Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 22°C
Açık
İstanbul
22°C
Açık
Paz 23°C
Pts 24°C
Sal 23°C
Çar 21°C

50 – Kaf Suresi | Tefsir’ul Munir

50 – Kaf Suresi | Tefsir’ul Munir

Kaf Suresi | Tefsir’ul Munir ( Vehbe Zuhayli )

Müşriklerin Yeniden Dirilişi İnkâr Etmeleri Ve Onlara Verilen Cevaplar

1- Kaf! Şerefli Kur’an’a yemin olsun ki.

2- Bilakis o kâfirler kendilerinden bir uyarıcının gelmesine şaşırdılar da şöyle dediler: “Bu şaşılacak bir
şeydir.”

3- “Biz öldüğümüz ve toprak olduğu­muz zaman mı (diriltileceğiz)? Bu, kabul edilmesi uzak bir dönüştür.”

4- Biz toprağın onlardan neleri ek­ silttiğini bilmekteyiz. Ayrıca nezdimizde o bilgileri koruyan bir de ki­tap vardır.

5- Bilakis onlar hak kendilerine ge­lince yalanladılar. Şimdi onlar şaş­kın bir haldedirler.

6- Üstlerindeki gökyüzüne bakmaz­lar mı ki onu nasıl bina etmiş ve na­sıl donatmışız. Onda hiçbir çatlak
da yok.

7- Yeryüzünü de döşedik ve ona sa­bit dağlar koyduk. Orada güzel ve parlak her türden yetiştirdik.

8- (İşte bütün) bunlar, Rabbine dö­nen her kula bir öğüt ve ibret olma­sı için (yaratılmıştır).

9- Gökten de bereketli su indirdik de onunla bahçeler, biçilecek tane­ler bitirdik.

10- Ve tomurcukları birbiri üstüne binmiş uzun boylu hurma ağaçları.

11- Ki kullarıma rızık olmak için (yaratılmıştır). Biz onunla ölü bir memlekete can verdik. İşte (kabir­den) çıkış da böyledir.

Açıklaması:

“Kaf Bunun alfabe harfi olduğunu daha önce görmüştük. Kur’an onla­rın konuştuğu ve yazdığı dilin harflerinden meydana geldiğine, onun tama­mının veya bir ayetinin benzerini getirmelerine dair Araplara meydan oku­mak için alfabe harfleri kullanılmıştır. Ayrıca “kaf harfi daha sonra gele­cek olan konunun önemine dikkat çekmek için getirilmiştir.

Nasıl bir kaç harf ile yapılan yeminlerin çoğunun peşinden Kur’an, Kitap veya Tenzil ifadeieri getiriliyorsa tek harfle yapılan yeminlerin akabin­de de Kur’an’m bir vasfı zikredilmektedir.

Razi, Allah’ın harfler ve başka nesnelerle yaptığı yeminler için güzel bir tasnif yapmıştır. Şimdi kısaca onları zikredelim.[1]

a) Allah Tealâ Kur’an’da bazen “Asra yemin olsun ki”, “Yıldıza yemin olsun ki” gibi bir tek varlığa yemin etmiş, bazen de “Sad”, “Kaf gibi bir harfe yemin etmiştir.

b) Bazen “Duha vaktine ve geceye yemin olsun” ile “Gökyüzüne ve Tarık yıldızına yemin olsun” kavlinde olduğu gibi iki varlığa yemin etmiş, bazen de “Ta ha”, “Ta sin”, “Ya sin” , “Ha mim” vb. de olduğu gibi iki harfe yemin etmiştir.

c) Allah Tealâ Kur’an-ı Kerim’de bazen “İbadet için saf tutanlara kötü­lüklerden alıkoyanlara ve Kur’anı tilâvet edenlere yemin olsun ki” ayetinde olduğu gibi üç duruma, “eliflâm mim”, “Ta sin mim”, “eliflâm ra” ayetle­rinde de üç harfe yemin etmiştir.

d) “Savurup dağıtan rüzgârlara, yağmur yüklü bulutlara, kolaylıkla akıp gidenlere, taksim eden meleklere yemin olsun ki” ayetinde, Buruç sure­sinin başında ve “İncire ve zeytine, Sina dağına ve bu emniyetli beldeye ye­min olsun ki” ayetinde dört duruma; Araf suresinin başında yer alan “Elif lâm mim ra” ayetinde dört harfe yemin etmiştir.

e) Allah Tealâ bazen de Tur, Mürselat, Naziat ve Fecir surelerinin ba­şında olduğu gibi beş olaya ve “Kaf ha ya ayn sad”, “Ha mim ayn sin kaf kavillerinde olduğu gibi beş harfe yemin etmiştir. Allah Tealâ Şems suresi hariç hiçbir surede okunuşunda zorluk olmaması için beşten fazla harfe ye­min etmemiştir.

Allah Tealâ bir olaya yemin ederken “ve’t-Tur”, “ve’n-Necm”de olduğu gibi yemin harflerinden “vav’ı zikretmiş, harflerle yaptığı yeminler de ka­sem vavını zikretmemiş mesela ve “ve kaf “ve ha mim” dememiştir. Çünkü yemin bizzat harflerle yapıldığından bu harflerle yeterli olmaktadır.

Allah Tealâ Tin ve Tur gibi eşyaya yemin ettiği gibi herhangi bir keli­me oluşturmadan sırf harflerle de yemin etmiştir. Harflerle yapılan yemin­ler sadece sure başlarında bulunmaktadır. Yirmisekiz surenin baş kısmın­da harflerle yemin edilmiş, “ve’ş-Şemsi” suresi hariç ondört surede ise baş­ta ve ortada olmak üzere her defada yemin edilen harflerle aynı sayıda eş­ya ile yemin etmiştir. Surelerin ortalarında yer alan yeminlere şunlar mi­sal verilebilir:

“Hayır, aya, geri döndüğü zaman geceye…. yemin olsun ki…” “Geceye ve topladığı şeylere yemin olsun ki” “Yöneldiği zaman geceye yemin olsun ki.”

Harflerle Kur’an’m her iki yarısında, hatta her yedide birlik bölümün­de yemin edilmişken, Saffat suresi hariç bazı nesnelerle yapılan yeminler Kur’an’ın son yarısında ve son yedide birlik kısmında bulunmaktadır.

“Şerefli Kurana yemin olsun ki…” Burada Kur’an adına yemin edil­miştir. Yeminin konusu ise mahzuftur. Yani mana şöyledir: Hayır ve bere­keti bol, kadru kıymeti yüksek Kurana yemin ederim ki ey Muhammedi Yeniden dirilişle onları uyarmak için gönderildin. Burada yeminin söz ko­nusu cevabına yeminden sonra gelen söz delâlet etmektedir. Kasemden sonra nübüvvetin ve yeniden dilişin ispatı konuları işlenmiştir. Böyle bir kullanıma Kur’an’da çokça rastlanmaktadır. Meselâ şu ayette böyledir: “Sad. Şeref ve şan sahibi Kur’an a andolsun ki. Aksine kâfirler bir gurur ve isyan içindedirler.”

“Aksine onlar kendilerinden bir uyarıcının gelmesine şaşırdılar da kâ­firler şöyle dediler: Bu şaşılacak bir şey.” Yani Kureyş kâfirleri kendilerine kendi cinslerinden bir uyarıcı olan Hz. Muhammed (s.a.)’in gelmesine hay­ret ettiler. Onlar sırf şüphe duyup onu reddetmekle kalmadılar; aksine bir de bunu şaşılacak işlerden kabul ettiler de şöyle dediler: Bu uyarıcı pey­gamberin bizim gibi insan olması bizi şaşkınlığa sevketmekkedir. Bunun bir benzeri de şu ayet-i kerimedir: “İnsanları uyar diye kendilerinden bir kimseye vahyetmemiz insanlar için sayılacak bir durum mudur?” (Yunus, 2/10). Yani bu sayılacak bir şey değildir. Zira Allah Tealâ insanlardan ve meleklerden peygamberler göndermiştir.

