Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 22°C
Parçalı Bulutlu
İstanbul
22°C
Parçalı Bulutlu
Paz 23°C
Pts 24°C
Sal 23°C
Çar 20°C

52 – Tur Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Mekke’de nazil olmuştur.

52 – Tur Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Tur Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla.

1 — Andolsun Tûr’a.

2 — Satır satır dizilmiş kitaba.

3 — Yayılmış ince deri üzerine.

4 — Ma’mûr eve.

5 — Yükseltilmiş tavana.

6 — Dolan denize.

7 — Muhakkak Rabbının azabı vukû’bulacaktır.

8 — Onu engelleyecek yoktur.

9 — o gün gök sarsıldıkça sarsılır,

10 — Dağlar yürüdükçe yürür.

11 — işte o gün, yalanlayanların vay haline.

12 — Onlar ki; daldıkları bâtıl içinde oyalanıp durmak­tadırlar.

13 — O gün cehennem ateşine itildikçe itilirler.

14 — Yalanlayıp durduğunuz ateş işte budur.

15 — Bu bir büyü müdür, yoksa siz görmüyor musu­nuz?

16 — Girin oraya. Sabretseniz de, sabretmeseniz de ar­tık birdir. Çünkü siz, ancak yapmakta olduklarınızla ce­zalandırılıyorsunuz.

Tûr ve Beyt-i Ma’mûr

Allah Teâlâ, ulu kudretine delâlet eden yaratıklarına yemîn edi­yor ki mutlaka düşmanlarını azâblandıracak ve onlardan bu azabı sa­vacak kimse de olmayacaktır. Tûr; Allah Teâlâ’nm üzerinde Hz. Mûsâ ile konuştuğu, Hz. îsâ’yı gönderdiği, dağ gibi, üzerinde ağaç bulunan dağa denilir. Şayet dağın üzerinde ağaç yoksa ona Tûr denilmez; böy­lesine arapçada sadece ismi verilir.

«Andolsun, satır satır dizilmiş kitaba.» âyetindeki satır satır di­zilmiş kitâb; Levh-i Mahfûz’dur. Bunun insanlara açıkça okunan yazıl­mış ve inzal olunmuş kitablar olduğu da söylenmiştir. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ: «Yayılmış ince deri üzerine, ma’mûr olan ev (Kâ’be’y)e» buyurmuştur. Buhârî ve Müslim’in Sahîh’lerinde mevcûd îsrâ hadîsine göre Allah Rasûlü (s.a.), yedinci semâyı geçtikten sonraki kısmı şöyle anlatıyor: (Cebrail) beni Beyt-el-Ma’mûr’a yükseltti. Bir de baktım ki her gün yetmiş bin melek oraya giriyor ve kıyamete kadar bir daha dönmüyor. Yani bu yetmiş bin melek orada ibâdet edip onu tavaf ediyorlar. Aynen yeryüzü halkının Kâ’be’yi tavaf ettiği gibi. Beyt el-Ma’mûr da yedinci gök ehlinin Kâ’be’sidir. Bu sebeple Hz. Peygamber, Hz. İbrahim Halîl(a.s.)i Beyt el-Ma’mûr’a sırtım dayamış olarak bulmuştur. Zîrâ Hz. îbrâhîm yeryüzündeki Kâ’be’nin bânîsidir. Elbette mükâfat, amel cinsinden olacaktır. Beyt el-Ma’mûr Kâ’benin hizâsındadır. Her semâda o semâ ehlinin, içinde ibâdet edeceği ve kendisine doğru namaz kılacak­ları bir Beyt (Kâ’be) vardır. Dünya semâsındakine Beyt el-îzzet deni­lir. En doğrusunu Allah bilir.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın… Ebu Hüreyre’den, onun da Hz. Peygamber (s.a.)den rivayetine göre; o, şöyle buyurmuştur: Ye­dinci kat gökte bir ev vardır ki ona Ma’mûr denilir. Kâ’benin hizâsın­dadır. Dördüncü kat gökte bir nehir vardır ona el-Hayevân denilir. Cib­ril her gün ona girer, bir defa dalar, sonra çıkıp silkelenir de ondan yetmiş bin damla dökülür. Allah Teâlâ her damladan bir melek yara­tır, onlara Beyt el-Ma’mûr’a gitmeleri ve orada namaz kılmaları emrolu-nur ve onlar emrolunanı yaparlar, sonra çıkarlar ve bir daha ebediyyen oraya dönmezler. İçlerinden birisi onlar üzerine emîr ta’yîn edilir ve onları gökte bir yerde durdurması emrolunur. Kıyamet kopuncaya ka­dar orada Allah’ı tesbîh ederler. Bu hadîs gerçekten garîbtir ve sadece Ravh îbn Venâh rivayet etmiştir. Bu zât; Emevîlerin kölesi olan el-Emevî Ebu Saîd Dimaşkî’dir. Cüzcanî, Ukaylî, Hâkim Ebu Abdullah en-Neysâburî ve başkaları gibi hafızlardan bir grup onun bu hadîsini münker görmüşlerdir. Hâkim der ki: Ebu Hüreyre, Saîd İbn Müseyyeb ve Zührî’nin rivayetlerine göre bu hadîsin aslı yoktur.

İbn Cerîr der ki: Bize Hennâd İbn es-Seriyy’in… Hâlid İbn Ar’ara’-dan rivayetine göre birisi Hz. Ali’ye : Beyt el-Ma’mûr nedir? diye sor­muştu. Hz. Ali şöyle dedi: Gökte ed-Durâh denilen bir evdir. Üst tara­fından Kâ’be’nin hizâsındadır. Gökteki hürmet yeryüzündeki Beytul-lah’m hürmeti gibidir. Her gün orada yetmiş bin melek namaz kılar ve bir daha ebediyyen oraya dönmez. Hadîsi Şu’be ve Süfyân es-Sevrî de Semmâk’den rivayet etmişlerdir. Şu’be ve Süfyân’m rivayetlerinde Hz. Ali’ye bu soruyu soran İbn Kevâ olarak verilmektedir. İbn Cerîr de hadîsi Ebu Küreyb kanalıyla… Ali İbn Rabîa’dan rivayet eder ki o, şöy­le demiştir: İbn Kevâ, Hz. Ali’ye Beyt el-Ma’mûr’u sormuştu. Hz. Ali şöyle cevabladı: Gökte ed-Durâh denilen bir mesciddir. Her gün oraya yetmiş bin melek girer, sonra bir daha asla oraya dönmezler. îbn Cerîr hadîsi Ebu Tufeyl’den, o da Hz. Ali’den yukardaki gibi rivayet etmiş­tir.

îbn Abbâs’tan rivayetle Avfî der ki: O, Arş’ın hizasında bir evdir. Onu melekler i’mâr eder, her gün orada yetmiş bin melek namaz kılar, sonra oraya bir daha dönmezler. İkrime, Mücâhid, Rebî’ İbn Enes, Süddî ve Seleften birçokları da böyle söylemiştir. Katâde der ki: Bize anla­tıldığına göre Allah Rasûlü (s.a.) bir gün ashabına: Beyt el-Ma’mûr nedir bilir misiniz? diye sormuştu. Onlar: Allah ve Rasûlü en iyi bilen­dir, dediler. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: O; gökte, Kâ’be’nin hizasında bir mesciddir. Şayet yıkılmış olsaydı, Kâ’be’nin üzerine yıkılırdı. Her gün orada yetmiş bin melek namaz kılar. Ondan çıktıkları zaman bir daha kıyamete kadar dönmezler. Dahhâk, orayı kendilerine el-Hinn adı verilen ve İblîs kabilesinden meleklerin i’mâr ettiğini sanmıştır. En doğ­rusunu Allah bilir.

