Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 22°C
Az Bulutlu
İstanbul
22°C
Az Bulutlu
Sal 24°C
Çar 22°C
Per 20°C
Cum 20°C

58 – Mücadele Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

22 âyettir. Medine’de indiği hususunda görüş birliği vardır. Ancak Ata’dan gelen bîr rivayete göre ilk on âyeti Medine’de inmiş, diğerleri ise Mek­ke’de inmiştir.

58 – Mücadele Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Mücadele Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi Tefsiri )

Rahman ve Rahim Allah’ın Adı İle

el-Kdbî de şöyle demiştir: Hepsi Medine’de inmiştir. Ancak yüce Al­lah’ın: “Üç kişi fısıldaşmayıversin muhakkak O onların dördüncüleridir” (el-Mücâdele, 58/7) buyruğu Mekke’de inmiştir. [1]

  1. Kocası hakkında seninle mücadele eden ve Allah’a şikayet etmek­te olan kadının sözünü elbetteki Allah işitmiştir. Allah sizin ko­nuşmanızı zaten İşitiyordu, Çünkü Allah, en iyi işitendir, en iyi görendir.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız: [2]

1- Nüzul Sebebi ve İlgili Diğer Rivayetler:

Yüce Allah’ın: “Kocası hakkında seninle mücadele eden ve Allah’a şi­kayet etmekte olan kadının sözünü elbette ki Allah iş itmiştir” buyru­ğunda sözü geçen Allah’a şikâyet eden kadın, Saiebe kızı Havle’dir Hakîm kızı Havle olduğu söylendiği gibi, kadının adının Cemile olduğu da söylen­miştir. Aocak Havle olduğu daha sahihtir. Kocası Ubade b. es-tJamit’in kar­deşi Evs b. es-Samit’tir.

Bir gün Ömer b. el-Hattab halifeliği döneminde insanlarla birlikte bir eşe­ğe binmişken bu kadının yanından geçmiş, kadın uzun bir süre onu durdur­muş, ona öğüt vermiş ve şöyle demişti: Ey Ömer! Sen daha önce Umeyr (Ömercik) diye çağırılıyordun. Sonra sana Ömer denildi, sonra sana Emiru’l-Müminin denildi. Allah’tan kork ey Ömer. Şüphesiz ki kesin olarak ölüme ina­nan bir kimse yapması gereken işleri elden kaçırmaktan korkar. Hesaba ke­sin olarak inanan da azaptan korkar.

Ömer durmuş, o kadının sözlerini dinliyordu. Ona: Ey müminlerin emi-ri sen bu kocakarı için bu şekilde nasıl beklersin;” dediler. Ömer dedi ki: Al­lah’a yemin ederim, eğer sabahtan akşama kadar beni bekletecek olursa, farz olan namaz dışında onu durur dinlerim. Bu yaslı kadının kim olduğunu bi­liyor musunuz? Bu, yüce Allah’ın sözlerini yedi semanın üzerinden işitmiş ol­duğu Salebe kızı Havle’dir. Âlemlerin Rabbi onun sözlerini işitir de, Ömer o sözlere kulak vermez mi?

Âişe (r.anhâ) dedi ki: Herşeyi işiten O yüce zatın şanı ne yücedir! Ben Sa­lebe kızı Havle’nin sözlerini işitirken bir kısmını da anlayamıyordum. O sı­rada kocasını Rasûkıllah Csav)’a şikâyet ediyor ve şöyle diyordu: Ey Al­lah’ın Rasûlü, benim gençliğimi yedi, karnım ona çotuk saçtı. Nihayet yaşım ilerleyip artık çucuk doğuramaz yaşa gelince bana zihâr yaptı. Allah’ım, ben halimi sana şikâyet ediyorum. Daha henüz sözlerini bitirmeden Cebrail şu: “Kocası hakkında seninle mücadele eden ve Allah’a şikâyet etmekte olan kadının sözünü elbetteki Allah iş İtmiştir” âyeti nazil oldu. Bunu İbn Ma-te Sünen’inde rivayet etmiştir.[3]

Bu hususta Bııhari’de yer alan Aişe’den gelen rivayette şöyle denilmek­tedir: Bütün sözleri işiten Allah’a hamdolsun. O tartışan kadın Rasûlullah (sav)’a geiip şikâyette bulundu. Ben de odanın bir tarafında bulunuyor, fa­kat ne dediğini (tam) İşi temi yordum. Şanı yüce Allah: “Kocası hakkında se­ninle mücadele eden… kadının sözünü elbetteki Allah işitmistir” buyru­ğunu indirdi[4]

el-Maverdi dedi ki: Bu kadın Salebe kızı Havle’dir. Huveyiid kızı Havle’dir diye de söylenmiştir. Ancak bu farklı değildir, çünkü bunlardan birisi onun babası, diğeri ise dedesidir. Bunlardan herbirisine de nisbet edilmiştir. Ko­cası ise Ubâde b. es-Sâmit’in kardeşi Evs b. es-Sâmit’tir.

es-Sâlebî dedi ki: İbn Abbas dedi ki: Bu kadın Hazreçli Huveyiid kızı Hav-îe’dir. Ubâde b. es-Sâmit’in kardeşi Evs b. es-Sâmit’in nikâhı altındaydı. Be­denen güzel bir kadındı. Kocası onu secde halinde gördü. Kalçalarına bakın-oı. bu durumu hoşuna gitti, Namazını bitirince yanına gelmesini istedi, ka­bul etmedi. Bu sefer ona kızdı. Urve (b. ez-Zübeyr) dedi ki: Kocası kısmen deli bir kişi idi. Bu sırada deliliği tutmuş ve ona: Sen benim için annemin sır-‘i gibisin, demişti. îlâ ve zihâr cahiliye döneminde talâk şekülerindendi. Bu kadın Peygamber (sav) gelince, ona: “Kocana haram oldun” dedi. Bu sefer kadın: Allah’a yemin ederim o talakı ağzına almadı, dedi. Sonra da: Fakirli­ğimi, yalnızlığımı, kimsesizliğimi kocamdan ve amcamın oğlundan ayrılışı­mı Allah’a şikâyet ediyorum. Karnım ise ona çocuklarını doğurmuştu. Hz. Pey­gamber: “Sen ona haram oldun” diye buyurdu. Kadın peygambere karşılık vermeye, Peygamber de ona cevab yetiştirmeye devam edip durdu, nihayet -u âyet-i kerime indi.

el-Hasen’in rivayetine göre kadın şöyle demişti: Ey Allah’ın Rasûlü! Allah nıliye döneminin geleneklerini silip kaldırmış bulunuyor. Benim kocam benden zihâr yaptı. Rasûlullah (sav); “Bu hususta bana herhangi bir vahiy gel­medi” diye buyurdu. Kadın: Ey Allah’ın Rasûlü! Her hususta sana vahiy ge-.ivor da bir bu konuda mı sana vahiy gönderilmedi? dedi. Peygamber: “Du­rum sana dediğim gibidir” diye buyurdu. Kadın: Ben Allah’a şikâyet ediyo-ruın, Onun Rasûlüne değil deyim;”, yüce Allah da: “Kocası hakkında senin­le mücadele eden ve Allah’a şikayet etmekte olan kadının sözünü elbet-teki Allah işitmiştir” âyetini indirdi.

Darakutnî de Katade yoluyla Enes b. Malik’in kendisine şunu anlattığı­nı rivayet etmektedir: Evs b. es-Sâmit, hanımı Salebe kızı Huveyle’ye zihar yaptı. O da durumu Rasûlullah (sav)’a şikâyet edip dedi ki: Yaşım ilerleyip kemiğim incelince bana zihar yaptı, Bunun üzerine Allah da zihar âyetini in­dirdi. Rasûlullah (sav), Evs’e: “Bir köie azad ef dedi. Evs: Buna gücüm yet­miyor, dedi. Peygamber: “Kesintisiz olarak iki ay oruç. tut” diye buyurdu. Evs: Ben öyle birisiyim ki, bir günde üç defadan daha az yemek yiyecek olursam, görmem zayıflar. Bu sefer Peygamber: “O halde altmış fakir doyur” dedi, Evs: Böyle bir imkânım yok, ancak sen yardım ve yakınlık bağını gözetmek üze­re bana destek verecek olursan müstesna. Rasûlullah (sav) ona onbeş sa’ ile yardımcı oldu. Nihayet yüce Allah ona (o miktarı) toplanmasını sağladı. Al­lah Gafurdur, Rahimdir. “Çünkü Allah en iyi işitendir, en iyi görendir.” (Ravi) dedi ki: Ashabın görüşüne göre onun yanında bir de o kadar buğday var­dı, bu da altmış yoksula (keffâret olarak) yedirilirdi.[5]

Tirmizi ve İbn Mace’nin Sünen’lerinde de şöyle denilmektedir: Seleme b. Sahr el-Beyâdî hanımından zîhar yaptı. Peygamber (sav) ona: “Bir köle azad et” dedi. (Seleme) dedi ki: Elimle boynuma vurdum ve şöyle dedim: Se­ni hak ü& gönderene yemin ederim ki yok, artık bundan başkasına sahih de­ğilim. Bu sefer Peygamber: “O halde iki ay oruç tut” dedi. Ey Allah’ın Rasû-lü dedim. Başıma gelen bu musibet ancak ben oruçlu iken gelmedi mi? Pey­gamber: “O halde altmış yoksula yemek yedir” diye buyurdu.[6]

İbnu’l-Arabi “Ahkâm(u’l-Kur’ûn)* adlı eserinde şunu zikretmektedir: Ri­vayet olunduğuna göre Duleyc kızı Havle’ye kocası zihar yaptı. Peygamber (sav)’a gelerek bunun hakkında ona soru sordu. Peygamber (sav) şöyle buyurdu: ı:Sen ona haram oldun.” Kadın: Muhtaçlığımı Allah’a şekva ediyo­rum, dedi. Tekrar edince Rasûlullah (sav) yine: “Ona haram oldun” dedi. Yi­ne kadın: Muhtaçlığımı Allah’a şikayet ediyorum, dedi. Âişe de o sırada Pey­gamber efendimizin başının sağ tarafını yıkıyordu. Sonra diğer yanına geç­ti ve bu sırada ona vahiy nazil oldu. Kadın sözlerini tekrar etmek isleyince, Âişe: Sus, işte vahiy indi, dedi, Kur’ân’ın nüzûlu tamamlanınca, Rasûlullah (sav) Havle’nin kocasına: “Bir köle azad et” dedi. Kocası, bulamam deyin­ce, Peygamber: “O halde arka arkaya iki ay oruç tut” diye buyurdu. Kocası yine: Ben bir günde üç defa yemeyecek olursam, görme gücümün zayıfla­yacağından korkuyorum dedi. Peygamber: “O halde akmış yoksula yemek yedir” diye buyurdu. Adam: O halde sen de bana yardım et, deyince, Pey­gamber ona bir miktar yardımda bulundu.[7]

Ebu Cafer en-Nehhas dedi ki: TeFsir alimleri bu kadının adının Havle ol­duğunu, kocasının da Evs b, es-Sâmit olduğunu kabul etmekle birlikte, bu kadının nisbeti hususunda farklı görüşlere sahihtirler. Kimisi bu kadın ensa-ridir ve Sa’lebe’nîn kızıdır derken, kimisi Düleyc’in kızıdır demiştir. Onun Hu-veylid kızı olduğu da söylenmiştir. Kimisi de: O es-Sâmit’in kızıdır, demiş­tir. Bazıları da: O Abdullah b. Ubey’in bir cariyesi idi, demiştir. Yüce Allah’ın hakkında: “Cariyeleriniz kendilerini korumak isterken… onları zinaya zor­lamayın” (en-Nur, 24/33) buyruğunun hakkında indiği kadın da budur, çünkü o bu kadını zina etmeye zorluyordu. Havle’nin, Hakim kızı olduğu da söylenmiştir.

eri-Nehhas dedi ki: Bu bir çelişki değildir. Çünkü bir defa babasına, bir defa annesine, bir defa dedesine nisbet edilmesi mümkündür. Ayrıca Abdullah b. Ubey’in cariyesi olması da mümkündür, O bakımdan velâ yoluyla onun ensari olduğa söylenmiştir. Çünkü Abdullah b. Ubey her ne kadar münafık­lardan ise de ensar arasında sayılıyordu. [8]

2- Sem’ ve Semî’ (İşitmek ve Herşeyi İşiten):

“Allah gitmiştir” anlamındaki buyruk: şeklinde (dal ve sin harfleri) idgam ile okunduğu gibi: şeklinde izhar ile de okun­muştur.

“Semâ’ (işitme)”de asıl olan İşitilme özelliğinde olan şeylerin idrâkidir, eş-Şeyh Ebu’l-Hasen (el-Eş’arî’nin) tercih ettiği açıklama budur.

İbn Fûrek de şöyle demiştir: Doğrusu işitilen şeyin idrâk edilmesidir, el-Hakim Ebu Abdullah da; “es-Semî” isminin anlamı hakkında şu açıklamala­rı yapmaktadır: O mahlukatın kulaklarıyla idrâk ettiği seslen kulağı olmak­sızın idrâk edendir. Bu da seslerin O’nun için gizli ve saklı olmadığı anlamı­na gelir. Eğer kulak (kendisinde) terkib edilmiş bulunan duyma niteliğine sa-hib değil ise -bu duyu organına sahib olmayan sağır kimseler gibi- o vakit sesleri idrak etme kabiliyetine sahib olamaz. Sem’ ve basar, ilim, kudret, ha­yat ve irade gibi iki sıfattırlar, O halde bunlar Allah’ın zati sıfattanndandır. Yüce yaratıcının bu sıfatlara sahib olmaması kesinlikle düşünülemez.

ile aynı anlamda olup “şikâyet etli” demektir. “Seninle mü­cadele eden” anlamındaki buyruk, Seninle konuşan” diye okunmuş­tur. “Seninle mücadele eden”, sana soru sorup duran demektir. [9]

  1. Aranızdan hanımlarına zihar yapanların zevceleri onların ana­ları değildir. Onların anaları ancak onları doğuranlardır. Şüphe yok ki bunlar, elbette çirkin ve yalan bir söz söylüyorlar. Muhak­kak ki Allah pek çok affedendir, bağışlayandır.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı yirmiüç başlık halinde sunacağız; [10]

1- Zihârın Anlamı:

“Zİharyapanlar” anlamındaki buyruğu İbn Âmir, Hamza, el-Kisâî ve Ha­lef “ye” harfi üstün ve şeddeli “zı” harfinden sonra “elif” ite: diye okumuşlardır.

Nâfi’, İbn Kesîr, Ebu Amr ve Yakub ise elifsiz “zı” ve “he” harfleri şedde­li, “ye’i harfi fethalı olarak dîye okumuşlardır.

Ebıı’l-Âliye, Âsim ve Zirr b. Hubeyş de “ye” harfi ötreli, “zı” harfi şedde-siz, “elif” ve “he” harfi kesreli olarak: diye okumuşlardır. Bu husus daha önceden el-Ahzâb Sûresi’nde (33/4. âyet, 4. başlıkta) geçmiş bulunmak­tadır.[11]

Ubey’in kıraatinde ise: dSjy»ıiâ’) şeklinde olup İbn Amir ve Hamza’nın kı­raatinin manası ile aynıdır.

Ziharda “zahr: sırt” lafzının sözkonusu edilmesi, binmek anlamından ki­nayedir. Ademoğullarının kadınlarının ise sırtına değil, karnına çıkılır, Ancak burada kinaye yoluyla karnı yerine sırtı sözkonusu edilmiştir. Çünkü Âde-moğullarından olmayan varlıkların sırtına binilir. Bundan dolayı sırt binmek­ten kinayedir, Mesela: “Hanımından indi” ifadesi, onu boşadı an­lamında olup, sırtına binilen bir şeyin üzerinden inmişcesine bu ifade kul­lanılır. “Sen benim İçin annemin sırtı gibisin” ifadesinin anlamına gelince, sen bana haramsın, sana binmek benim için helâl değildir, demek olur. [12]

2- Ziharın Mahiyeti:

Zihann gerçek anlamı, bir sırtın diğer bir sırta benzetilmesidir. Bunun hü­küm gerektiren türü ise helâl olan bir sırtı, haram olan bir sırta benzetmek­tir. Bundan dolayı fukahâ fcma-tfe şunu kabul etmişlerdir. Bir kimse hanımı­na: Sen benim için annemin sırtı gibisin diyecek olursa, zihar yapmış olur. Onların çoğunluğunun kanaatine göre de; eğer hanımına: Sen benim için kı­zımın, kızkardeşimin sırtı gibisin, diyecek yahut bunların dışında mahrem ka­dınlardan birisinin adını söyleyecek olursa zihar yapmış olur. Malik, Ebu Ha-nife ve başkalarının da görüşü budur.

Bu hususla Şafiî -Allah ondan razı olsıın-dcn farklı rivayet gelmiştir, On­dan İmam Malik’in görüşüne yakın bir rivayet gelmiştir. Çünkü o hanımını -anne gibi- kendisine ebediyyen haram kılınmış birisinin sırtına benzetmiş­tir, Ebu Sevr’in ondan rivayetine göre ise zihar ancak anne zikredilerek ya­pılır. Bu Katade ve eş-Şa’bî’nin de görüşüdür, birincisi ise el-Hasen, en-Ne-haî, ez-Zührî, el-Evzaî ve es-Sevri’nin görüşüdür. [13]

3- Zihar Lafzının Açıkça ve Kinaye Olarak Zikredilmesi:

Zihann ası] mahiyeti erkeğin hanımına: Sen benim için annemin sırtı gi­bisin, demesidir. Yüce Allah’ın sırtı sözkonusu etmesi karından kinaye ve setr içindir. Bir kimse: Sen benim için annem gibisin deyip, sırtı sözkonusLi et­mezse yahutta; sen benim için annem neyse osun deyip de bununla zihar yap­mayı nîyet.etmiş ise, niyetine göre hüküm verilir. Şayet bununla boşamayı kastetmiş ise bu Malik’e göre bain bir talak olur. Talak niyeti de, zihar niye­ti de yoksa bu sözleriyle zihar yapmış kabul edilir. Ziharm sarih olarak kul­lanılması halinde niyet gözönünde bulundurularak talak diye kabul edilmez. Tıpkı sarih olarak kullanılan talak ve bilinen kinaye lafızlarının kullanslma-sı halinde zihara yorumlanmayacağı gibi. Özel olarak zihann kinayesi niyet ile birlikte olursa, bâin talâk diye kabul edilir. [14]

4- Zihar Lafızlarının Çeşitleri:

Zihar lafızları iki çeşittir: Sarih ve kinaye. Sarih lafzı: Sen benim için an­nemin sırtı gibisin, sen bana göre, sen benim yanımda, sen benimle birlik­te annemin sırtı gibisin ifadeleridir. Aynı şekilde sen bana karşı annemin sır­tı gibisin yahut başı, yahut ferci veya buna benzer bir ifade kullanması ay­nı şekilde senin fercin, başın, sırtın, karnın yahut ayağın benim için annemin sırtı gibidir, diyecek olursa, zihar yapmış olur. Tıpkı, elin, ayağın, başın ya­hut fercin boş olsun, derken hanımının boş olacağı gibi.

Şafiî iki görüşünden birisinde; bu zihar olmaz demiştir. Ancak ondan bu şekilde_gelen rivayet zayıftır, çünkü o talakın hakikat manasıyla özellikle ona (ferce) izafe edilmesinin sahih olacağı hususunda bize uygun kanaat belirt­miş bulunmaktadır. Ebu Hanife’den gelen rivayet ise buna muhaliftir. Ondan zihann ona (ferce) izafe edileceği sahih olarak rivayet edilmiştir. Erkek ha­nımını ne zaman annesine yahut baba ya da anne tarafından ninelerinden her­hangi birisine benzetecek olursa, bu -herhangi bir görüş ayrılığı sözkonusu olmaksızın- bir zihardır. Şayet kendisine hiçbir şekilde helal olmayan -kız, kızkardeş, hala ve teyze gibi- bunların dışındaki mahremlerden herhangi bi­risine benzetecek olursa, yine fukahânın çoğunluğuna göre zihar yapmış olur. İmam Şafiî -Allah ondan razı olsun-den gelen mezhebin sahih görüşü zikret­tiğimiz gibidir.

