Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 22°C
Az Bulutlu
İstanbul
22°C
Az Bulutlu
Sal 24°C
Çar 22°C
Per 20°C
Cum 20°C

5 – Maide Suresi | Şifa Tefsiri

Medine’de nazil olmuştur 120 Ayettir. (1) Ey iman edenler! Sözleşmelerinizi yerine getiriniz, İhramlı iken avlanmayı helâl görmenin dışında, size (Kur’an’da haramlığı) okunanlar hariç bütün davarlar helâl kılındı. Allah dilediği gibi hük­meder.

5 – Maide Suresi | Şifa Tefsiri

Maide Suresi | Şifa Tefsiri ( Mahmut Toptaş )

İnsanın gönlünden geçenler dili yoluyla dışarıya çıkınca sorumluluk başlar. Dilinize dikkat ediniz. Yumruğunuzun etkisi kolunuzun ulaştığı yere varabilir. Dilinizden çıkan ise dünyayı dolaşabilir. Sizden bin sene sonra gelene faydalı veya zararlı olabilir.

Dilden çıkan söz yaydan çıkan ok gibidir. Geriye dönüşü yoktur. Ha­yır sözü atarken dikkatli olunmalı. Çünkü ok yalnız atıldığı yeri etkiler. Söz ise değdiği yeri etkilediği gibi o yerin özelliklerini taşıyan her yere dokunur.

Onun için ey iman edenler, akidlerinizi yerine getiriniz. Alışveriş ak­di, barış akdi, nikah akdi, borç akdi, emanet, vekalet, kefalet gibi her tür­lü sözlerinize sadık kalınız,

“Behime” arabın dilinde yırtıcı olmayan hayvanlar için kullanılır. Yırtıcı hayvanlar için “es-siba’ ” kelimesini kullanır. Bu surenin üçüncü ayetinde yırtıcı hayvanların haramlığını bu “es-siba’ ” kelimesiyle ifade etmiştir.

Arapçayı bilmeyen, Kur’an okumasını öğrenmeyen kişiler, meal oku­yarak, okuduğu meali yazan muhteremi mezheb imamı edinerek, “Kur’anda haramlığı yazılı olanlar dışında herşey helâldir” diyorlar.

Bunlardan biri bana gelerek En’am suresinin 145 nci ayetinin mealim okuyor. Kendisine “bundan sonra çalışmana gerek yok. Tuvalete gitme. Pisliğini camdan bir kaba çıkar sonra ye” dedim. Haram yiyemem deme­di, “içim almaz” dedi. Ben de ona “benim içim de domuzu almıyor ama bir hıristiyanın içi alıyor ve severek yiyor. Sen de pisliğe alışırsın” deyin­ce durakaldi.[2]

(2) Ey iman edenler! Allah’ın nişanelerine, haram aya, (Receb, Zilka’de, Zilhicce, Muharrem) kurbanlıklara, boyunlarına gerdan­lık takılmış kurbanlık hayvanlara, Rablerinden hoşnudluk ve fazlını isteyerek mescidi haramı ziyaret edenlere hürmetsizlik etmeyin. İhramdan çıktığınızda avlanınız. Sizi mescidi haramdan engelleyen topluma olan düşmanlığınız haddi aşmanıza sebeb olmasın, iyilik ve takvada yardımlasınız, günah ve düşmanlıkda yardımlaşmayımz. Allah’dan sakının, Allah’ın cezası şiddetlidir.

Bizler, Allah’a, Rasulüne, kitaplarına iman eden insanlar olarak Al­lah’ın yarattıklarına saygı gösteririz.

“Yaradılmışı hoş gördük, Yaradandan ötürü.”

Bütün iller Allah’ın ili, bütün kullar Allah’ın kuludur. Ayları yaratan Allah bunlar içinden dördü haram, yani daha fazla saygı gösterilmesi ge­reken ay olarak belirlenmiştir. Bunlar Recep, Zilka’de, Zilhicce ve Mu­harrem aylarıdır.

Bu haram aylarda taa Hz. İbrahim’den beri harp edilmemeye dikkat edilmiştir. Biz buna dikkat ettiğimiz gibi diğer ay ve günlerde de haksız­lık yapmakdan, haksız yere kan dökmekten kaçınacağız.

Allah için kurbanlık yapılan hayvanlar dahi diğer hayvanlardan fark­lıdırlar. Onlara da önem veriniz.

Avlanmak mübahdır. Ancak ihramlı iken canlı bir hayvan öldürül­mez, yeşil koparılmaz.

İslâm toplumunun ileri gelenlerinin hac esnasında topluca eğitimden geçmesidir. Canlı öldürülmeyecek, yeşil kop anim ayacak. Günümüz çev­recileri konuşarak öğretirler. İslâm dini ise önce öğretir. Sonra tatbiki eğitimini yaptırır. Sizi mescidi haramdan kovanlara birgün mescidi hara­ma gelirlerse bu sefer siz kovmayın. Hele iman ederek gelirlerse onları kardeş olarak karşılayın.

Tevbe suresinin 28 nci ayetinde müşriklerin pis olduğu, bu yıldan sonra mescidi harama yaklaşmaları yasaklandıktan sonra kâfirler Mek­ke’ye alınmamışlar.

Günümüzde buna yalnız nüfus cüzdanı ve pasaport üzerinde dikkat ediliyor. Adı müslüman adıysa, gerekli vizeleri de almışsa, Mekke’ye gidip mescidi harama da girebilir. Bu adam isterse Amerika’nın emirlerini Allah’ın emirlerine tercih eden ve ona azad kabul etmez bir köle olan yet­kili bile olsa farketmez.

Allah’ımız “iyilikde yarışın, takvada yarışın” diyor. Uluslar arası si­yasette İslâmın sesini duyurmada, eğitimi İslâmileştirmede, üniversiteyi işgalcilerden kurtarmada, okulların hepsini Kur’an-‘a uygun hale getirme­de, insanlarımız arasındaki sevgiyi geliştirmede, maddi imkanlarımızı dağıtmada yarışalım.

Yoksa rüşveti ben senden fazla aldım, ben üç köşe döndüm, dört kö­şe oldum gibi kötülükde yarışı yapmayalım.

Rabbimiz Nisa suresinin onuncu ayetinde yetim malı yiyenler, karnı­na ateş doldurmuş olur diyor. Karnına ateş doldurma konusunda yarış ya­pan insan göremezsiniz. Ama haram yiyenler bunu yapıyorlar.[3]

(3) Leş, kan, domuz, Allah’dan başkası adına kesilenler, boğul­muş, (taş, sopa gibi şeylerle) vurularak öldürülmüş, düşerek ölmüş, boynuzla, süsülerek ölmüş, yırtıcı hayvanların parçalamasıyla ölmüş – ölmeden kestikleriniz müstesna olup – putlar üzerine kesilenler ve fal oklanyla kısmet aramanız size haram kılındı. Bunlar fasıkliktir. Bugün kâfirler sizin dininizi (söndürmekten) ümidlerini kesmişler­dir. Onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün size olan nimetimi tamamladım ve din olarak size Islâmı beğendim. Kim açlık içinde olursa günaha meyletmeden bunlardan yiyebilir. Allah afvedicidir, merhametlidir. Ayeti kerimede haram kılınanların bir kısmı bize bildiriliyor.

Leş: Kendiliğinden ölen, boğularak öldürülen veya ölen, elektrik şo­kuyla öldürülen, başına birşey vurularak öldürülen hayvanların eti yen­mez. Ancak elektrik şoku hafifçe, öldürmeyecek kadar verilir, sonra kesi­lirse eti yenir. Hayvan zorluk çıkarmasın diye yapılır.

Kan: Hiçbir şekilde yenmez. Kan verme ve alma bunun dışındadır. O tedavi içindir.

Mekkeliler cahiliyye döneminde kanı bağırsak içine doldurup güneşde kurutup yerlermiş. Bu yasaklanıyor. Günümüzde ise kanı hayvan yemlerinin içinde kullanıyorlar. Bu yemi yiyen hayvanlar yenir.

Dibine gübre dökülen ve gübreyle büyüyen domatesi, biberi yediği­miz gibi kan karışımıyla yapılan yemleri yiyen hayvanlarda yenir.

Fıkıh kitaplarımızda temizleme yolları anlatılırken, kimyasal değişi­me uğrayan haram helâl olur der ve misal olarak Tuz gölüne düşen do­muz, tuz olunca helal olur der.

Bindörtyüz sene önce haram kılınan kumarın dünyadaki zararmı bil­meyen kalmadı. Bunlar şeytanın pisliğidir. Pislikden uzak durun.

Bu din eksiği ve fazlalığı olmayan tam ve mütekamil bir dindir. Allah böyle ifade ediyor. İnsanlık tarihi de buna şehadet ediyor. İnsanlar İslâmın dışında mutluluk aramak üzere bindörtyüz senedir her sene ka­nun yaparlar, kanun bozarlar. Daha kanunu yaparken karşıdakiler tenkid ederler. Kararnamelerle tamir etmeye çalışırlar. Ama her kanun, ve karar­name onları yapanları bağlar.

Kur’an-ı Kerim’in ise beğenilmeyen, çağımıza uymuyor denilen bir ayeti yoktur.

Allah ancak İslâm dininden razıdır. Günümüzde Batılıya yaranmak için ağzını dağıtanlar Kur’an’ı ve bu ayeti yeniden okusun. Al-i İmran su­resinin 19 ncu ayetini “Allah katında din, İslâmdır” ayetini yeniden oku­sunlar.

Suya düşen yılana sarılır gibi, aç kalan yukarda yenmesi haram kılı­nan şeylerden başka yiyeceği bulunmayan kişi ihtiyacını giderecek kadar yiyebilir.[4]

(4) Sana, kendilerine nelerin helâl kılındığını soruyorlar. Deki: Temiz ve güzel olan şeyler size helâl kılındı, Allah’m size öğrettiği şe­kilde yetiştirdiğiniz yırtıcı av hayvanlarımı! tuttukları helâl kılındı. Sizin için tuttuklarını yeyiniz ve (yırtıcı hayvanı gönderirken) üzeri­ne Allah’ın adını anınız. (Bismillah deyiniz) AHah’dan sakının, Elbet­te Allah’ın hesabı çabuktur.

Allah’ın razı olduğu bu İslâm dini bize kapı çalmanın adabından dev­let yönetmeye kadar herşeyi öğretmektedir.

Avı nasıl yapacağız? Av hayvanını nasıl eğiteceğiz? Eğitilmiş hayva­nı ava gönderirken Bismillah diyeceğiz. Bütün bunlar öğretiliyor. Çünkü hayatımızın bir parçasıdır ve hukuki boşluk bırakılmamıştır.

Fakihlerimiz ayet ve hadisler doğrultusunda, Kitabu-s-Sayd başlığı altında maddeler halinde yazmışlar.[5]

(5) Bugün size, temiz ve güzel olan şeyler helâl kılındı. Ehli kita­bın yemeği de size helâldir. Sizin yemeğiniz de onlara helâldir. İffetli mü’mine kadınlar ve sizden önce kendilerine kitap verilenlerin, iffet­li kadınları, mehirlerini verdiğiniz zaman -zina yapmadan, gizli dost edinmeden- size helâl kılındı. Kim imanı inkâr ederse ameli boşa gider. O ahirette ziyan edenlerdendir.

Temiz ve güzel olanlar helâldirler. Üçüncü ayeti kerimede haram kı­lınanlardan başka bir yemeği ehli kitapdan biri hazırlasa yemeği yenir.

Hristiyan veya yahudi komşunuz yemeğe davet etse, domuz değilse, koyun, sığır, tavuk gibi hayvanlar kesilerek hazırlanmışsa onların yeme­ğinden yenebilir. Yahudi veya hristiyan bir kadınla müslüman bir erkek evlenebilir. Ancak müslüman bir kadın, müslüman olmayan bir erkekle evlenemez.

Bu durum Allah’ın emridir. Aynı zamanda insana saygı vardır bu emirde. Müslüman bir kız, yahudi bir erkekle evlense ölünceye kadar inancına saldırı olacaktır. Çünkü yahudiler Hz. Muhammed’e ve onun ge­tirdiği Kur’an’a iman etmezler.

Ama hristiyan veya yahudi bir kız müslüman bir ailede hiçbir zaman rahatsız olmaz. Çünkü kocası ve ailesi Hz. Musa’ya ve Tevrat’a, Hz. İsa’ya ve İncil’e iman ediyorlar. O peygamberlerin adı anılsa salavat geti­riyorlar.

Hz. Ömer zamanında müslümanlar hristiyan kadınlarına rağbet edip müslüman kadınları bekâr kalınca Hz. Ömer geçici olarak bu izni askıya almış.

Günümüzde bir kısım insanlarımızın daha da ileriye giderek gayri müslim kadınlara rağbet ederek eşlerini ihmal etmeye başladıklarını du­yuyoruz.

Bakara suresinin 221 nci ayetinde gördükki, kâfirin kraliçesinden müslümanlardan her hangi biri daha hayırlıdır. Bunu böyle bilelim. Zina­dan, dost hayatından kaçınalım. “Kör ile yatan, şaşı kalkar”, kâfiri dost edinenin küfre düşmesi daha çabuk olur. O zaman da amellerimiz boşa gider. Allah korusun Amin.[6]

(6) Ey iman edenler! Namaza kalktığınızda yüzlerinizi, dirsekle­re kadar ellerinizi yıkayınız. Başlarınızı mesnediniz. Topuklara ka­dar ayaklarınızı yıkayınız. Eğer cünüpseniz temizleniniz. Eğer hasta olsanız veya yolculuk üzere olsanız veya tuvaletten gelmişseniz veya kadınlarınıza yaklaşmışsanız, su da bulamamışsanız, temiz bir top­rağa teyemmüm ediniz, yüzlerinizi ve ellerinizi o toprakla mesnedi­niz. Allah size zorluk çıkarmak istemez. Ancak sizi temizlemek ve şükredesiniz diye nimetini tamamlamak ister.

Bu ayeti kerimede abdestin dört farzı bildirilmekte. Eller yıkandıktan sonra yüz yıkanır. Yüz: Yukarıdan saçların bittiği yerden çenenin altı ile kulak yumuşaklarının arasıdır.

Dirsekler dahil olmak üzere kollar yıkanacak. Baş meshedilecek, Mezhepler arasında mikdarında ihtilaf vardır. Hanefilere göre başın dört­te birini meshetmek farzdır, ve ayak topuklarına kadar yıkanacak.

“Ve ercüleküm” kelimesindeki kıraat farklılığından hareketle şiiler, ayaklarını yıkamak yerine meshetmeleri peygamber efendimizin ve asha­bın uygulamasına uygun değildir.

Ancak Şiilerin bu yanlışını esas alarak onlara karşı Amerika’nın veya bir diğer kâfirlerin yanında yer almak da bizim yanlışımızdır.

Cünüplükten temizlenmek için ağzımızı, burnumuzun içini ve bütün vücudumuzu su ile yıkamak hanefilere göre farzdır. Bir kişi hasta olur, suyu kullanamazsa veya suyu kullanması hastalığını artırırsa abdest ala­cağında veya cünüplükten temizleneceğinde teyemmüm eder. Yolculuk anında eğer su bulamazsa teyemmüm eder.

Rabbimiz teyemmümü de tarif ediyor.

Elleri toprağa vurarak önce yüzümüze sürüyoruz. Sonra ikinci defa toprağa veya toprak cinsinden bir şeye vurarak sol elimizle sağ kolumu­zu, sağ elimizle sol kolumuzu meshederiz. Allah’ın dini kolaydır. Yaşan­ması da kolaydır.

“Toprakla temizlik olur mu?” diyenlere efendimizin Buhari’de riva­yet edilen “mü’min pis olmaz” sözüyle cevap veririz. Biz Allah’ın huzu­runa hazırlanıyoruz. Abdest, gusul veya teyemmüm bizi ruhen hazırlayan faktörlerdir.[7]

(7) Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Bir de “işittik, itaat et­tik” dediğinizde sizi bağladığı sözleşmeyi hatırlayın. Allah’dan sakı­nın. Elbette Allah sinelerdeki sırları bilir.

“Nimet kelimesi Kur’an-ı Kerim de din, dostluk, devlet, doğruluk ve yiyecek maddeleri manalarında kullanılmıştır.[8]

Medine’de Allah’ın lütfettiği devleti hatırlayın.

Birbirinize düşman iken kalblerinizi birbirine bağlayan, beyaz insan­la siyah insanı aynı safda ve sofrada birleştiren, fakirken zengin eden, ze­lilken aziz eden, eğriyken doğrultan, İslâm nimetini hatırlayın.

Ruhlar aleminde Rabbin varlığını, birliğini, yaratıcı, yaşatıcı ve yö­netici olduğunu ikrar etmiştiniz, dünyaya gelince şehadet getirerek İslama biat ederek işittik ve itaat ettik dediniz. Bunu unutmayın ve Al­lah’ın sevgisini kaybetmekten sakının.[9]

(8) Ey iman edenler! Allah için adaleti ayakta tutup gözetenler olunuz. Bir topluma olan kininiz sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Adil olunuz. Bu takvaya daha yakındır. Allah’dan sakının. Elbette Allah yaptıklarınızdan haberdardır.

Allah için hakkı yerine getiriniz. Allah için kıyama kalkınız. Allah için adaletle şahid olunuz.

Meclislerde, meydanlarda, salonlarda, kışlalarda, dairelerde, karakol­larda Allah’ın varlığı, birliği, eşi ve benzerinin olmadığı, her yerde hazır ve gözetici olduğunu ilan ederek şahid olunuz.

İnsanı insana kulluk yaptırmak için çalışanlara karşı mücadele verin ve bu yoldaki çalışmalarınızı kanınızla imzalayarak şehid olarak şahid olun.

Nisa suresinin 135 nci ayetinde ifade edildiği gibi hakimliğiniz veya şahitliğiniz kendi aleyhinize, anne ve baba ve akrabalarınızın aleyhine bi-îe olsa adaletten ayrılmayınız.Bir kavme olan kininiz sizi adaletsizliğe sevketmesin. Efendimiz(s.a.v.) Mekke’yi fethettiği zaman daha Önce kendisine her türlü kötülüğü yapanları, arkadaşlarını şehid edenleri, fahişelik, sarhoşluk, hırsızlık ya­panları afvederek İslâmi kanunlara uymasını istedi.

Takvaya en yakın hâl, adil olma halidir. Adaletimizle ibâdetimiz denk olmalıdır.[10]

(9) İman edip ameli salih işleyenlere mağfiret ve büyük mükâfat olduğunu Allah vadetti.

Adaletten sonra, iman edenlere Allah’ın va’dinden haber veriyor. Adaletimiz iman ettiğimiz Kur’an’ın adaleti olmalıdır. Kur’an’a göre dav­ranırsak Allah katında mükâfatım fazlasıyla göreceğiz inşallah.[11]

(10) Ayetlerimizi inkâr edip yalanlayanlar cehennem yaranıdır­lar.

Kâfir olup kendi haline yaşayanlar vardır. Bir de hem kâfirdir, hem de küfrünü ilan edip onun yaygınlaşmasını isteyenler vardır.

Küfrünün, zehrinin yayılmasını isteyenler karşılarında güneş gibi apaçık olan İslâmi çamurla kapatmaya, zehirli nefesleriyle söndürmeye çalışırlar ama, her üfürüşlerinde cehennemdeki alevlerini artırırlar.

Adaletten bahseden ayetten sonra zikredilmesi, kâfirin en iyi niyetli­sinin bile adil olamıyacağma işaret eder. Çünkü insanın aklı bütün akılla­rı yönetecek ve en doğruyu bulacak kapasitede değildir. Eğer öyle olsa idi şimdi hiçbir sorun kalmazdı.[12]

(11) Ey iman edenler! Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani bîr topluluk ellerini size uzatmak istemişti de Allah onların ellerini sizden alıkoymuştu. Allah’dan sakının. Mü’minler ancak Allah’a te­vekkül etsinler.

Efendimizi öldürmek üzere uzanan elleri Allah (c.c.) dermansız hale getirmiştir. Küıncı tutacak gücü kendisinde bulamamıştır. Bazı eller de efendimizin arkadaşları tarafından kırılmıştır.

Eğer biz, Efendimizi kendimize örnek alır, onun imanı ve amelini ya­şamaya çalışır, bütün gücümüzle çalışır ve bütün varlığımızla Allah’a gü­venir ve tevekkül edersek Allah, İslâm düşmanlarının yüreklerine korku salar. Yürek korkarsa bilek titrer.[13]

(12) Allah, beni israil’den söz almıştı. Onlardan oniki kumandan seçtik. Allah, onlara “ben sizinle beraberim” dedi. Eğer namazı kı­lar, zekatı verir, peygamberlerime iman eder, onlara yardımcı olur, Allah için güzelce borç verirseniz elbette sizin günahlarınızı örterim ve elbette sizi altından ırmaklar akan cennetlere koyarım. Bundan sonra sizden kim inkâr ederse doğru yoldan sapmış olur.

Allah (c.c.) İsrail oğullarından aldığı sözleri, onlara verdiği nimetleri Kur’an-ı kerimde birçok yerde tekrarlar.[14]

Burada İsrail oğullarının oniki komutanına ve onların şahsında hepsi­ne birden “ben sizinle beraberim” diyor.

Hz. Musa’dan emir alan ve Tevrat’a göre hareket eden on iki komuta­na “Ben sizinle beraberim” diyor.

Günümüz komutanları da Kur’an’a göre hareket ederlerse Allah on­larla beraber olur. Böylece bir atom bombasıyla günahsız çocuklar, ihti­yarlar, kadınlar Japonya’da öldürülmezler.

Filistin’de, Bosna’da, Keşmir’de, Afrika’da, Amerika’da her sene mil­yonlarca insan imansız komutan ve yöneticilerin dünyevi çıkarları uğru­na öldürülmezler.

Rabbimiz cennete giden yolun, namazı kılmak, zekatı vermek, pey­gambere iman edip onun getirdiği dine yardım etmek, borçlulara yardım etmekden geçtiğini bildiriyor.[15]

(13) Sözlerini bozdukları için onlara la’net ettik ve kalblerini ka-tilaştırdık. Kelimeleri yerlerinden değiştirirler. Kendilerine yapılan nasihattan paylarını unuttular. Onların hıyanetini sen bilirsin. On­lardan çok azı hıyanet etmez. Onları afvet ve yüzünü çevir geç. Mu­hakkak Allah iyilik yapanları sever.

Geçmişte ve günümüzde insanların en katı kalblisi yahu dilerdir. İn­sanları toplu halde canlı olarak büyük ateş çukurlarına atanlar onlar.[16]

Günümüzde kadınları çocuklarıyla beraber Filistin’de hapse atıp, bu­rada söylenmesi bile insanları rahatsız eden işkenceleri uygulamışlardır.

Bütün bunlar katı kalblilikden kaynaklanır. Katı kalblilik de, Allah’a verilen sözü bozmadan geçer. Allah’a verdiği sözden dönen yahudi, in­sanlara verdiği sözü hiç önemsemez. Allah’ın kitabını tahrif eden yahudi, dünyadaki olayları haber ajanslarıyla duyururken tam tersinden vermek­ten çekinmez.

Bütün yahudiler hain midir? Sorusunun da cevabı var bu ayeti keri­mede: “Onlardan çok azı hıyanet etmez.” buyuruyor. Peygamber efendi­miz kendi döneminde yaşayan Muhayrık isimli yahudiyi “Yahudilerin en hayırlısı Muhayrıkdır” diyerek öğmüş.[17]

(14) Biz nasarayız” diyenlerden söz aldıkda, onlar kendilerine apılan nasihattan paylarını unuttular. Biz de kıyamete kadar arala­ma düşmanlığı ve kini salıverdik. Allah yakında yaptıklarını onlara aber verecektir.

Hz. İsa aleyhisselam “Allah yolunda benim yardımcılarım kimler-ir?” dediğinde Havariler, “Biz Allah yolunda yardımcılarız” demişlerdi

Burada da “biz nasarayız” diyenlerden söz aldığını, ancak sözlerin-en döndüklerini haber verir. Rabbirniz “İsa’nın yardımcılarıyız diyenler” züyle haber veriyor, yani onlar İsa’ya yardım edenler değil, yardım edi-oruz diyenlerdir diyor.

Sözlerinden donen, nasihati unutan bu insanlar guruplara ayrıldılar, irbirlerine düşman oldular. Ayasofya camiinin tarihini yazanlar, Ayafya kilise olarak görev yaparken iki defa yakıldıktan sonra bugünkü aliyle taşdan yeniden yapılmış. Daha sonra yakılamanıış, ama içinde bir atışma anında üçbin beşyüz başka mezhepden hristiyan boğazından kelerek öldürülmüştür.

Bugünkü hristiyanlar birlikte hareket ediyorlar. Ancak bunlar müslü-iana karşı birlik oluyorlar. Yoksa kendi aralarında paramparçadırlar, aşr suresi 13 ncü ayette, Rabbimiz “onları birlikte zannedersin, kalbleri ıramparçadır” buyurur.

Bunların birliktelikleri leş başında toplanan köpeklerin birlikte olman gibidir.[18]

(15) Ey ehli kitap, sizin kitapdan gizlediğinizin bir çoğunu size açıklamak ve bir çoğundan da geçivermek üzere size peygamberimiz gelmiştir. Size, AHah’dan bir nur ve apaçık bir kitap gelmiştir.

Papazlar ve hahamlar zaman içinde İncil ve Tevrat’tan bazı ayetleri Kralların emirleri doğrultusunda halkdan gizlediler. Bazı ayetleri yanlış yorumladılar.

Kur’an-ı Kerim ise bu ümmete faydalı olacakları açıkladı. Önlerini aydınlattı. Bize düşen görev o haham ve papazların yaptığını yapmamak­tır. Allah’ın ayetlerini para, makam, şan, şöhret karşılığında satmamaktır.[19]

(16) Allah, rızasına uyanları o kitapla selamet yollarına ulaştırır, onları karanlıklardan Allah’ın izniyle aydınlığa çıkarır ve onları dos­doğru yola iletir.

Allah’dan bir nur olan bu kitap küfrün, koministlik, kapitalistlik, faşistlik……istliklerin çeşidinden İslâmın aydınlığına çıkarır. Allah’ın razı olduğu dine uyanları selamın yoluna ulaştırır. Selam: Allah’ın (c.c.) güzel isimlerinden biridir. Daru-s-selam: Cennetin ismidir.

İslama uyan Allah’ın yolunda yürür, dünyada selamete erer, barışa kavuşur.Ancak cennete ulaşır.[20]

(17) Yemin olsunki “Meryem oğlu Mesih Allah’ın kendisidir” di­yenler, muhakkak küfretmişlerdir. Deki: “Eğer Allah Meryem oğlu İsa’yı, annesini ve yeryüzündekilerin hepsini helak etmek istese kim Allah’a karşı bir şeye sahip olabilir? Göklerin, yerin ve her ikisi, arasındakilerin hükümranlığı Allah’a aittir. O, dilediğini yaratır. O herşeye gücü yetendir.

Bazı müslümanlarımız Hrıstiyanlara “kâfir” kelimesinin kullanılma­sını hoş karşılamazlar. Hatta fikirlerini hakkı batılla karıştırdıkları dergi ve gazetelerinden de ilan ederler.

Kur’an-ı okusalardi birçok ayette yahudi ve hristiyanlara “kâfir” keli­mesinin kullanıldığını göreceklerdi.

Hristiyanların “Meryem oğlu Mesih, Allah’ın kendisidir” dedikleri, için kâfir olduklarım Kur’an haber verir. Bugün papazların kilisede oku­dukları Yuhanna İncil’i 1/14 nde “ve kelâm beden olup inayet ve hakikat­le dolu olarak aramızda sakin oldu. Biz onun izzetini, Babanın biricik oğ­lunun izzeti olarak gördük” cümlesi de aynı şeyi tekrarlamakta.

Allah (c.c.) Meryem validemizi öldürüyor, Hz. İsa’yı göğe kaldırıyor, kimse engelleyemiyor. Yine papazların okuduğu matta 16/16 da “sen hay olan Allah’ın oğlu Mesihsin” diyor.

Biz ise “Lem yelid ve lem yûled” doğmadı, doğurmadı diye iman ve ikrar ediyor ve bu ayette ifade edildiği gibi göklerin ve yerin mülkiye­ti de hükümranlığı da Allah’a aittir. İçlerinden birini oğul edinmeye ihti­yacı yoktur. O zaman sormak gerekir, niçin kız edinmedi. Biz bütün oğullar ve kızlar Allah’a aittir diyoruz.[21]

(18) Yahudi ve hristiyanlar “biz Allah’ın oğulları ve sevgilileri­yiz” dediler. Deki: “öyle ise günahlarınızdan dolayı Allah size niçin azap ediyor? Hayır, siz onun yarattıklarından bir beşersiniz. O dile­diğini afveder, dileğine azap eder. Göklerin, yerin ve herikisi arasın-dakilerin hükümranlığı Allah’a aittir. Ve dönüş onadır.

Bakara 80’de yahudilerin “Biz cehennemde sayılı günlerde kalaca­ğız” dediklerini, yine Bakara 111 de “cennete ancak yahudi ve hristiyan­lar girecektir” dediklerim, burada da “biz Allah’ın oğullan ve sevgilileri­yiz” dediklerini haber veriyor.

Dost dostun dediğini tutar. Sevgili sevdiğinin işaretini emir kabul eder. Sevdiğinden çok basit bir mendil gelse onu dürer, büker kalbinin üstüne kor.

Bunlar Allah’ın gönderdiği peygamberleri öldürdüler, kitapları tahrif

ettiler. Allahda onları maymuna, domuza çevirerek azap etti. Madem Al­lah’ın oğulları idiniz niçin size azap etti?

