Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 20°C
Az Bulutlu
İstanbul
20°C
Az Bulutlu
Pts 22°C
Sal 24°C
Çar 22°C
Per 21°C

57 – Hadid Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Medine’de nazil olmuştur.

57 – Hadid Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Hadid Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

1 — Göklerde ve yerde olanlar Allah’ı tesbîh etmekte­dirler. Ve O Azizdir, Hakim’dir.

2 — Göklerin ve yerin mülkü O’nundur. Diriltir, öldü­rür. Ve O, her şeye kadirdir.

3 — O; hem Evvel’dir, hem Ahir’dir, hem Zânir’dir, hem Bâtın’dır. Ve O, her şeyi Bilendir.

Allah Teâlâ göklerde ve yerde bulunan her şeyin, yani canlıların ve bitkilerin zât-ı Sübhânîsini zikrettiğini haber veriyor. Nitekim bir baş­ka âyette : «Yedi gök, yeryüzü ve içinde bulunanlar; O’nu tesbîh eder­ler. O’nu hamd ile tesbîh etmeyen hiç bir şey yoktur. Ama siz= onların teşbihlerini anlamazsınız.» (îsrâ, 44) demektedir.

«Ve O Azîz’dir.» Her şey kendisine boyun eğendir. «Hakîm’dir.» Mahlûkâtında, emir ve şeriatında hüküm sahibidir. «Göklerin ve yerin mülkü O’nundur. Diriltir, öldürür. Ve O, her şeye kadirdir.» Mahlûkâ-tına hükmeden mülk sahibi O’dur. Binâenaleyh öldürür ve diriltir. Di­lediğine dilediği kadarını verir. Onun dilediği olur, dilemediği olmaz.

«O; hem Evvel’dir, hem Ahir’dir, hem Zânir’dir, hem Bâtın’dır.» Irbâz İbn Sâriye’nin hadîsinde işaret edilen ve bin ayetten daha efdal olduğu söylenen âyet budur. Ebu Dâvûd der ki: Bize Abbâs İbn Abdül-azîm… Ebu Zümeyl’den nakletti ki; o, şöyle demiş: Abdullah İbn Ab-bâs’a içinde hissettiğin şey nedir? diye sordum. O, ne hissediyorsun? de­di. Ben; Allah’a yemîn ederim ki onu söyleyemiyorum, dedim. O: şüphe­lendiğin bir şey mi var? dedi. Ve gülerek; bundan kurtulan hiç bir kim­se yoktur ki, dedi. Nihayet Allah Teâlâ «Sana indirdiklerimizden şüphe ediyorsan, senden önce indirdiğimiz kitabları okuyanlara sor» (Yûnus, 94) âyetini inzal buyurdu da kurtuldum. İçinde bir şey hissedersen; «O; hem Evvel’dir, hem Ahir’dir, hem Zâhir’dir, hem Bâtın’dır. Ve O, her şe­yi bilendir.» âyetini oku, dedi.

Müfessirler bu âyette ihtilâf ederek yaklaşık on küsur görüş zikret­mişlerdir. Buhârî der ki: Yahya; her şeyin bilgisi kendisinde zahir olan ve her şeyin bilgisi kendisinde bâtın olandır, der. Şeyhimiz Hafız el-Miz-zî dedi ki: Burada sözkonusu olan, Yahya îbn Ziyâd el-Ferrâ’dır. Onun «Maânî’l-Kur’ân» adını verdiği bir kitabı vardır. Bu konuda pekçok hadîs vârid olmuştur. Bunlardan birisi de İmâm Ahmed İbn Hanbel’in naklettiği şu hadîstir : Bize Halef İbn Velîd… Ebu Hüreyre’den naklet-di ki; Rasûlullah (s.a.) yatacak zaman bizim için.şu duayı okurdu : Al­lah’ım, yedi kat göğün ve yüce Arş’m Rabbı. Bizim Rabbımız ve her şe­yin Rabbı. Ey Tevrat’ı, încil’i ve Kur’ân’ı indiren, taneyi ve çekirdeği yaratan, Senden başka hiç bir ilâh yoktur. Senin, boynundan tutup ya­kalayacağın her şeyin şerrinden Sana sığınırım. Evvel Sensin; Senden önce hiç bir şey yoktur. Âhir Sensin; Senden sonra hiç bir şey yoktur. Zahir Sensin, Senin üzerinde hiç bir şey yoktur. Bâtın Sensin, Senin altında hiç bir şey yoktur. Borcumuzu bize ödettir ve bizi, fakirlikten kurtar. Müslim, bu hadîsi Sahîh’inde rivayet eder ve der ki: Bize Zü-neyi İbn Harb Süheyl’den nakletti ki; bizden birimiz yatacağı zaman Ebu Salih sağ yanımız üzerine yatıp sonra şöyle dememizi emrederdi: Allah’ım, göklerin Rabbı, yeryüzünün Rabbı, yüce Arş’m Rabbı, bizim Rabbımız ve her şeyin Rabbı. Taneyi ve çekirdeği yaratan. Tevrat’ı, İn­cil’i ve Kur’ân’ı indiren. Senin almndan yakalayacağın her şerlinin şer­rinden Sana sığınırım. Allah’ım, Evvel Sensin; Senden önce hiç bir şey yoktur. Âhir Sensin; Senden sonra hiç bir şey yoktur. Zahir Sensin; Senin üstünde hiç bir şey yoktur. Bâtın Sensin, Senin altında hiç bir şey yoktur. Borcumuzu bize ödet ve bizi fikirlikten kurtar. Ebu Salih bu ha­dîsi Ebu Hüreyre kanalıyla Hz. Peygamberden naklederdi. Hafız Ebu Ya’lâ el-Mavsılî de Müsned’inde Mü’minlerin annesi Aişe (r.a.)den buna benzer bir hadîsi nakleder ve der ki: Bize Ukbe… Mesrûk’tan nakletti ki; Hz. Âişe (r.a.) şöyle demiş: Rasûlullah (s.a.) yatağının yapılmasını emrederdi de yatağı kıbleye yönelik olarak serilirdi. Yatağına girdiğinde ne dediği anlaşılmazdı. Gecenin sonuna doğru sesini yükseltir ve şöyle derdi; Allah’ım, yedi kat göklerin Rabbı, yüce Arş’ın Rabbı, her şeyin ilâhı ve her şeyin Rabbı. Tevrat’ı, İncil’i ve Kur’ân’ı indiren. Taneyi ve çekirdeği yaratan, alnından tutacağın her şeyin şerrinden Sana sığını­rım. Allahım; Sen öyle bir Evvel’sin ki Senden önce hiç bir şey yoktur. Sen öyle bir Âhir’sin ki Senden sonra hiç bir şey yoktur. Sen öyle bir Zâ-hir’sin ki Senin üstünde hiç bir şey yoktur. Sen öyle bir Bâtın’sın ki Se­nin altında hiç bir şey yoktur.Bizim borcumuzu ödettir ve bizi fakirlikten kurtar. Bu hadîsin râvîleri arasında yer alan Sırrı İbn İsmâîl Şa’bî’nin amcası oğludur ve cidden zayıf bir râvîdir. Allah en iyisini bilendir.

Ebu îsâ et-Tirmizî, bu âyetin tefsirinde der ki: Bize Abd İbn Hu-meyd ve bir başkası —ki her ikisinin de söylediği aynı şeydir— dediler ki: Yûnus İbn Muhammed… Ebu Hüreyre’nin şöyle dediğini nakletti: Rasûlullah (s.a.) ashabı ile beraber oturduğu bir sırada üzerlerine bir bu­lut geldi. Allah Peygamberi buyurdu ki: Bu nedir biliyor musunuz? On­lar; Allah ve Rasûlü en iyi bilendir, dediler. Rasûlullah (s.a,) buyurdu ki: Bu buluttur. Bu, Allah’a şükretmeyen ve O’na ibâdet etmeyen bir kavme Allah’ın gönderdiği su taşıyan devedir. Sonra Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Üstünüzdeki nedir biliyor musunuz? Onlar; Allah ve Rasû­lü en iyisini bilendir, dediler. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: O; dünya göğüdür, korunmuş bir tavan ve düşmesi engellenmiş bir dalgadır. Sonra buyurdu ki: Onunla sizin aranızda olanı biliyor musunuz? Orada bulu­nanlar; Allah ve Rasûlü en iyi bilendir, dediler. Rasûlullah (s.a.) buyur­du ki: Onun üstünde bir gök vardır. Beş yüz yıllık mesafededir. Hz. Pey­gamber yedi göğü saydı ve: her birinin arasında yerle gök arası kadar uzaklık vardır, dedi. Sonra buyurdu ki: Bunun üstünde ne vardır biliyor musunuz? Onlar; Allah ve Rasûlü en iyisini bilendir, dediler. O bu­yurdu ki: Bunun üzerinde Arş vardır. Onunla göğün arası iki göğün ara­sı kadar uzaklıktadır. Sonra buyurdu ki: Altınızda ne vardır biliyor mu­sunuz? Onlar; Allah ve Rasûlü en iyi bilendir, dediler. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Onun altında yer yüzü vardır. Sonra dedi ki; Onun da al­tında ne vardır? biliyor musunuz? Onlar; Allah ve Rasûlü en iyisini bi­lendir, dediler. Buyurdu ki: Onun da altında bir başka yer vardır ki aralan beş yüz yıllık yoldur. Nihayet yedi kat yeri saydı ve her iki yerin arasındaki mesafenin beş yüz yıl olduğunu söyledi. Sonra buyurdu ki: Muhammed’in nefsi elinde olan Allah’a yemîn ederim ki; eğer siz bir ipi yerin altına sarkıtacak olsaydınız o Allah’ın üzerine düşerdi. Sonra «O; hem Evvel’dir, hem Âhir’dir, hem Zâhir’dir, hem Bâtm’dır. Ve O, her şeyi bilendir.» âyetini okudu. Sonra Tirmizî, bu hadîsin bu yönden garîb ol­duğunu bildirir. Eyyûb ve Yûnus îbn Ubeyd’le Ali İbn Zeyd’den nakle­dilir ki; onlar bu râvîler arasında yer alan Hasan’ın Ebu Hüreyre’den ha­dîs işitmemiş olduğunu söylemişlerdir. Bazı ilim ehli bu hadîsi yorumla­yıp şöyle demişlerdir : İp; Allah’ın ilmi, kudreti ve saltanatı üzerine iner­di. Allah’ın ilmi, kudreti ve saltanatı ise; her yerde vardır ve O, kitabın­da vasfettiği gibi Arş’ın üstündedir. Onun sözü burada son buldu.

İmâm Ahmed İbn Hanbel bu hadîsi Süreye kanalıyla… Ebu Hürey­re’den nakleder ve onun ifâdesinde; iki yer arasındaki uzaklık yedi yüz senedir, eğer sizden biriniz yedi kat yerin altına bir ip uzatabilseydi, o Allah’ın üzerine inerdi, bölümü yeralır ve ardından da «Ö; hem Evvel’dir, hem Âhir’dir, hem Zâhir’dir, hem Bâtın’dır…» âyetini okumuştur ifâdesi yer almaktadır. İbn Ebu Hatim ve Bezzâr, Ebu Ca’fer er-Râzî kanalıyla… Ebu Hüreyre’den bu hadîsi naklederler. Ancak îbn Ebu Hatim hadîsin sonundaki; siz yedi kat yerin altına bir ip uzatabilseydiniz ifadesine yer vermez. Hadîsi şöylece bağlar : Nihayet yedi kat yeri saydı ve; her iki ye­rin arasındaki uzaklık beş yüz yıldır, dedi. Sonra da «O; hem Evvel’dir, hem Âhir’dir, hem Zâhir’dir, hem Bâtm’dır…» âyetini okudu. Bezzâr bu hadîsin Hz. Peygamber’den yalnızca Ebu Hüreyre kanalıyla rivayet edil­diğini söyler. İbn Cerîr Taberî de… Katâde’den nakleder ki; Rasûlullah ve ashabı otururken anîden üzerlerine bir bulut gelivermiş. Rasûlullah (s.a.); bu nedir biliyor musunuz? demiş… İbn Cerîr Taberî sonra hadîsin devamını aynı Tirmizî’nin ifâdesinde olduğu gibi nakleder. Ancak bu ha­dîs bu şekliyle mürseldir. Belki de ezberlenmiş olan hadîs budur. Allah en iyisini bilendir. Ebu Zerr el-öıfârî’den de bu hadîs rivayet edilmiştir. Ebu Bekr el-Bezzâr Müsned’inde ve Beyhakî de isimler ve sıfatlar babın­da bu hadîsi rivayet ederler. Ancak bu isnadın üzerinde durulması gere­kir. Ayrıca metinde garîblik ve münkerlik vardır. Allah Sübhânehu ve Teâlâ en iyisini bilendir.

İbn Cerîr Taberî, Talâk sûresinin 12’nci âyetinin tefsirinde der ki:

Bize İbn Abd’ül-A’lâ… Katâde’den nakletti ki; o, şöyte demiş : Dört me­lek gökle yer arasında karşılaştılar ve birbirlerine nereden geldin? dedi­ler. Birisi şöyle dedi: Rabbım Azze ve Celle beni yedinci gökten gönderdi ve O’nu orada bıraktım. Diğeri ise şöyle dedi: Rabbım Azze ve Celle be­ni yedinci kat yerden gönderdi ve O’nu orada bıraktım. Üçüncüsü dedi ki: Rabbım beni Doğudan gönderdi ve ben O’nu orada bıraktım. Sonun­cusu da dedi ki: Rabbım beni Batıdan gönderdi ve ben O’nu orada bı­raktım. Bu hadîs gerçekten garîbtir. Birinci hadîste zikredildiği gibi Ka-tâde’de durup kalan mevkuf bir hadîs olabilir. Allah en iyisini bilendir.[1]

İzahı

4 — Gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra da Arş’a hükmeden O’dur. Yere gireni ve ondan çıkanı, gökten ine­ni ve oraya yükseleni bilir. Nerede olursanız olun, O sizin­le beraberdir. Ve Allah, yaptıklarınızı görmektedir.

5 — Göklerin ve yerin mülkü O’nuridur. Ve bütün işler ancak O’na döndürülür.

6 — Geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye katar. Ve O göğüslerin özünü bilendir.

Allah Teâlâ gökleri, yeryüzünü ve ikisi arasında bulunanları altı günde yarattığını bildirdikten sonra yaratılışın akabinde Arş’a hükmet­tiğini haber veriyor. Bu ve benzeri âyetlerle ilgili açıklamamızı A’râf sûresinde (âyet 54) zikretmiştik. Burada onları tekrara gerek yoktur.

«Yere gireni bilir.)) Yeryüzüne giren tane ve inen yağmurun sayısı­nı bilir. «Ve ondan çıkanı.» Ekin, bitki ve meyveleri. Nitekim En’âm sû­resinde şöyle buyurur: «Gaybın anahtarları O’nun katandadır. Onları O’ndan başka kimse bilmez. Karada ve denizde olanı da O bilir. Bir yaprak düşmez ki; onu bilmesin. Yerin karanlıkları içindeki tek bir ta­ne, yaş ve kuru müstesna olmamak üzere her şey apaçık bir kitabdadır.» (En’âm, 59).