Kinaye lafızlar ise bir kimsenin; Sen bana karşı annem gibisin, annem ko-numundasın, demesidir. Bu gibi ifadelerde niyete itibar edilir. Şayet zihar yap­mayı kastetmiş ise bu zihar olur, zihan kastetmemiş ise Şafiî ve Ebu Hani-fe’ye göre zihar yapmamış olur. Bu hususta Malik’in görüşü az önce geçmiş bulunmaktadır. Buna delil şudur; O annesine mutlak bir benzetme ifadesini kullanmıştır. Bundan dolayı bu bîr zihar olur. Bunun asıl dayanağı sırtı zik­retmiş olması halinde, hükmün böyle olacağıdır, bu da güçlü bir delildir. Çün­kü bu hususta lafzî mana vardır -ve lafız bu manadadır- Ayrıca sırtın hük­mü lafızdan ayrılmaz bir şey olmayıp, onun manasına bağlıdır, bu da haram kılmaktır. Bu açıklamayı İbnu’l-Arabî yapmıştır, [15]

5- Hanımının Bedeninin Tamamını Annesinin Uzuvlarından Birisine Benzetirse:

Hanımının bedeninin tümünü annesinin uzuvlarından birisine benzetecek olursa -Ebu Hanife’nin kanaatinin aksine- zihâr yapmış olur. Çünkü Ebu Ila-nife şöyle demektedir: Eğer erkek hanımını, annesinin kendisi için bakılma­sı helâl olan bir organına benzetecek olursa, zihâr yapmış olmaz.

Ancak bu sahih değildir. Çünkü faydalanmak maksadıyla öyle bir azaya bakmak ona helâl olamaz. Zaten benzetme bu maksatladır ve zihâr yapan da bu maksadı gözeterek benzetine yapar.

Bir görüşe göre İmam Şafiî de şöyle demiştir: Ancak sırtı zikretmesi ha­linde zihar yapmış olur. Bu da tutarsızdır. Çünkü annenin bütün organları ha­ramdır. Dolayısıyla bu organlardan birisine yapılan benzetme tıpkı sırta ya-pıl,afl-bçnzetme gibi bir zihar olur. Ayrıca zihar yapan bir kimsenin maksa­dı helal olanın, haram olana benzetilmesidir. Dolayısıyla bu hüküm, mana­ya bağlı olarak kabul edilmiştir. [16]

6- Hanımını Yabancı Bir Kadına Benzetecek Olursa;

Hanımını yabancı bir kadına benzetecek olup da sırtı sözkonusu ederse, birincisine bakarak zihâr olur. Eğer sırtı sözkonusıı etmezse, bu hususta ilim adamlarımızın farklı görüşleri vardır. Kimisi bu bir zihar olur derken, ki­misi bu talâk olur demiştir.

Ebu Hanife ve Şafiî hiçbir şey değildir, demişlerdir. İbnu’l-Arabî dedi ki: Bu tutarsızdır. Çünkü o hanımının helâl olan bir tarafını kendisi için haram olan birisine benzetmiştir. Dolayısıyla tıpkı sırlı zikretmiş gibi, onun hükmüy­le mukayyed olur. İsimler bize göre manaları ile ele alınır. Onlara göre la­fızları ile ele alınır. Bu da onların kabul ettikleri asıl ilke ile çelişmektedir.

Derim ki: Yabancı bir kadını zikrederek zihar yapmaktaki görüş ayrılık­ları Malik nezdinde güçlüdür. Onun mezhebine mensub kimi İlim adamı, zi-harın ancak özellikle mahrem kadınlar zikredilerek yapılacağı ve bunların dı­şındaki kadınlar zikredilerek zihann yapılmayacağı görüşündedir. Kimileri bu­nu hiçbir şey kabul ederken, kimileri yabancı bir kadın zikredilerek yapılır­sa bunu talâk olarak kabul etmiştir.

Bu hususta Malik’in görüşü de şudur: Eğer oğlumun yahut kölemin sırtı gibi ya da Zeyd’in sırtı gibi yahut yabancı bir kadını zikrederek onun sırtı gi­bi diyecek olursa, bu onun için bir zihar olur ve yemini esnasında hanımı ile ilişki kurması helâl olmaz. Yine ondan gelen rivayete göre mahrem olmayan­ların adı zikredilerek yapılan zihar hiçbir şeydir. Tıpkı el-Kûfî ve Şafiî’nin de­diği gibi. .

el-Evzaî de şöyle demiştir: Şayet hanımına: Sen benim için filan adamın sırtı gibisin, diyecek oiursa, bu keffâretini yerine getirmesi gereken bir ye­min olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır, [17]

7- “Sen Bana Annemin Sırtı Gibi Haramsın” Derse:

Koca hanımına: Sen bana annemin sırtı gibi haramsın diyecek olursa, bu bir zihar olur, talâk olmaz. Çünkü: Sen bana haramsın demesi hem talâk yo­lu ile haram kılma ihtimaline gelir, o vakit bu boşanmış bir kadın olur. Hem de zihar yolu ile haram kılma anlamına gelme ihtimali vardır. O zinan alık­ça ifade etliğine göre, bu iki ihtimalden birisini açıklamış olur ve bu husus­ta ona göre hüküm verilir. [18]

8- Zihâr Bütün Hanımlar Hakkında Hüküm İfade Eder:

Zihâr ister kendisiyle gerdeğe girilmiş olsun, ister kendisiyle gerdeğe gi­rilmemiş olsun talâk yapması caiz olan bir koca tarafından yapılmışsa, han­gi durumda olursa olsun, bağlayıcı hüküm ifade eder. Aynı şekilde Malik’e göre cariyelerinden kendisiyle ilişki kurması caiz olanlar hakkında da hüküm böyledir. Bunlardan herhangi birisi ile zihar yapacak olursa, zihar yaptığı ca­riye hakkında zihar hükmü onun için bağlayıcılık ifade eder.

Ebu Hanifc ve Şafiî ise hüküm ifade etmez, demişlerdir. Kadı Ebu Bekr İbnu’l-Arabî dedi ki: Bu bize göre gerçekten zor bir meseledir. Çünkü Ma­lik şöyle der; Cariyesine; sen benim için haramsın diyecek olursa, bu bağ­layıcı bir hüküm ifade etmez. Peki sarih olan haram kılma lafzını cariye hak­kında geçersiz kabul ederken, kinaye lafzı nasıl sahih olabilin1 Ancak cari­ye yüce Allah’ın: “Hanımlarına” lafzının genel çerçevesi içerisine girmekte­dir. Çünkü bu buyrukla yüce Allah onlara helâl kılınmış olan kadınları kas­tetmiştir. Ziharın manası ise, mevcut akdi kaldırmak sözkonusu olmaksızın, ilişki kurmakla alâkalı bir lafızdır. Bundan dolayı cariye hakkında da sahih­tir. Bunun asıl dayanağı, yüce Allah adına yemin etmektir. [19]

9- Nikahtan Önce Yapılan Zihar:

Malik’e göre nikâhtan sonra yapılan zihâr, eğer zihâr yaptığı kadını nikah­layacak olursa, bağlayıcı hüküm ifade eder. Şafiî ve Ebu Hanife’ye göre ise bağlayıcı hüküm ifade elmez. Çünkü yüce Allah “hanımlarına” demiştir. Ni­kâhı akma almadığı kadın ise “hanunlanandan değildir. et-Tevbe suresin­de yüce Allah’ın: “İçlerinden kimi de Allah’a şöyle söz vermişti…” (et-Tev­be, 9/75) buyruğu açıklansrken, (et-Tevbe, 75-78. âyetler, 2. başhk ve deva­mında) bu meselenin asıl dayanağı geçmiş bulunmaktadır, [20]

10- Zımmînin Zihâr Yapması:

Zımmînin zihârı bağlayıcı değildir, Ebû Hanife de böyle demiştir. Şafiî de­di ki: Zımmînin zihân sahihtir. Bizim delilimiz yüce Allah’ın: “Aranızdan” buy­ruğudur. Bu da müslümanlardan demektir. Bu ifade de zımminin hitabın dı­şına çıkmasını gerektirmektedir.

Eğer: Bu hicab delili ile bir istidlaldir denilecek olursa, şöyle cevab veri­riz: Bu iştikak ile ve mana İle bir istidlaldir. Çünkü kâfirlerin nikâhları fasid-dir ve feshedilmeye lâyıktır. Dolayısıyla bu nikâhlara talâkve zihâr hüküm­leri taalluk etmez. Bu da yüce Allah’ın: “Aranızdan adalet sahibi iki kişiyi de şahit tutun.” (et-Talak, 65/2) buyruğuna benzemektedir. Nikahlar sıhhat sanlarından uzak oldukları takdirde fasiddir. Fasid nikahta ise zihar hiçbir du­rumda sözkonusu olmaz. [21]

11- Kölenin Zihâr Yapması:

Yüce Allah’ın: “Aranızdan” buyruğu bunu kabul etmeyenlere hilâfen, kö­lenin zihafının .sahih olmasını gerektirmektedir. Bu görüşü es-Sa’lebî, Malikten nakletmişür. Çünkü köle de müslümanlardan sayılır ve nikâhın hükümleri onun hakkında da sabittir. Kölenin başka bir köleyi azad etmesi ve yemek yedirmesi imkansız olsa bile, oruç tutabilir. [22]

12- Kadınların Zihâr Yapmaları Sözkonusu Değildir:

Malik -Allah ondan razı olsun- şöyle demektedir: Kadınların zihâr yapma­ları .sözkonusu değildir. Çünkü yüce Allah: “Aranızdan hanımlarına zihâr yapanlar” diye buyurmakla, “si2 kadınlar arasından kocalarına zihâr yapan hanımlar” diye buyurmamaktadır. Zihâr sadece erkekler tarafından yapılabi­lir.

Îb’nu’l-Arabî dedi ki: İbnu’I-Kastm, Salim, Yahya b. Said, Rabia ve Ebu’z-Zinâd’dan böylece rivayeL edilmiştir, mana itibariyle de sahihtir! Çünkü nikâh hususunda helâl kılmak, akit, helâllik ve haramhk erkeklerin elinde olup kadınların elinde bunlardan herhangi bir şey bulunmamaktadır ve bu, bir icmadır.

Ebu Ömer (b, Abdi’1-Berr) dedi ki: İlim adamlarının çoğunluğunun kana­atine göre kadınların zihâr yapmaları sözkonusu değildir. el-Hasen b. Zıyad dedi ki: Kadın zihâr yapabilir. es-Sevrî, Ebu Hanife ve Muhammed şöyle de­mişlerdir: Nikâhtan önce veya sonra olsun kadının erkekten zihâr yapması­nın hiçbir kıymeti yoktur.

Şafiî de şöyle demiştir: Kadının erkeğe zihâr yapması diye bir şey yoktur. el-Evzai dedi ki: Kadın kocasına: Sen benim için annen filanın sırtı gibisin, diyecek olursa, bu kendisi sebebiyle keffârette bulunması gereken bir yemin olur. İshak da böyle demiştir: Hiçbir kadın erkeğe zihâr yapamaz, fakat bu tür ifade onun için keffâretinî ödemesi gereken bir yemindir.

ez-Zührî de şöyle demiştir: Zihâr keffaretinde bulunması gerektiği görü­şündeyim. Ancak onun bu ifadeyi kullanması kocasının kendisine yaklaşma­sına engel teşkil etmez. Bu görüşünü ondan Ma’mer rivayet etmiştir. İbn Cü-reyc de Ata’dan şöyle dediğini nakletmektedir: O Allah’ın helâl kıldığı bir şe­yi haram kılmış olur. Bundan dolayı onun bir yemin keffaretinde bulunma­sı gerekir. Bu Ebu Yusuf un da görüşüdür. Muhammed b. el-Hasen de: Ona hiçbir şey gerekmez, demiştir. [23]

13- Deli Bir Kimsenin Düzgün İfadelerle ZihârYapmasının Hükmü:

Bir kimsede delilik olur da bazan muntazam ifadeler kullanması halinde zihâr yapacak olursa, onun bu zihârı bağlayıcı hüküm ifade eder. Çünkü ha­diste şöyle rivayet edilmiştir: Sa’lebe kızı Havle’nin, deliliği bulunan kocası Evs b. es-Sâmit, aklının başından gittiği bir sırada, hanımına zihâr yaptı.., [24]

14- Kızgınlık Halinde Zihâr Yapmanın ve Boşamanın Hükmü:

Kızıp hanımına zihâr yapan yahutta talâk veren bir kimsenin kızgınlığı söy­lediğinin Jlükmünü kaldırmaz. Bu hadisin bazı rivayet yollarında Yusuf b. Ab-dillah b. Selam şöyle demektedir: Bana Evs b. es-Sâmit’in hanımı Havle an­lattı, dedilci: Benimle onun arasında bir tartışma olmuştu. O da; Sen benim için annemin sırtı gibisin dedi, sonra da kavminin mecfisine çıkıp gitti. Ha­nımının: Benimle onun arasında bir tartışma çıktı, ifadesi onu kızdıran bir tar­tışmanın olduğuna ve bunun sonucunda zihâr yaptığına delil teşkil etmek­tedir. Kızgınlık ise herhangi bir hükmü kaldırmayan, şer’î bir hükmü değiş­tirmeyen boş bir iştir. Sarhoşun durumu da böyledir. Bu da bir sonraki baş-hğın konusudur. [25]

15- Sarhoşluk Halinde Zihâr ve Talâkın Hükmü;

Sarhoşluk halinde zihâr yapan ve boşayan bir kimsenin bu tasarrufu eğer söylediğini akledip kavrıyor ve ifadesi düzgün ise; o kimse için bağlayıcı hü­küm ifade eder. Çünkü daha önce en-Nisâ Sûresi’nde (4/43- âyet, 7. başlık­ta) yer alan “sarhoşken ne söylediğinizi bitinceye kadar…” (en-Nisâ, 4/43) buy­ruğunda açıklandığı üzere bu böyledir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [26]

16- Zihâr Yapan Keffârette Bulunmadan Hanımına Yaklaşamaz:

Zihâr yapan bir kimse -iki görüşünden birisinde belirtildiği üzere Şafiî’nin aksine- keffârette bulunmadığı sürece hanımı ile temas kuramaz ve hiçbir şe­kilde ondan zevk alacak bir davranışta bulunamaz. Çünkü zihâr yapanın: Sen benim için annemin sırtı gibisin, demesi lafız ve manası ile her türlü fayda­lanmayı haram kılmayı gerektirmektedir. Şayet keffârette bulunmadan önce hanımı ile ilişki kuracak olursa, bu da bir sonraki başlığın konusunu teşkil etmektedir. [27]

17- Zihâr Yapan. Keffârette Bulunmadan Önce Hanımına Yaklaşırsa:

Bu durumda kişi, Allah’tan mağfiret diler ve bir keffârette bulununcaya ka­dar ondan uzak durur.

Mücahid ve başkası dedi ki; İki keffârette bulunur. Sat d, Kala de den, Mu-tarrif, Recâ b. Hayve’den o Kabîsa b. Züeyb’den, o Amr b. el-Âs’dan zihâr ya­pan hakkında şöyle dediğini rivayet etmektedir: Keffârette bulunmadan ön­ce ilişkide bulunacak olursa iki keffârette bulunur. Ma’ıner, Katade’den riva­yetle dedi ki: Kabîsa b. Züeyd dedi ki: İki keffârette bulunması gerekir.

Aralarında İbn Mâpe-ve Nesaî’nin de bulunduğu hadis imamlarından bir grup da İbn Abbas’fân §u rivayeti kaydetmektedir: Bir adam hanımına zihâr yaptı, keffârette bulunmadan önce ona yaklaştı. Peygamber (sav)’a gelerek ona bu durumu sözkonusu etti. Peygamber: “Seni bu şekilde davranmaya iten ne oldu?” diye sordu. Adam Ey Allah’ın Rasûlü dedi. Ayın ışığında onun ayak bileğinin beyazlığını gördüm. Ona yaklaşmaktan kendimi alıkoyamadım. Pey­gamber (sav) güldü ve ona keffârette bulunmadan önce yaklaşmamasını em­retti[28] İbn Mâce ve Dârakutnî, Süleyman b, Yesar’dan, o Seleme b. Sahr’dan rivayet ettiğine göre Seleme, Peygamber (sav)’ın döneminde zihâr yaptı. Son­ra da keffârette bulunmadan önce hanımına yaklaştı. Rasûlullah (sav)’a ge­lerek bu durumu ona anlattı. Peygamber ona sadece bir keffârette bulunma­sını emretti.[29]

18- Tek Bir Sözle Dört Hanıma Zihâr Yapmak:

Tek bir söz ile dört hanıma zihâr yapacak olursa, mesela: Sizler benim için annemin sırtı gibisiniz, derse hepsinden zihâr yapmış olur. Bu durumda hiç-birisiyie ilişki kurması caiz olmaz, fakat ona tek bir keffaret yeterli olur.

Şafiî: Dört keffârette bulunması gerekir, der. Ancak âyet-i kerimede bu­na dair hiçbir delil yoktur. Çünkü çoğul lafzı bütün müminler hakkında kui-lanılmış bulunmakladır ve esas olan manadır.

Darakutnî de İbn Abbas’tan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Ömer b. el-Hattab (r.a) şöyle derdi: Bir kimsenin nikâhı altında dört tane hanım bulu­nup ta o da bunlara zihâr yapacak olursa, tek bir keffârette bulunması onun için yeterlidir. Eğer arka arkaya hernirisinden ayrı ayrı zihâr yapacak olur­sa, o zaman onların herbirisi için bir keffâretle bulunması gerekir.[30]

Bu hususta icmâ1 vardır. [31]

19- Bir Kimse Dört Kadına: Sizinle Evlenirsem Benim İçin Annemin Sırtı Gibi Olasınız, Derse:

Bir kişi dört hanıma: Ben sizinle evlenecek olursam, siz benim için anne­min sırtı gibi olasınız, deyip de onlardan birisiyle evlenecek olursa, keffâret­te bulunmadan ona yaklaşamaz. Bundan sonra da diğerleri hakkındaki ye­mini kalkmış otur.

Keffarette bulunmadıkça diğerlerine de yaklaşamaz da denilmiştir. Ancak mezhebin kabul edilen görüşü birincisidir. [32]

20- Zihârla Birlikte Bain Talâk Verirse:

Koca hanımına: Sen benim için annemin sırtı gibisin ve sen benden “el-bette talâkı (üç talâkla) bâin ile boşsun diyecek olursa, onun için hem talâk,

hem de zihâr hükmü birlikte bağlayıcı hüküm ifade eder. Bir başka koca ta­rafından nikâhlanmadıkça ve kendisi de ondan sonra onu bir daha nikâhla-madıkça keffârette bulunmaz. Onu nikahladığı takdirde de keffârette bulun­madan onunla ilişki kurmaz.

Şayet hanımına: Sen benden “elbette talâkı” ile boşsun ve sen benim için annemin sırtı gibisin diyecek olursa, talâk gerçekleşir, fakat zihâr hükmü bağ­layıcı olmaz. Çünkü elbette (bain talak) ile boşanmış olan bir kadının, bir da­ha boşanması sözkonusu değildir. [33]

21- Kendisi İle Gerdeğe Girilmemiş Olan Kadına Zihâr Yapmak:

Kimi ilim adamı şöyle demiştir: Kendisi ile gerdeğe girilmemiş olan ka­dına zihâr yapmak sahih değildir. el-Müzenî şöyle demiştir: Ric’î talâk ile bo­şanmış olan kadınla zihâr yapmak da sahih değildir, ancak bu görüşün bir kıymeti yoktur. Çünkü her iki halele de evlilik hükümleri sabittir. Bu durum­da onuA talâkı sözkonusu olduğu gibi, kıyas gereği ve aklen ziharın hükmü de onun hakkında sözkonusu olur.

Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [34]

22- Hanımlarınız, Anneleriniz Olamaz:

“Zevceleri onların anaları değildir.” Yani onların hanımları anneleri ola­maz. “Onların anaları” buyaığu genel olarak Hicazhların şivesine uygun ola­rak te harfi esreli: diye okunmuştur. Yüce Allah’ın: “Bu bir beşer değildir.” (Yusuf, 12/13) buyruğunda olduğu gibi.

Ebu Ma’mer, es-Sülemî ve başkaları ise Temimlilerin şivesine uygun ola­rak ref’ ile: diye okumuşlardır.

el-Ferrâ dedi ki; Necidliler ile Temimoğullan: “Bu bir beşer de­ğildir” ve: “O kadınlar onların anaları değildir” buyruklarında ref ile söylerler.

“Onların anaları ancak onları doğuranlardır.” Yani onları doğuran anneleri dışında kimse onların anaları olamaz. Nitekim Mesel’de: “Senin oğlun topuklarını kanatandır” denilmiştir. “O kadınlar ki” anlamındaki ism-i mevsule dair açıklamalar daha ön­ce el-Ahzâb Sûresi’nde geçmiş bulunmaktadır.[35]

23- Şeriatın Onaylamadığı Çirkin Sözler:

“Şüphe yok ki bunlar elbette çirkin ve yalan bir söz söylüyorlar.”

Ağır ve şeriatin benimsemediği bir söz söyjüyorlar. (Âyet-i kerimedeki): ez-Zûr: Yalan demektir.