Süfyân es-Sevrî ve Şu’be’nin… Hz. Ali’den rivayetlerine göre «And-olsun yükseltilmiş tavana.» âyetinde gök kasdedilmektedir. Süfyân der ki: Hz. Ali bu açıklamasının peşinden: «Gökyüzünü de korunmuş bir tavan kıldık. Fakat onlar bundaki âyetlerden yüz çeviriyorlar.» (Enbi­yâ, 32) âyetini okumuştur. .Mücâhid, Katâde, Süddî, îbn Cüreyc ve İbn Zeyd de böyle söylemişlerdir. İbn Cerîr de bu görüşü tercih ediyor. Re-bî’ İbn Enes ise burada Arş’ın kasdedildiğini söylemektedir. Yani Arş; bütün yaratıkların tavanıdır. Bu, te’vîli mümkün bir açıklamadır ve Cumhûr’un da söylediği gibi burada, diğerleriyle beraber Arş da kas­dedilmektedir.

Rebî’ İbn Enes «Andolsun dolan denize.» âyeti hakkında der ki: Bu, Arş’ın altındaki sudur ki, yeniden diriltilecekler! günde kabirlerinde cesedleri diriltecek olan yağmur buradan iner. Cumhur ise bunun, dün­yada görmekte olduğumuz deniz olduğunu söyler. Âyet-i kerîme’deki kelimesinin anlamında ihtilâf edilmiştir. Bazıları der­ler ki: Burada maksad, onun kıyamet günü ateş olarak yakılacağıdır. Nitekim Allah Teâlâ’nın: «Denizler kaynaştınldığı zaman.» (Tekvîr, 6) kavli de böyledir. Yani tutuşturulacak ve mahşer halkını kuşatacak alev­lenen bir ateş olacaktır. Bu açıklamayı Saîd İbn Müseyyeb, Hz. Ali İbn Ebu Tâlib’den rivayet etmiştir. Bu açıklama İbn Abbâs’tan da rivayet edilir. Saîd İbn Cübeyr, Mücâhid, Abdullah İbn Ubeyd İbn Umeyr ve baş­kaları da böyle söylemiştir. Alâ İbn Ber der ki: adı verilmesinin sebebi, suyunun içilmemesi ve onunla ekin sulan-mamasıdır. Kıyamet günündeki denizler de böyledir. İbn Ebu Hatim bunu Alâ İbn Bedr’den nakletmektedir. Saîd İbn Cübeyr’den ri­vayete göre o, bu âyeti: Salıverilmiş denize andolsun, şeklinde tefsir eder, Katâde de kelimesine; dolan, anlamı vermiştir. İbn Cerîr de bu anlamı tercihle onun bugün yakılmamakta olduğunu, dol­duğunu söylemektedir.

Bu kelimenin «boş» anlamına geldiği de söylenmiştir. Asmaî’nin Ebu Amr îbn Alâ kanalıyla… İbn Abbâs’tan rivayetine göre; o, bu âye­ti «boş denize» şeklinde te’vîl etmiştir. O der ki: Bir ümmet yağmur du­asına çıktılar, döndüler ve havuzun boşluğunu (boş oluşunu) kasdederek dediler. îbn Merdûyeh, îbn Abbâs’ın bu açık­lamasını Mesânîd’üş-Şuarâ’da rivayet etmiştir.

Ayet-i kerîme’deki kelimesinin; yeryüzü ehlini kap­layıp suda boğmasın diye yeryüzünden men’edilmiş, alıkonulmuş; anlamına geldiği de söylenmiştir. Bunu İbn Abbâs’tan rivayetle AH İbn Ebu Talha söylemektedir. Süddî ve bir başkası da böyle söy­lemiştir. İmâm Ahmed’in Müsned’inde rivayet etmiş olduğu şu hadîs de buna delâlet ediyor: İmâm Ahmed’in Yezîd kanalıy­la… Ömer İbn Hattâb’dan, onun da Allah Rasûlü (s.a.)nden rivaye­tine göre Rasûlullah şöyle buyurmuştur: Hiç bir gece yoktur ki deniz üç defa dikilip Allah Teâlâ’dan yeryüzü halkının üzerine taşa­rak akmak üzere izin istemesin. Allah Teâlâ onu bundan alıkor. Hafız Ebu Bekr el-İsmâîlî’nin Hasan İbn Süfyân kanalıyla… Avvâm İbn Hav-şeb’den rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Bana sınır bekçisi bir şeyh nakledip şöyle dedi: Bir gece nöbet beklemek üzere çıkmıştım. Benim dışımda gözcülerden hiç kimse çıkmamıştı. Limana geldim ve çıktım. Bana Öyle gelmeye başladı ki deniz dağlann zirveleri hizasına kadar yükseliyor. Ben uyanıkken bu defalarca oldu. Ebu Salih’e rastladım da bana şöyle dedi: Bize Ömer İbn Hattâb’ın naklettiğine göre, Allah Ra­sûlü (s.a.) şöyle buyurdu: Hiç bir gece yoktur ki deniz üç defa dikilip Allah Teâlâ’dan yeryüzü halkı üzerine taşarak akmatf üzere izin iste­mesin. Allah Teâlâ onu bundan alıkor. Bu haberin isnadında adı veril­meyen mübhem bir râvî vardır.

«Muhakkak Rabbının azabı vukûbulacaktır.» kısmı, üzerine yemîn edilendir. Yani Rabbının azabı mutlaka kâfirlerin basma gelecektir. Ni­tekim başka bir âyet-i kerîme’de de bu belirtilmektedir. «O’nu engelle­yecek yoktur.» Allah Teâlâ onlar için bu azabı murâd ettiği zaman on­lardan azabı defedip savacak hiç kimse yoktur. Hafız Ebu Bekr İbn Ebu Dünyâ der ki: Bize babamın… Ca’fer İbn Zeyd el-Abdî’den rivayetine göre; o, şöyle anlatıyor: Hz. Ömer bir gece, Medine’de geceleyin kontrol için çıkmıştı. Müslümanlardan birinin evine uğradı. O sırada o kişi kalkmış namaz kılıyordu. Hz. Ömer onun kırâetini dinlemek üzere durdu. Adam «Muhakkak Rabbının azabı vuku bulacaktır. Onu engelle­yecek yoktur.» kısmına gelinceye kadar «Andolsun Tûr’a…» âyetlerini okudu. Hz. Ömer: Ka’be’nin Rabbma andolsun ki hak bir yemindir, de­yip merkebinden indi, duvara dayandı, bir süre o şekilde kaldı, sonra da evine döndü. Bir ay evinde kaldı. İnsanlar onu yoklamaya gidiyorlar ve hastalığını bilmiyorlardı. Allah ondan hoşnûd olsun. İmâm Ebu Ubeyd’in Fadâü’ül-Kur’âu’ında Muhammed İbn Salih kanalıyla… Ha-san’dan rivayetine göre Hz. Ömer «Muhakkak Rabbının azabı vuku’ bu­lacaktır.» âyetini okumuş, yerinden öyle bir sıçramış ki bu sebeple yirmi gün hasta olmuş.