Kureyş kâfirleri aynı şekilde yeniden diriliş hadisesine de şaşırıp kal­mışlar ve Kur’an’m anlattığına göre şöyle demişlerdir: “Biz öldüğümüz ve toprak olduğumuz zaman mı (diriltileceğiz)? Doğrusu bu kabul edilmesi uzak bir dönüştür.” Yani ölüp vücudumuzun her bir parçası toprağa dağıl­dığında ve çürüyüp toprak olduğunda mı yeniden diriltilip hayata dönece­ğiz? Bütün bunlardan sonra yeniden bu bünye ve vücuda dönmemiz nasıl mümkün olabilir? Doğrusu bu diriliş ve hayata yeniden dönüş aklen kabul edilemez! Onların iddiasına göre böyle bir şey mümkün değildir. Ayrıca ta­biat kanunlarına göre de böyle bir şey görülmüş değildir.

Bunun üzerine Allah Tealâ hem yeniden diriltmeye hem de başka şey­lere kadir olduğunu açıklayarak onların bu düşüncesini reddetmiştir. Allah Tealâ şöyle buyurmaktadır:

“Biz toprağın onlardan neleri eksilttiğini bilmekteyiz. Ayrıca nezdimizde o bilgileri koruyan bir de kitap vardır.” Yani çürüme halinde toprağın onların cesetlerinden ne yediğini biz kesin olarak bilmekteyiz. Bunların hiçbiri bize gizli değildir. Bedenler nerede değildi, nereye gitti ve neye dönüştü hepsini biz biliriz. Ayrıca yanımızda onların sayılarını, isimlerini ve bütün eşyanın parçalarını ihtiva edip koruyan bir de “Kitap” bulunmaktadır ki o, Allah’ın değişiklikten ve şeytanlardan koruduğu Levh-i Mahfuz’dur.

Müslim, Ebu Davud ve Nesai Ebu Hüreyre’nin şöyle dediğini rivayet etmektedirler: Peygamber (s.a.)’den şöyle rivayet edilmiştir: “Acbu’z-zenep (kuyruk sokumu) dışında toprak Adem oğlunun bütün bedenini yer bitirir. İnsan acbu ‘z-zenepten yaratılmıştır ve yine parçaları ondan meydana geti­rilip yaratılacaktır.”

Buna göre en doğru olan takdir şöyledir: Meselenin daha kolay anla­şılmasını sağlamak, Allah’ın ezelî ilminin bütün kâinatı ve eşyayı kuşattı­ğını ve her türlü olay ve amelin sayıldığını zihinde canlandırmak için Al­lah’ın katında bir kitabın bulunduğu ifade edilmiştir. Bu durum yanında her türlü gelir ve giderinin kaydedildiği muhasebe defteri bulunan bir kim­senin durumuna benzer.

Bu durum birçok ayette geldiği için iman etmek zorunda olduğumuz Levh-i-Mahfuz’un varlığına mani değildir. Bu ayette yeniden dirilişin caiz olduğuna ve Allah’ın buna kadir bulunduğuna işaret edilmektedir.

Daha sonra Allah Tealâ müşriklerin inat ve küfürlerinin ve onların ye­niden dirilişin vuku bulacağına hayret etmelerinden daha çirkin olan şe­yin, yani onların Allah’ın ayetlerini ve Allah Rasulünü (s.a.) yalanlamaları­nın sebebini açıklamıştır. Şöyle buyurmuştur:

“Bilakis onlar hak kendilerine gelince yalanladılar. Şimdi onlar şaşkın bir haldedirler.” Yani Kureyş kâfirleri gerçekte Kur’an’ı ve mucizeler ile sabit olan Hz. Muhammed (s.a.)’in peygamberliğini yalanlamaktadırlar. Onlar eni­ne boyuna düşünmeden Kur’an’ı ve nübüvveti sırf Rasulullah (s.a.) tarafın­dan tebliğ edildi, diye yalanlamışlardır. Aslında onlar kendi dinleri hakkında karmakarışık bir halde bulunmaktadırlar. Çünkü onlar Kur’an ve Nebi (s.a.) hakkında bazen sihir ve sihirbaz, bazen şiir ve şair, bazen de kehanet ve kâ­hin demişlerdi. Bu durum onların sıkıntılı, tedirgin ve ne yaptıklarım bilmez derecede kafalarının karışık bir halde olduğunu göstermektedir.

Bunun bir benzeri de şu ayet-i kerimedir:

“Siz çelişkili sözler söylüyorsunuz. Ondan (Kur an dan) dönen döndü­rülür (engellenmez.)”

Daha sonra Allah Tealâ yeniden diriltme vs. şeylere kadir olduğuna dair dünya ve ahiret gerçeğine göre delil getirerek şöyle buyurmuştur:

“Üstlerindeki gökyüzüne bakmazlar mı ki onu nasıl bina etmiş ve nasıl donatmışız. Onda hiçbir çatlak da yok.” Yani ölümden sonra tekrar diriltil-meyi yalanlayan ve büyük kudretimizi kabul etmeyen şu kâfirler kendi göz­leriyle gökyüzünün o hayretlere düşüren özelliklerine bakmazlar mı? O gök­yüzü direksiz olarak yükseltilmiş ve ışık gibi aydınlatan yıldız ve gezegen­lerle süslenmiştir. Onda yarıklar, yırtıklar ve çatlaklarda yoktur. Nitekim Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “Yedi kat gökyüzünü tabaka tabaka yaratan O’dur. Rahmanın yaratmasında hiçbir uygunsuzluk göremezsin. Şimdi gözünü çevir bak hiç çatlak görebiliyor musun? Sonra gözünü iki defa daha çe­vir, o göz sana yorgun ve zelil bir halde geri dönecektir.” (Mülk, 77/3-4). Yani o göz bir kusur ve noksan bulamadan yorgun bir halde geri döner.

“üstlerindeki” kavli müşrikler için, şiddetli bir kınama ve onların ah­maklığını yüzlerine haykırmadır.

“Yeryüzünü de döşedik. Ona sabit dağlar koyduk. Orada güzel ve par­lak her türden yetiştirdik.” Yani aynı şekilde dayayıp döşediğimiz ve geniş­çe yaydığımız dünyada yaşayanların emniyeti için kendisine sabit dağlar yerleştirdiğimiz ve orada görüntüsü güzel ve parlak her türden ekinler, meyvalar, ağaçlar ve çeşit çeşit bitkiler yetiştirdiğimiz yeryüzüne bakmaz­lar mı? Bu ayetin bir benzeri de şu ayet-i kerimedir: “Belki öğüt alırsınız diye her şeyi çift yarattık.” (Zariyat, 51/49).

“(İşte bütün) bunları, Rabbine dönen her kula bir öğüt ve ibret olması için (yaratmıştır).” Yani bunları biz kulların kalp gözü açılsın da öğüt alsın­lar diye yaptık. Rabbine ve Ona itaata dönen ve mahlûkatm eşsiz güzellik­lerini düşünen bir kul, ancak bu zikredilenleri kalp gözüyle görebilir ve dü­şünebilir.

Daha sonra Allah Tealâ bitkileri nasıl yarattığını izah etmiş ve şöyle buyurmuştur:

“Gökten de bereketli su indirdik de onunla bahçeler, biçilecek taneler bitirdik.” Yani bizim sahip olduğumuz güç ve kudrete baksınlar. Buluttan nasıl yemyeşil bahçeler, meyvalı ağaçlar ve hasat edilip saklanan buğday, arpa gibi ekin tanelerinin bitmesine sebep olan çok bereketli yağmur suyu­nu indirdik. “Ve tomurcukları birbiri üstüne binmiş uzun boylu hurma ağaçları.” Aynı şekilde biz o su ile bir bir üzerlerine birikmiş tomurcukları olan uzun ve yüksek hurma ağaçlarının yetişmesini sağladık. Tomurcukla­rının çok olması ve birbirleri, üzerlerine birikmiş olmalarıyla, ağaçta yetişen hurmaların çokluğu gösterilmek istenmiştir.

