Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 16°C
Az Bulutlu
İstanbul
16°C
Az Bulutlu
Pts 14°C
Sal 16°C
Çar 16°C
Per 12°C

6 – Enam Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Çoğunluğun görüşüne göre Mekke’de inmiştir. îbn Abbas ve Katade der­ler ki: Bu süre, Medine’de inmiş iki âyeti müstesna -tümüyle Mekke’de in­miş bir sûredir. -Medine’de inen âyetlerinden birisi: “Allah’ı şanına yakışa­cak bir şekilde takdir edemediler” (el-Enâm, 6/91) âyetidir. Bu âyeti keri­me, yahudi olan Malik b. es-5ayr”Me md D. el-Ejrci fıaKitmda na^îi aimuştur. Diğeri ise yüce Allah’ın; “Çardaklı ve çctrdaksız o bağları,., yaratıp ye­tiştiren O’dur” (.el-En”âmf 6/141) âyetidir. Bu da Ensardan olan Sabit b. Kays b, Şemmâs hakkında nazil olmuştur, İbn Cüreyc İse; Bu, Muâz b. Ce­bel hakkında inmiştir derken, el-Maverdî de aynı görüşü ifade etmiştir,

6 – Enam Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Enam Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi Tefsiri )

Rahman ve Rahim Allah’ın Adıyla

es-Sa’lebî de der ki: el-En’âm Sûresi -Medine’de Inmi§, altı âyet müstesnâ-Mekke’de inmiştir. Sözkonusu bu âyet-İ kerimeler: “Allah’ı şanına yakışa­cak bir şekilde takdir edemediler” buyruğundan itibaren ÜC âyetin sonuna kadar île, “De hi; Gelin Rabbinizin sise neleri haram, kıldığım okuyayım” tel-En’âm, 6/151) buyruğundan itibaren üç âyetin sonuna kadarki âyetlerdir

İbn Atiyye der ki: Bu âyetler, (bu sûredeki) muhkem âyetlerdir.

İbnü’l-Arabî de yüce Allah’ın: “De ki: Bana vahyolunanlar arasında… ha­ram olduklarım bulduğum yiyecekler yalnızca şunlardır1* (el-Enâm, 6/145) buyruğunun Mekke’de Arefe günü nazil olduğunu nakletmektedir. Yüce Allah’ın izniyle bütün bu hususlara dair açıklamalar ileride gelecektir.

Varid olmuş bir haberde belirtildiğine göre, sözü geçen altı âyet dışında sûrenin* bir defada nazil olduğu ve.yetmiş bin meleğin bu sûreye eşlik etti­ği ve bu suredeki âyetlerden yalnızca birisine on iki bin meleğin eşlik etti­ği belirtilmektedir ki, sözkonusu bu âyet-i kerime “Gaybın anahtarları O’nun yanındadır, O’ndan başkası bunları bilmez” (el-Enâmf 6/59) âyeti kerimesidir. Melekler bu sûre ile geceleyin ve oldukça yüksek sesli bir şe­kilde teşbih ve hamd getirerek inmişlerdir. Bunun üzerine Rasulullah (sav) vahiy kâtiplerini çağırarak o gece bu sûreyi yazdılar.

Ebu Cafer en-Nehhâs senedini kaydederek der ki: Bize Muhammed b. Yah­ya anlattı, bize Hadramevtlilerin mevlası (azadlısı) Ebu Hatim Ravh b. el-Fa-râc anlattı dedi ki: Bize, Ahmed b. Muhammed Ebu Bekr el-Umerî anlattı: Bi­ze îbn Ebi Fudeyk anlattı, bana Ömer b. Talha b. Alkame b. Vakkâs anlattı, o, Nafî’ b, Ebi Sehl b. Malik’ten, o, Enes b. Malikten söyle dediğini naklet­ti: Rasulullah (sav) buyurdu ki: “En’âm Sûresi gökler ile yer arasını kapata­cak kadar çok ve yüksek sesle teşbih getiren bir melekler kafilesi ile birlik­te inmiştir.” Yer, melekler dolayısıyla sarsılıyor, Rasulullah (sav) da: “Subha-ne rabbiyelazim” diyor ve bunu üç defa tekrarlıyordu.

Darimî Ebu Muhammed de Müsned’inde Ömer b. el-Hattab (r.a)’dan şöy­le dediğini nakletmektedir: el-En’am sûresi, Kuranı Kerim’in en üstün sû­releri ndendir. [1] Yine Darimi’nin Müsned (Sünen) inde K’âb’dan söyle dedi­ği nakledilmektedir: Tevrat’ın fatihası, En’âm’ın fatihası (başlangıcı) dır. Tevrat’ın nihâyetinde yer alan bölüm de BÛd Sûresi’nin sonundaki buyruk­lardır. [2] Vehb b. Münebbih de böyle demiştir.

el-Mehdevî’nin naklettiğine göre müfessirler şöyle demişlerdir: Tevrat, yüce Allah’ın: “Hamdgökleri ve yeri yaratan… Allah’adır” buyruğu ile baş­ladığı gibi, yüce Allah’ın: “Evlat edinmeyen, mülkte hiçbir ortağı olmayan … Allah’a hamd olsun” (el-îsra, 17/111) âyeti ile sona ermektedir.

es-Sa’lebFnin naklettiğine göre, Hz. Cabir de Peygamber (sav)’ın şöyle bu­yurduğunu rivayet etmektedir: Her kim el-En’âm Sûresi’nin baş tarafından “O, ne kazanacağınızı da bilir'” buyruğunun sonuna kadar üç âyet-i kerime okuyacak olursa, yüce Allah onun için kırkbin melek görevlendirir. Bunlar Kıyamet gününe kadar kendi ibadetlerinin mislini onun için yazarlar Yedin­ci semâdan bir melek de beraberinde demirden bir balyoz ile iner. Şeytan o kişiye vesvese vermek, yahut kalbine bir kötülük telkin etmek istedi mi, ona öyle bir darbe indirir ki, o kişi ile şeytan arasında yetmiş perde (hicab) mey­dana gelir. Kıyamet günü oldu mu yüce Allah şöyle buyurur: “Gölgemden baş­ka hiçbir gölgenin olmadığı bu günde haydi benim gölgemde yürü. Cenne­timin meyvelerinden ye, Kevser suyundan iç. Selsebil suyu ile yıkan. Sen Be­nim kulumsun. Ben de senin Rabbinİm.”[3]

Buhârî’de de İbn Abbas’tan şöyle dediği kaydedilmektedir: Eğer arapların bilgisizliklerini öğrenmek hoşuna gidiyor ise, el-En’âm sûresinde 130. âye­tinden sonra (sından itibaren): “Bilgisizlik yüzünden evlatlarını beyinsizce öldürenler… gerçekten büyük bir zarara uğramışlardır. Şüphesiz onlar sapmışlar ve doğru yolu da bulamamışlardır.” (el-En’âm, 6/140) (buyruğu­na kadar olan bölümleri) oku. [4]

Burada bir hususa dikkat çekelim. İlim adamları der ki: Bu sûre müşrik­lere, onların dışında kalan bid’atçiler ile öldükten sonra dirilişi ve amellerin hesaplarının verilmesini yalanlayanlara karşı tartışırken delil ortaya koy­makta aslî bir dayanaktır. Bu ise sûrenin bir defada indirilmiş olmasını ge­rektirmektedir. Çünkü sûre, hüccet bakımından aynı anlamı taşıyor. Her ne kadar bu delillendirme birçok şekillerde ortaya çıkmakta ise de bu böyledir. Kelamcılar da dinin asıllarını buna bina ederek inanç esaslarını açıklamışlar­dır. Çünkü bu sûrede diğer sûrelerden farklı olarakTCaderiyenin görüşlerini reddeden apaçık âyetler de vardır. Yüce Allah’ın yardım ve desteği ile inşa-allah ileride bu açıklamalarımızı daha da geniş bir şekilde sunacağız.[5]

  1. Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah’ındır. Sonra da kâfir olanlar -buna rağmen- Rabble-rine (putları) eşit tutarlar.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız: [6]

  1. Allah’a Hamd Etmek:

Şanı yüce Allah bu sûreye: “Hamd… Allah’ındır” buyruğu ve ulûhiyeti isbat etmekle başlamaktadır. Yani, hamd bütünüyle Allah’ındır, O’nun hiçbir ortağı yoktur.

Denilse ki: Bundan başka sûreler de hamd ile başlamıştır. O halde, yalnız­ca bir sûre ile hamd ile başlamak diğerlerine ihtiyaç bırakmayacak şekilde yeterli olmalıydı.

Şöyle cevap verilir: Hamd’in bulunduğu her bir yerde kendine has bir an­lamı vardır. Hamd’in çeşitli nimetler ile ilgisi bulunması dolayısı ile yer al­dığı her bir yerde başkasının yerini tutmayacak şekilde ifade ettiği özel bir anlamı vardır. Aynı şekilde bu Rabblerine eş koşanlara karşı delil getirme sa­dedinde olduğu için burada da bir özellik arzetmektedir.

“Hamd”in ne demek olduğuna dair açıklamalar el-Fatiha Sûresi’nde (4. bö­lüm, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. [7]

  1. Allah Her Şeyi Yaratandır:

Yüce Allah: “Gökleri ve yeri yaratan…” buyruğu ile kudret, ilim ve ira­desini haber vererek şöyle buyurmaktadır: O, gökleri ve yeri yaratan, yani onları yoktan var eden, meydana getiren, inşa eden ve daha önce olmadık­ları halde onları yaratandır.

“Yaratmak: halk” icad etmek anlamına geldiği gibi takdir etmek anlamı­na da gelir. Buna dair açıklamalar daha önce geçmiştir. Burada her iki an­lam da kast edilmektedir. İşte bu da göklerin ve yerin sonradan yaratılmış ol­duklarına bir delildir. O, direksiz olarak semâyı yükseltmiş ve onda herhangi bir eğrilik bulunmaksızın muntazam bir şekilde yaratmıştır. Orada güne­şi ve ayı iki âyet olmak üzere varetmiş, göğü yıldızlarla süslemiştir. Yine bir alâmet olmak üzere bulutlan da orada var etmiştir. Yeri de yayıp döşemiş, oraya da rızık ve bitkileri tevdi etmiş, birçok âyet olmak üzere oraya her bir canlıdan yaymıştır. Yerde sağlam kazıklar gibi dağlan yaratmış, orada yollar açmıştır. Nehirler akıtmış, denizler varetmiştir. Taşlardan da pınarlar fışkırt­mıştır.

Bütün bunların lıerbirisi O’nun birliğine, kudretinin büyüklüğüne, bir, tek ve kahhar olan Allah’ın bizzat kendisi olduğuna birer belgedir. Bununla gök­leri ve yeri yaratmış olmakla herşeyi yaratanın kendisi olduğunu beyan et­miştir. [8]

  1. Bir Hadiste Belirtilen Aşamalarıyla Yaratış:

Müslim, rivayet ettiği bir hadiste şöyle demektedir: Bana, Süreye b. Yunus ile Harun b. Abdullah naklederek dediler ki: Bize Haccâc b. Muhammed an­lattı dedi ki: İbn Cüreyc dedi ki: Bana İsmailb. Umeyye haber verdi. O, Ey-yub b. Halid’den, o, Um Seleme’nin azadlısı Abdullah b. Rafi’den o, Ebu Hu-reyre’den naklederek dedi ki: Rasulullah (sav) elimden tutup dedi ki: “Aziz ve celil olan Allah toprağı (yeri) Cumertesi günü yarattı. Pazar günü de ora­da dağları yarattı. Pazartesi günü ağaçları yarattı. Salı günü hoş olmayan şey­leri (mekruh) yarattı. Çarşamba günü nuru (aydınlığı) yarattı. Perşembe gü­nü orada canlıları yarattı.

Âdem (a.s)’ı da Cuma günü ikindinin -bütün yaratıklardan sonra- son sa­atinde yarattı.”[9]

Derim ki: İlim adamları bu hadisi bu sûrenin başında yer alan bu buyru­ğa tefsir olmak üzere kaydetmişlerdir. Beyhakî der ki: Hadis alimleri, tefsir alimleri ile tarihçi ilim adamlarının kabul ettiklerine muhalif olması dolayı­sıyla bu hadisin mahfuz olmadığını iddia ettikleri gibi, kimisi de İsmail b. Umeyye’nin bu hadisi İbrahim b. Ebi Yahya’dan, onun da Eyyub b. Halid’den nakletmiş olduğunu ve İbrahim’in rivayetinin delil gösterilemeyeceğini iddia ederler. Muhammed b. Yahya da naklederek der ki: Ben, Ali b. el-Medinî’ye Ebu Hureyre’nin naklettiği: “Allah toprağı (yeri) Cumartesi günü yarattı” ha­disine dair soru sordum, Ali şöyle dedi: Bu, Medenî (yani Medineli ravilerin naklettikleri) bir hadistir. Bunu, Hişam b. Yusuf, İbn Cüreyc’den, o, İsmail b. Umeyye’den, o, Eyyub b. Halid’den, o, Um Seleme’nin azadlısı Ebu Rafi’den, o, Ebu Hureyre’den naklen rivayet etmiştir. Ebu Hureyre dedi ki: Rasulullah (sav) elimi tuttu. Ali dedi ki: İbrahim b. Ebi Yahya elini elime kenetledi ve bana dedi ki: Eyyub b. Halid elini elime kenetledi ve bana dedi ki: Abdul­lah b. Rafi’ elini elime kenetledi ve bana dedi ki: Ebu Hureyre de elini eli­me kenetledi ve bana dedi ki: Ebu’l-Kasım Rasulullah (sav) da elini elime ke­netleyerek şöyle buyurdu: “Allah yeri Cumartesi günü yarattı” deyip az ön­ceki şekle yakın hadisi nakletti. Ali b. el-Medinî der ki: Benim görüşüme gö­re İsmail b. Umeyye bu hususu ancak İbrahim b. Ebi Yahya’dan almıştır, el-Beyhakî der ki: Musa b. Ubeyde er-Rebezî, Eyyub b. Halid’den kaydettiği ri­vayet ile de ona mütabaat etmiştir. Şu kadar var ki, Musa b. Ubeyde zayıf bir ravidir. Ayrıca Bekr b. eş-Şerrud’dan, o, İbrahim b. Ebi Yahya’dan, o da Saf-van b. Süleym’den, o, Eyyub b. Halid’den -ki isnadı zayıftır- o da Ebu Hu-reyre’den, o da Peygamber (sav)’dan şöyle buyurduğunu nakletti: “Şüphe yok ki Cuma’da öyle bir saat vardır ki, o saatte aziz ve celil olan Allah’tan denk düşürüp bir şey isteyen herkese mutlaka ona o-istediği şeyi verir.”[10] Abdul­lah b. Selâm dedi ki: Şüphe yok ki aziz ve celil olan Allah, mahlukatı yarat­maya başlayıp, yeri Pazar günü ve Pazartesi günü yarattı. Gökleri de Salı gü­nü ile Çarşamba günü yarattı. Gıdaları ve yerde bulunan diğer şeyleri Per­şembe günü ile Cuma günü ikindi namazı vaktine kadar olan sürede yarat­tı. İkindi namazı ile güneşin batışına kadar geçen zamanda ise, Adem’i ya­rattı. Bu hadisi de Beyhakî rivayet etmiştir. [11]

Derim ki: Bu hadiste yüce Allah’ın yaratmaya Cumartesi günü değil, Pa­zar günü başladığı kaydedilmektedir. Yine el-Bakara Sûresi’nin tefsirinde (2/29. âyet 6. başlıkta) İbn Mes’ud’dan da Peygamber (sav)’ın ashabından baş­ka kimselerden de böyle rivayetler kaydedilmişti. Yine orada yüce Allah’ın önce yeri mi, yoksa semayı mı yarattığına dair görüş ayrılıklarından yeteri ka­dar söz edilmişti. Allah’a hamd olsun. [12]

  1. Karanlıkların ve Nurun Yaratılışı:

Yüce Allah: “Karanlıkları ve aydınlığı var eden” buyruğu ile cevherlerin yaratılışından sonra, ârâzın yaratılışından sözetmektedir. Çünkü cevher ârâz-sız olamaz. Hadis şeylerden uzak kalamayan da hadistir. Cevher ise kelâm-cıla-rın bir terimi olarak araz taşıyan ve parçalanması mümkün olmayan par­çadır. Biz, buna dair açıklamalarımızı “el-Kitabu’l-Esmâ fi Şerhi Esmailla-hi’l-Hüsnâ” adlı eserimizde yüce Allah’ın “el-Vâhid” ismini açıklarken yap­mış bulunuyoruz.

Araz’a ârâz denilmesinin sebebi ise, arazın cisim ve cevherde arız olup bu araz sayesinde cisim ve cevherin bir halden diğer hale doğru değişiklik gös­termesinden dolayıdır. Cisim ise, cevherlerden bir araya gelendir. En az bir araya gelmiş iki cevhere cisim adı verilebilir. Bu terimler her ne kadar ilk asır­da bulunmuyor idiyse de Kitap ve sünnet mana itibariyle bunlara delâlet et­tiğinden bu terimleri inkârın bir anlamı yoktur. Diğer taraftan ilim adamları da bunları kullanmış ve bunları ıstılah (terim) olarak kullanmak konusunda kendi aralarında anlaşmış ve sözlerini de bu terimlere bina etmiş, bu yolla da kendilerine hasım olanları katletmişlerdir. [13] Nitekim bu kabilden açık­lamalar el-Bakara Sûresi’nde daha önceden yapılmıştır.

Âyet-i kerimede geçen, karanlıklar (zulumat) ile aydınlık (nur)dan hangi anlamın kastedildiği hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır, es-Süddî, Katade ve müfessirlerin çoğunluğunun görüşüne göre maksat, gece­nin karanlığı ile gündüzün aydınlığıdır. el-Hasen ise, küfür ve imandır demek­tedir. İbn Atiyye ise der ki: Böyle bir açıklama laf zırt zahirinin dışına çıkmak­tır.

Derim ki: Lafız bunu da kapsamına almaktadır. Nitekim Kur’ân-ı kerimde yüce Allah: “Ölü iken kendisini dirilttiğimiz, insanlar arasında ona yürü­mesi için nur verdiğimiz kimse, içinden çıkamayacağı karanlıklarda kalan kimse gibi midir?” (el-En’âm, 6/122) diye buyurmaktadır.

Burada “yer” cins ismidir. Lafzen onun tekil olarak zikredilmesi, çoğul ola­rak zikredilmesi gibidir. Aynı şekilde “nur” kelimesi de böyledir. Şanı yüce Allah’ın şu buyruğu da bunu andırmaktadır: “Sonra sizi bir bebek olarak çı­kartır.” (el-Mu’min, 40/ 67) Şair de şöyle demektedir:

“Siz karnınızın bir bölümünde (bir bölümünü dolduracak kadar) yiyin ki, iffet sahibi olasınız.”

Bu beyit önceden geçmiştir.

Burada “Ceale: Varetti” yarattı, anlamındadır. Başka bir anlam caiz değil­dir. Buou da İbn Atiyye ifade etmiştir.

Derim ki: Buna göre lafız ve mana arasında bir uyum ortaya çıkmaktadır. Böylelikle çoğul çoğula, tekil de tekile atfedilmiş olur ve bu durumda lafız arasında mücâneset olduğu ortaya çıkar ve fesahat da belirgin bir şekilde kendisini gösterir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Şöyle denilmiştir: Yüce Allah burada “karanlıklar”! çoğul, buna karşılık “aydınlık”! da tekil zikretmiştir. Çünkü karanlıklar kendisini aşarak başka bir şeye geçmez. Nur ise kendisini aşarak başkasına geçer. es-Sa’lebFnin de nak­lettiğine göre, kimi meânî alimi şöyle demektedir: Burada yer alan; “Ceale: Varetti” zaittir. Araplar söz arasında bu kelimeyi fazladan kullanırlar. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

“Ve ben ikiyi dört görmeye,

Biri de iki görmeye başladım; yaşlılık beni yıkınca.”

en-Nehhâs der ki: Bu kelime, yarattı anlamındadır. Yaram anlamına kul­lanılacak otursa, yalnızca bir mef ule geçiş yapar. Bu anlamdaki açıklamalar ve bunun hangi anlamlara geldiğine dair bilgiler önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/22. âyetin tefsirinde) yeteri kadar geçmiş bulunmaktadır. [14]

  1. Buna Rağmen Kâfirler Şirk Koşarlar:

Yüce Allah’ın: “Sonra da kâfir olanlar buna rağmen Rabblerlne eş koşarlar” buyruğu, mübtedâ ve haberdir. Buyruğun anlamı da şöyledir: Yine de kâfir olanlar, Allah’a denk tutarlar, O’na ortak koşarlar. Halbuki herşeyi tek başına yaratan O’dur.

İbn Atiyye der ki: Burada “(r ): Sonra” edatı, kâfirlerin işledikleri fiilin çir­kinliğine delalet etmektedir. Çünkü buyruğun anlamı şöyledir: “O, gökleri ve yeri yaratmıştır. O’nun âyetleri (varlığının ve birliğinin delilleri) apaçık orta­dadır. Bu yolla ihsan ettiği nimetler de açıkça görülmektedir. Sonra bütün bun­lara rağmen yine de kâfirler Rabblerine eş koşmaktadır.” Bu da şöyle deme­ye benzer: Ey filan kişi, ben sana çok şeyler verdim, ikramda bulundum, iyi­likler yaptım. Sonra da bana sövmeye kalkışıyorsun.

Eğer bu buyrukta ve benzerlerinde atıf “vav” ile yapılmış olsaydı, “sonra” ile İfade ettiği şekilde azar anlamını ifade etmezdi. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

  1. O, sizi çamurdan yaratandır. Sonra bir ecel takdir edendir. O’nun katında belirli bir ecel daha vardır. Sonra yine de siz hâ­lâ şüphe edersiniz.

Yüce Allah’ın; “O sizi çamurdan yaratandır…” âyeti bir haberdir. Bunun anlamı ile ilgili olarak iki görüş vardır: Daha meşhur olan ve çoğunluğun ka­bul ettiği birinci görüşe göre burada çamurdan yaratılandan kasıt, Âdem (a.s) ile, onun soyundan gelen bütün İnsanlardır. Çünkü fer’ aslına izafe olunur. Bundan dolayı çoğul olarak: “Sizi çamurdan yaratan” diye buyurulmugtur. Diğer bütün insanlar onun soyundan geldikleri için bütün insanlara yönelik bir hitab gibi ifade edilmiştir. Bu, el-Hasen, Katâde, İbn Ebi Necîlı, es-Süddî, ed-Dahhâk, İbn Zeyd ve diğerlerinin kabul ettiği görüştür.

İkinci görüşe göre, şanı yüce Allah insan nutfesini çamurdan yaratmış ol­duğundan burada hakikat anlamında kullanılmıştır. Sonra Allah bu nutfeyi değişikliklere uğratmış ve nihayet insan ondan yaratılmıştır. Bu görüşü de en-Nehhâs zikretmektedir.

Derim ki: Özetle aziz ve ceîil olan Allah, büyük alemi yaratmaktan söz et­tikten sonra küçük âlem olan insanı yaratmaktan sözetti. O, İnsan da el-Ba-kara sûresinde tevhid âyetinde (2/164. âyet, 14. başlıkta) açıklamış olduğu­muz gibi, büyük alemde bulunanları da varetmiştir. -Doğrusunu en iyi bi­len Allah’tır. Allah’a hamd olsun-

Haftz Ebu Nuaym Kitab’ında “Hilyetu’l-Evliyamda. Murre’den, o, İbn Mes’ud’dan rivayet ettiğine göre, rahim İle görevli olan melek, nutfeyi ahp onu avucuna koyar, sonra şöyle der Ey Rabbim, bu hilkati belirli bir nutfe mi, yoksa hilkati belirsiz bir nutfe mi olacak? Eğer yüce Allah hilkati belirli olacak diyecek olursa şöyle der: Rabbim rızkı nedir, eseri (amelleri) nedir, eceli nedir?. Yüce Allah şöyle buyurur: Ummu’l-Kitab’a bak. O da Levh-i Mah-fuz’a bakar. Orada kişinin rızkını, eserini, ecelini ve amelini görür. Gömüle­ceği toprağı alır ve onunla nutfesini yoğurur. İşte yüce Allah’ın: “Sizi ondan yarattık ve sizi tekrar ona iade ederiz” (Tâ-Hâ, 20/55) buyruğunda İşaret edi­len budur. [15]

Ebu Hureyre’den de şöyle dediğini rivayet eder: Rasulullah (sav) buyur­du ki: “Doğan ne kadar insan varsa, mutlaka onun üzerine mezatınm top­rağından saçılır.” [16]

Derim ki: Buna göre, her bir insan çamurdan ve hakir sudan (meniden) yaratılmış olur. Nitekim yüce Allah el-Mu’minûn Sûresi’nde (23/12-14. âyet­lerin tefsiri) böylece bize haber vermektedir. Buna göre âyetler ve hadisler arasında tam bir uyum ortaya çıkmakta, böylelikle işkâl (içinden çıkılama­yan durum) ve tearuz deliller çatışması da ortadan kalkmaktadır. Doğrusu­nu en iyi bilen Allah’tır.

Âdem (a.s)’ın yaratılışına dair habere gelince, el-Bakara Sûresi’nde Âdem’den ve bu kelimenin türeyişinden (el-Bakara, 2/31) söz edilmiş bulu­nuyor. Burada ise buna bir parça daha açıklamalarla birlikte onun nitelik­leri, yaşı ve vefatına dair bazı bilgiler eklemek istiyoruz. İbn Sa’d, “Tabakafda Ebu Hureyre’den şöyle dediğini kaydetmektedir: Rasulullah (sav) buyurdu ki: “İnsanlar, Âdem’in çocuklarıdırlar. Âdem de topraktandır.”[17] Said b. Cübeyr’den de şöyle dediği nakledilmektedir: Yüce Allah Âdemi necna’ diye ad­landırılan bir yerden yaratmıştır.

el-Hasen dedi ki: Onun göğsünü de Dariyye denilen yerden yaratmıştır. el-Cevherî ise der ki: Dâriyye, Basra yolu üzerinde Mekke’ye daha yakın, Ki-lâboğullanna ait bir kasabadır. İbn Mes’ud’dan da şöyle dediği nakledilmek­tedir: “Şüphe yok ki yüce Allah İblis’i gönderdi, o da yeryüzünden onun tat­lı tarafından da tuzlu tarafından da alıp geldi, ondan Âdem Ca.s)’ı yarattı. Onun tatlı tarafından yarattığı herbir şey cennete gidecektir. İsterse o bir kâfirin oğ­lu olsun. Tuzlu tarafından yarattığı her bir şey de cehenneme gidecektir. İs­terse takvâlı birisinin oğlu olsun. İşte bundan dolayı İblis: “Ben bir çamur olarak yarattığın kişiye secde eder miyim” (el-İsra, 17/61) demişti. Çünkü ça­muru getiren o olmuştu. Bundan dolayı da Âdem’e Âdem adı verilmiştir. Bu­na sebep ise onun yerin “edin”in’den (yani yeryüzü toprağından) yaratılmış olmasıdır.

Abdullah b. Selam’dan da şöyle dediği nakledilmektedir: Allah Âdemi Cu­ma gününün son vaktinde yarattı.

İbn Abbus’tan da şöyle dediği nakledilmektedir. Allah Âdem’i yarattığın­da başı semâya değiyordu. Boyunu altmış zira oluncaya kadar yere doğru kı­salttı. Eni de yedi zira idi.

Ubey b. K’âb’dan şöyle dediği nakledilmektedir: Âdem ta.s) gür saçlı, uzun boylu idi. Oldukça uzun bir hurma ağacını andırıyordu.

Yine İbn Abbas’tan nakledilen uzunca bir hadiste şöyle dediği zikredilmek­tedir: Âdem (a.s) Hindistan’dan Mekke’ye ayaklan üzerinde yürüyerek kırk defa haccetti. Âdem, yere indirildiği sırada başı semâya sürtünüyordu. İşte bundan dolayı başındaki saçlar dökülmüş ve bu şekilde saçların dökülme­sini de çocuklarına miras bırakmıştı. Karada yaşayan canlılar uzunluğundan ürktüklerinden dolayı o günden bu yana o canlılar yabanileşmelerdir. Ço­cukları ve torunlan kırk bini bulmadan Önce vefat etmedi. Yüce Allah’ın, ken­disini indirmiş olduğu dağın tepesinde vefat etti. Bunun üzerine Şis, Cebra­il (-ikisine de selam olsun-)’e dedi ki: “Haydi Adem’in cenaze namazım kıl.” Cebrail (a.s) ona şöyle dedi: Sen öne geç ve babanın namazını kıl. Onun na­mazını kılarken otuz defa teşbih getir. Bunun beş tanesi namaz içindir. Yir­mi beşi ise Âdem’in fazileti dolaylıyladır.

Ona dört tekbir getirerek namazı kıldığı da söy/enmi’ştir. Şis’in oğullan Hz, Âdem’i bir mağaraya koydular (gömdüler). Mağaranın kapısına da bir bek­çi bıraktılar. Kabiloğullarından kimseyi oraya yaklaştırmadılar. Oraya gelip Hz. Âdeme mağfiret dileyenler Şis’in oğullan idi. Hz. Adem’in yaşı dokuzyüz otuz altı yıldı.

Şöyle sorulabilir: Âyet-i kerimede bütün cevherlerin aynı cinsten oldukla­rına dair bir delil var mıdır? Cevap: Evet vardır. Çünkü, çamurun canlı, ka­dir ve bilgi sahibi bir İnsana dönüşmesi mümkün olduğuna göre, bu çamu­run cevherlerin bütün hallerinin her birisine de dönüştürülmesi mümkündür. Çünkü akıl, hüküm itibariyle bunlar arasında bir fark görmemektedir. Diğer taraftan bu âyetin delâleti ile cansızın canlı bir varlığa dönüştüğü de sahih olarak sabit olmaktadır.

Yüce Allah’ın: “Sonra bir ecel takdir edendir” anlamındaki buyruk, mef ûldür. “O’rntn katında da belirli bir ecel daha vardır” anlamındaki buy­ruk da mübtedâ ve haberdir.

ed Dahhâk der ki: Burada “bir ecel’den kasıt ölüm ile ilgili eceldir. “Oüun katında belirli bir ecel daha vardır” ise, Kıyamet günü için belirle­nen vadedir. Buna göre buyruğun anlamı şöyle olur: O, bir eceli hükme bağ­ladı ve size ölüme kadar orada kalacağınızı bildirmekle birlikte Kıyametin va­desini ne zaman olacağını size bildirmemiştir.

el-Hasen, Mücahid, İkrime, Husayf ile Katade lafız el- Hasen’e ait olmak üzere şöyle demişlerdir; O, seni yarattığında öleceğin vakte kadar dünya­daki eceli hükme bağlamıştır. “O’nun katında belirli bir ecel daha vardır” buyruğu ile de âhireti kastetmektedir,

“Bir ecel takdir edendir” buyruğunun, bizim bildiğimiz şekliyle hilallerin doğuş vakitleri, ekin zamanları ve bunlara benzer şeyler oldukları, buna kar­şılık “belirli bir ecel”in de ölümün vadesi olduğu söylenmiştir, Çünkü insan ne zaman öleceğini bilmemektedir.

İbn Abbas ve Mücahid de der ki; Âyetin: “Bir ecel takdir edendir” buy­ruğu dünyanın sonu ile ilgili vadidir. “O’nun katında belirli bir ecel daha

vardır” buyruğu ise âhiret hayatının başlayacağı zaman hakkındadır.

Şöyle de denilmiştir: Birinci ecel uyurken ruhların kabfcçdilmesi, ikincisi ise ölüm esnasında ruhların kabzedilmesidir. Bu görüş de İbn Abbas’tan nak­ledilmiştir.

Yüce Allah’ın: “Sonra yine de sîz hâlâ şüphe edersinin” anlamındaki buy­ruk da mübtedâ ve haberdir. Yani, O’nun bir tek ilâh olduğunda şüphe et­mektesiniz.

Şöyle de açıklanmıştır: Hâlâ siz bu hususta şüphe etmekte, tartışmaktası­nız. Yani, şüphe edenlerin tartıştığı gibi tartışıyorsunuz. Tartışma (et-Temâri) ise şüphe yollu mücadele etmektir. Yüce Allah’ın: “Acaba siz onunla gördükten hakkında şüphe yollu tartışır mısınız?” (en-Necm, 53/12) buyruğunda da böyledir. [18]

  1. Göklerde de yerde de Allah sadece O’dur. Gizlinizi de açı da bilir. O, ne kazanacağınızı da bilir.
  2. Onlara Rabblerınln âyetlerinden bir âyet gelse, mutlaka ondan yüz çevirirler.
  3. İşte onlar, hak kendilerine geldiğinde onu yalanladılar. Fakat» kendisiyle alay etmekte oldukları şeyin haberleri yakında onlara gelecektir.

Yüce Allah’ın; “Göklerde de yerde de Allah sa­dece O’dur” buyruğu ile Elgili olarak şöyle bir soru sorulmaktadır:

“Göklerde de yerde de” buyruğunda yer alan zarftaki i’rabın âmili nedir? Buna dair birkaç türlü cevap verilebilir:

1- O, göklerde de yerde de ta’zim olunan, yahut da kendisine ibadet olu­nan Allah’tır, demektir. Nitekim: Zeyd doğuda da batıda da halifedir derken, onun hükmü geçerlidir, denmek istenmektedir.

2- Buyruğun anlamı şöyle de olabilir: O, göklerde ve yerde İdare ve ted­biri tek başına elinde bulunduran Allah’tır. Nitekim: Amr, hem insanların ih­tiyaçlarını görür, hem de namaz kılar demek de buna benzemektedir.

3- Bu buyruğun haber arkasına haber şeklinde vârid olmuş olması da müm­kündür O takdirde anlam şöyle olur: O, göklerde de Allah olandır, yerde de Allah olandır.

4- Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: O, göklerde olsun, yerde olsun açıkladığınızı da gizlediğinizi de bilen Allah’tır. O’na hiçbir şey gizli kalmaz,

en-Nehhâs der ki: Bu, bu hususta yapılan açıklamaların en güzelidir, Mu-hammed b. Cerir der ki: Of göklerde Allah olandır. Yerde gizlediğinizi de açık­ladığınızı da bilir. Burada her iki yerde de *bilir” takdim edilmiştir. Ancak, birinci açıklama daha uygundur ve herhangi bir müşkil ortaya çıkarmaktan daha uzaktır. Başka şekillerde de açıklanmıştır.

Bu konuda uyulması gereken kural ise, yüce Allah’ın hareketten, intikal­den ve mekân işgal etmekten tenzih edÜmesinden ibarettir.

“O, ne kazanacağınızı da bilir.” Yani, hayır ve şer türünden ne kazanır­sanız bilir. Kazanmak (el-Kesb) ise, ya bir faydayı elde etmek yahut da bir sararı önlemek Eçin yapılan bir fiildir. Bundan dolayı yüce Allah’ın fiiline kesb denilmez.

Yüce Allah’ın; “Onlara Rabbterliiin âyetlerinden bir âyet gelse” buyru-ğundaki âyet, ayın yarılması ve buna benzer bir alâmettir, “Bir âyet” de ki () cinsin istiğrakı (yani âyet türlerinin tamamım kapsamak) içindir. Nitekim “Evde hiçbir kimse yoktur” demek de böyledir.

“Rabblerlnİn âyetlerinden” buyruğundaki ikinci ise, tab’îz (kısmilik) ifade etmek içindir.

“Yüz çevirirler” buyruğu, nin haberidir.

Yüz çevirmek (el-İ’râd) ise yüce Allah’ın vahdaniyetine delil olarak gör­meleri gereken âyetler üzerinde düşünmeyi terk etmektir. Bunlar Allah’ın gökleri, yeri, ikisinin arasında bulunanları yaratması, bütün bunları kadîm, lıayy ve hiçbir şeye muhtaç olmayan, hiçbir şeyin âciz bırakamadığı, her şe­ye güç yetiren, tüm getirdikleri doğruluğuna delil olarak görülsün diye Pey­gamberi (sav)’ın lehine ortaya koymuş. oldu|u her türlü mucizeden kendi­sine hiçbir şeyin gizli ve saklı kalmadığı, her şeyi bilen Allah’a delâlet etti­ği üzerinde düşünmemektir.

Yüce Allah’ın; “İşte onlar… yalanladılar” buyruğu ile kastedilenler, Mek­ke müşrikleridir. “Hak” ile kast edilen de Kur’ân-ı kerimdir. Muhammed (sav) olduğu da söylenmiştir.

“Fakat… yakında onlara gelecektir.” Yani, ceza gelip onları bulacaktır Bu­rada sözü geçen ^haberler” ile kastedilen ise azaptır. Tehdit yollu: Sabret, pek yakında haber -yani azap- sana gelecektir, demeye benzer. Maksat ise Bedir günü ve benzeri durumlarda başlarına gelen şeylerdir.

Bundan kastın Kıyamet günü olduğu da söylenmiştir. [19]

  1. Görmediler mî ki, Biz kendilerinden önce nice nesilleri yok et­tik. Onları, «izi yerleştirmediğimiz bir şekilde yeryüzünde yer­leştirmiş, gökten üzerlerine bol bol yağmur indirmiş, altların­dan ırmaklar akıtmıştık. Böyleyken günahları yüzünden onla­rı helak ettik ve arkalarından başka bir nesil yarattık.

Yüce Allah’ım “Görmediler mi ki, Biz kendilerinden önce nice nesille­ri yok ettik” anlamındaki buyruğunda yer alan; : Nice, “He­lak ettik” buyruğunun etkisi ile nasb mahallindedir; “Görmediler mi ki” buyruğu ile değil. Çünkü istifham (soru) lafzında ondan önceki amel etmez, ondan sonra gelen amel eder Çünkü soru olmayan cümlede sözün başında yer alması gereken odur. Buyruğun anlamı da şöyledir: Peygamber­lerini yalanladıklarından ötürü, kendilerinden önce helak etmiş olduğumuz ümmetlerden ibret almazlar mı?.

Yani bunlar, bunu bilmiyorlar mı?

Nesil (el-Karn); insanlardan bîr ümmet, bir toplum demektir. Çoğulu ise kurun (nesiller) şeklinde gelir. Şair der ki:

“Senin aralarında yaşadığın o nesil geçip gitti mi

Ve sonradan gelen nesil arasında geriye bırakılacak olursan,

Hiç şüphesiz sen bir garipsin.”

Buna göre kartı, çağında yaşayan her bir âlemdir. Bu da “iktiran” dan alın­madır. Yani, birbirleriyle iktiran halinde (birlikte) bulunan âlem demektir Pey­gamber (sav)dan gelen hadiste de (kam kelimesini kullanarak) §öyle buyrul-duğu na ki edilmektedir: “İnsanların en hayırljsı benim kuşağım (karn)’dır -ashabı kastetmektedir-. Sonra, onlardan sonra gelenler, sonra da onlardan son­ra gelenler.” [20] Karn ile ilgili olarak yapılan en doğru açıklama budur.

Şöyle de denilmiştir: Buyruğun anlamı, nice nesillerin ahalisi arasından…. şeklinde olduğu da söylenmiş ve (muzafun ileyh) hazfedilmiştir. Yüce Allah’ın: aSen o kasabaya sor” (Yûsuf, 12/82) buyruğunda olduğu gibi.

Bu açıklamaya göre karn bir zaman süresidir. Bunun, atmış yıl, yetmiş yıl, seksen yıl ve yüz yıl olduğu söylenmiştir. Hadis alimlerinin çoğunluğunun kabul ettiği görüşe göre bir karn (asır) yüz yıldır. Peygamber {.sav)’ın da Ab­dullah b. Busr’a: “Sen bir karn yaşayacaksın” [21] demesini ve onun da yüz yıl yaşamasını delil gösterirler. Bunu da en-Nehhâs nakletmektedir.

Karn aslında hayvanlardan boynuzu bulunanların boynuzu gibi dışarı doğru çıkan şey (boynuz) demektir.

*Onlar ı, sizi yerleştirmediğimiz bir şekilde yeryüzünde yerleştirmiş” buyruğunda gaibten söz edişten hitaba geçilmiştir. Bunun aksi ise şu buyruk­ta vârid olmuştur: “Nihayet siz gemilerde bulunduğunuz zaman, onlar da gü­zel bir rüzgâr ile kendilerini alıp götürdüklerinde…” (Yûnus, 10/22)

Basralılar da şöyle demişlerdir: “Yüce Allah aralarında Muhammed (sav) ile ashabı bulunduğu halde onlar hakkında; «Görmediler mi ki” diye haber vermekte, sonra da onlarla da beraber olarak hepsine hitab etmektedir. Araplar da konuşma sırasında: “Ben Abdullah’a, Allah ona ne kadar çok ik­ramda bulunmuş, dedim” ile: “Ben Abdullah’a, Allah sana ne kadar çok ik­ramda bulunmuş dedim” anlamında ifadeler kullanırlar. Eğer, geçen buyruk­lar gaib kipi ile gelmiş olsaydı: “(Sizi ye deştirmediğim iz yerine) onları yer­leştirmediğimiz” şeklinde gelmesi gerekirdi.

“T«nkîn”den fiilin “lâm” harf-i cerri ile teaddi etmesi (geçişli olması) müm­kün olduğu gibi harf-i cersiz teaddtsi de mümkündür. Her iki şekilde de kullamlmıştır. Manası ise: Biz onlara dünyalıktan size vermediğimiz şeyleri vermiştik, şeklindedir.

“Gökten üzerlerine bol bol yağmur indirmiş” buyruğuyla çokça yağmur yağdınldığı kastedilmektedir. (Âyet-i kerimede); “semâyı gönderdik” denil­mesi, yağmurun semâdan İnişinden dolayıdır. Şairin şu mısraı da bu kabil­dendir:

“Semâ(dan gelen yağmur) bir kavmin toprağına düşerse.,,

“Midrârâ: Bol bol” yapı olarak çokluğa delâlet eder. Meselâ, çokça erkek do­ğuran kadına; denilmesi, çokça kız çocuk doğuran kadına da; denilmesi de bu kabildendir. Süt sağanın eline sütün oldukça fazla gelmesi halinde; denilir. “Bol bol”nin mansûb gelişi ise hal ol­masından dolayıdır.

“Altlarından ırmaklar akıtmıştık1* ağaçlarının ve evlerinin altından akıt­mıştık, demektir. Firavun’un: “Ve altımdan akan şu nehirler benim değil mi?” (ez-Zuhruf, 43/5 D ifadesi de bu kabildendir.

Buyruğun anlamı ise şudur: Biz onlara bol bol nimetler vermiş olduğumuz halde onlar bunlara karşı nankörlük ettiler. “Böyle iken günahları yüzün­den” yani, inkâr ve küfürleri sebebiyle “onları helale ettik.” Buna göre gü­nahlar, intikamın ve nimetlerinin zevalinin bir sebebidir. “Ve arkalarından başka bir nesil yarattık” var ettik. O halde bunlar da helak edilmekten kork­sun lar, çek insinler. [22]

  1. Eğer Biz sana kâğıt üzerinde yazılı bir kitap indirmeydik, kendi­leri de elleriyle ona dokunsalardı, kâfir olanlar yine: “Bu, an­cak apaçık bir büyüdür” derlerdi

Yüce Allah’ın: “Eğer Biz sana kâğıt üzerinde yazılı bir kitap İndirseydik…”

âyetinin anlamı şöyledir: Ey Muhammed, eğer Biz onların istedikleri ve id­dia ettikleri şekilde, gözlerinin önünde bir kâğıt üzerinde yazılı bir kitabı sa­na indirmiş olsaydık… îbn Abbas’tan nakledildiğine göre ise, sema ile arz arasında asılı bir kitap indirmiş olsaydık.,.

Bu buyruk bizlere, tenzilin (kitabın İndîrilişİnin) iki türlü olduğunu beyan etmektedir. Birincisi, meleğin indirmesi şeklînde kitap sana inseydi anlamın­da. İkincisi ise, Allah’ın sema ile arz arasında asılı bulunduracağı bir kâğıt üze­rinde yazılı bir kitap olarak indirmiş olsaydık anlamında.

Burada; “: îndlrsey” dik ifadesinin mübalağa kipî ile kullanılması, ki­tabın sema ile arz arasında duracağı uzun sürenin ifadesi içindir.

Kitab, kitabet: Yazmak anlamında bir mastardır. Böylelikle kitabın bir kırtas (kâğıt) üzerinde olduğunu beyan etmektedir. Çünkü, ya bir kâğıt ve­ya bir sahife üzerinde olmaksızın yazının bulunması makul değildir. Kırtas (mealde; kâğıt) salıife demektir. Bu kelime “kurtâs” şeklinde söylenir. () ise, ok atan bir kimsenin hedefte yapıştırılmış bulunan sahifeye isa­bet ettirmesini anlatmak için kullanılır.

“Kendileri de elleriyle ona dokunsalardı” yani, bunu gözleriyle görüp tek­lif ettikleri şekilde elleriyle ona dokunup, sahlfelerini elleriyle yoklayıp evi­rip çevirecek olsalar ve böylelikle her türlü -şüpheleri ortadan kalksın ve her türlü tereddütleri zail olsun diye bu şekilde yapmış olsaydık; yine bu husus­ta inatlarını sürdürürler, küfürlerini devam ettirirler ve şöyle derler: Bu, apaçık bir sihirdir. Olsa olsa bizim gözlerimiz döndürülmüş ve büyülenmi-şizdir. Bu âyet-i kerime onların: “Üzerimize okuyacağımız bir kitap indirme­diğin sürece” (el-İsra, 17/93) şeklindeki sözlerine bir cevaptır. Yüce Allah, ezelî ilmine göre eğer öyle bir şey inecek olsaydı, yine mutlaka onu yalan­layacaklarını bize bildirmektedir. el-Kelbî der ki: Bu âyet-i kerime en-Nadr b. el-Haris ile Abdullah b. Ebi Ümeyye ve Nevfel b. Huveylid hakkında na­zil olmuştur. Onlar: “Bize yeryüzünden bir pınar fışkırtmadıkça asla sana iman etmeyiz” (el-İsra, 17/90) demişlerdi. [23]

  1. “Ona ne diye bir melek İndirilmedi” dediler. Eğer Biz bir melek indirmeydik, herhalde iş bitirilmiş olurdu. Ve sonra kendileri ne bir süre verilmezdi.
  2. Eğer onu bir melek yapsaydık, onu da elbette bir adam yapar dik. Ve herhalde onları (başkalarını) düşürmekte oldukları şüp­heye düşürürdük,

10 Andolsun, senden önce geçen peygamberlerle de alay edildi on­larla eğlenenleri, alaya aldıkları şey çepeçevre kuşatıverdi.

Yüce Allah’ın: “Ona ne diye bir melek İndirilmedi, dediler” buyruğu, on­lar böyle bir teklifte de bulunmuşlardı, demektir. “(): Ne diye… medî*. laf­zı;…medi, değil miydi, anlamındadır.

“Eğer Biz bir melek indtrseydik, herhalde iş yitirilmiş olurdu1* İbn Ab-

bas der ki: Eğer onlar meleği aslî suretinde görmüş olsalardı, onu görmeye tahammül gösteremeyeceklerinden mutlaka öleceklerdi, Mücahid ve İkrime; mutlaka kıyamet kopardı, diye açıklamışlardır. ei-Hasen ve Katade, şöyle de­mişlerdir: Kökten İmha edilmek azabıyla helak edilirlerdi. Çünkü yüce Allah’ın sünneti, kim bir mucize İster de o mucize ona gösterildiği halde îman etme­yecek olursa, Allah’un- onu derhal helak etmesi şeklinde cereyan edegelmiştir.

“Ve sonra kendilerine bir süre verilmezdi” hiçbir şekilde onlara mühlet verilmez ve ertelenmezlerdi.

“Eğer onu bir melek yapsaydık, onu da elbette bir adam yapardık.” ya­ni, onlar meleği gerçek suretinde göremezlerdi. Meleği ancaft kesif cisimler şeklinde mücessem bir hal aldıktan sonra görebilirlerdi. Çünkü, her bir tür, kendi türüne ısınır ve kendisinden başka türlerden nefret edip uzaklaşır.

Şanı yüce Allah, eğer İnsanlara gönderdiği elçiyi bir melek olarak gönder­miş olsaydı, ona yaklaşmaktan uzak dururlardı. Orta ısınamaz, yanaşmazlar­dı. Onun konuşmasından dolayı içlerine korku girer ve ondan çekinirlerdi. Bunun sonunda da onun sözüne kulak asamazlardı. Bu korku, ona soru sor­malarına engel olurdu. Bu suretle de peygamber gönderme maslahatı her­kese, şamil olmazdı. Eğer elçi olarak gönderdiği o meleği melek suretinden çıkartıp, ona ısınsınlar ve onun yanında huzurları kaçmasın diye suretlerine benzer bir surete dönüştürmüş olsaydı, bu sefer: Sen bir melek değilsin, sen ancak bir insansın. Biz de sana iman etmiyoruz diyecekler ve eski hallerine döneceklerdi.

Melekler, peygamberlere insan suretinde gelirlerdi. Nitekim melekler, Hz. İbrahim ile Hz. Lût’a insan suretinde gelmişlerdi. Hz. Cebrail, Peygamber (sav)’e Dİhye el-Kelbî suretinde gelirdi. Yani, eğer melek inmiş olsaydı, peygamberlere meleğin gelmesindeki adet üzere mutlaka onu da bir insan suretinde göreceklerdi. Eğer melek, aslî suretinde inmiş olsaydı onu göreme­yeceklerdi. Biz onu, bir insan suretinde göndermiş olsaydık, bu sefer işin İçin­den çıkamaz ve şöyle derlerdi: Bu da senin gibi bir sihirbazdır.

ez-Zeccâc der ki: Yüce Allah’ın: “Ve herhalde onları… şüpheye düşürür­dük.” buyruğu, onların başkanları, zayıf ve güçsüzlerini içine düşürdükleri şüphe gibi bir şüpheye düşürürdük, demektir. Çünkü başkanlar zayıflara: Mu-hammed bir insandır. Onunla sizin aranızda bir fark yoktur, diyorlar ve böylelikle onları şüphe ve tereddüde düşürüyorlardı. Yüce Allah onlara, eğer insan suretinde bir meleği indirmiş olsaydı, yaptıkları gibi yine şüphe ve ka­rışıklığa düşürmek için bir yollarının bulunacağını bildirmektedir.

Karıştırmak demektir. Meselâ; İşi ona karışık gösterdim denilir. Bu kelime ise aslında elbise ve benzeri şeylere bürünüp örtünmek anlamındadır. Yüce Allah “Şüpheye düşürürdük” diye buyurmak suretiyle bunu kendisine izafe etmesi, yaratma cihetiyledlr, Buna karşılık: “Başkalarını düşürmekte oldukları” buyruğunda da fiili kendile­rine izafe etmesi ise kesb yönüyledir.

Daha sonra yüce Allah, Peygamberine -salât ve selâm ona- teselli vermek ve gönlünü hoş etmek üzere: “Andolsun senden önce geçen peygamber­lerle de alay edildi,., kuşatıverdi” diye buyurmaktadır. Yani, peygamberle-riyle alay etmelerinin bîr cezası olarak, o peygamberlerin ümmetlerine he­lak edilmeleriyle sonuçlanan azap indi.

İndi, (mealde; kuşattı) anlamındadır. Yüce Al­lah da şöyle buyurmaktadır: “(Kötü tuzak ancak sahip­lerini kuşatır.” (Fâtır, 35/43)

Yüce Allah’ın:…dıkları” buyruğundaki; anlamındadır. Mastar anlamında olduğu da söylenmiştir. Alaylarının akıbeti kendilerini çepeçevre kuşattı, demek olur. [24]

  1. De ki: “Yeryüzünde gezip dolaşın da, yalanlayanlarla sonu ni­ce oldu, bir bakıverin.”
  2. De ki: “Göklerde ve yerde olanlar kimindir?” De İh “Allah’ın­dır. O, rahmeti kendi üzerine yazmıştır. Andotsun ki, hepinizi hakkında hiç şüphe olmayan Kıyamet gününde toplayacaktır. Kendilerini zarara uğratanlar, İşte onlar iman etmezler.”

Yüce Allah’ın: “De kî Yeryüzünde gezip dolaşın…” Yani, ey Muhammed, şu alay eden, eğlenen ve yalanlayanlara de ki; Yeryüzünde gezip dolaşın ve sizden Önceki kâfirlerin başına gelen cezalan ve acıklı azapları bilmek için bakın, bunlara dair haber almaya çalışın.

Geçmiş ümmetlerin ve o yurtlarda sakin olmuş olanların bıraktıkları eser­lerle ve akıbetini görerek ibret almak üzere yapılacak olan böyle bir yolcu­luk menduptur. Burada sözü geçen “yalanlayıcılar* batılı yalanlayan değil, hakkı ve hak ehlini yalanlayan kimselerdir.

“De kü Göklerde ve yerde olanlar kimindir?” Bu da yine onlara karşı ge­tirilen bir delildir. Buyruğun anlamı da şudur: Ey Muhammed onlara: “Gök­lerde ve yerde olanlar kimindir” diye sor. Şayet onlar Peki kimindir, diye soracak olsalar, sen de de ki o: “Allah’ındır.”

Yani: Göklerde ve yerdeküerin hepsi O’nun otduğu ve ister onların itiraf­larıyla, isterse de onlara karşı getirilen delillerle, her şeyin yaratıcısının O ol­duğu sabit olduğuna göre, şanı yüce Allah, dünyada onlara çabucak bîr azap göndermeye de kadirdir, öldükten sonra onları diriltmeye de kadirdir.

Fakat Allah: “Rahmeti kendi üzerine yazmıştır.” Yani, kendi lütuf ve ke­reminden bunu vâdetmiştir. Mühlet vermiş (cezalandırmamış)tır.

Yüce Allah’ın burada “nefs : kendi” tabirinin zikrolunması, O’nun var olan zatı demektir. Ve va’dini pekiştirmekte, bu hususta aradaki aracıların varlı­ğım ortadan kaldırmaktadır. İfadenin anlamı; şanı yüce Allah’ın, kendisinden kaçıp uzaklaşanlara, kendisine geri dönmeleri için karşılıksız bir merhame­tidir. O’nun, kullarına oldukça merhametli olduğunu ve cezalandırmakta ace­le etmediğini, dönüşlerini ve tevbelerini kabul edeceğini haber vermektir

Müslim’in Sahîh’inde Ebu Hureyre’den söyle dediği kaydedilmektedir: Rasulullah (sav) buyurdu kî: Yüce Allah, rnahlukata dair kazasını (hükmü­nü) izhar edince, nezdinde alıkonulmuş bir kitaba kendisi hakkında: “Mu­hakkak Benim rahmetim gazabıma galip gelir” diye yazmıştır. [25]

Yanı yüce Allah, hükmünü, kazasını izhar edip dîJediği kimseye bunu açık­layınca, Lehv-i Mahfuzda -veya dilediği bir şeyde- muktezâsı hak bîr haber ve doğru bir va’d olan: “Muhakkak Benim rahmetim gazabıma galip gelir” di­ye biryazj. izhar etti. Yanı, Benim rahmetim gazabımı geçer ve ondan daha fazladır.

Yüce Allah’ın: “And olsun ki, hepinizi… toplayacaktır” buyru-ğundaki “lâm”, kasem (yemin) lâm’ıdır. “Nun” harfi ise te’kid “nûn”udur. el-Ferra ve başkaları der ki: İfadenin bitişinin; Rahmet.,, yazmıştır” buyruğu ile tamam olması mümkündür Bundan sonra ise, beyan yotu ile ye­ni bir cümle olabilir. O takdirde; “Andolsun klr hepinizi… toplayacaktır” buyruğunun anlamı, size mühlet verecek ve sizi biraraya toplamayı ertele­yecektir, demektir.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir; Yani, O sizi, kabirlerden inkâr et­tiğiniz günde toplayacaktır. Burada; (Ji) e” a’nın; :… de anlamında ol­duğu da söylenmiştir. Yani, andolsun ki, hepinizi… kıyamet gününde topla­yacaktır, demek olur.

“. Andolsun ki hepinizi… toplayacaktır” buyruğunun, rahmet­ten bedel olarak nasb mahallinde olmasının mümkün olduğu da söylenmiş­tir. O takdirde başındaki “lâm” (at anlamında olur ki, anlam şu demek olur: Rabbinîz kendi üzerine sizi toplayacağını yazmtftır.

Nahivcilerin bir çoğu yüce Allah’ın: “Sonra bütün o delilleri görmeleri­nin ardından onu bir süreye kadar mutlaka zindana atacaklar diye bir gö­rüşe sahip oldular” (Yûsuf, 12/35) buyruğunu da; onu zindana atmayı uy­gun gördüler diye açıklamışlardır.

Bunun,: Yazmıştır buyruğu ile nasb mahallinde olduğu da söylen­miştir. Yüce Allah’ın: “: Rabbiniz kendi üzerine rahmeti yazdı. Şöyle ki, içinizden kim bilmiyerek kötü bir iş işler de…” buyruğunda yer alan; edatının böyle otduğu gibi. Bu da rah­meti kıyamet gününe kadar mühlet vermek şeklinde tefsir ettiği görüşüne gö­re böyledir. Bu açıklama da ez-Zeccâc tarafından yapılmıştır.

“Hiç şüphe olmayan” hakkında hiç bir tereddüt bulunmayan.

“Kendilerini zarara uğratanlar, işte onlar iman etmezler” buyruğu, mübtedâ ve haberdir. ez-Zeccâc bu açıklamayı yapmıştır. Bu hususta yapı­lan en güzel açıklama da budur. Nitekim bir kimse: “Ba­na ikram edene bir dirhem var” demek de böyledir. Burada “fa” harfi şart ve cevap manasına da gelir. el-Alıfeş de der ki: Arzu edilirse…ler, kim­seler, “: Andolsuiıkl hepinizi., toplayacaktır” buyruğundaki “siz” zamirinden bedel olarak nasb mahallinde de kabul edilebilir. Yanir kendilerini zarara uğratan müşrikleri hiç şüphesiz toplayacaktır.

Ancak, el-Müberred bu açıklamayı kabul etmeyip bunun hatalı olduğunu söylemiştir. Çünkü hiçbir zaman ne muhatapdan, ne de hitap edenden be­del yapılmaz. Meselâ Ben sana, yani sen Zeyd’e uğ­radım ve sen bana, yani ben Zeyd’e uğradın denilmez. Çünkü, bunun anla­şılmayacak bir tarafı yoktur ki açıklanmasına gerek bulunsun. Ancak el-Ku-tebî şöyle demektedir: Burada (; …ler> kimseler’in daha önce kendile­rinden söz edilen “yalanlayanlardan bedeî olmak üzere ceza veya onlar için sıfat da olabilir. Bunun, başLı başına bir nida olduğu da söylenmiştir. [26]

  1. Gecenin ve gündüzün içinde barınan her şey O’nundur. O, her-şeyi işitendir, bilendir.
  2. De ki: “Ben, gökleri ve yeri yaratan Allah’tan başkasını mı dost edinecekmişim? Ve O, yediriyor ama yedlrilmiyor.” De ki: “Ben İslâm’a girenlerin ilki olmakla emrolundum ve (bana:) Sakın müşriklerden olma, (denildi).*
  3. De kî: «Eğer Rabbime isyan edersem, gerçekten ben o büyük gü­nün azabından korkarını.”

16.0 gün (azap) kimden çevirilip giderilirse, (Allah) ona rahmet bu­yurmuş olur, İşte bu, apaçık bir kurtuluştur.

Yüce Allah’ın: “Gecenin ve gündüzün İçinde barınan her şey O’nundur.” buyruğu, bu böylece sabit olmuş değişmez bir gerçektir,” demektir. Bu da on­lara karşı getirilen bir delildir.

Denildiğine göre, bu âyet-i kerimenin iniş sebebi, onların söyledikleri şu sözlerdir: Bizler, seni bütün bunları yapmana itenin muhtaçlıktan başka bir şey olmadığını biliyoruz, İşte o bakımdan sen aramızda en zenginimiz olun­caya kadar senin için aramızda mal toplayacağız. Yüce Allah bunun üzeri­ne buyurdu ki: Sen de onlara lıerşeyin Allah’ın olduğunu bildir. O, beni muh­taçlıktan kurtarmaya kadir olandır.

“: Sükûn bulan, barınan” buyruğundaki sükûn bulmak, sakinleşmek, karar bulmak, yerleşmek demektir. Maksat ise, sükun bulan ve hareket eden her şey demektir. İşitenin bunu bilmesi dolayısıyla hareket eden ayrı­ca hazf edilmiştir.

Şöyle de açıklanmıştır: Özeİlikle sükûn bulanın zikredilmesi, sükûnun kap­samına giren şeylerin hareketin kapsamına giren şeylerden daha çok oldu­ğundan dolayıdır. Şöyle de denilmiştir; Buyruğun anlamı, yarattığı herşey de­mektir Bu, hareket edeniyle, sükûn bulanıyia bütün mahlukat hakkında umu­midir. Çünkü bütün bunlar üzerinden gece ve gündüz akıp gitmektedir. Bu­na göre sükûn bulmaktan kasıt, hareketin zıddı değil, bütün mahlukattır, Bu hususta yapılan en güzel açıklama budur. Çünkü, bu husustaki bütün fark­lı görüşleri bir araya toparlayabilmektedir.

“O, herşeyi” bütün varlıkların seslerini “işitendir” ve gizliliklerini en iyi “bilendir.”

Yüce Allah’ın:”De ki… Allah’tan başkasını mı dost edi­necek mlşün?” buyruğunda, (biri Allah’tan başkası, diğeri de veli olmak üze­re.) iki meful vardır. Müşrikler onu atalarının dini olan putlara ibadete davet edince, yüce Allah da ona ey Muhammed “de ki: Allah’tan başkasını mı dost edinecek misim r buyruğunu indirdi. Yani ben, Allah’tan başka bir Rabb, bir mabud ve bir yardımcı mı edinecek misim?

O Rab ki, “gökleri ve yeri yaratandır.” Burada “yaratan” anlamına gelen; kelimesi Allah lafza-i celalinin sıfatı olarak esreli okunur. el-Ahfeş ise, mahzuf bir mübteda takdiri ile merfü’ okunmasını da caiz görmüştür. ez-Zec-câc da der ki: medh övgü olmak üzere mansub olması da caizdir. Ebu Ali el-Fârisî de der ki: Mahzuf bir fiil takdiri ile nasb edilmesi caizdir. “Gökleri ve yeri yaratanı terk mi edeyinTdemiş gibi­dir. Çünkü yüce Allah’ın: “Ben… Allah’tan başkasını mı dost edinecek mi­sim” buyruğu, Allah’ı dost edinmeyi terke delalet etmektedir. Bu delaletin güçlülüğü dolayısıyla da böyle bir fiil takdirine gitmek güzel bir şeydir.

“Ve O, yediriyor ama yedirilmiyor.” Genel olarak bu şe­kilde okunmuştur, Yani O, nzık veriyor, ama O’na rızık verilmiyor. Bunun de­lili de yüce Allah in *- buyruğudur Ve bana yemek yedirmelerini de istemi­yorum.” (ez-Zariyat, 51/57.)

Saîd b. Cübeyr, Mücahid ve el-A’meç ise bunu, O ise yemek yedirir fakat kendisi yemez diye okumuşlardır ki, bu da güzel bir kıra­attir. Yani O, kullarına nzık vermekle birlikte kendisi yaratıkların ihtiyaç duy­duğu gıdaya muhtaç değildir, bundan münezzehtir. Bununla birlikte her iki fiilde de “yâ” harfleri ötreli, “ayn” harfleri de esreli okunmuştur ki, anlamı şöy­le olur: Şüphesiz ki Allah kullarına yemek yedirir ve onları rızı klandın r, HaJ-buki veli (edinilen put) ise ne kendisine yemek yedirebilir, ne de kendisini veli edinenlere (kendisine tapanlara). Birinci fiil» “yâ ve ayn” harfleri üstün dîye okunmuştur. Yani, veli (edindikleri puO’nın kendisi yemek yer, ikinci Fiil ise, “yâ” harfi ötreli, “ayn” harfi de esreli olarak okunmuştur Yani, veli (edindikleri put) ise yemek yediremez.

Özellikle başka nimetler arasından yemek yedirmenin zikredilîşi İse, bü­tün mahlukatın yemek yemeye ihtiyaçlarının en önemli ihtiyaçlar arasında yer alışından dolayıdır.

“De ki; Ben islâm’a girenlerin îlki olmakla emrolundum.” Yani. yüce Al­lah’ın emrine bağlanıp teslimiyet gösterenlerin ilki olmakla emrolundum. Kav­mimden ve ümmetim arasından ibadetini Ona haHs kılanların ilki olmakla emrolundum, diye de açıklanmıştır. Bu açıklama da el-Hasen ve başkaların­dan nakledilmiştir,

“Ve sakın müşriklerden olma.” Yani: Ve bana: “Sakın müşriklerden olma1 denildi, demektir.

“De ki: Eğer Katibime isyan edersem, gerçekten ben o büyük günün aza­bından korkarım,” Yanir başkasına ibadet etmek suretiyle O’na isyan ede­cek olursam beni azaplandıracağından korkarını.

Korkmak (havf); hoşlanılmayan şeyin umulup beklenilmeğidir. İbn Abbas der ki: Burada “korkarım”, bilirim anlamındadır.

“O gün” Kıyamet gününde kimden azap çevrilip giderilirse, savıhrsa “ona rahmet buyurmuş olur.” Yani o, umduğuna nail olmuş, kurtulmuş ve mer­hamete mazhar olmuş olur.

Küreliler; “Giderilirse* buyruğunu, “ya” harfini üstün ve “râ” harfini esreli olarak okumuşlardır ki, Ebû Hatim ve Ebû Ubeyd’in tercih et­tiği kıraat budur. Çünkü daha önce yüce Allah şöyle buyurmuştur: “De kiî Göklerde ve yerde olanlar kimindir?” Yine ayrıca : “Ona rahmet buyurmuş olur” buyruklarında, “rahmet buyrulmuş olur” dîye meçhul buyurmam ıştır. Ayrıca Ubeyy de bunu; Allah onu kimden giderecek olursa” diye okumuştur. Sibeveyh ise -Medinelilerin ve Ebu Amr’ın kıraati olan- bi­rinci kıraati tercih etmiştir.

Sibeveyh der ki: Sözde hazfedilenler ne kadar az olursa o kadar güzeldir.

“Yâ” harfini üstün olarak okuyanların (Kûfelilerin ve diğerlerinin) kıraatine gelince, bu kıraatin takdiri de: Allah o azabı kimden uzaklaştırırca…şek­linde olur. Diğer kıraate göre ise ifadenin takdiri şöyle olur: Azap kimden uzaklaştırılırca…”İşte bu apaçık” besbelli bir “kurtuluştur.” [27]

  1. Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa yine O’ndan başka onu giderecek kimse yoktur. Eğer sana bir hayır dokundurur­sa… İşte O, herşeye gücü yetendir.

Yüce Allah’ın: “Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa yine O’ndan baş­ka onu giderecek kimse yoktur” buyruğunda geçen “dokunmak” ve “gider­mek, açmak” cisimlerin sıfatlarındandır. Burada bir mecaz ve ifadenin kul­lanımında bir genişlik vardır. Yani: Ey Muhammed, sana fakirlik yahut has­talık gibi bir sıkıntı inecek olursa, bunu O’ndan başka kaldıracak ve önle­yecek kimse yoktur. Eğer sana bir afiyet, bolluk ve nimet isabet edecek olur­sa, “işte O, herşeye gücü yetendir” yani, hayır olsun zarar ve sıkıntı olsun.

İbn Abbas rivayetle der ki: Rasulullah (sav)’ın terkisinde bulunuyordum. Bana dedi ki: “Ey delikanlı -yahut yavrucuğum- sana Allah’ın kendileriyle fay­da vereceği bir takım kelimeler öğreteyim mi?” Ben, buyur dedim. Şöyle bu­yurdu: “Allah’ı (n hükümlerini) koru ki O da seni korusun. Allah’ı(n hüküm­lerini) koru ki, O’nu rehber bulasın. Rahatlık zamanlarında sen Allah için iyi­lik yap ki, O da sıkıntılı zamanlarında sana yardımcı olsun. Dilekte buluna­cağın vakit Allah’tan iste. Yardım isteyeceğin vakit Allah’tan dile. Çünkü ne olacaksa, kalem artık onları yazmış ve kurumuştur. Eğer bütün mahlukat hep birlikte sana Allah’ın senin hakkında takdir etmediği bir şey ile zarar vermek isteyecek olsalar, buna güç yetiremezler. Sen, Allah için şükür ve yakîn ile amel et.ve şunu bil ki, hoşuna gitmedik şeylere sabretmende büyük bir ha­yır vardır. Ve hiç şüphesiz zafer, sabır ile birliktedir. Kurtuluş, sıkıntılarla be­raberdir ve muhakkak zorlukla beraber bir kolaylık vardır.” Bunu, Ebu Bekr b. Sabit el-Hatib, “el-Faslu ve’l-Vasl” adlı eserinde rivayet etmiştir. Sahih bir hadistir. Tirmizî de bu hadisi rivayet etmiştir[28] ama bu rivayet daha tamdır. [29]

  1. Kullarının üstünde kahir olandır O. O, hikmeti sonsuz olandır, herşeyden haberdardır.
  2. De ki: “Kimin şahidliği en büyüktür?” De ki: “Benimle sizin aranızda Allah şahiddir. Şu Kur’ân bana, onunla; sizi ve her ki­me ulaşırsa onları korkutup uyarmam için vahyolundu. Acaba Allah ile birlikte başka ilâhların varlığına gerçekten siz mi şa-hidlik edersiniz?” De ki: “Ben şehadet etmem.” De ki: “O, ancak tek bir ilâhtır ve ben, muhakkak sizin ortak koştuklarınızdan uzağım.”

Yüce Allah’ın: “Kullarının üstünde kabir olandır O” buyruğundaki kahr, galebe demektir. Kahir de galip gelen demektir. Kişi, kahredilen ve zelil kı­lınanın haline düşürülecek olursa, denilir. Şair de der ki:

“Husayn kavminin önder olmasını temenni etti.

Ama Husayn, akşamı zelil kılınmış ve kahredilmiş etti.”

Kahredildi, yenik düşürüldü, mağlûb edildi anlamındadır.

“Kullarının üstünde” buyruğunun anlamı ise, onlara kahir olmak ve ga­lip gelmek suretiyle onlardan üstün olmak anlamındaki bir üstünlüktür. Ya­ni onlar, onun müsahhar kılması, emir ve hükmü altındadırlar. Yoksa burada­ki üstünlük mekânı anlamdaki bir üstünlük değildir. Nitekim: Sultan raiye-sinin üstündedir derken, mevki ve rütbesi itibari ile üstündür anlaşılır. “Kahr” ifadesinde kudrette bulunmayan fazladan bir mana vardır. Kahr, başkasını istediğine ulaşmaktan engellemek demektir. “O” emrinde “hikmeti sonsuz olandır” kullarının yaptıkları amellerinden ve “herşeyden haber­dardır.” Yani, bu sıfatlara sahip olana hiçbir şekilde şirk koşmamak icabeder. Yüce Allah’ın: “De ki: Kimin şahidliği en büyüktür” buyruğuna gelince, müşrikler, Peygamber (sav)’a şöyle demişlerdi: Senin Allah’ın Rasutü oldu­ğuna dair lehine kim şahidlik eder. Bunun üzerine bu âyet-i kerime inmiş­ti. Bu, el-Hasen ve başkalarından rivayet edilmiştir.

Buradaki “şey (mealde: Kim)” lafzı, Allah’ın ismi makamındadır. Yani, en büyük şahadet Allah’ın şehadetidir, O’nun rububiyetinin tekliği, vahdaniye­tine dair deliller, şahidlik itibariyle en büyük ve en muazzamdır. O, benim ile sizin aranızda, benim size tebliğde bulunduğuma, size söylediklerimde ve risalet iddiamda doğru söylediğime dair benimle sizin aranızda şahiddir.

“Şu Kur’an bana onunla sizi* ey Mekkeliler “ve her kime ulaşırsa onla­rı* yani Kur’an’ın kendisine ulaştığı her kimseyi “korkutup uyarmam için vahyolundu” yani bu Kur’an-ı Kerim de benim peygamberliğimin şahididir. “Kime ulaşırsa onu” buyruğunda “O” anlamına gelen “he” zamiri­nin hazf edilmesi, sözün uzamasından dolayıdır.

Burada (böyle bir hazf sözkonusu olmayıp) “ergenlik çağına baliğ olan” anlamına geldiği de söylenmiştir. Bu da ergenlik çağına ulaşmayan kimse­nin, şer’i bakımdan muhatap alınmadığına ve ondan ibadetin talep olunma­dığına delâlettir. Kur’ân ve sünnetin tebliğ edilmesi ise, Peygamber (sav)’ın bunlan tebliğ etmekle emrolunduğu gibi, (sair mükelleflerin de) emrolunduk-ları bir şeydir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et.” (el-Maide, 5/67)

Sahih-i Buiıârî’ de Abdullah b. Amr’dan Peygamber (sav)’ın şöyle buyur­duğunu nakletmektedir: “Bir âyet dahi olsa benden tebliğ ediniz. İsrail oğullarından da naklediniz. Bunda bir mahzur yoktur. Ama kim kasti olarak aleyhime yalan uydurursa o cehennemdeki yerine hazırlansın.”[30] Yine ha­berde şöyle denilmektedir: Her kime Allah’ın Kitabından bir âyet ulaşacak olursa, o kimseye -ister gereğince amel etsin isterse terk etsin- Allah’ın em­ri ulaşmış olur.

Mukatil de şöyle demiştir: Cinden olsun, insanlardan olsun kime Kur’an ulaşırsa o, onun için bir uyarıcı, korkutucu olur. el-Kurazî der ki: Her kime . Kur’ân ulaşırsa o, tıpkı Muhammed (sav)’ı görmüş ve ondan işitmiş gibidir.

Ebû Nehîk ise, malum bir fiil olarak; “şu Kur’ân’ı ba­na… vahyetti” diye okumuştur ki, cemaatin kıraatinin anlamı da budur.

“Acaba Allah ile birlikte başka ilahların varlığına gerçekten siz mi şa-hidlik edersiniz?” Buyruğundaki soru, azarlamak ve başa kakmak içindir. Bu­radaki “Siz mi?” buyruğu, aslı üzere iki hemze ile okunmuştur, İkin­ci hemze hafifletilecek olursa; diye okunur, el-Esmaî ise, Ebu Amr ve Nafi’den; diye okuduklarını rivayet etmiştir ki, bu da bilinen bir söy­leyiştir, İki hemze arasına iki hemze yanyana gelmesi hoş olmadığından do­layı med harfi konulur. Şair der ki:

“Ey Celacil ile Nekaa tepesi arasında bulunan yumuşak kumların ceylanı! O, sen misin yokaa Um Salim mi?”

(Soru olarak değil de) haber olmak üzere Siz şahidlik edersiniz; şek­linde okuyanların kıraatine gelincet bu kıraat, onların şirklerinin muhakkak olduğunu kabul etmek şeklinde açıklanır.

“Başka İlâhlar ” denilip de : Diğer denilmeyişine gelin­ce, el-Ferrâ şöyle demektedir: Çünkü ilâhlar (anlamındaki: Âline) çoğuldur, Çoğul hakkında da müennes siga kullanılabilir. Nitekim yüce Allah’ın şu buy­rukları da bu kabildendir: “Güzel isimler yalnız Al­lah’ındır. O’na, onlarla dua ediniz” (el-Ârat, 7/180); %J$ı öj’JS\ jc nî): De ki, önceki nesillerin hali nedir?” (Tâ-Hâ, 20/51) Şayet bunların sonunda mü-enneslik alâmeti getirilmeden kullanılacak olsalar (Kur’ânın dışındaki konuş­malarda) sahihtir

“De ki: Ben şehadet etmem.” Yani ben sizinle birlikte şehadet etmem de­mektir. “Birlikte”nin hazfedilmesi ise sözün buna delâlet etmesinden dola­yıdır. Yüce Allah’ın: “Eğer anlar şehadet ederlerse, sen onlarla beraber şa-hidlik etme” (el-En’âm, 6/150) buyruğu da buna benzemektedir. [31]

  1. Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, onu kendi öz oğulları­nı tanıdıkları gibi tanırlar. Kendilerini zarara uğratanlar ise on­lar İman etmezler.

Yüce Allah’ın: “Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler” buyruğu ile hakkı bilen ve buna rağmen inat eden yahudilerle hıristiyanlar kastedilmek­tedir. Bu anlamdaki açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/146. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Âyet-i kerimede geçen “Kimseler,” mlibtedâ olarak ref malıallindedir. “Onu**» tanırlar19 ise, haber ma-hallindedir. Yani, Peygamber (savVı tanırlar. Bu açıklama da el-Hasen ve Ka-tade’den nakledilmiştir ez-Zeccâc’m görüşü de budur.

Buradaki zamirin kitaba ait olduğu da söylenmiştir. Yani onlar, onu neye delâlet ediyorsa o şekilde bilir ve tanırlar. Bunun da anlamı şudur: Onlar, bu kitabın Peygamber (sav)’ı peygamberliğinin sıhhatine delâlet etmesi şeklin­deki aslî niteliği ile tanırlar.

“Kendilerini harara uğratanlar” buyruğu, sıfat mahallindedir. Mübîedâ ol­ması da mümkündür. Haberi de: “Onlar iman etmezler” buyruğudur. [32]

  1. Allah’a karşı yalan uyduranlardan veya âyetlerini yalanlayanlar­dan daha zalim kim olur? Gerçek şu ki, zalimler kurtuluşa eremez.
  2. O günü (hatırla ki); onların hepsini toplayacak, sonra da şirk ko­şanlara: “İddia ettiğiniz ortaklarınız nerede? diyeceğiz.

Yüce Allah’ın: “… daha zalim kim olur” buyruğu mübtedâ ve haber olup, “Allah’a karşı yalan uydurandan veya âyetlerini yalanlayanlardan”

daha zalim hiç bir kimse olmaz, demektir.

Allanın âyetlerinden kasıt Kur’ân ve mucizelerdir.

“Gerçek şu ki, zalimler kurtuluşa eremez.” Bunun, dünyada kurtuluşa er­meyecekleri anlamında olduğu söylenmiştir. Daha sonra yüce Allah (âhiret ile İlgili olarak) bir sonraki âyet-i kerimede: “O günü onların hepsini top­layacağız.” Yani, onların hepsini toplayacağımız o günü hatırla demektir.

Anlamının şöyle olduğu da söylenmiştir: Zalimler dünya hayatında da if­lah olmazlar, onları toplayacağımız günde de itlâlı olmazlar. Bu takdire gö-ret bir sonraki âyet ile ilişkili olduğundan dolayı; “Zalimler” diye biten âyetin sonunda vakıf yapılmaz.

Şöyle de denilmiştir: Bu buyruk, bundan sonra gelecek olan “… bir bak” ile alâkalıdır. Yani, onların kendilerini toplayacağımız günü nasıl yalanladık­larına bir bak, demektir. Bunun da anlamı, onları hasredeceğimiz günü na­sıl yalanlarlar? şeklindedir.

“Sonra da şirk koşanlara: İddia ettiğiniz ortaklarınız nerede diyeceğiz.”

Bu onlan rezil etmek için sorulacak bir sorudur. Yoksa durumlarını açıkla­maları için değil. “İdia ettiğiniz” de, Allah nezdinde kendi iddianıza göre si­zin için şefaat edeceklerini ve sizleri O’na yaklaştıracaklarını iddia ettiğiniz ortaklarınız nerede demektir. Bu da onlar için bir azardır. İbn Abbas der ki: Kur’ân-i Kerim’de; İddia etti, kökünden türeyen ne kadar kelime varsa; yalan söylemek anlamındadır. [33]

  1. Bundan sonra: “Kabbimiz olan Allah hakkı için biz müşrikler­den olmadık” demelerinden başka bir mazeretleri olmayacak.

Yüce Allah’ın: “Bundan sonra… başka bir mazeretleri olmayacak” buy­ruğunda geçen (ye; “mazeret” diye meali verilen) fitne: Denemek demektir. Yani, onlar böyle bir soru ile denenip gerçekleri gördüklerinde ve artık id­dialarının da çürüklüğü anlaşıldıktan sonra «Kabbimiz olan Allah hakkı için biz müşriklerden olmadık” diyerek mazeret ileri sürecek ve böylelikle şirkten uzak olduklarını, onunla bir İlişkilerinin bulunmadığını iddia edecek­lerdir. Buna sebep ise, yüce Allah’ın mü’rninleri affedip bağışladığını görme­leri teşkil edecektir.

İbn Abbas der ki: Yüce Allah, ihlâs sahibi (muvahhid)lere günahlarını ba­ğışlayacak ve bağışlayacağı hiçbir günahı, bağışlanmayacak kadar büyük gör­meyecektir. Müşrikler bunu göreceklerinde şöyle diyeceklerdir: Şüphesiz Rab-bimiz günahlan bağışlayandır. Fakat şirki affetmez. Gelin şöyle diyelim: Biz gü­nahkâr kimselerdik ama müşrik kimseler değildik. Bunun üzerine yüce Allah şöyle buyuracaktır: Bunlar şirki gizlediklerine göre, haydi ağızlarına mühür vu­runuz. Bunun üzerine ağızlarına mühür vurulacak, bu sefer dünyada iken ka­zandıklarına dair elleri konuşacak ve ayakları şahidlik edeceklerdir. İşte o va­kit müşrikler Allah’tan hiçbir sözün gizlenemeyeceğim bilip öğrenmiş olacak­lardır. Yüce Allah’ın: “Ogün inkâr edenler ve Peygambere isyan edenler yer­le bir edilselerdi, temennisinde bulunacaklardır, Allah’tan hiçbir sözü de gizleyemeyeceklerdir” (en-Nisa, 4/42) buyruğunda kastedilen budur.

Ebu İshâk ez-Zeccâc da der ki: Bu âyet-i kerimenin te’vili gerçekten olduk­ça inceliklidir. Yüce Allah müşriklerin kıssalarını ve onların şirkleri sebebiy­le fitneye düşeceklerini (yani mazeret ileri süreceklerini) haber verdikten son­ra, onlann fitnelerinin gerçekleri görmeleri halinde yalnızca şirki reddetmek­ten ibaret olduğunu da bildirmektedir. Dilde bunun bir benzeri şudur: Sen, bir kimsenin azgın birisini sevdiğini görürsün. O kişi helak olduğu bir du­ruma düştüğü takdirde hemen ondan uzaklaşır ve o : Senin ona olan sevgin seni ancak ondan uzaklaşma noktasına getirdi, denilir.

el-Hasen de der ki: Bu husus münafıklara has olacaktır. Dünyadaki âdet­lerini orada da sürdüreceklerdir. Burada “mazeretleri (fitneleri)”nin anlamı, fitnelerinin yani küfre sapmalarının akıbeti… demektir.

Katade de der ki: Burada “fitne” nin anlamı, ileri sürecekleri mazeretleri de­mektir. Müslim’in Sahih’inde Ebu Hureyre’den gelen hadiste şöyle denilmek­tedir: “(Yüce Allah) kuluna karşı çıkar, ona ey filan, der. Sana ikramda bulun­madım mı, seni ileri gelen birisi kılmadım mı, sana eş vermedim nü, atlan de­veleri sana müsahhar kılmadım mı, kavmine başkanlık edip ganimetlerinin dörtte birini alacak (yahut da herhangi bir sıkıntı ve ihtiyacın olmayacak bir hale getirrnedim) mi?. Der ki: Öyledir ey Rabbim. Yine sorar: Peki sen Be­nim huzuruma çıkacağını zannediyor muydun? O, hayır der. Yine şöyle bu­yurur: Sen beni nasıl unuttuysan, Ben de seni böylece unuturum. Sonra ikin­cisiyle karşılaşır, yine ona böyle der. O da, ötekinin söylediğinin aynısını söy­ler, sonra üçüncüsü İle karşılaşır, ona da bunun gibi söyler, O da şöyle der: Rabbim Sana, kitabına, Peygamber’ine iman ettim. Namaz kıldım, oruç tut­tum, sadaka verdim. Ve gücü yettiğince yaptığı hayırlarından söz eder. Bu se­fer şöyle denilir: O halde olduğun yerde dur. Sonra ona şöyle denir: Şimdi sana karşı şahidlik edecek birisini göndereceğiz. O da kendi kendisine, be­nim hakkımda kim şahidlik edecek diye düşünürken, ağzına mühür vurulur. Baldırına, etine, kemiklerine: Konuş denilir. Baldırı, eti, kemikleri onun yaptıklarını söyler dururlar. Bunun böyle yapılması ise bizzat kendi bedenin­den azalarının şahidliği ile, ileri sürecek bir mazeretinin bırakılmamasıdır. Burada sözü geçen ise münafıktır, İşte yüce Allah’ın kendisine gazap edece­ği kişi budur.” [34] [35]

  1. Kendi aleyhlerine nasıl yalan söylediklerine ve iftira ettikleri Şeylerin de nasıl önlerinden kaybolup gittiğine bir bak!

Yüce Allah’ın: “Kendi aleyhlerine nasü yalan söylediklerine… bir bak”

buyruğunda sözü geçen müşriklerin söyledikleri yalan, onların: Putlara iba­det bizi Allah’a yakınlaştınr, demeleridir. Oysa onlar, bunu zan yolu ile söylemişlerdi. Bu zanlan ise bir hata idi, onlar için mazeret teşkil etmeyecek­tir. Yalancı niteliğini üzerlerinden gidernıeyecektir. Münafıkların yalan söy­lemeleri ise, batıl şeyler mazeret göstermeleri, münafıklık yaptıklarını inkâr etmeleri olacaktır.

“İftira ettikleri şeylerin de nasıl Önlerinden kaybolup gittiğine bir bak.” Yani, onların söyledikleri yalanlann önlerinden nasıl kaybolup gittiği­ni bir gör. Bunun da anlamı şudur: İlâhlarının şefaat edeceklerine dair ka­naatleri tamamıyla çürümüş ve tutarsızlığı ortaya çıkmış olacaktır.

“İftira ettikleri şeylerin de nasıl önlerinden kaybolup gittiğine bir bak” buyruğunun şu anlama geldiği de söylenmiştir: Onların Allah’tan baş­ka laptı klan onlardan ayrılıp gidecektir. Ve onlara’hiçbir fayda sağlamayacak­tır. Bu açıklama el-Hasen’den nakledilmiştir.

Şöyle de denilmiştir: Buyruk, dehşetleri ve akıllannın başlarından gide­ceğinden ötürü iftiraları kendilerinden uzaklaşıp gidecektir demektir. Yüce Allah’ın: “Bir bak” buyruğunda geçen “bakmak”dan kasıt ise ibretle bakış­tır. Diğer taraftan “Yalan söylediklerine” buyruğunun, yalan söylemekte ol­duklarına… bak anlamında olduğu da söylenmiştir.

Gelecekte meydana gelecek olan bu durum mazi (dili geçmiş) sigası İle ifa­de edilmiştir. Ahirette yalan söylemeleri de mümkündür. Çünkü orası deh­şet, şaşkınlık ve akılların başlardan gideceği bir yerdir.

Şöyle de denilmiştir: Ahirette onların yalan söylemeleri mümkün değildir. Çünkü orası, dünyada olanların, yapılanların karşılıklarının görüleceği yer­dir. -Ki, kelam âlimlerinin (ehlî nazar) çoğunluğu bu görüştedir-. Sözü geçen söyledikleri yalan, dünyadaki yalanlarından ibarettir.

“Rabbimiz olan Allah hakkı için biz müşriklerden olmadık” buyruğu­nun, buna göre anlamı şöyle olur: Biz, kendi kanaatimize göre müşriklerden değildik. Ahirette yalan söylemelerinin mümkün olduğunu kabul eden gö­rüş ile, yüce Allah’ın şu buyruğu tearuz etmektedir: “Allah’tan hiçbir sözü de gizleyemeyeceklerdir.” (en-Nisâ, 4/42) Ancak herhangi bir tearuz veya bir tenakuz sözkonusu değildir. Çünkü dillen, elleri ve ayaklan yaptıkları amel­lerine dair aleyhlerine şahidi ik edeceği bazı konumlarda onlar, Allah’tan hiç­bir söz gizleyemeyeceklerdir. Ancak, daha önce de geçtiği üzere, azaların şa-lıidlik etmelerinden önce bazı konumlarda kendileri aleyhine yalan söyleye­ceklerdir. Doğrusunu en iyi bilen Ailah’tır.

Said b. Cübeyr de yüce Allah’ın: “Rabbimiz olan Allah hakkı İçin biz muşriklerden olmadık” buyruğu hakkında şöyle demektedir: Onlar, hem maze­ret belirtmiş olacaklar, hem yemin edecekler. İbn Ebi Necilı ve Katade de böy­le demiştir.

Mücahid’den de şöyle dediği rivayet edilmiştir: Onlar Allah’a şirk koşma­nın dışında günahların bağışlandığını ve insanların da cehennemden çıkar­tıldıklarını görecekleri vakit: “Rabbimiz olan Allah hakkı için biz müşrik­lerden olmadık” diyeceklerdir.

Şöyle de açıklanmıştır: “Rabbimlz olan Allah hakkı için biz müşrikler­den olmadık.” Yani, bizler taşların herhangi zarar ve fayda vermediğini bi­liyorduk. Eğer bunu söyleyecekleri doğru ise, onlar bu sözlerinde doğru söy­lemiş olacaklar ve hiçbir sözü de gizlemeyecekler. Fakat bu onlar için bir ma­zeret olarak kabul edilmeyecektir. Çünkü küfür üzere ısrar eden inatçı, ma­zereti kabul olunmayacak bir kâfirdir.

Diğer taraftan yüce Allah’ın: “Bundan sonra… başka bir mazeretleri olmayacak” buyruğu, beş ayrı kıraatle okunmuştur. Hamza ile el-Kisaî, “ya” harfi ile; şeklinde, Mazeretleri kelimesini de mansub olarak ve; ın haberi diye okumuştur. “Demelerin­den başka” ise, onun ismidir. Yani onlar, mazeret olarak ancak bunu söyle­yebileceklerdir demektir ki, bu açıkça anlaşılan bir kıraattir.

Medineliler İle Ebu Amr; “te” ile; şeklinde, buna karşılık “On­ların mazeretleri” kelimesini de nasb ile okumuşlardır. “Deme­lerinden başka” buyruğu ise, onların söyledikleri söz ancak böyle olacak­tır, demektir.

Ubeyy ve ibn Mes’ud da; “Bundan sonra… olmadı” yerine, Olmadı, diye okumuşlardır. ‘ı ise nasb ile okumuşlardır.

İbn Âmir ve Hafs’ın rivayetine göre de Âsim ile, el-Mufaddal’ın rivayetine göre el-A’meş, el-Hasen, Katade ve başkaları ise “te” ile; Sonra ol­madı, diye ve Mazeretleri” kelimesini de-, ‘in ismi olarak merfu’ okumuşlardır. Haberi ise; “Demelerinden başka” buyruğudur. Bunlar, dört ayrı kıraat.

Beşinciye gelince, “Sonra olmadı” şeklinde “ye” harfi ile “Mazeretleri” lafzını da merfu’ olarak okumuşlardır. “Fitne” kelimesi futun (sı­namak) anlamına geldiği için de müzekker olarak gelir. Yüce Allah’ın şu buyruğu da buna benzemektedir: “Her kime Rabbin-den bir öğüt gelir de vaz geçerse…” (el-Bakara, 2/275)

“Allah hakkı İçin” buyruğundaki “vav” kasem vavıdır. “Rabbimiz olan” buyruğu da aziz ve celil olan Allah lafzının sıfatıdır veya ondan bedeldir. Bu lafzı mansub olarak okuyan ise, nida olarak mansub okur. Yani, Allah hakkı için ey Rabbimiz… demek olur ki, bu da güzel bir kıraattir. Çünkü bu kıraatte boyun eğiş ve yakarış anlamı vardır. Şu kadar var ki, bu kıraate göre kasem ile cevabı arasına münâdâ sokulmuş ve birbirlerinden ay­rılmış olurlar. [36]

  1. İçlerinden seni dinleyenler vardır. Halbuki Biz onu anlayama-sınlar diye kalplerine perdeler, kulaklarına ağırlık koyduk. Onlar, her âyeti görseler yine de onlara iman etmezler. Hatta sa­na gelseler seninle mücadele ederler. O kâfirler: “Bu eskilerin masallarından başka bir şey değildir” derler.

Şanı yüce Allah’ın: “İçlerinden seni dinleyenler vardır” buyruğunda “dinleyen” fiilinin tekil gelmesine rağmen, Mekke müşriklerinin kâfirleri kas­tedilmektedir.

“Halbuki Biz… kalplerine perdeler… koyduk* buyruğu da şu demektir: Biz bunu, küfürlerinin bir cezası olmak üzere onlara böyle yaptık. Yoksa bu­nun anlamı: Onlar işitmezler ve anlamazlar şeklinde değildir. Ama işittiklerin­den faydalanamayan kimseler oldukları ve hakka boyun eğmedikleri için, hiç işitmeyen ve anlamayan kimseler durumunda olmuşlardır. “Perdeler, örtüler” anlamında olup, ‘ın çoğuludur. “Mızrak­la!1, yularlar,” kelimeleri gibi. Herhangi bir şeyi bir şeyin içerisine koyup mu­hafaza altına almayı ifade etmek İçin de tabiri kullanılır. Sak­lamayı ifade etmek üzere de denilir. Kirvâne (ok torbası) de bilinen bir kelime’dir. (Aynı kökten gelen): ise, üvey anne demektir. Bunun karde­şin veya oğlun hanımı anlamına geldiği de söylenmektedir. Çünkü bu kadın, nikâhı altında olduğu kimsenin himayesi, örtüsü altında saklıdır.

“Anlayamasmlar diye” buyruğu onu kavrayamasınlar diye, de­mektir. Bu da nasb mahallindedir. Onu anlamaları istenmediğinden yahut onu anlayamasmlar diye, anlamındadır.

“Kulaklarına da ağırlık koyduk” buyruğu da bir öncekine atfedilmiştir.

Kulağın ağırlaşması ve sağırlaşması anlamına gelen; da buradan gelmektedir. Asknda kıyasa göre bu kelimenin mastarının (kaf) harfinin ha­rekeli gelmesi gerektiği halde sakin olarak gelmiştir. Allah’ım ku­lağına ağırlık ver; diye beddua ediiir. Ebu Zeyd de araplardan meçhul bina ile; Ağırlaştırılmış kulak, diye bir tabir kullandıklarını nakletmiş-tir. Buna göre (fiili vav’İı olarak) ağırlaştı diye gelir,

Talha b. Musarrif ise bu kelimeyi, (vav harfi esreli olarak); diye oku­muştur. Yani o, kulaklarına sözü işitmesine engel olacak şekilde tıkayan bir tıkaç koymuştur. Bu da develerin taşıdıkları yüke (vikr)’e teşbih yoluyla kul­lanılmıştır. Vikr ise devenin taşıyabileceği kadar yük demektir. Çokça mey­ve veren hurma ağacı hakkında kullanılan; tabiri de bu kök­ten gelmiştir. Vakur kimse hakkında da; tabiri kullanılır, şeklinde fiili kaf harfi ötreli de üstün olarak da kullanılır.

“Onlar her âyeti görseler yine de onlara iman etmezler.™ Yüce Allah on­ların inatların) haber vermektedir. Çünkü onlar, ayın yarılmış olduğunu gör­düklerinde; bu bir büyüdür, dediler. Yüce Allah da herhangi bir delile dayan­maksızın onların mucizeleri reddedişlerini bildirmektedir.

Yüce Allah’ın: “Hatta sana gelseler, seninle mücadele ederler.” Onların mücadele etmeleri: Kendi öldürdüğünüz hayvanların etlerini yersiniz, Fakat Allah’ın öldürdüklerini yemezsiniz, şeklindeki sözleridir. Bu açıklama İbn Ab-bas’tan nakledilmiştir.

“O kâfirler… derler” buyruğundaki kâfirlerden kasıt da Kureyş kâfirleri­dir. İbn Abbas der ki: en-Nadr b. el-Haris’e: Muhammed ne diyor, diye sor­dular, o da şu cevabı verdi: Ben onun dudaklarını kıpırdattığını görüyorum. Onun söylediği ise öncekilerin masallarından ibarettir. Tıpkı benim size geçmiş nesiller hakkında anlattıklarım gibi şeylerdir. en-Nadr oldukça kıs­sa bilen ve çokça yolculuk yapan bir kişi idi. Acem diyarında Rüstem ve İs-fendiyar gibilerin kıssalarını işitmiş ve onlara bu kıssaları anlatırdı.

“Esatir: Masallar, efsaneler” keümesi çoğul olup, tekili “estâr” şeklinde, “ebyât ve ebayît” gibi gelir. Bu açıklama ez-Zeccâc’dan nakledilmiştir.

el-Alıfeş ise şöyle demektedir: Bunun tekili “uhdüsa” ve “ehadi” ” keli­melerinde olduğu gibi “ustûra”dtr. Ebu Ubeyde ise tekili “istâre”dir. en-Nehhâs ise tekili (JjfcSi) -Taze hurma salkımı gibi- “ustur” şeklindedir.

Bunun estârın çoğulu olduğu da söylenmektedir. Estar ise satr’m çoğulu­dur. Setr ve setar da denilir. Setr ise, kitap satın gibi uzunlamasına ve birbi­riyle kaynaşmış haldeki şeydir.

el-Kuşeyrî’nin açıklamasına göre ise bunun tekili estîrdir. Bunun, tekili olmayan bir çoğul kelime olduğu da söylenmiştir. Mezâkîr, abâdît ve ebabil gi­bi. Anlamı İse, öncekilerin kitaplarda satır satır yazdıkları şeyler, demektir. el-Cevheri ve başkaları da şöyle demektedir: Esâtîr, batıl şeyler ve saçmalık­lar anlamına gelir. Derim ki: Hocalarımdan birisi de bana şu beyiti nakletti:

“Gecem uzayıp durdu, vesveselerim üzerime hücum etti.

Saçma sapan ve batıl şeyleri getiren birisinden ötürü.” [37]

  1. Onlar hem (başkalarını) ona uymaktan ahkoyar, hem kendile­ri de ondan uzaklaşırlar. Bu şekilde ancak kendilerini helak edi­yorlar. Ama işin farkında değillerdir.

Yüce Allah’ın:”Onlar hem ona uymaktan alıkoyar, hem kendileri de ondan uzaklaşırlar” buyruğundaki, Alıkoymak, en­gellemek ise, uzak kalmak, uzaklık demektir. Bu buyruk bütün kâ­firler hakkında umumidir. Yani kâfirler, Muhammed (sav)’a tabi olmaktan alı­koydukları gibi kendileri de ondan uzak dururlar. Bu şekildeki açıklama İbn Abbas ve el-Hasen’den nakledilmiştir.

Şöyle de açıklanmıştır: Bu buyruk özel olarak Ebu Talib hakkındadır. Kâfirleri Muhammed (sav)’a eziyet etmekten alıkoymakla birlikte kendisi ona iman etmekten uzak dururdu. Bu açıklama da îbn Abbas’tan nakledilmiştir.

Siyer bilginlerinin rivayet ettiklerine göre Peygamber (sav) bîr gün Kabe’ye çıkıp namaz kılmak istemişti. Namaza başladığında Ebu Cehil -Allah’ın lane­ti üzerine olsun- şöyle dedi: Kim kalkar da bu adamın namazını İfsad eder. Bunun üzerine İbnü’l-Zi’bârî kalkıp pislik ve kan alarak o pislik ve kan ile Peygamber (savyin yüzünü kirletti, Peygamber (sav) namazını bırakıp am­cası Ebu Talib’in yanına gitti ve şöyle dedi: Amcacığım bana ne yapıldığını görmüyor musun? Ebu Talib: Bunu sana kim yaptı deyince, Peygamber (sav); Abdullah b, ez-Zibârî yaptı dedi. Bunun üzerine Ebu Talib ayağa kalktı, kılıcını omuzuna alarak Hz. Peygamberle birlikte yola koyuldu. Niha­yet oradakilerin yanına vardı. Ebu Talib’in geldiğini görmeleri üzerine kalkmaya başladılar. Bu sefer Ebu Taüb şöyle dedi: Allah’a yemin ederim eğer ara­nızdan birisi kalkıp gidecek olursa, şu kılıcımla ona bir darbe indiririm. Bu­nun üzerine oturdular. Yanlarına varıp şöyle dedi. Evladım sana bu işi kim yaptı. Hz. Peygamber, Abdullah b. ez-Zibarî yaptı deyince Ebu Taüb aynı şe­kilde bir pislik ve kan aldı ve onunla hepsinin yüzlerini, sakallarım, elbise­lerini kirletti, onlara ağır söz söyledi. Bunun üzerine şu: “Onlar, hem ona uy-makten alıkoyar, hem kendileri de ondan uzaklaşırlar” âyetini indirdi. Bu­nun üzerine Peygamber (sav) şöyle buyurdu. Amcacığım senin hakkında bir âyet indi. Hangisidir deyince, Hz. Peygamber şöyle buyurdu: Sen, Kureyş’in bana eziyet vermesine engel oluyorsun ama, bununla birlikte de kendin ba­na iman etmekten yüz çeviriyorsun. Bunun üzerine Ebu Talib şöyle dedi:

“Allah’a andolsun ki, birlik olsalar bile sana asla ulaşamazlar.

Ben toprağa gömülüp yatırılmadığım sürece.

Sen kendi işini açıkça tebliğ et. Bundan dolayı hiçbir şekilde zelil olmayacaksın.

Müjde olsun bu sana ve gözün aydın olgun.

Beni de (dinine) davet ettin.

Bana Öğüt verdiğin kanaatiyle.

Andolsun ki, doğru söylüyorsun, önceden de emin idin sen.

Öyle bir din sundun ki, ben de biliyorum ki o,

İnsanların kabul ettikleri dinlerin en hayırhsıdır.

Şayet kınanmaktan yahut da bana kötü söz söylenmesinden

çekinmemiş olsaydım.

Hiç şüphesiz benim bu işe gönül hoeluğuyla ve sağlam bir kanaat ile

bağlandığımı görecektin.”

Peki ey Allah’ın Rasulü dediler, Ebu Talib’in bu şekilde destek vermesinin kendisine bir faydası olacak mı? Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Evet. O, bu desteği dolayısıyla bukağılara vurulmaktan, şeytanlarla birlikte zincirlenmek­ten kurtuldu. Yılan ve akreplerin bulunduğu kuyuya girmeyecek. Onun göreceği azap ayaklarına geçireceği ateşten iki ayakkabı ile olacaktır. Bun­lardan dolayı başında beyni kaynayacaktır. Böylesi cehennem halkı arasında azabı en hafif olanıdır.” [38] Allah da Rasulune: “Peygamberlerden azim sa­hibi olanlar gibi sen de sabret” {el-Alıkâf, 46/35) buyruğunu indirdi.

Müslim’in Salıih’jnde de Ebu Hureyrc’den şöyle dediği kaydedilmektedir: Rasulullah (sav) amcasına: “Lailahe İllallah de Kıyamet gününde bununla se­nin lehine gahidlik edeyim” demiş, kendisi şu cevabı vermiş: Şayet Kureyş beni ayıplayarak: Onu bunu söylemeye iten (ölüm) korkusudur demeyecek olsalardı, şüphesiz bu sözü söyleyerek senin gözünün aydın olmasını sağlar­dım. Bunun üzerine yüce Allah: “Şüphesiz ki sen sevdiklerini hidayete er­diremezsin. Fakat Allah dilediğine hidayet eder” (el-Kasas, 28/56.) buyru­ğunu indirdi.[39]

Bu hadisin meşhur rivayeti, (korku anlamına gelen kelimenin): ({O^1) şek­linde “cim ve ze” harfleri ile rivayet edilmiştir. Ebu Ubeyd der ki: Bu kelime Ct/^1^ şeklinde, noktalı “lıı ve noktasız ra” iledir. Bunun da anlamı zaaf ve gevşekliktir.

Yine Müslim’in Sahihinde İbn Abbas’tan şöyle dediği nakledilmektedir: Ra­sulullah (sav) buyurdu kî; “Cehennemlikler arasında azabı en hafif olan Ebu Talib’tir. Ona cehennem ateşinden iki (tek) ayakkabı giydirilmiş olacaktır ki, bunlardan Ötürü beyni kaynayacaktır.”[40]

Abdullah b. ez-Zi’bârî’ye gelince, o da Mekke’nin fethedildiği günü İslâm’a girmiş ve İslâm’a güzel bir şekilde bağlanmıştır. Rasulullah (sav)’a özür be­yan etmiş o da özrünü kabul etmişti. İyi bir şairdi. Hz. Peygamberi öven bir­çok şiirleri vardır ki, bunlar sayesinde kâfirliği döneminde yaptıklarını affet­tirebilmiştir. Hz. Peygamberi övdüğü şiirlerinden birisinde şöyle demektedir:

“Kapkaranlık gecenin evin dört bir yanını örttüğü bir sırada kederler ve

üzüntüler uyku bırakmadı bende.

Buna sebep ise bana ulaşan Ahmed’in beni kendisi dolayısıyla kınadığı husustur. Ben de geceyi adeta sıtmalıymışım gibi geçirdim. Ey güçlü devenin sırtında taşıdığı ve elleri hem yumuşak (müsamahakâr)

hem de yakaladı mı şiddetle yakalayan kişi! Sapıklıkta serserice dolaştığım sırada, o yaptıklarımdan dolayı

senden özür diliyorum.

Hâni S elimlilerin bana yapmamı emrettikleri o en kötü işi ve

Mahzumlularm o emrettikleri işi?

Helak oluşun yollarında gidiyordum ve azgınların emri benim dizginlerimi tutuyordu. Onların emri ise uğursuzdu. Bugün ise kalbim Peygamber Muhammed’e iman etmiş bulunuyor.

Zaten bunu elde edemeyen mahrum demektir. Düşmanlık geçip gitti ve sebepleri artık ortada kalmadı. Aramızda artık sağlam bağlar kurma zamanı ve birbirimizi

bağışlama vakti geldi.

Anam da babam da sana feda olsun, yanılgılarımı affet. Çünkü sen merhametlisin, hem rahmete mazhar olansın. Üzerinde herşeyin maliki olan Allah’tan bir alamet vardır. Apaydınlık bir nur ve besbelli bir mühür.

Sana sevgisini verdikten sonra bir de şerefini artırmak için kendi burhanını da verdi. Mutlak ilâhın burhanı ise çok büyüktür. Tanıklık ederim ki, senin dinin gerçektir, doğrudur ve sen

kullar arasında çok büyüksün.

Allah da tanıklık eder ki Muhammed Muatafadır (seçilmiştir). Ve o salihler arasında karşılanacak şerefli bir kimsedir,

Büyük bir efendidir O. Haşim oğullarından yapısı yüksek büyük bir efendidir. Zirvelerde yükseklerde yer etmiş bir daldır.”

Yüce Allah’ın: “Ona uymaktan aLükoyarlar” buyruğunun anlamı: Yani şu Kur’ân’ı dinleyenler yine Kur’ân’dan, başkalarını alıkoyarlar. “Hem kendile­ri de ondan uzaklaşırlar” demektir.

İlk iki görüşe göre: “: Ondan, ona”deki iki “he” zamiri Peygambere, Katade’nin görüşüne göre ise Kur’ân’a racidir,

“Bu şekilde ancak kendilerini helak ediyorlar” anlamındaki buyrukta yer alan () nefy edaüdır. Yani onlar, küfür üzere İsrar etmek ve kendilerini ona uymaktan alıkoydukları kimselerin günahlarını yüklenmek suretiyle ancak kendilerini helak etmektedirler. [41]

  1. Onları ateşin başında durdurulup da: “Keşke biz geri dönseydik. Rabbimizin âyetlerini yalanlamaydık, müminlerden olurduk” diyecekleri vakit bir görsen.

Yüce Allah’ın: “Onları ateşin başında durdurulup da” yani, yarın durdu­rulacakları vakitte… görsen demektir. (), bazan (): Zamanda” yerinde kullanılır. Yine () yerinde kullanıldığı da olur. Burada ileride olacak durum, olmuş gibi değerlen­dirilmiştir. Çünkü yüce Allah’ın verdiği lıaber haktır ve doğrudur. Bundan do­layı olacak bu durumdan “mazi” kipiyle lıaber verilmektedir.

“(): Durdurulacakları vakit” buyruğu alıkonacakları vakit demek­tir. İbn es-Sumeykâ ise bunu, () şeklinde (durdukları vakit anlamında) “vav ve kaf harflerini üstün olarak okumuşiur. “(): Ateşin başında” yani onîar, sırat üzerinde ateş aklarında kendileri de ateşin üstünde durdu­ruldukları vakit demektir, Burada; () edatının “ba” anlamına geldiği de söylenmiştir. Yani, ateşe yakın ve onu görebilecekleri bir yerde durdukları vakit anlamındadır.

ed-Dahhâk da der ki; Bunun anlamı, toplandıkları vakittir. Yani, ateşin ka-ptları üzerinde toplanacakları vakit anlamına gelir. Ateş altlarında ve cehen­nemin üzerinde durdurulacakları vakit diye de açıklanmıştır. Nakledilen bir haberde bildirildiğine göre; insanların bütünü cehennemin sırtı üzerinde, ade­ta eritilmiş bir yağın döküldükten sonra altının üstüne geldiği şekli andıran cehennemin sırtı üzerinde durdurulacaklar. Sonra bir münadi cehenneme şöy­le seslenecek: Haydi arkadaşlarını al, benim arkadaşlarımı da bırak.

“Durduruldukları” buyruğunun, oraya girdikleri anlamına geldiği de söylenmiştir. -Allah bizi ondan muhafaza buyursun-. Buna göre () eda­tı, () anlamındadır. Yani, cehennemde duracakları vakit demektir.

“() … se” edatının cevabı ise, hatıra herşey gelsin diye hazfedil mistir. Böylelikle bu korkutma anlamı itibariyle daha beliğdir. Buyruğun anlamı şöy­le olur: Sen onları bu durumda görecek olsan elbette en kötü bir durumu gör­müş olacaksın. Yahutta dehşet verici bir manzara göreceksin veya hayret ve­rici bir iş göreceksin. Bu kabilden benzeri ifadeler takdir edilebilir.

Yüce Allah’ın: “()Keşke biz ge­ri döndürülseydlk, Rabbİmizin âyetlerini yaianlamazdtk, müminlerden olurduk diyecekleri vakit” buyruğunda her üç fiil de atıf edilmek suretiy­le reP okuyuş, Medineliler ve el-Kisafnin okuyuşudur. Ebu Amr ile Âsım’dan Ebu Bekr ise <bütün fiilleri) ötreli okumuştur. îbn Âmir ise, (4u£ )’ı merlü’, (öj&j.î’i da mansub okumuştur. Hepsi de temenni edilen şeylerin kapsamı­na girmektedir. Yani, onlar geri döndürülmeyi, yalanlamamayı ve mü’min-lerden olmayı temenni ederler demektir. Sibeveyh ise; “(): Yalanla­maydık” buyruğunda, (atfı değil de) kat’ı tercih etmiştir. O takdirde bu, te­menniye dahil olmaz. Bunun da anlamı şöyle olur: Biz hiç bir şekilde yalan-lamayacaktık. Yani yalanlamayı terk üzere sebat gösterecektik. Yani ister geri döndürülelim, ister döndürülmeyelim yine yalanlamayacağız. Sibeveyh der ki: Bu da birisinin diğerine Beni bırak bir daha da yapmayacağım demesi gibidir. Yani, ister beni bırak, ister bırakma durum ne olursa olsun ben bu işi tekrar yapmayacağım demektir. Ebu Amr, bunun temenninin kapsamı dışın­da oluşuna (bir sonraki âyet-i kerimede gelecek olan): “Çünkü onlar şüphe­siz yalancıdırlar” buyruğunu delil göstermektedir. Çünkü, temenni edilen bir şey hakkında yalancılık sözkonusu olmaz. Yalancılık haber verilen şeyler hak­kında sözkonusu olur.

Bunun da temenni edilen şeylerin kapsamına girdiğini kabul edenler de şöyle demektedir: Buyruğun anlamı şöyledir: Onlar dünyada iken öldükten sonra dirilişi inkâr etmek ve peygamberi yalanlamak hususunda yalan söy­leyenlerdi.

