Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 22°C
Az Bulutlu
İstanbul
22°C
Az Bulutlu
Sal 24°C
Çar 22°C
Per 20°C
Cum 20°C

50 – Kaf Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Tümüyle Mekke’de inmiştir. Kırkbeş âyettir. el-Hasen, Ata, İkrime ve Cabirin görüşüne göre bütünüyle Mekke’de in­miştir. İbn Abbas ve Katade ise: Bir âyet müstesna, demişlerdir. O da yüce Allah’ın: “Andolsun göklerle yeri ve aralarında olanları Biz altı günde ya­rattık; Bize bir yorgunluk da dokunmadı” (Kâf, 50/38) buyruğudur.

50 – Kaf Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Kaf Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi Tefsiri )

Rahman ve Rahim Allah’ın adı ile

Müslim’in, Sakih’indç Harise b. en-Numan’ın kızı Um Hijam’ın şöyie de­diği kaydedilmektedir: Bizim tandı nmız ile Rasûlullah (sav)’ın tandın iki se­ne -yahut bir sene bir kaç ay- süre ile aynı idi. Ben “Kâf. Çok şerefli Kur’ân’a yemin ederim ki…” diye başlayan sûreyi ancak Rasûlullah (sav)’ın dilinden öğrenmiş bulunuyorum. O her cuma günü insanlara hutbe İrad ettiğinde bu sûreyi okurdu. [1]

Ömer b. el-Hattab (r.a)’dan rivayete göre, Ebu Vakid el-Leysî’ye, Rasûlul­lah (sav) kurban bayramı ile ramazan bayramı namazlarında hangi sûreleri okuduğunu sormuş, o da şöyle cevab vermişti: O bu iki bayram namazında “Kâf. Çok şerefli Kur’ân’a yemin ederim ki…”(diye başlayan sureyi) ve: “O saat yaklaştı ve ay yarıldı” (ei-Kamer, 54/1) (diye başlayan sureyi) okurdu. [2]

Cabir b. Semura’dan gelen rivayete göre de Peygamber (sav) sabah na­mazında “Küf. Çok şerefli Kur’ân’a yemin ederim ki” sûresini okur, ondan son­ra da namazını kısa keserdi. [3] [4]

  1. Kâf. Çok şerefli Kur’ân’a yemin ederim kî,
  2. Bilakis kendilerine İçlerinden bir uyarıp korkutan geldi diye hayret ettiler de kâfir olanlar: “Bu şaşılacak bir şeydir” dediler.
  3. “Bi2 öldükten ve toprak olduktan sonra mı (diriltileceğiz)? Bu uzak bir dönüştür.”
  4. Biz, yerin onlardan neyin eksilteceğini muhakkak bilmiştedir. Ya­nımızda çok İyi tesbit eden bir kitab da vardır.

5- Hayır, hak kendilerine geldiğinde onu yalanladılar. O sebepten onlar pek karışık bir iş içindedirler.

“Kâf. Çok şerefli Kur’ân’a yemin ederim ki” buyruğunda genel olarak “kâT lafzını cezm ile okumuşlardır. el-Hasen, İbn Ebi İshak ve Nasr b. Asım “fe” harfini esreli olarak “kâfi” diye okumuşlardır. Çünkü kesre süku­nun kardeşidir. Sonu sakin olduğundan dolayı ona kesre ile hareke vermiş­lerdir. İsa es-Sakafî ise “fe” harfini en hafif hareke olan üstün ile okumuştur. Harun ve Muhammed b. es-Serneyka, ise “kâfu” şeklinde “fe” harfini ötreli okumuşlardır. Çünkü mebni kelimelerin son harfinin çoğunlukla görülen ha­rekesi budur. “…den beri, hiçbir, önce ve sonra” kelimele­ri gibi.

Kâfin ne olduğu hususunda farklı görüşler vardır. İbn Zeyd, İkrime ve ed-Dahhak, o, yeryüzünü kuşatan ve kendisinden dolayı da semanın yeşil gö­ründüğü yeşil zümrütten bir dağdır. Semanın her iki yanı onun üzerindedir. Sema ise onun üzerinde kubbe şeklinde örtülmüştür. İnsanların ele geçirdik­leri zümrütler bu dağdan düşenlerdendir.

Bunu Ebu’l-Cevza, Abdullah b. Abbas’tan da rivayet etmiştir. el-Ferra dedi ki: Buna göre “kâP lafzı üzerinde i’rabın açıkça ortaya çıkması gerekir­di. Çünkü bu durumda bu kelime bir harf değil, bir isim olur. (el-Ferra de­vamla) dedi ki: “KâP harfinin tek başına dağın adının bir harfi olarak zikre­dilmiş olma ihtimali de vardır. Şairin:

“Dur, dedim ona ben, o da kâftişte durdum), dedi.”

Sözünde olduğu gibi. Bu işte durdum, anlamındadır. Bu da güzel bir açık­lama olup daha önce el-Bakara Sûresi’ nin baş taraflarında (2/1-2. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Vehb dedi ki: Zulkarneyn Kaf dağını gördü. Onun altında küçük dağlar da gördü. Ona; Sen nesin? diye sorunca, o: Ben Kafim dedi. Peki bu etra­fındaki dağlar ne oluyor-1 diye sorunca: Bunlar da benim köklerimdir. Altın­da benim köklerimden bir tane bulunmayan tek bir şehir dahi yoktur. Allah bir şehri zelzeleye uğratmak istediği vakit bana emreder. Ben de o kökümü hareket ettiririm ve orada zelzele olur, dîye cevap verdi. Zulkarneyn ona: Ey kaf! Bana Allah’ın azametinden bir husus söyle deyince o da: Rabbimizin şa­nı elbetteki pek büyüktür. Benim arkamda karla kaplı eni beşyüz yıi, boyu beşyüz yıl süre devam eden bir yer vardır. Bu karla kaplı dağların biri diğe­rini parçalar. Eğer bunlar olmasaydı, ben cehennem ateşinden ötürü yanar­dım, dedi.

İşte bu da cehennemin yeryüzünde olduğunun bir delilidir. Nerede oldu­ğunu ve yerin neresinde bulunduğunu en iyi bilen ise Allah’tır.

Zulkarneyn: Bana daha başka şeyler de söyle deyince, Kaf şöyle dedi: Cib­ril (a.s) Allah’ın huzurunda eklemleri tir tir titreyerek durur, Allah onun her-bir titreyişinden yüzbin melek yaratır. İşte o melekler de Allah’ın huzurun­da başlarını önlerine eğmiş olarak dururiar. Yüce Allah onlara konuşmaları için izin verdiği takdirde onlar: La ilahe illallah derler. İşte yüce Allah’ın: “O gün ruh ve melekler saf olup ayakta duracaklar. Rahman’ın izin verdiği kim­selerden başkaları konuşmazlar ve doğru söylerler” (en-Nebe, 78/38) buy­ruğunda kastedilen budur. Yani onlar, la ilahe illallah, derler.

ez-Zeccac dedi ki: “Kâf” buyruğu iş olup bitmiş demektir. Nitekim “Ha, Mim” buyruğu hakkında, iş kastedildi, önemsendi anlamına geldiği söylen­diği gibi.

İbn Abbas dedi ki: “Kâf” yüce Allah’ın kendisi ile yemin ettiği isimlerin­den bir isimdir. Yine ondan gelen rivayete göre “kâf Kur’ân’ın isimlerinden birisidir. Katade’nin görüşü de budur.

el-Kurazî dedi ki: “Kâf1 yüce Allah’ın kadir, kahir, karib, kadî ve kabıd (pek muktedir, gücü herşeyi kahreden, pek yakın, istediği hükmü veren ve alan anlamlarındaki) isimlerinin baş harflerini teşkil eder.

eş-Şa’bî: Bu sûrenin başlangıcıdır demiştir. Ebu Bekr el-Verrak da şöyle demiştir; Bu, bizim verdiğimiz emir ve yasaklara uy, onları aşma, anlamın­da bir emirdir. Muhammed b. Asım ei-Antakî dedi ki: Bu yüce Allah’ın kullarına yakınlığını açıklamaktadır. Bunu da yüce Allah’ın: “Zaten Biz ona şah damarından daha yakınız” (Kâf, 50/16) buyruğu açıklamaktadır.

İbn Ata dedi ki: Yüce Allah, habibi Muhammed (sav)’ın kalbinin kuvve­tine yemin etmiştir. Çünkü o İlahi hitabı taşımış ve bu halinin yüceliğinden dolayı onu etkilememiştir,

“Çok şerefli Kur1 ân’a yemin ederim ki” buyruğundaki “çok şerefli (el-mecid)” şanı, değeri pek yüksek demektir. Kerim (çok şerefli) diye de açık­lanmıştır ki, bunu da cl-Hasen yapmıştır. Pek çok anlamına geldiği de söy­lenmiştir. Bu da kadrinin ve mevkiinin yüksekliği ile alakalı bir çokluktur, sayıca bir çokluk değildir. Arapların “filan kişi sayıca çoktur” ifadelerinde an­latmak istedikleri gibi. Arapların dillerinde dolaşan atasözlerindeki: “Bütün ağaçlarda ateş (olarak yanmak kabi­liyeti) vardır, Fakat merh ve afar denilen ağaçlar bu konuda diğerlerinden da­ha üstündür” tabirleri, bu iki ağaçta ateş yakma kabiliyeti daha fazladır ve bun­ların diğer ağaçlara göre bu yönden bir üstünlüğü vardsr, demektir. Bu açıklamayı İbn Bahr yapmıştır.

Yeminin cevabının yüce Allah’ın: “Biz yerin onlardan neyi eksilteceği­ni muhakkak bilraişizdir” buyruğu olduğu ve burada: “Andolsun bilmişizdir” takdirinde “lam’ın mahzuf olduğu söylenmiştir.

Bir diğer görüşe göre ise; “lam”ın cevabi; “Muhakkak ki bunda… elbette öğüt vardır”(M, 50/37) buyruğudur. et-Tinnizl Muhammed b. Ali’nin ıcrcih ettiği görüş budur. O şöyle demiştir: “Kâf” kuliara gösterilmiş isimlerin en büyüğü olan “kudret” adına bir yemindir. Aynı zamanda “çok şerefli Kur’ân’a” da yemin etmektedir. Sonra yüce Allah, gökleri ve yeri yaratmak, kullann rızıklannı vermek, Ademoğullarını yaratmak, kıyamet günü halleri, cennet ve cehennemin nitelikleri ile ilgili açıklamalarda bulunduktan sonra: “Muhakkak ki bunda kalbi olan… kimse için elbette Öğüt vardır” (Kaf, 50/37) diye buyurmuştur. Böylelikle yemin bu kelime üzerinde yapılmış ol­maktadır. Yüce Allah sanki: “KâP’ diye buyurmakla, kudretim hakkı için ve çok şerefli Kur’ân’a yemin ederek söylüyorum ki. Ihı sûrede anlattığını hu­suslarda “kalbi olan veya kendisi şahid olarak dikkatle kulak veren kimse için elbette öğüt vardır” (Kâf, 50/37) diye buyurmuş gibi olmaktadır.

İbn Keysan dedi ki: Yeminin cevabı: “O bir söz söylemeye dursun…” (Kaf, 50/18) buyruğudur.

Kûfeliler ise şöyle demişlerdir: Yeminin cevabı: “Bilakis kendilerine… diye hayret ettiler” buyruğudur.

el-Ahfeş de şöyle demiştir: Cevabı hazfedilmiştir, sanki: “Kâf. Çok şeref­li Kur’ân’a yemin ederim ki” mutlaka siz öldükten sonra diriltileceksiniz, di­ye buyurulmuş gibidir. Buna delalet eden de: “Biz öldükten ve toprak ol­duktan sonra mı (diriltileceğiz)?” demiş olmalarıdır.

“Bilakis’kendilerine içlerinden bir uyarıp korkutan geldi diye” buyru-ğundaki”Kendilerine içlerinden bir uyarıp kor­kutan geldiği için” takdirinde nasb konumundadır.

“Uyaran’dan kasıt Muhammed (sav)’dır. “İçlerinden” lafzı ile “kendile­rine” lafzındaki zamir kâfirlere aittir. Hem müminlere, hem kâfirlere ait ol­duğu da söylenmiştir. Daha sonra yüce Allah her ikisi arasındaki farkı gös­termek üzere:

“Kâfir olanlar… dediler” diye buyurmuş; “onların hepsi dediler” diye bu-yurmamıştır. Aksine kâfirlerin hal ve işlerinin çirkin olduğunu belirtip onla­rı kâfirlikle nitelemiştir. Nitekim: Filan kişi bana geldi ve bana hoşuma git­meyen şeyler söyledi. Diğer taraftan fasık olan o kimse de bana sen söyle­sin söylesin dedi, demeye (ve herbir kişinin söylediği farklı ifadelere, fark­lı vasıflarla işaret etmeye) benzer.

“Bu, şaşılacak bir şeydir, dediler.” “Acib: Şaşılacak şey” şaşılan ve ken­disinden hayrete düşülen durum demektir şeklinde (Asım kıraatin­de oldğu gibi) “ayn” harfinin ötreli okunuşu da aynı anlamdadır. şek­li “cim” harfinin şeddeli söylenişi ise, bunun daha ileri derecede hayret edilecek bir şey olduğunu anlatır, de aynı anlamdadır,

Katade dedi ki: Onların hayret ettikleri husus bir tek ilaha ibadet etme­ye davet edilmeleri idi. Öldükten sonra diriltilmek ve amellerinin kargılığı­nın verilmesi ile tehdit edildiklerinden ötürü hayret ettikleri de söylenmiş­tir. Kurân-ı Kerim’in açıkça İfade ettiği hususun kabul edilmesi ise daha uy­gundur.

“Biz öldükten ve toprak olduktan sonra mı (diriltileceğiz?)” Görüldü ğü gibi burada ifadede hazfedilmiş bir lafız (“diriltileceğiz” anlamındaki ke­lime) sözkonusudur.

“Bu uzak bir dönüştür.” Dönüş, geri döndürülmek demektir. Bizim tek­rar geri döndürülüşümüz uzaktır demekle bunun imkansız olduğunu anlat­mak istemişlerdir. “Ben onu döndürdüm, döndürmek” deni­lir. “Kendisi döndü, döner ve dönüş” demektir.

İfadede hazfedilmiş başka lafızlar da vardır. Onlar: Biz öldükten sonra mı diriltileceğiz dediler, demektir.

Burada öldükten sonra diriliş (el-ba’s)’dan sözedilmemiş olmakla birlikte, öldükten sonra dirilişe işaret etmeleri, Kur’ân-ı Kerim’in başka yerlerin­de sözkonusu edilmiş olmasından dolayıdır. Esasen Kur’ân-ı Kerim’in tama­mı tek bir sûre gibidir. Aynı zamanda öldükten sonra diriliş yüce Allah’ın; “Kendilerine İçlerinden bir uyarıp, korkutan geldi diye hayret ettiler.” buy­ruğunun muhtevası içerisindedir. Çünkü ancak ahiretteki hesab ve amelle­rin cez»sı ile korkutup uyarmak sözkonusudur.