Önceki ayette “Biz orada güzel ve parlak her türden yetiştirdik.” deme­sine rağmen bu ayette de aynı delilin tekrar getirilmesinin bizzat bitkilerle delil getirilmesi açısından faydası vardır. Mana şöyledir: Nasıl ağaçlar neş-vü nema bulup artarsa, işte ölümden sonra insan bedeni de büyüyüp yetiş­me gücüne tekrar sahip olarak büyür ve artar. İnsana bu gücün tekrar ve­rilmesi, su vasıtasıyla ağaçlarlara büyüme özelliğinin verilmesine benze­mektedir.

“… ki kullarıma rızık olmak için” Yani söz konusu bütün nimetleri biz rızık olması için verdik. Bitkiler, ağaçlar ve hurma ağaçları kullara rızık ve azık olsun diye yaratılmıştır.

“Biz onunla ölü bir memlekete can verdik. İşte (kabirden) çıkış da böy­ledir.” Yani üzerinde ne bir meyve ne de bir ekin bulunan çorak bir beldeye suyla biz can verdik. Yeniden diriliş esnasında kabirlerden çıkış da Allah’ın ölü toprağa hayat vermesi gibi gerçekleşecektir. Bu nasıl Allah’ın güç ve kudretinde bir şey ise o da aynıdır. Meselenin daha iyi anlaşılması için ya­pılan bu benzetme insanın içinde bulunduğu hayat gerçeğinden alınmıştır. Aynı şekilde bu ayette bitkilerin yaratılmasının büyük önem taşıdığı ve ilâhî kudrete göre yeniden diriltmenin basit bir şey olduğu ifade edilmiştir. [2]

Önceki Milletlerden Peygamberleri Yalanlayanların Durumunun Hatırlatılması:

12- Onlardan önce de Nuh kavmi, Res halkı ve Semud da yalanlamıştı.

13- Ad, Firavun ve Lût’un kardeşleri de (yalanladılar.)

14- Eyke halkı ve Tubba kavmi de. Bütün bunlar peygamberleri yalanladılar da (onlar hakkında) tehdidim hemen gerçekleşiverdi.

15- İlk yaratmada acizlik mi göster­dik! Hayır, onlar yeni bir yaratma hususunda şüphe içindedirler.

Açıklaması:

“Onlardan öncede Nuh kavmi, Res halkı, Semud da yalanlamıştı. Ad, Firavun, Lût’un kardeşleri de, Eyke halkı ve Tubba kavmi de. Bütün bunlar peygamberleri yalanladılar da (onlar hakkında) tehdidim hemen gerçekle-şiverdi.” Yani Allah Tealâ Kureyş kâfirlerini peygamberlerini yalanlamış olan önceki milletlere verdiği azabın benzerini vermekle tehdit etmiştir. Al­lah Tealâ önceki milletlerden bazılarına Nuh (a.s.) kavmi gibi tufan ile, Fi-ravun’un kavmi gibi bazılarını denize gark etmek ile, Hud (a.s.)’un kavmi Ad gibi bazı kavimleri uğultulu azgın bir fırtına ile, Lût (a.s.)’un kavmi gibi bazı kavimleri küçük taşları savuran ve toprağın çökmesine sebep olan fır­tına ile, Semud, Medyen halkı, ve Şuayb (a.s)’in kavmi olan Eyke ashabı gibi bazı kavimleri şiddetli bir ses ile, Karun ve ashabı gibi bazılarını da yerin dibine geçirmekle cezalandırmıştır.

Bu milletlerden her biri Allah’ın kendisine gönderdiği peygamberi ya­lanladıkları için Allah’ın tehdidinin onlar hakkında gerçekleşmesi kesin­leşmiş ve yalanlamaları üzerine azap onların üzerinde hemen gerçekleş­miştir. Öyleyse inkarcı Kureyş kavmi kendileri gibi inkarcı olan kavimlere isabet eden azabın benzerine maruz kalmaktan sakınsınlar. Çünkü önceki­lere azabın gelmesinin illeti bunlarda da mevcuttur. Zira önceki milletler peygamberleri yalanladıkları için cezalandırılmışlardı.

Daha sonra Allah Tealâ yeniden dirilişin mümkün olduğuna dair biz­zat muhatapların kendilerinden bir delil zikretmiştir. Şöyle buyurmuştur:

“İlk yaratmada acizlik mi gösterdik ? Hayır, onlar yeni bir yaratma hususunda şüphe içindedirler.” Yani hiç mevcut değillerken onları yoktan ilk defa yaratmamızda biz acziyet mi gösterdik? Hayır! O halde yeniden di­riltmek ve onları tekrar yaratmak hususunda acizlik göstereceğimizden nasıl bahsedilebilir? Hem bir şeyi tekrar yapmak ilk defa yapmaktan daha kolaydır. Nitekim Allah Tealâ şöyle buyurmuştur:

“O ilkin mahlukâtı yaratan ve sonra tekrar yaratacak olandır ki bu ona göre daha kolaydır.” (Rum, 30/27). Başka bir ayette de şöyle buyurmuş­tur: “Kendi yaratılışını unutup bize bir misal getirdi ve bu çürümüş kemik­lere kim can verecekmiş dedi. (Habibim) De ki: Onu ilk defa yaratan ona hayat vercektir. O, her yaratmayı hakkıyla bilendir.” (Yasin, 36/78, 79).

Sahih olan kudsî hadiste şöyle gelmiştir: Allah Tealâ şöyle der: “Ade­moğlu’nun “Beni ilk defa yarattığı gibi tekrar yaratamaz.” demesi bana hoş gelmez. Halbuki ilk yaratma bana tekrar yaratmadan daha kolay değildir.”

Müşrikler sadece yeni bir yaratma hakkında şüphe ve şaşkınlık için­dedirler. Onların şüphe ve tereddüt içinde oldukları yaratma, ölülerin yeni­den diriltilmesidir. Müşrikler mahlukâtm ilk olarak yaratıldığını kabul ediyorlarsa -ki ediyorlar-, o takdirde onların yeniden dirilişi inkâr etmeleri doğru değildir. Bu şekilde kâfirler azarlanmış ve onlara karşı açık bir delil getirilmiştir. [3]

İnsanın Yaratılması Ve Onun Ahvalini Allah’ın Bilmesi:

16- Andolsun ki insanı biz yarattık ve nefsinin ona neler fısıldadığını da biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız.

17- Hani iki (melek) sağında ve so­lunda oturarak yaptıklarını yaz­maktaydı.

nında hazır bir gözcü bulunmasın.

19- Ölüm sarhoşluğu artık gerçeği getirmiştir. “İşte, bu senin öteden beri kaçtığın şeydir.” (denir.)

20- Sur’a üfürülür. İşte bu geleceği vaadedilen gündür.

21- Her nefis beraberinde bir götü­rücü ve bir şahitle gelir.

22- Andolsun ki sen bundan gafil idin. Biz hemen senin perdeni kal­dırdık.’Bu sebeple bugün artık ba­kışın keskindir.

Açıklaması:

“Andolsun insanı biz yarattık ve nefsinin ona neler fısıldadığını da bili­riz. Biz ona şah damarından daha yakınız.” Yani andolsun biz insan neslini ortaya çıkardık. Biz iyilik ve kötülük olarak insanın zihninde ve kalbinde bulunan bütün düşüncelerini ve bütün hallerini biliriz. Ona şah damarın­dan daha yakın olduğumuza göre kalbindeki herhangi bir düşünce bize na­sıl gizli kalabilir! “Biz ona şah damarından daha yakınız.” ayetinin manası şudur: “Şüphesiz Allah’a hiçbir şey gizli kalmaz.” İbni Kesir şöyle demiştir: “Yani Allah Tealâ’nın melekleri insana şah damarından daha yakındır.”

