Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 12°C
Hafif Yağmurlu
İstanbul
12°C
Hafif Yağmurlu
Paz 15°C
Pts 13°C
Sal 10°C
Çar 12°C

57 – Hadid Suresi | Şifa Tefsiri

Hadid” sûresi, Medine döneminde nazil olmuştur, 29 ayettir. “Hadid” kelimesinin Türkçe karşılığı; “demir”dir. Yani maden olarak topraktan çıkarıp, hayatımızın her alanında kullandığımız madde.

57 – Hadid Suresi | Şifa Tefsiri

Hadid Suresi | Şifa Tefsiri ( Mahmut Toptaş )

Yani bizim hayatımızı, özellikle teknik tarafımızı tamamlayan, Allah (c.c.)’ın, tabiatta bolca yarattığına dikkat çektiği Demir. Böyle bir madeni ilk işleyenlerin ve bütün insanlığa hizmet eden bu teknolo­jinin temelinde de yine Peygamberlerin olduğunu anlıyoruz.

Sosyal hayatımızın, hukuki hayatımızın, siyasal hayatımızın, eko­nomik hayatımızın, teknolojik hayatımızın kısaca hepsinin Önünde, in­sanlığa yol gösteren aslında Peygamberlerdir.

Hz. Adem’le başlayan bu hareket sevgili peygamberimize kadar devam etmiştir. Şu anda insanlığın, hangi güzel hasleti uygulanmakta ise, bu daha önceden bir peygamberin dilinden bize bildirilmiş veya bize yapılıvermiş şeylerdir.

Davud (a.s.)’m demire bir mum gibi şekil verdiğini, harb sanayiinde kullanılan kılıçlar yaptığını, o günün şartlan içerisinde kendisini korumak için sırtına geçirdiği demirden zırh, -ki, bu günün ifadesiyle çelik yelek deniliyor- kalkan ve diğer harb aletlerini yaptığını biliyoruz. Bununla da kalmamış, demire şekil vermenin öncülüğünü de yapmıştır.[1]

Demire şekil vermenin öncülüğünü yapmak demek, bütün teknoloji­nin öncülüğünü yapmış insan demektir. Nasılki, tahtadan tekeri bulan insan, bu gün teker üzerinde yürüyen bütün araçların öncülüğünü yap­mış insan demekse. Çünkü asıl buluş, -teker üzerinde eşyanın naklini düşünmüş olmak ve onu uygulama alanına geçirmek demektir.

İşte Davud (a.s.)da, Allah’ın bir Peygamberi olarak demir’e şekil vermeye başlamış, ondan sonra insanoğlu bunu her alanda geliştir­meye gayret etmiştir.

Allah (c.c.)’da, bize bir sure indiriyor ve bu “Hadid Sûresi” diye isimlendiriliyor. Bu sûrenin sonuna doğru 25. ayet-i kerimede Allah (c.c.) bize; kitabı indirdiğini, bir ölçü verdiğini ve birde demiri indirdi­ğini, demirde büyük bir gücün ve insanlara bir menfaatin olduğunu, bize haber veriyor. Öyle olunca biz günümüzde;

Kur’an’ı çok iyi bileceğiz, Kur’an’ın gösterdiği doğrultudaki teraziden şaşmıyacağız, Yani dilimiz dengeli, elimiz dengeli, bütün hareketleri­miz dengeli olmalı.

Peki, bu dengeyi neye göre sağlamalıyız? Kur’an’a göre sağlamalı­yız. Yoksa başkalarının dengesine uymaya kalkarsak, rahatsız oldu­ğumuz olaylar ard arda gelir, arkası kesilmez. Bunu da dengesiz in­sanların çözmesi mümkün değildir. Mutlak surette dengeli insanlar çö-zer. Dengeli insanlar da; Allah’ın (c.c.) koyduğu dengeye kendisini uy­duran insanlardır.

Çünkü tabiata dengeyi koyan, gökyüzüne dengeyi koyan Allah (c.c.)dır. Rahman suresin de Allah (c.c.) bunu bize ifade ediyor.

Gökyüzünün dengesini kuran O, yeryüzünün dengesini kuran O, insanlar arası ilişkilerin dengesini kuran da Allah (c.c.) dır.[2]

1- Göklerde ve yerde her ne varsa Allah’ı teşbih etmektedir. O,

Aziz’dirflakim’dir.

Göklerde ve yerde olanların hepsi Allah’ı (c.c.) teşbih ettiler. Bazı ayetlerde de “Yüsebbihu” Yani şimdiki ve gelecek zamanı bildiren bir durumu bildirir.

Buda şunu gösterir. Geçmiş zamanda da, şimdiki zamanda da, ge­lecekte de göklerde ve yerde her ne var ise Allah’ı teşbih ettiler, teş­bih ediyorlar, ileri de teşbih de edecekler.

Teşbih etmek demek; Allah (c.c), bütün sıfatlarıyla ve esmaül-hüs-nasıyla eksiksizdir, kusursuzdur ve mükemmeldir. İşte bütün yaratıl­mışlar bunu ifade etmektedirler. Biz de bunu; “Sübhanallah, sübhanallah, sübhanallah’! diyerek namazlarımızın arkasında, 33 defa efendi­mizin sünnetine uyarak söylüyoruz,

Ayrıca namazımızda rükû ve secde de, “sübhane rabbiyelazim, sübhane rabbbiyel-ala” derken; yüceler yücesi Allah kusursuzdur, en mükemmel sıfatlar ve isimler O’na aittir diyoruz.

Fevkalade güzel eserleri yapan sanatkâr insan, kendi kusurunu bi­liyor ve;, “keşke şunu şöyle yapsaydım daha iyi olurdu” diyor. Ama o sanatkâr insan (Allah)ın yarattığına bakıyor, onda kusur bulamıyor.

İşte Allah (c.c.) böylesine güzel böylesine eksiksiz, böylesine ku­sursuzdur. Bunu da yerde ve gökte yaratılmışların hepsi ikrar eder. Bunu onlar halleriyle ikrar ediyorlar. Mesela bir ayçiçeği, hâl diliyle di­yor ki; “beni yaratan Allah’tır, kusursuz yapan da Allah’tır, siz insanlar yaratılmışların en değerlisi ve akıllısı olmanıza rağmen, bir çiçeği yara­tamıyorsunuz. Naylondan yapıyorsunuz.”

Ayetin hemen arkasında “ve hüve’l-azizül-hakim” bölümü geliyor. Bunlar Allah (c.c.)’m esmaü’l-hüsna’sındandır.

Dikkat ederseniz KVan-ı Kerim de bu iki isim hemen ard arda ge­lir. Haşr suresinin, son ayetinin sonu da aynı şekilde biter. Aziz; herşeye gücü yeten, herşeye galip gelen Allah (c.c.) anlamın­dadır.

Hakim de; hükmeden, hükmünde hikmet, sahibi olan Allah (c.c.) an­lamındadır.Demekki, hükmedenin hükmetme gücüne sahip olması ge­rekir. İşte onunda “Aziz” olması lazımdır. Aziz olmayanın hükmetme hakkı yoktur. Bu gün insanlar, insanlar üzerinde hükmetmeye kalkışı­yorlar, zorbalık yapıyorlar. Aklıyla hükmetmiyor bazusuyla hükmedi­yor.

Dikkat ederseniz; dünyada şu anda diğer ülkeleri esareti altında tu­tanlar, aklıyla mantığıyla değil, askeri gücüyle bu işi yapıyor. Ülkendeki şu kadar ton petrolü bana göndereceksin, şu kadar kauçuğu, şu kadar buğdayı pamuğu göndereceksin. Göndermez isen gelir alırım diyor. Yani gücüyle hükmetme tarafına gidiyor, aklıyla değil.

Çünkü insanoğlunun aklı, bütün insanların aklını kuşatacak şekilde yaratılmamıştır. Onun için kılıç zoruyla, silah zoruyla bu işi yapıyor. Hükmetme hakkına sahip değildir. Onlar, bütün bunları gasbetmişlerdir.

Onun için Allah’a(c.c) iman etmiş olan bizler, hükmedenin Allah (c.c.) olduğunu ve O’nun Aziz olduğunu, yerde ve gökte her ne var ise Allah’ı teşbih ettiğini, kesinlikle bilip iman ettikten sonra, bizde o teş­bih edenler arasına katılırsak, önce ruhen hürriyetimizi elde ederiz.[3]

2- Göklerin ve yerin mülkü O’na aittir. O diriltir ve O öldürür. O herşeye gücü yetendir.

3- O ilk’dir, O son’dur, O açık’tır, O gizli’dir, O her şeyi bilen’dir

Allah(c.c.)’m esmaül-hüsnasmdan beş tanesi bu ayette bir araya gelmektedir. Ard arda ne güzel ayetler. Bu ayetleri okurken Rabbimin esmasını zikrediyorsunuz.

Bakınız, okuduğumuz bu üç ayet-i kerimede kaç tane esmaül-hüsna vardır?; “Allah, Aziz, Hakim, Muhyi, Mümit, Kadir, Evvel, Ahir, Zahir, Batın ve Alim” On bir tane esmaül-hüsna zikrediyoruz.

Gün boyunca, ay boyunca, yıl boyunca Kur’an-ı Kerim okuyanları­mız, Allah’ın esmaü’l-hüsnasını zikrediyorlar. İsm-i azam’ı ben bilmiyorum demeyiniz. Kur’an-ı Kerim’i okuyanlar “ism-i azamı” da, “esmaü’l-hüsnayı” da zikrediyorlar.

Biz dilimizi, Rabbimin güzel isimleriyle süslemeye devam edelim. Biz gönlümüze Ö’nun sevgisinden başkasını koymayalım. Ama Allah’ı(c.c) “Rab” olarak, Peygamberimizi Allah’ın elçisi ve Resulü olarak seviyoruz.

Yani bizi yaratan, yaşatan ve yöneten olarak Allah (c.c.)’tan baş­kasının sevgisini kalbimize yerleştirirsek, o zaman bir gönüle iki tane put dikmiş oluruz ki, bu olmaz. Karanlıkla aydınlığı aynı odada topla­maya çalışırız ki, bu da olmaz.

Yüreğimize ilah olarak Allah sevgisinden başka sevgi yerleştir­mek; hem müslümamm, hem de filan çeşit bir gavurum demektir. Buda kalbimizin yarısının kanser olmasından daha tehlikeli bir olaydır.

Çünkü yüreğinde zerre kadar şirk izi olan kişinin cennete gitmesi mümkün değildir. Onun için hayatımızda en fazla önem vereceğimiz şey, bünyemizdeki bu iman dolu kalbimize zerre kadar şirkten bir iz bırakmamaya dikkat edeceğiz.[4]

4- O, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arş üzerine istiva edendir. Yeryüzüne giren herşeyi ve ondan çıkan herşeyi bilir. Gökyüzünden inen herşeyi, gökyüzüne çıkan her şeyi de (bilir). Her nerede olursanız olun, O sîzinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görür.

“Hüve” zamiri de Allah’ı işaret eder. “La ilahe illahu” Bununla bir­likte bu üç ayette Allah’ın 12 ismi geçmektedir. O evveldir. Yani herşeyin evveli Allah. Herşeyin sonu da Allah. Bir gün gelir yeryüzünün » gökyüzünün tamamı yok olur. Allah (c.c); “Her şey fani Allah bakidir.” buyurmuştur.[5]

Adamın biri çok güzel bir saray yapmış, şair de onu görünce; “Çok güzel bir saray yapmışsın ama duvarlarında “herşey fanidir” yazıyor”

  • demiş. Tabi böyle bir yazı yok duvarda ama, şunu hepimiz biliyoruz. “Doğanlar ölmek için gelirler, yapılanlar yıkılmak içindir. Hangi şey vardır ki, yapılmış ama yıkılmamış. Hangi insan vardır ki, doğmuş ama ölmemiş.”

Onun için “Evvel”de Allah, “Ahir” de Allah. Her şey yok olur. Allah (c.c.) bakidir.

Zahir Allah, Her şeyde görünen Allah. Yani O’nun esması bütün eşya üzerinde tecelli etmektedir.

O Haliktır, yani yaratandır. O Bari’dir. Yani birbirinden fark edilecek şekilde yaratandır. Bakınız, 6 milyar insanın biri diğerine benzememektedir.

El-Musav’viru; yani bunlara şekil veren Allah’dır. El-Musavviru’nun aslına döndüren anlamı da-vardır. Hz. Adem’in gözleri, elleri, parmaklan, ayakları bu günkü insanların azalarının bulunduğu yerdedir.

