Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 22°C
Az Bulutlu
İstanbul
22°C
Az Bulutlu
Per 21°C
Cum 19°C
Cts 18°C
Paz 19°C

51 – Zariyat Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Rahman ve Rahim Allah’ın adı ile
Herkese göre Mekke’de inmiştir, altmış âyettir.

51 – Zariyat Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Zariyat Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi Tefsiri )

  1. Andolsun tozutup savuran (rüzgar)lara.
  2. Ağır yük taşıyan (bulut)lara.
  3. Kolaylıkla akanlara.
  4. Emri paylaştıranlara ki;
  5. Şüphesiz va’dolunduğunuz elbette doğrudur.
  6. Ve şüphesiz ki din elbette gerçekleşecektir.

“Andolsun tozutup savuran (rüzgar)lara” buyruğu hakkında Ebu Bekr el-Enbarî dedi ki: Bize Abdullah b. Naciye anlattı, bize Yakub b. İbrahim an­lattı. Bize Mekkîb. İbrahim,anlattı. Bize el-Cuayd b. Abdirrahman anlam. O Yezid b. Usayfe’den, o es-Saib b. Yezid’den rivayet ettiğine göre bir adam Ömer (r.a)’a şöyle sormuş: Ben Kur’ân’ın müşkil (anlaşılması zor) buyruk­larının tefsirine dair soru soran bir adam gördüm. Bunun üzerine Ömer: Al­lah’ım, bana onun hakkından gelmeyi nasib et, dedi. Bir gün bu adam elbi­selerini giyinmiş, başında bir sarık bulunduğu halde Ömer de Kur’ân-ı Ke­rim okurken Ömer’in yanına girmiş. Ömer Kuran okumayı bitirince, adam

yanına gelerek: Ey müminlerin emiri “andolsun tozutup savuranlara” ne demektirr1 dîye sormuş. Ömer ayağa kalkıp kollarını sıvadıktan sonra adamı so­palamaya koyulmuş ve sonra da şöyle demiş: Buna elbiselerini giydirin ve onu bir deve semeri üzerinde taşıyarak kabilesine götürün. Sonra bir hatib kalkıp şöyle desin: Şüphesiz ki Sabiğ ilim öğrenmek istemiş, ancak isabet et-tirememiştir. Bu şahıs daha önceleri kavmi arasında ileri gelen birisi olduğu halde aralarında sıradan bir kişi olup gitti.

Amir b. Vasile’den rivayete göre İbnu’l-Kevva, Ali (r.a)’a: Ey müminlerin emiri, diye sormuş şu “andolsun tozutup, savuranlara” ne demektir? Ali (r.a): Yazıklar olsun sana demiş. Sen bilgini arttırmak maksadıyla soru sor, işi zo­ra koşmak maksadıyla soru sorma. ” Andolsun tozutup savuranlara” buyru­ğunda kastedilen rüzgarlardır. “Ağır yük taşıyanlar”dan kasıt bulutlardır. “Ko­laylıkla akanlar” gemilerdir. “Emri paylaştıranlar” meleklerdir.

el-Haris de Ah (r.a)’dan şunu rivayet etmektedir: “Andolsun tozutup sa­vuranlara* dört ayaklılar yükü taşıdıkları gibi bulutlar da suyu taşırlar. “Ko­laylıkla akanlara” bunlar da yüklü gemilerdir. “Emri paylaştıranlara” bun­lar çeşitli emirler getiren meleklerdir. Cebrail gazabı, Mİkail rahmeti, ölüm meleği de rilümü getirir, demektir.

el-Ferra dedi ki: Denildiğine göre meleklerin çeşitli emirler getirmesi bolluk, kuraklık t yağmur, ölüm ve çeşitli olayları getirmeleridir. (1. âyetin lafzından olmak üzere): “Rüzgar toprağı savurdu, savurur, savurmak” denilir.

“Andolsun tozutup savuranlara” ve ondan sonraki buyrukların birer kasem oldukları söylenmiştir. Şanı yüce Rabbimiz de herhangi bir şeye ka­sem edecek olursa, onun özel bir şerefi olduğunu tesbit etmiş olur.

Anlamının: Tozutup savuranların Rabbine andotsun, şeklinde olduğu da söylenmiştir. Buyruğun cevabı ise: “Şüphesiz vaadohınduğunui” yani size vaadolunan hayır, şer, mükafat ve cezalar “elbette doğrudur.” Onda herhan­gi bir yalan yoktur, buyruğudur.

“Elbette doğrudur” buyruğu sıdk (gerçek)dır, demektir. Burada ism(-i fail) mastar konumundadır.

“Ve şüphesiz ki din” amellerin karşılıklarının verilmesi “elbette gerçek­leşecektir” gelip sizi bulacaktır.

Daha sonra bir başka şeye yemin ederek: “Güzel yolları bulunan gök hak­kı için gerçekten siz birbirini tutmayan sözler içindesiniz.” (ez-Zariyat, 51/78) diye buyurmaktadır.

“tozutup savuranların doğurgan kadınlar oldukları söylenmiştir. Çün­kü onların saçıp savurmalarında (doğum yapmalarında) insanların dağılması (etrafa yayılması) sözkonusudur. Zira onlar böylelikle çocuklarını savurmaktadırlar. Bundan dolayı onlara “savuranlar” denilmiştir. Yüce Allah’ın on­lara yemin etmesi ise onların sulblerinde salih kullarının hayırlı olanlarının bulunmasından dolayıdır. Hem erkek, hem kadının herbirisi aynı zamanda “savuran” olmakla birlikte, erkeklerin dışarda tutulup kadınların bu özellik­le anılmalarının iki sebebi vardır: 1- Çünkü kadınlar erkeklerde bulunmayan kab olmak özelliğine sahihtir. İşte toplayıp savurma özellikleri kendilerinde bulunduğundan ötürü bilhassa kadmlar zikredilmiştir. 2- Onların savurma özelliği uzun bir süre devam etmekle beraber, onlarla erken yaştan itibaren temas kurulabilir.

“Ağır yük taşıyanlar” bulutlar demektir. Yükleri ağırlaşması halinde ge­be kadınlar diye de açıklanmıştır.

“Sırttaki ya da karındaki yükün ağırlığı” anlamındadır. Mesela: “Ağır yükünü taşıyarak geldi” ile: “Devesine ağır yük vurdu” denilir. “Vikr: Ağır yük” çoğunlukla katır ve eşeğin yükü için kul­lanılır. “Vesk” ise deve yükü hakkında kullanılır. “Bu ağjr yük taşımış kadın” demektir. “Hurma ağacının yemiş yükü” çoktur demektir. “Çok yemiş yüklenmiş hurma ağacı” denilir, şekli de nakledilmiştir, bu kıyasi değildir. Çünkü fiil (ağır yük yüklen­me) hurma ağacınındır. “Kâf” harfi kesreli olarak: şeklindeki kullanım: “Yük taşıyan (hamile) kadın” demeye kiyasetidir. Çünkü ağacın taşıdığı yük (meyve) kadınların yüküne (hamileliğine) benzer. “Kâf” harfi üs­tün olarak şeklindeki söyleyiş ise şaz (istisnai)dir. Hurma ağaçlarını an­latan Lebid’in şöyle dediği rivayet edilmektedir:

“Su ile dopdolu bir yerde ve dalları birbirine bağlanmış (sanki) Yükler taşımışlar, onların kimisi de çok ağır (yemiş) yükü taşımış kapçıkları içindedir.”

Bunun çoğulu diye gelir, “Vav” harfi üstün olarak: ” Kulak­taki ağırlık” demektir, ” Kulağı sağırlaştı, sağır olur” demek­tir. Mastarının kıyasa göre harekeli gelmesi gerektiği halde sükun İle kulla­nılır. Daha önceden buna dair açıklamalar el-En’am Sûresi’nde (6/25. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Kolaylıkla akanlar” dan kasıt, gittiği yere rüzgarlar ile kolayca akıp gi­den gemilerdir, bulutlar olduğu da söylenmiştir. Bu görüşe göre bulutların kolayca akışı iki şekilde açıklanır: 1- Yüce Allah o bulutlan (dilediği şekil­de) ülke ve bölgelere yürütür. 2- Onların yürütülmesindeki kolaylık demek­tir. Araplarca bilinen anlamı da budur, nitekim el-A’şa da şöyle demiştir:

“Onun komşusunun evinden yürüyüşü sanki

Bulutun yürüyüşü gibidir ki ne ağırdır, ne de çabuk (sükunetle gider.)” [1]

  1. Güzel yolları bulunan gök hakkı için,
  2. Gerçekten siz birbirini tutmayan sözler İçindesiniz.
  3. Ondan döndürülenler, döndürülür.
  4. Kahrolsun yalancılar!
  5. Onlar ki, kuşatıcı bir cehalet içinde gafil kimselerdir.
  6. “Din günü ne zamandır?” diye sorarlar.
  7. O gün onlar azab için ateşe sunulurlar.
  8. “Azabınızı tadın. İşte bn, çabucak gelmesini İstediğinizdir.”

“Güzel yollan bulunan gök hakla İçin” buyruğunda geçen “gök”den mak sadın yeri gölgelendiren bulutlar olduğu söylendiği gibi, yükseltilmiş gök ol duğu da söylenmiştir. İbn Ömer O yedinci semadır, demiştir. Bunu el Mehdevî, es-Sa’lebî, el-Maverdî ve başkaları zikretmişlerdir. “Güaselyollar’ın açıklaması ile ilgili yedi görüş vardır:

1- İbn Abbas, Katade, Mücahid ve er~Rabi, muntazam ve güzel yaratılış sa hibi diye açıklamışlardır. İkrime de böyle demiştir: Dokumacının güzelce ku maşı dokuduğunu hiç görmedin mi? İşte bu kökten otmak üzere “Kumaşı güzelce dokudu, dokur” denilir. Mastarı da: diye gelir.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Muhkem kılıp, güzelce yaptığın herbir şey hakkın­da bu kökten olmak üzere; “Onu güzel ve sağlam yaptın” denilir.

2- Süslü demektir. Bu açıklamayı el-Hasen ve Said b. Cübeyr yapmıştır, Yine el-Hasen’den,

3- Yıldızları bulunan diye açıkladığı rivayet edilmiştir.

4- ed-Dahhak: Yollan bulunan diye açıklamıştır. Suda ve kumda rüzgar estiğinde görülen dalgalara denilir. el-Ferra’nın görüşü de buna ya­kındır. O şöyle demiştir: “Kum gibi rüzgarın estiği herbir şeyin kırıl­ması (dalgalanması) yine rüzgarın estiği vakit suyun şekli” bu anlama geldi­ği gibi demirden yapılmış zırhın da öylece dalgalarının olmasına denilir. Dal­galı saçtaki kıvrımlara da denilir. Deccal hadisinde de: “Saçları dalgalı, kıvrımlıdır” denilmektedir. Şair Züheyr de şöyle demiştir:

“Şiddetli bir rüzgarın dokuduğu bitkilerin dibinde (auyun etrafını

sarmış) bir taç gibidir. O auyun güneş gören kısmı dalgalı, güzel yolludur.”

Ancak sema insanlardan uzak olduğundan ötürü (insanlar) bu yollan gö­remezler.

5- Güçlü, çetin ve sağlam demektir. Bu açıklamayı İbn Zeyd yapmış ve: “Üzerinizde sapasağlam yedi (gök) bina ettik.” (en-Nebe’: 78/12) buyruğu­nu okumuştur.

“At ya da başka türden varlıkların güçlü ve sağlam yaratılışta ol­ması” demektir. Şair İmruu’1-Kays da şöyle demiştir:

“Beni o benzersiz haliyle taşımaya koyuldu,

Böğrü oldukça zayıf fakat yaratılışı oldukça sağlam ve güçlüdür.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Din artık karmakarışık bir hal aldı, onun için ben de hazırlandım; Kollarımı (bir araya geldikleri göğsümü) ve sapasağlam yüksek onurlarımızı”

Hadiste belirtildiğine göre; Aişe Cr.anha): “Namazda gömleğinin altında eteğini sağlamca bağlardı,” denilmektedir. [2]

6- Çokça hareket sahibi demektir. Bu açıklamayı Hasif yapmıştır. “Sık dokunmuş elbise” ile: “oldukça arlanmaz bir yüz” tabirleri de buradan gelmektedir.

7- Yollardan kasıt semadaki yıldız kümesi (mecerra, samanyolu)dir. Ona bu ismin veriliş sebebi, mecerra (iki duvar arasına enine yatırılmış tahta par­çası) gibi bîr iz bıraktığından dolayıdır.

“Yollar” çoğuludur. Recez vezninde şair şöyle demiştir;

“Sanki dokumacılar üzerini Örtmüş gibidir, Yol yol çizgileri bulunan bir kilimle.” kum ve benzeri şeylerdeki yol demektir ço­ğulu diye gelir, çoğulu ise diye gelir lafzı -vezin itibariyle- gibi olur ki; bu da bir sevik (yağda kavrulmuş un)den bir tanenin adıdır. Bu açıklamalar el-Cevherî’den aktarılmıştır.

Yüce Allah’ın: ” Güzel yolları bulunan” buyruğunun el-Hasen tarafından: şeklinde okunduğu ri­vayet edilmiştir. Aynı şekilde genelin okuyuşu gibi diye okuduğu da rivayet edilmiştir. İkrime ve Ebu Mİclez’den diye okudukları rivayet edilmiştir. Bunun tekili; diye gelir. şekli ise bunun hafifletil­miş (be harfi sakin okunmuş) şeklidir. şeklinin tekili diye ge­lir.

(diye okuyanların kıraatine göre bunun tekili di­ye gelir. diye okuyanların kıraatine göre ise; ile kelime­leri gibidir. de onun hafifletil misi (“be” harfi sakin okunmuşu)dır.

şeklindeki okuyuş ise şazdır, zira Arapçada vezninde bir ke­lime yoktur. Böyle bir okuyuş şivelerin birbirine karışması diye yorumlanır. Sanki “be”yi kesreli okumak isterken “ha” harfini kesreli okumuş, sonra da hatırına getirirken “be” harfini ötreli okumuş gibidir. Bütün bu açıklamaları el-Mehdevî yapmıştır.

“Gerçeklen siz birbirini tutmayan sözler içindesiniz.” Bu bir önceki âyette bulunan “…gök hakkı için” şeklindeki kasemin (yeminin) cevabıdır. Ya­ni siz ey Mekkeliler, Muhammed ve Kur’ân-ı Kerim hakkında “birbirini tut­mayan sözler İçindesiniz” kiminiz doğrulamakta, kimini2 yalanlamaktasınız.

