Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 12°C
Hafif Yağmurlu
İstanbul
12°C
Hafif Yağmurlu
Paz 15°C
Pts 13°C
Sal 10°C
Çar 12°C

51 – Zariyat Suresi | Tefsir’ul Munir

51 – Zariyat Suresi | Tefsir’ul Munir

Zariyat Suresi | Tefsir’ul Munir ( Vehbe Zuhayli )

Öldükten Sonra Dirilmenin Mutlaka Olacağı Üzerine Yemin:

1- Tozutup savuran rüzgârlara,

2- Sonra yük taşıyanlara,

3- Sonra kolayca akıp gidenlere,

4- Sonra işleri taksim edenlere,

5- Ki şüphesiz size vaad olunan el­bette doğrudur.

6- Şüphesiz din günü mutlaka ola­caktır.

7- Yollara sahip o göğe and olsun!

8- Ki şüphesiz siz çelişkili bir söz içindesiniz.

9- Ondan döndürülmüş olan döndü­rülür.

10- Kahrolsun o koyu yalancılar!

11- Ki onlar bir cehalet içinde kal­mış gafillerdir.

12- Ceza gününün’ne zaman olaca­ğını sorarlar.

13- O gün, onların ateş üzerinde im­tihan (azap) olunacakları gündür.

14- Tadın azabınızı, çabuk gelmesi­ni istediğiniz işte bu idi.

Açıklamalar

Bundan önce geçen Kaf suresinin sonunda Allah, müşriklere çok açık ve kesin deliller getirmesine rağmen, hâlâ onların haşri inkârda ısrar et­tiklerini beyan ettikten sonra, geriye ancak bu meseleyi imanla tekit ve takviye etmek kaldığından bu sure imana vurgu yaparak söze başlamıştır:

“Tozutup savuran rüzgârlara, sonra yük taşıyanlara, sonra kolayca akıp gidenlere, sonra işleri taksim edenlere ki şüphesiz size vaadolunan el­bette doğrudur. Şüphesiz din günü mutlaka olacaktır.” Allah burada hasrı ispat etmek için hareket eden şeylere yemin etmiştir, çünkü haşirde topla­ma ve dağıtma vardır ki bunun da ancak hareketle olması mümkündür. Al­lah tozu toprağı ve yer çekimi kanununa uymayarak uçuşabilen her şeyi sürükleyip dağıtan rüzgârlara, çok miktarda suyu taşıyan bulutlara, suyun yüzünde akıp giden gemilere, insanlar arasında yağmurları ve rızıkları taksim eden meleklere yemin etti. Her meleğin özel bir görevi vardı: Ceb­rail, peygamberlere vahiy getirir; Mikail, rızık ve rahmetle görevlidir; İsra­fil Sur’a üflemekle ve Azrail ruhları kabzetmekle görevlidir.Allah gözle görülen ve gözle görülmeyip fakat şaşılacak tesirleri olan kevnî hadiselere (tabiat olaylarına) yemin etmiştir ki insanlara vaadedilen Allah’ın huzurunda toplanma ve kıyametin kopması mutlaka doğrudur, ya­lan değildir, ceza ve mükâfat günü hiç şüphesiz mutlaka olacaktır.

Bu suredeki bu yemin, önceki surede geçen “işte bu bize göre kolay olan bir haşirdir” ayetinde bildirilen haşrin mutlaka olacağı ve bunun ko­lay olduğuna dair verilen haberin bir tekididir. Bu yeminde, kendilerine bunca delil getirildikten sonra Mekke mürikleri ve benzerlerinin hâlâ öl­dükten sonra dirilmeyi inkâr ettiklerine ve bunda ısrarlı olduklarına işaret vardır.

Burada ve diğer surelerde gelen yeminlerin hikmeti şudur: Araplar Hz. Peygamber (s.a.)’in delillerinin kuvvetli olduğuna, münazara ve delil getirme konusunda üstün olduğuna inanıyorlardı. Bundan dolayı Allah, Hz. Peygamber’in delilini kuvvetlendirmek ve onların Rasulullah’m (s.a.) doğru olduğunu bilmeleri için şerefli olan her şeye yemin etmiştir. Yine Araplar yalan yere edilen yeminlerin beldeleri harap edeceğine ve yemin edene zarar vereceğine inanıyorlardı. Bu sebepten Allah onların tasdik et­meleri ve tam iman etmeleri için yemin etmiştir. Yine onlar biliyorlardı ki Rasulullah (s.a.) yalan yere yemin etmez. Bu yeminlerinden sonra da onun başına bir kötülük gelmemiş, bilakis daha da yücelmiş ve sebatı artmıştır. Bu da onun söylediklerinde doğru olduğunu gösteren delillerdendir.

Sonra Allah’ın yaptığı bu yeminlerin hepsi, O’nun öldükten sonra di­riltme ve diğer hususlarda mutlak bir kudret sahibi olduğunu gösteren de­lillerdir. Zira bütün bunları yaratan ve onları dilediği gibi evirip çeviren hiç şüphesiz öldükten sonra diriltmeye ve kıyamet günü varlıkları tekrar ya­ratmaya da kadirdir.

“Yollara sahip o göğe and olsun, ki siz çelişkili bir söz içindesiniz. On­dan döndürülmüş olan döndürülür.” Burada “yollara sahip” manasına ge­len “zâtü’l-hubuki” kelimesidir. Buna şu üç mana verilmiştir:

1- Güzel, zarif, düzgün ve pırıl pırıl gök manasına gelir. Gayet muh­kem ve işçiliğini güzel yapan için Arap bu fiili kullanır ve “Fekad habekte-hu ve ihtebektehu” der.

2- Tarık suresinin 11. ayetinde olduğu gibi “dönüş sahibi olan gök” manasınadır.

3- Muhkem yolları ve geçitleri olan gök manasına gelir ki bunlar yıl­dızların yörüngeleridir. Nitekim Burûc suresi birinci ayetinde “Andolsun burçlara sahip olan göğe” denilmektedir.

Ayrıca “muhkem yapı” manası da verilmiştir.

Özet olarak ayetin manası şöyledir: Muhkem yapılı, güzel ve zarif, sağlam yollara sahip o göğe andolsun ki; ey Kureyş kâfirleri, siz Peygamber ve Kur’an hakkında kesinlikle tutarsız, çelişkili ve kararsız bir tutum içindesiniz. Bazan Kur’an hakkında “o şiirdir, sihirdir, kehanettir ve eskile­rin masallarıdır” diyorsunuz. Bazan Peygamber (s.a.) hakkında “O bir şâir­dir, sihirbazdır, kâhindir ve mecnundur” diyorsunuz. Bu Kur’an’dan ve ona iman etmekten, ancak onu tekzip edenler döndürülür ve bu zaten kendisi dalâlette olan cahil, anlayışı kıt kişiler nazarında revaç bulur. Çünkü onla­rın bu sözleri batıldır. Ancak Rasulullah (s.a.)’e iman etmeyenler, bu yüz­den Kur’an’a da iman edemezler. İşte onların bu sözlerinde çelişki vardır. Çünkü şâir olsun, sihirbaz veya kâhin olsun, bunların zekâ, akıl ve idrake ihtiyacı vardır. Mecnunun ise, zaten aklı yoktur.

“Kahrolsun o koyu yalancılar ki onlar bir cehalet içinde kalmış gafil­lerdir. ” Allah’ın vaadi ve vaîdi (tehdidi) konusunda şüphe eden, çelişkili sö­zün sahipleri o yalancılara lanet olsun. Onlar kendilerini çepe çevre kuşa­tan bir cehalet içinde olan, emrolundukları şey ve gidecekleri yer konusun­da şüphe ve inkâr içinde bulunan gafillerdir.