Halbuki aradan binlerce yıl geçmiştir. Bunca yılların geçmesine rağmen aynı şeylerin devam etmesi, bütün bunların yaratıcısının Allah (c.c.) olduğunu gösterir.

Arının binlerce yıldan beri aynı şekilde bal yapması, bunun bu kı­vamda bal yapacak şekilde yaratıcısının bir tek Allah olduğunu göste­rir.

Herşeyde Allah’ın ilmini, gücünü, sanatını ve güzelliğini görmekte­yiz biz. Bütün bunlar görünmesine rağmen, O’nu göremiyoruz.

O Batındır, Yani en gizlinin en gizlisidir. Bize bizden daha yakın ama O’nu göremiyoruz. Zaten göremememiz normal olandır. Çünkü gözümüzün bir görme sınırı var.

Doktorlarımız; şu kadar büyüklükten yukarısını, şu kadar küçüklük­ten aşağısını göremeyeceğiz” diyorlar. Işığın belli miktarından aşağı­sını ve yukarısını göremiyoruz. Görüş alanımıza giren sınırlıdır. Allah ise sınırsız. Öyle olunca görünmemesi normaldir.

O Allah (c.c.) Batındır, görülmez. Yani bu gözlerle görülmez O her­şeyi bilmektedir.

O gökleri ve yeri 6 günde yarattı. Sonra arş üzerine istiva etti. Arşın, Kür’sinin, yeryüzünün, gökyüzünün bütün yönetimi O’nun gücü altındadır. Yönetim de O’na aittir. Malikiyet, mülkiyet, melikiyet Allah (c.c.)’a aittir.

“O yeryüzüne neyin girdiğini bilir. O yeryüzünden neyin çıktığını da bilir.” Öyle güzel ifadelerki. Yeryüzüne neyin girdiğini bilir. Aklınıza ne gelebiliyorsa, onların tamamını ve de aklınıza gelmeyenlerin tama­mını o bilir.

Tefsircilerimiz burada değişik şeyler söylemişler. Mesela bir tef-sircimiz “yeryüzüne neyin girdiğini bilir” ayeti ile ilgili; “Yeryüzüne kaç tane damlanın indiğini bilir.” demiştir. Bir başka tefsirci de

“Yeryüzüne kaç danenin girdiğini bilir” der. Buna afyon danesi, buğday danesi, hardal danesi, elma çekirdeği, ayva çekirdeği dahildir. Yeryüzüne kaçtane insanın girdiğini bilir. Hepsininki doğrudur. Yeryüzünde ne kadar canlının ölüp toprağa döndüğünü bilir.

Amerikayı ilahlaştırmiş insanlar var. Amerika’nın gönlüne, ve arzu­suna dokunacak tek kelimeye dahi tahammül edemeyip feryad eden in­sanlar var yeryüzünde.

Bunlardan Türkiye’de de var. Birisi onların aleyhine bir söz söylese hemen ayağa kalkarlar, feryadü figan ederler, “ilahıma bir şey söyledin ha” olmaz böyle bir şey derler.

Amerika’nın gücünü kendisi için üahlaştırmış. “Efendim, gökyüzün­den uydularıyla seni görmekte ve güdümlü mermileriyle seni vurabilir, beni de vurabilir. Öyleyse ona itaat edelim, ne derse tutalım, ne ve­rirse yutalım” diyorlar.

Biz de diyoruz ki; “O Allah(cc) herşeye kadirdir” Bu insanlar, bu günün teknolojisiyle bile dünyadaki insanların tam sayısını bilemiyorlar. 6 milyar küsur insan var diyorlar.

Ama Allah (c.c.) yeryüzündeki bütün otların ve ağaçların meyvele­rini, meyvelerin içindeki çekirdeklerini bilir. Bunlardan yeryüzüne dü­şeni, düşüpte kaç tanesinin tekrar dirileceğini, kaç tanesinin kuşlara yem olacağını, kaç kuşun diğer kuşlara yem olacağını, hepsini bir sil­sile içerisinde bilir.

Böylesine harika sanatlarını bilen Allah’a iman etmekteyiz. Yolda giderken, yağmur taneleri düşerken biraz kendimize gelelim.

Sevgili Peygamberimiz(s.a.v.); “yağmur taneleri üzerimize düşerken Rabbe dua edilirse, o dua makbuldür” diyor. Yağmurda yürürken dua ediniz, yağmur tanelerini düşününüz. Hz. Adem’den beri bu sular devri daim olarak inmekte ve çıkmaktadır.

İçtiğimiz o pırıl pırıl suların aktığı çoban çeşmesi diye isimlendirdi­ğimiz ve şiirlere de konu olan o billur sular, Allah (c.c.) tarafından bize hayat vermek üzere gelir. îşte Muhyi olan Allah (c.c.) bunları yapmak­tadır.

O, gökyüzüne nelerin çıktığını ve gökyüzünden nelerin indiğini bilir.

“Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir.” Bayıldığım ayetler­den birisidir bu. O, sizinle beraberdir. Nerede olursanız olun.

Şuanda cezaevinde karakolda, kışlada, tarlada, evde, dairelerinde, işyerlerinde, işinin başında ve yolda olanlar, biliniz ki Rabbim sizinle “beraberdir.

Çocuğunuz yanınızda değil, ihtiyarsınız ve yatağınızda yatıyorsu­nuz, kimsesiz gibisiniz ama kimsesiz değilsiniz. Allah (c.c.) sizinle beraberdir. O sizin kalbinizi attırıyor, kanınızı hareket ettiriyor. O, size düşünme melekesini her an veriyor.

Derinizin ihtiyacı olan kanı, her salisede verirken aynı anda beyni­nizin ve diğer azalarınızın da ihtiyacı olan kanı onlara vermektedir. Melekler sizinle beraberdir, Allah sizinle beraberdir.

Öyle ise yapayalnız bile olsak, edebimizi, terbiyemizi bozmayaca­ğız. Rabbimizi zikredeceğiz, O’ndan, O’nun rızasına uygun düşmeye­cek şeyleri yapmaktan kaçınmak için yardım isteyeceğiz.

“Bir devletin en üst makamındaki yetkilisi bana deseki, “Mahmut Hoca, şu kartı al, bu numaralar benim özel tele fonlar imdir. Konuşurken rahat konuş, başına bir iş gelirse telefonla bildirirsin” ama binleri de gelse; “sen nasıl bunları konuşuyorsun” diye beni götürüp gitse, tele­fonda ettirtmeseler, O yetkilinin bana yardım etmesi mümkün değildir.

Onun için atalarımız çok güzel söylemişler “insana dayanma ölür, ağaca dayanma kurur.” Biz Allah’a dayanacak, Allah’a tevekkül ede­ceğiz. Çünkü her an bizimle beraber olan Allah’dır. O, her yerde bizden haberdardır.

Çölün ortasında bir kuyu, kuyunun içerisinde kardeşlen tarafından oraya atılan bir Yusuf (a.s.)’tan haberdardır. Kervancıları da konakla­mak için bu kuyunun başına getirir, onlarda o kuyudan bir su içme ihti­yacını uyandırır. Yusuf (A.S)’ı oradan böylece kurtarır. Yusuf hapishaneye düşer, oradan da bir vesile ile kurtarır. Nasıl kurtarır? Mutlaka insanla kurtarır.

Yani Rabbimin bize olan yardımında mutlaka tabiatta yarattıklarını aracı olarak kullanıyor. Hakikat ehli burada perdeye bakmaz, perdenin gerisindeki Allah’a iman eder. İmansızla, inanan arasındaki çizgi perde meselesidir, onun için.imansızlar; “bizim kalplerimiz perdelendi, bizim kalplerimizde perde var” diyorlar.[6]

Allah (c.c); “Onların gözünde perde var” diyor. (Bakara 8) Gözlerinde perde var. Yani perdeye takılıp kalan insanlar bunlar. Bu sebeble biz perdeye takılıp kalmayacağız. Perdeleri yaratan Allah (c.c.)dır.

Dervişin birisi şöyle dermiş; “birisi diğerine vursada sevsede, vu­ran da seven de Allah’tır.” Bir adam da bilinçli olarak bir tokat vurur. Derviş şöyle dönmüş bir bakmış, adam; “hayrola niye dönüp baktın” Sen demiyonnuydun vuranda Allah, seven de Allah diye” demiş. Dervişde; “Doğru ama, Allah(cc) hangi keratanın eliyle bana vurdu, onun için baktım” demiş.

Yeryüzündeki nimetler veya azablann hepsi mutlaka Rabbimin umumi iradesinin içerisinde cerayan etmektedir. Diğerleri vasıtalar ve sebeblerdir.

Onun için biz, yaptıklarımızın İslami olup olmamasından sorumlu­yuz. Kur’an-ı Kerim’e ve sahih sünnet’e uygunluğundan sorumluyuz. Biz bu uyumumuzu sağladıktan sonra başımıza gelen belalar, bir rah­met ve bir imtihandır ve biz bu imtihana sabretmemiz gerekir, başı­mıza gelen güzelliklere ve nimetlere de Allah’ın bir lutfu,’ bir keremi olarak kabul edeceğiz. Her yerde Allah (c.c.)’ın bizimle olduğunu bile­ceğiz.

O Allah yaptıklarınızın hepsini görmektedir. Rabbimin esmaül-hüs-nasından birisini daha burada zikrettik “El-Basir”[7]

5- Göklerin ve yerin mülkü O’na aittir. Bütün işler AHah’a dön­dürülür.

Yaptığınız, duyduğunuz, gördüğünüz herşey Rabbime dönecektir. Herşey kayda geçmektedir. Herşey… Yaptığınız zerre kadar bir hayrın karşılığı görülecek. Zerre kadar bir şerrin de karşılığı görülecektir. Onun için kayda geçmeyen sözümüz, özümüz, hareketimiz yoktur. Hareketlerimizi ona göre ayarlamamız gerekir.[8]

6- Geceyi gündüze sokar, gündüzü geceye sokar. O göğüslerin özünü hakkıyla bilendir.

Allah (c.c.)’m iki türlü ayeti vardır.

1- Kur’an ayetleri,

2- Tabiat ayetleri, Her an gördüğümüz, duyduğumuz, tuttuğumuz, tattığımız, her şey bize Allah’ın ayetlerindendir.

Mesela gecenin gitmesi, gündüzün gelmesi, gündüzün gelip gecenin gitmesi. Bu ne zamandan beri oluyor? Yaratılalıdan bu yana. Bir saat ileri gitmez, bir saat geri kalmaz. Rabbim akreb gibi güneşi, yelkovan gibi ayı gökyüzüne koyuvermiş ve bunlar bütün dünya insanın takvimi oluvermiş.

Bu öyle bir takvim ki, bütün rasathaneler ona dönük, günlerini, ay­larını ona göre ayarlarlar. Yalnız ilim adamları değil, okuma yazmasını bilmeyen dağdaki çoban da aynı takvimden yararlanıyor. İşte Rabbimin ayetleri böyle olur.

Kur’an-ı Kerim’e filozof adam bakıyor, daha başka bir mana alıyor, şair bakıyor, onun da ruhuna binlerce güzel ilhamlar sunuyor. Bir dev­let yöneticisi bakıyor, onun ufkunu dünya kadar genişletiveriyor. Bir çoban okuyor, o da kendi dünyası kadar ondan alıyor.

Böylesine güzel bir kitab, böylesine güzel bir tabiat kitabı ve bu ta­biat kitabının ayetleri. Biz ikisinin de Rabbim tarafından indirildiğine yaratıldığına, yani Kur’an’ın indirildiğine, tabiatın yaratıldığına inanırız.

O gönüllerden geçeni de bilir.[9]

7- Allah’a ve Rasülü’ne iman ediniz, sizi halef (öncekilerin bırak­tığı mala yönetici) kıldığı şeylerden infak edin. Sizden iman edip, in-fak edenler için büyük ecir vardır.

Allah’a iman edin, Rasülü’ne iman edin. İnfakta bulunun. Neden in-fakta bulunacaksınız? Hani Allah(c.c) sizi ” Mustahiafin” yapmıştı ya. Ellerinizdeki mallara şu anda siz sahipsiniz. Ama daha önce başkaları sahipti. Mesela babanızın idi. Babanızın mülküne siz geldiniz veya bir başkasının idi satın aldınız. Yahutta miras kaldı. Ama sizden öncekine de miras kalmıştı veya satın almıştı.

Bu mal sizde de durmayacak ve sizden sonrakilere geçecek. Öyleyse, size şimdilik emaneten verilen bu maldan, Allah yolunda siz de infak edin, yardım edin, sadaka olarak verin, zekat olarak verin, ya­kınlarınıza nafaka olarak verin.