Hamza ve Hafs ise; () ile ()’i temenninin cevabı olarak mansûb okumuşlardır. Çünkü geri döndürülmeleri vacip bir iş olmadığı gibi, şu an­lamıyla bu iki fiil temenninin kapsamı içerisindedir. Onlar dünyaya geri dön-dürülmeyi, yalanlamayı terk etmeyi ve mü’minlerle birlikte olmayı temenni edeceklerdir. Ebu islıak der ki: “Yalanlam azdık” buyruğu; eğer döndürül-sek yalanlamayacağız anlamındadır.

ile ()’ın mansub okunması da ()’ın takdiri iledir. Nitekim is­tifhamın, emrin, nehyin ve arzın cevabında muzari fiilin mansub kılınması da böyledir. Çünkü bütün bunlar vacib olmayan şeyler henüz vukua gelmiş ve bundan dolayı birinci mastara atfedilmiş gibi “vav* ile birlikte cevap mansub gelir. Şöyle demiş gibi olurlar: Keşke bizim için dönüş, yalanlamaktan uzak kalış ve mü’minlerden oluş mümkün olabilse. Böylelikle bütün bunlar -an-laın merfu’muş gibi bir hal aldığından- (ı)’ın mastarına hamledilmiş oldu. Böyle bir durumda ise; {.if.Vın takdiri kaçınılmazdır. Bu durumda her iki fi­ilin de mansub okunması mümkün olur.

İbn Âmir de temenninin cevabı olmak üzere; ()’ı nasb ile okumuştur. “(); Keşke bize dönsen de biz de sana ikram etsek,” ifade­sinde olduğu gibi Yani, dönüşün keşke vaki olsa ve keşke bizim de sana ik­ramımız vuku bulsa, her iki fiili de temenni kapsamına almaktadır. Ya da bu-nunta – önceden de geçtiği üzere- ikinci fiili atf etmeyip kat’ ederek (sen is­ter geJ ister gelme her durumda) biz sana ikram edeceğiz, anlamının kastedil­miş olması da muhtemeldir.

Ubeyy ise; ()Ebediyyen Rabbimizin âyetlerini yalanlamazdtk diye okumuştur. Yine Ubey’den ve İbn Mes’ud’dan da “Keşke biz geri döndüriilseydik… yalanlamaydık” diye “fa” harfi ile fiili mansub olarak okudukları rivayel edilmiştir. “He” harfi ile de upkı “vav” harfi ile fiil nasb edildiği gibi cevapta da yine nasb ediitr. Bu açıklama ise ez-2eccâc’dan nakledilir. Basrahiann çoğunluğu İse, cevabın nasb edilmesini ancak “tâ” ile caiz kabul ederler. [42]

  1. Hayır, evvelce gizledikleri şeyler karşılarına çıktı. Eğer geri döndürülürlerse yine kendilerine yasaklanan şeylere geri dö­nerler. Çünkü onlar şüphesiz yalancıdırlar.

Yüce Allah’ın: “Hayır, evvelce gizledikleri şeyler karşılarına çıktı” buy­ruğunda yer alan ve (.hayır) anlamına gelen): edatı, onların temenni ve geri döndürüldükleri takdirde iman edecekleri iddialarının reddolunduğunu

ifade etmektedir.

“Karşılarına çıktı” buyruğunun anlamı ile ilgili olarak; kastedilen­lerin kimliklerinin tayini hususunda farklı görüşler belirtmişlerdir. Denildi­ğine göre burada kastedilenler münafıklardır. Çünkü “küfür” adı onları da kap­samına alır. O bakımdan zamir daha Önce sözü geçenlerin bir bölümüne ait olmaktadır. en-Nehhâs der ki: Bu ise tatlı ve fasih sözlerden sayılır.

Yine maksat kafirler olduğu da söylenmiştir. Çünkü, Peygamber (sav) kendilerine öğüt verdiği takdirde hem korkarlar, hem de zayıf olanları fark etmesinler diye bu korkularını gizli tutarlardı. Kıyamet günü ise bu korktuk­ları açıkça ortaya çıkacaktır. Bundan dolayı el-Hasen: “Karşılarına çıktı” buy­ruğunu, onların bir kısmının diğerlerinden sakladıkları şeyler karşılarına çıktı, diye açıklamıştır.

Şöyle de açıklanmıştır: Hayır, daha önce inkâr ettikleri ve: “Rabbimiz olan Allah kakkı için biz müşriklerden olmadık” (e!-En’âm, 6/23) diye reddettik­leri şirkleri kendilerine açıkça görünecek, karşılarına çıkacaktır. Yüce Allah onların azalarını konuşturacak ve kâfir olduklanna dair azalan aleyhlerine şa-hidlik edecektir. İşte “evvelce gizledikleri şeyler karşılarına çıktı” buyru­ğunun tecelli edeceği zaman budur. Bunu da Ebu Ravk söylemiştir.

“Karşılarına çıktı” buyruğunun, sakladıkları, gizledikleri küfür karşıları­na çıktı, anlamına geldiği de söylenmiştir. Yani, onların kötü amelleri ken­dilerine görünmüş olacaktır. Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöyle bu­yurmaktadır: “Ama, Allah’tan hesap etmedikleri şey kendilerine görünür.”<ez-Zümer, 39/47) el-Müberred der ki: Daha önce gizledikleri küfürlerinin ceza­sı karşılarına çjkmış olacaktır.

Şöyle de açıklanmıştır: Anlamı şudur: Hayır, azgınlara uyan kimselerin karşısına, o azgınların kendilerinden gizledikleri öldükten sonra diriliş ve kıya­met açıkça görünmüş olacaktır. Çünkü bundan sonra yüce Allah’ın: “Onlar: Bu, ancak dünya hayatımızdır. Biz diriltilecek de değiliz derler” (el-En’âm, 6/29.) buyruğu gelmektedir.

Yüce Allah’ın: “Eğer geri döndürültirlerse” azabı gördükten sonra…. di­ye açıklandığı gibi, azabı görmeden önce…. diye de açıklanmıştır. “Yine ken­dilerine yasaklanan şeylere geri dönerler.” Kendilerine yasak kılınan şir­ke geri dönerler, tekrar onu işlerler. Çünkü yüce Allah onların iman etme­yeceklerini bilmiştir. İblis de yüce Allah’ın bunca âyetim görmesine rağmen yine inadından vazgeçmedi.

Yüce Allah’ın: “Çünkü onlar şüphesiz yalancıdırlar” buyruğu da onîar hak­kında verdiği bir haberdir. Dünyada peygamberleri yalanlamak, öldükten son­ra dirilişi inkâr etmek şeklindeki hallerini bildirmektedir. Nitekim yüce Allah: “Şüphesiz Rabbin hüküm uerir” (en-Nahl, 16/124) diye buyurmuştur. Bu buy­ruğu, yüce Allah gelecekteki hallerini bize nakletmektedir. Anlamın şöyle ol­duğu da söylenmiştir: Şüphe yok ki onlar, yalanlanmayacaklarına ve mü’min olacaklarına dair kendileri hakkında verdikleri haberde yalan söylemektedir­ler. Yahya b. Vessâb da “Geri döndürülürlerse” buyruğunu, “re” har­fini esreli olarak okumuştur. Çünkü bunun aslı şeklindedir. Bu kıraate göre “dâl” harfinin esresi “râ” harfine nakledilmiş olmaktadır. [43]

  1. Onlar; “Bu, ancak dünya hayatımızdır. Biz, diriltilecekler de de­ğiliz* dediler.

Yüce Allah’ın: “Onlar, bu ancak dünya hayatımızdır… dediler” buyruğu mübtedâ ve haberdir. ise nefy edatıdır.: Biz… değiliz” buyru-ğundaki (): Biz zamiri; () olumsuzluk edatının ismidir. “(Diril­tilecekler” de onun haberidir. Bu da onların dünya hayatında söyledikleri­ne dair yeni bir mübtedâ ve haberdir.

îbn Zeyd der ki: Bu, yüce Allah’ın: “Eğer geri döndürülürlerse yine ken­dilerine yasaklanan şeylere geri dönerler” (el-En’âm, 6/28) buyruğunun kapsamı içerisindedir. “Ve… bu ancak dünya hayatımızdır, derler.” Yani yi­ne küfre geri dönerler ve içinde bulundukları halin lezzeti ile meşgul olur­lar. Bu da İblis’in durumunda açıkladığımız gibi, inatçı kâfir hakkında yorum­lanır, ya da yüce Allah’ın hakkı bilmelerinden sonra yine gerçeği bulma İm­kânı onlara vermez diye yorumlanır. Bu da aklen uygun bir şeydir. [44]

  1. Sen, Rabblerinİn huzurunda durdurulacakları zamanı bir gör-şeydin. O: “Bu hak değil miymiş?” diye buyuracak, onlar da: “Rabbİmize yemin olsun ki evet” diyeceklerdir. O dat “Öyleyse küfre saptığınızdan dolayı azabı tadın” buyuracak.

yüce Allah’ın: “Sen, Rabblerinİn huzurunda durdurulacakları zamanı bir görsen” buyruğundaki “durdurulacakları” buyruğu, alıkonulacakları, “Rab-lerinin huzurunda” buyruğu da, Allah’ın onlaı-hakkında vereceği emrin ne olacağının ortaya çıkması için durdurulacakları zamanı bir görsen anlamın­dadır.

Buradaki nın, (): Yanında, indinde anlamına geldiği de söylen­miştir. Yani, onun meleklerinin ve cezasının yanında durdurulacakları anla­mına gelir ki, orada Allah’tan başkasının hiçbir hakimiyeti ve etkisi olma­yacaktır. Nitekim; () ifadesi, yanında durdu anlamındadır. se, sa’nın cevabı, bu durduıııluşun azameti dolayısıyla hazfedilmiştir.

“Bu hak değil miymiş? diye buyuracak.” Bu soru onlara doğruyu söylet­mek ve azarlanmaları maksadıyla sorulacaktır. Yani, bu öldükten sonra di­riliş olacak, meydana gelecek birşey değil miymiş? “Onlarda… evet diyecek­lerdir.” Böyle diyecekler ve bu dediklerini de “Rabbimize yemin olsun ki evet” diye yemin ile pekiştireceklerdir.

Şöyle de denilmiştir: Melekler, onlara Allah’ın emri ile öldükten sonra di­riliş ve azap hak değil miymiş diye soracak, onlar da: “Evet, Rabbimize ye­min olsun ki” şüphesiz kt o bir gerçektir, diye cevap vereceklerdir. Bunun üzerine o da: “Öylese küfre saptığınızdan dolayı azabı tadın, buyuracak.” [45]

  1. Allah’a kavuşmayı yalanlayanlar gerçekten ziyana uğramışlar­dır. Nihayet Kıyamet kendilerine ansızın gelip çattığı zaman, gü­nahlarını sırtlarına yüklenerek: “Orada yaptığımız kusurlardan dolayı yazıklar olsun bize” diyeceklerdir. Dikkat edin, yüklen­dikleri ne kötüdür!

Yüce Allah’ın: “Allah’a kavuşmayı yalanlayanlar, gerçekten ziyana uğ­ramışlardır” buyruğu ile ilgili olarak denildiğine göre, “Allah’a kavuş-ro3k”tan kasıt öldükten sonra dirilişi ve amellerin karşılığının görülmesini (ce­zayı) yalanlamaktır. Buna delil ise Hz. Peygamberin “Her kim müslüman bir kimsenin malım o vesileyle kesip almak için yalan yere yemin edecek olur­sa, Allah kendisine gazap etmiş olarak Allah’ın huzuruna çıkar”[46] buyruğu­dur. Bu da yaptığı o İşin cezası ile karşılaşır anlamındadır.

Çünkü (kıyamette) görüleceğini kabul edenlerin görüşüne göre, Allah’ın gazap ettiği kimse Allah’ı göremeyecektir, (buyruğudur). el-Kaffal ve başka­ları bu görüşü benimsemişlerdir. el-Kuşeyrî ise der ki: Bu kıymeti olan bir gö­rüş değildir. Çünkü, mevcut herhangi bir delil dolayısıyla bir yerde kavuş­manın ceza görmek diye yorumlanması her yerde aynı te’vilin yapılmasını ge­rektirmez. O bakımdan bu âyct-i kerimede “kavuşmak” zahir anlamı üzere anlaşılmalıdır. Kâfirler İse, yaratıcıyı İnkâr ediyorlardı. Allah’ın görüleceğini inkâr edenler ise böyle bir şeyin var olacağını kabul etmezler.

Yüce Allah’ın; “Nihayet kıyamet kendilerine ansızın gelip çattığı za­man…” buyruğunuda kıyamet, kendisinde görülecek hesabın çabukluğu do­layısıyla “sâ’a” dîye adlandırılmıştır. () ise, ansızın demektir. Hal olarak nasb edilmiştir. Sibeveyh’e göre hal mevkiinde mastardır.. (): Ona ye­mek ve su vermeksizin öldürdüm, demek gibi. Sibeveyh ayrıca şu beyiti nak­letmektedir:

“Mafsalları (yani kendisi) oldukça zayıf fakat serkeş bir binek üzerine Gencimizi bindirmek istediğimiz her seferinde zor ve güç belâ bindirebiliyoruz.”

Sibeveyh buna kıyas yapılmasını caiz görmez. Ve buna göre “Filan kişi hız­lıca geldi anlamında;.(): denilmez.

Yüce Allah’ın: “Yazıklar olsun, bize diyeceklerdir” buyruğunda, hasret (ya­zıklar olsun) başına nida geldiği halde gerçekte bu münadâ (kendisine ses­lenilen) değildir. Ancak bu, çokça hasret çekileceğine delildir. Meselâ: “(): Vay be! hayret, bu ne biçim bolluk!” ifadeleri de böyledir. Gerçekte bunlar münâdâ değildirler. Ancak, çokça hayret edildiğine ve bol­luğun çokluğuna delâlet eden tabirlerdir. Sibeveyh der ki: Şöyle demiş gibi­dir: Ey şaşkınlık gel, işte geleceğin bu demdir. Nitekim: Ey hasret gel, işte bu dem geleceğin demdir, demek de bu kabildendir. Kendisine nida olması sahih olmayan diğer bütün lafızlar da bu şekilde kabul edilirler. Bu da “hay­ret ettim” tabirinden daha beliğ bir tabirdir. Şairin şu sözü de bu türdendir:

“Üstüne vurulan yüke doğrusu hayret!”

Şöyle de denilmiştir. Bu, insanların karşı karşıya kalacakları büyük hasret de dikkatlerini çekmek içindir. Yani, ey insanlar, o gündeki büyük hasretten dolayı dikkatli olunuz.

Böylelikle nida harfi gerçekte münadâ olmayan bir lafzın başına gelmiş­tir. Nitekim: Seni burada görmeyeyim denildiği zaman, nehiy, gerçekte nehy edenden başkası hakkında sözkonusu olmuştur.

Şanı yüce Allah’ın: “Orada yaptığımız kusurlardan dola­yı” buyruğu, kıyamet için önden birşeyler göndermek hususundaki kusur­larımızdan dolayı…anlamındır. Bu açıklama el-Hasen’den nakledilmiştir. “Yaptığımız kusur,” buyruğun kaybettiğimiz demektir. Asıl anlamı ise ileri gitmektir. Meselâ denildiği zaman, filan kişi daha önce ve ön­den suya vardı demektir. Hz. Peygamber’! n: : Havuzun üzerine ben sizden daha önce gitmiş olacağım” [47] buyruğu da buradan gel­mektedir. “Suya daha önce giden, anlamında ( da buradan geldiği gi­bi, cenaze namazında küçük çocuk için yapılan duada Allahım, onu ebeveyni için önceden gitmiş bir hayır kıl” [48] şeklindeki dua da buradan gelmektedir. Buna göre, onların söyleyecekleri nakledilen; () buyruğu, önceden göndermiş olduğumuz acizlik anlamındadır. Bunun şa­nı yüce Allah’a itaat hususunda başkalarının bizi geçmesi, bizim de geri kal­mamız dolayısıyla… (yazıklar olsun bize) anlamına geldiği de söylenmiştir.

Orada” ise, kıyamet için ameli terk etmek suretiyle dünyada… an­lamındadır. Taberî der ki: Buradaki “O” zamiri aslında alıç verişe racidir. O da onların imanı verip karşılığında küfrü, ahireti verip de karşılığında dün­yayı satın almakla alış verişlerinin zarara uğradığım açıkça görmeleri üzeri­ne: “O alış verişte yaptığımız kusurlardan dolayı yazıklar t Jsun bize” diye­ceklerdir. Hüsranın, ayrıca zikredümeyip (zamirin zikredilmesi) ise, sözün ona delalet etmesi dolayısıyladır. Çünkü hüsran ancak alış verişteki zararda söz-konusu olur. Buna delil de yüce Allah’ın: “Ticaretleri kâr etmedi onların” (el-Bakara, 2/16) buyruğudur.

es-Süddî de der ki: Cennete götüren amellerden kaybettiklerimiz dolayı­sıyla yazıklar olsun bizlere, anlamına geldiğini söylemiştir. Ebu Said el-Hudrî’nin Peygamber (say)’dan rivayetine göre bu âyet-i kerime hakkında şöy­le buyurmuştur: “Cehennemlikler cennetteki konak yerlerini görecekler, bunun üzerine: “Yazıklar olsun bize” diyeceklerdir.”

Yüce Allah’ın: “Günahlarını sırtlarına yüklenerek” buyruğunda geçen () Günahları” anlamındaki kelime (): Yük’ün çoğuludur. Burada mecazi bir ifade, ifadenin genişletilmesi ve bir ağırlık taşıyana bir benzetme yapılmıştır. Bu kökten olmak üzere; “(): Yük taşıdı taşır, yük­lendi yüklenilir” filleri de kullanılmaktadır. Bunun aslı ise dağ demek olan () kelimesidir. Bir cenaze ile birlikte evlerinden çıkıp giden kadınlar hak­kında söylenen hadis-i şerifte yer alan: “() Ecir almak­sızın günah yüklenmişler otarak geri dönünüz” [49] buyruğundaki “günah” da bu kökten gelmektedir.

Ebu Ubeyd der ki: Avam genel olarak () diye “vav” yerine hem­ze kullanırlar. Sanki Ebu Ubeyd bu ifadesiyle bunun izah edilecek bir tara­fını ima etmek istemektedir. Çünkü bu kelime kök itibariyle hemzeli değil “vav”h ()’den gelmiştir. Yine Ebu Ubeyd der ki: Adam elbisesini yayıp içine eşyayı koydu mu, ona ağırlığını taşı anlamında; () denilir. “Ve­zir” kelimesi de buradan gelmektedir. Çünkü vezir, kendisine verilen yöne­tim işlerinin idaresinin ağırlıklarını taşımaktadır.

Buyruğun anlamı İse: Onlar günah taşıdıkları için, taşıdıkları bu günahlar dolayısıyla ağır bir yük yüklenmiş gibi olacaklardır, şeklindedir.

“Dikkat edin yüklendikleri ne kötüdür.” Yani, o yüklendikleri şey ne ka­dar kötü bir şeydir. [50]

  1. Dünya hayatı bir oyundan, bir oyalanmadan başka bir şey de­ğildir. Âhİret yurdu İse; takva sahipleri İçin elbette daha hayır­lıdır. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız: [51]

  1. Dünya Hayatının Gerçek Mahiyeti:

Yüce Allah’ın: “Dünya hayatı bir oyundan bir oyalanmadan başka bir şey değildir” diye buyurması süresinin kısalığından dolayıdır. Nitekim şair şöyle demiştir:

“Şunu bil ki dünya, uyuyanın gördüğü rüyaya benzer. Daimi olmayan bir hayat hayırlı bir hayat olamaz. Dün tadıp da tükettiğin bir lezzeti düşün: Gerçekten bir rüya gibi gelmiyor mu sana?”

Bîr başka şair de şöyle demekledir:

“Ağır ağır çalış, şüphesiz sen öleceksin.

Ve ey insan, kendin için de çabala

Geçip gittiği için olmuş olan adeta olmamış gibidir

Ve olacak olan bir şey de sanki oldu gibi.”

Şöyle de denilmiştir: Buyruk; dünya hayatının metaı, oyun ve oyalanma­dır, anlamındadır. Yani, dünyada arzu edip canlarının çektiği birşeyin iyi bir sonucu yoktur. Oyun ve oyalanma gibidir. Süleyman b. Abdulmelik aynaya bakıp: Ben genç bir hükümdarım deyince, bir cariyesi ona şöyle demiş:

“Sen en iyi bir meta’sın eğer kalıcı olsaydın

Şu var ki, insan için kalıcılık yoktur.

Gördüğümüz kadarıyla biz, insanlarda gördüğümüz bir kusuru sende bulamadık.

Ama ne var ki, sen de fanisin.”

“Oyun ve oyalanma”nın batıl ve aldanış anlamına geldiği de söylenmiş­tir. Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Dünya haya­tı bir aldanış metaından başka birşey değildir.” (Âl-i İmran, 3/185)

Âyetten kastt, kâfirlerin: “Bu, ancak dünya hayatımızdır” şeklindeki söz­lerini yalanlamaktır. Oyunun ne demek olduğu bilinmektedir. Çokça oyun oy­nayan kimseye; () denilir. Oyun oynama yerine de; () denilir. Fi­il olarak; () şeklinde gelir.

Oyalanma (.lehvVin de ne demek olduğu bilinmektedir. Seni meşgul eden herşey, seni oyalamış olur. Bunun asıl anlamının bir şeyden alıkoymak anlamına geldiği de söylenmiştir. Arapların bu anlamda; (): Ondan alıkoydum, şeklindeki ifadelerinden gelmektedir.

el-Mehdevî der ki: Ancak bunun böyle olması uzak bir ihtimaldir. Çünkü, yüzçevirmek anlamına gelen fiilin “lâm” harfi (üçüncü son harfi) “yâ”dır. Bu­na delil ise, onların bu anlamdaki fiilden () şeklindeki kullanımlarıdır. Birincisinin “lâmu’1-füli” ise “vav”dır. [52]

  1. Dünyada Âhiret İçin Yapılan İşler Oyun ve Oyalanma Değildir:

Dünyada âhiret için yapılan işler oyun ve oyalanma kabilinden sayılmaz­lar. Çünkü, oyunun gerçek mahiyeti kendisinden yararlanılmayan, oyalanma­nın mahiyeti ise kendisiyle oyalanılan şeydir. Âhiret için yapılan ise, bu iki­sinin de dışında kalır. Adamın birisi, Ali b. Ebi Talİb (r.a)’ın huzurunda dünyayı yerdi. Bunun üzerine I iz. Ali şöyle dedi: Dünya, ona karşı doğru dav­rananlar için doğruluk yurdudur. Ondan anlaması gerekeni anlayan için kurtuluş yurdudur. Oradan azık edinen kimseler için de zenginlik yurdudur.

Mahmud el-Verrâk da der ki;

“Başına musibet gelse dahi, dünyanın ve onun değişip duran günlerinin

ardından yergi gönderme. Çünkü, âhire tin dünya ile kazanılması, onun şeref ve faziletini ortaya koyar.”

Ebu Ömer b. Abdi’1-Berr de Ebu Said el-Hudrfden şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasulullah (sav) buyurdu ki: “Dünya da mel’undur, ondaki her-şey de mel’undur. Ancak ondaki Allah’ı zikretmek, veya Allah’ı zikretmeye götüren şey müstesnadır. Alim ve ilim öğrenen ecirde ortaktırlar. Sair insan­lar ise sıradan ayak takımıdır, onlarda hayır yoktur.” Bunu, Tirmizî de Ebu Hureyre’den rivayet etmiş ve: Hasen, garib bir hadîstir demiştir.[53] Peygam­ber (sav)’dan şöyle dediği de rivayet edilmiştir: “Allah’a yalnızca dünyada asi olunması ve Allah’ın nezdinde bulunan mükâfatlara ancak dünyayı terketmek-le nail olunması, dünyanın Allah nezdindeki basit değerinden kaynaklanmak­tadır.”[54]

Tirmizî Sehl b. Sa’d’dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur: Eğer dünya Allah nezdinde bir sivri sinek kanadı kadar bile değer taşıyor olsaydı ordan bir kâfire bir içim su dahi içirmezdi.”[55] Şa­ir de şöyle demektedir:

“Eğer kararlı bir kimse isen işit günlerin ne dediğini:

Çünkü onlar sana ya bir şeyi emretmekte, ya da bir şeyi yasaklamaktadır.

Dünya eğer bir kişinin dînine zarar vermezse

Artık eline geçiremediği hiçbir şey için üzülmeye değmez.

Bir sivrisinek kanadına dahi denk değildir dünya

Ne de bir uçan kuşun kanadındaki küçük bir tüy ağırlığında

Mü’min için sevap alarak Allah dünyayı kabul etmediği gibi

Yine kâfir için bir ceza olarak kabul etmemiştir.”

İbn Abbas da der ki: Bu (dünya hayatının âyette belirtildiği gibi oluşu), kâfirin hayatıdır. Çünkü o, aldanış ve batıl içerisinde dünyanın günlerini sür­dürüp gider. Mü’mİnİn hayatı ise salih ameller kapsar. O bakımdan onun ha­yatı ©yun ve oyalanma olamaz.

Yüce Allah’ın: “Âhlret yurdu ise elbette daha hayırlıdır” buyruğunda kas­tedilen ise, bekası dolayısıyla cennettir, Ona ahiret denilmesi ise, bizden te­hir edilmesi, yani sonraya kalmasıdır. Dünyaya bu ismin verilmesi ise bize denî (yakın) oluşundan dolayıdır.

İbn Amir “lâm” ile Ahiret yurdu ise., diye okumuştur. Bu buy­ruktaki (âhiret yurdu) İzafette ise muzafın hazfı mukadder olup, asıl sıfat rau-zafın yerine ikâme edilmiştir. İfadenin takdiri de: Ahtret ha­yatı yurdu” şeklindedir. Cumhurun kıraati otan kıraatinde ise “lâm”, lam-ı ibtidâ’dır. : Yurt,” mübtedâ olduğu İçin merfu’dur. “Âhi­ret” onun sıfatıdır. Haberi; … leri İçin elbette daha hayırlıdır” buyruğudur. Bunu da yüce Allah’ın şu buyrukları pekiştirmektedir: “İşte Biz ahiret yurdunu…” (el-Kasas, 28/83′); “Âhiret yurdu ise şüphesiz ki asıl ha­yat yurdu orasıdır.” (el-Ankebut, 29/65) Bu iki buyrukta da “ahiret” kelime­si “Yurt” kelimesine sıfat olarak gelmiştir,

“Takva sahipleri”nden kasıt şirkten sakınanlardır. “Hâlâ akıllanmayacak mısınız” anlamındaki; buyruğu, hem “te” ile, hem de “ye” akıllanmayacaklar mı anlamında) okunmuştur. Yani, durumun böyle olu-duğunu akledip de dünyaya karşı zahidane hareket etmiyecekler mi?

Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [56]

  1. Onların söylediklerinin seni mahzun ettiğini elbette biliyo­ruz. Onlar aslında seni yalanlamıyorlarmış. Fakat o zalimler bi­le bile Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorlar.
  2. Andolsun senden önce gelen peygamberler de yalanlanmıslar-dı. Fakat yalanlanmalarına rağmen sabrettiler. Onlara eziyet de edildi. Nihayet onlara yardımımız gelip yetişti. Allah’ın kelime­lerini değiştirebilecek yoktur. Andolsun ki, (önceki) peygamber­lerin haberlerinden bir kısmı sana gelmiştir.

Yüce Allah’in: “Onların söylediklerinin seni mahzun ettiğini elbette bi­liyoruz” anlamındaki buyrukta yer alan; edatının esreli olarak gelme­si, (haberinin başına) “lâm”ın gelişi dolayısıyladır.

Ebu Meysere der ki: Rasûlullah (sav) Ebu Cehil ve arkadaşlarının yanın­dan geçerken, ona ey Muhammed dediler. Allah’a andolsun ki biz seni ya­lanlamıyoruz. Şüphesiz bize göre sen doğru söylüyorsun. Fakat senin getir­diğini yalanlıyoruz. Bunun üzerine bu: “Onlar aslında seni yalanlamıyor­larmış. Fakat o zalimler bile bile Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorlar* âyeti nazil oldu,[57] daha sonra da: “Andolsun senden önce gelen peygam­berler de yalanlannuşlardı” âyeti ile Allah onu teselli buyurdu.

“(<üijîİ£i h Seni yalanlamıyorlar” buyruğundaki (zel harfi) hem şeddeli hem şeddesiz okunmuştur. Her iki okuyuşun da aynı anlama geldiği söylen­miştir. “Onu gizledim, sakladım” gibi. Ebu Ubeyd ise, şeddesiz kıraati tercih etmiştir. Bu Ali (r.a)’ın da kıraatidir. Hz. Ali’den rivayet olun­duğuna göre Ebu Cehil, Peygamber (sav.)’a: Şüphesiz ki biz seni yalanlamı­yoruz. Fakat senin getirdiğini yalanlıyoruz deyince, yüce Allah da: “Onlar as­lında seni yalanlamıyorlarmış…” âyeti nazil oldu.[58]

en~Nehhâs der ki: Bu hususta Ebu Ubeyd’e muhalefet olunmuştur. Bura­daki; “Seni yalanlamıyoruz” ifadesi, (zel harfi) şeddesiz olarak; diye de rivayet olunmuştur. Bunun üzerine yüce Allah “zel” harfi şeddeli olarak: “Seni yalanlamıyorlarmış” buyruğunu indirdi.

Bu hususu şu rivayet de pekiştirmektedir: Adamın birisi, İbn Abbas’ın hu­zurunda; “Onlar aslında seni yalanlamıyorlarmış” buyru­ğunu şeddesiz olarak okumuş, bunun üzerine İbn Abbas da: diyerek şeddeli okumasını düzeltmiş, Çünkü onlar Peygamber (sav)’a “el-Emîn” adını veriyorlardı. -Şeddeli olarak- kıraatinin anlamı ise dil­cilere göre seni yalana nisbet et(.mi) yorlar ve söylediklerini de red et( mi) yor-lar şeklindedir. Buna karşılık; şeklindeki şeddesiz okuyuş senin yalan söylediğini görmüyorlar, demektir. Nitekim bir kimsenin yalancı oldu­ğunu gördüğünü ifade etmek için; denildiği gibi, cimri olduğu gö­rüldüğü zaman da bunu ifade etmek için denilir. Yani, onlar eğer senin getirdiğin üzerinde düşünecek olurlarsa, senin yalancı olduğunu gör­meyeceklerdir. Anlamın şu şekilde olması da mümkündür. Senin hakkında yalan söylediğini tesbit edemeyeceklerdir. Zira, bir kimseye karşı delil geti­rip onun yalancı olduğunu açıkladığın takdirde Onun yalancı oldu­ğunu oıtaya koydun denilir.

Şeddeli okuyuş ise, herhangi bir delil ve bir belgeye dayanarak seni ya­lanlamıyorlar anlamına gelir. Buna da yüce Allah’ın: “Fakat o zalimler bile bile Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorlar” buyruğu delâlet etmektedir.

en-Nehhâs der ki: Bu hususta kabul edilecek görüş Ebu Ubeyd’in görüşü­dür. Onun getirdiği delil de bağlayıcıdır. Zira bu hadisi rivayet eden Ali (r.a)’dir. Onun, §eddesiz olarak okuduğu da sahih olarak sabit olmuştur, el-Kisaî de Araplardan, bir kimsenin yalan söyleyip yalanı naklettiğini bildirmek halinde; ” Adamı yalanladım” tabirini kullanırlar. Bir kimsenin yalancı olduğunu haber vermek için de; “Onu yalancı bildim,” deni­lir. ez-Zeccâc da böyle demiştir: Bir kimseye dediğin zaman, onu ya­lanlamış olursun. Onun bildirdiği şeyin yalan olduğunu hatırlatmak isterken dedenilir.

Yüce Allah’n: “Fakat yalanlanmalarına rağmen sabrettiler” buyruğu da sen de sabrettikleri gibi sabret anlamındadır.

“Onlara eziyet de edildi. Nihayet onlara yardımımız gelip yetişti.” Sa­na da vadolunduğun şey gelecektir. “Allah’ın kelimelerini değiştirebilecek

yoktur” buyruğu da ona gelecek yardımı açıklamaktadır. Yani, yüce Al­lah’ın vadettiği şeyi hiç kimse önleyemez, engelleyemez. Kimse O’nun hük­münü bozamaz, O vadinden asla caymaz ve: “Her bir vade için yazılı bir va­kit vardır” (er-Râ’d, 13/38); “Andolsun Biz, peygamberlerimize ve iman edenlere… yardım ederiz” (el-Mu’min, 40/5D; “Andolsun ki, peygamber olarak gönderdiğimiz kullarımıza şu sözümüz verilmiştir: Muhakkak on­lar, elbette zafere erdirileceklerdir ve şüphesiz Bizim ordumuz elbette galip geleceklerdir” (es-Sâffat, 37/171-173); “Allah: Andolsun Ben ve peygamber­lerim elbette galip geleceğim diye yazmıştır.” (el-Mücadele, 58/21)

“Andolsunki, peygamberlerin haberlerinden bir kısmı sana gelmiş­tir” buyruğunda; : Sana gelmiştir” fiilinin faili gizlidir. Sana peygam­berlerin haberlerinden bir haber gelmiştir, demektir. [59]

  1. Eğer onların yüzçevirmeleri sana ağır geliyorsa, istersen yere bir menfez açıp yahut göğe de bir merdiven dayayıp onlara bir âyet getirmeye gücün yeterse (hiç durma yap). Allah dileseydi onları muhakkak hidâyet üzere toplardı. Öyleyse sakın cahiller­den olma.

“Eğer onların yüzçevirmeleri* yüzçevirmeleri ve iman etmeyip arkala­rını dönmeleri “sana ağır geliyorsa, istersen yere bir menfez açıp” içinden geçip başka bir tarafa çıkacağın bir dehliz yapıp…

Buradaki “menfez” anlamına gelen; (LüO kelimesi ile cerboanın yuvası olarak bilinen, aynı kökten gelmektedir. Buna dair açıklamalar da­ha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/3. ayet, 24. başlıkta,) geçmiş bulunmak­tadır. “Münafık” kelimesi de buradan gelmektedir. Yine buna dair açıklama­lar daha önceden geçmiştir.

“Yahut… bir merdiven” buyruğu, ona atf edilmiştir. Semaya seni yüksel­tecek bir araç demektir. Buradaki ifade temsilî bir ifadedir. Çünkü üzerine çı­kılan merdiven o yere giden bir yoldur. Kelime olarak müzekkerdir. el-Fer-râ’nın naklettiği bu Kelimesinin müennes olduğuna dair nakli bilinen birşey değildir. Katade de der ki: Merdiven demek çıkılan basamak demek­tir. ez-Zeccâc der ki: Bu kelime; “Esenlikten” türetilmiştir. Sanki mer­diven arzuladığın yere esenlikle seni götürüp teslim ettiği için bu adı almış gibidir.

“Onlara bir âyet getirmeye” bu da öncekine atfedilmiştir, yani iman et­meleri için bunu yapmaya gücün yetiyorsa, durma bunu yap, demektir. Ce­vabın hazfedilmesi, işitenin bunu bilmesi dolayısıyladır.

Şanı yüce Allah, Peygamberine, iman etmedikleri için ileri derecede üzülmemesini emretmektedir. Nitekim onlan kendisi hidayete getirme gücü­ne de sahip değildi.

“Allah dikseydi onları muhakkak hidayet üzere toplardı.” Onları mümin olarak yaratır ve tabiatları gereği iman etmelerini sağlardı. Yüce Allah, Ka­deriyenin görüşünü reddederek, onların küfre sapmalarının kendi meşîeti ile olduğunu beyan etmektedir.

Bunun anlamının şöyle olduğu da söylenmiştir: Onlara ister istemez iman etmeye mecbur edecek bir âyet (mucize) gösterirdi. Fakat, O yüce Allah, ara­larından iman edip iyilik işleyenlere sevap vermeyi murad etmiştir.

“Öyleyse sakın cahillerden olma.” Yani, bu aşırt üzüntü ve hasretleri ken­dilerini ileri derecede sabırsızlığa ve helâl olmayan bir konuma iten kimse­lerden olma. Yani, kâfir oldular diye üzülme. O takdirde senin durumun da cahillerin durumuna yakın olur.

Şöyle de denilmiştir: Hitab ona olmakla birlikte maksat ümmetidir. Çün­kü müslümanların kalpleri, insanların kâfir oluşları ve kendilerine verdikle­ri eziyetler dolayısıyla daralıyor idi. [60]

  1. Ancak dinleyenler kabul ederler. Ölüleri İse Allah dirütecektir. Sonra yalnız O’na döndürüleceklerdir.
  2. “Rabbinden ona bir âyet indirilseydi ya” dediler. De ki: “Allah bir âyet İndirmeye elbette kadirdir. Fakat onların çoğu bilmez­ler.”

Yüce Allah’ın: “Ancak dinleyenler kabul ederler” buyruğunda, “dinleyen­ler” den kasıt, kulak vererek, anlayarak, hakkı isteyerek dinleyenlerdir. Bun­lar işittiklerini kabul eden, bundan yararlanan ve gereğince amel eden

mü’minierdir. Bu anlamdaki açıklamaları el-Hasen ve Mücahid yapmıştır.

Burada ifade tamam olmaktadır. Daha sonra yüce Allah: “Ölüleri ise Al­lah diriltecektir” diye buyurmaktadır ki, bunlardan kasıt, el-Hasen ve Mü-cahid’den nakledildiğine göre kâfirlerdir. Yani kâfirler hakkı kabul etmemek ve hiçbir delile kulak vermemek bakımından ölüler gibidirler. Buradaki ölülerin öten herkes olduğu da söylenmiştir. Bunları “Allah” hesap vermek için “diriltecektir.” Birinci görüşe göre diriltilmelerinden kasıt, Allah’a ve Ra-sulüne iman ederek hidayet bulmalarıdır. el-Hasen’den nakledildiğine göre ise, kasıt; ey Muhammed, -ölümün yaklaşması esnasında- dünyada başka bir çarelerinin kalmaması durumunda sana iman edinceye kadar şirklerinden di-riltümeleri (uyandırılmaları)dır.

Yüce Allah’ın: “Rabbinden ona bir âyet indirilseydi ya dediler” buyru­ğu ile ilgili olarak da el-Hasen şöyle demektedir; Burada şeydi ya” buyruğu, meli değil miydi, anlamındadır.

Şair de şöyle demektedir:

“Ey beş parasız, iriyarı ve adi herifin oğulları, sizler en şanlı şerefli işinizi, yaşlı kocamış develeri kesmek kabul ediyorsunuz. Silahlarını kuşanmış, miğferi ile başraı örtmüş kimseyi böyle

kabul etmeli değil miydiniz?”

Onların, bunca deliller ortaya çıktıktan, içinde anlatılanlar ve gayba dair bilgiler dolayısıyla bir sûresinin dahi benzerini getirmekten acze düştükleri Kur’ân-ı Kerim ite karşılarına delilin ortaya konulmasından sonra, yine bir mu­cize istemeleri, onların işi yokuşa sürmelerinden başka birşey değildi.

“Fakat onların çoğu bilmezler.” Yani, aziz ve celil olan Allah’ın kulları­nın maslahatını taşıyan âyetleri indirdiğini bilmezler. Soylarından kendisine iman edecek topluluklar geleceğini bildiği gibi O, onları kökten imha etme­yi murad etmemişti.

‘Fakat onların çoğu bilmezler” buyruğunun: Allah’ın bu âyeti indirme­ye kadir olduğunu bilmezler, anlamında olduğu da söylenmiştir.

ez-Zeccâc der ki: Onlar, kendilerini hidayet üzere, kendileri istemeseler da­hi toplamasını istemişlerdi. (Yani istedikleri mucize buydu) [61]

  1. Yeryüzünde yürüyen herbir canlı ve iki kanadı İle uçan bütün kuşlar, ancak sizin gibi birer ümmettirler. Biz o Kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonra ancak Rabblerinin huzurunda toplanırlar.

Yüce Allah’ın: “Yeryüzünde yürüyen herbir canlı…” buyruğunda geçen canlı, (ed-Dâbbe)’nin anlamı ile buna dair açıklamalar, daha önce el-Baka-ra Sûresi’nde (2/164. âyet, 8. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Bu kelime, as­lında (isim değil) sıfattır ve; ‘den gelmektedir. İsm-i faili de; şeklindedir. Kısa adımlar ile yürümek (debelenmek) demektir.

“İki kanadıyla uçan bütün kuşlar.” Buyruğundaki; Kuş kelimesi, Dabbe lafzına atfen mecrûrdur.

el-Hasen ve Abdullah b. Ebi İshâk;şeklinde mahalline atf ile mer-fu’ olarak okumuşlardır. ise fazladan gelmiş kabul edilmiştir. İfadenin takdiri ise, her bir canlı şeklindedir. “iki kanadıylaibare­si de, te’kid ve müphemliği izale etmek için zikredilmiştir. Çünkü Araplar, kuş­ların dışındaki varlıklar hakkında da uçma tabirini kullanırlar. Meselâ birisi­ne; “Bu ihtiyacım İçin uç” denildiği zaman, çabucak git, demek isterler. Bu nedenle burada “iki kanadıyla” ifadesi, sözkonusu olanın uçan kuş olduğu açıkça belli olsun diye zikredilmiştir. Kuştan başkası hakkında ise uçmak tabiri mecazidir.

Denildiğine göre, kuşun gövdesinin iki kanadı arasında dengeli duruşu, onun uçuşuna yardım etmektedir. Eğer bu denge olmasaydı, sağa veya so­la yan yatardı. Böylelikle bize uçmanın iki kanatla gerçekleştiğini ve “onla­rı Allah’tan başka kimsenin tutmadığını” (en-Nahl, 16/79) bildirmiş ol­maktadır.

Kanat (cenah), kuşun havada kendileri vasıtasıyla uçma imkânını buldu­ğu iki kanattan birinin adıdır. Cenah, aslında cihetlerden herhangi birisine meyletmek anlamındadır. Meselâ, gemi yere doğru meyledip, yere yapışıp du­racak olursa, denilmesi buradan gelmektedir. İnsanın “tâir”i ise ameli demektir. Tâir uçan kuş anlamındadır. Nitekim Kur’ân-ı Kerimde şöy­le buyrulmaktadır: “Her insanın tairini (amelini) kendi boynuna doladık.” (el-İsra, 17/13)

“Ancak sizin gibi birer ümmettirler.1′ Yüce Allah tarafından yaratılmış ol­dukları, onlann rızıklarını tekeffül ettiği, haklarında âdil davranması bakımın­dan onlar da sizin gibi topluluklardır. Sizin de onlara zulmetmemeniz ve bu hususta size verilen emirleri aşmamanız gerekir.

“Dâbbe”, hareket eden her şey hakkında kullanılır. Semâdakilerden söz edilmeyip yalnızca yerde hareket edenlerin sözkonusu edilmesi, insanların görüp tanıdıklarının yerdekiter oluşundan dolayıdır.

Şöyle de denilmiştir: Bunlar da teşbih ve Allah’ın varlığına delalet bakımın­dan bizim gibidirler. Yani: Ne kadar canlı ve uçan bir kuş varsa, o da yüce Allah’ı teşbih etmekte ve kâfirler üzerinde düşünecek olurlarsa, onun vah­daniyetine delâlet etmektedir.

Ebû Hureyre der ki: Onlar da yarın diğer hayvanlar hasredilip boynuzsuz olan lehine boynuzlusundan kısas yapılacağı bakımından bize benzemekte­dirler. Bu kısastan sonra da yüce Allah onlara toprak olunuz, diyecektir, ez-Zeccâc’ın tercih ettiği görüş de budur. Çünkü O: “Ancak sizin gibi biter üm­mettirler” buyruğu hakkında yaratılış, rızık, ölüm, öldükten sonra diriliş ve (Kıyamette) kendilerine kısas uygulanması bakımından sizin gibidirler. Böy­lelikle birinci görüş de bunun kapsamına girmiş olmaktadır.

Süfyân b. Uyeyne de der ki: Yani, hayvanlardan ve kuşlardan ne kadar tür varsa, mutlaka insanlar arasında da onun benzeri vardır. İnsanlardan kimi­si arslan gibi hücum eder, kimisi domuz gibi aç gözlülükle saldırır, kimisi kö­pek gibi ulur, kimisi tavus gibi kabarır, böbürlenir… İşte benzer olmanın an­lamı budur, el-Hattabî bunu güzel bir açıklama kabul ederek şöyle der: Şüphe yok ki sen de işte bu gibi hayvan ve yırtıcı varlıklarla oturup kalkmak­ta, ilişki kurmaktasın. O halde, ihtiyatı elden bırakma.

Mücahid de yüce Allah’ın: “Ancak sizin gibi birer ümmettirler” buyru­ğu hakkında şöyle demektedir: Nasıl ki sizin kendileriyle tanındığınız isim­leriniz varsa, onlann da öylece kendileriyle tanındıkları isimleri bulunan sı­nırlar halindedirler. Bunun dışında sahih olmayan bir takım açıklamalar da yapılmıştır. Meselâ bilgi bakımından da onlar da bizim gibi imişler, onlar da hasredilecek ve cennette nimete mazhar kıhnacaklarmış. Dünyada çektikle­ri acıların bedeli onlara verilecek, cennet ehli onlann şekillerini görerek ün-siyet elde edeceklermiş.

Ancak sahih olan şu ki: “Ancak sizin gibi birer ümmettirler” buyruğu, ya­ratıcıya delâlet eden birer yaratık ve O’na muhtaç olan ve -sizin rızkınızın Al­lah tarafından verilmesi gibi- O’nun tarafından nzıklandınlan varlıklar olma­ları bakımından size benzemektedirler. Süfyan’ın açıklaması da güzeldir. Çün­kü onun bu açıklaması, varlık aleminde görülen bir benzetmeyi ifade eder.

Yüce Allah’ın: “Biz, o Kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık” buyruğun­da Kitap’tan kasıt, Levh-i Mahfuzdur. Yüce Allah o Kitapta meydana gelecek olayları tesbit etmiştir. Kitaptan kastın Kur’ân-ı Kerim olduğu da söylenmiş­tir. Yani biz, Kur’anda din ile ilgili olup da açıklamadık ve ona dair delille­ri ifade etmedik hiçbir şeyi bırakmadık. Ya beyan edilmiş ve açıklanmış bir delâlet ile bunu yaptık, yahut da beyanı Rasulden, ya da icmâdan yahut da Kitabın nassı ile sabit olmuş kıyastan beyanı öğrenilecek mücmel bir suret­te açıkladık. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sana bu Kitabı her-şeyin apaçık bir beyânı olmak üzere kısım kısım indirdik” (en-Naht, 16/89); “Biz sana bu Zikri (Kurân’ı) insanlara kendilerine ne indirildiğini açıkça an-latasm diye indirdik” (en-Nahl, 16/44); “Peygamber size ne verdiyse onu alın ve neyi yasak ettiyse sakının. * (el-Haşr, 59/7) Böylelikle yüce Allah, bu âyet-i kerime ile el-Nahl Sûresİ’ndeki âyet-i kerimede açıkça zikretmediği şey­ler arasından nass ile sözkonusu etmediği hususları mücmel olarak ifade et­mekte, böylelikle yüce Allah’ın, Kitapta sözünü etmedik herhangi bir şeyi bı­rakmadığına dair delilin doğruluğu ortaya çıkmaktadır. O, herbir şeyden, ya tafsilâtını zikrederek yahut da onun aslını (esasını), kıyasa temel olacak de­lilini zikrederek beyan etmiş, ve: “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim’ Cel-Maide, Ş/3) diye buyurmuştur.

Yüce Allah’ın: “Sonra, ancak Rabblerinİn huzurunda toplanırlar” buy-ruğundaki toplanmaktan kasıt ise, Ebu Hureyre’den gelen haberde açıklan­dığı gibi amellerinin karşılığını görmek için toplanacaklarıdır. Müslim’in Sa­hih’inde de ondan gelen rivayete göre Rasulullah (sav) şöyle buyurmakta­dır: Andolsun ki, Kıyamet gününde bütün haklar sahiplerine eksiksiz öde­necektir. O kadar ki, boynuzsuz koyun lehine boynuzlu koyundan kısas uy­gulanacaktır”[62]

İşte bu buyruk, hayvanların Kıyamet gününde haşredileceğine delalet et­mektedir. Ebuzer, Ebu Hureyre, el-Hasen ve diğerlerinin de görüşü budur. İbn Abbas’tan da bu görüş rivayet edilmiştir.

Kendisinden nakledilen bir rivayette İbn Abbas şöyle demektedir: Hayvan­ların ve kuşların haşredilmeleri (toplanmaları) ölmeleridir. ed-Dalıhâk da bu görüştedir.

Ancak, âyetin zahiri ve bu husustaki sahih haber dolayısıyla birinci görüş daha sahihtir. Kur’an-ı Kerimde de şöyle buyrulmaktadır: “Vahşi hayvanla­rın haşredildiği (bir araya toplandığı) zaman…” (et Tekvir, 81/5) Cafer b. Bir-kân’ı Yezid b. el-Asam’dan, onun da Ebu Hureyre’den rivayetine göre, Ebu Hureyre şöyle demiş: Kıyamet gününde Allah bütün mahlukatı, hayvanları, diğer canlıları, kuşları ve herşeyi ha şre de çektir. O günde yüce Allah’ın ada­leti, boynuzsuz hayvan lehine boynuzludan hakkın alınacağı seviyeye kadar ulaşacaktır. Daha sonra yüce Allah bunlara “toprak olunuz” diyecektir. İşte yüce Allah’ın: “O gün kâfir: Keşke toprak olsaydım diyecektir” (en-Nebe1, 78/40) buyruğunda kastedilen budur.

Ata der ki: Âdem oğullan ve onların içinde bulundukları rahatsızlık ve hu­zursuzluğu görecekleri vakit hayvanlar: Bizi sizin gibi yaratmamış olan Al­lah’a hamd olsun. Biz ne cenneti umuyoruz, ne de cehennemden korkuyo­ruz, diyeceklerdir. Yüce Allah da onlar: “Haydi toprak olunuz” diyecektir. İşte o vakit kâfir toprak olmayı temenni edecektir.

Bir topluluk da şöyle demiştir: Âyet-i kerimede sözü geçen toplanma (haşr), kâfirler İle alakalıdır. Arada geçen diğer açıklamalar ise, mu’tariza (ara cümleleri) ve bir takım delilleri ortaya koymak sadedindedir. Hadise gelince, ondan maksat hesap, kısas (haksızlardan hakkın alınması) ve bu hususta ona verilecek ehemmiyetin ne kadar Önemli ve büyük bir İş olduğunu anlatmak için bir temsilde bulunmaktır. Tâ ki, bu temsilden herkes için bunların kaçı­nılmaz olduğu anlaşılsın, bundan kurtuluşun bulunmayacağı idrâk edilsin.

Onlar bu görüşlerini sahih kabul edilmeyen bir hadisin bazı mavileri tarafından nakledilen rivayetinde yer alan şu fazlalığı zikrederek desteklerler: O kadar ki, boynuzsuz koyun lehine boynuzlusundan kısas uygulanacak, taşa niçin taşın üstüne çıktığı, sopaya niçin başka bir sopayı çiziktirdiği sorulacak­tır. Bu görüşün sahipleri derler ki: İşte bundan da anlaşılmaktadır ki, bu ifadelerden kasıt, ibret alma ve dehşeti ifade edecek temsilî bir anlatımdır. Çünkü cansızlara hitapta bulunmanın (teklifi hitabı kastediyor), onların se­vap almalarının ve ceza çekmelerinin aklen kabul edilebilir bir tarafı yoktur. Aklı başında herhangi bir kimse de böyle bir kanaate sahip olmadığı gibi böy­le bir şeyi tasavvur eden kimse, olsa olsa ahmak ve bunaklar arasında sayılır. Derler ki: Çünkü kalem (yapılanlardan sorumluluğun kaydedilmesi) onlar hakkında cereyan etmez. Dolayısıyla sorumlu tutulmaları da mümkün değildir.

Derim ki: Sahih olan, Ebu Hureyre’den nakledilen hadis-i şerif dolayısıy­la birinci görüştür. Her ne kadar ahkâm konularında onlar hakkında da kalemin cereyanı (mükellefiyet ve sorumluluk) sözkonusu değilse bile, ar­alarındaki hususlarda sorumlu tutulacaklardır.

Ebu Zer’den de şöyle dediği rivayet edilmektedir: Peygamber (savcın huzurunda iki koyun birbirleriyle toslaştı,

Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Ey Ebu Zer bunlann ne için toslaştıklannı biliyor musun”? Ben, hayır dedim. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Fakat yüce Allah bilir ve ikisi arasında hüküm verecektir.”[63]

Bu da açık bir nastır. Bu hususlara dair daha geniş açıklamalarımız “et-Tez-kira bi Ahvâli’l -Mevta ve Umuri’l Âhirâ” adlı eserimizde zikretmiş bu­lunuyoruz. Doğrusunu en İyi bilen Allah’tır. [64]

  1. Âyetlerimizi yalanlayanlar, karanlıklarda kalmt; sağırlardır, dil­sizlerdir. Allah dilediğini saptırır, dilediğini de dosdoğru yol üze­rinde tutar.
  2. De ki: “Bana söyleyin eğer size Allah’ın azabı gelirse yahut si­ze kıyamet gelip çatarsa Allah’tan başkasını mı çağıracaksınız? Şayet doğru kimseler iseniz (bana söyleyin).”
  3. Hayır, yalnız O’na yalvarırsınız. O da dilerse yalvardığınız şe­yi giderir, siz de şirk koştuğunuz şeyleri unutursunuz.

Yüce Allalı’ın: “Âyetlerimizi yalanlayanlar… sağırlardır, dilsizlerdir” buy­ruğu, mübtedâ ve haberdir. Yani bunlar, kulak ve gözleriyle yararlanma im­kânını kaybetmişlerdir. Hayvanlardan ve diğerlerinden herbir ümmet kendi menfaatine olan şeylere yol bulabildiği halde, kâfirler bunlara yol bulama­maktadır. Bu hususa dair açıklamalar el-Bakara Sûresi’nde (2/18. âyetin tef­sirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Karanlıklarda” buyruğundan kasıt ise küfrün karanlıklarıdır. Ebu Ali der ki: Buradaki “sağırlık ve dilsizliksin âhiretteki sağırlık ve dilsizlik olması mümkündür. O taktirde bununla, mecaz sözkonusu olmaksızın hakikat an­lamı kastedilmiş olur.

“Allah dilediğini saptırır.” Bu, şam yüce Allah’ın kâfirin sapmasını irade etmiş olduğunu ve onun hakkında adaletinin uygulanması için dilediğini gös­termektedir. Nitekim yüce Allah’ın: “… dilediğini de dosdoğru yol üzerin­de tutar” buyruğu da buna işaret etmektedir. Yani, böylesi hakkında da lüt-funu uygulamak için onu İslâm dini üzere tutar. Bu ifadeler Kaderiye mez­hebini iptal etmektedir.

Meşiet (dilemek), yalanlayanlar ile ilgilidir. Bu yalanlayanlardan, Allah ki­misini saptırır, kimisini de hidâyete erdirir.

Yüce Allah’ın: “Deki: Bana söyleyin.-..” buyruğunda Nâfi’, iki hemzeyi de tahfif ile okumuştur, O, buradaki birinci hemzenin harekesini ken­disinden önceki harfe verirken, ikincisinin de harekesini belli belirsiz okur. Ebu Ubeyd’in ondan naklettiğine göre, hemzeyi kaldırır ve onun yerine elif okurdu. en-Nehhâs der ki: Ancak, arapça bilginlerine göre bu, onun hakkın­daki yanlış bir kanaattir. Çünkü burada “yâ” harfi sakin, “elif de sakindir. îki sakin ise bir araya gelmez.

Mekkî der ki: Verş’den onun hemzeyi elife değiştirdiği (ibdâl ettiği”) riva­yet edilmiştir. Çünkü ondan gelen rivayete göre, ikinci hemzeyi med ile okur. Med ancak ibdâl île mümkün olabilir. Bedel ise, usulün bir fer’idir. Aslolan ise hemzenin üstün harekeli hemze ile elif arasında okunmasıdır. Verş’in dı­şında ikinci hemzeyi tahfif ile okuyan herkesin kıraati de bu şekildedir. Ken­disinden sonraki harf sakın olmakla birlikte hemzede ibdalin caiz oluşunun güzel görünmesi, birinci harfin med ve lîn harfi oluşu dolayısıyladır. Sakin harf ile birlikte yapılan med ise ikinci sakinin söyleyişine vasledilen bir ha­reke durumuna gelir.

Ebû Amr, Âsim ve Hamza ise, kelimesinde her iki hemzeyi tahkik ile okumuşlar ve kelimeyi aslı üzere telaffuz etmişlerdir. Çünkü bu kelime­de aslolan hemzeyi okumaktır. Çünkü baştaki soru hemzesi ‘deki hemzenin başına gelmiştir. Görüldüğü gibi buradaki hemze de aynu’l-fül (fi­il kökünün ikinci harfiydin “Yâ” harfi ise merfu’ muttasıl zamirin bitişmesi dolayısıyla sakindir.

İsa b. Ömer ve el-Kisaî, ikinci hemzeyi hazfederek; diye okumuş­lardır. en-Nehhâs der ki: Arapça’da bu uzak bir ihtimaldir. Ancak şiirde ca­izdir. Araplar: Zeyd’in durumunun ne olduğunu bir gördün mü? derler ve hemzeyi açıkça telâfuz ederler, hazf etmezler.

Basralılann kanaatine göre ise, (sondaki) “kefile mîm” harfleri hitab için­dir. Dolayısıyla bu harflerin İ’rabtan paylan (mahalleri) yoktur. ez-Zec-câc’ın tercihi de budur. Ancak, el-Kisaî, el-Ferrâ ve diğerlerinin görüşüne gö­re, buradaki “kef ile mîm”, görme işinin üzerlerinde cereyan etmesi dolayı­sıyla nasb mahallindedir. Manası da; kendinizi gördünüz rnü? şeklindedir. Eğer bu iki harf -te’kid için fazladan olmak üzere- hitab İçin gelmiş ise, o takdir­de “Size… gelirse” buyruğundaki; (al) …se, “görmek” fiilinin mePulü olarak nasb mahallinde olur. Eğer nasb mahallinde bir isim ise, o tak­dirde ( 01 }’de ikinci mef ul yerine geçer. Birinci açıklamaya göre buradaki “gör­mek” tek bir mef’ûte teaddisi (geçiş yapması) dolayısıyla göz ile görmekten gelir. Buradaki görmek, ilim (bilmek) anlamında kabul edilirse, o takdirde iki mef ûl alır.

Yüce Allah’ın: “Yahut size kıyamet gelip çatarsa” buyruğu, yahut size ken­disi için diriltileceğiniz kıyamet saati gelecek olursa… demektir. Bundan son­ra da: “Allah’tan başkasını mı çağıracaksınız. Şayet doğru kimseler İseniz”

diye buyurmaktadır.

Âyet-i kerime, kendisinin bir yaratıcısı olduğunu kabul eden müşriklere kar­şı getirilen bir delildir. Yani sizler, sıkıntılı zamanlarınızda Allah’a dönmek­tesiniz. Bu böyle olduğu gibi kıyamet gününde de O’na döndürüleceksiniz. O halde bu rahatlık döneminizde ne diye şirk koşmakta ısrar ediyorsunuz? Çünkü onlar, bir taraftan putlara ibadet ediyor, bir taraftan azabın üzerlerin­den giderilmesi için de Allah’a dua ediyorlardı.

Yüce Allah’ın: “Hayır, siz O’na yalvarırsınız” buyruğunda­ki; birinci hususun kabul edilmediği, geçerli olmadığını (idrâb) anlat­makta, ikincisinin ise vacib olduğunu ifade etmektedir. (Yani, Allah’tan baş­kasını çağırmıyor, Allah’a dua ediyorsunuz).

“Yalnız O’na” buyruğu “Yalvarırsınız” buyruğu ile nasb edilmiştir. “O da dilerse yalvardığınız şeyi giderir.” Yani, üzerinizden gide­rilmesi için dua ettiğiniz o sıkıntıyı dileyecek olursa, açar ve giderir “sîz de şirk koştuğunuz şeyleri unutursunuz.”

Denildiğine göre şirk koştuklarını unutmaları azabın gelişi halinde sözko-nusu olur. el-Hasen der ki: Yani, o şirk koştuğunuz şeylere, unutan bir kim­senin aldırış etmediği gibi, aldırış etmezsiniz. Zira onun tarafından kurtarıla­cağınıza dair ümidinizi kesmiş olacaksınız. Çünkü, o şirk koştuğunuz şeyde bir zarar, ya da bir faydanın size gelmesi umulamaz. ez-Zeccâc der ki: Bura­daki anlamın: “Şirk koştuklarınızı unutursunuz” şeklinde olması da mümkün­dür. en-Nehhâs der ki: Yüce Allah’ın: “Andolsun ki Biz, bundan önce Âdem’e vahyettik de o da unuttu” (Tâ-Hâ, 20/115) buyruğunu andırmaktadır. [65]

  1. Andolsun ki, senden önceki ümmetlere Biz nice peygamberler gönderdik. Onları, yalvarırlar diye darlığa ve sıkıntıya uğrattık.

Yüce Allah’ın: “Andolsun ki, senden önceki ümmetlere Biz nice peygam­berler gönderdik” âyeti, Peygamber (sav)’e bir tesellidir. Bu buyrukta hazf edilmiş bir takım kelimeler vardır. Yani, Biz senden önceki ümmetlere pey­gamberler gönderdik. (Âyette lafzen olmamakla beraber siyakından anlaşıl­dığı için mealde bu ayrıca hazf edilmemiştir). Yine bunda âyetin zahirinin de­lalet ettiği bîr başka hazf edilmiş ifade vardır ki, onlar da yalanladılar, Biz de onları azab ile yakaladık, takdirindedir.

Bu âyet-i kerimenin, önceki âyet ile ilişkisi bir halin bir hal ile olan iliş­kisi gibidir, ona oldukça yakıtıdır. Şöyleki, bu kavimler peygamberlerine mu­halefet yolunda, kendilerinden önceki kavimlerin kendi peygamberlerine mu­halefet yolunda izledikleri aynı yolu izlediler. O halde bunlar da kendilerin­den öncekilere nazil olan belâ ve musibetlerin bir benzerinin başlarına in­mesi tehlikesi İle karşı karşıya bulunmaktadırlar.

“DarlikMan kasıt, maldaki musibetlerdir. “Sıkıntıdan kasıt ise bedenler-deki musibetlerdir. Çoğunluğun görüşü budur. Kimi zaman bunların biri öte­kinin yerine de kullanılabilir. Şanı yüce Allah kullarım darlıkla sıkıntıyla ve dilediği herşeyle te’dip eder. Çünkü O, “yaptığından sorumlu tutulamayan­dır.” (el-Enbiya, 21/23)

İbn Atiyye der ki: Abid kimseler kendilerini, mallarını dağıtmak suretiyle darlıkla, bedenlerini de açlık ve çıplaklık ile sıkıntıya sokmak suretiyle te’dip hususunda bu âyeti delil göstermişlerdir.

Derim ki: Bu âyeti bu uygulamalara asli bir dayanak olarak almak, bunu böyle aniayan ve böyle uygulayanların bilgisizliklerini ortaya koymaktadır. Çünkü âyet-i kerimede sözü geçen durum, bu yolla kendilerini mihnete sok­mak istediği kullarından dilediği kimselere bir cezadır. Bizim ise bu âyete kı­yas ile kendimizi mihnetlere sokmaya ve mükâfatlandırmaya kalkışmamız caiz değildir. Çünkü, bizim nefislerimiz sırtlarında keramet yurduna (cennete) ulaştığımız ve onun vasıtasıyla Kıyamet gününün dehşetlerinden kurtuluşa erdiğimiz bineklerimizdir. Kur’ân-ı Kerim’de de yüce Eabbimiz şöyle buyur­maktadır: “Ey Peygamber, hoş olan mıhlardan yiyin ve salik amel işleyin” (el-Mu’minûn, 23/51); “Ey iman edenler, kazandıklarınızın en güzellerinden… infak edin.” (el-Bakara, 2/267) Bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler, size rızık olarak verdiğimiz şeylerin temiz olanlarından yi­yin…” (el-Bakara, 2/172)

Böylelikle yüce Allah, mü’minlere bizzat peygamberlere lütab ettiği şekil­de emir vermiştir. Rasulullah (sav) ve ashabı da güzel ve temiz şeyleri yer, en güzel elbiseleri giyer, onlarla süslenirlerdi. Onlardan sonra gelen tabiin de böyleydi ve bu böylece sürüp gitti. Nitekim daha Önce el-Maide Sûresi’nde (5/88. âyetin tefsirinde) geçti ve ilende elbise giyinmenin ve diğer hususla­rın hükmü ile alakalı el-A’raf Sûresi’nde (7/32. âyet, 1. başlık ve devamında) gelecektir.

Eğer durum bunların iddia ettiği ve delil gösterdikleri gibi olsaydı, şanı yüce Allah’ın ekinlerle, güzel bahçelerle bütün meyve mahsul ve bitkilerle, Allah’ın bize müsahhar kıldığı ve etlerinden yemeyi^sütlerinden içmeyi, yün-leriyie ısınmaya -ve buna benzer bize lütfettiğini bildirdiği diğer hususları- zik­retmesinin bunları bize müsahhar kılmış olduğunu hatırlatıp bu lütfüna dik­katimizi çekmenin büyük bir faydası olmazdı. Eğer kendi kanaatlerince ka­bul ettikleri yolun fazilet olduğu doğru olsaydı, elbette bunu öncelikle Ra­sulullah (savVın, ashabının, onlardan sonra gelen tabiîn ve ulemânın yapma­sı öncelikle sözkonusu olurdu. Malın fazileti, faydası ve mal toplamayı ka­bul edenlerin kanaatlerinin reddedilmesine dair açıklamalar Bakara Sûresi’-nin son taraflarında (2/283. âyet, 20. başlık ve devamında) önceden geçmiş bulunmaktadır. Peygamber (sav) da bedenlerin zayıf düşmesi korkusuyla vi­sal: (iftarsız, sahursuz peşpeşe oruç tutmayı) yasaklamış olduğu gibi, bu gi­bi cahil zenginlerin kanaatlerini de reddetmek üzere malın zayi edilmesini boşa tüketilmesini yasaklamıştır. Yüce Allah’ın: “Yalvarırlar diye” buyruğu dua ederler ve zilletlerini arz ederler diye, demektir.

“Yalvarırlar,” zillet demek olan ‘den alınmıştır. : Yalvardı demek olup ism-i faili : Yalvaran şeklindedir. [66]

  1. Bari onlara azabımız geldiğinde yalvarsalardı. Fakat kalpleri ka­tılaşmıştı. Şeytan da yaptıklarını kendilerine süslü göstermişti.
  2. Onlar, kendilerine hatırlatılan şeyi unutunca, Biz de üzerlerine herşeyin kapılarını açtık. Nihayet kendilerine verilenlere sevinin­ce, ansızın onları tutup yakalayıverdik de ümitsiz kalıverdiler.
  3. Böylece zulmedenlerin ardı arkası kesildi. Âlemlerin Rabbı olan Allah’a hamd olsun.

Yüce Allah’ın: “Bari onlara azabımız geldiğinde yalvarsalardı” mealin­deki buyrukta :Bari, teşvik ifade etmektedir. Bu da fiil ile birlikte kul­lanılan; : …mel) değil miydi anlamındadır.

Bu onların duayı terk edişleri dolayısıyla bir serzeniş, onların azabın in­mesi esnasında yalvarıp yakarmadıklarını haber veriştir. Bununla birlikte ih-laslı olmayan kimselerin yalvarıp yakardıkları gibi dua etmiş olmaları, yahut da azapla iç içe oldukları sırada yalvarmaya başlamış olmaları da mümkün­dür. Bu şekilde yalvarıp yakarmanın bir faydası yoktur. Dua hem rahatlık za­manlarında, hem sıkıntılı zamanlarda emrolunmuştur. Nitekim yüce Allah şöy­le buyurmaktadır: “Rabbiniz buyurdu ki: Bana dua edin ki, Ben de duanı­zı kabul edeyim”(,e-Mu’min- 40/60) Daha sonra şöyle buyurmaktadır: “Mu­hakkak Benim ibadetimden” yani duamdan “(yüzçevirerek) büyüklük tas-layanlar, yakında zelil kılınmışlar olarak cehenneme gireceklerdir.” (el-Mu’min, 40/60) Bu; çok ağır bir tehdittir.

“Fakat kalpleri katılaşmıştı.” Sertleşti ve katı bir hal aldı. Bu küfürden ve masiyet üzere İsrar etmekten İbarettir. Allah’tan bizi esenliğe kavuşturma­sını dileriz.

“Şeytan da yaptıklarını kendilerine süslü göstermişti.” Masiyetlerle on­ları kandırıp azdırmış ve masiyet İşlemeye itmişti.

“Onlar kendilerine hatırlatılan şeyi unutunca…” buyruğu ile ilgili ola­rak: Kendilerinin yaptıkları bir iş olmamakla birlikte, niye unutmaktan do­layı yerildiler, dîye sorulacak olursa, cevap şudur: Burada “unuttular”, ken­dilerine hatırlatılan ve verilen öğüdü terkettiler, anlamındadır. Bu açıklama İbn Abbas ve îbn Cüreyc’den nakledilmiştir. Ebu Ali’nin görüşü de budur. Çünkü, birşeyden yüzçevirmek suretiyle onu terkeden kimse, o şeyi unut­muş olduğu bir şey seviyesine indirmiş olur. Nitekim unutmayı anlatmak İçin de “terketmek” kullanılır.

Bir diğer cevap: Onlar, kendi istekleriyle kendilerini unutmaya maruz bı­raktıkları için yerilmeleri yerindedir. Nitekim, yüce Allah’ın gazabına ve ceza­sına kendisini maruz bırakanların da yerilmesi o bakımdan yerinde bir iştir.

“Biz de üzerlerine herşeyin tapılarını açtık.” Yani, her türlü nimet ve hay­rın kapılarını açtık; bu hayırlar) onlara çok çok verdik. Arap dili bilginleri­ne göre İfadenin takdiri şöyledir: Onlar için kapalı bulunan her bir şeyin ka­pılarım Üzerlerine sonuna kadar açtık.

“Nihayet kendilerine verilenlere sevinince” azgınlaşınca, bundan dola­yı böbürlenmeye başlayınca, kendilerine verilen bu nimetlerin hiç son bul­mayacaklarım sanınca ve bunu yüce Allah’ın kendilerinden razı oluşuna bir delil olarak görmeye başlayınca “ansızın onları tutup yakalayıverdik.” Ya­ni Biz, onların kökünü imha ettik, onları azabımızın zorluluğuyla yakaladık.

“Ansızın” anlamına gelen; ise, öncesinde herhangi bir emare bulun­maksızın, farkında olmadan, gafilken alıp yakalamak demektir. İnsan, farkın­da olmadan ve gaflet halinde iken yakalanacak olursa, : Ansızın alın­mış olur. İnsana en ağır gelen de bu şekilde karşı karşıya kaldığı şeylerdir.

Şöyle de denilmiştir: Önceden geçmiş bulunan ve kendilerinin yüz çevir­dikleri o hatırlatma, daha Önceki emare (yani azap ile yakalanacaklarının ema­resi) yerine geçmektedir. Doğrusunu en İyi bilen Allalıür.

: Ansızın, daha önceden de geçtiği gibi, Sibeveyh’e göre, kendisine kıyas olunmamak üzera hal mahallinde bir mastardır.

(Bu şekilde herşeyin kapılarının üzerlerine açılması), onlar hakkında Al­lah’tan bir istidrac (yavaş yavaş azaba yaklaştırılmaları) kabilinden idi. Nite­kim yüce Allah bir başka yerde: “Ben onlara mühlet veririm. Muhakkak ki Benim yakalamam şiddetlidir” (el-A’raf, 7/183) diye buyurmaktadır. Gaza­bından ve mekrinden Allah’a sığınırız.

Kimi ilim adamı şöyle demektedir: Yüce Allah şu: “Nihayet kendilerine verilenlere sevinince, ansızın onları tutup yakalayıverdik” âyeti üzerinde dikkatle düşünene rahmetini ihsan elsin. Muhammed b. en-Nadr el-Harisî der ki: Bu gibi kimselere yüce Allah yirmi yıl mühlet vermişti. Utbe b. Âmir de Peygamber (sav)’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: “Yüce Allah’ın kul­lara masiyet işlemelerine rağmen dilediklerini verdiğini görecek olursanız, bi­liniz ki bu, O’nun tarafından onlar için bir istidracdır.” Daha sonra da: “On­lar kendilerine hatırlatılan şeyi unutunca…” âyetini tamamen okudu [67]

el-Hasen der ki: Allah’a yemin olsun ki, Allah bir kimseye dünyada bir bol­luk verecek olursa, o da bu bolluk ile kendisine karşı bir mekrin (imtihanın) olabileceğinden korkmayacak olursa, mutlaka ameli azalır ve re’yinde aciz­lik başgösterir. Allah, eğer bu dünya nimetlerini bir kimseye vermeyip kısar da o kimse bunun dünyada kendisi için daha hayırlı olduğu kanaatine sahip olmazsa, yine mutlaka ameli azalır ve re’yinde acizlik başgösterir.

Haberde nakledildiğine göre, yüce Allah Musa (a.s)’a şunu vahyetmiş: “Fa­kirliğin sana doğru geldiğini görecek olursan, salihlerin şiarına merhaba de. Zenginliğin sana doğru geldiğini görecek olursan İşte bu, cezası dünyada iken (acilen) verilen bir günahtır de,”

Yüce Allah’ın: “Ümitsiz kalıverdiler” buyruğunda, ümitsiz anlamına gelen; kelimesi, kötü durumu nedeniyle karşı karşıya kaldığı sıkıntının faz­lalığından ötürü doğru dürüst cevap veremeyecek hale düşen, hayırdan ya­na ümidini kesmiş, üzülmüş, afallamış kimse demektir. el-Accâc der ki:

“Ey arkadaş! Sen, deve pisliklerinin üst üste kerme haline geldiği

yıkık yer ve harabeleri tanır mısın? Evet tanırım dedi ve bundan dolayı dehşetini izhar etti.”

Yani, gördüğünün dehşetinden şaşkınlığını ortaya koydu, tşte “İblis” ismi de buradan türetilmiştir.

“: Sustu,” demektir. Bu fiil, dişi deve hakkında kullanıldığında erkek deveyi aşırı derecede arzulaması dolayısıyla sesini çıkarmaması hali­ni anlatır. Bu durumdaki dişi develere de denilir.

Yüce Allah’ın: “Böylece zulmedenlerin ardı arkası kesildi” buyruğunda-ki “: Son” demektir.

Bir topluluğun sonuncusu olarak en arkada gelen kimseyi ifade etmek üze­re denilir. Abdullah b. Mes’ud yoluyla rivayet edilen hadis­te de şöyle denilmektedir; “İnsanlar arasında nama­za ancak en son vaktinde yetişenler vardır.”[68] Yani, vaktin sonunda nama­zını kılan vardır. Burada bu buyruğun anlamı ise, soylarını kesmesi, onların yerine başkalarını getirmesi ve onlardan geriye kimsenin kalmaması dernek­tir. Kutrub der ki: Burada onların kökten imha edilip helak edildiklerini an­latmaktadır. Umeyye b. Ebİ Salt da der ki:

“En sonuncularını dahi imha eden bir azapla helak olundular Ne onu geri çevirebildiler, ne de onlara yardım olundu.”

“Tedbîr” kelimesi de buradan gelmektedir. Çünkü tedbir, işin âkibetini sağ­lama bağlamak için çalışmak demektir.

“Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun.” Denildiğine göre bu hamd, zalimler topluluğunun helak edilmeleri dolayısıyladır. Allah’a nasıl hamd ede­ceklerinin mü’minlere öğretilmesi için olduğu da söylenmiştir. Bu âyet, be­raberinde kökün kesilmesini getirdiği, ebedi azaba götürdüğü ve övmek vas­fına sahip herkesin övgüsünün kesilmesini gerektirdiği için zulmün terk edilmesinin vacib olduğuna dair delili de ihtiva etmektedir. [69]

  1. De ki: “Bana söyleyin. Eğer Allah sizden işitmenizi ve gözleri­nizi alsa, kalplerinizin üstüne mühür vursa, Allah’tan başka on­ları size geri verecek İlah kimdir?” Bak, âyetlerimizi nasıl tür­lü türlü açıklıyoruz da, sonra onlar yüzçeviriyorlar?
  2. De ki: “Bana söyleyin; eğer Allah’ın azabı size ansızın yahut açık­tan açığa gelip çatsa, zalimler topluluğundan başkası helak olur mu?”

“De ki: Bana söyleyin; eğer Allah sizden işitmenizi ve gözlerinizi alsa.”

Bunları giderse ve yaptıkları işi ortadan kaldırsa.

Burada “işitme” nin tekil gelişi çoğula delâlet eden mastar oluşundan do­layıdır. “Kalplerinizin üstüne mühür vursa.” Buyruğuna dair açıklamalar da­ha önce Bakara Sûresi’nde (2/7. âyet, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“: …se, sa”nin cevabı hazf edilmiş olup: Size bunlan geri getirecek olan kimdir? takdirindedir ve nasb mahallindedir. Çünkü bu, hal mahallindedir. Ko­nuşma esnasında; “: Çıkarsa onu vur,” demeye benzer. Maksat ise hal anlamında, çıkması halinde vur demektir.

Diğer taraftan şöyle açıklanmıştır: Burada maksat, bu organların yaptıkla­rı işlerdir, görevleridir. Şanı yüce Allah hem azalan, hem de bu azaların gördükleri İşleri yok edip geriye bunlardan hiçbir şey bırakmayabilir. Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Bir takım yüzleri silip ta­nınmaz hale getirmeden…” (en-Nisâ, 4/47.) Âyet-i kerime, kâfirlere karşı bir delildir.

“Allah’tan başka onları size geri verecek ilah kimdir?” buyruğunda; : Kim, mübtedâ olarak merfu’dur. : İlah lafzı onun haberidir. “. … dan başka” ise onun sıfatıdır.

Aynı şekilde “: Size geri verecek” de “ilâh”lafzının sıfatı olarak ref mahallindedir. Bu ise istifham (soru) şeklindedir. Bu istifhamın bir parçası­nı teşkil ettiği cümle ise “söyleyin” anlamı verilen; ‘nin iki mefulü ma-hallindedir. “: Bana söyleyin”, bunu biliyorsunuz, bildiniz mi anlamın­dadır. Zamirin raci olduğu şeyler çoğui olmakla birlikte; “: Onu” (meal­de Onları)’nin tekil gelmesinin sebebi ise, kastedilen şeylerin alınacak şey­ler olan (işitme ve görmeler) olduğundan dolayıdır. İşte buradaki tekil zamir, bu sözü edilenlere râcidir. Yalnızca açıkça zikredilmiş ve tekil olarak gelen “işitme”ye râci olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah’ın şu buyruğunda oldu­ğu gibi: “Allah’a ve Rasulüne gelince, onu (ikisini) razı etmeleri daha uygun­dur.” (et-Tevbe, 9/62) Gözler ve kalpler ise, bu zamirin mercii kapsamına, bunların da muhtevalarının delâleti ile girmektedir.

“Allah’tan başka onları size geri getirecek ilâh kimdir?” buyruğunda, ge­ri getirilecekleri kastedilen sözü edilenlerden birisi olduğu söylendiği gibi; ma­nanın; ihtiva ettiği hidâyet verecek kimdir, anlamında olduğu da söylenmiştir.

Abdurrahman b. el-A’rac “: Onları… bak” şeklinde “he” harfini as­lı üzere Ötreli olarak okumuştur. Çünkü aslolan bu “he” harfinin ötreli okun-masıdır. “, Onunla geldim” ifadesinde olduğu gibi.

en-Nekkâş der ki: Bu âyet-i kerimede gerek burada, gerekse de bir baş­ka âyette, işitmenin görmekten daha faziletli oluşuna bir delil vardır. el-Ba-kara Sûresi’nin baş taraflarında yeterli açıklamalar yapılmıştır. (2/7. âyet, 7. başlıkta)

“Âyetlerin tasrif edilmesi” türlü türlü açıklanması ise, ileri sürecek her­hangi bir mazeret bırakmamak, uyarmak, terğîb (teşvik), terhib (korkutmak) ve buna benzer değişik şekillerde âyetleri açıklamak demektir.

“Sonra onlar yüzçeviriyorlar.” İbn Abbas, el-Hasen, Mücahid, Kata de ve es-Süddî, (Vi yüzçevirmek diye açıklamışlardır. Birşeyden yüzçevire-ni anlatmak üzere, denilir. Tesadüf ve müsadefe de onun ci­hetinden yüzçevirmek halinde o kimseyle karşılaşmak demektir. îbnü’r-Rİ-kaâ’ der ki:

“Ö kadınlar bir söz naklettiler mi, en güzelini söylerler,

Ve onlar sakınılması gereken her türlü kötülükten yüz çevirenlerdir.”

Deve hakkında “sadef” ise, ön ya da arka ayağının olmaması gereken ta­rafa kaymasıdır. Âyet-i kerimede geçen “yüzçevirmeleri” ise, kendilerine kar­şı getirilen delil ve belgelere iltifat etmeyip yan çizmeleri, onlardan yüzçe­virmeleri demektir.

Yüce Allah’ın: “De ki: Bana söyleyin. Eğer Allah’ın azabı size ansızın, ya­hut açıktan açığa gelip çatsa” buyruğu hakkında el-Hasen der ki: “Ansızın”, geceleyin demektir. Açıktan açığa da gündüzün demektir. Buradaki ansızın, sözlük anlamında kullanıldığı da söylenilmiştir. el-Kisaî der ki: Bir topluluk herhangi bir durum ile “ansızın” karşılaşacak olurlarsa bu ketime kullanılır ki, buna dair açıklamalar az önce geçmiş bulunuyor.

“Zalimler topluluğundan başkası helak olur mu? Bunun bir benzeri de; “fasıklar topluluğundan başkası helak edilirini ki” (el-Ahkâf, 46/35)buyru-ğudur. Yani siz, şirkinizden başka bir sebep dolayısıyla helak edilir misiniz. Burada zulüm, şirk anlamındadır. Nitekim Hz. Lukman oğluna: “Oğulcağı-zım Allah’a şirk koşma. Çünkü muhakkak şirk çok büyük bir zulümdür.” (Lukman, 31/13) demiştir. [70]

  1. Biz, peygamberleri ancak müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Artık kim iman edip ıslâh ederse, onlara korku yoktur, onlar üzülmezler de.

Yüce Allah’ın: “Biz, peygamberleri ” tergîb ve terhîb (teşvik ve korkutma) ile “ancak müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak göndeririz.” el-Hasen der ki: Dünyada geniş rızıkla, âhirette de sevap ve mükâfat İle müjdeleyiciler ola­rak, demektir. Buna da yüce Allah’ın şu buyruğu delildir; “Eğer o ülkeler hal­kı iman edip de sakınmış olsalardı, üzerlerine gökten ve yerden nice bere­ketler açardık.”(el-A’râf, 7/96)

“Uyarıcılar” inzâr ediciler buyruğu ise, Allah’ın cezası ile korkutucular, de­mektir. Yani, Biz peygamberleri bu maksatla, bunun için gönderdik. Yoksa, oniara getirmeleri teklif edilen mucizeler için değil. Onlar, ancak getirdikle­rinin belgelerini teşkil edecek ve doğruluklarını ortaya çıkaracak âyetler (mu­cizeler) getirirler.

Yüce Allah’ın: “Artık kim îman edip ıslah ederse, onlara korku yoktur, onlar üzülmezler de” buyruğuna dair açıklamalar daha önceden geçmiş bu­lunmaktadır. [71]

49- Âyetlerimizi yalanlayanlara -^sıklık edip durdukları için- azab dokunacaktır.

Yüce Allah’ın: “Âyetlerimiziyalanlayanlara” buyruğu, Kur’ân’ı ve muci­zeleri yalanlayanlara diye açıklandığı gibi, Mulıammed (salât ve selâm ona)’i yalanlayanlara…..diye de açıklanmıştır.

“Fasıldık edip durdukları için” yani, kâfir olduklan için. “Azab dokuna­caktır” isabet edecektir, gelip çatacaktır. [72]

  1. De ki: “Ben size yanımda Allah’ın hazineleri vardır, demiyorum. Ben, gaybı da bilmem. Ben size hiç şüphesiz bir meleğim de de­miyorum. Ben, ancak bana vahyolunana uyarım.” De ki: “Hiç görmeyenle gören bir olur mu? Hiç düşünmüyor musunuz?”

Yüce Allah’ın: “De ki: Size yanımda Allah’ın hazineleri vardır demiyo­rum” buyruğu, onların söyledikleri bildirilen: “Rabbinden ona bir âyet in-dirilseydi ya” (el-En’âm, 6/37) sözlerine bir cevaptır. Yani, Allah’ın kudretinin hazineleri yanımda değildir ki, teklif etmiş olduğunuz âyetleri İndirebi-leyim. Gaybı da bilmiyorum ki, size gayba dair haber vereyim.

Hazinelerin çoğulu olan: İçinde herhangi bir şeyin saklandığı yer” demektir. Şu hadiste de bu kökten kelimeler geçmiş bulunmaktadır:

“:-Sizden herhangi bir kimse, izni olmaksızın başkasına ait bir davan asla sağmasın. (Hadisin bu bölümü Kurtubî tarafından alınmamıştır). Çünkü onların davar­larının memeleri onlara yiyeceklerini depolamaktadır. Sizden herhangi bir kimse, eşyasının saklandığı yere gidilmesini ve mahzeninin kırılmasını ka­bul edebilir mı?”[73]

“Allah’ın hazineleri” ise, Allah’ın kudreti içerisinde olan her şeydir. Ya­ni ben, sizin teklif ettiğiniz şeyler arasından istediğim herşeyi yapabilmek im­kânına sahip değilim.

“Ben, gaybı da bilmem, ben size hiç şüphesiz bir meleğim de demiyo­rum.” Çünkü onlar, meleklerin daha faziletli olduklarını zannediyorlardı. Ya­ni ben, melek değilim ki, Allah’ın emri olan işlerden insanların tanık olma­dığı şeylere tanık olabileyim.

Meleklerin peygamberlerden daha faziletli olduğunu söyleyenler bunu de­lil göstermişlerdir. el-Bakara Sûresi’nde (2/33. âyet, 3- başlıkta) buna dair açık­lamalar geçmiş bulunmaktadır. Oraya başvurulabilir.

Yüce Allah’ın: “Ben ancak bana vahyolunana uyarım.” Buyruğun zahi­ri şunu gerektirmektedir: O, hakkında vahiy bulunmadıkça hiçbir işi kesti­rip atrnazdt. Sahih olan şu ki, peygamberlerin ictihad etmeleri caizdir. Nass ile belirlenen şeylere kıyas yapmaları da caizdir. Kıyas zaten şer’i delillerden birisidir. İleride buna dair açıklamalar, el-A’raf Sûresi’nde (7/12. âyet, 3. baş­lıkta) geleceği gibi, peygamberlerin içtihadda bulunmalarının cevazı İle ilgi­li açıklamalar da yüce Allah’ın izniyle Enbiya Sûresi’nde (21/78-79. âyet, 6. başlıkta) gelecektir.

Yüce Allah’ın: “De ki: Hiç görmeyenle gören bir olur mu” buyruğunda kastedilenler, Mücahid’den ve başkalarından nakledildiğine göre, kâfir ile mü’mindir. Cahil ile âlimin kastedildiği de söylenmiştir.

Bu ikisinin bir olmayacağı hususu üzerinde “biç düşünmüyor musu­nuz?” [74]

  1. Rabblerinin huzurunda toplanacaklarından korkanları sen O’nunla uyar. Onların O’ndan başka ne bir dostları, ne de bir şe­faatçiler] vardır. Olur ki sakınırlar.

“…Sen, O’nunla” yani, Kur’ân ile “uyar.”

Uyarmak (inzâr); bildirmek, haber vermek demektir. Buna dair açıklama­lar, daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/6. âyetin tefsirinde) geçmiş bulun­maktadır. “O’nunla” buyruğu ile, Allah ile diye açıklandığı gibi, âhiret gü­nü ile diye de açıklanmıştır. Özel olarak “Rabblerinin huzurunda toplana­caklarından korkanların zikredilmesi ise, bu gibi kimselere karşı getirilen delilin korkmayı daha bir gerektiriri oluşundan dolayıdır. Çünkü bunlar, Al­lah’ın azabından korkan kimselerdir. Yoksa, Allah’ın huzurunda toplanmak­tan (hasrolunmaktan) tereddüt içerisinde bulunduklarından dolayı değil. Buna göre “korkanlar”dan kasıt, hasredilmek azabından çekinenler, bunu bekleyenler demektir. Burada “korkanlar” in bilenler anlamına geldiği de söy­lenmiştir. Eğer bu, müslüman ise, masiyetleri terketmesi için uyarılır. Eğer ki-tab ehline mensub bir kimse ise hakka tabi olması için uyarılır.

el-Hasen de der ki: Maksat mü’minlerdir. ez-Zeccâc da şöyle demiştir: Mü’min olsun, kâfir oisun öldükten sonra dirilişi ikrar eden herkestir. Şöy­le de denilmiştir: Âyet-i kerime müşrikler hakkındadır. Yani sen onlan Kıya­met gününü hatırlatarak korkut, inzar et demektir. Ancak, birinci görüş da­ha kuvvetli görünmektedir.

“Onların O’ndan başka” yani, Allah’tan başka “ne bir dostları, ne de bir şefaatçileri vardır.” Bu, babaları olduğunu iddia ettikleri (Allah’ın) kendi ka­naatlerine göre kendilerine şefaat edeceğini ileri sürdükleri yahudi ve hıris-tiyantarın kanaatlerini reddetmektedir. Çünkü onlar: “Biz Allah’ın oğullan ve sevdikleriyiz” (el-Mâide, 5/18) diyorlardı.

Aynı şekilde müşrikler de kendi putlarının Allah nezdînde kendilerine şe­faat edeceklerini zannetmişlerdi. Yüce Allah, böylelikle kâfirler lehine şefa­atin sözkonusu olmayacağını bildirmektedir.

Bu âyet-i kerimenin mü’minler hakkında olduğunu söyleyenler ise, bunu şöyle açıklamaktadırlar: Peygamberin mü’minlere şefaati Allah’ın izni iledir. Buna göre gerçek şefaatçi O’dur. Kur’ân-ı Kerim’de de şöyle buyurulmuştur:

“Onlar ancak O’nun rızasına ermiş olanlara şefaatte bulunabileceklerdir” (el-Enbiyâ, 21/28);

“O’nun nezdinde şefaat, kendisine izin verilenden baş­kasına fayda vermez” (Sebe’, 34/23);

“O’nun izni olmaksızın nezdinde kim şefaat edebilir.” (el-Bakara, 2/255)

“Olur ki sakınırlar” yani, gelecekte takvaya ererler. Sakınmak (ittika); iman üzere sebat göstermek demektir. [75]

  1. Sırf O’nun vechlni (rızasını) dileyerek sabah akşam Rabblerîne dua edenleri kovma. Onların hesabından sana birşey düşmedi­ği gibi, senin hesabından da onlara birşey düşmez kî onları ko­vasın. (Kovarsan) o takdirde zalimlerden olursun.

Yüce Allah’ın: “… Rabblerîne dua edenleri kovma™ âyetinin iniş sebebi şudur: Müşrikler -Selrnan, Suheyb, Bilâl ve Habbâb’ı kastederek-: Biz bu gi­biler ile oturmaya razı değiliz. Onları yanından kov, dediler ve hususta kendilerine bir yazı yazıp vermesini istediler. Peygamber (sav) bunu yapmak istedi. Yazmak üzere de Hz. Ali’yi çağırdı. Fakirler kalkıp bir kenara oturdu­lar. Bunun üzerine yüce Allah da bu âyet-i kerimeyi indirdi. İşte Sa’d (b. Ebi Vakkas), sahih hadiste geçen: Rasulullah (sav)’ın içinden Allah’ın geçmesi­ni dilediği şeyler geçti, şeklindeki ifadeleriyle buna işaret etmektedir ki, ile­ride gelecektir. (Bk. el-Kehf, 18/28. âyetin tefsiri) Peygamber (sav)’ın böy­le bir teklife meyleder gibi olması, onların ve kavimlerinin İslâm’a girmele­rini ummasından dolayıdır. Diğer taraftan bunun, ashabının elinden herhan­gi bir imkânı kaçırmayacağını, onların kıymetlerini azaltmayacağını gör­müştü. Bu görüşe meyleder gibi olunca, yüce Allah da bu âyet-i kerimeyi in­direrek içinden geçirdiği “onları yanından uzaklaştırmaktan nehyetti. Yok­sa, fiilen onları kovmuş değildir.

Müslim, Sa’d b. Ebi Vakkas’dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Biz, Pey­gamber (sav) ile beraber altı kişi idik. Müşrikler Peygamber (sav)’a: Bunla-n yanından kov ki bize karşı bir cesaretleri olmasın, dediler. (Sa’d b. Ebi Vak­kas) dedi ki: O sırada da ben, îbn Mes’ud, Huzey kabilesinden bir kişi, Bi­lal ve şu anda isimlerini hatırlayamadığım iki kişi idik. Rasulullah (sav)’ın içinden Allah’ın geçmesini dilediği şeyler geçti. Kendi kendisine bu hususta bir-şeyier belirledi. Bunun üzerine aziz ve celil olan Allah da: “Sırf O’mın vec-hini (rızasını) dileyerek sabah akşam Rabblerine dua edenleri kovma” âye­tini indirdi.[76]

Denildiğine göre, burada geçen “dua etmek”ten maksat, farz namazı ce­maatle kumaya devam etmektir. Bu açıklama, İbn Abbas, Mücahid ve el-Ha-sen tarafından yapılmıştır. Bundan maksadın zikir ve Kur’ân kıraati olduğu da söylenmiştir. Bununla birlikte günün başında ve sonunda duanın kaste-îilmesi İhtimali de vardır. Böylelikle Allah’ın muvafakiyetini arzu ederek gün­lerine dua İle başlasınlar, mağfiret talebi ile günlerini dua ile bitirsinler.

“Sırf O’nun vechini dileyerek” buyruğundaki “vechi”nden kasıt İtaat ve bu itaati O’na ihlâsla yapmaktır. Yani, amel ve ibadetlerini Allah için ilılas-la yapmak ve bununla başkasına değil de yalnızca O’na yönelmek isteyen­ler, kastedilmektedir. Şöyle de açıklanmıştır. Vechi bulunmakla vasfedilen, Al­lah’ı dileyenler diye de açıklanmıştır. Nitekim yüce Allah başka yerlerde şöy­le buyurmaktadır: “Ve celal ve ikram sahibi Rabbinin vechi (zatı) kalır.” (er-Rahman, 55/27) Bu da yüce Allah’ın: “Ve Rabblerinin vechini (rızasını) umarak sabredenler” (er-Ra’d, 13/22) buyruğunu da andırmaktadır.

Özel olarak, “sabah ve akşam” in zikredilmesine gelince, genel olarak in­sanlar bu iki vakitte yoğun bir şekilde işlerle uğraşırlar. Meşguliyeti sırasın­da ibadete yönelen bir kimse, boş kaldığı zamanlarda daha çok amel eder.

Basulullah (sav) bu buyruğun nazil olmasından sonra; “Sabah akşam Rabb­lerine sırf O’nun vechini (rızasını) dileyerek dua edenlerle beraber sabret. Dünya hayatının, süsünü arzu edip de gözlerin onlardan başkasına kayma­sın” (el-Kehf, 18/28) buyruğunda, Allah’ın kendisine emrettiği şekilde onlar­la beraber bulunurdu. Öncelikle onlar kalkmadıkça kendisi ilk olarak kalk­mıyordu. Bu anlamdaki açıklamaları tam ve açıklanmış bir şekilde İbn Mace Süneni’nde Habbâb b. el-Eret’ten yüce Allah’ın: “Sırf O’nun vechini dileye­rek sabah akşam Rabblerine dua edenleri kovma… o takdirde zalimlerden olursun” buyruğu hakkında şunu nakletmektedir: Temimli el-Akra’ b. Habis Fezareli Uyeyne b. Hisn geldiler. Rasulullah (sav)’ı, Sulıayb, Bilal, Ammar ve Habbab ile birlikte, mü’minlerden zayıf olanlarının bir bölümü ile oturmak­ta olduklarını gördüler. Bunları Peygamber (sav)’ın etrafında görünce, onla­rı küçümsediler. Hz. Peygambere gidip onunla başbaşa kaldılar ve şöyle de­diler: Biz, senin bize, arapların bu vesileyle üstünlüğümüzü bilip tanıyacak­ları özel bir meclis tertiplemeni istiyoruz. Çünkü araplann kafileleri senin ya­nma gelir, biz de araplann bizleri bu kölelerle birlikte görmelerinden utanınz. O bakımdan biz yanına geldik mi, bunları yanından kaldır, gitsinler. Biz yanından ayrılıp gittik mi, arzu edersen onlarla beraber oturursun. Hz. Pey­gamber de: “Olur” dedi. Bu sefer onlar: Bu hususta bize bunu yerine getire­ceğine dair bir belge yaz dediler. (Habbab devamla) der ki: Bir sahife geti­rilmesini istedi ve Afi (r.a)’ı da biz bir tarafta oturuyorken yazmak üzere ça­ğırdı, Bunun üzerine Cebrail (a.s) inip şöyle dedi: “Sırf O’mm vechini dile­yerek sabah akşam Rabblerine dua edenleri kovma. Onların hesabından sana bir şey düşmediği gibi, senin hesabından da onlara birşey düşmez ki onları kovasın. O takdirde zalimlerden olursun.” Daha sonra el-Akra b, Ha­bis İle Uyeyne b. Hısn’dan söz ederek şöyle dedi: “Biz böylece onların bir kı-sımını diğer bir ktsmı ile denedik ki: “Allah aramızda bunlara mı lütfetti” desinler diye. Allah şükredenleri daha iyi bilen değil midir?” (el-En’âm 6/53) Daha sonra şöyle dedi: “Âyetlerimize iman edenler, sana geldiklerinde onla­ra de ki: Selam sizlere. Rabbiniz kendi üzerine rahmeti yazdı”. (el-En’am, 6/54) (Habbab devamla) der ki: Bunun üzerine biz de ona o kadar yaklaştık ki, dizlerimizi onun dizi üzerine koyduk. Rasulullah (sav) da bizimle beraber otururdu. Kalkmak istedimi kalkar ve bizi bırakırdı. Bu sefer yüce Allah: “Sa­bah akşam Rabblerine sırfO’nun rızasını dileyerek dua edenlerle beraber sab­ret Dünya hayatının süslerini arzu edip de gözlerin onlardan başkasına kay­masın” ve onları bırakıp soylularla oturmayasın “kalbine bizi anmaktan ya­na gaflet verdiğimiz” bununla Uyeyne ve Akra’ı kastediyor, “heva ve heves­lerine uymuş, işinde haddini aşmış kimselere de itaat etme” (el-Kehf, 18/28) buyruğunu indirdi.” Burada “haddi aşmak”tan kasıt ise helak olmuş kimse de­mektir. (Habbab devamla) der ki: Bununla Uyeyne ve Akra’m durumunu kastetmektedir. Daha sonra kendilerine bu iki adamın misali ile dünya haya­tının misalini verdi. Habbab (devamla) der ki: Bunun üzerine biz de Peygam­ber (sav) ile otururduk. Nihayet onun kalkıp gideceği vakit gelince, biz de o da kalkıp gitsin diye kalkar ve onu bırakırdık.

İbn Mace bu hadisi, Ahmed b. Mulıammed b. Yahya b. Said el-Kattân’dan rivayet etmiştir. Ahmed b. Muhammed dedi ki: Bize, Amr b. Muhammed el-Ankazî anlattı. Bize, Esbağ es-Süddî’den anlattı. O, Ebu Said el-Ezdî’den -ki, Ezdi ilerin en iyi Kur’ân okuyucuları idi- o da Ebu’l-Kenûd’den, o da Hab-bab’dan… diye nakletti.[77]

Bunu, ayrıca Sa’d’dan da şöylece rivayet etmektedir: Bu âyet-i kerime biz altı kişi hakkında nazil olmuştur. Benim, İbn Mes’ud’un, Suheyb’in, Ammar’ın, Mikdâd ve Bilal’in hakkında. (Devamla) Sa’d dedi ki: Kureyşliler Rasulullah (sav)’a: Gerçek şu ki biz bunlara tabi olmaya razı olamıyoruz. O bakımdan on­ları yanından kov, dediler. (Sa’d) dedi ki: Rasulullah (sav)’ın,kalbine bundan dolayı yüce Allah’ın girmesini dilediği şeyler girdi. Bunun üzerine yüce Allah: “… sabah akşam Rabblerine dua edenleri kovma” âyetini indirdi.[78]

Burada “sabah” anlamına gelen kelime, diye de okunmuştur. Yü­ce Allah’ın izniyle ileride buna dair açıklamalar el-Kehf Sûresi’nde (18/28. âye­tin tefsirinde) gelecektir.

Yüce Allah’ın: “Onların hesabından sana birşey düşmediği gibi…” buy­ruğu, onlann cezalarından, ihtiyaçlarının karşılanmasından, azıklarından sa­na birşey düşmez, dernektir. Yani, onların amellerinin karşılığını vermek de nzıklannı vermek de Allah’a aittir. Senin de amelinin karşılığını vermek, rız­kını vermek yine Allah’a aittir. O’ndan başkasına değil.

Bu buyruktaki ilk teb’îz (kısmîlik bildirmek) içindir, ikincisi ise te’kid için fazladan gelmiştir, Aynı şekilde “… gibi, senin hesabından da on­lara birşey düşmez” buyruğu da böyledir. Yani, durum böyle olduğuna göre, sen de onlara yönel, onlarla otur, din ve fazilet bakımından onların du­rumunda olmayan kimselerin hatırına riâyet ederek onlan kovmaya kalkış­ma. Böyle birşey yapacak olursan, zalim olursun.

Hz. Peygamber kendisinden böyle bir şey vuku bulmasından münezzeh­tir. Ancak, bu buyruk hükümleri beyan etmekte ve müslümanlar arasından onlardan başka herhangi bir kimseden benzeri bir davranış ortaya çıkmasın diye gelmiştir. Bu buyruk, (bu yönüyle) yüce Allah’ın: “Eğer şirk koşarsan, andolsun ki, muhakkak amelin boşa çıkar…” (ez-Zümer, 39/65) buyruğuna benzemektedir. Yüce Allah onun hiçbir şekilde şirk koşmayacağını ve dola­yısıyla amelinin de boşa çıkmayacağını elbette ki biliyordu.

“… ki, onları kovasın” buyruğu, hesabın düşmeyeceğini bildiren nefyin cevabıdır. ” O takdirde zalimlerden olursun” buyruğunda fiil nehyin cevabının başına gelen “fe” ile nasb edilmiştir. Yani: Rabblerine dua eden kimseleri kovma. O takdirde zalimlerden olursun. Hem senin he­sabından onların üzerine birşey düşmez ki onları kovasın. Bu, takdim ve te­hire göre ifadelerin dizilişini göstermektedir.

Zulüm, asıl anlamı itibariyle, birşeyi olması gereken yerinden başka bir ye­re koymaktır. Buna dair açıklamalar, yeteri kadar önceden el-Bakara Sûre­si’nde (2/35. âyet, 13- başlıkta) geçmiş bulunmaktadır,

Bu âyet-i kerimeyle hadis-i şerifin kuvvetle ifadelerinden anlaşıldığına gö­re; herhangi bir kimsenin makam, mevki ve elbisesi dolayısıyla ta’zim edil­mesi yasak olduğu gibi, bir başkasının fakirliği, elbisesinin de kötülüğü dolayısıyla hakir görülmesi de aynı şekilde yasaktır. [79]

  1. Biz böylece onların bir kısmını diğer bir kısmı ile denedik ki: “Allah aramızdan bunlara mı lütfetti” desinler diye. Allah, şük-redenleri daha iyi bilen değil midir?

“Biz böylece onların bir kısmını diğer bir kısmı ile denedik.” Yani, bu şekilde senden Önce denediğimiz gibi bunları da böylece denedik. Denemek (anlamını verdiğimiz fitne); sınamak demektir. Yani Biz onlara, denenenle­re yapılan muamele gibi muamelede bulunduk- “: Ki–, desinler di­ye” buyruğu anlamındaki “lâm” ile nasb edilmiştir. Diyecek olanlar eş­raf ve zenginlerdir.

“Allah aramızdan bunlara mı lütfetti” diye kastedilenler de zayıf ve fa­kirlerdir. en-Nelılıâs dedi ki: Bu, anlaşılması zor (müşkil) buyruklardandır. Çünkü, şöyle denilebilir: Nasıl denendiler ki, bu âyet-i kerimede geçen sö­zü söylesinler? Çünkü, eğer onlar bu sözü inkâr yoluyla söylemiş iseler, bu onların kâfir olduklarını ortaya koymaktadır.

en-Nehhâs’ın bu sorusuna iki şekilde cevap verilebilir. Birinci cevap, bu­nun anlamı Peygamber (sav)’ın nezdinde aynı mertebede tutulmaları sure­tiyle zenginlerin fakirlerle denenmeleridir. Ve böylelikle onlar, inkâr yollu de­ğil de, sorup öğrenmek (istifham) maksadıyla: “Allah aramızdan bunlara mı lütfetti” desinler diye bu sınama yapılmıştır.

Diğer cevap: Onlar, bu şekilde sınanmalan üzerine bunun sonucunda böy­le bîr sözü inkâr kastı ile söyleyecek noktaya kadar vardılar. O takdirde bu buyruk, yüce Allah’ın şu buyruğunu (bu yönüyle) andırmaktadır: “Firavun hanedanı onu aldılar ki, kendilerine düşmanlığa ve üzüntülerine sebep olsun. “(el-Kasas, 28/8)

“Allah şükredenleri daha iyi bilen değil midir?” O bakımdan, kafir ol­duklarını bildiği başkanlar bir yana, bu şükredenlere imanı lütfeder. Bu takrir (doğruyu söyletmek) için sorulmuş bir sorudur. Onların: “Allah ara­mızdan bunlara mı lütfetti” şeklindeki sorularına da bir cevaptır.

Şöyle de açıklanmıştır: Buyruğun anlamı şöyledir: Ben, kendisini İslâm’a yönelttiğim, hidâyet verdiğim takdirde, müslümanlığa kimin şükredeceğini en iyi bilen Allah değil miyim? [80]

  1. Âyetlerimize iman edenler sana geldiğinde onlara de ki: “Selâm sizlere! Rabbiniz kendi üzerine rahmeti yazdı. Bilin ki, içiniz­den kim bilmeyerek kötü bir İş işler de sonra arkasından tev-be eder, düzeltirse şüphesiz O, mağfiret ve merhamet edendir.”

Yüce Allah’ın: “Âyetlerimize iman edenler sana geldiğinde onlara de ki: Selâm sizlere!” Buyruğunda geçen “selâm” selamet ile aynı anlamdadır. “Selam sizlere” ise, Allah dininizi ve nefislerinizi esenliğe kavuştursun ve se­lâmete erdirsin dernektir.

Bu buyruk, Hz. Peygamberin kendilerini kovması yasaklanan kimseler hak­kında inmiştir. O bakımdan Hz. Peygamber bunları gördü mü, öncelikle ken­disi onlara selam verir ve: “Ümmetimin arasında önce benim kendilerine se­lâm vermemi emrettiği kimseler kılan Allah’a hamd olsun” derdi.[81]

Buna göre, (âyet-i kerimede sözü geçen selâm) Peygamber (sav) tarafın­dan onlara verilen selamdır. Şöyle de açıklanmıştır; Bu selâm, yüce Allah ta­rafından onlara verilmiştir. Yani, onlara Bizim selâmımızı bildir, demektir. Her iki açıklamaya göre de onların Allah nezdindeki faziletlerine ve üstün değer­lerine bir delil vardır. Müslim’in Sahih’inde Âiz b. Amr’dan nakledildiğine gö­re Ebu Süfyan, Selman, Suhayb, Bilal ve bir gurup kişinin yanından geçince onlar şöyle demişler: Allah’a yemin olsun ki, Allah’ın yolunda cihad edenle­rin kılıçları Allah düşmanının boynuna inmesi gereken yere inmedi. Bunun üzerine Ebu Bekir (r.a) şöyle dedi: Siz bu sözü Kureyş’in şeyhine ve efen­disine mi söylüyorsunuz?. Peygamber (sav) gelince, onların neler söyledik­lerini Hz. Peygambere haber verdi. Hz. Peygamber de şöyle buyurdu: “Ey Ebu Bekir, muhtemeldir ki sen onları kızdırmış olabilirsin. Eğer onları kızdırmış isen yemin olsun ki, Rabbini de kızdırmışsın demektir.” Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir yanianna gitti ve onlara şöyle dedi: Kardeşlerim ben sizi kızdırdım mı? Onlar: Hayır, Allah sana mağfiret buyursun kardeşimiz, dediler.[82]

İşte bu, bu âyet-i kerimenin anlamını açıklarken -beyan ettiğimiz gibi- on­ların üstün mevkilerine ve saygınlıklarına açık bir delildir. Bu hadisten salih kimselere gereken saygıyı göstermenin, onları gazablandıracak, yahut rahat­sız edecek şeylerden uzak kalmanın gerekliliği de anlaşılmaktadır. Çünkü, bununla Allah da kızdırılmış olur. Yani, yüce Allah gerçek dostlarından her­hangi birisine eziyet vereni azaplandırır.

İbn Abbas der ki: Âyet-i kerime, Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali (r.anhum) hakkında nazil olmuştur.

Fudayl b. Iyâd der ki: Müslümanlardan bir grup Peygamber (sav)’ın ya­nına gelerek şöyle dediler: Biz bir takım günahlar işledik, bizim için mağfi­ret dile. Hz. Peygamber kendilerinden yüzçevirince bu âyet-i kerime nazil ol­du. Enes b. Malİk’ten de bunun benzeri bir rivayet nakledilmiştir.

Yüce Allah’ın: «Rabbinte kendi üzerine rahmeti yazdı” buyruğu şu de­mektir: O, gerçek ve doğru olan haberi ile bunu kendisine vacib kıldığını bil­dirdi. O’nun va’di de haktır. Böylelikle, Allah’ın kullan bir kimse birşey yaz­dı mı, onu kendisine vacib kılmış olduğu şeklindeki bilgilerine uygun bir şe­kilde hitab edilmiştir. Burada “yazdı”nın, Levh-i Mahfuz’daki yazmak oldu­ğu da söylenmiştir.

“Şöyle ki, İçinizden kim bilmeyerek kötü bir iş işler de” yani, kasti ol­mayan bir hata, bir günah işler de… Mücahid der ki: Cehaleti dolayısıyla he­lali haramdan ayırd edemeyip o işi işliyecek olursa… Çünkü, herhangi bir gü­nahı işleyen herkes, o günah sebebiyle cahil olur. Bu anlamdaki açıklama­lar, daha önceden en-Nisâ Sûresi’nde (4/17-18. âyetler, 2. başlıkta) geçmiş bu­lunmaktadır. Dünyayı âhirete tercih eden cahildir, diye de açıklanmıştır.

“Şüphesiz O, mağfiret ve merhamet eden;” buyruğunda geçen “: Şüp­hesiz ‘i, İbn Âmir ve Âsim, hemzeyi üstün olarak okumuşlardır. Daiıa önce geçen “şöyleki içinizden kim… bir i; işler de” buyruğunda yer alan ‘ı da böyle okumuşlardır. Nafi’ de burada onlara muvafakat ederek bu şekilde okumuştur. Diğerleri ise, her iki yerde de esreli olarak okumuş­lardır. Bu buyrukları esreli okuyanlar, isti’nâf (yeni bir cümle başlangıcı) ol­mak üzere böylece okumuşlardır. Bu durumda “Şöyle ki…” rahmeti açıkla­yıcı bîr cümle olmaktadır.

Cümlelerin başına geldiği takdirde esreli okunur. “Fâ”dan sonrasının hükmü ise ibtidâ ve isti’nâf olduğundan (âyetin sonunda) bundan dolayı es­reli okunmuştur.

