Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 12°C
Hafif Yağmurlu
İstanbul
12°C
Hafif Yağmurlu
Paz 15°C
Pts 13°C
Sal 10°C
Çar 12°C

58 – Mücadele Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Medine’de nazil olmuştur. Mücâdile adı da verilir.

58 – Mücadele Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Mücadele Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Rahman ve Rahim olan Allah’ın Adıyla.

1 — Allah, kocası hakkında seninle tartışan ve Allah’a şikâyette bulunanın sözünü işitmiştir. Allah; sizin konuş­manızı işitir. Muhakkak ki Allah; Semî’dir, Basîr’dir.

İmâm Ahmed îbn Hanbel der ki: Bize Ebu Muâviye… Hz. Âişe’nin şöyle dediğini nakletti: Hamd; O Allah’a mahsûstur ki, kulağı bütün sesleri kuşatmıştır. Tartışan kadın, Hz. Peygamberin yanına gelmiş, onunla konuşuyordu. Ben de evin bir köşesinde oturmuştum. Ne dedi­ğini duymuyordum. Bu sırada Allah Azze ve Celle : «Allah, kocası hak­kında seninle tartışan…» âyetini inzal buyurdu. Âyeti sonuna kadar okudu. Buhârî, Tevhîd kitabında böyle rivayet eder. O ve A’meş, Temîm İbn Seleme kanalıyla Hz. Âişe’den bu hadîsi rivayet ederler. Neseî, îbn Mâce, İbn Ebu Hatim ve îbn Cerîr Taberî de değişik bir yolla A’meş’ten bu hadîsi rivayet ederler. İbn Hâtim’in A’meş kanalıyla… Hz. Âişe’den naklettiği rivayette Hz. Âişe şöyle der: Kulağı her şeyi işitmiş. Allah ne yücedir. Doğrusu ben Sa’lebe kızı Havle’nin sözünü duyuyordum. Ama bir kısmını da saklıyordum. O. kocasından dertlenerek şöyle di­yordu : Ey Allah’ın Rasûlü ,o gençliğimi yedi. Karnım onun için vâris bıraktı, Nihayet yaşım ilerleyip doğurma imkânı kalmayınca benden zihâr talâkıyla boşandı. Allah’ım, onu Sana şikâyet ederim. Hz. Âişe der ki: Çok geçmeden hemen Hz. Cebrail: «Allah, kocası hakkında seninle tartışan ve Allah’a şikâyette bulunanın sözünü işitmiştir.» âyetini in­dirdi. İbn Ebu Hatim der ki: Onun kocası Evs tbn Sâmit idi. îbn Ebu Lehîa, Ebu’l-Esved kanalıyla Urve’den nakleder ki; bu kişi, Evs İbn Sâ­mit imiş. Evs’de biraz rahatsızlık vardı. Rahatsızlığı ortaya çıkıp şid­detlenince, karısından zıhâr telâkıyla ayrılır. Rahatsızlığı geçince de bir şey demezdi. Karısı Rasûlullah’a gelip bu konuda danıştı ve Allah’a şikâyette bulundu. Bunun üzerine Allah Teâlâ : «Allah, kocası hakkın­da seninle tartışan ve Allah’a şikâyette bulunanın sözünü işitmiştir.» âyetini indirdi. Hişâm İbn Urve de babasından nakleder ki; o, rahatsız­lığı olan bir kişi imiş. Sonra yukarıdakinin aynını tekrarladı.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize babam… Cerîr İbn Hâzim’den nakletti ki; o, Ebu Yezîd’in şöyle konuştuğunu işittim, demiş : Ömer halkın içe­risinde yürürken Sa’lebe kızı Havle denilen kadın, onunla karşılaştı. Ka­dın Ömer’i durdurdu, ö da durdu. Kadına yaklaştı ve başını ona doğru eğdi. İki elini omuzlarına koydu, nihayet onun ihtiyâcım giderdikten sonra kadın uzaklaştı. Bir adam dedi ki: Ey Mü’minlerin emîri, Ku-reyş’in erlerini şu yaşlı kadm için tuttun. Hz. Ömer dedi ki: Yazıklar olsun sana, bu kadının kim olduğunu biliyor musun? O; hayır, dedi. Hz. Ömer : Bu, Allah Teâlâ’nm şikâyetini yedi kat göğün ötesinden duy­duğu kadındır. Bu- Sa’lebe kızı Havle’dir. Allah’a yemîn ederim ki ge­ceye kadar benim yanımdan aynlmasaydı ben, onun ihtiyâcını giderin-ceye kadar onun yanından ayrılmazdım. Ancak namaz vakti gelir, na­mazımı kılar sonra dönüp onun ihtiyâcını giderirdim. Bu rivayet Ebu Yezîd ile Ömer İbn Hattâb arasmda munkatı’ bir rivayettir. Bunlan başka vecihle de rivayet edilmiştir. Yine îbn Ebu Hatim der ki: Bize Münzir İbn’Şâzân… Âmir’den nakletti ki; o, şöyle demiş: Kocası hak­kında tartışan kadın Sâmit’in kızı Havle’dir. Annesinin adı da Muâze’-dir. Allah onun hakkında da «İffetli olmak isteyen cariyelerinizi fuhşa zorlamayın.»- (Nûr, 33) âyetini inzal buyurmuştur. Ancak doğru olan, bu kadının Evs îbn Sâmit’in karısı Havle olmasıdır.[1]

2 — îçinizden zıhâr yapanların karıları onların anala­rı değildir. Anaları, ancak kendilerini doğuranlardır. Şüp­hesiz ki onlar, çirkin ve yalan bir lâf söylüyorlar. Ve mu­hakkak ki Allah Afüvv’dür, Gâfûr’dur.

3 — Karılarından zıhâr ile ayrılmak isteyip de sonra dediklerini geri alanların, aileleriyle temas etmeden önce bir köle âzâd etmeleri gerekir. Size böylece öğüt verilmek­tedir. Allah, yaptıklarınızdan haberdârdır.

4 — Kim de bulamazsa; temas etmezden önce birbiri peşinden iki ay oruç tutmalıdır. Buna da gücü yetmeyen altmış yoksulu doyurur. Bu, Allah’a ve Peygamberine îmân etmekte olduğunuz içindir. Bunlar .Allah’ın hududu­dur. Ve kâfirler için elîm bir azâb vardır.

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Sa’d İbn tbrâhîm ve Ya’-kûb… Sa’lebe kızı Huveyle’nin şöyle dediğini naklettiler: Allah Teâlâ, Mücâdele sûresinin baş tarafını benim ve Sâmit oğlu Evs’in hakkında inzal buyurmuştur. Huveyle der ki: Ben onun yanındaydım ve o çok yaşlanmıştı, huyu kötüleşmişti. Huveyle der ki: Birgün yanıma geldi. Ben bir konuda ona başvurduğumda kızıp; sen bana, anamın sırtı gibi­sin, (zıhâr yaptı.) dedi. Huveyle der ki: Sonra çıktı ve bir topluluğun meclisinde bir süre oturdu, sonra yanıma geldi, bir de baktım ki; o, be­ni kendisine istiyordu. Huveyle der ki: Ben; Huveyle’nin nefsi kudret elinde olan Allah’a yemîn ederim ki; sen, bana el uzatamazsın. Allah ve Rasûlü bizim aramızda hükmünü verinceye kadar bana yaklaşamaz-sın. Çünkü diyeceğin sözü dedin, dedim. Huveyle der ki: O, beni yaka­ladı, ben ondan kaçındım. Nihayet bir kadının güçsüz düşmüş yaşlıyı mağlûb etmesi gibi ben de onu yendim ve üzerimden attım. Huveyle der ki: Sonra komşularımın yanına gittim, onlardan emânet bir elbise aldım ve çıkıp Rasûlullah’ın yanına vardım, huzurunda oturdum ve ko­camdan gördüklerimi ona anlattım. Kötü ahlâkından dolayı uğradığım şeyleri dertlenerek bildirdim. Huveyle der ki: Rasûlullah (s-a.) bana hep : Ey Huveyle» amcanın oğlu yaşlı bir ihtiyardır, onun için Allah’tan kork, diyordu. Huveyle der ki: Allah’a andolsun ki, çok geçmeden ni­hayet benim hakkımda Kur’ân nazil oldu. Rasûlullah’ı bürümekte olan şey bürüdü, sonra rahatladı ve şöyle dedi: Ey Huveyi°. Allah Teâlâ se­nin ve arkadaşın hakkında bir âyet indirdi. Sonra bu sûrenin başından dördüncü âyetin sonuna kadar okudu. Huveyle der ki: Rasûlullah ba­na; ona git söyle de bir köle âzâd etsin, dedi. Huveyle der ki: Ben; Ey Allah’ın Rasûlu, onun köle âzâd edebilecek kadar bir şeyi yoktur, de­dim. O buyurdu ki: Öyleyse ard arda iki ay oruç tutsun. Huveyle der ki: Allah’a andolsun ki; o, yaşlı bir ihtiyardır. Oruç tutacak gücü yok­tur, dedim. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki; Öyleyse altmış miskine bir vesak hurma versin. (Vesak altmış sa’ olup bir ölçü birimidir) Huveyle der ki: Ben; ey Allah’ın Rasûlü, onun yanında bu da yoktur, dedim. Huveyle der ki: Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Biz, ona bir sepet hur­mayla yardım ederiz. Huveyle der ki: Ben; ey Allah’ın Rasûlü, ben de ona bir başka sepetle yardım ederim, dedim. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: İsabet ettin ve güzel yaptın. Git, onun için bunu sadaka olarak ver, sonra da amcaoğluna hayrı tavsiye et. Huveyle der ki: Ben de böy­le yaptım. Ebu Dâvûd, Sünen’inin Talâk kitabında, iki yolla bu hadîsi Muhammed İbn tshâk’dan nakleder. Orada bu kadının adımn Sa’lebe kızı Havle olduğu bildirilir. Ayrıca Sa’lebe oğlu Mâlik Kızı Havle de de­nir. Bazan bu kelime ism-i tasğîr şeklinde Huveyle olarak söylenir ki bunların arasında bir çelişki yoktur. Konuda hepsi birbirine yakındır. Allah en iyisini bilendir. Bu sûrenin baş tarafının nüzul sebebi konu­sunda sahîh olan rivayet budur. Seleme İbn Sahr’m hadîsine gelince, onun nüzul sebebi olabileceğine dâir bir emare yoktur. Ancak Allah Te­âlâ bu sûrede köle âzâd etmek, oruç tutmak ve yemek yedirmek gibi ko­nularla ilgili emirlerini indirmiştir. Nitekim İmâm Ahmed İbn Hanbel şöyle der : Bize Yezîd İbn Hârûn… Ansâr’dan Seleme İbn Sahr’dan ri­vayet etti ki; o, şöyle demiştir: Ben öyle bir adamdım ki, kadınlarla birleşme konusunda başkalarına verilmemiş güç bana verilmişti. Ra­mazân ayı girince Ramazân çıkana değin eşimle arama bir engel koy­dum. Geceleyin ona herhangi bir şekilde dokunmaktan kaçınıyordum. Sabaha kadar bu engele dayanıp kalıyordum. Böylece o engeli kaldır­maya gücüm yetmiyordu. O geceleyin bana hizmet ettiği sırada, bazı uzuvları göründü. Ben onu yakaladım. Sabah olunca kavmimin yanına gidip durumu onlara haber verdim ve : Beni Peygambere götürün ki durumumu ona anlatayım, dedim. Onlar : Hayır, Allah’a andolsun ki bunu yapmayız. Çünkü hakkımızda bir âyet inmesinden korkanz veya Rasûlullah (s.a.)in bizim hakkımızda üzerimizde utanç vesilesi olarak kalacak bir söz söylemesinden çekiniriz. Fakat sen git aklına geleni yap, dediler. Ben kalkıp Rasûlullah (s.a.)m yanına vardım ve ona haberimi ilettim. Rasûlullah (s.a.) bana dedi ki: Sen onunlasın. Ben; evet, ben onunlayım dedim. O : Sen onunlasm, dedi. Bön de; evet ben onunlayım, dedim. O : Sen onunlasın, dedi. Ben de; evet, ben işte oyum, Allah’ın benim hakkımdaki hükmünü uygula, ben bu hükme katlanacağım, de­dim. Rasûlullah (s.a.) bana dedi ki: Bir köle âzâd et. Ben elimle boy­numun bir tarafına vurarak dedim ki : Hayır, seni hak üzere gönderen Allah’a yemîn ederim ki, karımdan başka mâlik olduğum bir şeyim yok. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: İki ay oruç tut. Ben dedim ki: Ey Al­lah’ın Rasûlü, bu, benim başıma gelenler oruçtan başka bir şeyden mi sanki? Rasûlullah (s.a.); sadaka ver ,dedi. Ben; seni hak üzere gönde­ren Allah’a yemîn ederim ki; biz bu gecemizi, akşam bir şey yemeksizin aç geçirdik, dedim. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Züreyk oğullan ka­bilesinin zekâtını dağıtana git de, sana onu versin. Sen ondan altmış miskine bir vesâk hurma yedir, kalanını da ailene ve evine ayır, dedi. Seleme der ki: Kavmime dönüp dedim ki : Sizin yanınızda sıkıntı ve kötü fikir gördüm. Rasûlullah’m yanında ise bolluk ve bereket buldum. Bana zekâtınızı vermenizi emretti. Onu bana verin. Onlar da zekâtla­rını bana verdiler. Ebu Dâvûd ve İbn Mâce de bu hadîsi bu şekilde riva­yet ederler. Tirmizî ise, bunu kısaca zikreder ve hasen olduğunu bildi­rir. Âyetin akışından anlaşılan odur ki; bu kıssa Evs ibn Sâmit ile onun hanımı Sa’lebe kızı Huveyle’nin kıssasından sonra cereyan etmiştir. Ni­tekim iyice düşünülünce o ve bu kıssanın akışı bunu göstermektedir.