Bu buyruğun bölünenler (bk. el-Hicr, 15/90. âyet) hakkında indiği de söy­lenmiştir. Onların, Muhammed sihirbazdır, şairdir, onu kendisi uydurmuştur, o delidir, o’bir kahindir, onun söylediği (Kur’ân) geçmişlerin masaIIandır, şek­lindeki farklı sözleri hakkında indiği de söylenmiştir. Bir diğer açıklamaya göre onların kimilerinin öldükten sonra dirilişi kabul etmeyişi kiminin bu hu­susta şüphe içerisinde olması dolayısıyla anlaşmazlık içerisinde bulunmala­rı ile ilgili olduğu da söylenmiştir. Maksadın putlara ve heykellere ibadet eden­ler olduğu da söylenmiştir. Onlar kendilerinin yaratıcısının Allah olduğunu kabul etmekle birlikte başkasına tapınıyorlar,

“Ondan döndürülenler, döndürülür.” Yani Muhammed ve Kur’ân’a iman etmekten döndürülen kimseler döndürülür. Bu açıklama el-Hasen ve başkalarından nakledilmiştir, Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştin Onlar sihirbazdır, söylediği kahinliktir, geçmişlerin masallarıdır, seklindeki sözle­riyle iman etmek isteyen kimseler imandan döndürülür, anlamında olduğu da söylenmiştir. Bir diğer açıklama da şöyledir: Bu hususta Allah’ın korudu­ğu kimseler anlaşmazlık içerisine düşmekten alıkonulurlar.

“Onu o şeyden alıkoydu, çevirdi, çevirir” demektir. Yüce Allah’ın:Sen bizi… döndürmek için rni bize geldin.” (el-Ahkaf, 46/22) buyruğunda da aynı kökten gelen kelime kullanılmıştır.

Mücahid dedi ki: “Ondan döndürülenler, döndürülür” buyruğu “Ondan aklı bozulmuş kimseler alıkonulur” anlamındadır. Çünkü “Aklın bozulması (delirmek)” demektir,

ez-Zemahş.erî dedi ki: Bu buyruk: diye de okunmuştur ki, bu “ondan mahrum edilenler, mahrum olunur” demektir. Bu da süt sağmak suretiyle memeyi adeta tüketmeyi anlatmak için kullanılan; ( gelir.

Kutrub dedi ki: (Buyruk): Ondan aldatılan, kandırılan kimseler kandırı­lır (uzaklaştırılır) demektir, el-Yezidî de: Ondan itilerek uzaklaştırılanlar iti­lir, uzaklaştırılır demektir. Anlam birdir, hepsi de sarf (geri çevirmek, döndürmek) anlamı ile alakalıdır.

“Kahrolsun yalancılar” buyruğu lanet olsun yalancılara, diye tefsir edil­miştir. İbn Abbas: Şüphe ve tereddüt içerisinde bulunanlar yani kahinler kah­rolsun, diye açıklamıştır. el-Hasen de: Bunlar biz ölümden sonra diriltilme­yiz diyen kimselerdir diye açıklamıştır.

(Lafzı anlamı ile): “öldürülsün” demek olan: ” bunlar kendilerine müminler tarafından- Öldürülsünler diye beddua edilmesi gereken kimseler­dendirler” demektir. el-Ferra da: Bu lanete uğradılar demektir, diye açıkla­mıştır. Yine el-Fefa dedi ki: “Yalancılar” bilmedikleri şeylerden har ketle tahminlerde bulunarak; Muhammed delidir, yalancıdır, sihirbazdır, şairdir diyen yalancılardır. Bu ifade onlara bir bedduadır, çünkü yüce Allah’ın lanetlediği bir kimse öldürülmüş ve helak olmuş bir kişi konumundadır.

İbnu’l-Enbari dedi ki: Yüce Allah bu buyrukla bizlere onlara beddua et­meyi öğretmektedir. Yani: “Kahrolsun yalancılar” deyiniz.

lafzı dyvA-O’in çoğuludur. Bunun mastarı olan: “Yalan” demektir. “Çokça yalan söyleyen kimse” demek olur.

“Yalan söyledi, söyler” demektir.

Arapçada: “Yalan söy­ledi, söyler” anlamındadır. Bu açıklamayı en-Nehhas nakletmiştir. ay­nı zamanda “hurma ağaandaki taze hurmadan ne kadar kuru hurma çıkaca­ğını tahmin etmek” anlamındadır, ” Hurma ağaçlarındaki hurmayı tahmin ettim” demektir. Bu fiilden isim: diye gelir. ” Hurma ağaçlarından ne kadar hurma çıkar tahmin edersin” diye sorulur.

“Ağaçtaki hurmayı tahmin eden kişi” demektir. O halde bu la­fız, müşterek (birden çok manayı ifade eden) bir lafızdır. asıl an­lamı daha önceden el-En’am Sûresi’nde (6/116. âyetin tefsirinde) geçtiği üze­re “kesmek’tir. Haliç (körfez)e: denilmesi de buradan gelmektedir. Çünkü su orada nihayete ermekte, kesilmektedir. ” Küpede tek ba­şına bulunan taş” demektir. Çünkü o bu haliyle benzerlerinden ayrılmıştır. ” Öd” demektir. Çünkü o güzel kokusu ile benzerlerinden ayrılmak­tadır, ” Aç kalmış ve üşümüş kimse” anlamındadır. Çünkü böyle bir kimse bu durumda takatten kesilir. “ Kişi aç ve üşümüş vaziyet­tedir” denilir. Bu durumda olan kimseye de denilir. Şu kadar var ki üşüme olmaksızın sadece açlık hakkında: fiili kutlanılmaz. Ancak aç­lık olmaksızın üşümek hakkında bu fiil kullanılabilir. şeklinde “hı” hem ötreli ve hem kesreli olarak altın ya da gümüşten halka demektir, ço­ğulu diye gelir.

Müneccimlerin (yıldızlara bakarak geieceğe dair haber verenlerin) sözle­ri ile sezgi ve tahminlerinin gelecekte olacakları gösterdiğini iddia eden her­kesin sözü de: ” Yalancıların yalanı” kapsamına girmektedir.

İbn Abbas dedi ki; Bunfar Mekke’nin yollarını kendi aralarında paylaştı­ran ve yüce Allah’ın Peygamberi hakkında insanları ona iman etmekten döndürmek için neler söyleyeceklerini bölüşen kimseler demektir.

“Onlar ki kuşatıcı bir cehalet içinde gafil kimselerdir.” bnyruğundaki “Bir şeyin üstünü kapatıp örten şey” demektir. “Gireni ör­ten nehir” demektir, “Ölüm sarhoşlukları” tabiri de buradan gel­mektedir. “Gafil kimseler” ahiret ile ilgili hallerden yana gaflet içerisinde bu­lunan ve başka şeylerle oyalanan kimseler demektir. “Din günü” hesabın gö­rüleceği gün “ne zamandır, diye sorarlar.” Onlar bu sözü alay olsun, diye ve kıyamet hakkında şüphe ettikterinden ötürü söylüyorlar.

“O gün onlar azab için ateşe sunulurlar” buyruğundaki: “O gün” buyruğu “ceza” lafzının takdirine binaen nasb ile okunmuştur ki; “Bu ceza “azab içinde ateşe sunulacakları gün­de” kendilerine verilecektir, demektir. “Ateşe sunulmaları” ise ateşte yakıl­maları anlamındadır. Bu da Arapların: “Saflığını anlamak için al­tını ateşte yaktım” tabirlerinden alınmıştır. “Fitne”nin asıl anlamı sınamak, denemek, demektir,

Bunun mütemekkin olmayan lafza (mesela i’rabın üzerinde görülmediği cümleye) izafet edilmesi dolayısıyla mebni olduğu ve az önce geçen takdi­re göre nasb konumunda bulunduğu yahutta; “Din günü (ne za­mandır)” ibaresinden bedel olarak merfu olduğu da söylenmiştir.

ez-Zeccac dedi ki: ” Senin ayakta olduğun gün, se­nin ayağa kalkacağın gün” (şeklinde “gün” anlamındaki kelimenin ötreli) kul­lanımı hoşuma gider. Ref konumunda olmakla birlikte üstün de okunabilir. Bu da ref anlamında olmakla birlikte nasb ile gelmiştir.

tbn Ab bas dedi ki; “Sunulurlar” azab edilirler, demektir. Şairin şu beyi-tinde de bu anlamda kullanılmıştır:

“Allah kullarından herbir kişi baskı ve zulüm altındadır, Mekke vadisinde kahredilmiş ve azab olunmaktadır.”

“Azabınızı tadın!” Onlara; Azabınızı tadın, denilir demektir. Bu açıklama­yı İbn Zeyd yapmıştır.

Mücahİd ateşte yakılmanızı tadın, İbn Abbas: Yalanlamanızı yani yalan­lamanızın cezasını tadın, diye açıklamışlardır. el-Ferra da; Azabınızı tadın, de­mektir, demiştir.

“İşte bu” dünyada iken “çabucak gelmesini istediğnûzdir.” Yüce Allah’ın bu buyrukta: “Bu” diye buyurup -müennes kipi olan diye buyurmayısının sebebi burada “fitne”nin (kendisi müennes bir kelime olmakla birlikte, müzekker bir kelime olan): “azab” anlamında oluşundan dolayıdır. [3]

  1. Şüphesiz takva sahipleri cennetlerde ve pınarlardadırlar.
  2. Rabblerinin kendilerine verdiğini alırlar, çünkü onlar bundan önce ihsan edicilerdi.

Yüce Allah, kâfirlerin sonunda varacakları yeri sözkonusu ettikten sonra “şüphesiz takva sabibleri, cennetlerde ve pınarlardadırlar” buyruğu ile mü­minlerin sonunda varacakları yeri sözkonusu etmektedir. Yani onlar zevk ve neşeyi en ileri derecede sağlayacak türden, içinde akan pınarların bulundu­ğu bahçelerde bulunacaklardır.

“Rabblerinin kendilerine verdiğini alırlar” buyruğundaki; “Alır­lar” lafzı hal olarak nasb edilmiştir. “Rabblerinin kendilerine verdiği” mü­kafat ve türlü lütuf ve ihsanları (alırlar), demektir. Bu açıklamayı ed-Dahhak yapmıştır.

İbn Abbas ve Said b. Cübeyr de: “Rabblerinin kendilerine verdiğini alır­lar” farzları işlerler demektir, diye açıklamışlardır.

“Çünkü onlar bundan” dünyada iken cennete girişlerinden “önce” farz­ları işiemek suretiyle “ihsan edicilerdi.”

İbn Abbas dedi ki: Buyruğun anlamı şudur Onlar kendilerine farz hüküm­ler farz kılınmadan önce de ametlerini ihsan ile yapan kimselerdi. [4]

  1. Onlar gecenin az bir bölümünde uyurlardı.
  2. Seherlerde de onlar mağfiret dilerlerdi.
  3. Mallarında dilenenin ve yoksulun da bir hakkı vardır.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız;

I- Geceleyin az uyuyanlar:

“Onlar gecenin az bir bölümünde uyurlardı.” buyruğundaki; “Uyurlardı” demektir. (Mastarı olan):

” Geceleyin uyumak” anlamın­dadır. “. Hafif uyku” demektir. Ebu Kays b. el-Eslet dedi ki:

“Basımdaki miğfer yaraladı başımın derisini,

O balamdan çok hafif olanı dışında, uykunun tadına bakamıyorum.”

Amr b. Madî Kerib de kahraman Ebu Dureyd b. es-Sımme tarafından esir alınmış bulunan kızkardeşine duyduğu özlemi dile getirerek şöyle demiştir:

“Bu işiten davetçi Reyhaneden mi beni uykusuz bırakıyor? Arkadaşlarım ise uykuya dalmış bulunuyor?”

“Uyudu, uyur” anlamında: ile -ayn yerine ğayn ile-: denilir. Bu açıklamayı da el-Cevheri yapmıştır.

Fiilin başında bulunan: hakkında farklı görüşler vardır. Bunun zaid bir sıla olduğu söylenmiştir ki; bu İbrahim en-Nehaî’nin görüşüdür. İfade:. Geceleyin az uyurlardı” takdirindedir. Yani onlar gecenin az bir bölümünde uyurlar ve çoğunu namazla geçirirlerdi.

Ata dedi ki: Bu, kendilerine gece namazı kılmaları emri verildiği sırada idi.

Ebu Zerr elbisesini belinden bağlar, eline bastonunu alıp ona dayanır (öy­lece) namaz kılardı. Bu hali yüce Allah’ın: “Birazı müstesna geceleyin (na­maza) kalk.” (el-Muzzemmil, 73/2) buyruğunda ruhsat ininceye kadar böy­lece devam etti.

Buradaki: O ) lafzının zaid olmayıp yüce Allah’ın: ” Az” buyruğu üzerinde vakıf yapmak için olup sıla değildir, de denilmiştir. Burada vakıf ya­pıldıktan sonra: “Onlar geceleyin uyumazlardı” diye oku­maya devam edilir. Bu durumda: nefy için olup onların hiçbir şekilde uyumadıkları anlamını verir. el-Hasen dedi ki: Onlar çok az bir bölümü dişında geceleyin uyumazlardı. Bazan gayrete geiir ve seher vaktine kadar iba­detlerine devam ederlerdi.

Yakub el-Hadramî’den şöyle dediği rivayet edilmektedir: Bu âyetin tefsi­ri hususunda görüş ayrılığı vardır. Kimileri şöyle demiştir: ” Onlar… az idiler” buyruğu şu demektir: Onların sayıları azdı. Daha sonra okumaya: “Geceleyin uyumazlardı” diye okumaya devam eder. Bu da geceleyin (az) uyurlardı, demektir.

İbnu’l-Enbarî dedi ki: Bu uygun bir açıklama değildir, Çünkü âyet-i ke­rime onların sayılarının azlığına değil, uykularının azlığına delildir. Diğer ta­raftan eğer biz dediği şekilde okumaya devam edecek olursak ve bu da: “On­lar geceleyin uyurlardı” anlamına alınacak olursa, bu onlar için bir övgü ol­mazdı. İnsanların tümü geceleyin uyurlar. Buradaki: (u)’in olumsuzluk an­lamında kullanılması hali müstesna. (O zaman; geceleyin uyumazlardı, de­mek olur.)