İbn Abbâs ve Katâde, «O gün gök sarsıldıkça sarsılır,» âyetindeki sarsılmayı hareket etme ile açıklarlar. İbn Abbâs’tan rivayete göre bu sarsılma, göğün varılmasıdır. Mücâhid ise bunu göğün dönmesi ile açık­lar. Dahhâk der ki: O; Allah’ın emriyle hareket ettirilmesi, dönmesi ve birbiri içinde dalgalanmasıdır. İbn Cerîr’in de tercih ettiği görüş göğün sarsıldıkça sarsılması, dönme içindeki hareketidir. (…)

«Dağlar yürüdükçe yürür.» Dağlar helak olarak kökünden sökü­lüp yıkılır, un-ufak olur. «İşte o gün, yalanlayanların vay haline.» O gün Allah’ın azabı ve cezalandırmasından vay o yalanlayıcılara. «Onlar ki; daldıkları bâtıl içinde oyalanıp durmaktadırlar.» Onlar dünyada bâ­tıla dalmakta, dinlerini alaya ve eğlenceye almaktadırlar. «O gün ce­hennem ateşine (sürülüp) itildikçe itilirler.» Mücâhid, Şa’bî, Muham-med İbn Kâ’b, Dahhâk, Süddt ve Sevrî bu âyeti: O gün, cehennem ate­şine atılırlar, şeklinde açıklamışlardır. Zebaniler bir azarlama ve suçla­ma olarak kendilerine: «Yalanlayıp durduğunuz ateş işte budur. Bu bir büyü müdür, yoksa siz görmüyor musunuz? (Ateşin bütün yönlerden kapladığı kimsenin girişi gibi) girin oraya. Sabretseniz de, sabretmese-niz de artık birdir. (Oranın azabına, cezalandırmasına ister sabredin, is­ter sabretmeyin, fark yoktur. Oradan ayrılış ve sizin için oradan kur­tuluş yoktur.) Çünkü siz, ancak yapmakta olduklarınızla cezalandırılı­yorsunuz, (Allah hiç kimseye haksızlık etmez. Aksine herkese amelinin karşılığını verir, derler).»[1]

17 — Muhakkak ki müttakîler; cennetler ve nimetler içindedirler.

18 — Rablarmın kendilerine verdikleriyle mutlu ola­rak. Rabları onları cehennem azabından da korumuştur.

19 — İşlediklerinize karşılık afiyetle yeyin, için.

20 — Sıra sıra dizilmiş tahtlara yaslanarak. Ve onları iri siyah gözlü hurilerle evlendirdik.

Müttakîler

Allah Teâlâ mutlu kimselerin durumunu haber vererek: «Muhak­kak ki müttakîler; cennetler ve nimetler içindedirler.» buyurur ki, bu durum diğerlerinin içinde bulunduğu azâb ve cezalandırmanın tâm ter­sidir. «Rablarmın kendilerine verdikleriyle mutlu olarak…» Allah Teâla’nın onlara venniş olduğu yiyecek, içecek, giyecek, mesken, binit ve başka her türden çeşitli lezzetlerden ibaret nimetler içinde mutludurlar. Rabları onları cehennem azabından da korumuş, cehennem azabından kurtarmıştır. Buna eklenen; cennete girmek, orada hiç bir gözün gör­mediği, hiç bir kulağın işitmediği, hiç bir insanın kalbine gelmeyen se­vinçler bile başlı başına müstakil bir nimettir.

Allah Teâlâ’nm: «İşlediklerinize karşılık afiyetle yeyin, için.» âyet-i kerîme’si şu kavli gibidir : «Geçmiş günlerde, peşinen işlediklerinize karşılık afiyetle yeyin ve için, denir.» (Hakka, 24) Bu, Allah’ın bir lut-fu ve ihsanı olarak daha önce işlemiş olduklarınıza bir karşılıktır.

«Sıra sıra dizilmiş tahtlara yaslanarak.» Sevrî’nin Husayn kanalıy­la… İbn Abbâs’tan rivayetine göre bu tahtlar gerdek odalarındadır. îbn Ebu Hâtim’in, babası kanalıyla… Heysem îbn Mâlik et-Tâi’den ri­vayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Şüphesiz kişi kırk sene tahtına yaslanır. Oradan ayrılmaz, oradan usanmaz. Gönlünün çektiği ve gözünün hoşlandığı şeyler ona gelir. Yine îbn Ebu Hâtim’in, babası kanalıyla… Sâbit’den rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Bize bil­dirildiğine göre; kişi cennette yetmiş sene tahtına yaslanır. Yanında eş­leri, hizmetçileri ve Allah’ın kendisine bahşetmiş olduğu şerefler ve ni­metler vardır. Orada kalma süresi sona erince, bir de bakar ki daha önce hiç görmemiş olduğu eşleri vardır. Onlar: İşte şimdi bizi kendinden nasîbdâr etme zamanın geldi, derler. Âyet-i kerîme’deki ( Âiy^a ) kelimesi; yüzleri birbirine dönük anlamına olup, Allah Teâlâ’nın: «Kar­şılıklı tahtlar üzerinde…) (Saffât, 44) Kavli de bunu açıklamaktadır. «Ve onları iri siyah gözlü hurilerle evlendirdik…» Onlar için iri siyah gözlü hurilerden güzel, sâlih eşler (zevceler) kıldık. Mücâhid fiilini; onları ceylan gözlü hurilerle nikahladık; şeklinde açıklamıştır. Bu hurilerin nitelikleri birçok yerde burada tekrarına gerek kalmaya­cak şekilde açıklanmıştı.[2]

21 — imân edip de soyları da îmânda kendilerine tâbi olanlar; onlara soylarını da kattık. Onların işlediklerinden hiç bir şey eksiltmedik. Herkes kazandığı ile bağlıdır.

22 — Onlara, diledikleri meyve ve etten bol bol vermi­şizdir.

23 — Orada öyle bir kadehi devrederler ki, onda bir saçmalama ve günâha sokma yoktur.

24 — Sedefleri içinde gizlenmiş inci gibi civanlar da kendileri için etraflarında döner.

25 — Birbirlerine dönüp sorarlar:

26 — Derler ki: Gerçekten biz, bundan önce aileleri­miz arasında korku içindeydik.

27 — Allah bize lütfetti de bizi gözeneklere işleyen o Semûm azabından korudu.

28 — Gerçekten biz, bundan önce de O’na duâ ediyor­duk. Muhakkak ki O’dur O, Berr, Rahim.