“Biz, yerin onlardan n«yi eksilteceğini” cesetlerinden neleri yiyeceği­ni “muhakkak bilmiştedir.” Herhangi bir şey Bizden kaybolmaz ki, tekrar yeniden yaratmanın Bizim için İmkansızlığından sözedilebilsin. Kur’ân-ı Ke-rim’de şöyle buyurulmaktadır: “(Firavun): Geçmiş asırlar halkının halleri nicedir, dedi. (Musa) dedi ki: Onların bilgisi Rabbirnin yanında bir kitab-tadır. Rabbim yanılmaz ve unutmaz.” (Ta-Ha, 20/51-52)

Sahih hadiste de şöyle buyurulmuştur: “Ademoğlunun (cesedinin) tama­mını toprak yer. Acbu’z-zeneb (kuyruk sokumu) denilen yer müstesna. İn­san ondan yaratıldı ve yaratılışı bir daha ondan düzenlenecektir. “[5] Bu ha­dis daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

Sabit olduğuna göre de yer peygamberlerin, velilerin ve şehidlerin ceset-ferini yemez. Allah onların cesetlerini yemeyi yere haram kılmıştır. Biz bu hu­susu “et- Tezkire” adlı eserimizde açıkladığımız gibi, bu eserde de bu husus daha önceden geçmiş bulunmaktadır,

es-Süddî dedi ki: Buradaki “eksiltmekMen kasıt ölümdür. Yüce Allah: Biz, onlardan kimlerin öldüğünü, kimlerin hayatta kaldığını bilimsizdir. Çünkü ölen kimse defnedilir. Sanki bununla yeryüzünden insanlar eksilmiş gibi ol­maktadır. İbn Abbas’tan da şöyle dediği rivayet edilmiştir: Kasıt, müşrikler arasından İslâm’a giren kimselerdir.

“Yanımızda” onların sayılarını ve isimlerini “çok İyi tesbit eden bir ki-tab da vardır.”

Bu buyruktaki “hafi*; çok iyi tesbit eden” lafzı “fail” vezninde “fail” an­lamında bir kelimedir.

Bunun Levh-i Mahfuz olduğu da söylenmiştir. Levh-i Mahfuz da şeytan­lardan korunması yahut herşeyin onda korunmuş (tesbit edilmiş) olmasın­dan ötürü bu ismi almıştır.

“Kitab”ın bilmek ve herşeyin sayısını olduğu gibi tesbît etmekten ibaret olduğu da söylenmiştir. Nitekim senin adına, senin hakkında belledim, tes­bit ettim anlamında olmak üzere: “Ben sana bunu yazdım” demeye benzer. Ancak böyle bir açıklama bir zorunluluk sözkonusu olmadan anlamın zahi-

rini terketmek demektir.

Buyruğun, Ademoğullanmn amellerini -amelleri dolayısıyla kendilerini he­saba çekelim diye- iyice tesbit eden kitab Bizim yanımızdadır, anlamında ol­duğu da söylenmiştir.

“Hayır, hak” el-Maverdî’nin naklettiği üzere bütün müfessirlerin görüşü­ne göre Kur’ân-ı Kerim “kendilerine geldiğinde onu yalanladılar.” es-Sa-lebî de “hak”dan kasıt Kur’ân-ı Kerim’dir, demiştir. Maksadın İslâm ya da Mu-hammed (sav) olduğu da söylenmiştir.

“O sebepten onlar pek karışık bir iş içindedirler.” Bir sefer o bir sihirbaz­dır, bir başka kere şairdir, bir diğerinde kahindir diyorlar. Bu açıklamayı ed-Dahhak ve İbn Zeyd yapmıştır. Katade farklı ve tutarsız, el-Hasen karmakarı­şık (bir iş içindedirler) diye açıklamışlardır. Anlamlar birbirine yakındır.

Ebu Hureyre: Bozuk diye açıklamıştır. Nitekim: “İnsan­ların emanetleri bozuldu (çığırından çıktı, güvenilir kimse kalmadı)” tabirin­de de bu kökten gelen kelime kutlanılmıştır. “Din ve iş kar­makarışık bir hal aldı” demektir. Ebu Duad şöyle demiştir:

“Din artık karmakarışık bir hal aldı, onun için ben de hasırladım: Kollarımı (bir araya geldikleri göğsümü) ve yüksek sapasağlam omuzlarımı.”

İbn Abbas: Buradaki “el-merlc (pek karışık bir iş)” görülmedik, kabulle-nilemeyen iş demektir, demiştir. İmran b. Ebi Ata’nın ondan naklettiğine gö­re; pek karışık anlamında olup, şu beyiti zikretmiştir:

“Bir dolaştı ortalıkta, ben de onunla (darbeyle) karın boşluğunu hedef aldım, O da birbiri üzerine bükülmüş (ve karışmış) bir dalmış gibi yere yıkıldı.”

el-Avfî’nin naklettiğine göre de İbn Abbas şöyle açıklamıştır: Onlar bir sa­pıklık içerisindedirler. Bu da onların sihirbazdır, şairdir, delidir, kahindir de­meleridir.

Bunun değişip duran anlamında olduğu da söylenmiştir. ‘in anlamı “tutarsızlık, huzursuzluk” demektir. Mesela: ” İn­sanların işi karmakarışık bir hal aidi, din artık karışıp durdu” denilir. Zayıf­lıktan ötürü yüzük insanın parmağında hareket edecek bir hal ahrsa da: “Yüzük parmağımda durmaz oldu” denilir. Hadis-i şerif te de (aynı kökten gelen kelime kullanılarak) şöyle buyuruimaktadır: “Ey Abdul­lah (b. Amr b. el-As) sen ahidleri, emanetleri birbirlerine karışmış ve -par­maklarını birbirine geçirerek- şöyle şöyle olacak hale gelinceye kadar anlaş­mazlıklara düşmüş bir topluluk arasında olacağın vakit halin ne olacaktır?” [6] Bu hadisi Ebu Davud rivayet etmiş olup biz de bunu “et-Tezkire” adlı ese­rimizde zikretmiş bulunuyoruz. [7]

  1. Peki onlar, üstlerindeki göğe, onu nasıl bina edip süslediğimi­ze bakmadılar mı ki? Hem onun hiçbir yangı da yok.
  2. Yeri de yayıp döşedik. Ona sabit dağlar bıraktık ve orada göze hoş gelen her çiftten bitkiler bitirdik.
  3. Dönen her kul için basiretini açması, ibretle tefekkür etmesi İçin (bunları yarattık.)
  4. Ve Biz gökten bereketli bir-su indirdik. Onunla bahçeler ve bi­çilen taneler bitirdik.
  5. Ve tomurcuklan ustüste binmiş, büyük ve yüksek hurma ağaç­ları da;
  6. Kullara nzık olmak üzere. Ve Biz onunla ölmüş bir ülkeyi dirilt­tik. İşte çıkış da böyle olacaktır.

“Peki onlar, üstlerindeki göğe, onu nasıl bina edip” direksiz olarak yükseltip yıldızlarla “süslediğimize” ibret ve tefekkür ile; var etmeye muk­tedir olanın yeniden yaratmaya kadir olduğunu anlamak suretiyle^ “bakma­dılar mı ki? Hem onun hiçbir yarığı da yok” buyruğundaki: “Yarık­lar” lafzı, çoğuludur. İmruu’l-Kays’ın şu mısraı da bu kabildendir:

“Onun (atın kuyruğu) ile arka tarafından avretini örter.”

el-Kisaî de şöyle açıklamıştır: Onda herhangi bir uyumsuzluk, farklılık ve sökükliik (yarık ve çatlaklık) bulunmamaktadır.

“Yeri de yayıp döşedik. Ona sabit dağlar bıraktık” buyruğuna dair açık­lamalar daha önceden er-Rad Sûresi’nde (13/3. âyetin tefsirinde) geçmiş bu­lunmaktadır,

“Ve orada göze hoş gelen” görenlerin içini açan güzel “her çiftten” her türden “bitkiler bitirdik.” Buna dair açıklamalar da daha önceden el-Hac Sû­resi’nde (22/5. âyet, 12. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“Dönen” yani yüce Allah’ın kudreti üzerinde düşünüp O’na yönelen “her kul için basiretini açması, ibretle tefekkür etmesi için yarattık.”

buyruğundaki: ” Basiretini açması” buyruğu, Biz bunu kudretimizin mükemmelliğini kendisi ile gösterelim diye basireti açacak bir özellikte ya­rattık, demektir,

Ebu Hatim dedi ki: Bu lafız mastar (meful-i mutlak) olarak nasbedilmiş-tir. ” Biz bunu kudretimize dikkat çeken ve ba­sireti açan bir özellikte yarattık” demektir.

“İbretle tefekkür etmesi için” anlamındaki lafız da ona atfedilmiştir.

“Ve Biz gökten” buluttan “bereketli* bereketi pek çok “bir su İndirdik. Onunla bahçeler ve biçilen taneler bitirdik” buyruğunda ifade; biçilen bit­kilerin tanelerini bitirdik, takdirindedir. Bu da biçilen herbir şeyi kapsar. Bas-ralıların görüşü budur, Kûfeliler ise şöyle demişlerdir: Bu bir şeyin kendi ken­disine izafe edilmesi kabili ndendir. “Cami mescid” denilmesi rebiu’l-evvel, hakku’l-yakîn, hablu’l-verid ve benzeri lafızlara benzer. Bu açıklamayı da el-Ferra yapmıştır. Asıl ifade Biçilen tane” takdirinde olup, (birin­ci kelimeden) “elif” ve “lam” hazfedildikten sonra, nitelenen (tane) kelime­si sıfata (biçilen)e izafe edilmiştir.

ed-Dahhak dedi ki: “Biçilen tane” buğday ve arpa demektir. Biçilerek sak-

lanabilen ve gıda olarak kullanılan herbir taneye (tahıla) böyle denildiği de söylenmiştir.

“Ve tomurcuklan üstüste binmiş büyük ve yüksek hurma ağaçları da”

buyruğundakî: ” Büyük ve yüksek hurma ağaçlan” tabiri hal ola­rak nasb konumunda olup, (biçilen taneler) anlamındaki lafza atfedil mistir, “Büyük ve yüksek…” lafzı da haldir. Bu da uzun (hurma ağaçları) demektir. Bu açıklamayı Mücahid ve İkrime yapmıştır. Katade ve Abdullah b. Şeddad ise: Bu dosdoğru ve dümdüz bir şekilde uzayıp gitmesi anlamın­dadır. Said b. Cübeyr de: Düzgün bir şekilde… diye açıklamıştır. el-Hasen ve yine İkrime ile el-Ferra da: Ağır yükler (salkımlar) taşıyan ağaçlar dîye açık­lamışlardır. Nitekim koyun yavruladığı vakit denilir. Şair de şöyle de­miştir;

“Kurran (denilen yer) de biz o evi yüksek haliyle bıraktığımızda Ki orada ağır yüklü ve uzun hurma ağaçları vardı.”

Ancak birinci anlamı ile dilde daha çok kullanılır ve daha meşhurdur. Ni­tekim: “Hurma ağacı uzayıp gitti” denilir. Şair de şöyle demiş­tir:

“Bizim şarabıımz vardır, fakat bu üzüm bağından yapılmış şarab değildir.

O şarab uzun hurma ağaçlarının meyvelerindendir.

Bunlar semaya doğru uzayıp gitmiş ağaçlardır.

Onları toplamak isteyenlerin elleri meyvelerine erişemez.”

” Filan kişi arkadaşlarına üstün geldi, onların üstüne çık­tı” denilir. ” Yavrulamadan önce devenin memesine süt geldi” de­nilir. Bu haldeki dişi deveye: denilir, çoğulu da: “(Memele­rine süt gelmiş develer” demektir. Kutbe b. Malik dedi ki: Ben Peygamber (sav)’ı (bu kelimeyi) “sad” harfi Üe diye okurken dinledim demiş­tir, bunu da es-Sa’lebİ zikretmektedir.

Derim ki: Müslim’in, SaftiA’inde yer alan Kutbe b. Malik’ten gelen riva-

yete göre o şöyle demiştir: Ben namaz kıldım, Rasülullah (sav) da bize na­maz kıldırdığında; “Kûf. Çok şerefli Kur’ân’a yemin ederim ki” buyruğunu “ve tomurcukları üstüste binmiş büyük ve yüksek hurma ağaçları da” buyru­ğuna gelinceye kadar okudu. Ben onun söylediğini -söylediğinin ne anlama geldiğini biimeksizin- tekrarlamaya koyuldum[8]

Şu kadar var ki (sin harfinden sonraki) “kaP dolayısı ile “sin” harfini “sad”a değişmek caiz değildir.

“Ve tomurcukları üstüste binmiş” buyruğundaki; “Hurma ağacı­nın verdiği İlk meyve” demektir. ” Hurma ağacının ilk meyve­si çıktı, baş gösterdi” denilir. “Hurma ağacı ilk meyvesini gös­terdi” demektir. Bu meyvesinin kabuğunu çatlamadan önceki halini ifade eder.

” Üstüste binmiş” lafzı ise biri diğerinin üstüne muntazam bir şe­kilde binmiş, istif olmuş demektir.

Buhari’de de şöyle denilmektedir: “Kapçığı içinde kalmak şartı ile meyve tomurcuğuna denilir. Bu da birbiri üstüne binmiş, istif olmuş demek­tir. Artık kapçığından çıktıktan sonra ona bu isim verilmez. [9]

“Kullara rızık olmak üzere…” Yani Biz onlara bunu nzık olarak verdik yahut Biz onu rızık olarak bitirdik, anlamındadır. Çünkü bitirmek, rızık ver­mek anlamındadır. Yahut bu mef uiün leh olmak üzere nasb ile gelmiştir. Ya­ni onlara rızık olsun diye Biz bunları bitirdik, yetiştirdik. Rızık ise kendisin­den yararlanılmak üzere hazırlanmış olan şeydir. Buna dair açıklamalar da­ha önceden (el-Bakara, 2/3- âyet, 22, başlıkta) geçmiş bulunmaktadır,

“Ve Biz onunla ölmüş bir ülkeyi dirilttik. İşte” kabirlerden “çıkış da böy­le olacaktır.” Yani yüce Allah bu ölü araziyi, toprağı dirilttiği gibi sizi de ay­nı şekilde ölümünüzden sonra diri itecektir, Buna göre buradaki “kef (böy­le)” mübteda olarak ref mahallindedir. Bu anlamdaki açıklamalar daha ön­ceden bir kaç yerde (el-Bakara, 2/17. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmakta­dır.