Derim ki: Kimilerinin yaptığı tevile göre -ki aynı zamanda ed-Dahhak’ın da görüşüdür- sayıları az olduğundan dolayı ifade daha önce geçen: “Çün­kü onlar bundan önce ihsan edicilerdi” buyruğu ile ilişkilidir. Yani onlar­dan ihsan edici olanlar sayıca azdı. Daha sonra yeni bir cümle olarak: ” Geceleyin uyumazlardı” diye buyurmaktadır.

Birinci ve ikinci yoruma göre “onlar gecenin az bir bölümünde…lardı” buy­ruğu daha önce geçen ifadelerin tamamlanmasından sonra yeni bir hitab cüm­lesi olur. Bu durumda: “Uyumazlardı” buyruğu üzerinde vakıf ya­pılır. Aynı şekilde; “Az” buyruğu: “dı”nın haberi kabul edildi­ği takdirde de böyle olur ve bu durumda: O) lafzı, “Az” lafzı ile mer fu olur. Sanki: ” Geceleyin uyumaları az idi” denilmiş gibidir.

Buna göre nefy edatı olması mümkündür. Fiil ile birlikte mastar olması da mümkündür. “(aıs ) …di” isminden bedel olarak merfu olması da mümkündür. Bu durumda da ifadenin takdiri “Onların uyumaları gecenin az bir bölümünde idi” şeklinde olur.

” Az” lafzının mansub gelmesine gelince, eğer; ( l. ) zaid ve “uyur­lar” lafzını te’kid için zaid olarak gelmiş kabul edilip, “Onlar az bir vakitte…” ya da; Onlar az uyurlardı” takdirinde kabul edilir. Eğer zaid kabul edilmeyecek olursa, o takdirde: ” Az” buyruğu ” …di” lafzının haberi olur ve bununla birlikte “uyurlardı” anlamındaki fiil ile nasbedildiği kabul edilemez. Çünkü; O )in mastar için olduğunu ka­bul etmekle birlikte “uyurlar” fiili İle nasbedildiğini kabul edecek olursak, o takdirde sıla mevsulden önce getirilmiş olur.

Enes ile Katade âyetin tevili hakkında şöyle demişlerdir: Onlar akşam ve yatsı namazları arasında namaz kılarlardı. Ebu’l-Aliye: Akşam ile yatsı arasın­da uyumazlardı, demiştir, İbn Vehb de böyle açıklamıştır.

Mücahid dedi ki: Ayet-i kerime ensar hakkında inmiştir. Onlar Peygam­ber (sav) mescidinde akşam ile yatsı namazlarını kılarlar, sonra da Küba’ya giderlerdi. •

Muhammed b. Ali b, el-Htiseyn dedi ki: Onlar yatsı namazını kıltncaya ka­dar uyu mallardı. el-Hasen dedi ki: Sanki o, namaz için uyanık kalmaları kar­şılığında uyuma zamanlarını az bîr süre olarak değerlendirmiş gibidir.

İbn Abbas ve Mutarrif dediler ki: Herbir gecenin ya ilk vakitlerinde yahut orta zamanlarında Allah İçin namaz kılmadan geçirdikleri geceler çok azdı. [5]

2- Teheccüd Namazına Devam Edenlerin Başından Geçen Bazı Olaylar:

Teheccüd kılanlardan birisinden rivayet edildiğine göre rüyasında birisi gelerek ona şu beyiti okumuş:

“Bir göz geceleyin rahatça nasıl uyuyabilir ki; Hangi meclislerde konaklayacağını bilmediği halde?”

Ezdiilerden bir adamdan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Geceleyin uyu­mazdım. Bir gün gecenin son vakitlerinde uyudum. Rüyamda beraberlerin­de elbiseler bulunan ve daha güzellerini göremediğim iki genç gördüm. Na­maz kılan herkesin yanıbaşında durdular ve ona bir elbise giydirdiler. Son­ra uyuyanların yanına vardılar, fakat onlara elbise giydirmediler. Onlara: Şu yanınızdaki elbiselerden bana da giydiriniz, dedim. Bana: Bunlar insanın üs­tüne giydiği elbiseler değildir. Bunlar yüce Allah’ın nzasıdır, namaz kılan her­kesi bu rıza kuşatır.

Ebu Hallad’dan da şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bir arkadaşım bana şu­nu anlattı: Bir gece uyurken bana kıyamet gösterildi. Kardeşlerimden birta­kım kimseleri yüzleri aydınlanmış, renkleri parlamış ve üzerlerinde diğerle­rinden farklı elbiseler giyinmiş gördüm. İnsanlar çıplakken nasıl olur da bun­lar elbise giyinmişler, dedim. Bunların yüzleri niye bu kadar parlak, diğer in­sanların yüzleri niye böyle değişik? Birisi bana şöyle dedi: Elbiseli gördüğün kimseler ezan ile kamet arasında namaz kılanlardır. Yüzlerinin parıldamak­ta olduğunu gördüğün kimseler de seher vakitlerinde tevbe ve istiğfar edenler ile teheccüd namazı kılanlardır. Ben: Birtakım kimselerin de asil develer üzerinde olduğunu gördüm, dedim. Peki diğer insanlar yaya ve çıplak ayak­lı iken bunlar ne diye binek üzerintledirler, diye sordum, bu şahıs bana şöy­le dedi: Bunlar yüce Allah’a yakınlaşmak maksadıyla ayaklan üzerinde diki­lenler (namaz kılanlar)dir. Yüce Allah da bunun karşılığında onlara en ha­yırlı mükafatı verdi. Rüyamda: Vay ibadet edenlere! Ne kadar şerefli bir ma­kamları varmış, diye bağırdım ve korku içerisinde uyandım. [6]

3- Seherlerde Mağfiret Dileyenler:

“Seherlerde de onlar mağfiret dilerlerdi.” buyruğu ikinci bir övgüdür. Yani onlar günahlarından ötürü mağfiret dilerlerdi. Bu açıklamayı el-Hasen yapmıştır. Seher duanın kabul edilmesi umulan bir vakittir. Buna dair açıklamalar daha önceden Al-i İmran Sûresi’nde (3/17. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

İbn Ömer ve Mücahid dedi ki: Bunlar seher vaktinde namaz kılarlar, de­mektir. Namaza “istiğfar (mağfiret dilemek)” adını vermişlerdi.

el-Hasen yüce Allah’ın: “Onlar gecenin az bir bölümünde uyurlardı.”

buyruğu hakkında şu açıklamayı yapmıştır: Gecenin ilk vakitlerinden itiba­ren seher vaktine kadar namazlarını sürdürdüler, sonra da seher vaktinde Al­lah’tan mağfiret dilediler.

İbn Vehb dedi ki: Ayet ensar hakkındadır. Yani onlar Küba’dan sabahle­yin gelir, Peygamber (sav) mescidinde namaz kılarlardı.

İbn Vehb, İbn Lehia’dan, o Yezid b. Ebi Habib’den dediler ki: Onlar en-sardan birtakım kimselere meyvelerini sulamak maksadıyla kovalarla su çe­ker ve meyvelerini sularlardı. Sonra az bir vakit uyurlar, sonra da gecenin bi­timine kadar namaz kılarlardı.

ed-Dahhak: Maksat sabah namazıdır, demiştir. el-Ahnef b. Kays dedi ki: Ben amellerimi cennetliklerin amelleri ile karşılaştırdım, bir de baktım ki on­lar bizleri çokça geride bırakmış, bizimle mesafeyi açmışlar. Onların amel­lerine ulaşamıyorum. “Onlar gecenin az bir bölümünde uyurlardı.” Bu se­fer amelimi cehennemliklerin amelleri ile karşılaştırdım. Onların hayırsız kim­seler olduklarını gördüm. Allah’ın Kitabını, Rasûlünü, öldükten sonra dirili­şi yalanlıyorlar. O bakımdan bizim aramızda konumu en hayırlı olan kimse­lerin, salih ameller işlemiş olmakla birlikte kötü, başka ameller de karıştır­mış bir topluluk olduklarını gördüm. [7]

4- Maldaki Hak:

“Mallarında dilenenin ve yoksulun da bir hakkı vardır” buyruğu üçün­cü bir övgüdür.

Muhammed b. Şîrîn ye Katade dedi ki: Buradaki “hak” farzolan zekattır. Bunun zekatın dışında kendisiyle akrabalık bağının gözetildiği yahut bir mi­safirin ağırlandığı yahut güçsüz bir kimsenin bineğin sırtında taşındığı yahut bir mahrumun ihtiyaçtan kurtanldığı mal, olduğu da söylenmiştir. İbn Abbas’ta böyle demiştir. Çünkü sûre Mekke’de inmiş, zekat ise Medine’de farz kılın­mıştır.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Bu âyet hakkında kuvvetli olan görüş onun zekata dair olduğudur. Çünkü yüce Allah el-Mearic Sûresi’nde: “Onlar ki; malların­da bilinen bir hak vardır: Dilenene ve yoksula” (el-Mearic, 70/24-25) diye buyurmaktadır. “Bilinen hak” ise şeriatın miktarını, türünü ve zamanını belirlemiş olduğu zekattır, Bunun dışında olan haklara gelince -bu görüşü ka­bul edenlere göre- bu hak bilinen bir hak değildir. Zira bu hakkın miktarı, cinsi belli olmadığı gibi; zamanı da belirlenmemiştir. [8]

5- Dilenen (Sail) ve Yoksul (Mahrum):

Yüce Allah’ın: “Dilenenin ve yoksulun” buyruğunda geçen “dilenen: essail” fakirliğinden ötürü insanlardan dilenen kimsedir. Bu açıklamayı İbn Ab-bas, Said b. el-Müseyyeb ve başkaları yapmıştır.

“Yoksul: mahrum” ise maldan yana mahrumiyet içerisinde olan kimse de­mektir. Bunun kimliğinin muayyen olarak tesbit edilmesi hususunda farklı görüşler vardır. İbn Abbas, Said b. el-Müseyyeb ve başkaları şöyle demişler­dir: Yoksul (mahrum) İslamda kendisine ait ayrılmış payı bulunmayan kim­se (el-muhareO demektir, Aişe (r.anha) da; “Yoksul bir kazanç sağlama im­kanı bulunmayan (muharef) kişi demektir” demiştir.

“Muharef adam” sınırh ve yoksul kimse demektir. “Mübarek”in zıddıdır. Filan kişinin maişeti -adeta rızkı kendisinden başka tara­fa kaydmlmışcasına- zorlaştınlmış, daraltılmış” demektir.

Katade ve ez-Zühri: Mahrum, insanlardan bir şey istemeyen ve ihtiyacı­nı bildirmeyen, iffetli davranan kimse demektir.

el-Hasen ve Muhammed b. el-Hanefiye dedi ki: Yoksul, ganimetin pay­la ştırılmasından sonra -ganimette payı olmaksızın- gelen kimse demektir. Ri­vayet edildiğine göre Peygamber (sav) bir seriyye (küçük askeri birlik) gön­dermiş, bunlar bir takım ganimetler ele geçirmişlerdi. Ganimetin paylaştırı­lıp bitmesinden sonra bir topluluk geldi ve bunun üzerine şu: “Mallarında… bir hakkı vardır” âyeti nazil oldu.

îkrime dedi ki: Yoksul, hiçbir malı kalmayan kimse demektir, Zeyd b. Eş­lem dedi ki: Mahsulleri yahut ekini ya da davarlarının yavruları musibete ve belaya uğramış kimse demektir. el-Kumzî dedi ki: Yoksul yok edici felaketin isabet ettiği kişidir. Daha sonra da yüce Allah’ın: “Gerçekten bizler bor ca batırıldık. Daha doğrusu biz mahrum bırakıldık,” (el-Vakıa 56, 66-67) buyruğunu okudu. Bunun bir benzen de “bahçe sahipleri” kıssasında geç­mektedir ki; onlar: “Hayır, aksine biz mahrum bırakılanlarız.” (el-Kalem, 68/27) demişlerdi.

Ebu Kİlabe dedi ki; Yemamelilerden bir adamın bir malı vardı. Sel gelip malını götürdü. Arkadaşlarından bir adam: İşte bu mahrum (yoksul) kimse­dir, ona bir pay ayırın, dedi.

Dünyalığı isteyip dünyanın kendisine sırt çevirdiği kimsedir, diye de açıklanmıştır. Bu açıklama aynı zamanda İbn Abbas’tan da rivayet edilmiş­tir.

Abdu’r-Rahman b. Humeyd dedi ki: Yoksul (mahrum) kimse köle olan kimsedir. Kastın, köpek olduğu da söylenmiştir. Rivayet edildiğine göre Ömer b. Abdu’l-Aziz Mekke’ye giderken yolda bir köpek yanına gelmiş. Ömer -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- bir koyunun kolunu alarak onu köpeğe at­mış ve: Mahrum (yoksul)un bu olduğunu söylerler, demiştir.

Yine denildiğine göre, yoksul neseben akraba olan kimseler arasından fa­kir oluşu sebebiyle nafakasının (kişi tarafından) verilmesi gereken kimsedir. Çünkü böyle bir kişi kendi kazanandan mahrum kalmış ve sonunda başka­sına ait maldan nafakasının karşılanması İcab etmiştir.

İbn Vehb, Malik’ten şöyle dediğini rivayet etmektedir: Yoksul, rızıktan mahrum bırakılan kimsedir. Bu güzel bir açıklamadır. Çünkü bütün görüş­leri kapsamaktadır.

eş-Şa’bî dedi ki: Ergenlik çağına eriştiğimden bu yana yetmiş yıi geçti ve yoksul (mahrum)un kim olduğunu sorup duruyorum, fakat bugün onun kim­liğini bildiğim kadar daha önceden bilmiş değilim. Bunu Şu’be, Asım el-Ah-vel’den, o eş-Şa’bî’den rivayet etmiştir.

Yoksul (mahrum); dildeki asıl anlamıyla, alıkonulmuş, engellenmiş demek olup, men etmek, alıkoymak demek olan “hirman (mahrumiyet, mahrum kal-mak)”den gelir. Alkame şöyle demiştir:

“Ganimet gününde ganimetten yiyecek bir şeyler verilen kimse

Enes’ten rivayete göre Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur; “Kıyamet gününde fakirlerden dolayı zenginlerin vay haline! Rabbimiz bunlar senin bi­zim lehimize onların üzerine farz kıldığın haklarımızı bize vermeyerek zalim­lik ettiler, diyecekler. Yüce Allah da şöyle buyuracaktır: İzzetim ve celalime yemin ederim ki, sizi yakınlaştıracağım, onları da azaplandıracağım.” Daha sonra Rasûiullah (sav): “Mallarında dilenenin ve yoksulun da bir hakkı var­dır” buyruğunu okudu. Bunu es-Sa’tebî zikretmektedir. [9] [10]

  1. Yakînleri olanlar için yeryüzünde âyetler vardır.
  2. Kendi nefislerinizde de; artık görmez misiniz?
  3. Rızkınız ve vaad olunduğunuz semadadır.
  4. Göğün ve yerin Rabbl hakkı için; o s İzin konuştuğunuz gibi ke­sin bir gerçektir.

