Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 32°C
Parçalı Bulutlu
İstanbul
32°C
Parçalı Bulutlu
Sal 32°C
Çar 33°C
Per 34°C
Cum 34°C

5 – Maide Suresi | İbn Kesir Tefsiri

5 – Maide Suresi | İbn Kesir Tefsiri
04.12.2020
A+
A-

Maide Suresi | İbn Kesir Tefsiri

1 — Ey îmân edenler, akidleri yerine getirin. Siz ih-râmlı iken avlanmayı helâl görmeksizin; size bildirilecek­ler müstesna, hayvanlar size helâl kılınmıştır. Muhakkak ki Allah, dilediğini hükmeder.

2 — Ey îmân edenler, Allah’ın nişanelerine, haram olan aya, hediye olan kurbanlığa, gerdanlıklı hayvanlara ve Rablarından nimet, rızâ taleb ederek Beyt’ül Harâm’a gelenlere hürmetsizlik etmeyin. İhramdan çıkınca avlanın. Sizi Mescid-i Harâm’dan alıkoydukları için bir kavme olan kininiz, sizi haddi aşmaya sürüklemesin. İyilik ve takva üzerinde yardımlasın. Günâh işlemek ve aşırı gitmek üze­rinde yardımlaşmayın. Allah’tan sakının, muhakkak ki, Allah’ın cezası şiddetlidir.

Îmân Edenlere Helâl Kılınan Şeyler

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Nuaym İbn Hannâd… Maan veya Avf’dan —ya da her ikisinden— nakletti ki; adamın biri Abdullah İbn Mes’ûd’a gelerek şöyle demiş : Bana ahd et. Abdullah İbn Mes’ûd demiş ki: Allah Teâlâ’nm «Ey îmân edenler, ahidleri yerine getirin…» âyetini işittiğin zaman, ona kulağına ver. Çünkü bu âyette hayırlar emredil-mekte, serler nehyedilmektedir. İbn Ebu Hatim der ki: Bana Ali İbn Hüseyn… Zührî’den nakletti ki; o, şöyle demiş : Allah Teâlâ «Ey îmân edenler» buyurduğu zaman; o buyruğu yerine getirin. Çünkü Rasûlul-lah (s.a.) da onlardandır. Ahmed İbn Sinan… Hayseme’den rivayet eder ki; o, şöyle demiş : Kur’an’da yer alan her «ey îmân edenler» ifâdesi Tevrât’daki «ey miskinler» ifâdesinin aynıdır. Ahmed İbn Sinan’ın Zeyd İbn îsmâîl kanalıyla İkrime ve İbn Abbâs’tan rivayet ettiği hadîste, İbn Abbâs şöyle der: «Kur’an-ı Kerîm’de yer alan «Ey îmân edenler» âyetinin hepsinde Hz. Ali îmân edenlerin efendisi, değerlisi ve emîri-dir. Ebu Tâlib oğlu Ali müstesna Rasûlullah (s.a.) m ashabının hepsi Kur’an’da itaba uğramıştır.

Hz. Ali Kur’an’ın hiç bir âyetinde itaba ma’rûz kalmamıştır. Bu hadîs, garîbdir, lafzı münkerdir. İsnadı, üzerinde dikkatle durulması gereken bir isnâddır. Nitekim Buhârî, bu hadîsin râvîleri arasında yer alan İsâ İbn Râşid’in meçhul ve onun naklimin münker olduğunu bil­dirir. Ben de derim ki; bu hadîsin râvîleri arasında yer alan Ali İbn Bü-zeyme her ne kadar sika (güvenilir) bir râvî ise de, aşırı bir Şiî’dir. Ve onun naklettiği- bu türden rivayet itham edilmiş, kabul görmemiştir. Bu hadîste yeralan «Ebu Tâlib oğlu Ali müstesna peygamberin ashabın­dan hepsi Kur’an-ı Kerîm’de itaba uğramıştır.» ifâdesine gelince; bu­nunla sadakayı emreden âyete işaret edilmiştir. Çünkü bir çok kişi ta­rafından nakledildiğine göre; Hz. Ali’den başka kimse bu emir ile amel etmemiştir. Ve bu sebeple Allah Teâlâ’nın «Husûsî konuşmanızdan ön­ce sadaka vermekten ürktünüz mü ki, bunu yerine getirmediniz? Ama Allah tevbenizi kabul etmiştir. Öyleyse namazı kılın, zekâtı verin, Al­lah’a ve Peygamberine itaat edin. Allah işlediklerinizden haberdârdır.» (Mücâdile, 13) âyeti nazil olmuştur. Bu ifâdenin bir itâb olduğu gö­rüşü, üzerinde durulması gereken bir görüştür. Çünkü söylendiğine gö­re; bu emir vücûb ifâde etmez, mendûb bir emirdir. Kaldı ki bu, mü’min-ler için daha yapılmazdan önce neshedilmiştir. Ashâbdan hiçbir kim­sede bunun tersine bir davranış görülmemiştir. Hz. Ali’nin Kur’an’da hiç bir şekilde itaba uğramadığı görüşüne gelince; bu görüşün üzerinde de dikkatle durulması gerekir. Çünkü Enfâl sûresinde Hattâb oğlu Ömer müstesna herkese itâb vârid olmuştur. Bu ve bundan önceki ifâ­deden de anlaşılıyor ki; bu hadîs zayıftır. Doğruyu en iyi Allah bilir.

İbn Cerîr Taberî der ki: Bana Müsennâ… Yûnus’tan nakletti ki; o, Muhammed îbn Müslim’in şöyle dediğini bildirmiş: Ben Rasûlullah (s.a.) in Amr İbn Hazm’ı Necrân’a elçi olarak gönderdiğinde, ona yaz­dığı mektubu okudum. Mektup Amr İbn Hazm’m oğlu Ebu Bekr’in ya­nındaydı. Orada şöyle buyuruluyordu : Bu, Allah ve Rasûlünden açıkla­madır : «Ey îmân edenler, akidleri yerine getirin.» Ve bu âyet «Doğrusu Allah, hesabı çabuk görendir.» (Mâide, 4) kısmına kadar yazılmıştı.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ebu Saîd… Amr İbn Hazm’ın oğlu Muhammed’in oğlu Ebu Bekr’in oğlu Abdulİah’dan nakletti. O da ba­basının şöyle dediğini bildirmiş : Bu, Allah Rasûlünün Amr İbn Hazm’a, Yemen halkına iyiyi öğretmek, sünneti ta’lîm etmek ve sadakalarını top­lamak üzere gönderdiğinde yazmış olduğu mektup olup bizim katımız­da saklıdır. Rasûlullah Amr İbn Hazm’a mektup yazmış, ahid vermiş, emrini bu mektubunda şöyle bildirmiştir : Rahman ve Rahîm olan Al­lah’ın adıyla. Bu, Allah ve Rasûlünden bir mektuptur : «Ey îmân eden­ler, akidleri yerine getirin.» Bu Allah’ın Rasûlü Muhammed’in Amr İbn Hazm’a Yemen’e gönderdiğinde yazmış olduğu ahiddir. Bütün işlerin­de Allah’tan korkmasını ona emretti. Çünkü Allah kendisinden korkan ve ihsan edenlerle beraberdir.

«Akidleri yerine getirin.» İbn Abbâs, Mücâhid ve daha başkaları derler ki: Buradaki «akidler»den maksad; ahidlerdir. İbn Cerîr bu ko­nuda icmâ’ olduğunu söyler ve der ki: Ahidler, üzerinde yemîn ve ben­zeri şekilde sözleşilen sözlerdir. Ali İbn Ebu Talha, Abdullah İbn Abbâs’-tan nakleder ki; burada yer alan «akidler» kelimesi ahidler demektir. Yani Allah’ın helâl ve haram kıldığı şeyler ile, Kur’an-ı Kerîm’de be­lirttiği hadler ve farzlardır. Siz bu emirleri çiğnemeyin, farzları ter-ketmeyin. Sonra Cenabı Allah, bu konuda daha şiddetli davranarak şöyle buyurmuştur : «Onlar ki; söz verdikten sonra Allah’ın ahdini bo­zarlar, Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyleri koparırlar.» (Bakara, 27).

Dahhâk da-buradaki akidlerden maksad; Allah’ın helâl ve haram kıldığı şeyler, Hz. Peygambere ve kitaba îmân etmeyi kabul eden kişi­lerden almış olduğu, Allah’ın helâl ve haramlarla, -farzlarını yerine ge­tirmelerine dâir sözlerdir. Zeyd İbn Eşlem ise, akidlerin altı tane ol­duğunu söyler. Bunlar Allah’ın akdi, yemîn akdi, ortaklık akdi, alış-ve-riş akdi, nikâh akdi ve hilf akdidir. Muhammed İbn Kâ’b ise bu akid­lerin beş tane olduğunu, câhiliyet yemîni ile mufâvada ortaklığının da bunlar arasında bulunduğunu bildirir. Bazıları bu âyete dayanarak alış -veriş meclisinde seçme hakkının bulunmadığını öne sürmüşlerdir. Ve demişlerdir ki; bu âyet akdin lüzumuna ve sabit olduğuna delâlet eder. Dolayısıyla mecliste seçme hakkının bulunmamasını gerektirir. Bu, Ebu Hanife ve Mâlik’in görüşüdür. Şafiî ve Ahmed İbn Hanbel ile Cumhur buna muhalefet etmişlerdir. Bu konuda delil Buhârî ve Müs­lim’de sabit olan Abdullah tbn Amr’ın naklettiği şu hadîstir: Rasûlul-lah (s.a.) buyurdu ki: Alan ve satan meclisten ayrılmadıkça muhayyer­dirler. Buhârî’nin bir başka ifâdesi de şöyledir :

İki kişi alış-veriş yaptıklarında, meclisten ayrılmadıkları sürece muhayyerdirler. Bu hadîs, satış sözleşmesini ta’kîb eden meclisde mu­hayyerliğin varlığı için bir delildir. Ancak bu, akdin lüzumsuzluğunu gerektirmez. Aksine akid, şeriat bakımından alış-verişin gereklerinden­dir ve akde uymak, akdi yerine getirmenin mütemmimidir.

«Hayvanlar size helâl kılınmıştır.» Buradaki deve, sı­ğır ve koyundur. Hasan, Katâde ve başkaları böyle demişlerdir: İbn Cerîr Taberî, arapların yanıhda hayvanlar ta’bîri ile kasdedilenler bunlardan ibarettir, der, Abdullah İbn Ömer, Abdullah İbn Abbâs ve daha başkaları da bu âyeti esâs alarak; anası kesilip de kar­nındaki yavrusu ölecek olursa, yavruyu yemenin mübâh olduğunu be­yân etmişlerdir. Bu konuda Sünen kitaplarında vârid olan hadîsi Ebu Dâvûd, Tirmizî ve İbn Mâce rivayet etmişlerdir. Mücâhid kanalıyla… Ebu Saîd’den nakledilen bir hadîste denilir ki; ey Allah’ın Rasûlü, biz karnında yavrusu bulunan koyunu veya ineği veya dişi deveyi kesiyo­ruz. Yavrusunu atalım mı, yiyelim mi? dedik. Rasûlullah; isterseniz onu yeyin, çünkü anasının kesilmesi, onun kesilmesidir, buyurdu. Tir­mizî, bu hadîsin hasen olduğunu söyler.

Ebu Dâvûd der ki; Bize Muhammed İbn Yahya… Câbir İbn Abdul-lah’dan nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur : Yavrunun kesilmesi, anasının kesilmesidir. Bu rivayet yalnızca Ebu Dâvûd’da vardır.

«Size bildirilecekler müstesna olmak üzere» Ali İbn Ebu Talha, İbn Abbâs’tan nakleder ki; bildirileceklerden nıaksad; ölü, kan ve domuz etidir. Katâde, bununla ölünün ve Allah’ın adıyla kesilmeyen hayvan­ların kaydedildiğini söylemiştir.

Doğrusunu Allah bilir ya; burada istisna edilenler «Ölü, kan, do­muz eti, Allah’tan başkası adına boğazlananlar, vurularak, yuvarlana­rak, veya süsülerek ölen, yırtıcı hayvan tarafından parçalananlar, —can­ları çıkmadan evvel— kestiğiniz müstesna, dikili taşlar üzerine kesilen­ler ve fal oîdarıyla kısmet aramanız, size haram kılınmıştır.» (Mâide, 3) âyetinde zikredilenlerdir. Bunlar her ne kadar hayvanlar

ta’bîrinin içerisinde yer alıyorlarsa da bu, geçici hallerinden dolayı ha­ram kılınrmşiardır. Keza, dikili taşlar üzerine kesilen hayvanlar da, fal oklarıyla kısmet aramak da haramdır. Bunların istidrâki ve telâhuku mümkün değildir. Bunun için Allah Teâlâ : «Size bildirilecekler müs­tesna, hayvanlar helâl kılınmıştır» buyuruyor. Yani ancak size haram olduğu bildirilecekler İle bazı hallerde haram sayılanlar müstesnadır,

«Siz ihrâmlı iken avlanmayı helâl görmezsiniz.» Bazıları bu âyeti hal sayarak mansûb okumuşlardır. «Hayvanlar»dan maksad; deve, koyun ve sığır gibi evcil hayvanlarla, ceylan, yaban eşeği gibi vahşî hay­vanlardır. Evcil hayvanlardan yukarda sayılanlar istisna edilmiş, vahşî hayvanlardan da ihrâmlı iken avlanmaları yasaklananlar müstesna kı­lınmıştır.

Denildi ki; bu âyetten maksad; bütün hallerde hayvanları size helâl kıldık, öyle ise siz, ihrâmlı iken avlanmayı haram kabul edin. Çünkü Allah Teâlâ böyle hükmetmiştir. Allah, bütün emir ve yasakla­rında yegâne hüküm sahibidir. Bunun için müteakiben «Muhakkak ki Allah, dilediğini hükmeder.» buyurmuştur.

«Ey îmân edenler, Allah’ın nişanelerine hürmetsizlik etmeyin.» İbn Abbâs buradaki «nişaneler»den maksadın; haccın menâsiki olduğunu bildirir. Mücâhid ise Safa ile Merve’dîr, der. Kurban ise Allah’ın şeâirin-dendir. Denildi ki; Allah’ın nişanelerinden maksad; yasaklandır. Bu takdirde; Allah’ın haram kıldığı yasaklarını, helâl saymayın, mânâsı an­laşılır. Bunun için âyetin devamında «Haram olan aya da» buyurulmuş-tur. Bu ifâde ile haram olan ayın saygınlığını kabul etmek kasdedü-miştir. Keza Allah’ın işlenmesini yasakladığı savaşa başlamak ve ha­ramlardan kaçınmak gibi konular da burada kaydedilmektedir. Nitekim bir başka âyet-i kerîme’de şöyle buyurulur: «Sana haram ayda savaş­tan suâl ederler. De ki; o ayda savaşmak, büyük bir günâhtır.» (Bakara, 217). Ve yine bir başka âyette de şöyle buyurulur : «Allah katında ay­ların sayısı onikidir…» (Tevbe, 36)

BUhârî’nin Sahîh’inde Efou Bükre’den nakledilir ki; Rasûlullah (s.a.), veda haccmda şöyle buyurmuştur: Zaman Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günde olduğu şekle yemden dönüp geldi. Yıl, oniki aydır. Haram olan dört ayın üçü birbiri ardısıra gelir, bunlar Zülka’de, Zül-hicce, Muharrem aylandır. Bir de Şa’bân ile Cumâdelâhir arasında bu­lunan Mudar Receb’idir. Mudar Receb’i, Mudar kabilesinin savaşı ya­sakladığı ay olması sebebiyle Receb’e bu isim verilmiştir. Bu hadîs-i şerîf gösteriyor ki, Selef-i sâlihînden bir gruba göre; haram ayların harâmlığı, âhır zamana kadar devam edip gitmektedir.

Ali İbn Ebu Talha, İbn Atobâs’tan nakleder »ki; «Haram olan aya da.» kavlinden maksad; bu ayda da savaşmayı helâl kılmayın, demek­tir. Mukâtil İbn Hayyân, Abdülkerîm İbn Mâlik el-Cezerî de böyle del­miştir. İbn Cerîr TabenV bu görüşü tercih etmiştir. Cumhur ise bu âye­tin mensûh olduğu görüşündedir. Ve onlara göre haram aylarda savaşı başlatmak caizdir. Çünkü onlar, «Haram aylar çıkınca müşrikleri ne­rede bulursanız öldürün.» (Tevbe, 5) âyetine istinâd ederek derler ki; kasdolunan dört aydır. Hiçbir ay, diğerinden haram olarak istisna edil­memiştir.

İmâm Ebu Ca’fer Taberî, haram aylarda şirk ehliyle savaşmayı Allah’ın helâl kıldığı konusunda icmâ’ bulunduğunu nakleder. Yılın diğer aylan da böyledir. İbn Cerh* devamla der ki: Yine Cumhur şu konuda da icmâ’ etmiştir : Müşrik boynuna veya iki bileğine bütünüyle Harem-i Şerifin ağaçlarının kapçığından gerdanlık yapmış olsa da; bu, kendisini ölümden kurtaran bir emân sayılmaz. Daha önce müslü-manlarla bir zimmet sözleşmesi veya emân akdetmemişse geçerli de­ğildir. Bu konu, başka bir eserde detaylı olarak açıklanacaktır.

«Hediyye olan kurbanlara, gerdanlıklı hayvanlara» Allah’ın evine hediyye olan kurbanlığı götürmekten vazgeçmeyiniz. Çünkü bunlarda Allah’ın nişanelerine saygı mevzû-u bahistir. Bu hayvanların boynuna, öteki hayvanlardan ayırdedilmek üzere ve Kâ’be’ye armağan olarak götürülmek İstendiği bilinip, ona kötülükle yaklaşmak isteyenlerin ka­çınmasını sağlamak ve ayrıca bu şekilde Allah’ın evine hediyye gön­dereceklere örnek olmak üzere, hayvanların boynuna gerdanlık tak­maktan da vazgeçmeyiniz. Çünkü Kâ’be’ye hediyye olarak kurban gö­türmeye davet eden kimseye, tâbi olanların ecri kadar mükâfat vardır. Ayrıca kendilerinin mükâfatından da hiçbir şey eksiltilmez. Bunun için Hz. Peygamber (s.a.) haccettiği zaman; zu’1-HuIeyfe’de geceledi. Sabah olunca sayıları dokuzu bulan eşlerini ziyaret etti. Sonra yıkanıp güzel kokular süründü. Ve iki rekat namaz kıldı. Sonra kurbanım göstererek; ona gerdanlık yaptı. Halka hacc ve umre haberini verdi. O’nun kurbanı pek çok deve idi. En güzel şekil ve renkte altmışın üzerinde deve kur­ban etmişti. Nitekim bu konuda Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: «Bu, böyledir. Kim Allah’ın nişanelerine hürmet ederse, bu, kalblerin tak-vâsmdandır.» (Hacc, 32).

Seleften bazıları- demişlerdir ki; Allah’ın nişanelerine saygı göster­mek demek; kurbanın güzelini ve besilisini seçmek demektir. Ali İbn Ebu Tâlib der ki; Rasûlullah (s.a.) bize göz ve kulağa dikkat etmemizi emretmiştir. Bu hadîsi Sünen ehli muhaddisler rivayet ederler..

Mukâtil İbn Hayyân der ki; «Gerdanlıklı hayvanlara» âyetinden maksad; onu helâl saymayın, demektir. Çünkü câhiliyet ehli, haram aylann dışında yurtlarından çıktıkları zaman kendilerine yün ve kıl­dan gerdanlık yaparlardı. Mekke’li müşrikler de Harem-i Şerifin ağacı­nın kabuğundan gerdanlık yaparlar ve böylece kendilerini emniyette hissederlerdi. İbn Ebu Hatim bunu rivayet ettikten sonra der ki; bize Muhammed İbn Ammâr… İbn Abbâs’tan nakleder ki; o, şöyle demiştir : Bu sûrede iki âyet neshedilmiştir. Birisi gerdanlık âyeti, diğeri de;

«Eğer sana gelirlerse ya aralarında hükmet veya onlardan yüz çevir.» âyetidir. Münzir İbn Şâzân bize nakletti ki… îbn Avn şöyle demiş : Ben Hasan’a Mâide sûresinden neshedilen ‘bölüm var mı? diye sorduğum­da; o, hayır, dedi.

Ata der ki; müşrikler, Harem-i Şerifin ağaçlarından gerdanlık yapıyor ve böylece kendilerini emîn kılıyorlardı. Allah Teâlâ, bu sebeple oradaki ağaçlan koparmayı yasaklamıştır. Mutarrif İbn Abdullah da böyle demiştir.

«Ve Rablanndan nimet, rızâ taleb ederek Beyt’ül-Harâm’a ge^ lenlere de hürmetsizlik etmeyin.»

Allah’ın evine emîn olarak gelenlerle ve Allah’ın lutfunu, hoşnûd-luğunu taleb ederek gelenlerle savaşmayı helâl saymayın. Onları Al­lah’ın evinden alıkoyup, engelleyip, tahrik etmeyin. Mücâhid, Atâ, Ebu’l-Âliye, Mutarrif İbn Abdullah, Abdullah İbn Zeyd İbn Umeyr, Rebî’ îbn Enes, Katâde ve Mukâtil İbn Hayyân «Rablanndan nimet, nzâ taleb ederek» kavliyle; ticâretin kaydedildiğini söylemişlerdir. Daha önce Bakara şikesinde geçen «Rabbınızın lutf-u keremini aramanızda bir günâh yoktur.» (Bakara, 198) âyetini de aynı şekilde tefsir etmişlerdik.

İbn Abbâs, bu âyetteki «rızâ taleb ederek» kavlinden maksad; hacc ederek Allah’ın hoşnûdluğunu kazanırlar, demek olduğunu söylemiştir.

İkrime, Süddî, İbn Cüreyc bu âyetin Hutam İbn Hind el-Bekrî hak­kında nazil olduğunu bildirirler. Hutam, Medine’nin otlağına saldır­mıştı. Ertesi yıl Allah’ın evinde umre yapmak istedi. Ashâbdan bir kıs­mı, onun önüne çıkarak Kâ’be’ye gitmesine engel olmak istediler. Bu­nun üzerine Allah Azze ve Celle «Ve Rablanndan nimet, nzâ taleb ede­rek Beyt’ül-Harâm’a gelenlere hürmetsizlik etmeyin.» buyurmuştur.

İbn Cerır Taberî, bu konuda icmâ’ bulunduğunu nakleder. Emân bulunmadığı sürece ister Beyt’ül-Harâm’da, ister Beyt’ül-Mukaddes’de bulunsun; müşriklerin öldürülmesi, caizdir. Çünkü müşrikler hakkın­daki bu hüküm mensûhtur. En iyisini Allah bilir. İnkâr ederek, Allah’a şirk koşarak ve küfür ile Kâ’be’yi kasdedenlere gelince; onlar da Kâ’be’ye girdirilmezler. Çünkü Allah Teâlâ, şöyle buyurmaktadır : «Ey imân edenler, doğrusu müşrikler pistirler. Bu sebeple bu yıllarından sonra onlar Mescİd-i Harama yaklaşmasınlar.» (Tevbe, 28). Bu sebeple Ra-sûlullah (s.a,), hicretin 9. senesinde Hz. Ebubekir’i hacc emirî ta’yîn edince, Hz. Ali’yi göndererek, Rasûlullah’a vekâlet yoluyla Tevbe sûre­sini yüksek sesle halka ilân etmesini emretmiş ve o yıldan sonra müş­riklerin Kâ’be’yi haccedemeyeceklerini ve Beytullah’ı çıplak olarak ta­vaf edemeyeceklerim ilân ettirmiştir.

İbn Ebu Talha, Abdullah İbn Abbâs’tan «Ve Rablanndan nimet, rızâ taleb ederek Beyt’ül-Harâm’a gelenlere» âyeti konusunda şöyle dediğini rivayet etmiştir :

«Beyt el-Harâm’a gelenlere» Yani haram eve doğru yönelenlere, demektir. Çünkü o sırada mü’minler ve müşrikler, Beyt el-Harâm’a hacca gidiyorlardı. Allah Teâlâ mü’minierin, herhangi bir kimseyi Al­lah’ın evini haccetmekten engellemelerini yasaklıyor. İster mü’min, is­ter kâfir olsun; Allah’ın evini haccetmek isteyenlere herhangi bir şey yapılmasını men’ediyor. Bilâhere «doğrusu müşrikler ancak pistirler. Bu yıllarından sonra mescid-i harâm’a yaklaşmasınlar)) âyeti ile, «müş­riklerin, Allah’ın mescidlerini ta’mîr etmeleri olur şey değildir.» Âyeti ve «Allah’ın mescidlerini ancak Allah’a ve âhiret gününe inanmış olan­lar ta’mîr eder» âyetlerini indirerek müşriklerin mescid-i Harâm’a gir­mesini yasakladı.

Abdürrezzâk der ki; bize Ma’mer Katâde’den «hediye olan kurban­lığa, gerdanlıklı hayvanlara, ve Rablarmdan nimet, Rızâ taleb ederek Beyt’ül-Harâm’a gelenlere hürmetsizlik etmeyin» âyetinin mensûh ol­duğunu söylemiştir. Câhiliyet devrinde bir kişi, evinden hac maksadıyla çıktığında, ağaçtan gerdanlık takınırdı ve böylece bir daha kimse ona saldırmazdı. Dönüşünde de sacdan örme bir gerdanlık takınırdı ve bir daha ona kimse engel olmazdı. O sıralarda henüz müşrikler, Beytul-lah’tan alıkonulmuş değillerdi. Müslümanlar haram ayda savaşmamak ve Beytullah’ta harbetmemekle emrolunmuşlardı. Bilâhere «Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün» âyet-i celîle’si bunu nesh etmiştir. İbn Cerîr der ki: «Gerdanlıklara» kavlinden maksad; harem’de gerdanlık takan kişiyi emîn sayınız, demektir. (………)

«İhramdan çıkınca avlanın» vani ihramda işinizi bitirip helâl hale geldiğiniz zaman; avlanma v.s. gibi inrâmlı iken size naram olan şeyleri mübâh kıldık. Bu; yasaktan sonra gelen bir emirdir. Tecrübenin kararlaştırdığı doğru şudur; hüküm; yasaktan önce nasu ise, ona döndürülür. Eğer hüküm vâcib idiyse, dönüş de vâcib olur. Eğer müstahab idiyse, dönüş de müstahab olur. Eğer mübâh idiyse, dönüş de mübâh olur. Bu emrin, vücûb ifâde ettiğini söyleyenlere birçok âyet-i kerîme’yle karşılık verilir. Mübâh olduğunu belirttiğini söyle­yenlere de, başka âyet ile karşılık verilir. Delillerin dayandığı esâs, bü­tünüyle bizim zikrettiğimizdir ki, bazı usûl bilginleri de bunu tercih et­mişlerdir. Allah en iyisini bilendir.

«Sizi mescid-i harâm’dan alıkoydukları için bir kavme olan kininiz, sizi haddi aşmaya sürüklemesin.» Bazı kırâet bilginleri bu âyeti şu şe­kilde okumuşlardır : Âyetin mânâsı açıktır. Yani sizi mescid-i harâm’a gitmekten alıkoymuş olan bir kavme kin beslemeniz, —-İd bu Hudeybiye savaşının olduğu yıl meydana gelmişti— Allah’ın hükmünü aşmanıza vesile olmasın. Haddi tecâvüz ederek zulüm ve düş­manlıkla kısas uygulamanıza neden olmasın. Aksine Allah’ın herkes için emir buyurduğu, adalet esâsına göre hükmedin. Bu âyet-i kerîme ileride gelecek olan şu âyet gibidir : «Bir kavmin yaptıkları, sizi adalet­ten alıkoymasın. Adalet edin; bu, takvaya daha yakındır.» Yani bazı milletlere olan kininiz, sizi adaleti terk etmeye sürüklemesin. Adalet, herkes hakkında ve her halükârda vâcibdir. Seleta sâlihîn’den bazıları demişlerdir ki: Senin hakkında Allah’a isyan etmiş olan kişiye karşı, senin onun hakkında Allah’ın emrine itaat etmen kadar iyi bir davranış yoktur. Göklerle yeryüzü, adalet üzerine kâimdir.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize babam… Zeyd İbn Eslem’den nakletti ki; o, şöyle demiş : Hudeybiye günü müşrikler mü’nıinlerin Allah’ın evi­ne gitmelerine engel oldukları zaman, bu davranışları Rasûlullah (s.a.) ve ashabına çok ağır geldi. Bu sırada doğu halkından olan müşrikler­den bir topluluk, umre maksadıyla onlarla karşılaştıklarında, peygam­berin ashabı dediler ki: Onlar, bizim arkadaşlarımızı Allah’ın evini zi­yaret etmekten alıkoydukları gibi, biz de onları bundan alıkoyalım. Bu­nun üzerine Allah Teâlâ, bu âyeti indirdi.

«kin» demektir. İbn Abbâs ve diğerleri böyle demiş-, lerdir. (………)

«İyilik ve takva üzerine yardımlasın. Günâh işlemek ve aşırı gitmek üzerinde yardımlaşmaym.» Allah Teâlâ mü’min kullarına, iyi ve güzel fiilleri işlemek, kötülüklerden sakınmak ve takva üzere birleşmek konu­sunda yardımlaşmayı emrediyor. Bâtıl, günâh ve yasak üzerinde yar-dımlaşıp destekleşmeyi yasaklıyor. İbn Cerîr der ki: «Günâh»; Allah’ın yapılmasını emrettiği şeyleri yapmamaktır. «Düşmanlık» ise, Allah’ın dininiz konusunda size gösterdiği hududu aşmaktır. Siz ve sizden baş­kaları hakkında koymuş olduğu farzları tecâvüz etmektir. İmâm Ah-med İbn Hanbel der ki: Bize Hüşeym… Enes İbn Mâlik’den nakletti ki, Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş : İster zâlim olsun, ister mazlum olsun kardeşine yardım et. Denildi ki: Ey Allah’ın Rasûlü mazlum ise, ona yardım ettiğim bellidir, zâlim ise nasıl yardım edeceğim? Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Sen onu tutup alıkoyarsın. İşte bu durumda ona yar­dım böyledir. Hüseyin’den bu hadîsi nakil konusunda Buhârî münferid kalmıştır. Halbuki Buhârî ve Müslim, Sabit kanalıyla Enes İbn Mâlik’-1 ten naklederler ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş : İster zâlim olsun ister mazlum olsun, kardeşine yardım et. Denildi ki: Ey Allah’ın Ra­sûlü, mazlum ise yardım ederim. Bu; böyle. Ya zâlim ise ona nasıl yar­dım edeyim? Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Onun zulmüne engel olur­sun, işte senin ona yardımın böyledir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Yezîd… peygamberin ashabından bir zâttan nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş :

İnsanlann arasına katışıp onların eziyyetlerine sabreden mü’min, insanların arasına katışmayıp, onların eziyyetlerine sabretmeyen mü’-min’den ecir bakımından daha büyüktür. Aynı hadîsi Ahmed İbn Han-bel; Abdullah İbn Ömer kanalıyla… Yahya İbn Vessâb’dan rivayet eder ki; o Peygamberin ashabından yaşlı bir kişiden şöyle dediğini duymuş : İnsanların arasına katışıp, onların eziyyetlerine sabreden mü’min; in­sanların arasına katışmayıp, onların eziyyetlerine sabretmeyen mü’-minden daha hayırlıdır. Bu hadîsi Tirmizî, Şu’be kanalıyla ve İbn Mâce İshâk İbn Yûsuf kanalıyla ve her ikisi birlikte A’meş’ten rivayet eder­ler. Hafız Ebu Bekr el-Bezzâr der ki; bize İbrâhîm İbn Abdullah… Ab­dullah’tan nakletti ki; Rasûlullah (s-.a.) şöyle buyurmuştur : Bir hayra delâlet eden, onu işleyen gibidir. Sonra Ebu Bekr el-Bezzâr der ki; biz bu hadîsin sadece bu isnâdla rivayet edildiğini biliyoruz. Ben derim ki; bu hadîsin sahîh bir de mesnedi vardır. Şöyle ki: «Kim bir doğru yola davet ederse; o kimseye tâbi olanların mükâfatı kadar —kıyamet gü­nüne kadar— mükâfat verilir. Ayrıca onların mükâfatlarından hiçbir şey eksiltilmez. Kim de bir sapıklığa davet ederse, kıyamet gününe ka­dar ona tâbi olanların günâhları kadar o kimseye de günâh yazılır ve onların günâhlarından hiçbir şey eksiltilmez. Ebu Hatim et-Taberânî der ki; bize Amr İbn İshâk… Abbâs İbn Yûnus’tan nakletti ki; Ebu’l-Hasan ona Rasûlullah (s.a.) m şöyle dediğini söylemiş : Kim; bir kişi­nin zâlim olduğunu bilerek ona yardım etmek üzere zâlim ile birlikte yürürse; İslâm’dan dışarı çıkmış olur.[1]

3 — Ölü, kan, domuz eti, Allah’tan başkası adına bo-ğazlananlar, boğularak, vurularak, yuvarlanarak veya sü-sülerek ölen, yırtıcı hayvan tarafından parçalananlar, can­ları çıkmadan evvel kestiğiniz müstesna, dikili taşlar üze­rine kesilenler ve fal oklarıyla kısmet aramanız size haram kılınmıştır. Bunlar fâsıklıktır. Bugün, küfredenler sizi di­ninizden etmekten ümitlerini kesmişlerdir. Öyleyse onlar­dan korkmayın da Ben’den korkun. Bugün, dininizi kemâle erdirdim, üzerinize olan nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâmiyeti beğendim. Her kim ki açlıktan darda ka­lırsa günâha kaymaksızın (bunlardan yemeğe mecbur olursa) muhakkak ki, Allah Ğafûr’dur, Rahîm’dir.

Îmân Edenlere Haram Kılman Şeyler

Allah Teâlâ kullarına, aşağıdaki şeylerin ve benzerlerinin yenme­sini yasaklayan bir haber bildirmektedir. «Ölü», hayvanın avlanmadan ve boğazlanmadan anında ölmesidir. Ölü etinin yasaklanması; onu, ka­nının boğması yönüyle zararlı olmasındandır. Çünkü akmamış olan kan, dine ve bedene zarar verir. Bu sebeple Allah Azze ve Celle onu ha­ram kılmıştır. Bunun istisnası sadece balıktır. Balık, ister kesilsin, ister kesilmeden ölsün yenmesi helâldir. Nitekim İmâm Mâlik, Muvatta, isim­li eserinde, İmâm Şafiî ve Ahmed İbn Hanbeî Müsned’lerinde, Ebu Dâ-vûd, Tirmizî, Neseî, İbn Mâce Sahîh’lerinde, İbn Hüzeyme ve İbn Hibbân Sahîh’lerinde, Ebu Hüreyre’den naklederler ki, Rasûlullah (s.a.) a deniz suyu sorulduğunda şöyle buyurmuştur : Onun suyu temizdir, ölüsü helâldir. Çekirge de böyledir. Nitekim ilerde bu konuyla İlgili hadîs ge­lecektir. «Kan»dan maksad; akıtılmış olandır. Nitekim Allah Teâlâ bir başka âyet-i kerîme’de «akıtılmış kan» buyurmaktadır. İbn Abbâs ve Saîd İbn Cübeyr-de böyle dediler. İbn Ebu Hatim der ki; bize Kesîr İbn Şihâb… İbn Abbâs’tan nakleder ki; Ebu Abbâs (Abdullah İbn Ab­bâs) a dalak sorulduğunda; o, yeyin, demiş. Soranlar; kandır, dedik­lerinde; İbn Abbâs, size ancak akıtılan kan haram kılınmıştır, diye karşılık vermiş. Hammâd İbn Seleme de, Yahya îbn Saîd kanalıyla Hz. Âişe’nin; yasaklanan sadece akıcı kandır, buyurduğunu rivayet et­miştir.

Muhammed İbn İdrîs eş-Şâfiî der ki; bize Abdurrahman İbn Zeyd İbn Eşlem… Abdullah İbn Ömer’den nakletti ki; Rasûlullafh (s.a.) şöy­le buyurmuştur : Sizin için iki ölü Ve iki kan helâl kılınmıştır. Ölüler, balık ve çekirgedir. Kanlar ise, ciğer ve dalaktır. Ahmed İbn Hanbel, İbn Mâce, Dârekutnî, Beyhakî de Abdurrahman îbn Zeyd İbn Eşlem’den bu hadîsi rivayet ederler ki bu rivayet zayıftır. Hattâ Hafız Bey-hakî der ki; bu hadîs, İsmâîl İbn Ebu îdris kanalıyla… merfû’ olarak Abdullah İbn Ömer’de’n rivayet edilmiştir. Ben derim ki; her üçü de zayıf kişilerdir. Ancak bazıları diğerlerinden daha doğrudur. Süleyman İbn Bilâl, Zeyd İbn Eşlem kanalıyla Abdullah îbn Ömer’den bazı riva­yetlerde bulunmuşsa da bir kısım bilginler onu mevkuf saymışlardır. Hafız Ebu Zür’a er-Râzî bunun daha sahîh olduğunu söyler.

İbn Ebu Hatim der ki; bize Ali İbn Hasan… Ebu Ümame’den nak­letti ki; o, şöyle demiş : Kavmimi Allah’a ve Rasûlüne davet etmek ve İslâm’ın hükümlerini onlara anlatmak üzere Rasûlullah (s.a.) beni gön­dermişti. Ben kavmime gittim. Bu sırada bize bir tas dolusu kan ge­tirildi ve kavmim onu yemek üzere toplandı. Bana da; ey Sudey (Ebu Ümâme’nin adı) gel de ye, dediler. Ben ise; vay sizin halinize. Ben, size bunu yasaklayan tarafından gönderildim, dedim. Allah bu konuda hü­küm inzal etmiştir, dedim. Onlar, nedir bu hüküm? deyince, ben de bu âyeti okudum.

Hafız Ebu Bekr İbn Merdûyeh, İbn Etou Şevârib’in hadîsinden kendi isnâdıyla benzer bir rivayeti nakleder ve arkasından şunu ekler : Der ki, ben onları İslâm’a davet ediyordum, onlar ise benden kaçıyorlardı. Onlara; yazıklar olsun size, bana bir yudum su verin, çok susadım, de­dim. Der ki, üzerimde de abanı var idi. Onlar; hayır seni ölünceye kadar susuz bırakacağız, dediler. Ebu Ümâme der ki; üzüldüm ve abamı başı­ma çektim, şiddetli sıcakta susuz yattım. Der ki; rü’yâmda biri geldi. Bana halkın ondan daha güzelini hiç görmediği bir kadehde, halkın ondan daha tatlısını hiç görmediği bir şarâb getirdi, sundu, ben de onu içtim. İçer içmez uyanıverdim. O içişten sonra Allah’a and olsun ki, bir daha ne susadım, ne de çıplandım. Hâkim Müstedrek’inde bu olayı Ali İbn Humşâz kanalıyla Ebu Ümame’den nakleder ve aynı rivayeti zikrettikten sonra; o içişten sonra bir daha ne susadım, sözünün arka­sından şunu ekler : Duydum ki, onlar şöyle diyorlardı: Size kavminizin yukarı tarafından bir -adam gelmiş, öyleyse’ ona hurma yedirip süt içirmeyin. Sonra bana içecek olarak süt getirildi. Ben; sizin içeceğinize ihtiyâcım yok, Allah beni doyurdu ve içirdi, dedim. Ve onlara karnımı gösterdm. Sonuna kadar hepsi müslüman oldular. (………)

«Domuz eti» hem evcili, hem yabanîsi et lafzı; yağ da dâhil olmak üzere bütün bölümlerini içine alır. Burada Zâhirî’lerin şaklabanlığına ve «ancak Ölü veya akıtılmış kan veya domuz eti olursa müstesnadır. Çünkü bu pistir» kavimdeki; «çünkü bu pistir» ifâdesini delil getirerek katı ve aşın davranışlarına hiç de ihtiyâç yoktur. Onlar; «çünkü bu pistir» kavlindeki zamiri kendi anlayışlarına göre domuza göndermek­tedirler. Ancak böylece domuzun bütün bölümlerinin pis olduğunu söy­lemektedirler. Bu değerlendirme lügat bakımından uzak bir anlayıştır.

Çünkü zamîr, müzafün ileyhe değil, muzâfa gönderilir. Açık olan ifâde şudur ki; et deyince, gerek alışılmış Örfe göre, gerekse arap dilinden anlaşılan mânâya göre; etli olan bütün bölümleri içine alır. Müslim’in Sahîh’inde Büreyde kanalıyla Rasûlullah (s.a.) in şöyle buyurduğu bil­dirilir : Kim nerdeşir (Tavla) oynarsa, elini domuz etine ve kanına bu­lamış gibi olur. Buradaki nefret ettirme ifâdesi, sadece dokunma için kullanılmıştır. Yenme ve besin olarak alma halindeki tehdit ve korkut­ma nasıl olacaktır? Ayrıca bu ifâde et kelimesinin yağ ve benzerî bütün bölümleri şumûlü içerisine aldığına da delâlet etmektedir. Buhârî ve Müslim’in Sahihlerinde belirtildiğine göre; Rasûlullah (s.a.) şöyle bu­yurur : Muhakkak ki Allah rakı, ölü, domuz ve putun satışını yasakla­mıştır. Denildi ki: Ey Allah’ın Rasûlü ölü yağlarının durumu nedir? Onunla gemiler sıvanıyor, deriler yağlanıyor ve halk aydınlanmaya çalı­şıyor. Rasûlullah (s.a.) hayır, o haramdır, buyurdu. Buhârî’nin Sa­hîh’inde Ebu Süfyân’dan nakledildiğine göre; o, Bizans İmparatoru He-raklius’a Hz. Peygamber için; o, bizi ölü ve kandan nehyetti, demişti.

«Allah’tan başkası adına boğazlananlar.» Yani kesilip de üzerine Allah’tan başkasının adı anılmış olanlar da haramdır. Çünkü Allah Teâlâ; tüm yaratıklarının kendi adına kesilmesini gerekli kılmıştır. Ne zaman bu prensibten dönülür ve kesilen hayvanların üzerine put, tâğût, heykel ve benzeri şeylerin adı anılır ve Allah’tan başka diğer yaratıklar zikredilirse; ulemânın icmâına göre; bunu yemek haramdır. Bilginler arasında ihtilâf, kasıtlı veya kasıtsız olarak kurban edilirken üzerine herhangi bir varlığın adı anılmamış olan hayvanların durumu konu­sundadır. Nitekim bu husus En’âm sûresinde gelecektir.

îbn Ebu Hatim der ki: Bana Ali İbn Hasan… Ebu Tufeyl’den nak­letti ki; o şöyle demiş : Hz. Âdem yeryüzüne indiği zaman; ölü, kan, domuz eti ve Allah’tan başkasının adı anılarak kesilen kurbanlar haram kılınmıştır. Bu dört nesne hiçbir zaman helâl kılınmamıştır. Allah’ın gökleri ve yeryüzünü yarattığı günden beri bu dördü haramdır. Ancak İsrâiloğullannın’ işledikleri günâh yüzünden Allah Teâlâ kendilerine helâl kılman nesnelerin bir kısmını haram kıldı. Meryem oğlu îsâ, Âdem’in getirmiş olduğu emri getirdi ve bu dördünün dışında kalan şeyleri helâl kıldı. Bunun üzerine onlar Hz. îsâ’yı yalanlayıp isyan et­tiler. Bu hadîs garîbtir.

Yine İbn Ebu Hatim der ki: Bana babam… Rebî’ İbn Abdullah’tan nakletti ki; o şöyle demiş : Dedem Cârûd İbn Ebu Sebüre’den duydum ki; o Riyâh oğulları kabilesinden adına Vasıl denilen bir adam vardı. Bu kişi şâirdi. Ferazdak’ın babası Ğâlib ile Kûfe’nin ortalarındaki su üze­rinde tartışmışlardı. Su gelecek olursa, birisi yüz deve öteki de yüz deve kesecekti. Su geldi ve ikisi de kılıçlarına sarıldılar, develerin ayaklarım

Kesiyorlardı. Halk, merkepler ve katırlar üzerinde et almak için çık­mışlardı.

Rebî’ İbn Abdullah der ki: Hz. Ali o sırada Kûfe’de bulunuyordu. Olay üzerine Rasûlullah (s.a.) in ak katırına binerek halka şöyle ses­lendi : Ey insanlar, bu develerin etinden yemeyin, çünkü bunlar Allah’­tan başkası adına kesilmiştir. Bu hadîs de garîbdir. Ancak sıhhatına delil olarak Ebu Davud’un rivayet ettiği şu hadîs zikredilir : Bize Hâ-rûn İbn Abdullah… İbn Abbâs’tan nakletti ki; o şöyle demiştir. Rasû­lullah (s.a.) bedevilerin deve kesişmediğinden (bizi) nehyetmişti. Son­ra Ebu Dâvûd der ki: Muhammed İbn Ca’fer bunu İbn Abbas’ta dur­durur. Ancak bu rivayette Ebu Dâvûd tek kalmıştır. Yine Ebu Dâvûd der ki: Hârûn İbn Zeyd… Zübe>r’den nakleder ki; o, ben İkrime’nin şöyle dediğini duydum, demiş: Rasûlullah (s.a.) yarışanların etinin yen­mesini yasaklamıştır. Sonra Ebu Dâvûd der ki: Cerîr’den rivayet eden­lerin çoğunluğu bu rivayette İbn Abbâs’ı zikretmezler. Dolayısıyla o bu konuda yalnız kalmıştır.

«Boğularak» kasıdlı olarak veya tesadüfen ipin boynuna geçmesi sonucu boğulup ölen hayvanı yemek de haramdır.

«Vurularak» belirli veya belirsiz ağır bir şeyle vurularak öldürülen hayvanları yemek de haramdır. îbn Abbâs ve başkaları böyle demişler­dir- kelimesi, ağaçla dövülüp ölünceye kadar vurulan, anlamına gelir. Katâde der ki; Câhiliyet mensûblan hayvanı sopayla döverler ve ölünce de etini yerlerdi.

Sahih bir hadîste Adiyy İbn Hatim der ki: Ben, Hz. Peygambere; ey Allah’ın Rasûlü ben silâhımla avımı atıyor ve vuruyorum. Rasûlul­lah buyurdu ki: Silâhınla atıp vurduğun ve deldiğin şeyi ye. Eğer ucuy­la isabet ederse; bu vurulan bir şeydir onu yeme. Böylece Rasûlullah mızrak veya benzeri keskin şeylerle avlanarak isabet ettirmek ile, bun­ların ucuyla vurulanı (mevkûze) birbirinden ayırd etmiştir.. Birin­ciyi helâl kılmış, ikincisini helâl kılmamıştır. Bu hükümlerde fuka-hâ İcma’ etmişlerdir. – Yaralayıcı aracın ucu çarpıp, ağırlığıyla avı öldürüp yaralamaması halinde farklı iki görüş vardır. Bu iki görüş de Şafiî merhumun kavlidir. Birincisine” göre; okta olduğu gibi helâl de­ğildir. Bu iki görüşü birleştiren kanâate göre; yarasız ölü olduğu için o vurulmuş sayılır, ikincisine göre; helâldir. Çünkü o köpeğin avladığı hayvan gibidir ve mubahtır. Bu da bizim zikrettiğimizin mübâh oldu­ğunu gösterir. Çünkü zikrettiğimiz husus ta bu genel hükmün içinde­dir. Ben bu konu için bir bölüm ayırdım. Onu buraya kaydediyorum (…)

Av köpeğinin; avın üzerine gönderilip de ağırlığıyla öldürmesi ve­ya çarparak avı yaralamayıp öldürmesi halinde onun yenip yenmeye­ceği konusunda bilginler farklı iki görüş serdetmişlerdir:

Birinci görüş : «Sizin için tuttuklarını yeyin» kavli umûmî olduğu için ve Adiyy İbn Hâtim’in hadîsi de umumiyet ifâde ettiği için bu tür avı yemek helâldir. Bu görüş; Şafiî merhumdan arkadaşları tarafından nak­ledilmiş olup Nevevî, Râfiî gibi daha sonraki bilginler de bunu doğru saymışlardır. Ben derim ki: Şafiî’nin, ne el-Ümm ne de el-Muhtasar isimli eserlerinden bu kanâata sahib olduğu anlaşılıyor. Çünkü o, her iki eserde de âyetin iki anlama gelebileceğini söyleyerek ardından herbirine dâir vecihleri zikrediyor. Arkadaşları bu görüşü ona atfederek Şafiî’nin bu konuda iki görüşü bulunduğunu zikretmişlerdir. Ancak o, konuyu anlatırken çok kısa geçmiş ve her birini ayrı ayrı tasrîh ederek kesin­likle şöyledir diye belirtmiştir. Helâl olduğunu söyleyen görüşü, İbn el-Sabbâğ Ebu Hanîfe’den, Hasan İbn Ziyâd kanalıyla rivayet etmişse de ondan başkası bunu zikretmemiştir. Ebu Ca’fer İbn Cerîr Taberî ise, bu görüşü tefsirinde Selmân el-Fârisî’den, Ebu Hüreyre’den, Sa’d İbn Ebu Vakkâs’dan, Abdullah İbn Ömer’den nakleder ki, bu nakil ger­çekten garîbtir. İbn Cerîr merhumun —Allah ondan razı olsun— şahsî tasarrufundan başka bu açıklamaları o zevattan nakleden başka kimse çıkmamıştır.

İkinci görüş : bu tür avlanılan hayvanlar helâl değildir. Şafiî’den nakledilen iki görüşten birisi budur. Müzeni de bu görüşü tercih et­miştir. İbn el-Sabbâğ’ın ifâdesinden de onun bu görüşü tercih ettiği an­laşılmaktadır. Allah en iyisini bilendir. Ebu Yûsuf ve İmâm Muhammed bu görüşü Ebu Hanîfe’den rivayet etmişlerdir. İmâm Ahmed İbn Han-bel’den şöhret bulmuş olan görüş de budur. Allah ondan razı olsun. Bu görüş, doğruya daha çok benzemektedir. Ama en iyisini Allah bilir. Çünkü bu görüş hem fıkıh usûlü kaidelerine göre daha uygun sevke-dilmiş, hem de şer’î esâslara daha muvafıktır. îbn el-Sabbâğ bu görüşün Râfi’ İbn Hadîc’den naklettiği bir hadîsle te’yîd etmeye çalışmaktadır. Râfi’ İbn Hadîc der ki: Ben Hz. Peygambere, ey Allah’ın Rasûlü biz ya­rın düşmanla karşılaşabiliriz, yanımızda bir bıçak yok, kamışla kese­bilir miyiz diye sordum. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Kanı akıtılan ve üzerine Allah’ın adı anılan şeyi yeyiniz. Hadîs bütünüyle Buhârî ve Müslim’in Sahîh’lerinde de yer almaktadır Bu hadîs herne kadar özel bir sebep dolayısıyla vârid olmuşsa da, usûl ve furû’ bilginlerinin cum­huru hadîsin lafzının umûmî olduğunu kabul etmişlerdir. Nitekim Hz. Peygambere; bal şerbeti sorulduğunda şöyle buyurmuştur : Sarhoşluk veren her içecek haramdır. Hiç bir fakîh kalkıp da bu ifâde bal şerbe­tine mahsûstur diyebilir mi? Burada da aynı şekilde Hz. Peygambere kesici âletten suâl edilmiş o- da hem sorulana, hem de diğerlerine şâmil olanı umûmî bir ifâde kullanmıştır. Aleyhisselâtü Vesselam efendimiz sözlerin en derli toplusuna sahip idi. Bu husus, kesinlik kazandığına göre; köpeğin çarptığı veya ağırlığı ile ezdiği şey; kanı akıtılan hay­vanlardan sayılmaz. Ve hadîsten anlaşıldığına göre de bu helâl değildir.

Denilecek olursa ki: Bu hadîs o türden bir şeyi açıklamıyor. Çünkü on­lar, Hz. Peygambere hayvan kesilen âleti sormuşlar, ve kesilen hayvan­dan suâl etmemişlerdir. Bu sebeple kesici âletden diş ve tırnak istisna edilmiştir Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Diş ve tırnak böyle değildir. Ben size bu konudan söz edeceğim. Diş, kemiktir. Tırnak ise Habeşli’lerin bıçağıdır. Müstesna, kendisinden istisna yapılan şeyin cinsine delâlet eder. Aksi takdirde muttasıl istisna olmaz. Bu da göste­riyor ki; sorulan konu kesici âlettir. Binâenaleyh sizin söylediğiniz hu­susu gösteren bir açıklama yoktur.

Buna cevâb olarak denilir ki: Bu ifâdede sizi de müşkil duruma sokan bir husus vardır. Çünkü Rasûlullah (s.a.), kanı akıtılan ve üze­rine Allah’ın adı anılmış olan her şeyden yeyin, buyuruyor da onu kesin, buyurmuyor. Binâenaleyh bu ifâdeden aynı anlamda iki hüküm de çıkarılabilir. Yani kesici âletin ve kesilen şeyin hükmü. Diş ve tırnak­tan başka bir âletle kesilen hayvanın kanının mutlaka akıtılması ge­rektiği anlaşılır. Benimsenecek yollardan tririsi budur. îkinci yol ise, Müzenî’nin benimsediği yoldur ki buna göre; ok hakkında sarahaten bilgi vârid olmuştur. Okun değerek öldürdüğü yenmez. Ama delerek öldürdüğü yenir. Köpek de mutlak olarak ifâde edilmiştir. Binâenaleyh onun takyîd bakımından demeye hami edilmesi gerekir. Çünkü mu-ceb bakımından her ikisi de ortaktır ki, bu da avdır. Sebep farklı da olsa tourada köpeğin de oka hami edilmesi îcâb eder. Tıpkı zıhâr ola­yında köle azâd etmenin, öldürmede yemîn konusundaki takyide hami edilmesi îcâb ettiği gibi. Hattâ buradaki hami yönü daha da uygundur. Bu kaidenin aslını bilenler için bu hususun kabul edilmesi ve meselenin böylece yönlendirilmesi gerekir. Bu konuda ashâb arasında da ihtilâf yoktur. Onlar buna şöyle cevâb verebilirler: Burada köpek, ağırlığıyla avını öldürmektedir. Binâenaleyh okun değmesiyle öldürdüğüne kıyâs ederek bunun da helâl olmaması gerekir. Birleştirici söz şudur; her ikisi de av aracıdır. Ve her ikisinde de ağırlık sebebiyle ölüm gerçekleşmiş­tir. Bu husus âyetin umûmî oluşuna ters düşmez. Çünkü kıyâs, umûm­dan öncedir. Nitekim dört mezheb imamının ve cumhurun görüşü bu­dur. Bu tutum da güzel bir tutumdur. Bir başka tutuma göre, Allah Teâlâ’nın «sizin için tuttuklarını yeyin» kavli yaralayarak veya başka yollarla öldürülenler için umûmîdir. Ancak burada tartışılan şekilde Öldürülen hayvanın durumu şu iki şıkka girecektir. Ya hayvan susulmuş olacaktır veya susulmuş hayvan hükmüne tâbi olacaktır. Yahut ta bo­ğulmuş veya boğulmuş hükmünde olacaktır. Hangisi olursa olsun, âyetin bu şekillerden önce ele alınması îcâb eder. Bunun birkaç nedeni vardır :

Birincisi; Şârî bu âyetin hükmünü av haline göre değerlendirmiş­tir. Nitekim Adiyy İbn Hatim der ki: Eğer onu dokunarak yaralarsa; bu, vurularak öldürülmüş hükmündedir. Dolayısıyla onu yeme. Biz ‘bu âyetteki şu veya o hükmün arasım ayıran hiç bir bilgin tanımadık. Vu­rulmak, av halinde mu’teberdir. Süsülme ise, mu’teber değildir diyen ve bu âyetteki hükmün arasım ayıran bir bilgin tanımıyoraz. Tartışı­lan konunun helâl olduğunu söylemek, icmâ’ı delmek (çiğnemek) olur ki, bunu söyleyen kimse çıkmamıştır ve böyle bir söz bilginlerden çoğu­na göre mahzurludur.

İkinci olarak; «sizin için tuttuklarım yeyin» âyeti icmâ* ile umûma delâlet etmemektedir. Sadece yenilen hayvana tahsis edilmiştir. Ancak yenilmeyen hayvanların ifâdenin umûmundan dışta kalmış olduğunda ittifak vardır. Bilindiği gibi korunmuş olan umumiyetten öncedir. Bir başka tutuma göre; bu av, bu durumuyla ölünün hükmüne eşittir. Çünkü onda kan tıkanıp kalmıştır. Ve buna bağlı olarak nem de kal­mıştır. Dolayısıyla ölüye kıyâs edilerek helâl olmadığı söylenir.

Bir başka tutuma göre; «size ölü haram kılındı» kavli ile başlayan âyet muhkemdir. Nesih ve tahsis edilmemiştir. Helâl olduğunu belirten «sana kendilerine neyin helâl olduğunu soruyorlar. De ki size temiz şeyler helâl kılmıştır» âyetinin de aynı şekilde muhkem olması îcâb eder. Ve aralarında çelişki bulunmamalıdır. Sünnet, bunun açıklanması için gelmiş olmalıdır. Bunun delili, ok olayıdır. Çünkü bu âyete dâhil olan hususların hükmü orada açıklanmıştır. Buna göre; sapsız okun deldiği şey helâl olur. Çünkü o, temiz şeylerdendir. Bu âyetin hükmüne dâhil olan şeylerden birisi de, haram kılma âyetidir. Şöyle ki, bir okun değmesiyle yaralanan şey venmez. Çünkü o, vurulmuş olur. Böylece tahrîm âyetinin şümulüne girer. Binâenaleyh bunun hükmü ile onun hükmünün eşit olması gerekir. Şöyle ki; köpeğin yaralamış olduğu şey, helâl kılan âyetin hükmüne dâhil olur. Ama yaralamayıp da çarparak ağırlığıyla öldürdüğü şey ise, süsülerek ölen hayvan durumuna gelir ki, bu onun hükmündedir ve helâl olmaz.

Öyleyse niçin köpeğin hükmü açıklanmadı, sizin; köpeğin yaraladığı şey helâldir, yaralamadığı şey haramdır sözünüz niçin zikredilmedi? de­nilecek olursa; cevâb olarak denir ki: Bu, nâdir bir olaydır, çünkü kö­peğin tırnağı veya pençesi ile ya da ikisi ile birlikte öldürülmesi âde­tidir. Köpekle avın çarpışması ise, nâdir bir olaydır. Ağırlığıyla avı öl’ dürmesi de aynı şekildedir. Âyet-i kerîme nâdir bir olay olduğu için bun­dan sakındırma gereği duymamıştır. Yahut da ölenin, boğulanın, vuru­lanın, yuvarlananın ve süsülenin haram kılınması ile ilgili hükmü bi­lene göre bu hususun çok açık olmasından dolayı açıklamamıştır. Ok ve sapsız oka gelince, bu bazen havadan dolayı “bazen de atıcının kötü atı­şından dolayı isabet etmez. Ve isabetten çok yanılma şansı fazladır. Bu­nun için her ikisinin hükmü daha mufassal olarak açıklanmıştır. Allah en iyisini bilendir. Köpek avdan yeme alışkanlığına sahip olduğu için onun hükmü açıklanmıştır. Ve bu sebeple avını yerse hükmünün ne olacağı zikredilerek; eğer ondan yemişse sen yeme. Çünkü onu kendisi için tutmuş olmasından korkarım, buyurmuştur. Bu hadîs Buhârî ve Müslim’de yer alan sahîh bir hadîsdir. -Birçoklarına göre helâl kılan âyetin umumiyetinden ayrı olarak bu hüküm tahsis edilmiştir. Bu se­beple onlar, köpeğin yemiş olduğu şeyi helâl saymazlar. Bu görüş Ebu Hüreyre ve İbn Abbâs’tan nakledilmiştir. Hasan, Şa’bî ve Nehaî de bu görüştedir. Ebu Hanîfe ve iki arkadaşıyla Ahmed İbn Hanbel ve meş­hur olan görüşünde Şafiî bu fikri benimsemiştir. İbn Cerîr, tefsirinde Ali, Sa’d, Selmân, Ebu Hüreyre, İbn Ömer, İbn Abbâs’dan nakleder ki; onlar, köpek yemiş de olsa onun tuttuğu av yenir, demişlerdir. Hattâ Sa’d, Selmân, Ebu Hüreyre, İbn Ömer ve başkaları bir parçacık dahi kal­mış olsa o kısım yenir, demişlerdir. İmâm Mâlik bu görüşü benimsediği gibi Şafiî eski görüşünde bunu kabul etmiş, yeni görüşünde ise iki farklı kanâata temayül etmiştir. Ebu Nasr İbn es-Sabbâğ ve diğerleri Şafiî’den bu kanâati naklederler.

Ebu Dâvûd kuvvetli ve sağlam bir isnâdla Ebu Sa’lebe’den Rasû-lullah (s.a.) in köpeğin avladığı av hakkında şöyle dediğini rivayet eder: Köpeğini gönderdiğin ve üzerine Aliah’m adım andığın zaman köpeğin ondan yese de sen ye. Aynı şekilde Neseî Amr İbn Şuayb kana­lıyla babasından o da dedesinden nakleder ki, Ebu Sa’lebe isimli bir bedevî Rasûlullah’a suâl sormuş ve Rasûlullah da yukardaki şekilde cevâb vermiştir.

Muhammed İbn Cerîr Taberî tefsirinde der ki: Bize İmrân… Sel­mân el-Farisî kanalıyla Rasûlullah (s.a.) dan nakleder ki; o, şöyle bu­yurmuştur : Kişi köpeğini avın üzerine salarsa ve köpek avı yakalar ve ondan yerse; kişi arta kalanı yesin. Sonra îbn Cerîr, bu hadîsi Katâde ve diğerlerinin Saîd İbn Müseyyeb kanalıyla Selmân’dan mevkuf ola­rak naklettiğini söyler. Cumhur ise Adiyy’in hadîsini bundan önce sa­yar. Ebu Sa’lebe ve diğerlerinin hadîsinin zayıf olduğunu belirtir. Bazı bilginler; bu ifâdeyi şöyle yorumlamışlardır : Eğer sahibi köpeği bekler ve köpeğin sahibinden ayrıldığı süre uzarsa, köpek te gelmez ve avun yerse: açlıktan veya’ benzeri nedenlerden dolayı yemiş olacağı için; bunda bir beis yoktur. Çünkü bu durumda hayvanın kendi nefsi için tutmuş olmasından korkulmaz. İlk hamlede yemiş olması hali ise bunun tersinedir. Çünkü ilk anda yerse bunu kendisi için yediği anlaşılır. Allah en iyisini bilendir.

Yırtıcı kuşların hükmü ise, Şafiî’nin ifâdesine göre; köpekler gibi­dir. Ve yedikleri şeyler Cumhûr’a göre haramdır. Öbürlerine göre ise, haram değildir. Bizim mezhebimiz mensûblarmdan (Şafiî) Müzenî, kuş­ların ve yırtıcı hayvanların yemiş olduğu avı yemenin haram olmaya^ cağı görüşünü tercîh etmişlerdir ki, Ebu Hanîfe ve Ahmed İbn Hanbel’in mezhebi de böyledir. Onlar derler ki: Yırtıcı kuşları —köpek gibi— döverek veya benzeri yollarla eğitmek ve öğretmek mümkün de­ğildir. Ruhlar ancak avdan yedirilerek eğitilir. Bu sebeble onun yemiş olduğu şey affedilir. Ayraca nass’ın köpek hakkında vârid olduğu, kuşlar hakkında vârid olmadığı da söylenir. Şeyh Ebu Ali, el-İfsâh isimli ese­rinde der ki: Köpeğin yemiş olduğu avın haram olduğunu söyleyecek olursak, kuşun yemiş olduğu . avın haram olduğu konusunda iki vecih vardır. Kâdî Ebu Tayyib Şafiî merhumun her ikisini de aynı kabul eden ifadesine dayanarak böyle bir ayırım ve tertibi reddetmiştir. En iyisini Allah Sübhanehû ve Teâlâ bilir.