Yüce Allah’ın: “Ölmüş” diye buyurmuş olması kastedilenin yer oluşundan dolayıdır. Şayet diye buyurulmuş olsaydı, bu da uygun düşerdi. [10]

  1. Onlardan önce Nuh kavmi, Ashab-ı Ress ve Semud kavmi de ya­lanlamışlardı.

13- Ad, Firavun ve Lut’un kardeşleri de.

  1. Ashab-ı Eyke ve Tubba’ kavmi de. Bunların hepsi peygamber­leri yalanladı da, Benim azabım hak oldu.
  2. İlk yaratmakta acizlik mi gösterdik? Fakat onlar yeni yaratıştan şüphe ve tereddüt İçindedirler.

“Onlardan önce Nuh kavmi… yalanlamışlardı.” Yani bunların yalanla dığı gibi daha önce gelen -ve sözü edilenkavimler de yalanlamışlar ve ce­za gelip onları bulmuştu. Bu buyrukla yüce Allah, onlara kendilerinden ön­ceki yalanlayıcılann haberlerini hatırlatarak, onları yakalayan azab ile kor­kutmaktadır. Biz bunların kıssalarını daha önce kendilerinden sözedilen birkaç yerde zikretmiş bulunuyoruz.

“Bunların” bu yalanlayıcı ümmetlerin “hepsi peygamberleri yalanladı da Benim azabım onlara hak oldu.” Yani Benim kendilerini tehdit ettiğim azab ve cezamın onları bulması onlar için hak oldu.

“İlk yaratmakta acizlik mi gösterdik?” Biz ondan aciz mi kaldık ki, öl­dükten sonra diriliş dolayısı ile aciz kalmamı2 sözkonusu olsun?

Bu buyruk öldükten sonra dirilişi inkar edenlere bir azar ve onların: “Bu uzak bir dönüştür.” (Kaf, 50/3) şeklindeki sözlerine bir cevaptır.

Bir işin nasıl yapılacağı bilinmeyecek olursa: “Ben bu husus­ta çaresiz (aciz) kaldım” denilir.

“Fakat onlar yeni yaratıştan şüphe ve tereddüt içindedirler.” Öldükten sonra diriliş hakkında şaşkınlık içerisindedirler. Kimileri bunu tasdik eder­ken, kimileri yalanlamaktadır, “İş onun için içinden çı­kılamaz bir hal aldı, alır” denilir. [11]

  1. Andolsun ki insanı Biz yarattık. Nefsinin ona ne vesveseler vermekte olduğunu da biliriz. Zaten Biz ona şah damarından da­ha yakınız.
  2. Unutma kî sağında ve solunda oturan, yaptıklarını tespit eden iki (melek) vardır.

18.0 bir söz söylemeye dursun, mutlak onun yanında görüp gözet­lemeye hazır biri vardır.

  1. Derken ölüm baygınlığı hak olarak gelmiş olacaktır. “Kendisin­den nefret edip kaçtığın şey işte budur.”

“Andolsun Biz insanı” bütün insanları -Adem (a.s)’ı diye de açıklanmış­tır- “Biz yarattık. Nefsinin ona ne vesveseler vermekte olduğunu da bili­riz. ” İçinde, kalbinde, zihninde neler geçtiğini biliriz. Bu buyrukla gizlice iş­lenen ma si yerlerden vazgeçilmesi gerektiği belirtilmektedir.

Buyruktaki “insanMan kasıt, Adem’dir diyen kimselerin görüşüne göre onun nefsine gelen vesvesenin ağaçtan yemek olduğunu kabul ederler. Ondan sonra da bu onun soyundan gelen çocukları hakkında umumi bir va­sıf olur.

“Vesvese” gizli konuşma ve söz söyleme seviyesinde nefsin içinden ge­çirdiği şeyler demektir. el-A’şâ şöyle demiştir;

“O çekip gittiğinde zilletlerinin işitirsin sesini,

(Ses çıkartan) işrık ağacının esen. rüzgarla aes çıkartması gibi.” [12]

Buna dair açıklamalar daha önceden el-Araf Sûresi’nde (7/20. âyetin tef­sirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Zaten Biz, ona şah damarından daha yakınız” buyruğunda ki “şah da­man” omuzdaki damardır. Bu damar kişinin boğazı tarafından omuzuna doğ­ru uzanır. Biri sağda, biri solda olmak üzere iki tanedirler. Bu anlamdaki açıklama İbn Abbas ve başkalarından rivayet edilmiştir. Dilde bilinen anlamı da budur. “Habl (lafız anlamı itibariyle halat)” ile “el-verid” aynı şeylerdir. Bu­rada lafızların farklılığı dolayısıyla kendi kendisine izafe edilmesi sözkonusudur.

el-Hasen dedi ki: Verid (şah damarı) vetin diye bilinen damarın kendisi­dir. Bu da kalbe bağlı bir damardır.

Bu buyruk, yüce Allah’ın yakınlığının temsili bir ifadesidir. Yani Biz, in­sana kendisinden bir parça olan onun şah damarından daha yakınız, yoksa buradaki yakınlık mesafe yakınlığını anlatmak için zikredilmemiştir.

Bir açıklama da şöyledir: Biz insana şah damarından daha yakınız, üste­lik her yönüyle de onun hakimleriyiz. Bir diğer açıklamaya göre; Biz onun nefsinin vesveselerini, nefsinin kendisinden olan şah damarından daha çok biliriz. Çünkü şah damarı kalb ile içice bir damardır. Yüce Allah’ın bilgisi o kimseye kalbin bilgisinden daha da yakındır. Bu anlamdaki açıklama Muka-til’den rivayet edilmiştir. O şöyle der: Şah daman kalbe karışan, ulaşan bir damardır. Buradaki yakınlık, ilim ve kudret yakınlığıdır. İnsanın vücudunun bölümlerinin kimisi diğerinin önünde perde teşkil eder, fakat hiçbir şey Al­lah’ın bilgisine perde olmaz.

“Unutma ki sağında ve solunda oturan, yaptıklarını tesbit eden İki (me­lek) vardır.” Yani Biz ona meleklerin yaptıklarını tesbit etmeleri halinde, şah damarından daha yakınız. Buradaki iki melek kişinin üzerinde görevli olan meleklerdir. Biz onun hallerini en iyi bileniz. O bakımdan Bize haber vere­cek bir meleğe ihtiyacımız yoktur. Meleklerin onun üzerine görevli tayin edil­meleri, bağlayıcı delilin ortaya konulması ve onun muhatab olduğu buyruk­ların pekiştirilmesi içindir,

el-Hasen, Mücahîd ve Katade: “Sağında ve solunda oturan’dan kasıt, ki­şinin amelini karşılayan (yazan) iki melektir. Bunlardan birisi kişinin iyilik­lerini yazan sağdaki melek, diğeri ise kötülüklerini yazan soldaki melektir,

el-Hasen dedi ki: Nihayet senin amel defterin katlanıp da kıyamet günün­de sana “Oku kitabını, bugün kendine karşı iyi hesablayıcı olarak kendin yetersin.”(el-İsra, 17/14) denileceğinde, Allah’a yemin olsun ki, Allah seni kendi kendisinin hesabını yapan birisi olarak tayin etmekle son derece ada­letli bir iş yapmış olacaktır.

Mücahid dedi ki: Yüce Allah kullarının halini bilmekle birlikte insanın üze­rinde gündüz iki, geceleyin de iki melek görevlendirmiştir. Bunlar o kimse­nin amelini tesbit ederler ve onun ayak izlerini dahi yazarlar. Bu ise ona kar­şı getirilen delilin bağlayıcı olması içindir. Bu iki melekten birisi kişinin sa­ğında bulunur ve iyiliklerim yazar, diğeri İse solunda bulunur ve kötülükle­ri yazar. İşte yüce Allah’ın: “Sağında ve solunda oturan… iki (melek) var­dır” buyruğu bunu açıklamaktadır.

Süryan dedi ki: Bana ulaştığına göre iyilikleri yazan melek, kötülükleri ya­zan meleğin üzerinde bir görevlidir. Kul günah işlediği takdirde: Olur ki Al­lah’tan mağfiret diler, o bakımdan acele etme, der.

Bu anlamdaki bir rivayet Ebu Umame yoluyla gelen bir hadiste de zikre­dilmektedir. Ebu Umame dedi ki: Peygamber (sav) buyurdu ki; “İyilikleri ya­zan (melek) kişinin sağı üzerinde, kötülüklerin yazıcısı ise solu üzerindedir. İyilikleri yazan melek, kötülükleri yazanın üzerindedir. Kişi bir iyilik işledi mi sağda bulunan melek on misliyle onu yazar, Bir kötülük işledi mi de sağ­da bulunan melek, solda bulunan meleğe: Belki teşbih eder ya da mağfiret diler ümidiyle sen ona yedi saat süreyle ilişme der.” [13]

Ali (r.a) yoluyla geldiği rivayet edilen hadise göre de Rasûlullah (sav) şöy­le buyurmuştur: “Senin (üzerinde görevli) iki meleğinin oturduğu yer, diş­lerinin üzeridir. Dilin onların kalemi, tükürüğün onlarm mürekkebidir. Sen ise seni ilgilendirmeyen İşlere dalıp gidiyorsun, ne Allah’tan, ne de onlardan

utanıyorsun.’ [14]ed-Dahhak da şöyle demiştir: İki meleğin oturduğu yer ağzın altında çe­nenin üzerindedir. Bunu Avf, el-Hasen’den rivayet ederek, dedi ki: el-Hasen, (bu sebepten) alt dudağının altında çenesinin üzerindeki ince tüyleri dahi temizlemekten hoşlanırdı.

Oturan” diye buyurup, İki melek oldukları hatde -tesniye kipiy­lediye buyttrmayışı, maksadın sağda da oturan ve solda da oturan şeklînde ot uçundandır, ikincisinin delaleti dolayısıyla birincisi hazfedilmiş-tir. Bu açıklamayı Sibeveyh yapmıştır. Şairin şu beyiti de bu türdendir:

“Biz yanımızda bulunana, sen de yanında olana, Razısın bununla birlikte görüşler farklıdır.”

el-Ferezdak da şöyle demiştir:

“Ben (zulmü sürdürmekten yana) yüz çevirerek yanıma gelene işlediği ci nayeti (ce zal andırınamayı) taahhü d ediyorum. Ben de, o da verdiği sözü çiğneyen olmadık.”

Burada şair (birinci beyitte): “İkimiz de razıyız” demediği gibi, ikinci be­yitte de “İkimiz de sözümüzde durmamazlık etmedik” dememiştir.

el-Müberred’in görüşüne göre ise; önce zikredilmesi gereken lafız tilavet­te -lafzın kullanımında bîr genişlik yolu seçilerek- sonraya bırakılmış, birin­cisinin kendisine delaleti dolayısıyla ikincisi hazf edilmiştir.

el-Ahfeş ile el-Ferra’nın görüşüne göre ise tilavette bulunan lafız, hem tes-niye ve hem çoğulun yerini tutmaktadır. Dolayısıyla ifadede bir hazif sözko-nusu değildir.

“oturan” buyruğu: “Oturan” anlamındadır. Tıpkı “semi’: du­yan, alim: bilen, kadir: güç yetiren, şehid: herşeyi gören” isimleri gibidir.

Bu lafzın: ” Birlikte oturan” anlamında olduğu da söylenmiştir. “Birlikte yemek yiyen” ve “( Sohbet arkadaşlığı yapan” lafızla­rının ile anlamında olduğu gibi.

el-Cevheri dedi ki: “Fail ve feul” vezinlerindeki kelimeler tekili, tesniye-si ve çoğulu arasında fark bulunmayan lafızlardandır.

Yüce Allah’ın: “Gerçekten Biz alemlerin Rabbinin ra-sûlleriyiz” (eş-Şuara, 26/İ6) buyruğu ile: “Bundan son ra melekler de yardımcıdır.” (et-Tahrim, 66/4) buyruklarında olduğu gibi. es-Sa’lebi’nin naklettiği şu beyitte de, çoğul hakkında şairin şöyle dediğini görüyoruz:

“Beni ona elçi olarak gönder ki; en hayırlı elçi[15] Haberin inceliklerini en iyi bilenleridir.”

Burada “oturan” ile kastedilen yanından ayrılmayan, yerinde sabit duran demektir. “Kaim: ayakta duran”ın zıddı demek değildir.

“O bir söz söylemeye dursun, mutlak onun yanında görüp gözetleme­ye hazır biri vardır.” Yani o bir şey söyledi mi mutlaka yazılır. Bu (söz söy-iemek demek olan lafız) yemeğin ağızdan çıkarılması anlamında kullanılan: den alınmıştır,

Raklb’in üç anlamı vardır:

1- İşleri takib eden,

2- Koruyup gözetleyen. -bu açıklamayı es-Süddî yapmıştır-

3- Şahid ve tanık olan anlamındadır, Bu­nu da ed-Dahhak söylemiştir.

Atîd de iki anlama gelir.

1- Devamlı hazır olan ve kaybolmayan;

2- Ya tes-bit etmek, yahut tanıklık etmek için hazırlanmış koruyucu, gözetleyici, de­mektir. el-Cevheri dedi ki: Atîd hazır ve hazırlanmış şey demektir. “Belli bir gün için onu hazırladı, hazırlamak” anlamın­dadır. Yüce Allah’ın: ” Onlara rahatça yaslanacak bir yer hazırladı.” (Yusuf, 12/31) buyruğunda da bu kökten gelen lafız kullanılmıştır. “Koşmak için hazırlanmış at” anlamındadır.

Derim ki: Bütün bunlar hazır bulunmak anlamında birleşmektedir. Şairin şu beyitinde de bu anlamdadır:

“Sen eğer gözümün önünde hazır bulunmuyor isen de, Senin hatıran kalpte daima hazırdır.”

Ebu’l-Cevza ve Mücahid dediler ki: Hastalığı halindeki inlemesi de dahil olmak üzere insanın herşeyi onun adına yazılır. İkrime de: Ya kendisi sebe­biyle ecir alacağı yahut ceza göreceği şeyler dışındakiler yazılmaz. Bir gö­rüşe göre de; konuştuktan yazılır. Gün bitince mubah olan şeyleri silinir. Kalk, «tur, ye türünden ecir ya da günahı gerektirmeyen sözler gibi. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Ebu Hureyre ve Enes’den rivayet edildiğine göre Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Her Hafaza meleklerinden ikisi, tesbit ettiklerini yüce Allah’ın huzuruna yükseltip sunduklarında Allah da sahifenin başında bir hayır, so­nunda da bir hayır görürse mutlaka yüce Allah meleklerine: Şahit olun ki ben sahifesinin başı ile sonu arasında kileri kuluma bağışladım, der.” [16]

Ali (r.a) da şöyle demiştir: “Şüphesiz yüce Allah’ın beraberlerinde beyaz safi) hifeleri bulunan melekleri vardır. Bunlar sahifenin başına ve sonuna eğer bir hayır yazacak olurlarsa (yüce Alkh da) size bu ikisi arasındakiler* bağışlar.”