Husayf, Mücâhid’den naklen der ki: İbn Abbâs şöyle dedi: Karı­sıyla zıhâr talâkıyla boşanan ilk kişi Sâmit oğlu Ubâde’nin kardeşi Evs îbn Sâmit idi. Onun karısı ise Mâlik oğlu Sa’lebe’nin kızı Havle idi. Zı­hâr yemini yapıp ta bunun boşanma olabileceğinden korkunca Rasû­lullah (s.a.)a gelip şöyle dedi: Ey Allah’ın Rasûlü, Evs bana zıhâr yemi­ni yaptı. Eğer biz ayrılacak olursak mahvoluruz. Karnım ondan dolayı büyüdü ve onun gelmesi yaklaştı. Kadın bundan dertleniyor ve ağlıyor­du. Bu konuda bir şey vârid olmamıştı. Nihayet Allah Teâlâ bu sûrenin dördüncü âyetin sonuna kadar olan kısmını inzal buyurdu. Rasûlullah (s.a.) onu çağırıp buyurdu ki: Bir köle âzâd etmeye gücün yeter mi? O : Hayır ey Allah’ın Rasûlü, Allah’a andolsun ki, buna gücüm yetmez, dedi. Bunun üzerine Rasûlullah kendisi için biraz mal topladı ve onun yerine bir köle âzâd etti. Sonra da ailesine döndürdü. İbn Cerîr Taberî de bu rivayeti nakleder. Bu sebeple Abdullah İbn Abbâs ve çoğunluk bizim söylediğimiz görüşe zâhib olmuşlardır. Allah en iyisini bilendir.

«İçinizden zıhâr yapanların kanlan onların anaları değildir.» kelimesi, kelimesinden türemiştir. Câhiliyyet devrinde bir kişi kendisi ve karısı araşma bir engel koyunca ona : Sen benim anamın sırtı gibisin, derdi. Sonra İslâm şeriatında diğer organ­lar için de zıhâr hükmü bakî kaldı. Hep o zuhr kelimesine kıyâs iley-di. Câhiliyet döneminde zıhâr bir boşanmaydı. Allah Teâlâ bu ümmete bu konuda ruhsat tanıdı ve onu keffâret kıldı. Câhiliyyet döneminde yaptıkları gibi boşanma saymadı. Seleften birçok kişi böyle demiştir.

îbn Cerîr Taberî der ki: Bize Ebu Küreyb… Abdullah İbn Abbâs’-tan nakletti ki; o, şöyle demiş : Cahiliyyet devrinde bir erkek karısına; sen bana anamın sırtı gibisin, derse karısı ona haram olurdu. İslâm’da da ilk zıhâr yapan kişi Evs olmuştur. Onun nikâhı altında amcası Sa’-lebe’nin kızı Huveyle vardı. O karısına zıhâr yaptı. O, iki eline düşüp Senin bana haram oluşundan başka bir şey görmüyorum, dedi. Karısı da ona aynı şekilde söyledi. O karısına; Rasûlullah (s.a.)a git, dedi. Ka­dın, Hz. Peygamberin yanına geldi. Peygamberi hanımlardan birisinin Peygamberin saçını tararken buldu. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Ey Huveyle, seninle ilgili bize bir şey emredilmedi. Bunun üzerine Rasûlul­lah (s.a.) a âyet indirildi, o da dedi ki: Müjdeler ey Huveyle. Kadın : Ha­yırdır, deyince, Hz. Peygamber bu âyeti okumaya başladı. «Allah, koca­sı hakkında seninle tartışan ve Allah’a da şikâyette bulunanın sözünü işitmiştir. Allah; sizin konuşmanızı işitir. Muhakkak ki Allah; Semî’-dir, Basîr’dir. İçinizden zıhâr yapanların kanları onların anaları değil­dir. Anaları, ancak kendilerini doğuranlardır. Şüphesiz ki onlar, çirkin ve yalan bir lâf söylüyorlar. Ve muhakkak ki Allah Afüvv’dür, Gafûr’-dur. Karılarından zıhâr ile ayrılmak isteyip te sonra dediklerini geri alanların, aileleri ile temas etmeden Önce bir köle âzâd etmeleri gere­kir.» Huveyle dedi ki: Bizim kölemiz nerede ey Allah’ın Rasûlü? Ben­den başka kölesi yok vallahi. Rasûlullah (s.a.) devamını okuyarak: «Kim de bulamazsa; temas etmezden önce birbiri peşinden iki ay oruç tutmalıdır.» buyurdu Huveyle dedi ki: Allah’a andolsun ki o, günde üç kez su içmezse gözü kör olur. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: «Buna da güç yetiremeyen altmış yoksulu doyurur.» Kadın dedi ki: Nereden? Bu, ancak kendi gibisini yedirmekten başka bir şey değildir. Rasûlullah (s.a.) bir vesâk’ın yansını istedi —ki bu otuz sâ’ eder, vesâk ise altmış sa’dır.— Ve dedi ki: Altmış miskini doyursun ve senden geri dönsün Bu hadîsin isnadı kuvvetlidir, sağlamdır, ancak seyri garîbtir. Ebu’l-Aliye’den de buna benzer bir rivayet nakledilir.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Muhammed îbn Abdurrahmân… Ebu’L Âliye’den nakletti ki; o, şöyle demiş: Düleyc kızı Havle ansâr’dan b» adamın nikâhı altındaydı. O adamın gözü zayıf, fakîr ve huyu kötü idi Câhiliyet ehlinin boşamalan şöyle idi: Bir kişi karısını boşamak iste­diği zaman ona; sen, bana anamın sırtı gibisin, derdi. Havle’nin ondar bir veya iki muhtaç çocuğu vardı. Bir gün bir konuda onunla tartışt ve o, Havle’ye : Sen bana anamın sırtı gibisin, dedi. Havle üzerine el bisesini geçirip Hz. Peygamberin yanına geldi. Hz. Peygamber. Hz. Ai şe’nin evinde idi. Hz. Aişe Rasûlullah’m başının bir tarafım yıkıyordu Peygamberin yanına geldiğinde beraberinde çocuklan da vardı. Ded ki: Ey Allah’ın Rasûhı, kocamın gözü hastalıklıdır. Kendisi hiç bir şeyi olmayan fakır biridir ve huyu da çok kötüdür. Ben kendisiyle bir ko­nuda tartıştım kızdı ve; sen bana anamın sırtı gibisin, dedi. Bununla beni boşamak istemedi. Çünkü benim ondan bir veya iki çocuğum var. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Benim bildiğim bir tek şey varsa, o da senin ona haram olmandır. Kadın dedi ki; Ben, bana ve çocuklarımın babasına verdiğinden dolayı Allah’a şikâyette bulunuyorum. Ebu’1-Âli-ye der ki: Hz. Âişe dönüp Peygamberin başının öbür yansını da yıka­dı. Kadın da Âişe ile beraber döndü ve dedi ki: Ey Allah’ın Rasûlü, ko­camın gözleri sakattır, kendisi fakirdir, huyu da kötüdür. Benim ondan bir veya iki çocuğum var. Kendisiyle bir konuda tartıştım, kızdı ve; sen, bana anamın sırtı gibisin, dedi. Ancak bununla boşamak istiyor de­ğildi. Havle der ki: Hz. Peygamber başını bana doğru çevirip dedi ki.: Senin durumunda, ona haram olmaktan başka bildiğim bir şey yoktur. Kadın dedi ki: Ben, bana ve çocuğumun babasına gelenden dolayı Al­lah’a şikâyette bulunuyorum. Ebu’l-Âliye dedi ki: Hz. Âişe Rasûlullah’-ın yüzünün değiştiğini farketti ve bunun üzerine kadına geriye çekil, geriye çekil, dedi. Kadın geriye çekildi. Rasûlullah (s.a.) Allah’ın iste­diği bir süre ğaşy içinde durup kaldı. Vahiy kesilince dedi ki: Ey Âişe, kadın nerede? Hz. Âişe onu çağırınca, Rasûlullah (s.a.) ona dedi ki: Git ve kocanı bana getir. Kadın koşarak gitti ve kocasını getirdi. Bir de bak­tılar ki kocasının gözü zor görüyor, fakîr ve kötü huylu birisi. Rasûlul­lah (s.a.) : İşiten ve bilen Ahah’a sığınının, diye söze başladı ve : «Rah­man ve Rahîm olan Allah’ın Adıyla, Allah, kocası hakkında seninle tartışan ve Allah’a da şikâyette bulunanın sözünü işitmiştir. Allah; si­zin konuşmanızı işitir. Muhakkak ki Allah; Semî’dir, Basîr’dir… Kan­larından zıhâr ile ayrılmak isteyip de sonra dediklerini geri alanların, aileleriyle temas etmeden önce bir köle âzâd etmeleri gerekir…» kavline kadar bu âyetleri okudu. Rasûlullah (s.a.) sonra şöyle dedi: Kannla temas etmeden önce âzâd edecek bir köle bulabilir misin? Adam; hayır, dedi. Rasûlullah (s.a.) : Ard arda iki ay oruç tutabilir misin? dedi. O; seni hak ile gönderen Allah’a yemîn ederim ki ben, iki veya üç kez ye^ mek yemeyecek olursam gözüm neredeyse kör olup kapanır. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Altmış yoksulu doyurabilir misin? O; hayır, ancak sen bana yardım edersen doyururum, dedi. Ebu’l-Âliye der ki: Rasûlul­lah (s.a.) ona yardım etti ve altmış yoksulu doyurdu. Bunun üzerine Al­lah Teâlâ, boşanmayı değiştirip zıhâr yemini haline getirdi. İbn Cerîr Taberî de… Ebu’l-Âliye’den bu hadîsi bu şekilde rivayet eder, ancak onun rivayeti biraz daha muhtasardır.

