Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 12°C
Hafif Yağmurlu
İstanbul
12°C
Hafif Yağmurlu
Paz 15°C
Pts 13°C
Sal 10°C
Çar 12°C

52 – Tur Suresi | Tefsir’ul Munir

52 – Tur Suresi | Tefsir’ul Munir

Tur Suresi | Tefsir’ul Munir ( Vehbe Zuhayli )

Kıyamet Ve O Günde, Vaad Edilen Azabın Gerçekleşeceği:

1-6- Andolsun Tûr’a, yayılmış yap­rakta yazılmış kitaba, ma’mur eve, yükseltilmiş tavana, dolmuş denize

7- Ki Rabbinin azabı hiç şüphesiz olacaktır.

8- Onu defedecek yoktur.

9- O gün gök sallanıp çalkalanır.

10- Dağlar hareket edip yürür.

11- Vay artık o gün tekzip edenlere

12- Ki onlar batıla dalıp oynayan­lardır.

13- O gün onlar cehennem ateşine itilip kakılırlar.

14- İşte bu tekzip ettiğiniz ateştir.

15- Bu da mı bir sihir, yoksa siz mi görmüyorsunuz?

16- Girin oraya, ister dayanın ister dayanmayın, sizce birdir. Siz ancak yapageldiklerinizin cezasına çarpı­lıyorsunuz.

Açıklama:

Allah, düşmanlarına vereceği azabı indirme konusunda tam bir kudrete sahip olduğuna delalet eden –ki bu azabı onlardan defedecek başka hiç­bir güç yoktur- varlıklara yemin ederek şöyle diyor:

“Andolsun Tûr’a, yayılmış yaprakta yazılmış kitaba.” Cenab-ı Hak, Musa (a.s.)’a konuşması ve sonra ince deriler üzerine muntazam harflerle yazılan Tevrat’ı ona orada indirmiş” olması gibi büyük hadiselerin meydana geldiği Tur dağına bir şeref ve ikram olmak üzere yemin etti. Kâğıt icad edilmeden önce kitaplar çoğu zaman deriler üzerine yazılırdı.

“Yazılmış kitaba” sözü, insanların sesli olarak okuyabildiği Tevrat, İn­cil, Zebur, Kur’an gibi semavî kitapların hepsini içine alır. Bir görüşe göre de bu Levh-i Mahfuz’dur. Burada Tur dağı ile kitabın beraber zikredilmesi, Tevrat’ın Musa (a.s.)’a orada indirilmesinden dolayıdır. “Yayılmış” sözü çok açık olduğuna işarettir.

“Mamur eve”: Hacılarla, ziyaretçilerle, ibadet ve dua maksadıyla civa­rında bulunanlarla ve manevi havasından istifade etmek isteyenlerle ma1-mur hale gelen şerefli Kabe’ye yemin olsun.

‘Yükseltilmiş tavana”: Yani yerin tavanı mesabesindeki o yüksek se­maya ve güneşler, aylar, sabit ve hareketli yıldızlar ve sayılarını Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceği nice âlemler gibi göğün ihtiva ettiklerine ye­min olsun.

“Mamur ev” ile “yükseltilmiş tavanJ’m bir arada zikredilmesinin sebe­bi, Kabe’nin ve İslâm’ın şiarı olan mekânların sânının, “Bize ve Allah’ın sa-lih kullarına selâm olsun, sen kendini sena ettiğin gibi ben seni hakkıyla sena edemem.” diyerek münacatta bulunan nebi Muhammed (s.a.)’in mev­kiinin büyüklüğünün bilinmesi içindir.

“Dolmuş denize”: Yani kuru toprakta kaybolup gitmeden tutulan de­nize yemin olsun. Diğer bir tefsire göre alevler fışkıran kızgın tandır gibi ateşlenmiş deniz demektir. “Denizler tutuşturulduğu zaman” (Tekvir, 81/6) ayetinde de beyan edildiği gibi bu hal kıyamette olacaktır. Rivayete göre kıyamet günü denizler tutuşturulacak ve ateş olacak. Bilindiği gibi kara parçası gibi denizin dibinden de petrol çıkartılmakta, zaman zaman deniz­lerde depremler olmakta, volkanlar yükselmektedir.

Sonra Allah bu yemine cevap olarak şöyle buyurdu:

“Ki Rabbinin azabı hiç şüphesiz olacaktır. Onu defedecek yoktur.” Üze­rine yemin edilen konu veya yeminin cevabı işte bu ayettir. Yani Allah, bu insan nazarında büyük varlıklara yemin ederek haber vermektedir ki ahi-ret azabı hiç şüphesiz ve mutlaka olacaktır. Bu azaba, inkâr edenler ve peygamberleri tekzip eden isyankârlar müstehak olacak, hiçbir şey bunu onlardan defedemeyecek ve o cehennemliklerden uzaklaştırmamayacaktır. “olacaktır” sözü azabın şiddetine işarettir. “Rabbinin azabı” sözündeki “Rab” lafzı, Hz. Peygambere ve bütün mümilere güven ve huzur vermek içindir.

Sonra Allah kıyamet günündeki bu azabın yanında meydana gelecek olayları beyan ederek şöyle buyurdu:

“O gün gök sallanıp çalkalanır, dağlar hareket edip yürür.” Yani gökle­rin sallanıp dalga dalga birbirine karışarak yerinde hareketlendiği ve dağ­ların bulutlar gibi uçuşarak toz-duman halinde yerlerinden söküldüğü gün azap mutlaka olacaktır.

Göklerin çalkalanıp dağların yürümesindeki hikmet, artık dünyanın harap olduğunu bir daha oraya dönüş olmayacağını, bundan böyle ahiretin mamur olacağını bildirmektir. Çünkü arz, dağlar, gök, yıldızlar hepsi dün­yanın imarı ve insanoğlunun istifadesi içindir. Oraya dönüş ümidi kalmaz­sa ondan istifade de olmaz.