Annenize, babanıza, dedenize, çocuklarınıza, akrabalarmza, yakın­larınıza, komşularınıza, tanıdık, tanımadık herkese verin. Rabbim bu­rada genel bir ifade kullanmış, kime verileceğini belirtmemiş. Kısaca insan ve hayvan hepsine verin.

Buhari’de geçen bir hadisi şerifte Peygamberimiz; “Çölde susuz kalmış bir köpeğe, kuyudan ayakkabısı ile su çıkarıp içiren günahkar bir kadının (Beni israilden) affedildiğini” haber vermektedir.[10] Yani susuz bir köpeği sulamanın insana ne kadar fayda vereceğini sevgili Peygamberimiz bize bildirmektedir.

Sizden iman edenler ve Allah’ın kendisine lütfettiği nimetlerden da­ğıtanlar için büyük mükafat vardır diyor Allah (c.c.).[11]

8- Peygamber sizi Rabbinize iman etmeniz için çağırdığı halde, size ne oluyor da Allah’a iman etmiyorsunuz? Halbuki, o sizden söz almıştı. Eğer iman ediyorsanız (çağrıya uyun).

“Nasıl oluyor da, Allah’a iman etmiyorsunuz siz?” Ne güzel ifade değil mi? Yahu sizi yaratan Allah, konuşturan Allah, görmenizi sağla­yan Allah, anlayasınız, farkına varasınız diye gökyüzünden yağmur yağdıran Allah. Bunu insanlık yapamıyor susuzluktan kavruluyor şe­hirler, vilayetler, ülkeler, insanlar bir damla yağmur düşüremiyor.

Ama Allah (c.c.) milyonlarca damlayı birini diğerine değdirmeden düşürüyor. Öylesine düşürüyor ki; altındaki insanlara bu rahmet gibi geliyor. Yani tepesine vurup düşürmüyor.

Alimler diyorlar ki; “bu yağmurun özgül ağırlığı ile mesafesinin uzaklığına göre bir insana vurduğunda zarar vermesi gerekir.” Fakat bu zarar vermiyor. Bu da Rabbimin rahmetinin bir eseridir. Bütün bun­ları gördüğünüz halde, niye iman etmiyorsunuz? Yağmur gökyüzünden düşüyor, ölü arazileri diriltiyor, yemyeşil çayırlara ve çimenlere dönüştürüveriyor. Bütün bunları görüyorsunuz. Hala niye iman etmiyorsu­nuz?

Bütün bunları gördüğü halde bazılarının anlayışı olmayabilir, gözleri kulakları, ve kalpleri perdeli olabilir. Bunu da Rabbim; “Rabbinize iman etmeniz için Peygamberde sizi çağırıyor” diye buyuruyor. Bazı insanlar gördüklerinden ibret almazlar. Peygamberler önlerine çıkıp derler ki; “şuna bak ve ibret al, kendinden ibret al, seni yaratan, terbiye eden, besleyip büyüten Allah (c.c.)’

Eğer iman ediyorsanız bilinki; Allah sizden söz de almıştı. Daha önce A’raf suresi 172’de geçmişti. Allah Hz. Adem’in sırtından bütün gelecek insanları aldı ve onlara “Ben sizin Rabbiniz değilmiyim?” dedi. İşte buna, bir işaret vardır burada. Allah sizden söz almasına rağmen, Allah sizi besleyip büyütmesine rağmen, Kur’an ayetleri indirmesine rağmen, Peygamberi ile uyarmasına rağmen, tabiatta gördüğünüz, duyduğunuz, tattığınız herşey size Allah’ı göstermesine rağmen!, hala siz ne diye iman etmiyorsunuz? buyuruyor. Ne güzel ayetler değil mi?

İşte bu ayetleri biz, hem okuyacağız hem manasını anlıyacağız, hem de Rabbimizin güzel isimleriyle Kur’an okuyarak, Rabbimizi zik­retmeye devam edeceğiz. İmanımıza yönelen her türlü şüpheleri red­dedeceğiz, şirki reddedeceğiz.[12]

9- Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kuluna apaçık ayetler indiren O’dur. Şüphesiz Allah size karşı şefkatlidir, merha­metlidir.

Kulu üzerine (kul dan maksat Hz. Peygamber efendimizdir) apaçık ayetlerini indiren O’dur. Peygamberine apaçık ayetler indiren Allah’dır(c.c),

Peki Peygamberine bu apaçık ayetleri indiren Allah, bunları niçin indiriyor? Ayetin devamında bunu ifade etmiştir; “Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için.” Yani bizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için, bu Kur’an-ı Kerim indirilmiş.

Kitab’a iman edenler, Kitab’a gönül vermiş olanlar, okumasını bilen­ler, okumasını bilemediğinden dolayı acı duyanlar, Kur’an’m okunması için azda olsa çokda olsa yardımda bulunanlar, Kur’an’ın hakimiyeti için gayret gösterenler..!!! Bu Kur’an, insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için Allah Rasülü’nün üzerine indirilmiş, o da ashabına bildir­miş, ashab-ı da bizlere kadar Allah Rasülünden aldığı şekilde nakletmiştir.

İşte bu Kur’an-ı Kerim’le biz, karanlıklardan aydınlığa çıkarız. Küfrün karanlığından, İslam’ın aydınlığına çıkarız. Sefaletten mutluluğa geçeriz. Her türlü acıdan elemden ve kederden mutlu rahat bir dünyayı ve ahirette de Cenneti, bu Kur’an-ı Kerim’le elde ederiz.

Şu anda bütün insanlarımızın istisnasız herkesin bir sıkıntısı var. Halinden şikayet etmeyen insan yok. Maddi durumu yerinde olan in­sanların sıkıntısı, maddi durumu yerinde olmayanların sıkıntısından fazla. Hatta fakirin mide derdi var ama, zenginin can derdi var. Arada böyle bir dert farkı var.

Dertsiz insan yok. Parasını biriktirmiş, kasasının içerisine doldur­muş, sırtını kasasına dayamış adam, malını beklerken canının gidece­ğinden endişe ediyor. Adım attığı her yerde beynine namludan çıkan bir kurşunun isabet edivereceği endişesini taşıyor. Fakirlere dağıta­madığı milyarları ve tirilyonları kendini korumak için sarfetme yoluna gidiveriyor.

Siyasilerimizin durumuda ma’lum. Her gün televizyondan duyuyor­sunuz. Binlerce endişe. Kime dokunsanız binlerce inilti çıkıyor. İşte bu bin çeşit iniltinin durması için Allah (c.c.) Kur’an-ı Kerimini indirivermiştir.

Çünkü Allah (c.c), sizin için şefkatli ve merhametlidir diyor. Rabbimizin Esmaü’l-Hüsna’sından “Rauf ve Rahim “i de burada görü-veriyoruz. Bu surede Allah’ın esmaü’l-Hüsna’sından bir çoğunu gördük. Aziz, Hakim, Muhyi, Mümit, Kadir, Elevvel, Elahir,Ezzahir, Elbatın, Elalim, Elbasir, Rauf, Rahim Allah yarattıklarına karşı şefkatli ve merhametlidir. Bununla Allah kendisini bize bildiriveriyor.

Kendisini böyle tanıtan Rabbim bize bunu niye bildiriyor? Siz de O Allah’ın kullarısınız. Öyleyse siz de insanlara karşı şefkatli ve merha­metli olmanız gerekir. Mademki biz, Rauf ve Rahim olan Allah’a iman etmişiz öyleyse biz de Allah’ın yarattıklarına karşı, o sıfatlarla dopdolu olmamız gerekiyor, o sıfatların bizim hayatımızın her tarafını kuşatması gerekiyor.

Yani iman etmemiş insanlara, İslam’a karşı bayrak açmış insanlara, İslam’a geçit vermeyeceğiz diye sokaklarda dolaşan insanlara biz; Rauf ve Rahim olan Allah (c.c.) onlara yaptığı muamelenin benzerini yapacağız, şefkatli ve merhametli olacağız.[13]

10- Göklerin ve yerin mirası Allah’a ait olduğu halde size ne olu­yor da Allah yolunda infakda bulunmuyorsunuz? Sizin içinizden (Mekke’nin) fethinden önce infak eden ve savaşan (başkalarıyla) denk değildir. Onlar derece bakımından (Mekke’nin) fethinden sonra infak edip savaşanlardan daha büyüktürler. Allah hepsine güzeli (cenneti) va’detti. Allah yaptıklarınızdan haberdardır. “Ne oluyor size?” diyor Allah (c.c). Ne oluyor size de, Allah yo­lunda infakta bulunmuyorsunuz. Allah’ın dininin hakimiyeti için, İslam’ın hakimiyeti için, Kur’an’m hakimiyeti için, size ne oluyor da mallarınızı dağıtmıyorsunuz?

Allah (c.c), “Kafirler Allah yolundan alıkoymak için mallarını infak ederler” diyor. (Enfal 36) Yani Allah’a baş kaldırmış insanların rejimle­rinin devamı konusunda kafirler mallarını dağıtıyorlar, infakta bulunu­yorlar. Kafirler tağut yolunda harp edip, gayret gösteriyorlar: Peki “Size ne oluyor da, Allah yolunda infakta bulunmuyorsunuz?” Allah yolunda infakta kullandığınız mallan da veren Allah(c.c.)’dır

Dünyaya geldiğimizde hiçbir şeyimiz yoktu. Allah (c.c.) bize kan verdi, can verdi, din verdi mal verdi, sonrada bu malların daha değerli bir şekle dönüşmesi için, Rabbim mü’minlerle alış veriş yaptı. ‘”Canlarınızı ve mallarınızı Allah yolunda harcayın, Allah da karşılı­ğında size cenneti versin” diyor Rabbim.[14]

Nasıl olsa insan bu dünyadan ahirete intikal edecek, inanan da gi­decek, inanmayan da gidecek. İşte inanan kendisini Allah yolunda har­car. Kafir de tağutun yolunda harcar. İkisi de kendilerine takdir edilen zamanda ölecek. Ama birisi Allah yolunda giderken ölüyor, birisi ise tağut yolunda giderken ölüyor. İkiside malını harcıyor. Mü’min Allah’ın dininin hakimiyeti için harcıyor, kafir de kendisi gibi bir insana kul ol­muş, onun prensiblerinin hakimiyeti için malını harcıyor. Aradaki fark burada.

Mü’min Allah’a kul olmaya karar vermiş, kafir de kula kul olmaya karar vermiş. Biz Allah’a kul olmaktan bir anlığına ayrılmamaya dikkat edeceğiz. Çünkü hiçbir insan bizim bir tek hücremizi yaratabilecek güçte değil. O ilah diye kabul edilen insanlarda öldüler. Yolunda, pren-sibleri uğrunda para harcanan insanlarda öldüler. İnsanlar Allah’a kul oldukları takdirde izzet ve şeref kazanırlar, dünyada, devleti ahirette cenneti kazanırlar.

Onun için Allah (c.c), ne oluyor da siz Allah yolunda infakta bulun­muyorsunuz?” diyor. Bitip tükenmesinden mi korkuyorsunuz? Korkmayın! Göklerin ve yerin mirası Allah (c.c.)’a aittir. Herkes ölür, Allah kalır. Mülk O’nun elindedir.

Al-i İmran suresinde “Ey Allah’ım! Mülkün sahibi sensin, dilediğinden mülkü alırsın, dilediğine mülkü verirsin” diye bu ayet-i kerimeyi okuyoruz.[15] Mülk O’na ait olduğuna göre, “ver” diyen de O olduğuna göre vermekten endişe etmeyin.

Çünkü “kim Allah yolunda Allah rısazı için verecek olursa, Allah (c.c.) hemen onun yerine yenisini verir” diyor Rabbim.[16] Vererek zarara giren yok, vererek malını bitiren yok. Görüntüde biter gibidir ama. Allah (c.c.) bir başka yerden onu takviye eder. Ticaretinin açılmasına sebeb oluyor.

Tanıdığım birisi şöyle anlatmıştı; “Bu şehre göçmen olarak geldim. Hiçbir şeyim yoktu. Bir müslüman bana; “şu köşeye dur, şunu sat” dedi. (Balıkesir’de) “Sarı Hoca” lakablı birisi de dedi ki; “Oğlum ak­şama kadar sattığının üçte birini sadaka olarak ver” Hocaya inandım verdim. Ben verdikçe Allah (c.c.) her geçen gün malımı artırdı.” Hala vermeye devam eden bu insanın malı, hala artmaya da devam ediyor.