Saîd İbn Cübeyr der ki: İlâ ve zıhâr câhiliyyet boşanmasıydı. Al­lah Teâlâ îlâyı dört ay olarak korudu, zıhâr için de keffâret koydu. İbn Ebu Hatim de benzer bir rivayeti nakleder. İmâm Malik, «İçinizden» kavline dayanarak kâfirlerin bu âyetin muhtevasına dâhil olmayacak­larını söyler. Çünkü hitâb mü’minleredir. Cumhur ise bunun, çoğunlu­ğun çıkışı şeklinde bir çıkış olduğunu, dolayısıyla o şekilde anlaşılama-yacağmı bildirerek cevab verir. Cumhur, «karılarınızdan» kavlini delil getirerek cariyenin zıhân olmayacağını bildiriri Dolayısıyla onların bu hitabın içinde yer almadığını belirtir.

«Anaları, ancak kendilerini doğuranlardır.» Bir kişinin karısına; sen benim için anam gibisin, veya anamın sırtı gibisin veya benzer söz­lerle hitâb etmiş olması kansını anası durumuna geçirmez. Onun ana­sı, ancak onu doğurmuş olandır. Bu sebeple Allah Teâlâ; «Şüphesiz ki onlar, çirkin ve yalan bir lâf söylüyorlar. Ve muhakkak ki Allah; Afüvv’-dür, Gafurdur.» buyuruyor. Onlar bâtıl ve boş söz söylüyorlar. Allah ise sizin câhiliyyet halinde yaptığınız şeyleri bağışlar. Konuşanın maksad-sız olarak ağzından kazara kaçırdığı sözler de böyledir. Nitekim Ebu Davud’un rivayetinde Rasûlullah (s.a.), karısına bacım diyen bir erke­ğin sözünü işittiğinde; senin bacın o mu? demiştir. Böylece onun bu sö­zünü inkâr etmiş, ancak mücerred böyle demesine binâen karısını ona haram kılmamıştır. Zîrâ adamın kasdı bu değildir. Eğer bunu kasdet-miş olsaydı, mutlaka karısı kendisine haram olurdu. Zîra bacı, hala, teyze ve benzeri diğer mahremlerle ana arasında —sahîh olan kavle gö­re— bir fark yoktur.

«Karılarından zıhâr ile ayrılmak isteyip de sonra dediklerini ge­ri alanların, aileleriyle temas etmeden Önce bir köle âzâd etmeleri ge­rekir.» Selef ve mezhep imamları, «Sonra dediklerini geri alanlar» kav­li konusunda ihtilâf etmişlerdir. Bazıları derler ki: Bu, zıhâr lafzını yeniden tekrarlamak demektir ki, bu görüş bâtıldır. İbn Hazm’ın tercih ettiği görüş ile Dâvûd (ez-Zahirî) un görüşü de budur. Ebu Amr îbn Abdülberr, Dükeyr îbn Eşecc’den ve Ferrâ’dan bu görüşü nakleder. Ke­lâm ehlinden bir grubun da görüşü budur. Şafiî ise şöyle der: Bu, zı-hârdan sonra bir zaman onu boşamak imkânına erişip de boşamayaca-ğı bir süre susması demektir. Ahmed İbn Hanber de şöyle der : Bu, onun temasa dönmesi veya kasdetmesidir ki, bu keffâreti Ödemedikçe temas onun için helâl olmaz. İmâm Mâlik’den-ise şöyle dediği nakledilir. Bu, temas ve temastan kaçınmayı azmetmektir. Yine onun; bu cimâ’dır, dediği de nakledilir. Ebu Hanîfe der ki: Bu, kişinin onu haram kıldıktan sonra zıhâra dönmesidir ve üzerinde bulunduğu câhiliyyet durumunu ortadan kaldırmasıdır. Ne zaman kişi karısına sırtını dönerse, keffâret-ten başka bir şeyin kaldırmayacağı bir haram oluşla onu kendisine ha­ram kılmış olur. Hanefîler de onun bu görüşüne katılmışlardır. Leys îbn Sa’d da bu görüşü benimser. İbn Lehîa der ki: Bana Atâ, Saîd îbn Cübeyr’den nakletti ki; o, «Sonra dediklerini geri alanlar» kavli İle ken­dilerine haram kıldıkları temasa yeniden dönenlerin kasdedildiğini söylemistir. Hasan el-Basrî, ise ferce duhûlün kastedildiğini söyler. O, kef-fâret vermeden önce fercin dışından duhûlde bir beis görmezdi. Ali İbn Ebu Talha, Abdullah İbn Abbâs’tan «Aileleriyle temas etmeden önce» kavli ile nikâhın kasdedildiğini söyler. Atâ, Zührî, Katâde ve Mukâtil İbn Hayyân da böyle demiştir. Zührî ise; zıhâr yapan kişinin keffâret vermedikçe hanımım öpemeyeceğini ve okşayamayacağım bildirir.

Sünen sahipleri, îkrime kanalıyla İbn Abbâs’tan naklederler ki; adamın biri şöyle demiş : Ey Allah’ın Rasûlü- ben karımla zıhâr yaptım, sonra keffâret vermeden onunla birleştim. Rasûlullah buyurmuş ki: Al­lah sana merhamet etsin, seni buna sevkeden şey neydi? Adam demiş ki: Ben ayın aydınlığında onun halhallarını gördüm. Rasûlullah (s.a.) buyurmuş ki: Allah’ın sana emrettiğini yapmadan önce bir daha ona yaklaşma. Tirmizî bu hadîs; hasen, sahihtir, der. Ebu Dâvûd ve Neseî de İkrime’den bu hadîsi nıürsel olarak rivayet ederler. Neseî bunun doğ­ru olmaya daha uygun bir rivayet olduğunu bildirir.

«Bir köle âzâd etmeleri gerekir.» Birleşmeden Önce sağlıklı bir kö­leyi âzâd etmeleri îcâbeder. Burada «köle» lafzı mutlak olarak vârid ol­muştur, dolayısıyla îmân kaydıyla mukayyed değildir. Halbuki kati kef-fâretinde kölenin îmân kaydıyla mukayyed olması îcâbeder. Şafiî mer­hum burada mutlak olarak belirtilen hükmü; aralannda sebebin bir olması nedeniyle, orada mukayyed olarak zikredilen hükme hamletmiş-tir ki bu, köle azadıdır. O, bu görüşünde Mâlik’in kendi senediyle Muâ-viye İbn Hakem’den naklettiği siyâhî câriye kıssasına dayanmıştır. Ni­tekim Rasûlullah (s.a.) : Onu âzâd et, çünkü o inanmıştır, demiştir. Ah-med Müsned’inde, Müslim de Sahîh’inde bu rivayeti naklederler.

Hafız Ebu Bekr el-Bezzâr der ki: Bize Yûsuf İbn Mûsâ… Abdullah îbn Abbâs’ın şöyle dediğini nakletti”: Rasûlullah (s.a.)a bir adam gel­di ve ben karımla zıhâr yaptım. Ancak sonra onunla keffâret vermeden birleştim, demiş. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.) : Allah Teâlâ «temas etmeden önce» buyurmuyor mu? demiş. O : Karım ilgimi çekti, demiş. Rasûlullah (s.a.) da keffâret verinceye kadar kendini tut, demiş. Son­ra Bezzâr der ki: Abdullah İbn Abbâs’tan bundan daha güzel bir riva­yet nakledllemez. Çünkü râvîler arasında yer alan İsmâîl îbn Müslim onunla konuşmuştur ve ilim ehlinden pekçok cemâat ondan rivayet nakletmiştir. Bu konuda keffâretten başka bir şey emretmediği bildi­rilir.

«Size böylece öğüt verilmektedir.» Bu öğütle men’olunmaktasınız. «Allah, yaptıklarınızdan haberdârdır.» Sizin için uygun olandan haber­dârdır ve sizin ahvâlinizi bilendir.

«Kim de bulamazsa; temas etmezden önce birbiri peşinden iki ay oruç tutmalıdır. Buna da gücü yetmeyen altmış yoksulu doyurur.» Bu konuda vârid olan hadîsler yukarıdaki sıraya göre daha önce geçmişti.

Ramazân’da karısıyla temasta bulunan kişinin kıssası da Buharı ve Müslim’in Sahîh’lerinde sabit olduğu şekilde kaydedilmişti.

«Bu, Allah’a Ve Peygamberine îmân etmekte olduğunuz içindir.» Biz bu hükmü bunun için koyduk. «Bunlar, Allah’ın hudududur.» Al­lah’ın haramlarıdır, sakın ona girmeyeseniz. «Ve kâfirler için elîm bir azâb vardır.» İnanmayıp bu şeriatın ahkâmına bağlanmayanlar için. Onların belâdan kurtulacaklarını sanmayın. Asla mes’ele onların söy­ledikleri gibi değildir. Aksine onlar için dünya ve âhirette elîm bir azâb vardır.[2]

5 — Allah’a ve Rasûlüne muhalefet edenler kendilerin­den öncekiler nasıl alçaltıldı ise öyle alçaltılacaklardır. Hal­buki Biz, apaçık âyetler indirimsizdir. Ve küfredenlere horlayıcı bir azâb vardır.

6 — O gün Allah; onların hepsini diriltecek ve kendile­rine işlediklerini haber verecektir. Allah, onları bir bir say­mıştır. Ama kendileri unutmuşlardır. Ve Allah her şeye şâhid’dir.

7 — Bilmez misin ki Allah; göklerde olanları da, yerde olanları da bilir. Üç kişinin gizli bulunduğu yerde dördün­cü mutlaka O’dur, beş kişinin gizli bulunduğu yerde altın­cı mutlaka O’dur. Bundan az veya çok olsunlar ve nerede bulunurlarsa bulunsunlar mutlaka onlarla beraberdir. Sonra, bütün yaptıklarını kıyamet günü kendilerine ha­ber verecektir. Doğrusu Allah, her şeyi bilendir.

Allah Teâlâ kendisine ve Rasûlüne karşı gelip şeriatına direnenle­rin durumunu haber vererek «Öncekiler nasıl alçaltüdıysa öyle alçaltılacaklardır.» buyuruyor. Daha önce kendilerine benzeyenlere nasıl ya­pıldıysa onlara da aynı şekilde davramlacak, horlanılacak, lanetlenip rüsvây edileceklerdir. «Halbuki Biz, apaçık âyetler indirimsizdir.» Bü­yüklük taslayan azgın kâfirden başka kimsenin direnip muhalefet et­meyeceği apaçık âyetler indirmişizdir. «Ve küfredenlere horlayıcı bir azâb vardır.» Allah’ın şeriatına bağlanıp boyun eğmekten ve ona ittibâ’ etmekten kaçınıp büyüklenmelerine karşılık onlara horlayıcı bir azâb vardır.

«O gün Allah; onların hepsini diriltecek.» Bu gün kıyamet günü­dür. Allah öncekileri ve sonrakileri bir tepede toplayacaktır. «Ve kendi­lerine işlediklerini haber verecektir.)) Yapmış oldukları iyilik veya kötü­lüğü kendilerine haber verecektir. «Allah, onları bir bir saymıştır.» Al­lah onları zabtedip aleyhlerinde olmak üzere saklamıştır. Halbuki ken­dileri yapmış oldukları şeyleri unutmuşlardır. «Ve Allah her şeye şahid’ dir.» O’nun gözünden hiç bir şey kaçmaz. O’na hiç bir şey gizli kalmaz ve O, hiç bir şeyi unutmaz.

