Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 22°C
Az Bulutlu
İstanbul
22°C
Az Bulutlu
Per 21°C
Cum 19°C
Cts 18°C
Paz 19°C

55 – Rahman Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

el-Hasen, Urve b. ez-Zübeyr, İkrime, Ata ve Câbir’in görüşüne göre bü­tünüyle Mekke’de inmiştir.

55 – Rahman Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Rahman Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi Tefsiri )

Rahman ve Rahim Allah’ın adı ile

İbn Abbas; bundan bir âyet müstesnadır. Bu da yüce Allah’ın: “Göklerde ve yerde bulunan herkes O’ndan diler” (er-Rahmân, 55/29) buyruğudur, demiştir. Yetmışaltı âyettir,

İbn Mesud ve Mukatil: Bütünüyle Medine’de inmiştir, demişlerdir. Ancak birinci görüş Urve b. ez-Zübeyr’den gelen şu rivayet dolayisı ile daha sahih­tir: Mekke’de Peygamber (sav)’dan sonra Kur’ân’ı açıktan okuyan ilk kişi İbn Mesud’dur. Şöyle ki Ashabr Kureyşlİler hiçbir zaman bu Kur’ân’ın yüksek ses­le, açıkça okunduğunu henüz işitmediler. Acaba bu Kur’ân’ı onlara işittire­cek bir kimse var mı? dediler. İbn Mesud; Ben diye atılınca, ashab: Sana bir zarar geleceğinden korkuyoruz. Bizler kendisini koruyacak aşireti bulunan bir adamın bunu yapmasını istiyoruz, dediler. Ancak o bunu kabul etmedi. Makamın yanında ayağa dikilip “Rahman ve rahim Allah’ın adıyla. Rahman (alan Allah) Kur’ân’ı öğretti…”diye okumaya koyuldu. Sonra Kureyş, mec­lislerinde oturmakta iken o sesini yükseltmeye devam etti. Dikkatle dinleyin­ce: Um Abd’in oğlu ne diyor? dediler. Diğerleri: O Muhammed’in üzerine in­dirildiğini iddia ettiği sözleri söylüyor, dediler. Sonra da yüzünü yaralayın-caya kadar onu dövdüler.

Sahih rivayetle sabit olduğuna göre Peygamber (sav), (Batn-ı) Nahle de­nilen yerde sabah namazını kıldı. er-Rahmân Sûresi’ni okudu. Cinlerden bir kesim oradan geçti ve ona iman etti.

Tirmizi’deki rivayete göre Câbir şöyle demiştir: Rasûlullah (sav), ashabı­nın yanına çıkıp geldi. Onlara er-Rahmân Sûresi’ni başından sonuna kadar okudu, onlar da seslerini çıkarmayıp dinlediler. Peygamber şöyle buyurdu:

“Andolsun ben bu sûreyi cin gecesi cinlere karşı ukudum. Onlar sizden da­ha güzel karşılık veriyorlardı. Ben yüce Allah’ın: “O halde Rabbinizin nimet­lerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?” buyruğunu okudukça kendileri de: Rabbimiz, nimetlerinden hiçbirisini yalanlamıyoruz. Hamd yalnız Sana­dır” diye karşılık veriyorlardı. (Tirmizi) dedi ki: Bu garib bir hadistir[1]

Ayrıca bu rivayette sûrenin Mekke’de indiğine delil bulunmaktadır. Doğ­rusunu en iyi bilen Allah’tır.

Rivayet olunduğuna göre Kays b. Âsim el-Minkârî Peygamber (sav)e şöy­le demiştir: Bana sana indirilenlerden bir şeyler oku. Bunun üzerine Peygam­ber ona er-Rahman Sûresi’ni okudu. Kays: Onu tekrar oku deyince,” Peygam­ber üç defa bu sûreyi ona tekrar etti. Kays: Allah’a yemin ederim ki bunun bir parlaklığı vardır. Bu sözün kendine has bir tadı vardır. Onun altı sulak, yukarısı yemişlidir. Böyle bir sözü hiçbir insan söyleyemez. Ben şehadet ede­rim ki, Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur ve şüphesiz sen Allah’ın Rasûlüsün, dedi[2]

Ali (r.a)’dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Herşeyin bir gelini vardır. Kur’ân’ın gelini de er-Rahmân suresi’dir. [3] [4]

  1. Rahman,
  2. Kuranı öğretti,
  3. İnsanı yarattı,
  4. Ona beyânı öğretti.
  5. Güneş de, ay da hesapladır.
  6. Gövdesiz bitkiler de, ağaçlar da secde ederler.
  7. Göğe gelince, onu da yükseltti ve mizanı koydu.
  8. 9 Tartıda haksızlık etmeyin, tartıyı adaletle dosdoğru yapın ve

tartıyı eksik yapmayın” diye emretti.

  1. Yere gelince, onu da oranın yaratıkları İçin alçaktı.
  2. Orada meyveler ve tomurcuklu hurma ağaçları vardır.
  3. Samanlı taneler ve hoş kokulu bitkiler de vardır.

13.0 halde; Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsi­niz?

“Rahman” olan Allah “Kur’ân’ı Öğretti” buyruğu hakkında Said b. Cü-beyr ile Âmir eş-Şa’bî şöyle demişlerdir: “er-Rahmân” bir araya getirilmele­ri halinde yüce Allah’ın isimlerinden birisini teşkil eden üç sûrenin başlangıcıdır: “Elif, lâm, Ra” ile “Hâ, Mîm” ve “Nün.” Bunların bir araya getirilme^ leri halinde “er-Rahmân” adı ortaya çıkar.

“Kur’ân’ı öğretti.” Yani yüce Allah onu peygamberine öğretti, o da onu bütün insanlara eksiksiz tebliğ etci.

Bu sûre Mekkeli müşrikler: Rahman da neymiş? demeleri üzerine inmiş­tir.

Bu buyruğun Mekkelilere: Ona bu Kur’ân’ı bir insan öğretiyor ve o da Ye-mâme’nin Rahmân’ıdır sözlerine cevab olmak üzere indiği de söylenmiştir. Onlar bu sözleriyle yalancı Müseylemeyi kastediyorlardı. Bunun üzerine yüce Allah: “Rahman (olan Allah) Kur’ân’ı öğretti” buyruklarını indirdi.

ez-Zeccac dedi ki: “Kur’ân’ı öğretti.” Onun hatırlanmasını ve okunma­sını kolaylaştırdı demektir. Yüce Allah’ın: “Andolsun ki Biz Kur’ân’ı öğüt al­mak için kolaylaştırdık.” (en-Necm, 54/17) buyruğu da bu anlamdadır.

Yüce Allah, Kur’ân’ı insanların kendisi ile kendisine ibadet etmelerinin bir alâmeti kılmıştır, diye de açıklanmıştır,

“İnsanı yarattı” buyruğu hakkında İbn Abbas, Kata de ve el-Hasen: Âdem (a.s)’ı kastetmektedir, demişlerdir.

“Ona beyânı” herşeyin ismini “öğretti.” Ona bütün dilleri öğretti, diye de açıklanmıştır. Yine İbn Abbas’tan ve İbn Keysân’dan şöyle dedikleri rivayet edilmiştir: Burada insan’dan, kasıt Muhammed (sav)’dir. “BeyânMan kasıt

ise helâl ile haramın, hidayet ile sapıklığın açıklanmasıdır. Olmuş ve olacak­lar, diye de açıklanmıştır. Çünkü Kur’ân-ı Kerim öncekilere de, sonrakilere de, kıyamet gününe dair de açıklamalarda bulunmuştur. ed-Dahhâk “beyân” hayır ve serdir, demiştir. er-Rabi’ b. Enes de: İnsana fayda ve zarar verecek şeylerdir, diye açıklamıştır. Katade de böyle demiştir.

“İnsan”ile bütün insanların kastedildiği de söylenmiştir. O halde bu bir cins isimdir. “Beyan” da bu açıklamaya göre konuşmak ve kavramak demek olur. Bu ise insanın diğer canlı varlıklara kendisi vasıtasıyla üstün kılındığı özellikler arasındadır.

es-Süddî şöyle demiştir: O herbir kavme kendisi ile konuşacakları dille­rini öğretmiştir. Yemân da: Kalem ile yazı yazmaktır, diye açıklamıştır. Bu­nun bir benzeri de yüce Allah’ın: “O kalemle (yazmayı) öğretendir. İnsana bilmediğini öğretti” (İkra, 96/4-5) buyruklarıdır.

“Güneş de, ay da hesapladır.” Yani her ikisi de bilinen bir hesap ile akıp gitmektedirler. Böylelikle bu buyrukta (“her ikisi de akıp gitmektedirler”) an­lamına gelen; takdirindeki haber hazfedilmişür.

İbn Abbas, Katade ve Ebu Malik de şöyle demişlerdir: Yani onlar belirli konaklarda bir hesaba göre akmaktadırlar. Bu konaklan ileri geçemezler ve başka yere de kaymazlar.

İbn Zeyd ve İbn Keysân şöyle demişlerdir; Her ikisi ile vakitler, va’deler ve ömürler hesab edilmektedir. Eğer gece gündüz, güneş ay olmasaydı ve eğer zaman tümüyle gece ya da gündüz olsaydı, hiç kimse herhangi bir şe­yi nasıl hesab edeceğini bilemeyecekti.

es-Süddî dedi ki: “Hesapladır” bunların süreleri takdir edilmiştir, demek­tir. Bunlar tıpkı insanların ecelleri gibi ecellerine doğru akıp giderler, onla­rın da ecelleri geldi mî yok olup gidecekler, Bunun bir diğer benzeri yüce Allah’ım “Herbiri belirli bir süreye kadar akıp gitmektedir.” (ez-Zümer, 39/5) buyruğudur.

ed-Dahhâk, bir kader iledir, diye açıklamıştır. Mücahid de şöyle demiş­tir: “Hesaplıdır” lafzı değirmenin hüsbânı yani etrafında döndüğü ekseni gi­bidir, demektir. Her ikisi de bir eksenin etrafında dönermişcesine dönerler,

” Hesap” lafzı; “Onu hesap ettim, ederim, hesap etmek” fiilinin mastarı olabilir. Mastar itibariyle “gufran, küfran, rüc-han” lafızlarına benzer, bir diğer masdar şekli de; şeklindedir. Bu da; “Onu saydım, sayarım” anlamındadır.

el-Ahfeş dedi ki: Bu lafız “hisab”in çoğulu da olabilir, çoğulu­nun diye gelmesi gibi. Bu kelime aynı zamanda “azab ve kısa oklar” anlamında da kullanılır. Buna dair açıklamalar el-Kehf Sûresi’nde (18/40. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Tekili: diye gelir. Bu aynı zaman­da “küçük yastık” anlamında da kullanılır. Bu anlamdan hareketle: ” Ona yastık hazırladım” demek olur. Nitekim şair şöyle demiştir:

“O vakit aen yastık hazırlanmamış olarak kalırsın.”

Kimse sana ikram etmeksizin ve sana kefen giydirilmeksizin, demektir.

“Gövdeslz bitkiler de, ağaçlar da secde ederler” buyruğu ile ilgili olarak İbn Abbas ve başkaları şöyle demişlerdir: “Gövdesiz bitkiler: Gövde­si bulunmayanları; “Ağaçlar” lafzı da gövdesi olanlar”ı anlatmakta­dır. İbn Abbas Temimli Safvan b. Esed’in şu beyitini de zikretmektedir:

“O büyük düzlük dikenli bitkilerini verdi,

Ttemim ve Vâil kabileleri de bu sayede tamam oldu.”

Züheyr b. Ebi Süİmâ da şöyle demiştir:

“Bitki gövdeleri ile taçlanmış bulunuyor, güney rüzgarının dokuduğu; Ki onun saf olmayan suyunun hareleri yardır.”

Gövdesiz bitki” lafzı; O şey ortaya çıktı, gö­ründü, çıkar, görünür” kökünden gelmektedir.

Bitkilerin ve ağaçların secdeleri, gölgelerinin secdesiyle olur. Bu açıkla­mayı ed-Dahhâk yapmıştır.

el-Ferrâ dedi ki: Bunların secdeleri güneş doğduğu zaman güneşe dönük olmaları, sonra gölge çekiltnceye kadar onunla birlikte gölgelerinin de kay­ması ile olur.

ez-Zeccâc dedi ki: İkisinin secdesi gölgelerinin onlarla birlikte dönmesi ile olur. Nitekim yüce Allah: “Gölgelerinin… dönerek.” (en-Nahl, 16/48) di­ye buyurmaktadır,

el-Hasen ve Mücahid de âyet-i kerimede geçen (ve “gövdesiz bitkiler” diye meali verilen): “en-Necm”den kasıt semadaki yıldızlardır, demişlerdir. Mü-cahid’in görüşüne göre yıldızın secdesi gölgesinin dönmesi ile olur. Taberi’nin tercih ettiği de budur. Bu görüşü el-Mehdevî de nakletmektedir.

Yıldızın secdesinin, kaybolması olduğu, ağacın secdesinin meyvesinin top­lanmasının mümkün olmasıdır, diye de açıklanmıştır. Bu görüşü el-Maver-dî nakletmektedir. Bir diğer görüşe göre bütün bunlar, Allah tarafından musahhar kılınmış şeylerdir. O bakımdan sizler Sabitlerden birtakım kimse­lerin yıldızlara taptıkları gibi sakın yıldızlara tapmayınız. Acemlerden bir ço­ğunun yaptığı gibi de ağaçlara tapmayınız, demektir.

“Secde etmek* zilletle boyun eğmek demektir. Bununla kastedilen ise son­radan yaratılmışlığın izlerini taşımalarıdır. Bu açıklamayı da el-Kuşeyrî nak-letmiştir.

en-Nehhâs dedi ki: Dilde “secde etme’nin asıl anlamı, yüce Allah’a tes­lim olmak ve O’na boyun eğip itaat etmektir. Bundan dolayı secde bütün can­sızların Allah’ın emrine teslimiyetleri ve O’nun emrine itaat etmeleridir. Canlı varlıklarda da durum bu şekildedir. Namazdaki secde de bu türdendir. Muhammed b. Yezid de: “en-necm (mealde; gövdesiz bitkiler) in yıldızlar anlamına geldiği ile ilgili olarak şu beyiti zikretmektedir:

“Yıldız(lar)ı (yansıttığından ötürü) o dopdolu tencerede sayarak geçirdi geceyi Yiyenlerin elinde çabukça donuveren (o yemeğin tenceresinde).”

“Göğe gelince omı da yükseltti” buyruğundaki: ” Göğe gelince”

lafzını Ebu’s-Semmal; şeklinde mübteda olarak ref ile okumuştur. (Göğü de yükseltti, demek olur.) Bunu tercih etmesinin sebebi daha önce ge­çen: “Gövdesiz bitkiler de, ağaçlar da secde ederler” cümlesine bu cümle­yi atfetmiş olmasıdır. Böyle okumak suretiyle atfedileni de tıpkı kendisine at-fediten gibi mübteda ve haberden meydana gelmiş bir cümle olarak kabul etmiş olmaktadır, Diğerleri ise bu lafzı daha sonra gelen fiilin delâlet ettiği bir fiili takdir ederek nasb ile okumuşlardır.

“Ve mizanı koydu.” Mücahid, Katade ve es-Süddîden, adaleti koydu, de­mektir. Yani o yeryüzünde uygulanmasını emrettiği adaleti koydu. ” Allah şeriatı koydu, vazetti” denilir. “Filan kişi şunu koydu, bıraktı” demektir. Buna binaen mizandan kasıt Kur’ân’dır. Çünkü Kur’ân-ı Kerim’de kendisine gerek duyulan şeyler vardır diye açıklan­mıştır ki bu da el-Huseyn b. el-Fadl’ın görüşüdür.

el-Hasen ve yine Katade ile ed-Dahhâk şöyle demişlerdir: Bu mizan’dan kasıt, insanların birbirlerine karşı adaletli davranmaları ve birbirlerindeki hak­kı almaları için kendisi ile tartılan ve denge göstergesi (lisanı) bulunan mi­zandır. Bu buyruk adaletin yerine getirilmesini emretmek anlamında haber kipinde gelmiştir. Buna da yüce Allah’ın: “Tartıyı adaletle dosdoğru yapın” buyruğu delalet etmektedir ki; “Adalet” demektir.

Bunun hüküm ile aynı şey olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah bu buyruk ile amellerin tartılması için âhirette mizanın yerleştirilmesini murad etmiştir, diye de açıklanmıştır.

“Mizan” lafzının aslı ‘dır. Buna dair açıklamalar daha önce el-A’raf Sûre’sinde (7/8. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Tartıda haksızlık etmeyin… diye” buyruğundaki: “…meyin diye” lafzında geçen; “Diye” edatının i’rabtaki yerinin, harf-i cerrin hazfedildiği tak­dirine binâen nasb olması mümkündür. “Haksızlık etmeyesiniz di­ye, etmemeniz için” diye buyurmuş gibidir.

Yüce Allah’ın: “Allah yanümayasanız diye size açıklı­yor.” (en-Nisa, 4/176) buyruğunda olduğu gibi. Diğer taraftan: ( il ) edatının i’rabta mahallinin olmaması da mümkündür. O takdirde buyruk “haksızlık etmeyin” anlamında olup bu takdire göre; meczum olur. Yüce Allah’ın; “Onların elebaşıları: Yürüyün,,, diyerek kalkıp gittiler.” (Sâd, 38/6) buyru­ğundaki; “Yürüyün diye…” lafzının “Yürüyün” anlamında ol­masına benzemektedir.

“Tuğyan” haddi aşmak demektir. Buna göre mîzan adalettir, diyenler mizanın tuğyan» (haksızlık etmesi) de zulümdür demişlerdir. Maksat kendi­si ile tartılan terazi olduğunu söyleyenler mizanın tuğyanının eksik tartmak olduğunu söylemişlerdir.

İbn Abbas dedi ki: Bir kimseye tartacak olursanız, hainlik etmeyiniz, de­mektir. Yine ondan rivayete göre o şöyle demiştir: Ey mevali topluluğu! Siz­ler insanların kendileri sebebiyle helak oldukları iki işin başına getirilmiş bu­lunuyorsunuz. Bunlar çile ile ölçmek ve terazi ile tartmaktır.

MMizan”dan kasıt hükümdür diyenler de onun haksızlık yapması tahrif et­mektir, derler. İfadede hazfedilmiş lafızlar olduğu da söylenmiştir. Yani, O mizanı koydu ve sizlere mizanda haksızhk etmeyin, diye emretti.

“Tartıyı adaletle dosdoğru yapın.” Yani onu adaletin gereği ne ise öy­lece kullanın.

Ebu’d-Derdâ (r.a) dedi ki: Sizler terazinin işaretini tam bir adalet ile dos­doğru tutun. İbn Uyeyne şöyle demiştir: Terazinin dosdoğru tutulması el ile olur, adalet te kalp ile olur, Mücahid dedi ki: (Mealde “adalet” diye anlamı

verilen) el-kıst: Rumcada adalet demektir. Bir görüşe göre de bu “bir kim­se namazı İkame etti” demeye benzer. Bu da namazı vaktinde kıldı anlamın­dadır. İnsanlar pazarlarını ikame etti tabiri de vaktinde, zamanında oraya git­tiler, anlamındadır.

Buyruk, sizler birbirinizle tartılı ilişkilere girdiğiniz takdirde adaleti elden bırakmayınız, anlamındadır.

“Ve tartıyı eksik yapmayın.” Terazide eksiklik olmasın, ölçü ve tartıyı ek­sik yapmayın. Bu da yüce Allah’ın: “Ölçüyü ve tartıyı eksik tutmayın.” (Hûd, 11/84) buyruğuna benzemektedir.

Katade, bu âyet-i kerime hakkında şunları demiştir: Ey Âdemoğlu, sana karşı adalet yapılmasını sevdiğin gibi, sen de adaletli ol. Sana karşı hakkının eksiksiz ve tam olarak verilmesini sevdiğin gibi, sen de öylece tam ve eksik­siz ver. Çünkü insanların ıslah olması adalete bağlıdır. Bir görüşe göre an­lam şöyledir: Kıyamet gününde hasenatınızın tartılacağı mîzânı eksiltmeyi­niz. O vakit bu sizin aleyhinize hasret duyacağınız bir durum olur. “Mîfcân” lafzının tekrarlanması âyet sonlarına gelmesinden ötürüdür.

Tekrarın, eksiksiz tartmak ve bu hususta adalete riayet etmeyi emretmek için olduğu da söylenmiştir.

“Eksik yapmayın” anlamındaki buyruk genel olarak: şeklinde “te” harfi ötreli ve “sin” harfi de kesreli olarak okunmuştur. Ancak Bilal b. Ebi Bur-de ile Osman’dan Ebân “te” harfi ile “sin” harflerini üstün olarak)di­ye okumuşlardır. İki ayn söyleyiştir. Meselâ; “Mizanı eksik yap­tım (eksik tarttım)” denildiği gibi aynı anlamda: da denilir. Tıpkı “onu mecbur ettim” anlamında: denilebileceği gibi.

“Te” ve “sin” harflerini ötreli okuyuşun cer harfinin hazfi takdirine göre yorumlandığı da söylenmiştir. Anlamı da: “Tartıda hak­sızlık etmeyin” şeklindedir.

“Yere gelince, onu da oranın yaratıkları için alçalttı” buyruğundaki: “Yaratıklar” İbn Abbas’dan gelen rivayete göre insanlar demektir, et-Hasen: Cinler ve insanlar diye açıklamıştır. ed Dahhâk ise: Yeryüzünde ha­reket eden herşey demektir, diye açıklamıştır. Bu da genel bir açıklamadır.