Allah (c.c.) bunları bildirerek bunların bencilliğini kendi peygamber­lerini öldürdüklerini, Allah’ın kitabını bile değiştirdiklerini haber vererek bugünkü yahudi ve hristiyanlara karşı bizi uyarıyor..[22]

(19) Ey ehli kitap, Peygamberlerin gönderilmediği bir zamanda “bize cenneti müjdeleyen ve cehennemden sakındıran bîr peygam­ber gelmedi” demeyesiniz diye size açıklaması için elçimizi gönder­dik. İşte size cenneti müjdeleyen cehennemden sakındıran gelmiştir. Allah herşeye gücü yetendir.

Allah (c.c.) Rahman ve Rahimdir. Rahmeti ile bizlerin bu dünya sa­lonundaki imtihanınıza yardımcı olsun diye peygamberler göndermiş.

İmtihanda başarılı olalım diye kopye çekerek hayatımıza yön vermek üzere kitabını indirmiştir,

“Biz bilmiyorduk, bize peygamber gelmedi” denmemesi için Allah (c.c.) Peygamberlerini gönderir. Yirminci asırda ise O son peygamber, Muhammed (s.a.v.)’in getirdiği kitap ve sünneti aramızdadır. Kur’an ve sünneti bilen peygamber varisleri de İslâm dinini bütün dünya dillerine terceme ederek görevlerini yerine getiriyorlar.[23]

(20) Hani, Musa kavmine “Ey kavmim, Allah’ın sîzin üzerinizde­ki nimetini hatırlayın, aranızdan peygamberler gönderdi, sizleri yö­neticiler kıldı ve alemlerden hiç kimseye vermediğini size verdi.

Firavun’un Rablık iddiası yaptığı, İsrailoğullarımn erkek çocuklarını Öldürdüğü, yaşayanları köle gibi çalıştırdığı bir zamanda Allah (c.c.) Hz. Musa’yı gönderir ve iman edenleri kula kullukdan Allah’a kulluğa davet ederek, yönetim kadrolarına getirir. Çölde en tatlı suyu içirir. Kudret hel­vası ve bıldırcın etiyle besler.

Bizde günümüzde bu ekonomik, siyasi, ticari, kültürel sefaletten, esaretten ancak Kur’anla kurtulup yöneticiler olur, dünyanın nimetlerin­den yararlanarak cenneti hak ederiz.[24]

(21) Ey kavmim, Allah’ın sizin için yazdığı mukaddes yer’e girin, sırtınızı dönüp kaçmayın, yoksa zarara uğrayanlara dönersiniz.[25]

(22) Dedilerki: “Ey Musa, orada zorba bir kavim vardır. Onlar oradan çıkmadıkça biz oraya katiyyen girmeyiz. Eğer onlar oradan çıkarlarsa, biz gireriz.

Hz. Musa, kavmine Kudüs’e girmelerini emreder. Kavmi ise yıllarca firavunun zulmü altında pısırık, korkak, ürkek bir şekilde yetişmeleri se­bebiyle Hz. Musa’ya itirazda bulunurlar. Orada çok güçlü zorba bir millet vardır. Onlar orada oldukça biz oraya girmeyiz. Eğer onlar, oradan çıkar­larsa biz gireriz dediler. Hz. Musa’nın mucizelerini gördükleri halde yine de korkularından kurtulamıyorlar.

Günümüzde iki bin sene sonra, Osmanlı hasta yatağında yatarken bi­le Kudüs’e giremeyen bu yahudiler, daha sonra İngiltere, Amerika ve Fransa’nın desteği ile Kudüs’ü işgal ederler.[26]

(23) Allah’in kendilerine İslâm nimetini verdiği, A ilah’dan kor­kan iki er kişi şöyle dediler: “Onların üzerine kapıdan giriniz. Oraya girince de siz muhakkak galip geleceksiniz. Eğer iman ediyorsanız, yalnız Allah’a tevekkül ediniz.[27]

(24) Musa’nın kavmi “Ey Musa, onlar orada kaldıkça bir oraya

hiçbir zaman girmeyiniz. Sen ve Rabbin gidiniz ve onlarla harbedi-niz. Biz burada oturacağız” demişlerdi.[28]

(25) Musa: “Rabbim, ben kendim ve kardeşimden başkasına sa­hip değilim. Bizimle fasık kavim arasını ayır” dedi.[29]

(26) Allah buyurdu: “O mukaddes topraklar onlara kırk yıl ha­ram kılınmıştır. Onlar Tih çölünde şaşkın, şaşkın dolaşacaklardır. Fasık kavim içinde üzülme.

Bu yahudiyle anlaşma yapılamaz. Yapılırsa anlaşmaya bağlı kalması beklenemez. O zorba yahudi toplum arasından ancak iki kişi Musa aley-hisselamın tarafını tutup halkı iknaya çalışıyorlar ama ikna edemiyorlar.

Musa aleyhisselam Rabbine yöneliyor ve kendisi ile kardeşine sözü­nün geçebileceğini, bu fasık toplumla arasının açılmasını ister.

Bugün üçbuçuk milyonluk yahudi, Avrupa ve Amerika1 daki batılı ül­kelerin, Rusya’nın ve Çin’inde desteği olmasına rağmen, hersene Ameri­ka’dan milyarlarca dolar para gelmesine rağmen, en modern silahlara sa­hip olmasına rağmen, sapan taşıyla atış yapan bir avuç müslüman yiğit karşısında çaresiz kalıyor.

Kudüs, Hz. Musa zamanında Tevrat’a iman edenlere aitti. Bugünde Hz. Musa’ya, Tevrat’a, Hz. İsa’ya, İncil’e, Hz. Muhammed’e ve Kur’an’a hepsine birden iman eden müslüir.anlara aittir.

Kudüs için kıyam başlamıştır. Karşı tarafda zorba Amerika olsa da eninde sonunda müslümanlar Kudüs’e sahip olacak ve tüm insanların zi­yaretine açılacaktır.

Musa aleyhisselama uymamanın, zalim, zorba toplumdan korkmanın cezası olarak Tih çölünde kırk sene şaşkın şaşkın dolaşmışlardır.

Biz de Kur’an yönetiminden ayrıîalıdan beri şaşkın şaşkın bu dünya­da dolaşıp duruyoruz. Ne batılı oluyoruz, ne de müşlüman olabiliyoruz.

Yüzümüzde sakal, başımızda fötr. Mankenler kilot defilesinde pod­yuma besmele çekerek çıkarlar.

Siyasiler parlamentoda çiğ köfte yedikten sonra üzerine Amerikan viskisi içip çiftetelli oynuyorlar.

Ceza yasasını İtalya’dan, Medeni hukuku İsviçre’den, usul hukukunu Almanya’dan alan, ona göre yaşayan ve yalnız cenazesinde İslama göre namazı kılman şaşkın bir millet yapılmaya çalışıldık.

Allah’a çok şükürki halkımız hep müşlüman kalmayı başardı. Şimdi Kur’an’a göre yaşamanın mücadelesini veriyor.[30]

(27) Onlara Adem’in iki oğlunun gerçek haberini oku. Hani ikisi de Allah’a kurban sunmuşlardı, birinden kabul edildi, diğerinden kabul edilmemişti. Kurbanı kabul edilmeyen (Kabil) “Seni muhak­kak öldüreceğim” deyince, Kardeşi “Allah ancak sakınanlardan kabul eder”[31]

(28) Eğer sen, beni öldürmek için elini uzatırsan, ben seni öldür­mek için elimi uzatmayacağım. Ben alemlerin Rabbi Allah’dan kor­karım.[32]

(29) Dilerim hem benim günahımı, hem kendi günahını yüklenir cehennem halkından olursun. Zalimlerin cezası işte budur.[33]

(30) Nefsi ona kardeşini öldürmeyi teşvik etti. Onu öldürdü de zarara uğrayanlardan oldu.[34]

(31) Kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini göstermek üzere, Allah toprağı eşeleyen bir karga gönderdi. “Yazıklar olsun bana, kardeşi­min cesedini gömme konusunda şu karga kadar olmaktan aciz mi kaldım” dedi ve pişman olanlardan oldu.

Güçlüden korkup kaçan, zayıfı ezen, yakan, çarmıha geren bu yahu-diye Adem’in iki oğlunun arasında geçen olayın anlatılmasını ister Rab-bimiz.

Haksız kardeş, haklı kardeşini öldürmeye teşebbüs eder. Allah (c.c.) haklı kardeşin kurbanını kabul etmekle haklılığını ortaya çıkarmasına rağmen, zalimlerin “güçlü olan haklıdır” mantığına sığınarak kardeşim öldürür.

Kardeşinin cesedini ne yapacağım bilemeyince karga ona kılavuzluk yapar. Kılavuzunun karga olduğunu görünce pişmanlık duyar.[35]

(32) Bundan dolayı İsrail oğullarına şöyle yazdık: Kim adam öldürmeyen, yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayan bir adamı öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibidir. Kim de bir cam diriltir­se, bütün insanları diriltmiş gibidir. Elçilerimiz onlara apaçık delil­lerle geldiler. Bundan sonra da onlardan bir çoğu israf ettiler.

Haksız yere akıtılan bir damla kan terazinin bir kefesine konsa, öbür kefesine de dünyanın bütün altım, gümüşü, incisi, mercanı konsa, bir damla kan ağır gelir.

Haksız yere bir adam öldüren kişi bütün insanlığı öldürmüş gibidir. Yani yahudiler kendilerinden olmayanın kanını helâl kabul ederken Tev­rat’a da inanmadıklarını, tahrif ettiklerini gösteriyorlar.

Müslümanlar; doğulular, batılılar, dünyanın herhangi bir yerinde haksız yere birtek insan öldürüldüğünde bu saldırının bütün insanlara ya­pılmış olduğunu kabul ederler.

Aslında bu ayeti “Birleşmiş Milletler” binasının kapısının üzerine ya­zıp her dile terceme etmeli.

Bosna’da bir milyon müslüman hunharca öldürülürken sırplar daha fazla öldürsünler diye müslümanlara silah ambargosu koyup, supların eline silah veren hristiyan batı bu hareketiyle inşaallah torunlarının müs­lüman olmasına sebep olur.

Çünkü gelecek nesil dedelerinin bu günahı altında ezilirler. Ezilme­mek için müslüman olurlar.[36]

(33) Allah’a ve Rasulüne harp açanların, yeryüzünde bozguncu­luk yapmak için çalışanların cezası ancak ya öldürülmeleri, ya asıl­maları, ya ellerinin ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi veya yerle­rinden sürülmeleridir. İşte bu, dünyadaki rüsvaylıktır. Ahirette ise büyük azab vardır.[37]

(34) Ancak siz onları ele geçirmeden önce tevbe edenler müstes­na. İyi bilinki Allah afvedicidir, merhamet edicidir.

Meşru’ Müslüman bir devlete baş kaldırıp silaha sarılanların cezasın­dan haber veriyor.

Ayette “Allah’a ve Rasulüne harp açanlar” deniyor. Allah’a karşı harp açılamaz. Rasulü de dar-ı ukbaya intikal ettiğine göre, harb Kur’an’ın ve sünnetin tatbikatına karşı yapılır.

İşte bu tür insanlar silaha sarılırlar ve pişman olmadan önce yakala­nırlarsa suçlarına göre cezalandırılırlar. Adam öldüren öldürülür. Burada devletin afvetmesi veya öldürülenin varislerinin afvetmesi söz konusu değildir. Çünkü hukukullah vardır. Allahda cezayı bildirmiştir.

Eğer hem adamı öldürmüş hem de malım almışsa, öldürülür. Sonra asılarak teşhir edilir.

Eğer adam öldürmemiş, fakat mal çalmışsa, çaprazlama sağ eli ile sol ayağı kesilir. Bunlardan hiçbirini yapmamış, yalnız müslümanlara gözdağı vererek korkutmuşsa hapsedilir.

Günümüzde bir kısım Hümanist bu ayetin hükmünü ağır bulup ten-kid ediyordu. Ancak bir kısım terörist bazı evleri basıp çocukları öldü­rüp, bankaları soymaya başlayınca bu teröristleri gizlendikleri inlerinde topluca imha etmeli diye yazılar yazıyorlar.

İslâm devletine başkaldıranlar yakalanmadan önce pişman olup tes­lim olurlarsa hukukullah düşer. Yani ayette bildirilen cezalar uygulan­maz. Ancak kul hakkı baki kalır. Şahıslara karşı işlenen suçlar şahıslar tarafından afv edilmezi erse cezalandırılırlar. Afvedilirlerse hiç birşey lâzım gelmez.

Günümüz ithal hukukda ise şahıslar yok kabul edilirler. Devlet afvet-mişse şahısların yapacak birşeyi yoktur.[38]

(35) Ey iman edenler! Allah’dan sakının, Ona vesile isteyin, Onun yolunda cihad yapın ki kur tu lasınız.

İman, gönüle giren çekirdek gibi kök salar. Takva ise onun dalları gi­bidir. O dallarda amel ve ihsan çiçekleri açması ise Allah’ın sevgisini, rı­zasını kazanmaya vesiledir.

Gül, güzelliğini arz ederken güzel kokusu ile sinekleri yanına yaklaş­tırmaz. Ona zarar vermek isteyenlere karşı da dikenlerini kullanır.

Müslüman gül gibidir. Amel çiçekleriyle iyi niyetli insanları kendine çeker. Art niyetliler ondan hoşlanmaz. Öldürmek için gelenlere karşı da cihadını yapar.[39]

(36) Muhakkak o kâfirler varya, eğer yeryüzünde olanların hepsi ve bir o kadarı daha onların olsa da kıyamet gününün azabından kurtulmak için fidye olarak verseler onlardan kabul edilmez. Onlar için acıklı azap vardır.[40]

(37) Ateşden çıkmak isterler. Halbuki oradan çıkacak değiller. Onlar için devamlı azap vardır..

Allah’ı, Rasulünü, kitabını inkâr edenler bütün mal varlıklarını değil, bütün dünyanın servetini, bir o kadarını da fidye olarak verse cehennem azabından kurtulamaz.

Kur’an’a göre hayatını düzenleyen bir mü’min ise bir tek lokmasının yarısını fakire verse, cehennemden kurtulup cennete girmesine sebep olur.

Kâfirler hiçbir zaman cehennemden çıkamazlar. Bu ayet, “Kâfirlerin cehennemde ebedi yanmasına aklım yatmıyor” diyen müslümanlarımızın gönlüne bir küpe olsun.[41]

(38) Hırsızlık yapan erkekle, hırsızlık yapan kadının ellerini Allah’dan bir ceza olarak kesiniz. Allah Azizdir, Hakimdir.

Şeriat insan içindir. Önce insanın canını korur, insan öldürmeyi ya­saklar. Aklı korur, uyuşturucuyu yasaklar, nesli korur, zinayı yasaklar, malı korur, hırsızlığı yasaklar. Dini korur, dini engelleyecek dinsizliği ve onun pisliklerini yasaklar.

Ergenlik yaşına gelmiş, aklı başında bir insan zaruret hali yokken, bir şahsa ait ve korunmakta olan değerli bir maldan on dirhem gümüş değe­rinde bir malı çalarsa hırsız kauaı edilir.

Ayette belirtilen cezanın uygulanması için fakihler öyle şartlar ileri sürmüşlerki nerede ise el kesme cezası uygulanamaz haldedir. Efendimiz de Had cezalarını şüphelerle kaldırın, buyurmuş.

İslâmda kötülüğü önlemenin çeşitli yollarından birisi vikai tedbirler (önleyici tedbirler) ikincisi cezai tedbirlerdir.

Vikai tedbirler alınmadan cezai tedbirlere başvurulmaz. İslâm huku­kunun genel kaidelerinden biri “Nimet külfete göredir, ganimet garamete göredir.”

İslâm devletinde, vatandaşını korumaya gücü yetmeyen onu cezalan­dırmaya da hakkı yoktur. Ülke dışında haram olan şeyleri yeyip içeni İslâmi bir mahkeme cezalandıramaz.

Fıkıh (Hukuk) kitaplarımızda hırsızlık cezasının uygulanabilmesi için şu şartların hepsinin bulunması gerektiğini yazmışlar.

1- Hırsız akıllı olacak (delinin eli kesilmez)

2- Baliğ olacak (çocuğun eli kesilmez)

3- Çalınan şey mal olacak.

4- Çalınan şeyin değeri on dirhem (iki koyun karşılığı) değerinden az olmayacak.

5- Açıktan değil gizlice çalınmış olacak.

6- Çalınan mal gizlenen korunan mallardan olacak.

7- Hırsızın çaldığı malda zerre kadar hissesi olmayacak.

Bu hukukçularımız devletin vikai tedbirleri aldığını herkese iş veya aş’ın verildiğinin nazarı itibara alarak bu şartları koymuşlar.

Yoksa Hz. Ömer (R.A.) vikai tedbirler alınmadan, vatandaşların kar­nı doyurulmadan cezai müeyyidelere gitmeyi yasaklamış ve açlık nedeni ile hırsızlık yapan birini cezalandırmamış, açlık kıtlık yıllarında valileri­ne gönderdiği tamimde hırsızlık suçlarından dolayı el kesilmemesini em­retmiş[42]

Peygamber (s.a.v.) Medine’ye varınca Mekke’den Medine’ye göç eden muhacirlerle Medine yerlisi olan Ensar’ı birbirleri ile kardeş yap­mış, evlerini ve mallarını iki kardeş gibi kullanmışlar.

Devletin ganimet gelirlerinin zenginler arasında dolaşıp durmaması için yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlara dağıtılmasını ister Rabbimiz.[43]

Hz. Ömer asgari ücretin asgarisi olarak kendi maaşını ölçü kabul et­miş. Ondan sonra sahabenin hizmet derecesine göre devlet bütçesinden verilen maaşı arttırmıştır. Öleceğine yakın “fırsatını bulursam Allah Ra-sulünün ve Ebu Bekir’in yaptığı gibi ücretleri eşit yapacağım demiştir'[44]

Bütün müslüman vatandaşların birbiriyle kardeş olduğu, en az maaş alanın devlet başkanmınkine denk maaş aldığı bir toplumda hırsızlık olmaz.

Devlet başkanı ile dağdaki çobanın midesinin aynı olduğu kabul edi­len bir sistemde hırsızlık olmaz.

Eğer olacak olursa, bu da hırsızın kendi ikrarı veya adil iki erkek şa­hidin şehadeti ile sabit olursa, yukarda belirlenen 7 şartm yanında açlık zorunluluğu da yoksa, o zaman Kur’an-ı Kerim’in Maide suresinin 37. ayetine göre hırsızlık yapan erkekle hırsızlık yapan kadının yaptıklarına karşılık bir ceza ve Allah’tan (başkalarına) ibret olması için ellerinin ke­silmesini emreder. “Zaruri ihtiyaçları devlet tarafından karşılanan akıllı, baliğ bir insan bunu yaparsa, bu, toplum vücudundaki kanserli bir organ gibidir. Tedavisi mümkün olmayınca kesilmesi gerekir” der İslâm dini.

Malı çalınan kişinin dava etmeme hakkı vardır. Malı çalınan kişi da­va ettikten sonra affetme hakkı yoktur. Bu durumlarda hakimin affetme yetkisi de yoktur.

Ancak günümüz hukukuna “şüpheden sanık yararlanır” diye geçen ve peygamberimizin diliyle “şüphelerle had cezalarım kaldırınız.” Hadisi şe­rifine uygun olarak şüpheleri sanığın lehine olarak kullanır.[45]

(39) Kim zulmettikten sonra tevbe eder, durumunu düzeltirse, şüphesiz Allah, onun tevbesini kabul eder. Muhakkak Allah bağışla­yandır, esirgeyendir.

Zulümden sonra pişman olan, pişman olmakla yetinmeyip bozdukla­rını düzelten, kırdıklarını tamir edenleri Allah afveder.[46]

(40) Bilmezmisinki göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’a ait­tir. Dilediğine azap eder, dilediğini afveder. Allah herşeye gücü ye­tendir.

Yaratılmışların en akıllısı insan. İnsanların hepsi bir olsalar güneşi bir santim ileriye ilemezler. İnsan sayısından fazla olan yıldızlara söz ge­çiremezler.

Kendi kanlarında yaşayan canlıların sayısına, faydalı mikroplarla za­rarlı mikropların savaşlarına hakim değiller.

İçimize ve dışımıza Allah hakimdir. Kanımızda kalbimizde, saçları­mızda, tırnağımızda Allah’ın tabiat kanunları geçerli. Öyle ise niçin haya­tımıza onun ilahi kanunlarını uygulamıyoruz? Allah (c.c), hayatında İslâmı uygulayanları afveder, kâfirlere ise azab eder.[47]

(41) Ey peygamber, kalbleri iman etmediği halde ağızlarıyla “iman ettik” diyenlerle küfür içinde koşuşturanlar seni üzmesin. Bir de yahudilerden yalana kulak verenler, sana gelmeyen diğer bir top­lum için casusluk yapanlar seni üzmesin. Onlar kelimeleri yerlerin­den değiştirirler. “Eğer size şu (lehinizde hüküm ) verilirse alın, şu (lehinizde hüküm) verilmezse almayın” derler. Allah birinin fitneye düşmesini isterse sen Allah’a karşı hiçbir şey yapamazsın. İşte onlar, Allah’ın kalblerini temizlemek istemediği kişilerdir. Onlar için dün­yada rüsvaylık vardır. Ahirette de onlara büyük azab vardır.

Bakara suresinin 8-13 ncü ayetlerin de tarifi yapılan hasta kalbli mü­nafık insanlar, Efendimizin huzurunda “iman ettik” diyorlar, ayrılınca da inkâra devam ediyorlar.

Küfrün karanlığının yaygınlaşması için koşuşturuyorlar. İnsanların cehenneme doğru aceleyle koştuklarını gören Efendimiz bu duruma üzü­lüyor. Rabbimiz üzül meme sini istiyor.

Bugün haber ajanslarını elinde tutan yahudi hep yalan haber uydur­makla meşgul. İslâm düşmanları lehine müslümanlar aleyhine casusluk teşkilatıyla öğünüyor.

Müslümanların arasındaki ırk, bölge, mezhep, dil farklılıklarından hareketle düşmanlık tohumu ekmeye çalışıyor.

Bütün bunlara karşı üzülmeden, onların sözüne kulak vermeden binanın tuğlaları gibi birbirimizi tutarakdan bu İslâm binasını korumamız ge­rekir.

Yalancının mumu yatsıya kadar yanar. Yahudinin casusluk teşkilatı kendisinin yıkılmasını hızlandırıyor.

Afrika’dan ve Rusya’dan İsrail’e nakledilen yahudilerin, İsraildeki yahudilerin iğrenç hareketlerinden sonra müslüman olmaları yetkilileri çıl­gına çeviriyor.[48]

(42) Onlar yalana kulak verirler, haram yerler. Eğer sana gelir­lerse aralarında hükmet veya yüz çevir. Eğer onlardan yüz çevirir­sen sana hiçbir şekilde zarar veremezler. Eğer hüküm verirsen ara­larında adaletle hüküm ver. Şüphesiz Allah adaletle hükmedenleri sever.

Bütün dünyada büyük çaplı rüşvetlerin arkasında hep yahudi bulun­maktadır. Para karşılığında yalancı şahid olurlar. Yalan haber yayarlar. Parayı verenin istediği doğrultuda kamuoyu yoklaması yapıverirler.

Hakimler ise rüşvet alırlar, mahkum iseler rüşvet verirler. Hep güçlü­nün yanında, zayıfın karşı sındadırl ar.

Hayberli bir zengin yahudi zina ettiğinde, cezalandırmak istemedik­leri için Tevrat’a baş vurmamışlar, efendimize gelmişler. Efendimiz de Recme karar verdi. Tevratta Recm olduğunu itiraf ettiler.

İslâm devletine tabii olmayan yahudilerin müracaatları durumunda hüküm verip vermeme hususunda Efendimizi serbest bırakmıştır. Ancak hüküm verilirse adaletle hüküm verilmesini emrediyor.[49]

(43) İçinde Allah’ın hükmü olan Tevrat yanlarında iken sana nasıl hükmettirirler? Sonra bunun arkasındanda yüz çevirirler. On­lar (Tevrata da) iman etmemişlerdir.

Tevrat’a iman ettiğini söylediği halde, inanmadığı peygamberin hük­müne müracaat eden yahudinin Tevrat’a da iman etmediğini haber veri­yor Rabbimiz.

Günümüzde Kur’an’a iman ettiği halde Kur’an’a karşı koyulmuş ka­nunlara müracaat edenlerin dikkatine okunur bu ayet.[50]

(44) İçinde hidayet ve nur olan (yol gösteren ve aydınlatan) Tev-ratı şüphesiz biz indirdik. Allah’a teslim olan peygamberler o tevratta yahudilere hükmederler. Allah’ın kitabını korumakla görevli olan alimler ve Rabbaniler de onun Allah’ın hükmü olduğuna, şahitlik yaparak o kitapla hükmederler, insanlardan korkmayın benden korkun. Azıcık para karşılığında ayetlerimi satmayın. Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendisidirler.

Peygamberler ve onların yolundan yürüyen ilim adamları kitabın ah­kamını korumak ve onunla hükmetmekle görevliler.

Papazlar, kırallardan korkarak veya para karşılığı Allah’ın ayetlerini yanlış yorumlayarak, veya Tevrat’tan çıkararak kâfir olmuşlardır.

Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenler kâfirlerdir. “Bu ayet yahudiler ve hristiyanlar hakkındadır bizi ilgilendirmez” diyenler iyi bilsinlerki o mantıkla hareket edilirse Kur’an’da bizi ilgilendiren ayet bulunmaz.

Çünkü ayetlerin bir kısmı yahudiler hakkında, bir kısmı hristiyanlar hakkında, geri kalanda peygamber efendimiz zamanındaki insanlar hak­kındadır.

Tefsircilerimiz Kur’an’ın ayetlerinden “sebebi nüzul ayeti tahsis et­mez” kaidesini çıkarmışlardır.

Günümüzde de gücü yettiği halde Allah’ın indirdiği Kur’an-la hük-metmeyenîerin, kâfir olduğunu haber verir.[51]

(45) Tevratta onlara cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş, ve yaralara kısas yazdık. Kim afvederse bu günahla­rına keffaret olur. Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse işte onlar zalimlerin ta kendisidirler.

Göz veya kulak hiçbir fabrikada seri olarak üretilmez. Hiçbir toprak-da bitmez. Ancak Allah tarafından yaratılır. Onun içindirki gözün karşılı­ğı ancak göz olabilir. Bir göze karşılık bütün dünya verilse azdır. Birinin canına kasdeden kendi canını düşünsün. Birinin gözünü çıkarmak isteyen kendi gözünü hatırlasın.[52]

(46) Onların izinden Meryem oğlu İsa’yı ondan önce gönderilen Tevrat’ı tasdik etmek üzere gönderdik. Ona, içinde hidayet ve nur (doğru yolu gösteren ve aydınlatan) olan ve ondan önce gönderilen Tevrat’ı tasdik eden, müttakiîere hidayet ve nasihat olan İncil’i ver­dik.[53]

(47) İncil ehli, Allah’ın onda indirdikleriyle hükmetsin. Kim Al­lah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar fasıklann ta kendisidir­ler.

Hz. Musa’dan sonra Hz. İsa’yı, Tevrattan sonra İncil’i indiren Allah İncil ehline Allah’ın indirdiğiyle hükmetmesini aksi takdirde fasıklardan olacaklarını bildirir. Buradaki “fasık” kâfirler için kullanılan “fasik” dır.

Hz. İsa’dan sonra Hz. Muhanımed’i, İncil’den sonra Kur’an-ı gönde­ren Allah Kur’an’a göre hükmetmeyenlerin de fasık kâfirler olduğuna işa­ret eder.[54]

(48) Biz, sana kitabı hak ile kendinden önceki kitabı tasdik etmek ve onu korumak üzere indirdik. Onlar arasında Allah’ın indirdiği ile hükmet ve hakdan yüz çevirerek onların heva (kanun) larına uyma. Sizden herkese bir şeriat ve yol verdik. Eğer Allah dileseydi, elbette

sizi birtek ümmet yapardı. Ancak size verdikleriyle imtihan etmek için (şeriat ve yol) verdi öyle ise hayırlara koşun. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O, size çekiştiğiniz şeylerin doğrusunu haber verecektir.Kur’an-ı Kerim de kendinden öncekileri tasdik etmek, ahkamlarını korumak için indirilmiştir. Kur’an’a uymamız ve ona karşı çıkarılan kanunları reddetmemiz em­rediliyor.

Bakara 145 de peygamber efendimize “Eğer bu ilim geldikten sonra onların nevasına (kanunlarına) uyarsan o zaman sen de zalimlerden olur­sun” diyor. Eksik terazinin başına en dürüst adamı koysanız değişen bir-şey olmaz. Haksızlık devam eder.

Şeriatlar arasında imani konularda fark yoktur. Ancak hukuki konu­larda zamana, zemine ve insanların yapılarına göre imtihan sorularında değişiklik olmuştur.[55]

(49) Aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmet, onların heva (ka­nun) larına uyma. Allah’ın sana indirdiklerinin bir kısmından seni saptırmalarından sakın. Eğer yüz çevirirlerse bilki Allah, onların gü­nahları sebebiyle onları cezalandırmak ister. Şüphesiz insanlardan bir çoğu elbette yoldan çıkmıştır.[56]

(50) Onlar cahiliye kanunlarının» istiyorlar? Şüphesiz iyi bilen bir toplum için AHah’dan daha güzel hüküm veren kim vardır.

Mantık oyunlarıyla aklımızı çalarak ve çelerek Allah’ın kanunların­dan ayırarak kendi kanunlarına döndürmek isterler. Onlar cahiliye ka­nunlarını isterler. Çünkü haksız kazanç peşindeler. Kanun koyanlar kay­mak yiyerek geçinmişler tarih boyunca. Onun için peygamberlere karşı duranlar, genellikle yönetimde söz sahibi insanlardan olmuştur.