Sonra Allah Teâlâ’nın bilgisinin mahlûkâtmı kuşattığını ve on­ların durumlarına muttali* olup sözlerini duyduğunu ve nerede, nasıl olurlarsa olsunlar yerlerini göreceğini haber vererek buyuruyor ki: «Bilmez misin ki Allah; göklerde olanları da, yerde olanları da bilir. Üç kişinin gizli bulunduğu yerde dördüncü mutlaka O’dur.» Üç kişi yalnız başlarına bir yerde gizlenecek olsalar, dördüncü mutlaka O’dur. «Beş kişinin gizli bulunduğu yerde altıncı mutlaka O’dur. Bundan az veya çok olsunlar ve nerede bulunurlarsa bulunsunlar mutlaka onlarla bera­berdir.» Onların durumuna muttali’ olur, sözlerini duyar, gizli ve fısıl-daşarak söyledikleri her şeyi işitir. Allah Teâlâ onların durumunu bilip duymasına rağmen kendi aralarında gizlice yaptıkları konuşmaları da melekleri kaydederler. Nitekim başka sûrelerde şöyle buyurur : «Bilmez­ler mi ki Allah; onlann içlerinde gizlediklerini de, fısıltılarını da bilir. Ve Allah, gaybları çok iyi bilendir.» (Tevbe, 78) ve yine «Yoksa kendile­rinin sırlarını ve gizli konuşmalarını işitmiyoruz mu sanıyorlar? Hayır öyle değil, yanlarındaki elçilerimiz yazmaktadır.» (Zuhruf, 80) buyuru­yor. Bu sebeple birden çok kişi, bu âyetteki Allah’ın beraberliğinden maksadın, ilminin beraberliği olduğu konusunda icml bulunduğunu be­lirtmişlerdir. Şüphesiz ki bunu istediğinde O’nun kulağıyla beraber ilmi de insanları kuşatmıştır. Gözü ise onlara nüfuz eder. Hak Sübhânehû ve Teâlâ mahlûkâtına muttali’dir. Onların hiç bir şeyi O’nun gözünden kaçmaz.

«Sonra bütün yaptıklarını kıyamet günü kendilerine haber vere­cektir. Doğrusu Allah, her şeyi bilendir.» tmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Âyet-i kerîme bilgi ile başladı ve bilgi ile son buldu.[3]

8 — Gizli gizli konuşmaktan men’edildikleri halde, men’edildikleri şeyi yapmaya kalkışanlarla günâh işle­mek, düşmanlık etmek ve Peygambere karşı gelmek konu­sunda gizlice konuşanları görmedin mi? Sana geldikleri zaman, seni Allah’ın selâmlamadığı bir şeyle selâmlarlar. Kendi aralarında da: Söylediklerimiz yüzünden Allah’ın bize azâb etmesi gerekmez miydi? derler. Onlara cehen­nem yeter. Oraya gireceklerdir. Ne kötü dönüş yeridir.

9 — Ey îmân edenler, aranızda gizli konuşacağınız za­man; günâhı, düşmanlığı ve Peygambere isyanı fısıldaş-mayın. Birr’i, takvayı konuşun ve huzurunda toplanacağı­nız Allah’tan korkun.

10 — Gizli konuşmalar, ancak îmân edenleri üzmek için şeytândandır. Halbuki Allah’ın izni olmadıkça onlara hiç bir şeyle zarar veremez. Mü’minler Allah’a tevekkül etsin­ler.

îbn Ebu Necîh Mücâhid’den nakletti ki; o «Gizli gizli konuşmaktan men’edildikleri halde, men’edildikleri şeyi yapmaya kalkışanlarla gü­nah işlemek, düşmanlık etmek ve Peygambere karşı gelmek konusun­da gizlice konuşanları görmedin mi?» kavli ile kasdedilenlerin yahûdî-ler olduğunu söylemiştir. Mukâtil İbn Hayyân da böyle der ve şunu ek­ler : Rasûlullah (s.a.) ile yahûdîler arasında bir sözleşme vardı. Peygamberin ashabından bir kişi onların yanlarına uğradığında, kendi ara­larında oturup fısıldaşıyor ve gizlice konuşuyorlardı. Öyle ki mü’min, onların kendisini Öldürmek içiri gizlice planlar kurduklarım veya mü’-minin hoşlanmayacağı bir şey yapmakta olduklarım sanıyordu. Mü’min bunu görünce onlardan korkuyor ve onların güzergâhından geçen yo­lunu terkediyordu. Bunun üzerine Hz. Peygamber yahûdîleri gizlice ko­nuşmalardan nehyetti. Onlar ise bundan vazgeçmeyip yine gizlice fısıl-daşmalanna devam ettiler. Bunun üzerine Allah Teâlâ, bu âyeti inzal buyurdu.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize babam… Ebu Saîd el-Hudrî’nin şöyle dediğini nakletti: Biz münavebeli olarak Hz. Peygamberin yanında ge­celiyor, geceleyin herhangi bir şey zuhur eder veya bir ihtiyâcı olursa onu karşılamaya çalışıyorduk. Nihayet bir gece nöbet tutanlann sayısı çoğaldı. Öyleki biz gruplaşıp konuşmaya başladık. Bu sırada Rasûlul-lah (s.a.) yanımıza çıkageldi ve dedi ki: Bu gizli konuşmalar da ne? Siz gizli konuşmalardan nehyedilmediniz mi? Biz; ey Allah’ın Rasûlü, Allah’a tevbe ederiz. Yalnızca Mesîh (a.s.)den bahsediyorduk, dedik. Bunun üzerine yumuşayarak buyurdu ki: Benim, sizin için ondan da­ha çok korkmakta olduğum bir şeyi size haber vereyim mi? Biz; evet ey Allah’ın Rasûlü, dedik. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Bu, gizli şirktir. Bir kişinin başka bir kişinin yerine çalışmak için koyulmasıdır. Bu ri­vayetin isnadı garîb olduğu gibi râvîler arasında bazı zayıf kişiler de vardır.

«Günâh işlemek, düşmanlık etmek ve Peygambere karşı gelmek konusunda gizlice konuşanlan görmedin mi?» Kendi aralarında günâh sözler konuşanlan görmedin mi? Bu kendilerine âit sözlerdir. Düşman­lık ise, başkalarını ilgilendiren sözlerdir. Rasûlullah’a isyan ve muhale­fet de düşmanlık ta’birinin içinde yer alır. Onlar bu düşmanlık üzerin­de ısrar edip birbirlerine onu tavsiye etmektedirler.

«Sana geldikleri zaman; seni Allah’ın selâmlamadığı bir şeyle se­lâmlarlar.» tbn Ebu Hatim der ki: Bize Ebu Saîd el-Eşecc… Hz. Âişe’nin şöyle dediğini bildirdi: Rasûlullah (s.a.)m huzuruna yahûdîler gelip; ey Ebu’l-Kâsım, hastalık sana, anlamına dediler. Hz. Aişe de onlara cevab vererek sizin de üstünüze hastalık dedi. Hz. Âişe der ki: Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.) şöyle dedi: Ey Âişe, Allah Teâlâ muhakkak ki ağız bozukluğunu ve ağzı bozmayı sev­mez. Ben dedim ki: İşitmiyor musun onlar sana hastalık olsun diyor­lar? Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Sen de duymuyor musun ben onlara size de, dedim. Bunun üzerine Allah Teâlâ «Sana geldikleri zaman, seni Allah’ın selâmlamadığı bir şeyle selâmlarlar.» âyetini indirdi. Sahîh bir rivayette de Hz. Âişe’nin onlara şöyle dediği bildirilir : Hastalık, yergi ve lâ’net sizin üzerinize olsun. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurdu: Onların bizim için diledikleri kabul edilmez ama, bizim onlar için dilediklerimiz kabul edilir.

İbn Cerîr Taberî der ki: Bize Bişr… Enes İbn Mâlik’ten nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) ashâbıyla beraber oturduğu bir sırada bir yahûdî yan­larına gelmiş ve kendilerine selâm vermiş, onlar da yahûdî’nin selâmını reddetmişler. Allah peygamberi buyurmuş ki: Onun ne dediğini biliyor musunuz? Onlar; ey Allah’ın Rasûlü selâm verdi, demişler. Hz. Pey­gamber : Hayır, üzerinize hastalık olsun, dininizde birbirinize zehir ve­riniz, dediler. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Onu geri iade edin. Onlar da iade ettiler. Allah’ın Rasûlü dedi ki : Sizin üzerinize de hastalık olsun mu dedin? Onlar; evet. dediler. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Ehl-i kitâbdan bir kimse size selâm verirse, siz de ona; sana da, diye cevab verin. Yani söylemiş olduğun şey senin de üzerine olsun, deyin. Enes’in hadîsinin aslı sahih kitablarda tahrîc edilmiştir. Bu hadîs de Hz. Âişe’-den aynı şekilde sahih olarak nakledilmiştir.

«Kendi aralarında da : Söylediklerimiz yüzünden Allah’ın bize azâb etmesi gerekmez miydi? derler.» Yani onlar, hem böyle yaparlar hem de sözü tahrif edip selâmı anlamsızlaştırarak selâmet dileme ye­rine, gizlice küfrederler ve bunu yaparken de kendi kendilerine derler ki: Eğer bu adam peygamber olsaydı Allah Teâlâ bizim onun hakkında gizlice söylediklerimizden dolayı bizi azâblandırırdı. Çünkü Allah, bi­zim gizlediklerimizi bilir. Eğer bu adam Hak Peygamber olmuş olsaydı, Allah Teâlâ bize hemencecik bu dünyada ceza verirdi. Bunun üzerine Allah Teâlâ onlar için : «Onlara cehennem yeter.» buyuruyor. Ahiret diyarında cehennem onlar için kâfidir. «Oraya gireceklerdir. Ne kötü dönüş yeridir.» İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Abdüssamed… Abdullah İbn Amr’dan nakletti ki: Yahudiler Hz. Peygambere hastalık senin üzerine olsun, derlerdi. Sonra da kendi içlerinden : ((Söyledikleri­miz yüzünden Allah’ın bize azâb etmesi gerekmez miydi?» derlerdi. Bu­nun üzerine işbu âyet-i kerîme nazil oldu. Bu hadîsin isnadı hasendir. Ancak hadîs imamları onu tahrîc etmemişlerdir. Avfî de İbn Abbâs’tan nakleder ki; o, bu âyet konusunda şöyle demiştir : Münafıklar Hz. Pey­gambere selâm verdikleri zaman; hastalık senin üzerine olsun, derlerdi. Bunun için Allah Teâlâ «Onlara cehennem yeter. Oraya gireceklerdir. Ne kötü dönüş yeridir.» buyurmuştur.