“Orada meyveler” yani insanın kendisi ile zevk ve lezzet aldığı çeşitli mah­suller “ve tomurcuklu hurma ağaçlan vardır.” Buyruktaki: “tomur­cuklar” lafzı esreli olarak; çoğuludur. el-Cevherî dedi ki: ” ile Yeni çıkan hurmanın içinde bulunduğu kapçık (tomurcuk)”dur. Bunun çoğulu ile diye de gelir. “Yeni do­ğan deve yavrusunun zarar göreceğinden korkulduğu için gücü kuvveti ye­rine gelinceye kadar örtüldü” anlamındadır. Şair el-Accac da şöyle demiştir:

“Hatta sen insanlara baygınlık geldiği zaman (ve böylelikle akılları örtüldüğünde) onları görecek olursan, Bir kedor içerisinde; eğer bu keder açılmayacak olursa, onlar gerçekten kedere boğulurlar,”

Beyitteki: ” Bayıldılar, baygın düştüler” demektir, “Hurma ağacı tomurcuklarım çıkardı” demektir. Kesre­ti oiarak: “ısırmasın diye devenin ağzının kendisi ile bağlandığı şey” demektir. Bu kökten olmak üzere uAğzı bağlan­mış deve” denilir, ” O şeyi örttüm” demektir. “Bir şeyi set-redip, örten”e denilir. Ötreli olarak: “Gömleğin yeni” ifadesi de buradan gelmektedir. Çoğulu: ile şeklinde gelir. Tıpkı: çoğulunun; diye gelmesi gibi. ” Yuvarlak başlık” anlamına da ge­lir, çünkü o başı örter. Şair şöyle demektedir:

“Ben onlara: Birinizin başlığı ile ölçün dedim, Dirhemlerinizi; çünkü ben böylece ölçüyorum.”

el-Hasen dedi ki: “Tomurcuklu hurma ağaçları” lifleri bulunan hurma ağaçlan demektir. Çünkü hurma ağacının üzeri bazan lif ile örtülebilir. “Tomurcuklan” lafzı ise onun üst taraflarındaki lifleri demektir. İbn Zeyd: Çatlayıp dışarı çıkmadan önce tomurcuklu… demektir, diye açıklamış­tır. İkrime de yükler taşıyan anlamındadır, diye açıklamıştır.

“Samanlı taneler ve hoş kokulu bitkiler de vardır” buyruğundaki “ta­ne” buğday, arpa ve benzerleridir. da ei-Hasen ve başkasından nakledildiğine göre saman demektir. Mücahid, ağacın ve ekinin yaprağıdır diye açıklamıştır. İbn Abbas: Ekinin samanı ve rüzgarlann etrafa saçıp savur­duğu yapraklandır, demiştir, Said b. Cübeyr şöyle demiştir: Bu bitkinin ilk yeşeren kısmına denilir, el-Ferra da böyle açıklamıştır. Araplar da: Olgunlaş­madan önce ekinden bir şeyler kesecek olurlarsa -bu kökten gelen fiili kul­lanarak- Ekini olgunlaşmadan önce biçmeye (kesmeye) çıktık” derler. Aynı şekilde es-Sıhah’ta da: “Ekini olgunlaşma­dan önce kopardım, topladım” demektir, diyor,

Yine İbn Abbas’tan nakledildiğine göre bu basta rafları kopartıldığı takdir-

de kuruyan yeşil ekinin yaprağıdır. Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın: “Sonunda onları yenmiş ekin yaprağı gibi yapıverdi” (el-Fil, 105/5) buyruğudur. el-Cevherî şöyle demektedir:”Ekin yap­rak verdi” demektir. ” Ekini bol yer” anlamındadır. Şair Ebu Kays b. el-Eslet el-Ensarî şöyle demiştir:

“Cumade (ayı) yağmurunu yağdırmayacak olsa da, Benim etrafımı ekini bol ve sulak bir yer süsler.”

aynı zamanda “kazanç” anlamına da gelir. Recez vezninde şairin şu mısraında bu anlamda kullanılmıştır:

“Kazanç için çalışmadan ve yorulup didinmeden…”

da bu anlamdadır, ” İçinde başağın yer aldığı bir araya toplanmış yapraklar” demektir. el-Herevî şöyle demektedir: Başağın yaprak­larına da denir. es-Sa’lebî’nin naklettiğine göre İbnu’s-Sik-kît şöyle demektedir: Araplar ekinin yaprağına: ile derler. Alkame b. Abde şöyle demektedir:

“Ekinleri eğilmiş su kanallarını suluyor, Suyun yüksekten aşağıya aktığı yerlerde; suyun gelişinden dolayı iyice beslenmiş bulunuyor.”

es-Sıhah’ta; “Biçilen ekinin saplan” diye açıklanmaktadır.

İbn Abbas ve Mücahid’den nakledildiğine göre: ” Hoş kokulu bit­ki”; rtzık demektir. ed-Dahhâk bu Himyerlilerin lehçesindedir, demiştir. Yi­ne İbn Abbas, ed-Dahhâk ve Katade’den nakledildiğine göre bundan kasıt, koklanan reyhandır. İbn Zeyd de böyle demiştir. Yine İbn Abbas’ın o yeşil ekindir, dediği rivayet edilmiştir. Said b. Cübeyr de, o sapı üzerinde yükse­len ekindir, demiştir. el-Ferrâ şöyle demiştir: Samanlı tane” ekin tü­ründen yenilen şeyler; “Hoş kokulu bitki” ise yenilmeyen şeylerdir demiştir. el-Kelbî de şöyle demektedir: “Samanlı taneler” (diye meali veri-

Rahman: 1-13

len lafız) yenilmeyen yaprak “hoş kokulu bitki” (diye meali verilen lafız) ye­nilen tane demektir.

Bir başka açıklamaya güre kokusu hoş olan herbir yeşilliğe “hoş koku­lu bitki; reyhan” denilir. Çünkü insan unlardan hoş bir koku alır. Onları kok ladığı vakit hoş koku gelir, Bu kelime “fe’lân” vezninde olup -koku demek olan-: “Râiha”den “reyhan” şeklindedir. Kelimede “ye”nin asli “vav” olmak­la birlikte “ye”ye kalbedilmiştir. “Ye”ye dönüştürülmesi, onunla “ruhanî” ara­sındaki farkı ortaya koymak içindir. Ruhanî ise ruhu bulunan herşey hakkın­da kullanılır.

İbnu’l-A’râbî dedi ki: Ruhanî bir şey” denilir ki bu da ru­hu olan şey demektir. Bununla birlikte bu kelimenin “fey’alân” vezninde ol­ması da mümkündür. O zaman aslı: şeklinde olup, “vav”ın yerine “ye” getirilmiş, ondan sonra da idgam edilmiştir. “Heyyin ve leyyin; Kolay ve yu­muşak” kelimeleri gibi. Sonra da kelime uzadığından ve fazladan olarak ‘elif1 İle “nun” geldiğinden dolayı hafifletilmiş bir kelimedir. “Vav” ve ‘ha’1 harf­lerinden oluşan lafızlarda aslolan anlam ise, titreşmek ve hareket etmektir. es-Sıhah’ta şöyle denilmektedir: Reyhan bilmen bir bitki çeşididir. Aynı za­manda rızık anlamına da gelir. Mesela; “Allah’ın reyhanı­nı aramak üzere çıktım” denilir. (Rızkını aramak üzere çıktım demektir.) en-Nemir b. Tevleb de şöyle demiştir:

“Allah’ın, selamı ve reyhanı

O’nun rahmeti (üzerine olsun) ve bir de bol bol yağmur yağdıran bir seması.”

Hadiste de: “Çocuk Allah’ın reyhanı cümlesindendir. (Rızkı kapsamı içe­risindedir)” denilmektedir[5]

Arapların: “Allah’ı tenzih ederim ve O’nun bana rızık ih­san etmesini dilerim” tabirlerinde “subhân” ve “reyhan” kelimelerini mastar olarak nasb etmişler ve bununla yüce Allah’ı tenzih etmek ve O’nun rızkını dilemek manasını kastetmişlerdir.

Yüce Allah’ın: “Samanlı taneler ve hoş kokulu bitkiler de vardır” buyruğuna gelince, buradaki “samanlı taneler”den kasıt, ekinin sapı, reyhan (hoş kokulu bitkiler) da onun yaprağıdır. Bu açıklama el-Ferrâ’dan nakledil­miştir.

Buyruk genel ularak: “Samanlı taneler ve hoş ko­kulu bitkiler de vardır” şeklinde hepsi de merfu olarak okunmuş olup, bu halleriyle “meyveler” üzerine atfedilmişlerdir. Hepsini İbn Âmir, Ebu Hay-ve ve el-Muğîre “yere gelince” lafzına atıf ile nasb olarak okumuşlardır. Bir fiil takdiriyle nasb ile okudukları da söylenmiştir. O samanlı tanesi ve hoş ko­kusu olan bitkiyi yaratmıştır, demek olur. Bu açıklamaya göre; “To-murcuklu… vardır” üzerinde vakıf yapmak güzel olur.

Hamza ve el-Kisâî ise “samanlı” anlamındaki lafza atıf ile: “Hoş kokulu” lafzını cer ile okumuşlardır. Yani orada samanlı ve hoş koku­lu taneler vardır. “Reyhan: hoş kokulu” lafzını nzık olarak kabul edenlerin görüşüne göre de böyle bir okuyuş, imkânsız bir şey değildir. Buna göre: Rı-zık özelliği bulunan taneyi de… buyurmuş gibi olur. Bunun nzık olması ise esas itibariyle “samanlı tanelerin nzık” olmasından dolayıdır. Çünkü “saman” hayvanların nzkı, “reyhan” ise insanların rızkı demek olur. Buradaki “reyhan: Hoş kokulu” lafzının, kokusu alınan reyhan olduğunu söyleyenlerin görüşü­ne göre ise, ayrıca izahı gerektirecek bir taraf bulunmamaktadır.

“O halde Rabbİnizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?” buyruğunda hitab insanlara ve cinleredir. Çünkü “enam: Oranın yaratıklan” her ikisini de kapsamaktadır. Cumhurun kabul ettiği görüş de budur. Buna sûrenin baş taraflarında kaydettiğimiz Câbir yoluyla gelen hadis delâlet et­mektedir. Bu hadisi Tirmizî rivayet etmiş olup, orada: “Şüphesiz cinlerin ver­diği karşılık sizden daha güzeldi” diye buyurulmuştur, [6]

Bir diğer açıklama da şu şekildedir: Yüce Allah’ın: “İnsanı… yarattı” ile “cbıni de… yarattı” diye buyurmuş olması, (bu şekilde tekrarlanıp) daha ön­ce geçen buyrukların da, sonradan gelecek olan buyrukların da her ikisi hak­kında olduğunun delilidir. Aynı şekilde yüce Allah: “Ey ağır yükler altında bulunan iki fırka, yakında sizin hesabınıza bakacağız.” (er-Rahmân, 55/31) diye buyurmaktadır. Bu da hem insanlara, hem de cinlere yönelik bir hitap­tır. Ayrıca bu sûrede: “Ey cin ve insan toplulukları!” (er-Rahmân, 5*5/33) di­ye buyurmaktadır. Daha önce cinlerden sözedilmemiş olsa dahi, yüce Allah insanlarla birlikte cinlere de hitab etmektedir. -Bu yönüyle- yüce Allah’ın: “Ni­hayet o perdenin arkasına girince…” (Sâd, 38/32) buyruğuna benzemektedir. [7] Bununla birlikte bundan önce Kur’ân-ı Kerim’İn inmiş olan bölümle­rinde cinler sözkonusu edilmişti. Kur’ân-ı Kerim’İn tümü de bir tek sûre gi­bidir. Onların da insanlar gibi mükellef oldukları sabit olduğuna göre; bu âyet­lerle her iki cinse de hitab edilmiş olmaktadır.

Burada hitabın -daha önce yüce Allah’ın: “(Her ikiniz) atın cehenneme ol­dukça inatçı her kâfiri” (Kaf, 50/24) buyruğu açıklanırken geçtiği üzere- Arap­ların bazan tek bir kimseye tesniye lafzı ile hitab etmek şeklindeki adetleri­ne göre insanlara yönelik olduğu da söylenmiştir. Şairin şu sözleri de bu ka­bildendir:

“(İkiniz) durun ağlayalım…”

“Ey iki dosttun, bana uğrayın…”

Bundan sonra gelen “insanı… yarattı” ile «cinaide… yarattı” buyrukla­rına gelince, bu da insanlara ve cinlere yönelik bir hitaptır. Ancak sahih olan cumhurun görüşüdür. Çünkü yüce Allah: “Yere gelince, onu da oranın yara­tıkları için alçalttı.” (er-Rahmân, 55/10) diye buyurmaktadır.

” Nimetler” demektir. Bütün müfessirlerin görüşü budur. Tekili: diye gelir, “Bağırsak ve asa” lafızları gibi. şekilleri de* kullanılır. Bu dört söyleyişi en-Nehhâs nakletmiş ve şöyle demiştir: Yüce Allah’ın: “Gecenin saatlerinde” buyruğunda geçen “ânâ’: sa­atler” lafzının tekilinde üç söyleyiş vardır. Bunlar arasında “elifi üstün, “lam” harfi sakin olardan yoktur. Buna dair açıklamalar daha önceden el-A’raf: C7/69. âyetin tefsirinde) ile en-Necm Sûresi’nde (53/55. âyetin tefsirinde) geç­miş bulunmaktadır.

İbn Zeyd dedi ki: Bu kudret demektir. İfade de: O halde Rabbinizin kudretinden hangisini yalanlarsınız takdirindedir. el-Kelbî de böyle demiş olup, et-Tirmizi Muhammed b, Ali de bunu tercih etmiş ve şöyle demiştir: Bu sûre diğerleri arasında Kur’ân’ın alemidir. Alem ise ordunun önderidir, diğer askerler onun arkasından gider. Bu sûrenin alem oluş sebebi ise, ilâhî mülk ve kudretin niteliklerini anlatmasından dolayıdır. Yüce Allah: “Rahman, Kur’ân’ı öğretti” diye buyurmaktadır. Sûrenin diğer isimler arasından “er-Rahmân” adı ile başlaması, bununla kullara artık bundan sonra kendisini vas-

fedeceği bütün fiilleri, mülkü ve kudreti ile ilgili açıklamalarıyla bunların, rah-mâniyetinin tecellisi olan büyük rahmetinden çıkıp geldiğini bildirmek için­dir. Bundan dolayı “Rahman, Kur’ân’ı öğretti” diye buyurduktan sonra in­sanı sözkonusu ederek: “İnsanı yarattı” diye buyurmuş, sonra da ona ne­ler yaptığını, neler lütfettiğini zikretmiş, daha sonra güneşin, ayın bir hesab ile olduğunu sözkonusu edip eşyanın bitkisiyle, ağacıyla secde halinde ol­duğunu hatırlatmış, semayı yükseltmekten, teraziyi -ki o da adalettir koymak­tan, yeryüzünü orada yaşayanlar için alçalttığından sözetmektedir. Böylece ilâhî kudret, mülk ve kendisine gelecek herhangi bir menfaat sözkonusu ol­maksızın, buna da muhtaç olmadığı halde, rahmâniyeti ile onlara merhamet edip kudret ve mülkünden kendilerine verilen bunca hususları müşahede eden cinlere ve insanlara hitab etmektedir. Fakat onlar putları onun dışın­da mabud edindikleri herbir varlığı ona ortak koştular, bunca şeylerin ken­dilerine çıkarılmasına sebep olan O’nun rahmetini inkâr ettiler. O da kendi­lerine sorarak; “O halde Rabbinizln nimetlerinden hangisini yalanlayabi­lirsiniz?” diye hitab etmektedir. Yani siz Rabbinizin hangi kudretini yalan­larsınız? Onların yalanlamaları ise, mülk ve kudretinin tecellisi olarak ken­dilerine verilen bunca eşyayı, kendisi ile birlikte malik ve kendisi ile birlik­te kudret sahibi olarak ortaklar koşmaları olmuştur. Daha sonra yüce Allah insanı “testi gibi ses veren çamur” (Rahman, 55/14) dan yarattığını, cinleri de “dumansız ateşten” (Rahman, 55/15) yarattığını sözkonusu etmekte, arkasın­dan yine onlara: “O halde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlaya­bilirsiniz?” diye sormaktadır. Rabbinizin hangi kudretini yalanlamaktasınız, demektir. Çünkü O’nun yaratıştan sonraki herbir yaratışta, kudretten sonra bir kudreti vardır. Bu âyetierdeki tekrarlamalar -o haide- tekid için ve bu ni­metleri itiraf ettirmekte mübalağa içindir. Ayrıca tek tek rnahlukattan onla­rı haberdar etmek sureliyle de onlara karşı delillerini ortaya koymaktadır,

el-Kutebî dedi ki: Şüphesiz ki yüce Allah bu sûrede nimetlerini saymak-ta, yarattığı varlıklara nimetlerini hatırlatmakta, sonra da sözünü ettiği her­bir haslet ve herbir nimetin peşinden bu soruyu sormaktadır. Bu soru böy­lece her iki nimet arasında yer almaktadır. Bununla bu nimetlere onların dik­katlerini çekmek ve bu nimetin O’nun tarafından kendilerine ihsan edilmiş olduğunu İtiraf ettirmektir. Nitekim bir kimse birisine ardı arkasına iyilikler­de bulunduğu halde o kimse nankörlük ediyor ve bunları görmezlikten ge­liyor ise ona: Sen önceleri fakirken benim seni ihtiyaçtan kurtarıp zengin kıl­dığımı nasıl inkâr edebilirsin? Sen önceleri güçsüz ve zayıfken, benim seni güçlü ve aziz kıldığımı nasıl inkâr edebilirsin? Sen önceleri hiç hacca gitme­mişken, seni hacca götürdüğümü nasıl inkâr edersin? Sen önceleri bineksiz iken sana binek sağladığımı nasıl inkâr edersin? demeye benzer. Bu gibi yer­lerde tekrar güzeldir. Nitekim şair şöyle demiştir:

“Sizin (üzerimde) nice nice, daha nice ve daha da nice nimetiniz; vardır.” Bîr başka şair de şöyle demiştir:

“Şayet sen bir mÜ3İümansan müslüman birisini öldürme sakın , Onun kanına girmekten satın, çekin onun kanına girmekten, çekin,”

Bir başkası da şöyle demektedir:

“Kırpahildikçe gözlerini arkadaşınla asla kesme ilişkilerini, Düşman ve haddi aşmış birisinin sözü dolayısıyla o arkadaşını ziyaretten usanma, ziyaret et onu ziyaret et ve yine ziyaret et ve yine ziyaret et ve yine ziyaret et.”

el-Huseyn b. el-Fadl dedi ki: Tekrarlamak gafleti önleyip uzaklaştırmak ve ortaya konulan delili pekiştirmek içindir. [8]

  1. İnsanı testi gibi ses veren kupkuru çamurdan yarattı.

15- Cinnİ de dumansız ateşten yarattı.

  1. O halde Rabbİnizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?
  2. O, hem iki doğunun Rabbidir, hem de İki batının Rabbidir.
  3. O halde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz.

Yüce Allah semâ ve yer gibi büyük âlemi, onlarda bulunan vahdaniyet ve kudretine delâlet eden varlıkları yaratmayı sözkonuaıı ettikten sonra, küçük âlemi yarattığından söz ederek “insanı… yarattı” diye buyurmaktadır. Burada “insan”dan kasıt, tevil bilginlerinin ittifakı İle Âdem (a.s)’dır.

“Testi gibi ses veren kupkuru bir çamurdan* buyruğunda geçen ” Kupkuru çamur” sesi işitilebilen kurumuş çamur demektir. Yüce Allah onu pişen testiye (seramiğe) benzetmektedir. Bu, kum karıştırılmış ça­murdur denildiği gibi, kokuşmuş çamurdur diye de açıklanmıştır ki, bu da: “Et kokuştu” ifadesinden gelmektedir. Buna dair açıklamatar daha önce el-Hicr Sûresi’nde (15/26. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmakta­dır.

Yüce Allah burada: “Testi gibi ses veren kupkuru bir çamurdan” diye buyurmakta, orada da “kuru çamurdan değişmiş ve şekillenmiş bir balçık­tan” (el-Hicr, 15/26) diye buyurmuştur. Bir başka yerde ise: “Biz onları ya­pışkan bir çamurdan yarattık.” (es-Saffat, 37/11) diye buyurduğu gibi, baş­ka bir yerde de; “…Ademin misali gibidir. Onu topraktan yarattı.” (Âl-i İm-ran, 3/59) diye buyurmaktadır. Bütün bunlar mana itibariyle birbirleriyle uyum halindedir. Çünkü yerin toprağını alıp, onu yoğurduktan sonra çamur olmuş, sonra kokuşan bir çamur gibi olmuş, sonra da testi gibi ses veren bir kuru çamur haline gelmiştir,

“Cinni de dumansız ateşten yarattı” buyruğu hakkında el-Hasen şöyle demiştir: Cân (cin); İblistir. Bu da cinlerin atasıdır. “Can”ın cinnin tekili ol­duğu da söylenmiştir. “Dumansız ateş” lafzı İbn Abbas’tan nakledil­diğine göre, alev demektir. O şöyle demektedir: Yüce Allah cinni katıksız (du­mansız) ateşten yaratmıştır. Yine ondan nakledildiğine göre o alev aldığı za­man yan tarafında bulunan dilli bölümünden yaratılmıştır.

el-Leys şöyle demiştir: “Dumansız ateşMen kasıt, şiddetli alevi bulunan yukarı doğru yükselen şule demektir. İbn Abbas’tan rivayete göre bu, ateşin üstündeki alev olup kırmi2i, sarı ve yeşil renklerin birbirine karıştığı alevdir. Buna yakın bir açıklama Mücâhid’den nakledilmiştir. Hepsi de anlam İtiba­riyle birbirine yakındır.