Allah Teâlâ yaratıklarına olan lutfu, ihsanı, nimeti ve ikramını ha­ber veriyor. Mü’minlerin çocukları, îmânda babalarına tâbi oldukları zaman, her ne kadar babalarının amellerine erişememiş olsalar da Allah Teâlâ babalarının, bulundukları mertebelerde oğulları ile gözleri nin aydın olması için onlan babalarının derecelerine eriştirir. En gü­zel şekillerde onları bir araya toplar. Ameli eksik olanı, ameli en mü­kemmel olanın derecesine yükseltir. Böyle yaparken ameli mükemmel olanın ne amelini ne de derecesini düşürmez. Bu; derecesi yüksek olanla alçak olanı eşitlemek içindir. Bu sebepledir ki şöyle buyurur: «Onlara soylarını da kattık. Onların işlediklerinden hiç bir şey eksiltmedik.» Sev-rî’nin Amr İbn Mürre kanalıyla… İbn Abbâs’tan rivayetine göre o: Mü’-minin zürriyeti amel bakımından kendisinden aşağı bile olsa Allah Te­âlâ onun zürriyetini, onlarla gözünün aydın olması için onun derecesine yükseltir, demiş sonra da: «İmân edip de soyları da îmânda kendilerine tâbi olanlar; onlara soylarını da kattık. Onların işlediklerinden hiç t>ir şey eksiltmedik.» âyetini okumuştur. İbn Abbâs’ın bu sözünü îbn Cerîr ve İbn Ebu Hatim, Süfyân es-Sevrî kanalıyla rivayet ediyorlar. îbn Ce­rîr aynı zamanda bunu Şu’be kanalıyla Amr İbn Mürre’den de rivayet etmiştir. Bezzâr ise İbn Abbâs’ın bu açıklamasını Sehl tbn Bahr kana­lıyla… îbn Abbâs’tan merfû’ olarak rivayetle zikretmiştir. Bezzâr bu haberi rivayetten sonra der ki: Sevrî, bu haberi Amr İbn Mürre kana­lıyla… İbn Abbâs’tan mevkuf olarak da rivayet eder.

İbnEbu Hatim der ki: Bize Abbâs İbn Velîd İbn Mezyed’in… İbn Abbâs’tan rivayetine göre; o, «îmân edip de soyları da îmânda kendi­lerine tabî olanlar; onlara soylarını da kattık.» âyeti hakkında şöyle demiştir: Onlar mü’minin imân üzere ölen soylarıdır. Şayet babalarının dereceleri onların derecelerinden daha yüksekte ise, onların daha önce işlemiş oldukları amellerinden hiç bir şey eksiltilmeksizin babalarına ka­tılırlar. Hafız Taberânî’nin Hüseyn İbn İshâk et-Tüstsrî kanalıyla… İbn Abbâs’tan —Öyle sanıyorum ki İbn Abbâs, Hz. Peygamber (s.a.)den de­miştir— rivayetine göre o, şöyle diyor: Kişi cennete girdiği zaman ana babasını, eşini ve çocuğunu sorar. Onlar senin derecene ulaşamadılar, denir. Ey Rabbım, ben kendim ve onlar için amel işlemiştim, der de on­ların da kendisine katılması emrolunur. İbn Abbâs burada: «îmân edip de soyları da îmânda kendilerine tâbi olanlar…» âyetini okumuştur. Avfî*nin İbn Abbâs’tan bu âyet hakkındaki rivayetine göre burada Al­lah Teâlâ şöyle buyuruyor: Soyları îmânda kendilerine ulaşmış ve Be­nim emrime itaat ederek iyi amelleri işlemiş olanları îmânları sebe­biyle cennette onlara katanm. Küçük çocukları da zâten onlara katıla­caktır. Bu; birinci açıklamaya yaklaşmaktadır. Ancak ondan daha açık bir şekilde tefsîr etmektedir: Şa’bî, Saîd îbn Cübeyr, îbrâhîm, Katâde, Ebu Salih, Rebî’ İbn Enes, Dahhâk ve İbn Zeyd de böyle söylemekte­dir, îbn Cerîr bu açıklamayı tercih etmiştir.

İmâm Ahmed’in oğlu Abdullah der ki: Bize Osman İbn Şeybe’nin… Hz. Ali’den rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Hz. Hadîce, Hz. Peygam­ber (s.a.)e Câhiliye devrinde ölen iki çocuğunu sormuştu. Hz. Peygam­ber (s.a.) o ikisi cehennemdedir, buyurdu. Allah Rasûlü Hz. Hadîce’nin yüzündeki hoşnûdsuzluğu görünce: Şayet sen onların yerlerini görmüş olsaydın şüphesiz onlara öfkelenirdin, buyurdu. Hz. Hadîce: Ey Allah’ın elçisi, ya senden olan çocuklarım? diye sordu da Hz. Peygamber: Cen­nettedirler, buyurdu ve şöyle devam etti: Şüphesiz mü’minler ve ço­cukları cennette, müşrikler ve çpcuklan cehennemdedir. Daha sonra Al­lah Rasûlü (s.a.) : «İmân edip de soylan da îmânda kendilerine tâbi olanlar; onlara soylarını da kattık…» âyetini tilâvet buyurdu. Bu; ba­baların amelinin bereketi ile çocuklara olan lutfudur. Çocuklarının du­ası bereketiyle babalara olan lutf u ihsanına gelince; İmâm Ahmed’in Yezîd kanalıyla… Ebu Hüreyre’den rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Şüphesiz Allah Teâlâ, cennette sâlih kulun dere­cesini yükseltir de kul: Ey Rabbım, bu bana nereden geldi? diye so­rar. Rab Teâlâ: Çocuğunun sana olan istiğfarı ile, buyurur. Bu hadîsin isnadı sahihtir ancak bu kanaldan rivayetle tahrîc etmemişlerdir. An­cak bu hadîsin Müslim’in Sahihinde Ebu Hüreyre’den rivayetle şahidi vardır ki Ebu Hüreyre, Allah Rasûlü (s.a.)nden şöyle rivayet eder: Ademoğlu öldüğü zaman üç şey dışında ameli kesilir: Sadaka-i câriye, faydalanılan bir ilim, kendisi için dua eden sâlih bir evlâd.

Allah Teâlâ «Herkes kazandığı ile bağlıdır.» buyurur. Bundan ön­ce Allah Teâlâ lütuf ve ihsan makamını haber vermekteydi. Lütuf ma­kamı; babaların makamına yükselmeyi gerektirecek bir ameli olmaksı­zın soylann derecesini babaların derecesine yükseltmekti. İşte bundan sonra da Allah Teâlâ adalet makamını haber veriyor. Buna göre O, hiç kimseyi bir başkasının günâhıyla muaheze etmeyecek, aksine herkes kazandığı ile bağlı olup; ameline göre cezalandırılacak, baba veya oğul olsun insanlardan bir başkasının günâhı ona yüklenmeyecektir. Nitekim başka bir âyet-i kerîme’de şöyle buyrulur: «Her nefis kazancına bağ­lı bir rehinedir. Ancak defteri sağdan verilenler böyle değildir. Onlar cennetlerdedirler, sorarlar suçlulara.» (Müddessir, 38-41).