Bunları üstün okuyanların kıraatine göre ise, birincisinin üstün okunuşu “rahmet”ten bedel olmak üzere nasb mahallinde oluşundandır. Ve bu, bir şe­yin birşeyden (bedelu’l-iştimâl) bedelidir. O bakımdan bunda; (: Yazdi amel etmiştir ve şöyle denilmiş gibidir “: Rabbîniz üze­rine şunu yazdı ki kim… iş işlerse.”

“: Şüphesiz ki O, mağfiret edendir” buyruğunun üstün okunu­şuna gelince, bu da iki şekilde açıklanabilir. Birincisine göre mübtedâ olarak ref mahallinde olup, haberinin de gizli olmasıdır. Şöyle buyrulmuş gibidir: Onun İçin şu vardır: Şüphesizki O, Gafurdur, Rahimdir. Çünkü “fa” harfinden sonra gelen mübtedâdır. Yani onun için Allah’ın mağfireti vardır demektir.

İkinci açıklamaya gelince, mübtedâ takdir edilir ve bu durumda; ve kendisinde amel ettiği ifadeler de bu mübtedanın haberi olur. Bunun takdi­ri şöyle olur: Onun işi, Allah’ın ona mağfiret edeceği şeklindedir. Bu da Si-beveyh’in tercihidir. Sibeveyh birinci şekli caiz görmemektedir. Ancak Ebu Hatim birinci şekli caiz kabul eder.

Şöyle de denilmiştir: : Yazdı, bunda amel etmiştir. Yani: “Rabbiniz mu­hakkak ki O, gafurdur ve rahimdir diye yazmıştır.”

Ali b. Salih ile İbn Hürmüz ise, isti’naf olmak üzere birincisinin esreli okun­duğunu, ikincisini de mübtedâ, yahut mübtedanın haberi veya az önce geç­tiği üzere “yazdrnın amel ettiği bir lafız olarak üstün ile okumuştur. Birin­cisini üstün okuyan -ki, o da Nafi’dir- bunu rahmetten bedel kabul etmiş, ikin­cisini ise “fe”den sonra olduğundan dolayı istinaf olarak (üstün) okumuştur-ki bu da açıkça anlaşılan (açıklanabilen) bir kıraattir. [83]

  1. Günahkârların yolu belli olsun diye âyetleri böylece açıklıyoruz.

Yüce Allah’ın: “Âyetleri böylece açıklıyoruz” buyruğunda geçen “açık­lama (tafsil),” anlamları açıkça ortaya koyan beyân demektir. Buyruğun an­lamı da şöyledir: Biz, bu sûrede müşriklere karşı getirilecek delilleri ve tar­tışma usullerimizi sana geniş geniş açıkladığımız gibi, din ile ilgili gerek duy­duğunuz her hususta âyetleri; aynı şekilde batıl ehlinin inkâr ettiği her hak­ka dair delillerimizi ve belgelerimizi size açıklıyoruz. el-Kutebî der ki: “Ayet­leri açıklıyoruz,” Biz onları bölüm bölüm ardı arkasına açıklıyoruz. Onları bir arada ve bir defada indirmiyoruz, demektir.

“Günahkârların yolu belli olsun diye” buyruğunun baş tarafında yer alan “lâm” harfinin fiiline taalluk ettiği söylenmektedir. Peki bu “lâm’ın ta­alluk ettiği fiil nerededir? Kûfeliler der ki, bu fiil mukadderdir.

Yani, : Biz böylece size açıklayalım diye âyetleri (ve günahkârların yolu da) açıkça belli otsun diye (açıklıyoruz).

Bu kadar ifadelerin hazfedilmiş olduğunu kabut etmeye gerek yoktur. İfa­denin takdiri şöyledir: “: İşte âyetleri Biz böylece açıkladık. Onları açık açık anlattık.”

Şöyle de denilmiştir: Başa “vav” harfinin gelmesi, manaya atıf içindir. Ya­ni, hak böylelikle açıkça ortaya çıksın ve (günahkârların yolu) da belli olsun diye. (lafzı, hem “ye” ile, hem “te” ile okunmuştur. : Yol lafzı ise, sonundaki “lam” harfinin ref ve nasbi ile okunmuştur. Birinci kelimenin “te” ile okunması, Peygamber (sav)’a hitab olduğunu ifade eder. Yani, ey Mu-hammed sen, günahkârların yolunu açık seçik göresin diye… demek olur.

Peygamber (sav) zaten bunu açık seçik görüyordu, diye itiraz edilecek ol­sa, ez-Zeccâc’a göre bunun cevabı şöyle olur. Peygambere hitap onun üm­metine hitaptır. Buna göre mana, siz (Muhammed ümmeti) günahkârların yo­lunu açıkça göresiniz diye, demek olur.

Eğer: Peki mü’minlerin yolunu niçin sözkonusu etmedi, diye sorulacak olur­sa, buna da iki türlü cevap verilir: Birinci cevap: Bu buyruk, yüce Allah’ın: “Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler…” (en-Nahl, 16/81) kabilindendîr. Çünkü bunun anlamı stcaktan ve soğuktan koruyacak… şeklindedir, daha sonrası hazfedÜmiştir. Buna göre burada da buyruğun anlamı şöyle olur: Ve mü’min­lerin de yolu açıkça belli olsun diye. Daha sonra bu hazfedÜmiştir. Diğer ce­vap: Şöyle denilir: Eğer günahkârların yolu açıkça ortaya çıkacak olursa, bu­na bağlı olarak mü’minlerin yolu da açıkça ortaya çıkar.

Yol (anlamına gelen sebîl); müzekker olarak da, müennes olarak da ge­lir. Temîmlİler bunu müzekker bir kelime olarak kabul ederken, Hicazlılar mü­ennes kabul etmektedirler. Kur’an-ı Kerimde de: “Hidâyet yolunu bilseler, onu yol edinmezler” (el-A’raf, 7/146) buyruğunda müzekker; “Ne diye Allah’ın yo­lundan alıkoyarsınız” (Âl-i İmran, 3/99) buyruğunda da müennes olarak gel­miştir.

Aynı şekilde “: Belli olsun diye” buyruğu hem “ye” hem de “te” ile okunmuştur, “Te” İle okuyuşa göre hitap Peygamber (sav)’a olmakla birlikte maksat onun ümmetidir. [84]

  1. De ki: “Sizin Allah’ı bırakarak ibadet ettiğinize ibadet etmem ba­na kesin olarak yasak edildi.” De ki: “Ben, nevalarınıza asla uy­mam. O takdirde sapmış olurum da hidâyete erenlerden ol­mam.”

Yüce Aüalı’ın: “De ki: Sizin Allah’ı bırakarak İbadet ettiğinize ibadet et­mem bana kesin olarak yasak edildi” buyruğunda yer alan; “: Dua ettiğiniz” buyruğu ibadet ettiğiniz anlamındadır. (Mealde olduğu gibi). Şöy­le de denilmiştir: Zorlu işlerinizde ibadet kastıyla kendilerine dua ettikleri­nize… Bununla da kastedilen onların taptıkları putlarıdır.

“De ki: Ben nevalarınıza asla uymam.” Sizin isteğiniz olan eşyaya ibadet ve yanımdan kovmanızı istediğiniz kimseleri kovmak hususlarında hevâla-nnıza uymam. “O takdirde sapmış olurum.” Hevâlannıza uyacak olursam, haktan uzaklaşır, saparım “dahidâyete erenlerden” yani, doğru ve hidâyet yolu üzere yürüyenlerden “olmam.”

“: Sapmış olurum* buynığundaki “lâm” harfi hem esreli, hem üs­tün olarak okunmuştur ki, bunlar iki ayn söyleyiştir. Ebû Amr b. el-Alâ der ki: “Lâm” harfinin esreli olarak okunuşu Temimlilerin ağzıdır. Yahya b. Vessâb ile Talha b. Musarrif in kıraati de budur. Ancak, birincisi hem daha sa­hih, hem daha fasihtir. Çünkü, Hicazlıların söyleyişi de böyledir, cumhurun kıraati de böyledir. el-Cevherî der ki: Sapmak (dalâl ve delâlet) doğruluğun (‘reşad)’ın zıddıdır. Bu fiil; şeklinde kullanılır. Yüce Allah da şöy­le buyurmaktadır: “: De ki: Eğer ben saparsam, ancak kendi aleyhime sapmış olurum,” (.Sebe’, 34/50) Bu, Necidlilerin söy­leyişidir, fasih olan söyleyiş de budur, el-Âliyeliler ise, diye söyler­ler. [85]

  1. De ki: “Şüphesiz ben, Rabbünden gelmiş apaçık bir delil üzerin-deyim. Siz İse onu yalanladınız. Sizin acele gelmesini istediği­niz şey benim yanımda değildir. Hüküm ancak Allah’ındır. O, doğruyu haber verir ve O, ayırt edenlerin en haytrksıdır.”

Yüce Allah’ın: “De ki şüphesiz ben, Rabbİmden gelmiş apaçık bir delil üzerindeyim.” Apaçık bir delalet, kesin bir bilgi, bir belge ve bir burhana sa­hibim. Hevâ üzere değilim.

Hakkı açıkça ortaya koyup, onun açık seçik görünmesini sağladığından do­layı, kesin delile “beyyine” denilir.

“Siz ise onu yalanladınız” Yani, sîz o beyyineyi, apaçık delili yalanladı­nız. (Burada beyyineye ait ve müennes olması gereken zamirin müzekker gel­mesinin sebebiJ, beyân (müzekker bir kelime) anlamında olduğundan do­layıdır. Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi:

“Paylaştırma sırasında ya­kınlar, yetimler ve yoksullar da hazır bulunursa, ondan kendilerini mıh­landırın.” {en-Nisa, 4/8) Nitekim orada (belirtilen âyet, 3- başlıkta) bunu açık­ladık.

Bu zamirin “Rabb’e ait olduğu da söylenmiştir. Yani siz, Rabbimi yalan­ladınız. O’na raci oluşunun kabulü de daha önce bundan söz edilmiş olma­sıdır.

Azaba raci olduğu söylendiği gibi, Kur’ân’a raci olduğu da söylenmiştir. Bu âyet-i kerime ile bundan önceki âyetin ihtiva ettiği anlamı Mus’ab b. Abdul­lah b. ez-Zübeyr’in kendisi adına söylediği şu şiir dile getirmektedir. Mus’ab b. Abdullah b. ez-Zübeyr (r.a) iyi bir şair idi. O, şöyle der:

“Kemiklerim gevşeyip titredikten, ve ölüm bana en yakın bir şey haline geldikten sonra yine oturur muyum?

îtiraz eden her hasımla tartışırım ve ben, onun dinini dinim adına bir hedef edinirim.

Benden başkasının görüşü dolayısıyla bildiğimi terk mi ederim? Sıradan bir görüş, kesin bir bilgi gibi ise hiç olamaz. Benim tartışmayla ne ilgim var ki, çünkü tartışma sağa da çekilir, sola da çekilir.

Bizim için dosdoğru sünnetler açıkça gösterilmiştir ve bunlar dağdaki yollarda da vadideki yollarda da parıl parıl parıldamaktadır. Hakkın hiçbir gizli tarafı yoktur. Apaydınlık tan yerinin ağarması gibi parlaktır.

Cehlin getirdiği yol bizim için alternatif değildir; o emin olan Âmine’nin oğlunun yoluna Benim bildiklerim bana yeter, bilmediklerimi ise benden uzak tutunuz.”

Yüce Allah’ın: “Sizin acele gelmesini istediğiniz şey” yani, azap “benim yanımda değildir.” Aşırı yalanlamaları dolayısıyla alay olsun diye azabın çabucak gelmesini istiyorlardı. Yüce Allah’ın şu buyruklarında onlardan nak­lettiği şu sözlerde olduğu gibi: “Yahut iddia ettiğin gibi gökyüzünü üzerimi­ze parça parça düşür” (el-îsra, 17/92); “Allah’ım eğer bu Senin katından gel­miş hakkın kendisi ise, durma üzerimize gökten taş yağdır.” (el-Enfal, 8/32)

Sizin gelmesini, gösterilmesini istediğiniz âyet ve mucizeler yanımda de­ğildir, anlamına geldiği de söylenmiştir.

“Hüküm ancak Allah’ındır.” Azabın ertelenmesi veya erken getirilmesi hu­susunda hüküm yalnız Allah’a aittir. Hak ile batılı birbirinden ayırd edici hü­küm Allah’ın hükmüdür, diye de açıklanmıştır.

“O, doğruyu haber verir.” Yani, hak olan kıssayı anlatır. Ola­yı gerçek şekliyle nakleder.

Kur’ân-ı Kerim’de mecazın varlığını kabul etmeyenler bunu delil göster­mişlerdir. Bu şekildeki kıraat Nâfi’, îbn Kesir, Âsim’ Mücahid, el-A’rac ve İbn Abbas’ın kıraatidir. İbn Abbas der ki: Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Biz sana… kıssanın en güzelini anlatacağız.” (Yû­suf, 12/3) Diğerleri ise bunu noktalı dâd harfi ile diye okumuşlardır. (Hakkı hükmeder, hükme bağlar, anlamındadır). Ali (r.a) ile Ebu Ab-durrahman es-Sülemî ve Said b. el-Müseyyeb de böyle okumuşlardır. Ancak Mushafta bu kelime bu okuyuşa göre sonda “ye” ile yazılması gerekirken “ye”sız olarak yazılmıştır. Bundanda dolayı buna vakıf yapmamak gerekir. Kelime burada “kaza”dan (hüküm vermekten) gelmektedir. Bundan sonra­ki buyruk da buna delil teşkil etmektedir; “O, ayırt edenlerin en hayırbsı-dır.” Ayırd etmek (el-Fasl), kasasta değil de ancak hüküm vermede (kazada) sözkonusu olur. Yine bunu, bundan önce yer alan: “Hüküm ancak Al­lah’ındır* pekiştirmektedir. Ayrıca, İbn Mes’ud’un “: Hüküm ancak Allah’ındır. O, hak ile hüküm verir” kıraati de bunu pekiştir­mektedir. Burada “Hak” kelimesinin başına “be” harfinin gelmesi, yargı an­lamını da pekiştirmektedir.

en-Nehhâs der ki: Buna gerek yoktur. Çünkü “Hüküm vermek” gelir ve yapar; anlamındadır. Buna göre anlam, hak gelir şeklinde olur. Ayrıca bunun hakktn gerektirdiği şekilde hüküm verir, anlamında olması da mümkündür.

Mekkî der ki: “Sâd” ile kıraat daha çok sevdiğim bir kıraattir. Çünkü her iki Harem halkı Mekkeliler ile Medineliler ve Âsim bu kıraat üzere ittifak et­mişlerdir. Diğer taraftan eğer bu kelime hüküm vermekten (kaza)’den gel­miş olsaydı, bunda İbn Mes’ud’un kıraatinde olduğu gibi “be” harfinin de gel­mesi gerekirdi.

en-Nehhâs şöyle demektedir: Bu delilin ifade ettiği şekilde buna gerek yok­tur. Çünkü böyle bir “be” çokça hazfedilir. [86]

  1. De ki: “Eğer o acele İstediğiniz şey benim yanımda olsaydı, el­bette benimle sizin aranızdaki İş bitirilmiş olurdu.” Allah zalim­leri çok iyi bilendir.

Yüce Allah’ın: “De ki: Eğer o acele istediğiniz şey benim yanımda olsay­dı” yani, çabucak gelmesini istediğiniz azap yanımda olsaydı, iş sonuna ka­dar olup bitsin diye bu azabı üzerinize indirirdim. Acele gelmesini istemek (istî’câl), bir şeyin vaktinden önce gelmesini taleb etmek demektir.

“Allah zalimleri” yani, müşrikleri ve onları cezalandıracağı zamant “çok iyi bilendir.” [87]

  1. Gaybın anahtarları O’nun yanındadır. O’ndan başkası bunları bilmez. Karada ve denizde ne varsa O bilir. Bir yaprak düşme-yegörsün mutlaka onu bilir. Yeryüzünün karanlıklarında tek bir tane bile olsa, yaş ve kuru hiçbir şey müstesna olmamak üzere hepsi apaçık bir kitaptadır.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız: [88]

  1. Gaybın Anahtarları Ve Gayb Bilgisi:

Nakledildiğine göre bu âyet-i kerime ile oniki bin rnelek inmiştir.

Buhârfde İbn Ömer yoluyla Peygamber (sav)’ın şöyle buyurduğunu riva­yet etmektedir: “Gaybın anahtarları beştir. Bunları Allah’tan başkası bilemez. Rahimlerin neyi eksilttiğini Allah’tan başkası bilmez. Yarın ne olacağını Al­lah’tan başkası bilmez. Yağmurun ne zaman geleceğini Allah’tan başkası bilrnez. Kimin nerede öleceğini Allah’tan başka kimse bilmez. Kıyametin de ne zaman kopacağını Allah’tan başka kimse bilmez.” n) Müslim’in Sahih’inde de Hz. Âişe’den şöyle dediği kaydedilmektedir: Her kim Rasulullah (sav)[89] in, yann neler olacağını haber verdiğini iddia edecek olursa, Allah’a karşı büyük bir iftirada bulunmuş olur. Çünkü yüce Allah da şöyle buyurmaktadır: “De ki: Göklerle yerde olan gaybı Allah’tan başka kimse bilmez.” (en-Neml, 28/65 )[90] “Anahtarlar” anlamındaki: ise, ‘ın çoğuludur. Fasih söy­leyiş de budur. Bununla birlikte -elif li olarak-: da denilip çoğulu da; diye gelir. Bu İbn es-Semeyka’ın da kıraatidir.

(Anahtar anlamındaki) miftâh, evin kapısı üzerindeki kilit gibi maddi, ya­hut da kıyas gibi aklî her bir kapalı şeyi çözüp açana denilir.

İbn Mace, Sünen’inde, Ebu Hatim el-Bustî Sahih’inde Enes b. Malik’ten şöy­le dediğini rivayet ederler: Rasulullah (sav) buyurdu ki: “İnsanlar arasında öy­leleri vardır ki, hayrın anahtarları, şerrin de kiHtleridirler. Yine insanlar ara­sında öyleleri vardır ki, şerrin anahtarları, hayrın kilitleridirler. Allah’ın hay-nn kilitlerinin açılışını ellerine nasip kılmış olduğu kimselere ne mutlu! Şer­rin anahtarlarının açılışını da ellerine nasip kıldığı kimselere de veyl olsun!”[91]

Burada “Anahtar” âyet-i kerimede naşı! ki anahtar aracılığı ile insan için gaip olan (görünmeyen) şeylere ulaşılabiliyor ise, gayblara ulaşmak (onla­rı bilmek) den kinayedir. O bakımdan kimi ilim adamı şöyle demiştir: Bura­daki “anahtarlar anlamındaki mefâtîh” kelimesi insanların; Ba­na şunu aç, demelerinden alınmıştır ki, bu da; bana kendisi vasıtasıyla ula­şabileceğim şeyi ver veya öğret, anlamındadır.

Gaybın ilmi Allah’ın yanındadır. Gayba ulaştıran yollar da O’nun elinde­dir. Buna O’ndan başka kimse sahip değildir. O, kimi bunlara muttali kıl­mak dilerse onu muttali kılar. Kimi de bunlardan alıkoymak isterse alıko-yar ve perdeler. Böyle bir şey (muttali kılma) ise ancak Onun rasullerine il­minin feyzini vermesi ile olur. Buna delil de yüce Allah’ın şu buyruklarıdır:

“Allah sizi gayba da muttali kılmaz. Fakat Allah, peygamberlerinden ki­mi dilerse onu seçer” (Âl-i îmran, 3/179);

“O, gaybı bilendir. O, kendi gay-bına hiçbir kimseyi muttali kılmaz. Meğer ki beğenip seçtiği bir peygam­ber ola.” (el-Cin, 72/26)

“Anahtarlar* ile nzık hazinelerinin kastedildiği de söylenmiştir ki, bu gö­rüş es-Süddî ile el-Hasen’den nakledilmiştir. Mukatil ve ed-Dahhâk ise yer­yüzü hazineleri olduğunu söylemişlerdir.

Buradaki ifade mecazi bir ifadedir. Bununla gayba hangi vasıtalar ile ula­şılabileceğini ifade etmektedir. Bunun dışında hadisin ihtiva ettiği manaya uy­gun görüşler de ileri sürülmüştür. Yani ecellere ve ecellerin sona ereceği vak­te dair bilgiler O’nun yanındadır, demektir.

Şöyle de açıklanmıştır: Ömürlerin akibeti ile amellerin ne ile sonuçlana­cağına dair bilgiler O’nun nezdindedir. Buna benzer daha başka görüşler de ileri sürülmüş ise de tercih edilen görüş, birincisidir.

Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [92]

  1. Gaybı Bildiğini İddia Ve Zannedenler:

İlim adamlarıma der ki: Şanı yüce Allah Kitabında birden çok âyet-i ke­rimede gayb bilgisinin -kullarından seçtikleri müstesna- yalnızca kendisine ait olduğunu ifade etmiştir.

Her kim yarın yağmur yağacaktır deyip, bunu kat’i bir İfade ile dile geti­rirse kâfir olur. Buna dair haberini ister bir emareye dayanarak ileri sürmüş olsun, ister bir emareye dayanmaksızın ileri sürmüş olsun, farketmez.

Yine rahimde olanı bildiğini söyleyen de kâfirdir. Şayet kesin bir ifade kul­lanmayıp: Filan yıldızın doğması halinde adeten yüce Allah yağmur yağdı­rır ve adeten bu yıldızın doğuşu yağmura sebeptir. Bu yıldızın yağmura se­bep teşkil etmesi de Allah’ın kaderi ve ezelî bilgisine göredir, diyecek olur­sa kâfir olmaz.

Şu kadar var ki, bu şekilde konuşmaması da müstehaptır. Çünkü bu gi­bi ifadeler kâfirlerin sözlerine benzer. Yüce Allah’ın latîf (oldukça incelikli) hikmetlerini bilmemenin ifadesidir. Çünkü O, yağmuru ne zaman dilerse İn­dirir. Kimi zaman filan yıldızın doğuşu ile indirdiği gibi, kimi zaman yıldız­sız da İndirir. Şanı yüce Allah (kudsi hadiste) şöyle buyurmaktadır: “Kulla­rımdan kimisi Bana mü’min, yıldızı da inkâr etmiş olarak sabahı etti…” diye buyurmuştur.[93] Buna dair açıklamalar yüce Allah’ın izniyle ileride Vakıa Sûre-si’nde (56/82. âyetin tefsirinde) gelecektir.

İbnü’l-Arabî der ki: Doktorların şu sözleri de bu kabildendir: Eğer gebe kadının sağ meme ucu kararmsş İse, doğacak çocuk erkektir. Eğer sol meme­nin ucu kararmışsa doğacak çocuk dişidir. Şayet; gebe kadın sağ yanının da­ha ağır olduğunu hissediyorsa, doğacak çocuk dişidir, deyip o bunu hilkat­te bir vacip (gerekli, zorunlu) olarak değil de adeten böyle olur, diyerek id­diada bulunacak olursa, ne kâfir olur, ne de fasık. Ömrünün gelecek zamanlarında belli bir şeyi yapacağım veya kazanaca­ğını iddia eden kâfir olur. Yahut olmadan önce olaylar hakkında mücmel ve mufassal olarak haber veren kimsenin de kâfir olacağında hiç bir tereddüt yoktur.

Ayın ve güneşin tutulması ile ilgili haberler veren hakkında da ilim adam­larımız: Böyle bîr kimse te’dip edilir, fakat hapsedilmez demişlerdir. Bunun tekfir edilmeyişinin sebebi, bir kesim ilim adamının: Bu, şanı yüce Allah’ın: “Ve Bis, aya konaklar tayin ettik” (Yasin, 36/39) buyruğunda verdiği habe­re uygun olarak, konak yerlerinin takdiri ile tesbit edilebilen bir husustur, de­miş olmalarıdır.

Te’dip edilmelerinin sebebine gelince, bu gibi kimseler bu sözleriyle avamı şüpheye düşürürler. Zira avam, bu ve diğer gaybî iddialar arasındaki farkı idrak edemezler. Böylelikle avamın inançlarında şaşırmalarına ve yakîn ile kabul ettikleri kaidelerini terketmelerine sebep teşkil ederler. Böyle bir şeyi bildikleri takdirde, bu bilgiyi gizleyip onu açığa vurmamaları için te’dip edilmeleri öngörülmüştür.

Derim ki: Müslim’in Sahihinde Peygamber (sav’)’ın zevcelerinden birisin­den gelen şu rivayet de bu kabildendir: Peygamber (sav) şöyle buyurmuş­tur: “Her kim bir arrâftn yanına gider de ona herhangi bir şey hakkında so­ru soracak olursa, kırk gün süreyle onun hiç bir namazı kabul edilmez.”[94]

Arrâf, gaybi bildiği iddiasında bulunan ve geleceğe dair tahminlerde bu­lunan, müneccimlik eden kimsedir. Bu kelime “irafefden türümektedir. Bu işi yapana da arrâf denilir. Arraf, bildiğini iddia ettiği bir takım sebep ve bir takım mukaddimelerin delâleti ile bu iddialarda bulunur. Bu iddia sahiplerin­den bazıları bu hususta zecr, tark[95] ve yıldızlar ile bu hususta kullanılması itiyat hâline getirilmiş bir takım sebeplerin de yardımı ile bu iddialarını destekliyebilirler. Bunların desteklerini alma tekniğine de iyâfet denilir. Hapsi hak­kında kehanet adı kullanılabilir. Bu açıklamaları Kadı İyad yapmıştır.

Kehânet, gaybı bilmek iddiasında bulunmaktır. Ebu Ömer b. Abdi’1-Berr “el-Kâfi” adlı eserinde der ki: Haram olduklan icma ile kabul olunmuş kazanç yol­lan arasında şunlar da vardır: Faiz, fuhuş yapan kadınların ücreti, haram yolla elde edilen mallar, rüşvet, ağıt ve şarkıcılık karşılığında alınan ücretler, kâhin­lik, gaybı bilmek ve semadan haber vermek iddialarına karşılık alınan ücretler, çalgı çalmak, oyun oynamak ve bütün batıllar karşılığında alınan ücretler.

İlim adamlarımız derler ki: Bu çağda işler ters yüz oldu. Özellikle Mısır’da insanlar, müneccimlere ve kâhinlere gider oldular. Onların başkanları, baş­kanlarına tabi olanlar, prensleri arasında müneccim edinmek yaygınlık ka­zandı. Hatta, fıkıh ve dindarlığa müntesip olan birçok kimse dahi bu kâhin ve ariflere aldandılar. Bunlar da onlara karşı imkânsız olanı allayıp pulîadı-lar, onlardan mallarını çekip aldılar. Onların söyledikleri sözlerden ise bir ta­kım serap ve boş hayallerden başka birşey ellerine geçmediği gibi, dinleri aleyhlerine olmak üzere fesada uğradı ve sapıttılar. Bütün bunlar büyük gü­nahlardandır. Çünkü Hz. Peygamber: “Onun kırk gün süreyle hiçbir nama­zı kabul olunmaz” diye buyurmuştur. Peki, bunları yanına görevli olarak alıp onların söylerine güvenerek onlara harcamalarda Bulunanın hali ne olur!

Müslim -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- Âişe (jr.anha)’dan şöyle dediğini rivayet eder: Bazı kimseler Rasulullah (savl’a kâhinler hakkında soru sordu­lar, O da: “Onlar hiçbir şey değildirler” diye buyurdu. Soranlar: Ey Allah’ın Rasulü, onlar bize bazen bir şey söylüyorlar, o da gerçek olarak ortaya çıkı­yor. Bu sefer Rasulullah (sav) şöyle buyurdu: “İşte o doğru çıkan cinninin bel­lediği hak sözdür. O, bu hak sözü tavuğun sakinleşip sesini kesmesi gibi ken­di dostunun kulağına fısıldar. Ve o hak söze yüz tane yalan katarlar.” [96]

el-Humeydî der ki: Yahya b. Urve’nin babası yoluyla Hz. Aişe’den Sahih’te bundan başka bir rivayeti yoktur. Bu hadisi Buharı de Ebu’l-Esved Muham-med b. Abdurrahman’dan, o, Urve’den, o da Aişe’den şöylece rivayet etmek­tedir: Âişe (r.anha) Rasulullah (sav)’ı şöyle buyururken dinlemiş: “Melekler bulutlar arasında inerler. Semada hükme bağlanmış bir husustan söz eder­ler. Şeytanlar da gizlice sözler dinlemeye çalışırken bu sözü işitirler ve bu­nu kâhinlere fısıldarlar. Kâhinler de kendiliklerinden ona yüz tane daha ya­lan katarlar.”[97]

İleride bu anlamdaki açıklamalar yüce Allah’ın izniyle Sebe’ Sûresi’nde (.34/14. âyetin tefsirinde) gelecektir. [98]

  1. Allah’ın Bilgisi Herşeyi Kuşatmıştır:

Yüce Allah’ın: “Karada ve denizde ne varsa O bilir” buyruğunda özel ola­rak kara ve denizi bildiğini sözkonusu etmesi, kara ve denizin İnsanlara ya­kın yaratıkların en büyükleri oluşundan dolayıdır. Yani, yüce Allah karada ve denizde neyin bitip tükendiğini, sona erdiğini bilir.

Şöyle de açıklanmıştır: O, karadaki bitki, tane, çekirdek ve tohumlan bil­diği gibi, denizde bulunan canlıları ve oradaki nzıkları da bilir. “Biryaprak düşmeyegörsün mutlaka onu bilir.”

Yezid b. Harun, Muhammed b. İshâk’dan, o, Nafı’den, o, İbn Ömer’den naklettiğine göre, Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Yeryüzünde ne ka­dar ekin, ağaçlar üzerinde ne kadar meyve, yerin karanlıklarında ne kadar tane varsa mutlaka onun üzerinde: Bismillahirrahmanirrahim (bu) filan oğ­lu filanın rızkıdır, diye yazılıdır.”[99] İşte yüce Allah’ın Kitab-ı Keriminde muh­kem bir buyruk olarak yer alan: “Bir yaprak düşmeyegörsün mutlaka onu bilir, yeryüzünün karanlıklarında tek bir tane bile olsa, yaş ve kuru hiç­bir şey müstesna olmamak üzere hepsi apaçık bir kitaptadır” buyruğu da bunu ifade etmektedir. en-Nekkâş da Cafer b. Muhammed’den naklettiğine göre, “yaprak”tan kasıt, Adem oğullarından düşük olarak dünyaya gelenler­dir. “TaneMen kasıt ise düşük olmayan çocuklardır, “Yaş”tan kasıt canlıdır, “ku­ru “dan kasıt ise ölüdür.

İbn Atiyye der ki: Böyle bir açıklama rumuzlu ifadelere uygun düşer. An­cak bu, Cafer b. Muhammed’den sahih olarak nakledilmiş bir ifade değildir, buna iltifat edilmemesi gerekir.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: “Bir yaprak düşmeyegörsün.” Ya­ni, ağaç yapraklarından herhangi birisinin mutlaka ne zaman düşeceğini, ne­rede düşeceğini, havada ne kadar dolaşıp duracağını bildiği gibi, her bir ta­nenin de ne zaman yeşerip biteceğini, kaç tane vereceğini, onu kimin yiyece­ğini de bilir. “Yer yüzünün karanlıklarında” yani, onun görünmeyen iç taraf-lannda demektir. Bu, daha sahili bir açıklamadır. Ayrıca bu, hadise de uygun­dur, âyetin muktezası da budur. Hidayete ulaşma başarısını veren Allahtır.

Şöyle de açıklanmıştır: “Yeryüzünün karanlıklarında.” Yani, yedi arz ta­bakasının en altında bulunan kayanın içerisinde demektir, “; Yaş ve kuru hiç bir şey…” buyruğunun mecrur okunması lafza atfendir. İbn es-Semeyka, el-Hasen ve başkaları ise her iki kelimeyi de; ” Bir yap­rak../ buyruğunun (lafzına değil de) mahalline atfen merfu olarak okumuş­lardır.’ Bu kıraate göre te’kid için gelmiş demek olur.

“Hiç bir şey müstesna olmamak üzere hepsi apaçık bir kitaptadır.” Ya­ni, Levh-i Mahfuzda yazılıdır. Bunun yazılı olması, meleklerin bunu İtibara alması içindir. Yoksa, şanı yüce Allah unutur diye bunları yazmış değildir. O, bundan çok yücedir.

Şöyle de denilmiştir: Yüce Allah’ın bütün bunları bildiği halde yazması, işin azametini ortaya koymak içindir. Yani, şunu biliniz ki, şu hakkında se­vabın da cezanın da sözkonusu olmadığı her bir şey bile yazılıdır. Ya sevap ve cezayı gerektiren şeylerin durumu nedir? [100]

  1. O, geceleyin sizi öldürendir. Gündüzün de ne kazandığınızı bi­lendir. Sonra belli bir ecel tamamlanıncaya kadar onda sizi ge­ne diriltendir. Sonra dönüşünüz O’nadır. Sonra da neler yaptı­ğınızı size haber verecektir.

“O, geceleyin sizi öldürendir.” Buyruğu, sizin için bir ayrıcalık olan ne­fislerinizi kabzetmek suretiyle sizi uyutandır, demektir. Bu, gerçek anlamıy­la bir ölüm değildir. Bu sadece ölüm ile kabzedildiği şekilde, uyku ile ruh­ların tasarrufta bulunmaktan kabzedilmesi (alıkonulması) dır. Teveffî (bura­da öldürmek), bir şeyi eksiksiz yapmak, yerine getirmek demektir. Ölenin ve­fat etmesi, ömür olarak kendisine biçilen günlerin sayısını tamamlamasıdır. Uyuyan bir kimseye, sanki uyanıkken yapması takdir edilmiş bulunan hare­ketleri tamamıyla yerine getirmiş olduğundan dolayı bu isim verilmiş gibidir. Vefat da ölüm demektir. Malı eksiksiz sana verdim, anlamında: ta­biri kullanılır. Malı tamamen aldığın zaman da : Onu tamamen aldım, denilir. Şair de şöyle demektedir:

“Şüphesiz Edredoğullan kimseye (hiç bir kabileye) mensup değillerdir, Kureyş de sayılanın tamamlamak kastıyla onlan kendilerinden saymazlar. *

Şöyle de denilmektedir: Uyku halinde ruh bedenden çıktığı vakit, kişide hayat devam eder. Hareket ve teneffüs bundan dolayı kişide vardır. Ömrü sona erdi mi artık ruhu tamamıyla çıkar ve hayatı kesilir. Kişi böylelikle, hare­ket etmeyen, nefes almayan cansız bir hal alır.

Kimisi de şöyle demiştir: Uyku halinde ruh kişiden çıkmaz. Ondan sade­ce zihin denilen şey çıkar. Şöyle de denilmektedir: Bu, hakikatini Allah’tan başka kimsenin bilmediği bir husustur. En sahih görüş de budur. Doğrusu­nu en iyi bilen Allah’tır.

“Sonra…. onda sizi gene diriltendir.” Yani, gündüzün sizi gene dirilten­dir, Bundan kasıt da uyanıkken sizi diriltendir. “Belli bir ecel tamamlanın­caya kadar” her bir insan kendisi için tayin edilmiş vadeye tümüyle erişin-ceye kadar, demektir.

Ebu Reca ile Talha b. Musarrif : “Nezdindeki belirli eceli sona erdirsin diye” anlamında okumuştur.” Kazandığınız” anlamın­da olup (bu fiilin bu anlamdaki kullanışına dair açıklamalar) daha önceden el-Mâide Sûresi’nde (5/4. âyet, 3- başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Âyet-i kerimede takdim ve tehir vardır. İfadenin takdiri de şöyledir: O, si­zi geceleyin öldürendir. Sonra gündüzün de sîzi diriltir. O süre içerisinde ne kazandığınızı da bilir… Yüce Allah burada gündüzün diriltilişin kendisi se­bebiyle gerçekleştiği daha önemli olanı (neler kazanacaklarını) öne almış­tır. İbn Cüreyc de der ki: “Sonra da… onda sisi gene diriltendir” buyruğu ile kastedilen, yani uykuda sizi diriltendir demektir. Buna göre âyetin anla­mı şöyle olur: Yüce Allah’ın kâfirlere mühlet vermesi, onların küfürlerinden yana gaflette olduğundan dolayı değildir. O, her şeyi sayısıyla tesbit etmiş, bilmiş ve öylece kaydetmiştir. Bu mühlet verişinin asıl sebebi, rızık ve hayat türünden belirlediği ecelin gerçekleşmesidir. Sonra hepsi O’na döndürülecek­ler ve O da onlara amellerinin karşılığını verecektir. Bu durum ise, öldükten sonra diriltmek suretiyle haşre ve neşre (amel defterlerinin verilmesine) delâlet etmektedir. Çünkü, birinci yaratıştan sonra ikinci yaratma, -bunlardan birisine güç yetiren ikincisine de güç yetirmesi bakımından- uykudan son­ra uyanışa benzemektedir. [101]

  1. O, kullarının üzerinde kahir olandır. Üzerinize koruyucular da gönderir. Nihayet birinize ölüm gelse, elçilerimiz onun ruhunu alırlar. Onlar eksik de yapmazlar.
  2. Sonra onlar, hak mevlâları olan Allah’a döndürülürler. Bilin ki hüküm ancak O’nundur ve O, hesap görenlerin en süratliyidir.

Yüce Allah’ın: “O, kullarının üzerinde kahir olandır” buyruğundaki “üzerinde oluş” İle mevki ye rütbe bakımından bir üstte oluş kastedilmek­tedir. Yoksa, mekan ve cihet itibariyle bir üstte oluş kastedilmemektedir. Sû­renin baş taraflarında da açıklandığı gibi…

“Üzerinize koruyucular da gönderir.” Bu koruyucular meleklerdendir. “Gönderme”nin gerçek anlamı ise, beraberinde taşıdığı mesaj ile birlikte bir-şeyi serbest bırakmaktır. Buna göre meleklerin gönderilmesi, kendilerine em-rolunan ve taşıdıkları koruyuculuk görevi ile gönderilmeleri demektir. Nite­kim yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Şüphe yok ki, üzeri­nizde koruyucular vardır.” (el-İnfitâr, 82/10)

Yani, kullarının amellerini koruyup tesbit eden, onları afetlerden muha­faza eden melekler vardır.

“Hafaza” hafız (koruyucu)nun çoğuludur. Ketebe kelimesinin kâtib’in çoğulu olması gibi. Hafazadan kastın, geceleyin iki ve gündüzün İki melek olduğu söylenmiştir. Bunlardan birisi hayrı yazar, diğeri de şerri. İnsan yü­rüdüğü vakit, bunlardan birisi önünde, diğeri de arkasında olur. Oturduğu takdirde de birisi onun sağında, diğeri de onun solunda bulunur. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sağında ve solunda oturan, yaptıklarını tesbit eden iki (melek) vardır.” (Kaf, 50/17)

Şöyle de denilmektedir: Her bir İnsanın beş meleği vardır. İkisi geceleyin ikisi gündüzün onunla birlikte bulunur. Beşincisi ise gece gündüz yanından ayrılmaz. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.

Ömer b. el-Hattab (r.a) da şöyle demiştir:

“İnsanlardan kimisi bedbaht olarak yaşar Kalbi cehalet içerisinde uyanıkken de gaflettedir Eğer bu kişi bir vefa ve sağlam bir görüş sahibi ise Ölümden korkar ve Hafaza meleklerinden de sakınır

İnsanların kimisi yola koyulur gider, kimisi yerinde ikâmete devam eder

Ayrılıp giden, kalana bir öğüttür.”

Yüce Allah’ın: “Nihayet birinize ölüm gelse” buyruğu ile daha önce el-Bakara Sûresi’nde de (2/133- âyetin tefsirinde) geçtiği gibi, ölümün sebep­leri kastedilmektedir. “: Elçilerimiz onun ruhunu alırlar” buyru-ğundaki fiilin müennes gelmesi (fail olan elçilerimizin) çoğul oluşundan do­layıdır. Nitekim şanı yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “: Andolsun peygamberlerimiz onlara apaçık âyetler­le gelmişlerdi” (el-Maide, 5/32); “: … Peygamberler de yalanlan-mıştı.” (.Fatu, 35/4)

Hamza, çoğul olan Öznenin fiilini müzekker kabul ederek; : di­ye okuduğu gibi, el-A’meş. de hem müzekker hem de baş tarafını bir “te” faz­lalığı ile; diye okumuştur.

Burada kastedilenler, ölüm meleğinin yardımcılandır. Bunu da İbn Abbas ve başkaları ifade etmiştir. Rivayete göre bu ölüm meleğinin yardımcıları ru­hu cesetten çekip alırlar. Nihayet ruhun kab2editmesi noktasına gelinince onu ölüm meleği kabzeder.

el-Kelbî der ki; Ölüm meleği ruhu cesetten kabzeder. Sonra bu ruhu, ölen mü’min İse rahmet meleklerine, kâfir ise azap meleklerine teslim eder. De­nildiğine göre, ölüm meleği ile birlikte yedi rahmet meleği ve yedi de azap meleği bulunur. Mü’min bir ruhu kabzetti mi, bunu rahmet meleklerine tes­lim eder. Onlar da bu ruha sevap müjdesini verirler ve onu alıp semaya çı­kartırlar. Kâfir bir ruhu kazbetti mi, bunu da azap meleklerine teslim eder. Onlar da bu ruha azap müjdesini verirler ve onu korkuturlar. Daha sonra bu ruhu semaya doğru yükseltirler, arkasından İse o ruh Siccin’e geri döndürü­lür. Mü’minin ruhu ise İlliyyîn’e çıkartılır.

Ruhun alınması, kimi zaman ölüm meleğine izafe edilmektedir, Yüce Al­lah’ın: “De ki, size vekil kılınan ölüm meleği, ruhunuzu alacaktır” (es-Secde) 32/11.) buyruğunda olduğu gibi. Bu âyet-i kerimede ve diğerlerinde ol­duğu gibi bazen bu meleklere de izafe edilir. Çünkü bu işi üstlenenler on­lardır. Gerçek anlamıyla ruhu alan yüce Allah olduğu için, canı almak kimi zaman Allah’a da İzafe edilir, Yüce Allah’ın şu buyruklarında olduğu gibi: “Al­lah, ölümleri zamanında ruhları alır” (ez-Zümer, 39/42); “Allah sizi diril­tir, sonra sizi öldürür” (el-Casiye, 45/26); “O, ölümü ve hayatı yaratandır.” (el-Mülk, 67/2)

Meleklerden görevli olan her bir melek kendisine ne emrolunursa ancak onu yapar. “Onlar eksik de yapmazlar.” Yani, hiçbir emri boşa çıkartmaz ve kusurlu iş yapmazlar. Yani, Allah’ın emrine itaat ederler.

Tefrit, aslında -önceden geçtiği gibi- öne geçmekten alınmadır. Buna göre “: Acizliğini ortaya koydu,” anlamına gelir. (Bu durumda buyruk; onlar, kendilerine emrolunanlan yerine getirmekten acze düşmezler anlamın­da olur)

Ebu Ubeyde der ki: Bu hususta herhangi bir gevşeklik göstermezler, de­mektir. Ubeyd b. Umeyr de; “Onlar eksik de yapmazlar” buyru­ğunu, şeddesiz olarak; diye okumuştur. Yani onlar, kendilerine emrolunana (ölene) ikramda bulunmak veya onu küçük düşürmek hususla­rında haddi aşmazlar.

“Sonra onlar, hak mevlâlari olan Allah’a döndürülürler.” Yani, hesap vermek üzere, öldükten sonra diriltmek suretiyle Allah onlan geri döndürür. “Hak olan mevlâları” onların yaratıcıları, nzık verenleri, diriltenleri ve mul-lak malikleri demektir. : Hakk’ın esreli okunuşu cumhurun kıraatidir. Ve bu, zatı yüce Allah’ın ism-i celaline sıfat olarak böyle okunmuştur. el-Ha-sen ise, şeklinde nasb ile; Yani, takdirine binaen veya mastar olarak okumuştur. Mastar olarak okunuşuna göre ise, gerçekten… döndürü­leceklerdir, anlamında olur.

“Bilin ki hüküm ancak O’nundur.” Bunu bilin ve deyin ki: Kıyamet gü­nünde hüküm, yani hüküm vermek ve haklıyı haksızdan ayırt etmek yetki­si yalnız O’nundur.

“Ve O, hesap görenlerin en sür’atlisidir.” Bunun için düşünmeye, konu­yu tetkike ve elleri ile saymaya ihtiyacı yoktur. Bu türden açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/202. âyet, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. [102]

  1. De ki: “Bizi bundan kurtarırsa elbette şükredenlerden olacağız diye kendisine gizli ve açık olarak yalvarıp yakardığınız za­man, karanın ve denizin karanlıklarından sizi kim kurtarır?”
  2. De ki: “Onlardan da, her türlü sıkıntıdan da sizi Allah kurtarır. Sonra da siz şirk koşarsınız.”

Yüce Allah’ın: “Karanın ve denizin karanlıklarından sizi kim kurtarır?”

buyruğunda kastedilen bunlann zorluk ve sıkıntılarından sizi kim kurtarır, de­mektir. “Oldukça karanlık bir gün” denilerek zorlu, sıkıntılı bir gün kast edi­lir, en- Nehhâs der ki: Araplar zorfu bir günü anlatmak için “karanlık bir gün” tabirini kullanırlar. Şayet bu işin büyüklüğünü daha bir vurgulamak isteye­cek olurlarsa: “Yıldızları doğan bir gün” derler. Sibeveylı de bu kabilden ol­mak üzere şu beyitİ nakletmektedir:

“Ey Esedoğnllan! Oldukça çirkin, ağır ve yıldızlı bir gün olduğunda; Bizim belâmızın ne olduğunu bilir misiniz?”

“Karanlıklar” anlamındaki; ‘uı çoğuJ gelmesi, hem karanın, hem denizin, hem gecenin, hem de bulutun karanlığının kastedilmesi dolayısıy-ladır. Yani sizler, bu karanlıklarda yolunuzu şaşırıp helak olmaktan korku­ya kapıldığınızda O’na dua eder, O’nu yardıma çağırırsınız: “Bizi bundan” yani bu sıkıntılardan “kurtarırsa, elbette şükredenlerden” yani, itaat eden­lerden “olacağız diye …”

Yüce Allah, rahat zamanlarında kendisi ile beraber başkasına da dua edip yardıma çağırdıkları halde, zorlu ve sıkıntılı zamanlarda yalnızca kendisine dua ederek yardıma çağırmaları dolayısıyla “sonra da sîz şirk koşarsınız” buyruğu ile ağır bir şekilde onları azarlamaktadır.

el-A’meş ise, “gizlice” anlamına gelen; kelimesini korkudan türe­yen bir kelime olarak; diye okumuştur. Ebu Bekr İse, Âsım’dan bu ke­limeyi *hı” harfi esreli olarak; diye okumuştur. Diğerleri ise bunu öt-reli olarak okumuşlardır ki, bu iki okuyuş bu kelimenin iki ayrı söyleyişidir. el-Ferrâ ise bunlardan ayrı olarak; söyleyişlerini de eklemektedir. Kullanışı itibariyle bu kelimenin bir benzeri de kelimesi­dir. el-A’meş’in kıraati uzak bir ihtimaldir. Çünkü “açık” anlamına gelen ta-Zarruun manası zilleti izhar etmektir. “Gizli”nin anlamı ise onun benzerini giz-leme’nızdir.

Küreliler; -“: Bizi… kurtarırsa” diye okumuş iseler de, bu buyruk­ta anlamtn uygun düşmesi için “te” hart» İle “: Bizi kurtarırsan” şek­linde okunmalıdır. Nitekim Medinelİler ile Şamlılar da böyle okumuşlardır.

Yüce Allah’ın: “De ki: Onlardan da hertürlü sıkıntılardan da sizi Allah kurtarır” buyruğunda yer alan; “: Sizi kurtarır” kelimesini Kûfeliler şeddeli olarak; diye okumuşlardır. Diğerleri İse şeddesiz okumuşlardır. Bunların her ikisinin anlamının; “- Kurtuldu, onu kurtar­dım” şekillerinde olduğu gibi, şeddeli okuyuşun çokluk ifade etmek için ol­duğu da söylenmiştir.

: Sıkıntı” ise, kişinin ruhunu bürüyen gam ve keder demektir. : Sıkıntılı, gamlı kederli adam” tabiri de buradan gelmektedir. Şa­ir Antere der ki:

“Ve nice gamlı kederli ti, onun gam ve kederini giderdim

Beni çağırdığında, kafayı gövdeden ayıran bir (kılıç) darbe(si)yle.”

Gam, keder, sıkıntı anlamına gelen; da bundan türemiştir.

Yüce Allah’ın: “Sonra da siz şirk koşarsınız* buyruğu bir azar ve bir si­temdir. Yüce Allah’ın, sûrenin baş taraflarında yer alan: “Sonra yine de siz hâlâ şüphe edersiniz” (el-En’âm, 6/2) buyruğunu andırmaktadır. Çünkü bil­mekten ve delil ortaya konduktan sonra artık İhtasla ibadet vacib olur. On­lar ise yalnızca Allah’a ihlasla ibadet etmek yerine şirk koşmuşlardır. Bu ne­denle, kurtarılmadan önce de müşrik olsalar dahi bu sebepten ötürü azarlan­maları ve onlara sitem edilmesi uygun düşmektedir. [103]

  1. De ki: “O, size üstünüzden yahut ayaklarınızın altından bir azap göndermeye, ya da sizi guruplar halinde birbirinize katıp kiminize kiminizin hıncını tattırmaya kadir olandır.” İyice id­râk etsinler diye âyetleri nasıl açıkladığımıza bîr bak.

Yani O, sizi sıkıntılardan kurtarmaya güç yetirendir, sizi azaplandırmaya da güç yetirendir.

“Üstünüzden” buyruğunun anlamı; taş yağdırmak, tufan, çığlık ve rüzgâr­dır. Nitekim yüce Allah, Ad, Semûd, Şuayb’ın kavmi, Lût’un kavmi ve Nuh’un kavmini böyle azaplandırmışür. Bu açıklama Mücahid, İbn Cübeyr ve diğer­lerinden nakledilmiştir.

“Yahut ayaklarınızın altından” buyruğunda sözü edilen de yerin dibine ge­çirilmek ve sarsıntı suretiyle olur, Karun’a ve Medyen ashabına yaptığı gibi.

“Üstünüzden* buyruğunun zalim yöneticiler anlamına geldiği, “ayakla­rınızın altmdan” buyruğunun ayak takımı ve kötü köleler anlamına geldi­ği de İbn Abbas ile yine Mücalıid’den nakledilmiştir.

“Ya da sizi guruplar halinde birbirinize katıp…” buyruğunda yer alan “: Birbirinize katıp” kelimesinin el-Medeni’nin şeklinde “ye” harfini ötreli olarak okuduğu da rivayet edilmiştir. Yani O, azabı üzerinize örter ve azap her tarafınızı kuşatır. Bu kıraat ise, “lâm” harfi ötreli olmak üze­re; “: Şüphe ve karışıklık” kökünden gelir, “ye” harfinin üstün okunu­şu; giyilen şey ve karanlığın karışık hal alması anlamına gelen; ‘den gelmektedir.

Aslında bu buyruk, anlaşılması zor (müşkil) bir yerdir. Ancak, İ’rab buna açıklık getirmektedir. Yani”: İşinizi sizin için içinden çıkılmaz bir hale sokar,” demektir.

Burada iki mePulden birisi ile harf-i cer lıazfedilmişür. Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: “Onlara ölçü ile, yahut tartı ile verdiklerinde ise…” (el-Mutafifin, 83/3) buyruğunda olduğu gibi.

Bu “katıştırma” ise, işlerinin karışık bir ha) alması ve böylelikle onlann de­ğişik hevâ ve görüşlere sahip olacak hale getirilmeleri demektir. Bu şekilde­ki açıklama, İbn Abbas’tan gelmiştir.

“Yahut sizi guruplar halinde birbirinize katıp…” buyruğunun şu anla­ma geldiği de söylenmiştir: Onlar, sizin aranıza girinceye kadar düşmanını­za güç ve kuvvet verir. İşte düşmanınız sizinle karıştı mı, sizin aranıza gir­miş olur.

“: Guruplar halinde” diye anlamlandırılan kelime ise fırkalar halin­de demektir. Yani O, sizi birbirinizle çarpışan fırkalar haline getirir, demek­tir. Bu da dünyaya sahip olmak uğrunda işlerini İçinden çıkılmaz bir hale ge­tirmek, yönetici ve başkanlarının arasında tefrika ortaya çıkarmakla olur. İş­te yüce Allah’ın: “Kiminize kiminizin hıncını tattırmaya kadir olandır” buy­ruğunun anlamı da budur. Yani, savaş ve fitne zamanlarında birbiri erinizi öl­dürmeniz suretiyle bunu yapmaya kadir olandır, demektir. Bu açıklama Mü-cahid’den nakledilmiştir, Âyet-i kerime bütün müslümanlar ve kâfirler hak­kında umumîdir. Özel olarak kâfirler hakkında olduğu da söylenmiştir. el-Ha-sen ise, bu âyet-i kerime namaz ehli olan kimseler hakkındadır, (yani kıble ehlinin tefrikaya düşmesi ile ilgilidir) der.

Derim ki: Sahih olan da budur. Çünkü, varlık aleminde görülen de budur. Evet, düşman bizim yurdumuzda bizim aramıza kadar girmiş, can ve malla­rımıza egemen olmuş bulunmaktadır. Bununla beraber de birbirimizi öldür­mek ve kimimiz kimimizin malını mubah kabul etmesi suretiyle de fitne bi­zi istilâ etmiş bulunmaktadır. Görüneniyle, görünmeyeni ile bütün iitneler-den Allah’a sığınırız. Yine el-Hasen’dcn bunu, ashab-ı kiram arasında cere­yan eden olaylar hakkında yorumladığı da rivayet edilmiştir.

Müslim’in naklettiğine göre Sevbân şöyle demiş: Rasulullah (sav) buyur­du ki: “Allah yeryüzünün tamamını önüme topladı. Doğularını da batılarını da gördüm. Şüphesiz ümmetimin mülkü yerden önüme toplanıp getirilen (ye gösterilen) yerlere kadar ulaşacaktır. Bana kırmızı ve beyaz her iki hazine de verildi. Ben Rabbimden ümmetim adına, ümmetimi genel bir kıtlık ile helak etmemesini, onlara yurtlarını ve korumaları gereken şeylerini mubah kılacak şekilde kendilerinden olmayan bir düşmanı kendilerine musallat kılmama­sını diledim. Benim Rabbim de gerçekten şöyle buyurdu: Ey Muhammed, şüp­he yok ki Ben bir iş hakkında hüküm vermiş bulunuyorum. Ve bu asla ge­ri çevirilemez. Ben, sana senin ümmetin lehine, onları genel bir kıtlık ile he­lak etmeyeceğimi ve yurtlarını ve korumalan gereken şeylerini kendisine mu­bah kabul edecek şekilde kendilerinin dışjnda herhangi bir düşmanı onla­ra, isterse yerin dört bir yanında bulunanlar onlara karşı toplanıp bir araya gelmiş olsun, -ya da: Her tarafından toplanıp gelmiş olsalar bile, dedi- mu­sallat etmeyeceğime dair isteğini sana verdim. Tâ ki onların bir bölümü bir bölümünü helak edinceye ve onların bir kısmı bir diğer kısmını esir alınca­ya kadar.”[104]

Nesaî de Habbâb b. el-Eret’den -ki, Rasulullah (sav) ile birlikte Bedir’de hazır bulunmuştu- rivayet ettiğine göre o, sabah tan yeri ağanncaya kadar gece boyunca Rasulullah (sav)1! gözetip durmuş. Rasulullah (sav) namazını bitirip selam verince, Habbâb yanına gidip şöyle demiş: Ey Allah’ın Rasulü, anam-babam sana feda olsun. Sen bu gece öyle bir namaz kıldın ki, buna ben­zer bir namaz kıldığını görmedim. Rasulullah (sav) şöyle buyurdu: “Evet, bu bir korku ve bir ümit namazıydı. Aziz ve celil olan Allah’tan bu namazda üç. husus istedim. Bana ikisini verdi, birisini vermedi. Aziz ve celil olan Rab-bim’den, geçmiş ümmetleri helak ettiği şeylerle bizi helak etmemesini dile­dim bunu bana verdi. Yine aziz ve celil olan Rabbimden bizden olmayan bir düşmanı bize üstün getirmemesini diledim, onu da bana verdi. Yine aziz ve celil Rabbimden bizi gurupiar halinde birbirimize düşürmemesini diledim, bu­nu bana vermedi.”[105]

Bu hususa dair rivayetleri “et-Tezkire” adlı kitabımızda nakletmiş bulunu­yoruz. Cenab-ı Allah’a hamd olsun.

Rivayet olunduğuna göre, bu âyet-i kerime nazil olunca, Peygamber (sav) Hz. Cebrail’e: “Ey Cebrail, ümmetim bu hali üzere ne kadar kalacak­tır?” diye sorunca, Hz. Cebrail ona: “Ben de senin gibi bir kulum, hadi rab-bine dua et ve ümmetin lehine ondan istekte bulun” dedi. Bunun üzerine Ra­sulullah (sav) kalktı, güzel bir şekilde abdest aldı, en güzel şekliyle bir na­maz kıldı. Sonra dua etti. Cebrail inip şöyle dedi: “Ey Muhammed, şüphesiz ki yüce Allah senin söylediklerini işitti. Ve onları, iki haslet olan üstlerinde­ki azap ile ayaklarının altındaki azaptan kurtardı.” Hz. Peygamber şöyle bu­yurdu: “Ey Cebrail, benim ümmetimin arasında değişik hevalar (görüşler) olup da onların bir bölümünün hıncını diğerine tattıracak olursa, ümmetimin ka­lacağı süre ne kadardır?” Bunun üzerine Hz. Cebrail: “Elif, Lâm, Mim. İn­sanlar iman ettik demeleriyle ve imtihan olunmaksızın bırakılıverüecekle-rini mi sandılar?” (el-Ankebut, 29/1-2) âyetini indirdi.

Amr b. Dinar da Cabİr b. Abdullah’tan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Şu:”De ki: O, size üstünüzden, yahut ayaklarınızın altından bir azap gön­dermeye… kadir olandır” buyruğu nazil olunca, Rasulullah (sav) “yüce Al­lah’ın himayesine sığınırım” diye buyurdu. “Yahut sizi guruplar halinde bir­birinize katıp, kiminizin hıncını kiminize tattırmaya kadir olandır” buy­ruğu nazil olunca, bu sefer: “Bu ikisi daha ehvendir” diye buyurdu. [106]

İbn Mace’nin Sünen’inde de İbn Ömer’den şöyle dediği nakledilmektedir: Rasulullah (sav) sabah ve akşam olduğunda mutlaka şu duaları yapardı:

“Allah’ım, dünyada da âhirette de Senden afiyet isterim. Allah’ım, dinim­de, dünyamda, aile halkımda ve malımda Senden af ve afiyet dilerim. Allah’ım, kusurlanmı ört, korkularımı güvenliğe dönüştür. Önümden, arkamdan, sa­ğımdan, solumdan, üstümden beni koru. Altımdan da suikasta uğramaktan Sana sığınırım.” (Hadisin ravilerinden birisi olan) Veki’ dedi ki: Bununla ye­rin dibine geçirilmeyi kastetmektedir. [107]

Yüce Allah’ın: “İyice idrâk etsinler diye âyetleri nasıl açıkladığımıza bir bak” buyruğu ile: İzledikleri şirk ve masiyetlerin batıl olduğunu iyice anla­maları için kendilerine belge ve delilleri ne şekilde açıkladığımıza bir bak! demektir. [108]

  1. Kavmin de onu yalanladı. Halbuki o hakkın tâ kendisidir. De ki: “Ben sizin üzerinizde bir vekil değilim.”
  2. Her bîr haberin kararlaştırılmış bir zamanı vardır. Siz de yakın­da öğrenirsiniz.

Yüce Allah’ın: “Kavmin de onu yalanladı” buyruğu ile, Kur’ân’ı yalanla­dıkları kastedilmektedir.

İbn Able: “: Yalanladı” kelimesini, “te” harfi ile-, şeklinde okumuştur. “Halbuki o hakkın tâ kendisidir.” Yani o, hakkı anlatan bir ki­taptır.

“De kî; Ben, sizin üzerinizde bir vekil değilim.” el-Hasen der ki: Ben amellerinizin gözetleyicisi değilim ki, onların karşılığını si2e vereyim. Ben an­cak uyarıp korkutanım. Size, bana verilen emirleri de tebliğ etmiş bulunu­yorum. Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın şu buyruğudur: “Yoksa ben, si­zin üzerinizde bir koruyucu değilim.” (Hûd, 11/86) Yani, sizin amellerinizi koruyan, tesbit eden bir kimse değilim.

Diğer taraftan: Bu âyet-i kerime kıta! âyeti ile nesli olmuştur, denildiği gi­bi nesli olmadığı da söylenmiştir. Çünkü, onların imana gelmelerini sağlamak, onun gücü çerçevesinde olan bir şey değildir.

“Her bir haberin kararlaştırılmış bir zamanı vardır.” Her bir haberin bir gerçeği vardır. Yani, her bir şeyin ileri geçmeksizin geri de kalmaksızın meydana geleceği belli bir zamanı vardır. Her bir amelin bir karşılığı vardır, diye de açıklanmıştır.

el-Hasen der ki: Bu, yüce Allah’ın kâfirlere yaptığı bir tehdididir. Çünkü onlar, öldükten sonra dirilişi kabul etmiyorlardı. ez-Zeccâc der ki: Bunun, dün­yada başlarına gelecek bir tehdit olması da mümkündür.

es-Süddî der ki: Onları, kendisiyle tehdit etmiş olduğu azap, Bedir günün­de kararlaştırıldığı şekilde gerçekleşti.

es-Sa’lebînin naklettiğine göre o, tefsirlerden birisinde şunu görmüş: Bu âyet-i kerime bir kâğıt üzerine yazılıp o kâğıt parçası dişin üzerine konula­cak olursa, diş ağrısına karşı faydalı olur. [109]

  1. Âyetlerimize dalanları gördüğün zaman, onlar başka bîr söze da-lıncaya kadar kendilerinden yüzçevlr! Eğer şeytan sana unuttu-rursa, artık hatırladıktan sonra o zalimler topluluğu ile oturma!

Yüce Allah’ın: “Âyetlerimize dalanları gördüğün zaman, onlar başka bir söze dalıncaya kadar kendilerinden yüzçevir” buyruğuna dair açıklamala­rımızı iki başlık halinde sunacağız: [110]

  1. Allah’ın Âyetlerine Dil Uzatanlardan Yüzçevirmek:

Yüce Allah’ın: “Âyetlerimize” yalanlamak, reddetmek ve alay etmek su­retiyle “dalanları gördüğün zaman, onlar başka bir söze dalıncaya kadar kendilerinden yüzçevir” buyruğunda hitap, mücerred olarak Peygamber (sav)’a yöneliktir. Şöyle de denilmiştir: Mü’minler de bu hitaba onunla bir­likte dahildirler, Bu, sahih bir görüştür. Çünkü, bu yüzçevirmenin gerekçe­si, Allah’ın âyetlerine dalınmakta olduğunu işitmektir. Bu da hem mü’minle-ri hem onu kapsamına alır.

Şöyle de açıklanmıştır: Bununla kastedilen yalnızca Peygamber (savadır. Çünkü, onun müşriklerin yanından kalkıp gitmesi, müşriklere oldukça ağır gelirdi. Mü’nıinlerin kalkıp gitmesi ise onlar tarafından böyle değerlendiril­miyordu. Bununla Hz. Peygamber âyetlere dalıp alay ettikleri takdirde yan­larından kalkıp gitmek suretiyle onlardan uzaklaşmakla emrolundu. Böyle­likle edeplerini takınarak Allah’ın âyetlerine dalıp onlarla alay etmeyi terk et­sinler.

Dalmak (havd), aslında suda olur. Daha sonra bu kelime bilinmeyen şey­lerin derinliklerine -insanın üstünü örtüp kapatan yüksek sulara benzetile­rek- dalması hakkında kullanılır oldu. Böylelikle hissedilir ve maddi olan bir anlam, akıl ile kavranılan manevi bir anlam hakkında istiare yoluyla kullanılmış oldu. Bu kelimenin karıştırmaktan alınmış olduğu da söylenmiştir. Bu­na göre, daldığın her bir şeyi karıştırdın, anlamı vardır. Nitekim su, bala ka-rıştsrıldığı vakit de: “: Suyu bala kattı, karıştırdı,” denilir.

Şanı yüce Allah, bu âyet-i kerime ile Peygamberine -Salat ve Selam ona-edep öğretmektedir. Çünkü o, müşrik bir topluluğun yanma oturur, onla­ra öğüt verir ve onları davet ettiği halde onlar Kur’an-ı Kerîm ile alay edi­yorlardı. Yüce Allah onların bu tavırlarını reddeden bir şekilde onlardan yüz-çevirmesini emretti. İşte bu da şuna delildir: Bir kimse başkasının münker işlediğini bilse ve yapacağı nasihatini kabul etmeyeceğini de bilecek olsa, onun bu davranışını reddeden bir eda ile yüzçevirmesi ve ona yönelmeme­si gerekir.

Şibl, İbn Ebi Necih’ten, o da Mücahid’den yüce Allah’ın: “Âyetlerimize da­lanları gördüğün zaman” buyruğu hakkında şöyle dediğini nakletmektedir: Bunlar Allah’ın Kitabı ile alay eden kimselerdir. Şanı yüce Allah, unutması ha­li dışında onlarla beraber oturmasını kendisine yasakladı. Eğer unutur da otu­racak olursa, hatırlamasıyla birlikte kalkıp gitmeli. Verkâ da İbn Ebi Ne­cih’ten, o, Mücahid’den şöyle dediğini nakletmektedir: Burada sözü geçenler, Kur’an-ı Kerîm hakkında hak olmayan şeyler söyleyenlerdir. [111]

  1. Bid’at Sahiplerine Karşı Taktnılması Gereken Tavırlar:

Hüccet olan imamlarla onların peşinden gidenlerin, takiye olmak üzere fasıklarla beraber oturup kalkabileceklerini ve onların görüşlerinin doğrulu­ğunu ifade edebileceklerini iddia edenlere karşı bu âyet-i kerimede aziz ve celil olan Allah’ın Kitabındaki bu âyette açık bir red bulunmaktadır.

Taberî, Ebu Cafer, Muhammed b. Ali (r.a)’dan şöyle dediğini zikretmek­tedir: Çeşitli davalar ileri sürerek birbirine düşmanlık eden husumet sahibi kimselerle birlikte oturup kalkmayınız. Çünkü onlar Allah’ın âyetleri hakkın­da (bilgisizce) dalan kimselerdir.

Îbnü’l-Arabî der ki: Bu da büyük günah işleyen kimselerle oturup kalk­manın helal olmadığına delildir.

İbn-Huveyzimendad der ki: Allah’ın âyetleri hakkında dalan kimselerle otu­rup kalkmak terkedilir ve ondan uzak kalınır. İster mü’min, ister kâfir olsun. Yine şöyle demektedir: Aynı şekilde bizim mezhep alimlerimiz, düşman topraklarına, onların kilise ve havralarına girmeyi uygun görmediği gibi, kâ­firlerle ve bid’at ehli İle de oturup kalkmayı uygun görmemişlerdir. Onların (mü’minlere) sevgi gösterdiklerine inanılmaması, sözlerine kulak verilmeme­si ve onlarla tartışılmaması da gerekir,

Bid’at sahiplerinden birisi Ebu îmran en-Nehai’ye şöyle demiştir: Benim bir sözümü dinle. Ancak, Ebu İmran ondan yüz çevirmiş ve senin yarım sö­zünü dahi dinlemem, demiştir. Buna benzer bir rivayet Eyyub es-SahtiyârüMen de rivayet edilmiştir.

el-Fudayl b. Iyad der ki: Bid’at sahibi birisini seven bir kimsenin Allah ame­lini boşa çıkarır. Onun kalbinden İslâm’ın nurunu çıkartır. Her kim kızını bir bid’atçi ile evlendirecek olursa kızıyla akrabalık bağını koparmış olur. Bid’at sahibi bir kimse ile oturana hikmet verilmez. Bir kimsenin bid’atçi birisine buğzederse Allah’ın da ona mağfiret edeceğini ümit ederim.

Ebû Abdullah et-Hâkim de Âişe (r.anlıa)’dan şöyle dediğini rivayet etmek­tedir: Rasulullah (sav) buyurdu ki: “Her kim bid’at sahibi birisine saygı gös­terecek olursa o, İslâmın yıkılışına yardımcı olmuş olur.”[112]

Bunlar, bid’at sahibi kimselerle oturup kalkmanın -onlarla beraber olan­lar kulaklarını korudukları takdirde- caiz olduğu İddiasında bulunanların gö­rüşleri çürütülmüş olur.

Yüce Allah’ın: “Eğer şeytan sana unutturursa artık hatırladıktan sonra o zalimler topluluğu ile oturma” buyruğuna dair açıklamalarımızı da iki başlık halinde sunacağız: [113]

  1. “…Unutturursa…”

Yüce Allah’ın: “: Sana unutturursa” buyruğundaki, şart edatıdır. Çoğunlukla bununla beraber (fiilinde) şeddeli “nun” gelir. Gelme­diği de olur. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

“Bir düşman, düşmanlık hususunda bir gün sana isabet ettirirse

Bir zamanlar sen de (ona karşı) üstünlük sağlıyor ve zafer elde ediyordun.”

İbn Abbas ve İbn Âmir ise, çokluk ifade etmek üzere “sin” harfini şedde­li olarak; diye okumuşlardır. aynı anlamda iki ayrı söy­leyiştir. Şair de der ki:

“Süleymâ eledi ki, bugün yola (geceleyin) koyulacak mısın, yokaa kalmaya mı karar vereceksin? Çünkü kimi ihtiyacı sana unutturur, tembellik.”

Şair İmruu’1-K.ays da şöyle demektedir;

“Ayağa kalktığım vakit bana şalvarımı (çekmeyi) unutturur.”

(Âyet-i kerimenin) anlamı şudur: Ey Muhammed, eğer şeytan yanlarından kalkıp gitmeyi sana unutturur da yasaktan sonra onlarla beraber oturmaya devam edecek olursan, “artık hatırladıktan sonra” yani, bu yasağı hatırla­dığın takdirde “o zalimler” yani müşrikler “topluluğu ile oturma.” [114]

  1. Bu Buyruğun Muhatapları Ve Hz. Peygamberin Unutması:

Bu buyruk Peygamber (sav)1 a hitap olmakla birlikte ümmetinin kastedil­diği söylenmiştir. Bu görüşü ileri sürenler, Hz. Peygamberin unutmaktan uzak olduğu kanaatiyle bu görüşü belirtmişlerdir Bunun, Hz. Peygambere has bir hitap olduğu ve Hz. Peygamberin unutmasının mümkün olduğu da söylen­miştir.

İbnü’l-Arabî der ki: Bizler, bizim mezhep alimlerimizin, şanı yüce Allah’ın: “Andolsun… eğer şirk koşarsan mutlaka amelin boşa çıkar.” (ez-Zümer, 39/65) buyruğunun Peygamber (sav)’ın adına ümmete -onun şirk koşması­nın imkânsızlığı dolayısıyla- hitap olduğu şeklindeki görüşlerinde mazur gör­sek dahi, Hz. Peygamberin unutmasının imkânı hususunda onların mazur gö­rülecek bir tarafları yoktur. Çünkü Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Adem unuttu, o sebepten onun zürriyeti de unuttu.”[115] Bu hadisi Tirmizî ri­vayet etmiş olup, sahih olduğunu belirtmiştir. Yine Hz. Peygamber kendisi hakkında da şöylece haber vermektedir; “Ben de ancak sizin gibi bir insa­nım. Siz nasıl unutuyorsanız ben de unuturum. O bakımdan unutacak olur­sam bana hatırlatınız.” Bu hadisi de Buharı rivayet etmiştir.[116] Görüldüğü gibi Hz, Peygamber bu hadiste unutmayı kendisine izafe etmiştir. Yine bir ada­mın Kur’an okuyuşunu işittiği sırada şöyle buyurmuştur: “Bu bana daha ön­ce unutturulmuş bulunan şu şu âyeti haiıriattı.”[117]

Hz. Peygamberin unutmasının mümkün olduğunu kabul edenler, bu unutmasının tebliğ ile ulaştırılması gereken fiiller ile şeriatin hükümleri hak­kında sözkonusu olup olmadığı hususunda farklı görüşlere sahiptir. Kadı İyad’ın naklettiğine göre, genel olarak ilim adamian ve kelâmcılar birinci gö­rüşü kabul etmişlerdir. Nitekim Kur’an ve hadisin zahirinden de anlaşılan bu­dur. Şu kadar var ki, ileri gelen kelâmcılar, şu şartı koşmuşlardır: Şanı yüce Allah bu durumda onu uyarır ve onu bu unutkanlık hali üzere bırakmaz. Bun­dan sonra yine bu uyarmanın olay ile bitişik ve derhal yapılmasının gerekip gerekmediği hususunda da farklı görüşleri vardır. Kadı Ebu Bekr ile ilim adam­larının çoğunluğunun görüşü (bunun derhal yapılması gerektiği) doğrul­tulsun )dadır.

Bunun (unuttuğu hususun kendisine hatırlatılıp uyarılmasının) ömrü so­na ermeden ve tebliği kesintiye uğramadan gerçekleşmesi caiz midir? Ebu’l-Meâli bu görüştedir. İlim adamlarından bir kesim ise, tebliğ ile ilgili fiiller ve serî ibadetler hususunda yanılmasını mümkün kabul etmezler. Tebliğ ile il­gili sözlerde ise bunun sözkonusu olmayacağım ittifakla kabul etmişlerdir. Bu hususta varid olan zahir haberleri çeşitli şekillerde tevil etmişlerdir. Üs-tad Ebu İshâk da bu görüşe meyletmiştir.

Batinüer ile kalp ilmi erbabından bir kesim istisna teşkil ederek göyle de­mişlerdir: Hz. Peygamberin unutması caiz değildir. O, kastî olarak unutur ve bir hükmü sünnet olarak ortaya koymak için kasten unutmuş gibi bir görü­nüm verir. Tahkik imamlarından büyük bir kişi olan Ebu’l-Muzaffer el-İsfe-rayinî de “el-Evsat* adlı eserinde bu görüşe meyletmiştir. Ancak bu doğru bir görüş olamaz. Çünkü, zıddın zıd ile bir arada olması uzak ve imkânsız bir şeydir. [118]

69- Sakınanlara onların hesabından herhangi bir sorumluluk yok­tur. Fakat sakınırlar diye (onlara) hatırlatmaları gerekir.

tbn Abbas der ki: “Kendilerinden yüzçevir” müşriklerle beraber oturma­yın diye emreden yüce Allah’ın buyruğu ile müslümanlar bizim Mescid-i Ha-ram’a girmemize ve Beyti tavaf etmemize artık imkânımız kalmadı, dediler. Bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu.

“Fakat, sakınırlar diye hatırlatmaları gerekir.” Yani, şayet mü’minler on­larla birlikte oturacak olurlarsa, onlara hatırlatsınlar, öğüt versinler. Belki bu­nun sonucunda bulundukları durumu terk hususunda Allah’tan sakınırlar, kor­karlar.

Diğer taraftan şöyle denilmiştir: Bu da, yüce Allah’ın: “O, size kitapta şu­nu indirdi: Allah ‘in âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz vakit, onlar başka bir söze dalıncaya kadar yanlarında oturma­yın” (en-Nisa, 4/140) buyruğu ile neshedümiştir. Böyle bir ruhsat Mekke fet­hinden önce idi ve o zamanlar takiye yapılacak zamanlardı.

Yüce Allah: “O size Kitapta şunu indirdi” buyruğu ile: “Dinlerini bir oyun­cak ve bir eğlence edinip… kimseleri” (el-En’âm, 6/70) buyruğuna işaret et­mektedir.

el-Kuşeyrî der ki: Daha zahir olan, âyet-i kerimenin mensuh olmadığıdır. Anlamı da şöyEe olur: Müşriklerin hesabından size bir şey düşmez. Size dü­şen onlara hatırlatıp öğüt vermek ve onları kötülüklerinden vazgeçirmeye ça­lışmaktır. Eğer kabul etmeyecek olurlarsa, onların hesaplarını görmek Allah’a aittir.

“Hatırlatmak” mastar olmak üzere nasb mahal Ün dedir. Ref mahal­linde olması da mümkündür. Yani: Fakat onların yapmaları gereken şey ha­tırlatmaktır. Yani, onlara öğüt verip hatırlatmak düşer (bu onlara bir görev­dir). el-Kisaî de der ki: Buyruğun anlamı: Fakat bu, bir öğüttür, şeklindedir. [119]

  1. Dinlerini bir oyuncak ve bir eğlence edinip dünya hayatının al­datmış olduğu kimseleri terket. Allah’tan başka bir dost ve bir şefaatçisi olmayan her bir nefsin, kazandıkları yüzünden hela­ke sürüklenmemesi için sen, onunla hatırlat. Ne kadar fidye ver­se de ondan alınmaz. Onlar kazandıkları yüzünden helake sü­rüklenmiş kimselerdir. İnkâr edegeldiklerinden dolayı, onlar İçin kaynar sudan bir içecek ve can yakıcı bir azap vardır.

Yani sen kalbini onlarla meşgul etme. Çünkü onlar, -sen kendilerine öğüt vermekle emrolunmuş olsan dahi- inatlaşan, işi yokuşa süren kimseler­dir. Katade der ki: Bu buyruk mensuhtur. “Müşrikleri artık nerede bulursa­nız öldürün” (et-Tevbe, 9/5) buyruğu ile neshedilrniştir. “Bîr oyuncak ve bir eğlence’nin anlamı senin davet etmiş olduğun dini alay konusu ederler de­mektir. Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Onlar, kabul ettikleri din İle alay etmektedirler. Çünkü gereğince amel etmiyorlar.

Alay etmek (istihza) hiç bir dinde uygun görülmüş bir şey değildir. “Bir oyuncak ve bir eğlence” batıl ve şımarıklık şeklinde de açıklanmıştır. Bu ka­bilden açıklamalar daha önceden (.el-En’âm, 6/32. ayet, 1 ve 2.başlıklarda) geçmiş bulunmaktadır. Oyun (un eğlenceden) önce zikredildiği yerler (Kur’an-ı Kerim’de) dört tanedir. Bu yerler de şöylece şiir halinde İfade edilmiştir:

“(Önce) oyun (cak) ve (sonra) eğlence gelip de

Bunun Kur’an-ı Kerim’de kaç yerde böyle geldiğim (sorarsan bil; ki): Birisi el-Hadid Sûresi’nde (57/20. âyette) diğeri Kıtal Sûresi’nde (Muhammed, 47/36) dir. el-Ejı’âm Sûresi’nde ise (6/32 ve 70’de olmak üzere) iki yerdedir,”

Burada “din”den kastın bayram olduğu da söylenmiştir. el-Kelbî şöyle de­mektedir: Yüce Allah her bir kavme ta’zim gösterecekleri ve yüce Allah’a na­maz kıhp ibadet edecekleri bir bayram tayin etmiştir. Her bir kavim bayram günlerini oyun ve eğlence edindiler. Bundan Muhammed (sav) ümmeti müs­tesnadır. Onlar bayram günlerini namaz, zikir ve sadaka verdikleri günler ola­rak bildiler. Cuma, Ramazan Bayramı ve Kurban Bayramı günleri gibi.

Yüce Allah’ın: “Dünya hayatının aldatmış olduğu kimseleri” buyruğu

dünya hayatından zahir olandan başkasını bilmeyen kimseleri “terken* de­mektir. “…Kazandıkları (günahlar) yüzünden helake sürüklenmemesi İçin™ rehin olarak alıkonulup helake teslim edilmemesi için “sen onunla” ya­ni, Kur’an ile veya hesap ile “hatırlat.” Bu şekildeki açıklama Mücahid, Ka-tade, el-Hasen, İkrime ve es-Süddî’den nakledilmiştir.

(Helake sürüklenmek diye meali verilen:) îbsûl: Kişinin helake teslim edil­mesi demektir. Bu kelimenin sözlükte bilinen anlamı budur. şek­linde aynı kökten gelen tabir: Çocuğumu rehin bıraktım, demek olur. Avf b. el-Ahvas b. Cafer der ki:

“Ve benim, işlediğimiz herhangi bir suç ve

Döktüğümüz herhangi bir kan olmaksızın çocuklarımı rehin verişim…”

Avf b. Cafer, Kuşeyroğu 11 arından zengin birisi adına es-Suceyfe’nin iki oğ­lunun kan bedelini yüklenmek istemiş, onlar da: Biz senin bu işi yüklenme­ne razı olmuyoruz deyince, barış kastı ile çocuklarını onlara rehin vermişti. Nabİğa el-Cadi de şöyle demektedir:

“Ve biz, el-Ufâke’de[120] Âmir’i rehin verdik; ed-Derdâ’da olanlara karşılık rehin olarak; Sonunda her ikisi de helak oldular.”

ed-Derdâ ise, onlara ait bir askeri birliğin adıdır.

“Allah’tan başka bir dost ve bir şefaatçisi olmayan her bir nefisin…” buy­ruğuna ait açıklamalar, daha önceden geçmig bulunmaktadır. (Bk. el-Bakara, 2/48-49 ile 255 ve 257. âyetler ile; Âl-i İmran, 3/Ğ8. âyetin tefsiri.)

Yüce Allah’ın: “Ne kadar fidye verse de ondan alınmaz” buyruğuna da­ir açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/48-49. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. el-Hamîm (kaynar su), oldukça sıcak su demektir. Âyet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır: “Başları üzerinden oldukça kaynar su (el-hamîm) (el-Hac, 22/19); “Onlar, bununla son derece sıcak su fel-hamîm) arasında gidip geleceklerdir.” (er-Rahmân, 55/44)

Âyeti kerime {nin hatırlatmayı emreden bölümü) kıtal âyeti ile nesih ol­muştur. Bunun mensuh olmadığı da söylenmiştir. Çünkü yüce Allah’ın: “Dinlerini bir oyuncak ve bir eğlence edinip… kimseleri terket” buyruğu, yüce Allah’ın: “Onları bırak yesinler, faydalansınlar” (el-Hicr, 15/3) buyru­ğu gibi bir tehdittir. Anlamı da; onlar için üzülme! Çünkü sana düşen sade­ce nefislerin helake teslim olunmasını hatırlatıp tebliğ etmekten ibarettir, şek­lindedir. Çünkü, bu şekilde kendisini helake terkeden kimse, ona teslim et­miş ve rehin alınrruş olur. İbsâl’in asıl anlamının haram kılmak, yasaklamak olduğu da söylenmiştir. Bu da Arapların; bu sana haramdır, anlamında şeklindeki ifadelerinden alınmıştır. Bu tabir, onların cennet­ten mahrum kılınmaları ve cennetin kendilerine haram kılınmış olması do­layısıyla bu anlamda kullanılmış olabilir. Şair der ki:

“Sizin komşunuz bize haram ve yasak da

Bizim komşumuz da, onun kocası da size helâl, (öyle) mi?”

Buna göre burada ibsâl, haram kılmak, yasak kılmak anlamındadır. [121]

  1. De ki “Allah’ı bırakıp bize fayda ve zarar vermeyen şeylere mi ibadet edelim? Allah bizi hidayete kavuşturduktan sonra ökçe­lerimiz üzerine gerisin geriye mi döndürülelim? Hani arkadaş­ları: “Bize gel” diye hidayete çağırdıkları halde yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşırken şeytanların saptırdıkları kimse gibi mi olalım?” De ki: “Asıl hidayet Allah’ın gösterdiği doğru yoldur. Ve biz, âlemlerin Babbine teslim olmakla cmrolunduk.”
  2. Bir de: “Namazı dosdoğru kılın ve O’ndan korkun” diye. Huzu­runa varıp toplanacağınız yalnız O’dur.
  3. O, gökleri ve yeri hak ile yaratandır. O’nun “ol” diyeceği gün her-şey oluverir. Sözü haktır O’nun. Sûr’a üfiirüleceği günde mülk yalnız O’nundur. Görüneni de görünmeyeni de bilendir. O, Ha­kimdir, herşeyden haberdar olandır.

Yüce Allah’ın: “De ki: Allah’ı bırakıp bize* dua ve ibadet ettiğimiz vakit “fayda ve”, terkedip bıraktığımız takdirde de “zarar vermeyen şeylere mi ibadet edelim” buyruğunda putlar kastedilmektedir.

“Allah bizi hidayete kavuşturduktan sonra ökçelerimiz üzerine gerisin geriye mi döndürülelim?” Yani, hidayete erdikten sonra sapıklığa mı geri dönelim?

“Filan kişi ökçeleri üzerine geri döndü” tabiri, arkasını dönüp giden hak­kında kullanılır. Ebu Ubeyde der ki: İhtiyacını göremeyip karşılayamaksızın ge­ri dönen kimse hakkında; “ökçeleri üzerine gerisin geri döndü” tabiri kullanı­lır. el-Müberred de der ki: Bu, hayırdan sonra ona şer geldi, anlamındadır.

(Ökçeler anlamına geien âkâb’ın tekili olan akib’in) asıl anlamı, âkibet ve ukbâ’dan gelmektedir. Âkibet ve ukbâ ise, birşeyden sonra mutlaka gelme­si gereken şeyler hakkında kullanılır. Meselâ: “Güzel âkibet takva sahiple-rinindir” (el-A’raf, 7/128) buyruğu da buradan gelmektedir. Ayağın ökçesi (akib’i) de buradan alınmıştır. (Ceza anlamına gelen) ukubet de buradan gel­mektedir. Çünkü ukubet, işlenen suç ve günahın akabinde gelir ve ondan do­layı sözkonusu oJur.

“Hani arkadaşları bize gel diye hidayete çağırdıkları halde, yeryüzün­de şaşkın şaşkın dolaşırken, şeytanların saptırdıkları kimse gibi mi ola­lım?” buyruğunda yer alan benzetme edatı, hazf edilmiş bir mastara sıfat ola­rak nasb ma halimdedir. “Yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşırken şeytanların

saptırdıkları” azdırıp, hevasını kendisine süslü, güzel gösterdikleri, heva ve hevesinin gereklerine çağırdıkları kimse gibi mi olalım?

Bir şeye doğru hızlıca gitmeyi ifade etmek üzere -heva kökünden gelen: fiilleri kullanılır. ez-Zeccâc der ki: Bu, nefsin lıevâsı ile ilgisi bu­lunan iden gelmektedir. Şeytanın hevasını kendisine süslü göster­diği kimse gibi mi olalım? demektir.

Cemaat “: Saptırdıkları” şeklinde çoğul failin müennes okunma­sı esasına göre okumuşlardır. Hamza ise çoğulu müzekker yapma esasına gö­re; “: şeytanların saptırdıkları kimse” şeklinde okumuştur. İbn Mes’ud’dan ise, “: Şeytanın saptırdığı kimse” diye okudu­ğu rivayet edilmiştir. Bu kıraat el-Hasen’den de rivayet edildiği gibi Ubeyy’in Mushaf’ında da böyledir.

“Bize gel,” bize uy anlamına gelmektedir. Yine Abdullah b. Mes’ud’dan (: Kendisini apaçık bir hidayete çağıran” şeklinde bir kı­raat nakledilmiştir. el-Hasen’den de “: Şeytanların kendisini saptırdıkları kimse” diye okuduğu da rivayet edilmiştir.

“: Şaşkın şaşkın dolaşırken” kelimesi hal olarak nasb edilmiştir. Bunun gayr-ı munsarıf oluşu İse müennesinin; şeklinde oluşundan dolayıdır. “: Sarhoş erkek, sarhoş kadın, kızgın adam, kızgın kadın” kelimeleri gibi. Şaşkın ise, işinin gereği olarak gitmesi gereken yönü bir türlü bulamayan kimse demektir. “: Tereddüt gös­terdi, şaşırdı kaldı”, demek olan fiilin mastarları da; şeklin­de gelir. Çıkış yeri bulunmayan su birikintisine de “hâir” denilmesi buradan gelmektedir. Bunun çoğulu da; şeklinde gelir ise, suyun bi­riktiği ve gidecek yer bulamadığı yer anlamına da gelir. Şair der ki:

“Çukur ve etrafı su ile dolu bir alanda bulunan bir dal…”[122]

İbn Abbas der ki: Buyruğun anlamı şudur: Puta tapanın misali, kendisi­ni davet eden cinlerin arkasından giderek sabahleyin de kendisini yolunu bu­lamayacağı ve helak olmaya maruz kalacağı bir yerde bıraktığını gören kimsenin durumuna benzer. İşte böyle bir kişi, kaybolunacak yerde, şaşkın ve ne yapacağını bilmez bir haldedir.

Ebu Salih yoluyla gelen rivayette de şöyle demektedir: Bu âyet-i kerime, Ebu Bekr es-Sıddîk’ın oğlu Abdurrahman hakkında nazil olmuştur. Abdurrahman babasını küfre çağırıyordu. Onun anne-babası ve diğer müslümanlar ken­disini İslama davet ediyorlardı. İşte yüce Allah’ın: “Hani arkadaşları: Bize gel diye çağırdıkları halde” buyruğunun anlamı budur. Kendisi ise bu çağ­rılan kabul etmiyordu.

Ebu Ömer der ki: Abdurralıman’ın annesi, Ki naneli el-Haris b. Ğanm’in kızı Um Ruman’dır. Abdurrahman, Hz. Âişe’nin anne-baba bir öz kardeşidir. Hz. Ebu Bekir’in oğlu Abdurrahman, Bedir’de ve Uhud’da kâfir olarak kav­mi ile birlikte savaşa katılmıştı. Kendisiyle çarpışacak er istemiş, babası onunla çarpışmak üzere ayağa kalkmak istediğinde -nakledildiğine göre- Rasulullah (sav) ona; “Senden mahrum olmak istemiyorum” diye buyurmuştu. Abdurrahman daha sonra müslüman olmuş ve güzel bir şekilde İslama bağ­lanmış, Peygamber (sav) ile birlikte de Hudeybiye barışında hazır bulunmuş­tu. Siyer alimlerinin söyledikleri budur. Onların naklettiklerine göre asıl adı Abdu’l-Kâ’be imiş. Rasulullah (sav), onun adını Abdurrahman diye değiştir­miştir. Hz. Ebu Bekir’in yaşça en büyük oğlu budur. Denildiğine göre, arka arkaya aynı soydan dört kişi, baba ve çocukları olarak Hz. Peygambere ye­tişmiş, sadece Ebu Kuhafe, onun oğlu Ebu Bekir, Ebu Bekir’in oğlu Abdur­rahman ve Abdurrahman’in oğlu da Ebu Atik Muhammed’dir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Yüce Allah’ın: “Ve biz alemlerin Rabbına teslim olmakla emrohınduk. Bir de namazı dosdoğru kılın ve ondan korkun diye” buyruğunda yer alan “: Teslim olmakla” buyruğundaki “lâm”, “lâm-ı key” diye bilinir. Biz, müslüman olalım ve namazı kılalım diye emrolunduk, demektir. Çün­kü izafet harfleri birbirlerine atfedilebilir.

el-Ferra der ki: Buyruğun anlamı: : Müslüman olmakla emrolunduk, şeklindedir. Çünkü araplar, aynı anlamda olmak üzere; : Sana gitmeni emrettim, derler.

en-Nehhâs da derki: Ben, Ebu’l-Hasen b. Keysan’ı, buradaki “lâm”ın “hafd lam”ı (yani, harf-i cer olan lam) olduğunu söylediğini dinledim. Bütün “iam”lar ise üç türlüdür: “Hafd lam”ı, “emir lam”ı ve “te’kid lam”ı. Bunun dı­şındaki maksatlarla kullanılan bir lam edatı yoktur.

“İslâm” ihlas demektir. Namaztn dosdoğru kılınması (ikâmesi) ise, onu de­vamlı olarak gereği gibi ifa etmektir. Ayrıca; “: Bir de namazı dosdoğru kılın” buyruğunun manaya atıf olması da mümkündür. Yani onu, hem hidayete hem de namazı dosdoğru kılın diye davet ederler. Çünkü, “: Bize gel”in anlamı; : Bize gel… diye (çağırırlar), seklindedir.

Yüce Allah’ın: “Huzuruna varıp toplanacağınız yalnız O’dur” buyruğu, bir mübteda ve haber cümlesidir. Aynı şekilde: “O gökleri ve yeri hak ile ya­ratandır” buyruğu da böyledir. Yani, kendisine ibadet olunması gereken

O’dur. Putlar değildir. “Hak ile” de hak kelimesi ile demek olup o, “ol” buy­ruğu ile yaralandır, anlamındadır.

Yüce Allah’ın; “Onun ol diyeceği gün her şey oluverir” de, “ol” diyece­ği günü hatırla, yahut da ol diyeceği günden sakının, demektir. Ya da ol di­yeceği günü iyi düşün, anlamına gelir. Bunun, yüce Allah’ın: ” Ve on­dan korkun* buyruğuna atf olduğu da söylenmiştir. et-Ferrâ der ki: “oluverir” denildiğine göre bu, özel olarak Sûr için sözkonusu olacaktır. Yani, o gün Sûr’a ol diyecektir, o da oluverecektir.

Şöyle de açıklanmıştır: Yani, insanların ölümü ve hayatı gibi dilediği herşey oluverir.

Bu iki açıklamaya göre “sözü haktır O’nun” buyruğu, mübteda ve haber­dir. Yüce Allah’ın: “Sözü” anlamındaki;, ile ref olduğu da söy­lenmiştir. Yani, O’nun emrettiği şey olur, demektir. : Hak da “sözün”ün bir sıfatıdır. Bu açıklamaya göre ifade; “: O’nun hak sö­zü gerçekleşir” buyruğunda tamam olur.

İbn Âmir ise, mansub olarak; diye okumuştur. Bu ise, hesabın ve ba’s’ın (öldükten sonra dirilişin) ne kadar sür’atli olacağına işarettir. Bu hu­susa dair yeterli açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (.2/117. âyet, 5 ve 6. başlıklarda) geçmiş bulunmaktadır.

“Sûr’a üfiirüleceği günde mülk yalnız O’nundur.” Yani, Sûra üfürülece-ği gün her şeyin mülkiyeti, sahipliği yalnız O’nundur. Veya: Sûr’a üfürülece-ği günde hak yalnız O’nundur. Bunun “O’nun ol diyeceği günü” buyruğun­dan bedel olduğu da söylenmiştir. (O takdirde buyruğun anlamı şöyle olur: Sûr’a üfürüleceği gün olan o günde mülk yalnız O’nun olacaktır.)

Sûr: Kendisine üflenilecek nurdan bir boynuzdur. Birinci üfürüş canlıla­rın yok olması içindir. İkincisi ise yeniden yaratmak içindir. Bazılarının ileri sürdüğü gibi Sûr’un çoğulu; şeklinde gelmez. Bu iddiaya göre -ile­ride açıklayacağımız üzere- ölülerin suretlerine (şekillerine) üfürülür mana­sı verilir.

Çünkü Müslim, Abdullah b. Amr yoluyla gelen bir hadiste şöyle denildi­ğini rivayet etmekledir: “… Sonra Sur’a üfürülür, onu işiten herkes mutlaka boynunu o tarafa doğru döndürür veya uzatarak kulak verir. Onun sesini İşi­tecek İlk kişi, develerinin su içtiği havuzu sıvayıp düzelten bir adam oiacak-tır. O da sair insanlar da baygın yere düşecekler, sonra yüce Allah, çisintiyi andıran bir yağmur yağdıracak. -Yahut da; indirecek ifadesini kullandı-. Bu yağmurdan insanların cesetleri bitecek. Sonra tekrar Sûr’a üfürülecek ve an­sızın kalkıp bakınacaklardır,..”[123]

Nitekim yüce Allah’ın Kitabında da: “: Sonra ona ikinci bir defa üfurülür” (ez-Zümer, 39/68) diye buyurulurken, (Sûr’un “suret” kelime­sinin çoğulu olduğunu söyleyenlerin görüşlerinin aksine); (l*J ) denilmemiş­tir. Böylelikle Sûr’un “sûret”in çoğulu olmadığı anlaşılmış olmaktadır.

Sûra üfürecek olanın İsrafil (a.s)’ın olacağını bütün ümmetler icma ile ka­bul etmişlerdir. Ebu’l-Heysem der ki: Sûr’un bir boynuz olacağını kabul et­meyen bir kimse, Arşı, Mizanı ve Sıratı inkâr eden ve bunları çeşitli şekiller­de te’vile kalkışan kimse gibidir. İbn Faris der ki: Hadiste sözü geçen Sûr, ken­disine üflenilecek boynuzu andıran bir şeydir. Sûr da “suretin çoğuludur, el-Cevherî ise der ki: Sûr, karn (boynuz) demektir. Nitekim recez vezninde şa­ir şöyle demiştir:

“İki ordunun karşı karşıya geldiği sabah, onlara öyle şiddetlice tosladık ki, iki boynuzla (sûrla) toslaşmaya benzemezdi.”

“Ve Sûr’a üfürüleceği günde” (en-Neml, 27/87) buyruğu da bu kabilden­dir. el-Kelbî der ki: Sûr’un ne olduğunu bilemiyorum. Bunun “: Ta­ze hurma” gibi suret’in çoğulu olduğu da söylenmektedir. Yani Ölülerin ve ervahın (ruhların) suretlerine üfürülür demek oiur.

el-Hasen ise, “: Suretlere üfürüleceği günde” diye oku­muştur, şeklinde “sad”ın esreli okunuşu ise, suretin çoğulu olan; ‘ın bir başka söyleyişidir. Bunun da çoğulu; şeklinde geldiği gi­bi “yâ” ile şeklindeki çoğul da bunun bir başka söylenişidir.

Amr b. Ubeyd de der ki: İyâd: “: Suretlere üfürüleceği gün” şeklinde okumuştur. Bu kıraat İle mahlukat kastedilir.

Derim ki: Bu âyet-i kerimede yer alan “Sûr’un” suretin çoğulu olduğunu söyleyenler arasında Ebu Ubeyde de vardır. Her ne kadar bu, ihtimal dahi­linde ise, bizim Kitab-ı Kerimden ve sünnet-i seniyeden zikrettiğimiz delil­lerle red olunur. Aynı şekilde öldükten sonra diriliş için Sûr’a iki defa ütü-rülmeyecektir. Diriliş için yalnızca bir defa üfürülecektir. İsrafil (a.s), boynuz şeklinde olan Sûr’a üfürecek. Şanı yüce Allah da suretleri diriltecektir, Kuı’an-ı Kerim’de ise: “Fakat Biz ona ruhumuzdan üfürdük” (et-Tahrim, 66/12.) diye buyurulmaktadtr.

Yüce Allah’ın: “Görüleni de görülmeyeni de bilendir* buyruğunda yer alan; “: Bilen” kelimesi, ‘in sıfatı olmak üzere merfu’ okunur, Yani: Gökleri ve yeri yaratan, görüneni görünmeyeni bilen O’dur. Mübtedamn hazfi dolayısıyla merfu’ olması da mümkündür. Bazı kıraat alimlerinin; “: Üfürür” şeklinde okuduğu da rivayet edilmiştir. Buna göre üfürmek fiilinin faili; “: Görünmeyeni bilen” olması mümkündür. Çünkü ona üfürmek, yüce Allah’ın emri İle olduğuna göre, bunun doğrudan Allah’a nis-bet edilmesi de mümkün olur. “: Bilen” kelimesinin manaya hamledil­mek suretiyle merfu olması da mümkündür. Nitekim Sibeveyh (buna benzer olan) şöyle bir mısra nakletmektedir:

“Yezid için. ağlatısın (çünkü) bir davaya yardımcı olmak için çağrıldığında

yardımcı olur o.”

el-Hasen ile el-A’meş ise şeklinde ve “; O’nundur” buyruğundaki “o” anlamına gelen “he” den bedel olmak üzere esreli olarak okumuştur. [124]

  1. Hani İbrahim, babası Âzer’e: “Sen bir takım putları İlâh mı edi­niyorsun? Gerçekten ben, seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum” demişti.

Yüce Allah’ın: “Hani İbrahim, babası Âzer’e… demişti” buyruğu hakkın­da bir takım açıklamalarda bulunmuşlardır. Eş’arî ve Şafiî mezhebine men-sub Ebu Bekr Muhammed b. Muhammed b. el-Hasen el-Cuveynî el-Eş’arî “en-Nükel; Mine’t-Tefsir” adlı eserinde şunları söylemektedir: İbrahim’in babası­nın adının Târeh olduğu hususunda insanlar arasında görüş ayrılığı yoktur. Kur’an-ı Kerim’deki buyruk ise adının Âzer olduğuna delalet etmektedir. De­nildiğine göre Âzer, onların dilinde yerici bir isimdir. Bu takdirde buyruk şöy­le bir anlam taşır: Hani ibrahim babasına, ey hata içerisinde olan! “Sen bir takım putları ilâh mı ediniyorsun… demişti.” Eğer durum bu şekilde ise, o takdirde tercih edilen görüş bunun (nida dolayısıyla Â2er kelimesinin) mer­fu’ oluşudur. Âzer’in put adı olduğu da söylenmiştir. Durum böyle ise, o takdirde bir fiil takdiri ile nasb mahailinde otur ve şöyle demiş gibidir: Ha­ni İbrahim babasına, sen Âzer’i ilah mı ediniyorsun yani sen bir takım put­ları ilahlar mı ediniyorsun demişti.

Derim ki: (Ebu Bekr Muhammed b. Muhammed)’in iddia ettiği gibi bu gö­rüş, ittifakla kabul edilmiş bir kanaat değildir. Çünkü Muhammed b. İshâk, el-Kelbî ve ed-Dahhâk şöyle demişlerdir: Âzer, İbrahim (a.s)’ın babasının adı­dır. Târeh de odur. Tıpkı İsrail ve Yakub’un (aynı kişinin adları) olması gibi.

Derim ki: Buna göre -önceden de geçtiği gibi- onun iki ismi vardır. Mu-katil der ki; Âzer, lakabtır. Târeh de isimdir. es-Sa’lebî de bunu İbn İshâk el-Kuşeyrî’den naktetmiştir. Bunun aksi olması da mümkündür.

el-Hasen der ki: Babasının adı Âzer idi. Süleyman et-Teymî de der ki: Âzer, sövme ve ayıplanma ifadesidir. Onların dilinde bu kelime eğri adam demek­tir. el-Mu’temir b. Süleyman, babasından şöyle dediğini rivayet etmektedir: Bana ulaştığına göre Âzer eğri demektir. Bu da İbrahim’in babasına söyledi­ği en ağır sözdür.

ed-Dahhâk der ki: Âzer, farsçada oldukça yaşlı kişi, ihtiyar demektir. el-Fer-râ der ki: Bu, onların dilinde yerid bir sıfattır. Ey hata eden, demiş gibidir.

Âzer’i merfu’ okuyanlara Ya da onu esreli okuyanlara göre hani İbrahim, hata içerisinde olan babasına… demişti, gibi bir anlam taşır.

Âzer kelimesinin gayr-ı munsanf oluşu ise, vezninde olduğundan dolayıdır. Bunu da en-Nehlıâs söylemiştir.

el-Cevheri der ki: Âzer, arapça olmayan bir isimdir. Ve bu kelime aslın­da bir kimseye yardım edeni anlatmak üzere; Filan kişi fila­na yardımcı oldu, destek verdi, ifadesinden türetilmiştir. Buna göre Âzer, put­lara İbadet hususunda kavmine yardımcı olan, destek veren demek olur. Bu­nun, güç anlamına gelen el-ezr’den türemiş olduğu da söylenmiştir ki, bu da İbn Fâris’den nakledilmiştir. Mücahid ile Yeman ise, Âzer bir put adıdır, de­mişlerdir.

Bu açıklamaya göre İse Âzer, nasb mahallinde olup ifadenin takdiri: Sen Azeri bir ilah kabul edip putlar mı edinirsin? demek olur.

İfadede takdim ve tehir olduğu da söylenmiştir. Ve ifadenin takdiri: Sen Âzer’i putlar mı edinirsin? şeklinde olur.

Derim ki: Buna göre Âzer, bir cins ismi olur. Doğrusunu en iyi bilen Al­lah’tır.

es-Sa’tebî, “Kitabu’l-Arâis”de şöyle demektedir: İbrahim’in babasına., babasının verdiği isim Târeh dir. Târeh, Nümruz (Nemrud) ile birlikte ilah­larının mabedinin görevlisi olunca, Nümruz ona, Âzer adını vermişti.

Mücahid de der ki: Âzer onun babasının adı değildir. Âzer bir put adı­dır. Hz. İbrahimin babasının adı Târeh’dir. Onun babası Nâhûr, onun baba­sı Sarû\ onun babası Arğû, onun babası, Faluğ, onun babası Âbir, onun ba­bası Şalîh, onun babası Erfahşed, onun babası Sam, onun da babası Nuh (a.s)’dır.

“Âzer” kelimesinin bir kaç türlü okuyuşu vardır: Birincisi üstün, ikincisi esreli olmak üzere; şeklinde îbn Abbas’tan gelen okuyuş. Yine ondan iki tane üstün hemzeli; şeklindeki okuyuş, merfu1 olarak da okunmuş olup bu da İbn Abbas’tan rivayet edilmiştir. İbn Abbas’tan gelen ilk iki kıra­atte; “: Edinir (mi)sin” de hemze yoktur. el-Mehdevî der ki: “: İzr mi?” de İzr’in, bir put adı olduğu söylenmiştir. Ve bu;: İzr’i mi edi­nirsin? takdirinde nasb halindedir. Aynı şekilde; da böyledir. Bunun, şeklinde ‘den türemiş kabul edilerek okunması da mümkün­dür. Bu da mef ulun leh olarak destek ve yardımcı anlamına gelir. Şöyle de­miş gibidir: Sen, destek ve güç edinmek için mi bir takım putlar edinmek­tesin?

Bunun, şeklinde ve (yük anlamına gelen); anlamında olup, “vav” harfinin hemzeye dönüştürülmüş olması da mümkündür.

el-Kuşeyrî der ki: Müşriklere karşı delil getirmek üzere Hz. İbrahim’in ve onun putlara ibadet konusunda babasına verdiği cevap zikredilmiştir. Bütün insanlar arasında öncelikle İbrahim’e uymaları gerekenler ise, Araplardır. Çün­kü Araplar onun soyundan gelmişlerdir. Yani, İbrahim’in babasına… dediği zamanı hatırla, demek olur. Ya da: “Her bir nefisin… helake sürüklenme­mesi İçin sen onunla hatırlat ve ayrıca İbrahim’in… dediğini de hatırlat” anlamında olur.

“Âzer” kelimesi, tekil nida olmak üzere, ey Âzer anlamında; şeklin­de de okunmuştur. Bu da Ubeyy, Yakub ve diğerlerinin kıraatidir. Bu kıra­at: Âzer, İbrahim’in babasının adıdır, diyenlerin görüşünü pekiştirmektedir.

“Sen bîr takım putları ilah mı ediniyorsun?” anlamındaki buyruk, “edi­niyor… sun” kelimesinin (biri putlar, diğeri de ilahlar olmak üzere) iki mef ulüdür. Bu da inkâr anlamım taşıyan bir istiflıamdır. [125]

  1. Biz İbrahim’e kesin bilgiye varanlardan olsun diye göklerin ve yerin mülkünü böylece gösterlyorduk.

Yüce Allah’ın: “Biz İbrahim’e… göklerin ve yerin mülkünü böylece gösteriyorduk” buyruğunda “melekût”, mülk anlamındadır. Sıfatta mübala­ğa için fazladan “vav” ile “te” getirilmiştir. Rahabût ve Ceberut kelimeleri de bunun gibidir. Ebu’s-Simmal el-Adevî, “lâm” harfini sakin olarak “melkût” di­ye okumuştur. Sibeveylı’e göre ise, esasen hafif olduğu için (lam’ın üzerin­deki) fethanın lıazfedilmesi caiz değildir. Bununla birlikte bu, bir söyleyiş de olabilir. İse, gösterdik anlamındadır. Burada fiil (aslında muzaridir, fakat) mazi anlamındadır.

Şöyle denilmiştir: Yüce Allah bununla göklerde bulunan meleklerin iba­deti ve hayret verici şeyler ile, yerde bulunan Âdem oğullarının isyanını kas­tetmektedir. Çünkü Hz. İbrahim, isyan edeni gördüğü vakit, ona beddua ed­er, yüce Allah da onu helak ederdi. Allah ona: Ey İbrahim, kullanma beddua etmekten vazgeç. Sen Benim isimlerimden birisinin “es-Sabûr: çok sabreden, tahammül gösteren” olduğunu bilmiyor musun? Bu’anlamdaki bir hadisi Hz. Ali, Peygamber (sav)’dan rivayet etmiştir.

Şöyle de denilmiştir: Şanı yüce Allah ona -Arş ve yerlerin en aşağısı da da­hil olmak üzere-, gökleri ve yeri gösterdi. İbn Güreye, el-Kasım’dan rivayetine göre, İbrahim en-Nehaî şöyle söylemiş: Yedi gök, Hz, İbrahim’in gözü önün­de yarıldı. O da Arş’a varana kadar onları bakıp gördü. Yerler de onun önün­de açıldı ve onlara baktı. Cennetteki yerini de gördü. İşte yüce Allah’ın: “Biz ona dünyada da ecrini verdik” (el-Ankebut, 29/27) buyruğunun işaret etti­ği de -es-Süddî’den nakledildiğine göre- budur.

ed-Dahhâk ise der ki: Allah, göklerin mülkünden anlatmış olduğu şekil­de yıldızlan, yerin mülkünden ise denizleri, dağları, ağaçlan ve buna ben­zer Allah’ın varlığına delil olarak gördüğü şeyleri gösterdi.

İbn Abbas da buna yakın bir açıklamada bulunmuş ve şöyle demiştir: Hz. İbrahim, doğduğu sırada yer altında bir mahzene konuldu. Onun rızkı ise, parmaklarında idi. O parmaklarım emerdi. Mel’un Nemrud ise, bir rüya görmüş ve onun gördüğü bu rüya, doğacak bir kimsenin eliyle mülkünün or­tadan kaldırılacağı şeklinde yorumlanmıştı. O da erkeklerin kadınlardan azil yapmalarını emretmişti. Doğan her erkek çocuğun öldürülmesini emret­tiği de Söylenmiştir. Âzer ise, kıral Nemrud’un yakın kimselerinden idi. Bir gün onu bir ihtiyacını görmek üzere göndermiş, o da hanımına yaklaşmış idi. Hanımı da Hz. İbrahim’e gebe kalmıştı.

Bir başka açıklamaya göre o, putların bulunduğu yerde hanımı ile birlik­te olmuş, hanımı gebe kalınca derhal putlar da yüzleri üstü yıkılmışlardı. Hz. İbrahim’in babası, hamile kalan annesini, Hz. İbrahim doğuncaya kadar dağlar arasındaki yollardan birisine götürüp bırakmıştı. Hz. İbrahim’e yer al­tında bir mahzen kazdı ve yırtıcı hayvanlar gelip onu yemesin diye bu mahzenin kapısına büyük bir kaya parçası koymuştu. Annesi zaman zaman ya­nına gider ona süt verirdi. Parmaklarını emdiğini görürdü. Parmaklarından birisinden bal, birisinden su, birisinden de süt geliyordu. Hz. İbrahim, bü­yümüş ve bir yaşına gelmiş idi, ama üç yaşındaki bir çocuk gibi gösterişli idi. Babası onu mahzenden çıkartınca, herkes onun birkaç yıldan beri dünyaya gelmiş olduğunu zannediyordu. Hz. İbrahim annesine Rabbİm kim diye so­runca, annesi benim demişti. Peki senin Rabbin kim diye sorunca babandır demişti. Ya babamın Rabbi kimdir diye sorunca, Nemrud demişti. Peki onun Rabbi kim, diye sorunca, ona bir tokat atmıştı. Annesi böylelikle mülkleri­nin ellerinden kimin vasıtasıyla gideceğini öğrenmiş oldu. Bu husustaki kıssa, el-Kisaînin “Kısasu’l-Enbiya” adlı eserinde bütünüyle zikredilmiş bulunmaktadır. Bu ise, örnek alınacak, uyulacak bir kitaptır.