«Yuvarlanarak» Yüksek bir yedren veya satrp bir noktadan düşüp de ölen hayvanlar helâl değildir. Ali İbn Ebu Talha İbn Abbâs’tan nak­leder ki: Yuvarlanandan maksad, dağdan düşendir. Katâde ise bu; ku­yuya düşen demektir, der. Süddî de kuyuya düşen veya dağdan yuvar­lanandır, der.

«Veya süsülerek ölen.» Başka bir hayvanın itmesi sonucu ölen hay­vanlar haramdır. İsterse süsen hayvan boynuzuyla yaralasın ve hay­vanın boğazlandığı noktadan kan çıksın, yine yenmez. (…)

«Yırtıcı hayvan tarafından parçalananlar» Aslanın, kaplanın, par­sın, kurdun veya köpeğin saldırarak bir kısmını parçalayıp yediği ve bu­nun neticesinde ölen hayvan da haramdır. İsterse boğazlanma noktasın­dan kan akmış olsun. İcmâ-ı ümmete göre bu hayvan yenmez. Câhiliy-yet devrinde araplar, yırtıcı hayvandan arta kalan koyun, kuzu, sığır ve danayı yiyorlardı. Ancak Allah Teâlâ bunu mü’minlere yasakladı. «Canları çıkmadan evvel kestiğiniz müstesna.» Buradaki istisna, ölüm sebebi gerçekleşmiş olup da imkân bulunarak kesilen hayvanlara iade edilebilir. Hayvanda henüz yerleşik bir hayat emaresi mevcûddur. Bu takdirde istisna, «Boğularak, vurularak, yuvarlanarak veya süsülerek ölen hayvanlar canlan çıkmadan evvel kestiğiniz, de müstesna.» şeklin­de olur. Ali İbn Ebu Talha İbn Abbas’tan nakleder ki; «kestiğiniz müs­tesna» kavliyle kastolunan; yukarda zikri geçen hayvanlardan canlı iken kestikleriniz müstesnadır, bunları yiyin mânâsı çıktığını söyler. Saîd îbn Cübeyr Hasan el-Basrî ve Süddî’den de böyle rivayet edilmiş­tir. İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ebu Saîd… Ali’den nakletti ki; «Canlan çıkmadan evvel kestiğiniz müstesna.» âyeti hakkında o şöyle demiş: Eğer hayvan kuyruğunu oynatır veya ayağım depreştirir veya gözünü kımıldatırsa onu yeyin.

îbn Cerîr der ki; bize Kasım… Ali’den nakletti ki; o şöyle demiştir: Eğer vurularak, yuvarlanarak veya süsülerek ölmek üzere olan hay­vana yetişirseniz; o ön veya arka ayaklarını kımıldatıyorsa onu yiyin. Dâvûd, Hasan,, Katâde, Humeyd, Dahhâk ve başkalarından da böylece rivayet edilmiştir. Onlara göre kesilen hayvan kestikten sonra canlılığa delâlet eden bir nevî kımıldamada bulunursa helâldir. Bu görüş fuka-hânın cumhurunun görüşüdür. Ebu Hanîfe, Şafiî ve Ahmed İbn Hanbel de aynı şekilde demişlerdir.

İbn Vehb der ki: İmâm Mâlik’e; yırtıcı hayvanların, bağırsakları çıkıncaya kadar parçaladıkları koyunun durumu sorulduğunda; O şöyle demiş : Keseceğinizi zannetmiyorum. Çünkü kesilebilebilecek neresini bulursunuz ki? Eşheb de der ki: İmâm Mâlik’e sırtlanın saldırıp belini kırdığı koyunun durumu soruldu; ölmeden evvel kesilirse yenir mi de­nildi? O eğer kalbine ulaşmışsa yenileceğini sanmıyorum. Ama öteki taraflanna girmişse; bunda bir bahis yoktur, dedi. İmâm Mâlik’e; üze­rine atlamış ve belini kırmıştır, denince; bu benim için hayret-i mûcib değildir. Çünkü bunun yaşaması imkânsızdır, dedi. Ona kurt koyun üzerine saldırıyor, karnını parçalıyor, ancak bağırsaklarını parçalamıyor. Bunun durumu ne olacaktır? denildiğinde; hayvanı parçalarsa yenebi­leceğini sanmıyorum, demiştir., İmâm Mâlik merhumun mezhebi bu-(Jur. Âyetin zahiri ise umûmîdir. İmâm Mâlik’in istisna ettiği hayvanın yaşayacak durumda kalması imkânı bulunmayan hallerde bile istisna geneldir. Öyleyse âyetin tahsisi için bir delilin bulunması gerekir. Doğ­ruyu en iyi Allah bilir.

Buhârî ve Müslim’in Sahîh’inde Râfî İbn Hadîç’ten nakledilir ki; o şöyle demiş : Ben dedim ki; ey Allah’ın Rasûlü biz yarın bir düşmanla karşılaşabiliriz. Yanımızda büyük bıçak bulunmaz. O zaman kamışla keselim mi? Rasûlullah buyurdu ki: Kanı akıtılıp üzerine Allah’ın adı anılan hayvanı yeyiniz. Mühim olan diş ve tırnak değildir. Ben size bu konuda bilgi vereceğim: Diş kemiktir, tırnak ise Habeş’lilerin bı­çağıdır.

Dârekutnî’nin rivayet ettiği hadîs üzerinde durulması gerekir. Bu hadîs mevkuf olarak Hz. Ömer’den de nakledilmiştir ki en doğrusu bu­dur : Dikkat ediniz, boğazlamak boğazda ve gerdanlık kısımdadır. Can­ların çıkması için acele etmeyin.

İmâm Ahmed’in ve Sünen sahiblerinin Hammâd İbn Seleme kana­lıyla Ebu Aşrâ’dan ve onun da babasından naklettiği hadîste o der ki: Ey Allah’ın Rasûlü, boğazlama yalnızca gerdan ve boğazdan mı? dedim. Rasûlullah buyurdu ki: Eğer sen hayvanın baldırına bastırırdan bu senin için yeterlidir. Bu hadîs sahihtir. Ancak boyundan ve gerdandan kesilmesine güç yetirilemeyen hayvanlar için geçerlidir.

«Dikili taşlar üzerine kesilenler» Mücâhid ve İbn Cüreyc derler ki : Dikili taşlar Kâ’benin etrafında bulunan taşlardır. İbn Cüreyc’in ifâdesi­ne göre; bunlar üçyüzaltmış tane dikili taş idi. Ve araplar câhüiyetleri devrinde kurbanlarını bu taşların yanında boğazlıyorlardı. Burada kes­tikleri kurbanların kanım Beytullah’a serpiyorlar, etleri yarıyor ve taş­ların üzerine seriyorlardı.

Başkaları da böyle naklettiler. Nihayet Allah Teâlâ mü’minlere bu tür davranışları yasakladı. Ve dikili taşların yanında kurban edilen hayvanların etinin yenmesini haram kıldı. İsterse dikili taşlar üzerinde kesilirken hayvanlara Allah’ın adı anılmış olsun. Çünkü bu, Allah’ın ve Rasûlünün yasakladığı şirktir. Bu âyetin bu mânâya hamledilmesi gerekir. Çünkü Allah’tan başkası adına kesilenlerin haram kılındığı daha önce belirtilmişti.

«Ve fal oklarıyla kısmet aramanız.» Ey mü’minler, fal oklanyla kısmet aramanız size haram kılınmıştır. Câhiliyet devrinde arablar fal oklarıyla kısmet ararlardı ve bu, şöyle olurdu : Üç tane ok bulunurdu; birinin üzerinde yap, birinin üzerinde yapma yazılırdı. Üçüncüsünde ise bir şey yazılmazdı. Başkalarının dediğine göre; oklardan birinin üze­rinde «Rabbim bana emretti», diğerinin üzerinde, «Rabbım bana ya­sakladı», üçüncünün üzerinde ise hiçbir şey bulunmazdı. Eğer yapıl­ması emredilen ok çıkarsa yapılır, yasaklanan ok çıkarsa yapılmazdı. Eğer bos çıkarsa tekrar ok atılırdı.

bu fal oklarından kısmet aramadan alınmış bir tâbirdir. Ibn Cerîr Taberî böyle kaydeder.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Hasan İbn Muhammed… İbn Abbâs’-taiı nakletti ki; o, «Fal oklarıyla kısmet aramanız» âyeti konusunda şöyle demiştir : Metinde geçen kelimesi ok demektir, Arap­lar, bazı konularda bununla kısmet ararlardı. Mücâhid, îbrâhîm en-Nehaî, Hasan el-Basrî ve Mukâtil İbn Hayyân’dan da böyle rivayet edil­miştir. İbn Abbas der ki; bu kelimesi ok demektir. Arap­lar, bir çok konuda bununla kısmet arıyorlardı. Muhammed İbn İshâk ve diğerlerinin anlattığına göre; Kureyş’in en büyük putu Hubel adını alan puttu ve Kâ’be’nin içindeki kuyunun başına dikilmişti. Oraya he­diyeler konur ve Kâ’be’nin mallan bırakılırdı. Bunun yanında yedi tane ok vardı. Okların üzerinde hüküm vermek istedikleri konular yazılıy­dı. Müşkil bir şeyle karşılaştıkları zaman, çıkış yolu bulamazlarsa; gelir, bu oklardan hüküm çıkarmaya çalışırlardı ve oklardan ne çıkarsa onu uygularlardı. Buhârî’nin Sahîh’inde sabit olduğuna göre; Hz. Peygam­ber Kâ’be’ye girdiğinde, Kâ’be’de İbrahim ve İsmâîl (a.s.) in resimleri­nin yapılmış olduğunu ve ellerinde de oklar bulunduğunu gördü ve bu­yurdu ki; Allah, onları kahretsin. HalbuM İbrahim’le İsmail’in oklarla kısmet aramadıklarım onlar çok iyi bilmektedirler.

Sahîh hadîste vârid olduğuna göre; Surâka İbn Mâlik, Hz. Pey­gamber ve Ebubekir’in Medine’ye hicret etmek İçin çıktığını öğrenince; onlann peşine takıldığı zaman oklarla kısmet aramış; bunların zararlı mı, yararlı mı olduğunu araştırmış ve istemediği halde zararsız bir ok çıkmış. Surâka der ki ;ben, oktan çıkanı reddederek onların peşinden gittim. Sonra bir daha kısmet aramış. İkinci ve üçüncü defasında da zararsızdır diyen hoşlanmadığı oklar çıkmış, her seferinde böyle çıkar­mış. Henüz o sırada Surâka müslüman değilmiş. Sonra müslüman olmuş. İbn Merdûyeh de İbrâhîm İbn Yezîd kanalıyla… Ebu Derdâ’dan rivayet eder ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş : Kâhinlik yapan ve fal oklarıyla kısmet arayan veya uğursuz sayarak seferden dönen kim­se, dereceye vasıl olamaz. Mücâhid de burdaki okların, araplann meş­hur oku olup, Bizans ve İranlıların kumar oynadıkları aşıklar gi-bj oldu­ğunu söyler. Ancak Mücâhid’in, akların kumar için konduğu sözüne dikkatle bakmak gerekir. Bazen istihare, bazan da kumar için kullan­dıklarını söylemek daha doğru olur. En iyisini Allah bilir. Çünkü Allah Sübhânehû, bu fal oklanyla kumarın arasını ayırmış ve sûrenin so­nunda : «Ey îmân edenler, muhakkak ki rakı, kumar, dikili taşlar ve fal okları şeytânın işi pisliklerdir. Öyleyse bunlardan kaçının ki felaha eresiniz…» buyurmuştur. Burada ise «fal oklarıyla kısmet aramanız sapıklıktır» buyurmuştur. Yani bu işleri yapmak sapıklık, dalâlet, ceha­let ve şirktir. Allah mü’minlerin herhangi bir konuda tereddüde düş­meleri halinde; Allah’a ibâdet ederek istihare yapmalarını ve yapmak istedikleri işlerde hangisinin daha hayırlı olduğunu Allah’tan dileme­lerini buyurmuştur. Nitekim Ahmed İbn Hanbel, Buhar! ve Sünen sa­hipleri muhtelif yollarla Câbir îbn Abdullâh’dan naklederler ki; o, şöyle demiş : Rasûlullah (s.a.) bize Kur’an’dan bir sûreyi öğrettiği gibi, isti­hareyi de öğretip buyururdu ki; sizden herhangi birisi zor bir işle karşı­laştığında farz namazları dışında iki rek’at namaz kılsın, sonra desin ki:

Allah’ım Senin bilginle Senden hayır öğrenmek istiyorum, Senin ölçünle ölçü edinmek istiyorum ve Senin ulu lutfundan istiyorum. Se­nin gücün yeter, benim gücüm yetmez. Sen bilirsin, ben bilmem, Sen görünmezleri en iyi bilensin. Allah’ım, eğer şu işim benim dinim, haya­tım ve akibetim için —veya süresiz ve süreli işim (dünya ve âhiret) için dedi— hayırlı olduğunu biliyorsan; onu benim için takdir et ve bana onu yapmayı kolaylaştır ve onu benim için kutlu kıl. Allah’ım eğer bu işin, benim dinim ve hayatım ve akıbetim için —veya süreli ve süresiz işim (dünya ve âhiret) için dedi— kötü olduğunu biliyorsan; beni on­dan vazgeçir, onu da benden uzaklaştır ve benim için hayır takdir et. Sonra beni bundan hoşnûd eyle, diyordu. Râvî der ki; sonra ihtiyâcını bildiriyordu. Bu lafız İmâm Ahmed’indir. Tirmizî ise der ki; bu hadîs hasendir, sahihtir, garîbtir. Ancak Ebu’l-Mevâlî’nin hadîsinden onu bil­mekteyiz.

«Bu gün küfredenler, sizi dininizden etmekten ümitlerini kesmişler­dir.» Ali îbn Ebu Talha, Abdullah İbn Abbâs’tan nakleder ki; o, şöyle demiştir: Sizi tekrar kendi dinlerine döndürmekten ümitlerini kes­mişlerdir, demektir. Atâ İbn Ebu Rebâh, Süddî ve Mukâtil İbn Hayyân’-dan da böylece rivayet edilir. Buhârî’nin Sahîh’inde vârid olan hadîs-i şerîf de bu mânâya gelir ki, orada Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş­tur : Doğrusu şeytân, Arap yarımadasında namaz kılanların kendisine ibâdet etmesinden ümidini kesmiştir. Ancak onların aralarını bozmakla bunu yapabilir.

Bu âyetle şunun murâd edilmiş olması da muhtemeldir: Onlar müslümanlara benzemekten ümitlerini kesmişlerdir. Çünkü müslüman-lar müşriklerle ve şirk ile ilgili her türlü niteliklere aykırı davranarak onlardan ayrılmışlardır. Bunun için Allah Teâlâ, mü’min kullarına sab­retmelerini ve kâfirlere muhalefette ısrar etmelerini emretmekte ve Al­lah’tan başkasından korkmamalarını, buyurmaktadır: «Öyleyse on­lardan korkmayın da Benden korkun.» Onlara muhalif davrandığınız için kendilerinden korkmayın, Benden korkun, onlara karşı sizi Ben destekler, te’yîd eder ve muzaffer kılarım, göğüslerinize şifâ veririm. Dünya ve âhirette sizi onlardan üstün kılarım.[2]

Dininizin Kemâle Erişi

«Bu gün dininizi kemâle erdirdim, üzerinizde olan nimetimi ta­mamladım ve size din olarak İslâmiyeti beğendim.» Bu, Azîz ve Celîl olan Allah’ın bu ümmete lütfettiği en büyük nimettir. Evet, Allah bu ümmetin dinini kemâle erdirmiştir. Artık dinlerinden başka bir dine ihtiyâç ve peygamberlerinden başka bir peygambere gerek duymaya­caklardır. Zâten bunun için Allah peygamberini, peygamberlerin hâtemi kılmış, insanlara ve cinlere elçi olarak göndermiştir. O’nun helâl kıldı­ğından başka bir helâl yoktur. O’nun haram kıldığından başka haram bir şey yoktur. O’nun getirdiği dinden başka din yoktur. O’nun bildir­diği her şey haktır, yanlışı olmayan doğrudur, yanılması olmayan ha-kîkattır. Nitekim Allah Teâlâ; «Rabbırun sözleri doğruluk ve adalet ola­rak tamamlanmıştır.» buyurmaktadır. Yani verdiği haberlerde doğru, yasak ve emirlerinde adaletlidir. Mü’minlerin dini kemâle erdiğine göre; üzerlerindeki nimet de tamâma ermiştir. Bunun için Allah Teâlâ: «Bu gün dininizi kemâle erdirdim, üzerinizde olan nimetimi tamamla­dım ve size din olarak İslâmiyeti beğendim.» buyurmaktadır. Yani siz de kendiniz için İslâm’ı seçin. Çünkü Allah’ın beğenip hoşlandığı din odur. O dini peygamberlerin en faziletlisi ile gönderdim ve beraberinde de kitapların en şereflisini indirdim.

Ali îbn Ebu Talha, Abdullah İbn Abbâs’dan nakleder ki; o «Bugün dininizi kemâle erdirdim.» kavlinden maıksad; İslâm’dır, demiştir. Bu âyet ile Allah Teâlâ, peygamberine ve mü’minlere îmânlarım kemâle er­dirdiğini haber vermiştir. Bir daha hiçbir zaman için arttırmaya gerek duymayacaklarını ve Allah’ın tamamladığı şeyi başka hiçbir şeyin ek­siltmeyeceğini, Allah’ın beğendiğini hiçbir şeyin kötüleyemeyeceğini ifâde etmektedir. Esbât da Süddî’den naklederek der ki; bu âyet, Arefe günü nazil.olmuştur. Ondan sonra bir daha ne helâl, ne de hârâm ile ilgili bir hüküm inmiştir. Rasûlullah (s.a.) harpten döndükten sonra da vefat etmiştir. Umeys kızı Esma dedi M : Ben de o esnada Rasûlul-lah ile beraber haccediyordum. O sırada biz yürüyorduk. Ve birden Cib­ril (a.s.) belirdi. Rasûlullah (s.a.) bineğinin üzerinde eğildi. Binek Kur’an’ın ağırlığına tahammül edemedi ve düştü. O sırada ben, yanına varıp beraberimde bulunan bir hırkayı o’nun üzerine yaydım. îbn Cü-reyc ve bir başkası der ki, Rasûlullah (s.a.) Arefe gününden sonra 81 gün yaşadı ve vefat etti. Bu iki rivayeti, İbn Cerîr Taberî tefsirinde nakleder. Sonra da der ki; bize Süfyân İbn Vekî’… Antere’den nakletti ki; o, şöyle demiştir : «Bugün dininizi kemâle erdirdim.)) âyeti nazil olduğunda; büyük hacc günüydü. Bunu duyan Ömer ağladı. Hz. Pey­gamber seni ağlatan nedir? diye sordu. Hz. Ömer dedi ki: Beni ağlatan şey şudur : Biz her gün dinimizin arttırılmakta olduğunu görüyorduk. Artık kemâle ermiş olduğu anlaşılıyor. Doğrusu bir şey ne zaman ke­mâle ererse; artık eksilmeye başlar. Rasûlullah (s.a.) doğru söylersin, buyurdu. Bu anlamda sabit olan şu hadîs delil olarak gösterilebilir : İs­lâm; garîb olarak doğmuştur. Tekrar garîb olacaktır. Ne mutlu garîb-lere.

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Ca’fer İbn Ayn… Tank İbn Şihâb’dan nakletti ki; o, şöyle demiş : Yahûdîler’den birisi Hattâb oğlu Ömer’e geldi ve dedi ki; ey mü’minlerin emîri, siz kitabınızdan bir âyet okumaktasınız. Eğer böyle bir âyet Yahûdî topluluğuna inmiş olsaydı; o günü muhakkak bayram kabul ederdik. Hz. Ömer hangi âyet o dedi­ğinde, Yahûdî; «Bugün dininizi kemâle erdirdim…» âyetidir, dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer dedi ki: Allah’a yemîn ederim ki ben, o âye­tin Rasûlullah (s.a.) a indiği günü ve indiği saati çok iyi bilirim. Bu âyet Cum’a’ günü Arefe akşamı nazil oldu. Bu hadîsi, Buhârî Hasan İbn Abbâs kanalıyla… Ca’fer îbn Avn’dan nakleder. Keza Müslim, Tirmizî, Neseî de Kays İbn Müslim kanalıyla bu hadîsi rivayet ederler. Buhârî’nin, bu âyetin tefsirinde naklettiği lafız, Süfyân es-Sevrî kana­lıyla Târik îbn Şihâb’dan menkûldür ve şu şekildedir: Yahudiler, Hz. Ömer’e dediler ki; siz bir âyet okuyorsunuz. Eğer öyle bir âyet bize nazil olsaydı, o günü bayram edinirdik. Hz. Ömer dedi ki; ben o âyetin indirildiği zamanı, yeri ve indirildiği sırada Rasûlullah (s.a.) in nerede bulunduğunu çok iyi bilirim. İndirildiği gün Arefe günüydü. Allah’a yemîn ederim ki; biz, Arefe’de idik. Süfyân der ki ben Oum’a günü müydü, değil miydi şüpheliyim. Sonra Buhârî bu âyetin metnini verir. Süfyân merhum bu son konuda şüphe etmiştir. Eğer bu şüphesi, riva­yette ise bu bir sakınmanın ifadesidir. Çünkü şeyhin kendisine böyle ha­beri verip vermediğinden şüphelenmektedir. Eğer veda haccında Ara-fât’da duruşun cum’a günü olduğu konusunda şüphe etmişse bu hu­sus, ondan değil, Sevrî merhumdan sabit olmuştur. Çünkü bu konu kesin ve bilinen bir husustur. Mağazî, Siyer ve Fıkıh kitaplarının müel­liflerinden hiçbir kimse; bu konuda ihtilâf etmemişlerdir. Kaldı ki, bu hususta hiç kimsenin sıhhatinden kuşkulanamayacağı mütevâtir ha­dîsler vardır, Allah en iyisini bilendir.

Bu hadîs, bir başka şekilde Hz. Ömer’den rivayet edilmiştir. İbn Ce-rîr der ki; Bana Ya’kûb İbn İbrâhîm… İshâk İbn Hareşe’den nakletti ki; Kâ’b şöyle demiş : Eğer böylesine bir âyet bir başka millete inseydi; indiği o güne bakarlar ve bayram günü kabul ederlerdi. Hz. Ömer; ey Kâ’b, o hangi âyet? dedi. O da bu âyeti okudu. Hz. Ömer dedi ki: Bu âyetin indirildiği günü çok iyi biliyorum. İndirildiği yeri de. Arefe günü .olan Cum’a günü nazil olmuştur. Allah’a hamdolsun ki, her ikisi de bi­zim için bayram günüdür.

İbn Cerh* der ki; bize Ebu Küreyb… Ammâr’dan nakletti ki; İbn Abbas, bu âyeti okuyunca; yahûdînin birisi eğer bu âyet bize inmiş ol­saydı, o günü bayram günü yapardık, dedi. Bunun üzerine İbn Abbâs dedi ki; bu âyet, iki bayram gününde inmiştir. Biri kurban bayramı, diğeri de cum’a günüdür.

İbn Merdûyeh der ki: Bize Ahmed İbn Kâmil… Hz. Ali’den nakle­der ki; o, şöyle demiş : Bu âyet indiğinde Rsaûlullah (s.a.), Arefe günü akşamüstü ayakta duruyordu. İbn Cerîr der ki; bize Ebu Âmir… Amr îbn Kays’dan nakletti ki; o, Ebu Süfyân oğlu Muâviye’nin minberde bu âyeti örnek vererek okuduğunu ve sonra şöyle dediğini duymuş: Bu âyet, Arefe. ve Cum’a günü nazil olmuştur. İbn Merdûyeh Muhammed İbn îshâk kanalıyla… Seleme İbn Cündeb’den nakleder ki; o, bu âyetin Arefe günü” nazil olduğunu Rasûlullah’ın da Arafat’da vakfe halinde bulunduğunu söylemiştir.

İbn Cerîr, İbn Merdûyeh, Taberânî, Ebu Rebî’ kanalıyla… İbn Ab-bâs’ın şöyle dediğini nakletmelerdir: Sizin peygamberiniz —Allah’ın salât ve selâmı o’nun üzerine olsun— pazartesi günü doğmuştur. Pa­zartesi günü Mekke’den çıkmış, pazartesi günü Medine’ye girmiş ve pazartesi günü Mâide süresindeki «Bugün dininizi kemâle erdirdim…» âyeti indirilmiştir. Zikir de pazartesi günü kaldırılmıştır. Bu hadîs ga-rîbtir, isnadı zayıftır. Nitekim Ahmed İbn Hanbel de aynı hadîsi Mûsâ İbn Dâvûd kanalıyla… Abdullah İbn Abbâs’tan nakleder ki; o, şöyle de­miştir : Hz. Peygamber pazartesi günü doğdu. Pazartesi günü kendisine haber verildi. Mekke’den Medine’ye pazartesi günü hicret etti. Medine’­ye pazartesi günü geldi. Pazartesi günü vefat etti ve Hacer-i Esved pa­zartesi günü yerine kondu. Ahmed İbn Hanbel’in lafzı aynen böyledir. Ancak onda Mâide sûresinin pazartesi günü nazil olduğuna dâir bir ha­ber yoktur. Doğruyu en iyi Allah bilir. Öyle sanıyoruz ki; Abdullah İbn Abbâs —yukarda geçtiği gibi— iki bayram gününde nazil oldu demek istemiş, ancak râvî bunu benzeterek pazartesi demiştir. En iyisini bilen Allah’tır.

îbn Cerîr der ki: Bu günün, halk tarafından bilinen bir gün ol­madığı söylenmiştir. Sonra Avfî kanalıyla Abdullah İbn Abbâs’m bu âyet konusunda; o gün, insanlar tarafından bilinen bir gün değildi, de^ diğini nakleder ve der ki: Söylendiğine göre, bu âyet Rasûlullah (s.a,) a veda haccına giderken inmiş. Sonra bu rivayeti, Ebu Ca’fer er-Râzî ka­nalıyla Rebî’ İbn Enes’den nakleder. Ben derim ki; İbn Merdûyeh Ebu Hârûn kanalıyla Ebu Saîd el-Hudrî’den rivayet etti M; bu âyet, Rasû-lullah’a öadîr Humm (Mekke ile Medine arasında bir yer adı olup orada Hz. Peygamberin bir mescidi bulunmakta idi.) günü nazil olmuştur ve o gün Hz. Peygamber, Hz. Ali’ye : Ben kimin efendisi isem, Ali’de onun efendisidir, demiştir. Sonra İbn Merdûyeh Ebu Hüreyre’den bu hadîsi rivayet eder ve der ki; o gün Zülhicce’nin onsekizinci günüydü. Yani Hz. Peygamberin Veda haccmdan dönüş günüydü. Ne o, ne de bu sa­hihtir. Doğrusu ve şüphe götürmeyeni; bu âyetin Arefe ve cum’a günü nazil olmasıdır. Nitekim mü’minlerin emîri Hattâb oğlu Ömer ve Ebu Tâlib oğlu Ali böyle rivayet etmişlerdir. Keza İslâm hükümdarlarının ilki olan Ebu Süfyân oğlu Muâviye ve Kur’an’ın tercümanı olan Ab­dullah İbn Abbâs ve Semure İbn Cündeb (r.a.) böyle demişlerdir. Şa­fiî, Katâde îbn Diâme, Şehr İbn Hayşeb ve diğer imâm ve bilginler de böyle söylemişlerdir. îbn Cerîr Taberî merhum da bu görüşü tercîh etmiştir.[3]

Zaruret Hali

«Her kim ki açlıktan darda kalır da, günâha dalmaksızın bunlar­dan yemeye mecbur olursa; muhakkak ki Allah Ğafûr’dur, Rahîm’dİr.» Allah Teâlâ’mn zikretmiş olduğu bu haramlardan birine uzanmak zo­runda kalan kimse; mecburiyet tahtında bunları almak gereği duyarsa;

Allah elbette ki, onun için Ğaffûr ve Rahîm’dir. Çünkü Allah Teâlâ dar­da kalmış kulunun ihtiyâcını bilir ve bu sebeple onun günâhını bağış­layarak suçundan vazgeçer. İbn Hibbân Sahîh’inde ve Ahmed îbn Han-bel Müsned’inde, Abdullah İbn Ömer’den Rasûlullah (s.a.) in şöyle buyurduğunu nakleder : Allah Teâlâ günâhın işlenmesinden hoşlanmaz, ama verdiği ruhsatların işlenmesini sever. Bu, ‘ İbn a Hibbân’ın lafzıdır. Ahmed İbn Hanbel’in lafzı ise şöyledir: Allah’ın verdiği ruh­satı kabul etmeyen kişinin, Arafat dağı kadar günâhı vardır. Bunun için fukahâ der ki; bazı hallerde ölü etini yemek vâcib olur. Bu, mahvolmak tehlikesiyle başbaşa kalıp, yiyecek başka bir şey bulamayan kimsenin durumudur. Bazı hallerde ölü eti yemek mendûb olur, bazı hallerde de mübâh olur. Ancak ihtilâf; yenildiği zaman, ihtiyâcı giderecek kadar veya doyuracak kadar veya doymanın üstünde de yenilip, yenilmeye­ceği konusundadır. Ahkâm kitabında belirtildiği gibi; bu konuda deği­şik görüşler vardır. Keza bir kişi ölü eti veya başkasının yiyeceği bir yemek veya ihrâmlı iken bir av bulursa; bunlardan hangisini yiyeceği konusunda da ihtilâf vardır. Ölünün etini mi yiyecektir? Harem’de avı avlayıp cezasını mı ödeyecektir, yoksa başkasının yemeğini yiyip, bedelini tazmin mi edecektir? Bu konuda Şafiî merhumun iki kavli vardır. Ölü eti yemenin caiz olması için; avamdan bazı kişilerin vehmet­tikleri gibi üç gün boyunca yiyecek bir şey bulunmaması şartı yoktur. Aksine ne zaman mecburiyet hali doğarsa, yemek caiz olur. Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Yezîd İbn Müslim… Ebu Vâkid’den nakletti ki; ashâb şöyle demiş : Ey Allah’ın Rasûlü, biz açlıktan darda kalmış ola­rak bir yerde bulunursak; ölü eti yememiz ne zaman helâl olur? dedi. Hz. Peygamber^buyurdu ki; sabah yemeği yemezseniz, akşam yemeği yemezseniz, bir bakla da koparamazsanız onu yiyebilirsiniz. Bu vech ile İmâm Ahmed bu hadîsi tek başına rivayet etmiştir. Ancak bu hadîsin isnadı, Buhârî ve Müslim’in şartlarına göre sahîhtir. Keza aynı hadîsi îbn Cerîr Taberî… Evzaî’den rivayet eder. Bazıları ise, bu hadîsi Ev-zâî’den Hasan İbn Atiyye kanalıyla Ebu Vâkid’den naklederler. Başka­ları da Evzaî kanalıyla yine Ebu Vâkid’den fakat ayrı râvî silsilesiyle naklederler. îbn Cerîr Taberî ise bu hadîsi, Hennad îbn Sirrî kanalıyla adını söylediği bir adamdan nakleder. Keza, İbn Cerîr Hennâd kana­lıyla mürsel olarak Hasan’dan rivayet eder. îbn Cerîr Taberî der ki; bana Ya’kûb İbn İbrâhîm, İbn Avn’dan nakletti ki; o, ben Hasan’m ya­nında Semure’nin mektubunu buldum ve okudum. Orada şöyle yazılı idi: Mecburiyet hali için, sabah ve akşam yemeğinin bulunmaması kâ­fidir. Ebu Küreyb ise… Hasan’dan nakleder ki; adamın biri, Rasûlul­lah (s.a.) a haram ne zaman helâl olur? diye sormuş. Rasûlullah (s.a.) ise şöyle cevâb vermiş : Ailen sütten içip kanıncaya veya kendilerine yemek getirinceye kadar.

İbn Humeyd… Urve îbn Zübeyr kanalıyla Imıesinden rivayet eder ki; bir bedevî Allah’ın neyi helal, neyi haram kıldığını öğrenmek üzere Hz. Peygamberin yanına geldi. Hz. Peygamber ona şöyle dedi: Temiz şeyler sana helâldir, pis şeyler haramdır. Ancak helâl olmayan şeye muh­taç olursan bu takdirde; ondan doyuncaya kadar yiyebilirsin. Adam demiş ki; bana haramı helâl kılan ihtiyâç nisbeti ne kadardır? Beni bundan alıkoyan doyum nisbeti ne kadardır? Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Eğer sonuç istiyorsan; sürünün etini sona ulaştırabilirsin. Eğer doyum istiyorsan; onu arar ve bir şeyler elde edersin. Ailene müm­kün olduğunca yedir, tâ ki ondan doyum hâsıl olsun. Bedevî; bulunca haram yiyeceği brakman gereken doyum miktarı ne kadardır? demiş. Rasûlullah (s.a.); aileni geceleyin doyurduysan, Allah’ın sana haram kıldığı şeyden sakın.- Eğer bunu yapmamıssan bu, senin için kolaylaş­tırılmıştır ve haram değildir, demiş.

Ebu Dâvûd der ki; bize Hârûn İbn Abdullah, Vehb İbn Ukbe’den rivayet etti ki; o, şöyle demiş : Ben babamın Fucey’ el-Âmirî’den şöyle naklettiğini duydum: O, Hz. Peygambere gelip demiş ki; ölüden bize helâl olan nedir? Hz. Peygamber; sizin yemeğiniz nedir? demiş, o da biz sabah ve akşam yemeği yiyoruz, demiş. Ebu Nuaym der ki; Ukbe bana bunu şöyle tefsir etti: Bir kadeh sabah yemeği, ‘bir kadeh akşam yemeği. Rasûlullah işte bu kadardır, buyurmuş ve onlara ölü etinin bu kadarını helâl kılmıştır. Bu hadîsi Ebu Dâvûd tek başına rivayet eder. Ve sanki onlar, sabah ve akşam yemeğim yeterince yemedikleri için kalınlarını doyurmak üzere kendilerine ölü etinin haram kılındığı anlamı çıkmak­tadır. Bunu delil getirerek bir kısmı; doyuncaya kadar yenebileceğini öne sürmüşler ve ihtiyâcın giderilmesi kaydını gerekli bulmamışlardır. Allah en iyisini bilendir.

Ebu Dâvûd der ki; bize Mûsâ İbn îsmâîl… Câbir îbn Semure’den nakletti ki; adamın biri ailesi ve çocuğuyla Harre’ye inmiş. Bir diğer kişi gelip ona demiş ki; ben dişi devemi kaybettim, eğer bulursan onu tutuver. Adam deveyi bulmuş, fakat devenin sahibini bulamamış. Son­ra hastalanmış ve karısı; deveyi kes ye demiş. Adam kesmekten kaçın­mış. Kadın ısrar etmiş ve adama demiş ki; onu kes ve yüz ki, etini ve yağım kavurup yiyelim. Adam, Rasûlullah (s.a.) a sorayım da öyle yiyeyim, demiş ve Hz. Peygambere gelip suâl etmiş, Rasûlullah (s.a.) seni ona muhtaç bırakmayacak kadar yeterli bir şeyin var mı? demiş. Adam, hayır deyince; Rasûlullah, öyleyse onu yeyin, demiş. Sonra de­venin sahibi gelmiş ve adam durumu ona bildirmiş. Devenin sahibi onu kesseydin ya demiş. Adam senden utandım, diye karşılık vermiş. Bu ri­vayette Ebu Dâvûd yalnızdır. Ancak bu rivayete dayanılarak ihtiyâcın fazlalığı halinde bir süre azık edinilebileceği gibi, yiyip içmenin de caiz olduğu söylenmiştir. Allah en iyisini bilendir.

«Günâha dalmaksızm» Allah’a isyan etmeksizin Allah bunu mü-bâh kılmıştır. Ancak diğerini Bakara sûresinde olduğu gibi tekrârla-manuştır. Çünkü orada «Kim de mecbur kalırsa günâha dalmaksızın ve haddi aşmaksızm yemesinde bir günâh yoktur.» (Bakara, 173) bu-yurulmuştur. Bu âyet delil getirilerek seferde isyan eden kişinin, sefe­rin ruhsatlarından yararlanmayacağı söylenmiştir. Çünkü ruhsatlar, isyan ile elde edilemez. En iyisini Allah bilir.[4]

Îzâhı

Bilindiği gibi canlı varlık öldüğü zaman organizmada bakteriler kay­naşmağa başlar. Gerek çürütücü, gerekse kokutucu yüzbinlerce bakteri vücûda dağılır. Modern bakteriyoloji biliminden çok önce Kur’an-ı Ke­rîm bize ölü eti yemeyi haram kılmıştır. .

Kana gelince; ilmen bilinmektedir kj, teşhisi zor olan hastalıkların teşhisinde kan tahlîli yapılarak kandaki hastalık mikroplan ve antikor­lar tesbît edilir. Kaldı ki; kan mide ve bağırsaklarda çok tehlikeli has­talıklara sebeb olur.

Domuz etine gelince; ilim kesinlikle ifâde etmektedir ki; Tenya Sollion adı verilen tenyaların, biricik yeri domuz etidir. Bu tenyalar insana domuz eti yoluyla geçer ve başındaki kılcal organlarla bağırsağa yapışır. Vücûdun bütün noktalarıyla «beraber hazmolunan gıdaları emer. Bunu emmekle de kalmaz, emdiği gıdalardan bir takım toksinleri insan bağırsağına bırakır ve zamanla öylesine zararlı bir hale gelir ki, uzun­luğu sekiz metreyi bulur. Tenya Sollion birçok parçacıklardan oluşur ve her parçası ayrı bir canlıdır. Bu tenya, bağırsakta yerleşip uzun süre olgunlaştıkça tenasül organlarından çıkan yumurtacıklarla aşılanır ve insan bağırsağından dışkı ile birlikte dışarı çıkar, toprağa karışır. Bu mikroplu yumurtacıklar bir besin maddesine bulaşarak insan veya her­hangi bir hayvan tarafından yenildiği zaman hiç etkilenmez ve en ufak bir değişim görmeden tekrar dışkı ile birlikte dışarı çıkar. Fakat aynı mikrobu bir domuz yediği takdirde domuzun midesinin salgıladığı mide özsuları, tenya yumurtacıklarının kabuğunu eritir ve bu kabukta kü­çük ve küre şeklinde genler çıkar, her birinin altı çıkıntısı vardır. Mide­den geçen bu yumurtacıklar kan damarlarına kadar uzanır ve kan va­sıtasıyla domuzun kaslarının arasına yerleşir. İnsan tarafından domuz eti yendiği zaman bu tenyalar mideye, oradan da ince barsaklara iner. İnce barsaklann çıkıntısı arasında tutunur kalır. Bu tenyayı vücûddan dışarı atmak da çok zordur. Ayrıca onu meydana getiren her boğum, başlıbaşma bir tenya olur ve kısa zamanda bağırsakları istilâ eder.

Amerika Birleşik Devletlerinde ve Kanada’da yaşayan insanların 1/6 sının adalelerinde, trişinli domuz eti yedikleri için, trişin kurtları vardır. Vücudlarına trişin kurdu girmiş olan insanların çoğunda has­talık arazı görülmez. Çoğu yavaş yavaş iyileşir. Fakat bazıları da ölür. Bazılarının sol tarafları ilelebet malûl kalır. Hepsi de, dikkatsizce domuz eti yemişlerdir. Bu hastalığın muafiyeti ve tedavisi yoktur. Ne antibi­yotikler, ne de diğer ilâçlar ,ve aşılar, bu ufak ve öldürücü kurda te’sîr etmezler. Yegâne çâre bu mikrobun bulaşmasını önlemektir. Trişin kurdları, adale lifleri arasında limon çekirdeği şeklinde kıvrılmış küçük kapsüller halinde saklanarak kırk yıldan fazla yaşarlar. Hastalıklı bir et parçası yendiği zaman, bu gayrı faal trişin kapsülleri hazmedilirler. Fakat içindeki trişinler yaşamakta devam ederler, gelişirler ve herbiri binbeşyüz defa çoğalır. Bu yeni trişinler, ana trişinleri hâvî et yenil­dikten 1-3 gün sonra kan damarlarını istilâ ederler ve kan damarları vasıtasıyla da birçok organlara yerleşirler. Trişinlerin sebep olduğu has­talığın belirtileri, elliden fazla hastalığın belirtilerine benzer. Bu ise, hastalığın teşhisini çok güçleştirir.

Etleri tuzlama ve tütsüleme gibi alelade metodlar trişinleri öldür­mez. Mezbahalarda hükümetçe yapılan kontroller ise, bütün trişinli etleri teşhis için kâfi değildir.

Yalnızca Dr. Glen değil ehliyetli bütün tıp otoriteleri ve bitaraf dü­şünen bütün ilim adamları bu mevzuda İslâm’ın görüşünü destekle­mekten kendilerini alamamaktadırlar.

İslâm’a göre, hayvancılık alanında kesilip yenilmemesi alışılmış olan cinsten yalnız domuz eti ve ondan elde edilen her çeşit madde haramdır. Her ne kadar ilkel dinlerde birçok hayvanların kesimi ve yenilmesi ha­ram sayılmış ise, bunlar tamamen iptidaî ve putlaşma devrinin bâtıl âdet ve gelenekleridir. Bilinmelidir ki, İslâm dâima insanların iyiliğini ve sıhhatim hedef alarak bazı yasaklar vazeder. Bu yasaklar gayesiz kon­mamıştır. Meselâ : İslâm’da domuz eti yemenin yasak oluşu, tamamen sıhhî esasa dayanır. Şöyle ki:

Sığır cinsi de dâhil,” birçok hayvanlardan İnsanlara muhtelif hasta­lıkların bulaşması tıbbî bir hakikattir. Fakat bu hastalıklardan hem korunmak mümkündür, hem de bu hastalıklar öldürücü değildir. Me­selâ : İnsanlara sığır etinden/tenya geçebilir. Fakat sığır eti kaynatıl­dığı veya pişirildiği takdîrde bu mahzur ortadan kalkar. Aynı zamanda tenya öldürücü değildir. Bundan başka insanlara diğer küçük baş hay­vanlardan da bazı hastalıklar geçebilir. Fakat küçük ‘baş hayvanların eti kaynatılırsa bu önemsiz mikroplar da ölür gider. Böylece hastalık ön­lenmiş olur.

Domuz eti diğer birçok dinlerde de yasaktır. Meselâ : Bir ulusal din sayılan yahûdîlikle domuz eti yemek kesinlikle yasaktır. Bunu, yahû-dîlerin mukaddes ilâhî kitapları olan Tevrat’ta toâriz bir şekilde gör­mek mümkündür. Meselâ : Tevrat’ın tesniye bölümünde yenilmesi yasak olan hayvanlar sıralanırken «… ve domuz!., çünkü tırnaklıdır, fakat geviş getirmez: O, size murdardır; bunların etinden yemiyeceksiniz ve leşlerine dokunmayacaksınız.» (Bab, 14/8) denilmektedir.

İnsanlarla mutlak teması olan iki hayvan ve iki hastalık vardır ki, hem korunulması imkânsızdır, hem de öldürücüdür. Birinci hayvan; domuz ve getirdiği hastalık (trisiniasis), ikinci hayvan; köpek ve getir­diği hastalık (kist-hidatik)tir. İslâm, her iki hayvanı da haram kılmış ve etinden faydalanmayı yasak etmiştir. Bu kısa ve genel izahtan anla­şılıyor ki, İslâm’ın bu yasaklama ve haram kılma keyfiyeti hikmetlerin en incesidir.

Bu umûmi açıklamadan sonra, tıbbî olarak inceleyelim. Hem bu incelememiz müslümanlann değil, domuz eti yemeyi mubah ve hatta helâl kılan hıristiyan dinine mensup mütehassısların tetkiklerine da­yanacaktır.

Domuz etinin trişin kurdundan temizlenmesine fennî imkân yoktur. \isunu, toplum sağlığı üzerinde otorite olan Ord. Prof. Hirş, kat’î olarak kabul ediyor ve gören gözlerin önüne bariz bir şekilde serdediyor. Şu hal­de bazılarının zannettiği gibi, domuz eti, ihtiva ettiği hastalık mikropla­rından temizjenemez ve Dunun için de yenemez. Bunu tıp isbât etmiş ve böylece İslâm’ın yasak emrindeki saltanat şimdiye kadar sarsılma­dan baki kaldığı gibi, ilelebed de yine sarsılmadan baki kalacaktır. Çünkü «trişini domuzdan insana geçiren histolojik ara şekil, her türlü de­zenfekte ve temizleme usûllerine, normal dokuya nazaran on defa daha mukavimdir.» İlmen de kat’î olarak bilinen bu cihetin yanında iki un­sur daha vardır ki, bu yasak hikmetinin sırlarım taşır.

Birincisi: Ehlî olan bütün kesim hayvanlarının hilâfına olarak domuz, beslendiği yerde her türlü pisliği yer. Bundan dolayı şöyle bir biyolojik tez ileri sürülebilir: Domuz neslinin kimyevî unsurlarındaki hücre içi karbon, azot ve daha büyük şekilde protein, diğer hayvanlar­dan farklı bur yapılış keyfiyetini hâizdir. îzotop çekirdeklerle yapılan atom tetkikleri göstermiştir ki, insan vücûdu veya şâir hayattar hücre­ler eskimiş atomları atarak yerine taze, biyolojik ve ikimyevî tasfiyeden geçmiş atomlar alır. Her çeşit pisliği yemek suretiyle itrah maddelerini bünyesine alan domuz, proteinindeki kimyevî maddeler bakımından dü­şük kıymettedir.

İkincisi: Domuz, karakter bakımından diğer hayvanlardan farklı­dır. Bilhassa İslâm mütefekkirleri domuzun kıskanç olmayışı üzerinde durmuşlar ve hayvanlar içinde dişisini kıskanmayan tek hayvan olu­şunu, aşağılık karakterinin bir ifâdesi kabul etmişlerdir. Bu kıskanç olmayışın insanlara ve hatta inanca sirayet ettiğini kabul etmek gere­kir. Dünyanın her yerinde domuz eti yiyenlerin, aile mefhûmu bakı­mından da kıskanç olmayışı; bunu kolayca isbât eder.

Diğer yönden inceleyelim: Her hayvanda bir müspet (iyi), bir de menfî (kötü) huy olmasına rağmen domuzun bu hassadan uzak olma­sı, yani, iyi huyunun bulunmayışı şâyân-ı dikkattir. Meselâ : Kedide nankörlük yanında, huzur,- köpekde vahşet yanında sadâkat, koyunda meskenet yanında teslimiyet huylan varken, domuzda kıskanmayış ya­nında hiç bir müsbet karakter yoktur. .

Şer’î Boğazlama

Yenmesi helâl olan kara hayvanları iki kısımdır.

1- Deve, sığır, davar ve benzeri ehlî hayvanlarla evlerde besle­nilen tavuk, güvercin ve benzeri kuşlar gibi yakalanması mümkün olan­lar. ..

2- Yakalanması mümkün olmayanlar…

İslâm, birinci kısımda bulunan hayvanların helâl olabilmesi için şer’î boğazlamayı şart koşmuştur.

Arzu edilen şer’î boğazlama, ancak bazı şartlarda tamamlanabilir:

1- Hayvanın, taştan veya odundan bile olsa, kanı akıtan ve da­marları kesen keskin bir âletle :boğazlanması… İmâm Ahmed, Ebu pâ-vûd, Neseî, İbn Mâce, Hâkim ve İbn Hıbbân’ın rivayetlerinde Adiyy îbn Hatim et-Tâî der ki, Peygamberimize :

«Ya Rasûlullah, biz avı avlıyor ve fakat onu kesecek keskin taş ve kamıştan başka bir şey bulamıyoruz» diye sordum. Buyurdu ki: «Allah’ın adını anarak dilediğin şeyle kanı akıt.»

2- Hayvanın boğazdan veya boyundan öldürülmesi… Yani boğa­zı veya boynu kesmekle ölüm, tamamen tahakkuk etmiş olur.

Fakat boğazlamanın en mükemmeli, boğazın yemek borusunun ve­ya her iki tarafta bulunan şah damarlarının kesilmesiyle olur.

Özel yerden boğazlama mümkün olmadığı takdirde bu şart hü­kümsüz olur. Meselâ; başı üzerine kuyuya düşen ve boynu ile boğazın­dan öldürülmesine imkân olmayan hayvanlarda bu şart kalkar ve av işlemi bunlara tatbik edilir. Bu durumda ulaşılan herhangi bir yerinden keskin bir şeyle kanatılması kafidir.

îmam Buhârî ve Müslim’in rivayetlerinde Râfî’ îbn Hadîc der ki:

Peygamber (s.a.) ile bir seferde idik. Develerden biri kaçtı. Atımız olmadığı için birisi onu oku ile vurup öldürdü. Bunun üzerine Rasûlul­lah (s.a.) buyurdu ki: Bu hayvanlarda yabanî hayvanların âdetleri vardır. Böyle olduğu takdirde bunun yaptığı gibi yapınız.

3- Allah’dan başkasının anılmaması… Bunda ittifak edilmiştir. Zîrâ câhiliye insanları, ilâhlarına ve putlarına yaklaşma düşüncesiyle kurban kestikleri zaman; ya ilâhlarının ve putlarının isimlerini bağrışa­rak anarlar, ya da özel dikili taşların üzerinde boğazlarlardı. Yukarda da zikrettiğimiz gibi Kur’an, «Allah’tan başkasının adına… dikili taş­lara» ifadeleriyle bütün bunları haram kılmıştır.

4- Hayvan boğazlanırken Allah adının anılması… Bu, hüküm­lerin açık olanlarıdır. Kur’an der ki:

«Allah’ın âyetlerine inanıyorsanız, üzerine Allah’ın adı anılmış olan şeyden yeyin.» (En’âm, 118).

Ve yine der ki: «Üzerine Allah’ın adının amlmadığı kesilmiş hay­vanları yemeyin, bunu yapmak Allah’ın yolundan çıkmaktır.» (En’âm, 121).

Buhârî ve başkalarının rivayetinde Rasûlullah (s.a.) da şöyle bu­yurur :

Allah anılarak kanı akıtılan hayvanın etini yeyiniz.

Öğretilmiş av köpeğini bırakırken veya silâhı ava boşaltırken bes­melenin çekilmesi hususundaki sahîh hadîsler de bu son şartın lüzu­munu te’yîd eder.

Bazı âlimler derler ki: Allah’ın adının anılması, vazgeçilmez bir şarttır. Fakat bunun, hayvanın boğazlanması esnasında olması şart değildir. Zîrâ yenirken besmele çekilirse kâfidir. Böylece, yemeği yer­ken besmele çeken insan, Allah adının amlmadığı şeyi yememiş olur. Sa-hîh-i Buhârî’de Hz. Aişe’den rivayetle; bir kavim, Hz. Peygambere ge­lerek dediler ki;

«Bazıları bize et getiriyorlar. Bunun üzerine Allah’ın adını anıp an­madıklarını bilmiyoruz. Ondan yiyelim mi, yemiyelim nü?»

Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki:

Allah’ın adını anınız ve yeyiniz.

Anladığımıza göre bu boğazlamanın sırrı, hayvana azâb vermeden ve en kısa yoldan onun canını çıkarmaktır. Bunun için keskin âletle boğazdan kesmek şart koşulmuştur. Çünkü; ölümü en çabuk te’mîn eden şey keskin âlettir, canın kolaylıkla çıkacağı en yakın yer de boğaz­dır. Diş ve tırnakla boğazlamak; nehyedilmiştir. Zîrâ bunlarla boğazla­ma, hayvana işkence verdiği gibi, hayvan umumiyetle bunlarla boğula­rak ölür. Peygamber (s.a.), boğazlamanın kolay olması için bıçağı bile­meyi emretmiştir.

Müslim, Şeddâd îbn Evs’ten Hz. Peygamberin şu hadîsini nakle­der:

Allah, her şey hususunda İhsanı emretmiştir; öldürdüğünüz zaman güzel öldürünüz, boğazladığınız zaman da güzel boğazlayınız, bıçağınızı bileyerek hayvanınızı müsterih ediniz.

İbn Ömer’den naklen İbn Mâce’nin rivayetinde Hz. Peygamber, (s.a.) bıçakların bilenip, hayvanlardan gizlenmesini emrederek buyurdu;

Biriniz boğazladığı zaman, tamâmlasın.

Buhârî’nin şartlarına göre, sahîh kabul edilen HâkimMn İbn Ab-bâs’tan rivayet ettiğine göre; bir adam, davan yatırmış bıçağını bili­yordu. Peygamber (s.a.) kendisine dedi ki;

Onu defalarca öldürmek mi istiyorsun? Niçin onu yatırmadan, bı­çağını bilemedin?

Abdürrezzâk rivayet eder ki; bir gün Hz. Ömer, bir adamın kesmek üzere götürdüğü bir davan ayaklanndan sürüyerek götürdüğünü gö­rünce, dedi ki:

Sana ne oluyor? Onu ölüme güzel götür.

İşte bu konuda da her şeyi şâmil, genel fikri görüyoruz. O da, in­sanın gücü yettiği nisbette hayvana iyi muamele etmesi ve onu işken­ceden kurtarmasıdır.

Câhiliye devri insanları, canlı develerin sırtını ve koyunların kuy­ruğunu keserlerdi. Bununla da hayvanlara işkence ediyorlardı. Bunun üzerine Peygamber (s.a.) onlara ihtar ederek, bu kısımlardan fayda­lanmayı haram kılmıştır.

İmâm Ahmed, Ebu Dâvûd, Tirmizî ve Hâkim rivayet eder ki: Hz. Peygamber şöyle buyurdu:

Hayvan canlı olduğu halde ondan kesilen şey, leş hükmündedir.

Boğazlamanın başında besmelenin çekilmesi isteğinin, üzerinde du­rulması gereken latîf bir hikmeti vardır.

Bir yönden bu, putperestlere karşı bir çıkış yapmaktır ki onlar, bogazlama başlangıcında ilâhları olduklarını iddia ettikleri putlarının isimlerini anarlardı. Müşrik o anda putunun adını anarsa; mü’min, ne­den Allah’ının ismini zikretmesin?

Diğer bir yönden düşünülecek olursa; bu hayvanlar, Allah’ın yarat­tığı canlı varlıklar olması bakımından insanla eşit durumdadır. Şu halde insan, o hayvanlarla beraber kendisini ve yeryüzündeki herşeyi kendisi için yaratan Allah’ın izni olmadan nasıl olur da onlara tasallut edip, canlarından ayırır? İşte burada Allah’ın adını anmak, bu ilâhî izni ilân etmektir. Sanki insan diyor ki: Ben, bunu, bu varlıklara düş­manlığımdan ve o yaratıkları zayıf gördüğümden yapmıyorum. Ancak ben, Allah’ın adıyla kesiyor, Allah’ın adıyla avlıyor ve Allah’ın adıyla yiyorum.[5]

4 — Sana, kendilerine neyin helâl kılındığını soruyor­lar. De ki: Size bütün iyi ve temizler helâl kılındı. Allah’ın size öğrettiği ile alıştırıp öğrettiğiniz avcı hayvanların si­zin için tuttuklarını yeyin ve üzerine Allah’ın adını anın. Ve Allah’tan sakının, muhakkak ki, Allah, hesabı çabuk görendir.

Îmân Edenlere İyi Ve Temiz Olan Herşey Helâl Kılınmıştır

Allah Teâlâ önceki âyetlerde kişinin bedenine ya da dinine veya İkisine birlikte zararı olan pislikleri haram kıldığım (belirttikten ve za­ruret halinde müstesna olanlan ayırdıktan sonra; helâl olan şeylerin neler olduğunu açıklamaya başlıyor. Nitekim bir başka âyette de, «Al­lah, size haram olanlan açıklamıştır. Ancak mecburiyet tahtinde olan­lar müstesnadır»* buyurmuş ve ardından da sana «neyin helâl olduğunu soruyorlar. De ki; size temiz şeyler helâl kılınmıştır.» buyurmuştu. Keza A’râf sûresinde Hz. Muhammed’in niteliği olarak şöyle Duyurulmuştur : «O, kendilerine güzel şeyleri helâl kılar, pislikleri ise haram kılar.»

İbn Ebu Hatim der ki; bize Ebu Zür’a… Saîd îbn Cübeyr’den nak­letti ki; Adiyy İbn Hatim ile Zeyd İbn Mühellel Rasûlullah (s.a.) a; ey Allah’ın Rasûlü, Allah ölüyü haram kıldı. Bize helâl olan şeyler ne­lerdir? diye suâl ettiklerinde; bu âyet-i kerîme nazil olmuştur: «Sana kendilerine neyin helâl kılındığını soruyorlar. De ki; size bütün iyi ve temiz şeyler helâl kılındı.» Saîd îbn Cübeyr der ki; kendileri için helâl olan temiz şeyler; kurbanlar demektir. Mukâtil ise, temiz şeyler, ken­dileri için elde edilmesi helâl olan her türlü nziktır, demiştir. Nitekim

Zührî’ye tedâvî için idrar içilir mi? diye sorulduğunda; o, idrar temiz şeylerden değildir, karşılığım vermiştir.

îbn Ebu ‘Hatim der ki; îbn Vehb’in dediğine göre; îmâm Mâlik’e halkın yediği çamurun satılması konusu sorulduğunda o, bu temiz şey­lerden değildir, karşılığını vermiştir.

«Allah’ın size öğrettiği ile alıştırıp öğrettiğiniz avcı hayvanların sizin için tuttuklarını yeyin ve üzerine Allah’ın adını anın.» Yani size üzerine Allah’ın adı anılan kurbanlar ve temiz nziklar helâl kılındığı gibi, hayvanlar ve avladığınız avlar da helâl kılınmıştır. Avcı hayvan­lardan maksad, av köpekleri, parslar ve şahinler vb. hayvanlardır. Bu görüş, sahabe tabiîn ve imamların cumhurunun görüşüdür. Nitekim Ali İbn Ebu Talha Abdullah İbn Abbâs’ın bu âyet konusunda şöyle de­diğini rivayet eder : «Allah’ın size Öğrettiği ile alıştırıp öğrettiğiniz avcı hayvanlar»dan maksad; öğretilen av köpekleri ve şahin ile avlanmaya bilen her türlü kuştur. Âyetin metninde geçen kelimesi ise pars, av köpeği, şahin vb. hayvanlardır. îbn Ebu Hatim böyle ri­vayet eder, sonra da der ki; Hayseme, Tâvûs, Mücâhid, Mekhûl vfc Yahya îbn Ebu Kesîr’den de böyle dedikleri rivayet edilmiştir. Hakan’­dan rivayet edildiğine göre; o şahin ve doğan’ın kelime­sinin içinde yer aldığını söylemiştir. Ali îbn Hüseyn’den de benzeri bir rivayet nakledilir. Ayrıca Mücâhid’in avcı kuşlarla avlanmayı hoş kar-şılamayıp bu âyeti okuduğu rivayet edilir. İbn Ebu Hâtim’in rivayetine göre; Saîd İbn Cübeyr’den de aynı şekilde nakledilmiştir. Bu hususu, Dahhâk ve Süddî’den nakleden îbn Cerîr Taberî sonra şöyle der : Bize Hennâd .. Abdullah İbn Ömer’den nakletti ki; o, şöyle demiştir: Şahin ve benzeri kuşların avladıkları av hayvanına gelince, ulaştığın senindir, aksi takdirde onu yeme. Ben derim ki; Cumhûr’dan nakledildiğine gö­re; kuşlarla yakalanan, av köpekleriyle yakalanan av gibidir. Çünkü kuşlar, tıpkı av köpekleri gibi avı pençeleriyle yakalarlar. Dolayısıyla aralarında fark yoktur. Bu görüş dört mezheb imamının ve diğerlerinin görüşüdür. îbn Cerîr de bu görüşü tercîh eder. Ve buna delil olarak Hennâd… Adiyy îbn Hâtim’den naklettiği rivayeti gösterir. Adiyy îbn Hatim der ki; ben Rasûlullah (s.a.) a şahin avını sordum. O, yakaladı­ğım ye, diye karşılık verdi.

Ahmed îbn Hanbel ise; siyah köpeğin avladığı avı bundan istisna eder. Çünkü ona göre; siyah köpeğin avının yenmesi helâl değildir. Ak­sine öldürülmesi gerekir. Zîrâ Müslim’in Sahîh’inde Ebu Zerr (r.a.) den nakledildiğine göre; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: Merkeb, ka­dın ve siyah köpek namazı keser. Ebu Zerr der ki; siyah köpeğin, kızıl­dan farkı nedir? dedim. Rasûlullah buyurdu ki; siyah köpek şeytândır. Bir başka hadîste de Rasûlullah (s.a.) köpeklerin öldürülmesini emreder. Sonra der ki; onlarla köpeğin ne ilgisi var? Her siyah köpeği öldü­rünüz.

Bu tür av hayvanlarına arapça yaralamak kelimesinden türetilen ve aynı zamanda elde edilen kazanç anlamına gelen ke­limesi kullanılır. Bu âyet-i kerîme’nin nüzul sebebi konusunda İbn Ebu Hâtim’in rivayet ettiği hadîsde Haccâc tbn Hamza… Peygamberin kö­lesi Ebu Râfi’den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.), köpeklerin öldürülme­sini emretmiş ve halk köpekleri öldürmüş. Bilâhare gelerek; ey Al­lah’ın Rasûlü, senin öldürülmesini buyurduğun şu topluluktan bize helâl olan nedir? demişler. O, bir süre susmuş. Bunun üzerine Allah Teâlâ: «Sana kendilerine neyin helâl kılındığını soruyorlar…» âyetini inzal buyurmuş. Ve Rasûlullah (s.a.) demiş ki: Kişi köpeğini Allah’ın adını anarak avının üzerine gönderir de köpek avı tutarsa; köpeği ye­mediği sürece o yesin.

tbn Cerîr… Ebu Râfi’den nakleder ki; o, şöyle demiş : Hz. Cebrail Peygamberin katma gelip izin istedi. Hz. Peygamber; ey Allah’ın elçisi (Cebrail’i kasdediyor.) sana izin verdim, buyurdu. Cebrail; evet, ama biz içinde köpek bulunan eve giremeyiz, dedi. Ebu Râfi’ der ki; Hz. Peygamber bana Medine’deki her köpeği öldürmemi emretti. Ben de öldürdüm. Nihayet bir kadının yanına geldim ki köpeği havlıyordu. Kadına acıyarak köpeğini bıraktım ve Rasûlullah’a gelip durumu ha­ber verdim. Rasûlullah bana emretti, döndüm o köpeği de öldürdüm. Halk Hz. Peygambere gelerek; ey Allah’ın Rasûlü, öldürülmesini em­rettiğin şu topluluktan bize helâl olan nedir? dediler. Ebu Râfi’ der ki; Rasûlullah (s.a.) sustu. Sonra Allah Azze ve Celle : «Sana kendilerine neyin helâl kılındığını soruyorlar…» âyetini inzal buyurdu. Hâkim Müstedrek’inde Muhammed İbn îshâk kanalıyla Ebân îbn Salih’ten bu hadîsi rivayet eder ve sahihtir, ama Buhârî ve Müslim onu tahrîc etmemişlerdir, der.

