Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 13°C
Az Bulutlu
İstanbul
13°C
Az Bulutlu
Paz 15°C
Pts 13°C
Sal 10°C
Çar 12°C

56 – Vakıa Suresi | Tefsir’ul Munir

56 – Vakıa Suresi | Tefsir’ul Munir

Vakıa Suresi | Tefsir’ul Munir ( Vehbe Zuhayli )

Kıyametin Kopması Ve İnsan Grupları:

1- Kıyamet koptuğu zaman

2- Onun oluşunu yalanlayacak hiç kimse yoktur.

3- Alçaltıcıdır, yükselticidir,

4-6- Yer şiddetle sarsıldığı, dağlar par­çalanıp saçılmış toz haline geldiği

7- Ve sizler üç sınıf olduğunuz zaman:

8- Sağcılar, ne mutlu o sağcılara

9- Solcular, ne bahtsızdırlar onlar.

10- (Hayırda) önde olanlar öndedirler.

11- tşte onlar (mukarrabûn) yaklaş­tırılmış olanlardır.

12- Naim cennetlerindedirler.

Açıklaması:

“Kıyamet koptuğu zaman, onun oluşunu yalanlayacak hiç kimse yok­tur.” Yani kıyamet koptuğu zaman onun oluşunu önleyecek, değiştirecek kimse olmaz, o mutlaka olacaktır. O olurken de asla bir yalanlama olmaya­cak ve şu anda dünyada olduğu gibi onu yalan sayacak hiç kimse bulunma­yacaktır. “el-Vâkı’atü” kelimesi “el-Âzifetü” “el-Hâkkatü” kelimeleri gibi kı­yametin ismidir. Varlığı ve oluşu mutlaka gerçekleşeceği için vâkı’a ismini almıştır. Nitekim başka ayetlerde de aynı kelime gelmiştir: “İşte o gün kı­yamet kopacak.” (Hakka, 69/15). “Leyse livak’atihâ” ayetinde masdar bina-i merra kipiyle gelmesinde, kıyametin bir defada olacağına işaret vardır.

“Alçaltıcıdır, yükselticidir.” Dünyada iken yüceltilmiş toplumları alçal-tır ve onları cehenneme koyar ki bunlar kâfirler ve fasıklardır. Dünyada iken hor görülmüş insanları da yüceltir, onları cennete koyar ki bunlar iman ehli insanlardır. Çünkü toplum dengelerinde birtakım değişiklikler meydana getirip yükseltip alçaltmak büyük hadiselerin özelliğidir.

Yer şiddetle sarsıldığı zaman.” Yani yer yüzü şiddetle hareket ettirilip deprendiği zaman titrer, sallanır ve sarsılır. Yapılar, dağlar ve üstünde ne-varsa hepsi yıkılır. Şu ayetler de bu ayetin benzeridir: ‘Yeryüzü kendisine has sarsıntı ile sarsıldığı zaman” (Zilzal, 99/1); “Ey insanlar! Rabbinizden korkun. Çünkü kıyamet vaktinin depremi müthiş bir şeydir.” (Hac, 22/1).

“Dağlar parçalanıp saçılmış toz haline geldiği (zaman).” Yani dağlar ufalanıp Müzemmil suresi ondördüncü ayette de ifade edildiği gibi “akıp gi­den kum” haline geldiği zaman, ateşten uçuşan veya rüzgârın savurduğu küller gibi darmadağınık toz haline geldiği zaman.

‘Ve sizler üç sınıf olduğunuz zaman.” Yani kıyamet günü ashab-ı ye-mîn, ashab-ı şimal ve sâbikûn olmak üzere üç sınıfa ayrıldığınız zaman. Burada ashab-ı yemîn cennetlikler, ashab-ı şimal cehennemlikler ve sâbi­kûn ise rasuller, nebiler, sıddıklar ve şehitlerdir.

Sonra Allah bu sınıfları ayrı ayrı açıkladı:

1- “Sağcılar, ne mutlu o sağcılara.” Sağcılar kitaplarım sağ elleriyle alıp cennete girenlerdir. Bunların durumu ne güzeldir, ne mesut insanlar­dır onlar. “Ne mutlu o sağcılara” sözü onların şanını yüceltmek içindir. “Fe-eshâbü’l-meymene” ayetinin başındaki “fe” tafsilat ve taksimata delâlet eder: Kıyametten korkuttuktan sonra sevap kazanmaya teşvik ve azaptan ürkütmek için önce ashab-ı yemini, sonra ashab-ı şimali zikretti.

2- “Solcular, ne bahtsızdırlar onlar.” Yani ashab-ı şimal (solcular) kitaplannı sol elleriyle alıp cehenneme sürülenlerdir. Onların hali ne kötüdür.

İmam Ahmed bin Hanbel’in Muaz bin Cebelden rivayet ettiğine göre Rasulullah (s.a.) “Sağcılar, ne mutlu o sağcılara; solcular, ne bahtsızdırlar onlar!” ayetlerini okuduktan sonra eliyle iki avuç toprak alır gibi yaptı ve “Bu cennet için, umurumda değil; bu cehnenem için umurumda değil.” dedi.

3- “Önde olanlar öndedirler, işte onlar mukarrebundur. Naim cennetle-rindedirler.” Yani her ümmetten imana, ibadete, cihada, tevbeye ve iyilik işlerine koşanlar vardır. Bunlar nebiler, rasuller, şehitler, sıddîkler ve âdil hakimlerdir, onlar Allah’ın rahmetine koşanlar, engin mükâfatına ve bü­yük ikramına yaklaştırılanlar ve naîm cennetlerinde ebedî duracak olan­lardır. “Ulâ’ike-İşte onlar” sözü ile işaret edilmiş olmaları, derecelerinin yü­celiği, mevkilerinin yüksekliğinden dolayıdır.

Ahmed bin Hanbel’in Hz. Aişe’den rivayet ettiğine göre Rasulullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Biliyor musunuz, kıyamet günü Allah’ın gölgesine ko­şacak olanlar kimlerdir?” “Allah ve Rasulü bilir.” dediler. Rasulullah: “Ken­dilerine hak verildiği zaman kabul edenler, hak istendiği zaman bol bol ve­renler, kendileri için hüküm verir gibi insanlar için hüküm verenlerdir.” [1]

Sâbıkûnun Nail Olacağı Nimetler:

13, 14- Bir çoğu öncekilerden, birazı da sonrakilerdendir.

15- Cevherlerle süslenmiş tahtlar üzerindedirler.

16- Bu tahtlar üzerinde karşılıklı yaslanırlar.

17- Etraflarında ölümsüz gençler dolanırlar,

18- Maîn’den doldurulmuş deştiler, ibrikler ve kadehlerle.

19- Bundan başları ağrıtılmaz ve akılları giderilmez.

20, 21- Beğendiklerinden meyveler­le canlarının istediğinden kuş eti ile (dolanırlar).

22, 23- İri gözlü huriler, saklanmış inci misali

24- Yaptıklarına mükâfat olarak.

25- Orada ne boş bir söz ne de güna­ha sokacak bir laf işitmezler.

26- Yalnız bir söz: “Selâm, selâm.”

Açıklaması

“Bir çoğu öncekilerden, birazı da sonrakilerdendir.” Yani sâbikûn önde olanlar, mukarrabûn, bunlar Âdem’den bizim peygamberimize kadar gelip geçmiş ümmetlerden sayılamayacak kadar çok ve birazı da bu ümmetten olan bir topluluktur. Bu ümmetten olanlar kendilerinden öncekilere nispet­le “az” diye zikredildiler. Çünkü eski ümmetler, içlerinden çıkan peygam­berlerin ve onlara icabet edenlerin çokluğu dolayısıyla çokturlar.