Kimisi de şöyle demiş: Hz. İbrahim, Harran’da doğmuş, babası da onu Ba-bit’e götürmüştü. Geçmişlerden (selef) ilim adamları genel olarak şöyle de­mektedir: İbrahim, Nemrud b. Ken’ân b. Sencarib b. Kuş b. Sam b. Nûh dö­neminde dünyaya gelmiştir. Buna dair açıklamalar daha Önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/258. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Tufan ile Hz. İb­rahim’in doğuşu arasında 1263 yıl geçmiştir. Bu, Âdem’in yaratılışından 3330 yıl sonra demektir.

Yüce Allah’ın: “Kesin bilgiye varanlardan olsun diye* buyruğunun an­lamı da şudur: O, kesin bilgiye varanlardan olsun diye Biz ona bunları ya­ni melekûtu (göklerin ve yerin mülkünü) göstermiş idik. [126]

  1. Gece onu bürüyüp örtünce bir yıldız gördü: “Bu (muymuş) be­nim rabbim?” demişti O, sönüp gidince de: “Ben öyle sönüp gi­denleri sevmem” demişti.

Yüce Allah’ın: “Gece onu bürüyüp örtünce” buyruğundaki;”: Ka-ranlığıyla onu örtünce” demektir. “: Cen­net, cinnet, cünnet (kalkan), cenin, micen (kalkan) ve cin” kelimeleri bura­dan gelmekte olup, hepsi de örtmek anlamındadır. Gecenin cenanı ise, iyi­ce kararması ve örtmesi demektir. Şair der ki:

“Olmayaydı eğer gecenin karanlığı, bizim koşuşumuz yetişmişti mutlaka Iyad b. Nâşib’e; Zürrima ile (kumlarda biten ağaçlık olan) el-Ertâ’da.”

Gecenin karanlığı demek olan “cenânu’1-leyl” anlamında “cünûnu’1-leyP de kullanılır. “: Gece onu bürüdü, örttü,” anlamındadır.

“Bir yıldız gördü” buyruğunda sözü edilen ona göklerin melekûtunun su­nulduğu kıssadan başka bir kıssadır. Denildiğine göre o, bu yıldızı içinde bu­lunduğu mahzenin ağzında bulunan kayanın bıraktığı aralık arasından gör­müştü. Şöyle de denilmiştir: Babası kendisini mahzenden çıkarttığı sırada gü­neşin batım vakti idi. Bu sırada develeri, atlan ve koyunları görmüş, mutla­ka bunların bir Rabbi olmalıdır diye düşünmüştü. O sırada Müşteri (Jüpiter) veya Zühre (Venüs) gezegenlerini, sonra da ayı, daha sonra da güneşi gör­müştü. Bu ayın son günlerinde olmuştu. Muhammed b. İshâk der ki: O sı­rada İbrahim onbeş yaşında idi. Yedi yaşında olduğu söylendiği gibi, Nem-rud ile tartıştığı sırada onyedi yaşında olduğu da söylenmiştir,

“Bu, (muymuş) benim rabbim” buyruğunun anlamı hakkında farklı görüş­ler vardır. Hz. İbrahim bu sözü, düşünme ve çocukluk dönemi ile bu konu­da onun delilleri görmesinden önceki sürede söylemişti. Böyle bir durumda bu gibi yaklaşımlar küfür de olmaz, iman da olmaz. Bu görüşü kabul eden­ler, Ali b. Ebi Talha’dan, İbn Abbaş’tan yaptıkları şu rivayeti delil gösterirler.

İbn Abbas dedi ki: “Gece onu bürüyüp Örtünce bir yıldız gördü. Bu (muy­muş) benim rabbim demişti.” O da kayboluncaya kadar o yıldtza ibadet et­mişti. Güneş ve ay da böyle olmuştu. Fakat, düşünme ve tetkiki sona erin­ce: “Ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden tamamen uzağım” (el-En’am, 6/78) demiş ve bunların kayboluşlarını (ilah olamayacaklarına) delil görmüş­tür. Çünkü onların kayb oluşları sonradan yaratılmış (hadis) olmalarının en açık bir belgesi İdi.

Kimisi de şöyle demiştir: Böyle bir rivayet sahih değildir. Ay ne a yüce Al­lah’ın peygamber olarak gönderceği bir kimsenin herhangi bîr dönemde yü­ce Allah’ı tevhid etmeyeceği, O’nu tanımayacağı, Allah dışındaki her türlü ma­buttan uzak ve O’ndan ilişiğini kesmeyeceği bir zamanın olması mümkün de­ğildir. Ayrıca böyle bir şey, yüce Allah’ın şirkten koruduğu (ismet) ve önce­den beri kendisine doğru yolu ve hidâyeti vermiş olduğu kesin bilgi sahibi olanlardan olması için ona göklerin ve yerin melekûtunu gösterdiği kimse için nasıl düşünülebilir? Onun, Allah’ı bilip tanımamakla nitelendirilmesi caiz ola­maz. Aksine o, ilk bakışından itibaren yüce Rabbi tanımıştır.

ez-Zeccâc der ki: Kanaatimce böyle bîr cevap hatalıdır ve söyleyenin bir yanlışıdır. Çünkü yüce Allah Hz. İbrahim’in şöyle dediğini bize haber vermek­tedir: “Beni de evlatlarımı da putlara tapmaktan uzak tut.” (İbrahim, 14/35) Yine yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Hani o, Rabbine sa­lim bir kalp ile gelmişti.” (es-Saffat, 37/84) Yani o, yüce Allah’a hiçbir şekil­de ortak koşmamıştı. (ez-Zeccâc devamla) der ki: Kanaatimce cevap şudur; O, bu sizin dediğinize göre benim rabbimdir, demiştir. Çünkü onlar, putla­ra, güneşe ve aya tapıyorlardı. Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın: “Ortak­larım nerede?” (en-Nahl, 16/27) buyruğudur. Halbuki, şanı yüce Allah orta­ğı olmayan, bir ve tektir, Buyruğun anlamı ise şudur: Sizin iddianıza göre or­tağım olduğunu söyledikleriniz nerede?

Şöyle de denilmiştir. Hz. İbrahim, mahzenden çıkınca Rabbini arayışı sı­rasında yıldızın ışığını görmüş ve bu ışığı rabbinin aydınlığı zannetmiş, o ba­kımdan: “Bu benim rabbimdir* yani, işte O’nun nuru bana görünüyor de­mişti. “O sönüp gidince de” kendisinin rabbî olmadığını anlamıştı, “Sonra ayı doğarken görence” ve onun ışığına bakınca: “Bu (muymuş) benîm rabbim demiş, o da kaybolunca: Eğer Rabbim bana hidayet etmezse ben mutlak sapıklardan olurum demişti. Sonra güneşi doğarken görünce, rabbim (sizin dediğinize göre) bu olmalıdır” demişti. Böyle bir şey söyle­mek ise şirk değildir. O, ışığı Rabbine nisbet etmişti. Fakat onun ortadan kay­bolup gittiğini görünce, ilim ona bunun Rabb olmaya hak sahibi olmadığı­nı gösterdi, böylelikle kalbiyle bunun olamayacağım ve bunun da Rabbinin bulunduğunu, Rabb olmasının sözkonusu olmadığını idrak etmiş oldu.

Şöyle de açıklanmıştır: Hz. İbrahim’in “bu benim rabbim” demesi, kav­mine karşı delili ortaya koyması içindi. O, zahiren onlara uygun düşündü­ğünü göstermişti. Fakat yıldız kaybolunca delili ortaya koyup: Değişen bir şeyin Rabb olması mümkün değildir, dedi, Halbuki kavmi yıldızlan ta’zim edi­yor, onlara tapınıyor ve yıldızlara göre hüküm veriyorlardı. en-Nehhâs der ki: Bu hususta söylenen en güzel açıklama, İbn Abbas’tan sahih olarak ge­len ve yüce Allah’ın: “Nur üstünde nurdur” (en-Nûr, 24/35) buyruğu hak­kındaki şu açıklamasıdır: İşte mü’rninin kalbi böylece aziz ve celil olan Al-lah’ı’bilip tanır ve kalbiyle O’na delil getirir. O’nu bilip tanıdı mı, nuruna nur katılır.

İşte Hz. İbrahim de böyledir. Yüce Allah’ı kalbiyle bilip, diğer delillerle O’nun varlığına delil gösterince kendisinin bir Rabbi ve bir yaratıcısı oldu­ğunu kesinlikle bilmiş oldu. Yüce Allah ona kendisini tanıtınca, onun da Al­lah hakkındaki marifeti artmış ve şöyle demişti: “Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında mücadele mi ediyorsunuz?” (el-En’âm, 6/80)

Şöyle de açıklanmıştır: Bu, onların yaptıklarını reddeden bir üslupla soru ve azar anlamındadır. Yani, bu muymuş benim rabbim? Yahut bunun gibi birisi na­sıl rabb olur? anlamında olup soru edatı hazfedil mistir. Nitekim Kur’an-ı Ke­rimde bir başka yerde şöyle buyrulmaktadır: “Sen öldükten sonra onlar ebedi mi kalacaklar” (el-Enbiya, 21/34) anlamındadır. el-Hüzelî der ki:

“Beni teskin ettiler ve dediler ki: Korkma ey Huveylid O yüzleri tanımayarak dedim ki: Bunlar bunlar (mı) dır?”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Ömrün hakkı için. -her ne kadar bilip anlayan birisi isem de- bilemedim. Onlar cemreye yedi (taş mı) attılar, yoksa sekiz taş mı?”

Anlamın: “Sizin iddianıza göre benim rabbim budur” şeklinde olduğu da söylenmiştir. Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “İd­dia ettiğiniz ortaklarım nerede?” (el-Kasas, 28/74) Bir başka yerde de şöy­le buyru i maktadır: “Tad bakalım. Çünkü sen (dünyada) aziz ve kerim idin (imişsin)?” (ed-Duhan, 44/4?) Yani sen kendi kanaatine göre böyleymişsin.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Sizler, bu benim de Rabbimdir di­yorsunuz. Burada “diyorsunuz” anlamındaki kelimeyi hazfetmiştir. Hazf ise Kuran-ı Kerim’de çokça görülmektedir. Anlamın: Bu benim Rabbime delil­dir, olduğu da söylenmiştir. [127]

  1. Sonra ay’ı doğarken görünce de: “Bu (muymuş) benim rabbim* demiş, o da kaybolunca: “Eğer Rabbim bana hidayet etmezse ben mutlak sapıklardan olurum” demişti.

Allah’ın: “Sonra ayı doğarken görünce de” buyruğundaki; “: Do­ğarken” anlamındadır. Ayın doğmaya başladığını anlatmak üzere; denilir. İse, yarmak demektir. Ay, adeta aydınlığıyla karanlığı deler gi­bi olduğundan onun hakkında bu tabir kullanılır. Veteriner, atın kanını akıt­tığı takdirde “: Baytar atın kanını akıttı” denilmesi de buradan gelmektedir.

“Eğer Rabbim bana hidayet etmezse” hidayet üzere bana sebat ver­mezse. Çünkü, zaten hidayet bulmuş idi. Buna göre bunun onun tetkik ve düşünme mühleti sırasında cereyan etmiş olması yahut da aklen mümkün ol­duğundan dolayı kendisine sebat verilmiş olmasını istemesi de sözkonusu-dur.

Nitekim Hz. Şuayb şöyle demişti: “Bizim için Rabbimiz olan Allah’ın di­lemesi müstesna tekrar ona (dininize) geri dönmemiz olacak şey değildir.” (el-A’raf, 7/89) el-Fatiha Sûresi’nde de: “Bizi dosdoğru yola ilet” (el-Fatiha, 1/6) diye buyurulrnaktadır. Bize hidayet üzere sebat ver, demektir. Buna da­ir açıklamalar daha Önceden ( işaret ettiğimiz âyetin tefsirinde) geçmiş bu­lunmaktadır. [128]

  1. Sonra güneşi doğarken görünce: “Rabbİm bu olmalıdır. Çünkü bu daha büyük” demişti. O da batınca: “Ey kavmim, ben sizin or­tak koştuğunuz şeylerden tamamen uzağım” demişti.

Yüce Allah’ın: “Sonra güneşi doğarken görünce” buyruğundaki “doğar­ken” anlamına gelen kelimesi hal olarak nasb edilmiştir. Çünkü gö­zün görüşü ile onun böyle olduğunu görmüştü. Doğuş hakkında; (ûjj> jjs £00 fiili kullanıldığı gibi, batış hakkında da; kullanılır. Bu buy­rukta; “: Bu” işaret zamiri müzekkerdir. Halbuki; “: O da ba­tınca** buyruğundan da anlaşıldığı gibi “güneş” müennesdir. (Buna dair) şöy­le bir açıklama yapılmıştır: Güneşin müennesliği onun şanını yüceltmek için ve onun büyüklüğü dolayısıyladır. Bu da araplann bîr adam hakkında; “: İleri derecede neseb bilgini ve büyük bir alim adam,” de­melerine benzer.

” Rabbim bu” demesi ise, : Rabbim, bu doğan olmalıdır, anlamında olduğu içindir. el-Kisaî ve el-Ahfeş bu açıklamayı yapmış­tır. Başkaları ise bunun ışık anlamında olduğunu söylemişlerdir. Ebu’l-Hasen Ali b. Süleyman ise: Bu, kişi anlamındadır demiştir. Nitekim şair el-A’şâ şöyle demiştir: (Bunlar da az önce geçen işaret zamirinin müzekker oluşu ile ilgili açıklamalardır).

“Kalkıp kabri başında ona ağladı:

Senden sonra benim kimim var ey Âmir?

Yurtta beni garip bir kişi olarak bıraktın

Zaten yardımcısı olmayan zelil düşmüştüm (diyerek).” [129]

79- Şüphesiz ki ben yüzümü hanif olarak gökleri ve yeri yaratana çevirdim. Ve ben müşriklerden değilim.

“Şüphesiz ki ben yüzümü… çevirdim” buyruğu, ben ibadetimi ve tevhi­dimi yalnızca yüce Allah’a yönelttim, demektir.

Burada “yüz’ün sözkonüsu edilmesi, kişinin en çok yüzü ile tanınması ve yüzün en belirgin organ olmasından dolayıdır.

“Hanif olarak” hakka dönen olarak. “Ve ben müşriklerden değilim” an­lamındaki; buyruğu, ‘nm ismi ve haberini teşkil etmek­tedir. Eğer üzerinde vakıf yapılacak olursa, harekeyi ifade etmek için “elif” de okunur ki, fasih olan lügat budur.

el-Ahfeş der ki: Araplar arasında (elif siz olarak diyenler de vardır. el-Kisaî de der ki: Araplar arasında diyenler de vardır. Buna göre (ben anlamına gelen) bu zamirin üç türlü söyleyişi var demektir. Vasıl halinde de üç söyleyiş sözkonusudur. Vakıf yapmaksızın okuma sırasında “eliP hazfedi­lir. Çünkü “elif,” sadece vakıf halinde harekeyi beyan etmek için fazladan ge­tirilmiştir. Araplardan vasıl halinde de “elifi tesbit ederek okuyanlar da vardır. Şairin şu mısraında olduğu gibi:

“Ben, aşiretin kılıcıyım. Tanıyın beni.”

Kaysoğullannın bir bölümü ile Rabiahların şivesi budur. Bu açıklama el-Ferrâ’dan nakledilmiştir. Araplardan, vasıl halinde; ( oiai J ) şeklinde söyle­yenler de vardır. Onu da el-Kisaî, kimi Kudâalılardan nakletmiştir. [130]

  1. Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki: “Beni doğ­ru yola iletmişken benimle Allah hakkında mücadele mi ediyor­sunuz? Ben ise O’na ortak koştuğunuz şeylerden korkmam. Meğer ki Rabbim bir şey dilemiş olsun. Rabbimin ilmi herşeyi kuşatmıştır. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız?

Yüce Allah’ın; “Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı” buyruğu de­lil getirmeye ve tartışmaya bir delildir. Onlar, Allah’ın vahdaniyeti hususun­da ona karşı delil getirmeye kalkışmışlardı.

“O da dedi ki: Benimle Allah hakkında mücadele mi ediyorsunuz…”

“Benimle… mücadele mi ediyorsunuz* buyruğundaki “nûn”u, NâfT şeddesiz olarak okumuş, diğerleri ise şeddeli okumuşlardır. Hişam ri-vayetiyle İbn Amir’den bu “nun” okuyuşu hususunda farklı rivayetler gel­miştir,

“Nûn”u şeddeli okuyanlar derler ki: Bunda aslolan iki “nûn” ile okumak­tır. Birincisi ref alâmetidir, diğeri ise fiil ile “yâ”yı birbirinden ayırmak için­dir. Fiilde birbirine benzer iki harf bir araya gelip bu da ağır olduğundan do­layı “nûn”un birisi diğerine idğam olundu ve böylelikle şeddeli bir “nun” or­taya çıktı, tki sakinin -“vâv” İle şeddeli iki nun’un birincisinin- bir araya gel­memesi için “vav”ın med ile okunulması kaçınılmazdır. Böylelikle bu med, her iki sakini birbirinden ayıran fasıla olmuştur.

“Nûn”u şeddesiz okuyan ise, birbirinin aynısı olan iki harf bir araya gel­diğinden dolayı tahfif kastıyla ikinci “nûn”u hazfetmiştir. Birinci “nun” hazfedilmiş olamaz, çünkü o ref alametidir. Eğer birinci “nün” hazfedilecek olsa, merfu, meczüm ile mansuba benzemîş olurdu, Ebu Amr b. el-Alâ’dan nakledildiğine göre böyle bir kıraat lâhn’dir. Sibeveyh ise bunu caiz kabul ederek: Araplar tad’ifı (yani aynı harfi iki defa okumayı) ağır bulmuşlardır, demiş ve şu beyiti örnek göstermiştir:

“Misk sürülürken onu (saçlarım, kuruyunca bembeyaz kesilen)

yandık otu gibi görürsün Saçımdan bit ayıkladıklarında bit, ayıklayan kadınların hoşuna gitmez.”

“Ben İse O’na ortak koştuğunuz şeylerden korkmam.” Çünkü, o ortak koştuklarının ne faydası ne de zararı vardır.

Hz. İbrahim’i tapındıktan ilahların çokluğuyla korkutmuşlardı. O putlardan korkması, ancak yüce Allah’ın onlara hayat vermesi, kudret vermesi halinde sözkonusu olabilir. O takdirde ancak onlann zararlarından korkulur. İşte yüce Allah’ın: “Meğer ki Rabbim bir şey dilemiş olsun” buyruğunun anlamı budur. Yani, ancak benim Rabbim işlemiş olduğum bir günah dolayısıyla ho­şuma gitmeyen bir şeyin beni gelip bulmasını dilemiş olsa, o takdirde O’nun iradesi yerini butur. Bu istisna, birincisinden istisna edilmiş değildir. (Yani, munkatı bir istisnadır). “: Ona” daki zamirin yüce Allah’a ait olması ih­timali olduğu gibi, mabuda gitmesi de mümkündür. Ayrıca Hz. İbrahim; “Meğer ki Rabbim birşey dilemiş olsun” demiş, bununla da yüce Allah be­nim onlardan korkmamı dilememiştir, demek istemiştir. Bundan sonra da: “Rabbanin ilmi herşeyi kuşatmıştır.” Yani, O’nun ilmi kapsamı dışında hiçbirşey yoktur, diye ifadelerini tamamlamıştır. Buna dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/115. ayet, 5. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. [131]

  1. “Allah üzerinize Ona dair bir delil ve belge indirmediği şeyi siz O’na ortak koştuğunuz halde korkmuyorsunuz da, ben sîzin or­tak koştuklarınızdan nasıl korkarım? Şimdi bu iki guruptan hangisi güven duymaya daha layıktır? Eğer biliyorsanız (söyle­yin).
  2. İman edenler ve imanlarına zulüm karıştırmayanlara gelince: İşte onlaradır güvenlik, onlardır hidâyete ermiş olanlar.

Yüce Allah’ın: “Ben sizin ortak koştuklarınızdan nasıl korkarım?” buy­ruğunda “nasıl” anlamına gelen; ‘nin inkâr anlamı vardır. Onların ken­dileri Allah’tan korkmadıklart halde-kendisini putlarla korkutmasını – inkâr ve red etmektedir. Yani sizler, herşeye gücü yeten Allah’tan korkmazken, ben na­sıl olur da cansız putlardan korkanm. “Allah üzerinize ona dair bir delil ve belge” herhangi bir hüccet “indirmediği şeyi…” Buna (hüccet, delil, belge anlamına gelen “sultan” kelimesine) dair açıklamalar daha önceden (Aİ-İ İrnran, 3/152. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Şimdi bu Ud guruptan hangisi” Allah’ın azabından yana “güven duyma­ya daha layıktır.” Muvahhid olan mı, yoksa şirk koşan mı?

İşte yüce Allah aralarında hüküm veren olarak şöyle buyurmaktadır: “İman edenler ve” şirk ile “imanlarına zulüm karıştırmayanlar güven duy­maya daha layıktırlar. Bunu Ebu Bekir es-Sıddik, Ali, Selrnan ve Huzeyfe (r.an-hum) böylece açıklamışlardır.

İbn Abbas der ki: Bu da Hz. İbrahim’in söylediği sözler arasındadır. Âlim bir kimsenin başkasına soru sorup bizzat kendesinin cevaplandırması gibi.

Bunun, Hz. İbrahim’in kavminin söylediği söz olduğu da söylenmiştir. Ya­ni onlar, aleyhlerine delil olacak şekilde cevap verdiler. Bu açıklama İbn Cü-reyc tarafından yapılmıştır.

Buharî İle Müslim’de İbn Mes’ud’dan nakledildiğine göre: “İman edenler ve imanlarına da zulüm bulaştırmayanlar…” âyeti nazil olunca bu, Rasu-lullah (sav)’in ashabına ağır geldi ve: Bizden hangimiz nefsine zulmetmiyor ki dediler? Bunun üzerine Rasulullah (sav) şöyle buyurdu: Durum sizin zannettiğiniz gibi değildir. Fakat Lukman’ın oğluna dediği şekilde: “Oğulca-ğızım Allah’a ortak feoşma. Çünkü şirk hiç şüphesiz çok büyük bir zulüm­dür” (Lukman, 31/13) sözünde zikrettiği gibidir.” [132]

“Onlardır hidâyete ermiş olanlar” dünyada doğru yol üzere bulunanlar. [133]

  1. İşte bu, kavmine karşı İbrahim’e verdiğimiz hüccetimizdir. Biz kimi dilersek onu derece derece yükseltiriz. Şüphesiz Rabbİn tam hikmet sahibidir, herşeyi çok iyi bilendir.

Yüce Allah’ın: “İşte bu, kavmine karşı İbrahim’e verdiğimiz hücceti­mizdir. buyruğunda, “İşte bu” ile, Hz. İbrahim’in kavmiyle tartışması esna­sında onlara karşı getirmiş olduğu ve kendilerini bunlar vasıtasıyla yenik dü­şürmüş olduğu bütün delillerine işaret edilmektedir, Mücahid der ki: Bun­dan kasıt, İse: “îman edenler ve. imanlarına da zulüm karıştırmayanlardır” (et-Enâm, 6/82) buyruğudur.

Şöyle de açıklanmıştır: Hz. İbrahim’in kavmine karşı delili şuydu: Kavmi, Hz. İbrahim’e: Kendilerine dil uzatıp sövdüğün için putlarımızın aklını ba­şından alacağından korkmuyor musun? O da onlara: Ya sizler ibadet ve ta’zim hususunda küçük ile büyüğü birbirine eşit kıldığınız için büyüğün gazapla-narak, hiddetlenerek aklınızı başınızdan alacağından korkmuyor musunuz? demişti. “Biz kimi dilersek onu derece derece yükseltiri*.” İlim, anlayış, ima­met ve mülk vermek suretiyle.

Küreliler “derece derece” anlamına gelen; kelimesini tenvin ile okumuşlardır. Bunun bir benzeri de Yusuf Sûresi’nde (12/76. âyette)’dir. On­lar, fiili “: Kimi” kelimesi üzerinde amel ettirmişlerdir. Çünkü gerçek­te dereceleri yükselten O’dur. İfadenin takdiri de ; “: Di­lediğimiz kimseyi derecelere yükseltiriz” şeklindedir. Daha sonra e, a… hazfedilmişttr. Harameyn halkı ile Ebu Amr, İzafet olmak üzere tenvin-siz okumuşlardır. Bu durumda fiil “= Derecelerle” lafzı üzerinde amel eder. (Anlamı da şöyle olur: Biz dilediğimiz kimsenin derecelerini yükselti­riz). Çünkü dereceler yükseltilince, o derecelerin sahibi de yükseltilmiş olur. Bu ktraati de yüce Allah’ın: “: Dereceleri yükselten…” (ef-Mu’min, 40/15) buyruğu ile Hz. Peygamberin: “Allah’ım onun derecesini yük­selt”[134] ıubuyruğu pekiştirmektedir. Burada görüldüğü gibi yükseltme, derece­lere izafe edilmiştir. O, kendisinden başka ilah bulunmayan, şeref ve lütfün-da yüce ve üstün olandır.

Her iki kıraat de birbirine yakındır. Çünkü dereceleri yükseltilmiş olan biz­zat yükseltilmiş demektir. Bizzat yükseltilenin de dereceleri yükseltilmiş demektir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Şüphesiz Rabbin tam hikmet sahibidir.” Her şeyi yerli yerine koyandır, “her şeyi çok iyi bilendir. [135]

  1. Biz ona, İshâk İle Yakub’u bağışladık. Her birine hidayet verdik. Daha önce de Nuh’a hidâyet vermiştik. Onun hürriyetinden Davud’a, Süleyman’a, Eyyub’a, Yusuf a, Musa’ya ve Harun’a da. Biz, ihsan edenleri işte böyle mükâfatlandırırız.
  2. Zekerîyya’yâ, Yahya’ya, İsa’ya, îlyas’a da. Hepsi salihlerdendi.
  3. İsmail’e, Elyesa’a, Yumıs’a ve Lût’a da. Her birini âlemlere üs­tün kıldık.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız: [136]

  1. Hz. İbrahim’in Soyundan Gelen Peygamberler:

Yüce Allah’ın: “Biz ona İshâk ile Yakub’u bağışladık.” buyruğu, din hu­susunda getirdiği deliller ve tartışmaları, bu uğurda canını feda etmesine bir mükafat olmak üzere bağış olarak bunları ona vermiştik, demektir.

“Her birine hidâyet verdik.” Onların her birisi hidâyeti bulmuştu.

“: Her birine” buyruğu, “: Hidâyet verdik” ile nasb edilmiş­tir. “: Nuh’a da” buyruğu ise, ikinci olarak gelen-, “: Hidâyet vermiştik”1 dolayısıyla nasb edilmiştir.

“Onun,” yani İbrahim’in “zürriyetinden.” Nuh’un zürriyetinden diye de açıklanmıştır ki, bu açıklamayı el-Ferrâ yapmış, Taberi ile Kuşeyrî, İbn Atiy-ye ve onlardan başka bir takım müfessirler de bunu tercih etmişlerdir. ez-Zec-câc da birinci görüşü kabul etmiştir. Ancak bu görüşe Yunus ve Lût’un da onun zürriyetinden gelenler arasında sayıldığı belirtilerek itiraz edilmiştir. Çün­kü her ikisi de Hz. İbrahim’in zürriyetinden değildi. Lut onun kardeşinin oğ­luydu. Kızkardeşinin oğlu olduğu da söylenmiştir.

İbn Abbas dedi ki: Bütün bu peygamberler Hz. İbrahim’in zürriyeti ara­sında sayılırlar. Bunlar arasında onun cihetinden bir baba veya bir anne yo­luyla akrabalığı olmayan kimseler bulunsa dahi bu böyledir. Çünkü Lut, Hz. İbrahim’in kardeşinin oğludur. Araplar ise, -yüce Allah’ın Hz. Yakub’un ço­cuklarından söylediklerini haber verdiği şekilde bildirdiği gibi- amcaya da ba­ba derler: “Senin ilahına ve babaların İbrahim, İsmail ve İshâk’ın bir tek olan ilahına ibadet edeceğiz” (el-Bakara, 2/133) İsmail ise Hz. Yakub’un am-castdır. Hz. İsa da ancak onun soyundan gelen kızının oğlu olduğu halde Hz. İbrahim’in zürriyeti arasında sayılmıştır. Buna göre Hz. Fatıma’nın çocukla­rı da Peygamber (sav)’in zürriyetidirler.

İşte, kızların çocuklarının “çocukîar”ın kapsamına girdiği görüşünde olanlar da bunu delil kabul etmişlerdir ki, bu husus bir sonraki başlığımızın konusunu teşkil etmektedir. [137]

  1. Çocuklar Tabirinin Kapsamına Kız Çocukları Da Girer Mi?

Ebu Hanife ve Şafiî derler ki: Bir kimse “çocuklarına ve çocuklarının ço­cuklarına” bir vakıf yapacak olur ise, o vakfın kapsamına hem oğullarının çocukları, hem de kız çocuklarının çocuklan soyları devam ettiği sürece da­hildir.

Aynı şekilde akrabalarına diye vasiyette bulunacak olursa, kız çocukların çocuklan da bu vasiyetin kapsamına dahildir.

Ebu Hanife’ye göre “akraba” mahremliği bulunan her zu-rahtm akrabadır. Ona göre amca ve hala, dayı ve teyzelerin çocuklan sakıt olur. Çünkü bun­lar mahrem değildirler.

Şafiî.de der ki: Akraba, mahrem olsun olmasın bütün zû-rahim akrabadır. Ona göre, ne amca çocuğu, ne de başkası sakıt olmaz.

Malik ise der ki: Böyle bir vakfın kapsamına kız çocuklarının çocukları gir­mezler. Vakfedecek olanın “akrabalarıma ve soyumdan gelecek olanlara şeklindeki sözü,” erkek çocuklarıma ve çocuklarımın çocuklarına, sözü gi­bidir. Bunun kapsamına oğullarının çocukları ve babanın asabesi ile sulbü­ne raci olanlar girdiği halde, kız çocuklarının çocukları bunun kapsamına gir­mez.

Daha önce Âl-i İmran Sûresi’nde (3/61. âyet, 3. başlıkta) Safirden buna yakın bir görüşe de işaret etmiş bulunuyoruz. Her ikisinin lehine delil, şanı yüce Allah’ın: “Allah, çocuklarınız hakkında size şöyle vasiyet ediyor” (en-Nisa, 4/11) buyruğudur. Müslümanlar, bu âyetin zahirinden ancak sulben ev­lat ile özel olarak da oğlun çocuklarını anlamışlardır.

Yüce Allah’ın: “Peygambere ve yakın akrabalara” (el-Enfal, 8/41) buyru­ğu dolayısıyla Hz. Peygamber dayı çocuklarını dışarda tutarak amcalarının çocuklarını akrabaları arasında kabul ederek onlara pay vermiştir. Kızların çocuklaıı da aynı şekilde babaya neseb yoluyla intisab etmezler. Ve her han­gi bir babada onunla birleşmezler.

Îbnü’l-Kassar der ki: Kız çocukları da akrabaların kapsamına girer diyen­lerin delilleri, Hz. Peygamberin el-Hasan b. Ali’ye: “Şüphesiz benim bu oğ­lum bir seyyiddir”[138] diye buyurmuş olmasıdır. Kız_ çocuklarının çocukları hak­kında bunlar, annelerinin babalarının çocuklarıdır, demeyi kabul etmeyen bir kimse olduğunu bilmiyoruz. Anlam da bunu gerektirmektedir. Çünkü çocuk (anlamına gelen el-veled) tevellüdden türemiştir. Kızın çocukları ise kaçınıl­maz olarak annelerinin babalarından tevellüd edip doğarlar. Anne cihetin­den tevellüd ise baba cihetinden tevellüd gibidir. Kur’an-ı Kerim de buna de­lalet etmektedir: Şanı yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onun zürriyetinden Davud’a, Süleyman’a… hepsi salihlerdendi” diye buyurmakta ve Hz. İsa’yı aslında soyundan gelen bir kızın oğlu olduğu halde onun (yani Hz. İbra­him’in) zürriyetinden olmakla nitelendirmiştir. [139]

  1. Arapça Grameri Açısından Bu İsimler Ve Bu İsimlerin Kıraati:

en-Nisa Sûresi’nde (4/163. âyetin tefsirinde) bu isimlerden hangilerinin munsarıf olmadığına dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

“Dâvud” adı ise Arapça olmayan bir isim olduğundan dolayı munsarıf de­ğildir. Ayrıca “fâ’ûl vezninde olduğu için de başında “elif lam”ın getirilmesi güzel kaçmaz ve munsarıf da olmaz.

İlyas da Arapça olmayan bir isimdir. ed-Dahhâk der ki: İlyas, Hz. İsma­il’in,soyundan idi, el-Kutebî’nin de naklettiğine göre İlyas, Yuşâ b. Nûn’un torunlartndandı.

el-A’rec, el-Hasen ve Katade; şeklinde, “elifi vasî ile okumuş­lardır. Haremeyn ehli ile Ebu Amr ve Âsim ise, tahfif edilmiş bir “lam” ile; diye okumuşlardır. Âsim dışında kalan Kûfeli kıraat alimleri ise bunu; şeklinde okumuşlardır. el-Kisaî de böyle okumuş ve; di­ye okuyanların kıraatini reddetmiş ve şöyle demiştir: Çünkü veznin­de bir isim kullanılmaz; gibi.

en-Nehhâs ise şöyle demektedir: Ancak böyle bir cevap bağlayıcı olmak­tan uzaktır. Çünkü Araplar derler. Eğer nekire kabul edi­lir ise, o takdirde; şeklinde (marife olarak) getirilir.

Ebu Hatim ise; şeklinde okuyanların kıraatini reddeder ve şöy­le der: (Arap dilinde ) şeklinde bir isim olmaz.

en-Nehhâs yine şöyle der: Yine böyle bir cevap bağlayıcı değildir. Çün­kü Arapça’da Haydar ve Zeyneb şeklinde isimler kullanılmıştır. Bunda ise ger­çek şu ki, bu Arapça olmayan bir isimdir. Arapça olmayan (ucme) isimler ise, kıyas ile kabul veya reddedilmez. Bunlar ancak sem’a yoluyla öğrenilir. Araplar da bu şekilde aldıkları kelimeleri çokça değişikliğe uğratırlar. Dola­yısıyla bir ismin iki ayrı lügatte (farklı söyleyişte) kullanılması garip karşıla­nacak bir durum değildir.

Mekkî der ki: “Elyasa” isimîni iki “lam” ile okuyanların kıraatine göre is­min asli; şeklindedir, Daha sonra da bunun başına tarif için “eliP ve “lam” gelmiştir. Eğer bunun aslı ( en ) şeklinde olsaydı, başına “elif ile “lam” gelmezdi. Zira “elif ile “lam,” birer erkek ismi olan Yezid ve Yeşkur’un ba­şına gelmezler. Çünkü bunlar marife ve özel isimdirler, ise, nekire ol­duğundan dolayı tarif için başına “elif” ile “lam” gelir. Bununla birlikte tek bir “lam” ile kıraati daha güzel görmekteyim. Zira, kıraat alimlerinin çoğun­luğu bu şekilde okumuşlardır.

el-Mehdevî der ki: Tek bir “lam” ile; şeklinde okuyanların kıraati­ne göre isim şeklindedir. “Elif” ile “lam” zaid olarak girmiştir. Nite­kim bunların: Onbeş’in başına fazladan getirilmeleri de böyle­dir. Şairin şu beyitinde de aynı şey sözkonusudun

“Biz1, el-Yezid b. el-Velid’i mübarek ve omuzlarına Halifeliğin ağır yükleri binmiş gördük.”

Şu beyitte olduğu gibi Araplar, muzari fiilin başında da fazladan “elif-lam” getirmişlerdir:

“Cerboayi kazdığı tünelin çıkış yerinden ve eş-Şiha’da bulunup girişini açtığı yuvasından çıkartır.”

Şair burada demek istemektedir.

el-Kuşeyrî der ki: Bu isim “lam” harfi şeddeli ve şeddesiz olarak da okunmuştur. Bilinen bir peygamberin ismi olması hususunda anlamı birdin îsmail ve İbrahim gibi. Fakat, başına “elif-lam” getirilmesi suretiyle Arapça olmayan isimlerin taşımadığı bir özelliğe sahip olmuştur. Bazılan, “Elyasa”nın İlyas olduğunu zannetmiştir. Ancak, durum böyle değildir. Çünkü şanı yüce Allah her birisini ayrıca zikretmiştir. Vehb (b. Münebbih) der ki: Elyasa, İl-yas’ın arkadaşıdır. Her ikisi de Zekeriya, Yahya ve İsa’dan önce idiler. İlyas, İdris’in kendisidir, de denilmiştir. Ancak bu da doğru değildir. Çünkü İdris, Nuh’un dedesidir. İlyas ise Nuh’un zürriyetindendir. İlyas’ın, Hızır olduğu söy­lenmiş ise de, hayır Elyasa Hızır’ın kendisidir de denilmiştir.

“Lût” de Arapça olmayan bir isim olmakla birlikte, hafif oluşu dolayısıy­la munsarıf olmuştur. Bunun iştikakı (türeyişi) ile ilgili açıklamalar ileride el-A’raf Sûresi1 nde (.7/80. âyet, 1. başlıkta) gelecektir. [140]

  1. Onların babalarından, zürrİyetlerlnden ve kardeşlerinden ba­zılarını da (hidâyete erdirdik), Onları seçtik ve onları doğru bir yola da ilettik.

Yüce Allah’ın: “Onlarınbabalarından, zürriyetlerinden…” buyruğunda-ki teb’îz (kısmilik bildirmek) içindir. Yani biz onların babalarının, zür-riyetlçrinin ve kardeşlerinin bazısını hidâyete erdirdik, anlamındadır.

“Onları seçtik.” Mücahid der ki: Biz onları arındırdık, demektir. Dilcile­re göre bu, onları seçip tercih ettik anlamındadır.

Bu kelime, suyu havuzda toplamak anlamına gelen ‘den türe­tilmiştir. Buna göre; yanına aldığın kimseyi özel adamlarının ara­sına koyman demektir. Aynı kökten gelen, da, havuz anlamındadır. Şair der ki:

“Iraklı şeyh’in dolup taşan havuzu gibi,”

Istıta (seçmeVnin ve hidâyetin anlamına dair açıklamalar (el-Bakara, 2/130. âyetin tefsiri ile el-Fatiha, 1/6. âyetin tefsirinde) geçmiştir. [141]

  1. Bu, Allah’ın hidâyetidir. O, kullarından kimi dilerse onunla hidâyete erdirir. Eğer onlar dahi şirk koşsalardı, yaptıkları herşey boşa giderdi.

Yüce Allah’ın: “Bu, Allah’ın hidâyetidir. O, kullarından kimi dilerse onunla hidâyete erdirir. Eğer onlar dahi şirk koşsalardı.” Yani, Benden baş­kasına ibadet etmiş olsalardı, onların dahi amelleri boşa çıkardı. Fakat Ben onları (şirkten korudum).

” Boşa çıkmak” ise batıl olmak demektir. Buna dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/217-218. âyetlerin tefsiri, 8. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. [142]

  1. Onlar kendilerine kitap, hikmet ve nübüvvet verdiğimiz kimse­lerdir. Şimdi bunlar onları inkâr ederlerse, Biz de onları inkâr etmeyen bir topluluğu onlara vekil kılmışizdır.

Yüce Allah’ın: “Onlar kendilerine kitap, hikmet ve nübüvvet verdiğimiz kimselerdir” buyruğu, mübtedâ ve haberdir. Burada (“hikmet” anlamını ver­diğimiz) “el-Hukm” ilim ve fıkıh (dinin inceliklerini anlamak) demektir.

“Şimdi bunlar” yani, senin çağdaşın olan kâfirler, ey Muhammed “onla­rı” âyetlerimizi “inkâr ederlerse, Biz de onları inkâr etmeyen bir toplulu­ğu onlara vekil kılmışızdır” buyruğunda “şimdi bunlar onları inkâr ederlerse” şart cümlesi, “Bizde…” şartın cevabıdır. Yani Biz, bu âyetlerimize ima­na onları inkâr etmeyen bir topluluğu vekil ktlmışızdır (görevlendirmişizdir). Bununla Medinelilerden Ensar’ı, Mekkelilerden de Muhacirleri kastetmekte­dir.

Katade ise der ki: Bununla yüce Allah’ın bize anlattığı peygamberleri kas­tetmektedir. en-Nehhâs der ki: Bu, buyruğun anlamına en yakın ve uygun dü­şen bir görüştür. Çünkü, bundan sonra yüce Allah: “İşte bunlar, Allah’ın hi­dâyet ettiği kimselerdir, o halde sen de onların hidâyetlerine uy” (el-Enâm 6/90) diye buyurmaktadır.

Ebu Recâ da şöyle demektedir: Bunlar, meleklerdir. Şöyle de açıklanmış­tır: Bu, cinlerden, insanlardan ve meleklerden mü’min olan her kişi hakkın­da umumidir.

“İnkâr etmeyen” buyruğunun başındaki “be” harfi te’kid olmak üzere fazladan gelmiştir. [143]

  1. İşte bunlar, Allah’ın hidâyet ettiği kimselerdir. O halde sen de onların hidâyetlerine uy. De ki; “Ben buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum.” Bu, âlemlere bir öğütten başka bir şey de­ğildir.

Yüce Allah’ın: “İşte bunlar, Allah’ın hidâyet ettiği kimselerdir. O halde,

sen de onların hidâyetlerine uy” buyruğuna dair açıklamalarımızı iki baş­lık halinde sunacağız: [144]

  1. Allah’ın Hidâyet Verdiği Kimselerin Hidâyetine Uymak:

Yüce Allah’ın: “O halde sende onların hidâyetlerine uy” buyruğunda sö­zü geçen uymak.(iktida.), fiilinde başkasına uygunluğu gözetmektir. Buyru­ğun anlamının, onlar sabrettikleri gibi sen de sabret, şeklînde olduğu söylen­diği gibi; “O halde sen de onların hidâyetlerine uy” buyruğunun tevhide uy, şeriatler ise farklı farklıdır, anlamında olduğu da söylenmiştir. Bazı ilim adamları bu âyet-i kerimeyi hakkında nas bulunmayan hususlarda geçmiş pey­gamberlerin şeriatlerine tabi olmanın vacib olduğuna delil göstermişlerdir.

Nitekim Müslim’in Sahih’inde ve başka kaynaklarda belirtildiğine göre, er-Rubeyyi’ Um Harise’nİn kız kardeşi, birisini yaralamıştı. Bunlar Peygamber (sav)’ın huzurunda davacı oldular. Bunun üzerine Rasulullah (sav): “Kısas, kısas” diye buyurunca, Um er-Rubeyyi’, “Ey Allah’ın Rasulü filana kısas mı uygulanacak? Allah’a yemin ederim ona kısas uygulanmaz” deyince, Rasu­lullah (sav) şöyle buyurdu: “Fesubhanallah. Ey Um er-Rubeyyi’ kısas Allah’ın farz kıldığı bir hükümdür.” Yine Um er-Rubeyyi’: Allah’a yemin ederim ha­yır, ebediyyen ona kısas uygulanmayacak, dedi Bu şekilde ısrarını onlar di­yeti kabul edinceye kadar sürdürdü. Bunun üzerine Rasulullah (sav) şöyle buyurdu: “Allah’ın kulları arasında öyleleri vardır ki, Allah adına and verdi mi, Allah da onun yeminini yerine getirir.”[145]

Rasulullah (sav); “Kısas Allah’ın farz olarak yazdığı hükümdür” buyruğu ile yüce Allah’ın: “Biz onda (Tevrat’ta) onlara şunu yazdık: Cana can, göze göz…” (el-Maide, 5/45) âyetine atıfta bulunmuştuk Yüce Allah’ın Kitabında ise bu âyetin dışında herhangi bîr yerde diş hususunda kısas uygulanacağı­na dair bir nas bulunmamaktadır. Bu âyet-i kerime ise Tevrat’taki şeriattan haber vermektedir. Bununla birlikte Hz. Peygamber de onun gereğince hü­küm vermiş ve onun hükmüne atıfta bulunmuştur.

İşte Malik’in ve Şafiî’nin arkadaşlanmn büyük çoğunluğu bu görüştedir ve onlara göre geçmiş şeriatlerde bulunan hükümler gereğince amel etmek icab etmektedir.

İbn Bukeyr der ki: Malik’in usûlünün gerektirdiği de bu olmakla birlik­te Malik ve Şafiî ashabından ve Mu’tezile’den bir çok kimse bu hususta mu-hafefet etmişlerdir. Buna gerekçe olarak da yüce Allah’ın: “Sizden herbiri-niz için bir şeriat ve bir yol tayin ettik” (el-Maide, 5/48) buyruğunu göster­mektedirler. Ancak, bu buyrukta bu hususta görüşlerine delil olacak bir ta­raf yoktur. Zira bu buyruğun kayıtlanmış olma ihtimali vardır. Bu kayıt da, kitabınızda yer almayıp, onların haberlerinden size anlattıkları müstesna şek­lindedir. Nitekim Buharî’nin Sahih’inde el-Avvam’dan şöyle dediği nakledil­mektedir: Ben Mücahid’e, Sâd Sûresi’nde secde hakkında sordum, şöyle de­di: Ben de İbn Abbas’a Sâd Sûresİ’ndeki secdeye dair soru sordum, o da şöy-Je dedi: Sen hiç: “Onun zürtiyetinden Davud’a, Süleyman’a… işte onlar Al­lah’ın hidâyet ettiği kimselerdir. O halde sen de onların hidâyetlerine uy” buyruğunu biliyor musun? İşte Dâvûd da yüce Allah’ın Peygamberimizin ken­disine uymakla emrolunduğu peygamberler arasında idi.[146]

  1. Kıraat’e Dair Açıklamalar:

Hamza ve el-Kisaî: “: Uy; de ki” buyruğunun vasıl ile okunma­sı halinde, “he” harfi olmaksızın diye okumuşlardır, İbn Âmir ise, şeklinde okumuştur. en-Nehhâs der ki: Bu okuyuş, bir lahn’dir. Çünkü, “he” harfi vakıf halinde harekeyi beyan etmek içindir. Bu “he”, za­mir “he”si olmadığı gibi ondan sonra ne “vav” ne de “ye” harfleri vardır. Ay­nı şekilde; şeklindeki okuyuş da caiz değildir. Lahinden uzak kalıp büyük kalabalığın kıraatine tabi olan kimseler İse, diye okurlar ve burada vakıf yapar, vasıl etmezler. Çünkü, “he” harfi ile va­sıl yapılacak olursa, lalın olur. Eğer bu harfi hazfedecek olursa, bu sefer çoğunluğun kıraatine de muhalefet etmiş olur. Cumhur ise, bu harfin hatta (yazıda) sabit olmasına bağlı olarak vakıf niyeti ile ve dere ile okumak ni­yetiyle vasıl halinde “he” harfini okumuşlardır. İbn Ayyaş ve Hişam “he” har­fini esreli olarak; diye okumuş iseler ele bu yanlıştır, Arapçada ca­iz değildir.

“De ki: Ben buna karşılık sîzden bir ücret istemiyorum.” Yani, Kur’an-ı Kerimî tebliğe karşılık sizden herhangi bir mükâfat beklemiyorum. “Bu” yani Kur’an-ı Kerim “âlemlere öğütten başka birşey değildir.” O, bütün insanlar için bir öğüttür. Yüce Allah burada hidâyeti peygamberlere izafe ederek “on­ların hidâyetlerine uy” diye buyurmaktadır. Çünkü onlar fiilen hidâyete er­mişlerdi. Diğer taraftan (88. âyette): “Bu Allah’ın hidâyetidir” diye buyrul-muştur. Çünkü hidâyeti yaratan O’dur. [147]

  1. “Allah hiç bîr insana bir şey indirmedi” demekle Allah’ı şanı­na yakışacak bir şekilde takdir edemediler. De ki: “Musa’nın in­sanlar için bir nur ve hidâyet olmak üzere getirdiği ve sizin onu parça parça kâğıtlar haline koyup kimini açıklayıp çoğunu da gizlediğiniz kitabı kim İndirdi ? Üstelik sizin de atalarınızın da bilmediğiniz şeyler size öğretilmiştir.” “Allah’tır” de. Sonra on­ları bırak da daldıkları sapıklıklarında oynaya dursunlar.

“Allah hiçbir İnsana bir şey indirmedi demekle Allah’ı şanına yakışa­cak bir şekilde takdir edemediler.” Yani onlar, yüce Allah’ın zatı hakkında vacip olan O’nun için imkânsız ve mümkün olan şeyleri tesbît edemediler, bilemediler.

İbn Abbas der ki: O’nun her şeye kadir olduğuna iman etmediler. el-Ha-sen der ki: O’nu gereği gibi ta’zim edemediler. Bu da Arapların: Filanın ka­deri vardır şeklindeki deyimlerinden alınmış demektir. Bunun açıklaması da şöyledir. Onlar: “Allah hiçbir insana bir şey İndirmedi” demekle yüce Al­lah’ı, kullarına karşı delil getirmemekle ve onlara kendilerinin salahına olan şeyleri emretmemekle nitelendirip hakkettiği şekilde ta’zim etmediler ve O’nu bilip tanımaları gereken şekilde bilip tanımadılar,

Ebu Ubeyde der ki: Onlar, Allah’ı hakkı ile bilip tanımadılar. en-Nehhas der ki: Bu, güzel bir açıklamadır. Çünkü, bir şeyi takdir etmek onun mikta­rını bilmek demektir. Buna da yüce Allah’ın: “Allah, hiçbir insana bir şey İndirmedi demekle…” buyruğu delalet etmektedir. O’nu hakkı ile bileme­diler. Zira, O’nun peygamber göndermesini inkâr ettiler. Bu iki anlam da bir­birine yakındır.

Şöyle de açıklanmıştır: Onlar Allah’ın nimetlerinin kadrini kıymetini ge­reği gibi bilemediler.

Ebu Havye buyruğunu, “dal” harfi üstün olarak; şeklinde oku­muştur ki, bu da bir söyleyiştir.

“Allah hiçbir insana bir şey İndirmedi demekle” buyruğu hakkında İbn Abbas ve başkaları derler kt: Yüce Allah bununla Kureyş müşriklerini kast etmektedir. el-Hasen ve Said b. Cübeyr şöyle demektedir: Bunu söyleyen ya-hudilerden birisi idi. O, Allah semadan bir kitap indirmiş değildir, demişti. es-Süddî de der ki: Bu’sözü söyleyenin adı Finlıâs idi.

Yine Said b. Cübeyr’den şöyle dediği nakledilmektedir: Bu sözleri söyle­yen Malik b. es-Sayfdır. O, Peygamber (sav) ile tartışmak üzere geldiğinde, Peygamber (sav) ona şöyle demişti: “Tevrat’ı Musa’ya indiren hakkı İçin sa­na soruyorum: Tevrat’ta şüphesiz Allah şişman din alimine buğz eder, şek­linde bir ifade bulmuyor musun?” Malik b. es-Sayf de gerçekten şişman bîr haham’idi. Bunun üzerine kızdı ve şöyle dedi: Allah’a yemin ederim Allah hiçbir insana hiç bir şey indirmiş değildir. Bu sefer, onunla beraber bulunan arkadaşları ona şöyle dediler: Yazıklar olsun sana. Musa’ya da mı indirme-miştir deyince, şöyle dedi: Allah’a yemin ederim, Allah hiçbir insana birşey indirmemiştir, demesi üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu.[148]

Daha sonra yüce Allah, hem onların bu sözlerini çürütmek, hem de bu id­dialarını reddetmek üzere şöyle buyurmaktadır: De ki: Musa’nın insanlar İçin bir nur ve hidâyet olmak üzere getirdiği ve sizin onu parça parça kâğıt­lar haline koyup, kimini açıklayıp çoğunu da gizlediğiniz kitabı kim İn­dirdi?” Yani, parçalar içerisinde yazdığınız ve sakladığınız o kitabı indiren kimdir? Bu, Peygamber (sav)’in niteliklerini ve onun dışında kalan bir takım hükümleri saklayıp açıklamayan yahudilere bir hitaptır.

Mücahİd der ki: Şanı yüce Allah’ın: “De ki Musa’nın—getirdiği kitabı kim indirdi” buyruğu müşriklere bir hitaptır. “Sizin onu parça parça kağıtlar ha­line koyup…” buyruğu ise yahudilere hitaptır. “Üstelik sizin de atalarınızın da bilmediğiniz şeyler size öğretilmiştir” buyruğu müslümanlara hitaptır. Bu da; “: Onu parça parça kâğıtlar haline koyup, ki­mini açıklayıp çoğunu da gizledikleri” şeklinde (fiilleri “te”li olarak değil de) “ye”li olarak okuyanların kıraatine göre uygun bir açıklamadır. Ancak, “teli kıraate göre hitap tümüyle yahudilere yönelik olur. O takdirde “Üstelik si­zin de… bilmediğiniz şeyler size öğretilmiştir” buyruğu da: Sizin de ata­larınızın da bilmediğiniz şeyler size öğretilmiştir, anlamında ve Tevratın üzerlerine indirilmesi suretiyle onlara minnet yoluyla söylenmiş olur.

Tevrat, sahifeler halinde getirilmişti. Bundan dolayı “parça parça kâğıt­lar haline koyup kimini açıklayıp…” diye buyurulmaktadır. Yani siz, bu kâ­ğıt parçalarına yazdığınız Tevratın bir bölümünü açıklıyordunuz. Bu ise on­lara yönelik bir yergidir. Bundan dolayı ilim adamları Kur’an-ı Kerim’in ay­rı ayrı cüzler (parçalar) halinde yazılmasını hoş karşılamamışlardır.

“Allah’tır de.” Yani, ey Muhammed de ki, O kitabı Musa’ya, bu kitabı da bana indiren Allah’tır, yahut da kitabı size öğreten Allah’tır de, anlamındadır.

“Sonra onları bırak da daldıkları sapıklıklarında oynayadursunlar.” On­ları sapıklıkları içerisinde oynar halde bırak demektir. Eğer; : Oyna­yadursunlar” kelimesi, emrin (bırak emrinin) cevabı olsaydı; deme­si gerekirdi. (O takdirde anlam: Onları bırak oynar dururlar şeklinde olur). Bu ifadenin anlamı ise onları tahdit etmektir. Bunun kıtal emri ile nesh ol­muş buyruklardan olduğu da söylenmiştir.

Dîğer taraftan şöyle de denilmiştir: “: Parça parça kâğıtlar haline koyuyorlar” buyruğu “bir nur ve hidâyet olmak üzere” buyruğunun sıfatı mahallindedir. O takdirde bu da ism-i mevsul’ün sılası arasında yer alır. Ancak, yeni bir ifade olması ihtimali de vardır. O vakit ifadenin takdiri: Onu parça parça kâğıtlar halinde koyuyorlar şeklinde olur. : On­ların bir bölümünü açıklıyorlar, bir çoğunu da gizliyorlar” şeklinde fiil­lerin “yâ”h kıraatine göre bu bölümün, “parça parça kâğıtların sıfatı olma ihtimali vardır. Çünkü nekire olan bir kelime, cümleler İle vasfedilebilir. Az e eectiei üzere İstinaf yani cümle olma ihtimali de vardır. [149]

  1. Bu ise, İndirdiğimiz bir kitaptır. Mübarektir. Kendisinden ön­cekileri doğrulayıcıdır. Şehirlerin anasını ve çevresindekileri uyarman İçin (indirdik onu). Âhirete inanmakta olanlar buna da iman ederler. Ve onlar namazlarına da devam ederler.

“Bu ise, indirdiğimiz bir kitaptır.” buyruğ\mda”bir kitap”tan kastt Kur’ân-ı Kerim’dir. “İndirdiğimiz” onun sıfatıdır.-“Mübarektir.” Yani, ona bereketler verilmiştir. Bereket fazlalık demektir. Bu kelimenin Kur’an dışın­da hal olarak naabedilmesi de caizdir. (O takdirde mübarek olarak indirdi­ğimiz bir kitaptır anlamına gelir).

Aynı şekilde: “Kendisinden öncekileri doğrulayıcıdır” buyruğu da böy­ledir. Kendisinden önce indirilmiş olan kitapları doğrulamaktadır. Şirki red­detmek ve tevhidi tesbit etmekte önceki kitaplarla uyum halindedir. “Şehir­lerin anasını.” Maksat Mekke’dir. Mekke’ye bu ismin verilişine dair açıkla­malar daha önceden (Âl-i İmran, 3/97. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmak­tadır. Kasıt ise oranın ahalisidir, muzaf hazfedilmiştir. Yani Biz, bu Kitabı be­reket ve înzâr için indirmişizdir. “Ve çevresindekileri” yani, bütün afaki, her­kesi, “uyarman için” indirdik.

“Âhirete inanmakta olanlar buna da İman ederler,” Bununla yüce Al­lah’ın şu buyruğunun delili ile Muhammed (sav)’a tabi olanlar kast edilmek­tedir: “Ve onlar namazlarına da devam ederler.” Ahirete iman etmekle bir­likte Peygamber (sav)’a ve onun getirdiği Kitaba iman etmeyen bir kimsenin bu imanının hiç bir değeri yoktur. [150]

  1. Allah’a yalan iftira edenden, yahut kendisine hiçbir şey vahyo-hınmamışken “bana da vahyohradu” diye söyleyenden, bir de: “Allah’ın İndirdiği gibi ben de indiririm” diyenden daha zalim kim olabilir? Sen zalimleri ölümün sıkıntıları içinde, melekle­rin ellerini uzatarak; “Ruhlarınızı çıkarın. Allah’a karşı haksız yere söylediklerinizden, âyetlerine karşı kibirlendiğinizden dolayı bugün zillet azabıyla cezalandırılacaksınız” derken bir görsen!

Yüce Allah’ın: “Daha zalim kim olabilir” anlamındaki buyruğu, mübte-dâ ve haberdir. Ondan daha zalim kimse olamaz anlamındadır.

“Allah’a yalan iftira edenden™ yalan uydurup söyleyenden “yahut ken­disine hiçbir şey vahyoUmmamışken bana da vahyotandu” Kendisinin peygamber olduğunu ileri sürerek böyle “söyleyenden… daha zalim kim olabilir?*

Bu buyruk, Rahmanu’l Yemâme diye adlandırılan (Müseylimetü’l-Kezzab), el-Esved el-Ansî ve Müseylime’nin karısı yalancı peygamber Secah hakkın­da inmiştir. Bunlar, peygamberlik iddiasında bulunmuş ve Allah’ın kendile­rine vahiy indirdiğini iddia etmişlerdi.

Katade der ki: Bize ulaştığına göre yüce Allah bu buyruğu Müseylime hak­kında indirmiştir. Bunu, İbn Abbas da ifade etmiştir.

Derim ki: Fıkıhtan ve sünnetlerden selefin izlemiş olduğu yoldan yüz çe­viren şu kimseler de bu kabildendir: Bunlar: Benim kalbime şöyle doğdu ya­hut kalbim bana bunu bildirdi deyip, kalplerinde doğana ve hatırlarından ge­çene göre hüküm vererek, bunu da kalplerinin hertürlü bulandırıcı unsur­dan arındırılmış olmasına ve kalplerinin ağyardan (mâsivadan) tamamıyla uzak bulunmasına bağlarlar. Kalpleri böyle olduğundan dolayı, İlahi ilimler ve rab­bani hakikatler kalplerine güya tecelli ediyormuş. O bakımdan onlar, külli meselelerin sırlarına vakıf oldukları gibi, cüziyatın hükümlerini de bilmek id­diasında bulunurlar ve bunlar vasıtası ile de külli şer’i hükümlere ihtiyaçla-rınınolmadığını İleri sürerek şöyle derlen Bu gelen şer’i hükümler ile ancak ahmaklar ve avam hüküm verir. Evliya ve havas ehlinin ise bu gibi naslara ihtiyaçları yoktur. Onların naklettikleri arasında da: “Müftüler sana fetva verseler dahi sen yine de kalbinden fetvayı sor”[151] sözü de vardır. Ayrıca bu iddialarına Hz. Hızır’ın, kendisine tecelli eden bu tür ilimler vasıtası île Musa (as) nezdinde bulunan şeriat türü kavrayışlara muhtaç olmadığını da de­lil gösterirler.

Böyle bir İddia zındıklık ve kuturdur. Bunu söyleyen, tevbe etmesi isten­meksizin öldürülür. Böyle bir iddia ile birlikte onlara (bu sözlerinizle ne de­mek istiyorsunuz) kabilinden soru sormaya, cevap almaya gerek yoktur. Çün­kü böyle bir iddia kaçınılmaz olarak şer’î hükümleri yıkar ve Peygamberimiz­den sonra bir takım peygamberlerin varlığını kabul etmek sonucuna götü­rür. Bu hususa dair daha geniş açıklamalar, yüce Allah’ın İzniyle Kehf Sûre-si’nde (18/82. âyet, 2. başlıkta) gelecektir.

Yüce Allah’ın: “Bir dei “Allah’ın indirdiği gibi ben de indiririm diyen­den daha zalim kim olabilir.” Buyruğunda yer alan; “…yen…” cer ma-hallindedir. Yani, ben de Allah’ın indirdiği gibi indiririm diyenden daha za­lim kim olabilir? Bununla kastedilen ise, RasuluHah (sav)’a vahiy kâtipliği ya­parken sonraları irtidat edip müşriklere iltihak eden Abdullah b. Ebi Serh’tir.

Mütessirlerin naklettiklerine göre bu irtidadının sebebi şudur: Mu’mi-nun Sûresi’nde yer alan yüce Allah’ın: “Andolsunki Biz, insanı süzülmüş bir çamurdan yarattık.” (el-Mu’minun, 23/12) âyeti nazil olunca, Peygamber (sav) onu çağırıp bu buyruğu ona okudu. Yüce Allah’ın; “Sonra onu başka bir yaratık olarak yarattık” (el-Mu’minun, 23/14) buyruğuna gelince Abdul­lah, insanın yaratılışı ile ilgili bu geniş açıklamalardan hayrete düşerek: “Yaratanların en güzeli olan Allah’ın şanı ne yücedir” (.el-Mu’minun, 23/14) deyiverdi. RasuluHah (sav) da: “Benim üzerime de bu şekilde nazil oldu” de­yince, Abdullah şüpheye düştü ve şöyle dedi: Eğer Muhammed doğru söy­leyen bir kimse ise andolsun ki, ona vahyolunduğu gibi bana da vahyolundu.[152] ‘”Eğer o yalan söyleyen birisi ise ben de onun dediği gibi söylemiş ol­dum, diyerek İslâm’dan irtidat etti ve gidip müşriklere katıldı. İşte yüce Al­lah’ın: “Bir de; “Allah’ın İndirdiği gibi ben de indiririm diyenden…” buy­ruğu ile kastedilen budur. Bunu da el-Kelbî, İbn Abbas’tan rivayet etmiştir. Muhammed b. îslıâk da bunu naklederek şöyle demektedir: Bana Şurahbil anlatarak dedi ki: Şu: “Bir de: Allah’ın indirdiği gibi ben de indiririm di­yenden…” buyruğu, İslâm’dan irtidat, eden Abdullah b. Sa’d b. Ebi Şerh hak­kında nazil olmuştur. Rasulullah (sav)’in Mekke’ye (fetih sırasında) girişi es­nasında onun, Abdullah b. Hatal’ın ve Mikyas b. Subabe’nin Kabe’nin örtü­leri altında bulunacak olsalar dahi öldürülmelerini emretmiş idi. Abdullah b. Ebi Şerh, Osman (r.a)’a kaçıp sığınmıştı. Hz. Osman, Abdullah’ın süt karde­şi idi. Abdullah’ın annesi onunla birlikte Hz. Osman’ı da emzirmişti. Hz. Os­man onu sakladı. Sonunda Mekke halkına eman verildikten sonra Rasulul­lah (sav)’tn yanına onu da götürüp, onun için Hz. Peygamber’den eman is­tedi. Rasulullah (sav) uzun bir süre sustuktan sonra: “Evet” deyiverdi. Osman Cr.a) meclisten ayrılıp gidince, Rasulullah (sav) şöyle buyurdu: “Benim sus­mamın tek bir sebebi vardı. O da sizden birinizin kalkıp onun (.Abdullah’ın) boynunu vurması idi.” Bu sefer ensardan birisi: Ey Allah’ın Rasulü, ne diye bana gizlice işaret etmedin? deyince, Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Şüp­hesiz Peygamber’in hain bir bakışının olmaması gerekir.”[153]

Ebu Ömer (b. Abdi’1-Berr) der ki: Abdullah b. Sa’d b. Ebi Şerh, Mekke’nin fethi günlerinde İslâm’a girdi, İslâm’a güzel bir şekilde bağlandı. Bundan son­ra onun hoş karşılanmayacak herhangi bir davranışı görülmedi. O, Ku-reyş’in akıllı ve asîî insanlarından birisi idi. Amr b. Lüey oğullarının arasın­da hatırı sayılır bîr süvari idi. Daha sonra Osman (r.a) onu Meri 25 yılında Mı­sır valisi olarak tayin etti. 24 yılında Afrika onun kumandanlığında feth edildi. Oradan 31 yılında Nube (Sudan) topraklarından siyahilere gaza yap­tı ve bugüne kadar geçerli olan barış antlaşmasını da yaptı, 34 yılında ise, de­niz yoluyla Bizans topraklarına bir gazada bulundu. Bu seferlerinden geri dön­düğünde, İbn Ebi Huzeyfe onun Fustat’a girmesini engelledi. O da Askalan’a gitti ve Osman (r.a) şehid edilinceye kadar orada ikamet etti. Fitneden kaç­mak arzusuyla ölünceye kadar Remle’ de ikâmet ettiği de söylenmiştir. O, Rab-bîne dua etmişti: Allah’ım, son amelimi sabah namazını kılmak olsun, diye dua etmişti. Abdest aldı, sonra namaza durdu. Birinci rekatta Fatiha Sûresi ile Âdiyat sûresini okudu, ikincisinde ise, Fatiha ile bir başka sûre okudu. Sa­ğına selam verdi, soluna selam verecekken Allah ruhunu kabzetti. Bütün bun­ları is,e Yezid b. Ebi Habib ve başkaları nakletmiştir. Abdullah, Hz. Ali’ye de Muaviye’ye de bey’at etmemişti. O, İnsanlar Muaviye etrafında toplanmadan Önce vefat etmişti. Afrika’da vefat ettiği de söylenrniştir. Sahih olan ise onun Askalan’da 36 ya da 37 yılında vefat ettiğidir. Tedbir görüş olarak 36 yılın­da vefat ettiği de söylenmiştir.

Hafs b. Ömer, el-Hakem b. Eban’dan, o, İkrime’den bu âyet-i kerimenin en-Nadr b. el-Haris hakkında nazil olduğunu rivayet etmektedir. Çünkü, en-Nadr b. el-Haris, Kur’an-ı Kerime nazire yazmak istemiş ve: “Öğüttükçe öğü-tenlere, hamur yoğurdu kça yoğuranlara, ekmeği oldukça pişirenlere ve onu lokma lokma yiyenlere andolsun” diye Kur’ân’a nazire yazmak istemişti.

Yüce Allah’ın: “Sen, zalimleri ölümün sıkıntıları İçinde, ölümün zorlu halleri ve sekaratı içerisinde… bir görsen!” ; Zorlu ve sıkıntı demek­tir. Bu kelimenin aslı, bir şeyi örtüp bürümek hakkında kullanılır. Su onu ört­tü anlamındaki; tabiri de buradan gelmektedir. Daha sonra bu ke­lime, zorlu, sıkıntılı ve hoşa gitmeyen şeyleri anlatmak üzere kullanılır olmuş­tur. Savaşın zorlu halleri ve sıkıntılı zamanlan anlamına gelen; tabiri de buradan gelmektedir. el-Cevherî der ki: -. Zorlu hal ve sıkın­tı demektir. Çoğulu ise C^} şeklinde gelir. el-Kutebî, Nuh (a.s)’ın gemisi­ni anlatırken şöyle demektedir:

“Ve derken o her tarafı örtüp kapatan suların geri çekilme zamanı geldi.”

: Ölümün sıkıntıları, demektir.

“Meleklerin ellerini uzatarak” buyruğu mübtedâ ve haberdir. (Buna göre anlamı, melekler de ellerini uzatmış olacaklardır şeklinde otur).

“; Uzatanlar” anlamındaki kelimenin aslı; şeklindedir. (İzafet dolayısıyla sondaki nûn düşmüştür).

Denildiğine göre, melekler ellerini azap ile ve demir balyozlarla uzattık­ları zaman anlamındadır. Bu açıklama el-Hasen ile ed-Dahlıâk’tan nakledil­miştir. Meleklerin ellerini, ruhlarını kabzetmek için uzatacakları şeklinde de açıklanmıştır. Bir başka yerde de şöyle buyurulmaktadır: “Melekler o kâfir­lerin yüzlerine ve arkalarına vura vura… canlarını alırken bir görsen.” (el-Enfal, 8/50) Bu âyet-i kerime böylelikle bu husustaki iki görüşü de bir ara­da dile getirmektedir. Arapça’da: Elini ona hoş olmayan şeyle uzattı, tabiri kullanılır.

“Ruhlarınızı çıkarın” yani, eğer imkanınız varsa azaptan ruhlarınızı kur­tarın, anlamındadır. Ve bu bir azardır. Şöyle de açıklanmıştır: Hoşunuza git­mese dahi ruhlarınızı çıkartın. Çünkü, mü’minin ruhu Rabbi ile karşılaşmak İçin çıkmak arzusunu taşır. Kâfirin ruhu ise, zorlu ve sıkıntılı bîr şekilde çe­kilip çıkartılır. Ve şöyle denir: Ey murdar nefs, kendin de gazaplanmış ve ga­zaba uğramış olarak Allah’ın azabına ve O’nun hakir düşürmesine çık! Ebu Hureyre ve başkası yoluyla rivayet edilen hadiste böyle zikredilmektedir.[154]

Biz bu hadisi “et-Tezkire” adlı eserimizde zikretmiş bulunuyoruz. Allah’a hamd olsun.

Şöyle de denilmiştir: Bu buyruk, bir kimsenin azap ettiği kişiye; Sana aza­bı tattıracak ve hiç şüphesiz canını çıkartacağım şeklinde söylediği sözü an­dırmaktadır. Çünkü, bizzat kendileri canlarını çıkartmazlar. Aksine ölüm meleği ve onun yardımcıları onların ruhlarını kabzeder.

Bu sözün kâfirlere cehennemde oldukları sırada söyleneceği de ifade edil­miştir. Bunun cevabı ise, işin büyüklüğü dolayısıyla hazfedilmiştir. Yani: Sen, zalimleri bu haldeyken görecek olsan, hiç şüphesiz büyük bir azaba uğra­tılmakta olduklarını görecektin. : Zillet ile aynı şeydir,

“Kibirlendiğinizden” yani, O’mın âyetlerini kabul etmeye yanaşmayıp bü-yüklendiğinizden dolayı (zillet azabı ile cezalandırılacaksınız”) demektir. [155]

  1. Andolsun sizi İlk defa yarattığıma gibi yapayalnız teker teker huzurumuza geldiniz ve size bağışladığımız şeyleri arkanızda bı­raktınız. İçinizde gerçekten ortak olduklarını boş yere iddia et­tiğiniz şefaatçdarınm da aranızda görmüyoruz. Andolsun on­larla aranızdaki bağlar kesilmiş ve zannettiğiniz şeyler önünüz­den kaybolmuş gitmiştir.

Yüce Allah’ın: “Andolsun… yapayalnız, teker teker huzurumuza geldi­niz” buyruğu, Mahşerde gerçekleşecek hali ifade etmektedir. “Teker teker” anlamındaki kelime, hal olarak nasb mahallindedir. Sonunda te’nis elifi (rnaksûre) geldiği için munsarıf değildir. Ebu Hayve ise, bu kelimeyi: şeklinde tenvin ile okumuş olup, Temimlilerin şivesi böyledir. Onlar, ref ma­hallinde ise; şeklinde tenvinli kullanmazlar. Ahmed b. Yahya ise tenvin-siz (ve medsiz) olarak; şeklindeki bir söyleyişi de nakletmekte ve: Üçer ve dörder kelimelerine benzediğini söylemektedir.

: Teker teker” kelimesi, ‘nin çoğuludur. Sarhoşlar kelimesinin, çoğulu-, : Tembeller kelimesinin de, kelimesinin çoğulu olması gibi.

Bunun tekilinin “râ” harfi sakin olmak üzere, şeklinde olduğu söy­lendiği gibi, “râ” harfi esreli veya üstün olarak kullanıldığı da söylenmiştir. Yine ‘nin de bunun tekili olduğu söylenmiştir,

Buyruğun anlamı şudur: Siz, bize teker teker gelmiş olacaksınız. Her bi­riniz tek başına, ailesiz, malsız, çocuksuz ve yardımcısız olarak; sapıklığınız­da sizinle birlikte olanlardan ayrı olarak geleceksiniz. Allah’tan başka taptık­larınızın da size bir faydası olmayacaktır.

el-A’rec ise bunu şeklinde (yâ harfinden sonra) “elif’siz olarak oku­muştur.

“Sizi ilk defa yarattığımız gibi” tek başınıza yaratıldığınız gibi demek­tir. Şöyle de açıklanmıştır: Annelerinizin karnından çıktığınız şekilde çıplak, ayakkabısız, sünnetsiz ve sonradan kazanılmış herhangi bir musibetsiz ola­rak geleceksiniz. İlim adamları derler ki: Yarın, kıyamet gününde kul doğ­duğu günkü azaların hangisine sahipse, onların hepsine sahip olarak haş-redilecektîr. Kendisinden herhangi bir organ kesilmiş olan kimseye o orga­nı kıyamet gününde geri verilecektir. İşte (hadis-i şerifte geçen Hz. Peygam­berin): “Sünnetsiz olarak”[156] hadisindeki ifadenin kastettiği mana budur. Ya­ni, sünnet oldukları vakit kendilerinden kesilen parça dahi kendilerine ge­ri iade edilecektir.

“Ve site bağışladığımız şeyleri arkanızda bıraktınız.” Size verdiğimiz, mül­kiyetinize bıraktığımız şeyleri arkanızda bırakmış bulunuyorsunuz. Verilen bu şeyler ise, yüce Allah’ın insana bağışladığı köleler ve türlü nimetlerdir. “İçi­nizde gerçekten ortak olduklarını boş yere iddia ettiğiniz şefaatçilerinizi de aranızda görmüyoruz.” Allah’tan başka kendilerine ibadet ettiğiniz ve Al­lah’a ortak koştuğunuz şeyleri -putları- kastetmektedir. Yani, Bana ortak koştuğunuz şeyleri beraberinizde görmüyoruz. Çünkü, müşrikler: Putlar Al­lah’ın ortakları ve O’nun nezdinde bizim şefaatçilerimizdir, diyorlafdı.

“: Andolsun, onlarla aranızdaki bağlar kesilmiş…” buyru­ğunu, Nâfi’, el-Kisaî ve Hafs bunu zarf olarak nasb ile okumuşlardır. Yani, sizinle onlar arasındaki ilişki andolsun ki kopmuş bulunmaktadır. Burada “iliş­ki” anlamına gelen “vasi” kelimesinin hazfedilmiş olduğuna yüce Allah’ın: “Boş yere iddia ettiğiniz şefaatçilerinizi de aranızda görmüyoruz” buyru­ğu delil teşkil etmektedir. İşte bu, kıyamet gününde onlarla koştukları ortak­lar arasında ilişkilerin kop ani a cağına, birbirlerinden uzaklaşacaklarına dela­let etmektedir. Bu İse, koştukları ortakların onlardan uzaklaşıp onlarla birlikte olmayacaklar) bir zamanda olacaktır. Onlarla ilişkilerinin koparılması ise, onların bunlarla ilişkilerinin bulunduğunu iddia ettikleri halde onları terket-meleridir. Bundan dolayı “Kesilmiş” buyruğundan sonra “bağlar, ilişkiler” anlamında “vasrin hazfedildiğini kabul etmek güzel bir şeydir. Çünkü ifade zaten buna delâlet etmektedir, tbn Mes’ud’un kıraatinde de bu­nun nasb ile kıraatine delâlet edecek şekilde şöyledir: “”Andolsun, aranızdaki şeyler (bağlar) kesilmiş” şeklindedir ki, böyle bir kı­raatte nasb’tan başka birşey caiz olmaz. Çünkü bu ifadede kesilen sözkonu-su olmaktadır ki, buna da; ile işaret edilmiştir. Şöyle buyrulmuş gibi­dir: Andolsun, aranızdaki ilişki kopmuş, kesilmiş bulunmaktadır. şöyle de açıklanmıştır: Buyruğun anlamı: Andolsun, aranızdaki durum kesilmiş bulun­maktadır. Bu da yakın bir mana ifade eder.

Diğerleri ise, şeklinde merfu’ olarak zarf olmayan bir isim diye fiili ona isnad ederek merfu’ okumuşlardır. Yüce Allah’ın: “: Bi­zimle senin aranda da bir perde vardır* (Fussüet, 41/5) buyruğunda lıarf-i cer’in girmiş olmasıyla : İşte bu, benimle senin ayrûışımızdır” (el-Kehf, 18/78) buyrukların “: Ara” İsim olması görüşünü güçlendirmekte­dir. Diğer taraftan bu kelimenin mansub okunuşunun ref anlamında olma­sı da mümkündür. Nasbedümiş olması ise, ref mahallinde olmakla birlikte mansub bir zarf olarak çokça kullanılması dolayısıyladır ki, el-Ahfeş’in gö­rüşü de budur.

Buna göre her iki kıraatin de anlamı aynı olur. O bakımdan bunlardan her­hangi birisiyle okumak mümkündür.

“Ve zannettiğiniz şeyler” yani, dünya hayatında iken yalanlayıp gerçek olmadığını iddia ettiğiniz şeyler “ise önünüzden kaybolup gitmiştir.” Bu âye­tin en-Nadr b. el-Haris hakkında indiği rivayet edilmiştir.

Rivayet edildiğine göre Âişe (r.anha) yüce Allah’ın: “Andolsun, sizi ilk de­fa yarattığımız gibi yapayalnız teker teker huzurumuza geldiniz” âyetini okumuş ve: Ey Allah’ın Rasulü, ya avretlerimiz ne olacak? Erkekler kadınlar hep birlikte, biri ötekinin avretine bakacak şekilde mi hasredilecekler? Ra-sulullah (sav) şöyle buyurmuş: “O gün onlardan her birisinin başka şeyler­le uğraşmasına fırsat vermeyecek kadar bir işi olacaktır. Erkekler kadınlara, kadınlar da erkeklere bakmayacaklar ve birbirlerine bakamayacak kadar baş­ka şeylerle uğraşacaklardır”[157] Bu, Sahih’te sabit olmuş ve Müslim’in de bu manada rivayet ettiği bir hadis-i şeriftir. [158]

95- Şüphesiz Allah taneyi ve çekirdeği çatlatıp yarandır. Ölüden di­riyi O çıkarır. Diriden ölüyü de çıkarandır. İşte Allah budur. Na­sıl oluyor da çevriliyorsunuz?

Yüce Allah: “Şüphesiz Allah taneyi ve çekirdeği çatlatıp yarandır”

buyruğunda, ilâhlarının yapmaktan acze düşeceği hayret verici fiillerinin en basit gibi görünenini saymaktadır.

: Yarıp çıkarmak, demektir. Yani O, ölü çekirdeği yarar da ondan yemyeşil yapraklar çıkartır. Tanenin durumu da böyledir. Yeşil yapraktan ise, ölü bir çekirdek ve tane çıkartmaktadır. İşte, ölüden diriyi çıkartmasının, di­riden de ölüyü çıkartmasının anlamı, -el-Hasen ve Kalade’den nakledildiği­ne göre- böyledir. İbn Abbas ve ed-Dalıhâk da şöyle demektedir: “Yarıp çı­kara yaratan demektir. Mücahid der ki: Yüce Allah burada yarmak ile tane ve çekirdekteki yarıkları kastetmektedir. da çekirdek anlamına gelen; ‘in çoğuludur. Kayısı ve şeftali gibi çekirdeği olan herşey hakkında kul­lanılır,

“Ölüden diriyi O çıkarır, diriden ölüyü de çıkarandır.” Canlı olan insa­nı cansız nutfeden, cansız nutfeyi de canlı insandan çıkartır. Bu açıklama îbn Abbas’tan nakledilmiştir. Katade ve el-Hasen’in görüşü de az önce geçmiş­ti. Buna dair açıklamalar daha önce de Al-i İmran Sûresi’nde (3/27. âyetin tef­sirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Müslim’in Salıih’inde de Hz. Ali’den şöyle dediği rivayet edilmektedir: Ta­neyi yarıp çıkartan ve canlıyı var eden hakkı için bu ümmi Peygamberin -Al­lah’ın salat ve selamı üzerine olsun- bana söylediği sözdür: Beni ancak mü’min olan kimse sever ve bana ancak münafık olan kişi buğzeder.[159]

“İşte” Allah budur” buyruğu mübtedâ ve haberdir.

“Nasıl oluyor da çe vir itiyorsunuz? ” Yani, aziz ve celil olan Allah’ın kudretiyle yarattıklarını görmenize rağmen haktan nasıl olur da döndürülü­yorsunuz? [160]

  1. Sabahı yarıp çıkarandır. Geceyi de bir sükûn (vakti), güneş ve ayı da birer hesap (işareti) kıldı. Bu, Aziz olanın, hakkıyla bilenin tak* diridir.

Yüce Allah’ın: “Sabahı yarıp çıkarandır” buyruğu, (bir önceki âyet-i kerimede geçen) yüce Allah adının sıfatıdır. Yani, işte bu, sabahı yarıp çıka­ran Rabbiniz Allah’tır.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Muhakkak Allah sabahı (el-lsbâh) yarıp çıkarandır. Subh ve sabah, gündüzün İlk bölümleridir. İsbâh da aynı an­lama gelir. Yani, hergün sabahı yarıp çıkaran O’dur. Bununla da kasü şafak vaktidir. İsbâh; nin mastarıdır. Yani: Karanlıktan aydınlığı yarıp çıka­ran O’dur.

ed-Dahhâk der ki: Sabahı yarıp çıkarmak, günü yaratmak demektir. Bu­rada “el-İsbâh”, marife olup hiçbir nahivciye göre tenvinli gelmesi caiz de­ğildir.

el-Hasen ve İsa b. Ömer ise, hemzeyi üstün olarak; : Sabah­ları yarıp çıkarandır, diye okumuştur ki, bu da “SublV’un çoğuludur, el-A’nıeş, İbrahim en-Nehaî’den; şeklinde fiili, feale vezninde ve “İs-bâh”ın hemzesini esreli ve son harfi olan “hâ”yı da üstün olarak okumuştur. (Anlamı: Sabahı yarıp çıkarır, şeklinde olur)

el-Hasen, İsa b. Ömer, Hamza ve el-Kİsaî ise, “: Geceyi de bir sükûn (vakti) kıldı” şeklinde (Fiildeki “cim” harfinden sonra) “elipsiz ola­rak (yani, kılan anlamına gelecek şekilde “câil” olarak değil) okumuşlardır. Ayrıca ” Geceyi” mansub olarak, her iki yerde de; : Çatlatıp ya­ran ve yarıp çıkaran kelimesini fiil anlamına hamlederek okumuşlardır. Çünkü burada yaran, yanp çıkaran (tsm-i faili) fiil anlamındadır. Zira bu, olup biten bir iştir. O bakımdan manaya hamledilir. Diğer taraftan bundan sonra gelen fiiller de mazi fiildir. Bunlar da yüce Allah’ın: : Sizin için yıldızları yarattı” (el-En’âm, 6/97); “ı Gökten bir $u in­dirdi” (el-En’âm, 6/99) buyruklarıdır. Böylelikle buyrukların baştarafında yer alan “yarıp çıkaran” anlamındaki lafızlar, sonradan gelen fiil anlamına hamledilmiş olmaktadır. Diğer taraftan, bunu bir fiil takdiri ile “güneş ve ay” anlamındaki kelimelerin nasb ile kıraati üzere tema edip bunlann başındaki fiili “fail” vezninde kabul ederek esreli okumayışları da pekiştirmektedir. Bu açıklamayı Mekkî -Allah’ın rahmeti üzerine oisun- yapmıştır.

en-Nehhâs da der ki: Yezid b. Kutayb es-Sekûnî ise, bu bölümü ‘: Geceyi bir sükûn vakti, güneş ve ayı da bi­rer hesap (işareti) kılandır diye” şeklinde “güneş ve ay” anlamındaki keli­meleri esreli olarak ve lafza atıf ile okumuştur.

Derim ki: Mekkî, el-Mehdevî ve diğerleri bu açıklamalanyla yedi kıraat ima­mının bu şekildeki okuyuş üzere icma ettiklerini kastetmektedirler. Doğru­sunu en iyi bilen Allah’tır. Yakub, Ruveys’in kendisinden yaptığı rivayete gö­re; “: Geceyi de sakin kılan” diye okumuştur.

Medinelüer ise “: Geceyi de bir sükûn.,.kılandır” yani, sü­kûn mahalli, zamanı diye okumuşlardır.

Muvatta’da Yahya b. Said’ten nakledildiğine göre ona, Rasulullah (sav) dua ederken şöyle dediğinin ulaştığı (belegahû) nakledilmektedir:

“Sabahı yarıp çıkartan, geceyi sükûnet vakti kılan, güneş ve ayı hesaba işa­ret kılan Allah’ım! Borcumu bana ödet, beni fakirlikten, İhtiyaçtan kurtar. Se­nin yolunda kulağımdan, gözlerimden ve gücümden güzel bir şekilde beni faydalandır.”[161]

Hz. Peygamberin burada “kulağımdan, gözlerimden beni faydalandır” de­diği nakledilmekle birlikte kulaklar ve gözler beden ile birlikte çürüyüp git­tikleri halde Nesaî, Tirmİzî ve diğer hadis kitaplarında bunlar hakkında[162]: Ve bunları benden mirasçı kıl” diye dua ettiğine dair riva­yet[163] nasıl açıklanır? diye sorulursa şöyle cevap verilir: İfadede bir mecaz var­dır. Yani: Allah’ım, ben hayatta kaldıkça bu duyularımı benden alma demek­tir. Şöyle de açıklanmıştır: Burada işitmekten ve görmekten kasıt Ebu Bekir ile Ömer’dir. Çünkü, Hz. Peygamber ikisi hakkında: “Onlar gözüm ve kula­ğım mesabesindedirler” diye buyurmuştur. Ancak bu, oldukça uzak bir İh­timaldir, bu hadiste maksat, işitme ve görme organlarıdır.

“: Birer hesap işareti™ buyruğunun anlamına gelince; yani onla­rı kulların maslahatlarının kendisine taalluk ettiği bir hesab ile yaratmıştır. İbn Abbas, yüce Allah’ın: “Güneşi ve ayı da birer hesap (işareti) kıldı” buyru­ğunu bunları hesap ile yarattı, diye açıklamıştır.

el-Ahfeş der ki: kelimesi, hisab kelimesinin çoğuludur. Şihab ke­limesinin çoğulunun şuhban diye gelmesi gibi. Yakub “hüsban” kelimesi; : Şeyi hesab eltim’den mastardır. “Hisab” ise isimdir, demektedir.

Başkası da şöyle demiştir: Yüce Allah, güneş ve ayın hareketini artıp ek­silmeyen bir hesap ile takdir etmiştir. Yüce Allah bunlarla insanlara kudret ve vahdaniyetini göstermektedir.

“Hüsban: hesab işareü”nin ziya, aydınlık anlamına geldiği de söylenmiş­tir. Çünkü hüsban, bir şiveye göre ateş anlamına da kullanılmaktadır. Nite­kim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “: Üzerine ise gökten bir ateş (yıldırım) İndirir…” i. c-Keh£, 18/40) İbn Abbas, buradaki “hüs­ban” ı ateş diye açıklamıştır. “el-Hüsbâne” ise, küçük yastık demektir. [164]

  1. Karanın ve denMn karanlıklarında, kendileriyle doğru yolu bu­laşınız diye sizin için yıldızları yaratan O’dur. Şüphesiz Biz, bilen bir topluluk İçin âyetleri geniş geniş açıkladık.

Yüce Allah: “Karanın ve denizin karanlıklarında… sizin için yıldızla­rı yaratan Odur” buyruğu ile kudretinin kemalini beyan etmektedir. Yıldız­ların yaratılışında oldukça büyük faydalar vardır. Yüce Allah bu âyet-i keri­mede faydalarının bir kısmını zikretmektedir ki, şeriatın bilinip öğrenilme­sini teşvik ettiği işte bu faydalardır.

Kur’an-ı Kerim’de başka yerlerde de şöyle buyrulmaktadır; “Ve itaatin dı­şına çıkan her şeytana karşı koruduk” {.es-Sâffat, 37/7); “Ve Biz onları şey­tanlara karşı atış taneleri yaptık.” (.el-Mü\k, 67/5.) Burada yaratmak anlamındadır. (Mealde olduğu gibi)

“Şüphesiz Biz bilen bir topluluk için âyetleri geniş geniş açıkladık.” Ya­ni Biz, ibret almak hususunda daha ileri derecede olsun diye âyetlerimizi et­raflı bir şekilde açıkladık. “Bilen kimselerin” özel olarak sözkonusu edilme­leri ise, bu âyetlerden yararlanan kimselerin onlar oluşundan dolayıdır. [165]

  1. Sizi tek bir candan yaratan da Odur. Sonra bîr karar yeri bir de emanet yeri vardır. Biz âyetleri iyice anlayan bir topluluk için uzun uzadıya açıkladık.

Yüce Allah’ım “Sizi tek bir candan yaratan da O’dur” buyruğunda kast edilen tek can, Âdem (a.s)’dır. Sûrenin baş taraflarında (el-En’âm, 6/2 buy­ruğunun tefsirinde) buna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır)

“Sonra bir karar yeri” anlamındaki kelimesinin İbn Abbas, Sa-id b. Cübeyr, el-Hasen, Ebu Amr, İsa, el-A’rec, Şeybe ve en-Nehaî “kaP har­fini esreli, diğerleri ise üstün olarak okumuşlardır. Kelime mübtedâ olarak ref mahallindedir. Şu kadar var ki, “kaf” harfini esreli olarak okuyanların kıra­atine göre “( O nefislerden kimisi bir karar yerinde durur” takdi­rinde olur. Üstün ile okuyuş ise, “Her bir nefs için bir karar yeri vardır” anlamında olur

Abdullah b. Mes’ud der ki: Her bir nefsin rahimde bir karar yeri ve öle­ceği arzda emanet olarak kalacağı yeri vardır. Bu tefsir kelimedeki “kaP har­finin üstün okunacağına delâlettir. el-Hasen de der ki: Karar yeri kabirdedir.

Tefsir bilginlerinin çoğunluğu ise şöyle derler: Karar bulan, rahimlerde olan­dır. Emanet bırakılan İse, sulblerde bulunanlardır. Bu açıklamayı Said b. Cü­beyr, İbn Abbas’tan rivayet ettiği gibi, en-Nehaî de bunu böyle açıklamıştır.

Yine İbn Abbas’tan şöyle dediği nakledilmektedir: Karar kılınacak yer arz­dadır. Emanet bırakılan yer ise sutblerdedir. Said b. Cübeyr de şöyle demek­tedir: îbn Abbas bana evlendin mi diye sordu, ben hayır dedim. Şöyle dedi: Aziz ve celtl olan Allah, senin sırtından oraya emanet bıraktığı şeyleri çıkar­tacaktır.

Yine İbn Abbas’tan gelen rivayete göre karar bulan şey, yaratılandır. Emanet olarak bırakılan şey ise lıenüz yaratılmamış olandır. Bu açıklamayı da el-Maverdî nakletmektedir. Yine İbn Abbas’tan, emanet bırakılan şey, Al­lah nezdinde bulunandır dediği de rivayet edilmiştir ki, bunu da el-Maver­dî nakletmiştir. Yine İbn Abbas’tan: Emanet bırakılan şey Allah nezdinde olan­dır, dediği rivayet edilmiştir.

Derim kîH£ur’ân-ı Kerim’de bir başka yerde şöyle buyurulmaktadır: “Yer­yüzünde sizin için bir süreye kadar karar yeri ve faydalanacak şey vardır.”

(el-Bakara, 2/36) Emanet bırakmak ise, onların kabirde hesap için diriltile-cekleri vakte kadar kalacaklarına bir işarettir ki, el-Bakara Sûresi’nde (2/36. âyet, 4. başlıkta) buna değinmiş idik.

“Biz âyetleri iyice anlayan bir topluluk için uzun uzadıya açıkladık.” Katade der ki: “Uzun uzadıya açıkladık” beyan ettik ve geniş geniş İfade­lerle anlattık, demektir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [166]

  1. Gökten bir su İndiren de O’dur. Biz bununla her türlü bitkiyi çı­kardık. Ondan da taze ve yeşil bitkider) çıkardık. Ondan da bir birinin üstüne binmiş taneler meydana getirdik. Hurma to­murcuğundan birbirine yakın salkımlar, birbirine hem benze­yen, hem benzemeyen üzüm bağları, zeytin ve nar bahçeleri de (bitiririz). Her birinin meyvesine bir (ham) meyve verdiği zaman, bir de olgunlaştığı zaman bakıverin. Şüphe yok ki bunlarda İman edenler için birçok âyetler vardır.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız: [167]

  1. Bitkilere Hayat Veren. Su:

Yüce Allah’ın: “Gökten bir su indiren” buyruğundaki “su” yağmur demek­tir. “İndiren de Odur. Biz, onunla hertürlü bitkiyi çıkardık.” Bütün bitki çeşitlerini onunla çıkardık. Her hayvanın rızkı diye de açıklanmıştır.

“Ondan da birbirinin üstüne binmiş” yani, başak gibi biri diğerinin üstünde bulunan “taneler meydana getirdik.”

Âyet-i kerimedeki buyruğunu eİ-Ahfeş yeşil diye açıklamıştır. Nitekim Araplar (bu kelimeyle aynı vezinde olmak üzere): Sen bana parça parça bulutu göster, ben de sana onun yağmur yağdıracağı­nı söyleyeyim” derler. (Buradaki ikinci ve dördüncü kelimeler, “feil” veznin-dedirler. Müfessir bu vezne örnek vermek için bu deyimi zikretmiştir). Yeşil ise, yaş baklagiller, sebzeler demektir. İbn Abbas ise, yüce Al­lah bununla buğday, arpa, yulaf, mısır, pirinç ve sair taneli yiyecekleri kast etmektedir, demiştir. [168]

  1. Hurma Salkımları:

Yüce Allah’ın: “Hurma tomurcuğundan birbirine yakın salkımlar…

vardır” buyruğu, mübtedâ ve haberdir. el-Ferrâ ise, Kur’an’m dışında; Yakın salkımlar” buyruğunun şeklinde bir öncesine atf ile okunmasını da uygun görmüştür. Sibeveyh-der ki: Araplar arasında; ) şeklinde (kaf harfini esreli değil de ötreli olarak) söyleyenler vardır. el-Ferra da der ki: Bu, Kayshlann şivesidir. Hicazlılar İse “kar harfi esreli ola­rak derken, Tenıimliler derler. Ancak, hepsi de tekil olarak; diye kullanırlar.

Tomurcuk” ise, henüz çiçek açmamış olan hali ifade eder. Çiçe­ğe de bu isim verildiği gibi, hurma ağacı salkımının görünen bölümüne de bu isim verilir, Salkımlar” lafzı, çoğuludur. Bunun tesniye-si de “nün” harfi esreli olarak, şeklinde gelir. kelimesi gi­bi. Bu kelimenin çoğulu tesniye lafzı gibi gelmiştir. el-Cevherî ve başkaları derler ki: Tesniye olunca denilir ama, çoğul olarak “nün” harfi ötre­li olarak şeklinde kullanılır. Tekil olan; , salkım” demektir. Ço­ğulu ise, şeklinde gelir. Şair şöyle demiş:

“Salkımları da salkımlarının sapları da uzundur.”

el-ÇevhenTden başkalarına göre ise; C .U() çoğulu cem-i kıllet’dir.

el-Mehdevî de der ki: İbn Hürmüz bu kelimeyi “kaP harfini üstün olarak’ ( iıljtf ) diye okumuştur. Ötreli olarak okuduğu da rivayet edilmiştir. Üstün oku­yuşa göre bu, mükesser olmayan bir çoğula isimdir. Çünkü fa’lân vezni ço­ğula örnek teşkil eden vezinlerden değildir.

“Kaf’ harfinin ötreli okunuşu, bunun; ‘in çoğulu oluşuna göredir. Bu ise, hurma salkımı anlamındadır. “Ayn” harfi üstün olarak bizzat hur­ma ağacının kendisine denilir. (6l>şli )’in hurma ağacı göbeği anlamına geldiği de söylenmiştir.

Yakın” oturanın da ayakta olanın da ele geçirebileceği yüksekte olmayan yakın demektir. Bu açıklama İbn Abbas, el-Berâ b. Âzib ve diğer­lerinden nakledilmiştir.

ez-Zeccâc der ki: Buyruk, kimi salkımlar yakındır, kimi de uzaktır tak­dirindedir. Fakat ikincisi hazfedil mistir. Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın şu buyruğudur: “Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler… yaptı.” (en-Nabl, 16/81)

Ancak, özellikle yakın olanı zikretti. Çünkü, âyet-i kerimeden maksat, ni­mette Allah’ın kudreti ve nimetini, lütuf olarak hatırlatmaktır. Yakın olduğu İçin kolaylıkla alınabilende lütuf daha büyüktür. [169]

  1. Birbirine Benzeyen Ve Benzemeyen Bağlar, Bahçeler:

Yüce Allah’ın: “Üzüm bağlan:” buyruğu Biz onlara üzüm bağlan… da bitiririz, anlamındadır. Muhammed b. Abdurrahman b, Ebi Ley­lâ ve el-A’meş -aynı zamanda Âsim’in kıraatinden sahih olan rivayete göre şeklinde ref ile okumuşlardır. Ebu Ubeyd ile Ebu Hatim bu kıraati ka­bul etmemişlerdir. O kadar ki, Ebu Hatim bu kıraatin imkânsız olduğunu söy­lemiştir. Çünkü, bağların, bahçelerin hurmadan olmasj sözkonusu değildir.

en-Nchhâs ise şöyle demektedir: Bu kıraat de caizdir. Kıraatin tevili de bu şekilde yapılmaz. Bu kelimenin burada merfu okunması, mübtedâ olması do-layısıyiadır. Haberi de hazfedilmiştir. yani: “Onlar için üzüm bağları…vardır” demektir. Nitekim kurradan bir grup; İri gözlü huriler de vardır” (el-Vakıa, 56/22) diye okumuşlar ve böyle bir şeyi Sibevyeh, el-Kisaî ve el-Ferra caiz kabul etmişlerdir ki, bunun benzerleri de pek çoktur. Yine buna göre aynı buyruğu İri gözlü huriler (de var ettik)” şeklinde oku­mak da mümkündür. Bunu da Sibeveyh nakletmiş olup, örnek olmak üze­re şu beyiti zikretmektedir:

“Sen bana kavimlerine karşı Bedroğullan gibi (yararlı) kimseler getir Yahut da Manzur b. Seyyar’m ailesi gibisini.”[170]

Şöyle de açıklanmıştır: İfadenin takdiri: Ve bir takim üzüm bağları ki, onları bitirdik” şeklindedir. Bu da konuşma esnasında: Abdullah’a ikram ettim ve kardeşine de” yani, bu ifade Kardeşine de aynı şekilde ikramda bulundum,” ifadesine benzer.

Zeytin ve nar anlammdaki kelimelerine gelince, bu iki ke­limenin, bu husustaki icma dolayısıyla nasb’dan başka okunması sözkonu-su değildir.

Şöyle de açıklanmıştır. Bağlar, bahçeler”in meri’u’ olarak oku­nuşu lafız itibariyle Salkımlar” kelimesine atf yoluyladır. Anlam iti­bariyle onun türünden olmasa bile.

“Birbirine hem benzeyen, hem benzemeyen üzüm bağları, zeytin ve nar bahçeleri de (bitiririz).” Yani yapraklan itibariyle birbirine benzeyen ve benzemeyen demektir. Çünkü, zeytin ağacmın yaprağı, bütün dalı kapsama­sı ve yapraklarının hacmi itibariyle nara benzemekle birlikte meyvelerinin tad-ları birbirine benzememektedir. Bu şekildeki açıklama Katade ve başkaların­dan nakledilmiştir.

İbn Cüreyc der ki: Görünüş itibariyle birbirine benzeyen, tadı itibariyle bir­birine benzemeyen demektir. Meselâ iki tane narın rengi bir olmakla bera­ber tadları farklı farklıdır. Özellikle nar ve zeytinin söz konusu edilmesi ise, bu meyvelerin Arapların yakınlarında yetişmeleri ve onlar nezdinde meyve­ler arasında iyi bir yer sahibi olmalarındandır. Bu da (bu bakımdan) yüce Al­lah’ın: “Onlar devenin nasıl yaratıldığına bakmazlar mı?” (el-Gaşiye, 88/17) buyruğuna benzemektedir. Burada onların deveye bakmalarını söz konusu etmesi, daha çok tanjdıklan varlık o olmasından dolayıdır. [171]

  1. Meyvelere Dikkat Etmek:

Yüce Allah’ın: “(Her birinin) meyvesine bir meyve verdiği zaman… ba­kıverin” buyruğu, tefekkürden uzak, sadece gözle gören bir bakışla değil, ibretli bir bakışla bakıverin, demektir. Meyve, sözlükte ağaçtan toplanan mah­sul demektir.

Hamza ve el-Kisaî, peltek “se” ve “mim” harflerini ötreli olarak; Mey­vesine diye okumuşlardır. Bir İnek inekler, bir ağaç-ağaç-lar gibi. Diğerleri ‘in çoğulu olarak her iki harfi de üstün ile okumuş­lardır. Mücahid der ki: Çeşitli mallar” anlamındadır ise, sade­ce hurma ağacının meyvesi (hurma) demektir. Mücahid’in bu açıklamasına göre buyruk: Çeşitli mahsullerin elde edildiği mallara bir bakınız, demektir.

Peltek “se” ile “mim” harflerinin ötreli okunuşu ise, nemâlandınlmış mal demek olan Yin çoğulu olur. Aynı kelimenin, el-A’meş’den; şeklinde peltek “se” ötreli ve “mim” harfi de sakin olarak okunduğu da rivayet edilmiştir. Bu kıraatte “mim” harfinin ötresinin hazfı ise hafif olsun diyedir. Bununla birlikteMeyve kelimesinin çoğulu olması da mümkündür. İki harfin ötreli okunuşunun cem’u’l cem (çoğulun çoğulu) ol­ması da mümkündür. Çoğulun çoğulu değil de, şeklinde peltek “se” ve “mim” harfleri üstün olan tekil meyve, mahsul kelimesinin çoğulu olma­sı da mümkündür. [172]

  1. Meyvelerin Olgunlaşma Zamanına İbretle Bakış:

Yüce Allah’ın: “Bir de olgunlaştığı zaman…” buyruğunu, Muham-med bt es-Semeykâ: diye de okumuştur. İbn Muhaysın ve İbn Ebi İs-hâk ise “ya” harfini ötreli olarak diye okumuşlardır. el-Ferrâ der ki: Bu, Necid halkının bir bölümünün şivesinde böyledüvtçid Meyve ol­gunlaştı, olgunlaşır şeklinde fiilleri kullanılır, olgunlaşmış meyveye de (ismi fail olarak) denilir. Bununla birlikte; şeklinde de kul­lanılır. Burada meyvenin olgunlaşması zamanı demektir. Mahsul ve meyve olgunlaştı mı, bunu ifade etmek üzere; ‘ şeklinde fiil kullanılır. el-Hac-câc irad ettiği hutbesinde: “Olgunlaşmış ve top­lanma zamanı gelmiş bir takım kelleler görüyorum” demiştir.

Îbnü’l-Enbarî der ki: -Âyet-i kerimedeki şekliyle- ‘ın çoğulu­dur. Bu da olgunlaşmış, yetişmiş anlamındadır. el-Ferra ise der ki: Şek­li, ‘den daha çok kullanılır. Bunun anlamı kızarmış demektir.

Nitekim Mülane hadisinde rivayet edilen: . Eğer onu kırmızı renkli bir boncuk gibi kırmızı doğuracak olursa”[173] ifadesi de buradan gelmektedir. Burada geçen , akik, yahut da bir çeşit akik olduğu söylenmiştir.

Âyet-i kerime basiretiyle, kalbiyle görüp düşünen kimseye şunu göster­mektedir: Değişip duran şeyleri mutlaka değiştiren birisi vardır. Çünkü yüce Allah: “(Her birinin) meyvesine bir meyve verdiği zaman, bir de olgunlaş­tığı zaman bakıverin” diye buyurmuştur.

Önce bir tomurcuk olarak ortaya çıkar, sonra da bu tomurcuk açılıp ham bir meyve haline gelir. (Hurma) tomurcuk olduktan sonra beih (henüz tadı gelmemiş sarı hurma), sonra “seyâb, sonra yeşerip olgunlaşmadan ön­ce yuvarlak bir hal almaya başladığı vakit de cedâl, irileşmeye başladığı va­kit de busr, kızarmaya başladığı vakit zeh adını alır. Kızardıktan sonra, yer yer sarı benekler de varsa buna muvekket adı verilir. Eğer bu benekler hur-manın baş tarafında ise buna müzennebe denilir. et-Teznüb da denir. Yumu­şamaya başladı mı se’d denilir. Kızarması yansına kadar gelince, mücezzea adını alır. Üçte ikisine geldi mi, hulkâne denilir. Her bir tarafını kapatınca, artık mülsibite adını alır. Bundan sonra kuruyunca, artık ona temr adı veri­lir. İşte şanı yüce Allah bu meyvenin halden hale intikalini değişip durma­sını ve daha önceleri yokken var oluşunu, vahdaniyetine, kudretinin kema­line ve onu yaratan kadir ve âlim yüce zatın varlığına dikkat çekmektedir. Ay­rıca bu, öldükten sonra dirilişin mümkün olduğuna da delildir. Çünkü, bit­ki daha önce kuru iken tekrar yaratılıp var edilmektedir. el-Cevherî der ki: “Meyve olgunlaştı, olgunlaşır” anlamındadır. [174]

  1. Dalındaki Meyvenin Olgunlaşmadan Satışı Ve Olgunlaşmayı Hızlandırmak İçin Yapılan Suni Müdahalelerin Etkisi:

Îbnü’l-Arabî der ki: Malik dedi ki: Meyvenin olgunlaşması, çürüklük ve bo­zukluk ile herhangi bir nakşın sözkonusu olmaksızın, olgunlaşması demektir.

Malik der ki: Nakış ise, Basrahların meyve nemlenip olgunlaşmaya baş­lasın diye meyveyi havanın içerisine daha çabuk girmesini sağlayacak şe­kilde delmek demektir.

Ancak, Kur’an-ı Kerim’de kastedilen olgunlaşma bu olmadığı gibi, Rasu-lullah (sav)’ın satışın kendisine bağlı olarak caiz olacağını söylediği olgun­laşma da bu değildir. Kur’an’ın ve Rasuiullah’ın kastettiği olgunluk, herhan­gi bir müdahale olmaksızın kendiliğinden meydana gelen olgunlaşmadır. İn­cir yetişen kimi soğuk bölgelerde incir ağız tarafına zeytin yağı sürülmüş bir çubuk sokulmadıkça olgunlaşmaz. Meyve olgunlaştı mı artık satışı helal olur. Bunun böyle yapılması ise, orda havanın bunu zorunlu kılması ve o bel­dede bunun adet edilmesidir. Böyle bir işlem yapılmayacak olursa meyve, olgunlaşması gereken zamanda olgunlaşmaz.

Derim ki: Hurmanın satışının caiz oluşunun güzel bir şekilde yenilmesi­nin ve artık gelecek musibetlerden etkileneceğinden yana emin olunması­nın kendisine bağlı kılındığı olgunluk, şanı yüce Allah’ın cereyan eden sün­neti ve ilim ve kudreti gereğince koymuş olduğu sağlam hükmüne uygun ola­rak Süreyya (Ülker) yıldızının doğuşuna tesadüf eder. el-Muallâ b. Esed, Vu-heyb’den, o, İsi b. Süfyan’dan, o, Ata’dan, o da Ebu Hureyre (r.a)’dan şöy­le dediğini nakletmektedir: Rasulullah (sav) buyurdu ki: “Süreyya yıldızı sa­bah vakti doğunca, artık o belde halkı üzerinden musibetler kaldırılır.”[175]

Süreyya’nın bir yıldız olduğunda ise hiçbir görüş ayrılığı yoktur. Sabah­leyin doğuşu ise, Mayısın 12. gününe tesadüf eder.

Buharı’de de şöyle bir rivayet vardır: Bana Harice b. Zeyd b. Sabit’in nak­lettiğine göre Zeyd b. Sabit, Süreyya yıldızı doğup, meyvenin sarısı kırmızı­sından seçilinceye kadar bağının meyvelerini satmazdı.[176]

  1. Toplanmadan Önce Satılan Mahsullere İsabet Eden Afetlerin Hükmü:

Mahsullerde afetleri düşüren kimseler, bu rivayetleri ve bunlara benzer Peygamber (sav)’m, olgunlaştığı ortaya çıkıncaya ve musibet ihtimali ortadan kalkıncaya kadar meyvenin satışını yasaklayan rivayetleri delil gösterirler.[177] Osman b, Süraka der ki: Ben, İbn Ömer’e bunun ne zaman sözkonusu ola­cağını sordum, o da: Süreyya yıldızının çıkışı vakti diye cevap verdi.

Şafiî ise şöyle demektedir: Rasuluîlah (sav)’ın mahsullere isabet eden afet­lerin dürüleceğine dair herhangi bir hadisi benim nezdimde sabit olmuş de­ğildir. Eğer bana göre bu konuda bir rivayet sabit olmuş olsaydı, ona muha­lif kanaat ifade etmezdim. İcma ile kabul olunan asıl kaide şu ki, herhangi bir kimse satışı ve kabzedilmesi caiz olan bir şeyi satın alacak olursa, ona isa­bet eden afet onun hesabından gider. Yine Şafiî der ki: Eğer ben, afetlerin düşürüleceği görüşünü kabul etseydim, azını da çoğunu da indirirdim. Bu ise, es-Sevrî ve Kûfelilerin görüşüdür.

Malik ile Medine ahalisinin çoğunluğu, afetlerin düşürüleceği görüşünde­dirler. Çünkü, Hz. Cabir yoluyla rivayet edilen hadise göre Rasuluîlah (sav) musibetlerin (miktarının) İndirilmesini emretmiştir. Bu hadisi Müslim rivayet etmiştir.[178] Ömer b. Abdulazi2 de bu şekilde hüküm verirdi, [179] Ahmed b. Han-bel ile sair hadis ehlinin görüşü de budur.

Zahirîler ise, hadisin umumundan yola çıkarak az olsun, çok olsun mu-sibelleri satın alanın hesabından düşmüşlerdir. Şu kadar var ki, Malik ve ar­kadaşları, musibetin mahsulün üçtebir ve daha fazla miktarda olmasını na­zarı itibara almışlardır. Üçtebirden daha aşağı olan miktarım nazarı itibara al­mamış ve bunu alışverişe tabi bir zarar olarak değerlendirmişlerdir. Zira, mah­sullerin az bir bölümünün olgunlaşmaması ve onun az bir bölümünün bo­zulmaması mümkün değildir.

Esbağ ve Eşheb, mahsulü değil de kıymeti nazarı itibara alırlardı. Eğer bu musibetin kıymeti üçtebiri ve daha fazlasını bulacak olursa ondan düşürü-iür.

İbnü’l-Kasım’a göre musibet, önlenmesi mümkün olmayan şeydir. Buna göre hırsızlık musibet değildir. Mubammed’in Kitab’ında da böyledir. el-Ki-tab’da ise bunun musibet olduğu kaydedilmektedir. İbnü’l-Kasım’dan da bu görüş rivayet edilmekle birlikte arkadaşları ve diğerleri bu hususta ona mu­halefet etmişlerdir. Mutarrif ve Înü’l-Macişun derler kir Mahsule semadan isa­bet eden küflenme, soğuk, kuraklık, sıcaklık ve ağacın kırılması gibi Adem oğlunun yaptığı bir iş sonucu meydana gelmeyen şeyler bir musibettir. Ku­raklık hususunda ihtilaf edilmiştir. İbnü’l-Kasım’ın rivayetine göre bu bir mu­sibettir. Sahih olan bunun sebzelerde de tıpkı diğer meyvelerde olduğu gi­bi musibet olacağı şeklindedir.