Sonra Allah kıyamette azabın kimin başına geleceğini beyan ederek şöyle buyurdu:

“Vay artık o gün tekzip edenlere, ki onlar batıla dalıp oynayanlardır”

“veyl: vay” kelimesi helak olan kişi için kullanılan bir kelimedir. Yani “bu gün, vay şu peygamberleri kabul etmeyenlerin Allah’ın azabı, cezası ve ıkabı karşısındaki hallerine” demektir. Peygamberleri tekzip etmeyen de­vamlı şekilde azap görmez. Tekzip edenler; dünyada iken tereddüt içinde olup batıla dalanlar, o uğurda çalışnalar, hesap gününü hiç hatırlamayıp cezadan korkmayanlar, dini alay ve istihzaya alanlar ve yalanlayarak, alay ederek Muhammed (s.a.)’in vazifesi hakkında ileri geri konuşanlardır. “Fe-veylün” kelimesinin başındaki “fe” harfi mana bağlantısını sağlamak için­dir ki bu orada müminlerin güven içinde olduklarını bildirmektir. Büyük günah işleyenlere gelince; onların azabı devamlı olmayacak ve cehennemde ebedî kalmayacaklardır. Çünkü onlar peygamberleri yalanlamamışlardır.

Peygamberleri yalanlayanların cehenneme atılışını beyan eden üslûp ise şöyledir:

“O gün onlar cehennem ateşine itilip kakılırlar.” Yani sert ve şiddetli tavır ve hareketlerle onlar cehennem ateşine sürülür ve atılırlar.

Azarlanarak ve tekdir edilerek onlara şöyle denilecek:

1- “İşte bu tekzip ettiğiniz ateştir.” Yani zebaniler onları azarlayarak ve tekdir ederek şöyle diyecekler: Şu gördüğünüz ateş dünyada iken ya­lanladığınız ateştir. Bu ateşi tekzip etmek, vahiy yoluyla onun varlığını ha­ber veren peygamberi tekzipdir.

2- “Bu da mı bir sihir yoksa siz mi görmüyorsunuz?” Dünyada iken Al­lah’ın gönderilmiş elçilerine ve indirilmiş kitaplarına söylediğiniz gibi şim­di şu görüp şahit olduğunuz azap da mı bir sihir? Hayır, bilakis bu haktır. Fakat siz dünyada hakka karşı nasıl kör idiyseniz, şimdi de bu ateşe karşı öyle körsünüz. Yani görünende şüphe yok, görmede körlük yok, dolayısıyla gördüğünüz haktır.

3- “Girin oraya, ister dayanın ister dayanmayın sizce birdir. Siz ancak yapageldiklerinizin cezasına çarpılıyorsunuz.” Yani gördüğünüz cehennem ateşini inkâr etmeniz mümkün olmadığına, bunun bir sihir olmadığını ke­sin anladığınıza ve gözlerinizde de bir arıza bulunmadığına göre şimdi da­lar gibi ona girin ve hararetini ve şiddetini ölçün. Sonra bu azaba sabret­mek veya etmemek her ikisi de aynıdır, size hiçbir faydası olmaz, istediği­nizi yapın. Zira karşılık -hayır olsun şer olsun- amele göredir ve mutlaka bu azap olacaktır. Dolayısıyla bu ateşin azap ve işkencesine ister sabredin, ister etmeyin, aynıdır; sizin ondan ne dönüşünüz, ne de kurtuluşunuz, asla yoktur. Allah hiç kimseye zulmetmez, herkese amelinin karşılığını verir. [1]

Muttakilerin Mükafatı ve Ahirette Allah’ın Onlara İhsan Edeceği Nimetler:

17- Şüphesiz ki muttakiler cennetler, nimet(ler) içindedirler,

18- Rablerinin kendilerine verdiği ile mutlu olarak Rableri onları o çılgın cehennemin azabından korumuştur.

19- Yapmış olduklarınızın karşılı-

20- Sıra sıra dizilmiş tahtlara vaslanmış olarak. Biz onlara iri gözlü

21- İman edip zürriyetleri de iman ederek kendilerine tabi olanlar, biz onların nesillerini de kendilerine kattık. Onların amelinden de bir şey eksiltmedik. Herkes kazandığı­nın mukabilinde bir rehindir.

22- Onlara canlarının çekeceği meyve ve eti bol bol verdik.

23- Orada birbiriyle öyle kadeh çe­kişirler ki onda ne bir saçmalama, ne de bir günaha sokma yoktur.

24- O sedefleri içinde gizlenmiş inci gibi civanlar da etraflarında döner­ler.

25- Birbirlerine dönerek sorarlar:

26- Derler (ki): “Biz gerçekten bun­dan önce ailelerimiz içinde korkan kişiler idik.

27- İşte Allah bize lütfetti ve bizi ce­hennemin azabından korudu.

28- Gerçekten biz bundan evvel O’na dua ediyorduk. Şüphesiz O, ihsanı bol, çok esirgeyendir.”

Açıklaması:

“Şüphesiz müttakiler Rablerinin kendilerine verdiği ile mutlu olarak cennetler ve nimet(ler) içindedirler. Rableri onları o çılgın cehennemin aza­bından korumuştur.” Dünyada iken Rablerinin emirlerine uyup yasakların­dan uzak duran müttakiler, ahirette azap ve ceza çeken şu kâfirlerin aksi­ne, orada yemyeşil bahçeler içinde olacaklar ve kesilmeyen nimetlerden is­tifade edecekler. Orada son derece güzel ve tatlı cennet meyvalarından yi­yecekler. Allah’ın kendilerine ihsan edeceği yeme, içme, giyinme, binek, mesken, döşekler, eşler ve sair çeşit çeşit haz veren nimetlerden istifade edecekler. Allah onları cehennem azabından koruyacak ve alevlerinden kurtaracaktır. Hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği hiçbir beserin hayal edemediği nimetler içinde cennette bulunmanın yanında bu da başlıbaşına ayrı bir nimettir.