«Gökten ineni» Yağmur, kar; dolu ve değerli meleklerin indirdikle­ri ahkâm ve takdîrâtı da O bilir. Bakara sûresinde zikredildiği gibi, gök­ten düşen her damla ile beraber onun Allah tarafından düşmesinin ka­rarlaştırıldığı yere düşmesini sağlayan bir melek de yere iner.

«Ve oraya yükseleni» Melekleri ve amelleri. Nitekim sahîh hadîste vârid olur ki Allah katına gece ameli gündüzden Önce, gündüz ameli de geceden önce çıkarılır.

«Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir. Ve Allah, yaptıkları­nızı görmektedir.» Sizi murakabe etmekte, nerede olursanız olun yap­tıklarınızı gözlemektedir. İster karada, ister denizde, ister gece- ister gündüz, ister evlerde, ister çöllerde olun hepsi O’nun bilgisinde eşittir, her şey O’nun gözetimi ve denetimi altındadır. Sözünüzü duyar, yerini­zi görür. Gizlinizi ve açığınızı bilir. Nitekim Hûd sûresinde şöyle buyu-rulur : «Dikkat edin, onlar Peygambere düşmanlıklarını gizlemek için iki büklüm olurlar. Elbiselerine büründükleri zaman da dikkat edin. Allah, onların gizlediklerini ve açığa vurduklarını bilir. Çünkü O, gö­ğüslerde olanı bilendir.» (Hûd, 5), Ra’d sûresinde ise şöyle buyurulur : «Aranızda birisi ister sözü gizlesin, ister açığa vursun, ister bürünerek gizlensin, ister gündüzün ortaya çıksın; hiç fark yoktur.» (Ra’d, 10) O’n­dan başka ilâh ve O’ndan ayrı Rab yoktur. Sahîh hadîste sabit olduğuna göre, Cebrail kendisine; ihsan nedir? diye sorduğunda Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: Allah’ı görüyormuşsun gibi O’na ibâdet etmen­dir. Sen O’nu görmesen de muhakkak O, seni görür. Hafız Ebu Bekr el-İsmâîlî… Abdurrahmân îbn Âiz’den nakleder ki; Hz. Ömer (r.a.) şöyle demiş : Adamın biri Hz. Peygambere gelip dedi ki: Bana kendisiyle ra­hat yaşayabileceğim bir söz öğret. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Senir aşiretinin en iyilerinden, bir adamın senden hiç aynlmayıp seni gözet lediği zaman ondan utandığın gibi Allah’tan da utan. Bu hadîs garîbtir. Ebu Nuaym, Abdullah İbn Muâviye hadîsinden merfû’ olarak nak­leder ki üç şeyi yapan îmânın tadını tatmış olur : Yalnız Allah’a ibâdet eden ve her yıl gönül hoşnûdluğu ile malının zekâtını veren, yaşlı, cılız, küçük, kötü ve hasta hayvanı zekât olarak vermeyen. Mallarının orta kısmından zekât veren ve nefsini arıtan . Adamın birisi dedi ki: Ey Allah’ın Rasûlü, kişinin nefsini arıtması da ne demektir? Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Nerede olursa olsun, Allah’ın kendisiyle beraber ol­duğunu bilmesidir. Nuaym îbn Hammâd merhum da der ki: Bize Os­man İbn Saîd… Ubâde İbn Sâmit’ten nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş : îmânın en afdalı nerede olursan ol, Allah’ın seninle beraber olduğunu bilmendir. Bu hadîs garîbtir.

İmâm Ahmed İbn Hanbel şu iki beyti inşâd eder dururdu :

Zaman içinde bir gün yalnız başına kalırsam deme;

Yalnız kaldım ama beni gözetleyen biri var, de.

Bir an bile Allah’ın senden gafil olduğunu sanma,

Ve zannetme ki bir şey gizli kalır Allah’a uzaklaşır gözünden.

«Göklerin ve yerin mülkü O’nundur. Ve bütün işler ancak O’na dön­dürülür.» Dünya ve âhiretin mülkü O’nundur, mâliki O’dur. Nitekim O; «Şüphesiz âhiret de, dünya da Bizimdir.» (Leyi, 13) buyurmaktadır. Böyle olduğu için de hamdedilen O’dur. Nitekim şöyle buyurur : «O, öy­le bir Allah’tır ki; kendinden başka ilâh yoktur. Önünde de, sonunda da hamd O’nadır.» (Kasas, 70), «Hamd O Allah’a ki, göklerde ve yerde bulunanlar kendisine aittir. Âhirette de hamd O’nadır. O Hakîm’dir. Habîr’dir.» (Sebe\ 1) Göklerde ve yerde bulunanların hepsi O’nun mül­küdür. Bunların sakinleri de O’nun kulları ve köleleridir. Huzurunda boyun eğerler. Nitekim Meryem1 sûresinde şöyle buyurur : «Çünkü gök­lerde ve yerlerde olan her şey, Rahmân’a kul olarak gelecektir. Andol-sun ki, ilmi onları kuşatmış ve teker teker saymıştır. Hepsi kıyamet günü O’na tek olarak gelecektir.» Bu sebeple Allah Teâlâ: «Ve bütün işler ancak O’na döndürülür.» buyuruyor. Dönüş kıyamet gününde O’­nadır. Yaratıkları arasında dilediği gibi hüküm verecek olan O’dur. Az­gınlık yapmayan âdil, zerre mikdân zulmetmeyen adalet sahibi O’dur. Hattâ bir kişinin bir tek iyi ameli de olsa onu o kimse için on misline kadar artırır ve ona: »Ve kendi katından büyük bir mükâfat verir.» (Nisa, 40). «Biz, kıyamet günü adalet terazilerini kurarız. Hiç kimse hiç bir şeyle haksızlığa uğratılmaz. Hardal tanesi kadar bile olsa yapılanı ortaya koyarız. Hesâb görenler olarak da Biz yeteriz.» (Enbi­yâ, 47).

«Geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye katar.» Mahlûkatın üzerinde tasarruf sahibi olan O’dur. Geceyi gündüze, gündüzü geceye çevirir ve hikmeti uyarınca bunları dilediğince takdîr eder. Zaman olur geceyi uzatır gündüzü kısar, zaman olur bunun aksini yapar. Ve günü gelir her ikisini dengeli kılar. Zaman olur mevsim bahar olur, zaman olur yaz olur, zaman olur güz olur. Hepsi O’nun hikmeti ve takdiri ile­dir. Mahlûkâtı için dilediği şey olur. «Ve O, göğüslerin özünü bilendir.» Ne kadar ince olursa olsun, gizlinin gizlisini de bilir.[2]

7 — Allah’a ve peygamberine îmân edin ve sizi halîfe­ler kıldığı şeylerden de infâk edin. Aranızdan îmân edip te infâk eden kimselere büyük mükâfat vardır.

8 —Pey gamber; sizi Rabbmıza îmân etmeye çağırdığı halde, niçin Allah’a inanmıyorsunuz? Halbuki O, sizden kesin söz almıştı. Eğer inanacaklardan iseniz.

9 — Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kulu­na apaçık âyetler indiren O’dur. Doğrusu Allah, size karşı Rauf’tur, Rahîm’dir.

10 — Ne oluyor size ki, Allah yolunda infâk etmiyorsu­nuz? Halbuki göklerin ve yerin mîrâsı Allah’ındır. İçiniz­den, fetihten önce infâk eden ve savaşanlar; daha sonra in­fâk edip savaşanlarla elbette bir değildir. Berikiler daha üstün derecededirler. Allah, hepsine de en güzel olanı va’d-etmiştir. Allah, yaptıklarınızdan haberdârdır.

11 — Kim, Allah’a güzel bir ödünç verecek olursa; AlIah ona karşılığını kat kat verir. Ve ona çok değerli bir mükâfat da vardır.

Allah Teâlâ, kendisine ve Rasûlüne en mükemmel şekilde îmân et­meyi ve bu îmân üzerinde devam edip sebat kılmayı ve direnmeyi em­rediyor. Aynca sizi üzerine halîfe kıldığı şeylerden infâk etmeye teş-vîk ediyor. Yani sizin sâhib olduğunuz şey emânet yoluyladır. Daha ön­ce başkalarının elindeyken sonradan sizin elinize geçti. Allah Teâlâ, üzerine halîfe kılınan malı Allah yolunda kullanmaya sevkediyor. Eğer böyle yapmazlarsa; o zaman kendilerini hesaba çekeceğini, görevlerini terketmiş olmaktan dolayı cezalandıracağını bildiriyor.

«Sizi halîfeler kıldığı şeylerden de infâk edin.» Bu âyet-i kerîme, bundan sonra başkalarının o mala’halef olacağına işaret etmektedir. Mümkündür ki sana vâris olan, o malla ilgili hususlarda Allah’a itaat etsin. Allah’ın sana lütfettiği şeyde senin vârisin onu kullanmada sen­den daha mutlu olsun. Yahut o mal ile Allah’a isyan etsin de günâh ve düşmanlığa yardım konusunda sen de onu desteklemiş olasın. İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Muhammed İbn Ca’fer… Muttarif İbn Abdullah’tan nakletti ki; babası Abdullah şöyle demiş: Rasûlullah’m yanma vardığımda o: Çokluk sizi helak etti. diyordu. Âdemoğlu, ma­lım malım, der. Senin yeyip bitirdiğin, giyip çürüttüğün veya sadaka verip de götürdüğün şeyden başka neyin var ki? Müslim’in Şu’be ka­nalıyla Abdullah’tan naklettiği rivayette ise ayrıca şu fazlalık vardır: Bunun dışında olanlar gidicidirler. Sen onu insanlara bırakırsın.

«Aranızdan îmân edip te infâk eden kimselere büyük mükâfat var-, dır.» Allah Teâlâ îmân ve Allah yolunda infâka teşvik ettikten sonra buyuruyor ki: «Peygamber; sizi Rabbınıza îmân etmeye çağırdığı hal­de niçin Allah’a inanmıyorsunuz? Halbuki O, sizden kesin söz almıştı.» Rasûlullah (s.a.) sizin aranızda bulunup, sizi îmâna çağırdığı, getirdi­ği şeyin doğruluğuna dâir hüccet ve burhanlarla onu size açıkladığı halde sizi îmâna girmekten alıkoyan şey nedir? Biz Buhârî şerhi’nin îmân kitabının baştaraflarmda muhtelif yollarla rivayet ettik ki: Ra­sûlullah (s.a.) bir gün ashabına şöyle demiş: Size göre îmân bakımın­dan en garîb olan mü’min kimdir? Onlar; meleklerdir, dediler. Buyur­du ki: Meleklere de ne oluyor ki; Rablarının huzurunda bulundukları halde niçin inanmayacaklar? Ashâb; peygamberlerdir, dediler. Buyur­du ki: Kendilerine vahiy inip dururken onlar da niçin inanmayacak­lar? Ashâb; biziz, dediler. Buyurdu ki: Ben sizin aranızda bulunup du­rurken siz niçin inanmayacaksınız? Ve şöyle devam etti: Mü’minİer-den îmân bakımından en garîb olanı, sizden sonra gelecek ve sayfa­lan bulup ona îmân edecek olan bir topluluktur. Biz Bakara sûresinin baş tarafında (âyet 3) bu konunun bir cephesini açıklamıştık.

«Halbuki O, sizden kesin söz almıştı.» Tıpkı Mâide sûresinde bu­yurduğu gibi: «Ve Allah’ın üzerinizdeki nimetini, «işittik, itaat ettik.» dediğinizde sizi onunla bağlamış olduğu mîsâkını anın. Allah’tan sakı­nın.» (Mâide, 7). Bununla Rasûlullah’a bîat kasdedilmiştir. İbn Cerîr Taberî ise bununla Allah’ın Âdem (a.s.)in sulbünden almış olduğu mî-sâkın kasdedilmiş olduğunu iddia eder. Mücâhid’in görüşü de budur. Allah en iyisini bilendir.

((Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kuluna apaçık âyet­ler indiren O’dur.» Apaçık hüccetler, göz alıcı deliller ve kesin burhan­lar indiren. Küfür ve cehaletin karanlığından, çelişik fikirlerden îmân, hidâyet ve yakîn nuruna çıkaran O’dur. «Doğrusu Allah, size karşı Ra­uf’tur, Rahîm’dİr.» Kitablarım indirmesi ve insanları hidâyete götür­mek için peygamberler göndermesi, şüpheleri yok edip kuşkuları izâle etmesi bakımından size acımakta ve merhamet etmektedir.

Hak Teâlâ mü’minlere önce îmân ve infâkı emrettikten sonra tek­rar onları îmâna teşvik etmekte ve îmâna mâni olacak engelleri orta­dan kaldırdığını belirttikten sonra da infâka teşvik etmektedir: «Ne oluyor size ki, Allah yolunda infâk etmiyorsunuz? Halbuki göklerin ve yerin mirası Allah’ındır.» İnfâk edin ve azlıktan, fakirlikten kork­mayın. Zîrâ, uğrunda infâk ettiğiniz zât, göklerin ve yerin mâliki olan Allah’tır. Göklerin ve yerin anahtarları O’nun elindedir, hazîneleri O’nun katındadır. Arş’ta bulunanların mâliki O’dur ve: «Hangi şeyden de in­fâk ederseniz; O, yerine koyar. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.» (Se-be\ 39) ve «Sizin yanınızdaki tükenir. Allah’ın katında olanlar ise son­suzdur.» (Nahl. 96) diyen O’dur. Allah’a tevekkül eden; infâk eder ve Arş’m sahibinin kendisinin imkânını azaltmasından korkmaz. Ve bilir ki; Allah, onu tekrar yerine getirecektir.

«İçinizden, fetihten önce infâk eden ve savaşanlar; daha sonra infâk edip savaşanlarla elbette bir değildir.» Böyle yapanlarla yap­mayanlar eşit olmazlar. Zîrâ Mekke’nin fethinden önce durum çok ağırdı. Ancak samîmi insanlar îmân etmişlerdi. Fetihten sonra îslâm hâkim olup büyük bir güç kazandı ve insanlar topluca Allah’ın dinine girdiler. «Berikiler daha üstün derecededirler. Allah hepsine de, en gü­zel olanı ya’detmiştir. Allah, yaptıklarınızdan haberdârdır.»