Bir kimse olgunlaşıp olgunlaşmayacağı belli ‘olmadan meyve dalında kalmak şartıyla satacak olursa, bu satış feshedilir ve geri çevrilir. Çünkü bu hususta açık bir nehiy vardır. Diğer taraftan böyle bir alış veriş malın batıl yollarla yenilmesi kapsamına girmektedir. Zira Peygamber (sav) şöyle buyur­muştur: “Allah, mahsulü vermeyecek olursa, sizden herhangi bir kimse kar­deşinin haksızca aldığı malını neyin karşılığında alacaktır.”[180]

Cumhurun görşü budur. Ebu Hanife ve arkadaşları da bu görüşün sahih olduğunu kabul etmişler ve buradaki nehyin kerahet ifade ettiği şeklinde açık­lamışlardır.

Yine cumhur, meyvenin olgunlaşıp olgunlaşmayacağı ortaya çıkmadan ön­ce hemen kesilip toplanması şartıyla satışını caiz kabul etmişlerdir. es-Sev-rî ve İbn Ebi Leyla ise bu hususta varid olan neiıyi esas alarak kabul etme­mişlerdir. Cumhur ise bunu celî kıyasa istinadan tahsis etmişlerdir. Çünkü, bu şekilde bir mahsulün satışı, akid esnasında kabzedilmesi mümkün olan ve belli bir şeyin satışıdır. O halde bunun da diğer satılan şeyler gibi satışı sahili olmalıdır. [181]

  1. Ciiüeri Allah’a ortak kıldılar. Halbuki bunları O yaratmıştır. Bundan başka bilmeksizin O’na oğullar ve kızlar uydurup if­tira ettiler. Hâşâ O, onların nitelemelerinden münezzehtir, yücedir.

Yüce Allah’ın: “Cinleri Allah’a ortak kıldılar” buyruğu ile, onların içine düş­tükleri cahilliklerden bir başka çeşidini dile getirmektedir. Yani, onların ara­sında cinlerden kimisinin Allah’ın ortağı olduğuna inanan kimseler de vardır.

en-Nehhâs der ki; Bu âyette -daha sonra gelen- “el-Cİn” kelimesi, birin­ci mef’uldür. “Ortaklar” anlamına gelen “şürekâ” kelimesi de ikinci mefûl-dür. Yüce Allah’ın: “Ve sîzi hükümdarlar yaptı” (el-Maide, 5/20) buyurğu ile: “Ve kendisine uzun uzadıya mal verdiğim” (el-Müddesir, 74/12) buyruklarında olduğu gibi. Bu kabilden buyruklar Kur’ân-ı Kerim’de pek çoktur. İfadenin takdiri ise Cin­leri Allah’a ortaklar kıldılar” şeklindedir. “el-Cin” kelimesinin ” ortaklardan bedel olması, ikinci mef ulun ise, “Hilali: Allah’a” olması da mümkündür. (Bu­na göre buyruğun manası): Onlar Allah’a ortaklar koştular. Yani, cinleri or­tak ettiler şeklinde olur. el-Kisaî ise, “o ortak koştukları cinlerdir” anlamına gelecek şekilde “el-Cin” kelimesini merfu’ okunmasını caiz kabul etmiştir.

Halbuki bunları O yaratmıştır.” Cemaat bu şekilde okumuş­tur. Yani, O’na ortak koşanları yaratan O’dur. Ortak koşulan cinleri yaratan O’dur diye de açıklanmıştır. İbn Mes’ud ise, bunu “O” anlamındaki zamir zi­yadesiyleşeklinde okumuştur. Yahya b. Yâmer ise, “lam” harfi­ni sakin olarak; diye okumuş ve şöyle demiştir: Yani, onlar kendi elleriyle meydana getirip yaptıklarını Allah’a ortak koştular. Zira onlar, ön­ce bir şeyi yapıyor, sonra da tapıyorlardı.

Âyet-i kerime, Arap müşrikleri hakkında nazil olmuştu. Onların cinleri or­tak koşmalarının anlamı ise, yüce Allah’a itaat ettikleri gibi cinlere itaat et­meleridir. Bu görüş, el-Hasen ve başkasından rivayet edilmiştir.

Katade ve es-Süddî der ki: Burada sözü geçenler, melekler Allah’ın kız­larıdır, diyenlerdir.

el-Kelbî de der ki: Bu âyet-i kerime zındıklar hakkında nazil olmuştur. Çün­kü zındıklar, Allah ve İblis iki kardeştir birbirine denkler). Allah insanları ve sair canlıları yaratandır. İblis ise cinleri, yırtıcı hayvanları ve akrepleri yara­tandır, demişlerdir.

Buna yakın bir inanış da Mecûsîlerin inanışıdır. Onlar şöyle demişlerdir; Kâinatın iki yaratıcısı vardır. Birisi kadim bir ilahtır, ikincisi ise kadim ilahın düşüncesinden meydana gelmiş şeytandır. Onlar, kötülüğü yapanın sonradan meydana gelmiş olduğunu iddia etmişlerdir. Ahmed b. Hâit’in görüşü­nü kabul eden, Mutezİle’nin bir kolu olan el-Hâitiyye de kâinatın iki yaratı­cısı olduğu iddiasındadırlar. Bunların birisi kadim olan ilahtır. Diğeri ise son­radan meydana gelmiş olup, yüce Allah onu herşeyden önce yarattıktan son­ra, kâinatı idare etmeyi ona havale etmiştir. Âhirette insanları hesaba çeke­cek olan budur.

Yüce Allah, zalimlerin ve inkarcıların söylediklerinden çok çok yüce ve münezzehtir.

“Uydurup iftira ettiler” anlamındaki kelimenin “râ” harfini şeddeli ola­rak; şeklindeki kıraat, Nafi’in kıraatidir ki, bu da çokluk ifade eder. Çünkü müşrikler, yüce Allah’ın kızları olduğunu ve bunların da melek­ler olduklarını iddia etmişler, gö2İe görünmeyip saklı olduklarından dolayı bunlara “cin” adını vermişlerdir.

Hıristiyanlar da Hz. Mesih’in Allah’ın oğlu olduğunu iddia ettikleri gibi, yahudiler de Üzeyr Allah’ın oğludur, demişlerdir. İşte bu, onların küfürleri cümlesinden çokça işledikleri bir küfürdür. Manaya uygun düşmesi için o ba­kımdan fiil (deki “râ” harfi) de şeddeli okunmuştur. Şam yüce Allah, onla­rın söylediklerinden yücedir, münezzehtir.

Nafi’in dışındakiler “râ” harfini azlık ifade eden kipe uygun olarak şed-desiz okumuşlardır.

Hasan-ı Basri’ye şeddeli okuyuşun ne anlama geldiği sorulunca, şöyle açık­lamış: Şeddesiz okuyuş, Arapça bir kelimedir. Kişi, oturup kalktığı mecliste yalan söyleyecek olur ise, onun hakkında ” Kabe’nin Rab-bi hakkı için o bunu yalan söyledi,” denirdi. Bir bilginleri de şöyle demiştir: Şeddesiz okuyuşun anlamı, uydurdular, aslı astarı olmadık bir iddiada bulun­dular şeklindedir. Şeddeli okuyuş ise, bunun çoklukla yapıldığını ifade eder.

Mücahid, Katade, İbn Zeyd ve tbn Cüreyc ise, şeddesiz okuyuşun yalan söylediler anlamına geldiğini söylemişlerdir. aynı anla­ma yani, olmadık şeyi ortaya atmak manasına geldiği de söylenmiştir.

  1. Gökleri ve yeri yoktan var eden O’dur. O’nun bir eşî yokken nasıl bir oğlu olabilir? Hem her şeyi O yaratmıştır ve her şe­yi hakkıyla bilen de O’dur.

“Gökleri ve yeri yoktan var eden O’dur.” Yani, onları meydana getiren O:duı\ Oğlunun olması nasıl mümkün olabilir?

Yoktan var eden, kelimesi, hazf edilmiş bir mübtedântn haberidir. Yani O, yoktan var edendir. el-Kisaî ise, (bir önceki âyet-i kerimede geçen) lafzatullaha sıfat olmak üzere esreli okunuşunu da uygun görmüştür. gökleri ve yeri mutlak olarak yaratandır, anlamında mansub okunmasını da uygun görmüştür. Ancak, Basrahlara göre böyle bir okuyuş geçmiş zamanı ifade ettiği için hatalıdır.

“O’nun bir eşi yokken nasıl bir oğlu olabilir.” Eşi olmadığına göre ne­reden oğlu olacaktır? Hem, herşeyin oğlu babasına benzer. Oysa Allah’ın bir benzeri yoktur.

“Hem her şeyi O yaratmıştır.” Bu, husus anlam itibariyle umumi bir ifa­dedir. Yani O, kâinatı yaratandır. Bunun kapsamına O’nun kelamı ve zatinin diğer sıfatları girmez. Nitekim yüce Allah’ın: “Ve rahmetim herşeyi kuşatmış­tır” (el-A’raf, 7/156) buyruğu da buna benzemektedir. Oysa, O’nun rahme­ti ne İblisi ne de kâiîr olarak öleni kuşatmış değildir. Yine yüce Allah’ın: “Rab-binin emri ile her şeyi helak eder” (el-Ahkaf, 46/25) buyruğu da bunu andır­maktadır. Oysa, gökleri ve yeri helak edip yıkmamıştır. [1]

  1. İşte Rabbiniz Allah. O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. Herşeyin yaratıcısıdır. O halde O’na İbadet edin. O, herşeye vekildir.

Yüce Allah’ın: “İşte Rabbiniz Allah. Ondan başka hiçbir ilah yoktur”

buyruğunda yer alan İşte” mvibieda olarak ref mahallindedir,

Rabbiniz AUah”da bedel olarak merfu’dur. Herşeyin yaratıcısıdır” ise, mübtedanın haberidir. “Rabbiniz” anlamındaki ke­limenin haber olması, “yaratıcısıdır” anlamındaki kelimenin de ikinci bir ha­ber olması, ya da mahzuf bir mübtedanın haberi olması da mümkündür. Ya­ni O, herşeyin yaratıcısıdır.

el-Kîsaî ve el-Ferra bunun mansub okunmasını da uygun görmüşlerdir. [2]

  1. Gözler O’na erişemez. O İse bütün gözleri kuşatmıştır. O, lütuf sahibidir, herşeyden haberdardır.

Allah’ın Görülmesi:

Yüce Allah: “Gözler O’na erişemez” buyruğu İle, kendisinin yaratılmış-lığın niteliklerinden münezzeh olduğunu beyan etmektedir. Bu niteliklerden birisi de kuşatmak ve sınırlandırmak anlamı ile diğer yaratıkların görülüp id­rak edildiği gibi idrak edilmektir. (O bundan münezzehtir). Ama rü’yet (mü’minlerin ahirette Allah’ı görmeleri) sabittir. ez-Zeccâc bunu: “Gözler O’nun hakikatinin özüne ulaşamaz,” diye açıklamıştır; Nitekim; şunu şunu id­rak ettim, derken (bu anlamın kastedildiği) gibi, Zira Peygamber (sav) dan kıyamet gününde rü’yete dair hadisler sahih olarak varid olmuştur.

İbn Abbas der ki: “Gözler O’na erişemez” dünya hakkındadır. Ahirette İse mü’minler onu göreceklerdir. Çünkü yüce Allah “Ogünde yüzler varki apay­dınlıktır, Rabblerine bakacaklardır” (el-Kıyame, 75/22-23) diye bu rü’yetin gerçekleşeceğini haber vermektedir. es-Süddî de böyle demiştir. Yüce Allah’ın cennette görüleceğine dair varid olan haberler ile indirdiği Kur’an-ı Ke-rim’in delaleti dolayısıyla bu konuda yapılmış en güzel açıklama budur. Bu­na dair daha geniş açıklamalar yüce Allah’ın izniyle Yunus Sûresi’nde (10/26. âyetin tefsirinde) gelecektir.

Şöyle de açıklanmıştır: “Gözler O’na erişemez” O, gözleri kuşattığı hal­de gözler O’nu kuşatamaz. Yine bu açıklama İbn Abbas’tan nakledilmiştir. Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Kalplerin basiretleri O’nu idrâk ede­mez. Yani akıllar O’nu herhangi bir şekilde idrak edemez, tasavvur edemez. Zira: “O’nun gibi hiç bir şey yoktur” (eş-Şûrâ, 42/11) diye buyurulmugtur.

Yine şöyle açıklanmıştır: Buyruğun anlamı şudur: Yaratılmış olan gözler dünyada O’nu idrak edemez. Fakat, kendisine ikramda bulunmak istediği kim­selere -Muhammed (sav) gibi- zatını kendisiyle-görüp idrak edeceği bir du­yu halk eder. Zira yüce Allah’ın dünyada görülmesi aklen caizdir. Caiz olma­saydı. Musa (a.sVın Allah’ı görmek isteğinde bulunması, imkânsız bir şeyi is­temesi olurdu. Oysa bir peygamberin Allah hakkında caiz olup olmayan şey­leri bilmemesi imkânsızdır. Aksine bir peygamberin ancak imkânsız olmayan ve caiz (mümkün) olan bir şeyi istemesi kabul edilebilir. [3]

Peygamberimiz Allah’ı Gördü Mü?

Selef, Peygamberimiz (sav)’ın Rabbini görüp görmediği hususunda fark­lı görüşlere sahiptirler.

Müslim’in Sahih’inde Mesrûk’dan şöyle dediği nakledilmektedir: Âişe (r.anhâ)’ın yakınında bir yere yaslanmış bulunuyordum. Ey Âişe’nin babası, dedi. Üç husus vardır ki, kim bunlardan birisini söyleyecek olursa Allah’a kar­şı büyük bir iftirada bulunmuş olur. Ben: Bunlar hangileridir, diye sordum, şöy­le dedi. Kim Muhammed’in Rabbini gördüğünü iddia edecek olursa, Allah’a karşı büyük iftirada bulunmuş olur. (Mesruk) dedi ki: Ben o sırada yaslanmış bulunuyorken oturdum ve şöyle dedim: Ey mü’minlerin annesi, bana müh­let ver acele etme. Aziz ve celi! olan Allah: “Andolsun onu apaçık ufukta gör­müştür. ” (et-Tekvir, 81/23; “Andolsun onu. bir diğer inişte de görmüştür” (en-Necm, 53/13) diye buyurmuyor mu? Bana şöyle dedi: Bu ümmet arasında bu hususu Rasululiah <sav)’a İlk soran kişi benim. Bana şu cevabı vermişti: “Sö­zü edilen bu şahıs Cebraildir. Onu, yaratıldığı suretinde yalnızca bu iki sefer­de görmüş idim. Ben onu semadan aşağı inmiş gördüm, azameti ile sema ile arzın arasını kapatmıştı,” Yine Hz. Aişe şöyle dedi: Sen, aziz ve celil olan Al­lah’ın şu buyruğunu hiç işitmedin mi: “Gözler O’na erişemez. O tee bütün göz­leri kuşatmıştır. O, lütuf sahibidir, herşeyden haberdardır.” Yine aziz ve ce lil olan Allah’ın: “Vahiy ile veya bir perde arkasından, yahut izni ile diledi­ğini vahyetmek için bir elçi göndermesi yoluyla olmadıkça hiç bir insana Al­lah’ın söz söylemesi söz konusu olmaz. Şüphesiz ki O, yücedir, hakimdir” i eş-Şura, 42/51) buyurduğunu hiç duymadın mı?

<Hz. Aışe) devamla dedi ki: Kim de Rasululiah (sav)’ın Allah’ın Kitabından bir şey gizlediğini iddia edecek olursa, Allah’a karşı büyük bir iftirada bulun­muş olur. Halbuki yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ey Peygamber, Rabbin-den sana indirileni tebliğ et. Eğer böyle yapmazsan O’nun risaletini tebliğ etmemiş olursun.” (el-Maide, 5/67) (Hz. Aişe) devamla dedi ki: Kim de onun, yarın ne olacağını haber verdiğini iddia edecek olursa, o da Allah’a kar­şı büyük bir iftirada bulunmuş olur. Halbuki yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “De ki: Göklerle yerde olan gaybı Allah’tan başka kimse bilmez.” (en-Neml, 27/65)[4] İşte Allah’ın Peygamber (sav) tarafından görülmediği hususunda­ki görüşü budur. Hz. Peygamber’in (işaret edilen âyetlerde) gördüğünün Ceb­rail olduğunu söyleyenler arasında îbn Mes’ud da vardır. Ebu Hureyre’den de onun gördüğü zatın Cebrail oluduğu görüşünde olduğu rivayet edilmektedir. Bununla birlikte bu hususta onlardan farklı rivayetler de gelmiştir.

Hz. Peygamberin Allah’ı görmediğini ve Allah’ın görülmesinin mümkün olmadığım muhaddis, fukaha ve mütekelliminden bir kesim ileri sürmüştür. İbn Abbas’tan rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber yüce Allah’ı gözleriy­le görmüştür.

İbn Abbas’tan meşhur olan rivayet budur. Delili ise, yüce Allah’ın: “O’nun gördüğünü kalp yalanlamadı.” (en-Necrn, 53/1D âyet-i kerimesidir. Abdul­lah b. el-Haris de der ki: İbn Abbas ile Ubey b. Kâ’b bir araya geldiler. İbn Abbas şöyle dedi: Biz, Haşimoğullarına gelince Muhammed’in Rabbini iki de­fa gördüğünü kabul ediyoruz. Daha sonra İbn Abbas şöyle dedi: Dostluğun (halli) İbrahim, konuşmanın Musa, rü’yetin de Muhammed’e (Ona ve bütün peygamberlere selatu selam olsun) ait olmasından hayret mi ediyorsunuz? Kâ’b, dağlar sesiyle yankılanıncaya kadar tekbir getirdi ve sonra şöyle dedi: Allah rü’yetini ve kelamını Mulıammed ile Musa arasında pay etti. Musa ile konuştu, Mulıammed de O’nu gördü.

Abdurrezzak’ın da naklettiğine göre, eH-Iasen, Allah adına yemin ederek Mulıammed (sav)’ın Rabbini gördüğünü söylüyordu. Ebu Ömer et-Telamen-kî de bunu İkrime’den naklettiği gibi, kelamcılardan bazısı bunu İbn Mes’ud’dan da rivayet etmiştir. Ancak birinci görüş (yani Hz. Peygamberin Allah’ı değil de Cebraili gördüğü şeklindeki rivayeti ondan daha meşhur ola­rak nakledilmiştir.

İbn ishâk’ın naklettiğine göre Mervan, Ebu Hureyre’ye: Mulıammed Rab­bini gördü mü diye sormuş, O da: Evet demiş.

en-Nakkâş da Ahmed b. HenbePden şöyle dediğini nakletmektedir: Ben, İbn Abbas’ın rivayet ettiği hadise uygun olarak gözüyle Allah’ı gördü, diyo­rum, gördü dedi ve bu sözünü nefesi tükeninceye kadar tekrarlamaya devam etti.

Şeyh Ebu’l-Hasen el-Eş’arî ile onun arkadaşlarından bir gurup da bu gö­rüşü benimseyerek, Mulıammed (sav)’ın yüce Allah’ı basarı ve baş gözüyle gördüğünü kabul etmişlerdir. Enes, İbn Abbas, İkrime, er-Rabi ve el-Hasen de bu görüştedir. el-Hasen, kendisinden başka hiç bir ilah bulunmayan Al­lah adına yemin ederek Mulıammed Rabbini görmüştür, derdi. Aralarında Ebu’l-Âliye, el-Kurazî ve er-Rabi b. Enes’in de bulunduğu bir grup da şöyle demiştir- O, Rabbini kalbiyle görmüştür. Yine bu görüş İbn Abbas ve İkri­me’den de nakledilmiştir.

Ebu Ömer (b. Abdi’1-Berr) der ki: Ahmed b. Hanbel, Hz. Peygamber Rabbini kalbiyle görmüştür, demiş ve dünyada gözlerle görüleceğini söyle­mekten çekinmiştir. Malik b. Enes’den şöyle dediği nakledilmektedir Allah dünyada görülmez. Çünkü O, bakidir. Baki olan ise fani olan (göz) ile gö­rülmez. Ahirette ise onlara baki gözler ihsan edilecek ve baki gözleriyle ba­kiyi göreceklerdir.

Kadı îyad da şöyle demektedir: Bu, güzel ve hoş bir açıklamadır. Diğer taraftan Allah’ın görülmesinin imkânsız olacağına dair delil, ancak insanın bu­na güç yetiremiyeceği açısından ileri sürülmüştür. Fakat yüce Allah, kulların­dan dilediği kimseye güç verip de rü’yetin yüklerini kaldırma kudretini ih­san edecek olursa, o kimse hakkında bu imkânsız olmaz. Bu kabilden Mu­sa (a.s) hakkındaki bir takım açıklamalar yüce Allah’ın izni ile el-A’raf Sûre-si’nde (7/143. âyetin tefsirinde) gelecektir. Yüce Allah’ın: “O ise bütün göz­leri kuşatmıştır” buyruğu, hiçbir şey O’na gizli kalmaz, herşeyi O görür ve bilir, demektir. Özel olarak “gözler” in sözkonusu edilmesi ise, sözde müca-neset sağlamak içindir. ez-Zeccâc da der ki: Bu buyrukta mahlukatın gözle­ri (görmeyi) idrak etmediklerine delil vardır. Yani onlar, görmenin gerçek key­fiyetini bilememektedirler. İnsan diğer organları ile değil de neden yalnızca gözleriyle görür oluşunun sebebini bilemez.

Daha sonra yüce Allah: “O lütuf sahibidir, herşeyden haberdardı*” di­ye buyurmaktadır. Yani, kullarına karşı rıfk ile (yumuşaklıkla) muamele eder. Davranışlarda lütuf, yumuşak hareket etmek, yumuşak muamele etmek demektir. Yüce Allah’tan lütuf ise, tevfik ihsan etmek ve günahlardan koru­maktır. Lüıufta bulunmak, iyilik etmek demektir. Bunun ismi “el-Latef” şek­linde gelir ve hediye anlamında kullanılır. Mülâtafe ise (latifeleşmek) karşı­lıklı iyiliklerde bulunmak anlamına gelir. Bu açıklamalar, el-Cevherî ve İbn Faris’den nakledilmiştir.

Ebu’l-Âliye der ki: Buyruğun anlamı şudur: O, her şeyi ortaya çıkartan La­tiftir ve her şeyin nerede olduğundan haberdardır.

el-Cüneyd der ki: Latif, senin kalbine hidayet nurunu veren, bedenini gı­da ile besleyen, belâ sırasında seni dost edinen, ateş içerisinde bulunuyor-ken seni koruyan ve seni Me’vâ cennetine koyandır. Anlam itibariyle yumu­şak davranmaya ve benzeri manalara raci daha başka açıklamalar da yapıl­mıştır. İleride ilim adamlarının bu husustaki açıklamaları yüce Allah’ın İzniy­le eş-Şûrâ Sûresi’nde (42/19. âyetin tefsirinde) gelecektir. [5]

  1. Doğrusu size Rabblnizden basiretler gelmiştir. Kim görürse kendi lehine, kim de görmezse kendi aleyhine. Ben üzeriniz­de bir gözetleyici değilim.

‘Doğrusu size Rabbinlzden basiretler gelmiştir.” yani, kendileri vasıta­sı İle görülen ve delil olarak kullanılan pek çok belge ve delil gelmiş bulun­maktadır. “Basiretler” anlamındaki besâir, delalet demek olan “basire”nin ço­ğuludur. Şair der ki:

“Onlar kendi basiretlerini (babalarının intikamını),

omuzları üstünde getirdiler (almadılar). Benim basiretim ise son derece hızlı koşan ve oldukça güçlü atlar

koşturup getirmektedir. (Yani ben intikamımı aldım).”

Buyrukta “basiret”ten kasıt üstün ve apaçık belgedir.

Bu delalet ve basiretlerin gelmekle nitelendirilmeleri ise, şanlarına dikkat çekmek içindir. Zira bu basiret, nefis açısından gelmesi beklenen bir gaip du­rumunda idi. Nitekim Araplar tarafından: “Afiyet geldi, hastalık gitti. Mutlu­luk geldi, uğursuzluk geri gitti” denilir.

“Kim görürse kendi lehine.” görmek (ibsâr), görme duyusuyla idrak et­mek demektir. Yani kim delilleri kullanıp bilir öğrenirse kendisine fayda sağ­lamış olur. “Kim de görmezse” delaletleri kullanmayacak olursa, artık o kör durumuna düşer. Onun kprlüğünün zaran kendisine avdet eder.

“Ben, üzerinizde bir gözetici değilim.” Yani ben, kendinizi helak etme-yesiniz diye sizi korumakla emrolunmadım.

Şöyle de açıklanmıştır: Ben sizi Allah’ın azabına karşı koruyamam. “Gö-zetleyici” anlamı verilen uHafiz”İn, murakıp ve gözetleyen anlamına geldi­ği de söylenmiştir. Yani ben sizin amellerinizi sayıp tesbit eden bir kimse de­ğilim. Ben, ancak size Rabbimin asaletlerini tebliğ eden bir Rasulürn. Sizi ko­ruyan O’dur. Fiillerinizden hiçbir şey O’na gizli kalmaz.

ez-Zeccâc der ki: Bu buyruk savaşın farz kılınışından önce inmiştir. Da­ha sonra müşrikleri putlara ibadetten kılıçla engellemesi emrolundu. [6]

  1. İşte Biz âyetleri böylece iyiden iyiye açıklara. Tâ ki onlar: “Sen okumuşsun” desinler. Biz de iyi bilen kimselere apaçık göste­relim.

Yüce Allah’ın: “İşte Biz, âyetleri böylece İyiden iyiye açıklarız” buyru­ğunda yer alan Böylece”deki “kef” harlı nasb mahallindedir. Yani, işte Biz âyetleri tıpkı sana okuduğumuz gibi geniş geniş açıkladık. Yani, va-ad, tehdit, Öğüt ve uyarma hususlarında bu sûrede sana bu âyetleri geniş ge­niş açıkladığımız gibi, başka sûrede de bunları geniş geniş açıklıyoruz.

“Tâ ki onlar: Sen okumuşsun desinler” mealindeki buyrukta yer alan “vav” harfi hazf edilmiş bir ifadeye atıf içindir. Yani Biz, âyetleri onlara kar­şı delil gibi, ortaya konmuş olsun ve sen okumuşsun desinler diye geniş ge­niş açıklıyoruz, takdirindedir.

Şöyle de açıklanmıştırSen okumuşsun desinler, di­ye Biz o âyetleri geniş geniş açıkladık.” Buna göre buradaki “Jam” harfi oluş (sayrûret) bildirmek içindir.

ez-Zeccâc der ki: Bu konuşma esnasında filan kişi bu mektubu bu neti­ceyi elde etmek için yazdı, demeye benzer. Aynı şekilde âyet-i kerimeler ge­niş geniş açıklandığı vakit sonunda onlar da: Sen okumuşsun ve Cebr ile Ye-sar denilen iki kişiden öğrenmişsin, dediler. Bu sözü geçen iki kişi ise Mek­ke’de hırisüyan iki köle idi, Mekkeliler de: Muhammed onlardan öğrenmek­tedir, demişlerdi.

en-Nehhâs der ki: Buyruğun anlamı ile ilgili güzel bir başka görüş daha vardır, O da “Biz âyetleri İyiden iyiye açıklarız” buyruğunun, sen bizden okuyup öğrenmişsin desinler, diye ardı arkasına âyetleri gönderiyoruz. Böy­lelikle onlar bu sözleriyle birini ötekiyle birlikte zikretmiş olurlar. Bu ifade hakikattir. Ebu İshâk’ın <ez-Zeccâc) söylediği ise mecazdır.

Okumuşsun” kelimesinde yedi kıraat vardır. Ebû Amr ile İbn Ke­sir, “dâl” ile “râ” arasına “elif” koyarak, C o-yb) dîye okumuşlardır. Bu aynı zamanda Ali, îbn Abbas, Said b. Cübeyr, Mücahid, İkrime ve Mekkelilerin de kıraatidir. îbn Abbas der ki: Bu kıraat karşılıklı okudun anlamındadır.

İbn Âmir “sîn” harfini üstün, “te” harfini sakin ve “elifsiz olarak diye okumuşlardır. Bu aynı zamanda el-Hasen’in de kıraatidir. Diğerleri ise, Okumuşsun” diye okumuşlardır.

Birinci kıraate göre, sen ehli kitap ile birlikte okuyup müzakere ettin, on­lar da seninle birlikte okuyup müzakere ettiler olur. Bu açıklama Said b. Cü­beyr tarafından yapılmıştır. Bu manaya yüce Allah’ın onlardan haber verdi­ği: “Bunun için bir diğer topluluk da ona yardım etmiştir” (el-Furkan, 25/4) buyruğu delalet etmektedir. Yani yahudiler, Peygamber (sav)’a Kur’an-ı Ke­rim hususunda yardımcı olmuş ve bu hususta onunla müzakerelerde bulun­muşlardır. Bütün bunlar ise müşriklerin söyledikleri sözlerdir. Yine onların şu sözleri de bu kabildendir: “Ve dediler ki: (Bu) öncekilerin söylenmiş masallarıdır ki, onu yazdırmıştır Bunlar kendisine sabah ve akşam okunmakta dır” (el-Furkan, 25/5); “Onlara Rabbiniz ne indirdi, denildiği zaman, geçmiş­lerin masalları derler.” (en-Nahl, 16/24) Bu okuyuşun anlamının aynı şekil­de-, Okumuşsun” gibi olduğu da söylenmiştir ki, bunu en-Nchhâs zik­retmiş ve tercih etmiştir. Birinci anlamı ise Mekkî zikretmiş bulunmaktadır, en-Nehhâs bunun mecaz olduğunu da iddia etmiştir. Şairin şu mısraında oldu­ğu gibi:

“Doğuran (anne)’nin doğurduğu da ölüm içindir,”

“Sin” harfini üstün ve “te” harfini sakin okuyanlara gelince, bu hususta ya­pılmış en iyi açıklamaya göre anlam şöyledir: Tâ ki, onlar bu açıklamaların ardı arkası kesildi, silinip gitti, artık Mubammed onlardan başkasını getirme­yecektir, demesinler diye.

Katade ise, diye okumuştur ki, “okundu” anlamındadır. Süfyan b, Uyeyne, Amr b. Ubeyd’den, o, el-Hasen’den bunu(Âyetler) karşı­lıklı olarak müzakere etti, diye okuduğunu rivayet etmektedir. Ebu Hatim’İn kanaatine göre ise böyle bir kıraat caiz değildir. Çünkü âyetlerin kendileri kar­şılıktı olarak müzakerede bulunmazlar.

Başkası şöyle demektedir: Böyle bir kıraat caizdir. Mana Ebu Hatim’İn zan­nettiği gibi değildir. Aksine anlamı, ümmetin müzakerede bulundu şeklinde­dir. Yani, ümmetin seninle müzakere etti. Her ne kadar ondan sözkonusu edil­miyor ise de bu böyledir. Nitekim: “Nihayet o (güneş) perdenin arkasına gi­riverdi” (Sâd, 38/32.) buyruğu da böyledir. el-Ahreş’in naklettiğine göre kıraati de kıraatiyle aynı anlamdadır. Şu kadar var ki bu da­ha beliğdir.

Ebu’l-Abbas’ın naklettiğine göre; şeklinde emir lâm’ı sakin olarak da okunmuştur. Bunda ise tehdit anlamı vardır. Yani, onlar istedikle­rini söylesinler. Şüphe yok ki gerçek apaçık ortadadır. Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: “Artık onlar az gülsünler çok ağlasınlar.” (et-Tevbe, 9/82) Bu “lam”ı esreli olarak okuyanın kıraatine göre ise bu key “lam”ı diye bilinen lam’dır. (Meal de buna göredir).

Bütün bu kıraatlerin hepsinin iştikakı aynı şeye yani, yumuşatmaya ve ze-y

kılmaya raddir. Çünkü Okumuşsun kelimesi, gelmektedir ki, başkasına okumayı anlatır. ‘ın çokça okumak suretiy­le artık onu zelil ettim (yani kolayladım.) anlamına geldiği de söylenmiştir.

Bunun aslı ise Buğdayı dövdü,” anlamındadır. Çünkü buğdayı dövmek anlamına gelen; (^Sm ); Şamlıların şivesinde şeklinde kul­lanılır. Bunun asıl anlamının Elbiseyi eskittim” tabirinden alındığı da söylenmiştir. İşte bu da aynı şekilde zelil kılma anlamı ile ilgilidir. Denildiğine göre, Hz. İdris’e, Allah’ın kitabını çokça okuduğu ve müzakere ettiği için İdris denilmiştir. Ders okumak, müdalese etmek bu anlamdadır.

İse kadsn ay hali oldu anlamına gelir. Kadının Fercine .) diye künyelendiği de söylenmektedir ki, bu da ay hali olmaktan gelir. “Ders” aynı şekilde gizli saklı yol demektir. el-Esmaî’nin naklettiğine göre; Sırtına binilmemiş deve” anlamına gelir. Harabe haline gelmiş bir evin izi tamamen ortadan kalkmasını ifade etmek için de aynı kök­ten gelen fiil kullanılır,

tbn Mes’ud ve arkadaşları ile Ubeyd, Talha ve el-A’meş; Tâ ki o, okumuş” desinler, diye. Yani, Muhammed âyetleri ders olarak okumuş-tur desinler anlamına gelir. “Biz de onu” yani/bu sözümüzü, âyetlerimizi iyi­den iyiye açıklamayı, yahut da Kur’an-ı Kerim’i “bilen kimselere apaçık gös­terelim.” [7]

  1. Rabblnden sana vahyolunana uy. O’ndan başka hiçbir ilah yok­tur. Müşriklerden de yüzçevir.

Yüce Allah’ın: “Rabbinden sana vahyolunana uy.” Kur’ân’a uy demek­tir. Yani sen, kalbini, gönlünü onlarla meşgul etme. Aksine Allah’a ibadetle uğraş. “O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. Müşriklerden de yüz çevir” buy­ruğunun son bölümü nesli olmuştur. [8]

  1. Eğer Allah dileseydi şirk koşmazlardı. Biz seni onların başına bir gözetleyici kılmadık. Onların üzerine bir vekil de değilsin.

“Eğer Allah düeseydi şirk koşmazlardı” buyruğu, şirk koşmanın Al­lah’ın meşiyeti ile olduğu hususunda açık bir nassür. Ayrıca bu önceden de geçtiği gibi Kaderiye mezhebini çürütmektedir.

“Biz seni onların başına bir gözetleyici kılmadık.” Yani, Allah’ın azabı­na karşı onları korumak senin için imkân dahilinde değildir.

“Onların üzerine bir vekil de değilsin.” Din veya dünyalarında kendi menfaatlerine olan işleri yerine getiren, ifa eden bir kimse değilsin ki, on­lar için vacip olanı yapmaları hususunda onlara lütufta bulutlasın. Bu husus­ta sen onlar için ne bir koruyucusun, ne de bu konuda onlara bir vekilsin. Sen ancak bir tebliğcisin. Bu; kıtal emri verilmeden önce idi. [9]

  1. Allah’tan başka yalvardıklanna sövmeyiniz. Sonra onlar da Al­lah’a bilgisizce söverler. İşte Biz böylece her ümmete yaptık­larını süsledik. Nihayet dönüşleri yalnız Rabblcrinedir. O da kendilerine yaptıklarını haber verecektir.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız: [10]

  1. Putlara Sövmek:

Yüce Allah’ın: “Allah’tan başka yalvardıklanna sövmeyiniz” buyruğu ne-hiy (yasak)’dir. “Sonra onlar da Allah’a bilgisizce söverler” buyruğu da ne-hy’in cevabıdır.

Şanı yüce Allah mü’minlere onların putlarına sövmeyi yasaklamaktadır. Çünkü yüce Allah, putlarına sövdükleri takdirde kâfirlerin nefret edip uzak­laşacaklarını, küfürlerini de artıracaklarını bilmiştir.

İbn Abbas der ki: Kureyş kâfirlerinin Ebu Talib’e: Ya Muhammed ve ar­kadaşlarını bizim ilahlarımıza sövmekten, onları küçük düşürücü sözler söylemekten alıkoyarsın, yahut biz de onun ilahına söver ve onu hicvede­riz, demeleri üzerine bu âyet-i kerime nazil olmuştur. [11]

  1. Bu Âyetin Hükmü:

İlim adamları derler ki: Bu âyetin hükmü, durum ne olursa olsun bu üm­met üzerinde bakidir. Kâfir, ne vakit kendisini koruyabilecek güce sahip olup da İslâm’a yahut Peygambere veya yüce Allah’a söveceğinden korkulacak olursa, müslüman kimsenin onların haçlarına, dinlerine, kiliselerine sövme­si helal olmadığı gibi, bu sövme sonucunu getirecek herhangi bir işe kalkış­ması da helal değildir. Çünkü böyle bir iş, masiyete itmek ayanndadır. Put­lar akıl sahibi varlıklar olmadıkları halde -akıl sahibi varlıklar için kullanılan’nın onlar hakkında kullanılması kâfirlerin putları hakkındaki inanç­ları nazarı itibara alındığından dolayıdır. [12]

  1. Âyetten Çıkartılan Diğer Bazı Hükümler:

Yine bu âyet-İ kerimede bir çeşit ateşkes vardır? Ayrıca daha önceden de el-Bakara Sûresi’nde geçtiği gibi, seddü’z-zerai gereğince hüküm vermenin vücubuna da delil vardır. Hak sahibi bir kimsenin dinde bir zarara götüre­cek olursa, bu hakkını İstemekten vazgeçebileceğine de delil vardır. Nitekim Ömer b. el-Hattab (r.a)’ın söylediği rivayet edilen şu sözler de bu kabilden­dir: Akrabalık bağı kesilir korkusuyla akrabalar arasında hükmü kestirip at­mayınız.

İbnü’l-Arabî der ki: Eğer bu hak vacip bir hak ise durum ne olursa olsun onu alır. Şayet kullanılması caiz olan bir hak ise, Hz Ömer’in sözünü ettiği durum sözkonusu olur. [13]

  1. Müşriklerin Bilgisizlikleri:

Yüce Allah’ın: Bilgisizce” ve saldırganca anlamına gelir. Mekke-lilerden bunu “ayn” ve “dal” harflerini ötreli, “vav” harfini de şeddeli olmak üzere şeklinde okudukları rivayet edilmiştir. Bu, el-Hasen’in, Ebu Re-câ ve Katade’nın kıraatidir. Birinci kıraate racidir, her ikisi de zulüm anlamı­nı ifade eder. Yine Mekkeliler “ayn” harfini üstün, “dal” harfini de ötreli ol­mak üzere: Düşman anlamına okumuşlardır. Bu kelime tekil olmak­la birlikte çoğul anlamına kullanılır.

Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: “Onlar muhakkak Benim düş-mantmdır. Ancak, âlemlerin Rabbi müstesna” Ceş-Şuara, 26/77) yüce Allah bir başka yerde de: “Asıl düşman oniardır” <el-Münafikun, 62/4) diye bu­yurmaktadır.

Bu kelime, ya mastar olarak ya da mefulün leh olarak nasbedilmiştir. [14]

  1. Her Ümmete Kendi Ameli Güzel Gösterilmiştir:

Yüce Allah’ın: “İşte Biz, böylece her ümmete yaptıklarını süsledik.” Ya­ni, bunlara yaptıklarını süslü gösterdiğimiz gibi, her ümmete de kendi yap­tıklarını süslü göstermişizdir.

İbn Abbas der ki: Biz, itaat ehline itaati, kâfirlere de küfrü süslü göster­dik. Bu da yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir: “İşte Allah, kimi di­lerse böylece saptırır, kimi dilerse de hidayete erdirir.” (el-Müddesir, 74/31.)

Bu buyrukta Kaderiye’nin görüşleri reddedilmektedir. [15]

  1. “Eğer kendilerine bir âyet gelirse mutlaka ona iman edecek­ler* diye var güçleriyle Allah adına yemin ettiler. De ki: “Âyet­ler ancak Allah’ın nezdindedir.* O âyet geldiği zaman da yine İman etmeyeceklerinin farkında değil misiniz?

Yüce Allah’ın: “Eğer kendilerine bîr âyet gelirse mutlaka ona İman ede­cekler diye var güçleriyle Allah adına yemin ettiler* buyruğuna dair açık­lamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

  1. Âyetin Nüzul Sebebi:

Yüce Allah’ın: buyruğu, “yemin ettiler” demektir, ” Var gücüyle yemin” ise, en ağır yemin demek olup Allah adına yapılan ye­mindir. Buna göre “var güçleriyle yemin ettiler,” bilgilerinin ulaştığı en ile­ri derecedeki ve yapabildikleri en ağır yemin demektir. Çünkü onlar, en bü­yük ilahın Allah olduğuna inanıyorlar, diğer ilahlara ise, kendilerini Allah’a yakınlaştıracakları zanniyle ibadet ediyorlardı. Nitekim yüce Allah bu husus­ta onlar hakkında şöyle buyurmaktadır: “Biz bunlara ancak bizleri Allah’a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz” (ez-Zümer, 39/3) İslâm’dan önce Arap­lar, atalarıyla, putlarıyla ve bundan başka şeylerle yemin ederlerdi. Yüce Al­lah adına da yemin ederler ve eğer yemin Allah adına yapılmışsa buna “cehdü’l-yemin: en ağır yemin” adını verirlerdi.

kelimesi mastar olarak nasb edilmiştir. Bunda âmil ise Sibeveylı’in görüşüne göre; Yemin ettiler” kelimesidir. Çünkü, bu da onun anlamındadır. Cehd ise meşakkat demektir, Bunu zorlukla yap­tım” denilir. Cuhd ise takat ve kudret demektir. Bu benim taka­tim, güç yetirebildiğimdir” denilir. Her ikisini aynı anlamda kabul edenler de vardır. Buna yüce Allah’ın: Güçlerinin yetebildi-ğinden başkasını bulamayanlar” (et-Tevbe, 9/79) buyruğunu delil gösterir­ler ki, bu aynı zamanda şeklinde “cim” harfi üstün olarak da okun­muştur. Bu açıklamalar İbn Kuteybe’den nakledilmektedir.

Müfessirlerden el-Kurazî, el-Kelbî ve diğerlerinin naklettiklerine göre âyetin nüzul sebebi sudun Kureyşliler dediler ki: Ey Muharnmed, sen bize Musa’nın, asasıyla taşa vurup ondan oniki tane pınar fışkırttığını, İsa’nın ölü­leri dirilttiğini, Semud’un bir dişi devesinin bulunduğunu haber veriyorsun. Haydi seni tasdik etmemiz için bu mucizelerden bir kısmını sen de bize gös­ter. Hz. Peygamber: Nasıl bir mucize arzu edersiniz, diye sorunca, şöyle de­diler: Şu Safa’yı da bizim için altın yap. Allah’a yemin ederiz ki eğer bunu ya­pacak olursan hep birlikte sana tabi oluruz. Rasulullah (sav) kalkıp dua et­meye koyuldu. Cebrail (a.s) ona gelip şöyle dedi: “Arzu ettiğin takdirde Sa­fa hemen altın oluverir. Andolsun Allah, bir mucize gönderdiği halde eğer derhal tasdik etmeyecek olurlarsa şüphe yok ki, Allah onları azaplandıracak-tır. O bakımdan sen de aralarından tevbe edecekler tevbe etsin diye onları bırak.” Bunun üzerine Rasulullah (sav) şöyle buyurdu: “O halde tevbe eden­leri tevbe etsin (mucize istemem).” Bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil ol­du. Böylelikle yüce Allah ezeli ilminde iman etmeyeceği sabit olmuş olanın iman edeceğine dair yemin etse dahi iman etmeyeceğini beyan etmektedir. [16]

  1. Olanca Yemin (Ağır Yemin)’E Dair Hükümler:

Yüce Allah’ın: Var güçleriyle yemlû”İn onlann kanaatine gö­re, en ağır yeminler demek olduğu söylenmiştir. Burada hükümlere dair bü­yük ve önemli bir mesele ortaya çıkmaktadır ki, o da bir kimsenin: “Şöyle şöy­le olursa yeminler üzerime borç olsun” anlamında sözler söylemesidir.

İbnü’l-Arabî der ki: Böyle bir yemin İslâm’ın ilk dönemlerinde bundan baş­ka bir1 şekilde bilinen bir yemindi. Onlar: Bir kimsenin bir başkasından al­dığı sözün en ağın benim üzerime olsun, derdi. Malik der ki: Bu şekilde ye­min eden kimse (yemini bozarsa) hanımları ondan boş olur. Bundan sonra yemin şekilleri çoğalıp durdu ve nihayet temelini bu şeklin teşkil ettiği, şu anda insanlar arasında görülen şekillere kadar vardı. Hocamız el-Fihrî et-Ta-rasust şöyle derdi; Bu şekilde yemin eden bir kimse, yemini bozacak olur­sa otuz tane yoksul doyurmahdır. Çünkü, bu yemin edenin “yeminler” sözü yeminin çoğuludur. Eğer, “üzerime bir yemin borç olsun” deyip de o yeminini bozmuş olsaydı, bir keffaret ödemesini gerekli görürdük. “İki yemin üze­rime borç olsun” demiş olsaydı, yeminini bozduğu takdirde iki keffaret ye­rine getirmesi gerekirdi. Fakat yeminler kelimesi yeminin çoğulu olduğun­dan dolayı bozması halinde üç tane keffaret yerine getirmesi gerekir.

Derim ki: Ahmed. b, Muhammed b. Muğis, “Vesaik” adlı eserinde şöyle de­mektedir: Kayrevân alimleri bu hususta farklı görüşlere sahiptirler. Ebu Mu­hammed b. Ebi Zeyd der ki: Bu şekilde yemin eden bir kimse (yemini boz­ması halinde) hanımını üç defa boşamiş olur, yürüyerek Mekke’ye gitmesi ge­rekir, malının üçte birini dağıtması, bir yemin keffareti ödemesi ve bir köle azad etmesi gerekir. İbn Muğis der ki: Tuieytula fukahasından İbn Erfa’ Ra’se-hû ile İbn Bedr de bu görüştedir.

eş-Şeyh Ebu İmran el-Fasî , Ebu’l-Hasen el-Kabisî, Ebu Bekr b. Abdurrah-man el-Karavî de şöyle derler: Eğer belli bir niyeti yoksa hanımım bir defa boşamış olur. Bu hususta onların delilleri arasında İbnü’1-Hasan’in İbn Ve-hb’den işittiği şu sözleridir: Bir kimsenin bir diğerinden almış olduğu en ağır söz hakkında bir yemin keffareti sözkonusudur. İbn Muğis der ki: Böylelik­le o, söyleyenin aleyhine “yeminler onun için bağlayıcı olur” dediğiniz şe­yi tek bir talak olarak kabul etmektedir. Çünkü, bir kimsenin: Birisinin diğe­rinden almış olduğu sözün en ağırı dolayısıyla bir yemin keffareti gerekir, de­mesinden daha kötü bir durum sözkonusu olamaz. O bakımdan biz de bu görüşteyiz.

Birinci görüşün sahipleri ise İbnü’l-Kasım’ın: Allah’ın ahdi, ağır misakı ve kefaleti ile bir kimsenin bir başkasından herhangi bir iş üzerine, onu yapma­masına dair ahit alıp daha sonra yaptığı şeyin en ağın da üzerime olsun sö­züyle ilgili yaptığı şu açıklamayı da delil göstermişlerdir: Eğer bu sözleriyle hanımını boşamayı, kölesini azad etmeyi ve bu yolla onları uzaklaştırmayı kastetmemiş ise, o lıalde onun bu yemini bozmasının cezası üç tane keffa­ret olsun. Şayet yemin ettiğinde herhangi bir niyeti bulunmuyor ise, “Allah’ın ahdi ve ağır misakt ü2erime olsun,” şeklindeki sözü dolayısıyla iki keffaret-te bulunsun, “birisinin bir başkasından almış olduğu en ağır ahid ve söz” sö­zü dolayısıyla da bir köle azad etsin, hanımları ondan boş olur, Mekke’ye yü­rüyerek gider ve malının üçte birini de sadaka olarak dağıtır.

İbnü’l-Arabî der ki; Delillerin açıklamasına gelince yeminler demek olan: “el-Eyman” sözündeki “elif” ve “lam” ile cins veya ahd kastedilmiş olabilir. Eğer ahd için gelmiş ise, kişinin “billahi” sözünden ahid yoluyla anlaşılan el-Fihrî’nin söylediğidir. Şayet cins için kullanılmış ise boşamak da bir cinstir ve onun kapsamına girer. Fakat bütün boşama adedi (üç talak) sonuna kadar, kullanılmaz. Çünkü, cinsin kapsamına tek bir hususun girmesi yeter­lidir. Eğer cinsin kapsamına o hususların tamamı girecek olsa, malının da tümünü tasadduk etmesi gerekirdi. Çünkü, malın tümünü sadaka vermek hakkında yemin söz konusu olabilir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Yüce Allah’ın: “De ki: Âyetler ancak Allah’ın nezdindedlr” yani, ey Muhammed, bu âyetleri size göstermeye gücü yeten yalnızca Allah’tır. Ve O, bu âyetleri ancak dilediği takdirde gösterir, de.

“… Farkında değil misiniz?” Yani, bu yeminlerinizin (iman edeceklerine dair) gerçekleşeceğini size bildiren nedir? takdirinde olup meful hazfedilmiş-tir. Bundan sonra yeni bir cümle ile; ” Şüphesi* o âyet geldiği zaman da yine İman etmiyeceklerdir” diye buyurmaktadır ki, bu buy­rukta; ( Ol) edatının esreli okunuşu, Mücahid, Ebû Amr ve İbn Kesir’in kıra­atine göredir. İbn Mes’ud’un Bu âyet geldiğin­de onların iman etmeyeceklerini bilmiyor musunuz” şeklindeki kıraati de ta­nıklık etmektedir.

Mücahid ve İbn Zeyd der ki: Bu buyrukla muhatap olanlar müşriklerdir ve ifade burada sona ermektedir. Onlar hakkında iman etmeyeceklerine da­ir hüküm verilmektedir. Bundan sonraki âyet-i kerîmede de bize onların iman etmeyeceklerini bildirmektedir. Bu açıklama ise, İman et (mey)e-ceksiniz” diye okuyanların kıraatini andırmaktadır. el-Ferra ve başkaları ise hitap mü’mînleredir derler. Çünkü mü’minler Peygamber (sav)’a: Ey Al­lah’ın Rasulü, eğer bir âyet (mucize) inecek olsa belki iman ederler, demiş­lerdi. Bunun üzerine yüce Allah: “Farkında değil misiniz” buyruğunu indir­di. Yani, ey mü1 miriler, siz onların iman edeceklerini nereden biliyorsunuz? Buna göre; kelimesi, hemze üstün olarak okunur. Bu, Medinelilerin, el-A’meş ve Hamza’nın da kıraatidir. Yani, olur ki böyle bir mucize geldiğinde onlar iman etmeyeceklerdir. el-Halil der ki: Muhtemeldir ki o,” anlamındadır. Bunu da el-Halil’den Sibeveyh nakletmektedir. Kur’an-ı Ke­rimde; Ne bilirsin belki o temizlenecekti” (Abese, 80/3) diye buyurmaktadır. Yani, onun temizlen (mey)eceğini nereden bilirsin an­lamındadır. Araplardan da Bize belki bir şey alırsın diye pazara git, tabiri nakledilegelmektedir. Ebu’n-Necm de şöyle der:

“(Oğlum) Şeyban’a dedim ki, onunla karşılaşmaya (yakalamaya) çık. Olur ki, onu kızartıp beraber bizdekilere yemek olarak İkram ederiz.”

Adiy b. Zeyd de şöyle demektedir:

“Ey beni kınayan, nereden bilirsin ki benim ölümüm,

Bugünün bir saatinde, yahut yarının kuşluk vaktinde (gerçekleşmeyeceğini).”

Burada da ( öt ) edatıBelki gibi ihtimal edatı anlamındadır. Du-reyd b. es-Simme de şöyle demektedir.[17]

“Bana zayıflayarak ölmüş cömert birisini göster. Belki ben de Senin görüşünü paylaşırım. Yahut ebedi yaşamış bir cimri (göster).”

Burada da lafzı, Belki ben de anlamındadır. Vın; anlamında kullanılışı Arap dilinde çokça rastlanılan bir husustur,

el-Kisaî de, Ubey b. Kâ’b’ın Mushaf ında da Belki… size ne bildirdi” şeklinde olduğunu nakletmektedir. el-Kisaî ve el-Ferra da derler ki: Buradaki olumsuzluk edatı olan,…ne, ma… fazladan gelmiştir. Yani: Bu âyetlerin müşriklere geldiği takdirde iman edeceklerini size ne bildirdi de­mektir. Burada bu olumsuzluk edatı yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gi­bi fazladan gelmiştir: Helak ettiğimiz bir ülke halkının dönmeleri gerçekten mümkün değildir. el-Enbiya, 21/95) Çün­kü bu buyruğun anlamı şöyledir: Helak edilen bir kasaba halkının geri dö­nüşleri imkânsız bir şeydir. Yine yüce Allah’ın: Seni secde etmekten alıkoyan nedir?” (e-A’rat’, 7/12) diye buyurmaktadır. Yani, secde etmekten seni engelleyen nedir. ez-Zeccâc, en-Nehhâs ve diğerleri ise bu­radaki; olumsuzluk edatının fazladan gelişini zayıf kabul etmişler ve şöy­le demişlerdir: Böyle bir iddia yanlışlıktır. Çünkü bu edat ancak karışıklığa meydan vermeyecek hallerde fazladan getirilir.

İfadede hazf olduğu da söylenmiştir. O takdirde mana şöyle olur: Bu âyetler, kendilerine geldiği vakit, onların iman edeceklerini yahut etmeyeceklerini nerden biliyorsunuz?”

Daha sonra bu “iman edeceklerini” anlamındaki ifade, tilaveti işitenin bu husustaki bilgisi dolayısıyla hazfedilmıştir. Bu açıklamayı da en-Nehhâs ve başkaları nakletmektedir.[18]

  1. İlk defa ona İman etmedikleri gibi, Bil de onların kalplerini ve gözlerini çeviririz de azgınlıkları İçerisinde onları kör ve şaş­kın terkederiz.

Bu âyet-i kerime müşkil (açıklanması zor) bir âyettir. Özellikle bu âyet­te “azgınlıkları içerisinde onları kör ve şaşkın terkederiz” diye buyurul-maktadır Denildiğine göre anlam şöyledir: Biz, kıyamet gününde ateşin ale­vine ve kor ateşlerin sıcağı üzerine kalplerini ve gözlerini -dünyada iman et­medikleri için- evirip çeviririz. Buna karşılık dünyada da onları -azgınlıkla­rı içerisinde- terk ederiz. Yani, onlara mühlet verir ve onları cezalandırma­yız. Buna göre âyetin bir bölümü ahirette gerçekleşecek hususlar hakkında, bir bölümü de dünyada gerçekleşecek hususlar hakkındadır. Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın şu buyruğudur: “O gün yüzler vardır ki, zillet içindedir.” (el-Gaşiye, 88/2) Bu, ahirette gerçekleşecektir. “Amel etmişler ve zahmet çekmişlerdir.” (el-Ğâşiye, 88/3) Bu da dünyada gerçekleşmektedir.

Şöyle de açıklanmıştır: “…Çeviririz buyruğunda sözkonu edilen dünya­da olacaktır. Yani, bu âyet (istedikleri mucize) kendilerine gelecek olsa, sen onları davet edip de mucizeyi kendilerine gösterdiğin ilk seferde iman etme­lerine engeL teşkil ettiğimiz gibi, yine iman etmelerini engelleyeceğiz.

Bir başka âyet-i kerimede de şöyle buyurulmaktadır. “Bilinki Allah, ki­şi ile kalbi arasına girer,” (el-Enfal, 8/24) Yani, yapması gerekeni engeller. Buyruğun anlamı şöyle olun Bu âyet kendilerine geldiği sırada iman etme­leri gerekirdi. Çünkü onlar âyeti gözleriyle görmüş, kalpleriyle tanımışlardı. Buna iman etmeyişleri ise, Allah’ın kalplerini ve gözlerini çevirmesine sebep oldu. “İlk defa ona iman etmedikleri gibi” yani, onlar ilk defa ona iman et­medikleri gibi artık iman etmeyeceklerdir. Bu da şu demektir: Kur’an ve bu­na benzer, benzerini getirmekten acze düştükleri mucizeler, kendilerine geldiği ilk seferinde iman etmedikleri gibi, yine iman etmeyeceklerdir.

Şöyle de açıklanmıştır: Biz, bu gibi kimselerin, kalplerini iman etmesin­ler diye evirip çeviririz. Nitekim daha önceki ümmetlerden kâfir olanlar da gösterilmesini teklif ettikleri mucizeleri gördüklerinde iman etmemişlerdi.

İfadede takdim ve tehir olduğu da söylenmiştir. Yani: İlk defa İman et­medikleri gibi, bu mucizeler kendilerine gelecek olursa yine iman etmeyeçeklerdir. Biz de onların kalplerini ve gözlerini evirip çeviririz “de azgınlık­ları İçerisinde onları kör ve şaşkın terkederiz” ne yapacaklarını şaşırırlar, kestiremezler.

Bu kabilden açıklamalar, daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/15. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. [19]

  1. Eğer Biz onlara gerçekten melekleri indirseydik, ölüler ken­dileriyle konuşsalardı ve (istedikleri) herşeyikarşılarına topla-saydık, onlar yine de Allah dilemedikçe iman etmezlerdi. Fa­kat onların çoğu bilmezler.

Yüce Allah’ın: ‘Eğer Biz onlara gerçekten melekleri indirseydik” ve on­lar da bunları gözleriyle görmüş olsalardı, diğer taraftan “ölüler” Bizim kendilerini diriltmemiz suretiyle “kendileriyle konuşsalardı ve” gösterilme­sini istedikleri “herşeyi” her türlü mucizeyi “karşılarına” önlerine getirip “toplasaydık, onlar yine de Allah dilemedikçe İman etmezlerdi.

kelimesini (“kaP harfi ve “be” harfleri ötreli olarak değil de, “kaf”ı esreli, “be”yi de üstün olarak okuyuş) İbn Abbas, Katade ve İbn Zeyd’den nakledilmiş ve o da: Karşılarına anlamındadır. Aynı zamanda bu, Nafi’ ile îbn Âmir’in de kıraatidir. Bunun, gözleri görecek şekilde yine iman etmeyecek­lerdi anlamına geldiği de söylenmiştir.

Muhammed b. Yezid ise, bu şekildeki okuyuşun bir tarafta (toplasaydık), anlamına geldiğini söylemiştir. Benim filanın nezdinde malım var, denildiği vakit bu şekilde söylenir. Buna göre bu kelime zarf olarak nasbedilmiştir. Di­ğerleri ise “kaP ve “be” harflerini ötreli olarak okumuşlardır ki, bunun da an­lamı, teminatçılar olarak şeklindedir. Buna göre bu kelime kefil anlamına ge­len “kabil’in çoğuludur. Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmak­tadır: Veya Allah’ı ve melekleri kefil olarak gedresin.” (el-İsra, 17/92) Yani, bu hususta bize teminat versinler, demektir ki, bu açıklama el-Ferra’dan nakledilmiştir.

el-Ahreş; topluluklar halinde anlamına geldiğini söylemiştir ki, Mücahid de bu görüştedir. Her iki görüşe göre bu kelime hal olarak nasbedümiştir. Muhammed b. Yezİd ise “kaf” ile “be” harflerinin ötreli okunuşunun, kar­şı karşıya, karşılıklı anlamlarına geldiğini söylemiştir. Eğer gömleği önden yırtıldıysa” (Yûsuf, 12/26) buyruğunda da bu anlamda­dır. Kişinin ön ve arkasına “kubulü ve duburü” denilmesi de buradan gelmek­tedir. Ebu Zeyd de bu kelimenin karşı karşıya, yüz yüze anlamına geldiğini nakletmektedir. Buna göre ötreli okuyuş da mana itibariyle esreli okuyuş gi­bi olur ve her iki kıraat arasında bir fark olmaz. Bu açıklamayı da Mekkî nak­letmektedir.

el-Hasen, ağırlığı dolayısıyla “be” harfinin ötresini hazfedip sakin olarakdiye okumuştur.

el-Ferra’nın (yani teminat vermek anlamına gelmesi) şeklindeki görüşü­ne göre, konuşmayanın konuşması sözkonusu olur. Aklı ermeyen varlıkla­rın kefil ve teminatçı olarak gelmesi ise, onlara gösterilecek büyük bir mu­cizedir. el-Ahfeş’in (yani, varlıkların bölük bölük getirilmesi) şeklindeki açıklamasına göre ise, bir araya gelmeleri, alışmadık şekilde bütün türlerin toplanması anlamına gelir.

“… Onlar, yine de Allah dilemedikçe iman etmezlerdi” anlamındaki buyrukta yer alan birincisinden, (yani müstesna minh’den) olmayan bir istisna mahallindedir. Yani: Eğer Allah onların iman etmelerini dileyecek ol­sa müstesna. Buradaki istisnanın; yüce Allah’ın ezeli ilminde iman edecek­leri önceden sabit olmuş mutlu kimseler oldukları da söylenmiştir. Bu buy­rukta Peygamber (sav)’a teselli vardır. “Fakat onların çoğu bilmezler” hak­kı bilmeyen kimselerdir. Tek bir mucize gördükten sonra daha başka muci­zelerin gösterilmesini teklif etmenin caiz olmadığını bilmeyen kimselerdir, an-iarmna geldiği de söylenmiştir. [20]

  1. Biz her peygambere ins ve cin şeytanlarını böylece düşman kıl­dık. Onlardan kimi kimine aldatmak için yaldızlı bir takım söz­ler vahyeder (fısıldar). Eğer Rabbİn dileseydl bunu yapamazlar­dı. Artık, sen de onları iftiraları ile baş başa bırak.

Yüce Allah: “Biz, her peygambere… kıldık” buyruğu ile Peygamberini te­selli etmektedir. Yani Biz seni bu kavimle mübtelâ kıldığımız gibi, aynı şe­kilde senden önceki bütün peygamberlere de “ins ve cin şeytanlarını böy­lece düşman kıldık” diye buyurmaktadır.

Sibeveyh, “kıldı” anlamına gelen Niteledi” anlamına gel­diğini nakletmektedir. Düşman,” birinci meful, Her pey­gambere” ise ikinci meful mahallindedir.

İns ve cin şeytanlarını” ise “düşman” kelimesinden be­deldir. Bununla birlikte “(ûM-l): Şeytanların birinci meful, Düşman” kelimesinin de ikinci meful olması da mümkündür. Şöyle demiş gibi olur; Biz, ins ve cin şeytanlarını böylece düşman kıldık. el-A’meş de cin kelime­sini Öne alarak Cins ve ins şeytanlarını” diye okumuştur ki, anlam birdir.

“Onlardan kimi kimine aldatmak için yaldızlı birtakım sözler vahye-der.” Bunlarla cin şeytanlarının ins şeytanlarına fısıldadığı sözleri kastetmek­tedir. Onların fısıldadıkları sözlere “vahiy” adının verilmesi gizlice oluşun­dan dolayıdır. Onların olmadık şeyleri anlatıp göstermelerini ise “yaldızlı”

diye nitelendirmesi bu ftsıldayışlanm kendilerine süslü göstermeleri dola-yısıyladır. Altına (süs anlamında): “Zulıruf” denilmesi de bundan dolayıdır. Gerçek olmayan şekliyle süslü ve güzel gösterilen her şey de zuhruf adını alır. “Muzahraf” ise süslenen demektir. Suyun zuhrufları ise kolları demek­tir.

Aldatmak için” buyruğu, mastar meful-i mutlak olarak mansub-dur. Çünkü: “Onlardan kimi kimine… vahyeder” buyruğu bu vahiy ve fı-sîldaşmalarıyla onları alabildiğine aldatırlar anlamındadır. Hal mahallinde ol­ması da mümkündür.

Aldatmak (el-ğurur); batıl anlamındadır. en-Nehhâs der ki: İbn Abbas’tan zayıf bir isnadla, yüce Allah’ın: “Kimi kimine… fısıldarlar” buyruğu hakkın­da şöyle dediği rivayet edilmektedir: Cinlerden her biri ile bir şeytan ve İn­sanlardan her biri ile bir şeytan vardır. Biri öteki ile karşılaştığında şöyle der: Ben, bu adamımı şu işle saptırdım. Sen de onun bir benzeriyle adamını sap­tır. Diğeri de ona benzer bir şey söyler. İşte onların birbirlerine vahyetme-leri budur. İkrime, ed-Dahhâk, es-Süddî ve el-Kelbî de böyle demişlerdir.

en-Nehhâs der ki: Birinci görüşe (yani, cin şeytanlarının ins şeytanlarına vesvese verdiği şeklindeki açıklamaya) yüce Allah’ın şu buyuruğu deli) teş­kil etmektedir: “Gerçekten şeytanlar sizinle mücadele etmeleri İçin kendi dost­larına telkinde (vahiyde) bulunurlar.”(el-En’âm, 6/121) İşte bu buyruk, açık­ladığımız bölümü beyan etmektedir.

Derim kî; Buna sahili sünnetten Hz. Peygamber’in şu buyruğu da delâlet etmektedir: “Sizden kendisiyle birlikte cinden yandaşj (onu saptırmakla gö­revli şeytanı) beraber bulunmayan hiçbir kimse yoktur.” Sen de mi Ey Allah’ın Rasulü? diye sorulunca, o da şöyle buyurdu: “Ben dahi böyleyim. Şu kadar var ki, Allah ona karşı bana yardım etti, ben de onun şerrinden kurtulabili-yorum. O bakımdan bana hayırdan başka bir şey emretmiyor.”[21]

Buradaki; kelimesi, “mim” harfi ötreü ve üstün olarak rivayet edilmiştir. Ötreli rivayet, ben onun şerrinden kurtuluyorum, anlamındadır. Üs­tün rivayet ise müslüman oldu anlamındadır. Hz. Peygamber: “Sizden… kimse yoktur” diye buyurmakta fakat şeytanlardan da kimse yoktur diye bu-yurmamıştır. Bununla birlikte, Hz. Peygamber’in bununla iki cinse de biri­sini zikrederek dikkat çekmiş olması muhtemeldir. O takdirde bu, yüce Al­lah’ın: “Ve sizi sıcaktan koruyacak elbiseler” (en-Nahl, 16/81) buyruğu türün­den olur. (Soğuktan koruyacak elbiseler ise delaleti dolayısıyla zikredilrne-miştir). Ancak bu şekilde olma ihtimali uzaktır. Doğrusunu en iyi bilen Al­lah’tır.

Avf b. Malik Ebu Zer’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasulullah (sav) buyurdu ki; “Ey Ebu Zer, ins ve cin şeytanlarının şerrinden Allah’a sığındın mı?” Ebu Zer: Ey Allah’ın Rasulü, peki insin de şeytanları var mıdır? diye sor­du, şöyle buyurdu; “Evet, hem de onlar cin şeytanlarından daha kötüdürler.[22]

Malik b. Dinar da der kt: İns şeytanı benim için cinlerin şeytanından da­ha zorludur. Çünkü ben, Allah’a sığındım mı cin şeytanı yanımdan uzaklaşır, gider, tns şeytanı ise bana gelir ve göz göre göre beni masiyetlere çeker.

Ömer b. el-Hattab da (r.a) bir kadım:

“Şüphesiz kadınlar sizler için yaratılmış reyhanlardır ve Hepiniz reyhanı koklamayı arzularsınız.*

diye bir beyit okuduğunu işitince ona: Şüphesiz kadınlar bizim için yaratıl­mış şeytanlardır, şeytanların şerlerinden Allah’a sığınırız diye cevap verdiği nakledilmektedir.

Yüce Allah’ın: “Eğer Rabbin dileseydi bunu yapamazlardı.” Yani, alda­tıcı yaldızlı sözleri birbirlerine fısıldaşamazlardı.

“Artık sen de onları… btrak” buyruğu, tehdit anlamını ihtiva eden bir emirdir.

Sibeveyh der ki: -Terketti anlamında-da denilmez, da denil­mez. Bu iki fiil yerine; kullanmakla yetinmişlerdir.

Derim ki: Bu açıklama çoğunluk hakkında uygundur. Haîbuki Kur’an-ı Ke­rimde bu İki fiilin de kullanıldığını görüyoruz: “(Kimseleri ter-ket” (el-En’âm, 6/70); Onları bırak, terket” (el-En’âm, 6/91, 112 ) ve saire ile Seni terketmedi” (Dulıa, 93/3) diye buyurulmaktadır.

Hadis-i şerifte de şöyle buyurulmaktadır: Bir takım kimseler, ya cumaları terk etmekten vazgeçecekler…”[23] Artık bunu yaptılar mı, onlar terkedilmiş olurlar.[24] Bu gibi buyruklarda bu fiiller baştaki “vav” harfi İle birlikte kullanılmışlardır.

ez-Zeccâc der ki: “Vav” harfi ağır bîr harftir. Terketti, fiilinde vav har­fi olmamakla birlikte “vav” harfi bulunan diğer fiillerle aynı anlamı İfade et­tiğinden “vav” harfi bulunan fiillerin kullanımı terk’edilmiş oldu. İşte, (Sibe-veyh’in) sözünün anlamı budur, yoksa bütün hallerde böyle olduğu anlamı­na gelmez. [25]

  1. Tâ ki, âhirete iman etmeyenlerin kalpleri ona meyletsin, bir de ondan hoşnut olsunlar ve kazanabildiklerini kazansınlar.

Yüce Allah’ın: “Tâ ki… kalpleri ona meyletsin” buyruğunda geçen; “Tâ ki… meyletsin” anlamındadır. Fiilin son harfi “yâ”h da kulla­nılır, “vav”h da kullanılır. Aynı anlamı ifade eder. Şair der ki:

“Sen, sefîh kimsenin sapasağlam her sözden yan çizdiğini görürsün.

Buna karşılık onun şüpheye düşürücü sözlere kulak verdiğini de görürsün.”

İçinde bulunanlar bir araya toplansın diye kabı eğdim, an­lamındadır. Bu kelime, asıl itibariyle herhangi bir maksat dolayısıyla bir şeye meyletmek demektir. Batmaya yüz tutmuş yıldızlar hakkında kullanılan, tabiri de buradan gelmektedir. Kur’an-ı Kerim’de de: Çünkü kalpleriniz meyletmiştir” (et-Tahrim, 66/4) diye buyrulmaktadır.

Ebu Zeyd der ki: ifadeleri, o sana meylediyor anlamındadır. Hadis-i şerifte de: Kabı ona doğru meylettir­di, eğdi[26] denilmektedir. Yani, kediye kabı eğdi anlamındadır.

ise, meyledip de yanında bulunanları elde etmek is­tedikleri akrabalığı hususunda filana ikramda bulundular,” demektir. Dişi de­ve üzerine eğer takımları bağlandığı sırada birşeylere kulak verip dinlemek istiyormuşçasına başını sahibine doğru eğecek olursa, denilir. Zu’r Rimme der ki:

“Üzerine eğer takımlarını koyduğu vakit hemen ona yapışırca sına eğiliverir. Nihayet ayaklarım üzengiye koyup da üstüne bindi mi çabucak yoluna koyulur.”

Tâ ki… meyletsin” buyruğundaki “lam,” “lam’ı key” diye bilinir. Burada amel eden ise “vahyeder” fiilidir ki, takdiri şöyledir: Kendilerini al­datmak ve kalpleri ona meyletsin diye birbirlerine vahyederler, fısıldaşırlar. Bazıları, bu “lairTın “emir lam”ı olduğunu iddia etmişlerse de bu bir yanlış­lıktır. Çünkü, o takdirde sondaki “elif”maksuremin de hazfedilerek; şeklinde olması gerekirdi. Buradaki “lam”, “Iam-ı key”dir. (Tâ ki anlamında)

Aynı şekilde Bir de ondan hoşnut olsunlar ve… ka­zansınlar” dakı lam’lar da böyledir. Şu kadar var ki el-Hasen, “lam” harfle­rini sakin olarak; diye okumuş ve tehdit anlamında bu “İam”ı “emir lam”s olarak kabul etmiştir. Dilediğini yapabilirsin, demek

“Ve kazanabildiklerini kazansınlar” şeklindeki anlam, İbn Abbas, es-Süd-dîve İbn Zeyd’in açıklamasına göredir. Aynı fiil kullanılarak:

Aile halkı için kazanmak üzere çıktı,” denilir. Bir kişi her­hangi bir işe girişip onu yaptı mı, denilir.

hakkımda şüphe ile yaptığın bu iddiada bana iftira­da bulunuyorsun,” anlamındadır. Yaranın kabuğunu almayı ifade etmek üzere de denilir, yalan söyledi anlamındadır. Şair Ru’be der ki:

“Uydurulup yalan söyleyerek düzülen gözlere karşı fayda vermedi Ne takvâlıhnın takvası, ne afifin iffeti.”

Asü itibariyle bu, bir şeyden bir parça kesip almak anlamındadır. [27]

  1. “O, size Kitabı açık açık indirmişken Allah’tan başka bir hakem mi arayacakmışım?” Kendilerine kitap verdiklerimiz, bunun muhakkak Rabbin tarafından hak ile indirildiğini bilirler. Ar­tık sakın şüphe edenlerden olma.

Yüce Allah’ın: Allah’tan başka bir hakem mi arayacak

mışun” buyruğundaki “başka” anlamına gelen; kelimesi, arayacakmı­şım” anlamı verilen; ile nasbedilmiştir. Hakem” lafzı ise, temyî2 olarak nasbedilmiştir. Hal olarak nasbediİdiği de kabul edilebilir.

Buyruğun anlamı da şöyledir: Size geniş geniş açıklamalar ihtiva eden bu Kitabı indirmek suretiyle âyet ve mucizeler istemenize gerek bırakmamış olan O yüce Allah’tan başkasını mı ben sizin için hakim olarak arayacak mışını?

Diğer taraftan “hakem” kelimesi, hakimden daha beliğ bir anlam ifade eder. Hak ile hüküm veren kimse hakem adını almaya hak kazanır. Zira bu övgü de ta’zim sıfatıdır. Hakim ise fiile göre cereyan eden bir sıfattır. Hakk’tan başkasıyla hüküm verene de bu isim verilebilir.

“Kendilerine kitap verdiklerimiz” buyruğu ile yahudi ve hıristiyanlan kast etmektedir. Onlardan İslâm’a giren Selman, Suheyb ve Abdullah b. Selam gi­bileri olduğu da söylenmiştir. “Onlar bunun” yani Kur’an-ı Kerim’in “muhak­kak Rabbin tarafından hakk ile İndirildiğini biUrler.” Onda bulunan her türlü va’d ve tehdidin hakk olduğunu bilirler. “Artık sakın şüphe edenler­den olma.” Onların bu Kitabın Allah tarafından İndirildiğini bildikleri husu­sunda şüphe edicilerden olma.

Ata der ki: Kendilerine Kitab verdiklerimiz ile kastedilenler, Muhammed (sav)’ın ashabının ileri gelenleri, başkanları, Ebu Bekr, Ömer, Osman ve Ali (r.anhum)’dırlar. [28]

115- Rabbinin sözü doğruluk ve adalet bakımından tamamdır. O’nun sözlerini değiştirebilecek yoktur. O, herşeyi işitendir, hakkıyla bilendir.

‘Rabbininsözü… tamamdır” buyruğundaki {£z£y. Söz” kelimesini Kü­reliler tekil okumuşlardır. Diğerleri ise çoğul olarak; ( ^;.ıj-): Sözleri şeklin­de okumuşlardır.

İbn Abbas, şöyle açıklamıştır: Rabbinin yaptığı tehditleri değiştirecek kim­se yoktur. Sözler, bizzat kullanılan ibarelere raci de olabilir, va’d, tehdit ve bun­lara benzer alakaiı oldukları diğer hususlara da raci olabilir, Katade der ki: Söz­lerden kasıt Kur’an-ı Kerim’dir. Kimse onu değiştiremez, iftiracılar ona fazla bir şey ekleyemeyecekleri gibi ondan hiçbir şey de eksiltemezler.

“Doğruluk ve adalet bakımından” yani, va’d edip verdiği hükümler ba­kımından eksiksizdir. Kimse onun hükmünü geri çeviremez, sözünde durma­ması sözkonusu değildir.

er-Rummanî, Katade’den şöyle dediğini nakletmektedir: Hakkında hüküm verdiği şeylerde kimse sözlerini değiştiremez. Yani, her ne kadar kitap eh­linin lafız itibariyle Tevrat ve İncil’i değiştirmeleri mümkün olsa bile onların bu değiştirmelerinin ehemmiyeti yoktur, Âyet-i kerime, Kur’an-ı Kerim’in de­laletlerine tabi olmanın vücubunu ortaya koymaktadır. Çünkü, Kur’an-ı Ke­rim, onu nakleden şeylerle değiştirilmesi mümkün olmayan hakkın kendisi­dir. Zira hiçbir şeyin kendisine gizli kalmadığı lıakîm bir Rabb tarafından in­dirilmiştir. [29]

  1. Eğer sen, yeryüzünde bulunanların çoğuna itaat edersen, se­ni Allah yolundan saptırırlar. Onlar ancak zannederler, onlar ancak asılsız tahminlerde bulunurlar.

117- Şüphe yok ki Rabbİn yolundan sapanları da en İyi bilendir, O, hidayette olanları da en iyi bilendir.

Yüce Allah’ın: “Eğer sen yeryüzünde bulunanların çoğuna” yani, kâfir­lere “itaat edersen, seni Allah yolundan” yani, Allah’ın sevap ve mükâfa­tını almaya götüren yoldan “saptırırlar. Onlar, ancak zannederler.” buyruğundaki anlamındadır. (Yani, zandan başkasına uymuyorlar). Yi­ne “onlar ancak asılsız tahminlerde bulunurlar” buyruğunda da böyledir, Asılsız tahminlerde bulunurlar.” kendi zanlanna göre kanaat be­lirtirler, ölçüp biçer, takdir ederler. Tahminde bulunmak da buradan gelmektedir. Asıl anlamı ise kesmek demektir. Şair der ki:

“Sen aramızda mızrakların parçalarını çubukların pürüzlerini düzeltip Elleriyle arşınladıklarına benzediklerini görürsün.”

Beyitteki Çubuk parçalan, çoğuludur. Haracını al­mak üzere hurma ağacındaki meyveyi tahmin etme İşini anlatmak üzere de denilir. Buna göre ise kesin olarak ifade edilmesi mümkün olmayan şeyi kestirip atan, kesinlikle ifade eden, demektir. Bunun caiz olmayışı ise, bu konuda kesin bilgi sahibi olmadığından dolayıdır.

Bu hususa dair daha geniş açıklamalar yüce Allah’ın izniyle ileride ez-Zariyat Sûresi’nde (51/10. âyetin tefsirinde) gelecektir.

“Şüphe yok ki Rabbin, yolundan sapanları da en İyi bilendir.” Bazıla­rı, buradaki “en İyibilen”in bilir anlamına kullanıldığını söylemiş ve buna da Hatem et-Taî’nin:

“Taylı’lar bizden ayrı bir antlaşmaya girdiler

Bizim ise onları yardımsız bırakmayacağımızı Allah en iyi bilendir,”

Beyti île el-Hansâ’nın şu beyitini tanık olarak göstermişlerdir;

“Allah bilir ki onun tenceresi (ya da kalkanı) rüzgâr gibi (Sabahleyin) gider, yahut (akşamleyin.) yol alır.”

Ancak, bu beyitlerde delil olacak bir taraf yoktur. Zira bu: *O, hidayette olanları da en iyi bilendir” buyruğuna uygun düşmez. Çünkü bu buyruğun asıl kipinin ifade ettiği anlam üzere olması muhtemeldir.

“Yolundan sapanları” buyruğundaki; Kim, hangi anlamındadır. Bu­na göre bu, ref mahallinde olup, onu ref eden, Sapan,” fiilidir.

En iyi bilen” ile nasb mahallinde olduğu da söylenmiştir. Yani, mu­hakkak Rabbin, insanlar arasında hangisinin yolundan saptığını en iyi bilen­dir. Mecrur olmasını gerektiren amilin hazfı dolayısıyla nasb mahallinde ol­duğu da söylenmiştir ki, Sapan kimseleri,” demek olur. Bunu ki­mi Basralı nahivciler söylemiştir, güzel bir açıklamadır. Çünkü daha sonra: , hidayette olanları da en iyi bilendir” diye buyruldu-ğu gibi, en-Nahl Sûresİ’nin sonlarında da şöyle buyrulmaktadır: “Şüphesiz ki Rabbin, yolundan sapanları da en iyi bilenin tâ kendisidir, O, hidayet­te olanları da en iyi bilendir,” (en-Nahl, 16/125)

Âyet-i kerimede “sapan” anlamındaki fiil, “saptıran” anlamında;di­ye de okunmuştur ki, bu kıraate göre mef ulun hazfedilmesi sözkonusu olur. Ancak birinci kıraat daha güzeldir. Zira, daha sonra: “O, hidayette olanla­rı da en iyi bilendir” diye buyurmaktadır. Şayet bu “sapma” fiili saptırma an­lamındaki; ‘den gelmiş olsaydı, o takdirde de; Ve O, hidayete iletenleri de en iyi bilendir,” demesi gerekirdi. [30]

  1. Şayet O’nun âyetlerine İman edenler iseniz, artık üzerlerine Al­lah’ın adı anılanlardan yeyin.

Yüce Allah’ın; “Artık üzerlerine Allah’ın adı anılanlardan yeyin” âyeti, şu sebeple inmiştir. Bazı kimseler. Peygamber (sav)’e gelip: Ey Allah’ın Ra-sulü, biz kendimizin öldürdüklerini yiyoruz da Allah’ın öldürdüğünü (yani, kesme dışında herhangi bir yolla ölenleri) yemiyoruz diye sordular. Bunun üzerine, yüce Allah’ın: “Şayet… Allah’ın adı anılanlardan yeyin” âyetinden itibaren “eğer onlara İtaat ederseniz, elbette siz de müşrikler olursunuz” (el-En’âm, 6/121) buyruğuna kadar nazil oldu. Bunu Tirmizî ve başkaları riva­yet etmiştir.[31]

Ata der ki: Bu, âyet-i kerime, içilene, kesime ve yenilen herşeye Allah’ın adını anmayı emretmektedir. Yüce Allah’ın: “Şayet O’mm âyetlerine İman edenler iseniz” buyruğu O’nun hükümlerine inanan ve emirlerini uygula­yan kimseler iseniz, demektir. Çünkü bu âyetlere iman etmek, onlan alıp uy­gulamayı ve onlara tam anlamıyla bağlanıp itaat etmeyi gerektirmektedir. [32]

  1. Üzerine Allah’ın adı anılanlardan yememenize sebep ne? Hal­buki O size, -kaçınılmaz olarak kendisine ihtiyaç duydukları­nızı müstesna kılarak- neyi haram kıldığını ayrı ayrı açıklamış­tır. Gerçekten bir çok kimse bilgisizce, hevâlarıyla saptırı­yorlar. Şüphesiz Rabbin, haddi aşanları çok iyi bilendir.

Yüce Allah’ın: “Üzerine Allah’ın adı anılanlardan yememenize sebep ne”

buyruğunun anlamı şudur: Kendi ellerinizle öldürmüş olsanız dahi üzerle­rine Allah’ın adını andıklarınızdan yememenize engel olan nedir? “Halbuki O size… ayrı ayrı açıklamıştır.” Size neyin helâl, neyin haram olduğunu açtk-larruş ve şüphe ve tereddütlerinizi gidermiştir.

… Ne” takrir ihtiva eden bir sorudur. İfadenin takdiri şöyledir: Ya­ni, sizin için bunlardan yememenize sebep teşkil eden nedir?. Buna göre, mastar takısı olan “ne”, harM cer takdiri ile cer mahallindedir. Harf-i cer takdir edilmeksizin nasb mahallinde olması da mümkündür. O takdirde nasb eden de Size sebep ne” buyruğunda yer alan ve “sizi alı­koyan” takririnde olan fiil manasıdır.

Daha sonra yüce Allah: “Kaçınılmaz olarak kendisine ihtiyaç duyduk­larınızı müstesna kılarak” buyruğu ile istisnada bulunmaktadır ki, bunun­la raeyte (.leş) ve buna benzer haram kılmış olduğu diğer bütün yiyecekleri kast etmektedir. Bakara Sûresi’nde (2/172-173. âyetler, 25. başlıkta) geçtiği gibi. Buradaki istisna, munkatı1 istisnadır.

NarV ile Yakub, Halbuki O size neyi haram kıldığı­nı ayrı ayrı açıklamıştır* buyruğunda her iki fiili de (ilk harflerini malum bina ile) üstün olarak okumuştur. Ebu Amr, İbn Âmir ve İbn Kesir her iki fi­ilin de ilk harflerini ötreli olarak (meçhul olarak) okumuşlardır. Buna göre: Halbuki size neyin haram kılındığı ayrı ayrı açıklanmıştır, demek olur.

Kûfeliler ise, birincisini üstün, ikincisini de ötreli olarak okumuşlardır. Bu­na göre anlam: Halbuki O size neyin haram kılındığını ayrı ayrı açıklamıştır şeklinde olur. Atiyye el-Avfi ise, “sad” harfini şeddesiz olarak; diye oku­muştur ki, bunun da anlamı, açıkça belli olmuş, ortaya çıkmıştır şeklindedir. Nitekim: Elif, Lâm, Râ. Bu, âyetleri sağlamlaştı­rılmış, sonra da açık seçik ortaya çıkmış bir kitaptır” (Hûd, 11/1) (Meal ör­nek gösterilen kıraate göre verilmiştir, “fe” harfi ötreli, sad’in şeddeli ve es-reli olarak okunuşa göre meali ise: Sonra da geniş geniş açıklanmıştır anla­mındadır). Ebu Ubeyde ise Medİnelilerin kıraatini tercih etmiştir.

Şöyle de açıklanmıştır: “O, size… açıklamıştır.” Yani, gereği gibi beyan etmiştir. Bu ise yüce Allah’ın Maide Sûresi’nde sözünü ettiği: “Leş, kan, do­muz eti… size haram kılındı” (e[-Maide, 5/3) buyruğunda sözü geçenlerdir.

Derim ki: Ancak bu görüş tartışılır. Çünkü, el-En’âm Sûresi Mekke’de in­miş, el-Maide ise Medine’de İnmiştir. Henüz indirilmemiş buyruklara nasıl atıf­ta bulunabilir? Ancak “açıklamıştır” anlamındaki mazi fiil Açıklaya­cağı şeklinde rnuzari fiil anlamında olması halinde kabul edilebilir. Doğru­sunu en iyi bilen Allahtır.

“Gerçekten bir çok kimse bilgisizce, hevalarıyla saptırıyorlar” buyru­ğunda, “saptırıyorlar” anlamına gelecek şekilde “ye” harfini ötreli okuyuş, Kûfelilerin kıraatidir. Başkaları bunu “Gerçekten bir çok kimse bilgisizce he-vâlârıyla sapıyorlar” anlamını verecek şekilde “ye” harfini üstün olarak oku­muşlardır. Burada (kıraat farkına göre sapan veya saptıranlar), kastedilenler müşriklerdir. Çünkü onlar: Allah’ın kendi bıçağıyla kestiği, sizin kendi bıçak­larınızla kestiklerinizden hayırlıdır demişlerdi. “Bilgisizce” yani, kesim ko­nusunda bildikleri bir bilgiye dayalı olmaksızın… Zira kesimdeki hikmet, Al­lah’ın bizim için -kendiliğinden ölenden farklı olarak- haram kılmış olduğu kanı dışarı çıkmasını sağlamaktır. Bundan dolayı yüce Allah kesimin özel bir yerde yapılmasını bize meşru kılmıştır. Böylelikle kesim, hayvanda bulunan kanın -diğer azalanndan farklı olarak- dışarı çıkmasına sebep teşkil etsin. Doğ­rusunu en iyi bilen Allah’tır. [33]

  1. Günahın açık olanını da gizlisini de bırakın. Çünkü günah ka­zananlar, kazanmakta oldukları yüzünden cezalandırılacaklar­dır.

Yüce Allah’ın: “Günahın açık olanını da gizlisini de bırakın” buyruğu ile ilgili olarak ilim adamlarının söylediği pek çok söz vardır. Bunların özü ise şudur: “Açık olan”dan kasıt, yüce Allah’ın beden ile ilgili olup yapılma­sını yasak kıldığı işlerdir.

“Gizli olan’dan kasıt İse, kalpte kararlaştırılan ve Allah’ın vermiş oludu-ğu emir ve yasaklara muhalefet etme karandır. Bu ise, (yani gizli olandan ka­çınmak) ancak muttaki ve ihsan derecesine ulaşmış olanların erişebilecek­leri bir mertebedir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sonra da sa-kıntp iman ettikleri, sonra yine sakınıp ihsanda bulundukları takdirde…” (el-Maide, 5/93) Bu da yine el-Mâide Sûresi’nde (sözü geçen âyetin tefsirin­de) açıklandığı üzere üçüncü mertebeyi ifade eder.

Şöyle de açıklanmıştır: Cahiliye döneminde açıktan açığa işlenen zina ve gizli olarak dost edinmeler kastedilmektedir. Bizim baş tarafta sözünü etti­ğimiz açıklamalar, her türlü günahı kapsayacak ve her türlü emri de yerine getirmeyi gerekli kılacak bir muhtevadadır. [34]

  1. Üzerine Allah’ın adı anılmayanlardan yemeyin. Çünkü o, el­bette bir fısktır. Gerçekten şeytanlar sizinle mücadele etmele­ri İçin kendi dostlarına vahiyde bulunurlar. Eğer onlara itaat ederseniz, elbette siz de müşrikler olursunuz.

Yüce Allah’ın: “Üzerine Allah’ın adı anılmayanlardan yemeyin. Çünkü

o, elbette bir fisktır” buyruğuna dair açıklamalarımızı beş başlık halinde su­nacağız: [35]

  1. Âyetin Nuzûl Sebebi:

Ebû Dâvûd rivayetle der ki: Yahudiler, Peygamber (sav)’a gelip şöyle de­diler: Biz kendi öldürdüklerimizden yiyoruz da Allah’ın öldürdüğünden ye-miyoruz (neden)? Bunun üzerine aziz ve celii olan Allah: “Üzerine Allah’ın adı anılmayanlardan yemeyin” âyetini sonuna kadar indirdi.[36]

Nesâî’nin de İbn Abbas’tan rivayetine göre o, yüce Allah’ın: “Üzerine Al­lah’ın adı anılmayanlardan yemeyin” buyruğu hakkında şöyle demiştir: Müş­rikler, onlarla (yani rnü’minlerle) tartışarak şöyle dediler: Allah’ın kestiğini ye-miyorsunuz, fakat kendinizin kestiklerini yiyorsunuz.[37]

Bunun üzerine yüce Allah onlara şöyle buyurdu: Yemeyiniz, çünkü siz on­lar üzerine Allah’ın adını anmış değilsiniz

İşte burada da usule dair bir mesele ortaya çıkmaktadır ki, o da bir son­raki başlığımızın konusunu teşkil etmektedir: [38]

  1. Bir Sebebe Binaen Varidi Olmuş Lafız:

Bir sebebe binaen vârid olmuş bir lafız, yalnızca o sebebe münhasıran ka­bul edilir mi, edilmez mi? tlim adamlarımız derler ki: Şari’in umum lafızlar için kullanılan sigalardan herhangi birisiyle (soru ve sebep sözkonusu olmaksı­zın) zikretmiş olduğu hususlarda umumun sözkonusu olduğu iddiasının doğruluğu su götürmez. Ancak, bir soruya cevap olmak üzere zikretmiş ol­duğu sigaya gelince, bu hususta usul-i fıkıhta bilinen etraflı açıklamalar vardır. Şu kadar var kî, soru sormaksızın bağımsız bir lafız ile bir açıklama­da bulunulacak olursa, bu da umumun kastedildiğinin sahih bir iddia oldu­ğu şeklinde, birincisi gibidir.

Buna göre yüce Allah’ın: “Yemeyin” buyruğu, leşin yenilmesinin yasak-lığı hususunda zahirdir. “Üzerinde Allah’ın adı anılmamış olması” şeklindeki umumi hüküm dolayısıyla Allah’tan başkasının adt anılarak kesilen de bunun kapsamına girer. Ayrıca yüce Allah’ın: “Bir de Allah’tan başkasının adı anılarak kesilen” (el-Bakara, 2/173) buyruğundaki lafız gereğince haram olmasını gerektiren Allah’tan başkasının adı anıldığı için, bu umumi yasağın kapsamına girmektedir.

Müslümamn kesim esnasında ve av hayvanını salıvermesi sırasında kas­ten besmele çekmeyi terk ettiği hayvan bunun kapsamına girer rai, girmez-mi? Bu da bir sonraki başlığın konusunu teşkil etmektedir. [39]

  1. Kesim Ve Avlanma Sırasında Müslümanın Besmeleyi Kasten Terketmesinin Hükmü:

Bu hususta ilim adamlarının birbirinden farklı beş ayrı görüşü vardır

  1. Eğer besmeleyi unutarak terkedecek olursa, kestiği de, avladığı da ye­nilir. Bu, İshâk’ın görüşü olduğu gibi Alımed b. Haiibel’den gelen rivayetler­den birisi de böyledir. Kasten besmeleyi terkedecek olursa, kestiği de avla­dığı da yenilmez. “el-Kitab”da Malik de, İbnü’l-Kasım da böyle demişlerdir.

Bu aynı zamanda Ebu Hanife’rtin ve arkadaşlarının, es-Sevrî’nin, el-Hasan b. Hayy’ın, İsa’nın ve Esbağ’tfi da görüşüdür. Said b. Cübeyr ile Ata da bu gö­rüşte olup en-Nehhâs da bunu tercih etmiş ve şöyle demiştir: Bu, daha gü­zel bir görüştür. Çünkü bir kimse eğer unutarak besmeleyi terkedecek olur­sa, onun kestiğine “fısk” adı verilmez,

  1. Kasten veya unutarak terkedecek olsa, kestiği de avladığı da yenilir. Bu, Şafiî ve el-Hasen’tn görüşü olduğu gibi, bu görüş İbn Abbas, Ebu Hu-reyre, Ata, Said b. el-Müseyyeb, Cabir b. Zeyd, İkrirne, Ebu İyad, Ebu Râ-fi1, Tavus, İbrahim en-Nehaî, Abdurralıman b. Ebi Leyla ve Katade’nin de gö­rüşüdür.

ez-Zehravî, Malik b. Enes’ten şöyle dediğini nakletmektedir: Kasten ya da unutarak besmele terk edilerek kesilen hayvanın eti yenilir. Bu görüş Ra-bia’dan da rivayet edilmiştir. Abdulvehhab der ki: Besmele sünnettir. Kesen, bunu unutarak terkedecek olursa Maiik ve arkadaşlarının görüşüne göre ke­silen hayvanın eti yenilir.

3- Kasten ya da unutarak besmeleyi terkederse, onu yemek haram olur. Bu görüş de Muhammed b. Şirin, Abdullah b. Ayyaş b. Ebi Rebia, Abdullah b. Ömer, Nah’, Abdullah b. Zeyd el-Hutamî ve eş-Şa’bî’nin görüşüdür. Ebu Sevr ile Dâvud b. Ali ve bir rivayette de Ahmed b. Hanbel de bu görüştedir.

  1. Kasten besmeleyi terkedecek olursa, yenmesi haram olur. Kadı Ebu’l-Hasen ile bizim mezhebimi?, alimlerinden eş-Şeylı Ebu Bekr de bu görüşte­dirler.
  2. Eşheb der ki; Kasten besmeleyi terk edenin kestiği -besmeleyi hatife alan bir kişi olması hali müstesna- yenilir. Taberî de buna yakın bir görüş ifade etmiştir. Bunun delillerine gelince; yüce Allah: “Artık üzerlerine Allah’ın adı anılanlardan yeyin” (el-En’âm, 6/118) diye buyurduğu gibi: “Üzerine Allah’ın adı anılmayanlardan yemeyin” diye buyurmakta, böylelikle her iki durumu da açıklayıp bu iki duruma ait hükümleri de izah etmektedir. Yüce Allah’ın; “Yemeyin” buyruğu haramhk ifade eden bir nehiy (yasak)’dir. Bunun kera­het ile yorumlanması caiz değildir. Çünkü, bu nehiy, kural gereği katıksız ha­ramı da ihtiva etmektedir. Bunun kısımlara ayrılması, yani aynı zamanda hem haramlığın, hem de kerahetin kast edilmesi mümkün olamaz. İşte bu usul ka­idelerinin en nefisleri arasında yer alır.

Unutana gelince, unutan kimseye yönelik bir hitap sözkonusu değildir. Zi­ra, unutkanın muhatap alınmasına imkân yoktur. Dolayısıyla sözü geçen şart (Allah’ın ad) anılmaksızın kesilenlerden yememekVonun için vacip değildir.

Kasti olarak besmeleyi terk edene gelince, bunun için üç hal sözkonusu-dur: Ya hayvanı kesim için yatırdığı vakit besmele çekmeyi terkeder ve za­ten benim kalbim Allah’ın isimleri ve tevhidi ile doludur. Ayrıca onu dilim­le zikretmeye ihtiyacım yoktur der. Bu şekilde diyenin bu kanaati geçerlidir. Çünkü yüce Allah’ı zikretmiş ve ta’zim etmiş demektir.

Yahut da: Burası sarih bir şekilde besmele çekilecek bir yer değildir. Zi­ra, hayvan kesimi Allah’a yakınlaştırıcı bir ibadet (bir kurbet) değildir. Böy­le diyenin durumu da kurtancıdır. Yahut da böyle bir kimse, ben besmele çek­mem. Hem besmelenin ne ehemmiyeti var ki, der. Böyle diyen bir kimse bu işi hafife alan fasık kimsedir. Ve onun kestiği de hiç bir şekilde yenilmez.

İbnü’l-Arabî der ki; Ben, muhakkiklerin başı İmamu’HIarameyn’in şu sö­zünden dolayı hayret ediyorum: Yüce Allah’ı anmak, Allah’a yakınlaştırıcı iba-detierde meşru kılınmıştır. Hayvan kesimi ise böyle yakınlaştırıcı bir ibadet değildir. Ancak bu iddia Kur’an ve sünnete uygun değildir. Çünkü Peygam­ber (sav) sahih hadiste şöyle buyurmuştur: “Kanı akıtan (alet ile kesilen) ve üzerinde Allah’ın adı anılandan ye.”[40]

Maksat, kalpte Allah’ın adını anmaktır. Çünkü anmak (zikir) unutmanın zıttı dır. Unutmanın yeri de kalptir. Anmanın yeri de o halde kalptir. el-Berâ b. Azibe de şöyle dediği rivayet edilmektedir: İster besmele çeksin, ister çek­mesin, Allah’ın adı her mü’minin kalbinin üzerindedir; denilse;

Şöyle cevap verilir: Zikir, hem dille, hem kalp ile olur. Arapların uygula­ması ise, dilleriyle put ve heykellerinin adını anmak şeklinde İdi. Şanı yüce

Allah ise, onların bu anısını, kendi adının dillerde anılmasını emrederek nesli etmiştir. Ve bu iş şeriatte yaygınlık kazanmıştır. Öyle ki Malik’e: Bir kimse abdest aldığı vakit Allah’ın adını anar mı diye sorulunca, O: Böyle bir kim­se hayvan mı kesmek istiyor diye cevap vermiştir. Besmelenin gerekmedi­ğini söyleyenlerin delil diye gösterdikleri: “Allah’ın adı mü’min her kişinin kalbi üzerindedir” şeklindeki hadis ise, zayıf bir hadistir.[41]

Kimi ilim adamı da kesilen hayvana besmele çekmenin vacip olmadığı­nı, Hz. Peygamber’den rivayet edilen şu hadisi delil göstererek ileri sürmüş­lerdir: Hz. Peygamber’e: Ey Allah’ın Rasulü, bazıları bizlere et getirmektedir­ler. Biz de onların üzerinde Allah’ın adını anıp anmadıklarını bilmiyoruz, di­ye sormaları üzerine, Rasulullah (sav): “Siz üzerine Allah’ın adını anınız ve yeyîniz” diye buyurmuştur.

Bunu Dârakutnî, Aişe’den[42] rivayet ettiği gibi, Malik de mürsel olarak Hişam b. Urve’den, o da babası yoluyla rivayet etmiştir. Bu hadisin mürsel ol­duğu hususunda (Hişâm’a) muhalefet edilmemiştir. Malik, hadisin sonunda: Bu, İslâm’ın ilk dönemlerinde idi, diye açıklamaktadır.[43] Bununla: “Üzeri­ne Allah’ın adı anılmayanlardan yemeyin” âyeti inmeden önce böyleydi, demek istemektedir.

Ebu Ömer b. Abdi’l-Berr) der ki: Bu açıklama zayıf bir açıklamadır. Çünkü bizzat hadisin kendisinde bunu reddedecek işaretler vardır. Şöyle ki, Hz. Peygamber bu hadiste onlara yerken Allah’ın adını anmalarını emretmek­tedir. İşte bu, âyet-i kerimenin Hz. Peygamber’e nazil olmuş olduğuna de­lalet etmektedir. Söylediğimizin doğruluğuna delâlet eden hususlardan biri­si de şudur: Bu hadisin sözünü ettiği olay Medine’de olmuştur. Yüce Allah’ın; “Üzerine Allah’ın adı anılmayanlardan yemeyin” âyeti ise el-En’âm Sûre-si’nde olup Mekke’de indiği hususunda ilim adamlarının görüş ayrılığı yok­tur.

Yüce Allah’ın: “Çünkü o elbetteki bir fraktır” buyruğuna gelince; İbn Ab-bas’tan nakledildiğine göre, o bir masiyettîr anlamındadır. Fısk, sınırın dı­şına çıkmak demektir.

Buna dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/26. âyetin tefsirinde) geçmiş’ bulunmaktadır.[44]

  1. Şeytanlar Ve Dostları:

“Gerçekten şeytanlar sizinle mücadele etmesi İçin kendi dostlarına va­hiyde bulunurlar” buyruğu, vesvese verirler; onların kalplerine battî yollar­la mücadele etmeyi telkin ederler, demektir. Ebû Dâvûd, İbn Abbas’ın yüce Allah’ın: “Gerçekten şeytanlar… kendi dostlarına vahiyde bulunurlar”

buyruğu hakkında şöyle dediğini rivayet etmektedir: Allah’ın kestiğini yemi-yorsunuz da sizin kendinizin kestiklerini yiyorsunuz diyorlardı. Bunun üze­rine yüce Allah: “Üzerinde Allah’ın adı anılmayanlardan yemeyin” buyru­ğunu indirdi.[45]

İkrime der ki: Bu âyet-i kerimede şeytanlar i!e Fars, mecusilerinden insan­ların günahta haddi aşmış olanlarını kastetmektedir, ibn Abbas ve Abdullah b. Kesir derler ki: Hayır, kastedilenler cin (görünmeyen) şeytanlardır. Zaten cinlerin kâfirleri (müşrik) Kureyşlilerin dostlarıdır. Abdullah b. ez-Zübeyr’den de rivayet olunduğuna göre ona şöyle denmiş: cl-Muhtar (es-Sakafî); bana vahiy edilmektedir, diyor. Abdullah: Doğru söylüyor. Çünkü gerçekten şey­tanlar kendi dostlarına vahiyde bulunurlar, diye cevap vermiştir.

Yüce Allah’ın: “Sizinle mücadele etmeleri İçin” buyruğu ile onların: Al­lah’ın öldürdüklerini yeriliyorsunuz da sizin kendi öldürdüklerinizi yiyorsu­nuz sözlerini kastetmektedir.

Mücâdele ise, ileri sürülen bir görüşü kuvvet ile delil getirmek suretiyle bertaraf etmektir. Bu ketime, güçlü bir kuş adı olan “el-Ecde)”den alınmış­tır. Bunun, yeryüzü demek olan “el-Cedâle”den alındığı da söylenmiştir. Ki­şi, adeta getirdiği delil ile hasmını yere düşecek hale gelinceye kadar yenik düşürmüş ve kahretmiş gibi olur. Bunun iieri derecede bükmek anlamına ge­len” el-cedl”den alındığı da söylenmiştir. Sanki tartışanlardan her birisi kar­şısındakinin belini kopanneaya kadar eğip bükmeye devam eder, gibidir. Mü­cadele (tartışma) hakkın zaferi için yapılırsa hak olur, batıia yardım için ya­pılırsa da batd olur. [46]

  1. Müşriklere İtaat:

“Eğer onlara itaat ederseni2.” yani, meyteyi helâl kabul etmek hususun­da onlara uyarsanız, “elbette sizde müşrikler olursunuz.” Âyet-i kerime şu­na delildir: Kim Allah’ın haram kıldığı herhangi bir şeyi helâl kabu! edecek olursa, bununla müşrik olur. Şanı yüce Allah ise meyteyi açık nass ile haram kılmıştır. Başka herhangi bir kimsenin koyduğu bir hüküm ile meyte helâl ka­bul edilecek olursa, kabul eden şirk koşmuş olur.

İbnü’l-Arabî der ki: Mü’min bir kimse itikadı ilgilendiren hususlarda müş­rik bir kimseye itaat edecek olursa bu itaati sebebiyle o da müşrik olur. Fa­kat fiilen ona itaat etmekle birlikte onun inancı tevhtd üzere sağlıklı bir şe­kilde devam ediyor ve tasdikini sürdürüyorsa asi olur. Bunu böylece belle­yiniz. el-Maide Sûresi’nde (5/79 ile 94-95. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulun­maktadır. [47]

  1. Ölü iken kendisini dirilttiğimiz, insanlar arasında ona onun­la yürümesi için nur verdiğimiz kimse, İçinden çıkamayacağı karanlıklarda kalan kimse gibi midir? Kâfirlere, işledikleri işleri böylece süslü gösterildi.

Yüce Allah’ın: “Ölü iken kendisini dirilttiğimiz” anlamındaki buyruğun­da yer alan; Kimse… mi” de ki “vav” harfini cumhur üstün olarak okumuştur. Başına da som hemzesi gelmiştir. el-Müseyyebî, Nal’i’ b. Ebi Nu-aym’den, “vav” harfini sakin olarak okudıığunu rivayet etmektedir. en-Neh-hâs der ki: Bunun manaya hamledilmiş olması da mümkündür. Yani, dikkat­le bakın ve düşünün ben, Allah’tan başka bir hakim mi arayacakmışım? (114. âyet-i kerimeye işaret etmektedir).

“Vav” harfinin sakin olarak kıraatinin şu anlama geldiği söylenmiştir: O, nutfe İken ölü idi. Biz de ona ruh üflernek suretiyle onu dirilttik. Bu açık­lamayı İbn Bahr nakletmektedir. İbn Abbas da şöyle demektedir; Kâfir iken kendisine hidayet verdiğimiz kimse gibi midir?… Âyet-t kerime, Hamza b. Ab-dulmuttalib ile Ebu Cehii hakkında nazil olmuştur.

Zeyd b. Eşlem ve es-Süddî, “kendisini dirilttiğimiz” ile kastedilen Ömer (r.a)’dır. “Karanlıklarda kalan kimse” ise, Ebu Cehil’dir -Allah’ın laneti üzerine olsun- demektedir.

Doğrusu; bunun, mü’min ve kâfir herkes hakkında umumi olduğudur. Şöy­le de açıklanmıştır: Cahilliği sebebiyle ölü iken kendisini ilim ile dirilt­tiğimiz kimse… Kimi ilim ehli de bu açı ki aman m doğruluğuna delalet eden Basrah şairlerden birisine ait şu beyitleri nakletmektedir:

“Bilgisizlik, bilgisizler için ölümden önce bir ölümdür,

Cesetleri kabirlerden önce kabirdir onların

İlimle hayat bulmamişsa bir kişi ölüdür,

Artık öldükten sonra dirilişe kadar onun için diriliş olmaz.”

“Nur” hidayet ve imanı ifade eder. el-Hasen ise Kur’an demektir, diye açık­lamıştır. Hikmet anlamına geldiği söylendiği gibi, yüce Allah’ın: “Nurlarını önlerinde ve sağlarında koşar görürsün” (el-Hadid, 57/2) buyruğu ile: “Bize bakın da sizin nurunuzdan aydınlanalım” (el-Hadid, 57/13) buyruğunda sözü geçen nurdur, diye de açıklanmıştır.

“İnsanlar arasında ona, onunla” yani o nur ile “yürümesi için nur ver­diğimiz kimse… karanlıklarda kalan kimse gibi midir?” Bu buyrukta yer alan;

Kimse gibi midir” buyruğu, anlamında olup, buradaki (.ikinci “gibi” anlamını veren): fazladan gelmiştir. Meselâ, konuşma es­nasında; Ben senin gibisine ikram ederim,” ifadesi Sana ikram ederim” anlamındadır. Yüce Allah’ın “Cezası…öldürdüğü hayvanın benzeri bir hayvan…” (el-Maide, 5/95) ile; O’nungibi hiç bir şey yoktur” (eş-Şura, 42/11) buyrukları da böyledir.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Hiç böylesinin misali karanlıklar­da bulunan kimsenin misali gibi olur mu?

ile Gibi, aynı anlamdadır.

“Kâfirlere işledikleri işler böylece süslü gösterildi.” Yani şeytan onlara putlara ibadeti süslü gösterdi ve kendilerine müslümanlardan daha üstün ol­dukları vehmini verdi. [48]

  1. Böylece her ülkede günahkârlarını onların ileri gelenleri kıl­dık. O yerlerde hilekârlıklar etsinler diye. Halbuki onlar, an­cak kendilerine hilekârlık yaparlar da farkında olmazlar.

Yüce Allah’ın: “Böylece her ülkede günahkârlarını onların ileri gelen­leri kıldık” buyruğunun anlamı şudur: Biz, kâfirlere işlediklerini süslü gös­terdiğimiz gibi, aynı şekilde her ülkede de “Onların İleri gelenleri kıl­dık.” Günahkârlarını” lafzı, “kıldık” anlamındaki fiilin birinci mefulüdür- “İleri gelenleri” anlamındaki kelime de ikinci mef uldür. Mef’ul-ler arasında takdim ve tehir olmuştur.

“İleri gelenler” anlamı verilen “el-Ekâbir” kelimesi de Ucl-Ekber”in çoğuludur.

Mücahid der ki: Bununla kodamanlar kastedilmektedir. Başkanlar ve kodamanlar diye de açıklanmıştır, Özellikle onların anılması ise, bunların fe-sad işlemekte güçlerinin daha ileri derecede oluşu dolayısıyladır.

“Hilekârlık” anlamındaki “el-Mekr”, doğru yola muhalefet hususunda hi­leye başvurmak demektir. Asıl anlamı bükmektir. Buna göre mâkir (hilekâr­lık yapan), istikametten büken, çeviren, yani ondan başkalarını alıkoyan de­mektir. Mücahid der ki: Her bir yokuş başında insanları Peygamber (sav)’a tabi olmaktan nefret ettirmek ü2ere dört kişi oturturlardı. Tıpkı kendilerin­den önce geçmiş ümmetlerin peygamberlerine yaptıkları gibi yaptılar.

“Halbuki onlar ancak kendilerine hilekarlık yaparlar.” Yani bu hilekâr­lıklarının vebali onlara döner. Bu ise, hilekârlık yapanların hilekârlıklarına, yüce Allah’ın can yakıcı azab ile karşılık vermesinden ibarettir, “…da farkın­da olmazlar.” Yaptıkları hilekârlıkların vebalinin kendilerine döneceğini bilmeyişleri konusundaki aşırı cehaletleri dolayısıyla bu durumun farkında değildirler, demektir. [49]

  1. Onlara bir âyet gelse: “Allah’ın peygamberlerine verilen gibi bize de verilmedikçe asla iman etmeyeceğiz” derler. Allah, peygamberliğini kime vereceğini çok İyi bilendir. Yaptıkları hilekârlıklar yüzünden günahkâr olanlara Allah katında bir küçüklük ve şiddetli bir azap isabet edecektir.