İnsanın gözünün görme gücü, işitme frekansı olduğu gibi aklımnda bir sınırı vardır. Kanun koyucuların en iyi niyetlileri dahi kendi akıllarından bir kafes yapıp sonra halkı o kafese veya kalıba sığdırmaya çalışıyorlar. Sığma­yanları da jandarma ve polis gücüyle zorla kalıba dökmeye, kafese tık­maya çalışıyorlar. İşle zulüm budur.

Kanunun bir maddesinden Reisicumhur, başbakan, bakan şikayet ediyor, “Biz yapmak istiyoruz ama kanun müsait değil” diyorlar.

Dünyayı yarattığında herşeyi yerli yerinde yaratan Allah’ın, tabiat ka­nunları ilk yaratılışda nasıl taze ve canlı ise bugünde taze ve canlı olduğu gibi, Teşrii kanunu da öyle taze ve canlıdır. Ondan daha güzel hüküm ko­yan yoktur.[57]

(51) Ey iman edenler! Yahudi ve hristiyanlari idareci dost edin­meyin. Onlar birbirlerinin dostu ve idarecisidir. Sizden kim onları idareci dost edinirse muhakkak o, onlardandır. Allah zalim toplum­lara yol göstermez.

Ayet gayet açık. Yahudileri ve hristiyanlan dost ve yönetici edinme­yeceğiz. Binlerce yıllık tarih bunlara güvenin olmadığını gösterdi.

Peygamberlerini öldüren insanları mı başımıza geçireceğiz.

“Efendim bu günkü yahudiler ve hristiyanlar farklı” diyenlere cevabı­mız: Kitaplarında dedelerinin cinayetlerini okurken onaylıyorlar mı? Ce­vap evetse bunlar da aynı ruhu taşıyorlar demektir. Cevap hayirsa o za­man bunlar yahudi veya hristiyan sayılmazlar. 1993 senesinde Yunanis­tan’ın Atina şehrinden İstanbul’a gelerek, huzurumda şehadet getirerek müslüman olan Ressam kadın “İncil’de gördüğüm çelişkiler, papazlarda gördüğüm tutarsızlıklar, beni hristiyanlıktan uzaklaştırdı” demişti.

Onlar birbirlerinin dostudurlar.

Buradaki “dost edinmeyiniz” den kasıt dükkan veya ev komşunuz yahudiyle konuşmayın, çay içip, ikramda bulunmayın anlamında değildir.

Peygamber efendimiz “Yahudilerin en hayırlısı Muhaynkdir” buyur­muş.[58]

Onları devlet başkanı, vali, hakim, komutan yapmayın anlamındadır.

Kim onları bu makamlara getirirse onlardan sayılır. “Kişi sevdiği ile beraberdir” buyurur Efendimiz.[59]

(52) Kalblerinde hastalık bulunanların “Bize bir belâ gelmesin­den korkarız” diyerek onların (yahudi ve hristiyanların) arasında koşuşturduklarını görürsün. Umulurki Allah bir fetih veya kendi ka­tından bir emir getirir de içlerinde gizlediklerine pişman olurlar.[60]

(53) (Münafıklar açığa çıkınca) iman edenler “Bütün güçleriyle mü’minlerle beraber olduklarına yemin edenler bunlarını? derler. Bütün amelleri boşa gitmiş ve zarara uğrayanlardan oldular.

Medine’de müslümanların fazla güçlü olmadıkları dönemde münafıklar, hem yahudi ve hristiyanlarla hem de mü slü mani arla hoş ge­çinmeye çalışıyorlar. Terazinin dili gibi kim ağır basarsa o tarafa meyle­diyorlar.

Şu günlerde müslümanlarda da güçlenme görülünce yıllardır Allah demeyi bile yasaklayanlar, meydanlarda Kur’an-ı Kerim’i öpüp başlarına koyuyorlar.

Akşamlan ise başkalarına “inanmayın biz onları aldatıyoruz” diyor­lar. Bunlar kendilerini kandırıyorlar.

Rusya, Çekoslavakya’yi işgal ettiğinde, Rusya’ya yardım eden onbeşbin Çekoslavak aydınına madalya vereceği yerde, hepsim kurşuna dizmiş ve “Milletine hayrı olmayanın bize hiç hayrı olmaz” demiş.

Münafıklık bir hastalıktır. İlacı imandır.[61]

(54) Ey iman edenler! sizden kim dininden dönerse Allah öyle bir kavim getirirki Allah onları sever, onlar da Allah’ı sever- Mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı güçlü ve onurludurlar, Allah yolunda cihad yaparlar ve kınayanın kınamasından korkmazlar. Bu, Allah’ın bîr lütfudur, onu dilediğine verir. Allah’ın lütfü boldur, O herşeyi bilendir.

Allah, dinini kıyamete kadar koruyacaktır. Bu koruma işini de insan­larla yapacaktır. Bir millet topyekün dinden dönseler, din ortadan kalk­maz. Allah yeni bir toplumu getirir. Onlar da o dine inanır. Allah onları sever onlar da Allah’ı severler.

Allah’a olan itaatları sevgiye dayalıdır. Seven sevdiğinin bir dediğini iki ettirmez. Hemen yerine getirir.

Mü’minler bir sevgi toplumu meydana getirirler. Medine’de Ensar ile Muhacirler arasında meydana geldiği gibi mallarını da birbirlerine ikram ederler. Birbirlerine karşı uysal, yumuşak başlı olurlar. Ancak bu güzel toplumu dağıtmak, dinden uzaklaştırmak, fitne tohumları atmak isteyen­lere karşı güçlü ve onurlu olurlar.

Müslümanım demekden ve İslâmi yaşamakdan çekinmezler. Aleyh­lerinde söylenen ve söyleneceklerden korkmadan İslâmı açık bir dille açıklarlar.

İslâmın diğer insanlara da ulaşması için canlan ve mallarıyla cihad ederler.

Batı ülkelerinde İslâmın hızla yayılması, yeni toplumların bu İslâm kervanına katılacağının işaretidir. Biz dinimize sahip olalım.[62]

(55) Sizin dost ve idareciniz, Allah Rasulü ve rükû ederek namaz kılıp zekât veren mü’minlerdir.[63]

(56) Kim Allah’ı Rasulünü ve iman edenleri dost ve yönetici edi­nirse, şüphesiz Hızbullah işte o galip gelenlerdir.

Allah (c.c.) bizim dost ve yöneticilerimizin Allah, onun Rasulü ve namazını kılan, zekâtını veren mü’minler olduğunu bildiriyor.

Kâfire yaranmak için müslüman kardeşine müslüman olduğunu çak­tırmayan, ona yardım elini uzatmayan, insanlarımız dikkat etsinler iman, kalb ile tasdik, dil ile ikrardır. İkrarı olmayanı biz müslüman saymıyoruz.

Bakara 221 nci ayette mü’min bir kölenin müşrikden daha hayırlı ol­duğunu haber verir.

Yani Rusya devlet başkanı ile Amerika devlet başkanı gönül terazini­zin bir kefesine konulsa, öbürünede makamı, parası olmayan bir mü’min konsa mü’min ağır basmalıdır.[64]

(57) Ey iman edenler! sizden önce kitap verilenlerden dininizi oyun ve eğlenceye alanlarla kâfirleri dost ve yönetici edinmeyin. Eğer iman ediyorsanız Allah’dan sakının.[65]

(58) Namaza çağırdığınızda onu oyun ve eğlenceye alırlar. Bu, akılsız bir toplum olmalarındandır.

Dinimizi alaya alan, hicveden, karikatürize eden kim olursa olsun, is­ter yahudi, ister hristiyan, isterse putperest ataist veya ateist olsun, onları dost ve yönetici edinmeyeceğiz.

Ezanımıza karşı mücadeleyi tarih boyunca verdikleri gibi, bu asırdada Türkçe okutarak, bazı yerlerde sesin kısılmasını emrederek, gereksiz olduğunu söyleyerek hafife, alanları başınızın üstüne çıkarmayın.[66]

(59) Ey ehli kitap, sizin bizi cezalandırmanız, ayıplamanız “biz Allah’a iman ettik bize indirilene, daha önce indirilene de iman ettik, sizin çoğunluğunuz yoldan çıkmıştır” dememîzdendir.[67]

(60) Deki: “Allah katında yeri bundan daha kötü olanını size haber vereyim mi? Allah’ın lanet ettiği ve üzerine gazap ettiği, ve on­lardan bir kısmını maymun, hınzır ve tağuta (azgın kul’a) kul yaptı kişilerin yeri daha kötü, yolu daha sapikdır.

Bugün müslümanların bir suçu var o da iman etmiş olmalarıdır. Ondan dolayı Filistin’de, Keşmir’de, Sudan’da, Bosna’da, doğuda ve batıda ıüslümanlar cezalandırılıyorlar.

İnsanların en kötü durumda olanı maymuna çevrilen yahudiler, hınzı­ra çevrilenler ve kul’a kul olanlardır.[68]

(61) Size geldiklerinde “iman ettik” derler. Halbuki onlar küfür-girip küfürle çıkarlar. Onların gizlediklerini Allah daha iyi bilir.[69]

(62) Onların bir çoğunu günahda, düşmanlıkda ve haram yeme­de yarıştıklarını görürsün. Ne kötü şeyler yapıyorlar.[70]

(63) Rabbaniler ve bilginler, onları günah sözlerden ve haram yemekden engellemeli değilmiydi?. Ne kötü şeyler yapıyorlar!

Gül bahçesine istemeyerek giren sineğin pis girip pis çıktığı gibi, bu kâfirler de müslümana şirin görünmeye çalışır ama kâfir girer, kâfir çı­kar- Günah işlemede, haram yemede, düşmanlıkta yarışırlar.

Bugün fuhuşevi açmak, köşe dönmek, fakirleri soymak rüşvet alma ve verme büroları açmak kâfirlerin elinde

İstanbul’un vergi rekortmeni de fuhuştan para kazanan bir hristiyan bayan. Diğer hristiyan, yahudi ve onlara benzemeye çalışan “adı osmanlı ruhu yunanlı” insanlar da onunla yarış yapıyorlar.

Hahamlar, papazlar ve bilginler de buna engel olmadıkları gibi gü­nahlarını çıkartarak suça ortak oluyorlar.[71]

(64) Yahudiler; “Allah’ın eli bağlıdır, cimridir” dediler. Onların elleri bağlandı ve söylediklerinden dolayı lanete uğradılar. Hayır, onun iki eli açıkdır, cömerttir. Dilediği gibi infak eder. Sana indiri­len, onlardan bir çoğunun azgınlığını ve küfrünü artırır. Kıyamete kadar biz onların arasına düşmanlık ve buğz bıraktık. Harp ateşini her yakışlarında onu Allah söndürdü. Onlar yeryüzünde bozguncu­luk için koşarlar. Allah bozguncuları sevmez.[72]

(65) Eğer ehli kitap iman edip sakınsaydı, elbette biz onların gü­nahlarını örter ve elbette nimetleri bol cennetlere koyarız.[73]

(66) Eğer onlar Tevrat’ı İncil’i ve kendilerine Rablerinden geleni ayakta tutsalardı, elbette üstlerinden ve ayaklarının altından yerler­di. Onların içinde orta yolu takip eden (Hz. Muhammede ve ona in­dirilene iman eden) bir ümmet vardır. Onlardan birçoğu ise ne kötü şeyler yapıyorlar.

Yahudiler yaptıkları kötülükler sebebiyle bir çok zorluklarla karşıla­şınca “Allah’ın eli bağlandı” diyerek suçu Allah’a atıyorlar.

Allah, kendi hatalarım bildirmek üzere indirdiği ayetlerini işittikleri zaman düşmanlıkları artıyor.

Rabbimiz onlara eğer Tevrat’a, İncil’e ve Kur’an’a göre amel ederlerse yerden ve gökten gelecek nimetlerle karşılaşacaklarını haber veriyor.

Yetmiş senedir batı ekonomisini öğrenip uygulamaya çalışanlar, batı­dan her geçen gün biraz daha geride kalıyorlar.

İleride olan batı ise geride kalanlardan önce batıyor. Sistemin gereği olarak uyuşturucu kullanımı ilk okula kadar bulaşmış, AİDS hastalığı, parlamenterlerle, sanatçılardan halka sirayet ediyor.

Hastalık bu sistemin en önünde olanlara bulaşıyor.

İçlerinde orta yolu takip etmek isteyen iyi niyetli düşünürleri de var. Onlar bizim düşman evindeki dostlarımızdır. Önce onları İslama kazana­rak tedavi edip onlarla diğerlerini kurtaracağız.[74]

(67) Ey peygamber, Rabbinden sana indirileni apaçık tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan, onun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni

insanlardan korur. Şüphesiz Allah kâfirleri doğru yola iletmez.

Rasullük risaletin getirdiğini açıkça duyurmakla olur. Mü’min olmak da iman ettiği şeyleri yaşayıp diğer insanlara açıklamakdan geçer.

Düşmanın çokluğundan korkma, Allah rasulünü korumuş, onun üm­metini de korur, ölürse şehid olur korunur. Kalırsa mücahid olur korunur.

Mü’mine kimse zarar veremez. Ancak iki iyilikten birini yapar.[75]

(68) Deki: “Ey ehli kitap, Tevrati, İncili ve Rabbinizden size indi­rileni ayakta tutmadıkça sîz hiçbir şey üzerinde değilsiniz. Elbette sana indirilen, onlardan bir çoğunun azgınlığını ve küfrünü artır. Sen o kâfirler için üzülme.

Dünyaca ünlü siyasileri, düşünürleri, sanatçılar!, sanayicileri kabirle­rinin içinde bir mum yakamazlar. Ölüm ötesine ışık tutamazlar.

Öyle ise bunlar hiçbir şey değiller. Hiç bir şey üzerinde değiller. So­nu gelmez senelere göre, seksen senelik hayatın aydınlatılıp, uzun olan yolculuğu karartmak akıl kârı değil.

Öyle ise Allah’dan indirilenle iki dünyamızı aydınlatalım.[76]

(69) Şüphesiz iman edenler, yahudiler, sabiiler ve hristiyanlardan kim Allah’a ve ahiret gününe iman eder ve ameli salih işlerse on­lar için korku yoktur. Onlar üzülmezler de.

Mü’min, yahudi, hristiyan, sabii, her ne olursa olsun Allah’a ve ahire-te iman eder, ameli salihi de işlerse işte o cennete gider.

Ameli salihi ise, onu kabul edecek olan Allah (c.c.) belirler. En son olarak ameli salihin nasıl olacağını Kur’an-ı Kerim’inde belirlemiştir.

Batıya şirin görünmek için eski papazların yaptığı gibi ayetleri yanlış yorumlayanlar, bu ayeti tahrif etmek için epeyce yorulmuşlar.[77]

(70) Şüphesiz biz İsrail oğullarından söz aldık ve onlara peygam­berler gönderdik. Ne zaman bir peygamber onlara nefislerinin hoş­lanmadığı bir şeyi getirse bir kısmını yalanladılar, bir kısmını da öl­dürüyorlar.[78]

(71) Bir belânın gelmeyeceğini sandılar. Görmediler işitmediler, sonra Allah onların tevbesini kabul etti. Sonra onlardan bir çoğu yi­ne görmediler ve işitmediler. Allah, yaptıklarını görendir.

Karanlık gecede kendisine kandil getiren adamı öldürüp kandili sön­düren gerizekalı gibi bu yahudiler de iki dünyalarını aydınlatacak ayet­lerle gelen peygamberleri öldürdüler. Zararı kendilerine oldu, kör gibi kalakaldılar.

Bela gelmeyeceğini sandılar. En büyük belâ imansız kalmaktır. On­dan sonra gelen belâlar imansızlığın kendine çektiği küflü çivi gibi öldü­rücüdürler.[79]

(72) Andolsunki “Meryem oğlu Mesih, Allah’ın ta kendisidir” di­yenler kâfir oldular. Mesih “Ey İsrail oğulları, benim Rabbim ve si­zin Rabbiniz olan Allah’a ibadet ediniz. Kim Allah’a ortak koşarsa, Muhakkak Allah ona cenneti haram kılar ve onun yeri ateşdir. Za­limlerin yardımcıları yoktur” demiştir.[80]

(73) Andolsunki “Allah üçün üçüncüsüdür” diyenler kâfir oldu­lar. Birtek ilahdan başka ilah yoktur. Eğer söylediklerine bir son vermezlerse onlardan kâfir olanları acıklı azap şüphesiz dokunur.[81]

(74) Halâ Allah’a tevbe edip ondan af talebinde bulunmayacak­lar mı? Allah afvedicidir, merhamet edicidir.

İsa aleyhisselam “Rabbim ve Rabbiniz Allah’a kulluk yapın” dediği halde “Allah, Meryem oğlu Mesihdir” dediler ve kâfir oldular. “Allah üçün üçüncüsüdür” dediler kâfir oldular.

Eğer tevbe etmezlerse yaptıklarına son vermezlerse Allah’ın azabı onları yakacak.

Biz Hz. Adem’in çocukları olarak bu insan denen kardeşlerimizi ateşden koruyalım. Kör bir adam ateş çukuruna doğru yürürse bütün işimizi bırakır onu kurtarırız.

Yahu! biz ahirete iman ediyoruz. Cehenneme iman ediyoruz. Bu imansızlar, körler gibi ateşe doğru her nefesde yaklaşıyorlar. Allah aşkı­na bunlara kurtarırken kendimizi de kurtaralım.[82]

(75) Meryem oğlu Mesih ancak peygamberlerdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Onun annesi (Allah’ın ayetlerini) tas­dik eden bir kadındır. İkisi de yemek yerler. Bak, onlara ayetleri na­sıl açıklıyoruz. Sonra yine bak nasıl da çeviriliyorlar.

Meryem oğlu Mesih ilah değildir. Ancak Allah’ın rasulüdür. Annesi dosdoğru bir kadındır. Burada yahudilerin Meryem validemize attıkları iftiraya cevap da vardır.

Hem yeyip içen nasıl ilah olabilirki? Meryem de, İsa da yeyip içen insanlardı.[83]

(76) Deki: “Allah’dan başka size zarar ve fayda veremeyenlere mi kulluk yapıyorsunuz? Her şeyi işiten ve herşeyi bilen o Allah’dır.[84]

(77) Deki:”Ey ehli kitap, haksız yere haddi aşmayın. Daha önce sapıtan, bir çoğunu sapıttıran ve doğru yoldan sapan toplumun he­bası (kanunları) na uymayın. Yiyen, içen, çarşıda gezen, nefes alıp veren, hastalanıp ölenden ilah olmaz. Öyle birinin koyduğu kanunlarda canı gibi, teni gibi zamanla es­kir. Bunlar kendilerine bir fayda veya zarar veremezlerki, başkalarına za­rar veya fayda verebilsinler.

Allah’ın kanunlarım çiğneyerek haddi aşmayın. Birileri haddi aşarak kendi kanunlarına sizi zorlarsa sakın onlara uymayın. Sonra ateş yakıverir.

Bu dünyada yoldan çıkanların peşinden uçuruma arabamızı sürmedi­ğimiz gibi, Allah’ın yolundan çıkanların da peşinden gitmeyin:

Daha önce de birkaç defa “Ya ehlel kitap” diye başlayan ayetlerde açıkladığımız gibi: Allah (c.c.) Yahudi ve Hıristiyanlara hitap ederken bi­zim; “Ey ehli kitap” dememizi istiyor. “Deki ey kitap ehli!”

Yani hakaret değil, gönüllerini alıcı bir hitabettir bu. Siz ki, kitabı ta­nıyorsunuz. Kitap hakkında bilginiz var. Tahrif edilmiş de olsa, İncil ve Tevrat okuyorsunuz. Yani kitap hakkında pek acemi değilsiniz, kitabı bi­liyorsunuz. Ey kitap ehli! Kitab’a sahip olanlar! Kitabı sevenler! “Haksız yere dininizde haddi aşmayın” diyor.

Arabın dilinde (ğulüv) yani (La tağlü) kelimesinin Arapça aslı olan (ğulüv) kelimesi: Arabın dilinde; (Okun yaydan çıktıktan sonra, hedefine doğru süratle gitmesine denilirmiş)

Şimdi o gün, ok için kullanılırsa, bugün için merminin veya kurşu­nun silahdan veya namludan çıktıktan sonra suratla hedefine doğru git­mesine (ğulüv) diyor Arap. Burada da Rabbim; “Haksız yere dininizde haddi aşmayın” derken: haklı yerde dininizde hizmet ederken, kurşunun namludan çıkıp hedefine giderken gösterdiği sürati siz de gösteriniz ma­nası da vardır.

İmansız kesim haksız yolda namludan çıkmış kurşun gibi gidiyor. Rabbim de “yapmayın bunu” diyor. “Dininizde haksız yolda namludan çıkmış kurşun gibi, yaydan çıkmış ok gibi gitmeyiniz”

Peki bunun karşıtı. Haklı yolda iseniz, İslam dini üzerinde iken, tut­tuğunuz yol da eğer o dinin emir ve yasakları doğrultusunda ise: o zaman siz de namludan çıkmış kurşun gibi, yaydan çıkmış ok gibi gidiniz, manâsı vardır. Bu ayeti kerimenin zımnında.

“Sapıtmış, kendileri sapmış, başkalarını da saptırmış insanların neva­sına tabi olmayınız” diyor.

Hevayı tarif ederken; âlimlerimiz arapça olarak şöyle “Kulluma elha-ke an Rabbike fehüve hevake” diye tarif etmişler. “Seni Allah’dan alıko­yan herşey hevadır” diyorlar. Burada da sapıtan ve başkalarını saptıran insanlar: Allah (c.c.)’ün emirlerine itaattan insanları alıkoyup, kendilerine itaata yönlendiriyorlar. Yani, bu kişiler, (feylezoflar) Allah’ın emirlerine muhalif olarak kanun koyan kişiler. Bunlar da kendi nevalarından koyu­yorlar. Yani: benim aklım bunu uygun görmüş diyor, onu yapıyor ve in­sanların önüne sunuyor. Uymayanın başını vururum diyor. İşte bu adam kendisi sapmış, başkasını da sapıtmış insandır. Allah (c.c.)’de bu tür in­sanların hevasına sakın uymayınız, diyor.

Peki uyulursa ne olur?.. Bir tarafta Allah’ın ahkamı, öbür tarafta Al­lah’ın ahkamına harp ilan etmiş insanların ahkamı. Bir insan, Allah’ın ah­kamını bırakır da, insanların koyduğu; Allah’ın kanunlarına karşı koydu­ğu ahkama uyarsa ne olur?..[85]

(78) İsrail oğullarından kâfir olanlar Davud ve Meryem oğlu İsa’nın diliyle lanet olundular. İşte bu isyan etmeleri ve haddi aşma­ları sebebiyledir.

Ve tefsirlerde bunu, “Benî İsrail maymuna dönüştürüldü, İsa (a.s.v.)’a o gün için isyan edenler de, hınzıra dönüştürüldü” diye tefsir etmişler. Niçin? Allah’a ve Rasulüne isyan etmeleri sebebiyle olmuştur.

“Allah kanun koymuş ama, bizim de kırallarımiz v’ar” demeleri sebebiyle. Allah’ın emirlerini değil, kirallanmn emirlerini tutmaları nedeniyle, bu cezaya çarptırılmışlar. “Haddi aşanlar olmaları sebebiyle veya onlar böylelikle haddi aştılar” diyor Allah (c.c.)[86]

(79) Yaptıkları kötülükten vazgeçmiyorlardı ne kötü şey yapıyor­lardı.

Yani bir toplumda bir kısım insanlar kötülük yapıyor, diğerleri o kö­tülüğü engellemiyorlar. İşte bundan dolayı onlar, Allah’ın lanetine uğra­dılar. “Yaptıkları ne kötü şeydir” diyor Allah (c.c.)

Bu ayeti kerimenin tefsirinde, müfessirlerimiz birçok hadisi şerifi ard arda sıralayıvermişler. Hani bir ayeti kerime vardır. “Öyle bir fitneden korunun ki, o fitne gelecek olursa veya fitne sebebiyle azap gelecek olur­sa (Allah tarafından azap gelecek olursa) yalnız fitneyi çıkaranlara do­kunmaz azap.” Yani bu şuna benzer: Mahallede herkesin evi var. Herke­sin bağı var. Herkesin bahçesi var, çoluğu çocuğu var. Bu insanlar çok dikkatlidirler. Evlerindeki bacalarına, sobalarına, gazlı ocaklarına dikkat ediyorlar.. Ama bir tanesi buna dikkat etmiyor. O insanın dikkatsizliği ne­deni ile onun evi yanarsa,. o evin komşuları da tedbir alınamadığı takdirde hepsi birden yanar.

Ateş şöyle; “Yahu dikkatsizlik gösteren bu adam, ben bunun evini yakayım. Şu dikkatli adamların evini yakmayayım” demez. Ateş gelecek olursa hepsini birden yakar.

Allah (c.c.) de “O fitneden korunun ki, o fitneden dolayı bir musibet gelecek olursa, yalnız o fitneyi çıkaranları yakmaz. Ona gücü yettiği hal­de mani olmayanlara da azap isabet eder.”

Hani anlatırlar. Tabi ayet veya hadis olarak görmedim. Ama bazı menakıb kitaplarında anlatılır. Lût (a.s.v.)’ın kavmi arasında Lût (a.s.v.)’a iman etmiş, gecelerini ibadetle geçiren çok salih insanlar vardı. Ama Lût (a.s.v.)’a yardım etmekten kaçınıyorlardı. İman etmişler. Emredilenleri yerine getiriyorlar. Yasaklara riayet ediyorlar. (Ferdi plânda yalnız.) Bu­nu yapıyorlar. Fakat Lût (a.s.) diyorki; “Gelin şu pislikle uğraşan adamla­ra, bizzat elimizle, dilimizle mani olalım” dediğinde: Orada peygambere yardım etmiyorlardı,

Derken, Allah’ın azabı geldiğinde hepsi birden helak oldu derler. Ama bu ayeti kerimeler daha açık bir şekilde bize bu olayı aktarıveriyor. Peygamber Efendimiz (a.s.v.)’ında “Benî İsrail’in isyana daldığını, alim­lerin engellemek isteyip fakat engelleyemediğini, sonra alimlerin o kötü­lük yapanlarla içli dışlı olmaya başladıklarını ve onların haramlarından onların da yemeye başladığını, sonra da hep beraber isyana daldıklarını ve Allah’ın lanetini hak ettiklerini” haber veriyor.

Hani bu şuna benzer. Günümüzde de değerli insanlarımız var. Pis iş­lerle uğraşan birisine, yaptığı işin yanlışlığını anlatmak için ya evine, ya dükkanına veya bürosuna gidiyor. O da diyor ki; aman ne güzel söyle­din. Allah razı olsun. Biz bu pisliğin içine daldık. Bizi kurtaracak adam lazımdı, iyi ki geldin diyor. Aman sen hergün buraya uğra. Oğlum! Ali abine bir çay söyle, yemek söyle. Derken; baktı ki; yemek tatlı, çay tatlı. Büro da güzel. Hergün gidiyor ve itibar görüyor.

Zamanla sineğin tastaki bala dalışı gibi. Yavaş yavaş önce ayaklan, sonra kanatlan girer. Kurtulacağım dese de kurtulamaz gayri. O onun içe­risinde boğulur gider, ya. İşte Peygamber Efendimiz (a.s.v.) buna işaret ediyor.

Evvela, kötülük yapanları engellemek isterler. Onların yanına varır­lar. Onların yediğinden yerler, içtiğinden içerler. Birgün gelir, onlar da onun gibi oluverirler.

Günümüzde; Bizim elimize gelen tefsir kitapları, fıkıh kitapları, ge­nelde devlet yönetiminde görev almamış alimlerin kitaplarıdır. Şu anda okunmakta olan en değerli eserler yazan, mesela İmam Ebu Hanife Hz’leri, İmam Safi Hz’leri, İmam Malik ve İmam Ahmed bin Hanbel Hazretle­ri. Bunlar 4 mezhebin imamları, devlette görev almamış insanlar. Zorlan­mışlar. Hatta İmam-ı Azam Hz’leri hapishanede dayak yiyerek şehid ol­muş. Ondan sonra gelen tefsir ve hadis kitapları da aynıdır.

Günümüzde görüyoruz ki, belirli makam veya mevkide ücret alan ki­şiler, o insanların gayri meşru işlerine bazen kılıf bulma ihtiyacı hissedip, fetvalar veriyorlar. Mesela bu körfez meselesinde, Suud bir tarafta ule­mayı topluyor. 400 tane ulemayı sıralıyor arka arkasına. Ben haklıyım di­yor. Saddam da topluyor. Onun 400’üne karşı 500 tane toplamış o da. O da ulamış ulemayı ard ardına. Onlar da demişler ki; Sen haklısın.

Her iki taraftan az çok bazı isimleri biliyoruz. Oraya gideni de. Bura­ya gideni de. İslam aleminde. Genelde bir kısmı ordan yararlanan, bir kısmı da burdan yararlanan, ulemamizdır. Ama ulemamız bu karara mu­halefet şerhi koymuştur, çok sevdiğimiz insanlar. “Ben bu olaya şu ne­denlerden dolayı bu fetvaya katılmıyorum” diye sevdiğimiz saydığımız, eserlerini okuduğumuz bazı alimler, ben bu fetvaya katılamıyorum diye iki tarafa da muhalefet şerhini koyan değerli alim insanlar da bulunmuş­tur.

O zevata bakıyorum, oralardan maaş almayan insanlar. Yani alın te­riyle geçinen insanlardır onlar. Onun için Peygamber Efendimiz bizim zayıf tarafımıza dikkat çekiyor. “Evvela iyi niyetlerle gidersiniz, sonra onlarla beraber yemeye ve içmeye başlarsınız. Sonra da onların yaptıkla­rı kötülüklere göz yumarsınız” diyor.

Ayeti Kerime’de de “Onlar yapılan bir kötülüğü engellemezler” buyruluyor.[87]

(80) Onların çoğunu kâfirleri dost yönetici edindiklerini görür­sün. Kendileri için nefislerinin yapıp gönderdiği ne kötü şeydir. Al­lah onlara gazap etmiştir ve onlar azabın içinde ebedi kalıcıdırlar.