Yüce Allah her iki kesimin durumunu sözkonusu ettikten sonra:

“Yafcînleri olanlar için yeryüzünde âyetler vardır” buyruğu ile yeryü­zünde öldükten sonra diriltmeye ve mükellefleri hesaba çekmeye kadir oluşuna delalet eden alametlerin bulunduğunu açıklamaktadır. Çerçöp oluşundan sonra tekrar bitkinin yeşermesi, canlıların varlıklarını sürdürebilme­leri için bu bitkilerde gıda unsurunu takdir buyurması, yalanlayıcı ümmet­lerin başına inen helakin etkilerini görebildikleri ülkelerde, topraklarda ge­zip dolaşmaları hep bu âyetler (delil ve belgeler) arasındadır.

“Yakînleri olanlar” da Rabbl erinin vahdaniyetini, kendilerine gönderilmiş peygamberin doğruluğunu gerçek olarak bilen ve buna kesin olarak inanan kimselerdir. İşte bu belgelere yararlanıp onlar üzerinde düşünen kimseler on­lar olduklarından dolayı yüce Allah özellikle onları sözkomısu etmektedir.

“Kendi nefislerinizde de; artık görmez misiniz?’* buyruğunun şu takdir­de olduğu söylenmiştir: Yeryüzünde de, kendi nefislerinizde de yakînleri olanlar için âyetler vardır. Kata de dedi ki: Buyruğun anlamı şudur: Yeryüzünde yürüyen bir kimse bir çok âyetler (deiil ve belgeler) ile ibretji şeyler görür. Kendi nefsi hakkında düşünen kimse de yüce Allah’a ibadet etmek üzere ya­ratılmış olduğunu anlar.

Îbnu’z-Zubeyr ile Mücahid dedi ki: Burada (nefislerdeki âyetlerden) ka­sıt, büyük ve küçük abdestin çıkış yollarıdır.

es-Saib b. Şerik dedi ki: İnsan tek bir yerden yer içer, fakat bunlar iki ay­rı yerden çıkarlar. Bir kişi katıksız süt İçecek olsa yine ondan su ve kaba pis­lik çıkar. İşte nefisteki âyet budur.

İbn Zeyd dedi ki: Yani o sizi topraktan yarattı. Sizin için işitecek kulak­lar, görecek gözler ve kalpler var etti. “Sonra da beşer olup dağılmanız da onun âyetlerindendir.” (er-Rum, 30/20)

es-Süddî: “Kendi nefislerinizde de” hayatınızda, ölümünüzde yemeğini­zin vücudunuza girip çıkmasında da (âyetler vardır) demektir, demiştir.

el-Hasen dedi ki: Gençlikten sonra yaşlanmakta, güçlü iken sonradan za­yıflamakta, saçlarınız siyah iken ağarmasında… demektir.

Bİr diğer açıklamaya göre anlamı şudur; Nefislerinizin nutfeden, sonra ala­kadan, sonra bir çiğnem etten, sonra et ve kemikten yaratılıp ve nihayet si­ze ruhun üflenmesinde, dillerin, renklerin ve suretlerin değişmesinde ve bu­na benzer gizli ve açık daha başka âyetlerde (Allah’ın varlığına, birliğine, kud­retine beigeler vardır.) Kalpler, kalplerde yer etmiş bulunan akıllar, kalple­re mahsus mana ve çeşitli özellikler, diller, konuşma, harflerin çıkış yerleri, gözler, organlar ve diğer azalar ve bunların hepsinin yaratılış maksatlarına uygun faaliyette bulunmaları, eğilip bükülsünler diye azaların eklemler ha­linde düzenlenmiş olması, bunlardan herhangi birisinin felç olması, çalışa­maması halinde acizliğin ortaya çıkması, azaların gevşemesi halinde güçsüz­lüğün insan üzerine çöreklenmesi… “Yaratanların en güzeli olan Allah’ın şa­nı ne yücedir!” (el-Mu’minun, 23/14)

“Artık görmez misiniz?” Bununla kudretinin kemalini bilmeleri için kalbin görmesi (basireti)ni kastetmektedir. Bunun aciz kimsenin başarılı ol­ması, kararlı kimsenin ise mahrum bırakılması anlamında olduğu da söylen­miştir.

Derim ki: Sözü edilen bütün bu hususlar ibret almak noktasında kastedi­len hususlardır. Bizler el-Bakara Sûresi’nde tevhid âyetinde (2/164. âyet, 14. başlıkta) küçük alem olan insanın bedeninde her ne varsa mutlaka büyük alemde de onun bir benzerinin bulunduğunu açıklamış ve yine orada aklı­nı kullanıp düşünen kimselere yeterli gelecek kadarı ile ibret alınacak bir­takım hususları sözkonusu etmiş bulunuyoruz.

“Rızkınız ve vaadolundıığunuz semadadır” buyruğu hakkında Said b. Cü-beyr ile ed-Dahhak dedi ki: Burada “rızık”tan kasıt, semadan inen yağmur ve kardır. Onunla ekinler biter ve diğer varlıklar hayat bulurlar.

Said b. Cübeyr dedi ki: Mevcut olan herbir pınar kardan meydana gelmiş­tir. el-Hasen’den rivayete göre; o bulut gördü mü arkadaşlarına şöyle dermiş; Allah’a yemin ederim ki sizin rızkınız ondadır, fakat sizler günahlarınız sebebiyle ondan mahrum edilirsiniz.

Meani alimleri dedi ki: “Rızkınız… semadadır” buyruğu rızkınız yağmur­dadır, demektir. Yağmura sema denilmesinin sebebi onun semadan (yüksek yerden) inmesinden dolayıdır. Şair de şöyle demiştir:

“Sema (yağmur) bir kavmin toprağına düştü mü,

Biz de oiru(n verimini davarlarımıza) otlatırız, isterse onlar buna kızsınlar.”

tbn Keysan dedi ki: Sizin rızkınızı karşılamak, semanın Rabbine aittir, de­mektir. Bunun bir benzen de yüce Allah’ın: “Yeryüzünde yürüyüp de rızkı Allah’a ait olmayan hiçbir canlı yoktur.” (Hud, 11/6) buyruğudur.

Süfyan es-Sevrî dedi ki: “Rızkınız.., semadadır” rızkınız semada Allah’ın nezdindedir, demektir. Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Rızkınızın tak­diri semadadır. Orada size ait olduğu tesbit edilmiş olan her ne varsa Ana Kİ-tab’ta yazılı bulunmaktadır.

Yine Süfyan’dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Vasıl el-Ahdeb: “Rızkınız… semadadır” buyruğunu okudu ve: Şu işe bakın, ben rızkımın semada oldu­ğunu görüyorum, diğer taraftan kaikmış onu yeryüzünde arıyorum deyip, bir harabeye girdi. Orada üç gün kaldı, fakat eline hiçbir şey geçmedi. Üçüncü gün içinde ta2e hurma bulunan bir zembil görüverdi. Niyeti ondan daha gü­zel bir kardeşi vardı, o da onunla birlikte aynı mağaraya girdi. Bu sefer zem­bil birken iki oldu. Yüce Allah ölüm ile onları birbirinden ayırıncaya kadar onlar bu hallerinde devam ettiler.

İbn Muhaysın ve Mücahid “Rızkınız… semadadır” anlamındaki buyruğu “re” harfinden sonra elif ile: “Size rızık veren semadadır” di­ye okumuşlardır. Aynı şekilde sûrenin sonlarında bulunan (58. âyetin sonu­nu): ” Şüphesiz Allah rızık verendir…” diye okumuşlardır.

“Ve vaadolunduğunuz” buyruğu hakkında Mücahid dedi ki: Hayır ve şer türünden vaadolunduğunuz şeyler demektir. Başkası ise; özel olarak hayır türünden.,, demişlerdir. Özel olarak şer türünden, diye de söylenmiştir. Cennet diye de açıklanmıştır, ki bu açıklama Süfyan b. Uyeyne’den nakle­dilmiştir. ed-Dahhak: Cennet ve cehennem olarak “vaadolunduğunuz” di­ye açıklamıştır. İbn Şîrîn: Kıyamete dair “vaadolunduğunuz” diye açıklamış­tır. er-Rabi de böyle demiştir.

“Göğün ve yerin Rabbi hakkı için o sizin konuştuğunuz gibi kesin bir gerçektir” buyruğu ile yüce Allah onlara haber vermiş olduğu ölümden son­ra dirilişin, semada rızkı yaratmasının gerçeğini daha da pekiştirmekte ve bunun gerçeğin kendisi olduğuna yemin ettikten sonra; “O sizin konuştuğu­nuz gibi…” diyerek bunu daha da pekiştirmektedir.

Diğer duyular arasından konuşmayı özellikle sözkonusu etmesi diğer duyu organları hakkında -aynada görülmek gibi- benzeyişin sözkonusu ol­ması, safranın baskın’ gelmesi ve benzeri hallerde tat almanın imkansız ol­ması, kulakta uğultu ve tınlamanın hissedilmesi gibi kusurların arız olmasın­dan dolayıdır. Konuşma ise bundan azadedir. Yankı ileri sürüterek bu açık­lamaya itiraz edilemez. Çünkü yankı ancak konuşan bir kimsenin herhangi bir karışıklık şaibesi olmaksızın konuşmasının gerçekleşmesinden sonra meydana gelir. Kimi hukema şöyle demiştir: Nasıl ki her insan kendi kendi­sine konuşabiliyor ve başkasının diliyle konuşmasına imkan bulunmuyor ise; aynı şekilde her insan ancak kendi rızkını yer, başkasının rızkını yemesine imkan yoktur.

el-Hasen dedi ki: Bana ulaştığına göre Allah’ın peygamberi (salat ve se­lam ona) şöyle buyurmuştur: “Rabbleri kendilerine kendi zatı adına yemin ettiği halde, kendisini tasdik etmeyen bir topluluğu Allah kahretsin. Çünkü yüce Allah: “Göğün ve yerin Rabbi hakkı için… O kesin bir gerçektir* di­ye buyuruyor.” [11]

el-Esmaî dedi ki: Bir keresinde Basra mescidinden dönüyordum. [12]Deve­si üzerinde kılıcını kuşanmış, yayrelinde, kaba görünüşlü, eti kurumuş bir bedevi ile karşılaştım. Bana yaklaştı, selam verdi ve: Bu adam kimlerden? di­ye sordu. Ben: Asmaoğullarındanım, dedim. el-Esmaî dedikleri sen misin, di­ye sordu, ben evet dedim. Nereden geliyorsun? dedi. Ben: İçinde Rahmanın kelamının okunduğu yerden geldim, dedim. O: Peki Rahman’in öyle insan­ların okuduğu bir kelamı var mı kî dedi, ben evet dedim. Bana: Ondan bir şeyler oku, dedi. Ben de ona: “Andolsun tozutup savuranlara” buyruğun­dan itibaren: “Rızkınız ve vaadolunduğunuz semadadır” buyruğuna kadar okudum. Bu sefer; Ey Esmaî bu kadar yeter, dedi. Sonra devesine doğrulup gitti, devesini kesti, derisi ile beraber onu parçaladı. Bunu dağıtmak üzere bana yardımcı ol, dedi. Giden gelene onu dağıttık, sonra kılıcını ve yayını tutup kırdı ve onları yükün altına yerleştirdi. Çöle doğru gitti, giderken de:”Rızkınız ve vaadolunduğunuz semadadır” buyruğunu okuyordu. Bun­dan dolayı kendime kızdım ve kendimi kınadım. Daha sonra (Harun) er-Re-şid ile birlikte haccettim. Tavaf esnasında cılız bir ses duydum. Dönüp baktığımda o bedevi Arabi gördüm. Oldukça zayıflamış, rengi sararmış, solmuş­tu. Bana selam verdi, elimi tuttu ve dedi ki: Bana Rahman’ın sözünü oku de­yip, Makam’m arkasında oturmamı istedi. Ben de ona: “Andolsun tozutup sa­vuranlara” buyruklarını okudum ve nihayet yüce Allah’ın: “Rızkınız ve va­adolunduğunuz semadadır” buyruğunu okudum. Bu sefer bedevi: Andol­sun, Rahman’ın bize vaadettiğinin gerçek olduğunu gördük, dedi. Sonra: Da­ha başka bir şey var mı? diye sordu. Ben: Evet dedim. Şanı yüce Allah: ‘Gö­ğün ve yerin Rabbi hakkı İçin o sizin konuştuğunuz gibi kesin bir gerçek­tir” diye buyuruyor, dedim. Bu sefer bedevi bir çığlık atarak: Subhanallah dedi. O celil olan Allah’ı yemin edecek kadar kim kızdırdı? Onlar söylediği sözü tasdik etmiyorlar mı ki sonunda yemin etmek zorunda kaldı? Bu söz­lerini üç defa tekrarladı ve bununla birlikte canını teslim etti,

Yezid b, Mersed dedi ki: Bir adam hiçbir şeyin bulunmadığı bir yerde aç kaldı. Allah’ım, vaadettiğin rızkını bana gönder, dedi. Hiçbir şey yemediği ve içmediği halde karnı doydu ve susuzluğu gitti.

Ebu Said el-Hudifden dedi ki: Peygamber (sav) şöyle buyurdu: “Sizden her­hangi bir kimse rızkından kaçacak olursa, ölüm onun arkasından gittiği gibi rızkı da arkasından gider.” [13] Bu hadisi senediyle es-Sa’lebî zikretmiştir.

İbn Mace’nin Sünen ‘inde de Halid’in iki oğlu Habbe ve Seva’dan, dedi­ler ki: Peygamber (sav)’ın huzuruna -bif şeyler yaparken- girdik. Bu işinde ona yardımcı olduk, şöyle buyurdu: “Başlarınız hareket ettikçe rızıktan ya­na ümitsiz olmayınız. Çünkü kişi annesinden üzerinde herhangi bir kabuk (elbise) bulunmaksızın, kızarmış bir ten ile dünyaya gelir, sonra Allah onu nzıklandırır.” [14]

Rivayet edildiğine göre bedevilerden bir topluluk bir ekin ektiler. Fakat o ekin bir afete maruz kaldı. Bundan dolayı üzüldüler. Yanlarına bedevi bir kadın geldi ve: Sizi ne diye başlarınızı önünüze eğmiş, kalpleriniz daralmış görüyorum? Halbuki o bizim Rabbimizdir ve bizim halimizi bilir. Rızkımızı vermek O’nun işidir. O dilediği zaman, dilediği gibi onu bize gönderir, de­di. Sonra şu beyitleri okumaya koyuldu:

“Denizin dibinde sağlamca çakılmış bir kaya bulunsa,

Sağır (hiçbir deliği yok) birbirinin içine girmiş ve her tarafı dümdüz olsa.