İbn Cerîr Taberî der ki: Bize Kasım… İkrime’den nakletti ki; Ra­sûlullah (s.a.) Ebu Râfi’i köpekleri öldürmek üzere gönderdi. Ebu Râfi’ Medine yakınlarındaki yüksek ıbölgeye (el-Avâlî) geldiğinde; Âsim İbn Adiyy, Saîd İbn Hayseme, Ureym İbn Saîd de Hz. Peygamberin yanma gelerek dediler ki; ey Allah’ın Rasûlü, bu konuda bize helâl kılınan nedir? Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu. Bu hadîsi Hâkim, Semmâk kanalıyla îkrime’den rivayet eder. Muhammed İbn Kâ’b el-Kurazî, bu âyetin nüzul sebebinin köpeklerin öldürülmesi olayı oldu­ğunu söyler.

«kelimesi yine kelimesinin zamîrinden hâl olabilir ki; bu takdirde (gramer kaidelerine göre) failden hâl olmuş olur. Ancak mef’ûlden, dolayısıyla kelimesinden hâl olması da muhtemeldir. Bu takdirde mânâ şöyle olur: «Allah’ın size öğ­rettiği ile, alıştırıp öğrettiğiniz avcı hayvanların —avlanmak için kö-pekleştirilmiş olmaları halinde— sizin için tuttuklarını yeyin.»

Avlanmaları; tırnakları veya pençeleri ile olacaktır. Bu durumda bazıları, köpeklerin avı vurarak veya pençeleri ve tırnaklarıyla öldür­meleri halinde yenmelerinin helâl olmayacağını söylemektedirler. Ni­tekim İmâm Şafiî’nin ve ulemâdan bir grubun görüşü budur. Bunun için Allah Teâlâ «Allah’ın size öğrettiği ile alıştırıp, öğrettiğiniz.» kay­dını koymaktadır. Yani o hayvanı gönderdiğiniz zaman; koşup getiren, çağırdığınız zaman gelen, avı tutunca yakalayıp sahibine getiren ve kendisi yemeyen hayvanların tuttuklarının helâl olduğunu belirtmişler­dir. Bunun için Allah Teâlâ; âyetin devamında «Sizin için tuttuklarını yeyin ve üzerine Allah’ın adını anın» buyuruyor. O halde avcı hay­vanın öğretilmiş olması, sahibi adına avı yakalaması ve gönderilirken Allah’ın adı anılarak gönderilmiş olması kaydıyla öldürse de —ulemânın icmâ’ına göre— tuttuğu avı yemek helâldir. Sünnet-i seniyye’de bu âyetin delâlet ettiği hususta bilgiler yeralmaktadır. Nitekim Buhârî ve Müslim’in Sahîh’lerinde Adiyy İbn Hâtdm’den naklolunur ki; o, şöyle demiş: Ben dedim ki: Ey Allah’ın Rasûlü, ben öğretilmiş köpeği gön­deriyor ve üzerine Allah’ın adını anıyorum. Rasûlullah buyurdu ki: Öğretilmiş köpeği gönderip Allah’ın adını andınsa, onların sizin için tuttuklarım ye. Ben dedim ki; ..onlar, avı öldürseler de mi? Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki; öldürseler de. Yeter ki, av hayvanı olmayan bir köpek ona eşlik etmiş olmasın. Çünkü sen, kendi köpeğinin üzerine Allah’ın adım andın, başkasının üzerine değil. Ben dedim ki; okumu, avın üze­rine atıyorum ve yürüyorum, o zaman durum ne olur? Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki; okunu atıp onu delersen, onu ye. Ama ona atıp da yara­larsan bu, vurmadır. Dolayısıyla onu yeme. Buhârî ve Müslim’in bir başka rivayetinde ise lafız şöyledir: Köpeğini gönderdiğin zaman; ona Allah’ın adını an. Eğer o, senin için yakalar da canlı olarak tutarsa avım kes. Fakat ölmüş olarak yakalar ve köpeğin ondan bir şey yeme-mişse, yine sen avını ye. Çünkü köpeğin onu yakalaması demek, kesil­mesi demektir. Buhârî ve Müslim’in bir başka rivayetinde ise ifâde şöyledir: Eğer köpeğin ondan yemişse, sen yeme. Çünkü onu kendisi için tutmuş olmasından korkarım. Bu, Cumhurun delilidir. Çünkü Şafiî mezhebinde de sahîh kanâat budur. Buna göre; köpek, tuttuğu avdan yemişse mutlak şekilde haramdır. Şâfiîler hadîste vârid olan detaylara girmemişlerdir. Seleften bir taifenin; köpeğin yakaladığı avın hiçbir şekilde haram olmayacağını söyledikleri nakledilir. îbn Cerîr Taberî der ki; bize Hennâd… Saîd İbn Müseyyeb’den nakleder ki; Selmân el-Fârisî şöyle demiş : Köpek avın üçte ikisini de yemiş olsa, sen yine avını ye.

Saîd İbn Ebu Arûbe, Amr İbn Âmir ve Katâde’nin de böyle dediğini rivayet eder. Muhammed İbn Zeyd, Saîd İbn Müseyyeb kanalıyla Sel­mân el-Fârisî’den aynı rivayeti nakleder. İbn Cerîr ise bu rivayeti Mü-câhid kanalıyla… Kâsım’dan nakleder ki, Selmân el-Fârisî şöyle de­miş : Köpek avın üçte ikisini yemiş olsa bile, sen avından ye. İbn Cerîr Taberî der ki; bize Yûnus… Humeyd İbn Mâlik’den nakletti ki; o, kö­peğin yediği av konusunu Sa’d İbn Ebu Vakkâs’a sormuş. Sa’d İbn Ebu Vakkâs bir parçacık da kalmış olsa sen avını ye, demiş. Bu rivayeti Şey-be… Saîd İbn Müseyyeb kanalıyla Sa’d İbn Ebu Vakkâs’dan nakleder ki o, köpek üçte ikisini de yemiş olsa sen avını ye, demiştir. İbn Cerîr der ki: Bize îbn el-Müsennâ… Ebu Hüreyre (r.a.) den nakletti ki; o, şöyle demiş : Köpeğini salıverir de köpeğin avından yerse; üçte ikisini yemiş, üçte biri dahi kalmış olsa sen yine ye. İbn Cerîr der ki: Sen eğitilmiş olan köpeğini salıverir ve Allah’ın adını anarsan; o yese de yemese de sen, köpeğinin tuttuğundan ye. Aynı rivayeti Ubeydullah îbn Amr îbn Ebu Zi’b ve başkaları Nâfî’den rivayet ederler.

Selmân el-Fârisî’den Sa’d İbn Ebu Vakkas’dan, Ebu Hüreyre’den, İbn Ömer’den nakledilen bu hadîs Hz. Ali ve îbn Abbâs’tan da men­kûldür. Atâ ve Hasan el-Basrî’den nakli konusu ihtilaflıdır. Zührî, Re-bîa ve Mâlik’in görüşü de budur. İmâm Şafiî eski görüşünde bu ka­naati benimsediği gibi yeni görüşünde de ona îmâ etmiştir.

Bu hadîs Selmân el-Fârisî kanalıyla merfû’ olarak da rivayet edil­miştir. Şöyle ki; İbn Cerîr nakleder: Bize İmrân… Saîd İbn Müseyyeb kanalıyla… Selmân el-Fârisî’den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle bu­yurmuş : Kişi, köpeğini avın üzerine salıverince köpek avı yakalarsa; köpek avdan yemiş olsa dahi, kişi kalan kısmı yesin. İbn Cerîr, bu ha­dîsin isnadı üzerinde durulması gerekir, der. Çünkü râvîler arasında bulunan Saîd İbn Müseyyeb’in Selmân el-Fârisî’den hadîs dinlemiş ol­duğu, bilinir bir şey değildir. Sika râvîler bu hadîsi, Selmân el-Fârisî’­den merfû’ olmayarak rivayet ederler. İbn Cerîr’in söylemiş olduğu bu görüş doğrudur. Ancak bu hadîsin mânâsı merfû’ olarak başka şekil­lerde de rivayet edilmiştir. Nitekim Ebu Dâvûd der ki; Bize Muhammed İbn Minhâl… Amr İbn Şuayb’ın dedesinden nakletti ki; Ebu Sa’lebe denilen bir Bedevi Rasûlullah’a gelip şöyle demiştir : Ey Allah’ın Ra-sûlü, benim eğitilmiş köpeklerim var. Bunların avlandıkları av konu­sunda bana fetva ver. Rasûlullah (s.a.) buyurmuş ki; senin eğitilmiş köpeklerin varsa; onların senin için tuttuklarından ye. Adam; kesilse de, kesilmese de mi? deyince; Rasûlullah (s.a.); evet, demiş. Adam, tut­tuğu avdan yese de mi? deyince; Rasûlullah (s.a.); evet yese de, demiş. Adam, ey Allah’ın Rasûlü okum konusunda da bana fetva ver, demiş. Rasûlullah (s.a.) okunun sana getirdiğini ye, buyurmuş. Adam kesilse de, kesilmese de mi? deyince, Rasûlullah (s.a.) buyurmuş ki: Senin görmediğin veya senin okundan başkasının eserini üzerinde bulmadığın takdirde ye, buyurmuş. Adam Mecûsîlerin kapları konusunda da bana fetva ver, mecbur kalırsak ondan yiyelim mi? dediğinde; Rasûlullah (s.a.) onu yıka ve içerisindekini ye, buyurmuş. Ebu Davud’un rivayeti budur. Bu hadîsi, Neseî de tahrîc etmiştir. Keza Ebu Dâvûd, Büsür İbn Ubeydullah kanalıyla… Ebu Sa’lebe’den nakleder ki; o, Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu demiş : Köpeğini salıp da üzerine Allah’ın adım andığın şeyden ye. İsterse köpeğin, o avdan yemiş olsun. Sen, elinin sana getirdiğinden ye, Bu iki isnâd da sağlamdır. Nitekim Sevrî de..; Adiyy’-den nakleder ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: Yırtıcı köpeğin senin için tuttuğundan ye. Ben dedim ki; köpek, kendisi yemiş olsa da mı? Rasûlullah <s.a.) evet, dedi. Abdülmelik İbn Habîb de… Adiyy’den aynı rivayeti nakleder.

Bu hadîsler, köpeğin yakalayıp kısmen yemiş olduğu av hayvanının yenebileceğine delâlet etmektedir. Köpeğin yakalayıp yediği avı ve ben­zeri şeyleri haram saymayanlar, bu rivayetlere dayanmaktadırlar. Nite­kim daha önce bu konudaki ^rivayetler nakledilmişti. Başkaları da orta bir yol tutarak dediler ki: Köpek tuttuktan hemen sonra yerse; bu tak­dirde Adiyy İbn Hâtim’in hadîsine binâen yemek haram olur. Burada harâmlığın nedeni; Rasûlullah (s.a.) in işaret buyurdukları şu husus­tur : Eğer köpek yerse; sen ondan yeme. Çünkü onu kendisi için tut­muş olmasından korkarım. Fakat köpek avı yakalar, sonra sahibini bek­ler, sahibi uzun süre gelmezse ve köpek de acıkır, açlık nedeniyle av­dan yerse, bu takdirde köpeğin yemesi, avlanan hayvanın haram olması için yeterli değildir. Bu görüşü benimseyenler Ebu Sa’lebe’nin hadîsine dayanmaktadırlar. Bu ayırım çok güzeldir ve her iki hadîsin arasını birleştirmek sahîh bir yoldur. Nitekim Üstâd Ebu’l-Meâlî el-Cüveynî, en-Nihâye isimli kitabında böyle bir ayırım yapılması gereğini duymuş ve bunu temenni etmiş, Allah Teâlâ da onun temennisini gerçekleştir­miştir. Bilâhere onun arkadaşlarından bir grup, bu görüşü ve ayırımı ortaya koymuşlardır. Bu konuda başkaları da dördüncü bir görüş kay­dederler. Bunlar, köpeğin yemesi halinde —Adiyy İbn Hâtim’in hadîsi nedeniyle— avın haram olacağını söylerler. Şahin’in ve benzeri kuşla­rın yemesi halinde haram olmayacağını söyleyerek ikisi arasında ayırım yaparlar. Çünkü şahin ve benzeri avcı kuşlar, ancak yedirilerek eğiti­lirler.

İbn Cerîr der ki: Bize Ebu Küreyb… İbn Abbâs’tan nakletti ki; o, avcı kuşlar konusunda şöyle demiştir : Kuşu salıverir de o, avını öldürür­se tuttuğu avı ye. Çünkü köpeği gördüğü zaman bir daha gelmez. Ku­şun sahibine geri dönmesi için eğitilmesi dövmekle değildir. Dolayısıyla o, avdan bir parça yer ve teleğini koparırsa ondan ye. tbrâhîm en-Nehaî, Şâ’bî, Hammâd İbn Ebu Süleyman da böyle demişlerdir. Bunlar, İbn Ebu Hâtim’in rivayet ettiği şu hadîse dayanıyor olabilirler : Ebu Saîd… Adiyy İbn Hâtim’den nakletti ki; o, şöyle demiş : Ben, ey Allah’ın Ra-sûlü, biz köpek ve şahinle avlanan bir topluluğuz. Bunlardan bizim için helâl olan hangisidir? dedim. Rasûlullah buyurdu ki: «Allah’ın size emrettiği ile, alıştırıp öğrettiğiniz avcı hayvanların sizin için tuttukla­rını yeyin ve üzerine Allah’ın adını anın.» âyetini okuyup sonra şöyle buyurdu: Sen köpeği gönderir ve Allah’ın adını anarsan; onun senin için tuttuğunu ye. Ben dedim ki; öldürse de mi? Rasûlullah (s.a.) ye­mediği sürece öldürse de, buyurdu. Ben dedim ki; ey Allah’ın Rasûlü, bu köpeklerimiz başkalarının köpekleriyle karışırsa durum ne olacaktır? Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki; sen, tutanın kendi köpeğin olduğunu bi-linceye kadar yeme. Adiyy der ki; ben şöyle demiştim: Biz, ok atan bir topluluğuz. Bundan, bizim için helâl olan nedir? Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki; üzerine Allah’ın adını.anıp da deldiğüıi ye. Onlara göre de­lâlet şekli şöyledir: Köpekle avlanmada köpeğin yememesi lâzımdır. Ancak doğanla veya şahinle avlanmada böyle bir şart yoktur. Dolayı­sıyla ikisi arasında hüküm bakımından fark olması gerekir. Doğruyu en iyi Allah bilir.

(CSizin için tuttuklarını yeyin. Ve üzerine Allah’ın adını anın.» Kö­peği gönderirken Allah’ın adım anın. Çünkü Rasûlullah (s.a.) Adiyy tbn Hâtim’e şöyle demiştir: Eğitilmiş köpeğini salıverdiğin zaman ve Allah’ın adını andığın takdirde, senin için tuttuğunu ye. Keza Buhârî ve Müslim’de tahrîc edilen Ebu Sa’Iebe’nin hadîsinde de şöyle denilmiş­tir : Köpeğini salıverdiğin zaman üzerine Allah’ın adını an. Okunu attı­ğında da Allah’ın adını an. Bu sebeple bazı mezheb imamları (meşhur olan kavle göre Ahmed İbn Hanbel gibi) köpeği salıverirken, oku atar­ken; bu âyete ve bu hadîse binâen besmele çekmeyi şart koşmuşlardır. Cumhûr’un meşhur olan.kavli de budur. Bu âyetle kasdedilen, salıve­rilme anında besmele çekilmesidir. Nitekim Süddî ve başkaları da böyle demişlerdir. Ali tbn Ebu Talha da İbn Abbâs’tan «Üzerine Allah’ın adını anın.» kavli konusunda şöyle dediğini rivayet eder: Av hayvanını salı­verdiğinde «Allah’ın adıyla» de. Eğer unutursan bir beis yoktur.

Bazıları da elerler ki: Bu âyette kasdedilen; yemek yerken besmele çekilmesidir Nitekim Buhârî’nin Sahîh’inde sabit olduğuna göre; Ra­sûlullah (s.a.) Ömer İbn Ebu Seleme’ye öğretirken şöyle buyurmuştur : Allah’ın adım an ve sağ elinle ye, önünden ye. Bir grup Hz. Peygam­bere; ey Allah’ın Rasûlü, bizim kabilemiz henüz küfürden yeni döa-müş oldukları için bize av hayvanları tarafından yakalanan et getiri­yorlar. Biz, üzerine Allah’ın adının anılıp, anılmadığını bilmiyoruz, de­diler. Rasûlullah (s.a.); siz Allah’ın adını kendiniz anın ve yeyin, bu­yurdu.

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Yezîd… Hz. Âişe’den nak­letti ki; Rasûlullah (s.a.) ashabından altı kişiyle birlikte yemek yiyor­du. Bu sırada bir bedevi geldi ve iki lokma yedi. Rasûlullah (s.a.) bu­yurdu ki; Allah’ın adı anılmış olsaydı muhakkak o size yeterdi. Sizden biriniz yemek yerken Allah’ın adım ansın. Başında Allah’ın adını an­mayı unutursa, başında ve sonunda Allah’ın adıyla, desin. Bu rivayeti İbn Mâce de, Ebu Bekr İbn Ebu Şeybe kanalıyla Yezîd İbn Harun’dan nakleder. Ancak bu rivayette Abdullah İbn Ubeyd ile Âişe arasında ko­pukluk vardır. Çünkü jbu zât Hz. Âişe’den hadîs dinlememiştir. Nitekim İmâm Ahmed’in rivayetine göre; Abdülvehhâb… Abdullah İbn Ubeyd’-den nakleder ki; Ümmü Külsûm adı verilen bir kadın onlara anlatmış ki, Hz. Âişe şöyle demiş: Rasûlullah (s.a.), ashabından altı kişiyle bir­likte yemek yiyordu. Bu sırada aç bir bedevi geldi ve yemekten iki lok­ma yedi. Rasûlullah buyurdu ki: Eğer Allah’ın adı anılmış olsaydı, muhakkak o size yeterdi. Binâenaleyh sizden biriniz yediği zaman Al­lah’ın adını ansın. Eğer başta Allah’ın adını anmayı unutursa; başta ve sonda Allah’ın adıyla, desin. Bu rivayeti Ahmed îbn Hanbel ile bir­likte Ebu Dâvûd, Tirmizî, Neseî bir başka yolla Hişâm’dan naklederler. Tirmizî de bu, sahih ve hasendir, der.

Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Ali îbn Abdullah… Müsennâ İbn Abdurrahmân’dan nakletti ki; o, yemeğinin başında besmele çeker ve son lokmada da, başında ve sonunda Allah’ın adıyla, derdi. Ben ona; sen yemeğin başında besmele çekiyorsun. Ya yemeğin sonundaki; ba­şında ve sonunda Allah’ın adıyla, sözün ne oluyor? dedim. O, sana bu hususu bildireyim, dedi: Benim dedem Ümeyye Peygamberin ashabın-dandı. Ben onun şöyle dediğini duydum: Adamın biri yemek yiyordu. Hz. Peygamber de ona bakıyordu. Adam besmele çekmemişti. Nihayet son lokmasını alırken, başında ve sonunda Allah’ın adıyla yerim, dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber; Allah’a andolsun ki, besmele çekinceye kadar şeytân onunla birlikte yemekteydi. Karnında hiçbir şey kalmadı. Nihayet onları kustu, buyurdu. Ebu Dâvûd ve Neseî de, Câbir’in hadî­sinden bu rivayeti naklederler. İbn Main ve Neseî Câbir’i sika kabul ederler. Ancak Ebu’1-Feth el-Ezdî, onun hüccet olamayacağını söyler.

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Ebu Muâviye… Huzeyfe’den nakletti ki; o, şöyle demiş : Biz, Hz. Peygamberle birlikte yemek yediği­mizde; Rasûlullah (S.a.) elini uzatıp başlayıncaya kadar biz yemeğe elimizi uzatmazdık. Bir seferinde Hz. Peygamberle yemek yerken, bir câriye geldi. Sanki itiliyormuş gibi koşup elini yemeğe uzattı. Rasû­lullah (s.a.) onun elini tuttu. Sonra bir bedevi geldi. Sanki itiliyormuş gibi elini yemeğe uzattı. Rasûlullah (s.a.) onun da elini tuttu ve şöyle buyurdu : Doğrusu şeytân, Allah’ın adı anılmayan yemeğe hulul etmek ister. O, bu câriye ile geldi sızmak istedi, ben onun elini tuttum. Şu bedevî ile geldi sızmak istedi, ben onun elini de tuttum. Nefsim yed-i kudretinde olan Allah’a yemîn ederim ki; onun eli, şu ikisinin eliyle birlikte benim elimin içindedir. Hz. Peygamber şeytânın elini kasdet-mişti. Müslim, Ebu Dâvûd ve Neseî A’meş’in hadîsinden bu rivayeti naklederler.

Tirmizî’nin dışında kalan Sünen sahipleri İbn Cüreyc kanalıyla… C&bir İbn Abdullah’tan naklederler ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyur­muş : Kişi, evine gelip içeri girerken ve yemeğini yerken Allah’ı anarsa» şeytân der ki: Sizin bu evde gecelemeniz ve yatmanız mümkün değildir. Kişi evine girerken Allah’ın adını anmazsa, o zaman siz iyi bir geceleme ve yatma yeri buldunuz der. Bu lafız Ebu Davud’a aittir.

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki; bize Yezîd… Vahşî’nin dedesin­den nakletti ki; adamın biri Hz. Peygambere; biz yiyoruz ve doymuyo­ruz, neden? diye sordu. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki; belki de siz, par­ça parça yiyorsunuz. Yemeği topluca yeyin ve Allah’ın adını anın ki, size onu kutlu kılsın. Bu hadîsi Ebu Dâvûd ve İbn Mâce, Rebî’ İbn Müs­lim tarîkıyla rivayet ederler.[6]

5 — Bugün size iyi ve temiz olanlar helâl kılındı. Ki-tab verilmiş olanların yemeği size helâldir, sizin yemeğiniz de onlara helâldir. Mü’min kadınlardan iffetli olanlar ve sizden önce kitâb verilenlerden iffetli kadınlar, zina et­meksizin, gizli dost tutmaksızın ve mehirlerini verdiğiniz­de size helâldir. Kim de îmânı inkâr ederse; yaptıkları boşa gitmiştir ve o, âhirette hüsrana uğrayanlardandır.

Ehl-i Kitâb’ın Yemeği

Allah Teâlâ, mü’min kullarına haram kıldığı pislikleri ve helâl kıl­dığı güzellikleri saydıktan sonra «Bugün size iyi ve temiz olanlar helâl kılındı.» buyuruyor. Ve ardından da Yahudi ve Hıristiyanların kestik­leri hayvanların —ismini açıklayarak— «Kitâb verilmiş olanların ye­meği size helâldir.» diyor. îbn Abbâs, Ebu Ümâme, Mücâhid, Saîd İbn Cübeyr, İkrime, Atâ, Hasan, Mekhûl, İbrâhîm en-Nehaî, Süddî ve Mukâtil İbn Hayyân; buradaki yemekten maksadın kestikleri hayvan­lar, demek olduğunu söylemiştir. Bu konu, bilginler arasında üzerinde icmâ’ edilmiş plan bir konudur. Ehl-i kitâb’ın kestikleri, müslümanlara helâldir. Çünkü onlar, Allah’tan başkası adına kesmenin haram oldu­ğunu kabul ederler. Ve kestikleri hayvanların üzerine Allah’ın adını anarlar. Her ne kadar Allah Teâlâ hakkında —ki Allah onların söyle­diklerinden yüce ve münezzehtir— yanlış inançlara sahip iseler de, kestikleri hayvanların üzerine Allah’tan başkasının adını anmazlar. Sahih hadîste Abdullah İbn Muğaffil’den nakledilir ki; o, şöyle demiştir: Hayber günü bir yağ kırbası bulundu. Ben, onu sakladım ve dedim ki; bu gün kimseye bundan bir şey vermem. Sonra Rasûlullah (s.a.) in te­bessüm ettiğini gördüm. Buna dayanarak fakîhler elde edilen ganimet­ler arasında gerek duyulan yemeklerin taksimden önce yenebileceğine cevaz vermişlerdir. Bu, çok açıktır. Hanefî, Şafiî ve Hanbelî fakîhler, bu hadîsi delil getirerek Yahudilerin kestiklerinin haram olduğunu öne sürerek Mâlikîlere karşı çıkmışlardır. Mâlikîler, Yahudilere haram kı­lman yağ ve benzeri şeyleri yemeyi haram sayıyorlardı. Ve müslüman-ların bunları yemesinin «Kitâb verilmiş olanların yemeği size helâldir.» kavline istinaden caiz görmüyorlardı. Çünkü diyorlardı; bu, ehl-i ki­tâb’ın yemeklerinden değildir. Cumhur ise bu hadîsi, onlara karşı delil getirmektedir. Bu hususun üzerinde durulması gerekir. Çünkü bir ayn meselesidir ve helâl olduğuna inandıkları şeyin yağ olması ihtimâli var­dır. Allah en iyisini bilendir.

Bu konuya en iyi delâlet eden rivayet, sahîh hadîste sabit olan şu rivayettir. Hayber’liler, Rasûlullah (s.a.) a zehirli bir koyun hediye et­tiler. Koyunun kolunu zehirlemişlerdi. Hz. Peygamber de kol yemeyi severdi. Ete uzandı ve birden irkildi. Çünkü kol, kendisinin zehirlenmiş olduğunu Hz. Peygambere bildirmişti. Bunun üzerine tükürdü. Ancak zehirin etkisi Rasûlullah’m ön dişlerine ve damarlarına sirayet etti. Hz. Peygamberle birlikte bu zehirli koyundan Bişr İbn el-Berâ da yemişti. O, öldü. Onu zehirleyen Yahûdî kadın —ki adı Zeyneb’di— Bişr İbn el-Berâ’ya mukabil öldürüldü.

Bu hadîsin delâlet şekli şöyledir: Hz. Peygamber ve beraberinde bulunanlar bu zehirli koyundan yemek istemişler ve koyunun yağının haram olması konusunda herhangi bir’ suâl irâd etmemişlerdir. Bîr başka hadîs de bir yahûdî Rasûlullah (s.a.) ı arpa ekmeği ve değişik bir yağ yedirmek üzere müsâfir etmişti. İbn Ebu Hatim der ki: Bana Abbâs îbn Velîd… Mekhûl’den nakletti ki; o, şöyle demiş: Allah Teâlâ önce «Üzerine Allah’ın adının anılmadığı şeyi yemeyin.» âyetini inzal etmiş, sonra müslümanlara acıyarak bunu neshedip «Bugün size iyi ve temiz olanlar helâl kılındı…» âyetini inzal buyurmuştur. Bu âyet, onu neshetmiş ve ehl-i kitâb’ın yemeğini helâl kılmıştır. Mekhûl merhumun söylediği bu sözün üzerinde durmak gerekir. Çünkü Allah Teâlâ’nın ki-tâb ehlinin yemeğini mübâh kılmış olması; üzerine Allah’ın adı anıl­mayan şeyleri yemenin de mübâh olmasını gerektirmez. Çünkü ehl-i kitâb da kestikleri hayvanların üzerine Allah’ın adını anarlardı. Onlar, kurban keserek kulluklarını îfâ ederler. Bu sebeple ehl-i kitâb’m dı­şında olan müşriklerin ve benzerlerinin kestikleri hayvanlar mübâh ol­mamıştır. Çünkü onlar, kestikleri hayvanların üzerine Allah’ın adım anmazlar. Hattâ onlar yedikleri etin kesilmiş olup olmamasına da bak­mazlar. Ehl-i kitâb’m ve onlara ‘benzeyen Sâmirî’lerin, Sâbiî’lerin, İbrâ-hîm ve Şît (a.s.) gibi öteki peygamberlerin dinine bağlananların aksine —ulemânın bir kavline göre— onlar, ölü etini dahi yerler. Benu Tağlib, Tenûh, Behrâ, Cüzam, Lahm Amile ve benzeri arap hıristiyanların kes­tikleri hayvanlar Cumhûr’a göre yenmez. Ebu Ca’fer İbn Cerîr Taberi der ki; bize Ya’kûb İbn İbrahim… Abîde’den nakletti ki; o, şöyle de­miştir : Hz. Ali, Tağlib oğullarının kestiklerini yemeyin. Çünkü onlar yalnızca şarâb içmekte, hıristiyanlığa bağlanmaktadırlar. Halef ve se­leften daha başkaları da böyle demişlerdir. Saîd îbn Arûbe, Katâde, Saîd İbn Müseyyeb ve Hasan’dan nakleder ki; onlar, Tağlib oğulların­dan hıristiyanların kestikleri hayvanları yemekte bir beis görmezlerdi.

Mecûsîlere gelince; her ne kadar ehl-i kitâb’a ilhak edilerek me-cûsîlerden cizye alınırsa da; onların kestikleri yenmez, kadınları nikah­lanmaz. Hanbelî fakîhlerden bazıları ile Şafiî fakîhlerden Ebu Sevr İbrahim İbn Hâlid buna muhalefet etmişlerdir. Hattâ bu sebeple meş­hur olduğu için fakîhler, ona karşı çıkmışlar ve Ahmed İbn Hanbel onun için; bu konuda Ebu Sevr; adı gibi adam demiş. (Öküzün babası demek olan bu isme telmih yapmış.) Ebu Sevr, Hz. Peygamberden mür-, sel olarak rivayet edilen hadîsin umûmî olduğu görüşüne bağlanmış gi­bidir. Buna göre Rasûlullah (s.a.) buyurur ki; onlara (mecûsîlere) ki­tâb ehline davrandığınız gibi davranınız. Ancak hadîs bu ifâdeyle sabit değildir. Buhârî’nin Sahîh’inde Abdurrahmân İbn Avfden nakledilen rivayette ise; Rasûlullah (s.a.) m, kovulan Mecûsîlerden cizye almış olduğu belirtilir. Eğer bu hadîs doğru ise; onun umûmî olan mânâsı, bu âyetin mefhumuyla tahsis edilmiştir: «Kitâb verilmiş olanların ye­meği size helâldir.» Bu âyetin mefhûm-u muhalifinden anlaşılıyor ki; kitâb verilmiş olanlardan başka din mensûblannın yemeği helâl değil­dir.

«Sizin yemeğiniz de onlara helâldir.» Siz de kestiğiniz hayvanlar­dan onlara yedirebilirsiniz. Bu ifâde, ehl-i kitâb’ın kendi dinlerindeki hükümlerinin müslümanlara bildirilmesi sadedinde değildir. Sadece müslümanların, ister kendi dinlerinden birisinin yemeği olsun, ister başka dinden birinin yemeği olsun, yemek yerken Allah’ın adını an­makla emrolunduklanm haber verici nitelikte olabilir. Birincisi, mânâ bakımından daha açıktır. Yani siz, onların kestiklerinden yediğiniz gibi, sizin kestiğinizden de onlara yedirebilirsiniz, demektir. Bu denkleştir­me, karşılık verme ve mücâzât kabîlindedir. Nitekim Abdullah İbn Übeyy İbn Selûl öldüğü zaman; Rasûlullah, kendi elbisesini ona giydi­rerek defnetmiştir. Derler ki; bunun sebebi şudur : Hz. Abbâs Medine’ye geldiğinde Abdullah İbn Übeyy elbisesini ona giydirmiş. Rasûlullah (s.a.) da bunu böylece karşılamıştır. Mü’minden başkasıyla sohbet etme. Müttakîden başkası yemeğini yemesin, hadîsine gelince; bu mendûb ve müstehab kabîlindendir. En iyisini Allah bilir.

«Mü’min kadınlardan, iffetli olanlar ve sizden önce kitâb verilen­lerden iffetli kadınlar, zina etmeksizin, gizli dost tutmaksızın ve mehir-lerini verdiğinizde size helâldir.» Size mü’min kadınlardan iffetli ve hür olanların nikâhı helâldir. Bu ifâde daha sonra gelmekte olan «Sizden önce kitâb verilenlerden iffetli kadınlar» kavli için bir hazırlık mahiye­tindedir. Denildi ki; iffetli kadınlar anlamına gelen ke­limesi ile, cariyeler değil, hür kadınlar kastedilmektedir. İbn Cerîr, Mü-câhid’den böyle nakleder. Mücâhid; iffetli kadınlar, hür kadınlardır demekle; İbn Cerîr’in naklettiği kanâati kasdetmiş olabileceği gibi, hür ve iffetli kadınları da kasdetmiş olabilir. Nitekim bir başka rivayette Mücâhid böyle söyler. Bu, Cumhûr’un görüşüdür ki, en uygun olan da budur. Böylece iffetsiz olan zimmî kadınlarla aynı noktada birleşil-miş olmaz ve atalar sözünde denildiği gibi hem hurma kötü, hem de ölçek ölçek şeklinde olmaz. (Bu bir darb-ı meseldir. Meydânî, Mec-ma’ûl-Emsâl isimli eserinde bunu «Hem kötü hurma, hem de kötü ölçek mi?» şeklinde istifhâm-ı inkârı tarzında nakletmiştir. A.g.e. I, 207). Âyetin zahirinden anlaşılan odur ki kelimesi; zinadan uzak, iffetli kadınlar demektir. Nitekim başka bir âyet-i kerîme’de Allah Teâlâ şöyle buyuruyor : «Onlarla zinadan kaçınmaları, iffetli ol­maları ve gizli dost edinmemiş olmaları halinde velîlerinin izniyle evle­nin.» (Nisa, 25).

Daha sonra tefsîrciler ve bilginler; «Kendilerine kitâb verilenlerden iffetli kadınlar» âyetinin muhtevası içerisine; ister hür, ister köle ol­sun ehl-i kitâb’tan bütün kadınların girip girmeyeceği konusunda ihti­lâf etmişlerdir. îbn Cerîr Taberî; âyetteki kelimesini, iffetliler olarak tefsir eden selef-i sâlihînden bir, grubun bütün iffetli ehl-i kitâb kadınlarının bu âyetin içinde yer alacağını söylediklerini nakleder. Denildi ki; burada ehl-i kitâıb’dan maksad, Yahûdîlerdir. Şâfifnin görüşü budur. Ve yine denildi ki; burada ehl-i kitâb’dan maksad, harb ehli olanlar değil, zimmîlerdir. Çünkü Allah Teâlâ : «Allah’a ve âhiret gününe inanmayanlarla savaşın…» buyurmaktadır.

Abdullah İbn Ömer hıristiyan kadınlarla evlenmeyi uygun görmez­di ve şöyle derdi : Tanrısının îsâ olduğunu söylemekden daha büyük bir şirk tanımıyorum. Halbuki Allah Teâlâ : «îmân edinceye kadar müşrik kadınları nikahlamayın.» buyurmuştur.

îbn Ebu Hatim şöyle der : Bana babam… Îbn Abbâs’tan nakletti ki; o» şöyle demiş : «îmân edinceye kadar müşrik kadınları nikahlama­yın» âyeti nazil olunca; halk, müşrik kadınlarla evlenmekten kaçmı­yordu. Nihayet arkasından «Kitâb verilenlerden iffetli kadınlar, zina etmeksizin ve gizli dost tutmaksızın mehirlerini verdiğinizde size helâl­dir.» âyeti nazil oldu da tekrar ehl-i kitâb’dan kadınlarla evlendiler. Ashâbdan bir topluluk, hıristiyan kadınlarla evlenmişler ve bu âyeti esâs alarak onlarla evlenmekte bir beis görmemişlerdir. Onlar, bu âyetin Bakara süresindeki «îmân edinceye kadar müşrik kadınlarla evlenme^ yin.» (Bakara, 221) âyetini tahsis ettiğini kabul ederler. Âyetin umûmu içerisine ehl-i kitâb’tan kadınların girdiği söylenirse bu, böyledir. Aksi takdirde her iki âyet arasında çelişki yoktur. Çünkü ehl-i kitâb’m, bir çok yerde müşriklerden ayrıldığı görülmektedir. Nitekim Allah Teâlâ, bu hususta şöyle buyurur: «Ehl-i kitâb’dan küfredenlerle müşrikler, kendilerine belge gelinceye kadar bundan ayrılmış değildirler.» (Bey-yine, 1) Ve yine bir başka âyet-i kerîme’de şöyle buyurulur: «Kendile­rine kitâb verilmiş olanlara ve ümmîlere de ki: Müslüman oldunuz mu? Eğer müslüman olmuşlarsa doğru yolu bulmuşlardır.»

«Mehirlerini verdiğinizde.» Yani onlar iffetli ve namuslu kadınlar oldukları için, kendilerine gönül rahatlığıyla mehirlerini bolca verin. Câbir İbn Abdullah, İbrahim en-Nehâî, Âmir, Hasan el-Basrî; bir ada­mın evlenip kadınla temas etmezden önce, kadının zina etmesi halin­de; adamla kadının ayrılacağını ve adamın kadına verdiği mehrin, tek­rar kendisine iade edileceğini söyledikleri nakledilmiştir. İbn Cerîr, on­ların bu fetvâsım rivayet eder.

«Zina etmeksizin, gizli dost tutmaksızın.» Zinadan uzak olmak, yani iffet şartı; nasıl kadınlar için geçerli ise, erkekler için de geçer­lidir. Dolayısıyla erkeklerin iffetli ve zinadan uzak olmaları gerekir.

Bunun için Allah Teâlâ zina etmeksizin buyurmuş­tur. zina eden, hiçbir günâhtan çekinmeyen ve kendisine geleni hiç reddetmeyen erkek demektir. «Dost tutmaksızın)) kavlinden maksad; dostlarıyla birlikte düşüp kalkan âşıklardır. Nitekim bu hu­sus, Nisa sûresinde aynı şekilde yer almıştır. Bu sebeple İmâm Ahmed

İbn Hanbel merhum, kötü yoldaki kadının tevbe edinceye kadar nikâ­hının doğru olmayacağını ve isyanda devam ettiği sürece iffetli bir er­kekle elvendirilmesinin sahîh olmayacağını belirtir. Keza Ahmed İbn HanbePe göre;” tevbe edip zinadan vazgeçinceye kadar, fâsık bir erke­ğin de iffetli bir kadınla nikâhlanması sahîh değildir. Ahmed İbn Hanbel görüşünü o âyetle şu hadîse dayandırır: «Sopa vurulmuş zânî, ancak kendisi gibi bir zânîye ile nikahlanır.»

îbn Cerîr Taberî der ki: Bize Muhammed İbn Beşşâr… Hasan’dan nakletti ki; Ömer İbn Hattâb şöyle demiş : Ben isterdim ki, müslüman-lardan fuhşu irtikâb etmiş bir kişinin, iffetli bir kadınla evlenmesine müsâade etmeyeyim. Übeyy İbn Kâ’b, Hz. Ömer’e dedi ki; ey mü’min-lerin emîri, şirk günâhı zinadan daha büyüktür. Halbuki tevbe edince bu bile kabul ediliyor. Bu konuyu inşâallah Nûr sûresinde tafsilâtlı olarak açıklayacağız. Bu sebeple Allah Teâlâ âyetin devamında «Kim de îmânı inkâr ederse, yaptıkları boşa gitmiştir ve o, âhirette hüsrana uğrayan­lardandır.» buyuruyor.[7]

İzahı

«Kendilerine kitâb verilmiş olanların yemekleri de sizin için helâl­dir.» Denildi ki: Bu, onların kestikleri hayvanlardır. Ve denildi ki: Bü­tün yemekleri demektir. Bu konuda hıristiyanların hepsi eşittir. Hz. Ali (r.a.) nin tağlîb oğullan hıristiyanlannı, bundan istisna ettiği söy­lenir. Ve onlar, hıristiyan değildirler. İçki içmekten başka hıristiyan-lıktan birşey almamışlardır, demiş. Şafiî, bu görüşü benimsemiş. Abdul­lah İbn Abbâs’a arap hıristiyanların kestikleri sorulduğunda; bir beis yoktur demiş ki; tâbiîn’in hepsinin kavli budur. Ebu Hanîfe ve arka­daşları da bu görüşü benimsemişlerdir. Sâbiîlerin hükmü ise, Ebu Ha-nîfe’ye göre; ehl-i kitâb’ın hükmüdür. İmâm Muhammed ve Ebu Yûsuf ise sâbiîlerin iki kısım olduğunu, bir kısmının Zebur’u okuyup melek­lere taptıklarını, bir kısmının İse hiçbir kitab okumadıklarını ve yıldız­lara taptıklarını bu sebeple bunların ehl-i kitâb olmadıklarını söyle­mişlerdir. Mecûsîler hakkında cizye almak konusunda ehl-i kitâb’ın hükmü uygulanmıştır, ancak kestiklerini yemek ve kadınlarını nikah­lamak konusunda değil. İbn Müseyyeb der ki, bir müslüman hasta olur­sa mecûsîye Allah’ın adını anmasını emredip hayvanını kestirirse yiye­bilir. Ebu Sevr ise sağlıklı zamanında bile bunu emretse hiçbir beis yoktur, demiştir. Ve bu sözüyle kötü etmiştir. [8]

Bu konuda Yûsuf el-Kardâvî şu bilgileri veriyor:

Ehl-i Kitabın Kestikleri

Boğazlama hususunda İslâm’ın gösterdiği dikkat ve itinâyı görmüş bulunuyoruz. Çünkü arap ve diğer milletlerin müşrikleri, hayvan kesi­mini dinin aslından sayılan âdet ve hattâ îmân meselesi kabul etmişler, dikili taşlara ve ilâhları adına kurban kesmeye başlamışlar ve böylece onlara ibâdet ediyorlardı. İslâm geldi ve boğazlama esnasında Allah’­tan başkasının anılmasını yasak edip başka bir isim zikredilerek kesilen ve dikili taşlar üzerinde boğazlanan hayvanları haram kıldı.

Ehl-i kitâb, asılda tevhide inananlardır. Yâni tek Allah’a inanır­lardı. Fakat sonraları, aralarına eski küfrün kirinden tamamen temiz­lenmeyen bazı müşriklerin girmesiyle aynı sapıklık belirtileri bunlara da sirayet etti. Bu ayrılık ve bozuk fikirleri; bazı müslümanların, ehl-i kitâb’la münâsebetin tıpkı putperestlerle münâsebet hükmünde oldu­ğunu düşünmeleri için atılmıştır. Cenâb-ı Allah da ehl-i kitâb’la sıhriy-yete (onlardan kız almaya) müsâade ettiği gibi onların yiyeceklerinin de yenmesine ruhsat vermiştir. Kur’an’ın son inen âyetlerinden birinde buyrulur ki:

«Bugün, size temiz olanlar helâl kılındı. Kitâb verilenlerin yemeği size, sizin yemeğiniz de onlara helâldir.» (Mâide, 5).

. Bu âyet-ı kerîme’nin özetle mânâsı şudur: Bugün, (önce isimleri ve ta’rîfleri geçen) bahire, sâibe, vesile ve nâm farkı gözetmeden temiz olan her şey size helâl kılınmıştır. Bununla beraber kendilerine kitâb verilen yahûdî ve Hıristiyanların yemeği de (onların aslı göz önüne alı­narak) sizin için helâldir. Allah, bunu haram kılmamıştır. Sizin yiye­cekleriniz de onlara helâldir. Kestikleri veya avladıkları hayvanların etinden yiyebilir, kestiğiniz veya avladığınız hayvanlardan da yedire-bilirsiniz.

İslâm, arap müşrikleriyle münâsebette şiddet, ehl-i kitâbla münâ­sebette kolaylık göstermiştir. Çünkü; vahye, peygamberliğe ve genel olarak dinin aslına inandıkları için ehl-i kitâb, mü’minlere daha yakın­dır. Onların yemeklerini yemenin sıhriyyetle arada akrabalık kurma­nın ve onlarla iyi geçinmenin çok faydalan da vardır. Zîrâ, aramızdaki bağlar kuvvetlendiği takdirde İslâm’ın hakikatim ve ahlâkını bizzat onu yaşayan müslümanlardan öğrenirler ve bizim dinimizin, her an­lamda, en yüksek şekilde, en temiz fikirlerle yaşamış, bütün bid’atlar-dan, çirkin şeylerden ve putperestlerin âdetlerinden uzak, bizzat kendi dinleri olduğunu açıkça görürler.

«Kitâb verilenlerin yemeği» ifâdesi, onların her yemeğini içine alan şümullü bir ifâdedir: Kestikleri, tahılları… ve her türlü yemekleri… leş, akan kan ve domuz eti gibi bizzat haram olmadığı müddetçe bütün yiyecekleri bizim için helâldir. Ancak leş, kan ve domuz eti, ehl-i kitâb veya faraza bir müslümanm yemeği de olsa icmâ’ ile haramdır, yenmesi caiz değildir.

Burada müslümanları yakından ilgilendiren ve bilinmesi gereken birkaç mes’elenin izahı kaldı:

Kilise ve Bayramlar İçin Kesilenler

Hayvanı boğazlarken kitâbî’nin Mesîh, Azîz gibi Allah’tan başka bir ismi söylediği duyulmazsa; onun kestiği helâldir. Fakat, Allah’tan başkasını andığı duyulursa bazı fıkıh âlimlerine göre onun kestiği hay­vanı yemek haramdır. Çünkü o, Allah’tan başkası anılarak kesilenler­dendir.

Bir kısım âlimler de derler ki:

Allah, onların yemeklerini bize helâl kılmıştır. Ne dediklerini de O daha iyi bilir.

Corcos adlı bir kilise için kesilip ona bağışlanan bir koçu Ebu’d-Derdâ’ya haber vererek : «Ondan yiyelim mi?» diye sorulduğu zaman, şu cevâbı verdi:

Allah’ım affet; onlar ehl-f kitâb’tır. Onların yemeği bize, bizim yemeğimiz de onlara helâldir.

Ve yenmesini emretti.

İmâm Mâlik, ehl-i kitâb’m, kiliseleri ve havraları için kestikleri hayvanlar hakkında bir soruya şu cevâbı vermiştir :

Onu haram değil, fakat hoş da görmem.

Bunu hoş görmemesi, Allah’tan başkasının adına kesilenlerden ol­ması endîşesiyledir ve takvadandır. Ona göre; ehl-i kitâb’a nisbetle Al­lah’tan başkası adına kesilenler, onların, kendi ilâhlarına yakınlık ni­yetiyle kestikleri ve etinden yemedikleri hayvanlardır. Fakat kesip ye­dikleri ise; onların yemeklerinden sayılır. Allah da buyurur ki:

«Kitab verilenlerin yemeği size helaldir.»

Bunun için de haram görmemiştir.

Elektrik ve Benzeri İle Kesilenler

Bilinmesi gereken ikinci mesele : Onların boğazlama şeklinin bizim­ki gibi olması, yani boğazdan kesilmesi şart mıdır?

Âlimlerin ekserisi bunu şart koşar. Mâliki mezhebine mensûb bir cemâatin fetvasına göre bu, şart değildir.

Mâide süresindeki âyetin tefsirinde Kâdî îbn Arabî der ki:

Bu, ehl-i kitâb’m av ve yiyeceklerini Allah’ın temiz diye vasıflan­dırdığının kesin bir delilidir. Bu, mutlak helâldir. Allah’ın bunu tekrar etmesi; bütün şüpheleri ortadan kaldırmak ve bozuk düşüncelerdeki uzun izahı gerektiren itirazları izâle etmek içindir. Tavuğun boynunu kırıp pişiren hıristiyanın bu tavuğunun yenmesi ve bizim onu alıp ye­memizin hükmünü sordular. Dedim ki: Yenir: Çünkü o kendisinin, papazlarının ve râhiblerinin yemeğidir. Her ne kadar o, bizce şer’î bo­ğazlama sayılmıyor ise de Allah, onların yemeklerini mutlak surette bizlere helâl kılmıştır. Dinlerinde helâl gördükleri herşey bizim için helâldir. Ancak Allah’ın onları yalanladığı şeyler müstesnadır. îlim adamlarımız derler ki: Onlar, kadınlarını zevce olarak bize veriyorlar, unlarla münâsebetimiz helâl oluyor da, neaen onların Kestiklerini yemeyelim? Halbuki, helâl ve haram oluşda yemek, cinsî münâsebet­ten aşağı mertebededir.

İbn Arabi’nin takrir ettiği işte bu. Bir diğer yerde de :

Boğmak veya başa vurmak suretiyle boğazlama niyeti olmadan öldürüp yedikleri şey, leş hükmündedir; haramdır, der.

Bu iki fikir arasında bir zıddiyet yoktur. Bundan maksad; bizim şer’î boğazlamamıza uymasa bile, onların boğazlanmış olarak kabul et­tikleri şey helâldir. Onların boğazlanmış olarak kabul etmedikleri de bize haramdır. O halde boğazlamanın müşterek anlamı şudur :

Yemesini helâllaştırmak niyetiyle hayvanın canını gidermeyi kas-

detmektir.

Bu, Mâlikîlerden bir cemâatin görüşünün aynısıdır.

Şu anlatmaya çalıştığımızın ışığında, elektrikli ve benzeri âletlerle kesilmiş olsa bile ehl-i kitâb’tan idhâl edilen tavuk ve sığır eti konser­velerinin de hükmünü anlamış bulunuyoruz ki; onlar bunu boğazlan­mış ve helâl olarak kabul ettikleri müddetçe (âyetin umûmî anlamına uyarak) bize de helâldir.

Fakat komünist memleketlerden idhâl edilen konserve etleri kul­lanmak; kat’î surtte caiz değildir. Çünkü onlar, ehl-i kitâb değildir, bütün dinlere.küfreder, Allah’ı ve O’nun gönderdiği bütün peygamber­leri inkâr ederler.

Mecûsîlerin Kestikleri

Mecûsîlerin kestikleri hayvanlar hakkında ilim adanılan ihtilaf etmişlerdir. Çoğunluk mecûsîlerin kestiklerini yemeyi men’ederler. Zîrâ bunlar, müşriktir.

Bazıları da, helâldir, derler. Çünkü, İmâm Mâlik ve Şafiî’nin riva­yet ettikleri bir hadîste Peygamber (s.a.) buyurmuş ki:

Ehl-i kitâb’a davrandığınız gibi onlara da davranınız.

Bu hadîsin devamı olan «Kadınlarını nikahlamamak ve kestiklerini yememek şartıyla» ifâdesi muhaddislerce sahîh görülmemiştir.

îmâm Buhârî ve başkasının rivayetlerine göre, Hz. Peygamber Ha-cer mecûsüerinden cizyeyi kabul etmiştir.

ibn Hazm «boğazlama» babında der ki:

«Onlar, bir kitâb’ın ehlidirler, bunun için herhalde onlar, ehl-i ki-tâb’ın hükmündedir.»

İmâm Ebu Hanîfe’ye göre; Sâbiîler de ehl-i kitâb’tır.[9]

6 — Ey îmân edenler, namaza kalktığınız zaman; yüz­lerinizi, dirseklerinize kadar ellerinizi yıkayın, başınıza da mesnedin ve topuklarınıza kadar ayaklarınızı da (yıka-yın). Eğer cünüb iseniz hemen temizlenin. Eğer hasta ol-muşsanız veya seferde iseniz, yahut heladan gelmişseniz veya kadınlara yaklaşmış da su bulamamışsanız; temiz bir toprakla teyemmüm edin. Yüzlerinizi ve ellerinizi onunla mesnedin. Allah, size zorluk vermek istemez. Lâkin sizi te­mizlemek, üzerinize olan nimetini tamamlamak ister ki şükredesiniz.

Abdest, Gusül ve Teyemmüm

Selef-i sâlihînden çokları «Namaza kalktığınız zaman.» kavlinin, abdestsiz olarak namaza durduğunuz zaman, demek olduğunu söyler­ler. Başkaları da; uykudan uyanıp namaza kalktığınız zaman, şeklinde mânâ vermişlerdir ki, her iki anlam da birbirine yakındır. Başka bir grup ise der ki; âyetin mânâsı bunların her ikisinden daha geniştir. Zîrâ âyet, namaza durulduğunda abdesti emretmektedir. Fakat bu; abdestsiz kişi hakkında vücûb ifâde ederken, abdestli kişi hakkında mendûbiyyet ve müstehablık ifâde eder. Bazıları da derler ki; İslâm’ın başlangıç döneminde her namaz vakti abdest almak emri vücûb ifâde ediyordu. Ancak bilâhere bu emir neshedilmiştir.

Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Abdurrahmân… Büreyde’den nak­letti ki; Rasûlullah (s.a.) her namaz vakti abdest alırmış. Mekke’nin fethi günü abdest almış, mesh üzerine meshetmiş ve bir abdestle bir­den fazla namaz kılmış. Bunun üzerine Hz. Ömer ona; ey Allah’ın Ra-sûlü, sen şimdiye kadar yapmaz olduğıyı şeyi yaptın, deyince; Rasûlul­lah (s.a.) ey Ömer, bunu kasıdlı olarak yaptım, buyurmuş. Müslim ve öteki Sünen sahipleri de bu hadîsi Süfyân es-Sevrî kanalıyla Alkame’den rivayet ederler. İbn Mâce’nin Sünen’inde Alkame yerine Süfyân bulun­makta ve her ikisi de Büreyde’den bu hadîsi nakletmektedirler. Tirmizî, bunun hasen ve sahih olduğunu söyler.

İbn Cerîr Taberî der ki: Bize Muhammed İbn Abbâd… Fadl İbn Mübeşşir’den nakletti ki; o, şöyle demiş : Ben, Abdullah oğlu Câbir’in bir abdestle birçok namaz kıldığım gördüm. İdrarını yaptığında veya abdestini bozduğunda, abdest alır ve onun suyunun artanı ile meshleri üzerine meshederdi. Ben, ona dedim ki; ey Ebu Abdullah, yaptığın şey kendi görüşüne göre midir? O; hayır, Rasûlullah’m böyle yaptığını’ gör­düm. Ben de Rasûlullah’m yaptığı gibi yapıyorum, dedi. İbn Mâce de bu hadîsi İsmâîl kanalıyla Ziyâd’dan rivayet eder. İmâm Ahmed der ki: Bize Ya’kûb… Abdullah İbn Ömer’in oğlu Ubeydullah’dan nakletti ki; o, şöyle demiş : Ben Ubeydullah’a; Abdullah İbn Ömer’in nasıl abdest aldığını gördün mü? İster temiz olsun, ister temiz olmasın her namaz için abdest alıyor muydu? Ve bunu nereden öğrendin? diye sordum. O dedi ki; Hattâb’m oğlu Zeyd’in kızı, Esma kendisine anlatmış, ona da Abdullah İbn Hanzale el-Ğasîl anlatmış ki; Rasûlullah (s.a.), ister temiz olsun, ister olmasın her namaz için abdest almayı emredermiş. Bu du­rum, Rasûlullah’a zor gelince o, her namazda misvak kullanmakla emrolunmuş ve abdestsiz olması müstesna abdest alma emri kaldırıl­mış. Abdullah, bunu çok iyi gördüğü için ölünceye kadar böyle yapar­mış. Ebu Dâvûd da… Abdullah İbn Ömer’den aynı hadîsi rivayet eder. Sonra der ki; bunu İbrâhîm İbn Sa’d, Muhammed İbn İshâk’dan rivayet etmiştir ve bu isim Ahmed îbn Hanbel’de yeraldığı gibi übeydullah İbn Abdullah İbn Ömer şeklinde yeralır. Rivayet nasıl olursa olsun, bu isnâd sahihtir. Nitekim İbn îshâk bunu tahdîs ve işitme yoluyla Muhammed İbn Yahya’dan nakletmiştir ki, böylece telbîs mahzuru ortadan kalk­mıştır. Hafız İbn Asâkir bu hadîsi; Seleme îbn Fadl kanalıyla… Mu­hammed îbn Yahya İbn Hibbân’dan rivayet etmiştir. En iyisini Allah bilir. Abdullah İbn Ömer’in böyle yapması ve her namazda abdest al­maya müdâvemet etmesi, Cumhûr’un da dediği gibi, bunun müstehâb olduğuna delâlet eder.

İbn Cerîr der ki: Bize Zekeriyyâ İbn Yahya… İbn Sîrîn’den nak­letti ki; halîfelerin hepsi, her namazda abdest alırlarmış. Yine İbn Cerîr der ki: Muhammed İbn Müsennâ… İkrime-‘nin şöyle dediğini nakletmiş: Hz. Ali her namazda abdest alır ve âyetini okurmuş. Bize İbn el-Müsennâ,.. Nizâl ibn Se-bure’den nakletti ki; o, şöyle demiş : Ben Hz. Ali’n’in öğle namazını kı­lıp, sonra vakfe’de oturduğunu gördüm. Sonra kendisine su getirildi. Yü­zünü ve ellerini yıkadı. Başına ve ayaklanna meshetti ve buyurdu ki; bu abdesti bozulmamış olanların abdestidir. Ya’kûb İbn İbrahim… İb­rahim’den nakleder ki; Hz. Ali sıcakta ölçek ölçtü. Sonra abdest aldı ve bunda aşın gitti. Sonra dedi ki; bu, abdesti bozulmamış olanlann abdestidir. Hz. Ali’den nakledilen bu kuvvetli rivayet tarîkleri birbi­rini desteklemektedir.

İbn Cerîr ayrıca der ki: Bize İbn Beşşâr… Enes’ten nakletti ki; Hz. Ömer abdest aldı ve biraz acele etti. Sonra dedi ki; abdesti bozul­mamış olanların abdesti işte böyledir. Bu isnâd sahihtir. Muhammed İbn Şîrîn de der ki; halîfeler her namaz için abdest alırlardı. Ebu Dâ-vûd et-Tayâlisî’nin, Ebu Hilâl ve Katâde kanalıyla Saîd İbn Müseyyeb’-den naklettiği; abdest bozmadan abdest almak, aşın gitmektir, mealin­deki söze gelince; Saîd İbn Müseyyeb’in böyle bir şey söylemesi garîb-tir. Kaldı ki bu ifâdenin vâcib olduğuna inanarak abdest yenileyen kişi aşın gitmiştir, şeklinde alınması da mümkündür. Abdestli iken abdest almanın müstehab ve meşru’ olduğuna dâir sünnette pek çok delil var­dır. Nitekim Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Abdurrahmân İbn Mehdî… Amr îbn Âmir’den nakletti ki; o, şöyle demiştir : Ben, Enes İbn Mâlik’in şöyle dediğini duydum : Rasûlullah (s.a.), her namaz vakti abdest alır­dı. Amr İbn Âmir diyor ki, ben ona siz nasıl yapardınız? diye sordum. Enes İbn Mâlik dedi ki: Biz abdestimiz bozulmadıkça bir abdestle biı çok namaz kılardık, dedi. Bu rivayeti başka yollarla Amr İbn Âmir den İmâm Buhârî ve Sünen ehli de rivayet ederler.

İbn Cerîr der ki: Bana Ebu Saîd… Abdullah îbn Ömer’in şöyle dediğini anlattı; Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki :

Kim abdestliyken abdest alırsa; Allah ona, on hasenat yazar. Ta-berî aynı hadîsi îsâ îbn Yûnus kanalıyla… Abdullah İbn Ömer’den nak­leder. Ebu Dâvûd, Tirmizî, İbn Mâce de aym hadîsi İfrîkî’nin hadisin­den rivayet ederler. Tirmizî, bu isnadın zayıf olduğunu söyler. İbn Cerîr der ki; bir topluluk da, bu âyetin abdestin ancak namaza durulurken vâcib olduğunu, başka ameller için vâcib olmadığını bildirmek üzere in­diğini söylemişlerdir. Zîrâ Hz. Peygamber, abdestini bozduğu zaman yenileyinceye kadar başka her türlü davranıştan kaçınırdı. Ebu Kü-reyb… Alkame’den rivayet eder ki; o, şöyle demiş: Rasûlullah (s.a.) abdestini bozduktan sonra biz kendisiyle konuşurduk, o bizimle konuş­mazdı. Biz kendisine selâm verirdik, o bize selâm vermezdi. Nihayet bu hususta ruhsat veren âyet nazil oldu. Bu âyet «Ey îmân edenler, namaza kalktığınız zaman…» âyetidir. Bu hadîsi İbn Ebu Hatim… Ebu Kü-reyb’den nakleder. Ancak bu, cidden garîb bir hadîstir. Râvîler ara­sında yer alan Câbir, Zeyd’in oğlu olup, zayıf bir râvî sayılmıştır.

Ebu Dâvûd der ki: Bize Müsedded… Abdullah İbn Abbâs’tan nak­letti ki; Rasûlullah (s.a.) helaya gitmiş. Sonra kendisine yemek takdim edilmiş. Abdest almak için bir şey getirelim mi? diye sorduklarında, Rasûlullah (s.a.); ben, yalnızca namaza durduğum zaman abdest al­makla emrolundum, buyurmuştur. Tirmizî de aynı hadîsi Ahmed ka­nalıyla rivayet eder. Neseî ise, Ziyâd İbn Eyyûb kanalıyla İsmâîl İbn Aliyye’den nakleder. Tirmizî, bu hadîsin hasen olduğunu söyler.

Müslim, Ebu Bekr İbn Ebu Şeybe kanalıyla… Abdullah İbn Abbâs’-tan nakleder ki; o, şöyle demiş : Biz Rasûlullah (s.a.) in yanında bulu­nuyorduk. Rasûlullah helaya gitti, sonra döndü, kendisine yemek geti­rildi ve denildi ki: Ey Allah’ın Rasûlü, abdest almayacak mısın? O; ne-denmiş, namaz mı kılacağımki abdest alayım? buyurmuş.

«Yüzlerinizi yıkayın.» Bilginlerden bir grup «Namaza kalktığınız zaman, yüzlerinizi yıkayın.» kavline dayanarak abdestte niyetin vâcib olduğunu söylemişlerdir. Çünkü sözün takdiri şöyledir ; Namaza kalk­tığınız zaman, namaz için yüzlerinizi yıkayın. Nitekim araplar, «emîr’i gördüğün zaman onun için ayağa kalk» derler. Ve Buhârî ile Müslim’in Sahîh’lerinde; ameller niyetlere göredir ve her kişiye niyet ettiği şey vardır, buyurulmuştur. Yüzün yıkanmasından önce abdeste başlamak için Allah’ın adının anılması müstehâbtır. Nitekim sahabeden bir top­luluktan sağlam yollarla gelen hadîs-i şerifte Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurur : Allah’ın adını anmayan kişinin abdesti yoktur.

Eller kaba sokulmazdan Önce ayalarının yıkanması da müstehâbtır. Uykudan uyanınca bunu yapmak daha da gereklidir. Çünkü Buhârî ve Müslim’de Ebu Hüreyre (r.a.) den nakledildiğine göre, Rasûlullah (s.a.) buyurur ki:

tiızaen Diriniz uykusundan uyandığı zaman, üç kere yıkamadan ön­ce elini kaba daldırmasın. Çünkü o, elinin nerede gecelediğini bilemez.