Hani insan birine bir hediye takdim ediyor. Hediye takdim ederken hediyesinin gücünün, kendi gücüyle orantılı olmasına dikkat eder. Bir, kendi gücüyle orantılı olmasına bir de karşıdakinin makamı, mevkii, un­vanı, diploması her neyse hoşlanıp hoşlanmayacağını da nazarı itibara alarak takdim eder. Ama hediyede gaye; karşı tarafın gönlünü almaktır. Sevgiyi muhabbetini karşı taraftakine bildirmeye vasıta yapmaktır.

Peygamber Efendimiz de “Karşılıklı hediyeleşiniz. Birbirinize karşı sevginiz artar” diyor.

Şimdi burada Rabbim, insanın kendisine karşı takdim ettiği hediye­den bahsediyor. “İnsanların yaptıkları kendilerinedir. Ve onlar kendileri­ne ne kötü şeyler takdim ediyorlar” diyor.

Hani biz kendimizin dışında, eşimize, babamıza, annemize, dostları­mıza, kardeşlerimize, yakınlarımıza, komşularımıza birşey takdim eder­ken güzel olmasına dikkat ederiz. Halbuki kendimize takdim ederken ise, kötü şeyler takdim ediyoruz. Rabbim onu ifade ediyor. “Kendilerine ne kötü şeyler takdim ediyorlar” diyor.

Öyle ya. Bu dünyada yaptıklarımızın karşılığını, ahirette ya ateş ola­rak veya çiçek olarak Allah (c.c.) bizim karşımıza dikiverecektir. Öyleyse ateşi ellerimizle yakıp, ağızlarımızla üflememeye dikkat edelim. “Allah onlara gazap etmiştir. Ebedi azap da onlar içindir” diyor Allah (c.c.)

Neden dolayı? Kendilerine kötülük yaptıklarından dolayı. Kendileri­ne kötü şeyler takdim ettiklerinden dolayı. Kâfir insanları kendilerine dost ve yönetici edindiklerinden dolayı, yapılan kötülüklere mani olma gücü olduğu halde, mani olmadıklarından dolayı ve peygamberlerine is­yan edip, haddi aşmalarından dolayı Allah (c.c.) onlara gazap etmiştir. Onlar da ebedi ateştedirler, diyor Allah (c.c.)

Demek ki; Hani Allah’ın gazabını anlatırken bazı batılılar, Rabbi ta-

nıtırken Allah (c.c.)ü tanıtırken gazap olarak tanıttırıyor genelde. Hani (ilahların gazabı) gibi romanlar bile yazıvermişlerdir.

Allah (c.c.) Kur’an-i Kerim’de sayacak olursak, gazapla ilgili ayeti kerimeler çok azdır. Ama rahmetiyle ilgili, (Gafur) sıfatı, (Rahman) sıfa­tı, (Rahim) esmai hüsnaları, (Halim) esmai hüsnası Kur’an-i Kerim’de çokça zikredilmektedir.

Hadis-i kutside kendisini bize tanıtırken; “Gazabımı rahmetim geç­miştir. Rahmetim gazabımı geçmiştir” diyor Allah (c.c.)

Peki bu azaba ve bu gazaba müstehak olmaları kendiliklerinden kay­naklanıyor. Yapmamış olsalar bunları, Allah (c.c.)de onlara o azabı ver­meyecek, onlara gazap etmeyecektir. Hemen ayet-i kerimesinde devam ediyor:[88]

(81) Eğer Allah’a, peygambere ve ona indirilene iman etselerdi onları dost ve yönetici edinmezlerdi. Ancak onlardan bir çoğu fasıklardır.

Demek ki insanın fasıklıktan kurtulabilmesi ve kâfirleri ;dost edin­mekten uzaklaşabilmesinin yolu; Allah ve rasulünü dost bilip, kılavuz olarak, rehber olarak Kur’an-ı Kerimi almasıyla mümkündir.

Eğer Allah ve rasulünü dost edinmez, kendisine de yol gösterici ola­rak Kur’an’ı rehber edinmezse mecburen insanoğlu peşinden gidecek biri­ni bulurmuş. Öyle ya, Türkiye’de bunun numunesi görüldü. Allah’ın kita­bı Kur’an-ı Kerim kapatıldı. Topyekün insanlar değil millet olarak kapat­madı ama, bazı etkili ve yetkili kişiler Kur’an-ı Kerimi kapattılar. Ahka­mını ortadan kaldırdılar. Bu sefer meydan boş kalmıyor hemen. Derhal Allah’a iman yerine bir başkasını ikame ediyorlar.

Allah’a imandan bırakılıyorsunuz ama buyurun buna iman edeceksi­niz. Allah’ın kelamı ortadan kaldırılıyor, bu sefer o adamın veya o kuru­luşların sözlerini: Buyurun buna göre hareket edeceksiniz deniliyor. Al­lah (c.c): o kâfirleri dost edinmemenin yolu Allah’a, onun rasulüne ve ona indirdiği kitabına imandan geçiyor.

Yani bir insan şunu diyemez: “Ben Allah’a da inanmam, Peygambere de inanmam, kitaba da inanmam. Ama kâfirleri de kendime dost ve yöne­tici edinmem” diyemez bir adam. Çünkü böyle bir insanın görülmüşü yok. Günümüzde de böyle bir adam yok.

Mutlak surette: (Bakara suresinde geçmişti) ayet-i kerimede; “Onlar Allah’ın kitabı Tevrati elleriyle şöyle arkalarına atıverdiler” buyrulur. Pe­ki atıverdiler de kitapsız mı kaldılar. “Şeytanın okuduğuna tabii oluverdiler.” Bu sefer adım adım şeytanı takip ettiler ve şeytanın vahyine uydular, vesvesesine uydular” diyor Allah (c.c).

Bu sefer bizim karşımızda 3 grup insanın olduğuna dikkat çekiyor 82. ayet-i kerimede.

Müslümanın karşısına dikilen 3 grup insan vardır. Yani yeryüzünde 2 grup insan vardır. Müslümanlar, müslüman olmayanlar. Müslüman ol­mayanlar da kendi aralarında 3 gruba ayrılırlar. O, 3 grubu da Rabbim bu 82. ayet-i kerimesinde şöyle haber veriyor:[89]

(82) Elbette mü’nıinlere karşı düşmanlık da insanların en şiddet­lisi olarak yahudileri ve birde müşrikleri bulacaksın. Mü’minlere sevgi bakımından en yakın olarak “Biz nasârayiz (hristiyanız) diyen­leri bulacaksın. Bu, onların arasında keşişler ve rahipler olmasın­dandır. Şüphesiz onlar kibirlenmezler.

“İnsanların düşmanlık bakımından müslümanlara en katısı, en şiddet­lisi, yahudilerdir. Sonra müşriklerdir.” Halbuki bize Türkiye’de şu öğre­tildi: Müşrikler denilince komünislerdir. Veya budistlerdir. Hani Hind’in budistleri ve Rus’un komünistleri, bunlar müşriklerdir. Rabbim, halbuki müslümanlara; insanlar arasında en şiddetli düşman; 1. derecede Yahudi­ler, 2. derecede müşrikler diyor.

Halbuki bize düne kadar, (Hani sirk varmış. Şehrin meydanına gel­miş adam. Cambaz ipin üzerine çıkmış, gösteri yapıyormuş. Şehirde de ilk defa sirk seyrediliyor. Kadın- kız- çoluk çocuk dolmuşlar oraya seyre­diyorlar. Meydanda böyle. Çok kalabalak, sıkı da bir debdebe. Birisi gel­miş kadının birisinin arkasına durmuş. Kadına sarkıntılık yapacak. Kadın tam anlıyor sarkıntılık yapıldığını arkasını dönecek; “Aaa! Cambaza bak cambaza” diyormuş. Kadın çok heyecanlı yerinde cambazın. Cambaza dönermiş, O yine devam eder. Kadın rahatsız oluyor, tam dönecek. “Aaa! cambaz düşecek” diyormuş. Adam yine yaptığı kötülüğe devam ediyor.

Şimdi Türkiye’de Yahudilerle- hırıstiyanlar bir olmuşlar. Birgün bu millete; Aaa! Komüniste bak komüniste. Komünistler geliyor. Diye diye bu hale getirdiler bizi. Halbuki Türkiye’de saysan, “Ben gerçekten komü­nistim” diyen toplam 50.000 kişiyi bulmaz. Yani inananı. Böyle okuyup inanan bin kişiyi geçmez. Onların peşinden giden gönül verenler de 50.000’i geçmez durumda insanlar.

Bir şehirde ki: Hocam işte bizi komünist yapan bu adam, demişlerdi. Benim vaiz olarak gittiğim bir yerde. Düzelenler; “Hocam bizi komünist yapan, üniversitedeki profesörler değil, işte bu adam” dediler. Onun yanı­na da gittiydik. Aynı benim gibi müslüman. Ama komünistliği de benim­siyor ayrı. “Hocam katiyyen gavur olduğumu kabul edemem ben, ama komünistiz biz” diyor. Müslüman da ayrıca bu arada.

Yani Türkiye’nin garipliği bu. Fakat o tür garibanları bize gösteriver-diler. Bu geliyor dediler ama asıl gelen başkası. Asıl bizim işimizi bitiren başkasiymiş. Rabbim de bu ayet-i kerime’de, (Şimdi ne yapacaklar, ne gösterecekler bize bilmiyorum.) birinci derecede yahudiler, ikinci derece­de katı düşman müşriklerdir. Yani illaki Moskova’nın konünistlerine, ya­hut Hindistan’ın Budistlerine gitmek yok.

Türkiye’de bir adam, ” Allah’ın indirdiği kitap, kardaşım o kitap 1400 sene evvel inmiş kitaba mı uyalım, yoksa şu bizim ağabeyimizin sözüne mi uyalım. Ben buna uyarım” diyorsa bu adam da müşriktir.

Peki bu 3’ünün içerisinde bize en yakını “Mü’minlere bunlar içersin­de sevgi bakımından, biz (Nasârayız) diyenlerdir.” Yani Hıristiyanlığında samimi olanlardır” diyor. Nasârayız diyenler: hani Hz İsa (a.s.) sormuş. (Daha önce geçmişti Bakara Suresinde tahmin ediyorum) “Allah’ın dini konusunda bana kim yardım eder?” diye sormuş Hz. İsa (a.s.), o kendisi­ne gerçekten inanmış iman etmiş olan insanlar dediler ki: “Allah’ın dinine yardım eden bizleriz” demişler. Ondan dolayı onlara (Nasâra) denir. Ya­ni Hz. İsa’ya onun getirdiği İncil’e ve Allah’a (c.c.) gönülden iman etmiş, mal ve canlarıyla, bütün varlıklarıyla, ona yardım eden insanlara (Nasâra) deniyor.

Gerçekten biz (Nasâra)yız diyenler, günümüz de bize en yakın olan­lardır. Buradan şu yanılgıya düşmeyelim yalnız, Hocam, Almanlar Hıris­tiyan, İngilizler Hıristiyan, Fransızlar Hıristiyan, Belçikalılar, Hollandalı­lar Hıristiyan. “Yani demek ki bize yakın olan bunlarmış” değil. (Biz nasârayız) diyenleridir. Bize en yakın olan. Ben 1.5 sene kaldım Fran­sa’da. İşçi olarak.

Benim gördüğüm birçok Fransız nüfus kütüğünde Hıristiyandır. Hı­ristiyan bir aileden doğmuş ama, ateisttir. Yani samimiyetle İncil’e inanan ve kiliseye giden ve Hz. İsa (a.s.v.)’a inanan insan ben görmedim. Bir ta­ne papaz gördük. Papazla görüştük. O da bir alemdi tabii ki. Çoğunluk demiyeyim. Yani oranlamasını bilmiyorum. Yani şu kadarıdır diyemem. Fakat ateist çoktur. Çok ateist vardır. Yani inanmıyor. Hıristiyanlığa da inanmıyor, İsa (a.s.v.)’a da inanmıyor. Allah’a da inanmayan birçok insan var.

Peki yönetici kadroda var mı? Yönetici kadroda da vardır. Yani İn­cil’e el basarak göreve başlayan insanlar arasında da var. Peki ama niye basar o zaman? Eee gelenek görenek öyle. Sonra da devlet hayatında, bir devletin .devlet olabilmesi için bağlı olacağı bazı şeyler vardır. Hani, dil-birliği, dinbiriiği sağlaması, insanların örf, adet ve geleneklerine saygılı olması; yani toprak bütünlüğü, din bütünlüğü, dil bütünlüğü gibi şeylere sahip olması gerekir. Her ne kadar iç dünyasında bunları kabul etmese bi­le, eğitimde-öğretimde, siyasal bilgiler fakültesinde onlara bunlar öğreti­lir.

İnanmasan bile, eğer bir toplum kaplumbağaya tapıyorsa, onların kaplumbağasına hürmet ve saygı gösterecen ve o insanları öyle yönetecen, diye yetiştirirler adamları.

Rabbim, o hıristiyanları biraz açıyor bize. (Niye o insanlar bize ya­kın. Onun gerekçesini anlatıveriyor Rabbim.) “Onların arasında vardır.” (Gıssis) Türkçeye keşiş diye geçmiş. Keşişi kullanırız herhalde değil mi?

Kerem ile Aslı’nm sevdasında, Ash’nm babası bir keşiştir. Onun için de Kerem onun arkasında dolanır durur. Yani Hıristiyan ilim adamı. Ke­şiş. Türkçe Keşiş. Belki (Gıssis) den geçmiş. Gıssis-Keşiş. Birbirlerine yakın kelimeler. Yani telaffuzda yakın kelimeler. Türkçe Keşiş diye geç­miş lugatçılarımız.

“Çünkü onların içinde İncil’i ve Tevrat’ı çok iyi bilen Keşişler ve de bu dünya nimetlerinden kendisini sırf Allah rızası için uzak tutan (Ruh­ban) lar vardır.” “Ve onlar kibirlenmezler de” diyor. Yani şimdi müslü-manlara en yakın Hıristiyanlar ama; o Hıristiyanların özellikleri var.

Tevrat’ı ve İncil’i çok iyi bilen ve bu dünya nimetlerinden istifade et­meyeceğim diye manastıra çekilen rahipler var ve onlar kibirlenmezler, diyor. Ve yine devam ediyor daha.[90]

(83) Peygambere indirilenleri işittiklerinde hakkı tanımalarından dolayı gözlerinden yaş aktığını görürsün. Onlar: “Ey Rabbimiz, biz iman ettik, bizi şahidlerle beraber yaz” derler.

“Peygambere indirileni işittiklerinde (Yâni Peygamber Efendimize indirilen bu Kur’an’ı işittiklerinde) “Haktan o bilmiş olduklarım görünce gözleri yaşla dolar” diyor.

Bunlar bize en yakını. Peki ama nerde bulalım şimdi bunu. Yani Al­manya’da o kadar Kur’an okuyanlarımız, açıklayanlarımız var. Yalnız Al­manya’da 3000 tane cami’de Kur’an-ı Kerim okunuyor. Bu Kur’an’ı dinle­yip de ağlayan bir papaza, bir keşişe henüz rastlanmamıştır.

Yani bize yakın olanları budur. Yine onlar diyorlar ki; (Rabbena-âmenna) “Ey bizim rabbimiz, biz iman ettik.” “Biz iman ettik bu Kur’an-ı Kerime. Dinledik ve iman ettik. Bu Kur’an-ı Kerime, bizi de şahitlerden yaz.” Yani, Allah’ın var olduğu, bir olduğu Muhammedin onun rasulü ol­duğu, Kur’an-i Kerimin Allah kitabı olduğuna şahitlik yapanlardan kıl bi­zi ya Rabbi” diye dua edenler bize en yakın olanlardır.

Bazı arkadaşlarımız: Hani biz hep sarhoşu kötüleriz. Sarhoşu ayıpla­rız. Efendim sarhoşun biri içki içermiş. Ee niye içen bunu kardeşim. Kur’an-ı Kerim’de “Namaza yaklaşma” diyor. “Ben de o emre uyuyorum, içiyorum” demiş. Haa Niye namaz kılman? demiş adama. O da demiş ki: (Namaza yaklaşmayın) diyor Allah demiş. Peki devamını okusana de­miş. Ben hafız değilim demiş. Devamında; “Sarhoşken namaza yaklaş­mayın ” diyor Rabbim. O sarhoşun mantığı olarak çok duyulmuş bir söz. Burada yine bizim müslüman sarhoşlar da aynı takdiği kullanıyor. Hoca!.. Avrupadaki hıristiyanlaıa (Gâvur) diyemezsin. Onlar bizim yakın dostlarımızdir. Hele hele imansızlara karşı. Ne buyuruyor Rabbim; “On­lar size sevgi bakımından en yakın olanları Hıristiyanlardır” diyor Allah (c.c.) Maide Suresinin 82. ayet-i kerimesinde.

Kardeşim ayeti tamamla. Ayeti devam et. Devamında ne diyor.”Onların içerisinde Tevrat’ı İncil’i gayet iyi bilen ve kendini tamamen ibadete veren ve de kibirlenmeyen, ve de Kur’an-ı Kerim ayetlerini dinlediğinde gözleri yaşla dolan, iman eden” ve Rabbine: Ya Rabbi! bizi de İslâmın şa­hitleri yap diyenlerdir size yakın olanlar” diyor Allah (c.c.)

Bu kısmını da oku dedin mi? “Valla hafız değilim, bana bu kadarı pa-‘ pagan gibi ezberletildi” diyor o kadar. (Daha devam ediyor onların sözü.)[91]

(84) Biz , Rabbimin bizi saîihler arasına katmasını umup durur­ken, bize ne oluyor da Allah’a ve bize hak olarak gelene iman etme­yelim.

Böyle diyen kişilere: Yani Allah’a iman eden, Kur’an’a iman eden, Ya Rabbi! salih kullarınla beraber bizi cennetine koy diyen, Kur’an’ı okuyun­ca ağlayan, ve Rabbine iman eden, kibirlenmeyen ve Tevrat’ı incil’i gayet iyi bilen ve müslüman olmadan önce ruhbanlığına devam eden bu insan­lara, müslüman olunca,[92]

(85) Allah onlara bu sözleri sebebiyle içinde ebedi kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler verdi. İşte iyilerin mükafatı budur.[93]

(86) İnkâr edip ayetlerimizi yalanlayanlara gelince işte onlarda cehennemin arkadaşlarıdırlar.

Şimdi yukarlarda ruhbanlardan bahsettiydi. Burada; daha Önce (Ha-did Suresi) nde geçmişti. Ruhban’ııı tarifi, Hadid suresinin son sahifesiy-di. Orada dünyadan el etek çekmiş insanlar gayet samimi olarak yalnız. Hani dağlarınızda, özellikle Anadolu’da olanlar bilirler. Dağların en zir­vesinde olur manastırlar. Manastıra çekilen bir papaz orada ancak yaşa­yabileceği kadar yer. Yemeklerin tatlısını yemez. Yalnız bir çorbayla ye­tinir veya bir-iki zeytin tanesiyle geçinir.

Çiçek koklamaz. Çünkü dünya nimetleridir diye. Kadın sevmez dün­ya nimetidir diye. Halâ da devam ediyor kadın sevmedikleri. Fransa’da bizim uyanık bir arkadaşımız biraz gönül vermiş, papaza, Yabancı dil öğreneceğim diyor. Kimse öğretmiyor. SeVimli bir arkadaş. Kur’an’ı filan güzel bilir. Arapçası da böyle çat pattır. İyidir.

Hafif şöyle yumuşak muamele ettim, diyor. Ulen bir tane Türkü Hı­ristiyan yapacağım diye, benimle ilgilendi papaz der. Derken bir ilkokul öğretmeni. Bana da baya ders vermek üzere gönderdiler.

Milli eğitim gönderiyor. Kadına ek ücret veriyorlar. Tek bana Fran­sızca derse veriyorlar. Bir sene devam etti. Belirli bir seviyeye geldikten sonra, kadmı aldılar. Papaz bizzat kendisi, gönülden geldiğini söyledi,fi-lan. Ondan sonra teklifte bulunmuş buna. O da demiş ki: Valla bizim bur-da hocamız var. Yakın bir şehirde. Onunla görüşün, benim huzurumda konuşun hanginiz haklı ise ben o tarafa geçeyim der.

Neyse gittik. Adamın evi kilisenin bitişiğinde. Bu katolik olduğu için

evlenmeyenlerden. O günlerde tahmin ederim yaşı 35. Yani genç birşey-di. 30-35 veya 35-40 yaşlarındaydı görüntüsü. Sene 1974.

Onların kapıdan girdim, gösterdiği yere oturdum. O kapıyı örttü. Baktım ki boydan-boya kapının arkasında Fransızların o çok ünlü artisti­nin çok müstehcen bir fotoğrafı. Ama kapı büyüklüğünde. Nerdeyse ka­pıyı kaplıyor. Seks yıldızı filan diye tanıttıkları kadının fotoğrafı. Ooo! dedim güzel…..

Hadid Suresinin tefsirinde geçmişti. 27. ayet-i kerimesinde, “Ruh­banlığı icad ettiler. İsa (a.s.v.) peşinden giden insanlar, ruhbanlığı icad et­tiler. (Bid’at icad ettiler) (Fakat çok iyi niyetlerle yaptılar bunu.) Allah’ın rızasını kazanmak için yaptılar ama ona da riayet edemeyiverdiler. Rab-bim fıtrata karşı gelmemizi yasaklıyor bir kere.

Mesela bu ayet-i kerimenin tefsirinde, Mevdudi merhum çok güzel misaller vermiş. Kendi kitaplarından. Yani Hıristiyanların tarih boyunca yazdığı kitaplardan örnekler vermiş. Rabbim yasaklamadığı halde, kendi­lerine yasaklayan bu adamlar, kilisenin içerisinde binbir rezalet yapma mecburiyetinde kaldılar. Çünkü fıtratlarında olan şeyi gemleme tarafına gittiler. Buna da muvaffak olamadılar,

Rabbim ona işaret ediyor zaten, Allah (c.c.) bize (Ruhbanların duru­munu anlattıktan sonra) yöneliyor ve diyor ki.[94]

(87) Ey iman edenler, Allah’ın size helal kıldığı temiz şeyleri ha­ram kılmayın ve haddi aşmayın. Allah haddi aşanları sevmez.

Helallar sayılmaz diyoruz. Çünkü helallar sayılacak olursa Kur’an musaf olarakyetmez Erik, kayısı, elma helaldir. Mısır, buğday helaldir di­ye yeryüzündeki bütün nimetlerin sayılması gerekir.

Bazen sorarlar. Hocam şu helal mi? Helal diyorum ben. Kitapta yeri­ni göster hocam, diyor. Peki elma helal mi? Gülüyor. Eee ne gülen? He­lal hocam. Göster bakayım bir. Elmanın helalliğini göster bakayım. Yok. Haram olanlar bildirilir, geri kalanlar helaldir. Haram olanlar da azdır. Az olanlar bildirilir, çok olanlar; mesela, kitaplarınızda fıkıh kitaplarında (orucu bozanlar) bildirilir. Orucu bozmayanlar yazılmaz.

Fıkıh kitaplarında (orucu bozmayanlar) başlığı var da, şüpheli olanla­rı açıklar. Şüpheli. Aslında (orucu bozmayanlar) maddesi olmaz. Niye? Oturmak orucu bozmaz. Yürümek orucu bozmaz. El kaldırmak orucu bozmaz. Göz kırpmak orucu bozmaz. O zaman 3000 ciltlik kitap yazmak lâzım. Orucu bozmayanlar diye.

Orucu bozanlar bildirilir. Bir de orucu bozar mı, bozmaz mı diye şüphe edilecek olanlar var. Onlar da bildirilir. Geriye kalan orucu boz­maz. Şimdi size de bir soru sorulsa, Hocam şöyle yapmak orucu bozar mı? denildiğinde: kitapta orucu bozanlar arasında yazılmıyorsa orucu bozmaz o, bitti.

Siz dedinizki, bozulmaz kardeşim. Kitapta yerini göster. Olmaz ki. Göz kırpmak orucu bozar mı? Bozmaz. Ee öyleyse kitaptan göster yerini dersiniz.

“Allah’ın helâl kıldıklarını haram kılmayınız” Bir başka ayet-i keri­mede de “Kimmiş Allah’ın helâl kıldıklarını haram kılanlar” diyor. Yani azarlama ifadesi vardır. “Haddi de aşmayınız.” “Allah haddi aşanları sev­mez” buyuruyor Allah (c.c.) Haddi aşmak ne demektir. Yani smırı geç­mek demektir bu. Sınır da Rabbimin koyduğu (Helâl ve haram) çizgisi­dir.

Haram çizgileri belli. Bunu aşmayacaksınız. Aşmak şöyle dursun. Bir Hadisi Şerifde; “Haram çizgisinin yakınında da olmayın” diyor, Pey­gamber Efendimiz. Hani diyor, koyunlarınızı güderken; bir otlağa gidi­yorsunuz, fakat bir adamın onun yakınında da ekini var. Veya bir orman ki, yasaklanmış bir yer. Oranın yakınına kadar sürünüzü götürseniz onla­rın girmesine engel olamazsınız. Çobanlar ne yaparlar. Sınıra biraz uzak

tutarlar. Komşunun ekinine girmesin diye.

Yok efendim çizgi vardır. Ben çizgide tutarım koyunu, çizgide ko­yunu tutamazsınız bu sefer. Keçiyi hiç tutamazsın zaten. Onun için Rab-bim; “Zinaya yaklaşmayınız.” Kur’an’da zina yapmayınız diye ayet yok. Yaklaşmayın diyor.

Velinin birine sormuşlar. Efendim demişler; Böyle yaşı tam, güzelli­ği tam bir sevgiliyle aynı evde geceleme zorunda kalsanız, o da size doğ­ru meylet se, elinizi değmeden sabah edebilirmisiniz? demişler Şeyh Sa­di (gülistan)mda diyor bunu.

O da demiş ki; Allah beni öyle bir duruma düşürmesin demiş. Al­lah’ın veli kullarından birinin dediği bu.

Onun için: bazı insanlar bu tür günahlara daldığında, ayıplamayın. Ya Rabbi! Onu da bizi de bir daha böyle bir duruma düşürme, diye dua ediniz. Ayıplamak olmaz.

Haddi aşmak, smıra yaklaşmakla başlar. Biz sınıra yaklaşmayalım. Karşı karşıya geldiğimizde; ben kendime güvenirim, demeyin. İslam Enstitüsünde okurken hiç konuşmayan bir arkadaş vardı. 4 seneyi bitirdi gitti, hiç konuşmazdı böyle. Bir garip oğlandı.

Ona soruyorlar birgün. Yahu demişler. (O günlerde de mecliste mil­let vekili alınıp satılıyordu.) Panayır gibi. 5 milyona satılmış. Gazetelerde 10 milyona satılmış diye yazılıp, isimler veriliyordu. Nazif e soruyorlar, Yahu Nazif 10 milyona sen dinini satan mı? diyorlar. Yatılıydı onlar. O demiş ki;

-Valla satmam diyemem. Çünkü 10 milyonla imanımı karşı karşıya hiç görmedim ben demiş.

Sonra gördüğümde, ulen Nazif dedim. 4 sene durdun durdun da, 4 sene sonra durnayı gözünden vurdun. Kimsenin söyleyemeyeceği sözü ettin dedim. Öyle ya, bak bugün bile tekrar ediyoruz. 4 sene konuşulanla­rın hiçbir lafını tekrarlamıyorum ben. Ama Nazif in birtek sözü tekrar ediliyor.

“Söz de silah gibidir” demişler. Öyle kolay kolay atışı yapılmaz. Tu­tulur tutulur tam zamanında atılır.[95]

(88) Allah’ın rızik olarak verdiklerinden helal ve temiz olarak yi­yin ve iman ettiğiniz Allah’dan sakının.

Allah’ın size rızk olarak verdiklerinden, helal olarak yiyiniz ve de te­miz olarak yiyiniz.” Bir yediğimiz helal olacak. Birde temiz olacak, di­yor. Bu adamlar bize temizlik Öğretmeye çalışıyorlar. Müslümana temiz­lik Öğretilmez. Müslümanm yapısı temizdir.

Müslüman günde 5 defa elini yüzünü yıkayan adamdır. Müslüman, peygamberin emrine uyarak dişlerini fırçalayan insandır. “O Allah’dan sakının ki siz o Allah’a iman ediyorsunuz.” İman ettiğiniz Allah’dan sakı­nınız, diyor Allah (c.c.)[96]

(89) Allah sizi kasıtsız yeminlerinizden hesaba çekmez. Ancak bi­lerek yaptığınız yeminlerden hesaba çeker. Bilerek yapılıp bozulan yeminin keffareti: Ailenizi doyurduğunuz yemeğin orta hallisiyle on fakiri doyurmaktır veya on fakiri giydirmek veya bir köle azad et­mektir. Kim bunları bulamazsa üçgün oruç gerekir. İşte yemin etti­ğinizde yeminlerinizi bozmanın cezası budur. Yeminlerinizi koru­yun. Şükredesiniz diye Allah ayetlerini size işte böyle açıklar.

Allah (c.c.) 87. ve 88. ayet-i kerimelerinde: “Allah’ın helal kıldıkları­nı haram kılmayınız. Haddi aşmayınız. Yani helalları haram kılmak da haddi aşmak olduğu bildirilmiş oluyor.

Allah’ın helal dediğine haram demek veya haram dediğine helal de­mek haddi aşmak oluyor. Allah’ın temiz olarak, helal olarak yarattıkları­nı da yeyiniz, dedikten sonra: İnsanların hayat boyu çokça karşı karşıya kaldıkları ve çokça tekrarladıkları yeminin ahkamını bildiriyor Allah (c.c).

