocuk, onun için bir arkadaş da olmadığını, herşeyi onun yarattığını, herşeyi onun bildiğini ifade ettikten sonra “İşte sizin rabbiniz bu” diyor. Yani si­zin rabbiniz herşeyi bilendir, herşeyi yaratandır, yarattığını modelsiz ya­ratandır. Daha önce biri yaratmış da onun benzerini yapmış gibide değil­dir. İnsan modelsizdir, çiçek modelsizdir, böcek modelsizdir. Daha önce olmadığı halde Allah (c.c.) onları yaratmıştır. Bu ifadenin anlamı şudur. İnsanoğlu bu günkü uzay araçlarını, uçakları yapıyorlar. Ama bunun te­melinde ilk insanın tekeri yapması yatmaktadır. İlk insan tekeri yapıyor. Tekerin üzerinde eşyasını taşımaya başlıyor. Sonra sığırını, atını, öküzü­nü onun önüne koşuyor. Derken bugünkü merhaleye geliniyor. 5000 yıl içerisinde bu hale geliyor. İnsanoğlunun tekeri icadıyla bugünkü havada. uçuşu arasında binlerce yıl geçiyor. Allah (c.c.)’ın gücünü ona göre mu­kayese ediniz. İnsanoğlu bugün yaptıklarıyla bir yarasanın kabiliyetine ulaşmış değil. Bir kartalın kabiliyetine ulaşmış değil. Bu kadar ince, bu kadar güzel ve de canlı. Yakıtı kendisinden. Kendisi topluyor, kendisi öğütüyor ve kendisi dışkı haline getiriyor. Ayrıca hayvanların özellikleri ile ilgili batıda, doğuda ve Türkiye’de terceme edilmiş, yazılmış özel ki­taplar vardır. İlk defa yaratıyor ve öyle yaratıyor. Yani yaratılışında teka­mül yok eşyanın. Bazıları Allah’ın (c.c.) gücüne fazlaca inanamadıkların-dan dolayidırki tekamül nazariyesini geliştirmişler. İnsanın maymundan geldiği hikayesini bize anlatıveriyorlar. Halbuki tabiatta gördüğümüz herşey onların ortaya atmış oldukları iddianın yanlışlığını ortaya koyu­yor. Biz Allah’ın bize öğrettiğini söylüyor ve diyoruz ki; “Rabbimiz her­şeyi örneksiz, modeJşiz yaratmıştır. Herşeyi yaratan O’dur ve O herşeyi bilmektedir.”

“İşte. size işaret ediyorum rabbiniz budur”‘ diyor Allah (c.c). Ondan başka ilah yoktur. O herşeyin yaratıcısıdır. Öyleyse ona ibadet ediniz, ona kulluk yapınız. Onun emirlerini tutup, yasaklarından kaçınınız. Her­şeyi yaratan O olunca ibadet ve kullukta ona yakışır. Yoksa Allah’ın ya­rattığı herhangi birşeye kulluk yakışmaz. Çünkü oda bizim gibi yaratıl­mıştır.

“Herşeyin vekilide O’dur.” Vekil bir başkasının işlerini üzerine alan manasına geliyor. Bu işte filan benim vekilim diyoruz. Allah (c.c.) bizim vekilimiz. Nasıl? Yaratanımız O, bütün vücudumuzdaki sistemi, kalbimi­zi, kanımızı yaratanımız O, yöneten de O, öyle olunca bu işlere biz ken­dimiz müdahele edemediğimize göre, Allah (c.c.) yaptığına göre O bizim vekilimizdir. Bizim vekilimiz olduğu gibi herşeyin vekili de O’dur. Çiçe­ğin topraktan çamur yutması, yukarıda koku vermesi onun koymuş oldu­ğu kanunlar içerisinde olmaktadır. Allah’ın (c.c.) verdiği gıdayı almakta ve onu bir başka şekle çevirmektedir.[131]

103- Gözler onu göremez, O gözleri görür. O latif (Herşeye nüfuz eden gözle görülmeyen insanlara Iütufda bulunan) dır. Herşeyden haberdardır.

Peki ama bütün bunları yapan Allah (c.c.) nerede? “Gözler onu kavra-yamaz” idrak edemez. Türkçede de idrak kelimesini kullanırız. İdrak: bü­tün teferruatı ile anlamak demektir. Yani işin künhüne vakıf olmak de­mektir eskilerin deyimiyle. O işin en ince teferruatına kadar bilgi sahibi olmak demektir idrak. Allah (c.c.) da diyor ki; “gözler onu idrak ede­mez”. Yani O Allah’ı (c.c.) şu sınırlı gözler idrak edemez.

“O gözleri idrak eder.” Çünkü bütün gözleri O yaratmış. Bütün gözle­ri gören O, bütün gözlerin mahiyetini bilen O. Sırf göz konusunda ihtisas yapan, profesör olan doktorlarımız var. Onlarla görüşseniz bile, onlar di­yorlar ki; göz hakkında daha ulaşamadığımız çok derin alanlar var. Araş­tırmalar devam ediyor. Göz mütehassısı olan doktorumuzun söylediği bu­dur. Şu anda bilemiyoruz, ama ileride yapacağız diyor. Yani bizimde bil­gimiz gelişecek, bu konuda çeşitli ilaçlar ve tedavi yollarıda geliştireceğiz diyor. Allah gözleri bilir, görür ama gözler onu idrak edemez diyor Allah (c.c). Bu ayet-i kerimeden yola çıkarak Hz. Aişe validemiz Pey­gamber efendimiz (s.a.v.)’rn Allah’ı gördüğünü yalanlıyor . Diyor ki; Pey­gamber bu dünyada iken Allah’ı görmedi. Kim peygamber Allah’ı gördü derse, peygambere indirileni yalanlamıştır. Yani Kur’an-ı yalanlamış olur. Çünkü Kur’an-ı kerim de “gözler onu göremez, idrak edemez, O gözleri idrak eder” buyuruluyor. Bu Hz, Aişe validemizin görüşüdür.

Yine sahabeden Abdullah bin Abbas (r.a.) peygamber efendimiz gö­züyle değilde, gönlüyle gördü diyor. Miraç gecesinde gönlüyle gördü di­yor. Ama sahabeden bir tanesi sormuş peygamber efendimize; Ya Resu-lallah miraç gecesi Rabbini gördün mü? Efendimiz de “ben onu nasıl gö­reyim O bir nurdur” demiş.[132] Yani görmediğini ifade etmiş. Fakat tasavvufla meşgul olan, tasavvuf tarafı ağır basan bir kısım ilim adamlarımızda, bu idrak kelimesinden yola çıkarak, “gözler onu id­rak edemez” diyor. Ayet-i kerime “göremez” demiyor. Onun için pey­gamber efendimiz (s.a.v.) rabbini görmüştür. Ama künhüne vakıf olacak şekilde görmemiştir. Bunu misal olarakta şöyle anlatmışlar. Mesela gözü­nüzü gökyüzüne çevirdiğinizde ay’i görürsünüz. Ama ay hakkında bilgimiz yok bizim. Yani ay hakkında bilgi verecek kadar görmüyoruz. Ay’ı görüyoruz da ay hakkında bilgi verecek kadar görmüyoruz. İşte aynı şe­kilde peygamber efendimiz miraç gecesinde Rabbini gördü. Ama onun hakkında kuşatıcı bilgi verecek kadar görme değildir bu. Gökyüzüne bak­tığınızda gökyüzünü görüyor musunuz? Evet. Peki kaç tane yıldız var. Bilemiyorsun ki. Yıldızlar nasıl birşey? Onuda bilemiyorsunuz. Ama gökyüzünü gördüm diyorsun. Aynı şekilde Allah’ı (c.c.) da peygamber efendimiz gördü. Ama onu bize tarif edecek şekilde mahiyetini kavraya­cak şekilde değil diyerek izah etmişler.

Ahirette görüleceği konusunda ehl-i sünnet ittifak ediyor. Cennette müslümanlar, mü’minler, Hz. Adem’den kıyamete kadar gelecek olan ve cenneti hak eden müslümanlar Allah’ı görecektir diyorlar ve ayetten de, delil getirmişler. “O gün mü’minlerin yüzleri ayın 14’ü gibi parlak ola­caktır. Ve aynı zamanda da rablerine bakıcı olacaklardır. Yani rablerini göreceklerdir.” diyor Allah (c.c). Bu ayetten hareket ederek ehl-i sünnet, Allah’ın cennette görüleceği konusunda ittifak etmişlerdir. Yalnız Mu’te-zili kardeşlerimiz ahirette görülmeyecektir demişler. Bu konuda da kelam kitaplarında epeyce münakaşalar vardır. Fakat biz ehl-i sünnetten olarak, sahabenin çoğunluğu, tabiinin çoğunluğu, aynı konuyu benimsediklerin­den yani cennette görülecektir. Bu ayet-i böyle yorumladıklarından dola­yı biz öyle kabul ediyoruz. Peki o zaman nasıl görülecektir? Bir kere ora­sı bu aleme benzemiyor. Gözlerimizin görüşüde benzemeyecek. Onun için yiyecekler, içecekler, giyecekler, görecekler bu dünyada hayale hatı­ra gelmeyecek şekilde daha güzel, gözlerimizde gönüllerimizde de ona

göre bir değişiklik olacaktır. Gözlerin görüş alamda bu dünyadaki gibi belirli frekanslar içerisinde olmayacaktır.[133]

104- Muhakkak size Rabbinizden basiretler geldi (gönül gözü ve gönül gözünü açan Kur’an geldi.) Kim görürse kendisi için görmüş olur. Kimde görmezse kendi zararmadır. Ben sizin üzerinizde bir bekçi değilim.

Basiretin çoğulu Besair. tefsirinde de Allah, size deliller geldi diye­rek açıklanmış. Gözlerinizi açacak ayetler, hüccetler geldi. Öyleyse “kim görürse kendisi için görmüş olur. Kim de gözünü yumarsa İslama karşı kendi zararına olur. Ben sizin üzerinize bekçi değilim.” Koruyucu deği­lim.

Çok güzel ayet-i kerimeler. Doktor hastasını çağırıyor. Hasta gelip doktora diyor ki: Efendim iki gözümde görmüyor, bende katarak varmış. Doktorda aynı teşhisi koymuş ve ameliyat etmiş. Gözleri açılmış. Fakat adam iki-üç yıldır gözleri kapalı olarak gezdiğinden dolayı aydınlığa gö­zünü açmamakta direniyor. Doktoru aç kapaklarını diyor, adam açmıyor. Aynen öyle birşey. Bu ayet-i kerimeyi anlarken benim gözümün önüne bu olay geldi.

Allah size hangisi doğrudur, hangisi yanlıştır, hangisi helaldir, hangisi haramdır, hangi yol cennete gider, hangi yol cehenneme gider gibi yollar göstermiş. Yani önünüzü açmış, basiretinizi açmış. Şimdi gözünü açan, gönlünü İslam’a açan bu ayetler doğrultusunda giden kişi, bunu kendisi için yapmış olur. Ve neticede kendisi kazanmış olur. Kimde bu kadar de­liller ayetler, ameliyatlar olmasına rağmen gözlerini kapatacak olursa, o zaman zararı kendisinedir. “Ben sizin üzerinize bekçi değilim.”

Yani adamın gözlerini ameliyat etmişsiniz, adam gözlerini kapatmak­ta diretiyor. Siz bu sefer koltuğuna gireceksiniz. Ayet ben koltuk değneği değilim manasına geliyor. İşte ayetler, işte yol, bu yol cennete gider, bu yol cehenneme gider, Şu iyidir, şu kötüdür. Bunlar size verilmiştir. Bun­dan sonrasıda irade etmek size aittir. Dileyen cennet yoluna, dileyen ce­hennem yoluna gider. Ve ben tutupta sizin elinizden yok buraya gidecek­siniz diye zorlayıcı değilim diyor Allah (c.c).[134]

105- “Sen ders almışsın” desinler diye, bilen kavimlere, onu açık­lamak için ayetleri işte böylece açıklarız.

Peygamber efendimiz (s.a.v.) 40 yaşında peygamberliğini ilan edince ve o insanlara Allah’tan gelen ayetleri bildirmeye başlayınca” hahamlar­dan duymuş, onlardan bize aktarıyor”demişler. Allah (c.c.) buna işaret ediyor. Bir kısım insanlar; sen ders almışsında bize anlatıyorsun desinler diye ayetlerimizi böyle açıkladık. Yani peygamber efendimiz (s.a.v.) o günün insanlarının duymadığı bilmediği konulara giriyor. Yalnızca o gü­nün insanının değil, bu günün insanının bile. Allah’ın (c.c.) ayetleri pey­gamber efendimizin peygamberliğinin şahididir. Çünkü 1400 yıl önceki insanların koymuş olduğu kanunlardan günümüze kadar gelebilenleri var. Bugün bunları okuduğunuzda ne kadar basit şeylerle uğraştıklarını görür­sünüz.

Bugünün kanun yapıcılarının uğraştıkları gibi. Bugün koydukları ka­nunun yarın yürürlükten kalkma mecburiyetinde olduğunu görüyoruz. Halbuki peygamber efendimiz (s.a.v.) rabbinden getirdiği ayetler 1400 sene evvelkisi kadar güzel. Buda gösteriyorki, bu Allah’ın (c.c.) kelamı, peygamber efendimizde bunu bize taşıyan elçidir. Böylesine güzel şeyleri aktarınca Mekkeli müşrikler; yahu bu adam bizimle beraber büyüdü, bunları nereden biliyor? Öyleyse bunları başkalarından öğrenmiştir di­yorlar. Yani Şam’daki papazdan veya Medine’deki yahudilerden ders al­mıştır diyorlar.[135]

106- Rabbinden sana vahyolunanl^ra uy. Allah’tan başka ilah yoktur. Müşriklerden yüz çevir.

“Rabbinden sana vahyolunana uy diyor Allah (c.c). Yani Mekkeli müşriklerin kanunlarına değil, Medine’deki yahudilerin kanunlarına da değil, sana rabbin tarafından vahyolunana uy. Yani Kur’an-ı Kerime uy.”

Ondan başka ilah yoktur. Yani Allah’ın (c.c.) vahyine uy. Çünkü sen­den başka ilah yoktur. Bugünkü ve Mekke dönemindeki müşrik insanlar­dan bir çoğu kendileri gibi insanların uydurduklarına uyuyorlar. Halbuki onlar ilah değiller. Yani yaratıcı değiller. Kendileri ve akılları Rabbim ta­rafından yaratılmış. Sınırlı akıl verilmiş insanlara. Yarını göremeyen, ya­rının ne getireceğini bilemeyen bir akıl verilmiş insanlara. Onun için Al­lah (c.c); Rabbinden sana gelen vahye uy, ondan başka ilah yoktur diyor. Ondan başka yaratan, ondan başka yaşatan, ondan başka, yöneten yoktur. Ve müşriklerden de yüz çevir.

Müşrik denilince milletin hatırına bazen Allah’a inanmayan kimse ge­liveriyor. Katiyyen bunu böyle anlamayacağız. Zaten bu derse devam edenler bunu biliyorlar. Şirket kelimesiyle “Müşrik” kelimesi aynı kökten geliyor. Bundan türemiş olan “müşterek” kelimesini türkçede kullanıyo­ruz. Şirket; iki veya daha fazla kişinin aynı işyerinde hisseleri oranında söz sahibi olmalarıdır. Yani ortaklık kuruyorlar. Eskiden şirket denilirken şimdi ortaklık kelimesiyle bu ifade ediliyor. Allah’a şirk koşmak için baş­ta Allah’ı kabul etmek şart. Adam Önce Allah’ı kabul ediyor. Ayet-i keri­mede Allah (c.c.) “Mekkeli müşriklere yeri-göğü kim yarattı diye sorsan, Allah yarattı” derler diyor. Ancak Allah’ı kabul ettikten sonra ona ortak koşuyorlar. Müşriklik buradan geliyor. Onun içindirki bazı hukuki mua­melelerin dışında biz yahudiyi, hristiyanı, putperesti aynı kabul ediyoruz. Kur’an-ı Kerim müşrik kelimesini ehl-i kitap için kullanıyor. Kafir keli­mesini de kullanıyor ehl-i kitap için Kur’an-ı Kerim.[136]

107- Eğer Allah dilemiş olsaydı onlar müşrik olmazlardı. Seni on­lar üzerinde bekçi kılmadık. Sen onlar üzerinde vekilde değilsin.

Melekleri nasıl ki Allah’tan başkasına ibadet etmezler, emirlerini ye­rine getirirler ve isyan etmezler şeklinde yaratılmıştır. Melekler “emrolu-nanı yerine getirirler başka birşey yapamazlar.

İnsanlanda Allah dileseydi öyle yaratırdı. Ama Allah (c.c.) insanları en güzel şekilde yarattığını, eşref-i mahlukat olduğunu ifade ediyor. Bu­nu kazanması için bir imtihandan geçmesi gerekiyor. Sahte altınla, som altın birbirleriyle yarış ediyorlarmış. Sahte altın, ben hakiki, som altınım diyormuş. Bir sürü gürültü koparıyormuş mahkemenin önünde. Hakiki altın kendisini savunamamış. Utancından kendisini savunamamış. Haki­me demişki; hangimizin hakiki olduğunu ayırt eden ateştir. Ne olur, iki-mizide ateşe at. Ateşe atınca belli olmuş. Som altun olduğu gibi som ola­rak çıkıyor. Katışığı olan ise yansını kaybediyor, diğer yarısı olduğu hal­de ateşten çıkıyor. Yani fazla söze gerek yok, ateş hangimizin som altun olduğunu açığa çıkarır diyor.

İşte insanlar içerisinden değerli olanlanda ayırt eden bu dünya hayatı­mızdaki imtihammızdir. Allah (c.c.) da imtihan için yarattığını zaten bir­çok ayet-i kerimelerinde ifade etmiştir. “Biz seni onlar üzerine bekçi kılmadık” diyor Allah (c.c). “sen onlar

üzerinde vekilde değilsin”. Yani onlardan sen sorumlu değilsin. Senin üzerine düşen görev rabbinden gelenleri onlara anlatmaktır. “Sana duyur­mak düşer, bize de hesaba çekmek düşer” diyor Allah (c.c).

Kur’an-ı Kerimde “sana duyurmak düşer dedikten” sonra da, duyur­manın yollan öğretiliyor. Çeşitli ayet-i kerimelerde tebliğin metodlarını Allah (c.c.) haber vermiş. Hocalarımızın bize çokça duyurduğu “rabbinin yoluna hikmetle çağır, güzel vaazlarla, güzel nasihatlarla çağır, en güzel şekilde onlarla mücadele et” ayetidir.[137] Diyelim ki o gün için Bizans’a ve İran’a İslam’ı tebliğ için yola çıktınız. Biz harb etmek niyetin­de değiliz, zorla insanlara İslamiyeti de kabul ettirmek istemiyoruz, zaten rabbim bunu yasaklıyor ama, bizim tebliğimiz İran’daki insanlara ulaşma­lıdır. Kudüs’teki, İstanbul’daki, Roma’daki insanlara ulaşmalıdır. Bunu engellerseniz, engelinizi ortadan kaldırırız. Yani İslam’ın harbi vardır. Bu konuda ayet-i kerimeler vardır. Günümüzde batıya şirin görünmek için; efendim İslam’da savunma harbi vardır, hücum harbi yoktur diyor bazı insanlarımız. İkiside yoktur aslında. İslam’da dinimin yayılması söz ko­nusudur. Karşı taraftaki insan harbetmesin, engel olmasın, bizde yolumu­za devam edelim.

Şimdi bu batı kafa yapısına şartlanmış bazı insanlara hoşgelmeyebilir. Diyoruz ki; mülk rabbimindir. Bunu kabul ediyormusunuz? Evet der. İnançsızı dahi bunu kabul eder. Yani kainatı Allah tarafından yaratıldığı­nı kabul eder. Peki inşamda yaratan O mu? Evet O. Bu insanlara Rabbim peygamber göndermiş, Kur’an göndermiş ve bu insanların neyi nasıl ya­pacağını öğretmiş. Diyor ki; benim kelamımı insanlara ulaştırın. Biz ulaş­tıracağız. Mülk onun ise, bu insanlarda onun ise, emri de O veriyorsa bi­zim görevimiz ulaştırmaktır. Bu batılı kültüre göre yetişmiş adam diyor ki; bu başka devletlerin içişlerine karışmak olur. Yahu başka devlet nasıl olmuş. O adam gelmiş benim evimin yanıbaşına taş dikmiş, burdan bu ta­rafı benim devletim diyor. Burası benim idi. Olsun ben yeni taş diktim, buradan bu yanı benim diyor. Peki ben geçecek olsam. O zaman içişleri­me karışmak olur diyor. Yahu bu mülk benim . Bu mülk rabbimin. Eğer devlet bazında ele alacak olursak meseleyi. Bir zamanlar Osmanlının idi. Şimdi hep siz gelip işgal ettiniz. Yok hayır benim çizdiğim yer benimdir. Benim dediğim dedik çaldığım düdüktür diyor adam. Yani adamlar belir-liyor sizin nerede duracağınızı nereye kadar gideceğinizi. Yani bu durum o insanlara ilahlık vasfı veriyor. Böylelikle kendilerini ilahlaştırıyorlar, Allah (c.c.) yeryüzünü insanlar için yarattığını Bakara suresinde “Yeryü­zünde ne varsa sizin için yarattı “(Bakara 29)diyerek haber veriyor. Mülk onundur. Diyor ki; burası bütün insanlık içindir. Öyleyse sınır için iki ta­ne taş konulur. Bir tarafı gavurların sınırıdır, diğer tarafı da müslümanla-rındır. Bu kadar olur. Gavurlar kendi aralarında böleceklermiş, bölsünler. O ayrı bir durum.[138]

108- Allah’tan başkasına dua edenlere sövmeyiniz. Sonra, onlar­da bilgisizce haddi aşarak Allah’a söverler. Böylece her ümmete amellerini süsledik. Sonra dönüşleri Rablerinedir. Ve yaptıklarını onlara haber verir.

Bu ayette de Rabbim yine bize bir davetin metodunu öğretiyor.

Allah’tan başka insanların dua ettiği çağırdığı ilahlarına sövmeyiniz. Yani insanların ilahına sövmeyiniz. Eğer siz insanların Allah’tan başka tapındıklarına söverseniz, onlarda bilgisizce, düşmanlıkla sizin Allah’ını­za söverler.

Peygamber efendimiz (s.a.v.) “anne ve babalarınıza sövmeyin” demiş bir gün sahabeye. Demişler ki; Ya rasulallah biz zaten sövmeyiz. Neden bunu söylediniz. Demiş ki, siz başkasının anne ve babasına söversiniz, onlarda sizin anne-babanıza söver, işte bu kendi anne ve babanıza sövmektir.[139]

İnsanların tapındıkları putlar vardır. O putlarına sövmeyeceksiniz. 108. ayet-i kerimeye uygun olarak onların putlarına sövmeyeceksiniz. “Siz onların putuna söverseniz, onlarda sizin Allah’ınıza söver” diyor” Allah (c.c). Peki hocam niye bu adamlar bu putlarına taparlar. Rabbim “biz her ümmete, her millete amellerini süsledik” diyor. Her insan kendi yaptığını güzel görür. Kendi tapındığını güzel görür. Kendi bağlı olduğu kanunu güzel görür, onu koyanı güzel görür.

“Sonra dönüşleri rablerinedir. Allah onlara yaptıklarının hepsini birer birer haber verecektir” diyor Allah (c.c).

Allah’tan başkasına tapan bu insanlar Allah’a dönecekler. Kendi tapın­dıklarına değil. Tapmdıklarıyla beraber cehenneme sevk olunacak bu in­sanlar. Rabbimde onlara yaptıklarının hepsini haber verecek. Yani me­lekleri kanalıyla yazdırmıştır. Gerçi Rabbim kendisi biliyor ama melekle­rine de kaydettiriyor. Neyin nerede söylendiğini, neyin nerede yapıldığını meleklerin kaydettiğine 1400 seneden beri iman ediyoruz.

İnsan kendine güvendiği an yok oluyor demektir. Yani beni yıkacak yoktur dediniz mi yıkılıyorsunuz demektir. Dünya pehlivanı olmuş pehli-

van bile beni yenecek yoktur diye yan gelip yatmıyor. Eğer güreşe, spora devam edecek ise antremanlarma yine devam ediyor. Adam dünyadaki sporla ilgili gelişmeleri takip ediyor. Eğer takip etmezse gider. Çünkü karşı taraftakiler yeni bir oyun geliştiriverirler. Ve böylelikle yıkarlar. Onun için Şeyh Sadî Şirazî Gülistanında der ki; karşındakini zayıf görün­ce bıyığını burma, iyi bilki her gömleğin altında bir kemik, her kemiğin içinde bir ilik vardır.[140]

109- Eğer onlara bir ayet (Mucize) gelirse muhakkak ona iman edecekleri konusunda bütün güçleri ile emin ettiler. Deki “Ayetler Allah katındandir. O ayetler geldiği zaman iman etmeyeceklerini siz nasıl bileceksiniz.

Müşrikler bütün güçleriyle yemin edip diyorlar ki; eğer onlara da bir ayet gelecek olursa, yani bir mucize gelecek olursa ona iman edecekler. Hem Vallahi hem billahi şöyle şöyle bir mucize gösterecek olursan biz sana iman edeceğiz diyorlar Mekke’li müşrikler.

“Deki: ayetler ve mucizeler Allah katındadır.” Yani ben mucizeyi gösteremem size. Peygamberimiz (s.a.v.) istediği zaman mucize göstere­memiş. Hani istediği an ayet getirememiş. Hatta peygamber efendimizin bir fetret dönemi vardır. Vahiy geldikten bir müddet sonra vahiy kesilive-riyor. Mekkeli müşrikler diyorlar ki; Muhammedin Rabbi Muhammedi bırakıverdi.

Ayetlerin gelmesi rabbimdendir, mucizelerin peygamberimize veril-meside Rabbimdendir. Rabbim verdikten sonra peygamber efendimiz mucizeleri göstermiş onlara. Ama iman etmeyen yine de iman etmemiş. Buna rağmen yeminle diyorlar ki; biz yemin ederiz ki eğer bize mucize gösterirsen biz iman edeceğiz.

“Deki; ayetler ve mucizeler Allah kalındadır. “Müslümanların bağrı yanık. Kafirlerin müslüman olmaları için çok arzulular. Çünkü o gün için iman etmeyenler bir kısmının anası, bir kısmının babası, bir kısmının da kardeşi, bir kısmınında dayısı, amcası. Yani müslüman olmuş bir sahabi müslüman olmayan amcasının, müslüman olmayan babasının müslüman olması için dünyada ondan daha çok arzu ettiği bir şeyi yok. Onlar gönül­lerinden diyorlar ki; keşke peygamberimiz onların istedikleri mucizeleri gösteriverse. Rabbim diyor ki; siz nereden bilirsiniz. Size kim birşey his-settirdiki. Onlara mu’cizeler gelsede onlar iman etmez diyor Allah (c.c.).

Yani siz bir mucize göstermesini arzu ediyorsunuz ama, mucize gelsede iman etmeyecek olanlar iman etmezler. Çünkü peygamber efendimizin (s.a.v.) getirdiği ayetlerin bizzat kendisi mucize. Ayrıca peygamber efen­dimizin ayetin işareti, hadisi şeriflerin doğrudan delaletiyle Ay’ı ikiye yardığı haber veriliyor. Onu da gördükleri halde peygamberimize sihir yapıyor demişler. Yine birçok ayet-i kerimede “eğer onlara mucize olarak ölüler konuşturulmuş olsaydı, onlar gökyüzüne çıkarılmış olsaydı, pey­gamber size sihir yapıyor derlerdi” diyor. Bir başka yerde ifade ediliyor bu. Eğer biz onları yeryüzünden alsak gökyüzüne doğru bir mucize ola­rak çıkarsaydık, peygamber sihir yapıyor derler yine de iman etmeyenler iman etmezdi diyor Allah (c.c). Hani gökyüzünde güneşi gördüğü halde iman etmeyen adama ne diyelim biz. O da bir mucizedir. Ay bir mucize, yıldız bir mucize. Gökyüzünde bunları birbirine değdirmeden devam etti­ren Allah’ın (c.c.) her yarattığı ayrı bir mucize. Eline baksa eli mucize, gözüne baksa gözü mucize insanın. Bunlara iman etmedikten sonra ne mucizesi getireceksin ki bu insanlara.

Efendim bunlara alışmışız. Alışmadığımız bir şey olsun. Alışmadığı­nız bir şey getirdiğinizde itirazları hazır. Sihir yapıyor.[141]

110- Onların kalplerini ve gözlerini çeviririz. Evvelce iman etme­dikleri gibi (yine iman etmeden) Biz onları azgınlıkları içerisinde ge­lip gider halde bırakırız.[142]

111- Eğer biz onlara melekleri indirseydik, ölüler onlara konuş­saydı herşeyi onların önünde toplasaydık. Allah dilemedikçe onlar yine iman etmezlerdi Ancak onların birçoğu bilmez.