Böylece Alah Tealâ, insanı yarattığını, Onun ilminin insanın zihnin­den ve gönlünden geçenlere varana dek bütün hallerini kuşattığını ve onun sahip olduğu hallerden hiçbirinin O’na gizli kalmadığını haber vermiştir. Fakat kalpten geçen düşünceler için ceza yoktur. Bunun delili Rasulul-lah’ın şu sahih hadisidir: “Şüphesiz Allah Tealâ konuşmadıkları ve yapma­dıkları müddetçe kalplerinden geçirdiklerinden dolayı ümmetimi sorumlu tutmaz.[4]

Ayet-i kerime yeniden dirilişi inkâr etmeleri hususunda kâfirlere karşı deliller ikame etmek için getirilmiştir.

Sonra Allah Tealâ, insanın kalbindekileri bilmesine rağmen kendisine karşı delil ileri sürmesini önlemek için onun amellerini yazan ve muhafaza eden iki meleği görevlendirdiğini zikretmiş ve şöyle buyurmuştur:

“Hani iki melek sağında ve solunda oturarak yaptıklarını yazmakta­dırlar.” Yani hafaza meleklerinin insanın konuştuklarını ve yaptıklarını kaydettikleri esnada biz ona en yakın olandan da daha yakınızdır. Onların biri sağda oturur, diğeri de solda. İnsanın konuştuklarını ve yaptıklarını kaydederler. Ayetteki “oturan” lafzı seninle beraber olan manasmdadır. Sağ taraftaki melek iyilikleri, sol taraftaki melek ise kötülükleri yazar.

Ebu Ümame’den rivayet edilen bir hadiste Rasulullah (s.a.) şöyle bu­yurmuştur: “Kişinin sağındaki melek iyilikleri yazar, solundaki de kötülük­leri, iyilikleri yazan kötülükleri yazandan daha güvenlidir. Zira insan bir iyilik yaptığı zaman sağdaki melek onu on iyilik olarak yazar. Ancak insan bir kötülük yaptığı zaman sağdaki melek soldakine şöyle der: Onu yedi saat bekle, belki teşbih veya istiğfar eder.[5]

“İnsan hiçbir söz söylemez ki yanında yazmaya hazır bir gözcü bulun­masın. ” Yani Ademoğlu’nun konuştuğu bütün kelimeleri gözetleyen ve keli­meleri yazmak için sürekli onunla beraber olan bir melek vardır. Bu melek her şeyi yazar. Nitekim Allah Tealâ İnfitar suresinde şöyle buyurmuştur: “Üzerinizde bekçiler, değerli yazıcılar vardır, onlar yapmakta olduklarınızı bilir.” Rakîb işleri takip edip kontrol eden; atîd ise şahitlik ve muhafaza et­mek için hazır bulunup asla ayrılmayan melek demektir.

Ayetin ilk anlamına göre melek bütün sözleri yazar. İbni Abbas (r.a.) şöyle demiştir: “Ancak mükâfat ve ceza gerektirecek sözler yazılır.” Bunu hasen-sahih olarak rivayet edilen şu hadis teyit etmektedir: “Bir kişi Al­lah ‘m razı olduğu bir söz söyler, bunun yerine ulaşmadığı zannına kapıla­bilir. Halbuki Allah Tealâ bu söz yüzünden kendisine kavuşacağı güne ka­dar ona rızasını yazar. Diğer bir kişi de Allah’ın hoşnut olmadığı bir söz söyler de bunun büyük bir söz olmadığı zannına kapılabilir. Halbuki Allah Tealâ bu sebeple ona kıyamet gününe kadar gazabını yazar.[6]

Hasan-ı Basri “sağında ve solunda oturan” ayetini okuduktan sonra şöyle demiştir: Ey insan! Senin için bir defter açıldı ve biri sağında biri so­lunda olmak üzere iki melek senin için vazifelendirildi. Sağ taraftaki mele­ğe gelince o senin iyiliklerini kaydeder, sol taraftaki ise kötülüklerini kay­deder. İstediğini yap, ister az yap; ister çok. Öldüğün zaman defterin dürü-lür ve kabirde boynuna asılı bir şekilde beraberinde bulunur. O anda Allah Tealâ şöyle buyurur: “Her insanın amelini boynuna bağladık. İnsan için kı­yamet gününde, açılmış olarak önüne konacak bir kitap çıkarırız. Kitabını oku! Bugün sana hesap sorucu olarak kendi nefsin yeter.” Hasan-ı Basri şöyle devam eder: Allah’a yemin olsun ki, içinde senin hesabını tutan bir şey vardır.

Müşriklerin yeniden dirilişi inkâr etmeleri açıklanıp Allah Tealâ’nm ilmi ve kudretinden haber verilerek onların bu düşünceleri reddedilmiştir. Sonra onlara ölüm anında ve kıyamet vaktinde gerçekten karşılaşacakları küçük ve büyük kıyametlerin yakın olduğunu haber vermiştir. Allah Tealâ insanın küçük kıyameti hakkında şöyle buyurur:

“Ölüm sarhoşluğu artık gerçeği getirmiştir. “İşte (ey insan!) bu senin öteden beri kaçtığın şeydir.” denir.” Yani ey insan, işte insanı baygın hale getirip aklını dumura uğratan ölümün şiddetli azabı ve sarhoşluğu, gerçeği açığa çıkarır ve peygamberlerin getirdiği yeniden diriliş, çeşitli vaad ve tehdit haberlerinin doğruluğu ortaya çıkar. Senin kendisinden şüphe duy­duğun şey gerçekte bu ölümdür veya sürekli olarak kendisinden kaçtığın bu gerçektir. Burada kendisinden kaçılan şey ölüm diye tefsir edilirse ayet­teki hitap “Andolsun ki biz insanı yarattık.” ayetinden iltifat (muhatabındeğişmesi) yoluyla insandır. Şayet kendisinden kaçılan şey hakikat diye tefsir edilirse buradaki hitap asi kimseleredir.

“bi’1-hakkı” lafzındaki “ba” geçişlilik içindir. Buna göre mana şöyledir: Ölüm sarhoşluğu, ölümün kesin olarak gerçekleşmesi veya ölünün bahtiyar­lığı yahut bedbahtlığı gibi işin hakikatini ve halin açıklığını getirmiştir. Sa­hih olan bir hadiste Hz. Aişe’den şöyle rivayet edilmiştir: “Rasulullah (s.a.) ölüm baygınlığı geldiğinde “Sübhanallah! Ölümün şüphesiz kendisine has birçok sarhoşluğu vardır.” buyurarak alnındaki terleri silmeye başlamıştır.”

Allah Tealâ büyük kıyamet hakkında şöyle buyurmuştur: “Sur’a üfü-rülür. İşte bu geleceği vaadedilen gündür.” Yani Sur’a yeniden diriliş nefha-sı üfürülür. İşte en büyük tehlikelerin olacağı o vakit, Allah’ın ahirette kâ­firleri azapla tehdit ettiği gündür.

Sahih bir hadiste Rasulullah şöyle buyurmuştur: “Boynuzu üfürecek olan (İsrafil) boynuzu ağzına alıp üfürmek için kendisine izin verilmesini beklerken ben nasıl nimetlere dalabilirim ? Bunun üzerine “Ey Allah’ın Ra-sulü (s.a.) bu durumda biz ne söyleyelim?” dediler. Rasulullah (s.a.) “Allah bize yeter o ne güzel vekildir.” deyin buyurdu. Bunun üzerine orada bulu­nan topluluk “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir.” dediler.

“Herkes yanında bir götürücü ve bir şahitle beraber gelir.” Yani her bir insan bedeni ve ruhu ile yanında kendisini mahşere götüren bir melek ve yaptığı iyi kötü amellerine şahitlik yapacak olan bir melek nezaretinde gelir.