Yemin eskiden beri devam edegelen ve bütün milletlerin hayatında olagelen şeydir. Yemin etmek günah değildir. Çünki Kur’an-i Kerim’de Allah (c.c.) bizzat kendisi yemin ediyor.

Birçok ayet-i kerimede Allah (c.c.) o anlatacağı şeyin önemine dik­kat çekmek üzere yeminler etmiştir. Kur’an-i Kerimin Arapça olarak indi­rildiğini anlatırken, Rabbim, (anlayasınız) ifadesini kullanıyor. “Anlayasınız diye böyle (arapça olarak) indirdik” diyor ya. Bizim kullandığımız kelimeleri ve tâbirleri kullanıyor Kur’an-ı Kerim’de. Anlamamız için. De­mek ki; insanoğlu yemin ediyor.

Hz. Adem’den günümüze kadar, insanlar sözlerini kuvvetlendirmek için yemine başvurmuşlardır. Zaten yeminin İslam hukukundaki tarifi de; kişinin birşeyi yapmak veya yapmamak için sözünü kuvvetlendirmek

üzere kullandığı kelimelerdir, diye tarif edilmiş.

Sözünü kuvvetlendirmek için. Yapacağı veya yapmayacağı şeyde ka­rarını kuvvetlendirmek üzere başvurduğu yola (yemin) diyoruz..

1- Bir, yemini mün’akidedir. O şu işi geleceğe yönelik olarak yapaca­ğım. Vallahi ve Billahi o işi yapacağım. Allah’ın isimlerini kullanarak: (Vallahi ve Billahi) (verrahmani verrahimi) de olur. İsimlerinden, esmai hüsnasmdan herhangi birilerini kullanarak, Allah’a dayanarak, Allah’ın adını anarak; “Şu işi yapacağım veya yapmayacağım” diye yapmış oldu­ğu yemine: (yemini münakide) derler. Bunu yerine getirmesi zaruridir. Yani yapacağım demişse yapmalıdır. Yapmayacağım demişse yapmama­lıdır. Ancak, eğer yapmayacağım dediği şeyler, dinen doğru değilse, me­sela; “Vallahi babam ve annemle bundan sonra konuşmayacağım veya kardeşimle konuşmayacağım veya komşusuyla (hani kızmışlar, vallahi seninle bundan sonra konuşmam) demişse müslüman bu yemini bozmalı­dır.

Çünkü küs kalması, yemini bozmasından daha büyük bir sorumluluk getireceğinden bu yemini bozması gerekmektedir. Fakat yaptığı yeminler meşru ise; mesela vallahi bundan sonra içki içmeyeceğim, zina etmeyeceğim, sigara içmeyeceğim gibi yeminler etmişse buna riayet etmesi ge­rekir. Buna (yemini münakide) diyoruz. Geleceğe dönük bir işi yapma veya yapmama konusunda kişinin yemin etmesine: (yemini münakide) deniliyor. Ve ayet-i kerimede kelimesinden almışlar, yeminin bir çeşidide:

2- (Yemini Lağv)dır. Bunu da şöyle tarif etmişler. Kişi yalan söyle­mek kasdıyla değil, doğru söylüyorum zannıyla, “Vallahi ben onu gör-ı müştüm” geçen sene, veya duymuştum gibi yemin ediyor. Fakat sonradan öğreniliyor ki bu yanlışmış.

Fakat kişinin kasdında yalan yok. Bile bile bu yemini yapmıyor. Ya­lan dâ söylemiyor. Böyle zannediyor idi. Bundan dolayı keffaret de ge­rekmez. Sorumluluk da gerekmez demişler.

3- Bir de (yemini ğamus)) vardır ki; (Ğamus) Arabın dilinde (batmak) yani suya batmak manâsmdadır. (Yemini ğamus) ise kişinin yalana bat­masını gerektiren yemindir. Günaha batmasını gerektiren yemindir. O da: görmediğini bildiği halde (vallahi ben onu gördüm) yalan söylüyor. (Bil­lahi ben onu aldım.) almadı aslında. (Billahi söyledim) aslında söyleme­di. O biliyor yalnız. Söylemediğini bildiği halde. Yaptığı halde yapma­dım diyor. Yapmadığı halde yaptım, diyor. Bu konuda yemin ediyor ve bu adam için keffaret gerekmiyor.

Bu adamın istiğfardan başka yolu yoktur. Yani Rabbine yönelip is­tiğfardan, af dilemeden başka yolu yoktur, demişler. Burada hukuku be­lirtilen yemin (yemini münakide) dir. Yani geleceğe yönelik olarak (val­lahi ve billahi) şu işi yapacağım demiş de yapamamışsa veya yapmayaca­ğım demiş de yapmışsa o zaman 3 türlü keffaretini ödeme yolunu göster­miştir Rabbim.

1- Öncelik sırasına göre (önemine göre öncelik sırası verilmiş.) En fakiri sabahlı ve akşamlı olarak doyuracak. Tabii ki ayette (sabahlı ak­şamlı) demiyor. Ayette, en fakiri doyuracak diyor. Bunu Hanefi Fakihleri; “Sabah ve akşam yemeği olmak üzere 2 öğün yemek verecek şekilde en fakiri doyuracaktır.”

Nasıl? Yani yemeğin çeşidi nasıl olacak bu sefer. Hani bazılarının yemeği vardır ki, bir adam 100.000 TL. la, 200.000 TL.la 300.000 TL. la yerine göre, yiyeceği lokantaya göre veya yapan ustasına göre fiyatıda değişir

Rabbim onun da ölçüsünü vermiş. “Ailenize yedirdiğiniz yiyeceğin ortasını” Hani bayram-seyran günlerinde fazladan yedirdiğiniz değil. Ve­ya dar günlerinizde az yedirdiğiniz de değil. Orta halli Hani bir Ramazan yemeği gibi süslü püslü değil ama, çok kıt da değil, orta halli, yani bir adamın 365 gününde ailesine ortalama ne yediriyorsa, ondan yedirmesi diyor.

Fakihlerimiz Efendimizin hadislerinden hareketle asgari ölçüyü bil­dirmişler. Bizim de bugünkü ölçü birimimize göre, şöyle böyle l,666kg buğday,veya 3,333 kg arpa,veya hurma veya üzüm veya bunları para olarak karşılığı verilir.

Fakat geçen sene Ramazan’da gördünüz. Ramazan’da müftülükler, (sadakayı fıtr) ı lira olarak değerini ilan ettiler. İlan eden müfti efendiler, İstanbul müftisi de diğer müftiler de, fakihlerin fıkıh kitaplarında yazmış oldukları ölçü birimlerini verdiler. Haklı olarak. Bir baktılar ki orda, buğdaydan 1500 TL. hurmadan 60.000 TL.

Halbuki Peygamber Efendimiz (a.s.v.) zamanında 1.5 kg. buğday verdiniz mi 3.33 kg hurma alabiliyorsunuz, 3.33 kg arpa alıyorsunuz. 1,5 kg buğday veriyorsunuz 3.33 kg kuru üzüm alıyorsunuz. Değerler böyle biri birini karşılıyordu.

Günümüzde buğdayın, özellikle Türkiye’de fazlaca yetişmiş olması fiyatını düşürdü. Hurmanın Türkiye’de olmaması hurmanın fiyatını artır­dı. Bilemiyorum. Suud’da da bunun tersi olabilir. Orada da buğday fazla, hurma aşağı olabilir, bilmiyorum şu andaki durum nedir.

Fakat bize ölçü olarak Allah (c.c.) “Bu fakire verilenin ölçüsünü şu kadar dirhem” dememiş. “Ailenize yedirdiğinizin ortasını “demiş. Biz bu­na dikkat edelim.

Fakire, yemin keffaretinden dolayı verirken, oruç keffaretinden dola­yı da fakire birşey dağıtırken (mesela 60-70-80’ine gelmiş. Oruç tutamaz hale gelmiş, Doktorlar demiş ki, oruç tutamaz. Hakikaten annenize- ba­banıza bakıyorsunuz oruç tutamıyor. Fakat ileride tutacağı yok. Hastalık öyle bir hastalık. Bu sefer onun orucunun keffaretini veriyorsunuz) keffa-reti verirken; (bir fakirin 1 günlük yiyeceği) ölçüsü sizin yiyeceğinizin ortası.

Bunu esas alıverin ve ona göre verin. Ama bana gelirseniz; kardaşını bunun en azı 1500 liradır bu sene, azamisi 60.000 TL. diyoruz. Fakat 1500 lirayı verdiğimiz zaman, bu ayeti kerimenin ruhuna biraz ters düşer gibi geliyor. Çünkü 1500 TL’la yemek yenmiyor. Bir ailede bir fert ye­mek yemiyor. Hepsi Öğleyi de, hem sabahı, hem akşamı. Yani bir öğünde yetmiyen parayı biz, iki Öğüne yetirmeye çalışıyoruz. Başkası yerse yalnız. Kendimiz yersek yine icabına bakıyoruz.

Veya “On fakiri giydirmeyi” Yeminin keffaretidir bu. “Bir köleyi sa­tın alıp, hürriyetine kavuşturmayı.” Veya, bunları bulamazsa bir kişi, kim bunları bulamazsa. Yani yedirecek yok. Giydirecek yok. Yeminini bozmuş, köle azad etmek için köle de yok, para da yok. O zaman, “Üç gün oruç tutmak vardır.”

Adam böyle yemin etmiş de, yahu hocam 3 gün oruç tutsakmı acaba diyor. Çünkü keseden birşey gitmiyor. Halbuki bu 4. sıradadır. Yani Kur’an-ı Kerim’de; nedense bu halkımızın dilinde de bu 3 gün değil mi? Nolur yeminini bozuver, 3 gün oruç tutuver diyor.

Kur’an-ı Kerim’de sıralamalara da alimlerimiz dikkat etmişler. Birin­ci sırada 10 fakiri doyurmak. Çünkü açlıktan önemli doyurmak. Bir ada­mı yükle gezdirirsiniz ama aç gezdirmeniz mümkin değil. İkinci sırada giydirmek. 10 tane fakiri giydirmek. Üçüncü sırada köle azad etmek. Dördüncü sırada da oruç tutmak. Adam dördüncü sıradan başlıyor. Çün­kü keseye değmiyor 4. sıra.

“İşte yemin ettiğiniz’de yemininizden dönerseniz, yeminlerinizin kef-fareti işte budur.” Öyleyse burada Rabbim keffaretini gösterince, yemini­nizi bozun anlamında demiyor. “Siz yeminlerinizi koruyunuz.” Bunun iki yönlü manası var yalnız. Yemin etmeyiniz, bir kerre. Yani insanın iç dünyasında yemin etme hakkı var ama, tasvip edilmiyor bu. “Yemin et­meyiniz.” “Hem de yemininizi koruyunuz” ayetini böyle anlayacağız. Böyle alelusul yere silah kullanılmaz. Silah gibidir. Silah da nedir? İnsa­nın kendi yüzünü takviye içindir ama, adam tutup silahını sağa-sola atmı­yor. Attı mı tutması gerekiyor. Bir iş yapması gerekiyor.

Bu yeminlerimiz de bizim özümüzden ve dilimizden geliyor. Kolay kolay harcanmaması gerekiyor. Eğer harcarsanız sözünüz de değerini kaybediyor.

Burada söz değer yitiriyor, aslında. Değerinizi siz kendiniz yitirirsi­niz. Eğer çok yemin ederseniz orada değeri siz yitiriyorsunuz. (Valla-billa) nız yetmiyor. (Vallahi-billahi-tallahi), o da yetmez bir gün. (Avrat boş olsun) demeye başlar bu sefer. Avrat boşayan heriflerin avrat boşamaları­na sebep: Vallahi-billahi-tallahi’yi bitirmiş, ondan sonra sıra avrat boşa­maya gelmiş. Derken hani şeyde. Adamın cebinde para bitince, meyha­nede avradı koyayım derler ya, buna benzer birşey yani. Avrat boş olsun deme de buna benzer. Oraya gidiyor.

Rabbim de; “Yeminlerinizi koruyunuz.” Evvela yemin etmeyiniz. Böyle olalım bir. İkinci; yemin etmişseniz ve meşru bir sebepten dolayı etmişseniz, yeminlerinizi koruyunuz. Ama biraz önce de dediğim gibi ye­mininiz meşru değilse, İslama uygun değilse, (Yani annemle-babamla vallahi görüşmeyeceğim. Ölürsen ölüne gelmeyeceğim) gibi yeminler ge­çersizdir. Onları derhal bozmak gerekiyor. O yeminin keffaretini mutlak ödemek gerekiyor.

Tabii yeminler, Allah’ın isimleri ile olur demişler. Yoksa “Peygam­berime yemin olsun ki,” yemin değildir. “Kur’an-a yemin olsun ki” yemin değildir, demişler bizim fakihlerimiz.

Mutlaka Allah’ın Esma-i Hüsnasmdan biriyle olmalıdır. Fıkıh kitap­larında geniş açıklaması var bunun. Kitabül Eyman, (yeminler kitabı) bö­lümünde bu geçer.

“Allah’a şükredesiniz diye, Allah ayetlerini işte böylece açıklar” Yani Allah bunu açıklıyor bize, şükretmemiz için. Niye? İnsan yemin ediyor. Ahkâmını da bilmezse; “Ya ben yemin ettim ne olacak benim halim” di­ye bir bunalıma gidebilir. Dinine bağlı insanlar için söz konusu bu yalnız. Bunun ahkamını da Rabbim verivermiş, böylece bir kolaylık sağlanmış oluyor. Ahkamını yerine getirmekle rahata kavuşuyor. Yemini bozmuşsa bir adam: 10 fakiri doyurur. Rabbimin emrine göre hareket ettiğinden do­layı içindeki sıkıntıyı atmış olur. Veya 10 fakiri giydirmekle. 10 fakiri giydirmenin ölçüsü de demişler. Erkekler de göbekle diz arasını kapata­cak kadar, asgarisi bu. Göbekle-diz kapağı arasını kapatacak şekilde bir elbise vermekle keffaret yerine gelir. Kadınlarda ise, tesettüre riayet ede­cek şekilde. Tamamını örtecek şekilde bir elbise alımverilecektir.

Bundan sonra, 90. ayet-i kerime de Allah (c.c.) içkinin, kumarın fal

oklarının: şeytanın amelinden olduğunu ve de pis olduğunu, kurtuluşa erebilmemiz için ondan sakınmamız gerektiğini ifade ediyor ve,[97]

(90) Ey iman edenler, şarap, kumar, putlar ve fal okları şeytanın işinden olan birer pisliktir, ondan sakının olaki kurtulursunuz.

Bunlar pistir, diyor. Pisliktir ve de şeytanın amelindedir. Şeytanın amelindençlir. Şeytan bu işleri teşvik eder. Şeytan bunları insanlara ves­vese olarak verir. Öyleyse bunlardan kaçının ki, kurtuluşa eresiniz. “On­dan kaçının ki kurtuluşa eresiniz” diyor Allah (c.c.)

Çok değerli bir tefsir, Türkçeye tercüme edilirken: buradaki”el ham-ru” hamru kelimesini (rakı) diye tercüme etmişi er. Tefsir kitabı çok de­ğerli ama, tercümeyi yapan arkadaş (rakı) diye tercüme etmiş. Yanlışlığa düşmüştür.

Çünkü; âlimlerimizin bu ayet-i kerimede, bu (hamr) kelimesi üzerin­de birçok güzel sözleri vardır. O güzel sözleri günümüzde bizim, rahat hareket etmemize sebeptir, onların ihtilafları. (Hamr): demişler; üzümün, hurmanın bu tür yiyecek maddelerinin böyle, durduğu yerde kabarması ve köpük atıp acıma haline dönüşmesi ve içildiği takdir de sarhoşluk ver­mesi.

Türkçe karşılığı buna (şarap) denmiş. İyi bir karşılık bulmuşlar. Bi­zim çok eski Türk âlimleri bu ayet-i kerime’ye mana verirlerken ona şa­rap demişler. Üzümden, hurmadan, buğdaydan ve tür şeylerden yapıldığı için. Şimdi rakı, alkol veya diğer maddeler aynı usulde yapılmıyormuş. Alkol karıştırılmak suretiyle uyuşturucu özelliği verilen içkiler imal ediliyor. Aradaki fark şu, İkisini de içmek haram.

Efendimiz (a.s.v.) (Küllü müskirin haram) “Her sarhoşluk veren ha­ramdır” Ne kadarı? “Çoğu sarhoşluk veren şeylerin azı da haramdır” di­yor Efendimiz (a.s.v.) Mikrop, insana mikrop zararlı ise; bir mikrop ku­yusuna düşmekle birtek mikrobun, gözünüzden, dişinizden veya yaranız­dan içine girmesi aynıdır, insanın bütün vücudunu hasta düşürebiliyor. Aynı şekilde “Çoğu haram olanın azı da haramdır” diyor Efendimiz (a.s.v.)

Fakat fark şu. Yani şarap demenin şu faydası var. Mesela günümüz­de: Efendim kolonyayı kullanabilirrniyiz, kullanamazmıyız? Münakaşası var. İspirtoyu kullanabilirrniyiz. Yani vücudumuzda bir yaraya sürebilir-miyiz? Veya vücudumuza dökülse ne olur? Gibi sorular sorulduğunda; değerli ilim adamlarımız son dönemde, demişlerki;

“Bazı haramlar vardır ki: “haram liaynihi” yani bizzat o şeyin kendisi haramdır.” Bazı haramlar vardır ki: başka bir sebepten dolayı haramdır. “Kendisi haram değildir de başka bir sebepten dolayı haramdır” diyorlar. Şimdi Rabbim burada “şarap necistir, pisliktir” diyor. Alimlerimiz demiş­ler ki: “Rabbim şarap (hamr) kelimesini kullanmakla: o zaman arabın di­linde üzüm hurma gibi şeylerden olana (hamr) diyorlardı. Bunun bizzat kendisi, içilmesi de haram, elinize döküldüğü zaman yıkanmadan namaz kılınmaz. Kendisi de haram, kullanılması da haram.”

“Öyleyse alkol, o sarhoşluk verdiğinden dolayı içilmesi haram, ama üzerinize sürecek oluşanız namaza mani değildir. Kolonya namaza mani değil. Ispirtonamazamani değil” diyen, son dönemde yetişen âlimlerimiz çoğunlukta.

Tabii bunlar da kendiliklerinden vermiyorlar. Birşeyin zatı haramdır. Yok başka bir sebepten dolayı haramdır. Şarabın kendisi haramdır. Sar­hoşluk vermesinden dolayı haram. Bizzat kendisinin de (rics) olmasından dolayı (Ayet-i kerimeyle) pislik olmasından dolayı kullanımı da haram­dır.

Ama rakı veya diğer şeyler sarhoşluk vermesi nedeni ile, (alkol) mesela haramdır. Mesela ispirto içen de sarhoş oluyormuş. İspirto içen kişi sarhoşluk vermesinden dolayı günaha giriyor. Büyük günaha giriyor. Ama üstüne dökülürse namaza mani değildir, demiş alimlerimiz.

Mesela altın, erkeğe takılması haramdır. Onun zatı haram değildir. (Haram liaynihi) (Haram liğayrihi) dediğimiz şey. Ayniyle haram değil altın. Ama erkeğin takması haram. Zatında haramlık yok. Erkeğin takma­sı söz konusu olunca, yani ziynet kullanımı söz konusu olunca haram oluveriyor.

Peki. Altun haram. Yani erkeğin kullanması haram. Peki bir kişi al-tun yüksüğü taksa, namaz kılsa namazı olur. Çünkü zatı haram değil onun. Zatı pislik değil.

Altun yüzüğü takan, Peygamber Efendimizin hadisine binaen haramı işliyor. Fakat namaza mani değil. Bazı arkadaşlarımız şöyle biliyor bunu. Erkeğin yüzük takması haram mı? Haram Peki bir adamın üzerine şarap döküise namaz kılabilir mi? Kılamaz. O haram olduğundan dolayı kıla­maz. Altun da haram. Erkeğin takması haram. Öyleyse altun yüzüğü ta­kınca onunda namazı olmaz. Fetvasına gidiyor. Okumadan âlim olan. Gezmeden seyyah olan arkadaşlar.

Şimdi Allah (c.c.) Kur’an-ı Keriminde birçok emir ve yasakların niye verildiğinin hikmetini bizzat kendisi beyan ediyor. Tamamını değil. Bir-iki hikmetini beyan ediveriyor.

Yani siz benim emrime uyun. Faydası şu. Siz benim yasağıma uyun, faydası şu, diye faydalarından bir-iki faydayı bildiriveriyor. Ama bazı emir ve yasaklar da var ki; bize dünyadaki olan faydaları bildirilmiyor. O nedenle birbiri ardına geliyor o ayetler. Bir faydası bildirilen yasak, birde faydası bildirilmeyen yasak. İkisi de geliyor ardarda bu sayfada.

İçkiden, kumardan, fal oklarından yani şans oyunlarından hepsinin pis olduğunu, şeytanın işlerinden olduğunu ve kaçınılması gerektiğini bil­diriyor Allah (c.c.) ve bunlardan bizi yasaklıyor.Niye?[98]

(91) Şeytan, şarap ve kumarla, aranızda ancak düşmanlık ve kin bırakmak, Allah’ın zikrinden ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz değilmi?

Hakikaten sarhoş olan adamlar namaza gelemezler. Çünkü yasak var. “Ne söylediğinizi bilebilecek duruma gelinceye kadar sarhoşken namaza yaklaşmayın” diyor.

Allah rahmet etsin. Necip Fazıl Kısakürek, (kendisi yazdığı için gıy­bet olmaz) Allah taksiratını affetsin. “Paris’te güneşin nereden doğduğu­nu görmeden geldim.”diyor. 2 sene kalmış. “Çünkü sabah güneş doğma­dan önce kumarhane kapanırdı. Evimize gelir yatardık. Gün batmcaya kadar. Gün battıktan sonra gelir kumarhaneye sabaha kadar kumar oynar­dık. Pariste 2 sene güneşin ne taraftan doğup ne taraftan battığını göre­meden geldim” diyor.

Tabi sonradan tevbe etmiş. İslami çizgiye gelmiş, değerli bir büyüğü­müzdür. Allah rahmet etsin. Yani namaza nasıl mani olur. İşte böylece içki de kumar da mani olur bir. Allahı zikretmeye mani olur iki. Aynı masaya oturmuş insanların arasına düşmanlık atar. Olur mu hocam? Eee gazete sayfalarında gördüğünüz bu değil mi canım.

Kumar masasında kaybeden insan çekti tabancasını karşıdakini vur­du. Oyun ettin diye. Orada oyun ettin diye vurdu. Veya oyunu oynadı kaybedince, parası çıkmayınca adamı bıçakladılar. Gibi haberler.. İçki masasındaki olaylar gibi adliyede çok olay var. İntiharlar da var ayrıca.

“Hala mı vazgeçmeyeceksiniz” diyor Allah (c.c.) Ve bunun zararını biz günümüzde daha iyi görüyoruz. Devlet kademelerinde üst kademeye doğru tırmanan çok değerli arkadaşlarımız; “Hocam sofraya oturma mec-buriyetindesin. Avrupa’dan Amerika’dan heyet gelmiş. İş görüşmeleri ya­pılacak. Oturacaksın. Senden de bilgi ahr” diyor. Üst düzeyde bir görevli. “Sen de orda efendim işte şu şu hazırlıklarımız var, durumumuz budur” filan imza atacaksın. Ama yemekte içmediğine dikkat ediyor adam. Soruyormuş, niye içmedi o? diyormuş. İçenden korkmuyor, içmeyenden kor­kuyor. İçenin başına çorap örmek kolay. İçmeyenin başına çorap örüle-miyor. Adam ayık. Ne taraftan hangi renkte çorap örüyor, onu anlıyor. Bu sefer oyuna gelmemeye gayret ediyor. Gavur diyor ki: “Bu sefer imza atmayalım. Gelecek sefer imza atalım. Ama ben gelinceye kadar da o ar­kadaşı oradan kaydırıverin” diyiveriyor.

Yani müslümanlara böylesine zulüm? Yani içkinin kimlerin lehine çalıştığını, şeytanın lehine çalıştığını gözümüzle görüyoruz. Rabbim de zaten; “Şeytan bunu size vermiş, bu şeytan içindir diyor.

Altmış kişilik otobüsü süren şoför sarhoş olursa otobüs ona teslim edilmez. Yakalanırsa cezalandırılır ve yola devam ettirilmez. Topyekün bir milleti devlet otobüsüne bindirip götüren yöneticilere niçin içki yasa­ğı koymadıklarını açıklayamıyorlar.[99]

(92) Allah’a ve peygambere itaat edin ve (isyandan) sakının. Eğer yüz çevirirseniz iyi bilin ki, Rasulümüze düşen apaçık tebliğdir.

“Eğer sırt çevirirseniz” Yani Allah’ın ve rasulünün emirlerine sırt çe­virirseniz iyi bilin ki, bizim rasulümüz, elçimiz üzerine, düşen apaçık teb­liğdir.” Yani bu peygamberin görevi size bunları duyurmaktır. O da du­yurdu bitti. O peygamber görevini yerine getirdi. Siz de duydunuz ve ilerde mazeret süremezsiniz.

-Ya Rabbi biz bunun haram olduğunu bilmiyorduk ki, deme durumu­nuz yok gayri diyor Allah (c.c.) Peki ama sahabe ve günümüzde bir kısım insanlar diyorlar ki

-Ya biz bunu içtik. Oynadık. Biz bu pisliği yaptık. Ne olacak bizim halimiz diyorlar. Rabbim ona da: “İman edip ameli salih işleyenler, (Yani işlerini düzelten, namazını kılan, hacca giden, zekatını veren İslamın bü­tün emirlerini yerine getiren, yasaklara harfiyyen uyan kişiler için daha önce yaptıklarından günah yoktur,” Yani o defter karıştırılmayacak gayri. Defter kapatılıyor. Allah (c.c.) (gaffar veya gafur) ismi celaliyle orası ka­patılıyor. İman edince iman geçmişi siliyor.

Mekkeyi fethettiğinde, hepsini atfetmiştir. Bir de Amr ibn-il As. Peygamber Efendimiz (a.s.v.).Vın yanma gelmiş: “Ya rasulallah benim cahiliyye döneminde günahım çok fazlaydı” demiş. “İslam geçmişi siler, yok eder” demiş. Yani müslüman ol geçmiş pisliklerinden kurtul demiş.

Yahudiler mağlup edildiklerinde, orada da buna benzer bir söz söyle­miş Efendimiz. “İslam geçmişi siler, ancak borç hariç” demiş. Yani bir yahudi müslüman olmuş, öbür yahudi müslüman olmamış. O yahudinin bu yahudiden alacağı var. Efendimiz borcunu öde demiş. Müslüman olan yahudiye demiş ki: “O yahudiye olan borcunu öde.” islam geçmişi siler, günahları siler ama borç hariç, borcu iade et, de­miş.[100]

(93) İman edip ameli salih işleyenler, AUah’dan sakınıp, iman edip ameli salih işlediklerinde, sonra sakınıp, iman ettiklerinde, son­ra yine sakınıp iyilik de bulundukları zaman yediklerinde hiçbir gü­nah yoktur. Allah iyilik yapanları sever.

İman edip, ameli salih üzere olanların geçmişte yapmış oldukları gü­nahların affedileceği ancak, Tekrar, “İman edip ameli salih işleyenler, (3 defa imanı, 3 defa takvayı zikretmiş Rabbim), 2 defa da ameli salih işle­meyi tekrar etmiş, birde (ihsan) makamına geçişi bildirmiş bize.

İnsanın en büyük varacağı makam (İhsan) makamıdır. Yoksa reisi cumhurluk makamı değil. (İhsan) makamı. Diğerleri geçici. Bu dünyada fayda verici. Ama ihsan makamı dünyada da, ahirette de fayda verir.

Hani bazı insanlar vardır. Güler yüzlü, dinine çok bağlı, tevekküllü insanlar. Fakir de olsalar, dünyada cennet hayatı gibi yaşayan insanlar vardır. İhsan makamına ermiş adamlar bunlar. Ahirette de durumları çok iyi olacaktır. Çünkü, “Allah (mimsin) leri sever diyor.” “İhsan sahibi olanları Allah sever” buyuruyor Rabbim.

3 defa iman, 3 defa takvadan bahsetmiş ve 2 defa ameli salihden 1 defa da ihsandan, en son ihsan. İman-ameli salih, takva ve ihsan makamı­na yükselmek.

Nedir ihsan: Efendimiz (a.s.v.) ; cibril hadisi diye meşhur olan bir hadiste: Cebrail (a.s.) Peygamber Efendimize İslamı sormuş, imanı sor­muş, (ki bu konuda imam-islamı vede ihsanı şerheden üç tane kitapçığım yayınlandı.

İhsan,Allah (c.c.) ıi görür gibi ibadet yapmaktır.” İşinde, aşında, yü­rüyüşünde, oturuşunda, kalkışında, dinine hizmet edişinde, çocuklarına hizmet edişinde, nefsine hizmet edişinde, nefes alış verişinde Allah seni görüyor hissi içerisinde işlerini güzel eylemek.

Aslında hasen, güzel manasına geliyor. Yani işleri güzel eylemek. Anne babaya ihsanı emreder diyor, ayeti kerime. Yani iyiliği emrediyor.

Dostlara, insanlara ve hayvanlara da iyiliği emrediyor. İşte (ihsan) maka­mı bu.

Allah (c.c.)’e karşı, onun koltuğu altında olduğunu bilerek, Allah’ın yarattıklarına karşı güzel muamele etmeye ihsan, makamı diyoruz. Bura­ya geçmek için de: evvela iman, sonra ameli salih, bu iman ve ameli sa-lih kişide refleks hale gelirse takva olur o.

Gözümüz karşıdan gelen pisliğe karşı bizden emir almadan, harekete geçiyor ya. İnsanın da davranışları hep iyiye göre ayarlanıyor. Takva ma­kamına ondan sonra da ihsan makamına geçiş oluyor.