Cumhur buradaki fetih ile Mekke’nin fethinin kasdedildiğini söyler. Şa’bî ile bir başkası ise buradaki fetihden maksad Hudeybiye anlaşma­sıdır, der. Bu görüşe delil olarak Ahmed İbn Hanbel’in naklettiği şu riva­yet zikredilir : Bize Ahmed îbn Abdülmelik… Enes’ten nakletti ki: Hâ-lid İbn Velîd ile Abdurrahmân İbn Avf arasında bir söz vardı, Hâlid Ab-durrahmân’a demişti ki : Siz, bizden önce eriştiğiniz günler dolayısıyla bizim başımıza kalkıyorsunuz. Bu haber Hz. Peygambere ulaştırılınce Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki : Ashabımı bana bırakın. Nefsim kudrel elinde olan (Allah)a yemîn ederim ki; siz Uhud kadar —veya dağlar kadar demiştir— altın irifâk etmiş olsanız .onların yaptıklarına ulaşa­mazsınız. Bilindiği gibi bu hitaba muhâtab olan Hâlid İbn Velîd’in müs-lüman oluşu, Hudeybiye barışıyla Mekke’nin fethi arasında idi. Bunla­rın arasındaki çekişme ise, fetihten sonra Rasûlullah (s.a.)ın Hâlid îbn Velîd’i kendilerine elçi olarak gönderdiği Cezime oğullan konusunda cereyan etmişti. Onlar; döndük, demişler ve müslüman olduklarım belir­terek güzel bir davranış gösterememişlerdi. Bunun üzerine Hâlid onlar­dan alınan esirlerin öldürülmesini emretmişti. Abdurrahmân îbn Avf, Abdullah İbn Ömer ve başkaları ona karşı çıkmışlar, Hâlid ve Abdur­rahmân İbn Avf bu sebeple tartışmışlardı. Rasûlullah (s.a.)dan sahih olarak nakledilen rivayette buyurulur ki: Ashabıma küfretmeyiniz. Çünkü nefsim kudret elinde olan (Allah) a yemîn ederim ki; sizden bi­riniz Uhud gibi altın infâk etseniz, onların vereceği bir müdd (bir ölçü) veya onun yarısına ulaşamazsınız.

İbn Cerîr ve İbn Ebu Hatim, Vehb kanalıyla Ebu Saîd el-Hudrî’den naklederler ki; o, şöyle demiş : Hudeybiye yılı Rasûlullah (s.a.) ile bera­ber çıktık. Nihayet Usfân’a geldiğimizde Rasûlullah (s.a.) şöyle buyur­du : Öyle bir topluluk gelebilir ki siz yaptıklarınızı onların yaptıklarına göre küçümsersiniz. Biz : Onlar da kim oluyorlar ey Allah’ın Rasûlü, yoksa Kureyş’liler mi? dedi. O : Hayır, Yemen’lilerdir. İnsanlar arasın­da hem gönülleri en yumuşak, hem de kalbleri en ince olanlardır. Biz dedik ki: Ey Allah’ın Rasûlü, onlar bizden hayırlı mıdırlar? Buyurdu ki: Onlardan herhangi birinin altından bir dağı olsa ve bunu infâk et­miş olsaydı, yine de sizden birinin verdiği bir müdd’e ya da onun yan­sına ulaşamazdı. Dikkat edin; bizimle insanlar arasındaki üstünlük iş­te budur : «İçinizden fetihten önce infâk eden ve savaşanlar; daha son­ra infâk edip savaşanlarla elbette bir değildir. Berikiler daha üstün de­recededirler. Allah, hepsine de en güzel olanı va’detmiştir. Allah, yap-tıklannızdan haberdârdır.» Bu şekliyle bu hadîs garîbtir. Buhârî ve Müslim’in Sahîh’inde bir cemaattan rivayet edilen nakilde Atâ İbn Ye-sâr, Ebu Saîd’den nakleder ki; o haricîleri zikrederek; onlar kendi na-mazlarıyla sizin namazlannızı, kendi oruçlarıyla sizin oruçlarınızı kü­çümserler. Ok yaydan nasıl çıkarsa onlar da dinden öyle çıkarlar, de­miştir. Ancak İbn Cerîr Taberî, bu hadisi bir başka yoldan rivayet ede­rek der ki: Bana İbn el-Barkî… Ebu Saîd el-Hudrî’den nakletti ki; Ra­sûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş : Öyle bir kavim gelecek ki, siz kendi yaptıklarınızı onlann yaptıklarına karşı küçümseyeceksiniz. Ey Allah’ İn Rasûlü, onlar da kimlerdir? Yoksa Kureyş’liler mi? dedik. Buyurdu ki: Hayır, onlar sadece Yemen’lilerdir. Onların kalbleri daha yumuşak ve gönülleri daha incedir. Eliyle Yemen’e işaret etti ve dedi ki: Onlar Yemen’lidirler. İyi bilin ki; îmân Yemen’dedir, hikmet Yemen’dedir. Biz dedik ki: Ky Allah’ın Rasûlü, onlar bizden daha mı hayırlıdırlar? Bu­yurdu ki: Nefsim kudret elinde olan (Allah) a yemîn ederim ki; onlar­dan herhangi birinin altından bir dağı olsaydı da onu infâk etmiş ol­saydı, sizden herhangi birinizin verdiği bir müdd’e veya onun yarısına denk gelmezdi. Sonra parmaklarını birleştirdi ve başparmağını kaldıra­rak dedi ki: Dikkatli olun; işte bizimle insanlar arasındaki üstünlük şuradadır: «İçinizden fetihten önce infâk eden ve savaşanlar; daha sonra infâk edip savaşanlarla elbette bir değildir. Berikiler daha üstün derecededirler. Allah, hepsine de en güzel olanı va’detmiştir. Allah, yap­tıklarından haberdârdır.» Bu ibarede Hudeybiye’den bahis yoktur. Eğer geçen şekilde korunmuşsa muhtemeldir ki bu âyet daha sonra olacağı haber vermek üzere fetihten önce nazil olmuştur. Nitekim Mekke’de ilk inen âyetlerden olan Müzzemmil süresindeki: «Ve diğerleri de Allah yolunda savaşırlar…» {Müzzemmil, 20) âyeti de gelecekte olan bir du­rumu önceden müjdelemiştir. Bu âyet de aynı şekilde olabilir. Allah en iyisini bilendir.

«Allah, hepsine de en güzel olanı va’detmiştir.» Yani Mekke’nin fethinden önce ve sonra infâk edenlerin hepsine de yaptıklarının se­vabını verecektir. Ancak mükâfatın fazlalığı bakımından aralarında farklılık vardır. Nitekim Allah Teâlâ Nisa sûresinde şöyle buyurur: «Mü’minlerden özürsüz olarak yerlerinde oturanlar ile Allah yolunda mallan ve canlarıyla cihâd edenler bir değildir. Allah, mallarıyla ve canlarıyla cihâd edenleri derece bakımından üstün kildi. Bununla bera­ber Allah, her ikisine de güzelliği va’detmiştir. Fakat Allah, cihâd eden­lere; oturanlar üzerine büyük bir mükâfat vermiştir.» (Nisa, 95) Sahih bir hadîste de şöyle buyurulur: Kuvvetli mü’min, Allah katında zayıf mü’ minden daha hayırlı ve daha sevimlidir. Ama her ikisine de hayır var­dır. Allah Teâlâ bu noktaya dikkatleri çekmekle birincilerin övülüp di­ğerlerinin övülmemesi halinde ötekilerin durumlarının boşa gitmeme sini sağlamaktadır. Olabilir ki bir kişi onların kınandığını vehmetmiş olsun. Bu sebeple birincilerin üstünlüğünü belirtmekle beraber diğerle rine yapılan övgü ve senaya bunlan da bağlamıştır ve; «Allah, yaptık larımzdan haberdârdır.)) buyurmuştur. Haberdâr olduğu için fetihter Önce infâk edip savaşanlarla daha sonra böyle davrananların sevabın farklı kılmıştır. Bu, birincilerin samîmiyyet ve ihlâsım, zorluk, açlık kıtlık ve sıkıntı halinde infâk etmelerini bilmesinden ötürüdür. Nite kim hadîste: Bir dirhem yüz bin dirhemi geçmiştir, buyurulmuştur îmân ehli katında Hz. Ebubekir es-Sıddîk’ın bu âyette en büyük pay olduğunda şüphe yoktur. Çünkü o, diğer peygamberlerin önderlerin den hayır ve infâkta önde giden efendidir. O, bütün malını Allah’ın rı zâsı için intak etmiştir ve bundan dolayı onu mükâfatlandıracak ve ni mete erdirecek hiç bir kimse de yoktur. Nitekim Ebu Muhammed îbn Mes’ûd el-Beğavî, bu âyetin tefsirinde der ki: Bize Ahmed îbn İbrahim… Abdullah İbn Ömer’den nakletti ki ;o, şöyle demiş : Ben, Peygamberin yanında bulunuyordum. Ebubekir es-Sıddîk da onunla beraberdi. Ebu-bekir’in üzerinde göğsü iple yamanmış bir aba vardı. Bu sırada Cebrail’­in emri indi ve dedi ki: Ne oluyor ki Ebubekir’iri üzerinde göğsü iple ya­manmış bir abâ olduğunu görüyorum. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Fetihten önce o, bütün malını benim için infâk etti. Cebrail dedi ki: Al­lah buyuruyor ki: Ona selâm söyle ve de ki: Bu fakirliğinle sen, Ben­den hoşnûd musun, yoksa kızgın mısın? Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Ey Ebubekir, Allah sana selâm söylüyor ve diyor ki: Bu fakirliğinle sen, Benden hoşnûd musun, yoksa kızgın mısın? Ebubekir (r.a.) dedi ki: Hiç ben Rabbım Azze ve Celle’ye kızar mıyım? Şüphesiz ki ben, Rab-bımdan razıyım. Bu hadîsin bu şekliyle isnadı zayıftır.

«Kim, Allah’a güzel bir ödünç verecek olursa; Allah ona karşılığı­nı kat kat verir.» Ömer îbn Hattâb dedi ki: Bu, Allah yolunda infâktır. Bazıları da bunun aileye verilen nafaka olduğunu söylemişlerdir. Doğru olan, hükmün daha umûmî olmasıdır. Hâlis bir niyyetle ve doğru bir karârla Allah yolunda infâk edilen her şey, bu âyetin hududu içerisi­ne girer. Onun için Allah Teâlâ; «Kim, Allah’a güzel bir ödünç verecek olursa; Allah ona karşılığını kat kat verir» buyuruyor. Bir başka âyet-i kerîme’de de : «Onu kat kat fazlasıyla öder» (Bakara, 245) «Ve ona çok değerli bir mükâfat da vardır.» buyuruyor. Yani güzel bir mükâfat, par­lak bir rızık, yani cennet vardır.

İbn Ebu Hatim dedi ki: Bize Hasan İbn Araf e… Abdullah İbn Mes’ûd’un şöyle dediğini bildirdi. Bu âyet nazil olduğunda Ansâr’dan Ebu Dahdah dedi ki : Ey Allah’ın Rasûlü, Allah Teâlâ bizden ödünç mü istiyor? Rasûlullah (s.a.); evet ey Ebu Dahdah, dedi. O: Ey Allah’ın Rasûlü elini bana göster, dedi. Abdullah İbn Mes’ûd der ki: Rasûlullah (s.a.) elini ona doğru uzattı. Ebu Dahdah dedi ki: Ben Rabbıma bah­çemi ödünç verdim. Onun altı yüz hurma ağacı bulunan bir bahçesi vardı. Dahdâh’ın annesi (Ebu Dahdâh’ın eşi) ve çocukları orada oturu­yorlardı. Abdullah İbn Mes’ûd der ki: Ebu Dahdah gelip hanımına de­di ki: Ey Dahdâh’ın annesi. O : Buyur, dedi. Ebu Dahdah : Çık oradan, ben onu Rabbım Azze ve Celle’ye ödünç verdim. —Bir rivayette de onun eşi şöyle demiş: Ey Dahdâh’ın babası alış-verişin kârlı olsun— Kadın oradan çocuğunu ve eşyasını taşıdı. Rasûlullah (s.a.) bunun üzerine bu­yurdu ki: Ebu Dahdâh’ın cennette ne büyük ve kocaman hurma dal­lan var. Bir başka ifâdede de şöyle demiştir: Öyle bir hurma ki aşağı doğru sarkmış dalları inci ve yakuttan. îşte Ebu Dahdâh’ın cennetteki bahçesi.[3]

12 — O gün ki; mü’min erkeklerle mü’min kadınları nûrlan önlerinden ve sağlarından koşarken görürsün. Müjde, bugün altlarından ırmaklar akan ve içinde ebediy-yen kalacağınız cennetler sizindir, denilir. İşte bu, büyük kurtuluşun kendisidir.

13 — O gün-, münafık erkeklerle münafık kadınlar» îmân edenlere: Bekleyin bizi, ışığınızdan faydalanalım, di­yeceklerdir. Onlara: Dönün, arkanıza da bir ışık arayın, denilir. Nihayet onların arasına kapısının içinde rahmet, dışında azâb olan bir sûr çekilir.

14 ~ Onlara: Biz sizinle beraber değil miydik? diye seslenirler. Onlar da: Evet, ama siz kendinizi aldattınız pusu kurdunuz, şüpheye düştünüz ve kuruntular sizi al dattı. O çok aldatan, sizi Allah’a karşı bile aldattı. Nihâyel Allah’ın emri gelip çattı.

15 — Bugün, sizden ve küfretmiş olanlardan fidye ka bul edilmez. Varacağınız yer ateştir. Size yaraşan odur Ve o, ne kötü dönüş yeridir.

Allah Teâlâ infâk eden mü’minlerin durumunu haber vererek bu yurur ki: «O gün ki; mü’min erkeklerle mü’min kadınları nûrlan ön lerinden ve sağlarından koşarken görürsün.» Kıyamet günü mahşerd nurlarının önlerinden koştuğunu görürsün. Amellerine göre nurlarının parlaklığı da değişir. Nitekim Abdullah İbn Mes’ûd, «Nurları önlerinden ve sağlarından koşarken görürsün.» kavli hakkında şöyle demiştir : On­lar amellerine göre Sırât’ı geçerler. İçlerinden kimisinin nuru dağlar gibidir, kimisinin nuru hurma gibidir, kimisinin nuru ayakta duran bir adam gibidir. Nurları en az olanı ise; parmağının ucunda kimi zaman yanan kimi zaman sönen nûr sâhibininkidir. îbn Ebu Hatim ve İbn Ce-rîr Taberî bu rivayeti nakletmişlerdir. Katâde der ki: Bize anlatıldığına göre, Rasûlullah (s.a.) şöyle dermiş : Mü’minlerden kimisinin nuru Me­dine’den Aden’e kadar olan alanı aydınlatır. Veya Medine ile San’â ka­dar olan ya da bundan biraz daha az olan kısmı aydınlatır.,Mü’minler­den bir kısmının da nuru ancak iki ayağını koyduğu yeri aydınlatır. Süfyân es-Sevrî, Husayn kanalıyla Mücâhid’den nakleder ki; Cünâde îbn Ebu Ümeyye şöyle demiştir : Siz; Allah katında isimleriniz, çehrele­riniz, süsleriniz ve toplantılarınızla yazılırsınız. Kıyamet günü geldiğin­de; ey falan, işte senin nurun, ey falan senin nurun yok denilir. Ve o, “Nurları Önlerinden ve sağlarından koşarken görürsün.» âyetini oku­muş. Dahhâk der ki: Kıyamet günü herkese bir nûr verilir. Sırât’a va­rıldığında münafıkların nuru söndürülür. Bunu gören mü’minler, mü­nafıkların nurunun sondürüldüğü gibi kendi nurlarının da söndürül-mesinden endîşe ederler ve : «Rabbımız, bizim nurumuzu tamâmla», derler.