“Muhakkak ki Allah pek çok affedendir, bağışlayandır.” Çünkü onla­rı yerine getirmekle yükümlü tuttuğu keffaret bu çirkin ve yalan sözün ve­balinden kurtarıcıdır. [36]

  1. Hanımlarına zihâr yapıp sonra da o sözlerinden dönenler, eşle­ri ile temas etmezden evvel bir köle azad etmelidirler. Size İşte bu­nunla öğüt veriliyor. Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdar­dır.
  2. Ama kim bulamazsa o halde, eşleriyle temas etmeden önce ara­lıksız iki ay oruç tutmalıdır. Kim güç yetiremezse o zaman altmış yoksul doyurmalıdır; Bu hükümler Allah’a ve Rasûlünc iman edesiniz diyedir ve bunlar Allah’ın koyduğu sınırlardır. Kâfirler için çok acıklı bir azab vardır.

Bu buyruklara dair açıklamalarımızı oniki başlık halinde sunacağiz:[37]

1- Zihâr Yaptıktan Sonra Tekrar Dönenlerin Hükmü:

“Hanımlarına zihâr yapıp…7* buyruğu mübtedâ olup haber “bir köle azad etmelidirler” buyruğudur. “Üzerlerine,., düşer” lafzı ifadenin buna delâleti dolayısıyla hazfedilmiştir. Onlara bir köle azad etmek düşer, demek­tir. Bunun; onların keffâretleri bir köle azad etmektir, takdirinde olduğu da söylenmiştir.

İlim adamlarının zihâr hakkında icmâ’ ile kabul ettikleri husus erkeğin ha­nımına: Sen benim için annemin sırtı gibisin, demesidir. Yüce Allah’ın: “Şüphe yok ki bunlar elbette çirkin ve yalan bir sâz söylüyorlar” (Mücadele, 58/İ) buyruğunda yüce Allah’ın “çirkin ve yalan söz” diye nitelendirdiği söz de budur. Artık kim bu sözü söylerse, o kimsenin hanımına yaklaşması haram olur, Kim söylediğinden dönecek olursa bu sefer zihâr keffâretînde bu-İunması gerekir. Çünkü yüce Al i ah: “Hanımlarına zihâr yapıp sonra da o sözlerinden dönenler eşleri ile temas etmezden evvel bir köle azad etme­lidirler” diye buyurmuştur. İşte bu da zihâr keffâretinin, söylediğine tekrar dönmek ile birlikte oiması gerektiğinin, sadece o sözü söylemekle gerekme­diğinin delilidir. Bu insanların hakkında yedi ayrı görüş ortaya koydukları, nisbeten müşkil bir konudur:

1- Burada “dönüş”den kasıt hanımı ile ilişki kurmayı kararlaştırmaktır. Ebu Hanife ve arkadaşlarının teşkil ettiği Iraklıların meşhur görüşü budur. Mâlik’ten de: Eğer hanımı ile ilişki kurmayı kararlaştırırsa bu bir dönüş olur, eğer böy­le bir karar vermezse dönüş olmaz dediği rivayet edilmiştir.

2- Hanımıyla zihâr yaptıktan sonra onu nikâhı altında tutmaya karar ver­mektir. Bu da Malik’in görüşüdür.

3- Hem hanımını nikâhı altında tutmaya, hem de onunla ilişki kurmaya ka­rar vermektir. Bu da Malik’in Muvatta adlı eserindeki görüşüdür. Malik yü­ce Allah’ın: “Hanımlarına zihâr yapıp sonra da o sözlerinden dönenler” buyruğu hakkında şöyle demiştir: Ben bunun tefsirinin şöyle olduğunu duydum: Erkek hanımına zihâr yapar, sonra da onunla ilişki kurup onu ni­kâhı altında tutmaya karar verirse (söylediğinden dönmüş) olur. Eğer buna dair karar verecek olursa, işte o vakit keffârette bulunması vacibtir. Şayet ha­nımını boşayıp onunla zihâr yaptıktan sonra nikahı altında tutmaya ve onunla ilişki kurmaya karar vermeyecek olursa, herhangi bir keffârette bu­lunma yükümlülüğü yoktur. Malik dedi ki: Eğer bundan sonra onunla evle­necek olursa, zihâr keffaretini yerine getirmedikçe ona dokunamaz.

4- Bundan kasıt bizatihi ilişki kurmaktır. İlişki kurmayacak olursa, bu, söy­lediğinden dönmek olmaz. Bu görüşü el-Hasen ve yine Malik ifade etmiştir.

5- İmam Şafiî (r.a) dedi ki: Bu zihârdan sonra onu boşama kudreti bulun­makla birlikte hanımını eş olarak nikâhı altında tutmasıdır. Çünkü zihâr yapmakla hanımının kendisine haram olmasını kastetmiştir. Hemen bunun arkasından talâkı verirse, bu sefer haram kılmak şeklinde başlattığı işin ak­sini yapmış ölür. Bu durumda da ona keffâret düşmez. Şayet talâkı verme­yecek olursa, bu sefer daha önceki haline dönmüş olur. Bu durumdu da ona keffâret düşer.

6- Zihâr keffâretten başka hiçbir şeyin ortadan kaldırmadığı bir haramlı-ğı gerektirir. Bu görüşü kabul edenlerin kanaatine göre dönmek daha önce­den yerine getireceği bir keffâret ile olmadıkça, onunla ilişki kurmayı mu­bah kıimaması demektir. Bu açıklamayı da Ebu Hanife, onun mezhebine nıen-sub ilim adamları ve el-Leys b. Sa’d ifade etmişlerdir.

7- Bundan kasıt, zihârı lafzı ile tekrarlamaktır. Bu ise kıyası kabul etme­yen zahirilerin görüşüdür, Bunlar derier ki: Şayet zihâr lafzını tekrar söyler­se işte “dönüş” budur. Eğer söylediğini tekrarlamazsa dönüş olmaz. Bu açıklama Bukeyr b. el-Eşec, Ebu’i-Âlİye ve yine Ebu Hanife’ye de isnad edilir. el-Ferra’nın kabul ettiği görüş de budur, Ebu’l-Âliye de şöyle de­mektedir: .Âyetin zahiri onun lehine tanıklık etmektedir. Çünkü yüce Allah: “Sonra da o sözlerine dönenler” diye buyurmaktadır ki, daha önce söyle­dikleri söze dönenler demektir. Ati b. Ebi Ta İha da, İbn Abbas’tan yüce Al­lah’ın: “Hanımlarına zihâr yapıp sonra da o sözlerinden dönenler” buy­ruğu hakkında şöyle dediğini rivayet etmektedir: Bu kişinin hanımına: Sen benim için annemin sırtı gibisin, demesidir. Ona bu sözü söyledi mi artık zi­hâr keffâretini yerine getirmedikçe hanımı tekrar ona helâl olmaz.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Bu zihâr lafzını tekrar söylemektir, diyenlerin görüş­leri kafi olarak batıldır ve Bukeyr’den böyle dediği sahih olarak rivayet edi­lemez. Bunun Davud ve onun taraftarı olanların, bilgisizce iddialarına ben­zeme ihtimali daha büyüktür. Zihâr yapanların başından geçen olaylar riva­yet edilmiş bulunmaktadır. Onların keffârette bulunmalarından sözedilirken herhangi bir şekilde sözlerini tekrarlamalarından sözedilmemiştir. Aynı şe­kilde buyruğun anlamı da bu görüşü çürütmektedir. Çünkü yüce Allah bu sö­zü çirkin ve yalan bir söz olarak nitelendirmiştir. O halde sen o haram sö­zü tekrarlayıp yasak olan sebebi bir daha söyleyecek olursan, bu takdirde sa­na keffareti yerine getirmek vâcib olur nasıl denilebilir? Bu aklen kabul edi­lemez bir şeydir. Diğer taraftan keffareti gerektiren herbir sebeb te -ister öl­dürmek, ister ramazan orucunda hanımıyla ilişkide bulunmak, ister başka bir sebeb olsun- bunun tekrarlanması şartının olmadığı da bilinen bir husustur.

Derim kî (İbnu’l-Arabi’nin): “Bu Davud’un ve onun taraftarlarının cahil­ce iddialarından birisi gibidir” şeklindeki ifadesi Davud’a karşı ağır bir ifa­dedir. Çüniçü Davud’un bu görüşünü, belirttiğimiz kimseler de ifade etmiş­tir,

İbnu’l;Afabî devamla dedi ki: Şafiî’nin: Güç yetirmekle birlikte talâkı ler-ketmektir, şeklindeki görüşünü ise üç temel nokta çürütmektedir. Birincisi yüce Allah: “Sonra” diye buyurmuştur ki, bu da zahiri itibariyle terahiyi (ara­da bir süre geçirmeyi) gerektirmektedir. İkincisi yüce Allah’ın: “Sonra… dö­nenler” buyruğu belirli bir fiilin varlığını ve zamanın geçmesini gerektirmek­tedir ki, zamanın geçmesi kişinin kendi fiili değildir. Üçüncü husus ric’î ta­lâk nikâh altında kalmaya aykırı değildir. Dolayısıyla îfâ’da olduğu gibi, zi-hârın hükmünü kaldırmaz.

Şayet: O hanımını anne gibi görecek olursa, onu nikâhı altında tutamaz. Zira annenin nikâh altında tutulması sahih değildir, denilecek olursa -ki bu Mâverâu’n-Nehir âlimlerinin dayanak noktasıdır- şöyle deri?: Söylediğinin ak­sini kararlaştıracak ve hanımını annesinden farklı bir durumda görmeye başlayacak olursa, artık keffârette bulunur ve hanımına geri döner.

Bu görüşün tahkiki şudur: Karar vermek manevi olarak bir sözdür. Böy­le bir kişi, helâl kılmayı gerektiren bir söz söylemiş, olur ki bu da nikâhtır. Diğer taraftan haram kılmayı gerektiren bir söz söylemiştir ki, bu da zihâr-dır. Daha sonra söylediğine -ki bu da helâtkılmaktır- geri dönmüştür. Böy-lesinin onun tarafından bir akit başlangıcı olması doğru olamaz. Çünkü ak­it bakidir, geriye sadece daha önce taşıdığı inanca ve içinden söylediği ve: Sen benim için annemin sırtı gibisin, sözleri ile haber vermiş olduğu husu­sa aykırı karar vermek anlamında bir sözdür. İşte bu durum ortaya çıktığı tak­dirde keffârette bulunur ve hanımına geri döner. Çünkü yüce Allah: “Eşle­ri İle temas etmezden evvel” diye buyurmuştur. Bu ise kendi alanında son derece yetkin ve yeterli bir açıklamadır. [38]

2- “Sözlerinden Dönenler” Buyruğunun Anlamı ve Anlaşılması:

Kimi tevil alimleri şöyle demişlerdir: Âyet-i kerimede takdim ve tehir var­dır. Anlamı da şudur: “Hanımlarına zihâr yapıp sonra da” daha önceki hal­leri üzere cimaa “dönenler* söyledikleri sebebiyle “bir köle azad etmelidir­ler” yani o söyledikleri sözlerden ötürü onların üzerine bir köle azad etmek düşer. Buna göre yüce Allah’ın: “Sözlerinden” buyruğundaki cer harfi (olan kesreli lâm), mübtedânın haberi durumunda olan hazfedilmiş bir ifadeye taalluk etmektedir. Bu da; “Üzerlerine… düşer” lafzıdır. Bu açıklamayı el-Ahfeş yapmıştır.

ez-Zeccâc dedi ki: Anlam şöyledir: Sonra o söyledikleri sözlerden ötürü cima’ etmek isteğine geri dönenler… Anlamın şöyle plduğu da söylenmiştir: Cahiliye döneminde hanımlarına zihâr yapıp da .sonra cahiliye döneminde söyledikleri şeylere İslâmda tekrar dönen kimselerin keffâreti bir köle azad etmektir.

el-Ferrâ dedi ki: Burada “lam; “..den, dan” anlamındadır. “Sonra da söylediklerinden dönerek cima yap­mak isteyenler…” demektir.

el-Ahfeş dedi ki: ” ve Sözlerine (mealde: sözlerinden)” aynı anlamdadır. Zaten bu iki cer harfinin biri diğerinin yerine kullanılabi­lir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sizi bu­na ileten Allah’a hamdolsun” (el-A’raf, 7/43) diye buyurmakta (ve burada “lam” harfini kullanmakta iken) bir başka yerde: “Onlara cehennemin yolunu gösterin” (es-Sâffât, 37/23) diye buyurmakta (ve burada da “lâm”ınfyerine “ila” harf-i cerrini kıtllanmakta)dır. Yine yüce Al­lah: “Çünkü Rabbin ona vahyetmiştir” (ez-Züzâl, 99/5) diye buyurmakta (ve “lam” harfini kullanmakta iken) bir başka yerde de Nuh’a şöyle vahyolundu” (Hûd, 11/36) diye buyurmakta ve (“ilâ” harfini kullanırı akta) dır. [39]

3- Köle Âzad Etmek:

“Bîr köle âzad etmelidirler71 buyruğunda bu gibi kimselere köle âzad et­mek düşer denilmektedir: Onu özgürleştirdim” demektir.

Diğer taraftan âzad edilecek bu kölenin eksiksiz, her türlü kusurdan U2ak olması icab eder. Malik ve Şafiî’ye göre bu kölenin müslüman olması eksiksiz olmasının bir parçasıdır. Tıpkı öldürme keffâretinde âzad edilecek kölede olduğu gibi. Ebû Hanife ve arkadaşlarına göre ise kâfir bir köle de, mükatebe ve buna benzer kölelik şaibesi bulunan bir kölenin âzad edilme­si yeterlidir. [40]

4- İki Yarımşar Köle Âzad Etmek Yeterli midir?:

İki yarımşar köle âzad edecek olursa bize (Mâlikî mezhebine) ve Ebû Ha-nife’ye göre yeterli değildir. Şafiî yeterli olur, demiştir. Çünkü iki yarımşar kö­le, tam bir köle hükmündedir. Diğer taraftan âzad etmek suretiyle keffâret, mal ile gerçekleşir. O halde tıpkı yemek yedirmekte olduğu gibi bunun da kısımlara ve parçalara bölünmesi mümkündür.

Bizim delilimiz: “Bitf köle âzad etmelidir* buyruğudur. Bu ise bir tek ki­şiyi ifade eden bir isimdir. Kölenin bir parçası ise tam bir köle değildir. Böy­le bir şey çeşitli parçaların biraraya getirilmesi suretiyle toplam (telfîk’ yapı­labilecek işlerden değildir. Zira bir köle âzad etmeye taalluk eden bir ibadet­te, iki ayrı kölenin yarımlarının onun yerini tutması sözkonusu değildir.

Bunun asıl dayanağı da iki ayrı adamın, iki ayrı kurbanda ortaklığı me­selesidir. (İki kişi yarımşardan iki ayrı kurbanda ortak olurlarsa İkisinin de kurbanı olmaz.) Diğer taraftan bir kimse iki ayrı adama kendisinin yerine hac yapmalarını emredecek otursa bunlardan birisinin haccın yarısını yerine getirmesi caiz olmadığı gibi, bu da böylece caiz olmaz. Ayrıca bir kimse bir köle satın alınıp, yerine âzad edilmesini vasiyet edecek olursa, onun adına iki yarım kölenin âzad edilmesi caiz değildir. İşte bizim bu meselemizde de durum böyledir, böylece onların delili de bâtıl olur. Yemek yedirmek ve baş­ka şeyler ise keffarette -bize göre- parçalanma, bölünme kabul etmezler. [41]

5- Keffârette Bulunma Zamanı:

“Eşleri İle temas etmezden evvel” buyruğu gereğince zihâr yapan koca­nın keffârette bulunmadan Önce hanımı ile ilişki kurması caiz değildir. Eğer keffâretten önce hanımıyla ilişki kuracak olursa günah kazanır, asi olur, bu­nunla birlikte keffâreti de düşmez. Mücahicİ’den keffâreti yerine getirmeye başlamadan önce ilişki kuracak ulursa, bir keffârette daha bulunması gere­kir dediği nakledilmiştir.

Başkalarından rivayet olunduğuna göre de zihâr dolayısıyla yerine geti­rilmesi farz olan keffâret (keffâreti yerine getirmeden önce ilişki kurması ha­linde), üzerinden düşer ve asla bir şey gerekmez. Çünkü yüce Allah keffâ­reti temas etmeden önce farz kılmış ve yerine getirilmesini emretmiştir. Eğer bu keffâreti hanımı ile temas edinceye kadar erteleyecek olursa vakti geçmiş olur.

Sahih olan keffâretin sabit olacağıdır. Çünkü o hanımına temas etmek su­retiyle bir günah işlemiş olur. İşlediği bu günah ise keffâreti kaldırmaz. Tıpkı bir namazı vaktinden sonraya bırakması halinde olduğu gibi, kaza yo­luyla bu keffâreti yerine getirir. Evs b. es-Sâmit ile ilgili hadiste belirtildiği­ne göre: o Peygamber (sav)’a hanımı ile ilişki kurduğunu haber verdiğinde Peygamber ona keffârette bulunmasını emretmiş idi.[42]

Bu da açık bir nastır. Bu keffâretin köle âzad etmek, oruç tutmak yahut yemek yedirmek suretinde yerine getirilmesi arasında herhangi bir fark yoktur.

Ebû Hanife dedi ki: Eğer keffâretini yemek yedirmek suretiyle yerine ge­tirecek ise önce hanımına temas etmesi, sonra da yemek yedirmesi caizdir. Temasın dışında öpmek, tenlerin dokunması ve lezzet almak ise, ilim adam­larının çoğunluğunun görüşüne göre haram değildir. el-Hasen ve Süfyan da böyle demiştir. Şafiî mezhebinin sahih görüşü de budur.

Bütün bunların haram olduğu ve hepsinin de temas etmek anlamında ol­duğu da söylenmiştir. Bu da Malik’in görüşü ve Şafii’nin bu husustaki iki gö­rüşünden birisidir. Daha önce geçmiş bulunmaktadır. [43]

6- Bu Husustaki Allah’ın Emri:

“İşte size bununla öğüt veriliyor.” Size bu emrediliyor. “Allah” keffâ­reti yerine getirmek ve başka türden bütün “yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” [44]

7- Köle Azad Etmek İmkânı Olmazsa:

Azad etmek için köle ve onun bedelini bulamayan yahııtta köleye sahib olmakla birlikte o kölenin hizmeti dolayısıyla ona ileri derecede ihtiyacı bu­lunan, yahut köle bedelini elinde bulundurmakla birlikte o bedele nafaka­sı dolayısıyla ihtiyacı olan yahut meskeni bulunmakla birlikte başka bir meskeni ohnayıp, onun dışında herhangi bir şeyi de bulunmayan kimsenin, Şafiî mezhebine göre oruç tutmak hakkı vardır.

Ebû Hanife dedi ki: Böyle bir kimse oruç tutmaz, onun köle âzad etme­si gerekir. İsterse buna ihtiyacı bulunsun.

Malik dedi ki: Böyle bir kimsenin evi ve hizmetçisi varsa, köle âzad et­mesi gerekir. Şayet köle âzad etmekten âciz olursa, durum ne olur? Bu da bir sonraki baslığın konusudur. [45]

8- Köle Âzad Etmekten Âciz Kalırsa:

Bu durumda kesintisiz İki ay oruç tutması gerekir. Eğer mazeretsiz olarak arada orucunu açacak olursa tekrar baştan başlar.

Şayet yolculuk ya,.da_hastalık gibi bir mazeret sebebiyle orucunu açacak olursa, kalanı tamahlar denilmiştir. Bu İbnu’l-Müseyyeb, el-Hasen, Ata b. Ebi Rebah, Amr b. Dinar ve eş-Şa’bî’nin görüşüdür. Şafiî’nin bu husustaki iki gö­rüşünden birisi de böyledir. Mezhebinin sahih olan görüşü de budur.

Malik ise şöyle demiştir: Zihâr keffâreti orucunu tutarken hastalanacak olur­sa, iyileştiği vakit tamamlar.

Ebû Hanife -Allah ondan razı o!sun-‘nin görüşüne gelince, yeni baştan baş­lar. Şafiî’nin bu husustaki iki görüşünden birisi de budur. [46]

9- Keffâret Orucuna Başladıktan Sonra Köle Âzad Etmek imkânını Bulursa:

Oruca başladıktan sonra köle âzad etme imkânını bulursa, orucunu tamam­lar ve bu, keffâret olarak -Malik ve Şafiî’ye göre- ona yeterli gelir. Çünkü oru­ca başladığı sırada o bununla emrolunmuş idi.

Ebû Hanife ve mezhebine mensub ilim adamlarına göre ise oruca son ve­rir ve köle âzad eder. Bunu da ay hesabı ile iddet bekleyen küçük yaştaki kadının iddetinin bitmesinden Önce (ay hali) kanı görmesine kıyas ederek söylemişlerdir. Bu durumdaki bir kadın bütün ilim adamlarının icmaı ile baş­tan ay hali hesabı iie iddet bekler.