Sonra Allah Teâlâ, mü’min kullarını edebe davet ederek kâfirler ve münafıklar gibi olmamalarını bildiriyor ve : «Ey îmân edenler, ara­nızda gizli konuşacağınız zaman; günâhı, düşmanlığı ve Peygambere isyanı fısıldaşmaym.» buyuruyor. Yani ehl-i kitâb ile ve onların sapık­lıktaki yoldaşlarından olan câhil kâfirlerin fısıldaştıkları gibi siz de fı-sıldaşmayın. «Birr’i, takvayı konuşun ve huzurunda toplanacağınız Al­lah’tan korkun.» Allah Teâlâ sizin yaptığınız ve söylediğiniz şeylerin hepsini sayıp toplamıştır, ve bunu size bildirecek ve sonra da ona göre sizi cezalandıracaktır. İmâm Ahmed îbn Hanbel der ki : Bize Behz ve Afvân… Safvân’dan naklettiler ki; o, şöyle demiş : Ben Abdullah İbn Ömer’in elini tuttuğum sırada bir adam onun karşısına çıkıp dedi ki: Rasûlullah (s.a.)ın kıyamet gününde fısıldaşmayla ilgili neler söyledi­ğini duydunuz mu? O, dedi ki: Rasûlullah (s.a.)ın şöyle dediğini duy­dum : Allah Teâlâ mü’min kula yaklaşır ve onu Örtüsü altına alarak halktan korur ve günâhlarını ona ikrar ettirerek buyurur ki: Şu günâ­hı biliyor musun? Şu günâhı biliyor musun? Şu.günâhı biliyor musun? Nihayet ona günâhlarını ikrar ettirdikten sonra ve kişi kendisinin mah-volduğunu anladıktan sonra buyurur ki : Doğrusu Ben, onu dünyada senin için gizlemiştim. Bugün ise onu bağışlıyorum. Sonra ona iyilikler kitabı verilir. Kâfirler ve münafıklara gelince, şâhidler onlar için der­ler ki: «Rablarına yalan uyduranlar bunlardır. Bilin ki, Allah’ın lâ’ne-ti zâlimlerin üzerinedir.» (Hûd. 18) Bu hadîsi Buharı ve Müslim Katâ-de’den tahrîc etmişlerdir.

«Gizli konuşmalar, ancak îmân edenleri üzmek için şeytândandır. Halbuki Allah’ın izni olmadıkça onlara hiç bir şeyle zarar veremez. Mü’ minler Allah’a tevekkül etsinler.» Gizli konuşmalar Yani mü’mine kö­tülük vehmi verecek şekilde fısıldaşmalar, ancak îmân edenluri üzmek için şeytândandır. Gizli konuşmalar îmân edenleri üzmek için ancak şeytândandır. Bu tür tavırlar şeytanın baştan çıkarması ve hoş göster­mesi sonucu sâdır olur. Maksad, îmân edenleri üzmek ve onları rahat­sız etmektir. Halbuki Allah’ın izni olmadıkça bu, onlara zarar verebi­lecek değildir. Kim bundan bir şey hissederse Allah’a sığınsın ve Allah’a tevekkül etsin. Çünkü Allah’ın izniyle hiç bir şey ona zarar veremez. Sünnet-i Seniyye’de mü’minlere eziyet bahis mevzuu olduğu için gizli konuşmaların yasaklandığına dâir pek çok haber vârid olmuştur. Nite­kim Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Vekî’… Abdullah İbn Mes’ud’tan nakleder ki, Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş : Siz üç kişi olduğunuzda arkadaşının dışında iki kişi birbiriyle fısıldaşmasın. Çünkü bu, onu üzer. Buhârî ve Müslim bu hadîsi A’meş’ten tahrîc etmişlerdir. Abdür-rezzâk der ki: Bize Ma’mer… Abdullah İbn Ömer’den nakleder ki; Ra­sûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş : Siz üç kişi olduğunuzda, üçüncünün dışında iki kişi —onun izni olmadan— birbiriyle gizli konuşmasın. Çünkü bu onu üzer. Müslim bu hadîsi Ebu Rebî’ ve Ebu Kâmil kanalıy­la tahrîc etmekte münferid kalmıştır. Bu iki râvî de onu Hammâd İbn Zeyd kanalıyla Eyyûb’dan, o da Abdullah İbn Ömer’den nakleder.[4]

11 — Ey îmân edenler, size; meclislerde yer açın, deni­lince yer açın ki, Allah da size açsın. Kalkın, denince de kalkın ki, Allah içinizden îmân etmiş olanları ve kendileri­ne ilim verilenleri derecelerle yükseltsin. Allah, yaptıkla­rından haberdârdır.

Allah Teâlâ mü’min kullarına edeb öğreterek ve meclislerinde bir­birlerine karşı iyi davranmalarını emrederek buyuruyor ki: Ey îmân edenler; size; meclislerde yer açın, denilince yer açın ki, Allah da size açsın. Bazıları «meclislerde» kelimesini müfred olarak, mecliste, diye okumuşlardır. Ceza, amelin cinsinden olduğu için Allah Teâlâ; «yer açın ki, Allah-da size açsın.» buyuruyor. Nitekim sahîh hadîste şöyle buyurulur : Kim Allah için bir mescid yaparsa; Allah da onun için cen­nette bir ev yapar. Bir başka hadîste de şöyle buyurulur : Kim bir darda kalmışı bollaştırırsa, Allah da ona dünya ve âhirette kolaylaştırır. Kim bir müslümanm ayıbını örterse, Allah da onun ayıbını örter.

Kul, kardeşinin yardımında olduğu sürece Allah da onun yardı-mındadır. Bu ifâdelerin benzeri pek çoktur. Bunun için Hak Teâlâ «Yer açın ki, Allah da size açsın.» buyuruyor.

Katâde der ki: Bu âyet zikir meclisleri hakkında nazil olmuştur. Çünkü onlar bir kişinin meclislerine geldiğini gördüklerinde, Rasûlul-lah (s.a.)m yanında oturdukları yere sıkıca sarılırlardı. Bunun üzerine Allah Teâlâ, birbirlerine yer açmalarını emir buyurdu. Mukâtil İbn Hayyân der ki: Bu âyet Cum’a günü nazil oldu. Rasûlullah (s.a.) o gün sofada idi ve yer de dardı. O. muhacir ve ansârdan Bedir ehlini ağırladı. Bedir ehlinden bir grup geldiler. Onlardan önce meclis doldurulmuştu. Onlar Rasûlullah’ı ayakta bekleyip dediler ki: Ey Allah’ın peygamberi, selâm olsun sana. Allah’ın rahmet ve bereketi de senin üzerine olsun. Hz. Peygamber onların selâmını iade etti. Sonra onlar mecliste bulunan topluluğa da selâm verdiler. Topluluk da onların selâmım iade etti. Onlar ayakta dikilmiş duruyor ve kendilerine yer açılmasını bekliyor­lardı. Hz. Peygamber onlann ayakta durmalarına vesile olan şeyi bili­yordu. Ne var ki onlara yer açılmamıştı. Bu, Hz. Peygambere ağır geldi ve çevresinde bulunan muhacir ve ansâr’dan Bedir harbine katılmamış olanlara dedi ki: Ey falan kalk, ey falan sen de kalk. Hz. Peygamber Bedir ehlinden muhacir ve ansânn ayakta kalanların sayıca diğerlerini kaldırıyordu. Bu durum yerinden kaldırılanlara ağır geldi. Rasûlullah (s.a.) onlann bu durumdan hoşlanmadıklarını yüzlerinden anladı. Mü­nafıklar dediler ki: Arkadaşlarınızın insanlar arasında âdil davrandı­ğını iddia edenler sizler değil misiniz? Allah’a andolsun ki daha önce bunlara âdil davrandığını görmemiştik. Bir grup mecliste yerlerini al­dılar, peygamberlerine yaklaşmaktan hoşlandılar ama o, bunları kaldır­dı ve yerlerine yavaş davrananlan oturttu. Bize ulaştığına göre Rasû­lullah (s.a.) bu durum üzerine şöyle buyurdu : Kardeşine yer açan kişi­ye Allah merhamet etsin. Bundan sonra hızlıca ayağa kalkıyorlardı ve topluluk kardeşlerine yer açıyordu. Bu âyet Cum’a günü nazil olmuş­tur. Bu haberi İbn Ebu Hatim rivayet eder. İmâm Ahmed ve Şâfü de Süfyân kanalıyla… Abdullah tbn Ömer’den naklederler ki; Rasûlul­lah (s.a.) şöyle buyurmuş :

Bir kişi oturduğu yerden kalkıp da bir başka kişiyi oraya oturtma­sın. Ancak yer açın ve genişlik sağlayın. Buhârî ve Müslim de bu ha­dîsi Nafi’ kanalıyla Abdullah İbn Ömer’den naklederler. Şafiî der ki: Bize Abdülmecîd… Câbir İbn Abdullah’tan nakletti ki; Rasûlullah (s.-a.) şöyle buyurmuş : Sizden biriniz Cum’a günü kardeşi için ayağa kalkmasın, ancak; yer açın, desin .Bu hadîs Sünen sahiplerinin şartla­rına uygun olmakla beraber, onlar bunu tahrîc etmemişlerdir. İmâm Ahmed der ki: Bize Abdülmelik îbn Amr… Ebu Hüreyre’den nakletti ki Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Bir kişi oturduğu yerden kalkıp bir başka kişiyi oraya oturtmasın. Yalnız yer açın ki, Allah da size yer açsın. Ahmed İbn Hanbel aynı hadîsi Süreye tbn Yûnus kanalıyla… Ebu Hüreyre’den nakleder. Ancak onun lafzı şöyledir : Bir kişi bir baş­ka kişi için mecliste ayağa kalkmasın. Ancak yer açın ki Allah da sizin için yer açsın. Bu hadîsin tahrîcinde Ahmed İbn Hanbel münferid’kal­mıştır.