«Nurları önlerinden ve sağlarından koşarken görürsün.» Önlerin­den maksad Sırât’tır. îbn Ebu Hatim merhum dedi ki: Bize Ebu Ubey-dullah… Sa’d îbn Mes’ûd’dan nakletti ki; o, Abdurrahmân İbn Cübeyr’-in şöyle dediğini işitmiş : Ebu Derdâ ve Ebu Zerr, Rasûlullah (s.a.)in şöyle buyurduğunu haber verdiler : Kıyamet günü ilkin secde etmesine izin verilecek benim. Secdeden başını kaldırmasına izin verilecek ilk ki­şi de benim. Ben önümde, arkamda, sağımda ve solumda olanlara baka­rım ve kendi ümmetimi diğer ümmetlerin arasından tanırım. Adamın birisi dedi ki: Ey Allah’ın Peygamberi, Hz. Nuh’tan senin ümmetine ka­dar olan ümmetler arasında kendi ümmetini nasıl tanırsın? Rasûluilah (s.a.) buyurdu ki: Onları abdestin te’sîriyle yüzlerinin parlamasından tanırım. Bu parlaklık onlardan başka hiç bir millette yoktur. Kitabları-nın sağ taraflarından verilmesiyle de tanırım. Onları yüzlerinin görü­nüşünden de tanırım. Onları önlerinde ve arkalarında koşan nûrlarıyla da tanırım.

«Sağlarından» Dahhâk bu âyeti; sağlarından verilen kitabiarıyia, diye tefsir etmiştir. Nitekim «Ve kitabı da sağından verilmiş olan.» bu-yurulmuştur.

«Müjde, bugün altlarından ırmaklar akan ve içinde ebediyyen ka­lacağınız cennetler sizindir.» Onlara denilir ki : Müjdeler olsun sizlere, bugün cennetler; altlarından ırmaklar akan cennetler sizindir. Orada ebediyyen kalacaksınız. «İşte bu, büyük kurtuluşun kendisidir.»

«O gün; münafık erkeklerle münafık kadınlar, îmân edenlere : Bekleyin bizi, ışığınızdan faydalanalım »diyeceklerdir.» Bu da Allah Te-âlâ’nm kıyamet günü Arasat’ta meydana gelecek sıkıcı dehşeti, büyük sarsıntıyı ve fecî durumu haber verdiği bir âyettir. Allah’a ve Rasûlüne îmân eden, Allah’ın emrettiğine göre amel edip yasakladığını terkeden-den başkası bu fecî’ durumdan kurtulamıyacaktır. İbn Ebu Hatim der ki: Bana babam… Süleym İbn Âmir’den nakletti ki: o, şöyle demiş : Dı-maşk kapısında bir cenaze için toplanmıştık, beraberimizde Ebu Ümâme el-Bâhilî de vardı. Cenaze namazı kılınıp defn işi başlayınca Ebu Ümâ­me dedi ki: Ey insanlar; şu anda iyiliklerin ve kötülüklerin paylaşıl­dığı bir yerde sabahlamış ve akşamlamış bulunuyorsunuz. Az sonra bu­radan bir başka yere —kabri göstererek— işte şuraya yalnızlık evine, karanlıklar yurduna, kurtlar diyânna, sıkıntılar mahalline taşınacak­sınız. Allah’ın genişlettiklerinden başka herkes orada dardadır. Daha sonra oradan kıyamet karargâhına taşınacaksınız. Siz oradaki bazı ko­naklarda bulunurken, Allah tarafından bir emir gelip insanları bürüye-cektir. Kimi yüzler ağaracak, kimi yüzler kararacaktır. Sonra oradan bir başka konak yerine taşınacaksınız ve orada insanları şiddetli bir ka­ranlık bürüyecektir. Sonra nurlar dağıtılacak, mü’mine bir nûr verile­cek, kâfir ve münâfıka bir şey verilmeksizin olduğu gibi bırakılacaktır. İşte Allah Teâlâ’nın Kitâb-ı Kerîm’inde örnek verdiği gibi: «Veya engin bir denizdeki karanlıklara benzer… Onun asla nuru olamaz.» (Nûr 40). Kâfir ve münafık, mü’minin nurundan aydınlanamıyacaktır. Tıpkı kör­lerin görenlerin ışığından faydalanamadıkları gibi. O zaman münafıklar, îmân etmiş olanlara diyecekler ki: «Bekleyin bizi, ışığınızdan faydala­nalım. Onlara : Dönün, arkanıza da bir ışık arayın, denilir.» tşte bu, münafıkların Allah’ı aldatmak istedikleri gibi kendilerinin aldatıldığı bir ifâdedir. Nitekim Allah Teâlâ «Doğrusu münafıklar; Allah’a oyun etmek isterler. Oysa O, onların oyunlarım başlarına geçirir.» (Nisa, 142) buyurulmuştur. Onlar, nûrlann dağıtıldığı yere tekrar dönüp vardıkla­rında orada hiç bir şey bulamazlar. Yeniden mü’minlerin yanına geldik­lerinde mü’minlerle onlar arasına bir sûr çekilir. Sûrun bir kapısı var­dır. «İçinde rahmet dışında azâb bulunan» bir sûr. Süleym İbn Âmir der ki: Münafık, nurlar dağıtılırken hâlâ gururlanmaya devam edi­yordu. Allah Teâlâ ise böylece mü’min ile münâfıkı birbirinden ayırıyor­du. Sonra îbn Ebu Hatim der ki: Bana babam… Ebu Ümâme’nin şöyle dediğini nakletti: Kıyamet günü bir karanlık gönderilir. Mü’min de, kâfir de avucunun içini bire göremez. En sonunda Allah mü’minlere amellerine göre bir nûr gönderir. Münafıklar onların peşine düşerek : «Bekleyin bizi, ışığınızdan faydalanalım.» derler.

Avfî ve Dahhâk ile daha başkaları İbn Abbâs’ın şöyle dediğini nak­lettiler : İnsanlar karanlıkta iken Allah Teâlâ birden bir nûr gönderir. Mü’minler nuru görünce, ona doğru yönelirler. Nûr, Allah tarafından cenneti gösteren bir kılavuzdur. Münafıklar mü’minlerin gittiklerini görünce, onların peşine düşerler. Ancak Allah Teâlâ münafıkların gö­zünü karartır. İşte o zaman «Bekleyin bizi, ışığınızdan faydalanalım.» derler. Biz de dünyada sizinle beraberdik, derler. Mü’minler ise; karan­lıkta nereden geldinizse oraya dönün ve orada ışık arayın, diye onlara cevab verirler. Ebu’l-Kâsım et-Taberânî dedi ki: Bize Hasan İbn Kat­tan… İbn Abbâs’tan nakletti ki: Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Doğrusu Allah Teâlâ, kıyamet günü insanlan isimleriyle çağırır. Bu o’nun kullarını korumasıdır. Sırât’a gelince, Allah Teâlâ orada her müJ-mine bir nûr verir, her münâfıka da bir nûr verir. Sırât’ın üzerinde top­landıklarında, Allah erkek ve kadın münafıkların nurunu aiıverir ve onlar derler ki: «Bekleyin bizi, ışığınızdan faydalanalım.» Mü’minler ise «Rabbımız, ışığımızı tamâmla (Tanrım, 8) derler. Orada hiç bir kimse diğerini hatırlamaz.

«Nihayet onların arasına kapısının içinde rahmet, dışında azâb olan bir sûr çekilir.» Hasan ve Katâde derler ki; Bu, cennetle cehennem ara­sındaki bir duvardır. Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem ise der ki: Bu, Allah Teâlâ’nın buyurduğu gibidir : «İki taraf arasında bir perde var­dır.» Mücâhid ve bir başkasından da böyle rivayet edilmiştir ki sahîh olan da budur.

«İçinde rahmet» Cennet ve cennetteki nimetler, «Dışında azâb bu­lunan» cehennem. Katâde, İbn Zeyd ve başkaları böyle demişlerdir. İbn Cerîr Taberî der ki: Bu sûrun, cehennem vâdîsi yanındaki Beyt el-Mu-kaddes’in sûru olduğu da söylenmiştir. Sonra Taberî der ki: Bize İbn Berkî… Beyt el-Mukaddes (Kudüs)in müezzini Ebu Avvâm’dan naklet­ti ki; o, Abdullah İbn Amr’ın şöyle dediğini duydum, demiştir : Allah Teâlâ’nın Kur’ân-ı Kerîm’inde «Onların arasına kapısının içinde rah­met, dışında azâb olan bir sûr çekilir.» diye buyurduğu sûr, Doğu sûru­dur. Onun iç tarafı mescid ve müştemilâtı, dış tarafı da cehennem vâ-dîsidir. Ayrıca Ubâde İbn Sâmit, Kâ’b el-Ahbâr, Ali İbn Hüseyn Zeyn el-Âbidîn’den de bu şekilde bir rivayet nakledilmiştir. Bu ifade, âyetteki mânânın örnekleri verilerek zihne yaklaştırılmasının kasdedildiği şe­kilde değerlendirilir. Yoksa Allah Teâlâ’nın Kur’ân-ı Kerîm’inde kas-dettiğinin Kudüs’teki camide beliren duvar ve onun ötesindeki cehen­nem vâdîsi diye bilinen vâdî olması anlamında değildir. Zîrâ cennet yü­celerin yücesinde, göklerdedir. Cehennem ise aşağıların aşağısındaki derekelerdedir. Kâ’b el-Ahbâr’ın; Kur’ân’da zikredilen kapı, Mescidin kapılarından birisi olan rahmet kapısıdır, demesine gelince; bu, onun uydurduğu İsrâiliyyât hurâfelerindendir. Burada kasdedilen yalnızca kıyamet günü mü’minlerle münafıkların arasına kurulacak olan sûr­dur. Mü’minler o sûra gelince, kapıdan içeri girerler. Tamamen girdik­lerinde kapılar kapanır. Münafıklar ise o kapının ötesinde hayret, ka­ranlık ve azâb içerisinde kalırlar, Tıpkı dünya diyarında iken küfür- ce­halet, şüphe ve hayret içinde kaldıkları gibi. «Onlara : Biz sizinle be­raber değil miydik? diye seslenirler.» Münafıklar Mü’minlere seslene­rek; dünya diyarında biz sizinle beraber değil miydik? Sizinle beraber cüm’a namazlarına gelmiyor muyduk? Cemâat namazlarını birlikte kıl­mıyor muyduk? Arafat’ta sizinle beraber vakfeye durmuyor muyduk? Sizinle beraber savaşmıyor muyduk? Sizinle beraber öteki dinî vecîbele­ri îfâ etmiyor muyduk? derler. «Onlar da : Evet… derler.» Mü’minler de münafıklara; evet siz bizimle beraberdiniz, diye cevap verirler. «Ama siz kendinizi aldattınız, pusu kurdunuz, şüpheye düştünüz ve kuruntu­lar sizi aldattı.» Seleften bazıları dediler ki: Nefisleriniz sizi zevkler, günâhlar ve şehvetlerle aldattı ve siz tevbeyi her gün geriye attınız bir vakitten diğerine te’hir ettiniz.

Katâde der ki: «Siz hakka ve hak ehline «pusu kurdunuz,» öldük­ten sonra dirilmeden «şüpheye düştünüz ve kuruntular sizi aldattı» da ilerde bağışlanırız, dediniz. Denildi ki: Dünya sizi aldattı da «nihayet Allah’ın emri gelip çattı.» Ölüm gelinceye kadar siz bu durumda idiniz. «O çok aldatan, sizi Allah’a karşı bile aldattı.» Yani şeytân. Katâde der ki: Onlar, şeytânın aldatmacasına kanmışlardı. Allah’a andolsun ki o durumda iken .Allah onları cehenneme fırlattı. Bu ifâdenin anlamı şöy­ledir: Mü’minler, münafıklara derler ki: Siz, yalnızca bedenlerinizle bi­zim yanımızda idiniz, niyyetleriniz ve kalbiniz bizimle beraber değildi, yalnızca şek ve kararsızlık içindeydiniz. İnsanlara gösteriş yapıyordu­nuz ve Allah’ı çok az zikrediyordunuz.

Mâcahid der ki: Münafıklar müminlerle dostluk kuruyorlardı on­larla düşüp kalkıyor, evleniyor ve birlikte oluyorlardı. Birlikte de ölü­yorlardı. Kıyamet günü hepsine birlikte nûr verilir. Sûr’a yaklaştıkları zaman münafıkların nuru söner ve araları ayrılır. Mü’minlerin bu sö­zü, Allah’ın onlardan söz ettiği şu kavillerine ters düşmez. Nitekim söy­leyenlerin en doğru sözlüsü olan Allah, şöyle buyurur:

«Herkes kazancına bağlı bir rehindir. Ancak defteri sağdan veri­lenler böyle değildir; onlar cennettedirler. Suçlulara: Sizi bu yakıcı ate­şe sürükleyen nedir? diye sorarlar. Onlar derler ki: Namaz kılanlardan değildik. Düşkün kimseyi doyurmuyorduk. Bâtıla dalanlarla biz de da­lardık. Ceza gününü yalanlardık. Ölüm bize o halde iken geldi.» (Müd-dessir, 38-47).

Bu ikrar ihtar ve uyarı bakımından onlardan sudur etmiştir. Son­ra Allah Teâlâ buyuruyor ki: «şefaat edenlerin, şefaati onlara fayda vermez.» Burada da: «Bugün, sizden ve küfretmiş olanlardan fidye kabûl edilmez.» buyuruyor. Yani eğer bugün sizden biriniz, Allah’ın aza­bından kurtulmak için yeryüzü dolusu ve bir o kadar altınla gelmiş ol­saydı, ondan kabul edilmezdi.

«Varacağınız yer, ateştir.» Dönüp dolaşıp varacağınız yer ateştir.

«Sizin meviâmz O’dur.» Küfür etmeniz, şüpheye düşmeniz nedeniy­le size her menzilden daha çok yaraşan durak orasıdır. «Ve o, ne kötü bir dönüş yeridir.»[4]

16 — îmân edenlerin, Allah’ı anması ve O’ndan inen gerçek için kalblerinin yumuşaması zamanı hâlâ gelmedi mi? Onlar, daha önce kendilerine kitab verilip te üzerlerin­den uzun zaman geçmiş, artık kalbleri katılaşmış bulunan­lar gibi olmasınlar. Onlardan birçoğu fâsıklardır.

17 — Bilin ki; Allah, ölümümien sonra yeryüzünü diril­tiyor. Akledesiniz diye, size âyetleri açıkça bildirdik.