“Cennetler ve nimet(ler) içindedir.” sözü, onların bahçenin bekçiliğini yapan kişinin bakması gibi sadece gözüyle istifade etmediğini, fiilen cen­nette o nimetlerden yararlandıklarını ifade etmektedir. “Mutlu olarak” sö­zü onların hem dış görünüşte hem de kalben o nimetlerden yararlandıkla­rına, dünyada nice zenginin halinde görüldüğü gibi nimetlerden istifade ederken kalbi başka şeyle meşgul olmadığına delâlet eder.

Cennette Rıdvan melekleri onlara şöyle diyecek:

“Yapmış olduklarınızın karşılığında afiyetle yiyin için.” Yani melekler onları kutlayarak şöyle diyecekler: Rızıklann güzellerinden yiyin, içecekle­rin tatlı, temiz ve güzellerinden için, yemede içmede hiçbir zorluk, sıkıntı ve meşakkat hissetmeyeceksiniz. İşte “afiyef’in manası budur. Bu nimetler dünyada iken gönderdiğiniz salih amellerin karşılığıdır. Bir ihsan ve ikram olmak üzere onlara karşılık bunlar verilmiştir.

Bu ayetin bir benzeri de Hakka (69/24) süresindeki şu ayettir: “Geçmiş günlerde işlediklerinize karşılık, afiyetle yiyin için.” Gece boyunca namaz kılmış olan Rabi’ bin Haysem’e “Nefsini yordun!” dediler. O da: “Nefsimin aslında rahatını istedim.” dedi.

Sonra Allah cennet ehlinin döşeklerle halılarla eşlerle nasıl zevk için­de olacaklarını zikrederek söyle buyurdu.

“Sıra sıra dizilmiş tahtlara yaslanmış olarak. Biz onlara iri gözlü hu­rileri eş yaptık.” Yani onların cennetteki manzarası şudur: Oturmuşlar, sıra sıra dizilmiş, birbirine bitişmiş tek sıra halindeki tahtlara yaslanmışlar. İş­te bu, huzuru, rahatı, hiç sıkıntı olmadığını, gönlün meşgalelerden uzak ol­duğunu gösterir. Ayrıca onların her birine cennet kadınlarından güzel eşler ve iyi arkadaşlar verilecektir ki bunlar hurilerdir. Huriler, gözlerinin beya­zı çok beyaz, siyahı çok siyah iri gözlü kadınlardır.

İbni Ebî Hatem’in Heysem bin. Mâlik et-Tâî’den rivayet ettiğine göre o Rasulullah (s.a.)’in şöyle dediğini işitti: “Kişi cennette hiç yerini değiştir­meden, usanmadan yaslandığı yerde kırk yıl yaslanır. Canının istediği, gö­zünün hoşlandığı her şey yanına gelir.”

Şu da dikkat çekicidir: Allah, geçen ayetlerde dört nimete nail olma sebeplerini şu sıraya göre zikretti: Önce meskeni zikretti ki o cennetlerdir, sonra yeme ve içmeyi, sonra döşek ve halıları, sonra eşleri zikretti. Bu ni­metlerin her bir çeşidi hakkında en mükemmele delâlet eden lafızlar, ifade­ler kullandı: Cennetler hakkında “Rablerinin kendilerine verdiği ile mutlu olarak” buyurdu. Çünkü nimetlerin ihsan edildiği yerde çeşitli sebeplerle huzur bozulabilir. İşte burada o yoktur. “Afiyetle” sözü ile yenilip içilecek şeylerin ağırlık, hastalık ve tükenme gibi dünyada bozukluk ve kusur sayı­lacak şeylerden hiçbirinin bulunmadığına işaret etmektedir. Surur ve neşe hakkında da orada hiçbir sıkıntının olmadığına delalet etmek üzere “tahtlara yaslanmış olarak” ifadesi kullanılmıştır ki bu manzara rahatı gösterir. “Yapmış olduklarınızın karşılığında” sözü, Allah’ın bu nimetleri onların amelleri karşılığında verdiğini ifade eder.

“Sıra sıra dizilmiş” sözü de herkesin kendine ait divanı olduğuna, or­tak kullanılmadığına işarettir.

“Onları… eş yaptık” sözü eşlendirenin Allah Tealâ olduğuna ve bundan yine cennet ehlinin yararlanacağına delildir. Ayrıca Allah sadece “eşler” vermekle yetinmemiş bilakis onları “güzel” diye nitelemiştir.

Ve yine kâfirlere verilen karşılık ile müttakilere verilen arasında fark olduğu da unutulmamalıdır: Kâfirler hakkında şimdi “siz ancak yapmış ol­duğunuz şeyin karşılığını göreceksiniz” derken müttakiler hakkında “yap­mış olduğunuzun karşılığında” demiştir. Yani kâfirler hakkında hasr edatı olan “innemâ=ancak” kelimesi kullanılmıştır. Yani “ancak yaptığınız kadar ceza görürsünüz, fazlası olmaz” demektir. Müminlere gelince, Allah ihsa­nından onların mükâfatını kat kat artırır.[2]

Müminlerin iman sahibi evlâtları amelde her ne kadar babalarının se­viyesine ulaşmamış olsalar bile, Allah babalarını memnun etmek için ken­di fazlından ve ihsanından lütfederek derecelerini yükseltip babalarına il­hak ettiğini haber verme sadedinde şöyle buyurdu:

“İman edip de zürriyetleri de iman ederek kendilerine tabi olanlar, biz onların nesillerini de kendilerine kattık.” Yani Allah imanda babalarını ta­kip eden evlâtları, kendi tarafından bir ihsan ve ikram olmak üzere baba­larının makamına yükseltecektir. İfade edilmek istenen şudur: Allah, mü­min olmaları şartıyla amel bakımından daha aşağı bile olsalar, babalarının gönlü hoş olması ve memnun kalmaları için zürriyetlerini de onların dere­cesine yükseltecektir. Evlâtların hali babalarından daha güzel olursa, onla­rın babalarına katılacağı zaten açıktır. Ameli noksan olanı ameli kâmil ola­nın makamına yükseltirken, aynı seviyeye gelmiş olacakları için bu onun makamından ve amelinden bir şey eksiltmez. İbni Abbas: “Allah müminin zürriyetini her ne kadar amelde ondan aşağı da olsa, onu memnun etmek için, onun derecesine yükseltir.” dedi sonra da bu ayeti okudu[3].