İşte o zaman insana şöyle denilir:

“Andolsun ki sen bundan gaflette idin. Biz hemen senin perdeni kaldır­dık. Bu sebeple bugün artık bakışın keskindir.” Yani kâfire veya iyi veya kö­tü her kişiye şöyle denilir: “Dünyada iken sen bu gidişattan gafil idin. Bu­gün artık önündeki ahiret ahvali ile aranda bulunan perdeyi kaldırdık. Do­layısıyla şimdi bakışın dünya hayatında gizli olan şeyleri görecek kadar keskin ve kuvvetlidir. Çünkü kıyamet günü kâfirlerden her biri varacağı yeri görmüş, dünyada iken inkâr ettiği şeyin farkına varmış olur. [7]

Kâfir İle Arkadaşı Şeytan Arasında Kıyamette Vuku Bulacak Konuşma:

23- Yanındaki ‘İşte yanımdaki ha­zır,” der.

24, 25- (İki meleğe şu emir verilir): Haydi ikiniz (hakka karşı) her inat­çıyı, hayra bütün gücüyle engel ola­nı, azgın şüpheciyi cehenneme atın.

26- Allah ile beraber başka ilâh edi­neni şiddetli azaba birlikte atın!

27- Müşrikin arkadaşı (şeytan) der ki: “Rabbimiz! Onu ben azdırma­dım. Fakat kendisi derin bir sapık­lık içindeydi.”

28- O esnada (Allah) buyurur: “Hu­zurumda çekişmeyin! Ben size daha önce uyarı göndermiştim!”

29- Benim huzurumda söz değişti­rilmez ve ben kullara asla zulmedici değilim.

30- O gün cehenneme “Doldun mu?” deriz. O da “Daha var mı?” der.

Açıklaması:

“Yanındaki arkadaşı: “İşteyanımdaki hazır”, der.” Yani sorumlu melek insana dönerek şöyle der: “İşte amel defterinhazır. Onda ne bir fazlalık ne de bir noksanlık vardır. Mücahid demiştir ki: “Bu insanı mahşere götürmekle sorumlu meleğin sözüdür.” Zira o melek şöyle der: “İşte kendisinden sorumlu olduğum Ademoğlu’nu getirdim.” İbni Cerir ise ifadenin hem götü­rüü hem şahit meleği kapsadığı görüşündedir.

Zemahşeri burada ki “karin” (arkadaş) kelimesini şöyle tefsir etmiştir: “O, “yanından ayrılmayan bir şeytanı ona musallat ederiz.” (Zuhruf, 43/46) ayetinde belirttiği üzere insana musallat edilmiş bir şeytandır.”

Sonra müşrikin arkadaşı (şeytan) der ki: “Rabbimiz! Ben onu azdır­madım.” Şeytan şöyle der: O benim yanımda bulunmaktadır. Benim em­rimde cehennem için hazır bir durumdadır. Bir melek insanı mahşere gö­türmekte,, bir diğeri ona şahitlik yapmakta ve bir de yanında şeytan bulunmaktadır. Bu esnada şeytan şöyle demektedir: Onu kışkırtmalarımla yoldan çıkardım ve cehenneme hazırladım. Bu son görüş alimlerce tercih edilmiştir. Çünkü şeytan her günahkarın arkadaşıdır. Şeytan mahşer ehline ve diğer arkadaşlarına şöyle der: “Arkadaşlarımı cehennem için hazırladım.”

“(İki meleğe şu emir verilir): Haydi ikiniz (hakka karşı) her inatçıyı, hayra bütün gücüyle engel olanı, azgın şüpheciyi cehenneme atın; Allah ile bebareber başka ilâh edineni, şiddetli azaba birlikte atın!”

Yani Allah Teala insanı mahşere götüren ile onun amellerine şahit olarak yanında bulunan meleğe şöyle der:

Atın cehenneme! Allah’ı inkâr edenleri, O’na başka birisini ortak koşanları, inadına hakkı kabul etme­yenleri, hak ehliyle mücadele edenleri, şiddetle hakkı inkâr edip yalanla­yanları, bildiği halde batıl ile hakka karşı çıkanları atın cehenneme!

Aynı şekilde bütün gücüyle hayra engel olanı da atın! Zekâtı verme­yen, üzerindeki hakları eda etmeyen, akrabalık bağı veya sadaka vermek şartıyla bir akrabasına veya bir fakire hayır yapmayan, yakınlarının İslam’a girmesine engel olanları atın ateşe. Daha önceden geçmiş olduğu üzere bu ayetlerin Velid b. Muğire hakkında nazil olduğu söylenmiştir. Zira o, kardeşinin oğlunun İslam’a girmesine mani olmuş ve yakınlarına da şöyle demişti: İçinizden kim İslam’a girecek olursa ömrüm boyunca ona yardımcı olmam.

Allah’ın cehenneme atılmasını emrettiği bu kimsekötü sözle, eza ve cefa ile ve gaddarlıkla insanlara karşıazgınlık yapmakta, malından harca­mada haddi aşmakta, Allah’ın bir olduğunu kabul etmeyerek kendine zulmetmekte ayrıca kendisi hak ve hakikatten, Allah’ın dini ve emrinden şüp­helendiği gibi başkalarını da şüphelendirmektedir.

Bütün bunlaran ötürü Allah Tealâ onun cehenneme atılmasını em­retmektedir Ayette geçen hitabın iki meleğe olması mümkün olduğu gibi, Arapça’daki tesniye sigasıyla bir kişiye hitap edilebilmesi kuralına uyarak cehennemin bekçisi Malik’e olduğunu söylemek de mümkündür.

İmam Ahmed b. Hanbel, Ebi Said el-Hudri’den Rasulullah’ın (s.a.) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Cehennemden bir boyun çıkar ve “Ben bugün üç grup kimse için görevlendirildim: Zorba ve inatçı kâfir, Allah ile birlikte başka ilâhlar olduğunu kabul eden ve haksız olarak bircana kıyan kimseler” diyerek konuşur ve hemen onların üzerlerine çullanarak onları ce­hennemin çukurlarına atıverir,”

Sonra Allah Tealâ kâfir ile onun beraberinde bulunan şeytan arasında geçen konuşmadan bir kesit sunmuştur. Allah Tealâ şöyle buyurmuştur:

“Müşrikin arkadaşı (şeytan) der ki: “Rabbimiz! Onu ben azdırmadım. Fakat kendisi derin bir sapıklık içindeydi.” Yani şeytan kıyamette kâfir olarak gelen arkadaşı hakkında onun yaptıklarından sorumluluk kabul et­meyerek şöyle diyecektir: Rabbimiz! Onu ben saptırmadım. Onu tuğyana ben düşürmedim. Zaten o dalâlet içindeydi. Batılı tercih edip hakka karşı gelmişti. Haktan uzaktı. Ben sadece onu çağırdım. O da çağrıma icabet et­ti. Şayet senin ihlaslı kullarından olsaydı ben ona bir şey yaptırmaya muk­tedir olamazdım. Yani sanki kâfir “Ya Rabbi! Beni arkadaşım olan şeytan sapıttırdı.” diyerek bir özür beyan etmek istemişti de ona musallat olan şeytan “Rabbimiz! Onu ben azdırmadım.” diyerek ona cevap vermiştir.

İşte bu şekilde gerçek itiraf edilmiş oldu. Nitekim başka bir ayette de şeytan şöyle demiştir: “(Hesapları görülüp) iş bitirilince şeytan diyecek ki “Şüphesiz Allah Tealâ size gerçek olanı vaadetmiştir. Ben de size vaadde bulundum, ancak ben vaadimde durmadım. Zaten benim size karşı bir gü­cüm yoktu. Ben sadece sizi (inkâra) çağırdım. Siz de hemen bunu kabul et­tiniz. O halde siz beni kınamayın, kendinizi kınayın. Ne ben sizi kurtarabi­lirim ne de siz beni. Şüphesiz ben daha önce beni Allah’a ortak koşmanızı da kabul etmemiştim. Doğrusu zalimler için elim bir azap vardır.” (İbra­him, 14/22).