Hafız Ebu Nuaym da şunu rivayet etmektedir: Bize Ebu Tahir Muhammed b. el-Fadl b. Muhammed b. İshak b. Huzeyme anlattı, dedi ki: Bize dedem Muhammed b. İshak anlattı, dedi ki: Bize Muhammed b. Musa el-Haraşî an­keti, dedi ki: Bize Süheyl b. Abdullah anlattı dedi ki: Ben el-Ameş’î Zeyd b. Vehb’ten şunu naklederken dinledim: Zeyd b. Vehb, İbn Mesud’dan şöyle de­diğini nakletmektedir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: “Hafaza melekleri yüce Allah’ın erkek ya da dişi kulu üzerine indiklerinde beraberlerinde mühürlü bir kitab bulunur. Onlar bu kitaba erkek yahut dişi kulun söylediklerini ya­zarlar. Ayrılıp gitmek istediklerinde biri diğerlerine: Beraberinde bulunan mü­hürlü kitabın mührünü çöz, der. O da onun önünde kitabın mührünü açar ve bakar ki, o kitabın içinde yazılı olanlar (ile yazdıkları) aynı şeylerdir. İş­te yüce Allah’ın: “Bir söz söylemeye dursun mutlak onun yanında görüp gözetlemeye hazır biri vardır” buyruğu bunu anlatmaktadır. Bu hadis el-Ameş’in Zeyd’den yaptığı rivayet olarak garibtir. Ondan bunu Süheyl’den baş­kası rivayet etmemiştir[17]

Peygamber (sav)’ın şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir: “Yüce Allah her kulu için iki melek görevlendirmiştir. Bunlar onun amelini yazarlar. Bu kul öidü mü, Rabbimiz filan kişi öldü, artık bizim de semaya yükselmemize izin ver, derler. Yüce Allah da: Benim semavatım, benim meleklerimle dolup taş­maktadır. Onlar Beni teşbih eder dururlar, diye buyurur. Bunun üzerine o iki melek: Rabbimiz o halde biz yeryüzünde (mi) ikamet edelim, derler. Yüce Allah: Benim arzım, benim yarattıklarımla dolup taşmaktadır. Onlar Beni teş­bih edip duruyorlar, dîye buyurur. Bunun üzerine melekler: Rabbimiz o hal­de nerede duralım? derler. Yüce Allah: Kulumun kabri başında bulunun, der. Orada Beni tekbir ediniz, tehlil getiriniz, Beni teşbih ediniz ve kıyamet gü­nüne kadar bunları Benim kulumun adına yazınız. [18]

“Derken ölüm baygınlığı” onun insanı tümüyle kuşatan hali ve şiddeti “hak olarak gelmiş olacaktır.”

İnsan hayatta kaldığı sürece hesaba çekilmek üzere sözleri ve davranış­ları yazılır. Sonra da ona ölüm gelir. O ölümü şanı yüce Allah’ın kendisine vaadettiği yahut tehdit ettiği surette hak olarak gerçekleşmiş şekliyle görür.

Buradaki “hak”in ölümün kendisi olduğu da söylenmiştir. Ona, ya her­kesin hakettiği bir hal olduğundan yahut ölüm sebebiyle kişi hak yurda geçiş yapacağından dolayı bu isim verilmiştir, bu açıklamaya göre ifadede bir takdim ve tehir var demektir. İfadenin takdiri de: “Ölüm ile o hak baygınlık gelmiş olacaktır” şeklinde olur. Ebu Bekr ve İbn Me-sud (Allah ikisinden de razı olsun) kıraatinde de bu şekildedir. Çünkü bay­gınlık hakkın kendisidir. Lafızların farklılığı dolayısıyla kendi kendisine iza­fe edilmiştir. Şöyle de açıklanmıştır: Bu kıraate göre “hak” yüce Allah’ın ken­disi de olabilir. Yüce Allah’ın ölüm emrinin gereği olan baygınlık gelmiş ola­caktır, demek olur.

Bir diğer açıklamaya göre hak ölümün kendisidir. Ölüm baygınlığı ölüm ile gelmiş olacaktır, demek olur. Bu açıklamayı da el-Mehdevî zikretmiştiı.

Kur’ân-ı Kerim’e dil uzatan kimselerin iddiasına göre: Ben Ebu Bekir es-Sıddîk’ın muhalefet ederek: “Hak olan baygınlık ölüm ile gelmiş olacaktır” diye okuduğu gibi mushafa muhalif okurum, diyen kimseye karşı şu delil gösterilmiştir: Ebu Bekir’den iki rivayet gelmiştir. Bu rivayetlerden birisi mushafa uygun bir kıraattir ve uygulama buna göredir. Diğeri ise -eğer onun tarafından söylenmiş ise- unutkanlık yahutta bu riva­yeti nakledenlerden birilerinin yanlışlığı mesabesinde değerlendirilerek red­dedilen bir kıraat şeklidir. Ebu Bekr el-Enbarî dedi ki: Bize Kadı İsmail b. îs-hak anlattı, bize Ali b. Abdullah anlattı, bize Cerir, Mansur’dan anlattı, O Ebu Vail’den, o Mesruk’tan dedi ki: Ebu Bekir vefat döşeğinde iken Aişe (r.an-ha)’ya haber gönderdi. Onun yanına girdiğinde şöyle dedi: Bu, şairin:

“Bir gün ölüm hırıltısı gelip de, ondan dolayı da göğüs daralacak olursa…”

mısraında vasfettiği hale benzer bir haldir, dedi.

Ebu Bekir (r.a) ona şöyle dedi: Ne diye yüce Allah’ın dediği: “Derken ölüm baygınlığı hak olarak gelmiş olacaktır. Kendisinden nefret edip, kaç­tığın şey İşte budur” diye söylemedin deyip, (Ebu Bekr el-Enbarî) hadisin (rivayetin) geri kalan bölümünü zikretmektedir.

” Baygınlık, sarhoşluk” lafzı”Baygınlıklar, sarhoşluklar” lafzının tekilidir.

Sahih’te yer alan rivayete göre Rasûtullah (sav)’ın önünde içinde su bu­lunan bir kah bulunuyordu. Ellerini suya daldırıyor ve ellerini yüzüne süre­rek: “Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur. Şüphesiz ölümün sekeratı (baygınlıkları, sarhoşlukları) vardır.” diyor, sonra da elini kaldırıp şöyle demeye ko­yuldu: “O en büyük dost ile birlikte (olmayı niyaz ediyorum).” Nihayet ruhu kabzedildi ve eli yanına düştü. Bu hadisi Buharı rivayet etmiştir.[19]

Peygamber (sav)’dan şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Salih olan bir kulun eklemleri Ölümü ve ölüm baygınlıkları esnasında birbirlerine selam ve­rir ve: Selam sana! Kıyamet gününe kadar, ben senden ayrılıyorum, sen de benden ayrılıyorsun derler.” [20]

Meryem oğlu tsa (ona ve annesine selam olsun) dedi ki: Ey havariler top­luluğu, bu baygınlığı ölüm baygınlıklarını kastediyor- size kolaylaştırması için yüce Allah’a dua edin.

Yine şöyle rivayet edilmiştir: “Ölüm kılıç darbelerinden, testerelerle biçil-mekten, makaslarla doğranmaktan daha çetindir.”

“Kendisinden nefret edip kaçtığın şey işte budur.” Kendisine ölüm baygınlığı gelmiş kimseye bu sözler söylenir demektir. Kendisinden kaçtığın ve yana çekilerek kurtulmaya çalıştığın şey budur.

“Bir şeyden yan saptı, ondan uzaklaştı, ya­na sapar, uzaklaşır, yana sapmak, uzaklaşmak” denilir.

Mastarının son şeklinin aslı “ye” harfi harekeli olarak:olmakla bir­likte, sonradan “ye” harfi sakin okunmuştur. Çünkü Arapçada: dışın­da “fa’lul” vezninde bir kelime bulunmamaktadır. Kişi (mütekellim olarak) kendisi hakkında haber verecek olursa: ” Yana çekildim mey­lettim, çekilirim meylederim, çekilmek meyletmek'” denilir. Şair Tarafe de şöy­le demiştir:

“Ey Ebu’l-Münzir, vefakar olmayı istedin ve tazim ettin vefakarlığı, Fakat devenin kaygan yoldan yana saptığı gibi de sapıverdin.” [21]

  1. Sur’a da üfürülmüş olacak. İşte bu korkutulan gündür.
  2. Herkes beraberinde bir sürücü ve bîr şahit bulunduğu halde ge­lecektir.
  3. “Andolsun sen bundan gaflet içinde idin. Şimdi senden perde­ni kaldırdık. Bugün gözün pek keskindir.”

“Sur’a da” ölümden sonra diriliş İçin birinci defa “üfürülmüş olacak. İş­te bu” yüce Allah’ın kâfirleri kendisinde azablandıracağı tehdidinde bulun­duğu “korkutulan gündür.”

Sur’a üfürmeye dair yeterli açıklamalar -yüce Allah’a hamdolsun ki- da­ha önceden (en-Nemi, 27/87. âyetin ve ez-Zümer, 39/68. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Herkes beraberinde bir sürücü ve bir şahit bulunduğu halde gelecek­tir” buyruğunda geçen “sürücü: es-saik” ile “şahid: eş-şehid” hakkında farklı görüşler vardır.

İbn Abbas dedi ki: Sürücü meleklerden şahit ise kişilerin kendi nefislerin­den olan eller ve ayaklardır. Bunu el-Avfî, İbn Abbas’tan diye rivayet etmiş­tir. Ebu Hureyre dedi ki: Sürücü melek, şahid ise ameldir.

Hasen ve Katade şöyle demişlerdir: Yani onu süren bir sürücü ve yaptı­ğı amel ile ilgili olarak hakkında tanıklıkta bulunacak bir şahit ile gelecek­tir.

İbn Eşlem de şöyle demiştir: Sürücü nefsin kendisi ile birlikte bulunan şey­tanlardan nefsin arkadaşıdır. Buna sürücü denilmesinin sebebi, bu hususta nefsi teşvik etmese dahi, nefsi arkasından götürmesinden ötürüdür.

Mücahid de şöyle demiştir: Sürücü de, şahit de iki ayrı melektir.

Osman b. Affan (r.a)’dan minber üzerinde iken şöyle dediği rivayet edil­miştir: “Herkes beraberinde bir sürücü ve bir şahit bulunduğu halde ge­lecektir.” buyruğunda sözü edilen “sürücü” Allah’ın emrine doğru nefsi sü­ren melektir. “Şahit” ise onun ameli hakkında tanıklık edecek olandır.

Derim ki: Bu en sahih olanlarıdır. Çünkü Cabir b. Abdullah yoluyla gelen hadiste o şöyle demiştir: Ben Rasûlullah (sav)’ı şöyle buyururken dinledim: “Şüphesiz ki Ademoğlu yüce Allah’ın kendisini ne için yarattığından yana gaf­let içerisindedir. Kendisinden başka hiçbir üah bulunmayan Allah, kulunu ya­ratmak istedi mi meleğe; Onun rızkını, eserini, ecelini yaz, bedbaht mı yok­sa bahtiyar mı olduğunu yaz, der. Sonra bu meiek yükseklere çıkar, yüce Al­lah bir başka melek gönderir. Bu da onu yükümlülük çağına gelinceye kadar korur. Daha sonra yüce Allah onun iyilik ve kötülüklerini yazacak iki melek gönderir. ÖJüra ona geldi mi bu iki melek de yukan çıkarlar. Sonra ölüm me­leği (selam ona) gelir, canını alır. Kabrine girdiril di ği vakit bedenine ruh ge­ri verüir. Sonra da ölüm meleği çıkar. Arkasından kabir melekleri ona gelir, onu sorgularlar. Sonra bu iki metek de çıkar. Kıyamet koptuğu vakit iyilikler meleği ile kötülükler meleği onun üzerine inerler. Boynunda bağlı bulunan bir kitabın düğümünü açarlar. Sonra da onlardan biri sürücü, diğeri de şahit olmak üzere onunla birlikte hazır bulunurlar, Sonra yüce Allah: “Andolsım sen bundan gaflet içinde idin. Şimdi senden perdeni kaldırdık. Bugün gö­zün pek keskindir” diye buyurur. Rasûlullah (sav) da: “Mutlaka sizler biri diğerine mutabık halden hale geçeceksiniz” (el-İnşikak, 84/19) buyruğunu: “Halden sonra bir diğer hale…” diye açıklamıştır. Daha sonra Peygamber (sav) devamla buyurdu ki: “Şüphesiz önünüzde çok büyük bir iş vardır. Bunun için o büyük Allah’tan yardım isteyiniz.” Bu hadisi Hafız Ebu Nuaym, Cafer b. Mıı-hammed b. Ali’den, o Cabir’den yoluyla rivayet etmiş ve hakkında şöyle de­miştir: Bu hadis Cafer’in rivayeti olarak garib bir hadistir. Cabir yoluyla gelen bu hadisi tek başına ondan Cabİr el-Cufî, ondan da el-Mufaddal rivayet etmiş­tir[22]

Âyet-i kerime hakkında iki görüş vardır. Birincisine göre bu âyet müslü-man ve kâfir hakkında umumidir. Cumhurun (büyük çoğunluğun) görüşü bu­dur. İkincisine göre ise bu özel olarak kâfir hakkındadır. Bu da ed-Dahhak’ın görüşüdür.

“Andolsun sen bundan gaflet içinde İdin. Şimdi senden perdeni kaldır­dık” buyruğu hakkında İbn Zeyd şöyle demiştir: Bununla kastedilen Peygam­ber (sav)’tır. Yani andoisun sen -ey Muhammed- Kureyş arasında oniarın ca-hiliyetleri içerisinde risaletten yana gaflet içinde idin.

İbn Abbas ve ed-Dahhak da şöyle demişlerdir: Bununla kastedilen müş­riklerdir. Yani onlar işlerinin akıbetlerinden yana gaflet içindeydiler.

Müfessirlerin çoğu da şöyle demişlerdir: Bu buyrukla kastedilen iyi kim­selerle, kötü kimselerdir. Taberİ’nin tercih ettiği görüş de budur.

Bir diğer açıklama da şöyledir: Ey insan, sen herbir kişi ile birlikte bir sü­rücü ve bir şahidin geleceğinden yana gaflet içinde bulunuyordun. Çünkü bu gibi hususlar ancak ilahi naslarla bilinir.