Allah Teâlâ; mü’minlerin kalblerini Allah’ın zikrine vermeleri za­manı gelmedi mi? diye soruyor. Yani Allah’ın zikri, öğüdü ve Kur’ân’ını dinledikleri zaman, kalbleri yumuşayıp da onu anlamaları, ona boyun eğip kulak vermeleri ve itaat etmeleri zamanı gelmedi mi? Abdullah îbn Mübarek der ki: Bize Salih el-Mü’min, Katâde kanalıyla İbn Ab-bâs’ın şöyle dediğini nakletti: Allah Teâlâ, muhacirlerin kalblerinin ya­vaş geliştiğini belirterek onlara itâb edip : «îmân edenlerin Allah’ı an­ması ve O’ndan inen gerçek için kalblerinin yumuşaması zamanı hâlâ gelmedi mi?» buyurmuştur. İbn Ebu Hatim de, Hasan İbn Muhammed kanalıyla… İbn Abbâs’tan bu rivayeti nakleder. Ayrıca Abdullah İbn Mübarek ve Müslim derler ki: Bize Yûnus İbn Abd’ül-A’lâ… Abdullah îbn Mes’ûd’dan nakletti ki; o, şöyle demiştir : Bizim müslüman olmamız ile Allah’ın bize «îmân edenlerin, Allah’ı anması ve O’ndan inen gerçek için kalblerinin yumuşaması zamanı hâlâ gelmedi mi?» âyetiyle itâb et­mesi arasında yalnızca dört yıl vardır. Müslim, bölümün sonunda böy­le rivayet eder. Neseî de bu âyetin tefsiri esnasında Hârûn İbn Saîd ka­nalıyla… İbn Mes’ûd’dan bu hadîsi nakleder. îbn Mâce de Mûsâ îbn Ya’kûb kanalıyla… Abdullah İbn Zübeyr’den, o da babasından bu hadîsi rivayet eder. İbn Mâce bu hadîsi İbn Zübeyr’in Müsnedleri arasında kaydeder. Bezzâr ise bu hadîsi İbn Zübeyr’in Müsned’leri arasında Mûsâ îbn Ya’kûb kanalıyla… Abdullah İbn Abbâs’tan nakleder. Süfyân es-Sevrî de Mes’ûdî kanalıyla Kâsım’dan nakleder ki; o şöyle demiş : Ra-sûlullah (s.a.)ın ashabı bir kere usanç gösterdiler ve; Ey Allah’ın Rasû-lü, bize söz söyle, dediler. Bunun üzerine Allah Teâlâ : (Biz sana, kıssa­ların en güzelini anlatıyoruz.» (Yûsuf, 3) âyetini indirdi. Sonra bir kere daha usanç gösterdiler ve; ey Allah’ın Rasûlü bize söz söyle, dediler. Bunun üzerine Allah Teâlâ : «Allah, sözün en güzelini indirmiştir.)» (Zümer, 23) âyetini inzal buyurdu. Sonra bir kere daha usanç göster­diler de; ey Allah’ın Rasûlü, bize bir söz söyle, dediler. Bunun üzerine Allah Teâlâ «îmân edenlerin Allah’ı anması ve O’ndan inen gerçek için kalblerinin yumuşaması zamanı hâlâ gelmedi mi?» âyetini inzal bu­yurdu.

Katâde der ki: Allah Teâlâ, «îmân edenlerin Allah’ı anması ve O’ndan inen gerçek için kalblerinin yumuşaması zamanı hâlâ gelmedi mi?» buyuruyor. Bize anlatıldı ki; Şeddâd İbn Evs, Rasûlullah (s.a.)m şöyle buyurduğunu rivayet edermiş : İnsanlar arasından ilkin huşu’ kalkacaktır.

«Onlar, daha önce kendilerine kitab verilip te üzerlerinden uzun zaman geçmiş, artık kalbleri katılaşmış bulunanlar gibi olmasınlar.» Allah Teâlâ mü’rninleri, kendilerinden önce kitab verilen Yahûdî ve Hı-ristiyânlara benzemekten nehyediyor. Onlara kitabın inmesinin üze­rinden uzun bir süre geçince, onlar Allah’ın kitabını elleriyle tahrif edip onu çok az bir pahaya sattılar ve sırtlarının arkasına attılar. Dağınık görüşlere, tutarsız fikirlere yöneldiler. Allah’ın dininde birtakım insan­ları taklîd ederek hahamlarını, râhiblerini Allah’tan başka rabler edin­diler. Böylece kalbleri karardı. Artık bir öğüt kabul etmez oldular. Hiç bir vaad ve tehdid ile kalbleri yumuşamaz oldu.

«Onlardan birçoğu fâsıklardır.» Yaptıkları birçok işte” kalbleri bo­zuk ve amelleri boşa gitmiştir. Nitekim Mâide sûresinde onlar için şöy­le buyurulur : «Ahidlerini bozmalarından ötürü onlara lâ’net ettik, kalb-lerini de katılaştırdık. Onlar, kelimeleri yerlerinden değiştiriyorlar. Kendilerine belletilenlerin bir kısmım unuttular. İçlerinden pek azı müstesna dâima hainliklerini görürsün.» (Mâide, 13) Kalbleri bozuldu da katılaştı. Sözlerin yerlerini değiştirmek onlarda seciyye halini aidi. Emredilen amelleri terkettiler. Yasaklananları işlediler. Bu sebeple Al­lah Teâlâ, mü’minlerin fer’î ve aslî hiç bir konuda onlara benzememe­lerini emrediyor. Nitekim İbn Ebu Hatim der ki: Bize babam… Rebî’ tbn Amile el-Fezârî’den nakletti ki; o, şöyle demiş : Bize1 Abdullah İbn Mes’ûd öyle bir hadîs nakletti ki; ne Allah’ın kitabında, ne de Peygamberin buyruklarında ondan daha garîb bir şey işitmedim. O dedi ki: İs-râiloğuUarının üzerinden uzun bir süre geçince kalbleri katılaştı da kendiliklerinden bir kitab ihdas ettiler. Bunu gönülleri istedi, dilleri tat-lılaştırdı ve zevkli kıldı. Hakikat ise birçok konuda onların istekleriyle gerçeklerin arasını ayırıyordu. Onlar dediler ki: Gelin .biz îsrâiloğulla-rını şu kitabımıza davet edelim. Kim bu kitâbda bize uyarsa onu bıra­kır, kim de bize uymaktan kaçınırsa onu öldürürüz. Böyle de yaptılar. İçlerinde derin bilgi sahibi (fakîh) bir adam vardı. Onlann yaptıklarını görünce, Allah’ın kitâblarmdan bildiği hakîkatlara yöneldi ve onu ince bir şeye yazarak dürdü, büktü ve bir boynuzun içine yerleştirdi. Sonra o boynuzu boynuna astı. Onlar birbirlerini öldürmeye girişince kendi araiannda şöyle dediler : Ey falancalar; siz İsrâiloğulları arasında ölü­mü yaydınız. Gelin falancayı çağırın da kitabınızı ona arzedin. Eğer o size uyarsa, diğer insanlar da bu konuda size uyacaklardır. Eğer uymaz­sa onu öldürün. Bunun üzerine o bilgili adamı çağırdılar ve; sen bizim kitabımızda olanlara inanıyor musun? dediler. O; sizin kitabınızda ne var? Onu bana gösterin, dedi. Onlar da baştan sona kitâblarım ona gösterdiler ve; sen buna inanıyor musun? dediler. O da; evet, ben bunda olana îmân ettim, dedi. Ve eliyle boynuzu gösterdi. Böylece onu öldür-meyip sağ bıraktılar. Adam ölünce’ kabrini açtıklarında o kitabı boy­nuza asılmış olarak gördüler ve boynuzun içinde saklı bulunan Allah’ m kitabını buldular. Birbirlerine dediler ki: Ey falancılar, biz bu ada­mın bir fitneye tutulduğunu işitmemiş tik. Böylece İsrâiloğulları yetmiş iki millete ayrıldılar. Onların milletlerinin en hayırlısı boynuz sahibinin milletinden olanlardır. İbn Mes’ûd der ki: Siz hayatta kalacak olursa­nız veya sizden hayatta kalanlar bulunursa; hoş görmeyeceğiniz şeyle­rin ortaya çıktığını ve onları değiştirmeye gücünüzün yetmediğini göre-yazacaksınız. Bir kişinin kalben bir şeyden hoşlanmadığını Allah Teâ-lâ’mn bilmesi kişi için yeterlidir.

Ebu Ca’fer et-Taberî der ki: Bize Abd îbn Huneyd… İbrahim’den nakletti ki; Atrîs İbn Arkûb, Abdullah İbn Mes’ûd’a gelerek : Ey Abdul­lah, ma’rûfu emretmeyip münkeri nehyetmeyen kişi helak oldu, dedi. Bunun üzerine Abdullah İbn Mes’ûd dedi ki: Kalbi ma’rûfu bilmeyen ve münkeri de reddetmeyen kişi helak oldu. İsrâiloğuüarının üzerinden uzun bir süre geçince kalbleri katılaştı da kendi elleriyle yazdıkları ki-tâblar îcâd ettiler. Gönülleri bunu istedi, dilleri de onu güzel gösterdi. Biz bu kitabı İsrâiloğullarına arzederiz, ona inananı sağ bırakır, inkâr edeni öldürürüz ,dediler. Onlardan bir kişi Allah’ın kitabını bir boynu­zun içerisine koydu, sonra boynuzu iki göğsünün arasına yerleştirdi. Ona, sen bu kitaba inanıyor musun? dediklerinde, ben ona inandım, de­di ve iki göğsü arasındaki boynuzu gösterdi. Ben o kitaba niçin inanma-yacakmışım? dedi. İşte bugün İsrâiloğulları arasındaki toplulukların en iyisi o boynuz sahibinin kavminden olanlardır.

«Bilin ki; Allah »ölümünden sonra yeryüzünü diriltiyor. Akledesi-niz diye, size âyetleri açıkça bildirdik.)) Bu âyet-i kerîme Allah Teâlâ’-nın katılaşan kalbleri sonradan yumuşatacağına, sapıklığa düşmüş, hay­rette kalmış olanları tekrar hidâyete erdireceğine, şiddete mübtelâ planları bilâhare sıkıntıdan uzak tutacağına işarettir. Nasıl yağmur ço-raklaşmış toprağı ölümünden sonra diriltirse, Kur’an da delillerin ge­tirdiği apaçık buhranlarla katılaşmış kalbleri aynı şekilde hidâyete erdi­rir. Hiç bir hakikatin ulaşamayacağı şekilde kilitlerle kitlenmiş olan kalbleri Allah tekrar nûr ile aydınlatır. Dilediğini sapıklıktan sonra hi­dâyete erdiren, dilediğini de mükemmellikten sonra sapıklığa sürdüren Allah’ı tesbîh ederiz. O ki; dilediğini yerine getirendir. O ki; bütün yap­tıklarında adaletle hüküm verendir. O ki; Lâtiftir, Habîr’dir, Kebîr’dir, Müteâl’dir.[5]

18 — Doğrusu sadaka veren erkeklerle, sadaka veren kadınlar ve Allah’a güzel bir ödünç verenlere; işte onlara, kat kat artırılır ve onlara değerli bir mükâfat vardır.

19 — Allah’a ve peygamberlerine îmân edenler; işte on­lar, Rabları katında doğrular ve şâhidlerdir. Onların hem mükâfatları, hem de nurları vardır. Küfredip te âyetlerimi­zi yalanlayanlara gelince; onlar da cehennem yaranıdır­lar.

Allah Teâlâ, muhtaç olan fakır ve miskinlere sadaka veren erkek­lerin ve kadınların nail olacağı sevâbları haber veriyor ve onların «Al­lah’a güzel bir ödünç verenler.» olduğunu bildiriyor. Onlar Allah’ın rı­zâsını bekleyerek, sırf onu elde etmek için hâlis bir niyetle sadaka ve­rirler. Verdikleri kişilerden bir karşılık ve teşekkür beklemezler. Bu se­beple Hak Teâlâ, onlar hakkında : «İşte onlara, kat kat artırılır.» buyu­ruyor. Yani onların bir iyiliğine on misliyle mukabele edilir ve bu, yedi yüz katına kadar çıkarılır. Hattâ bunun da ötesinde «Onlara değerli bir mükâfat vardır.» Güzel, saygıdeğer bir karşılık ve şerefli bir sığınak, elverişli bir mercî’ vardır.

«Allah’a ve peygamberlerine îmân edenler; işte onlar, Rablan ka­tında doğrular ve şâhidlerdir.» Bu ifâde, müteâkib ifâde ile açıklan­mıştır : «Onların hem mükâfatlan, hem de nurları vardır.»

Ebu Duhâ der ki: «îşte onlar, Rablan katında doğrulardır.» Sonra söz yeniden başlayarak «İşte onlar .Rablan katında şâhidier (şehidler) dir. Onların Rablan katında hem mükâfatlan hem de nurları vardır.» cümlesi devam etmektedir. Dahhâk, Mesrûk, Mukâtil İbn Hayyân ve başkalan da böyle demişlerdir. Amir, Ebu Duhâ kanalıyla Mesrûk’tan o da Abdullah’dan nakleder ki; o, burada kasdedilenler üç sınıf insan­dır : Sadaka verenler, doğrular ve şâhidler, (şehidler) dir. Nitekim Al­lah Teâlâ Nisa sûresinde de şöyle buyurmaktadır : «Kim Allah’a ve pey­gambere itaat ederse; işte onlar, Allah’ın nimetine eriştirdiği peygam­berler, sıddîkler, şehidler ve sâlihlerle birliktedirler.» (Nisa, 69) âyeti doğrularla şâhidlerin (şehîdlerin) arasını ayırmıştır. Bu da onlann iki sınıf olduğuna delâlet eder. Şüphesiz ki doğrular, şehîdlerden makam bakımından daha yücedirler. Nitekim İmâm Mâlik İbn Enes ,el-Muvat-ta’ isimli eserinde Safvân İbn Selîm kanalıyla ,Atâ İbn Yesâr’dan nak­leder ki; Ebu Saîd el-Hudrî Rasûlullah (s.a.)m şöyle buyurduğunu bil­dirmiştir. Muhakkak ki cennet ehli, oda Halkına yukardan görünürler. Tıpkı ufukta Doğudan Batıya doğru kayan parlak yıldızın göründüğü gibi. Çünkü bunlar arasında fazilet bakımından farklılık vardır,. Orada bulunanlar : Ey Allah’ın Rasûlü, burası peygamberlerin konaklan mı­dır ki onlardan başkası oraya ulaşamamaktadır? dediler. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Evet nefsim kudret elinde bulunan (Allah)a yemîn ederim ki, orası Allah’a îmân etmiş ve peygamberleri doğrulamış kişiler içindir. Buhârî ve Müslim, bu hadîsin İmâm Mâlik kanalıyla tahrîcinde ittifak etmişlerdir.