Allah’ın yarattığı bir canın da rızkı bulunsa, çatlar bu kaya.

Ta ki bu cana içindeki herşeyi verinceye kadar.

Yahutta onun gideceği yol yedi sema arasında olsa;

Elbette Allah ona doğru yükselmeyi kolaylaştıracaktır.

Ta ki Levh{-i Mahfuz’da) ona ayrılmış payını elde edinceye kadar,

Eğer elde etmemiş ise; mutlaka ona ulaşacaktır.”

Derim ki: Eş’arilerin, elçilerini Peygamber (sav)’a gönderdikleri vakit başlarından geçen olay da bu anlamdadır. Elçileri yüce Allah’ın: “Yeryüzün­de yürüyüp de rızkı Allah’a ait olmayan hiçbir canlı yoktur.” (Hud, 11/6) buyruğunu işitince geri dönüp Peygamber (sav) ile konuşmayarak: Eş’ariler Ai-lah için hayvanlardan daha değersiz değildirler, demişti. [15]Biz bunu Hud Sû­resi ‘nde (sözü geçen âyetin tefsirinde) zikretmiş bulunuyoruz. Lukman da: “Oğulcuğum! Eğer sen bir kaya içinde veya göklerde… ve yaptığın hardal tanesi ağırlınca dahi olsa Allah onu getirir.” (Lukman, 31/16) dediği nak­ledilmiştir. Bu daha önce Lukman Sûresi’nde geçmiş bulunmaktadır. Bu hususa dair yeterli açıklamalarımızı: “Kamu’l-Hırsi bi’z-Zühdi ve’l-Kanaa” adlı eserimizde zikretmiş bulunuyoruz. Yüce Allah’a hamdolsun.

İşte herhangi bir şaibenin katılmadığı gerçek tevekkül ile kalbin Rabbin dışındaki herşeyden büsbütün boşaltılması bu demektir. Yüce Allah bu ha­li bize ihsan etsin, lütuf ve keremiyle kendisinden başkasına da bizleri muhtaç kılmasın.

“O sizin konuştuğunuz gibi kesin bir gerçektir” buyruğundaki: ” Gibi” genel olarak nasb ile okunmuştur ve takdirindedir. O halde; “kef” harfinin hazfedilin esi takdiri üzere nas bedii mistir. Ondan sonra gelen; ise zaiddir. Bu açıklamayı bazı Kûfeliler yapmıştır. ez-Zeccac ile el-Ferra da şöyle demiştir: Bunun rekid olarak nasbedilme-si de mümkündür. ” Senin konuşman gibi bu bir gerdektir” demek olur. Bu haliyle hazfedilmiş bir mastarın sıfatı gibidir. Sibeveyh’in gö­rüşüne göre, bu i’rab açısından mütemekkin olmayan bir lafza izafe edilme­si halinde olduğu gibi; mebni (feth üzere) gelmiştir. (U) te’kid içim zaiddir.

el-Mazinî dedi ki; “Gibi” lafzı O ile birlikte aynı şey konumun-dadır. Esre üzere bina edilmesi bundan dolayıdır. Ebu Ubeyd ve Ebu Hatim de bunu tercih etmişlerdir. (el-Mazmî) dedi ki: Çünkü Araplar arasından: lafzını her zaman için nasb edenler vardır. “Bana senin gibi bir adam dedi ki” derken de: “Senin gibi bir adama uğradım” derken de bu lafız nasb ile kullanılır. Bu durumda: “Gibi” laf-21 mana itibariyle: gibidir.

Ebu Bekr, Hamza, el-Kisaî ve el-A’meş; “Kesin bir gerçektir” lafzı­nın sıfatı olarak ref ile (öireli) okumuşlardır. Çünkü bu lafız marifeye izafe edilse dahi nekredir. Zira benzer şeyler arasında benzerliğin sözkonusu ol­duğu ve bundan sonra gelen eşyanın çokluğu dolayısıyla muzaf olmak gibi bir özelliği bulunmamaktadır. “Gibi” lafzı; “

( fa): Sîzin” lafzına mu­zaf olup ise zaiddir. Ondan sonraki lafızla birlikte mastar konumunda olmaz. Zira onunla birlikte mastar anlamını vereceği bir fit) bulunmamakta­dır. Diğer taraftan: “Bir gerçektir” buyruğundan bedel olması da mümkündür. [16]

  1. İbrahim’in şerefli kılınmış konuklarının haberi sana geldi mi?
  2. Hani yanına girdiklerinde: “Selam” demişlerdi. O da: “Selam” de­mişti. “Tanımadık bir topluluk…”
  3. Hemen ailesine gidip semiz bir buzağı getirivcrdi.
  4. Onu önlerine yaklaştırıp: “Yemta misiniz?” dedi.
  5. İçinde onlardan gizli bîr korku duydu. “Korkma!” dediler ve ona çok bilgili bir oğul müjdesini verdiler.

“İbrahim’in şerefli kılınmış konuklarının haberi sana geldi ini?” buy­ruğu ile yüce Allah, İbrahim (a.s)’ın kıssasını -Lut kavmine yaptığı gibi-âyetlerinİ yalanlayanları helak etmiş olduğunu, bu vesile ile açıklasın diye zik­retmiş bulunmaktadır.

“Sana geldi mi?” “buyruğu sana gelmedi mi?” demektir. “mi” lafzı­nın “.-.mistir” anlamında olduğu da söylenmiştir.

Yüce Allah’ın: “İnsan üzerinden uzun bir sü­re geçti mi (geçmiştir, geçmiş bulunuyor.)” (el-İnsan, 76/1) buyruğuna ben­zemektedir.

İbrahim (a.s)’ın konukları hakkında açıklamalar daha önce Hud Sûresi (11/69. âyet ve devamının tefsirinde) ile el-Hicr Sûresi’nde (15/15. âyet ve devamının tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Şerefli kılınmış” buyruğu, Allah nezdinde şerefli kılınmış demektir. Buna delil de yüce Allah’ın: “Bilakis onlar mükerrem (şerefli kılınmış) kul­lardır.” (el-Enbiya, 21/26) buyruğudur. İbn Abbas dedi ki: Cebrail, Mikail ve İsrafil adlı melekleri kastetmektedir. Osman b. Haşin ise bunlara Refail (hepsine selam olsun) adlı meleği de ilave eder.

Muhammed b. Ka’b dedi ki: Cebrail ile beraberinde dokuz melek idiler. Ata ve bir topluluk: Bunlar Cebrail, Mikail ve beraberlerinde bir melek da­ha olmak üzere üç melek idiler.

îbn Abbas dedi ki: Onlan “şerefli kılınmış: mükerrem” diye nitelendir­mesi korkmamaları ve dehşete kapamamalarından dolayıdır.

Mücahid dedi ki: Onlara “şerefli kılınmış” adını vermesi, İbrahim (a.s)’ın kendilerine bizzat hizmet etmesinden dolayıdır.

Abdu’l-Vehhab dedi ki: Ali b. Iyad bana dedi ki: Evimde helva var. Hak­kında ne dersin? Ben: Onun hakkında güzeldir demekten başka bir şey di­yemiyorum, dedim. O halde beraber gidelim, dedi. Eve girdim, kölesine seslendi, kölesi orada yoktu. Bir de ne göreyim? Beraberinde güğüm, leğen ve omuzunda mendil ile geldi. Ben: İnna lillah ve inna ileyhi raciun dedim. Ey Ebu’l-Hasan keşke durumun böyle olduğunu bilseydim. (Bunu yapmaz­dım), dedim. Bana: Yavaş ol dedi. Sen bizim yanımızda mükerrem (şerefli kılınmış) birisisin. Mükerrem olana da bizzat hizmet edilir. Sen yüce Allah’ın: “İbrahim’in şerefli kılınmış (mükerrem) konuklarının haberi sana geldi mi?” buyruğuna bir baksana!

“Hani yanına girdiklerinde: Selam demişlerdi.” Bu buyruk, daha önce el-Hicr Sûresi’nde (15/52. âyet ve tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“O da: Selam demişti.” Yani o da: “aleyküm selam” demişti. Buyruğun; isim bir selamdır, yahut benim size verdiğim cevab da selamdır, anlamında olması da mümkündür. Kûfeliler -Asım dışında- “sin” harfi esreli ola­rak ( pu.) diye okumuşlardır.

“Tanımadık bir topluluk!” Yani siz tanımadığım bir topluluksunuz. Ya­bancısınız, sizi tanımıyoruz, demektir. Bir açıklamaya göre o, kendilerini in­san suretinden başka bir şekilde ve daha önce tanıdığı melek suretinden baş­ka şekilde gördüğünden onları tanıyamadı, bu sebebten: Tanımadık bir top­luluk” dedi.

Bir diğer açıklamaya göre; Onları tanımayışımn sebebi, İzin istemeksizin yanma girdiklerinden dolayı olmuştu. Ebu’l-Aliye dedi ki: O dönemde ve o topraklarda onların selam vermelerini hayretle karşılamıştı. Onlardan korktu diye de açıklanmıştır. Nitekim bir kimseden korktuğunu anlatmak için: Ondan korktum” denilir. Şair de şöyle demiştir:

“Benden korktu (çekindi, tanımadı); halbuki onun Olaylar arasından çekindiği, ağaran saçlar ile alnımın dökülen perçeminden başkası değildir.”

“Hemen ailesine gidip…” buyruğu hakkında ez-Zeccac dedi ki: Ailesine doğru yöneldi, demektir. Buna dair açıklamalar daha önceden es-Saffat Sû-resi’nde (37/91- âyetin tefsirinde) bu (lafız) geçmiş bulunmaktadır. “İstedi” anlamında denilir, ” Ne istiyorsun, ne arıyorsun” demek­tir. “Gizlice o şeye meyletti, ona yöneldi” demektir. Bu açıklama­lara göre; ile aynı anlamda iki ayn söyleyiştir.

“Semiz bir buzağı getiriverdi.” Yani misafirlerine Hud Sûresi’nde de belirtildiği gibi, kızartmış olduğu bir buzağı getiriverdi: “Ve vakit geçirmeden kızartılmış bir buzağıyı getirdi.” (Hud, 11/69)

Denildiğine göre misafirleri kendilerine yemek hazırlamak istediğini far-ketmesinler diye İbrahim (a.s) misafirlerinden gizlenircesine evine gitmişti.

“Onu* buzağıyı “önlerine yaklaştırıp yemez misiniz, dedi.” Katade de­di ki: İbrahim (a.s)’ın malının tamamı inek türünden idi. Onlara semiz bir bu­zağı seçmesi ise, misafirlerine ileri derecedeki ikramından ötürü idi.

Kimi şivelerde: ” Buzağı” lafzının “koyun” anlamında olduğu da söy­lenmiştir. Bunu da el-Kuşeyrî zikretmiştir. es-Sıhah’te şöyle demektedir: Buzağı ineğin yavrusudur.”da aynı şeydir, çoğulu: diye gelir, dişisi de diye gelir. Bu açıklama Ebu’l-Cerrah’dan nakledilmiştir ise “buzağısı olan inek” demektir aynı zamanda Rabialılara mensub bir kabilenin adıdır.

“İçinde onlardan gizli bir korku duydu.” Kalbinde onlardan bir korku hissetti, demektir. Onun getirdiği yemekten yememeleri üzerine içinde böy­le bir korku gizledi, diye de açıklanmıştır. Çünkü bir kimsenin yemeğinden yiyen bifkişi, yemeğinden yediği kimseden yana kendisini güvenlik içerisin­de hisseder.

Amr b, Dinar dedi ki: Melekler Biz bedelini ödemedikçe yemek yemeyiz, dediler. İbrahim: Yiyin, bedelini de ödeyin, deyince, onlar: Bedeli nedir? di­ye sordular. O da: Yediğiniz vakit Allah’ın adını anarak yersiniz, bitirdiğiniz­de de O’na hamdedersiniz, dedi. Biri diğerine bakıp: İşte bundan dolayı Al­lah seni Halili (candan dostu) edinmiştir, dediler. Bu husus daha önce Hud Sûresi’nde geçmiş bulunmaktadır.

İbrahim (a.s)’ın korktuğunu görünce: “Korkma” dediler. Ona kendileri­nin Allah’ın melekleri ve elçileri olduğunu bildirdiler “ve ona” eşi Sara’dan doğacak “çok bilgili bir oğul müjdesini verdiler.”

Denildiğine göre ona melek olduklarını haber verdiklerinde onların doğ­ru söylediklerini kabul etmedi. Bu sefer Allah’a dua ettiler ve bunun üzeri­ne (yüce Allah) kendilerine ikram ettiği buzağıyı canlandırdı.

Avn b. Ebi Şeddad’m rivayet ettiğine göre; Cibril kanadıyla buzağıyı sıvaz­ladı. O da kalkıp yürüdü ve annesine yetişti, O sırada buzağının anası da he­nüz orada bulunuyordu.

“Çok bilgili: alim” vasfı ergenlik yaşına ulaştıktan sonra Allah’ı ve dini­ni bilen kimselerden olması demektir. Cumhur’un kanaatine göre doğacağı müjdelenen kişi İshak (a.s)’dır. Tek başına Mücahid ise, o İsmail’dir, demiş­tir, ancak bu görüşün pek değeri yoktur. Çünkü yüce Allah: “Ve ona… îshak’t müjdeledik.” (es-Saffat, 37/112) diye buyurmaktadır. Bu ise açık bir nastır. [17]

  1. Bunun üzerine hanımı feryad ile yonelip yüzüne vurdu ve: “Kısır bîr kocakarı…” dedi.
  2. Dediler ki: “Bu böyledir. Rabbüı buyurmuştur. Şüphesiz ki O, ha­kim olandır, herşeyi en iyi bilendir.”

“Bunun üzerine hanımı feryad İle yönelip…” İbn Abbas ve başkaların­dan rivayete göre çığlık atarak bağırıp demektir. ” Kapının çıkar­dığı ses (gıcırtısı)” ifadesi de buradan gelmektedir. İkrime ve Katade dedi ki: Bu çıkarılan inilti ve ağlamadır. Hanımının “yönelmesi” bîr yerden bir yere yönelmek şeklinde değildi. el-Ferra dedi ki: Bu bir kimsenin “Ba­na sövüp saymaya yöneldi” demesine benzer. Bana sayıp sövmeye koyuldu, demektir.