“Şimdi senden perdeni kaldırdık.” Körlüğünü giderdik demektir. Bu buy­ruk dört türlü açıklanmıştır:

1- Kişi önce annesinin karnında idi, sonra doğup dünyaya geldi. (Ve böy­lece görmeye başiadi.) Bu açıklamayı es-Süddî yapmıştır.

2- Kabirden sonra, kabirden kaldırılması halini anlatmaktadır. İbn Abbas’ın açıklaması da bu anlamdadır.

3- Bu, kıyamet gününde amellerin arzedilmesi zamanında olacaktır. Bu açıklamayı da Mücahid yapmıştır.

4- Bundan kasıt vahyin nüzülu ve risaletin sorumluluklarının yüklenüme-sidir. İbn Zeyd’in açıklamasının manası da budur.

“Bugün gözün pek keskindir” buyruğu ile ilgili olarak bundan kasıt, kal­bin görmesidir, denilmiştir. Nitekim “bu kimse fıkıh hususunda basiret sahi­bi (güzel görüş sahibi) bir kimsedir” denilir. Kalbin görmesi ve basiretli olması ise gözün karşısında bulunan varlık ve cisimleri gördüğü gibi- düşün­celerin müşahhas halini ve neticelerin ibretli durumunu görmesi demektir.

Bununla kastedilenin gözün görmesi olduğu da söylenmiştir. İfadenin za­hirinden de anlaşılan budur. Yani bugün senin gözün pek keskin görür. Da­ha önce senden örtülü bulunan şeyleri görecek şekilde güçlü ve nüfuz edi­ci bir görüşün vardır, demektir.

Mücahid dedi ki: “Bugün gözün pek keskindir.” Yani bugün iyiliklerinin ve kötülüklerinin tartılacağı zamanda terazinin denge uçlarına bakışı pek kes­kindir. Bu açıklamayı ed-Dahhak da yapmıştır.

Bir diğer açıklamaya göre; senin gözün elde edeceği sevab ve cezayı iyi­ce görür demektir. İbn Abbas’ın görüşünün anlamı da budur. Bir diğer açık­lamaya göre kâfir gözü pek keskin bir şekilde hasredilir, sonra gözleri gö-ğerir ve kör olur.

Bu buyrukta ” Andolsun sen… idin”; Senden”; “Gözün” lafızları şeklinde, nefse hitab olmak üzere hep esre ile okunmuşlar­dır. [23]

  1. Beraberinde olan der ki: “Benim yanandaki işte hazırdır.”
  2. “Atın cehenneme oldukça inatçı herbir kâfiri!
  3. “O hayrı alabildiğine engelleyen, zalim ve şüpheci olanı.
  4. “O kimse ki Allah İle birlikte başka bir ilâh edinendir. Şimdi İki­niz onu şiddetli azaba atın.
  5. Arkadaşı diyecek ki: “Rabbimiz, onu ben azdırmadım, fakat o de­rin bir sapıldık içinde idi.”
  6. Buyuracak ki: “Benim huzurumda çekişmeyin. Çünkü Ben size önceden tehdidimi muhakkak göndermiş idim.”

29- “Benim yanımda söz değiştirilmez ve Ben kullara asla zulmedi-cİ de değilim.”

“Beraberinde olan” ei-Hasen, Katade ve ed-Dahhak’ın görüşüne göre onunla görevli bulunan melek “der ki: Benim yanımdaki işte hazırdır.” Ya­ni onun amelinin yazılması suretiyle benim yanımda bulunan işte korunmuş bir halde hazırlanmış bulunuyor.

Mücahid dedi ki: Senin Adernoğullanndan üzerinde görevlendirdiğin bu kişiyi, amel defteri de beraberinde olduğu halde işte huzura getirdim, der.

Anlamın: Benini nezdimdeki bu azab işte hazırdır, şeklinde olduğu da söy­lenmiştir. Yine Mücahid’den şöyle dediği zikredilmektedir: Beraberinde olan, yüce Allah’ın şeytanlardan arkadaşı kıldığı kişidir,

İbn Vehb’in kendisinden yaptığı bir rivayete göre İbn Zeyd; bu insanlar­dan beraberinde olan kişidir, demiştir.

Şanı yüce Allah da onun beraberinde olana şöyle diyecektir: “Attn cehen­neme…” el-Halil ve el-Ahfeş dediler ki: Araplar fasih konuşmalarında ” Vay sana, buna yük vur, bunu yerinden ha­reket ettir, bunu tut yakala ve serbest bırak!” diye tek kimseye tesniye lafız­la hitab ederler.

el-Ferra da şöyle demiştir: Sen tek bir kişiye (tesniye lafzı ile): ” Yanımızdan kalk(ınız)” denilebilir. Bunun asıl dayanağı ise develeri ve ko­yunları hususunda kişiye yardımcı olanların ve yolculuktaki arkadaşlarının asgari sayısının iki kişi oluşudur. Böylelikle kişi hakkındaki ifade, iki arka­daşı hakkındaki ifade gibi kullanılmıştır. Nitekim şiirde Arapların: “Ey iki arkadaşım!” diye hitab ettikten sonra: ” diye (tekil olarak:) Ey ar­kadaşım!” diye hitab etmeleri de bu kabildendir. Nitekim şair İrnruu’1-Kays şöyle demiştir:

“Ey iki arkadaşım, benimle birlikte Um Cundeb’e uğrayalım. Böylelikle az ab çekmiş kalbin mur adlarını alalım”

Yine şöyle demiştir:

“Sevgilimi hatırlamaktan ve

ed-Dehül ile Havmel arasında bulunan dalgalı kumlardaki sevgilimin diyarına uğradığımız için, durun da ağlaşahm.!’

Bir başka şair de şöyle demiştir:

“Ey Affan’m oğlu! Bana: Vazgeç derseniz, vazgeçerim

Ve eğer beni terkederseniz ben de sağlamca koruduğum şerefimi himaye ederim.”

Lafzın bu şekilde gelmesinin “el-karîn: beraber bulunan kişi” lafzının hem çoğul, hem de teşriiye (İkil) için böylece kullanılmasından dolayıdır, di­ye de açıklanmıştır.

el-Mazinî dedi ki: Yüce Allah’ın: ” (İkiniz) atın” lafzı bu sözün (iki defa): “At at!” diye tekrarlanacağını göstermektedir.

el-Müberred de: Bu tekid olarak te sn iye gelmiştir, demektedir. Bu da: “At at” demek olur. Böylece lafız bu şekliyle “at” lafzının tekrarlanmasının ye­rini tutmaktadır.

Bunun yüce Allah’ın her iki meleğe hitab eden buyruğu olarak gerçek an­lamıyla tesniyeye (iki kişiye) hitabı olması da mümkündür. Buyruğun sürük­leyene ve koruyucuya hitab olduğu da söylenmiştir.

Bir başka açıklamaya göre bunun: “Mutlaka at!” şeklinde tek bir “nun” ile tekidli emir olduğu da söylenmiştir. Bu durumda (sondaki nun) va­kıf halinde “elife kalb edilir. Vasıl hali de vakıf haline göre gelmiş bulun­maktadır.

Nitekim el-Hasen de: şeklinde şeddesiz “nun” ile yüce Allah’ın: ): Ve her halde zillete uğrayanlardan olacaktır.” (Yusuf, 12/32) buyruğu ile: “Andolsun ki şiddetle yakalayıp çekeriz” (el-Alak, 96/15) buyruklarında olduğu gibi.

“Oldukça İnatçı herbir kâfiri.” Mücahid ve İkrime, çokça inat eden di­ye açıklamışlardır. Bazıları da şöyle demiştir; “Anid: oldukça inatçı” haktan yüz çeviren kimse demektir, ” Hakkı bildiği halde reddetti, mu­halefet etti, eder” demektir. Bu şekilde tavır takınan kimseye de: ile denilir. “Oldukça inatçı” lafzının çoğulu diye gelir. Ekmek” lafzının çoğulunun: diye gelmesi gibi.

“O hayrı” farz olan zekatı ve vacib olan herbir hakkı “alabildiğine engel­leyen” konuşmalarında, yaşayışında ve yaptığı işlerde “zalim” haksızlık eden “ve şüpheci olanı.” el-Hasen ve Katade’nin açıklamasına göre tevhid hakkında şüphe ve tereddüdü olanı…

” Kişi şüphe etti” denilir. “Şüphe eden” demektir. Böy­lesi de müşrik kimsedir. Buna da yüce Allah’ın: “O kimse ki Allah ile birlik­te başka bir ilah edinendir” buyruğu delil teşkil etmektedir.

Bu buyruğun el-Velid b. el-Muğire hakkında indiği söylenmiştir. “O hay­rı alabildiğine engelleyen” buyruğu ile onun kardeşinin çocuklarını İslam-dan engelleyip alıkoyması kastedilmiştir.

“Şimdi ikiniz onu şiddetli azaba atın” buyruğu bir önceki (ve aynı an­lamdaki) emri tekid etmektedir.

“Arkadaşı” yani bu inatçı kâfir ile birlikte bulunan şeytanı, ondan uzak olduğunu belirterek ve onu yalanlayarak “diyecek ki: Rabbbnlz onu ben az­dırmadım. Fakat o derin bir sapıklık içinde idi.” Haktan uzaktı, kendi İra­de ve tercihi üe azgınlık eden bir kimseydi. Ben sadece onu çağırdım, o da benim çağrımı kabul etti.

Burada “onun arkadaşından kasıt, herhangi bir görüş ayrılığı sözkonu-su olmaksızın onun şeytanı demektir. Bunu el-Mehdevi nakletmiştir. es-Sa-lebi’nin naklettiğine göre de İbn Abbas ve Mukatil şöyle demişlerdir: Arka­daşından kasıt melektir. Şöyle ki Velid b. el-Muğire günahlarını yazan me­leğe şöyle diyecektin O benim kötülüklerimi yazmakta elini çabuk tuttu. Bu sefer melek şöyle diyecek: Rabbim ben onu azdırmadım, yani ben bu husus­ta acelecilik etmedim, diyecektir. Said b. Cübeyr de şöyle demiştir: Kâfir, Rab­bim o bana fazladan günahlar yazmıştır diyecek, melek ise: Rabbim ben onu azdırmadım yani ona fazladan bir kötülük yazmadım, diyecektir. İşte o va­kit yüce Allah da şöyle buyuracaktır:

“Benim huzurumda çekişmeyin.” Maksat kâfirler ile onlarla birlikte bu­lunan şeytanlardır. el-Kuşeyri: İşte bu buyruk, onun arkadaşının şeytan ol­duğunun delilidir.

“Çünkü Ben size önceden tehdidimi” gönderdiğim elçilerim, peygamber­lerim aracılığı ile “muhakkak göndermiş idim1.” Bunun tartışmaya giren her­kese bir hitab olduğu söylendiği gibi, çoğul lafzı ile gelmiş iki kişiye hitab olduğu da söylenmiştir.

“Benim yanınıda söz değiştirilmez” buyruğu ile yüce Allah’ın: “İyilikle gelene bunun on misli vardır. Bir günah ile gelen de ancak onun misliyle ce­zalandırılır.” (el-En’am, 6/160) buyruğunun kastedildiği söylendiği gibi; Yüce Allah’ın: “Cehennemi bütünü ile cinlerden ve insanlardan elbette dol­duracağım.” (es-Secde, 32/13) buyruğundaki durum hakkında olduğu da söy­lenmiştir.

el-Ferra da şöyle demiştir: Benim huzurumda yalana yer yoktur. Yani söy­lenen söze bir şey ilave edilmeyeceği gibi ondan bir şey de eksiltilemez. Çün­kü ben gaybı bilenim.

“Ve Ben kullara asla zulmedici de değilim.” Ben günah İşlemeyen kim­seyi azablandırmam. Bu açıklamayı İbn Abbas yapmıştır. Bu anlamdaki açıklamalar daha önceden el-Hac Sûresi’nde (22/10. âyetin tefsirinde) ve baş­kalarında (Fussilet, 41/46. âyetinn tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. [24]

  1. O günde Biz cehenneme: “Doktun mu?” diye soracağız. O da: “Da­ha var mı?” diyecek.
  2. Cennet ise takva sahiplerine uzak olmayıp yakınlaştırünuş olacaktır.
  3. İşte bu, dönen ve (kendisini) koruyan herkes İçin vaadolunagel-diğinizdir;
  4. Rahmandan tenhada iken korkup (hakka) dönen bir kalbe sahib olan herkes için.
  5. “Oraya selamet ile girin! İşte bu, ebedilik günüdür.”
  6. Orada onlara diledikleri herşey vardır. Yanımızda fazlası da var.

“O günde Biz cehenneme: Doldun mu? diye soracağız. O da: Daha vat mı? diyecek” buyruğundaki “O günde… diye soracağız” buyruğu­nu Nafî ve Ebu Bekr: “Benim huzurumda çekişmeyin” (Kaf, 50/28) buyru­ğunu gözönünde bulundurarak “ye” harfi ile “O günde.. diye so­racak” şeklinde okumuşlardır.

Diğerleri yüce Allah tarafından hitab olmak üzere “nun” İle (“diye sora­cağız” anlamında) okumuşlardır ki, bu da azamet nunudur.

el-Hasen ise: O günde… diye soracağım” şeklinde okumuştur. İbn Mesud ve diğerlerinden ise: “O günde… diye sorulacak” şeklin­de okudukları rivayet edilmiştir,

” O günde” lafzıntn nasb ile gelmesi: “… diye so-racağımız.o günde Benim yanımda söz değiştirilmez” anlamı dolayısı iledir. Bunun şu anlamda olmak üzere mukadder bir fiil ile nasbedildiği de söylen­miştir: “Sen onları “cehenneme: Doldun mu diye soracağımız o gün ile” kor­kut!” Bu ise daha önce yüce Allah’ın cehennemi dolduracağına dair vermiş olduğu sözünden ötürü takdir edilir. Böyle bir soru ise, yüce Allah’ın vermiş olduğu haberi doğrulamak, sözünün gerçekleştirilmesi, düşmanlarının azar­lanması ve bütün kullarının da uyarılması içindir.

Cehennem de: “Daha var mı diyecek” yani bende daha fazlasının sığa­bileceği bir yer kalmamıştır. Bu da Peygamber (sav)’ın: “Akil bize konakla­yacak bir yer yahut bir ev bıraktı mı ki”[25]sözüne benzer ki, bize bir yer bı­rakmadı demektir. O halde burada İfade inkar anlamındadır. Bununla birlik­te daha daha fazlasını istemek anlamında bir soru olması da mümkündür. Da­ha fazla var mı, dahası da gelsin, demek olur. Buyruğun her iki anlama uy­gun gelmesi, istifhamın (soru sormanın) bir bakıma inkar anlamını da ihti­va etmesinden dolayıdır.