Bunun çok örnekleri vardır. Onun için Rabbim bu gerçeği bize çok güzel bir uslubla veriyor; “Göklerin ve yerin mirası Allah’a aittir” “Size ne oluyor da Allah yolunda vermiyorsunuz?” Mülk O’na ait, biz O’na-aitiz, O da diyor ki, “Ver” Biz de ekşiteceğinden korkuyoruz. Rabbimin mülkü eksilmez, Rabbim dilerse verir. Verdiğimizin çok fazlasını verdiğimizle birlikte verir.

Diyelim ki; verdiniz, verdiğininizin karşılığı arkasından gelmedi. Fakat dağlar kadar sevab verildiğini, biliniz. Yani verdiniz karşılığında maddi olarak bir şey gelmeyebilir. Ayetteki “Fehuve yuhlifu” den ba­zen aynı cinsten verdiğinizin cinsinden maddi bir şeyin gelmediği de olabilir. Ama ahirette verilmek üzere bol sevaplar verilir. Veya Allah (c.c.) bu dünyada bol saadet verir.

Genel olarak verilenin cinsinden veriliyor ama bazende mutluluk veriyor. Allah (c.c.) o insana çocuğuyla, ailesiyle, annesiyle, baba­sıyla, çevresiyle çok mutlu bir hayatı lütfediyor. Yani Allah’ın verme­sinin yollarını biz aklımızla bulacak güçte değiliz. Çünkü bin türlü ve­rişi vardır. Sıhhat veriyor, afiyet veriyor, saadet veriyor, mutluluk veri­yor. Yani Allah’ın çeşitli veriş şekilleri vardır. Biz buna kafayı takma­yacağız. Biz rabbimin bize emrettiğini yerine getirecek, yasaklarından kaçınacağız.

Rabbim burada bir örnek veriyor bize. Diyor ki; “fetih’ten önce (Mekke’nin fethi) Allah yolunda malını veren ve Allah yolunda sava­şanla, fetihten sonra Allah yolunda veren ve savaşan eşit değildir, denk değildir.”

Misal olarak Mekke’yi verelim, Mekke’nin fethine kadar Mekke’den Medine’ye hicret vardır. Mekke’den Medine’ye Mü’minler hicret ediyorlar. Hicrette insanlar çok şeylerinden geçiyorlar. Maldan, mülkden candan ve yardan geçme durumu var. Sırf Allah’ın rızasını ka­zanmak için bunlardan geçme durumu var. Bunlardan geçiliyor ve Medine’ye hicret ediliyor.

Medine’nin yerlileri olan müslümanlar mallarını ikiye bölüyorlar ve gelen kardeşlerine bağışlıyorlar. İki odalı evimin biri iki dönüm tarla­mın bir dönümü senin diyerek Mekke’den gelen kardeşlerine yardımda bulunuyorlar.

Müşrikler gelmişler bizimle harbetmek istiyorlar, haydin dinimizi koruyalım denildiğinde 313 kişi kılmanı çekip yürüyüveriyorlar. Sonra Uhud, Hendek harbleri aynı şekilde oluyor. Bu Mekke fethinden önce Allah yolunda.yardım eden, harbedenler var, bir de Mekke fethedildik­ten sonra Allah yolunda malını infak eden ve Allah yolunda harbeden­ler var. Rabbim burasını ayırd ediyor. “Mekke’nin fethinden önce cihad edenle, Mekke’nin fethinden sonra cihada katılanlar denk değildir.”

Denk değildir derken; Mekke’nin fethinden sonra ergenlik çağma gelmiş ve islam’a hizmete cihada katılmış olanlar sevablarını tam ola­rak alırlar. Fakat daha önce endişede, tereddütte, ya müslümanlar ba­şarılı olamazlarsaü” gibi bir gevşekliğin içerisinde davaya tam katıla­mayanlar denk değildir.

Mekke fethedildikten sonra müslüman olanların sayısı yüzbini aşı­yor. Efendimiz Mekke’den Medine’ye hicret ettiğinde, geçen bir sene­lik zaman zarfında, müslüman olanın sayısı ( İmam Buhari’nin (cihad 181) ifadesiyle Peygamberimiz Medine’ye varınca bir nüfus sayımı yaptırmış) altıyüz elli civarındadır.

Mekke’nin fethi için haydi, denildiğinde eli silah tutan on bin kişi olmuştur. Onüç senede elde edilen bu. Yani 21 senede müslüman olanın sayısı hammlanyla beraber otuzbin. Ama Mekke’nin fethinden iki sene sonra yüzbin insan müslüman oluyor.

Ayet bize ince bir çizgiyi bildiriyor. Zor günlerde yardım edenle, bol günlerde yardım eden eşit değildir. İslami hizmetlerde ön saflarda olan kardeşlerim biraz daha dikkat etsinler. Zor günlerinizde beraber oldu­ğunuz insanları hayat boyu seveceksiniz, sayacaksınız.

Bazen biz şöyle bir yanlış yapıyoruz. Yirmi sene beraber çalıştığı­mız ve beraber gayret gösterdiğimiz, beraber hizmet ettiğimiz insan­ları, yirmi sene sonra karşı taraftan bir tanesi kendilerine doğru yö-nelse yirmi senelik dostunu bırakıp yeni gelenle sırdaş oluveriyor. Bu doğru değildir. Yanlış bir taktiktir. Allah .(c.c.) bu konuda kesin bir ayet-i kerime indirmiştir; “Zor günlerde Allah yolunda infak edip cihad edenle, bol günlerde cihad eden aynı değildir.!1 “Kabul edilemez” demi­yor, “aynı değildir” diyor.

Allah hepsine cennet vadetmiştir, güzellikler vadetmiştir.” Yani fe­tihten önce cihad edene de cennet va’dediliyor, Fetihten sonra cihad edenede cennet ve güzellikler va’dediliyor; Ama fetihten önce zor, günlerde cihad edenler derece bakımından diğerlerinden daha büyük­türler diyor Allah (c.c).

Bildiğimiz bir olay şu şekildedir. Peygamberimiz (s.a.v.)’e Mekke’nin O, önde gelen Müstekbirleri, kendilerini büyük kabul eden, o küçükleri diyorlar ki; “Vallahi biz protokol gereği senin yanına gel­mek istiyoruz. Biz seninle aynı soydanız, aynı makam ve mevkideyiz. Seninle oturup seni dinlemek isteriz ama, biz senin yanma geldiği­mizde senin sağ ve sol tarafında Bilal gibi, Suheyb-i Rumi gibi insanlar var. Bunlar bizim oturduğumuz evlere giremezler. Bunlar bizim hayvan’larımızdan sonra gelir. Biz bunlarla aynı yerde protokol gereği bu­lunanlayız. Onları yanından kov”

Bu konuda Peygamberimiz ayet-i kerimeyle uyarılıyor. “Sakın ha!, sakın ha!! Gece-gündüz Allah’ın rızasını arayan bu insanları yanından kovma.” Peygamberimiz (S.A.V.), vefatına kadar Bilal-i Habeşiyi can dostu kabul etmiştir. Kıyamete kadar gelecek insanların efendisi olan sevgili Peygamberimizle beraber, aynı sofrada Bilal yemek yiyor. İnsan ayırımı yapmayan tek sistem varsa, o da İslam Dini’dir. Şu anda Amerikan devlet başkanının sofrasında sekreteri yemek yiyemiyor. Ama Peygamberimiz (s.a.V.) öyle değil.

Hepimizin bildiği bir olay var. Hz. Ömer (r.a.) Kudüs’ü fethetmiş. Hani son günlerde gündemde olan, yüreğimizde bir yangın olan ve yü-r-eğimizi dağlayan, Kudüs’ün fethi gerçekleştirilmiş. Oranın anahtarla­rını teslim almak üzere, Kudüs’e doğru giderken, hizmetçisi ile deveye yani makam arabasına, nöbetleşe binerler. İsteseydi birlerce deve hizmetine verilirdi. Ama o kendi devesine bir hizmetçisini bindirip yu­larını kendisi çekiyor, bir kendisi biniyor yularını hizmetçisi çekiyor.

Bunu basit bir olay olarak görmeyin. Hz. Ömer (r.a.) o zaman -şu andaki ayrıma göre- 20 kadar devleti yönetiyordu. Bunu bu hale geti­ren nedir? O yeraltı dünyasının babası aynı zamanda Mekke parlementosunun üyesi olan o Ömer’i, adil Ömer haline getiren, İslam’ın adaletidir.

Allah, her ne yapıyorsanız haberdardır. Ne yaparsanız yapın Rabbimin haberdar olduğunu iyi bilin. Rabbim bize haber veriyor. Yani yaptığınız her şey kayda geçiyor diyor Allah (c.c.) Sözleriniz, bakışla­rınız, duyuşlarınız, düşünceleriniz, adımlarınız her haliniz kayda geçi­yor.[17]

11- Allah’a karşı hasenle borç verecek olan kimdir? ki Allah onun için o malı kat kat artıracaktır ve onun için çok değerli ecir vardır. “Güzel borç” ne demek? Allah’a borç olur mu?

Allah (c.c.) burada, biz müslümanlara dağıtmayı öğretiyor, topla­mayı değil. Tabi dağıtmak için toplamak gerekir. Fakat toplarken helal ve temiz yoldan toplayacak, vermek için toplayacak, Allah rızası için borç para vermek için toplayacaktır.

Yani Kur’an’ın ifadesiyle “karz-ı hasen” müessesesini çalıştıracak­tır. Karz-ı hasen: güzel bir şekilde borç verme demektir. Allah(cc), Bir müslümanın derdine çare olması için, borç para vermemizi; “Allah’a borç para vermek” olarak değerlendiriyor. Paranıza o kadar değer veri­yor. Sevabının da kat kat verileceğini düşünün.

Bazı insanlarımız var ki, ben biliyorum, onlar; “hocam şu kadar pa­ramla altın aldım borç para isteyene altınlarımı veriyorum. Ben bunu sırf borç para vermek üzere ayırmışım” diyorlar.

Karaman oğlu Mehmet beyin de böyle bir uygulaması vardır. Bakmış ki, Karaman’da Rumlar ticaretle meşguller. Kendi aralarında da bir yardımlaşma birliği oluşturmuşlar. Dışarıdan gelen bir malı önce Rumlar satın alıyorlar, sonra çok yüksek fiatla Karamanlılara satıyor­lar.

Derhal bir vakıf kuruyor. Para vakfı bol miktarda parayı o vakfa ve­riyor ve Karamanlı esnafa diyor ki, buradan borç para alabilirsiniz. Malınızı sattıktan sonra ödersiniz. Kurulan bu vakıf yalnız bu işle ilgi­lenmiş. Günümüzde bir çok işle meşgul ve bir çok hizmeti yürüten vakıflarımız var. Bir de çok büyük çapta bir vakıf kurulsa ve bu tür hiz­metleri takip etseler, gerçekten kuralına uygun ve paraları da batırma-yacak şekilde sıkı tutarak bu borç verme sistemini devam ettirseler bu mü’minlerin yaralarından birine merhem olurlar, şifa olurlar.

Biz vücudumuzun her tarafının temiz ve sıhhatli olmasına dikkat et-teğimiz gibi insanların sosyal, siyasal, hukuki, ve adab-ı muaşeret ku­rallarını ilgilendiren bütün yaşantısında meydana gelen eksiklikleri ve yaralanmaları dini ve İslami emir ve yasakların uygulanmasıyla tedavi etme tarafına mutlaka gideceğiz.

Allah’ın tarif ettiği şekilde İslami bir hayatı yaşayacak olursak bu dünyada, gönlümüz islam’ın nuruyla dopdolu olursa, evimiz İslam’ın aydınlığı ile aydınlanırsa, mahallelerimiz, şehirlerimiz topyekün insan­ların hayatı, en yüksek yöneticiden dağdaki çobana kadar herkes İslam’ın aydınlığında bir hayat sürecek olursa, bu dünya aydınlık olur. Bu dünyası aydınlık olan insanın, ahireti de aydınlık olur.[18]

12- O gün mü’nıin erkekle mü’min kadınların nurlarını önlerinde ve sağlarında koşarken görürsün. Bu gün sizin müjdeniz; altından ırmaklar akan cennetlerde ebedi olarak kalmaktır. İşte büyük başarı budur.

Mü’min erkeklerle mü’min kadınların, o gün önlerinden ve yanların­dan, nurlarının koştuğunu görürsün. Yüzlerinin aydınlığı önlerinde ve yan taraflarında, pırıl pırıl bir şekilde akar durur. Aydın bir yüz Biz buna “yüzü ak” tabirini kullanıyoruz. Anadolu insanı bunu “Allah’ın huzuruna ak ve pak bir alınla çıkmak” olarak ifade etmiş. İnsanın alnı ak, yüzü pak olması için, insanın yüzünü, Allah’ın dışında başkalarının önünde eğmemesi gerekiyor. Bu baş yalnız ve yalnız Rabbe itaat etmelidir . O’nun dışındakilere ibadet ve itaat ederse kararır, karanlık bir yüzle Rabbimin huzuruna varılır.