Yüzün sınırına gelince; fukahâya göre başın saçlarının bittiği yer ile sakalın ve çenenin uzunlamasına son bulduğu yerin arasıdır. Baş derisine itibâr yoktur. Enliliğine de bir kulaktan öbür kulağa kadardır. Başın sağ ve sola dökülen saç kısımlanyla, yüzün üzerine düşen kısmı baştan mı, yüzden mi olduğu konusunda ihtilâf vardır. Sakalın farz olan noktasından uzanan kısmına gelince; bu konuda iki görüş vardır: Birinci görüşe göre bu kısma suyun dökülmesi vâcibtir. Çünkü yüzyüze gelme orası ile vuku’bulmaktadır. Nitekim bir hadîste rivayet edilir ki; Rasûlullah (s.a.) sakalını örtmüş bir adamı görünce; aç onu, çünkü sakal yüzdendir, buyurmuş. Görmez misiniz araplar, sakalı biten deli­kanlıya yüzü göründü, derler. Sakalı sık olan kişinin, abdest alırken sakalının arasını sıvazlaması müstehabtır. Nitekim İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Abdürrezzâk… Ebu Vaîd’den nakletti ki; o, şöyle demiş : Ben Hz. Osman’ı abdest alırken gördüm : —Abdest hadîsini anlattıktan sonra şöyle dedi— : Yüzünü yıkadığında üç kere sakalını sıvazladı, son­ra dedi ki: Ben Rasûlullah (s.a.) in benim yaptığım gibi yaptığını gör­düm. Tirmizî, bu hadîsin hasen ve sahih olduğunu söyler. Buhârî de onun hasen olduğunu bildirir.

Ebu Dâvûd der ki: Bize Rebî’ İbn Nâfi’… Enes İbn Mâlik’ten riva­yet etti ki; Rasûlullah (s.a.) abdest alırken bir avuç su almış, çenesinin altına götürerek, onunla sakalını sıvazlamış ve demiş ki: Rabbım Azze ve Celle bana böyle emretti. Bu rivayet, yalnızca Ebu Dâvûd’dan men­kûldür. Ancak bir başka şekilde Enes İbn Mâlik’ten rivayet edilmiştir. Beyhakî der ki: Biz, sakalı sıvazlamak konusunu Hammâd, Âişe, Ümmü Seleme kanalıyla Hz. Peygamber’den rivayet ettik. Ayrıca Hz. Ali ve diğerlerinden de rivayetler vâriddir. Keza Abdullah İbn Ömer, Hasan İbn Ali, Nehaî, tabiînden bir topluluktan dia sakalın sıvazlanmasını terk konusunda ruhsat bulunduğuna dâir rivayet nakledilir.

Hz. Peygamberden değişik yollarla sahihe olarak vârid olan riva­yetlerde o, abdest aldığı zaman; mazmaza ve istinşâk edermiş. Ancak mazmaza ve istinşâkm abdest ve gusül konusunda vâcib olup olma­dığı tartışmalıdır. Nitekim Ahmed İbn Hanbel’in mezhebine göre; her ikisinde de ağıza ve buruna su vermek vâcibtir. Şafiî ve Mâliki mezhe­binde ise müstehabtır. Nitekim Sünen sahiplerinin İbn Huzeyme kana­lıyla Rifâa İbn Râfi’den naklettikleri sahîh hadîste Rasûlullah (s.a.) namazını gerektiği gibi edâ edemeyen birine, Allah’ın sana emrettiği gibi abdest al, buyurmuştur. Bazıları da mazmaza ve istinşâkm gusülde vâcib olduğunu, abdestte vâcib olmadığım söylerler ki bu, Ebu Hanîfe’-nin mezhebidir. Ahmed fcbn Hanbel’in —rivayet edilen— bir diğer ka-nâatına göre, istinşâk vâcibtir, mazmaza vâcib değildir. Nitekim Rasû­lullah (s.a.), Buhârî ve Müslim’de sabit olan bir hadîste buyurur ki: Kim abdest alırsa; burnuna fazlasıyla su versin. Bir başka rivayette de şöyle buyurur: Sizden biriniz abdest alırsa; burnunun iki deliğine su versin. Sonra bunu fazlalaştırsın.

îmâna Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Ebu«Seleme… Abdullah îbn Abbâs’tan nakletti ki; o, abdest almış ve yüzünü yıkamıştı. Sonra bir avuç su alarak maznıaza yapmış ve bunu da fazlaca yapmış. Sonra bir avuç su almış, onunla sağ elini yıkamış, Sonra bir avuç su almış, onunla sol elini yıkamış, sonra başına meshetmiş, sonra bir avuç su almış ve onu sağ ayağına, yıkayıncaya kadar dökmüş. Sonra bir avuç su almış, onunla sol ayağını yıkamış ve şöyle demiş : Ben, Rasûlullah (s.a.) in böyle abdest aldığım gördüm. Buhârî bu hadîsi Muhammed İbn Abdürrahîm ve Ebu Seleme kanalıyla İbn Abbâs’tan rivayet eder.

«Dirseklere kadar ellerinizi.» Yani dirseklerle beraber ellerinizi de yıkayın. Nitekim Allah Teâlâ, bir diğer âyet-i kerîme’de aynı edatı şöyle kullanmıştır: «Onların mallarım sizin mallarınıza katarak yemeyin. Doğrusu bıı, büyük bir günâhtır.» Hafız Dârekutnî ve Ebu Bekr el-Beyhakî, Kaşım İbn Muhammed kanalıyla… Câbir İbn Abdullah’ın şöyle dediğini rivayet eder : Rasûlullah (s.a.) abdest aldığı saman; suyu dir­seklerinin etrafında döndürürdü. Bu rivayette râvî olarak yer alan Kâsım’ın hadîsi metruk olduğu gibi, dedesi de zayıftır. En doğrusunu Allah bilir. Abdest alan kişinin, bileklerinden başlayarak dirsekleriyle beraber bütün kolunu yıkaması müstehabtır. Nitekim Buhârî ve Müs­lim’de Nuaym kanalıyla Ebu Hüreyre’den rivayet edilir ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur : Benim ümmetim kıyamet gününde abdestin etkisiyle abdest yerleri beyaz olarak davet edilirler. Sizden her kim beyaz yerini uzatmak isterse abdest alsın. Müslim’in Sahîh’inde Ku-teybe… Ebu Hüreyre’den nakleder ki; o, şöyle demiştir: Dostum Hz, Peygamberden işittim ki, şöyle diyordu : Mü’minin süsü, abdestinin ulaştığı yere kadar ulaşır.

«Başınıza da mesnedin.» Buradaki cer edatı olan nin ilsâk için mi, yoksa teb’îz için mi olduğu ihtilaflıdır. Ama açık olanı ilsâk için olmasıdır. Her iki görüş üzerinde de durulması gerekir. Usûl-cülerden bir kısmı böyle demişlerdir. Bu konunun açıklanması için Sünnet’e müracaat edilmelidir. Buhârî ve Müslim’in Sahîh’lerinde Mâlik kanalıyla… Amr İbn Yahya el-Mâzenfden nakledilir ki; adamın birisi, Abdullah İbn Zeyd’e —ki bu Amr İbn Yahya’nın dedesidir ve Rasûlul-lah’m ashâbındandır— demiş ki; sen bana Rasûlullah (s.a.) m nasıl ab-best aldığını gösterebilir misin? Abdullah İbn Zeyd; evet, demiş. Bir ibrik istemiş. Eline suyu boşaltmış ve iki kere elini yıkamış. Sonra üçer kez mazmaza, istinşâk yapmış. Sonra üç kez yüzünü yıkamış. Sonra iki kez ellerini dirsekleriyle beraber yıkamış. Sonra iki eliyle başına meshetmiş. Elini Önden arkaya, arkadan öne götürmüş ve ilkin başının önünden başlamış, sonra arkasına kadar götürmüş. Tekrar eski başladığı noktaya döndürmüş. Ve sonra da iki ayağını yıkamış.

Abd Hayr’ın, Hz. Ali’den rivayetine göre; Rasûlullah (s.a.) m abdesl alışını o da böyle anlatmış. Keza Ebu Dâvûd, Muâviye ve Mikdâm’dan Rasûlullah (s.a.) in abdestinin böyle olduğunu rivayet etmiş. Bu ha­dîsler; başın bütününü tam olarak mesh etmenin vâcib olduğunu söy­leyenlerin görüşüne dayanak teşkil etmektedir. Nitekim İmâm Mâlik ve Ahmed İbn Hanbel bu görüştedirler. Bilhassa hadîslerin, Kur’an’da mücmel olan yerleri açıklayıcı nitelikte olduğunu iddia edenlere göre; bu, böyledir. Hanefîler ise başın dörtte birini mesh etmenin vâcib oldu­ğunu belirtirler ki; bu miktar, kâkül kadar olan kısımdır. Bizim mez­hebin mensûblan (Şafiî mezhebi) na göre, mesh miktarı diye isimlen­dirilen miktar vâcibdir. Bu da bir miktar olarak sınırlandırılamaz. Hat­tâ kişi saçının bir kısmına dahi meshetse yeterlidir.

Bu iki mezhebin mensûblan (Hanefî ve Şâfiîler), Muğîre îbn Şu’-be’nin hadîsine dayanmaktadırlar. Buna göre; Muğîre İbn Şu’be der ki; Rasûlullah (s.a,) geride kaldı. Ben de onunla birlikte geride kal­dım. O ihtiyâcını giderince; yanında su var mı? dedi. Ona temiz bir su kabı getirdim. İki elinin ayasını ve yüzünü yıkadı. Sonra kollarını sı­vadı, ancak cübbenin kolu dar geldi. Bunun üzerine Hz. Peygamber iki elini cübbenin altından çıkardı ve cübbeyi omuzuna attı. Kolunu yıkadı ve kâkülüne mesnetti. Sarığının ve meslerinin üzerine de meshetti. Sonra Muğîre İbn Şu’be, hadîsin yukarıdaki devamını zikretti. Hadîs Müslim’in Sahîh’inde ve diğer yerlerde bulunmaktadır. Ancak İmâm Ahmed ve arkadaşları buna şöyle cevâb verirler: Rasûlullah (s.a.) kâ­külüne meshetmekle yetinmiştir. Zîrâ başının kalan kısmını sarığının üzerinden meshetmiştir. Biz işte bunu diyoruz. Bu konuda pek çok hadîs vârid olmuştur. Sarığın üzerine meshetmek de, mesh yerine ge­çer. Nitekim Hz. Peygamber, sangının ve meşinin üzerine mesh ya­pardı. Bu ise daha evlâdır. Kaldı ki, sizin yanınızda kâkül veya başın bir kısmına meshetmenin ve diğer kısmım sangın üzerinden tamamla­manın caiz olduğu konusunda hiçbir delil yoktur. Allah en iyisini bi­lendir.

Keza fukahâ arasında başa tekrar tekrar meshetmenin müstehâb olup olmadığı konusunda ihtilâf çıkmıştır. Şafiî’nin meşhur olan görü­şü böyledir. Ahmed İbn Hanbel ve ona tâbi olanlara göre ise; bir* tek defa meshedilmesi müstehabtır. Nitekim Abdürrezzâk, Humrân İbn Ebân’dan nakleder ki; o, şöyle demiştir: Ben Osman İbn Affân’ı ab-dest alırken gördüm. O, iki elini üç kez yıkadı. Sonra mazmaza, istin-şâk yaptı: Sonra yüzünü üç kez yıkadı. Sonra bilekleriyle beraber sağ elini üç kez yıkadı. Sonra sol elini aynı şekilde yıkadı. Sonra başına meshetti. Sonra üç kez sağ ayağım yıkadı. Sonra da üç kez sol ayağını yıkadı. Ve şöyle dedi: Ben, Rasûlullah (s.a.) m benim abdest aldığım gibi abdest aldığını gördüm. Ve devam etti: Kim benim şu abdestim gibi abdest alır, sonra iki rek’at namaz kılar ve kendi nefsine bir talepte bulunmazsa onun geçmiş günâhları bağışlanır. Aynı metin, Buhârî ve Müslim’in Sahîh’lerinde Zührî tankıyla rivayet edilmiştir. Ebu Dâvûd da Abdullah kanalıyla Hz. Osman’ın abdest alış şeklini rivayet eder ve başına bir kere mesnetti, der. Keza Abd Hayr’m rivayetinde de aym ifâdeler yer alır.

Başa meshetmenin tekrarlanmasını müstehab kabul edenler ise; Müslim’in Sahîh’inde Hz. Osman’dan rivayet edilen şu hadîsi esâs alır­lar. Rasûlullah (s.a.) üçer üçer abdest alırdı.

Ebu Dâvûd der ki : Bize Muhammed İbn el-Müsennâ… Humrân’-dan nakletti ki; o, şöyle demiştir : Ben, Hz. Osman’ı abdest alırken gör­düm… Ve yukarıdaki hadîsi nakletmiş. Ancak mazmaza ve istinşâkı zik-retmemiş. Sonra şöyle devam etmiş; başına üç kez meshetti. Sonra ayak­larını üç kez yıkadı. Sonra şöyle dedi: Ben Rasûlullah (s.a.) m böyle abdest aldığını gördüm. Kim böyle abdest alırsa ona yeter. Ancak bu rivayette Ebu Dâvûd, münferid kalmıştır. Halbuki Hz. Osman’dan nak­ledilen sahîh hadîslerden; onun, başını bir kere meshettiği anlaşıl­maktadır.

«Ve topuklarınıza kadar ayaklarınızı yıkayın.» Bazıları buradaki kelimeyi daha yukarıya yani ellerinizi ve ayaklarınızı yıkayın bölümüne atfederek mansûb biçimde §eklinde okumuşlardır. İbn Ebu Hatim der ki; bize Ebu Zür’a, İbn Abbâs’tan nakletti ki; o, bu âyeti mansûb okumuş ve tekrar yıkamaya döndüm, demiş. Abdullah İbn Mes’ûd, Urve, Atâ, İkrime, Hasan, Mücâhid, İbrahim, Dahhâk, Süddî, Mukâtil İbn Hayyân, Zührî ve îbrâhîm et-Teymî’den de aynı şekilde rivayet edilmiştir.

Seleften bir kısmının söylediği gibi; bu kırâete göre ayağın yıkan­ması vâcib olur. Buradan hareketle bazıları da, tertibin vâcib olduğu görüşünü savunmuşlardır ki; bu, Cumhûr’un görüşüdür. Ancak Ebu Hanîfe muhalefet ederek, tertibi şart koşmamıştır. Hattâ kişi, önce ayak­larını yıkasa, sonra başına meshetse, sonra elini yıkasa, sonra yüzünü yıkasa, bu da geçerlidir, demiş. Ona göre; âyet, bu uzuvların yıkanmasını emretmektedir. Buradaki atıf edatı olan vav tertibe delâlet

etmez. Cumhûr-u fukahâ buna cevâb için değişik yollar ta’kîb etmişler­dir. Bir kısmına göre; âyet, namaza dururken önce yüzün yıkanması­nın vâcib olduğunu göstermektedir. Çünkü burada kullanılan (ti ) ta’kîb faşıdır ki; bu da tertibi gerektirir. Hiç kimse, önce yüzün yıka­nıp sonra tertibe riâyet edilmemesi gerektiğini söylememiştir. Bu ko­nuda iki görüş vardır:

1- Âyette olduğu şekilde tertîb vâcibtir.

2- Tertîb, mutlak şekilde vâcib değildir. Âyet, ilkin yüzü yıka­manın vâcib olduğunu ifâde etmektedir.

Binâenaleyh bundan sonra tertîb —icmâ’ ile— vâcibtir. Diğer bir grup ise şöyle der: Buradaki vâvın tertibe delâlet etmediği görüşünü kabuletmeyiz. Bazı nahivcilerin, lügat bilginlerinin ve fuka-hâmn söylediği gibi buradaki vav’ın lügat bakımından tertibe ,delâlet etmediğini farzetsek bile, şeriat bakımından bu ifâde, tertibi gerektirecek şekilde tertibe delâlet etmektedir. Bunun delili şudur : Ra­sûlullah (s.a.) Beytullah’ı tavaf ederken Safâ’dan çıkmış ve «Doğrusu Safa ve Merve Allah’ın nişânelerindendir.» âyetini okumuş. Sonra, Al­lah’ın başladığı yerden ben de başlarım, buyurmuştur. Müslim’in lafzı böyledir. Neseî’nin lafzı ise şöyledir : Allah’ın başladığı ile siz de baş­layın. Bu ifâde bir emir lafzıdır. İsnadı da sahihtir. Bu da gösteriyor ki, Allah’ın başladığı yerden başlamak vâcibdir. İşte şeriat bakımından tertibe delâlet etmesinin anlamı budur. En doğrusunu Allah bilir.

Fukahâdan bir kısmı da demişlerdir ki: Allah Teâlâ, bu âyette bu nitelikleri sıraya göre zikrettiğine göre; benzeri benzerden ayırmış ve meshedilenlerle yıkananları birbirine girdirmiştir. Bu da tertibin mu-râd edildiğine delâlet eder.

Bir kısmı da der ki: Şüphesiz Ebu Dâvûd ve diğer kaynaklarda Amr İbn Şuayb’ın dedesinden nakledildiğine göre; Rasûlullah (s.a.) birer birer abdest almış, sonra işte abdest budur. Bu olmadan Allah namazı kabul etmez, buyurmuş. Bu fikrin taraftârlan derler ki; öyleyse Rasûlullah ya tertibe göre abdest almıştır, dolayısıyla sıra vâcib olma­lıdır. Veya tertibe riâyet etmeksizin abdest almıştır, dolayısiyle tertibe riâyet etmemek vâcibtir. Tertibe riâyet etmemenin vâcib ol­duğunu söyleyen kimse bulunmadığına göre; tertîb vâcibdir. Diğer bir kırâete göre ise, kelimesi kesre olarak okunur. Şîa buna dayanarak ayakları meshetmenin vâcib olduğunu söylemek­tedir. Çünkü onlara göre; ayaklar.diğer uzuvlara değil, başın meshedil-mesi emrine ma’tûftur. Seleften bir gruptan, ayakların meshedilme-sini söyleyenleri destekler mâhiyette rivayetler gelmiştir. Nitekim İbn Çerîr Taberî der ki; bana Ya’kûb İbn İbrâhîm… Humeyd’den nakletti ki; o, şöyle demiş : Mûsâ İbn Enes, Hz. Enes’e —biz yanında iken— dedi ki; ey Ebu Hamza, Ahvaz’da iken Haccâc bize bir hutbe okudu. Biz de yanında bulunuyorduk. Abdesti anlattı ve dedi ki; yüzünüzü ve elle­rinizi yıkayın. Başınızı ve ayaklarınızı mesnedin. Ademoğluna, ayağın­dan daha yakın bir pislik bulunamaz. Onun içlerini ve dışlarını, damar­larıyla beraber yıkayın. Bunun üzerine Enes İbn Mâlik dedi ki; Allah doğru söyler, Haccâc yalan söyler. Çünkü Allah, başlarınızı ve ayaklannm mesnedin, buyurmuştur. Humeyd der ki; Enes İbn Mâlik ayakla­rım meshettiği zaman onları yaşartırdı. Bu rivayetin isnadı, sahihtir. İbn Cerîr Taberî der ki: Bize Ali İbn Sevr… Enes İbn Mâlik’ten rivayet etti ki; o, şöyle demiş : Kur’an mesh üzerine, sünnet de yıkanma üzeri­ne inmiştir. Bu rivayetin isnadı da sahihtir. İbn Cerîr Taberî der ki; bize Ebu Küreyb… İbn Abbâs’tan nakleder ki; o, şöyle demiştir: Ab-dest iki yıkama ve iki meshetmektir. Saîd İbn Ebu Arûbe de Katâde’den böyle rivayet etmiştir. İbn Ebu Hatim der ki; bana babam… İbn Ab­bas’tan nakletti ki; o, başınıza ve topuklarınıza kadar ayaklarınızı da mesnedin demiş. Ve buradaki âyetin yıkamaya değil, meshe âit oldu­ğunu bildirmiştir. Sonra îbn Ebu Hatim der ki; Abdullah İbn Ömer, Alkame, Ebu Ca’fer Muhammed İbn Ali ve —rivayetlerin birinde— Ha­san el-Basrî, Câbir İbn Zeyd, —rivayetlerin birinde— Mücâhid’den de aynı şekilde nakledilmiştir, İbn Cerîr der ki : Bize Ya’kûb… Eyyûb’dan nakletti ki; o, şöyle demiş: Ben, İkrime’nin iki ayağına meshetnıekte olduğunu gördüm. Eyyûb der ki; İkrime, bunu söylerdi de. İbn Cerîr Taberî der ki: Bize Ebu Sâib… Şa’bî’den nakletti ki; o, şöyle demiş: Cebrail mesh’i indirdi. Görmez misin ki teyemmüm, yıkanması gereke­nin üzerine meshetmektir. Ve meshedilen kısmı da geçmektir. İbn Ebu Ziyâd da der ki: Ben Âmir’e; insanlardan bir kısmı, Cebrail’in ayaklan yıkamayı (emreden hükmü) indirdiğini söylüyorlar, dedim. O, Cebrâîl mesh’i indirmiştir, dedi.

Bunlar gerçekten garîb hadîslerdir. Ve burada mesh ile kasdedilen, hafîf yıkamadır. Nitekim biz, ilerde ayakların yıkanmasının vâcib oldu­ğunu belirten hadîsi aktaracağız. Bunun kesre olarak okunması mücâ-vere ve sözün uyumu kabîlindendir. Nitekim arapların sözleriyle Allah Teâlâ’nın kavli bu ka­bildendir. Bu ifâde tarzı, arapıar arasında çok yaygın olup çok beğe­nilir ve kullanılır. Bir kısmına göre de bu âyet, ayaklara mes giyil­mesi halinde mesh edilmesini emretmektedir. Nitekim Şafiî merhum böyle demiştir. Bir kısmı ise, bu âyetin ayaklann meshedilmesine de­lâlet ettiğini söylerler. Bunlara göre; meshten maksad —sünnette vâ-rid olduğu gibi— hafif bir yıkamadır. Her hal u kârda ayaklan yıkamak vâcibtir. Bu husus; zarurî olarak zikredeceğimiz âyet ve hadîslerden an­laşılmaktadır. Hafîf bir yıkama için «mesh» kelimesinin kullanıldığı­na delâlet eden en güzel örneklerden birisi, Hafız Beyhakî’nin rivayeti­dir ki; o, şöyle demektedir: Bize Ebu Ali Rûzbârî… Abdülmelik İbn Meysere’den nakletti ki; o, Nezâl İbn Sebre’nin Hz. Ali’den şöyle nak­lettiğini duydum, demiştir : Hz. Ali Öğle namazını kılmış, sonra Küfe meydanında insanlann ihtiyâcını görmek üzere oturmuş. Nihayet ikin­di namazı vakti gelmişti. Kendisine bir kırba su getirildi. Hz. Ali bîr avuç aldı, onunla yüzünü, ellerini, başını ve iki ayağını mesnetti. Sonra kalkıp ayakta iken fazlasını içti. Sonra da şöyle buyurdu : İnsanlardan bir kısmı ayakta su içmeyi mekruh görürler. Halbuki Rasûlullah, benim yaptığım gibi yapmıştır. Ve bu, abdesti bozulmayan kişinin abdestidir. Buharı Sahîh’inde bu ifâdenin bir kısmını Âdem’den rivayet eder.

Şia’dan meslere meshedildiği gibi ayaklara da meshedilmesi gerek­tiğini söyleyenler; hem kendilerini sapıtmışlar, hem de başkalarını sap­tırmışlardır. Keza ayakların hem meshedilebileeeğini, hem de yıkana­bileceğim caiz görenler de hatâ etmişlerdir. Ebu Ca’fer îbn Cerîr’in ha­dîslere dayanarak ayakların yıkanmasının, âyetlere dayanarak da mes-hedilnıesinin vâcib olduğu görüşüne gelince; onun görüşünün böyle ol­duğu kesinlik kazanmamıştır. İbn Cerîr’in tef şirindeki sözünden; abdest alırken diğer uzuvların değil, sadece ayakların ovalanması gerektiğini kasdettiği anlaşılabilir. Çünkü üzerindeki kirleri gidermek üzere ova­lanmalarını gerekli görmüş, ancak bunu mesh kelimesiyle ifâde etmiş­tir. Onun söylediklerini iyi düşünemeyenler ise; Taberî’nin hem yıkama­nın, hem meshin vâcib olduğunu söylemek istediğini bildirmişler ve bu kanâati çıkarmışlardır. Bu sebeple fukahânm bir çoğu, onu müşkil vazi­yette görmüştür ki; aslında Taberî bunda ma’zûrdur. Çünkü ister önce olsun, ister sonra olsun mesh ile yıkamayı birleştirmenin anlamı yok­tur. Zîrâ bu ikisi, yıkamanın içinde vardır. Adam (Taberî) aslında be­nim zikrettiğimi kasdetmiştir. Allah en iyisini bilendir. Sonra onun sö­zünü daha çok düşündüm. Ve gördüm ki; o, iki kırâetin arasını cem’et-meye çalışmaktadır. Mansûb okunursa yıkamaya, mecrûr okunursa meshe atf yapılacağından her ikisini birleştirmeye çalışmaktadır.[10]

Abdestte Ayakların Yıkanması Konusunda Vârid Olan Hadîs-i Şerifler:

Yukarda mü’minlerin emîri Osman ve Ali ile İbn Abbâs, Muâviye, Abdullah İbn Zeyd İbn Âsim ve Mikdâd’dan rivayet edilen hadîste Ra­sûlullah (s.a.) in abdest alırken ayağını bir, iki veya üç kez yıkadığı nakledilmiştir. Ancak ihtilâf, bu yıkama miktanndadır. Amr îbn Şuayb da babası kanalıyla dedesinden nakleder ki, Rasûlullah (s.a.) abdest alırken iki ayağını yıkamış ve; işte abdest budur, Allah abdestsiz namazı kabul etmez, buyurmuştur. Buhârî ve Müslim’in Sahîh’inde Ebu Uvâ-ne’nin… Abdullah İbn Âmir’den naklettiği rivayette o, şöyle demiş : Bir­likte gittiğimiz bir seferde Rasûlullah (s.a.) geride kalmıştı. Biz, ona ulaştık. Namaz vakti geçmek üzere idi. Ve namaz ikindi namazıydı. Biz de abdestimizi alıyorduk. Ayaklarımıza meshediyorduk. Rasûlullah (s.a.) sesini yükselterek bağırdı ve abdestinizi yenileyin. Vay sırtlara ce­hennemden, buyurdu. Keza Buhârî ve Müslim’in Sahîh’lerinde Ebu Hüreyre’den, Müslim’in Sahîh’inde Hz. Âişe’den nakledilir ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş : Abdesti yenileyin. Vay sırtlara cehennemden.

Leys İbn Sa’d… Abdullah İbn Hâris’ten nakleder ki; o, Rasûlullah (s.a.) in şöyle buyurduğunu duymuş : Vay sırtlan ve ayakların altına ateşten. Beyhakî ve Hâkim de bu hadîsi rivayet ederek isnadının sahîh olduğunu söylerler.

îmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Muhammed İbn Ca’fer… Şuayb İbn Ebu Kerb’ten nakletti ki; o, şöyle demiştir : Câbir İbn Abdul­lah’ın deve üzerinde şöyle dediğini duydum : Rasûlullah (s.a.) vay to­puklara ateşten, buyurdu. Esved İbn Âmir bize… Câbir İbn Abdullah’-dan nakleder ki; o, şöyle demiş: Rasûlullah (s.a.) bizden bir adamın ayağının bir dirhem kadarının yıkanmamış olduğunu gördü ve; vay ar­kalara cehennemden, buyurdu.

İbn Mâce… Saîd’den aynı rivayeti nakleder. İbn Cerîr Taberî bu rivayeti Süfyân es-Sevrî, Şu’be İbn Haccâc ve daha başkaları kanalıy­la… Câbir’den nakleder. Sonra der ki; bize Ali İbn Müslim… Câbir’den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) bir topluluğun abdest aldıklarını, ancak ayaklarının arkasına su değdirmediklerini gördü ve buyurdu ki: Vay ayaklarının arkasına cehennemden.

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Halef İbn Velîd… Muay-kib’den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş : Vay arkalara ce­hennem ateşinden. Bu hadîsi İmâm Ahmed yalnızca rivayet etmiştir. İbn Cerîr Taberî der ki; bize Ali İbn Abd’ül-A’lâ… Ebu Ümâme’den nak­letti ki; Rasûlullah (s.a.) : Vay arkalara cehennemden, vay arkalara cehennemden, diye buyurunca; mescidde seçkin ve sıradan hiç kimse kalmadı ki, herkes ayağının arkasını çevirip onlara bakıyordu. Ebu Kü-reyb… Ebu Ümâme’den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.), bir topluluğun abdest almakta olduğunu ve ancak birisinin ayağının arkasının veya aşığının dirhem miktarı kadar veya tırnak kadar su dokunmamış oldu­ğunu gördü de; vay arkalara cehennemden, dedi. Ebu Ümâme der ki; adam, ayağının arkasına suyun dokunmadığını görünce, artık abdestini yeniler olmuştu.

Bu hadîslerin delâlet şekli açıktır. Şöyle ki; eğer ayakların mes-hedilmesi yeterli veya caiz olsaydı, terkinden dolayı bunca tehdîd vârid olmazdı. Çünkü mesh, bütün ayağı içine almaz. Aksine sadece mes’in üzerine mesh gibi olur ki; bu İmâm Ebu Ca’fer İbn Cerîr Taberî merhu­mun Şia’ya karşı delil getirme tarzıdır.

Müslim Sahîh’inde, Ebu Zübeyr kanalıyla Câbir’den, o da Ömer İbn Hattâb’dan nakleder ki; adamın birisi abdest aldı, ayağından bir tırnak kadar yeri kuru bıraktı. Rasûlullah (s.a.) bunu görünce; git ve abdestini güzel al, buyurdu.

Hafız Ebu Bekr el-Beyhakî der ki: Bize Hafız Ebu Abdullah… Ka-tâde İbn Diâme’den nakletti ki; Enes İbn Mâlik şöyle demiş: Adamın biri Hz. Peygamberin yanma; abdest almış fakat ayağından parmak kadar bir yeri kuru bırakarak gelmişti. Rasûlullah (s.a.) ona; git ve ab-destini al, buyurmuştu. Ebu Dâvûd bu rivayeti Hârûn İbn Ma’rûf’ tan ve İbn Mâce, Harmele İbn Yahya kanalıyla Vehb’den naklederler. Bu isnâd sağlam olduğu gibi râvîlerin hepsi de sika kimselerdir. Lâkin Ebu Dâvûd, bu hadîs ma’rûf değildir, İbn Vehb’den başka onu rivayet eden bulunmamıştır, der.

Mûsâ İbn İsmâîl… Hasan’dan, Katâde’nin hadîsinde naklettiğini, Rasûlullah (s.a.) in söylediğini bildirir. İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize İbrahim İbn Ebu’l-Abbâs… Hâlid kanalıyla Peygamberin eşle­rinden birisinden rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.) bir adamın namaz kıldığını, ancak ayağının üstünde bir dirhem miktarı parlaklık bulun­duğunu, bu kısmı yıkamadığını görmüş ve ona abdestini yenilemesini emretmiş. Bu rivayeti Ebu Dâvûd, Bakiyye’den nakleder ve ayrıca; na­mazını da iade etmesini emretmişti, der. Bu isnâd sağlam ve sahihtir. Allah en iyisini bilendir.

Humrân’m Hz. Osman’dan naklettiği hadîste Hz. Osman; Rasûlul­lah (s.a.) m abdest alış şeklini anlatırken onun parmaklarının arasını hilâllediğini söyler. Sünen sahipleri de İsmâîl İbn Kesîr kanalıyla Âsım’ın babasından naklederler ki; o, şöyle demiş : Ben; ey Allah’ın Rasûlü bana abdesti bildir, dediğimde; abdestini yenile, parmakların arasını hilâlle, ve fazla istinşâk yap, ancak oruçlu olursan müstesna, buyurdu.

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Abdullah İbn Yezîd… Amr İbn-Abese’den nakletti ki; o, şöyle demiş : Ben, ey Allah’ın nebisi, bana abdesti bildir, dedim. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Sizden biriniz ab-deste başlar da sonra ağzına, burnuna su verir ve fazlasıyla bunu ya­parsa; muhakkak ağzından ve burnundan çıkan su ile birlikte günâh­ları da çıkar. Sonra Allah’ın emrettiği biçimde yüzünü yıkarsa; yüzü­nün hatâları, sakalının etrafından akan sularla birlikte kaybolur. Sonra iki elini dirsekleriyle birlikte yıkarsa; iki elinin hatâları, parmakları ucundan akar gider. Sonra başını meshederse; başının hatâları saçın­dan akan sularla birlikte akıp gider. Sonra iki ayağını aşıklarıyla bir­likte Allah’ın emrettiği gibi yıkarsa; ayaklarının hatâları, ayak par­maklarından akan su ile birlikte akar. Sonra kıyama durup Allah’a hamdeder ve övgüye lâyık olana hamd ve senada bulunur, ardından iki rek’at namaz kılarsa; anasından doğduğu gündeki gibi günâhlarından çıkar. Ebu Ümâme der ki: Ey Amr, ne dediğine bak! Sen bunu Rasû­lullah (s.a.) dan işittin mi? dedim. Bu adama her şey yerinde mi veri­liyor? Amr îbn Avf da dedi ki: Ey Ebu Ümâme benim yaşım ilerledi.

Kemiğim inceldi, ecelim yaklaştı. Allah’a ve Allah’ın Rasûlüne yalan isnâd etmeye ihtiyâcım yok. Eğer ben bunu o’ndan bir, iki veya üç kez işitmemiş olsaydım; nakletmezdim. Halbuki ben, bunu ondan yedi veya daha fazla kere işittim. Bu hadîsin isnadı sahihtir. Müslim’in Sahîh’in-de bir başka şekilde vârid olmaktadır. Ve; ayaklarını Allah’ın emrettiği gibi yıka, buyurmakla Kur’an’ın ayağı yıkamayı emrettiği anlaşılmak­tadır. Keza Ebu İshâk, Hâris’ten, o da Ebu Tâlib oğlu Ali’den rivayet eder ki, o, emrolunduğunuz gibi ayakları aşıklarla beraber yıkayın, bu­yurmuştur. Burada Abd Hayr’ın, Hz. Ali’den naklettiği ve Rasûlullah (s.a.) in na’leyni içindeki iki ayağına su döküp ovaladığını, nakleden hadîsiyle neyin kasdedilmiş olduğu anlaşılıyor. Bununla hafîf bir yıka­mayı kasdetmiştir ki; ayaklar yine na’leynin içindeydi. Ayaklar na’ley-nin içinde olduğu halde yıkamaya bir engel yoktur. Ancak bu ifâdede; vesvesecüerden derinliğine dalan ve olmayanı uyduranlara reddiyye var­dır. İbn Cerîr’in A’meş’ten kendi rivâyetiyle Ebu Vâil ve Huzeyfe’den naklettiğine göre o der ki: Rasûlullah (s.a.) bir kavmin abdesthanesine gelmiş, orada idrarını ayakta yapmış. Sonra su istemiş, abdestini almış ve na’leynine meshetmiş. Bu hadîs sahihtir. İbn Cerîr bu hadîsi, sika ye hafız râvîlerin A’meş kanalıyla Ebu Vâil ve Huzeyfe’den naklettikle­rini zikreder ve der ki: Rasûlullah ayakta idrarını yaptı. Sonra abdest alıp meslerinin üzerine mesnetti. Ben derim ki; bu ikisini birleştirmiş olması ve ayaklarında mes olup, üzerinde de na’leynin bulunmuş olması muhtemeldir. Nitekim İmâm Ahmed îbn Hanbel’in rivayet ettiği ha-dîs’de böyledir. Buna göre Yahya… Ebu1 Evs’ten nakleder ki; o, Rasû­lullah (s.a.) in abdest alıp ayakkabılarının üzerine meshettiğini sonra namaza durduğunu gördüm, demiştir. Ebu Dâvûd ise bunu, Müsedded kanalıyla Ebu Evs’den nakleder ki; o, Rasûlullah (s.a.) in bir kavmin mezbelesine gelip idrarını yaptığını, sonra abdest alıp ayakkabısına ve ayaklarının üzerine meshettiğini gördüm, demiştir. İbn Cerîr bunu Şu’be ve Hüşeym tankıyla- rivayet ettikten sonra, der ki: Bu, Rasûlullah’m abdestini bozmadan abdest almış olmasına hamledilmiştir. Çünkü Al­lah’ın farzlarıyla, Rasûlünün sünnetlerinin; birbirini reddeder ve çeli­şir nitelikte olması caiz değildir. Rasûlullah (s.a.) dan abdest alırken genellikle iki ayağı tamamen yıkamayı emrettiğine dâir rivayet sahih­tir. Bu rivayet, kendisine ulaşanın ma’zeretini kesinlikle kabul etmeyen müstefîz nakille nakledilmiştir. Mansûb okunan kırâete göre; Kur’an’ın ayaklan yıkamayı emrettiği, mecrûr okumayı öngören kırâete göre de; buna hamletmek vâcib olduğu için Selef-i Sâlihînden bazıları bu âyetin mensûh olduğunu ve meslerin üzerine mesh ruhsatıyla neshedildiğini vehmetmişlerdir. Nitekim böyle bir rivayet Ebu Tâlib oğlu Ali’den nakle­dilmiştir. Ancak bunun isnadı, sahîh değildir. Kaldı ki Hz. Ali’den sabit olan bunun tersidir. Yoksa onların iddia ettiği gibi değildir. Çünkü Rasûlullah (s.a.) in bu âyet-i kerîme’nin nüzulünden sonra da mesler üzerine mesh ettiği sabittir.

İmâm Ahmed tbn Hanbel der ki: Bize Hâşim İbn Kasım… Cerîr İbn Abdullah’dan nakletti ki; o, şöyle demiş : Ben Mâide sûresinin nü­zulünden sonra, müslüman oldum ve ben müslüman olduktan sonra Rasûlullah (s.a.) in mes üzerine mesh ettiğini gördüm. Ancak bu riva­yette İmâm Ahmed münferid kalmıştır.

Buhârî ve Müslim’in Sahîh’inde A’meş’in… Hemmâm’dan naklet­tiğine göre; o, şöyle demiş : Cerîr, idrarını yaptı. Sonra abdest aldı ve mesleri üzerine mesnetti. Kendisine böyle mi yapıyorsun? denildiğinde; evet, ben Rasûluîlah (s.a.) in idrarını yapıp sonra abdest alarak mesler üzerine meshettiğini gördüm, dedi. A’meş der ki: Bu hadîs onların hay­retini mûcib olmuştur, zîrâ Cerîr’in müslüman oluşu Mâide sûresinin inmesinden sonraydı, dedi. Lafız Müslim’indir.

Meslerin üzerine meshin meşrûiyyeti kavlî ve fiilî sünnet ile Rasû­lullah (s.a.) dan tevâtüren sabittir. Nitekim bu husus, «Ahkâm el-Kebîr» kitabında belirtilmiştir. Orada bu konuda gerek duyulan bütün bilgiler verilmiştir. Râfızîler ise, hiçbir mesnedi olmadan bilgisizlik ve sapıklık­la buna muhalefet etmişlerdir. Nitekim Buhârî ve Müslim’in Sahîh’in­de sabit olduğu gibi; mü’minlerin emîri Ali İbn Ebu Tâlib’in rivayetine göre; Rasûlullah (s.a.), müt’â nikâhını yasakladığı halde onlar bunu da mübâh saymışlardır. Keza bu âyet-i kerînıe’de; Rasûlullah (s.a.) dan te­vatür yoluyla sabit olan fiil, uygun biçimde ayakların yıkanmasının vâcib olduğuna delâlet etmektedir. Ancak Râfızîler buna da karşı çık­mışlardır. Gerçekte onların sağlam bir delili yoktur. Hamd Allah’a mah­sûstur.

Ayaklardaki aşıklar konusunda da selef ile mezheb imamları ara­sında ihtilâf vardır. Onlara göre aşık, ayağın üzerindedir. Diğerlerine göre ise; her ayağın bir aşığı vardır. Cumhûr’a göre; aşık, ayak ile bal­dırın oynak noktasında yer alan iki kemiktir. Rebî’ der ki; İmâm Şafiî şöyle dedi: Allah’ın Kur’an’da zikrettiği iki aşığın mâhiyeti konusunda ihtilâf olduğunu bilmiyorum. Aşıklar; ayak bileğinin mafsalının bir­leştiği yerlerdir. Bu, onun lafzıdır. Mezheb imamlarına göre; her ayağın iki aşığı vardır. Nitekim halk larafmdan bilinen de budur. Sünnetin delâlet ettiği de budur. Buhârî ve Müslim’in Sahîh’inde Humrân yoluy­la J3z. Osman’dan nakledildiğine göre; Hz. Osman, abdestini almış, sağ ayağını açıklarıyla beraber, sol ayağını da aynı şekilde yıkamıştır. Buhârı’nin kesin bir talîkı da rivayet edilmiştir. Ebu Dâvûd ve İbn Huzeyme Sahîh’lerinde Ebu’l-Kâsım Hüseyn İbn Hâris’in, Nu’mân îbn Beşîr’den naklettiği rivayete göre; Nu’mân der ki; Rasûlullah (s.a.) yüzünü bize çevirerek üç kere; saflarınızı düzeltin, Allah’a yemîn ede­rim ki, ya saflarınızı düzeltirsiniz, yahut da Allah sizin kalblerinizin arasını açar, buyurdu. Nu’mân İbn Beşîr der ki: Ben, adamın kendi ayağının aşığını arkadaşının ayağının aşığına, dizini dizine ve omuzunu da arkadaşının omuzuna yapıştırdığını gördüm. Bu hadîsin lafzı İbn Huzeyme’ye aittir. Ancak kişinin, ayağının aşığını arkadaşının aşığına bitiştirmesi mümkün değildir. Sadece orada aşıkla kasdolunan; baldır­da açıklık olan kemiktir. Bir diğerinin aşığının hizasına kadar gelecek niteliktedir. Bu da bizim zikrettiğimizi gösterir ki; aşık, bacak ile ayağın ayrıldığı eklem noktasında çıkık olan kemiktir. Ehl-i Sünnet’in mezhebi de budur.

îbn Ebu Hatim der ki: Bize babam… Câbir’den nakletti ki; o, şöyle demiştir : Ben Zeyd’in taraftarlarının Önlerine baktım. Onların aşığı­nın, ayaklarının üstünde olduğunu gördüm. Bu, Şia’nın hakka muhale­fetlerini ve isyanda ısrarlarını bastırmak için cezalandırılmış olduğu bir cezadır.

«Eğer cünüb iseniz hemen temizlenin. Eğer hasta olmuşsanız veya seferde iseniz, yahut heladan gelmişseniz, veya kadınlara yaklaşmış da su bulamamıştanız temiz bir toprakla teyemmüm edin. Yüzlerinizi ve ellerinizi onunla mesnedin.» Bu konuda Nisa sûresinde yer alan teyem­müm konusu açıklanırken (âyet, 43) yeterli bilgi verilmiştir. Burada sözü uzatmamak için onları tekrarlama gereğini duymuyoruz. Orada te­yemmüm âyetinin nüzul sebebini de anlatmıştık. Ne var ki, İmâm Bu-hârî bu âyet-i kerîme’ye hâs olmak üzere bir hadîs rivayet eder ve şöyle der: Bize Yahya İbn Süleyman… Hz. Âişe’den nakletti ki; o, şöyle de­miştir : Biz Medine’ye girmek üzere iken Beydâ’da gerdanlığım düştü. Rasûlullah (s.a.) bineğini durdurdu, yere indi, başını benim kucağıma koyup uyudu. Ebubekir gelerek beni şiddetle yumrukladı ve bir gerdan­lık için halkı tuttun, dedi. Rasûlullah (s.a.) in yerine ben öleyim ki, beni bir hayli acıtmıştı. Sonra Rasûlullah (s.a.) uyandı ve sabah olmuş­tu, su aradı, bulmadı. Bunun üzerine işbu âyet-i kerîme nâzi] oldu. Useyd İbn Hudayr; ey Ebubekir’in ailesi, Allah sizi insanlar için mübarek kıl^ sın. Siz, insanlar için bir bereketsiniz, dedi.

«Allah size zorluk vermek istemez.» Bunun için Hak Teâlâ size her şeyi kolaylaştırmıştır. Hastalık anında su bulamayınca, sizi rahatlat­mak için ve size acıdığından teyemmümü mübâh kılmıştır. Teyemmüm etmesi meşru’ olanlara su yerine teyemmümü kâim kılmıştır. Daha önce açıklandığı gibi, bazı noktalarda teyemmüm su yerine geçmez. Bu konu «el-Ahkâm el-Kebîr» isimli eserde belirtilmitşir.

«Lâkin sizi temizlemek, üzerinize olan nimetini tamamlamak ister ki şükredesiniz.» Allah’ın size verdiği bolluk, şefkat, merhamet, kolay­lık ve müsamaha nimetlerine şükredesiniz diye. Bunun için sünnet-i seniyye’de abdestten hemen sonra duaya teşvik vârid olmuştur. Abdest alanların, bu âyet-i kerîme’ye imtisal ederek cennete giren ve temizlenenlerden kılması için Allah’a yalvarmaları belirtilmiştir. Nitekim İmâm Ahmed İbn Hanbel, Müslim ve Sünen sahipleri Ukbe İbn Âmir’-den naklederler ki; o, şöyle demiştir : Biz, deve güdüyorduk. Benim sı­ram geldiğinde ben, akşamleyin develeri salıverdim. O sırada Rasûlullah (s.a.) m ayakta insanlarla konuştuğunu farkettim ve söylediğinden şu­nu aklımda tuttum: Hangi müslüman abdest alır ve abdestini güzel yapar, sonra kalkıp gönlünü ve yüzünü kıbleye çevirerek iki rek’at na­maz kılarsa; mutlaka ona cennet vâcib olur. Ukbe İbn Âmir der ki; Ben, bu ne cömertlik? dedim. Benim önümde bir başka kişinin de, bundan önceki daha cömertti, diye seslendiğini gördüm. Ve bir de baktım ki, Hz. Ömer (r a.) idi bu. Dedi ki; ben senin geldiğini yeni görmüştüm, sonra şöyle dedi: Sizlerden her kim abdest alır ve «Şehâdet ederim ki; Allah’tan başka ilâh yok­tur. Ve şehâdet ederim ki; Muhammed (s.a.) Allah’ın Rasûlüdür, derse; ona cennetin sekiz kapısı açılır. O, dilediği kapıdan girer. Lafız Müs­lim’indir.

İmâm Mâlik der ki; Süheyl İbn Ebu Salih, babası kanalıyla Ebu Hüreyre (r.a.) den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş; Müslüman kul —veya mü’min kul demiştir— abdest alır, yüzünü yı­karsa; gözleriyle bakmış olduğu bütün hatâlar, yüzünden akan suyla birlikte çıkar gider. —veya son su damlasıyla birlikte gider demişti—. İki elini yıkadığı zaman; eliyle değdiği bütün hatâlar, su ile birlikte çıkar gider, —veya son su damlasıyla birlikte gider demişti— ayaklarını yıkadığı zaman; ayaklarıyla bastığı her hatâ, su ile birlikte çıkar, gider, —veya son su damlası ile birlikte gider demişti— neticede bütün günâh­lardan arınmış olarak çıkar. Bu hadîsi Müslim, Ebu Tâhir kanalıyla İbn Vehb’den o da Mâlik’ten rivayet eder.

İbn Cerîr der ki: Bize Ebu Küreyb… Kâ’b’tian nakletti ki; Rasû­lullah (s.a.), şöyle buyurmuş: Her kim abdest alır, ellerini veya bilek­lerini yıkarsa, bu ikisinden hatâlar çıkar. Yüzünü yıkarsa yüzünden hatâlar çıkar, başına meshederse başından hatâlar çıkar. Ayaklarını yıkarsa, ayaklarından hatâlar çıkar. îbn Cerîr Taberî’nin lafzı böyledir. Aynı rivayeti Ahmed İbn Hanbel… Kâ’b kanalıyla Rasûlullah’tan nak­leder ki; Rasûlullah şöyle buyurmuş ; Kim abdest alır ve iki elini yıkar­sa, iki elinden hatâlar çıkar. Yüzünü yıkarsa, yüzünden hatâları çıkar. Kolunu yıkarsa, kollarından hatâları çıkar. Ayaklarını yıkarsa,, ayak­larından hatâları çıkar. Şu’be der ki; başa meshetmeyi zikretmemişti. Bu isnâd sahihtir. İbn Cerîr Taberî; Şimr İbn Atiyye kanalıyla, Ebu Ümâme’den nakleder ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş : Kim abdesf, alır ve abdestini güzelleştirir, sonra namaza kalkarsa kulağından, gö­zünden iki elinden ve iki ayağından günâhları çıkar.

Müslim, Sahîh’inde Yahya İbn Ebu Kesîr kanalıyla Ebu Mâlik el Eş’arî’den nakleder ki, Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

Temizlik îmânın bir parçasıdır. Elhamdülillah ise nıîzân’ı üoıauruı. Sübhânallah ve el-hamdü li’l-lah ise ikisi birlikte göklerle yer arasını doldurur. Namaz nurdur. Sadaka burhandır. .Sabır ziyadır. Kur’an ise senin lehinde ve aleyhinde bir hüccettir. Bütün insanlar, sabahleyin kalkarlar. Kendilerini satışa çıkarırlar. Ya âzâd olurlar, ya da kaçarlar. Müslim’in Sahîh’inde, Semmâk İbn Harb’in… Abdullah İbn Ömer’den rivayetine göre; Rasûlullah (s.a..), şöyle buyurmuştur: Allah, hîle ile verilen sadakayı abdestsiz namazı kabul etmez.

Ebu Dâvûd et-Teyâlisî der ki: Bize Şu’be… Ebu Melîh’ten nakletti ki, babası kendisine şöyle demiş : Ben, Rasûlullah ile birlikte evdeydim. O’nun şöyle dediğini işittim : Allah abdestsiz namazı kabul etmez, hileli sadakayı da. Ahmed İbn Hanbel, Ebu Dâvûd, Neseî, İbn Mâçe de bunu Şu’be’nin hadîsinden rivayet ederler.[11]

İzahı

Bu âyet, başa mesh edilmesini emretmektedir. Mesh; iki elle bir şeye dokunmandır. Tıpkı alnmdaki teri silmen gibi. Zahir olan odur ki; başın her tarafının mesh edilmesi gerekmez. Çünkü bir kısmını mesh eden kimseye de; mesh etti, denir. Bizim ashabımız (Şîa) bu görüşü benimsemişlerdir. Onlar derler ki: Mesh adı verilebilecek bir miktarın mesh edilmesi gerekir. Abdullah İbn Ömer, îbrâhîm ve Şa’bî de böyle demişlerdir. Şafiî’nin mezhebi de budur. Denildi ki: Bütün başın dörtte birinin mesh edilmesi gerekir. Çünkü Hz. Peygamber, başının dörtte bi­rini mesh ediyordu. Bu, Ebu Hanîfe’nin görüşüdür. Bu hususta ondan pek çok rivayetler nakledilmiştir ki, biz bunları anlatarak konuyu uzat­mak istemiyoruz.

«Topuklarınıza kadar da ayaklarınızı.» Bu konuda ihtilâf vardır. Pukâhâ’nın cumhuruna göre; ayakların yıkanması farzdır. İmâmiyye ise mesh farzdır, başkası değil, demişlerdir. İkrime de böyle demiştir. Sahabe ve Tabiînden îbn Abbâs, Enes, Ebu’l-Âliye, Şa’bî gibi büyük bir cemaatten ayaklara mesh edileceği sözü rivayet edilmiştir. Hasan el-Basrî İse; mesh etmekle yıkamak arasında kişinin muhayyer okluğunu söylemiştir ki; Taberî ve Cübbâî de bu görüşü benimsemiştir. Ancak bu son ikisi, ayağın her tarafının mesh edilmesi gerektiğini, sadece yü­zünün mesh edilmesiyle yetinmenin caiz olmayacağını söylemişlerdir. Zeydî imamlarının önderlerinden Nâsır’ül-Hakk der ki: Hem mesh etmek, hem de yıkamak gerekir. îbn Abbâs, Rasûlullah’ın abdest alışını anlatırken; iki ayağına mesh etti, der. Yine ondan rivayet edilir ki, şöyle demiştir : Allah’ın kitabında mesh varken, insanlar kaçıp yıkıyorlar. Ve yine demiştir ki: Abdest iki yıkama ve iki meshtir. Katâde der ki; Allah, iki yıkamayı ve iki meshi farz kılmıştır… Ehl-i Beyt’in seyyidle-rinden rivayet edilen haberlere gelince; bu konuda sayılmayacak kadar çoktur. Nitekim Hüseyn İbn Saîd el-Ehvazî, Fudâle İbn Fudâle kana­lıyla Hanımâd İbn Osman’dan nakleder ki; ona Gâlib İbn Hüzeyl şöyle demiş : Ebu Ca’fer’e ayaklara mesh konusunu sorduğumda dedi ki: Ceb­rail’in indirmiş olduğu hüküm budur. Yine Hüseyn İbn Saîd’in Ahmed İbn Muhammed’den naklettiğine göre; Ebu Hasan, Mûsâ İbn Ca’fer’e ayaklara mesh nasıl olur, diye sordum? demiş. O da ellerini parmakla­rının üzerine koyarak topuklara kadar ayağını mesh etti, demiş. Ona bir kişi iki parmağıyla mesh etse ne olur? deyip böylece aşıklara kadar göstermiş. O, hayır, elinin bütün ayasıyla, demiş.[12]

7 — Ve Allah’ın üzerinizdeki nimetini, «işittik, itaat ettik.» dediğinizde sizi onla bağlamış olduğu mîsâkmı anın. Allah’tan sakının. Muhakkak ki Allah; kalblerdekini bilir.

8 — Ey îmân edenler; adaleti gözeten şâhidler olun. Ve bir topluluğa karşı olan kininiz sizi adaletsizliğe sürük­lemesin. Adalet edin, bu takvaya daha yakındır. Ve Al-lah’dan korkun. Muhakkak ki Allah; işlediklerinizden ha­berdârdır.

9 — Allah, îmân edenlere ve sâlih amel işleyenlere, mağfiret ve büyük bir ecir vaadetmiştir.

10 — Küfredenler ve âyetlerimizi tekzib edenler, işte onlar, cehennem yaranıdırlar.

11 — Ey îmân edenler, Allah’ın üzerinize olan nimeti­ni hatırlayın. Hani bir kavim, size el uzatmağa kalkışmıştı da, onlann ellerini üzerinizden geri çekmişti. Allah’tan sa­kının. Ve mü’minler Allah’a tevekkül etsinler.

Bir Kavme Olan Kininiz Sizi Adaletten Alıkoymasın.

Allah Teâlâ mü’min kullarına; bu yüce dini ve şeriatı lütfedip şu şerefli peygamberi elçi olarak göndermesindeki nimetini hatırlatıyor ve o peygambere bîat, ittibâ etmek, yardımcı olmak ve destek sağlamak üzere kendilerinden alınmış olan ahid ve misâkı andırıyor. Hz. Peygam­berin, Allah’ın dinini üslenip tebliğ edilen emirleri, mü’minlerin kabul etmesinde ortaya çıkan nimeti hatırlatarak buyuruyor ki: «Ve Allah’ın üzerinizdeki nimetini, işittik, itaat ettik dediğinizde sizi onunla bağla­mış olduğu mîsâkmı anın.» Bu bîat, müslüman olarak Rasûlullah (s.a.) a vermiş oldukları biattir. Bu bîatta şöyle diyorlardı: Allah ve Rasûlünü dinlemek ve itaat etmek, sevinçli ve sevinçsiz anımızda onu kendimize tercih etmek, onun emrinde tartışmaya girişmemek üzere Rasûlullah (s.a.) a, bîat ettik. Nitekim Allah Teâlâ, bir başka âyet-i kerîme’de şöyle buyurmaktadır : «Size ne oluyor ki; Allah’a inanmıyorsunuz? Halbuki Peygamber sizi Rabbınıza îmân etmeye davet ediyor. Ve sizden mîsâk da almış idi. Eğer mü’minler iseniz.»

Denildi ki bu âyet, Rasûlullah (s.a.) a ittibâ edip şeriatına imtisal etmek üzere yahûdîlerden alınmış olan ahdi, Yahudilere hatırlatmakta­dır. Bu görüşü Ali İbn Ebu Talha, İbn Abbâs’tan nakletmiştir. Yine de­nildi ki; bu âyet, Allah Teâlâ’nın Hz. Âdem’in soyundan çıkarıp kendi nefislerini kendilerine şâhid kıldığı, Hz. Âdem’in torunlarından alınmış olan ahdi hatırlatmaktadır. Nitekim orada Allah Teâlâ : «Ben, sizin Rabbınız değil miyim? diye sormuş. Onlar, evet, şehâdet ettik ki Sen bizim Rabbımızsın, demişlerdi. Bu görüşü, Mücâhid ve Mukâtil İbn Hayyân söylemektedir. Birinci görüş, daha açıktır. İbn Abbâs’ın ve Süddî’nin görüşü de budur. İbn Cerîr Taberî bu görüşü tercih eder. Son­ra Allah Teâlâ, «Allah’tan sakının.» buyurarak her halükârda takvaya devama teşvik etmiştir. Ayrıca Allah’ın, vicdanların derinliklerindeki gizli duygulardan haberdâr olduğunu kendilerine bildirerek «Allah kalb-lerdekini bilicidir.» buyurmuştur.

«Ey îmân edenler, adaleti gözeten şâhidler olun.» Allah için hakkı gözeten kimseler olun. İnsanların övmesi için değil, adaletle hükmeden şâhidler olun. Zulmedenler değil. Buhârî ve Müslim’in Sahîh’lerinde Nu’-mâh İbn Beşîr nakleder ve der ki; bana babam malından bir parça kar­şılıksız mal verdi: Annem Umre Bint Revana Rasûlullah (s.a.) ı şâhid etmezsen ben buna razı olmam, dedi. Babam bana verdiği mala şâhid tutmak üzere Hz. Peygambere gittiğinde Rasûlullah (s.a.) dedi ki: Bütün çocuklarına aynı şekilde verdin mi? O, hayır dedi. Bunun üze­rine Allah’ın Rasûlü : Allah’tan korkun ve çocuklarınıza, adaletli dav­ranın,, dedi. Sonra ilâve etti: Ben, zulme şâhidlik etmem. Nu’mân tbn Beşîr der ki: Babam eve geldi ve bana verdiğini geri aldı.

«Ve bir topluluğa karşı olan kininiz sizi adaletsizliğe sürükleme­sin.» Bir kavme olan kin ve nefretiniz, onlar hakkında adaleti terket-meye vesîle olmasın. İster dost, ister düşman olsun; herkese adaletli muamele edin. Bunun için Allah Teâlâ âyetin devamında «Adalet edin. O, takvaya daha uygundur.» buyuruyor. Adaletli davranmanız, adaleti terketmenizden takvaya daha yakındır.

«Ve Allah’tan korkun. Muhakkak ki Allah, işlediklerinizden haber­dârdır.» Allah işlediğiniz fiillere göre sizi, cezalandıracaktır. İşleriniz hayır ise, cezanız da hayırdır. İşleriniz şer ise, cezanız da serdir. Bu sebeple âyetin devamında «Allah, îmân edenlere ve sâlih amel işleyen­lere mağfiret ve büyük bir ecir vaad etmiştir.» Bu ecir cennet-i A’lâdır, Onu Allah kullarına lütfetmiştir. Kulları, amelleriyle cennete ulaşa­mazlar. Aksine Allah’ın lutfu ve rahmetiyle ulaşırlar. Her ne kadar ken­dilerine Allah’ın rahmetinin ulaşmasının sebebi amelleri ise de; Allah Teâlâ rahmetine, lutfuna, affına ve cezasına nail olmak için muhtelif sebepler halketmiştir. Her şey O’ndan ve O’nun içindir. Hamd ve min­net Allah’adır.

«Küfredenler ve âyetlerimizi tekzîb edenler, işte onlar cehennem yaranıdır.» Bu da Allah Teâlâ’nın adaletinin ve hikmetinin gereğidir. Zulüm, bulunmayan hükmünün ifadesidir. O, hüküm ve hikmet sahi­bidir. Kudret O’nundur. Adaletli hüküm veren kendisidir.

«Ey îmân edenler, Allah’ın üzerinize olan nimetini hatırlayın. Hani bir kavim size el uzatmaya kalkışmıştı da, onların ellerini üzerinizden geri çekmiştik. Allah’tan sakının. Mü’minler Allah’a tevekkül etsinler.»

Abdürrezzâk der ki: Bize Ma’mer Câbir’den rivayet etti ki; Rasû-lullah (s.a.) bir konakta konakladı. Halk, büyük bir ağacın altında göl­gelenmek istedi. Hz. Peygamber silâhını bir ağaca asmıştı. Bedevinin biri gelerek Rasûlullah (s.a.) m kılıcım aldı, kınından çıkardı. Rasûlul-lah’a karşı yönelerek dedi ki; seni, şimdi benden kim ahkoyar? Rasû­lullah (s.a.); Allah, dedi. Bedevi iki veya üç kere, seni benden kim alı-koyar? diye tekrarladı. Rasûlullah (s.a.) da her seferinde Allah, dedi. Câbir der ki: Bedevi kılıcı kınına koydu. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.) ashabını çağırarak Bedevi’nin durumunu onlara bildirdi. Adam, Hz. Peygamberin yanında oturuyordu. Rasûlullah onu cezalandırmadı. Ma’mer der ki: Katâde de buna benzer bir rivayet naklederek dedi ki: Bedevilerden bir topluluk Rasûlullah (s.a.) ı yoketmek istediler ve bu Bedeviyi gönderdiler. O, bu âyeti bu olayla te’vîl etmiştir. Bu Bedevi’­nin kıssası —ki adı Gavres İbn Haris idi— sahîh hadîste sabittir.

Avfî, İbn Abbâs’tan bu âyet konusunda şöyle dediğini rivayet etti: Yahudilerden bir topluluk, Rasûlullah (s.a.) ve ashabına yemek ikram edip onları öldürmek istedi. Allah Tealâ da onlara yahûdîlerin duru­munu vahyetti. Hz. Peygamber yemeğe gitmediği gibi ashabına da git­memelerini emretti. İbn Ebu Hatim de bu vak’ayı rivayet eder.

Ebu Mâlik ise der ki: Bu âyet, Kâ’b İbn Eşref ve arkadaşları hak­kında nazil olmuştur. Onlar, Hz. Peygamber ve ashabını Kâ’b İbn Eş­refin evinde katletmek istiyorlardı. îbn Ebu Hatim bu rivayeti de nak­leder.

Muhammed İbn İshâk, Mücâhid, İkrime ve başkaları da derler ki; bu âyet, Benu Nadir kabilesi hakkında nazil olmuştur. Onlar, Amirî’le-rin diyeti konusunda kendilerinden yardım istemeye geldiğinde Hz. Peygamberin başına değirmen taşı atmak istemişlerdi. Bu işi de, Amr îbn Cühaş İbn Kâ’b’a vermişlerdi. Hz. Peygamber duvarın altında otu­racak, kendileri onun etrafında toplanınca, Amr, o değirmen taşım yu­kardan bırakacaktı. Böyle söylemişlerdi. Allah, Rasûlüne onların hazır­ladığı plânı haber vermiş. Ve Rasûlullah Medine’ye dönmüş, ashabı da o’nun arkasından gelmişlerdi. Bunun üzerine Allah Teâlâ : «Ey îmân edenler, Allah’ın üzerinize olan nimetini hatırlayın…» buyurmuştu. Sonra Rasûlullah (s.a.) ertesi gün onların kuşatılmasını ve yurtların­dan çıkarılarak sürgün edilmelerini emretmişti.