Bunların içinde Muhammed ümmetinden olanların “az” olduğuna delil Buhari, Müslim, Ahmed ve Neseî’nin Ebu Hüreyre’den rivayet ettikleri Ra-sulullah (s.a.)’in şu sözüdür: “Sonda gelen bizler, kıyamet günü sâbıkun (önde gidenler) olacağız.” Bu söz, Ahmed bin Hanbel, Ebu Muhammed bin Ebî Hatem, İbnülmünzir ve İbni Merdüveyh’in Ebu Hüreyre’den rivayet et­tikleri şu hadisle de desteklenebilir: “Bir çoğu öncekilerden, birazı da son­rakilerdendir. ” ayetleri nazil olduğunda bu Rasulullah’ın ashabına ağır gel­di. Bunun üzerine: “Bir çoğu öncekilerden, bir çoğu da sonrakilerdendir.” ayetleri indi. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Ben sizin cennet ehlinin dörtte biri, üçte biri olmanızı umarım, belki yarısı olacaksı­nız ikinci yarısını da onlarla bölüşeceksiniz.”

Ashab-ı yemîn ise -ileride geleceği gibi, cennet ehlidir- şüphesiz onla­rın içinde bu ümmetten çok kişi olacak. Zira ashab-ı yemîn Allah’a ve Rasulüne iman edip salih amel yapan herkestir, onları da öncekilerin çoğu ile sonrakilerin çoğu olacak. Dolayısıyla bu ümmetin ashab-ı yemîn içinde olanlarının diğer ümmetlerin ashab-ı yemîni içinde olanlarından daha çok olması olmayacak bir şey değildir. Böylece bu ümmetin sâbıkunundan bira­zı ile ashab-ı yemîn olanlarından büyük bir grubu bir araya gelerek yuka­rıdaki hadiste geçtiği gibi cennet ehlinin yarısını teşkil etmiş olurlar.

Özetlersek, bu ümmetin toplamı diğerlerine göre çokluktur. Geçmiş ümmetlerin sâbıkunu bizim ümmetimizin sâbıkunundan daha çok olurken bizim ümmetimizin tabileri o ümmetlerin tâbilerinden daha çoktur. Geçmiş ümmetlerin sâbikûnunun çokluğu peygamberlerinin çokluğu sebebiyledir. Geçmiş ümmetlerin sâbikûnunun çokluğu birçok peygamber ve ümmet­lerinin katılması ile oluyorsa bu çokluk bu ümmetin sâbıkunu için bir na-kîsa değildir.[2]

Sonra Allah mukarrabinin halini anlatarak şöyle buyurdu:

“Cevherlerle süslenmiş tahtlar üzerindedirler. Bu tahtlar üzerinde kar­şılıklı yaslanırlar.” Yani onların cennetteki hali şöyledir: Altın iplerle dokunmuş, inci, yakut ve zebercet ile örülmüş divanlar üzerinde karşılıklı, birbirlerine sırtlarını dönmeden yaslanmış, neşe ve sevinç, sefa ve sürür içindedirler, bıkıp usanmazlar, birbirlerine karşı buğz ve kin, nefret ve hu­sumet duymazlar. Onlar Cenab-ı Hakk’ın şu ayette ifade ettiği gibi kendi­lerine hizmet sunulan kişilerdir:

“Etraflarında ölümsüz gençler dolanırlar.” Yani hizmet için etrafların­da hep aynı kalan, yaşlanmayan ve değişmeyen gençler veya çocuklar veya hizmetçiler dolanır durur. Bunların bu hizmeti yerine getirmek için huriler gibi cennette yaratılmış olmaları mümkündür.

“Maîn’den doldurulmuş deştiler, ibrikler ve kadehlerle. Bundan başla­rı ağrıtılmaz ve akılları giderilmez.” Yani bu hizmetçiler, onların etrafında kulpu, emziği olmayan ağzı daire şeklinde kadehlerle, kulpu ve emziği olan ibriklerle, dünya şarabı gibi üzümden sıkılmış olmayıp göze ve kaynaklar­dan akan cennet şarabı ile doldurulmuş kadehlerle dolanırlar. Bu şarap saftır, temizdir, onu içmekten dolayı başları ağrımaz, sarhoş olup da akılla­rı gitmez.

İbni Abbas şöyle der: Şarapta sarhoşluk, baş ağrısı, kusma ve idrar ol­mak üzere dört özellik vardır. Allah, cennet şarabını zikretti ve onu bu özelliklerden temizledi.

“Beğendiklerinden, meyvelerle, canlarının istediğinden kuş eti ile” Yani o hizmetçiler cennet ehlinin meyvelerden beğendiklerini canlarının çekip temenni ettikleri tatlı ve güzel çeşit çeşit kuş etlerini onlara takdim eder­ler. Kuş etinin diğerlerinden daha üstün ve daha tatlı olduğu herkesçe ma­lumdur. Burada meyvenin etten önce zikredilmesinin hikmeti, yutulması çabuk, hazmı kolay, tıbben sağlığa daha uygun olduğu, yemek iştahını da­ha çok artırdığı ve insanı yemeğe hazırladığı içindir.

“İri gözlü huriler. Saklanmış inci misali. Sanki onlar gizlenmiş yu­murtalar gibidir.” (Saffat, 37/49) ayetinde de ifade edildiği gibi cennetteki-ler için orada, gözlerinin siyahı simsiyah, beyazı bembeyaz, iri gözlü, el değmemiş tertemiz ve parlak, beyaz tenli, gizlenmiş inciler gibi huriler vardır.

“Yaptıklarına mükâfat olarak.” Yani onlara yapılan bütün bunlar amellerinin karşılığıdır. Diğer bir ifade ile yaptıkları güzel amellerin mü­kâfatıdır.

“Orada ne boş bir söz, ne de günaha sokacak bir laf işitmezler. Yalnız bir söz: Selâm, selâm.” Yani onlar cennette ne boş ve manasız veya düşük manalı veya hakir veya insanlığa yakışmayan, ne de içinde sövüp-sayma cinsinden çirkinlik olan veya günah sayılacak bir söz işitmezler. Bilakis on­lar orada sözlerin en güzelini, “Orada selamlaşmaları “selâm”dır” (İbra­him, 14/23) ayetinde de ifade edildiği gibi birbirlerine selâm alıp-vermede selâmın en üstününü işitirler. Bu ayette anlatılmak istenen şudur: Dünya nimetlerinin bir külfetle elde edildiği gibi cennet nimetlerinde bu yoktur. O nimetler gam ve kederden, boş ve çirkinliklerden tamamen uzaktır. Cen­nette boş lakırdı işitmeme büyük nimetlerden olmasına rağmen mükâfat­lardan sonra zikredilmesindeki hikmet, onun nimetlerin en tamamlayıcısı olmasıdır. Bu sebeple Allah onu ziyadelik babından saymıştır. Çünkü bu ferdî nimetlerin zikrinden sonra ortamın nezihliğine ve temizliğine delâlet eden içtimaî bir nimet olmaktadır. [3]

Ashab-I Yeminin Nail Olacağı Nimetler:

27- Kitabı sağ tarafından verilenler, ne mutlu o kitabı sağ tarafından ve­rilenler!

28-31- Dikensiz kiraz, yüklü muz ağacı, uzamış gölge, kesilmeyen su,

32, 33- Tükenmeyen ve yasak da edilmeyen sayısız meyve

34- Ve yüksek döşekler içindedirler.

35- Şüphesiz biz o hurileri bambaş­ka yaratıp

36, 37, 38- Onları kitabı sağ tarafın­dan verilenler için eşlerine düşkün ve yaşıt bakireler kıldık.

39- Bir çoğu öncekilerden

40- Bir çoğu da sonrakilerdendir.