Aslında bu, Abese süresindeki “O kahrolası insan, ne nankördür o” (80/17) ayetinde de dile getirildiği gibi onların helaki ve ölümü için bir bed­duadır. Lanet etme ve ilenme manasında da alınmıştır.

“Ceza gününün ne zaman olacağını sorarlar. O gün onların ateş üze­rinde imtihan olunacakları gündür.” Yani müşrikler yalanlamak için, alay ve inat olsun diye “Kıyamet günü ne zaman?” diyerek sana sorarlar. Onla­ra de ki: O gün kâfirleri azap olunacağı, cehennem ateşinde yakılacakları gündür.

Cehennemde görevli melekler tarafından onlara şöyle denilir: “Tadın azabınızı, çabuk gelmesini istediğiniz işte bu idi.” Yani onlara “tadın azabı­nızı” veya “ateşinizi” denilir. “Alay etmek için veya olmayacağına inandığı­nız için acele ettiğiniz veya çabuklaştırılmasını istediğiniz azap işte bu­dur.” denilir. [1]

Müttekilerin Mükafatı Ve Özellikleri:

15-16- Şüphesiz müttakiler Rableri-nin kendilerine verdiğini almış ola­rak cennetlerde ve pınarların ba­şındadırlar. Çünkü onlar bundan evvel iyi amel edenlerden idiler.

17- Onlar gecenin az bir kısmında uyurlardı.

18- Seher vakitlerinde onlar istiğfar ederlerdi.

19- Onların mallarında dilenenin ve yoksulun da bir hakkı vardır.

20- Arzda, Allah’a iman edenler için

21- Kendinizde de. Görmüyor musu­nuz?

22- Gökte de rızkınız ve size vaade-dilen şeyler vardır.

23- İşte göğün ve yerin Rabbine ye­min olsun ki o vaadolunduğunuz şeyler, tıpkı sizin konuştuğunuz gi­bi haktır.

Açıklamalar:

“Şüphesiz müttakiler Rablerinin kendilerine verdiğini almış olarak cennetlerde ve pınarların başındadırlar.” Yani Rablerinden korkanlar, emirlerini yapıp yasaklarından kaçınarak kendilerini Allah’ın azabına ma­ruz bırakacak şeylerden sakınanlar, o şakî ve facirlerin maruz kaldığı aza­bın, zilletin aksine onlar, Rablerinin kendilerine verdiği her şeyi memnu­niyetle kabul etmiş olarak, O’nun ihsan ve ikramlarına karşı sevinçle, için­de akar sular bulunan cennet bahçelerinde olacaklardır. Ayette geçen “al­mış” kelimesi, Zemahşerî’nin de zikrettiği gibi “memnuniyetle kabul eden­ler” demektir. Nitekim Tevbe suresinin 104. ayetinde bu manada “sadaka­ları alan” denilmektedir ki “kabul eden” demektir. Bir görüşe göre de “al­mak”, “mülk edinmek” manasınadır. Meselâ “Bunu kaça aldın?” derken “Buna kaça malik olabildin?” kastedilir. Sanki müttakiler o cennet nimetle­rini malları ve canları karşılığında satın almışlar gibidir. Her halükârda burada “almak” kelimesininde, dünyada iken yaptıkları güzel ibadetlerinin ve kusursuz itaatlerinin mukabili olarak ilâhî ikramı en güzel şekilde ka­bul ettiklerine işaret vardır. İşte bundan dolayı Allah “Çünkü onlar bun­dan evvel iyi amel edenlerden idiler.” sözü ile bunun sebebini açıklamıştır. Çünkü onlar dünyada iken salih ameller konusunda titizlik gösterirler ve bu konuda Allah’ın murakabesini unutmazlardı. “Geçmiş günlerde (dünya­da) takdim ettiğiniz (iyi ameller)in karşılığı olarak afiyetle yiyin, için.” (Hakka, 69/24) ayetiyle de buna işaret edilmiştir.

Sonra Allah onlara ihsanda bulunmasının sebeplerini şu şekilde açık­lamıştır:

“Onlar gecenin az bir kısmında uyurlardı.” Yani gecenin az bir zama­nını uyku ile geçirirler çoğunda namaz kılarlardı. “Seher vakitlerinde de onlar istiğfar ederlerdi.” Yani gecenin son kısmında “Ya Rabbi bizi affeyle bize rahmet eyle” diyerek dua ederlerdi. Allah onları, gecenin çoğunu te-heccüd kılarak ihya eden, seher vaktine geldiklerinde de sanki geceyi hep isyan içinde geçirmişler gibi istiğfara başlayan kişiler olarak anlattı. Ke­rîm insanın hali işte budur: Her çeşit fazileti en güzel şekilde yapar sonra bunu az görür, özür diler. Leîm (düşük, alçak) insanın hali de bunun aksi­nedir. Azıcık bir şey yapar, sonra bunu başa kakar ve çok görür. Hasan Basrî bu ayeti şöyle tefsir etmiştir: Onlar namazlarını seher vaktine kadar uzatırlar, sonra seherde istiğfara başlarlar.

Sahih hadis kitapları ve diğerlerinde, sahabeden bir grup Rasulullah (s.a.)’in şöyle dediğini nakleder: “Allah her gece, gecenin son üçte biri kalıncaya kadar dünya semasına iner ve şöyle nida eder: Var mı tevbe eden, tev-besini kabul edeyim; var mı af isteyen, onu af edeyim; var mı isteyen, istedi­ğini vereyim? Fecre kadar böyle devam eder.”

Tefsir alimlerinin çoğu, Yakub (a.s.)’ın oğullarına söylediği ve Allah’ın onun lisanından haber verdiği “Sizin için Rabbimden af dileyeceğim” (Yu­suf, 12/98) ayetini “onları seher vaktine bıraktı” diye tefsir etmişlerdir.

Allah, onların bedenî bir ibadet olan namazı çokça kıldıklarını beyan ettikten sonra onların malî ibadetleri de eda ettiklerini açıklarken şöyle buyurdu:

“Onların mallarında dilenenin ve yoksulun da bir hakkı vardır”, Yani onlar mallarının muayyen bir kısmını, iyilik ve yardım olmak üzere fakir­lere ve muhtaçlara ayırmışlardır. Bu ayetteki “sâ’il=dilenen”, istemekten çekinmeyen fakir demektir. “Mahrum=yoksul” ise vakarından dolayı iste­meyen, bu sebepten dolayı da insanların zengin sanıp sadaka vermediği fa­kir kişidir.

Buhari ve Müslim’in Sahih ‘lerinde rivayet ettikleri hadiste Rasulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Miskin (fakir), kapı kapı dolaşan bir-iki lok­manın, bir-iki hurmanın savuşturduğu kişi değildir. Miskin, ihtiyacını gi­derecek bir şey bulamayan, fakat bu hali farkedilmediği için kendisine sa­daka da verilmeyen kişidir.” İbni Cerir, ibni Hıbban ve İbni Merduveyh’in Ebu Hüreyre’den rivayet ettikleri bir başka lafızda da Rasulullah (s.a.) şöy­le buyurmuştur. “Miskin, bir-iki hurma bir-iki yiyeceğin savuşturduğu kişi değildir.” Denildi ki: “O halde kimdir miskin?” Rasulullah (s.a.) de: “Mis­kin, ihtiyacını giderecek bir şeyi olmayan, durumu bilinmediği için sadaka da verilmeyen kişidir. İşte ayetteki “mahrum” budur.” buyurmuşlardır.