Bir görüşe göre cehennemin söz söylemesi diye bir şey sözkonusu değil­dir. Bu sadece bir örneklendirmedir, yani onun halinden anlaşılacak olan söz söylemiş olsaydı, söyleyebileceği bu ifadede belirtilendir. Şairin şu beyitin-de olduğu gibi:

“Havuz doldu ve: Bu kadarı bana yeter, dedi. Ağır ol, yavaş ol sen içimi yeterince doldurdun.

Bu Müücahid’in ve başkalarının yorumudur. Bende dolacak yer var mı ki, dolmuş bulunuyorum, demektir.

Yüce Allah’ın organlan konuşturması gibi, bu sözü söylemek üzere cehen­nemi konuşturacaktır, diye de söylenmiştir. Bu, daha Önce el-Furkan Sûre-si’nde (25/17-19. âyetlerin tefsirinde) belirttiğimiz üzere daha doğrudur,

Müslim Ve Buhari’nin Sa/liftlerinde ve Tirmizi’de, Enes b. Malik’ten riva­yet edildiğine göre Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Cehenneme (ce­hennemlikler) atıldıkça cehennem: Daha var mı? diye sorar. Nihayet aziz olan Rabbİmiz ona ayağını koyar, bu sefer cehennemin bir kısmı diğerinin içine geçer, o da: Yeter yeter, izzetin hakkı için, keremin hakkı için (yeter), der. Cennette ise yüce Allah oraya (bir başka) mahlukat var edip onları cenne­tin artan bölümlerine yerleştirinceye kadar fazlalık kalmaya devam edecek­tir. [26] Müslim’in lafzı ile hadis bu şekildedir.

Ebu Hureyre yoluyla gelen bir diğer rivayette de şöyle denilmektedir: “…Cehenneme gelince, yüce Allah üzerine ayağını koyup kendisine: Yeter yeter, deyinceye kadar dolmaz. İşte o vakit cehennem dolar ve birbirine ge­çer. Yüce Allah yarattıklarından hiçbir kimseye zulmetmez. Cennete gelin­ce, Allah onun için başka yaratıklar var eder.” [27]

İlim adamlarımız -Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun- şöyle demişlerdir: Bu­rada “kadem (ayak)”in anlamı yüce Allah’ın cehennem ateşine gitmek üze­re takdim ettiği (Önden gönderdiği) bir topluluktur. Yüce Allah ezeli İlmin­de onların cehennemliklerden olduğunu da biliyordu. “Ricl (ayak)” da bu an­lamdadır. Bu da insan olsun, başkalarından olsun çok sayıda kimse demek­tir. Mesela: “Bir insan kalabalığı ve bir çekirge kalabalığı gördüm” denilir. Şair de şöyle demiştir:

“İnsanlardan bir topluluk uğradı bize ve onlara da katıldı,

Yemenlilerden birçok grublar.

Lahm’dan Utul ve Himyer’den kabileler,

Nizar’m iki oğlu aleyhine düşmanlıkla toplandılar.”

Bu manayı İbn Mesud’dan gelen -şöyle dediğine dair- rivayet açıkla­maktadır: Cehennemde ne kadar barınak, zincir, tokmak ve tabut varsa mutlaka onun üzerinde sahibinin adı da yazılıdır. Cehennem bekçilerinden herbir kişi isim ve niteliği ile tanıyıp biidiği (azaplandıracağı) adamını bek­ler. Onların her birisi (azaplandırmakla) emrolunduğu ve beklediği kişij eri tamamıyla alıp onlardan geriye hiçbir kimse kalmayınca bekçiler: Yeter, ye­ter bu kadarı bize yeter, bu kadarı bize yeter, yani yetindik, yetindik, der­ler. İşte o vakit cehennem, içinde bulunan kimselerin üzerine çekilir ve ka­panır. Çünkü geriye gelmesi beklenecek kimse kalmamış olacaktır.

İşte gelmesi beklenen bu topluluk hakkında “ricl (topluluk; tercümede: ayak)” ve “kadem (önden gönderilenler)” tabiri kullanılmıştır. Yine bu yoru­mun lehine aynı hadiste yer alan Hz. Peygamberin: “Yüce Allah orası için ye­ni yaratıklar var edip cennetin artan yerine onları iskan edinceye kadar cen­nette bir fazlalık kalmaya devam edecektir” sözleri tanıklık etmektedir, Biz bu hususa dair daha geniş açıklamalar ve gerekli tafsilatı “el-Kitabu’l-Esna” adlı eserimizin “el-esma ve’s-sıfat (yüce Allah’ın isimleri ve sıfatları)” bölümün­de genişçe açıklamış bulunuyoruz. Yüce Allah’a hamdolsun.

en-Nadr b. Şumeyl de Peygamber (sav)’ın: “Cebbar (olan Allah) oraya ka­demini (ayağını) koyuncaya kadar” buyruğunu ilminde cehennemliklerden olduğu ezelden sabit olmuş kimseler, diye açıklamıştır.

“Cennet İse takva sahihlerine uzak olmayıp yakınlaştınlmış olacaktır.”

Yani onlara yakınlaştıracaktır. Bunun dünyada iken cennete girmeden ön­ce sözkonusu olduğu söylenmiştir. Yani onlara günahlardan uzak durun, de­nildiğinde cennet kalblerine yakınlaştmlmıştır.

Cennete girdikten sonra orada kalacakları yerler kendilerine yakınlaştırıl-mış olacak ve uzak düşmeyecektir, diye de açıklanmıştır, “Uzak olmayıp” ifa­desi ise onlardan uzak düşmeyecektir, demek olup bu ifade tekid için getirilmiştir.

“İşte bu… vaadolunageldiğlnlzdlr.” Yani onlara: Dünyada iken rasûller aracılığı ile size vaadolunan mükafat budur denilecektir.

“Vaadolunduğumız” anlamındaki: lafzı genel olarak muhatab ki­pi şeklinde “te” ile okunmuştur. İbn Kesir ise haber olarak “ye” ile (“vaado-lunduklan” anlamında) dîye okumuştur. Çünkü bu buyruk, takva sahipleri­nin sözkonusu edilmesinden sonra gelmektedir.

“Dönen ve koruyan herkes için” buyruğuna gelince, “evvab: dönen” gü­nahlardan yüce Allah’a dönen, sonra dönüp tekrar günah İşleyen, sonra tek­rar dönen kimse demektir. ed-Dahhak ve başkaları böyle açıklamıştır. İbn Ab-bas ve Ata ise şöyle demişlerdir: “Evvabt dönen” teşbih eden dernektir. Yü­ce Allah’ın: “Ey dağlar, siz de onunla teşbih edin.” (Sebe, 34/10) buyruğunda olduğu gibi.

el-Hakem b. Uteybe de: Evvab, tenhada yalnız kaldığında yüce Allah’ı zik­reden kimse demektir. eş-Şa’bi ve Mücahid: Tenhada iken günahlarını hatır­layıp onlardan dolayı Allah’tan mağfiret dileyen kimsedir. İbn Mesud’un gö­rüşü de budur. Ubeyd b. Umeyr de şöyle demiştir: Bu oturup kalktığı her mec­liste mutlaka yüce Allah’tan mağfiret dileyen kimse demektir. Yine ondan şöy­le dediği ‘Zikredilmiştir: Biz “evvab: dönen”in meclisinden kalktığında “Subhanallahi ve bi hamdi-hi (Allah’ı eksiklikten tenzih eder ve O’na hamdederim.) Allah’ım, ben bu meclisimde işlediklerimden ötürü Senden mağfiret dilerim” deyip, buna de­vam eden kimsedir, diye kendi aramızda konuşurduk.

Hadis-i şerifte de şöyle denilmiştir: “Kim meclisinden kalktığı vakit Allah’ım, Seni hamdinle eksiklik­lerden tenzih ederim. Senden başka hiçbir ilah yoktur. Senden mağfiret di­ler ve Sana tevbe ederim” diyecek olursa, Allah ona o mecliste işlediği gü­nahları bağışlar. “[28] Peygamber (sav) da böyle derdi.

Kimi ilim adamı da şöyle demiştir: Ben: “Senden mağfiret diler ve Senden tevbe etmeyi dilerim” demeyi severim, fakat gerçek anlamıyla olmadıkça “ve Sana tevbe ederim” demekten hoşlanmam.

Derim ki: Bu bir istihsandır, ancak hadise uymak daha uygundur.

Ebu Bekir el-Verrak dedi ki: O (evvab: dönen) bolluk ve rahatlık zama­nında da, darlık ve sıkıntı zamanlarında da Allah’a tevekkül eden kimsedir. el-Kasım: Allah’tan başkası ile (kalbini) uğraştırmayan kimsedir, demiştir,

“Hafiz: koruyan” buyruğu hakkında İbn Abbas: Günahlarını onlardan vaz-geçinceye kadar hıfzeden (belleyen) kimse demektir. Katade de: Yüce Allah’ın kendisine havale ettiği hak ve nimetleri İle ona emanet bıraktığı şeyleri ko­ruyan kimse demektir. Yine İbn Abbas’tan: Bu Allah’ın emrini koruyan de­mektir, dediği rivayet edilmiştir. Mücahid dedi ki: Bu itiraf ile yüce Allah’ın hakkını, şükür ile de nimetlerini koruyan kimse demektir.

ed-Dahhak dedi ki: Yüce Allah’ın vasiyetini (emrini) kabul etmekle ko­ruyan, muhafaza eden kimse demektir. Mekhul, Ebu Hureyre’den şöyle de­diğini rivayet etmektedir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: “Her kim günün baş­langıcında dört rekat kılmayı muhafaza ederse (devam ederse) o kimse ko­ruyup dönen bir kalbe sahib (evvabbun hafız) kimsedir.” Bunu el-Maverdi zikretmiştir. [29] kaynakta tespit edemediğni de belirtmektedir

“Rahman’dan tenhada iken korkup… herkes için” buyruğundaki:

” Herkes* buyruğu: ” Dönen ve koruyan herkes için” buy­ruğundan bedel olarak cer mahatlinde yahut; ” Dönen”in sıfatı konu­mundadır. İstinaf (yeni cümle başı) olarak reP mahallinde olmasi da müm­kündür. Haberi şartın cevabının hazfedildiği takdiri ile “oraya… girin” buy­ruğudur. İfadenin takdiri de: Onlara: “Oraya.., girin” denilir şeklindedir.

Tenhada iken korkmak (haşyet)” ise yüce Allah’ı görmediği halde O’ndan korkmak demektir. ed-Dahhak ve es-Süddî: Kimsenin kendisini görmediği yalnızlık zamanında… demektir, diye açıklamışlardır. el-Hasen de: Perdesini indirip kapısını kapattığı vakit… anlamındadır.

“Dönen bîr kalbe sahib olan herkes” itaate yönelen bir kalbe… ihlas sa­hibi bir kalbe… diye de açıklanmıştır. Ebu Bekr el-Verrak dedi ki: Munib (Al­lah’a dönen)in alameti yüce Allah’ın saygı duyulması gereken haklarını bi­len, O’nu veli edinen, celal ve azameti karşısında mütevazi olan ve nefsinin hevasını terkeden kimse olmaktır.

Dönen kalb (el-kalbu’l-munib)’in selim kalb olması ihtimali de vardır. Ni­tekim yüce Allah önceden de geçtiği üzere: “Allah’a salim kalb ile gelmiş olanlar müstesna.” (eş-Şuara, 26/89) diye buyurmuştur. Doğrusunu en iyi bi­len Allah’tır.

“Oraya… girin” yani bu niteliklere sahib olan kimselere: “Oraya selamet ile” azaptan yana esenlik içerisinde “girin. İşte bu ebedilik günüdür.” de­nilecektir. Allah’tan ve melekler tarafından onlara verilecek bir selam ile girin diye açıklandığı gibi nimetlerin son bulmasından yana esenlik içerisin­de.,, diye de açıklanmıştır. İfadelerin baş tarafında: ” Korkup… kim­se” denilmiş (ve fiil tekil şahıs için) olmakla birlikte burada “oraya… girin” diye buyurması; “Kimse” lafzının çoğul (herkes) anlamında da kulla­nılmasından dolayıdır.

“Orada onlara diledikleri herşey var.” Canlarının çektiği ve gözlerinin zevk aldığı herşey.

“Yanımızda fazlası da var.” Hatırlarına getirmedikleri türlü nimetler…

Enes ve Cabir dedi ki: “Fazlası” şanı yüce Allah’ın -bir keyfiyet söz konu­su olmaksızin- yüzüne bakmaktır. Yüce Allah’ın: “İhsanda bulunanlara daha güzeli ve daha da fazlası vardır.” (Yunus, 10/26) buyruğu hakkında “buradaki “fazlasından kasıt yüce Allah’ın kerim vechine bakmaktır” dediği Pey­gamber (sav)’a kadar ulaşan merfu haberler halinde bize ulaşmıştır.

Îbnu’l-Mübarek ve Yahya b. Sellam da şöyle demişlerdir: Bize el-Mesudî, el-Minhal b. Amr’dan, o Ebu Ubeyde b. Abdullah b. Utbe’den, o İbn Me-sud’dan dedi ki: Cuma gününe gitmek için elinizi çabuk tutunuz. Çünkü şam yüce ve mübarek Allah her cuma günü cennet ehline beyaz kâfurdan bir tepe üzerinde (oldukları halde) görünür. Onlar da ona yakınlık dereceleri­ne göre yerlerini alırlar, İbnu’l-Mubarek dedi ki: Dünyada iken cumaya git­mekte ellerini çabuk tuttukları oranda (yakınlaşacaklardır). Yahya b. Sellam da dedi ki: Dünyaya cumaya gitmekte ellerini çabuk tuttuklan için (yakın ola­caklardır), demiştir. Aynca şunu da ilave etmektedir: “Yüce Allah bundan ön­ce görmedikleri şekilde onlara ikramlar yaratır, var eder.” [30]Yahya dedi ki: Ben el-Mesudî’den başkasının buna yüce Allah’ın: “Yanımızda fazlası da var” buyruğunu eklediklerini de duydum.

Derim ki: Hadisteki: “Bir tepe üstünde” ifadesi ile kastettiği cennet ehlidir. Yani onlar bir tepe üstünde olacaklardır. Nitekim el-Hasen’İn mürsel rivaye­tinde de böyledir. Buna göre o dedi ki: Rasûlullah (sav) buyurdu kî: “Her cu­ma günü kâfurdan bir tepe üzerinde cennetlikler Rabblerine bakacaklardır.”

Biz bu hadisi et-Tezkire adlı eserimizde zikretmiş bulunuyoruz. [31]

Buradaki “fazlasından kastın, onlara eş olarak verilecek el-hûru’1-în ol­duğu da söylenmiştir. Bunu Ebu Said el-Hudrî merfü olarak rivayet etmiştir[32]

  1. Biz bunlardan önce kendilerinden daha çetin güce sahip nice nesiller helak ettik. Yeri delik deşik etmişlerdi. Kaçıp sığınacak yer buldular mı?
  2. Muhakkak ki bunda kalbi olan veya kendisi şahit olarak dikkat­le kulak veren kimse için elbette öğüt vardır.
  3. Andolsun göklerle yeri ve aralarında olanları Biz altı günde ya­rattık. Bize bir yorgunluk da dokunmadı.