Açıklaması:

“Ashab-ı yemin, ne mutlu o ashab-ı yemine.” Bu, sâbıkûn-mukarrabûn üzerine atfedilmiştir. Ashab-ı yemîn kitapları sağ taraflarından verilen müminlerdir. Mertebeleri mukarrabinden aşağıdır, dolayısıyla nimetler ko­nusunda dereceleri sâbıkûndan azdır. Çünkü onlar dünyada iken iman ba­kımından daha zayıf, ihlas ve amel bakımından daha az idiler. Bu yüzden onların ağaçları, meyveleri ve kendilerine verilecek nimetler/ sâbikûnun nail olduğu nimetlerin derecesine ulaşamaz.

Bununla beraber onlar yine de yüksek bir makamda ve üstün bir dere­cededirler. Bu sebeple onlar methedilirken övgüde mübalağa ifadesi etmesi için bu üslûp kullanılmıştır. Yani: “O mutlu ashab-ı yemîn (sağcılar)a gelin­ce, kimdir onlar, nasıl şeydirler, ne haldedirler, akıbetleri nasıldır bilir mi­siniz?” demektir. Bu üslûp dikkat çeken ve onların varacakları yeri öğren­me merakını kamçılayan bir üslûptur. Onun için onların mübhem kalan hallerini açıklamak üzre Allah şöyle buyurdu:

“Dikensiz kiraz, yüklü muz ağacı, uzamış gölge, kesilmeyen su, tüken­meyen ve yasak da edilmeyen sayısız meyve içindedirler.” Yani ashab-ı ye­mîn bol ve sık yapraklı dikensiz ağaçları olan, meyveleri salkım salkım üs-tüste yüklenmiş muz ağaçları, hiç gitmeyen kaybolmayan gölgeleri, gece gündüz diledikleri yönde akıp duran suları, dünyada meyvelerin bazı mev­simlerde bulunmamalarının aksine her vakit bulunup hiçbir zaman kesil­meyen, dileyenin dilediği zaman dilediği gibi alabildiği bol ve çok çeşitli meyveleri bulunan ve yorulma olmayan cennet bahçeleri içinde sefa sürer­ler. “Sâbıkun” sınıfının meyvelerine gelince sâbıkunun onlardan birini sa­dece temenni etmesi kafidir, hemen önünde hazır olur.

Burada bir nimetten onun üstünde bir nimete yükselme üslûbu üzre önce yapraklı ağaç, sonra meyveli ağaç zikredilmiştir. Meyveler nimet olma bakımından daha tamamdır. Yapraklı ağacı, ağaç olarak zikrederken meyve ağaçlarını meyveleriyle zikretmiştir. Çünkü yaprak ağacın üstünde iken gü­zeldir, halbuki meyve ister dalında, ister koparılmış olsun bizatihi istenir.

Meyvenin hoş ve tatlı oluşu değil de çok oluşu anlatıldı, çünkü onun hoş oluşu tabii olarak bilinen bir şeydir, maksat nimetlerden geniş şekilde istifade edildiğini ifade etmek olduğundan çok ve çeşitli oldukları beyan edilmektedir. Meyvelerin “tükenmeyen” diye tavsif edilmesi bunların dünyâ: meyveleri gibi olmadığını ifade etmek içindir. Çünkü dünyada meyveler ço­ğu yerlerde ve çoğu zamanlarda (mevsimi icabı) tükenir. Ayrıca cennet meyveleri “yasak edilmeyen” diye tavsif edildi. Zira dünya meyveleri başka­sının ise yasaktır, ancak bir bedel ile veya sahibinin izni ile helâl olur. “Tü­kenmeyen” sıfatı “yasak edilmeyen” sıfatından önce zikredildi. Çünkü tü­kenmek mevcut için söz konusudur, yasak var olduktan sonradır. Çünkü meyve önce var olur, sonra yasak edilir.

Sonra Allah oturma mekânlarına ait zevk u safa vasıtalarını zikrede­rek şöyle buyurdu:

“Ve yüksek döşekler içindedirler.” Yani ashab-ı yemîn divanlar üzerinde kalın ve kıymeti yüksek döşekler üzerinde oturur ve uyurlar. Döşekler ma­nasına olan “fiiruş” kelimesi “firaş” kelimesinin çokluğudur ki üzerinde oturmak ve uyumak için serilen şeydir. Burada döşeğin kadınlardan mecaz olduğu da söylenmiştir. Buna göre mana: “Güzellik ve olgunluklarımda de­ğerleri yüksek hanımlar içinde” şeklinde olur.

Sonra Allah ashab-ı yemîn hanımlardan istifade edeceklerini zikrede­rek şöyle buyurdu:

“Şüphesiz biz o hurileri bambaşka yaratıp onları ashab-ı yemin (kitabı sağ tarafından verilenler) için eşlerine düşkün ve yaşıt bakireler kıldık.” Yani biz hurileri doğum yolu ile olmaksızın yeni baştan yarattık ve onları bunlardan önce ne bir insan, ne bir cinnin dokunmadığı bakireler kıldık.

“Bir çoğu öncekilerden, bir çoğu da sonrakilerdendir” Yani ashab-ı ye­mîn önceki ümmetlerin müminlerinden bir topluluk ile kıyamete kadar Muhammed (s.a.)’e iman edecek olan sonrakilerden bir topluluktan meyda­na gelir.

Daha önce geçen “birazı da sonrakilerden” ayeti ile buradaki “bir çoğu da sonrakilerdendir” ayeti arasında çelişki yoktur. Çünkü “birazı da sonra­kilerdendir.” sözü “sâbıkunun birazı da sonrakilerdendir.” demektir. “Bir çoğu da sonrakilerdendir” sözü ashab-ı yemîn hakkındadır.[4] Ancak sâbı-kun hakkında zikredilmesine mukabil burada mükâfatın amellerin muka­bili olduğu zikredilmiştir. Çünkü ashab-ı yeminin ameli sâbıkun zümresi­nin amelinden daha azdır, dolayısıyla yüceltmek için bunu zikre ihtiyaç duymadı. Bunu zikretmemesinde Allah’ın ashab-ı yemini rahmet ve ihsan ile kuşattığına da bir işaret vardır. [5]

Ashab-ı Şimalin Ahirette Göreceği Çeşitli Azap:

41- Ashab-ı şimal (kitabı sol tarafın­dan verilenler), (onlar) ne ashab-ı şimaldir.

42- Yakıcı bir rüzgâr ve kaynar bir su,

43, 44- Ne serin, ne de faydalı olan simsiyah dumandan bir gölge içindedirler.

45- Çünkü onlar bundan önce sefahet îçinde idiler-

46- o büyük günah (şirk) üzerinde ısrar diyorlardı.

  1. Ve ş6yle diyoriaidij ,Biz öldük. bir y sonra biz mı tekrar dırıltecekmişiz?

48-Önceki atalarımız da mır

49″ De ki “Şüphesiz hem öncekiler, hem sonrakiler’

50- Malûm bir günün muayyen vaktinde muhakkak toplanacaklardır.”

51- Sonra siz ey sapıklar ve yalanla-yanlar!

52-54- Muhakkak bir ağaçtan, zak­kumdan yiyecek, karınları ondan dolduracak, üstüne de kaynar su­dan içeceksiniz.

55- Susamış develerin içişi gibi içeceksiniz.

56- İşte kıyamet günü onların ziyafeti budur.

Açıklaması:

“Ashab-ı şimal (kitabı sol tarafından verilenler), (onlar) ne ashab-ı şimaldir.” Yani, onların durumları nedir, ahirette azap olunurlarken ne halde olacaklar?

İşte bu hal ve durum Cenab-ı Hakk’ın aşağıda söylediği şekilde olacaktır:

‘Yakıcı bir rüzgâr, kaynar bir su, ne serin, ne de faydalı olan simsiyah dumandan bir gölge içindedirler.” Yani onlar cehennemin sıcaklığından ge­len yakıcı bir rüzgâr, kaynar bir su, aslında serin olan başka gölgeler gibi serin olmayan, görüntüsü kötü, faydasız, simsiyah bir cehennem dumanı­nın gölgesi içinde olacaklardır. Meşhur olan manaya göre “semûm”, çok sıcak esip de, hasta eden veya çoğu kez öldüren rüzgâr demektir. Razî şöyle der: “Şöyle denilmesi daha doğrudur: “Semûm” oradan oraya aktarılan ko­kuşmuş, kirli bir havadır, insan ondan bolca içine çektiği zaman kokuşmuş olduğundan dolayı kalbin çalışmasını bozar ve pldürür.”