Oruç tutarken bir yolculuğa başlayıp ta orucunu açacak olursa Malik, Şa­fiî ve Ebû Hanife’ye göre oruca yeniden başlar. Çünkü yüce Allah: “Aralıksız iki ay” diye buyurmaktadır. Hasan-ı Basrî’nin görüşüne göre ise kaldığı yerden devam eder. Çünkü bu bir mazerettir ve Ramazana kıyasen de bu böy­ledir. Şayet Bayram ve Ramazan orucu gibi keffâret orucu tutması helâl ol­mayan bir zaman girecek olursa, bu oruç keffâreti de kesilmiş olur. (Yani -kesintisizliği kesintiye uğrattığından- oruca yeniden bağlar.) [47]

10- Zihâr Yapan Bir Kimse Oruç Esnasında Gündüzün Hanımı İle İlişki Kurarsa:

Zihârda bulunmuş bir kimse iki ay keffâret orucu tutarken gündüzün iliş­ki kuracak olursa, Şafiî’nin görüşüne göre kesintisizlik şartı bâtıl olur. Gece­leyin ise bu şarta bir zarar gelmez, çünkü geceleyin oruç zamanı değildir. Ma­lik ve Ebû Hanife ise şöyle demişlerdir: Her durumda orucu batıl olur ve kef­fâret orucuna yeniden başlaması icab eder. Çünkü yüce Allah: “Eşleriyle te­mas etmeden önce” diye buyurmaktadır. Bu ise iki ayın tamamına ve bu iki ayın kısımlarına ait bir şarttır. Bu iki ay tamamlanmadan önce ilişki kuracak olursa, o takdirde bu emrolunduğu bir oruç olmaktan çıkar ve bundan do­layı o orucuna yeniden başlaması icab eder. Nitekim birisine: Zeyd ile ko­nuşmadan önce namaz kıl, diyecek olsa, o da namaz esnasında Zeyd ile ko­nuşursa yahutta ona: Zeyd’i görmeden önce namaz kıl, deyip de namaz es­nasında onu görecek olursa namazına yeniden başlaması gerekir. Çünkü bu namaz, kılmakla emrolunduğu namaz değildir. İşte bu da böyledir. Doğru­sunu en iyi bilen Allah’tır. [48]

11- İyileşmesi Umulmayan Bir Hastalığa Yakalanan Kimsenin Keffâreti:

Bir kimsenin hastalığı iyileşmesi umulmayacak şekilde uzayıp gidecek olur­sa, bu kişi yaşlılıktan dolayı (oruç tutmaktan) âciz kimse durumundadır. Böy­le birisinin oruç tutmak suretiyle keffârette bulunmayı geçerek, yemek ye­dirmek suretiyle keffârette bulunması caizdir. Şayet hastalığı iyileşmesi umu­lan türden olup da hanımı ile ilişki kurmaya ihtiyacı ileri dereceye ulaşacak olursa, oruç tutma gücünü elde edinceye kadar iyileşmeyi beklemeyi tercih etme hakkına sahiptir. Eğer yemek yedirmek ile keffârette bulunup oruç tut­maya güç yetirmeyi beklemeyecek olursa, bu da onun için yeterli olur. [49]

12- Fakirken Zihâr Yaptıktan Sonra Köle Azâd Edecek Bolluğa Erişenin Durumu:

Eli darken zihâr yaptıktan sonra bolluğa erişen bir kimsenin oruç tutma­sı yeterli olmaz. Zenginken zihâr yaptıktan sonra keffârette bulunmadan önce fakir düşen kimse de oruç tutar. Çünkü keffârette bulunacağı günkü ha­line bakılır. Şayet yokiuk halinde ve eli dar iken hamım ile ilişki kurup da zengin oluncaya kadar oruç tutmayacak olursa, bu durumda köle âzad etme­si gerekir. Eğer oruca başladıktan sonra varlık sahibi olursa, şayet orucu üze­rinden bir cuma (bir hafta) gibi ve buna yakın uygun bir süre geçmiş bulu­nuyor ise orucuna devam eder. Eğer bir iki gün ve buna yakın süre oruç tut­muş ise, oruç tutmayı bırakır ve köle âzad etmeye döner. Bununla birlikte bu onun İçin vacib değildir. Nitekim bir kimse teyemmüm ile namaz kılma­ya başlamışken su ile karşılaşacak olursa -Malik’e göre- namazını kesip ye­niden abdest almaya kalkışması vacib değildir, [50]

13- Keffâret Olarak İki Köle Azâd Etmesi Gereken Bir Kimsenin, Herbir Köleyi Yarımşardan İki Keffâret İçin Kabul Ederek Âzad Ederse:

İki ayrı zihâr keffâreti yahut öldürme ya da Ramazan ayında oruç açmak keffâreti adına iki köle âzad edip, bu kölelerin herbirisini ik,i keffâret adına ortak âzâd edecek olursa, bu onun için yeterli olmaz. Bu iki ayrı keffârec adı­na tıpkı tek bir köle âzâd etmiş kimse gibidir. Aynı şekilde her iki keffâret adına toplam dört ay oruç tutarsa yine yeterli olmaz. Herbir keffâret için ay­rı ayrı iki ay oruç tutmahdır. Bunun yeterli olacağı da söylenmiştir.

Eğer iki hanımına zihâr yapıp da tayin etmeksizin onlardan birisi için bir köle âzâd edecek olursa, ikinci bir keffârette daha bulunmadan iki hanımın­dan herhangi birisi ile ilişki kurması caiz olmaz. Eğer keffâreti herhangi bi­risi içindir, diye tayin edecek olursa, ikinci keffârette bulunmadan önce kef­fâreti kendisi için tayin ettiği hanımı ile ilişki kurması caiz olur.

Şayet dört tane hanımına zihâr yapacak oktp da onlar adına üç köle âzâd edip, iki ay da oruç tutarsa, köle âzâd etmesi de oruç tutması da yeterli ol­maz. Çünkü o bu durumda herbir keffâret için onbeş gün oruç tutmuş sayı­lır. Eğer yemek yedirmek suretiyle onlar adına keffârette bulunacak olursa, hepsi için ikiyüz tane yoksul yedirmesi caiz olur. Şayet güç yetiremeyecek olursa köle âzâd edip, oruç tutmaktan farklı olarak bunları dağınık yapabi­lir. Çünkü iki ay oruç dağıtılamaz, fakat yemek yedirmek dağıtılabilir.

Altı başlık ihtiva eden bir bölüm [51]

14- Keffâretlerde Sıra ve Yemek Yedirme Miktarı:

Yüce Allah, burada keffâreti sıralanmış şekliyle sözkonusu etmektedir. Do­layısıyla köle âzâd etmekten âciz olunmadıkça oruç tutmaya imkân yoktur. Aynı şekilde oruç tutamama sözkonusu olmadıkça yemek yedirmeye kalkış­mak sözkonusu olmaz. Oruç tutacak gücü olmayan kimsenin altmış tane yok­sulu yedirmesi gerekir. Herbir yoksula Peygamber (sav)’ın müddu ile iki müd[52] verilir. Eğer Hişam müddü ile bir müd verecek olursa -ki bu da bir müd ile üçte bir müd kadardır- yahut Peygamber (sav)’ın müddü ile birbu-çuk müd yedirecek olursa bu da onun için yeterli gelir.

Ebû Ömer b. Abdi’t-Berr dedi ki: Bunun faziletli olanı Peygamber (sav)’ın müddu ile iki müd yedirmektir. Çünkü yüce Allah zihâr keffâretinde ‘Aile­nize yedirdiğinizin orta yollusundan” (el-Mâide, 5/89) diye buyurmaınıştır. O halde yedirilmesi vacib olan miktaiojM yoilu doyuracak kadardır.

Îbnu’l-Arabi dedi ki: Mâlik, İbnu’l-Kasırn ve İbn Abdİ’l-Hakem’in rivayet­lerine göre şöyle demiştir: Hişam müddu ile bir müd (yedirir). Bu da bura­da doyuracak kadardır. Çünkü yüce Allah burada mutlak olarak yemek ye­dirmekten sözetmiş, “orta yollu” olmasını sözkonusu etmemiştir. Eşheb’in ri­vayetinde de şöyle demektedir: Peygamber (sav)’in müddü ile iki müd (ye­dirir). Ona: Sen Hişam’ın müddü İle dememiş miydin? diye sorulunca, o: Evet şu kadar var ki Peygamber (sav)’ın müddü ile iki müd yedirmek benim da­ha çok sevdiğim bir şeydir. Aynı şekilde Îhnu’l-Kasım da ondan yaptığı ri­vayetinde böyle demektedir.

Derim ki: İbn Vehb ve MutarriPin Malikten yaptığı rivayet te böyledir: Bu­na göre o herbir yoksula Peygamber (sav)’ın müddü île iki müd verir. Ebû Hanife ve mezhebine mensub ilim adamlarının görüşü de böyledir.

Şafiî ve diğerlerinin görüşüne göre ise herbir yoksula bir müd verir. Bundan daha fazlasını vermesi de gerekmez. Çünkü o yemek yedirmekle.kef-fârette bulunmaktadır. Müdden fazlasını harcama yükümlülüğü yuktur. Bu­nun asıl dayanağı ise ramazanda oruç yeme keffâreti ile yemin keffâretidir.

Bizim delilimiz ise yüce Allah’ın: “O zaman altmış yoksul doyurmalıdır” buyruğudur. “Doyurmak” lafzının mutlak olarak kullanılması karnı doyurma­yı kapsar. Bu ise adeten ona bir şeyler ilave etmedikçe tek bir müd ile ger­çekleşmez, Eşheb de böyle demiştir; Malik’e: Bize ve size göre “doymak” fark­lı mıdır? diye sordum, o evet dedi. Bize göre doymak Peygamber (sav)’ın müd­dü ile bir müddür. Size göre ise doymak bundan daha fazladır. Çünkü Peygamber (sav) sizi kapsamaksızın bize bereket ihsan edilmesi için dua etmiş­tir. O bakımdan sizler bizim yediğimizden fazlasını yersiniz.

Ebû’l-Hasen eİ-Kâbisî dedi ki: Zihâr keffâretinde Medinelilerin Hişam müddünü esas almalarının sebebi, yüce Allah’ın çirkin ve yalan bir söz söy­lediklerine tanıklık etmiş olduğu zihâr yapanların cezasını arttırmak içindir.

İbnu’l-Afabî dedi ki: Burada gördüğünüz gibi Hişam müddünden sözedil-mektedir. Zamanın onun adının anılmasını ortadan kaldırmasını, adının ki­taplardan silinmesini çok arzu ederdim. Çünkü vahyin indiği, Allah Rasûlü-nün karar kıldığı aralarında zihânn yapılıp haklarında: “… O zaman altmış yoksul doyurmalıdır” diye buyurulmuş olan Medine ahalisi bunun ne de­mek olduğunu anlamışlar, bundan maksadın ne olduğunu bilip, bu maksa­dın da karnın doyurulması olduğunu iyi biliyorlardı. Bunun miktarı da on­larca bilinen ve kabul edilen bir husustur. 13u doymak haberlerde çokça va-rid olmuş ve hidayet bulmuş Râşid halifeler döneminde bunun üzere hal de­vam edip gitmiştir. Bu hal şeytan, Hişam’ın kulağına bir şeyler fısıldayınca -ya kadar öylece devam etti. O da Peygamber (sav)’ın müddünün kendisini de emri altında bulunan ve kendisine denk olanlardan benzeri herhangi bir kimseyi de doyurmadığını gördü. Bunun üzerine şeytan kendisine, kendisi­ni doyuracak miktarı ihtiva edecek bir müd edinmesini süsleyip gösterdi. O da bir müddü iki rıtıl olarak değerlendirip, insanları da bunu kabul etmeye mecbur etti, Bu miktar nemlenecek olursa, yaklaşık üç rıtıl kadar olur. Bu­nun sonucunda o (Hişam) Peygamberin sünnetini değiştirip, bereketin ma­hallini ortadan kaldırmış olmaktadır.

Peygamber (sav) Medinelilere müdlerinde ve salarında -tıpkı Mekke’de İbrahim’e bereket ihsan ettiği gibi- bereketlerinin kalması için dua ettiğinden ötürü bereket Peygamber (sav)’ın duası sebebiyle onun müddünde cereyan ediyordu. Bu bakımdan şeytan, bu sünnetin değiştirilerek bu bereketin or­tadan kaldırılması için çalışıp durdu. Onun bu arzusunu ise Hişam’dan baş­ka kabul eden olmadı. Dolayısıyla ilim adamlarının onun adını sözkonusu et­memeli ve bu husustaki kayıtlardan adlarını -eğer uygulamasını değiştirme-seler dahi- silmeleri gerekir. Ahkâm ile ilgili hususlarda onu anarak gönder­melerde bulunup yüce Allah’ın ve Rasûlünün zikrettiği hususlara açıklama getirecek bir konuma yükseltmeleri -bu vahyin kendilerine inmiş olduğu as-hab nezdinde açıkça bilinen bir şey iken- çok büyük bir musibettir. Bundan dolayı zihâr keffâretiyle ilgili Eşheb’in rivayetinde Peygambertsav)’ın müd­dü ile iki müddün sözkonusu edilmesini biz, bunun Hişam müddü ile yeri­ne getirileceğini belirten rivayetten daha çok severiz. Nitekim Malik’in Eşheb’e söylemiş olduğu şu sözleriyle bu bilgiye nasıl dikkat çektiğine dikkat ede­lim; Bize göre doymak Peygamber (sav)’ın müddü üedir. Size göre doymak ise daha fazlasıyla olur. Çünkü Peygamber (sav) bizim için bereket iie du­ada bulunmuştur. Ben de (İbnul-Arabi) böyle diyorum. Çünkü ibadet sün­nete uygun olarak eda edilecek olursa, eğer bedeni bir ibadet İse daha ça­buk kabul edilir. Eğer mali bir ibadet ise onun azı bile mizanda daha ağır ba­sar, onu alanın elinde daha mübarek olur, ağzında daha hoş tat verir, kar­nındaki rahatsızlığı daha az olur, onun kalıbını dik tutma imkânı daha ileri derecede olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [53]

15- Keffârette Doyurulması Gereken Yoksul Sayısı:

Malik ve Şafiî’ye göre altmış yoksuldan daha azma yemek yedirmesi ye­terli olmaz. Ebû Hanife ve mezhebine mensub ilim adamları ise şöyle demiş­lerdir; Şayet sayıyı tamamlayıncaya kadar hergün bir yoksula yarım sa’ ye­mek yedirecek olursa bu onun için yeterli olur. [54]

16- Hür Kimseye Hacr (Kısıtlılık) Koymak:

Kadı Ebû Bekr Îbnu’l-Arabî dedi ki: Garib işlerden birisi Ebû Hanife’nin: Hür kimsenin hacr altına alınması batıldır deyip, buna yüce Allah’ın: “Bir kö­le âzad etmelidirler” buyruğunu delil göstermesidir. Bu görüşüyle o reşid ile sefih arasında fark gözetmemektedir. Fakat bu onun gibisine yakışmayan, oldukça zayıf bir fıkhı anlayıştır. Çünkü bu âyet-i kerime umumidir. Rasûlul-lah (sav)’ın ashabı arasında hacr ile hüküm vermek yaygın bir şeydi ve kı­yas da bunu gerektirir. Küçüklük yahut velayet altında bulunmak dolayısıy­la hacr halinde iken sefih olarak bulûğa eren bir kimseye inalının verilme­si yasaklanmıştır. Böyle bir kimsenin malında yapacağı uygulama nasıl ge­çerli olabilir? Bilindiği gibi has olan hüküm, umum ifade eden hükme hakim­dir (ondan üstündür yani umumi hükmü tahsis eder.) [55]

17- ZihârHükmü Neshedicidir:

Bazı ilim adamlarına göre zihâr hükmü, cahiliye döneminde görülen zi-hârın talâk olduğu şeklindeki uygulamayı neshedicidir. Bu anlamdaki açık­lama İbn Abbas, Ebû Kîlâbe ve başkalarından rivayet edilmiştir. [56]

18- İmanın Gerekçesi Olan Ameli Uygulamalar:

“Bu hükümler Allah’a ve Rasûlüne iman edesiniz dîyedir” buyruğu şu demektir: Bizim keffâret hususunda sözünü ettiğimiz bu ağır hüküm “… iman edesiniz diyedir,”

Yani Allah’ın bu emri verdiğini tasdik etmeniz içindir.

Kimi ilim adamı bu keffâretin yüce Allah’a iman etmek anlamında oldu­ğuna delil göstermişlerdir. Çünkü yüce Allah bun» süzkonusu edip, farz kıl­dığını belirtince; “Bu hükümler Allah’a ve Rasûlüne iman edesiniz diyedir”

diye buyurmaktadır. Yani bu hükümler yüce Allah’a itaat edenler, O’nun sı­nırlan yanında durup onları aşmayan kimseler olasınız diyedir. Yüce Allah, böylelikle keffârette bulunmayı itaat ve yüce Allah’ın hududuna riayet oldu­ğundan dolayı iman diye adlandırmaktadır. Böylelikle ona benzeyen herbir husus da iman(a delâlet eden)dir.

Şayet; Yüce Allah’ın: “Bu hükümler Allah’a ve Rasûlüne iman edesiniz diyedîr” buyruğu çirkin ve yalan bir söz olan zihâra dönmemeniz içindir, de­mek olduğu söylenecek olursa ona şöyle cevab verilir: Bunun da kastedilmiş olması mümkündür, birincisinin de kastedilmiş olması mümkündür, bu du­rumda anlam şöyle olur: Bunlar o çirkin ve yalan söze dönmeyesiniz diyedir. Aksine yüce Allah’a itaat olmak üzere bunları terkediniz. Çünkü O, bunları haram kılmış bulunmaktadır. Ayrıca kendisine zihâr yaptığınız hanımdan keffârette bulununcaya kadar uzak kalasınız, diyedir. Çünkü yüce Allah ona dokunmayı yasaklamış bulunmaktadır. Yüce Allah keffâreti emredip, sizin ta­rafınızdan bunun yerine getirilmesini ön gördüğü için de keffârette bulunu­ruz. Böylelikle bütün bunlarla siz, Allah’a ve Rasûlüne iman eden kimseler olursunuz. Çünkü bunlar sizin korumanız gereken sınırlardır, edâ etmeniz ge­reken itaatlerdir. Allah’a ve Rasûlüne itaat ise imandır. Başarı Allah’tandır. [57]

19- “Allah’ın Hudutları ve Kâfirlerin Azabı”:

“Ve bunlar Allah’ın koyduğu sınırlardır.” Yanı yüce Allah kendisine ne­yin isyan ve neyin itaat olduğunu açıklamış bulunmaktadır, O halde zihâr Ona bir masiyettir, keffâret ise Ona itaattir.

“Kâfirler için çok acıklı bir azab vardır.” Yani yüce Allah’m hükümle­rini tasdik etmeyen kimseler için cehennem azabı vardır. [58]

  1. Muhakkak ki Allah ve Basûlü ile sınır yansına kalkanlar kendi­lerinden öncekilerin helak, hor ve hakir edildikleri gibi, hor ve hakir edildiler. Halbuki gerçekten apaçık âyetler indirmiştedir. Kâfirler İçin alçaltıcı bir azab vardır.
  2. Allah, hepsini dirilteceği gün, ne yaptıklarını onlara haber vere­cektir. Allah onu bir bir saymış, onlarsa onu unutmuşlardı. Allah herşeye tanık olandır.

Yüce Allah, hududunu aşmayıp, orada duran müminleri sözkonusu ettik­ten sonra; “Muhakkak ki Allah ve Rasûlü ile sınır yarışına kalkanlar…” buy­ruğu ile Allah’ın hududlarını aşma yarışına kalkıp onlara aykırı hareket edenleri sözkonusu etmektedir,

Sınır yansına kalkışmak, sınırlarda düşmanlık ve muhalefet etmek” demektir. Bu (bu anlamıyla) yüce Allah’ın: “Bunun sebebi onların Allah’a veRasûlüne karşı gelmeleridir.” (e-Enfa\, 8/13) buyruğuna benzemektedir.

“Muhakkak ki Allah… ile sınır yarışına kalkanlar” Allah’ın dostlarıyla, velileriyle sınır yarışına kalkışanlar demektir. Nitekim haberde: “Kim benim bir dostumu küçük düşürecek olursa, Bana karşı savaş ilan etmiş demektir. “[59] diye buyurulmuştur.

ez-Zeccâc dedi ki: “Sınır yarışına kalkışmak” senin karşındakinin sınırına muhalif olan bir sınırda bulunmandır. Bunun asıl anlamı engel olmak, kar­şı çıkmak demektir. “Hadid: Demir” de buradan gelmektedir. Kapıcıya ;ıel-haddâd” denilmesi de buradandır.