“Hanımı feryad ile yönelip” tabirinin bir grub kadın ile birlikte; melek­lerin sözünü duydu, anlamına geldiği de söylenmiştir. el-Cevheri dedi ki: “Bağırmak ve çığlık atmak” demektir. Aynı zamanda topluluk anla­mına geldiği gibi üzüntü ve benzeri şeylerden dolayı duyulan sıkıntı, anla­mına da gelir. İmruu’1-Kays dedi ki:

“Onu {o yaban ineklerinin) önde gidenlerine kavuşturdu

Arkada kalanları ise topluluk içerisinde oldukları halde dağılmadılar.”

Bu beyitte, bu lafız her üç manaya (topluluk, çığlık ve ses) da gelebilmek­tedir.

” Aşırı sıcak” demektir.

Sara müjdeyi işitince “yüzün* vurdu” . Yani kadınların hayret ettikleri za­manda adetleri üzere elini yüzüne vurdu. Bu açıklamayı Süfyan-ı Sevrî ve baş­kaları yapmıştır. İbn Abbas dedi ki: “Yüzüne vurdu* yani elinin avucu ile yü­zünü kapattı. Çünkü: (dOp’ın asıl anlamı vurmaktır. “Onu vurdu, döv­dü” anlamındadır. Recez vezninde de şair şöyle demiştir:

“Ey vurulup da yere düşen turna kuşu…” [18]

“Ve: Kısır bir kocakarı… dedi.” buyruğu, kısır bir kocakarı hiç doğurur mu? demektir. ez-Zeccac dedi ki: Ben kısır bir kocakarıyım, o halde nasıl do­ğurabilirim? dedi, demektir. Nitekim bir başka yerde: “Vay halime.’ Ben ko-camış bir kadın… iken ben mi doğuracak mışım?” (Hud, 11/72) dediği zik­redilmektedir. “Dediler kî: Bu böyledir.” Yani durum, bizim sana söylediğimiz ve haber verdiğimi2 gibidir, “Rabbin buyurmuştur.” Bunda hiçbir şüphen olmasın.

Ona verilen bu müjde ile doğum arasında bir senelik süre geçmiştir. Sa­ra bundan önce kısırdı. Doksandokuz yaşında iken doğum yaptı. İbrahim (a.s) da o sırada yüz yaşında idi. Bu husus daha önceden geçmişti.

“Şüpnesiz ki o” yaptığı işlerinde sonsuz hikmetler bulunan “Hakim olandır. HerşeyT ve yarattıklarının maslahatlarını “en iyi bilendir.” [19]

  1. “Ey elçiler! O halde asıl İşiniz nedir?” dedi.
  2. Onlar: “Şüphe yok ki biz günahkar bir topluluğa gönderildik” dediler.

33- “Üzerlerine çamurdan taşlar atalım diye;

  1. “Rabbinin nezdinde haddi aşanlar için İşaretlenmiş olan.”
  2. Biz de orada bulunan mü’minteri çıkarttık.
  3. Ama orada müslümanlardan bir ev halkından başkalarını bul­madık.
  4. Ve orada acıklı azaptan korkanlar için bir alamet bıraktık.

“Ey elçiler! O halde asıl işiniz nedir? dedi.” îbrahim (a.s) buzağıyı dirilt­mek ve müjde vermekle onların melek olduklarına kesinlikle inanınca on­lara: “Ey elçiler! O halde asıl işiniz” durumunuz ve kıssanız “nedir? dedi.

Onlar: Şüphe yok ki biz günahkar bir topluluğa” Lut kavmine “gönde­rildik dediler. Üzerlerine çamurdan taşlar atalım.” Yani o taşlaria o kav mi taşlayalım “diye.”

“Rabbinin nezdinde” Allah nezdinde taşlanmalarına hüküm etmiş oldu­ğu kimseleri taşlamak üzere hazırlamış bulunduğu taşlaria “haddi aşanlar için işaretlenmiş” kendilerine gerekli alametler konulmuş,.. Denildiğine göre; bu taşlar siyah ve beyaz çizgili imiş. Bir başka görüşe göre çizgileri siyah ve kır­mızı idi.

“İşaretlenmiş” buyruğu azab taşları olduğu bilinen taşlar, diye açıklan­mıştır. Yine denildiğine göre; herbir taşın üzerinde o taşla helak olacak şah­sın ismi yazılı idi. Taşların üzerinde mühürleri andıran işaretler olduğu da söyienmiştir. Bütün bu hususlar daha önce Hud Sûresi’nde (11/82-83. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Taşlar onlardan yolculukta bulunanları, ke­narda kıyıda bulunanlarını dahi takib edip durdu ve onlardan durumlarını ha­ber verecek kimse kurtulmadı.

Diğer taraftan bu taşların tıpkı kireç gibi pişirilmiş taşlar olduğu söylen­miştir. Bu açıklamayı da İbn Zeyd yapmıştır. İşte yüce Allah’ın: “Pişirilmiş balçıktan taşlar.” (Hud, 11/82) buyruğunun anlamı -Hud Sûresi’nde açıkla­ması geçtiği üzere- budur. Bu taşların bizim gördüğümüz taşlar olduğu ve bunların da esasi arı itibariyle çamur olduğu da söylenmiştir. Bu çamurların taşa dönüşmesi ise; zamanla güneşin onları yakmasının bir sonucudur. Yü­ce Allah’ın: “Çamurdan” diye buyurması bunların dolu diye bildiğimiz (esas itibariyle) sudan taşlar olmadığının bilinmesi içindir. Bu açıklamayı el-Kuşey-ri nakletmiştir.

“Biz de orada bulunan mü’mlnleri çıkardık.” Yani Lut kavmini helak et­meyi murad edince -mü’minlerin helak olmaması için- kavmi arasında buiu-nan mü’minleri çıkardık. İşte yüce Allah’ın:”Sert bir ara geceleyin aile efradınla yürü git.” (Hud, 11/81) buyruğunun anlamı budur.

“Ama orada müsIlımanlardan bir ev halkından başkalarını bulma­dık.” buyruğu ile Lut’u ve onun iki kızını kastetmektedir. Buyrukta hazfedil­miş ifadeler vardır. Yani biz orada… bir ev halkından (mealde böyle olmak­la birlikte âyetteki lafzı Üe; “bir evden” şeklindedir) başkasını bulmadık, de­mektir. Nitekim bazan “şerefli bir ev” denilir, bununla ev halkı kastedilir. Yü­ce Allah’ın: “Orada” buyruğunda zamir -daha önce sözü geçmemiş olduğu halde- kasabaya aittir. Çünkü onun kastedildiği anlaşılan bir husustur. Ay­nı şekilde yüce Allah’ın: “Şüphe yok ki Biz günahkar bir topluluğa gönde­rildik.” buyruğu da kasabaya delalet etmektedir. Çünkü topluluk “bir kasa­bada” yaşarlar. Buradaki zamirin çoğul zamiri olduğu da söylenmiştir. (O za­man: O kasabalarda… demek olur.)

(Bu iki âyette geçen) “mü’minler” ile “müslümanlar” aynı şendir. Aynı lafız tekrarlanmasın diye farklı lafızlar kullanılmıştır. “Ben keder ve üzüntümü ancak Allah’a açarım.” (Yusuf, 12/86) buyruğunda olduğu gibi.

İmanın kalbin tasdik etmesi, İslâm’ın da zahiren emre itaat ve bağlılık anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu durumda her mü’min bir müslümandır, ancak her müslüman mü’min değildir. Yüce Allah birinci âyet-i kerimede on­lardan “mü’minler” diye söz ederken her mü’minin aynı zamanda müsiüman oluşundan dolayıdır. Bu anlamdaki açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/8. âyet, 3- başlıkta) ve başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’ın: “Bedevi Araplar: İman ettik dediler. De ki: Siz iman etmedi­niz…” (el-Hucurat, 49/14) buyruğu iman ile İslam arasında fark olduğuna de­lildir. Müslim’in Sahih’inde ve başka kaynaklarda yer alan Cibril hadisinden de anlaşılan budur. Biz bunu bir başka yerde açıklamış bulunuyoruz.

“Ve orada acıklı azaptan korkanlar İçin bir alamet bıraktık.” Gerek o dönemin insanları için, gerek onlardan sonra gelecekler için bir ibret ve bir alamet bıraktık. Bunun bir benzeri yüce Allah’ın: “Andolsun biz akıl erdiren bir topluluk için o kasabadan apaçık bir belge bıraktık.” (el-Ankebut, 29/35) buyruğudur.

Şöyle de denilmiştir: Bırakılan alamet, bizzat harab olmuş o kasabadır. Bir başka görüşe göre kendileriyle taşlandıkları o pişmiş taşlar, alametin kendi­sidir. [20]

“Azaptan korkanlar için” bu alametin bırakılmış olması ise ondan yarar­lanacak olanların onlar oluşundan dolayıdır.

38- Ve Musa’nın kıssasında da… Hani onu Firavun’a apaçık bir de­lille göndermiştik.

  1. O bütün güç kaynaklarıyla yüz çevirip: “Sihirbaz veya delidir” dedi.
  2. O kendi kendisini kınar olduğu halde, onu da, ordularını da alıp hepsini denize attık.

“Ve Musa’nın kıssasında da…” Yani Biz Musa’nın kıssasında da aynı şe­kilde bir alamet bıraktık. el-Ferra dedi ki: Bu buyruk yüce Allah’ın: “Yeryü­zünde âyetler (alametler) nardır.” (ez-Zariyat, 51/20) buyruğuna atfedilmiş oiup “Ve Musa’nın kıssasında da” âyetler vardır, demektir.

“Hani onu Flravun’a apaçık bir delille göndermiştik.” Bu apaçık delil asadır. Asa ve onun dışındaki diğer mucizelerle gönderdik demektir, diye de açıklanmıştır.

“O bütün güç kaynaklarıyla” yani Firavun “bütün güç kaynaklarıyla”;

-İbn Zeyd’in açıklamasına göre- bütün topluluğu ve askerleriyle imandan yüz çevirdi, Mficahid’in açıklaması da bu anlamdadır. “Yahut güçlü bir yere sı-ğınabilseydim.” (Hud, 11/80) buyruğunda da aynı kökten gelen lafız kulla­nılmıştır ki; burada kişiyi koruyan güç ve aşireti kastedilmiştir. İbn Abbas ve Katade; (Firavun) gücüyle yüz çevirdi, diye açıklamışlardır. Antere’nin şu be-yitinde de bu anlamda kullanılmıştır:

“Savaşlara girip çıkmam zayıflatmadı gücümü, Fakat asıl geçen zaman (zayıf düşürdü, beni),”

“Güç kaynakları” anlamı verilen lafzın, “bizzat kendisi” anlamına geldi­ği de söylenmiştir. el-Ahfeş yanını döndü diye açıklamıştır. Yüce Allah’ın: “Yüz çevirir, yan çizip uzaklaşır.” (Fussilet, 41/5D buyruğuna benzemektedir, el-Müerric de böyle açıklamıştır.

el-Cevherî dedi ki: Bir şeyin rüknü en kuvvetli yanı ve tarafı demektir. “O güçlü bir rükne sığınır” ifadesi sağlam ve koruma imkanı bulunan bir yere sığınır demektir.

el-Kuşeyrî dedi ki: Rükün bedenin yan tarafı demektir. Bu da bir şeyden yüz çevirmekte aşırıya gitmeyi ifade eden bir tabirdir.

“Sihirbaz veya delidir, dedi.” buyruğundaki “veya” “vav” anlamındadır. Çünkü onlar her ikisini de söylemişlerdi. Bu açıklamayı el-Müerric ve el-Fer-ra yapmıştır. Cerir’in şu beyitini zikretmektedir:'[21]

“Ey süvarilerin Salebesi veya (ve) Riyah

Sen onlarla Tuhayyalılar ile el-Hişablılan denk tuttun.”

Nitekim: ” Veya”; “Vav:ve” anlamında kullanılabilir. Yüce Allah’ın: “Ve onlardan günahkar veya nankör hiçbir kimseye itaat etme!” buyruğunda olduğu gibi. “Vav”m “veya” anlamında kullanıldığı da olur. Yüce Allah’ın: “Si­ze helal olan kadınlardan ikişer ve(ya) üçer ve(ya) dörder olmak üzere ni­kahlayın.” (en-Nisa, 4/3) buyruğunda olduğu gibi. Bütün bu hususlar daha önceden (en-Nisa, 4/3. âyet, 8. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“O” yani Firavun “kendi kendisini kınar olduğu halde.” Çünkü o kınan­mayı gerektirecek iş yapmıştı. “Onu da, ordularını da” küfre sapmaları ve İmandan yüz çevirmeleri dolayısıyla “alıp, hepsini denize attık.” Denize bıraktık, [22]

  1. Ve Ad kavminde de… Hani onların üzerine kısır (hayırsız ve be­reketsiz) rüzgarı göndermiştik.
  2. O neye uğradrysa mutlaka onu ufaltıp kül gibi koyuyordu.

“Ve Ad kavminde de…” Düşünen kimseler için Ad kavminde de bir ala­met bıraktık.

“Hani onların üzerine kısır (hayırsız ve bereketsiz) rüzgarı göndermiş­tik.” Bu hiçbir bulutu, hiçbir ağacı aşılamayan; bir rahmet, bîr bereket ve bir fayda taşımayan rüzgardır.

” Kısır kadın” yani gebe de kalmayan, doğum da yapmayan ka­dın tabiri de buradan gelmektedir.

Bu rüzgarın güney rüzgarı olduğu söylenmiştir. İbn Ebi Zi’bin, el-Haris b. Abdu’r-Rahman’dan, onun Peygamber (sav)’dan rivayet ettiğine göre: “Kısır rüzgar güneyden esen rüzgardır.” diye buyurmuştur. [23]

Mukatıl dedi ki: Bu rüzgar batıdan esen rüzgardır. Nitekim Sahih’te Pey­gamber (sav)’dan şöyle buyurduğu zikredilmiştir: “Bana (doğudan esen) sa­ba rüzgarı ile yardım olundu. Ad kavmi ise batıdan esen (debur) rüzgarı İle helak edildi. “[24]

İbn Abbas dedi ki: Bu yön değiştiren ve iki yön arasında esen rüzgar (en-nekba)dır.