Dilenenin, isteyenin hakkı vardır. Ahmed bin Hanbel ve Ebu Da­vud’un Hz. Hüseyin’den rivayet ettiklerine göre Rasulullah (s.a.) “İsterse at üzerinde gelsin, dilenenin hakkı vardır.” buyurmuştur.

Meşhur manasıyla bu “hak”, şer’an bilinen miktardır ki o da zekâttır. İbni Abbas’ın “Zekât bütün sadakaları neshetmiştir” sözüne dayanarak İb-nü’1-Arabî, Cessas ve diğerlerinin tercih ettiği görüş de budur. Muhammed bin Şîrîn ve Katâde de buradaki “hak”tan maksat farz olan zekâttır, demiş­tir. Kurtubî şöyle der: Bu ayette en kuvvetli olanı, bunun zekât manasına oluşudur. Çünkü Allah, Meâric suresinde “Mallarında dilenci ve yoksul için belli bir hak tanıyanlar” (70/24-25) buyurmuştur. Bu belli hak; dinin, miktarını, cinsini ve vaktini açıkladığı zekâttır. Zekâtın dışındaki sadaka­lar ise belirlenmiş değildir; onların ne miktarı, ne cinsi, ne de vakti belirtilmemiştir.[2]

Ebu Hüreyre’nin Rasulullah (s.a.)’den naklettiği şu hadis-i şerif de bu­nu kuvvetlendirmektedir: “Malın zekâtını verdiğin zaman o konuda üzerine farz olanı eda etmişsindir.” Cessas da: “İşte bu rivayetler “belli bir hakk”ı zekât diye tefsir edip, mal sahibinin üzerine zekâttan başka bir” hakkın farz olmadığını söyleyenlerin delil getirdiği rivayetlerdir.[3] demiştir.

Münzir bin Said de: “Bu hak farz olan zekâttır” demiştir.

Ayetteki “hakk”m “zekât” olarak anlaşılması doğrudur ve bu cumhu­run görüşüdür. Ancak sure Mekkî’dir ve zekât Medine’de farz kılınmıştır. “Hak” zekât diye tefsir edildiği zaman bu sadece bazıları için medih sıfatı olmaz, çünkü her müslüman malının zekâtını aynı şekilde verir. Anlaşılan o ki bu ayette kastedilen şey zekâtın dışındaki iyilik ve yardım maksadıyla verilen diğer sadakalardır. Birisi İbni Ömer’e bu “hak”tan ne kastedildiğini sordu. O da: “Zekât ve onun haricindeki haklardır.” diyerek genelleştirdi.

Malda zekâttan başka bir hak daha vacibdir, diyenler, Şa’bî’nin Fatı-ma binti Kays’tan rivayet ettiği şu hadisi delil getirdiler: Fatıma “Ya Rasu-lallah (s.a.) malda zekâttan başka bir hak var mıdır?” diye sordu. Rasulul­lah (s.a.) da şu ayeti okudu: “İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevir­meniz değildir. Lakin iyilik (o kimsenin iyiliğidir ki) Allah’a ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere iman eder. Malı çok sevmesine rağmen yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilencilere ve kölelere verir, namazı kılar, zekâtı verir…” (Bakara, 2/177). Bu ayette zekât yakınla­ra, yetimlere, yoksullara… verilen maldan sonra zikredilmiştir. Öyleyse malda zekâttan başka hak vardır.

Sonra Allah arzdaki delillerle haşrin mutlaka gerçekleşeceğini vurgu­layarak şöyle buyurdu: “Arzda, Allah’a iman.edenler için ayetler vardır.” Ya­ni dağlar, vadiler, çöller, nehirler, denizler gibi arzın ana parçalarında, bitki­lerin ve hayvanların çeşit çeşit oluşunda, insanların ayrı ayrı renk ve diller­de oluşunda, her birinin farklı irade ve kuvvelerde yaratılmış olmalarında akıl ve idraklerindeki farklılıkta ve bedenlerinin terkibindeki akıllara dur­gunluk veren yapıda Allah’a iman edenler için yaratıcının azametinin ve kudretini gösteren açık deliller ve alâmetler vardır. Çünkü onlar Allah’ın kudretini kabul eden ve bu hususta tefekkür edip istifade eden kişilerdir.

“Kendinizde de. Görmüyor musunuz?” Yani sizin bizzat kendinizde de Allah’ın birliğini ve peygamberlerin getirdiğinin doğruluğunu gösteren de­liller vardır. Basiret gözü ile, ibret nazarı ile teemmül ve tefekkürle bakmı­yor musunuz? Ta ki bu yolla o rızık veren, yaratan ve ülûhıyyet sıfatıyle tek muttasıf olan Allah’ı bulaşınız. Çünkü sizler tesadüfen ve kendiliğiniz­den yaratılmış değilsiniz. Sizi her şeye kadir olan, öldükten sonra diriltme­ye ve yeniden hayat vermeye kadir olan Allah yarattı. Milyonlarca hücreden oluşan beyin, iştime, görme, dokunma, tatma, koklama duyuları, kan deveranı, teneffüs, hazım ve boşaltım organları… Bütün bunlar düşünen için birer ikna edici delildir. Bunları gerçekten an­cak müminler, müttakiler düşünürler. Diğerleri ise bunları sadece kendi halinde oluşan maddî gerçekler diye yorumlarlar.

Sonra Allah, bütün canlıların rızkına kefil olduğunu bildirerek şöyle buyurdu:

“Gökde de rızkınız ve size vaad edilen şeyler vardır.” Yani rızıklann tak­dir ve tayini, size vaad olunan hayır ve şer, cennet ve cehennem, ceza ve mükâfat hepsi göktedir. Yağmur indiren bulutlar göktedir. Güneş, ay, yıldız­lar gibi nzıklara sebep olan varlık hep göktedir. Çünkü güneşin değişik yer­lerden doğup-batmasıyla değişik mevsimler meydana gelir. Mevsimlerin de­ğişmesi, yağmurlarla sulanan mevsime uygun çeşit çeşit bitkilerin çıkması­na sebep olur. Bulutları sürükleyen rüzgârlar, ısısı ile bitkileri besleyen gü­neş, nuru ile onları geliştirip olgunlaştıran, kuvvetlendiren ay… Bunlar hep göktedir.

Sonra Allah öldükten sonra dirilmenin hak olduğuna ve rızıkların ke­fili olduğuna dair yemin ederek şöyle buyurdu:

“İşte göğün ve yerin Rabbine yemin olsun ki o vaad olunduğunuz şey­ler, tıpkı sizin konuştuğunuz gibi, haktır.” Yani Allah’a yemin olsun ki bu ayetlerde size haber verdiğim ve kıyamete dair size vaad ettiğim öldükten sonra dirilme, hesap gibi hususlar, rızıkların kolaylaştırılması ve kefalet altında olması hepsi hiç şüphesiz haktır, mutlaka olacaktır. Öyleyse konuş­tuğunuz zaman konuşmanızda nasıl şüphe etmiyorsanız, ahiret meselesin­de de hiç şüphe etmeyin, o haktır, olacaktır. Nasıl ki sen konuşuyorsun, gö­rüyorsun ve işitiyorsun, bunda şüphen yok, ahiret de öyledir. Muaz bin Ce­bel yanındakine bir şeyden bahsederken onu inandırmak için “Sen nasıl şimdi buradasın, işte o da öyle haktır.” der idi.