«Ve mü’minler, Allah’a tevekkül etsinler.» Kim Allah’a tevekkül ederse, Allah her konuda ona yeter ve halkın şerrinden onu koruyup mu­hafaza eder.[13]

12 — Andolsun ki, Allah îsrâiloğullarından söz almış­tı. Biz, onlardan on iki temsilci seçtik. Allah demişti ki: Mu­hakkak Ben sizinleyim, namaz kılar, zekât verir, peygam­berlerime inanır, onlara yardım ederseniz, Allah’a güzel bir borç verirseniz; andolsun ki sizin kötülüklerinizi örte­rim. Ve andolsun ki; sizi altlarından ırmaklar akan cennet­lere koyarım. Bundan sonra sizden her kim de küfrederse; şüphesiz doğru yoldan sapmış olur.

13 — Ahidlerini bozmalarından ötürü onlara la’net ettik, kalblerini de katılaştırdık. Onlar, kelimeleri yerlerin­den değiştiriyorlar. Kendilerine belletilenlerin bir kısmını unuttular. İçlerinden pek azı müstesna dâima hainliklerini görürsün. Sen; onları affet ve geç. Muhakkak Allah; ihsan edenleri sever.

14 — «Biz hıristiyânız» diyenlerden de söz aldık. On lar da kendilerine belletilenlerin bir kısmını unuttular. Bu yüzden kıyamete kadar aralarına kin ve düşmanlık saldık. Allah, yapmakta olduklarını kendilerine haber’verecektir.

İsrâiloğullarından Alınan Söz

Allah Teâlâ, mü’min kullarına kulu ve Rasûlü Hz. Muhammed (s.a.) in ahid ve mîsâkma sadâkat göstermelerini emrettikten, hakkı ayakta tutup adaletle şâhidlik etmelerini bildirdikten, gizli ve açık ken­dilerine lütfettiği nimetleri hatırlattıktan, hak ve hidâyete doğru sev-ketmiş bulunmasındaki ihsâm zikrettikten sonra; kendilerinden önce geçen kitâb ehli Yahûdî ve Hıristiyanlardan da nasıl ahid ve mîsâk almış olduğunu açıklamaya başlıyor. Onlar, bu ahid ve mîsâkı bozunca Allah da kendilerini la’netle cezalandırmış ve huzurundan kovmuştu. Kalblerine”, hidâyete ve hak dine vâsıl olmalarını önleyecek perdeler koymuştu Bu hidâyet ve hak dinin rehberi faydalı bilgi ile sâlih amel­dir. Bunun ardından Cenâb-ı Allah şöyle buyurmaktadır: «Andolsun ki Allah, İsrâiloğullarmdan söz almıştı. Biz, onlardan oniki temsilci seç­tik.» Yani sözleşmelerinde Allah’a, Rasûlüne ve kitabına itâatta kabi­lelerine önderlik eden arifler seçmiştik.

İbn Abbâs ve Muhammed İbn îshâk ile daha başkalarının zikrettik­lerine göre; bu olay, Hz. Musa’nın zâlimlerle savaşa yönelmesi esnasın­da olmuştu. Hz. Mûsâ, her kavimden bir seçkinin gelmesini emretmişti. Her sıbttan bir temsilci seçilmişti. Muhammed îbn İshâk der ki: Robil sıbtından Şamon İbn Zakkûr; ŞenVûn sıbtmdan Şafat İbn Hurrî; Ya-hûda sıbtından Kalib İbn Yûfennâ; Ebîn sıbtmdan Fihâyil İbn Yûsuf; Yûsuf sıbtmdan —ki bu Efraîm sıbtıdır— Yjşa’ İbn Nûn, Bünyâmîn sıbtından Falatmi îbn Refon; Zeblon sıbtmdan Cedî İbn Şudî; Dân sıbtından Hamlail îbn Cümmel; Esîr sıbtından, Sator İbn Melkîl; Nef-tâli sıbtından, Nahî îbn Vefsî; Câd sıbtmdan, Colayil îbn Mîkî temsilci olarak seçilmişti.

Ben, Tevrat’ın îsrâiloğullarının sıbtuıdan seçilmiş olan seçkinleri­nin isimlerinin yer aldığı dördüncü kitabında, İbn îshâk’m zikrettiğine aykırı isimler ve sıbtlardan temsilciler olduğunu gördüm. Doğrusunu en iyi Allah bilir. Tevrat’ın dördüncü kitabında Kobİl oğullan için Soni îbn Sadon; ŞenVûn oğulları için, Şamual îbn Saroşki; Yuhâdâ oğulları için, Yahsûn îbn Amyâzâb; Yisahr oğullan içüı, Şal İbn Saon; Zeblon oğullan için, Elbâb İbn Halob; Yûsuf İfrâyim oğullan için, Menşâ îbn Amenhûd; Menşâ oğullan için, Hamaliyail İbn Yarsan; Bünyâmîn oğul­ları İçin, Ebiden İbn Ced’ûn; Dân oğulları için, Caizer İbn Amîşezî; Esîr oğullan için Nihâyil İbn Acrân; Hûz oğullan için, Elsîf İbn Dâvâyil;

Naft&li oğulları için, Ecza İbn Aminan’ın temsilci olduğu bildirilmek­tedir [14] :

Aynı şekilde Akabe bîatı gecesi Ansâr; Rasûlullah’a bîat ettiğinde oniki nâkîb yer alıyordu. Bunların üçü, Evs kabilesinden, Üseyd İbn Hudayr, Sa’d İbn Hayseme ve Rifâa İbn Abdülmünzir’di. Bunun yerine Ebu’l-Heysem İbn Teyhân olduğu da söylenmiştir. Öteki dokuz kişi de Hazreç kabilesinden; Ebu Ümâme Es’ad İbn Zürâre, Sa’d İbn Rebî’, Ab­dullah îbn Revâha, Râfi’ îbn Mâlik, Berâ İbn Ma’rûr, Ubâde İbn Sâmit, Sa’d îbn Ubâde, Abdullah İbn Amr İbn Haram, Münzir îbn Amr İbn Hu-neys idi. Allah cümlesinden razı olsun. İbn İshâk merhumun zikrettiği gibi; Sa’d îbn Mâlik onların hepsini bir şiirinde zikretmişti. (İbn Hişâm, Sîret, I, 443 – 445). Maksadımız şudur : Bu kişiler, peygamberin emrini yerine getirmek üzere kavminin seçkinleri olarak huzurunda yer almış­lardır. Onlar, kavimleri adına Hz. Peygamberi dinleyip itaat etmek üzere bîat etme görevini üstlenmişlerdi.

İmâm Ahmed îbn Hanbel der ki: Bize Hasan İbn Mûsâ… Mesrûk’-tan rivayet etti ki; o, şöyle demiştir: Biz, Abdullah îbn Mes’ûd’un ya­nında oturuyorduk, o bize Kur’an okuyordu. Adamın biri geldi ve dedi ki; Ey Ebu AMurrahmân, Rasûlullah (s.a.) a sordunuz mu; bu ümmet ne kadar halîfeye sahip olacaktır? Abdullah İbn Mes’ûd dedi ki: Ben Irakstan döndüm döneli, senden başka kimse bana bu soruyu sormadı. Sonra devam etti: Evet, biz Rasûlullah (s.a.) a bunu sorduğumuzda; o, İsrâiloğullarımn seçkinlerinin sayısı kadar oniki nakîb diye karşılık verdi. Bu hadîs bu şekliyle garîbtir. Hadîsin aslı Buhârî ve Müslim’in Sahîh’inde Câbir İbn Semure’den nakledilen şu hadîstir. Câbir der ki; Rasûlullah (s.a.) in şöyle buyurduğunu işittim : İnsanların başına oniki kişi geçinceye kadar işleri devam edecektir. Sonra Rasûlullah ne dedi? diye sorduğumda; onların hepsi Kureyşlilerdir dedi, diye açıkladı. Lafız Müslim’indir. Bu hadîsin anlamı; sâlih, hakkı ikâme eden ve insanlar arasında adaletle hükmeden oniki halîfenin bulunacağını müjdelemek­ten ibarettir. Ancak bu ifâdeden, bu oniki kişinin ardarda gelmesi ge­reği anlaşılmaz. Nitekim bunlardan dördü ardarda gelmiştir ki, bunlar; Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali (r.a.) den müteşekkil olan dört halîfedir. Mezheb imamlarından bazılarına göre; şüphesiz Ömer İbn Abdülazîz ile Abbâs oğullarından bir kısmı da bu halîfeler­dendir. Bunların hâkimiyeti geçerli oldukça kıyamet kopmayacaktır. Buradan da anlaşılıyor ki; mevzû-u bahs edilen hadîslerde müjdelenen Mehdî de bunlardan birisidir. Mehdinin adı, peygamberin babasının adı­nın aynısı olacaktır. Yeryüzünü adaletle dolduracağı, zulüm ve azgınlığı kaldıracağı belirtilmektedir. Bu Mehdî, Râfızîlerin varlığını vehmettik­leri, sonra Samerrâ sırdâbmda ortaya çıktığını kabul ettikleri, beklenen Mehdî (Mehdî el-Muntazar) değildir. O Mehdî’nin gerçekle ilgisi olma­dığı gibi, hiçbir şekilde varlığı da söz konusu değildir. Sadece zayıf ha­yalli kişilerin uydurması, sakat akıllıların heveskârlığından ibarettir. Keza bu oniki temsilci, Râfızîlerden İsnâ Aşeriyye’nin inandığı ve akıl­sızlıkları, bilgisizlikleri dolayısıyla kabul ettikleri oniki imâmla da alâ­kalı değildir. Tevrât’da, İsmâîl (a.s.) e müjdeler yeralmakta ve onun soyundan oniki büyük kişinin geleceğine dâir haberler bulunmaktadır ki; bu, Câbir İbn Semûre ile Abdullah îbn Mes’ûd’un hadîsinde zikre­dilen oniki halîfedir. Yahudilerden müslüman olmuş bazı câhiller, Şîa’-mn bir kısmıyla birleşerek bu sözü edilen oniki kişinin oniki imâm ol­duğunu vehmetmektedirler. Bir çokları da; bilgisizlikleri, budalalıkları ve beyinsizlikleri yüzünden peygamberin sünnetinde sabit olan husus­ları Şia’nın lehine hamletmektedirler.

Allah demiştir ki: «Muhakkak Ben sizinleyim.» Ben sizi korur, destekler ve yardım ederim. İnayetim hep sizinledir. «Namaz kılar, ze­kât verir, peygamberlerime inanır.» Peygamberlerin size getirdiği ilâhî vahyi doğrularsanız «Onlara yardım ederseniz» hak üzere onları destek­ler ve yardımlarına koşarsanız «Allah’a güzel bir borç verirseniz.» Al­lah’ın rızâsını elde etmek için Allah yolunda infâk ederseniz. «Andolsun ki, sizin kötülüklerinizi Örterim.)) Günâhlarınızı kapatır, yok eder ve örterim. Bundan dolayı sizi sorumlu tutmam. «Ve andolsun ki, sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere koyarım.» Sakınılacak şeyleri üze­rinizden ahverir, maksadınızı yerine getiririm. «Bundan sonra sizden kim de küfrederse; şüphesiz doğru yoldan sapmış olur.» Kim bu ahdi verdikten ve onu iyice pekiştirdikten sonra, ahdinden döner, muhalefet eder ve inkâra saparak onu bilmiyormuş gibi davranırsa; hak yoldan sapıtmış., hidâyetten dönerek dalâlete düşmüş olur.

Daha oonra Allah Teâlâ; Allah’ın ahdine ve mîsâkına muhalefet et­meleri halinde başlarına gelecek cezayı haber vererek şöyle buyuruyor : «Ahidlerini bozmalarından ötürü onlara la’net ettik.» Allah’ın kendile­rinden almış olduğu ahdi bozmaları sebebiyle onları la’netleyip haktan uzaklaştırdık ve hidâyetten kovduk. «Kalblerini katılaştırdık.» Katılığı ve karalığı yüzünden bir daha hiçbir öğüt almazlar. «Onlar kelimeleri yerlerinden değiştiriyorlar.» Anlayışları bozulduğu için Allah’ın âyetleri konusunda kötü tasarrufta bulunuyor ve Allah’ın kitabını, O’nun indir­miş olduğu anlamların dışında anlamlara hamlederek, Allah’ın mura­dından başka şekilde te’vîl ediyorlar. Allah’ın söylemediğini O’na isnâd ediyorlar. Davranışlarından Allah’a sığınırız. «Kendilerine belletilenle­rin bir kısmını unuttular.» Ve onunla amel etmeyi terkettiler. Hasan der ki: Dinlerinin bağını çözdüler. Allah’ın emrettiği görevlerini ihmâl ettiler. Başkaları da dediler ki: Amelleri terkettikleri için, aşağılık bir duruma düştüler. Ne sağlam kalbleri, ne doğru fıtratları ve ne de düz­gün amelleri vardır. «İçlerinden pek azı müstesna dâima hainliklerini görürsün.» Hilelerini, hiyânetlerini ve arkadaşlarına karşı zulümlerini görürsün. Mücâhid ve başkaları da derler ki: Bununla Yahudilerin peygamberi yok etmek için hazırladıkları tuzaklar kasdedilmektedir.

«Sen cnları affet ve geç.» Bu, zaferin ve başarının ta kendisidir. Nitekim selef-i sâlihîn’den bazıları demişlerdir ki: Allah’a isyan eden kişiye karşı senin Allah’a itaat etmenden daha güzel bir muamele ola­maz. Çünkü böylelikle onları birleştirip hak üzere toplamak mümkün olur. Belki de Allah onları hidâyete erdirir. Nitekim Allah Teâlâ : «Mu­hakkak Allah, ihsan edenleri sever.» buyuruyor. Yani sana kötülük et­mekten vazgeçenleri sever. Katâde der ki: Bu âyet yani «Sen onları af­fet ve geç» âyeti; Allah Teâlâ’mn «Allah’a ve âhiret gününe inanma­yanlarla savaşın.» âyetiyle neshedilmiştir.[15]

Biz Hıristiyaniz Diyenlerden Alınan Söz

«Biz Hıristiyanız diyenlerden de söz aldık.» Yani kendilerinin Hıris­tiyan olduklarım ve Hz. îsâ’ya tâbi olduklarını söyledikleri halde, inanç­ları böyle olmayanlardan da Rasûlullah’a uymaları, o’na destek olup yardım sağlamaları konusunda söz almıştık. O’nun peşinden gitmeleri, Allah’ın yeryüzüne indirdiği her peygambere îmân etmeleri konusun­da ahid almıştık. Ama onlar da, Yahudiler gibi davranıp sözlerinden caydılar. Ahidlerini bozdular. Onun için Allah Teâlâ, âyetin devamında şöyle buyurmuştur: «Onlar da kendilerine belletilenlerin bir kısmını unuttular. Bu yüzden kıyamete kadar aralarına kin ve düşmanlık sal­dık.» Kıyamete kadar onlar, birbirlerine karşı düşmanlık ve çekişme içerisinde bulunacaklardır. Hıristiyan gruplar; farklı ırklara mensûb olmalarına rağmen birbirlerini tekfir ve tel’m ederek birbirlerine karşı düşmanca ve kindar bir tavır içinde bulunmaktadırlar. Her mezheb di­ğerini aforoz etmekte, ma’bedine almamaktadır. Meselâ; Melkânîler, Ya’kûbîleri, diğerleri de onları tekfîr etmektedirler. Nestûrîler ve Arius’-çular da böyle. Dünyada ve âhiret gününde her mezheb, diğerini tek­fîr etmektedir.

«Allah, yapmakta olduklarını kendilerine haber verecektir.» Bu, Hı-ristiyanlara yöneltilmiş bir tenkîd ve ağır bir azâb tehdididir. Onların Allah ve Rasûlüne karşı yalana tevessül edip, Allah Azze ve Celle’ye nis-bet ettikleri şeylerden, —ki Allah onların söylediklerinden yüce, mü­nezzeh ve mukaddestir— Allah’a eş, çocuk isnâdlanndan dolayı tehdîd. Allah bir tektir. Eşi ve benzeri yoktur. Doğmamış ve doğurulmarnıştır. O’nun hiçbir dengi mevcûd değildir.[16]

İzahı

Bu nakîbler; nefislerde zahir olan beş duyu ile gizli olan beş huyu ve nazarî akledici güç ile amelî akledici güçtür. Sûfî efendilerimizden başkaları da naklederler ki; nakîbler, velîlerin bir çeşididir. Allah onla­rın bereketlerinden bizi faydalandırsın. Fütûhât’ta bildirilir ki; nakîb­ler oniki tanedir. Her zaman bunların sayısı artıp eksilmez. Feleğin burçları sayısıncadır. Çünkü feleğin de oniki burcu vardır. Her nakîb, bir burcun özelliğini bilir. Aynca Allah Teâlâ’mn onun makamına tevdî ettiği esrar ve te’sîrleri de bilir. Sabit ve seyyar yıldızlar da oturanların verdiğini de bilir. Çünkü sabit yıldızların hareketleri ve burçlardaki ilerlemeleri vardır ki herkes bunu farkedemez. Bu ilerleme ancak bin­lerce senede zahir olur. Gözlemcilerin ömürleri ise, bunu gözlemek için yeterli değildir. İyi bil ki; Allah Teâlâ indirilmiş olan şeriatların bilgi­sini bu nakîblere verdiği gibi nefislerin derinliklerinde saklı olanları çıkarıp hile ve hud’aları bilme gücünü de vermiştir. İblîs, onlar için ayan beyân görülür. İblîs’in kendisi hakkında bilmediğini onlar bilirler. Ve onlar öylesine bir bilgiye sahiptirler ki, içlerinden birisi bir şahsın yeryüzüne bastığı andaki ayağının izini görse onun saîd izi mi şakî izi mi olduğunu anlarlar. Tıpkı iz sürenler ve kıyafet bilgisine sahip olan bilginler gibi. Nitekim Mısır diyarında izciler pek meşhurdur. Bunlar kayaların üzerinde iz sürerler ve bir şahsı gördüklerinde o izin sahibi bu şahısdır, derler. Bunlar evliya değildirler. Ya Allah Teâlâ’mn bu na­kîblere verdiği iz sürme bilgisiyle ilgili lutfu konusundaki takdiri ne ola?

Şeyh (Kuddise Sırrıhu) bu konuda birçok değişik şeyler zikretmiş­tir. Selefîlerin çoğu bunları inkâr ederler. İbn Teymiye’nin fetvaların­dan birinde denir ki: Zâhidlerin ve sûfîlerin birçoğunun dilinde dolaşan isimlerden Gavs’ın Mekke’de olduğu, dört Evtâd, yedi Kutub, kırk Eb-dâl, üçyüz Necîb bulunduğu sözlerine gelince, bunlar Allah’ın kitabında bulunmayan ve peygamberden ne sahîh senedle, ne de zayıf senedle nak­ledilmemiş olan şeylerdir. Bundan sadece Abdal lafzı zikredilmiştir ki, bu zikredilen Şamlı bir hadîs râvîsinin Hz. Ali’den kopuk bir isnâdla ve yine merfû’ olarak Hz. Peygambere atfettiği şu sözdür : Şam halkı ara­sında kırk Abdal vardır. Bunlardan biri öldüğünde Allah Teâlâ bir başka kişiyi onun yerine geçirir. Selef-i Sâlihînin sözleri arasında bu konuda hiçbir şey yoktur. Ben ise şâirin dediğini derim :

Ben sadece bir kabiledenim ki; o yanılırsa ben de yanılırım.

Kabilem doğruyu bulursa ben de doğruyu bulurum. [17]

15 — Ey ehl-i kitâb, size peygamberimiz gelmiştir, kitâbtan gizleyip durduğunuzun çoğunu size açıkça anla­tır ve çoğundan da geçiverir. Gerçekten Allah’tan size bir nûr ve apaçık bir kitâb gelmiştir.

16 — Allah onunla, rızâsını gözetenleri selâmet yolla­rına iletir. İzniyle onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır ve dosdoğru yola iletir.

Allah Teâlâ yüce zâtından bir haber olmak üzere; Rasûlü Muham-med’i hidâyet ve hak din üzere bütün yeryüzüne peygamber olarak gön­derdiğini, onun arabm, arab olmayanın ümmî ve ehl-i kitâb’m peygam­beri olduğunu haber veriyor. Ayrıca kendisine belgeler verdiğini, hak ile bâtılın arasını bu belgelerle ayırdığını bildiriyor: «Ey ehl-i kitâb, size peygamberimiz gelmiştir. Kitâbdan gizleyip durduğunuzun çoğunu, size açıkça anlatır ve çoğundan da geçiverir.» Sizin tebdil, tahrif ve te’vîl ederek Allah’a iftira ettiğiniz şeyleri size açıklar. Açıklanmasında fayda olmayıp sizin değişikliğe uğrattığınız birçok konuda da konuş­madan geçiverir. Hâkim, Müstedrek’inde Hüseyn İbn Vâkıd kanalıyla… Abdullah İbn Abbâs’m şöyle dediğini nakleder : Kim, recm’i inkâr eder­se, Kur’an’ı hiç hesaba gelmeyecek tarzda inkâr etmiş olur. Çünkü Allah Teâlâ’nm «Ey ehl-i kitâb, size peygamberimiz gelmiştir, kitâbdan giz­leyip durduğunuzun çoğunu size açıkça anlatır ve çoğundan da geçive­rir.» buyruğu ile gizlediklerini ifâde ettiği şeyler arasında recim de bu­lunmaktaydı. Hâkim, bu hadîsin isnadının sahih, ancak Buhârî ve Müs­lim’in tahrîc etmemiş olduklarını söyler.

Ve ardmdan Allah Teâlâ, şerefli peygamberine inzal buyurduğu yüce Kur’an’ı haber veriyor. Ve şöyle diyor : «Gerçekten Allah’tan size bir nûr ve apaçık bir kitâb gelmiştir. Allah onunla, rızasını gözetenleri selâmet yollarına iletir.» Kurtuluş, selâmet ve doğruluk yollarına götü­rür. «İzniyle onları karanlıklardan aydınlığa çıkanr ve dosdoğru yola iletir.» Her türlü tehlikeli noktalardan kurtarır. Yolların en açığım ön­lerine serer, kaçınılacak yollardan onları kaçındırır. Onları işlerin en gü­zeline muvaffak kılar, sapıklığı gidererek en doğru yola yönlendirir.[18]

İzahı

17 — Andolsun ki; Allah ancak Meryem oğlu Mesih’ tir, diyenler kâfir olmuşlardır. De ki: Eğer, Meryem oğlu Mesih’i, anasını ve yeryüzünde olanların hepsini helak et­mek isterse; kim Allah’a karşı koyabilir? Göklerin, yerin ve arasındakilerin mülkü Allah’ındır. Dilediğini yaratır. Ve Allah her şeye Kadirdir.

18 — Yahudiler ve Hıristiyanlar dediler ki: Biz, Al­lah’ın oğullan ve sevgilileriyiz. De ki: Öyleyse günâhınız­dan dolayı size neden azâb ediyor? Hayır, siz O’nun yarat­tığı insanlarsınız. Dilediğini bağışlar, dilediğine azâb eder. Göklerin, yerin ve ikisinin arasındakilerin mülkü Allah’ın­dır. Dönüş de O’nadır.

Yahudi ve Hıristiyanların Boş İddiaları

Allah Teâlâ; Meryem oğlu Mesîh hakkındaki iddiaları dolayısıyla Hıristiyanların küfrüne hüküm veriyor ve bunu açıkça ilân ediyor. Meryem oğlu îsâ Allah’ın kullarından bir kul, yaratıklarından bir ya­ratık olduğu halde, onlar kendisinin tanrı olduğunu iddia ediyorlardı. Allah, onların söylediklerinden yüce ve münezzehtir. Ve ardından da Allah’ın eşya üzerindeki kudretini, her şeyin O’nun hâkimiyeti ve sal­tanatı altında bulunduğunu haber vererek buyuruyor ki: «De ki: Eğer Meryem oğlu Mesih’i, anasını ve yeryüzünde olanların hepsini helak et­mek isterse, kim Allah’a karşı koyabilir?)» Evet, Allah bunu isterse onu engelleyecek kim vardır? Veya bu davranışından O’nu kim döndürebilir?

«Göklerin, yerin ve arasındakilerin mülkü Allah’ındır. Dilediğini yaratır.» Bütün mevcudatın yaratanı, mâliki O’dur. Dediğini yapmaya gücü yeten O’dur. O; kudreti, saltanatı ve adaleti sebebiyle yaptıkla­rından sorumlu değildir. Bu âyet Hıristiyanlara reddiyedir. Kıyamet gününe kadar ardı arkası kesilmemek üzere Allah’ın la’neti onların üzerine olsun.

Bilâhere Allah Teâlâ, Yahudi ve Hıristiyanların yalan ve iftirala­rını reddederek buyuruyor ki: «Yahudiler ve Hıristiyanlar dediler ki; biz, Allah’ın oğulları ve sevgilileriyiz.» Biz, Allah’ın peygamberine men-sûb olanlarız. Peygamberler ise, Allah’ın oğullandır. Allah, onları des­tekler ve dolayısıyla Allah bizi sever. Kendi dinî kitaplarında da Allah’ın kulu İsrail’e (Hz. Ya’kûb) şöyle dediğini naklederler: Sen benim ilk oğlumsun. Bu kitaplarını te’vîl edilmeyecek şekilde yorumlayarak tah­rif ettiler. Onların zekîlerinden müslüman olan birçokları Yahudileri bu hususta reddederek; bu ifâdenin Yahudilere göre şeref ve saygı ifâdesi olduğunu belirtmişlerdir. Keza Hıristiyanlar da, kitâblarında Hz. îsâ’-nm kendilerine; Ben, benim ve sizin babanıza, yani benim ve sizin Rabbmıza gidiyorum, demişti. Bilindiği gibi Hıristiyanlar Hz. îsâ’nm tanrının oğlu olduğunu iddia ettikleri halde kendilerinin tanrının ço­cukları olduklarını söylemezler. Sadece tanrı katında saygın ve şerefli olduklarını iddia ederler. Bunun için de, «Biz, Allah’ın çocukları ve dost­larıyız.» derler. Allah Teâlâ da onları reddederek buyuruyor ki: «De ki; öyleyse günâhınızdan dolayı sizi neden azâb ediyor?» Yani siz, iddia ettiğiniz gibi, tanrının oğullan, sevgilileri iseniz, niçin küfrünüz, iftira­nız ve yalanlamanız nedeniyle size cehennemi hazırlamıştır? Sûfî şeyh­lerinden bir kısmı fukahâdan bazısına şöyle demişlerdir: Dostun dostu azarlandırmayacağını Kur’an’ın neresinde görüyorsunuz? Fakîh bu so­ruya cevâb verememiş. Bunun üzerine Sûfî bu âyeti okumuş : «Öyleyse günâhlarınızdan dolayı size neden azâb ediyor?» Hasan da böyle söyle­miştir ki, İmâm Ahmed îbn Hanbel’in Müsned’inde bunun bir de delili vardır. Şöyleki İbn Ebu Adiyy… Enes İbn Mâlik’ten rivayet eder ki; o, şöyle demiş : Rasûlullah (s.a.) ashabından bir toplulukla birlikte gi­derken yolda bir çocuğa rastlamış. Çocuğun annesi, topluluğun geldi­ğini görünce çocuğunu ezmelerinden korkarak çocuğuna doğru koşmuş ve; yavrum, yavrum demiş. Sonra varıp çocuğunu almış. Bunun üze­rine topluluk demişler ki: Ey Allah’ın Rasûlü, bu kadın çocuğunu ateşe atar mı hiç? Rasûlullah (s.a.) onları dinleyerek buyurmuş ki: Hayır,” Allah’a yemin ederim ki; o, sevgilisini ateşe atmaz. Bu rivayet yalnızca Ahmed İbn Hanbel tarafından nakledilmiştir.

«Hayır, siz O’nun yarattığı insanlarsınız.» Yani, sizin örneğiniz Âdem oğullarının aynıdır. Allah ise kullarının bütün davranışlarına hük­medendir. «Dilediğini bağışlar, dilediğine azâb eder.» Dilediğini yap­makta serbesttir. O’nun hükmünün ta’kîbçisi yoktur. Ve O, hesabı ça­buk görendir.

«Göklerin, yerin ve ikisinin arasındakilerin mülkü. Allah’ındır.» O’nun mülkü bütün varlıklara şâmildir. Her şey O’nun kahrına ve sal­tanatına bağlıdır. cDönüş de O’nadır.» Dönüş O’nadır. O, kullarına di­lediği gibi hükmedecektir. Zulmü reva görmeyen Âdil O’dur.

Muhammed İbn İshâk der ki: Muhammed İbn Ebu Muhammed İkrime’den veya Saîd İbn Cübeyr’den, o da Abdullah İbn Abbas’tan nak­letti ki; o, şöyle demiş : Nu’mân İbn Adâ, Bahrî îbn Amr, Şa’s İbn Adiyy, Hz. Peygambere gelerek onunla konuştular. Rasûlullah da kendileriyle konuştu ve onları Allah’tan korkmaya ve azabından kaçınmaya davet etti. Onlar; ya Muhammed, bizi niçin korkutacaksın? Biz, Allah’ın çocukları ve dostlarıyız, dediler. Tıpkı Hıristiyanların söyledikleri gibi söyleyince Allah Teâlâ bu âyet-i kerîme’yi inzal buyurdu. İbn Ebu Ha­tim ve İbn Cerîr Taberî de bu hadîsi rivayet ederler. Keza İbn Ebu Ha­tim ve İbn Cerîr, Esbât yoluyla Süddî’den naklederler ki; bu âyet-i ke-rîme’de yer alan «Biz, Allah’ın oğullarıyız.» sözü hakkında onlar şöyle demişlerdir: Allah Teâlâ İsrail’e (Hz. Ya’kûb) vahyetti ki; senin çocuklarım —ilk çocuklarını— Allah ateşe girdirecektir. Onlar ateşte 40 gece kalacaklar, ateş onları temizleyip, hatâlarını tüketecek. Sonra bir münâdî şöyle seslenecek : İsrâiloğullarından sünnetli olan herkesi cehennemden çıkarın. Onlar da, cehennemden çıkacaklar. İşte onların «Sayılı günlerden başka bize ateş değmeyecektir.» sözlerinin gerekçesi budur.[19]

İzahı

19 — Ey ehl-i kitâb, Peygamberlerin arası kesildiği bir dönemde, gerçekten size peygamberimiz gelmiştir. Ger­çekleri açıklıyor ki; bize müjdeci ve uyarıcı gelmedi, deme-yesiniz ve o size gerçekten müjdeci ve uyarıcı olarak gel­miştir. Ve Allah her şeye Kâdir’dir.

Ey Ehl-i Kitâb Gerçek Peygambere Uyun

Allah Teâlâ Yahûdî ve Hıristiyanl ardan teşekkül eden ehl-i kitâb’a seslenerek; kendilerine Peygamberlerin hâtemi Hz. Muhammed Mus­tafâ’yı Peygamber olarak gönderdiğini bildiriyor. Ondan sonra Pey­gamber gelmeyeceğini, o’nun bütün peygamberlerin sonuncusu oldu-, ğunu haber veriyor. Bunun için de, «Peygamberlerin arası kesildiği bir dönemde.» buyuruyor. Yani Hz. Peygamberin gönderilişi ile Meryem oğlu İsa’nın arasından uzun zaman geçmesinden dolayı. Bu sürenin ne kadar olduğu konusunda ihtilâf vardır. Ebu Osman en-Nehdî ve bir ri­vayete göre Katâde, bu sürenin 600 sene olduğunu söylemiştir. İmâm Buharı, Selmân el-Fârisî’den de -bu rivayeti nakleder. Katâde’den ise 560 sene olduğu rivayetini aktarır. Ma’mer, Katâde’nin arkadaşların­dan bir kısmından nakleder ki; bu süre, 540 seneymiş. Dahhâk ise, 430 küsur sene olduğunu söyler. İbn Asâkir, îsâ (a.s.) nm hayatından bah­sederken Şa’bı’nin şöyle dediğini rivayet eder: Hz. îsâ’nın göğe çekil­mesinden Hz. Peygamberin hicretine kadar 933 sene geçmiştir.

Meşhur olan görüş, bu sürenin 600 sene olduğudur. Kimileri de 620 sene derler. Bu ikisi arasında bir çelişki yoktur. Çünkü ilk söyle­yen kişi 600 şemsî seneyi kasdetmiştir. Diğeri ise, kamerî yılı kasdet-miştir. Kamerî yıl ile güneş yılının her yüz senesi anasında yaklaşık üç senelik fark vardır. Bunun için Allah Teâlâ mağara halkından söz eder­ken «Onlar, mağalarmda üçyüz sene kaldılar ve dokuz yıl arttırdılar» buyurmaktadır. Bu dokuz yıl, ehl-i kitâb tarafından bilinen güneş yılı­nın üçyüze tamamlanması için gereken Kamerî yaldır. Bilumum benî âdemden gelen peygamberlerin hâtemi Hz. Muhaimmed (s.a.) iîef îs-râiloğullarının en son peygamberi olan Hz. îsâ (a.s.) arasında bir fet­ret dönemi vardır. Nitekim Buhârî’nin Sanîh’inde Ebu Hüreyre (r.a.) den nakledilir ki; Rasûlullah (s.a.), şöyle buyurmuş: Meryem oğlu îsâ’ya en yakın dost benim. Çünkü benim ile o’nun arasında hiçbir pey­gamber yoktur. Bu hadîs Hz. îsâ’dan sonra, kendisine Hâlid îbn Sinan adı verilen —Kudâî ve diğerlerinin anlattığı gibi— bir peygamberin gönderilmiş olduğunu iddia edenlere karşılık vermektedir.

Maksad şudur : Allah Teâlâ Hz. Muhammed’i peygamberlerin ara­sının kesildiği bir dönemde; yolların karardığı, dinlerin değiştiği, put­perestlerin, ateşe tapanların, haçlıların çoğaldığı bir devirde peygam­ber olarak gönderdi. Onun gönderilişindeki nimet, nimetlerin en bütü­nüdür. O’na ihtiyâç yaygın halde idi. Çünkü yeryüzünün her tarafını bozgun kaplamıştı. Ancak geçmiş peygamberlerin dinlerine bağlanan bazı dindarlar müstesna. Bunlar da Yahûdî hahamlarından, Hıristiyan râhiblerinden ve sâbiîlerden bir kısımdır.

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Yahya îbn Saîd… İyâz’dan nakletti ki; Hz. Peygamber bir gün hutbe okuyarak şöyle buyurmuş : Doğrusu Rabbım, bana bugün kendisinin öğrettiklerinden sizin bilme­diğiniz şeyleri, size bildirmemi emretti. Kullanma verdiğim her mal helâldir. Ben, kullarımın hepsini hanîfler olarak yarattım. Şeytânlar ge­lerek onları dinlerinden sapıttı. Kendilerine helâl kıldığım şeyleri ya­sakladı. Ve hiçbir yetki indirmediğim halde Bana şirk koşmalarını kul­lanma emrettiler. Sonra Allah Azze ve Celle yeryüzü sakinlerine baktı. Arap ve arap olmayanlardan ehM kitâb’m kalıntılarından başka herkes ona isyan etmişti. Ve buyurdu ki: Ben seni sırf imtihan edeyim ve seninle kullarımı deneyeyim, diye gönderdim. Sana suyun yıkamadığı bir kitâb indirdim. Sen onu uyurken ve uyanıkken okursun. Sonra Allah Te&lâ bana, Kureyşlileri yakmamı emretti. Ben dedim ki; ey Ratobım, o zaman başımı ezerler ve beni ekmek kırıntısı haline getirirler. Allah buyurdu ki: Onlar, seni nasıl yurdundan çıkardılarsa, sen de onların çıkmalarını iste. Sen onlarla savaş ki; seni, onlara karcı destekleyeyim. Sen onlara karşı para harca ki; biz de, sana harcayalım. Sen bir asker gönder ki; biz, onun beş katı asker gönderelim, sana itaat edenlerle birleşerek sana karşı çıkanlara savaş aç. Cennet ehli üç kişidir : Sadaka veren, doğruyu bulan ve adaletli davranan hükümdar, bütün müslü-manlara ve yakınlarına merhametli olan kalbi hassas kişi, sadaka, veren fakır ve iffetli kişi. Cehennem ehli ise beş kişidir : Aklı olmayan güçsüz, ki onlar sizin için tâbi olmak durumdadırlar. Aile ve mal peşinde koş­mazlar. —Yahya, Hz. Peygamberin tâbi mi tâbiler mi dediğinde şüphe etmiştir.— Hırsı hiç ğizlenemeyen hâin. O, ezilse de mutlaka hıyanetini yapacaktır. Sabah akşam sana ailene ve malına hıyanet eden kişi. Hz. Peygamber, cimriyi veya yalancı ile kötü dilliyi de zikretmiştir. Sonra bu hadîsi Ahmed İbn Hanbel, Müslim, Neseî değişik yolla Katâde ve Muttarif’ten,” bir başka rivayete göre de Saîd yoluyla Katâde’den rivayet etmişlerdir. Ancak Katâde’nin, bu hadîsi Muttarif ten dinlediği tasrîh edilmiştir. îmâm Ahmed Müsned’inde nakleder ki; Katâde, bu hadîsi Muttarif ten dinlememiştir. Fakat ondan dinleyen dört kişiden dinle­miştir. Sonra o Revh’ten, Avfdan, Hakîm el-Esrem’den, Hasan’dan ri­vayet etmiştir ve demiştir ki; bana Muttarif îyâz’dan bu hadîsi nak­letti, sonra hadîsin metnini zikretmiştir. Neseî ise bunu, Avf el-A’rabî kanalıyla rivayet eder. Bu hadîsin İradından maksadımız; Hz. Peygam­berin «Allah Teâlâ yeryüzü halkına batetı ve İsrail peygamberlerinden arta kalan bir kısmı müstesna, arap ve acemlerin hepsine karşı nefret besledi,» sözüdür. Bu ifâde Müslim’de İsrail peygamberleri değil, ehl-i kitâb şeklindedir. O gün dinler, bütün yeryüzünde karışıklığa uğra­mıştı. Nihayet Allah Teâlâ, Hz. Muhammed’i gönderdi. Tüm yaratıkları hidâyete erdirdi ve o’nun vasıtasıyla insanları karanlıktan, aydınlığa çıkardı. Apaçık, apaydınlık yola götürdü. Düzgün şerîata eriştirdi. Bu­nun için Hak Teâlâ, «Bize müjdeleyici ve uyarıcı gelmedi demeyesiniz.» buyuruyor. Yani ey dinlerini te’vîl edip değiştirenler, bize karşı belge olarak; bizi uyaran bir peygamber gelmedi ki; hayrı müjdelesin, kötü­lükten sakındırsın, demeyesiniz. Artık size, müjdeci ve uyarıcı olarak Hz. Muhammed (s.a.) gelmiştir, buyuruyor. «Ve Allah, her şeye Kâ-dir’dir.» İbn Cerîr der ki; bu ifâdenin mânası, bana isyan edenleri ceza­landırmaya, itaat edenleri sevaba nail kılmaya gücüm yeter, demektir.[20]

20 — Hani Musa, kavmine demişti ki: Ey kavmim, Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizden pey­gamberler yetiştirmiş ve size saltanatlar ihsan etmişti. Dünyalarda kimseye vermediğini size vermişti.

21 — Ey kavmim, Allah’ın size yazdığı mukaddes yere girin ve ardınıza dönmeyin, yoksa hüsrana uğrayanlardan olursunuz.

22 — Demişlerdi ki: Ey Mûsâ, orada gerçekten zorba bir kavim var. Onlar oradan çıkmadıkça biz kat’iyyen ora­ya girmeyiz. Eğer oradan çıkarlarsa biz de gireriz.

23 — Korkanlar arasında bulunan, Allah’ın nimetine erdirdiği iki adam demişlerdi ki: Onların üstlerine kapı­dan yürüyün, oraya girerseniz muhakkak siz gâliblersiniz. Şayet mü’minlerseniz Allah’a dayanıp güvenin.

24 — Demişlerdi ki: Ey Mûsâ, onlar orada oldukça, ebediyyen oraya girmeyiz. Git sen ve Rabbm savaşın. Biz, burada oturanlardanız.

25 — Demişti ki: Rabbım, ben ancak kendime ve kar­deşime sahibim. Artık bizimle fâsıklar güruhunun ara­sını ayır.

26 — Buyurmuştur ki: Orası onlara kırk yıl haram edildi. Yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşacaklar. Artık sen fâsıklar güruhu için tasalanma.

Musa’nın Kavmi

Allah Teâlâ kulu, Rasûlü ve kelimi vasfına sahip olan İmrân oğlu Mûsâ (a.s.) nın kavmine; Allah’ın ihsan ettiği nimetleri hatırlattığını, kendilerine dünya ve âhiretin hayrını lütfettiğini, doğru yolda yürü­yecek olurlarsa; her iki dünyada azîz olacaklarını, bildirdiğini haber vererek buyuruyor ki: «Hani Mûsâ kavmine demişti ki: Ey kavmim, Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizden peygamberler yetiş­tirmiş. )> Sizden her bir peygamber vefat ettikçe atanız İbrahim’den iti­baren birbiri ardısıra peygamberler seçmişti. Nihayet İsrâiloğuUarı so­yundan gelen Peygamberler, îsâ (a.s.) ile hitâma ermiş ve sonra Allah Teâlâ, peygamberlerin hâtemi ve bilumum nebilerin sonuncusu olan, İbrahim (a.s.) ve oğlu İsmâîl (a.s.) in soyundan gelen ve kendinden Önce geçen bütün peygamberlerin en üstünü olan Abdullah oğlu Mu-hammed’e —Allah’ın salât ve selâmı o’nun üzerine olsun— vahyini göndermiştir.

, «Ve size saltanatlar ihsan etmişti.» Abdürrezzâk, Sevrî kanalıyla İbn Abbâs’tan nakleder ki ( üfy* ) kelimesi hizmetçi, kadın ve ev demektir. Hâkim de. Müstedrek’inde Sevrî kanalıyla İbn Abbâs’tan nak­leder ki; o, bunun kadın ve hizmetçi demek olduğunu söylemiştir.

«Dünyalarda kimseye vermediğini size vermişti.» İbn Atobâs der ki: Âlemler; o gün aralarında bulunan insanlardır. Hâkim, bu hadîsin Buhârî ve Müslim’in şartlarına göre sahih olduğunu ancak onların tah-rîc etmediklerini ifâde eder. Meymûn İbn Mihrân, Abdullah İbn Ab­bâs’tan nakleder ki; o, şöyle demiş : İsrâiloğullarından bir kimsenin karısı, hizmetçisi ve evi olduğu zaman ona melik adı verilirdi. İbn Ce-rîr.Taıberî, Yûnus İbn Abd’ül-A’lâ’dan nakleder ki… Ebu Abdurrahmân şöyle demiştir : Ben, bir kişinin sorması üzerine Abdullah İbn Amr *bn Âs’m şöyle dediğini duydum : O kişi, biz muhacirlerin fakirlerinden de­ğil miyiz? diye sorunca Abdullah; senin sığınabileceğin bir karın var mı? dedi. O, evet deyince, Abdullah; senin oturduğun bir yuvan var mı? dedi. O, evet deyince, Abdullah îbn Abbâs; sen, zenginlerdensin öyleyse, dedi. Adam benim bir de hizmetçim var, deyince; Abdullah İbn Abbas, öyleyse sen mülûktansın, dedi. Hasan el-Basrî der ki; Melik; binek, hiz­metçi ve evden -başka bir şey midir? tbn Cerîr, bu rivayeti naklettikten sonra; Mansûr, Hasan, Süfyân es-Sevrî’den de bu şekilde bir rivayet aktarır. îbn Ebu Hatim de Meymûn İbn Mihrân’dan aynı rivayeti nak­leder. İbn Şevzeb der ki: İsrâiloğullarından bir kişinin evi ve hizmetçisi var da kendisinden izin isteniyorsa; o, melik sayılırdı. Katâde ise der ki; Melik, hizmetçiye ilkin mâlik olan kişi, demektir. Süddî, buradaki melik kelimesi hakkında şöyle der : Sizden bir kişi nefsine, ailesine ve malına mâlik olur. İbn Ebu Hatim de, böyle rivayet etmiştir. Keza İbn Ebu Hatim, İbn Rebîa kanalıyla… Ebu Saîd el-Hudrî’den nakletti ki; Rasû-lullah (s.a.), şöyle buyurmuş : İsrâiloğullarından bir kişinin hizmetçisi, evi ve karısı olursa onun adı melik olarak yazılırdı. Bu hadîs bu şekliyle zayıftır. İbn Cerîr der ki: Bize Zübeyr… Enes İbn İyâz’dan nakletti ki; o, Zeyd îbn Eslem’in bu âyet konusunda şöyle dediğini duydum, demiş­tir : İyi bilmiyorum ama Rasûlullah (s.a.) in kimin evi ve hizmetçisi varsa o meliktir, dediğini biliyorum. Bu hadîs te mürsel ve garîbtir. İmâm Mâlik ise; melik’in, ev, hizmetçi ve eş olduğunu bildirmiştir. Hadîste vârid olur ki; Rasûlullah (s.a.), şöyle buyurmuştur : Sizden bir kişinin bedeni afiyette ise, göğsünden emîn ise, bir günlük yiyeceği varsa; sanki onun için bütün pislikleriyle birlikte dünya toparlanmış gibidir.

((Dünyalarda kimseye vermediğimi size vermiştim.» Yani sizin za­manınızın dünyasında. Ve sanki onlar, kendi zamanlarında insanların en şereflisi idiler. Yunanlılar, Kıbtîler ve diğer âdemoğulları sınıfı ara­sında en üstünü onlardı. Nitekim Allah Teâlâ; «Biz, İsrâiloğullarına ki­tabı, hükmü ve peygamberliği verdik. Ve onları, temiz şeylerle rızıklan-dırdık. Ve onları âlemlere üstün kıldık.» buyurmaktadır. (Câsdye, 16). Bir başka âyet-i kerîme’de Hz. Musa’nın dilinden şöyle buyurur: On­lar, Hz. Musa’ya; Onların ilâhları olduğu gibi bizim içinde bir ilâh kıl, dediler. Mûsâ dedi ki: Siz, ne de bilgisiz bir topluluksunuz. Doğrusu onlar, üzerinde bulundukları şeyden uzaktırlar. Ve yapmakta oldukları şey bâtıldır. Mûsâ dedi ki: O, sizi âlemlere üstün kıldığı halde Allah’­tan başka sizin için bir ilâh mı edineyim?» (En’âm, 164). Kasdedilen şudur : İsrâlloğullan, kendi zamanlarındaki insanların en üstünü idiler. Yoksa İslâm ümmeti, onlardan daha üstündür. Allah indinde daha. fa-zîletli, şeriat bakımından daha mükemmeline sahip, yol bakımından daha yüksek, rızık bakımından daha derin, mal ve evlâd bakımından daha çok, memleket bakımından daha geniştir. İzzet bakımından ise, daha süreklidir. Nitekim Allah Teâlâ onlar için : «Siz, insanlık için çı­karılmış ümmetlerin en hayırlısı oldunuz.» buyurmaktadır. Ayrıca:

«Böylelikle sizi, vasat bir ümmet kıldık ki, insanların üzerine şâhidler olasınız.» buyurmaktadır. Bu ümmetin fazileti, şerefi, üstünlüğü ve Allah katındaki yüceliği konusunu Âl-i İmrân süresindeki «Siz, insanlık için çıkarılmış, ümmetlerin en hayırlısı oldunuz.» âyetini açıklarken an­latmış ve bu konudaki mütevâtir hadîsleri zikretmiştik.

îbn Cerîr, Abdullah tbn Abbâs’tan, Ebu Mâlik de Saîd İbn Cübeyr’-den nakleder ki; onlar, «Dünyalarda kimseye vermediğini size vermişti» kavliyle Muhammed ümmetinin kaydedildiğini bildirmektedirler. Ve on­lar bu hitabın yani «kimseye vermediğini size verdi» kavlinin, bu üm­mete yönelik olduğunu kaydetmişlerdir. Cumhur ise; bu hitabın, Hz. Musa’nın kavmine yönelik olduğunu ve bu ifadenin —daha önce de söy­lediğimiz gibi— kendi günlerindeki dünyalara hamledüeceğini bildirir.

Denildi ki: «Dünyalarda kimseye vermediğini size vermişti.» âye-tiyle Allah Teâlâ’nın Yahudilere indirdiği menn, selva ile üzerlerine bu­lutu gölgelik olarak göndermesi ve buna benzer îsrâiloğullarma mah­sûs harikulade şeyler kasdedilmektedir. Allah en iyisini bilendir.

Bilâhere Allah Teâlâ, Hz. Musa’nın İsrâiloğullarını cihâda teşvik edip ataları Ya’kûb zamanında ellerinde bulunan mukaddes eve girme­lerini, buyurduğunu haber veriyor. Yûsuf (a.s.) zamanında Hz. Yâ’kûb ve oğullan aileleriyle birlikte Mısır’a gitmişler ve Hz. Mûsâ ile beraber Mısır’dan çıkıncaya kadar burada kalmışlardı. Kudüs’de azgın Amâlika kavmini bulmuşlardı. Bu kavim, İsrâiloğullannı yenip egemenlikleri altına almıştı. Allah Rasûlü Mûsâ oraya girmeyi, düşmanlarıyla savaş­mayı emretmiş, zafer ve yardımın kendilerinin üzerinde olacağını on­lara müjdelemişti. Onlar ise; bu emirden uzak durarak isyan etmişler ve Musa’ya başkaldırmışlardı. Bunun cezası olarak; çölde sürekli başı­boş dolaşıp kırk yıl boyunca nereye yöneleceklerini bilmeden yürüme­leri öngörülmüştü. Bu, Allah’ın emrini tefrit ile karşılamalarının cezası idi. İşte Allah Teâlâ, Hz. Musa’nın dilinden haber vererek buyuruyor ki: «Ey kavmim, Allah’ın size yazdığı mukaddes yere girin.» Yani te­mizlenmiş yere. Süfyân es-Sevrî… İbn Abbâs’tan nakleder ki; o, bu âyetteki «Mukaddes yer» Tûr-i Sînâ ve çevresidir, demiş. Mücâhid ve başkaları da böyle demişlerdir. Süfyân es-Sevrî der ki: Ebu Saîd el-Bakkâl, İkrime kanalıyla İbn Abbâs’tan nakleder ki; bu mukaddes yer, Erîha imiş. Müfessirlerden bir çok kişi de böyle nakletmişlerdir. An­cak bu görüş üzerinde durulması gerekir. Çünkü Erîha elde edilmesi istenen bir yer değildi. Ayrıca Mısır’dan dönerken Kudüs yolu üzerinde bulunmuyordu. Nitekim Allah Teâlâ Mısır dönüşü onların düşmanı Fi-ravun’u helak etmişti. Ancak Erîha ile, mukaddes evin bulunduğu top­rak kasdedilmiş olabilir. Nitekim Süddî —İbn Cerîr’in rivayetine göre— böyle demiştir. Yoksa onunla mukaddes evin doğusunda bulunan meş­hur belde kasdedilmiş değildir.

«Allah’ın size yazmış olduğu.» Yani Allah’ın size atanız İsrail’in diliyle vaadettiği ve sizden îmân edenlerin İsrail’in vârisleri olduğu söylediğiniz yere. «Ve ardınıza dönmeyin.» Cihâddan kaçınmayın. Aksi takdirde «Yoksa hüsrana uğrayanlardan olursunuz. Demişlerdi ki: Ey Mûsâ, orada gerçekten zorba bir kavim var. Onlar oradan çıkmadıkça biz, kat’iyyen oraya girmeyiz. Eğer oradan çıkarlarsa biz de gireriz.» Yani onlar Hz. Musa’dan özür dileyerek dediler ki: Bize girmemizi em­redip halkıyla savaşmamızı buyurduğun bu beldede azgın ve zorba bir kavim var. Onların korkunç güçleri ve baş döndürücü tabiatları var. Biz, onlara karşı direnemeyiz, mücâdele.edemeyiz. Onlar orada bulun­dukları sürece, .bizim oraya girme imkânımız yoktur. Eğer onlar ora­dan çıkarlarsa, biz de oraya g-ireriz. Aksi takdirde, girebilecek gücümüz yoktur.

İbn Cerîr Taberî der ki: Bize Abdülkerîm… İbn Abbâs’tan nakletti ki; o, şöyle demiş : Hz. Mûsâ kavmine, zorbalar kentine girmelerini em­retmişti. Hz. Mûsâ, beraberinde bulunanlarla birlikte yürüdü ve kentin yakınlarında —ki bu kent Erîha idi— konakladı. Her sıbttan bir tem­silci olmak üzere oniki temsilci seçip topluluğa haber getirmelerini em­retti. İbn Abbâs der ki: Bu temsilciler kente girdiler ve kentin halkının durumunu gözlediler, bedenî yapılan ve güçleri itibarıyla çok büyük bir güce sahip olduklarını gördüler. Kentin mensûblarından birinin çitini aşarak bahçesine girdiler. Bahçe sahibi, bahçesindeki meyveden topla­mak üzere geldi. Hem meyvesini topluyor, hem de onların izine bakıyor, peşlerinden gidiyordu. Onlardan her birine rastladıkça alıyor ve mey­velerle birlikte torbasının içine sokuyordu. Nihayet onikisini birlikte yakalayıp hepsini de topluca meyvelerle birlikte torbasına koydu. Hü­kümdarlarının yanına giderek, önüne meyveyi ve onları saçtı. Hüküm­dar onlara dedi ki: Siz, bizim durumumuzu ve işimizi görüyorsunuz. Gidin, arkadaşlarınıza haber verin. İbn Abbâs der ki: Onlar, Hz. Mû-sâ’ya dönüp gördüklerini haber verdiler. Bu isnâd üzerinde, durulması gerekir.

Ali İbn Ebu Talha Abdullah İbn Abbâs’tan nakleder ki; o, şöyle de­miş : Hz. Mûsâ ve kavmi konaklayınca, onlardan oniki kişi seçip —Bun­lar Allah’ın bahis mevzuu ettiği temsilcilerdi— şehir halkından haber getirmek üzere onları şehre gönderdi. Onlar gittiler ve zorbalardan bir adamla karşılaştılar. O, kendilerini örtüsünün içerisine koyup, sırt­layarak kente getirdi ve kavmini sesleyip hepsini topladı. Bunlara; siz kimsiniz? dediler. Onlar da; biz, Musa’nın kavmiyiz. O, bizi sizin hak­kınızda bilgi toplamak üzere gönderdi, dediler. Onlara, ancak bir kişiye yetecek kadar üzüm tanesi verdiler. Ve kendilerine de dediler ki: Mûsâ ve kavmine gidin ve deyin; siz, onların meyvelerinin sayısıyla kendile­rini ölçün. Onlar Hz. Musa’ya gelince; ey Mûsâ, sen ve Rabbın gidin onlarla savaşın. Biz burada oturanlarız, dediler. İbn Etou Hatim bu riva­yeti naklettikten sonra der ki: Bize babam… Yahya İbn Abdurrah-mân’dan nakletti ki; o, şöyle demiş : Ben Enes İbn Mâlik’in bir asa aldığım, onunla bir takım şeyleri Ölçtüğünü —ne kadar ölçtüğünü bil­miyorum— gördüm. Sonra topraktan elli veya ellibeş zira’ ölçerek dedi ki: İşte bu, Amâlika kavminin boyunun uzunluğudur.

Tefsîrcilerin bir çoğu, bu âyetin tefsirinde İsrâiloğull arının duru­mu, sözkonusu edilen bu zorbaların boyunun uzunluğu, büyüklüğü ve Âdem (a.s.) in kızı. Unk’un oğlu olan Ûç’un bunlardan birisi olduğunu ve onun boyunun uzunluğunun da üçbin üçyüz otuzüç zira’ olduğunu bildiren İsrâiloğullarının uydurması birçok haberleri naklederler. Bu tür şeylerin söylenmesi ayıptır. Kaldı ki, bunlar sahîh hadîste vârid olan ve Rasûlullah’ın buyurduğuna da aykırıdır. Çünkü Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurur : Allah, Hz. Âdem’i yarattığında boyunun uzunluğu altmış zira’ idi. Sonra yaratıklar, gittikçe kısaldı ve nihayet bugüne geldi. Sonra müfessirler, bu adamın —Ûc_ İbn Unk— kâfir olduğunu, fahişe bir kadının çocuğu olduğunu, Hz. Nuh’un gemisine binmekten kaçındığını, Tûfân’m, onun dizkapağına kadar dahi ulaşmadığını söy­lerler ki; bunlar, yalan ve iftiradan ibarettir. Çünkü Allah Teâlâ, Hz. Nuh’un yeryüzünün kâfirlerden temizlenmesi için Allah’a duâ edip, «Rabbım yeryüzünde kâfirlere bir yurt bırakma.» dediğini bildirmekte­dir. Ayrıca Hak Teâlâ; «Onu ve beraberinde gemide bulunanları kur­tardık. Sonra dışarda kalanları boğduk.» buyurmaktadır. Diğer taraf­tan; «Allah’ın merhamet ettiklerinin dışında bugün koruyacak hiçbir kimse yoktur.» buyurduğunu haber vermektedir. Hz. Nuh’un küfreden oğlu boğulduğuna göre, Ûç İbn Unk nasıl sağ kalacaktır? Hem de o kâfir ve fahişe bir kadının çocuğu olarak? Bu ne akla sığar, ne de şeriata. Kaldı ki, adına Ûç İbn Unk denilen bir adamın varlığı bile tartışmalı­dır. Allah en iyisini bilendir.

«Korkanlar arasında bulunan Allah’ın nimetine erdirdiği iki adam demişlerdi ki:» Yani insanlar arasında saygılı bir yeri ve durumu olan iki kişi, demişti. Bu iki kişinin Yûşâ’ İbn Nûn ile Kabir İbn Yufennâ olduğu söylenir. İbn Abbâs, Mücâhid, îkrime, Atiyye, Süddî, Rebî’ İbn Enes ve selef ile haleften birçok kişi böyle demişlerdir. Allah’ın rahmeti hepsinin üzerine olsun. Bu iki kişi şöyle demiş : «Onların üzerine kapı­dan yürüyün. Oraya girerseniz muhakkak ki, sâlihlersiniz. Ve şayet mü’-minlerseniz Allah’a dayanıp, güvenin.» Siz ne zaman Allah’a dayanır, O’nun emrine uyar, Rasûlüne muvafakat ederseniz; Allah sizi, düşman­larınıza karşı muzaffer ve mansûr kılarak destekler. Ve Allah’ın, sizin için yazmış olduğu şehirlere gidersiniz. Ancak bu haber onlara hiç kâr etmedi de «Ey Mûsâ, onlar orada oldukça ebediyyen oraya girmeyiz. Git, sen ve Rabbın savaş. Biz burada oturanlardanız, demişlerdi.» Bu, onların cihâddan kaçışlarının, peygamberlerine muhalefetlerinin ve düşmanlarıyla savaştan uzaklaşmalarının ifadesidir. Denilir ki; onlar, cihâddan uzak kalıp memleketlerine geri dönmek ve vazgeçmek isteyin­ce, Mûsâ ve Harun (a.s.) İsrâiloğullarından bir topluluğun önünde on­ları maksadlarından döndürmek için yere kapandılar. Yûşâ’ İbn Nün ve Kâlib İbn Yûfennâ elbiselerini yırtarak bu hususta kavimlerini kınadı­lar. Denilir ki; onlar, bu ikisini taşa gömmüşlerdi. Böylece çok zor bir iş ve önemli bir tehlike ortaya çıkmıştı.

Bu durum karşısında Bedir günü; Rasûlullah (s.a.) m Ebu Süfyân ve beraberindeki kervanı engellemek ve kervanla savaşmak üzere ken­dileriyle istişare ettiğinde; sahabenin verdiği cevâb ne kadar güzeldir. Nitekim kervanı vurmak fırsatı kaçıp, arkasından düşman grubunun gelmesi yaklaşınsa —’ki bunlar dokuzyüz ile bin arasında idiler. Hepsi de silahlı ve zırhlı idiler.— Eibubekir (r.a.) bu sırada konuşmuş ve sözü güzel etmişti. Sonra sahabe ve muhacirinden bir topluluk da konuş­muşlardı. Rasûlullah (s:a.) ise şöyle diyordu : Ey müslümanlar, bana fikir verin. Bunu sırf Ansârın durumunu öğrenmek için söylüyordu. Çünkü o gün halkın çoğunluğu ansârdan meydana geliyordu. Bunun üzerine Saîd İbn Muâz şöyle demişti: Ey Allah’ın Rasûlü, sanki sen bize ta’rîz eder gibisin. Seni hak peygamberi olarak gönderen Allah’a yemîn ederim ki; sen, bizi denize doğru göndersen ve kendin önümüzde denize dalsan; biz de seninle beraber denize dalardık ve içimizden bir kişi geriye kalmazdı. Biz, yarın düşmanımızla karşılaşmaktan korkmu­yoruz. Çünkü biz, savaşta sabırlı ve düşmanla karşılaşmada sadakatli insanlarız. Umarız ki Allah; bizim senin istediğin gibi olmamızı sana gösterecektir. Sen, bizimle Allah’ın bereketi üzerine yürü. Hz. Peygam­ber, Sa’d’ın bu sözünden sevinip, mes’ûd olmuştu.’