“Oyfy- Helak, hor ve hakir edildiler” buyruğu hakkında Ebû Ubeyde ve el-Ahfeş: Helak edildiler. Katade: Kendilerinden öncekiler hor kılındıkları gi­bi, onlar da hor kılındılar diye açıklamalardır. İbn Zeyd: Azaba uğratıldılar, es-Süddî lanet olundular, diye açıklamışlardır.

el-Ferra dedi ki: Hendek günü bunlar öfkelendirildiler. Bedir günü diye de açıklanmıştır. Maksat müşriklerdir, münafıklar oldukları da söylenmiştir.

“Kendilerinden öncekilerin helak, hor ve hakir edildikleri gibi” buy-ruğundaki “hor ve hakir edildikleri” buyruğunun pek yakında bu hale ge­tirilecekleri demek olduğu söylenmiştir. Bu yüce Allah’ın müminlere verdi­ği bir zafer müjdesidir. Buyruğun mazi lafzı ile gelmiş olması, haber verilen hususun pek yakında gerçekleşeceğini anlatmaktadır. Bunun Mezhiclilerin şivesinde böyle olduğu da söylenmiştir.

“Halbuki” kendilerinden öncekiler arasından Allah ve Rasûlü ile sınır ya­rışına kalkışanlar arasında yer alan kimselere neler yaptığımıza dair “gerçek­ten apaçık âyetler İndirmiş izdir, kâfirler için alçaltıcı bîr azab vardır.”

“Allah’ın hepsini” erkek, kadın hepsini kabirlerinden aynı halde “diril­teceği gün” dünyada iken “ne yaptıklarını onlara haber verecektir” bil­direcektir..

“Gün” lafzı “alçaltıcı bir azab” ile nasbedilmiştir. Yahutta o günün büyüklüğünü anlatmak üzere “hatırla ki” takdirindeki bir fiil ile nasbedilmiş­tir.

“Allah onu” kendileri hakkında amel defterlerinde “bir bir saymış, on-larsa onu unutmuşlardı.” Ta ki bu yaptıklarını amel defterlerinde kendile­rine hatırlatmcaya kadar. Bu onlara karşı getirilecek olan delilin daha kesin ve ileri bir delil olması içindir.

“Allah herşeye tanık olandır.” Herşeye ınuttalidir. Herşeyi görür, hiçbir şey O’na gizli kalmaz. [60]

  1. Görmedin mi ki Allah, gökte ve yerde olan herşeyi muhakkak bi­lir. Üç kişi fisüdaşmayıversîn, muhakkak O onların dördüncüle­ridir. Beş kişi oltnayıversinler, mutlaka O onların altıncılarıdır. İster bundan daha az veya daha çok olsunlar. Nerede bulunurlar­sa bulunsunlar O, mutlaka onlarla beraberdir. Sonra kıyamet gününde kendilerine yaptıklarını haber verir. Gerçekten Allah herşeyi çok iyi bilendir.

“Görmedin mi ki Allah gökte ve yerde olan herşeyi muhakkak bilir.”

Gizli ve açık hiçbir şey Ona gizli kalmaz.

“Üç kişi fısıldaşmayıversin” buyruğundaki: lafzı genel olarak *’ye” ile okunmuştur. Buna sebeb, ikisi (fiil ile fail) arasında bir başka lafzın bulunmasıdır. Ebû Cafer b. el-Ka’kâ’, el-A’rec, Ebû Hayve ve İsa ise (daha ön­ce geçmiş bulunan “görmedin mi ki” anlamındaki) fiilin müennes oluşu dolayısıyla te ile; diye okumuşlardır.

Fısddaşmak” gizlice konuşmak demektir. Bu mastar olup, mas­tar bazan sıfat olarak da kullanılabilir. O bakımdan: “Fısıldaşan top­luluk”, denilirken, aralarında fısıltı bulunan kimseler demektir. Yüce Al-jah’ın: “Onlar gizlice konuşurlarken” (el-İsra, 17/47) buyruğun da bu şekilde kullanılmıştır.

“Üç” lafzı, “Fısıltı” lafzının ona izafe edilmesi dolayısıyla cer île gelmiştir.

el-Ferra da “üç” lafzının “fısıltı” lafzının sıfatı olduğunu ve bundan ötü­rü cer ile geldiğini söylemiştir. Bununla birlikte “fısıltı” lafzını ona izafe et­mek de mümkündür. Eğer mukadder bir fiil ile nasbedilecek olursa bu da mümkündür. Nitekim bu İbn Ebi Able’nin kıraatidir. O hem bu lafzı, hem de: “Beş” lafzını nasb ile hal olarak ve; “Fısıldaşıriar” fiilinin tak­diri ile okumuşlardır. Bu fiilin takdirine sebeb i.se “fısıltı” anlamındaki lafzın ona delâlet etmesidir. Bu açıklamayı ez-Zemahştrî yapmıştır,

“Üç” anlamındaki lafzın “fısıltı” anlamındaki lafzın konumundan bedel ola­rak ref ile okunması da caizdir.

Diğer taraftan herbir sirâr (gizli konuşmak) bir necvâ (fısıldaşmak)dır de­nildiği gibi, şöyle de açıklanmıştır: Necvâ; üç kişinin kendi aralarında yalnız­lık halinde bir şeyi gizlemeleri ve bunu kendi aralarında fısıltı halinde söy­lemeleridir, Sirâr; iki kişi arasındaki fısıldaşmadır, denilmiştir.

“Muhakkak O, onların dördüncüleridir.” Onların neyi fısıldattıklarını bi­lir ve işitir. Buna âyetin “Allah’ın herşeyi bildiğini” belirtmekle başlaması ve yine âyetin “Allah’ın herşeyi bilen” olduğunun belirtilmekle sona etmesi de­lâlet etmektedir.

“Necvâ: Fısüdaşmak” lafzının: “Yerin tümsekçe olan kısımları” laf­zından geldiği söylenmiştir. Birbirleriyle bu şekilde fısıldaşan iki kişi kendi sırlarını, kendi aralarında gizlice fısıldaşıriar. Onların bu hali de kendisine bi­tişik olan yerlere göre yerin nisbeten yüksek olan kısmının adeta yalnız ba­şına kalmasına benzer. Bııyaığun anlamı da şudur: Yüce Allah’ın işitmesi her­bir sözü kuşatır. Yüce Allah, kendisine zihâr yapan kocası hakkında tartışan kadının sözlerini dahi İşitmiştir,

“İster bundan daha az veya daha çok olsunlar” buyruğunda (lâ harfle­rinden sonra gelen isimlen) Sellâm, Yakub, Ebû’l-Âliye, Nasrve İsa: laf­zının girmesinden önceki: “Fısıltı” lafzının mahalline atf ile ref ile oku­muşlardır. Çünkü bunun takdiri “Fısıltı(sı) olmayıversin” şeklindedir. “Üç”[61] lafzının: “Daha azr laFzının mahalline göre merfu olması da mümkündür. Nitekim: “Lâ havle ve lâ kııvvetun illa billah” denilirken “havi” lafzının fetha, “kuvvet” lafzının ref ile okunma­sı da böyledir. Mübtedâ olarak her ikisinin merfu okunması da caizdir. Tıp­kı: “Lâ havlun ve lâ kuvvetun illa billah” demek gibi. Bu hususa daif açıklamalar yeteri kadanyla daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/254. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır, ez-Zühri ve İkrime (“daha çok” anlamındaki lafzı “peltek se” harfi yerine) “be” harfi ile “daha bü­yük” diye okumuşlardır. Ancak bu genel olarak “(peltek) se” ile ve “re” har­fi lafza göre üstün olarak okumuşlardır ki cer konumundadır.

el-Ferra yüce Allah’ın: “Üç kişi fısıldaşmayıversin, muhakkak O, onların dördüncüleridir. Beş kişi olmayıversinler, mutlaka O, onların altıncıları­dır” buyruğu hakkında şunları söylemektedir: Anlaşılan mana ve sayı, maksat değildir. Çünkü yüce Allah az ya da çok olsun bütün sayıdaki şahıslarla bir­likte olduğunu en iyi bilendir. Onların gizli olsun, açık olsun söyledikleri her-şeyi bilir, hiçbir şey O’na saklı kalmaz. Bundan dolayı yüce Allah birtakım sa­yıları sözkonusu etmeyip bazı sayılan süzkonusu etmekle yetinmiştir.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Onlar nerede olurlarsa olsunlar, yü­ce Allah da bir yerden başka bir yere geçmek yahut intikal etmek sözkonu­su olmaksızın onlarla beraberdir. Bu buyruk, gizlice birtakım işler çevirmiş bir münafık topluluk hakkında inmiştir. Yüce Allah da bu buyruğu ile bun­ların kendisine gizii kalmadığını bildirmektedir. Bu açıklamayı İbn Abbas yap-mıştır.Katade ve Mücahid de: Yahudiler hakkında inmiştir, demişlerdir.

“Sonra kıyamet gününde kendilerine” iyi ya da kötü olsun “yaptıkla­rını haber verir” bildirir, “Gerçekten Allah herşeyi çok iyi bilendir.” [62]

  1. Kendilerine fısıldanmak yasaklandıktan sonra yine kendilerine yasaklanan şeylere dönen, günahı, düşmanlığı ve Peygambere is­yanı fısıldanmakta olan kimseleri görmedin mi? Onlar sana gel­diklerinde Allah’ın seni selamlamadığı sözlerle selamlar ve ken­di aralarında derler ki: “Söylediğimiz sebebi ile Allah bize azab et­meli değil mi?” Cehennem yeter onlara. Oraya girecekler. O ne kö­tü’dönüş yeridir!

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız: [63]

1- Ayetin Nüzul Sebebi ve Fısıldaşmaları Yasaklanışı:

“Kendilerine fısıldanmak yasaklandıktan sonra… kimseleri görme­din mi” buyruğu hakkında şöyle denilmiştir: Bu, az önce de kaydettiğimiz gibi yahudilerle münafıklar hakkındadır. Müslümanlar hakkında olduğu da söylenmiştir.

İbn Abbas dedi ki: Bu kendi aralarında fısıtdaşarak giziice konuşan ve bu arada müminlere bakan ve birbirlerine göz kırpan yabudilerle, münafıklar hak­kında inmiştir.

Müminler de şöyle diyorlardı: Bunlara bizim kardeşlerimiz ve yakın ak­rabalarımız olan muhacir ve ensardan bazılarının öldürüldüklerine yahut baş­larına gelen bir musibet veya bozgunlarına dair bir haber ulaşmış olmalıdır. Bu da onların hoşuna gitmiyor, onları rahatsız ediyordu. Bunun neticesinde Peygamber (sav)’a şikâyetleri çoğaldı. Yüce Allah da onların fısıldaşmaları-nı yasakladı. Fakat bu işten vazgeçmeyince âyet-i kerime nazil oldu.

Mukatil dedi ki: Peygamber (sav) ile yahudiler arasında bir antlaşma vardı. Müminlerden bir kimse onlara uğradı mı kendi aralarında -o mümin kişi kötü bir takım zanlara kapılıncaya kadar- gizlice konuşuyorlardı. Bu se­fer o da yoluna gitmekten vazgeçiyor, geri dönüyordu. Rasûlullah (sav) onlara böyle yapmamalarını söyledi ise de onlar vazgeçmeyince bu âyet-i ke­rime nazil oldu.

Abdurahman b. Zeyd b. Eşlem dedi ki: Bir kişi Peygamber (sav)’a geliyor, ondan bir ihtiyacını karşılamasını istiyor, onunla birlikte konuşuyordu. O dö­nemde oralarda savaş vardı. Böylelikle onu görenler Peygamber (sav) ile sa­vaş, bir musibet yahut önemli bir iş hakkında konuştuğunu zannediyor, bun dan dolayı da korkuya kapılıyorlardı. Bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil oidu. [64]

2- Fısıldaşmanın Yasaklanışı ve Riyakârlık:

Ebû Said el-Hudrî rivayetle şöyle demektedir Bir gece konuşurken Rasû-lullah (sav) yanımıza çıkageldi ve dedi ki: “Bu fısıl daşma ne oluyor? Fısıldaş-mak size yasaklanmadı mı?” Bizler Ey Allah’ın RasCtlü! Allah’a tevbe ettik. Biz Mesih -Deccal’i kastediyor-‘den korkumuz dolayısıyla onu sözkonusu ediyor­duk. Peygamber şöyle buyurdu; “Size bence ondan daha da korkunç olanı haber vereyim mi?” Biz; Ver ey Allah’ın Rasûlü dedik, şöyle buyurdu: “(Bu) gizli şirktir. Kişinin, bir başkası burdadtr ve kendisini görüyor diye kalkıp amelde bulunmasıdır.” Bunu el-Maverdî zikretmektedir[65]

Hamza, Halef ve Yakub’dan Ruveys “fısıldanmakta olan kimseler” anlamın­daki buyruğu; diye, vezninde okumuşlardır. Bu Abdullah (b. Mesud) ve arkadaşlarının kıraatidir. Diğerleri ise, “Fısıldanmakta olan kimseler” diye; vezninde okumuşlardır. Ebû Ubeyd ve Ebû Ha­tim yüce Allah’ın: “Birbirinizle fısıldaştığımz zaman” (9- âyet) i!e “fısıldaş-mayın” (9. âyet) buyrukları dolayısı ile bu okuyuşu tercih etmişlerdir.

Nehhas dedi ki: Sibeveyh; ile vezinlerinin aynı anlamda kul­lanılabildiklerini de nakletmektedir. “Davalaştılar” anlamındaki ile “çarpıştılar, savaştılar” anlamındaki, ile fiillerinde ol­duğu gibi. Buna göre bu iki okuyuş şekli de aynı anlamdadır.

“Günahı, düşmanlığı” buyruğunun anlamı yalan ve zulmü demektir. “Peygambere isyanı ona muhalefeti…” anlamındadır, ed-Dahhak, Mikahid ve Humeyct ise çoğul olarak: “Muhalefetleri…” diye okumuşlardır. [66]

3- Zımmilerin Selam Vermeleri ve Selâmlarının Alınması:

“Onlar sana geldiklerinde Allah’ın seni selamlamadığı sözlerle se­lamlarlar” buyruğu ile yahudilerin kastedildiği hususunda, bu hususta riva­yet nakledenler arasında görüş ayrılığı yoktur. Yahudiler Peygamber (sav)’a gelerek: “es-Sâmu aleyke: Ölüm sana olsun” derlerdi. Onlar bu sözleriyle za­hiren selam söylediklerini ifade ediyorlar, fakat içten içe ölümü kastediyor­lardı. Peygamber (sav) da: -Bir rivayete göre- “Aleyküm: (hayır) sizin üzeri­nize” diye; bir diğer rivayete göre ise: “Ve aleyküm: Sizin de üzerinize olsun’: diye cevab verirmiş.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Bu buyruğun anlaşılması müşkildir. Onlar şöyle di­yorlardı: Eğer Muhammed bir peygamber olsaydı, yüce Allah bizim ona ha­karet edip onu küçümsememize rağmen bize mühlet vermemesi gerekirdi. Halbuki onlar yüce yaratıcının son derece Halım (bağışlayıcı, azabı erteleyici) olduğunu kendisine dahi dil uzatanları azablandırmakta acele etmedi­ğini bilmiyorlardı. Ya Peygamberine dil uzatanların durumu ne olsun?

Sabit olduğuna göre Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Allah’tan da­ha çok eziyetlere sabreden hiçbir kimse yoktur. Müşrikler O’nun eşinin ve çocuğunun olduğunu iddia ederlerken O onlara afiyet veriyor, onları rızık-landırıyqr.”[67] Yüce Allah, onların sırlarını açığa çıkarmak, gizlediklerini or­taya koyup onları rezil etmek ve Rasûlüne de mucize olmak üzere bu buy­rukları indirdi.

Katade’den, onun da Enes’ten rivayetine göre bir yahudi Rasûlullah (sav)’ın ve ashabının yanına gelerek: es-Sâmıı aleyküm dedi. Peygamber (sav) onun söylediğine karşılık verdikten sonra: “Bunun ne söylediğinin farkında mısınız?” diye sordu. Onlar: Allah ve Rasûlü en iyi bilir, dediler. Peygamber: “O böyle dedi. Haydi onu bana geri çağırınız” diye buyurdu. Onu geri ge­tirdiler. Peygamber: “Sen es-samu aleyküm dedin (öyle mi)?” diye buyurdu. O da Evet dedi. Peygamber (sav) bunun üzerine şöyle buyurdu: “Kİtab eh­li size selam verdikleri takdirde siz de: Senin dediğin senin üzerine olsun, de­yiniz.” Bunun üzerine yüce Allah: “Onlar sana geldiklerinde Allah’ın seni selamlamadığı sözlerle selamlarlar” buyruğunu indirdi.[68] Derim ki: Tirmi-zi bu hadisi rivayet etmiş, olup, bu hasen, sahih bir hadistir demiştir.

Âişe’den de şüyle dediği sabit olmuştur: Yahudilerden birtakım kimseler Peygamber (sav)’a gelerek: Ey Ebû’l-Kasım es-sâmu aleyke dediler. Ben: es-sâmıı aleyküm ve Aliah size yapacağını yapsın, nitekim yapmıştır, dedim. Bu sefer Peygamber (sav) şöyle buyurdu: “Konuşma ey Âişe! Şüphesiz Allah çir­kin sözü söylemeyi de, çirkin söze çirkin sözle karşılık vermeyi de sevmez.” Ben Ey Albh’ın Rasûlü, onun ne söylediğini görmüyor musun? dedim. O: “Be­nini onların söylediklerini aynen karşılık olarak oniara söylediğimi ve: Ve aley­küm dediğimi görmüyor musun?” diye buyurdu.[69] Bunun üzerine şu; “Al­lah’ın seni selamlamadığı sözlerle selamlarlar” âyeti nazil oldu. Yani Al­lah sana selam vermişken, onlar: es-samu aleyke derler. “Sâm” ise ölüm de­mektir. Bu hadisi bu manasıyla Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir.

Buharı ile Müslim’de Enes b. Malik (r.a)’ın rivayet ettiği hadiste şöyle de­nilmektedir: Peygamber (sav) buyurdu ki: “Kicab ehli size selâm verdikleri vakiL siz de: Ve aleyküm deyiniz.”[70]

Rivayet böylece “vav”lı oiarak “ve aleyküm” şeklindedir. Bu hususta ilim adamları açıklamalarda bulunmuşlardır. Çünkü “atıf vav’ı” hükümde ortak kıl­mayı gerektirmektedir. Bunun gereği olarak onların bize beddua ederek ölü­mü istedikleri bu sözün kapsamına da girmemiz gerekmektedir. Yahutta bu “Seâmet; yani dinimizden usanmak” anlamına gelir. Nitekim: “Usandı, usanır, usanmak” denilir.

Bazılan.buradaki “vav” şairin şu mısraında olduğu gibi fazladan zikredil­miştir diye açıklamışlardır;

“Biz kabilenin evlerinin bulunduğu yeri geçip de vardığımızda.”

Burada “vav’ı fazladan getirmiş bulunmaktadır.

Bazıları da buradaki “vav” istinaf (ifade başlangıcı) içindir, sanki ve’s-sâ-mu akyküm demiş gibidir. Bazıları da: Bu atıf olmak üzere gelmiştir, bunun bize zararı yoktur. Çünkü bizim onlara bedduamız kabul olunur, ama onla­rın bize bedduaları kabul olunmaz.

ez-Zübeyr’in rivayetine göre o Cabir b. Abdullah’ı şöyle derken dinlemiş­tir: Yahudilerden birtakım kimseler Rasûlullah (sav)’a selam vererek: es-Sâ-mu aleyke ya Ebe’l-Kasım dediler. Peygamber de: “Ve aleyküm” diye buyur­du. Âişe kızmış olarak: Onların söylediklerini duymadın mı? deyince, Pey­gamber şöyle buyurdu: “Evet, duydum. Ben de onlara karşılık verdim. Şüp­hesiz ki bizim onlara bedduamız kabul olunur, fakat onların bize bedduala­rı kabul olunmaz.” Bunu da Müslim rivayet etmiştir[71]

“Vav”h rivayet hem mana itibariyle daha güzeldir hem “vav” ile gelen ri­vayet daha sahih ve daha meşhurdur.

Zimmet ehlinin verdiği selamının alınmasının hükmünün müslümanlann selâmını almak gibi vacib olup olmadığında ihtilaf edilmiştir. İbn Abbas, eş-Şa’bî ve Katade -bu husustaki emir dolayısıyla- vacib olduğu kanaatindedir.

Malik de Eşheb ve İbn Vehb’in kendisinden yaptıkları rivayete göre bu­nun vacib olmadığı kanaatini benimsemiştir. Ona göre şayet cevab verilecek olursa: Aleyke, denilir.