“İman” kelimesinin bu ayette nekre gelmesi onun, derecesi yüksek ve özelliği olan bir iman olduğuna delâlet etmesi içindir. Derecesi düşük olan zürriyetin imanının kastedilmiş olması da mümkündür. Sanki Cenab-ı Hak şöyle demiştir: Kendilerini babaların derecesine yükseltmeyen azıcık bir iman sebebiyle onları (zürriyeti) babalara kattık.[4]

Hafız Taberanî, İbni Abbas’tan Rasulullah (s.a.)’in şöyle dediğini riva­yet etti: “Kişi cennete girdiği zaman anasını babasını, eşini ve çocuğunu so­rar. Ona denilir ki: “Onlar senin derecene ulaşamadılar.” O der ki: “Ya Rab-bi ben hem kendim için hem de onlar için amel ettim. Bunun üzerine onla­rın da kendisine ilhak edilmeleri emrolunur.” İbni Abbas delil olarak da bu ayeti okudu.

İşte bu Cenab-ı Hakk’ın, amellerinin bereketi sebebiyle babalara olan ihsanıdır. Ahmed bin Hanbel, Ebu Hüreyre’den Rasulullah (s.a.)’in şöyle de­diğini rivayet etti: “Allah salih kulun derecesini cennette yükseltir. O da der ki: “Ya Rabbi bu bana nereden?” Allah: “Çocuğunun senin için yaptığı af ta­lebi sebebiyledir” der. Müslim’in Sahih’inde Ebu Hüreyre’den rivayet ettiği Rasulullah (s.a.)’in şu hadisi de bunu teyid etmektedir: “Ademoğlu öldüğü zaman ameli kesilir. Ancak şu üç şeyden dolayı devam eder: Sadaka-i câriye (çeşme, cami, yol, vakıf gibi kişi öldükten sonra da yaşayan hayırlar), kendi­sinden faydalanılan ilim ve babasına dua eden salih bir çocuk.”

“Onların amelinden de bir şey eksiltmedik.” Yani evlâtları babalarına katarken babaların amellerinin sevabından da hiçbir şey eksiltmedik.

“Herkes kazandığının mukabilinde bir rehindir.” Yani kıyamet günü her insan kendi ameli karşılığında rehindir. İster baba, ister evlât olsun hiçbir kimse bir başkasının günahını yüklenmez. Aynı zamanda rehin borç ödenmedikçe kurtulmaz. Eğer amel salih ise rehni kurtarır, çünkü Allah onu kabul eder, değil ise helak eder.

Bu ayetin benzeri ayetler Kur’an-ı Kerim’de çoktur. Meselâ: “Herkes kazandığı şey mukabilinde bir rehindir. Ancak sağ ehli (müminler) böyle değil” (Müddessir, 74/38-39). Yani herkes ameli mukabilinde rehin alınmış­tır. Güzel amelleri sayesinde rehnini kurtaran müminler hariç, kimse reh-nini kurtaramaz.

Sonra Allah müttakilere ihsan edeceği çeşit çeşit nimetleri sayarak şöyle buyurdu:

1- “Onlara canlarının çekeceği meyve ve eti bol bol verdik.” Yani onla­rın canlarının çektiği, güzel bulup zevk aldığı şeylerin her birinden, etin her çeşidinden, meyvanın her türlüsünden dünyada bulduklarından fazla fazla verdik.

2- “Orada birbiriyle öyle kadeh çekişirler ki onda ne bir saçmalama, ne de bir günaha sokma yoktur.” Yani onlar cennette çok sevinçli olacakları için birbirlerine cennet şarabı dolu kadehler verecekler, kadehleri çekişti­recekler. Ahiret içeceğinde boş söze, günaha sebep olacak şey de yoktur. Dolayısıyla boş söz ve hezeyan konuşmazlar, dünyada içki içenlerin yaptığı gibi çirkin sözler söylemezler. İbni Kuteybe: “Dünya içkilerinde olduğu gibi akıllan gidip de saçmalamazlar, onlardan kendilerini günaha sokacak bir-şey sadır olmaz” demiştir.

Allah ahiret şarabının görünüşünün güzelliğinden, tat ve lezzetinin hoşluğundan bahsederken şöyle buyurmuştur: “Berraktır, içenlere lezzet ve­rir. O içkide ne sersemletme vardır, ne de onunla sarhoş olurlar.” (Safat, 37/46-47); “Ki bu şaraptan ne başları ağrıtılır, ne de akılları giderilir.” (Va­kıa, 56/19).

3- “O sedefleri içinde gizlenmiş inci gibi civanlar da etraflarında dö­nerler. ” Yani güzellik ve parlaklıkta kabuğu içinde gizlenmiş ve korunmuş, el değmemiş incilere benzeyen delikanlılar onlara kâseler, meyveler, yiye­cek ve içecekler takdim ederek hizmet ederler.

Benzeri bir ayet de şudur: “Ebedîliğe mazhar edilmiş evlâtlar etrafla­rında dolanırlar. Maîn’den doldurulmuş büyük kaplarla, ibriklerle ve ka­dehlerle.”” (Vakıa, 56/17-18).

İbni Cerir ve îbnülnuınzir’in rivayetine göre Katade şöyle dedi: Bana ulaştığına göre Rasulullah (s.a.)’e: “Ey Allah’ın elçisi hizmet edenin inci gi­bi olmasını anladık, peki hizmet edilen nasıl öyle olacak?” diye soruldu. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Allah’a yemin ederim ki hizmet edilenin hizmet edene karşı üstünlüğü, dolunayın diğer yıldızlara karşı üstünlüğü gibidir.” Bu, Hasan el-Basrî’den de rivayet edilmiştir.

4- “Birbirlerine dönerek sorarlar.” Yani cennette birbirlerine dönüp ko­nuşur ve dünyadaki amellerinden ve hallerinden ve oradaki yorgunluktan, korkulardan, zorluk ve sıkıntılardan bahsederler.