Başkaları da derler ki : «İşte onlar, Rabları katında doğrular ve şâ­hidlerdir. Onların hem mükâfatları hem de nurları vardır.» kavli ile Allah’a ve peygamberlerine îmân eden mü’minlerin doğrular ve şâhid­ler olduğu bildirilmektedir. İbn Cerîr Taberî bu rivayeti Mücâhid’den nakleder, sonra da şöyle der : Bana Salih İbn Harb… Berâ İbn Âzib’den nakletti ki; o, Rasûlullah (s.a.) in şöyle buyurduğunu işittim »demiştir : Benim ümmetimin mü’minleri şâhidlerdir. Berâ der ki: Sonra Hz. Pey­gamber bu âyet-i celîle’yi okudu. Bu hadîs garîbtir. Ebu İshâk, Amr İbn Meymûn’dan nakleder ki; o, bu âyetin tefsirinde mü’minler kıyamet günü iki parmak gibi birlikte gelirler, demiştir.

«İşte onlar, Rablan katında doğrular ve şâhidlerdir.» Yani şâhidler Rablan katında Naîm cennetlerindedirler veya şehîdler Naîm cennetle-rindedjrler. Nitekim Buhârî ve Müslim’in Sahîh’lerinde bildirilir ki: Şe­hîdlerin ruhları, yeşil bir kuş biçiminde cennette uçarlar ve diledikleri yerlere konarlar. Sonra kendilerine sığınırlar. Rabbım onlara bir kez muttali’ olur ve der ki: Ne istiyorsunuz? Onlar : Bizi yeniden dünya di­yarına döndürmeni ve orada Senin için savaşıp ilk seferinde öldürüldü­ğümüz gibi, öldürülmeyi isteriz. Allah Teâlâ buyurur ki: Ben, onların bir daha o dünyaya döndürülmeyeceklerine karar verdim.

«Onların hem mükâfatları, hem de nûrlan vardır.» Rabları katın­da değerlidirler, mükâfatları ve Önlerinden koşan muazzam nurları var­dır. Dünya diyarında iken yaptıkları amellere göre orada farklı durum­larda bulunurlar. Nitekim İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Yah­ya İbn İshâk… Ömer İbn Hattâb’dan nakletti ki; o, Rasûlullah (s.a.)m <$öyle buyurduğunu işittim, demiştir: Şehîdler dörttür. Birisi îmânı sağlam mü’min bir erdir ki; düşmanla karşılaşır, Allah’a verdiği Söze sadâkat gösterip öldürülür. İşte o, insanların kendisine şöylece baktık­ları —Hz. Peygamber başını o kadar kaldırdı ki nihayet başındaki tak­ke düştü veya Ömer’in takkesi düştü— kimsedir. İkincisi; ılgın ağacı­nın dikeniyle göğsüne vurulmuş gibi düşmanla karşılaşan mü’mindir ki. sahibi belirsiz bir ok gelir ve onu öldürür. İşte bu da ikinci derece­dedir. Üçüncüsü; sâlih ameline kötü amel karıştırmış olup da düşman­la karşılaşan ve Allah’a verdiği söze sadâkat gösterip öldürülmüş olan mü’mindir. Bu da üçüncü derecededir. Dördüncüsü; kendi nefsine aşırı davranıp zülm etmiş olan mü’mindir ki, düşmanla karşılaşmış, Allah’a verdiği söze sadâkat gösterip öldürülmüştür. İşte bu da dördüncü dere­cededir. Ali İbn el-Medînî de… Ebu Lehia kanalıyla Hz. Ömer’den bu hadîsi bu şekilde rivayet eder ve bu hadîsin râvîleri arasında; Mısır’ lı Sâlih bir râvî bulunmaktadır, der. Tirmizî de İbn Lehîa’nın hadîsin­den bunu rivayet eder ve hasen, garîb bir hadîstir, der.

«Küfredip te âyetlerimizi yalanlayanlara gelince; onlar da cehen­nem yaranıdırlar.» Allah Teâlâ bahtiyarların durumunu ve âkibetlerini zikrettikten sonra onlara ilâve olarak şakilerin durumunu açıklıyor :[6]

20 — Bilin ki; dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlen­ce, bir süs, aranızda bir övünme ve daha çok mal ve evlâd sahibi olmak isteğinden ibarettir. Bu; yağmurun bitirdiği, ekicilerin de hoşuna giden bir bitki gibidir ki, sonra kurur da sapsarı olduğunu görürsün. Sonra da çörçöp olur. Ahi-rette şiddetli azâb vardır. Allah’ın rızâsı ve mağfireti de vardır. Düny.a hayatı, aldatıcı bir geçinmeden başka bir şey de değildir.

21 — Rabbınızdan bir mağfirete, Allah’a ve peygam­berlerine îmân edenler için hazırlanmış olup ta genişliği yerle göğün genişliği kadar olan cennete koşuşun. İşte bu; Allah’ın lutfudur, onu dilediğine verir. Allah, büyük lütuf sahibidir.

Allah Teâlâ dünya hayatının durumunu küçüklüğünü ve değersiz ligini göstererek buyuruyor ki: «Bilin ki; dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence ,bir süs, aranızda bir övünme ve daha çok mal ve evlâd sa­hibi olmak isteğinden ibarettir.» Dünya hayatının dünya ehli katında­ki neticesi ve özü işte bundan ibarettir. Nitekim Âl-i İmrân sûresinde de şöyle buyuruluyor : «Kadınlardan, oğullardan, kantar kantar altın ve gümüşten nişanlı atlardan, develerden ve ekinlerden gelen zevklere aşırı düşkünlük; insanlar için süslenip hoş göründü. Bunlar dünya ha­yatının geçimidir. Oysa gidilecek yerin güzel olanı Allah katındadır.» (Âl-i İmrân, 14) Sonra Allah Teâlâ, dünya hayatının fânî bir nimet ve geçici bir çiçek olduğunu bildirerek örnek veriyor ve şöyle diyor : Bu; yağmurun bitirdiği, ekicilerin de hoşuna giden bir bitki gibidir.» kelimesi insanların yağmurdan ümid kesmelerinden sonra yağan yağ­murdur. Nitekim Şûra sûresinde Allah Teâlâ şöyle buyurur : «O’dur ki ümitlerini kestikten sonra yağmuru indirir.» (Şûra, 28) «Ekicilerin de hoşuna giden o yağmur ekenlerin hoşuna giderse, dünya hayatı da öylece kâfirlerin hoşuna gider. Çünkü onlar, dünya hayatına en çok hırs gösteren ve insanlar arasında dünyaya en çok meyledenlerdir. «Sonra kurur da sapsarı olduğunu görürsün. Sonra da çörçöp olur.» Ekin, ekeni heyecanlandırır. Çünkü sen onu önce yemyeşil iken sonra sararmış görürsün. Sonra da kuruyup çörçöp haline dönüşür. Dünya hayatı da böyledir. Önce delikanlı gibidir- sonra olgunlaşır, arkasından da buruşmuş kocakarı gibi olur. İnsanoğlu da böyledir. Ömrünün ilk çağlannda ve gençliğinin coşkunluk zamanında görüntüsü parlak, her tarafı yumuşak, ter ü taze bir delikanlıdır. Sonra yaşlanmaya başlar, tabiatı değişir, birtakım güç kaynakları tükenir ve ardından büyüyüp hareketi az, enerjisi zayıf yaşlı bir ihtiyar halini alır. En küçük bir şe­yi yapamaz olur. Allah Teâlâ’nın buyurduğu gibi: «Allah O’dur ki; sizi güçsüz olarak yaratmıştır. Güçsüzlükten sonra kuvvetli kılmış, son­ra kuvvetliliğin ardından güçsüz ve ihtiyar yapmıştır. O, dilediğini ya­ratır. O, Alîm’dir ,Kadîr’dir.» (Rûm, 54) Bu misâl; dünya hayatının ze­val bulacağına »yıkılıp gideceğine ve neticesiz bomboş bir hayat oldu­ğuna delâlet ettiği için, âhiret mutlaka gerçekleşeceğinden Allah Te-âlâ dünya hayatından kaçınmayı ve âhirete koşmayı bildirerek hayırlı olan yola teşvik ediyor ve diyor ki: «Ve âhirette şiddetli azâb vardır. Allah’ın rızâsı ve mağfireti de vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir geçin­meden başka bir şey değildir.» Çok yakında gelecek olan âhiret haya­tında ya şu vardır, ya da o : Ya şiddetli bir azâb veya Allah’tan mağfiret ve rızâ. «Dünya hayatı aldatıcı bir geçinmeden başka bir şey değildir.» Bu dünya hayatı bir geçinme ve eğlenmedir. Fânidir, kendisine bel ve­renleri aldatır. Ona bağlananlar onunla gururlanıp hayrete düşerler ve ondan başka diyar ve ondan öte gidilecek yer olmadığına inanırlar. Ger­çekte ise o, âhirete nisbetle son derece değersiz ve cılızdır. İbn Cerîr Ta-berî der ki: Bize Ali tbn Harb… Ebu Hüreyre’den nakletti ki; Rasûlul-lah (s.a.) şöyle buyurmuş: Cennette bir kamçılık yer, dünyadan ve dünyadakilerden daha hayırlıdır. Allah’ın «Dünya hayatı aldatıcı bir geçinmeden başka bir şey değildir.» kavlini okuyun. Bu hadîs Buhârî’ de son kısmındaki fazlalık olmadan yer almaktadır. Allah en iyisini bi­lendir, îmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize İbn Nümeyr ve Vekî’… Abdullah’dan naklederler ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş : Cen­net sizden birinize ayakkabısının bağından daha yakındır, cehennem de böyledir. Buhârî bu hadîsi Sevrî kanalıyla… Abdullah’tan tahrîcte münferid kalmıştır. Bu Hadîs-i şerîf iyiliğin ve kötülüğün insana yak­laşacağına delildir. Durum böyle olduğu için Allah Teâlâ emrine itaat ederek, yasaklarını terkederek günâhların ve yanlışlıkların bağışlan­masını sağlayan, sevâb ve dereceleri elde etmeye vesile olan hayırlara koşmayı teşvik ediyor ve buyuruyor ki: «Rabbınızdan bir mağfirete, ge­nişliği yerle göğün genişliği kadar olan cennete koşuşun.» Bundan mak-sad, cins olarak gök ve yeryüzüdür. Nitekim bir başka âyette şöyle bu­yurur : «Rabbınızın mağfiretine ve genişliği göklerle yer arası kadar olan cennete koşun. O, takva sahipleri için hazırlanmıştır.» (Âl-i İmrân, 133) Burada ise şöyle buyuruyor : «Rabbınızdan bir mağfirete, Allah’a ve peygamberlerine îmân edenler için hazırlanmış olup ta genişliği yerle göğün genişliği kadar olan cennete koşuşun. İşte bu; Allah’ın lutfudur, onu dilediğine verir. Allah, büyük lütuf sahibidir.» Allah’ın, cennet eh­linden kıldığı kimselere vermiş olduğu bu lutfu O’nun ihsanı ve in’âmı-dır. Daha önce de belirttiğimiz gibi sahîh hadîste muhacirlerin fakirleri derler ki: Ey Allah’ın Rasûlü, mal ve mülk sahipleri yüce derecelere ve nimet dolu karargâha geçip gittiler. Rasûlullah (s.a.) dedi ki: O da ne oluyormuş? Onlar dediler ki: Onlar bizim namaz kıldığımız gibi na­maz kılıyorlar, bizim oruç tuttuğumuz gibi oruç tutuyorlar. Ama onlar sadaka veriyorlar biz veremiyoruz, onlar köle âzâd ediyorlar, biz âzâd edemiyoruz. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Ben size öyle bir şey göstere­yim ki onu yaptığınız zaman sizden başkalarını geçersiniz. Sizin yaptı­ğınız gibisini yapmadıkça hiç bir kimse sizden daha üstün olamaz : Her namazdan sonra otuz üç kere tesbîh çeker, tekbîr getirir ve hamdeder-siniz. Dönüp dediler ki: Mal sahibi kardeşlerimiz bizim yaptıklarımızı duydular ve onlar da aynısını yaptılar. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.) «İşte bu; Allah’ın lutfudur, onu dilediğine verir.» buyurdu.[7]

22 — Yeryüzüne ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki, Biz onu yaratmadan evvel kitâbda bu­lunmasın. Şüphesiz ki bu; Allah’a göre kolaydır.

23 — Kaybettiğinize üzülmeyesiniz ve size verdiği ni­metlerle şımarmayasmız diye. Allah, kendini beğenip bö­bürlenenleri sevmez.

24 — Onlar ki, cimrilik ederler ve insanlara da cimrili­ği emrederler. Kim yüz çevirirse; şüphesiz ki Allah, her şeyden müstağni ve hem de lâyık olandır.

Allah Teâlâ karaları kararlaştırmazdan önce, mahlûkâtı hakkın­da takdir etmiş olduğu hükmünü haber vererek buyuruyor ki: «Yeryü­züne (çevrede) ve sizin başınıza gelen (kendi nefislerinizde karşılaştığı­nız) herhangi bir musibet yoktur ki, Biz onu yaratmadan evvel kitâb­da bulunmasın.» Biz mahlûkâtı yaratmadan ve rahimleri temizle­meden Önce onu kitâbda kaydetmiş olmayalım. Bazıları da «Biz onu ya­ratmadan evvel» kavlinin ruhlara ait olduğunu söylemişlerdir. Daha başkaları da musibetlere ait olduğunu söylerler. En güzeli ise yaratık­lara ve canlılara râci’ olmadığıdır. Çünkü söz, buna delâlet etmektedir. Nitekim İbn Cerîr Taberî der ki: Bana Ya’kûb… Mansûr İbn Abdurrah-mân’dan nakletti ki; o, şöyle demiştir: Ben Hasan ile beraber oturu­yordum ki bir adam şöyle dedi: Ona «Yeryüzüne ve sizin başınıza ge­len herhangi bir musibet yoktur ki, Biz onu yaratmadan evvel kitâbda bulunmasın.» âyetini sor. Ben ona bunu sorunca, dedi ki: Tesbîh ede­rim Allah’ı, bundan kim kuşkulanabilir? Daha rahimler temizlenmez­den önce ,gökle yer arasındaki her musibet Allah’ın kitabında kayıdlı-dır. Katâde ise der ki: «Yeryüzüne… herhangi bir musibet» kavli ile ku­raklık kasdedilmiştir. «Sizin başınıza gelen» kavli ile de, hastalıklar ve dertler kasdedilmiştir. Katâde der ki: Bize ulaştığına göre her kime bir diken batarsa, her kimin ayağı sürçerse ve her kimden ter boşanırsa; mutlaka bu ,bir günâhtan dolayıdır. Allah’ın bağışladıktan ise daha da çoktur. Bu âyet-i kerîme, Allah’ın önceden varolan bilgisini redde­den Kaderiyye’nin —Allah onları rezîl etsin— aleyhinde en büyük de­lildir. Nitekim İmâm Ahmed îbn Hanbel der ki: Bize Ebu Abdurrah-mân… Ebu Hâni el-Havelânî’den nakletti ki; o, Ebu Abdurrahmân el-Hüblâ’nın şöyle dediğini duymuştu : Ben Amr İbn Âs’tan Rasûlullah (s.a.)m şöyle buyurduğunu duydum, dediğini işittim : Allah gökleri ve yeryüzünü yaratmazdan elli bin sene önce, kaderleri takdîr etmiştir. Müslim de bu hadîsi Sahîh’inde Abdullah İbn Vehb kanalıyla… Ebu Hânî’den nakleder. Abdullah İbn Vehb ilâve olarak; ve o zaman Allah’­ın Arş’ı su üzerindeydi, dediğini bildirir. Tirmizî de bu hadîsi rivayet et­tikten sonra; hasen, sahih bir hadîstir, der.