İbn Tavus’un tercihiğine göre ise onlara karşılık verilirken: “Alâke es-se-lamu” yani selam senden yükseğe çıkmıştır denilir. Mezhebimize mensub ba­zıları da şunu tercih etmişlerdir; “Sin” harfi kesreli olarak “es-silamu” denilir ki bu da taşlar demektir.

Malik’in görüşü sünnete uymak bakımından daha uygundur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Mesruk’un rivayetine göre Âişe (r.anhâ) şöyle demiştir; Peygamber (sav)’a bir grub yahudi gelerek: es-Samu aleyke ya Ebe’l-Kasım dediler. O da: “Ve aleykürn” dedi. Âişe: Ben de hayır es-sam ve ez-zam üzerinize olsun dedim. Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: “Ey Âİşe! Sen çirkin söz söyleyen bir kişi ol­ma!” Âişe dedi ki: Onların ne söylediklerini duymadın mı? Peygamber: “On­ların söylediklerini ben de onlara geri çevirip “ve aleyküm” demedin mi?” di­ye buyurdu. Bir rivayette de şöyle buyurdu: Âişe onların ne söyledikierini far-kelti ve Peygamber tebessüm etti. Bunun üzerine Rasûlullah (sav) söyİe bu­yurdu: “Böyle deme ey Âişe! Çünkü yüce Allah çirkin söz söylemeyi ve çir­kin söz söylemeye kalkışmayı sevmez.” Ayrıca şunu da ilave etmekcedir Bu­nun üzerine şanı yüce Allah: “Onlar sana geldiklerinde Allah’ın seni selam­lamadığı sözlerle selamlarlar” buyruklarını âyetin sonuna kadar indirdi.[72]

Hadiste geçen “es-samu” ile birlikte zikredilen “ez-zâmu” kelimesi kusur ve aysb demektir. Nitekim meselde: “Kusursuz güzel olmaz” denilir. Bu hemzeli de söylenir, hemzesiz de söylenir. Mesela: “Onu ayıpladı, ayıplar” denilir. İsm-i mefulü hemzeli olarak; diye gelir. Yü­ce Allah’ın: “Küçültülmüş, kınanmış ve kovulmuş olarak” (ei-A’raf, 17/18) buyruğu da buradan gelmektedir.

Hemzesiz olarak: diye de kullanılır.

“Ve kendi aralarında derler ki: Söylediğimiz sebebi İle Allah bize azab etmeli değil mi?” Yani onlar: Şayet Muhammed bir peygamber olsaydı, Al­lah bu söylediklerimiz sebebiyle mutlaka bizi azab ederdi. Allah niye bize azab etmiyor?

Bir başka açıklamaya göre onlar şöyle dediler: O bize karşılık vererek: “Ve aleykumü’s-sâm” diyor. Sâm ise ölümdür. Şayet peygamber olsaydı, onun hak­kımızdaki bedduası kabul olunur ve biz de ölürdük. Bu onların hayretleri­ni gerektiren bir konu idi. Çünkü onlar kitab ehli idiler ve peygamberlerin kızdırılabileceğini biliyorlar, buna karşılık niçin peygamberi kızdıranlara azabın acilen verilmediğini anlayamıyorlardı.

Yarın görecekleri bir ceza olarak “Cehennem yeter onlara!”

“O ne kötü dönüş yeridir!” [73]

  1. Ey iman edenleri Birbirinizle fısıldattığınız zaman günah, düşman­lık ve Peygambere isyan İle fısıldaşmayın. İyiliği ve takvayı fısıl­dasın ve ancak huzurunda haşrolacağınız Allah’tan korkun.

“Ey İman edenleri Birbirinizle fısıldattığınız zaman” buyruğu mümin­ler için bir yasak ifade etmektedir. Yani onlar kendi aralarında münafıkların ve yahudilerin yaptıkları gibi yapıyorlardı. Bunun üzerine yüce Allah: “Ey iman edenler! Birbirinizle fısıldattığınız zaman” birbirinizle gizli konuş­tuğunuzda “…fısıldaşmayın” diye buyurdu, “Fısıldanmayın” şek­lindeki okuyuş, genelin okuyuş şeklidir. Ancak Yahya b. Vessâb, Asım ve Ya-kub’dan rivayetle Ruveys: şeklinde den gelen bir nehy ola­rak okumuşlardır. (Birbirinizle gizli konuşmayın, demektir.)

“Günah, düşmanlık ve Peygambere İsyan ile fısüdaşmayın. İyiliği” itaati “ve takvayı” yani Allah’ın yasakladığı şeylerden iffetli davranarak uzak kalmayı “fısıldasın.”

Buyruğun münafıklara hitab olduğu da söylenmiştir. Ey iman ettiklerini iddia edenler… demektir. Buyruğun, ey Musa’ya iman edenler… demek ol­duğu da söylenmiştir.

“Ve ancak huzurunda haşrolacağınız” âhirette huzurunda bir araya ge­tirileceğiniz “Allah’tan korkun!” [74]

  1. Fısıltı ancak şeytandandır. İman edenleri kederlendirmek için­dir. Halbuki Allah’ın izni İle olmadıkça bu, onlara hiçbir zarar vermez. O halde müminler yalnız Allah’a tevekkül etsinler.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız: [75]

1- Fısıldaşmanın Kaynağı:

“Fısıltı ancak şeytandandır.” Şeytanın süslemesinden ileri gelir,

“İman edenleri kederlendirmek içindir.” Çünkü müslümanlann seriy-yelerde’zarar gördükleri kanaatine sahih olmuşlardı. Yahutta onlar (yani mü­nafıklar) müslümanlara tuzak kurmak için toplantı yapıyorlardı. Kimi zaman Peygamber (sav) ile fısıl daşıyorlar, müslümanlar da Peygamber (sav)’ın nez-dinde kendilerini küçük düşürmeye çalıştıklarını sanıyorlardı.

“Halbuki Allah’ın izni” yani meşîeti, bir açıklamaya göre ilmi, İbn Ab-bas’tan rivayete göre de emri “İle olmadıkça bu” fısıidasma “onlara hiçbir zarar vermez. O halde müminler, yanlız Allah’a tevekkül etsinler.” İşle­rini yanlız Ona havale etsinler. Bütün durumlarını ve hallerini O’nun yardı­mına bıraksınlar. Şeytandan ve her türlü kötülükten O’na sığınsınlar. Çünkü kulu sınamak ve denemek maksadı İle vesveselerle şeytanı (kulunun üzeri­ne) salan O’dur. Dilerse şeytanın tasallutunu ondan elbetteki uzak tutar. [76]

2- Fısıldaşmanın Mahiyeti ve Yasaklanıştndaki Hikmet:

Buhari ile Müslim’de İbn Ömer’den rivayete göre Rasûiullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Üç kişi olduğu takdirde biri dışarıda tutularak iki kişi birbi­riyle fısıldaşmasın.”[77]

Abdullah b. Mesud’dan dedi ki; Rasûiullah (sav) şöyle buyurdu: “Üç ki­şi olduğunuz takdirde sair insanlarla karışıncaya kadar birisi dışarıda tutu­larak iki kişi kendi arasında -onu kederlendirmesinler diye- fısıtdaşmasınlar. “[78]

BU hadis-İ şerif fısıldanmanın yasak olduğu nihaj sınırı açıklamaktadır. Bu da üçüncü kişinin -İbn Ömer’in yaptığı gibi- kendisiyle konuşacak bir kim­se bulmasıdır. Şöyle ki İbn Ömer bir kişi ile konuşurken bir diğeri onunla fı-sıldagmak isteği ile yanına geldi. Dördüncü bir kişiyi yanına çağırmadıkça onunla fısıldaşmadı. Ona ve birincisine: Siz bir kenara çekiliniz, dedikten son­ra özel olarak konuşmak isteyen adam ile sessizce konuşmaya başladı. Bu­nu Mâlik, Muuatta’da rivayet etmiş bulunmaktadır.[79]

Aynı şekilde bu hadiste “onu kederlendirmemek için” buyruğu ile bunun gerekçesine de dikkat çekilmektedir. Yani o kişinin kalbine üzülmesine sebep teşkil edecek düşünceler gelebilir. Bu da içinden yapılan bu gizli konuş­manın kendisinin hoşuna gitmeyecek, kendisi hakkında olduğunu yahutta on­ların bu konuşmalarına kendisini de katmaya onu ehil görmedikleri için böy­le konuştuklarını ya da buna benzer şeytanın telkin ya da nefsin vesvesele­ri insanın hatırına gelmesidir. Bütün bunlar ise kimsenin tek başına kalma­sından dolayı ortaya çıkar. Eğer beraberinde bir başka kişi bulunacak olur­sa, bunlardan yana emin olur. Buna göre bu hususta bütün sayılar arasında fark gözetilmez. Dolayısıyla dört kişi bir kişiyi dışarda bırakarak, on ya da mesela bin kişi birisini dışarda bırakarak özel konuşmazlar. Çünkü böyle bir husus (yasaklamayı gerektiren husus) onun hakkında gerekçe olarak varlı­ğını sürdürmektedir. Özellikle üç kişinin sözkonusu edilmesi ise bu anlam­da bu işin gerçekleşebileceği en az sayının onlar olmasıdır. Hadisin zahiri bü­tün zaman ve halleri kapsar, tbn Ömer, Malik ve Cumhur’un kanaati de bu­dur. Fısıldanılan konu ister bir mendub, ister mubah, isterse de vacib olsun farkutmez. Çünkü onun sebebiyle üzüntü ve keder ortaya çıkar. Bazıları da bunun tslâmın ilk dönemlerinde böyle olduğu kanaatindedirler. Çünkü bu münafıkların halinden görülen bir şeydi. Münafıklar müminleri dışarıda tu­tarak birbirleriyle fısıldamıyorlardı. İslam yayılınca bu da ortadan kalktı.

Kimi ilim adamı da şöyle demiştir: Böyle bir yasak kişinin karşıda kinden emin olmadığı yerlerdeki yolculuk haline özeldir. İkamet halinde ve insan­ların bulunduğu yerde ise bunun mahzuru yoktur. Çünkü böyle bir yerde ki­şi kendisine yardım edecekleri bulur. Halbuki yolculuk halinde böyle değil­dir. Yolculukta kişinin suikaste uğraması ve buna karşılık kendisine yardım edecek kimsenin bulunmaması ihtimali vardır. Doğrusunu en iyi bilen Al­lah’tır. [80]

  1. Ey iman edenler, toplantı yerlerinde size: “Yer açın” denildiğin­de genişletin ki, Allah da size genişlik versin. “Kalkın” denildi­ğinde de kalkıverin ki, Allah sizden iman edenleri ve kendile­rine ilim verilenleri dereceler ile yükseltsin. Allah yaptıkları­nızdan hakkıyla haberdardır.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız: [81]

1- Âyetin Nüzul Sebebi ve Mecliste Oturulacak Yerlerin Tesbiti:

Yüce Allah, yahudilerin Hz. Peygambere Allah’ın selamlamadığı şekilde selam verdiklerini belirtip bundan dolayı onları kınadıktan sonra, Rasûlullah (sav) He birlikte mecliste otururken güzel edeb takınmayı; “Ey iman eden­ler, toplantı yerlerinde size: Yer açın denildiğinde genişletin ki…” buy­ruğu ile güzel edeb takınmayı emretmektedir. Tâ ki mecliste onun yerini da­raltmasınlar. Ayrıca müslümanlara biri diğerine mecliste yer açsın diye bir­birlerine karşılıklı şefkat gösterip, onlarla kaynaşmayı da emretmektedir. Böy­lece Rasûlullah (sav)’ın söylediklerini işitebilsinler, onu görebilsinler.

Katade ve Mücahid dediler ki: Ashab, Peygamber (sav)’ın meclisinde birbirleriyle yarışırlardı. Onlara birbirlerine yer genişletmeleri emrolundu. Bu açıklamayı t:d-Da[ıhâk da yapmıştır.

İbn Abbas dedi ki: Bundan kasıt savaşmak maksadıyla saf saf dizildikle­rinde savaşmak üzere oturulan yerlerdir. el-Hasen ve Yezid b, Ebi Habib de­di ki: Peygamber (sav) müşriklerle çarpıştığında savaşmak ve şeni d olmak ar­zusu ciolayısı ile herkes kendisini öncelediğinden birbirlerine yer açmıyor­lardı. Bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu. Buna göre bu, yüce Allah’ın: “…salaşa elverişli yerlere…” (Âl-i İmran, 3/121) buyruğu gibidir.

Mukatil dedi ki: Peygamber (sav) Suffe’de idi. Cuma günü yer nisbeten da-ralıyordu. Peygamber (sav) da muhacir ile ensardan Bedir’e katılanlara özel ikramda bulunuyordu. Aralarında Sabit b. Kays b. Şemmâs’ın da bulunduğu Bedirlilerden bir grub geldiğinde, mecliste birtakım kimseler onlardan daha yakın oturmuş bulunuyorlardı. Bunlar Peygamber (sav)’ın karşısında ayak­ta dikildiler, kendilerine yer açılmasını beklediler, ancak onlara yer açılma­dı. Bu Peygamber (sav)’a ağır gelince etrafında bulunan ve Bedir ehlinden olmayan kimselere. Bedir ehlinden olup ayakta duranlar sayısınca kişilere: “Ey filan kalk, sen ey filan kalk” demeye başladı. Bu da kaldırılanlara ağır gel­di. Peygamber (sav) yüzlerindeki ifadeden hoşlanmadıklarım anladı. Müna­fıklar ayıplamaya koyularak: Bunlara karşı insaflı davranınadı. Halbuki on­lar peygamberlerine yakm oturmayı arzu ettiklerinden o yere erken gelip otur­muşlardı, diyerek ileri geri konuştular. Bunun üzerine yüce Allah da bu âyet-i kerimeyi indirdi.

“Yer açın” lafzı yer genişletin demektir.

Filan kişi meclisinde kardeşine yer açtı, açar, yer açmak” denilir. “Geniş bir ülke, yer” tabirleri de buradan gelmektedir. “Bu hususta senin için geniş bir hareket imkâ­nı vardır” tabiri de böyledir. fiili; “Engelledi, engeller” fiiline (vezin bakımından) benzemektedir. “Mecliste yer açtı” demektir. Yer geniş oldu, genişledi, genişler” demek olup bu da -ve­zin itibariyle benzemektedir, “Geniş bir mekân” ifadesi de buradan gelmektedir. [82]

2- Başkalarına Açılacak Yerler:

es-Sülemî, Zirr b. Hubeyş ve ÂsınYı “Toplantı yerlerinde” di­ye okumuşlardır.

Katade, Davud, İbn Ebi Hind ve -ondan gelen farklı rivayet olmakla bir­likte- el-Hasen; Size birbirinize yer açın denildiğinde” di­ye okumuşlardır. Diğerleri ise: Toplantı yerinde yer açın” diye okumuşlardır.

“Toplantı yerleri” diye çoğul okuyanlar “toplantı yerlerinde.., yer açın” buy­ruğunun herbir kimsenin bir yerinin olduğuna işaret etmesinden dolayıdır. Bununla savaşın kastedilmesi halinde de durum böyledir. Aynı şekilde Pey­gamber (sav)’ın mescidinin kastedilmiş olması da mümkündür. Çoğul gelme­si ise, her oturanın oturduğu ayrı bir yerinin oluşundan dolayıdır. Yine te­kil olarak “oturma yeri” ile Peygamber (sav)’ın oturduğu yerin kastedilmiş ol­ması da mümkündür. Cins isim kabul edilerek tekil kıfızla çoğul kastedilmiş olması ihtimali de vardır. Arapların: “dinar ve dirhem çoğaldı” sözlerinde ol­duğu gibi.

Derim ki; Âyet-i kerime hakkında sahih olan görüş, onun müslümanların hayır ve ecir kazanmak maksadı ile toplanıp biraraya geldikleri her toplan-u yeri hakkında umumi olduğudur. Bu toplantı yeri ister savaş toplanma ye­ri, ister zikir, isterse de turna günü için oturma yeri olsun. Şüphesiz herke­sin önce geldiği yerde oturma hakkı daha Önceliklidir. Peygamber (sav) şöy­le buyurmuştur: “Her kim bir şeye başkasından daha önce erişecek olursa, o şeye kendisinin sahib olma hakkı daha çoktur.”[83] Bununla birlikte yerini daraltıp yerinden çıkmasına sebep teşkil etmeyecek şekilde ve rahatsız ol­mayacak kadar da kardeşine yer genişletir.

Buhari ve Müslim’in İbn Ömer’den rivayetine göre Peygamber (sav) şöy­le buyurmuştur: “Kişi bir başkasını yerinden kaldırarak sonra kendisi orada oturmasın.”[84] Yine ondan yelen rivayete göre Peygamber (sav) bir kişinin yerinden kaldırılarak bir başkasının oraya oturmasını yasaklamıştır, fakat birbirinize yer açınız ve genişletiniz,[85] diye buyurmuştur.

İbn Ömer bir kimsenin yerinden kalkarak sonra da kendisinin onun ye­rine oturmaktan hoşlanmazdı. Buhârî’nin lafzı bu şekildedir.[86]

3- Bir Kimse Kendisi Otursun Diye Başkasını Yerinden Kaldırmamalıdır:

Bir kişi mesciddeki bir yerde oturduktan sonra, bir başkasının gelip ye­rine otursun diye o kimseyi yerinden kaldırması caiz değildir. Çünkü Müs­lim, Ebû’z-Zübeyr’den, o Cabir’den onun da Peygamberden rivayetine güre Peygamber şöyle buyurmuştur: “Sîzden herhangi bir kimse sakın cuma gü­nünde kardeşini yerinden kaldırıp da sonra kendisi onun yerine gidip ora­da oturmasın. Fakat bu kimse: Yer açın, desin.”[87]

Bir yerde bir kimse oturup da başkası onun yerinde otursun diye kalka­cak okusa duruma bakılır, Eğer kalkıp gittiği yer, imamın sözünü işitmek ba­kımından birincisi gibi ise, böyle bir davranışta bulunmak o kimse için mekruh değildir. Eğer imamdan daha uzak bir yere düşüyorsa böyle bir dav­ranış ona mekruh olur. Çünkü bu durumda kendi payını elden kaçsrmış olur. [88]

4- Bir Kimse Diğerine, Erken Gidip Camide Kendisine Yer Tutmasını Söylerse:

Bir kimse bir diğerine camiye erkence gidip kendisine oturacak bîr yer tut­masını emredecek olursa mekruh olmaz. Bu emri veren kişi geldiği takdir­de o da yerinden kalkar. Çünkü rivayet edildiğine göre İbn Şîrîn cuma gü­nünde kendisine ait bir yerde oturmak üzere kölesini gönderiyor, kölesi de onun adına orada oturuyordu. Kendisi geldi mi kölesi onun için o yeri bo­şaltıyordu.

Buna göre bir kimse bir yaygı yahut bir seccade gönderip de mescidin be­lirli bir yerinde kendisi adına serilecek olursa…[89]

5- Daha Önce Oturduğu Yere Tekrar Oturmak Üzere Geri Getirse:

Müslim’in rivayetine göre Ebû Hureyre (r.a) Peygamber (sav)’ın şöyle bu­yurduğunu zikretmektedir: “Sizden herhangi bir kimse kalkıp da -Ebû Ava-ne’nin rivayetinde: Kim meclisinden kalkıp da şeklindedir- sonra aynı yere geri dönerse o kimse orada oturmaya daha bir hak sahibidir.”[90]

İlim adamlarımız dedi ki; Bu oturan kimsenin oradan kalkacağı vakte ka­dar oturduğu yerin özellikle kendisine ait olması gerektiğini kabul eden gö­rüşün sahih olduğuna delil teşkil etmektedir. Çünkü böyle bir kimse daha ön­ce kalktığı yere gelip oturmağa, öncelikle hak sahibi olduğuna göre, kalk­madan önet o yerin kendisinin olması daha bir önceliklidir ve uygundur.

Bunun, mendubluk anlamı ile böyle olduğu da söylenmiştir. Çünkü böy­le bir yer oturulmadan Önce de, sonra da hiçbir kimsenin mülkiyeli altında olan bir yer değildir. Ancak bu görüş tartışılır: Çünkü böyle bir yerin kim­senin mülkiyeti aitında olmadığını kabul etmekle birlikte, o yerde oturmak­tan maksadı sona erinceye kadar o yer o kişiye hastır, denilir. Böylelikle bu kimse oranın menfaatini mülkiyetine aiır gibidir. Zira o yerde bir başkasının gelip onu oradan uzaklaştırması yasaktır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [91]

6- Başkasına Yer Açarak Genişlik Sağlayanların Mükâfatı:

“Allah da” kabirlerinizde, bir görüşe göre kalplerinizde “size genişlik ver­sin.” Bir diğer açıklamaya güre dünyada da, âhirette de size genişlik versin.