İbni Cerir İbni Ebî Hâtem ve İbni Adiy, Hasan el-Basrî’nin şöyle dedi­ğini naklederler: Bana ulaştığına göre Rasulullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Öy­le kavimler var ki Allah onları helak etsin, Rableri kendileri için yemin etti de, yine de iman etmediler.”

Asma’î şöyle anlatır: Basra dışından geliyordum, genç bir deve üstün­de bir bedevî ile karşılaştım. Bana “Kimsiniz?” dedi. Ben de “Asma’î oğulla­rından” dedim. “Nereden geliyorsun?” dedi. “Allah’ın kelâmının okunduğu bir yerden.” dedim. O “Bana oku.” dedi. Ben de “Vezzâriyât”ı okudum. “Gökde de rızkınız…” ayetine geldiğim de “Yeter.” dedi. Hemen kalktı deve­sine gitti, onu kesti, insanlara dağıttı. Kılıcını, yayını aldı, onları kırdı ve çekip gitti. Harun Reşid ile hacca gittiğimde tavaf ediyordum. Birisinin cansız bir sesle bana seslendiğini farkettim. Döndüm baktım ki o bedevî, zayıflamış, saranp solmuş. Selâm verdi, sureyi okumamı rica etti. Yine aynı ayete geldiğimde yüksek sesle “Rabbimiz, vaad ettiğini hak bulduk.” di­ye bağırdı. “O göğün Rabbine yemin olsun ki” ayetine geldiğimde “Yâ sub-hanallah! Celîl olan Allah’ı, yemin edecek kadar gazablandıranlar kimdir? Sözünü tasdik etmeyip onu yemin etmeye mecbur edenler kimdir?” diye bağırdı. Üç defa bunu tekrar etti. Üçüncüsünde ruhunu teslim etti.[4]

Eş’arîlerin de buna benzer bir kıssası vardır: Elçilerini Hz. Peygam-ber’e gönderdiler. O Rasulullah (s.a.)’in yanında “Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki onun rızkı Allah’a ait olmasın” (Hud, 11/6) ayetini duyunca: “Al­lah’ın nezdinde Eş’arîler, bu hayvancıklardan daha değersiz değildir her­halde.” diyerek Rasulullah’la hiç konuşmadan geri dönüp gitti. [5]

İbrahim (A.S.)’In Misafirlerinin Kıssası, Bunların Lût Ve Kavmini Helak Etmedeki Görevi:

24- İbrahim’in ikram olunmuş misa­firlerinin haberi sana geldi mi?

25- Hani bunlar onun yanına gir­mişlerdi de “Selâm” demişlerdi. (O d*0 “Selâm, tanınmayan bir zümre” demişti.

26- Hemen ailesine gidip, semiz bir dana getirdi de

27- Bunu onlara yaklaştırdı, ‘Yemez misiniz” dedi.

  1. Derken içine onlardan gU1 bir korku Ç°ktü- “Korkma? dediler ve ona çok bilgin bir oğul müjdelediler.

29″ Bunun üzerine eŞ1 bir feryad içinde gelip (elini) yüzüne vurdu ve do^urmaz bir kocakarıyım!)”

30″ Onlars “Öyledir, Rabbin buyurdu. Çünkü °» hüküm ve hikmet sahibi olan» hakkıyla bilendir.” dediler. ibrahim: “Ey gönderilmişler, gö- reviniz nedir?1 dedi.

32- Onlar: “Biz günahkâr bir kavme gönderildik.” dedüer.

33, 34-“Onların üzerine çamurdan taşlar atmamız için ki (bu taşlar) aşırı gidenler için Rabbin katında işaretlenmiştir.”

35- Derken orada müminlerden kim varsa çıkardık.

36- Fakat orada müslümanlardan bir evden başkasını da bulamadık.

37- Orada elem verici azaptan kor­kanlar için bir alâmet de bıraktık.

Açıklamalar:

“İbrahim’in ikram olunmuş misafirlerinin haberi sana geldi mi? Hani bunlar onun yanına girmişlerdi de “Selâm” demişlerdi. (O da) “Selâm, tanınmayan bir zümre!” demişti.” Yani Allah katında ikrama nail olmuş, İb­rahim (a.s.)ın şerefli melek misafirleriyle aralarında geçen kıssanın haberi sana ulaştı mı? Onlar İbrahim (a.s.)’a insan suretinde geldiler. Lût kavmi­ne gidiyorlardı. İçeri girdiklerinde “Selâm” diyerek İbrahim (a.s.)’ı selâmla­dılar. O da onların selâmından daha güzel, kararlılığa delâlet eden bir se­lâmlama ile cevab verdi: “Selâm size olsun, siz daha önce tanımadığım bir grubsunuz, siz kimsiniz?” dedi. Bir rivayete göre İbrahim (a.s.) bunu kendi içinden geçirdi, onlara söylemedi. Çünkü bu melekler -ki onlar Cebrail, Mi-kâil ve İsrafil idi- İbrahim (a.s.)’a heybetli, azametli ve yakışıklı gençler su­retinde gelmişlerdi.

Allah, bir taraftan Arapları tehdit etmek, kötü akibetle onları korkut­mak ve onlara nasihat etmek için; diğer tarftan da kıssanın şanını yücelt­mek, dikkatleri çekmek ve kavminin kendisine yaptıklarına karşı Rasulul-lah (s.a.)’e bir teselli vermek için “gelmedi mi?” diyerek söze bir soru ile başladı ve “İbrahim’in misafirleri” diyerek onları İbrahim (a.s.)’a nispet edip onlar için sadece “misafir” sıfatını kullandı.

Misafire ikram sünnettir. Ahmed bin Hanbel ve bir grup âlim ise bu­nun vacib olduğu görüşündedirler.

İbrahim (a.s.)’ın misafirleri onu “selâmen” kelimesinin nasbi ile “se­lâm” diyerek selâmladılar. O da selâmlamanın en faziletlisini seçerek “se-lâmun” kelimesinin ref i ile cevap verdi. Çünkü ref (ötre) devama ve istik­rara delâlet ettiği için nasb (üstün) dan daha kuvvetli ve daha sabittir. İb­rahim (a.s.)’ın haline münasib olan ve şanına yakışan, “tanınmayan bir zümre” sözünü onların yüzüne karşı söylememiş olmasıdır. Belki bunu için­den geçirmiştir.

“Hemen ailesine gidip semiz bir dana getirdi de bunu onlara yaklaştır­dı “yemez misiniz” dedi.” Yani misafirlerinden gizli olarak hızlıca ailesine gidip Hud suresinde “hemen beklemeden kızartılmış bir buzağı getirdi.” (Hud, 69) ayetinde de işaret edildiği gibi kızgın taş üzerinde kızartılmış se­miz bir dana getirdi ve onlara takdim etti. Bunu onlara yaklaştırıp önleri­ne koyduktan sonra nazik ve kibar bir üslûpla onları teşvik ederek “yemez misiniz” dedi.

Bu ayet-i kerime, birtakım misafir ağırlama adabından bahsetmekte­dir: İbrahim (a.s.) hiç farkettirmeden, çabuk ve bir ön teklif yapmaksızın yemeği getirdi. Çünkü o çok cömert ve ikramı seven biri idi. Sonra malının en kıymetlisi genç, semiz ve kızartılmış bir dana getirdi. Çünkü mallarının çoğu sığır cinsi idi. Sonra bunu onların önüne koydu ve “yemez misiniz” di­yerek tatlı bir üslûp ile onları davet etti. Fakat onlar yememediler; çünkü melekler yemezler içmezler.