Bir diğer açıklamaya göre; “Dumansız (diye meali verilen bu la­fız) alıkonulmamış, serbest bırakılmış herbir iş demektir. el-Müberred’in görüşü de buna yakındır. O şöyle demektedir: Bu alıkonulmayan, serbest bı­rakılmış ateş demektir. Ebu Ubeyde ve el-Hasen de şöyle demiştir: Bu, ateş karışımıdır. Bunun aslı karışıp çalkalanma halini anlatmak üzere kullanılan: köküdür. Rivayet olunduğuna göre yüce Allah iki ayrı ateş yaratmış ve sonra bunların birini diğerine karıştırmış. Biri diğerini yiyip bitirmiştir. İşte Semûm ateşi budur, Allah İblis’i ondan yaratmıştır.

el-Kuşeyrî dedi ki:sözlükte, serbest yahut kanşık anlamındadır. Ke­lime meful anlamında fail veznindedir. (Bu bakımdan) şanı yüce Allah’ın:

Atılıp dökülen bir su” (et-Târık, 86/6) buyruğu ile: “Hoş-nud kalınan bir yaşayış” (el-Hakka3 69/21) buyruklarına benzemektedir. Buy­ruk; karışımlı, serbest bırakılmış demektir. el-Cevherî es-Sıhah’u şöyle demektedir: “Dumansız ateşten” cinnin kendisinden yaratıldığı dumansız ateş demektir.

“O hem İki doğunun Rabbidir, hem de iki batının Rabbidir. O halde Rab-binîzin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?” O her iki doğunun da Rabbidir anlamındadır. es-Saffat Sûresi’nde: “Doğuların da Rabbidir” (37/5) diye buyurulmuştur, Orada bu hususa dair açıklamalar geçmiş bulun­maktadır, [9]

19- O iki denizi birbirine kavuşmak üzere salıverdi.

  1. Ama aralarında bir engel vardır. Biri diğerine karışmaz.

21.0 halde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?

  1. O iki denizden inci ve mercan çıkar.

23.0 halde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?

“O İki denizi birbirine kavuşmak üzere salıverdi. Ama aralarında bir engel vardır. Biri diğerine karışmaz” buyruğundaki: ” Salıverdi” ser­best bıraktı, saldı, öylece bıraktı, demektir. Meseia: Sultan insanlara ilişme-yip, onlan kendi hallerine bıraktığı takdirde; denilir.asıl anlamı itibariyle meraya salınan bir hayvanın serbestçe bırakıh-verilmesi, ihmal edilmesi, ilişilmemesi demektir. ” Karıştırdı” anlamı­na geldiği de söylenir. el-Ahfeş dedi ki: Bir kesim: “İki denizi birbirine karıştırdı” derken kullanılan fiil şekli ile şekli aynıdır. Bu du­rumda (bu fiilin); ile aynı anlamdadır.

“İki deniz”i İbn Abbas, biri semanın denizi, diğeri yeryüzü denizi diye açıklamıştır. Mücahid ve Said b. Cübeyr de böyle demiştir. “Birbirine kavuş­mak üzere” her yıl birbirine kavuşmak üzere demektir. Bunların baş taraflarının birbirine kavuştuğu da söylenmiştir. el-Hasen ile Kata de; bunlar Fars ve Rum denizleridir demişlerdir. İbn Cüreyc de şöyle demiştir: Maksat tuz­lu deniz ile tatlı ırmaklardır. Doğu ile batıdaki denizlerin uç taraflarının bir­birlerine kavuşması olduğu da söylenmiştir. Bir diğer açıklamaya göre inci denizi ile mercan denizleridir.

“Ama aralarında bir engel vardır.” Birinci görüşe göre, sema ile yer (de­nizleri) aracında engel vardır, demektir. Bu açıklamayı ed-Dahhâk yapmış­tır. İkinci görüşe göre ise, engel ikisi arasındaki kara parçasıdır ki, bu da Hicazdır. Bu açıklamayı da el-Hasen ve Katade yapmıştır. Diğer görüşlere gö­re ise -el-Furkan Sûresi’nde (25/53. âyetin tefsirinde) geçtiği üzere- aradaki engel ilâhî kudrettir.

Ebu Hureyre’den gelen haberde belirtildiğine göre Peygamber (sav) şöy­le buyurmuştur: “Yüce Allah batı tarafı ile konuşmuş ve şöyle buyurmuştur: Ben sende Beni teşbih edecek, Beni tekbir edecek. Bana tehlil getirecek, Be­nim şanımı yüceltecek kullarımı yaratacağım. Onlara karşı nasıl davranacak-sın*1 Batı tarafı: Onları suda boğarım Rabbim, dedi. Bu sefer yüce Allah: Ben onları elimin üzerinde taşırım. Senin onlara karşı olan gücünü de kıyılarına dağıtırım, diye buyurdu. Daha sonra doğu tarafı ile konuşarak şunları söy­ledi: Ben sende Beni teşbih edecek, Beni tekbir edecek, Bana tehlil getire­cek, şanımı yüceltecek kullarımı yaratacağım. Sen onlara karşı nasıl davra­nacaksın? Doğu tarafı: Onlar Seni teşbih edecek olurlarsa, onlarla birlikte ben de Seni teşbih ederim. Seni tekbir ederlerse, onlarla birlikte ben de Seni tek­bir ederim. Onlar Sana tehlil getirecek olurlarsa, onlarla beraber ben de Sa­na tehiil getireceğim. Senin şanını yüceltecek olurlarsa, onlarla birlikte ben de şanını yücelteceğim, dedi. Yüce Allah onu hilye ile mükâfatlandırdı ve her ikisi arasına bir enge! koydu. Bunların birisi acı ve tuzlu bir denize dönüş­tü, diğeri ise hali üzere tatlı kaldı.” Bu haberi Tirmizî el-Hakîm Ebu Abdil-lah zikrederek şöyle demiştir: Bize Salih b. Muhammed anlattı, bi2e el-Ka-sım el-Umerî SehS’den, o babasından, o da Ebu Hureyre’den… diye anlattı[10]

“Biri diğerine karışmaz” buyruğu hakkında Katade dedi ki: Bunlar insan­lara karşı sınırlarını aşarak onları suda boğmazlar. Bu denizler ile insanlar ara­sında bir kuraklık bölge meydana getirdi. Yine Katade’den ve Mücahid’den rivayet edildiğine göre: Bu denizlerin biri diğeri aleyhine ileri giderek ona baskın gelmez, ondan üstün olmaz,

İbn Zeyd dedi ki; “Biri diğerine karışmaz” yani birbirlerine kavuşmaz­lar. İfadenin takdiri de şöyledir: O iki denizi birbirine kavuşmak üzere salı­verdi. Eğer aralarındaki engel bulunmasaydı bunların birbirlerine kavuşma­ları sözkonusu olurdu.

Bir diğer görüşe göre burada sözü edilen engel (berzah), dünya ile ahi-ret arasındaki engeldir. Yani her ikisi arasında Allah’ın takdir ettiği bir süre vardır ki, bu da dünyanın süresidir. O bakımdan bu iki deniz birbirine karışmaz. Yüce Allah dünyanın sona ermesini hükmedeceğinde arlık bu iki de­niz tek bir şey olacak. Bu da yüce Allah’ın: “Denizler (birbirlerine) akıtıldı­ğı zaman” (el-İnfitâr, 82/3) buyruğunu andırmaktadır. Sehl b. Abdullah de­di ki: İki deniz hayır ve şer yollandır. Aralarındaki engel (berzah) ise ilâhî tevfik ve O’nun korumasıdır.

“O iki denizden inci ve mercan çıkar.” Yani topraktan tane, saman ve hoş kokulu bitkiler çıktığı gibi, sudan da inci ve mercan çıkar.

Nâfî ve Ebû Amr “çıkar” anlamındaki fiili “ye” harfini ötreli, “re” harfini üstün, meçhul bir fiil olarak: ” Çıkarılır” diye okumuşlardır. Diğerle­ri ise “ye” harfini üstün, “re” harfini ötreli olarak: “Çıkar” diye ve öz­nesi “inci…” olmak üzere okumuşlardır.

Yüce Allah “o iki denizden” diye buyurmaktadır. Halbuki bunlar (inci ve mercan) tatlı sudan değil, tuzlu sudan çıkarlar. Çünkü Araplar (konuşmala­rında) iki ayrı cinsi bir arada sözkonusu ecmekle birlikte, daha sonra onlar­dan birisi hakkında haber vermektedirler. Yüce Allah’ın şu buyruğu da (bu yönüyle) böyledir: “Ey cin ve insanlar topluluğu içinizden size… peygam­berler gelmedi mi?” (el-En’am, 6/130) Halbuki gelen peygamberler sadece insanlardandır, cinlerden gelmemiştir. Bu açıklamayı el-Kelbî ve başkaları yap­mıştır.

ez-Zeccâc şöyle demiştir: Yüce Allah her iki denizi sözkonusu etmekle bir­likte, onlardan herhangi birisinden bir şey çıkıyor ise, bu ikisinden çıkıyor, demektir. Bu yönüyle yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir: “Gormez-misiniz ki Allah yedi göğü nasıl tabaka tabaka yaratmış, onlar arasında ayı bir nur kılmış…” (Nuh, 71/15-16) Halbuki ay, dünya semasındadır. Bunun­la birlikte yedi semayı da birlikte sözkonusu etmiştir. Adeta o semalardan bi­risinde bulunan hepsinde bulunmuş gibidir.

Ebû Ali el-Fârisî de şöyle demiştir: Bu, muzafın hazfedilmesi kabilinden-dir. “O ikisinden birisinden” takdirindedir. Yüce Allah’ın: “Bu Kur’ân iki ka­sabadan büyük bir adama indirilmeli değil miydi?” (Zuhruf, 43/31) buyru­ğuna benzemektedir ki, iki kasabadan birisinden bir adama… demektir.

el-Ahfeş Saîd de şöyle demiştir: Bazıları incinin tatlı sudan çıktığını iddia etmişlerdir. Bir diğer görüşe göre kasıt, her iki denizdir. Bunlardan birisin­den inci, diğerinden mercan çıkar.

İbn Abbas; Bunlar göğün ve yerin denizleridir. Göğün suyu denİ2in se­define düşecek olursa, o inci olarak meydana gelir ve böylece her ikisinden çıkmış gibi olur, demiştir.

et-Taberî*de böyle demiştir.

es-Sa’lebî ise şöyle demektedir: Bana naklolunduğuna göre bir çekirdek, bir sedefin içinde bulunuyor idi. Yağmur bu çekirdeğin bir bölümüne isabet ederken, bir bölümüne isabet etmedi. Yağmurun isabet ettiği yer inci oldu, diğer bölümü ise çekirdek olarak kaldı.

Bir diğer açıklamaya göre tuzlu ve tatlı su birbiriyle kavuşabilir. O durum­da tatlı su, tuzlu suya bir çeşit aşı gibi olur, İşte çocuğun anne tarafından do-ğurulmuş olmakla birlikte hem erkeğe, hem de dişiye nisbet edilmesi gibi bu­rada da her ikisine nisbet edilmiştir. Bu bakımdan şöyle denilmiştir: İnci an­cak bir yerden, tatlı ve tuzlu suyun kavuştuğu yerden çıkar.

Denildiğine göre mercan” büyük incilerdir. Bu açıklamayı Ali ve İbn Ab­bas -Allah ikisinden de razı olsun- yapmıştır. İnci bunların küçükleridir. Yi­ne her ikisinden bunun aksi bir rivayet te gelmiştir. Buna göre inci büyük olanlarına, mercan da küçük olanlarına denilir. ed-Dahhâk ve Katade de böy­le demişlerdir.

İbn Mesud ve Ebû Mâlik de mercan kırmızı boncuktur demişlerdir. [11]

  1. Denizde dağlar gibi yükseltilmiş akıp giden gemiler O’nundur.
  2. O halde Rabblnİzin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?

“Denizde dağlar gibi yükseltilmiş” [12]buymğundaki: ” Dağlar gi­bi” demektir. “Uzunca (yüksekçe) dağ” demektir. Şair de şöyle demiş­tir:

“Onlar bir dağı aşıp geçtiler mi bir diğer dağ görünür.”

O halde denizde gemiler, karadaki dağlar gibidir. Buna dair açıklamalar daha önce eş-Şura Sûresi’nde (42/32-33. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulun­maktadır.

“Yükseltilmiş” anlamındaki:lafzı genel olarak “şın” harfi üstün olarak okunmuştur. Katade: Akmak için yaratılmış anlamındadır, demiştir. Bu lafız “inşâ”dan alınmış bir kelimedir, demiştir. Mücahid de: Yelkenlerinin di­rekleri yüksekçe tutulmuş gemilerdir, demiştir. Eğer yelkenlerinin direkleri yüksek değil ise bunlara bu isim verilmez. el-Ahfeş de: Bunlar akıp giden ge­miler demektir, demiştir. Hadiste de şöyle denilmektedir: Ali (r.a) yelkenli gemiler görmüş ve bunun üzerine: “Bu akıp giden gemiler hakkı için ne Os­man’ı öldürdüm, ne de öldürülmesine yardımcı oldum” demiştir.

Hamza ile Ebu Bekr’in rivayetine göre -ki ondan farklı rivayetler de gel­miştir- Âsim: şeklinde “şın” harfi esreli olarak, “yolculuğu başlatan­lar” anlamında okumuşlardır ki, böylelikle fiil mecaz ve anlamın genişletil­mesi suretiyle ona izafe edilmiş olmaktadır. Bunun, yelkenlerini yükselten gemiler anlamında olduğu da söylenmiştir. “Şın” harfini Ötreli okuyanlar ise; yeİkenleri yükseltilmiş diye açıklarlar,

Yakub: ” Akıp giden,.ler” lafzını vakıf halinde “ye” ile okurken, diğerleri bunu hazfetmişlerdir. [13]

  1. Onun üzerindeki her canlı fânidir.
  2. Celâl ve İkram sahibi Rabbinin Vechi İse kalıcıdır.
  3. O halde Rabbİnîzİn nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?

“Onun üzerindeki her canlı fanidir” buyruğundaki; “onun üzerindeki”

lafzında geçen zamir yere aittir. Yerden de sûrenin baş tarafında yüce Allah’ın: “Yere gelince, onu da oranın yaratıkları için alçalttı* (10. âyet) diye söz edil­mişti. “O, onun üzerinde bulunanların en şereflisidir” denilir ve daha Önce kendisinden sözedilmemiş olmakla birlikte “onun üzerinde” ile ifadesi yer kas-tedilebilir.

İbn Abbüs dedi ki: Bu âyet-i kerime nazil olunca melekler yeryüzünde bu­lunanlar helak olacaktır (öleceklerdir), dediler. Bunun üzerine de; “Onun za­tından başka herşey helak oZacafeftr.” (et-Kasas, 28/88) buyruğu nazil oldu. Bunun .üzerine melekler de öleceklerine kesinlikle inandılar. Mukalii de böy­le demiştir.

Yaratılmışların yok oluşlanndaki nimet, ölüm ile aralarında eşitliğin sağ­lanmasında ortaya çıkmaktadır. Esasen ölümle birlikte bütün ayaklar hizaya gelir (eşitlik gerçekleşir.)

Bir diğer açıklamaya göre ölümün nimet olması ölümün, amellerin kar­şılıklarının ve mükâfatın görüleceği yurda geçişin bir sebebi oluşunda orta­ya çıkar.

“Celâl ve İkram sahibi Rabbinin Vechi ise kalıcıdır.” Yani Allah baki ka­lacaktır. Burada “Vech” O’nun varlığını ve zatını ifade eden bir tabirdir. Şa­ir şöyle demektedir:

“Yarattıkları hakkında ölmeleri hükmünü verdi, Onun dışındaki herşey fânidir.”

İlim adamlarımızdan İbn Fûrek, Ebu’l-Meâlî ve başka muhakkiklerin be­ğenip tercih ettikleri görüş budur, İbn Abbas da şöyle demiştir: “Vech” O’nun zatını ifade eden bir tabirdir. Nitekim yüce Allah: “Celâl ve İkram sa­hibi Rabbinin Vechl İse kalıcıdır” diye buyurmaktadır.

Ebu’l-Meâlî de şöyle demiştir: “Vech”e gelince, imamlarımızın büyük ço­ğunluğunun kanaatine göre onunla kastedilen yüce Allah’ın varlığıdır. Ho­camızın beğenip seçtiği görüş de budur. Buna delil buyruklardan birisi de yüce Allah’ın: “Rabbinin Vechi ise kalıcıdır” buyruğudur. Bütün mahluka-tın yok olmaya maruz kaldıkları belirtilirken, ebediyyen kalıcılıkla vasfedi-len ise yüce yaratıcının varlığıdır. Bu hususa dair açıklamalar el-Bakara Sû-resi’nde yüce Allah’ın; “Bundan dolayı nereye dönerseniz, Allah’ın yüzü (vec­hi) oradadır.” (el-Bakara, 2/115) buyruğunu açıklarken (4. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Ayrıca biz bu hususa dair açıklamaları yeteri kadarıyla “et-Esnâ…” adh, kitabımızda da zikretmiş bulunuyoruz.

el-Kuşeyrî dedi ki: Birtakım kimseler de bu yüce Allah’ın zatından ayrı, keyfiyeti sözkonusu olmayan bir sıfatıdır. Bu sıfatı ile yüce Rabbimizin ikram ve lütuf ile özellik vermeyi murad ettiği kimselere ikbali ve lütfü hasıl olur. Fakat sahih olan O’nun Vechinin, varlığı ve zatı demek olduğudur. Mesela, işin vechi budur, doğru vecih budur, doğrunun kendisi budur, denilir.

Bir diğer açıklamaya göre de, delilleri ile üstün ve zahir olarak katması, tıpkı insarfın yüzü ile ortada olmasına benzer. Yüce Allah’a kendisi ile yakın-laşılacak olan cihet kalır diye de açıklanmıştır.

“Celâl” Allah’ın azameti, kibriyası, övgü sıfatlarına layık olması demektir. ” O şey celâl buldu” denilirken, azametli oldu, denilmek istenir. “Onu tazim ettim” demektir. “Celal” de tazim olunanın, büyük ola­nın ismidir.

“İkram sahibi” buyruğu da, O, kendisine layık olmayan şirkten münez­zeh kılınmaya layık olandır demektir. Nitekim:Ben seni, sa­na yakışmayan bu husustan uzak tuttum” demektir. Peygamber ve velilere ikram da buradan gelmektedir. Biz bu iki isme (celal ve ikram isimlerine) da­ir sözlük ve mana itibariyle gerekli açıklamaları yeteri kadarıyla “el-Esnâ…” adlı eserimizde zikretmiş bulunuyoruz. Enes’in rivayet ettiğine göre de Pey­gamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Ey celâl ve ikram sahibi diye dua ediniz. “[14] Bunun Abdullah b. Mesud’un sözü olduğu da rivayet edilmiştir. Dualarınız­da bunu söylemeye devam ediniz, anlamındadır.

Ebu Ubeyd dedi ki: (Hadiste geçen ve devam etmek anlamı verilen): “îl-zâz” bir şeyi bırakmamak, ona devam etmek demektir. Israr etmek anlamın­da olduğu da söylenir.

Said el-Makburî’den rivayete göre; bir adanı ısrar ederek: Allah’ım, ey ce­lâl ve ikram sahibi, Allah’ım ey celal ve ikram sahibi, demeye koyulmuş, so­nunda ona; Söylediğini duydum, ihtiyacın nedir? diye ona seslenilmiş. [15]

  1. Göklerde ve yerde bulunan herkes O’ndan diler. O, hergün bir iştedir.

30.0 halde Hatibinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?

“Göklerde ve yerde bulunan herkes O’ndan diler” buyruğunun şu an­lama geldiği söylenmiştir: Göklerde bulunanlar O’ndan rahmet, yerde bulu­nanlar da nzık isterler.

İbn Abbas ve Ebû Salih şöyle demişlerdir: Göklerde bulunanlar O’ndan mağfiret diler nzık dilemez, yerde bulunanlar ise O’ndan her ikisini dilerler.

İbn Cüreyc dedi ki: Melekler yeryüzündekiler için nzık isterler. Buna gö­re her iki dilek, aynı zamanda hem göktekilerin, hem yerdekilerin yerdeki-ler için bir isteği olmaktadır. Hadis-i şerifte de şöyle denilmektedir: “Melek­lerden birisinin dört tane yüzü vardır. Birisi insan yüzü gibidir. O, Ademo-ğulları için rızık ister. Birisi arslan yüzü gibidir, o da yırtıcı hayvanlar için Al­lah’tan nzık ister. Bir yüzü öküz yüzü gibidir, o da Allah’tan hayvanlar için nzık ister. Bir yüzü kartal yüzü gibidir, o da Allah’tan kuşlar için rızık ister.” [16]

İbn Ata dedi ki: Onlar yüce Allah’tan ibadet edebilme gücünü istediler.