Ebu Bekr İbn Merdûyeh der ki: Bize Ali İbn Hüseyn… Enes’ten rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.), Bedir’e hareket edeceği sırada müs-lümanlarla istişare etti. Önce Hz. Ömer, ona fikirlerini bildirdi. Sonra sahabenin hepsiyle istişare etti. Ansâr’a dediler ki; ey ansâr topluluğu, sizi Rasûlullah (s.a.) istiyor. Onlar; biz, Hz. Peygambere İsrâiloğulları­nın Musa’ya dedikleri gibi «Sen ve Rabbın gidin savaşın, biz burada otu­ranlardanız» demeyeceğiz. Seni hak üzere gönderen Allah’a yemîn ede­riz ki; bizi Berk el-Gımâd’a (Mekke’ye beş gecelik mesafede ve Yemen’-de bir yer adı) vuracak olsan senin arkandan giderdik. Bu hadîsi İmâm Ahmed… Enes İbn Mâlik’ten rivayet etmiştir. Neseî ise Muhammed İbn Müsennâ kanalıyla Humeyd’den rivayet etmiştir. İbn Hibbân da Ebu

Ya’lâ kanalıyla Humeyd’den rivayet eder. İbn Merdûyeh der ki: Bize Abdullah İbn Ca’fer… Utbe İbn Abdüsselmâ’dan nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) ashabına savaşacak mısınız? demiş. Onlar; evet, biz îsrâiloğulla-rımn Hz. Musa’ya dedikleri gibi: Git, sen ve Ralbbm savaşın. Biz, burada oturanlardanız, demeyeceğiz. Git, sen ve Rabbm savaşın. Biz de sizinle birlikte savaşanlardanız, diyeceğiz. O gün ‘bu cevâbı veren Mikdâd İbn Amr el-Kindî (r.a.) idi. Nitekim İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Vekî, Tank İbn Şihâb’dan nakletti ki; Mikdâd, Bedir günü Hz. Pey­gambere şöyle demiş : Ey Allah’ın ‘Rasûlü, biz îsrâiloğullarmın Hz. Mû-sâ’ya dedikleri gibi, «Git, sen ve Rabbın savaşın. Biz burada oturanlar­danız» demeyeceğiz. Aksine; «Git, sen ve Rabbın savaşın. Biz de sizinle birlikte savaşanlardanız.» diyeceğiz. Ahmed İbn Hanbel bu yolla böyle rivayet eder. Diğer bir yolla da şöyle rivayet eder : Bize Esved İbn Âmir, Târik İbn Şihâb’dan nakletti ki; o, Abdullah İbn Mes’ûd’un şöyle dediğini anlatmış : Ben, Mikdâd’ı öyle bir manzarada gördüm ki; onun arkadaşı olmam, benim için onun ağırlığınca değerden daha sevimli­dir. Rasûlullah (s.a.) müşriklere karşı müslümanları savaşa davet eder­ken, Mikdâd peygambere gelip dedi ki: Allah’a andolsun ki ey Allah’ın Rasûlü, biz İsrâiloğullarının Hz. Musa’ya dedikleri gibi; «Git, sen ve Ratobın savaşın. Biz, burada oturanlardanız.» demeyeceğiz. Aksine se­nin sağında ve solunda, önünde, arkanda savaşacağız, demişti. Abdul­lah İbn Mes’ûd der ki: Ben, Rasûlullah (s.a.) in yüzünün bu söz üze­rine aydınlandığını ve sevinçle dolduğunu gördüm. Buhârî de bu ha­dîsi; el-Mağâzî ve et-Tefsîr bölümünde muhtelif yollarla rivayet eder. Tefsir kitabındaki hadîsin metni şöyledir : Abdullah îbn Mes’ûd der ki: Mikdâd, Bedir günü şöyle demiş : Ey Allah’ın Rasûlü, biz sana İs­râiloğullarının Hz. Musa’ya dedikleri gibi, «Git, sen ve Rabbın savaşın. Biz, burada oturanlarız.» demeyeceğiz. Aksine ‘biz de seninle beraberiz, diyeceğiz. Bunun üzerine sanki Rasûlullah (s.a.) bu sözden sevinçle dolmuştu. Ayrıca Buhârî bu hadîsi Vekî kanalıyla… Tarık’tan rivayet eder. İbn Cerîr der ki: Bize Bişr… Katâde’den nakletti ki; o, şöyle de­miş : Bize anlatıldığına göre; Hudeybiye günü müşriklerin müslüman-ların Kâ’be’de kurban kesmelerini ve hacc etmelerini engelledikleri sı­rada, Rasûlullah (s.a.) ashabına şöyle demiş : Ben, kurbanları götürür ve Kâ’be’de keserim. Bunun üzerine Mikdâd İbn Esved demiş ki: Al­lah’a andolsun ki İsrâiloğullarından bir topluluk gibi olmayacağız. Hani onlar peygamberlerine; «Git, sen ve Rabbm savaşın. Biz, burada otu­ranlardanız» demişlerdi. Biz bunun aksine olarak; «Git, sen ve Rabbın savaşın. Biz de sizinle birlikte savaşanlardanız.» diyeceğiz. Rasûlullah’m ashabı bu sözü işitince; Hz. Peygamberin arkasında toplandılar. Eğer bu olay Hudeybiye günü cereyan etmişse aynı sözü Mikdâd’ın Bedir gü­nü de söylemiş olması muhtemeldir.

«Demişti ki: Rabbım, ben ancak kendime ve kardeşime sahibim. Artık bizimle fasıklar güruhunun arasını ayır.» İsrâiloğulları savaşmak­tan kaçınınca; Hz. Musa, kızarak ve onların aleyhinde beddua ederek, «Rabbım, ben ancak kendime ve kardeşime sahibim» demişti. Onlardan hiç kimse bana itaat etmez. Allah’ın emrine bağlanmaz. Ben ve karde­şim Harun’dan başka hakka koşmazlar. Öyleyse «Artık bizimle fâsıklar güruhunun arasını ayır.» Avfî, İbn Abbâs’tan naklen der ki: Benimle onların arasında hükmünü ver, demektir. Ali İbn Ebu Talha da İbn Ab­bâs’tan böyle dediğini nakleder. Dahhâk ise; benim ve onların arasında hükmünü ver. Bizimle onların arasım aç, demek olduğunu bildirmiştir. Başkaları da, bizimle onların arasını ayır, demek olduğunu belirtmiş­lerdir.

(…………………..)

«Buyurmuştur ki: Orası onlara kırk yıl haram edildi. Yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşacaklar.» Mûsâ. (a.s.) onları cihâda davet edince; İsrâiloğulları cihâddan yüz çevirdikleri için, Allah onların aleyhlerinde hüküm vererek kırk yıl oraya girmelerinin yasaklandığını ilân etti. Onlar, kırk yıl süreyle çölde bir çıkış yolu bulmaksızın başıboş dolaşıp durdular. Bu esnada çok garîb şeyler oldu. Büyük hârikalar gerçekleşti. Allah onlan, bulutla gölgelendirip üzerlerine kudret helvası ve bıldırcın eti gönderdi. Katı taştan akar su çıkardı. Bu taşı hayvanlarının üzerin­de gittikleri yere taşıyorlardı. Hz. Mûsâ, asâsıyla taşa vurunca; taştan oniki göze fışkırıyoniu. Her kabile birinden içiyordu. Ve daha buna benzer Allah’ın îmrân oğlu Musa’yı te’yîd ettiği mucizeler gerçekleşti. Orada Tevrat indirildi. Hükümler teşri’ kılındı. Ahid kubbesi yapıldı. Buna zaman kubbesi de denir.

Yezîd İbn Hârûn der ki: Esbât İbn Zeyd… Saîd İbn Cübeyr’den nakletti ki; o, ben Abdullah İbn Abbâs’a bu âyeti sorduğumda Abdullah şöyle dedi, demiştir : Kırk yıl çölde kaybolup gittiler. Her gün sabah akşam geziyorlar, bir yerde durmuyorlardı. Sonra Allah, onların üze­rine bulutu gölgelik yaptı ve bıldırcın etiyle, kudret helvasını gönderdi. Bu hadîs, fitneler hadîsinden bir parçadır. Sonra Hârûn (a.s.) vefat etti. Ardından da üç yıl sonra Mûsâ Kelîmullah vefat etti. Allah, ara­larında Mûsâ oğlu İmrân’ın yerine halîfe olarak Yûşa’ İbn Nûn’u pey­gamber yaptı. Bu esnada İsrâiloğullarının bir çoğu öldüler. Yûşa’ ve Kâlib’den başka kimsenin kalmamış olduğu söylenir. Bu sebeple bazı müfessirler derler ki: «Orası onlara haram edil­di.» kavli üzerinde tâm olarak durmak lâzımdır. Sonra arkasından man-sûb olarak «kırk yıl yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşa­caklar» diye mânâ vermek gerekir. Bu süre dolunca Yûşa îbn Nûn (a.s.) veya bu nesilden geriye kalmış olan diğer İsrail peygamberleri, onları Kudüs’e yöneltti. Kudüs’ü kuşattılar ve cum’a günü öğleden sonra Kudüs’ü fethettiler. Güneş batmak üzere iken sebt gününün girmesin­den endîşe ederek, peygamberleri güneşe dedi ki; sen de me’mûrsun, ben de me’mûrum, gitme, biraz daha üzerimizde dur. Kudüs fethedilin-ceye kadar Allah, güneşi üzerlerine tuttu ve göndermedi. Ve Allah, Yûşa1 İbn Nûn’a İsrâiloğullannın Kudüs’e girdikleri zaman, kapısından secde ederek girmelerini emretti ve hittâ yani günâhla­rımızı bağışla, demelerini bildirdi. Ama onlar, kendilerine emredilen şeyi değiştirerek arkaları üstü Kudüs’e girdiler. Ve bir arpa tanesi diye söyleniyorlardı. Bu husus, Bakara sûresinde geçmişti.

İbn Ebu Hatim der ki: Bana babam… İbn Abbâs’tan nakletti ki; o, «Orası onlara kırk yıl haram edildi. Yeryüzünde şaşkın şaşkın dola­şacaklar.» âyeti konusunda şöyle demiş : Onlar kırk yıl şaşkın şaşkın dolaştılar. Yaşı kırkı aşanlarla birlikte Hz. Mûsâ ve Hârûn çölde vefat ettiler. Kırk yıl geçince, Hz. Musa’dan sonra işi ele almış olan Yûşa’ İbn Nûn onları canlandırdı. Kudüs’ü fethettiren de odur. Ve onun için, bu gün cum’a günüdür, dediği nakledilir. Şöyle ki onlar, Kudüs’ü fethet­mek üzere iken güneş batmaya yaklaştı. Cumartesi gecesi girerse sebt gününün girmesinden (Sebt gününde çalışmak haram olduğundan) en­dîşe ederek güneşe; ben de me’mûrum, sen de me’mûrsun, dediği nak­ledilir. Bunun üzerine güneş batmamış, durmuş ve neticede onlar, Ku­düs’ü fethetmişti. Kudüs’te misli görülmemiş bir mal ve mülk buldular. Hz. Yûşa’, buldukları şeyi ateşe atmalarını söylediyse de, kimse getir­medi. Bunun üzerine; siz hile yapıyorsunuz, dedi ve her sıbtm reisini çağırdı —ki bunlar oniki kişiydiler— onlardan bîat aldı ve her bir kişinin elini, kendi elinde birleştirdi. Ve dedi ki: Çalınan mal; senin yanındadır, onu çıkar. O, altından bir buzağı başı çıkardı. Yakuttan göz­leri, inciden dişleri vardı. Hz. Yûşa’ kurbanla birlikte onu da koydu. Ateş gelip hepsini tüketti. Bu rivayetin sahîh bir de şahidi vardır.

İbn Cerîr Taberî bu âyetteki kavlinin ifâdesinin âmili olduğunu söyler ve İsrâiloğullarmin çölde kaldıkları kırk yıl boyunca, Kudüs’e giremedikleri ve başıboş çölde dolaşıp durdukları görüşünü tercih eder. Sonra da şöyle der : Nihayet Mûsâ (a.s.) ile birlikte çıktılar. Allah onlara, mukaddes evin fethini mü­yesser kıldı. Sonra buna delil olarak der ki: Geçmişlerin haberlerini bi­len bilginlerin icmâ’ına göre, Ûç İbn Unk’u öldüren Mûsâ (a.s.) dır. Ve der ki: Eğer Hz. Musa’nın Ûç İbn Unk’u öldürmesi, çöle düşmezden önce olsaydı, İsrâiloğulları Amâlika’dan korkmazlardı. İşte bu olay da göste­riyor ki; Ûç İbn Unk’un öldürülmesi, çölden döndükten sonradır. Ve yine Taberî der ki: Ulemânın icmâ’ına göre; Berâm İbn Bâûrâ, Mûsâ (a.s.) nın aleyhindeki çağrıya uyarak zorba bir topluluk olan Amâlika’ya yardım etmişti. Bu olay, ancak çölden döndükten sonra olmuştur. Çünkü onlar, çölden evvel Mûsâ ve kavminden korkmuyorlardı. İbn Cerîr Taberî’nin istidlal şekli böyledir. Sonra TaJberî der ki: Bize Ebu Küreyb.,. Abdullah İbn Abbâs’tan nakletti ki; o, şöyle demiş : Hz. Mû-sâ’nuı asası on zira’ idi, Hz. Mûsâ on zira’ sıçrayabildi ve boyu da on zira’ idi. Hz. Mûsâ sıçradı ve ancak Ûc İbn Unk’un aşığına isabet etti-rebildi ve böylece onu öldürdü. Hattâ onun eğe kemiği, bir yıl boyunca Nil halkı tarafından köprü olarak kullanılmıştır. Keza Muhammed îbn Beşşâr, Ebu İshâk Nevf el-Bekkâlî’den şöyle dediğini nakleder : Ûç İbn Unk’un tahtı sekizyüz zira’ idi. Hz, Musa’nın boyu on zira’, asası on zira1 idi. On zira’ da yerden yukarı fırlamıştı. Ancak böylece Ûc îbn Unk’un aşığına isabet ettirebilmiş ve onu öldürmüştü. O, halkın üzerin­den geçtiği bir köprü olarak kullanılmıştı.

«Artık sen fâsıklar güruhu için tasalanma.» Bu da Hz. Musa’yı te-sellî içindir. Yani; sen, onlar hakkında üzülüp tasalanma. Ben onların aleyhinde ne hüküm vermişsem, onlar buna lâyık ve müstehaktırlar.

Bu kıssa, Yahudilerin Tezâletlerini açığa çıkarmakta Allah’a ve Rasûlüne muhalefet ederek, Allah’ın kendilerine emrettiği cihâd buy­ruğuna itâattan döndüklerini. belirtmektedir. Düşmana karşı sabredip direnmek ve savaşmak onların nefislerine zor geldi. Halbuki aralarında Allah’ın Rasûlü, Kelimi ve o günkü yaratıkların en seçkini olan Hz. Mûsâ vardı. Mûsâ onlara yardım ve zafer vaadediyordu. Ayrıca onlar; Allah’ın düşmanları Firavun’a nasıl eziyyet ve baskı yaptığını onu ve askerlerini denizde boğduğunu görmüşler ve bizzat yaşamışlardı. Göz­lerinin önünde cereyan eden bu olayın üzerinden henüa çok zaman geçmemişti. İşe bakın ki, onlar, şimdi hazırlık ve savaş gücü bakımın­dan Mısır diyarının onda biri nisbetinde dahi olmayan bir beldede sa­vaşmaktan kaçmıyorlar. Böylece onların, özel ve genel davranışların-daki çirkinlik ortaya çıkmış ve hiçbir Örtünün kapatamayacağı reza­letleri meydana dökülmüştür. Ayrıca bunlar, bilgisizlik içerisinde yüzü­yor, sapıklık içerisinde koşuyorlardı. Ve onlar, Allah’ın kin duyduğu ve düşman olduğu kimselerdi. Böyle olduğu halde «biz, Allah’ın çocukları ve dostlarıyız» diyorlardı. Allah; onların yüzünü çirkinleştirerek içle­rinden bir kısmını domuzlar, bir kısmını maymunlar haline çevirdi ve onları la’netine müstehak ederek yakıcı ateşinin içerisine gönderdi. Orada sürekli kalmaları için hüküm verdi. Hamd Allah’a olsun ki; her yönden bu söylediklerini gerçekleştirmiştir.[21]

İzahı

Güneşe «sen de me’mûrşun ben de me’mûrum, Allah’ım onu üze­rimizde tut.» sözüne gelince Şeyh Muhyiddîn der ki: Kâdî İyâz şöyle dedi: İnsanlar, burada söz konusu edilen güneşin tutulması konusunda ihtilâf etmişlerdir. Bazıları derler ki: Güneş geriye çevrilmiştir. Bazı­ları da durdurulmuştur, geriye çevrilmemiştir, derler. Denildi ki: Ha­reketi yavaşlatılmıştır. Bütün bunlar peygamberlerin mucizelerinden-dir. Kâdî İyâz der ki: Kendisinin üzerine güneş tutuklanan kişi Yûşa’ îbn Nûn’dur; Kâdî İyâz der ki: Rivayete göre, bizim peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.) in üzerine de iki defa güneş tutulmuştur. Birisi Hen­dek savaşında ikindi namazını kılamayıp güneşin batması üzerine Allah Teâlâ güneşi geri getirmiş ve Hz. peygamber ikindi namazını kılmıştır. Tahâvî, bu olayı naklettikten sonra, hâdisenin râvîleri güvenilir’râvî-lerdir, demiştir. İkincisi, mi’râc gecesinin sabahında kervanın güneşin batışıyla geldiğini haber vermesi üzerine kervanın beklenilmesi sıra­sında olmuştur. Bunu da Yûnus İbn Bükeyr zâid hadîslerde İbn İshâk’m Sîret’inden nakletmiştir. Vehb İbn Münebbih der ki: Sonra Yûşa’ İbn Nûn öldü ve Efratın dağına gömüldü. Yüzyirmiajtı yaşındaydı. Onun yönetimi, Hz. Musa’dan sonra yirmiyedi sene olmuştu. Denildi ki, Erîha şehrini fetheden Mûsâ Aleyhisselâm’dır. Yûşa’ İbn Nûn da, İsrail oğul­larından kalanlarla beraber önde yürümüştü. Yûşa’, şehre girmiş ve azgınlarla .savaşmıştı. Sonra oraya Hz. Mûsâ girmiş ve Allah’ın dilediği bir müddet orada ikâmet etmişti. Sonra Allah Teâlâ Hz.. Musa’nın canını almıştı. Kimse o’nun kabrinin nerede olduğunu bilmez. Bu, kavillerin en doğrusudur. Çünkü bilginler, Ûç İbn Unk’u öldürenin Hz. Mûsâ ol­duğu konusunda ittifak etmişlerdir. Bu görüş, aynı zamanda Taberî’nin tercih ettiği görüştür. Taberî Süddî’den nakleder ki; o, şöyle demiş : Hz. Mûsâ kavmine kızdı ve onların aleyhinde beddua ederek; Rabbim, ben ‘kendimden ve kardeşimden başkasına sahip değilim, dedi ve bu âyeti sonuna kadar okudu. Allah Azze ve Celle de buyurdu ki; Onların oraya girmeleri, kendilerine yasaklanmıştır. Kırk yıl boyunca çölde dola­şacaklardır. Onlar çöle sürülünce, Mûsâ pişman oldu. Kendisine itaat eden kavmi Musa’ya gelerek dediler ki; ey Mûsâ bize ne yaptın? Onlar çölde kaldılar. Çölden çıkınca bıldırcın eti ve kudret helvası üzerlerin­den alındı. Bu sırada Mûsâ ile Ûc İbn Unk karşılaştılar. Hz. Mûsâ on zira’ sıçradı. Asası da on zira’ idi. Kendisinin boyu ise, on zira’ idi. An­cak böylece Ûc İbn Unk’un aşığına isabet ettirebildi ve onu öldürdü. Ta­berî der ki: Eğer Hz. Mûsâ Ûc İbn Unk’u çöle düşmesinden önce öl­dürmüş olsaydı, İsrail oğulları cesaretsizlik göstermezlerdi. Çünkü Ûc İbn Unk, azgınların en büyüklerindendi. Nûn’dan” rivayet edilir ki, o şöyle demiş : Ûc İbn Unk’un tahtı sekizyüz zira’ idi. Eskilerin haberle­rini bilenler derler ki, Bel’âm İbn Bâurâ, Mûsâ Aleyhisselâm’ın duasında azgınlara yardımcı olanlardandı. Çünkü o, ism-i A’zam’ı biliyordu. Mûsâ Aleyhisselâm onun hakkında da duâ etti. İnşâallah onun kıssası A’râf sûresinde gelecektir.[22]

27 — Onlara Âdem’in iki oğlunun kıssasını doğru ola­rak anlat. Hani ikisi birer kurban sunmuşlardı da; biri-ninki kabul edilmiş, diğerininki kabul edilmemişti. O: An-dolsun seni öldüreceğim, deyince, (kardeşi) : Allah, ancak müttakilerden kabul eder, demişti.

28 — Beni öldürmek için elini bana uzatırsan; ben, seni öldürmek için elimi sana uzatmam. Muhakkak ki ben, âlemlerin Rabbı olan Allah’tan korkarım.

29 — Dilerim ki, sen benim günâhımı da, kendi günâ­hını da yüklenip cehennemliklerden olasın. Zâlimlerin ce­zası da budur.

30 — Bunun üzerine kardeşini öldürmekte nefsine uydu ve onu öldürdü de, hüsrana uğrayanlardan oldu.

31 — Sonra Allah, kardeşinin ölüsünü nasıl gömece­ğini göstermek için, ona yeri eşeleyen bir karga gösterdi. Yazıklar olsun bana, bu karga gibi bile olmaktan âciz kal­dım da kardeşimin ölüsünü örtemedim, dedi. Pişmanlık duyanlardan oldu.

Hz. Âdemin İki Oğlu

Allah Teâlâ; zulmün, kıskançlığın, vahîm akıbetini; Hz. Âdem’in soyundan gelen iki oğlunun —Cumhûr’un kavline göre bunlar; Hâbîl ve Kabil’dir.— hikâyesini anlatarak bildiriyor. Hâbîl ile Kabil’den birinin diğerine nasıl saldırdığını, zulüm ve kıskançlık yüzünden Allaiı’ın di­ğerine lütfettiği nimeti çekemeyip öldürdüğünü ve Allah’a sun­duğu kurbanı kabul etmesini istemediğini anlatıyor. Böylece öldürülen, günâhları yok olup cennete gitmiş, öldüren de dünya ve âhirette hüsra­na mahkûm olarak kaybetmiştir. >

«Onlara Âdem’in iki oğlunun kıssasını doğru olarak anlat.» Domuz­dan ve maymundan arkadaşları bulunan Yahudilere ve benzerlerine Âdem’in iki oğlunun; Hâbîl ve Kabil’in haberini naklet. Nitekim bu haberi selef ve haleften bir çokları nakletmişlerdir. «Doğru olarak.» Yani yalan ve karışıklığa yer vermeden, vehim ve tebdil, arttırma ve eksiltmeye mahal bırakmaksızın olduğu gibi, apaçık anlat. Nitekim aynı anlamda Allah Teâlâ; «Doğrusu bunlar apaçık kıssalardır.» buyur­makta; «Sana onlann kıssalarını hak üzere anlatırız» demektedir. Ke­za; «Bu, Meryem oğlu îsâ’nm hak sözüdür» diyerek aynı ifâdeyi kul­lanmıştır.

Selef ve haleften birçok kişinin zikrettiğine göre; Hâbîl ile Kabil’in kıssası şöyle cereyan etmişti: Allah Teâlâ, zaruret hali mevcûd olduğu için Hz. Âdem’in erkek çocuklarının kız çocuklarıyla evlenmesini em­retmişti. Ve söylendiğine göre; Hz. Âdem’in, her batından bir erkek bir de dişi çocuğu doğuyordu. Ve bir batındaki dişiyi, öbür batındaki erkek­le evlendiriyordu. Hâbîl’in bacısı çirkin, Kabil’in bacısı ise güzeldi. Kâ-bîl, öz kardeşini tercih etmek istedi. Hz. Âdem ise buna müsâade et­medi. Ancak Allah’a bir kurban takdîm etmeleri gerektiğini; kimin kurbanı kabul edilirse, Kabil’in bacısının ona âit olacağını bildirdi. Hâbîl ve Kâbîî kurbanlarını sundular. Hâbîl’in kurbanı kabul edildi. Kâbîl’inki edilmedi. Ve netice, Allah’ın kitabında anlattığı gibi oldu.

Süddî, Ebu Mâlik ve Ebu Salih kanalıyla îbn Aobâs’tan, Hürre ka­nalıyla da İbn Mes’ûd’dan ve Hz. Peygamberin ashabından bir toplu­luktan nakleder ki; Hz. Âdem’in erkek çocuğuyla beraber bir de kız çocuğu doğardı ve Âdem bir batındaki kızla diğer batındaki erkeği evlendirirdi. Nihayet adı Hâbîl ve Kâbîl olan iki oğlu dünyaya geldi. Kâbîl, tarımla uğraşırdı. Hâbîl ise mülk sahibi idi. Kâbîl yaşça büyük­tü ve onun bacısı Hâbîl’in bacısından daha güzeldi. Hâbîl, Kabil’in ba-cısıyla evlenmek istedi. Kâbîl buna engel olarak; o benim kızkardeşim-dir, benimle birlikte doğdu ve senin kız kardeşinden daha güzeldir. Bu sebeple onunla evlenmeye ben daha çok hak sahibiyim, dedi. Babası onun Hâbîl’le evlenmesini emretmişti. Ancak Kâbîl kabul etmedi. Bu­nun üzerine iki kardeş Allah Azze ve Celle’ye birer kurban takdîm ederek hangisinin daha haklı olduğunu öğrenmek istediler. Hz. Âdem or­tada yoktu. Mekke’ye gelmiş, Kâ’be’ye hizmet ediyordu. Allah Azze ve Celle buyurdu ki: Benim; yeryüzünde bir evim olduğunu biliyor mu­sun? Âdem; Allah’a andolsun ki hayır, dedi. Cenâb-ı Hak, Benim Mek­ke’de bir evim var. Buraya gidiver, buyurdu. Hz. Âdem gökyüzüne, bir süre çocuğumu yanına emânet al, dedi. Gökyüzü, bundan kaçındı. Yer­yüzüne dedi. O da kaçındı. Dağlara dedi. Onlar da kaçındılar. Kabil’e dedi. O peki git ve dön, aileni istediğin gibi yanında bulursun, dedi. Hz. Âdem gidince; Kâbîl, HâbîTe karşı öğünerek; ben ona daha lâyı-kım, çünkü o, hem benim süt kardeşim, hem de ben senden daha bü­yüğüm ve babanızın yerine geçecek büyük oğluyum, dedi. Kâbîl bir kur­ban verdi. Hâbîl de yağlı bir keçi kurban etti. Kâbîl; bir bağ sümbül verdi ve ondan büyük bir başak buldu”. O başağı ovalayarak yedi. Bunun üzerine ateş indi ve Hâbü’in kurbanını aldı. Kabil’in kurbanını olduğu gibi bıraktı. Kâbîl kızarak; ya seni öldürürüm, ya da kız kardeşimle evlenemezsin, dedi. Hâbîl ise; Allah, ancak kendisinden korkanların kurbanım kabul eder, dedi. Bunu İbn Cerîr Taberî rivayet eder.

İbn Ebu Hatim derki: Bize Hasan İbn Muhammed… İbn Huşeym’-den rivayet etti ki; o, şöyle demiş :-Saîd İbn Cübeyr’le birlikte bulunu­yordum. O, bana nakletti ki; İbn Abbâs şöyle demiş : Allah kişinin kendi ikizi olan kızkardeşini nikahlamasını yasaklamış ve öbür kardeşleriyle nikâhlanmasını emretmişti. Ve Hz. Âdem’in bir karında; biri erkek biri kız iki çocuğu oluyordu. İşte bu sırada çok güzel bir kızı oldu. Onun karşısında çok çirkin bir kızı daha oldu. Çirkin kızın erkek kardeşi dedi ki; kızkardeşini benimle nikahla. Ben de kızkardeşimi seninle nikahla­yayım. O, hayır, ben kızkardeşinii almaya senden daha çok hak sahibi­yim, dedi ve bir kurban kesti. Ne var ki oğlak sahibinin kurbanı kabul edilmiş, ekin sahibinin kurbanı kabul edilmemişti. Bunun üzerine o da oğlak sahibini öldürmüştü. Bu hadîsin isnadı kuvvetlidir.

Bajıa babam, Ebu Seleme kanalıyla… İbn Abbâs’tan nakletti ki, o, «Hani ikisi birer kurban sunmuşlardı.» âyeti konusunda şöyle demiş : Her ikisi de birer” kurban sundu. Koyun sahibi ak, büyük gözlü, boy­nuzlu bir koyun getirdi. Tarla sahibi ise ölçüye tartıya gelmez bir yi­yecek getirdi. Allah koyunu kabul etti ve onu cennete kırk koyun olarak sakladı. İşte Hz. İbrahim’in kestiği koç, bunlardan birisidir. Bu rivaye­tin de isnadı sahihtir.

İbn Cerîr Taberî der ki: Bize İbn Beşşâr… Abdullah İbn Amr’dan rivayet etti ki; Hz. Âdem’in kurban sunan oğullarından birisinin kur­banı kabul edilmiş, diğerininki kabul edilmemişti. Bunlardan birisi tar­la, diğeri de koyun sahibi idi. Her ikisi de birer kurban sunmakla emro-lunmuşlardı. Koyun sahibi olan, koyunlarının en güzelini, en semizini ve en üstününü takdim etti. Bunu yaparken gönül hoşnûdluğu ile yapıyordu. Tarla sahibi olan ise ekininin en kötüsünü ve atıntısını takdim etti. Hem de gönül hoşnûdluğu içinde değildi. Allah Azze ve Celle, ko­yun sahibinin kurbanını kabul etti, tarla sahibinin kurbanını kabul etmedi. İşte bunların hikâyesi, Allah’ın kitabında anlatılan hikâyedir. Abdullah İbn Amr der ki: Ben Allah’a and içerim ki; öldürülen, diğe­rinden daha güçlü idi. Ancak o, sakındığı için kardeşine el uzatmadı. Kıssacı Medîne’li İsmail İbn Râfi’ der ki: Hz. Âdem’in iki oğlu kurban sunmakla emrolunduğunda; birisi koyun sahibiydi. Sürüsü içerisinde en semiz bir koyunu vardı ki onu çok severdi. Hattâ geceleri onu bera­berinde taşırdı. Öyle ki ondan daha sevimli hiçbir malı olmamıştı. Kur­ban takdim etmekle emrolununca Allah Azze ve Celle’ye bu en sevdiği kurbanı sunmuştu. Ve Allah da onu kabul etti. Bu kurban cennette ya­yılıp geziniyordu. Ta ki İbrâhîm (a.s.) e fidye olarak gönderildi. Bunu İbn Cerîr rivayet eder.

İbn Ebu Hatim der ki: Bana babam Muhammed İbn Ali’den nak­letti ki; o, şöyle demiş : Hz. Âdem, Hâbîl ve Kabil’e dedi ki: Rabbım bana ahdetti ki, soyumdan bir kişi meydana gelirse, bir kurban takdim edecek. Siz birer kurban takdim edin ki, sizin kurbanlarınız kabul olu­nursa benim görtlüm aydın olsun. Bunun üzerine her ikisi de kurban sundular. Hâbîl’in koyunları vardı. O, koyunlarının en yengel olanını, malının en iyisini takdim etti. Kabil’in ise ekinleri vardı. O da ekin­lerinin bayatını takdim etti. Hz. Âdem ikisini ve kurbanlarını da alarak dağa çıktı ve kurbanlarını oraya yerleştirdi. Sonra üçü birden oturdu­lar. Ve kurbanlara bakıyorlardı. Allah, bir ateş gönderdi. Kurbanların üzerine yaklaşınca bir boyun çıktı ve Hâbîl’in kurbanını aldı, Kabil’in-kini bıraktı. Sonra her üçü birlikte oradan ayrıldılar. Hz. Âdem Kabil’e Allah’ın buyruğunu bildirdi. Ve dedi ki: Ey Kâbîl, yazıklar olsun sana. Senin kurbanın yerinde bırakıldı. Kâbîl dedi ki.: Sen onu sevdin, kur­banının üzerine duâ ettin de onun kurbanı kabul edildi, benimki bıra­kıldı. Kâbîl Hâbîl’e de dedi ki: Ancak seni Öldürmeliyim ki, senden kur­tulayım. Babam senin için duâ etti, kurbanının üzerinde ibâdet etti. Bunun üzerine senin kurbanın kabul edildi. Hep Hâbîl’i ölümle tehdîd ediyordu. Nihayet bir gece; Hâbîl, sürüsünün yanında geceledi. Âdem dedi ki; ey Kâbîl, kardeşin nerede? O; sen, beni ona bekçi olarak mı göndereceksin? Bilmiyorum, dedi. Hz. Âdem; ey Kâbîl, yazıklar olsun sana, çık ve kardeşini ara, dedi. Kâbîl kendi kendine, bu gece onu öl­dürürüm, dedi ve yanma bir demir aldı. Hâbîl dönmek üzereyken, ken­disini karşıladı ve dedi ki: «Ey Hâbîl, senin kurbanın kabul edildi, be­nimki reddedildi, artık seni öldüreceğim. Hâbîl dedi ki: Ben, malımın en güzelini takdîm ettim. Sen ise, malının en kötüsünü sundun. Allah, ancak güzel olanı ve müttakîlerin kurbanını kabul eder. Hâbîl böyle deyince, Kâbîl kızdı. Demiri kaldırıp başına indirdi. Hâbîl dedi ki: Yazıklar olsun sana ey Kâbîl, sen Allah’a karşı ne yapacaksın? Amelinin cezâsıru nasıl çekeceksin? Kâbîl, Hâbîl’i öldürüp bir çukura attı ve üze­rine toprak yığdı.

Muhammed İbn İshâk, eski kitapları bilen bazı ilim erbabından nakletti ki; Hz. Âdem; oğlu Kıyn- (Kâbîl) e Hâbîl’in ikiz krzkardeşiyle evlenmesini emretti. Hâbîl’e de Kıyn’in ikiz kardeşiyle evlenmesini em­retti. Hâbîl bunu kabul edip razı oldu. Ama Kıyn, karşı çıkarak reddetti. Hâbîl’in kardeşini istemedi. Ve Hâbîl yerine kendi ikiz kızkardeşiyle ev­lenmek istedi. Sonra dedi ki: Biz cennette doğduk, o ikisi ise yeryüzün­de doğdu, ben kızkardeşime daha çok lâyıkım. Eskilerin kitabını bilen bazı ilim erbabı dediler ki: Kıyn’in kız kardeşi, insanların en güzeli idi. Bunun için onu kardeşinden kıskandı ve kendisi almak istedi. Hangi­sinin doğru olduğunu en iyi Allah bilir. Kabil’e ba’bası dedi ki: Yavru-cağızım, o senin için helâl değildir. Kâbîl, babasının sözünü dinlemek istemedi. Babası dedi ki: Yavrucağızım, öyleyse bir (kurban takdim et. Aynı şekilde kardeşin Hâbîl de bir kurban takdîm etsin. Hanginizin kur­banı kabul edilirse o, kıza daha lâyıktır. Kıyn, toprağı ekmekle meş­guldü. Hâbîl ise, sürü otlatıyordu. Kıyn, buğday sundu. Hâbîl ise, ko­yunlarının en güzellerinden bir seçme koyun sundu. —Bazıları da der­ler ki; Sığır kurban etti.– Allah Teâlâ, beyaz bir ateş gönderdi ve bu ateş Hâbîl’in kurbanını yedi, Kıyn’in kurbanını bıraktı. Böylece kabul edilecek kurban yerini bulmuş oluyordu. Bunu İbn Cerîr TaJberî riva­yet eder.

Avfî, İbn Abbâs’tan naklen der ki: Hz. Âdem’in çocuklarının za­manında sadaka olarak verilecek bir fakîr bulunmadığı için kişi, ancak kurban takdîm ederdi. Âdem’in iki oğlu oturuyorlardı; bir kurban sun-sak, dediler. Kişi kurban takdim ettiği zaman, Allah hoşnûd olursa; onun üzerine bir ateş gönderir ve ateş o kurbanı yerdi. Allah hoşnûd olmazsa ateş sönerdi. Her ikisi de birer kurban takdîm ettiler. Onlardan birisi çoban, diğeri çiftçi idi. Çoban olan, koyunlarının en semizini ve en güzelini takdîm etti. Çiftçi olan, ekinlerinin bir kısmmı sundu. Ateş geldi ve ikisi arasına indi, koyunu yedi, ekini bıraktı. Hz. Âdem’in oğlu bunun üzerine kardeşine dedi ki: Sen, insanlar arasına girip de kendi kurbanının kabul edildiğini benim kurbanımın ise reddedildiğini söy­leyecek misin? Hayır, Allah’a andolsun ki, halk sana ve bana bakıp da senin benden daha hayırlı olduğunu söylememelidir. Öyleyse seni öldü­rürüm. Kardeşi ona günâhım nedir? Allah, ancak müttakîlerin kurba­nını kabul eder, dedi. Bunu İbn Cerîr Taberî rivayet eder.

Bu rivayet; kurbanın, sebepsiz yere ve bir kadın meselesi olmadan takdîm edilmesi gerektiğini ortaya koyuyor. Halbuki daha önce zikret­tiğimiz bir cemâat, bunun bir kadın meselesi şeklinde olduğunu belirt­mişti ki; Kur’an’ın zahirinden de anlaşılan budur. «Hani ikisi birer kurban sunmuşlardı da, birininki kabul edlmiş, diğerinin ki kabul edil­memişti. O, andolsun ki seni Öldüreceğim, deyince; kardeşi, Allah an­cak müttakîlerden kabul eder, demişti.» Âyetin akışı, biri diğerine kız­dığı ve onun kurbanının kabul edilmesini kıskandığı için aleyhinde ha­rekete geçmiş olmasını gerektirmektedir. Cumhur katında şöhret bu­lan görüş uyarınca koyun kurban eden Hâbîl, yemek kurban eden de Kabil’dir. Hâbîl’in koyunu kabul edilmişti. Hattâ îbn Abbâs ve diğer­leri derler ki: İsmâîl peygamberin yerine kurban edilen koç bu idi. Bu görüş uygundur. Ama en iyisini Allah bilir. Kabil’in kurbanı kabul edil­memişti. Selef ve haleften birçok kişinin görüşü budur. Mücâhidin de meşhur olan görüşü böytedir. Lâkin İbn Cerîr, Mücâhid’in; ekin kurban eden Kâbîl idi ve onun takdimi kabul edilmişti, dediğini rivayet ederse de bu; meşhur olan görüşün tersidir. Öyle sanıyorum ki bunu, iyice kaydetmemiştir. Doğrusunu en iyi Allah bilir.

«Allah ancak müttakîlerden kabul eder.» Yani fiiliyle Allah’tan kor-kanlarınkini kabul eder. İbn Ebu Hatim der ki : Bana babam… Temîm’-den nakletti ki; o, şöyle demiştir : Ben, Ebu Derdâ’nın şöyle dediğini duydum: Allah’ım benim beş vakit namazımı kabul ettiğini kesin ola­rak bilmem; bana dünyada bulunan her şeyden daha sevimlidir. Çünkü «Allah ancak müttakîlerden kabul eder.» buyuruyor, tbn Ebu Hatim der ki: Bana babam… Meymûn İbn Ebu Hamza’dan rivayet etti ki; o, şöyle demiştir : Ben Ebu Vâil’in yanında oturuyordum. O sırada yanı­mıza Muâz’m arkadaşlarından Ebu Afîf denilen bir adam geldi. Şakîk İbn Seleme ona dedi ki: Ey Ebu Afîf, bize Muâz İbn Cefoel’den söz eder misin? O, peki, dedi. Ben Muâz’m şöyle dediğini duydum : İnsanlar bir köşede tutuklanırlar. Bu sırada bir münâdî, müttakîler nerdedir? diye seslenir. Onlar kalkarlar. Rahmân’ın sığmağına giderler. Allah, onlar­la kendi arasına perde germez ve onlardan gizlenmez. Ben dedim ki; müttakîler kimlerdir? O,.müttakîler, şirkten ve putlara tapmaktan çe­kinip, samimî ibâdete koşan bir topluluktur ki; onlar cennete gider­ler, dedi.

«Beni öldürmek için elini bana uzatırsan, ben seni Öldürmek için elimi sana uzatmam. Muhakkak ki ben, âlemlerin Raibbı olan Allah’tan korkarım.» Muttaki olması sebebiyle, Allah’ın kurbanını kabul ettiği sâlih kardeşi Kabil’e böyle diyor. Kardeşi kendisini suçsuz yere ölümle tehdîd edince o : «Beni Öldürmek için elini bana uzatırsan, ben seni öldürmek için elimi sana uzatmam.» diyor. Ben, senin yaptığın kötü harekete mukabele etmem. Çünkü mukabele edecek olursam, ikimiz de aynı şekilde suçlu oluruz. «Ben, âlemlerin Rabbı olan Allah’tan kor­karım.» diyor. Senin yapmak istediğin gibi yapmaktan Allah’a sığını­rım. Bu sebeple sabreder ve her şeyi hesaplarım. Abdullah İbn Amr der ki: Allah’a yemîn ederim ki; o, Öbüründen daha güçlü idi. Lâkin takvâsından dolayı mukabele etmekten kaçınmıştı. Bu sebeple Buhârî ve Müslim’in Sahîh’inde Rasûlullah (s.a.) in şöyle buyurduğu sabittir :

îki müslüman, kılıçlarıyla yüzyüze gelirlerse; öldüren de, öldürü­len de ateştedir. Râvî veya orada bulunanlar; ey Allah’ın Rasûlü, öldü­renin ateşte olması doğru. Ya öldürülenin durumu ne oluyor? dediler veya denildi. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: O da arkadaşını öldürmek istiyordu.

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Kuteybe İbn Saîd… Bükeyr İbn Abdullah’dan nakletti ki; Sa’d İbn Ebu Vakkâs, Hz. Osman fitnesi esnasında şöyle demiştir : Ben şehâdet ederim ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu : Öyle fitne gelecek ki; o günde oturan, ayakta durandan daha hayırlı olacaktır. Ayakta duran, gezenden daha hayırlı olacaktır. Gezen, koşandan daha hayırlı olacaktır. İster misin o benim evime girsin ve öldürmek üzere bana elini uzatsın? dedim. O da, Âdem’in oğlu gibi ol, karşılığını verdi. Keza Tirmizî, Kuteybe İbn Saîd’den bu hadîsi rivayet eder ve; hasen hadîstir, der. Ayrıca Ebu Hüreyre Habtoâb İbn Eret, Ebu Bükre, İbn Mes’ûd, Ebu Vâkid, Ebu Mûsâ ve Hz. Âişe de aynı şekilde rivayet ederler. Bazıları da Leys İbn Sa’d’dan rivayet ederek is-nâdda bir başka adamı eklerler. Hafız tbn Asâkîr bu eklenen kişinin, Hüseyn el-Eşcaî olduğunu söyler. Ben derim ki: Bu hadîsi Ebu Dâvûd kendi tarîkıyla… Hüseyn İbn Abdurrahmân el-Eşcaî’den nakletti: O, Sa’d İbn Ebu Vakkâs der ki; ben, ey Allah’ın Rasûlü, ya evime girer ve beni öldürmek üzere elini uzatırsa? diye sordum. Bunun üzerine Al­lah’ın Rasûlü; Âdem’in oğlu gibi ol, buyurarak «Beni öldürmek için elini bana uzatırsan, ben seni öldürmek için elimi sana uzatmam.» âye­tini okudu. Eyyûb el-Sahtiyâm der ki: Bu ümmetten bu âyeti ilk be­nimseyen Affân oğlu Osman (r.a.) dır. İbn Ebu Hatim de bunu rivayet eder.

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Merhum… Ebu Zerr (r.a.) den nakletti ki; o, şöyle demiş : Rasûlullah (s.a.) bir merkebe bindi, beni de terkisine aldı ve dedi ki: Ey Ebu Zerr; insanlara şiddetli bir kıtlık geliverse ve sen yatağından çıkıp mescidine gidemiyecek olsan nasıl yaparsın? Ebu Zerr diyor ki; ben, Allah ve Rasûlü daha iyi bilir, dedim. Rasûlullah buyurdu ki: İffetli ol. Sonra şöyle dedi: Ey Ebu Zerr ister misin ki, insanlara şiddetli bir ölüm geliversin? Ve kulun evi kabri olsun. O zaman ne yaparsın? Ben dedim ki; Allah ve Rasûlü bilir. Rasûlüllah (s.a.) buyurdu ki: Sabret. Sonra devam etti. Ey Ebu Zerr, ister misin ki, insanlar birbirini öldürsünler. Ve neticede Ahcâr el-Zeyt (Medîne’de’ bir yer) kanla dolsun. O zaman ne yaparsın? Allah ve Rasûlü daha iyi bilir, dedim. Rasûlüllah (s.a.) buyurdu ki: Evinde otur ve kapını üstüne kilitle. Ebu Zerr der ki: Ya evimde kendi halime ter-kedilmezsem? dedim. Rasûlüllah (s.a.) buyurdu ki: Sen kendilerin­den olduğun kişilerin arasına gir ve onlardan ol. Ebu Zerr der ki; silâ­hımı alayım mı? dedim. Buyurdu ki: O takdirde sen de onların bulun­duğu duruma iştirak etmiş olursun. Fakat kılıçların parıltısının seni korkutmasından endîşe edersen; Örtünün bir yanını yüzüne kapa ki, se­nin ve onun günâhını engellemiş olasın. Müslim ve Neseî dışındaki Sü­nen ehli, muhtelif yollarla Abdullah İbn Sâmit’ten bu hadîsi rivayet ederler. Ebu Dâvûd ve İbn Mâce ise Hammâd İbn Zeyd kanalıyla… Abdullah İbn Sâmit’ten ve Ebu Zerr’den benzer bir rivayeti naklederler. Ebu Dâvûd der ki; Müşa’s bu hadîste Hammâd İbn Zeyd’den başkasını zikretmedi.

İbn Merdûyeh der ki: Bana Muhammed İbn Ali… Rebî’den nak­letti ki; o, şöyle demiş: Biz, Huzeyfe’nin cenazesinde idik. Bir adamın; ben, Rasûlullah’tan duyduğunu söyleyen bir adamdan işittim ki; Ra­sûlüllah fs.a.) şöyle buyurmuş : Eğer siz savaşırsanız, evimin en uzak köşesine gider, kapanırım. Bir kişi bana gelecek olursa; ona işte bu, senin ve benim günâhımın karşılığıdır. Ben Âdem’in iki oğlunun ha­yırlısı gibi olacağım derim, buyurmuş.

«Dilerim ki, sen benim günâhımı da, kendi günâhını da yüklenip, cehennemliklerden olasın. Zâlimlerin cezası budur.» İbn Abbâs, Mü-câhid, Dahhâk, Katâde ve Süddî; âyetin beni öldürmenin günâhı ve daha önce kendi günâhın anlamına geldiğini söylemişlerdir.

Başkaları da dediler ki: Hâbîl; sen, benim günâhımı yüklenip ha­tâmı sırtlayasın. Ve böylece beni öldürdüğün için kendi günâhını da yüklenesin, demek istemiştir. Mücâhid’in söylediğini bir yerde gör­düm. Ancak galat olmasından korkarım. Çünkü sahîh rivayet, bunun hilaf madır. İbn Cerîr Taberî bununla demek istiyor ki; Süfyân es-Sev-rî’nin Mansûr kanalıyla Mücâhid’den naklettiği «Sen benim günâhımı da» yani beni öldürmekten dolayı işlemiş olduğun günâh ve «kendi günâhım da» daha önce işlemiş olduğun günâhları da «yüklenip ce­hennemliklerden olasın.» îsâ da İbn Ebu Necîh kanalıyla Mücâhid’den benzer bir rivayeti nakleder. Şibil, Ebu Necîh kanalıyla Mücâhidden nakleder ki; o, bu ifâdenin şu mânâya geldiğini söylemiştir: Benim günâhlarımın ve kanımın, senin üzerinde olmasını istiyorum. Böylece sen, her ikisini birlikte yüklenmiş olacaksın.

Ben derim ki; bu konuda insanlar, bu tür sözleri vehm olarak uydurmakta ve aslı astan” olmayan hadîsler zikretmektedirler. Buna göre; katil, maktulün üzerinde hiçbir günâh bırakmaz imiş. Ebu Bekr el-Bezzâr buna benzer bir hadîs rivayet ederse de, bu hadîs onun değildir. Onun rivayeti şöyledir: Bize Amr İbn Ali… Hz. Âişe (r.a.) den nak­letti ki, Rasûlullah (s.a.) : Ölümün acısı, hangi günâhın üzerinden ge­çerse onu siler, buyurmuştur. Bu hadîs, bu şekliyle sahîh değildir. Eğer sahih olsaydı; bu, Allah Teâlâ’nm; ölüm acısını çekmesi sebebiyle öl­dürülenin, bütün günâhlarını bağışlayacağı anlamına gelirdi. Maktulün günâhlarının katile yüklenmesine gelince; böyle bir şey olamaz. Ancak bu husus, bazı şahıslarda aynı zamanda birleşebilir. Şöyle ki; mahşer gününde maktul, katilden kanını taleb eder. ye katilin iyiliklerinden alınarak –zulme uğradığı miktanyla— maktule verilir. Eğer katilin iyiliği tükenirse ve maktul hakkım yeterince almamış olursa; maktu­lün günâhından alınarak kâtüe yüklenir. Belki de maktulün arta ka­lan günâhı, katilin üzerine yüklenir. Bu şekliyle hadîsin, bütün zulüm­ler için geçerli olması sahihtir. Bilindiği gibi, kati, zulümlerin en bü­yüğü ve en ağırıdır. En iyisini Allah bilir.

İbn Cerîr Taberî der ki; Bu sözün doğrusu, şöyle denmesi ve âyetin şöyle te’vîl edilmesidir: (Hâbîl dedi ki:) Ben, senin beni öldürme su­çundan vazgeçmeni istiyorum. îşte âyetteki «Dilerim ki sen benim gü­nâhımı da» kavlinin mânâsı budur. «Kendi günâhını da.» kavline ge­lince; bu, onun öldürme suçundan ayrı olan günâhıdır ki; Allah Azze ve Celle’ye karşı diğer amellerinde işlemiş olduğu günâhlardır. Biz, bu görüşün doğru olduğunu söylüyoruz. Çünkü te’vîl ehlinin bu konuda icmâ’ı vardır. Ayrıca Allah Azze ve Celle, her iş yapanın işine göre le­hinde veya aleyhinde mükâfat alacağını haber vermiştir. Allah’ın mah-lûkâtı hakkındaki hükmü bu olursa; öldürülenin günâhlarının katile yüklenmesi, caiz olmayacaktır. Katil ancak kendisi için yasak olan öl­dürme suçundan ve öldürdüğü kişinin işlemiş olduğu suçlardan değil, kendisinin işlemiş olduğu diğer suçlardan dolayı sorumlu tutulabilir. Taberî’nin ifâdesi budur. Ancak burada o, özetle şöyle bir suâl îrâd et­mektedir : Hâbîl; kardeşi Kabil’in kendisini öldürmesi ve yine kendi­sinin işlemiş olduğu suçlan yüklenmesini nasıl istemiş olabilir? Hal­buki onun kendisini öldürmesi yasak idi. Ve Taberî özetle bu soruya şöyle cevâb vermiştir: Hâbîl; kardeşi kendisini öldürse de, kendisinin onu öldürmeyeceğini kardeşine haber vermiştir. Her halükârda öldürül-se bile suçun kendisinde değil, kardeşinde olmasını taleb ederek bu iş­ten elini çekmiştir. Ben derim ki; bu söz Öğüt alan için öğüt, zorlanan için de zorlamadır. Bunun için Hâbîl «Dilerim ki sen benim günâhımı da, kendi günâhını da yüklenip cehennemliklerden olasın. Zâlimlerin cezası da budur.» demiştir. İbn Abbâs der ki: Onu ateşle korkutmuş ama o korkup vazgeçmemiştir.

«Bunun üzerine kardeşini öldürmekte nefsine uydu ve onu öldürdü de hüsrana uğrayanlardan oldu.» Nefsi ona, kardeşini öldürmeyi hoş’ gösterdi. Teşvik ve tahrik etti. O da bu öğüt ve korkutmadan sonra çekinmeden kardeşini öldürdü. Ebu Ca’fer el-B&kır’dan —ki bu, Mu-hammed İbn Ali İbn Hüseyn’dir— Kabil’in Hâbîl’i elindeki demirle öl­dürdüğü rivayeti yukarda geçmişti, Süddî de, Ebu Mâlik ve Ebu Salih kanalıyla İbn Abbâs’tan, Mürre kanalıyla Abdullah’tan ve peygambe­rin ashabından bazısından nakletti ki; onlar, «Bunun üzerine ‘karde­şini öldürmekte nefsine uydu ve onu öldürdü.» âyeti konusunda şöyle demişlerdir: Onu öldürmek için aradı. Çocuk ondan kaçarak dağların tepesine çıktı. Bir gün sürüsünü otlatırken yanına geldi. Hâbîl uyu-‘ yordu. Kâbîl, bir kayayı kaldırdı ve onunla kardeşinin başım ezdi. Böy­lece Hâbîl öldü. Onu dağ başında olduğu gibi terk edip gitti. Bunu İbn Cerîr rivayet eder. Ehl-i Kitâb’tan bir kısmı da derler ki: Kâbîl, Hâbîl’i boğarak ve vahşî hayvanların öldürülmesi gibi sıkarak öldürdü. İbn Cerîr der ki; Kâbîl, Hâbîl’i öldürmek isteyince, boynunu büküyordu. İblîs, onun karşısına geçip bir hayvanı aldı ve hayvanın başını taşın üzerine koydu. Sonra bir başka taş alıp ‘hayvanın başına vurdu. Ve onu öldürdü. Bunu gören Âdem’in oğlu da kardeşine aynı şeyi yaptı. îbn Ebu Hatim de bunu rivayet etti.

Abdullah îbn Vehb, Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eslem’den, o da babasından rivayet eder ki; babası şöyle demiş: Kâbîl, Hâbîl’i öldür­mek üzere başından tuttu ve yere yatırdı. Başını sıkıyor, kemiklerim eziyor ve nasıl öldüreceğini bilmiyordu. Bu sırada İblîs (Aleyhi’Ha’ne) geldi ve onu öldürmek mi istiyorsun? dedi. Kâbîl* evet, deyince o; şu kayayı al ve başına çal, dedi. Kâbîl kayayı aldı ve başına fırlatarak Hâbîl’in başını ezdi. Sonra İblîs, koşarak Hz. Havva’nın yanma geldi ve; ey Havva; Kâbîl, Hâbîl’i öldürdü, dedi. Hz. Havva ona; vay sana ölüm de neymiş? dedi. Şeytân; artık o yemez, içmez, kımıldamaz, dedi. Havva, ölüm bu mu? dedi. Şeytân, evet deyince, o ~ yüksek sesle bağırıp çağır­maya başladı. Nihayet Hz. Âdem onun sesine geldi ve ne oluyor sana? dedi. Havva onunla konuşmadı. İki kez tekrarladı. Yine konuşmadı. Bu­nun üzerine Hz. Âdem dedi ki: Sen ve kızların bağırıp çağırın. Ben ve, oğullarım bağırıp çağırmayacağız. îbn Ebu Hatim de bunu rivayet eder.

«Hüsrana uğrayanlardan oldu.» Dünya ve âhirette kaybedenlerden oldu. Bundan daha büyük bir kayıp olur mu hiç? îmâm Ahmed İbn Han-bel der ki: Bize Ebu Muâviye ve Vekî… Abdullah İbn Mes’ûd’dan nak-. lettiler ki; Rasûlullah (s.a,) şöyle buyurmuş ; Bir kişi zulümle öldürü-lürse, mutlaka onun-kanından bir miktarı Âdem’in ilk oğlu üzerine olur. Çünkü öldürmeyi ilk kurallaştıran odur. Keza Ebu Davud’un dı­şında diğer bir topluluk, bu hadîsi A’meş tankıyla Abdullah İbn Mes’ûd’ dan rivayet etmişlerdir.

İbn Cerîr Taberî der ki: Bize Ebu Humeyd… Hakîm îbn Hakîm’-den nakletti ki; o, Abdullah İbn Amr’m şöyle dediğini söylemiştir : Er­keklerden cehennem ehlinin en azgını Hz. Âdem’in, kardeşini öldüren oğludur. Onun kardeşini öldürdüğü günden beri, yeryüzünde ne kadar kan dökülmüşse mutlaka ona da bundan bir miktar kötülük bulaşır. Çünkü o, öldürmeyi ilk kurallaştıran kimsedir. İbrâhîm en-Nehaî de der ki: Kim zulüm ile öldürülürse Hz. Âdem’in ilk oğlu ile şeytânın üzerine ondan bir pay ayrılır. Bunu da îbn Cerîr Taberî rivayet eder.

«Sonra Allah ona kardeşinin ölüsünü nasıl gömeceğini göstermek için, yeri eşeleyen bir karga gönderdi. Yazıklar olsun bana, bu karga gibi olmaktan bile âciz kaldım da kardeşimin ölüsünü örtemedim, dedi. Pişmanlık duyanlardan oldu.»

Süddî, sahabelere kadar uzanan kendi isnâdıyla der ki: Çocuk Ölünce kardeşi onu dağda bıraktı. Nasıl gömeceğini bilmiyordu. Bu sı­rada Allah ona iki karga gönderdi. Bunlar birbirleriyle savaştılar. Biri diğerini öldürdü. Sonra yeri kazarak üzerine toprak attı. Kabil bunu görünce «Yazıklar olsun bana, bu karga gibi bile olmaktan âciz kaldım da kardeşimin ölüsünü Örtemedim.)) dedi. Ali İbn Ebu Talha, Abdullah îbn Abbâs’m şöyle dediğini nakleder : Bir karga geldi. Bir başka kar­ganın ölüsünün üzerine —tâm olarak gizleyinceye kadar— toprak attı. İşte bunun üzerine kardeşini öldüren Kâbîl «Yazıklar olsun bana…» dedi. Dahhâk da İbn Abbâs’tan nakleder ki; o, şöyle demiş : Kâbîl, kar­deşini bir yıl boyunca boynunda bir heybede taşıdı. Nihayet, Allah ona iki karga gönderdi. Onların gezindiklerini görünce «Yazıklar olsun ba­na.» Bu karga gibi bile olmaktan âciz kaldım, dedi ve kardeşini gömdü. Leys İbn Ebu Selîm, Mücâhid’den nakleder ki; o, şöyle demiş : Kâbîl, kardeşinin ölüsünü üç sene omuzunda taşıyıp ne yapacağını bilmiyor­du. Nihayet yere koyduğunda bir karganın, bir başka kargayı göm­düğünü gördü ve «Yazıklar olsun bana…» dedi. Bunu îbn Cerîr ve İbn Ebu Hatim naklederler. Âtiyye el-Avfî der ki: Kâbîl, Hâbîl’I öldürünce pişman oldu ve beraberine aldı. Ancak o, bir süre sonra kokuştu. Bu­nun üzerine kuşlar ve yaban hayvanları üşüşüp ne zaman atacağım bekleşmeye başladılar. O zaman onu yiyeceklerdi. İbn Cerîr Taberî bu rivayeti nakleder.

Muhammed İbn İshâk eskilerin kitaplarını bilen bazı kimselerden naklederek dedi ki: Kâbîl, Hâbîl’i öldürünce; ölüsü elinde kaldı. Onu nasıl gizleyeceğini bilmiyordu. Çünkü —eskilerin zannına göre— Âdeni-oğullan arasında ilk ölü ve ilk maktul oydu. Bunun üzerine «Allah kar­deşinin ölüsünü nasıl gömeceğini göstermek için, ona yeri eşeleyen bir karga gönderdi. Yazıklar olsun bana, bu karga gibi olmaktan bile âciz kaldım da kardeşimin ölüsünü örtemedim, dedi. Pişmanlık duyanlar­dan oldu.» Tevrat ehlinin iddiasına göre; Kıyn, kardeşi Hâbîl’i öldürünce, Allah Azze ve Celle ona dedi ki: Ey Kıyn, hani kardeşin Hâbîl? O, bilmiyorum, ben onu gözetici değilim, dedi. Allah Teâlâ buyurdu ki: Kardeşinin sesi yeryüzünden bana sesleniyor. Sen; şu anda ağzını açmış ve senin elinde kardeşinin kanını içmiş olan toprak tarafından la’net-lenmişsin. Sen, yeryüzünde çalıştığın sürece, o sana ekinini vermeye­cektir. Neticede sen ürkmüş bir şekilde yeryüzünde başı boş dola­şacaksın.

«Pişmanlık duyanlardan oldu.» Hasan el-Basrî der ki: Allah Teâlâ hüsrana uğradığını bildirdikten sonra, pişmanlık duyduğunu bildire­rek onun hasretini arttırmıştır.

Bu kıssa ile alâkalı müfessirlerin sözleri bunlar. Hepsi de Kur’an’da açıkça anlatıldığı ve hadîsde belirtildiği gibi bu iki kişinin Hz. Âdem’in ilk çocuğunun, işlenen her öldürme suçundan bir pay alacağını ve öl­dürmeyi ilk kurallaştıranın o olduğunu bildirmektedirler. Bu husus çok açık ve aşikârdır. Ancak îbn Cerîr Taberî der ki: Bana İbn Vekî… Hasan el-Basrî’den nakletti ki; o, şöyle demiş : Kur’an’da sözü edilen bu iki kişi İsrâiloğu Harındandı. Âdem’in kendi sulbünden çocukları de­ğildi. Kurban da îsrâiloğullanndan idi. Âdem, ilk ölen kimsedir. Bu rivayet gerçekten garîb olduğu gibi isnadı üzerinde de durulması ge­rekir.

Abdürrezzâk da, Ma’nıer kanalıyla Hasan’dan nakleder ki; Rasû-lullah (s.a.), şöyle buyurmuştur: Âdem (a.s.) in iki oğlunun kıssası, bu ümmete örnek olarak verilmiştir. Siz, onlardan en iyisini örnek edi­nin. İbn Mübarek de Âsim el-Ahvel kanalıyla Hasan’dan rivayet eder ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: Allah Âdem’in iki oğlunu sizin için örnek vermiştir. Siz onlardan iyisini alın, kötüsünü atın. Keza bu hadîsi Bekr İbn Abdullah el-Müzenî de’mürsel olarak rivayet eder. Bu rivayetlerin hepsini İbn Cerîr Taberî nakleder. -Salim İbn Ebu Ca’d der ki: Âdem’in oğlu kardeşini öldürünce; Âdem, yüz sene üzgün ve hiç gülmeden yaşadı. Sonra onun yanına gelinerek kendisine denildi ki: Allah seni diriltsin ve güldürsün. İbn Cerîr arkasından şöyle der: İbn Humeyd bize… Ebu İshâk el-Hemedânî’den nakletti ki; Ali İbn Ebu Tâlib şöyle demiş : Âdem’in oğlu kardeşini öldürünce Âdem ağladı ve şöyle dedi:

Ülkeler değişti, içinde olanlar da. Çirkin ve değişik toprağın rengi artık. Renkler değişti, tatlar da. Azaldı yüzlerdeki tebessüm ve tatlılık. Hz. Âdem (a.s.) e şöyle cevâb verildi: Habîl de babası da birlikte öldürüldü. Canlı adam, kesilmiş ölü gibi oldu.

Mücâhid ve İbn Cübeyr’in rivayetine göre; Kâbîl, çabucak cezalan­dırıldı. Onun öldürüldüğü gün bacağıyla baldırından asıldı. Ne tarafa yüzünü, dönerse, onu cezalandırmak ve sindirmek için Allah, güneşi o tarafa çeviriyordu. Bir hadîste Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurur: Şüp­hesiz ki Allah’ın dünyada acele cezalandırması en uygun olan günâh; isyan ve sıla-i rahm’i koparmaktır. Ayrıca âhirette sahibi için sakla­nacaktır. Hâbîl ve Kabil’in fiilinde bu ikisi birleşmişti. Doğrusu biz, Al­lah içiniz ve yine Allah’a döneceğiz.[23]

32 — Bundan dolayı îsrâiloğullannın üzerine yazdık ki: Her kim, bir kimseyi bir kimseye veya yeryüzünde boz­gunculuğa karşılık olmadan öldürürse; bütün insanları öl­dürmüş gibi olur. Kim de, onu diri bırakırsa sanki bütün insanları diriltmiş gibidir. Andolsun ki onlara, peygam­berlerimiz apaçık delillerle geldiler. Bundan sonra da on­lardan bir çoğu gerçekten taşkınlık edenlerdir.

33 _ Allah ve Rasûlü ile savaşanların ve yeryüzünde fesada koşanların cezası; ancak öldürülmek, asılmak, çap-razvârî el ve ayakları kesilmek veya yerlerinden sürülmek­tir. Bu, onlara dünyada rüsvâylıktır. Onlara âhirette de büyük bir azâb vardır.

34 — Yalnız, onlara gücünüz yetmeden önce tevbe edenler müstesnadır. Biliniz, ki, Allah Ğafûr’dur, Rahîm’-dir.