«Onlara, diledikleri meyve ve etten bol bol vermişizdir.» Onlara, hoş görülen ve arzulanan değişik çeşitlerden meyveler ve etleri ilet-mişizdir. Orada öyle bir kadehi devrederler ki, onda bir saçmalama ve günâha sokma yoktur.» Dahhâk burada, birbirlerine içki kadehi vere­ceklerini kaydeder. «Onda bir saçmalama ve günâha sokma yoktur.» Bu sebeple aralarında saçma sapan kelâm konuşmazlar. Dünya hal­kından içki içenlerin yaptığı gibi birbirlerine hezeyan savurup günâh kazanacak sözler konuşmazlar. İbn Abbâs buradaki keli­mesini; boş sözle, kelimesini de yalanla izah etmiştir. Mü-câhid der ki: Birbirlerine sövmezler ve günâh kazanmazlar. Katâde de: Bu (içki içme ve içki kadehlerini birbirlerine devretme) dünyada iken şeytânla beraberdir. Allah Teâlâ âhiret içkilerini, dünya içkilerinin pis­lik ve eziyetlerinden uzak tutmuştur. Böylece daha önce de geçtiği üze­re ondan baş ağrısını, karın ağrısını ve bütünüyle aklı izâleyi gidermiş­tir. Allah Teâlâ haber veriyor ki; âhiret içkileri onları, hezeyan ve fuh-şiyyâtı içeren faydasız, kötü sözlere sürüklemeyecektir. Ayrıca onun güzel görünüşlü ve tadının hoş olduğunu da haber vermiştir. Başka âyet-i kerîmelerde: «Ki bembeyazdır, içenlere zevk verir. Baş ağrısı yoktur onda ve sarhoş da etmez.» (Sâffât, 46-47), «Ondan baş ağrısına uğratılmayacakları gibi akılları da giderilmez.» (Vakıa, 19) buyrulur-ken burada da şöyle buyurmakta: «Orada öyle bir kadehi devrederler ki, onda bir saçmalama ve günâha sokma yoktur.»

Allah Teâlâ’nın: «Sedefleri içinde gizlenmiş inci gibi civanlar da kendileri için etraflarında döner.» âyet-i kerîme’si onların cennetteki hizmetçileri ve nıaiyyetini haber verir. Onlar güzellikleri, değerleri, te­mizlikleri ve elbiselerinin güzelliği ile sanki dizilmiş saf ve düzgün inciler gibidirler. Nitekim başka bir âyet-i kerîme’de de şöyle buyrulur: «Ölümsüz gençler yanlarında baş ağrısı ve dönmesi vermeyen bembe­yaz bir kaynaktan doldurulmuş kâseler, ibrikler, kadehlerle dolaşırlar.» (Vakıa, 17-18).

«Birbirlerine dönüp sorarlar.» Dünyadaki amelleri ve hallerini bir­birine sorup konuşmak üzere birbirlerine yönelirler. Bu: dünyada sarhoş­ların içki akıllarını başlarından aldığı zaman birbirleriyle durumları hakkında konuşmaları gibidir. «Derler ki: Gerçekten biz bundan önce ailelerimiz arasında korku içindeydik.» Dünya yurdunda iken ailemiz arasında bizler Rabbımızın azabından ve cezalandırmasından kork­maktaydık. «Allah bize lütfetti (ihsanda bulundu) da bizi (korktuğu­muzdan kurtardı ve derideki) gözeneklere işleyen o Semûm azabından korudu. Gerçekten biz, bundan önce de O’na dua ediyorduk. (Bizim du­amıza icabet buyurdu, istediğimizi bize verdi.) Muhakkak ki O’dur O, Berr, Rahîm.» Bu makamda bir hadîs vârid olmuştur ki şimdi de onu verelim: Hafız Ebu Bekr el-Bezzâr’m Müsned’inde Seleme İbn Şebîb ka­nalıyla… Enes’ten rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuş­tur: Cennetlikler cennete girdiği zaman kardeşlerini görmeyi arzular­lar. Birinin tahtı diğerinin tahtı hizasına ulaşıncaya kadar gelir, bir­birleriyle konuşurlar. O ve diğeri tahtlarına yaslanır ve dünyada iken içinde bulundukları durumu konuşurlar. Biri arkadaşına: Allah’ın bizi bağışladığı gün hangisidir biliyor musun? Bir gün filân filân yerdeydik de Allah’a duâ etmiştik, işte o gün bizi bağışladı, der. Hadîsi rivayetten sonra Bezzâr der ki: Hadîsin sadece bu isnâd ile rivayet edildiğini bili­yoruz. Ben de derim ki: Hadîsin râvîleri arasında yer alan Saîd İbn Dînâr ed-Dimaşkî hakkında Ebu Hatim: O meçhuldür, şeyhi olan Rebî’ İbn Sabîh’in hadîs ezberlemesi bahsinde aleyhinde söz edilmiştir. Bu­nunla beraber o, güvenilir ve sâlih bir kimsedir, der.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Amr İbn Abdullah el-Evedî’nin… Mes-rûk’dan, onun da Hz. Âişe’den rivayetine göre O: «Allah bize lütfetti de bizi, (derideki) gözeneklere işleyen o Semûm azabından korudu. Ger­çekten biz, bundan önce de O’na duâ ediyorduk. Muhakkak ki O’dur O, Berr, Rahîm.» âyetini okumuş ve şöyle demiş: Ey Allah’ım, bize ihsanda bulun ve bizi derideki gözeneklere işleyen Semûm azabından koru. Şüphesiz Sen lutfu bol, merhameti bol olanın kendisisin. A’meş’e: Âişe bunu namazda mı okudu? diye soruldu da A’meş: Evet, diye cevabladı.[3]

29 — Sen öğüt ver. Rabbının nimeti sayesinde sen; ne bir kâhinsin, ne de bir deli.

30 — Yoksa derler mi ki: Şâirdir, zamanın onun aley­hine dönmesini gözlüyoruz.

31 — De ki: Gözleyin, doğrusu ben de sizinle beraber gözleyenlerdenim.

32 — Bunu kendilerine akılları mı buyuruyor, yoksa onlar azgın bir kavim midirler?

33 — Yoksa; onu kendisi uydurdu mu diyorlar? Hayır, onlar îmân etmezler.

34 — Şayet sâdıklardan iseler, onun benzeri bir söz ge­tirsinler.

Şâir mi Derler Yoksa?

Allah Teâlâ, Rasûlü (s.a.)ne risâletini kullarına teblîğ etmesini, Allah’ın kendisine .indirmiş olduğunu onlara hatırlatmasını emrederek, iftira edenlerin ve günahkârların atmış olduğu iftiraları ondan gide­rir ve şöyle buyurur: «Sen öğüt ver. Rabbının nimeti sayesinde sen; ne bir kâhinsin, ne de bir deli. » Kureyş kâfirlerinin bilgisizlerinin söyle­diği gibi Allah’a hamdolsun ki sen, bir kâhin değilsin. Kâhin; cinlerin göklerden ele geçirmiş oldukları haberleri kendisine bir perinin getir­diği kimsedir. «Sen; şeytânın çarptığı bir deli de değilsin.» Daha sonra Allah Teâlâ, onların Rasûlü (s.a.) hakkında söylemiş oldukları sözleri inkârla şöyle buyurur; «Yoksa derler mi ki: Şâirdir, zamanın onun aley­hine dönmesini (zaman içinde musibetlere dûçâr kalmasını, ölmesini) gözlüyoruz.» Yani onlar şöyle diyorlardı: O ölüp de kendisinden kurtula­cağımız zamana kadar sabredip bekleyelim. Allah Teâlâ dâ şöyle bu­yurdu: «De ki: Gözleyin (bekleyin), doğrusu ben de sizinle beraber göz­leyenlerdenim. (Çok yakında hem dünya hem de âhirette güzel akıbetin ve zaferin kime ait olacağım bileceksiniz.)» Muhammed İbn İshâk’ın Abdullah İbn Necîh kanalıyla… İbn Abbâs’tan rivayetine göre; Kureyşliler, Hz. Peygamber (s.a.)in durumunu görüşmek üzere Dâr’ün-Nedve*-de toplandıklarında, içlerinden birisi: Onu bağlayıp hapsedin, sonra on­dan önceki şâirlerden Züheyr, Nâbiğa ve emsalinin helak olduğu gibi o da helak olup ölünceye kadar onu gözetleyin. Zîrâ o da onlardan bi­risi gibidir, demişti. Bunun üzerine Allah Teâlâ, onların sözlerini hikâye ile şu âyet-i kerîme’yi indirdi: «Yoksa derler mi ki: Şâirdir, zamanın onun aleyhine dönmesini gözlüyoruz.» «Bunu (senin hakkında bir yalan ve iftira olduğunu bildikleri bâtıl sözleri söylemelerini) kendilerine akılları mı buyuruyor, yoksa onlar azgın bir kavim midirler?» Elbette onlar inâdçı, sapık bir kavimdir. Onları senin hakkında söylemiş olduk­ları kanâate sürükleyen de budur.