Bu ayet-i kerimede yine iman etmeyeceklerine dair. Biz onlara me­lekleri indirsek, ölüler onlara konuşsa ve onların önünde herşeyi toplayıp bir araya getirsek Allah’ın dilediklerinin dışındakiler yine de iman etmez­ler. Ancak onların birçoğu cahillik yapar diyor Allah (c.c). Yani melek­ler kendi suretlerinde gelmiş olsalar, Allah (c.c.) onların ölülerini diriltiverse; ne istiyorsun? “Annemi, dirilt, annesini ve babasını diriltiverse ve­ya daha önce gelip geçmiş herşeyi onların önüne toplayıverse yine iman etmeyenlerin iman etmeyeceğini” Allah (c.c.) bu ayet-i kerimesinde ha­ber veriyor.

Feylezof Rıza Tevfik yazmış. “Bir alman feylezof ahbabım vardı di­yor. İmansızdı, ateistti, yani gavurdu. Çeşitli delillerle ona Allah’ı ispat edemedim. O günlerde üzerinde Allah kelimesi yazan bir balık gündem­de idi. Batılılar fotoğraflarını çekmişler. Dünya basınında da çıkmıştı. Basında çıkanlardan bir tanesini alman profesöre gönderdim. Buna ne di­yeceksin dedim. Şöyle cevap verdi. Bir maymunu daktilonun başına oturtsanız ve rastgele vurmasını öğretseniz. Bir milyon defa vurduktan sonra mutlaka bir Allah kelimesinide tesadüf eseri yazar. İşte buda bu te­sadüflerden biridir. Diyor ki feylezof; o zaman Allah’ın (c.c.) ayetini an­ladım. Bu kadar ayetleri gördükleri halde yine iman etmeyenler iman et­mez. Bizde gözümüzle gördük. Topkapı müzesine koymuşlar. Ağacın üzerinde besmele var. Fakat önünde bu bir besmeledir diye bir yazı yok.

Televizyonda ağaç üzerine profesörlük yapmış bir arkadaşı çıkardılar. Çoğunuz görmüştür. Diyor ki; efendim ağacı çekmek için takılan zincir­ler varya, işte onların izidir o. Bizim köyümüz orman bölgesidir ve çam ağaçları vardır. Bizde onları ev yapmak için keseriz. Doğru bağladığımız zincir vurur ama bu etki 1 cm. ve 2 cm. olur. Bir ağacın ortasına kadar et­ki etmesi mümkün değil. Belki etki edebilir ama zincir ağaca uzunlaması­na takılmaz. Dolayısıyla uzunlamasına etki etmez. Oradaki yazı ise uzun­lamasına verilmiş. Neticede yine aynı şey. Feylezof Rıza Tevfik’in dediği gibi. İman etmeyen yine iman etmiyor. Gerçi bizim için iman etmek ağa-“a besmele yazılmasından değil ağacın yaratılması bizim için yetiyor. Asıl mucize bu topraktan çamuru yiyip gül ağacının güle dönüşmesidir. Gül yaprağının üzerinde Allah yazılı olması beni hiç ilgilendirmez. Yani imanımız konusunda artış sağlamaz bize. Çünkü biz gülü yaratana iman etmişiz. Ve her bakışımızda “fesubhanallah” demişiz. Acaba bunlar iman edermi diye uğraşıyoruz biz.[143]

112- Böylece biz, lıer peygambere insan ve cin şeytanlarını üuşr man kıldık, aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Eğer rabbin dilemiş olsaydı onu yapamazlardı. Onları ve iftiralarını bı­rak.

İşte böylece biz her peygamber için biz düşmanlar kıldık. Kimlerden? İnsan şeytanlarından ve cin şeytanlarından. İnsanlarında şeytanları var, cinlerinde şeytanları var. Bunu buradan anlıyoruz. ” Ş ey atine 1-in si” “in­sanların şeytanlarından” Şeytan kelimesi, kelime olarak söylendiğinde hatırımıza: Euzüdeki şeytan ki siz buna sabahleyin evinizden çıkarken söyleyeceksiniz. Euzübillahimineşşeytanirracim Bismillahirrahmanirrahim diyeceksiniz. Ya Rabbi şeytanın şerrinden sana sığınırım. Bunlar hangi şeytanlar.

1- Gerçekten iblis denen şeytandan sana sığınırım.

2- Şeytanlaşmiş adamların şerrinden sana sığınırım yarabbi diyerek çıkıyorsunuz. Bu ne demektir. Kendinizi uyanık hale getirdiniz şimdi. Bunu dil alışkanlığı ile yapmayacağız. Bunu söylerken manasımda düşü­nürseniz tedbir alırsınız. Gazeteyi okurken, malınızı satarken, mal alırken gelecek olan bir şerre karşı hazırsınız. Yani boksörün veya karatecinin ta­vır aldığı gibi evden çıkarken pis insanlara karşı tavır almış olarak çıkı­yorsunuz.

Yalnız bizim değil diğer peygamberlerinde cin ve insan şeytanların­dan düşmanları vardır. “Onların bir kısmı diğerine sözleri süsleyerek söy­ler. Onu yaptığı işlerde aldatmak üzere güzel sözler söyler. Şeytanlar bir­birlerine, İblis olan şeytan insanların kulağına, gönlüne vesvese verir. İn­sandan şeytanlarda birbirlerine bazı şeyleri telkin ederler. Günümüzde gazetelerde okuyoruz. Adamlar “Yahu müslümanlar filan yeri ele geçir­miş” diyorlar. Fethetmiş demiyorlar. Aslında fetihtir bu. Bu birbirlerine haber vermedir. Ne ile haber veriyor? Sanat adı altında haber veriyor. “Zuhrufe’l-kavli” bu. Sanat adı altında sözü süsleyerek söylüyor. Adam şiir yazıyor dinime sövüyor, nesir yazıyor dinime sövüyor, roman yazıyor dinime sövüyor, hikaye yazıyor dinime sövüyor. Yahu kardeşim yapma­yın bunu dediniz mi? Yahu sanat bu diyor. Sanata mı karşısın diyor. Ve ekliyor bunlar sanat düşmanı diyor. Yahu dikeni övmenin anlamı yok, gülü övünde sanat diyelim. Yaratanı övünde sanat diyelim. Ayının armu­du övdüğü gibi armudu övmeyin. Armudu yaratanı övünde sizin dediği­nize sanat diyelim.

“Eğer Rabbin dilemiş olsaydı bunları yapamazlardı. Onları ve onların iftira ettiklerini de bırak.” Yani onlarıda bırak birbirlerine vesveselerini versinler, yaptıkları iftirada seni yolundan alıkoymasın.

Günümüzde müslümanlarımız buna biraz fazla takılıyorlar. İmansızın biri dinime sataşan bir kelime söyleyiveriyor, bir ay gazete ve dergileri­miz ona cevapla sayfalarını israf ediyorlar. Buda bir israftır. Rabbim “on­ları ve onların iftira ettiklerini bırak, sen söyleyeceğine bak” diyor. Pey­gamber efendimizden (s.a.v.) Ebu Cehil benim hakkımda şöyle demiş di­ye bir hadis yok. Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde 35.000 hadis vardır

derler. Buhari’de tekrarsız 4.000 hadis vardır derler. Müslimde de 4000 kadar hadis vardır. Bunlar ve diğer hadis kitaplarının tamamında Ebu Ce­hil benim hakkımda böyle demiş ona ben şöyle cevap veriyorum diye bir hadis yok. Acaba Ebu Cehil hiç ağzını açmadı mı ki. Hergün iftira üreti­yorlar bunlar. Efendimiz (s.a.v.) eğer onlara cevap verme yoluna bir gir­miş olsaydı tebliğe zaman kalmazdı. Binlerce kafir binlerce iftira üreti­yor. Hepsine cevap verme durumunda kalacaktı. Binlerce adamın size if­tira ettiğini düşünün ve sizde kendi mesajınızı sunun. Mesajınızı sunarsa­nız binlerce insandan size kulak veren insanlar çıkacaktır. Ama iftiraya cevap vermeye yönelecek olursanız, mesajınızı söyleyecek zaman bula­mazsınız. Allah (c.c.)- “Onları da iftiralarını da bırak, sen yoluna devam et” diyor.

Bu konuda Bediuzzaman hazretlerinin bir sözü vardır. Evimin yandı­ğı haberi geldi diyor bize anlatmak için . Ben çoluğumu çocuğumu kur­tarmak için evime doğru koşmuşum. Yolda giderken düşmanlarımdan bi­ri karşıma çıkmış bana küfrediyor. Dövebilecek gücüm var. Ne yapayım şimdi? Adamla mı uğraşayım yoksa evime mi koşayım. Evine koşacak­sın. Çünkü çoluğunu çocuğunu kurtaracaksın. Onun gibi bir devletin dini imanı elden gidiyor ve siz bir kaç tane iftira yapan adamla uğraşıyorsu­nuz. Biz tamamen bu dini yanlış anlayan bu insanlara en güzel şekilde di­nimizi tanıtmaya çalışacağız, anlatmaya çalışacağız.[144]

113- Ahirete iman etmeyenlerin gönülleri ona (yaldızlı sözlere) meyi etmesi ve hoşlanması ve yaptıkları suçları kazanmaya devam etsinler için Fısıldar.

Bu ayet-i Rabbim bir önceki yani 112. ayete atfetmiş. “Her nebî için insanlardan ve cin şeytanlarından düşmanlar kıldık ki onların bir kısmı diğerine aldatmak için güzel sözlerle vesvese veriyor. Rabbin dilemiş ol­saydı bunları yapamazlardı” Niye yapıyorlar? Ahirete iman etmeyen kişi­lerin gönülleride onlara meyletsin, onlardan hoşlanmasın için. Ve kazan­dıklarını tamamıyla yani günahlarını toplasınlar diye. Biz onlara bu müh­leti verdik diyor Allah (c.c).[145]

114- O’ size kitabı apaçık indirmişken, ben Allah’tan başka ha­kem mi ararım? Kendilerine kitap verdiklerimiz onun rabbin tara­fından hak ile indirildiğini bilirler. Sakın şüphecilerden olma.

Yani bizim bu insanlara söyleyivereceğimizi söyleyiveriyor rabbim. Diyorlar ki gelin filana uyalım, filanın dediklerini tutalım, yasaklarından kaçınalım. Yalnızca günümüzdekiler değil. Mekke döneminde ki müşrik­lerden tutunda, günümüze kadar gelen bütün kafirler, aynı şeyi söylüyor­lar. Bizde onlara En’am suresinin 114. ayetini söyleyeceğiz. Yahu Allah bize apaçık kitabım indirdiği halde ben Allah’tan başka hakem mi kabul edeyim, hakem mi arayayım? Yani Allah’tan başka hakim mi arayayım? O ki hükmünü koymuş. Kur’anla iyilikleri emredip, kötülükleri yasakla­mış. Haramı ve helali bildirmiş. Şimdi ben onu bırakayımda Allah’tan başka kanun koyucu mu arayayım?

“Kendilerine kitap verdiğimiz kişiler bilirler ki o hak ile, hukuk ile rabbin tarafından indirilmiştir. Sakın ha şüphe edenlerden olma.” Allah peygamberin (s.a.v.) şahsında bize diyor. “Sakın ha şüphe içerisinde ol­ma.” Ehl-i kitaptan bile insaf sahibi olanlar Kur’an-ı Kerimin rabbin tara­fından indirildiğini bilirler. İman ederler demiyor, bilirler diyor. İman edenleri var tabii. Ama ehl-i kitaptan olanlar bu kitabın Allah katından olduğunu ve gerçek olduğunu bilirler. Sakın sen şüphe edenlerden olma diyor Allah (c.c.).

Daha önce tefsiri geçmişti. “Hayır, rabbine yemin olsun ki onlar ihti­laf ettikleri konularda seni hakem tayin etmedikçe iman etmiş olmaz­lar.[146] İmammıza dikkat edelim. Peygamber efendimizi hakem ta­yin etmedikçe iman etmiş olmazlar. 60. ayettede “şu insanları görmedin mi. Onlar rabbe iman ettiklerini iddia ederler. Allah’a iman ettiklerini id­dia ederler. Sana indirilene iman ettiklerini iddia ederler, senden önceki indirilenlerede iman ettiklerini iddia ederler. Yani Kur’ana iman ettik di­ye iddia ederler, Tevrat’a, İncil’e, Zebur’a iman ettik diye iddia ederler ama, Allah’a isyan eden kafirin önünde mahkeme olmayı isterler. Allah’ın emrine göre değil, Allah’ın emrine muhalif olarak hükmeden adamın önünde mahkeme olmak isterler. Halbuki o tağutu inkar etmekle emro-lunmuşlardı. Yani onu kabul etmeyiz diye bağırmaları için emrolunmuş-lardı” diyor Allah (c.c).[147]

115- Rabbinin sözü doğrulukta ve adalette tamdır. Onun kelime­lerini değiştirebilecek kimse yoktur. O1 herşeyi işiten, herşeyi bilen­dir.

“Rabbin kelimesi doğrulukla ve adaletle sona erdi.” Yani rabbin keli­meleri adildir, rabbin kelimeleri doğrudur. “Allah’ın kelimelerini değişti­recekte yoktur.” O günden bu güne kadar bu Kur’an-ı Kerim ashabın elin­de nasıl ise, bizim elimizde de aynen öyle kıyamete kadarda bu böyle de­vam edecektir.

“O herşeyi işiten, O herşeyi bilendir” diyor Allah (c.c.). Yahu hocam Kur’an-ı Kerime iman ediyoruz, onunla da amel etmek isteriz ama, bugün insanların önünde demokrasi diye birşey var. Bu sistemde insanların ço­ğunluğu neye karar veriyorsa ona göre hareket edilmesi gerekiyor. Bu da dünyada yaygınlaştırılmak isteniyor. İnsanlar hakk’a tâbi olurlarsa halkın görüşü bizim için geçerlidir. Onun için İslam hukukunda örf adet nass gi­bidir. Nassın olmadığı yani Kur’an ve Hadisin olmadığı yerde, Kur’an ve Hadis’e ters düşmeyen örf ve adette hukuk kaidesi olarak alınır. Burada halkın görüşünün muteberliği bizim hukukumuzda 1400 yıldan beri ka­bul edilmiştir. Örf ve adet hukuki bir kaide olarak alınmıştır. Ancak bir şart koyulmuş. Örf ve adet Kur’an ve sünnete ters düşmeyecek. Yaratıcı­sının emrine muhalif olmayacak, yasağına da ters düşmeyecek. İkisine ters düşmediği takdirde halkın örfü adeti hukuk kaidesi olarak alınır. Hal­kın örfü adeti nereden çıkar? Onun kültüründen, yaşantısından meydana[148]

116- Eğer yeryüzündekiierin çoğunluğuna uyarsan seni Allah’ın yolundan sapıtırlar. Onlar ancak zanna uyarlar. Onlar ancak yalan söylerler.

” Aman efendim insanların çoğunluğu bu tarata gidiyorlar” diyerek, o tarafa gidecek olursan seni Allah’ın yolundan alıkoyarlar. Bütün dünya şu anda televizyon ve basın kanalıyla insan fıtratına ters düşen şeylerin yay­gınlaşması için uğraşıyor. Bu memlekette de ibnelere hürriyet verilsin di­ye televizyonda programa çıkıyorlar. Yakında da partilerini kuracakları­nı söylüyorlar. Buna destek var. Efendim Avrupa topluluğuna girebilme­niz için şeyinizin adedini şu kadar çoğaltacaksınız. Bu sefer özendirme faaliyetine girişiliyor. Ne olacak dünyada? Efendim bütün insanlar bunu aptı. Bizde mi yapalım? Tek kişi kalsak müslüman olarak dinimizden

ayrılmayız. Çünkü o insanı da, beni de yaratan Allah (c.c.) bu iş kötü de­miş mi? Öyleyse kötüdür. İyi dediği iyidir, Rabbimin iyi dediğine 5 mil­yar insan kötü dese taviz yok. Biz böyle dediğimizde karşı taraf bize katı­sınız dememeli. Biz katı olmuyoruz. Makalesinde biri yazmış. Eğer Tür­kiye’de Kur’anı istermisiniz diye bir oylama yapılsa % 98 kazanır. Ama buna hiçbir vakit girmeyeceğiz diyor adam. Buda çoğunluğun despotizmi olur diyor. Madem çoğunluğun dediği olur diyorsunuz. Neden çoğunlu­ğun dediğine sen uymuyorsun ki, bunlar kendilerini kelek kesen olarak kabul eden adamlar.

“Bunlar ancak zanna uyarlar” diyor rabbim. Zan: kişinin bir şeyin doğrumu yanlış mı olduğu konusunda kanaat beyan edemediği ama doğ­ru olduğu kanaatin ağır olduğu şeydir. Yüzde yüz doğru zan ise %50-60 oranında doğrudur. Zan olması için yarıyı geçmesi lazım. Burada rabbim onlara biraz pay veriyor. Yani kafirlerin hepside art niyetli değildir. Dün­yada kanun yapan adamların hepsi art niyetli yani bu insanları ifsat ede­lim, şöyle şöyle yazalım da böyle bozalım gibi değiller. Çok iyi niyetli adam. Ama adamın yetiştiği kültüre, edindiği bilgiye göre bu koyduğu kanun bu insanların işine yarar. Peki efendim ne kadar eminsiniz. %50-60 diyor. Kesin demesi mümkün değil. Çünkü insan hayatı devam ediyor. Her gün yeni olaylar yeni meseleler çıkıyor ortaya. Bugün koyduğu ka­nun için yarın sabah keşke böyle yazmasaydım diyor adam. Onun için “Ve onlar ancak zanna tabii olurlar veya yalana tabii olurlar yalan söyler­ler” diyor Allah (c.c).[149]

117- Yolundan sapanı en iyi bilen rabbindir. O1 doğru yolda olan-larıda en iyi bilir.

Yani İslam yolundan insanları kim alıkoyuyor en iyi şekliyle Allah (c.c.) onu bilir. Veya Allah’ın yolundan kim sapıtmış, onları en iyi bilen Allah (c.c.) dır.

Allah’ın yolundan gidenleri de yine en iyi bilen Allah (c.c).[150]

118- Eğer Allah’ın ayetlerine inanıyorsanız, üzerine Allah’ın adı­nın anıldığı hayvanlardan yiyiniz.

Şimdi burada hatıra şu gelebilir. Efendim yukarıda anlatılanlardan sonra bu besmele ile kesilenleri yiyiniz meselesi nereden çıktı. Kur’an-ın metodu bambaşka. Bir bakmışsınız Allah’a imanı anlatıyor, birde bakmış

siniz kafirin karakterini anlatıyor. Derken hemen arkasından besmele ile kesilenleri yiyiniz diyor, onun arkasından şarap içmeyiniz diyor, onun ar­kasından hanımlarınıza güzel muamele ediniz diyor. Yani konudan başka konuya geçiyor gibi. Peki nasıl olsaydı? Diyelim ki Allah (c.c.) burada yalnız şarabı anlatsaydı, şarabın aleyhindeki ayetleri uzun uzun vermiş olsaydı, bende burada verip veriştirmiş olsaydım size; yahu hocam bura­da içen yokki veya varsada bir kişi var, bir kişinin yüzünden binlerce ki­şiyi aynı konuda niye sıkıp duruyorsun ki derdiniz.

Allah’ın (c.c.) her ayet-i kerimesinde herkesin alabileceği bir bölüm vardır. Şurada herkesin kendine göre meselesinin çözümü vardır. İçinde bulunduğu bir meselesi veya yârına yönelik bir problemi vardır. Onun için ayetlerde birbirine geçiş vardır. Bu şuna benzer. Bir fabrikanın dişli­leri gibidir. Küçüğü, büyüğü aynı anda çalışır vaziyettedir. Böylece birbi­rine geçmiş çeşitli konular bir bütünlük oluşturuyor. Onun içindir ki bir bölümü ile amel edip diğer bölümünü bırakacak olursanız netice alamaz­sınız. Dişlinin birini kırsakda öbürlerinin tamamını sağlam tutsak, nasıl ki o fabrika çalışmaz, bunun gibi Allah’ın (c.c.) ahkamının bir kısmına iman edip bir kısmına iman etmesek velev bir ayet dahi olsa mazallah fabrika durur. Yani İslam hayatı anında duruverir, kafirin hayatına dönüverir. Velev ki adam alnını seccadeden hiç kaldırmasın velev ki bir ömür boyu oruç tutsun adam, velev ki adam her sene hacca gitsin, arada bir kaç defa umre yapsın. Ama Allah’ın ayetlerinden birini inkar edecek olursa, fabri­kada bir dişlinin kırılmasıyla topyekün fabrikanın durduğu gibi bu ada­mın müslümanlık hayatı durur.[151]

119- Size ne oluyorki üzerine Allah’ın anıldığı hayvanları yemi­yorsunuz. Çaresizlik hali dışında size neleri haram kıldığını Allah sizlere açıkladı. Birçok kişi bilgisizce hevalarına uyarak sapıtıyor­lar. Senin Rabbin haddi aşanları en iyi bilendir.

Tefsirlerde bu iki ayet arasındaki teması şöyle açıklamışlar. Bize gö­re kendiliğinden ölmüş bir hayvan eti yenmez. O günün Mekke müşrikle­ri yiyorlarmış. Bu günün müşrikleride yiyor. Bugün batıda yiyorlar. Adam ahırına varmış birde bakmış ineği ölmüş. Hemen baytarını çağırı-

yor, tahlilini yaptırıyor, sıhhi yönden bir zararı olmadığını tesbit ettirince onu yiyor. Veyahut kendisi kesmeden öldürüyor ve yiyor. Bize göre bu haramdır. Şimdi münakaşa şurada. Mekkeli müşrik ile bugünün müşrik­leri diyorlar ki; yahu siz kendiliğinden öleni niye yemezsiniz. Yani bayta­rın muayene ettiği ve zararlı birşeyin bulunmadığı ölü hayvanı neden ye­mezsiniz. Allah’ın öldürdüğünü yemiyorsunuz kendi öldürdüğünüzü yi­yorsunuz diyorlar bize. Bu da bir mantık ürünü. Allah (c.c.) ayet-i keri­mede ona cevap veriyor. Üzerine Allah’ın isminin anıldığı şeyleri yiyiniz. Size ne oluyorda üzerine Allah’ın isminin anıldıklarını yemiyorsunuz. Al­lah sizeneleri haram kıldığını ve mecbur kalındığında neleri yiyebilece­ğinizi açıklamış.

Birçok insan kendi görüşleri hevaları doğrultusunda sapıttılar. Bilgi­sizce sapıttılar. Yani adam kendi mantığıyla hareket ederek sapıttı. Al­lah’ın öldürdüğünü yemiyorsunuzda kendi öldürdüğünüzü neden yiyorsu­nuz? Bu bir mantık oyunudur. İşte insanlardan bir çoğu bilgisizce kendi hevaları doğrultusunda sapıttılar diyor Allah (c.c.) Günümüzdeki iman­sızları şöyle gözünüzün önünden bir geçirin. Yani ben gavurum, ateistim diyen insanlar genelde bilgisiz insanlar. Mantığını kullanıyor ama oku­muyor adam. Ama hocam okuyor. Okuyorda arabacının atı gibi okuyor. Okunması gerekeni öğretmişler ona. Filan, filan, filan imansızın kitapla­rını, filanın romanlarını, filan, filan hikayeciği okuyacaksın. Bunların hepsi imansız. Be adam 50-60 senedir bu memlekettesin. Bu insanların yetiştirdiği hayvanın gönünü ayakkabı olarak giydin, kanın onlardan, gö­nün onlardan, sırtındaki yününde onlardan. Bu adamların elindeki kitabı-da bir okusana. Ona vakit bulamadı bu arkadaşlar. Bunlar bilgiden kaçı­yorlar. Rabbim de, bilgisizce kendi görüşleriyle insanların bir çoğu sapıttı diyor.

“Senin rabbin haddi aşanları en iyi bilendir” diyor Allah (c.c).[152]

120- Açık günahıda gizli günahıda bırakın. Muhakkak günahı iş­leyenler yaptıklarının karşılığında yakında cezalandırılacaktır.

Yani kimsenin görmediği, bilmediği, ileride duyamayacağı bir du­rumda köşeyi dönmek mümkün olur ise sakın onu yapmayın. Bir başka günahı işlemek mümkün ise sakın onu da yapmayın. Çünkü Allah (c.c.) görüyor.[153]

121- Üzerine Allah’ın adı anılmayan hayvanlardan yemeyin. Çünkü o fasıklıkdır. Muhakkak şeytanlar sizinle mücadele etmeleri için dostlarına fısıldarlar. Eğer onlara itaat ederseniz Muhakkak siz de müşriklerdensiniz.

Bir adam koyununu keserken; besmeleyi çekmiyorum gerek yok di­ye terk etmiş ise o yenmez. Ama müslüman unutmuş. Müslüman adam besmele ile kesileceğinide biliyor, bunada imanı var ancak bıçağı alır al­maz hemen kesmiş bu yenir. Unutarak besmeleyi terk ettiğinde yenir. Şimdi mezbehanelerdekini bilmiyoruz. Çekip-çekmediklerini. Bilmediği­miz yerlerde besmele çekip yemekle emrolunduk. Peygamber efendimize (s.a.v.) “Ya rasulallah bize et getirdi bir komşumuz. Ama bunlar daha ye­ni müslüman oldu. Besmeleyi çekip çekmediğini bilmiyoruz demişler. Besmeleyi çekin ve yeyin demiş” Peygamber efendimiz (s.a.v.).[154]

Halkının çoğunluğu müslüman olan bir ülkede yeriz. Araştırmakda görevimiz değildir. Besmeleyi çekiyor mu çekmiyor mu? Dudağı kıpırdı-yormu, kıpırdamıyor mu? (c.c.) ehl-i kitabın nimetlerinin bize helal oldu­ğunu, tertemiz hanımlarıyla evlenebileceğimize ruhsat vermiş.[155] “Ehl-i kitabın yiyecekleri sizin içinde helaldir, sizin yiyecekleri­nizde onlar için helaldir.”

Türkiye’de Kur’an ve sünneti fazla bilmeyen ama çok sevgisi olan in­sanımız vardır. Yani Kur’an ve sünnete çok fazla sevgisi olan ama Kur’an ve sünneti hayatta öğrenmeyen insanlarımız vafdır. Konferans için gitti­ğim bir yerde arkadaşlar; hocam biz zeytin yemekten alıkonulduk, eti za­ten yemiyoruz da geçenlerde bir kadın hoca geldi, zeytin yemeyi yasakla­dı, kadınlarımıza anlatmış onlarda bize anlattılar dediler. Neden? Zeytin tatlandınlırken içerisine fare veya kedi düşüp ölüyor. Özellikle fare çok düşüyor. Hangisine düşüp hangisine düşmediğini bilmediğimizden dola­yı, işin içine şüphe girdiğinden, şüpheli şeylerden kaçınmak gerektiğin­den yemiyoruz. Peynir de aynı. Peyniride yiyemiyoruz hocam. Niye? Peynirin mayasının içerisinde falan feşmekan varmış. O bacımızın niyeti çok iyidir. Kim ise bilmiyorum ama mutlak surette niyeti iyidir. Fakat yaptığı iş buradaki imansızın yaptığı işten biraz daha tehlikelidir. Bu yan­lıştır. Farenin düştüğü şey yenmez desin. Bu tamam. O zaten fıkıh kitap­larımızda var. Ben bir seneye yakın Edremit’te kaldım. Çok güzel şeyler yapılmış. Havuzların üzeri tel ile kapatılmış. Çok güzel teknik şeyler ya­pılmış. Farenin orada bulunması mümkün değil, bulunsa bile düşmesi mümkün değil. Onun için hakkında kesin bilgimiz olmayan konularda hüküm vermekten biraz kaçınalım.

“Allah’ın anılmadığı şeyi yemek fısktır.” Yani günahtır. Taattan çık­maktır, isyan etmektir. Şeytanlar kendi dostlarına, sizinle mücadele etme­yi fısıldarlar. Yani müslümanlarla nasıl mücadele edeceklerini kafirlere şeytanlar fısıldayıverir.

“Eğer onlara itaat edecek olursanız o takdirde sizde müşrik olursu­nuz.” Çok kritik ayet-i kerimelerden biriside budur. Eğer onlara inanacak olursanız müşrik olursunuz demiyor Rabbim. Eğer şeytana ve şeytanların avanesi olan bu insanlara itaat ederseniz, o zaman müşrik olursunuz. Bu­nu böyle tefsir etmişler. Adam Allah’a inanıyor. Kur’an-a da inanıyor, peygamberede inanıyor. Fakat şeytan insanların yaptığı kanunları beğeni­yor. Kur’an-a imanımız var ama bu arkadaşın dedikleri günümüz şartları­na daha uygun diyor. İşte o zaman adam müşrik oluyor. O adam Allah’a eş koşmuş oluyor. Yani Allah bu işi yapamamış, bilememiş, eksik bırak­mış bu arkadaş tamamını yapmış. Allah’a iman ediyor ama bu arkadaşta fena biri değil hatta daha güzel diyor, ve o adamı Allah’a şirk koşmuş oluyor.[156]

122- Ölü iken dirilttiğimiz ve kendisi ile yürümesi için nur verdi­ğimiz kimse karanlıklar içinde çıkamayan kimse gibimidir. işte böy­lece kafirlere yaptıkları süslenmiştir.