“O her gün bir iştedir” buyruğu yeni bir cümledir. ” Her gün” laf­zı zarf olarak nasbedilmiştir. Çünkü daha sonra “bir iştedir” diye buyurmuş­tur. Ya da “diler” anlamındaki fiilin zarfı olarak nasbedilmiştir. Bundan sonra da; “O bir İştedir” diye okumaya başlanılır.

Ebu’d-Derdâ (r.a)’ın rivayetine göre Peygamber (sav): “O her gün bir iş­tedir” buyruğu ile ilgili olarak dedi ki: “Bir günahı bağışlaması, bir sıkıntı­yı gidermesi, bir toplumu yüceltip bir diğerini alçaltması O’nun işidir.”‘[17]

İbn Ömer’den, onun da Peygamber (sav)’dan, yüce Allah’ın: “O, her gün bir iştedir” buyruğu hakkında şöyle dediğini rivayet etmektedir: “Bir gü­nahı bağışlar, bir sıkıntıyı açar ve dua eden birisinin duasını kabul eder.” [18]

Hayat vermesi, öldürmesi, aziz kılması, zelil kılması, rızık vermesi ya da engellemesi hep O’nun işidir. Bir diğer görüşe göre bununla yüce Allah’ın dünya ve âhiret günlerindeki İşini kastetmiştir. İbn Bahr da şöyle demiştir: Zamanın tümü iki gündür. Birisi dünya günlerinin süresidir, diğeri ise kıya­met günüdür. Yüce Allah’ın dünya günlerindeki işi emir, yasak, hayat ver­mek, öldürmek, bağışlamak ve alıkoymak suretiyle denemek ve sınavdan ge­çirmektir. Kıyamet günündeki işi ise, amellerin karşılığını vermek, hesaba çek­mek, mükâfatlandırmak ve cezalandırmaktır.

Bir diğer görüşe göre, bununla dünya günlerinin her birisindeki işine da­ir haber verilmektedir, denilmiştir. Bu da açıkça anlaşılan bir husustur.

Sözlükte; “İş” pek büyük hadise ve durum demektir. Çoğulu: diye gelir. Burada da tekil lafız ile kasıt çoğuldur. Yüce Allah’ın: “Son­ra da sizi bir bebek olarak çıkartır.” (el-Mu’min, 40/67) buyruğunda oldu­ğu gibi, (tekil olan bebek lafzı ile bebekler denilmek istenmesi gibOdir.

el-Kelbî de şöyle demiştir: Onun işi takdirlerini zamanlarına doğru yönelt­mektir. ‘

Amr b. Meymun yüce Allah’ın: “O her gün bir İştedir” buyruğu hakkın­da şöyle demiştir: Yaşayan birisini öldürmesi, rahimlerde dilediklerini bırak­ması, zelil birisini aziz kılması, aziz bir kimseyi de zelil kılması O’nun işle­rindendir.

Emirlerden birisi bir vezirine yüce Allah’ın: “O her gün bir iştedir” buy­ruğu hakkında soru sormuş, o da bunun manasını bilememiş. Ertesi güne ona mühlet vermiş. Üzüntülü bir şekilde evine dönmüş, siyahi bir kölesi ona: Bu durumun ne? diye sorunca, o da durumunu haber vermiş. Ona şöyle demiş: Emire geri dön, bu buyruğu ona ben açıklayacağım demiş. Bunun üzerine emir onu çağırınca şu cevabı vermiş: Ey emir! Onun işi geceyi gündüze bi­tiştirmek, gündüzü geceye bitiştirmek, ölüden diriyi çıkarmak, diriden ölü­yü çıkarmak, hastaya şifa vermek,.sağlıklı birisini hasla kılmak, afiyette ola­na bela vermek, belalı olana afiyet vermek, zelil bir kimseyi aziz kılmak, az­il bir kimseyi sclil kılmak, zengin birisini fakir, fakir birisini zengin kılmak­tır. Bunun üzerine emir kendisine; Beni sıkıntıdan kurtardın, Allah da seni sıkıntıdan kurtarsın, diyerek vezirin üzerindeki elbisenin çıkartıhp köleye giy­dirilmesini emretmiş. Bunun üzerine köle: Efendim demiş, işte bu da Allah’ın İşlerindendir.

Abdullah b. Tahir’den rivayete güre o el-Huseyn b. el-Fadl’ı çağırmış ve ona şöyie sormuş: Üç âyetin anlamını çıkartamadım. Onları bana açıklaman için seni çağırmış bulunuyorum. Birisi yüce Allah’ın: “Ve o pişmanlardan ol­du.” (el-Mâide, 5/31) buyruğudur. Halbuki pişmanlığın teybe olduğu sahih olarak sabittir. Diğeri yüce Allah’ın: “O her gün bir iştedir” buyruğudur. Hal­buki sahih rivayetle sabit olduğuna göre kalem, kıyamet gününe kadar ola­cak bütün şeyleri yazmış ve mürekkebi kurumuştur. Üçüncüsü ise yüce Al­lah’m;”İnsan için çalıştığından başkası yoktur.” (en-Necm, 53/39) buyruğu­dur. O halde iyiliklere kat kal mükâfat verilmesi nasıl olur?

el-Huseyn (b. el-Fadİ) şöyle dedi; O ümmette pişmanlığın tevbe olarak gö­rülmemesi, bu ümmette ise tevbe olarak değerlendirilmesi mümkündür. Çünkü yüce Allah, diğer ümmetlerin ortaklığının sözkonusu olmadığı birta­kım özellikleri bizim bu ümmetimize vermiş bulunmaktadır. Bir diğer görü­şe göre de Kabil’in o pişmanlığı Habil’i öldürdüğünden dolayı olmayıp, onu (mezar kazmayı bilmediğinden ötürü) bir süre taşımasından dolayı idi.

Yüce Allah’ın: “O her gün bir iştedir” buyruğuna gelince, buradaki işlerden kasıt, açığa çıkardığı işlerdendir. Yoksa bu isteri yapma kanaati onda sonra­dan hasıl olduğundan dolayı değildir. Yüce Allah’ın; “İnsan için çalıştığın­dan başkası yoktur” (en-Necm, 53/39) buyruğuna gelince, onun da anlamı şudur: Adaletin ölçüsü gereği onun için çalıştığından başkası yoktur. Bunun­la birliktcilahi lütfumun gereği olarak bire karşılık, ona bin ile mükâfat ver­mek hakkımdır. Bunun üzerine Abdullah kalkıp el-Huseyn’in başını öptü ve haracını ona bağışladı. [19]

  1. Ey ağır yükler altında bulunan iki fırka! Yakında sizin hesabı­nıza bakacağız.
  2. O halde, Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsi­niz?
  3. Ey cin ve insan toplulukları! Eğer göklerle yerin kenarlarından kaçmaya gücünüz yetiyorsa kaçın. Ama buna dair güç ve imkâ­nınız olmadıkça kaçamazsınız ki.
  4. O halde, Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsi­niz?
  5. Üzerinize ateş alevi ve bir duman salınır, size yardım da olun­maz.
  6. O halde, Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsi­niz?

“Ey ağır yükler altında bulunan iki fırka! Yakında sizin hesabınıza ba­kacağız” buyruğunda geçen “bakmak” tabiri; “İşim bitti, bitiyor, bitmek” diye kullanılır. Yine; Bu iş için vakit ayırdım” denildiği gibi; “Bu hususta bütün gayretimi harcadım” da denilir,

Yüce Allah ayrıca terketmesi gereken bir meşguliyeti yoktur. Anlam an­cak şöyle olabilir: Amellerinizin karşılığını vermeye ya da sizi hesaba çek­meye pek yakında başlayacağız. Bu, bir kimsenin tehdit etmek istediği bi­risine: “O halde ben de senin İşine bakacağım, sana yönelece­ğim” deme*sine benzer bir tehdittir. ” Kastetmek ve yönelmek” anlamın­dadır. Buna benzer bir anlamda olmak üzere İbnu’l-Enbârî, Cerîr’in şu be-yiüni zikretmektedir:

“Artık şimdi Numeyr’i kastettim,

Bu ise benim ona (Numeyrlilere) azab olduğum zamandır.”

en-Nehhas’ın naklettiğine göre yine Cerir şöyle demiştir:

“Ben zincire ayağı vurulmuş o köleye yöneldim.”

Hadiste de belirtildiğine göre Peygamber (sav) Akabe gecesinde ensar ile bey’atleştiğinde şeytan şöyle bağırmış: Ey Cubacibliler (Mina konaklarında bulunanlar)! İşte bir Müzemmem size kargı savaşmak üzere Kayleoğullan ile bey’atleşiyor! Bunun üzerine Peygamber (sav) şöyle buyurdu: “İşte bu Aka-bedeki şeytandır. Allah’a yemin ederim ey Allah’ın düşmanı Mutlaka sana da yöneleceğim.” [20]diye buyurdu. Senin işini çürütüp ortadan kaldırmaya da yöneleceğim, demektir. el-Kıttebî, el-Kisâî ve diğerlerinin tercih ettikleri anlam budur.

Bir başka açıklamaya göre yüce Allah böylelikle takva dolayısıyla vaad-de bulunmakta, günahkârlık dolayısıyla da tehditte bulunmaktadır. Daha son­ra da: “Yakında sizin hesabınıza bakacağız” diye buyurmuştur. Yani size ver­diğimiz vaadleri ve tehditleri yerine getirecek ve herkese verdiğimiz sözün gereğini gerçekleştireceğiz. Ben bunu paylaştıracağım ve bu işi yapıp biti­receğim, demektir. Bu açıklamayı da el-Hasen, Mukatil ve İbn Zeyd yapmış­tır.

Abdullah ile Ubeyy “Yakında sizin hesabınıza bakacağız” anlamındaki buyruğu; diye okumuşlardır, el-A’meş ve İbrahim: ” Ya­kında sizin hesabınıza bakılacaktır” anlamında “ye” harfi ötreli, “re” harfi üs­tün olarak meçhul bir fii) şeklinde okumuşlardır. îbn Şİhab ve el-A’rec de “mın” ile “re” harflerini üstün olarak:diye okumuşlardır. el-Kisâî dedi ki: Bu kullanım Temimlilerin şivesidir. Onlar; diye kullanır­lar. Yine bu fiilin; şeklinde kullanıldığı da nakledilmiştir. Her iki­sini de Hubeyre, Hafs’tan o Asım’dan diye rivayet etmiştir.

el-Cu’fi, Ebu Amr’dan “ye” ve “re” harfleri üstün olarak: ” Yakın­da… hesabınıza bakacaktır” diye okuduğunu rivayet etmektedir. Bu kıraat İbn Hürmüz’den de rivayet edilmiştir. İsa es-Sakafî’den ise “nun” harfini kesre-li, “ra” harfi üstün olarak: ” Yakında sizin hesabınıza bakacağız” diye okuduğu rivayet edilmiştir. Haraza ve el-Kisâî ise “ye” harfi ile ” Yakında sizin hesabınıza bakacaktır” diye okumuştur. Diğerle­ri ise “nun” ile (bakacağız anlamında) okumuşlardır ki, bu (söyleyiş) de Ti-hâmelilerin söyleyişidir.

“İki fırka (es-sekalân)”; cinler ve İnsanlar demektir. Yeryüzünde onların dışında başka varlıklar da bulunmakla birlikte mükellef kılınmış olmaları se­bebiyle konumlarının büyüklüğünden dolayı onlara bu isim verilmiştir.

Hem hayatta iken, hem öldükten sonra yeryüzünün üzerinde bir ağırlık teşkil ettiklerinden dolayı onlara bu ismin verildiği de söylenmiştir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Yer içindeki ağırlıklarım dışarıya çıkar­dığı zaman.” (ez-Zilzâl, 99/2) Arapların: “Ona ağırlığını ver!” şek­lindeki tabirleri de bu anlamdadır.

Kimi meânî bilginleri de şöyle demiştir: Bu hususta kendisi ile yarışma­nın sözkonusu olduğu miktarı ve ağırlığı bulunan herşeye “Ağır, ağır­lık” denilir. Deve kuşu yumurtasına bu ismin veriliş sebebi de bundan do­layıdır. Çünkü bunu bulan ve bunu avlamak isteyen bir kimse, bu yumurta­yı ele geçirdiği takdirde sevinir.

Cafer es-Sadık da şöyle demiştir: Bunlara “sekalân” denilmesi her iki ke­simin de günahlarla ağırlaşmış olmalarından dolayıdır. Yüce Allah önce -ço­ğul kipi ile-: “Sizin hesabınıza bakacağız” dedikten sonra: “Ey ağır yükler altında bulunan iki fırka” diye tesniye kipi kullanmıştır. Çünkü bunlar iki ayrı fırkadır ve herbir fırka da çoğuldur. Yüce Allah’ın: “Ey cin ve İnsan top­lulukları, eğer… gücünüz yetiyorsa” buyruğunda da böyledir. Burada da “siz iki topluluğun gücü yetiyorsa” anlamında tesniye kullanmamıştır. Çünkü iki ayrı kesim olup, çoğul konumundadırlar. Yüce Allah’ın: “Bunlar iki fırka olup birbirleri ile çekişmeye başlaytverdiler.” (en-Nemi, 27/45) buyruğu ile: “Bunlar Rabbleri hakkında davalaşan iki hasımdırlar.” (el-Hac, 22/19) buyrukİarına da benzemektedir. Şayet -Kur’ân dışında-: “Yakında siz İki fırkanın hesabına bakacağız” denilmişi olsaydı, yahutta; “Eğer ikinizin gücü yetiyorsa” denilse caiz olur.

Şamlılar: “Ey ağır yükler altında bulunan iki fırka!” anlamındaki buyruğu “he” harfini ötreli olarak diye, diğerleri ise üstün olarak okumuş­lardır. Daha önceden (ez-Zuhruf, 43/49) buyruğuna dair açıklamalar yapılır­ken buna dair bilgiler de geçmiş bulunmaktadır.

Cinler de İnsanlar Gibi Mükelleftir

Bu sûrede Ahkaf ve Cin Sûresinde cinlerin de ilâhî hitaba muhatap, mü­kellef; emir ve yasaklara muhatap, mükâfat ve ceza kazanmaları bakımından tıpkı insanlar gibi olduklarına delil vardır. Cinlerin müminleri de insanların müminleri gibi, onların kâfirleri de öbürlerinin kâfirleri gibidir. Bütün bu hu­susların hiçbirisinde bizimle onlar arasında hiçbir fark yoktur.

“Ey cin ve insan toplulukları…” âyeti ile ilgili olarak İbnu’I-Mübarek şu­nu zikretmektedir: Bize Cuveybir’in, ed-Dahhâk’tan haber verdiğine göre o şöyle demiştir: Kıyamet gününde yüce Allah dünya semasına emir verecek, o da İçindekilerle birlikte paramparça olacak. Melekler onun kıyılarında ka­lacak. Allah onlara emir verinceye kadar bu halde kalacaklar. Ondan emir alacakları vakitte yeryüzüne inecekler. Bütün yeri ve etrafındakileri kuşata­caklar. Sonra Allah onun bir üstündeki semaya aynı şekilde emir verecek, on­lar da inecekler. Bir önceki saffın arkasında bir saf teşkil edecekler. Sonra üçüncü, sonra dördüncü, sonra beşinci, sonra altıncı, sonra da yedinci sema (aynı durumda olacak.) Nihayet en yüce melek, göz alıcılığı, mülkü içerisin­de sol yanında da cehennem bulunduğu halde inecek. Cehennemin uğultu­sunu ve kaynayıp coşmasını işitecekler. (Yerde bulunanlar) yerin neresine giderlerse, mutlaka meleklerin safları ile karşılaşacaklar. İşte yüce Allah’ın: “Ey cin ve İnsan toplulukları! Eğer göklerle yerin kenarlarından kaçma­ya gücünüz yetiyorsa kaçın; ama buna dair güç ve imkânınız olmadıkça kaçamazsınız ki…” buyruğu bunu anlatmaktadır. Buradaki “sultan; Güç ve imkân” özür ve mazeret anlamındadır.

Yine ed-Dahhâk şöyle demiştir: İnsanlar çarşı pazarlarında iken ansızın sema açılacak, melekler inecek. Cinler ve insanlar kaçacaklar. Melekler et­raflarını kuşatacaktır. İşte yüce Allah’ın: “Buna dair güç ve imkânınız olma­dıkça kaçamazsınız” buyruğu bunu anlatmaktadır. Bu rivayeti de en-Neh-hâs zikretmiştir.

Derim ki: Buna göre bu, dünyada olacak, İbnu’l-Mubarek’in zikrettiği ri­vayete güre ise bu husus âhirette olacaktır.

Yine ed-Dabhâk’tan şöyle dediği zikredilmiştir: Eğer siz ölümden kaça-bilecekseniz, haydi kaçınız. İbn Abbas da şöyle açıklamıştır: Eğer siz gökler­le yerde olanları bilmek gücüne sahib iseniz, haydi onu öğreniniz. Ancak bir sultan ile yani Allah’tan gelmiş bir delil ile olmadıkça, onu bilme imkânımız olmayacaktır. Yine ondan gelen rivayete göre; “Güç ve imkânınız olmadık­ça kaçamazsınız” buyruğu; sizler Benim sizin üzerinizdeki egemenlik ve kud­retimin dışına çıkamazsınız, demektir. Katade de şöyle açıklamıştır: Sizler bir melek ile olmadıkça kaçamazsınız ve sizin meleğiniz de yoktur.

Buyruk: “Sizler ancak bir sultana (güç ve imkâna) ka­çabilirsiniz” demektir. Buna göre âyet-i kerimedeki “be” anlamın­dadır. Tıpkı yüce Allah’ın: “Rabbim, bana iyilikte bulundu.” (Yu­suf, 12/100) buyruğunda olduğu gibi. Şair de şöyle demiştir:

“Bize ister kötülük yap, ister iyilik, bizim nezdimizde senden usanılmaz Ve eğer sen terkedecek olsan dahî seni biz terketmeyiz.”

Yüce Allah’ın: “Kaçın!” emri, ta’cîz (yani bu husustaki acizliklerini orta­ya koymak) içindir.

“Üzerinize ateş alevi ve bir duman salınır.” Yani eğer sizler çıkacak olur­sanız, üzerinize bir ateş alevi salınır ve kaçmanızı engelleyecek azab sizi ya­kalar. Buyruğun kaçmakla ilgili olmadığı, aksine yüce Allah’ın bununla isyan­kârları cehennem ateşi ile azaplandıracağını haber vermekte olduğu da söy­lenmiştir.

Şöyle de açıklanmıştır: Sizler Rabbinizin nimetlerini yalanlayacak olursa­nız, o vakit üzerinize bu yalanlamanızın bir cezası olmak üzere ateş alevi ve bir duman salınır.

İnsanların ve cinlerin etrafının melekler ile ve çok büyük bir ateş parça­sı ile kuşatıldıktan sonra kendilerine: “Ey cin ve İnsan toplulukları…” diye seslenileceği de söylenmiştir. İşte yüce Allah’ın; “Üzerinize ateş alevi… sa­lınır” buyruğu bunu anlatmaktadır. İbn Abbas ve başkalarının açıklamasına göre: “Dumanı olmayan alev” demektir. en-Nehhas da; bu alevi bu­lunmayan dumandır, diye açıklamıştır. Umeyye b, Ebi’s-Salt’m, Hassan (r.a)’a hicvederken kullandığı ifade de bu kabildendir. es-Sa’Iebî el-Maverdî’nin Tef­sirlerinde de aynı şekilde Umeyye b. Ebi’s-Salt diye zikredilmiştir. Ancak es-Sıhah ile İbnu’l-Enbarî’nin el-Vakfiı ve’l-İbtidâ adlı eserlerinde Umeyye b. Halef diye geçmektedir. Sözü edilen hicivde Umeyye şöyle demektedir:

“Bendert Hassan’a, Ukaz’a doğru şu mesajı ulaştıracak var iru? Senin baban bizim aramızda bir demirci değil miydi? Şarkıcı cariyeler arasında, kendisini koruyacak gücü de yoktu. Yemen tarafından (idi ve) o körüğü tutup dururdu da Kesintisiz olarak ateşin alevini üflüyordu.”

Hassan (r.a) da ona şu şekilde cevab vermişti:

“Hicvettim seni ben, sen de zilletle ona karşı boyun eğdin, Ateş alevi gibi yanan bir kafiye île ve zilletle.”

Ru’be de şöyle demiştir:

“İndirdiğimiz darbelerden ötürü onların aşırı hararetleri var, Bir de alevler yakıp duran savaşın ateşi,”

Mücahid dedi ki Ateş aievi”; ateşten ayrı yeşil aleve denilir, ed-Dahhâk da şöyle demiştir: Odundan çıkana değil, alevden çıkan dumana de­nilir. Said b. Cübeyr de böyle açıklamıştır.

“ateşin ve dumanın biraradaki adı” olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı Ebu Amr yapmış olup, el-Ahfeş de bunu kimi Araplardan diye, nakletmiştir.

İbn Kesir “şın” harfini esreli olarak; diye okumuş, diğerleri ise öt-reli okumuşlardır, Her İkisi de ayrı söyleyişlerdir, tıpkı inek sürüsüne denilmesi gibi.