Mü’minlerin yüzleri pırıl pırıl ve melekler onları cennetle müjdeliyor­lar. Buyurun cennete, ebedi olarak cennette kalacaksınız deniliyor. Büyük başarı işte budur. Büyük başarı cenneti elde etmektir.

Çok başarılı adam denildiğinde günümüzde ne anlaşılıyor? İki sene içerisinde köşe dönmüş adam anlaşılıyor.

Asıl başarı dünyasında mutlu, ahiretin de mutlu ve cenneti kazan­mış, rabbin rızasını kazanmış insanların başarısıdır.[19]

13- O gün münafık erkeklerle münafık kadınlar, iman edenlere: “Bize bakın da nurunuzdan bir parça ışık alalım.” derler. Onlara: “Geri dönün de bir nur arayın” denilir. Derken aralarına kapısı olan bir sur çekilir. Onun içinde rahmet, dışında azap vardır.

Münafık erkeklerle, münafık kadınlar. Yani inanmadıkları halde inanmış gibi görünenler. Gözünüzün öncüne kimler geliyor? Gerçekte İslamiyete ve Allah’ın hakimiyetine inanmamış, Allah’ın koyduğu ku­ralların, insanların koyabileceği kuralardan üstün olduğunu kabul etmemiş, ama müslümanlardan çıkarı olduğundan dolayı müslüman gö­rünme mecburiyetinde kalmış insanlar. İşte münafık bunlar.

Günümüzde, “İslam’a geçit yok,” “hala mı Kur’an’dan bahsediyor­sunuz?” diye yürüyüş yapıyorlar, açık oturumlar terip ediyorlar v& ka­panış konuşmasının en son cümlesi olarak da; “en büyük müslüman biziz” diyorlar.

İslam’a geçit yok, Kur’an’a geçit yok, “Allah’ın bizim hayatımıza müdahelesine izin vermeyiz” diye konuşmalar devam ettikten sonra, sonrada da; ticari, siyasi ve birçok çıkarları için kandırma amacıyla “en büyük müslüman biziz” diyorlar.

İşte bu insanların halini Allah bize anlatıyor. Ahirette mü’minleri gördüklerinde; “Yahu bize doğru dönün de, sizin nurunuzdan bizde ya­rarlanalım” diyorlar.

Sevgili Peygamberimiz(s.a.v.); “zulüm ahirette büyük bir karanlıktır.” buyuruyor.[20] İşte bu kat kat karanlıklar içerisinde ce­henneme doğru gidecek bu insanlar.

Bu dünyada biz onlara bu ayet-i kerimeyi okuyup diyoruz ki; “ahi­rette mü’minlerin aydınlığından yararlanmak istiyorsanız, bu dünyada mü’minleri aydınlatan Kur’an’ın aydınlığına sizde geliniz.

Yoksa ahirette mü’minler onlara; “haydin geriye dönün, nurunuzu geriden arayın, dünyaya gidin oradan alın gelin” diyecekler. Bu da mümkün değil.

Şu anda biz, inanmadığı halde, mü’minlere inanmış gibi görünen ve de inanmamış kafirlerin hepsine diyoruz ki; “gelin bu dünyada İslam’ın aydınlığına girin. Sizi yaratan Rabbim ahirette cehennem diye bir şeyin varlığından haber veriyor.

Yanmamak için gönlünüzü İslam’ın nuru ile dolduracak olursanız, O İslam’ın nurunu, cehennemin narı yakamaz. Nur ile Nar bir arada ol­maz. Aydınlıkla karanlık birleşrnediği gibi. Gönlünde iman nuru olan insanla, cehennemin ateşi bir araya gelmez. Öyleyse gelin gönlünüze İslam’ın nurunu alınız.” diyoruz

“Aralarına bir sur çekilir.” Cehennemle cennetin arasına, mü’min-lerle kafirlerin arasına bir sur çekilir. Ve o cennete giden bir kapı vardır, kapının iç tarafı rahmet dış tarafında azab vardır. Mü’minler iç ta­rafına Cennete giriveriyor.

Bir ilim adamımıza, hücre hapsi cezası verildiğinde sevinmiş. “Hücrede nafile ibadetleri de yapabilirim” demiş. Hakim cezayı sür­güne çevirince, yine sevinmiş. “Fakirlik nedeniyle göremediği yerleri göreceği” diye sevinmiş. İdamına karar verildiğinde; “şehid olacağım” diye sevinmiş. “Hapsimiz halvet, sürgünümüz seyahat, Kat’limiz şe-hadet” demiş. Bu ilim adamı bir gün yine hapse atıldığında hapishane­nin kapısından içeri girerken bu ayeti okumuş. Günümüz şairlerinden biride:

“Tel örgüler demir kapı

Dört duvar arasıdır yarim

Sakın acımayın bana

Sizler dışarda köle

Bense içerde hürüm” diyor.[21]

14- (Münafıklar) Onlara bağırırlar : “Biz (dünyada) sizinle bera­ber değilmiydik?” (Müminler) : “Evet. Ancak siz kendinizi ateşe at­tınız, (bizim felaketimizi) beklediniz, (İslam’dan) şüphe ettiniz, ku­runtular sizi aldattı. Nihayet Allah’ın emri geldi. O çok aldatan sizi Allah ile aldattı.” dediler.

Cehennemlikler cennetliklere bağırarak; “bizde sizinle beraber de­ğilmiydik?!! Yani dünyada aynı mahallede, aynı köyde, beraberdik” di­yecekler. Mü’minlerde, “evet siz bizimle beraberdiniz.

Dünyada aynı mahallede, aynı köyde, aynı şehirde, aynı alanlarda beraber yaşıyorduk. Ama siz kendinizi fitneye soktunuz, kendinizi ateşe attınız, ahiret hakkında şüphe ettiniz, Allah hakkında şüpheye düştünüz. Sizi hayalleriniz ve idealleriniz kandırdı.

Yani dünyada Allah’ın emir ve yasaklarının, akaid esaslarının dı­şında, kendinize bir takım idealler benimsediniz, o ideallarin peşinde koştunuz, o ideallerinizde sizi kandırdı, yanlış yollara şevketti. Takı Allah’ın emri gelinceye kadar bu halde devam ettiniz. Yani eceliniz geldi. Sizi aldatan, Allah’a karşı sizi aldattı. Yahut sizi Allah’la aldattı.

“Garur” aldatan kişidir. Günümüzde bir kısım insanlar; “Allah ya­rattığını yakmaz” ifadesini kullanırlar. Allah(cc), kimleri yakıp kimleri yakmayacağını kendisi bildirdikten sonra, bu va’dinden dönmiyeceğini, kendisi söylüyor. Yeryüzünde hiçbir insanın Allah hakkında, neyi nasıl yapacağı konusunda hüküm vermesi, haşa Allah’a akıl vermesi yakış­maz.

Biz yaratılmışız, canımıza kanımıza sahip değiliz. Bizim hayatımızı her an devam ettiren Allah(c.c.)’dür. Biz her nefeste O’na muhtacız.

Öyleyse biz; “Allah (c.c.) neyi emretmişse o doğrudur, neyi yasak-lamışsa o yanlıştır.” diyeceğiz. Rabbim yarattığı insanın nankörlüğü sebebiyle onu yakacağını da kendisi bildiriyor. Bu sebeble bizim O’nun sözüne karşı bir söz üretmemiz doğru olmaz.[22]

15- Bu gün sizden (münafıklardan) fidye alınmaz. Kafirlerden de (alınmaz). Sizin sığınağınız ateşdir. Size layık olan odur. O ne kötü bir dönüş yeredir.

O gün sizin hiçbirinizden fidye kabul edilmez. Yani yaptığınız kötü­lüklerin affı için, cehennemden cennete geçmek için hiçbir fidye kabul edilmeyecektir.

Dünyalar kadar malınız, altınınız, inciniz, yakutunuz, mercanınız olsa, Allah katında bir sineğin kanadı kadar değeri olmaz. Allah ka­tında değerli olan, bizim imanımız vede amel-i salih’imizdir.

Allah (c.c); “Sizin yeriniz sizin sığınağınız ateştir” diyor. O ne kötü bir dönüş yeridir.

“O sizin mevlanızdır” diyor.[23]

16- İman edenlerin Allah’ı zikretmesi ve Hak’tan ineni (okuması) için gönüllerinin (aşkla) ürperme zamanı daha gelmedi mi? Daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri kaskatı oldu. Onlardan bir çoğu fasık-dir.

İman edenlerin kalplerinin Allah için yumuşuma, “haşyet” halinde bulunma zamanı gelmedi mi? “Haşyet ” hali ne demek? Birçok değerli alimlerimizden bazıları “haşyet” kelimesini türkçeye; “korku”, “ür­perme’1 olarak çevirmişler. Biz bu kelimeyi olduğu gibi de Türkçemizde kullanıyoruz.

Haşyetullah ise Türce karşılığı şudur. Çok sevdiğiniz birine karşı hata etmemek, kusur etmemek ve sevgisine hafif bir leke kondurma­mak için titremektir.

Mesela annenin yavrusuna karşı titremesi, şefkatinden, rahmetin­den kaynaklanıyor; Haşyet ise; alttakinin üsttekine karşı, yani kulun Rabbine karşı, O’nun sevgisini yitirmemek için tetikte bulunma halidir.

Allah(c.c) bir ayetinde, “Onlar, Allah’ın adı anıldığında kalpleri tit­rer” buyurmuştur.[24] Allah’tan nazil olan nedir? Kur’an-ı Kerim’dir. Kur’an-ı Kerim karşısında mü’min bir ürperti halinde bulun­malıdır.

Günümüzde yaşayan edebiyatçılarımızın birinin bir makalesinde okumuştum. Diyor ki, “Bir roman okumak için bile kalkıp elbiselerimi giyiniyorum, saçımı tarıyorum ondan sonra okumaya oturuyorum. Bu bir roman dahi olsa bunu ben kitaba değer vermek için yapıyorum”

Bütün bunları bir kitaba değer vermek için yazmıştı ve ben hakika­ten o makaleden etkilenmiştim. Kainatı yaratan ve yöneten Allah’ın (c.c.) kitabını okumak üzere kalkan da bir haşyet üzere bulunmalıdır.

Günürmızcle “ben yatarak okurum” diyen insanlarımız var. Bu yeni bir akım o tür okuyanları da görüyoruz. Allah (c.c.)’ın kitabı da ona kendini açmıyor. O tür insanlardan bir şey üretildiğini de görmedik.

Ankara’da Ortadoğu Teknik Üniversitesinin bahçesinde, banketin üzerine uzanıp Kur’an-ı Kerim meali okuyan bir delikanlıyı, solcu diye tabir edilen bir delikanlı uyarmış. “Öyle Kur’an okunmaz kalk ve otur” demiş. Durumumuz bu. Biz Hakk’tan nazil olan Kitab’a karşı da bir haşyet halinde olursak, iirperirsek, o bize güzelliklerini açar.

Allah rahmet eylesin Merhum Seyyid Kutup bunu şöyle ifade et­mişti; “Kur’an bir gelin gibidir.” Siz onun yanma varırken, gelinliğinin bürümceğini açarken bir haşyet duymazmısınız? Bir şefkat duymazmı-sımz? bir ürperti hissetmezmisiniz? Dünyanın en değerli bir varlığı ile karşı karşıya geliyorsunuz, heyecan duymaz mısınız? O heyecanı du­yarsanız, o da anlar ve güzelliklerini bir gülücükle açar. Kur’an-ı Kerim’de Rabb kelamıdır. Öyleyse biz ona karşı hep haşyet halinde olalım.

Daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmayınız diyor Allah (c.c). Yani Yahudiler ve Hrıstiyanlar gibi olmayınız.

Onların üzerinde uzun zaman geçti, kalpleri katılaştı. İncil’den bir şey okunduğunda, romandan bir şey okunuyormuş gibi hissettiler.

Tevrat’tan bir şey okunduğunda Aristo’dan bir şey okunuyormuş gibi geliverdi.

Hatta ve hatta öyle yahudi ve hınstiyan düşünür ve bilginleri var ki; Aristo veya Eflatun’u Tevrat’tan ve incil’den üstün görmektedirler. Bu nedir? Rabbimizin kelamına karşı kalbin katılaşmasıdır. Bu olay olmuş ve bunu Rabbim haber veriyor. Bizimde aynı duruma düşmememiz için Rabbim bizi uyarıyor.