O esnada (Allah) şöyle buyurur: “Huzurumda çekişmeyin. Ben size da­ha önce uyarı göndermiştim.” Yani Allah Tealâ kâfir kimseye ve onun arka­daşına hesaba çekilme yeri olan huzurumda birbirinizle çekişip tartışma­yın. Çünkü ben size dünyada önceden bir tehdit ve uyarı göndermiştim. Peygamberlerin lisanı üzere size mazeret beyan edip kitaplar indiriş, si­ze karşı hüccet ve kuvvetli deliller getirmiştim. Şimdi sizin ileri sürdüğü­nüz mazeretlerin huzurumda hiçbir faydasının olmadığı anlaşılmıştır.

Allah Tealâ “Benim huzurumda söz değiştirilmez, ben kullara asla zul-medici değilim.” buyurarak bir başka red cevabını öncekine ilâve etmiştir. Ayetin manası şöyledir: Ben hükmümü verdim. Benim verdiğim hüküm asla değişmez. Ben vaadimden de dönmem. Bilakis benim vaadim mutlaka gerçekleşir. İnkarınız yüzünden sizin azaba maruz kalmanıza hükmetmiştim. Artık onun için bir değişiklik söz konusu olamaz. İşlediği bir suç ve günah olmadan, Allah, zulmetmek maksadıyla hiç kimseye azab etmez. Kendisine bir delil getirildikten sonra günah işleyen kimseye azab eder.

“O gün cehenneme “Artık doldun mu?” deriz. O da “Daha var mı?” der.” buyurarak cehennemde azabın bulunduğunu vurgulamıştır. Ayetin manası şöyledir: Ey Muhammedi Kavmine Allah’ın cehenneme: “İnsan ve cin top­luluklarıyla doldun mu?” dediğinde cehennemin cevap olarak “Bana gönde­receğin başkaları kaldı mı? dediğini hatırlat ve onları uyar” Burada cehennemin kendisine atılan topluluklarla dolduğu anlatılmak istenmiş olabilir. Sanki artık dolduğundanbundan daha geniş yerim yoktur.[8] demiştir. Cehennemin asilere kızgınlıkifade etmesi ve içinde bulundukları yerin onlara daraltılması için dolduğu halde fazlasını istemiş olması da muhtemeldir.

Dil alimleri demiştir ki: Burada cehenneme soru sorulması ve cehennemin buna cevap vermesi manasının nefiste tasviri ve tesbiti maksadını taşıyan canlandırma üslubudur. Daha önce geçtiği üzere bunun iki manası vardır. Birincisi: Geniş olmasına rağmen kendisine hiçbir şey ilâve edile­meyecek kadar dolmuştur. İkincisi: Cehennem o kadar geniştir ki girecek olanlar girdikleri halde orada daha yer bulunmaktadır.[9]

İbni Kesir “Andolsun ki cehennemi insan ve cinlerle dolduracağım.” (Hud, 11/119) ayetinin tefsirinde bu ayetin birinci manaya, yani cehenne­min oraya girenlerle dolacağına delâletini destekleyen birçok hadis zikret­miştir: Buhari Enes b. Malik’den Rasulullah (s.a.)’ın şöyle buyurduğunu ri­vayet etmektedir: “Cehenneme insan ve cinler atıldıkça “Daha var mı?” der. Nihayet Allah Tealâ ona (mahiyetini bilmediğimiz) kademini koyar. Bunun üzerine cehennem: “Tamam yeter, yeter.” der.”

Müslim Ebu Said el-Hudri’nin şöyle dediğini rivayet etmektedir: Ra­sulullah (s.a.) şöyle buyurdular: “Cennet ve cehennem birbirlerine karşı hüccet getirerek tartışmışlardır. Cehennem “Bende zorbalar ve mütekebbir-ler.” var deyince cennet: “Bende de fakir ve yoksul insanlar var.” demiştir. Aralarında ilâhî hüküm verildi. Allah Tealâ cennete: “Sen benim rahme-timsin. Seninle dilediğim kullarıma merhamet ederim.” buyurdu. Cehenneme de “Sen benim azabımsın seninle dilediğim kullarıma azap ederim. Siz­den her birinin içini dolduracak kadar kimseler bulunacaktır.” [10]

Muttakilerin Durumu:

31- Cennet de takva sahipleri için uzak olmayarak yaktırıldı.

32 ,33- İşte size vaadedilen ki o,(tam manasıylaAllah’a)dönen,O’nun(emir ve yasaklarına) riayet eden kimse)görmediği halde Rah- man’dan korkan ve O’na yönelmiş bir kalp ile gelen kimselere mahsustur.

34- Oraya emniyet içinde giriniz. Işte bu ebedi hayatı başladığı gün­dür.

35- Orada istedikleri her şey kendi­leri için mevcuttur. Bizim nezdimizde dahası da vardır.

Açıklaması:

“Cennet de takva sahipleri için uzak olmayarak yaklaştırıldı.” Yani cennet takva sahipleri için uzak olmayacak şekilde yaklaştırılmış veya on­lara uzak olmayan bir yere getirilmiştir. Cennet onlar tarafından görül­mektedir. Takva ehli bulundukları yerden cenneti seyretmekte ve onda bu­lunan gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve hiçbir kimsenin aklına gelmeyen nimetlere bakmaktadırlar.

“İşte size vaadedilen ki o (tam manasıyla Allah’a) dönen, Onun emir ve yasaklarına riayet eden… kimselere mahsustur.” Yani melekler onlara şöyle demektedir: Cennette gördüğünüz bu nimetler bizzat Rabbinizin kitaplarında, size gönderdiği peygamberlerinin lisanı ile vaadedilen nimetlerdir. İşte bu sevap sadece günahtan uzaklaşmak suretiyle tam manasıyla Allah’a ve O’na itaate dönen, Allah’ın çizdiği sınırlara ve koyduğu hükümlere çokça riayet edip verdiği sözü tutan, onu hiçbir şekilde bozmayan ve hiçbir şekilde onda bir nebze bile ihmal göstermeyen kimselere mahsustur.

“… (kimse) görmediği halde Rahman’dan korkan ve O’na yönelmiş bir kalple gelen kimselere mahsustur.” Yani Allah’ın çizdiği bu sınırlara riayet edip onu aşmayan, kimsenin görmediği gizli bir yerde bile O’ndan korkan kimsedir Bunun bir benzeri de kıyamet günü Allah’ın gölgesinde gölgelenecek olan yedi zümre hakkında Rasulullah’ın söylediği şu sözdür: Ahmed, Buhari, Müslim ve Nesai bunu Ebu Hureyre’den şöyle rivayet etmişlerdir: “Gizli bir yerde Allah’ı zikrederken gözleri dolup taşan adam (Allah’ın gölgesinde gölgelenecektir.)” Ayrıca bu sevaba nail olacak kimse Allah’a itaat hususunda samimi bir kalple Allah’a döner. Kıyamet gününde günahlardan salim ve boyun eğmiş bir kalple Allah’la karşılaşır.

“Oraya emniyet içerisinde giriniz. İşte bu ebedi hayatın başladığı gündür.” Yani onlara şöyle denir. Haydi azaptan ve nimetlerin elden kaçırılması vs. her türlü korkudan salim bir halde yahut Allah’ın ve meleklerin selamına kavuşmuş olarak cennete giriniz. İşte cennete girdiğiniz bu gün herhangi bir ölüm ve değişmenin olmadığı ebedilik ve devamlılık günüdür.