Yakıcı hava ve kaynar suyu zikredip de cehnenemi ve korkunç halleri­ni zikretmemesi daha hafifi ile daha ağırına bir işarettir. Yani dünyada ha­va ve su en soğuk şeyler iken burada onların burunlarına çektikleri hava “semûm”, içtikleri su hamim (kaynar) olursa dünyada en yakıcı şey olan ateş orada nasıl olur, var sen düşün, demektir. Sanki Cenab-ı Jfek şöyle di­yor: Eşyanın en soğuğu onlara göre en sıcağı olmuşsa, en sıcağı ile halleri nasıl olur?

Şu ayetler de bu ayetin benzeridir: “O yalanlayıp durduğunuz şeye gi­din, haydi üç kola ayrılmış gölgeye gidin. Gölgelendirid değildir, alevden de korumaz, çünkü o öyle kıvılcım atar ki her biri sanki bir saraydır, her bi­ri sanki sarı sarı develerdir.” (Mürselât, 77/29-33).

Onların azap görmesinin sebebi Cenab-ı Hakk’ın şu dediğidir:

“Çünkü onlar bundan önce sefâhet içinde idiler. O büyük günah (şirk) üzerinde ısrar ediyorlardı. Ve şöyle diyorlardı: “Biz öldükten ve bir yığın toprak ve kemik olduktan sonra biz mi tekrar diriltilecek misiz? Önceki ata-larımıda mı?” Yani çünkü onlar dünyada iken kendilerine helâl olmayan şeylerle hayat sürüyor, şehvetlere dalmış, nefislerine tatlı gelen şeylere yö­nelmişler, peygamberin getirdikleri ile hiç ilgilenmiyorlardı. O büyük gü­nah üzerinde devam edip ısrar ediyorlar ve ondan dönmüyorlardı. Bu bü­yük günah şirk idi veya Allah’ı inkârdı, Allah’ı bırakıp putlara tapmak Al­lah’a ortak koşmaktı. Öldükten sonra dirilmeyi mümkün görmüyorlar ve inkâr ediyorlar ve şöyle diyorlardı: “Biz ölüp dağılmış cesetler, ufalanmış kemikler haline geldikten sonra nasıl diriltiliriz? Önceki babalarımız, de­delerimiz çok eskiden öldüklerine ve üzerlerinden uzun zaman geçtiğine göre nasıl diriltilirler?” Bu şekilde onlar dedelerinin dirilişini mümkün gör­müyor, şiddetle reddediyorlardı. Onların “nasıl” sorusunu inkâr manasına kullandıkları açıktır.

Şurası da şayan-ı dikkattir ki Allah kullarına nimet verdiği yerlerde onların salih amellerini zikretmiyor. Bu sebeple ashab-ı yeminin cennetler içinde oluşunun sebebini zikretmedi. Ama azap verdiği yerde kötülerin amellerini zikrediyor. Çünkü mükâfat, ihsan; azap, adalettir. İhsan, sebebi ister zikredilsin, ister edilmesin kimse onu ihsan edenin noksan yaptığını, haksızlık ettiği hayalinden bile geçirmez. Ama adalet, eğer cezanın sebebi bilinmezse, burada bir zulüm olduğu zannedilebilir. Bu sebeple Allah “On­lar sefahetleri yüzünden cehennemdedirler.” demiştir.

Allah onların bu inkârına şu cevabı vermiştir:

“De ki: Şüphesiz hem öncekiler, hem sonrakiler, malûm bir günün mu­ayyen vaktinde muhakkak toplanacaklar.” Yani ey peygamber, söyle onlara: Diriltileceklerine ihtimal vermeyen ümmetlerden o “öncekiler”, siz ve siz­den sonra gelecek olan “sonrakiler”, ileri-geri oynatılamayan, artıp-eksil-meyen zamanı belirli muayyen günde dirilişten sonra kıyamet meydanında toplanacaklar. Nitekim şu ayetler bu toplanmayı ifade etmektedir: “Fakat o ancak bir tek seslemeden ibarettir. Bir de (bakarsın) onlar toprağın hü­zündedirler.” (Naziat, 79/13-14); “İşte o, insanların toplanacağı bir gündür, ve işte o herkesin hazır bulunacağı bir gündür. Biz onu ancak sayılı bir müddete kadar geciktiririz. O geldiği gün Allah’ın izni olmadan hiç kimse konuşamaz. Onlardan kimi bedbahttır, kimi mutlu.” (Hud, 11/103-105). “De ki” ifadesi meselenin son derece açık olduğuna işarettir. Kıyamet gününün tayin edilmemesi ise, insanların tenbelleşmemesi içindir.

Sonra Allah azabın yeme içmedeki bazı tezahürlerini zikrederek şöyle buyurdu: “Sonra siz ey sapıklar ve yalanlayanlar; muhakkak bir ağaçtan, zakkumdan yiyecek, karınları ondan dolduracak, üstüne de kaynar sudan içeceksiniz. Susamış develerin içişi gibi içeceksiniz.” Yani ey haktan sapan­lar topluluğu, Allah’ın varlığını ve birliğini inkâr eden, peygamberlerini ya­lanlayan, kıyamet günü dirilme ve hesabı inkâr eden sizler! Hiç şüphe yok sizler ahirette çok acıktığınız için o tadı kötü, görünüşü çirkin olan zakkum ağacından karınlarınızı dolduruncaya kadar yiyeceksiniz, sonra çok susa-yacağınız için o zakkumun üstüne kaynar su içeceksiniz ve bu içişiniz bir hastalığa yakalandığı için hiç suya kanmayan susuz devenin su içmesine benzeyecek. Yani bu içişiniz normal su içme gibi olmayacak, belki susayıp da ölünceye kadar içse asla suya kanmayan devenin içmesi gibi olacak, İb-ni Abbas ve tabiinden bir kısmına göre ayatte geçen “ileyhim” kelimesi su­samış deve demektir. Süddi’ye göre ise bu kelime develerde görülen bir hastalıktır ki, o deve içer içer kanmaz, nihayet ölür. İşte cehennem ehli de böyledir, kaynar suya asla kanmazlar. Halid bin Ma’dân hiç nefes almadan devenin su içmesi gibi suyu bir defada içmeyi mekruh görüyordu.

Sonra Allah onların azabının bu olduğunu beyan ederek şöyle buyur­du: “İşte kıyamet günü onların ziyafeti budur.” Yani Allah istihza ve alay için “Yenilecek ve içilecek şey olarak vasfettiğimiz zakkum ağacı, kaynar su, işte hesap günü Rableri nezdinde onlara çekilecek ziyafet budur.” de­mektir. Onlar için hazırlanan ve kıyamet günü yiyecekleri işte bunlardır. Razî’nin görüşüne göre azabın tamamı bu değil, belki ilk görecekleridir ki o da azabın bir kısmıdır.

“en-Nüzûlu” misafir için hazırlanan ikramdır ve yiyeceği şeylerin ilki o olur. Nitekim Allah müminler hakkında şöyle buyurur: “İman edip salih amel yapanlar, onlar için nüzul (ziyafet ve ikram) olarak Firdevs cennetleri vardır” (Kehf, 18/107). [6]

Uluhiyyetin Ve Allah’ın Yeniden Diriltmeye Kadir Olduğuna Dair Deliller:

57- Sizi biz yarattık. O halde tasdik etmeli değil misiniz?

58- Döktüğünüz meni nedir söyler misiniz?

59- Onu siz mi yaratıyorsunuz, yok­sa yaratanlar biz miyiz?