“Biz bunlardan önce kendilerinden daha çetin güce sahip nice nesil­ler helak ettik.” Yani ey Muhammed, senin kavminden Önce onlardan da­ha çetin güce ve yakalayışa sahip nice toplumlar helak etmiş bulunuyoruz.

“Yeri delik deşik etmişlerdi.” Kurtulmak arzusu ile orada yol almışlar­dı. Ülkelerde çeşitli eserler bırakmışlardı, diye de açıklanmıştır. Bu açıklama­yı İbn Abbas yapmıştır. Mücahid dedi ki: Yeryüzünde yol teptiler ve dolaştılar, en-Nadr b. Şumeyl: Dolanıp durdular, diye; Katade de çokça dolaştılar, diye açıklamıştır. el-Müerric: Uzaklaşıp durdular diye açıklamıştır. İmruu’l-Kays’ın şu beyiti de bu anlamdadır:

“Ben pek uzak yerlerde dolaşıp durdum ve sonunda Geri dönmeyi ganimet bildim.”

Şöyle de açıklanmıştır: Bunlar ticaret yapmak amacıyla ülkelerin en uzak yerlerini dolaştılar. Acaba ölümden bir kurtuluş bulabildiler mi? Her tarafı ölümden kurtulmak için bir sığınak bulmak maksadıyla dolaştılar, diye de açıklanmıştır. el-Haris b, Hillize dedi ki:

“Ölümden korktuklarından her taraû dolaştılar Ve yeryüzünde gidilecek her yere gittiler.”

Delik deşik etmişlerdi” anlamındaki buyruğu el-Hasen ve Ebu’j-Aliye “kaf” harfi üstün ve şeddesi z olmak üzere: diye okumuşlardır.

” Delmek ve bir şeyin içine girmek” demektir. Bunun dağdaki yol demek olduğu da söylenmiştir bu demektir. Bu açıklama­lar İbnu’s-Sİkkit’ten nakledilmiştir.

” Duvarı oydu, deldi” demektir. Bu delisin ismi: diye gelir, çoğulu şeklindedir.

Yani bunlar ülkeleri delip geçtiler (aşıp gittiler) ve onun dağlarındaki yol­larında yol aldılar.

Demirin oyup deldiği şeyde etki bıraktığı gibi, orada da etki bıraktılar, di­ye de açıklanmıştır.

es-Sülemi ile Yahya b. Yamer bu kelimeyi tehdit anlamında emir olarak “kaf’ harfini kesreli ve şeddeli: ” Haydi yeri delik deşik edin!” diye okumuş­lardır. Yani yeri dolaşıp durun ve orada gezin, bakın bakalım ölümden “ka­çıp sığınacak bir yer buldular mı?” [33] Bu açıklamayı es-Salebi nakle tmişür.

el-Kuşeyrî’nin naklettiğine göre şeddesiz “kâP harfi kesreii olarak: okuyuşu da vardır ki, orada -bineklerinin tabanları aşınıp incelinceye ka­dar- çokça yol aldılar, demek olur. el-Cevheri dedi ki: Esre ile: ” Derenin tabanları inceldi” denilir, “ Adamın devesinin tabanları inceldi.”; “Ayakkabının tabanı parçalandı” demektir.

“ Kaçıp, sığınacak yer” lafzı:

“o şeyden yana kaydı, mey­letti, eder, meyletmek” fiilinin mastarıdır. Mesela: “Ondan kur­tuluş, ondan kaçacak yer, kaçış yoktur” denilir. “Kaçıp kurtulmak” da onun gibidir. Dost bilinen kuvvetlere; “Düşmandan yana çekildiler” denilir. Düşman hakkında da: ” Yenildiler, bozguna uğ­radılar” denilir.

“Muhakkak ki bunda kalbi” onunla düşünecek bir aklı “olan… için elbet­te öğüt vardır.” Bu sûrede sözünü ettiğimiz hususlarda bir hatırlatma ve bir öğüt bulunmaktadır. Burada akıl kastedilerek kalb zikredilmiştir, çünkü ak­lın yeri orasıdır. Bu anlamdaki açıklamayı Mücahid ve başkaları yapmıştır.

Hayatta olan ve hakkı batıldan ayırdedebilecek bir ruhi gücü bulunan kim­seler için (öğüt vardır), diye de açıklanmıştır. Bu durumda yaşayan nefis, kalb diye ifade edilmiştir. Çünkü bu nefsin yeri ve hayat kaynağı orasıdır. Nite-ki’m İmruu’1-Kays şöyle demiştir;

“Senin sevgin beni öldürüyor diye ve sen bu kalbe

Her ne emredersen, yapıyor olması mı seni aldanışa sürükledi?”

Kur’ân-ı Kerim’de de yüce Aliah şöyle buyurmaktadır: “Ta ki hayatta olan kimseleri korkutup uyarsın…” (Yasin, 36/70) Yahya b. Muaz dedi ki: îki türlü (insan) kalb(i) vardır: Birisi dünya meş­galeleri ile dolup taşmaktadır. Öyle ki ahiret ile ilgili herhangi bir durum ha­tıra gelecek olursa ne yapacağını bilemez. Bir başka kalb ise ahiretin korkulu halleri ile dolup taşmaktadır. Öyle ki dünya işlerinden herhangi birisi kar­şısına çıkacak olursa, kalbi ahiretle meşgul olup gittiğinden dolayı ne yapa­cağını bilemez.

“Veya kendîsi” yani kalbi “şahid olarak dikkatle kulak veren” yani Kur’ân’ı dinleyen “kimse için elbette öğüt vardır.”

Araplar: “Bana kulak ver, beni dinle” derler. Dinlemenin keyfiyeti ve bunun sağladığı sonuçlar ile ilgili açıklamalar daha önce Ta-Ha Sûresi’nde (20/13- âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Kendisi şahit olarak” buyruğunu ez-Zeccac: Kalbi dinlediği şeylere kulak kesilen, diye açıklamıştır. Süfyan ise: Kendisi orada bulunuyorken kal­bi gaib olmayan demektir, diye açıklamıştır.

ÂyeC-i kerimenin kitap ehli hakkında olduğu da söylenmiştir ki, bu görüş Mücahid ve Katade’nindir. el-Hasen de: Bu buyruk özellikle yahudilerle hristiyanlar hakkındadır; Muhammed b. Ka’b ve Ebu Salih de: Bu buyruk özel olarak Kur’ân ehli hakkındadır, demişlerdir.

“Andolsun göklerle yeri ve aralarında olanları Biz altı günde yarattık. Bize bir yorgunluk da dokunmadı” buyruğu ile ilgili açıklamalar daha ön­ceden el-Araf Sûresi’nde (7/54. âyetin tefsirinde) ve başka yerlerde (mese­la Fussilet, 41/9-12. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Yorgunluk ve bitkinlik” demektir. Bu kökten olmak üzere: ” Yoruldu, bitkin düştü, yorulur, bitkin düşer, yorulmak, bit­kin düşmek” denilebildiği gibi, pek güçlü olmayan bir kullanım olarak da denilir. “Onu ben yordum, bitkin düşürdüm” de­mektir.

Katade ve el-Kelbi dediler ki; Bu âyet-i kerime Medine yahudileri hakkın­da inmiştir. Onlar yüce Allah’ın gökleri ve yeri altı günde yarattığını, bu altı günün başının pazar, sonuncusunun da cuma günü olduğunu, cumartesi günü de dinlenmeye çekildiğini iddia etmişler ve böylelikle (yahudiler) bu gü­nü dinlenmeye ayırmışlardır. Yüce Allah bu hususta onları yalanlamaktadır. [34]

39- Söylediklerine sabret. Güneşin doğmasından önce de, batışından önce de Rabbİni hamd ile teşbih et.

40, Gecenin bir kısmında ve secdelerin ardlannda da O’nu teşbih eti

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:

1- Kâfirlerin Söylediklerine Sabır:

“Söylediklerine sabret” buyruğu Peygamber (sav)’a bir hitaptır. Müşrik­lerin söylediklerine karşı sabretmesini emretmektedir. Yani onların bu yap­tıklarından ötürü sen kendini sıkıntıya sokma!

Bu âyet-i kerime savaş emrinden önce indiğinden nesh olmuş bir âyettir.

Bunun Peygamber (sav) ve ümmeti için (hükmü) sabit olduğu da söylen­miştir. Yahudilerin: Allah cumartesi günü dinlendi, şeklindeki sözlerine sab­ret, demek olduğu da söylenmiştir, [35]

2- Beş Vakit Namaz ile Güneşin Doğuşundan ve Batışından Önce Allah’ı Teşbih Etmek ve Namaz Kılmak:

Yüce Allah’ın: “Güneşin doğmasından önce de, batışından Önce de Rabbini hamd ile teşbih et” buyruğu ile beş vakit namazı kastettiği söylen­miştir.

Ebu Salih dedi ki: Güneşin doğuşundan Önce sabah namazı, batışından önce de ikindi namazını kıl (demektir). Bunu Cerir b. Abdullah (Peygamber -sav-e ulaşan) merfu bir sened ile de rivayet ederek şöyle demiştir: Peygam­ber (sav)’ın huzurunda oturuyor idik. Derken ondördünde aya baktı ve şöyle buyurdu: “Sizler şu ayı gördüğünüz gibi, -onu görmek için birbirinize sıkıntı vermeye gerek duymadığıruz gibi- Rabbinizi göreceksiniz. Bundan do­layı eğer güneşin doğuşundan ve batışından önce birer namazı geçirmemek -bunlarla ikindi ve sabah namazını kastetmektedir- imkanınız varsa (bunla-n geçirmeden vaktinde kılınız). Sonra Cerir: “Güneşin doğmasından önce de, batışından önce de Rabbini hamd ile teşbih et” (Ta-Ha, 20/130) âyetini okudu. [36]Hadis Buhari ve Müslim tarafından rivayet edilmiş olup İafız Müs­lim’e aittir.

îbn Abbas dedi ki: “Batışından önce” buyruğu İle kasıt öğle ve ikindi na­mazlarıdır. “Gecenin bir kısmında… da onu teşbih et” buyruğu ile de ak­şam ve yatsı namazlarını kastetmektedir.

Bu buyruklarla, yüce Allah’ın güneşin doğuşundan ve batışından önce söz­lü olarak eksikliklerden tenzih edilmek üzere teşbih edilmesinin kastedildi­ği de söylenmiştir. Bu açıklamayı Ata el-Horasanî ve Ebu’t-Ahvas yapmıştır.

Kimi ilim adamı da yüce Allah’ın: “Güneşin doğmasından önce de” buyruğu sabah namazının iki rekatı “batışından önce de” buyruğu da akşam­dan önceki iki rekati anlatmaktadır. Sümame b. Abdullah b. Enes de şöyle demiştir: Muhammed (sav)’tn ashabından özlü akıl sahihleri akşam namazın­dan önce iki rekat kılarlardı. Müslim’in, Sahih’inöe Enes b. Malİk’ten şöyle dediği kaydedilmektedir: Biz Medine’de iken müezzin akşam namazının ezanım okudu mu (ashab) hemen mescid direklerinin arkasına koşuşur ve İki rekat kılıverirlerdi. Öyle ki yabancı bir adam mescide girer, akşam nama­zının -bu iki rekati kılanların çokluğu dolayısıyla- kılınıp bitirilmiş olduğu­nu zannederdi, [37]

Katade de şöyle demiştir: Ben Enes ile Ebu Berze el-Eslemi’den başka bu iki rekati kılan herhangi bir kimseye yetişmedim. [38]

3- Geceleyin ve Secdelerin Arkasında Allah’ın Teşbih Edilmesi:

“Gecenin bir kısmında ve secdelerin ardlarmda da O’nu teşbih et” buyruğu ile ilgili dört görüş vardır;

1- Bu yüce Allah’ın geceleyin teşbih edilmesi dernektir. Bu açıklamayı Ebu’l-Ahvas yapmıştır.

2- Bu gecenin tümünde (herhangi bir zamanda) kılınan gece namazıdır. Bu açıklama Mücahid’e aittir.

3- Sabah namazının iki rekatidir. Bu açıklamayı da İbn Abbas yapmıştır.

4- Bu yatsı namazıdır. Bu açıklamayı da İbn Zeyd yapmıştır, İbnu’l-Arabi dedi ki: Bu geceleyin teşbih getirmektir, diyenlerin kanaat­lerini şu sahih rivayet desteklemektedir: “Kim geceleyin uyanıp da: Al­lah’tan başka hiçbir ilah yoktur. O bir ve tektir, O’nun ortağı yoktur, Mülk yalnız O’nundur, hamd yalnız O’nadır, O herşeye güç yetirendir. Allah her türlü eksiklikten münezzehtir. Hamd Allah’a aittir. Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur, Allah en büyüktür. O pek yüce ve pek büyük Allah ile olmadıkça hiç­bir şeye güç ve takat yetirilemez” derse.,. [39]

Bunun gece namazı olduğunu söyleyenlere gelince, namazda Allah’ın teş­bihi dolayısıyla ona “teşbih” adı verilebilir. Kuşluk namazına “subhatu’d-du-ha” denilmesi de bundan dolayıdır. Bunun sabah ya da yatsı namazı oldu­ğunu söyleyenlerin böyle demelerinin sebebi, bunların ikisinin de gece kı­lınan namaz oluşlarından dolayıdır. Yatsı namazı olması bu görüşlerin en açık ve anlaşılır olanıdır. [40]

4- (Farz) Namazlardan Sonra Namaz Kılmak:

“Ve secdelerin ardlarında da O’nu teşbih et” buyruğu hakkında Ömer, Ali, Ebu Hureyre, el-Hasen b. Ali, Hasan-ı Basrî, en-Nehaî, eş-Şa’bi, el-Evzat ve ez-Zührî şöyle demişlerdir: “Secdelerin ardları” akşam namazından son­raki iki rekattir. “Yıldızların kaybolması” ise sabah namazının farzından ön­ceki iki rekattir. Ayrıca bunu el-Avfî, İbn Abbas’tan rivayet etmiştir. İbn Ab-bas bunu merfu bir rivayet olarak da zikredip şöyle demiştir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: “Akşam namazından sonra iki rekat (secdelerin ardlan)dır.” Bunu es-Salebi zikretmiştir. [41]

el-Maverdî’nin rivayetinin lafzı ise şöyledir: İbn Abbas’tan şöyle dediği ri­vayet edilmiştir: Bir gece Peygamber (sav)’m yanında kaldım. Sabah nama­zından önce iki rekat namaz kıldı, sonra namaza çıkarak şöyle buyurdu: “Ey İbn Abbas! Sabah namazından önce iki rekat kılmak “yıldızların kaybolma­sı “dır. Akşam namazından sonra iki rekat de “secdelerin ardları”dır. “[42]

Enes dedi ki: Peygamber (sav) buyurdu ki: “Her kim akşam namazından sonra ve konuşmadan önce iki rekat namaz kılacak olursa, onun bu nama­zı “İlliyyin”de yazılır.” [43] Enes dedi ki; Birinci rekatte “kul ya eyyuhe’l kâfi­nin (Kâfinin suresi)”u, ikincisinde de “kul huvallahu ehad (ihias suresi)”ni okudu.