“Derken içine onlardan gizli bir korku çöktü.” Yani onlar yemeğe uzak durup yemeyince içine bir korku düştü. Çünkü âdet olduğu üzere misafirin yemek yememesi bir kötülükten dolayıdır, zira kim bir insanın yemeğinden yerse ikram sahibi kendini onun tarafından emniyette hisseder. Bu sebeple İbrahim (a.s.), Hud suresi 70. ayette denildiği gibi “Ellerini yemeğe uzat­madıklarını görünce onları yadırgadı ve onlardan içine bir korku düştü.” onların hayır için gelmediklerini, kötülük için geldiklerini zannetti.

“Korkma dediler ve ona çok bilgin bir oğul müjdelediler” Yine başka bir ayette “Korkma! dediler; biz Lût kavmine gönderildik.” (Hud, 11/70) ifa­desiyle beyan edildiği gibi onlar İbrahim (a.s.)’a “biz Allah tarafından gön­derilmiş elçi melekleriz.” dediler.

Ona, buluğ çağına geldikten sonra derin ilim sahibi olacak bir çocu­ğunun doğacağını müjdelediler ki o İshak (a.s.)’dır. Nitekim bir başka ayet­te “Ona (hanıma) da İshak’ı, İshak’ın ardından da Yakub’u müjdeledik.” (Hud, 11/71) denilerek onun İshak olduğu beyan edilmiştir. Bu müjde şu iki sevindirici şeyi ihtiva etmektedir: Çocuğun erkek olması ve ilim sahibi ol­ması. Çünkü ilim sıfatların en mükemmelidir.

“Bunun üzerine eşi bir feryad içinde gelip (elini) yüzüne vurdu ve “Do­ğurmaz bir kocakarı!” dedi.” Yani İbrahim’in hanımı Sara bu müjdeyi işitti­ğinde evin bir köşesinde onların konuşmalarını dinliyordu, kadınların hay­ret ettikleri bir iş karşısında âdet olarak yaptıkları gibi ellerini yüzüne vu­rarak, bağırarak ileri atıldı ve “Ben nasıl doğururum, ben gençliğinde bile çocuğu olmamış yaşlı bir kadınım.” dedi. Nitekim bir başka ayette bu şöyle ifade edilmektedir: “Vay halime! Ben bir koca karı, bu kocam da bir ihtiyar iken çocuk mu doğuracağım? Bu gerçekten şaşılacak bir şey.” dedi.” (Hud, 11/72).

“Onlar: “Öyledir, Rabbin buyurdu. Çünkü O, hüküm ve hikmet sahibi olan hakkıyla bilendir” dediler” Yani bu hususta şüphe etme, hayrete düş­me. Biz Allah’ın elçileriyiz, Allah her şeye kadirdir. O sözlerinde ve fiille­rinde hikmet sahibidir. Sizin nasıl bir şerefe lâyık olduğunuzu ve kâinatta­ki her şeyi hakkıyla bilir.” dediler. Bu konuşma başka bir ayette de şöyle gelmiştir: “Allah’ın emrine şaşıyor musun1? Ey ev halkı! Allah’ın rahmeti ve bereketleri sizin üzerinizdedir. Şüphesiz ki o övülmeye lâyıktır. İyiliği bol­dur. ” dediler.” (Hud, 11/73)

Hicr suresinin 53 ve 54. ayetlerinde de geçtiği gibi bu konuşmalar, sa­dece Sârra ile yapılmamış, bilakis o melekler İbrahim (a.s.) ile de konuş­muşlardır. Ancak bu, oradaki tafsilat yeterli görülerek burada ve Hud su­resinde zikredilmemiştir.

Sâra’ın çocuk doğurmayı uzak görmesinin iki sebebi vardır: Yaşlı ol­ması ve kısırlık. Sanki o “Keşke siz kabul edilebilecek bir duada bulunsay-dınız.” demek istemişti. Çünkü o zannetti ki onların bu duası misafirlerin ev sahipleri için söyledikleri “Allah sana bolca mal ve servet versin, evlâd üıyal versin” cinsinden bir duadır. Onlar da: “Bu bizden sâdır olan bir dua değildir, bu doğrudan doğruya Allah’ın sözüdür, “öyledir, Rabbin buyurdu” dediler. Sonra da “O hüküm ve hikmet sahibi olan, hakkıyla bilendir” diye­rek onun bunu imkansız görme kanaatini giderdiler.[6]

Ayet-i kerime burada “O hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir” şeklinde biterken Hud süresindeki aynı konuyu ifade eden ayet-i kerime “O övülme­ye lâyıktır, iyiliği boldur.” şeklinde bitmiştir. Bu farklılığın sebebi şudur: O melekler Hud suresinde Sâra’yı Allah’ın nimetlerine şükretmesi yönünde uyarmışlardı. Bu sebeple o ayetin “innehu hamîdün mecîd” şeklinde bitme­si uygundur. Çünkü “hamîd”, kendisinden güzel fiillerin sadır olması sebe­biyle övülmeye ve teşekkür edilmeye lâyık olan, demektir. “Mecîd” ise böyle bir şey kendisinden sadır olmasa da, bizatihi övgüye ve tazime lâyık olan, demektir. Buradaki ayette ise melekler, hayatı boyunca kısır olduktan son­ra ileri yaşlarda doğum yapmanın umumi hikmetine dikkat çekmek istedi­ler. Bu da Allah’ın hikmetine ve ilmine işaret etmektir. Yani Allah yaptı­ğında hikmet sahibidir, her şeyi lâyık olduğu yerine koyar. Yarattıklarının işlerini hakkıyla bilendir.[7]

Melekler İbrahim (a.s.)’a çocuk müjdesini verdikten sonra İbrahim (a.s.) onlara geliş sebebini sordu:

“Ey gönderilmişler, göreviniz nedir? dedi.” Yani, bu önemli durumunuz nedir, niçin geldiniz, bu duygulu hikayeniz nedir, Allah tarafından gönderi­lişinizin sebebi nedir? Ona cevap verdiler:

“Onlar: “Biz günahkâr bir kavme gönderildik” dediler. Onların üzerine çamurdan taşlar atmamız için.” Yani azap elçisi ve müjde elçisi melekler şöyle dediler: Biz inkâr ederek ve çok çirkin işler irtikap ederek günah işle­mekte haddi aşan günahkâr Lût kavminin üzerine, çamurdan yapılmış, ateşte pişirilmiş, sapıklıkta devam edenlerin helaki için Allah katında özel olarak hazırlanmış ve işaretlenmiş taşları atmak için gönderildik.

Sonra Allah bu azabın iyiye de kötüye de inen rastgele bir azap olmadığı­nı bilakis müminin, mücrimden ayırt edildiğini haber vererek şöyle buyurdu:

“Derken orada müminlerden kim varsa çıkardık. Fakat orada müslü-manlardan bir evden başkasını da bulamadık.” Yani biz Lût kavmini helak etmek istediğimiz zaman o beldede bulunan inanan insanları bu azaptan kurtarmak için onları çıkardık. Fakat orada sadece bir ev halkından başka Allah’a iman etmiş, emirlerine uyan, yasaklarından kaçman kimse bula­madık. O ev de İbrahim (a.s.)’ın kardeşi Haranın oğlu Lût (a.s.)’ın evidir. O, amcasına iman etmiş, Mısır’a yaptığı seferlerde onunla beraber olmuş­tu. Sonra müsade alarak ondan ayrılmış ve Ürdün’de Sedûm’e yerleşmişti.

İşte bu müminler Lût (a.s.) ve onun ev halkıdır. Ancak hanımı bu mü­minlerden olamamıştır. Said bin Cübeyr bunların on üç kişi olduğunu söyler.