Bu 94. ayeti kerime de; hikmeti bize bildirilmeyen bir yasaktan bah­sediliyor. Hani Kur’anda bazı yasaklar vardır ki; hikmeti bildirilmemiş. Burada hikmeti bize bildirilmeyen bir yasak var.[101]

(94) Ey iman edenler, Allah’ı görmeden ondan kimin korktuğunu ayırdetmek için ellerinizin ve mızraklarınızın ulaşivereceği avla sizi imtihan edecektir. Bundan sonra kim haddi aşarsa onun için acıklı bir azap vardır.

Mutlaka imtihan edecek. Öyle bir av ki, o ava elinizi uzativerseniz,1 tutabileceksiniz. Veya mızrağınızı atsanız vurabileceksiniz. Öyle avlar var ama, o -avlan avlamama konusunda Allah sizi imtihan edecek. Niçin? “Kim Allah’ı görmeden ona iman ediyor ve ondan sakınıyor, onları orta­ya çıkarmak için. O biliyor, Rabbim de. Bize gösteriyor. Amel defterimi­ze geçirtiyor bunu. Bunları ortaya koymak için. Hudeybiye musalahası

yapıldığı sene o umre yapılamamıştı ama, Hudeybiye denilen yerde; tef-sircilerin ifade ettiğine göre, tavşanlar, ceylanlar diyor. Şimdi Cey­lan meylan yok orda. Fakat eski tefsir kitaplarımızda ceylanların, şöyle yakınlarına kadar geldiğini, hatta develerinin eşyalarının arasında artıkla­rından yediklerini (yani çok miktarda demek ki av hayvanı var) Hemen ayeti kerime de “Elinizi uzatıverseniz tutacaksınız” veya mızraklarınızı atsanız vurabileceksiniz.”

Böylesine avlar gelmiş ama; Rabbim diyor ki: “Kara avı yasaklan­mıştır.” Niye yasaklanmıştır? Niyesi yok. Rabbimin emrine uyup uyma­dığınız ortaya çıksın diye.

Hatta hanefi mezhebine göre; vursanız etini de yiyemezsiniz. Ya ben bunu vurayım da cezasını ödeyeyim. Zaten cezası geliyor. Cezasını da bildiriyor Rabbim. Vurursanız cezası nedir?[102]

(95) Ey iman edenler, ihramlı iken avı öldürmeyin. Sizden biri bilerek avı öldürse cezası: sizden iki adil kişinin kararıyla, öldürdü­ğü avm dengi bir hayvanı Kabede kurban olarak kesmek, veya fakir-

Ieri doyurmak veya buna denk oruç tutmaktır. Bu yaptığının cezası­nı tutmak içindir. Geçmişde olanları Allah afvetti. Kim geçmişe dö­nerse Allah ondan intikamını alır. Allah güçlüdür, intikam sahibidir.

Peki buna kim hüküm verecek. Devemi kesecek, koyun mu kesecek, siğırmı kesecek. Bunun hükmünü kim verecek. “Sizden adalet sahibi kişi­ler buna hüküm verecek.” Şimdi bazıları okumadan alim dediğimiz kişi­ler; (Türkiye’de var bunlardan) Niyetleri iyi yalnız arkadaşların. Tanıştığımız bazı arkadaşlar var. Niyet iyi de bilgi yok. Biz Kur’andan başkasını bilmeyiz, sünnete bile iti­bar etmeyiz, diyenler var.

Yani niyeti iyi olduğu için biraz sevgim vardır bunlara. Düzelebilir bunlar. Ayette diyor ki “Allah’a itaat ediniz, rasulüne itaat ediniz.”

Allah’a itaat ediniz demek Kur’ana itaat ediniz demektir. Rasulüne itaat ediniz demek sünnete uyunuz demektir. Burada Fakihlere de işaret var Rabbim tarafından fakihlerin sözüne de itibar edilmesine işaret var­dır. Çünkü bir adam birşey öldürmüş. Onun karşılığında neyi kurban ede­cek veya neyi keffaret olarak ödeyecek. Onu fakihler beyan ediyor. Onun için bakarsanız haccm ahkamına, orada hacda keffaretler bölümüne ba­karsanız: Mesela bizim Türkiye’de yazılmış ilmihal kitaplarında, “İşte bir ceylan öldüren bir koyun keser. Bir tavşan öldüren şu kadar sadaka verir, gibicesine öldürdüğü hayvanın- karşıtı da fıkıh kitaplarında bildirilmiş. Kim bunlar? Adalet sahibi kişilerdir, ki: onların hükmünün de geçerli olacağını ifade ediyor.

Helal olan bir yiyeceği Rabbim haram kılmış. Tavşanı, geyiği veya ceylanı avlamak helaldir. Ama demiş ki bu bir imtihandır. Emre itaatsiz­lik veya itaathlığı ortaya çıkarmak içindir.

Rabbim zaten biliyor. Neyi ne yapacağımızı. Fakat bizim itiraz edip etmeme durumumuz var ya. Bazıları sorarlarmış imamlara. Efendim Al­lah bizim ne yapıp yapmayacağımızı biliyormuydu? Biliyordu. Peki öy­leyse dünya’ya getirmeden bizi; Yani dünya’ya gelmeden. “Bu dünyada cennetlik olacaktı, bunu cennete göndereyim. Bu kötü amel yapacaktı.

Bunu cehenneme göndereyim” deseydi ya. Niçin getirdi bizi bu dünyaya?

Öğretmen 8 sene sonra,” çocuklar ben sizin hepinizin durumunu bili­yorum. İmtihana gerek yok. Şu şu arkadaşlarınız geçecek. Bu bu arka­daşlarınız kalacak.” dese. Kalanlar kabul eder mi? Yok hocam biz bir ge­ce çalışırız, kitabın hepsini ezberleriz. Sen imtihanı yap derler.

İmtihanı yapıyor. Tabii öğretmenin dediği çıkıyor aslında. Onların bir gecede halledemeyecekleri sorular var. Geçenler geçiyor. Kalanlar-kaliyor. Kalanların itiraz hakkı yok oluyor, yalnız. Hocam beni niye bıraktın?diyenlere defterlerinigösteriveriyor. Traşını gözünün önüne indiriveriyor. İşte soru-işte cevap diyor.

Allah (c.c.) bizi eğer yeryüzüne getirmeden ahirette böyle yapmış ol­saydı. Yok ya Rabbi, beni getirmiş olsaydın, nasıl olur, böyle nimetlerini göreceğim, senin ayetlerini göreceğim, peygamberlerini göreceğim de is­yan mı ederim. Deli miyim diye itiraz ederdi. O da getiriyor. Bu dünyada amel defterini dolduruyor. Öbür dünyada itiraz edecek olursa, bak işte defter. Deftere bile itiraz olacağını haber veriyor.

Deftere itiraz edecek olursa. Hani deftere bir bakıyor, kap kara. Ben bunu yapmadım. Bu başkasının defteri, dediğinde de; “Ellerini konuştu­rur. Dillerini konuşturur” diyor Rabbim ayeti kerimede.

Yani imtihan içinde yasaklanmış olanlar vardır. Buna şöyle dikkat çekelim. Bundan birkaç sene önce modaydı. İstanbul da 10-15 sene önce vaizlerimizin bir kısmı vaazlarında Cenab-ı Allah domuzu niye haram kıldı bilirmisiniz? Niye haram kılmış? İçinde tirişin maddeleri varmış. O maddeler de şu şu hastalıklara sebep olurmuş. Onun için haram kıl­mış.

Kur’an-ı Kerim de böyle birşey yok. Peygamber Efendimizin hadi­sinde de böyle birşey yok. Yasak kılınmıştır, bu kadar. Niyesi yok. Yasak kılındığı için yemiyoruz. Eğer üriğinden hareket edecek olursan, batılı der ki, bizim icat ettiğimiz ilaçlarımız var. O ilaçla kaynattıkmi o tirişin maddeleri tamamen Ölür. “filet ortadan kalkınca, haramiık da ortadan kal-

kar.” Kaidesi vardır, hukukumuzda. O illet kalkmıştır. Öyle ise helal ol­muştur, derse ne diyeceğiz. Yok öyle birşey. Haram kılınmıştır. İmtihan için haram kılınmıştır. Tutan tutsun. Tutmayan tutmasın.

Peki bunun benzeri. Mesela Bakara suresinin 249. ayeti kerimesinde geçmişti. Tâlût, beni İsrail devletlerinden birinin komutanı. Peygamberin ismi verilmiyor Kur’an-ı Kerim’de . Peygamber kelimesi ile ifade edili­yor. Yerlerinden, yurtlarından sürülmüşler, haksızlığa uğramışlar. Benîi İsraili derleyip toplama görevini üstleniyor Tâlût.

O insanların itiraz edenlerini saf dışı bırakıyor. Ama kendisine katı­lanlarla o günün zalim komutam Câlût’a karşı harbetmek üzere bir ordu hazırlıyor. Bunlarla yola çıkıyor. Bir yere geliyorlar. Diyor ki;

“Allah sizi bir nehirle imtihan edecektir. Kim o nehirden içerse ben­den değildir.” Halbuki su hayattır ve helaldir.” O sudan içen benden ay­rılsın. Kim ondan içmezse o bendendir” diyor. Derken su ile karşı karşıya geliveriyorlar. Bu susuz adamlar.

-Demişler ki, Allah’ın helal kıldığını hangi peygamber yasaklamış, kitabımız da varmı bu. Tevratta varmı bu suyun içilmeyeceği? Bu niye kendi kendine yasaklıyor. Suya hücum.

Ondan sonra kendi arkadaşlarına, “için” dedi. “Ancak avucuyla iç­mek üzere diğerlerine müsaade etti ve onlarla Câlût’a karşı harbi kazandı da.”

İlerde devam ediyor. Dâvud (a.s.) da var orada, Tâlût’un ordusunda. “Dâvud Câlût’u öldürüyor, Neticede müslümanlar zaferi elde ediyorlar. Burada” suyu haram kıldım deniyor, yasakladım” diyor. Onlar kendile­rinde değil . Yani en zor anda komutanın emrine itaat edenle etmeyen ayırt ediliyor. Burada da Allah’dan korkanla-korkmayan ayırt ediliyor. Bu ayet-i kerimelerde.

Ayet-i kerimede; “Elinizin değiverdiği avlar. Mızrağınızı kurşununu­zu atıverseniz vuracağınız avlar, size haram kılındı.”

Elimizde olmayan şeylerin haram kılınmasında imtihanı başarırız

biz. Ama elimizin altında olanda biraz zor. Anlatırlar. Dağda bir derviş varmış. Evliya diye biliniyor. Bir de şehirde derviş varmış. O da evliya biliniyor. Kunduracılık yaparmış. Dağdaki derviş, şehirdeki dervişin ya­nma gelmiş, Dağdan ona hediye olarak kar getirmiş. Mendilinin içine sarmış getirmiş. Şehirdeki dervişin dükkanına girmiş. O da ısınmak için dükkanında ateş yakmış. Karı korun üzerine asıvermiş. Kerametini göste­riyor kar erimiyor. Halbuki ateşin üzerinde karın erimesi ve mendilinde yanması lazım.

Derken bir bayan kundura almak için girer içeriye. Kunduracı çıkarır kundurayı. Bayan kendi halinde kundurayı giyerken, şöyle hafif topuğu­nun üzerine sıyrılıvermiş donu. Topuğu görünce, dağdan inen dervişin gözü kayıvermiş.ve kar erimeye başlamış. Şehirli derviş: .”Durdur karını-söndürüyor korumu” demiş. Yani dağda dervişlik yapmak kolay. Şehirde dervişlik yapmak zor.

Rabbim de burada.; “Ellerinizin uzanıverdiğinde elde edeceği, kurşu­nunuzu ativerdiğinizde vurabileceğiniz bol miktarda av olsa bile, Allah sizi denemek için bunu haram kılmıştır” diyor ve bundan vazgeçmemiz gerekiyor.

Mesela ben, istesem de köşeyi dönemem. Elimde imkan yok. Ama bazı insanlarımız var ki, istese elinde imkan hazır köşeyi dönecek. Ama dönmüyor. O adamın sevabı fazla benden. İkimizde birşey yapmıyoruz ama o elinde imkan olduğu halde haramdır diye yapmıyorsa sevabı fazla.

Hz. Ömer’e sormuşlar. Efendim burada iki insan var. İkiside günaha girmiyor. Ama birisinin elinde imkan varken girmiyor, birisinin elinde imkan olmadığı için günaha girmiyor. Bunların ikiside aynımıdır? (İkisi­de günah işlemiyor yani) Demiş ki, elinde imkan olduğu halde günaha girmeyenin sevabı var. İmkanı olmadığı halde günaha girmeyenin sevabı da yok günahıda yok.

Şeyh Sâdii Şirazi’de bunu şöyle misallendirrniş. “Tevbe günaha gücü yettiği anlarda yapılabilir” demiş. Adam hırsızmış 80 sene hırsızlık yapmış. Kalelere kement atamaz hale gelince; Ya Rabbi! bundan sonra yap­mayacağım diyormuş.

Ömür boyu zina etmiş. Birgün yapamaz hale gelince Ya Rabbi! bun­dan sonra yapmayacağım diyormuş. Zaten yapaman ki. Yani elimizde imkan varken kendimizi bundan alıkoyuyorsak değeri var bunun.

Onun için. Buharide geçen bir hadisi şerif vardır. Hani kişiler en iyi amellerini sayıyorlar. Peygamber Efendimiz haber vermiş. Geçmişte bir toplumdan, yaptığı amelin en iyisini şöyle hayalinden geçiriyor. Mesela bir tanesi diyorki. “Böyle böyle bütün imkânları hazır. Bir eve kapandık ve çok arzu ettiğim bir kadın, imkânsızlıklar içinde kıvranırken, para ve­receğim, mal vereceğim va’diyle evime aldım. Kimse de görmüyordu. Yıllardır da arzu ediyordum. Aman Ya Rabbi tam zina edeceğimde senin yasağın hatırıma geldi ve bu işten vazgeçtim.” diyor. O amelinden dolayı kişinin duası kabul edildiğinden, Efendimiz (a.s.v.) haber veriyor.[103]

(96) Size ve yolculara yiyecek olarak deniz avı ve yemeği size he­lal kılındı. İhramh olduğunuz müddetçe kara avı size haram kılındı. Huzurunda toplanacağınız Allah’dan sakının.

Burada adam ihramını giyse. Yola koyulsa deniz hayvanını avlamayı Allah (c.c.) helal kılmış. “İhramlı olduğunuz müddetçe kara avını avla­mak size haram kılınmıştır” diyor.

Denizde yaşadığı halde, uçabilen hayvanlar kara hayvanıdır. Yensin yenmesin haramdır avlanmaz. Ama Efendimizin bir hadisi şerifinde mü­saade edilen var. Mesela bize zararlı olanlardan. Mesela karga ekine zarar veriyor. Akrep, yılan, kuduz köpek gibi bunların 5 tanesini saymış Pey­gamber Efendimiz. Bunların ihramlı iken de ihramsız iken de öldürülme­sine izin verilmiştir.

Buna kıyasla, zarar veren herşeyin öldürülebileceğini alimlerimiz ic-tihad etmişler. Yani Efendimiz burada 5 tanesinin adını saymış ama, bunlara bakıyoruz ki, kişinin malına veya canına zarar vermektedir. Öy­leyse insanın malına ve canına büyük miktarda zarar verenler öldürülebi-lir. Ondan dolayı da keffaret gerekmez demişler.

“Huzuruna toplanacak olduğumuz Allah’dan sakının” diyor. Başkala­rından ne sakınacaksın. Başkalarının huzuruna toplanmayacağız biz. Kı­yamette kimin huzuruna toplanacaksak, bugünde ondan sakınmamız gerektiğine Allah (c.c.) dikkatimizi çekiyor.

Peki insanlar ihram giyerek hac veya umre için gittikleri yerin nasıl bir yer olduğunu biliyorlarmı?[104]

(97) Allah, Kabeyi, beyti haramı insanlar için Kıyam (doğrulma, ayağa kalkma) yeri kıldı. Haram ayı, kurbanlığı ve boynuna gerdan­lık takılan kurbanlıkları da (kıyama vesile kıldı) Bu, göklerde ve yerdekîleri Allah’ın bildiğini, Allah’ın herşeyi bildiğini bilmeniz içindir.

Hani “kıyama kalktı” derler. Yani bir milletin dirilişine, uyanışına kı­yama kalkma derler. Namazın erkânından birisi kıyamdır. Ayakta durmak Kabe de, insanların ayakta durabilecekleri yerlerden biridir ve en ba­şında gelenidir. Dünyada ki insanların ayakta durabilecekleri ve yönele­cekleri yer sadece Kabedir.

Efendim, Kabeyi Muazzamada bağınlırmıymış? Orada feryadü figan edilirmiymiş? Slogan atılımııymış? Oraya slogan atmak için gidilir. Ka­beyi Muazzamaya slogan atmak için gidilir. Hangi sloganın atılacağıda burdayken öğretilir.

(Lebbeyk Allahümme lebbeyk) diye, burada sloganı nasıl atacağınız da öğretilir. “Ya RaBbi, senin davetine geldim ben. Beni davet edenler var. Eskiden Rusya vardı. Şimdi Amerika var. Onlar da davet ediyorlar ama, Ya Rabbi ben senin davetine koştum geldim, “diye slogan atarlar.

“Senin ortağın yok. Ortaklık iddiasına kalkanlar var. Onları reddede­rek geldim Ya Rabbi” diyerek slogan atmak için. Hem de açıktan. Bağı­rarak. Hemde ayrı ayrı renklerden ayrı ayrı dillerden olan insanların, bira-raya geldiklerinde müştereken söylediği slogan budur. Orası kıyam yeri­dir. Rabbim: bu 97. ayeti kerimesinde “bu beyti insanlar için kıyam yeri kıldık” diyor. Aynı ifade ile. “O haram ayı ve kurbanlıklara takılan ger­danlıkları da bunların alameti kıldık” diyor.

Baş tarafta Maide Suresinin 1. ayetinde de buna değinmişti. “İslamın şeairindendir” Yani, İslama has işaretlerindendir. Diye bildirilmişti bun­lar. Niye? “Allah’ın yerde ve gökte ne varsa hepsini bildiğini, bilmemiz için. Allah herşeyi bilmektedir” diyor Allah (c.c.) Ve devam ediyor.[105]

(98) İyi bilinki: Allah’ın azabı şiddetlidir, ve Allah esirgeyendir,1 bağışlayandır.

Ve (hafe raca’) arasında olacaksın derler ya. İşte bu ayetlerden alınmıştır. Allah’dan: cehenneme bir kişi düşecekmiş dense, o ben olurum diye korkulacak. Cennete bir kişi gidecek dense “Allah beni gönderecek-‘ tir” diye ümit edilecektir.[106]

(99) Peygambere düşen yalnızca apaçık tebliğdir. Allah, açıkladı­ğınızda gizlediğinizide bilir.

Kendisine Rabbim neyi bildirirse onu bilir. Bildirmediğini bilemez ama, açığa çıkardığımızı da, gizli tuttuğumuzu da her ne varsa onu Allah (c.c.) bilir.[107]

(100) Deki: “Pisin çokluğu tuhafına gitsede pis ile temiz denk ol­maz. Ey akıl sahipleri, Allah’dan sakınmki kurtuluşa eresiniz.

Efendim çokluğa bak çokluğa, denir günümüzde. Oğlum çokluk ne tarafta ise o tarafta ol denir. İslamda bu böyle değildir. İsîamda çoğunlu­ğun değil, hakkın yanında olmak vardır.

Bir köy halkı, bir olmuşlar” Bu adama haksız “diyorlar. Bakıyorsu­nuz ki: bir tek adam haklı. Niye haksız diyorlar? O köyün tamamı geçi­mini hırsızlıktan temin ediyorlar. Bir tek o adam yahu ayıptır o ettiğiniz, demiş. Onlar demişler ki, yahu olur mu öyle şey. Bizim köyün en büyük adamı, muhtarı en çok hırsızlık yapan adamdır. En yiğidimiz o. Sen ner-den geldin akılsız herif. Çık şu köyden diyorlar.

Otobüse binenler şoförün kim olacağım seçimle belirlemezler. Ehli­yete bakarlar. Bin kişi ehliyetsize oy verse bir kişide ehliyetli şoföre oy verse bir kişininki geçerli olur.

Altmış kişilik otobüsdekilerin canını korumak için seçime değilde ehliyete bakılırken bir milletin hayatıyla oynayacak olan yöneticiler için ehliyete değilde niçin oy çokluğuna bakılıyor.

İbneler oy çokluğuyla Hz. Lud aleyhisselamı şehirden sürüp çıkarma kararı almışlardı.

Bakırköydeki deli hastahanesinde oylama yapılsa. Dense ki, bütün doktorlar, hemşireler, hastalar, oylamaya katılacak. Tabii hepsi insan. “Hastalara iğne vurulsun mu, vurulmasın mı? Diye oylama yapılsa. Han­gi taraf kazanır. Vurulmasın kazanır.

Peki orada 300 tane hasta, 50 tane de görevli varsa, 50 tane görevli vurulsun diyor. 300 hasta vurulmasın diyor. Efendim memlekette demok­rasi var. Bu hastalara bu ilaçlar vurulmaz. Yok öyle bir şey diyor, Rab-bim. “Pis ile temiz denk olmaz. Velevki pisliğin çokluğu hoşuna gitse bi­le.”

Hani feministler diyor ki: Amerika da %80 kadınlar kocasına varma­dan önce bekâretini gideriyor. Bekâret zarını gideriyor ondan sonra koca­sına varıyor. %80. Şimdi oylama yapılsa Amerika da: Bu serbest bırakıl­sın mı, bırakılmasınmı diye. Serbest bırakılsın demişler.

Peki biz oraya gittik, yerleştik. Amerikan vatandaşı olduk. Vatandaş­lık kimliği aldık. Maazallah. “Valla kardaşım çoğunluk bu tarafta. Ne ya­palım. Hadi kızım sizde mi diyelim. Olmaz böyle şey. Yani pislik pislik­tir. Kim belirler o pisliği. Allah ve rasulü belirler.[108]

(101) Ey iman edenler, açıklandığında hoşunuza gitmeyecek şey­leri sormayın. Eğer Kur’an indirilirken onlardan sorarsanız size açıklanır. Allah onları affetmiştir. Allah esirgeyendir, bağışlayandır.[109]

(102) Sizden önceki toplum onları sormuştu da daha sonra on­larla kâfir olmuşlardı.

Peygamber Efendimiz de; (ayeti kerime inmiş. Haccm farziyeti ko­nusunda) sahabeden biri sormuş. Ya Rasulallah! Her sene mi? Şimdi gü­cü yetene hac farz kılınınca; sahabeden biri her sene mi? diye sormuş. Efendimiz susmuş. Yine her sene mi diye 3 defa sormuş. Bunun üzerine bu ayet nazil olmuş derler. “Hükmü size bildirilmemişse siz soruyu sor­mayın.

Peygamber Efendimiz demiş ki: “Eğer evet dersem her sene farz ola­caktı. Sizin de buna gücünüz yetmezdi” diyor. Yani siz bildirilene uyu­nuz. Bildirilmeyen yasaklanmamıştır zaten. Bildirilmeyen emredilmemiş-tir de zaten. Ve bir genişleme vardır. Soru soruldukça (Hani derler ya, bu içeriye girip çıkanlar. Ağzını ne kadar sıkı tutarsan, o kadar rahat edersin, diyor adam.)

“Eğer ondan Kur’an nazil olurken sorarsanız, sizin için açıklanır.” “Allah o sorulardan dolayı sizi affetmiştir.” “Allah affedicidir, Allah yu­muşak muamele edicidir. ” “Sizden önceki toplumlar peygamberlerine, bu tür sorular sormuşlardır da sonunda kâfir olmuşlardır.”

Ya Yunus (a.s.v.)’a sunuda yapsak mı, şöyle ediversek mi? denmiş. O da peki edin. Peki kılın derken, zamanla zor gelmeye başlamış. Ve za­manla terk etmeye başlamışlar ve zamanla inkara gidivermişler. Olur mu öyle şey, demişler. Kâfir oluvermişler.[110]

(103) Allah, Bahire, Şaibe, Vasile, Hamı (gibi batıl inançları) meşru kılmadı. Ancak kâfirler Allah’a iftira ederler, onların çoğu da akıl edemezler.

Şimdi bu kelimelerin teker teker manası. (Bahira): arabın dilinde 5 defa doğum yapan ve 5. sinde erkek doğuran deveye denirmiş. Bu olacak olursa. 5 defa doğum yapıyor. 5 senede beş tane yavru meydana getirdi. Boduk diyoruz. Devenin yavrusuna. 5. side erkek deve olarak.Bu sefer arabın adeti veya itikadı diyelim. Kulağım yarıveriyor, damgalıyor ve sa­lıveriyor. “Onu kullanmak bize haram” diyorlar. Allah’ın helal kıldığı bu deveyi “kullanmak ve etini yemek bize haram diyorlar.”

(Şaibe) ise; “şu işim şöyle olursa, şu deveyi kullanmayacağım” diyor. (Vasile) ise; “Koyunun dişisi olursa kendilerine ahrlarmış. Erkek olurlar­sa putlarına adak adarlarmış. Peki ikiz olur da birisi erkek-birisi dişi olur­sa, ikisinide putlarına adarlar, onlanda yemezlermiş. (Ham) da; bir erkek devenin neslinden 10 tane deve meydana gelecek olursa, o erkek deveyi salarlar, o dilediği yerde yer, dilediği yerde içer. Kimse de ona müdahale­de etmez. Hindistan inekleri gibi. “Buna dokunmak haramdır” diyorlar mekke müşrikleri.

Rabbim diyor ki, böyle birşey yok. Allah size bunları helal’ kılmıştır. 9 doğursa da, 5 veya 3 doğursa da, sizin malımzdır. Binersiniz, yersiniz, kullanırsınız diyor.

Şimdi bu ayeti mealden okuyan bir arkadaş, ” bununla benim ne il­gim var?”der. Hakikaten ilk görünüşte öyle değil mi, Yani günümüzde deve yok bir kere Türkiye de. Varda o da güney illerimizde. Onu da tu-

ristik gayelerle besliyorlar. Bir de deve güreşleri için. Onlar bile bunu yapmıyorlar. Böyle bir inançları yok onların da.

Peki bunun bize duyurulmasının anlamı nedir? Anlamı şudur. Al­lah’ın helal kıldığı şeyi siz haram kılamazsınız. Haram kıldığını helal kı­lamazsınız. Peki günümüzde biz bunu birçok olayda yapıyoruz. Buna benzer olaylarda.

İslami bir devlette herkesin yurt dışına çıkma hakkı vardır. Dünya’yı istediği gibi gezme hakkına sahiptir. Seyahat özgürlüğü vardır. Ama bu­günkü çağdaş dünya da ve bunun arasında çağdaş Türkiye’de (Benim ye­şil pasaportum var. Ben aldım) Sizin yok birçoğunuzun. Ben o yeşil pa­saportla vizesiz Almanyaya, İngiltereye, Fransaya giderim. Mesela uçağa vardım, biletimi alâım ve çıkıp gidiyorum. Burda konsolosluklara varıp vize almıyorum. Ben damgalanmışım şimdi burda, kanunlarda. Karşıdaki İngiliz veya Fransız polisine pasaportumun rengi diyorki; yahu bu adam 15 sene baş kaldırmadan, amirine itiraz etmeden itaat etmiş. 3. dereceye inebilmiş. Bu yeşil pasaportu almış. Yani dünyanın neresine giderse git­sin zararsız vatandaştır, dokunulmasın. Zaten o zikredilen hayvanlar da dokunulmazlık elde ediyorlar. Özelliklerinden dolayı.

Mesela, milletvekilleri dokunulmazlık elde ediyorlar. Halbuki dinim­de böyle birşey yok. Devlet başkanı, halifenin dahi dokunulmazlığı yok­tur. Suçu işledi mi kanun derhal dokunur. Öyle bir şey yok. Yani hayvan­lara dokunulmazlık veriyormuş, Mekkeli müşrikler. Günümüzdeki ka­nunlar da belirli şahıslar, (hani orda deve 5 tane 10 tane doğurursa doku­nulmazlık elde ediyor) günümüzde de bu adamlar şöyle şöyle yaparsa do­kunulmazlık elde ediyorlar.

65 yaşına geliyor adam. Diyorlar ki, sen 25 sene fiilen çalışmışsın, yaşında 65’e gelmiş. Ayrılacan. Yahu arkadaş ben bu işi yapacak güçte­yim. Yani fazla bedeni kabiliyet istemiyor. Ben bunu yaparım. Olmaaz. Senin kulağını deleceğiz. Emekli sandığından veya sosyal sigortalardan seni biz burdan dışarıya defedeceğiz.

Bu dinimin tasvip etmediği ve onun dışındakilerin uydurdukları. Za-

ten “Allah’a yalan uyduran insanların icad ettiği şey, bunların çoğu da ne yaptığını bilmeyen adamlardır, diyor Allah (c.c.) Peki bu adamlara, yahu etmeyin eylemeyin.[111]

(104) Onlara Allah’ın indirdiklerine ve peygambere geliniz den­diğinde, “Biz e atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey yeter, derler. Ya ataları birşey bilmiyor ve doğru yolda gitmiyorlarsa?

denilse derler ki; atamızın yolunda yürümek bize yeter, diyorlar.

“Ya sizin atanız birşey bilmiyorsa, Ya atalarınız doğru yolda değil­se, onların gittiği yoldan gider de Cehenneme giderseniz ne olur sizin ha­liniz” diyor Allah (c.c.)[112]

(105) Ey iman edenler, size gereken kendinizi (ve toplumunuzu) düzeltmektir. Siz doğru yolda olduğunuz zaman sapitanlar size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O, size yaptıklarınızı haber

verecektir.