Mukatil dedi ki: (Akşamın farzından sonra kılınan) bu namazın vakti, gü­neşin batımından sonraki kırmızı şafakın kaybolmadığı sürece devam eder. Yine İbn Abbas’tan bundan kastın vitir namazı olduğu rivayeti de gelmiştir. İbn Zeyd dedi ki: “Secdelerin ardları” farz namazlardan sonraki nafile na­mazlardır. Yani her farzdan sonra kılınan iki rekattir.

en-Nehhas dedi ki; İfadenin zahiri buna delalet etmekle birlikte, uyulma­ya daha layık olan çoğunluktur. Bu, Ali b. Ebi Talib (r.a)’dan sahih olarak da gelmiştir. Ebu’l-Ahvas dedi ki: Bundan maksat, secdelerin arkalarında teşbih getirmektir,

İbnu’l-Arabi dedi ki: Aklen (kıyasa göre) daha kuvvetli görülen de budur. Sahih hadiste belirtildiğine göre ise Peygamber (sav) farz namazın akabinde:

“Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur. O bir ve tektir. O’nun ortağı yoktur, mülk yalnız O’nundur. Hamd yalnız O’nadır. O herşeye güç yetirendir. Al­lah’ım, Senin verdiğini engelleyecek olamaz. Senin alıkoyduğunu da kimse veremez. Varlık sahibi bir kimsenin varlığının Sana karşı herhangi bir fayda­sı olamaz, diye dua ederdi.” [44] Bunun (yani nafile namazların) farz namazlar­la nesholdûgu da söylenmiştir. Hiçbir kimseye beş vakit farzın dışında kılmak­la yükümlü olduğu namaz yoktur. Bunu cemaat nakletmiş bulunmaktadır.

5- Secdelerin Ardları:

“Secdelerin ardları” anlamındaki lafzı Nafî, İbn Kesir ve Hamza hemze­si esreli olarak; “Secdelerin geri dönmesi” diye okumuşlardır. Bu da geri dönüp giden bir şeyi anlatmak üzere kullanılan: ” O şey geri dönüp gitti, geri dönüp gitmek”den mastardır.

Diğerleri ise: ” Ard, arda”nın çoğulu olarak hemzeyi üstün okumuş­lardır. Ali ve İbn Abbas’ın kıraati de bu şekildedir. Bu lufzın bir örneği de: ” Kazık” lafzının çoğulunun diye gelmesidir. Yahut bu: “Ard, arda” söyleyişinin çoğulu olup bu durumda: “Kilit” lafzı­nın çoğulunu diye gelmesine benzer.

Araplar bu lafzı: ” gana namazın ardında, na­mazın ardlanndan geldim” gibi kullanımlarda zarf olarak da kullanmışlardır.

et-Tur Sûresi’nin sonunda “Yıldızların kaybolması vaktinde” (et-Tur, 52/49) şeklinde kesreli ve mastar olduğu hususunda görüş ayrılığı yoktur, Bu ise ikinci fecrin doğması ile birlikte yıldızların ışıklarının gitme­si demektir. İkinci fecir, gece karanlığını yarıp çıkan beyazlık ve aydınlık de­mektir. [45]

  1. Nida edenin yakın bit yerden sesleneceği güne kulak ver.
  2. Hak olan çığlığı işitecekleri gün; işte o, çıkış günüdür.
  3. Muhakkak ki diriltenler de Biziz, öldürenler de Biziz. Dönüş de yalnız Bizedir.
  4. O günde yer üzerlerinden yarılır, hızbca çıkarlar. Bu, bizim için kolay olan bir toplamadır.
  5. Neler söylemekte olduklarını Biz en iyi bileniz. Sen üzerlerin­de bir zorlayıcı değilsin. Şimdi sen Benim tehdidimden korkan­lara Kuran ile öğüt ver.

“Nida edenin yakın bir yerden sesleneceği güne kulak ver” buyruğun-daki “kulak verme’nin mefulü (yani neye kulak verileceği) hazfedilmiştir. O nidayı yahutta o sesi işit ya da o sayhayı -ki bu da kıyamet çığlığıdır- işit, demektir. Bundan kasıt ikinci defa Sur’a üfürülmesidir. Nida edecek olan da Cibril’dir, İsrafil olduğu da söylenmiştir.

ez-Zemahserî dedi ki: İsrafil’in Sur’a lifleyeceği, Cebrail’in de nida ede­ceği söylenmiştir. Cebrail mahşer için nida ederek şöyle diyecektir: Haydi he­saba geliniz. Bu açıklamaya göre nida mahşerde gerçekleşecektir.

Kâfirlerin yakın bir yerden: Vay halimize ve (yetiş ey) ölüm! diye sesle­necekleri zaman seslerine kulak ver, diye de açıklanmıştır. Yani o gün her­kes bu sözlerini işitecek ve kimse bu sözün erişemeyeceği kadar uzak bir yer­de olmayacaktır.

İkrime dedi ki: Rahmanın münadisi adeta onların kulaklarına seslenir gi­bi, seslenecektir,

“Yakın yer”in Beytu’I-Makdis’teki kaya olduğu söylenmiştir. Bu kayanın yeryüzünün ortas: olduğu ve yeryüzünde semaya (diğer yerlere göre) on iki mil daha yakın olduğu söylenmektedir. Kab ise onsekiz mil demiştir. Birin­cisini el-Kuşeyrî ve ez-Zemahşerî, ikincisini de el-Maverdî zikretmiştir.

Cebrail ya da İsrafil bu kaya üzerinde duracak ve mahşer için nida ede­cektir: Ey çürümüş kemikler, paramparça olmuş eklemler, un ufak olmuş ke­mikler, yok ölmüş kefenler, boş kalbler, çürümüş bedenler, akmış gözler! Alemlerin Rabbİnin huzuruna arzolunmak üzere kalkın!

Katade dedi ki: Bu münadi Sur’a üfürecek olan İsrafil’dir.

“Hak olan çığlığı” diriliş çığlığını “işitecekleri gün, iste o çıkış” hesab için toplanış “günüdür.”

“İşte o çıkış günüdür” kabirlerinden çıkış günüdür, demektir. “Muhak­kak ki diriltenler de Biziz, Öldürenler de Biziz.” Hayatta olanları öldürür, ölüleri diriltiriz. Burada yüce Allah bu gerçeği tesbit etmektedir.

“O gün yer üzerelrinde yarı” Sui’a üfürecek olan ve nidada buluna­cak olana Beytu’l-Makdis’e doğru “hızlıca çıkarlar. Bu Bizim için kolay olan bir toplamada-.* Zorluğu bulunmayan bir toplama (haşr)dır.

Kûfeliler: “yarılır” anlamındaki buyruğunu şeklinde birinci “te”yi hazf üzere Ve “şın” harfini şeddesiz okumuşlardır. Diğerleri ise bu “te”yi “şın”a idgam ederek (şeddeli) okumuşlardır.

îbn Muhaysm, İbn Kesir ve Yakub “nida eden” lafzını her iki halmde de aslına uygun olarak “ye” harfini isbat ile okumuşlardır. Nafî ve Ebu Amr ise sadece vasi halinde “ye” harfini isbat etmiştir. Diğerleri ise her iki halde hazfetmişlerdir.

Derini ki; Sünnet-i seniyye bu âyet-i kerimeyi daha bir açıklamış bulun­maktadır. Tirmizi’nin, Muaviye b. Hayde’den, onun Peygamber (sav)’dan di­ye zikrettiği hadisinde şöyle demektedir: Ve (Peygamber) eliyle Şam’a doğ­ru işaret ederek şöyle buyurdu: “İşte buradan buraya kadar sizler binekler üzerinde ve (kiminiz) bineksiz olarak yüzleriniz üzerinde çekilerek kıyamet gününde hasredileceksiniz. Ağızlarınız üzerinde onları tıkayan örtüler bulu­nacaktır. Sizinle yetmiş ümmet olacak ve siz onların en hayırlıları, Allah nez-dinde en değerlileri olacaksınız. Sizden herhangi birisi hakkında ilk konu­şacak azası da onun baldırı olacaktır.” Bir diğer rivayette de: “Baldın ve eli olacaktır” denilmektedir. [46]

Ali b. Mabed Ebu Hureyre’den, o Peygamber (sav)’dan diye zikrettiği bir hadiste şunları söylemektedir: Sonra -yüce Allah- israfil’e şüyic diyecek: “öl­dükten sonra diriliş nefhastm üfle. O da üfleyecek, ruhlar gök ile yer arasını doldurmuş anlar misali çıkacak. Yüce Allah şöyle buyuracak: İzzetim ve celalim hakkı için, herbir ruh ait olduğu cesede geri dönsün. Bunun üzeri­ne ruhlar yerde cesetlere doğru girecek. Sonra ruhlar burun deliklerinden gi­recek ve vücudun diğer yerlerine sirayet edecek, tıpkı zehirli bir hayvan ta­rafından sokulmuş bir kimsenin bedeninde zehirin yürümesi gibi. Sonra yer üzerinizden yanlacak, üzerinden yerin varılacağı ilk kişi ben olacağım. Yer­den hepiniz otuzüç yaşında gençler olarak çıkacaksınız. O gün konuşulacak dil Süryanice olacaktır” deyip, hadisin geri kalan bölümünü zikretmektedir. [47]

Biz bütün bunları ve başkalarını “et-Tezkire” adlı eserimizde eksiksiz bir şekilde kaydetmiş bulunuyoruz. Yüce Allah’a hamdolsun.

“Neler söylemekte olduklarını” seni yalanlamaları ve sana dil uzatıp hakaret etmeleri kabilinden neler söylediklerini “Biz en ryi bileniz. Senüzerlerinde bir zorlayıcı değilsin.” İslâm’a girmeleri için onlan mecbur edecek şekilde onlar üzerinde bir otorite sahibi değilsin. Buna göre âyet nes-holmuştur.

“Zorlayıcı (cebbar)”; ” Zorlayıcıhk, musallat olmak”dan gelmek­tedir. Zira ” Cebreden” anlamında “cebbar” denilmez. Tıpkı: ” Çıkaran” anlamında “harrac” denilmeyeceği gibi. Bunu el-Kuşey-rî nakletmiştir.

en-Nehhas dedi ki: “Cebbar: zorlayıcının sen onları mecbur eden, zor­layan değilsin anlamında olduğu söylenmiş ise de, bu yanlıştır. Çünkü: vezninden “fe’al” vezninde kelime yapılmaz,

es-Salebi ise şunu nakletmektedir: Saleb dedi ki: “Fe’al” vezninde “muf il” anlamında gelmiş bazı kelimeler vardır. Bunlar ise şazdır. “Cebbar” “mücbir” anlamında “derrak” lafzı “müdrik: yetişen”; “serra” lafzı “musri’: çabuk olan, süratli olan” anlamında “bekka” lafzı “mubki: ağlatan” anlamında “adda” laf­zı “mu’di” koşan anlamında kullanılmıştır,

Yüce Allah’ın: “Ve ben sizi doğru yoldan başkasına da iletmiyorum.” (el-Mumin, 40/29) buyruğu şeklinde -son kelimedeki- “şın” harfi şed­deli olarak “murşid” anlamında okunmuştur ki; bu da Musa’dır, Allah oldu­ğu da söylenmiştir. Aynı şekilde; “O gemi denizde çalışan yoksullarındı.” (el-Kehf, 18/79) anlamındaki buyruk şeklinde (son lafzın “sin” harfi şed­deli olarak) ve “yakalayıcılar” anlamında okunmuştur.

Ebu Hamid el-Harzencî dedi ki: Araplar: “Çok düşürücü kılıç” lafzını ” Düşürücü, yere yıkıcı” anlamında kullanırlar.

Buradaki “cebbar.- zorlayıcı” lafzının “musaytır: zorlayıcı” anlamında ol­duğu da söylenmiştir. el-Gaşiye Sûresi’nde olduğu gibi: “Sen üzerlerine musallat olan bir zorba değilsin.” (el-Ğaşiye, 88/21)

el-Ferra dedi ki: Ben Araplardan: “O işe onu zorladı” diyen kimseleri duydum. Buna göre “cebbar”ın kahretmek ve zorlamak anlamın­da kullanılması doğru bir kullanım olur.

“Cebbar”in Arapların: “Ben onu o işe mecbur ettim, zorla-dım” ifadelerinden alındığı ve: ” anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu Kinanelilerin bir söyleyişi olup diğeri ile birlikte iki ayrı söyleyiştirler.

el-Cevherİ dedi ki: “Onu o işi yapmaya zorladım” demek­tir. Yine: “Onu cebriyeciliğe nisbet ettim” anlamındadır. Tıpkı bir kim­seyi küfre nisbet ederken demek gibi.

“Şimdi sen Benim tehdidimden korkanlara Kur’an ile öğüt ver” buyru­ğu hakkında İbn Abbas dedi ki: (Ashab): Ey Allah’ın Rasûlü! Bizi korkutsan, dediler, Bunun üzerine yüce Allah’ın: “şimdi sen Benim tehdidimden kor-

kanlara Kur’ân Ue öğüt ver” buyruğu indi. Yani Bana isyan eden kimseler için hazırlamış olduğum azab ile tehdit et. Buna göre “vaid” azab (ve tehdit) hakkında “va’d” de mükafat hakkında kullanılır. Şair de şöyle demiştir:

“Şüphesiz ki ben eğer onu tehdit eder yahut ona vaadde bulunursam,

Ona yaptığım tehdidi gerçekleştirmem fakat ona vaadimi gerçekleştiririm.”

Katade de şöyle derdi: Allah’ım, senin vaidinden (tehdidinden) korkan ve mev’idini (mükafat vaadini) uman kimselerden kıl.

“Benim tehdidimden” anlamındaki buyruğu her iki halde (vasıl ve vakıf hallerinde) Yakub şeklinde “ye” ile okumuştur. Verş ise sadece vasi halinde “ye” İle okumuş, vakf halinde hazfetmiştir. Diğerleri ise her iki halde de “ye”yi hazfetmişlerdir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Kaf Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamdolsun.

Kuran

Kaf Suresi

el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.