Fakîhler dışardan gelenlere ayağa kalkmamn caiz olup olmadığı konusunda değişik görüşler bildirmişlerdir. Kimileri; Efendinize ayağa kalkın, hadîsini delil getirerek buna ruhsat vermişler, kimileri de : Ki­şilerin kendisini ayakta karşılamasından hoşlanan kişi, cehennemden yerini hazırlasın, hadîsine dayanarak bunu men’etmişlerdir. Bazıları da mes’eleyi farklı mütâlâa ederek demişlerdir ki: Seferden gelene kalk­mak caizdir. Vilâyet mahallinde yöneticiye ayağa kalkılır. Buna Sa’d îbn Muâz’ın kıssası delâlet eder. Çünkü o, Kurayza oğullarına Peygam­ber tarafından hakem ta’yîn edilmiş ve Rasûlullah (s.a.) onun geldiğini görünce müstümanlara : Efendinize ayağa kalkın, demiştir. Bu, sırf onun hükmünün daha geçerli olmasını sağlamak içindir. Allah en iyisi­ni bilendir. Ayağa kalkmayı âdet haline getirmeye gelince; bu, acemlerin şiarıdır. Sünen kitâblarmda vârid olur ki ashâb için Peygamberden da­ha sevimli hiç bir kimse yoktur ve o geldiğinde, Peygamber için ayağa kalkmazlardı, çünkü Peygamberin bundan hoşlanmadığını çok iyi bi­lirlerdi. Yine Sünen kitâblarmda rivayet edilen bir hadîste Rasûlullah (s.a.)m, meclisin bittiği yerde oturduğu bildirilir. Ne var ki Rasûlullah nereye oturursa orası meclisin başı olurdu. Sahâbe-i Güzin de mertebe­lerine göre mecliste ona yakın yerlerde otururlardı. Ebu Bekir es-Sıddîk sağında, Ömer solunda otururdu. Genellikle Osman ve Ali önünde otu­rurlardı. Çünkü onlar vahiy kâtibi idiler ve Peygamber bunlara oraya oturmalarını emrederdi. Nitekim Müslim’in rivayet ettiği bir hadîste A’meş… İbn Mes’ûd’dan nakleder ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş : Benden sonra sizden emir ve nehiy sahipleri yer alsınlar. Sonra, onlar­dan sonra gelenler, daha sonra da onlardan sonra gelenler yer alsınlar. Bu, sırf Hz. Peygamberin söylediğini daha iyi anlamalarını sağlamak içindir. Bunun için Hz. Peygamber, Bedir ehlinden gelenleri oturtmak üzere bir topluluğu yerinden kaldırmıştır. Bunun sebebi ya o topluluğun Bedir ehli hakkında kusurlu davranmalarıdır veya Bedir ehlinin ilim­den nasiplerini almalarını sağlamaktır. Nitekim onlardan öncekiler Peygamberin bilgisinden nasîblerini almışlardır. Ya da faziletli zevatın öne alınması gerektiğini öğrenmek için Rasûlullah (s.a.) böyle yapmış­tır. İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki : Bize Vekî’… Abdullah İbn Mes’ud’ dan nakletti ki; o, şöyle demiş : Rasûlullah (s.a.) namazda bizim omuz­larımızı sıvaziardı ve şöyle buyururdu : Saflarınızı düzeltin ve ayrı dur­mayın, sonra kaibleriniz de ayrılır. Emir ve yasak ehli olanlar önde bulunsunlar. Sonra onların ardından gelenler, sonra da onların ardın­dan gelenler yer alsınlar. Ebu Mes’ud der ki: Bugün siz, ihtilâf bakı­mından en fazla olanlarsınız. Müslim ve Tirmizî dışında diğer Sünen sahipleri de A’meş kanalıyla bu hadîsi Ebu Mes’ûd’dan rivayet ederler. Rasûlullah (s.a.) m namazda emri böyle olup ta önce akıl sahipleri­nin, sonra bilgi sahiplerinin yer alması gerekirse, namaz dışında bunun böyle olması daha uygundur. Ebu Dâvûd, Muâviye kanalıyla Abdullah İbn Ömer’den nakleder ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş : Safları­nızı düzeltin. Omuzlarınızın arasında aynı hizayı sağlayın, aralıkları kapatın ve kardeşlerinizin elini yumuşak tutun. Şeytân için ayrıklar bırakmayın. Kim bir safı bîrleştirirse, Allah da onu birleştirir. Kim de bir safı parçalarsa, Allah da onu parçalar. Bunun için Kurrâ’nın efen­disi Übeyy İbn Kâ’b arka saflarda kaldığında, ön saftaki sıradan birisi çıkar ve o, ön safa girerdi. O, benden sonra emir ve yasak sahipleri yer alsınlar, hadîsine dayanırdı. Abdullah İbn Ömer de bir kişinin kendisi için kalktığı yere oturmazdı. Bu. yukanda zikrettiğimiz hadîsin gereği­ne göre amel ettiğinden dolayı idi. Biz bu âyetle ilgili bu kadarcık örnek­lerle yetinellm. Aksi takdirde bunun teferruatlı olarak anlatılması baş­ka yerleri faâb ettirir. Sahîh hadîste bildirilir ki:

Rasûlullah (s.a.) beraberinde bulunan halk ile birlikte oturduğu esnada üç kişi çıkagelmiş. Onlardan İkisi Rasûlullah (s.a.) a yönelmiş, üçüncüsü de gitmiş. O ikisi Rasûlullah’ın önünde durmuşlar. Onlardan birisi (meclis) halkasında bir boşluk bulup oturmuş, ikincisi halkın ge­risine oturmuş, üçüncüsü de dönüp gitmiş. Rasûlullah (s.a.), İşini bi­tirince buyurmuş ki: Bu üç kişinin haberini size bildireyim mi: Birin­cisi Allah’a sığındı, Allah da onu sığındırdı. İkincisi utandı, Allah da ondan haya etti. Üçüncüsü dönüp gitti, Allah da ondan yüz çevirdi. Ah-med İbn Hanbel der ki: Bize Hattâb tbn Ziyâd… Abdullah İbn Amr’dan nakleder ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Bir kişinin izinsiz ola­rak iki kişinin arasını açması helâl değildir. Ebu Dâvûd ve Tirmizî de Üsâme îbn Zeyd kanalıyla… Abdullah İbn Amr’dan bu hadîsi rivayet eder. Tirmizî bu hadîsin hasen olduğunu bildirir.

İbn Abbâs, Hasan el-Basrî ve başkalarından «Yer açın, denilince yer açın ki, Allah da size açsın.» kavli hakkında şöyle dedikleri rivayet edi­lir Savaş meclislerinde yer açın. «Kalkın, denilince de kalkın ki…», kavlinin de; savaşa koşun, demek olduğunu söylemişlerdir. Katâde ise der ki: «Kalkın, denilince de kalkın ki…» kavli; hayra çağrıldığınız za man koşun, demektir. Mukâtil ise; namaza çağrıldığınız zaman ona kalkın, demektir, der.

Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem der ki: Ashâb Hz. Peygamberin evinde onun yanında bulundukları zaman, kalkıp gitmek istediklerinde her birisi en çok, en son çıkan olmayı arzuluyordu. Bazan bu Hz. Pey­gambere ağır geliyordu. Çünkü onun da kendi ihtiyâçları vardı. Böylece ayrılmaları emredildiği zaman hemen ayrılıvermeleri bildirildi. Nitekim Allah Teâlâ : «Şayet size; dönün, denilirse, dönün.» (Nûr, 28) buyur­muştur.

«Allah içinizden îmân etmiş olanları ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltsin. Allah, yaptıklarınızdan haberdârdır.» Sizden biriniz, kardeşi yanına geldiğinde ona yer açınca veya kendisine çıkması emredildiğinde çıkınca bunu, kendisi için bir eksiklik olarak kabul et­mesin. Bilakis bu, Allah katında yücelik ve meziyyettir. Allah Teâlâ bu durumu heba etmez, aksine onu yapanlara dünya ve âhirette mükâfat verir. Çünkü kim Allah için tevazu’ gösterirse; Allah onun değerini yü­celtir ve sânını yaygmlaştırır. Bunun için «Allah içinizden îmân etmiş olanları ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltsin.» buyuru­yor. Ve Allah, yaptıklarınızdan haberdârdır.» Buna müstehak olan ve olmayanı iyi bilir, tmâm Ahmed İbn Hanbsl der ki: Bize Ebu Kâmil… Ebu Tufeyl Âmir İbn Vâile’den nakletti ki; Nâfı’ İbn Abd’ül-Hâris Us-fân’da Hattâb oğlu Ömer’e rastladı. Ömer onu Mekke’ye âmir olarak göndermişti. Ömer ona vâdî halkına kimi halef ta’yîn ettin? dedi. O da; İbn Ebzâ’yı halef ta’yîn ettim, dedi. Ömer îbn Ebzâ da kim? deyince o; kölelerinizden bir adam, dedi. Hz. Ömer onlara bir köleyi mi halîfe ta’­yîn ettin? dedi. Nâfi’ dedi ki: Ey mü’minlerin emîri, doğrusu o, Allah’ın kitabını okuyor, farzlan biliyor ve hüküm veriyor. Bunun üzerine Hz. Ömer şöyle dedi: Ama sizin peygamberiniz (s.a.) şöyle buyurmuştur : Doğrusu Allah, bu kitab ile bir kavmi yüceltir ve bir başka kavmi de alçaltır .Müslim de bu rivayeti birden çok şekilde Zührî kanalıyla Nâfi’ den nakleder. Yine birden çok şekilde Hz. Ömer’den benzer rivayet nak­ledilir. Ben, ilim ve ilim ehlinin faziletine dâir hadîsleri Buhârî Şerhi’-nin ilim kitabında uzun uzadıya açıkladım. Hamd ve minnet Allah’a mahsûstur.[5]

12 — Ey imân edenler; Peygamberle mahrem bir şey konuşacağınız vakit, bu konuşmanızdan önce sadaka ve rin. Bu; sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Eğer bir şey bulamazsanız, şüphesiz ki Allah Gafûr’dur, Rahîm’dir.

13 — Mahrem bir şey konuşntazdan önce, sadaka ver­mekten korktunuz mu da yerine getirmediniz? Fakat Al­lah, sizin tevbelerinizi kabul etti. Şu halde namazı kılın, zekâtı verin, Allah’a ve Rasûlüne itaat edin. Allah, işledik­lerinizden haberdârdır.

Allah Teâlâ, mü’min kullarına, Peygamberle gizlice bir şey konuşmak istediklerinde; Önceden kendilerini arıtan, temizleyen ve bu makama lâ­yık hâle getiren bir sadaka sunmalarını emrediyor. Ve «Bu, sizin için da­ha hayırlı ve daha temizdir.» buyuruyor. Sonrada : «Eğer bir şey bula­mazsanız; birşey araştırıp ta bulamazsanız, şüphesiz ki Allah, Gafurdur, Rahîm’dir, diyor. Allah, bir şeyi ancak ona güç yetirenlere emreder. Ve müteakiben «Mahrem bir şey konuşmazdan önce, sadaka vermekten korktunuz mu da yerine getirmediniz?» buyuruyor. Peygamberlerle giz­lice konuşmadan önce sadaka vermenin, sizin üzerinize devamlı ve ge­rekli bir hüküm olmasından mı korktunuz? «Fakat Allah, sizin tevbeleri-nizi kabul etti. Şu halde namazı kılın, zekâtı verin. Allah’a ve Rasûlüne itaat edin. Allah, işlediklerinizden haberdârdır.» Peygamberle konuşma­dan önce sadaka vermenin vâcib olduğuna dâir hüküm daha sonra nes-hedilmiştir. Denildi ki : Bu âyetin neshinden önce Ebu Tâlib oğlu Ali’den başka kimse onunla amel etmemiştir. İbn Ebu Necîh Mücâhid’den nak­letti ki; o, şöyle demiş : Sadaka vermeden Peygamberle gizlice konuş­maktan alıkonuldular. Onunla yalnız Ebu Tâlib oğlu Ali gizlice konuştu ve önceden bir dînâr sadaka verdi. Sonra Hz. Peygamber ile gizlice konu­şarak ondan on Özelliği sordu. Bilâhare ruhsat emri indirildi. Veys İbn Ebu Süleym, Mücâhid’den nakleder ki; Hz. Ali (r.a.) şöyle demiştir : Al­lah’ın kitabında bir âyet var ki benden önce kimse onunla amel etmediği gibi, benden sonra da kimse onunla amel etmedi. Benim yanımda bir dî­nâr vardı, onun on dirhemini harcadım. Ben, Resûlulah (s.a.) ite gizlice konuşacağım zaman bir dirhem sadaka verirdim. Sonra bu hüküm neshedildi. Benden önce kimse onunla amel etmediği gibi, benden son­ra da kimse onunla amel etmedi. Sonra Hz. Ali bu âyeti okudu : «Ey îmân edenler; Peygamberle mahrem bir şey konuşacağınız vakit…» İbn Cerîr Taberî der ki : Bize Abd İbn Humeyd… Hz. Ali (r.a.)den nakletti ki; o, şöyle demiş: Rasûlullah (s.a.) : Gizlice konuşmadan önce bir di­nar verilmesi konusunda ne dersin? dediğinde ,o; güç yetiremezler, de­miş. Rasûlullah (s.a.) yarım dînâr deyince, o; güç yetiremezler, demiş. Rasûlullah (s.a.); ne dersin? diye tekrarlayınca o; bir arpa tanesi, de­miş. Bunun üzerine Hz. Peygamber ona; sen çok az veriyorsun, demiş. Hz. Ali demiş ki: Benim vâsıtamla Allah ümmetten bu emri hafifletti ve «Ey îmân edenler : Peygamberle mahrem bir şey konuşacağınız va­kit, bu konuşmanızdan önce sadaka verin… Mahrem bir şey konuşmaz­dan önce. sadaka vermekten korktunuz mu da yerine getirmediniz?» âyeti böylece nazil oldu. Tirmizî de bu hadîsi Süfyân îbn Vekî’ kana­lıyla… Hz. Ali’den nakleder. Hz. Ali, bu rivayete göre der ki: «Ey îmân edenler; Peygamberle mahrem bir şey konuşacağınız vakit, bu konuş­manızdan önce sadaka verin.» âyeti nazil olduğunda Hz. Peygamber ba­na : Bir dînâra ne dersin? dedi. Ben de : Buna güç yetiremezler, dedim.