“Onlar sırtlarında kitap taşıyan Merkeb gibidirler” diyor Rabbim.[25] Yani Tevrat’ın bütün bilgisini beyninde tayışor ama ona fay­dası yok.

İşte bizden de Kur’an’ı o hale getirmememiz isteniyor. Yani onların durumunda olmayınız, bilgi edinmek için kitabı sırtınıza almayınız. Yeri geldiğinde kullanmak için, hayata dönüştürmek için, amel-i salih dediğimiz aksiyon haline getirmek için, Allah’ın ayetini okuyacağız. Yoksa sırtında yüz tane silahı olan eşeği kurtlar yerde, o silahların ona faydası dokunmaz. Hatta silahların ağırlığı eşeğin kaçıp kurtulmasını engeller.

Onların bir çoğu fasıktır,yani Allah’a olan itaâttan dışarı çıkmıştır.[26]

17- İyi bilinki öldükten sonra yer yüzünü dirilten şüphesiz Allah’dır. Biz ayetleri size açıkladık, umulurki aklınızı kullanırsınız.

Bu ayet bize nasıl bir mesaj vermektedir?

Rabbim bize burada şu mesejı vermektedir. Kafir bir insandan ha­yatta ümidinizi kesmeyeceksiniz. Can boğazdan çıkıncaya kadar, hiç­bir insandan ümit kesilmeyecektir. Bir gün bu adamın iman edebilece­ğini hesab edeceğiz.

Onun için Allah (c.c), kafirlerle ve düşmanlarınızla konuşurken bile, onları rencide edecek(şahıs olarak), rahatsız edecek kelimelerden kaçınmamızı, şu ayetiyle belirtmektedir; “Olaki Allah, düşman olduğunuz insanları size dost yapıverir, aranıza muhabbet ve sevgi verir.” “kötülükle iyilik denk değildir.” buyruluyov.[27]

O insanlarla bir araya geldiğimizde eski sözlerimizden rahatsız ol­mamak için şahsiyetleri rencide etmeyeceğiz. Ama içinde taşıdığı “kü­für” rencide edilir, “inkar” rencide edilir o ayrı. Niye? Çünkü o mü’min olurken, o küfründen sıyırılarak geliyor.

Bakınız! bahar mevsiminde yeryüzü kara toprak, kırmızı toprak ola­rak görünüyor ama; toprağa cemre düşünce, toprağın bağrı ısınınca, seher yelleri ılgıt ılgıt esmeye başlayınca, Nisan yağmurları da yağınca toprağın bağrındaki bütün çekirdekler çiçeğe dönüşü veri yor.

İşte mü’minler, tekbir sesleriyle de (ki insanın uyanmasına sebebtir) davetiye çıkararak, gönüllerdeki iman çekirdeğini çatlatıp hareket haline gelmesine çalışacağız.

O zaman ölü yürekler diriliverir. Bu sebeble hayatta kimseden ümit kesmiyeceğiz, ölünceye kadar insanlara islam’ı anlatmaya devam ede­ce siz.[28]

18- Şüphesiz sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar ve Allah’a karşı basenle borç verenlere kat kat verilecek ve onlar için çok değerli ecir vardır.

Şüphesiz Allah yolunda sadaka veren erkekler, sadaka veren ka­dınlar ve Allah’a güzel bir şekilde borç verenlerin, verdikleri kat kat artırılır ve onlar için çok değerli mükafat vardır.

Karz-ı Hasen ve sadaka konusu, Kur’an-ı Kerim de çokça işlenir. Bakara suresinde sadaka ile ilgili ard arda 5 sayfada 260-283 arası ayetler sıralanmıştır. Bu çok önemlidir. Mü’minler imanla gönül birliği meydana getirirken, yardımlaşmayla da, keseler arasında birlik mey­dana getiriyorlar.

Çevremizdeki insanlara yardımcı olacağız. Toplumda zaten bir iman zaafiyeti var; eğitimsizlik vede ekonomik zorluklar olduğunda, hırsızlı­ğından fuhşuna kadar bir çok yolsuzluklar hemen arkasından türeyive-riyor. Pislikler böyle bir ortamda gelişiveriyor.

Bu sebeble biz bir taraftan Allah’ın zikrini, Rabbiri ayetlerini insan­ların gönüllerine rahmet damlaları halinde sunarken, diğer taraftan mi­delerini boş bırakmamalıyız. Çünkü mide ile kalp yanyanaclır.

Hergün okuduğumuz Kureyş suresinde Allah (c.c); “onları açlıktan doyuran, korkudan emin kılan şu Kabe’nin Rabbine ibadet etsinler” bu­yurur.

Gönül; kelime-i tevhid’le, amel-i salihle beslenir mide de helal rızıkla beslenecek olursa o insan dengeli olur.

Gönlü imanla ve amel-i salihle besleyip mideye birşey vermeyecek olursanız basbas bağırır, feryadı ayyuka çıkar, insanı rezilü rüsvay eder.

Rabbim; “sadaka veren erkekler, sadaka veren kadınlar” diyerek buna özellikle dikkat çekmiş. Yani sadakayı erkekler de, kadınlarda gücü oranında vereceklerdir. Herkes Rabbim katında gücü oranında sorumludur.

Borç para verme müessesesi eskiden çok güzel işlerrniş. Fakat pa­ranın değer kaybetmesi müslümanlar arasında borç para verme işle­mini biraz aksatmıştır. Verenler vardır. Günümüzde değeri kaybolma­ması için borcu al tun üzerinden verebiliriz.

Borç para veren insanların artırılmasında fayda var. Yani sırf se­vaba girmek için sadaka olarak ayırdığı bir parayı buna sevketse daha fazla sevaba girebilir.

Çünkü karz-ı hasende, birde karşıdaki insanı çalıştırma vardır. Parayı almak üzere veriyorsunuz, o da çalışıp ödemek durumuna girecektir. O ihtiyacını karşıladığında bir başkasına da yardım edivereceksiniz.

Bu karz-ı hasen müessesini Rabbim, Mekke’nin ilk dönemlerinden itibaren emretmiştir. Bunu Medine’de nazil olan ayetlerde de tekrar etmiştir. Bu, çok önemli sosyal dayanışma kurumlarından birisidir. İslam’ın bu kuralı keşke devlet eliyle yaptırılmış olsaydı. Bu konuda Üniversite’deki bazı öğretim üyeleri de yazılar yazmışlardır.[29]

19- Allah’a ve peygamberlerine iman edenler, Rableri katında siddık ve şehidlerin ta kendisidirler. Onların mükafatı ve nur’u var­dır. Ayetlerimizi inkar eden ve yalanlayanlara gelince onlar da ce­hennem yaranının ta kendisidirler.

Allah’a iman eden, Peygamberlerine iman edenler. İşte onlar sıddıklardır. Kelimeler ne güzel ard arda gelmişler. Bir önceki ayette “Mussaddik” kelimesi geçmişti, burada ise “sıddik” kelimesi geçmek­tedir. İkiside s-d-k kökünden gelmektedir.

S.D.K. harfleri bir ayette; “doğrulamak” anlamına gelen kelimenin kökü, diğer ayette ise; “sadaka vermek” anlamına gelmektedir. Evlilik esnasında kadına verilen mihire de “Sadak” denir. Erkek kadına gü­venini sunar. Sadaka vermek de; kişinin inancım doğrulama hareketi­dir.

Yani Rabbimin lütfedip, kişinin alın teri ile kazandığı, çok sevdiği malını mü’min kardeşini daha çok sevdiğinden dolayı ona vermesidir. Buna da biz “sadaka” diyoruz. Kardeşini daha çok sevdiğini tasdik etmiş Rabbimin emrine itaat ettiğini doğrulamış oluyor. Sadaka, fiili olarak, imanını, inancım dostuluğunu ve kardeşliğini tasdik etme işle­midir.

Sıddık; kalb ile iman, dil ile tasdik edendir. Allah’a ve O’nun Peygamberine imam gönülden kabul eden kişidir.

“Şehidler Rabbin yanındadırlar” Sıddikler ve şehidler rabbin yanın­dadır diye de mana verilebilir.

Şehidler; mü’minliğini, imanını, doğruluğunu ve samimiyetini kanı ile yazan insanlardır. “Şüheda”; şehid kelimesinin çoğulu olduğu gibi “şahid” kelimesinin de çoğuludur. Şüheda, aynı zamanda yeryüzünde Allah’ın varlığına ve birliğine şahitlik yapanlardır. Kelime-.i şehadet ge­tirenlerde; şahidlerdir.

İşte bu şahitliği, camilerde, meydanlarda, Üniversitelerde, kışla­larda karakollarda, tarlalarda, fabrikalarda, meclislerde ve bulunduğu her yerde ilan edenler, şahidlerdir. Bu şahitliğini, şehid kanıyla imza­layanlar da Rableri kalındadır.

Onların mükafatları onlara aittir. Onlar için mükafat vardır ve onlar için -nur vardır. 12. ayette geçtiği üzere onların nuru ahirette parlaya­caktır.

Ayetlerimizi yalanlayıp inkar edenlere gelince, onlar cehennem hal-kındandır.

Bütün insanlar şunu bilsin ki, bu can bu dünyada kazandığı Üe ahi­rette değerlendirilecek. Yaptıklarımızın karşılığını mutlaka göreceğiz. “Zerre kadar hayır işleyen karşılığını görecek” diyor Allah (c.c.)

Öyleyse yalvarıyorum size!, “canlarınızı cehennem’den koruyunuz.” Bunu ben demiyorum Allah diyor.; “Kûu-enfüseküm” “canlarınızı koru­yun, ehlinizi koruyun” yani eşinizi de koruyunuz. Kadınsa ko­casını, erkekse hanımını korusun. Çocuklarınızı, ananızı, babanızı kar­deşlerinizi koruyunuz.

Bunlar bu dünyada kendilerini bir yerden atacak olsalar yüreğiniz dayanmaz, kendilerini yakmaya kalksalar Önce siz kurtarmak için atı­lırsınız. Öyleyse imansız olarak -Allah korusun- bu dünyadan gidecek olurlarsa, ebediyyen cehennemde yanacakları yerden onları kurtarmak için, niçin gayret göstermiyelim.

Dine, İslam’a karşı yürüyüş yapanları, Kur’an’a karşı yürüyüş ya­panları görünce gözüm yaşarıyor. Yahu bu insanlar ateşe doğru nasıl yürürler diyorum.Bu dünyada cezalandınlıp-cezalandınlmamaları hiç önemli değil. Bu insanlar eninde sonunda ölecekler ve bir gün yaptıklarından hesap ve­recekler. Yahutta hesap veremeyecekler. Güzelim tenleri, canlan, ba­kan gözleri, saçları yanmaması gerekiyor.

Peygamberimiz nasıl korunacağımızı, Kur’an’a göre kendi şahsında göstermiştir. Nasıl yaşanılacağım göstermiştir. Kur’an ve Peygamberin hayatı da en ince teferruatına kadar bizim için gelmiştir.[30]

20- İyi bilinki dünya hayatı bir oyun, eğlence, süs, aranızda öğünme, mal ve evlatta çoğalma yarışıdır. Bitkisi çiftçinin hoşuna gittiği yağmur gibidir. (O bitki) olgunlaşır, sen onu sapsarı görür­sün. Sonra çerçöp olur. Ahirette şiddetli azap vardır, Allah’dan mağfiret ve rıza vardır. Dünya hayatı aldanma metâ’ından başka bir şey değildir.

îyi bilin ki şu dünya hayatı bir oyundur, bir oyuncaktır bir süstür.1 “Süs”; hani bir eşyanın üzerini süslersiniz, zaman içerisinde o süs yok olur gider. Bu dünyada bir süstür ve geçicidir. Bir oyundur, oyunun da bir sonu vardır.

Deniz kenarında çocuklar kumdan evler ve kaleler yaparlar, ikindi­den sonra evlerine gelirken kendi elleriyle evlerini ve kalelerini yıkar­lar. Bu dünyada da herkes bunu yapmıyor mu? 70- 80 sene kazanıyor, kazanıyor ve bir gün ölüm döşeğinde iken elinin ucuyla itiveriyo^. Böylece kendi kalesini yıkıp bu dünyadan öbür dünyaya inlikal ediveriyor.

Bunu söylerken, mal kazanmiyalım demiyorum. Mal kazanacaksı­nız. Daha çok sadaka vereyim, daha çok zekat vereyim, helalinden ka­zanayım, helalinden yedireyim, helalinden dağıtayım, helalinden borç paralar vereyim diye kazanacaksınız.