“Orada istedikleri her şey kendileri için mevcuttur. Bizim nezdimizde dahası da vardır.” Yani işte söz konusu vasıflara sahip takva ehli için cennette istedikleri, canlarının arzu ettiği, gözlerinin lezzet duyduğu çeşit çeşit iyilikler, arzularına göre türlü türlü nimetler vardır. Neyi isterlerse orada onu bulabilirler. İnsana zevk veren nimet çeşitlerinden hangisini arzu ederlerse onu elde edebilirler. Bizim yanımızda hatıra gelmemiş daha başkaları da mevcuttur. Bunun bir benzeri şu ayet-i kerimedir:

“İhsan sahipleri için en güzel nimetler ve daha fazlası vardır.” (Yunus: 10/21)

Sahih-i Buhari’de Suheyb b. Sinan er-Rumi’den şöyle rivayet edilmiştir: “Bu fazlalık Allah’ın vechini temaşa etmektir.” [11]

Yeniden Dirilişi İnkâr Edenlerin Tehdit Edilmesi, Bunun Bir Defa Daha Onlara İspat Edilmesi Ve Rasulullah (S.A.)’e Yöneltilen Bazı Emirler:

36- Biz onlardan önce nice nesilleri helak ettik ki onlar kendilerinden daha kuvvetli idiler. Diyar diyar dolaşıp (sığınacak) delikler aramışlardı.Fakat kaÇmava bir care var mıydı?

37- Şüphesiz bunda aklı olan yahut hazır bulunup dinleyen kimseler elbette bir öğût vardır

38- Andolsun ki biz gökleri, yeryü- zünü ve iki arasında bulunan şeyle­ri altı günde yarattık. Bize hiçbir

doğuşundan ve batışından önce teşbih et.

  1. Gecenin bir kısmında da onu tesbihet’ Secdelerin akabindede-

41-Nida edenin yakın bir yerden kulak ver

42- O gün gerçek sayhayı (insanlar) işiteceklerdir. İşte bu kabirden çı-kış günüdür.

43- Şüphesiz sadece biz diriltiriz ve biz öldürürüz. Hem de dönüş ancak bizedir.

44- O gün hepsinin süratle çıkması için toprak üzerlerinden yarılıp açılacak­tır. İşte bu bize göre kolay olan bir haşirdir.

45- Biz onların neler söylediklerini çok iyi bilmekteyiz. Onlara karşı bir zorba değilsin sen! O halde benim tehditimden korkacaklara Kur’an ile öğüt ver.

Açıklaması:

“Biz onlardan önce nice nesilleri helak ettik ki onlar kendilerinden daha kuvvetli idiler. Diyar diyar dolaşmışlardı. Fakat kaçmaya çare var mıydı?”

Yani Kureyş ve onlara tabi olan kâfirlerden önce de Ad, Semud, ve Tubba kavmi gibi milletler ve topluluklar vardı ki onlardan sayıları daha çok, kuvvetleri daha çetin ve yeryüzündeki eserleri de daha fazlaydı. Mem­leketlerde etkili olmuşlar, rızık aramak, ticaret yapmak ve mal kazanmak için diyar diyar dolaşmışlardı. Hem onlar sizden daha fazla gezip dolaş­maktaydılar. Buna rağmen onlar azabtan ve Allah’ın kaza ve kaderinden kurtulmak için kaçabilecekleri bir yer bulabilmişler midir? Bir araya getir-dikleleri mallan onlara fayda verip peygamberleri yalanlamaları sebebiyle hak ettikleri azabı onlardan defedebildi mi? İşte onların nasıl kaçacak yer­leri yoksa sizin de kaçıp saklanabileceğiniz ve Allah’ın azabından kurtula­bileceğiniz bir yer yoktur.

Sonra Allah Tealâ bu uyarı ve tehditler ile kısıtlamaların ancak düşünen insanlara fayda verebileceğini ifade etmiştir. Allah Tealâ şöyle buyurmuştur:

“Bunda aklı olan yahut hazır bulunup dinleyen kimseler için elbette bir öğüt vardır.” Yani şüphesiz yukarıda zikredilen şu milletlerin kıssala­rında ve bu sure ile bundan önceki surede zikredilen fertler ve topluluklar arasındaki edep kuralları ve nasihatlerde, gerçekleri ve sebep sonuç ilişki­lerini düşünen akla sahip kimseler için bir öğüt, bir nasihat ve bir ibret bu­lunmaktadır.

Allah Tealâ daha sonra, öldükten sonra dirilmenin aklen mümkün ol­duğunu delâlet eden delili bir kez daha zikrederek şöyle buyurmuştur:

“Andolsun ki gökleri, yeryüzünü ve bu ikisi arasında bulunan şeyleri biz altı günde yarattık. (Bu konuda) Bize hiçbir yorgunluk da dokunmamış-tır.” Yani Allah’a yemin olsun ki daha önce hiçbir benzeri bulunmayan gök­leri, yeryüzünü ve bu iki arasında bulunan harikulade mahlukâtı biz altı günde yarattık. Bize bu konuda ne bir sıkıntı, ne de bir meşakkat ve yor­gunluk isabet etmiştir. Bu ayet-i kerime ile Yahudiler reddedilmişlerdir. Zi­ra Katade’nin dediğine göre Yahudiler şöyle demişlerdir: Allah evveli pazar son günü de cuma olmak üzere altı günde, gökleri ve yeryüzünü yaratmış, yedinci günde -ki bu cumartesi günüdür- dinlenmiştir. Yahudiler işte bu yüzden cumartesi gününü dinlenme günü diye isimlendirmişlerdir. Yahudi­lerin bu sözleri sebebiyle onların sözlerini ve yorumlarını reddetmek için Allah Tealâ bu ayeti indirmiştir.

Bu ayet-i kerime ahiret hayatının var olduğunu tespit ve tayin etmek­tedir. Şöyle ki gökleri ve yeryüzünü yaratmaya kadir olan ve yaratırken as­la yorulmayan ölüleri diriltmeye haydi haydi kadirdir. Nitekim Allah Tealâ başka bir ayette şöyle buyurmuştur:

“Gökleri ve yeri yaratan ve bunları yaratmakla yorulmayan Allah’ın ölüleri diriltmeye de gücünün yeteceğini düşünmezler mi? Evet O, her şeye kadirdir.” (Ahkâf, 46/33).

Bir diğer ayet-i kerimede ise şöyle buyurmuştur:

“Elbetteki göklerin ve yerin yaratılması insanların yaratılmasından daha büyük (bir olaydır).” (Gafır, 40/57).

Razi bu ayette zikredilen “altı günde” sözünden maksadın altı merhale olduğunu ifade etmiştir. Yoksa bu lügatta vaz edilmiş bulunan belli günler değildir. Çünkü lügatta gün, doğuşundan batışına kadar güneşin yer­yüzünün üstünde bulunduğu zaman dilimini ifade eder. Halbuki gökler yaratılmadan önce ne güneş vardı ne de ay. Dolayısıyla burada gün lafzı kul­lanılarak onunla vakit veya zaman, yani aşanla, merhale kastedilmiştir.[12]

Allah Tealâ sonra da Peygamber’ine (s.a.) yeniden dirilmeyi inkâr eden kâfirler ile yaratıcıyı yaratıklara benzeten Yahudilere karşı takın­ması gereken tavrı açıklamıştır. Rasulü Ekrem’e (s.a.) bir kaç emir vererek şöyle buyurmuştur:

a) “(Habibim) ne derlerse sen sabret.” Yani Ey Rasul! Yeniden dirilişi yalanlayan müşriklerin sözleriyle Yahudilerin Allah’ın yorulduğu ve istira­hat ettiğine dair sözlerine sabret. Bütün bunlar hiçbir delile dayanmayan batıl sözlerdir.

b) “Rabbini güneşin doğuşundan ve batışından önce teşbih et. Gecenin bir kısmında da onu teşbih et. Secdelerin akabinde de.” Yani Rabbini daima her türlü acziyet ve noksanlıktan tenzih et. Sabah ve ikindi vakitlerinde, gecenin bir bölümünde ve namazların peşinden “Sübhanallahi ve bi-ham-dihi” (Allahı noksan sıfatlarından tenzih eder ve ona hamdederim) diyerek sürekli O’na hamd et.