Ve hadîsi aynen yukardaki gibi zikreder, sonra da; bu hadîs, hasendir, garîbtir, ancak bu yolla bilmekteyiz, der. Sonra hadîste geçen «bir arpa tanesi» ifâdesinin, bir arpa tanesi ağırlığında altın deme”k olduğunu bildirir. Ebu Ya’lâ da bu hadîsi Ebu Bekr İbn Şeybe kanalıyla… Hz. Ali’ den rivayet eder.

Avfî, İbn Abbas’ın bu âyet konusunda şöyle dediğini bildirir : Müs­lümanlar Peygamberle gizlice konuşmazdan önce, bir sadaka sunarlar­dı, fakat zekât emri nazil olunca, bu, neshedildi. Ali İbn Ebu Talha da Abdullah İbn Abbâs’tan «Peygamberle mahrem bir şey konuşacağınız vakit, bu konuşmanızdan önce sadaka verin.» kavli hakkında şöyle de­diğini bildirir : Müslümanlar Hz. Peygambere çok soru sordular da bu, ona ağır geldi. Bunun üzerine Allah Teâlâ, Peygamberinin külfetini ha­fifletmek istedi. Bu emir gelince, insanlardan birçoğu sabretti ve sor­maktan çekindi. Bilâhare «Mahrem bir şey konuşmazdan önce., sadaka vermekten korktunuz mu da yerine getirmediniz? Fakat Allah, sizin tevbelerinizi kabul etti. Şu. halde namazı kılın, zekâtı verin, Allah’a ve Rasûlüne itaat edin. Allah, işlediklerinizden haberdârdır.» âyetini in­dirdi de onlara genişlik verdi ve sıkıntılarım giderdi. İkrime ve Hasan el-Basrî derler ki: «Mahrem bir şey konuşacağınız vakit, bu konuşma­nızdan Önce sadaka verin.» kavlini daha sonraki «Mahrem bir şey ko­nuşmazdan önce, sadaka vermekten korktunuz mu da yerine getirmedi­niz?» kavli neshetmiştir. Saîd de Katâde ve Mukâtil İbn Hayyân’dan nakleder ki; insanlar Hz. Peygambere soru sordular ve onu sorularıyla yordular. Bu âyetle Allah Teâlâ onları peygamberinden ayırdı. İçlerin­den bir kişinin Hz. Peygambere ihtiyâcı olursa, önceden bir sadaka ver­medikçe Hz. Peygamberden o isteğini yerine getirmesini bekleyemezdi. Bu da onlara zor geldi, nihayet Allah Teâlâ : «Eğer bir şey bulamazsa­nız; şüphesiz ki Allah, Gafûr’dur, Rahîm’dir.» âyetiyle ruhsat indirdi. Ma’mer Katâde’den nakleder ki : «Peygamberle mahrem bir şey konu­şacağınız vakit, bu konuşmanızdan önce sadaka verin.» âyeti gündü­zün bir saattan fazla kalmayarak neshedümiştir. Abdürrezzâk da aynı şekilde… Mücâhid’den nakleder ki Hz. Ali şöyle demiş : Benden başka kimse onunla amel etmedi. Nihayet o hüküm neshedildi. Mücâhid der ki: Hz. Ali’nin şöyle dediğini sanıyorum : Bu, ancak bir saat câri ol­muştur.[6]

14 — Bakmaz mısın onlara ki| Allah’ın, kendilerine ga-zab ettiği bir kavmi dost edinmişlerdir? Onlar; ne sizler­dendir, ne de onlardan. Ve bile bile yalan yere yemin et­mektedirler.

15 — Allah, onlara şiddetli bir azâb hazırlamıştır. Ger­çekten onların yaptıkları şey ne kötüdür.

16 — Onlar, yeminlerini kalkan edindiler de Allah yo­lundan alıkoydular. îşte onlara horlayıcı bir azâb vardır.

17 — Onların malları da, oğulları da Allah katında ken­dilerine bir fayda vermez. Onlar cehennem ashabıdırlar ve orada ebediyyen kalacaklardır.

18 — Allah onların hepsini yeniden dirilteceği gün, size yemîn ettikleri gibi, O’na da yemîn ederler. Ve gerçekten birşey üzerinde olduklarını sanırlar. îyi bilin ki; onlar, gerçekten yalancılardır.

19 — Şeytân onlara baskın gelip Allah’ı anmayı unut­turmuştur, tşte onlar, şeytânın taraf darlarıdır. îyi bilin ki, şeytânın tarafdârları muhakkak hüsrana uğrayanların kendileridir.

Allah Teâlâ münafıkların kâfirleri gizlice dost edinmelerini redde­diyor. Gerçekte ise münafıklar; ne mü’minlerle beraberdirler, ne de kâ­firlerle. Nisa sûresinde buyurulduğu gibi: «Ne onlarladırlar, ne de bun­larla. İkisi arasında bocalayıp dururlar. Allah’ın saptırdığı kimseye yol bulamazsın.» (Nisa, 143) Burada ise : «Bakmaz mısın onlara ki; Allah’­ın, kendilerine gazâb ettiği bir kavmi dost edinmişlerdir?» buyuruyor. Yani yahûdîleri. Çünkü münafıklar onlara hoş görünmeye çalışarak gizlice onları dost ediniyorlardı. Müteakiben de «Onlar; ne sizlerdendir, ne de onlardan.» buyuruyor. Ey Mü’minler, gerçekten bu münafıklar ne sizlerden yanadırlar, ne de dost edindikleri yahûdîlerden yanadırlar. Devamla: «Ve bile bile yalan yere yemîn etmektedirler.» buyuruyor. Münafıklar yaptıkları yeminin yalan olduğunu bile bile yalan yere ye­mîn etmektedirler. Özellikle o l&’netli durumlarında sürekli yemîn eder­ler. Biz, onların durumundan Allah’a sığınırız. Çünkü onlar îmân eden­lere rastlayınca; biz inandık- diyorlardı. Rasûlullah’m yanına gelince, yemîn ettikleri konuda yalan söylediklerini bile bile ona mü’min olduk­larına dâir yemîn ediyorlardı. Onlar kendi söylediklerinin doğru oldu­ğuna inanmıyorlardı. Her ne kadar söyledikleri mevcûd duruma uygun olsa da doğruluğunu kendileri kabul etmiyorlardı. Bu sebeple Allah Teâlâ, onların îmân iddialarında yalan söylediklerine şehâdet ediyor. Müteakiben de şöyle buyuruyor : «Allah, onlara şiddetli bir azâb hazır­lamıştır. Gerçekten onların yaptıkları şey ne kötüdür.» Mlah Te|lâ, on­ların bu kötü davranışlarıyla yaptıkları şeye karşılık olarak elîm bir azâb hazırlamıştır. Onların bu kötü davranışları; kâfirleri dost edin­meleri, mü’minleri düşman edinerek onları aldatmaya çalışmışlardır. Bu sebeple Hak Teâlâ: «Onlar, yeminlerini kalkan edindiler de Allah yolundan alıkoydular.» buyuruyor. Onlar, gizlice küfrettikleri halde îmân ettiklerini açıklayıp yalan yeminlerle îmândan kaçındılar. Onla-, rın gerçek durumlarını bilmeyen birçok kişi de doğru olduklarını sanıp onlara aldandılar. Böylece bazı insanlar onların vasıtasıyla Allah’ın yo­lundan alıkondular. .«İşte onlara horlayıcı bir azâb vardır.)) Yalancı ye­minlerine vâsıta kılarak Allah’ın yüce adını horladıkları için, buna kar­şılık olmak üzere onlara da horlayıcı bir azâb vardır.

«Onların mallan da, oğulları da Allah’a karşı kendilerine bir fayda vermez.» Allah’ın azabı geldiği zaman, onların malları ve evlâdlan bu­nu engelleyemez. «Onlar cehennem ashabıdırlar ve orada ebediyyen ka­lacaklardır.)) Ve müteakiben Hak Teâlâ şöyle buyuruyor ; «Allah onla­rın hepsini yeniden dirilteceği gün,» baştan sonra Allah onlardan hiç bir kimseyi bırakmaksızın kıyamet günü diriltip toplayacaktır ve o gün «Size yemîn ettikleri gibi O’na da yemîn ederler. Ve gerçekten bir şey üzerinde olduklarını sanırlar» Kendilerinin dünyada insanlara yemîn ettikleri gibi, âhirette de Allah Azze ve Celle’ye kendilerinin hidâyet ve doğru yol üzerinde bulunduklarına dâir yemîn ederler. Çünkü bu dün­yada bir şey üzerinde yaşayan ve onunla ölen, öbür dünyada da o şey ile diriltilir. Onlar yeminlerinin, insanların yanında kendilerine fayda sağladığı gibi, Allah katında da fayda sağlayacağını sanırlar. Ve hü­kümlerini zahire göre yürütürler. Bunun için Allah Teâlâ : «Ve gerçek­ten bir şey üzerinde olduklarını sanırlar.» buyuruyor. Böyle olduklarına dâir Rablarına yemîn ederler. Sonra Allah Teâlâi onların zanlanm red­dederek : «İyi bilin ki; onlar, gerçekten yalancıdırlar.» buyuruyor ve onların yalancı olduklarına dâir haberi böylece te’kîd ediyor. İbn Ebu Hatim der ki: Bana babam… Saîd İbn Cübeyr’den nakletti ki; ona Abdullah İbn Abbâs anlatmış : Hz. Peygamber odalarından birinin göl­gesinde oturuyormuş. Yanında müslümanlardan bir topluluk da var­mış. Gittikçe gölge kısahyormuş. Buyurmuş ki: Biraz sonra size, şey­tânın iki gözüyle bakan bir insan gelecektir. O yanınıza geldiğinde ken­disiyle konuşmayın. Mavili bir adam geldi. RasûluUah (s.a.) onu çağı­rıp kendisiyle konuştu ve dedi ki: Sen, falanca ve falanca niçin bana küfrediyorsunuz? O kişilerin isimlerini de saydı. İbn Abbâs der ki: Adam gitti, o kişileri çağırdı ve Hz. Peygambere yemîn ederek özür be­yânında bulundular. Bunun üzerine Allah Azze ve Celle, «Size yemîn ettikleri gibi, O’na da yemîn ederler. Ve gerçekten bir şey üzerinde ol­duklarını sanırlar. İyi bilin ki; onlar, gerçekten yalancıdırlar.» âyetini indirdi. Ahmed İbn Hanbel iki yoldan, Semmâk kanalıyla İbn Abbâs’-tan bu hadîsi rivayet eder. İbn Cerîr Taberî de Muhammed İbn Müsennâ kanalıyla… İbn Abbâs’tan bu hadîsi rivayet eder. Ayrıca Süfyân es-Sev-rî kanalıyla… İbn Abbâs’tan bu hadîsi tahrîc eder. Bunun isnadı sağ­lam olmakla beraber, diğer imamlar onu tahrîc etmemişlerdir. Bu kişi­lerin durumu, Allah Teâlâ’nm müşriklerinden bahsederken haber ver­diği şu durum gibidir: «Sonra onların, sâdece : Andolsun Allah’a ki, ey Rabbımız; bizler müşriklerden değildik, demelerinden başka çâre­leri kalmaz. Bak, kendilerine nasıl yalan söylediler? Yalan yere uydur­dukları kendilerinden nasıl kay bolu verdi?» (En’âm, 23-24).