Onlar Kur’ân’ı kasdederek «Yoksa; onu kendisi uydurdu (kendili­ğinden uydurup Allah’a iftira attı) mu diyorlar? Hayır, onlar îmân et­mezler.» Onları bu tür konuşmaya küfürleri sevketmektedir. «Şayet (se­nin hakkındaki, onu kendisi uydurdu, sözlerinde) sâdıklardan iseler, onun benzeri bir söz getirsinler». Muhammed’in getirmiş olduğu Kur’-ân’ın bir mislini getirsinler bakalım. Onlar, cinlerden ve insanlardan oluşan bütün yeryüzü halkı bir araya toplanmış olsalardı; onun bir benzerini veya on sûresinin benzerini veya bir sûresinin benzerini el­bette meydana getiremezlerdi.[4]

35 — Onlar hiç bir şey olmaksızın mı yaratıldılar, yok­sa kendileri midir yaratanları?

36 — Yoksa gökleri ve yeri mi yarattılar? Hayır onlar, iyi bilmiyorlar.

37 — Yoksa Rabbınm hazîneleri onların yanında mı­dır? Veya işe hâkim olanlar onlar mıdır?

38 — Yoksa üzerine çıkıp dinledikleri bir merdivenleri mi var? Öyleyse dinleyicileri açık bir delil getirsinler.

39 — Yoksa kızlar O’nundur da, oğullar sizin öyle mi?

40 — Yoksa sen, kendilerinden bir ücret istiyorsun da onlar ağır bir borç altında mı kalıyorlar?

41 — Yahut gaybı bilmek kendilerine aittir de, onlar mı yazıyorlar?

42 — Yoksa bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Ama asıl tuzağa düşecek olanlar küfredenlerdir.

43 — Yoksa onların Allah’tan başka bir tanrısı mı var? Allah, onların koşmakta oldukları ortaklardan münezzeh­tir.

Bu âyet-i kerîme ‘terdeki makam Allah’ın rubûbiyyetini ve ilâhlı-ğının birliğini isbât makamıdır. Şöyle buyrulur: Onlar hiç bir şey ol­maksızın mı yaratıldılar, yoksa kendileri midir kendilerini yaratanlar? Ne o, ne de bu; aksine Allah’tır onları yaratan. Ve onlar bahse değer değilken onlan yoktan var eden. Buharı der ki: Bize Humeydî’nin… Cübeyr İbn Mut’ım’dan rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Allah Rasûlü (s.a.)nü akşam namazında Tur sûresini okurken işittim. «Onlar hiç bir şey olmaksızın mı yaratıldılar, yoksa kendileri midir yaratanları ? Yoksa gökleri ve yeri mi yarattılar? Hayır, onlar, iyi bilmiyorlar. Yok­sa Rabbımn hazîneleri onların yanında mıdır? Veya işe hâkim olanlar onlar mıdır?» âyetine ulaştığında, neredeyse kalbim yerinden çıkacaktı. Bu hadîs Buhârî ve Müslim’in Sahîh’lerinde muhtelif kanallardan olmak üzere Zührî’den rivayetle tahrîc olunmuştur. Hadîsin râvîsi olan Cübeyr İbn Mut’ım, Bedir savaşından sonra esîr edilenlerin fidyeleri konusun­da görüşmek üzere Hz. Peygamber (s.a.)e gelmişti ve o zaman henüz müşrik idi. Bu âyeti dinlemiş olması, onu İslâm’a girmeye sevkeden âmillerin başında yer alır.

«Yoksa gökleri ve yeri mi yarattılar? Hayır onlar, iyi bilmiyorlar.» Onlar gökleri ve yeri mi yaratmışlar? ifâdesi, onların Allah’a şirk koşma­larını red anlamı taşır. Onlar biliyorlar ki Allah, tek ve ortağı olmaksı­zın yegâne yaratıcıdır. Ancak bunu iyi bilmemeleri, yakın sahibi olma­maları onları Allah’a şirk koşmaya şevketmektedir. «Yoksa Rabbımn hazîneleri onların yanında mıdır? Veya işe hâkim olanlar onlar mıdır?» Hükümranlık ve mülkde tasarruf edenler, hazînelerin anahtarları elle­rinde olanlar onlar mıdır? İşe hâkim olan onlar mıdır? Yaratıkları he­saba çekenler onlar mıdır? Elbette durum böyle değildir. Aksine dilediğini yapan, yegâne tasarruf sahibi ve hükümranlığa mâlik olan Al­lah Teâlâ’dır.

«Yoksa üzerine çıkıp (mele-i A’lâ’yı) dinledikleri bir merdivenleri mi var? Öyleyse dinleyicileri (onların yaptıkları işlerin ve söyledikleri sözlerin doğruluğuna apaçık delâlet edecek bir hüccet) getirsinler.» El­bette onlar için buna imkân yoktur. Onlar hak üzere değildirler ve on­ların hiş bir delilleri de yoktur.

Allah Teâlâ, müşriklerin, Allah’a kızlar isnâd etmelerini, melek­leri dişiler olarak kabul etmelerini, kendileri için dişileri değil de er­kekleri tercih etmelerini şiddetle kınar. Zîrâ onlardan birine kız çocu­ğu müjdelendiği zaman yüzü simsiyah kesilir, kendisine verilen kötü müjde yüzünden halktan gizlenmeye çalışırdı. Onlar, böylece melek­leri Allah’ın kızları kabul ederek Allah ile beraber onlara da tapınmak­taydılar. Allah Teâlâ’nın: «Yoksa kızlar O’nundur da oğullar sizin öy­le mi?» kavli, onlar için şiddetli ve güçlü bir tehdîddir.