Ölü iken dirilttiğimiz yani cahil iken alim yaptığımız ve ona yolda yürürken nur olsun diye kitap verdiğimiz insan mı, yoksa karanlık içeri­sinden hiç çıkamayan insan mı daha doğru yoldadır. Hangisi daha iyidir? Yani önünde kandili olan, bir aydınlık yolda giden mi, yoksa karanlığın içerisinde kalakalan mı? İkisi bir midir? diyor Allah (c.c). Yani iman eden, Kur’ana göre hareket eden karanlık gecede elinde kandil olan gibidir. Kafir ise karanlığın içerisinde yapayalnız kalakalmış kişidir.

İşte kafirlere de yaptıklarını böylece süsledik diyor Allah (c.c). Bu­rada şu hatırımıza geliyor. Yahu hocam karanlıkta kalmayı kim ister. Ka­ranlıkta hep böyle durmayı istermi insan. Rabbim diyor ki; kafire o küfrü süslü gelir, güzel görünmeye başlar. Adam kendi karanlığımda aydınlık gibi insanlara takdim etmeye kalkar ve bunda da başarılı olduğunu zan­neder. Yani o durumundan da memnun olur. Bu şuna benzer. Yarasaya gel gözlerini açalım bak dünyada güneş var, ay var demek gibi, halbuki o durumundan memnun. Bu arkadaşlarda küfürlerinden memnunlar, pislik­lerinden memnunlar. İmansızın birisi şöyle diyor:” Eğer müslümarilar ik­tidara gelecek olursa ki buna fırsat vermeyin- İslamiyet fitneyi sevmez. Sizinde geliriniz, yaptığınız, tuttuğunuz herşey fitne olduğuna göre sizin kökünüzü kazırlar.” Böyle adamlar var memlekette. Yani yaptıkları işin namıssızlık olduğunu biliyorlar. Fakat şunu bilmiyorlar. Müslümanlar ge­lecek olursa onları yok etmeyecek. Peygamber efendimiz (s.a.v.) Mek­ke’yi fethettiğinde hepsine birden ilan etmiş. Biraz öncesine kadar yaptı­ğınız bütün suçlardan affedildiniz demiş. Bundan sonra kitaba uyacaksı­nız demiş ve başarılı olmuştur. Yani biz ifsad etmek için gelmedik, ıslah etmek için geldik.Kafirlerin küfürlerine son verdikleri anda afvolunacaklarını haber verir Rabbimiz.[157]

123- Böylece her şehirde hile yapmaları için ileri gelenleri o şeh­rin suçluları kıldık. Onlar ancak kendilerine hile yaparlarda farkına varamazlar.

Allah (c.c.) 122. ayet-i kerimede, kafirlerin yaptığının kendilerine güzel göründüğünü, gösterildiğini haber veriyor. Bu 123. ayet-i kerimede de aynı konuyu açıklamak üzere konuya devam ediyor. Böylece kafirlere yaptıklarını güzeîleştirdik diyor ve “yine böylece her şehirde, o şehrin ile­ri gelenlerini meydana getirdik.” Kur’an-ı Kerim de “ekâbir” kelimesi geçmekte. Türkçemize bu kelime olduğu gibi aynı manayı taşıyarak geç­miş. Türkçe de “O ekâbirandandır” diyoruz. “Şehrin kötülükte ileri gelen­leri.” “Mücrimîhe” ifadesiyle o şehrin kötülükte, kötülük yapmada ileri gelenlerini ortaya çıkarırız. Neden? “O şehirde insanlara planlar kursun­lar, tuzaklar kursunlar, kötülükler yapsınlar diye” O şehrin günahkar ekabirleri ancak kendilerine kötülük yaparlar, kendilerine tuzak kurarlarda, kendilerine tuzak kurduklarının da farkına varmazlar diyor Allah (c.c).

Bir başka ayet-i kerimede “bir toplum kendisini değiştirmedikçe Al­lah o toplumu değiştirmez” buyuruyor Allah (c.c.).[158] Yani bir top­lum zulme meyletmedikçe Allah onların başına bir zalimi getirmez. Top­lum zulmü sever, alkışlar hale gelince Allah onların basmada bir zalimi musallat ediverir.

Allah (c.c.) bu ayet-i kerimelerinde onu ifade ediyor bize. Yani bir şehrin helak olması için o şehrin helaki hak edecek işler yapması gereki­yor. Helakin da gelmesi için onların basma en zalimlerini en kötü günah işleyenlerini yönetici olarak kılıyor, ondan sonra onların başına bela ve musibetler geliyor. Rabbim bir başka ayet-i kerimede “Her topluma pey­gamber gönderdiğinde o şehrin ileri gelen ekabiran takımı peygamberle­rin getirdiğini inkar ettiklerini söylüyorlar” diye buyurmaktadır.(Sebe’34) Yani peygambere karşı duruyor o şehrin ileri gelenleri.

Burada “karye” kelimesi kullanılmış. “Karye” normal bir metinde ge­çecek olursa “köy” olarak terceme edilir. Fakat burada peygamberlerin gönderildiği yer kastedilince ve Mekke-i Mükerremeye de Allah (c.c.) “Ümmü’l-kur’a” gibi “karye” kelimesini kullandığından dolayı “şehir” di­ye terceme edilmiş. Şehirden kasıt şehrin oturanlarıdır. Yani bir millettir. Bir Millete bir peygamber gönderdiğinde o milletin ileri gelen günahkar takımı ise, o peygamberin getirdiklerini inkar ediyorlar. İnkarları sebe­biyle halkın kendilerini desteklemeleri içinde onlar planlar, tuzaklar ku­ruyorlar ve halk da onları destekliyor, böylece o ileri gelen ekabiran takı­mı kurmuş oldukları tuzaklarla aslında peygambere tuzak kurduklarını zannediyorlar. Bir müslümana tuzak kurduklarını zannediyorlar ama far­kına varmadan tuzakları kendilerine oluyor diyor Allah (c.c).

Bu ayet-i kerime günümüz devlet yöneticilerine yönelik bir ayettir. Yani günahkar ekabiran takımı halkın onayı ile oralara kadar gelirler. Böyle bir toplum, aynı günahları yapmasalar bile yapacak kapasiteye gel-, mislerdir. Bir günahkar, bir zalim, bir toplumun başına geçti. Bunu köy muhtarı olarak ele alırsak. Köy muhtarı olarak o millet tarafından seçiliveriyor. Bu sefer bu adam köyün elindeki malları, yapmış olduğu sahte evraklarla, kendisinin elindeki mührede dayanarak kendi zimmetine geçi­riyor. Bazı büyük günahları da işleme tarafına gidiyor. Aslında bu hile ve tuzaklarla kendi zimmetine mal geçiriyor gibidir fakat Allah (c.c.) diyor ki; yaptığı kötülük kendisinedir, ama yaptığının farkına varamaz o. Nasıl olur? Eh dört sene sonra vatandaş uyanır, onu tekrar muhtar seçmezler. Kötülüğün biri bu. Veya garibanlardan bir tanesi alır tabancasını vurur. Yani kendi kanına kendisi kasdetmiş oluyor. Kendi istikbalini kendisi söndürmüş oluyor. Allah (c.c.) da ona dikkat çekiyor. “O günahkar ekabi­ran takımı yaptıkları tuzaklara ancak kendileri tutulurlar, ama bununda farkına varmazlar onlar” diyor Allah (c.c).[159]

124- Onlara bir ayet geldiğinde “Allah’ın rasullerine verilenin benzeri bizede verilmeden asla iman etmeyiz.” Allah peygamberliği­ni nereye kılacağını bilir. Suçlulara Aliah katında bir alçaklık ve yaptıkları hilelerden dolayı şiddetli azap dokunacaktır.

Yani o melek o peygambere gelip bir ayet getiriyorsa, aynı melek bize de gelsin. Neden Mekke’nin içerisinde annesi çocukken ölmüş, baba­sı çocukken ölmüş bir garibana geliyor melekte, bizim gibi ileri gelen in­sanlara gelmiyor. Malsa bizde fazla. Saltanat, güç, kuvvet, kabile ise biz­de de var. Öyleyse niye bize gelmiyorda ona geliyor. Ona gelen bizede gelmedikçe iman etmeyiz diyorlar. Bir başka ayet-i kerimede ise, o eka-biran takımı, Allah’la karşılaşmayı ummayanlar yani ahirete inanmiyan bu takım diyor ki; o melek bize de gelmeli değilmiydi? Veya bizde Rab-bimizi görsek ya! Madem ki Rab vardır, melekle kitap gönderiyor. Öyle ise o melek bizede gelsin, bize de getirsin o ayetleri veya biz Rabbimizi görelim diyorlar. Allah (c.c.) cevabım veriyor onlara. “Allah peygamber­liği kime vereceğini daha iyi bilir.” Yani Allah’ın peygamberliği vereceği şahsı siz tayine kalkmayın. Allah peygamberliği kime verecek, onu daha iyi bilir. Yani peygamber efendimizin (s.a.v.) bu iş için yaratıldığını Al­lah biliyor ve ona veriyor bu peygamberliği.

Peygamberimiz bir hadisi şeriflerinde[160] “Kabile­ler içinde en değerli bir kabileden geldiğini, evler içerisinde en hayırlı bir evde doğduğunu ve insanların da en hayırlısı olduğunu ifade ediyor. Bu kendisini kendisinin meydana getirmesinden değil. Allah’ın (c.c.) insanlar içerisinden onu süzüp çıkarması ve onu peygamberlikle görevlendirmesi nedeniyledir ki ta Hz. İbrahim hatta Hz. Adem’den beri sürüp gelen silsile neticesinde peygamber efendimiz (s.a.v.) saf, temiz peygamberliğe layık bir halde yaratılmış ve kendisine de peygamberliğini vermiştir.

Bu ekabiran takımından mesela Mekke müşriklerinden Ebu Cehil bi­ze niye verilmiyor diyorlar. Size niye verilsin ki? İşlemediğiniz büyük günah kalmamış. Peygamber efendimize (s.a.v.) 40 yaşma kadar pey­gamberlik verilmemiş ama Allah (c.c.) onu büyük günahlar işlemekten de korumuş. Peygamber değilken. Bilmiyor neyin ne olduğunu ama günaha

girmemiş peygamber efendimiz (s.a.v.). Puta tapınmamış. Fıtraten putlar­dan nefret ettirilmiş. Mahiyetini bilmiyor işin ama. Fakat bu puta tapmayı sevememiş ve merasimlerinede hiç katılmamış. İnsanların söylediği ya­landan nefret etmiş. Emanete hıyanet etmemiş, zina etmemiş, içki içme­miş. Fıtrat müsade etmemiş buna. Aslında Allah (c.c.) müsade etmemiş­tir. Onun için Allah peygamberliğini kime vereceğini daha iyi bilir.

Günah işleyenlere Allah katından bir zillet bir alçaklık yakında isa­bet edecektir. Yapmış oldukları o planlar ve tuzaklar sebebiyle şiddetli bir azab ve Allah katında bir alçaklık o günah işleyen kişilere olacaktır. Burada günah işleyenlerden kasıt daha ziyade kafir, yani toplumu yön­lendiren ve günahta öncülük yapan ekabiran takımını kastediyor Allah (c.c). O gün Ebu Cehil ve avanesi bu işi yaparken günümüzde de zinayı, fuhşu, faizi, rüşveti, inkarcılığı (başta inkarcılığı), inkarcılığın davet ettiği her türlü kötülüklerde öncülük yapanları bu işi yapmaktadırlar. Bunlar bu yaptıkları kötülüklerle başta kendilerine kötülük yapıyorlar. Çünkü bu dünyada ceza çekmeseler bile ahirette mutlak surette ebedi cehenneme atılacaklardır. Bir de bu dünyada yönlendirdikleri bu insanlar tarafından da cezalandırılabilirler bu adamlar.[161]

125- Allah kimi doğru yola iletmek isterse göğsünü İslama açar. Kimide saptırmak isterse sanki göğe çıkıyormuş gibi göğsünü sıkar ve daraltır. Böylece Allah, iman etmeyenlerin üzerine pislik kılar.

Şimdi burada da “kime Allah hidayet etmek isterse veya kimi sapıt­mak isterse ifadeleri” bazen yanlış anlaşılıyor. Yani insanları Allah sapı­tıyor gibi bir mana çıkıyor. Çeşitli ayet-i kerimelerden anlıyoruz ki, Allah insanları yaptıkları kötülükler nedeniyle sapıtıyor. Daha önce tarifimiz şöyle idi. Tabiinden bir zat öyle tarif ediyor. İnsanlar yaratıldığında kalp­leri böylesine elimiz gibi açıktır. Yani Allah’ın kelamına doğru açık yara­tılır. Fıtrat üzere yaratılır der hadisi şerifte de. Akıl- baliğ olup bir günah işlerse kalbinde hafif kapanma olur. 2. günah biraz daha kapatır. 3. gü­nah, 5. günah, 10. günah derken birgün kalp kapanır. İşte bu günahları iş­lemek suretiyle kişiler kendi kalplerini kendileri kapatmış oluyorlar. Rab-bimde “onların yaptıkları kötülükler nedeniyle kalplerine küf bağladı” diyor.[162] Yani kalp çok saf, temiz, pırıl pırıl iken yapılan günahlar nedeniyle üzeri küf bağlıyor ve altı görünmez hale geliveriyor. Ne oluyor bu sefer? Gönlünde bir daralma meydana geliyor.

“Dayyık” dar demek. “Haracen”kelimesini ise Hz. Ömer bedevinin birine sormuş. Genelde bedevilere sormuşlar.

Elimizdeki lügat kitapları Ahmed b. Halil döneminde yazılmaya baş­lamış. Tabiinin ileri gelenlerinden Ahmed b. Halil bu işi başlatmış sonra Kisaî devam ettirmiş. Ahmet b. Halil’in kitabı 5-6 sene önce ilk defa ya­yınlanmaya başlandı. “Kitabu’1-Ayn” diye İslam Tarihinde ilk yazılan lü­gat kitabıdır. Çok önemlidir. Sonraki bütün lügat kitapları ondan yarar­lanmışlardır. Onların önemli tarafı şudur. Efendimize (s.a.v.) en yakın dönemde bu kelimelerin ne manaya geldiklerini kaydettiler. Çünkü keli­melerde zaman aşımıyla manada da aşınma meydana geliyor. Onun için kelimelerde mana aşınması meydana gelmeden bu zatlar kelimelerin ma­nalarını arap o anda nasıl anlıyordu diye çölleri dolaştılar, her kabileyi gezdiler, her çadırda misafir oldular ve onları dinlediler. Bu adamlar bu kelimeyi nasıl kullanıyor diye tetkik ettiler. Bu uygulama Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer (r.a.) zamanında da olmuş. Hz. Ömer bu ayeti okumuş. “Hara-cen” kelimesi “darlık” manasına geliyor. Çölden gelen bir bedeviye sor­muş. “Haraç” deyince senin aklına ne gelir demiş. Bedevi demiş ki; efen­dim “haraç” ormanı çok sık olan bir yerde en ortada olan ağaca denilir. Yani diğer ağaçlardan, dikenlerden insanın oraya varması zor olduğun­dan dolayı o ağaca biz “haraç” deriz. Hz. Ömer, “ayetin manasını şimdi anladım” demiş.

İmansızında kalbi öyle bir haldeki, iman onun kalbine varamıyor. Amelleri etrafa pislik saçtığından dolayı iman onun kalbine varamadığı için Allah (c.c.) bu kelimeyi kullanmış.

Bir de “sanki o imansız gökyüzüne çıkıyormuş gibi daralır” ibaresi ayette yer alır. Eski tefsirlerimiz de şöyle denir. Gökyüzüne çıkmak nasıl ki zordur imansızında imana gelmesi öyle zordur. Günümüzdeki bazı alimler ise bunu şöyle tefsir ediyorlar. Ayrıca o mana doğrudur. O günün şartlarında gökyüzüne çıkmak nasıl ki zordur, bunların gönlüne imanın girmeside öyle zordur, diye verilen mana doğrudur. Ancak suda vardır. 1400 sene evvelinde Allah (c.c.) bu ayeti bize indirmekle tabiatta mevcud bir kanununda açıklamasını yapıvermiştir. İnsanlar yükseğe doğru çıktık­ça oksijen azalıyor ve nefes alıp verme zorlaşıyor, göğüs daralıyor. Buna da işaret etmiştir ayet-i kerime. “Allah onların kalplerini daraltır. Nasıl daraltıyor? Sanki onlar gökyüzüne çıkıyormuş gibi.”

Dağcıları bazen televizyonda gösterirler. 2000-3000 veya belirli bir metreyi çıktıktan sonra oksijen tüpü takıyorlar. Oksijen azlığından dolayı nefes alıp vermeleri zorlaşıyor. Allah (c.c.) o günün insanları bunu bil­mez iken bu ayet-i kerimesiyle insanların yeryüzünden yukarıya doğru

yükseldikçe göğüslerin daralacağını, oksijenin azalacağımda haber veri-vermiş diyorlar. Günümüzdeki yazarın görüşüne tamamen katılınmayabi-lir. İnsanoğlu Hz. Adem’den bu güne kadar dağlara çıkarlar. Madem ki dağ vardır, insanda vardır. Öyleyse insanlar dağa çıkarlar. İnsanlar bu iniş ve çıkış esnasında yükseğe çıkmakla nefesinin daraldığını bilirler. Mesela biz hiçbir kitabı okumasak bile yüksek yere çıktığımızda kulağı­mızda bir basıncın olduğunu, belirli bir seviyeden aşağı inince basıncın gittiğini görüveriyoruz. Yutkunmakla veya başka birşey ile kulağımızdaki basıncı gideriyoruz. İnsanlarda tarih boyunca bunu tatbik ede ede bilir­ler. Onun için ayet-i kerimeyi o günün insanı bu türde anlamış olabilir. Yani çağımızda bu işi ben anladım, ben izah ettim diyen hoca efendinin anladığını o günün insanı da anlamış olabilir. Çünkü Uhud dağının tepe­sine de çıksanız kulağınıza bir basınç geliyor.[163]

126- İşte Rabbinin dosdoğru yolu, öğüt alan kavim için ayetleri açıkladık.[164]

127- Onlar için Rableri katında “Dâr-us-selam” vardır. Yaptık larından dolayı onların dostu Allah’tır.

Allah’ın bu sırat-ı Müstakim üzere olan kulları ve Allah’ın ayetlerin den vazu nasihat alan kullan için “dâr’us-selam” vardır. Yani selame yurdu vardır ki bu cennettir. Rableri katında daru’s-Selam vardır.

Allah’tır onların dostu. Yaptıkları iyilikler sebebiyle Allah onları] dostudur diyor Allah (c.c). Yani Allah’ın dostluğunu kazanabilmemi için Allah’ın (c.c.) gösterdiği doğrultuda amel etmemiz gerekiyor.[165]

128- Hepsini biraraya topladığı gün “Ey cin topluluğu insanlardan birçoğunu kandırdınız.” der. Cinlerin insanlardan olan dostları, “Rabbimiz, biz birbirimizden yararlandık. Ve senin, bizim için koy­duğun vaktin sonuna ulaştık” diye cevap verirler. Allah şöyle buyu­rur. “Yeriniz ateştir, Allah’ın diledikleri hariç orada ebedi kalacak­sınız.” Şüphesiz Rabbin hakimdir. Herşeyi bilendir.

O günde onların hepsini bir araya getirir toplar. Kıyamet gününde.

Ey cin topluluğu (cinlerin inanmayan topluluğu kastediliyor) İnsan­lardan epeyce kişileri sapıttınız. Yani adedi çoğalttınız siz. İnsanlardan bir çoğunu kendinize çekmek suretiyle çoğaltınız

Onların insanlardan olan dostları diyorlar ki; Ya Rabbi! bizim bir kısmımız diğerinden faydalanmıştır. Ve böylece biz senin bize takdir etti­ğin vakte kadar ulaştık. Yani ecelimiz geldi, huzuruna geldik diyorlar.

Allah (c.c), bu dünyada insanları sapıtmak için kendisini görevli bi­len ve böylece hizmet eden şeytanı ve şeytanın insanlar arasından kendi safına çektiği insanları ve bu insanlarında kendi aralarında birbirlerine imansızlığı aşıladıkları, bu imansızlığı aşılama neticesinde birbirlerinden faydalandıklarına dikkatinizi çekiyor. Sonra da diyor ki; Allah (c.c.) “Si­zin yeriniz ateştir. Orada ebedi olarak kalacaksınız Allah’ın diledikleri müstesna. Allah’ın diledikleri müstesnadan kasıt, iman etmiş ama şeyta­nın sözüne uymuş onun tarafında amel etmiş. Yani Allah’a,Rasulüne, ki­taplara iman etmiş fakat şeytana uyarak bazı günahlarda işlemiştir. Buda affa uğramazsa cehenneme gider” ama Allah’ın dilemesiyle, imam sebe­biyle o cehennemden çıkar. Ebedi değildir. Senin rabbin hikmet sahibi­dir, hükmedicidir ve herşeyi bilicidir.

Allah (c.c.) şeytanı tarif ederken bazen şeytan, bazen iblis kelimesiy­le ifade etmiş, bazen cinn kelimesiyle ifade etmiş ki; cinn den kasıt, bazı yerlerde müslüman olan cinlerdir bazende cinlerin içerisinden inanma yanlardır. Şeytan Hz. Adem’e (a.s.) secde etmemesi nedeniyle, kibirlen­mesi nedeniyle ebediyyen Allah’ın rahmetinden uzak tutulmuş. Allah (c.c.) birçok ayet-i kerimede bunu haber verir. Rahmetten uzak tutulması yalnız Hz. Adem’e secde etmeyişinden değil. Eğer böyle olmuş olsaydı.1 bugün insanlarda, müslümanlarda ibadet etmemeleri nedeniyle aynı duru­ma düşmeleri gerekirdi. Şeytan diyor ya; ben bir defa secde etmedim, si/ ise günde beş defa secde etmiyorsunuz. Biz buna rağmen affedileceğimiz ümidindeyiz. Şeytan ise affedilmemiş. Şeytan secde etmediğinden dolayı affedilmemiş değil. Secde etmeyişinin gerekçesini göstermiş. Demiş ki; sen onu topraktan yarattın, beni ise ateşten yarattın. Ben daha değerli­yim” diyerek secde etmediğini ifade etmiştir. Biz ise öyle demiyoruz. Ge­rekçemiz olarak tembelliğimizi ileri sürüyor ve Allah’tan af talebinde bulunuyoruz. Şeytan inadında ısrar ediyor. Değerli olan değersin olana secde etmez demekle Allah’a (c.c.) şunu demek istiyor. Sen yanlış bir iş ya­pıyorsun.

Yani burada şeytanın rahmetten uzak kalması secde etmeyişinden değil, Allah’a (c.c.) secde etmeyişinin gerekçesini söylerken birçok şekil­de Allah’a cehalet isnad etmek ve kibirlenmek gibi şeylerde bulunduğun­dan dolayıdır. Onun için günümüzde bir insanın ömrü sarhoşluk ve ay­yaşlıkla geçmiştir ama Allah affetsin diyor adam. Biride vardır ki hiç ağ­zına koymamıştır ama içkide haram mı olurmuş canım, çağımızın gereği bu diyor. Allah sarhoşu affeder imanından dolayı. Affetmediği takdir de cehenneme girer yaptığı kötülüğün karşılığını çeker ve yine cennete gider imanı sebebiyle. Ama ağzına bir damla koymayan ve haram mı olurmuş diyen kişinin cennet kokusunu alması dahi mümkün değildir. Çünkü Al­lah’ın (c.c.) bir yasağını çiğnememiş, yasağın yanlışlığını savunmuştur. Allah’a (c.c.) karşı kendisi başkaldırmış durumdadır bu adam. Yani Al­lah’a (c.c.) bu işi sen bilmiyorsun demeye getirmiştir böyle demekle.

Şeytanlar insanlardan kendi taraflarına adam çekiyorlar. Çocukluğu­muzda oyun oynardık. 5 kişi bu tarafta, 5 kişi karşı tarafta, en önde güçlü olan durur, arkasındaki belinden tutar, arkasındaki onun belinden tutar, o onun belinden tutarak karşı tarafa adam vermemeye çalışırlar. Karşı ta­rafta aynı şekildedir. Adam kapmaca oyunu. Birini kopardımı o da öbür tarafa geçer yardımcı olur. Aslında hayatta insanla şeytanın mücadeleside bu. Hz. Adem’le şeytan bu mücadeleye başlamış ve Hz. Adem çocukları­nı arkaya almış karşılıklı çekişmeye başlamışlar. Bu insanlar içerisinden şeytan kendi tarafına epeyce adam çekiyor. Rabbim de ona işaret ediyor. “İnsanlardan epeyce kendi tarafında adam çoğalttın.” İnsanlarda kendi aralarında birbirlerini saptırdılar. Birbirlerini saptırmakla birbirlerinden faydalandılar. Aynı şekilde günümüzde imansız kesim birbirini tutuyor. Adamların bu güne kadar yönleri, partileri ayrıydı. Biri sağda, biri solda.

Türkiye de sağcılık, solculuk, müslümanlıkla ölçülmüyordu. Ameri­ka’yı tutan sağcı, Rusya’yı tutan solcuydu Türkiye de. İki taraftada sarhoş olabiliyor insan. Sağcıdır içer, solcudur içer, iki tarafta da Allah’ı inkar eden yardır. Allah’a inanmaz ama sağcıdır. Yani Amerikan siyasetini gü­der. Öbürüsüde Allah’a inanmaz ama o da Rus siyasetini güderdi. Şimdi bu insanlar Rusya’da koministlik çökünce ateistlikle bir araya geliverdi­ler. Ve birbirlerine de yardım ediyorlar. Eskiden karşı karşıya gelip yazı yazan adamlar, günümüzde ikisi beraber bir araya geldiler müslümana karşı, müslüman hareketlere karşı yazılar yazmaya, belirli yerlere akıl vermeye, sinyal vermeye devam ediyorlar. Rabbim de burada “Onların insanlardan olan dostları diyorlar ki; Ya Rabbi bizim bir kısmımız diğeri­mizden faydalandı. Ne zamana kadar? Ecel bize gelinceye kadar biz bir­birimizden faydalandık. Yani imansızlığında dünyada favdasım kördük,

faydalanmaya çalıştık. Ama ecel gelince beraber Rabbim buyurun ebedi yeriniz cehennemdir diyerek cehenneme onları gönderivermiş.[166]

129- İşte böylece yaptıkları sebebi ile zalimlerin bir kısmını diğe­rinin üstüne musallat ederiz.

Zalimleri, zalimler üzerine dost ve yönetici kıldık diyor Allah (c.c). Daha öncede söylenmişti. Bakara suresinin tefsirinde, Allah (c.c.) İbra­him (a.s.)’a diyor ki; ben seni insanlara imam yani yönetici kılacağım. İb­rahim (a.s.) dua ediyor. Yarabbi bu imamlık görevi çocuklarımda da de­vam etsin. Allah diyor ki; benim bu ahdim yani imamlık makamım za­limlere ulaşmaz. Zalimler o makama gelemezler diyor.[167] Yani adil bir toplumun başına zalim yönetici olamaz. Burada şu anlaşılmasın. Zalimler yönetici olamaz. Bu değil. Ayetin manası öyle değil. Adil bir toplumun başına zalim yönetici olamaz. Bu ayet-i kerimeyle de onu açık­lıyoruz. Zalimlerin bir kısmını diğer bir kısmına yönetici ve dost kılarız, yaptıkları sebebiyle. Yani bir toplum kötülük işleyecek ve o toplumun başına da Allah (c.c), Onların en zalimini yönetici olarak kıldın verecek­tir. Onun için Mişkatü’l-Mesabih kitabının, kitabü’l-Emara bölümünün, en son hadisi şerifi olan hadisi kudside, Allah buyuruyor ki; “zalim sul­tanlara sövmeyiniz, bana tevbe ediniz. (Yani bir köşeye oturup Allah fi­lan zalime lanet etsin, falan zalimi kahretsin gibi sövgüleri bırakın.) Siz bana tövbe ediniz diyor. Bana tövbe edin ki bende onun alnından tutup yere vurayım” diyor. Ben o hadis-i kudsiyi görünce bu tövbeyi araştırdım sahih bir hadistir. Daha önce açıkladığımız gibi Nevevi merhum tevbe günahın cinsinden olur diyor. Yani o zalimi başa getiren insanlar evlerine oturupta ona sövmekle onu oradan indiremezler. Nasıl onu oraya getir-mişlerse tevbe etsinler. Yani getirdikleri gibi onu oradan götürsünler, an­lamındadır. İstiğfar budur. Yani günahın cinsinden yapılacaktır. Tevbe-lerde. Zalimlere kızmaktan ziyade kendimize kızmamız gerekiyor. Biz ne yaptık ki? Ayet-i kerimede olduğu gibi. “Yarabbi bizim içimizdeki sefih insanların yaptıkları kötülüklerden dolayı bizide helak edermisin?”[168] Bir toplumda sefihlere fırsat verilmezse onlar kötülük yapamazlar zaten. Bir başka ayet-i kerimede “O fitneden, o bela musibetten korunun ki, o gelecek olursa yalınız zalimlere isabet etmez”[169] Yani öyle bir fitne fesad dönemi gelir ki o zaman yalnız zalimlere gelmez, o bela ve musibet. Zalimleri gücü yettiği halde durdurmayan kişilerde aynı cezayı hak ederler, aynı belaya onlarda düşerler” diyor Allah (c.c).[170]

130- “Ey cin ve insan topluluğu, size ayetlerimi anlatan, karşıla­şacağınız bugün hakkında uyaran, sizin aranızdan peygamberler gel­medi mi?” Dediler ki: “Biz kendi aleyhimize şahidiz.” Onları dünya hayatı aldattı. Kafir oldukları konusun da kendi aleyhlerine şahitlik yaptılar.