Ubeyd b. Uraeyr dedi ki: Bu rüzgarın bulunduğu yer yerin dördüncü ka­tıdır. Ad kavmi üzerine bundan açılan miktar ancak bir öküzün burun deli­ği kadardı. İbn Ebi Necih de yine Mücahİd’dena[25] bu rüzgarın saba rüzgarı olduğunu rivayet etmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“O neye uğradıysa, mutlaka onu ufaltıp kül gibi koyuyordu.” Yani çer-çöp olmuş’bir şey gibi bir hale getiriyordu. Nitekim bitki kuruyup dağılacak olursa denilir. İbn Abbas dedi ki: Yok olup çürümüş bir şey gibi yapıyordu, demektir. Mücahid de böyle açıklamıştır. Şairin şu beyitin-de de bu anlamda kullanılmıştır:

“Zaman gözlerimi kör ettiği vakit ve ben

Çürümüş ve ufalıp, dağılmış bir kemik gibi kaldığımda, terkettin beni.”

Katade dedi ki: Bu dövülen, ezilen kuru bitki demektir. Ebu’l-Aliye ve es-Süddî de şöyle demiştir: Oldukça ince taneli toprak gibi anlamındadır. Kut­ru b da: ” Kül” demektir, diye açıklamıştır. Yeman dedi ki: Bu davar­ların dudaklarıyla (ağızlarının kenarıyla) bir kenara attıkları otlar demektir. Kelime, aslı itibariyle kemiğin çürümesini anlatmak üzere kullanılan: ” Kemik çürüdü” ifadesinden alınmıştır. Bu kökten olmak üzere “Kemik çürüdü, çürür”; “(O: Çürümek” denilir. Bu durumda ola­na da: denilir. Şair der ki:

“Ona muhalefet etmenin (sözünde durmamanın) akıbetlerinin

bir yergi sebebi ve Kemikler çürümüş halde iken bile aleyhine kalacağım gördü.”

seklinde.ge­lir. Bu âyetin bir benzeri de önceden de geçtiği gibi: “Rabbinin emri ile her-şeyi helak eder” (el-Ahkaf, 46/25) buyruğudur. [26]

  1. Semud’da da… Hani onlara: “Bir süreye kadar faydalanın” de­nilmişti.
  2. Onlar ise Rabblerinin enirine uymayıp baş kaldırmışlardı. Bu yüzden onlar bakınırlarken yıldırım onları yakalayıvermişti.

45- Ayağa da kalkamadılar, onlara yardım da edilmedi.

“Semud’da da…” Aynı şekilde kendilerine; dünya hayatından faydalanan­lar olarak yaşayın, demlisinde bir ibret ve bir alamet vardır,

“Bir süreye kadar” helak olacağınız vakte kadar demek olup, bu da Hud Sûresi’nde; “Yurdunuzda üç gün daha yaşayın.” (Hud, 11/65) buyru­ğunda belirtildiği üzere üç gündür.

Buradaki “faydalanın” buyruğunun müslüman olun ve böyİece ecelleri­nizin sona ereceği vakte kadar faydalanın, anlamında olduğu da söylenmiş­tir.

“Onlar ise Rabblerinin emrine uymayıp, baş kaldırmışlardı.” Yani Al­lah’ın emrine muhalefet ederek dişi deveyi kesmişlerdi.

“Bu yüzden onlar” ona (yıldırıma) gündüzün “bakınırlarken yıldırım” yani ölüm “onları yakalayıvermîşti.” Bunun helak edici her azab anlamın­da olduğu da söylenmiştir. el-Huseyn b. Vakid dedi ki: Kur’ân-ı Kerim’de ge­çen her bir “saika: yıldırım” azab demektir.

Ömer b. el-Hattab, Humeyd, îbn Muhaysın, Mücahid ve el-Kisaî: ” Baygınlık” diye okumuşlardır. “Adam bir baygınlık ile bayıldı, bayılmak” denilir. “Gökten üzerlerine yıldırım düştü” demektir. “Azab çığlığı” demektir. Bu daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/19- ayetin tefsirinde) ve başka yerlerde geçmiş bulun­maktadır.

“Ayağa da kalkamadılar” buyruğunun, ayağa kalkmak gücünü bulama­dılar, anlamında olduğu söylendiği gibi, Allah’ın azabına karşı koyamadılar, üna katlanamadılar, onun altından kalkamadılar, kendilerinden uzaklaştıra-madılar demek olduğu da söylenmiştir. Mesela: “Bu işe takatim yok, bu işe güç yeliremem” denilir. îbn Abbas dedi ki: Bedenleri gitti, fa­kat ruhları azapta kalmaya devam etti. [27]

“Onlara yardım da edilmedi.” Helak edildiklerinde azaptan korunama­dılar, yani onlara yardımcı olan olmadı.

  1. Önceden de Nuh kavmini (helak ettik,) Çünkü onlar fasıkbir ka­vim idiler.

“Önceden de Nuh kavmini (helak ettik)” buyruğundaki “Nuh kavmini”

buyruğunu Hamza, el-Kisaî ve Ebu Amr esreli olarak: “Ve Nuh kav­minde de” diye okumuşlardır ki; Nuh kavminde de bir alamet vardır, demek olur. Diğerleri: “Nuh kavmini de helak ettik” anlamında nasb ile okumuşlardır. Yahut nasb ile okunması halinde; “Onları yakalayıvermiş-ti” (Zariyat, 51/44) buyruğundaki (oniarı anlamındaki) “he” ve “mim”den iba­ret zamire atıf ile olur ya da (40. âyet-i kerimedeki): ” Onu da… alıp” lafzındaki zamire atfedilmiş olabilir. Yani yıldırım onları aldığı gibi, Nuh kav­mini de aldı. Yahut “ordularını da denize attık” Nuh kavmini de attık, de­mek olur ya da; önceden de Nuh kavmini hatırlat, anlamında olabilir[28]

  1. Ve Biz göğü kudret ve kuvvetle bina ettik ve muhakkak Biz ge­nişleticileriz.
  2. Yeri de döşedik. Ne güzel döşeyenleriz!
  3. Herşeyden de çift çift yarattık. İyi düşünürsünüz diye.

Yüce Allah bu âyetleri “alamet ve belgeleri” açıkladıktan sonra “ve Biz gö­ğü kudret ve kuvvetle bina ettik.” diye buyurarak; gökte de, yaratıcının ke­mal derecesinde herşeye kadir olduğunu gösteren âyetler (belgeler) ve ib­retler vardır, diye buyurmakta ve “sema’nın durumunu Nuh kavminin kıs­sasına atfetmektedir. Çünkü her ikisi de birer âyet (delil, belge ve ale-met)dir,

“Kudret ve kuvvetle” buyruğu, İbn Abbas ve başkalarından gelen rivayete göre kuvvet ve kudretle diye açıklanmıştır.

“Ve muhakkak Biz genişleticileriz.” İbn Abbas güç yetirenleriz, kudret sahibi olanlarız, diye açıklamıştır. Biz genişlik sahibi kimseleriz, diye de açık­lanmıştır. Semayı ve başka varlıkları yaratmak dolayısıyla, yaratmayı diledi­ğimiz herhangi bir şey sebebiyle Bize darlık gelmesi sözkonusu değildir. Şöy­le de açıklanmıştır: Bizler yarattıklarımızın rızıklarinı genişletenleriz. Bu açıklama da İbn Abbas’tan rivayet edilmiştir. el-Hasen: Güç yetirenleriz di­ye açıklamıştır. Yine ondan rivayete göre; Biz yağmur ile rızkı genişletenle­riz, diye açıkladığı nakledilmiştir. ed-Dahhak dedi ki: Biz sizi zengin kılan­lar, İhtiyaçtan kurtaranlarız, demektir. Bunun delili de: “Eli geniş olan ken­di halince” (el-Bakara, 2/236) buyruğunda aynı kökten gelen lafzın “zengin olan” anlamında kullanılmış olmasıdır.

el-Kutebi dedi ki: Biz yarattığımız varlıklar üzerinde geniş lütuf sahibiyiz, demektir. Anlamlar birbirlerine yakındır.

Bizler sema ile arz arasında bir genişlik yarattık, diye de açıklanmıştır.

el-Cevheri dedi ki: “Adam bolluk ve genişlik içinde oldu” de­mektir. Yüce Allah’ın: “Ve Biz göğü kudret ve kuvvetle bina ettik ve muhak­kak Biz genişleticileriz” buyruğunda da aynı anlamdadır. Yani biz muhtaç olmayan ve güç yetirenleriz demektir. Bu açıklama bütün görüşleri kapsa­maktadır.

“Yeri de döşedik.” Yani Biz yeri tıpkı bir döşek gibi suyun üzerinde yay­dık ve uzattık.

“Ne güzel döşeyenleriz!” Onlar İçin ne güzel döşeyenleriz hazırlayanla­rız, demektir. Buradaki “Biz” çoğul zamiri ta’zim içindir.

“Döşeği yaydım ve hazırladım” demektir, “İş­lerin düzene koyulması ve düzeltilmesi” anlamındadır.

“Her şeyden de çift çift yarattık.” İki tür ve birbirinden farklı iki çeşit ya­rattık. İbn Zeyd dedi ki: Erkek ve dişi, tatlı ve ekşi ve buna benzer. Müca-hid dedi ki: Erkek ve dişi, sema ile arz, güneş ve ay, gece ve gündüz, aydın­lık ve karanlık, düzlük ve dağlık, cinler ve insanlar, hayır ve şer, sabah ve akşam ve sesler gibi farklı şeyler demektir.

Yani Biz bunları da diğerleri gibi kudretimize delil kıldık. İşte buna güç yetiren, varlıkları tekrar yeniden yaratmaya da kadir olmalıdır.

“Herşeyden de çift çift yarattık” buyruğunun şu anlama geldiği de söy­lenmiştir: Böylelikle bu çiftleri yaratanın bir ve tek olduğunu bilesiniz. Çün­kü O’nun sıfatları arasında hareket, sükun (hareketsizlik), aydınlık, karanlık,

oturmak, kalkmak, başlangıcının olması, sonunun olması gibi şeyler düşü­nülemez. Zira o yüce Allah, bir ve tektir. “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” Ceş-Şura. 42/11) “İyi düşünürsünüz diye.” [29]

50.0 halde Allah’a kaçın. Muhakkak ben sizi O’ndan apaçık uyarıp korkutanım.

  1. Allah İle birlikte başka bir ilah edinmeyin. Muhakkak ben sizi ondan apaçık korkutup uyaranım.
  2. Onlardan öncekilere gelen peygamberlerin herbirine de mut­laka böylece “sihirbaz veya deli” derlerdi.
  3. Acaba bunu birbirlerine tavsiye mi ettiler? Hayır, onlar azmış bir kavim idiler.
  4. Sen yüz çevir onlardan. Artık kınanacak değilsin.

55- Ama öğüt ver. Çünkü öğüt muhakkak mü’minlere fayda verir.

Geçmiş ümmetlerin peygamberlerini yalanlayıp helak edilmelerine dair açıklamalar geçtikten sonra yüce Allah;

“O halde Allah’a kaçın. Muhakkak ben sizi O’ndan apaçık uyarıp, kor­kutanım” diye buyurmaktadır. Yüce Allah peygamberine hitaben; Ey Muham-med! Sen de kavmine: “O halde Allah’a kaçın. Muhakkak ben sizi ondan

apaçık uyarıp, korkutanım” demesini emir buyurmaktadır. Yani masiyet olan işleri terkedip O’na itaate kaçın. İbn Abbas dedi ki: Günahlarınızdan tevbe etmek suretiyle Allah’a kaçın. Yine ondan rivayete göre Allah’tan yine O’na kaçın ve O’na itaat olan işler yapın, demektir.

Muhammed b. Abdullah b, Amr b. Osman b. Affan dedi ki: *O halde Al­lah’a kaçın.” Mekke’ye çıkıp gidin Üemektir. el-Huseyn b. el-Fadl dedi ki: Al­lah’ın dışındaki herşeye karşı kendinizi koruyun. Çünkü kim Allah’tan başkasına kaçacak olursa kendisini Allah’tan koruyamaz. Ebu Bekir eİ-Verrak de­di ki: Şeytana itaatten, Rahmana itaate kaçın. Cüneyt! dedi ki: Şeytan batıla davet eder. O halde Allah’a kaçın, Allah sizi ona karşı korur.

Zünnun el-Mısrî dedi ki: Cehaletten ilme, küfürden (nankörlükten) şük­re kaçın. Amr b. Osman dedi ki: Kendi nefislerinizden Rabbinize kaçın. Yi­ne Amr dedi ki: Daha önce Allah’tan size gelmiş olan iyiliklerden kaçın ve davranışlarınıza güvenmeyin. Sehl b. Abdullah dedi ki: Allah’ın dışındaki her-şeyden Allah’a kaçın.

“Muhakkak ben sizi O’ndan apaçık uyarıp korkutanım.” Yani küfür ve masiyetlere karşı O’nun vereceği cezayı size hatırlatıp bundan korkutuyorum.

“Allah ile birlikte başka bir İlah edinmeyin” buyruğu ile yüce Allah Mu-hammed (sav)’a bu sözleri insanlara söylemesini emretmektedir. Nezir (uya­rıp, korkutan) da O’dur. Bunun yüce Allah tarafından bütün insanlara bir hi-tab olduğu da söylenmiştir.

“Muhakkak ben sizi O’ndan” yani Muhammed’den ve onun kılıçlarından “apaçık korkutup, uyaranım.” Eğer Bana ortak koşacak olursanız, onun si­zi emri altına alacağından, kılıcının emrine gireceğinizden yana sizleri uya­rıp korkutuyorum. Bu açıklamayı İbn Abbas yapmıştır.

“Onlardan öncekilere gelen peygamberlerin herblrine de mutlaka böylece sihirbaz veya deli derlerdi” buyruğu Peygamber (sav)’a bir tesel­lidir. Yani senin kavmin seni yalanlayarak büyücü yahut bir deli dedikleri gi­bi, öncekiler de yalanlamış ve onların söylediklerinin benzeri sözleri söyle­mişlerdi.

” Böylece” lafzındaki “kef harfinin benden önce gelip, kendi peygamberlerini uyaran rasûllerin: “Uyarmalarına benzer bir uyarı ile ben de sizleri uyarıyorum” takdiri ile nasb konumunda olması mümkün olduğu gibi: “Durum böyledir” yani önceki gibidir tak­diri ile reP konumunda olması da mümkündür.