Allah (c.c.) 104, ayet-i kerimesinde; bizim mücadeleci olmamıza dik­kat çekiyor. Müslüman müdaheleci insandır. “Onlara yahu etmeyin, eyle­meyin, gelin Allah’ın indirdiğine ve Rasulüne geliniz denildiğinde: Onlar diyorlar ki: Biz atalarımızı, babalarımızı ne yolda bulmuşsak o yolda yü­rümek bize yeterli diyorlar.”

Bir kısım insanımız, daha ziyade mizaç itibariyle uzleti tercih eden insanlarımız. (Uzlet)in fetvasını bu ayetten çıkarırlar. Yani eve kapanma­yı ve evden hiç dışarıya çıkmadan bu dünyayı geçirmeyi. Eski hıristiyan-lıkta, manastıra çekilip, orada gül koklamadan ve dünya nimetlerinden hiçbir şey tadmadan ömrü geçirmeyi tercih eden insanların yolundan yü­rümeye gayret eden bir kısım müslüman insanımız günümüzde de vardır. Onlar da kendilerine delil ararlarken bu ayet-i kerimeyi de malzeme ola­rak kullanırlar. Yani siz kendi nefsinize bakan, kendi nefsinizle ilgilenin, diye anlıyorlar.

Başkalarının sapıtması, sizin hidayette olmanız sebebiyle size zarar vermez. Siz kendi hidayetinize bakın.karışmayın, katışmayın.

“Beni sokmayan yılan bin yaşasın. Ben evimde yaşıyorum ya. İman­sızlık, fuhuş, küfür gibi bütün illetler, bana zarar vermez ya. Öyleyse be­nim kapıdan çıkıp, pencereden bağırmama gerek yok. Ben kendi nefsimle meşgul olacağım” diyenler bu ayet-i kerimeyi yanlış anlayarak sarılıyor­lar yalnız.

Biz ayeti kerimelerin tefsirini: birinci derecede ayetlerle yapmaya gö­revliyiz. Abdullah bin Mes’ud R.A. öyle diyor, bir ayeti kerimenin tefsi­rinde. “Öyle ayetler vardır ki; tefsiri ayet nazil olmadan gelmiştir.” Ben ilk defa rastladım mesela: İbn-i Mes’ud R.A.’ın sözüne. Öyle ayetler var­dır ki diyor. “Tefsiri ayet nazil olmadan gelmiştir.”

Yani (sebebi nüzul) dediğimiz şey var ya. Bir olay meydana gelmiş. Olayın üzerine ayet nazil olunca, sahabe hepsi birden anlayıvermişler

olayı. Çünkü daha önce olay belli. Olayın, doğrumu yanlışmı olduğunu Allah (c.c.)’den bekliyorlar. Derken ayet nazil olunca, ayetin tefsiri daha önceden yapılmış oluyor. Yani anlaşılmıştı. Olay biliniyordu da. Ayet na­zil olunca da hükmü bize bildiriliverdi, bizde anladık.

Bir kısım ayetler ise, ayet nazil olduktan sonra manası, tefsiri anlaşı­lır. Bir kısım ayetler de nazil olur. Ama tefsirine zaman içerisinde ulaşa­bilir. Yani, zaman onu tefsir eder, diyor İbn-i Mes’ud R.A.

Bu ayet-i kerime de. Biz bir önceki ayete bakıyoruz. Müslümanın müdahalesi: evine çekil, manastıra çekil, mescidin içine çekil, maddi du­rumunda yerindedir. İnsanlara katışma, karışma. Beni sokmayan yılan bin yaşasın, felsefesine sarıl. Allah’ın Kur’anda bütün emrettiklerini yeri­ne getir. Rabbimin huzuruna git.

Bir kere uzlete çekilmekle Rabbimin bütün emrettiklerini yerine ge­tirmen mümkün değil. Çünkü birçok ayeti kerime çarşıyla ilgili. İnsanlar­la muhatap olunca yerine getireceği emir ve yasaklar vardır.

Öyleyse çıkmak ve insanlar araşma karışmak gerekiyor. Onun için hani hafızlarımızın çokça okudukları “Gir kullarımın arasına ve gır cennetime” buyuruyor Allah (c.c.)

Yani cennetin yolu, Rabbimin insanları arasından geçiyor. Bu insan­ların arasında İslamı yaşamak ise: yine Peygamber Efendimiz (a.s.v.)’m haber verdiğine göre; “Böyle bir ortamda sabretmek, amelce avucunda kor taşımaya benzer” diyor.[113]

Avucunuzda, hani bir meşe ağacı yanmış meşe ağacının közü var. Biz onu taşıyabilmek için ateş küreği kullanıyoruz. Elimizde taşımamız mümkün değil. Elde taşımak mümkün olur bazen ama. Hani köylerde kül alırlar, külün üzerine közü koyarlar. Böylelikle taşırlar.- Peki Efendimiz (a.s.v.) “Elde kor taşımak gibidir” diyor. Böyle bir ortamda İslamı yaşa­mak. Elimiz yanıyor diye atıversek maazallah donarız. Tutuversek de ya~ nıyoruz. Yani hem tutacağız, hem yanmamaya , nemde donmamaya dik­kat edeceğiz. Ama hiçbir vakit atmayacağız.

Bu ayeti kerimenin tefsiri birgün Hz. Ebu Bekir R.A. ‘in yanında ko-nuşuluyormuş. Hz. Ebu Bekir R.A. ayağa kalkmış. Demiş ki: “Bu ayeti okuyorsunuz fakat manasını yanlış anlıyorsunuz” demiş. Ben birgün pey­gamber Efendimiz (a.s.v.)’ın yanında idim. Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu. “İnsanlar kötülüğü görür ve o insanları o kötülükten alıkoymu­yorsa, “Çok yakında Allah azabını onlara genelleştirir, umumileştirir” di­yor.[114]

Eğer kötülüğü görenler, insanları kötülükten alıkoymuyorlarsa işte o zaman Allah azabını genelleştirir, diyor. Bu hadisi şerifin asıl alındığı bir ayet-i kerime vardır. “Öyle bir fitneden korkun ki; o fitne gelecek olursa özellikle o fitneyi çıkaranlara isabet etmez. O fitneye göz yumanları da içine alır.”

Hani bir ateş yakılacak olursa, odunluk tutuşursa evin tamamı da ya­nar. Bu insandır, ben bunu yakmayayım , demiyor ateş. Allah’ın azabı da geldiği vakit, hem fitneyi çıkaranlar azaba uğruyorlar, hemde fitneyi en­gelleme gücüne sahip olduğu halde o fitneyi engellemeyenleri de aynı hesaba çekileceklerini, Allah (c.c.) ayet-i kerimesiyle ifade ediveriyor. Bu ayet-i yanlış anlamamaya dikkat edelim.

Yani okuduğumuz meallerde de “Siz nefsinize bakın, siz nefsinizin terbiyesi ile ilgilenin, başkalarının sapıtması size zarar vermez.” Biz böy­le anlayacağız yalnız..

“Siz nefsinizle ilgilenin” demek; Allah’ın bütün emirlerini ve yasak­larını yerine getirmek demektir. Emir ve yasaklardan biri de nedir? İnsan­ları kötülükten alıkoymak. Öyleyse Allah’ın emirlerini yerine getirin. Ye­rine getirdikten sonra elbette zarar vermez, sapıtanların sapıklıkları size. Biz görevimizi yapıyoruz.

Bu aynı şuna benzer. Bir devlet, devlet hayatını devam ettirmek için,-hudutlarını da koruyor. Giren insanların hastalıklı olup olmadıklarına da­hi dikkat eder. Hastalıklı olunursa (Karantina)ya alıyor.

Yok efendim biz, hem ülkemiz içerisinde, hem evimiz içerisinde her türlü sıhhi tedbirlere baş vururuz. Ülkenin her tarafına veba hastalığı gelmiş veya bir başka bulaşıcı hastalık gelmiş. Ee ben evimi gül gibi terte­miz tuttuktan sonra bana zarar vermez, diyemezsiniz.

Ya! Ayetin ruhuna uygun olarak: bir, tedbirimizi alıyoruz, iki, doktor gibiyiz. Etraftakilerin hastalığının tedavisi için de gayret sarfediyoruz. Bu gayretimizi sarf ettikten sonra, yani iyiliği emredip, kötülükten insanları alıkoymak için üzerimize düşeni yaptıktan sonra, saprıyorlarsa işte on­ların sapıtması bize zarar vermez. Ama biz üzerimize düşeni yapmayacak olursak, o zaman onların sapıtması da bize zarar verir.

Şahsımıza vermese bile çocuklarımıza verir. Onlara vermese bile to­runlarımıza verir.

“Dönüş yeriniz Allah’adır.” Allah (c.c.)’e dönüş yapacaksınız hepiniz. Yani sapıtanlar da, hidayet üzere olanlar da, dönüş yerleri Allah (c.c.)’ün huzurudur. Ve orada; yaptıklarından herkese teker teker, iyi olana iyi,”İyi olanlara iyilikleri, kötü olanlara kötülükleri, Allah (c.c.) tarafından me­lekleri vasıtasıyla bildirilecektir” buyurduktan sonra Allah (c.c.) Vasiyyetle ilgili bir konuya dikkatimizi çekiyor.[115]

(106) Ey iman edenler, sizden birinize ölüm geldiğinde vasiyet anında sizden iki adil şahid gerekir. Eğer yolculuk anında ölüm size isabet ederse, sizden başka iki şahid olursa, o ikisini namazdan sonra alıkoyarsmız ve eğer şüphelenirseniz “yakın akrabada olsa para kar­şılığında yeminimizi satmayacağız, Allah’ın şahitliğini gizlemeyece­ğiz. Yoksa bizler zalimlerden oluruz” diye Allah’a yemin ederler.

Müslümanlar, ölümlerinin yaklaştığı anlarda mallarını, borçlarını, vasiyyetini şahit huzurunda bildirmelidirler. Bazen ihtilaflı konular oluyor. Adam birinden borç para almıştır, veya birine borç para vermiştir. Sene­di- çeki gibi birşeyler olmamıştır. Şahit de yoktur. Çok miktarda paralar şahidi ve senedi olmamasına rağmen, bu durumlarda varislerine iade eden insanlarımız eksik değil ve epeyce de var bunlar. Ama her halükârda müslüman malının vasiyyetini yapmalıdır. Vasiyyet derken; vasiyyet bizde şöyle anlaşılır. Malının bir bölümünü veya tamamını belir­li bir müesseseye veya şahsa: benim Ölümünden sonra bu sana aittir, diye anılıyoruz. O değil yalnız. O da vasiyyetin içine giriyor ama, vasiyet de­nilince; kişinin mallarını, verilecek kişiyi, borçlarını-alacaklarını iki adil şahit huzurunda bildirmesidir.

Bizim İslam hukukunda vasiyet: başkasına veya bir müesseseye ve­rilmek üzere yapılan vasiyet 1/3 ü geçmez.

Malının 1/3 ini sirayet etmez Meselâ malımın tamamını filan şahsa ve filan kuruluşa vasiyet ediyorum, diyebilir. Ama söz varislerinindir. Vefatından sonra varisleri müdahale edip, biz mirastan payımızı isteriz derlerse, o zaman onun vasiyeti malının 1/3 ine geçerlidir.

Şöyle diyelim. Bir adamın 90 milyon TL. parası var. 90 milyon lira­lık mülkü var. Tamamını vasiyet etmiş. Oğlu-kızı veya varisleri de var ama, Adam ben varislerime mal bırakmak istemiyorum. Malımın tama­mını, filan vakfa, filan kursa veya filan kuruluşa bağışladım diyor. Der­ken vefat ediyor. Tabii devlet İsiâmi bir devlet. İslâm kanunları cereyan ediyorsa, o zaman varisleri mahkemeye müracaat ederler. Malın 2/3 ünü aralarında bölüşürler. Yani 90 milyonun 60 milyonunu bölüşürler. Eğer varisler razı olmazsa. Ama varislerde; babamızdı. Allah razı olsun. Malı­nı hayırlı bir yere vermişti, bizde kabul ediyoruz,dedilermi babalarının vasiyeti doğrultusunda bu iş yürür.

“Eğer ölüm size sefer esnasında isabet ederse, o zaman sizin dışınız­da 2 kişiyi, şahid edin” “Sizin dışınızdan iki kişiyi” alimlerimiz 2 türlü tefsir etmişlerdir.

1- O zaman şöyle demişler. Daha öncesinde. Yakın akrabalar şahit olsun. (Ev ahalisi) ise akraba olmayanlardan da şahit edebilirsiniz. Sefer esnasındasımz. Akrabanız da yok, gurbettesiniz, vakitte gelmiş. Hastaha-neyeveya otelde yatıyorsunuz veya misafirlikte bir evde kalıyorsunuz. Ölüm de gelmiş çatmış. O anda vasiyyette bulunacaksınız. Kim olacak. Orda akrabalarınızın dışında şahit olacaklar.

2- Veya alimlerimizin bir kısmı da şöyle almışlar. Müslüman olma­yanlardan da. “Sizin dışınızdan” kasıt müslüman olmayanlar demektir.

Yani müslüman olmayan bir ülkedesiniz. Sefer esnasındasımz. Ora­da gayrimüslimlerin de şehadetine itibar edilir. Yani o gayri müslümanla-ra; “Benim filana şu kadar borcum vardır. Filandan şu kadar alacağım vardır. Şu şu mallarım yanandadır. Şu şu mallarım vardır. Bunlar şöyle desin böyle desin” gibicesine vasiyetini yapar ve onları da şahit tutar.

Bu ayeti kerimenin sebebi nüzulü olarak, şöyle denilir. Sonra sahabe olmuş, müslüman olmuş, 3 kişi diyor ki: “Biz Şam tararlarına sefer esna-sındayiz. Ben-i Seym’den birisi sefer esnasında vefat etti” Vefat eden zat demiş ki. Bakın ticaret kervanında şu mallarım var benim. Bu mallarımı sayarsanız, dokümanını yaparsanız ve Medine’ye döndüğünüzde bu mal­ları çocuklarıma verirsiniz. Malların dökümü budur, demiş.

Bunu rivayet eden diyor ki. “O günlerde müslüman değildik biz. Ma­lın içerisinde çok değerli bir gümüş kabı vardı, diyor. Onu biz, kalanla ikimiz anlaştık. Onu satalım parasını ikimiz bölüşelim dedik. Diğer mal­larını varislerine iade ettik. Fakat varisleri: (iki türlü rivayet var burada

1- O adam vasiyet etmiş, onlara ama, bir kağıda da dokümanını yazmış, malın içerisine de koymuş. Ondan o şahitlerin haberi yok. Onlar mallan iade etmişler. Diğerleri malları açıp bakarken, bakmışlar ki o listenin içe­risinde çok değerli gümüş kabın da olduğunu görüyorlar, istiyorlar. Di­yorlar kî, biz görmedik. Böyle birşey bize teslim edilmedi.

Bu olay üzerine Peygamber Efendimiz (a.s.v.)’a durum bildiriliyor. Peygamber Efendimiz onlara (yemin) ettirmiş. O konuyu belirlemek üze­re “Namazdan sonra onları tutarsınız.” Allah’a onlar yemin eder” (Eğer şüphe ederseniz) tabii. Şöyle demek üzere. “En yakın akrabanız bile olsa, yeminimizi para karşılığında satmayacağız.” (Yani yalan şahitlik yapma­yacağız) diye yemin ettiririsiniz.”

Allah’ın şahitliğini gizlemeyeceğiz. Eğer gizlersek, o zaman biz de günahkarlardan oluruz” diye “Yemin ettirirsiniz” diyor Allah (c.c.)

Yemin de etmişler bunlar. Valla biz böyle bir kap görmedik, demiş­ler. Sonra o kabın satıldığı ve çarşıda bulunduğu tesbit edilir. Varisler de­mişler ki; Ya Rasulallah! işte mal. Bu babamızın malıydı. Bunu çarşıda filanda bulduk. Sorduk, filanla filan geldi. Bize sattı, dedi. Peygamber Efendimiz (a.s.v.) bunun üzerine varislerine yemin teklif ediyor tabii ki.[116]

(107) Eğer bunların günaha girdiklerine vakıf olunursa, onların yerine, hakkına tecavüz edilen tarafdan iki şahid geçer ve Allah’a ye­min olsun ki bizim şahidliğimiz onların şahidliğinden daha doğrudur

ve biz haddi aşmadık, o takdirde biz zalimlerden oluruz diye yemin ederler.[117]

(108) İşte bu, şahidliği gereği gibi yerine getirmelerine, yeminle­rinden sonra yeminlerinin reddedilmesinden korkmalarına en yakın çaredir. Allah’dan sakının ve dinleyin. Allah fasık toplumu doğru yo­la iletmez.

Yüzaltincı ayet-i kerimede de “Eğer o ikisinin günah işledikleri orta­ya çıkarsa (Yani buna muttaki olunursa) o zaman, Onların yerine bir baş­ka iki kişi çıkar. Kimden? mülk sahibi olan kişilerden, yani varislerden 2 kişi ortaya çıkar. Allah’a yemin ederler. Bizim şehadetimiz, onların şahit­liğinden daha layıktır, doğrudur. Biz haddi de aşmadık diye yemin eder­ler. Eğer biz de yalan söylersek o zaman biz zalimlerden oluruz, derler diyor.

Yani o varisler, “Evet Ya Rasulallah bu kupa, gümüş kupa bizim ba­bamıza aitti. Diye şahitlikte bulunup yemin de edince, onların yeminleri­nin kabul edileceğine dikkatimizi çekiyor. Allah (c.c.)

Tabii ki burada, gurbetle şahitlik yapanlardan ziyade, Ayet-i kerime­de de ifade edildiği gibi, Gayri müslimler. “Sizden başkaları”

Şimdi bu tefsirlerde alimlerimiz iki görüş serdetmişler.

1- Gayri müslimler de kasdedilmiş olabilir.

2- Birde akraba olmayan, adam gurbettedir ama müslümandır.

O da şahitlik yapmış olabilir. Fakat şüphe duyulursa, o zaman varis­lerine de müracaat edilerek, onlara da yemin teklif edilerek doğrunun or­taya çıkmasına gayret edileceğine Allah (c.c.) dikkatimizi çekmektedir.

Bundan sonra yalan şahitliği yapanların, yalan şahitliği yapıp yemin etmelerini de engellemiş olacak. Yani yalnız onların şahitliğine itibar edilmeyecektir. Mülk sahiplerinin de sözüne müracaat edilecektir, ayet-i nazil olunca: yalan şahitliğinde yemin etmeyi de biraz engellemiş oluyor, ayet-i kerime.

“O Allah’dan sakınınız ve1 dinleyiniz.” Dinleyiniz derken (itaat edi­niz) tabii ki. Yani Allah’dan sakının ve Allah’ın bu vasiyetle ilgili olan hukukunu dinleyin ve de itaat edin. “Allah fasık toplumları doğru yola götürmez” diyor Allah (c.c.)[118]

(109) O günde Allah, peygamberleri toplayacak ve size nasıl kar­gılık verildi diyecek. Onlar: Bizim bilgimiz yok, gizlileri bilen şüphe­siz sensin sen diyecekler.

“Allah bütün peygamberleri o mahşer gününde biraraya getirir. Onla­ra der ki: Nasıl icabet olundunuz?” Yani benim tebliğimi insanlara görür­dünüz. Karşılığında nasıl bir icabet gördünüz? red mi ettiler, kabul mü et­tiler. Nasıl kabul ettiler? Nasıl red ettiler? der peygamberlerine.

“Derler ki; Herşeyin en ince teferruatına kadar bizim bir bilgimiz yok. Gaybları en iyi bilen sensin Ya Rabbi!”

Bizi gönderen sensin. Bize ayetler gönderen sensin. Karşımızda inkar edenle, kabul edeni yaratan sensin. Öyleyse bu işi en ince teferruatına ka­dar bilen yine sensin Ya Rabbi!”

Bu peygamberlerin edebi. Ashabında bir edebi vardır. Hani Peygam­ber Efendimiz (a.s.v.) onlara bazen soru soruyor. Şu konu hakkında ne dersiniz? Birşey öğretmek istiyor. Hani bu metod günümüzde eğitimde de kullanılıyor. Öğretmen öğrencilerin karşısına geçiyor. Birşey anlata­cak. Çok önemli birşey. Çocukların hepsine birden, hepsinin dikkat kesil­mesi için; (şu konuda görüşünüz ne çocuklar?) diyor.

Derken bir öğrenci şöyle diyor, bir öğrenci böyle diyor. Herkes dik­kat kesiliyor. Derken öğretmen, en doğru olanını söylüyor.

Peygamber Efendimiz (a.s.v.) da “Bu konuda siz ne diyorsunuz?” Veya “Şu konuyu biliyormusunuz?” dediğinde; Ashap da “Allah ve Rasulü daha iyi bilir ya Rasulallahî” derler ve kulaklarını Allah rasulüne ve­rirler. Allah Rasulü de onun ahkamını beyan edermiş. Bu, ashabın Efen­dimizden öğrendiği dinleme ve öğrenme adabı.

Burada da Allah (c.c.) Peygamberlerine soruyor. Peygamberleri de diyor ki; “Bu konuda bizim bilgimiz yok. Bildiğimiz birşey var ama, se­nin bilgin yanında yok mesabesindedir. Sen koydun o bilgiyi bilensin Ya Rabbi!” diyorlar.[119]

(110) Allah şöyle demişti: “Ey Meryem oğlu İsa, sana ve annene olan nimetimi hatırla. Seni Ruhul Kudüsle desteklemiştik. İnsanlara hem beşikte hemde yetişkinken konuşuyordun. Sana kitabı, hikmeti, Tevratı ve İncili öğrettik. İznimle çamurdan kuş şeklinde yapıyor sonra üflüyordunda iznimle kuş oluyordu. Anadan doğma körü ve Abraş hastasını iznimle iyi ediyordun. İznimle ölüyü hayata çıkarı­yordun. Onlara apaçık mucizeler getirdiğinde israil oğullarını sen­den defetmiştik. Onlardan kâfir olanlar “Bu ancak apaçık bir sihir­dir” dediler.

“Hani Allah (c.c.) demişti. Ey Meryem oğlu Isa! Sana olan nimetimi hatırla. Senin annene olan nimetini de hatırla. Biz seni Ruhül Kudüs le güçlendirmiştik. Kuvvetlendirmiştik. Teyid etmiştik. Yani Cebrail le te-yid etmiştik. Sen insanlara beşikte iken ve olgun çağında iken konuşmuş­tun.” (İsa (a.s.v.).’in beşikte iken konuşması daha önce tefsiri geçmişti. Beşikte iken kendisinin peygamber olacağı ve Allah (c.c.) tarafından ken­disine kitap verileceğini insanlara konuşmuştu da, o zaman etrafta birçok insaflı insanlar, İsa (a.s.v.)’ın (Haşa) zina mahsulü olmadığını, Allah’ın bir mucizesi, eseri meydana geldiğini inanmışlar ve kabul etmişlerdi. Ama inkarcılar o günden bu güne kadar hala inkârlarında devam edip gi­diyorlar.)

Dikkatinizi çekerim. Yani Kur’an-ı Kerim’de Hıristiyanlarla, Yahudi­ler hakkında çok bilgi verir Allah (c.c.) Çünkü, bizim ençok karşı karşıya olduğumuz, muhatap olduğumuz insanlar da yine Yahudilerle, Hiristi-yanlardır.

İsrail hep gündemdedir. Yahudiler gündemdedir de, bu güne kadar Vatikan’ın papazı İsrail’i hiç gündemine getirmemiş. Bu güne kadar. Dik­kat edin hiç konuşmamış. Lehinde veya aleyhinde konuşmamış. Gazete­cinin biri demiş ki: “Yahu nasıl olur. Bütün hıristiyan alemi İsraili des-

tekliyor. Siz hiç konuşmadınız bu güne kadar” O da demiş ki: “Şaron bir tabirdir yahudilikte. oda barış manasına gelir. İsrail üzerine düşen, o isme layık olmaktır” demiş ve bu kadarla yetinmiş.

Yani içlerinde, Yahudilere karşı Hz. İsa’yı astılar diye gerçek hıristiyanların kinleri dopdoludur. Asıl böyle İslamiyet! iyi bilecek birkaç tane siyasi çıkıverecek olsa, bunların aralarını çözmek çok kolay. İçlerinde kendileri birbirlerine karşı, hani şöyle, leş etrafındaki köpeklerin birliği vardır. Leş etrafındaki köpekler birlik halindeler. 10 tane köpek leş yiyor. Ulen adamlar ne kadarda birlik halindeler diyorsun. Halbuki hepsinin mi­desi ayrı. Leş bitince birbirine saldıracak durumdalar. Böyle bir haldeler bu adamlar.

Allah (c.c.) İsa A.S’a “Sana olan nimetimi, annene olan nimetimi ha­tırla. Seni Ruhûl Kudüs’le teyid etmiştik. Ve çocukken insanlara konuş­muştun.” Büyüyünce de konuşmuştun.” Büyüyünce de konuşuyor. İncili insanlara anlatıyor.

“Hani ben sana kitabı yani İncil’i, hikmeti (ki hikmet bir, anladığımız anlamdaki hikmet anlamına geliyor. Bir de Efendimizin hadisi şerifine hikmet denilir.) Peygamberliği vermiştik sana. Hikmeti öğretmiştik sana. Tevrat’ı öğretmiştik vermiştik.” (Tekrar hitabı tefsir mahiyetinde İncil’i de zikrediyor.) “İncil’i de sana öğretmiştik.”

Burada şuna dikkatimizi çekiyor tabii ki. Devam ediyor zaten ayet-i kerime. “Hani sen çamurdan kuşa benzer birşey yapıyordun. Benim iz­nimle yapıyordun. Senin o çamurdan yaptığın kuşu üfürüyor, o da benim iznimle kuş oluyordu. Doğuştan kör olanları iyi ediyordun. Alaca hastalı­ğına tutulmuş olanları iyi ediyordun. Benim iznimle. Ölüleri çıkartıyor­dun, diriltiyordun. Benim iznimle” Dört defa (bi izni) kelimesi geçiyor.

Yani hıristiyanlara şunuhatırlatiyor: “Evet İsa (a.s.) bunları yapıyordu ama ilah değildir. Bir anneden dünyaya gelmiştir. Onlarda yemek yerler­di, onlarda çarşılarda yürürlerdi.” Çarşıda yürüyen yemek yiyen ilah olur mu?

-Kuşu canlandırıyordu ama benim iznimle. Hastaları ve körleri iyi ediyordu ama benim iznimle. Alaca hastalığını tedavi ediyordu ama be­nim iznimle. Ölüyü diriltiyordu ama benim iznimle, diyor. Yani benim ona vermemle o mucize gösteriyordu. O peygamberdi.

Buda Allah c.c’ün İsa A.S’a bir nimetidir. Onu hatırlatmış oluyor.

“Sen o Benî İsraile apaçık delillerle geldiğinde, biz Benî İsrail’den seni korumuştuk. Onların kötülüğünden seni emniyette kılmıştık. Onu hatırla.”

“O Benî İsrail’den gâvur olanlar dediler ki: Bu apaçık bir sihirdir, dediler.” Yani çamuru kuş haline dönüştürmek , Anadan doğma körleri, bizim doktorlarımız bunu tedavi edemiyorda, bu mu açacak diyorlar. Bu yapıyorsa sihir yapıyor diyorlar. Alaca hastalığını tedavi edemedi bizim doktorlarımız. Bu mu tedavi ediyor. Ee diyor, o zaman sihir yapıyor di­yorlar.

Günümüzde de inançsız kesim, buna benzer laflar ediyorlar ya. “Ma­dem Allah vardır. Sultan Ahmed’i şöyle 500 yukarıya kaldırsın. Sonra geriye koysun görelim o zaman inanalım.” Be adam her gün Allah (c.c.) güneşi gökyüzüne dikiveriyor. Ayı gökyüzüne dikiveriyor. Ona inanmı­yorsun. O da orda duruyor yani. Doğudan doğuyor, batıdan batıveriyor. Böylesine evirip çeviriyor. Buna inanmadıktan sonra daha ne getirsin Al­lah (c.c.)

Elini, gözünü gör. Bütün vücuduna bak. Bu topraktan beyaz çiçeğin çıkışına bak. Sen bunlara inanmadıktan sonra yani topraktan kuş mu olur? Hani bu vuruldu birtane imansız ya. Bunlar vardır. Allah rızası için bu imansızlıkların kitaplarına para vermeyelim. Hani bu yakında gittiğim yerlerde, bu imansızın kitaplarından. Bir tane imansız dedi ki. Hocam fi­lanın kitabını okudun mu? Ne güzel kitap diyor. Tam sizin imansızlığını­za uygun bir kitap dedim. Size destek için veriyor o kitabı. Fakat derken camide rastladım bir tane. Hocam ya filanın kitabını okuyorum bu gün­lerde diyor. Yani camide olan okuyor, bir de camide olmayan okuyor, o imansızın kitabım.

Para vermeyin. Peki para vermeden okuma imkânınız olursa yinede okumayın. Onu da söyleyeyim. Okumayın. Bu gibi pislik deşelemek in­sana birşey kazandırmaz. Yani elinize bir çöp alsanız da pislik karıştırsa-mz ne olur. Kokusu siner üzerinize. Pisliğin kokusu dahi siner.

Peki onun söyledikleri, iftira ettikleri herşey Kur’anda var. Mesela bunu da esas almış. Nasıl olur efendim çamurdan bir kuş. Hani bu günkü ressamlar da çamurdan kuş yapıyorlar. Bunu Kur’an haber verdiğine gö­re, İsa üfürmüş, kuş olmuş uçmuş. Bunu kime yutturuyorsun diyor. (Kur’an-ı Kerim’de) Peki amma ben geziyorum, sen de geziyorsun. Sen nerden oldun, na­sıl oldun? Doktora soracak olursak, babanın bilmem pis yerinden inen bir meninin 5 milyonda birisisin. Allah (c.c.) onları hergün imal ettiğini gös­terip duruyor size. Yani gayb olan birşey yok ki orta yerde.