Diyorlar ki; biz kendimize şahidlik yaparız. Evet geldi manasına ge­liyor. Evet biz bu işe şahidlik yaparız ki, bize Allah’ın ayetlerini açıkla­yan ve bizi ahiretin azabından sakındıran peygamberler geldi. Mülk sure­sinde de “size nezir gelmedi mi? Yani cehennemin var olduğunu orada yanacağınızı bildiren biri gelmedi mi? Derler ki, evet bize uyarıcılar geldi ama biz yalanladık ve Allah hiç birşey indirmemiştir dedik. Yani pey­gamberleri yalanladık biz diyorlar. Yani suçlarını kabul ediyorlar.

Dünya hayatı onları kandırdı. Aslında yalanlamanın sebebi dünya hayatıdır. Dünya metaldir. Ve onlar dünyada iken kafir oldukları konu­sunda kendi aleyhlerine şahidlikte bulundular diyor Allah (c.c). Bir baş­ka ayet-i kerimede de (Mesela Yasin suresi) “O günde ellerini ve ayakla­rını konuşturacağını ifade ediyor Rabbim?” Bazı insanlarda yaptıkları kö­tülükleri inkar tarafına giderlermiş. O zaman da Allah (c.c) ellerini ko­nuşturuyor, ayaklarını konuşturuyor. Yani bu bir sorgulamadır. Mesela bazı kişiler bu tür ayetleri yanyana getirmişler Kur1 anda çelişki var demiş imansızlar. Yani batıdan bir kısım müsteşrik çıkıyor Kur’an-ı Kerimden bazı ayetleri bir araya getiriyor diyor ki, Kur’an’da çelişki var. (Nasıl? Burada kafirler “evet biz gavurduk diye şahidlik yapacaklar diyor” ama bir başka yerde de inkar edeceklerini söylüyor. Ve o zamanda Allah onla­rın ellerini ve ayaklarını konuşturacağını söylüyor diyorlar.) Bizde diyo­ruz ki evet çelişki var gibidir ama asıl çeliş ki senin sorgulamayı bilme­menden kaynaklanıyor. Allah (c.c.) Hz. Adem’den son insana kadar orada insanları sorgulayacak. Sorgulamada insanlar denk değildir ki bu dünya­da da. Bazısı ben bu cinayeti işledim suçum neyse çekeceğim diyor. Olu­yor böyle davalar. Hatta adamı öldürüyor ve ondan sonra savcıya gidiyor silahı ile beraber teslim oluyor. Savcı bey böyle bir cinayet işledim gere­ğini yapın diyor. Yaptığımdan pişmanım, veya pişman değilim diyor. Ya­ni suçunu doğrudan itiraf ediyor. Bir kısmıda Türkiye’nin en değerli avu­katlarını tutuyor ve temize çıkmaya çalışıyor ve inkar ediyor. Aynı şekil­de ahirette bir kısım insanlar yaptıkları suçları itiraf ederken bir kısmıda inkar tarafına gidecektir. İnsanlar farklı farklı olduğu gibi sorgulama kar­şısında verecekleri cevaplarda farklı olacaktır. Onun için burada bahsedi­lenler doğruluyorlar. Evet yarabbi peygamberler geldi ama biz onları ya­lanladık ve dünyada iken kafir olduk diyorlar.

Kafir olmalarının yegane sebebide burada ayetin işaret ettiğine göre dünya hayatının onları aldatmasidır. Çok önemli bir durum. Yani küfrün kaynağında, yalanın kaynağında, iftiranın kaynağında, fuhşun kaynağın­da, rüşvetin kaynağında, faizin kaynağında dünyanın insanı aldatması yatmaktadır. Kafir inanmıyor. Niye? Özellikle yöneticiler Allah’a inana­cak olurlarsa saltanat elden gider. Kendi dediği olmaz Allah’ın dediği ola­caktır. Onun için özellikle bütün peygamberlere karşı gelenler o toplu­mun ekabir denilen kısmıdır. Çünkü Allah’ın hakimiyeti gelecek olursa hakimiyetlerine son verilecek. Öyleyse saltanat elden gitmesin diye pey­gamberlere karşı durmuşlar bu adamlar. Ve bu adamlar bir kısım dünyevi zevklerinden fedakarlık yapacaklar. Yani binlerce kadınla zina etmek ye­rine birtek hanımıyla geçinmek mecburiyetinde kalacak, milyarlık rüşvet­lerden mahrum kalacaktır. Bu tür dünyalıklardan mahrum kalmamak için adamlar imansızlık veya amelsizlik yolunu tercih ediveriyor.

Biz şunu hesap edelim. Bir hadisi şerif bunu güzel tasvir etmiş. “Çöl­de susuz ve ekmeksiz olarak nerdeyse ölmek üzere olan bir kafileye gü­zel elbiseli, karnının doygun olduğu belli, susuz olmadığıda anlaşılan bir adam geliyor ve diyor ki; ne yaptınız niye yürümüyorsunuz? Diyorlar ki; develerimizin otları bitti ve biz burada kaldık. Adam, siz ne tarafa gide­ceksiniz diyor. Onlarda bu tarafa gideceğiz diyorlar. Adam diyor ki; siz bu tarafa gitmeyin de şu tarafa gidin. Bakın şurada bir tepe varya, o tepe­nin arkasında bizim köyümüz var. Oraya gelin misafirimiz olun, sizin karnınızı doyuralım, yüzünüzü güldürelim, develerinizi de besleyelim de ondan sonra yolunuza devam edersiniz. Onların başka alternatifi yok, ka­bul edecekler. Yürüyebilecekleri dermanları da var. Küçük bir tepenin ar­kasına kadar yürüyebilirler. Hakikaten varıyorlar, orada bir köy var. Ve o köylüler onları güzel misafir etmişler, sulamışlar, develerini de beslemiş­ler. Adam demişki; bakın bana inandınız, buraya geldiniz kamınız doydu yüzünüz güldü. Ben size diyorum ki, şu karşı büyük dağ varya onun ar­kasında ise bizim köyümüzün birkaç kat büyüğü bir şehir vardır. Ve ora­da sizin alış-veriş yapacağınız, yaşayacağınız, mesken tutacağınız çok de­ğerli bir yer vardır. Buyurunuz oraya götüreyim sizi dediğinde. O insan­lar o köyde kalmayı tercih edip orada kaldılar diyor. İşte insanların dün­yaya bağlı kalıp ahirette cenneti inkar etmeleride, peygamberlerin sözüne1 uymamaları da buna benzer” diyor peygamber efendimiz (s.a.v.).

bu dünyaaa nimetler var, su var, deniz var, kadın var, yiyecek var, içecek var, giyecek var. Peygamberler diyor ki; evet bunlar var ama bunları Allâh yarattı. Birde kabirden sonra bir hayat var ve orada ebedi saa­det var. Oraya da buyurun dediğinde, yok biz peşin olanını alırız, veresi­ye ile çalışmayız, aklımız ermez bu işe deyip inkar tarafına gidiveriyor-lar. Gitmekle kendilerine zarar veriyorlar.[171]

131- İşte böylece zulüm sebebi ile, halkı gafil bir şehri Rabbin (Peygamber göndermeden) helak etmez.

Allah’ın (c.c.) peygamber göndermesinin sebebi, bir milleti, bir şehir halkını zulmederek helak etmemek içindir. Onları peygamberlerden gafil olduğu halde zulmederek helak etmemesi içindir. Yani Allah zalim değil­dir. Eğer peygamberler göndermeden bir şehri helak etmiş olsa, o zaman derlerdi ki; Yarabbi biz seni nerden bilelim ki, senin kitabın gelmedi ki, peygamberin yol göstermedi ki diyerek bir mazeret bildirebilirlerdi. Rab-bim onlar gafil olup, gafil iken yani peygamberlerden habersiz iken helak edipte, zulümle helak etmek dilemedi. Yani peygamber gönderdi, onların mazeretleride ortadan kalktı.

Tarih boyunca Hz. Adem’den peygamber efendimize gelinceye kadar Allah (c.c.) her topluma peygamber gönderdiğini “Her millete, her şehre Rabbin bir peygamber gönderdi” ayetiyle işaret ediyor. “[172] Allah her ümmete peygamberi mutlaka göndermiştir. Şu mesajla göndermiştir ki; Allah’a ibadet ediniz, tağuttan kaçınınız.” “Biz peygam­ber göndermediğimiz hiçbir topluma azab etmeyiz” diyor Allah (c.c). Bu 131. ayet-i kerime de bu ayetlerin manasını ifade etmiş oluyor.

Bazı imansız kesim diyor ki; niye bütün peygamberler yalnız ortado-ğuda gelmiş? Yani Filistinde gelmiş, Eski Mezopotamya’da gelmiş, Mek­ke, Medine, Şam ve Bağdat dolaylarında gelmiş. Tarihin en eski devirle­rinden beri olduğu gibi günümüzde ve bundan sonra kıyamete kadar yer­leşim merkezi olarak dünyanın en değerli yeri Akdenizin çevresidir. Kı­yamete kadarda bu böyle devam eder. Çünkü buralar dört mevsimin ya­şandığı yerdir. Mesela Almanya’ya giden işçilerimize bakın. Buradan es­mer giderler, oradan beyaz beyaz gelirler. Güneş kolay kolay doğmaz oraya. Onun için yerleşime çok fazla elverişli bir yer değil. Onun içindir ki yaz tatilinde eline para geçen Almanya, ya İspanya’ya, ya Yunanis­tan’a, yada Türkiye’ye geliyor. Veya yine akdeniz sahillerindeki diğer yerlere geliyor. Ortadoğu Hz. Adem’den günümüze kadar yerleşim mer­kezi olarak gelmiştir. Tarihi eserlerden bu bellidir. Anadoludaki, Iraktaki, Mezopotamya havzasındaki, Filistin’deki, Kudüs’deki, Mısır’daki tarihi eserlerden de anlıyoruz ki buralar en eski yerleşim merkezidir. Peygam­berlerde insanlara geldiğinden, insanlarda oralara yerleştiğinden peygam-

berler oralara gönderilmiştir. Efendim Japonya’ya peygamber gelmişmi-dir? Zaman içerisinde eğer insanlar oraya yerleşmiş ise orayada peygam­ber gelmiştir. İsmi nedir? Bilmiyoruz, Kur’an-ı Kerimde 25 kadar, üç ta-neside ihtilaflı 28 kadarının ismi verilmiş. Diğerleri ise isim olarak bildi­rilmemiş ama hepsine biz iman ederiz diye hergiin “Amenerrasulü”yü,Bakara suresinin son iki ayetini okuruz, “bütün peygamberlere iman ederiz ve peygamberler arasında da ayırım yapmayız” deriz.[173]

132- Herkesin yaptığına göre dereceleri vardır. Rabbim yaptık­larından gafil değildir.

“Derece” mü’minler için söylenir genelde. Yani müminlerin yaptığı amellerden dolayı dereceleri vardır. Kişilerin imanına ve ameline göre derecesi vardır. Allah karındadır bu. Bunu biz bilemeyiz. Biz bu dünyada şu adamın derecesi şu adamdan üstündür diye söylemeyiz. Derecelerin durumu Allah katındadır.

Allah onların yaptıklarından da gafil değildir. Kafirlerinde derekeleri vardır. “Derecenin” karşılığı “dereke” Derece yukarıya doğru yükselen, dereke ise aşağıya doğru inen manasına geliyor. Kafirlerinde derekeleri vardır. İsyanına göre, küfrüne göre aşağıya doğru derekesi iner. Cehenne­min en alt tabakasında firavun ve onun yandaşları vardır, der tefsir kitap­larımızdan bir kısmı. Onlar hem inkarcıdır, hem amelsizdir, hemde inkar­cıların öncüsüdür, tağutlarm lideridir diye en alt tabakadadır. Ondan son­ra yukarı tabakalarına doğru onlarda dereceleniyorlar. Yukarıya doğru dereceleniyorlar. Aşağıya doğru derekeleniyorlar. Ayet-i kerimede “Mü­nafıklar ateşin en alt derekesindedir” diyor Allah (c.c).[174]

133- Rabbin zengindir. Rahmet sahibidir. Dilerse sizi götürür, sizden sonra dilediğini getirir. Sizi bir başka kavmin soyundan getir­diği gibi.

Senin rabbin ganidir, zengindir ve rahmet sahibidir. Buraya kadar, geçen bölümde imansızlar imansızlıklarını cehennemde, mü’minler amel­lerinin karşılığım cennette bulacaklardır, derken ve insanların iman etme­sini, amel etmesini isterken Allah’ın ihtiyacı olduğundan değildir. Onun

için Rabbim sizin zekat vermenizden müstağnidir. Yani zekatınıza ihti­yaç yok, namazınıza ihtiyaç yok, orucunuza ihtiyaç yok. Sizin namaza ih­tiyacınız var, sizin zikre ihtiyacınız var, sizin oruca, sizin hacca , sizin ibadete, sizin kulluğa ihtiyacınız var. Yapan kendine yapıyor, yapmayan­da kendi aleyhine yapmıyor. Buna rağmen Allah rahmet sahibidir. Yani ganidir ama rahmet sahibidir de. Kur’an-ı Kerimde Rabbimin rahim oldu­ğu, rahman olduğu, rahmet sahibi olduğu çokça işleniyor. Buna rağmen rahmet sahibidir. Yani imansızlık hariç diğer günahlarınızı affedebilir. Ne tür günah olursa olsun imansızlığın dışında şirkin dışındaki diğer gü­nahlar Rabbimin rahmetiyİe silinebilirler.

Eğer Allah dilerse sizi giderir. Sizin yerinize, Allah dilediği bir başka toplumu getirir. Sizi diğer bir toplumun zürriyetinden meydana getirdiği gibi.

Bu din bizimle yürür, bu dini biz ayakta tutarız, biz olmasaydık gibi sözler söylemeyeceğiz. Bazen deriz ki; ecdadımız Osmanlılar olmasaydı, Selçuklular olmasaydı bu din bu hale gelmezdi, bu duruma gelmezdi. Bu gibi sözler söylemeyeceğiz. Şöyle diyeceğiz. Ecdadım Osmanlılar ve Sel­çuklular bu dine hizmet etmekle kendileri kazanmışlardır. Dine birşey kazandırmamışlar. Ecdadımız bu davaya omuz vermekle kendisini yü-celtmiştir. Yoksa yüce olan din Allah’ın dinidir. Rabbim buna dikkat çe­kiyor. Sizi bir başkalarının zürriyetinden getirdi. Babandan sen geldin, baban başkasından geldi, o başkasından geldi. Nasıl ki bunu yapmaya Rabbim kadirdir. Bu dini omuzlamak içinde sizi giderir bir başka toplu­mu bu dine hizmet etmek üzere getirir. Bu bir başka ayette de geçer. “Kim dininden dönerse Allah (c.c.) onun yerine daha hayırlı bir toplumu getirir. Yani müslüman olurlar. Allah o toplumu sever, o toplumda Al­lah’ı sever” diyor Allah (c.c). Onun için biz sununla iftihar edelim. Yarabbi bize bu dine hizmet etme şerefini verdin. Yoksa bu din bizimle şe­reflenmiş değildir. Biz bu dinle şereflendik diyerek Rabbimize şükretme­miz gerekiyor. Yoksa “eğer bu din bizimle şereflendi” diyecek olursak Rabbim diyor ki; sizi gideririm başka bir toplumu getiririmde onlar Al­lah’ın dinine hizmet ederler.[175]

134- Size vaad olunanlar muhakkak gelecektir siz engelleyemez­siniz.[176]

135- Deki: “Ey kavmim bütün imkanlarınızla yapacağınızı ya­pın, bende çalışacağım. Yakında, Bu yurdun sonucunun kime ait ol­duğunu bileceksiniz. Şüphesiz zalimler kurtuluşa ermez.”

Deki; Ey benim halkım, milletim! Siz mekanlarınızda, makamları­nızda, rütbelerinizde ne yapmanız gerekiyorsa yapın, bende yapacağımı yapacağım. Yakında bileceksiniz. Bu yurdun akibetinin neticede kimin olacağını yakında sizde bileceksiniz. Bu iki dünyaya da şamildir. Burada “dar” kelimesi kullanılmış, “yurt” manasına geliyor. Ahirette cennet bu dünyada da vatan dediğimiz şeydir. Bu yurdun akibetinin kime ait olaca­ğını sizde bileceksiniz. Zalimler kurtuluşa ermezler diyor Allah (c.c).

Yani herkes üzerine düşeni yapsın. Kafirler yapıyor deyipte feryad etmenin anlamı yok. Peygamber efendimize talimat var. Ey toplum, mil­let elinizden geleni yapın ama bende yapacağım. Yani siz bir tarafta imansızlığınızı sürdürün, bende bu tarafta imani faaliyetlerime devam edeceğim. Ve neticede kimin başarılı olduğunu sizde göreceksiniz bende göreceğim. “Nûn” suresinde “yakında sende göreceksin onlarda görecek­ler” diyor Allah (c.c). Bizde günümüzde aynı ayet-i kerimeleri okuyaca­ğız. Siz yaptığınız kötülükleri yapın ama bizde yapacağız. Yoksa onların yaptıkları kötülükleri ayyuka çıkararak bağırmakla ömür geçirmeyeceğiz. Bizde üzerimize düşeni yapacağız. Bizde üzerimize düşeni yaparsak o za­man sonucun müslümanların lehinde olduğunu onlarda görecekler bizde göreceğiz.[177]

136- Allah’ın yarattığı ekinlerden ve hayvanlardan Allah’a pay ayırdılar, anlarına göre dediler ki: “Şu Allah içindir, suda Allah’a ortak koştuklarımız içindir.” Putları için olan Allah’a ulaşmıyor. Al­lah için olan ise putlarına ulaşıyor ne kötü hüküm veriyorlar.

Ziraattan ve hayvanlardan yaratılanlardan ve meydana getirilenler­den bir kısmını Allah için kıldılar. Dediler ki; kendi iddialarına ve iftira­larına göre “şu Allah içindir, suda bizim Allah’a ortak koştuklarımız şirk koştuklarımız içindir.” Bu şöyle imiş. Mahsullerini kaldırdıklarında ko­yunlarını, develerini ve sığırlarını çoğalttıklarında ikiye bölerlermiş. Şunlar putlarımız içindir, şunlarda Allah içindir derlermiş. Yani mallarını iki­ye bölüyorlar. Putları için olanlarda dikili taşlar için değil. Dikili taşlar sembol. O dikili taşlan diken ve o insanları yöneten insanlara veriyorlar. O günün devlet yöneticisi veya putların önünde görev yapan kâhinleri, bu günün ifadesiyle hristiyanhktaki papazları.

Papazlar zaman içerisinde milletin bütün malını sömürmüşler kendi zimmetlerine geçirmişler. Onlarda aynı şekilde. Bunlar putlarımız içindir, şunlarda Allah içindir diyorlar. Yani Allah’a iman ediyorlar. Zaten Al­lah’a şirk koşuyorlar diyebilmek için evvela Allah’ı kabul etmeleri şart. Allah’ı kabul edecekler ki ona ortak koşacaklar. Müşrik, Allah’ı inkar eden adam manasına değil. Allah’ın varlığını kabul ediyorda ona şerik koşuyor. Bir başkasıda Allah gibi hükmeder, bir başkasıda Allah gibi ya­sak koyar, bir başkasıda Allah gibi bizi yönlendirir ve yönetir diyerek ka­bul eden adama müşrik deniliyor. Burada da bu insanlar bir tarafta Allah’ı kabul ediyorlar, öbür tarafta da bizi yöneten Ebu Cehil ve avenesidir, Da-ru’n-Nedve’dir diyorlar ve mallarının bir kısmını oraya bir kısımmı da Al­lah’a adıyorlar.

Putları için ayırdıklarını Allah’a vermiyorlar. Ama Allah için ayırdık­larını sonunda yine putlarına veriyorlar. Ne de kötü hükmetiyorlar diyor Allah (c.c).

Bu ayet-i kerime bende şunu çağrıştırdı. Günümüzde de müslüman-lar çok iyi niyetlerle İslama hizmet edelim, davaya hizmet edelim derler. Mesela üç arkadaş bir şirket kurmuş. Şirketin % 30’u birinin, % 30’u di­ğerinin, % 30’uda üçüncü şahsın. Geriye kaldı % 10. Hocam bu % 10’uda İslama hizmet için kullanacağız diyorlar. Bunu çok iyi niyetlerle söylü-yarlar. Burdaki müşriklerin söylediği gibi söylemiyorlar. Ama yapılan iş yanlıştır. Yani % 10 Allah’a adayacağız, % 90 ise kendimize adayacağız. Bu yanlış bir şeydir. Ayet-i kerimede Allah (c.c) “canlarıyla vede malla­rıyla Allah yolunda cihad ederler derken” canın ve malın cihada seferber edilmesinden bahsederken % 10 gibi bir ayırım doğru olmasa gerekir. Bu mahmızını tamamı Allah için gerektiği zaman verilecek şekilde gerektiği miktarda vereceğiz. % şu kadar senin % şu kadar benim ama Allah için gerektiğinde ne kadar gerekiyorsa vereceğiz, bunun sınırı yok diye kurul­malıdır. Çoluğumuzu çocuğumuzuda geçindireceğiz. Aynı zamanda %10’u nereye harcayacaksanız, böyle bir miktar ayırmaksızın aynı yere ne lazım ise vereceksiniz. Bu %5 olduğu gibi % 95 de olabilir. Yani bü­tün varlığımız Allah’ın dinine hazır durumda olmalıdır.[178]

137- İşte böylece Allah’a ortak koştukları putlar müşriklerden bir çoğuna çocuklarını öldürmeyi güzel gösteriyor. Böylece hem ken­dilerini alçaltsinlar henıde dinlerini karıştırsınlar. Eğer Allah dilemiş olsaydı onu yapamazlardı. Bırak onları ve yaptıkları iftiraları.

Onların tapındığı kişiler- Bakın kişiler diyorum. Çünkü genelde put denilince bizim aklımıza cansız olan taş ve ağaçlar gelir. Bu ilkokul, orta­okuldaki şartlanmalar netice sindedir ki; okullarda “Mekke döneminde in­sanlar putlara taparlardı. Yani önce taşları elleriyle yontarlardı sonrada onlara taparlardı” diye öğretilirdi ve hâlâ aynı şekilde öğretilmektedir. Buraya dikkat edin. İşte böylece müşriklerden bir çoğuna, onların Allah’a ortak koştukları evlatlarını öldürmeyi güzel gösterdi. Şimdi insanların el­leriyle yaptıkları putlar böyle bir şey yapabilir mi? Yani meydana dikilen bir taş insanlara çocuk öldürmeyi güzel gösterebilir mi? Gösteremez. Ama Rabbim “güzel gösterdi” diyor. Öyle olunca bu bir insandır. Yani Allah yerine bir başkasını ilah kabul ediyorlar. Allah kabul etmezler as­lında. Çünkü o ölümlüdür bunu biliyorlar. Onun dediklerine uyup Al­lah’ın dediklerini reddetmekte Allah’a ortak koşmuş oluyor bu adamlar. İşte o adamlarda insanlar konuşmalarıyla evlatlarını öldürmeyi güzel gös­teriyor. Niçin? Onları helak etmek için. Yani o toplumu helak etmek için bunu güzel gösteriyor. Dahası, onların dinlerini karıştırmak için.

Eskiden beri çocuk öldürme faaliyeti devam ediyor. Ta en eski tarih olarak firavun dönemini biliyoruz. Firavun döneminde ayeti kerimeyle ifade edildiğine göre “Firavun erkek çocuklarını öldürüyor kız çocukları­nı sağ bırakıyordu” diyor Rabbim.[179] Böylelikle beni İsraiün erkeklerinin öldürülmesiyle, onların kendisine baş kaldırması önlenmiş oluyordu. Çünkü bu tür başkaldırılar daha ziyade erkeklerden oluyor, bu erkeklerin öldürülmesi suretiylede beni İsrailin başkaldırması engellen­miş oluyor.

Daha sonra Mekkeli müşrikler çocuk Öldürüyor ama daha ziyade kız çocuklarını öldürüyorlar. Çünkü göçebe bir hayat yaşıyorlar. Kendilerin­ce bildikleri en iyi şey birbirlerine hava atabilecekleri yiğitlikleri. Yiğit adamında kız çocuğu mu olurmuş inancı var. Olursa kimseye gösterme­den kaybedebiliyor bir kısmı, tamamı değil. Bazı arkadaşlarımız tarih ki­taplarından bunu okuyorlar. Efendim Mekke müşrikleri kız çocuklarını öldürürlerdi. Okuyan şahıs tutup bunu bir makale konusu yapıyor ve on­dan sonra karşı taraftan şöyle bir itiraz geliyor. Peki öldürürlerdi de nesil­leri nasıl türerdi bunların? Öldürenleri vardı. “Li kesirin mine’l-müşriki-

ne” buyuruluyor ayette. “Bir kısmı” manasına gelir “min”. Yani müşrik­lerden bir kısmı yalnız. Tamamı öldürmüyordu. Her doğan kız çocuğu öl-dürülseydi o zaman nesil biterdi. Bütün bunlara rağmen kız çocuğunu öl­dürmeyen çok insan da vardı. Hatta çoğunluk öldürmüyor. Ama bazıları öldürüyorlardı. Öldürtenlerde o insanları yönetenler idi. Günümüzde de aynı şekilde bu insanları, yönetenler çocuklarını öldürmeye özendiriyor­lar. Efendim öyle bir şey yok denilirse. Bu Türkiye de kanun çıkmıştır, ana rahminde iken doktorların cinayet işlemesine dair kanun çıkmıştır. Evli veya bekar karnı biraz şişmeye başlayan hemen doktora gidiyor, doktor onun kamından alıveriyor ve bundan da sorumlu tutulmuyor. As­lında yaptıkları ilmede aykırı. Bir taraftan bize çocuk ana rahmine düştü­ğü andan itibaren canlıdır derler. Meninin o hareketliliği olmasa rahmi bulamayacak Oraya kadar yürüyerek gitmiş rahme yerleşmiş. Kendine has bir canlılık var. Onu öldürüyor. Onun için ayet-i kerimede “kız ço­cuklarının niçin öldürüldükleri konusunda (kıyamet gününde) kendilerine soruluverdığinde” buyurulur.[180] Yavrum seni kim öldürdü, niye öldürdü diye soruluyor çocuklara. Öldürenin yüzüne bile bakılmıyor. O cezalandırılacak. Çocuğun gönlü alınıyor. Sahabeden biri efendimize sor­muş. “Ya rasulallah biz müslüman olduk, bunu yapmıyoruz ama azil ya­pıyoruz” demiş. Yani meniyi dışına akıtıyoruz. Peygamber efendimizde “işte buda gizli bir öldürüş tuv”[181] deyivermiş. Hocanrben çeşitli yerlerden fetva aldım, sordum filan böyle dedi demiydim. Bu konuda özellikle araştırma yapan Ebu’1-Ala el-Mevdudi (rahmetullahi aleyh) “Doğum Kontrolü) diye bir kitabı var. Me­rak edenler onu alsınlar. Orada konu ile ilgili bütün hadisleri ve fetvaları toplamış, karşılaştırmış, hadislerin daha sahihini daha zayıfından ayırt et­miş ve neticede hükmünün olumsuz olduğunu vermiştir. Yani efendimiz de, sahabe de bu işe pek olumlu bakmamışlar.