«Şeytân onlara baskın gelip Allah’ı anmayı unutturmuştur.» Şeytân onların kalbine hâkim olmuş ve neticede Allah’ı anmayı unut­turmuştur. Şeytân baskın geldiği kişilere, böyle yapar. Bunun için Ebu Dâvûd der ki; Bize Ahmed İbn Yûnus.., Ebu Derda’dan nakletti ki; o, Rasûlullah’ın şöyle buyurduğunu işittim, demiştir : Bir kasabada veya çölde üç kişi bulunur da, onların arasında namaz kılınmazsa; muhak­kak şeytân onlara baskın gelir. Sen cemaata sanl. Çünkü kurt, ayrılanı yer. Zaide der ki: bununla cemâat ve namazın kasdedildiğini bildirdi. Müteakiben Hak Teâlâ: «İşte onlar, şeytânın tarafdârlandır. İyi bilin ki; şeytânın tarafdârları muhakkak hüsrana uğrayanların kendileri­dir.» Şeytânın baskın gelip te Allah’ın zikrini unutturduğu kimselerdir onlar.[7]

20 — Allah’a ve Peygamberine muhalefet edenler; işte onlar, en çok zillete düşenlerle beraberdirler.

21 — Allah: Andolsun ki Ben ve peygamberlerim, el­bette gâlib geleceğiz, diye yazmıştır. Muhakkak ki Allah; Kavî’dir, Aziz’dir.

22 — Allah’a ve âhiret gününe îmân eden bir kavmin; kendi babaları, oğulları, kardeşleri veya akrabaları da ol­sa Allah ve Peygamberine muhalefet eden kimselere sevgi beslediğini göremezsin. İşte onların kalbine Allah imân yaz­mış ve katından bir rûh ile onları desteklemiştir. Onları altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacaktır. Bunlar orada ebediyyen kalacaklardır. Allah, onlardan razı olmuş­tur, onlar da Allah’tan hoşnûd olmuşlardır. İşte onlar, Al­lah’ın hizbidir. Dikkat edin, Allah’ın hizbi, felaha erenle­rin kendileridir.

Allah Teâlâ, Allah’a ve Rasûlune muhalefet eden inâdçı kâfirlerden haber veriyor. Bunlar Hakk’tan yüz çeviren ve hakîkata karşı çıkanlar olup, bir yanda kendileri, bir yanda şeriat, bir yanda onlar, bir yanda hidâyette olan kişilerdir ki; «En çok zillete düşenlerle beraberdirler.» Dünya ve âhirette en çok zillete düşen, doğru yoldan kovulup uzaklaştı­rılmış eşkiyâ ile beraber olan kimselerdir.

«Allah : Andolsun ki Ben ve peygamberlerim elbette gâlib gelece­ğiz, diye yazmıştır.» Allah Teâlâ karşı konulamayan, alıkonulamayan takdirinin yer aldığı ilk kitabında böyle yazmış ve böyle hükmetmiştir. Bu yazı değiştirilmeyecektir. Buna göre; muhakkak ki zafer Allah’a, Allah’ın kitabına, Rasûlune ve mü’min kullarına aittir. Dünya ve âhi­rette bu böyledir ve akıbet elbette müttakîlerindir. Nitekim Ğâfir sûre­sinde de şöyle buyurmaktadır : «Şüphesiz ki Biz, peygamberlerimize ve îmân etmiş olanlara hem dünya hayatında, hem de şâhidlerin şehâdet edecekleri günde mutlaka yardım ederiz. O gün mazeretleri zâlimlere fayda vermez. Lanet onlann, yurdun kötüsü de onlarındır.» (Ğâfir, 51-52) Burada ise : «Allah : Andolsun ki Ben ve peygamberlerim elbette gâlib geleceğiz, diye yazmıştır. Muhakkak ki Allah; Kavî’dir, Azîz’dir.» buyuruyor. Kuvvetli ve izzetli olan zât, düşmanlarına gâlib olacağını yazmıştır. Bu, muhkem ve sağlam bir haber ve kesin bir emirdir. Dünya ve âhirette akıbet ve zafer muhakkak mü’minlerindir.

Müteakiben de şöyle buyuruyor: «Allah’a ve âhiret gününe îmân eden bir kavmin; kendi babaları, oğulları, kardeşleri veya akrabaları da olsa, Allah ve Peygamberine muhalefet eden kimselere sevgi beslediğini göremezsin.» Akrabaları da olsa, mü’minlerin Allah’a ve Peygamberine muhalefet edenlere dost olduğunu göremezsin. Nitekim Âl-i îmrân sû­resinde şöyle buyurur : «Mü’minleri bırakıp ta kâfirleri dost edinmesin­ler. Kim. böyle yaparsa; Allah ile dostluğu kalmaz. Ancak onlardan sa­kınmanız müstesnadır. Allah size, kendisinden korkmanızı emrediyor. Dönüş Allah’adır.» (Âl-i îmrân, 28) Tevbe sûresinde ise şöyle buyuru­yor : «De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, ka-bîleniz, elinize geçirdiğiniz mallar, durgunluğa uğramasından korktu­ğunuz ticâret, hoşunuza giden evler, size Allah’tan ve Peygamberinden ve Allah yolunda cihâddan daha sevimli ise; o zaman Allah’ın emri ge­linceye kadar bekleyedurun.» (Tevbe, 24). Saîd îbn Abdülazîz ve baş­kası da der ki: Bu âyet, Ebu Ubeyde Âmir İbn Abdullah İbn Mücerrah’ in Bedir günü babasını öldürmesi üzerine nazil olmuştur. Bu sebeple Hattâb oğlu Ömer kendisinden sonra halifeliğe altı kişinin seçilmesini aday gösterdiğinde; eğer Ebu Ubeyde yaşasaydı, onu halef ta’yîn eder­dim, demiştir. Denildi ki ((Babaları da olsa» kavli, babasını öldürdüğü gün Ebu Ubeyde hakkında nazil olmuştur. «Oğullan» kavli de Bedir günü oğlu Abdurrahmân’ı öldürmek istediğinde Ebubekir es-Sıddîk hakkında nazil olmuştur. «Kardeşleri» kavli ise, o gün kardeşi Ubeyd İbn Umeyr’i öldürmesi üzerine Mus’ab îbn Umeyr hakkında nazil olmuştur. (Sîret ve Ensâb kitablarmda bu olaya rastlanmamıştır.) «Veya akra­baları» kavli ise, aynı gün yakın bir akrabasını öldüren Ömer, Hamza. Ali ve Ubeyde İbn Haris hakkında nazil olmuştur. Hamza, Ali ve Ubeyde îbn Haris o gün, Utbe’nin oğlu Utbe, Şeybe ve Velîd’i öldürmüşlerdi. Al­lah, en iyisini bilendir. Ben derim ki: Rasûlullah (s.a.) Bedir esirleri hakkında istişare ettiği zaman cereyan eden olay da bu kabildendir. Nitekim Ebubekir es-Sıddîk ona esirleri değiştirmesini ve onların elle­rinde bulunanların müslümanlar için bir güç olarak alıkonulmasını işaret etmiştir .Halbuki onlar amca ve akrâbâ çocuklarıydı. O; belki Al­lah bunları hidâyete erdirir, diyordu. Ömer ise şöyle demişti: Ey Al­lah’ın Rasûlü, ben onun görüşünde değilim. Sen bana imkân ver falan­cayı —Ömer’in akrabası— öldüreyim, Ali’ye de imkân ver Akîl’i öldür­sün. Falancaya da imkân ver, falancayı öldürsün ki, Allah Teâlâ bizim kalbimizde müşriklere karşı bir dostluk olmadığını iyice bilsin. Kıssa daha önce bütünüyle zikredilmişti.

«İşte onların kalbine Allah, îmânı yazmış ve katından bir rûh ile onları desteklemiştir.» Allah ve Rasûlüne karşı gidenlere; babaları ve kardeşleri de olsa dostluk beslememe niteliği ile muttasıf olanların kal­bine Allah, îmânı yani mutluluğu yazmış ve bunu kalbine yerleştirerek basiretini îmân ile süslemiştir. Süddî, «Allah îmânı yazmış» kavlini, îmânı kalblerine koymuştur, anlamını vermiştir. İbn Abbâs da «Ve ka­tından bir rûh ile onları desteklemiştir.» kavline; onları takviye etmiş­tir, anlamım vermiştir. «Onları altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacaktır. Bunlar orada ebediyyen kalacaklardır. Allah, onlardan razı olmuştur, onlar da Allah’tan hoşnud olmuşlardır. İşte onlar, Allah’ın hiz­bidir. Dikkat edin; Allah’ın hizbi, felaha erenlerin kendileridir.» Bu âye­tin tefsiri daha önce birkaç kere geçti. Ancak «Allah, onlardan razı ol­muştur, onlar da Allah’tan hoşnûd olmuşlardır.» kavlinde eşsiz bir sır gizlidir. Şöyle ki; onlar, Allah için akraba ve yakınlarının düşmanlığım kazandıklarından, Allah Teâlâ onlara kendi rızasıyla mukabele etmiş, verdiği nimetlerle onları hoşnûd kılarak karşılığım vermiştir. Yüce kurtuluş ve yaygın lütuf onlaradır.

«İşte onlar, Allah’ın hizbidir. Dikkat edin; Allah’ın hizbi, felaha erenlerin kendileridir.» Bunlar Allah’ın hizbi, yani kullan ve değer ver­diği kimselerdir. «Dikkat edin; Allah’ın hizbi, felaha erenlerin kendile­ridir.» Allah Teâlâ onların dünyâ” ve âhirette felah ve saadete erdikle­rine dikkati çekiyor. Buna karşılık öbürleri ise şeytânın hizbidir. Şeytâ­nın hizbinden olanlar için de ((Dikkat edin; şeytânın hizbi hüsrana uğ­rayanların kendileridir.» buyuruyor.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Hârûn… Zeyyâl İbn Abbâd’dan nak­letti ki; Ebu Hâzim, Zührî’ye şöyle bir mektup yazmış : İyi bil ki; ma­kam iki makamdır. Birisi, Allah’ın dostlarının eliyle Allah’ın dostları için yürütüldüğü makamdır. Onlar kendilerini gizlice Allah’ın zikrine verenlerdir. Rasûlullah’ın dilinden onların niteliği şöyle belirtilmiştir: Allah gizlenenleri, müttakîleri ve iyileri sever. Onlar ki; kayboldukları zaman aranmazlar, hazır oldukları zaman çağrılmazlar, kalbleri hidâ­yet kandilidir. Onlar kapkaranlık fitnelerin hepsinden çıkıp kurtulurlar. İşte bunlar Allah’ın, kendileri hakkında «İşte onlar, Allah’ın hizbidir. Dikkat edin; Allah’ın hizbi, felaha erenlerin kendileridir.» buyurduğu Allah dostlarıdır. Nuaym İbn Hammâd… Hasan’dan nakleder ki; Ra-sûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: Allah’ım, hiç bir fâsık ve fâcir için benim üzerimde bir el ve nimet bırakma. Çünkü bana vahyettiklerin arasında: «Allah’a ve âhiret gününe îmân eden bir kavmin kendi ba­balan, oğullan, kardeşleri veya akrabâlan da olsa Allah ve Peygamberi­ne muhalefet eden kimselere sevgi beslediğini göremezsin.» buyuruyorsun. Süfyân der ki: Ashâb bunun hükümdarların yanına girip çıkanlar için nazil olduğunu kabul ederlerdi. Ebu Ahmed el-Askerî de bunu ri­vayet eder.

Kuran

Mücadele Suresi

İbn Kesir Tefsiri | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.