Sonra Allah, onların bu cennetlere ulaşmalarının sebebine işaret eden cevaplarını zikrederek şöyle buyurdu:

“Derler ki: Biz gerçekten bundan önce ailelerimiz içinde korkan kişiler idik de, Allah bize lütfetti ve bizi cehennemin azabından korudu.” Yani şöy­le diyerek cevap verirler: Biz dünyada iken Allah’ın azabından ve ıkabın-dan korkar ve ürperirdik. Bu sebeple Allah bize af ve rahmetini ihsan ede­rek salih ameller yapmaya bizi muvaffak kıldı. Neticede bizi korktuğumuz ateşin azabından korudu.

“Gerçekten biz bundan evvel ona dua ediyorduk. Şüphesiz o, ihsanı bol, çok esirgeyicidir.” Yani biz dünyada iken Allah’ı bir biliyor, O’na ibadet edi­yor ve O’ndan bize af ve merhametle muamele etmesini istiyorduk. O da duamızı kabul etti ve istediğimizi verdi. O, kullarına karşı ihsanı ve ikramı bol, rahmeti çok olandır. [5]

Tuzaklara Rağmen İkaz Ve İrşada Devam:

29- Sen hemen öğüt vermekte de­vam et. Öyle ya, sen Rabbinin nime­ti sayesinde ne bir kâhin, ne de bir -? mecnun değilsin.

30- Yoksa “(o) bir şairdir, biz ona zamanın felâketlerini bekliyoruz” mu

diyorlar?

31- De ki: “Bekleyin, çünkü ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.”

32- Yahut bunu onlara akılları mı emrediy°r yoksa onlar azgın bir kavim midir?

33- Yahut “Onu kendisi uydurdu” mu diyorlar? Hayır, onlar iman etmezler.

34- Öyleyse -eğer onlar doğru iseler-onun gibi bir söz getirsinler.

Açıklaması:

“Sen hemen öğüt vermekte devam et. Öyle ya, sen Rabbinin nimeti sa­yesinde ne bir kâhin, ne de bir mecnun değilsin” Yani eğer Allah’tan kor­kan, daha öneki ayetlerde geçtiği gibi çoluk-çocuğu hakkında Allah’ın aza-

bından çekinen bir kavim varsa, o halde ey peygamber, emrolunduğun öğü-tü vermek senin üzerine vacibdir. Bu sebeple halen yapmakta olduğun ha­tırlatma ve öğüt verme işinde devam et. Onların “kâhindir veya mecnun­dur” sözleri seni bundan alıkoymasın. Sen Kureyş kâfirlerinin cahillerinin dediği gibi ne bir kâhin, ne de bir mecnun değilsin. Kâhin; vahiy olmadan gaybı bildiği ve geçmişten gizli kalmış haberler aktardığı vehmini veren ki­şidir. Ama senin söylediklerin kehanet değildir. Sen sadece Allah’ın tebliği­ni emrettiği vahyi konuşursun. Mecnun ise, Arab örfünde şeytan çarpmış kişiye denir.

Ey peygamber sen bu sözlere aldırma, bunlar çelişkili boş sözlerdir. Çünkü kâhinin, kehanet yapması için zeki ve akıllı olması lazım gelir. Mec­nun aklı kapalı insandır. Bu yüzden bir insana hem mecnun, hem kâhin demek çelişkidir.

Sonra Allah onların Rasulullah (s.a.) hakkında söyledikleri bir başka sözü daha reddederek şöyle buyurdu:

‘Yoksa (o) bir şairdir, biz ona zamanın felâketlerini bekliyoruz mu di­yorlar?” Yani yoksa onlar “o bir şair şairdir, daha önce de benzeri bazı şair­lerde görüldüğü gibi başına bir felâket gelir, helak olur gider, biz de böylece onun bu işinden kurtuluruz, getirdiği din de silinir gider” diyerek senin he­lakini mi bekliyorlar?

Sonra Allah peygamberine onlara söylemesini emrettiği şu sözlerle on­ları tehdit etti ve onlarla alay etti:

“De ki: “Bekleyin, çünkü ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.” Yani ey peygamber şöyle söyle onlara: Bekleyin benim ölmemi veya helak olma­mı, zira ben de sizinle beraber işin sonucunu ve Allah’ın sizin hakkınızdaki hükmünü bekliyorum. Anlayacaksınız dünyada ve ahirette sonucun ve za­ferin kimin olduğunu. Ben Allah’ın yardımına güveniyorum.

‘Yahut bunu onlara akılları mı emrediyor, yoksa onlar azgın bir kavim midir?” Yani onlara bir şeyler mi iniyor, yoksa onlara bu çelişkili sözleri akılları mı emrediyor? Ki bu sözler, Kur’an’ın bir sihir veya kehanet veya bir şiir olduğu iddiaları ile Rasulullah (s.a.) hakkında “mecnun” ve “o bir şairdir ve kâhindir” gibi sözleridir. Çünkü şair, kâhin, mecnun ayrı ayrı şeylerdir. Şâir hikmetli konuşur, kâhin hurafelerden bahseder, mecnun ise aklını yitiren kişidir. Halbuki Kureyş büyüklerinin akıllı, zeki ve fatin in­sanlar oldukları söylenir. Bu ayetle Allah onların hakkı batıldan ayırama-yan akıllanyla alay etti.

Yoksa onlar azmış, inatta, isyanda ve haktan sapmakta haddi aşmış ve gurura kapılarak hakkında naklî bir delil bulunmayan ve de aklın ka­bul etmeyeceği bu şeyleri söyleyen bir güruh mudur?

Buna göre bu ayetteki “em”, Razî’nin dediği gibi “yoksa” manasına muttasıldır. Başkalarına göre de “em” her iki yerde de “Lakin” manasına munkatı’dır. Buna göre ayetin manası şöyle olur: “Lakin onların akılları, kendilerinin yalan ve uydurma olduğunu çok iyi bildikleri bu batıl sözleri söylemeyi emrediyor. Onlar azgın, sapık ve inatçı bir kavimdir.”