“Kalkın denildiğinde de kalkıverin” buyruğundaki “kalkın” ve “kalkıverin” anlamındaki lafızları Nâfi’, İbn Âmir ve Âsim şın harflerini ötreli okumuşlardır, diğerleri ise kesreli okumuşlardır. Bunlar iki ayrı söyleyiştir, tıpkı: “Tapan…lar” (el-A’râf, 7/138) buyruğu ile: “yükselt­mekte oldukları” (el-Araf:, 7/137) buyruklarında olduğu gibi.

Buyruk: Namaz, cihad ve hayır İşlemek için kalkınız, demektir. Müfessir-lerin çoğu bunu böyle açıklamışlardır.

Mücahid ve ed-Dahhak: Namaza seslenüdiğinde namaz kılmak üzere kalkınız demektir diye açıklamışlardır. Şöyle ki; bazı kimseler namaza gitmek­te işi ağırdan alınca bu âyet-i kerime indi.

el-Hasen ve yine Mücahid şöyle demişlerdir: Savaşa kalkın, demektir. îbn Zeyd dedi ki: Bu Peygamber (sav)’ın evindeki bir durum içindir. Herkes son yaptığı iş Peygamber (sav) ile birlikte olmak olsun istiyordu. Bunun üzeri­ne yüce Allah şöyle buyurdu: Peygamber (sav)’m etrafından “yer açın de­nildiğinde genişletin” çünkü onun birtakım ihtiyaçları vardır. Orada bekle­meyin. Katade de şöyle demiştir: Yani sizler maruf olan bir işe çağırıldığınız­da o çağrıyı kabul ediniz. Sahih olan da budur. Çünkü bu genel ve kapsam­lı bir açıklamadır.

“Yükselmek” demektir: bu da: Yerin yüksekliği” tabi­rinden alınmıştır. “Yerinden bir parça yükseldi, yükselir” de­nilir. “Kocasına karşı yükselen (serkeşlik eden) bir kadın” demek­tir. Bunun aslı:den gelmekte olup, bu da “yüksekçe bir yer, tümsek­çe bir yer” anlamındadır. Bu açıklamayı en-Nehhâs zikremtiştir. [92]

7- İman ve İlmin Fazileti:

“Allah sizden iman edenleri ve kendilerine İlim verilenleri dereceler ile yükseltsin.” Âhiretteki mükâfat ve sevab, dünyadaki şeref ve üstünlük1 itibariyle “yükseltsin” demektir. Yüce Allah mümini mümin olmayana gö­re, alimi de alim olmayana göre yükseltir. îbn Mesııd dedi ki: Yüce Allah bu âyet-i kerimede ilim adamlarını övmektedir. Kendilerine ilim verilenleri iman edip, ilim verilmeyen kimselerin üzerine “dereceler ile” yükseltecek­tir, demektir. Bu da emrolunduklarını yerine getirdikleri takdirde dinlerin­de onları derecelerle yükseltecek anlamındadır.

Şöyle dq açıklanmıştır: Zenginler, yün elbise giyinen kimselerin oturduk­ları yerlerde kendilerini sıkıştırmasından hoşlanmıyorlardı, O bakımdan Peygamber (sav)’ın meclisine daha erken gitmekte yarışıyorlardı. Burada hi-tab onlaradır. Peygamber (sav) yanında oturmak isteyen fakirlerden birisin­den çekindiği için elbisesini toplayan zengin bir adam görünce şöyle buyur­du: “Ey fiİan kişi! Sen böyle yapmakla zenginliğinin ona bulaşmasından ya­hut fakirliğinin sana bulaşmasından mı korktun?”[93]

Bu âyet-i kerimede Alİah nezdinde yüksekliğin, ilim ve iman ile olduğu­nu, meclîslerin ön taraflarına erkence gidip oturmakla olmadığını açıklamak­tadır.

Bir diğer açıklamaya göre yüce Allah, kendilerine ilim verilenler ile Kur’ân’ı okuyanları kastetmiştir.

Yahya b, Yahya, Malik’ten şöyİe dediğini rivayet eder: “Allah sizden iman edenleri” ashab-ı kiramı “ve kendilerine İlim verilenleri dereceler ile yükseltsin.” Allah ilim sahibini ve hakkı isteyeni yükseltir.

Derim ki; Bu meselede ifadenin genel olması âyetin anlamı açısından da­ha uygundur. Yüce Allah mümin kimseyi önce imanıyla yükseltir, ikinci ola­rak da ilmiyle yüceltir. Sahih’C-i Buhârî)de belirtildiğine göre Ömer b. eİ-Hat-tab (r.a), Abdullah b. Abbas’ı diğer sahabilerin önüne geçiriyordu. Bu husus­ta ona bir şeyler söylenince diğerlerini de, İbn Abbas’ı da çağırdı. Kendile­rine yüce Allah’ın: “Allah’ın yardımı ve fetih geldiğinde…” (en-Nasr, 110/1) buyruğunun tefsirine dair soru sordu, onlar da sustular. İbn Abbas şöyle de­di: Bu Rasûlullah (sav)’ın ecelidir. Allah kendisine ecejini bildirdi, Ömer de­di ki: Ben de bunun hakkında senin bildiğinden başkasını bilmiyorum[94]

Buhari’de de Abdullah b. Abbas’tan şöyle dediği rivayet edilmektedir: Uyey-ne b. Hısn b. Huzeyfe b. Bedr (Medine’ye) gelip, kardeşinin oğlu olan el-Hurr b. Kays b. Hısn’a misafir oldu. el-Hurr, Ömer (ra)’ın kendisine yakınlaştırdı­ğı kimselerdendi. Kuıra (Kur’ân’ı bilenler) isler gene olsunlar, ister yaşlı ol­sunlar Ömer’in meclisinde oturanlar ve kendileriyle danıştığı kimselerdi… de­yip, hadisin kalanını zikretmektedir.[95] Bu hadis daha önce el-A’râf Sûresi’-nin sonlarında (7/199. âyet, 8. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Müslim’in SaAiA’indekî rivayete göre Nâfi’ b. Abdu’l-Hâris, Usfan’da Ömer (r.a) İle karşılaşmış, -Ömer onu Mekke’ye vali olarak tayin ederdi.- Ona: Sen vadideki ahalinin başına kimi tayin ettin deyince, Nafi’: İbn Ebzâ’yı de­di. Ömer: İbn Ebza da kim? diye sorunca, o da: Bizim âzadlı kölelerimizden bir âzâdlı dedi. Ömer: Sen onlara bir âzâdlı köleyi mi vekil bıraktın? deyin­ce, o şöyle dedi: Bu şahıs Allah’ın Kitabını okuyan (bilen) birisidir. O fera-izi de biliyor. Ömer şöyle dedi: Gerçek şu ki Peygamberiniz (sav) şöyle bu­yurmuştur; “Şüphesiz Allah bu kitab sayesinde birtakım kimseleri yükseltir ve ondan dolayı da birtakım kimseleri alçaltır.”[96] Bu husus daha önce kita­bın baş taraflarında [97] (Kur’ân-ı Kerim’in faziletlerine dair vârid olmuş riva­yetler bahsinde) geçmişti.

Yine ilmin ve ilim adamlarının faziletine dair bu kitabın birkaç yerinde açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’a hamdolsun. Peygamber (sav)’dan da şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir; “Aiim ile abid arasında yüz derece vardır. Her iki derece arasındaki mesafe hızlı koşan, zayıf, asil ada­rın koşusu ile yetmiş yıllık bir mesafedir.[98]

Yine Peygamber (sav)’dan şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir; “Âlimin âbi­de olan üstünlüğü ondördündeki ayın diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir.”[99] Yine Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Kıyamet gününde üç tür insan şe­faat edecektir. Peygamberler, sonra alimler, sonra şehidler.”[100]

Rasûlullah (sav)’ın tanıklığı ile peygamberlik ile şchadet arasında orta bir yerde bulunan bir mevki ne kadar da büyüktür.!

İbn Abbas’tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Süleyman Ca.s) ilim, mal ve hükümdarlıktan birisini seçmekte muhayyer bırakıldı. O da ilmi seçince ona onunla birlikte hem mal, hem de hükümdarlık verildi. [101]

  1. Ey iman edenler! Peygambere gizil bir şey söyleyecek olursanız, bu gizli konuşmanızdan önce bir sadaka verin. Bu sizin için da­ha hayırlı ve daha temizdir. Eğer bulamazsanız; muhakkak ki Al­lah çok mağfiret ve rahmet edicidir.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı üç başhk halinde sunacağız: [102]

1- Âyetin Nüzul Sebebi ve Peygamberle Gizli Konuşmanın Ön Şartı:

“Ey iman edenler! Peygambere gizli bir şey söyleyecek olursanız” kuyruğundaki: “Gizli bir şey söylediniz” demektir.

İbn Abbas dedi ki: 13u buyruk, müslümanlaıın Rasûlullah (sav)’a sıkıntı ve­recek noktaya gelinceye kadar çokça soru sormaları sebebiyle inmiştir. Yü­ce Allah, Peygamberinin (sav) yükünü hafifletmek istedi. Bu buyruğu indi­rince insanların bir çoğu bu işten vazgeçtiler. Daha sonra yüce Allah, bun­dan sonraki âyet-i kerime ile onların hareket alanlarını genişletti.

el-Hasen dedi ki: Ayet-i kerimenin iniş sebebi şudur: Müslümanlardan bir topluluk Peygamber (sav) ile başbaşa bir tarafa çekiliyor ve onunla gizlice konuşuyorlardı. Müslümanlardan bir başka topluluk, onların bu gizli konuş­malarında kendileri hakkında küçültücü İfadeler kullandıklarını zannettiler. Bu iş onlara ağır gelince, yüce Allah, Peygamber (sav) ile başbaşa kalmala­rını önlemek maksadıyla gizlice konuşmak için sadaka vermelerini emretti.

Zeyd b. Eşlem dedi ki: Âyet-i kerime Peygamber (sav) ile gizlice konuşan ve şöyle diyen münafıklarla yahudiler sebebiyle inmiştir: O bir kulaktır, ken­disine söylenen herşeye kulak verir. Peygamber de kendisi ile gizlice konuş­maktan kimseye engel olmazdı. Bu da muslümanlara ağır geliyordu. Çünkü şeytan onların kalbine birtakım topluluklar peygamberle savaşmak üzere bi-raraya geldikleri vesvesesini telkin ediyordu. (Zeyd b. Eşlem devamla) dedi ki: Bunun üzerine şanı yüce ve mübarek Allah: “Ey iman edenler! Birbiriniz-le fısıldaşttğınız zaman günah, düşmanlık ve peygambere isyan ile fısıl-daşmayın” (Mücadele, 58/9) âyetini indirdi. Bu işten vazgeçmeyince bunun üzerine yüce Allah diğer âyet-i kerimeyi indirdi. Böylece bâtıl eh!i olan kim­seler, gizlice konuşmalarına son verdiler. Çünkü onlar gizlice konuşmaların­dan önce bir sadaka vermediler. Bu durum iman ehline ağır geldi ve gizlice konuşmaktan uzak kaldılar. Buna sebeb ise, onların çoğunun sadaka verecek gücü bulamayışları idi. Yüce Allah, bundan sonraki âyet-i kerime ile onların yükünü hafifletti. [103]

2- Ahkâm, ve Maslahat İlişkisi:

lbnu’l-Arabi dedi ki: Zeyd h. Eslem’den rivayet edilen bu haberde, ahka­mın maslahatlara göre şekillenmesinin sözkonusu olmadığına delil vardır. Çün­kü yüce Allah: “Bu sizin için daha hayırlı ve daha temizdir* diye buyurdu­ğu halde, daha hayırlı ve daha teiniz olmakla birlikte, bu hükmü neshetmiş-tir, Bu da maslahatlara riayet noktasında Mutezile’nin kanaatini çok büyük öl­çüde reddetmektedir. Şu kadar var ki hadisi Zeyd’den rivayet eden oğlu Al du’r-Rahman’dır. İlim adamları onun zayıf bir ravi olduğunu belirtmişlerdir. Ancak yüce Allah’ın: “Bu sizin İçin daha hayırlı ve daha temizdir” buyruğun Mutezile’ye bu hususta red teşkil etmesi bakımından mütevatir bir nastır. [104]

3- Bu Âyet-i Kerimenin Bir Sonraki Âyetle Neshedilmiş Olması:

Tirrnizî’nin kaydettiği rivayete göre Ali b. Alkame el-Envari, Ali b. Ebi Ta-lib(r.a)’dan şöyle dediğini nakletmektedir: “Ey iman edenleri Peygambere gizli bir şey söyleyecek olursanız bu gizli konuşmanızdan önce bir sada­ka verin” buyruğu nazil olunca ben ona sordum. Peygamber (sav) da bana: “Bir dinar hakkında görüşün nedir?” dedi. Ben: Buna güç yetiremezler, de­dim. O: “Peki ya yarım dinar?” deyince, yine: Güç yetiremezler dedim. Bu se­fer: “Ya kac?” deyince, ben bir arpa (ağırlığınca) dedim. Peygamber: “Sen çok küçük bir miktar söyledin” diye buyurdu. Bunun üzerine: “Yoksa gizli ko­nuşmanızdan önce sadakalar vermekten korktunuz mu?” (anlamındaki bir sonraki) âyet nazil oldu. (Ali) dedi ki: Benim sayemde Allah bu ümmetin yü­künü hafifletti. Ebû İsa (et-Tirmizi) dedi ki: Bu hasen, garib bir hadistir. Bu hadisi biz ancak bu yoldan biliyoruz.

Hadisteki “bir arpa” buyruğu, bir arpa ağırlığı kadar altın, demektir.[105]

İbnu’l-Arabî dedi ki: Bu da usule dair iki güzel meseleye delâlet etmek­tedir. Bunlardan birincisi fiilen uygulanmasından önce ibadetin neshedile-bileceği, ikincisi ise miktarlara dair -Ebû Hanife’nin görüşünün aksine- kıyas ile kanaat yürütülebileceği.

Derim ki: Zahir olan o ki, nesh sadaka verme uygulamasından sonra ger­çekleşmiştir. Mücahid’den rivayet edildiğine göre bu uğurda ilk sadaka ve­ren ve Peygamber (sav) ile gizlice konuşan kişi, Ali b. Ebi Talib (r.a)’dır. Ri­vayet olunduğuna göre o bir yüzüğü sadaka olarak vermiştir.

el-Kuşeyrî ve başkalarının naklettiklerine göre Ali b. Ebi Talib söyle de­miştir: Allah’ın Kitabında gereğince benden ünce kimsenin amel etmediği ve benden sonra da kimsenin amel etmeyeceği bir âyet-i kerime vardır. O âyet: “Ey iman edenler! Peygambere gizli bir şey söyleyecek olursanız, bu gizli konuşmanızdan önce bir sadaka verin” âyetidir. Bir dinarım vardı, onu sattım (bozdurdum). RasûKıllah (sav) ile gizlice bir şey konuşacak olursam, bir dirhem sadaka veriyordum. Bitinceye kadar bu böylece sürüp gitti. Son­ra bu âyet, bir sonraki âyet olan: “Yoksa gizli konuşmanızdan önce sada­kalar vermekten korktunuz mu?” buyruğu ile nesholundu. İbn Abbas da böyle demiştir; Allah bu âyeti bir sonraki âyel ile neshetmiştir.

İbn Ömer de dedi ki: Ali (r.a)’ın üç hususiyeti vardı. Onlardan bir tane­si olsaydı, benim için kırmızı tüylü develere sahîb o!maktan daha sevimli idi: Fatıma iie evlenmiş olması, Hayber gününde ona sancağın verilmesi ve giz­li konuşma âyeti.

“Bu sizin için” sadaka vermemekten “daha hayırlıdır ve” ma siy eli erden kalblerini2 için “daha temizdir. Eğer” fakirleri kastediyor “bulamazsanız, mu­hakkak ki Allah çok mağfiret ve rahmet edicidir.” [106]

  1. Yoksa gizli konuşmanızdan önce sadakalar vermekten korktu­nuz mu? Madem ki yapmadınız -ki Allah tevbenizi kabul etmiş bulunuyor- o halde namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin, Al­lah’a ve Rasûlüne itaat edin. Allah her yaptığınızdan haber­dardır.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız: [107]

1- Bu Âyet, Bir Önceki Âyeti Ne Kadar Bîr Süre Zarfında Neshetmiştir:

Yüce Allah’ın: “Yoksa… korktunuz mu” buyruğu takrir (söyletmek) an-

Lamında bir istifhamdır. İbn Abbas dedi ki; Sadaka vermekten yana cimrilik mi ettiniz diye açıklamıştır. Korkutunuz mu diye de açıklanmıştır. Çünkü: “Hoşlanılmayan şeyden korkmak” demektir. Siz sadaka vermek hu­susunda korkuya kapıldınız, cimrilik ettiniz ve bu size ağır geldi, demektir.

“Gizli konuşmanızdan önce sadakalar vermekten…” buyruğu hakkın­da Mukatil b. Hayyan dedi ki; Bu husus on gece (gün) devam etti, sonra nes-holdu. el-Kelbî dedi ki: Bu sadece bir gece (gün) sürdü. İbn Abbas da şöy­le dedi: Bu ancak bir günün kısacık bir anı böylece kaidı, sonunda neshe-dildi. Katade de böyle demiştir.

Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [108]

2- İbadet Emri İle Amel Etmeden Önce Neshedilmesi:

“Madem ki yapmadınız -ki Allah tevbenizi kabul etmiş bulunuyor.” Yani Allah bu hükmü neshetmiş. bulunuyor. Bu da sadaka olarak verecek bir şeyler bulan kimselere bir hitabtır. “O halde namazı dosdoğru kılın, zekâ­tı verin.” Buna göre zekâtın farziyeti bu sadakayı neshetmiştir. Bu da fiilen uygulamadan önce nesh olabileceğine delildir. Ali (r.a)’dan gelen rivayet ise zayıftır. Çünkü yüce Allah: “Madem ki yapmadınız” diye buyurmaktadır. Bu herhangi bir kimsenin, herhangi bir şeyi tasadduk etmediğine delildir. Doğ­rusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Allah’a” farz kıldığı hususlarda “ve Rasûlüne” sünnetlerinde “itaat edin. Allah her yaptığınızdan haberdardır.” [109]

  1. Allah’ın kendilerine gazab ettiği bîr kavmi veli (dost) edinen kim­seleri görmedin mi? Bunlar sizden de değildir, onlardan da de­ğildir. Üstelik bildikleri halde yalan yere yemin de ederler.

15- Allah, onlara çok şiddetli bir azab hazırlamıştır. Çünkü yapagel-dikleri işler çok kötüdür.

  1. Çnlar yeminlerini kalkan edindiler de Allah yolundan alıkoy­dular. Bu nedenle onlar için horlayıcı bir azab vardır.

“Allah’ın kendilerine gazab ettiği bir kavmi veli edinen kimseleri gör­medin mi?” buyruğu hakkında Katade: Bunlar yahudileri veli (dost) edinen münafıklardır demiştir. “Bunlar sizden de değildir.” Yüce Allah, şüyle bu­yurmaktadır; Münafıklar yahudilerden de değildir, müslumanlardan da de­ğildir. Aksine unlar her ikisi arasında gider gelirler. Münafıklar müslüman-lara dair haberleri yahudilere taşırlardı.

es-Süddî ve Mukatil şöyle demiştir: Âyet-i kerime münafık olan Abdullah b. Ubeyy ile Abdullah b. Nebtel hakkında inmiştir. Bunlardan birisi Peygam­ber (sav) ile oturuyor, sonra da onun sözlerini yalı udilere taşıyordu. Peygam­ber (sav)’ın odalarından birisinde bulunduğu bir sırada şöyle buyurdu: “Şu anda sizin yanınıza kalbi bir zorbanın kalbi gibi.olan ve şeytanın iki gözüy­le bakan bir adam girecektir.” Bu sırada Abdullah b. Nebtel girdi. -Abdullah mor, esmer, kısa boylu ve hafif sakallı birisi idi.- Peygamber (sav) şöyle bu­yurdu: “Sen ve arkadaşların niye bana ağtr sözler söylüyorsunuz!*” Abdullah böyle bir şey yapmadığına dair Allah adına yemin etti. Peygamber (sav) ona: “Yaptın” dedi. Bunun üzerine Abdullah gidip, arkadaşlarını getirdi. Onlar da Peygamber efendimize dil uzatmadıklarını söylediler. Bunun üzerine bu âyet-i kerime indi. Bu anlamdaki bir açıklamayı İbn Abbas da yapmıştır.