Kısas Hükmü, Suç ve Ceza

Hz. Âdem’in oğlunun, kardeşini zulüm ve düşmanlıkla «öldürme­sinden» dolayı îsrâiloğullarının «üzerine yazdık ki». Yani onlara hüküm koyduk ve bildirdik ki «Her kim, bir kimseyi bir kimseye veya yeryü­zünde bozgunculuğa karşılık olmadan öldürürse; bütün insanları öl­dürmüş gibi olur. Kim de, onu diri bırakırsa sanki bütün insanları di­riltmiş gibidir.» Kısas veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak gibi bir sebep olmaksızın her kim bir cana kıyarsa; ya da sebepsiz ve suçsuz birinin kanını helâl -hale getirirse, sanki o bütün insanlığı öldürmüştür. Çünkü bir canla diğer can arasında fark yoktur. Kim de, bir kişiyi öl-dürmezse ve bunun haram olduğuna inanırsa bu sebeple bütün insanlığı kurtarmış olur.

A’meş ve diğerleri Ebu Salim kanalıyla, Ebu Hüreyre (r.a.) den naklederler ki; o, şöyle demiş : Hz. Osman’ın evinde kuşatıldığı gün, ya­nma girdim ve sana yardım etmek için geldim. Savaşmak güzel olur, ey mü’minlerin emîri, dedim. Ebu Hüreyre diyor ki: O, şöyle dedi: Ey Ebu Hüreyre, sen benimle beraber bütün insanlığı öldürmekten zevk mi duyuyorsun? Ben, hayır dedim. Hz. Osman; öyleyse sen, bir kişiyi öldürürsen sanki tüm insanlığı öldürmüş gibi olursun, dedi. Çekil git, sana izin verilmiştir. Mükâfat verilmiş olarak, mücâzât değil. Ebu Hü­reyre diyor ki: Bunun üzerine ben de çekilip gittim ve savaşmadım.

Aii îbn Ebu Talha, İbn Abbâs’tan nakleder ki; o, insanların diri bırakılmasının; Allah’ın haram kıldığı nefsi öldürmemek olduğunu, böylece bütün insanların diri bırakılmış olacağını bildirmiştir. Yani kim haksız yere bir cana ‘kıymayı haram sayarsa, böylece tüm insanları diri bırakmış gibi olur. Mücâhid de: «Onu diri bırakırsa» âyetinin, Öl­dürmekten vazgeçerse, -demek olduğunu söyler. Avfî, İbn Abbâs’ın; bü­tün insanları öldüren kimse gibidir, dediğini bildirir. Saîd İbn Cübeyr de der ki: Kim, bir müslümanın kanını helâl sayarsa, sanki bütün insanların kanını helâl saymıştır. Kim de bir müslümanın kanını haram sayarsa, sanki bütün insanların kanını haram saymıştır. Bu söz” en açık sözdür.

İkrime ve Avfî, İbn Abbâs’tan naklederler ki: Kim, bir peygamberi veya adalet sahibi imâmı öldürürse; bütün insanları öldürmüş gibidir. Kim de bir peygamberi destekler veya adaletli bir imâma yardımcı olur­sa; bütün insanlığı diriltmiş gibidir. Bunu İbn Cerîr Taberî rivayet eder. Mücâhid’den nakledilen bir başka rivayette o, «Her kim, bir kimseyi bir. kimseye karşılık olmadan öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur.» âyeti konusunda şöyle demiş : Çünkü bir kişiyi öldüren cehenne­me gider ve o, bu haliyle bütün insanları öldürmüş gibi olur. İbn Cüreyc, A’meş kanalıyla Mücâhid’den nakleder ki; o, ((O bütün insanları öldürmüş gibi olur.» kavli konusunda şöyle demiştir : Her kim, kasıdlı olarak mü’min bir cana kıyarsa, Allah onu cehennemle cezalandırır. Ona azâb eder, la’net eder. Kendisi için büyük bir azâb hazırlar. Mücâhid der ki: Eğer o kişi, bütün insanları öldürmüş olsaydı, azabı bundan dana fazla olacak değildi.

İbn Cüreyc der ki; Mücâhid, «Kim de onu diri bırakırsa sanki bü­tün insanları diriltmiş gibidir.» âyeti konusunda şöyle demiş : Hiçbir kimseyi öldürmeyen, bütün insanları diriltmiş gibi olur. Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem «Bir kimseyi öldürürse, tüm insanları öldürmüş gibi olur.» âyeti konusunda şöyle demiş : Ona kısas vâcib olur. Dolayısıyla kısasta, bir kişiyle bir topluluk arasında fark yoktur. «Kim de diri bı­rakırsa» yani velîsi bulunduğu kimsenin katilini affederse; bütün in­sanları diri bırakmış gibidir. Bu ifâdeyi Abdürahmân, babası Zeyd İbn Eslem’den rivayet etmiştir. Ayrıca İbn Cerîr Taberî de bunu nakleder. Bir başka rivayete göre; Mücâhid der ki: «Kim de onu diri bırakırsa.» âyetinden maksad; boğulmaktan, yanmaktan veya mahvolmaktan” kur­tarırsa, demektir. Hasan ve Katâde derler ki: Bu âyet, Allah’ın ölüm hâdisesine verdiği büyük önemi dile getirmektedir. Katâde ilâve ede­rek der ki: Allah’a andolsun ki; öldürmek ne kadar büyük bir suç ise, diri bırakmak da öylesine büyük bir mükâfatı gerektirir. Abdullah İbn Mübarek, Süleyman İbn Ali’den nakletti ki; o, şöyle demiş : Ben Ha-san’a; ey Ebu Saîd, bu âyet îsrâiloğullan için geçerli olduğu gibi, bizini için de geçerlidir değil mi? dedim. O, evet, kendisinden başka ilâh ol­mayan Allah’a yemm ederim ki; o, îsrâiloğullan için geçerli olduğu gibi bizim için de geçerlidir. İsrâiloğullannın kanı, Allah katında bizim ka­nımızdan daha üstün değildir, dedi. Hasan el-Basrî der ki: «Bütün insanları öldürmüş gibi olur.» âyetinden maksad; bunun günâhı gibi demektir. «Onu diri bırakan da bütün insanlığı diriltmiş gibi olur.» kavlinden maksad da, mükâfatı gibi olur, demektir.

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Hasan… Abdullah İbn Amr*-dan nakletti ki: Abdülmuttalib oğlu Hamza Hz. Peygambere gelmiş ve; ey Allah’ın Rasûlü, beni yaşayabileceğim bir şeye sevk et, demiş. Rasûlullah (s.a.) da; ey Hamza, yaşattığın bir can mı senin için daha iyidir, öldürdüğün bir can mı? demiş. O, yaşattığım bir can, deyince; Rasûlullah (s.a.); sen kendine bak, buyurmuş.

«Andolsun ki, onlara peygamberlerimiz apaçık delillerle geldiler. Bundan sonra da onlardan bir çoğu gerçekten taşkınlık edenlerdir.» Bu âyet, onlan uyarmakta ve gerçekleri bildikten sonra yine haram fiil iş­lemelerine karşı îkâz etmektedir. Nitekim Benu Kurayza, Benu Nadîr ve Benu Kaynuka gibi Medine çevresinde bulunan yahûdîler, câhiliyyet devrinde savaş çıktığında Evs ve Hazreç kabileleri ile birlikte savaşır­lardı. Sonra savaş durunca, aldıkları esirleri serbest bırakırlardı. Allah Teâlâ Bakara sûresinde onların bu durumunu kötüleyerek şöyle buyu-ruyordu : «Bir de kanınızı dökmeyin, birbirinizi yurdunuzdan sürmeyin, diye sizden söz almıştık. Sonra bunu ikrar ettiniz ve ikrarınıza da şâhid oldunuz. Sonra sizler birbirinizi öldüren, aranızda bir takımını yurtla­rından süren, onlara karşı günâh ve düşmanlıkta birleşen, onları yurt­larından çıkarmak haram kılınmışken, esîr olarak geldiklerinde fidye-leşmeye kalkan kimselersiniz. Yoksa kitabın bir kısmına inanıp, bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden böyle yapanların cezası ancak dünya hayatında rüsvâylıktır. Kıyamet gününde ise, onlar azabın en şiddetlisine uğratılırlar. Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.» (Bakara, 84-85).

«Allah ve Rasûlü ile savaşanların, yeryüzünde fesada koşanların cezası; ancak öldürülmek, asılmak, çaprazvârî el ve ayaklan kesilmek veya yerlerinden sürülmektir. Bu, onlara dünyada rüsvâylıktır. Onlara âhirette de büyük bir azâb vardır.)) Muharebe; çatışma ve zıtlaşmadır. Küfre, yol kesmeye ve eşkiyâlığa karşı yapılır. Yeryüzünde fesâd çıkar­mak ta böyledir. Muhtelif şekilde kötülüğe itlâk olunur. Hattâ arala­rında Saîd İbn Müseyyeb’in bulunduğu seleften bir çok kişi; dirhem ve dînârı bozmak ta yeryüzünde fesâd çıkarmanın bir başka türüdür, de­mişlerdir. Ve nitekim Allah Teâlâ, bu konuda şöyle buyurur : «O, yeryü­zünde dolaşınca orada fesâd çıkarmak ekini ve nesli helak etmek için çabalar. Allah fesadı sevmez.» Sonra bazıları dediler ki: Bu âyet-i ke­rîme müşrikler hakkında nazil olmuştur.

İbn Cerîr Taberî’nin rivayetine göre; İbn Humeyd… İkrime ve Ha­san el-Basrî’den nakletti ki; onlar, şöyle demişler: Bu âyet-i kerîme müşrikler hakkında nazil olmuştur. Onlara güç yetirmenizden önce iç­lerinden kim tevbe ederse, bunlara karşı yapılacak bir şey yoktur. Bu âyet-i kerîme fesâd çıkaran, Allah’a ve Rasûlüne harb açan ve yakalan­mazdan önce kâfirlere iltihâk eden müslümana haddin vurulmasını en­gellemez. Yakalandığı an üzerine düşen had uygulanır. Ebu Dâvûd ve Neseî, İkrime yoluyla İbn Abbâs’tan naklederler ki; bu âyet, müşrikler hakkında nazil olmuştur. Onlardan herhangi bir kişi, yenilmezden önce tevbe ederse; bu tevbe, ona vurulması gereken haddin uygulanmasını önlemez. Ali îbn Ebu Talha, îbn Abbâs’tan nakleder ki; o, bu âyet konusunda şöyle demiştir: Ehl-i kitâb’tan bir topluluğun Rasûlullah ile sözleşmesi ve ahdi vardı. Onlar, ahdi bozarak yeryüzünde fesâd çı­kardılar. Allah Teâlâ bu âyette, Rasûlünü isterse onları öldürmek, ister­se ellerini ve ayaklarını çaprazvâri kesmek üzere serbest bıraktı. Bu rivayeti İbn Cerîr Taberî nakleder. Şu’be de… İshâk îbn Kâ’b’dan nakleder ki; babası Kâ’b şöyle demiş : Bu âyet, Harûriye vak’asına ka­rışan Hâriciler hakkında nazil olmuştur. Bu rivayeti İbn Merdûyeh nakleder.

Doğru olan, bu âyetin bilumum müşriklerle bu suçları işleyen di­ğerleri hakkında nazil olmuş bulunmasıdır. Nitekim Buhârî ve Müslim, Ebu Kılâbe’den nakleder ki; Enes İbn Mâlik şöyle der : Ükül kabilesin­den sekiz kişi Rasûlullah’a geldiler, bîat ettiler ve müslüman oldular. Ancak Medine’nin havası onlara yaramadığı için hastalandılar ve bu durumu Hz. Peygambere şikâyet ettiler. Rasûlullah buyurdu ki: Siz, bizim çobanlarımızla birlikte çıksanız da “onların develerinin idrar ve sütlerinden içseniz. Onlar; peki, dediler ve çıkıp gittiler. Deve idrarın­dan ve sütünden içtiler. (Zîrâ zaruret halinde tedâvî için haramlar he­lâl olur.) Gece olunca çobanı öldürdüler. Develeri kaçırdılar. Bu durum Hz. Peygambere bildirilince; Rasûlullah (s.a.), onların izini ta’kîb eden bir grup gönderdi. Yakalanıp Hz. Peygambere getirildiler. Rasûlullah (s.a.) emir buyurdu. Onların elleri ve kolları kesildi. Gözleri çıkarıldı. Sonra Ölünceye kadar güneşe terkedüdiler. Lafız Müslim’indir. Buhârî ve Müslim’in ortaklaşa lafzı ise, Ükül veya Ureyne kabilesi şeklindedir. Bir başka rivayette ise; güneşe terkedildiler. Su istiyorlardı, kendilerine su verilmiyordu, denir. Müslim’in bir ifâdesi de; onlara kanlarının ak­masını önlemek için sargı sarılmadı, şeklindedir. Buhârî’nin ifâdesinde de; Ebu Kılâbe şöyle der : Bunlar hırsızlık yapmış, adam öldürmüş, îmândan sonra küfre dönerek, Allah ve Rasûlüyle savaşmışlardı. Müs­lim, Hüşeym tarîkıyla Enes’ten aynı rivayeti nakleder ve bunlar; mür-ted olmuşlardır, diye ekler. Gerek Buhârî gerekse Müslim, Katâde ta­rîkıyla aynı olayı Enes’ten naklederler. Katâde’den naklen Saîd; Ükül veya Ureyne kabilesinden olduklarını söylemiştir. Müslim, Süleyman et-Teymî tankıyla Enes İbn Mâlikten bu olayı naklederek şöyle demiş : Rasûlullah (s.a.), onların gözlerini çıkarmıştı. Zîrâ onlar da çobanların gözlerini çıkarmışlardı. Bu hadîsi Müslim, Muâviye kanalıyla Enes’ten rivayet eder ve der ki: Rasûlullah (s.a.) a Ureyne kabilesinden bir top­luluk gelip müslüman oldular ve bîat ettiler. O sırada Medine’de (akci­ğer zarı iltihabı demek olan) Birsam hastalığı yaygındı. Sonra aynı ha­dîsi tekrarlar ve ilâve olarak; peygamberin yanında ansârın gençle­rinden yaklaşık yirmi atlı kişi vardı. Onları gönderdi ve birlikte bir iz­ciyi de yollayarak izlerini sürdürdü. Bütün bu lafızlar Müslim’in —Allah ona rahmet etsin— ifâdeleridir.

Hammâd îbn Seleme der ki: Bize Katâde… Enes İbn Mâlik’ten nakletti ki; Ureyne kabilesinden bir topluluk, Medine’ye gelerek yer­leştiler. Ancak Medine’den hoşlanmadılar. Rasûlullah (s.a.), onları ze­kât develerini gütmek üzere yolladı ve ayrıca develerin idrar ve sütle­rinden içmelerini, buyurdu. Onlar da böyle yaptılar. Akşam olunca İs­lâm’dan döndüler ve çobanı öldürerek develeri sürüp götürdüler. Rasû­lullah (s.a.) onların izlerini sürmek üzere bir kitle gönderdi ve onlar tutulup getirildiler. Elleri ve ayakları çaprazvârî kesildi, gözleri çıkanldı ve kendileri de güneşe terkedildiler. Enes İbn Mâlik der ki: Ben, onlardan birinin susuzluktan ağzıyla yeri kazdığını görmüştüm. Niha­yet öldüler. Ve işte bunun üzerine «Allah ve Rasûlüyle savaşanların ve yeryüzünde fesada koşanların cezası; ancak öldürülmek, asılmak, çap-razvârî el ve ayaklan kesilmek, veya yerlerinden sürülmektir.» âyeti nazil oldu. Ebu Dâvûd, Tirmizî, Neseî ve İbn Merdûyeh bu hadîsi riva­yet ederler. Bu ifâde İbn Merdûyeh’in lafzıdır. Tirmizî ise, bu hadîsin hasen ve sahîh olduğunu söyler.

İbn Merdûyeh bu hadîsi bir çok tarîk ile Enes îbn Mâlik’ten riva­yet eder. Bunlardan birisinde Selâm… Enes İbn Mâlik’ten naklederek der ki: Ben Haccâc’ın bana suâl ettiği bir hadîsten dolayı duyduğum pişmanlık kadar hiç pişmanlık duymadım. Haccâc; bana Rasûlullah (s.a.) in verdiği en ağır cezayı bildir, dedi. Ben dedim ki: Rasûlullah (s.a.) a Ureyne kabilesinden bir topluluk geldi. —Bu kabile Bahreyn’­de yaşar.— Ve karınlarından dert yandılar. Renkleri sararmış, karınlan büyümüştü. Rasûlullah (s.a.) zekât develerinin yanma gidip onlann idrar ve sütlerinden içmelerini kendilerine buyurdu. Onlann renkleri yerine gelip, kannları çekilince, develerin çobanına saldırdılar, öldür­düler ve develeri de sürüp götürmek istediler. Rasûlullafa (s.a.) onların peşinden adamlar gönderdi. Ve ellerini, ayaklarını kestirdi. Gözlerini köretti. Sonra ölünceye kadar onları güneşin altına atıverdi. Haccâc minbere çıktığı zaman, derdi ki: Allah’ın Rasûlü bir topluluğun elini kırmış, ayağını kesmiş, sonra güneşin altına atarak ölünceye kadar on-lan kımıldatmamıştır. O, halka karşı bu hadîsi kendi davranışlarına mesned göstermeye çalışıyordu.

İbn Cerîr Taberî der ki: Bize Ali îbn Vehb, Enes’ten rivayet etti ki; o,-şöyle demiş : Ureyne kabilesinden dört kişi ve Ükül kabilesinden üç kişi idiler bunlar. Tutulup Rasûlullah’a getirildiklerinde, Allah’ın Rasûlü ellerini ve ayaklannı kestirdi, gözlerini kör etti. Ve onlara su vermedi. Sıcakta (susuzuklarını gidermek için) ağızlarına taş dolduru-yorlardı. Bunun üzerine Allah Teâlâ, «Allah ve Rasûlü ile savaşanla­ra…» âyetini inzal buyurdu. İbn Ebu Hatim der ki : Bize Ali İbn Harb… Enes İbn Mâlik’ten nakletti ki; o, şöyle dermiş : Ureyne kabilesinden bir topluluk, Rasûlullah (s.a.) a geldiler. Renkleri sararmış, kannları bü­yümüştü. Rasûlullah (s.a.) onlara develerin yanına gidip idrar ve süt­lerinden içmelerini emretti. Onlar da böyle yaptılar. Bunun üzerine renkleri yerine geldi, karınlan indi, semizleştiler. Sonra deve çobanını öldürerek develeri götürmek istediler. Hz. Peygamber onları bulmak üzere bir topluluk yolladı. Onlan yakalayıp getirdiler. Bir kısmı öldü­rüldü, bir kısmının gözü çıkanldı, bir kısmının da elleri ve ayaklan ke­sildi. İşte bunun üzerine «Allah ve Rasûlü ile savaşanlann…» âyeti nazil oldu.

Ebu Ca’fer îbn Cerîr Taberî der !ki: Bize Ali İbn Sehl… Yezîd İbn Ebu Habîb’ten nakletti ki; Abdülmelik İbn Mervân, Enes İbn Mâlik’e bir mektup yazarak bu âyet-i sormuş. Enes İbn Mâlik verdiği cevâbta bu âyetin Ureyne kabilesinden bir grup hakkında nazil olduğunu ken­disine bildirdi ve dedi ki: Onlar İslâm’dan dönmüşler, çobanı öldürmüş­ler, develeri götürmek istemişler, yol kesmişler ve haram olan namusa dokunmuşlardı. Taberî der ki: Bana Yûnus… Abdullah İbn Ömer’den —veya Abdullah İbn Amr’dan ki Yûnus bunda şüphe etmiştir— Ra-sûlullah (s.a.) dan-naklettiler ki; bu âyetle, Ureyne kabilesi kasdedil-miştir. Ebu Dâvûd ve Neseî, Ebu Zenâd yoluyla bu hadîsi rivayet eder­ler. Ebu Dâvûd bu kişinin Abdullah İbn Ömer olduğunu belirtmiştir.

İbn Cerîr Taberî der ki: Bize Muhammed İbn Halef… Cerîr’den nakletti ki; o, şöyle demiş : Ureyne kabilesinden bir topluluk, Rasûlul-lah’ın huzuruna geldi. Hastalıklıydılar. Rasûlullah (s.a.) onlara emir verdi. Akşam olunca hastalıkları arttı. Ve kızarak develerin çobanını öldürdüler, develeri alıp kendi memleketlerine götürmek istediler. Cerîr der ki: Rasûlullah (s.a.) müslümanlardan bir grupla beraber beni on­ları yakalamak üzere gönderdi. Biz onlan, memleketlerine vardıkları esnada yakaladık. Ve alıp Hz. Peygambere getirdik. Hz. Peygamber on­ların ellerini ve ayaklarını çaprazlama kesti. Gözlerini çıkardı. Onlar; su, su, diyorlardı. Rasûlullah (s.a.) ise; ateş, ateş diyordu. Neticede helak oldular. Cerîr der ki: Allah Azze ve Celle, gözlerinin çıkarılmasını hoş karşılamadı ve «Allah ve Rasûlü ile savaşanları…» âyetini indirdi. Bu hadîs garîb olduğu gibi râvîler arasında yer alan Rebezî zayıftır. Ancak burada, bu topluluğun arkasına gönderilen seriyyenin reîsi ola­rak, Cerîr İbn Abdullah el-Becelî zikredilmektedir. Müslim’in Sahîh’inde ise; bu seriyyenin, ansârdan yirmi atlı kişiden teşekkül ettiği daha önce geçmişti. Bu hadîste yer alan; Allah gözlerin çıkarılmasını hoş kar­şılamadığı için bu âyeti indirdi, sözüne gelince bu; mürseldir. Nitekim Müslim’in Sahîh’inde anlatıldığı gibi, onlar da çobanların gözlerini çı­karmışlardı. Rasûlullah onlara kendi fiillerinin karşılığı olarak kısas yapmıştı. Allah en iyisini bilendir.

Abdürrezzâk… Ebu Hüreyre’nin şöyle dediğini bildirir : Rasûlullah (s.a.) a Fezâre oğullarından bazı kimseler geldiler. Zayıflıktan öleyaz-nıışlardı. Rasûlullah (s.a.) onların, tohumluk develerin yanına gidip, sütlerinden içmelerini emretti. Akşam olunca, onlar tohumluk develerini çalıp götürdüler. Peşlerinden gidildi ve Hz. Peygamberin huzuruna ge­tirildiler. Elleri, ayaklan kesilip, gözleri çıkarıldı. Ebu Hüreyre der ki: Bu âyet, onların hakkında nâzü olmuştur. Bundan sonra Rasûlullah (s.a.) bir daha kimsenin gözünü çıkarmamıştır. Bu hadîs bir başka şekilde Ebu Hüreyre’den rivayet edilmiştir.

Ebu Befcr İbn Merdûyeh der ki: Bize Ahmed İbn İshâk… Seleme îbn el-Ekvâ’dan nakletti ki; o, şöyle demiş : Rasûlullah (s.a.) m Yessâr diye bir hizmetçisi vardı. Hz. Peygamber, onun güzel namaz kıldığını görünce; onu âzâd etti. Ve onu, Harre’deki damızlık hayvanların yanma gönderdi. Yessâr orada iken Seleme der ki: Ureyne kabilesinden bir topluluk, müslüman olduklarını açıkladılar. Ve Hz. Peygamberin yanına hastalıklı, karınlan büyümüş ve bitkin olarak gelmişlerdi. Seleme der ki: Hz. Peygamber, onları Yessâr’ın yanma gönderdi. Develerin sütünü içiyorlardı. Neticede karınları yerine geldi. Fakat Yessâr’a saldırarak onu boğazladılar. Gözüne bıçak soktular. Sonra develeri kaçırdılar. Hz. Peygamber, onların peşinden başlarında Kürz İbn Câbir olmak üzere müslüman süvariler gönderdi. Onları yakalayıp Hz. Peygambere getir­diler. O da ellerini ve ayaklarını kesti, gözlerini çıkardı. Bu rivayet ger­çekten garîbtir. Nitekim Ureyne kabilesinin kıssası; aralarında Câbir, Âişe ve başkalarının da bulunduğu sahabeden bir topluluktan nakler dilmiştir. Ayrıca Hafız Ebu Bekr İbn Merdûyeh, bu hadîsi değişik yön­lerden rivayetlerle nakletmiştir. Allah ona merhamet etsin ve sevabına nail kılsın.

İbn Cerîr Taberî der ki: Bize Muhammed İbn Ali… Abdülkerîm’den nakletti ki; ona develerin idrarları sorulduğunda o, şöyle demiştir : Bana, Saîd îbn Cübeyr Muhâriblerden söz ederek dedi ki: Bir topluluk Hz. Peygambere gelip İslâm üzere sana bîat ediyoruz, dediler. Halbuki onlar yalancıydılar. Müslüman olmak istemiyorlardı. Sonra, biz Medi­ne’nin havasından hoşlaşmadık, dediler. Rasûlullah (s.a.) da onlara damızlık develerinin yanına gidip sabah akşam orada kalmalarını, id­rarını içip sütünü sağmalarını emretti. Saîd İbn Cübeyr der ki: Onlar burada iken bir çağırıcı geldi ve Hz. Peygamberden yardım istedi. Ço­banların öldürüldüğünü, hayvanların sürüldüğünü bildirdi. Rasûlullah (s.a.) emir verdi, halka seslenildi: Atlılar ata binsin, denildi. Saîd İbn Cübeyr der ki; Atlılar ata bindiler. Bir atlı diğerini beklemiyordu. Ra-sûîullah da atma binip onların peşine gitti. Nihayet araştırarak onlann sığınaklarına girdiler. Peygamberin arkadaşları, onları esîr alarak Hz. Peygamberin huzuruna getirdiler. Bunun üzerine Allah Teâlâ : «Allah ve Rasûlü ile savaşanların…» âyetini inzal buyurdu. Saîd İbn Cübeyr der ki: Onlann sürülmesi şöyle olmuştur; harabelerine ve sığmakla­rına gizlenilinceye kadar arkalarından ta’kîb edildi ve müslümanların arazîsinden dışarı çıkanldılar. Hz. Peygamber onlardan bir kısmını Öldürdü, bir kısmını astı, bir kısmım kesti ve bir kısmının da gözlerini çıkardı. Saîd îbn Cübeyr der ki: Rasûlullah (s.a.), bundan önce ve sonra başka hiçbir kimseyi böyle cezâlandırmamıştı. Ayrıca bu tür cezayı yasaklamıştı. Hiçbir şekilde kimsenin gözünü çıkarmayın, diye buyurmuştu. Enes bunun böyle olduğunu söylerdi. Ancak onlar öldürdükten sonra Hz. Peygamberin, cesedlerini ateşte yaktığı da söylen­miştir. Bazıları da bunların bir kısmının Süleym kabilesinden, bir kıs­mının Ureyne’den, bir kısmının da Büceyle kabilesinden olduğunu söy­lemişlerdir. Mezheb imamları, bu Ureyne kabilesi hakkındaki hükmün mensûh mu, muhkem mi olduğu konusunda ihtilaflıdırlar. Bir kısmına göre; bu âyet neshedilmiştir. Onlar bu âyette, Hz. Peygambere itâb bu-. Iunduğunu iddia etmişlerdir. Tıpkı: «Allah bağışlasın seni. Niçin onlara izin verdin…» âyetinde olduğu gibi. Bir kısmı da Hz. Peygamberin iş­kence etmekten nehyedilmesi sebebiyle mensûh olduğunu söylerler. An­cak bu görüş üzerinde durmak gerekir. Ayrıca bu görüşün taraftarı olan kimselerin, mensûh olduğu iddiasının gerekçesi olan hükmü açıklama­ları îcâb eder. Bazılarına göre de; bu âyet, harblerle ilgili hüküm nazil olmadan önce geçerli idi. Bunu Muhammed İbn Şîrîn söyler ki; bunda da üzerinde durulması gereken bir taraf vardır. Çünkü anlatılan olay, daha sonra olmuştur. Ayrıca Cerîr îbn Abdullah’ın rivayeti de, olayın daha sonra olduğunu göstermektedir. Çünkü Cerîr, Mâide sûresinin in­mesinden sonra müslüman olmuştur. Bir kısmı da Hz. Peygamber on­ların gözlerini çıkarmadı. Sadece çıkarmak istedi. Daha sonra gelen âyetle, savaşçıların hükmü açıklandı, demişlerdir. Bu sözün de üzerinde durulması gerekir. Çünkü yukarıda müttefakun aleyh olan hadîste Hz. Peygamberin, onların gözünü çıkardığı anlatılmaktadır.

İbn Cerîr Taberî der ki: Bize Ali îbn Seni… Velîd İbn Müslim’den nakletti ki; o, ben Leys İbn Sa’d ile; Hz. Peygamberin onların gözünü çıkarıp cesedlerini güneşe bırakıp öldürdüğü konusunu tartıştım. O dedi ki: Ben Muhammed îbn Aclân’dan duydum ki; bu âyet, Hz. Pey­gambere hitâb sadedinde nazil olmuştur. Ve onların yaptıkları davra­nışın cezasını Rasfyullah’a bildirmiştir. Buna göre; onlara, öldürme el ve ayak kesme ve sürgün cezası verilebilir. Hz. Peygamber bu olaydan sonra bir daha kimsenin gözünü çıkarmamıştır.

Ali İbn Sehl der ki: Bu söz, Evzaî’ye anlatılınca; o, Hz. Peygambere itâb sadedinde nazil olmasını reddederek şöyle dedi: Aksine bu, o gru­bun cezası idi. Sonra âyet-i kerîme onlardan başka Allah ve Rasûlüne savaş ilân edenlerin cezası biçiminde nazil olmuştur ve âyette göz çı­karma cezası kaldırılmıştır. Sonra Cumhûr-i ulemâ, bu âyetin umûmî hükmüne dayanarak şehirlerde veyollarda savaş çıkaranların —«Ve yeryüzünde fesadı yaymaya çalışırlar.» buyrulduğu için— cezalandı­rılmasını öngörmüşlerdir. Mâlik, Evzaî, Leys İbn Sa’d, Şafiî ve Ahmed İbn Hanbel’in görüşü budur. Hattâ İmâm Mâlik der ki: Bir kişiyi alda­tıp da hîîe yaparak bir eve sokan, sonra onu öldürüp üzerinde bulunan şeyleri alan kimse mahârib sayılır. Onun kanı, maktulün ailesine değil, hükümdara mübâh olur. Maktulün ailesinin onu affetmesi, öldürme hükmünün infazı konusunda mu’teber sayılmaz. Ebu Hanîfe ve arkadaşları ise, muharebenin ancak yollarda olabileceğini, şehirlerde ise olmayacağını, söylerler. Zîrâ derler; şehirde yardım istenince yardıma gelinebilir, yollarda ise yardım istenince yardıma gelecek kimse bu­lunmaz. .

«Öldürülmek, asılmak, çaprazvârî el ve ayaklan kesilmek veya yer­lerinden sürülmek.» Ali îbn Ebu Talha, Abdullah îbn Abbâs’tan nak­leder ki; kim, İslâm’ın hâkim olduğu yerde silâhım çıkarır da yollarda korku salarsa ve o kişi ta’kîb edilip yakalanırsa, müslümanlann imâmı o kimse hakkında muhayyerdir. İster onu öldürür, ister asar, ister elini ve ayaklarını çaprazvârî keser. Saîd İbn Müseyyeb, Mücâhid, Atâ, Ha­san el-Basrl, İbrahim en-Nehaî, Dahhâk da böyle demişlerdir. Bunların hespini Ebu Ca’fer Taberî nakleder. Aym husus, Mâlik İbn Enes ‘mer­humdan da rivayet edilmiştir. Bu sözün dayanağı, edatının muhayyerlik anlamına gelmiş olmasıdır. Nitekim Allah Teâlâ, kitâb-ı Mübîn’inde buna benzer ifâdeler kullanmıştır. Meselâ avlanmanın ce­zası konusunda şöyle buyurmuştur: «Sizden bile bile onu öldürenin; ehlî hayvanlardan öldürdüğü kadar olduğuna içinizden iki âdil kişinin hükmedeceği, Kâ’be’ye ulaşacak bir kurbanı ödeme, yahut düşkünlere yemek yedirme şeklinde keffâret, ya da yaptığının ağırlığını katmak üzere bunlara denk oruç tutmak vardır.» (Mâide, 95). Keza hastalık sebebiyle verilecek fidye konusunda da aynı edat kullanılarak şöyle buyurulur :.«İçinizde hasta plan veya başından rahatsız bulunan varsa; fidye olarak ya oruç tutması, ya sadaka vermesi, ya da kurban kesmesi gerekir.» (Bakara, 196). Keza yemîn keffâreti konusunda da şöyle bu­yurmaktadır : «Yeminin keffâreti, ailenize yedirdiğinizin ortalamasın­dan on miskini yedirmek, giydirmek, ya da bir köle âzâd etmektir.» (Mâide, 89). Bütün bunlarda muhayyerlik vardır. Binâenaleyh bu âyette de aynı edat kullanıldığına göre; muhayyerlik olmalıdır. Cumhûr-u ule­mâ der ki: Bu âyet muhtelif ‘haller için nazil olmuştur. Nitekim Ebu Abdullah eş-Şâfiî’nin… Abdullah İbn Abbâs’tan naklettiğine göre; o, yol kesenler hakkında şöyle demiştir : Onlar adam öldürür ve mal alırlarsa; kendileri de öldürülür ve asılırlar. Adam öldürür, mal almaz­larsa; öldürülür, fakat asılmazlar. Mal alır, fakat adam öldürmezlerse; elleri ve ayakları çaprazvârî kesilir. Yola korku salarlar, fakat mal al­mazlarsa; bulundukları yerden sürgün edilirler. İbn Ebu Şeybe de… Abdullah îbn AbbâS’tan bu hadîsi rivayet etmiştir. Keza Ebu Miclez, Saîd İbn Cübeyr, İbrahim en-Nehaî, Hasan, Katâde, Süddî ve Atâ el -Horasânî’den de bu şekilde bir rivayet nakledilmiştir. Bu görüş, selef­ten ve imamların bir çoğu tarafından da tekrarlanmıştır.

İmamlar (suçluya cezanın uygulanış biçiminde) ihtilâf etmişlerdir. Suçlu yakalanınca; diri olarak asılıp, yiyecek ve içecek vermeden ölüme mi terk edilecektir? Yoksa önce mızrak ve benzeri bir âletle öldürülecek, sonra diğer bozgunculara bastırıcı ve sindirici örnek olmak üzere asıla­caklar mıdır? Yahut üç gün asılı bırakılacak, sonra kan ve irinin akması için toprağa mı bırakılacaklardır? Bütün bu konularda ihtilâf vardır ki, bunlar yerinde yazılmıştır. Güvenimiz ve dayanağımız Allah Teâlâ’ dır.

«Veya yerlerinden sürülmek.»,Bazıları dediler ki; önce ta’kîb edilip tutulur ve hadd-i şer’î uygulanır ya da İslâm diyarından sürülürler. İbn Cerîr; Abdullah İbn Abbâs, Enes İbn Mâlik, Saîd İbn Cübeyr, Dah-hâk, Rebî’ İbn Enes, Zührî, Leys İbn Sa’d ve Mâlik İbn Enes’ten böyle rivayet eder.

Başkaları da derler ki: Bulunduğu beldeden bir başka beldeye sür­gün edilirler, sultân veya vekili onu tamamen yurttaşlıktan çıkarır. Şa’bî onu bütün işlerinde reddeder derken; A tâ el-Horasânî, bir ordugâhtan başka bir ordugâha gönderilir. Yıllarca orada bırakılır. Fakat jslâm top­raklarından dışarı çıkarılmaz, der. Saîd îbn Cübeyr, Ebu Şa’sâ, Hasan, Zührî, Dahhâk ve Mukâtil İbn Hayyân da onun nefyedileceğini, ancak İslâm topraklarından dışarı çıkarılamayacağını bildirirler.

Başkaları da derler ki: Buradaki «sürgünden» maksad hapistir. Bu, Ebu Hanîfe ve arkadaşlarının görüşüdür. îbn Cerîr ise; «sürgün­den» maksadın; bir beldeden çıkarılıp bir başka beldeye gönderilerek orada hapsedilmesi olduğunu kabul eder.

«Bu, onlara dünyada rüsvâylıktır. Onlara âhirette de büyük bir azâb vardır.» Öldürülmek, asılmak, ellerinin ve ayaklarının çaprazvârî kesilmesi, sürgün edilmek gibi cezalar vardır. Zikredilen bu hususlar, onlar için dünya hayatında ve insanlar arasında rüsvâylık nedenleridir. Ayrıca Allah onlara, kıyamet günü için büyük bir azâb hazırlamıştır. Böylece bu âyetin müşrikler hakkında nazil olduğunu söyleyenlerin görüşü destek kazanmaktadır. Müslümanlara gelince; Müslim’in Sa-hîh’inde Ubâde İbn Sâmit’ten nakledilen hadîste o, şöyle demiştir: Ra-sûlullah (s a.) kadınlardan aldığı ahid gibi bizden de; Allah’a şirk koş­mamak, hırsızlık yapmamak, günâh işlememek, çocuklarımızı ve birbi­rimizi öldürmemek konusunda ahid aldı. Sizlerden her kim, ahdini ye­rine getirirse; ecri Allah’a aittir. Kim de bunlardan birini yaparsa; ce­zalandırılır ve bu, onun için keffârettir. Allah kimin de durumunu giz­lerse; onun durumu, Allah’a havale edilir. İsterse onu azâblandırır, is­terse bağışlar.

Hz. Ali der ki: Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu : Kim, bu dünyada bir suç işlerse; onunla cezalandırılır. Allah âdildir, kulunun cezasını iki kez tekrarlamaz. Kim de dünyada bir günâh işlerse, Allah onu örter ve affederse, affettiği bir şeyi yeniden yapmamak konusunda elbetteki Allah, en çok kerem sahibidir. İmâm Ahmed İbn Hanbel, Tirmizî, İbn Mâce de böyle rivayet ederler. Tirmizî; bu hadîs hasen, sahihtir, der. Hafız Dârekutnî’ye bu hadîs sorulduğunda; o, merfû’ ve mevkuf olarak rivayet edilmiş, ancak merfû’ oluşu daha sahihtir, demiştir.

İbn Cerîr Taberî der ki: «Bu, onlara dünyada rüsvâylıktır.» Yani kötülük, utanç, küçüklük, zillet ve âhiretten önce dünyada çabucak gö­recekleri şeylerdir. «Onlara âhirette de büyük azâb vardır.» İşledikleri fiillerden vazgeçip ölünceye kadar tevbe etmezlerse, dünyada cezalan­dırıldıkları cezanın yanısıra âhirette de onlar için büyük bir azâb vardır, cehennem azabı.

«Yalnız, onlara gücünüz yetmeden önce tevbe edenler müstesnadır. Bilin ki’Allah Ğatur’dur, Rahîm’dir.» Bu hüküm müşrikler hakkında­dır, diyenlere göre; âyet açıktır. Müslüman muhâriblere gelince; onlar güç yetirilmezden önce tevbe ederlerse; o zaman öldürülme, asılma ve ayak kesme cezası uygulanmaz. Ancak el kesme cezasının, son bulup bulmayacağı konusu tartışmalıdır. Bu konuda ulemânın iki görüşü var­dır : Âyetin zahirine göre; bütün -Cezaların düşmesi gerekir. İbn Ebu Hâtim’in söylediğine göre, Dahhâk da bununla amel etmiştir. İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ebu Saîd… Şa’bî’den nakletti ki; Harise İbn Bedr, Basra halkından bir kişi idi. Yeryüzünde bozgun çıkarmış ve savaş yapmıştı. Hasan İbn Ali, Abdullah İbn Abbâs ve Abdullah İbn Ca’fer gibi Kureyş’li kişiler kendi aralarında tartışıp Hz. Ali ile konuştular. Ancak onu ikna’ edemediler. Saîd İbn Kays el-Hemedânî onu ta’kîb ederek evinde yakaladı. Sonra Hz. Ali’ye gelerek, ey mü’minlerin emîri, «Allah’a ve Rasûlüne karşı savaşan ve yeryüzünde fesada koşanların cezası» nedir? dedi ve âyeti sonuna kadar okudu. Hz. Ali; ona emân verdi. Saîd İbn Kays der ki: Bu kişi, Harise İbn Bedr idi. Keza İbn Cerîr, bir başka yolla Mücâhid ve Câbir’den bu olayı nakleder.

İbn Cerîr Taberî, Süfyân es-Sevrî kanalıyla, Süddî’den ve Eş’as ka­nalıyla Âmir el-Şa’bî’den nakletti ki; Merâd kabilesinden bir adam Ebu Musa’ya geldi. Ebu Mûsâ, o sırada Küfe’de Hz. Osman’ın emîri idi. Farz namazı kıldıktan sonra dedi ki: Ey Ebu Mûsâ, burası sana sığı­nılan makamdır. Ben, falan oğlu falanım. Ben, Allah’a ve Rasûlüne savaş açan ve yeryüzünde fesada koşan biriyim. Şu anda yakalanmadan önce tevbe ettim, dedi. Ebu Mûsâ kalkıp dedi ki: Bu, falan oğlu falan, Allah ve Rasûlü ile savaşan, yeryüzünde fesada koşan biridir. Ancak yenilmezden önce tevbe etmiş. Kim onunla karşılaşırsa, hayırdan başka bir karşılık görmez. Eğer sözünde doğruysa; doğru yol kendisi içindir. Eğer yalancı ise; günâhı ona yetişir. Adanı Allah’ın dilediği bir süre kaldı, sonra çıkıp gitti. Allah Teâlâ günâhıyla onu yakaladı ve öldürdü.

Sonra îbn Cerîr der ki: Bana Ali, Velîd tbn Müslim’den nakletti ve: Leys’in şöyle dediğini bildirdi: —Keza Mûsâ tbn İshâk el-Medenî’den de aynı rivayeti nakletti.— Leys bizim yanımızda emir idi. Ali el-Esedî savaş açmış, yolda korku saçmış, kan akıtmış, mal almış idi. Halk ve imamlar onun peşine düşmüşler, ancak o kaçmış ve yakalanamamıştı. Sonra kendisi tevbe ederek dönüp gelmişti. Tevbesi şöyle olmuştu : Bir adamın «De ki, ey kendilerine yazık etmiş olan kullarım. Allah’ın rah­metinden ümidinizi kesmeyin. Muhakkak ki Allah, bütün günâhları bağışlar. Doğrusu O, Ğafûr’dur, Rahîm’dir.» âyetini okurken işitmiş ve durmuş; ey Allah’ın kulu, bir kez daha oku demiş. Adam okumuş, o da kılıcını kınına sokup tevbe etmiş. Sefer vakti Medine’ye gelmiş, yıkan­mış. Sonra Hz. Peygamberin mescidine gelip, sabah namazım kılmış. Sonra Ebu Hüreyre’nin yanına gelerek, arkadaşlarının arasına oturmuş. Gün aydınlanınca halk, onu bilip üzerine düşmüşler. O, benim aley­himde hiçbir yol tutmayın. Çünkü siz beni yakalamazdan önce ben tevbe edip geldim, demiş. Ebu Hüreyre; doğru söyler, diyerek onun elini tutup Mervân İbn Hakem’e getirmiş. —Mervân, Muâviye zamanında Medine valisi idi.— ve demiş ki: Bu adam, tevbe ederek yanıma geldi. Onun aleyhinde tutabileceğiniz bir yol yoktur. Öldüremezsiniz de. Leys der ki: Bütün suçlarından vazgeçildi ve Ali el-Esedî tevbe ederek Allah yolunda savaşa çıktı. Bir deniz savaşında Bizanslılarla karşılaştı. Onun gemisi Bizanslıların gemisine yanaştı. Ali, Bizanslıların gemisine atlayıp geçti. Bizanslılar, kaçarak geminin öbür tarafına toplandılar. Gemi battı. O ve beraberindekiler de toptan boğuldular.[24]

İzâhı

İslâm’da Kısas

İslâm’ın koymuş olduğu kısas ilkesini ve önemini Abdülkâdir Ûdeh şöyle açıklıyor:

Gerek eskiden gerekse şimdi yeryüzünde kısas cezasından daha üstün bir ceza olduğu söylenemez. Kısas cezaların en âdilidir. Çünkü o, suçluyu işlediği suçun misliyle cezalandırmaktadır. Bu ceza, emniyet ve nizâm için de en iyi cezadır. Çünkü suçlu, işlediği fiilin misliyle ce­zalandırılacağını bilince çoğunlukla suç işlemekten vazgeçer. Suçluyu genellikle öldürmeye veya yaralamaya sevkeden faktör, üstünlük ve galibiyet arzusudur. Suçlu, avını öldürdükten sonra kendisinin de ha­yâtta kalamayacağını düşünecek olursa, kendi ‘hayâtını devam ettir­mek için karşısındaki kimsenin hayâtına kıymaz. Saldırdığı kimseye bugün mağlûb olursa yarın onu yenebileceğini bilen kimse, karşısındaki kimseyi mağlûb etmek için suç yoluna başvurmayı düşünmez. Bunun günümüzde pek çok pratik örnekleri vardır. Meselâ asabı mizaçlı” çabuk kızabilen kişi hasmının kendinden daha güçlü olduğunu veya saldm-sma misliyle mukabele edeceğinden emin olduğu zaman saldırmaktan vazgeçer ve çok sakin bir davranış içerisine girerek’ sulh olmak ister. Silâhlanmış bir kişi, eğer karşısındaki hasmının da kendi gibi silâhlı olduğunu ve saldırısına ayniyle mukabele edebileceğini düşünürse, çoğu kerre saldmdan vazgeçer veya saldırıp saldırmamayı düşünür. Keza gü­reşen veya boks yapan kişi, kendisinden çok daha kuvvetli ve çok daha sağlam olduğunu bildiği rakîblerine karşı meydan okuyamaz. Ama zayıf ve güçsüz olduğunu tahmin ettiği kimselere kolaylıkla meydan okur.

İşte insan tabiatı. îslâm hukuku, bu tabiatı dikkate alarak kısas cezasını koymuştur. Suça sevkeden her psikolojik faktörü suçu önleyen aksi bir psikolojik faktörle karşılar. Ki bu husus, tamamen modern psikolojinin verilerine, uygundur..

Beşeri hukuk, kısas cezasını sâdece ölüm suçlarında uygular ve ka­bul eder. Öldürmede, bütün unsurlar mevcûd ise i’dâm cezası verir. Ama yaralamada buna başvurmaz. Yaralayanı para cezasına veya hapis cezasına çarptırmakla yahut da her ikisini birden uygulamakla iktifa eder.

Şüphesiz ki İslâm hukuku, ceza bakımından öldürme ve yarala­mayı aynı doğrultuda ele almakla gayet tabiî ve mantıkî bir yol izle­miştir. Beşerî hukuk ise, kendisini mantık ve eşyanın gereklerinden uzak bir noktaya atmış ve bu iki suça uyguladığı cezaları ayırmıştır. Zîrâ öldürme ve yaralama suçlan, aynı türden ve aym faktörle meydana ge­len suçlardır. Ölüm; yaralama ve vurma halleri olmadan çoğunlukla gerçekleşemez. Bazı yaralama ve vurmalar, ölümle sonuçlanır. Bazıları ise ölümle sonuçlanmaz. Ölümle sonuçlanmayan vurmaya biz, yara­lama adını veririz. Ölümle sonuçlanan yaralamaların adına da öldürme deriz. Madem ki, her ikisi aynı türdendir öyleyse cezalarının da aynı türden olması gerekir. Ve madem ki, her iki suçun neticeleri diğerinden farklıdır, verilecek cezaların neticeleri de aynı şekilde —ne fazla ne eksik— birbirinden farklı olmalıdır. Her iki suçun da türü birdir. Ve aslı yaralamadır. Cezaları aynı türdendir. Ve şeriata göre kısastır. Her iki suçtan birisi tecâvüze uğrayanın ölümüyle sonuçlanır. Buna verile­cek ceza da, aynı şekilde suçlunun öldürülmesidir. İkincisi ise, tecâvüze uğrayanın yaralanmasıyla sonuçlanır ki; buna verilecek ceza da, İslâm hukukuna göre suçlunun yaralanmasıdır. İşte beşerî hukuk, bu ince mantık kaidesine ve hassas ölçüye henüz ulaşabilmiş değildir. Ama şu­rası muhakkak ki, birgün uzak veya yakın muhakkak, bu noktaya o da gelecektir. Çünkü hukukta birinci esâs, mantıktır. Madem ki beşerî hukuk, kati suçlarında kısas cezasını kabul edip uygulamaktadır ve madem ki, mantık; yaralama suçları için de aynı cezanın uygulanması gerektiğini âmirdir, muhakkak beşerî hukuk birgün eşyanın özünde varolan bu mantığa boyun eğecek ve başlangıcını kabul ettiği noktaya gelecektir.

Tecâvüze uğrayanın veya onun velîsinin kısas cezasını affetme hak­ları vardır. Binâenaleyh ikisinden biri, affettiği takdirde ceza sakıt olur. Af, bazan bedava bazan da diyet mukâbilindedir. Ancak kısas ce­zasının af ile sakıt olması, yöneticilerin suçluya uygun bir ta’zîr cezası vermelerini engellemez.

İslâm hukukunda genellikle tüm suçlarda, tecâvüze uğrayanın ce­zayı affetme yetkisi yoktur. Sadece bu hak istisnaî olarak kısas ve diyet suçlarına münhasırdır. Bunun dışında hiçbir suça intibak etmez. Çünkü bu suçlar, kuvvetle tecâvüze uğrayan kişinin şansıyla alâkalıdır. Ve toplum güvenliğini, nizâmını alâkadar ettiğinden çok, suçlunun kendi şahsını alâkadar eder. İslâm hukuku, tecâvüze uğrayanın kullandığı af yetkisinin âmme nizâmını ve güvenliğini alâkadar etmesinden endîşe duymamıştır. Zîrâ öldürme ve yaralama suçu, her ne kadar ferdin emni­yeti bakımından çok önemli ve tehlikeli bir tecâvüz ise de, toplumun emniyeti bakımından aynı derecede tehlikeli ve önemli bir hal değildir. Çünkü her insan, başkasının katilinden veya başkasını dövenden çeki­nip korkmaz. Ve kendisine de tecâvüz edeceğini düşünmez. Bilir ki, kati. yaralama ve dövme ancak şahsî bir nedenden dolayı olabilir. Ama hırsız böyle değildir. Hırsızdan herkes korkar ve endîşe eder. Çünkü bilir ki, hırsızın aradığı maldır. Onu nerede bulursa alır. Belli bir kişinin malını değil, herhangi bir malı arar.

Tecâvüze uğrayana veya velîsine affetme hakkının verilmesinin âmme güvenliğine etkisi olacağı kabul edilse bile, bu etki ancak tecâvü­ze uğrayanın bu hakkı kullanmakta aşırı gitmesi durumunda sözkonu-su olabilir. Aşırı gitme ise uzak bir ihtimâldir. Çünkü suçun, tecâvüze uğrayanın fiiliyle alâkalı olması, onun af hakkını kullanmakta şiddetli ve sıkı davranmasını gerektiren bir sebebtir. Nedenine gelince… İnsan tabiatında tecâvüze uğradığı takdirde affa temayülden çok, intikam temayülü vardır. Binâenaleyh suçun, tecâvüze uğrayanın şahsıyla alâ­kalı olması, af hakkının kullanımında aşırı gitmeyi önleyecek bir te’mî-nâttır. Buna bağlı olarak da toplumun nizâmını haleldar etmemesini sağlayacak bir garantidir.

İslâm hukuku, tecâvüze uğrayana veya velîsine af hakkı vermekle, gayet pratik ve mantıkî davranmıştır. Çünkü ceza da af da suça karşı koymak için konulmuş bir şeydir. Ancak çoğunlukla ceza, suçun vu­kuuna engel olmaz. Af ise, daha çok suçun önlenmesine vesîle olur. Çünkü af, ancak sulh olup anlaştıktan, suça ve suçluluğa sevkeden her türlü duygulardan insanın içini arıtıp temizlemesinden sonra mümkün olur. Ve işte bu noktada af, cezanın gördüğü vazifeyi görür ve cezanın yapmaktan âciz olduğu bir sonucu meydana getirir. Af hakkının veril­mesinin pratik sonucu budur. Meseleye mantık açısından bakıldığında diyebiliriz ki; yaralama ve öldürme suçları, şahısları ilgilendiren suç­lardır. Ve bu, şahsî sâiklerle işlenir. Suçlunun ruhundaki şahsî sâikler, tecâvüze uğrayanın şahsının sebeb olduğu sâiklerdir. Binâenaleyh suç, toplumun emniyetini alâkadar ettiğinden çok, tecâvüze uğrayanın ha­yatını ve varlığını alâkadar eder. Dolayısıyla tecâvüze uğrayanın şahsi­yetinin, cezanın uygulanmasında değerlendirilmesi gerekir. Madem ki suç, onun şahsıyla böylesine yakından alâkalıdır, onun şahsiyetinin göz önünde bulundurulması gerekir.

İslâm hukuku tecâvüze uğrayanın, bazı suçlarını cezasını affetme­sini kabul ettiği gibi beşerî hukuk da aynı prensibi kabul etmektedir. Her ne kadar İslâm hukukuna uyarak aynı suçlara bu prensibi uygula­mamakta ise de, diğer bazı suçlarda bu prensibi kabul etmektedir. Meselâ beşerî hukuk, zina suçunda tecâvüze uğrayan kişi olarak kabul ettiği kadının eşi için zina eden karısının cezasını affetme hakkını ka­bul etmiştir. Böylelikle cezayı kaldırma yetkisini tanımıştır. Şu halde îslâm hukuku, tecâvüze uğrayana af hakkı tanımakla tuhaf ve acâib birşey yapmamıştır. Sadece bugün modern kanunların kabul ettiği bir prensibi uygulamıştır. Ayrıca İslâm hukuku, bu prensibi uygulamakla seçtiği mantıkta en iyi noktayı gözeterek, beşerî hukuktan kat kat üstün olduğunu ortaya koymuştur. Çünkü öldürme ve yaralama suçlarında af hakkının kabulü, uyuşmaya ve kaynaşmaya sebeb olur. Nefret ve intikam duygularını yener. Böylece suçlar azalır. Suçluluk duygusu hafifler. Beşerî hukuk ise, aynı prensibin uygulandığı noktada mantık yolunu seçmemiştir. Çünkü o zina suçunda kocaya af hakkını vermekle fuhşun yayılmasına ve ahlâkın bozulmasına sebeb olmuştur. Böylelikle aile düzeni yıkılmaktadır. Sadece muvakkat olarak eşler arasında bir uyum kaydedilmektedir. Bir aile düzeni yıkıldığı takdirde, toplumun üzerine dayandığı en kuvvetli dayanaklardan biri yıkılmaktadır. Kanun, toplumu yıkmak için değil, korumak için konulan hükümleri ihtiva eder.

Kısas, kasıdlı öldürme ve yaralama hallerinde konulan ceza oldu­ğuna göre, kısas hükmü belli şartların bulunmasına bağlıdır. Ayrıca kısasın uygulanması da mümkün olmalıdır. Kısasın tatbiki mümkün değil ve şartlar da mevcûd değilse kısas hükmü ortadan kalkar. Onun yerine diyet hükmü vermek gerekir. İsterse tecâvüze uğrayan kişi veya velîsi bu hükmü istemesin. Çünkü diyet cezası, fertlerin talebine bağlı olarak verilecek bir hüküm değildir.

İslâm hukukunda kısas hükmünün uygulanmasının mümkün ol­madığı hallerde, suçluya diyetle beraber gerektirdiği takdirde ta’zır cezası verilmesini önleyecek bir engel yoktur. Mâliki mezhebine göre, kısasın sakıt olduğu veya kısas hükmünün yaralama veya öldürme hal­lerinde imkânsız bulunduğu takdirde ta’zîr cezasının verilmesi gerektir.

Kasıdlı öldürme ve yaralama hallerinde aslolan ceza kısastır. Diyet ve ta’zîr ise kısas yerine geçen, kısasın imkânsız olduğu veya af ile sakıt bulunduğu hallerde tatbik olunan bedel cezasıdır.

Diyet

îslâm hukuku, kasda benzer veya hatâ ile öldürme ve yaralama hallerinde, aslî ceza olarak diyeti vaz’etmiştir.

Diyet, muayyen miktarda bir mal olup ceza olmakla beraber dev­letin hazînesine değil, tecâvüze uğrayanın malı arasına girer. Binâena­leyh bu bakımdan diyet özellikle tazminata benzemektedir.

Miktarına gelince, tecâvüzün cesametine bağlıdır. Suçlunun suçu kasıdlı işleyip işlememesine göre miktarı değişir. Diyet ile tazminat ara­sında kuvvetli bir benzerlik olması hasebiyle diyeti tazminat olarak ka­bul etmek yanlıştır. Çünkü diyet, cinâî bir cezadır. Ve diyet hükmü, fert­lerin talebine bağlı değildir. Diyeti tamı tamına bir ceza olarak değer­lendirmek de aşırılık olur. Çünkü o, tecâvüze uğrayana ödenen bir mal­dır. Şu halde diyet için söylenecek en iyi ifâde onun hem ceza, hem ta’vîz olduğunu belirtmektir. Cezadır; çünkü suç için takarrür etmiş­tir. Suça konu olan kişi ondan vazgeçerse, suçlunun durumuna uygun bir ta’zîr cezasıyla cezalandırılması caiz olur. Eğer ceza olmasaydı, diyet hükmünün verilmesi tecâvüze uğrayanın talebine bağlı kalırdı. Madem ki, affedilmek ile yerine ta’zîr cezası verilmesi caiz olmaktadır, öyleyse o bir cezadır. Öte yandan diyet bir tazminattır. Çünkü o, tecâvüze uğ­rayanın malının arasına katılan bir bedeldir. Tecâvüze uğrayan ondan vazgeçtiği takdirde diyet hükmünün verilmesi caiz olmaz.

Diyet cezası, bir sının olan cezadır. Hâkimin bu cezayı artırma ve­ya eksiltme, yahut da miktarını değiştirme hakkı yoktur. Diyetin mik­tarı, hatâ ve kasda benzerlik halinde değişmektedir. Keza yaralama ha­linde yaranın çeşidine ve cesametine göre de değişmektedir. Ancak her suç ve durum için miktan belirlenmiştir. Küçüğün diyeti büyüğün di­yeti gibidir. Zayıfın diyeti kuvvetlinin diyeti gibidir. Üst tabakadan birisiyle alt tabakadan birisinin diyeti aynıdır. Hakimin diyetiyle mah­kûmun diyeti aynıdır. Ayrıca ittifakla kabul edilmiştir ki, erkeğin di­yeti öldürme halinde kadının diyetinin iki katıdır. Yani kadının diyeti, erkeğin diyetinin yansıdır. Yaralama halinde ise, İmâm A’zam Ebu Hanîfe’ye göre, kadın için gerekli olan diyet miktan, mutlak mânâda erkek için gerekli olan diyet miktannm yarısıdır. İmâm Mâlik ve Ah-med İbn Hanbel ise, kadının diyeti diyetin üçte birine kadar olan mik­tarda erkeğinkine müsavidir. Eğer vâcib olan miktar diyetin üçte bi­rinden fazla olursa, kadın için gerekli olan diyet erkeğin diyetinin ya­nsıdır. Gayr-i müslimlerin diyeti konusunda ise, ihtilâf vardır. Bazı-lan müslümanla gayr-i müslimin diyetini aynı kabul ederken bazıları arada fark gözetirler.

İslâm hukuku, kasıdlı öldürme cezasıyla, kasda benzer öldürme­nin cezasını ayırmıştır. Birinciye kısas hükmü koymuş ikinciye de ağır diyet. Sebebine gelince; kasıdlı öldürmede suçlu, tecâvüze uğrayanı öl­dürmeyi kasdetmektedir. Kasda benzer öldürmede ise suçlu, tecâvüze uğrayanı öldürmeyi kaydetmemiştir. Fiil bakımından aradaki bu fark, ikisinin de ceza bakımından müsâvî olmasını önler. Ayrıca kısas ceza­sının kasda benzer öldürme hallerine tatbiki mümkün değildir. Çünkü kısas, suçluyla işlediği fiil arasında bir benzerlik bulunmayı gerektirir. Kasda benzer öldürmede ise suçlu; tecâvüze uğrayanı öldürmeyi kas-detmemiştir. Eğer tecâvüze uğrayan, suçlu ile beraber öldürülürse suçluyu öldürenin onu kasdetmiş olması gerekicki, burada denklik durumu mevcûd olmaz. Binâenaleyh adalet ve mantık; kasıdla, kasda benzer öl­dürme suçlarının cezası arasında ayırım yapmayı gerektirir.

Ayrıca İslâm hukuku tâm kasıdlı öldürme ile, hatâ arasında da ayırım yapmıştır. Kasıdlı öldürme halinde kısası koyarken, hatalı öl­dürme halinde de hafifletilmiş diyeti koymaktadır. Bununla şu noktayı gözönünde tutmaktadır. Kasıdlı öldürme suçlarında suçlu; suçu işle­meyi kasdeder, onu düşünür, planlar ve muhtelif vesilelerle ya kendisi veya başkası için sağlayacağı maddî ve ma’nevî menfaat te’mîn için suçu işler. Hatalı öldürme suçlarında ise, suçlu suçu kasdetmez. Onu planlayıp düşünmez. Ve suçu işlemesini gerektiren bir neden de bulun­maz. Mevcûd olan şey, suçlunun ihmâli veya dikkatsizliğidir. Bu da suçu oluşturan fiili meydana getiren nedendir. Halbuki suçlunun ka­fası, aslında bu fiile bizzat yönelik değildir. Şu halde kasıdlı Öldürme, iki unsurdan meydana gelmektedir:

a) Ma’nevî unsur : Suçlunun psikolojik olarak suça yönelmesidir.

b) Maddî unsur : Suçu oluşturan fiilin kendisidir.

Hatâen işlenen suçlarda ise, suçun sadece maddî unsuru bulun­makta ve ma’nevî unsuru bulunmamaktadır. Ma’nevî unsuru da tamâm olsa suç kasıdlı durumunu alır. Kasıdlı suçlunun psikolojik haleti ile, hatalı suçlunun psikolojik haleti arasındaki fark, suçlara verilen ceza­nın farklı olmasını gerektirir. Binâenaleyh her iki psikoloji arasındaki fark,- bütünüyle cezalar arasındaki farka denktir. Şöyle ki; kasıdlı suçlu, suçu işlemeye sevkeden psikolojik faktörlerden uzaklaştırıldığı takdirde hatalı suçlunun durumuna eşit hal alır. Ve suçun sadece maddî un­suru kalır. İşte bunun için İslâm hukuku; af halinde kasıdlı Öldür­menin cezasıyla, hatâ halindeki suçun cezasını aynı tutmuş ve herikisi-ne de diyet hükmünü uygulamıştır. Sanki afla kasıdlı öldürmede suçun ma’nevî unsuru ortadan kalkmaktadır. Ve böylece af, diyette her iki suçu sadece maddî noktadan ortak duruma geçirmektedir.