60, 61- Aranızda ölümü takdir eden biziz ve biz yerinize diğer benzerle­rinizi getirmemiz ve sizi bilemeye­ceğiniz bir yaratışta ve suretlerde tekrar yaratmamız hususunda önü­ne geçilecekler de değiliz.

62- Andolsun ki ilk yaratılışı bildi­niz. O halde düşünmeli değil misi­niz?

63- Ektiğiniz nedir söyler misiniz?

64- Onu siz mi bitiriyorsunuz yoksa bitirenler biz miyiz?

65- Eğer dileseydik, muhakkak ki onu bir ot kırıntısı yapardık da, siz de şaşırıp kalırdınız.

66- “Şüphesiz biz borçlanmışız.”

67- “Daha doğrusu biz mahrum kal­mışlarız.”

68- içmekte olduğunuz suyu söyler misiniz?

69- Onu siz mi buluttan indiriyorsu­nuz, yoksa indirenler biz miyiz?

70- Eğer dileseydik, onu tuzlu bir su yapardık. O halde şükretmeli değil misiniz?

71- Tutuşturduğunuz ateşi söyler misiniz?

72- Siz mi onun ağacını yarattınız, yoksa yaratanlar biz miyiz?

73- Biz onu bir ibret ve çöl yolcuları için faydalı bir şey kıldık.”

74- O halde Rabbini o büyük adıyla teşbih et.

Açıklaması:

“Sizi biz yarattık, o halde tasdik etmeli değil misiniz?” Yani siz de bili­yorsunuz ki siz zikre değer hiçbir şey değil iken sizi ilk defa yaratan biziz. Öyleyse bu yaratmayı ikrar ettiğiniz gibi öldükten sonra dirilmeyi de tas­dik etmeniz gerekmez mi? Zira hiç yoktan var etmeye kadir olan, aynı şeyi tekrar yaratmaya haydi haydi muktedir olmaz mı?

Bu ifade, ahiretin olacağını kıyas yolu ile ispattır. Sonra Allah buna dair başka deliller ortaya koyarak şöyle buyurdu:

“Döktüğünüz meni nedir söyler misiniz? Onu siz mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratanlar biz miyiz?” Hanımların rahimlerine bırakmakta olduğu­nuz meni veya nutfeden bana haber verin, onu rahimlere yerleştirip, orada yaratıp, zamanla ondan her şeyi tamam bir insan yapan siz misiniz, yoksa onu takdir edip şekil veren Allah mıdır?

“Aranızda ölümü takdir eden biziz ve biz yerinize diğer benzerlerinizi getirmemiz ve sizi bilemeyeceğiniz bir yaratılışta ve suretlerde tekrar yarat­mamız hususunda, önüne geçilecekler de değiliz.” Yani ölümü aranızda tak­sim eden ve içinizden her fert için vaktini tayin eden biziz. Kiminiz bü­yüyünce ölür, kiminiz küçükken; ama ölmekte herkes eşittir. Biz mağlub olmayız, bilakis sizi helak ettikten sonra yerinize benzerlerinizi yaratmak suretiyle bedelinizi getirmeye, şu andaki şekillerinizi değiştirmeye ve bil­mediğiniz başka hal ve şekillerde yaratmaya kadir olan sadece biziz. Anla­tılmak istenen şudur: Biz ölümle sizi yok edip beşerî hayatın devam etmesi için yine sizin cinsinizden benzeriniz başka nesiller getirmeye gücümüz ye­ter ve yine çeşitli hal ve şekillerde tekrar yaratmaya gücümüz yeter. Biz benzerinizi yaratmaktan ve her uzvunuz dağıldıktan sonra tekrar dirilt­mekten âciz değiliz.

Bu öldükten sonra dirilmeyi inkâr edenlerin yalancılığına ve haşir ko­nusunda peygamberlerin doğruluğuna bir delildir. Çünkü “siz mi onu yara­tıyorsunuz” sözü, ilk yaratanın Allah olduğunu kabul etmeye mecbur et-mektedir. Allah ilk yaratmaya kadir olmuşsa, ikinci defa yaratmaya da ka­dir demektir.

Sonra Allah geçen delilleri desteklemek için, öldükten sonra dirilme­nin mümkün olduğuna başka bir delil getirerek şöyle buyurdu:

“Andolsun ki ilk yaratılışı bildiniz, o halde düşünmeli değil misiniz?” Yani anladınız ki siz zikre değer bir şey değil iken Allah sizi yarattı. Sizi çe­şitli merhalelerden geçirerek yarattı: Önce bir nutfe (bir damla meni), sonra bir kan pıhtısı, sonra bir parça et, sonra bir kemik iskeleti oldunuz. Sonra size et giydirdi ve göz, kulak ve kalp verdi. Öyleyse Allah’ın insanı bu ilk ya­ratışını düşünerek onu öldükten sonra tekrar yaratmasına kadir olacağını, buna kıyas etmeniz gerekmez mi? ZiraTnrincisine kadir olan, sonuncusuna -ki o tekrar yaratmasıdır- haydi haydi kadir olur. Nitekim Allah şu ayetler­de bunu ifade etmektedir. “Varlıkları yoktan var edip sonra onu tekrarlayan O’dur. Bu O’na daha kolaydır.” (Rum, 30/27); “İnsan düşünmez mi, o hiçbir şey değil iken daha önce şüphesiz biz onu yarattık.” (Meryem, 19/67); “De ki: Onu ilk yaratan diriltecek, çünkü O her türlü yaratmayı çok iyi bilendir.” (Yasin, 36/79); “İnsan başıboş bırakılacağını mı sanır? O dökülen bir meni­den bir nutfe değil miydi? Sonra bir kan pıhtısı oldu, Allah da onu yaratıp şekillendirdi. Ondan da iki eşi: Erkek ve dişiyi var etti. Peki bunları yapanın ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?” (Kıyame, 75/36-40).

İşte bu ayetler hasrın olacağına delildir. Allah, o ilk yaratışını tekrar tekrar hatırlatarak buradan insanların ikinci yaratışını ikrar etmelerini murad etmektedir.

Sonra Allah, bu yarattıklarına karşı kemal-i rahmet ve inayet sahibi olduğunu gösteren delillerin yanında kudretine delâlet eden diğer bir delil zikrederek şöyle buyurdu:

“Ektiğiniz nedir söyler misiniz? Onu siz mi bitiriyorsunuz, yoksa biti­renler biz miyiz?” Yani tarlayı sürüp oraya attığınız tohumdan bahsedin bakalım, onu siz mi bitiriyor, içinde başak ve daneler bulunan bir bitki ha­line siz mi getiriyorsunuz, yoksa onu yerde bitirip tam bir bitki haline geti­ren biz miyiz? Rivayet olunduğuna göre Hucr bin Kays el-Mederî bu ayet-i kerime ve benzerlerini okuduğu zaman “Hayır sen ya Rabbi!” der idi.

Hayatın başlaması demek olan yaratmanın delilini zikrettikten sonra devamını sağlayan rızkı da Allah’ın yarattığının delili işte budur. Şu üç şey rızka dahildir: Birinci olarak bu ayette zikredilen yenilecek şeyler. Önce bunu zikretti, çünkü bu gıdadır. Sonra içilecek, şeyi zikretti. Sonra başkaca yararları dışında yiyeceklerin pişirilmesini sağlayan ateşi zikretti.

“Eğer dileseydik muhakkak ki onu bir ot kırıntısı yapardık da, siz de şaşırıp kalırdınız. (Şöyle derdiniz:) Şüphesiz biz borçlanmışısız. Daha doğ­rusu biz mahrum kalmışlarız.” Yani lutfumuz ve rahmetimizle onu bitiren

ve size bir rahmet olmak üzere sizin için onu bırakan biziz. Dileseydik el­bette biz onu kurutur, daha olgunlaşıp hasad edilmeden bir ot kırıntısı ha­line getirirdik, ondan ne bir dane, ne de ziraatten beklenen başka bir şey elde edilmezdi de siz onun bu kötü halinden ve başına gelenden dolayı şaşı­rır kalırdınız ve “Biz battık, borçlandık.” veya “mahsulümüzün helakinden bizde helak olduk, nasibimiz kötü olduğundan ektiğimiz helak oldu, mah­sulden mahrum edildik.” derdiniz.