Bu ayetin bir benzeri de şu ayettir: “(İbrahim) dedi ki: Ama orada Lût var.” Dediler ki: Biz orada kimlerin bulunduğunu çok iyi biliyoruz. Onu ve ailesini elbette kurtaracağız. Yalnız karısı hariç. O helak olanların arasın­da olacaktır.” (Ankebut, 29/32).

İman ile İslâm’ın aynı manada olduğunu söyleyen Mutezile işte bu ayetleri delil getirir. Çünkü burada Allah, aynı insanlara bir ayette “mü­minler”, diğer ayette “müslümanlar” dedi. İbni Kesir bu istidlalin zayıf ol­duğunu, çünkü bunların hem mümin, hem de müslüman insanlar olduğu­nu söyler. Bize göre her mümin müslümandır, ama her müslüman mümin değildir. Burada özel bir durumdan dolayı iki isim aynı anlamda kullanıldı, ama bu her halükârda böyle olmasını gerektirmez.

İman ve İslâm’ın ayrı şeyler olduğunun delili Hucurat suresinde geçen şu ayettir: “Bedeviler “İnandık.” derler. De ki: Siz iman etmediniz, ama “İs­lâm olduk.” deyin.” (Hucurat, 49/14). Buhari ve Müslim’de Hz. Ömer’den ri­vayet edilen şu hadis de bu farka delildir: Cebrail, Rasulullah’a sordu: “Ey Muhammedi Bana İslâm’ı anlat.” dedi. O da: “Allah’tan başka ilâh olmadı­ğına Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğ­ru kılman, zekâtı vermen, ramazan orucunu tutman, gücün yeter yol bulabi-lirsen Kabe’yi ziyaret etmendir.” dedi. Cebrail de: “Doğru söyledin” dedi. Sonra Cebrail “Bana imanı anlat.” dedi. Rasulullah (s.a.) de: “Allah’a, me­leklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe iman etmen, kadere, hayrına ve şerrine iman etmendir.” dedi. Cebrail: “Doğru söyledin.” dedi.”

Sonra Allah, Lût kavminin kıssasından alınacak ibretleri zikrederek şöyle buyurdu:

“Orada elem verici azaptan korkanlar için bir alâmet de bıraktık.” Ya­ni o beldede Allah’ın azabından korkup ürperen herkes için bir alâmet ve bir işaret bıraktık ki bu alâmetler o yıkıp yok eden, perişan eden azabın iz­leridir. Bu izler gayet açıktır. Onların üzerine musibet, azap ve topraktan pişirilmiş kerpiçler indirdik, memleketlerinin altını üstüne getirdik, onla­rın bu mekânım kötü kokan çirkin bir göl haline çevirdik ki bu Taberiyye gölüdür. İşte bunlar ibret alınacak izlerdir. Benzeri başka bir ayette de Al­lah şöyle buyurur: “Andolsun biz aklını kullanan bir kavim için o köyden bir işaret bıraktık.” (Ankebut, 29/35).

Bu gösteriyor ki şer, inkâr ye isyan çoğalırsa, sonu helak ve yıkım olur. [8]

Diğer Peygamberlerin Kavimleriyle Olan Kıssaları:

38- Musa’da da (ibret vardır). Hani onu apaçık bir hüccetle Firavun’a göndermiştik de

39- o, rüknü (ordusu) ile birlikte yüz çevirmiş ve “ya bir sihirbazdır veya bir mecnundur.” demişti.

40- Nihayet onu da ordularını da yakalayıp onları denize attık ki o (bu sırada kendini) kınıyordu.

41- Âd’da da (ibret vardır). Hani on­ların üzerine o kısır rüzgârı gön­dermiştik.

42- Her uğradığı şeyi bırakmıyor, mutlaka onu kül gibi savuruyordu.

43- Semud’da da (ibret vardır). Hani onlara “Bir zamana kadar fay-dalana durun.” denilmişti de,

44- onlar Rablerinin emrinden uzaklaşıp azmışlardı. Bu sebeple onlar bakıp dururken kendilerini yıldırım çarpmıştı.

45- Bu yüzden ayakta duramamışlar ve yardım edenleri de olmamıştı.

46- Daha evvel Nuh kavmini de (he­lak etmiştik), çünkü onlar fasık bir kavim idi.

Açıklamalar:

“Musa’da da (ibret vardır). Hani onu apaçık bir hüccetle Firavuna göndermiştik de, o rüknü (ordusu) ile birlikte yüz çevirmiş ve “ya bir sihir­bazdır veya bir mecnundur” demişti.” Yani, biz Musa’nın kıssasında da bir işaret, bir ibret bıraktık. Hani biz onu âsi ve mütekebbir Firavun’a, eli ve bastonu gibi mucizeler ve bunlarla beraber birtakım ayetler, açık-seçik hüccetlerle müjdeleyici ve korkutucu olarak göndermiştik. Bunun üzerine Firavun kibir ve inat göstererek yüz çevirmiş, etrafı ile ayetlerimizden ırak durmuş, ordusu, cemaati ve kuvvetleri ile kendini üstün görmüş ve Musa (a.s.)’a hakaret ederek “O ya bir sihirbazdır veya bir delidir.” demişti. Çün­kü o gördüğü harikulade şeyleri (mucizeleri) ancak ya sihre veya deliliğe dayandırarak izah edebiliyor, başka türlü anlayamıyordu. Nitekim başka ayetlerde de onun Musa (a.s.) için: “şüphesiz bu bilgili bir sihirbazdır.” (Şu-ara, 26/34); “Şüphesiz size gönderilen peygamber muhakkak mecnundur.” (Şuara, 26/27) dediği beyan edilmiştir.

“Nihayet onu da ordularını da yakalayıp onları denize attık ki o (bu sı­rada kendini) kınıyordu.” Yani Firavun inkâr, isyan, ilâhlık davası, inat ve fucûr gibi kendisinin kınanmasına sebep olacak şeyleri yapıp dururken biz onu ordularıyla beraber kıskıvrak yakalayıp hepsini denize attık.

İşte bu da, dünyada nahak yere tekebbür gösterip isyan eden zalimleri perişan eden ilâhî kudretin büyüklüğünü gösteren bir başka delildir.

Sonra Allah Ad kavmi kıssasını zikrederek şöyle buyurdu:

“Âd’da da (ibret vardır). Hani onların üzerine o kısır rüzgârı gönder­miştik. Her uğradığı şeyi bırakmıyor, mutlaka onu kül gibi savuruyordu.” Yani biz Âdın kıssasında da bir ibret ve işaret bıraktık. Hani onların üzeri­ne önünde durulmaz, hiçbir hayır ve bereket getirmeyen, ne ağaçları yeşil­lendiren, ne yağmur taşıyan gürültülü bir rüzgâr göndermiştik. Bu sadece helak ve azap rüzgârı idi. İster insan, ister hayvan, isterse başka eşya ol­sun, uğradığı her şeyi, eski paçavra gibi yapıp bırakıyordu.