«Yoksa sen, (Allah’ın risâletini onlara ulaştırman karşılığında) kendilerinden bir ücret istiyorsun da onlar ağır bir borç altında mı kalıyorlar?» En küçük bir ücretten bıkıp bu onlara zor mu geliyor? El­bette sen Allah’ın risâletini kendilerine tebliğ etmen karşılığında hiç bir şey isteyecek değilsin. «Yahut gaybı bilmek kendilerine aittir de onlar mı yazıyorlar?» Elbette durum böyle değildir. Gaybı, gökler ve yer ahâlîsinden hiç kimse bilmez, ancak Allah bilir. «Yoksa (Onlar Al­lah’ın Rasûlü ve din hakkında söylemiş oldukları bu sözleri ile in­sanları aldatmak, Rasûlullah’a ve ashabına) bir tuzak mı kurmak isti­yorlar? Ama asıl tuzağa düşecek olanlar küfredenlerdir.» Onların tu­zaklarının vebali yine kendilerine dönecektir. Allah Teâlâ’nın: «Yoksa onların Allah’tan başka bir tanrısı mı var? Allah, onların koşmakta oldukları ortaklardan münezzehtir.» kavli de müşriklerin, Allah ile be­raber putlara ve Allah’a eş saydıklarına tapınmalarını şiddetle red­detmektedir. Daha sonra Allah Teâlâ, yüce zâtını onların söyledik­lerinden, iftiralarından ve şirk koşmalarından tenzih ederek: «Allah, on­ların koşmakta oldukları ortaklardan münezzehtir.» buyurur.[5]

44 — Gökten bir parçanın düşmekte olduğunu görse­ler: Birbiri üstüne yığılmış buluttur, derler.

45 — Artık çarpılacakları günlerine erişinceye kadar bırak onları.

46 — O gün, tuzakları kendilerine bir fayda vermez, yardım da görmezler.

47 — Muhakkak ki o zulmedenlere, bundan başka da azâb vardır. Ne var ki, onların çoğu bilmezler.

48 — Rabbının hükmüne sabret. Şüphesiz sen, Bizim gözetimimiz altındasın. Kalkacağın zaman da Rabbını hamd ile teşbih et.

49 – Gecenin bir kısmında ve yıldızların batışından sonra da teşbih et.

Bırak Onları

Allah Teâlâ, müşriklerin inadını ve gözle görülen şeylere karşı bile büyüklenerek inâdlaşmalarım haber verir: «(Onlar kendilerine azâb edilecek) gökten bir parçanın düşmekte olduğunu görseler; (tasdik et­mezler, inanmazlar, aksine) birbiri üstüne yığılmış buluttur, derler.» Bu, Allah Teâlâ’nın şu kavli gibidir: «Onlara gökten bir kapı açsak da yukarı çıkmaya koyulsalardı; gözlerimiz döndü biz herhalde büyülen­dik, derlerdi.» (Hicr, 14-15). Allah Teâlâ da buyurur ki: «Ey Muham-med, Artık çarpılacakları günlerine erişinceye kadar bırak onları.» Bu, kıyamet günüdür. «O gün, (dünyada iken kullanagelmekte oldukları) tuzakları (hileleri ve düzenleri) kendilerine bir fayda vermez». Kıya­met günü onlara hîle ve tuzaklarının hiç bir faydası olmayacaktır. «Yar­dim da görmezler. Muhakakkak ki o zulmedenlere, bundan (önce dünya yurdunda) başka da azâb vardır.» Allah Teâlâ başka bir âyet-i kerîme’-de: «Belki dönerler diye andolsun ki onlara büyük azâbdan önce de mutlaka yakın azâbdan tattıracağız.» (Secde, 21) buyururken, aynı se­beple burada da şöyle buyurmaktadır: «Ne var ki, onların çoğu bilmez­ler.» Onlara dünyada iken azâb eder, belki Allah’a dönerler diye onları musibetlerle deneriz. Onlar kendileri için murâd olunanı anlamazlar. Aksine içinde bulundukları musibet üzerlerinden kaldırıldığı zaman daha önce bulundukları durumdan daha da kötüsüne dönerler. Nite­kim bir hadîste şöyle buyrulur: Hastalanıp sonra da sıhhata kavuşan münafığın misâli devenin misâli gibidir ki; o, niçin bağlandığım ve ni­çin salıverildiğini bilmez. İlâhî bir haberde şöyle denilir: Kul: 8ana ne kadar karşı geldim de bana ceza vermedin der, Allah Teâlâ da şöyle buyurur: Ey kulum, sana ne kadar sıhhat ve afiyet verdim, sen anla­madın.

«Rabbının hükmüne sabret. Şüphesiz sen, Bizim gözetimimiz al­tındasın.» Onların eziyetlerine sabredip aldırma. Şüphesiz sen Bizim gözetimimiz altındasın. Allah seni insanlardan koruyacaktır.