“Ve bir duman” anlamındaki buyruk genel olarak; şeklinde ref ile ve: “Alev” lafzına atıf ile okunmuştur. Ancak İbn Kesîr, İbn Muhaysın, Mücahid ve Ebu Amr “ateş” anlamındaki lafza atıf ile; şek­linde cer ile okumuşlardır,

el-Mehdevî dedi ki: (jMyjO’ın “hem ateş, hem de dumanı” birarada ifade ettiğini söyleyenlerin görüşüne göre “duman” anlamındaki lafzı kesreli oku­maları açıkça anlaşılan bir şekildir. Ancak bunu “dumanı olmayan alev” di­ye açıklayanların “bir duman” anlamındaki lafzı cer ile okumaları uzak bir ihtimaldir. Böyle bir okumanın uygunluğu ancak bir mevsufun hazfedilmiş olduğu takdiri ile uygun düşebilir. Sanki: “Üzerinize ateş alevi ve” bir miktar “bir duman salınır” denilmiş gibidir. Bu durumda “bir miktar” anlamındaki lafız; “(iıp): Alev” lafzına atfedilmiş gi­bi olur. “Dumandan” cümlesi de “bir miktar” anlamındaki lafzın sı­fatı olur. “Bir miktar” anlamındaki lafız da hazfedilmiş bulunmaktadır. Yü­ce Allah’ın buyruğunda ayrıca; (&) edatının hazfeciilmesi ise daha önce; “Ateşten” lafzında ayrıca zikredilmiş olduğundan dolayıdır. Nite­kim Arapların: ” Sen kime misafir olursan ben de (ona) misa­fir olurum” derken ” Ona” lafzını hazfetmeleri gibi. Bu açıklamaya gö­re “bîr duman” anlamındaki lafız hazfedilmiş ile cer edilmiş ulur,

Mücahid, Humeyd, îkrime ve Ebu’l-ÂJiye’den “nıın” harfi kesreli olarak; ( okudukları zikredilmiştir ki, bunlar iki ayrı söyleyiştir. Nitekim “alev” anlamındaki lafjz da) ile (şekillerinde söylenebilir. Bu kesreli okuyuş aynı zamanda tabiat ve asıl anlamına da gelir. Mesela: “Filan kişi soyu şerefli ve asaletli kimse” demektir.

Müsİİm b. Ciindüb’den İse ref ile: ” diye okuduğu rivayet edilmiş­tir. Hanzala b. Murre b. en-Numan el-Ensarî’nin de “ateş” lafzına atıf ile meo rur olarak diye okuduğu rivayet edilmiştir. Bununla birlikte kesreli olarak: okuyuşunun; ( U-Zlyin çoğulu olması mümkündür. ) Zor” lafzının çoğulunun diye gelmesi gibi.

(diye ref ile okunması ise “alev” anlamındaki iafza atf ile gelir, el-Hasen’den;diye her iki harfin de ütreli okuduğu rivayet edilmiştir ki; bu da çoğuludur. Bunun aslının) diye olması da mümkün­dür. Daha önce yüce Allah’ın: “Onlar yıldızlarla da yolla­rını bulurlar.” (en-Nahl, 16/16) buyruğunda açıklandığı üzere “vav” hazfe­dilmek suretiyle kısaltılmış da olabilir.

Abdurrahmân b. Ebi Bekre’den “nûn” harfi üstün, “ha” harfi ötrdi ve “şın’ harfi de şeddeli olarak” ” Kökünü keseriz” anlamında; ” Kökünü kesti, keser, kesmek”ten gelen bir fiil olarak okuduğu rivayet edil­miştir. Yüce Allah’ın: ” Hani o zaman onun izniyle onları öl­dürüyordunuz,” (Al-i İmran, 3/152) buyruğunda da bu anlamda kullanılmıştır. (Bu âyetin böylece okunması halinde): “Azab ile öldürürüz” demek olur.

Birinci kıraat olan: “Ve bir duman” lafzı ise, başlarının üzerine akı­tılacak eritilmiş bakır anlamında dır. Mücahid ve Katade böyle açıklamıştır. Bu açıklama İbn Abbas’dan da rivayet edilmiştir. Yine İbn Abbas’dan ve Said b. Cübeyr’den rivayet edildiğine göre burada bu lafız, alevi bulunmayan duman demektir, fel-Halil1 in açıklamasının anlamı da budur. Bu anlamıyla Arap dilin­de bilinen bir lafızdır. Nitekim Ca’deoğullarının Nabiğası şöyle demiştir:

“Taneden (veya susam yağından) yakılan kandilin ışığı gibi aydınlatıyor, Allah’ın kendisinde hiçbir duman kılmadığı.”

el-Esmaî dedi ki: Ben bedevi bir Arabın -beyitte geçen-: (.killi )’in Şam’da “dumanı bulunmayan susam yağına” denildiğini söylediğini duydum.

Mukattl dedi ki: Bunlar eritilmiş bakırdan beş tane ırmaktır. Hepsi de Ar-ş’ın altından ve cehennemliklerin başlan üzerine akar. Bu üç ırmak, gece mik-tarındadır, iki ırmak da gündüz miktarındadır,

İbn Mesud dedi kî: Nuhâs (eritilmiş bakır) ile el-mühi (eritilmiş bakır) ay­nı şeylerdir.

ed-Dahhâk ta: Bu kaynatılmış zeytinyağının tortusudur. el-Kisâî de: Olduk­ça şiddetli bir rüzgarı olan ateşe denilir, demiştir. [21]

“Size yardım da olunmaz.” Birbirinize yardımcı olamazsınız. Maksat cinler ile İnsanlardır.

  1. Artık gök yarılıp yağ tortusunu andıran kırmızı bir gül gibi ol­duğu zaman…

38, O halde; Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsi­niz?

  1. O günde ne insana, ne cinne günahı sorulmayacak.
  2. O halde; RabbinMn nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsi­niz?

“Attık gök yanlıp” kıyamet gününde ayrılıp “yağ tortusunu andıran kırımzı bir gül gibi olduğu zaman…” buyruğunda geçen ” Yağ tortu­su” lafzı, Mücahid, ed-Dahhâk ve başkalarından gelen rivayete göre, yağ di­ye açıklanmıştır. Yağ gibi parlak ve saf olduğu zaman, demektir. Buna gö­re bu lafız; ” Yağ” lafzının çoğuludur.

Said b. Cübeyrve Katade ise: Kırmızı renkli olduğu zaman anlamındadır, demişlerdir. Bir diğer açıklama da şöyledir: Kırmızılığı bakımından gül gibi ve yağın akıcılığı gibi olacaktır. Bu da şu demektir: Gök yarılıp çatlayarak ce­hennem ateşinin sıcaklığından ötürü kırmızı bir renk alıncaya kadar eriye­cek, inceliği ve erimesi dolayısıyla yağ gibi olacaktır.

Bir başka açıklamaya göre “yağ” anlamı verilen: “Saf kırmızı de­ri ve sahtiyan” demektir. Bu açıklamayı Ebu Ubeyd ve el-Ferrâ zikretmişler­dir. Bu da şu demektir: Gök, cehennem ateşinin ileri derecedeki harareti do-layısı ile tıpkı bir sahtiyan gibi kırmızı bir renk alacaktır.

İbn Abbas şöyle demektedir: Yani gök çeşitli renkleri olan bir ata benze­yecektir. Çünkü güzel renkli at demek olan “el-kümeyt”e çeşitli renkleri ta­şıyor ise; denilir. İbn Abbas dedi ki: “Çeşitli renkleri olan at” demek olan: “Baharda sarı, kışın baştaraflarında ise kırmızı renge çalar, kış iler­lediği vakitte koyu gri bir renk alır.”

el-Ferra dedi ki: Bu açıklamasıyla “verdîat” diye bilinen ati kastetmekte­dir. Bu tür atlar baharda sarıya çalar. Soğuk ilerlediği takdirde kırmızıya ça­lar, Bundan sonra ise griye çalar. Böylelikle yüce Allah semanın rengarenk olmasını bu tür atın değişik renklere bürünmesine benzetmektedir.

el-Hasen dedi ki: “Yağ tortusunu andıran” buyruğu, yağın dökül­mesini andıran demektir. Çünkü yağ döküldüğü vakit çeşitli renklerde gö­rülür.

Zeyd b. Eşlem dedi ki: Yani o vakit zeytinyağı tortusunu andıracaktır. Bir diğer açıklamaya göre: O gidecek ve gelecektir, demektir.

ez-Zeccâc dedi ki: (Gül anlamını veren “el-verde” lafzını oluşturan) “vav” re ve “dal” harflerinin meydana getirdiği kelimelerin asıl anlamı, gidip gel­mek İle alâkalıdır. Bu ise, daha önce renkleri değişip duran at ile ilgili yap­tığımız açıklamalara yakındır.

Katade de şöyle demektedir: Bugün sema yeşildir. Onun kırmızı bir rengi olacaktır. Bu açıklamayı da es-Sa’lebî nakletmiştir.

el-Maverdî dedi ki: Önceki İlim adamlarının iddialarına göre semanın asıl rengi kırmızılıktır. Engellerin çokluğu, mesafenin uzaklığı dolayısıyla bu şekilde mavi renkte görülmektedir. Onlar bunu vücuttaki damarlara benze­tirler. Aslında damarlar kan gibi kırmızıdır, engel sebebiyle mavi görülmek­tedirler. Eğer bu açıktama doğru ise şüphesiz ki sema kıyamet gününde ona bakacak olanlara yakın olacağından ve engellerin de ortadan kalkacağından Ötürü kırmızı olarak görülecektir. Çünkü onun asıl rengi odur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“O günde ne insana, ne cinnc günahı sorulmayacak” buyruğu yüce Al­lah’ın: “Suçlulara günahları sorulmaz.” (el-Kasas, 28/78) buyruğunu andır­maktadır.

Kıyamet günü, uzunluğu dolayısıyla değişik halleri bulunan bir gündür. Kimi halde soru sorulur, kimi halde sorulmaz. İşçe İkrime’nin görüşü de bu­dur.

Anlamın: Onlar cehennemde karar kıldıktan sonra sorgulanmayacaklar-dır, şeklinde olduğu da söylenmiştir.

el-Hasen ve Katade der ki: Onlara günahları hakkında sorulmayacaktır. Çünkü Allah onların günahlarını tesbit etmiştir, melekler de onları yazmış­tır. Bu açıklamayı el-Avfi, İbn Abbas’tan rivayet etmiştir. Yine el-Hasen ve Mü-cahid’den şöyle dedikleri zikredilmiştir: Buyruk; melekler onlar hakkında so­ru sormayacaktır. Çünkü onları simalarından, alâmetlerinden tanıyacaklardır, demektir. Bunun delili de bundan sonra gelen buyruklardır. Ayrıca Mücahid bu açıklamayı İbn Abbas’tan nakletmektedir. Yine ondan nakledilen rivaye­te göre yüce Allah’ın: “Rabbine andolsun ki onların hepsine elbette soraca­ğız.” (el-Hkr, 15/92) buyruğu ile: “O günde ne insana, ne cinne günahı so­rulmayacak” buyruğu hakkında şöyle dediği rivayet edilmektedir: Onların söyleyecekleri ile bu durumlarını bilmek maksadıyla onlara soru sormaya­caktır. Fakat onlara azarlamak anlamı ile: Niçin bunları yaptınız, diye sora­caktır.

Ebu’l-Âliye de şöyle demiştir: Günahkârın günahından başkasına soru so­rulmayacaktır. Katade: Som sormak önce olacaktır, sonra da ağızları mühür­lenecek ve azaları onlara tanıklık ederek konuşacaktır.

Ebıı Hureyre’nin rivayet ettiği hadiste Peygamber (sav)’ın şunları da söy­lediği zikredilmektedir: “Yüce Allah kulu karşısına alır, ona: Ey filan kişi de­nilir. Ben sana ikramda bulunmadım mı? Ben seni önder kılmadım mı? Ben sana eşler vermedim mi? Atları, develeri senin emrine vermedim mi? Senin başkanlık yapmana, İstediğin gibi mallarda tasarruf etmene fırsat vermedim mi? Adam: Evet (hepsini verdin) diyecek. Bu sefer: Peki sen Benimle karşı­laşacağını zannediyor muydun? diye sorar, adam: Hayır der. Yüce Allah şöyle buyurur: Sen (vaktiyle) Beni unutmuş olduğun gibi, Ben de seni unu­tuyorum. Sonra ikincisi ile karşılaşır, yine ona aynen öbürüne söylediğini söy­ler. Daha sonra üçüncüsü ile karşılaşır, ona da aynı şeyleri söyler. O da: Rab-bim Sana, kitabına, rasûlüne iman ettim, namaz kıldım, oruç tuttum, sada­kalar verdim der ve elinden geldiğince güzel şeylerden, hayırlı şeylerden sö-zeder. Ondan sonra da: İşte ben şimdi burada huzurundayım, der. Sonra ona; Biz de şimdi senin aleyhine olan şahidimizi göndereceğiz, denilir. Benim aley­himde şahitlik edecek bu kişi kimdir? diye kendi kendisine düşünürken, ağ­zına mühür vurulacak ve baldırına, etine, kemiklerine: Konuş! denilecek. Bal­dırı, eti, kemikleri konuşarak yaptıklarını söyleyecekler. Bu ise kendi nefsin­den getiriien şahidler dolayısıyla İleri süreceği bir mazeretin kalmaması içindir.

Bu kişi münafık kişidir. Yüce Allah’ın kendisine gazab edeceği kisidir.” [22] Bu hadis daha önceden Ha, Mim, es-Secde (Fussilet, 41/21. âyetin tefsi­rinde) ve başka yerlerde (Yâsîn, 36/65. âyetin tefsirinde) geçmiş bulun­maktadır. [23]

  1. Günahkârlar yüzlerinden tanınacak da, alınlarından ve ayakla­rından yakalanacak.
  2. O halde; Rabblnizln nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsi­niz?
  3. İşte bu, o günahkârların yalan saydığı cehennemdir.
  4. Onlar bunun ile sıcak su arasında gidip geleceklerdir.

45.0 halde; Rabbİnizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsi­niz?

“Günahkârlar yüzlerinden tanınacak” buyruğu hakkında el-Hasen şöy­le demektedir; Yüzlerinin siyahlığından, gözlerinin morluğundan tanına­caklar. Çünkü yüce Allah: “Biz günahkârları o gün gözleri morarmış halde hasrederiz.” (Tâ-Hâ, 20/102); “O günde kimi yüzler ağaracak, kimi yüzler kararacaktır.” (Al-İ İmran, 3/106) diye buyurmaktadır.

“Alınlarından ve ayaklarından yakalanacak.” Yani melekler alınlarından yakalayacaktır. Bu da, meleklerin onların bağlarının perçemlerinden ve ayaklarından yakalayarak cehenneme atacaklardır, demektir.

“Alınlar” çoğuludur.

ed-Dahhâk şöyle demiştir: Atnı ve ayakları, sırtının arka tarafından bir zin­cir ile biraraya getirilecektir. Yine ondan; adamın ayaklan alınıp, sırtı kınlın-caya kadar alnı ile biraraya getirilecek, sonra da cehenneme atılacaktır, de­diği rivayet edilmiştir.

Bir başka açıklamaya göre; ona böyle yapılmasının sebebi, azabının da­ha çok ağırlaştırılması ve görüntüsünün daha ileri derecede kötüleştirilme-si içindir. Yine denildiğine göre; melekler onları cehennem ateşine doğru sürüklerken, kimi zaman alınlarından onlan yakalayıp yüzüstü çekecekler, ki­mi zaman da ayaklarından yakalayıp başı yerde olduğu halde sürükleyecek­lerdir.

“İşte bu, günahkârların yalan saydığı cehennemdir.” Yani onlara: İşte size haber verilmiş olan ve sizin yalan saydığınız cehennem ateşi budur, de­nilecektir.

“Onlar bunun İle sıcak su arasında gidip geleceklerdir” buyruğu hak­kında Katade şöyle demiştir; Bir sefer sıcak suya, bir sefer Cahîme gidip ge­leceklerdir. Cahîm de cehennem ateşidir, Hamım ise sıcak su demektir.

“Sıcak” lafzı üç türlü açıklanmıştır. Birincisine göre sıcaklığı ve kaynaması en ileri derecede olan su demektir. Bu açıklamayı İbn Abbas, Sa-îd b. Cübeyr ve es-Süddî yapmıştır. Nâbiğa ez-Zübyânî’nin şu beyitinde de bu anlamdadır:

“Gaddarlık ve hainlik etmiş bir sakal boyanır,

Karın, bölgesinden gelen, katıksız ve oldukça sıcak bir kırmızı renge.”

Katade dedi ki; Bu, Allah’ın gökleri ve yeri yarattığından beri kaynayan bir sudur. Yüce Allah şöyle demektedir: Onlar cehennem ateşinden kurtul­mak için yardım isteyeceklerinde, onların kurtuluş için sığınakları bu olacaktır. Ka’b dedi ki: Bu ,cehennem vadilerinden bir vadidir. Cehennem ehfinin irinleri burada toplanır. Zincirleriyle birlikte oraya daldırılırlar. Nihayet ek­lemleri bile birbirinden kopar. Daha sonra yüce Allah onlara yeni bir hilkat vermiş olduğu halde oradan çıkarlar, bu sefer cehennem ateşine atılırlar. İş­te yüce Allah’ın: “Onlar bunun ile sıcak su arasında gidip geleceklerdir” buyruğu bunu anlatmaktadır.

Yine Ka’b’dan: Bu hazır olan demektir, dediği rivayet edilmiştir. Mücahid de şöyle demiştir: Bu içilme zamanı gelmiş ve en ileri dereceye ulaşmış olan demektir.

Kıyametin dehşetleri ile günahkârların cezalandın I ma sına dair anlatılan bu hususların nimet olma yönü ise; bunun kişileri günahlardan alıkoyucu ve ita­atlere teşvik edici özelliğinin olmasıdır.

Peygamber (sav)’dan rivayet edildiğine göre o gece vaktinde bir gencin: “Artık gök yarılıp yağ tortusunu andıran kırmızı bir gül gibi olduğu za­man…” buyruğunu okuduğunu duymuş. Genç burada durmuş ve gözyaşı onu devam etmekten ahkoymuş, bunun üzerine şöyle demeye başlamış; Sema­nın çatlayacağı o gün vay halime! Vay halime! Bunun üzerine Peygamber (sav) şöyle buyurdu: “Evet, ey genç! Bu şekilde vay haline! Fakat nefsim elinde ola­na yemin ederim ki; semadaki melekler bile senin ağlaman dolayısıyla ağ­ladı.” [24] [25]

  1. Rabbİnİn huzurunda durmaktan korkana da İkî cennet vardır.
  2. O halde; Rabbinîıin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsi­niz?

“Rabbînin huzurunda durmaktan korkana da iki cennet varda1” buy­ruğuna dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Rabbin Huzuruna Varmak:

Yüce Allah cehennemliklerin hallerini sözkonusu ettikten sonra, iyi kul­ları için neler hazırladığını sözkonusu etmektedir. Buyruğun anlamı şudur: Hesab için Rabbinin huzurunda durmaktan korkup da masiyeti terkeden kim­seye (iki cennet vardır). Buna göre; “Huzurda durmak” ayakta durmak anlamında bir mastardır.

Bir açıklamaya güre Rabbinin üzerinde oluşundan korkan, demektir. Bu da Rabbinin kendisini kontrol etmesinden ve ona muttali olmasından korkan demek okır. Bunu yüce Allah’ın: “Her nefsin bütün kazandığını gözetleyen (Allak müşriklerin putları gibi) midir?” (er-Ra’d, 13/33) açıklamaktadır.

Mücahîd ve İbrahim en-Nehaî şöyle demişlerdir: Burada sözü edilen şa­hıs, bir masiyet işlemeyi kararlaştırıp Allah’ı hatırladıktan sonra O’nun kor­kusuyla o günahı işlemeyi terk eden kimsedir. [26]

2- İki Cennet Kime ve Hangi Sebeplerden Dolayı Verilecektir?:

Bu âyet-i kerime şuna delildir: Bir kimse hanımına: Şayet ben cennet eh­linden değii isem sen de benden boş ol dese ve eğer bu kimse bir masiyet işlemeyi kararlaştırmış olmakla birlikte Allah’tan korktuğundan ve O’ndan utandığından dolayı terketmiş ise, onun bu yemini bozulmaz. Süfyan es-Sev-rî de böyle demiş ve buna göre fetva vermiştir.

Muhammed b. Ali et-Tirmizî şöyle demektedir: Böyle bir kimseye cenne­tin biri Rabbinden korkusundan ötürü, diğeri ise arzusunu, şehvetini terket-tiğinden ötürü verilecektir.

tbn Abbas da şöyle demiştir: Farzları edâ ettiği halde birlikte, Rabbinin hu­zurunda durmaktan korkan kimse kastedilmektedir.

“Makam; Huzurda durmak, yer” diye açıklanmıştır. Yani -önceden geç­tiği gibi- hesab için Rabbinin huzurunda durmaktan korkan kimse demek olur. Burada “huzurda dunna”nın kul hakkında olması, sonra da bunun Allah’a izafe edilmiş olması da mümkündür, tkı da yüce Allah’ın: ‘Onların ecelleri geldiğinde” (el-A’raf, 7/34) buyruğu ile bir başka yerdeki: “Şüphesiz ki Al­lah’ın (takdir ettiği) eceli geldi mi geri bırakılmaz.” (Nuh, 71/4) buyrukla­rında geçen “ecel”e benzemektedir.

“İki cennet vardır. [27] Yani korkan herkese başlı başına iki cennet vardır. Korkan herkes için iki cennet verilecektir. Bütün korkanlara iki cennet ve­rilecektir diye açıklanmış ise de birincisi daha kuvvetli görülmektedir.