Birinci uyan yüce Allah’ın tevhid ehlinden olup kendisine karşı isyan eden­leri bir korkutmadır. İkincisi ise inkarcılardan kendisine ortak koşanları bir korkutmadır. Yakub ve başkalarından nakledildiğine göre ifade şanı yüce Al­lah’ın; “Böylece” lafzında tamam olmaktadır. [30]

“Acaba bunu birbirlerine tavsiye mi ettiler?” Yani önce gelenleri son­rakilere yalanlamayı mı tavsiye etti ve bu konuda birbirleriyle anlaşarak mt bu tavırlarını sürdürdüler? Ayetin başındaki “eliP (soru edatı), azarlamak ve yapılan işin hayret edilecek bir iş olduğunu ifade etmek (taaccub) içindir. “Hayır, onlar azmış bir kavim idiler.” Yani onlar bu hususlan birbirle­rine tavsiye etmediler. Onların ortak Özelliği azgınlık etmeleridir. Azgınlık (tuğyan) ise küfürde haddi aşmaktır. “Sen yüz çevir onlardan.” Onlardan yüz çevir ve bundan doiayı onlara ilişme! “Artık” Allah nezdinde “kınanacak de­ğilsin.” Çünkü sen üzerindeki risaleti tebliğ görevini eksiksiz yerine getir­miş bulunuyorsun. Daha sonra bu yüce Allah’ın:

“Ama öğüt ver. Çünkü öğüt muhakkak mü’mînlere fayda verir” buyru­ğu ile neshedilmiştir. Bunun kılıç âyetiyle (cihadı emreden âyetle) neshedil-diği de söylenmiştir. Birincisi ed-Dahhak’ın görüşüdür. Çünkü Peygamber (sav) öğüt vermek suretiyle onlara yönelmesi emrolunmaktadır.

Mücahid dedi ki: “Sen yüz çevir onlardan, artık kınanacak değilsin.* Ya­ni herhangi bir kusurun dolayısıyla Rabbin seni kınamaz. Öğüt vermek su­retiyle de “hatırlat, çünkü öğüt muhakkak mü’minlere fayda verir.”

Katade dedi ki: Kur’ân île “öğüt ver. Çünkü” onun ile “öğüt muhakkak mü’minlere fayda verir.” Sen onlara başlarına gelecek ceza ile ve Allah’ın (azabsnı gönderdiği) günleri ile onlara öğüt ver.

Özellikle mü’minleri sözkonusu etmesi bu öğütten yararlanacak olanla­rın onlar oluşundan dolayıdır. [31]

  1. Ben cinleri de, İnsanları da ancak Bana ibadet etsinler diye ya­rattım.
  2. Ben onlardan bir nzık da istemiyorum, Bana yedirmelerini de istemiyorum.

58- Çünkü şüphesiz ki Allah’tır, hem rızkı veren, hem pek çetin kud­ret ve kuvvet sahibi olan.

59- Muhakkak benzerlerinin azaptan payları olduğu gibi zulme­denlerin de azaptan bir payları vardır. Artık acele etmesinler.

  1. Tehdit olundukları o (azab) günlerinden dolayı vay o kâfir olanlara!

“Ben cinleri de, İnsanları da ancak Bana İbadet etsinler diye yarattım.”

Denildiğine göre bu buyruk, yüce Allah’ın ezeli bilgisine göre kendisine iba-ûet edecek kimseler hakkında özeldir. Buyruk umumi bir lafızla gelmiş oİ-makia birlikte anlamı özeldir. Buyruğun manası da şudur: Ben cin ve insan­lardan bahtiyar kimseleri ancak Beni tevhid etsinler diye yarattım.

el-Kuşeyrî dedi ki: Âyet-i kerime kafi olarak tahsis edilmiştir. Çünkü deliler ve çocuklar Allah’a ibadet etmekle emr olunmamışlardır ki; yüce Al­lah’ın onlardan ibadet etmelerini istediği söylenebilsin. Diğer taraftan yüce Allah: “Andolsun ki Biz cehennem için cin ve insanlardan çok kimseler ya-ratmışızdır.” (el-Araf, 7/179) diye buyurmuştur. Cehennem için yaratılmış olan kimselerin İse ibadet için yaratılmış kimselerden olmaları mümkün değildir. O halde âyet-i kerime, aralarından iman eden kimseler hakkında kabul edilmelidir. Bu da yüce Allah’ın: “Bedevi Araplar: İman ettik, dediler,” (el-Hucurat, 49/14) buyruğuna benzemektedir. Çünkü bu sözü bedevi Araplar arasından sadece belirli bir kesim söylemişti. Bu açıklamayı ed-Dahhak, el-Kelbî, el-Ferra ve el-KutelVî zikretmişlerdir.

Abdullah’ın kıraatinde de: “Ben cinler­den ve insanlardan iman edenleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım” şeklindedir.

Ali (r.a) da şöyle demiştir: Yani Ben cinleri de, insanları da, ancak ken­dilerine ibadet etmelerini emredeyim diye yarattım. ez-Zeccac bu görüşü be­nimsemiştir. Buna da yüce Allah’ın: “Halbuki onlar bir tek ilaha ibadet et-mekten başkasıyla emrolunmamışlardı” (et-Tevbe, 9/31) buyruğu da de­lildir.

“Yüce Allah onları rububiyetini kabul etmek, O’nun emir ve iradesi önünde zilletle boyun eğmek için yaratmış olduğu halde nasıl da inkar edip kâfir oldular?” diye sorulacak olursa, buna şöyle cevap verilir: Allah’ın üzerlerindeki kazasına zilletle boyun eğmişlerdir. Çünkü O’nun kazası (hü­küm ve kaderi) onkr hakkında aynen cereyan eder, ona karşı koymaya güç­leri yoktur. Ona ibadet edenlere, Allah’ın vermiş olduğu emir gereğince amel etmek hususunda inkar edip küfre sapanlar muhalefet etmiştir. Onun kaza ve hükmüne zilletle boyun eğmek, karşı konulabilecek bir husus değildir.

“Ancak Bana ibadet etsinler diye” buyruğunun istesinler veya istemesin­ler, Bana ibadet edilmesi gerektiğini itiraf etsinler, anlamında olduğu da söy­lenmiştir. Bunu Ali b. Ebi Talha, İbn Abbas’tan rivayet etmiştir. Buna göre is­temeyerek ibadet etmeleri onlar üzerinde görülen ilahi sanatın eserleridir.

Mücahidi Ancak Beni bilip tanısınlar diye… seklinde açıklamıştır. es-Sa-lebî; Bu güzel bir açıklamadır, demiştir. Çünkü yüce Allah onlan yaratmamış olsaydı, O’nun varlığı ve tevhidi bilinmezdi. Bu açıklamaya yüce Allah’ın: “An-dolsun ki sen onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan elbette: Allah di­yeceklerdir.” (ez-Zuhruf, 43/87); “Andoisun ki onlara: Göklerle yeri kim yarattı? diye sorsan, elbette: Onları hüküm ve emrinde galip, herşeyi en iyi bilen (Allah) yarattı, derler.” (ez-Zuhruf, 43/9) buyrukları ve buna benzer âyetler deJil teşkil etmektedir.

Yine Mücahid’den gelen rivayete göre; Ben onlara emirler vermek, yasak­lar koymak için yarattım, diye açıklamıştır. Zeyd b. Eşlem dedi ki: Bu onla­rın yaratılışlarındakİ bedbahtlık ve bahtiyarlıktır. Yüce Allah cinlerden ve in­sanlardan bahtiyar olanları kendisine ibadet etsinler diye, aralarından bed­baht olanları da isyan etsinler diye yaratmıştır.

Yine el-Kelbî’den nakledildiğine göre yalnız Beni tevhid etsinler diye (ya­rattım), demektir. Mü’min kimse sıkıntılı zamanlarında da, rahatlık zaman­larında da O’nu tevhid eder. Kâfir ise sıkıntılı ve bela zamanlarında O’nu tev-hid ederken, nimet ve bolluk zamanında bunu yapmaz. Buna da yüce Allah’ın; “Onları dağlar gibi bir dalga kapladığında dinlerini yalnız Allah’a halis kılanlar olarak O’na dua ederler.” (Lukman, 31/32) buyruğu delil teşkil et­mektedir. İkrime dedi ki: Ancak Bana ibadet etsinler ve Bana itaat etsinler diye yarattım, İbadet edenleri mükafatlandıracak, inkar edenleri de cezalan­dıracağım.

Anlamın, ancak onlardan Bana ibadet etmelerini isteyeyim diye yarattım şeklinde olduğu da söylenmiştir. Anlamlar birbirine yakındır.

“Ubudeti ve ubudiyeti apaçık abd (kul)” denilir. Ubudiyetin asıl anlamı itaatle ve zilletle boyun eğmektir. “Ta’bid” zelil kıl­mak demektir. “Güzelce döşenmiş yol” demektir. Şair de şöyle de­miştir:

“Güzelce döşenmiş yolun üzerinde (ön) ayaklarının yerine (arka) ayaklarını (koyarak yol alıyor.)”

Ta’bİd, isti’bad demek olup, bu da bir kimseyi kul edinmek demektir. aynı anlamdadır. İbadet, itaat, taabbüd de ibadete kendini vermek demektir. O halde “Bana ibadet etsinler diye” buyuruğu Bana zilletle boyun eğsinler, emrime uysunlar ve ibadet etsinler diye… demek olur.

“Ben onlardan bir fizik da istemiyorum” buyruğundaki: ( j-0 sıladır. Hiç­bir rızık istemiyorum demektir. Aksine herkese nzık veren, bağışlayan Benim.İbn Abbas ve Ebu’l-Cevza şöyle demişlerdir; Yani Ben onlardan kendile­rini rızıklandırinalanm, kendilerine yedirmelerini istemiyorum.

Anlamın şu şekilde olduğu da söylenmiştir: Ben onlardan kullarımı rızık-landırmalarını, onlara yemek yedirmelerini istemiyorum.

“Çünkü şüphesiz ki Allah’tır; hem rızkı veren, hem pek çetin kudret

ve kuvvet sahibi olan” buyruğurtdaki: “Rızık veren” buyruğunu İbn Muhaysın ve başkaları “Rızıklandırıcı” diye okumuşlardır.

“Pek çetin kudret ve kuvvet sahibi” oldukça güçlü demektir.

” Pek çetin kudret” buyruğunu el-A’meş, Yahya b. Vessab ve en-Nehaî “kuvvef’in sıfatı olarak cer ile;diye okumuşlardır. Diğerleri ise “rızkı veren”in sıfatı olarak yahutta “kuvvet sahibi” anlamındaki buyruğun: ” Sahibi” lafzının sıfati olarak ref ile okumuşlardır. Hazfedilmiş bir müb-tedanm haberi de olabilir, ya da: “Şüphesiz” lafzının isminin mahalli­ne sıfat olması yahut haberden sonra ikinci bir haber olarak merfu olması da mümkündür.

el-Ferra dedi ki: “Pek çetin kudret” anlamındaki lafzın; şeklinde gelmesi gerektiği halde yüce Allah’ın bunu müzekker olarak zikretmiş olma­sı eğilip bükülen ve sağlam bağlanmış olan şey anlamını kastetmiş olduğun­dan dolayıdır. Nitekim: “Sağlam bükülmüş halat” denilir. el-Ferra şu mısraları zikretmektedir:

“Her zaman için ben elbiseler giyindim,

Öyle ki, başım beyaz bir örtü takmdı.

Tek parça kumaştan ve bağlı Yumna kumaşından.”

Görüldüğü gibi burada: “Bağlı” lafzını müzekker kılmıştır, Çün­kü “Yumna” da bir çeşit kumaştır. Yüce Allah’ın şu buyrukları da bu kabil­dendir: “Bundan böyle kime… bir öğüt gelir de…” (el-Bakara, 2/275) buyruğundaki “öğüt” anlamındaki lafız “tenis te’si” olmaksızın; takdirindedir. Aynı şekilde: ” O zulmedenleri ise korkunç bir ses yakaladı.” (Hud, 11/67) buyruğundaki “korkunç ses” anla­mındaki lafız da te’nis te’si olmaksızın; ” Çığlık ve ses” takdi­rindedir.

“Muhakkak benzerlerinin azaptan payları olduğu gibi zulmedenlerin” Mekkelilerden olup küfre sapanların “de azaptan bir payları vardır.”

Geçmiş ümmetlerin kâfirlerinin paylan gibi, bunların da azaptan bir payla­rı vardır.

Îbnu’l-Arabî dedi ki: “Bitip tükenmek bilmeyen uzun ve kötü bir gün” denilir. (^JUO’in dildeki asıl anlamı “büyükçe kova” demektir. Onlar kuyudan sil çeker ve bunu paylarına göre taksim ediyorlardı. İşte bundan do­layı bu lafız, pay anlamında kullanılmıştır. Recez vezninde şair şöyle demek­tedir:

“Bir pay (büyükçe bir kova) bizim, bir pay (büyükçe bir kova) sizin olsun, Kabul etmezseniz şayet, o zaman kuyunun tamamı bizim olsun.”

Alkame dedi ki:

“Sabahladığım her günde sen bir nimet bağışladın, Senin cömertliğinden Şas’a da bir pay vermek bir haktır.”

Bir başkası da şöyle demektedir:

“Ömrün hakkı için eceller kapıları çalmaktadır, Herbir babanın oğluna ondan bir pay vardır.”

el-Cevherî dedi ki: ” Kuyruğu uzun at, tay, sırtın alt tarafındaki et ve su dolu kova” demektir.

İbnu’s-Sikkit dedi ki: İçinde dolmaya yakın kadar su bulunan kova demek­tir. Bu hem müennes, hem müzekker olarak kullanılır. Boş haliyle ona bu isim verilmez. Asgari sayıdaki çoğulu: şeklinde çokluk çoğulu da; şek­linde gelir. Şekil itibariyle “genç ve güzel develer” anlamındaki ile “Artık acele etmesinler.” Azapların gelip kendilerini bulmasını acele is­temesinler. Çünkü onlar: Ey Muhammed: “O halde doğru söyleyenlerden isen bizi kendisiyle tehdit ettiğin azabı getir” (el-Araf, 7/70) demişlerdi. Bedir gü­nü yüce Allah’ın vaadettiği onların başlarına gelerek Allah’ın vaadi gerçek­leşti ve dünyada iken onlardan intikam aldı. Ahirette de onlar için ebedi azab ve kesintisiz rüsvaylık vardır. Bunun kesilmesi, bitmesi, sona ermesi ve uzun da olsa belirli bir süresi yoktur. [32]

ez-Zariyat Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Allah’a hamdolsun.

Kuran

Zariyat Suresi

el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.