Yüce Allah: “Onlara bir âyet gelse… iman etmeyeceğiz derler” buyruğu ile, onların bilgisizliklerinin bir başka türlüsünü açıklamaktadır. Kasıt onların; Musa’ya ve İsa’ya peygamber oldukları için verilen mucizelerin benzeri bize verilmedikçe asla iman etmeyeceğiz, şeklindeki sözleridir. Bunun bir benzeri de şu buyrukta dile getirilmektedir: “Hayır, onlardan herbirisi kendisine açıl­mış sahifeler verilmesini ister…” (el-Müddesir, 74/52)

“Onlara… gelse” buyruğundaki zamir, daha önce kendilerinden söz edüen ileri gelenlere râcidir. el-Velid b. el-Muğıre şöyle demişti: Eğer pey­gamberlik gerçek bir şey olsaydı ben ona senden daha layıktım. Çünkü, hem yaşça senden daha büyüğüm, hem de malım seninkinden çoktur. Ebu Cehil de şöyle demişti: Ona geldiği şekilde bize de vahiy gelmedikçe asla ona razı olmayacak ve ona ebediyyen uymayacağız. Bunun üzerine âyet-i kerime nazil oldu.

Şöyle de açıklanmıştır: Onlar, peygamberliği istememişlerdi. Ama, Cebrail ve melekler bize gelip senin doğru söylediğini haber vermedikçe biz de seni tasdik etmeyeceğiz demişlerdi. Ancak, birinci görüş daha sahihtir. Çünkü, yüce Allah: “Allah, peygamberliğini kime vereceğini çok iyi bilendir” diye buyurmaktadır. Yani, risaleti hususunda kimin güve­nilir olduğunu, kimin buna ehil olduğunu çok iyi bilir. Buradaki Kime” kelimesi zarf değildir. Aksine, kelimenin kullanımında bir genişlik sağ­lanarak mePulü bihin nasb edildiği gibi, mansub bir isimdir. Yani Allah, risale-tine kimin ehil olduğunu en iyi bilendir. Bu buyruğun asıl anlamı Allah, risaletini vereceği yerleri en iyi bilendir,” şeklin­dedir. Daha sonra “be” edatı hazfedilrniştir. Diğer taraftan En iyi bilen” kelimesinin; lafzında amel etmesi ve bunun, “nerede” anlamında zarf olması caiz değildir. Çünkü, o takdirde anlam şöyle olur: Allah o yerde en iyi bilendir. Ancak, Şanı yüce Allah’ın bu şekilde vasfedilmesi caiz olamaz. Bu kelimenin aslı ise, En iyi bilendir”! n kendisine delalet ettiği mah­zur bir fiil ile nasb mahallindedir. Ve belirttiğimiz gibi bu kelime burada zarf edatı değil, bir isimdir.

Küçüklük,” zillet ve aşağılanmak, hoşa gitmeyen muameleye maruz kalmak demektir. “Sad” harfi ötreli olarak da bu anlamdadır. Mastarı ise,şeklinde gelir. Bu kelime, asıl itibariyle büyüklüğün söz-konusu olmadığı Küçüklükden gelmektedir. Sanki, zillet kişiye bizzat kendisini dahi küçük gösterir. Bunun asıl anlamının zillete razı olmak demek olan; ‘den geldiği de söylenmiştir. Bu mastardan mazi fiilde “ğayn” har­fi üstün, muzaride de Ötreli olarak kullanılır. Mazisinde “ğayn” harfi esreli, muzariinde üstün olarak kullanıldığı da olur. İsm-i faili ise, şek­linde gelir. küçüklüğe, zillete razı olan kişi anlamındadır.

da küçük oimak, küçüklük demektir. bitkisi uzamayan arazi demektir. Bu açıklamalar İbn es-Sikkît’den nakledümiştir.

“Allah katında” anlamındaki; buyruğu, Allah katından anlar nda olup, cer harfi hazfedilmiştir.

İfadede takdim ve tehir olduğu da söylenmiştir. Yani; Allah’a karşı büyük­lük taslayanlara küçüklük isabet edecektir. el-Ferrâ: Günah işleyenlere Al­lah’tan gönderilen bîr küçüklük, zillet isabet edecektir, diye açıklamıştır.

Şöyle de açıklanmıştır: Yani, günahkar kimselere, Allah katında sabit ve değişmez olan bir küçüklük isabet edecektir. en-Nehhâs der ki: Bu, bu konudaki açıklamaların en güzelidir. Çünkü bu açıklamaya göre” Katında” kelimesi, yerli yerince (hakikat manasına) kullanılmıştır. [50]

  1. Allah kimi doğru yola iletmeyi dilerse, göğsünü İslâm’a açar. Kimi de saptırmayı dilerse, onun da göğsünü -gökyüzüne tır­manıyormuş gibi- daraltır. Allah, iman etmeyenlerin üstüne murdarlığı işte böyle çökertir.

Yüce Allah’ın: “Allah, kimi doğru yola iletmeyi dilerse, göğsünü İslâm’a

açar.” Yani, İslâm için kalbine bir genişlik verir. İslâm’a onu muvaffak kılar ve İslâm’ın sevap ve mükâfatını ona süslü güsterir.

Açmak, yarmak anlamına gelip, aklına genişlik vermek anlamında olduğu söylenmektedir. “Allah onun göğsüne geniştik verdi.” yani, yapılan açık­lamalar ile bu işte kalbine genişlik verdi, demektir. Bir işt açıkladım (şerh et­tim), demek ise, onu beyan ettim, vuzuha kavuşturdum anlamındadır. “Kureyşliler de kadınları alabildiğine açıyorlardı”[51] demektir. Bu da az Önce geçen anlamı ile Kureyşliler kadın sırt üstü yatmış olarak cima ederdi, demektir. Buna göre “şerh” açmak demektir. Kapalı olan bir şeyi şerh ettim, denilir. Etin teşrih edilmesi (açılıp parçalanması) tabiri de buradan gelmektedir. Recez vezninde şair şöyle demektedir:

“Ben nice karaciğer ve bağırsak yedim de

Daha sonra kuyruk yağını parça parça edilmiş olarak sakladım.*

Bir parça, bir dilim anlamında kullanılanda aynı kökten gelmek­tedir. Yine, çokça etli ve semiz olan kimseye de denilir.

“Kimi de saptırmayı” yani, yolun dışına çıkarmayı “dilerse, onun da göğ­sünü daraltır.” Bu, Kaderiye’nin iddialarını reddetmektedir. Hz. Peygamberin sünnetinden, bu âyetin ben2eri ifadeler şu hadîste zikredilmektedir:

“Allah kimin hakkında hayır dilerse, onu dinde fakili (bilgili) kılar.” Bu ha­disi Buharı ve Müslim rivayet etmişlerdir.[52]

Bu; ancak kalbe genişlik verilmesi ve kalbin nurlandırılmasıyla olur. Din ise ibadetlerin tümü demektir. Nitekim yüce Allah bir başka yerde: “Muhak­kak, Allah katında makbul din İslâm’dır” (Âl-i İmran, 3/19) diye buyurmak­tadır. Hz. Peygamberin hadisinden hitap deliline göre Allah, bir kimse hak­kında hayır dilemeyecek olursa, onun kalbini daraltır ve onun kavrayışını körelterek dinde onu fakih (inceliklerini bilen) kimse haline getirmez. Doğ­rusunu en iyi bilen Allah’tır. Rivayete göre, Abdullah b. Mes’ud şöyle sormuş: Ey Allah’ın Rasulü, hiç göğüs açılır, (şerh) ediiir mi? O da şöyle buyurmuş: “Evet, kalbe bir nur girer.” Abdullah b. Mes’ud: Peki, bunun bir alâmeti Var mı- diye sorunca, Rasulullah (sav) da şöyle buyurmuş: “Aldanış yurdundan uzak duruş, ebedilik yurduna dönüş ve ölüm gelmeden önce ölüm için ha­zırlanış (bunun alâmetidir).”[53]

İbn Kesir, “dar” anlamına gelen ve şeddeli okunan kelimenin “ye” harfini şeklinde şeddesiz olarak okumuştur. Bu iki ayrı söyleyiştir. “Ye” harf­leri şeddeli ve şeddesiz olarak okunabilen Kolay, yumuşak ke­limeleri gibi. Nar’i’ ve Ebu Bekr de yine “dar” anlamına gelen diğer kelimenin “ra” harfini üstün yerine (M-ş*- şeklinde esreli olarak okumuştur. Bunun da anlamı dar olup, mana tekrarlanmış olmaktadır. Lafız farklı olduğundan dolayı tekrar güzeldir. Ancak, diğerleri “ra” harfini üstün olarak okumuşlar­dır. Bu da; ‘ın çoğulu olup, yine ileri derecede darlık anlamındadır. Birbirine sarmaş dolaş olmuş ağaçlık” demektir. Çoğulu da; ) diye gelir. da buradan gelmekde olup, masiyetlere olan arzu ve düşkünlüğü dolayısıyla hevasını terkederek kendisini (gerek­tiğinde) sıkıntıya sokan kimse demektir. Bu açıklamayı el-Herevî yapmıştır. İbn Abbas der ki: Bu kelime, birbirine sarmaş doîaş olmuş ağaçlık yer, an­lamındadır. Kâfirin kalbi de otlayan bir hayvan, ağaçları sık ve birbirine dolaş­mış yere nasıl ulaşamıyor ise, hikmet ulaşmadığından dolayı böyle nitelen­dirilmiş gibidir.

Ömer b. el-Hattab’dan bu anlamda bir açıklama rivayet edilmiştir. Bunu da Mekkî, es-Sa’lebî ve başkaları zikretmektedir. Dar olan her bir şey hak­kında; denilir. el-Cevherî der ki: Otlayan hayvanın kendisine ulaşamadığı, ağacı çok ve dar yer” demektir. “Onun da göğsünü daraltır” buyruğunda “dar” anlamına gelen; kelimesi, şeklin­de de okunmuştur. Aynı anlamda olup, benzeri başka kelimeler de vardır. Bunu başkaları el-Ferra’dan nakletmektedir. “Harec”, günah demektir. Yine harec, zayıflamış dişi deve demektir. Uzun deve ânlamma geldiği de söylen­miştir ki, bu açıklama da Ebu Zeyd’den nakledilmiştir.

O halde bu kelime müşterek bir lafızdır, Yine harec, üzerinde ölülerin taşındığı, birbirine bağlanan tahtalar anlamına gelir. Bu anlamı, el-Esmaî’den nakledilmiştir. İmruu’l-Kays’ın şu beyitinde kastettiği de budur:

“Eğer beni hastalık sırasında üzerinde taşınacağım tahtalar üzerinde Deve sırtında ve kefen olarak kullanılacak elbiselerim rüzgâr ile dalgalandırıldığında görecek olursan…”

Bu tahtaların, kadınların naşı üzerine konulduğu da olur. Antere, bir deve kuşunu nitelendirirken şöyle demektedir:

Yavruları da onun başını takip edip gidiyorlar. Sanki o (kanatlarını açarken) Onlar için bir naşın Üzerinde bulunan ve çadır gibi gölge yapan tahtalar gibidir.

ez-Zeccâc der ki: Harec, darın da darı demektir. Filan kişinin göğsü harecdir denildiği vakit manası, kalbinde, içinde sıkıntı var demek olur. Buna göre “hariç”, İsm-i faili olur, en-Nehhâs der ki: Hariç, ism-î faildir. Harec ise, bu fiilin sahibinin vasfedildiği mastardır. Nitekim Adaletli bir adam, razı olmuş (ya da; olunan) bir kişi,” denildiği gibi.

Gökyüzüne tırmanıyormuş gibi” buyruğunu, İbn Kesir yukarı çıkmak anlamında,den “sad” harfini sakin ve şeddesiz olarak okumuştur. Yüce Allah, imandan nefret edip kaçması, imanın kendi­sine ağır gelmesi bakımından kâfiri, güç yetiremeyeceği şeye kendisini koşan kimse gibi değerlendirmiştir. Tıpkı, semaya yükselmeye güç yetirilemediği gi­bi. “Sad” harfi şeddeli olarak; de aynı anlamdadır, bunun da aslı; dır. “te”, “sad”a İdğam edilmiştir. Bu da Ebu Bekr ve en-Nehaînin kı­raatidir. Şu kadar var ki bu, bir şeyi ardı arkasına yapmak anlamını ifade eder. Bu da yapana daha ağır gelir.

Diğerleri ise, “sad”dan sonra “elif”siz olarak ve “sad” harfini şeddeli oku­muşlardır. Bu da (anlam İtibariyle) önceki gibidir. Ve güç yetiremeyeceği şe-yî ardı arkasına yapmaya kalkışmak anlamındadır. (Ardı arkasına yapmak an­lamı), Yudum yudum içiyor, kısım kısım içiyor” fiilleri de bu türdendir.

Abdullah b. Mes’ud’dan, bunu; diye okuduğu da rivayet edil­miştir. en-Nehhâs der ki: Bu kıraat ile; şeklînde okuyanların kı­raati anlam itibariyle aynıdır. Her ikisinin de anlamı şudur: Kâfir kalbinde­ki sıkıntı dolayısıyla buna güç yetiremediği halde semaya zorla yükselmek, tırmanmak isteyen, bunu yerine getirmeye çalışan gibidir. Şöyle de açıklan­mıştır; O, İslâm’dan uzaklaşmak amacıyla kalbi neredeyse semaya doğru yük­selecek.

“Allah, iman etmeyenlerin üstüne murdarlığı işte böyle çökertir,” On­ların bedenlerindeki kalplerine darlık verdiği gibi, murdarlığı da üzerlerine böylece bırakır.

Rics (murdarlık), sözlükte kokuşmak demektir. İbn Zeyd der ki: Azap de­mektir. İbn Abbas da der ki: Rics, şeytanın kendisidir. Yani şeytanı onlara mu­sallat eder.

Mücahid der ki: Rics, kendisinde hayır bulunmayan şey demektir. Aynı şe­kilde dilcilere göre rics, kokuşmuşluk demektir.

Âyet-i kerime -doğrusunu en iyi bilen Allah’tır ya- şu anlama gelmektedir: Allah, iman etmeyenlere dünyada lanet, ahirette de azap eder. [54]

  1. İşte bu, Rabbinin dosdoğru yoludur. Biz, âyetleri düşünüp öğüt alan bir topluluk için uzun uzadtya açıkladık.

“İşte bu, Rabbinln dosdoğru yoludur.” Yani, Ey Muhammed, senin ve mü’minlerin üzerinde bulunduğunuz bu yol, Rabbinin, kendisinde hiç bir eğ­rilik bulunmayan dinidir.

“Biz, âyetleri düşünüp öğüt alan bir topluluk İçin uzun uzadıya açıkla­dık” beyan ettik. [55]

  1. Rabbleri katında Dârusselâm onlaradır. Ve işlediklerinden ötürü de O, onların velisldir.

Yüce Allah’ın: “Onlaradır” buyruğu ile kastedilenler, (bir önceki âyet-i ke­rimede zikredilen) öğüt alanlardır. Dârusselâm”ise cennettir. Çünkü cen­net “Darullah: Allah’ın yurdu”dur. Nitekim, Kâ’be, Beytullah’tır demek de böy­ledir.

Bunun selamet (esentik) yurdu anlamına gelmesi de mümkündür. Yani, içinde afetlerden uzak kalınan yurt demektir.

“Rabbleri yanında” buyruğunun anlamı ise, O’nun nezdinde onlar için te­minat altında olup lütfuyla onları kendisine ulaştıracaktır, demektir. “O, on­ların velisidir” onların yardimcılart, onların muinidir. [56]

  1. Hepsini toplayacağı o günde: “Ey cin topluluğu, insanlardan bir çoğunu kendinize uydurdunuz” (buyuracak). O zaman on­ların dostları olan İnsanlar da şöyle diyecek: “Rabbimiz, kimi­miz kimimizden faydalandık. Nihayet bizim İçin takdir ettiğin vakte eriştik.” Şöyle buyuracak: “Allah’ın dilediği müstesna ol­mak üzere içinde ebedî kalıcılar olarak ateş sizin bannaguıız-dır.” Şüphesiz Rabbin Hakimdir, Âlîmdlr.

Yüce Allah’ın: Onları toplayacağımız o günde” buyruğu[57] hazfedilmiş bir fiil takdiri ile nasbedilmişür. Yani, OnLan hasredeceğimiz günde deriz ki… takdirindedir.

Hepsini” hal olarak nasbedilmiştir. Maksat ise, bütün yaratıkla­rın hesaba çekilecekleri yerde toplanmaları ve durdurulmalarıdır.

Ey cin topluluğu” izafet terkibi halindeki bir nidadır.

İnsanlardan bir çoğunu kendinize uydurdunuz”

buyruğu; İnsanlardan çokça yararlandınız,” demektir. Bu­rada mefule İzafe edilmiş mastar ile cer harfi hazfedilmiştir ki, buna da yü­ce Allah’ın: Rabbimiz, kimimiz kimimizden faydalan­dık” buyruğu delalet etmektedir.

Bu, şöyle diyenlerin görüşlerini reddetmektedir: İnsanlardan yararlanan­lar cinlerin kendileridir. Çünkü insanlar onların telkinlerini kabul etmişler­dir. Doğrusu ise, onların herbirinin diğerlerinden yararlandığıdır. Arapça’da bu ifade; Birbirimizden yararlandık,” takdirindedir.

Cinlerin insanlardan yararlanma şekli, insanların kendilerine itaat etmele­rinden lezzet almaları, buna karşılık, insanlann da cinlerin telkinlerini kabul etmek suretiyle lezzet almalarıyla ortaya çıkar, O kadar ki insanlar, cinlerin kendilerini azdırmaları ve saptırmaları sonucunda zina ettiler, içki içecek ha­le geldiler.

Denildiğine göre, Araplardan herhangi bir kimse yolculuk esnasında bir vadiden geçer de kendisine bir zarar gelmesinden korkacak olursa: Korktu­ğum herşeyden bu vadinin rabbine (sahibi olan cinne) sığınırım, dermiş. Kur’ân-ı Kerimde de: “Doğrusu şu da var. İnsanlardan bazı kimseler, cin­lerden bazı kimselere sığınırlar. Böylece onların kibirlerini artırırlardı” (el-Cinn, 72/6) diye buyurulmaktadır. İşte insanların cinlerden yararlanmaları böy­le İdi.

Cinlerin insanlardan yararlanmalarına gelince, cinlerin insanlara yalan haberleri, kâhinliği ve büyücülüğü telkin etmeleriyle olmuştur. Şöyle de açık­lanmıştır: Cinlerin insanlardan yararlanmaları, cinlerin korktukları şeyleri ken­dilerinden önleyebilecek güce sahip olduklarını itiraf etmeleri ile oluyordu.

Âyetin ifade ettiği mana ise, sapanları ve saptıranları azarlamak, âhirette herkesin gözü önünde onlara ağır sitemde bulunacağını bildirmektir.

“Nihayet bizim için takdir ettiğin vakte eriştik.” Yani, ölüme ve kabre ulaştık, şimdi de pişman olmuşlar olarak geldik.

“Şöyle buyuracak: Allah’ın dilediği müstesna olmak üzere, İçinde ebe­dî kalıcılar olarak ateş sizin barınağınızdır.” Sizin ikâmet edip kalacağınız

yerdir. Buradaki istisna (müstesna), birincisinden (müstesna minhin türün­den) değildir. (Munkatı’dır).

ez-Zeccâc der ki: İstisna kıyamet gününe racidir. Yani onlar, Allah’ın di­lediği, kabirlerinden haşredilmeleri ve hesaplarının görüleceği süre miktarı müstesna olmak üzere cehennemde ebedî kalacaklardır. Buna göre istisna munkatı’dır.

Şöyle de denilmektedir: İstisna, cehennemden yapılmıştır. Yani, kimi za­manlarda Allah’ın sizleri cehennem ateşinden başkasıyla azaplandırmayı dilediği vakitler müstesnadır.

İbn Abbas da şöyle demektedir: İstisna iman ehlindendir. Buna göre can­sızlar için kullanılan ism-i mevsul edatı olan “Şey canlılar İçin kullanı­lan; Kimse” anlamına kullanılmıştır.

Yine İbn Abbas’tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bu âyet-i kerime bütün kâfirler hakkında (cennet veya cehennemlik olacakları hususunda) durma­yı (hüküm vermemeyi) gerektirmektedir. Yani, bu âyet-i kerimeye göre, henüz ölmemiş kâfirler hakkında karar vermemeyi gerektirir. Çünkü, müs-lüman olabilirler.

Şöyle de denilmiştir: “Allah’ın dilediği müstesna olmak üzere” buyruğu

Allah’ın dünyada onların azapsız kalmalarını dilediği vakit müstesna olmak üzere, demektir.

Bu âyet-i kerimenin ifade ettiği mana ile Hûd Sûresi’nde yer alan şu âye­tin ifade ettiği mana birdir: “Bedbaht olanlara gelince, onlar da ateştedir­ler…” (Hûd, 11/106) Yüce Allah’ın izniyle buna dair yeterli açıklamalar ora­da gelecektir.

“Şüphesiz Rabbin” gerek onları cezalandırmasında, gerekse bütün fiille­rinde “hakimdir” onlara ne kadar ceza vereceğini çok iyi bilen “alimdir.” [58]

  1. İşte Biz, kazanmakta oldukları yüzünden zalimlerin kimini ki­mine böylece musallat ederiz.

Yüce Allah’ın: “İşte Biz…zalimlerin kimini kimine musallat ederiz”

buyruğunun anlamı şöyledir: Size anlattığım şekilde onlar birbirlerinden yararlandıkları gibi, zalimleri de birbirlerine musallat ederiz, biri diğerinin ve-

lisi olur. Yarın da onların biri diğerinden uzaklaşacaktır,

Buna göre “musallat ederiz” buyruğu, dost ve yardımcı yaparız, veli kıla­rız dernektir. İbn Zeyd der ki: Biz, cinlerin zalim olanlarını, insanların zalim olanlarına musallat ederiz, demektir. Yine ondan nakledildiğine göre, zalim­lerin kimini kimine musallat ederiz ve o da diğerini helak eder ve zelil kılar.

Bu açıklamaya göre bu buyruk, eğer zulmünden vazgeçmeyecek olur İse, zalime yönelik, Allah’ın, üzerine bir başka zalimi musallat edeceği şeklin­de bir tehdittir. İster kendisine, isteese yönettiklerine zulmeden herkes âyet-1 kerimenin kapsamına girdiği gibi, ticaretinde insanlara zulmeden ta­cir de hırsızlık yapan da benzerleri de girmektedir.

Fudayl b. Riyad der ki: Sen, bir zalimin bir diğer zalimden intikam aldığı­nı görecek olursan, dur ve bu husus Üzerinde hayret ederek dikkatle düşün.

İbn Abbas da der ki: Allah bir toplumdan razı ofdu mu, onların yönetim­lerini en hayırlılarına verir. Bir topluma da gazap elti mi, onların yönetimle­rini en kötülerinin emrine verir. Peygamber (sav)’dan şöyle dediği nakledil­mektedir: “Kim bir zalime yardım ederse, Allah, o zalimi o kimseye musal­lat eder.”[59]

Buyruğun su anlamda olduğu da söylenmiştir: Yarın nasıl ki onları kendi­lerini azaptan kurtarmaya gücü yetmeyen başkanlan ile başbaşa bıracaksak, (dünyada da) onları seçip tercih ettikleri küfür hususunda birbirlerine bıra­kırız. Yani, âhirette onlara böyle davranacağımız gibi, dünyada da onlara böy­le yaparız. Yüce Allah’ın: “Onu döndüğü o yolda bırakır” (en-Nisa, 4/115) buyruğunun: Onu kendisini teslim ettiği şeyle başbaşa bırakırız, anlamına gel­diği de söylenmiştir.

İbn Abbas der ki: Âyetin tefsiri şöyledir; Şanı yüce Allah, bir kavim hak­kında kötülük murad edecek olursa, onların yönetimlerini kötü olanlarının eline verir. Buna, yüce Allah’ın şu buyruğu da delâlet etmektedir: “Size isa­bet eden her bir musibet, kendi ellerinizle kazandıklarınız sebebiyledir.” (eş-Şûrâ, 42/30) [60]

  1. Ey cin ve İnsanlar topluluğu! İçinizden size âyetlerimi okuyan, bugününüzün gelip çatacağını bildirip sizi uyaran peygamber­ler gelmedi mi? Onlar: “Nefislerimize karşı şahitlik ederiz” di­yecekler. Halbuki, dünya hayatı onları aldattı da, kendi aleyh­lerine kâfir kimseler olduklarına şahid oldular.

Yüce Allah’ın: “Ey cin ve insanlar topluluğu! İçinizden size… gelmedi

mi?” buyruğu şu demektin Onları bir araya toplayacağımız gün onlara şöy­le diyeceğiz: Size birtakım peygamberler gelmedi mi… Görüldüğü gibi bu­rada “onları hasredeceğimiz günü” anlamındaki ibare hazfedilmiştir. Onlar da kendilerini rezil edecek itiraflarda bulunacaklar.

“İçinizden” buyruğunun anlamı ise, yaratılış, mükellefiyet ve muhatap alın­mak bakımından sizin gibi olanlar, demektir. Cinler de muhatap alınan ve akıl eden varlıklardan oldukları için “içinizden” diye tıuyrulmuştur. Her ne ka­dar peygamberler, insanlardan gönderilmiş ise de müzekkerin müennese tağ-lîb yoluyla (sîga müzekker) geldiği gibi, burada da hitapta insanlar cinlere tağlib edilmişlerdir.

İbn Abbas der ki: Cinlerin elçileri, işittikleri vahiyleri kavimlerine tebliğ eden kimselerdir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Kavimlerine in-zar ediciler olarak geri döndüler.” (el-Ahkaf, 46/29)

Mukatil ile ed-Dalıhâk şöyle demektedir: Yüce Allah, İnsanlardan peygam­berler gönderdiği gibi, cinlerden de peygamber göndermiştir. Mücahid de şöy­le demiştir; Peygamberler (Rasul) insanlardan olur, nüzur (uyarıcılar) ise cin­lerden olur. Bundan sonra da yüce Allah’ın: “Kavimlerine inzâr ediciler ola­rak geri döndüler” (el-Ahkaf, 46/29) âyetini okudu. İşte İbn Abbas’ın sözü­nün anlamı da budur. İleride el-Ahkaf Sûresi’nde (işaret edilen âyette) açık­laması geleceği üzere sahih olan da budur.

el-Kelbî der ki: Muhamrned (sav) peygamber olarak gönderilmeden önce rasuller, hem insanlara hem de cinlere gönderilirlerdi.

Derim ki: Bu iddia sahih olamaz. Aksine, Müslim’in Sahih’inde Câbir b. Ab­dullah el-Ensarî yoluyla gelen hadiste, şöyle dediği kaydedilmektedir: Rasu-lullah (sav) buyurdu ki: “Benden önce hiçbir peygambere verilmemiş beş şey bana verildi: (Benden önce) her peygamber özel olarak kendi kavmine gönderildiği halde ben, kırmızıya da siyaha da gönderildim.”[61] el-Ahkaf Sûresi’nde (işaret edilen âyet-i kerimenin tefsirinde) buna dair açıklamalar gelecektir.

İbn Abbas der kir Peygamberler, insanlara gönderilirdi. Muhamraed (sav) ise cinlere ve insanlara da peygamber olarak gönderilmiştir. Bunu da Ebu’l-Leys es-Semerkandî nakletmektedir.

Şöyle de denilmektedir: Cinlerden bir topluluk, peygamberlerin çağrıları­na kulak verdikten sonra, kendi kavimlerine döndüler ve onlara İşittikleri­ni haber verdiler. Tıpkı Peygamberimiz ile birlikte cereyan eden durumda ol­duğu gibi. İşte bunlara peygamber olarak gönderildikleri nass ile tesbit edilmese dahi, onlara “Allah’ın Rasulleri” denilir. Kur’an-ı Kerim’de de şöy­le buyrulmaktadır: “O ikisinden de inci ve mercan çıkar.” (er-Rahman, 55/22) Halbuki, inci ve mercan onlardan birisinden çıkartılmaktadır. İnci ve mercan tatlı sudan (değil de) sadece tuzludan çıkar. İşte, peygamberler de cinlerden değil de yalnızca insanlar arasından gönderilmiştir.

Buna göre “İçinizden” ifadesi, sizden bir türden demektir. Böyle bir ta­birin caiz oluşu daha önce her ikisinden de söz edilmiş olmasından ötürü-dür.

Şöyle de açıklanmıştır: Kullanılan ifadede peygamberlerin, hepsinden gönderildiğinin ifade edilişi, kıyamet arasatının her ikisini bir araya getire­cek olması ve mahrukat arasından onların hesaba çekilecek olmalarındandır. İşte onlar, sevap ve ceza hususunda kıyamet arasatında tek bir hesap için top­lanacaklarından dolayı o günde adeta tek bir topluluk imişlercesine, kendi­lerine tek bir hitapta bulunulacaktır. Çünkü onlar da ilkin Allah’a kulluk için yaratılmışlardır. Sevap ve ceza ise kulluğa karşılık verilecektir.

Diğer taraftan cinler, asıl itibariyle ateş alevinden, bizim aslımız da toprak­tandır. Fakat onlar, hilkat itibariyle bizden farklıdırlar. Bununla birlikte on­ların kimisi mü’min, kimisi de kâfirdir. Bizim düşmanımız İblis, onların da düş­manıdır. Onların mü’minlerine düşmanlık eder, kâfirlerini de dost bilir. On­lar arasında da aynı şekilde Şia, Kaderiye, Murcie gibi değişik fırkalar vardır ve kitap okurlar.

Nitekim yüce Allah, onlar hakkında Cin Sûresi’nde şu buyruklanyla bazı niteliklerini bize bildirmektedir: “Gerçekten kimimiz müslümanlar, kimimiz ise zalimleriz” (el-Cinn, 72/14); “Gerçekten kimimiz salih kimseleriz, kimi­miz bundan aşağıdadır. Biz, çeşit çeşit yolları izleyenler olmuşuz.” (el-Cinn, 72/11) Bu açıklamalar yeri gelince görülecektir.

“Okuyan” kelimesi “Peygambcrler”e sıfat ve ref mahallîndedir.

“Onlar: Nefislerimde karşı şahidlik ederiz, diyecekler.” Yani, Peygam­berlerin tebliğ ettiklerine karşı şahidlik ederiz. “Halbuki dünya hayatı on­ları aldattı.” Bunun, Allah tarafından mü’minlere bîr lıitab olduğu söylenmiş­tir. Yani, dünya hayatı bunları aldatmış bulunmaktadır. Bunun da anlamı şudur: Dünya hayatı onları aldattı ve devam edip duracağını sandılar. İman et­tikleri takdirde dünyanın ellerinden gideceğinden korktular.

“Kendi aleyhlerine kâfir kimseler olduklarına şahld oldular.” Yani, kâfir olduklarını itiraf ettiler. Mukatil der ki: Bu ise, organlarının şirk koştuk­larına ve neler yaptıklarına dair aleyhlerine şahidlik edeceği zaman gerçek­leşecektir. [62]

  1. Bu, Rabblnin, haberleri yokken ülkeler halkını haksız yere he­lak edici olmadığından dolayıdır.

Yüce Allah’ın: “Bu”, Sibeveyh’e göre ref mahal tindedir. Yani, işte durum budur. ise, şeddelisinden muhafeftir. Yani, Biz bunu onlara şundan dolayı yaptık: Ben herhangi bir ülke halkım, zulümleri, yani şirkle­ri sebebiyle kendilerine peygamberler gönderip onlar da: Bize herhangi bir müjdeleyici ve uyarıcı gelmemiştir, demedikçe helak etmem.

Şöyle de açıklanmıştır: Ben, herhangi bir ülkeyi, onlardan şirk koşanların şirki dolayısıyla helak etmem. O takdirde bu yüce Allah’ın: “Günahkâr hiç­bir kimse başkasının günahını yüklenmez” (eî-En’âm, 6/164) buyruğuna ben­zer. Eğer Allah, peygamberleri göndermeden önce onları helak edecek ol­sa (bunu yapabilirdi). Çünkü O, dilediğini yapmak hakkına sahiptir. Nitekim, Hz. İsa da şöyle dua edecektir: “Eğer onları azaplandırırsan şüphe yok ki onlar Senin kullarındır.” (el-Maide, 5/118) Buna dair açıklamalar daha ön­ceden geçmişti.

el-Ferrâ “Bu” lafzının nasb mahallinde olmasını da caiz kabul et­miştir. O takdirde buyruğun anlamı şöyle olur: O’nun, bunu onlara yapma­sının sebebi, haksız yere ülkeleri helak etmeyişinden dolayıdır. [63]

  1. Herkese İşlediklerine göre dereceleri vardır. Rabbin onların işlediklerinden habersiz değildir.

Yüce Allah’ın: “Herkese” buyruğu ile maksat cinler ve insanların herbiri-sinedir.

“İşlediklerine göre dereceleri vardır.” Nitekim bir başka âyet-i kerime­de yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “İşte bunlar, cin ve insanlardan kendi­lerinden önce geçen ümmetler arasında üzerlerine söz (azap) kak olmuş kim­selerdir. Çünkü bunlar, hüsrana uğramış olanlardır.” (el-Ahkaf, 46/18) Daha sonra şöyle buyrulmaktadır: “Her biri için işlediklerine göre dereceler vardır. Tâ ki, kendilerine amellerinin karşılığı zulmedilmeksizin verilsin.” (el-Ahkaf, 46/19)

İşte bu buyruklarda cinlerden itaat eden kimselerin cennette olacağına, İs­yankârların da cehennemde olacaklarına, tıpkı insanlar gibi olduklarına de­lâletler vardır. Bu hususta yapılmış açıklamaların en doğrusu budur, bunu böy­le bilmek gerekir.

“Herkese… dereceleri vardır” buyruğunun anlamına gelince; itaat üze­re amel eden herkese sevap ve mükâfatta dereceler vardır. Masiyet ile amel eden herkese de ceza hususunda derekeler (aşağı doğru inen azap basamak­ları) vardır.

“Rabbin, onların İşlediklerinden habersiz değildir.” O, ne başka şeyler­le oyalanandır, ne de yandandır.

Habersiz olmak (gaflet), başka işle uğraşmaktan dolayı bir şeyin dikkatin­den kaçması demektir.

Onların işlediklerinden” buyruğunu İbn Âmir, (sizin işledik­lerinizden anlamına gelecek şekilde) “ye” harfi yerine “te” ile okumuştur. Di­ğerleri ise “ye” ile okumuşlardır. [64]

  1. Rabbin hiç bir şeye muhtaç olmayandır. Rahmet sahibidir. Eğer dilerse sizi giderir, yerinize sizden sonra dilediğini halife ya-‘ par. Nitekim sizi de başka bir kavmin soyundan yaratmıştır.

Yüce Allah: “Rabbin hiç bir şeye muhtaç olmayandır.” Yani Onun, ya­rattıklarına, yarattıklarının amellerine ihtiyacı yoktur. “Rahmet sahibidir.” O, dostlarına ve kendisine itaat edenlere rahmet İle ihsanda bulunur. “Eğer di­lerse sizi” öldürmek ve azap ile kökten imha etmek suretiyle “giderir, ye­rinize sizden sonra dilediğini halife yapar.” Yani, sizden daha iyi ve daha İtaatkâr İnsanları getirir.

“Nitekim sizi de başka bîr kavmin soyundan yaratmıştır.” Buyruğunda-ki benzetme edatı olan “kef” nasb mahallindedir. Yani sizi, başka bir kavmin soyundan yaratmış olduğu gibi, sizden sonra dilediklerini sizin yerinize ha­life yapar.

Şu buyruklar da buna benzemektedir: “Eğer O dilerse ey insanlar, sizi yok eder. Başkalarını getirir” (en-Nisa, 4/1331; “Eğer yüz çevirirseniz, yerinize sizden başka bir kavmi getirir…” (Muhammed, 47/38) Buna göre buyruğun anlamı şöyle olur: Sizin yerinize sizden başkasını getirir, sizinle onları değiş­tirir. Bu; Dinarına karşılık (onun yerine) sana bir elbise verdim,” demeye benzer. [65]

  1. Gerçekten size va’dolunan hiç şüphesiz gelip çatacaktır. Siz âciz bırakamazsınız.

Yüce Allah’ın: Gerçekten size va’dolujoan biç şüphesiz gelecektir” buyruğunun, kötülük hakkında vaadlerde kullanılan; ‘dan gelmesi muhtemeldir. Mastar ise;’dir. Maksat; ahiretteki azaptır. Böyİe olduğu halde hayrın da şerrin de bulunduğu ve hayrın galip getirilmesi sure­tiyle kıyamet kastedilmek üzere; Vaa’dettim fiilinden gelmesi de muh­temeldir. Nitekim bu anlamdaki açıklama, el-Hasen’den rivayet edilmiştir.

“Sîz âciz bırakamazsınız.” Yani, kurtulamazsınız. Filan kişi beni âciz bı­raktı, derken, elimden kurtuldu, bana galip geldi, demek olur. [66]

135- De ki: “Ey kavmim, bütün gücünüzle yapacağınızı yapın. Ben de yapacağım. Bu yurdun sonunun kimin olacağını yakında bi­leceksiniz.” Şüphesiz zalimler kurtuluşa eremezler.

Yüce Allah’ın: “De ki: Ey kavmim, bütün gücünüzle yapacağınızı yapın”

yer alan; Bütün gücünüzle yapacağınız” kelimesini, buyruğunda yer

Ebu Bekr çoğul olarak; diye okumuştur. Yol” demektir.

Yani siz, izlemekte olduğunuz yol üzere sebat gösterin, Ben de izlemek­te olduğum yol üzere sebat göstereceğim.

Şayet: Onlar kâfir oldukları halde İzlemekte oldukları yol üzere sebat gös­termekle emrolunmaları nasıl mümkün olur-, diye sorulacak olursa, cevap şu­dur: Bu, yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi bir tehdittir: “Az gülsün­ler, çok ağlasınlar.” (et-Tevbe, 9/115) Yüce Allah’ın: ‘Buyurdun sonunun kimin olacağını yakında bileceksiniz” buyruğu da buna delalet etmekte­dir. Yani, sahibinin dolayısıyla övgüye mazhar kılınacağı övülecek akibetin kime olacağını bileceksiniz. Yani, Dar-ı İslâm’da (İslâm yurdunda) kimin mu­zaffer olacağını, yeryüzüne kimin mirasçı olacağım, âhiret yurdunun (yani cen­netin kimin olacağını) bileceksiniz.

ez-Zeccâc der ki ” Dünyadaki İmkân ve iktidarınız” anlamındadır. İbn Abbas, el-Hasen ve en-Nehaî de bunu; kendi tarafınız üzere; el-Kutabî de, kendi mevktiniz, yeriniz üzere diye açıklamışlardır.

“Ben de yapacağım” buyruğu, ben de kendi imkânlarımla izlediğim yol üzere çalışacağım demek olup, bu anlamı veren; lafzı halin bu­na delâleti dolayısıyla lıazfedilmiştir.

“Bu yurdun sonunun kimin olacağını” anlamındaki buyrukta yer alan ve; Kim” anlamındaki ism-İ mevsu) anlamında ve nasb mahallinde-dir. Çünkü “biimek” anlamındaki fiil, onun üzerinde cereyan etmektedir. ReP mahallinde olması da mümkündür. Çünkü, bir önceki soruda amel etmez, o takdirde fiil muallak olur. Yani: Güzel yurdun akıbetinin hangimizin olaca­ğını bileceksiniz, demek olur. Yüce Allah’ın şu buyruğu gibi: İki zümreden hangisinin daha iyi hesap ettiğini bi lelim diye.” (el-Kehf, 18/12) Hamza ve el-Kisaî de Kimin olaca­ğını” şeklinde (“te” ile değil de) “ye* ile okumuşlardır. [67]

  1. Onlar, Allah’a yarattığı ekin ve davarlardan bir pay ayırdılar da zanlarınca: “Bu Allah’ın, bu da O’na koştuğumuz ortakları mızındır” dediler. Ortaklarına ait olan Allah’a ulaşmaz ama, Al­lah’a ait olanlar ortaklarına ulaşır. Ne çirkin hükmediyorlar!

Yüce Allah’ın: “Onlar, Allah’a yarattığı ekin ve davarlardan bir pay ayırdılar” buyruğu ile İlgili açıklıya cağımız tek bir konu vardır:

Yarattı, yaratır” demektir. Bu buyrukta bir hazf ve bir ihtisar (kısaltma) vardır. O da şöyledir: Onlar, putları adına… bir pay ayırdılar. Bu hazfe daha sonra gelen ifadeler delâlet etmektedir.

Bu da şeytanın onlara hoş ve süslü gösterdiği şeylerden idi. Nihayet ken­dilerine ait olan malın bir bölümünü kendi zanlarına göre Allah’a, bir diğer bö­lümünü de putlara ayırdılar. Bu açıklamayı İbn Abbas, el-Hasen, Mücahid ve Katade yapmıştır, Yaptıkları açıklamalar anlam itibariyle birbirine yakındır.

Onlar, Allah’ın kendileri için yarattığının bir bölümünü Allah’a, bir bölü­münü de Allah’a ortak koştukları putlarına ayırmışlardı. Putlarına ayırdıkla­rı şey, putlara ve onların bakıcılarına harcanmak suretiyle tükenip bitti mi, bu sefer “Allah’a” diye ayırdıkları miktardan tamamlarlardı.

Ancak, misafirlere ve yoksullara harcayarak Allah’a ayırdıkları bölüm bit­ti mi, onun yerine putlara ayırdıklarından koymazlardı ve şöyle derlerdi: Al­lah’ın buna ihtiyacı yoktur, bizim koştuğumuz ortaklar ise fakirdir. Bu da on­ların cehaletlerinden kaynaklanıyordu ve asılsız iddialarından idi.

Asılsız iddia (zu’m) ise yalan demektir. Kadı Şüreyh der ki: Her bir şeyin bir künyesi vardır. Yalanın künyesi ise, İddia ettiler” tabirini kullan­maktır. Onlar, bu hususlarda yalan söylüyorlardı. Çünkü buna dair şer’i bir hüküm inmiş değildi.

Said b. Cübeyr, İbn Abbas’tan şöyle dediğini nakletmektedir: Kim Arapla­rın cahilliklerini öğrenmek istiyor İse, el-En’âm Sûresi’nde 130. âyetten son­rasından itibaren: “Bilgisizlik yüzünden evlatlarını beyinsizce öldürenler… gerçekten büyük bir zarara uğramışlardır.” (el-En’âm, 6/140) buyruğuna ka­dar olajı bölümleri okusun.

İbnü’l-Arabî der ki: Onun bu söylediği gerçekten doğru bir sözdür. Çün­kü onlar, âciz ve kısır akıllarıyla herhangi bir bilgiye ve herhangi bir adil hük­me bağlı olmaksızın, beyinsizce helâl ve haramı tespit ettiler, tasarrufta bu­lundular. Uydurma putlar ve ilahlar edinmek suretiyle giriştikleri cahilce ta­sarrufları ise daha büyük bir cehalet ve daha büyük bir günahtır. Çünkü, yü­ce Allah’a karşı haksızlıklarda bulunmak, mahlukata haksızlık yapmaktan da­ha büyüktür. Şanı yüce Allah’ın zatında, sıfatında ve yaratmasında bir ve tek

olduğunun delili ise, bunun helâl, bunun da haram olduğuna dair delilden daha açık ve daha vazıhtır. Rivayete göre, adamın birisi Amr b. el-As’a şöy­le demiş: Sizler akıllarınızın olgunluğuna, yetkin düşüncenize rağmen taşla­ra taptınız. Amr şöyle demiş: O akıllara onları yaratan tuzak kurmuştu. İşte, Şanı yüce Allah’ın, Arapların bayağılıklarına ve cehaletlerine verdiği örnek budur. Allah, İslâm ile bunu gidermiş, Rasulünü göndermekle bunu iptal et­miştir. O halde, bize düşen bir daha ortaya çıkmamak üzere onu öldürmek ve bir daha anılmamak üzere onu unutmak idi. Şu kadar var ki, şanı yüce ve mübarek olan Rabbimiz, nassı ile bunu zikretti ve bunu geniş geniş açıkla­dı. Tıpkı, kendisini inkâr eden kâfirlerin küfrünü sözkonusu ettiği gibi.

Bundaki hikmet ise, -doğrusunu en iyi bilen Allah’tır- evvela O’nun hük­mü ezelî bir hükümdür. Küfür ve karıştırmanın kıyamet gününe kadar ardı arkasının kesilmeyeceğine dair hükmü vardır.

Yahya b. Vessâb, es-Sülemî, el-A’meş ve el-Kisaî ise “ze” harfini ötrelİ ola­rak; Zanlarınca” diye okumuşlar, diğerleri ise aynı harfi üstün ola­rak okumuşlardır ki, bu da iki ayrı söyleyiştir.

“Ortaklarına ait olan Allah’a ulaşmam.” Yani yoksullara gitmezdi, ‘…ne çirkin hükmediyorlar.” Onların verdikleri bu hüküm ne kadar kötüdür! Zeyd b. Eşlem der ki: Allah’a ait olan davarları kestiklerinde üzerlerine putlarının adlarını anarlardı. Diğer taraftan putlarına ait olanları kesecek olurlarsa, üzerlerine Allah’ın adını anmazlardı. İşte: “Ortaklarına ait olan Allah’a ulaşmaz ama.,,” buyruğunun anlamı budur. Dolayısıyla onların Allah’ın adı­nı terk edişleri yerilmelerine sebep teşkil eden bir davranış olup bu da üze­rinde Allah’ın adı anılmadık şeyleri yemeyi terk etmenin kapsamına giriyor­du. (Yani, bu da yerilen bir davranış idi). [68]

  1. Böylece onların ortaklan, müşriklerden bir çoğuna evlâtları­nı öldürmeyi de hoş göstermiştir. Hem onları helak etmek için, hem de dinlerini kendilerine karmakarışık etmek için. Eğer Al­lah dileseydi bunu yapamazlardı. Artık sen onları yalan ve if-tiralarıyla başbaşa bırak.

Yüce Allah’ın: “Böylece onların ortakları, müşriklerden birçoğuna ev­latlarım öldürmeyi de hoş göstermiştir” buyruğunun anlamı şudur: Onla-nn ortaklan kendilerine, Allah’a bir pay, putlarına da bir pay ayırmayı süs­lü gösterdiği gibi, aynı şekilde ortaklan müşriklerin birçoğuna çocuklarını öl­dürmeyi de süslü göstermişlerdir.

Mücahid ve başkaları derler ki: Fakir düşerler korkusuyla ortaklan kendi­lerine kız çocuklarını öldürmelerini süslü göstermişlerdi. el-Ferra ve ez-Zeccâc derler ki: Burada “ortaklarından kasıt, putlara hizmetkârlık eden­lerdir. Bunların insanlar arasından azıp haddi aşmış olanlar oldukları söylen­diği gibi, şeytanlardır diye de açıklanmıştır.

Bununla, esir düşerler, ihtiyaç sahibi olurlar korkusuyla ve savaşta yardım­cı olamadıklarından ötürü kız çocukları diri diri gömmeye işaret etmektedir.

Şeytanlara “ortaklar” adının verilmesi, Allah’a isyan hususunda şeytanla­ra itaat ederek, itaatin gereği bakımından onları Allah’la birlikte ortak koş­malarından ötürüdür. Denildiğine göre, cahiliyye döneminde kişi, Allah adı­na şöyle yemin edermiş: Şayet kendisinin şu kadar şu kadar erkek çocuğu olursa, mutlaka onlardan birisini kesip kurban edecektir. Nitekim, oğlu Ab­dullah’ı boğazlamayı adadığında Abdulmuttalib de böyle yapmıştı.

Diğer taraftan âyet-i kerimede dört kıraat sözkonusu olduğu da söylenmiş­tir ki, bu kıraatlarin en sahih olanı;

Böylece onların ortakları müşriklerden birçoğuna evlatlarını öldürmeyi de hoş göstermiştir” şek­lindeki cumhurun kıraati olup aynı zamanda bu kıraat Harameyn ehlinin, Kû-felilerle Basrahlann da kıraatidir.

Onların ortaklan” kelimesi, Hoş göstermiştir,” fiili ile ref olunmuştur. Çünkü ortaklan, çocuklarını öldürmeyi hoş ve süslü göster­miş, fakat bizzat kendileri öldürmemişti. O bakımdan, Öldürmeyi” ke­limesi de, Hoş gösterdi,” fiili ile nasbedilmiştir, ” Evlatlarını” kelimesi ise mePule (burada “öldürme” kelimesine) izafe edilmiştir. Halbu­ki, mastarda asloîan faile izafe edilmektir. Çünkü, mastarın ifade ettiği fiili vü­cuda getiren fail olduğu gibi, onsuz da olmaz. Bununla birlikte mef ul olma­yabilir.’ Burada, lafız İtibariyle mef ule izafe edilmiş olmakla birlikte; mana iti­bariyle faile izafe edilmiştir. Zira, ifadenin takdiri şöyledir:

Onlann ortaklan, müşriklerden bir­çoğuna çocuklarını öldürmeyi güzel göstermiştir.” Daha sonra fail olan mu-zaf hazfedil mistir. Yüce Allah’ın şu buyruğunda hazfedildiği gibi: “İnsan, hayır dilemekten usanmaz.” (Fussilet, 41/49) Burada ise; O’nun hayır dilemesinden…” takdirinde-

dir. Burada “he” zamiri duanın failidir. Yani insan hayır ile dua etmekten usan­maz demektir. İşte “müşriklerden bir çoğuna, onların ortakları, çocuklarını öldürmelerini süslü göstermesi” anlamındaki buyruk da böyledir. Mekkî der ki: Bu, tercih edilen kıraattir. Çünkü bu kıratte Frab sahih olduğu gibi, cumhur tarafından kabul edilen kıraat de budur.

İkinci kıraate gelince,Süslü gösterildi” şeklinde “ze” harfi ötreli ola­rak; Müşriklerin birçoğunu öldürmeleri” şeklinde “öl­dürme anlamındaki” mastar merfu’ olarak; Evlatlarını” kelimesi es-reli olarak, Onların ortakları” da merfu’ olarak okuyan el-Ha-sen’in kıraatidir. (Bu kıraatin anlamı biraz sonra gelecektir.)

(Üçüncü kıraat) İbn Âmir ve Şamlıların kıraati: Hoş gösterildi şek­linde “ze” harfi ötreli olarak; Müşriklerden bir çoğuna evlatlarını öldürmeleri” buyruğunda Öldürme mastarı ötreli ve Evlatlarını” kelimesi mansub olarak, Onların ortak­ları” kelimesini de esreli olarak okumuşlardır kt, bu Ebu Ubeyd’in nakletti­ği bir kıraattir.

(Dördüncü kıraat); başkası ise Şamlılardan Böylece… hoş gösterildi” şeklinde “ze” harfi ötreli olarak Müşrik­lerden bir çoğuna öldürmeleri” şeklinde öldürme mastarı merfu’ olarak, Evlatlarını” esreli olarak, aynı şekilde; Onların ortak­lan kelimesini de esreli olarak okumuşlardır.

İkinci kıraat olan el-Hasen’in kıraati caiz bir kıraattir. Bu takdirde; Öldürme”, meçhul bir fiilin nâib-i faili (sözde öznesi) olur. Onla­rın ortaklan ise, Hoş göstermiştir” fiilinin delâlet ettiği mahzuf bir fi-İf ile merfu’ olur. Yani, Onların ortakları bu işi onlara süslü göstermiştir” takdirindedir.

Buna göre, Zeyd, Amr’ı vurdu anlamında; demek caiz olur. Slbeveyh de şöyle bir mısra nakletmektedir:

“Düşmanlık sebebiyle küçük yaştaki çocuklar Yezid için ağlasın.”

Görüldüğü gibi bu da; onun için küçük çocuk ağlasın, anlamındadır, (ve mePul olan Yezid kelimesi mansub gelmesi gerektiği halde merfu’ gelmiştir).

İbn Amir ve Ebu Bekr rivâyetiyle Âsim, Set-bah akşam O’nu oralarda teşbih ederler, bir takım adamlar ki…” (.en-Nûr, 24/36-37) diye okumuştur. Bu ifadenin takdiri de: Onu., adamlar teşbih

İbrahim b. Ebi Able de; di­ye okumuş olup anlamı: “Ashabı Uhdudu. o alevli ateş öldürdü” (el-Burûc, 85/4-5) anlamındadır.

en-Nehhâs der ki: Ebu Ubeyd’in, İbn Âmir ve Şamlılardan naklettiği kıra­at (üçüncü kıraat), ne konuşma dilinde, ne de şiirde cai2 değildir. Nahivci-ler, sadece zarfın araya girmesi suretiyle muzaf” ile muzafun ileyhi birbirin­den ayırmayı caiz kabul ederler. Çünkü, zarfın girmesi onları birbirinden ayırd etmiş olmaz. Zarf olmayan isimlerle ayırmak, bir lahn (yanlış söyleyiş) dir.

Mekkî de der ki: Bu kıraatlerde muzaf ile muzafun ileyhi birbirinden ayırdetmek sözkonusu olduğu için zaaf vardır. Zira böyle bir ayırma şiirde zarflar ile mümkün olur. Zarf çokça kullanılır. Mef ulun bih ile bunları bir­birinden ayırdetmek ise, şiirde dahi uzak bir ihtimaldir. Kıraatte bunu caiz kabul etmek daha da uzak bir ihtimaldir.

el-Mehdevî der ki: İbn Âmir’in bu kıraati, muzaf İle muzafun İleyhi birbi­rinden ayırmayı kabul edenlerin görüşüne göredir. Şairin şu sözü de buna benzemektedir:

“Ben ona kısa mızrağımı öyle bir sapladım ki

Ebu Mezâde’nin genç develere mızrağını saplayışı gibi.”

Görüldüğü gibi o, bununla (mefulü olan “genç develer” anlamındaki ke­limeyi) Ebu Mezâde’den sonra zikretmesi gerekirken önce zikretmiştir. Yi­ne şair şöyle demiştir:

“Olduğu gibi devam edip gitmektedir, artık Abdıı’l-Kayalılar da Kalplerin deki kinlerini rahatlatmış bulunmaktadır.”

(Burada da “kalplerinin kinleri” anlamındaki izafe yan yana gelip birîbir-lerinden ayrılmaması gerektiği halde muzaf ile muzafun ileyhin arasına “Ab-dulkays” kelimesi girmiş bulunmaktadır).

Ebu Ganim Ahmed b. Hamdan en-Nahvi der ki: İbn Âmir’in kıraati Arap-çada caiz değildir. Bu, alim birisinin bir yanılgısıdır. Alim bir kimse yanıla­cak olsa, ona tabi olmak caiz olmaz ve onun bu yanılgısı İcma esas alınarak reddedilir. Aynı şekilde alimler arasında yanılan veya hata edenlerin de ic-

ma esas alınarak vazgeçmeleri gerekmektedir. Çünkü, böyle bir şey, doğru olmayan üzerinde ısrardan daha uygundur. Nahivciler ancak zaruret halin­de şairin muzaf ile muzafun ileyhin arasını zarf getirerek ayrılmasını kabul etmişlerdir. Çünkü araya giren zarf onları birbirinden ayırmış sayılmaz. Şa­irin şu beyi tinde olduğu gibi:

“Tıpkı yahudinin -bir gün[69]’ eliyle kitabın kimisi yakın, Kimisi uzak düşen kelimelerle yazılışı gibi.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“-Develer bizleri hızlıca taşıyıp götürdüklerinden dolayı[70] adeta

Deve eğerlerinin geri taraflarından çıkan sesleT, piliçlerin sesleri gibiydi.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Sâtidemâ adındaki dağı görünce döktü gözyaşlarını -Bugün-[71] onu kınayana Allah iyilik versin.”

el-Kuşeyrî der ki: Bazıları bunun çirkin olduğunu söylemişlerdir. Ancak, bunun çirkin olmasına imkân yoktur. Çünkü kıraat, eğer Peygamber savTdan tevâtüren sabit olacak olursa, aksine o, çirkin değil, fasihtir. Diğer taraftan bu kabilden kullanımlar, Arap dilinde de geçtiği gibi, Hz. Osman mushafın-da; Onların ortaklan” kelimesi “ye” ile yazılmıştır ki, bu da İbn Âmir’İn kıraatine (doğruluğuna) delildir. Bu kıraatte de “öldürme” ortakla­ra izafe edilmiştir. Çünkü, bu işi onlara süslü gösteren ve yapmaya davet eden, onların Allah’a koştukları ortaklardır. O halde burada fiil, aslen gerektiği şekilde failine izafe edilmiştir. Şu kadar var ki, muzaf ile muzafun İleyhin ara­sı başka kelimelerle ayrılmış ve mefui takdim edilerek olduğu gibi mansub bırakılmıştır. Zira, mef ul mana itibariyle müteahhirdir. Muzafi da tehir edip onu hali üzre mecrur bırakmıştır. Zira öldürmeden sonra mütekaddim ola­rak gelmesi gerekirdi. İfadenin takdiri de şöyledir: İşte böylece müşriklerin bir çoğuna onların koştukları ortaklar, çocuklarını öldürmelerini süslü gös­termiştir.

en-Nehlıâs der ki: Ebu Ubeyd’den başkasının naklettiğine gelince; -ki, bu da dördüncü kıraattir- caizdir. Buna göre ise, “onların ortakları” anlamın-daki kelime “evlatları” kelimesinden bedel olur. Zira onların evlatları, ne-seb ve mirasta onların ortaklarıdırlar. Bu dördüncü kıraate göre ise buyru­ğun anlamı şöyle olur: Böylece müşriklerden bir çoğuna -miras ve nesebte-ortaklan olan evlatlarının öldürülmesi süslü gösterilmiştir.

“Hem onları helak etmek için, hem de” kendileri için beğenip seçtiği “dîn­lerini kendilerine karma karışık etmek İçin.™ Yani, onlara batılı emreder ve dinleri hususunda onları şüpheye düşürürler. Halbuki daha önceden Hz. İsmail’in dini üzere idiler ve onun dininde çocukların öldürülmesi diye bir şey sözkonusu değildi. Böylelikle Hz. İsmail’in dininin üzeri örtülmüş olur. İşte bu şekilde dinlerini kendilerine karma karışık ederler.

“Eğer Allah düeseydi bunu yapamazlardı.” Bununla yüce Allah, onların kâfir oluşlarının Allah’ın meşîetiyle olduğunu beyan etmektedir. Bu da Ka-deriyye’ye bir redtir.

“Artık sen onları iftiralariyla başbaşa bırak.” Bununla onların: Allah’ın ortakları vardır, şeklindeki sözlerini kastetmektedir. [72]

  1. Onlar, zanlarınca: “Bu davarlar ve ekinler dokunulmazdır. Onları dilediğimizden başkası yiyemez. Bir takım davarların da sırtları haram kılınmıştır” dediler. Bir takım hayvanlar da vardır ki, Allah’a İftira ederek üzerlerine O’nun adını anmaz­lar. O, onları bu İftiraları yüzünden cezalandıracaktır.

Şanı yüce Allah, cahilliklerinin bir başka çeşidini sözkonusu etmektedir. Eban b. Osman Dokunulmaz” kelimesini “hâ” ile “cim” harflerini ötrelî olarak okumuş, el-Hasen ve Katade ise “hâ” harfini üstün, “cim” har­fini sakin olarak okumuştur ki, aynı manada iki ayrı söyleyiştir. Yine el-Ha-sen’den, “hâ” harfini ötreli olarak okuduğu da rivayet edilmiştir. Ebu Ubeyd, Harun’dan şöyle dediğini nakletmektedir: el-Hasen, Kur’ân-ı Kerim’in tümün­de bu kelimenin geçtiği yerlerde “hâ” harfini ötreli olarak okumakla birlik­te, yüce Allah’ın: Bir perde ve belirli bir sınır kıldı.” <el-Furkan, 25/53) buyruğunda ise “hâ” harfini esreli okumaktadır.

İbn Abbas ve İbn ez-Zübeyr’den, bu kelimeyi şeklinde “cim” har­finden önce “ra” harfi ile okuduktan rivayet edilmiştir. Ubeyy’in Mushaf’ın­da da böyledir. Bu hususta iki görüş vardır. Bir görüşe göre bu kelime de cez-betmek, kendisine doğru çekmek anlamını veren kelimeleri gi­bidir. Diğer bir görüşe göre -ki bu daha sahihtir- bu okuyuş, ‘dan gel­mektedir. Bunun anlamı ise, darlık ve günah manasına gelen “el-Harec”in bir başka söyleyişidir. Bunun da manası, yasak ve haram demektir. “Filan kişi ya­sak ve haram olduğundan şüphe ettiği şeylere girmek hususunda kendisi aley­hine teharruc eder (İşi daraltır)” tabiri de buradan gelmektedir.

“Hicri dokunulmaz” lafzı müşterek bir lafızdır. Burada da yasak ve haram anlamındadır. Aslı, engellemek, menetmek demektir. Akla “hicr” denilmesi, çirkinlikleri yasak kabul edişinden dolayıdır. “Filan kişi hakimin hicri (hac­ri) altındadır” tabiri de hakimin onun için tayin ettiği kısıtlılık altındadır, de­mektir. Hacr altına almak ile hicr altına almak aynı şeydir. Hicr, akıl demek­tir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Bun­da akıl sahibi olanlar için bir yemin vardır değil mi?” (el-Fecr, 89/5) Hicr, aynı zamanda kısrak anlamındadır. Akrabalık anlamına da gelir. Şair der ki:

“Benden uzaklaştırmak istiyorlar onu, halbuki o,

Benim için oldukça yakındır ve benim yakın akrabamdır.”

“İnsanın yakını” anlamında hicr ve hacr kelimesi kullanılır. Ancak hacr ke­limesinin kullanımı daha çoktur. Buna göre buyruğun anlamı şöyle olur: On­lar, bir takım davarları ve ekinleri dokunulmaz kabul ederek putlarına ayır­dılar ve: “Onları dilediğimizden başkası yiyemez” dediler. Burada, yiyebi­lecekler ise, putların hizmetkârlarıdır.

Daha sonra yüce Allah bunun, hakkında şer’i bîr hükmün varid olmadığı bir tahakküm (indî, delilsiz olarak hüküm verme) olduğunu beyan etmektedir ki, “zanlarınca” diye buyurmuş olması da bundan ötürüdür.

“Bir takım davarların da sırtları haram kılınmıştır.” Buyruğuyla, daha önce putlarına ayırıp da onlar için Sâibe kıldıkları davarları kastetmektedir. Mücahid der ki: Bundan kasıt, Bahire, Vasîte ve Hâm’dır.aı

“Bir takım hayvanlar da vardır ki… üzerlerine O’nun adını anmazlar.” Bunlarla da ilahları için kestiklerini kastetmektedirler. Ebu Vail der ki: Sırt­larına binerek hacca gitmezler, demektir.

“Allah’a İftira ederek” yani, Allah’a iftira etmek için. Buna göre; İftira ederek” kelimesi, mePulun leh olarak nasbedilmistir. Mastar (mef ulvi mut­lak) olduğu için mansub olduğu da söylenmiştir. Allah’a iftira etmeleri ise, bi­ze bunu Allah emretti demelerinden ötürüdür. [73]

  1. Ve dediler ki: “Şu davarların karınlanndakiler yalnız erkekle­rimize helâl, kadınlarımıza haramdır. Şayet ölü (doğar) ise, on­lar bunda ortak olurlar.” (Allah) Onlara bu yakıştırmalarının cezasını verecektir. Muhakkak kî O, Ilakîmdir, Alimdir.

Yüce Allah’ın: “Ve dediler ki: Şu davarların karınlarındakiler, yalnız er­keklerimize helâl, kadınlarımıza haramdır.” Bu onların cahilliklerinin bir

başka çeşididir, İbn Abbas der ki: Karınlarında olanlardan kasıt, süttür, On­lar sütü erkeklere helâl, dişilere haram kılmışlardı. Ceninler olduğu da söy­lenmiştir. Ceninleri bizim erkeklerimize helâldir, demişlerdi. Diğer taraftan bu davarlardan her hangi birisi ölecek olursa, onu da erkeklerle kadınlar be­raber yerlerdi.

Yalnız” kelimesinin sonundaki yuvarlak “te° harfi mübalağa ifade etmek içindir. Çok bilgin bir adam ve neseb bilgini kişi” kelimeleri de bunun gibidir ki, bu açıklamalar el-Kisaî ve el-Ahfeş’den nak-

CnhiSiyye dönemi Arnplarınm kendiliklerinden onaya koydukları teşriî; yasa koyma ala­nındaki sapmalarının göstergelerinden biri olan bıı alandaki uygulama ve terimlerin açık­laması için el-Mnide, 5/103. âyete ve tefsirine bakınız.

ledilmiştir. kelimesi, ötreli olarak okunuşu mübtedâsının habe­ridir. el-Ferrâ ise der ki: Bu kelimenin müennes gelmesi “davarlar” anlamın­daki kelimesinin müennesliğinden dolayıdır. Ancak bu açıklama ba­zılarına göre bir yanlışlıktır. Zira, davarların karınlarında bulunanlar, onların türünden değildir. O bakımdan yüce Allah’ın: Bir yolcu kafilesinin biri onu alır” (Yûsuf, 12/10) buyruğuna benzememektedir. Çün­kü bu ifade; Yolcu kafilesinden bir yolcu” takdirindedir. Şu kadar var ki, bu (el-Kisaî ve el-Ahfeş’in açıklamalarının) yanlış olmasını gerektirmez.

Nitekim el-Ferra şöyle demektedir: Davarların karınlarında bulunanlar da onlar gibi davarlardır. O bakımdan “davarlar” müennes olduğundan do­layı o da müennes gelmiştir. Yani, davarların karınlarında bulunan davarlar yalnızca erkeklerimize helâldir, anlamındadır. Bunun, karınlarında bulu­nanların tamamı anlamında olduğu da söylenmiştir.

Şöyle de açıklanmıştır: lafzı sütlere veya ceninlere racidir. O bakım­dan müenneslik manaya binaen, müzekkerlik de nassa binaen gelmiştir. İş­te bundan dolayı lafız nazar-ı itibara alınarak; Kadınla­rımıza haramdır” diye buyurulmuştur. Eğer manaya uygun lafız kullanıla­cak olsaydı, denmesi gerekirdi. Bu görüşü de el-A’meş’in, sonda “te”siz olarak; Yalnız” şeklindeki kıraati desteklemektedir.

el-Kisaî de der ki: Bu kelimenin “te’li kıraati de “te”siz kıraati de aynıdır. Şu kadar var ki, sona gelen “te” mübalağa, içindir. Tıpkı -az önce geçtiği gi bi-: (Büyük bir dahi, büyük bir alim adam demek gibi). Katade ise bu keli meyi, şeklinde, ‘ın sılası olan zarftaki zamirden hal olmak üze re okumuştur. Nitekim Evde ayakta duran kişi Zeyd’dir demeye benzer. Basralıların görüşü budur.

el-Farrâ’ya göre ise, kat’ üzere (önceki kelimenin sonunda vakıf yapılarak) mansub olur, Aynı şekilde Said b, Cübeyr’in; şeklindeki kıraati hak­kında da bu açıklama yapılabilir.

İbn Abbas ise, izafet terkibi şeklinde; diye okumuştur ki, ikinci bir mübteda olur. Haberi de Erkeklerimize… dir” şeklindedir. Cümk de bütünüyle ‘nın haberi olur. Bununla birlikte İbn Abbas’ın kıraatine gö­re bu kelimenin ‘nın bedeli olması da mümkündür. Böylelikle bunda betş ayrı kıraat sözkonusu olmaktadır.'[74]

“Kadınlarımıza haramdır” yani, kız çocuklarımıza haramdır, şeklindeki açıklama İbn Zeyd’den nakledilmiştir. Başkası eşlerine ve hanımlarına haram­dır, diye açıklamaktadır.

“Şayet ölü İse” buyruğundaki Olur” kelimesi, “ye” ile de “te” İle de okunmuştur. Yani, bu davarların karınlarında bulunan ölü (meyte) olur-sa, “onlar bunda ortak olurlar.” Yani erkekler ve kadınlar onu ortaklaşa yer­ler. Burada; Bunda” denilmesinin sebebi, “meyte (ölü)” ile hayvanın kastedilişinden dolayıdır. Bu da “ye” ile kıraati pekiştirmektedir.

Ölü” kelimesinin merfu’ okunuşu, ölürse, yahut ölüm sözkonusu olursa, anlamını verir. Ölü şeklinde nasb ile okunması ise: Ve eğer o canlı ölü çıkarsa,,, anlamını verir.

“Onlara bu yakıştırmalarının” yalan ve iftiranın “cezasını verecektir.”

Yani, bundan dolayı onlan azap)andıracaktır. “Yakıştırmaları” ke­limesinin nasbedümesi, mecrur gelmesini gerektiren edatın hazf e dilmesin­den ötürüdür.”Bu yakıştırmaları dolayısıyla (.onları cezalandıracak­tır)” anlamına gelir.

Ayet-i kerimede ilim adamının kabul etmeyecek olsa dahi, görüşünün tu­tarsızlığını bilip onu nastl reddedeceğini bilsin diye kendisine muhalefet ede­nin görüşlerini bilmesi gerektiğine dair bir delil vardır. Çünkü yüce Allah, Pey­gamber (savTa ve onun ashabına söylediklerinin tutarsızlığını bilmeleri için çağdaşları olan ve kendilerine muhalif olanların görüşlerini bildirmiştir. [75]

  1. Bilgisizlik yüzünden evlâtlarını beyinsizce Öldürenler ve Al­lah’ın kendilerine İhsan buyurduğu rızkı Allah’a iftira ederek haram sayanlar, gerçekten büyük bir zarara uğramışlardır. Şüphesiz onlar sapmışlar ve doğru yolu da bulamamışlardır.

Yüce Allah, kız çocuklarını diri diri gömmeleri, Bahîra’yı ve diğer davar­ları kendi akıllarına dayanarak haram kılmaları sebebiyle büyük zarara uğ­radıklarını haber vermektedir. Onlar, akıllarıyla koydukları bu hükümler sonucunda fakir kalırlar, korkusuyla çocuklarını beyinsizce öldürdüler, diğer taraftan fakir düşmekten korkmaksızın, mallarından bir takım şeyleri kendilerine yasak kıldılar. Yüce Allah, bunun, onların görüşlerindeki çelişkiden kay­naklandığını, beyan etmektedir.

Derim ki: Araplar arasında yüce Allah’ın başka bir yerde zikrettiği gibi fa­kirlik korkusuyla çocuklarını öldürenler vardı. Aynı şekilde onları öldürmek­te herhangi bir gerekçe göstermeksizin, sırf beyinsizliklerinden ötürü çocuk­larını öldürenler de vardı. Bunlar ise Rabiahlar ve Mudarhlardı. Bunlar, ha­miyetlerinden ötürü kız çocuklarını öldürürlerdi. Nitekim aralarından melek­ler Allah’ın kızlarıdır, diyenler ve böylelikle Allah’ın kızları kabul ettikleri melekleri, kızlarla bir tutanlar vardı.

Rivayet edildiğine göre Peygamber (sav)’in ashabından bir adam Rasulul-lalı (sav)’ın huzurunda devamlı sıkıntılı ve kederli dururmuş. Bir sefer Ra-sulullah (sav) ona sormuş: “Ne diye üzüntülüsün?” Ey Allah’ın Rasulü demiş. Ben, cahiliye döneminde bir günah işledim. Müslüman olsam dahi Allah’ın o günahımı bana bağışlamayacağından korkuyorum. Uz. Peygamber Ona: “Bu günahını bana bildir” demiş. Adara: Ey Allah’ın Rasulü, ben kız çocuklarını öldürenlerden idim. Benim bir kız çocuğum oldu. Hanımım onu öldürme-yip bırakmam için bana yalvarıp yakardı. Ben de onu öldürmedim. Nihayet büyüdü, yetişti. En güzellerden bir kadın oldu. Evlenmek için ona talib ol­dular. Ancak hamiyet (kıskançlık duyguları) beni sardı. Ne onu evlendirme­ye gönlüm tahammül etti, ne de evde kocasız bırakmaya. Hanıma: Filan fi­lan kabileye, akrabalarımı ziyaret etmek üzere gitmek istiyorum, kızını da be­nimle gönder, dedim. Annesi bundan dolayı sevindi, elbiselerle, süs ve ta­kılarla onu süsledi. Bu hususta kendisine ihanet etmemem için benden sözler aldı. Kızımı alıp bir kuyu başına gittim. Kuyuya baktım. Kız, kendisi­ni kuyuya bırakmak istediğimi anladı. Bana sımsıkı sarılıp ağlamaya ve: Ba­bacığım bana ne yapmak İstiyorsun dedi, ben de ona merhamet ettim. Bir daha kuyuya baktım. Yine hamiyet gelip beni buldu. Yine kız bana sarıldı ve şöyle demeye koyuldu: Babacığım, annemin emanetini zayi etme. Ben, bir kuyuya bakıyor, bir de kıza bakıyor ve şefkat duyuyordum. Nihayet şey­tan bana galip geldi. Onu yakaladığım gibi baş aşağı kuyuya attım. Kuyuda bana: “Babacığım beni öldürdün, diyordu. Sesi kesilinceye kadar orada durdum, sonra da geri döndüm. Bunun üzerine Rasulullah (sav) da, ashabı da ağladı ve şöyle buyurdu: “Şayet cahiliyyede yaptıkları dolayısıyla her han­gi bir kimseyi cezalandırmam bana emredilmiş olsaydı, şüphesiz seni ceza­landırırdım.”[76]

  1. Çardaklı ve çardaksız o bağları, tadlan çeşitli hurmaları, ekin­leri, birbirine hem benzeyen, hem benzemeyen zeytinleri, narları yaratıp yetiştiren O’dur. Bunların her biri meyve ver­diği zaman meyvelerinden yeyin. Devşirilİp biçildiği gün de hakkını verinu İsraf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez.

Bu buyruğa dair açıklamalarımız» yirmi üç başlık halinde sunacağız: [77]

  1. Yaratan Allah:

“Çardaklı” yani, çardaklar üzerinde yükseltilmiş bağlan “ve çardaksız” yük­seltilmemiş “otağları… yaratıp yetiştiren” var eden “O’dur.”

îbn Abbas der ki: “Çardaklı” bahçelerden kasıt, üzüm bağlan, ekinler ve kavun türü yerde yayılan şeylerdir. “Çardaksız bağlar”dan kasıt ise, hurma ağacı ve diğer ağaçlar gibi gövdeleri üzerinde yükselen ağaçlardır. Şöyle de açıklanmıştır: Çardaklılardan kasıt, ağaçlan yükselenlerdir. Çünkü bu kelime, asıl itibariyle yükselmek anlamına gelen; dan gelmektedir.

Yine İbn Abbas’dan nakledildiğine göre, “çardaklılardan kasıt, İnsanla­rın destekleyerek tesbit edip dallarını yükselttikleri ağaç türleridir. “Çardaksizİardan kasıt ise, düz ovalarda ve dağlarda yetişen meyvelerdir. Buna da Hz. Ali’nin bu anlamdaki kelimeleri; Yere dikilmiş ve dikilmemiş” anlamında “ğayn ve sîn” harfi ile okuyuşu delildir. [78]

  1. Tadlan Farklı Hurma Ve Ekinler:

Yüce Allah: Tadlan çeşitli hurmaları, ekinleri” buyruğunda (hurmaları), aslında bağ ve bahçelerin kapsamına girmekle birlikte ayrıca özel olarak zik­retmesi, üstün değerleri dolayisıyladır. Nitekim daha önce de bu türden açıklamalarımızı el-Bakara Sûresi’nde yüce Allah’ın: “Kim Allah’a, melekle­rine… düşman olursa” (et-Bakara, 2/98) buyruğunu açıklarken belirtmişdik.

“Tadları çeşitli” yani, tadlan itibariyle kimisi oldukça hoş ve güzel, kimi­si daha aşağı seviyede olmak üzere meyveler yaratmıştır. Yüce Allah’ın tad İçin “yenen şey” anlamına gelen; tabirini kullanması, meyvelerinin ye­nilmesi dolayısıyladır.

Tadları” kelimesi ise mübtedâ olarak merfu’dur. “Çeşidi” ise onun sıfatıdır. Ondan önce gelip mansub olan bir kelimenin de yanında yer alınca nasbedilmiştir. Nitekim Yanımda aşçı bir köle var­dır,” demek de bu kabildendir. Şair de şöyle demiştir:

“Kötülük yaygındır, bir kuyuda karşılaşır seninle, Salih kadınların ise üzerlerinde kapalıdır kapıları.”

Çeşitli” kelimesinin hal olarak nasbedildiği de söylenmiştir.

Ebu İshâk ez-Zeccâc der ki: Bu, nahiv bakımından içinden çıkılması zor bir meseledir. Çünkü, şöyle denilmektedir: Onları yaratan Allah’tır. Fakat, on­ların meyveleri demek olan tadlan (kendiliklerinden) farklı ve çeşitli değil­dir. Buna şöyle cevap verilir: Şanı yüce Allah: “her şeyi yaratandır” (el-En’âm, 6/102) buyruğunca bunları da yaratmıştır. Böylelikle yüce Allah bun­ları, tadlan farklı alarak yaratmış olduğunu bildirmektedir. Yani O, bunları yaratırken, meyvelerinde farklılığı, çeşitliliği takdir etmiş olarak yaratmıştır.

Sibeveyh bunu şu sözleriyle açıklamaktadır: Ben, beraberinde yann kendisiyle avlanacağı bir şahin bulunan bir adama uğ­radım” diyerek hal yapılır. NitekimEve mutlaka yiyen­ler ve içenler olarak gireceksinizdir” derken, bunu gerçekleştireceksiniz de­mek istemektedir. Üçüncü bir cevap da şu şekildedir: Allah bunlan yarattığın­da bile tadlan çeşitli İdi. Yani, eğer bunlann yaratılış esnasında tadlan bulun­saydı dahi, bu tadları farklı olacaktı.

Burada (hurma ve ekin tesniye olduğu halde) onlara uygun; “İki­sinin tadlan” demeyişinin sebebi, zamirin ikisinden birisine iade edilmesiy­le yetinmiş olmasıdır. Yüce Allah’ın: Onlar, bir ticaret veya bir eğlence gördükleri zaman… ona doğru yöneldiler” (el-Cum’a, 62/11.) buyruğu da ikisine doğru yöneldiler anlamındadır. Bu anlam­daki açıklamalar önceden geçmiş bulunmaktadır. [79]

  1. Allah’ın Varlığının Delilleri Ve Bize Lütufları:

“Birbirine hem benzeyen, hem benzemeyen” anlamındaki buyruklar, hal olarak nasbedilmiş olup buna dair açıklamalar az önce geçmiş bulunmakta­dır. “Zeytinleri, narları” buyruğu da öncekilere atfedilmektedir.

Bunların yaratılışında şu üç hususa delil getirilmektedir. Evvelâ, değişen şeylerin -önceden de geçtiği gibi- mutlaka bir değiştiricisinin bulunduğudur. İkinci olarak, bunlarda şanı yüce Allah’ın bize lütuflarına delil vardır. Çün­kü O, bizi yarattığında dileseydi bize gıda yaratmayabilirdi. Gıda yarattığı tak­dirde de o gıdanın görünüşü güzel, tadı hoş olmayabilirdi. Bu şekilde yarat­mış olsa dahi, devşirilmesİ kolay olmayabilirdi. Baştan beri O, bunları bu şe­kilde yaratmak zorunda değildi. Çünkü, Allah’ın herhangi bir işi yapması, O’nun hakkında vacip olamaz. Üçüncü olarak da; ilahî kudrete delil vardır. Çünkü, aşağı doğru akmak özelliğine sahip olan su, bir ve tek ve gayblan bi­len Allah’ın kudretiyle ağacın aşağı bölgelerinden yukarılarına doğru çıka­bilmektedir. Nihayet, dallarının ucuna vardı mı, orada da ağacın cinsinden olmayan yapraklar var olur. Ayrıca, belli bir hacmi,”” parlak bir rengi, yeni bir mahsul ve lezzetli bir tadı olan meyveler de çıkar.

Peki, bunların tabiat ve cinsleri nerede kaldı? Nerede filozoflar ve onların sürdükleri delil ve açıklamaları? Acaba tabiat bu kadar sağlam ve güzel iş ya­pabilir mi? Yahut da bu hayret verici düzenlemeyi gerçekleştirebilir mi?

Kesinlikle hayır. Aklen, böyle bir şeyin tabiat tarafından yapılabilmesi, mümkün değildir. Bunları, ancak hay, alîm, kadir ve irade sahibi olan Allah yapabilir. Her şeyde varlığına delil bulunan ve her şeyin sonunda kudreti gö­rülen Allah’ın şanı ne yücedir.

Âyetler Arast İlişki:

Du buyruğun, kendisinden önceki buyruklarla ilişkisi yönüne gelince: Kâ­firler, Allah’a yalan iftirada bulunup onunla beraber ortaklar koşarak kendi­liklerinden helâl ve harama dair hükümler koyduklarından ötürü, O da, her şeyi yaratanın kendisi olduğunu, bütün bu eşyayı kendilerine nzık olarak ve­renin O olduğunu belirterek, onlara vahdaniyetinin delillerini gösterdi. [80]

  1. İki Emir Ve İki Ayrı Hüküm:

Yüce Allah’ın: “Bunların her biri meyve verdiği zaman meyvelerinden yeyin. Devşirilip biçildiği gön de hakkını verin” buyruğunda “yap” kipin­de gelmiş iki fiil vardır. Bunlardan birisi yüce Allah’ın: “Yer yüzünde dağı-hn* (el-Cumua, 62/10) buyruğunda olduğu gibi, mübahltk ifade eden bir emir­dir, diğeri ise vücup ifade eder. Şeriatte mübahlık İfade eden emir ile vücup ifade eden emrin bir arada bulunmasına engel yoktur.

Yüce Allah, hakkın verilmesi emrini vermeden önce onlardan yeme nimetini zikrederek başladı ki, baştan beri nimet ihsan etmenin tekliften önce O’nun lütfundan ötürü gerçekleştiğini beyan etsin. [81]

  1. Mahsuldeki “Hakk”In Mahiyeti:

Yüce Allah’ın: “Devşirilip biçildiği gün de hakkını verin” buyruğu ile il­gili olarak ilim adamları, bu hakkın ne olduğunun açıklanması hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Enes b. Malik, İbn Abbas, Tavus, el-Hasen, İbn Zeyd, İbnü’l-Hanefiyye, ed-Dahhâk ve Said b. el-Müseyyeb buradaki hakkın, farz olan zekât, öşür (onda bir) ve öşrün yarısı (yirmide bir) olduğunu söy­lemişlerdir. Bu görüşü İbn Vehb ve Îbnü’l-Kasım da Malik’ten bu âyetin tef­siri ile ilgili olarak nakletmişlerdir. Şafiî mezhebi alimlerinden bazısı da bu görüşü kabul etmiştir. ez-Zeccâc’ın naklettiğine göre; bu âyet-i kerimenin Me­dine’de indiği de söylenmiştir.

Ali b. el-Hüseyin, Ata, el-Hakem, Hammad, Said b. Cübeyr ve Mücalıid ise, şöyle demişlerdir: Bu, zekâtın dışında, malda bulunan bir haktır. Allah, bu hakkın mendup olarak verilmesini emretmiştir. Bu görüş, İbn Ömer ve -yi-ne-Muhammed b. el-Hanefiyye’den de rivayet edilmiştir. Ayrıca Ebu Said el-Hudrî bunu Hz. Peygamber (sav)’dan da rivayet etmiştir.

Mücahid der ki: Matını devşirdiğîn vakit, yoksullar yanına gelecek olurlar­sa, sen onlara biçtiğin başaklardan bir miktar ver. Hurmalarını topladığın va­kit onlara da salkımlardan bir miktar ver. Ekini toplayıp dövüp savurduğun vakit de onlara ondan bir miktar bırak. Onun, Ölçeğini de bilip öğrendin mi, bu sefer ondan zekâtını çıkartıp ver.

Bu hususta üçüncü bir görüş daha vardır ki, bu görüşe göre bu emir ze­kât emriyle neshedilmiştir. Çünkü bu sûre Mekke’de inmiş, zekâtı emreden: “Onların mallarından bir sadaka (zekât) al” (et-Tevbe, 9/103); “Namazı dos­doğru kılınız ve zekâtı veriniz” (el-Bakara, 2/43) âyeti ise, ancak Medi­ne’de nazil olmuştur.

İbn Abbas, İbnü’l-Hanefiyye, el-Hasen, Atiyye el-Avfî, en-Nehaîve Said b. Cübeyr’den de bu görüş rivayet edildiği gibi, Süfyan da şöyle demiştir: Ben, es-Sü,ddî’ye bu âyet hakkında sordum da şu cevabt verdi: Bunu öşür ve öş­rün yarısı(nı emreden zekât) neslıetmiştir. Ben, bunu kimden naklediyorsun diye sorunca, o da: İlim adamlarından, diye cevapladı. [82]

  1. Yerden Yetişen Mahsullerin Zekâtı:

Yenecek olsun, olmasın yerin bitirdiği her şeyde zekâtın vacib olduğunu ileri süren Ebu Hanİfe, bu âyet-i kerime ile Hz. Peygamberin: “Semânın su­ladığı mahsullerde öşür, deve sırtında taşınan veya (kuyudan) çekilen kovalarla sulanan mahsullerde de öşrün yarısı vardır”[83] buyruğunun umura ifa­de edişini delil olarak göstermiştir. Ebu Yusuf da Ebu Hanife’den şunu nakletmiştir: Onun, ot, yonca, saman (eskiden ok yapımında, günümüzde de kur­şun kalem tahtası yapımında kullanılan) farisi kamışı ve şeker kamışı müs-tesnâdır.[84]

Fakat cumhur bu görüşü kabul etmemektedir. Çünü onlara bu hadisten maksadın nelerden öşür alınacağını ve nelerden öşrün yarısı alınacağını beyan etmektir. Ebu Ömer (b. Abdi’1-Berr) der ki: Bildiğim kadarıyla ilim adamları arasında buğday, arpa, hurma ve kuru üzümde zekât vermenin va­cip olduğu hususunda hiçbir görüş ayrılığı yoktur. Bir kesim ise, bunların dı­şında kalan (zirai mahsullerde) zekât olmadığını söylemişlerdir. Bu görüş de el-Hasen, İbn Sirîn ve eş-Şa’bîden rivayet edilmiştir.

Küfe alimlerinden İbn Ebi Leylâ ve es-Sevrî, el-Hasen b. Salih, İbnü’1-Mü-barek ve Yahya b. Vessab da bu görüşü benimsedikleri gibi, Ebu Ubeyd de bu kanaattedir. Bu, aynı zamanda Ebu Musa’dan Hz. Peygamber (sav)’dan yo­luyla da rivayet edilmiştir ki, Ebu Musa’nın kabul ettiği görüş de bu idi. Ebu Musa, ancak buğday, arpa, hurma ve kuru üzümden zekât alırdı. Bunu da Ve-ki1, Talha b. Yahya’dan, o, Ebu Burde’den, o, babası yoluyla zikretmiştir.

Malik ve arkadaşları ise şöyle demişlerdir: Gıda olarak kullanılan ve uzun süre saklanabilen her şeyde zekât farzdır. Şafiî de bu görüştedir. Ayrıca Şa­fiî şöyle demektedir: Kuruyup saklanan ve yiyecek olarak kullanılan şeyler­den zekât alınması vaciptir. Zeytinde ise zekât yoktur, çünkü o bir katıktır. Ebu Sevr de böyle demiştir, imam Ahmed’in ise bu konuda farklı görüşleri vardır. Bunların en kuvvetli olanlarına göre zekât, eğer vesk ile ölçülebilir ise, Ebu Hanife’nin dediği her şeyde zekât vaciptir.

Bu sebepten dolayı İmam Ahined, vesk ile ölçüldüğünden dolayı ba­demde zekâtın vacip olduğunu kabul ederken, satışı sayılarak sözkonusu ol­duğundan dolayı cevizde 2ekâtm olduğunu kabul etmemiştir. Buna da Hz. Peygamber’in: “Hurma veya tane türünden olanlarda, beş vesk’ten aşağısın­da sadaka (zekât) yoktur”[85] buyruğunu delil göstererek şöyle demektedir: Peygamber (sav.) böylelikle zekâtın vacip olduğu mahallin vesk (ile ölçülen şeyler) olduğunu beyan etmiş ve kendisinden hakkın (zekâtın) çıkartılması gereken miktarı da açıklamıştır.

en-Nehaî’nin görüşüne göre de, yerden biten her şeyden zekât verilmesi vaciptir. Hatta toplayacağı on demet bakliyattan bir demet zekât verilir. An­cak bu hususta ondan farklı rivayetler gelmiştir. Bu görüş aynı zamanda Ömer b. Abdulaziz’in de görüşüdür. O, az olsun, çok olsun yerden biten her şey­den öşür alınması için (zekât memurlarına) talimat yazmıştır. Bunu da Ab-durrezzak, Ma’mer’den, o, Simak b, el-Fadl’dan naklederek şöyle demekte­dir: Ömer (b. Abdilaziz), şunu ya2dı… diyerek bu hususu zikretti,

Bu, aynı zamanda Hammâd b. Ebi Süleyman’ın ve onun öğrencisi Ebu Ha-nife’nin de görüşüdür.

Îbnü’l-Arabî de “Akkâmu’l-Kuf&n” adlı eserinde bu görüşe meylederek şöyle demektedir: Ebu Hanife’ye geîince o, bu âyeti kendisine ayna tutmuş ve böylelikle hakkt görebilmiştir, diyerek Hanefi mezhebini destekleyici ve güçlendirici ifadeler kullanmıştır. Diğer taraftan “el-Kabes Bintâ Aleyhi el-İma-mu Malik b. Enes” adlı eserinde de şöyle demektedir: Yüce Allah: “… Birbi­rine hem benzeyen, hem benzemeyen zeytinleri, narları yaratıp yetişti­ren O’dnr” diye, buyurmaktadır. İlim adamlan ise, yerin bitirdiklerinin tama­mında mı, yoksa bir bölümünde mi zekâtın vacib olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Biz bu hususu daha önceden açıklamış bulunuyoruz. el-Ahkâm (Ahkâmu’l-Kur’an) adlı eserimizde bunun özünü kaydettik. Buna göre zekât açıklamış olduğumuz gibi, taze bakliyatta (sebzelerde) değil de gıda olarak saklanabilen şeylerde sözkonusudur. Taİfte nar, (bir çeşit) şef­tali, turunç gibi meyveler olmakla birlikte, Rasulullah (sav) bunlar hakkın­da herhangi bir şey söylemediği gibi sözkonusu da etmemiştir, halifelerden herhangi bir kimse de bunu zikretmiş değildir.

Derim ki: Her ne kadar bu görüşünü “Kufan Ahkâmı”nâa. zikretmemiş ise de bu mesele ile ilgili olarak sahih olan görüş budur. Yeşilliklerde (sebzeler­de) her hangi bir zekât düşmediğidir. Âyete gelince; âyet hakkında muhkem midir, mensuh mudur, yoksa emir mendupluğa mı hamtedilmiştir diye fark­lı görüşler ortaya atılmıştır. Bunun, hangisine yorumlanacağını beyan edecek kafi bir delil de yoktur. Bu konuda bilinen ve meseleye kesinlik kazandıran delil ise, İbn Bukeyr’in “AWfedm”ında zikrettiği şu husustun Küfe, Hz. Pey­gamber (sav)’ın vefatından ve Medine’de ahkâmın yerleşmesinden sonra fet­hedilmiştir. Herhangi bir kimsenin veya azıcık bir basireti olan bir kişinin şöy­le bir vehme kapılması mümkün müdür: Böyle bir hüküm Medine’de askı­ya alındı, hicret yurdunda vahyin karargâhında, hatta Ebu Bekir’in halifeli­ği döneminde de bununla amel edilmedi de sonunda bununla amel edenler Kûfeliler mi oldu? Şüphesiz ki bu, böyle bir zanna sahip olanlar için ve bu görüşü kabul edenler hakkında bir musibettir.

Derim ki: Kur’an-ı Kerim’in ihtiva ettiği anlamlardan, buna delalet eden hususlardan birisi de yüce Allah’ın şu buyruğudur: “Ey Peygamber, Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer böyle yapmazsan O’nun risaletini tebliğ etme­miş olursun.” (el-Maide, 5/67) Acaba Hz. Peygamberin tebliğ etmekle, ya­hut açıklamakla emrolunduğu herhangi bir şeyi gizlediğini söylemek müm­kün müdür? O, bundan çok çok uzaktır. Yine yüce Allah, bir başka yerde şöy­le buyurmaktadır: “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Üzerinizde­ki nimetimi tamamladım…0 (el-Maide, 5/3) İşte yeşilliklerden (sebze ve bak­liyattan) bir şey almamış olması da dinin kemal indendir. Dârakutnî’nin riva­yet ettiğine göre Cabir b. Abdullah da şöyle demiştir: “Salatalık yetiştirdiği­miz bahçelerimiz onbinlerce (tane) ürün veriyordu da bunda hiç bir şey (ze­kât olarak) vacib olmuyordu.”[86]

ez-Zührî ve el-Hasen de şöyle demişlerdir: Yeşil sebzeler, satıldığı takdir­de ve bunların bedeli ikiyüz dirheme ulaşırsa zekâtları verilir. el-Evzaî de, meyvelerin bedeli hususunda bu görüştedir. Ancak, onların bu görüşlerinin, bizim sözünü ettiğimiz hususa dair delil olacak bir tarafı yoktur. Tirmizî de Muaz b. Cebel’den şunu rivayet etmektedir: Muaz, Hz. Peygamber (sav)’a ye­şillikler (sebzeler) hakkında soru sormak üzere mektup yazdı, Hz. Peygam­ber de: “Onlarda (zekât olarak) bir şey düşmez” diye buyurmuştur.[87]

Bu anlamdaki açıklamalar, Cabir, Enes, Ali, Muhammed b. Abdullah b. Cahş, Ebu Musa ve Hz. Aişe’den de rivayet edilmiştir ki, Dârakutnî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- bunların hadislerini zikretmektedir.[88]

Tirmizî de der ki: Bu hususta (yani bakliyatta zekât olmadığına dair) H2. Peygamber (savYdan sahih her hangi bir rivayet yoktur.[89]

Ebu Hanife’nin arkadaşlanndan bazıları da Salih b. Musa’nın Mansur’dan, onun İbrahim’den, onun el-Esved’den, onun da Hz. Aişe’den şöyle dediği­ne dair naklettiği hadisi delil göstermişlerdir: Rasulullah (sav) buyurdu ki: “Yerden biten bakliyatta zekât vardır.” Ancak, Ebu Ömer (b. Abdi’1-Berr) der ki: Bu hadisi Mansur’un arkadaşlarından güvenilir her hangi bir kimse bu şe­kilde rivayet etmiş değildir. Bu, İbrahim’in sözlerindendir.[90]

Derim ki: Konu ile ilgili senetlerinin zayıflığı dolayısıyla, sünnetten delil getirme imkânı olmadığına göre, geriye sadece bizim sözünü ettiğimiz âye­tin umumu ile Hz. Peygamber’in: “Yağmur suyu ile sulananlarda öşür vardır” buyruğunun umumunu sözünü ettiğimiz şekilde tahsis etmekten başka bir yol kalmıyor. Ebu Yûsuf ve Muhammed de derler ki: Sebzelerin hiç birisin­de -kalıcı meyvesi olanlar müstesna- zekât düşmez. Bundan tartılarak alınıp satılan zaferan ve benzeri şeyler müstesnadır, onda zekât vardır. Muhammed ise usfur (asrur.) ve ketende tohumu nazar-ı itibara alırdı. Eğer asfur tohumu ile keten tohumu beş veski bulacak olursa, elde edilen asfur ve keten tohu­ma tabi olur ve buna bağlı olarak ondan (sulama durumuna göre) öşür ve­ya öşrün yarısı olarak zekât alınır.

Pamuktan alınacak zekâta gelince; Muhammed’e göre pamukta beş yük­ten aşağısında zekât düşmez. Yük ise üçyüz Irak mennidir.[91]

Alaçehre (Yemen safranı) ve zaferanda ise, beş mennden aşağısında her­hangi bir zekât düşmez. Bunlardan herhangi birisi beş menni bulacak olur­sa, (sulama durumuna göre) öşür veya öşrün yarısı zekât düşer. Ebu Yusuf der ki: Şekerin kendisinden yapıldığı şeker kamışı da böyledir. Ancak bu şe­ker kamışının, haraç arazisinde değil de öşür arazisinde yetişmesi gerekir, o da zaferanda olduğu şekilde zekâta tabidir.

Abdülmelik b. el-Macişûn ise, bakliyat dışında kalan meyvelerin asılların­da zekât farz olduğunu kabul etmiştir. Bu ise, Malik’in ve arkadaşlarının ka­bul ettiği görüşe muhaliftir. Çünkü onlara göre, bademde de, cevizde de, fın­dıkta da ve buna benzer mahsullerde de zekât yoktur. İsterse bunlar sakla­nabilsinler. Aynı şekilde onlara göre erik, elma ve armutta da zekât olmadı­ğı gibi, bu kabilden olup kurutulup saklanmayan şeylerde de zekât yoktur.

Ancak, incirde zekâtın olup olmadığı hususunda farklı görüşlere sahiptir­ler. Matik’in mezhebini takip eden Mağrib halkınca daha meşhur olan görü­şe göre incirde zekât yoktur. Ancak, Abdülmelik b. Habib’in kanaatine gö­re Malik’in mezhebinde incirde zekât olması gerekir. Bunu da hurma ve ku­ru üzüme kıyasen söylemiştir. Bağdadlı Maliki mezhebine mensub ilim eh­linden bir topluluk da -İsmail b. İshâk ve ona uyanlar- bu görüşe sahip ol­muşlardır. Malik de Muvatta’da şöyle demiştir: “Bizce ihtilafın sözkonusu ol­madığı sünnet ile ilim ehlinden işittiğime göre, meyvelerin hiçbirisinde -nar, şeftali, incir ve bunların benzerlerinde- ve meyvelerden olması halinde ben­zemeyenlerinde de zekât yoktur.”[92]

Ebu Ömer (b. Abdİ’1-Berr) der ki: Malik, inciri de (zekâtı alınmayan) bu meyve kısımları arasına sokmuştur. Zannederim o, -doğrusunu en iyi bilen Allah’tır- incirin kurutulup saklandığını ve gıda olarak kullanıldığını bilmiyordu. Eğer bunu bilmiş olsaydı, inciri de bu tür zekâtı alınmayan meyvele­rin kapsamına sokmazdı. Çünkü incir, nardan çok hurma ve kuru üzüme ben­zemektedir. el-Ebherî ile onun arkadaşlarından bir topluluktan bana ulaştı­ğına göre onlar, incirde zekât düştüğü doğrultusunda fetva vermişler ve bu­nun kendilerine göre kabul ettiği usule uygun Malik’in de görüşü olduğu ka­naatinde imişler. Diğer taraftan incir, kile İle Ölçülen bir meyvedir. O bakım­dan onda da beş vesk ve tartı olarak onun misli olan miktar nazar-ı itibara alınır. Bunlara göre incir hakkında da, üzerlerinde zekât düştüğü hususun­da icma ile kabul olunmuş, hurma ve kuru üzüm gibi hüküm verilir.

Şafiî der ki: Hurma ve üzüm dışında hiçbir meyvede zekât sözkonusu de­ğildir. Çünkü Rasulullah (sav) bu iki meyveden zekât almıştır. Bunlar da Hi­caz bölgesinde saklanabilen bir gıda idiler. Yine devamla: Ceviz ve badem de saklanabilir. Fakat bunlarda zekâı yoktur. Çünkü bunlar bildiğim kadarıy­la Hicaz bölgesinde gıda olarak kullanılmıyorlardı Bunlar bir meyve idiler.

Zeytinde de zekât yoktur. Çünkü yüce Allah: “Zeytinleri ve narları* di­ye buyurarak, zeytini nar ile birlikte zikretmiştir. Narda da zekât yoktur. Ay­nı şekilde incir, gıda olarak ondan daha faydalı olmakla birlikte onda da ze­kât yoktur.

Diğer taraftan Şafiî’nin, zeytinden zekât verileceği şeklinde Irak’ta (ki ka­dîm mezhebinde) ifade ettiği bir görüşü de vardır. Ancak, evla olan Mısır’da­ki görüşüdür. O bakımdan zeytin hakkında Şafiî’nin görüşü muzdariptir (çatışma vardır). Ancak, Malik’in bu husustaki görüşünde ihtilaf yoktur. Bu da Şafiî ve Malik nezdinde âyet-i kerimenin mensuh olmayıp muhkem oldu­ğuna delalet etmektedir. Her İkisi de nardan zekât olmadığını ittifakla kabul etmekle birlikte (usullerine göre) narda zekâtı vacip görmeleri gerekirdi.

Ebu Ömer (b. Abdi’1-Berr) der kî: Eğer nar, (zekât kapsamı dışına) ittifak ile çıkmış ise, bununla âyet-İ kerimenin umumunun kastedilmediği ortaya çık­mış ve (“biçildiği günde hakkını verin”dekî) zamirin anılan mahsullerden bir bölümüne racî olup bir bölümüne raci olmadığı anlaşılmış olur, Doğru­sunu en iyi bilen Allah’tır.[93]

Derinti ki: Yeşil, (taze sebze ve meyve) lerde öşrü vacip kabul edenler bu­nu delil göstermişlerdir. Çünkü yüce Allah: “Devşirilip biçildiği gün de hak­kını verin” dîye buyurmaktadır. Ondan önce sözü edilen şey ise, zeytin ve nardır. Bir cümie akabinde zikredilen bir hükmün (zamir ve benzerleri) ise, son olarak zikredilen hakkında sözkonusu olacağında da görüş ayrılığı yoktur. (Buna göre zeytin ve narda zekât düşer demek istemektedir). Bu açık­lamayı el-Kiyâ et-Taberî yapmıştır.

İbn Abbas’tan da şöyle dediği rivayet edilmiştir: Cennet suyundan bir dam­la İle aşılanmamış hiçbir nar yortur. Ali (k.v)’dan da şöyle dediği rivayet edil­miştir: Nar yediğiniz vakit onu ince zarı ile birlikte yeyiniz. Çünkü o, mide­yi tabaklar (sağlamlaştırır). İbn Asakir de “Dimaşk Tariki” adlı eserinde İbn Abbas’tan şöyle dediğini nakletmektedir: Narı baş tarafından kırmayınız. Çünkü onda cüzzamın kendisinden yayıldığı bir kurtçuk vardır. İleride zey­tin yağının faydalarına dair açıklamalar, inşaallah el-Mu’minun Sûresi’nde (23/20. âyetin tefsirinde) gelecektir.

Zeytinde zekâtın farz olduğunu söyleyenler arasında, ez-Zührî, el-Evzaî, el-Leys, Es-Sevrî, Ebu Hanife, arkadaşları ve Ebu Sevr de vardır. ez-Zührî, el-Evzaî ve el-Leys derler ki: Ağaçta zeytin olarak (uzmanlar tarafından) tahmin edilir ve saf zeytinyağı olarak alınır.

Malik ise der ki: Böyle tahmin yoluna gidilmez. Bunun yerine yağı sıkıl­dıktan ve miktarı da beş veski bulduktan sonra öşrü (onda biri) zekat ola­rak alınır.

Ebu Hanife ve es-Sevrî ise bunun tanesinden zekât alınır, demişlerdir. [94]

  1. Mahsullerde Zekâtın Vücup Zamanı:

Yüce Allah’ın: “Devşİrilip biçildiği gün” buyruğunu, Ebu

Amr, îbn Âmir ve Âsim, “hâ” harfi üstün olarak; şeklinde, diğerleri ise “hâ” harfi esreli olarak okumuşlardır ki, bu iki okuyuş da meşhur iki şi­vedir. kelimeleri de (hepsi de özel­likle ağaçlardan salkım hafinde devşirilen meyveler hakkında kullanılır ve ay­nı anlamdadır) böyledir.

İlim adamları, mahsullerde zekâtın ne zaman vacip olduğu hususunda üç farkb görüş ileri sürmüşlerdir:

  1. Vücup zamanı, meyvelerin toplanma zamanıdır. Bu görüş Muhammed b. Mesleme’ye ait olup, buna gerekçe de “devşirilip biçildiği gün” buyru­ğudur.
  2. Olgunlaşma zamanıdır. Çünkü, olgunlaşma zamanından önce mahsul ne gıda ne yiyecek olur. Olsa olsa hayvan yemi olur. Olgunlaşıp Allah’ın nimet olarak ihsan ettiği yeme zamanı geldi mi, Allah’ın verilmesini emrettiği hak­kım da eda etmek icabeder. Çünkü nimetin tamamlanmasıyla nimete şükür etmek gerekir. Bu zekâtın verilmesi ise, -olgunlaştığı gün vacib olmuş oldu­ğundan dolayı- hasad (toplanıp devşirilme) zamanıdır.
  3. Toplanacak mahsulün tahmini tamamlandıktan sonra verilir. Çünkü, o vakit ondan ödenmesi gereken zekât miktarı tahakkuk eder. O bakımdan, tah­minin tamamlanması da vücubu için bir şarttır. Bu hükmün asıl delili, koyunlardan zekât almak için zekât toplayıcısının gelişi ile koyunların zekâtının ödenmesinin vücubudur. el-Muğire bu görüştedir.

Sahih olan görüş ise, Kur’an-ı Kerim’in nasst dolayısıyla birinci görüştür. Ancak, Maliki mezhebinde meşhur olan görüş ikincisidir. Şafiî de bu görüş­tedir.

Bu görüş ayrılığının etkisine gelince-, eğer zekât mükellefi, olgunlaşmadan sonra vefat ederse, onun mülkünden, yahut mahsulün tahmininden önce ve­fat edecek olursa, mirasçıların malından zekât verilir.

Muhammed b. Mesleme der ki: Tahminin önce yapılışı mahsul sahipleri için bir genişlik sağlamak maksadıyladır. Bir kimse tahminden sonra ve fakat top­lanmasından önce zekâtını verecek olursa, bu olmaz. Zira, vücubundan ön­ce zekâtını çıkarmış olur.

Tahmin ile ilgili ilim adamlarının farklı görüşleri jse bir sonraki başlığın ko­nusunu teşkil etmektedir. [95]

  1. Mahsullerin Tahmini İle İlgili İlim Adamlarının Görüşleri:

es-Sevrî, mahsul tahmininde bulunmayı mekruh görmüş ve hiç bir şekil­de caiz kabul etmemiş ve şöyle demiştin Tahminde bulunmak, uygulanan bir şey değildir. O şöyle der: Ancak, bağ bahçe sahibinin eline geçirdiği mah­sulün onda birini -beş veski bulması halinde- yoksullara vermesi gerekir, eş-Şeybanî de eş-Şa’bî’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Günümüzde mah­sul tahmininde bulunmak bir bid’attir.

Ancak cumhur, bundan farklı kanaate sahiptir. Diğer taraftan İse, kendi ara­larında da farklı görüşleri vardır. Büyük çoğunluk, hurma ve üzümde tahmin­de bulunmanın caiz olduğu görüşündedirler. Çünkü Attab b. Esid’in rivayet ettiği hadise göre, Rasulullah (sav) kendisini görevlendirmiş ve hurma ağaç­larının meyvesini tahmin ettiği gibi; alınacak üzümü de tahnîin etmesini em­retmiştir. Zekâtı ise, hurma ağacının mahsulü kuru -hurma olarak alındığı gi­bi- kuru üzüm olarak alınır. Bunu, Ebu Davud rivayet etmiştir.[96]

Davud b. Ali de: Zekât için alınacak mahsulü tahmin etmek, hurma hak­kında-caizdir. Üzümde caiz değildir, der ve Attab b. Esid’in hadisinin mun-katı’ olduğunu, sahih bir yolla muttasıl rivayetinin bulunmadığını belirterek reddetmektedir. Bunu, Ebu Muhammed Abdulhak nakletmektedir. [97]

  1. Alınacak Mahsulün Nasıl Tahmin Edileceği:

Tahminin niteliğine gelince, hurma taze olarak ağaçta iken tahmin edilir, kurutulduğu vakit ne kadar ekşiteceği takdir edilir, bu eksilme de inildikten sonra geriye kalan ölçü alınır ve böylelikle bahçe tamamlanıncaya kadar her bir ağaçtan alınacak mahsuller birbirine eklenir. Üzüm salkımlarında da ta­ze hurmadaki gibi yapılır. [98]

  1. Mahsul Tahmininde Kaç Kişi Yeterlidir:

Mahsul tahmininde de hakimde olduğu gibi tek kişi yeterlidir. Şayet alı­nacak hurma tahminden fazla olursa, bahçe sahibinin fazla miktar için ay­rıca zekât vermesi gerekmez. Çünkü bu, yürürlüğe girmiş bir hükümdür. Bu görüşü Abdufvehhab ifade etmiştir. Tahminden az gelecek olursa, zekâtta da eksilme olmaz.

el-Hasen derki: Müslümanlar (in mahsulleri) hakkında tahminde bulunu­lur, ondan sonra da zekâtları bu talimine göre onlardan alınırdı. [99]

  1. Bahçe Sahibi Yapılan Tahmini Çok Bulursa:

Şayet bahçe sahibi tahminin çok olduğunu ileri sürecek olursa, tahminde bulunan kişi, bahçe sahibini tahmin edileni kendisi ahp kalanı vermekte mu-lıayyer bırakır. Bunu Abdurrezzak nakletmektedir: Bize, Ibn Cüreyc, Ebu 2ü-beyr’den haber verdiğine göre o, Cabir b. Abdullah’ı şöyle derken dinlemiş: îbn Revâha (Hayber ya hu di I erinden alınacak mahsulü) kırkbin vesk olarak tahmin etmiş, yalıudileri bu hususta muhayyer bırakınca, kuru hurmanın ta­mamını almış ve ona (taze olarak) yirmi bin vesk vermişlerdi.[100]

îbn Cüreyc der ki: Ben, Ata’ya şöyle dedim: Mahsulü tahmin eden kimse­nin bu tahminini mal sahibi çok görecek olursa, İbn Revâha’nın yalıudileri muhayyer bıraktığı gibi muhayyer bırakmak vazifesi midir? Şöyle dedi: Ye­min olsun ki, evet. Zaten Rasulullah (savVın sünnetinden daha hayırlı han­gi sünnet (uygulama) olabilir ki? [101]

12.’ Mahsulün Tahmin Edileceği Vakit:

Mahsul tahmini ancak meyvelerin olgunlaşmasından sonra olur. Çünkü, Hz. Âişe’den gelen hadiste şöyle demiştir: Rasulullah (sav), (Abdullah.) b. Revâ-ha’yı yahudilere gönderirdi, O da, meyvesinden yenilmeden önce hurmanın ilk olgunlaşması ile birlikte ağaçlarından alıncak mahsulü tahmin eder, sonra da yahudileri ya bu tahminin karşılığını ödeyerek almak, yahut da tahmin edilen bu miktarı ona vermek hususunda muhayyer bırakırdı. Rasulullah (sav)’ın, mahsullerin tahmin edilmesini emretmesi, mahsuller yenilmeden ve dağıtılmadan önce miktarının tesbit edilmesi maksadına binaendi.[102]

Bunu, Darâkutnî de İbn Cüreyc’den, o, ez-Zührî’den, o, Urve’den, o, Âi-şe yoluyla rivayet ettikten sonra şunları söylemektedir: Ayrıca Salih b. Ebİ Ah-dar, ez-Zührî’den, o, İbn el-Müseyyeb’den, o da Ebu Hureyre yoluyla riva­yet etmiştir. Malik, Ma’mer ve Ukayl ise, bunu ez-Zührî’den, o, (Said) b. el-Müseyyeb’den, o da Peygamber (sav)’dan mürsel olarak rivayet etmiştir.[103]

  1. Yapılan Mahsul Tahmininden Sonra Bir Miktarı Düşmek:

Tahminde bulunmakla görevli kişi, tahminini yaptıktan sonra, tahminin top­lamından bir miktar düşmelîdir. Çünkü, Ebu Davud,, Tirmizî ve Sahih’inde el-Bustî, Sehl b. Ebİ Hasme’den rivayet ettiklerine göre Rasulullah (sav) şöyle buyururmuş: “Tahminde bulunduktan sonra, tahmininizi alın ve üçte birini de bırakın. Üçte biri olmazsa, hiç olmazsa dörtte birini bırakın.” Tirmizî’nin tafzı bu şekildedir.[104]

Ebu Dâvud der ki: Tahminde bulunan kişi, üçte birlik bir miktarı, çoluk çocuğunun taze iken daldan yemesi için bırakır.[105] Yahya el-Kattan da böy­le dediği gibi, Ebu Hatim el-Bustî de şu açıklamada bulunmuştur: Bu habe­rin iki niteliği vardır. Birincisi, alınacak öşrün üçte veya dörtte biri kadarını bırakır, ikincisi, eğer bahçe bunu kaldırabilecek kadar büyük ise, öşrünü tes­bit etmeden önce bizzat kuru hurmanın kendisinden bunu bırakır.