İbn Abbas’tan rivayete göre o Peygamber (sav)’ın şöyle buyurduğunu ri­vayet etmiştir: “İki cennet, cennetin eni kadar iki bahçedir. Bunların herbi-risi yüz yıllık bir mesafedir. Herbirisinin ortasında da nurdan bir ev vardır. Nağme çıkararak ve yeşilliği ile salınmayan hiçbir şeyi yoktur. O bahçenin kararı sabittir, ağaçlan da sabittir. Bunu el-Mehdevî zikretmiş olup, us-Sa’-lebî de bunu Ebu Hureyre yoluyla gelen bir hadis olarak kaydetmiştir.

Bir diğer açıklamaya göre; iki cennet, kendisi için yaratılmış olan bir cen­net İle mirasçısı olacağı diğer cennettir (bahçedir,)

Bir diğer açıklamaya göre iki cennetten birisi, kendisinin konaklayacağı yer, diğeri ise eşlerinin konaklayacağı yerdir. Tıpkı dünyadaki ileri gelen baş­kanların yaptıkları gibi.

Bir başka açıklamaya göre iki cennetten birisi, onun meskeni, diğeri ise bahçesi olacaktır. Bu iki cennetten birisi köşklerinin aşağı tarafları, diğeri ise yukarı tarafları olduğu da söylenmiştir.

Mukatil dedi ki: Bu iki cennet, Adn cenneti ile Naînı cennetidir.

el-Ferrâ da şöyle demiştir; Bu tek bir cennettir, âyet sonu olduğu için tes-niye gelmiştir. Ancak el-Kutebî bunu kabul etmeyerek şöyle demiştir: Cehen­nemin bekçileri aslında yirmi kişidir, ama ondokuz kişi oldukları âyet son­larına riayet olsun diye sözkonusu edilmiştir, denilemez. Aynı şekilde yüce Allah; “İkisinin de (gölgelikli) dallan vardır” (Rahman, 55/48) diye buyur­maktadır.

Ebu Cafer en-Nehhâs dedi ki: el-Ferrâ şöyle demiştir: Bu tek bir cennet olabilir. Şiirde de bvınun iki cennet olduğu sözkonusu edilmiş olabilir. An­cak böyle bir görüş yüce Allah’ın kitabı hakkında yapılacak en büyük hata­lardandır. Çünkü yüce Allah: “İki cennet vardır” diye buyurmakla, sonra da bunları “ikisinde… vardır” diye nitelendirmektedir. Şimdi buyruğun zahirin-den anlaşılanı bırakarak: Bunun tek bir cennet olması mümkündür deyip, şi­iri delil diye göstermesi doğru bir şey değildir. [28]

Bir açıklamaya göre cennetlerin iki tane, olması bir yerden diğerine gidip gelmekle cennetlik kişinin sevincinin kat kat arttırılması içindir.

Denildiğine göre bu Özel olarak Ebu Bekir es-Sıddık (r.a) hakkında cen­netin takva sahiplerine yakınlaştırılıp, cehennem ateşinin günahkârlara açık­ça gösterileceği günü hatırlaması üzerine inmiştir. Bunu Ata ve İbn Şevzeb söylemişlerdir.

ed-Dahhâk şöyle demiştir: Hayır, o bir gün susuzken süt içmiş ve bu ho­şuna gitmişti. Bu süte dair soru sorunca sütün helal olmayan bir yerden el­de edildiğini ona söylediler. O da kendisini kusturarak sütü çıkardı. Rasûlul-lah (sav) da ona bakıp duruyordu. Bunun üzerine: “Allah’ın rahmeti üzeri­ne olsun. O’nun hakkında bir âyet indirdi” deyip, ona bu âyeti okudu. [29] [30]

  1. İkisinin de (gölgelikli) dalları vardır.
  2. O halde, Katibinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsi­niz?
  3. İkisinde de akar iki pınar vardır.

51.0 halde, Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsi­niz?

“İkisinin de dallan vardır” buyruğu hakkında İhn Abbas ve bekaları şöy­le demişlerdir: Çeşitli meyveleri vardır, demektir. “Dallar” lafzının te­kili’dır. Mücahid dedi ki: Bu kelime “dallar” anlamında olup, tekdır. Şair en-Nabiğa da şöyle demiştir:

“Musibeti dolayısıyla ızdırab çeken ve dal üzerinde şarkı söyleyerek, Yabani bir erkek güvercini çağıran bir dişi güvercinin ağlayışı…”

Bir başka şair de, iki kuşu nitelendirirken şöyle demektedir:

“Sorgun ağacının dallarının ucunda geçirdiler geceyi, Çeşitli nağmeleri birbirlerine söyleyerek.”

Şair burada çeşitli nağmeler ile çeşitli dilleri kastetmiştir. Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Şevkin bir güvercinin sesinden dolayı galeyana gelmedi, O güvercin ki, dallar üzerinde bir diğer güvercini çağırır;

O güvercin ki; yırtıcı iki pençeli bir doğana rastgelmiş Ve onun iki yavrusu vardır.”

“Dal” kelimesinin çoğulu diye gelir, bundan sonra bir da­ha:çoğulu yapılır. Şair bir değirmeni anlatırken şöyle demek­tedir:

“Ve onun ağaç dallarından bir dizgini vardır.”

” Dalları bulunan ağaç” demektir. Gayr-i kıyasî olarak: di­ye de söylenir. Hadiste de şöyle denilmiştir: “Cennetlikler tüysüz, sürmeli ve fenenli (top saçlı) kimselerdir. “[31]

Buradaki çoğuludur. Bu da; ‘in çoğulu olup bir ara­ya toplanmış saç demektir. Bu da dala benzetilmiştir. Bunu el-Herevî zikret­miştir. “İkisinin de dalları vardır” buyruğunun, diğerlerine göre genişlik­leri ve üstünlükleri vardır, anlamına geldiği de söylenmiştir. Bu açıklamayı Katade yapmıştır.

Yine Mücahid’den ve İkrime’den: “Dalların duvarlar üzerindeki gölgesi” demektir dedikleri rivayet edilmiştir.

“İkisinde de akar iki pınar vardır.” Yani bu cennetlerin herbirisinde akan bir pınar vardır. İbn Abbas dedi ki: Bu iki pınar yüce Allah’tan lütuf ve faz­ladan mükâfatı olmak üzere, cennetliklere suları ile akarlar. Yine İbn Abbas’tan ve el-Hasen’den şöyle dedikleri zikredilmiştir: Bu pınarlar tatlı su akı­tırlar. Bu iki pınardan birisi Tesnîm, diğeri ise Selsebfl’dir. Yine İbn Abbas’tan gelen rivayete göre: Bu iki pınar dünyanın kat kat fazlasıdır. Yataklarında-ki küçük çakıllar kırmızı yakut ve yeşil zebercettir. Topraklan kâfur, çamur tortuları, ezfer miskidir. Kıyılan ise zaferandandtr.

Atiyye dedi ki: Bu iki pınardan birisi kokmayan sudan, diğeri ise içenle­re lezzet veren şaraptandır.

Miskten bir dağdan akarlar, diye de söylenmiştir. Ebu Bekir el-Verrak de­di ki: Bu iki cennette, dünya hayatında gözleri yüce Allah korkusundan do­layı yaş akıtan kimseler için akan iki pınar vardır. [32]

  1. İkisinde de her meyveden çifter çifter vardır.

53 0 halde; Rabbinİzin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsi­niz?

  1. Astarları kalın ipekten döşemelere yaslanmışlar olarak. Her iki cennetin de (meyvelerinin) toplanışı yakındır.

55- O halde, Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsi­niz?

“İkisinde de her meyveden çifter çifter vardır.” tki çeşit vardır ve her İki türü de tattı ve lezzetlidir.

İbn Abbas dedi ki: Dünyada tatlı olsun, acı olsun ne kadar ağaç varsa, mut­laka o ağaçtan cennette de vardır, Hanzal (Ebu Cehil karpuzu) dahil. Şu ka­dar var ki o, cennette tatlı olacaktır. Şöyle de açıklanmıştır: Biri yaş, diğeri kuru olmak üzere İki çeşit olacaktır. Üstünlük ve lezzetleri bakımından biri diğerinden üstün olmayacaktır.

Bir başka açıklamaya göre; yüce Allah bu iki cennetin daha aşağı merte­bedeki iki cennetten üstün olduklarını kastetmiştir. Burada akan iki pınar­dan sözettikten sonra orada (66. âyette) suları coşan iki pınardan sözetmektedir. Suların coşması ise suların akmasından daha aşağı mertebededir. Şöy­le buyurmuş gibidir: Daha sonra süzkonusu edilecek iki cennette her mey­veden bir çeşit vardır. Bu cennette ise her meyveden iki çeşit vardır.

“Astarları kalın ipekten döşemelere yaslanmışlar olarak” buyruğunda-ki; ” Yaslanmışlar olarak” lafzı hal olarak nasbedilmiştir. ” Dö­şemeler” lafzı ‘in çoğuludur, Ebu Hayve ”re” harfini sakin olarak; diye okumuştur.

“(ıiİUh): Astarları* lafzı da, çoğuludur. Bu da yüzün altındaki ku­maşa denilir, “Kalın ipek” demektir.

Yani yere temas eden astarlan bu şekilde olursa, yüzünün nasıl olacağı­nı var sen düşün. Bu açıklamayı tbn Abbas ve Ebu Hureyre yapmıştır. Said b, Cubeyr’e; Astarlar kalın ipekten olursa ya yüzler nedendir? diye sorulmuş,

o da şu cevabı vermiştir: Bu da yüce Allah’ın: “Onlara o işlediklerine mü­kâfat olmak üzere gözleri aydınlatan ne nimetler gizlendiğini hiçbir kim­se bilemez” (es-Secde, 32/17) buyruğunda sözü edilenler cümlesindendir.

İbn Abbas dedi ki: Yüce Allah size bu döşemelerin astarlarını anlattı ki, kalpleriniz onları tasavvur edebilsin. Yüzlerine gelince, bunları Allah’tan baş­kası bilemez.

Peygamber (sav)’dan rivayet edilen haberde belirtildiğine göre o şöyle bu­yurmuştur: “O döşemelerin yüzleri ise parıldayan bir nurdur. “[33]

el-Hasen’den rivayete göre o şöyle demiştir: Astarlan kalın ipekten, yüz­leri ise katılaşmış nurdandır. Yine el-Hasen’den rivayete göre: “Astarlar” biz­zat yüzler demektir. Bu aynı zamanda el-Ferrâ’nın da görüşüdür. Bu görüş Katade’den de rivayet edilmiştir. Çünkü Araplar yüze de astar derler. Mese­la: “Bu semanın yüzüdür, bu semanın astarıdır” diye bizim gördüğümüz se­manın yüzünü sözkonusu ederler. Ancak İbn Kııteybe ve başkaları bunu ka­bul etmeyerek şöyle derler: Böyle bir anlatım ancak herbir tarafı birtakım kim­selerce görülen ve iki tarafı da birbirine eşit iki yüzü bulunan şeyler hakkın­da sözkonusu olabilir. Senin ve başkalarının arasında bulunan duvar gibi. Se­manın durumu da İşte buna göredir.

“Her iki cennetin de toplanışı yakındır” buyruğundaki: “Topla­nış” ağaçtan toplanan mahsuller demektir. Toplanılan her şey hakkında: “O bize toplanan güzel bir mahsul getirdi” denilir. ” Toplanmış meyve” denilir ki bu da “fail” vezninde oiup, toplanması zama­nını ifade eder. Şair de şöyle demiştir;

“İşte bu benim topladıklarım ve onların en güzelleri onun ağzında, Oysa her mahsul toplayanın eli kendi ağzında.”

“Cim” harfi kesreli olarak; diye de okunmuştur. “Yakın” demektir.

İbn Abbas dedi ki; Ağaç dallarını o kadar ya kini aştır ir ki Allah’ın dostu di­lerse ayakta, diterse otururken, dilerse de yatarken bunun meyvesini topla­yabilir, Uzaklık ya da daldaki bir diken, elini geri çekmesine sebep olmaz. [34]

  1. Onlarda bunlardan evvel ne bir insanın, ne bir cinnin asla do­kunmadığı, gözlerini yalnız eşlerine dikmişler vardır.
  2. O halde; Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsi­niz?

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı üç başlık İmlinde sunacağız:

1- Gözlerini Eşlerine Dikmiş Olanlar:

“Onlarda” sözü geçen iki cennette diye açıklanmıştır. “…Gözlerini yal­nız eşlerine dikmiş (huri)ler vardır.”

ez-Zeccac dedi ki: Yüce Allah’ın burada; ” Onlarda” diye buyurup; (tesniye kipi olarak): “O ikisinde” diye buyurmamış olmasının sebtr-bi, hem iki cenneti, hem de o iki cennetin sahiplerine hazırlamış olduğu ni­metleri kastetmiş olduğundan dolayıdır.

Bir diğer açıklamaya göre bu zamir, astarları kalın ipekten olan döşekle­re aittir Yani bu döşeklerde: “Gözlerini yalnız eşlerine dilemiş (huri)ler var­dır” demektir. Maksat gözlerini sadece eşlerine dikmiş, yalnız onlara bakan, onlardan başkalarını görmeyen hanımlar demektir. Daha önce es-Saffat Sû-resi’nde (37/48-49- âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Burada: ” Göz” Lafzının çoğula izafe edilmekle birlikte tekil gelmiş olması, mas­tar anlamında oluşundan dolayıdır. Bu gözünü .kırptı, kırpar, kırpmak kökün­den gelmektedir. Daha sonra göze bu İsim verilmiş olup, böylelikle bu mastar hem tekil, hem de çoğul ifadenin yerini tutmaktadır, Arapların; ”Adaletli ve oruç tutan bir tupluluk” derken bunu mastarla ifa­de etmeleri gibi. [35]

2- Bu Eşlere El Değmemiştir:

“Asla dokunmadığı” buyruğu, bu hurilerle kocalarından önce hiçbir kimse cima etmemiştir, demektir. el-Ferrâ dedi ki: ” Bekareti bozmak” demektir. Bu da cima yapıp kanatmak demektir. denilir. Bu kökten olmak üzere ay hali olan kadına denilmiştir. el-Fer-râ’dan başkaları ise bu hususta ondan farklı olarak şöyle demektedir: “Herhangi bir şekilde onunla cima etti” demektir. Şu kadar var ki el-Ferra’nın açıklaması daha çok bilinen ve yaygın bir açıklamadır.

el-Kisâî “mim” harfini ötreli olarak; “Asla onlara dokunmamış-tır” diye .okumuştur.

” Kadın ay hali oldu, olur” demektir. Kesreyle; (de bir söyleyiştir, ism-İ faili diye gelir. el-Ferezdak da şöyle demiştir:

“Bana düştüler, benden önce onlara dokunulmamış

Ve onlar deve kuşu yumurtasından daha da güzeldirler.”

“Dokunmadığı” el değmediği anlamındadır, diye de açıklanmıştır.

Ebu Amr dedi ki: ” Dokunmak, el değmek” demektir. Bu da ken­disine el değdirilen her şey hakkında kullanılır. Mesela otlak için: “bu otlağa bizden önce hiçbir kimse değmemiştir” de­nilir. Aynı şekilde: “Bu dişi deveye hiçbir ip (yular) değ­memiştir” denilir.

el-Müberred de şöyle demiştir: Buyruğun anlamı şudur: Onlardan önce ne bir insan, ne de bir cin onları emri altına almamıştır. Çünkü: “Emri altına almak” demektir.

“Cin” anlamındaki lafzı el-Hasen hemzeli olarak; diye okumuştur. [36]

3- Cinsel Açıdan Cinlerin Durumu:

Bu âyet-i kerimede cinlerin de insanlar gibi ilişki kurduklarına, cennete gireceklerine ve cinlere cennette cinden hanımların verileceğine delil vardır.

Damra dedi ki: Müminlere kendi türlerinden huru’l-înden eşler olacaktır. Buna göre insan türünden olan kadınlar insanlara, cin türünden olan kadın­lar da cinleredir.

Şöyle de açıklanmıştır; Yüce Allah’ın cennette mümin olan cinlere verece­ği cinlerden olan huru’l-înynlerin hiçbirisine hiçbir cinin eli değmediği gibi, cennette mümin İnsanlara Allah’ın bağışladığı insan türünden huru’lînyne de hiçbir İnsanın eli değmemiştir. Çünkü cinler hiçbir 2aman dünyada Âde-moğullarından olan kızlarla ilişki kuramazlar. Bunu el-Kuşeyrî zikretmiştir.

Derim ki: Daha önce en-Neml Sûresi (27/44. âyet) ile el-İsra Sûresi’nde (17/64. âyet, 4. başlıkta) bu hususa dair açıklamalar geçmiş ve cinlerin Âde-moğulları, kızları ile ilişki kurmalarının mümkün olduğu belirtilmiş idî. Mücahid de şöyle demiştir: Erkek cima esnasında eğer besmele çekmeyecek olur­sa, cin onun organı üzerine katlanır ve onunla birlikte cima eder. İşte yüce Allah’ın: “Bunlardan evvel ne bir insanın, ne bir cinnin asla dokunmadı­ğı” buyruğu da bunu anlatmaktadır. Şöyle ki; şanı yüce Allah huru’1-îyni on­lardan önce hiçbir insan ve hiçbir cinnin el değmemesi ile nitelendirmiştir. Bununla bizlere Âdemoğuilarına mensub kadınlara cinlerin el değdirebileceğini öğretmekte, huru’l-tynin ise bu kusurdan uzak ve münezzeh olduk­larını belirtmektedir. ” Dokunmak, el değmek”; cima etmek demek­tir. Bunu tamamiyle el-Tirmizî el-Hakîm zikretmiştir. Aynı şekilde el-Mehde-vî, es-Sa’lebî ve başkaları da bunu zikretmiş bulunmaktadırlar. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

  1. Onlar sanki yakut ve mercandır.

59- O halde; Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsi­niz?

  1. İyiliğin karşılığı iyilikten başkası olabilir mi?

61.0 halde; Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsi­niz?

“Onlar sanki yakut ve mercandır” buyruğu ile ilgili olarak Tirmizî’nin, Abdullah b. Mesud’dan kaydettiği rivayete göre Peygamber (sav) şöyle bu­yurmuştur: “Cennetlik kadınlardan bir kadının bacağının beyazlığı yetmiş kat elbisenin arkasından dahi görülür. Hatta kemiğinin iliği dahi görülür.” Çün­kü yüce Allah: “Onlar sanki yakut ve mercandır” diye buyurmaktadır. Ya­kuta gelince o öyle bir taştır ki, sen onun içine bir ip geçirecek olup ta onu görmek istersen yakutun gerisinden o ipi görebilirsin[37]’ Bu hadis mevkuf olarak da rivayet edilmektedir.

Arar b. Meymun dedi ki: Huru’Mynden olan bir kadın yetmiş kat elbise giydiği halde bunun arkasından bacağının kemiğinin iliği, tıpkı kırmızı şa­rabın beyaz camdan görülmesi gibi görülür.

el-Haserı dedi ki: Huriler yakut kadar arı duru ve mercan gibi beyazdır­lar.

“İyiliğin karşılığı iyilikten başkası olabilir mi?” buyruğundaki; “… mi” dilde dört anlamda kullanılır.

Bazan -muhakkak anlamına gelen: anlamına kullanılır. Yüce Allah’ın: “İnsan üzerinden, öyle bir süre geçmiştir ki” (el-İnsan, 76/1) buyruğunda olduğu gibi.

Yüce Allah’ın: ” Siz de Rabbinizin vaadettiğini ger­çek buldunuz mu?” (el-A’raf, 7/44) buyruğunda olduğu gibi soru anlamına kullanılır. Bazan da yüce Allah’ın-. “Artık vazgeçtiniz mi?” (el-Mâide, 5/91) buyruğunda olduğu gibi emir anlamında…

Bazan da yüce Allah’ın; “Peygamberler üzerinde apaçık tebliğden başka bir görev var mı?” (en-Nahl, 16/35) buyruğu ile; “İyi­liğin karşılığı İyilikten başkası olabilir mi?” buyruğunda olduğu gibi olumsuzluk halinde; (u ) anlamında kullanılır. İkrime dedi ki: Yani lâ ilahe illallah diyen kimsenin mükâfatı cennetten başkası olabilir mi? İbn Abbas de­di ki: Lâ ilahe illallah deyip Muhammed (sav)’ın getirdikleri gereğince amel eden kimseye cennetten başka bir karşılık yoktur, demektir.

Şöyle de açıklanmıştır: Dünyada iyilik yapmtş kimseye, âhirette de iyilik yapılmaktan başka bir mükâfat olur mu? Bu açıklamayı İbn Zeyd yapmıştır.

Enes’in rivayetine göre Peygamber (sav) yüce Allah’ın: “İyiliğin karşılı­ğı İyilikten başkası olabilir mi?” buyruğunu okuduktan sonra: “Rabbinizin ne buyurduğunu biliyor musunuz?” diye sormuştur. Ashab: Allah ve Rasûlü daha iyi bilir deyince, Hz. Peygamber buyurdu ki: “Kendisine tevhid nime­tini ihsan ettiğim kimseye cennetten başka bir mükâfat yoktur. [38]

İbn Abbas’ın rivayetine göre de Peygamber (sav) bu âyet-i kerimeyi oku­yup şöyle buyurmuştur: “Yüce Allah buyuruyor ki: Beni tanımak ve beni tev­hid etmek nimetini kendisine ihsan etmiş olduğum kimseye mükâfatım, onu rahmetimle cennetime ve kutsal zatımın yakınlığına yerleştirmekten baj-kası değildir.” [39]

(Cafer) es-Sâdık dedi ki: Ezelde kendisine ihsanda bulunduğum kimsenin üzerindeki iyiliği ebediyyen korumaktan başka bir mükâfatı olur mu?