Sonra Allah Semud kıssasını beyan ederek şöyle buyurdu:

“Semud’da da (ibret vardır). Hani onlara “Bir zamana kadar fay dala­na durun.” denilmişti de onlar Rablerinin emrinden uzaklaşıp azmışlardı. Bu sebeple onlar bakıp dururken kendilerini yıldırım çarpmıştı” Yani biz Semud’un kıssasında da bir ibret bıraktık. Hani: “Siz (şu) yurdunuzda üç gün faydalanın. Bu yalanlanamayan bir tehdittir.” (Hud, 11/65) ayetinde de beyan edildiği üzere biz onlara “Helak vaktine kadar dünyada, nimetle­rinden yararlanarak yaşayın.” demiştik, lâkin onlar Allah’ın emrine uy­makta tekebbür göstermişlerdi. Bu sebeple onların başına gökten bir saika inmiş ve onları helak etmişti. -Saika, helak edici her bir azabın adıdır.- On­lar bunu gündüz gözleriyle görüyorlardı. Bir başka izaha göre onlar kendilerine vaad edilen bu azabı bekliyorlardı. Çünkü onlar üç gün bu azabı göz­lemişlerdi. İşledikleri günah ve isyanlara uygun bir ceza olmak üzere dör­düncü gün sabahleyin günün ilk ışıklarıyla onlara ansızın gelivermişti de “Bu yüzden ayakta duramamışlar ve yardım edenleri de olmamıştı” Yani ayağa kalkıp bu felâketten kaçamadılar, bilâkis oldukları yere çakılıp kal­dılar, Allah’ın azabından kaçamadılar, kendilerine yardım edecek ve o aza­bı defedecek bir yardımcı bulamadılar.

Sonra Allah, Nuh’un kıssasını zikrederek şöyle buyurdu:

“Daha evvel Nuh kavmini de (helak etmiştik). Çünkü onlar fasık bir kavim idi.” Yani biz bu kavimlerden önce de tufan ile Nuh kavmini helak etmiştik. Çünkü bunlar Allah’a itaattan çıkan, sınırlarını çiğneyen bir ka­vim idi. “Daha evvel” denilmesi, Nuh kavminin Firavun, Âd ve Semud ka­vimlerinden önce gelip-geçmiş olmasından dolayıdır. [9]

Allah’ın Birliği Ve Kudretinin Büyüklüğünün İspatı:

47- Biz göğü bir kuvvetle bina ettik. Çünkü biz muhakkak kudret sahi-biyizdir.

48- Yeri de biz döşedik. (Demek ki biz) ne güzel hazırlayıcılarız.

49- Her şeyden iki çift yarattık. Olur ki inceden inceye düşünürsünüz.

50- Q hale (onlara de ki). kaçın, muhakkak ben size ondan (gelen) açık bir korkutucuyum.

51- Allah’ın yanına diğer bir tanrı da­ha katmayın, muhakkak ben size on­dan (gelen) açık bir korkutucuyum.”

Açıklamalar:

“Biz göğü kuvvetle bina ettik. Çünkü biz muhakkak kudret sahibiyiz-dir.” Yani bir kuvvet ve kudretle göğü biz bina ettik. Zira şüphesiz biz onu ve başkalarını yaratacak güç ve kuvvete sahibizdir. Dolayısıyla ona ancak biz güç yetiririz, bundan aciz kalmayız, bize hiçbir yorgunluk ve bitkinlik de gelmez. “… bina ettik” ifadesinde yapısının çok muhkem oluşuna işaret vardır. “Kuvvetle” sözü de bunu tekid eder. “Çünkü biz muhakkak kudret sahibiyizdir” sözü de ikinci bir tekiddir.

“Yeri de biz döşedik. (Demek ki biz) ne güzel hazırlayıcılarız” Yani üze­rinde yaşama ve yerleşmeye müsait olsun diye yeri biz serdik ve döşedik. Bu sebeple onu, üzerindekilere bir beşik yapan, karası, denizi ve havasıyla, altı ve üstüyle onu nice bereketlerle dolduran biz ne güzel hazırlamışız. Ye­rin üstünde insan ve canlılar yaşar, içinde petrol gibi sıvı ve diğer katı ma­den zenginlikleri, karasında çeşitli bitkiler, çiçekler ve ağaçlar, denizinde binlerce çeşit balık, inci ve mercan bulunur, gemiler yüzer. Atmosferinde kuşlar, hava, yağmur hazinesi bulutlar, uçak ve benzeri şeyler dolaşır.

Arz için “bina” değil de “döşek” ifadesi kullanılmıştır. Çünkü arz yay­gıya benzer, birtakım değişikliklerin mahallidir. “Onu biz bina ettik” sözü, onu Allah’ın tek başına yarattığını, bu tasarrufta O’na ortak olmadığını da­ha kuvvetli ifade etmektedir.

Bu ayet, yerin yaratılıp serilmesinin göğün yaratılmasından sonra ol­duğuna işaret eder. Çünkü evin yapılması döşenmesinden önce olur. Günü­müzde bilimsel olarak bilinen de budur. Razî şöyle der: “Bu ayette yerin se­rilmesi göğün yaratılmasından sonra olduğuna delil vardır. Çünkü âdeten evin yapımı tefrişinden önce olur.[10]

“Her şeyden iki çift yarattık. Olur ki inceden inceye düşünürsünüz.” Yani bütün yarattıklarımızı iki sınıf, birbirinin zıddı iki cins, bir başka tef­sire göre erkek-dişi, acı-tatlı, yer-gök, gece-gündüz, ay-güneş, kara-deniz,

aydınlık-karanlık, iman-inkâr, hayat-ölüm, hayır-şer, şakavet-saâdet, cen-net-cehennem gibi, hatta hayvanlara ve bitkilere varıncaya kadar her şeyi karşılıklı yarattık. Bunun için Allah “Olur ki inceden inceye düşünürsü­nüz. ” dedi. Yani yaratılanları böyle yarattık, ta ki bilesiniz ‘ve iyi düşünesi-niz ki yaratıcı tekdir, ortağı yoktur. Böylece Allah’ın birliğini bulaşınız.

Sonra Allah bu birlik ve kudret delili üzerine şu iki meseleyi oturt­muştur: Allah’a sığınmak ve şirkten kaçınmak. “O halde (onlara de ki): “Allah’a kaçın, muhakkak ben size ondan (gelen) açık bir korkutucuyum.” Yani Allah’a sığının, bütün işlerinizde Ona dayanın, günahlarınızdan tev-be edin, emirlerine itaat edin. Zira ben, size gönderilmiş açık bir uyarıcı ve O’nun ceza ve azabından korkutucuyum. İşte bu bir Allah’a yönelme ve O’nun dışındakileri terketme emridir. “Kaçın” sözü hızla gelen bir felâketi haber vermektedir. Sanki Allah şöyle diyor: “Helak ve azap, Allah’a dönüş konusunda ağırdan almaya tahammülü olmayacak derecede hızlı ve yakın­dır, o halde süratle Allah’a doğru kaçın ve O’na koşun. “Allah’ın yanına di­ğer bir tanrı daha katmayın, muhakkak ben size O’ndan (gelen) açık bir korkutucuyum.” Yani Allah’a O’ndan başka bir şeyi ortak koşmayın, zira gerçek ibadet edilecek ilâh, kendinden başkasına ibadet edilmesi asla caiz olmayan Allah’tır. Sonra Allah tekit için Rasulullah (s.a.)’in açıkça uyarma korkutma vazifesi ile geldiğini tekrar hatırlatıyor. [11]

Rasulullah’ı Yalanlayan Müşrikleri Azapla Tehdit:

52- Onlardan evvelkilere de herhan­gi bir peygamber gelmedi ki (ona) mutlaka böylece sihirbaz veya mec­nun demesinler.

53- Onlar bunu birbirine tavsiye mi ettiler? Hayır, onlar azgınlar güru­hunun ta kendileridir.

54- O halde onlardan yüz çevir. Ar­tık sen kınanacak değilsin.