İbni Abbas şöyle demiştir: Güneşin doğuşundan evvel emredilen teş­bih ve tahmidden maksat sabah namazı; güneşin batışından öncekinden maksat öğlen ve ikindi namazı; gecenin bir bölümünde yapılması em­redilen teşbih ve tahmidden maksat akşam ve yatsı namazları, secdelerin peşinden yapılması emredileni ise farzlardan sonra kılman nafile namaz­lar veya namazdan sonraki tesbihattır.

Bazı alimler de şöyle demişlerdir. Burada zikredilen teşbihten maksat namazdır. Çünkü namazlarda Allah noksan sıfatlardan ,tenzih edildiği için (tesbihat bulunduğundan) namaz, teşbih diye isimlendirilmektedir.

Namazlardan sonra tesbihatın emredildiği birçok hadis vardır:

Buhari ve Müslim Ebu Hüreyre’nin (r.a.) şöyle dediğini rivayet etmiş­lerdir:

Muhacirlerin fakir olanları geldiler ve şöyle dediler: “Ey Allah’ın Rasulü (s.a.)! Ehl-i dusur[13] yüksek derecelere ve ebedî nimetlere gittiler.” Rasulullah (s.a.) “Ne oldu ki” deyince onlar: “Bizim gibi namaz kılıyor, oruç tutuyor, bizim gibi tasadduk edip bizim yaptığımız gibi köle azat ediyorlar.” dediler. Rasulullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Yaptığınız takdirde sonrakileri geçebileceğiniz ve bunu yapanlar dışında sizden üstün hiç kimsenin bulu­namayacağı bir şeyi size öğreteyim mi? Her namazın peşinden otuz üç defa sübhanallah, otuz üç defa elhamdülillah, otuz üç defa Allahuekber deyiniz.” Bunun üzerine onlar şöyle dediler: “Ya Rasulallah! Mal sahibi kardeşlerimiz bizim yaptığımızı işitir ve aynını onlar da yapar.” Rasulullah (s.a.) “İşte bu Allah’ın dilediğine bahşettiği ihsanıdır.” (Maide, 5/54) ayetini okudu.

Sahih olan diğer bir hadis de şöyledir: “Nebi (s.a.) farz namazların peşinden “ha ilahe illallahü vahdehü la şerike leh lehül-mülkü ve lehü’l-hamdü ve hüve ala külli şeyin kadir. Allahümme la mania Uma a’tayte velâ mu tiye Uma mena’te velâ yenfau ze’l-ceddi minke’l-ced.” derdi. (Hiçbir ilâh yoktur. Sadece ortağı olmayan Allah vardır. Mülk ancak O’na aittir. Hamd de yalnız O’na aittir. O’nun her şeye gücü yeter. Ey Allah’ım! Senin ver­diğine engel olabilecek kimse olamaz. Senin engel olduğuna da kimse vere­mez. Sana karşı zenginlerin zenginliği fayda vermez. O’na ancak iman ve itaat fayda sağlar.”

c) “Nida edenin yakın bir yerden çağıracağı güne kulak ver.” Ey Pey­gamber! İsrafil’in (a.s.) sûra ikinci üflemesi olan kıyamet sayhasına kulak ver. O gün İsrafil (a.s.) mahşerde bulunan herkesin işitebileceği şekilde nida eder. “Haydi hesaba çekilmeye gelin” deyince herkes kabirden çıkıverecekler.

Her ne kadar sabır ve teşbih dünyada, münadinin çağrısına kulak ver­mek de kıyamette olsa da “kulak ver” fiilini “sabret” ve “teşbih et” fiillerine atfetmeye bir mani yoktur. Çünkü burada “Namaz kıl ve cennete gir” sözündeki gibi bir mana kastedilmiştir. Bu sözün manası şudur. Dünyada namaz kıl ki ahirette cennete giresin.

“Kulak ver” fiilinin “bekle” manasında olduğunu söylemek de müm­kündür.

Razi şöyle söylemiştir: Allah Tealâ’nın “yakın bir yerden” sözü bu her­kesin eşit derecede işiteceklerine işaret etmektedir. Buna göre burada zik­redilen münadinin Allah Tealâ olduğu şeklindeki yorum uzak değildir. Çünkü burada yakın yerden maksat bizzat yer değildir. Bilakis çağrının zahir olması kastedilmiştir. Allah’tan gelen çağrı ise daha yakındır.[14]

“O gün gerçek sayhayı (insanlar) işiteceklerdir. İşte bu kabirden çıkış günüdür.” Yani yeniden diriliş sayhası hakikaten gerçekleşecektir. İşte o gün yeniden diriliş, haşr ve amellerin karşılığının görüleceğini hatırlatan sûra ikinci üfürülüşün işitileceği gündür. O gün kabirlerden çıkma günüdür.

“Şüphesiz sadece biz diriltiriz ve yine biz öldürürüz. Hem de dönüş an­cak bizedir.” Yani hem dünya da hem de ahirette yalnızca biz diriltiriz. Dünyada eceller geldiğinde ancak biz öldürürüz. Bu konuda hiç kimse bize ortak olamaz. Hem hesaba çekilip amellerin karşılığının görülmesi için sadece bize dönülecektir. İyiliğe karşılık iyilik, kötülüğe karşı ise kötülükle amel eden herkese amelinin karşılığını vereceğiz.

Bu ayeti kerime yoktan var etmeye yeniden yaratmaya ve öldürüp hesaba çekmeye dair ilâhî güç ve kudretin bulunduğunu ispat etmektedir. Allah Tealâ bu durumu şu ayet-i kerime ile teyit etmektedir:

“O gün süratle (çıkmaları için) toprak üzerlerinden yarılıp açılacaktır. İşte bu bize göre kolay olan bir haşirdir.” Yani toprağın onların üzerinden yarılarak açılması üzerine kabirden çıkıp kendilerine nida eden münadiye doğru koşarak mahşer yerine doğru sürüklendikleri o vakitte onların dönüşü bizedir. İşte bu bize göre gayet kolay bir diriltme ve toplamadır. O konuda zorluk ve meşakkate uğramamız söz konusu değildir.

Nitekim Allah Tealâ başka bir ayette şöyle buyurmuştur:

“Bizim buyruğumuz bir anlık bakış gibi bir tek sözden başka bir şey değildir.” (Kamer, 54/50).

“Sizin yoktan yaratılmanız da yeniden diriltilmeniz de bir canın yaratılması ve diriltilmesi gibidir.” (Lokman, 31/28).

Sonra Allah Tealâ şu sözüyle müşrikleri tehdit etmiştir:

“Biz onların neler söylediklerini çok iyi biliriz. Sen onlara karşı bir zorba değilsin ki!” Biz müşriklerin Kur’an’ı yalanlamak, yeniden dirilişi ve Allah’ın birliğini inkâr etmek hususunda sana söylediklerini harfi harfine bilmekteyiz. Sen onları imana zorlayan bir zorba değilsin. Sen sadece teb­liğ edicisin.

Bunun bir benzeri de şu ayetlerdir: “Sen ancak tebliğ etmekle görev­lisin. Hesaba çekmek bize düşer.” (Rad, 13/40); “Habibim sen öğüt ver. Sen sadece hatırlatmada bulunucusun. Onlar üzerinde zorba değilsin sen.” (Casiye, 88/21, 22).

d) “O halde benim tehdidimden korkacaklara Kur’an ile öğüt ver.” Yani Ey Peygamber! Sen bu Kur’an ile öğüt ver. Rabbinin sana yüklediği pey­gamberlik vazifesini tebliğ et. Şüphesiz ondan sadece Allah’tan korkan, O’nun isyankârlara vaadettiği cezadan ve tehditten çekinen, Allah’ın vaadine, fazlına ve rahmetine ümit bağlayanlar öğüt alırlar. Diğerleriyle boşuna uğraşma.

Kuran

Kaf Suresi

Tefsir’ül Münir ( Vehbe Zuhayli ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.