«Kalkacağın zaman da Rabbını hamd ile tesbîh et.» Dahhâk der ki: Namaza kalkacağın zaman: Ey Allah’ım, Seni tesbîh eder, Sana hamdederim. Senin ismin mübarektir. Yüceliğin her yücelikten üstün­dür. Senden başka ilâh yoktur, de. Bu açıklamanın benzeri Rebî’ İbn Enes ve Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem ile başkalarından da rivayet edilmiştir. Müslim’in Sahîh’inde Hz. Ömer’den rivayet edildiğine göre o, namazın başlangıcında bu sözleri söylermiş. İmâm Ahmed ve Sünen sahiplerinin Ebu Saîd el-Hudrî ve başkalarından, rivayetlerine göre Allah Rasûlü böyle söylermiş. Ebu Cevza da «Kalkacağın zaman da Rabbını hamd ile tesbîh et.» âyetini şöyle anlıyor: Yatağından, uykun­dan kalkacağın zaman da Rabbını hamd ile tesbîh et. İbn Cerîr de bu açıklamayı tercîh ediyor. İmâm Ahmed’in rivayet etmiş olduğu şu ha­dîs de bu açıklamayı destekler mâhiyettedir: İmâm Ahmed’in Velîd İbn Müslim kanalıyla… Ubâde İbn Sâmit’den, onun da Allah Rasûlü (s.a.)den rivayetine göre Rasûlullah şöyle buyurmuştur: Her kim gece­leyin uyanır ve: Tek ve ortağı olmaksızın Allah’tan başka ilâh yoktur. Mülk O’nundur, hamd O’nadır, O her şeye güç yetirendir. Allah’ı tesbîh ederim. Allah’a hamdederim. Allah’tan başka ilâh yoktur. Allah en yü­cedir. Güç ve kuvvet ancak Allah iledir, der, sonra da: Rabbım, beni bağışla, derse —veya sonra dua ederse, demiştir— onun duasına icabet olunur. Şayet kalkar, abdest alır, sonra da namaz kılarsa namazı kabul olunur. Hadîsi Sahîh’inde Buhârî ve Sünen sahipleri Velîd İbn Müslim kanalıyla tahrîc etmişlerdir. Mücâhid’den rivayetle İbn Ebu Necîh bu âyeti: Herhangi bir meclisten kalkacağın zaman da Rabbını hamd ile tesbîh et, şeklinde anlamıştır. Sevrî’nin Ebu İshâk’dan, onun Ebu’l-Ah-ves’den rivayetine göre; o, «Kalkacağın zaman da Rabbını hamd ile tesbîh et,» âyeti hakkında şöyle demiştir: Kişi oturduğu yerden kalk­mak istediği zaman: Allah’ım, Seni tesbîh eder ve Sana hamd ederim, der. İbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın… Atâ İbn Ebu Rebâh’tan ri­vayetine göre o, «Kalkacağın zamanda Rabbını hamd ile tesbîh et.» âyetini naklettikten sonra şöyle demiştir: Herhangi bir meclisten kalk­tığın zaman, şayet orada iyilik yapmışsan hayrın artar, şayet bundan başka bir şey istemişsen bu sözler sana bir keffâret olur. Abdürrezzâk der ki : Bize Ma’mer’in… Ebu Osman elLFakîr’den naklettiğine göre Cibrîl, Hz. Peygamber (s.a.)e oturduğu yerden kalktığı zaman şöyle de­mesini öğretmiş: Allah’ım Seni tesbîh eder, Sana hamd ederim. Senden başka ilâh olmadığına şehâdet ederim. Senden bağışlanma diler, Sana tevbe ederim. Ma’mer der ki: Bir başkasının şöyle dediğini işittim : Bu söz meclislerin keffâretidir. Bu haber mürseldir. Bu husus’tâ bir­birini takviye eden kanallardan müsned hadisler de vârid olmuştur. Bunlardan birisi de İbn Cüreyc kanalıyla… Ebu Hüreyre’den rivayet edilen bir hadîstir ki bunda Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: Her kim bir mecliste oturur ve orada fuzûli konuşmaları çok olursa, o meclisten kalkmazdan önce şöyle desin: Allah’ım, Seni tesbîh eder, Sa­na hamd ederim. Senden başka ilâh olmadığına şehâdet eder, Senden bağışlanma diler ve Sana tevbe ederim. İşte böyle derse, o mecliste iş­lemiş oldukları bağışlanır. Hadisi Tirmizî, —ki lafız Tirmizî’nindir— gece ve gündüz bahsinde, Neseî ise tbn Cüreyc kanalıyla rivayet etmiş­lerdir. Tirmizî hadîsin hasen, sahîh olduğunu söyler. Hadîsi Müsted1 rek’inde tahrîc eden Hâkim der ki: îsnâdı Müslim’in şartlarına uygun­dur, ancak Buhârî bu hadîsin muallel olduğunu söyler. Ben de derim ki: İmâm Ahmed, Buhârî, Müslim, Ebu Hatim, Ebu Zür’a, Dârekutnî ve başkaları hadîsi muallel görmüşler ve bunun İbn Cüreyc’in vehmi, oldu­ğunu söylemişlerdir. Şu kadar var ki Ebu Dâvûd, hadîsi Sünen’inde îbn Cüreyc’den başka bir kanaldan olmak üzere Ebu Hüreyre’den, o da Hz. Peygamber (s.a.) den yukardaki gibi rivayet etmiştir. Ayrıca hadîsi Ebu Dâvûd, —Hadîsin lafzı Ebu Davud’undur— Neseî ve Müstedrek’inde Hâkim, Haccâc İbn Dînâr kanalıyla… Ebu Berze el-Eslemî’den rivayet etmektedirler. Bu hadîste Ebu Berze el-Eslemî der ki: Allah Rasûlü (s.a.) sonraları (ömrünün sonlanna doğru) bir meclisten kalkmak is­tediğinde: Allah’ım, Seni tesbîh eder, Sana hamd ederim. Senden baş­ka ilâh olmadığına şehâdet eder, Senden bağışlanma diler ve Sana tevbe ederim, derdi. Birisi: Ey Allah’ın elçisi, şüphesiz sen eskiden söyleme­diğin bir söz söylüyorsun, dedi de, Allah Rasûlü şöyle buyurdu: Bu; o mecliste olanlara keffârettir. Bu hadîs Ebu’l-Âliye’den mürsel olarak rivayet edilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Keza Neseî ve Hâkim de hadîsi Rebî’ İbn Enes kanalıyla… Râfî’ İbn Hadîc’den, o ise Hz. Pey­gamber (s.a.)den yukardaki gibi rivayet etmişlerdir. Bu hadîs mürsel olarak da rivayet edilir. En doğrusunu Allah bilir. Aynı şekilde Ebu Dâvûd hadîsi Abdullah îbn Amr’dan rivayet eder ki o şöyle demiştir: Bazı kelimeler vardır ki bir kimse bir meclisten kalktığı zaman onu üç kere söylerse bu kelimeler onun için keffâret olur. Bir hayır veya bir zikir meclisinde bu kelimeleri söyleyecek olursa, o meclis kendisi için bir sayfanın mühürle mühürlendiği gibi mühürlenir: (bu ifâdeler:) Al­lah’ım, Seni tesbîh eder, Sana hamd ederim. Senden başka ilah yok. Senden bağışlanma diler ve Sana tevbe ederim (cümleleridir). Hâkim, bu hadîsi mü’minlerin annesi Hz. Âişe’den tahrîc etmiş ve sahihtir, de­miştir. Yine Hâkim hadîsi Cübeyr İbn Mut’im’den de rivayetle tahrîc ediyor. Ebu Bekr el-İsmâîlî bu hadîsi Ömer İbn Hattâb’dan, yukarda geçenlerin hepsi de Hz. Peygamber (s.a.)den nakletmektedirler. Ben bu konuya başlı başına bir cüz’ tahsis ettim ve orada bu hadîsin kanal­larını, lafızlarını, illetlerini ve onunla ilgili mes’elelerini zikrettim. Hamd ve minnet Allah’adır.

«Gecenin bir kısmında tesbîh et.» Allah’ı zikret, geceleyin tilâvet ve namazla Allah’a ibâdet et. Nitekim başka bir âyet-i kerîme’de de şöyle buyrulur: «Geceleyin yalnız sana mahsûs olmak üzere teheccüd namazı kıl. Umulur ki Rabbın, seni öğülmüş bir makama gönderive-rir.» (İsrâ, 79).

«Ve yıldızların batışından sonra da tesbîh et.» Daha önce İbn Ab-bâs hadîsinde de geçtiği üzere bu tesbîhden maksad, sabah namazın­dan önceki iki rek’at nafiledir. Bu iki rek’at, yıldızların batışından son­ra meşru’ kılınmıştır. îbn Sîlân’ın Ebu Hüreyre’den merfû’ olarak ri­vayetine göre sabah namazının iki rek’at sünneti kasdedilerek şöy­le buyurulur: Peşinizden atlılar bile kovalıyor olsa bu iki rek’atı bırak­mayınız. Hadîsi Ebu Dâvûd rivayet etmiştir. Hanbelî fakîhlerinden bi­risinden, bu hadîse dayanılarak iki rek’at sünnetin vâcib olduğuna dâ­ir nakledilen görüş şu hadîsin delaletiyle zayıftır: Gün ve gecede beş vakit namaz. (Rasûlullah’m namazlar hakkında kendisine bu cevabı verdiği kişi): Benim üzerime bunlardan başka farz var mı? diye sordu da Allah Rasûlü: Hayır, ancak nafile olarak kılman müstesna, buyur­du. Buhârî ve Müslim’in Sahîh’lerinde Hz. Âişe (r.a.)den rivayet edil­diğine göre o, şöyle demiştir: Allah Rasûlü (s.a.) sabah namazının iki rek’at sünnetine sımsıkı sarılıp devam ettiği kadar başka hiç bir nafileye sımsıkı sanlmazdı. Müslim’in lafzı ise şöyledir: Sabah nama­zının iki rek’at (sünneti), dünyadan ve dünyadakilerden daha hayırlı­dır.

Kuran

Tur Suresi

İbn Kesir Tefsiri | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.