55- Sen hatırlat. Çünkü şüphesiz hatırlatma müminlere fayda verir.

56- Ben cinleri de insanları da ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.

57- Ben onlardan bir rızık istemiyo­rum. Bana yedirmelerini de istemi­yorum.

58- Şüphesiz rızkı veren, o pek çetin kuvvet sahibi Allah’ın kendisidir.

59- Artık muhakkak ki o zulmeden­ler için arkadaşlarının (azap) hisse­si gibi bir nasib vardır. Şimdi acele istemesinler.

60- İşte kendilerine vaad edilegelen günlerinden (dolayı) vay o inkâr edenlere.

Açıklamalar:

“Onlardan evvelkilere de her hangi bir peygamber gelmedi ki (ona) mutlaka böylece sihirbaz veya mecnun demesinler.” Yani kavmin, seni nasıl tekzip etmiş, seni sihirbazlık veya delilikle nitelemişse; geçmiş ümmetler de aynı şeyi yapmışlardı. Eskiden beri ümmetlerin durumu budur, tekzip edilen yalnız sen değilsin. Bu, kavmi kendisinden yüz çevirmiş olan Rasu­lullah (s.a.)’e bir tesellidir, sabretmesi ve sıkıntılara tahammül etmesi için bir destektir.

“Onlar bunu birbirine tavsiye mi ettiler? Hayır onlar azgınlar güruhu­nun ta kendileridir.” Bu, “böyle bir şey olmamıştır” anlamında hayret ve red üslûbunda gelmiş bir sorudur. Onların bu haline hayreti ifade eder. Sanki öncekiler sonrakilere tekzip etmelerini tavsiye etmişler ve bunda an­laşmışlar. Yani bunlar birbirine aynen bu sözü söylemeleri için tavsiyede mi bulundular?. Hayır, aslında aralarında asırlar bulunduğu için böyle bir tavsiyeleşme olmadı. Ancak bunlar hepsi de azmış milletlerdir. Ortak özel­likleri inkâr konusunda haddi aşmaktır. Bu sebeple öncekiler ne demişler-se, sonrakiler de onu demektedir.

“O halde onlardan yüz çevir. Artık sen kınanacak değilsin.” Yani, ey peygamber, bırak onları, onlarla cedelleşmekten vazgeç, sen Allah’ın sana emrettiğini yaptın, davetini tebliğ ettin. Bundan sonra artık Allah katında sen kınanacak değilsin Çünkü sen vazifeni, sorumluluğunu yerine getirdin.

“Sen hatırlat. Çünkü şüphesiz hatırlatma, müminlere fayda verir.” Ya­ni sen hatırlatmaya devam et. Kavminden Kur’an’a iman edenlere Kur’an’ı hatırlat, çünkü hatırlatma onlara fayda verir. Bir başka ifade ile, bu hatırlatmadan ancak hidayete hazır, iman eden kalpler faydalanır. Bundan maksat, hidayete kabiliyeti olmadığı için belirli bir gruptan yüz çevirmek­tir. Bu ise diğerlerini terketmeyi icab ettirmez.

Sonra Allah insanları ve cinleri yaratış gayesini beyan ederek -ki bu da kulluktur, halbuki müşrikler peygamberi tekzip ettiler ve yaratana iba­deti terkettiler- şöyle buyurdu:

“Ben cinleri de, insanları da ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” Yani ben insanları ve cinleri onlara ihtiyacım olduğu için değil, ancak kul­luk yapmaları ve beni tanımaları için yarattım. Nitekim bir başka ayette de bu gaye şöyle ifade edilmiştir: “Onlar yalnızca bir olan ilâha ibadet et­meleri için emrolundular. Ondan başka hiçbir ilâh yoktur” (Tevbe, 9/31).

Mücahid şöyle der: Ayetin manası “ancak onları bana ibadet etmeleri­ni emretmek ve bazı şeyleri yasaklamak için yarattım” demektir ve yukarı­da geçen “hatırlat” emrini tekit etmek ve gönüllere yerleştirmek için geti­rilmiş müstakil, yeni bir sözdür, çünkü ibadet için onları yaratması, bunu onlara devamlı hatırlatmayı gerektirir. Ayette önce cinlerin zikredilmesi­nin hikmeti onların ibadetlerinin gizli olup insanların ibadetinde olduğu gibi riyanın karışmamasıdır.

Sonra Allah, yaratmaktaki gayenin yüceliğini zikrederek şöyle buyurdu:

“Ben onlardan bir rızık istemiyorum. Bana yedirmelerini de istemiyo­rum. Şüphesiz rızkı veren o pek çetin kuvvet sahibi Allah’ın kendisidir.” Ya­ni onları yaratmaktan maksadım, âdeten efendinin kölelerinden beklediği gibi ne kendime bir menfaat celbi, ne de bir zararın defidir. Zira Allah mutlak müstağnidir, yarattıklarına rızık veren, onlara uygun olanı yerine getiren O’dur. O, güç ve kudret sahibidir. Bu sebepten dolayı Allah kendisi­ne bir menfaat beklediği için onları yaratmadı. Öyleyse onların üzerine va-cib olan, yaratüışlanndaki gayeyi, kulluğu yerine getirmektir.

Özet olarak: Allah kulları, kendisine ibadet etmeleri için yarattı. Kim O’na itaat ederse, noksansız bir şekilde onu mükâfatlandırır; kim de âsi olursa, onu en ağır şekilde cezalandırır. O başkasına muhtaç değildir, bila­kis her halükârda kullar O’na muhtaçtır.

Ahmed bin Hanbel, Tirmizî ve İbni Mace’nin Ebu Hüreyre’den rivayet ettiklerine göre Rasulullah (s.a.), Cenab-ı Hakk’ın şöyle dediğini nakletti: “Ey Ademoğlu, bütün vaktini bana ibadet için ayır, senin kalbini zenginlik­le doldurayım, hacetini bitireyim. Bunu yapmazsan, kalbini meşgale ile doldururum, hacetini de bitirmem.”

Sonra Allah, Mekke müşrikleri ve benzerlerini tehdit ederek şöyle bu­yurdu:

“Artık muhakkak ki o zulmedenler için arkadaşlarının (azap) hissesi gibi bir nasib vardır. Şimdi acele etmesinler.” Yani inkâr etmek, şirk koşmak ve Peygamber’i tekzip etmek suretiyle kendilerine zulmedenler için, geçmiş ümmetlerde kendileri gibi inkâr edenlere gelen azaptan bir hisse vardır. Ancak benden o azabı hemen istemesinler, bu azaptan hisseleri hiç şüphesiz gelecektir ve mutlaka olacaktır. Nitekim Allah, bir başka ayette: “Allah’ın emri geldi (yani mutlaka gelecektir), ona acele etmeyin” (Nahil, 16/1) buyurmuştur.

Bu ayet-i kerime, “Eğer siz doğru söyleyenlerden iseniz, bu vaad ne za­man?” (Mükl, 67/25) ve “Eğer doğru söyleyenlerden isen, bizi tehdit ettiğin şeyi haydi getir.”” (Hud, 11/32) ayetlerindeki isteklerine bir cevaptır.

“İşte kendilerine vaad edilegelen günlerinden (dolayı) vay o inkâr eden­lere” Yani gelecek diye tehdit edilegeldikleri o kıyamet gününde vay o kâ­firlerin haline. Onları bekleyen, helak ve acı bir azaptır. Vaad edilen bu gü­nün Bedir günü olduğuna dair de bir görüş vardır.

Kuran

Zariyat Suresi

Tefsir’ül Münir ( Vehbe Zuhayli ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.