Bu yenilecek şeylerden sonra Allah rızka delil olan içilecek şeyden bahsederek şöyle buyurdu:

“İçmekte olduğunuz suyu söyler misiniz, onu siz mi buluttan indiriyor­sunuz, yoksa indirenler biz miyiz?” Yani ey insanlar susuzluğunuzu sön­dürmek için içmekte olduğunuz o tatlı suyu söyleyin, onu bulutlardan siz mi indiriyorsunuz yoksa başkası değil de kudretimizle onu biz mi indiriyo­ruz? Öyleyse tevhidi nasıl kabul etmiyor, öldükten sonra diriltilmeyi nasıl tasdik etmiyorsunuz?

“Eğer dileseydik, onu tuzlu bir su yapardık. O halde şükretmeli değil misiniz1?” Yani suyun indirilmesinde sizin hiç rolünüz yok, bu sebeple o her şeyi ile nimettir. Biz istersek onu ne içmeye, ne sulamaya yarayan tuzlu bir su yaparız. Öyleyse Allah’ın tatlı bir su olarak yarattığı içtiğiniz ve fay­dalandığınız bu nimete şükretmeniz gerekmez mi? Nitekim bir başka ayet-i kerimede Allah bunu şöyle ifade ediyor: “…Ondan hem size içecek vardır, hem de hayvanlırınızı otlatacağınız bitkiler. (Allah) su sayesinde sizin için ekinler, zeytinler, hurmalar, üzümler ve diğer meyvelerin hepsinden bitirir.” (Nahl, 16/10-11).

İbni Ebî Hatem’in Ebu Cafer’den rivayet ettiğine göre Rasulullah (s.a.) su içtiği zaman şöyle der idi: “Rahmeti ile bizi tatlı su ile sulayan, günahla­rımıza bakarak onu tuzlu bir su yapmayan Allah’a hamdolsun.”

Sonra ateşi zikrederek şöyle buyurdu:

“Tutuşturduğunuz ateşi söyler misiniz, siz mi onun ağacını yarattınız, yoksa yaratanlar biz miyiz?” Yani çakmak çakarak çakmak taşından elde ettiğiniz ateşten haber verin bana, onun tutuşturduğunuz ağacını siz mi yarattınız, yoksa kudretimizle onu biz mi yarattık? Arapların ateş elde et­tikleri iki ağaç vardı. Bunlar “marah” ve “afâr” ağaçlandır. Bunlardan iki yeşil dal alınıp birbirine sürtüldüğünde kıvılcım saçılır.

“Biz onu bir ibret ve çöl yolcuları için faydalı bir şey kıldık.” Yani, Biz bu ateşi, mümin ders alsın, diye size cehennemin o büyük ateşinin harare­tini hatırlatan bir ibret, yolcular ve ıssız çöllerde yaşayan bedeviler için faydalı bir şey kıldık. Ahmed bin Hanbel, Buhari ve Müslim’in Ebu Hürey-re’den rivayetlerine göre Rasulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Ademoğlu-nun dünyada yaktığı ateş, cehennem ateşinin yetmişte biridir.” Dediler ki: “Rasulullah, ahirette bu da olsa yeterdi.” Rasulullah şöyle buyurdu: “Cehennem ateşi dünya ateşleri üzerine altmış dokuz derece artırıldı, her dere­cenin harareti bu dünya ateşinin harareti gibidir.”

Bu ayette her ne kadar bütün insanların ateşe ihtiyacı varsa da, özel­likle yolcuların zikredilmesi onların ateşe daha fazla ihtiyacı olmasından­dır. Ahmed bin Hanbel ve Ebu Davud’un Karanlı muhacirlerden birinden rivayet ettiklerine göre Rasulullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Müslümanlar şu üç şeyde ortaktırlar: Ateş, ot ve su.”

“O halde Rabbini o büyük adıyla teşbih et.” Yani bu muhtelif, bir biri­ne zıt şeyleri kudretiyle yaratan Ulu Rabbini tenzih et. Zira O bu tatlı so­ğuk suyu yarattı, dileseydi onu denizler ve okyanuslar gibi tuzlu yapardı. Şu yakan ateşi yarattı ve onu kullan için bir kolaylık, dünyada kendileri için faydalı bir şey, ahirette bir caydırıcı yaptı. Ayetin ifadesi şudur: Allah, vahdaniyyeti ve haşri inkâr edenlerin halini zikredip yarattığı varlıklar ve verdiği rızıklarla vahdaniyete ve hasra dair delil ortaya koyduktan ve ima­nın onlar için bir şey ifade etmediğini gördükten sonra, peygamberine vazi­fesine itina göstermesini emretti ki o da Rabbini bilerek ve Rabbi için amel ederek kendisini kemale ulaştırmasıdır. [7]

Peygamberliğin İspatı, Kur’an’ın Doğruluğu Ve İnançlarından Dolayı Müşriklerin Azarlanması:

75- Hayır, işte yıldızların düştüğü (battığı) yerlere yemin ediyorum;

76- Eğer bilirseniz gerçekten bu bü- yük bir yemindir.

77- Şüphesiz o, çok şerefli bir Kur’an’dır.

78- Korunmuş bir kitaptadır.

79- Ona tam temizlenmiş olanlardan başkası el süremez.

81- Şimdi siz bu sözü mü küçümsüyor;unuz?

82-Allah<m verdiği rızka karşı şükrü, onu yalanlamakla mı yerine ge-

83- Hele can boğaza gelince,

84- O vakit siz bakar durursunuz.

85- Biz o (ölmek üzere ola)na sizden daha yakınız, ama göremezsiniz.

86- İşte madem ki ceza görmeyecek-

87- Eğer (iddianızda) doğru iseniz, o canı geri çevirsenize.

88- Şimdi eğer O, mukarrabînden ise

89- Rahatlık, güzel rızık ve naim cenneti vardır.

90- Ashab-ı yemîn’den (kitabı sağ tarafından verilenlerden) ise,

91- Artık ashab-ı yeminden selâm sana.

92- Eğer o, tekzib edenlerden, sapıklardansa,

93- Kaynar sudan bir ziyafet

94- Ve cehenneme atılmak vardır.

95- Şüphesiz bu elbette kesin gerçeğin ta kendisidir

96- O halde Rabbini o büyük adıyla teşbih et.

Açıklaması:

“Hayır, İşte yıldızların düştüğü yerlere yemin ediyorum.” Yani yıldızla­rın battığı, yerlere yemin ediyorum. Cumhurun görüşüne göre Allah yarat­tıklarından dilediğine yemin eder. Bu onun azametine delildir. Burada özellikle yıldızların battığı yerlere yemin etmesi, battığı zaman izinin kay­bolup gitmesinden ve bunun, tesiri asla kaybolmayan daimî bir müessirin (Allah’ın) varlığına delâlet etmesinden dolayıdır. Bu sebepten İbrahim (a.s.) bu batışlara bakarak bir yaratıcının var olduğu neticesini çıkarmıştı. Ayrıca gecenin son saatlerinin önemli ve özel özellikleri olduğunda da şüp­he yoktur.