‘Yahut onu kendisi uydurdu mu diyorlar? Hayır, onlar iman etmezler.” Yani onlar kâhin mi diyorlar, şair mi diyorlar, yoksa bu Kur’an’ı kendisi uy­durdu mu diyorlar? Bunun üzerine Allah onlara cevap verdi: Hayır, onların inkârı, Allah’a iman etmeyecek olmaları, Peygamber’inin getirdiğini tasdik etmemeleridir. Onları bu çelişkili sözleri söylemeye ve bu yalan ve iftiracı karalamaları yapmaya sevkeden şey işte budur.

Sonra Allah onlara meydan okuyarak bir başka cevap daha verdi:

“Öyleyse -eğer onlar doğru iseler- onun gibi bir söz getirsinler.” Yani eğer “onu Muhammed kendisi uyduruyor” şeklindeki sözlerinde ciddi ise­ler, bu Kur’an’m nazımda, beyan ve üslûp güzelliğinde bir benzerini getir­sinler. Kur’an Arapçadır, onlar da beyan üstadlarıdır, fesahat ve belagat süvarileridir, nazım ve nesir, Arapçanm her çeşit üslûbuna hakimdirler.

Hakikat şudur: Değil sadece müşrikler, ins ve cin bütün dünya bir araya gelse Kur’an’m tamanmın bir benzerini getirmek şöyle dursun on su­resinin, hatta en kısa suresinin bile bir benzerini getiremezler. [6]

İç Ve Dış Âlemdeki Delillerle Allah’ın Varlığı Ve Birliğinin İspatı:

35- Yoksa onlar bir şeysiz olarak mı yaratıldılar? Yahut yaratıcıları kendileri midir?

36- Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattı? Hayır onlar iyi bilmiyorlar.

37- Yahut onların yanında Rabbinin hazineleri mi vardır? Veya onlar hâkim ve galip kimseler mi?

38- Yoksa onların bir merdiveni var da onun üstünden mi dinliyorlar? Öyleyse dinleyenleri açık bir bur­han getirsin.

39- Yahut kızlar onun, oğullar sizin mi?

40- Yoksa sen onlardan bir ücret is­tiyorsun da, onlar borçtan dolayı ağır bir yük altına mı girmişlerdir?

41- Yahut gayb kendilerinin yanın­da da onlar mı yazıyorlar.

42- Yoksa bir tuzak mı kurmak isti­yorlar? Fakat o inkâr edenler ken­dileri tuzağa düşmüşlerdir.

43- Yoksa onların Allah’tan başka bir tanrıları mı var? Allah onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir.

Açıklaması:

Bu ayetler rububiyyet (Rab olma) ve uluhiyyet birliğinin ispatı içindir. Bu meyanda Allah şöyle buyurur:

‘Yoksa onlar bir şeysiz olarak mı yaratıldılar1? Yahut yaratıcıları ken­dileri midir?” Bu, yaratıcıyı inkâr etmelerine karşı bir cevaptır: Onlar bir var edicisiz mi var oldular, yoksa onlar kendi kendilerini mi var ettiler. Her ikisi de akim, hissin, vakıanın şahadeti ve bizzat kendi ikrarlarıyla müm­kün görülmediğine göre, öyleyse onları yaratan, hiç adları sanları yok iken onları var eden Allah’tır.

‘Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattı? Hayır onlar iyi bilmiyorlar.” Gökleri ve yeri bunların arasındaki hayret ve dehşet veren varlıkları, yaşa­ma ve geçim sebeplerini onlar mı yarattı? Aslında onlar böyle bir iddiada bulunamazlar. Onların yaratıcının Allah olduğuna inanamayışları; gerçek şudur ki işte onları tekzibe ve Muhammed’in (s.a.) peygamberliğini inkâra sevkeden şey budur. Çünkü gerçekten yaratanın o Allah olduğuna inansa-lardı O’na ibadet etmekten kaçmazlardı.

‘Yahut onların yanında Rabbinin hazineleri mi vardır. Veya onlar ha­kim ve galib kimseler mi?” Yani onlar Allah’ın hazinelerine sahip olmuşlar da o hususta istedikleri gibi tasarrufta mı bulunuyorlar? Yoksa onlar bü­tün varlıklara hâkimler de istedikleri gibi evirip-çeviriyorlar mı? Aslında durum öyle değil. Bilakis bunlara sahip olan, dilediği gibi tasarrufta bulu­nan Allah’tır.

‘Yoksa onların bir merdiveni var da onun üstünden mi dinliyorlar.Öyle ise dinleyenleri açık bir burhan getirsin.” Yahut da onlar kendilerinin göğe doğru dikilmiş bir merdivenleri olduğunu onun üstünde yükselip meleklerin sözlerini, onlara vahyedilen şeyleri dinlediklerini gaybın bilgisine muttali olduklarını mı iddia ediyorlar? Eğer öyle ise, Muhammed’in kendisinin doğ­ru söylediğine dair açık delil getirdiği gibi onların dinleyenleri de bunun doğruluğuna dair açık delil getirsin. Aslında onların melekût âlemini dinle­mesinin hiç yolu yoktur. Bu sebeple söylediklerine asla delil de getiremezler.

Ulûhiyyetini inkâr edenler bu cevabı verdikten sonra Allah “melekler Allah’ın kızlarıdır” diyenlere de cevap vererek şöyle buyurdu:

“Yahut kızlar onun, oğullar sizin mi?” Yoksa ey müşrikler siz kızları Allah’ın sayıp erkekleri kendinizin mi görüyorsunuz? Bu ayet ağır bir tehdit ve kesin bir vaîddir. Yani kimin görüşü böyle ise o akıllı sayılmaz, onun öldükten sonra dirilmeyi inkâr etmesi, tevhidi kabul etmemesi kendisin­den beklenmedik bir şey değildir.

“Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da onlar borçtan dolayı ağır bir yük altına mı girmişlerdir?” Yani yoksa sen peygamberliğini tebliğ ederken karşılığında bir ücret talep ediyorsun, onlar senin istediğin bu ver­gi yüzünden ağır bir borç yükü altında kalıyorlar da bu sebepten mi müslü-man olmuyor ve senin çağırma gelmiyorlar? Aslında sen buna karşılık on­lardan herhangi bir şey istemiyor ve onlardan kendilerine ağır gelip sıkıntı verecek en ufak bir şey talep etmiyorsun. Bu ayet Rasulullah (s.a.)’in on­lardan her hangi bir karşılık istemediğinin delilidir.

“Yahut gayb kendilerinin yanında da onlar mı yazıyorlar?” Yani yoksa onlar ellerinde Levh-i Mahfuz’a ait gayb bilgisinin bulunduğunu ve bundan dilediklerini insanlara yazdıklarını mı iddia ediyorlar? Hayır, durum öyle değil, Allah’tan başka hiç kimse gaybı bilmez. Katade şöyle dedi: Onlar “ona zamanın musibetinin gelmesini bekliyoruz’ dediklerinde Allah da yoksa yanlarında gayb bilgisi mi var da bu sebeple Muhammed’in ne za­man öleceğini yahut işinin sonunun nereye varacağını biliyorlar dedi. “Yok­sa bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Fakat o inkâr edenler kendileri tuzağa düşmüşlerdir.” Yani eğer siz gaybı bildiğinizi iddia ediyorsanız, yalancısı­nız; gayb bilgisini elde edebileceğinizi zannediyorsanız, yanılıyorsunuz; çünkü Allah, Peygamber’i sizin şerrinizden korur ve size karşı ona yardım eder. Eğer Rasulullah’ı öldürmek için ona bir tuzak kurmayı düşünüyorsa­nız o tuzağa düşenler ve yaptıklarının aynısıyla cezalananlar o kâfirlerin ta kendileri olacaktır. “O inkâr edenler” den maksat ya bu tuzağı kuran kâ­firlerdir veya onlara ve başkalarına da şamil olmak üzere bütün inkâr edenlerdir. “Bir tuzak” ifadesi azabın, onlar farkında olmadan aniden geli­vereceğine işarettir. “Fakat o inkâr edenler kendileri tuzağa düşmüşlerdir.” sözü kâfirin tuzak kurmayı düşündüğü için değil, inkâr ettiği için tuzağa düştüğüne açıkça delâlet etmektedir.

“Yoksa onların Allah’tan başka bir tanrıları mı var? Allah onların or­tak koştukları şeylerden münezzehtir.” Yani yoksa onları Allah’ın azabından koruyacak Allah’tan başka tanrıları mı var? Allah şirkten, misli ve benzeri olmaktan ve onların diğer taptıklarının hepsinden münezzehtir. Bu ayet-i kerime müşriklerin Allah’la beraber putlara tapmalarına sert bir cevaptır ve Cenab-ı Hakk’ın zatını, onların dediklerinden, attıkları iftiralardan ve koştukları şirkten tenzih etmesinin bir ifadesidir. [7]

Gözle Görülür Delillerle Dahi Hakkı Kabul Etmeyen Kafirleri Terketmek:

44- Gökten bir parça düşerken gör­seler, “Bu bir bulut yığınıdır.” derler.

45- Artık onları çarpılacakları günlerine kadar bırak-

46- tuzakları hiçbir şekilde kendilerine fayda vermeyecek, onlarayardm da edilmeyecektir.

47- Muhakkak ki o zulmedenlere bundan önce de bir azap var. Fakat onların çoğu bilmezler.

48- Rabbin hükmüne sabret. Çünkü sen gözlerimizdesin. Kalkacağın zaman da Rabbine hamd ile tesbit et.

49- Gecenin bir kısmında ve yıldız­ların batışının ardından da O’nu teşbih et.

Açıklaması:

Allah, müşriklerin inadını ve gözle görülen delilleri dahi kabule ya­naşmadıklarını haber vererek şöyle buyurdu:

“Gökten bir parça düşerken görseler: “Bu bir bulut yığınıdır.” derler” Yani şu müşrikler, kendilerine azap vermek için gökten üzerlerine bir ateş parçası düşerken görseler yine de tasdik etmezler, iman edip inkârlarından vazgeçmezler. Bilakis “Bunlar üstüste yığılmış bulutlardır, suyundan kana kana içelim.” derler. İşte hakka karşı kibirin zirvesidir bu. Çünkü bunlar gözle görülen şeyleri dahi inkâr ederler.

Bu ayetin bir benzeri de şudur: “Onlara gökten bir kapı açsak da, ora­dan yukarı çıksalar yine de “Gözlerimiz döndürüldü, bilakis biz büyülen­miş bir milletiz” derler.” (Hıcr, 15/14-15).

“Artık onları çarpılacakları günlerine kadar bırak.” Yani madem ki on­ların durumunun bu olduğu ve inkârlarından dönmeyecekleri ortaya çıktı, öyleyse ya Muhammed, onları bırak. Derhal helaklerine sebep olacak o kö­tü amellerinin cezasının verileceği gün gelinceye -veya bir başka ifadeyle- o günde karşılaşıncaya kadar onlarla ilgilenme. “O gün’den maksat ya öle­cekleri gündür veya Bedir’de öldürüldükleri gündür. Bikâî’nin de dediği gi­bi “o gün”ün Bedir günü olduğu ayette açıktır. Çünkü onlar o gün azaba uğradılar. “İlk Sur’a üflendiği gündür” de denilmiştir. Çünkü Sur’un sar­sıntısı o gün bütün varlıklara ulaşacaktır. Ebu Hayyan’ın da işaret ettiği gibi bu cumhurun görüşüdür.

“O gün tuzakları hiçbir şekilde kendilerine fayda vermeyecek, onlara yardım da edilmeyecektir.” Yani o gün, dünyada iken Rasulullah (s.a.) için kurdukları hile ve tuzakların kendilerine fayda vermeyeceği, başlarına ine­cek azaba hiçbir şeyin mani olamayacağı, hiçbir yardımcının kendilerine yardım edemeyeceği, bilakis mutlaka o azabın başlarına geleceği gündür.