Her gün medyadan duyduklarımız, bizi her geçen gün, biraz daha kederli ve hüzünlü bir hayatın içerisine atıveriyor.

Kurtuluş nedir? Tek çare; Bunların yaydıkları haberlere kulakları­mızı tıkayalım, işimizi yapmaya devanı edelim, Allah kelamına kulak verelim.

Rabbim diyor ki; “îyi bilin, çok iyi anlayın ve çok iyi kavrayın, far­kına çok iyi varın ki, bu dünya hayatı; bir oyundan, bir oyuncaktan, bir süsten, insanlar arasında birbirine üstünlük taslamaktan, mal ve ev-lad çokluğu yarışı yapmaktan başka bir şey değildir.”

Dünya ile ilgili kısa ve özet bilgi bize verilmiş oluyor. Böylece bir oyun içerisindeyiz. Peki bu kötüleniyor mu? Hayır Bu dünya hayatı bir oyun ve oyuncaktan ibarettir diyor. Hepimiz oyun oynadık.

Herkes bu oyunun içerisinde Hz. Musa, Fravun, Hz. Peygamber efendimiz, Ebu Cehil, şu andaki mü’minler ve kafirler bu oyunun içeri­sinde. Ama biz iyi rolü üstlenmeye gayret edeceğiz. Bu dünya sahne­sinde oyunumuzu Rabbimin kuralına göre oynayacağız.

Kur’an-i Kerim, bu dünya sahnesinde alacağımız rolün kurallarını öğreten bir kitaptır. Bu dünyada dağlar bir dekor, yıldızlar bir dekor, denizler bir dekor, insanlar, hayvanlar, böcekler birer oyuncaktır.. Bu dünyadaki rolünü Kur’an-ı Kerim’e göre oynarsa ahirette daha büyük bir yere nakledilecektir.

Bu dünyada kötü rolü seçenler, yani adam Öldürme, hırsızlık yapma, soygunculuk yapma, yalan söyleme, iftira etme, Allah’a karşı gelme, puta tapma gibi rolü seçenlerde vardır. Bu rolleri tercih etme iradesini Allah kullarına bırakmıştır.

Mal ve evladın çokluğu ile birbirinize karşı övünme olduğunu, Rabbim bize haber veriyor.

Edebiyatımızda “Darb-ı mesel”diye bir tabir vardır. Bu tabir edebi­yatımıza Kur’an-ı Kerim’den geçmiştir. Mesela yasin sure’sinin ikinci sayfasının başında “vadriblehüm meselen” ibaresi geçmektedir.

Allah (c.c.) de bize bir emir verir, bir yasak koyar, bir olay anlatır. Bunların bizim aklımızda kalması için bizim gözümüzle gördüğümüz, elimizle tuttuğumuz yani bildiklerimizden bir misal verir. Rabbim bize hep peygamberlerin hayatını örnek verir. Anlatılmak istenen şey kişi­nin zihnine daha iyi yerleşsin diye.

Dünya, bereketli yağmur gibidir. O yağmur yağınca çiftçinin hoşuna gider. “Küffar” kelimesi çiftçi için kullanır. Ayrıca “küffar” “Kafir” keli­mesinin de çoğuludur. Allah’ı inkar edene de “Kafir” çiftçiye de “Kafir” deniliyor. Niye? Çiftçide buğdayın danesini toprağın içine gömdüğün­den dolayı bu ismi alıyor.

Kafir dediğimiz insanlarda; Allah’ı(c.c) gizleme, insanlara göster­meme, inkara ve yok sayma tarafına gittiğinden dolayı kendilerine kafir denilmiştir.

Bereketli yağmurların yağması, çiftçinin hoşuna gider. O bereketli yamurların bitirdiği nebat çiftçinin hoşuna gider. Onlar dalgalanarak büyürler, kök salıp yukarıya doğru fışkırırlar. Sonra onların sararmış ve çer çöp haline geldiğini görürsün. Biz bunu göreceğiz. Bir bahar mevsiminde esen rüzgarlarla beraber top­rağın bağrı da ısınınca, kara toprak yemyeşil halıya dönüşüvermiş. Ama bu böyle devam etmiyor. Yaz mevsimininde bir dekoru var ki sapsarı. Ekinler, yapraklar sararmış. Derken güz mevsiminde hazan yapraklan dökülmeye başlıyor.

Allah (c.c.) ayetinde, “sonra kırılmış çer-çöp haline gelivermiş” di­yor. Daha önce zevkle seyrettiğiniz o yemyeşil saha bir de bakmışsı­nız ki ayaklarınızın altında çer çöp haline gelivermiş.

İnsanda öyle değil mi? Baharımız dediğimiz çocukluk ve gençlik yıl­larımızı yaşıyoruz. Sonra rengimizde bir solma başlıyor, saçlarımızda bir ağarma başlıyor, belimizde bükülme, başlıyor, direncimizde yok olma başlıyor, yukarıya doğru yükselen boyumuz toprağa doğru eğil­meye başlıyor, geri dönmeye başlıyoruz, derken bir gün toprağa geri dönüveriyoruz. Bu sahnede bizde bir rol üstleniyoruz. Biz bu rolümüzü ahirete göre oynamalıyız.

Ahirette şiddetli bir azab vardır. Ama ahirette Allah’tan bir mağfiret ve Allah’ın hoşnutluğu da vardır. Yani ahirette yalnız azab yok. Ahirette Allah’ın rahmeti vardır, mağfireti vardır, rızası vardır.

Dünya hayatı ise ancak insanı aldatan bir meta’drr. İnsanların bu dünyada ebedi kalacağının hissini veriyor. Herkes ölümün var oldu­ğunu bilir. Çünkü ataları ölmüştür. Ama sanki ölineyecekmiş gibi ya­şar.

Bunu açıklamamız biraz zorlaşıyor. Öleceğimizi biliyoruz, fakat ya­şantımıza baktığımızda hiç ölmeyecek gibi dünyaya bağlanıveriyoruz. Her an ahirete doğru gittiğimiz aklımızdan çıkarmıyarak ticaretimizi, siyasetimizi, ibadetimizi, itaatimizi dahi Allah’ın kuralına göre yapa­lım.

Zira her attığımız adımdan, her tuttuğumuzdan, verdiğimiz ve aldı­ğımızdan, doğduğumuz ve sevdiğimizden, söylediğimiz ve söylemedi­ğimizden hesaba çekileceğiz.[31]

21- Rabbinizden bir mağfirete ve genişliği gök ile yer genişliği gibi olan, Allah’a ve peygamberlerine iman edenlere hazırlanan, cennete doğru yarış yapınız. Bu, Allah’ın dilediğine verdiği bir lütufdur. Allah büyük lütuf sahibidir.

Rabbim bizi yarışa sokuyor. “Allah’ın mağfiretine ve cennetine doğru koşunuz” diyor. Allah’ın affına koşunuz derken, yarış yapınız anlamındadır. Cennete doğru koşunuz.

“Yani hocam dükkanda, dairede, kışlada üniversite de tarlada işi­miz var bizim. Bu işlerimizi bırakalım mı?” Hayır. Sabah namazınızı kılıyorsunuz, evinizden sağ ayağınızla besmele çekerek çıkıyorsunuz, dükkanınıza doğru koşuyorsunuz ki, bu cennete doğru koşmaktır.

Allah’ın dinin dünyada bütün insanların gönlüne girmesi ve bu in­sanların ahirette yanmaması için, gayret göstermek amacLyla, kışlala­rınıza doğru koşuyorsunuz. Bu da, Allah yolunda cennete doğru koş­mak demektir.

Tarlanıza doğru, helalinden azıklar üretip, insanların midesini helal rızıklarla doyurayım, haramları yemesinler diye koşuyorsunuz. Buda cennete doğru koşmaktır.

O cennetin genişliği gökler ve yer kadardır. Bazılarının hatırına şu gelebilir. “Hz. Adem’den kıyamete kadar gelecek olan insanlardan cennetlik olanlar cennetin neresine sığacaklar?” Rabbim diyor ki, “genişliği gökler ve yer kadardır.”

Gökler deyince, gökler hakkında bildiklerinizi hatırlayın. Mesela filan yıldızın ışığı, dünyaya ışık yılı ile 5 milyon yılda gelivermiş. Saniyede 300.000 km hızla gelecek ve 5 milyon yılda dünyaya ulaşa­cak. Bu gün bildiğimiz rakamlar bunu ifadeye yetmiyor. İşte bu kadar mesafede olanlara gökyüzü diyoruz biz.

Allah bu cenneti kime hazırlamış. Allah’a iman eden, ve de Peygamberlerine iman eden insanlar için hazırlamış. Dikkat edin, “Peygamberlerine” iman edenler diyor. Yani Hz. Adem’den, Hz. Muhammed (s.a.v.)’e kadar gelen bütün peygamberlere iman edenler diyor.

Son günlerde dünyanın düşünürleri bir şeyi tartışıyorlar. Diyorlar ki, dünya tek çarşı haline geliyor, tek köy haline geliyor. Hani köyün üst tarafında bir düğün olsa, aşağıdakiler anında duyar. Köyün üst tara­fında kavga olsa alt taraftakiler yine duyar. Köyün bir tarafında bir ce­naze olsa diğer taraftakiler anında duyar.

Dünya da böyle bir hale geldi. Hindistan’da yangın çıkmış ve kaç adam ölmüşse anında duyuyoruz. Californiya’da rüzgar saatte 200km. esmiş ve evlerin çatılarını uçuruvermiş, anında duyuyoruz. Dünya bu kadar küçüldü. Gitmek isteyince en fazla 24 saatte varıyoruz. İleride bu daha da azalacak.

Telefonla “alo” diyerek hemen anında görüşüp konuşabiliyorsunuz. Böylesine küçülen bir dünyada neler olacak? Bunu biraz daha basitleştirirsek, yani dünyayı bir apartmana benzetirsek, apartmanda bir budist, bir kominist, bir yahudi, bir hırıstiyan, bir müslüman, bir ağaca tapan Afrikalı’olduğunu farzedin. Bu apartmanın yönetimi nasıl olacak diye dünyanın siyasileri kafa yorarlar. Bazılarının da buna aklı eriyor da, söylemeye dili varmıyor.

Gördükleri tek çıkar yolun; “İslam’ın mesaj’ı” olduğuna akılları eri­yor ama, dilleri bunu söylemeye varmıyor. Akılları bu işe nasıl varıyor?

Hrıstiyanlar Hz. İsa’dan, Hz. Adem’e kadar olan bütün peygamber-, lere, Yahudiler Hz. Musa’dan, Hz. Adem’e kadar olan bütün Peygamberlere iman ediyorlar. Ayrıldıkları nokta Yahudiler Hz. İsa’yı ve incili kabul etmemeye direniyor. Bunun gibi Hrıstiyanlar da Hz. Muhammed’i ve Kur’an-ı kabul etmeme konusunda direniyorlar.

Fakat mü’minler öyle değil. Mü’minler diyor ki; “Biz o tertemiz Meryem’den doğan İsa Mesih’e iman ederiz. Allah’ın gönderdiği İncil’e iman etmişiz. “Kelimullah” diye sevdiğimiz, Hz. Musa’ya ve Tevrat’a iman etmişiz ediyoruz.”

Rabbim de bize diyor ki, “İbrahim’in dinine, milletine davet et”[32] İbrahim’in dininde birleşmek için davet etmemizi istiyor. Çünkü İbrahim’i (a.s.) Yahudiler de, Hrıstiyanlar da sever ve bütün dünya insanı da ibrahim (a.s.) tanırlar. Dünya insanın ibrahim (a.s.)’a bir muhabbeti vardır. Birleştirici kelimeler bizim, yani müslümanların elinde. O kelimeler de Allah’ın Kitabı’ndadır.

Bu, tarihte yaşanmış. Biz Viyana’ya kadar olan bölgede Hrıstiyanlan İsam’m adaleti içerisinde barındırmışız. Yahudileri bu güne kadar himaye etmişiz. Çünkü iman denen şeyin, gönül işi oldu­ğunu Rabbim bize bildiriyor. İnsanın basma tabancayı dayayıp da dine döndürülmesin! yasaklıyor dinimiz.

Zira iman; dil ile ikrar, kalp ile tasdiktir. Asıl olan kalp ile tasdiktir. Kalp ile tasdik ise bir gönül işidir. Onun için insanı ilişkilerde, hukuki ilişkilerde, siyasi ve sosyal ilişkilerde bütün dünya insanına Örnek olabilecek, model olabilecek olan mü slü m anlardır.