İkrİme, İbn Abbas’tan rivayetle dedi ki: Peygamber (sav) bir ağaç gölge­sinde oturuyordu. Gölge nertleyse onun üzerinden ayrılacakken şöyle buyur­du: “Şu anda sizin yanınıza teni morumsu ve size şeytan bakışı ile bakan bi­risi gelecektir.” Biz bu halde iken ansızın teni mora çalan bir adam geldi. Pey­gamber (sav) onu yağırdı ve: “Sen ve arkadaşların ne diye bana ağır sözler söylüyorsunuz” dedi. O: Bırak ta onları da getireyim, dedi. Gidip arkadaş­larını getirdi, hep birlikte böyle bir şey olmadığına dair yemin ettiler. Yüce Allah da; “Allah onların hepsini dirilteceği günde… en büyük zarara uğra­yanların ta kendileridir” (el-Mücadele, 58/18-19) buyruklarını indirdi. Ya­hudiler Kur’ân-ı Kerim’de; “Allah’ın kendilerine gazab etmiş olması” ile söz-konusu edilmişlerdir.

“Allah onlara” bu münafıklara cehennemde, “çok şiddetli bir azab71 ki o da cehennemin en aşağı tabakasını “hazırlamıştır. Çünkü yapageldiklerî işler çok kötüdür.” Yani onların amelleri çok kötüdür.

“Onlar yeminlerini kalkan edindiler.” Yani yeminlerini kalkan yaparak Öldürülmekten korunmaya çalışıyorlar.

el Hasen ve Ebû’l-Âliye burada ve el-Münafikûn Sûresi’ nde (el-Münafikûn, 63/2. âyet-i kertmesinde) hemzeyi kesreli olarak: “manlarını” diye okıımuşlarciır. Yani onlar iman ettiklerini sözle söylemeyi kalkan edindiler. Öldürülmek korkusuyla dilleriyle iman ettiklerini söylediler, fakat kalpleri kâ­firdir. “Bu nedenle onlar İçin” dünyada öldürülmek, âhirette cehennem ate­şi ile “horlayıcı bir azab vardır.”

Alıkoymak” demektir. “Allah yolundan” İslamdan demektir. Hor­layıcı azabları, açığa vurdukları münafıklıkları sebebiyle küfürlerinden ötü­rü öldürülecekleri şeklinde açıklanmıştır. Uydurma haberleri yaymak ve böylelikle müslümanları cihaddan alıkoymak ve onları korkutmak suretiyle (Allah’ın yolundan alıkoymaya çalışıyorlar) diye açıklanmıştır. [110]

  1. Malları da, evlâtları da Allandn azabırüa karşı kendilerine hiç­bir şekilde asla fayda sağlayamaz. Onlar cehennemliklerdir. Orada ebediyyen kalıcıdırlar.
  2. Allah, onların hepsini dirilteceği günde size yemin ettikleri gi­bi, O’na da yemin edecekler ve kendilerinin gerçekten bîr şey üzere olduklarını sanacaklar. Haberiniz olsun gerçekten onlar, yalancıların ta kendileridir.

19- Şeytan onlara galib ve üstün geldi de onlara Allah’ı dahi hatır lamayı unutturdu. İşte bunlar şeytanın taraftarlarıdır. Haberi­niz olsun, muhakkak ki şeytanın taraftarları en büyük zarara uğ­rayanların ta kendileridir.

“Malları da, evlatları da Allah’a” Allah’ın azabına “karşı kendilerine hiç­bir şekilde asla fayda sağlayamaz.”

Mukatil dedi ki; Münafıklar: Muhammed kıyamet gününde kendisine yardım olunacağını ileri sürmektedir. Durum l>öyleyse bedbaht olduk demek­tir. Allah’a andolsun ki kıyamet gününde bize -eğer kıyamet diye bir şey ola­caksa- bieim gibi olanlar, çocuklarımız ve mallarımız yardımcı olacaktır. Bu­nun üzerine “Allah onların…” âyeti nazil oldu. Yani Allah’ın onları dirilte­ceği günde onlar için horlayıcı bir azab olacaktır.

“Size” bugün “yemin ettikleri gibi Ona da yemin edecekler.” Bu da hay­ret edilecek bir husustur. Yarın onların yemin ile mugalata yapacaklarını gös­termektedir. Halbuki oradaki bilgi kesin ve tereddütsüz bilgi haline gelmiş olacaktır. İbn Abbas dedi ki: Burada sözü edilen onların: “Rabbimiz olan Al­lah hakkı için biz müşriklerden olmadık.” (el-En’âm, 6/23) diye söyleyecek­leri sözleridir.

“Ve kendilerinin” inkâr etmek ve yemin etmek ile “gerçekten bir şey üze­re olduklarını sanacaklar.” İbn Zeyd dedi ki: Bunların âhirette kendileri­ne faydalı olacağını sanacaklar.

Şöyle de açıklanmıştır: Dünyada “kendilerinin gerçekten bir şey üzere olduklarını sanacaklar.” Çünkü âhirette kesinlikle hakkı bilmiş olacaklar. Ancak birinci görüş daha kuvvetlidir.

İbn Abbas’tan rivayete göre Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Bir mü-nadi kıyamet gününde şöyle seslenecek: Allah’ın düşmanları nerede? Bunun üzerine kaderiye yüzleri kararmış, gözleri güğernıiş olarak, ağızları yana yat­mış, salyaları akarak kalkacaklar ve şöyle diyecekler: Allah’a yemin olsun ki senden başka ne güneşe, ne aya, ne bir puta, ne de bir heykele taptık, ne de senden başka bir ilah edindik.” İbn Abbas dedi ki: Allah’a yemin olsun doğru söyleyecekler. Şirk onlara bilmedikleri bir cihetten gelmektedir. Son­ra da: “Ve kendilerinin gerçekten bir şey üzere olduklarını sanacaklar. Ha­beriniz olsun gerçekten onlar yalancıların ta kendileridir” âyetini okudu. Allah’a yemin ederim ki, bunlar kaderiyedir, diye üç defa söyledi.[111]

“Şeytan onlara galîb ve üstün geldi.” Dünyada onlara yaptığı vesvesele-riyle üstünlük sağladı, onlara kargı güç kazandı, diye açıklanmıştır. d-Mufad-dal; Onları kuşatmıştır, diye açıklamıştır. Dördüncü bir anlama gelme ihtima­li de vardır: Onları bir araya getirdi ve birbirlerine kattı demektir.Bir şeyi topladı ve bir kısmını diğerine kattı” denilir. Onları bi-raraya getirdiği takdirde dahi onları yenik düşürmüş, onlara karşı güçlenmiş ve onları kuşatmış olur.

“Allah’ı dahi** yani O’na itaat gereğince amelde bulunmak demek olan emirlerini “hatırlamayrunutturdu.” Masiyelini yasaklayan buyrukları… di­ye de açıklanmıştır. Unutmak: Gaflet anlamına kullanıldığı gibi, terketmek anlamında da kullanılır. Burada her iki anlam da ihtimal dahilindedir.

“İşte bunlar şeytanın taraftarlarıdır.” Onun kesimi, onun kabilesidir.

“Haberiniz olsun, muhakkak ki şeytanın taraftarları” yaptıkları alışve­rişlerinde “en büyük zarara uğrayanların ta kendileridir.” Çünkü onlar cen­net karşılığında cehennemi, hidayet karşılığında sapıklığı almış kimselerdir. [112]

  1. Allah ve Rasûlü ile sınır mücadelesi yapanlar, işte onlar şüphe yok kî en zelil olanların arasındadırlar.
  2. Allah: “Andolsun ki Ben ve peygamberlerim mutlaka galib ge­leceğim” diye yazmıştır. Muhakkak ki Allah yegane güç sahibi­dir, emrine karşı konulamayandır.

“Allah ve Rasûlü ile sınır mücadelesi yapanlar” Bu anlamdaki buyruk, sûrenin baş tarafında geçmiş bulunmaktadır.

“İŞte onlar şüphe yok ki en zelil olanların arasındadırlar.” Zeliller arasında olup, onlardan daha zelil yoktur.

“Allah: Andolsun ki… diye yazmıştır.” Yani Allah bunu hükme bağla­mıştır. Levh-i Mahfuzda bunu yazmıştır, diye de açıklanmıştır, bu da Kata-de’den nakledil mistir.

el-Ferrâ: Yazdı, dedi anlamındadır, demiştir.

“Ben” buyruğu tekiddir “ve peygamberlerim” aralarından kendilerine sa­vaşmak emri verilenler savaş ile galib gelecektir. Delil ile tartışmaları emro-lunmuş olanlar da ortaya koydukları delil ile galib geleceklerdir.

Mukatil dedi ki: Müminler dedi ki; Eğer Allah bize Mekke, Taif, Hayber ve bunların etraflarında bulunan beldeleri fethetme imkânını verecek olur­sa, yüce Allah’ın bizleri Farslara ve Rumlara karşı galib getireceğini de ümit ederiz. Bunun üzerine Abdullah b, Ubeyy b. Seldi dedi ki: Siz Rumların ve Farsların yenik düşürdüğünüz kasabalar gibi olduğunu mu zannediyorsunuz?

Allah’a yemin ederim ki, onlar sizin zannettiğinizden daha kalabalık sayıda­dırlar ve daha çetin bir güce sahihtirler. Bunun üzerine; “Andolsun ki Ben ve peygamberlerim mutlaka galib geleceğim” buyruğu nazil oldu. Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın şu buyruğudur: “Andolsun ki gönderilmiş kul­larımıza önceden şu sözümüz verilmiştir: Muhakkak onlar, elbette onlar za­fere erdirilenlerdir. Muhakkak Bizim ordumuz, elbette onlar galib olanlar­dır.” (es-Saffat, 37/171-173) [113]

  1. Allah’a ve âhiret gününe inanan hiçbir kavmin, Allah ve Rasû-lü ile sınır mücadelesi yapanlara sevgi beslediklerini göremez­sin. İsterse bunlar babaları, yahut oğulları, yahut kardeşleri, ya­hut soydaşları olsa bile. İşte bunlar, kalplerine İmanı yazmış ol­duğu ve kendilerini katından bir ruh İle desteklemiş okluğu kim­selerdir. Hem de onları orada ebediyyen kalıcılar olmak üzere altından ırmaklar akan cennetlere sokacaktır. Allah da onlar­dan razı olmuştur, onlar da O’ndan hoşnut olmuşlardır. İşte bun­lar Allah’ın hizbidir. Haberiniz olsun, muhakkak ki Allah’ın hiz­bi, umduklarına kavuşanların ta kendileridir.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız: [114]

1- Âyetin Nüzul Sebebi:

“Allah’a ve âhiret gününe inanan hiçbir kavmin, Allah ve Rasûlü ile sı­nır mücadelesi yapanlara” buyruğuna dair açıklamalar daha önceden (et-Tevbe, 9/63. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. “Sevgi besledikleri­ni” onları sevip, onları veli ve dost edindiklerini “göremezsin.”

“İsterse bunlar babaları… olsalar bile” buyruğu hakkında es-Süddî de­di ki; Bu Abdullah b. Ubeyy’in oğlu Abdullah hakkında inmiştir. Bir gün Pey­gamber (sav)’ın yanında oturdu. Peygamber bir su İçti, ona; Allah aşkına ey Allah’ın Rasûlü şu içtiğin sudan bir miktar arttır, onu gidip babama iç i reyim. Belki onunla Allah kalbini temizler. Bunun üzerine Peygamber ona biraz art­tırdı. Abdullah da bu artanı babasına götürdü. Babası kendisine: Bu da ne di­ye surunca, oğlu: Peygamber (sav)’ın içtiği sudan bir artıktır. Sen içesin di­ye bunu sana getirdim, belki bununla Allah senin kalbini arındırır, dedi. Ba­bası ona: Bunun yerine niye bana annenin sidiğini getirmedin? O bundan da­ha temizdir, dedi. Oğlu bu işe kızdı ve Peygamber (sav)’a gelerek: Ey Allah’ın Rasûlü dedi, babamı öldürmeye bana izin vermez misin? Peygamber (sav): “Hayır, ona yumuşak davran ve ona iyilik yap” dedi.

İbn Cüreyc dedi ki: Bana anlatıldığına göre Ebû Kuhafe, Peygamber (sav)’a dil uzattı. Oğlu Ebû Bekir ona öyle bir tokat indirdi ki bunun sebe­biyle yüzü üzere yıkıldı. Sonra Peygamber (sav)’a gelip, durumu ona aktar­dı. Peygamber: “Böyle bir şey yaptın mı? dedi. Bir daha bunu yapma.” Ebû Bekir dedi ki: Seni hak ile peygamber gönderen adına yemin ederim ki, eğer kılıcım bana yakın olsaydı, onu öldürecektim,

İbn Mesud dedi ki: Âyet Ebû Ubeyde b. el-Cerrah hakkında inmiştir. Ba­bası Abdullah b. el-Cerrah’ı Uhud günü öldürdü. Bedir günü öldürdüğü de söylenmiştir. el-Cerrah, Ebû Ubeyde’nin üzerine gidiyor, Ebû Ubeyde ondan kaçıyordu. Üzerine çokça gelmeye başlayınca, Ebû Ubeyde de onu öldürdü. Babasını öldürünce, yüce Allah da: “Allah’a ve ahiret gününe inanan hiç­bir kavmin…” âyetini indirdi.

ei-Vâkidî dedi ki: Şamlılar böyle diyorlar. Ancak, ben el-Haris b. Fihroğul-larmdan birtakım kimselere sordum da onlar: Ebû Ubeyde’nin babası İslam-dan önce ölmüştü, dediler.

“Yahut oğulları” buyruğu ile kastedilen Ebû Bekir’dir. Oğlu Abdullah’ı Bedir günü teke tek çarpışmaya çağırmıştı. Peygamber (sav) da söyle buyur­muştu: “Ey Ebû Bekir, bırak da seninle birliktelikten istifade edelim. Senin benim için gören gözüm, işiten kulağım konumunda olduğunu bilmez mi­sin?”

“Yahut kardeşleri” buyruğu ile Mus’ab b. Unıeyr kastedilmektedir. O Be­dir günü kardeşi Ubeyd b. Umeyr’i öldürmüştü.

“Yahut soydaşları” buyruğu ile de Ömer b. el-Hattab kastedilmektedir. O da dayısı el-Âs b. Hişam b. et-Muğire’yi Bedir günü öldürmüştü. Ali ve Ham-za ise Bedir gününde Utbe, Şeybe ve el-Velid’i öldürdüler.

Bir başka görüşe göre âyet-i kerime Hâtıb b. Ebi Beltea’nın Mekke’nin fethedildiği yılda Peygamber (sav)’ın askerleriyle Mekkeliler üzerine yürüyece­ğini yazdığı bir mektupta bildirmesi üzerine inmiştir. Nitekim ileride yüce Al­lah’ın izniyle buna dair açıklamalar el-Mümtehine Sûresi’nde gelecektir.

Bu buyruğuyla yüce Allah imanın -akraba olsalar dahi- kâfirlerin veli edi­nilmesi ile bozulacağını açıklamaktadır. [115]

2- Âyet Zalim Yöneticilere ve Sapık İnançlılara Düşmanlık Etmeye Delildir:

Malik -yüce Allah’ın rahmeti üzerine olsun- bu âyet-i kerimeden Kaderi­yeye düşmanlık edilmesi ve onlarla oturup kalkmanın terkedilmişine delil çıkarmıştır:

Eşheb, Malık’ten şöyle dediğim rivayet etmiştir: Kaderiye ile oturup kalk­ma ve Allah için onlara düşmanlık et! Çünkü yüce Allah: “Allah’a ve âhiret gününe inanan hiçbir kavmin Allah ve Rasûlü ile sınır mücadelesi yapan­lara sevgi beslediklerini göremezsin” diye buyurmaktadır.

Öerim ki: Bütün zulüm ehli ve haddi aşıp başkalarına haksızlık yapanlar da Kaderiye hükmündedirler.

es-Sevrî’den şöyle dediği rivayet edilmiştir: Öncekiler bu âyet-i kerime­nin sultanlar’ile arkadaşlık yapan kimseler hakkında indiği görüşünde idiler. Abdu’1-Aziz b. Ebi’ Davud’dan rivayet edildiğine göre o tavaf esnasında Mansur ile karşılaşmış. Onu tanıyınca, ondan kaçmış ve bu âyeti okumuş.

Peygamber (sav)’dan rivayete göre o şöyle dua edermiş: “Allah’ım, hiç­bir günahkarın bende karşılığı verilmesi gereken bir iyiliğinin bulunmasına izin verme, Çünkü Ben Senin bana vahyettiklerin arasında “Allah’a ve ahi-ret gününe İnanan hiçbir kavmin… işte bunlar kalplerine İmanı yazmış olduğu ve kendilerini katından bir ruh ile desteklemiş olduğu kimseler­dir” buyruğunu indirdiğini görüyorum.”

Yani yüce Atlah onların kalplerinde tasdiki yaratmıştır. Bunlar ise Allah ile sınır mücadelesi yapanlara karşı herhangi bir sevgi beslemeyen kimseler­dir.

“Yazdı” tesbit etti anlamındadtr diye açıklanmıştır. Bu açıklamayı er-Ra-bl b. Enes yapmıştır. Yaratmıştır diye de açıklanmıştır. Yüce Allah’ın: “Artık bizi şahidlerle beraber yaz” (Al-i İmran, 3/53) buyruğuna benzemektedir ki, bizi oniarla birlikte kıl demektir. Yine yüce Ailah’ın: “Onu sakınanlara… ya­zacağım” (el-A’raf, 7/156) (buyruğu kılacağım demektir.)

“Yazdı” buyruğunun topladı anlamında olduğu da söylenmiştir. (Askeri birlik anlamına gelen): “el-Ketıbe” de buradan gelmektedir. Yani bunlar onlardan kimilerine iman ediyoruz. Kimilerini İnkar ediyoruz, diyenlerden değillerdi.

Yazdı” buyruğu genel olarak kef harfi üstün olarak okunmuştur. “İmanı” buyruğundaki nun harfi de nasb ile okunmuştur. Yani yü­ce Allah İmanı yazmıştır. Daha uygun olanı da budur. Çünkü yüce Allah (da­ha sonra): “Ve kendilerini katından bir ruh İle desteklemiş” diye buyur­maktadır.

Ebû’l-Âlİye, Zirr b. Hubeyş ve Âsım’dan rivayetle el-Mufaddal ise meçhul bir fiil olarak: “Yazılmış” diye ” İman” lafzını da “nun” harfi ref ile okumuşlardır. (îman… yazılmıştır demek olur.)

Zirr b. Hubeyş “soydaşları” anlamındaki buyruğu: şeklinde (aşi­ret lafzını) çoğul yaparak “elif” İle ve “te” harfi de kesre’li olarak okumuştur. Bu kıraati el-A’meş, Ebû Bekir’den, o da Âsım’dan diye de rivayet etmiştir.

“Kalblerine… yazmış olduğu” kalpleri üzerine diye de açıklanmıştır. Yüce Allah’ın: “Hurma dallarında”(Ta-Ha, 20/71) buyruğunda (üzerinde an­lamında) olduğu gibi.

Özellikle kalpleri söz konusu etmesi, imanın yerinin orası olduğundan­dır.

“Kendilerini… desteklemiş olduğu” kendi katından bir ruh ile güçlen­dirip onlara yardım etçiği demektir. el-Hasen: Kendinden bir yardım vermiş olduğu… diye açıklamıştır. er-Rabî’ b. Enes de: Kur’ân ve delilleriyle… diye açıklamıştır. İbn Cüreyc: Bir nur, iman, delil ve hidayet ile, diye açıklamış­tır. Allah’tan bir rahmet diye açıklandığı gibi, kimi ilim adamı: Onları Ceb­rail (a.s) ile desteklemiştir, diye de açıklamıştır.

“Hem de onları orada ebediyyen kalıcılar olmak üzere altından ır­maklar akan cennetlere sokacaktır. Allah da onlardan razı olmuştur” amellerini kabul etmiştir “onlardaO’ndan hoşnud olmuşlardır.” Kendile­rine verdiği nimetlerle sevineceklerdir.

“İşte bunlar, Allah’ın hizbidir. Haberiniz olsun muhakkak ki Allah’ın hizbi umduklarına kavuşanların ta kendileridir.” Said b. Ebi Said el-Cür cânî hocalarından birisinden şöyle dediğini nakletmektedir: Davud (a.s) dedi ki: Ey ilahım! Senin hizbin ve senin arşsnın etrafında bulunanlar kim­lerdir? Yüce Allah ona şunu vahyetti: “Ey Davud! Gözlerini haramdan sakı­nanlar, kalpleri tertemiz olanlar, elleri (zulümden yana) esenlikte olanlardır. İşte onlar Benim hizbimdir ve Benim Arşımın etrafında bulunanlardır.”

Yüce Allah’a hamdolsun; el-Mücâdele Sûresi burada sona ermektedir.

Kuran

Mücadele Suresi

el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.