Yumurtayı çocukluğumuz da biz şöyle yanlığına sıkarda kıramazdık. Şimdi denemedim ama, çocukluğumuzda kıramazdık. Bembeyaz kireçten bir kalenin içerisinden bir canlının çıktığını anlatmış olsalardı o imansıza. Ama hiç görmeden. Hiç hayatta yumurta görmeseydi. Tavuğu getirseler­di o imansıza ve deselerdi bu tavuk var ya, Eeee! Bu tavuk şu yumurtanın içinden çıkar. Deseydi aynı imansızlığı yine yapardı. Aaa.. kime inandırıyon onu derdi.

İnsanoğlunun yaradılışı da zaten topraktan gelmiş. Biz bunu temelde kabul ediyoruz. Rabbim” ol” deyince oluvermiş. Öyleyse bir peygamberi­ne de lütfü kereminden ol deyivermekle; diyor zaten. Benim iz­nimle) oluyor.Yoksa İsa (a.s.v.) kendiliğinden yaptığı birşey yok. Rabbi-min izni içerisinde gerçekleşiveriyor bu.

Adamlar; hani mucize gösterse peygamberler, günümüzde de bir veli çıksa keramet gösterse cevapları hazır. “Bu apaçık bir sihirdir. Sihir yapı­yor bu adam” der diyor Rabbim.[120]

(111) Hani havarilere, “bana ve peygamberime iman ediniz” diye vahyetmiştimde onlar “Biz iman ettik, şüphesiz bizim müslüman olduğumuza sahidolYa Rab ödemişlerdi.

Hani ben havarilere şöyle vahyetmiştim. (Yani gönüllerine ilham etmiştim)’Bana iman edin ve benim rasulüme iman edin.” Yani Hz. İsa’ya da bana iman edin demiştim. O havariler dediler ki. “Biz iman ettik. Ya Rabbi sen şahit ol ki biz Müslümanlardanız.”

Şimdi Hz İsa’ya inananlar müslümaudt diyoruz ya. Bu ayet-i kerime­lerden alıyoruz. Hz Musa’ya inananlar da müslümandı. Hz Adem (a.s.v.)’a iman edenlerde müslümandı. Yani Allah c.c’ün peygamberlerine iman edenlerin hepsi müslüman idiler. Yani Allah’a teslim olmuş insanlar idiler. Bunlar da, “Ya Rabbi sen şahit ol biz müslümanlardanız. diyorlar.

Birbaşka yerde de. “Allah daha önce de sizi müslümanlar olarak isimlendirmişti” diyor Allah (c.c.)[121]

(112) Havariler şöyle demişlerdi: “Ey Meryem oğlu İsa, Rabbin gökyüzünden bize sofra indirmeye gücü yeter mi?” O’da “Eğer iman ediyorsanız Allah’dan sakının” dedi.

Havariler demişlerdi ki, Ey Meryem oğlu İsa. Acaba Rabbin gökyü­zünden bize bir sofra indirmeye gücü yeter mi? diyorlar.” Şimdi halbuki bir önceki ayette dediler ki; “Ya Rabbi biz Allah’a da iman ettik, İsa’ya da peygamber olarak iman ettik. Şahit ol biz müslümanız.” dediler ama şey­tan vesvesesini derhal atıyor. “Ya madem Allah’a iman ediyorsunuz. So­run bakayım gücü yetiyor mu, yetmiyor mu İsa (a.s.v.)’a” Allah varsa gökyüzünden sofra indirsin” diyor.

-Ve bunlarda söylüyorlar.” Ey Meryem oğlu İsa! acaba senin Rabbinin gökyüzünden bizim üzerimize sofra indirmeye gücü yeter mi?” diyor­lar. Maddeperestlik yeni değil. Materyalist felsefe yeni değil. Eskilerden bu güne kadar sürüp gelmektedir. Maddeye tapınma işi.

Günümüzdeki imansızlar da: ” Salavat getirmek , Fatiha veya İhlas sureleri okumak karın doyurmuyor”diyorlar.

“Ya İsa, iman ettik ama, birde şu imanımızın karşılığını görelim. Al­lah gökyüzünden bize bir sofra indirsin” diyorlar. Dedi ki;” Eğer iman ediyorsanız Allah’dan sakının. Bu tür sorulardan vazgeçin”

Muhterem cemaatım. Hani insan gördüğüne kanıksıyor diyoruz. Hiç denizi görmemiş bir adama denilse ki, (Deniz hakkında da bilgisi yok.) “Bir yerde şu vadi dolusu su var.” Olabilir. Sular aka aka orada toplanabi­lir. “Yalnız p suyun içerisinde çeşitli canlılar yaşar. Onlar hiç hava alma­dan yaşar” dense adama inandırmanız zor. Adama inat edersiniz.

-Yahu ben gittim gördüm. Balıklar var. Çeşitleri var ve onlar hava al­madan yaşar, dedin mi. Adam der ki; “Peki senin kafanı suyun içine so­kalım. Biraz yaşayabilirsen ben de inanayım” der. “Yok Ölürüm ben.” “Oğlum, işte ordakiler de ölür. Öyle şey olmaz.” O inad eder. Ama biz görüp durduğumuzdan dolayı gayet tabiidir bu.

Aslında mucize istemeye gerek yok. Peygamber Efendimiz’in ashabı Peygamber Efendimizden mucize istememiş. Mucize isteyenler Ebu Ce­hil gibi herifler mucizeyi görmelerine rağmen iman etmemişler. Gözümü­zü boyuyor bu bizim demişler.

Allah gökyüzünden sofrayı indiriyor ama sofranın sebepleri iniyor. Gökyüzünden yağmurun inmesi bir nimet. Hatta sular, hani fizikteki ka­nunlarla ilgilenen arkadaşlar diyorlar ki: “İşte şu yükseklikten, şu kadar ağırlıkta, şu kadar hacimde bir taş düşse, şu kadar meydanda şu etkiyi meydana getirir. Bu kanun yağmur için geçerli değil” diyorlar. Eğer o kanun geçerli olsaydı. O kadar yükseklikten düşen yağmurun adamın beynini delivermesi gerekiyormuş. Fakat şemsiye ile düşer gibi (adı rah­met) rahmet olarak üzerimize düşüyor da acı vermiyor. Bu gibi değildir.

Bu da bir nimettir. Bizim üzerimize Rabbim tarafından indirilen nimet. Bunun değerini şu günlerde anlamıyoruz ama, evler içinden sular kesilip, gökyüzünden bir damla yağmur düşmez her taraf kavrulmaya başlayınca o zaman yağmur duası için ellerimizi kaldırırız tabii ki.[122]

(113) Ondan yemek, kalblerimizin kanaat getirmesini, senin bize doğru söylediğini bilmek, ve onu görenlerden olalım istiyoruz dedi­ler.

Diyorlar ki, Biz ondan yemek istiyoruz. Kalplerimizin de kanmasını, mütmein olmasını istiyoruz.

Yani şu: “Söylediklerinin doğru olduğunu, kalbimizin mutmain ol­masını, ondan yememizi ve bu olaya da şahit olmamızı istiyoruz. Sofra gelsin yiyelim o zaman iman ederiz “diyorlar.

Allah’a hamdü senalar olsun ki, biz böyle bir anlaşma ile müslüman olmuş değiliz. Yani Allah c.c’ün mevcut nimetlerini elimizde, dilimizde, gözümüzde, gönlümüzde görerek iman ediyoruz. Ağzımızın tadını alıver-se işimiz bitiyor. Ağzımızda bir tad varya. Onu bazen hastalık anlarında anlıyorsunuz. Hani aşırı üşütme, nezle ve grip oluyorsunuz. Gül koklu­yorsunuz kokmuyor. Ağzınıza en tatlı suyu alıyorsunuz acı geliyor. O za­man anlıyorsunuz. Ya bunu devamlı ahverdiğinizi düşünün. Doktorlar geri getiremiyor. Doktor kendisi de aynı durumda.[123]

(114) Meryem oğlu İsa “Allah’ım, Ey Rabbimiz, gökyüzünden öyle bir sofra indirki öncekilerimiz ve sonrakilerimiz için bayram olsun, sendende bir mucize olsun. Bizi rızıklandır, sen rizık verenle­rin en hayirhsısın” dedi.

Meryem oğlu İsa diyor ki, Ey Allah’ım Ya Rabbi! bizim üzerimize gökyüzünden sofra indir. Bizim evvelimize de ahirimize de bir bayram olsun bu sofra. Senin tarafından da bir delil-ayet olsun bu adamlara. Bize rızk ver Ya Rabbi. Sen rızk verenlerin en hayırlısısın” diye dua ediyor. Yani havarilerin isteğine uygun, Allah (c.c.)’den duada bulunuyor sofra­nın inmesi için. Yalnız Allah (c.c.) diyor ki;[124]

(115) Allah buyurdu: “onu size indiririm, ancak ondan sonra siz­den kim inkâr ederse onu alemlerde hiç kimseye yapmadığını azabla azap ederim.

Yani sofra indiği halde inanmayanlara, hiç kimseye yapmadığım aza­bı yaparım diyor.

Şimdi burada indiğini bildiren bir ayet yok. İndirilmediğini bildiren bir ayet de yok. Alimlerimizden bir kısmı “İndirildi ve bunlar içerisinden inkâr edenler oldu. Allah (c.c.) de onları domuz şekline dönüştürdü” di­yorlar. Tefsirciler diyor yalnız. Ayette açık ifade ile böyle birşey anlatıl­mıyor.

Bir kısım alimlerimiz de; “İsa (a.s.) Ya Rabbi ben bunların böylesine azap görmesini istemiyorum dedi ve indirilmedi” diye tefsir eden alimlerimiz var.

Biz ayeti kerimedekine göre hareket edeceğiz. Allah (c.c.) indiririm de kim bunu inkâr ederse , o zaman hiç kimseye yapmadığım azabı onla­ra yaparım” diyor. Burada Allah (c.c.) şuna da dikkatimizi çekiyor.

Nimet verilenler. Bol nimet verilenlerle az nimet verilenlerin azabı değişik oVcaktır. Hani aklı bol olanla, aklı az olanın hesabı bir olmaya­caktır. Malı çok olanla, malı az planın da hesabı aynı olmayacaktır. Ma­kam ve mevkii yukarıda olanla, aşağıda olanın hesabı da aynı olmayacak­tır.

Biz güçlerimizden hesaba çekileceğiz. Akıl gücünden, beden gücün­den, para gücünden, makam ve mevki gücünden, yani sahip olduğumuz imkânlardan hesaba çekileceğiz. Allah (c.c.) bu ayeti bize naklediver-mekle, geçmişte bir olayı bilesiniz diye değil.

Allah (c.c.) bize de sofralar indiriyor. Yağmurlar indiriyor. Yeryü­zünden nebatlar çıkarıyor ve bunun hakkını vermemizi de istiyor. Bunun hakkını vermek, elde edilenle orantılı olmalıdır. Bu nimetlerden yararlan­dığımız oranda. Allah (c.c.) halka ve hakka hizmetimiz gücümüz oranın­da olmalıdır. Eğer yapmayacak olursak, hesabımızın da öbür dünyada şiddetli olacağına dikkatimizi çekiyor Allah (c.c.)[125]

(116) Allah, Ey Meryem oğlu İsa, insanlara “anam ve beni AIIah’dan başka iki ilah edinin diye senmi söyledin” dediğinde, O, “se­ni teşbih ederim, hakkım olmayan şeyi söylemek bana yakışmaz. Eğer onu söyîemişsem sen mutlaka bilirsin. Sen benim nefsimde ola­nı bilirsin, ben ise sende olanı bilmem. Gizli olanları bilen ancak sen­sin sen” dedi.

Bugünkü ellerinde okumakta oldukları herhangi bir kilisede varsanız bir İncil alsanız, orada İsa A.S’a ilah dediklerini İncil’in içerisinde görür­sünüz. Bunlar kendilerine diyorlar ki, “Bunu biz yazmadık ki, İsa’nın kendisi böyle diyor. “Ben Allah’ın katında iken, onunla beraber iken, ben Allah’ın oğlu olarak, ben ilah olarak,” gibi cümleler geçiyor. İsa böyle de­mişse, kendisinin ilah olduğunu söylemişse bize kabul etmek düşer” di­yorlar.

Günümüzdekiler. Şimdi biz onlara diyoruz. Bu ayet-i kerimeden ha­reketle “Allah (c.c.) Meryem oğlu İsa A.S’a diyor ki, “Sen mi söyledin onlara. Beni ve anamı ilah kabul edin diye?” “İsa (a.s.) diyor ki Seni ten­zih ederim Ya Rabbi, Ben hakkım olmayan birşeyi söylemem mümkün değil. Yani ben ilah değilim ki ilah olayım. Zaten ben bunu söylemiş ol­sam, sen bilirsin onu. Söylediğimi bilirsin Ya Rabbi!”

Aslında Allah (c.c.) İsa (a.s.v.) söylemediğini biliyor. Ama İsa (a.s.v.) karşılıklı konuşmayı bize nakledivermekle bugünkü hıristiyanlara mesaj veriyor. Yani Allah, böyle birşeyi demediğini Allah (c.c.) biliyor da, İsa (a.s.v.) dilinden söyletiyor. “Ben böyle birşey demedim.” Deme hakkına da sahip değilim zaten. Ben de bir kulum. “Ya Rabbi sen benim içimde ne varsa bilirsin. Ama ben sende olanları bilemem ki. Senin bildi­ğini ben bilemem. Ama sen benim bildiğim ve içimde olan herşeyi bilir­sin, Ya Rabbi!.. Sen muhakkak ki gaiplerin tamamını en iyi bilensin Ya Rabbi!..”diyor İsa (a.s.)[126]

(117) Ben onlara ancak: benim “Rabbime ve sizin Rabbiniz olan Allah’a kulluk yapın” diye bana emrettiğini söyledim. Onların ara­sında kaldıkça ben onlara şahîd oldum. Sen beni alınca, onlar üze­rinde gözetici sen oldun. Sen herşeye şahidsin”

Dikkat edin şöyle dememiş. “Rabbinize ibadet edin” dememiş de, “Benim ve sizin Rabbiniz olan Allah (c.c.)’e ibadet edin” “Onların arasın­da kaldığım müddetçe ben de onlar üzerinde şahidim.” “Ne zaman ki sen beni aldın, onları gözetleyen sen oldun.” Yani ben onların arasında kaldı­ğım müddetçe neyi kabul edip, neyi inkâr ettiklerini gördüm. Şahitlik ya­parım. Ama beni onların arasından aldıktan sonra, onların ne yaptığı ko­nusunda benim bilgim yok. Sensin onların (rakibi) olan. Onları gözetle­yen, onların ne yaptığını bilen sensin Ya Rabbi!..

Yani şu anda İsa (a.s.v.), hıristiyanların ne yaptığını bilmediğini, An­cak Allah c.c’ün bildiğini, bildiriyor Rabbimiz bize.

“Sen herşeye şahitsin Ya Rabbi!” Yani yalnız hıristiyanlara değil, herşeye, Yaratılan herşeye sen şahitsin Ya Rabbi!

İsa (a.s.v,) çok güzel (Zaten peygamberlerin her sözü güzel) burada diyor ki:[127]

(118) Eğer sen onlara azap edersen, şüphesiz onlar senin kulla­rın. Eğer onları afvedersen, şüphesiz sen Azizsin, Hakimsin.

Burada İsa aleyhisselam Rabbinden rahmet istiyor.

-Ya Rab! Bunlara azap edersen bunlar senin kulların. Ama sen onları affedersen, Sen herşeye gücü yetensin, sen hükmünde hikmet sahibisin Ya Rabbi! Hükmedensin sen. Hüküm sana ait. Herşeye galipsin. Ama af­federsen o hükmün içerisinde güzel olur Ya Rabbi.”

Sevgili peygamberimiz bir gece sabaha kadar namaz kılar ve her Fa­tiha okuyuşundan sonra bu ayeti oku.[128]

Alemlere rahmet olarak gönderilen Efendimiz bir harp .dönüşünde yeni müslüman olmuş bir kabileye uğrar. Ateş yakmakta olan bir kadın ateş alevlenince yanındaki çocuğu alev almasın diye kenara çeker sonra Efendimize “Allah merhamet edenlerin en merhametlisi değil mi?” diye sorar. Efendimiz “Allah daha merhametlidir” deyince kadın, “Peki anne çocuğunu yakamaz” diye cevap verince, Efendimizin gözlerinden yaşlar geldi ve “Allah ancak küfürde inad eden kullarına azap eder” buyurdu.[129] hadisi olarak rivayet ettiği bu hadisi reddederek müminleri yakmakta İsrar eden bir kısım in­sanlarımız Allah adına ahkâm kesebilirler. Bu hadis diğer hadis kitapla­rında yok diye bilirler. O vakit[130] hadisinde[131] bir başka anlatım şeklinden sonra Efendimiz “Allah bu anneden daha merhametlidir” buyurur.[132] Nolu ha­disinde ise yavrusu için çırpınan anne kuşu görünce Efendimiz “Allah bu anne kuşdan daha merhametlidir” buyurmuş.

Cehennem zebanilerinin görevini haksız yere üstlenmeye çalışan kar­deşlerim Allah adına ahkâm keserek “Olmaz öyle şey” derken üahlığa1 özendiklerinin farkındalar mı acaba?

Kur’an-ı Kerim’de Rabbimiz kendini bizlere “Erhamürrahimın” Merhamet edenlerin en merhametlisi olarak tanıtıyor.[133]”Allah’ın Rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Muhakkak Allah bütün

günahları affeder”[134]”Rabbinin rahmetinden ancak sapıtanlar ümid keser.[135] buyurur. Sapıklardan olmayalım.

Üstü açılmış müslüman bir kadının üzerini örtüvermek dururken o nazenin tenini cehenneme kakıvermek, midesinden oltaya yakalanmış çırpınıp duran politikacıyı oltadan kurturmak yerine tavada yanmasına göz yummak, kendi nur çeşmeleri, kurumuş yazarlarımızın kanallarından küfrün kiri akarken onun kirde boğulmasına acımamak, İslamlığa yakış­maz.

Hırsız malımızdan birşey çalmışsa, ondan önce biz kendi iç dünya­mızdan bir şeyler çalmışız demektir.

Fahişe (Bu tabir kadın ve erkek için birlikte kullanılmıştır) vücudun­dan birşey vermeden önce toplum özünden birşey vermiştir ki, onları ko-ruyamamıştır.

Efendimiz (s.a.v.) kendi aleyhinde şarkılar söyleyerek Mekke müş­riklerini eğlendiren iki kadını da Mekke fethinden sonra affetmiştir. Hatta Sarra isimli biri Medine’ye geldiğinde Rasulüllahdan yardım istendiğinde uzanan eli boş çevirmemiştir.[136]

Serçe kuşuna acıyıp, yavrularını tutan sahabiye yerine iade ettiren, fahişeye yardım eden, günahkar bir kadının bir köpeği sulaması sebebiyle cennetlik olduğunu müjdeleyen[137] binlerce kuzuya acıdığı için kurd’a silah çeken çoban gibi binlerce mazluma acıdığı için zalimlere karşı yeri gelince kılıç çeken ve zulümlerini engelleyerek zali­me de mazluma da yardım eden Peygamber Efendimizin bu merhametini benimseyenler gülistan eder dünyayı.

Balıkesirin Edremit kazasına vaiz olarak gittiğimde camide parmak­ların sayısı kadar cemaatla karşılaştım. Bazı aklı erenlerle görüşüp ko­nuştuğumda “Hocam biz bu kadar değildik. Bir vaiz vardı, kürsüye çıkın­ca sırtını cehenneme dayar ağzından üzerimize ateş lavları, kaynamış kat­ranlar akardı. Temmuz sıcağından caminin serinliğine sığınanlar içeride

kebap olur çıkardı. Onun için millet dağıldı, gelmeyiverdi” diye cevap verdiler.

Denizin serinliğinden, dağın çam kokulu rüzgarından, serin imbat rüzgarından, daha serin ve rahatlatıcı olan İslamin havasını estirmek, açık yerleri kapatmak kolay olmadı.

“Rahmeti her şeyi kuşatan” Rabbimin Rahmetiyle dopdolu olabilsey­dim Mekke ve Medine’de Efendimiz döneminde herkesin İslama girdiği gibi ben de tam başarılı olabilirdim. Başarım, merhametim ve sevgim oranında olmuştur.

İmansız cennete gidilmeyeceğini herkesin bilmesi gerekir. Ancak amellerin de cenneti garantilemediğini herkesin bilmesi gerekir.

Mümin imanının gereği olan amelini yerine getirecek, fakat ben ame­limin karşılığını mutlaka cennette alacağım diyemez. Çünkü amellerimiz Sadi Şirazi’nin dediği gibi, alınıp verilen nefeslerin karşılığı olamaz. Her nefeste iki şükür yapmalıyız. Biri giren nefes için, biri de çıkan nefes için. O halde amellerimize değil Rabbimizin rahmetine güveneceğiz.

Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde (2/323) rivayet ettiği bir hadisi şe-rifde Ebu Hureyre, arkadaşı Yemamiye “Hiçbir kimseye Allah seni affet­mez, seni cennete koymaz deme” dedi. Yemami de “Bu bizden birinin kızdığı zaman arkadaşına söylediği kelimedir” deyince Ebu Hureyre “O sözü söyleme. Ben Rasulüllahı işittim, şöyle diyordu: İsrail oğullarından iki kişi vardı. Birisi ibadete düşkündü öbürü nefsine zulmediyor, israf ediyordu. Bunlar dost idiler. İbadete düşkün olan öbürünü devamlı günah işlerken görür ve ‘yapma1 derdi. Öbürü de ‘Bırak beni, Rabbime yemin ol­sun sen bana gözetici mi gönderildin?’ derdi. Bu birkaç defa tekrar edince ibadete düşkün olan ‘Allah’a yemin olsun ki Allah seni affetmez ve ka­tiyyen cennetinde koymaz’ dedi. Bunların ikisi de ölünce Allah, günahka­ra ‘Git ve benim rahmetimle cennete gir’ dedi. Diğerine ise “Sen misin her şeyi bilen, sen misin benim yedimdekilere de gücü yeten? Onu ateşe götürün’ dedi. Efendimiz şöyle devam etti: ‘Ebul Kasım’ın nefsi elinde olan Allah’a yemin ederim ki o (ibadete düşkün bir kişi) bir kelime konuştu ve iki dünyasını da helak etti.”buyurdu.[138]

(119) Allah buyurur: “İşte bugün doğrulara doğruluklarının fay­da verdiği gündür.Onlara altından ırmaklar akan cennetler vardır. Orada ebedi olarak kalıcıdırlar. Allah onlardan razıdır. Onlarda Allah’dan razıdırlar. İşte bu büyük bir başarıdır.

Doğruluk; bugünkü insanların zihninde, herkese göre ayrı manâ taşır.

-Ben şu işi yaparım ama, bu prensiplerinden hiç vazgeçmem. Yani bu işte doğruyum. Yani dürüstüm. Hırsız bir arkadaşıma filan saatte filan yere gel beraber hırsızlık yapalım dersem, o sözümden katiyyen vazgeç­mem. Doğruyum bunda diyor. Filan adamı soyalım. Rüşvetini şu kadar alalım, dedim mi, katiyyen vaz geçmem. O kadar doğruyum ki kimseye de söyleyemem. Arkadaşımı ele vermem. Rüşveti beraber aldığımız arka­daşı ele vermem. Doğruluk anlayışı bu adamın.

-Veya, fuhuş yapıyorsa. Fuhuş yaptığım kişilerin listesini vermem. Çok dürüstmüş. (Hani bazı bölgede pezevenk derler, bazı bölgede deyyus derler) Pezevenklik yapan makam ve mevkilere bu işi yapıverenler. Bu işi yapmişımdır, yaptırmışımdır. Kimlere yaptırdığımı kimseye söyle­mem. Çok dürüst adamım.

Yani doğruluğun ölçüsü, kişilerin kendi kafalarına göre ayrılır. Onun için bizim doğruluk ölçümüz ve anlayışımız; Kur’an-ı Kerim’de Lût sure­sinde Rabbim; “Dosdoğru ol” Peki neye göre. “Emrolunduğun gibi dos-

doğru ol.”

Doğruluğun Ölçüsü; Allah c.c’ün çizdiği bir çizgi var. Doğruluk ölçü­sü olarak (Sıratı müstagim) diye ayet-i kerimelerle belirlenmiş; hadisi şe­riflerle açıklanmış bir doğruluk anlayışımız var. Bizimkisi bu çizginîn or­tasında. Helal ve Haram çizgisinin ortasında devam edip gitmektir. Bizim yapacağımız iş.

Rabbim de; “Doğru kişilere doğrulukları kıyamet gününde fayda ve­rir.” Doğruluk:

1-İtikatta doğruluk. Eğrilik olmayacak. Allah vardır, bir­dir, şeriki ve naziri yoktur. Yani Hz. İsa peygamberdir, ilah değildir.

İlahdır dedik mi eğrilik başlıyor. Bu eğrilik içerisinde olanlar kıya­met gününde hesaba çekilecektir. Doğrulukları itikatta, amelde, ticari ha­yatta, İslam hukukuna uygun olacak. Siyasi hayatında İslam hukukuna uygun olacak. Veraset hukukunda İslam hukukuna uygun olacak. Evlili­ğinde boş anmasında her türlü insani muameleleri İslami olursa o doğru­luktur.

Yoksa bunun dışında, her ne kadar akıl bunu güzel gösterse eğrilik demektir.

Daha önce söyledik. Zenci annesini yerken hep doğru yolda olduğu­na inanıyormuş. Dermiş ki; “Beni 9 ay karnında taşıyan, sonra sırtında taşıyan, yemeyip yediren, giymeyip giydiren anamı ben toprağa verecek kadar zalimmiyim? Onu yerim de karnımda taşırım” dermiş. Onunki de doğruluk anlayışı.

Ama eğer bunu insanların aklına bırakıverecek olursak, hani şu anda Hindistan başkanı, annesi öldüğünde kendi elleriyle kibriti çaktı, annesini cayır cayır yaktı atıverdi. İyilik olsun diye yaptı bunu. Adamın aklına göre en iyi doğruluk da bu.

Demek ki akla havale etmiyor. Nakle havale ediyor. Akıl da o nakil doğrultusunda önünü görecektir. Bu doğrunun üzerinde olanlara ne var­dır. “Onlar için cennetler vardır” 8 cennet kapısı diyoruz.

“Altından ırmaklar akan cennetler vardır. Onlar orada ebediyyen kalıcıdırlar.” Cennetin spnu gelmeyecektir. Milyon-kentrilyon-mantrilyon rakamlar her neyse akıp gidiyor.

Hocam bıkılmaz mı? Allah (c.c.) insana öyle bir hal verir ki? Bazen bir adamla bir dakika konuşmaya tahammül edemezsiniz. Ama onunla 5 dakika kalma mecburiyetinde iseniz, bitmez o 5 dakika gayri. Uzar da uzar. Ama çok sevdiğiniz dostlarla bir arada olacak olursanız. Aaaa! va­kit ne de çabuk geçivermiş. 2 saat oturuvermişiz. Diyosunuz. Halbuki, hani ifade güzel. Göz açıp kapayıncaya kadar 2 saat geçmiş diyorsunuz.

Allah (c.c.) öylesine güzel yaratmış ki cennetini, milyonlarca sene geçiyor. O zaman soruluverse ne kadar yaşadın? Valla göz açıp kapayın­caya kadar geçivermiş bu kadar sene, denecek kadar güzel. Öylesine gü­zel bir yer ve orada ebedi olunacaktır.

“Allah onlardan razı olmuştur. Onlar da Allah c.c’den razı olmuşlar­dır.” “İşte büyük başarı, büyük kazanç budur” diyor Allah (c.c.)

-Filan varya çok büyük kazançlar elde etti 2 sene içinde diyoruz. Ne elde etti? Milyarder oldu, diyor. Ne demek milyarder? Şu kadar kağıdın üstüste yığılmasıdır. Onun yararlanabildikleri nedir? 5 milyarlıktan yarar­lanmıyor o. Midesi ve yiyebileceği belli. Bir adamın 10 milyarı, 100 tril­yonu olsa, mide sınırlıdır. Elbise de sınırlı. İnsan bedeni en kaliteli ku­maştan, 365 tane alır. Günde 1 tanesini giyebilir. Mide de 1 okka alır. Ondan sonra dünyanın en tatlısı olsa, kusar adam. Başka yapacağı yok.

Yani insanın zevk alması sınırlıdır. Fark nedir? Yığmak. Kağıt yığ­mak vardır. Birgün onlardan da zevk almaz hale geliverir. Kağıtta hiçbir işe yaramaz. Kendinden sonra varislerine kalır.

Allah (c.c.) diyor ki; “Asıl başarı, büyük kazanç, Allah’ın rızasını ka­zanmaktır” diyor. Çünkü sonu gelmeyen bir hayat. Her an tazelenen ni­met. Yenenler pislik olarak değil, gül kokusu halinde çıkar. Yani tuvalete gitmek yok. Yiyor, yiyebildiği kadar. Gül kokusu halinde çıkıyor. Olur mu hocam? Günümüzde dünyamız da bunu gösteriyor. Gül tuvalete git­mez. Toprağı aşağıdan yer, gül kokusu olarak yukarıdan verir. Renk ola­rak verir.[139]

(120) Göklerin, yerin ve bunlardakilerin hükümranlığı Allah’a aittir. O herşeye gücü yetendir.

İnandık ve tasdik ettik. Kanımıza , kalbimize sözümüz geçmiyor.Her nefesde ecelimize yaklaşıyoruz. Allahım,mülkde senin, hükümranlıkda senin. Bizi bize bırakma .Bizi yolundan ayırma. Amin

Kuran

Maide Suresi

Şifa Tefsiri ( Mahmut Toptaş ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.