Peki bu yöneticiler bu çocukların niye öldürülmesini istiyorlar? Far­kına varmadan onları helak etmek için. Fransızlar ve Almanlar kendi top­lumlarını çocuklarının doğumunu engellemek suretiyle helak etmişlerdir. Adamlar feryad, figan halindeler. Türklerinde doğum kontrolü yapmala­rını istiyorlar. Eğer yapılmadığı takdirde 2020 yılında Almanya’da seçim­leri Türkler kazanacak. Başbakanı Türkler seçecek, cumhurbaşkanını Türkler seçecek. Bunun hesabı yapılmış. Fransa’da da aynı durum var. Öyleyse kendi toplumunu helak ediyor bu adamlar çocukların öldürülme­si sebebiyle. Efendim ekonomik nedenlerle. Bu mazerette netice verme­miş. Çocuğu olmayan kadın sevecek bir şey aramış ve neticede köpeği bulmuş. Fransa’da 9.000.000 köpek besleniyormuş. Köpek çocuğun yeri­ni alıyor. Köpeğin masrafıda çocuğunkinden çok fazla. Mamasından tra-şına kadar çocuğun masrafından daha fazla geliyor. Türkiye’de de köpek besleyen kadınların çoğuna baktığınızda, çoğunun çocuk doğumu yapmamış kadınlar olduğunu göreceksiniz. Sevme bir ihtiyaçtır. Kadın kucağın­da bir şeyi sevme ihtiyacı hissediyor çocukta yapmayınca bu sefer küçük bir köpek alıyor. Büyük köpek olmayışı da oradan kaynaklanıyor. Niye büyük köpek beslemiyor da küçük köpek besliyor? Çocuğu kucağında ta­şımaya ihtiyacı var kadının. O ihtiyacını köpekle giderme tarafına gidive­riyor. Almanyada da 30.000.000 kayıtlı köpek varmış. Bunların şeceresi­ni gösteren nüfus cüzdanlarıda varmış.

Televizyona geçipte iki çocuktan fazla yapmayın, bak ben yapmadım diyen adam Türkiyenin en zengin adamıdır. Yani ekonomik nedenlerden dolayı olsaydı onun yapması gerekirdi. 1000 tane çocuk meydana gelse bile onun malı onları besler. Yani mesele, ekonomik değildir. Mesele si­yasidir. Bugün doğum kontrolü daha ziyade siyasidir. Yani bu üçüncü dünya insanları doğum kontrolü yapmazlarsa zaman içerisinde batı onla­rın işgaline uğrayacak ki, netice ona doğru gidiyor.

Allah dilemiş olsaydı, onlar bunları yapamazlardı. Onları ve onların iftira ettiklerini bırak diyor Allah fc.c).

Yönetici müşrikler onlara çocuğu öldürmeyi güzel gösteriyorlar di­yor. Erkek adamın erkek oğlu olur. Bu İslami bir tabir değildir. Hatta Kur’an-ı Kerimde “onların kızı oldu diye kendilerine haber verildiğinde, müjdelendiğinde adamın sinirinden, öfkesinden yüzü simsiyah kesilirdi”

diyor Allah (c.c.)[182] Kız çocuğu ile erkek çocuğu eşittirler. Bir kı­sım imansızlarda ben damadımı görmek istemiyorum diyor. Konya’da bir adam (ben adamı görmedim de yaşlan 70-75’in üzerinde iki tane kızını gördüm) kızlarını hayatta evlendirmemiş. Buda cahiliyye dönemi huyu­dur. Zaten İslami yaşantısı yokmuş. Adama feylezof diyorlar. Müslüman­lara söver dururmuş.

Bu işi nasıl güzel gösterirler? nasıl süslerler? Günümüzde güzel gös­teriyorlar. Bir mecliste karşılaştığım biri bana “ekonomik nedenlerden dolayı çocuk yapmamak lazım” diyor. Senin kaç tane? dedim. Yedi tane dedi. Durumun nasıl? dedim. Çok iyi dedi. Adam yan sanayici imiş. Bir adamı göstererek peki bu adamdan sen dahamı akıllısın? Yok o daha akıllı. Bak bu 3 çocuk yapmış (Allah vermiş) ama hala alın teri ile geçini­yor. Sen yedi tane yapmışsın ama yarı sanayici durumundasın. Yani 7 ta­ne yapmak seni fakir duruma düşürmemiş. Anadolunun bir vilayetinden İstanbul’a iki delikanlı gelmiş, evlenmişler. Birinin beş çocuğu olmuş fa­kirliği devam ediyor ama birinin hiç olmamış. Acaba o zengin mi olmuş. Öyle birşeyde yok. Ben kendi şahsi hayatımdan bilirim. Evlendiğimde yarının ekmeği ne olacak diye düşünüp duruyordum. Allah bir çocuk ver­di, biraz rahatladık. Maddi yönden de rahatladık. İki çocuk verdi biraz daha rahatladık. Bir daha verdi biraz daha rahatladık, bir daha verdi biraz daha rahatladık. Bir daha verdi biraz daha rahatladık. Ben bunu kendi hayatımda yaşamışken başkasına niye inanayım. Rabbim ayetinde”Kıpırdayan canlının rızkı Allaha aittir” diyor.[183] Peki hocam bu köprü al­tındakilerin rızkı. Başkaları onun elinden ahyor. Biz onu engelleyeceğiz. Yani devlet olarak müslüman olarak yapacağımız, başkalarına; sen bunun rızkını niye aldın diye soracağız. Rabbim ayet-i kerimesinde “hasadı yap­tığın .gün ona hakkını ver” diyor.[184] Bunların hakkım verme­mişler. Bu adamların hakkını gasbetmişler. Ondan dolayıda onlar köprü altına gelivermiş. Köprü altına düşmeyi engellemek gerekiyor. Yoksa do­ğumu engellemek değil. İnsan adedince ekmek üretmeli. Adam yüz tane ekmek üretmiş., millete diyor ki; yüz tane ekmek var 100 tane çocuk do­ğurun diyor. Bu yanlış. İnsan adedince ekmek üretmeli, yani ekmek insa­na tabii olmalı. İnsan ekmeğe tabii olmamalı. Çünkü yaratılmışların en değerlisi insandır.[185]

138- Onlar zanlarında dediler ki; “Bunlar dokunulmaz hayvan­lar ve ekinlerdir. Bu (putların nasibi olan) hayvanlar ve ekinler ya­saktır. Onları bizim dilediklerimiz yer.” Bu hayvanların sırtları ha­ramdır. “Binilmez, yük vurulmaz.” Allah’a iftira ederek bir kısım hayvanları (keserken) üzerine Allah’ın adını anmazlar. Yaptıkları if­tiradan dolayı Allah onları cezalandıracaktır.

Allah (c.c.) 136. ayet-i kerimesinde insanların; kendi akıllarına göre kendi mantıklarına göre ürettikleri mallardan, zirai mahsullerden ve hay­vanlardan bir kısmını Allah için, bir kısmını da putları için ayırdığını ha­ber veriyor. Bu işi allayıp pullayıp kendilerine göre hukuki ve mantıki gerekçeler buluyolar, bir sisteme oturtuyorlar tabii ki. Yani bizim şu anda ayet-i kerimeden anlayiverdiğimiz gibi değil.

Kur’an-ı Kerimin bize haber veriş şeklinde; “Onlar zirai mahsuller­den ve hayvanlardan ikiye ayırıyorlar, ürettik lerini, şunlar Allah içindir, şunlarda putlarımız içindir.” “Allah’ın ortakları” için diye ayırıyorlar. Bu­nun gerekçeleri de var kendilerine göre.

Günümüzde devletlerden, özellikle Allah’a iman etmeyenlerden aym şekilde mallarını ilahları için ve bir kısmını da Allah için ayırdıkları var­dır.

Nasıl ilahları için ayırdılar? Allah’a inanmayan insanlar, Allah’a inanç yerine geçecek şekilde bir insan türetme mecburiyetinde kalırlar. Tabiat boyu, yani insanoğlunun yaratılışından bu güne kadar, bir tarafta peygamberlerin çizgisinden giden insanlar Allah’a iman etmişler ve mal­larını Allah yolunda harcamışlar. Allah’a iman edemeyen insanlar da; Al­lah (c.c.)’ün yerine geçebilecek (kendilerine tabii ki) bir ilah türetme mecburiyetinde kalmışlar. Yani 20. asırda böyle bir şey yok denmez. 20. asırda da insanlar böyle bir ilah türetiyorlar ve mallarından ayırdıkları bir kısmını, o’nun korunması ve o’nun kanunlarının geçerli olması için o yol­da harcıyorlar. Allah (c.c.) buna dikkatimizi çekiyor. Ve diyor ki, bu 136. ayet-i kerimede. “İşte bunlar, deveden, koyundan, sığırdan ve keçiden ve zirai mahsullerden olmak üzere, ayrılmış olanlardır” Yani bunlar kullanıl­mazlar. Bunlar ancak bu ilahlarımız için harcanırlar. “Onu kimse yiye­mez.” “Ancak bizim dilediklerimizi yer.” “kendi iddia ve zanlarına göre. Bizim bildiklerimizin dışında kimse bunu yiyemez. Bizim putlarımızın hakkıdır” diyorlar

Peki putları için olanı: “Ha! onu da bizim dilediklerimize veririz.” di­yorlar. Enteresan. Yani ürettikleri maldan bir pay alıyorlar, şu Allah için, şu putlarımız için. Sonra Allah için olanı da putları için harcıyorlar. Peki bu putları için harcanacak olanı nereye veriyorlar. Onu da biz belirleriz diyorlar. “Ancak bizim dilediklerimiz, ondan yiyebilirler.”

Diyorlar ki: hani bugünkü sistemde, 20. asırda bazı insanlara belirli yetkiler verip, şu kadar parayı ancak sen harcayabilirsin. Bu harcadığın­dan dolayı da kimse bir soru sormayacakdır, gibi şeyler ayrılır. Ve onun diledikleri yer.

Allah (c.c.) devam ediyor. “Bir kısım hayvanların sırtına binmeyi ha­ram kılarlar.”

“Ve bu koyun, keçi, sığır ve devenin üzerine besmele çekmeyi haram kılarlar.” Diyorlar ki; “Kesilirken buna besmele çekilmez. Allah’ın kestiği mi daha helaldir, sizin kestiğiniz mi daha helaldir. Onun için buna bes­mele çekilmez.

“Allah için veya putlar için ayrılmıştır. Bunlara besmele çekilmez. Şunların da üzerine binilmez, haramdır” diyorlar.

Bu cahiliye döneminin adetlerini Rabbim bize bildiriyor. Özellikle develerinin bir kısmını, belirli bir zaman sonra, ayınveriyorlar. Tabii o zamanın da, ne zaman olduğunu tefsir kitapları bize bildiriyor,ayrı. Me­sela “efendim 10 adet doğum yapan bir deve, 10’unda da erkek doğur-muşsa şöyle olur. On’unda da dişi doğurmuşsa böyle olur.” Ondan sonra buna kimse dokunamaz, bu Allah içindir, bu salını verilir, gibi batıl inanç­lar var.

Bunun eti yenmez, sırtına binilmez gibi batıl inançlar var. Bunları haram olarak belirtiyorlar. Allah (c.c.) buna dikkatimizi çekiyor. Buna dikkatimizi çekerken, bizimle ne ilgisi var? gibi soru hatıra gelebilir. Ya­ni bizim günümüzde deve yok. Koyun keçi var bizim insanımız Türk in­sanı için, biz burada sırtına binilir veya binilmez münakaşası yapmıyo­ruz. Eti yenir veya yenmez münakaşası yapmıyoruz. Peki ayetin bizimle münasebeti ne oluyor? Bu ayetin bize mesajı ne oluyor denildiğinde:

Allah (c.c.) hemen devam ediyor. “Onları yapmış oldukları bu iftira­lardan dolayı, Allah onları yakında cezalandıracaktır” buyuruyor Allah (c.c). Yani şu helaldir, şu haramdır yetkisinin Allah’a (c.c.) ait olduğunu, insanlardan biri veya birkaçı, çıkıp bazı şeylerin helal, bazı şeylerin ha­ram olduğunu belirlemeye kalkacak olursa, bunun Allah’a iftira olduğunu ve bunun mutlaka cezalandırılacağını Allah (c.c.) haber veriyor. Yani ka­nun koymanın doğrudan Allah’a (c.c.) ait olduğuna dikkat çekiyor Rab­bim.[186]

139- Dediler ki: “Şu hayvanların (Bahira, şaibe, Vasile ve hâm’in) karınlarındaki (yavru) Iar, yalnız erkeklerimize aittir, ka­dınlarımıza haram kılınmıştır. Eğer ölü olarak doğarsa onlarda or­taktırlar.” Bu yakıştırmalarının cezalarını Allah onlara verecektir. O Hakim’dir, herşeyi bilendir.

“Helal veya haram koymak Allah’a aittir, insanlara ait değildir. İn­sanlar yapacak olurlarsa Allah’a iftira etmiş olurlar” diyor. Ve yine cahi­liye dönemi insanının davranışını bize sergiliyor ve diyor ki; “Şu hayva­nın karnmdakiler, yalnız erkeklerimiz içindir. Kadınlarımıza ait değildir.” Yani koyunun, keçinin, devenin, sığırın karnında olan şeyler dünyaya ge­lince yalnız erkeklere aittir, kadınların bundan bir payı yoktur diyorlar.

Bu şuna da dikkat çekmiş oluyor. Kadının cahiliye döneminde miras-da payı yoktu. Yani babası veya annesi öldüğünde veya kocası ve oğlu öldüğünde, onun kalan maldan payı yoktur. Buna da dikkat çekmiş olu­yor.

Develerde zaten yok. Onun karnında olan da, zaten sığırın ve deve­nin karnından gelince bunların mirasdan payı yoktur. Ancak; tamamen yoktur da demiyorlar. “Ancak ölü olarak dünyaya gelirse, o zaman kadın­ların da ondan payı vardır.” Ölü olarak dünya ya geleni de yiyorlar. Ora­da kadınlara da ölmesin diye bir pay ayırıyorlar.

“Allah onların bu, (Yani erkeklerin haklan şudur. Kadınların hakları budur) gibi tanımlamalardan dolayı Allah (c.c.) onları cezalandıracaktır. “O herşeye hükmedicidir ve herşeyi en iyi bilendir” diyor Allah (c.c).

Geçende bir profesör konuşmuş bu kadın hakları ile ilgili, bir sem­pozyumda. Bizim dışımızda yapılmış birşey tabii. Yani bu açık oturumu veya sempozyumu yapanlar. İslam’a biraz daha varalım diye yapılmış birşeydir. Orada profesörün bir tanesi bir cesaretle “işte demiş Efendimiz Muhammed geçmişe oranla kadınlara büyük bir hak sağlamıştır” deyiver­miş. Pek hoş karşılanmamış tabii. O kadarcığı bile hoş karşılanmamış toplantıda.

Bu tür insanlarımız aslında ben ismen söylememe gerek yok..Tanı­yorum kendisini. Bir defa görüştüm. Gönlü müslümanlarla beraber aslın­da. Çıkarı müslümanlarla beraber olmadığı için. Yani müslümanlar ona bir çıkar sağlamadıkları için, çıkarı hep o taraftan olduğu için, onların ya­nında durur, onların yanında konuşur. Onların hoşuna gidecek sözler bu­lur. Ama sözlerimle gavur olmayayım diye dikkat eder. Bu tür garip in­sanlarımız vardır.

Yâni kendi memleketinde, kendi insanlarının arasında, (Kendi mem­leketi deyince) Rabbimin mülkünü kastediyorum. Ve çoğu müslüman in­sanlar arasında, imansız azınlığın vermiş olduğu çıkarlar nedeniyle biraz yamularak konuşuyor bu insanlar.[187]

140- Beyinsizce bilinçsiz olarak çocuklarını öldürenler ve Allah’a iftira ederek Allah’ın onlara vermiş olduğu rızkı haranı kılanlar mu­hakkak zarar etmişlerdir. Muhakkak onlar sapıtmışlar ve doğru yo­lu bulamamışlardır.

ayet-i kerime dünyada demiyor. Ahirette de demiyor. “Evlatlarını bilgisizce, beyinsizce öldürenler ve Allah’ın onlara rızık olarak verdiğini Allah’a iftira ederek haram kılanlar, zarara uğradılar.” “Saptılar” böylelik­le. “Ve onlar doğru yolda da değiller” diyor Allah (c.c).

Dünyada zarara uğradılar. İnsanlara mantıki olarak bazı şeyler ileri sürdüler. Dediler ki; “Efendim dünyanın belirli şeyleri vardır. Yüzölçümü bellidir dünyanın. Dünyadaki bütün ziraatçılar da, dünyada bütün ziraata elverişli yerleri ölçtüler, biçtiler. En randımanlı şekilde, zirai mahsul yeti­şecek araziler ekilebilmiş olsa bile, bu dünya; şu kadar milyar insana ye­terlidir. Bu konuda Avrupa’da kurulmuş imansız bir dernek bile vardır. Türkiye üniversitelerinden de oraya üye olan insanlar var. Oranın işi bu dünyanın geleceği ile ilgili raporlar hazırlamak. Bazı kitaplarını Türkçeye de tercüme etmişler.

Efendim, bu insanların şu kadar kömüre ihtiyaçları var. Bu insanların şu kadar elektriğe, suya ihtiyaçları var. Ama insanların ihtiyacı olan şey­ler dünyada sınırlı. Toprak sınırlı. Yeniden toprak üretmeniz mümkün de­ğil. Efendim petrol sınırlı, kömür sınırlı. Herşey sınırlı, belli oluyor. Buna rağmen insanlar üreyecek olurlarsa, insanlar birgün açlıktan topyekün ölecekler diyor ve korkunç bir tablo önümüze çizi veriyorlar.

Bunlar bir tarafta. Fakat öbür tarafta da bir kısım insanlar da diyorlar ki; yoo bu öyle değil.

Diyor ki; hocam aslında dünyada açlık diye birşey söz konusu değil. Şu anda bile elimizde imkanlar var. İleriki yıllarda da zirai bir araziyede ihdiyacımız yok. Yani ekin ekip göğe bakmaya da ihtiyaç yok gayri di­yor. Şu ağaçları koy önüme ben onları ekmeğe çeviriveririm. Ete de çevi­ri veririm. Elimizde şu kadar mikrop var. Bu mikroplarla şöyle yaparız, böyle yaparız, ve uzun izahlar yapıverdi.

Ben size şöyle demiştim. “Ekmek adedince insan yetiştirmek yerine, insan adedince ekmek yetiştirmeye çalışalım biz.” Rabbim buyuruyor. “Yeryüzünde kıpırdayan her canlının rızkını Allah verecektir” diyor. Na­sıl verecek onu biz bilemeyiz.

Öldürmediğimiz, önünü salıverdiğimiz nesilden biri çıkar. Zaten ba­tıdaki ilk buluşların temeline bakın. Zaruretlerden kaynaklanmış. Adam birşeye sıkılınca onun arayışı içine girmiş. O arayışın neticesinde bazı buluşlar elde edilmiş.

Eğer Edison’un babası da bugünkü Türkiye’deki ve Avrupadaki in­sanların aklına uysaydı da doğum kontrolüne riayet etmiş olsaydı ve Edi­son doğmamış olsaydı biz elektiriktcn bu kadar yararlanamayacaktık bel­ki de. Onun için çocuğun önünü salıvereceksiniz ama ufkunu daraltmaya­caksınız. Bütün mesele orada.

Ufkunu daraltmadınız mı, adam elinize bir tane boru verir. Havayı ekmek olarak yutturur mu yutturur. Ege üniversitesi profesörlerinden bir tanesi diyor ki; şu kadar mısır tarlalarında mısırı alındıktan sonra sapı ka­lıyor, şu anda bizim onu çeşitli gıda maddelerine çevirecek gücümüz var, diyor.Yani bu konuda Türkiye’de de, batıda da çeşitli merhaleler katedilmiş durumda.Netice; bunları doğrudur diye anlatmıyorum. Şunu anlatmak istiyo­rum ben. Allah (c.c.) yarattığının rızkını beraberinde verecektir. Her ça­ğın rızkıda kendine göre değişik olabilir. Onun için rızik endişesiyle ço­cuklarınızı öldürmeyiniz diye, “İsra Sure” sinde “Rızık endişesiyle ço­cuklarınızı öldürmeyin.” “Onları da sizi de nzıklandıran biziz” diyor Al­lah (c.c).

Yani siz, şu anda rızkınızı yiyorsunuz. Biliyormuydunuz ki; mesela istanbul’da olacaksınız. Şu işi yapacaksınız. Bunları yiyeceksiniz. Hatırı­nızdan hayalinizden geçmeyen şeylerle karşı karşıya geliyorsunuz. Bazen zor elde ediyorsunuz. Ama bazen de hiç hatırınıza gelmeyen kolaylıklar da önünüze seriliveriyor. Nasıl yaratır? diyeceğiz ya.[188]

141- Çardaklı ve çardaksiz bahçeleri, yenmeleri çeşit çeşit olan hurmaları ve ekinleri, birbirine benzeyen ve benzemeyen zeytinleri ve narları yetiştiren O’dur. Meyve verdiği zaman meyvelerinden yi­yin, hasat günüde hakkım verin. İsraf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.

“O bahçeler yapandır.” “O bahçeler de çardaklı veya çardaksız” Hani bazı ağaçlar vardır ki çardak gibidir. Mesela üzüm ağacı, çardak haline gelir. Veya bazı meyveler de böyle yukarıya doğru yükselir sonra meyve­lerini geriye doğru salar. Elinizi uzatıp alıverirsiniz diye yakından yakın­dan olur.

Bazıları böyle çardaklıdır. Bazıları da böyle çardaksız bir şekilde yu­karıya doğru çıkar. Mesela bir hurma ağacı. Ulaşmak bir meseledir ona. “Çardaklı veya çardaksız bahçeler yapan odur.” “Hurmayı yaratan odur, zirai mahsulleri yaratan odur.” “Yemeleri çeşit çeşit olan zirai mahsulleri ve hurmayı inşa eden ve yaratan odur.” “Zeytini ve narı yaratan odur.” Birbirine benzeyen ve benzemeyen nimetleri yaratan odur” diyor Allah (c.c).

Yani yeryuzunue tızkmede “İnsana ancak çalıştığının karşılığı vardır” diyor Allah (c.c). Yani siz çalışın. Neticesinde ise bu kara topraktan, çardaklı-çardaksız bahçeler, hurmalar, çeşitli renkte zirai mahsuller, yemesi ve de rengi birbirine benzeyen-benzemeyen çeşitli tatda ve renkte meyveler, zeytinler ve narlar yaratıveren Rabbimizdir.

Bu topraktan bunları bitiriyorsa Rabbim, bundan sonrada bunları da­ha çok bitirir. Bunlardan başkalarını da (sizin gayretinizle) bitirir, ve yine de sizi doyurur. Onun için “Rızk endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin” diyor Allah (c.c).

“Bu meyvelerin meyvesi olduğu zaman meyvelerinden yiyin. Yalnız yemekle kalmayın, yalnız kendinizi düşünmeyin.” “Hasat gününde de hakkını verin.” O meyvenin hakkını verin.

Meyvenin hakkını vermek demek, o ürettiğiniz mallarda onu üretme­ye gücü yetmeyen fakir insanların hakkı vardır. O fakirin hakkıdır. Ayet-i kerimede “O meyvanm hakkım verin” diyor. Fakirin hakkını verin, de­memiş. Buradaki zamir (bazen zamirler) yukarıda zikredilen isme gider.

Diyorsunuz ki; Ahmet efendi geldi-gitti dedikten sonra, O konuştu diyorsunuz. O’ndan kasıt Ahmet efendidir. Çünkü adı yukarıda geçti.

Burada fakirin adı yukarı da geçmedi. Onun için zamir meyveye gi­der demişler, “Meyvenin hakkını verin” diyor Allah (c.c.) Meyvenin hak­kı da bu işi kazanabilecek güçte olmayan fakirin midesine düşmek. Onun gözüne, gönlüne, kanına, canına gıda vermek ve onu güçlendirmektir. Yani ürettiğiniz malda başkalarının da hakkı olduğunu da hatırınızdan çı­kartmayın.

Bir başka ayet-i kerimede de Rabbim; “Fakirin hakkı olarak”(Zari-yat 19) ifade ediyor. Yani başkalarının da bizim kazandıklarımız üzerin­de hakları olduğunu ifade ediyor. Yani zekatınızı verirken: sakın ha! “Bu benim malımdı da ben veriyorum. Yani bu adamın bu işte hiç hakkı yok­ken ben veriyorum, veya malınızın öşrünü verirken, ben bu malı bu ada­ma veriyorum bunun hakkı yokken” demeyin. O adamın hakkı vardır.

Eğer vermiyorsanız o adamın hakkını gasbetmiş oluyorsunuz. Zekatı ve öşrü vermemekten ayrıca hesaba çekileceğimizi bilelim. “Sakın israi etmeyiniz” diyor Allah (c.c). “O israf edenleri sevmez.” buyuruyor.

Kur’an-ı Kerimde 17 yerde israfla ilgili ayet-i kerime vardır. Bunlar­dan 4 tanesi yeme-içme-giyme ile ilgilidir. Yani insanların tabiattan üret­tiklerinin israf edilmemesi konusundadır. Geri kalan 13 tanesi ise (insa­nın israf) edilmemesi ile ilgilidir.

Bakara suresinde 29. ayetinde geçmişti. “Yeryüzünde her ne varsa Allah sizin için yarattı” diyor. Elektrik-su insan için yaratılmış. Ekmek insan için yaratılmış. Bütün yediğimiz-içtiğimiz-giydiğimiz, kullandığı­mız şeyler insan için yaratılmış. Bunları israf etmeyeceğiz. Doğru ama. ‘ Bütün bu şeyler insan için yaratılmışsa herşeyden önce insan israf edil­memelidir.

İnsanın da israfı; (Hani ekmeğin israfı nasıldır. Yenmesi gerekirken çöplüğe adılması israftır.) İnsanın da Cennete gitmesi gerekirken cehen­neme gitmesi israftır. Onun için en büyük israf budur. Allah (c.c.) Kur’an-ı Keriminde (daha çok insan) israfının yapılmaması ile ilgili ayet indirmiştir.

Bu dünyada iken Rabbimin insana vermiş olduğu nimetleri değerlen­dirmemek bir israftır. Bir insanda fevkalade cevval bir zeka varsa, öbü­ründe fevkalade bedeni bir kabiliyet varsa. Öbüründe sanata, ticarete bir . kabiliyet varsa. Bunlar değerlendirilmeden gidiyorsa, keşfedilmemiş ma­denler gibi yokolup gidiyorlar.

Madenler yine ileride değerlendirilirler ama bu insanlar ölünce, bu dünyada değerlendirilmeden gidiyorlar. Maazallah birde imanı elinden alınmışsa o da Cehennem çöplüğüne atılmış olduğundan dolayı israf edil­miş oluyo.[189]

142- Hayvanlardan yük taşıyacak ve (yününden) döşek yapıla­cakları yaratan O’dur. Allah’ın size rizık olarak verdiklerinden yi­yin. Şeytanın adımlarına uymayın. Şüphesiz o sizin için apaçık bir düşmandır.

Daha … Allah neyi inşa eti, yarattı. ” koyundan, keçiden, sığırdan ve deveden de hayvanlar yarattı.” Niçin. “Binek olsun için, yük taşımak için ve de onların etinden derilerinden, yünlerinden, faydalanmak için Allah size hayvanları yarattı diyor” Allah (c.c).

Nahl Suresi”nin 66. ayet-i kerimesinde “Allah hayvanların karnı için­den, kan ile pislik arasından, sizin için, içimi gayet hoş olan süt çıkarmaktadır” diyor Allah (c.c).

Hani koyun-keçi-sığır ve devenin sütünü sağıyoruz ya; geldiği yere bakıyoruz, bir tarafta kıpkırmızı kan var. Bir tarafta gübresi var, hiç hoşa gitmeyen kokusu ile beraber. Ama içimi ve kokusu da gayet güzel olan sütü Allah (c.c) bir taraftan çıkarıveriyor. Hani şair;

Oluklar çift birinden nur akar, birinden kir… der ya! İşte bu gibi. Bir tarafta kıpkırmızı kan, bir tarafta bembeyaz süt. Yemyeşil çayır­dan bembeyaz sütü çıkarıveriyor, öbür tarafta da dışkısı ayrıca çıkıyor. Onun da tabii ki ayrıca faydası var.

Bir başka ayette yine Nahl Suresinin 86. ayetinde de “Onların yünün­den, kılından, (bizim Türkçede bir yün var birde kıl vardır) (Arabın dilin­de ise devenin yünü için ayrı bir kelime kullanmış, koyunun yünü için ayrı bir kelime kullanmış ve keçinin kılı için ayrı kelime kullanmış.) Ayet-i kerimesiyle bizim genelde kullandığımız yün ve kılı da yatak-elbi-se ve çeşitli şeyler için kullanasınız diye Allah (c.c.) bunları da yarattığını haber veriyor.

“Allah’ın size rızk olarak verdiğinden yiyiniz.” “Şeytanın adamlarına uymayınız.” “O sizin için apaçık bir düşmandır” diyor Allah (c.c).

Yani şeytanın adamlarına uymaktan kasıt şu. Şeytan Allah’ın size he­lal kıldıklarını, çeşitli mantık oyunlarıyla haram kılma tarafına gider. Size vesvese verir.