Burada yemin sigası, “yemin ediyorum” denilmek istendiği halde “fe-lâ-uksimu” “yemin etmiyorum” şeklinde nefiy (olumsuz) gelmiştir. Çünkü Arablar “uksimu’ fiilinden önce “lâ” ilave ederler. Bununla sanki üzerine yemin edilen konunun dışındaki her şeyi reddetmiş olduğunu ifade eder. Ayette murad edilen husus şudur: “Büyük yemin etmek şöyle dursun, me­sele her hangi bir yemine ihtiyaç duymayacak kadar açıktır.” Bu minval üzre yeminler Kur’an’ı kerimde çok gelmiştir. Meselâ:

“Felâ-uksimu bi’ş-şafak” O şafağa yemin ederim.” (Kıyame, 84/16); “Felâ uksimu bi’1-hunnesi’l-cevâri’l-künnes” “O geri dönüp akıp akıp yuva­larına giden yıldızlara yemin ederim.” (Tekvir, 81/15-16); “Felâ uksimu bi-mâ-tubsirûn” “Gördüğünüz şeylere yemin ederim.” (Hakka, 69/38); “Felâ uksimu bi-Rabbi’1-meşârik ve’1-meğârib” “Doğuların batıların Rabbine ye­min ederim.” (Maâric, 70/40); “Lâ uksimu bi-hâze’1-beled” “Şu beldeye ye­min ederim.” (Beled, 90/1); “Velâ uksimu bi’n-nefsi’1-levvâme” “Kendisini alabildiğine kınayan nefse yemin ederim.” (Kıyame, 75/2).

Bazı tefsir âlimlerine göre buradaki “lâ” hiç manası olmayan, ziyade bir harf değildir; bilakis bir şeyi nefyetmek, reddetmek üzere yemin edili­yorsa, yeminin başına bu “lâ” getirilir. Meselâ Hz. Ayşe’nin “Hayır, vallahi Rasulullah’ın eli asla (yabancı) bir kadının eline dokunmamıştır.” sözü bu kabil bir kasemdir.

Kur’an-ı Kerim’de yeminler birkaç türlüdür: Ya Cenab-ı Hak kendi za­tına yemin eder. Meselâ: “Göğün ve yerin Rabbine yemin olsun.” (Zariyat, 51/23); “Allah’a yemin ederim ki kesinlikle sizin putlarınıza bir oyun oyna­yacağım” (Enbiya, 21/57) ayetlerinde olduğu gibi. Veya yaratıcısının aza­metine delâlet etmek üzere yine Cenab-ı Hakk’m, yarattıklarından bazı varlıklar üzerine yemin etmesi şeklinde olur. Meselâ: Saf saf dizilmişlere, Tûr’a, tozutup savuranlara, yıldıza, yıldızların düştükleri yerlere, güneşe, aya, geceye, gündüze, kıyamet gününe, fecre, beldeye, incire ve zeytine ye­min etmesi gibi.

Kur’an’da bazan yemin Kur’an’a yapılmıştır: “Yâ sîn, hikmet dolu Kur’an’a yemin olsun.” (Yasin, 36/1-2); “Sad, öğüt dolu Kur’an’a yemin ol­sun.” (Sad, 88/1); “Kaf şerefli Kur’an’a yemin olsun.” (Kaf, 45/1); “Ha mim, Apaçık Kur’an’a andolsun.” (Zuhruf, 89/1-2), (Duhan, 90/1-2) ayetlerinde olduğu gibi.

“-Eğer bilirseniz- gerçekten bu büyük bir yemindir.” Burada “bu” zami­ri ile işaret edilen yemin “yıldızların düştüğü yere yemin ederim” sözünden anlaşılan yemindir.

“Şüphesiz o çok şerefli bir Kur’an’dır.” İşte üzerine yemin edilen mese­le budur. Yani Muhammed (s.a.)’e indirilen bu Kur’an, ihtiva ettiği hidayet, ilim, hikmet ve dünya ve ahiret saadetine irşadlardan dolayı hiç şüphesiz çok faydalı, yararlı büyük bir kitaptır. Kur’an’ın birinci sıfatı budur.

Adına yemin edilen yıldızlarla üzerine yemin edilen Kur’an arasındaki münasebet açıktır: Yıldızlar karanlıkları aydınlatır, Kur’an ayetleri de yolu ışıklandırır, cehalet ve dalâlet karanlıklarını dağıtır ki birincisi maddi ka­ranlıklar, ikincisi de manevi karanlıklardır.

“Korunmuş bir kitaptadır. Ona tam temizlenmiş olanlardan başkası el süremez. Alemlerin Rabbinden indirilmedir.” Bunlar Kur’an-ı Kerim’in di­ğer üç sıfatıdır: Kur’an’ı Kerim, Levh-i Mahfuz’da korunmuş, gizlenmiştir, onu “kerrûbiyyûn” denilen mukarreb meleklerden başkası göremez. Ona gökte temiz meleklerden, dünyada da büyük ve küçük hadesten temizle­nenlerden, yani abdest almış, cünüplükten temizlenmiş olanlardan başkası dokunamaz. O, Allah tarafından indirilmiştir, sihir değildir, kehanet değil­dir, şiir ve beşer sözü değildir, belki o, hakkında hiç şüphe olmayan haktır, daha ondan ileri faydalı bir hak yoktur.

Bu ayetin açık manası; ne kâfirin, ne de abdestsiz ve cünübün ona el süremeyeceğine delâlet eder. İmam Malik’in Muvatta’mda, İbni Hıbban’ın Sahih’inde rivayet ettiklerine göre Rasulullah (s.a.) Amr İbni Hazm’a yazdı­ğı mektup (ferman) da “Kur’an’a ancak temiz olan dokunabilir.” demiştir. Ebu Davud’un Merâsil’de ve diğer Sünen sahiplerinin kitaplarında rivayet ettiklerine göre Zührî “Ben Amr bin Hazm’ın sahifesinde Rasulullah’ın “Kur’an’a ancak temiz olan dokunabilir.” dediğini okudum” demiştir. Dara-kutnî de bunu Amr bin Hazm, Abdullah bin Ömer ve Osman bin Ebi el-Ass’-dan muttasıl senedle rivayet etmiştir. Ancak bu son iki rivayetin isnadlann-da temkinli olunmalıdır.

Abdesti olmayanın Kur’an’a dokunmaması neredeyse âlimler tarafın­dan üzerinde icma edilen bir meseledir. Sadece öğrenme ve öğretme zaruretinden dolayı fukahadan bazıları -ki Malikîlerdir- teiniz olmayanın doku­nabileceğine cevaz vermişlerdir. Ancak âlimler açıklamakta olduğumuz “Korunmuş bir kitaptadır, ona tam temizlenmiş olanlardan başkası doku­namaz. ” ayetlerindeki kitaptan maksadın meleklerin elindeki kitap olduğu görüşünü tercih etmişlerdir. Nitekim şu ayetler de bunu teyid etmektedir: “O çok şerefli, kadri yüce, tertemiz sahifelerdendir, kıymetli, sevgili, takva sahibi katiplerin elleriyle (yazılmıştır).” (Abese, 80/13-16). Çünkü bu ayet, Kur’an-ı Kerim’in şeytanların indirmesi olmaktan münezzeh olduğunu bil­dirmek için serdedilmiştir. Ayrıca sure (Vakıa suresi) Mekkîdir. Mekkî su­relerin üzerinde durduğu en önemli husus tevhid, ahiret ve peygamberlik gibi dinin esasına taalluk eden hususları yerleştirmektir. Fer’î hükümler ise, daha çok Medenî sürelerdedir. Ve yine ayetteki “meknûn” kelimesinin manası “Gözlerden gizlenmiştir, korunmuştur, beşer eli ulaşamaz.” demek­tir. Eğer bundan maksat bizim ellerimizdeki mushaf olsaydı “korunmuş” diye vasfedilmesinin bir anlamı kalmazdı.