«Şüphesiz ki bu; Allah’a göre kolaydır.» Yani Allah Teâlâ’nın eş­yayı olmazdan önce bilmesi ve olacağı zamana uygun olarak takdir edip yazması ,Aüah Azze ve Celle için çok kolaydır. Zîrâ O, olmuşu ve olacağı bildiği gibi, olmayanı da ve onun olmuş olsaydı nasıl olacağım da bilir.

«Kaybettiğinize üzülmeyesiniz ve size verdiği nimetlerle şımarmaya-sınız diye.» Bizim daha önceki bilgimiz, eşyayı olmazdan önce kaybedişi­miz ve varlıkları varlıktan önce takdîr edişimiz ile size bildirmemizin sebebi; başınıza gelecek şeyin sizden uzaklaşmayacağını ve size isabet etmeyecek şeyin de başınıza gelmeyeceğini bilmeniz ve dolayısıyla kay­bettiğinize üzülmemeniz içindir. Çünkü Allah bir şeyi takdîr etmişse, o muhakkak olacaktır. «Ve size verdiği nimetlerle şımarmaylasınız diye.» Size gönderdiği nimetlerle. Bazıları da bu kelimeyi şeklinde okurlar ki bu takdirde size verdiği anlamına gelir. Her iKi anlam da birbirini gerekli kılar. Yani Allah’ın size lütfettiği nimetlerle övünüp şımarmayasınız diye. Çünkü bu, sizin gayretiniz ve yorulmanız netice­sinde değil, yalnız ve yalnız Allah’ın size takdîr edip rızıklandırması sonucudur. öyleyse Allah’ın nimetlerini, şımarıklık ve azgınlık vesilesi kı­lıp ta onunla insanlara karşı böbürlenmeyin. Bu sebeple hemen âyetin devamında «Allah, kendini beğenip böbürlenenleri sevmez.» buyuruyor. Kendini beğenip kibirlenen ve başkalarına karşı öğünen kimseleri. İkri-me der ki: Herkes mutlaka sevinecek ve üzülecektir. Ama siz sevinci şükür, üzüntüyü de sabır vesilesi kılın.

«Onlar ki, cimrilik ederler ve insanlara da cimriliği emrederler.» Kötülükleri işleyip halkı da kötülüğe teşvik ederler. Kim de Allah’ın emir ve itâatından yüz çevirirse; şüphesiz ki Allah, her şeyden müstağ­ni ve hamde lâyık olandır.» Mûsâ (a.s.)nın dediği gibi: «Siz ve yeryü­zünde bulunanların hepsi nankörlük etseniz muhakkak ki Allah, müs­tağni ve hamde lâyık olandır.» (İbrâhîm, 8).[8]

25 — Andolsun ki Biz, peygamberlerimizi açık deliller­le gönderdik. Ve insanların adaleti ayakta tutmaları için beraberlerinde kitabı ve mizanı indirdik. Bir de kendisin­de çetin bir sertlik ve insanlar için faydalar bulunan demi­ri indirdik. Allah; kimin görmeden Allah’a ve peygamber­lerine yardım edeceğini bilir. Muhakkak ki Allah; Kavf-dir, Azîz’dir.

Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Andolsun ki Biz »peygamberlerimizi açık delillerle gönderdik.» Gözalıcı hüccetler, kesin deliller ve mucize­lerle gönderdik. «Ve insanların adaleti ayakta tutmaları için beraber­lerinde kitabı ve mizanı indirdik.» Kitâbdan maksad, doğrulanmış olan nakildir. Mîzân ise adalettir. Mücâhid ,Katâde ve başkası böyle demiş­tir. Bu sakat görüşlülerin karşı çıktıkları, doğru ve sağlıklı akıl sahip­lerinin şehâdet ettikleri hakkın kendisidir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur : «Rabbından açık bir delil üzerinde bulunan, ardınca da Rab-bı tarafından bir şâhid gelen gibi midir?» (Hûd, 17), «Allah’ın fıtratı ki, insanları bu fıtrat üzere yaratmıştır.» (Rûm, 30). «Göğü yükselt­miş, mîzânı koymuştur.» (Rahman, 7) Burada ise «İnsanların adaleti ayakta tutmaları için.» buyurmaktadır. Yani hak ve adaletle hükmetmeleri için. Bu ise peygamberlerin haber verdikleri gerçeklere uymak, emrettikleri gerçeklere bağlanmaktır. Çünkü onların getirmiş oldukları şeyler gerçeğin kendisidir ve onun ötesinde hiç bir gerçek yoktur. Nite­kim Allah Teâlâ. En’âm sûresinde şöyle buyurur : «Rabbının sözü; doğ­ruluk ve adalet yönünden tâm kemâlindedir.» (En’âm, 115) O, verdiği haberlerde doğru, koyduğu emir ve yasaklarda âdildir. Bu sebeple mü’ minler cennetteki köşklere yerleşip yüce mertebelere ve sevinç dolu safâ-lara erdikleri zaman şöyle diyeceklerdir: «Hamdolsun Allah’a ki; bizi buna hidayet etti. Eğer Allah bizi hidâyete erdirmemiş olsaydı; biz hi­dâyete erecek değildik. Andolsun ki; Rabbımız^ı peygamberleri hakkı getirmişlerdir.» (A’râf, 43).

«Bir de kendisinde kesin bir sertlik ve insanlar için faydalar bulu­nan demiri indirdik.» Demiri Haktan yüz çevirip aleyhlerinde delil or­taya konduktan sonra Hakk’a karşı gelenleri korkutan bir vâsıta kıldık. Bu sebeple peygamberliğin gelişinden sonra, on üç yıl boyunca Allah’ın Rasûlüne Mekke’de inen sûrelerde müşriklerle tartışması .açıklamalar yapması ve tevhidi izah edip apaçık belgeler ve deliller vaz’etmesi vahye-dilmiştir. Muhalefet edenlerin aleyhinde delil ortaya konunca; Allah, hicrete izin vermiş ve muhaliflere karşı kılıçla savaşmayı emretmiş, Kur’an’a karşı gelen, onu yalanlayıp inâd edenlerin boynunun vurul­masını buyurmuştur. İmâm Ahmed İbn Hanbel ve Ebu Dâvûd, Abdur-rahmân İbn Sabit İbn Sevbân kanalıyla… Abdullah İbn Ömer’den nak­lederler ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: Kıyametin önün­de ben kılıçla gönderildim ki; yalnız ve yalnız Allah’a ibâdet edilsin ve O’na şirk koşulmasın. Benim rızkım okumun gölgesi altında kılınmış­tır. Zillet ve küçüklük benim emrime muhalefet edenlerin üzerine ol­sun. Kim de bir kavme benzerse; o, onlardandır. Bu sebeple Allah Teâ­lâ, «Çetin bir sertlik» diyor. Yani kılıç, mızrak, ok, zırh ve benzeri sert şeyler ondan yapılır. «İnsanlar için faydalar» Yani geçimlerini sağla­mak için sikke, balta, nacak, testere ve keski gibi tarımda, terzilikte, yemek ve ekmek pişirmede kendisinden yararlanılan âletleri kasdedi-yor. Albâ’ İbn Ahmed, İkrime kanalıyla Abdullah İbn Abbâs’m şöyle de­diğini naklediyor : Üç şey Adem ile beraber indi: Bunlar örs, çekiç ve kerpeten İbn Cerîr ve İbn Ebu Hatim de bu rivayeti nakleder.

«Allah; kimin, görmeden Allah’a ve peygamberine yardım edece­ğini bilir.» Yani Allah ve Rasûlüne yardım için kimin silâh taşımak ni­yetinde olduğunu bilir. «Muhakkak ki Allah; Kavî’dir, Azîz’dir.» Kuv­vetlidir, izzetlidir, insanlara ihtiyâç duymaksızın kendisine yardım eden­lere yardım eder. Cihâdı sırf sizi denemek üzere emretmiştir.[9]

26 ~ Andolsun ki Biz Nuh’u ve İbrahim’i gönderdik. Peygamberliği de, kitabı da onların soyuna verdik. Onlar­dan kimi doğru yoldadır, içlerinden birçoğu da fâsıklardır.

27 — Sonra onların izleri üzerinde, peygamberlerimizi ard arda gönderdik. Meryem Oğlu İsa’yı da arkalarından gönderdik. Ona İncil’i verdik ve ona uyanların kalblerine bir şefkat ve merhamet koyduk. Onların uydurdukları rehbâniyyete gelince; onu kendilerine Biz yazmadık. Fakat kendileri Allah’ın rızâsını kazanmak için yaptılar. Ama buna da hakkıyla riâyet etmediler. Biz de onlardan îmân etmiş olanlara ecirlerini verdik. İçlerinden çoğu ise fâsık­lardır.

Allah Teâlâ, Hz. Nuh’u peygamber olarak gönderdiği demden bu yana, her peygamberi ve rasûlü onun zürriyetinden göndermiş olduğu­nu haber veriyor. Keza Eahmân’ın dostu olan İbrahim (s.a.)in zürriye­tinden. Gökten hiç bir kitâb indirmemiş, hiç bir peygamber gönderme­miş ve ondan sonra hiç bir insana vahiy iletnıemiştir ki onun sülâle­sinden olmasın. Nitekim bir başka âyette «Soyundan gelenlere kitâb ve peygamberlik verdik.» (Ankebût, 27) buyuruyor. Nihayet İsrâiloğulla-nndan gelen peygamberlerin sonuncusu olan ve Hz. Muhammed (a.s.)-in geleceğini müjdelemiş olan Meryem Oğlu îsâ gelmiştir. Bunun için Hak Teâlâ : «Sonra onların izleri üzerinde, peygamberlerimizi ard arda gönderdik. Meryem Oğlu İsa’yı da arkalarından gönderdik. Ona İncil’i verdik ve ona uyanların kalblerine bir şefkat ve merhamet koyduk.» bu­yuruyor. İncil, Allah’ın Hz. îsâ’ya vahyetmiş olduğu kitâbdır. Kalbleri­ne şefkat ve merhamet konulanlar ise; havarilerdir. Onların kalblerin-de yaratıklara karşı merhamet vardır. «Onların uydurdukları rehbâniy­yete gelince…» Hıristiyan ümmetinin uydurduğu ruhbanlığa gelince; «Onu kendilerine Biz yazmadık.» Yani Biz ona hükmetmedik, sadece kendiliklerinden böyle bir yolu benimsediler. «Fakat kendileri Allah’ın rızâsını kazanmak için yaptılar.» Burada iki görüş vardır: Birincisine göre; onlar ruhbanlık ihdas etmekle Allah’ın rızâsını kasdetmişlerdir ki, Saîd İbn Cübeyr ve Katâde böyle mânâ verirler. İkincisi ise, Biz on­ların üzerine bunu yazmadık, ancak onlara Allah’ın rızâsını aramaları­nı yazdık, şeklindedir.

«Ama buna da hakkıyla riâyet etmediler.» Kendi tutundukları yol­da tâm olarak yürümediler. Bu, iki bakımdan onlar için kötülemedir: Birincisi; Allah’ın emretmediği hususta Allah’ın dininde birtakım uy­durma şeyler çıkarmaları. İkincisi ise; kendilerini, Allah’a yaklaştıraca­ğını iddia ettikleri şeylere bağlanıp onu hakkıyla yerine getirmemeleri. İbn Ebu Hatim der ki: Bize İshâk îbn Ebu Hamza… Abdullah İbn Mes’ ûd’dan nakleder ki; o. şöyle demiş : Allah Rasûlü bana; Ey İbn Mes’ûd dedi. Ben; buyur ey Allah’ın Rasûlü, dedim. O, buyurdu ki: Biliyor mu­sun ki îsrâiloğulları yetmiş iki fırkaya ayrıldılar. Onlardan ancak üç fırka kurtulabildi. Bunlar Meryem Oğlu İsa’dan sonra azgın krallarına karşı geldiler ve onları Allah’ın dinine ve Meryem Oğlu İsa’nın dinine çağırdılar. O zorbalarla savaştılar, öldürüldüler, sabredip kurtuldular. Sonra bir başka taîfe çıktı ki bunların savaşma gücü yoktu. Onlar da zorbaların ve kralların karşısına çıkarak onları Allah’ın ve Meryem Oğ­lu İsa’nın dinine davet ettiler. Onlar da öldürüldüler, testerelerle doğ­randılar ve ateşte yakıldılar. Ama sabredip onlar da kurtuluşa erdiler. Sonra onlardan bir başka taife çıktı ki; onların da savaş gücü yoktu. Adaleti yerine getirmeye güç yetiremediler. Dağlara çekilip kendilerini ibâdete verdiler ve râhib oldular. Allah Azze ve Celle’nin «Onların uy­durdukları rehbâniyyete gelince; onu kendilerine Biz yazmadık.» kavli ile zikredilenler işte bunlardır. İbn Cerîr Taberî bir başka yoldan ve bir başka lâfızla bu hadîsi nakleder ve der ki: Bi2e Yahya İbn Ebu Tâlib… Abdullah İbn Mes’ûd’dan nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Bizden önce bulunanlar yetmiş üç fırkaya ayrıldılar. Onlardan üçü kur-. tuldü, diğerleri helak oldu. Sonra yukarıdaki gibi hadîsi zikreder ve so­nunda şu ilâveleri yapar : Allah’ın «Biz de onlardan îmân etmiş olan­lara ecirlerini verdik.» kavli, bana inanıp beni doğrulayanlardır. «İçle­rinden çoğu ise fâsıklardır.» kavli ise beni yalanlayıp bana muhalefet edenlerdir. Râvîler arasında yer alan Dâvûd bu rivayet reddedi­lemez. Bu hadîsi, Ebu Ya’lâ ona isnâd etmişti. Hadîs uyduranlar­dan birisi olduğu için. Onun da senedi Şeybân İbn Ferrûh kanalıyla Saik İbn Hazen’dendir. Dolayısıyla hadîs bu yönden kuvvet kazanmış­tır.