Muhammed b. el-Hanefiyye ve el-Hasen de şöyle demişlerdir: O iyi kim* selerin üzerine de, günahkârların üzerine de serbestçe salınmıştır. Bu da dün­yada günahKârlara, âhirette de iyilere serbestçe salınmıştır, demektir. [40]

  1. O İkisinden başka iki cennet daha vardır.
  2. O halde; Rabbİnizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsi­niz?
  3. İkisi de siyaha yakın koyu yeşildirler.

65.0 halde; Rabbinizİn nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsi­niz?

“O ikisinden başka iki cennet daha vardır.” Yani sözü geçen i!k iki cen­netten ayrı olarak iki cenneti daha vardır, İbn Abbas dedi ki: Derece itiba­riyle o ikisinden daha aşağı demektir. İbn Zeyd: Fazilet itibariyle o ikisinden aşağıda… diye açıklamıştır. İbn Abbas dedi ki: Cennetler, Rabbinîn huzurun­da durmaktan korkan kimseleredir. Bundan dolayı sözü edilen ilk iki cen­nette hurma ağaçları ve başka ağaçiar, diğer iki cennette ise ekinler, bitki­ler ve yerin üzerine yayılan şeyler bulunacaktır.

el-Maverdî dedi ki: “O ikisinden başka iki cennet daha vardır” buyru­ğunda sözü edilen cennetlerin, kişiye ait olan kimseler için olma ihtimali var­dır. Çünkü ona ait olanlann konumu onun konumundan daha aşağıdadır. Bu iki cennetten birisi huru’1-îyn için, diğeri ise ebedi kılınacak çocuklar için­dir. Böylelikle bu iki cennet ile erkekler ve dişiler ayrılmış olacaktır.

İbn Cüreyc dedi ki: Cennetler dört tanedir. Bunlardan ikisi ileri geçen ve yakınlaştırman kimseler için olup “İkisinde de her meyveden çifter çifter vardır” (52. âyet) ile “İkisinde de akar iki pınar vardır” (50. âyet) Diğer cen­netlerin ikisi dı_- ashabu’l-yemin (kitapları sağlarından verilecek olanlar) içindir. “İkisinde de meyve, hurma ve nar vardır.” (68. âyet) ve: “İkisinde de suları durmaksızın coşan iki pınar vardır.” (66. âyet) buyruklarında onlar­dan söz edilmiştir.

İbn Zeyd dedi ki: İlk iki cennet altından olup yakınlaştırılmış kimselere (el-mukarrabûn)e aittir. Diğer ikisi gümüşten olup, ashâbu’l-yemine aittir.

Derim ki şunları söylemiştir: el-Halîmî Ebu Abdullah el-Hasen b. el-Hu-seyn de “Minhâcu’d-Din” adlı eserinde bu görüşü benimsemiş ve Said b. Cu-beyr’in, İbn Abbas’tan naklettiği şu rivayeti delil göstermiş ve: “Rabbinin hu­zurunda durmaktan korkana da iki cennet vardır.” (46, âyet) buyruğunda “İkisi de siyaha yakın koyu yeşildirler” buyruğuna kadar olan âyetler hak­kında şunları söylemiştir: Bu iki cennet mukarrebler içindir. Diğerleri ise as-habu’l-yemin içindir. Ebu Musa el-Eşarîden de buna yakın bir rivayet gelmiş­tir. Yüce Allah ilk iki cennetin niteliklerini belirttikten sonra, her ikisi arasın­daki farka işaret ederek ilk ikisi hakkında: “İkisinde de akar iki pınar var­dır.” (50. âyet) diye buyurmuş, sonraki iki cennet hakkında da; “İkisinde de suları durmaksızın coşan iki pınar vardır.” (66. âyet) diye buyurmuştur. Ya­ni bunlar coşup kaynamaktadırlar, fakat akıp duran pınarlara benzemezler. Çünkü coşup kaynamak, akıp durmaktan daha aşağı bir derecededir. İlk iki cennet hakkında: “İkisinde de her meyveden çifter çifter vardır.” (52. âyet) diye buyurmuş, özel olarak belirli meyvelerden sözetmeyip genel bir ifade kullanmıştır. Diğer iki cennet hakkında ise: “İkisinde de meyve, hurma ve nar vardır.” (68. âyet) diye buyurmuş ve: “Her meyveden”dememiştir. İlk iki cen­net hakkında: “Astarlan kalın ipekten döşemelere yaslanmışlar olarak.” (54. âyet) diye buyururken, diğer ikisi hakkında: “Yeşil yastıklara ve güzel döşe­melere yaslanarak” diye buyurmaktadır.

Bu buyruktaki: “Döşeme” işlemeli demektir. Şüphesiz ki kalın ipek işlenmiş olandan daha değerlidir. “Yastık” çadırın bir tarafında­ki (dayanılacak) şey demektir, Şüphesiz ki üzerinde yaslanmak maksadıyla hazırlanmış döşemeler, çadırdaki bu parçalardan daha üstündür, İlk iki cen­netteki hurilerin nitelikleri ile ilgili olarak: “Onlar sanki yakut ve mercandır.” (58. âyet) diye buyurmuşken, diğer iki cennettckjler hakkında da: “İçlerin­de güzel huylu, güzel yüzlüler vardır.” diye buyurmaktadır. Güzel­lik ise yakut ve mercanın güzelliği gibi değildir.

îlk iki cennet hakkında: “İkisinin de dallan vardır” diye buyurmuşken diğer ikisi hakkında: “İkisi de siyaha yakın koyu yeşildirler” diye buyur­maktadır. Yani ileri derecedeki yeşilliklerinden dolayı adeta siyah renge ça­lan yeşilliktedirler. İlk iki cennetin dallarının çokluğuyla nitelendirilmesi ya­nında, diğer ikisinin sadece yeşillikle nitelendirildiği görülmektedir. Bütün bu açıklamalar yüce Allah’ın: “O ikisinden başka iki cennet daha vardır.” buyruğu ile ilgili kastettiğimiz anlamı tahkik etmektedir. Her iki cennet ara­sında bulunan farka dair sözü edilmeyen hususların, sözü edilenlerden da­ha çok olma ihtimali de vardır.

Şayet İlk iki cennetin sahiplerini sözkonusu ettiği gibi, niçin bu iki cen­netin sahiplerini de sözkonusu etmemiştir; diye sorulacak olursa, şöyle ce­vap verilir: Sözü edilen dört cennet de Rabbinin huzurunda durmaktan kor­kan kimseler içindir. Şu kadar var ki, korkanların da mertebeleri farklıdır. Sö­zü edilen ilk iki cennet yüce Allah’tan korkmak mertebesi itibarı ile kullar ara­sında en yüksekte olanlar içindir. Diğer iki cennet ise Allah’tan korkma mer­tebesi daha aşağıda olanlar içindir. ed-Dahhâk’ın görüşüne göre ilk iki cen­net, altın ve gümüşten, diğerleri ise yakut ve zümrüttendir ve diğerleri ilk iki­sinden daha üstündür. Yüce Allah’ın: “O ikisinden başka iki cennet daha vardır” buyruğu da onların önünde ve onların karşı taraflarında anlamında­dır. Ebu Abdullah et-Tirmizî el-Hakîm de Nevâdiru’l-Usûl adlı eserinde bu görüşü benimseyerek şöyle demiştir: “O ikisinden başka İki cennet daha var­dır.” Yani bunlardan Arş’a daha yakın olan İki cennet daha vardır. Bu da Arş’a daha yakın oldukları anlamına gelir. Daha sonra da -birazdan kendi­sinden naklen aktaracağımız gibi- sonra sözkonusu edilen iki cennetin ilk iki cennetten üstünlüklerini anlatmaktadır.

Mukatil ise şöyle demektedir: İlk iki cennet Adn cenneti ile Naîm cenne­tidir. Sonra sözkonusu edilen iki cennet ise Firdevs cenneti ile Me’vâ cenne­tidir.

“İkisi de siyaha yakın koyu yeşildirler.” Yani bolca sulandıklarından ötürü yeşil renklidirler. Bu açıklamayı İbn Abbas ve başkaları yapmıştır. Mü-cahid: Siyah renklidirler, diye açıklamıştır. Çünkü dilde: ” Siyahlık” de­mektir. Mesela, beyazlığı gidinceye kadar rengi koyulaşmış olan ata, erkek ve dişi deveye; denilir. Şayet koyu siyah olacak kadar

koyuluğu daha da artacak olursa, ona da: denilir, ( Atın rengi (siyaha yakın) koyulaştı” demektir, “O şey siyah-laştı” anlamındadır. Yüce Allah da: “İkisi de siyaha yakın koyu yeşildirler” diye buyurmaktadır. Yani iyice sulandıklarından ve oldukça yeşil oldukların­dan ötürü siyah gibidirler. Araplar ise (koyu) yeşil olan herşeye siyah derler Lebid de Hevazinlilerden öldürülenler hakkında şöyle demektedir:

“Onu bir hevdec içinde getirdiler arkasında ise tnce deri parçalarından dokunmuş (zırh gibi giyecek)1 er içinde

yeşil birlikler vardır.”

Irak arazisine “sevâd (siyahlık)” denilmesi ele yeşilliğinin çokluğundan ötü­rüdür. Karanlık geceye de -yeşil anlamında-: denilir. “Allah onların yeşilliklerini yok etsin” sözü onların sevâdlarını (yeşil alanla­rını) yok etsin, demektir. [41]

  1. İkisinde de suları durmaksızın coşan iki pınar vardır.

67.0 halde; Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsi­niz?

  1. İkisinde de meyve, hurma ve nar vardır.

69.0 halde; Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsi­niz?

“İkisinde de suları durmaksızın coşan.” İbn Abbas’tan gelen açıklama­ya göre suları durmaksızın kaynayan “iki pınar vardır.”

“Coşmak” diye “hı” harfi ile kullanılan ifade; “Sızmak, in-ce ince akmak’dan daha çok su akıtmayı ifade eder. Yine İbn Abbas’tan ge­len rivayete göre; hayır ve bereket ile kaynayıp coşan, demektir. el-Hasen ve Mücahid de böyle açıklamışlardır.

İbn Mesud, yine İbn Abbas ve Enes de şöyle demişlerdir: Yüce Allah’ın dostlarına yağmur tanelerinin serpilmesi gibi, cennet ehli üzerine onların ev­lerinde misk, anber ve kâfur akar.

Said b. Cübeyr dedi ki: Çeşitli meyveler ve sular ile durmadan coşar de­mektir.

et-Tirmizî (el-Hakim) şöyle demektedir: Çeşitli meyveler, nimetler, süslü cariyeler, eğerle takımları bulunan atlar ve rengarenk elbiseler ile (bol bol akar) diye açıklamışlardır. Yine et-Tirmizî şöyle demiştir: İşte bu “durmadan coşma”nın “akmak”dan daha fazla olduğunu göstermektedir.

Bu iki pınarın kaynayıp coştuktan sonra aktıkları da söylenmiştir,

“İkisinde de meyve, hurma ve nar vardır” buyruğuna dair açıklamala­rımızı da iki başlık halinde sunacağız: [42]

1- Hurma ve Nar Meyve midir?:

Kimi ilim adamı, nar ve hurma meyvelerden değildir, demiştir. Çünkü bir şey yine kendisinden olana atfedilmez. Kendi türünden olmayan üzerine an­cak atfedilebilir. İfadenin zahirinden anlaşılan da budur.

Cumhûç ise şöyle dernektedir: Hurma ve nar meyve türündendir. Yüce Al­lah’ın ayrıca hurma ve nardan sözetmesi, onların üstünlükleri ve meyveler arasındaki güzel yerlerinden ötürüdür. Yüce Allah’ın: “Namazları ve özellik­le orta namazı koruyunuz.” (el-Bakara, 2/238) buyruğu ile: “Kim Allah’a, me­leklerine, peygamberlerine, Cebrail ve Mikail’e düşman olursa…”(el-Baka-ra, 2/98) buyruklarına benzemektedir. Bu husus daha önceden (belirtilen âyet­lerin tefsiri yapılırken) geçmiş bulunmaktadır.

Bir diğer açıklamaya göre bunları tekrarlamasının sebebi şudur: Hurma ve nar o dönemde onlara göre; şimdi bizim için buğday konumunda idiler. Çün­kü hurma genel olarak onların gıdaları idi. Nar da diğer meyvelere benze­mektedir. Bu ikisine duydukları ihtiyaç dolayısı ile bunları çokça dikerlerdi. Onların sahip oldukları meyveler, hoşlarına giden çeşitli mahsuller arasında yer alırdı. O halde meyve sözkonusu edildikten sonra ayrıca hurma ve nar­dan sözedilmesi, bunların oralarda ve Medine’den Mekke’ye, oradan da onlara yakın Yemen topraklarına kadar çokça bulunmalarından dolayıdır. İş­te bu sebeple yüce Allah bu iki mahsulden meyvelerden ayrı olarak sözet-tiği gibi, meyvelerden de ayrıca sözetmiştir.

Bir diğer açıklamaya göre meyveler arasında hurma ve narın sözkonusu edilmesi, hurma ağacının meyvesi olan hurmanın hem meyve, hem yiyecek olmasından, narın İse hem meyve, hem de ilaç olmasından dolayıdır. O ba­kımdan bunlar sadece meyve kastıyla yenilen şeylerden değildir. Bundan do­layı Ebu Hanife -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- hiçbir meyve yememek üze­re yemin edip nar yahutta taze hurma yiyen kimsenin yeminini bozmayaca­ğını söylemiştir. Bu da bir sonraki başlığın konusudur. [43]

2- Meyve Yemeyeceğine Dair Yemin Edip Nar veya Taze Hurma Yiyenin Durumu:

Ebıı Hanife dedi ki: Bir kimse hiçbir meyve yemeyeceğine dair yemin edip nar yahut taze hurma yiyecek olursa, yemini bozulmaz. Ancak iki arkadaşı (Ebu Yusuf ve Muhammet!) ile diğer insanlar bu hususta ona muhalefet etmişlerdir.

İbn Abbas dedi ki: Cennetteki bir nar, semeri olan deve gibidir.

İbnu’l-Mübarek de şunları söylemektedir: Bize Sufyan, Hammad’dan nak- verdi Hammad. Said b. Cubeyr’den, o İbn Abbas’tan rivayetle dedi ki: Cennetteki hurma ağaçlarının gövdeleri yeşil zümrüttür, dalları kırmı­zı altındır, yapraklan da cennet ehlinin giyeceğidir, gömlekleri ve cübbele-ri onlardandır. Bu ağaçların meyveleri büyük testiler ve büyük kovalar gibi­dir. Sütten daha beyaz, baldan tatlı, tereyağından yumuşaktır, çekirdeği de yoktur.

(Îbnu’l-Mubarek) dedi ki: Ayrıca bize el-Mesudî, Amr b. Murre’den anlat­tı, o Ebu Ubeyde’den şöyle dediğini nakletti: Cennetin hurma ağaçlan -kö­künden dalına kadar herşey- son derece tertibli ve düzenlidir. Mahsulleri bü­yük testileri andırır. Bir meyve koparıldı mı bir başkası onun yerini alır. Cen­netin suları yatakları olmaksızın akar ve bir salkım oniki ziradır. [44]

  1. İçlerinde güzel huylu, güzel yüzlüler vardır.
  2. O halde; Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?

Yüce Allah: “İçlerinde güzel huylu, güzel yüzlüler vardır” buyruğu ile ilgili açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Güzel Huylu Huriler:

Yüce Allah’ın: “İçlerinde güzel huylu, güzel yüzlüler vardır” buyruğun­da kadınları kastetmektedir.

” Güzel huylular” lafzının tekili:şeklinde olup, hayırlı ka­dınlar anlamındadır. Bunun: ” Çokça hayırlı kadınlar” anlamında olup sonradan şeddesinin hafifletildiği de söylenmiştir. “Kolay” ile “Yumuşak” kelimeleri gibi.

İbnu’l-Mubarek dedi ki: Bize el-Evzaî, Hassan b, Atİyye’den anlattı. O Sa-id b. Âmir1 den şöyle dediğini nakletti: Eğer “güzel huylu, güzel yüzlü-ler”den bir tanesi semadan görünecek olursa, semayı aydınlatır. Yüzünün ay­dınlığı güneşin ve ayın parlaklığını örter. Bu güzel huylulardan birisinin ba­şındaki Örtü dünyadan ve dünyadaki herşeyden daha hayırlıdır.

“Güzel yüzlü” yaratılışları güzel anlamındadır. Yüce Allah: “Güzel yüzlü” dediğine göre onların güzelliklerini kim anlatabilir?

f z-Zührî ve Katade dedi ki: “Güzel huylular” onların huy ve ahlâklarını

“güzel yüzlüler” de yüzlerinin gü2etliklerini iFade etmektedir. Bu açıklama Peygamber (sav)’dan Um Seleme yoluyla gelen bir hadiste de rivayet edil­miştir[45]

Ebu Salih dedi ki: Çünkü onlar el değmemiş bakirelerdir.

Katade, İbn es-Semeykâ, Ebu Recâ et-Utaridî ve Bekr b. Habîb es-Sehmî aslına uygun olarak şeddeli bir şekilde: “Güzel huylular” diye oku­muşlardır.

Bir açıklamaya göre: ” Güzel huylular” Hayr”ın çoğulu olup hayırlı hanımlar anlamındadır. Seçkin hanımlar anlamına geldiği de söy­lenmiştir.

et-Tirmizî (el-Hakim) de şöyle demiştir: O halde: ” Güzel huylu­lar” yüce Allah’ın seçtiği ve kendi seçimi ile eşsiz bir şekilde yarattığı kadın­lar demektir. Çünkü Allah’ın seçmesi insanların seçmesine benzemez. Daha sonra da “güzel yüzlüler” diye buyurmakta ve onları güzellikle nitelendir­mektedir. O güzel yaratıcı herhangi bir şeyi “güzel olmakla” nitelendirecek olursa, artık onu var git sen düşün. Daha önce sözkonusu edilen iki cennet­te bulunanları da “gözlerini yanlız eşlerine dikmişler” (56. âyet) diye ve “on­lar sanki yakut ve mercandır” (58. âyet) diye nitelendirmiştir. Şimdi Allah ta­rafından seçilmiş olan hayırlı (güzel huylu) huri ile gözlerini yanlızca eşine dikmişler arasındaki büyük farka bir bak. Hadiste de şöyle denilmiştir: “Hur-u ‘îyn” birbirleriyle ekle tutuşur ve mahlukatın daha güzelini asla duymadığı, bizim de benzerini asla duymadığımız güzel seslerle şarkı söy­lerler (ve derler ki): “Biz hoşnut olanlarız, asla kızıp öfkelenmeyiz. Biz (ev­lerinde) kalanlarız, asla göçüp gitmeyiz. Biz ebedî olanlarız, asla ölmeyiz. Biz nimetler içerisinde olanlarız, asla yoksul düşmeyiz. Biz güze! huylu, güzel yüzlüleriz. Üstün ve değerli kocaların sevgili eşleriyiz,” [46]

Tirmizî de bunu bu manada Ali (r.a) yoluyla gelen bir hadis olarak riva­yet etmiştir. [47] Âişe (r.anha) dedi ki: Huru’1-îyn bu sözleri söylediği vakit, dün­ya ehlinden olan mümin kadınlar onlara şöyle cevap verirler: Bizler namaz kılan kadınlarız, siz ise kılmadınız. Bizler oruç tutan kadınlarız, siz tutmadınız. Bizler abdest alan kadınlarız, siz abdest almadınız. Bizler boka sadaka veren kadınlarız, siz sadaka vermediniz. Âişe (r.anha) dedi ki: Allah’a andol-sun bu sözleriyle onları susturacaklardır. [48]

2- Cennette Huriler mi Daha Güzeldir, Yoksa Dünya Kadınları mı?

Huriler mi yoksa Âdemoğullannın kızları mı daha güzel ve daha göz alı­cıdırlar hususunda görüş ayrılığı vardır. Kur’ân ve sünnette nitelikleri zikre-dildiğinden ötürü hurilerdir denilmiştir. Ayrıca Peygamber (sav)’in cenaze na­mazında ölen kimseye yaptığı şu dua da bunu göstermektedir: “Ve ona kendi hanımından daha hayırlı bir eş ver.” [49]

Âdenıoğulları kadınlarının huru’l-îynden yeunişbin kat daha üstün olduk­ları söylenmiş ve bu (Hz. Peygambere kadar ulaşan) merfu bir rivayet ola­rak zikredilmiştir.

İbnu’l-Mubarek şunu zikretmektedir; Bize Rışdîn haber verdi. O îbn En’um’dan, o Hibbân’dan, o İbn Ebi Cebele’den rivayetle dedi ki: Dünya ka­dınlarından cennete girenler dünyada işledikleri amelleri sebebiyle hur-u ly-ne üslün kılınacaklardır.

Yine şöyle denilmiştir: Kur’ân-ı Kerim’de sözü edilen huriler peygamber­lerin ve müminlerin hanımları olan mümin kadınlardır. Bunlar âhirette en gü­zel bir surette yaratılacaklardır. Bu açıklamayı Hasan-ı Basrî yapmıştır.