Bunu müslümanlar Bosna’da gösterdi. Bosna’da bütün dünya si­yasileri, askerleri ve gazetecileri bunu gördü.

Bunu bir Alman gazeteciden dinlemiştim. “Bosna’da Sırpların elin­deki müslüman esirlere sırplar hayvanca muamele ediyorlar, ama müslümanların elindeki esirlere müslümanlar insanca muamele ediyor-lar.”diyordu.

Yani evini yakmış, çocuğunu öldürmüş sırbı esir ettikten sonra gü­zel bir yere almış yemeğini veriyor, yatağını veriyor orada esir tutuyor.

Biri niye esirine düşmanca muamele ediyor da, diğeri iyi muamele edi­yor? Cevap, birisi müslüman, birisi hnstiyan da ondan. Batılı insanlar bunu biliyor ama bunu açıkça söylemiyor. Ancak bu insanlar geri zekalı değil, işin inceliğinin farkındalar. Peki Boşnaklar niye esirlerine iyi davranırlar? Onlar kültür olarak Kur’an’dan bir ayeti hayatlarına yerleştirmişler. “Mü’minler fakirlere, yetimlere ve esirlere yiyeceklerinin en güzelini yedirirler.” (İnsan 8) Artığını, kokmuşunu de­ğil. Kendisinin yiyeceğinden yedirirler. .

Allah ve Peygamberlere iman edenlere hazırlanmıştır o cennet. Bu Allah’ın lütfü keremidir, O cenneti dilediğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir.

Bu yolda ayağımıza diken batar veya eli silahlı biri karşımıza çıkar sa ne olur? İbrahim (a.s.) gibi yakmaya kalkarlarsa ne olur? Yusuf (a.s.) gibi hapse atarlarsa ne olur?[33]

22- Yeryüzünde ve nefislerinizde bir musibet gelmişse, biz onları yaratmadan önce bir kitapda (yazılmış) dır. Şüphesiz bu, Allah’a çok kolaydır.

Bu, yeryüzünde ve sizin iç dünyanızda size isabet eden ve başınıza gelen herhangi bir musibet, Allah’ın sizi daha yaratmadan önce kita­bında yazdığıdır.

“Yazılanlar gelir bu garib başa” diye başlayan eski bir türkümüz var. Aslında yanık türkülerimiz dahi bir Kur’an ayetinin yanık bir şe­kilde türkçeleştirilmiş halidir. Ayette; “Deki; bize ancak yazılanlar ge­lir. O bizim mevlamızdır” buyrulur.

O bize neyi vermişse biz ona razıyız. Geçmişte biri; “Narında hoş, nurunda hoş” demiş. Ama çok değerli bir zatta, “nurunda hoş, nurunda hoş” demiş, Yani narını verme ya Rabbi. Gerçi bela ve musibetler de gelse biz sabretmeye çalışırız ama senin nurun daha hoş ya rabbi di­yerek, bize imtihanı kaybettirecek bela ve musibetler verme, niyazında bulunuyoruz.

Biz başımıza gelenlerin Allah’tan geldiğini bileceğiz ve yolumuzda yürüyeceğiz Bütün bunları yapmak Allah’a gayet kolaydır.[34]

23- (Her şeyi yazdı) Ki, kaybettiğinize yerinmeyesiniz, size verdik­lerine de sevinmeyesiniz. Allah kendini beğenen, çok öğünen kimse­leri sevmez. Yunus’un bu ayeti şiir haline getirdiği bir beyiti vardır.

-Ne varlığa sevinirim.

-Ne yokluğa yerinirim.

-Aşkın ile avunurum.

-Bana seni gerek seni.

Verende O. alan da O. Biz helalinden kazanmak, helalinden bilgi edinmek, helal yollarda yürümek, temiz bir hayatı yaşamak için Allah’ın koyduğu kurallara uymaya çalışacağız.

Allah kibirlileri ve etrafına hava atanları sevmez.[35]

24- Onlar cimrilik yaparlar ve insanlara da cimriliği emrederler. Kim (Allah’ın emirlerine) sırt dönerse şüphesiz Allah zengindir, öğülmüştür.

Cimriliği emretmenin yolu çok çeşitlidir. Biri çıkıpta size televizyon ekranından cimri olunuz, yoksullara yardım etmeyiniz demiyor. Ama alınan kararla Türkiye genelinde insanlar birbirlerine yardım etmeyi bı-rakıveriyorlar.

Kim Allah’ın dininden yüz çevirir ve dönerse şüphesiz Allah kim­seye muhtaç değildir. Allah zaten kendi zatıyla övülmüştür. Allah ga­nidir. Yani kimsenin ibadetine, itaatına muhtaç değildir. Bütün bunlara muhtaç olan biziz.[36]

25- Yemin olsunki, insanlar adaletle ayakta dursunlar diye, Pey­gamberlerimizi apaçık delillerle gönderdik ve yanlarında kitap ve (adalet) terazisini indirdik. Demiri de indirdik. Onda (demirde) şid­detli bir sertlik ve insanlar için faydalar vardır. Allah’a ve peygam­berlerine gıyaben (görmediği halde) kimin yardım edeceğini belli et­mek için (bunları indirdi). Şüphesiz Allah güçlüdür, galiptir.

Apaçık delillerle peygamberler gönderdik, onlarla beraber kitap gönderdik,. Peki kitabı ve peygamberleri niye göndermiş?!! İnsanlar adaletle ayakta kalsınlar, adaleti ayakta tutsunlar diye.

Yeryüzü adalet terazisiyle ayakta duruyor. İlim adamları dünyanın görüntüsünü milimetrik hesaplarla inceleyip bize bildiriyorlar. Gök yü­zündeki yıldızların yörüngelerini hesab edip bize bildiriyorlar.

Bu yıldızlar birbirlerine çarpmadan, dünya kurulalıdan beri yörünge­lerinde devam ediyorlar. Bütün bunlar adaletle yerinde duruyor.

Allah (cc) bunu Rahman suresinde bize bildiriyor. Gök yüzü bir te­razi, ölçü üzerine, yeryüzü de bir ölçüye göre yaratılmış. Peki insanlar başıboşmu bırakılacak? Hayır. Bu yeryüzünde annenizie-babamzla, eşinizle, çocuğunuz, komşularınızla ve akrabalarınızla, ve bütün insan­larla, neyi nasıl yapacağınızı öğretmek üzere, Allah kitabını indirmiş.

Adalete uygun hareket etmeyenler olurmu? olur. Bu her toplumda ortaya çıkar. Onların da terbiye edilmesi için Allah “demir’i indirdiğini” ifade ediyor.

Demir! Demir’e dikkatimizi çekiyor. Kur’an’a dikkatimizi çektikten sonra demire dikkatimizi çekiyor. Demir kılmçtır, tüfenktir, uçaktır, gemidir, trendir, uydudur.

Yani demir, insan oğlunun güç ve otoritesini temsil eden şeydir. Yani hem Kur’an-ı hayatımıza çok iyi tatbik edeceğiz, hem de demiri çok iyi kullanmasını bileceğiz.

“O demirde insanlar için bir çok faydalar vardır diyor” Allah (c.c.) Faydalarını saymıyor. Fakat bir çok faydalar vardır diyor. Şu anda keşfedilen faydalan olduğu gibi, daha sonraki teknolojinin demirden neler yapacağını göreceğiz.

Bütün bunları Allah bize niye veriyor? Allah kulları, arasından kendi dinine ve peygamberlerine yardım edenleri ortaya çıkarmak için. Bunu kendi biliyor. Bizim bilmemiz için bunu yapıyor.[37]

26- Yemin olsunki biz Nuh’u ve İbrahim’i Peygamber olarak gönderdik. Peygamberliği ve kitabı onların zürriyeti içinde kıldık. Onlardan bir kısmı hidayeti buldu, bir kısmı da yoldan çıktı.

Biz daha önce Nuh’u ve İbrahim’i peygamber olarak göndermiştik. Onların nesillerinden Peygamberler çıkarmıştık. Yani Nuh (A.S.)’m neslinden , İbrahim (A.S.)’ın neslinden Peygamberler çıkarmıştık.

Onlara kitap vermiştik. O gelen nesillerden ise bir kısmı Allah’a iman edip hidayete ulaştılar, doğruyolu buldular. Bir kısmı ise Allah’a itaatten dışarıya çıktılar;

Yani Rabbim bize Peygamberimizi göndermiş. Ona iman edenler var, iman etmeyenler var. Bu olay yeni mi? Hayır Nuh (A.S.) gönde­rildi halde O’na iman edenler olduğu gibi, etmeyenler de oldu. İbrahim (A.S.)’a ve O’nun neslinden olan İsmail, İshak, Yakup, Yusuf (AS.) gibi peygamberlere de iman edenler oldu, iman etmeyenler de oldu.[38]

27- Sonra onların izleri üzerinde, ardarda peygamberlerimizi gön­derdik. Arkalarından Meryem oğlu İsa’yı gönderdik. O’na İncil’i verdik. O’na uyanların kalplerine şefkat ve merhamet koyduk. Uydurdukları ruhbanlığa gelince; biz onu onlara yazmadık. Allah’ın rızasını aramak için yaptılar. Fakat buna da hakkıyla riayet edemediler. Onlardan iman edenlerin mükafatını verdik. Onların bir çoğu ise fasıktır.

Sevgili peygamberimizin bu konuda çok şiddetli hadisleri var.

“Sünnetimizde olmayanları yapanların yaptıkları reddedilmiştir” diyor Peygamberimiz.

“Allah’ın kitabında, Rasülü’nün sünnetinde olmayan şeyleri, Allah böyle diyor, Peygamber buyuruyor” gibi sözler söyleyip uydurmak, ce­hennemde yer hazırlamak demektir.

Allah’ın ve Peygamberinin emretmediklerini yapın diye emredenler de bu bid’atı işlemiş oluyorlar.

Değerli müfessirlerimizden Ebu’1-Ala el-Mevdudi, Batılıların kitap­larında mevcut olan, onların büyüklerini anlatan bazı olaylar anlatıyor! Eserinde kaynağını da vermiş.

Bir tanesini şöyle anlatıyor. “80 sene yaşadı bu papaz, sırtına bir damla su değdirmedi. Yani “bu dünya nimetleri geçicidir, ben ise cen­neti istiyorum” diye sırtına bir damla su değdirmedi” Buna benzer bir çok hikaye anlatıyor.

Hasan-ı Basri zamanında da müslümanlardan bir tanesine yemesi için paluze arzedilmiş, “Ben yemem efendim” demiş. Hasan-ı Basri hazretleri; “Neden yemiyorsun?” demiş. “Efendim nefsimin isteklerini kendime yasakladım da ondan” demiş. Hasan-ı Basri de; “Öyleyse bundan sonra su içme, çünkü su paluzeden daha tatlıdır. İnsan vücudu onu daha çok ister” diyerek cevap vermiş.

Allah ve Rasülü’nün haram kıldıklarının dışında, her şey bize helal kılınmıştır. Buradaki ince nokta şudur. Helal olan şeylerden bazılarını yemeyebilirsiniz.

Mesela birisi domatesi yemez. Bu günah değil, ama “yenmez, ben nefsime haram kıldım” demek, bir bid’atı ortaya çıkarmaktır. Bazı in­sanlar et yemez, yemeyebilir. Bu günah da değildir. Ama “et yenmez” demek günahtır.[39]

28- Ey iman edenler! Allah’tan sakının ve Peygamberine iman edinki, size rahmetinden iki kat versin, kendisiyle yürüyebileceğiniz bir nuru sizin için kılsın ve sizi afvetsin. Allah afvedicidir, merhamet edicidir.

29- Ehl-i Kitap, Allah’ın lütfundan hiçbir şeye güçlerinin yetmeyeceğini, lütfün Allah’ın elinde olduğunu ve onu dilediğine vereceğini bilmezlik etmesinler. Allah büyük lütuf sahibidir.

Ey iman edenler! Allah’tan sakınınız, peygamberine iman ediniz ki, Allah size rahmetinden mükafatınızı iki kat versin ve size bir nur halketsin ki, Onunla yürüyesiniz

Nurumuz Kur’an-ı Kerim’dir. Bütün bunlar şunun içindir Kafirler bil­sinler ki; Allah’ın lutfu kereminin üzerine kafirlerin hiçbirinin gücü yet­mez. Lütuf Allah’ın elindedir. Allah dilediğine verir, Allah büyük lütuf sahibidir.

Kuran

Hadid Suresi

Şifa Tefsiri ( Mahmut Toptaş ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.