Allah’ın haram kıldıklarını da; canım bundan ne haram olacak. İnsan­lara ne zararı var. Bak Avrupalılar içki içiyor, domuzu yiyor da birşey mi oluyor. Sen de yesen-içsen ne olur? gibi vesveseler verir. Sakın ha şeyta­nın adımlarına uyma diyor Allah (c.c).[190]

143- Sekiz çift yarattı. Koyundan iki, keçiden de iki. Deki: “Er­kekleri mi haram kıldı, yoksa iki dişiyi mi? Yahut iki dişinin rahim­lerinde olanı mı haram kıldı. Eğer doğru iseniz bir ilimle bana haber verin,[191]

144- Deveden iki, sığırdan da iki çift. Deki: “iki erkeği mi haram kıldı yoksa iki dişiyi mi? Yahut iki dişinin rahimlerinde olanı mı ha­ram kıldı? Bunu Allah size vasıyyet ettiğinde hazırmıydımz. Bilgisiz­ce insanları sapıtmak için Allah’a yalan iftira edenden daha zalim kim vardır. Muhakkak zalimler topluluğuna doğru yolu göstermez.

Yine yukarıdaki ayet-i kerimenin uzantısı olarak geliyor. Yani 138. ve 139 ayet-i kerimelerdekilerin bazılarını helal bazılarım haram kıldık­larını ifade etmişti ya. Deki erkeği haramdır, dişisi helaldir. Veya dişisi haramdır-erkeği helaldir. Veya karnındaki ölü doğsa da bizim için helal­dir, gibi kaidelerinizi nerden aldınız ki… Allah (c.c.) böyle bir emir mi verdi de siz ondan mı duydunuz? hayır!.. Bunun dişisi helaldır-erkeği ha­ramdır. Veya 10 sene doğum yapan, 10 senenin sonunda yenmez, sırtına binilmez, gibi getirdiğiniz kaideler tamamen sizin uydurduğunuz şeyler­dir.

İl imsiz olarak insanları sapıtmak için, Allah’a iftira eden kişiden daha zalim kim vardır? diyor Allah (c.c.) Tabii bu soru ama. Bu soruyla; olma-dığıkasdediliyor. (buna”İstifhamı inkar” denilir). Yani Rabbim bundan daha zalim kim vardır? derken; daha zalimi yoktur demek istiyor. Burada şuna da dikkat çekiyor. Helal ve haram koyma hakkı Rabbimin. Bir insan veya bir grup da çıkar, bizde helal veya haram koyarız, derse… Bunlar zalimler içerisinde en zalimleridir. Bunlardan daha zalimleri yoktur.

Çünkü bunlar kafirdir. Allah (c.c.) de “Kafirler zalimlerin ta kendile­ridir” buyuruyor. Ve “Allah zalim toplumları da hidayete erdirmez” di­yor.

Yani bir toplum zulmünde devam ederken, Allah o zalim toplumu hidayete erdirmez. Evvela zulümden vazgeçmeleri ve’Rabbime yönelme­leri gerekiyor. Allah (c.c.) de o zaman onlarrhidayeteerdirecektir tabii ki.

Günümüzde insanlara zulmeden insanlar, daha ziyade kendilerini ilah yerine koyan insanlardır. Bugün ortadoğuda binlerce insanın kanı akıyorsa, gözyaşı akıyorsa, analar inliyorsa, yavrular aç ve sefil kalıyorsa böylesine zulümlere giriftar oluyorlarsa, bunların yegane sebebi; dünyayı ancak biz yönetiriz. Allah’ın bu işte müdahelesi yoktur diyen zalimlerin, sırf şahsi ihtiraslarını tatmin için yaptıklarının neticesidir.

Onun için haksız yere bir insanı almış, kulağından çekmiş, tokadı vurmuş, dövmüş, veya hapse atmış, bu zulümdür ama, inşam buna iten asıl içinde taşıdığı imansızlık veya zayıf imanlılıktır.

Onun için Allah (c.c.) bu tür Allah’ın yerine geçmeye çalışan, Al­lah’ın haram koyduğu gibi ben de haram koyarım, helal koyduğu gibi bende helal koyarım diyen insanlardan daha zalimi yoktur. Amerikalı hu­kukçu Alvarez denen bir adam Amerikan yasalarım hazırladığında o gün gerekçe olarak da şöyle demiş. “Çok yakın bir zamanda bütün dünya dev­letleri bu bizim kanunlarımızı uygular hale gelecektir” diyor. O bundan 50-60 sene önce bunu söylemiş. Ama bugünkü adam diyor ki: Yeni bir dünya meydana getiriyoruz, herkes kendini ona göre hazırlasın diyor. Ya­ni kovboy kanunlarına göre hazırlasın kendisini ayarlasın. Zaten 3. dünya ülkelerinin her tarafına sigara reklamı olarak yerleştirdik. İtiraz eden olursa, (orada atın sırtında bir de ip var) onunla yakalar ve asarım diyor adam. Böyle bir zalimlik. Allah (c.c.) onlardan daha zaliminin olmadığını ifade ediyor.

Ama zalimlerin yapmış olduğu zulüm kendisini de yakalar. Başkala­rına da zarar verir de, başta kendisini de yakar. Rabbim: “Kötü tuzak sa­hibini yakalar” diyor.

Günümüzde de bunu görüyoruz. Yahudiler kendi ürettikleri füzelerle vuruluyorlar. Fransanın üretmiş olduğu silahlarda- şimdi kendi üzerlerine çevrilmiş durumdadır. Kendi tuzaklarına kendileri düşmüş oluyorlar.[192]

145- Deki: “Bana vahy olunanlar arasında yiyen kimsenin yiye­cekleri arasında leş, akıtılmış kan, pis olan domuz eti, yahut Allah’dan başkası için boğazlanan bir fasıklığm dışında haram kılınmış birşey bulmuyorum. Kim mecbur kalırsa haddi aşmadan “başkası­nın hakkına” tecavüz etmeden yiyebilir. Çünkü Rabbin Ğafur’dur, Rahim’dir.

Bu ayeti kerime son zamanlarda çok konuşulur oldu. Geçende de TV’de bir iktisat profesörü din adına konuşuyor. Türkiyede herşeyin ihti­sasına önem verilirken din adamının ihtisasına önem verilmez. Herkes konuşur. Adam doktordur din adına konuşur. Bildiğinin mütehassısıdır. Bildiği kadar konuşsun ayrı. Hesaba çekeni olmadığı için bilmediği şey­leri de konuşur. Yani İslami bir devlet olsa gel bakalım hemşerim sen ne-

ye konuştun bu konuda? Sen haddin olmayan konuda neye konuştun? derler.

Bugün de derler. Mahmut hoca çıksa da tıp sahasında konuşsa 2. gün haklı olarak gel bakalım hoca sen nesin ki bu sahada konuşuyorsun? de­nilir. Ama şunu verebilirim. Dini sahada Peygamber efendimiz (s.a.v.)’in tıpla ilgili sözlerini ben naklederim de, doktorlarımız onu değerlendirir­ler. Ama ben tıp sahasında bilgim yokken konuşmam nasıl ki, doğru de­ğildir. Bir başkasının da çıkıp, bu ayet-i kerimeyi alıp Allah (c.c.) Kur’an-ı Keriminde: haram kıldıkları belirlidir, diyor. Ve meali de okuyor. “Yi­yen bir insana yemesi haram olarak bana vahyolunanda şunlardan başka­sını bulamadım. O da “Ölü” “Akıtılmış kan” “Domuz eti” “Çünkü bu bir pisliktir.” “Kendisiyle Allah’dan başkasına kesilerek günaha girilen” Bu dördünün dışında Kur’anda haram kılınmış başka birşey bulamıyorum de” diyor ayet-i kerime.

Şimdi bu böyle olunca diyor. Yeryüzünde bize haram kılman 4 şey vardır, bunun dışında haram kılınan birşey yoktur diyor.

Bir kere Kur’anın kelimesine bakmış olsa “Yemek” kelimesi var. Yi­yen bir insan için bunlar haram. Ama yine K. Kerimde Maide suresinde “Hamr” yani şarap kelimesi var. Birde şarap girdi. 4 tane idi burda birde şarap giriyor. Şarap deyince sarhoşluk veren herşey olarak alacağız.

Bunu bazıları efendim bu şaraptır deyip rakıya fetva çıkartıyor. Çün­kü Peygamber efendimiz (s.a.v.) “Her sarhoşluk veren haramdır” diye onu açıklamıştır.[193]

Kur’an-ı Kerimde Allah (c.c.)[194] “Onlar peygambere uyarlar. O peygamber ki, Onlara iyiliği emreder, ve kötülük­ten alıkoyar. “O peygamber onlara temiz olanları helal kılar” “Ve onlara pis olanları da haram kılar” o peygamber der.

Yani Peygamber efendimiz (s.a.v.)’a Rabbim yetki veriyor. Şimdi yetkiyi o verince haram ve helal kılan yine Allah (c.c.) dür. Yani şu kaide yanlış değildir. (Haram ve helal kılma yetkisi yalnız Allah’a aittir) sözünü duyarsanız, itiraz etmeyin.

Bazıları bunu demagoji’ye getiriyor. Haram ve helal koyma hakkı Allah’a aittir diyorsun, Öyleyse peygamber? Rabbim Araf suresininl57. ayetinde peygambere yetki verdiğini söylüyor. Başkasına bu yetki veril­miş değildir. İmam Ebu Hanife Hz. lerine de verilmiş değildir yetki. Di­ğer müctehitlere de bu yetki verilmiş değildir. Peki onlar da bazı görüşler belirtmişler. O nedir.

Haa! Onlar kıyas yapmışlar. Demişler ki, mesela Maide Suresinde “Yırtıcı hayvanların parçalayıp öldürdüğü de yenmez” diyor. Öyle olunca şuna işaret ediyor Rabbim: “Bu yırtıcının kendisi de yenmez. “Yırtıcı hayvanlar yenmez” diyor.

Peki filan hayvan yırtıcımı değil mi? tşte orada mezhepler arasında farklılık meydana geliyor. Mesela diyelim ki bize göre kedi eti haramdır. Hanefiye göre. Çünkü tırnaklıdır ve fareyi dişi ile parçalayıp yiyen hay­vandır. Ama mezhep imamlarından Veysiye göre eti yenir diyor. Çünkü ehli hayvandır yırtıcı hayvan sayılmaz vs. gibi kendisine göre gerekçeleri var.

Yani mezhep imamları: Allah (c.c.)’ün ayet-i kerimelerdeki ve pey­gamber efendimizin.(s.a.v.)’ın sünneti ve hadislerinde verilen hükmün il­letlerinden hareket ederek birşeyi başkalarına kıyas yaparak bir hüküm getirmişlerdir. Yoksa helal veya haram koyma hakkı doğrudan Allah’ın­dır. Allah (c.c.) de Rasulüne yetki vermiş, Peygamber efendimiz (s.a.v.) de bazı hayvanları hadisi şeriflerinde ismen zikrederek şu hayvan helal, şu hayvan haramdır diye bize bildirmiştir.

Bildirilmeyenler ise illetlerinden hareketle kıyas yapılarak haramlığı veya mekruhluğu konusunda sahabiden veya tabiinden veya daha sonra gelen müctehid imamlar, hükümlerini bildirmişlerdir.

“Kim mecbur kalacak olursa” “Günaha girmeksizin haddi aşmaksızm yer.” Yani ayakta kalabilecek kadar mecbur kalınca o haramdan yer.

Günümüzde bu nasıl olur. Hani Avrupa’da bazı işçilerimiz hapse gi­riyorlar. Diyelim ki orada domuz etinden başka birşey vermiyorlar. Bir-gün ikigün yemedi. Baktı ki kuvvetinden düşüyor, o zaman ihtiyacını gi­derecek kadar o haramdan yiyecektir. “Senin rabbin affedicidir vede mer­hamet edicidir” buyrulur.

Fakihlerimizden bazıları diyorlar ki: günümüzde cereyan eden olay­ların bazılarının fetvaları fıkıh kitaplarında yok. Yok değil. Fıkıh kitapla­rını okumadığımızdan biz bunu konuşuruz. Alimlerimiz bundan 500-600 sene önce insan mecbur kalınca yanında ölmüş bir arkadaşının etini de yer, demişler. Ama canlıyı öldürmeye hakkı yoktur der. Çünkü ikiside eşit şartlardadır.

Ben seni öldüreyimde ben seni yiyeyim, veya sen beni öldür de beni ye, gibi gönülden rızada olsa bu iş olmaz derler.

Ama biri ölmüş. 1-2-5-10 gün beklemişler. Baktılarki olmuyor, kur­tulamıyorlar. Orada ölen birinin etini yeme fetvasını vermişler alimleri­miz. Bu zaruriyete giriyor tabii ki.[195]

146- Yahudilere bütün tırnaklı hayvanları haram kıldık. Sığır ve koyunun sırtları karınları ve kemiklerine yapışan yağları hariç iç ya­ğımda haram kıldık. Bunu azgınlıkları sebebi ile onlara ceza kıldık. Biz doğru söyleyenleriz.

Bunun tefsiri daha önce geçmişti. Buna benzer,Ali Imran Suresinde, “Allah onlara herşeyi helal kıldığı haldejsrail kendi nefisine bazı şeyleri haram kılmaları sebebiyle, Allah da onlara haram kıldı” diyor.Ali Imran suresinde geçmişti bu ayet 93

Yani Allah’ın helal kıldığını, kendilerine haram kılmışlar. Bunun başlangıcını da orada şöyle izah etmiştik. Yakup (a.s.) bir hastalığı esna­sında, helal olan bazı şeyleri yememeye; hani bir yerde perhiz yapmaya başlamış ve öylece de vefat etmiş. Onun vefatından sonra onun yolundan giden, güya dinine çok bağlı olan insanlar peygamberin yemediğini bizde yemeyelim diye devam ettirmişler. Birgün gelip haram hale dönüşüver-miştir. Allah’ın helal kıldıklarını haram kılmak yok. “Allah’ın insanlar için çıkardığı zinetleri, nimetleri kim haram kılarmış? diyor Allah (c.c.)

Bizim canımız istemeyebilir. Ama canımız istemedi diye birşeyi ha­ram kılma tarafına gitmeyeceğiz, Hasan-i Basri, duymuş ki bir adam tatlı (Palize) yemiyormuş. Demiş ki; niye yemiyorsun? Efendim tatlı nimetleri nefsim fazla çekiyor bende nefsime haram ettim. Nefsimi gemlemek için yaptım demiş. O da demiş ki: öyleyse su içme sen bundan sonra. Çünkü sudan daha tatlısı yok ya.

Onun için Allah’ın helal kıldıklarını, (efendim zühd-takva nedeniyle) kendinize maazallah haram kılacak olursanız, cennetin kokusu dahi alına­maz. Ama yememe ayrı şeydir. Mesela, ben filan yiyeceklerden hoşlan­mıyorum. Hoşlanmıyorum demekle, haram demek ayrıdır.[196]

147- Eğer seni yalanlarlarsa deki: “Rabbiniz geniş bir rahmet sahibidir. O’nun azabı suçlu toplumlardan geri çevrilmez.”

Kur’an-ı Kerim’de bu güne kadar şunu gördük ki, Allah’ın rahmeti, merhameti çokça işlenmektedir. Biz bunları anlatamadık insanlara. Yani bugünün insanlarına Rabbimin rahmet, merhamet, mağfiret sahibi oldu­ğunu Kur’an-ı Keriminde bunları çok işlediğini biz anlatamadık insanlara.

Onun içindir ki, bir kısım insanlara Allah hakkında veya Allah inancı hakkında bilgi vermeye kalktığımızda, sanki hastalıkları, harpleri, darpla­rı yaratan ve insanların hepsini cehenneme sokmak için yaratan gibi bir tasvir verilmiş. Allah (c.c.) böyle tanınıyor veya böyle tanıtılma tarafına gidiliveriyor.

Halbuki Rabbim bu kadar anlatımdan sonra, peygamberlerine diyor ki: “Eğer seni yalanlayacak olurlarsa, de ki Rabbinizin mağfireti çok ge­niştir.” “Ama suçlu toplumları cezalandıracak olursa da kimse onu engel­leyemez.”

Yani bu yaptıklarınızdan dolayı cezalandırmak isterse bunu engelle­yemezsiniz. Ancak Rabbimin mağfireti geniştir. Bunu da bilesiniz.

İbrahim (a.s.) “Kim bana uyarsa o bendendir.” diyor. “Kim de bana isyan ederse (dağa atarım-cehenneme gönderirim demiyor) O Allah affe­dicidir, merhamet edicidir” diyor.[197]

İsa (a.s.) da buna benzer. Rabbime yöneliyor Ya Rabbi! “Eğer bun­lara azap edecek olursan onlar senin kulların,” diyov.

Rabbimin rahmetini çekme olayı var. “Eğer sen onları affedecek olursan, sen zaten affedicisin, merhamet edicisin” diyor. Rabbimin rah­metini çekiyor kullan üzerine.

Yasin suresinin de 2. sayfasında; üç tane delikanlı bir şehre İslamı anlatmak için gelmişler. Oradan bir insan bunların mesajını kabul edip müslüman olmuş. Toplumun önüne çıkmış. Yahu bu adamlarla niye uğ­raşırsınız. “Ey benim milletim, bu adamlara uyun.” “Bu adamlar sizden parada istemiyor. Makam-mevki de istemiyor. Bu adamlara niye uymaz­sınız,” “Beni yaratan Rabbime yöneleceğim. Yine ona döneceğim, niye ibadet yapmayayım” derken; adamı linç etmişler. O linç edilirken de Rabbim ona cennetini göstermiş. “Gir cennetime” O esnada adamın söy­lediğini naklediyor Rabbim. “Rabbimin beni affettiğini, bana ikramda bu­lunduğunu, cennetine koyduğunu keşke şu beni öldürenler biliverselerdi.”

Böyle bir merhamet dünyanın hiçbir tarafında yok. Yani o başı eğil­miş, linçe uğramış adam diyor ki; “Şu beni öldürenler, ah benim müslü­man olduğumdan dolayı cennete girdiğimi bir biliverselerdi de onlar da

müslüman olsalardı” isteğinde bulunuyor.

Yani müslümanın rahmeti bu kadar geniş. Tabii müslümanın rahmeti de, Rabbimin “Rahman ve Rahim” sıfatından tecelli ediyor. Yalnız bunu yanlış anlayan bazı insanlar var.

Merhametten maraz doğar, diye halk arasında bir söz var. Çok yanlış bir sözdür bu. Merhametten maraz doğmaz. Maraz, hastalık manasına ge­lir. Fakat merhameti yanlış anlamayalım biz. Merhametten kasıt ihmal­karlık ise ilgisi yok. Yani bir adamın yaptığı kötülüklerden dolayı uyarıl-mamasını merhamet sanıyorsanız, bunun merhametle hiç ilgisi yoktur.

Merhametten maraz doğmaz. Allah merhamet sahibidir. Rahman ve Rahimdir. Rabbimin merhametinden de hiç maraz doğmamıştır. İnsanla­rın merhametinden de maraz doğmaz.

Yani müslüman, bir karıncayı ezemeyecek kadar merhamet sahibi ama insanların İslam’a giden yolunu engellemeye çalışan adamın engelini ortadan kaldıracak kadar da merhametlidir. O engeli kaldırmak da merha­mettir. Merhameti yanlış anlama var bizde.

Allah (c.c.) geçmiş toplumlardan bir kısmını rüzgarla, bir kısmını bir sayha ile, bir kısmım yerin altını üstüne getirmekle helak etmiş. Neyin­den? Merhametinden… Çünkü o insanlar, o peygambere itaat eden insan­lara engelliyorlardı. îman edenlere işkence ediyorlardı. Onların neslinden gelecek olanları da imansız yetiştirmek için gayret sarfediyorlardı. Rabbi­min o yaptığı da merhamet eseridir. Beri taraftaki müslümanlara rahmet­tir o.

Kurdun bir tanesi ağıla 1000 koyunun içerisine girmiş parçalayıp du­ruyor. Çobanda gelmiş yakalamış dövüyor. Ay yazık, kurda yazık oluyor dermiyiz.[198]

148- Müşrikler şöyle diyecekler: “Eğer Allah dileseydi bizde ba­balarımızda müşrik olmazdık. Hiçbir seyide haram kılmazdık.” On­lardan öncekilerde böyle yalanladılarda azabımızı tattılar. Deki:

“Eğer yanınızda bir bilgi varsa onu bize çıkarın. Siz ancak zanna uyarsınız ve siz ancak yalan söylersiniz.

Bu peygamber efendimiz zamanındaki müşriklerin söylediği bir söz­dür ama, bu kubbenin altında söylenmedik kalmamıştır. Günümüzdeki imansızlar da buna benzer şeyler söylerler.

Allah (c.c.) varmı? var. Bir mi? bir diyoruz. Herşeye hâzır ve nazır mı? evet diyoruz. Peki Allah dileseydi bu imansızlara bu fırsatı vermezdi, diyor. Bu fırsatı vermişse; yani bugün dünyanın en güçlü ordusuna para­sına sahip olmuşsa demek ki bunlar doğru yoldalar.

Bu adamlar Allah’ın kanunlarına uymayıp kendileri kanun koymuş­larsa, zaten burada da; “Biz birşeyi haram kılmazdık.” yani kendiliğimiz-den-birşeyi haram kılmazdık, dilemeseydi. Biz bu kanunları koymuşsak, belirli bir yere de gelmişsek, Allah’ın buna izni vardır demektir, diye bir mantık oyunu getiriyorlar.

Allah (c.c.) diyor ki: Daha önce de bunu söyleyenler vardı. Yani Şuayb (a.s.)’ın Salih (a.s.)’m Hûd (a.s.) ve Nuh (a.s.)’ın kavmi de aynısını söylüyordu.” “Valla senin etrafındakiler bizim en rezillerimizdir.” K. Ke­rimde “Görüşü kıt fakir ve rezil insanlar senin etrafında.” Allah bu mül­kü, saltanatı bize vermiş. Allah bizden razı olmasaydı bunları bize verir-miydi diyenler helak olmuştur. Rabbim “Azabımızı tatmışlardır” diyor.

Peki niye veriyor? Haa!.. mühlet veriyor, diyor. “Rabbimin adaletin­de imhal vardır ihmal yoktur” diye tabir edilmiş, eski eserlerde. Mühlet verir, ihmal etmez. Mühlet verir, belli bir zamana kadar. Azabını artırm-caya kadar.

“Deki: Sizin katınızda bir bilgi mi var da onu çıkarıyorsunuz bize? Yani bu haram koyma hakkını Allah size verdi de bizim haberimiz mi yok? Siz onu çıkarın ortaya. Allah bu yetkiyi mi verdi size. Sizin bu müşrikliğinizden Allah razı mı. Siz ancak zanna uyarsınız ve siz ancak yalan şeyler peşinde gidersiniz” diyor Allah (c.c).

Zanna uyarsınız diyor Rabbim. Zan; bizim akâid kitaplarında ifade edildiğine göre, (Hani birşey hakkında şüpheye düşmüşsünüz. Doğruluğu veya yanlışlığı konusunda kesin kanaatiniz yok. Fakat doğruluk %50’yi geçiyor. Yani zan’m yarıyı geçmesi gerekiyor. Yandan aşağıya düşerse zaten o şüphe oluyor.

Rabbim diyor ki; “Siz zan üzeresiniz, zanna tabii olursunuz.” ama bu katiyet ifade etmiyor. Yani kanaatiniz doğrultusunda bu işin doğruluğu hususunda zan üzerindesiniz. Yani % 55-60 doğru. Bugünkü hukukun mantığı da bu zaten.

Adamlar maddeler halinde birşeyler yazıyorlar, tam böyle onaylanıyor, meclisten çıkıyor. Kanunu hazırlayanlar, Eyvaah!…Şu cümleyi şöyle yazsaydık keşke. Niye diye sorarsa basın mensupları; “Çünkü bu virgülü buraya attığımızdan filan 100 milyarı götürebilir. Noktayı şuraya koyduğumuzdan dolayı filan şu kadar götürebilir.

Peki yeniden yazmak üzere onlara iade etseler ve yeniden yazsalar. Yine onaylandıktan sonra, Eyvaah!… yine olmadı. Şu da ilave edilmeliydi veya şu çıkarılmalıydı. Normal bu. Yani bize de size de yazdırsalar ay­nıdır. Çünkü yarının ne getireceğini biz bilecek değiliz. Onun için bakan veya genel müdür çıkıyor karşınıza; efendim şu işler de yapılacaktır, ya-pılmasıda gereklidir ama, mevzuat müsait değil, diyor. Değiştirilmesi la­zımdır diyor,

Kardeşim bunu geçen sene siz kendiniz çıkardınız ya.. Veya 50 sene önce çıkaranlar da sizin kadar akıllıydı ya.. Onlar geri zekalımıydı, yooo… Bunlarda akıllı insanlardı. Yani burada kabahat bu insanın yaptığın­da değil. Kabahat insanın Rabbine baş kaldınşindadır. Yoksa kim olursa olsun yaptığı, yarın tenkide uğrayacaktır. Akıl akıldan üstündür çünki.[199]

149- En üstün delil Allah’a aittir. Eğer dilemiş olsaydı hepimizi doğru yola iletirdi. İnsanlığın getirdiği deliller yeterli değildir. Ben sizi ikna edebilirim, mantığımla hareket edersem bir konuda ikna ederim ama, eve gittikten sonra Eyvaah!… Bu mantığım da şöyle bir yanlış var derim.

Sizde beni ikna edersiniz. Veya benim ikna ettiğim konuda evinize gidince düşünürken, hoca beni şöyle şöyle ikna etti ama şu tarafında ek­sik hoca. Hatalı. Benim mantığımdan yalnız. Söz benimse, bana aitse bu­nun yanlış olma ihtimali vardır.

Ama söz Rabbime aitse veya Peygamber efendimize (s.a.v.)’in vahy hadislerindense o zaman yanılma yok. Yanılma var gibi görüyorum. O yanılma senin aklındaki yanılmadır. Edindiğin kültür seni yanlış yönden, yönlendirmiştir ve sen ayet veya hadisi yanlış görüyorsun.

Hz. Mevlana talebesine; oğlum şu taraftaki bardağı al gel demiş. Git­miş 2 tane bardak var orda. Efendim hangisini getireyim demiş. Oğlum orda bir tane bardak var demiş. Efendim burada iki tane bardak var de­miş. Oğlum bu ev ve bardak benimse orda bir tane bardak var. Talebe de, efendim bu gözde benimse orda iki tane bardak var demiş. O’da bir çekiç alıyor, birine bir vuruyor, öteki de kırılıyor. Meğer adamın gözü şaşıyırmış.

Yani ayet veya hadisde eksiklik veya yanlışlık bulanların kendi çağı nın kültürü adamın aklına basmış, aklını yamultmuş. Bu sefer doğruyı yanlış görmeye başlıyor. Yanlışlık ordadır.

“Allah dilemiş olsaydı (doğru) hepinizi hidayete erdirirdi” diyor Ama o zamanda imtihan ortadan kalkardı. İyi ve kötü insanın ayırtedil mesi olmazdı.

Rabbim iradeyi vermiş. Bu iradeyle bir de kopye vermiş. Yalnız bu günkü öğretmenler gibi değil. İmtihan sahasındasımz. Saha bütün dünya Bu imtihanın konusu da; yiyeceğiniz, içeceğiniz, giyeceğiniz, konuşaca ğımz, duyacağınızla ilgilidir. Ama kopye olarak size bir peygamberle ki tap gönderiyorum diyor. Şöyle yapacaksınız. Orada Rahman ve Rahin olan Rabbim yardım ediyor.

Yani sizin hepiniz kendi aklına göre hareket etsin demiyor. Şunla helaldir, şunlar haramdır, şu yoldan gidilecektir, diye yol da gösteriyoı Yani peygamberi ve onlarla gönderdiği kitaplarıyla Rabbim kopye veri yor.[200]

150- Deki: “Haydi Allah’ın bunlara haram ettiğine dair şahitli yapacak şahitlerin izi getirin.” Eğer şahitlik ederlerse sen onlarla bt raber şahitlik yapma. Ayetlerimizi yalanlayan ve Ahirete iman etmt yenlerin neva ” kanun” larına uyma. Onlar Rablerine eş tutmaktalaı

Şimdi, ayet-i kerime çok yönlü. Bir tarafta onların helal veya harai koyma hakkının olmadığını ortaya koyuyor. Peki o haram veya helal kc yan adamları çağır. Bir grup halinde gelseler. Şunlar helaldir, bunlar h; ramdır deseler ve bunlara kendi akıllarınca gerekçeler de getirmiş olsal; bile, sakın haa tek başına olsan bile; onlarla birlikte, evet şunlar helaldi şunlar haramdır deme.

Yani tüm dünya insanı birgün bir araya gelse Domuzun eti, sütü, k; m hususunda Türkiye ve Amerika laboratuarlarında araştırıldı. İnsan vi cuduna zerre kadar zararlı bir madde yoktur ve bu haram değildir desele sakın ha onların dediklerine sen katılma” diyor Allah (c.c).

“Ahirete iman etmeyen o kişilerin, nevasına uyma. Onlar Rablerin-den yüz çevirmişlerdir” diyor.