Malik’in mezhebinde meşhur olan görüşe göre ise, tahminde bulunmak­la görevli kişi, tahmin ettiği sırada hurma ve üzüm ağaçlarının meyvelerin­den tahmin etmedik hiçbir şey bırakmaz.

Medineli alimlerden kimisi ise, tahminde işi kolay tutmasını ve yoksulla­ra bağışlanacak, akraba ve benzeri kimselere verilecekler için de bir miktar düşmesi gerektiğini rivayet etmişlerdir. [106]

  1. Tahminden Sonra Mahsule Bir Âfet İsabet Ederse:

Şayet alınacak mahsulün tahmin edilmesinden sonra ve mahsulün toplan­masından önce, mahsule bir âfet isabet edecek olursa, ilim ehlinin İcmaı İle zekât düşer. Ancak, geri kalan beş vesk ve daha fazla bir miktar ise, bunun zekâtı alınır. [107]

  1. Zirai Mahsullerde Zekâtın Nisabt:

“Beş vesk’den daha aşağı miktarda zekât yoktur.”[108] Hz. Peygamber (sav)’dan bu husus böylece beyan edilerek gelmiştir. Çünkü bu, Kitapta müc­meldir. Zira yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler, kazandıkla­rınızın en güzellerinden ve sizin için yerden çıkardıklarımızdan infak edin” (el-Bakara, 2/2Ö7) diye buyurduğu gibi: “DevşirUİp biçildiği günde hakkını verin” diye buyrulmaktadır. (Zekât düşen nisab ve miktar beyan edil­memiştir). Daha sonra zekât verilecek miktar, öşür ve öşrün yansı diye be­yan edilmiştir. Diğer taraftan malın kendisinden zekâtın alınması gereken mik­tar da mücmel olduğundan yine Hz. Peygamber de-bunu beyan etmek üze­re şöyle buyurmuştur: “İster hurma, ister tane olsun, beş vesk’ten aşağısın­da sadaka (zekât) yoktur.”[109] İşte bu, yeşillerde (taze tüketilen meyve ve seb­zelerde) sadaka verilmeyeceğini ifade etmektedir. Çünkü bunlar vesk ile öl­çülen şeylerden değildir.

Buna göre kimin payına hurma ya da tahıllardan beş vesk’Uk bir mahsul isabet ederse, onun zekât vermesi icabeder. Kuru üzümden de böyledir.

İşte buna ilim adanılan tarafından nisab diye ad verilir. Vesk kelimesi, visk şeklinde de söylenir.

Vesk, altmış sa’dır. Sa’ ise dört müd’dür. Bir müd ise, Bağdadî rıtıl ile bir tam üçte bir ntıldır. Buna göre beş vesk bin ikiyüz mud eder. Ağırlık itiba­riyle, bin alüyüz rıtla tekabül eder.[110]

  1. Her Bir Mahsul Tek Başına Beş Vesk Gelmiyorsa:

Bİr kimsenin mahsul olarak elde ettiği hurma ve üzümün toplamı beş vesk yapıyor ise, icma ile zekât vermesi gerekmez. Çünkü bunlar İki ayrı çeşittir. Aynı şekilde hurmanın buğdaya, buğdayın kuru üzüme, devenin ineğe, ine­ğin de koyun türüne eklenmeyeceği üzerinde de fukahâ icma etmişlerdir. An­cak, keçi ve koyun türünün birbirine ekleneceği icma ile kabul edildiği gi­bi, buğdayın arpaya ve seli (diye bilinen, Hicazda yetişen buğdaya benzer kabuksuz arpaya) eklenip eklenmeyeceği hususunda fukahâ arasında görüş ayrılığı vardır ki, bu bir sonraki başlığın konusudur. [111]

  1. Değişik Mahsul Türlerinin Birbirine Eklenmesi:

Malik, özel olarak ve yalnızca bu üçünde (yani buğdayın, arpa ve şelfe) mahsul miktarlarının birbirlerine eklenmesini caiz kabul etmiştir. Çünkü bunlar, menfaat itibariyle biribirlerine yakınlıkları ve yerden bitip biçilmele-ri bakımından ortak özelliklere sahip olmaları dolasıyla birbirine yakın tek bir tür gibidirler. İsmen ayrı olmaları ise, -camış ile inek, keçi ile koyun tür­lerinde olduğu gibi- hüküm itibariyle birbirlerinden ayrı olmalarını gerektir­mez.

Şafiî ve başkaları ise derler ki: Bunlar, birbirlerine eklenmezler. Çünkü bun­lar faklı türlerdir, nitelikleri ayrı ayrıdır, isimleri birbirini tutmamaktadır. Tadları da değişiktir. Bu ise, onlann ayrı olmalarını gerektirir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Malik der ki: Bütün tahıllar tek tür kabul edilir, biri ötekine ilave edilir.

Şafiî de şöyle demektedir: Ayrı bir isimle bilinen ve yaratılışı itibariyle de, tadı itibariyle de diğerinden ayrı ve farklı olan hiç bir tahıl çeşidi diğerine ila­ve edilmez- Ancak, her bir türün bir bölümü diğer bölümüne ifave edilir. Ka­litelisi, kalitesiz olanına eklenir. Türleriyle hurma, siyahıyla kırmızısıyla ku­ru üzüm, esmer ve diğer türleriyle buğday gibi.

Bu, aynı zamanda es-Sevrî, Ebu Hanife, Ebu Hanife’nin iki arkadaşı Ebu Yusuf ve Muhammed ile Ebu Sevr’in de görüşüdür.

el-Leys der ki: (Buğday, arpa, kuru üzüm ve hurma dışında kalan) bütün tahıl ve taneliler zekât için biri diğerine eklenir.

Ahmed b. Hanbel de, önceleri altının gümüşe, ve tanelilerin de birbirle­rine eklenmesi doğrultusunda görüş belirtmekten çekinirken, daha sonrala­rı bu hususta Şafiî doğrultusunda görüş beyan etmeye başlamıştur. [112]

  1. Mahsullerin Devşirilmesinden Önce Tüketilen Bölümlerinin Hükmü:

Malik der ki: Mahsulün olgunlaşacağının görülmesinden yahut da elle ova­lanıp ayırd edilebilecek hale gelmesinden sonra mahsul, sahibinin tükettiği, onun hesabına kaydedilir. Aynı şekilde, hasadı esnasında ve toplandığı sıra­da mal Sahibinin mahsulden verdiği, yine derlendiği sırada zeytinden verdik­leri de araştırılır, tesbit edilir ve onun namına hesap edilir. (Yani, mahsulün toplamı içerisinde kabul edilerek, zekâtı verilmesi gereken toplam mahsu­le eklenir). Ancak, fukahanın çoğunluğu bu hususta ona muhalefet ederler ve mahsulün dövülüp, tanesinden ayrılmasından sonra geri kalanlarının dı­şında her hangi bir bölümünde zekâtı vacip görmezler.

el-Leys de, taneli ve tahıl mahsullerin zekâtı hususunda nafakadan önce

bunların zekâtı hesap edilir. Elle ovularak tanesi ayrılacağı sırada kendisinin ve aiiesinîn yedikleri ise ayrıca hesap edilmez. Bunlar da hurma bahçesi sa­hiplerine kendilerinin yemesi İçin bırakılan ve tahmin esnasında hesaba ka­tılmayan taze hurma gibidir.

Şafiî de der ki: Mahsulü tahmin edecek kişi, bahçe sahibine, taze hurma olarak kendisinin ve ailesinin yiyeceği miktarı çıkarır ve bunu tahmine kat­maz. Kendisinin, taze hurma iken yediği de hesaba katılmaz.

Ebu Ömer (b. Abdİ’l-Berr) der ki: Şafiî ve onun görüşünü paylaşanlar, yü­ce Allah’ın: “Bunların her biri meyve verdiği zaman meyvelerinden yeyin. Devşirilip biçildiği gün de hakkını verin” buyruğunu devşirilmeden önce yenilen şeylerin hesap edilmeyeceğine delil göstermişlerdir. Yine, Hz. Pey­gamberin: “Mahsulü tahmin ettiğiniz vakit, üçte biri bırakın. Üçte biri bırak­mayacak olursanız, hiç olmazsa dörtte biri bırakın”[113] hadîsini delil göstermiş­lerdir. Mahsulün dövülüp ayıklanması esnasında hayvanların ve ineklerin yediklerinin hiç bir bölümü de, -Malik ve diğerlerine göre- zekâta tabi ola­cak mahsul toplam arasına katılmaz. [114]

  1. Mahsul Eh Geçmeden Önce Satılanların Durumu:

Bakla, nohut ve karaburçak türünden, henüz taze İken satılanların kuru olarak miktarları araştırılır ve tane olarak bunlann da zekâtı verilir. Aynı şekil­de henüz taze iken satılan meyveler de araştırılarak kuru miktarı tahmin edilir ve bu tahmine göre kuru üzüm ve kuru hurma alarak zekâtı çıkartılır. Zekâtın, bunlann bedelinden verileceği de söylenmiştir. [115]

  1. Üzüm Ve Hurması Kurutulamayan Mahsuller:

Mısır’ın üzümü ve taze hurması gibi, hurması kurutulamayan mahsullere gelince -ki, yağı çıkartilamayan zeytininin hükmü de böyledir- bu hususta İmam Malik şöyle demiştir: Zekâtı bedelinden verilir ve bu mahsullerin sahibi başkasıyla mükellef tutulmaz. Diğer taraftan bedellerin yirmi miskal veya ikiyüz dirheme varması da nazar-ı itibara alınmaz. Yalnızca elde edilen mahsulün beş vesk ve daha fazia miktara ulaşıp ulaşmadığına bakılır.

Şafiî de şöyle demektedir: Aile halkı, hurmayı taze olarak yiyecek veya baş­kasına yedirecek olurlarsa, o da kuru hurma olarak ortalamasının (arazinin durumuna göre) onda biri veya onda birin yarısını (yirmide birini) zekât olarak ayırır. [116]

  1. Sulama Şeklinin Arazi Mahsulünden Alınacak Zekâta Etkisi:

Ebu Dâvud, İbn Ömer’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasuiullah (sav) buyurdu ki: “Semanın (yağmurun), nehirlerin ve pınarların suladığı, ya­hut da başka bir su ile sulanmaya ihtiyaç bırakmayacak kadar suya yakın bu­lunan mahsullerde öşür (onda bir zekât) vardır. Deve sırtında getirilen taşı­ma su ile sulananlarda ise öşrün yarısı vardır. Yer üzerinde akan bir sudan sulanıyor ise, aynı şekilde öşür vardır.”[117]

Bu hadiste geçen “şeyh” kelimesinin, yer üzerinde akan su anlamına geldiği İbnü’s-Sikkit tarafından açıklanmıştır. Hadiste sözü geçen bu “şeyh” lafzı ise Nesâî tarafından kaydedilen rivayette yer almaktadır. [118]

Eğer, arazi bu şekilde akan su ile sulanmakla birlikte sahibi, herhangi bir suya malik olmayıp, bunu kiralıyor ise, bu da -Maliki mezhebinde meşhur olan görüşe göre- yağmur suyu ile sulanıyor gibidir. Ebu’l-Hasen el-Lahmî’nin görüşüne göre ise bu, taşıma su ile sulanan gibidir.

Eğer, bir sefer yağmur suyu ile, bir sefer de kovalarla sulanıyor ise, Ma­lik şöyle demiştir: Böyle bir durumda ekinin daha çok hangisinin etkisiyle tamamlanıp ve canlandığına bakılır ve ona göre hüküm verilir. Îbnü’l-Kasım’ın Malik’ten yaptığı rivayet budur. İbn Velıb’in ondan yaptığı rivayete göre ise, senenin yarısı pınar suyu ile sulanıp daha sonra bu su kesilecek olur da se­nenin geri kalan bölümü taşıma su ile sulanacak olursa, zekâtının yarısını öşür olarak verir, diğerinin yarısını öşrün yarısı (yirmide bir) olarak verir. Bir baş­ka seferinde de şöyle demiştir: Onun zekâtı, canlılığı hangisiyle tamam ol­muşsa ona göre verilir.

Şafiî ise şöyle demektedir: Her bir bölümün kendi hesabına göre (sula­ma şekli göz önünde bulundurularak) zekâtı verilir. Meselâ, iki ay taşıma su ile sulanıyorken, dört ay da yağmur suyu ile sulanıyorsa, öşrün üçte ikisi yağ­mur suyu için, altıda biri ise taşıma su için zekât verilir. Aynı şekilde artan ve eksilen de bu esasa göre hesap edilir. Bekkâr b. Kuteybe de buna göre fetva verirdi.

Ebu Hanife ile Ebu Yusuf ise şöyle demektedir: Böyle bir durumda, da­ha çok hangisi ise ona bakılır ve ona göre zekat verilir. Bunun dışındaki su­lamaya itibar edilmez. Bu görüş, Şafiî’den de rivayet edilmiştir. Tahavî der ki: Herkesin ittifakla kabul ettiğine göre, bir gün veya iki gün yağmur suyu ile sulayacak olursa, buna kibar olunmaz ve bunun için bir hisse aynlmaz. İş­te bu da çoğunluğun nazar-ı itibara alınacağına delil teşkil etmektedir. Doğ­rusunu en İyi bilen Allah’tır.

Derim ki: İşte bunlar, bu âyet-i kerimenin hükümlerinin özetidir. Belki biz­den başkası, Allah’ın kendisine ihsan edeceğine uygun olarak bundan daha fazlasını da kaydedebilir. Daha önce el-Bakara Sûresi’nde de (2/267. âyetin tefsirinde) bu âyetin anlamı ile ilgili gelen açıklamalar da geçmiş bulunmak­tadır. Allah’a hamd olsun. [119]

  1. Mahsullerin Nisabını Beş Vesk Olarak Tesbit Eden Hadis:

Hz. Peygamberin: “Tanede (tahılda) olsun, hurmada olsun «beş vesk’e ba­liğ olmadıkça- sadaka (zekât) yoktur” buyruğunu Nesaî rivayet etmiştir.[120]

Hamza el-Kinanî der ki: Bu hadiste “tanede” ibaresini İsmail b. Umeyye’den başkası zikretmemiştir. İsmail ise, Said b. el-Âs’ın soyundan gelen Kureyşli ve sika (güvenilir) bir ravidir. (Hamza) devamla der ki: Bu sünneti de Pey­gamber (sav.)’in ashabı arasından Hz. Peygamber’den, Ebu Said el-Hud-rî’den başka bir kimse rivayet etmemiştir. Ebu Ömer (b. Abdi’1-Berr) der ki: Durum, Hamza’nm dediği gibidir. Bu, gerçekten önemli bir sünnettir. Her­kes bunu kabul ile karşılamıştır. Peygamber (sav)’dan bellenmiş ve sabit bir yolla Ebu Said’den başka hiçbir kimse rivayet etmiş değildir. Cabir (r.a) da Peygamber (sav)’dan bunun bir benzerini rivayet etmiş olmakla birlikte, onun bu rivayeti gariptir. Ayrıca biz, bu sünneti Ebu Hureyre’nin rivayet ettiği yol­dan hasen bîr isnadla da tesbit etmiş bulunuyoruz. [121]

  1. İsraf:

Yüce Allah’ın: “İsraf etmeyin” buyruğunda geçen “israf”, sözlükte hata demektir. Bedevi’nin birisi, bir topluluğu kastederek: “: Sizi ara­dım ama yerinizi isabet ettirernedim (hata ederek bulamadım)” demiştir. Şa­ir de şöyle demektedir:

“At(lı suvari)ler onları çiğnerken birileri dedi ki:

Oldukça hata ettiniz (aşın gittiniz). Bie de: Biz zaten böyle şeylere

alışkın kimseleriz, diye cevap verdik.”

Harcamada İsraf; savurganlık demektir. Müsrif; Harre vak’asında (Yezid ta­rafından kumandan tayin edilen) Müslim b. Kutbe el-Murrî’nin lakabıdır. O, bu vak’ada oldukça aşırıya gitmişti. Ali b. Abdullah b. el-Abbas da der ki:

“O, müsrifin birlikleri ve o aşağılık kimselerin evlatları geldiği gün, Bana engel oldular; korumamı gerekenleri korumama.”

Âyet-i kerimede ise, herhangi bir şeyi haksız yere alıp da onu yine haket-mcdiği bir yere koymayınız, demek istenmiştir. Bu açıklamayı Esbağ b. el-Ferac yapmıştır. Buna yakın bir açıklama da İyad b. Muaviye’nin şu açıkla­masıdır: Kendisiyle Allah’ın emrini aştığın her şey, şeref ve israftır. İbn Zeyd der ki: Bu, yöneticilere bir hitaptır. Onlara şöyle diyor: Hakkınızdan fazla­sını ve insanların vermeleri gerekmeyen şeyleri almayınız. Her iki anlamı da Hz. Peygamberin: “Sadaka (zekât) tahsili hususunda haddi aşan kimse, tıp­kı zekâtı vermeyen kimse gibidir”[122] hadisi ifade etmektedir.

Mücahid der ki: Eğer, Ebu Kubeys Dağı akın olup bir kişiye ait olsa, o da bunu Allah’a itaat uğrunda harcayacak olsa, bununla müsrif olmaz. Eğer, Al­lah’a masiyet uğrunda bir tek dirhem, yahut bir mud infak edecek olursa, müs­rif olur. İşte bu anlamda Hatim’e: İsrafta hayır yoktur denince, o da Hayır­da israf olmaz, demişti.

Derim ki: Ancak bu, zayıf bir görüştür. Bunu da İbn Abbas’m kaydettiği şu rivayet reddetmektedir: Sabit b. Kays b. Şemmas, kendisine ait olan beş-yüz hurma ağacını, hurmalarını topladıktan sonra aynı günde onları fakirle­re pay edip dağıttı ve aile halkı için geriye bir şey bırakmadı. Bunun üzeri­ne: “İsraf etmeyin” buyruğu nazil oldu ki, onun tümünü vermeyin, demek­tir.

Abdurrezzak da İbn Cüreyc’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Muaz b. Cebel, hurmalarını topladı ve onları sadaka olarak dağıtmaya başladı, so­nunda geriye bir şey kalmadı. Bunun üzerine: “İsraf etmeyin* buyruğu na­zil oldu.

es-Süddî der ki: “İsraf etmeyin” mallarınızı (sadaka) olarak verip fakir oturmayın, anlamındadır.

Muaviye b. Ebİ Süfyan’dan da rivayet edildiğine göre kendisine: Yüce Al­lah’ın: “İsraf etmeyin” buyruğu hakkında sorulunca, o da şu cevabı vermiş: İsraf, yüce Allah’ın hakkını yerine getirmekte kusurlu haraket etmendir.

Derim ki: Buna göre malın tümünü sadaka olarak vermek ile yoksulların hakkının verilmesini engellemek aynı zamanda israf hükmü içerisindedirler. Adil davranmak (dengeli olmak) ise böyle değildir. Adil davranan kişi, sadakasını da verir, kendisi ve çoluk çocuğu İçin de birşeyler bırakır. Nitekim Hz, Peygamber şöyle buyurmuştur: “En hayırlı sadaka, geriye sahibinde bir varlık bırakandır.”[123]

Ancak, kişi nefsî bakımdan güçlü, Allah’tan başkasına ihtiyacını arzetme-yen, Allah’a tevekkül eden, çoluk çocuğu bulunmayan, tek başına bir kişi ise malının tümünü sadaka olarak bağışlayabilir.

Aynı şekilde zekât ve buna benzer bazı hallerde maldan verilmesi gere­ken muayyen bir takım hakları da bu şekilde çıkartıp verir.

Abdurrahman b. Zeyd b. Eşlem der ki: İsraf, salaha geri döndürülmesi mümkün olmayan şeydir. Şeref ise, salaha geri döndürülmesi imkânı bulu­nan şeydir. en-Nadr b. Şumeyl der ki: İsraf, savurganlık ve aşırı gitmektir. Şe­ref ise, gaflet ve cahillik demektir. Şair Cerir der ki:

“Onlar sekiz köle tarafından güdülen yüz tane deve verdiler. Ve bu bağışları dolayısıyla ne başa kaktılar, ne de israf ettiler.”

Buradaki (israf anlamı verilen) “şeref” kelimesi, gaflete düşmek, aldanmak anlamındadır. Hata anlamına geldiği de söylenmiştir. “Kalbi şerif olan adam” ise, kalbi gaflet içinde ve hatalı kimse demektir. Şair Tarafe de der ki:

“Kalbi gaflet ve hata içerisinde olan bir kişi

Bana sövüp saymayı, bulut suyuna karışmış bir bal olarak görür.” [124]

  1. Davarlardan yük taşıyacak, döşek yapılacak olanları da (yara­tan O’dur). Allah’ın size verdiği rızıktan yeyin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, apaçık bîr düşmanınızdır.

Yüce Allah’ın: “Davarlardan yük taşıyacak, döşek yapılacak olanları da”

buyruğu, daha önce geçen buyruğa atfedil mistir. Yani O, ayrıca davarlardan yük taşıyacak ve döşek yapılacak olanları da yaratmıştır. Buradaki “davarlar (el-En’âm)” ile ilgili olarak ilim adamlarının üç görüşü vardır:

  1. el-En’âm’dan kasıt, özel olarak develerdir. İleride buna dair en-Nahl Sû-resi’nde (16/5. âyetin tefsirinde) açıklamalar gelecektir.
  2. En’âm, aslında yalnızca develer için kullanılır. Bununla birlikte beraber­lerinde inek ve koyun türü de bulunursa yine En’âm diye anılırlar.
  3. En sahih olan ise Ahmed b. Yahya’nın ifade ettiği şu görüştür: En’âm, yüce Allah’ın yenilmesini helâl kıldığı bütün hayvanlardır. Bu görüşün sıh­hatinin delili de yüce Allah’ın: “Size dört ayaklı davarlar (behimetü’l-en’âni) -size okunacak olanlar hariç olmak üzere- helâl kıtındı” (el-Maide, 5/1.) buy­ruğudur. Bu da önceden geçmiş bulunmaktadır.

“Yük taşıyacak (el-Hamûle)” yük taşıyabilen ve çalışabilen demektir. Bu açıklama tbn Mes’ud ve başkalarından nakledilmiştir. Diğer taraftan bu lafız, özel olarak deve hakkında kullanılır denildiği gibi, eşek, katır veya de­ve olsun, sırtında canlı taşınan her hayvandır diye de açıklanmıştır ki, bu açık­lama Ebu Zeyd’den nakledilmiştir. Bunlar üzerinde taşıdıklar) yükleri bulun­sun veya bulunmasın farketmez. Amere der ki:

“Beni korkutan yalnızca ora ahalisinin yük taşıyacak hayvanları oldu Yurtlarının ortasında develere yol olarak verilen bitkinin tanesini

kuru kuruya yiyen (binekler).”

Yük taşıyacak anlamına geien “hamule” kelimesi, “fe” harfi fet halı olarak teûle veznindedir. Eğer fail anlamında kullanılırsa (bu vezinde) müennes ile müzekkeri arasında fark olmaz. Nitekim, korkak erkek ve kadın hakkında -bu vezinde-: Ferûka denilir. Haccetmemiş erkek ve kadın için de -yine ay­nı vezinde- “sarûra” denilir. Bunun çoğulu yapılmaz. Şayet mef ul anlamın­da kullanılırsa, o takdirde müzekker ile müennes arasında müenneslik H’te”sİ ile fark gözetilir. “Sağmal hayvan ve sırtına binilen dişi hay­van” gibi. -“Hâ” harfi ötreli olarak- “humûle” ise, yükler anlamındadır. Yine “hâ” harfi ötreli fakat sonunda müenneslik “te”si olmaksızın, “humul” ise, üze­rinde hevdeç bulunan develer demektir. Hevdeçin içerisinde kadınların olup olmaması farketmez. Bu açıklamalar Ebu Zeyd’den nakledilmiştir. Döşek yapılacak olanlar” ile ilgili olarak, ed-Dalıhâk şöyle

demiştir: Yük taşıyacak olanlar anlamındaki hamule, deve ve inek türü için, “Döşek yapılacak olanlar” anlamı verilen “ferş” ise koyun için kullanılır.

en-Nehhâs der ki: Bu, görüşün sahibi lehine yüce Allah’ın bir sonraki âyet-i kerimede geçen ” Sek iz çift” buyruğu delil gösterilmiştir. Yü­ce Allah burada “yük taşıyacak, döşek yapılacak olanlar “den bedel olmak üze­re, Sekiz” diye buyurmuştur.

el-Hasen de der ki: Hamule, deve türüdür, Döşek yapılacak olanlar da koyun türüdür. İbn Abbas da der ki: Hamule, deve, inek, at, katır ve eşek tü­ründen yük taşıyan her hayvana ad olarak verilir. Ferş (döşek yapılacak olan­lar) ise, koyun hakkında kullanılır.

îbn Zeyd der ki: Yük taşıyacak anlamındaki hamule, sırtına binilenlerdir. Döşek yapılacak olanlardan kasıt ise, eti yenilip sütü sağdandır. Koyun, bu­zağı ve dana gibi. Bunlara “ferş: döşek yapılacak planlar” adının veriliş se­bebi ise, bedenlerinin ufak olması ve bunların “ferş” diye bilinen ve insan­ların çiğneyip geçtikleri bir araziye yakın oluşlarından dolayıdır. Nitekim şa­ir recez vezninde şöyle demektedir:

“Bana yük taşıyacak ve döşek yapılacak (hayvan)lan miras bıraktı. Her gün sağmal olanlarının sütünü sağıp duruyorum.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Davarlarınızdan döşek yapılacak olanları ve yük taşıyacak olanlar ile Perdeler arkasında gizlenen (genç yaştaki kadın)ları ele geçirdik.”

el-Esmaî der ki: Ben, ferş kelimesinin çoğulunun kullanıldığını işitmedim. Bunun1, mastar olup bu tür hayvanlara isim olarak verilmiş olması da muh­temeldir. el-Ferş ise, ev eşyaları arasında yere serilenler demektir. Yine bu kelime, yeri kaplayacak şekilde yayılan ekin hakkında da kullanılır. Geniş ara­zi anlamında da kullanılır. Devenin ayağında ferş ise, az miktardaki geniş ta-banlılık demektir ki, bu da güze! bir özelliktir. İftiraş ise, yayılmak anlamın­dadır. O halde bu kelime müşterek bir lafızdır. Şanı yüce Allah’ın: “Döşek ya­pılacak olanlar* buyruğunun bu anlamda kullanılması da mümkündür.

en-Nehhâs der ki: Bu iki kelime hakkında yapılan açıklamaların en güze­li şudur: Yük taşıyacak olanlardan kasıt, yük taşımak İçin müsahhar kılınmış olanlardır. Döşek yapılacak olanlardan kasıt ise, yüce Allah’ın, üzerinde oturulmak ve döşek olarak kullanılmak üzere yaratmış olduğu deriler ve yün­lerdir.

Âyetin geri kalan bölemlerine dair açıklamalar ise, daha önceden (el-Ba-kara, 2/208. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. [125]

  1. Sekiz çift (yaratmıştır) Koyundan iki çift, keçiden İki çift: “Er­keklerini mi, dişilerini mi, yoksa bu iki dişinin döl yatakların­da sarınıp bürüneni mi, (hangisini) naram kıldı? Şayet doğru söyleyenler iseniz bana, bir bilgiye dayanarak haber verin.”
  2. Deveden de iki (çift), sığırdan da iki (çift yaram). De ki: “Onla-‘ rın erkeklerini mi, dişilerini mi, yahut dişilerinin dol yatak­larında sarınıp bürüneni mi, (hangisini) haram kıldı? Yoksa Al­lah bunu, size tavsiye ettiğinde hazır mıydınız? İnsanları sap­tırmak için bir bilgiye dayanmaksızın Allah’a iftira eden kim­seden daha zalim kim olabilir? Şüphesiz Allah, zalimler toplu­luğuna hidâyet vermez.

Bu buyruklara dair açıklamalarınım üç başlık halinde sunacağız: [126]

  1. Âyetin Nüzul Sebebi Ve “Çift: Zevç” Kelimesinin Anlamı:

Yüce Allah’ım “Sekte çift” buyruğundaki; Sekte” kelimesi, mah-zuf bir fiil ile nasbedilmiştir. Yani: Sekiz çift -yaratmıştır-.” Bu açıklama el-Kisaî’den nakledilmiştir. el-Ahfeş Said ise şöyle demektedir: Bu kelime Yük taşıyacak, döşek yapılacak olanlar” (el-En’am, 6/142) dan bedel olmak üzere nasbedilmiştir.

el-Ahfeş Ali b. Süleyman ise şöyle demektedir: Bu, yeyiniz” mu­kadder fiili ile nasbedilmiştir. Yani: Sekiz çiftin etlerini yeyiniz. Bu kelimenin; Size verdiği nzıktan” (el-En’âm, 6/142) anlamındaki buy­rukta yer alan ism-i mevsulun nasb mahallinde olması dolayısıyla bedel ola­rak nasbedilmesi mümkündür. Aynı şekilde Mübâh olan şeyleri yiyiniz. Koyundan iki çift… olmak üzere sekiz çift” anla­mında nasb edilmiş olması da mümkündür.

Âyet-i kerime, Malik b. Avf ve arkadaşları hakkında nazil olmuştur. On­ların; “Şu davarların kannlanndaki yavrular, yalnız erkeklerimize helâl, kadınlarımıza haramdır” (6/139) buyruğunda işaret edilen sözleri söyleme­leri üzerine yüce Allah, bu âyet-i kerime ile Peygamberin ve mü’minlerin dik­katlerini kendileri için helâl kıldığı şeylere çevirmektedir. Tâ ki, onlar da Al­lah’ın helâl kıldığı şeyleri haram kılanlar durumuna düşmesinler.

“(Çift anlamına gelen:) zevç” kelimesi, “(tek anlamına gelen) f”erd”in zıd-dıdır. Meselâ; Çift ya da tek” denildiği gibi, yine aynı anlamlar­da olmak üzere; da denilir.

Buna göre, yüce Allah’ın: Sekte çift”, sekiz tek demektir. Arap­lara göre, bir başka teke ihtiyacı bulunan her bir tek şeye (tek başına dahi olsa) zevç denilir. O bakımdan kocaya zevç denildiği gibi, hanıma da zevç denilir. Zevç laf21, hem tek kişi hakkında, hem de iki kişi hakkında kullanı­labilir. Meselâ; O ikisi, iki çifttir (yani, iki tek olup be­raber çifttirler) ve iki çifttir” de denilir. Tıpkı; İkisi de bir birine eşittir” (dinilirken her iki kelimede de tesniye kullanıldığı, yada kul­lanılmayıp yalnızca zamirin tesnîyesiyle yetînilme halinde) olduğu gibi. Me­selâ, bir erkek, bir dişiyi kastetmek üzere; İki çift güver­cin aldım,” demek de böyledir. [127]

  1. Koyun Ve Keçi Türleri De Haram Edilmemiştir:

Yüce Allah’ın: “Koyundan iki çift” buyruğu, yani erkek ve dişi demek­tir. “Koyun” (küçük baş) türünden yünleri olan koyun demektir. Bu

kelime; ın çoğuludur. Müennesi, ‘ şeklinde, çoğulu da; diye gelir.

Şöyle de denilmiştir: Bu kelime, tekili bulunmayan çoğul bir isimdir. Ço­ğulunun; olduğu da söylenmiştir. Köle, köleler” gibi. Ço­ğul olarak; diye de söylenebilir. Nitekim “Arpa” kelimesinin diye kullanıldığı gibi. Burada, (koyun anlamındaki kelimede) “dad” har­fi sonraki hemzenin esreli oluşuna tabi olarak esreli okunmuştur.

Talha b. Musarrif, Koyundan iki çift” buyruğunu hemze­si üstün olarak okumuştur ki, bu da Basrahlarca Araplar tarafından kullanı­mı işitilmiş bir söyleyiştir. Kûfelilere göre ise, ikinci harfi boğaz harfi (har-fü halk) olan bütün kelimelerde muttarid (hepsinde) uygulanan bir kaidedir.

Keçi” kelimesinde de üstün ve sakin okuyuş bu şekildedir. Eban b. Osman, mübteda oiarak merfu’ olmak üzere, Koyundan iki çift, keçiden iki çift” diye okumuştur. Ubeyy’in kıraatinde ise: Keçiden de iki” şeklindedir, çoğunluğun kıraati de böyledir. İbn Âmir ve Ebu Amr ise, “ayn” harfini üstün olarak okumuştur. en-Nehhâs derki: Araplarca çoğunlukla kullanım, Keçi, koyun kelimeleri­nin ikinci harflerinin sakin okunuşu şeklindedir. Buna, çoğul yaptıkları vakit; Keçiler” şeklindeki kullanımları da delalet etmektedir. Kö­le ve köleler” denildiği gibi. Şair tmruu’1-Kays da şöyle demektedir:

“Şeracâ b. Cermoğulları keçilerini sağmayı onlara bağışlar.

By şefkat ve merhamet sahibi, esirgeme şefkatini.”

Koyun, koyunların çoğul şekli de böyledir.

Küçükbaş hayvanlardan olan; Keçi, koyun çeşidinden farklıdır. Bunlar, kıllı ve kısa kuyrukludur Bu kelime, bir cins ismidir.

kelimeleri de bu şekildedir. Tekili ise; di­ye geiîr, Arkadaş, arkadaşlar, tacir, tacirler” gibi. Mü­ennesi ise, dîye gelir, ile aynı anlamdadır. Çoğulu da şek­lindedir. Keçileri artıp çoğalan kavmi anlatmak üzere; denilir. ise, keçi sahibi demektir. Ebu Mulıammed el-Fek’asî, sütleri fazla olan develeri ve darlık zamanlarda koyunlardan üstün tuttuğu develeri vasfeder-ken şöyle demektedir:

“Keçiler sahibi azıcık azıkla yetindiği zaman (o develer), Hiç de az olmayan ölçek ile süt verirler.”

Yerin sert olan bölümü demektir. ise, sert ve çakılı bol yer demektir. da böyledir. de, kişi, işine ciddiyetle sa­rıldı, demektir.

“De ki: Erkeklerini mi…” buyruğu, “Haram kıldı” ile nasbedilmiştir. Yahut dişilerini mi” ise ona atfedil mistir.

Yahut… sarınıp bürüneni mi” buyruğu da bu şekildedir.

Erkeklerini mi” buyruğunda, vasıl-‘eliP’i ile birlikte istifham ve haberi birbirinden ayırt etmek için bir med harfi daha gelmiştir. Bu gelen “hemze” nin hazf edilmesi de caizdir. Çünkü Yoksa” kelimesi, zaten is-tiflıam’a (soruya) delâlet etmektedir. Şairin şu mısraında olduğu gibi:

“Konaklama yerinden akşam mı gider, yoksa sabah erken mi?” [128]

  1. Tartışma Ve Kıyas:

İlim adamları derler ki: Âyet-i kerime, Bahîre ve onunla birlikte sözü ge­çen davarlar hakkında ve müşriklerin: “Şu davarların kannlanndakiler yal­nız erkerlerimlze helâl, kadınlarımıza haramdır” şeklindeki sözlerinde müş­riklere karşı delil getirilmektedir.

İşte bu, ilmi konularda tartışmanın sözkonusu olabileceğine delildir. Çünkü yüce Allah, Peygamberine, onlarla tartışmasını ve iddialarının tutar­sızlıklarını kendilerine açıklamasını emretmiştir.

Yine bu buyaık, kıyas ve akıl yürütmenin kabul edildiğini de göstermek­tedir. Ayrıca bu buyrukta kıyas yapılan bir hususta eğer nass varid olmuş ise, kıyasa göre görüş belirtmenin baül olacağına da delil vardır. Bu ifadede “nakz olacağına dair delil vardır” anlamında da nakledilmiştir. Çünkü yüce Allah on­lara doğru kıyaslar yapmalarını emretmiş ve böylelikle müşriklerin gerekçe­lerini reddetmelerini buyurmuştur.

Buyruğun anlamı da şudur: Onlara de ki: Eğer Allah erkekleri haram kıl­mış ise, bütün erkekler haramdır. Eğer dişileri haram kılmış ise, bütün dişiler haramdır. Eğer, dişilerin yani koyun ve keçilerin döl yataklarında bulu­nanları haram kılmış ise, doğan bütün yavrular erkek olsun dişi olsun haram­dır. Hepsi de yavru olarak doğduklarına göre, hepsinde aynı gerekçe (illet) bulunduğundan dolayı, hepsinin haram olması gerekir. Böylelikle onların il­letlerinin (ileri sürdükleri gerekçenin sebebinin) çürük olduğunu, sözlerinin tutarsız olduğunu ortaya koymaktadır. Şanı yüce Allalı, onların bu kabilden yaptıkları işlerin kendisine bir İftira olduğunu bildirmektedir.

“Bana bir bilgiye dayanarak haber verin.” Eğer öyle bir bilginiz varsa, ona dayanarak söyleyin. Bu yaptığınız haram kılma nereden gelmektedir? Yan­larında ise öyle bir bilgi yoktu. Çünkü onlar, ilahi kitabı okuyup bilen kim­seler değillerdi.

“Deveden de İki (çift)…” buyruğu ve sonrasında gelen buyruklar da az ön­ce geçenler gibidir.

“Yoksa Allah bunu size tavsiye ettiğinde hazır mıydınız?” Yani, siz Al­lah’ın bunları haram kıldığında tanıklık mı ettiniz. İleri sürülen delilin, on­lar için bağlayıcı ve susturucu bir delil olduğunu görünce, iftiraya koyularak: Evet Allah böyle emretti, dediler. Bunun üzerine yüce Allah da; “İnsanları saptırmak için bir bilgiye dayanmaksızın Allah’a iftira eden kimseden da­ha zalim kim olabilir” diye buyurarak, onların söylediklerine, her hangi bir delil getirilemediği için yalan söylediklerini beyan etti. [129]

  1. De ki: “Bana vahyolunanlar arasında, yiyecek bir kimseye, ka­ram olduğunu bulduğum yiyecekler yalnızca şunlardır: Ölü, ak­mış kan, domuz eti -ki o pistir- ve Allah’tan başkasının adına boğazlandığından dolayı fısk olanlar. Kim mecbur kalırsa, zulmetmeksizin ve haddi açmaksızın, (yerse), şüphesiz Rab-bin, Gafurdur, Rahimdir.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız: [130]

  1. Âyette Ve Başka Buyruklarda Haram Oldukları Bildirilen Yiyecekler:

“De ki: Bana vahyohınanlar arasında… haram olduklarını bulduğum yiyecekler yalnızca şunlardır” anlamındaki bu âyet-i kerimede yüce Allah haram kıldığı şeyleri bize bildirmektedir. Anlamı şöyledir: Ey Muhammed de ki: Bana vahyotunanlar arasında şu şeylerden başkasının haram kılındığını görmüyorum. Sizin kendi arzunuza dayanarak haram kılmaya kalkıştıklarımız değildir.

Âyet-i kerime Mekke’de inmiştir. O sırada İslâm şeriatinde bunların dışın­da haram kılınmış bir şey yoktu. Daha sonra Medine’de el-Maide Sûresi na­zil oldu ve haram kılınan şeyler arasında boğulmuş, kafasına vurulmuş, yüksek yerden düşmüş, boynuzlanmış ve bunun sonucunda ölmüş hayvan­lar ile, şarap ve başka şeyler de eklendi. Rasulullah (sav) da Medine’de yır­tıcı hayvanlardan azı dişleri bulunan her bir hayvan ile kuşlardan da pençe­li hayvanların yenilmesini haram kıldı.

İlim adamları, bu âyet-i kerimenin hükmü ile yorumlanması hususunda farklı görüşlere sahiptirler:

Birinci görüş: Kendisine işaret ettiğimiz bu âyet-i kerimenin Mekkî oldu­ğu ve Rasulullah (sav)’ın haram kıldığı her şey ile Allah’ın Kitabında haram kılanan şeylerin buna eklendiği şeklindeki görüştür. Bütün bunlar, şanı yü­ce Allah tarafından Peygamberi vasıtasıyla ortaya koymuş olduğu ve bunla­ra eklenen hükümlerdir. Gerek rey ehli, gerek fıkıh ve gerekse eser (hadis) ehli olan ilim adamlarının çoğunluğu bu görüştedir.

Bunun bir benzeri de, bir kadının halası ve teyzesi ile birlikte haram kı­lınışını ifade eden hadis-i şerif İle yüce Allah’ın: “Geriye kalanları ise… si­ze helâl kılındı” (en-Ntsa, 4/24) buyruğu İle birlikte ele alınışına benzer. Yi­ne, yüce Allah’ın: “Eğer iki erkek bulunmazsa, o halde… bir erkekle bir ka­dın bulunsun” (el-Bakara, 2/282) buyruğu ile birlikte; şahidle beraber bir ye­min ile hüküm vermek de (bk. Bakara, 2/282. âyet, 27. başlık) buna benze­mektedir.

Bir diğer görüş olarak; bu âyet Hz. Peygamberin: “Yırtıcı hayvanlardan azı dişi bulunan her bir hayvanı yemek haramdır” hadisi ile nesli olunmuştur. Bu hadisi Malik rivayet etmiş olup, sahih bir hadistir.[131]

Bu âyetin muhkem olduğu ve bu âyette sözü geçenlerin dışında kalan her­hangi bir şeyin haram olmayacağı şeklinde de bir başka görüş vardır. Bu ise, İbn Abbas, İbn Ömer ve Aişe (r.anhum) dan rivayet edilen bi; görüştür. Yi­ne bunlardan bunun aksi görüş de rivayet edilmiştir.

Malik der ki: Bu âyet-i kerimede anılanların dışında, apaçık besbelli bir haram yoktur. İbn Huveyzimendâd da der ki: Bu âyet-i kerime -âyette istis­na edilen ölü, akmış kan ve domuz eti dışında- hayvan ve onun dışında ka­lan her şeyin helâl olduğunu ihtiva etmektedir. İşte bundan dolayı biz, yır­tıcı hayvanlar ile insan ve domuz dışında kalan diğer hayvanların mubah ol­duğunu söylüyoruz.

el-Kiyâ et-Taberî der ki: Şafiî, hakkında hükmü belirtilmeksizin geçen her şeyin helâl kılındığı ilkesini -delilin haramlığına delalet ettikleri müstesna- bu âyete bina etmiştir.

Şöyle de açıklanmıştır Âyet-i kerime muayyen bir şey hakkında soru so­rana cevaptır. O bakımdan gelen cevap da hususi bir cevaptır. Şafiî’nin ka­bul ettiği görüş de budur.

Şafiî, Said b. Cübeyr’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Bu âyet-i ke­rimede bir takım şeyler sözkonusu edilmektedir ki, bunlar hakkında Rasu-lullalı (sav)’a soru sormuşlardı, o da bu şeyler arasından nelerin haram kı­lındığı şeklinde onlara cevap vermişti.

Şöyle de açıklanmıştır: Yani ben, bana vahyolunanlar arasında, yani şu vah­yin bana nazil olduğu halde ve onun bu nüzul zamanında … başka bir şey bulmuyorum. Bundan sonra ise vahyin gelip başka bir takım şeyleri haram kılmasını engelleyen bir husus ise bulunmamaktadır.

İbnü’i-Arabî bu âyet-i kerimenin Medine’de indiğini iddia etmektedir. Halbuki bu âyet-i kerime, çoğunluğun görüşüne göre Mekke’de inmiştir. Pey­gamber (sav)’a: “Bu gün sizin için dininizi tama miadım…” (el-Maide, 5/3) âyeti nazil olduğu günü nazil olmuştur. Bundan sonra ise neshedici herhan­gi bir hüküm inmediğine göre bu âyet muhkemdir. O halde bu âyette haram kılınanlar dışında haram kılınmış bir şey yoktur, benim meylettiğim görüş de budur. [132]

Derim ki: Ancak, böyle bir şeyi ondan başka bir kimsenin söylediğini gör­medim. Ebu Ömer (b. Abdi’1-Berr), et- En’âm Sûresi’nin, yüce Allah’ın: “De ki: Rabbinizin size neleri karam kıldığını okuyayım…” (el-Enâm, 6/151) buyruğu ile başlayan üç âyet-i kerime dışında Mekke’de indiği hususunda ic-ma bulunduğunu nakletmektedir. Bu sûreden sonra ise, Kur’an-ı Kerimin bir­çok bölümleri nazil olmuş ve pek çok sünnet varid olmuştur. Meselâ, Medi­ne’de, el-Maide Sûresi’nde içkinin haram olduğuna dair hüküm nazil olmuştur. Aynı şekilde Hz. Peygamberin, yırtıcı hayvanların azı dişli olan her bir yırtıcı hayvanı yemeyi Medine’de yasaklamış olduğunu icma ile kabul etmiş­lerdir. İsmail b. İshâk der ki: işte bütün bunlar, yüce Allah’ın: “De ki: Bana vahyolunanlar arasında… haram olduklarını bulduğum yiyecekler yalnız şunlardır” buyruğunun nüzulünden sonra Medine’de olmuş şeyler olduğu­na delalet etmektedir. Çünkü bu buyruk Mekke’de inmiştir.

Derim ki: İşte ilim adamları arasında görüş ayrılığının ortaya çıkış nokta­sı budur. Bir gurup ilim adamı, azı dişli yırtıcı her bir hayvanın yenilmesi ya­sağını ihtiva eden hadİs-İ şeriflerin zahirini bir kenara bırakmıştır. Çünkü bu hadisler, âyet-i kerimeden sonra varid olmuştur. Âyetteki hasr ise, açıkça gö­rülmektedir. O bakımdan, âyetin gereğini alıp kabul etmek daha uygundur. Zira, âyet-i kerime ya kendisinden önceki buyruklan nesli edicidir, yahut da sözü geçen o hadislere tercih edilmelidir.

Bunların dışında başka şeylerin de haram kılınmış olduğunu kabul eden­ler ise, el-En’âm Sûresi’nin Mekke’de hicretten önce nazil olduğunu açıkça görmüş ve tesbit etmişlerdir. Bu âyet-i kerime ile de Bahire, Şaibe, Vasile ve Hâm gibi kendiliklerinden haram kıldıkları şeyler hususunda cahiliyyenin ka­naatlerini reddetmenin kastedildiğini de ortaya çıkarmışlardır. Bundan son­ra ise, ehlî merkepler, katır etleri ve buna benzer bir çok yiyeceğin, yırtıcı hayvanlar arasından azı dişlilerin, kuşlardan da pençelilerin haram kılındı­ğını tesbit etmişlerdir.

Ebu Ömer der ki: “Bu buyrukta zikredilenler dışında haram bir şey yok­tur” diyenlerin görüşüne göre, üzerine kasten Allah’ın adı anılmaksızın ke­silmiş hayvanların haram olmaması, diğer taraftan müslümanlar cemaati ta­rafından lıaram kılındığı kabul edilen içkinin heiâl kabul edilmesi gerekir. Üzümden yapılmış şarabın haram kılındığı hususunda müslümanlann icma etmiş olmaları, Rasulullah (sav)’ın el-En’âm Sûresi’nde haram kılınmış şey­ler dışında, bu sûreden sonra Kur’an-ı Kerim’den nazil olan buyruklar ara­sından kendisine vahyolunanlarda haram kılınmış başka şeyler de bulduğu­na dair açık bir delildir.

Yırtıcı hayvanların, ehlî merkeplerin ve katırların etleri hususunda Malik’ten farklı rivayetler gelmiştir. Bir seferinde bunların haram olduğunu söylemiş­tir. Buna sebep ise, Hz. Peygamberin bu hususta varid olmuş nehiyleridir. Mu-vatta’da bulunanlara göre, onun sahili olan görüşü de budur.[133] Bir seferin­de ise, bunların mekruh olduğunu söylemiştir. Müdevvene’sinde zahir olan görüş de budur. Çünkü âyetin zahiri bunu gerektirdiği gibi, İbn Abbas, İbn Ömer, Âişe (r.anhum.) İîe bunların yenilmesini mubah kabul edenlerden gelen rivayetin zahiri de bunu gerektirmektedir. Bu aynı zamanda Evzaî’nin de görüşüdür.

Buharî, Amr b. Dinar’dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Ben, Cabir b. Zeyd’e şöyle dedim: Onlar Rasulullah (sav)’ın elılî merkeplerin etlerini ye­meyi yasakladığını iddia ediyorlar. O da şöyle dedi: el-Hakem b. Amr el-Gı-farî,.Basra’da bizim yanımızda böyle diyordu: Fakat, el-Bahr (okyanus gibi alim) İbn Abbas bunu kabul etmeyerek: “De ki: Bana vahyolunanlar arasın­da… haram olduklarını bulduğum yiyecekler yalnızca şunlardır” âyetini okudu. [134]

İbn Ömer’den rivayet edildiğine göre ona, yırtıcı havyanların eti hakkın­da soru sorulmuş, o da: Bunlarda bir mahzur yoktur, demiş. Bu sefer ona: Ebu Sa’lebe el-Kuşerî’nin hadisi (hakkında ne dersin) diye sorulunca, şu ce­vabı vermiş: “Biz, Rabbimizin Kitabını bacaklarına işeyen bir bedevi Arabın naklettiği hadis dolayısıyla terketıneyiz.”

eş-Şa’bî’ye de fil ve aslanın etine dair soru sorulmuş, o da bu âyet-i ke­rimeyi okumuş. el-Kasım da şöyle demiş: Aişe (r.anha), İnsanların, yırtıcı hay­vanların azı dişli olanlarının hepsi haramdır, dediklerini işitince; bunlar helâldir der ve şu: “De ki: Bana vahyolunanlar anasında… haram olduğu­nu bulduğum yiyecekler yalnızca şunlardır” âyetini okur, sonra da şöyle dermiş: (İçinde et kaynayan) tencerenin suyu kandan dolayı sararırdı. Son­ra da Rasulullah (sav) bunu görür de bunun haram olduğunu söylemezdi.

Bu hususta sahih oian ise, bizim öncelikle söz konusu ettiğimiz ve bu âyet-i kerimeden sonra varid olan haram kılman şeylere dair buyrukların bun­lara ilave edilip bu âyette zikrolunanlara atfolduğudur.

Kadı Ebu Bekr b. el-Arabî de “Ahkâmu’l-Kur’an.” adlı eserinde zikrettik­lerine muhalif olarak “el-Kabes” adlı eserinde buna şu sözleriyle işaret etmek­tedir: İbn Abbas’tan, bu âyet-İ kerimenin son nazil olan buyruklardan oldu­ğuna dair bir rivayet vardır. Ancak, mezhebimize mensub Bağdatlı alimler şöy­le demişlerdir: Bu âyette zikrolunanların dışındaki her şey. helâldir. Şu kadar var ki, yırtıcı hayvanların yenilmesi de mekruhtur. Ancak, değişik bölge fu-kahasına göre -Malik, Şafiî, Ebu Hanife ve Abdulmelik de bunlar arasında­dır- yırtıcı hayvanlar arasında azı dişli olanların hepsi haramdır. Yüce Allah’ın: “De ki: Bana vahyolunanlar arasında… haram olduklarını bulduğum yi­yecekler yalnızca şunlardır…” buyruğundan sonra kendilerine dair delil va­rid olmak suretiyle bunlardan ayrı başka bîr takım şeylerin de haram kılın­mış olması imkânsız bir şey görülemez.

Nitekim Peygamber (sav): “Müslüman bir kişinin kanı, ancak üç şeyden birisi ile helâl olur…” [135] diye buyurup, küfür, zina ve öldürmeyi zikretmiş­tir. Diğer taraftan bizim ilim adamlarımız şöyle derler:

Konu ile ilgili varid olmuş deliller gereğince öldürmenin on tane sebebi vardır. Zira Peygamber (sav), şanı yüce Allah’tan kendisine ulaşan bilgiye uy­gun olarak haber verirdi. Dilediği hükmü silen, dilediğini sağlamlaşttrıp nesh eden ve dilediğini takdir eden de O’dur, Peygamber (sav)’dan şöyle de­diği sabit olmuştur: “Yırtıcı hayvanlar arasından azı dişli olan her bir hayva­nı yemek haramdır.” [136]

Yine Hz. Peygamberin yırtıcı hayvanlar arasından azı dişli olanları ve kuş­lardan da pençeli olanları yasakladığı da rivayet edilmiştir. Müslim Ma’n’dan, o, Malik’len rivayet ettiğine göre: “Pençeli olan her bir kuşun yenilmesi ya­sak kılınmıştır” dediği rivayet edilmiştir. [137] Şu kadar var ki, birinci görüş da­ha sahihtir ve yırtıcı hayvanlardan azı dişli olanların haram kılınmış olması, mezhebin sarih görüşüdür ve Malik de Muvatta’da “yırtıcı hayvanlardan azı dişli olanların yenilmesinin haram kılınışı” [138] diye başlık açmış, daha sonra da konu ile ilgili hadisi zikredip arkasından da şu ifadeleri kaydetmiş bulun­maktadır: “Bizde kabul gören durum da budur.” [139] Böylelikle uygulama ile rivayetin birbirine mutabık olduğunu haber vermektedir.

el-Kuşeyrî der ki: Maiik’in: “Bu âyet-i kerime son nazil olmuş buyruklar­dandır” demesi, bizim şöyle dememize engel teşkil etmez: Bu âyetten son­ra da bir takım şeylerin haram kılındığı sabit olmuştur. Allah, hoş ve temiz şeyleri helâl kılmış, murdar olan şeyleri de haram kılmıştır. Rasulullah (sav) da yırtıcı hayvanlar arasından azı dişli olanlarının yenilmesini yasakladığı gi­bi, kuşlar arasından da pençeli olanların yenilmesini yasaklamış, ehlî mer­keplerin etlerinin yenilmesini de Hayber fethi şuasında yasaklamıştır. Bu te­vilin sıhhatine delalet eden husus İse, dışkının, sidiğin, tiksinti veren haşe-ralın ve ehlî merkeplerin -ki, bu âyette sözü geçmeyen hususlar arasındadır­lar- haram kılındıklarına dair icmâ bulunmasıdır. [140]

  1. Haram Kılma Lafzının Hz. Peygamber Tarafından Kullanılması Halinde İfade Ettiği Hüküm:

Yüce Allah’ın: “Haram olduklarını…” buyruğu ile ilgüi olarak İbn Atiy-ye şunları söylemektedir:

Haram kılma lafzı, Rasulullah (sav) tarafından kullanıldığı takdirde, sözü geçen şey ile ilgili bu hükmün yasaklama ve men’İn son sınırına kadar ulaşması mümkün olduğu gibi, aynı şekilde dildeki kullanımına göre nihaî sınıra varmayıp kerahet ve buna benzer bir sınırda durması da mümkündür. Bu lafız ile birlikte te’vil âlimi ashabın buna teslimiyeti, onların hep birlik­te bu hususta icmaı karinesi bulunmakla birlikte hadislerin lafızları bu hu­susta muzdarip değilse, şer’an onun bu haram kılmasının yasaklama ve men’in son sınırına kadar ulaşması gerekir ve onun bu şekildeki haram kıl­ma ifadesi ile haram kılınanlar domuz, mevte (leş) ve akmış kan gibi olur. İşte, içkinin haram kılınış niteliği de budur.

Diğer taraftan haram kılma lafzı ile birlikte hadis lafızları arasında muzdariplik bulunup, hadisleri bilmekle birlikte imamlar, hadisin karanlık lafzı­nın hükmü hakkında görüş ayrılığına düşmüş olmaları gibi bir karine varsa, -Peygamber (sav)’ın: “Yırtıcı hayvanlardan azı dişi olan her bir hayvanın ye­nilmesi haramdır” hadisinde olduğu gibi-… diğer taraftan RasuLuliah (sav)’ın yırtıcı hayvanlardan azı dişi olan her bir hayvanın yenilmesini yasaklayan buy­ruğu varid olmakla birlikte, ashab ve onlardan sonra gelenler, banları, ha­ram olup olmadıkları hususunda farklı görüşlere sahip iseler; işte bu sebep­ler doîayısıyla konuyu tetkik eden bir kimsenin haram kılma lafzını kerahet ve buna benzer yasaklama anlamına yorumlaması mümkündür.

Diğer taraftan bazı haram kılma lafızlarıyla birlikte te’vjl karinesi de var­dır. Hz. Peygamberin ehlî merkeplerin etlerinin yenilmesini haram kılması bu­na örnektir. Bu yasaklamada hazır bulunan ashabın kimisi, necis olduğun­dan dolayı haram kıldığı te’vilinde bulundukları gibi, kimisi de insanların yük taşıyacakları merkeplerin yok olmaması maksadına binaen haram kılındığı şeklinde te’vil etmişlerdir. Daha başkaları ise, katıksız bir haram kılmadır, di­ye açıklamışlardır. Ümmet arasında da ehlî merkeplerin etlerinin haramlığı hususunda görüş ayrılığı bulunduğu sabit olmuştur.

İşte ilim adamlarından bu meseleyi dikkatle tetkik eden bir kimsenin bu­radaki haram kılma lafzını, kerahet ve buna benzer yasaklayıcı hükümlere -kendi içtihad ve kıyasına göre- açıklaması mümkündür.

Derim ki: Bu, gerek bu konuda, gerekse daha önce açıkladığımız şekil­de bu husustaki görüş ayrılığının sebebi ile ilgili olarak güzel bir açıklama­dır.

Şöyle de açıklanmıştır: Merkebin etinin yenilmeyiş sebebi, erkek merkep­lerin birbirlerine cinsel bakımdan yaklaşmaları ve Lııt kavminin işini yapma-lan suretiyle kötü özlerini ortaya koymuş olmalarıdır. O bakımdan onun hakkında ries (pislik) hükmü verilmiştir. Mııhammed b. Sîrin de der ki: Hay­vanlar arasında Lût kavminin yaptığı işi yapan domuz ve eşekten başka bir hayvan yoktur. Tİrmizî (eH lakım) bunu “Ncvâdiru’l-Usul”Ğe zikretmiştir.[141]

  1. Çeşitli Hayvanların Yenilmesi İle İlgili Hükümler Ve Bu Husustaki Görüş Ayrılıkları:

Arar b. Dinar, Ebu’ş-Şahsâ’dan, o, İbn Abbas’tan şöyle dediğini rivayet et­mektedir: Cahiliye dönemi İnsanları bir takım şeyleri yer, bir Lakım şeyleri terk ederlerdi. Allah da Peygamberini -saiat ve selam ona- gönderip Kitabını in­dirdi, helâl kıldığını helâl, haram kıldığını haram kıldı. O bakımdan helâl, O’nun helâî kıldığıdır, haram da O’nun haram kıldığıdır. Hakkında susup bir şey -söylemediği ise afTedilmiştir. Daha sonra da şu: “De ki… haram olduk­larını bulduğum yiyecekler yalnızca şunlardır” âyetini okudu. Yani, haram olduğu açıklanmamış her bir şey, bu âyetin zahirine göre mubahtır,

ez-Zührî, Ubeydullaİı b. Abdullah b. Abbas’lan: “Deki: Bana vahyolunan-lar arasında… haram olduklarını bulduğum yiyecekler yalnızca şunlar­dır…” âyetini okuyup şunları söyledi: O, meytenin yalnızca yenilmesini ha­ram kılmıştır, Meytenin yenilen kısmı ise etidir. Deri, kemik , yün ve tüyle­rine gelince, bunlar helâldir.

Ebû Dâvûd da Mılkam b. Teîib’den, o, babasından şöyle dediğini rivayeL etmektedir: Ben, Peygamber (sav) ile arkadaşlık ettim. Yerde bulunan haşe­relerin haram kılındığına dair (Ondan) bir şey işitmedim.K2)

Haşere ise, cerboa, büyük keler, kirpi gibi yerde yaşayan küçük hayvan­lardır. Şair der ki:

“Ey Um Amr, biz fare bile yedik.

Garip olan sizin aranızda haşerat da yer.”

Yani, yer yüzünde yürüyüp giden canlıları yer.

el-Hattabî der ki: Milkam’ın babasının söylediği: “Haram kılındıklarına dair bir şey işitmedim” şeklindeki ifadesi haşeratın mubah olduklarımı delii değildir. Çünkü bu haram kılma hükmünü ondan başkası işitmiş ola­bilir. İlim adamları, cerboa, ada tavşanı ve bunlara benzer haşeratın yenil­mesi hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Urve Ala, Şafiî ve Ebu Sevr, cer-boanın yenilmesi hususunda ruhsat bulunduğunu söylemişlerdir. Şafiî der ki: Ada tavşanı yemenin bir mahzuru yoklur. İbn Sîrin, el-Hakem, Hammâd. ve rey ashabı ise bunu mekruh görmüşlerdir. Yine rey ashabı, kirpiyi de mekruh görürler. Malik b. lines’e kirpi hakkında sorulunca o, bilmiyorum diye cevap vermiştir. Ebu Amr’ın naklettiğine göre Malik, kirpinin yenilme­sinde bir mahzur yoktur, demiş. Ebu Sevr de kirpi yemekte mahzur olma­dığı görüşünde idi. Bunu Şafiî’den de nakleder. İbn Ömer’e kirpi hakkın­da sorulunca, o da: “De ki: Bana vahyolunanla’r arasında… haram olduk­larını bulduğum yiyecekler yalnızca şunlardır…” âyetini okudu. İbn Ömer’in huzurunda bulunan yaşlı bir zat bunun üzerine şöyle demiş: Ben, Ebu Hureyre’yi şöyle derken dinledim: Peygambcf (sav) ”O, pis ve murdar­lardan birisidir” diye buyurdu. Bunun üzerine İbn Ömer şöyle dedi: Eğer Rasulullah (sav) bunu süylemişse, onun dediği gibidir. Bunu, Ebû Dâvûd nakletmekledir. [142]

Malik de der ki: Büyük keler, cerboa ve çöl keleri yemekte bir mahzur yok­tur. Yine imam Malik’e göre, şer’i usule göre kesilecek olursa yılan yemek de caizdir. Bu, İbn Ebi Leyla ve el-Evzaî’nin de görüşüdür. Aynı şekilde ze­hirli yılanlar, akrepler, fareler, yıkına ağu veren diye bilinen zehirli kerten­keleler, kirpi ve kurbağanın da yenilmeleri caizdir. İbni’l-Kasım da der ki: Yer­yüzü haşeratının, alwplerin ve orada yaşayan kurt ve solucanların Malik’in görüşüne göre yenilmesinde bir mahzur yoktur.

Bu hususta görüşünün lehine delil, Milkam b. Telib’in babasından naklet­tiği hadis ile, İbn Abbas ve Ebu’d-Derda’nm şu sözleridir: Allah’ın helâl kıl­dığı şey helâldir, haranı kıldığı şey de haramdır. Hakkında bir şey söylemek-sizin geçtiği İse afi edilmiştir. Hz. Aîşe de fare hakkında: O haram değildir, de­miş ve: “De ki: Bana vahyolunanlar arasında… haram olduklarını buldu­ğum yiyecekler yalnızca şunlardır” âyetini okumuştur.

Medineli ilim adamlarından bir topluluk ise, yer yüzünün zehirli zehirsiz haşeratından her hangi bir şeyin yenilmesini caiz kabul etmezler. Yılanları, kertenkeleleri, fareleri ve benzerlerini haram kabul ederler. Bu ilim adam­larına göre, öldürülmesi caiz olan hiç bir mahlukun yenilmesi caiz olmadı­ğı gibi, görüşlerine göre şer’i usule uygun kesimin de bir etkisi olmaz. Ay­nı 2amanda bu, İbn Şilıab, Urve, Şafiî, Ebu Hanife, onun arkadaşları ve baş­kalarının da görüşüdür.

Malik’e ve arkadaşlarına göre, yabani hayvanlar arasında hiç bir yırtıcı hay­van yenilmediği gibi, evcil kedi de yabani kedi de yenilmez, çünkü bunlar da yırtıcıdır.

Yine Malik şöyle demektedir: Sırtlan ve tilki de yenilmez. Bununla birlik­te bütün yırtıcı kuşların, akbaba, kerkenez kuşu, kartal ve bunların dışında kalanların leş yesinler yemesinler, etlerinin yenilmesinde bir mahsur yoktur. el-Evzaî de der ki: Bütün kuşlar helâldir. Şu kadar var ki, ilim adamları, ak­babayı yemeyi mekruh kabul etmişlerdir. Malik’in delili, ilim ehli arasında yır­tıcı kuşların etini yemeyi mekruh gören kimseyi bulmadığıdır. Peygamber (sav)’dan nakledilen: “Hz. Peygamber, kuşlardan pençeli her bir kuşun ye­nilmesini yasaklamıştır” hadisini münker kabul etmiştir.

Eşheb’den ise şöyle dediği rivayet edilmiştir: Serî usule uygun olarak ke­silmesi şartıyla filin yenilmesinde bir mahzur yoktur. Şa’bî’nin görüşü de bu­dur. Şafiî ise bunu kabul etmemektedir. Nu’man (b. Sabit, yani Ebu Hanife) ve arkadaşları ise, sırtlan ve tilki yemeyi mekruh görmüşler. Şafiî ise bunla­rın yenilmesine ruhsat vermiştir. Sa’d b. Ebi Vakkas’dan sırtlan yediğine da­ir rivayet nakledilmiştir.

Malik’in delili, yırtıcı hayvanlardan azı dişi olan bütün hayvanların yenil­mesinin yasak olduğunu bildiren hadisin umumî olup her hangi birisini tahsis etmemesidir. Nesâî tarafından sırtlan yemenin mubah görüldüğüne da­ir rivayet edilen hadiste, [143] onu yasaklayan hadis ile tearuz teşkil edebile­cek bir taraf yoktur. Çünkü bu, Abdurrahman b. Ebi Ammar’ın münferiden rivayet ettiği bir hadistir. Abdurrahman ise, ilim (hadis) nakliyle meşgul bir kimse olmadığı gibi, kendisinden daha sağlam bir ravinin kendisine muha­lefet etmesi halinde rivayeti delil gösterilebilecek kimselerden değildir.

Ebu Ömer (b. Abdİ’1-Berr) der ki: Yırtıcı hayvanlardan azı dişli olanların hepsinin yenilmesini yasaklayan hadis, tevatür derecesini bulacak kadar çeşitli yollardan rivayet edilmiştir. Bunu, sağlam, sika raviîerin önderlerinden bir topluluk rivayet etmiştir. Dolayısıyla İbn Ebi Ammar gibi birisinin hadi­si İle bu rivayetlere karşı çıkmaya imkân yoktur.

Yine Ebu Ömer fb. Abdi’1-Berr) der ki: Müslümanlar, maymun yemenin caiz olmadığını icma ile kabul etmişlerdir. Çünkü Rasulullah (sav) maymun yemeyi yasaklamıştır. Satışı da caiz değildir, çünkü sağladığı bir menfaat yok­tur. Abdurrezzak’ın, Ma’mer’den, onun Eyyub’dan zikrettiği rivayet dışında maymun yemeye ruhsat veren bir kimse olduğunu da bilmiyorum. Mücahid’e maymun yeme hakkında soru sorulmuş, o da: “Maymun, yenilmesi helâl kı­lınan dört ayaklı davarlardan değildir” diye cevap vermiştir.

Derim ki: İbnü’l-Münzîr şunu zikreder: Biz, Ata’dan rivayetimize göre Ata’ya, maymun Harem bölgesinde öldürülürse hükmü nedir? diye sorulmuş, O da (o takdirde) onun hakkında adaletli iki kişi (fidyesi hususunda) hüküm verir, demiştir. Buna göre, Ata’nın görüşüne göre maymun etini yemek ca­izdir. Çünkü, fidye cezası avdan başka hayvanları öldürenler hakkında va­cip değildir.

er-Ruyanî’nin “Bahru’l Mezheb” adlı, İmam Şafiî mezhebine göre yazılmış eserinde şöyle denilmektedir: Şafiî der ki: Maymunların satışı caizdir. Çün­kü, maymun eğitilir ve eşyanın korunması için ondan yararlanılabilir. el-Keş-felî de îbn Şüreyh’den, maymunun satışının -ondan yararlanıldığı gerekçe­siyle- caiz olduğunu söylediğini nakletmektedir. Ona, peki ne şekilde ondan yararlanılır diye sorulunca, o da, çocuklar onunla eğlenip sevinirler, diye ce­vap vermiştir.

Ebu Ömer (b. Abdi’1-Berr) der ki: Köpek, fil ve”azı dişli bütün hayvanlar kanaatimce maymun gibidir. Delili İse Rasulullah (sav)’ın buyruğunda bul­mak gerekir. Başkasının buyruğunda değil. Bazıları ise, Araplar arasında Kaf aslılardan bir topluluk dışında köpek eti yiyen kimselerin bulunmadığı­nı iddia etmişlerdir.

Ebu Davud, İbn Ömer’den şöyle dediğini rivayet eder: Rasulullah (sav), pislik yiyen hayvanı yemeyi, sütünü içmeyi yasaklamıştır.[144] Bir başka riva­yette de şöyle denmektedir: Develer arasından pislik yiyenlere binilmesini ve sütlerinin içilmesini yasaklamıştır. [145]

el-Halimî Ebu Abdullah der ki: Pislik yiyen (el-Cellâle.) serbest bırakılıp salınmış hayvan ve tavuklar arasından pislik yiyenlerdir. Peygamber (sav) bun­ların etlerini yemeyi yasaklamıştır.

İlim adamları der ki: Etinde, yahut tadında pislik kokusu ortaya çıkan her bir hayvanın eti haramdır. Bu koku ortaya çıkmıyorsa helâldir. el-Hattabî der ki: Buradaki yasaklamaktan kasıt, tenzihi ve temizliğe riâyeti öngören bir ya­saktır. Çünkü, pislik yiyen hayvan pislikle gıdalanacak olursa, pisliklerin kö­tü kokusu etlerine siner. Bu ise, çoğunlukla yediklerinin pislik teşkil etme­si halinde böyle olur. Eğer otlayacak ve ona yem olarak tane verilecek olur da az bir şey de pislik yiyor ise, bu gibilerine pislik yiyen (cellâle) denilmez. Böyleleri de serbest bırakılan tavuklar ile benzeri diğer hayvanlar gibidir. Bun­lar, belki kısmen pislik yerler ama, çoğunlukla gıdası ve yemi pislikten baş­ka şeylerdir. O bakımdan böylelerinin yenilmesi mekruh olmaz.

Rey sahipleri ile Şafiî ve Ahmed şöyle demektedirler: Pislik yiyen bir hay­van, bir kaç günlük süre ile haps edilip pislik dışında ona yem verilmedik­çe eti yenilmez. Elindeki pis kokuların gittiği kabul edildikten sonra yenilir. Bir hadiste rivayet olunduğuna göre: “(Bu tür) ineklere kırk gün süreyle yem verilir, ondan sonra etleri yenilir.”

İbn Ömer de (pislik yiyen) tavuğu üç gün ahkoyar, sonra keserdi. İshâk der kî: Eti iyice yıkandıktan sonra boylesini yemekte bir mahzur yoktur, el-Hasen ise pislik yiyen hayvanın etini yemekte bir mahzur olmadığı görüşün­de idi. Malik b. F.nes de bıi görüşte İdi.

(Ziraat) arazisine pisliğin (gübrenin) bırakılmasının yasaklanışı da bu kabildendir. Ashabdan bazılarından şöyle dediği rivayet edilmektedir: Biz, Rasulullah (sav)’ın (fey’den hissesine düşen) arazisini kiraya veriyorduk da, onu kiralayan kimseye oraya pislik atmamasını şart koşuyorduk. İbn Ömer’den nakledildiğine göre o, arazisini kiraya verir, takat oraya pistik (gübre) atıl­mamasını şart koşardı. Yine rivayet olunduğuna göre, adamın birisi pislik kul­lanarak arazisini ekiyor idi. Ömer (r.a) ona şöyle demişti: Sen, insanlara ken­dilerinden çıkan şeyleri yediren bir kimsesin.

Atların yenilmesinin hükmü hususunda da farklt görüşler vardır. Şafiî at yemenin mubah olduğunu söylemiştir, sahih olan da budur. Malik ise bunu mekruh görmüştür.

Katır ise, eşek ve attan doğmadır. Bunların birisinin eti yenir veya mek­ruhtur, -ki bu da attır- diğeri ise haramdır-ki, bu da eşektir-, O bakımdan ha­ram kılan hüküm daha öne geçirilmiştir. Çünkü, helâl ktlan hüküm ile haram kılan hüküm aynı şeyde bir arada bulunacak olursa, haram kılma hükmü öne geçirilir. Yüce Allah’ın izniyle, ileride bundan daha kapsamlı bir şekilde bu meseleye dair açıklamalar en-Nahl Sûresİ’nde (16/8. âyet, 5- başlıkta) gele­cektir. el-A’raf Sûresi’nde de (7/133- âyet, 3 ve 4. başlıklarda) çekirgelere da­ir hükümler gelecektir.

Halef ve selefin cumhuru, tavşan yemenin caiz olduğunu kabul etmişler­dir. Abdullah b. Anır b. d-As’dan ise bunun haram olduğuna dair rivayet nak­ledildiği gibi, İbn Ebi Leyla’nın bunu mekruh gördüğü rivayet edilmektedir. Abdullah b. Amr der ki: RasııLullah (sav)’a, ben de huzurunda oturduğum bir sırada tavşan getirildi, ondan yemediği gibi, onun yenilmesini de yasaklama­dı. Tavşanın ay hali okluğunu iddia etti. Bunu da Ebu Dâvud zikretmektedir.[146]

Nesaî de mürsel olarak Musa b. Taîha’dan şöyle dediğini nakletmektedir: Peygamber (sav)’a bir adamın kızartmış olduğu bir tavşan getirildi ye: Ey Al­lah’ın Rasulü ben onda kan gördüm, dedi. Bunun üzerine Rasulullah (sav) ona ilişmedi ve yemedi. Yanında bulunanlara da: “Siz yeyiniz(n, benim ca­nım onu çekseydi yerdim.”[147]

Derim ki: Bunda tavşanın haram olduğuna delalet eden her hangi bir hu­sus yoktur. Bu, olsa olsa Hz. Peygamber’in (keler hakkında söylediği): “Bu benim yaşadığım bölgede bulunmuyordu, o bakımdan ondan tiksinir gibi olu­yorum” [148] şeklindeki sözü kabilinden d ir.

Müslim de Sahilı’inde Enes b. Malik’ten şöyle dediğini rivayet etmektedir: Biz, Mersu’z-Zahrân denilen yerden geçerken bir tavşanı ürküttük. Arkasın­dan koşup gidenler oldu. Ancak, onu bir türlü yakatayamadılar. Ben ise onu arkasından yetişinceye kadar koştum. Onu alıp Ebu Talha’ya gerirdim, o da bunu boğazladı. Butun Rasululiah (sav)’a gönderdi. Ben de onu ahp Rasulullah (sav)’a götürdüm, O da bunu kabul etti.[149]

  1. Bazı Kıraat Farkları Ve Kanın Hükmü:

Yüce Allah’ın: “Yiyecek bir kimseye…” buyruğundaki “vahyolunan” anlamındaki kelimeyi, İbn Âmir’in, hemzeyi üstün olarak; “Vahyelti” şeklînde okuduğu rivayet edilmiştir. Ali b, Ebi Talib de “yi­yecek bir kimseye” anlamındaki kelimeyi; şeklinde “ti” harfini şed­deli olarak okumuştur. Bununla şekline işaret etmektedir. Burada­ki L’te” harfi, “u” harfine idğam edilmiştir.

Aişe Cr.anlıa.) İle Muhammed b- el-1 lanelîyye ise, bunu;” Yi­yecek bir kimsenin yediği” anlamında mazi fiil ile okumuştur

Yalnızca şunlardır: Ölü” ibaresindeki ful, “ve” harlı ile de “te” harfi ile de okunmuştur. Yani, o yenilecek oian şey, yahut cüssesi veya şalisi ölü olması hali müstesnadır. Olması” keiimesi “ye” ile, Ölü kelimesi de merfü’ olarak, yani ölmüş olması anlamında da okunmuştur.

“Akmış” anlamındaki: “ei-Mesfuh” ise, akan, cereyan eden demektir ki, haram kılınan kan budur. Böyle olmayan kanlar ise bağışlanmıştır.

el-Maverdî, akmamış kanın, eğer karaciğer ve dalak gibi damarlar içinde ve donma özelliğinde ise helâl olduğunu nakletmektedir. Çünkü Hz. Peygam­ber şöyle buyurmuştur: “Bize iki ölü ve iki kan helâl kılınmıştır…”[150]

Şayet bu kan, eğer damarlar içerisinde bulunmayıp donmayacak türder değilse, et ile birlikte bulunan ve akabilme özelliğinde olan kan ise, bunur haramhğı hususunda iki görüş vardır. Bîr görüşe göre bu gibi kan haramdır çünkü bu da ya akan kandandır veya onun bir parçasıdır. Özel olaral “akan” kaydının zikredilmesi ise, karaciğer ve dalağın istisna edilmesi İçin dir. İkinci görüşe göre ise, böyle bir kan haram değildir, çünkü haramlık öze olarak akan kan hakkında tahsis edilmiştir.

Derim ki: Sahih olan da budur. îmran b. Cüdeyrder ki: Ben, Ebu Miclez’t kanın bulaştığı et ile kandan dolayı üzerinde kırmızı bir köpük yükselen ten cerenin yemeği hakkında soru sordum da şu cevabı verdi: Bunun bir mah zuru yoktur. Çünkü Allah akmış kanı haram kılmıştır. Buna yakın bir açık­lamayı Hz. Aişe ve başkaları da yapmıştır. İlim adamları da bu hususta icma etmişlerdir.

İkrime der ki: Bu âyec-i kerime olmasaydı, müslümanlar yalıudilerin et­te damarları bulup takip etmeleri gibi, müslümanlar da öylece takip edecek­lerdi.

İbrahim en-Nehaî de der ki: Damarlardaki yahut kemik iliğİndekİ kanın bir mahzuru yoktur. Buna dair açıklamalar ile âyet-i kerimede sözü edilen ve zaruret halinde bulunanın hükmüne dair açıklamalar daha Önce el-Bakara Sû-resi’nde (2/173. âyet, 20. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır. Doğ­rusunu en İyi bilen Allah’tır. [151]

  1. Biz, yahudilere de bütün tırnaklıları haram kıldık. Onlara sı­ğır ve koyunun iç yağlarını da haram kıldık. Ancak, sırtlarına veya kararlarındaki bağırsaklarına yapışan veya kemiğe karı­şan ayrı. Bu (böyledir); onları zulümleri yüzünden bununla cezalandırdık. Şüphesiz Biz doğru söyleyenleriz.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız: [152]

  1. İslâm’dan Önceki Ümmetlere De Bazı Yasaklar Konulmuştu:

Yüce Allah, Muhammed (sav) ümmetine haram kıldığı şeyleri zikrettikten sonra “Biz yahudilere de bütün tırnaklıları haram kıldık” ile de ya hud ile­re haram kıldığı şeyleri sözkonusu etmektedir. Çünkü, onlar: Allah bize herhangi bir şeyi haram kılmadı, aksine İsrail’in (Hz. Yakub’un) kenidisine haram kıldığı şeyleri biz de kendimize haram kıldık diyerek, Allah’ın haram­lara dair hüküm indirdiğini yalanlamışlardı.

el-Bakara Sûresi’nde; “Yahudilerin ne anlama geldiğine dair açıklamalar (2/62. âyet, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Bu haramlar, ya­hudilere bela ve ceza olmak üzere emredilmiş mükellefiyetler idi. Burada on­lara haram kılınan şeylerin başında tırnaklı olan her şey zikredilmiştir.

el-Hasen, “fe” harfini ötreli değil de sakin olarak; Tırnak diye okumuştur. Ebu’s-Simal ise, “zı” harfini esreli, “fe” harfini de sakin olarak; diye okumuştur. Ebu Hatim ise, “zı” harfini esreli ve “fe” harfini sakin okuyuşu kabul etmemiş ve böyle bir kıraati zikretmemişEir. Ancak bu da bir söyleyiştir. Bu iki harfin esreli kıraati de vardır. Çoğulu ise, şeklinde geİİr. Bu açıklamayı el-Cevherî yapmıştır. en-Nehhâs, el-Ferra’dan ay­rıca; şeklinde çoğul yapıldığını da İlave eder. İbnü’s-Sikkit der ki: Bir adamın tırnakları oldukça uzun ise denilir. Nitekim saç-lan uzun bir kimse hakkında; denildiği gibi.

Mücahid ile Katade derler ki: “Tırnaklılar” dan kasıt, parmaklan birbirin­den ayrı olmayan kara hayvanları ve kuşlardır. Deve, deve kuşu, ördek ve kaz gibi. İbn Zeyd ise, kasıt yalnızca develerdir, demektedir.

İbn Abbas der ki: “TırnakJılar”dan kasıt, deve ve deve kuşlarıdır. Çün­kü deve kuşlarının da deve gibi tırnakları vardır.

Şöyle de açıklanmıştır: Bundan kasıt, kuşlardan pençeli olanlar, hayvan­lardan da tek tırnaklı olanlardır. Çünkü, tek tırnağa (demek olan el-Hâfir’e) istiare yoluyia urnak (anlamındaki zılV) da denilir. Tirmizî el-I lakim de der ki: Hafir de tırnaktır, mihleb (pençedeki tırnak) de tırnaktır. Şu kadar var ki, bunların her birisinin tırnağı kendisine göredir. İfadede istiare diye birşey de sözkonusu değildir. Nitekim her ikisinin de kesildiklerini ve bunlardan bir miktar kısaltıldığını, her ikisinin de tek bir cins olarak yumuşak ve gevşek kemik olduklarını görebilmekteyiz. Asıl itibari ile de bu şekilde gelişen gı­dadan ibarettir. Ve insan tırnağı gibi kesilirler. Bu gibi hayvanların tırnakla­rına “hâfir” adının veriliş sebebi ise, yere düşmesi suretiyle yeri hafr etmesi (kazması) ndan dolayıdır. Kuşun pençesindeki tırnağa “mihleb” denilmesi­ne gelince, diğer uçan kuşları tırnaklarının iğne gibi sivri uçları ile yaralama-sıdır. Tırnağa “zufur” deniliş sebebi ise, eşyayı ele geçirme imkânını bulmasıyla 2afer buluşundan dolayıdır. Yani, insanoğlu ve kuş, onun sayesinde ele geçireceklerini ele geçirirler. [153]

  1. İsrailoğullarma Haram Kılınan İç Yağları:

Yüce Allah’ın: “Onlara, sığır ve koyunun İç yağlarını da haram kıldık”

buyruğu ile ilgili olarak Katade şöyle demiştir: Bununla işkembe üzerinde­ki iç yağı ile böbrekler üzerindeki yağlan kastetmektedir. es-Süddî de böy­le açıklamıştır. İbn Cüreyc de der ki: Kemiğe karışmamış, yahut kemik üze­rinde bulunmayan bütün iç yağlarını onlara haram kılmıştı. Buna karşılık bö-ğürlerindeki yağlar üe kuyruk yağlarını da helâl kılmıştı. Çünkü kuyruk ya­ğı usus denilen kuyruk sokumundaki kemiğin üzerindedir. [154]

  1. Haram Kılman İçyağlardan Îstisnâ Kılınanlar:

Yüce Allah’ın; Ancak, sırtlarına… yapışan müstes­na” buyıuğundaki; lafzı istisna olarak nasb mahallindedir.” Sutlarına” kelimesi ise, Yapışan” kelimesi ile merfV olmuştur.

Veya kannlarındaki bağırsaklarına” kelimesi ise, “sırtlar” ke­limesine atfedilerek cep mahallindedir. Yani; Yahut karın-larındaki bağırsaklarına yapışan…” takdirindedir. Âyetteki kelimenin başına elif-lam’ın gelmesi ise takdiri ifadedeki izafetin yerine gelmiştir. Buna göre “bağırsaklarına yapışan” iç yağları helâl kılınanlar arasında olur.

“(jj^u J»k)i-!U jl): Veya kemiğe karışan” buyruğundaki; da aynı şekil­de “yapışan’a atf ile mısb maiıaüindedir. İşte bu, bu husustaki görüşlerin en sahih olanıdır. el-Kisaî, ei-1’erra ve Ahmed b. Yahya’nın görü­şü budur. Şu kadar var ki nazar (akıl yürütme ve kıyas)a göre; bir şeyin he­men kendisinden önce gelene atfedilmesi gerekir. Bundan tek istisna, bu atf ile mananın sahih olması veya bunun aksine herhangi bir delilin bulunma­sı halidir.

Şöyle de denilmiştir: helâl kıhnan şeylerde istisna, yalni7.ca sırılanna ya­pışanlardır. Yüce Allalvın: “…veya kartnlarındaki bağırsaklarına yapışan, veya kemiğe karışan” buyruğu ise haram kılınan şeylere atfedilmiştir. Bu­nun anlamı da şöyle olur: Onlara sığır ve koyunların iç yağlarını yahut ka-nnlaıındaki bağırsaklarına yapışanları veya kemiğe karışanları haram kıldık. Ancak sutlarına yapışanlar müstesnadır, haram değildir.

Şafiî, bu âyel-i kerimeyi, iç yağı yememek üzere yemin eden kimsenin sırt­lardaki iç yağını yemek suretiyle yemini bozmuş olacağına delil göstermiş­tir, Çünkü şanı yüce Allak, onların sırtlarına yapışanları, genel olarak iç ya­ğından istisna etmiştir. [155]

  1. Geçmiş Şeriatlerdeki Bu Hükümlerin Neshi;

Yüce Allah’ın: “Veya karınlarındakt bağırsaklarına” buyru-ğundaki “Bağırsaklar,” hayvanın pisliğini çıkardığı yerler demektir. İbn Abbas ve başkalarından bu açıklama nakledilmiştir. Tekili de; olur. Bu ismin veriliş sebebi ise, hayvanın dışkısının burada toplan maşıdır. Zibil diye bilinen de odur.

Bağırsaklar” kelimesinin tekili: şeklinde gelir. Tencere, kelimesinin çoğunlunun, diye gelmesi gibi, Bağır­sak kelimesinin tekil ve çoğul itibariyle; Vuran, vuranlar” gi­bi olduğu söylendiği gibi; tekilinin; şeklinde geldiği de söylenmiş­tir. Gemi, gemiler” gibi.

Ebu Ubeyde der ki: “Bağırsaklar: Hâvâyâ” karın bölgesinde dairesel şe­kilde gelen şey demektir. el-Hâvâyâ’nın, karnın dairevi seki) aldığı yer an­lamına geldiği de söylenmiştir. Bu da bağırsaklara bitişir. el-Hâvâyâ’nın, üzerlerinde iç yağı görülen bağırsaklar olduğu da söylenmişin-. Başka yerde bu kelime devenin hörgücü etrafında çevrelenen örtü anlamına gelir. Şair İm-ruu’1-Kays şöyle demektedir:

“Deve hörgûcü etrafında kumaşları doladılar ve üzerine güzelce kuruldular. Irak dokuması süslü işlemeli kumaşları da iyice serdiler.”

Şanı yüce Allah, bu buyrukta onlara yalanlarını reddetmek üzere Tevrat’la bu gibi şeyleri haram kıldığını haber vermektedir. Tevrat’taki bu haram kıl­manın ifadesi ise: “Size ölü, kan, domuz eti ve tırnaklan birbirinden ayrı ol­mayan her bir binek ile, beyazlığı görülmeyen bütün balıklar size haram kı­lınmıştır” şeklindedir. Daha sonra yüce Allah, bütün bunları Mutıammed (sav)’ın şeriati iie nesli etti. Onlara, daha önce kendileri için haranı kılınmış bulunan hayvanları mubah kıldı, Muhammed (sav) İle zorluğu kaldırdı, bü­tün insanların, helâli ile, hamını ile, emir ve yasaklanyla islâm dinine bağ­lanmaları zorunluluğunu getirdi. [156]

  1. Ehli Kitap Tarafından Kesilen Hayvanların, Kendileri İçin Haram Olan Bölümlerinin Bizim Tarafımızdan Yenilmesinin Hükmü:

Kitap ehli, davarlarını kesip, Tevrat’ta Allah’ın kendilerine helâl kıldığı şey­leri yedikten sonra, haram kıldığı şeyleri bırakacak olurlarsa, bizim için helâl olur mu?

Malik, “Muhammed’in Kitabında,-. Bunlar haramdır derken, “el-Meb-suf’un sema yoluyla dinlenilen kıraatinde: Bunlar helâldir demiştir. İbn Na-fi de böyle demiştir. İbnü’l-Kasım ise, bunların yenilmesini mekruh görürüm demektedir.

Birinci görüşün açıklaması şudur: Onların dinlerine göre bunlar haram­dır. Ve kesim esnasında bunların kendilerine helâl olmaları kasıtları yoktur. O bakımdan kan gibi bunlar da haranı olurlar.

İkinci görüşün açıklamasına gelince; sahih olan budur. Çünkü yüce Allah, İslâm ile bu haram kılma hükmünü kaldırmıştır. Onların bu husustaki inanış­larının ise hiç bir etkisi yoktur, çünkü bu bozuk bir inanıştır. Bu açıklama­yı da İbnül-Arabî yapmıştır.

Derim ki; Bunun sıhhatine delil olan hususlardan birisi de Buharı ile Müs­lim’in Abdullah b. Muğaffel’den naklettikleri şu rivayettir: Abdullah dedi ki: Bizler, Hayber Kasrı’nı muhasara altında tutmuştuk. Birileri içinde iç yağı bu­lunan bir torba attı. Onu almak üzere ileri atıldım. Bir de baktım ki Peygam­ber (sav) yanımda duruyor. Ondan utandım. Buharî’nin lafzı ile rivayet böy­ledir. [157]

Müslim’in lafzı da şu şekildedir: Abdullah b. Muğaffel dedi ki: Hayber gü­nü içinde iç yağı bulunan bir torba elime geçti. Onu elime aldım ve: Bugün bundan kimseye bir şey vermeyeceğim dedim. Dönüp baktığımda Rasulul-lah (sav’)’ı gülümser gördüm. [158]

İlim adamlarımız derler ki: Hz. Peygamberin tebessümü, İbn Muğaffel’in o torbayı almakta gösterdiği ileri derecedeki hırsı görmesinden ve cimrilik göstermesinden dolayıdır. Hz, Peygamber ona bu torbayı atmasını emretme­diği gibi, ona herhangi bir şeyi de yasaklamadı.

Bu gibi şeylerin yenilmesinin caiz olduğunu Ebu Hanife, Şafiî ve genel ola­rak ilim adamları da kabul etmektedir. Şu kadar var ki Malik, bu husustaki görüş ayrılığı dolayısıyla mekruh görmüştür. İbnü’l-Münzir, Malik’ten bunla­rın haram olduğunu söylediğini de nakletmektedir. Malİk’in, arkadaşlarının büyükleri bu kanaattedir.

Bu husustaki delilleri ise daha önce açıklanan delildir. Halbuki hadis on­ların aleyhine delil teşkil etmektedir. Eğer, yahudiler tırnaklı her bir hayva­nı boğazlayacak olurlarsa, Esbağ der ki: Onların kestikleri arasından Allah’ın Kitabında haram kılınmış bulunanların yenilmesi de helâl değildir. Çünkü on­lar, bunların haram kılınışını dini bir hüküm olarak kabul etmektedirler. Eş-heb ve İbnü’l-Kasım da böyle demiştir. Şu kadar var ki, İbn Vehb bunların caiz olduğunu söylemiştir. İbn Habib de şöyle demektedir: Onlara haram kı­lınmış bir şeyin bu hükmünü biz kendi Kitabımızdan öğrenmiş isek, onların kestikleri arasından o şey bize helâl olmaz. Haram kılındığını yalnızca on­ların görüşlerinden ve delillerinden biliyor isek, kestikleri arasından böyle-leri bizim için haram değildir. [159]

  1. Haram Kılmak Bir Cezalandırmadır:

Yüce Allah’ın: ” Bu (böyledir)” yani, bu haram kılma böyledir. Bu­na göre bu edat burada ref mahallindedir. Yani, durum bu şekildedir demek­tir.

“Onları zulümleri yüzünden” zuiümleri sebebiyle “cezalandırdık.” Pey­gamberleri öldürdükleri, Allah’ın yolundan alıkoydukları, faiz alıp insanla­rın mallarım batıl yoilarla helâl kabul ettikleri için, onlara bir ceza olmak üze­re bu hükümleri koyduk.

işte bunda haram kılmanın ancak bir günah sebebiyle olduğuna bir de-1 il vardır. Çünkü haram kılmak bir darlıktır. Genişlik terk edilip harama gi­diş, ancak yapılaniardan dolayı sorumlu tutulmak halinde sözkonusu olur.

“Şüphesiz Biz doğru söyleyenleriz.” Şu yahudiler hakkında kendilerine haram kıldığımızı belirttiğimiz etler ve yağlara dair haberlerimizde doğru söy­lüyoruz. [160]

147- Seni yalanlayacak olurlarsa de “Rabbîniz geniş bir rahmet sahibidir. O’nun azabı günahkârlar topluluğundan geri çevri­lemez.”

Yüce Allah’ın: “Seni yalanlayacak olurlarsa” buyruğu şarttır. Cevabı ise: “De ki: Rabblnİz geniş bir rahmet sahibidir.” Yani, rahmetinin geniş­liğinden dolayıdır ki O, dünyada sizi cezalandtrmaksıztn terketü. Sonra yü­ce Ailah onlar için ahirette hazırlamış oluduğu azabı haber vererek: “O’mın azabı günahkârlar topluluğundan geri çevrilemez” diye buyurmaktadır.

Şöyle de açıklanmıştır: Buyruğun anlamı şudur: Allah dünyada cezalan­dırmak isterse, O’nun cezası günahkârlar topluluğundan asla geri çevrilemez. [161]

  1. Müşrikler: “Allah dikseydi biz de babalarımız da ortak koşmaz­dık. Hiç bir şeyi de haram kurnazdık” diyeceklerdir. Onlardan öncekiler de azabımızı tadıncaya kadar işte böyle yalanladılar. De ki: “Yanınızda bize çıkartıp gösterebileceğiniz her hangi bir bilgi var mı? Siz ancak zanna uyuyorsunuz. Ve siz, yalnızca ya­lan uyduranlarsınız.”

Yüce Allah’ın: “Müşrikler… diyeceklerdir” buyruğu ile iigili olarak Mü-cahid şunları söylemiştir: Yüce Allah bununla Kureyş kâfirlerini kastetmek­tedir. Onlar: “Allah dileseydi biz de, babalarımız da ortak koşmazdık, hiçbir şeyi de haram kılmazdık” demişlerdi. Bununla da Bahire, Sfıibe ve Vasîle’yİ kastediyorlardı.

Yüce Allah, gaybından neler söyleyeceklerini haber vermektedir. Getiri­len deliller, onların görüşlerini çürütüp tuttukları yolun batıl olduğuna ke­sin olarak kendileri de inanınca, bu sözlerin kendileri için bir dayanak teş­kil edebileceğini zannettiler.

Buyruğun anlatın sudun Allah dileseydi bizim atalarımıza bir rasul gön­derir, o da onlan lıet» şirkten, hem de Allah’ın kentlileri için helâl kıldığı şey­leri haram kılmalarından vazgeçilir, bu davranışlarını yasaklar, onlar da bu işlerinden vazgeçerlerdi, biz de bu hususta onlara tabi olurduk.

Yüce Allah bu iddialarını ıed ederek: “De ki: Yanınızda bize çıkartıp gös­terebileceğiniz her hangi bir bilgi var mı?” Yani, durumun böyle olduğu­na dair elinizde bir deliliniz bulunmakta mıdır?

“Siz, ancak zanna uyuyorsunuz” bu sözleri söylerken haliniz nedir. “Ve siz yalnızca yalan uyduranlarsınız.” Aranızda zayıf kimselere delilinizin bu­lunduğu intibaı vermek üzere böyle yapıyorsunuz.

Yüce Allah’ın: Babalarımız da” buyruğuOrtak koş­mazdık” buyruğundaki “ıuın”a (çoğul zamire) atfediimistir. Burada; Biz de, babalarımız da” deniımeyiş sebebi ise, Koşmaz-dık’daki olumsuzluk takışırım zamirin te’kidi yerine geçmesidir. İşte bundun dolayı; lîen de kalkmadım, Zeyd de kalkmadı, ifadesi” güzel bir ifadedir. [162]

  1. De ki: “Öyle ise, tam ve yeterli hüccet Allah’ındır, Eğer dilesey-di elbette hepinizi hidâyete erdirirdi.”

Yüce Allah’ın: “De ki: Öyleyse, tam ve yeterli hüccet Allah’ındır” buy­ruğu şu demektir: Kendilerine karşı delil getirenlerin ileri sürecekleri lıer han­gi bir mazeretlerini bırakmayan ve üzerinde düşünenlerin şüphelerini oita-dan kaldıran hüccet, O’nun hüccetidir. O’nun, bu hususa dair tam ve yeter­li hücceti, kendisinin bir ve tek olduğunu, peygamberleri ve rasulleri gön­dermiş olduğunu açıklamasıdır. Allah’ın vahdaniyetini mahiukata bakıp üze­rinde dikkatle düşünmekle açıkladığı gibi, peygamberleri de mucizelerle te’yid etmiştir. Böylelikle O’nun emrini, her bir mükellef yerine getirmek zorunda­dır. Onun ilmi, iradesi ve kelamı ise gaybdır, kul bunlara muttali olamaz. Al­lah’ın bu iş için beğenip seçeceği bir rasul olması hali müstesnadır. Mükeİ-lefiyet için, kulun emrolunduğu şeyi yapmak istediği takdirde, buna imkân bulması yel erildir.

Mutezile, yüce Allah’ın; “Allah dileseydl… şirk koşmazdık” buyruğu ile ilgili olarak, meseleyi karıştırarak şöyle demişlerdir: Allah, bu şekilde şirk­lerini O’nun meşîetinin bir sonucu olarak değerlendirenleri yermiş bulunmak­tadır. Ancak, Mu’tczilenin bunu delil dîye ileri sürmeleri batıldır. Çünkü Şa­nı yüce Allah, aynı zamanda hakkı araştırıp bulmak için göstermeleri’ gere­ken gayreti terk ellikleri için de yermektedir. Diğer taraftan müşrikler bu sö­zü yalnızca alay ve oyun olsun diye söylemişlerdir. Bunun bir benzen de yü­ce Allah’ın şu buyruğudur: “Dediler ki, Rahman düeseydi biz bunlara iba­det etmezdik.” (ez-Zuhriif, 43/20) Eğer onlar, bu sözleri ta’zim, saygı ve O’nu bilip öğrenmek kastıyla söylemiş olsalardı, bundan dolayı kendilerini ayip-lamazdı. Çünkü şanı yüce Allah şöyle buyurmakladır: “Eğer Allah dilesey-di şirk koşmazlardı” (el-En’âm, 6/107); “…Onlar, yine de Allah dilemedik­çe iman etmezlerdi” (el-En’âm, 6/111); “Allah dileseydi hepinizi hidâyete er­dirirdi.” (en-Nahl, 16/9) Buna benzer buyruklar da pek çoktur. Mii’mtnle-rin bu sözü söylemeleri ise, onların yüce Allah’ı bilmelerinden ölürüdür. [163]

  1. De ki: “Haydi Allah bunu haram kıldı diye şahidlik edecek şa-hidleriniıi getiriniz.” Şayet şahidlik ederlerse sen, onlarla be­raber şahidlik etme. Âyetlerimizi yalanlayanların ve âhirete İman etmeyenlerin hevâlarına uyma! Hem onlar Rabblerine (putları) denk tutarlar.

Yüce Allah’ın: “De ki: Haydi… şahidlerinizi getirin” buyruğu: Sen, bu müşriklere, sizin haram kıldığınız şeyleri Allah’ın da haram kıldığına dair şa-hidlerinizi getirin, demektir.

Haydi getirin” bir şeye çağırmak için kullanılan bir kelimedir. Te­kili, çoğulu, erkek ve dişi olması hallerinde Hicazlılara göre farketmez. Şu kadar var ki, NecidliLer bunu, şeklinde diğer fiillerde olduğu gibi, şahsa delâlet eden alâmeti de eklerler. Kur’an-ı Kerim ise, Hicazlıların şivesine göre nazil olmuştur. Nitekim bir başka yerde yüce Allah şöyle bu­yurmaktadır: Kardeşlerine: Haydi yanımıza gelin diyenleri…” (el-Ahzab, 33/18) Hazır et, yahut yaklaştır” demektir. Me­selâ Yemeği getir” anlamındadır. Bu buyrukta: Haydi Şalıidle-rinizi getiriniz, demektir. Sonundaki “mim”in üstün okunuşu ise iki sakin har­lın bir araya gelmesinden dolayıdır. Nitekim; Ey filan, bunu geri çevir” derken, “dal” harfi şeddeli olduğundan dolayı ötreli ve esreli okunu­şu caiz değildir.

el-Halil’e göre bu kelimenin asb; ile buna ilave edilmiş ‘den mey­dana gelmiştir. Daha sonra kullanış çokluğundan dolayı “he” harfinden son­raki “elif hazfedilmişlir.

Başkaları da şöyle açıklamaktadır: Bu kelimenin ash; ‘e ilave edilmiş ‘dır.

Şöyle de açıklanmıştır: Bu kelime, lafzı itibariyle; Haydi getir,” ma­nasına delalet etmektedir. el-Halil’in “Kitabu’l-Ayn”mda şöyle denilmekte­dir: Bu kelimenin aslı, yani; ben sana doğru geleyim mi? şeklinde­dir. Daha sonra Araplar bu kelimeyi çokça kullandılar, sonunda bu kelime; hazır et, getir manasına kullanılmaya başlanmış. Nitekim; Gel”; keİlmesinin aslı yukarılarda olan birisinin aşağılarda olan birisine (yukarı doğ­ru gel) şeklinde söylenilmesidir. Ancak Araplar, bu kelimeyi çokça kullan­maya başladılar. Nihayet daha aşağıda bulunan bir kimse de yukarıda bulu­nan kimseye: (Aşağı in anlamında) demeye başladı.

Yüce Allah’ın: “Şayet şahidllk ederlerse” yani, onların kimi kiminin le­hine şahadette bulunacak olursa, “sen onlarla beraber şahidllk etme.” Ya­ni, bir kitaptan olmadıkça veya bir peygamber tarafından tebliğ edilmedik­çe böyle bir şahadette bulunmayı tasdik etme. Bunlarda da zaten böyle bir şey yoktur, demektir. [164]

  1. De ki: “Gelin Rabbİnlzin size neleri haram küdığuu okuyayım: O’na hiç bir şeyi ortak koşmayın. Anaya babaya İyilik edin. Yoksulluk endişesinden dolayı çocuklarınızı öldürmeyin. Çün­kü sizin de onların da rızkını Biz veririz. Kötülüklerin açığına da gizlisine de yaklaşmayın. Hak ile olmadıkça Allah’ın haram kıldığı canı öldürmeyin. İşte, akü edersiniz diye size bunları emretti.”
  2. Bir de yetimin malına, rüştüne erinceye kadar, en güzel olan­dan başka bir şekilde yaklaşmayın. Ölçüyü ve tartıyı tam ve doğru yapın. Biz, kimseye gücünün yettiğinden başkasını yük­lemeyiz. Söz söylediğiniz vakit, akrabanız dahi olsa adaletli olun. Allah’ın ahdini yerine getirin. İşte, düşünüp öğüt alası­nız diye size bunları tavsiye etti.
  3. Şüphesiz ki bu, Benim dosdoğru yokundur. O halde ona uyun. Başka yollara uymayın. Sonra sizi O’nun yolundan ayırırlar. İş­te, sakınasınız diye Allah size bunları tavsiye etti.

Bu buyruklara dair açıklamalarımızı ondört başlık halinde sunacağız: [165]

  1. Bu Buyruktaki “Gelin” Fiili Île İlgili Açıklamalar:

Yüce Allah’ın: “Gelin size… okuyayım” buyruğundaki; Yaklaşın ve Rabbimin bana kesin olarak vahyettiğini -zan yoluyla ve sizin iddia etti­ğiniz gibi yalan olarak değil- okuyun, demektir.

Daha sonra yüce Allah, neler okunacağını beyan etmek üzere; “Ona hiç bir şeyi ortak koşmayın” diye beyan etmektedir. Buradaki fiilin çekimi, er­kek için; “Yaklaş, öne doğru gel,” şeklinde, dişi için; erkek ve dişi tesniye için; erkek çoğu! için; dişi çoğul İçin de­nilir. Yüce Allah da aynı fiili dişi çoğul İçin kullanarak şöyle buyurmaktadır: “Gelin size meta vereyim.” (el-Ahzab, 33/28)

Araplar “tekaddüm: öne geçme”yi bir çeşit yükselme (teali) ve yukarı doğ­ru çıkma (irtifa) diye kabul etmişlerdir. Çünkü, bu fiilin ilk olarak kullanılı­şı halinde tekaddüm etmesi (öne geçmesi) emrolunan kişi sanki oturuyormuş da ona; Yüksel, gel; yani, ayağa kalkmak suretiyle kendini yukarı doğ­ru kaldır ve öne doğru ilerJe; denilmiş gibidir. Daha sonra bu kelimeyi du­ran ve yürüyen için de kullanacak hale gelinceye kadar anlamını genişletip durdular. Bu açıklamayı İbn eş-Şecerî yapmıştır. [166]

  1. Âyet-i Kerimeyle İlgili Bazı Nahiv Açıklamaları:

Yüce Allah’ın: Neleri haram kıldığını” buyruğunda yer alan; ile ilgili uygun açıklama, Okuyayım” buyruğu ile nasb mahallin­de ve haberiyye olmasıdır. Yani: Gelin, Rabbi-nizin size haram kıldığını okuyayım,” demektir.

Eğer; Size” kelimesinin; “Haram kıldığını” fiiline taalluk ettiğini kabul edersek, uygun açjklama budur. (Anlamı: …size neleri haram kıldığını okuyayım, şeklinde oSur). Çünkü, daha yakın o)an fiil budur. Bas-rakların tercihi de budur.

Eğer bunun; Okuyayım” fiiline taalluk ettiği kabul edilirse, bu da güzeldir, çünkü önce geçen Fiil budur. (Bunun da anlamı: …neleri haram kıl-diğını size okuyayım, şeklindedir). Kulelilerin tercihi de budur. Bu görüşe gö­re ifadenin takdiri de: Rabbinizin haram kıldığı şeyi size okuyayım,” şeklindedir.

ortak koşmayın” lafzı geçen ilk fiilin aynı kökünden gelen bir fiil takdiri ile nasb mahal Ündedir. Yani, size şirk koşmamanızı okuyayım demektir. Bu da size şirk koşmanın haram kılındığını okuyayım anlamında­dır. Bununla birlikte; Size” kelimesindeki iğra anlamı dolayısıyla nasbedilmiş olma ihtimali de vardır. O takdirde Size” kelimesi, ken­disinden önceki ifadelerde, munkatı’ olur. Yani, size düşen, şirk koşmayı ter-ketmektir ve yine size düşen, anne babaya iyilik etmektir, çocuklarınızı öl-dürmemektir, kötülüklere yaklaşmamaktır. Nitekim birisine İşine bak,” demek de böyledir. Yüce Allah’ın: “Siz, kendinize ba­kın” (el-Maide, 5/105) buyruğu da böyledir. Bütün bu açıklamaları İbn eş-Şecerî yapmıştır.

en-Nehhâs da şöyle demektedir: … mama”dakİ…ma” keli­mesinin, Neler”den bedel olarak nasb mahallinde olması da mümkün­dür. Yani ben, sîze şirk koşmanın haram kılındığını okuyayım.

el-Ferrâ da ‘nın nehiy için olması görüşünü tercih etmiştir. Çünkü, on­dan sonra diye bir daha nehiy gelmektedir. (Meâi, buna göre yapümıştır). [167]

  1. Allah’ın Hükümlerini Açıklama Görevi:

Bu âyet-i kerime, yüce Allah tarafından Peygamberine, bütün insanları Al­lah’ın haram kıldığı şeylere dair okuyacağı buyrukları dinlemeye davet etme­si için bir emirdir. Ondan sonra gelecek olan ilim adamlarının da aynı şekil­de insanlara tebliğde bulunmaları ve onlara, Allah’ın neyi lıaram, neyi helâl kıldığını açıklamaları gerekmektedir. Nitekim yüce Allah: “Onu, muhakkak insanlara açıklayıp anlatacaksınız… diye teminat almıştı” (Âl-i İmran, 3/187) diye buyurmaktadır.

İbnü’l-Mübarek de şunu nakletmektedir: Bize, İsa b. Ömer’in, Amr b. Mur-re’den haber verdiğine göre Amr, kendilerine şunu nakletmiş: Rabi’ b. Hay-sem (Huseym de denilmiştir), kendisiyle oturan birisine şöyle demiş: Peygam­ber (sav)’dan henüz mührü çözülmemiş bir sabitenin sana getirilip verilme­si seni memnun eder mi? O, elbette deyince: Ona, şu âyet-i kerimeyi oku: “De ki: Gelin Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım…” diyerek, üç âyetin (yani, 153. âyetini sonuna kadar okudu.

Kâ’b el-Ahbar der ki: Bu âyet-i kerîme, Tevrat’ın başlangıcıdır: “Rahman ve Rahim Allah’ın adıyla. De ki: Gelin Rabbinizin size neleri haram kıldığı­nı okuyayım…”

İbn Abbas da der ki: Bu âyet-i kerimeler, yüce Allah’ın Âl-i İmran Sûre-si’nde sözünü ettiği muhkem âyetlerdir. Bütün insanlara gönderitmiş şeriat-ler, sözbirliği halinde bunları kabul etmiş ve hiçbir dinde bunlar asla nesh edilmemiştir,

Musa (a.s)’a indirilmiş on kelime (emir)nin (bunlar), oldukları da söylen­miştir.[168]

  1. Anne Baha’ya İyilik:

Yüce Allah’ın; “Anaya babaya iyilik edin” buyruğunda geçen ana-baba-ya iyilik (ihsanda bulunmak), onlara iyi davranmak, onları korumak, onla­ra gereken ihtimamı göstermek, emirlerini yerine getirmek, köle iseler kö­lelikten kurtarmak, onlara karşı zorbalık taslamayı terketmekle olur.

“iyilik etmek,” mastar olarak nasbedîlmiştir. Onu nasbeden ise, lafzından gizti bir fiil olup takdiri; Ana babaya güzel­ce iyilik edin,” şeklindedir. [169]

  1. Fakirlik Korkusuyla Çocukları Öldürmek:

Yüce Allah’ın: “Yoksulluk endişesinden dolayı çocuklarınızı öldürme­yin” buyruğunda geçen “imlâk: yoksulluk”, fakirlik demektir. Yani, fakir düş­mek korkusuyla çocuklarınızı diri diri gömmeyin. Size de onlara da rızık ve­ren şüphesiz ki Benim.

Araplar arasında âyetin zahirinden de anlaşıldığı gibi, fakirlik korkusuy­la kız çocukları da erkek çocukları da Öldürenler vardı.

Fakir düştü anlamına geldiği gibi, O’nu fakir düşürdü, şek­linde de kullandır. Buna göre fiil hem lazım, hem müteaddidir (geçişsiz ve geçişlidir).

en-Nakkâş’ın, Muerrec’den naklettiğine göre şöyle demiş: İmlâk, Lahım-hların şivesinde açlık demektir. Münzir b. Said İse bunun, infak (yani harca­mak) anlamına geldiğini zikretmektedir. “Malını infak etti, harca­dı,” demektir. Nakledildiğine göre, Ali (r.a), hanımına şöyle demiş: “Malından istediğin kadarını harca.”

“Kalbinde olmadık şeyleri diliyle söyleyen” demektir. Buna gö­re (imlâk’ın kökünü teşkil eden) melâk, müşterek bir lafızdır. Yeri gelince bu­na dair açıklamalar gelecektir. [170]

  1. Azl’in Hükmü:

Azli caiz kabul etmeyen kimseler bu âyet-i kerimeyi delil gösterebilirler. Çünkü, çocukları diri diri gömmek diye bilinen “ve’d”, mevcut olanı ve nesli ortadan kaldırır. Azl ise neslin esasını engellemektir. O bakımdan, bunlar birbirine benzerdir. Şu kadar var ki, canı öldürmek günah bakımın­dan daha büyük, fiil olarak da daha çirkindir. Bundan dolayı kimi ilim ada­mımız şöyle demiştir: Hz. Peygamberin, azl ile ilgili olarak: “O gizliden giz­liye ve’d’dir”[171] buyruğundan haramlık değil de mekruh olduğu anlaşılmak­tadır.