Ancak meşhur olan görüş hurilerin dünya kadınlarından olmadıkları ve bunların cennette yaratılmış hanımlar olduklarıdır. Çünkü yüce Allah: “Bun­lardan önce onlara ne bir insan, ne de bir cin dokunmuştur.” (56 ve 74. âyet­ler) diye buyurmaktadır. Dünya ehli kadınlarının çoğunluğuna ise el değmiş­tir. Diğer taraftan Peygamber (sav) da şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz cennet­teki (dünyalı) sakinlerin en azı kadınlardır.” [50] Dolayısıyla erkeklerden her-birisine bir kadın isabet etmeyeceğinden, onların hepsine huru’1-îyni vaadet-miştir. Böylelikle hurilerin dünya kadınlarından olmadığı sabit olmaktadır. [51]

  1. Çadırlar içinde örtülerle gizlenmiş huriler vardır.

73.0 halde; Rabbİnizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsi­niz?

  1. Bunlara onlardan önce ne bir İnsan dokunmuştur, ne de bir cin.

75- O halde; Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsi­niz?

“Çadırlar İçinde örtülerle gizlenmiş huriler vardır” buyruğundakt: “Huriler” lafzı, çoğuludur. Bu ise gözünün beyazı olduk­ça beyaz, siyahı da oldukça siyah olan kadın demektir. Bu açıklamalar da­ha önceden (es-Sâffât, 37/48-49. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Çadırlar içinde örtülerle gizlenmiş” orada alıkonulmuş ve saklanmış “huriler vardır.™ Yani bu huriler yollarda gezip dolaşan kadınlardan değil­dir. Bu açıklamayı İbn Abbas yapmıştır,

Ömer (r.a) dedi ki: Oradaki bir çadır içi boşaltılmış incidir. İbn Abbas da böyle demiştir. Ayrıca İbn Abbas şöyle demiştir: O çadır, altından doıtbin ka­pı kanadı bulunan ve bir fersah eninde, bir fersah boyunda bir çadırdır.

et-Tirmizî el-Hakîm Ebu Abdullah yüce Allah’ın: “Çadırlar içinde örtüler­le gizlenmiş huriler vardır” buyruğu hakkında şunları söylemektedir: Bize ulaşan rivayete göre Arg’tan bir bulut yağmur yağdırdı. Huriler rahmet dam­lacıklarından yaratıldı. Sonra bunların herbirisi üzerine nehirler kıyısında bi­rer çadır kuruldu. Herbir çadırın genişliği kırk mildir ve kapısı yoktur. Allah’ın dostu cennete gireceği vakit çadıra bir kapı açılır. Böylece Allah’ın dostu olan kişi meleklerden ve hizmetçilerden yaratıkların gözlerinin hurilere değme-diğini ve yaratılmışların gözlerinden uzak gizli ve saklı olduğunu bilmiş ola­caktır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır,

Önceki iki cennet hakkında da: “Gözlerini yanlız eşlerine dikmiş huri­ler vardır.” (56. âyet) diye buyurmuştur. Bunların gözlerini yanlızca eşleri­ne diktikleri sözkonusu edilmekle birlikte, örtülerle gizlenmiş olduklarından sözetmemektedir. Böylece bu, örtülerle gizlenmiş olanların diğerlerinden da­ha yüce ve üstün olduklarını ortaya koymaktadır.

Mücahid dedi ki: “Örtülerle gizlenmiş huriler” yani bunlar kendilerini sadece eşlerine vermiş huriler olup onların yerine başkalarını istemezler.

es-Sıhah’la şöyle denilmektedir: “O şeyi hapsettim, alıkoydum, hapsediyorum, alıkoyuyorum” denilir. -Camide hafızların ve cüz okuyucularının kaldıkları yere- “cami maksurası” denilmesi de buradan gelmektedir. “O şeyi şuna hasrettim” ifadesi de onu aşıp,

başkasına ulaşmamak halinde kullanılır. “Dışarı çıkmasına İ2in verilmeyen ve evde kalan kadın” demektir. Şair Küseyyir de şöyle de­miştir:

“Sen bana kasîre'[52] olan herkeai sevdirdin;

Kasire olanlar ise bunu bilmiyor.

Ben çadırlardaki kasîraları (dışarı çıkmayanları) kastettim; hiçbir zaman,

Kadınların en kötüleri olan kısa boylu ve kısa adımhlan kastetmedim.”

el-Ferrâ ilk mısranın son kelimesini:diye zikretmiştir. Bunu da İb-nu’s-Sikkît zikretmektedir.

Enes rivayetle dedi ki: Peygamber (sav) buyurdu ki: “İsrâya götürüldüğüm gece cennette her iki kenarı mercandan çadırlar bulunan bir ırmağın yanın­dan geçtim. Oradan bana: Ey Allah’ın Rasûlü selam sana, diye seslenildi. Ben; Ey Cebrail bunlar kimdir? diye sordum, o da şüyle dedi; Bunlar Rabblerin-den sana selam vermek üzere izin istemiş huru’l ‘îynden bazı kızlardır. Yü­ce Allah onlara izin verdi ve onlar da şöyle dedi: Biz ebedi kalanlarız, ebe­di yyen ölmeyiz. Biz nimet içerisinde olanlarız, ebediyyen sefalet çekmeyiz. Biz hoşnut olanlarız, ebediyyen kızmayız. Şerefli kocaların eşleriyiz.” Daha sonra Peygamber (sav); “Çadırlar içinde, örtülerle gizlenmiş huriler var­dır” buyruğunu okudu. [53] Onlar korumak ve onlara ikram olmak üzere alıkonulmuş hurilerdir, demektir.

Eşhelli Yezid kızı Esma’dan rivayete göre o Peygamber (sav)’a gelip şöy­le demiş: Ey Allah’ın Rasûlü, biz kadınlar hacca gidemiyor, evden dışarı çı­kamıyoruz. Evlerinizde oturuyor, çocuklarınızı taşıyoruz. Ecirde size ortak mı­yız? Peygamber (sav) şöyle buyurdu: “Şayet kocalarınızla güzelce geçinir, on­ları hoşnut edecek şeyleri yerine getirirseniz evet.” [54]

“Bunlara… ne bir insan dokunmuştur, ne de bir cin.” Daha önceden geç­tiği üzere kimse onlara el değmemiştir.

“Onlara… ne dokunmuştur” buyruğu genel olarak “mim” har­fi kesreli olarak okunmuştur. Ancak Ebu Hayve, eşŞâmî, Talha b. Musarrif, el-A’rec ve el-Kisâî’den naklen eş-Şirazl her iki yerde de “mim” harfini ötre-li okumuşlardır. el-Kisâî ise bunlardan birisini kesreli, diğerini ötreli okur ve bu hususta okuyanı muhayyer kabul ederdi. Birincisini ötreli okursa, ikin­cisini kesreli; birincisini kesreli okursa, ikincisini ötreli okurdu. Bu aynı za­manda Ebu İshak es-Sebî’nin de kıraatidir. Ebu İshak dedi ki: Ben Ali’nin ta­raftarları arkasında nama2 kılıyordum, onlar da “mim” harfini ötreli okuyor­lardı. Abdullah’ın arkadaşları arkasında namaz kılıyordum, onlar da kesreli okuyorlardı. Böylece el-Kİsâî her iki rivayet ile de amel etmiş olmaktadır. Bun­ların her ikisi de iki ayrı söyleyiştir, diye de,diye de söylenir. Tıpkı; fiilleri gibi. Ötreli okuyan her iki şiveyi birara-da kullanmış olmak için ötreli okumuş, kesreli okuyan da genel olarak yay­gın görülen kıraat o olduğundan dolayı böyle okumuştur.

Yüce Allah’ın: “Bunlara… ne bir insan dokunmuştur” buyruğunu tekrar­laması çadırlarda örtülerle gizlenmiş hurilerin de tıpkı gözlerini sadece eş­lerine hasretmiş huriler gibi olduklarını beyan etmek içindir. Onlar bu şekilde gözlerini yalnızca eşlerine hasredecek olurlarsa, çadırlar da onlar için bu şekilde olacaktır, demektir. [55]

  1. Yeşil yastıklara ve güzel döşemelere yaslanarak (dinlenirler.)
  2. O halde; Rabbİnizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsi­niz?
  3. Celal ve ikram sahibi Rabbinin adı ne yücedir!

“Yeşil yastıklara… yaslanarak* buyruğunda geçen: “Yastıklar uyumak üzere yatağın (ya da döşemenin) üzerine atılan bir örtü demektir. İbn Abbas dedi ki: Bu, döşemenin ve yaygının artan (sarkan) kısımlarıdır. Yi­ne ondan nakledildiğine göre bunlar artan kısımları üzerine yaslandıkları ör­tülerdir. Katade de böyle demiştir.

el-Hasen ve el-Kurazî, bunlar yaygılar demektir; İbn Uyeyne de: Bunlar oturmak üzere verdeki yastıklardır; diye açıklamışlardır, tbn Keysan İse, bunlar yüz yastıklarıdır demiştir. el-Hasen de böyle açıklamıştır. Ebu Ubeyde: Bunlar örtünün kenarı demektir.

el-Leys de: Bunlar yere serilen bir çeşit yeşil örtüdür, demiştir. Yüksek dö­şekler oldukları da söylenmiştir. Enlice herbir örtüye Araplarca: de­nildiği de söylenmiştir. İbn Mukbil şöyle demiştir:

“Biz (hasımların topraklarına) öyle inenleriz ki ayaklarımız çiğner geçer, (Kadınların) çeşitli örtüleri ile genişçe örtülerin yere düşenlerini.”

Bunlar birbirlerine yakın görüşlerdir.

es-Sıhah\a. şöyle denilmektedir: “Yatak ve döşek örtüleri yapmak­ta kullanılan yeşil kumaşlaradır. Bunun tekili; diye gelir,

Said b. Cübeyr ile yine İbn Abbas: Bu cennet bahçeleri, demektir demiş­lerdir. Bu kelimenin türemesi: Yükseldi, yükselir” fiilindendir. Ku­şun havada kanatlarını hareket ettirmesine (çırpmasına); denilme­si de buradan gelmektedir. Bundan dolayı erkek deve kuşuna “ref-ref” de­dikleri de olur. Çünkü o önce kanatlannı çırpar, sonra koşar. “Kuş üzerine konmak maksadıyla belli bir şeyin etrafında kanat çırptı” demektir. Çadırların kıvrımlarına, gömleğin yan taraflarına ve ondan sarkan bölümle­re de böyle denilir. Tekili: diye gelir.

Peygamber (sav)’ın vefatı ile ilgili haberde de şöyle denilmektedir: Üze­rindeki örtüyü (ref-ref i) kaldırdı, hışırtısı olan bir yaprakmiş gibi yüzünü gör­dük. Kıldan olan çadırın kenarını kaldırdı demek isteniyor.

Bir görüşe göre bu kelimenin aslı, parlak ve taze bitki halini anlatmak için kullanılan: Bitki taze ve parlak oldu, olur” ifadesidir. Bu açık­lamayı es-Sa’lebî nakletmiştir.

el-Kutebî de şöyle demektedir: Nimetten ve tazelikten ötürü suyu çokça olan ve adeta neredeyse sallanacak hale gelen herbir şeyin bu halini anlat­mak için denilir. Bu açıklamayı da el-Herevî nakletmektedir.

Refref in sahibi üzerine bindiği takdirde kanat çırparak onu tıpkı bir sa­lıncak gibi sağa ve sola, yukarıya ve aşağıya hareket ettiren ve böylelikle eşi ile birlikte kendisiyle zevk alıp neşelendiği bir araç olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı et-Tirmizî el-Hakîm, Nevadiru’l-Usûl adlı eserinde zikretmiş olup, biz de bunu et-Tezkire adlı eserimizde kaydettik.

et-Tirmizi (el-Hakim) şöyle demiştir: O halde refref (yeşil yastıklar) daha

önce sözü geçen döşemelerden daha üstündür. Bundan önceki iki cennet -te yüce Allah bu döşemeleri sözkonusu ederek: “Astarlan kalın ipekten do şemelere yaslanmışlar olarak” (54. âyet) diye buyurmuş, burada İse: “Yeşil yastıklara yaslananlar olarak” diye buyurmuştur. Refref öyle bir şeydir ki. Allah dostu onun üstüne kuruldu mu onu uçurur, yani tıpkı salıncak gibi is­tediği tarafa şu tarafa, bu tarafa uçurur. Bunun aslı da yüce Allah’ın huzurun­da refref etmekten gelir. Miraç hadisinde bize rivayet olunduğuna göre Ra-sûlullah (sav) Sidre-i Müntehâ’ya ulaştığında ona refref gelip, Hz, Peygam­beri Cibril’in elinden aldı ve onu Arş’ın dayanağına kadar uçurdu. Hz. Pey­gamberin şöyle buyurduğu zikredilmektedir: “Beni yukarı aşağı uçurdu git­ti ve nihayet beni Rabbimin huzurunda durdurdu.” Daha sonra ayrılma za­manı gelince, yine onu alıp yükselterek, alçaltarak uçurdu ve sonunda Ceb­rail’e (Allah’ın salat ve selamlan üzerine olsun) teslim etti. Cebrail o sırada ağlıyor ve yüksek sesle hamdediyordu. Refref yüce Allah’ın huzurundaki hiz­metçilerden birisidir. Yakınlık ve yakınlaşmak konumunda özel işlerle görev­lidir. Tıpkı Burak’ın peygamberlerin bindiği ve bu iş için o yerde özel ola­rak görevli olan bir binek olması gibi. Yüce Allah’ın şu yakınlaştınlmış iki cen­net ehline müsahhar kıldığı bu refref onların yaslandıkları yer ve onların dö­şekleridir. Allah’ın dostunu o nehirlerin kıyılarına aktıkları yerlere, dilediği yere, iyi ve güzel eşlerinin çadırlarına alır, götürür.

Daha sonra yüce Allah: “Ve güzel döşemeler” diye buyurmaktadır. Sözü edilen: “Serilen nakışlı öıtüler”ctir. Nakışların yaratıcısı olan yüce Al­lah onların güzel olduklarını söylemektedir. O halde bu örtülerin kendileri hakkında ne düşünülebilir?

Osman (r.a), el-Cahderî, el-Hasen ve başkaları “yastıklar” anlamındaki laf­zı şeklinde munsanf olmayan bir çoğul olarak okumuşlardır. Aynı şe­kilde “döşemeler* anlamındaki buyruğu da diye çoğul okumuşlar­dır ki; birincisi ‘İn, ikincisi; çoğuludur.

” Yastık” lafzı çoğul için kullanılan bir isimdir. ” Döşeme” ise çoğula delalet eden ve ( yli)’e mensub olan bir isimdir.

Bîr başka açıklamaya göre bunların tekilleri; şeklinde ge­lir. birincisinin, ikincisinin çoğulunun çoğuludur.

el-Ferra’nın dediğine göre: “Kalın yaygılar” demektir. İbn Abbas ve başkalarından gelen rivayete göre ise bunlar oturmaya mahsus yastıklar­dır. ei-Hasen yerdeki sergiler ve yaygılardır derken, Mücahid kalın ipektir de­miştir. el-Kutebî de şöyle demiştir; Araplara göre işlemeli herbir örtüye; denilir, Ebu Ubeyd dedi ki; Bu isim, işlemenin yapıldığı bir yere men-subtur. İyice ve sağlamca dokunmuş herbir işleme de ona nisbet edilir. Şa­ir Zu’r-Rimme söyle demiştir;

“Sanki el-Ruf bahçelerine giydirmiş gibi

Abkar işlemelerinden örtüler ve perdelerle yaygılarla süslemiş gibi.”

Denildiğine göre “Abkar” Yemen taraflarında bir kasaba olup, orada na­kışlı, işlemeli yaygılar dokunur.

İbnu’l-Enbârî dedi ki: Bu hususta asıl olan, “abkar” denilen yerin cinle­rin kaldığı bir kasaba olup üstün ve değerli olan herşey oraya nisbet edilir.

el-Halil dedi ki: Üstün nefis, değerli ve kıymetli erkekler, kadınlar ve baş­ka türden olan herşey Araplarca “abkarî” diye adlandırılır. Peygamber (sav)’ın Ömer (r.a) hakkında söylediği: “İnsanlar arasında onun kuyudan su çektiği gibi çeken üstün, dahi birisini görmedim”[56] buyruğunda da bu kökten gelen lafız kullanılmış bulunmaktadır.

Ebu Amr b. el-Alâ’ya, Peygamber (sav)’m: “Onun çektiği gibi su çeken üs­tün ve dahi birisini görmedim” sözü hakkında kendisine soru sorulmuş ve şu cevabı vermiştir: (Bu lafız) bir kavmin başkanı ve onların üstün ve değer­lileri demektir. Şair Züheyr de şöyle demiştir:

“Üzerlerinde abkarî cinleri bulunan atlarla ki

Bir gün (istediklerine) nail olmaya ve üstünlük sağlamaya lâyıktırlar.”

el-Cevherî dedi ki: “el-abkarî” Arapların cin topraklarından olduğunu iddia ettikleri bir yerin adıdır. Şair Lebid de şöyle demiştir:

“Olgun yaşlılar ve gençler ki, abkar cinleri gibidirler.”

Daha sonra mahareti, güzel sanatı ve gücüne hayran kaldıkları herbir şe­yi bu lafza nisbet ederek “abkarî” diye kullandılar. Bu ise hem tekil, hem olarak kullanılır. Hadis-i şerifte de O abkarî (sec­cade) üzerinde secde ederdi.” [57] denilmektedir. İşte bu da boyaların ve na­kışların bulunduğu bu bildiğimiz yaygılardır. Öyle ki Araplar abkarî bir zu­lüm” tabirini kullanmış ve güçlü bir kimseye de: “Bu bir kavmin abkarîsidir” demişlerdir. Hadis-i şerifte de: “Ben onun kuyuda su çektiği gibi su çeken bir abkari*(güçlü, kuvvetli, dahi) bir kimse görmedim.” denilmiştir.

Daha sonra yüce Allah onların örflerinden bildikleri şekilde onlara hitab ederek: “Ve güzel döşemelere” diye buyurmaktadır. Bazıları lafzını diye okumuşlarsa da bu hatadır, çünkü mensub isim nisbeti olduğu gibi bırakılarak çoğul yapılmaz. Kutrub ise şöyle demiştir: Bu mensub bir isim değildir. ” Koltuk ve koltuklar” ile Buht devesi ve buht develeri” kelimelerine benzer.

Ebu Bekr’in rivayetine göre Rasûlullah (sav): “Yeşil yastıklara ve güzel elere yaslanarak” buyruğunu; diye okudöşemelere yaslanarak” buyruğunu; muştur. Bunu da es-Sa’lebî zikretmiştir, ” Yeşil” lafzındaki “dat” har­finin ötreli kullanılması ise çok azdır.

“Celal ve İkram sahibi Rabblnin adı ne yücedir!” buyruğundaki:Ne yücedir!” buyruğu “bereket” kökünden “tefâate” vezninde bir ke­lime olup, daha önce buna dair açıklamalar (el-Furkan, 25/1. âyetin tefsirin­de) geçmiş bulunmaktadır.

“Celâl” azamet “sahibi1* demektir. “İkram” buyruğuna dair açıklamalar ise daha önceden (er-Rahmân, 55/27. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Âmir “celâl… sahibi” anlamındaki buyruğu “vav” ile: “diye “adı” anlamındaki kelimenin sıfatı olarak okumuştur. Bu ise ismin müsem-ma ile aynı şey olduğu görüşünü pekiştiren bir kıraattir. Diğerleri ise; ” Celâl… sahibi” diye okuyarak bunu “Rabbi” lafzının sıfatı yapmış­lardır.

Bununla bu sûrenin kendisi ile başladığı ismi kastediyor gibidir. Çünkü yüce Allah “er-Rahmân” diyerek bu isimle sûreye başlamış, sonra insanlar­la cinlerin yaratılışını, göklerin ve yerin yaratılışını ve sanatını sözkonusu et­miş “her gün bir işte olduğunu” (29. âyet) belirtip, yarattıklarını idaresini zik­retmiştir. Daha sonra kıymet gününden ve dehşetlerinden sözetmekte, ce­hennem ateşinden sözettikten sonra da cennetlerin nitelikleri ile bu açıkla­malarını sona erdirmektedir. Nihayet sûrenin sonunda “celal ve İkram sahi­bi Rabbinin adı ne yücedir!” diye buyurmaktadır. Yani işte bu sûreye ken­disi ile başlanılan bu isim ne yücedir demektir,

Bununla yüce Allah muhataplara şunu öğretiyor gibidir: Bütün bunlar si­ze rahmetim iie verilmiştir. Rahmetim ile Ben sizi yarattım, sizin için göğü, yeri, diğer yaratıkları, mahlukları, cenneti ve cehennemi yarattım. Bütün bun­lar sizin İçin Rahman ismimin bir tecellisidir. Böylelikle yüce Allah kendi adı­nı övmekte, sonra da “celal ve İkram sahibi” diye buyurmaktadır. Yani O, zatı itibariyle celâl, fiilleri itibariyle kerimdir.

Kıraat âlimleri sûrenin baş tarafında (27. âyette) “Vech”‘ın sıfatı olarak “ce­lal sahibi; zu’l-cekü” diye okunacağında ihtilâf etmemişlerdir. Bu, bununla yüce Allah’ın kendisine bakacakları vakit, müminlerin kargılarında göre­cekleri Allah’ın Vechinin kastedildiğinin delilidir. Böylelikle onlar güzel mükâfat, güzel karşılayış ve güzel bağıştan dolayı sevineceklerdir.

Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Kuran

Rahman Suresi

el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.