Rabbinden yüz çevirmiş, ahireti inkar etmiş ve Allah’ın helal kıldık­larını haram kılma yetkisini kendinde görmüş insanlara, sakın uyma di­yor Allah (c.c).

Buna uyarsak ki onların gittiği yere gidilir. Maazallah o da cehen­nemdir. Peygamberlere uyarsak dünyada devlet, ahirette cennete varmak vardır.Allah peygamberlerin yolundan devam ettirsin.[201]

151- Deki: “Geliniz Rabbinizin sîze haram kıldıklarını ben oku­yayım: O’na hiçbirşeyi ortak koşmayın, Anne babaya iyilik yapın, fa­kirlik korkusu ile çocuklarınızı öldürmeyin. Sizi de onları da biz rı-zıklandırırız Kötülüklerin açığmada gizlisine de yaklaşmayın. Haksız yere Allah’ın haram kıldığı cana da kıymayın” Akıl edersiniz diye Allah bunları tavsiye etti.

Allah (c.c.) Efendimiz (s.a.v.)’e emrediyor. Tabii onun şahsında bize emrediyor. “De ki; geliniz. Rabbinizin size neleri haram kıldığını size okuyayım” de onlara. “Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayın.” “Anne ve ba­baya da iyilik edin.” “Fakirlik korkusuyla evlatlarınızı da öldürmeyin” “Sizide biz rızıkl andırıyoruz onlan da” “Kötülüğün gizlide olanına da, açıkta olanına da yaklaşmayın.” “Aklınızı başınıza alasınız diye Allah (c.c.) böylece size vasiyet eder, emreder “^Devam ediyor 152. ayet-i kerimesiyle.[202]

152- Yetimin malına yaklaşmayın. Ancak ergenlik çağına ulaşın­caya kadar güzel bir şekilde (yönetmek için) yaklaşın. Ölçüyü ve tar­tıyı adaletle yapın. Hiçbir kimseye gücünün üstünde yük yüklemeyi-niz. Akrabanız dahi olsa konuştuğunuz vakit adil olun. Allah’a olan sözünüzü yerine getirin. Öğüt alasınız diye Allah bunları size vasiy-yet etti.

Yani baştan beri: Allah’a ortak koşulmayacak, anne ve babaya iyilik yapılacak, fakirlik korkusuyla çocuklar öldürülmeyecek, fuhşun-kötülü-ğün gizlisine de, açığına da yaklaşılmayacak, haksız yere adam öldürül­meyecek, yetimin malına haksız bir şekilde yaklaşılmayacak, ölçü ve tar­tılar adaletle yerine getirilecek. Bütün bunlar zor mu? Rabbim; “Biz bir şahsa ancak gücünün yettiğini yükleriz” diyor.

Yani bizim emir ve yasaklarımız, sizin gücünüzün içindedir. Gücü­nüz yetecek durumdadır. “Konuştuğunuz vakit adaletle konuşun.” “Velev ki en yakın akrabanız da olsa adaletten ayrılmayın.” “Allah’a olan sözü yerine getirin.” “Nasihat alırsınız diye Allah (c.c.) böylece nasihat ve va­siyet eder” diyor Allah (c.c).

Daha (vav) lı atıf yaparsak yine devam ediyor. Peygamber efendimi­ze söylemesini istediği sözleri… Ve yine devam ediyor. “İşte benim dos­doğru yolum.” Peygamber efendimiz insanlara söylüyor bunu. “O yola uyun.” “Şu diğer yollara uymayın.” “Sizi o Allah’ın yolundan parampar­ça eder.” “Sakınırsınız diye Allah (c.c.) size işte böylece emreder” diyor Allah (c.c).

Bize burada emredilenler, biraz önce saydığımız 7 maddeye ilaveten: (Konuştuğunuz vakit akrabanızın aleyhine bile olsa adaletten ayrılmayın) (Allah’a olan sözlerinizi yerine getirin) diyor. Ve 9 emir bu ayet-i keri­mede bildirilmiş oluyor.

Bu dokuz emrin birincisi Allah’a şirk koşmamaktır. Yasaklarla-emir-ler içiçedir burada. Yani yapmayınız, kılmayınız dediklerine yasak, yapı­nız, ediniz dediklerine de emir diyoruz. Burada Rabbim yasaklarla emredilenleri içice vermiş.

Evvela kendisine hiçbirşeyi ortak koşmamamız isteniyor. Niye… Çünkü daha önce tefsiri seçmişti.[203] Allah’a şirk koşmadan onun huzuruna varan kişinin diğer günahlarını Allah dilerse affedecektir. Şirk hariç bütün günahlar affedilebilir. Yalnız affedilmeyen günah şirk­tir.

Kul hakkı filan. Bunlar gönüllenir. Yani öbür tarafta Rabbim tarafın-

dan alacaklı kişi gönüllenir. Haksız olan kişi kıyamet gününe mü’min olarak varmışsa, orada Rabbim alacaklıyı gönüller. Yine de öbür kulunu affeder. Ama affı olmayan tek günah şirktir. Hatta peygamber efendimiz (s.a.v.) Öyle demiş. “Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayın” “Paramparça edilseniz, asılsanız, veya yakılsanız bile Allah’a şirk koşmayın” di-yoi.(İbni Kesir bu hadisi İbni ebi Halemden nakleder.)

Yani Allah’a iman etmenin karşılığında, ceza olarak size bedeninizi paramparça edecek olsalar. Veya asacağız milletin önünde, günlerce asılı olarak kalacaksın deseler, İbrahim (a.s.)’a dendiği gibi şu ateşle yanacak­sın deseler, yine de Allah’a şirk koşmayın diyor peygamber efendimiz(s.a.v.).

Hatta birgün Efendimiz (s.a.v.)’ın yanında oturuyorlar. Efendimiz (s.a.v.)’a soru soruyorlar. Efendimiz ; “Allah’a şirk koşmadan, huzuruna giden insanın Allah dilerse diğer günahlarını affeder” der. Orada bulunan EbuZer Gıffari (r.a.) demiş ki: “Zina etsede mi affeder?” demiş. “Evet zi­na etse de affeder, dilerse” Tekrar sormuş. “Zina ve hırsızlık etse de mi affeder?” “Evet zina ve hırsızlık etsede affeder?” “Ebu Zer’in burnu sür­tülsün, Allah dilerse yine de affeder” demiş peygamber efendimiz (s.a.v.).(Müslim K.îman 154,Buhari K.cenaiz 1)

Öyle olunca bizim hayatta en fazla dikkat edeceğimiz: birinci derece­de sahip olacağımız şey imanımızdır. Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamaya dikkat edeceğiz ki: tefsirimiz boyunca biz buna dikkat ettik. Yani an­latmaya, üzerine varmaya çalıştım. Yalnız ben varmaya çalışmadım. Al­lah (c.c.) hemen hemen her suresinin her bölümünde “Allah’a şirk koş­mayınız” diyor. Yani en önemli sermayemiz imanımız olması gerekiyor. Buna iyi sahip çıkmamız gerekiyor.

Daha önce anlatmısızdır. Şirk ortak koşmaktan gelir. Şirket kelimesi de aynı kökten gelir. İki insan beraber bir dükkan açmışlarsa adi ortaklık kurmuşlardır. 5 kişi bir araya gelip anonim şirketi kurmuşlar. Yani 5 ve­ya daha fazla kişi bu işte söz sahibi oldukları için şirket denilmiş.

Yerin göğün yani hep yaratılmışların yönetiminde Allah’dan başkası­na söz hakkı vermek, Allah’dan başka bir otoriteyi kabul etmek şirk koş­maktır. Onun için imanımıza çok dikkat edeceğiz. Allah’ın emrine muha­lif kim ne emir verirse versin kabul etmeyeceğiz. Rabbimin yasak koy­duğu konuda kim ne derse desin, yani aksi istikamette söz söylemiş, ka­nun koymuş veya bilmem ne etmiş, Rabbime muhalefet ettiğinden dola­yı kabul etmeyeceğiz. Kabul edersek bu insanın, kralın, şahın veya padi­şahın söylediği haklıdır, daha doğrudur, insanların menfaatma daha uy­gundur, derse bu adam şirk içerisine girmiş olur. O övdüğü kişi onun pu­tu olur ve Allah (c.c.)’e ortak koşmuş olur. Buna dikkat edeceğiz.

Ondan sonra da anne ve babalarımıza da iyilik etmeye çalışacağız. Birkaç yerde Rabbim, “Bana şükret, anne ve babana da teşekkür et” di­yor Allah (c.c.)[204] îsra suresinde de ayet 23 de “Allah ancak kendisine ibadet etmemizi emreder. Başkasına ibadet etmemizi yasaklar. Birde anne-babaya iyiliği emreder” Yani Allah (c.c.)’ün haklarının arka­sından anne-babanın haklan getirilmiş, ayet-i kerimelerde. Onun için an­ne ve babalarımızın gönüllerini almaya çok dikkat edeceğiz.

Nasıl? Yine ayet-i kerime beyan etmiş, “Öf bile demeyin” Değil öyle emrine karşı gelmek, söylediklerini yapmamak, üzmek, gönlünü kıracak şekilde “üff” bile demeyin. Bir kış gününde aynanın karşısına geçip bir üf deyin bakayım. Aynanın yüzünde buhar meydana gelir. Kendinizi gö­remezsiniz. Yani anne ve babaların gönülleri aynadan daha hassasdır.

Şair “gönül bir aynadır, toz istemez” demiş. Anne-babaların gönlü, diğer insanların gönlü gibi de değildir. Çünkü onlar Rabbimin dilemesi içerisinde onları meydana getirdiler. Besleyip büyüttükleri için diğer in­sanlar gibi de olmaz onların gönülleri daha hassas olur. Rabbim burada bir sınırlama getirmiş yalnız. “Anne ve baban eğer sana karşı mücadele veriyorsa” “Bana ortak koşman hususunda mücadele veriyorlar ise.” Ya­ni: Anne-baba müslüman değilse ve müslüman olmuş çocuğunun müslü-manlıktan çıkması için mücadele veriyorlarsa, işte o zaman “Onlara yal­nız o konuda itaat etme.”

Onlara itaat etmemeyi genelde anlamayacağız. O konuda onlara itaat etme. Onlar müşrik de olsa gönlünü almaya gayret edeceğiz. Hatta fıkıh kitaplarında şöyle ifade etmişler.

Oğlum beni kiliseye götür derse götürmez. Baba-anne hristiyan-yahudi vs. ise de oğlum beni puthaneme götür dese götürmekle mükellef değil. Ancak sürüne sürüne gitmiş anne veya baba, kilisenin önünden ha­ber göndermiş. Çocuğum gelsin beni götürsün demişse oraya gidip sırtı­na alıp getirecek.

Oraya günah işlemeye götürmek yok. Ama oradan getirmek var. Öl­çü bu. Üff demeyeceğiz. Puthanesine gitmişse geri getirme işleminde de ona yardımcı olacağız. Allah’a şükür ki, böyle birşey başımızda değil. En şiddetlisi ile söylüyorum bunu. Anne ve babalarımız şirk hariç bize ne teklif ederlerse etsinler, (isyan hariç, hani şu günahı işle derse oda tutul­maz) Yani şu günahı işle, gel oğlum iç, beraber içelim diyor baba.

Yeni nesilde görüyoruz biz bunu. Yeni nesil müslüman. Sapasağlam yetişiyor hamdolsun. Babası ve annesi ile anlaşamıyorlar. Aynı içki sof­rasına, üniversitede okuyan bir çocuk, üniversitede islamı tanıyınca, sof­raya oturmamaya başlayınca aralarında ikilik meydana gelivermiş. Bura­da babasıyla içki sofrasına oturmamaya yine devam edecektir. Ama bunlar beni içki sofrasına oturmaya zorluyorlar diye alakayı da kesmeyecek­tir.

Ülkemizde doktorasını yapıp giden Koreli bir genç Cemil ismini al­mış, müslüman olmuş. İyi bir müslüman. Ben görüştüm ve kendisinden dinledim.

Babam diyor, putperest budist profesör. Arkeoloji profesörüdür üni­versitede. Bir akşam annemle-babama müslüman olduğumu anlatmıştım. Bunu duyunca” bu evden çık ve bir daha gelme” dedi, diyor. Çok sertti. Eve katılmayacağımı bildiğim için doğru üniversitenin yurduna yerleş­tim. Fakat 4 yıl boyunca her cumartesi bir mektup yazdım babama. Ka­bul etmediği için görüşmedik ama 4 sene boyunca her cumartesi mektu­bumu yazdım, diyor. Hiç cevap gelmediği halde düzenli olarak toplam 208 mektup yazmış. O mektuplar benim diploma merasimine gelmeyi sağladı, diyor. Dekan da ayrılığı duymuş onunda yardımı ile diploma merasimine geldi. Şimdi iyiyiz. Gerçi müslüman olmadılar üzülüyorum, fakat eski katılığı yumuşatabildik diyor.

Onun için ileride müslüman olmasına da sebep olabilir. Nasip nedir bilinmez. Bizim üzerimize düşen evlatlık görevini yerine getirmektir.

Kur’an-ı Kerimde daha ziyade anne ve babalara itaati ve iyiliği emre­der de evlatlara iyiliği ve şefkati fazla emretmez Rabbim. Öyle bir ayet yok. Niye.. Onu bizim fıtratımıza koyuvermiş.

Hz. Adem ile Hz. Havva validemizin annesi ve babası olmadığından insanlarda sevgi daha ziyade evladına doğru gidiyor. Onun için evladını­zı sevin-evladmız için şunu yapın, bunu yapın demeye gerek yok. Zaten bütün insanlar evlatları için çalışıyorlar.

Ama anne ve babaya olan sevginin emredilmesi gerekmiş ki; Allah (c.c.) bunu bize emretmiş. “Fakirlik nedeniyle çocuklarınızı öldürmeyi­niz.”

Burada ise; fakir bir hayat yaşıyorsunuz. Derken çocuk dünyaya gel­miş. “Fakirlik nedeniyle çocuklarınızı öldürmeyin.”

Yani ikisininde kapısı kapatılmış oluyor. Birincisi; adam zaten ben fakirim, kendimi zor geçindiriyorum, birde çocuğu nasıl geçindireceğim diyerek çocuğu öldürmesin.

Birde adamın durumu iyi. Ya şimdi durumumuz iyi geçiniyoruz ama, iki-üç çocuk olacak olursa bizim durumumuz kötüleşebilir, diyerek en­gellemeyin. İki ayet bu iki kapıyıda kapatmış oluyor. Niye “Sizi de onları da rızıklandıran biziz” diyor Allah (c.c).

Bu türden bir ayet-i kerime geçen haftalarda geçti. Avukat arkadaşla-

rımızdan biri dedi ki; Hocam bu Afrikada ki aç insanlara da Allah nzık vermiyor mı ki., dedi.

Allah can taşıyan herşeye ve herkese rızık vereceğini “Hud” suresi ayet 6 da bildirmiş. “Kıpırdayan her canlının rızkı Allah’a aittir” diyor. Yalnız insan değil burada (Dabbe) debbeden gelmiş bir kelime. (Debbe) de hareket eden, debelenen her canlının rızkını mutlak surette verdiğini Allah (c.c.) ayet-i kerimede ifade ediyor. Nasıl veriyor ama.

Bir kısım insan kendi eliyle koluyla hareket ederek kazanıyor. Birini diğerine vesile kılıyor. Mesela bu belgesellerde gösteriliyorlar. Denizin 10 bin metre derinliğinde, bir küçük hayvancık. Parmak ucu kadar. Hatta tırnak üstü kadar. Bu burada taşın üzerinde doğar ve ölür. İsmini bilme­diğimiz bir canlıya gösteriyor. Ve 10 bin metre derinlikten başka yerde de yaşamaz.

Yerinde durur da, küçücük hayvancıklar ona doğru yürürler. Güzel bir kokusu vardır. O kokuya aldanıp giderler, o da ağzını açar yutuverir, diyor. Rızık öylece gidiveriyor.

Rabbim rıziklandırmak isteyince Amerika’daki veya İngiltere’deki şarkıcının yüreğine birşeyler veriyor. Şarkıcı çıkıyor New York’da, Londra’da ve başka başka yerlerde şarkılar okuyor ve toplanan parayı fa­kir insanlara gönderiyor.

Türkiye’deki insanlara bir gayret veriyor. Haydi Afrika’daki, Afganis­tan’daki Bosna’daki insanlara yardım edelim deniyor. Yardım toplanıyor ve gidiyor. Ona rızık gidiyor. Yalnız burada insanların bir sorumluluğu var.

Yani O Afrika’daki insanlarada Rabbim katında bazı şeyler sorula­cak. Rabbim diyecek ki; “Ben seni rızıklandırdım . Rızkını gönderdim. Ancak sen niye bu yola tevessül ettin. Senin ayağının altına, altın-gümüş-fosfat-bakir madenlerini koydum. Senin başının üstüne dünyanın en yeşil, en uzun ağaçlarını koydum. Ama kendi ülkene sahip çıkamadın. Avrupalı-Amerikalı kovboylar geldiler, ormanlarını kestiler. Altındaki madenlerini de senin ellerine söktürdüler ve çektiler gittiler. Sen niye yurduna sahip olamadın.”

Hadisi şerifte Peygamber efendimiz (s.a.v.) “Toprağı için mücadele verirken ölen şehittir” diyor.[205] Tabii burada kastedilen müslümandır. Ülkeden topraktan kasıt da İslam’ın ha­kim olduğu ülkedir.

-“İslam’ın hüküm sürdüğü bir ülkenin bir karış toprağına kasıt olma­ması için mücadele verirken. Veya kişinin kendine ait arazisi var. O ara­zide 1 metre toprağı başkaları gelip kapıyor. Orada o toprağı vermemek

için mücadele verirken ölürse şehittir der.

Onun için burada adamlar topraklarına, altınlarına yeraltı ve üstü zenginliklerine sahip olmamanın cezasını bu dünyada çekiveriyorlar. Onlar bizden biraz daha şiddetli şekilde çekiyor. Yoksa ona benzer bir azabı bu ülkenin insanları olarak biz de çekiyoruz.

Daha önce söylemiştim. Birgün Uludağın tepesine çıkmıştık. Orada (velfrom) diye bir maden. Orada el kadar da bir parça bana verdi oranın yetkilileri. Altın renginde sapsarı pırıl pırıl parlayan bir maden.

Neye yarıyorda bilmiyoruz hocam ama gönderiyoruz. Yalnız Ameri­ka’nın işine yarıyormuş. Nükleer enerjide veya başka işte kullanılıyor­muş. Yalnız oranın işine yarıyor dedi.

Kaç para kazanıyorsunuz? İşte bilmem birkaç milyon dolar kazam-yormuş. Be adam onu Mahmutpaşa’dan birkaç tane esnafımızda verirdi. Dursun, ileride sana lazım olur. O kadar parayı toplasak biz cemaatimiz­den toplayıveririz.

-Evlatlarınızı da rızk ve fakirlik endişenizden dolayı öldürmeyiniz” diyor. “Onları da sizi de biz nzıklandınrız.”

Fuhşun ki; “fuhş” çok anlamlı bir kelime. Fuhşu biz yalnız zina için kullanırız. Arabın dilinde ise kötü olan herşeye “fuhş” kelimesi kullanı­lır.

Yani kötü söz söyleyen, (Peygamber efendimiz (s.a.v.) “Ya Aişe ! kötü söz söyleme ” derken kötü söz anlamında “fahişe” kelimesini kul­lanmış.

Yine Kur’an-ı Kerimde fakirliğe düşme endişesi ile insanların cimri­lik yapması “fuhş” olarak nitelendiriliyor. Küfr zina kötü söz “fuhş” ola­rak nitelendiriliyor. Rabbim de, “Fuhşun gizlisine de açığın ada yaklaş­mayınız.” İnsanlar içerisinde alenen yapmayınız. Mesela bazı insanlar var ki: insanlar içerisinde kötü söz söylemeyi alışkanlık haline getirmiş.

Bazı tiyatrocular, dinime sataşmayı sanat diye yutturmuşlar. Sanat yapıyoruz diyor adamlar.

“Açıktan ve gizliden olanına da yaklaşmayınız” Tek başınıza evinizin bir köşesinde bir fuhşu yapma imkanına sahip olsanız da işte orada da yapmayınız. “Yapmayınız” değil. “Yaklaşmayınız.”

Yani Kur’an-ı Kerimin güzel bir üslubu, Allah (c.c.)’ün bize öğrettiği bir konuşma adabı bu. “Zina etmeyiniz” diye bir ayet-i kerime yok Kur’an-ı Kerim de. “Zinaya yaklaşmayınız” var.[206]

Burada da “fuhşa yaklaşmayınız” Şirke, kötü söze- büyük günahlara yaklaşmayınız diyor.

“Haksız yere Allah’ın haram kıldığı cana da kıymayınız” Daha önce tefsiri geçmişti. “Kim bir-insanı haksız yere öldürürse, o bütün insanları öldürmüş gibidir” diyor.

Yani dinimizde adam öldürmenin sorumluluğunun ağırlığını ifade ediyor. Günümüzde yaşayan Profesörlerden birisi birisi ceza hukukuyla ilgili bir kitap yazmış. Orada insafla bir kelime kullanmış. Diyor ki:

-Dünya da gelmiş geçmiş ceza yasasıyla ilgili hiçbir hukukçu böyle bir söz söylememiş, diyor. Böylesine güçlü bir ifade söyleyememişlerdir. Yani, “Kim haksız yere bir insanı öldürürse, o bütün insanları öldürmüş gibidir” ayet-i kerimesi için söylemiş.Ayetin devamında:

“Kim de bir insanın dirilmesine sebep olursa yaşamasına sebep olur­sa, o bütün insanların yaşamasına sebep olmuş gibidir” diyor Rabbim.[207]

Peki (haksız yere öldürmeyiniz diyor) haklı yere öldürmek ne oluyor o zaman… Onu ayet-i kerimelerden ve peygamber efendimizin hadisi şe­riflerinden aldığımız ve anladığımız kadarıyla:

Haksız yere adam öldüren kısas sebebiyle öldürülür. Eğer öldürüle­nin varisleri affetmezse. Bir adam bir adamı haksız yere öldürmüş. İslam hukukuna göre gereken bütün şartlar yerinde. Adam öldürmüş diye de hemen kısas cezası verilmez. Hukukumazda onun da şartlan var. O şart­ların hepsi yerine gelmiş. Bu adam bunu aklı başındayken, çocuk ve deli değil, taammüden öldürmüş. Haksız yere öldürmüş.

Kısas gerekiyor ancak öldürülenin varislerinden herhangi birinin af­fetmesi o adamın öldürülmesini engeller. Yani dinimde affetme yetkisi zarar gören tarafa verilmiştir.

Bugünkü hukukta ise devlet ben affederim diyor. Yahu arkadaş suç bana karşı işlendi, sana ne.. Yoo ben affederim diyor. Evinin karşısına 2 sene sonra tekrar çıkartırım sende onu öldür diyor.

Böyle demiyor kanun da, bu anlama geliyor yalnız. Onun için her af­fın arkasından gazetelerde bir yazı okursunuz. Hapishaneden çıktı ve ha­sımları tarafından öldürüldü. Kocaman bir kanlı resim.

Haksız yere adam öldüren eğer affedilmezse öldürülür. Evli iken zina eden öldürülür. Bu hadisi şerifle sabiuir.[208] Müslümana karşı öldürmek üzere gelen, harbeden. Yani İslamın engellenmesi için müslümana karşı harb açmış üzerine doğru geliyor. O da öldürülür.

Müslüman bir ülkededir. Müslüman olan bir devlet başkanına karşı haksız yere başkaldırmış. Haklı yere değil. O da öldürülür. Yine Peygarnber efendimizin hadisi şerifiyle sabittir ki; İslam dininden dönen ki­şiye tevbe teklif edilir. Neden dolayı döndüğü sorulur. O konuda ikna edici alimler onun yanma gönderilir. Buna rağmen ısrar ediyorsa, bu adam da öldürülür. Bu beş maddeden dolayı adam öldürülebilir. Bunun dışında “Haksız yere adam öldürülmez” diyor Allah (c.c). Haklı olan yerler de bu 5 maddedir.

“Aklınızı başınıza alasınız diye Allah böylece emreder” diyor Allah(c.c.)

“Yetimin malına da yaklaşmayınız.” Bu konuda (Nisa Suresinde) geçmişti. Baş taraflarında. (6. ayetinde) Yetimin malının nasıl korunaca­ğını söylemiştir.

Babası ölmüş. Malı kalmış az veya çok. Çok olabilir, az olabilir. Yö­netim işi de kolay veya zor olabilir. Eğer hemen yakınlarından vasisi varsa onlar üzerlerine alırlar. Eğer yakınları yoksa İslami bir devlette mahkeme bir vasii tayin eder.

Peygamber efendimiz “Velisi olmayanın velisi benim” der.[209] Yani İslamda da velisi-vasisi olmayanın velisi-vasisi devlettir. Devlet orada, şehrin tanınmış, hakyemez, güleryüz gös­teren, iyi bakacağına inanılan kişiyi ona vasi tayin eder. Onun malların yönetimini üzerine alıyor.

Rabbim onu açıkladıktan sonra, yine Nisa Suresinin 10. ayet-i keri­mesinde: “Yetimlerin mallarını haksız yere zulümle yiyenler, karınlarına ateş doldururlar” diyor Allah (c.c).

Bu ayet-i kerimesinde de “Yetimin malına kötü bir şekilde yaklaşma­yın, iyilikle yaklaşın.” İyilikle yaklaşın ne demektir.

Ayrı yönetmek zor olabilir. Kendi malınıza katın. Hisseler belli olsun ve kendi malınız gibi o malı da koruyun.

Çocuğun malının artmasını sağlayın kendi malınız gibi. Neticede ço­cuk, “Ergenlik çağına gelinceye kadar devam ettirin. Ergenlik çağına ge­lince, şahitler huzurunda (Nisa suresinin 6 ayetinde) malını kendisine ia­de edin” diyor Allah (c.c).

“Ölçü ve tartıda adaletli davranın” diyor. Metre ile ölçenler veya te­razinin başında olanlar veya ölçekle alıp verenler buna dikkat edecekler. Asıl önemli olan da sözlerinin ölçüsüne dikkat edecekler.

Yani ölçü ve tartılarınıza dikkat ediniz, adaletli davranınız derken sözlerinizi de gramla dirhemle ölçerek söyleyin. Asıl en hassas terazi bu olmalıdır. Efendim lafın terazisi yok demeyin. Lafın terazisi kendi gön-lünüzdür.

O söz size söylense ne yaparsınız. Bunu böyle düşüneceğiz. Yani sö­zün terazisini anlamak için. Anadoluda bir söz vardır. (Dirhemini yiyen it kudurur) derler. Yani sözün bir dirhemini yese bir kurt kudururmuş. Yani sözün ağırlığını ifade için. Bu tür sözlerden uzak duracağız bir ker-re.

Bu sözün ağırlığını ölçebilmemizin yolu, o sözü o adam bize söylese ne yaparız? Öldürürüm… Ha!.. Öyleyse o adam da seni öldürebilir. Öy­leyse bundan vazgeç. Bu işten sen hoşlanmayacaksan o da hoşlanmaya­cak demektir.

Sözleri de ölçüye ve tartıya vurarak konuşacağız. Tartılarımıza, ölçü­lerimize ve metrelerimize de dikkat edeceğimiz gibi.

Bazı hacılarımız hac’dan geldikten sonra dükkana çocuğunu bırakı­yor, gelmiyor. Kendisi gitmiyor. Hayrola hacım diyorsun. Hocam işte herşeyden el-eteği çektik. Yani bu işi oğlum idare ettirsin diyorsun Öyle­mi? Öyleyse daha önce senin yaptığın o üç kağıtçılığı bundan böyle oğ­lum yapsın demektir bu. Böyle olmaz. Tam esnaflık yapacağı bir zaman adamın. Hacca gidip geldikten sonra asıl terazinin başına onu bırakacak­sın. Metrenin -paranın başına onu bırakacaksın aslında..

Çünkü o güne kadar belki, mesela 5-10 gram kalın kağıt kullanarak ete kilo bastırıyordu, çeşitli işler yapıyordu. Hacca gidip gelince korktu ya, işte tam terazinin başına geçeceği zaman. Adam çekiliyor, oğlunu sü­rüyor Cehenneme doğru. Bu yanlış. “Konuştuğunuz zaman adaletle ko­nuşun. “Velev ki en yakınınız da olsa” Bu yine Nisa Suresinin 135. aye­tinde şöyle geçmişti. “Ey iman edenler! adaletle kaim olun. Adaleti yeri­ne getirin. Adaleti yerine getiren hakimler olun. Allah için. Velev ki bu adaletiniz kendi aleyhinize olsa bile.”

Yani söylediğiniz söz aleyhinize olacak, söyleyin. Veya anne babanı­zın aleyhine bile olsa. Anne-babanızla komşunuz ihtilaf etmişler. Sizi de çağırdılar. Biliyorsunuz ki bu işte anne ve babanız haksız. O zaman; o (haksızsın) sözünü söylemekten kaçınmayacaksın.