Sonra Allah, Kur’an’ın durumunu hafife alanları paylayarak şöyle bu­yurdu:

“Şimdi siz bu sözü mü küçümsüyorsunuz?” yani yukarıda dört özelliği­ni saydığımız bu Kur’an’ı mı küçümsüyor, küfürde kâfirlere destek çıkıyor ve onlara yaslanıyorsunuz? “Ve Allah’ın verdiği rızka karşı şükrü, onu ya­lanlamakla mı yerine getiriyosunuz?” Yani gökten inen rızkınızın (yağmu­run) şükrünü veya yerden çıkan mahsulün şükrünü, Allah’ın nimetlerini, öldükten sonra dirilmeyi ve Kur’an’ın gösterdiği şeyleri yalanlamakta kul­lanıyor, böylece yalanlamayı şükür yerine mi koyuyorsunuz? Yalanlamayı şükür yerine koyandan daha zalim kim olur!

Sonra Allah müşrikleri, batıl inançlarından dolayı azarlayarak şöyle buyurdu:

“Hele can boğaza gelince, o vakit siz bakar durursunuz, biz ona sizden daha yakınız, ama göremezsiniz. İşte madem ki ceza görmeyecekmişsiniz, eğer doğru iseniz. O canı geri çevirsenize.” Yani ölüm anında can veya ruh boğaza geldiğinde siz o hayata veda etmek üzere olanı görüyorsunuz, ona ve onun çektiği ölüm sekeratına (ölüm anının verdiği durumlara) bakıp du­ruyorsunuz. Biz ilmimizle, kudretimizle, görmemizle ve meleklerimizle ona sizden daha yakınız, ama siz onun ruhunu kabzetmeyi üslenmiş ölüm me­leklerini göremiyorsunuz. Eğer siz öldükten sonra asla diriltilmeyeceğiniz, yaratıcının kulu olmadığınız, hesaba çekilip ceza görmeyeceğiniz iddiasın­da doğru iseniz haydi gelin ölüme engel olun, boğaza kadar çıkmış ruhu önceki yerine geri döndürün de görelim bakalım.

Yani sizi bir yaratan yok, bilakis siz yaratıcı iseniz, niçin ruhlar boğaz­lara kadar çıktığı zaman onları cesetlerine geri gönder miyorsunuz? Öldük­ten sonra dirilme olmadığında doğru iseniz, ölüm anındaki kişinin ruhunu cesedine iade edin ki ölüm ortadan kalksın, böylece öldükten sonra dirilme de olmasın? Yani şu iki şart veya özellik sizde gerçekten varsa; hesaba çe­kilmeyeceksiniz ve bunda doğru iseniz, ölenin ruhunu geri çevirin.

Bu ayetin benzeri diğer ayetler de şunlardır: “Artık gözünüzü açın, (can) köprücük kemiğine dayandığı zaman “tedavi edebilecek kim?” denildi (denile­cek) ve (can çekişen) hakiki bir ayrılış olduğunu anladı (anlayacak), bacak da bacağa dolaşdı mı o gün sevk yalnız Rabbinedir.” (Rıyame, 75/26-29).

Sonra Allah bu insanların ölüm anındaki ve vefatlarından sonraki akibetlerini beyan etti ve onları üç kısma ayırarak şöyle buyurdu:

1- “Şimdi eğer o, mukarrabînden ise rahatlık, güzel rızık ve naim cen­netleri vardır.” Yani eğer o ölüm anını yaşayan veya ölen kişi sâbıkûn, mu-karrabûn grubundan ise onlar için rahat, istirahat, dünya ahvalinden en­dişesizlik ve cennette güzel ve bol bir rızık vardır. Sâbıkûn, mukarrabûn sı­nıfı vacibleri ve müstehapları yerine getiren, haramları ve mekruhları, hatta bazı mubahları terkeden insanlardır ki, bunlar bu surenin başında bahsedilen ilk sınıftır. Ayette geçen “er-revh” kelimesi ruhu ve bedeni de içine alan istirahttır. “er-Reyhân” kelimesi beden için “cennetü’n-na’îm” ise ruh için verilen nzıktır ki kişi Rabbine kavuşarak bu nimetlerden istifade eder. Rivayet olunur ki mümin dünyadan ayrılırken, kendisine cennetten bir reyhan getirilir, onu koklar. Ya Rabbi, bizi bu zümreden eyle.

2- “Ashab-ı yeminden ise, artık ashab-ı yeminden selâm sana.” Yani ölüm anını yaşayan veya ölen kişi ashab-ı yeminden ise -ki onlar kitapları sağlarından verilenlerdir- melekler onlara bu müjdeyi verir ve şöyle derler: Ey sahib-i yemîn, sana kardeşlerin ashab-ı yeminden selâm olsun, geçmiş olsun, sen selâmet yolcususun, sen ashab-ı yemindensin, çünkü sen onlarla beraber olacaksın, seni selâm vererek istikbal edecekler.

Şu ayet-i kerime de bu güzel anı ifade etmektedir: “Rabbimiz Allah’tır deyip sonra dosdoğru olanlar, şüphesiz onlara melekler inecekler. “Korkma­yın, üzülmeyin, va’dolunduğunuz cennet size müjdeler olsun. Biz sizin, dünya hayatında ve ahirette dostlarınızız. Gafur ve Rahim’den bir ziyafet olarak orada sizin için canlarınızın çektiği her şey ve orada sizin için istedi­ğiniz her şey vardır.” diyecekler.” (Fussilet, 41/30-32).

3- “Eğer o, tekzip edenlerden sapıklardan ise kaynar sudan bir ziyafet ve cehenneme atılmak vardır.” Yani ölüm anını yaşayan veya ölen o kişi hakkı ve öldükten sonra dirilmeyi inkâr eden, hidayetten sapanlardan biri ise -ki bunlar daha önce bahsedilen ashab-ı şimal (kitaplarını sol tarafla­rından alanlar)dır- ona bir ziyafet veya daha önce açıklandığı gibi zakkum­dan yedikten sonra gayet sıcak sudan hazırlanmış bir ikram(!), sonra da her taraftan kendisini saracak olan ateşe atılıp orada karar kılma vardır.

Sonra Allah meseleyi kesinleştirip bu haberin ne kadar sahih olduğu­nu açıklama sadedinde şöyle buyurdu:

“Şüphesiz bu elbette kesin gerçeğin ta kendisidir.” Yani bu haber ve bu surede zikredilen öldükten sonra dirilme meselesi ve diğerleri kesin ve mutlak doğrunun ta kendisi ve hulasası ve hakkında şek ve şüphe olma­yan ve hiç kimsenin göz ardı edemeyeceği sabit bir hakikattir.

Sonra Allah, peygamberine, onu kemale ulaştıracak şeyi emrederek şöyle buyurdu:

“O halde Rabbini o büyük adıyla teşbih et.” Yani Allah’ı şanına lâyık ol­mayan şeylerden tenzih et. “Bismi” deki “be” harfi zaiddir, “Rabbin ismini teşbih et” demektir. “İsim”den maksad “müsemma”dır, yani Allah’ın zatıdır.

Ahmed bin Hanbel, Ebu Davud, İbni Mace ve “sahihtir” hükmü ile Ha-kim’in rivayetlerine göre Ukbe bin Amir şöyle dedi:

“Fesebbih bismi rabbike’1-azîm” ayeti indiği zaman Rasulullah (s.a.) “Bunu rükûnuzda yapın” dedi “Sebbih ismike’1-a’lâ” ayeti indiğinde “Bunu secdelerinizde yapın.” dedi.

“el-Azîm” ile “el-A’lâ” arasındaki fark şudur: Birincisi yakınlığa, ikin­cisi uzaklığa delâlet eder. Buna göre Allah her varlığa ve herkese yakındır, ama O bizim idraklerimizin kavramasından daha yücedir.

Ebu Davud ve Kütüb-i Sitte sahihlerinden diğerlerinin Ebu Hürey-re’den rivayetlerine göre Rasulullah şöyle buyurdu: “Dile kolay, mizanda ağır, Rahmana sevimli iki kelime: “Sübhanallâhi ve bi-hamdihi sübhânal-lâhi’l-azîm.

Kuran

Vakıa Suresi

Tefsir’ül Münir ( Vehbe Zuhayli ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.