“Muhakkak ki o zulmedenlere bundan önce de bir azap var. Fakat on­ların çoğu bilmezler.” Yani inkâr ve isyan etmek, peygambere tuzak kurup putlara ibadet etmek suretiyle kendilerine zulmedelere şu dâr-ı dünyada bir azap vardır. Bu azap, onların Bedir günü öldürülmeleridir, denilmiştir. Veya Hicretin ikinci yılında cereyan eden Bedir savaşından önceki yedi yıl­da meydana gelen açlık, kıtlık veya mal ve evlâtlarının helak olup gitmesi hastalıklar, belâlar ve rahatsızlıklar gibi dünya musibetleridir, denilmiştir. Ancak onların çoğu başlarına gelecek Allah’ın bu azabını belâ ve musibeti­ni bilmezler. Bu azap kaldırılsa önce yaptıklarından daha kötüsünü yapar­lar. Buradaki “çoğu” kelimesinden maksat Arap âdetine göre, tamamıdır. Çünkü onlar “hepsi”ni “çoğu” kelimesiyle ifade ederler. Veya “onlar çoğu hallerinde bilmezler” manasındadır.

Bu ayetin bir benzeri de Secde suresinin 21. ayetidir: “En büyük azap­tan önce onlara mutlaka en yakın azaptan tattıracağız, olur ki dönerler.” Kâfirlerin azaptan kurtulurlarsa yine inkârlarına dönecekleri hakkında şu hadis-i şerif gelmiştir: “Hasta olduktan sonra iyileşen münafık, insanların kendisini niçin bağladığını, niçin salıverdiklerini bilmeyen deveye benzer.”

“Rabbin hükmüne sabret, çünkü sen gözlerimizdesin. Kalkacağın za­man da Rabbine hamd ile teşbih et.” Yani, ey peygamber, vaad ettiğimiz azap şu kavmin başına gelinceye kadar sabret, onlara aldırma. Zira sen bi­zim gözümüz önünde, korumamızda, himayemizde ve gözetimimiz altında­sın. Allah seni insanların şerrinden korur. Sen oturduğun yerden kalkmak istediğin veya namaza kalktığın zaman “Subhanellahi ve bihamdih” veya “sübhanekallahümme ve bihamdik” veya Dahhak’m dediği gibi “sübhane-kallahümme ve bihamdik ve tebarakesmük ve teâlâ ceddük ve lâilâhe ğay-ruk” diyerek sana ihsan ettiği nimetlerden dolayı O’na lâyık olmayan sıfatlardan, hamd ile Onu tenzih et. Müslim’in Sahih’inde rivayet ettiğine göre Hz. Ömer bunu namazın başında söylerdi. Ahmed bin Hanbel ve Sünen sa­hibi muhaddislerin Ebu Said ve başkalarından rivayet ettiklerine göre Ra-sulullah (s.a.) de bunu okurdu.

Ebulcevzâ’ya göre “kalkacağın zaman da Rabbini hamd ile teşbih et.” ayetinin manası “uykudan uyanıp yatağından kalkarken” demektir. İbni Cerir’in de tercihi budur. Ahmed bin Hanbel, Buhârî ve Sünen sahiplerinin Ubâde bin Sâmit’ten rivayet ettikleri Rasulullah (s.a.)’in şu hadisi de bu manayı teyid etmektedir: “Kim gece uykusundan uyanır “La ilahe illallahü vahdehü lâ şerikeleh lehülmülkü ve lehülhamdü ve hüve alâ külli şey’in ka­dir, sübhanallahi velhamdülillahi ve lâilâhe illallahü vallahü ekber ve la­havle ve lâ kuvvete illâ billah” dedikten sonra “ya Rabbi beni affeyle” der veya dua ederse istediği verilir. Gayret eder kalkıp abdest alır sonra namaz kılarsa namazı kabul olur.”

Hamdedip subhanellah demenin her meclisten sonra olacağına dair birinci görüşü de Ebu Davud, Neseî, Hâkim (Müstedrek’te), İbni Merdü-veyh ve İbni Ebî Şeybe’nin Ebu Berze el-Eslemî’den naklettikleri şu rivayet teyid etmektedir: Ömrünün sonlarına doğru Rasulullah (s.a.) meclisten kalkmak istediği zaman “Sübhanekellahümme ve bihamdik. Eşhedü enlâ-ilâhe illâ ente, estağfiruke ve etûbü ileyk” der idi.

“Gecenin bir kısmında ve yıldızların batışının ardından da O’nu teş­bih et.” Yani gecenin bir yerinde uykudan kalktığın zaman ve gecenin so­nunda yıldızlar kaybolduğu zaman O’nu teşbih et, O’nu hatırla ve O’na iba­det et. Çünkü o vakit ibadetin nefse en ağır geldiği ve aynı zamanda ibade­tin riyadan en uzak olduğu vakittir. Mukatil’e göre bu ayetin manası “ak­şam ve yatsıyı kıl” demektir. “Sabah namazını kıl” manasınadır da denil­miştir. Razî “yıldızların batışının ardından”Aon. maksat sabahleyin güne­şin ışıklarıyla yıldızların ziyalarının kaybolduğu ve gizlendikleri sabah vaktidir, demiştir. O zaman önceki ayetteki “kalkacağın zaman”dan mak­sat gündüz, bu ayetteki “gecenin bir kısmı”ndan maksat da uyku vakti dı­şındaki zamanlarda ibadet et, demek olur.

Bu ayetin bir benzeri de şu ayettir: “Gecenin bir kısmında senin için nafile (fazladan) olmak üzere teheccüd kıl.” (İsra, 17/79). Şu sahih hadis de bu ayete uygundur: “Gece ve gündüzde beş namaz vardır” o kişi “bunlardan başka üzerime farz olan namaz var mı?” dedi. Rasulullah (s.a.): “Hayır, an­cak nafile kılarsan o başka.” buyurdular.

Kuran

Tur Suresi

Tefsir’ül Münir ( Vehbe Zuhayli ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.