“Akrabalarınız olsa da” “O ister zengin, ister fakir olsun” Hani bu ayetin tefsirinde demiştik.

Türkiye’nin en zengin adamı ile en fakir adamı, bir konuda ihtilaf et­mişler. Dinlediniz ki: fakir olan adam haksız. Maddi bir mesele var. Siz orada arkadaş sen haksızsın diyeceksin.

Adamın zenginliğine bakıp ta: Yahu bu adam parasını sayamaz. Bu garibandan 100 bin lirayı ne isteyip duruyor. Gerçi haklı da. (Hani adam mal almış borcunu ödememek için bahaneler uyduruyor. Sizi de hakem tayin ettiler. Siz o zaman “sen haklısın zengin efendi” diyeceksiniz.

“Haksız olan sensin fakir efendi, bu borcunu ödeyeceksin.”

Ödeyecek gücüm yok derse. O zaman dönüp buna mühlet tanı diye­ceksiniz. Çünkü o faizle ilgili ayet-i kerimeyi anlatırken rabbim: Eğer fa­kir iseler, onlara mühlet verin” diyor Allah (c.c.).[210]

Yani önce adama hakkı teslim edilecek. Sonra o zenginden bağışlan­ması da istenebilir. “Bak haksızlığını kabul etti. Ama sende bağişlayiver” temennisinde de bulunulabilir ama bir lira da olsa adalet yerini bulmalı­dır. Paranın miktarı önemli değil adelet yerini bulmalıdır.

Hz. Ömer (r.a.) zamanında Medine’deki Mescidi Nebevi genişletil­mek isteniyor. Hz. Ömer demiş ki: bakın buraya sığmıyoruz genişlete­lim. Herkes razı.

Fakat evler mescidin duvarına dayalı (evler öyleydi zaten, Peygam­ber efendimizin hanımlarının kaldığı evler mescide dayalı. Hatta kapının biri mescide açılıyor.) istimlak başlatılıyor.

Peygamber efendimizin amcasının oğlu Abdullah ibni Abbas’m da evi mescide dayalı. Diğer istimlak işini hep halletmiş. Abdullah’ı çağır­mış. Abdullah’a demiş ki: biz camiyi genişletmek istiyoruz. Hayırlı olsun demiş o da.

-Senin orayı da katmak istiyoruz.

-Ben vermek istemiyorum efendim demiş.

-Bak ne kadar istersen verelim,

-Malım satılık değil benim, demiş.

-Mescidin dışında daha güzel bir ev yapalım seni oraya taşıyalım.

-Ben caminin yakınında olmak istiyorum. Eski şekliyle istiyorum.

-Demiş ki: istimlak ederim.

-Eğer dinim, devlet başkanı olarak bu yetkiyi veriyorsa, buyur et.

Hz. Ömer sahabinin ileri gelenlerini, İslam hukukunu iyi bilen danış­ma meclisini toplar. Konuyu görüşürler. Bu hususta Peygamber efendi­mizden duyduğunuz birşey var mı? der.

Sahabiden biri der ki: “Kim bir karışlık yeri haksız yere zimmetine geçirirse, o kıyamet gününde 7 kat yerin altında onu yük olarak taşıyarak gelir” dedi efendimiz der. O zaman Abdullah’ı çağırıp demiş ki:

-Tamam biz mescidi genişleteceğiz. Senin evin yerinde kalacak.

-Peki öyleyse ben de bağışlıyorum demiş.[211]

Yani adalet yerini bulsun. Yani devlet başkanı istediği gibi halkın malına-canına-parasına kendi malıymış gibi hükmetmesin, diye bunu yapmıştır. Hz. Abdullah ibni Abbas.

O güne kadar neleri bağışladı İslam için. Şehitlik nasip olmamış ama canını vermiş. O malı haydi haydi verirdi ama Hz. Ömer’e, diğer sahabe­lere ve bize de bir kaideyi böylelikle öğretmiş oldu.

“Allah’a olan ahdinizi yerine getiriniz.” Yani ben sizin rabbiniz değil-miyim dediğinde; hepimiz evet Ya Rabbi sen bizim rabbimizsin dedik. O Rabbe kulluğumuzu devam ettirelim, “Ya Rabbi rasulünü işittik, Kur’an-ı işittik ve ona itaat.ettik dedik. (Amenerrasulü’de hergün okuyoruz bunu.) Bu bir sözdür. Öyleyse itaatınıza devam ediniz. “Böylece Rabbiniz nasi­hat alasınız diye emreder” diyor Allah (c.c).

Birgün kum üzerinde Peygamber efendimiz arkadaşlarıyla oturuyormuş. Kumun üzerine birşey çizmiş. Sonra o çizginin sağ tarafına iki çizgi çizmiş. Sonra soluna iki çizgi çizmiş. 5 tane çizgi çizilmiş oldu. Orta çiz­ginin üstüne parmağını basmış ve demiş ki:[212]

153- Muhakkak bu benim dosdoğru yohimdur, ona uyunuz. Baş­ka yollara uymayın sizi Allah’ın yolundan ayırır. Sakınasmız diye AHah bunları size tavsiye etti.

Bugün Allah’a giden yol insan adedincedir ama bütün yollar Kur’an ve sünnet ölçüsü içinde olacaktır. Allah (c.c.)’ün yolu bu dünyada devle­te, ahirette cennete doğru çıkar.

Ama imansız kesimden insanlar da yollar gösteriyorlar bize. Aman benim yoluma gel. Aman benim yoluma gel. Son günlerde gündemde yi­ne aynı yol meselesi var.

Efendim ortadoğuya gelmemizin sebebi şunu bunu kurtarmak değil. Yeni bir dünya meydana getirmek. Bu şu demek; gönlünüzdeki imanı alıp, imansızlığı ekmek üzere geldik, demek. Bugüne kadar özellikle orta şarktakilere bizim aramızı hep uzak tutan hep sizin gönlünüzdeki iman. Bunu alacak olursak, sizde bizimle beraber olacaksınız. Yeni bir dünya oluşturmak üzere buraya geldik diyorlar.

Yani yol teklifi çok. Bugüne kadar Türkiye de Batı tipi veya Rusya tipi imansızlık yarışı vardı. Birisi pes dedi. Ben vazgeçtim bu işten. Öbürü bu sefer güç kazandı. Ama Allah (c.c.)’ün yolu Peygamber efendimiz (s.a.v.)’dan bugüne kadar, 1400 senelik zaman içerisinde, çeşitli zalimler, çeşitli haçlı orduları tarafından, söndürülmek için her türlü gayret sarfedilmesine rağmen, dinimiz bugüne kadar gelmişse, kıyamete kadar gide­ceğinin işaretidir. Allah (c.c.) de bu konuda zaten garantisini veriyor.[213]

154- Sonra iyilik yapanlara nimeti tamamlamak, herşeyi lamak, yol göstermek ve rahmeti tamamlamak üzere Musa’ya kita­bı verdik. Umulurki Rablerine kavuşmaya iman ederler.

Yani, Kur’an-ı Kerim de tarif edilirken de zaten “Kur’an-ı Kerimin mütteki insanlara yol göstermek için indirildiğini, aynen Tevrat’ın da in­sanlara yol göstermek, insanlara rahmet olarak indirilmiş. Ve Tevrat va­sıtasıyla insanlar, Musa (a.s.) vasıtasıyla ahirete iman etsinler, Allah’a iman etsinler diye herşeyi açıkladık diyor.

“Onu açıkladğımız gibi Kur’an-ı Kerimde de; ahirete iman etsinler, doğru yolu bulsunlar, Allah’a iman etsinler için herşeyi açıkladık” diyor Allah (c.c).[214]

155- İşte buda indirdiğimiz mübarek kitaptır. Ona uyun, Al­lah’tan sakının ki merhamet olunasınız.

Yani Allah (c.c.) kendisine uymamız için mübarek kitabı indirdiğini, buna uyduğumuz takdirde rahmete kavuşacağımızı ifade ediyor.

Daha niçin indirdiğini; “Bizden önce Yahudilerle-hristiyanlara yani iki taifeye kitap indirilmiş, bize kitap indirilmedi ki., demeyeceksiniz di­ye.” “Biz onların eğitiminden de gafiliz bilmiyoruz. (Yani İsa’ya indirilen İncil’i ve Musa’ya indirilen Tevrat’ı da bilemiyoruz) O iki toplum kitap indirilmiş. Ya Rabbi bizi mesul tutma. Bize kitap göndermemişsin ki… demeyesiniz diye.”[215]

156- “Kitap ancak bizden önce (yahudi ve hristiyan) iki taifeye indirildi. Biz onları öğrenmekten gafildik” demiyesiniz diye (Kur’an-ı indirdik).[216]

157- Yahut “Eğer bize kitap indirilmiş olsaydı biz onlardan daha doğru yolda olurduk” demiyesiniz diye (indirdik). Rabbinizden apa­çık delil hidayet ve rahmet geldi. Allah’ın ayetlerini yalanlayan ve ondan yüz çevirenden daha zalim kim vardır? Allah’ın ayetlerinden yüz çevirenleri bu yüz çevirmeleri sebebi ile azabın en kötüsü ile ce­zalandıracağız.

“Rabbinizden size apaçık, hüccet deliller geldi. Ayetler geldi ve size hidayet ve rahmet olarak olarak geldi Allah’dan gelen bu ayetler.”

“Allah’ın ayetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir.” “Ondan yüz çevirenden daha zalim kim vardır.” “Ayetlerimizden yüz çevirenleri biz, en kötü azapla cezalandırırız. O yüz çevirmeleri sebebiyle.”

Daha Önce de geçti. “Zalim” deyince gözümüzün önüne bazı zorba insanlar gelir. Ama asıl zalim: Kur’an-ı Kerimin tarifiyle dine inanmayan insandır. “Kafirler zalimlerdir” diyor Rabbim.fitafcara 254) Burada da Allah’ın ayetlerini yalanlayan ve Allah’ın ayetlerinden yüz çevirenden da­ha zalim kim vardır? Yani yoktur.

Günümüzde dinime inanmayanlar, inanıyorum deyip te Canım Kur’anın ayetlerinin zamanı mı? Kur’an 1400 sene önce nazil olmuştur. Bizim için mübarek kitaptır da… Onun için günümüz meseleleri pek bun­da işlenmemiştir. Veya günümüz şartlarına uygun değildir diyenler de, aynı zalim kafirlerdir. Diğerleri ile aralarında fark yoktur bu insanların.[217]

158- Onlara meleklerin gelmesini yahut Rabbinin gelmesini veya Rabbinin bazı ayetlerinin gelmesinimi bekliyorlar? Rabbinin ayetle­rinden bir kısmı geldiği günde daha önce iman etmemiş olanların ve­ya imanında içinde bir hayır işlememiş olanlardan hiçbir kimsenin imanı ona fayda vermez. Deki: “Bekleyin bizde bekliyoruz.”

Yani: madem Allah sana gönderiyor. Bize de gelsin melek, (başka ayetlerde geçmişti) sana gelen melek bize de gelse ya!.demişlerdi. Veya Rabbin gelsin biz görelim, iman edelim.

Hani Musa (a.s.)’a söyleneni diyorlardı. Musa (a.s.)’ın kavmi ona di­yorlardı ki; Ya Musa, “Allah’ı apaçık bir şekilde görmeden iman etmeyiz sana diyorlar. “[218]

Burada da ona benzer şeyler var. “Ya Rabbin gelsin veya ayetlerden bazıları bize de gelsin iman edelim” onu beklerler adamlar.

Rabbinin bazı ayetleri, birgün onlara da gelir” “daha önce iman etme­yenlere o ayetler geldiğinde yaptığı iman fayda vermez.”

Bu şunu anlatmak istiyor. Hani peygamber efendimizi mucizeleri vardı. Diyorlarki biz de yapabilelim, bazı ayetler bize de gelsin ki bizde yapabilelim ve iman edelim. Veya Rabbini biz görelim veya melek bize de gelsin.

Rabbim, melekle kendisi konusunda birşey demiyor onlara. Yani Rabbinde gelecek demiyor. Melek de gelecek demiyor. Ancak bir kısım ayetlerimiz gelecektir. Yani işaretlerimiz alametlerimiz. Ki buna; Hadisi şerif te (kıyamet alametleri) diyor.

Onlara birgün kıyamet alametleri gelecek. Ama o alametler belirme­den önce iman etmeyenler alametler belirince iman ederlerse, onlara imanın faydaları yoktur diyor. Bu konuda birçok hadisi şerif rivayet edil­miş. Peygamber Efendimizin “Güneşin batıdan doğduğunu gören herkes iman edecek ama, o iman onlara fayda vermeyecektir.” Kıyametin ale-metleri olarak birçok hadisi şerifler vardır.

Güneş batıdan doğunca; “Ha! müslümanların dediği doğruymuş, amenna….” diyecekler. Tıpkı Firavunun denizde boğulurken; “Beni İsra­il’in iman ettiğine ben iman ettim” dediği halde imanının kabul edilmemesi gibi[219] Rabbim diyor ki, bunların da imam kabul edilme­yecektir.

“Daha önce imanı ile hayır kazanmamış olanlar (Yani imanı doğrul­tusunda amel-i salih yapmamış) iman etmemiş kişiler, kıyamet alametle­rini gördükten sonra iman etmeye kalkarlarsa, o iman on lara fayda ver­meyecektir.”

Yahudi, CNN’in sahibi basma demeç vermiş. Demiş ki: “Bir müslü-man ve ehl-i salibin savaşını görüntüledim. Belki kıyameti görüntülemek de bize nasip olur” diye demeç vermiş.

Kıyameti görüntüleyecek. Kim seyredecek bilmiyorum tabii ki. Za­ten melekler bütün hallerimizi görüntülüyor. Meleklerin bütün yaptıkla­rımızı yazdıklarını Allah (c.c.) birkaç ayet-i kerimesinde haber veriyor. Kayda geçiriyorlar, görüntülüyorlar. Eğer kişi inkar edecek olursa; Yap­tığı olayı nasıl -ne zaman yaptığını mekanı ile beraber gözünün önüne getiri verecekler.

“Yapmış olduklarınızı bir kayda geçiriyoruz” diyor Allah (c.c.).[220] Bir başka ayette de buyruluyor ki: “Her şahsın yanında melek vardır ki: “Konuşulan her sözü kaydedecek bir meleğin olduğunu” Allah (c.c.) haber veriyor.

“Deki onlara” “Bekleyin” “Bizde bekliyoruz” “Birgün gelecek ki kim haklı siz de onu göreceksiniz” diyor.[221]

159- Dinlerini parça parça edip partilere ayıranlar varya işte sen onlardan değilsin onların işi ancak Allah’a aittir sonra Allah onlara yaptıklarını haber verecektir.

Eskiden yahudiler parça-parça olmuşlar. Hristiyanlar da parça parça olmuşlar. Günümüzde gerçi Katolik-Ortadoksluk-Protestanlik-Anglikan-lık gibi 4 ana gruptur yalnız. Onlarında kendi içerisinde ayrı görüşte olanları vardır. Bunlar böylesine parçalanmişsa da, sen bu parçalanma­dan sorumlu değilsin.

“Onların işleri Allah’a aittir.” “Allah onların yapmakta olduklarını, kıyamet gününde teker-teker kendilerine bildirecektir.”

Allah’ın kitabını nasıl bozduklarını, incil’i nasıl tahrif ettiklerini, nasıl bu insanları paramparça ettiklerini, nasıl Tevrat’ı tahrif ettiklerini Allah

onlara haber verecektir. Sen onlardan sorumlu değilsin. Ya! Sen bunlar­dan sorumlusun, işareti vardır burada. Yani sen bu ümmet-i Muhammed’den sorumlusun. “Bunlara Allah’ın kitabını ulaştırmaktan sorumlu­sun sen” diyor Allah (c.c).

Bizde geçmişte olanlarından sorumlu değiliz. Biz insanımızın geçmi­şinden de sorumlu değiliz. Bazı tarihi konularda araştırma yapan arka­daşlarla görüşüyoruz. Yazıyor, hediye etmek için de getiriyor. Efendim Türkistan nasıl elden çıktı. Dedim okumam bunu. Niye dedi? Türkistan nasıl ele geçer diye bir kitap yazarsan onu okurum. Ne yapayım çıkmış bir kere artık.

Ama Türkistan nasıl ele geçer. Amerika-İngiltere nasıl müslüman edilir diye kitap yazarlarsa onu okurum. Bugüne ve yarına yönelik kitap­lar okuyalım. Bugünümüze ve yarınımıza birşeyler verin. Biz geçmişin kafirini anlatmakla mükellef değiliz. Geçmişin velilerini anlatmakla da mükellef değiliz.

Vay efendim Hasan-ı Basri hazretleri (ki sevdiğimiz bir insandır.) Ayakkabıları eskimezdi. Hep uçardı. Onun iyilikleri o günün insanı içirt geçerli. Gerçi ictihadları, kitapları günümüze kadar gelmiş, bizler için faydalı. O yönünü ele al. Ayakkabısının eskimemesi bize lazım değil. Bi­ze Hasan-ı Basri hazretlerinin rivayet ettiği hadisi şerifler, ayet ve hadis­lerden çıkartmış olduğu hukuki ahkam bizi ilgilendiriyor. Yani o görüş­ler bizim yarınımıza ışık tutacağı için faydalıdır.

Ama bundan 300 sene önce yaşamış bir kafir şöyle zalimmiş. Ne ya­pacaksın. Çağında bir zalim var. İnsanları ve müslümanlan inim inim in­letiyor. Sen ondan sorumlusun. O dönemin hocası veya halkı da, o döne­min zaliminden sorumlu.

Rabbim, “Onlar geçmiş bir toplumdur, onların yaptıkları kötülükler de onlaradır,” “Onların yaptıklarından siz sorumlu değilsiniz” diyor Al­lah (c.c).

Ama bugünün insanının yaptığından sorumluyuz. Bugünün zaliminin yaptığından sorumluyuz. Bugün bir alimin tavsiyesine uymamanında so­rumluluğunu da taşıyacağız.[222]

160- Kim bir iyilik yaparsa onun için on katı vardır. Kim kötü­lük yaparsa ancak misliyle cezalandırılır. Onlar zulm olunmazlar.

Günah işleyenin cezası günahı karşüiğındadır. Yani suç ve ceza denkliği vardır dinimizde. Ama iyilik yapanın karşılığı en azından 10’dur. 700 katına ve daha fazlasına gideceği konusunda ayet-i kerime vardır. Ama bir iyilik yaptınız. En az 10 verilecektir. Ama 700 katı veya daha fazlasına da ayetten işaret vardır.[223]

Bu konuda Ahmed b.Hanbel müsnedinde4/345 bir hadis rivayet et­miş. Peygamber efendimiz (s.a.v.) “İnsanlar 4 kısımdır diyor.

1- Dünya ve ahirette de mutlu olanlar. Yani dünyada çoluğu-çocuğu ile mutlu bir hayat yaşamış. Dine hizmet etmiş. Ahirete gitmiş oradada cennete gitmiş.

2- Dünya ve ahirette de mutsuz. Bu da kafir.

3- Dünyada mutlu, ahirette mutsuz. Bu da her türlü imkanları elinde olan zengin kafir.

4- Dünyada mutsuz ahirette mutlu.

Yani insanlar 4 kısımdır diyor peygamber efendimiz (s.a.v.).

Zulüm: Arabın dilinde haddi aşmak manasınadır. Kafir zalimdir. Çünkü Allah’a itaat yerine insana itaat ediyor.

Allah’ı en büyük kabul etmesi gerekirken; Başka insanları veya dev­letleri veya tabiatı en büyük kabul ediyor. Böylelikle haddi aşıyor. Her sahada zulm yazılır.

Burada da zulm, bir insana ceza verilecek. İslam hukukunda Rabbi-min belirlediğinin üstünde ceza vermek zulümdür. Altında ceza vermek yine zulümdür. Kur’an-ı Kerim’in belirlediği suçlar vardır.

Peygamber efendimiz (s.a.v.) onların ölçüsünü koymuş. Kızım Fatı-ma yapsa aynı cezayı verirdim, demiş. Yani peygamber efendimizin yet­kisinde hafifletmek yok.

Kur’an-ı Kerimde Rabbimin belirlediği suçların cezası vardır. Onu hafifletmek peygamber efendimizin salahiyetinde değil. Onun yetkisi ol­mazsa, hiçbir hakimin yetkisi içerisine girmez böyle şeyler.

Ama Kur’an-ın ve Sünnetin belirlemediği, hakimin yetkisine bıraktığı (ki biz buna tazir cezalan diyoruz) Orada hakim karşısındaki insanın hangi cezadan anlayacağını hesap ederek, onun makamına, kültürüne,’ şahsiyetine göre cezasını hafifletir, artırır veya bir başka ceza verme ci­hetine gidebilir. Suçu engelleyici ceza verecektir. Yoksa hadi bakalım sen oraya gideceksin, şu kadar yatacaksın değil.

Veya 2 seneden 5 seneye kadar, (oğlum benim karşımda biraz saygılı dur, 6 sene veririm haa..) Mesela kararlarda okursanız. “İyi hali görüldügünden naşi” 2 seneye veya teciline karar verilmiştir” diyor. Hakime kar­şı saygısız davransaydı, bağırıp çağırsaydı 6 seneyi verecekti.[224]

161- Deki: “Rabbim beni doğru yola, değerli ve devamlı dine, hiçbir puta meyi etmeyen ibrahim’in dinine iletti. O müşriklerden değildi.

Yani adamlar diyorlar ki; “gel bizim dinimizden ol. Vazgeç bu dava­dan (Hani bir teklif vardır.) Seni Mekke devlet başkanı yapalım, güzel kadın verelim, en zengin seni yapalımda. Karşılığında bu işten vazgeç.”

Peygamber efendimiz de; “bir elime güneşi, bir elime ayı verseniz vazgeçmem.” Çünkü; ben kendimi görevlendirmedim ki.. Yani vazgeç­me yetkisi benim elimde değil. Buna cevap. Deki onlara, “Beni bu doğru yola Rabbim yöneltti” Yani ben kendiliğimden gitsem, hadi döneyim. Ama beni Rabbim yöneltti.

Peki, bu yolda baktım ki babamız İbrahim de gitmiş. O da müşrik de­ğildi. Öyleyse ben nasıl müşrik olurum.

Niye İbrahim? Daha önce söylemiştik. Çünkü İbrahim (a.s.)’ı Yahu­diler de Hritiyanlarda sever. Dünyanın her tarafında İbrahim (a.s.)’ı tanır­lar.

Müşrikler de, bir zamanlar Kâbeyi inşa edenin de İbrahim isimli bir peygamber olduğunu biliyorlardı. Onun için birçok insan adı da İbrahim di.

Onun için “Rabbim İbrahim’in dini olan dosdoğru dine beni yöneltti ve oda müşrik değildi.” Tabi peygamberliğimize olan emir bize de emir­dir. Günümüzde, yahu benim yola gel, benim yola gel. Bak bizim iki tane ağamız bize dünyada neyi nasıl yapacağımız hususunda yol tayin edi­yorlar. Oraya uyalım diyenlere biz diyeceğizki.[225]

162- Deki: “Benim namazım, ibadetim fi lamın, kurbanım yasa­nım ve ölümüm alenilerin Rabbi olan Allah içindir).[226]

163- O’nun ortağı yoktur. Ben böyle emroluridum ve ben müslü-manların ilkiyim.

“Ben böyle yapmakla emrolundum.” Ben kendiliğimden yapmıyo­rum. Bana böyle emrolundu. İşte böylece emrolundum ben.”

Peki; zorla mı yapıyordu peygamber efendimiz? diye birşey akla ge­lebilir. Buna cevaben “Müslümanların da ilk Öncüsü benim. Birincisi be­nim de onlara” buyrulur.

Şimdi ben burdan dönemem Rabbim emrediyor. Bu yolu gösteren de O. Bu diğer peygamberlerin hayatı anlatılırken de çok geçti Kur’an-ı Ke­rimde. “Müslümanların ilkincisi-evvelkisi benim.”

Biz de insanlara bir iyiliği duyururken, onun öncüsü olmazsak pek faydalı olmaz. Haydi yardım edelim. Kendisi vermezse olmaz. Konya’da Hacı Veys Zade (Allah rahmet eylesin) Konya’yı o hale getiren o. Gör­medim ama çok duydum. Yaptığı eserleri gördüm. İmam Hatipi, İslam Enstitüsü nü-Kur’an Kursalarını vs. yapan o. Herşeyi yapan o. Malvarlığı olarakda maaşı var. Para toplanırken cübbesini çıkarıp bende bunu ver­dim, deyip hakikaten de verirmiş ama. Derken bu işler olmuş.

Yani birşeye öncülük yaparsanız faydalı olur. Peygamber efendimiz (s.a.v.) harpte öncülük yaparmış. Harbediniz, diyor ama geride durmu­yor. Yani iman edenleri öne sürüp te kendisi bir tepeden bakmıyor efen­dimiz.

Hz. Ali gibi bir Allah’ın Arslanı diyor ki; Harbin en şiddetli zamanın­da sıkışırsak peygamber efendimizin yakınına sığınırız. Yani efendimi­zin şecaatim anlatıyor. Hz. Ali ki; gerçekten korkusuz bir yiğit. O bile di­yor ki: En sıkışık zamanda efendimizin yanma sığınırız bizde diyor.[227]

164- Deki: “O herşeyin Rabbi iken ben Allah’dan başka Rab’mı arayayım? Kişinin kazandığı yalnız kendisinedir. Yük taşıyan baş­kasının yükünü taşımaz. Sonra dönüşünüz Rabbinizedir. Hakkında ayrılığa düştüklerinizi o size haber verecektir.

Bir teklif var ya… Gel birgün seninkine , birgün bizimkine veya 1 se­ne senin rabbine, 1 sene bizimkine ibadet edelim. (Kafirun’da vardı onla­rın cevabı) Biz sizinkine tapmayız. “Sizin dininiz size bizim dinimiz bize, de. “diye cevap veriliyor.

Burada da onlara cevap. “Ben Allah’dan başka Rab mı arayayım?” “O herşeyin rabbi olduğu halde başka Rab mı arayayım?”

Böyle olduğu halde siz bana Ebu Cehil’in kanunlarına uyun diyorsu­nuz. Ebu Cehü’i de yaratan o. Öyleyse ben niye sizin söylediklerinizi rab kabul edeyim ki..

“Her nefsin yaptığı kendi aleyhinedir.” Yani, cezanın şahsiliğini anla­tan ayet-i kerime bu. “Kimse kimsenin suçunu yüklenmez ve bu yüzden cezalandırılmaz” diyor Rabbim bu 164. ayet-i kerimesinde.

“Dönüşünüz sonra yine Rabbinizedir.” “İhtilaf ettiğiniz konuları Al­lah (c.c.) size haber verecektir. “Yeryüzüne halifelerivarisleri yapan odur.” “Size verdikleri konusunda sizi imtihan etmek için, birbiriniz üze­rine derece farklılığı veren de odur.”

Yani insanlar arasında farklılığı meydana getiren, peygamberler ara­sında da derece farklılığı var. Onu da veren Allah (c.c.) ‘dır. İmtihan için.

“Rabbinin azabı çok şiddetlidir.” “O Allah (c.c.) affedicidir ve de merhamet edicidir” diyor.[228]

165- Sizi yeryüzünün halifeleri yapan size verdiği şeylerle sizi im­tihan etmek için bir kısmını diğerlerine derecelerle üstün kılan O’dur. Muhakkak senin Rabbin cezası çabuk olandır. Ve O’ Gafur’dur, Rahim’dir.

Bakara suresinin başlarında; Rabbim Adem (a.s.)’ı yaratacağını, anla­tırken: “Yeryüzünde bir halife yaratacağım” diyor. Adem (a.s.)’ın yaradı­lış gayesi yeryüzünde halife olmak.

Halife; asılın yerini tutmak üzere gelen. (Harf) arka demek. Arkasın­dan gelen manasına geliyor, halife.

Allah (c.c.)’ün ahkamını yeryüzünde icra etmek üzere görevlendiril­miş insanoğlu. Onun için burada da (Halifenin) çoğulu (Helaif) Yeryü­zünde halifeler kılmak, yeryüzünde varisler kılmak üzere Allah (c.c.) siz­leri yarattı. Verdikleri konusunda imtihan etmek için de birbirinizden farklı yarattı diyor Allah (c.c).

Yani bedeni, akli ve görüş farklılıklarımız bile bizim için hayırlıdır. Biz başkasındaki üstünlüğü temenni etmeyeceğiz. Başka ayet-i kerime de; “Başkasında olan farklılığı siz istemeyin.”Herkesin kendine has bir üstün tarafı var. O madeni geliştirmeye ça­lışın.Burada da farklı yarattığını haber veriyor. Yeryüzünde Allah’ın ayetlerini icra edilmesi için görevlendirildiriyor. Rabbimiz görevini ifa edenlerden eylesin.

Kuran

Enam Suresi

Şifa Tefsiri ( Mahmut Toptaş ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.