Ashab-ı kiramdan ve diğerlerinden bir topluluk bu görüşü kabul etmiş­lerdir. Yine ashab-ı kiramdan, tabiinden ve fukahadan bir diğer topluluk da mubah olduğunu söylemişlerdir. Çünkü Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Bunu yapmamakta sizin için bir sakınca yoktur, çünkü kader neyse o olur.” [172] Yani, sizin böyle bir işi yapmamanızda sizin için bir günah sözko-nusu olmaz. Öyle ki el-Hasen ve Muhammed b. el-Müsennâ, bu nehiyden azl’in yasaklanması ve bu işten vazgeçildiğinin istenmesi anlamını çıkarmış­lardır. Ancak birinci te’vil daha uygundur. Çünkü Hz. Peygamber şöyle bu­yurmuştur: “Allah bir şeyi yaratmak istedi mi, ona hiçbir şey engel olamaz.”[173]

Malik ve Şafiî derler ki: Hür kadından izinsiz azil yapmak, caiz değildir. Bu görüşleriyle inzalin, kadının lezzet almasının tamamlanması olduğunu ve çocukla kadının hak sahibi olduğunu kabul etmiş gibidirler. Ancak, cariye olarak kendisiyle ilişki kurulan kadından izin almak görüşünü kabul etme­mişlerdir. Buna göre erkek, cariyenin izni olmaksızın da azil yapabilir. Zira, cariyenin sözü geçen hususlardan her hangi birisinde hak sahibi olduğu söy­lenemez. [174]

7, Kötülüklerin Her Türlüsünden Uzak Durmak:

Yüce Allah’ın: “Kötülüklerin açığına da gizlisine de yaklaşmayın” buy­ruğunun bir diğer benzeri de: “Günahın açık olanım da gizlisini de bırakın” (el-En’âm, 6/120) buyruğudur. Yüce Allah “açığına” buyruğu ite, bütün kö­tülük ve hayasızlık çeşitlerini yani masiyetleri yasaklamıştır. “Gizlisine de”

buyruğu ile de kalbin ilâhî emre muhalefeti kararlaştırdığı şeyleri yapmayı yasaklamakladır. Açık ve gizli tabiri, hakkında kullanıldığı şeylerin bütün kı­sımlarını kapsamına almaktadırlar.

“Açık olan” ifadesi, ” Kötülükler”den bedel olarak nasbedilmiştir. “Gizli olan” da ona atfeditmiştir. [175]

  1. Haksız Yere Canı Öldürmek Ve Öldürülmeyi Haklı Kılan Sebepler:

Yüce Allah’ın: “Hak ile olmadıkça Allah’ın haram kıldığı canı öldürme­yin” buyruğunda yer alan; ( o-^1 ): Can” kelimesinin başındaki elif ve lam, cinsi marife yapmak içindir. Arapların; “(. j^jJij ^j-dl tJ- J«Ul .ili*!): însanla-n (yani insan türünü) dirhem ve dinar sevgisi helak etti,” demeleri gibi. Yü­ce Allah’ın: “(. ujU jû- İlJiIı öp: Gerçekten insan, mal toplamaya düşkün, fakat vermekte cimri olarak yaratılmıştır” (el-Mearic, 70/19) buyruğu da bu­nun gibidir, Nitekim ondan sonra gelen: “Ancak, namaz kılanlar böyle de­ğil” (el-Mearic, 70/22) diye buyurmaktadır. Yüce Allah’ın: “Asra andolsun, muhakkak insan (türü) ziyan içindedir” (el-Asr, 103/1-2) buyruğu da böy­ledir. Çünkü, daha sonra: “îman edenler… müstesna” (el-Asr, 103/3) diye bu­yurmuştur.

Bu âyet-i kerime hayatı koruma altında bulunan nefsin -öldürülmeşini ge­rektiren haklı bir gerekçeyle olmadıkça- ister mü’min otsun, ister antlaşma-h (muâhid veya zımmi) olsun, öldürülmesini yasaklamaktadır. Rasulullah (sav) da şöyle buyurmuştur: “Ben, insanlarla, Allah’tan başka ilah yoktur deyince­ye kadar savaşmakla emrolundum. Her kim Allah’tan başka ilah yoktur di­yecek olursa, malını ve canını korumuş olur. Hakkıyla olması hali müstes­na. Hesaplarını görmek ise Allah’a aittir.” [176]

Bu hak ise, bir kaç türlüdür. Bunlardan birisi zekât vermemek ve nama­zı terketmektir. Ebu Bekir es-Sıddîk, zekâtı vermeyenlere karşı savaşmıştır. Kur’an-ı Kerimde de şöyle buyrulmaktadır: “Eğer tevbe edip namaz kılarlar ve zekât verirlerse, yollarını serbest bırakın.” (et-Tevbe, 9/5) Bu husus da gayet açıktır.

Hz. Peygamber de şöyle buyurmaktadır: “Müslüman bir kişinin kanı an­cak üç şeyden birisiyle helâl olur: Zina eden evli, cana karşılık can ve dini­ni terk edip İslâm cemaatinden ayrılan.” [177]

Yine Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır: “İki halifeye bey’at edildiği tak­dirde, onlardan sonrakini öldürün.” Bu hadisi Müslim rivayet etmiştir.[178]

Ebu Dâvud da İbn Abbas’dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasulul-lah (sav) buyurdu ki: “Her kimi Lût kavminin işim’ yaparken bulacak olursa­nız, faili de mefulü de öldürünüz.” [179] İleride buna dair açıklamalar el-A’raf Sûresi’nde (7/80. âyet, 3. başhkta) gelecektir.

Yine Kur’an-ı Kerim’de (hak ite öldürülmenin bir başka sebebi) şöylece açıklanmaktadır: “Allah’a ve Rasulüne karşı savaşanların ve yeryüzünde fe­sat çıkarmaya çalışanların cezası ancak öldürülmeleri… dir.” (el-Mâide, 5/33) Yine bir başka yerde; “Eğer mü’minlerden iki grup birbirleriyle çarpışırlar­sa…” (el-Hucurat, 49/9) diye buyurmaktadır.

Müslümanların (meşru halife etrafında birlik teşkil etmişken) birliğini bozmak isteyen, cemaat halinde etrafında toplandıkları imama muhalefet eden ve birliğini dağıtmaya çalışarak insanları ve mallan talan etmek suretiyle dev­let başkanına karşı ayaklanmak (bâğî) ve itaati kabul etmemek suretiyle yer yüzünde fesat çıkarmaya çalışanların da hükmü, öldürülmeleridir. İşte yüce Allah’ın: “Hak İle olmadıkça” buyruğunun anlamı budur.

Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur: “Mü’rninlerin kanları birbirlerine denktir. Onların en aşağıları dahi, onların sorumluluklarını yerine getirme­ye çalışır. Kâfire karşılık da bir müslüman öldürülmez. Ahdi içerisinde bu­lunan bir ahid sahibi de öldürülmez. [180] Farklı iki din mensubu bir birine mi­rasçı olmaz.” [181]

Ebû Dâvûd ve Nesâî de Ebu Bekre’den şöyle dediğini rivayet ederler: Ben, Rasulullah (sav)’ı şöyle buyururken dinledim: “Her kim ahidli bir kimseyi hak­ka uygun olmayan bir sebeple öldürecek olursa, Allah ona cennete girme­yi haram eder.” [182]

Ebu Davud’un kaydettiği bir başka rivayette de şöyle demektedir: “Kim zimmet ehlinden birisini öldürecek olursa, cennet kokusunu almayacaktır. Şüphesiz cennetin kokusu yetmiş yıllık bir mesafeden alınır.” [183]

Buharî’de hadisin ifadesi şöyledir: “…şüphesiz cennetin kokusu kırk yıl­lık bir mesafeden ahntr.” Buhârî ise bu hadisi Abdullah b. Amr b. el-Âs’dan diye rivayet etmektedir. [184]

  1. Allah’ın Emirleri:

Yüce Allah’ın: “( p-Ö* ): İşte bunlar” buyruğu ile haram kılınan bu şeyle­re işaret edilmektedir. “Kef” ile “mim” harfleri hitap içindir. Bu iki harfin i’rab-ta mahalleri yoktur.

  • * *

“{# fSlsj ): Sîze bunları emretti” buyruğunda geçen (ve mealde: emr di­ye karşılanan) vasiyet, güç yetirilen ve pekiştirilmiş emir demektir. Burada­ki “keP ile “mim” harfleri ise nasb mahallindedir. Çünkü bu zamir, muhatap için kullanılan bir zamirdir. Yine: “(_J> ): Tavsiye etti, emretti” fiilinde de yü­ce Allah’a ait bir fail zamiri vardır.

Matar el-Verrak, Nafi’den, o, İbn Ömer’den rivayetine göre Osman b. Af-fan (r.a) evinde muhasara edildiği sırada, kendisini muhasara edenlerin önüne çıkarak şöyle dedi: Beni ne diye öldüreceksiniz? Şüphesiz ben, Rasu-lullalı (sav)’ı şöyle buyururken dinledim: “Müslüman bir kimsenin kanı an­cak şu üç şeyden birisi dolayısıyla helâl olabilir: Mu lisan olduktan sonra zi­na eden bir adamın recm İle öldürülmesi gerekir. Yahut kasten birisini öldü­ren kimseye kısas uygulamak gerekir. Yahut, müslüman olduktan sonra ir-tidat eden kimsenin de öldürülmesi gerekir.” Allah’a yemin ederim, cahili-ye döneminde olsun, müslüman olduktan sonra olsun asla zina etmedim. Kimseyi de öldürmüş değilim ki, onun yerine öldürülmek suretiyle bana kı­sas uygulansın. İslâm’a girdiğimden beri de asla irtidat etmedim. Şüphesiz ki ben,’Allah’tan başka İlah olmadığına, Muhammed’in Allah’ın kulu ve Rasulü olduğuna şahidlik ederim. İşte size sözünü ettiğim bu hususlar size -akıl erdiresiniz diye- (Allah’ın) tavsiye ettikleridir. [185]

  1. Yetimin Malı:

Yüce Allah: “Bir de yetimin malına… en güzel olandan başka bir şekil­de yaklaşmayın” diye buyurmaktadır. Yani, onun lebine olacak ve malını ar­tırıp çoğaltacak şekilden başkasıyla yaklaşmayın. Bu da malın astını gereği gibi korumak ve onun dallaıının da meyve vermesini sağlamak suretiyle olur. Bu hususta yapılmış en güzel açıklama budur, çünkü, kapsayıcı bir açıkla­madır. Mücahid der ki: “Bir de yetimin malına… en güzel olandan başka bir şekilde yaklaşmayın.” Yani, malında ticarette bulunmaktan başka bir su­rette yaklaşmayın. Ondan herhangi bir şey satın almaman ve malından da borçlanman demektir. [186]

  1. Yetimin Reşitliğe Erdiğinin Tesbiti:

Yüce Allah’ın: “Rüştüne erinceye kadar” güçleninceye kadar demektir. Güçlenmek ise, bedende de görülebilir, denemek suretiyle de anlaşılabilir. Güçlenmenin bu iki şekliyle ortaya çıkması kaçınılmazdır. Çünkü, burada bu kelime mutlak olarak kullanılmıştır.

en-Nisa Sûresi’nde ise yetimin hali, mukayyed olarak şöylece zikredilmek­tedir: Ifetimleri, evlilik çağma erdikleri zamana kadar deneyin. Şayet on­larda bir reşitlik görürseniz…” (en-Nisa, 4/6). Burada da yüce Allah, hem bedeni gücü, hem de evlilik çağına erişmeyi, hem de bilgi sahibi olma gü­cünü bir arada zikretmiştir ki, bu bilgi sahibi olma gücü “onlarda reşitlik gör­mek” demektir.

Eğer, yetimde bilgi hasıl olmadan fakat güç husule geldikten sonra malı verilecek olursa, arzulan doğrultusunda malını tüketir ve malsız bir yoksul olarak kahverir. Özellikle yetim hakkında bu şartın sözkonusu edilmesi, in­sanların ondan yana gaflette bulunmaları ve onun babalarının çocuklarını gö­zetip denemeleri imkânından mahrum olmasıdır. O bakımdan, babasını kaybetmiş olan bir kimsenin uygun zamanını tesbit etmek daha uygundur,

Rüştüne ermek, onun malına en güzel olandan başka bir yolla yaklaşma­yı mubah kılan bir sebep değildir. Çünkü, baliğ olan kişi hakkında (kötü mak­satla malına el sürmek şeklindeki) haramlık zaten sabittir. Özellikle yetimin zikredilmesi onun adına davacı olacak olanın Allah oluşundan dolayıdır.

Buyruğun anlamı şudur: Yetimin malına, rüştüne erinceye kadar en gü­zel olandan başka bir şekilde ebediyyen yaklaşmayın. İfadede hazfedilmiş ibareler de vardır. Yani, rüştüne erip onun reşitliğine erdiği anlaşılacak olursa, malını ona veriniz demektir.

İlim adamları, yetimin reşitliğe ermesi hususunda farklı görüşlere sahip­tirler. İbn Zeyd der ki: Bundan kasıt buluğa ermesidir. Medinelİler de buluğa ermesi ve onun reşitliğine erdiğinin anlaşıimasıdır. Ebu Hanife’ye göre ise yirmi beş yaştır.

İbnü’l-Arabî der ki: Ebu Hanife’nin bu durumuna hayret edilir. Çünkü o, miktar ile tesbit edilen şeylerin kıyas ve akıt yürütme ile sabit olmayacağı, ancak nakil yoluyla sabit olacağı görüşündedir. Bu miktar ile ilgili hususla­rı ise, zayıf hadisler ile tesbit etmektedir. Fakat o, vurup dövme diyarı (Bağ­dat) da kalmtş, o bakımdan onun nezdinde müdelles hadisler çoğalmıştır. Eğer -Allah’ın İmam Malik’e ihsan ettiği şekilde- (şeriat )’in madeni olan yerde kal­mış olsaydı, ondan ancak ve ancak katıksız dine uygun görüşler ortaya çı­kardı.

Şöyle de denilmiştir: Kûhûlet (olgunluk) yaşının sona ermesi, (âyet-i ke­rimede zikredilen) eşüd {mealde: reşklikj’in İleri dereceye vardığı dönem­dir. Nitekim, Suhaym b. Vesil şöyle demektedir:

“Elli yaşındayım (kûhulet’in son sının); ben bütün

gücümü de toplamış bulunuyorum.

Türlü çeşitli işlerin başımdan gelip geçmiş olması,

işlerimi oldukça sağlam yapmama sebep oldu.”

“Reşittik (.güçlülük) çağı” tekildir, çoğulu gelmez, Nitekim kurşun anlamına gelen; kelimesi de böyledir.

Tekilinin şeklinde ve; Fels ve felsler”e benzediği de söy­lenmiştir. Kelime aslı itibari ile, günün yükselmesi demek olan; ‘dan gelmektedir. Meselâ; Ona günün yüksel­diği ve aydınlığının yayıldığı vakit geldim,” denilir. Muhammed b. Mulıam-med ed-Dabî de Antere’nin şu beyitini zikrederdi:

“Onu, günün yükseldiği vakit gördüğümde sanki Göğsü ve başı ıdlım (diye bilinen kırmızı bir boya veya yaprağı kına yapmak için kullanılan bir ağaç) ile boyanmıştı.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Gündüzün yükseldiği vakit orada hevdeci içinde bir kadın dolaşır İnce uzun bilekli ve uzun boylu bir kadın.”

Sibeveyh, tekilinin; olduğunu söylerdi. el-Cevherî de der ki: Bu, ma­na itibariyle güzel bir açıklamadır. Çünkü, Delikanh gücüne kuvvetine erişti,” denilir. Ancak, veznindeki kelimeler; şeklin­de çoğul yapılmaz. (Buna benzer görülen);kelimesi ise’ın ço­ğuludur. Bu da Arapların; Sıkıntı günü ve rahatlık günü” tabirlerinden alınmıştır. Bunun çoğulunun; olduğunu ve bu bakımdan; Köpek, köpeklere” benzediğini, diğer taraftan; lafzının te­kil ve çoğulunun Kurt, kutlara benzediğini söyleyenlerin görü­şüne gelince, bu sadece bir kıyastır. Nitekim “Ebabil” kelimesinin tekilinin; olduğunu söyleyerek bunu, kıyasen ileri sürmeleri de böy­ledir. Ancak, bu kullanış Araplardan işitilmiş değildir. Hbu Zeyd der ki: Ba­na sıkıntı isabet etti, anlamında, diye kullanılır. ise, kişi ile birlikte oldukça güçtü, kuvvetli bir binek bulunduğunu anlatan bir ta­birdir. [187]

  1. Ölçü Ve Tartıyı Tam Yapmak:

Yüce Allah’ın: “Ölçüyü ve tartıyı tam ve doğru yapın* buyruğu şu demek­tir: Alış veriş esnasında alırken ve verirken âdil olun. Çünkü, el-Kıst (tam ve doğru), adaletli, âdil demektir.

“Bîz kimseye gücünün yettiğinden başkasını yüklemeyiz.” Ölçü ve tartıyı tam yerine getirmek hususunda fakatından fazlasını yüklemeyiz, de­mektir. Bu buyruk, veriJen emirlere muhalefet etmekten korunup sakınma­nın insanın güç ve kudreti çerçevesinde olan kadarı ile söz konusu olması­nı gerektirmektedir. İki ölçme arasında sakınılması mümkün olmayan fark­lar ile, insan kudretinin dışında kalan şeyler affedilmiştir.

Şöyle de açıklanmıştır: Keyl (ölçmek), ölçme aleti, ölçek anlamındadır. Me­selâ; bu şu kadar keyldir denilirken, şu ölçektir, denilmek istenmektedir. Bun­dan dolayı (ism-i alet olan) mîzan: Tartı aleti, ona attedilebilmiştir.

Kimi ilim adamı da şöyle demiştir: Şam yüce Allah, kullarının arasından pek çok kimsenin vermekle yükümlü olmadığı miktarda bir şeyi başkasına vermekten hoşlanmayacağını, cimrilik göstereceğini bildiği için, veren kim­senin hak sahibine hakkını tam vermesini emretmiş ve fazlasını vermekle mükeiief tutmamıştır. Çünkü, fazlasını vermek halinde, sıkılır ve cimrilik göste­rir. Diğer taraftan hak sahibine de hakkını almasını emretmiş, bununla bir­likte hakkından daha azına razı olma mükellefiyetini getirmemiştir. Çünkü, hakkını az alması da onu rahatsız eder ve sıkar.

Matik’in, Muvatta’ında Yahya b. Said’ten rivayetine göre Abdullah b. Ab-bas’tan şöyle dediği kendisine ulaşmış: “Ganimetten hırsızlık, bir toplumda ortaya çıktı mı, mutlaka Allah kalplerine korku salar. Bir toplumda da zina yayıldı mı, mutlaka onlarda öiüm çoğalır. Bir toplum ölçü ve tartıyı eksik yap­tı rm, mutlaka rızıkları kesilir. Bir toplum haktan başkasıyla hükmetti mi, mut­laka aralarında kan dökmeler yaygınlık kazanır. Bir toplum ahdi bozdu mu, mutlaka Allah üzerlerine düşmanı musallat eder.” [188]

Yine İbn Abbas şöyle demiştir: Sizler ey Arap olmayanlar topluluğu, siz­den öncekilerin helakine sebep teşkil eden iki işin başına getirilmiş bulunu­yorsunuz: Ölçü ve tartı. [189]

  1. Adaletle Söz Söylemek, Allah’ın Ahdine Bağlı Kalmak:

Yüce Allah’ın: “Söz söylediğiniz vakit… adaletli olun” buyruğu, hem hü­küm verme halini, hem de şahitlikte bulunma halini kapsamaktadır. “Akra­banız dahi olsa.” Hak isterse akrabalarınızın ve benzerlerinin aleyhine da­hi olsa. Daha önce en-Nisa Sûresi’nde (4/135- âyetin tefsirinde) geçtiği gibi.

“Allah’ın ahdini yerine getirin.” Bu da Allah’ın kullarına verdiği bütün ahidleri (emirleri) hakkında umumîdir. İki kişi arasında yapılan bütün akid-lerin kastedilmiş olması da muhtemeldir. Bu ahdin Allah’a izafe edilmesi ise, onun gereği gibi korunması ve yerine getirilmesini emretmiş olması açısın­dan sözkonusu olmuştur. “Düşünüp öğüt alasınız.” Gerektiği gibi ibret ala­sınız diye… [190]

  1. Uymamız Gereken Dosdoğru Yol:

Yüce Allah’ın: “Şüphesizki bu, Benim dosdoğru yokundur. O halde ona uyun” âyeti büyük bir âyettir, yüce Allah bunu, önce geçen buyrukla­ra atfetmiştir. Yüce Rabbimiz, bir takım emir ve nehiyler verdikten soma, bu­rada da onun yolundan başkasına uymaktan saktndırmaktadır. Bu âyet-i ke­rimede, ileride sahili hadisler ile selefin sözleriyle açıklayacağımız üzere ken­di yoluna uymayı emretmektedir.

Ayet-i kerimenin başında yer alan; nasb mahallindedir. Yani

” Ve: Şüphesiz ki bu Benim.., yolumdur diye oku!” takdi­rindedir. Bu açıktama, el-Ferrâ ve el-Kisaî’den nakledilmiştir. el-Ferrâ der ki: Cer mahallinde olması da mümkündür. Yani, ” Size bunları ve bu benim yolumdur, diye tavsiye etti,” takdirindedir. el-Halİl ve Sibeveyh’e göre takdiri ise; “Çünkü bu Benim… yolumdur” şeklindedir. Nitekim yüce Allah bir başka yerde: “Muhak­kak mescidler de Allah’a mahsustur.” (el-Cinn, 72/18) diye buyurmaktadır.

et-A’meş, Hamza ve el-Kisaî de: “şüphesiz ki bu” şeklinde es-reli olarak ve istinaf (yeni bîr cümle başı) olmak üzere okumuşlardır. Yani, bu âyet-i kerimelerde sözü geçen hususlar Benim dosdoğru yolumdur, de­mek olur.

İbn Ebi İshâk ve Yakub ise, “nun” harfini şeddesiz olarak; diye okumuştur ki, burada şeddesiz okuyuş, şeddeli okuyuş gibidir. Şu kadar var ki, bunda zamiri şan diye bilinen bir zamirin hazfı sözkonusudur. Yani Ve işte bu…” takdirindedir. Buna göre ref mahallindedir. Nasb ol­ması da caizdir, te’kid için fazladan gelmiş olması da mümkündür. Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Müjdeci gelip de…” (Yûsuf, 12/96)

Sırat ise, İslâm dininin kendisi demek olan yol demektir, “Dos­doğru” kelimesi de hal olarak nasbedilmişiir. Dosdoğru, hiçbir eğriliği büy-rülüğü olmayan anlamındadır.

Bununla yüce Allah, Peygamberi Muhammed (sav) vasıtası ile açıklamış ve açmış oiduğu geniş bir yol olarak teşri buyurduğu, sonu da cennete ula­şan yoluna tabi olmayı emretmektedir. Bu yoldan bir çok yollar ayrılmıştır. Kim o doğru yolu izlerse kurtulur, kim bu ayrılan yollara koyulacak olursa, bu yollar kendisini cehenneme götürür. İşte yüce Allah: “Başka yollara uy­mayın. Sonra sizi O’nun yolundan ayırırlar” uzaklaştırır, kaydırırlar diye buyurmaktadır.

Dârimî Ebu Muhammed Müsned’inde sahih bir îsnadla şöyle bir rivayet kaydetmektedir: Bize AtVan haber verdi, bize Hammâd b. Zeyd anlattı, bi­ze, Âsim b. Behdele, Ebu Vâil’den anlattı. Ebu Vâil, Abdullah b. Mes’ud’dan dedi ki: Rasulullah (sav) bir gün bize bir çizgi çizdi, sonra şöyle buyurdu: “İş­te bu, Allah’ın yoludur.™ Daha sonra onun sağında bir takım çizgiler, solun­da da bir takım çizgiler çizdi. Sonra da şöyle buyurdu: “Bunlar da her biri­sinin başında ona çağıran bir şeytanın bulunduğu bir takım yollardır.” Son­ra da bu âyet-i kerimeyi okudu. [191]

Bu hadisi, İbn Mace de Sünen’inde rivayet etmiştir. Cabir b. Abdullah’tan dedi ki: Peygamber (sav)’ın yanında idik. Bir çizgi çizdi. Sonra da onun sa­ğında iki çizgi çizdi, solunda da iki çizgi çizdi. Daha sonra elini ortadaki çiz­gi üzerine koyup şöyle buyurdu: “İşte bu, Allah’ın yoludur.” Sonra da şu: “Şüphesiz ki, bu benim dosdoğru yolumdur. O halde ona uyun. Başka yol­lara uymayın. Sonra sîzi onun yolundan ayırırlar” âyetini okudu. [192]

Bu ayrı yollar, yalıudilîği, Hıristiyanlığı, mecusiliği, diğer din mensupları­nı fer’i meselelerde hevâlarının arkasından giden istisna olan bid’at ve da­lâlet sahiplerini de; bunların dışında kalan, tartışmalarda işi aşırıya götüren ve kelamı meselelerde olmadık şekilde dalıp gidenleri de kapsamına alır. Çün­kü, bütün bunlar, ayaklannın kaymasına maruzdurlar ve yanlış inanışlara sap­maları zannolunur. Bu açıklamaları ibn Atiyye yapmıştır.

Derim ki: Doğrusu da budur Taberî, “Kitabu Âdâbı’n-Nüfus”da şunu nakletmektedir: Bize Muhammed b. Abdıılâlâ es-San’anî anlattı, dedi ki: Bi­ze Muhammed b. Sevr aniatti: Ma’mer’den, o, Eban’dan naklettiğine göre, ada­mın birisi İbn Mes’ud’a şöyle sormuş: Sırat-ı müstakim (dosdoğru yol) han­gisidir?

İbn Mes’ud şu cevabı verdi: Muhammed (sav) bizi onun başında bıraktı, onun bir ucu da cennetledir. Sağında bir takım yollar, solunda bir takım yol­lar vardır. O yolların başında oralardan geçenleri davet eden bir takım kim­seler vardır Her kim bu yollara koyulacak oiursa, o yollar sonunda onu ce­henneme götürür. Her kim de dosdoğru yola koyuİacak olursa, o da onu so­nunda cennete ulaştırır. Daha sonra İbn Mes’ud: “Şüphesiz ki, bu Benim dos­doğru yolumdur™ âyetini okudu. Abdullah b. Mes’ud ayrıca dedi ki; Kabzo-lunmadan önce ilmi öğreniniz. Kabzedilmcsi ise ilim ehlinin geçip gitmesi­dir. Gereksiz yere ince eleyip sık dokunmaya kalkışmaktan, gereksiz yere işi derinliğine kavramaya kalkışmaktan ve bid’atlerden çokça sakınınız. Size tâ İlkinden gelen kadim şeylere sarılmanızı tavsiye ediyorum. Bunu da Darimi rivayet etmiştir. [193]

Mücahid de yüce Allah’ın: “Başka yollara uymayın” buyruğunu, bid’at-lere uymayın diye açıklamıştır.

İbn Şihab da der ki; Bu da yüce Allah’ın: “Dinlerini parça parça edip fır­ka fırka ayrılanlar varya…” (el-En’âm, 6/159) buyruğuna benzemektedir. Bunlardan kaçmak gerekir, kaçmak. Kurtulmak gerekir, kurtulmak. Selet’-i sa­libin izlediği o sırat-ı müştekime, o dosdoğru yola yapışmak gerekir. İşte kâr­lı ticaret ondadır.

Hadis İmamları Ebu Hureyre’den şöyle dediğini rivayet ederler: Rasulul-talı (sav) buyurdu ki: “Size neyi emrettiysem onu alınız. Ve size neyi yasak-tadıysam ondan da uzak durunuz.” [194]

İbn Mâce ve başkaları da el-trbad b. Sâriye’den şöyle dediğini nakleder­ler: Rasulullah (sav) bize öyle bir vaazda bulundu ki, ondan dolayı gözler ya­şardı, ondan dolayı kalpler korkuyla titredi. Ey Allah’ın Rasulü dedik. Bu, âde­ta bir veda edenin öğüdüne benzemektedir. Bize neyi tavsiye edersin? Şöy­le buyurdu: “Ben, sizi (hiç bir şüphe ve tereddüt gerektirmeyen) apaydınlık yol üzerinde bıraktım. Onun gecesi de gündüzü gibidir. Benden sonra bu yol­dan helak olandan başkası sapmaz. Aranızdan yaşayacak olanlar, pek çok ay­rılıklar göreceklerdir. Size, benim sünnetimden ve benden sonra hidâyet bul­muş raşit halifelerin sünnetinden bildiğinize bağlı kalmanızı tavsiye ediyo­rum. Onlara dişlerinizle kavrarcasına sımsıkı sarılınız. Sonradan uydurma iş­lerden (bid’atlerden) de sakınınız. Çünkü, şüphesiz her bir bid’at bir sapık­lıktır. Size itaat etmenizi tavsiye ediyorum. İsterse başınızdaki Ha beşli bir kö­le olsun. Şüphesiz ki mü’min, burnuna halka takılmış deveye benzer. Nere­ye çekilirse oraya gider.” Bu hadisi Tirmizî de bu manada rivayet etmiş ve sahih olduğunu irade etmiştir. [195]

Ebû Dâvûd da şöyle bir rivayet kaydetmektedir: Bize İbn Kesir anlattı, de­di ki: Bize Sül’yan haber verdi, dedi ki: Adamın birisi, Ömer b. Abdülaziz’e mektup yazarak kader hakkında som sordu. Ona şu cevabı yazdı: İmdi, ben sana Allah’a karşı takvalı olmayı, O’nun emrinde orta yolu izlemeyi, Rasu-luüah (sav)’ın sünnetine tabi olmayt, O’nun sünnetinin uygulanageiişinden sonra bid’atçilerin ortaya çıkardıkları şeyleri -ki, onların bu gibi şeylerle uğ­raşmalarına gerek yoktur. Ümmet buna ihtiyaç bırakmamıştır- terk etmeni tav­siye ediyorum.

Sana cemaate bağlı kalmanı tavsiye ediyorum. Çünkü, cemaat Allah’ın iz­niyle senin İçin bir koruyucudur. Hem şunu bil ki, insanlar ne kadar bid’at ortaya çıkarmışiarsa mutlaka ondan önce, ya onun aleyhine delil olacak bir şey geçmiştir veya o hususta ibret teşkil edecek bir durum. Şunu bil ki sün­neti, ona muhalefet etmekte ne kadar hata, ne kadar yanlışlık, ne kadar ah­maklık, ne kadar gereksiz yere derinlere dalmak istemenin miktarını bilen bir kimse ortaya koymuştur. O bakımdan sen de kendin için, başkalarının ken­dileri için razı oîup beğendiği şeye razı ol. Onlar, bilerek durmuşlardır. İşin özüne nüfuz eden bir basiretle de bu gibi işlere dalmaktan kurtulmuşlardır.

Üstelik onlar işleri açığa çıkarabilmekte daha güçlü idiler. Sahip oldukları lü­tuf ve fazilet dolayısıyla da buna onlar daha layıktılar.

Eğer, hidâyet sizin Ü2ertnde bulunduğunuz yol olsaydı, o takdirde siz bu hususta onları geride bırakmışsınız demektir. Şayet sizler, bu gibi şeyler on­lardan sonra ortaya çıkmıştır diyorsanız, şunu bilin ki, bunları ortaya çıkar­tanlar ancak onların yolundan başkasına tabi olup onlara uymaktan yüz çe­virerek nefsine uyan kimselerdir. Şüphe yok ki onlar önde gidenlerdir. Bu hususta yeteri kadar konuşmuşlardır ve rahatlatacak kadarım anlatmışlardır. Onlar bu hususta, her hangi bir kusur eksik bırakrnadıklan gibi, daha da açık­lanması gereken bir şey de bırakmış değillerdir. Bazıları bu hususta onlar­dan geri kaldılar, o bakımdan hakka uzak düştüler. Bazıları da onlardan ile­ri geçmeye çalsştılar, fakat aşırıya gittiler. Onlar İse, bu ikisinin arasında ve dosdoğru bir yol üzere idiler… diyerek bundan sonra hadisin geri kalan bö-Kimünü nakletti. [196]

Sehl b. Abdullah et-Tüsterî de der ki: Size, ashabın yoluna ve sünnete uy­manızı tavsiye ediyorum. Çünkü, kısa bir süre sonra Peygamber (sav)’dan ve onun bütün hallerinde ona uymaktan söz edecek bir kişi ortaya çıkarsa, (di­ğerlerinin) onu yereceklerinden, ondan uzaklaşıp gideceklerinden, onunla ilişkilerini keseceklerinden, onu zelil edeceklerinden, küçük düşüreceklerin­den korkuyorum.

Yine Sehl der ki: Şunu bilin ki bid’at, ancak ve ancak ehl-i sünnetin el­leriyle ortaya çıkmış üstünlük kazanmıştır. Çünkü onlar, bid’at ehline karşı çıktılar, onlarla konuşup tartıştılar. Böylelikle bid’atçilerin görüşleri de orta­ya çıktı ve herkes arasında yaygınlık kazandı. Bunun sonucunda onları işit­medik kimseler de işitti. Eğer onları bırakıp onlarla konuşmamış olsalardı, on­ların her birisi kalbinde sahip olduğu inançlarıyla birlikte ölür gider, ondan hiçbir şey onaya çıkmaz ve o bid’atini beraberinde kabrine taşıyıp götürmüş olurdu.

Yine Sehl der ki: Sizden her hangi birinize, İblis, bir ibadet uydurup onun­la kendisine ibadet ettirmedikçe, bir bid’at ortaya koymaz. Ancak ondan son­radır ki, İblis o kimseye bir bid’at çıkartır. Bu kişi de bid’at sözü söyleyip in­sanları ona çağırmaya başladı mı, İblis de o hususta o zilleti ondan çeker.

Yine Sehl der ki: Ben, bid’atçüer hakkında şu hadisten daha ağır bir ha­dis geldiğini bilmiyorum: “Allah, cenneti bid’at sahibine karşı perdelemiştir.” Sehl der ki; Buna göre, yahudi de hristiyan da bid’atçilerden daha çok ümitvar olabilirler.

Yine Sehl der ki: Her kim dinîne ikramda bulunmak istiyor ise, sultanın huzuruna girmesin. Kadınlarla başbaşa kalmasın, heva ehli kimselerle de tar­tışmasın. [197]

Yine Sehl şöyle demiştir: Tabi olun, bid’at çıkartmayın. Çünkü ona ihti­yacınız yoktur.

Darİmî’nin Müsned’inde nakledildiğine göre Ebu Musa el-Eş’arî, Abdullah b. Mes’ud’a gelip şöyle demiş: Ey Abdurrahma’nın babası, ben az önce mescidde birşeyier gördüm. Fakat, onu yeni görüyorum. Bununla birlikte Al­lah’a andolsun ki, hayırdan başka bir şey de görmüş değilim. Abdullah, o da neymiş diye sorunca, Ebu Musa, ömrün yeterse göreceksin diyerek şunları anlattı: Ben, mescidde oturarak halka halka olmuş ve namazı bekleyen top­luluklar gördüm. Ellerinde çakıl taşlan olduğu halde, her halkada bir kişi on­lara yüz defa tekbir getirin diyor, onlar da yüz defa tekbir getiriyorlar. Yüz defa tehlil getirin diyor, onlar da tehli] getiriyorlar. Yüz defa teşbih getirin di­yor, onlar da: Yüz defa teşbih ediyorlar.

Abdullah b. Mes’ud: Peki onlara ne dedin diye sorunca, Ebu Musa, onla­ra bir şey demedim, senin görüşünü bekledim, senin vereceğin emri bekle­dim, dedi. Abdullah dedi ki: Sen bunun yerine ne diye günahlarını sayma­larını emretmedin ve hasenatlarının hiçbir şekilde zayi olmayacaklarına da­ir teminat vermedin? Sonra o da kalkıp gitti ve biz de onunla birlikte gittik. Nihayet bu halkalardan birisine vardı, başlarında durdu ve şöyle dedi: Şu yap­tığınızı gördüğüm şey nedir? Onlar: Abdurrahman’ın babası, tekbir, tehlil ve teşbihi kendileriyle saydığımız çakıl taşlandır, dediler. Bunun üzerine Abdul­lah b. Mes’ud şöyle dedi: Siz kötülüklerinizi sayınız. Ben hasenatınızdan hiç­bir şeyin zayi olmayacağına dair size teminat veriyorum. Ey Muhammed üm­meti, ne oldu size, ne kadar da çabuk helâka koştunuz? Yoksa siz, sapıklık kapılarını mı açanlarsınız? Onlar: Allah’a yemin olsun Ey Abdurı-ahman’ın ba­bası, hayırdan başka bir isteğimiz yoktu dediler. Abdullah şöyle dedi: Nice hayır isteyen vardır ki, onu bir türlü isabel ettiremez. [198]

Ömer b. Abdülaziz’den rivayete göre, adamın birisi kendisine hevâ ve bid’at ehli hakkında bir husus sormuş, o da şu cevabı vermiş: Sen, bedevî Araplar gibi küttaba giden (ilk okuma yazma öğrenmeye çalışan) küçük ço­cuk gibi dinine bağlan ve bunun dışında kalan şeylerle oyalanma.

el-Evzaî de der ki: İblis, dostlarına sordu: Siz, Ademoğullarını hangi yol­larla yaklaşıp kandırıyorsunuz? Onlar: Her yoldan, dediler. Peki, istiğfar yö­nünden onlara yaklaşabiliyor musunuz? Onlar, heyhat! Bu tevhid İle birlikte olan bir şeydir, dediler, iblis şöyle dedi: Aralarında Öyle bir şey yaygınlaş­tıracağım ki, ondan dolayı Allah’tan mağfiret dilemeyecekler. Evzaî dedi ki: O da aralarına bevaların arkasından gitmeyi yaygınlaştırdı. [199]

Mücahid de der ki: Bilemiyorum, mazhar olduğum şu iki nimetin hangi­si daha büyüktür: Allah’ın beni İslâm’a hidâyet etmesi mi, yoksa bu iıeva ve bid’atleıden beni esenliğe kavuşturmuş olması mı? [200]

Şa’bî de der ki: Bu kimselere “hevfı sahipleri” deniliş sebebi, onlann ce­hennemde uzun süre yuvarlanacak olmalarından Ötürüdür. (Hevâ ile yuvar­lanma kelimelerinin aynı kökten geldiklerine işaret ediyor). Bu rivayetlerin hepsi Darimî’den nakledilmiştir.

Sehl b. Abdullah’a, Mu’tezile’ye mensup kimseler arkasında namaz kılma­ya, onlardan kız almaya, onlara kız vermeye dair soru soruldu, şu cevabı ver­di: Hayır, bunun iyi bir taralı olamaz. Onlar kâfirdir. [201] Kur’an mahluktur, el’an yaratılmış bir cennet yoktur, yaratılmış bir ateş yoktur, Allah’ın sıratı yoktur, şefaat yoktur, mü’minîerden hiçbir kimse cehenneme girmeyecektir ve Mu-İıammed (sav)’m günahkârlarından hiç kimse cehennemden çıkmayacaktır, kabir azabı yoktur, münker yoktur, nekir yoktur, âhirette Rabbİmizin görün­mesi de, fazladan ikramda bulunması da yoktur, Allah’ın ilmi mahluktur, imam tayin etmeye gerek yoktur, cum’a yoktur diyen, buna karşılık bütün bunla­ra iman edenleri tekfir edenler nassl mü’min olabilir?

Fudayl b. İyad dedi ki: Bid’at sahibi birisini sevenin Allah, amelini boşa çıkartır, İslâm’ın nurunu da kalbinden alır.

Onun bu kabilden sözleri ve fazlası da geçmiş bulunmaktadır.

Süfyan es-Sevrî der ki; Bid’atı İblis masiyetten daha çok sever. Çünkü, ma-siyetten tevbe sözkonusu olur. Fakat bid’atten levbe sözkonusu olmaz.

îbn Abbas da der ki: Sünnet ehlinden olup sünnete çağıran, bid’atten de uzaklaştırmaya gayret eden bir kimseye bakmak dahi ibadetıir.

Ebu’l-Âliye der ki: Siz, ayrılığa düşmeden önce izlemekte oldukları o ilk işe yapığınız.

Âsim el-Ahvel der ki: Ben bunu el-Hasen’e naklettim, o da, o gerçekten sana güzel bir öğüt vermiştir. Allah’a yemin olsun ki, sana doğruyu söylemiş­tir, dedi.

Âl-i İmran Sûresi’nde Hz. Peygamberin: “İsrailoğulları yetmiş iki fırkaya ayrıldı. Bu ümmet ise yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır” şeklindeki hadis ve bu­nun anlam* geçmiş bulunmaktadır. (Âl-i İmran, 3/102. âyet, 2. başlıkta)

Aril ilim adamlarından kimisi şöyle demiştir: Muhammed ümmetine faz­ladan ilave edilen bu fırka, ulemaya düşmanlık eden, fukalıaya buğzeden bir fırkadır. Böylesi bir fırka geçmiş ümmetlerde hiçbir şekilde görülmüş değil­dir.

Rafi b. Hadic’in rivayetine göre o, Rasulullah (s;ıv)’ı şöyle buyururken din­lemiş: “Ümmetim arasında farkında olmadıkları halde, yahudi ve hıristiyan-i arın kâfir oldukları gibi, Allah’a ve Kur’an’a kâfir olacak bir topluluk olacak­tır.” Ben, Ey Allah’ın Rasulü, canım sana feda, bu nasıl olacak, diye sordum. Şöyle buyurdu: “Bir bölümünü kabul edecekler, bir bölümünü inkâr edecek­lerdir.” Canım sana feda Ey Allah’ın Rasulü dedim. Nasd bunu söyleyecek­ler? Şöyle buyurdu: “Yaratmasında, kuvvetinde, rızkında, İblis’i Allah’a denk koşacaklar ve diyecekler ki: Hayır Allah’tan, şer İblistendir.” Ebu RafV dedi ki: Peki, hem Allah’ı inkâr edecekler, hem de bunun üzerine kalkıp Allah’ın Kitabını okuyacaklar, imandan ve marifetten sonra da Kur’anı inkâr mı ede­cekler? Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Ümmetimin böylelerinden görece­ği düşmanlık, kin ve tartışma (çok büyük olacaktır), tşte bunlar, bu ümme­tin zındıklarıdır” deyip hadisin geri kalan bölümünü zikretti.

en-Nisa Sûresi’nde bid’at ehli ve nevalarının arkasından giden kimseler­le oturup kalkma yasağı, onlarla oturup kalkanların hükmünün de onlarla aynı olduğuna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Çünkü yüce Allah şöy­le buyurmaktadır: “Âyetlerimize dalanları gördüğün zaman… kendilerin­den yüz çevir” (el-En’âm, 6/68, âyet).

Daha sonra yüce Allah, Medine’de inmiş bulunan en-Nisa Sûresi’nde bu şekilde davranıp Allah’ın verdiği emre muhalefet edenlerin cezasını açıkla­yıp şöyle buyurmaktadır: “O, size Kur’an’da şunu indirdi…O zaman siz de onlar gibi olursunuz.” (en-Nisa, 4/140) Böylelikle onlarla beraber oturup kal­kanları da onlara katmış olmaktadır.

Bu ümmetin önder imamlarından bir grup da bu görüşte olup onlarla iş­ret etmek ve onlarla içli dışlı olmak maksadıyla bid’at ehliyle beraber otu­rup kalkan kimse hakkında bu âyetler gereğince hüküm vermişlerdir ki, bun­lar arasında Ahmed b, Hanbel, el-Evzaî ve İbn Mübarek gibileri vardır. On­lar, işi bid’at ehliyle oturup kalkmak olan bir kimse hakkında şöyle demiş­lerdir: Böyle birisine onlarla beraber oturup kalkmaktan vazgeçmesi söyle­nir. Vazgeçerse mesele yok. Aksi takdirde onlar gibi değerlendirilir. Bunun­la hüküm bakımından onlar gibi değerlendirilir, demek istemektedirler.

Ömer b. Abdulaziz, içki içenlerle oturan kimselere de haddi uygulamış ve görüşüne de: “Çünkü o zaman siz de onlar gibi olursunuz” (en-Nisa, 4/HO) âyetini okumuştur. Kendisine: ŞöyJe denildi: Bu adam, ben onlarla birlikte meseleyi onlara açıklamak ve onların yaptıklarını reddetmek için oturuyo­rum, diyor denilince, o da şu cevabı vermiş: Onlarla oturup kalkması yasak­lanır. Eğer vazgeçmeyecek olursa, o da onlara katılır. [202]

  1. Sonra Biz, -güzelce uygulayanlara tamamlamak, her şeyi ayrı ayrı açıklamak, bir hidâyet ve bir rahmet olmak üzere- Musa’ya kitabı verdik. Onlar, Rabblerine kavuşmaya iman ederler diye.
  2. İşte bu, indirdiğimiz mübarek bir Kitaptır. Öyleyse ona uyun ve sakının ki, merhamet olunasmız.

Yüce Allah’ın: Sonra Biz… Musa’ya kitabı verdik.

buyruğunda (Musa ve kitap kelimeleri) iki mef’ukiür. “Tamamlamak üzere” ya mef’uLün lehtir, yahut mastardır. “Güzelce uygu­layanlara” buyruğu, hem nasb üe, hem reP ile okunmuştur. Merfu olarak oku­yanların kıraati, -ki Yahya b. Ya’mer ve İbn İshâk’ın kıraatidir-En güzel (ameli) olan o kimseye… tamamlamak üze­re” takdirindedir.

el-Mehdevî der ki: Burada; O kimseye” ait olan mübtedâ hazfedil-diğinden ötürü uzak bir ihtimaldir. Sibeveylı ise el-Halil’den “(Ben sana her hangi bir şey söyleyen bir kimse deği Hm,” şeklinde bir kullanım işittiğini de nakletmektedir.

Buna göre nasbecien kimse, sılaya dahi! mazi bir fiil olarak nasb ile oku muştur. Bu, Basralıların görüşüdür. el-Kisaî ve el-Perrâ ise, bunun ism-i mev sülünün sıfat ismi olmasını da uygun görmüşler ve bunlar; Kardeşin olan o kimseye yolum uğradı” diyerek, maille ve buna yakın lafız lada bu ism-i mevsula sıtat yapmayı caiz kabul etmişlerdir.

en-Nehhâs ise bu, Basralılara göre imkânsız bir şeydir. Zira, burada tamamlanmadan önce ismin sıfatı olarak gelmektedir, demiştir. Basralılara göre ma­na şöyledir: Güzelce uygulayan kimseye (mealde olduğu gibi)…

Mücahid der ki: “Güzelce uygulayan mü’min kimseye tamamlamak … üze­re” anlamındadır.

el-Hasen ise, Güzelce uygulayana tamamlamak üze­re” buyruğunun anlamı hakkında şunları söylemektedir: Onların (İsrailoğul-lannın) arasında ihsan eden (güzel hareket eden) de vardı, ihsan etmeyen de vardı. Yüce Allah, Kitabı ihsan edicilere nimetini tamamlamak üzere indirmiş­tir. Bu görüşün sıhhatine delil ise, İbn Mes’ud’un; ” Gü­zelce uygulayanlara tamamlamak üzere” şeklindeki kıraatidir.

Şöyle de açıklanmıştır: Yani Biz, Musa’ya Tevrat’ı indirmeden önce, Allah’ın kendisine öğretmiş olduğu şeyleri güzelce uyguladığı için fazladan verdik.

Muhammed b. Zeyd İse der ki: “Güzelce uygulayanlara tamamlamak üze­re” buyruğunun anlamı şudur: Yani, yüce Allah’ın Musa’ya ihsan etmiş olduğu risalet ve benzeri diğer lıususlan tamamlamak üzere (Kitabı verdi) de­mektir.

er-Rabi’ b. Enes de der ki: Musa’nın yüce Allah’a güzelce itaat etmesine karşılık tamam olmak üzere demektir. el-Ferrâ da böyle açıklamıştır.

Şu açıklamalar da yapılmıştır: “Sonra” buyruğu, ikincisinin birinci­sinden önce olduğuna ve Hz. Musa’nın kıssası ile ona kitabın verilişinin bun­dan önce cereyan ettiğine delalet etmektedir. O bakımdan “sonra”mn bu­rada “vav” anlamına geldiği de söylenmiştir. Yani, ve Biz Musa’ya da kitabı verdik. Çünkü, her ikisi de atıf harfidir.

Şöyle de açıklanmıştır: ifadenin takdiri şöyledir: Biz, Kur’anı Muhammed (sav)’e indirişimizden önce Musa’ya kitabı vermiştik.

Şöyle de açıklanmıştır: Buyruğun anlamı şudur; Gelin size önce Rabbini-zin neyi haram kıldığını okuyayım. Sonra da Musa’ya tamamlamak üzere ne­leri verdiğimizi de okuyayım.

“Her şeyi ayrı ayrı açıklamak” buyruğu, ona atfedilmiştir. “Bir hidâyet ve bir rahmet olmak ü^ere” buyruğu da ona atfedilmiştir.

“İşte bu… bir kitaptır” buyruğu mübteda ve haberdir. “İndir­diğimiz mübarek” onun sıfatıdır. Yani, hayır ve bereketlen pek çok demek­tir. Kur’an-ı Kerim’den başka yerlerde; Mübarek kelimesinin hal olarak; şeklinde okunması da mümkündür.

“Öyleyse ona uyun” yani, içindeki hükümler gereğince amel edin. “Ve sa­kının” yani, onu tahrif etmekten sakının “ki, merhamet onmasınız.” İlahi rahmeti olan kimselerden olabileşiniz ve azaba uğramayasmız. [203]

  1. “Bizden önce kitap yalnız İki topluluğa İndirildi. Ve biz, onla­rın okuduklarından habersiz kimseler İdik” demeyesiniz dîye.
  2. Yahut: “Bize bir kitap indirilseydi elbette onlardan daha çok hidâyet üzere olurduk” demeyesiniz diye. İşte size Rabbinizden apaçık bir belge, bir hidâyet ve bir rahmet gelmiştir. Allah’ın âyetlerini yalanlayanlardan, onlardan yüz çevirenden daha za­lim kim olabilir? Biz, âyetlerimizden yüz çevirenleri bu yan çiz­meleri sebebiyle yakında pek kötü bir azapla azaplandıracağız.

Yüce Allah’ın: ” Demeyesiniz diye” buyruğu nasb mahallinde-dir. Kuleliler; demeyesiniz diye” takdirindedir, derler. Basrahlar da şöyle demektedirler: “Demenizi istemediğimizden ötürü… onu indirdik” takdirindedir, derler.

el-Ferrâ ve el-Kisaî de derler ki: Buyruğun anlamı: “Ey Mekkeliler… demekten sakınınız,” şeklindedir.

“Bizden önce kitap” yani, Tevrat ve İncil “Yalnız iki topluluğa” yani, ya-hudilerle hıristiyanlaıa “indirildi…” Fakat bize kitap indirilmedi. “Ve biz on­ların okuduklarından habersiz kimseler idik.” Onların kitaplarının okunu­şundan ve dillerinden habersiz idik “demeyesiniz diye.”

Burada yahudi ve hıristiyanlara giden zamiri; “okuduklarından” diye iki! gelmesi gerektiği halde çoğul gelmesi, her bir taifenin başlı başına çoğul olmalarından dolayıdır.

“Yahut… demeyesiniz diye” buyruğu, bir önceki âyet-İ kerimede geçen; “Demeyesiniz diye” buyruğuna atfedilmiştir.

“İşte size, Rabbinizden apaçık bir belge… gelmiştir.” Yani, Muham-med (sav)’ın gelişinden sonra artık ileri sürebileceğiniz bir mazeret kalma­mıştır. Beyyine (apaçık belge) ile beyan (açıkça anlatmak) aynı şeylerdir. Mak­sat, Mulıammed (sav)’tır yüce Allah Ona “beyyine” adını vermektedir.

“Bîr hidâyet ve bir rahmet” yani, ona tabi olan kimseler için o bir hidâ­yet ve bir rahmettir.

Daha sonra gefen: “… daha zalim kim olabilir” buyruğu, siz yalanlaya­cak olursanız sizden daha zalim hiçbir kimse olamaz, demektir.

“Yüz çevirenleri bu yan çizmeleri sebebiyle” buyruğuna dair açıklama­lar daha Önceden (el-En’âm, 6/46. âyet) geçmiş bulunmaktadır. [204]

  1. Onlar, kendilerine meleklerin gelmesinden, yahut Rabbinin gelmesinden, yahut Rabbinin âyetlerinden birisinin gelmesin­den başkasını mı bekliyorlar? Rabbinin âyetlerinden biri gel­diği gün, daha önce iman etmemiş, yahut imanında bir hayır kazanmamış olan kimseye imanı fayda vermez. De ki: “Bekle­yin, biz de beklemekteyiz.”

Yüce Allah’ın: “Onlar… mı bekliyorlar?” buyruğunun anlamı şudur: Ben, onlara karşı kesin delili ortaya koyduğum ve üzerlerine Kitabı indirdi­ğim halde yine iman etmediler. Peki bekledikleri nedir? “Kendilerine melek­lerin gelmesinden… başkasını mı bekliyorlar?” Yani, ölüm sırasında can­larını almak için meleklerin gelmesinden başkasını mı bekliyorlar? “Yahut, Rabbinin âyetlerinden bir tanesinin gelmesinden başkasını mı bekli­yorlar?..” tbn Abbas ile ed-Dahlıâk derler ki: Rabbinin onlar hakkındaki öl­dürülme ve onun dışındaki emirleri demektir. Muzafun ileyh zikredilmekle birlikte muzaf kastedilebilir, yüce Allah’ın: “O kasabaya sor” (Yûsuf, 12/82) yani o kasaba halkına sor anlamında olması gibi. Yine yüce Allah’ın: “Ve kalp­lerinde buzağı içirildi onlara.” (el-Bakara, 2/92) Buzağının sevgisi içirildi an­lamındadır. İşte burada da buyruk böyledir. Yani onlar, Rabbinin emrinin gelmesinden başkasını mı bekliyorlar?

Emirden kasıt ise, Rabbinin cezası ve azabıdır.

Şöyle de denilmektedir: Bu buyruk, yüce Allah’tan başkasının te’vilini bil­mediği müteşabih buyruklardandır. Buna dair açıklamalar, daha önce ei-Ba-kara Sûresi’nde ve diğer,buyruklarda başka yerlerde geçen benzeri buyruk­lar açıklanırken geçmiş bulunmaktadır.

“Yahut Rabbinin âyetlerinden birisinin gelmesinden” buyruğundan denildiğine göre kasıt, güneşin bandan doğmasıdır. Bununla yüce Allah, dün­yada kendilerine mühlet verileceğini beyan etmektedir. Artık kıyamet baş-gösterdi mi, mühlet vermek sözkonusu olmayacaktır.

Şöyle de açıklanmıştır: Şanı yüce Allah’ın gelmesi, kıyamet günü hesap için durulacak yerde mahlukatı arasında hüküm verip haklı ile haksızı ayırd et­mek için gelişi demektir. Nitekim yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyur­maktadır: “Rabbin geldiği ve melekler saf saf dizildiği zaman.” (el-Hicr, 89/22)

Yüce Allah’ın gelişi ise, bir hareket, bir yerden bir yere intikâl yahut ay­rılıp gitmek şeklinde olmaz. Çünkü, böyle bir şey ancak gelenin bir cisim ya­hut bir cevher olması halinde sözkonusu olur. Ehl-i sünnet imamlarının cumhurunun kabul ettiğine göre; onlar şöyle derler: yüce Allah gelir ve İner. Ancak O’na hiç bir şekilde keyfiyet nisbet etmezler. Çünkü, “O’nun ben­zeri hiçbir şey yoktur. O, her şeyi işitendir, her şeyi görendir.” (eş-Şûrâ, 42/11)

Müslim’in Salüh’inde Ebu Hureyre’den şöyle dediği kaydedilmektedir: Ra-sulullah (sav) buyurdu ki: “Üç şey ortaya çıktı mı, önceden iman etmemiş ya­hut imanında bir hayır kazanmamış olan lıiç bir kimseye (sonradan) imanının faydası olmayacaktır: Güneşin batıdan doğması, Deccâl ve Dâbbetü’1-Arz.”[205]

Safran b. Assâl, el-Muradî’den dedi ki: Rasulullah (sav)’ı şöyle buyururken dinledim: “BaUda yetmiş yıllık mesafede tevbe için açık bir kapı vardır. Gü­neş o taraftan doğuncaya kadar asla kapanmaz.” Hadisi, Dârakutnî, Darimî ve Tirmizî rivayet etmiş olup, Tirmizî, basen, sahih bir hadistir, demiştir. [206]

S.üfyan (hadisinde senedinde yer alan ravilerden birisi) dedi ki: Şam ta­rafında, Allah’ın gökleri ve yarattığı gün yaratmış olduğu, açık -yani tevbe için açık- bir kapı vardır. Güneş oradan doğuncaya kadar kapanmaz” (Tirmizî) der ki: Bu, hasen, sahili bir hadistir. [207]

Derim ki: Önceden de geçtiği gibi, Hariciler İle Mu’tezile, bütün bunları yalanlamışlardır.

İbn Abbas’ın da şöyle dediği rivayet edilmektedir: Ben, Ömer b. el-Hat-tab’ı şöyle derken dinledim: Ey insanlar, şüphesiz recm haktır. Sakın ondan yana aldanışa düşürülmeyesiniz. Bunun âyeti (alameti) de şudur: Rasulullalı (sav) recm etti, Ebu Bekr recm etti. Biz de ikisinden sonra recm ettik. Bu üm­metten recini yalanlayacak, Deccali yalanlayacak, güneşin batıdan doğuşu­nu yalanlayacak, kabir azabını yalanlayacak, şefaati yalanlayacak ve kemik­leri görününceye kadar derileri yandıktan sonra bir topluluğun cehennem­den çıkartılmasını yalanlayacak kimseler gelecektir. Bunu, Ebû Ömer (b. Ab-di’1-Berr) zikretmiştir. [208]

es-Sa’lebî de uzunca bir hadiste Ebu Hureyre’den Peygamber (sav)’tn şu manada bir hadisini kaydetmektedir: Yer yüzünde masiyetleıin çoğalacağı, iyiliğin (marufun) görülmeyeceği ve hiç bir kimseftin marufu emretmeyece­ği, buna karşılık münkerin (kötülüğün) yaygınlaşıp kimsenin ondan alıkoy­mayacağı bir zamanda güneş gece bir süre Arş’ın altında alıkonulacaktır. Sec­de edip Yüce Rabbinden doğacağı yer İle ilgili olarak izin istediği her sefe­rinde ona cevap verilmeyecektir. Nihayet ay da onun yanına gelecek, onun-İa birlikte secde edecektir. Nereden çıkacağı hususunda o da izin isteyecek­tir. Ancak, her ikisine de cevap verilmeyecektir, Nihayet güneş üç gece ka­dar, ay da üç gece kadar bir süre alıkonulacaktır. Bu gecenin uzunluğunu ise, yer yüzünde ancak teheccüd kılanlar anlayabilecektir. O günde ise onlar, müs-lüman beldelerin her birisinde oldukça az bir toplulukturlar. Nihayet güne­şin de, ayın da üçer gecelik miktarı tamam olunca, yüce Allah onlara, Ceb­rail (a.s)’ı gönderir ve şöyle der: “Şanı yüce ve münezzeh olan Rabb sizle­re, battığınız yerlere dönüp oradan doğmanızı emretmekledir. Artık bizim nez-dinizde sizin ışığınız da, nurunuz da olmayacaktır.”

Her ikisi de battıkları yerlerden simsiyah olarak çıkacaktır. Ne güneşin ışı­ğı olacak, ne de ayın nuru olacak. Her ikisinin de misali, bundan önce tu­tuldukları vakti andıracaktır. İşte şanı yüce Allah’ın: “Güneş ve ay bir araya getirildiği zaman” (el-Kıyame, 75/9) buyruğu İle: “Güneş, tortop edilip dii-rüldüğ[ü zaman” (et-Tekvir, 81/1) buyruğunda anlatılan budur. Bu şekilde boynuzlu iki deve gibi yukarı kaldırılırlar. Güneş ve ay, göğün göbeğine -ki, orası yansıdır- ulaştıklarında Cebrail onlara gelir, boynuzlarını yakalayıp onları tekrar batıya geri döndürür. Onları batı taraflarından batırmaz. Fakat, tevbe kapısından batırır, sonra tevbe kapısının iki kanadı da kapatılır. Daha sonra aralarındaki boşluk da kapatılır, adeta ikisi arasında bir yarık yokmuş gibi olurlar. Tevbe kapısı da kapatıldı mı, artık bundan sonra hiç bir kulun bir tevbesi kabul olunmaz, bundan sonra işleyeceği bir iyiliğin de kendisi­ne faydası olmaz. Bundan önce iyilik yapan bir kimse olması hali müstesna. Ona da bugünden önce yazılanların aynısı yazılmaya devam edilir. İşte yü­ce Allah’ın: “Rabbinin âyetlerinden biri geldiği gün daha önce iman etme­miş, yahut imanında bir hayır kazanmamış olan kimseye imanı Çayda ver­mez” buyruğunda anlatılan budur. Bundan sonra güneşe ışığı, aya da nuru veriiir, arkasından dalıa önce doğup battıkları gibi yine insanlar üzerine do­ğup batmaya devam ederler.

İlim adamları derler ki: Güneşin batıdan doğuşu esnasında iman edecek kimseye imanın fayda vermeyiş sebebi, nefsin bütün arzularının hareketsiz kalacağı, beden güçlerinin tamamının dineceği şekilde bir korkunun kalp­lere dolacağı, bunun sonucunda da bütün insanların, kıyametin yaklaşaca­ğına olan kesin inançlarının, tıpkı her Lürlü masiyeti işlemeye çağıran gerek­çelerin ölümün yaklaştığı esnada kesilmesi ve bedenlerinden bu isteklerin ta­mamıyla çekilmesi haline benzemesinden ötürüdür. İşte, böyle bir durum­da bulunan kimsenin tevbesinin kabul edilmeyişi, tıpkı ölüm döşeğinde olan bir kimsenin tevbesinin kabul edilmeyişine benzer. I iz. Peygamber de şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz Allah, can boğaza gelmediği sürece kulunun tevbesini kabul eder.” [209] Can, boğazın başına gelmediği sürece tevbe kabul olunur. Tevbenin kabu! olunmayacağı bu vakit ise, kişinin cennet yahut ce­hennemdeki yerini göreceği sıradadır. Güneşin batıdan doğuşuna tanık olan kimse de onun gibidir. Buna göre bu olayı gören, yahut görmüş gibi olan her bir kimsenin iıayatta kaldığı sürece yapacağı tevbenin reddolunması gerekir. Artık, böyle bir kimsenin yüce Allah’a ve onun Peygamberine, vaadine da­ir bilgisi artık kesinlik kazanmış olur.

Eğer dünyanın ömrü insanların bu büyük olayın meydana gelişini unuta­cakları vakte kadar uzayıp gidecek ve yalnızca az bir istisna ile ondan söz edecek olurlarsa, o takdirde bu olaya dair haber has bir haber olur ve bu ha­berin mütevatirliği kesilmiş olur. İşte böyle bir dönemde İslâm’a giren, ya-huv tevbe edenin tevbesi makbul olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Müslim’in Salıih’inde Abdullah (b. AmrVdan şöyle dediği rivayet edilmek­tedir: Ben, Rasulullah <sav)’dan şu ana kadar unutmadığım bir hadis bellemiş­tim. Rasulullah (sav)’ı şöyle buyuaırken dinledim: “Kıyamet alametleri arasın­da ilk meydana gelecek olan güneşin batıdan doğması ile kuşluk vakti dâbb-be {tü’1-arzVın insanlara karşı çıkmasıdır. Bunların hangisi ötekinden daha ön­ce olursa, öbürü de kısa bir süre sonra onun akabinde ortaya çıkacaktır.” [210]

Yine Müslim’de Huzeyfe’den şöyle dediği nakledilmektedir: Rasulullalı (sav) bir odada bulunuyordu, biz de ondan daha aşağıda bulunuyorduk. Bi­ze dönüp bakü ve şöyle dedi: “Neden söz ediyorsunuz?” Biz, kıyametten de­dik. Şöyle buyurdu: “Şüphesi2 on tane alamet ortaya çıkmadıkça kıyamet de vuku bulmayacaktır: Doğu tarafında bir arz parçasının yerin dibine geçme­si, batı tarafında bir arz parçasının yerin dibine geçmesi, Arap yarımadasın­da bir arz parçasının yerin dibine geçmesi, duman, Deccâ), dabbetü’l-arz, Ye’cuc ile Me’cuc, güneşin batıdan doğuşu ve Aden’in iç taraflarından insan­ları önüne kalıp sürükleyen bir ateşin çıkması.” Şu’be dedi ki: Ve bana Ab-dulaziz b. Rufeyf anlattı, o, Ebu Tufeyliden, o, Ebu Seriha’dan bunun gibi bir hadis nakletti. Ancak, Peygamber (sav) (buyurdu) diye söz etmedi. Onuncu alamet olarak da bir seferinde: İsa b, Meryem’in nüzulü, (inmesi), diğerin­de ise: İnsanları yakalayıp denize atacak bir rüzgâr diye ifade etti.[211]

Derim ki: Bu hadis, alametlerin sıralanışında oklukça sağlam olarak riva­yet edilmiş bir hadistir. Bu alametlerin bir kısmı da vukua gelmiş bulunmak­tadır ki, bunlar da bazı kara parçalarının yerin dibine geçmesidir. Ebu’l-Fe-rec el-Cevzî’nin naklettiğine göre Irak-ı Acemde ve Mağnb’de bu şekilde ka­ra parçaları yerin dibine geçmiş ve bu sebepten ötürü de pek çok kimse he­lak olmuştu. İbnu’l-Cevzî bunu, “Fukumu’l-Âsâr” adlı kitabında ve başkala­rı da zikretmiştir. İleride Dabbetül arz’dan en-Neml Sûresi’nde (28/82. âye­tin tefsirinde), Ye’cüc ile Me’cüc’den de Kehf Sûresi’nde (.18/94. âyetin tef­sirinde) söz edilecektir.

Denildiğine göre kıyametin bu alametleri, tıpkı ipe dizilmiş boncuk gibi yıl be yıl arka arkaya gelecektir.

Denildiğine göre güneşin batı tarafından çıkışındaki hikmet şudur: İbra­him (a.s) Nemrud’a: “Muhakkak Allah güneşi doğudan doğduruyor, haydi sen onu batıdan getir (dedi). Bunun üzerine o kâfir olan şaşırıp kaldı” <el-Bakara, 2/258) demesi ile inkarcı ve yıldızlardan hüküm çıkaran müneccim­lerin hepsinin, bunları inkâr etmeleri ve böyle bir şeyin olamayacağını söy­lemeleridir. Şanı yüce Allah da inkarcılara kudretini ve güneşin, O’nun mül­künde olduğunu, dilediği takdirde onu doğudan, dilediği takdirde de batı­dan çıkartacağını göstermek için bir gün batıdan doğuracaktır.

Buna göre, iman ve tevbeleri reddolunacak olan kimselerin, bu hususu inkâr eden ve Peygamber (sav)’ın, güneşin bu şekilde doğacağına dair ha­berini yalanlayan kimseler olması muhtemeldir. Bunu tasdik edip doğrula­yanların ise tevbeleri kabul olunur ve bundan önceki imanlarının da kendi­lerine faydası olur.

Abdullah b. Abbas’tan da şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bu alametin ge­leceği vakit, hiçbir kâfirin ameli de tevbesi de kabul olunmaz. O gün yaşı kü­çük olan müstesna. Eğer, o kimse bundan sonra İslâm’a girecek olursa onun bu İslâm’a girişi kabul olunur. Günahkâr mü’rnin olup da günahından tevbe edenin de tevbesi kabul olunur.

İmran b. Husayn’dan da şöyle dediği rivayet edilmiştir: Güneşin (batıdan) doğacağı vakitte insanların bir çoğunun helak edileceği bir çığlığın kopaca­ğı sırada, tevbe edenin tevbesi kabul olunma2. İşte böyle bir zamanda müs-lüman olan, yahut tevbe eden ve helak olan kimsenin tevbesi kabul olunmaz. Ancak, bundan sonra tevbe edenin tevbesi kabul edilir. Bunu da Ebul-Leys es-Semerkandî Tefsir’inde zikretmektedir. Abdullah b. Ömer de der ki: Gü­neşin batıdan doğduktan sonra insanlar, yüzyirmi yıl daha kalacak, öyle ki hurma fidanlarını dahi dikeceklerdir, Allah gaybını en iyi bilendir.

İbn Ömer ve İbn ez-Zübeyr ” Geldiğfgün” ibares(indek)i (“ye” harfini) “te” ile okumuştur. Nitekim: Yolcu kafilesinden biri onu alır” (Yusuf, 12/10) buyruğundaki “ye” harfi de “te” ile okunmuş­tur, Parmaklarından birisi gitti (sözünde) “te” harfinin ila­ve edilmesi bu kabildendir. Şair Cerir de der ki:

“ez-Zübeyr (b. el-Avvam’ın öldürülme) haberi gelince, Medine’nin surları alçaldı ve huşu ile eğilen dağlar (boyun eğdi).”

el-Müberred der ki: Buradaki müenneslik, müennes olan bir kelimeye ya­kınlığı dolayısıyladır. Aslının öyle gelmesi gerektiğinden dolayı değildir. İbn Sîrin de; “Fayda vermez” kelimesini (“ye” ile okuması gerekir­ken) “te” ile okumuştur. Ebu Hatim der ki: Bunun, İbn Sîrin’in bir hatası ol­duğu zikredilmektedir. en-Nelıhâs der ki: Bu hususta Sibeveyh’in sözünü et­tiği nahiv ile ilgili bir İncelik vardır. O da şudur: İman ve nefis, her birisi di­ğerini kapsamına alır. iman, nefisten ve nefisle birlikte sözkonusu olduğun­dan dolayı, iman kelimesini müennes okumuştur. Ayrıca Sibeveyh şu beyi-ti de nakleder:

*Eaen rüzgârların yere saplanmış mızrakların üst taraflarını salladığı Mızraklar gibi; onlar da öylece (salına salına) yürüdüler.”

el-Mehdevî der ki: Eğer fiil müennese izafe edilmiş olup izafe olunan ken­disine izafe edilenin bir bölümü, bir parçası, yahut onunia birlikte bulunu­yor ise, müzekkere ait fiili, Arapların müennes olarak kullandıkları çokça gö­rülür.

İşte, Zu’r-Rimme’nin söylediği (az önce nakledilen) beyiti bu şekildedir. O da burada müennes olan “rüzgârlar” anlamındaki kelimeye izafe edilme­si dolayısıyla “rüzgârların esişi” anlamındaki kelimeyi müennes olarak kul­lanmıştır. Çünkü, esme işini yapan rüzgârlardır.

en-Nehhâs der ki: Bu konuda bir başka görüş daha vardır. İman, mastar olduğu için müennes kabul edilmiştir. Nitekim müennes mastarın da müzek-ker olarak kabul edildiği olur yüce, Allah’ın şu buyruğu da bu kabildendir: Artık her kime Rabbinden bir öğüt gelir de…” (el-Bakara, 2/275.) Nitekim şair de şöyle demektedir:

“Onunla birlikte oluşumuz hususundaki mazeret, bizi mazur göstermiştir.”

(Burada da müzekker olan mastara ait olan fiilin müzekker gelmesi ge­rekirken, müennes geldiği görülmektedir). Ancak görüşlerden birisine göre, buradaki “özür” kelimesi de müennes olan; “Mazeret” anlamında kullanıldığından dolayı müennes zikredilmiştir.

“De ki; Bekleyin, bizde” başınıza gelecek olan azabı “beklemekteyiz.” [212]

159- Dinlerini parça parça edip fırka fırka ayrılanlar var ya, senin – onlarla hiç bir ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah’a aittir. Sonra O, yaptıklarını kendilerine haber verecektir.

Yüce Allah’ın: Dinlerini parça parça edip…” buyru­ğunda, Haınza ve el-Kisaî, “fe” harfinden sonra bir “elif” İlave ederek; Ayrılıp” diye okumuşlardır. Bu, aynı zamanda Ali b. Ebi Talib (k.v)’ın da kıraati olup Aynlmak’tan gelmektedir. Dinlerini terkedip çıkıp gidenler demek olur.

Hz. Ali, şöyle derdi: Allah’a yemin ederim, onlar dinlerini parça parça et­mediler. Kendileri dinlerinden ayrıldılar.

Diğerleri ise, “re” harfini şeddeli olarak (“fe”den sonra “elif koymaksızın) okumuşlardır. Şu kadar var ki en-Nehaî bu kelimeyi; Ayırdılar,” di­ye şeddesiz (ve elifsiz) oiarak okumuştur. Yani, bir bölümüne iman ettiler, bir bölümünü de inkâr ettiler demek olur.

Bu buyrukla kastedilenler, Mücahid, Katade, es-Süddî ve ed-Dalıhâk’a gö­re, yahudi ve hristiyankirdır. (Kur’ân-ı Kerim’de) ayrılık içerisinde olmakla vasfed il mislerdir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Kendilerine kitap veri­lenler, ancak kendilerine apaçık delil geldikten sonra ayrılığa düştüler” (el-Beyyine, 98Aİ); “Allah ve peygamberlerinin arasını ayırmak isteyenler…” (en-Nisa, 4/150)

Bu buyrukların müşrikleri kastettiği de söylenmiştir. Çünkü onların kimi­si putlara, kimisi de meleklere tapınıyorlardı.

Âyetin, bütün kâfirler hakkında umumi olduğu da söylenmiştir. Yüce Al­lah’ın emretmemiş olduğu her bir şeyi uydurup bid’at utarak ortaya çıkanın da dinini parçalamış olur.

Ebıı Hureyre (r.a) Peygamber (sav)’dan şu: “Dinlerini parça parça edip…” âyeti hakkında bunların, bu ümmetten olup bid’at ve şüphe ehli ile dalâlet ehli kimseler olduğunu beyan ettiğini rivayet etmektedir. [213]

Bakiyye b. d-Velid rivayet etmektedir: Bize, Şu’be b. el-Haccâc anlattı, bi­ze, Mücâlid, eş-Şa’bî’den anlattı, o, Şüreyh’ten, o, Ömer b. el-Hattab ‘den rivayetine göre, Rnsulullah (sav) Hz. Âişe’ye şöyle demiştir: “Dinlerini par­ça parça edip, kendileri de fırka fırka ayrıianiar, bu ümmetin bid’at sahiple­ri, heva sahipleri ve dalâlet sahiplendir. Ey Aişe, her günah işleyenin bir tev-besi vardır. Bid’at sahipleriyle lıevâ sahipleri müstesnadır. Onların tevbele-ri yoktur. Ben onlardan uzağım, onlar da benden uzaktırlar.” [214]

Leys b. Ebi Süleym’in, Tâvus’dan rivayetine göre Ebu Hureyre, Peygam­ber <sav)’ı Dinlerinden ayrılan…” diye okuduğunu riva­yet etmekledir. [215]

Fırka fırka” tabiri çeşitli fırkalar, çeşitii hizipler anlamındadır. Aynı iş etrafında birleşmiş, biri diğerinin görüşüne tabi olan topluluklara; Fırkalar” denilir.

‘Senin onlarla hiç bir ilişkin yoktur” buyruğu ile onlardan uzak kalıp ilişkileri kesmeyi emretmektedir. Bu da Hz. Peygamber’in şu buyruğu ile di­le getirilmektedir: “Bizi aldatan bizden değildir.” [216] Yani biz, böyle bir kim­seden uzağız, beriyi;:. Şair de şöyle demektedir:

“Bir aralanın günah işlemesine (ahdini bozmasına) gayret edecek olursan.

şunu bil ki, Ne ben aendenim, ne sen bendensin.”

Yani, senden uzaklaşırım, seninle ilişkilerimi koparırım, demektir.

Hiçbir ilişki” kelimesi, haberde gizli bulunan zamirden hal ola­rak nasb nıahalltndedir. Bu açıklamayı Ebu Ali (el-Farisî) nakletmiştir. el-Fer-râ ise şöyle demektedir: Bu, bir muzaf’ın hazfı üzeredir.

Yani: Onlara gelecek ceza husu­sunda senin hiç bir müdahelen yoktur, sana düşen yalnızca uyarmaktan iba­rettir.

“Onların işi ancak Allah’a aittir.” Bu da Peygamber (sav)’a yönelik bir teselli ifadesidir. [217]

  1. İyilikle gelene bunun on misli vardır. Bîr günah İle gelen de ancak onun misliyle cezalandırılır ye onlara zulmedilmez.

Yüce Allah’ın: ” İyilikle gelene” buyruğu, mübtedâ ve şart­tır. Cevabı ise “Bunun on misli vardır” buyruğudur. Ona bunun on misii tıasenat vardır,” demektir. Burada “hasenat” kelimesi hazfedilmiş, onun sıfatı olan “misli” anlamındaki kelime yerine geçmiştir.

“Emsal; misilleri, katı” kelimesi, “misl”in çoğuludur. Sİbeveyh der ki: “Yanımda on neseb bilgini vardır” bu şekilde bir ifade ile; ” Yanımda neseb bilgini on adam vardır” anlamında kullanıldığını nakletmektedir.

Ebu Ali de der ki: “On misli” buyruğunda müen nesi iğin gü­zel düşmesi, “emsal: misilleri, kan” kelimesinin müennese izafe edilmiş ol­masından dolayıdır. Müennese izafe edilenin, anlam itibariyle bizzat kendi­si olması halinde, böyle bir kullanım güzeldir.

Yüce Allah’ın: “Yolcu kafilesinden birisi onu alsın” (Yûsuf, 12/10) buyruğu (fiilin “ye” harfi ile değil de “te” harfi ile okunuşu­na göre) ile “Parmaklarımdan birisi gitti,” İfadesinde ol­duğu gibi.

el-Hasen, Saİd b. Cübeyr ve el-A’meş ise, diye okumuş olup bu da: Ona, onun misli on basene vardır,” takdi­rindedir. Yani, ona lehine verilmesi gerekenin on katı mükâfat vardır. Bura­da takdirin onun için işlediği hasenatın on misli vardır anlamında olup, mis­lin kapsamına, on katına ulaşmasının kastedilmesi de mümkündür.

Burada sözü geçen “iyilik: lıasene”den kasıt imandır. Yani lıer kim lâtlâ-he İllallah şahadetini yapmış olarak gelirse, dünyada hayır namına işlediği her bir amele on misliyle sevap verilecektir.

“Bir günah” yani şirk “İle gelen de, ancak onun misliyle cezalandırılır.”

Onun cezası da ebediyyen cehennemde kalmaktır. Çünkü şirk en büyük gü­nahtır, cehennem de en büyük cezadır. Yüce Allah’ın: “Uygun bir ceza olmak üzere” (en-Nebe1, 78/26) buyruğu da böyledir. Yani, o ceza amele uygundur. İyilik ise, böyle olmayacaktır. Çünkü, yüce Allah’ın bu hususta açık nassı bu­lunmaktadır. Haberde de şöyle denilmektedir: “İyilik on katı ve daha fazla­sıyla karşılık görecektir. Kötülük ise bir katıyla cezalandırılacaktır. Ve bunun­la birlikte bağışlayabilirim de. O bakımdan, bir katlan on katlarından daha baskın gelene yazıklar olsun,”

el-A’meş de Ebu Salih’ten şöyle dediğini nakletmektedir: âyet-i kerimede­ki iyilik (hasene) den kasıt, lâilâhe İllallnh’tır. Günah (seyyie, kötülük) den kasıt ise şirktir.

“Ve onlara zulmedilmez.” Yani, amellerinin sevabı eksilmez. el-Bakara Sûresi’nde bu âyete (2/245- âyet, 4. başlık ve devamı ile 2Ğ1. âyet, 4. başlık­ta) ve bunun Allah yolunda infaktan ayrı olduğuna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

Bundan dolayı kimi ilim adamı şöyle demiştir: On katıyia mükâfat sak İyi­likler içindir. Yediyüz katıyla mükâfat ise Allah yolunda infak içindir. Bun­da hava^ ile avamdan olmak arasında fark yoktur. Kimisi de şöyle demiştir; Avam için on katıyla mükâfat vardır, havas için ise yediyüz katıyla ve sayı­lamayacak kadar çok kat fazlasıyla mükâfat sözkonusudur.

Ancak, bu konuda söz söyleyebilmek için delile ihtiyaç vardır. Birincisi ise daha sahihtir. Çünkü, Hureym b. Fâtik’in Peygamber (savVdan naklettiği ha­dis bunu gerektirmektedir ki, o hadiste şöyle denilmektedir: “Kimi hasene de on katıyladır. Kim bir iyilik yaparsa ona on misli verilir. Kimi İyilik (hasene) de yediyüz katıyla mükâfatlandırılır, bu da Allah yolunda harcamaktır.” [218]

  1. De ki: “Hiç şüphesiz, Rabbim beni dosdoğru bir yola, dimdik ayakta duran bir dîne, Hanif olan İbrahim’in dinine İletti. O, müşriklerden olmadı.”
  2. De ki: “Şüphesiz benim namazım, ibadetim, hayatım ve ölü­müm âlemlerin Rabbi olan Allah İçindir.
  3. “O’mın hiç bir ortağı yoktur. Ben bununla emrohındum ve ben müslümanların ilkiyim.”

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız: [219]

  1. Allah’ın Dosdoğru Yolu:

Yüce Allah, önce kâfirlerin apaçık bir şekilde tefrikaya düştüklerini be­yan etti: “De ki: Hiç şüphesiz Rabbim beni dosdoğru bir yola… iletti”

buyruğunda da Allah’ın kendisini dosdoğru bir din olan İbrahim’in dinine ilet­tiğini beyan etmektedir.

“Bir dine” kelimesi, hal olarak nasbedilmiştir. Bu, Kutrub’dan nakledilen açıklamaya göredir. el-Ahleş’ten nakledilen görüşe göre ise bu, ” Beni… iletti” ile nasbedilmiştir. Yani beni… bu yola iletti. Başkası ise şöyle demektedir: Bu, manaya hamlederek nasbedilmiştir. Çünkü, “beni iletti” bana… bildiğini öğretti anlamındadır. “Dosdoğru yol” anlamındaki iaf-zın “sıraf’tan bedel olması da mümkündür. Yani: Beni dosdoğru bir yola… dine iletti. Bir fiil takdiri ile mansub olduğu da söylenmiştir. Sanki: … dini­me tabi olunuz, dinimi bilip tanıyınız, demiş gibidir.

“Dimdik ayakta duran” buyaığunu, Kuleliler ve İbn Âmir “kap har­fini esreli, şeddesiz ve “yâ” harfini üstün olarak; “Tokluk” gibi mas­tar olarak, fakat dine sıfat olmak üzere okumuşlardır. Diğerleri ise, “kaf har­fini üstün, “ye” harfini ise esreli ve şeddeli olarak okumuşlardır ki, bu iki fark­lı söyleyiştir. Buradeki “ye” harfinin aslı ise, “vav” harfidir. Daha sonra “vav” harfi “ye” harfine idğam edilmiştir, “ölü,” kelimesi gibi. Buyruk; Hiçbir eğriliği bulunmayan dosdoğru bir din, anlamındadır.

“İbrahim’in dinine” buyruğu, “dinden” bedeldir. “Hanif olan” buyruğu ise, ez-Zeccâc, “İbrahim”den hal olduğunu söylemiştir. Ali b. Süleyman ise: Kastediyorum, kelimesinin takdiri ile mansubdur demiştir. [220]

  1. “Her Şeyim Alemlerin Rabbi Allah İçindir”:

“De ki: Şüphesiz benim namazım, ibadetim” buyruğunda geçen namaz anlamındaki “salâf’ın türeyişi ile ilgili açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/3- âyet, 10. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Buradaki “namaz’ın gece namazı olduğu söylendiği gibi, bayram nama­zı olduğu da söylenmiştir. “Nûsuk: (mealde: ibadetHn “nesike”nin çoğulu olup kesilen hayvan demektir. Mücahid, ed-Dahlıâk, Said b. Cübeyr ve baş­kaları da böyle demiştir. Yani, hac ve umre sırasında kestiğim kurbanlar da Allah içindir. el-Hasen: Dinimin ibadetleri anlamındadır, der. ez-Zeccâc der ki: Benim ibadetim Allah içindir, demektir. Nitekim, yaptığı ibadet ile yüce Allah’a yaklaşan kişi anlamındaki “Nâsik” de buradan gelmektedir.

Kimileri de şöyle demiştir: Bu âyet-i kerimede geçen “nusuk” bütün iyi ameller ve itaatlerdir. Kendisini ibadete vermesini anlatmak üzere; “Filan kişi ibadet etti, o, abiddir” sözünden alınmadır.

“Hayatım” yani, hayatım boyunca bütün işlediklerim “ve ölümüm” yani, vefatımdan sonra yapacağım bütün vasiyetlerim “âlemlerin Rabbı olan Al­lah içindir.” Yani, bütün bunlarla yalnız kendisine yaklaşmayı maksat ola­rak gözetirim.

Şöyle de açıklanmıştır: “Hayatım ve ölümüm… Allah içindir.” Yani, O’nun için yaşar, O’nun için ölürüm.

el-Hasen “İbadetim.” kelimesini “sin” harfini sakin olarak okumuş­tur. Medineliler de (hayatım kelimesini, idraç ile okuduklarında “ye” harfi­ni sakin olarak okurlar. Herkes ise, bunu üstün olarak okur. Çünkü o takdir­de iki sakin bir araya gelmiş olur. en-Nehhâs der ki: Yûnus müstesna nahiv-cilerden hiç kimse bunu caiz görmez. Yunus’un bunu caiz görmesi ise, ön­ceki harfin “elif oluşundan dolayıdır. Bundaki uzatma harfi olan “eliP ise, hareke yerini tutmaktadır. Nitekim Yunus: “İkiniz Zeyd’i vuru­nuz,” şeklindeki söyleyişte “nûn” harfini sakin okumayı caiz görmüştür. Na-hivcilerin bunu uygun görmeyişleri ise, iki sakinin bir arada bulunup ikin­cisinde idğamın sözkonusu olmayışından dolayıdır. Medine halkının kıraati ile okuyup de lalından da kurtulmak isteyen kimse, “(cşl~ ): Hayatım” ke­limesi üzerinde vakıf yapar. Böylelikle bütün nahivcılere göre lalın yapma­mış olur.

İbn Ebi ishâk, İsa b. Ömer ve Âsim el-Cehderî ise, “elifsiz olarak ve ikin­ci “yâ’yı şeddeli olmak üzere; diye okumuşlardır ki, bu da Yukarı Mu-darlıların söyleyişidir. Onlar; Kafam, asam” diye kullanırlar. Dil-cİJer de şöyle bir mısra naklederler:

“Benim isteğimi bırakıp gittiler de kendi hevâlarına hızlıca koştular,”

Nitekim bu mısra diğeri ile birlikte tam bir beyit olarak (el-Bakara, 2/38. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. [221]

  1. Şafiî’nin Namazda İftitah Tekbirinden Sonra, Fatiha’dan Önce Okuduğu Dua:

el-Kiyâ et-Taberî der ki: yüce Allah’ın: “De kî: Hiç şüphesiz Rabbim be­ni dosdoğru bir yola—iletti” buyruğundan itibaren: “De ki: Şüphesiz benim namazım, ibadetim, hayatım ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah için­dir” buyruğuna kadar olan bölümü Şafiî, namaza bu yüce zikir üe başlama­ya delit göstermiştir. Çünkü yüce Allah, Peygamberine bunu emretmiş ve bu­nu Kitabında indirmiştir. Daha sonra da Ali (r.a)’dan rivayet edilen şu hadi­si zikretmektedir: Peygamber (sav) namaza başladığında şöyle derdi:

“Ben, yüzümü gökleri ve yeri yoktan var edene hanif olarak yönelttim ve ben müşriklerden değilim. Şüphesiz benim namazım, ibadetim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allalı içindir… Ve ben müslümanlardanım.”‘[222]

Derim ki: Müslim, Sahih’inde Ali b. Ebi Talib (r.a)’dan rivayet ettiğine gö­re, Rasulullah (sav) namaza kalktığında şöyle derdi:

“Ben, yüzümü gökleri ve yeri yoktan yaratana hanif olarak çevirdim. Ben müşriklerden değilim. Muhakkak benim namazım, İbadetim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah içindir. O’nun hiçbir ortağı yoktur. Ben bununla emrolundum. Ve ben müslümanlann ilkiyim. Allah’ım Sen melik (mutlak egemen)sin. Senden başka ilah yoktur. Sen benim Rabbimsin. Ben de senin kulunum. Kendime zulmettim. Günahımı itiraf ediyorum. Bütün gü­nahlarımı bana bağışla. Çünkü hiç şüphesiz Senden başka günahları bağış­layacak yoktur. Beni ahlakın en güzeline ilet. Ahlakın en güzeline Senden başka hiç bir kimse iletemez. Ahlakın kötüsünü benden uzak tut. Onun kö­tüsünü Senden başka benden kimse uzak tutamaz. Buyur Allah’ım. İşte Se­nin emrin için huzurundayım. Hayır tamamıyla Senin elindedir. Şer ise Sa­na nisbet olunamaz. Sen mübareksin, yücesin. Senden mağfiret dilerim, Sa­na tevbe ederim.” [223]

Bu hadisi, Dârakutnîde rivayet etmiş olup, sonunda şöyle demektedir: Bi­ze, en-Nadr b. Şumeyl’den ulaştığına göre -ki o, dil ve diğer alanlarda ilim adamlarmdandı- şöyle demiştir: Rasulullah (sav)’ın: “Şer ise Sana nisbet olunamaz” sözünün anlamı şudur: Şer, kendisiyle sana yaklaşılacak ameller­den değildir, demektir. [224] Malik der ki: Namazda tevcih (yani veccehtü diye başlayan bu duayı okumak) insanlara vacip değildir. Onlara vacip olan tek­bir getirmek, sonra da kıraattir.

İbnu’l-Kasım der ki: Malik, İnsanların kıraatte, önce söyledikleri “Subhâ-nekallahumme ve bihamdike…” duasının okunması gerektiği görüşünde değildi. “Muhtasara ma Leyse fil Muhtasar” adlı eserde de şöyle denmekte­dir: Malik, bu hususta hadisin sahih olması dolayısıyla kendisi için özel ola­rak bu görüşte olmakla birlikte, bunu okumanın vacip oluşuna inanırlar kor­kusuyla insanların bunu okuması gerektiği görüşünde değildi.

Ebu’l-Ferec el-Cevzî de der ki: Hocamız fakih Ebu Bekr ed-Dineverî’nin arkasında çocukluğum sırasında namaz kılıyordum. Benim bu şekilde hare­ket ettiğimi görünce şöyle dedi: Yavrucuğum, fukaha, imamın arkasında Fa­tiha okumanın vücubu hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bununla birlikte iftitah duasının (yani, iftitah tekbirinden sonra okunacak duanın) sünnet oluşunda ihtilaf etmemişlerdir. O bakımdan sen, vacip olanla uğraş, sünnetleri bırak.

Malik’in bu husustaki delili, Hz. Peygamberin namaz kılma şeklini Öğret­tiği bedevî araba söylediği şu sözlerdir: “Namaza kalktığında tekbir getir, son­ra da Kur’ân oku.” [225] Hz. Peygamber. Ebu Hanife’nin söylediği gibi, bu be­devî araba Subhaneke’yi oku demediği gibi, Şafiî’nin söylediği gibi veccelı-tü vechi’yi oku da dememiştir. Ubey (b. Kâ’b)’a da: “Namaza başladığın va­kit ne okuyorsun” diye sormuş, O da: Önce Allahu ekber dedim, sonra da Elhamdülillah! rabbil alemin… diyerek okudum demiş [226] ve burada ne vec-cehtü okumaktan, ne de subharıeke okumaktan sözetmiştjr.

Ali (r.a), Peygamber (sav}’ın bunları söylediğini haber vermiştir, denile­cek olursa, biz de şöyle deriz: Hz. Peygamber’in bunu tekbirden önce söy­leyip sonra da tekbir getirmiş olması da muhtemeldir. Bu, bize göre hasen bir iştir. Nesaî ve Darakutnî’nin rivayetine göre, Peygamber (sav) namaza baş­ladığında önce tekbir getirir, sonra da: “Muhakkak benim namazım ve iba­detim…” diye hadiste nakledileni [227] okurdu, denilecek olursa; biz de şöyle de­riz: Biz bunu, gece kılınan nafile namazı hakkında yorumlarız. Nitekim, Ne­saî’ nin Kitabında Ebu Said’den şöyle dediği rivayet edilmektedir: Rasulultalı (.sav) geceleyin namaza başladımı:

“Seni teşbih ve tenzih ederim Allah’ım. Senin hamdinle başlıyorum. İsmin ne mübarektir, şanın ne yücedir! Senden başka hiçbir ilah yoktur” [228] derdi. Yahut da biz bunu mutlak olarak nafile hakkında kabul ederiz. Çünkü nafile, hü­küm itibariyle farzdan daha hafiftir. Zira, kişinin nafile namazı ayakta da, otu­rarak da, binek üzerinde de kılması, yolculuk esnasında kıbleye de, başka ta­rafa da yönelerek kılması caizdir, o bakımdan onun işi daha kolaydır.

Yine Nesaî, Muhammed b. Mesleme’den rivayetine göre Rasulullah (sav) nafile namaz kılmak üzere kalktığında önce “AUahuekber” deyip; “Gökleri ve yeri yoktan var eden Allah’a yüzümü yönelttim. Ve ben müş­riklerden değilim. Benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlem­lerin Rabbi Allah içindir. O’nun hiçbir ortağı yoktur. Ben bununla emrolun-dum ve ben müslümanlann ilkiyim. Allah’ım Sen melik (mutlak egemenisin, Senden başka ilah yoktur. Seni teşbih ve tenzih ederim. Sana hamd ile baş­larım… der, sonra da okurdu.” [229]

İşte bu hem nafile namaz hakkında, hem de farz namaz hakkında açık bir nasstır. Eğer bu duanın farz namazda tekbirden sonra okunduğu sahih ola­rak sabit olmuş olsa dahi bu, caiz oluşuna ve müstehaplığına hamledilir. Sün­net olan ise, tekbirden sonra kıraate geçmektir. İşlerin gerçek mahiyetini en iyi bilen Allah’tır. Diğer taraftan kişi bu duayı okuyacak olsa dahi-, “Ve ben müslümanlann ilkiyim” dememelidir. Bu ise bir son­raki başlığımızın konusudur. [230]

  1. Veccehtü Duasında, Neden: “Ve Ben Müslümanların Îlkiyim” Denilmez:

Çünkü, Muhammed (sav) müstesna, hiç bir kimse müslümanların ilki de­ğildir. İbrahim ve diğer peygamberler ondan önce değil midir diye sorula­cak olursa, derii: ki: Bu soruya üç türlü cevap verilebilir:

l. Hz. Peygamber manen bütün mahlukatın ilki olarak yaratılmıştır. Nite­kim Ebu Hureyre yoluyla gelen hadiste Hz. Peygamber’in şöyle buyurduğu nakledilmektedir: “Biz dünyada sonradan gelenleriz, kıyamet gününde ilk­leriz. Ve bîz, cennete ilk girecek olanlarız.” [231]

Huzeyfe (r.a)’ın rivayet ettiği hadisle de şöyle denilmektedir: “Biz dünya ehti arasında (ümmet olarak) sonuncularız. Kıyamet gününde ise bütün mahlukattan önce haklarında hüküm verilecek olan ilkleriz.” [232]

  1. Hz. Peygamber, yaratılış itibariyle onlardan önce olduğundan dolayı on­ların ilkidir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Hani Biz, peygamber­lerden ahidlerini almıştık. Senden de, Nuh’tan da…” (el-Ahzab, 33/7) Ka-tade der ki: Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Ben, yaratılış itibariyle pey­gamberlerin ilki, gönderiliş itibariyle onların sonuncusuyum.” [233] İşte bundan dolayı burada Hz. Peygamber’in adı Nuh ve sair peygamberlerden önce zik­redilmiştir.
  2. O, kendi dinine tabi olan müslümanlann ilkidir. Bu açıklama, İbnü’l-Arabî’ye aittir. Bu, Katade’nin ve başkalarının da görüşüdür.

Diğer taraftan “ilk” kelimesi hususunda ve rivayetler arasında farklılık var­dır. Belirttiğimiz gibi kimi rivayetlerde bu sabittir, kimilerinde de bu sabit de­ğildir,

İmran b, Husayn der ki: Rasulullah (sav) şöyle buyurdu: “Ey Fatıma, kalk ve kurbanının yanında hazır bulun. Çünkü onun kanının İlk damlası ile birlikte İşlemiş olduğun bütün günahların sana bağışlanır,” Sonra da şöyle de:

“Muhakak benim namazım ve kurbanım, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi Allah içindir. Onun hiç bir ortağı yoktur. Ben bununla emrolundum ve ben müslümanlann ilkiyim.” tmran der ki: Ey Allah’ın Rasulü, bu yalnız se­nin ve ehl-i beytin için midir, yoksa genel olarak bütün müslümanlar için mi­dir? Hz. Peygamber: “Hayır, genel olarak bütün müslümanlar içindir” diye bu­yu rdu. [234]

  1. De ki: “Allah her şeyin Rabbİ iken ben Ondan başka bir Rabb arar mıyım hiç? Herkesin kazandığı yalnız kendisine (ya da: aleyhine)dir. Hiç bir nefis başkasının (günah) yükünü yüklen­mez. Sonra dönüşünüz ancak Rabbinize olacaktır. İşte o zaman ayrılığa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir.”

Yüce Allah’ın: “De ki: Allah her şeyin Rabbi” yani maliki “iken, ben O’ndan başka bir Rabb arar mıyım hiç?” buyruğu ile ilgili, rivayete göre, kâfirler, Peygamber (sav)’a şöyle dediler: Ey Muhammed, haydi dinimize ge­ri dön, bizim putlarımıza ibadet et. Şu tutturduğun yolu da terket. Dünyan­da da âhiretinde de karşılaşmayı umduğun her türlü sorumluluk, mükelle­fiyet ve yükü üstlenmeyi biz tekeffül ediyoruz, Bunun üzerine bu âyeti ke­rime nazil oldu.

Âyet-i kerime, takriri ve azan gerektiren bir soru İSe başlamaktadır.

“Başka” kelimesi, “Arar mıyım?” kelimesiyle nasb olmuş­tur. “Rabb” kelimesi de temyizdir.

Yüce Allah’ın: “Herkesin kazandığı yalnız kendisine (ya da aleyhi­nedir” buyruğuna dair açıklamalarımızı da iki başlık halinde sunacağız: [235]

  1. Kötülük Kişinin Aleyhinedir:

Yüce Allah’ın: “Herkesin kazandığı yalnız kendisinedir” buyruğunun an­lamı şudur: Sizin bu yolda olmanızın, Allah’tan başka Rabb aramam halin­de bana fayda sağlamaz. Çünkü, her bir nefis, kazandığı kötülükleri kendi aleyhine kazanır. Yani, yapmış olduğu masiyetler, işlemiş olduğu günahlar­dan dolayı, ondan başka kimse sorumlu tutulmaz. [236]

  1. Fuzulî’nin Satışları Ve Vekâlet:

Muhalif kanaatteki kimi ilim adamı, bu âyet-i kerimeyi fuzulî’nin [237] alış­verişinin sahih olmayacağına delil göstermişlerdir. Şafiî’nin görüşü budur. (Mezhebimize mensup) ilim adamlarımız ise şöyle demektedirler: Âyetten ka­sıt, dünya ile ilgili ahkam müstesna, sevap ve cezanın yüklenilmesidir. Bu­na delil ise yüce Allah’ın -biraz sonra da geleceği gibi-: “Hiç bir nefis baş­kasının (günah) yükünü yüklenmez” buyruğudur. Bize göre, fuzulî’nin satısı, mal sahibinin bu satışı geçerli kabul etmesine bağlıdır. Eğer kabul eder­se caiz olur. tşte Urve el-Dârikî, Peygamber (sav’)’ın emri olmaksızın ona ait malı satmış, onun adına satın almış ve tasarrufta bulunmuş, Peygamber (sav) da bunu geçerli kabul etmiştir. Ebu Hanife de bu görüştedir.

Buharî ve Dârakutnî de Urve b. EbiTCa’d’dan şöyle dediğini nakletmek­tedirler: Peygamber (sav)’ın önünden bir takım mallar geçerken bana bir di­nar verip şöyle buyurdu: “Ey Urve, bu davarların (sahiplerinin) yanına git ve bu dinar ile bize bir koyun satın al.” Ben de o mallan getirenlerin yanına git­tim, pazarlık yaptım. Bir dinara iki koyun satın aldım. Onları önüme katıp güttüm -yahut arkamdan sürükledim dedi-. Yolda bir adam karşıma çıktı, be­nimle pazarlık yaptı, ben de ona iki koyundan birisini bîr dinara sattım ve diğer koyunu ve bir dinarı da Peygamber’e getirip şöyle dedim: Ey Allah’ın Rasulü, İşte bu (İstediğiniz) koyun, bu da sizin dinarınız. Bana: “Nasıl yap­tın?” diye sorunca, ben de ona olanları anlattım. Bunun üzerine şöyle buyur­du: “Allah’ım, sağ elinin alış verişlerinde sen ona bereketler İhsan buyur.” Ken­dimi Küfenin Künase (denilen pazarında )’sinde durur gördüm ve ailemin ya­nına varmadan kırk bin (dirhem) kâr ediyordum. Lafız Dârakutnî’nindir.[238]

Ebu Ömer (b. Abdi’1-Berr) der ki: Bu, ceyyid bir hadistir. Bu hadiste Pey­gamber (sav)’ın her iki koyuna da sahih bir şekilde malik olduğunun sabit olduğu görülmektedir. Eğer böyle olmasaydı, Hz. Peygamber Urve’den bir dinarı geri almaz ve onun yaptığı alış verişi geçerli kabul etmezdi.

Yine bu hadiste vekâletin caiz oluşuna da delil vardır. İlim adamları ara­sında bu hususta görüş ayrılığı yoktur. Müvekkil, vekil tayin ettiği kimseye: Şunu satın al diyecek olsa, o da kendisine vekâlet verilenden fazlasını satın alacak olursa, acaba bu satın alma bağlayıcı mıdır, değil midir? Meselâ bir kim­se birisine: Bu dirhem ile şu nitelikte bir okka et al diyecek olsa, o da bir ye­rine, aynı dirhem ile ve belirtilen nitelikte döıt okka satın alacak olursa, Ma-lik’in ve arkadaşlarının kabul ettiğine göre, eğer o niteliğe ve türüne uygun düşüyor i’se (vekil tayin eden) hepsini almakla mükelleftir. Çünkü (vekil) iyi­lik yapmış bir kimsedir. Ebu Yusuf ve Muhammed b. el-Hasen’in görüşü de budur. Ebu Hanife ise şöyle demektedir: Aldığı fazla miktar müşteriye aittir. Ancak, bu hadis onun aleyhine bir delildir.

Hiç bir nefls başkasının (günah) yükünü yüklen­mez” yani, ağırlık taşıyan hiç bir kimse bir diğerinin yükünü taşımaz. Bu da hiç bir kimse başkasının günahından sorumlu tutulmaz, demektir. Aksine, her bir kişi, kendi günahından sorumlu tutulur ve günahının cezasını çeker.

“Vizr: Yük”ün asıl anlamı ağırlıktır. Şanı yüce Allah’ın: “Ve biz senden sırtından o ağır gelen yükünü kaldırdık” (el-İnşirah, 94/2) buy­ruğu da buradan gelmektedir. Bu âyct-i kerimede “vizr” ise günah anlamın­dadır. Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: Günahlarını sırtlarına yüklenerek…” (el-En’âm, 6/31) Buna dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

el-Abfeş der ki: “Yük taşıdı, taşıyor” deni­lir. Mastar olarak; da denilebilir. Nitekim “Yastık” (esreli “vav” yerine hemze ile) denildiği gibi.

Âyet-i kerime el-Velid b. el-Muğire hakkında nazil olmuştur. O şöyle di­yordu: Haydi benim yoluma uyunuz, ben de sizin (günah) yüklerinizi taşı­yayım. Bunu İbn Abbas zikretmektedir. Âyet-i kerimenin, cahiliye dönemi Araplannın bir kimseyi babasının yahut oğlunun, yahut da onunla antlaşma-lı olan kimsenin işlediği suçtan dolayı sorumlu tutmaları şeklindeki tutum­larını reddetmek üzere nazil olduğu da söylenmiştir.

Bu âyet-i kerimede kastedilen hususun âhirette gerçekleşecek olması da muhtemeldir. Bir önceki âyet-i kerime de böyledir. Dünyada İse, bazan ki­misi diğerinin günahından dolayı sorumlu tutulabilir. Özellikle itaatkârlar is­yankârları günahlarından alıkoymayacak olurlarsa. Nitekim, daha Önce yü­ce Allah’ın: “Siz, kendinize bakın” (el-Maide, 5/105) âyeti hakkında Hz. Ebu Bekir’in rivayet ettiği hadiste geçtiği gibi. Yüce Allah da şöyle buyurmakta­dır: “Bir de içinizden yalnızca zulmedenlere gelip çatmakla kalmayacak bir fitneden de sakının” (el-Enfal, 8/25); “Bir kavim kendi Özlerindekini değiş­tirmedikçe, şüphesiz Allah da o kavmin halini değiştirmez.” (er-Rad, 13/11)

Zeyneb bint Cahş da şöyle sordu: Ey Allah’ın Rasulü, salihler aramızda bu­lunduğu halde helak edilir miyiz? Hz. Peygamber:” Zina (ço­cukları) çoğalırsa evet” diye buyurdu.” [239]

İlim adamları der ki: Bunun anlamı, zina mahsulü çocuklar artarsa şek­lindedir. zinanın bir adıdır.

Şanı yüce Allah da Rasulünün ifadesi ile hata yolu ile öldürmenin diye­tinin âkile tarafından ödenmesini farz kılmıştır. Tâ ki, haksızca akıtılan kan­lara gereken saygı gösterilerek, hür ve müslüman bir kimsenin kanı heder olmasın. İlim eh!i kimseler de bu hususta aralannda hiç bir görüş âynlığı söz-konusu olmaksızın bunu icma ile kabul etmişlerdir. İşte bu da bizim (dün­yada bazı kimselerin diğer bazılarının cürmünden sorumlu tutulacağı şeklin­de ki.) sözlerimize delildir.

Âyette sözü geçen bu durumun dünyada olması da mümkündür. Yani, Zeyd’ln, Amr’ın yaptığından sorumlu tutulmaması ve her hangi bir suçu fi­ilen işleyen her kişinin suçunun sorumluluğunu bizzat yüklenmesi anlamın­da olması da muhtemeldir.

Ebû Dâvûd, Ebu Rimse’den şöyle dediğini rivayet eden Babamla birlikte Pey­gamber (sav)’a doğru yola koyuldum. Daha sonra Peygamber (sav) babama: “Bu senin oğlun mudur” diye sordu, babam: Kâ’benin Rabbi hakkı için evet dedi. Uz. Peygamber: “Gerçekten?” diye sordu, o, evet buna şahidlik ederim dedi. Peygamber (sav) benim babama olan iieri derecedeki benze iliğimden, bununla birlikte de babamın benim hakkımdaki bu yemininden gülercesine tebessüm etti, sonra şöyle buyurdu: “Ama şunu bil ki, onun sana karşı cina­yeti olmaz, senin de ona karşı cinayetin olmaz.” Daha soma Rasuluüah (sav): “Hiç bir nefis başkasının (günah) yükünü yüklenmez” âyetini okudu.[240]

Bizim, önce söylediklerimize yüce Allah’ın: “onlar, elbette kendi yükle­rini ve kendi yükleriyle birlikte başka yükleri de yükleneceklerdir” (e!-An-kebut, 29/13) buyruğu ile karşı çıkılamaz. Çünkü bu husus, yüce Allah’ın bir diğer âyet-i kerimedeki şu buyruğunda da açıklığa kavuşturulmaktadır: “On­lar kıyamet gününde kendilerinin günahlarını tamamen yüklendikten baş­ka, bilgisizce saptırdıkları kimselerin günahlarından da bir kısmını yük­leneceklerdir.” (en-Nahl, 16/25)

Buna göre sapıklıkta önder olup, o sapıklığa başkalarını çağıran ve bu hu­susta kendisine uyulan kimse; hiç şüphesiz saptırdığı kimselerin de günah yükünü taşıyacaktır ve saptınlanların da günah yükünden her hangi bir şey eksiltil meyecektir. İleride -yüce Allah’ın izniyle- açıklaması gelecektir. [241]

165- O, sizi yeryüzünün halîfeleri yapan ve size verdikleriyle sizi sınamak için, kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılandır. Şüphesiz Rabbin, cezası pek çabuk olandır ve muhakkak O, mağfiret ve rahmet edendir.

Yüce Allah’ın: “O, sizi yer yüzünün halifeleri yapan…dır” buyruğunda geçen; kelimesi, “halife” kelimesinin çoğuludur. ‘ın çoğulu olduğu gibi. Geçip giden kimselerden sonra gelen herkes bir halife­dir. Yani O, sizleri geçmiş ümmetlere ve önceki nesillere halef kılmıştır, eş-Şemmâlı der ki:

“Ölüm gelip onları buluyor, beni ise bırakıp geçiyor Ve ben, onların, birinin diğerine devrettiği diyarlarda

onların yerine kalıyorum,”

“Kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılandır.” Yani, yaratmakta, rızıkta, güç ve kuvvette, verilen geniş imkânlarda,’ lütuf ve İlimde.

Derecelerle” kelimesi ise, lıarf-i cerrin düşürülmesiyle nasbedil-miştir. ” Derecelere (yükseltir),” anlamındadır.

” Sizi sınamak İçin” buyruğu ise, “Keylam”ı diye bilinen (ve son­rasında mahzuf bir “key” var sayılan) edat ile nasbedilmiştir.

Sınamak (ibtilâ); denemek demektir. Yani, sonunda sevap veya cezanın sözkonusu olacağı amellerinizi ortaya çıkarmak için (kiminizi kiminize de­recelerle Üstün kılandır).

O, her zaman için İlmiyİe buna muhtaç olmayandır. Ama O, varlıklıyı zen-ginliğiyle sınamış, ondan şükretmesini istemiştir. Darlık içinde olanı da fa­kirlikle sınamış ve ondan da sabretmesini istemiştir.

“Sizi sınamak için” buyruğunun, kiminizi kiminizle sınamak için… anlamında olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gi­bi: “Biz, kiminizi kiminiz için imtihan (sebebi) kıldık.” (el-Furkan, 25/20) İleride açıklaması gelecektir.

Daha sonra yüce Allah: “Şüphesiz Babbin” kendisine isyan edenler için “cezası pek çabuk olandır” diye onları tehdit etmektedir. “Ve muhakkak O” kendisine itaat edenler için de “mağfiret ve rahmet edendir.”

Şanı yüce Allah, mühlet vermekle vasfedilmiş olmasına rağmen ve cehen­nem azabı da âlıirette olmakla birlikte “cezası pek çabuk olandır” diye bu­yurmasının sebebi, gelecek olan her şeyin yakın olmasından dolayıdır. Bu an­lamda O’nun cezası pek çabuk gelir. Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöy­le buyurmaktadır: “Kıyametin işi ise ancak bir göz kırpmak gibidir. Yahut o, daha da yakındır” (en-Nahl, 16/77); “Onlar, onu uzak görürler, Biz ise onu yakın görüyoruz.” (el-Meâric, 70/6-7)

Aynı şekilde yüce Allah, dünya yurdunda da hakeden kimselere cezası pek çabuk olandır. O takdirde bu buyruk, bu yönüyle günah işleyen kimseler için bir sakındırma olmaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Kuran

Enam Suresi

el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.