İbn Cerîr Taberî ve Ebu Abdurrahmân en-Neseî der ki: Bize Hü-seyn İbn Hureys… Abdullah îbn Abbâs’ın şöyle dediğini nakletti: îsâ (a.s.)dan sonra krallar geldiler. Tevrat’ı ve İncil’i değiştirdiler. Onlardan bazı inanmış kişiler Tevrat’ı ve İncil’i okuyorlardı. Krala; şu adam­ların bize küfretmelerinden daha ağır bir küfür görmüyoruz, denildi. Çünkü onlar, «Kin\ de Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse; işte onlar, kâfirlerin kendileridir.» (Mâide, 44) âyetini okuyorlardı. Ayrıca bizim yaptığımız şeyleri kınıyorlar, kendilerini çağır da bizim okuduğumuz gibi okusunlar ve bizim inandığımız gibi inansınlar, denildi. Kral onları çağırdı, topladı ve; ya gerçek Tevrat ve İncil’i okumayı bırakmalarım, ya da kendilerinin değiştirdiği kısmı okumalarını veya öldürülecekleri­ni bildirdi. Onlar dediler ki

İçlerinden bir grup dedi ki

Bununla maksadınız nedir? Bizi bırakın. Bizim için yüksek bir kule yapın ve bizi

onun üstüne çıkarın, sonra yiyeceğimizi ve içeceğimizi oraya verin de bir daha geri dönüp sizin aleyhinizde konuşmayalım. Bir başka grup dedi ki: Bizi bırakın da yeryüzünde seyâhata çıkalım. Yaban hayvan­ları gibi yeyip içelim. Sonra siz bize güç yetirirseniz gelin bizi öldü­rün. Bir başka grup da dedi ki: Çöllerde bizim için evler yapın. Biz ku­yular kazalım, baklalar ekelim de, birdaha sizin yanımza gelip sizin di­yarınıza uğramayalım. Ancak onların her kabileden dostlan vardı. On­lar böyle yaptılar. İşte Allah Azze ve Celle, «Onların uydurdukları reh-bâniyyete gelince; onu kendilerine Biz yazmadık. Fakat kendileri Al­lah’ın rızâsını kazanmak için yaptılar. Ama buna da hakkıyla riâyet etmediler.» âyetim inzal buyurdu. Hükümdânn yanında kalanlar ise dediler ki: Falancaların ibâdet ettiği gibi biz de ibâdet ederiz, falanca­ların seyahat ettiği gibi biz de seyahat ederiz, falancaların yaptıkları evler gibi biz de ev yaparız. Onlar bu şirk üzere iken kendilerine tâbi ol­dukları kişilerin îmânlarından haberdâr değildiler. Hz. Peygamber elçi olarak gönderildiğinde onlardan çok az bir kitle kalmıştı. İçlerinden bir adam ma’bedinden çıkıp onların yanma indi, bir seyyah seyahatinden döndü ve bir ev sahibi evinden geldi. İşte onlar buna inanıp doğruladı-lar. AHah Azze ve Celle bunlar için: «Ey îmân edenler; Allah’tan kor­kun ve peygamberlerine inanın ki, size rahmetini iki kat versin.» (Ha-dîd, 28) buyurdu. Yani hem Meryem Oğlu İsa’ya inanmalarından ve Tevrat’ı, İncil’i doğrulamalarından, hem de Hz. Muhammed (a.s.)e ina­nıp doğrulamalarından dolayı, rahmetinden iki kat versin. Ve Allah Te-âlâ : «Size ışığında yürüyeceğiniz bir nûr lütfetsin.» (Hadîd, 28) buyur­du ki bu, Kur’ân’dır. Ve Hz. Peygambere ittibâ’ etmeleridir. «Ve sizi ba­ğışlasın… Böylece kitâb ehli, Allah’ın lutfundan hiç bir şey elde edeme­yeceklerini bilsinler. Muhakkak ki lütuf, bütünüyle Allah’ın elindedir, onu dilediğine verir. Allah, büyük lütuf sahibidir.» (Hadîd, 29) buyur­du. Bu hadîsin seyrinde gariblikler vardır. Bu iki âyetin tefsiri daha sonra gelecektir. Allah en iyisini bilendir.

Hafız Ebu Ya’lâ el-Mavsılî der ki “Bize Ahmed İbn îsâ… Saîd îbn Abdurrahmân’dan nakletti ki; ona Sehl İbn Ebu Ümâme anlatmış. O ve babası Ömer îbn Abdülazîz döneminde Medine’ye Enes İbn Mâlik’in yanına gitmişler. Enes az bir namaz kılıyormuş. Müsâfir namazı gibi veya ona yakın bir şey. Selâm verince demiş ki: Allah sana merhamet etsin. Sen bunu farz namaz olarak mı kılıyorsun, yoksa nafile ibâdet olarak mı? O; farz namaz olarak- demiş ve Rasûlullah (s.a.)ın namazı budur, ben ondan asla ayrılmadım. Yalnızca bir şeyi unuttum, diye ek­lemiş. Doğrusu Rasûlullah (s.a.) şöyle derdi: Kendinizi zorlamayınız ki üzerinize zorluk gelir. Çünkü bir kavim kendilerini zora koştular da, onlara zorluk gönderildi. İşte kiliselerde ve ma’betlerde kalıntıları bu­lunan rehbâniyyeti onlar uydurmuşlardır. Biz onu bunların üzerine yazmadık. Sonra onlar ertesi gün gelip dediler ki; biz de binip bakalım ve ibret alalım. Evet dedi, hepsi de bindiler ve halkı yok olmuş çorak bir diyara gittiler. Evler yıkılmış, çürümüş ve altı üstüne gelmişti. On­lar; bu diyarı tanıyor musunuz? dediler. O; burası ve buranın halkı ba­na tanıtılmadı. Bu diyar halkım azgınlık ve kıskançlık helak etti. Çün­kü hased, iyiliklerin ışığım söndürür. Azgınlıs ise bunu ya doğrular ve­ya yalanlar. Göz zina eder, avuç, ayak, beden ve dil, mahrem yer bunu ya doğrular veya yalanlar.

İmâm Ahmed İbn Hanbel dedi ki: Bize Ya’mur… Enes İbn Dâlik’-ten nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Her peygamberin ruhbanlığı vardır. Bu ümmetin ruhbanlığı da; Allah yolunda cihâddır. Hafız Ebu Ya’lâ da Abdullah İbn Muhammed kanalıyla, Abdullah İbn Mübârek’ten aynı hadîsi nakleder. İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bi­ze Hüseyn İbn Muhammed… Ebu Saîd el-Hudrî’den nakletti ki; Adamın biri ona gelip bana bir tavsiyede bulun, demiş. O da demiş ki: Senin ba­na sorduğunu ben senden önce Resûlullah(s.a.)a sordum da o şöyle bu­yurdu : Ben sana Allah’tan korkmayı tavsiye ederim, çünkü o, her şe­yin başıdır. Ve cihâda koş, çünkü cihâd, İslâm’ın ruhbanlığıdır. Allah’ın zikrine ve Kur’ân okumaya koyul. Çünkü or senin göklerdeki ruhun, yeryüzündeki zikrindir. Bu hadîsin rivayetinde Ahmed İbn Hanbel mün-ferid kalmıştır.[10]

28 — Ey îmân edenler; Allah’tan korkun ve peygam­berlerine inanın ki, size rahmetini iki kat versin. Size ışı­ğında yürüyeceğiniz bir nur lütfetsin. Ve sizi bağışlasın. Allah Gafurdur, Rahîm’dir.

29 – Böylece kitâb ehli, Allah’ın lutfundan hiç bir şey elde edemeyeceklerini bilsinler. Muhakkak ki lütuf, bütü­nüyle Allah’ın elindedir, onu dilediğine verir. Ve Allah» büyük lütuf sahibidir.

Neseî’nin tbn Abbâs’dan naklettiği ve daha önce geçen rivayette onun bu âyeti ehl-i kitâb’dan îmân edenlere hamlettiğini görmüştük. Kasâs sûresinin 54. âyetinde de olduğu gibi ,onlara ecirlerinin iki kere verileceği ifâde edilmişti. Ayrıca Şa’bî’nin Ebu Mürre kanalıyla Ebu Mûsâ el-Eş’arî’den naklettiği hadîste Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurur: Üç kişinin mükâfatı iki kere verilecektir : Birincisi; ehl-i kitâb*dan ken­di peygamberine ve bana îmân etmiş olan kişiye ecri iki kere verilecek­tir. İkincisi; Allah’ın hakkını ve efendisinin hakkını edâ eden köleye İki ecir vardır. Üçüncüsü; cariyesini iyi te’dîb edip edebini güzelleştiren-sonra da onu âzâd edip evlendiren efendiye iki ecir vardır. Buhârî ve Müslim de Sahîh’lerinde bu hadîsi tahrîc etmişlerdir. Âyetin tefsirinde İbn Abbâs’a Ukbe îbn Ebu Hakîm ve başkaları da muvafakat etmişler­dir ki, İbn Cerîr Taberî’nin tercîh ettiği görüş de budur.

Saîd îbn Cübeyr der ki: Ehl-i kitâb kendilerine iki kez mükâfat ve­rileceğini belirterek öğününce, Allah Teâlâ bu ümmet hakkında da şu âyeti indirdi: «Ey îmân edenler; Allah’tan korkun ve peygamberlerine inanın ki, size rahmetini iki kat versin.» İki kat rahmet versin ve ay­rıca bunun üstünde «Size ışığında yürüyeceğiniz bir nür lütfetsin.» Körlük ve cehaletten kurtulup görmenizi sağlayacak hidâyeti verip sizi bağışlasın. Allah, bu ümmeti ehl-i kitâb’a nûr ve mağfiretle üstün kıl­mıştır. İbn Cerîr Taberî bunu Saîd İbn Cübeyr’den rivayet eder. Bu âyet Allah Teâlâ’nın şu kavli gibidir : «Ey îmân edenler; Allah’tan kor-karsaniz O size iyi ile kötüyü ayırd edecek güç verir. Suçlarınızı örter ve sizi bağışlar. Allah, büyük lütuf sahibidir.» (Enfâl, 29)

Saîd İbn Abdülazîz der ki: Ömer İbn Hattâb, yahûdî bilginlerin­den derin bir bilgine: Sizin iyilikleriniz en çok kaç kat katlanır? diye sordu. O da : Üç yüz elli kat, dedi. Hz. Ömer Allah’a hamdederek; bize onun iki katını verdiğini bildirdi. Saîd îbn Abdülazîz Allah Teâlâ’nın «Size rahmetini iki kat versin.» kavlini zikretti. Saîd îbn Abdülazîz : Cum’a gününde de aynı şekilde iki kat vardır, dedi. îbn Cerîr Taberî bu rivayeti nakleder. Bu görüşü Ahmed îbn Hanbel’in rivayet ettiği şu hadis de destekler. İsmail… Abdullah İbn Ömer’den nakletti ki; Rasû-lullah (s.a.) şöyle buyurmuş : Sizinle Yahudiler ve Hıristiyanların misâ­li işçiler kullanan bir adamın misâlidir. Adam dedi ki: Sabah namazın­dan gün ortasına kadar kim benim için çalışırsa bir kırat veririm, tşte yahûdîler böyle çalıştılar. Sonra dedi ki: Kim günün yansından ikindi namazına kadar olan zamanda benim için çalışırsa, bir kırat veririm. îşte hıristiyanlar böyle çalıştılar. Sonra dedi ki: Kim ikindi namazın­dan gün batmcaya kadar benim için çalışırsa, onun iki kıratına iki kı­rat veririm, tşte siz bu şekilde çalışanlarsınız. Yahudi ve Hıristiyanlar kızarak dediler ki: Biz daha çok çalışıyor ve dal>a az alıyoruz. Allah Te-âlâ buyurdu ki: Siz mükâfatınızdan hiç bir şey kaybettiniz mi? Onlar; hayır .dediler. Allah Teâlâ buyurdu ki: Doğrusu bu Benim lutfumdur onu dilediğime veririm. Ahmed İbn Hanbel der ki: Bu hadîsi bize Mü-emmil… Abdullah tbn Ömer’den Naîî’in hadîsi gibi nakletti. Bu hadîsi Süleyman îbn Harb kanalıyla… Nâfi’den ve yine Kuteybe kanalıyla Nâfi’den tahrîcde Buhârî münferid kalmıştır.

Buhârî der ki: Bana Muhammed îbn Alâ… Ebu Musa’dan naklet­ti ki; Rasûluilah (s.a.) şöyle demiş : Müslümanlarla Yahûdî ve Hıristi­yanların misâli, bir topluluğu sürekli olarak tutan iş sahibinin’ misâli­dir. Onlar sabahtan akşama kadar o kişi için belirli bir ücret mukabi­linde çalışmak üzere tutulmuştur. Ama bunlar gün ortasına kadar ça­lışıp bizim için şart koştuğun ücrete ihtiyâcımız yok, bizim işimiz boş değil, demişlerdir. Adam onlara; yapmayın, işinizin geriye kalanını da bitirin ve ücretinizi tâm olarak alın, demişti. Onlar ise işi bırakıp git­mişlerdir. Adam onlardan sonra başka işçiler tutmuş ve bugünün şu kadar kısmını tamamlayın size öncekilere şart koştuğum ücreti vere­ceğim, demiştir. Onlar da çalışmışlar, ikindi namazı vakti gelince : Bi­zim işimiz boş değil. Senin bizim için ta’yîn ettiğin ücret de senin ol­sun, demişlerdir. Adam; işinizin kalan kısmını tamamlayın, gündüzden çok az bir süre kaldı, demişse de onlar dönüp gitmişlerdir. Adam bir başka topluluğu günün kalan kısmında çalışmak üzere kiralamış ve onlar da gün batmcaya kadar kalan kısmı çalışıp tamamlamışlardır. Böylece onlar, her iki grubun ücretini de hak etmişlerdir, tşte bu nuru kabul edenlerle onların misâli böyledir. Bu hadîsin tahrîcinde Buhârî münferid kalmıştır.

Bu sebeble Allah Teâlâ : «Böylece kitâb ehli, Allah’ın lutfundan hiç bir şey elde edemeyeceklerini bilsinler.» buyuruyor. Onlar Allah’ın ken­dilerine verdiklerini reddetmeye güçlerinin yetmeyeceğini kesinkes bil­sinler ve Allah’ın vermediğini de verecek kimsenin bulunmadığını ke­sinkes öğrensinler, diye. «Muhakkak ki lütuf bütünüyle Allah’ın elinde­dir, onu dilediğine verir. Ve Allah, büyük lütuf sahibidir.» îbn Cerîr Ta-berî kelimesine; bilsinler, anlamını vermiştir. O İbn Mes’ûd’un da bu âyeti bilmeleri için anlamına şeklinde oku­duğunu bildirmiştir. Hattan İbn Abdullah, Saîd îbn Cübeyr de böyle okumuşlardır. İbn Cerîr Taberî der ki: Çünkü Araplar başına ve sonu­na açıklanmamış bir yemîn ifâdesi girmiş olan her söze sıla plarak harfini kullanırlar. Daha önce geçen şu âyetlerde olduğu gibi: «Secdeden seni alıkoyan nedir?» (A’râf, 12) «O geldiği .zaman da onla­rın yine inanmayacaklarının farkında değil misiniz?» (En’âm ,109) «Helak ettiğimiz kasaba halkının âhirette ceza görmek üzere Bize dön­memesi imkânsızdır.» (Enbiyâ, 95).

Kuran

Hadid Suresi

İbn Kesir Tefsiri | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.