İslâm hukuku, hatâ halinde kısas hükmünü vermemiştir. Çünkü suçlunun psikolojik faktörleri mevcûd değildir. Ayrıca suçlu suçu kas-detmemiş, önceden planlayıp düşünmemiştir. Ancak suça neden olan unsur, ihmâl ve dikkatsizlik olduğundan ve genellikle bu gibi halde tecâvüze uğrayanın veya vârislerinin mâlî zararlara düşmelerine neden olduğundan İslâm hukuku, bu iki sebebi gözönünde tutarak cezanın in­sanın kendi nefsinden sonra en çok dikkat ve itinâ gösterdiği bir nok­taya, mala uygulanmasını muvafık görmüştür. Dikkat ve itinâ göster­memenin cezası, insanların dikkatle ve titizlikle korumaya çalıştıkları maldan mahrumiyettir. Binâenaleyh başkalarının malına zarar ver­menin cezası, malla zarardır. Şüphesiz ki ihmalkâr ve umursamaz kisinin, dikkat ve itinâ ile uyanıp özenmesine vesile olması bakımından bu ceza kâfidir.

Buradan anlaşılıyor ki; diyet, hakkında kısas hükmü verilmeyen kasıdlı suçlarla kasda benzer ve hatalı suçlar arasında müşterektir. Ama bu üç halde ödenecek diyet miktarı aynı değildir. Kasd… ve kasda benzer öldürme suçlarının diyeti aynıdır ve ağırlaştırılmış diyettir. Ha­talı öldürmede suçlunun diyeti ise hafifletilmiş diyettir.

Aslında diyet; miktar olarak genellikle yüz devedir. Diyetin hafif­letilmesi veya ağırlaştırılmasının sayı üzerinde bir te’sîri yoktur. Ancak devenin türünde ve yaşında etkilidir. Diyet kelimesi, normal olarak kul­lanıldığı zaman kâmil diyet kasdolunur ki, yüz devedir. Diyet, ister ağır­laştırılmış diyet olsun, ister hafifletilmiş diyet olsun, diyet denildiği zaman bununla yüz deve kaydolunmaktadır. Kâmil diyetten aşağısı kas-dolunacağı zaman buna arapçada ereş (yarı diyet, kısmî diyet) ta’bîri kullanılır.

Yan diyet, iki türlüdür : Mukadder yarı diyet, gayr-i mukadder yarı diyet .. Birincisi; şârî’nin (kanun koyucu, şeriatı gönderen) mik­tarını tahdîd ettiği diyettir ki, parmak ve el yarı diyeti gibi. İkincisi; hakkında hüküm vârid olmayan ve miktarım takdir yetkisi hâkime bırakılmış olan diyettir ki, buna hükûmet-i adi veya hükümet ta’bîri kullanılır.

Genel kaide şudur : Kasıdlı suçlarda diyet, tecâvüz edenin malın­dan verilir. Başkasınınkinden değil. İster cana karşılık diyet olsun, ister candan aşağıya karşılık diyet olsun. Sadece İmâm Mâlik bu kaideden suçlunun telef olması korkusu dolayısıyla karnın veya baldırın kırıl­ması gibi kısasın mümtenî olduğu yaralama hallerindeki yan diyeti bu kaideden müstesna kabul etmektedir. Ona göre; suçlunun baba ta­rafından akrabaları, diyetin üçte birine baliğ olan miktarı Öder. An­cak suçun, suçlunun itirâfıyle sabit olmaması şarttır. Çünkü itiraf ile baba tarafından akraba olanlar, diyete yükümlü olmazlar.

İslâm hukukçuları, suçlu küçük veya deli olursa diyeti kimin öde­yeceği konusunda ihtilâftadırlar. İmâm Mâlik, Ahmed İbn Hanbel ve Ebu Hanîfe; küçük ve deliye vâcib olan diyetin, —kasden fiili işlemiş olsa da— baba tarafından akrabalarının yükleneceği görüşündedirler. Onlara göre; küçüğün ve delinin kasdı, kasd sayılmaz, hatâ sayılır. Çünkü onun sahîh bir kasdınm olması, mümkün değildir. Binâlenaleyh kasıdlı olarak yaptığı şeyin de hatâya hamledilmesi gerekir. Şafiî mez­hebinde ise, bu noktada ifei görüş vardır. Birincisi, bir önceki görüşe uyan ve pek kuvvetli olmayan görüştür. İkincisi ise, kuvvetli olan gö­rüştür. Bu görüş uyarınca, küçüğün ve delinin kasdı kasıddır. Çünkü kasıdlı öldürme halinde, küçüğü ve deliyi uslandırma, kısas mümkün olmasa da caizdir. Binâenaleyh onların kasdı, akıllı ve baliğ olan biri­sinin kasdı gibidir.

İslâm hukukçuları, hatâ ve kasda benzer vak’aların hükmü konu­sunda değişik görüşler serdetmektedirler. İmâm Mâlik, baba tarafın­dan akrabaların, suçlunun veya tecâvüze uğrayanın diyetinin üçte bi­rine baliğ olan miktarı yükleneceklerini kabul eder. Üçte birinden aşa­ğıya olan ise, sadece suçluya aittir. İmâm Ahmed ise, suçlunun kâmil diyette üçte birinden aşağı olanına katlanacağım, üçte bire baliğ ola­rak veya üçte birden fazla olan diyet miktarında ise baba tarafından akrabalarının katlanacağım kabul eder. İmâm A’zam Ebu Hanîfe ise; suçlunun, kâmil diyette onda birinin yarısından aşağısına katlanabi­leceğin! bunun üzerinde olan miktarın ise, akrabaları tarafından yük­lenileceğini kabul eder. İmâm Şafiî’ye göre baba tarafından akrabalar, az veya çok olsun bütün diyete katlanmak zorundadırlar. Çünkü çoğa zorlananın, aza daha rahat zorlanacağı bir bedîhî gerçektir. Baba ta*< rafından akrabalar diyeti yüklenecek olurlarsa, İmâm Mâlik ve Ebu Hanîfe’ye göre; suçlunun, diyetten normal aile ferdlerinden birisinin kat­lanabileceği miktarı yüklenmesi gereklidir. İmâm Şafiî ve Ahmed İbn Hanbel’e göre ise, suçlu, baba tarafından akrabaların yükleneceği di­yetten hiçbirisini yüklenmez.

Baba tarafından akrabalar için kullanılan «âkile» terimi, diyet yüklenen kimse demektir. Diyete «akl» isminin verilmesi, maktulün sahihlerinin dilini kesmesindendir. Bir rivayete göre «âkile» adının ve­rilmesinin nedeni, katili engellemelerinden dolayıdır ki, burdaki «akıl» engel mânâsını taşır.

Katilin âkilesi, baba tarafından akraba olanlardır. Binâenaleyh anneden bir kardeş olanlar, koca ve diğer akrabalar âkile hududuna gir­mez. Babadan akraba olanlar, ne kadar uzak olurlarsa olsunlar, buna dâhildirler. Çünkü yakın vârisleri olmadığı ~ takdirde onun mirasına konacak olanlar bunlardır. Filvaki’ vâris olmaları şartı yoktur. Eğer ortada herhangi bir engel bulunmayacak olursa, vâris olmak durum­ları bahis mevzuu olan herkes buna dâhildir.

Baba tarafından akrabalar, sıkıntıya düşecek ve zorluğa bâis olacak bir miktarda mal ödemeğe zorlanamazlar. Çünkü baba tarafından ak­raba, suçluya yardım ve suçunu hafifletmek için hiçbir suça iştirak etmediği halde diyeti vermektedir. Binâenaleyh suçlunun durumunun hafifletilmesi için başkalarını sıkıntıya veya zora sevketmek olmaz. Eğer zorlama meşru’ olsaydı, suçlu buna daha çok lâyıktı. Çünkü işle­diği suçun gereği ve fiilin cezası budur. Zorlama, suçlu hakkında meşru* olmadığına göre diğerleri hakkında daha çok meşru’ olmaması gerekir.

Her ferdin yükleneceği miktar konusunda fukahâ, muhtelif görüş­lere sahibtir. İmâm Mâlik ve Ahmed İbn Hanbel meseleyi hâkime havale eder. Herbirisinin durumuna göre, yormadan ve kolaylıkla ödeye­bileceği miktarı hâkim ta’yîn eder. Mâliki mezhebine göre ise, her şah­sa bin dînâr mükellefiyet vardır. Âhme<i İbn Hanbel mezhebinde bir diğer görüş vardır ki; buna göre, durumu orta olanlara bir miskâliri dörtte biri, durumu rahat olanlara bir miskâlih yarısı mükellefiyet var­dır. Şafiî mezhebi de bu görüştedir. İmâm A’zam Ebu Hanîfe ise, bir ferdden alman miktarın dört veya üç dirhemi geçmemesi gerektiğini kabul eder. Ayrıca o, zenginle durumu mutavassıt olanın arasında bir fark gözetmez.

Fakire, kadına, çocuğa ve aklı olmayana diyet yüklenemez. Çünkü diyetin fakire yüklenmesi onu zorlamaktır. Çocuğa, kadına ve deliye de diyet yüklenemez, çünkü onlar, yardım edecek kimseler değillerdir. Ancak bunlar, suçlu olurlarsa onlardan diyet alınır.

Suçlunun baba tarafından hiçbir akrabası yoksa veya var da fakîr iseler, yahut da diyetin hepsine tahammül edemeyecek miktarda az sayıda iseler, bu noktada iki görüş vardır. Birinci görüş uyarınca beyt’ül -mâl (devlet hazînesi), baba tarafından akraba statüsüne girer. Binâ­enaleyh baba tarafından akrabası olmayanların veya olup da fakîr olan­ların diyetinin hepsi beyt’ül-mâlden Ödenir. Eğer diyetin hepsine taham­mül edemeyecek miktarda akrabaları varsa, onlardan almanın üzeri ha­zîne tarafından tamamlanır. Bu görüş, Mâliki ile Şafiî mezhebinin görü­şü olup, Ebu Hanîfe ve Ahmed İbn Hanbel mezhebinde de zahir olan görüştür. İkinci görüş ise; diyetin, katilin malından verilmesini gerekli bulur. Çünkü aslolan, diyetten katilin sorumlu olmasıdır. Baba tara­fından akrabaların diyeti yüklenmeleri, ona yardımcı olmak ve duru­munu hafifletmek içindir. Eğer baba tarafından akrabaları bulunmaz­sa; mesele, aslına râcî olur ve katil tarafından ödenmesi gerekli olur. Bu görüş, İmâm Muhammed’in İmâm A’zarn Ebu Hanîfe’den rivayet ettiği görüştür. Hanbelî fakîhleri de bu görüşü kabul ederler.

Baba tarafından akrabalara diyet yüklemek demek, suçludan başka kimselerin suçun neticelerine ve ağırlıklarına katlanması demektir ki, İslâm hukukundaki: «Hiç bir kimse başkasının yükünü yüklenmez» genel kaidesinin bir istisnâsıdır. Ancak bu istisnayı gerektiren husus, suçluların ve suça ma’rûz olanların şartlarıdır. Adalet ve eşitliğin ger­çekleştirilmesi için, bu istisnaî hüküm kabul edilmiştir. Ancak böylece hakların te’mînât altına alınması mümkün olabilir. Bu istisnaî hükme delil olarak aşağıdaki noktalar serdedilebilir :

1- Her suçlunun, işlediği suçun cezasını yükleneceği genel pren­sibini kabul edecek olursak; sayılan çok az olan zenginlere cezanın tat­biki mümkün olabilir. Ve sayıları çok olan fakirlere ise, cezanın tatbiki mümkün olmaz. Buna bağlı olarak suçlu zengin olduğu takdirde, suça ma’rûz olanın kendisi veya velîsi tâm diyet öderken fakîr olan suç- ludan ise çoğunlukla suça ma’ruz olanlar hiçbir diyet elde edemezler. Böyle suçlular arasında bir farklılık söz konusu olduğu gibi suça ma’rûz olanlar arasında da bir farklılık durumu bahis mevzuu olur ki bu, eşit­liğe ters düşer. İşte adalet ve eşitliği gerçekleştirmek için bu genel kaide­nin istisnası gerekli görülmüştür.

2- Diyet; her ne kadar bir ceza ise de, aynı zamanda tecâvüze uğ­rayanın veya velîsinin mâlî bir hakkıdır. Diyetin takdirinde suçun âdil bir ta’vîzi olmasına dikkat gösterilmiştir. Eğer umûmî kaide kabul edi­lip ve sadece suçlanan kişi diyete yükümlü olsaydı, tecâvüze uğrayan­ların çoğunluğunun verilen diyet hükmünü elde etmeleri mümkün ol­mazdı. Çünkü genellikle diyet miktarı, ferdin servetinden fazladır. Zîrâ kâmil diyet yüz devedir ki, bu bin dînâra baliğ olur. Şüphesiz ki, çoğun­lukla bir ferdin serveti, bir tek diyetin miktarını bile karşılayacak de­recede olamaz. Biz, genel kaideyi uygulayarak suçluyu tek başına işle­diği fiilin sorumlusu tutacak olursak bu; tecâvüze uğrayanların hakla­rını almalarına engel olur. îşte istisnaî olarak kaidenin terki; hak sa-hibleri için kararlaştırılmış bulunan hakkın te’mîn edilmesinin biricik te’mînâtı olmuştur.

Kasıdlı suçlarda tecâvüze uğrayanların, bu gibi durumla karşılaş­mayacakları gözönünde bulundurulabilir. Çünkü kasıdlı suçlarda aslî ceza, kısastır ve ancak tecâvüze uğrayan kişi veya velîsi kısastan vaz­geçtiği takdirde bunun yerine diyet cezası uygulanabilir. Binâenaleyh tecâvüze uğrayanlar, diyet miktarım te’mînât altına aldıkları zaman mütecavizleri affedeceklerdir. Affettikleri takdirde diyet kabul olunun­ca, suçlunun malı diyeti ödeyecek miktara yeterli değilse bu, tecâvüze uğrayanın veya velîsinin bir seçişi olduğu için onların kendi elleriyle meydana getirdikleri bu durumdan mutazarrır olmamaları gerekir.

3- Baba tarafından akrabalar, hatâ veya kasda benzer suçlarda diyet yüklenirler. Ki kasda benzer suç, hatâya mülhaktır. Hatâen işle­nen suçların esâsı ise, ihmâl ve ihtiyatsızlıktır. îhmâl ve ihtiyatsızlık ise, genellikle kötü yönelişten ve eğitimsizlikten ileri gelir. Ferdin ter­biyesi ve yönelimi ile sorumlu olanlar, kan bağı ile bağlı bulunanlardır. Kaldı ki ferdler, genellikle ailesinden birşeyler alırlar ve onlara benzer­ler. Binâenaleyh ihmâl ve ihtiyâsizlık umumiyetle irsî (aileden gelme) bir davranış şeklidir. Madem ki aile, toplumdan ve çevreden etkilenir ihmâl ve ihtiyatsızlık da neticede toplumun ürünüdür. Binâenaleyh iş­lenen suçun cezasını, önce suçlunun baba tarafından akrabaları yük­lenmelidirler. Bunlar da bulunmadığı takdirde veya yüklenmek iktida­rından mahrum oldukları takdirde, bütünüyle toplumun bu hatânın cezasını yüklenmesi gerekir.

Ayrıca diyebiliriz ki; ihmâl ve ihtiyatsızlık, kuvvet ve üstünlük duygusunun neticesidir. Bu duygu ise, aile bağlarından ve toplumsal ilişkilerden doğar. Çünkü ailesi geniş olmayanlar, ailesi geniş olanlardan daha İhtiyatlı ve uyanık davranırlar. Azınlıklara mensûb olanlar, çoğun­luğa mensûb olanlardan daha titiz ve itinalıdırlar. Şu halde baba ta­rafından akrabaların ve toplumun, hatânın neticesini yüklenmesi ge­rekir. Çünkü o, ihtiyatsızlığın ve ihmâlin ilk kaynağıdır.

4- Gerek aile düzeni gerekse toplum nizâmı, her ikisi tabiatı iti­barıyla dayanışma ve yardımlaşma esâsına dayanır. Bir aileye mensûb ferdlerin, ailenin diğer ferdlerine yardım etmesi ve onlara destek olması onun görevidir. Bu durum, toplum içerisindeki ferdler için de böyledir. Binâenaleyh toplumun hatâsının neticesini, Önce baba tarafından ak­rabaların sonra bütünüyle toplumun yüklenmesi tâm bir dayanışma­yı gerçekleştirir ve dayanışmayı her zaman için yeniler, kuvvetlendirir. Binâenaleyh hatâen işlenen suçlarda, önce suçlunun baba tarafından akrabaları bir araya gelir. Bilâhere diyeti ödemek ve mallarından diyet vermek üzere birbirleriyle yardımlaşırlar. Madem ki; hatâen işlenen suçlar, hergün olağan suçlardandır, bu; ferdler arasında destekleme ve dayanışma ruhunun sürekli yenilenmesi ve devam etmesi mânâsını taşır.

5- Suçluya ve suçlunun baba tarafından akrabalarına diyet hük­münün verilmesi, suçlulara karşı bir hafifletme ve rahmettir. Başka­larına karşı bir zulüm ve haksızlık değildir. Zîrâ bugün, baba tarafın­dan akrabaların suçunun diyetini yüklendikleri bir suçlu, yarın aynı akrabalar arasında meydana gelecek bir başka suçun diyetini yüklene­cektir. Ve madem ki her kişi hatâ edebilir, birgün ferdin yüklendiği şeyin dengi olan bir durum, bir başka gün öbürünün üzerine yüklene­cektir.

6- İslâm hukukunda esâs kaide, kanın korunması ve heder edil­memesidir. Diyet ise, kana bedel olarak ve kanın heder edilmesini önle­mek için konmuştur. Eğer her suçlu, tek başına diyete iştirak etmiş olsaydı ve diyeti ödemekten âciz durumda bulunsaydı, böylece tecâvüze uğrayanın kanı heder olurdu. Binâenaleyh kanın heder olmasını önle­mek için bu genel kaidenin istisnaî durum olarak dışına çıkmak gerek­miştir.

İşte bu umûmî kaidenin dışına çıkmayı gerektiren önemli sebebler. Öyle sanıyoruz ki, İslâm hukukundaki bu istisnaî hüküm; «herkesin kendi yükünü yükleneceği» prensibinin ve bir kimsenin başka birisinin işlediğinden sorumlu tutulamayacağı kaidesinin yegâne istisnâsıdır. Ya­hut da modern hukuk teorisyenlerinin dediği gibi cezanın.ferdîleştiril-mesi kaidesinin bir istisnâsıdır. İslâm hukuku rahmet, eşitlik ve adaleti gerçekleştirmek için bu istisnayı kabul etmiştir ve böylece hakların ko­runmasını te’mînât altına almış, kanların heder edilmesini önlemiştir.

Suçlunun; baba tarafından yakınlarının diyet yüklenmesi herne-kadar adaletin ifâdesi; suçlularla tecâvüze uğrayanlar arasındaki mü-sâvâtm örneği ise de, günümüzde bunu gerçekleştirme imkânı yoktur. Zîrâ âkile sisteminin varlığının esâsı, onların mevcudiyetini gerektirir. Günümüzde ise, hakkında hüküm verilmeyecek kadar ender bir durum­dur. Bir kerre baba tarafından akrabalar tâm olarak mevcûd değildir. Bulunsa bile ferdler az olduğundan diyetin tümünü yüklenecek halleri yoktur. İnsanlar eskiden akrabalıklarını ve soylarını iyi muhafaza et­tiklerinden kabilelerine bağlılık gösterip gelenek ve adâtlarını yalat­tıklarından dolayı bu âkile düzeni mevcut idi. Ama bugün birçok ülkede böyle bir durum kalmamıştır. Binâenaleyh İslâm hukukçularının daha önce benimsedikleri iki görüşü benimsemekten başka yapılacak iş yoktur. Buna göre ya suçlu diyetin hepsini ödeyecektir. Yahut da diyeti devlet hazînesi ödeyecektir.

Suçlunun diyeti Ödemek zorunda bırakılması, çoğu kerre tecâvüze uğrayanların kanının heder olması neticesini doğurur. Çünkü suçlu­ların çoğunluğu fakirlerdir. Bu ise İslâm hukukunun, kanların muha­fazası ve korunması prensibine aykırı düşer. Ayrıca suçluya diyeti yük­letmek, çoğu kerre adalet ve eşitliğin bulunmaması neticesini doğurur.

Devlet hazînesine diyet ödemek sorumluluğunu yüklemek ise, ha­zîneyi zorlamakla beraber adalet ve eşitliği gerçekleştirir ve kanların muhafazasını te’mîn eder. Böylelikle İslâm hukukunun hedefleri de gerçekleşmiş olur. Şu halde hazînenin sıkıntıya düşmesinden korkmak, müsavat ve adaletin gerçekleşmesine bir engel olmamalıdır. Şeriatın önemli hedeflerinden birisinin tahakkukunu önlememelidir. Devlet is­terse, bu tür tazminatlar ödenmek üzere vergilere ayrı bir bölüm ekle­yebilir. Mahkemeye gelenlere verilen para cezaları, bu gaye için kulla­nılabilir. Kaldı ki çağdaş hükümetler, kendilerine fakirlere bakmayı muhtaçlara yardım etmeyi bir görev saymaktadırlar. Öyleyse tecâvüze uğrayanın hakkını ödemeyi ve düşkün vârislerine yardımcı olmayı, kendisi için daha önemli bir görev saymalıdır.

İşte bazı Avrupa ülkelerinin benimsediği bu son metod, âkile nizâ­mının bir parçasıdır. İslâm hukukunun gerçekleştirmek istediği şeyle­rin bir kısmını, böylece o ülkeler gerçekleştirmiş olmaktadır. Avrupa ül­kelerinde âkile nizâmı bu şekli aldığına göre, bizim de bu nizâmın asıl sahipleri olarak İslâm hukukunun hedefine uygun olan ve emirlerini gerçekleştiren bu prensibi almamız daha doğru olur.

İslâmda Ceza ve Cezada Güdülen Amaç

İslâm’ın cezalarla ilgili görüşünü de merhum Abdülkâdir Ûdeh şöyle açıklıyor :

Cezalar; kanun koyucunun emrine isyan durumunda, toplum ya­rarı için konulmuş bulunan hükümlerdir. Amaç toplumun ıslâhıdır. Bozgundan korunması, cehalet ve sapıklıktan kurtarılması, günâhların Ünlenmesi ve insanların «itaat» a yöneltilmesi gibi hususlardır. Yüce Allah peygamberini, insanlara baskı yapmak için göndermemiştir. O, bir diktatör de değildir. Üstelik «âlemlere rahmet» olarak gelmiştir. İşte yüce âyetler :,

«Sen onları zorlayıcı değilsin!» (Câsiye, 22)

«Sen onlar için bir zorba değilsin!» (Kâf, 45)

«Biz seni, ancak âlemlere rahmet için gönderdik.» (Enbiyâ, 107)

Yüce Allah, yasasını (şeriat) insanlar için göndermiştir. Bu ya­sayla birlikte onlara elçi de göndermiştir ki, kendilerini eğitsin, doğru yola iletsin ve irşâd etsin. Peygamberin emrine aykın davranışı «ceza» ile karşılamıştır. Hoşlanmasalar da, doğru yola iletmek; hoşlarına git­mese de zarar verici kötülüklerden alıkoymak için… Şu halde ceza, kişi­lerin ıslâhı, toplumun kötülüklerden korunması ve sosyal nizâmın de­vamı için konulmuştur. Bizim için konulmuş bulunan bu hükümlere, yeryüzünde yaşayanların tümü başkaldırsa Allah’a hiçbir zarar eriş­mez. Keza yeryüzündeki bütün canlılar bunlara uysa da, Allah’a hiç­bir yararı dokunmaz.

Cezanın Dayandığı Esâslar

Cezanın amacı, kisjterin ıslâhı, toplumun kötülüklerden korunması ve sosyal düzenin yaşaması olduğuna göre bunların gerçekleşmesi ve «cezâ»nın, fonksiyonunu gereği gibi yerine getirmesi için bazı pren* siblere dayanması gerekir. İşte «cezanın amacı»nı gerçekleştiren kural­ları şöylece sıralayabiliriz:

a- Ceza, suç işlemeden önce, kitleyi suç işlemekten ahkoyucu ni­telikte olmalıdır. Şu hale göre, herhangi bir suç işlendiği zamah veri­lecek ceza; hem suçluyu uslandırmalı, hem de ona benzemek niyetini güden veya suçlunun metodunu izlemek isteyenlerin bu fiillerini önle­melidir. Bazı İslâm hukukçuları cezadan söz ederken şöyle derler:

«Ceza, işlenmeden önce ve işlendikten sonraki engellerdir.»

Yani «cezanın meşruiyeti» bilinince yasaklanan fiillere yaklaşmak­tan kaçınılır veya tekrarlanması önlenir.

b- Cezanın sınırı, toplumun ihtiyâç ve çıkarlarına uygundur. Toplumun, çıkarları cezaların şiddetli olmasını gerektiriyorsa, cezalar ağırlaş tırıl ir. Hafifletilmesi gerekiyorsa yine bu yolda hareket edilir. Şu halde, cezanın; toplumun ihtiyâcından fazla veya eksik olmaması gerekir.

c- Eğer kötülüklerinden korunmak için suçluyu toplumdan büs­bütün uzaklaştırmak gerekiyorsa, verilecek ceza; «ölüm» veya «hapis» olmalıdır. Ki suçlu, tevbe edinceye veya ıslâh oluncaya kadar ancak bu şekilde toplumdan uzak kalabilir.

d- Kişilerin ıslâhını ve toplumun korunmasını sağlayan her ceza, meşru’ sayılır. Şu halde, belirli suçlan cezalandırıp ötekileri cezasız bırakmak doğru olmaz.

e- Suçluyu uslandırmak, ondan intikam almak anlamında de­ğildir. Sadece ıslâh olmasını sağlamak demektir. Cezaların çeşitliliğine rağmen bazı îslâm hukukçularının belirttiği gibi şu noktada ortak bir yargıya varmak mümkündür :

Islâh olmasını sağlamak ve kötülük yapmasına engel olmak için te’dîb, suçun çeşidine göre değişik olur.

Keza, bazı İslâm hukukçularına göre cezalar:

Allah tarafından, kullara rahmet olmak üzere konulmuş hüküm­lerdir. Yaratıcının rahmetinden doğmuş ve iradesiyle insanlara arma­ğan olunmuşlardır. Buna göre, işledikleri suçlardan dolayı insanların cezalandın İmasında, bu «ihsan» ve «rahmet» prensibi gözönünde bu­lundurulmalıdır. Tıpkı bir babanın çocuğunu uslandırmak ve yetiştir­mek istemesi; bir doktorun da hastasım iyileştirmeye çalışması gibi…

Şüphesiz ki, yetiştirme ve uslandırma konusu kişilere göre değişir. «Muhafazakâr» bir ailede yetişen bir kimseyi uslandırmak, zevkine düş­kün ve düzensiz bir ortamda yetişeni uslandırmaktan daha kolaydır. Zîrâ Allah’ın Rasûlü şöyle buyuruyor :

Yaratılışı vesilesiyle (sürçme yapanların) sürçmelerini affediniz.

Ayrıca uslandırmanın amacı, suça engel olmaktır. İnsanların, du­rumu, bu konuda da değişiklik gösterir. Kimisi bağırmakla suç işle­mekten vazgeçer. Kimisi tokata muhtaçtır. Kimisi de «dövülmeye» ve

İslâm Hukukunda Ceza Prensibi

Dikkatle bakınca görülür ki, İslâm hukukunun ceza prensibi iki temel esâsa dayanır. Birisine göre, suçlunun kişiliği gözetilmeksizin suça karşı savaş açılmalıdır. Öbürüne göre ise, suçlunun kişiliği dikkate alın­makla beraber, suçla savaş konusu da ihmâl edilmemelidir. Suçla savaş amacını güden kurallann ana hedefi, toplumu suç işlemekten koru­maktır. Suçlunun kişiliğini gözönünde bulunduran kuralın temeli ise, suçluyu ıslâh etmektir.

Bu iki prensib arasında, Zahirî bir zıddiyet vardır. Çünkü toplumu suçtan korumak, suçlunun «durum»unu dikkate almamayı gerektirir.

Keza suçlunun durumunu dikkate almak, toplumun korunmasını dik­kate almamak demektir.

Fakat gerçek şudur ki; İslâm hukukunun ceza prensibi, bu iki çe­lişik kurala dayanmaktadır. Bununla beraber, İslâm hukuku, bu iki prensib arasındaki açık çelişkiyi ortadan kaldırıcı bir metod uygulaya­rak bunları aynı noktada bulundurmaya gayret sarf etmektedir. Şöyle ki; İslâm hukuku, toplumu her durumda suç işlemekten korurken öte yandan da birçok durumlarda suçlunun kişiliğini gözönünde bulundur­maya gayret sarfetmektedir. Şöyle ki: İslâm hukuku, genel anlamda «toplumu suçtan korumak» prensibini kabul ederek, her türlü suç için konulan cezalarda bu Özelliğin bulunmasını şart koşmuştur. O halde her ceza, suçluyu uslandırmaya, bir daha suç işlemesini önlemeye, toplum içinde suç işleme niyetinde olanları bu niyetlerinden vazgeçirmeye ye­tecek nitelikte olmalıdır. Ama suçlunun, topluma yönelik kötülüklerini önleyebilmek için uslandırma metodu yeterli görülmezse veya toplu­mun korunması için suçlunun bütünüyle ortadan kalkmasını gerekli kı­lıyorsa, «ölüm» veya «hapis» yoluyla onu toplumdan kesin olarak ayır­mak gerekir. Toplumun yapısını ilgilendiren suçlarda, İslâm hukuku; suçlunun kişiliğini dikkate almayı genellikle ihmâl etmiştir. Çünkü toplumun yapısını korumak zorunluğu, tabiî olarak suçlunun duru­munu gözönünde bulundurmamayı gerektirir. Ne var ki, bu tip suçlar, İslâm hukukuna göre hem az, hem de sayılıdır. Toplumun yapısını ko­rumak zorunluğu, tabiî olarak suçlunun durumunu gözönünds bu­lundurmamayı gerektirir. Ne var ki, bu tip suçlar, İslâm hukukuna göre hem az, hem de sayılıdır. Toplumun yapısını ilgilendiren suçların dışın­da kalan fiillerde suçlunun kişiliği, cezada, nazar-ı dikkate alınır. Ve İslâm hukuku, hâkime suçlunun kişiliğini, içinde bulunduğu şartlan, hayatını, ahlâkını, gözönünde tutarak cezalandırma yetkisini ver­miştir.

Bu İki prensibin birlikte kabul edilmesinden, tabiî olarak şöyle bir sonuç çıkmıştır:

Her iki prensibin de uygulanabildiği bir nokta ve bir uygulama sı­nırı vardır. İşte İslâm hukuku, bu prensiblerin uygulandığı noktayı ve -uygulama sınırım kesinlikle ayırmak için suçları, prensib olarak iki bölümde incelemiştir:

1- Toplumun yapısını ilgilendiren suçlar

Toplumu yakından ilgilendiren bütün suçlar bu bölüme girer. Ve genellikle farklı hükümleri kapsayan iki tür şeklinde sınıflandırılır.

a) Toplumun yapısını bütünüyle ilgilendiren ve haddi gerektiren suçlar.

Bu suçlar yedi başlık altında ettid edilebilir:

1- Zİnâ

2- îftirâ

3- İçki içmek

4- Hırsızlık

5- Harabe

6- İrtidâd

7- İsyan

İslâm hukuku, yedi kategoriye ayrılan bu suçlar için önceden ce­zalar koymuştur ki, hâkimin bu cezaları hafifletip ağırlaştırması veya bunların yerine başka ceza vermesi mümkün değildir. Şu halde, bu suç­lardan herhangi birisini işleyen kimseye, saldırılan ve saldıranın kişi­liğine bakılmaksızın, önceden konulmuş bulunan cezalar verilir. Yöne­ticilere gelince… Kesinleşen, cezaları, affetmeye veya suçları ortadan kaldırmaya hiçbir şekilde yetkileri yoktur.

İslâm hukuku «had» cezalarında, toplumu suç ilşemekten korumayı amaçlamış ve suçlunun durumunu gözden tamamıyla uzak tutmuştur. Ve bu suçlar için ağır cezalar koyarak, hükmünü önceden belirlemiştir. Yöneticilere bu tür cezalarla ilgili yetki tanımamıştır. Cezaların ağır olmasının nedeni, bu suçların kişi ve toplum açısından büyük önem taşımasıdır. Ve bu konuda gösterilecek ihmâlin, neticede toplum dü­zeninin bozulmasına, ahlâkî çöküntüye ve suçların artmasına sebeb olma ihtimâlidir. Bu neticeler öylesine kötüdür ki; bu duruma düşen bir toplum, mutlaka bozulacak, dağılacak, gücünü ve kuvvetini yitire­cektir. Şu halde, bu tip suçlara verilecek ceza konusunda şiddetli olma­nın sebebi, toplum yapısını korumak, güvenlik ve düzenini sağlamak ve ahlâki dejenerasyonu önlemektir. Yahut başka bir deyimle, burada top­lumun çıkarları gözetilmektedir. Öyleyse toplumun çıkarlarını sağla­mak için kişisel menfaatleri ihmâl etmenin hiçbir garîb yanı yoktur. Hattâ asıl garîb olan, toplumun çıkarlarını sağlamak için kişisel çıkar­ların feda edilmemesidir.

b) Toplum yapısını ilgilendiren ikinci tür suçlar, «kısas» ve «di­yet» i gerektiren fiillerdir. Bunlar ister kasıdlı, ister hatâen işlensin, öldürme ve yaralama suçlarıdır. Ve beş ana başlık altında toplanma­ları mümkündür:

1- Kasıdlı öldürme

2- Kasda benzer öldürme

3- Hatâen öldürme

4- Kasıdlı yaralama

5- Hatâen yaralama

İslâm hukuku yukarıda sayılan suçların herbiri için iki ceza koy­muştur :

a) Kısas

b) Diyet

«Kasd» varsa «kısas» ve «diyet»; hatâda ise, sadece «diyet»… Ayrıca, hâkime, bu iki cezadan birini değiştirme veya bunları ağırlaş­tırma ve hafifletme yetkisi tanımamıştır. Yöneticilerin cezayı veya suçu affetme yetkileri yoktur. Buna göre, yukardaki suçlardan birisini işle-yen kişi, belirtilen cezalara çarptırılır. Ve içinde bulunduğu şartlara, kişiliğine hiç bakılmaz.

İslâm hukukuna göre, yöneticiler bu cezaları affedemez. Ama sal­dırıya uğrayanın kendisi veya velisi affedebilir. Eğer saldırıya uğrayan kişi veya velîsi suçluyu affederse, kasıdlı suçlarda kısas düşer, onun yerine diyet geçer. Ama af, diyet karşılığı değil de karşılıksız olursa diyet de düşer. Hatâen işlenen suçlarda ise, afla birlikte diyet ortadan kalkar. Kasıdlı suçlarda kısasın; hatâen işlenenlerde «diyetsin düşmesi ha­linde suçluya «ta’zîr» cezası vermek mümkündür. Bu cezalarda, bilin­diği gibi hem suçlunun hem de saldırıya uğrayanın durumu ve kişiliği dikkate alınır.

Görülüyor ki, İslâm hukuku, «kısas» ve «diyet» i gerektiren suçlar­da, toplumu her türlü kötülüklerden korumayı ön plana almış, suçlu­nun durumuna bakmamıştır. Yani suçlunun kişiliğini ve içinde bulun­duğu şartları asla gözönünde tutmamıştır. Ancak saldırıya uğrayan kişi veya velîsi, suçluyu affederse durum değişir. İslâm hukuku, tecâvüze uğrayana veya velîsine suçluyu affetme hakkı tanımıştır. Çünkü «suç», hernekadar toplum yapısına yönelik bir fiil niteliğinde ise de, ondan daha çok, kişileri ilgilendirir. Hattâ diyebiliriz ki, toplumu ancak sal­dırıya uğrayan kişi kanalıyla ilgilendirmektedir. Ama saldırıya uğrayan kişi veya velîsi, suçluyu affedecek olursa, «suçlunun durumu»nu ihmâl etmeyi ve toplumu korumak için suçu ağırlaştırmayı gerektiren bir neden kalmaz. Çünkü suçun tehlikeli etkisi «af»la ortadan kalkar. Ve affedilmekle suç, önemini yitirir. Öyle ki, toplumun yapısına artık etki edemez. Aslında saldırıya uğrayan kişi veya velîsi, ancak suçluyla an­laştığı veya ondan maddî bir «yarar» sağladığı takdirde kendisini affe­der. Şu halde, affın nedeni ya «uyuşma» veya «maddî menfaat»tır. Bu iki faktör, İslâm hukuku açısından «yasal» (meşru*) nedenlerdir. «•Uyuşma», kin ve düşmanlık duygusunun ortadan kalkması demektir. Maddî menfaati «bedenî cezâ»ya yeğ tutmaksa, «hoşgörü», «anlaşma» ve «düşmanlık duygusunun şiddetini azaltma» anlamına gelir. Saldı­rıya uğrayanın veya velîsinin, «suç»u «yaramla değiştirmesi ve böylece dayanılması imkânsız acılara katlanmanın karşılığını görmesi, şüphesiz ki, kendisi için bir «hak» tır.

Birinci bölüme girmeyen suçların tümü veya -başka bir deyimle, İslâm Hukukunca cezalan önceden belirtilmeyen bütün suçlar buraya dâhildir. Yani «ta’zîr» cezası verilen tüm suçlar… Bunlar üç kategoriye ayrılır;

a) Had, diyet ve kısası değil, prensib olarak «ta’zîr» i gerektiren suçlar.

b) Had cezasının herhangi bir nedenle uygulandığı veya bütünüyle tatbik edilmediği, bununla beraber «hükmü» önceden belirlenmemiş olan suçlar.

c) Hakkında «kısas» veya «diyet» hükmü verilmeyen ve önceden takdir olunmuş bir cezası bulunmayan kısas veya diyet suçları…

Bu bölüme giren suçlar, önemleri açısından birinci bölümdekilerin derecesinde değildir. Bu yüzden hükümleri değişik olmaktadır. Şu halde, birinci bölümdeki suçlarda hâkim, belirli cezayı vermek zorundadır. Önceden konulmuş bulunan bu cezaların dışında, hafif veya ağır hiçbir ceza veremez. İkinci bölüme gelince… İslâm hukuku hâkime, suçlunun durumuna uygun düşen bir çok cezadan «birisi»ni seçme hürriyeti ver­miştir. Ayrıca suçun şartlarını ve suçlunun durumunu gözönünde bu­lundurarak gereken cezayı belirleme yetkisini de hâkime bırakmıştır. Suçun ve suçlunun durumunu inceleyen yargıç, cezanın hafîfletilme-mesine kanâat getirirse, suçluya, uygun gördüğü cezayı verir. Eğer bu kanâat cezanın hafifletilmesi yönündeyse, suçluyu; kişiliğine, şartları­na, hayatına ve alışkanlıklarına uygun düşen hafif bir cezaya çarptı-rabilir. Tıpkı bunun “gibi suçun işleniş biçimi, cezanın ağırlaştırılma­sını, suçlunun durumu ise hafîfleştirilmesini gerektiriyorsa; hâkim, orta bir yol izler. Ne hafif, ne de ağır sayılabilecek bir cezada karâr kılar.

Bu bölümde, İslâm hukuku, toplu veya tek tek, ceza teorisinin dayandığı kuralları uygular. O halde suçlunun durumu, cezanın hafif­letilmesini gerektirmiyorsa, cezanın takdirinde ve seçilecek ceza türün­de, toplumun suçlardan korunması dikkate alınır. Bunun dışında, hiçbir noktaya önem verilmez. Ama suçlunun içinde bulunduğu şartlar; ce­zanın hafifletilmesini gerektiriyorsa, bu durumda hem cezanın takdiri, hem de seçilecek cezanın türü konusunda suçlunun, kişiliği ön plânda tutulur. Eğer «suç»; biçim yönünden cezanın ağırlaştırılmasını, «suçlu» nun durumu da hafifletilmesini gerektirici nitelikteyse, cezanın seçimi ve miktarının belirlenmesinde, mümkün olduğu kadar toplumun suç* lardan korunmasına ve verilecek cezanın suçlunun kişiliğine uygun düşmesine çalışır.

Bu bölüme giren suçlarda, saldırıya uğrayan kişinin dikkate alı­nacak hiçbir özelliği yoktur. Ve onun affetmesiyle ceza ortadan kalk­maz. Ama böyle bir af, suçlunun durumunu hafifletici kazâî bir şart olarak değerlendirilir. Saldırıya uğrayan kişinin «suçlu» yla barışması veya kendisini affetmesi halinde, hâkim; suçlunun lehinde olmak şar­tıyla, bu tutumu «hafifletici sebeb» olarak değerlendirir. Ta’zîr cezâlarında saldırıya uğrayanın affıyle suçun veya cezanın düşmemesinin nedeni şudur:

Ta’zîr suçlarının cezası iki yönlüdür: Birisi, saldırıya uğrayanın hakkı diğeri toplumun hakkı… Tecâvüze uğrayan kişi, suçluyu affet­mek suretiyle kendi hakkını ortadan kaldırırsa da, toplumun hakkı aynen kalır. Kısas ve diyeti gerektiren suçlarda ise durum aksinedir. Çünkü kısas ve diyette ceza, saldırıya uğrayanın veya velîsinin hakkı­dır. Öyle ki; ikisinden biri, suçluyu affedecek olursa ceza düşer ve bu­nun yerine «ta’zîr» cezası verilir. Çünkü ta’zîr cezasında, toplumun hakkı sözkonusudur. Şu halde, ta’zîr cezalarında saldırıya uğrayanın veya velîsinin suçluyu affetmesi, kısastaki kadar etkili değildir. Çünkü burada hem tecâvüze uğrayanın, hem de toplumun hakkı ön plana alın­mıştır. Saldırıya uğrayanın veya velîsinin suçluyu affetmesi, kısastaki kadar etkili değildir. Çünkü burada hem tecâvüze uğrayanın, hem de toplumun hakkı ön plana alınmıştır. Saldırıya uğrayanın hakkı düşse toplumunki baki kalır. Kısas ve diyette ise «af», yukarda da belirttiği­miz gibi sadece saldırıya uğrayanın hakkıdır. İsterse affeder ve affedin­ce de ceza düşer.

İslâm hukukunun, birinci bölüme giren suçlar için ağır hükümler koyduğunu, cezanın takdir ve seçiminde toplumu suçtan korumak ama­cı güdüldüğünü ve buna karşılık suçlunun kişiliğinin bütünüyle ihmâl edildiğini, ancak «kısas ve diyet» suçlarında —başkalarında değil— sal­dırıya uğrayanın affetmesi halinde durumun değişeceğini yukarda be­lirtmiştik. Ve yine demiştik ki, İslâm hukuku bunlarla toplumu koru­mayı Öngörmüştür. Çünkü birinci bölüme giren suçlar, her iki türüyle de toplumun yapısını çok yakından ilgilendirmektedir. İşte şimdi, bu suçların toplumun yapısını nasıl ilgilendirdiğini öğrenmemiz gerekir.

Uygulanan prensibler değişik olsa da, çağlar arasında farklılık bu­lunsa da, bütün toplumlar hayatiyetlerini korumak için, tarih boyunca belli düzen ve nizâmlara dayanmak zorunda kalmışlardır. Yeryüzünün dört bucağına yayılmış toplumların dayandığı temel ilkeleri inceledi­ğimiz zaman görürüz ki; bütün toplumlar, basite indirgeyerek ifâde edecek olursak, şu dört temel üzerine oturmaktadır:

a- Aile nizâmı

b- Ferdî mülkiyet nizâmı

c- Sosyal nizâm

d- Hukukî nizâm

Toplumların «kadın» ve «erkek»lerden oluşması, insanlarda «üre­me kudreti» (tenasül) nin bulunması ve yeni doğanların kendilerini er­ginlik çağına ulaştıracak kimselere muhtaç olması gibi durumlar, tabiî olarak her erkeğin kendisine çocuk yapacak belli bir kadın seçmesini gerektirmiştir. Şu halde, toplumda «kadın» ve erkeğin bulunması, «aile düzenini zorunlu kılmıştır, Ve aile nizâmı, her toplumun üzerine da­yandığı ilk kaide olmuştur. Çünkü toplum, kişilerin oluşturduğu bir topluluktur. Aile düzeni, komünist devletlerde bile, toplumun ana da­yanak noktası olma niteliğini yitirmemiştir. Ve Allah dilediği sürece de böyle kalacaktır.

İnsanoğlu sürekli olarak yemeğe, içmeğe, giyinmeye ve mesken edinmeye doğuştan muhtaçtır. Ve bunları sağlamak için bir takım araç­lara başvurması, bazı eşyalara sahib olması ve sadece kendisine ait var­lıkların bulunması gerekli olmuştur. Bu noktada kendisine başka bir ortak olmamalıdır. Ve bu dünyadan göçtükten sonra da bunların aile­sine kalması gerekmektedir. Yeryüzündeki hayatın aile nizâmını zo­runlu kılmasından da ferdî varlıkların, ölümden sonra, aile ferdlerine kalması prensibi doğmuştur. İşte böylece hem insanın yaratılışı hem de eşyanın tabiatı, insanoğluna «özel mülkiyet» ve «aile nizâmı» nı kurmayı öğretmiştir. Eşyanın tabiatı değişmedikçe —ki evrensel ni­zâmla birlikte sürüp gidecektir— ve insanın yaradılışı bozulmadıkça, bu iki «düzen» de olduğu gibi kalacaktır. Sosyalist ve kojnünist sis­temler, hernekadar özel mülkiyeti kaldırıp bunun yerine sosyal mül­kiyeti getirmek istemişlerse de, sözü geçen sistemlere aşırı derecede bağlı olanlar bile özel mülkiyeti bütünüyle yıktıklarını söyleyememiş­lerdir. Çünkü kişinin, tabiî olarak bazı şeyleri kendisine maletmesi şart­tır. Şu halde, her insan yiyeceğine, içeceğine, giyeceğine, oturacağı eve, çalışacağı âletlere sahib olmak ister. Aksi takdirde hayat imkânı kal­maz.

Aile nizâmı ve özel mülkiyet sistemi, insanın kişiliğini kabul et­meyi, kendisini, ailesini mülkünü koruması için ona birtakım hak ve hürriyetler tanımayı gerektirmiştir. Ancak tek olarak kişinin güçsüzlüğü, ihtiyâçlarının çokluğu, bunları giderecek kaynakların azlığı ve bu ko­nuda başkalarıyla yardımlaşma zorunluğu «toplum»un doğmasına se­bep olmuştur.

Toplumun meydana gelmesi için tabiî olarak üzerine dayanacağı bir sistemin, kişilerin hak ye vazifelerini belirleyecek prensiblerin var­lığı gereklidir. Toplum nizâmı, toplumlara göre değişir. İslâm toplum­larının sosyal nizâmı, îslâm prensiblerine dayanır. Müslüman olma­yanların sosyal düzeni ise, İslâm dışı kurallarca yönetilir. Komünizm, sosyalizm, kapitalizm ve benzeri sosyal doktrinler gibi…

Keza, toplumun teşekkülü; ona yön veren, çıkarlarını ve sosyal ni­zâmı, iç ve dış güvenliğini sağlayan hukukî ve idarî nizâmı gerekli kıl­mıştır. İdarî nizâm memleketlere göre değişir. Bazı ülkeler cumhuri­yetle yönetilirken bazıları krallıkla, bir kısmı da Öteki sistemlerle idare edilir. Böylece idarî nizâm teşekkül etmiş olur. İdarî nizâm, toplum var­lığının zorunlu sonucudur.

İşte toplum varlığının dayanak noktası sayılan ve bütün toplum­larda geçerli olan dört ana kaide bunlardır. Bu dört ana temeli ilgi­lendiren her şey, aslında toplum varlığını da ilgilendirmektedir. Ve bun­ların yıkılması, toplumun dayandığı en kuvvetli ilkelerin yıkılması de­mek olur. Bunun için İslâm hukuku, sözü geçen prensibleri her türlü saldırıdan korumakta özel bir itinâ göstermiştir. Çünkü toplumun yaşa­ması ve devamı için bunların korunması şarttır. Bu prensiblerin ko­runmasında ve sağlanmasında gösterilecek herhangi bir umursamazlık, toplumun bozulmasına ve düşmesine vesile olur. İslâm hukuku, toplu­mun temelini oluşturan söz konusu ilkeleri etkileyecek önemli saldırı biçimlerini bir bir sıralayarak bunları «had, kısas ve diyeti gerektiren suçlar» başlığı altında toplamıştır. Ki bu suçlar; zina, iftira, içki iç­mek, hırsızlık, harabe, irtidâd, isyan, kasıdlı veya kasıdsız öldürme ve yaralama suçlarıdır.

Bunlan teker teker inceleyecek olursak görürüz ki:.

Zina, toplum nizâmına yöneltilmiş bir «saldırı»dır. Eğer zânî cezâ-landırlımazsa herkes dilediği kadına, başkalarıyla birlikte sahib ola­bilmek için çalışabilir. Herhangi bir çocuğun «kendisinden» olduğunu ve hoşuna giden bir kadının kendi «malı» olduğunu iddia edebilir. So­nuç olarak, «güçlü» kimseler «güçsüz»Ieri yener ve toplumda «soy-sop» bağı kalmaz. Babalar ve çocuklar birbirini tanımaz. Ayrıca zina olayı­nın «normal bir fiil» sayılması, toplum düzeninden vazgeçmek ve üze­rinde kurulduğu «aile» müessesesini yıkmak demektir.

Hırsızlık, kişisel ve özel düzene yönelik bir saldırıdır. Eğer hırsızlar cezalandırılmazsa herkes başkasının malına, yiyeceğine, içeceğine, gi­yeceğine, evine ve araçlarına «ortak» demektir. Bunun sonucunda «güç-lü»ler «güçsüz»leri yener, «zayıf»lar aç, çıplak ve yoksun kalır. Öyleyse hırsızlığın ‘»normal bir fiil» sayılması, husûsî mülkiyet nizâmından vaz­geçmek ve ferdlerin «asgarî hayat gereklerini» elde etme imkânından yoksun bırakılması anlamına gelir. Ki bu ilkeler yıkıldığı an, toplumun çöküşü çok kolaylaşır.

İrtidâd (dinden dönme), toplumun «sosyal nizâmı»na yöneltilmiş bir «saidın»dır. Çünkü müslüman olsun veya olmasın, her toplumun bir «sosyal nizâmı» vardır. İşte «İrtidâd», bu sosyal düzene karşı çıkmak, prensiblerini çiğnemek ve sağlığından kuşku duymaktır. Toplumun da­yandığı sosyal düzen, «kuşku» ve «saldırı» konusu olduğu zaman orada rahat yaşamak mümkün değildir. Ve sonuçta bu hareket, toplumun yı­kılmasına sebeb olur.

İsyan, toplumun «idarî düzen»ine karşı bir «saldırı»dır. Çünkü is­yan, yöneticilere karşı çıkmak veya onlara baş kaldırmak yahut ta idarî düzeni bizzat deriştirmek demektir. Bu gibi suçların «normal» sayıl­ması, toplum arasında ihtilâf ve sarsıntıların yayılmasına nedendir. Kişileri partilere ve sınıflara ayırır. Sonra da bu gruplar, birbirinin bo­ğazını sıkmaya çalışır. Güvenliğin sarsılmasına, toplum düzeninin yıkıl­masına ve böylece toplumun çöküşüne vesile olur.

Öldürme ve yaralama suçlarına gelince… Bunlar bir yandan top­lumu meydana getiren kişilerin hayatına, öte yandan da onun dayan­dığı sosyal ve idarî düzene yöneltilen saldırılardır. Çünkü bu suçlar, hem kişilerin hayatlarını ve bedenlerini ilgilendirir, hem de sosyal nizâmı… Sosyal nizâm kişilerin korunmasını, mal ve canlarının güvenlik altına alınmasını gerektirir. İdarî düzen ise, sosyal nizâmın varlığı için şarttır ve güvenliği sağlayan en önemli faktördür. Öyleyse bahis konusu suç­ların önlenmesiyle ilgili çalışmalarda «yavaş davranmak»; güçlülerin zayıflara baskı yapmasına, kişilerin «verimlilik» ve «prodüktüvite»den uzaklaştırılmasına, bunun yerine birbirleriyle çekişip boğuşmalarına se-beb olur. Kişilerin mal ve canlarım koruyucu vâsıtaların ortadan kalk­masına yol açar. Aynı zamanda toplumun dağılmasına ve bozulmasına nedendir, İşte bunun içiri İslâm hukuku, toplumun bu .duruma düşme­mesi konusunda son derece dikkat göstermiş ve «kasıdh» öldürme ve yaralamada «kısas», «hatalı» öldürme ve yaralamalarda da diyet hük­münü koymuştur. «Korkutucu cezâ»ların amacı, toplumu meydana ge­tiren kişilerin can ve mallarını korumak, güvenliği yaygınlaştırmak, ruhların rahat ve huzurunu sağlamaktır.

«İftira», âüe düzenine karşı «saldırı» niteliğindedir. Çünkü İslâm hukukunda iftira, sadece «namusnu ilgilendiren bir suçtur. Namusu ilgilendiren iftira, elbette ki aile nizâmı konusunda «kuşku» lara yola-çar. Öyleyse bir kimseye «iftira» atan kişi, onu, «babası» ndan başkası­na dolayısıyla başka bir aileye «nisbet» ediyor demektir. Böylece aile düzenine duyulan inançla topluma olan inançlar birlikte sarsılır. Çünkü toplum, aile nizâmına dayanır.

Alkollü içkiler, «şuur» un yitirilmesine sebebtir. Şuurunu kaybeden kişi, söylemeğe gerek yok ki, her türlü kötülüğü işleyebilir bir kıvama gelmiş demektir. Meselâ hırsızlık yapabilir, zina edebilir veya başka­larına iftira atabilir. Ayrıca, içki içmek; sağlığı bozar, malların heba olmasına yolaçar, nesilleri zayıflatır ve aklı yok eder. Bunun içindir ki, İslâm hukuken içki içmeyi kesinlikle yasaklamıştır. Şu halde, bu tip suçlar, her yönüyle topluma yöneltilmiş bir saldın ve toplumun dayan­dığı nizâmı yıkmak demektir.

«Harabe» suçu, sadece hırsızlık şeklinde olmuşsa, özel mülkiyete saldırıdır. Eğer, «hırsızlığın» yanında «adam öldürmende varsa, «top­lumu oluşturan kişilere saldın» demektir. Bu iki şekilden birisiyle değil de sadece kişileri korkutmakla yetinilmişse, o zaman «toplumun güvenIiği»ne saldırı sayılır. Kişilerin hayat ve güvenliğine yönelik hareketler, hem sosyal hem de idâri nizâma tecâvüzdür. Çünkü toplum, kişilerin hayatını korumak ve kendilerine «güven» sağlamakla yükümlüdür. Bu, toplumun yaşayabilmesi için zorunludur. Eğer böyle bir toplum kurula-mazsa, demek olur ki, toplumun hayatı dağılmak ve çökmek üzeredir. Çünkü toplumun devamı için gerekli olan ilk kural, kişilerin korunma­sıdır. Kişiler korun amaymca, toplumun dağılması kolaylaşır. Kişilerin korunması, hayat ve güvenliklerine yönelik saldırıların önlenmesi, an­cak bu gibi fiilleri kökünden kazıyıcı cezaların uygulanmasıyla müm­kündür.

Toplumun «yapı»sını doğrudan doğruya ilgilendiren suçlar bunlar­dır. Ve İslâm hukuku, söz konusu fiilleri ağır şekilde cezalandırmış, suç­lunun kişiliğine asla bakmamıştır.

Böylece toplumu yaşatmayı ve korumayı öngörmüştür. Biz, «bu suç­lar toplumun yapısını ilgilendiriyor» derken, elbette ki, diğerlerinin uzaktan veya yakından toplumla ilgili olmadığını söylemek istemiyo­ruz. Aslında her suç, biçimi ne olursa olsun elbette toplumun yapısını ilgilendirir. Ama şöyle diyebiliriz :

Her suç, toplumun dayandığı temel ilkeleri doğrudan doğruya et­kileyici değildir. Her ne kadar. toplumun çıkarlarıyla alâkadar iseler de, sosyal yapının temel ilkelerini direkt olarak ilgilendirmemektedirler. Böyle olmasa da, yukardaki suçlar gibi önem taşımazlar. Şu halde, İslâm hukuku; adı geçen fiiller için ağır cezalar koymakla beraber top­lumun yapısını, sosyal nizâmın dayandığı esasları ilgilendiren suçlarda, failin «kişiliği»ni ceza yönünden dikkate almamakla gayet mantıkî ve realist davranmıştır. Keza İslâm hukuku, belirli hudûdlar koyarak bu suçları birbirinden ayırırken de, ((tehlike» ve ((önem» bakımından fark­lılık gösteren diğerlerini kategorilere bölerken de, aynı mantıkî ve rea­list metodu izlemiştir.

İslâm Hukuku «had», «kısas» ve «diyet»! gerektiren diğer suçları, toplumun yapısını ve toplum nizâmının dayandığı ilkeleri «yakından ilgilendiren fiiller» şeklinde değerlendirir. Bu noktada her iki «suç» türü birbirine eşit olmakla beraber, İslâm hukuku, saldırıya uğrayan kişiye veya velîsine, kısas ve diyeti gerektiren fiillerde cezayı affetme yetkisi tanımış, «had» suçlarında ise böyle bir hak ve yetkiden sözet-memiştir. Bu ayırımın sebebi şudur:

Had suçları, verdikleri zarar yönünden doğrudan doğruya toplumu ilgilendirmektedir. Kısas ve diyete gelince… Her ne kadar toplum ya­pısını ilgilendiren yönleri varsa da «zarar», toplumdan çok, kişilere mü-teveccihdir.

Meselâ hırsızlık, harabe, iftira, içki içmek, irtidâd ve isyan bizâtihî toplumu tehdîd eden suçlardır. Toplum nizâmına ve güvenine saldındır. Bunun yanısıra kişileri de tehdîd etmektedir. Hırsız tarafından bir kısım malı çalman kişi için çalma eylemine konu olmaktan doğan teh­dit kadar, kaybettikleri üzücü değildir. Çünkü bu eylem, kişiyi, öteki mallarının da çalmabileceği korkusuna düşürür. Komşularından, tanı­dık ve bildiklerinden şüphe etmeye başlar. Haddi gerektiren diğer suç­lar için de aynı şeyler söylenebilir. Fakat topluma verdikleri zarar, kişi­lere verdiklerine oranla daha ağırdır. Öldürme ve yaralama suçlan da, zarar yönünden toplumdan çok kişilere dönük eylemlerdir. Bu suçları • işleyenler, bir noktaya kadar sadece kişilere saldırıyı ön plana alırlar. Eğer saldırı istenilene yöneltilemezse, başkalarına zarar vermek iste­mezler. O halde bahsi geçen bu suçlar, topluma yönelik bir saldırı ol­maktan çok, kişilere dönük eylemlerdir. Başka bir deyişle, bu suçlar, toplum düzen ve güvenini ötekiler gibi yakından ilgilendirmez. Hırsız böyle değildir. O, nerede olursa olsun, bulduğu malı çalar. Belli bir kişi­nin malım aşıramazsa, gider, herhangi bir kimseninkini çalar. Çünkü hırsızın amacı, kişiler değil mallardır. Ve mal herkeste bulunabilir. Zânî de böyledir. Belli bir kadınla zina etmek istemez. Amacı herhangi bir kadınla ilişki kurmaktır. Eğer belirli bir kadınla birleşmeye imkân bu­lamazsa başka birini arar.

Kısas ve diyet suçları, toplumdan çok kişileri ilgilendirdiğinden sal­dırıya uğrayan kişiye veya velîsine, kasd halinde, kısas ve diyetten bi­risini seçme hakkı tanınmıştır. Diyet, saldırıya uğrayan kişi için bu saldırının karşılanması şeklindedir. Ama kendisine saldırılan kişi, isterse kısas ve diyeti birlikte affedebilir.

Beşerî Hukukta Ceza Teorisi

On sekizinci yüzyılın sonlarına kadar beşerî hukuk, suçluya, katı ve şiddetli bir gözle bakmaktaydı. Son derece korkutucu ve yıldırıcı olan cezaların ilkesi, intikam ve teşhirdi. Hukukî cezalar arasında yak­mak, asmak, kulak, dil, dudak gibi organları kesip koparmak, dağla­mak, demir zincirlere vurmak, pranga, sürgün, dövmek ve hapsetmek gibi eylemler vardı. Ve genellikle cezalar suçlarla orantılı değildi. Bazı cezalar, son derece ağır ve fecî idi. En basît suçlar için ölüm cezası verilebilirdi. Meselâ İngiliz yasaları, onsekizincı yüzyılın .sonuna ka­dar ikiyüze yakın suç için i’dâm cezası vermekteydi. Bunlar arasında bir şilinden fazla değer taşıyan şeylerin çalınması da vardı. Yani Mısır parasıyla beş kuruş… Fransız yasaları da çoğunluğu âdî suç olan iki-yüzonbeş fiile ölüm cezası uygulamaktaydı.

Beşerî hukuk, yaşayan insanlar gibi, «ölü»leri, hattâ hayvanları ve cansız maddeleri bile sorumluluk ve ceza konusu yapıyordu. Hem canlı insanların, hem de ölülerin, hayvanların ve katı maddelerin yargıla­nabileceğim kabul ediyordu. Duyan ve üzülen, düşünen ve akleden, yaşayan insanları cezalandırmayı uygun gördüğü gibi; üzüntü ve duyar­lığını yitirmiş, düşünce ve akıl dünyasından çoktan uzaklaşmış ölü be­denleri hattâ hayvanları bile tecziye ediyordu. Kendisini savunma gü­cünden yoksun donuk maddeleri suçlayabiliyordu.

Beşerî hukukun ceza ilkesi, suçludan intikam almak ve başkalarını korkutmaktı. Bu düşünce, katı kanun maddelerinin konulmasını ge­rektirmiştir. Bu maddelere göre, suçlunun kulağı ve burnu, ibret olsun diye kesiliyor, bedeni şekilden sekile sokulabiliyordu. Ölüler, hayvanlar ve cansız maddeler yargılanıyordu. Söylemeye gerek yok ki, bu gibi mad­deler yargılama sonucundan kesinlikle haberdâr değildi. Cezanın far­kında bile olamazlardı. Hayvanlar, mahkemede alman kararların sonu­cunu bilmiyorlardı, ama ızdırâb ve acısına katlanıyorlardı. Düşünce yeteneği olmayan bir hayvanın suçlanması ne anlam taşır? Fakat Önemli olan bunlar değildir. Asıl önemlisi, insanları korkutmaktır. Ve intikam duygusunu ruhlara iyice yerleştirmek için, çevreye korku sa­larak cezalar vermekti. Ölüler, hayvanlar ve katı maddeler de bu ceza­lardan kendilerini kurtaramazlardı.

Onsekizinci yüzyılın filozof ve sosyologları, ceza hukukunun dayan­dığı bu kuralları yıkmaya çalıştılar. Bunun yerine bir başka kavram getirmek istiyorlardı. Meselâ Jean Jacques Rousseau, «Toplum Sözleş­mesi» adlı eserinde bu konuyu ele alıyor ve cezadaki amacın, toplumu suçlardan korumak ve başkalarına eziyet verilmesini önlemek olduğunu savunuyordu. Beccaria da cezada savunma hakkı gereği üzerinde du­ruyor, amacın başkalarına engel olmak ve suçluyu uslandırmak oldu­ğunu belirtiyordu. Fransız DevrİmTnin ileri gelen kişileri, bu görüşlerin etkisinde kalmıştır. 1791 yılında çıkan Fransız yasaları, yukardaki fi­kirlerin izlerini taşır. Daha sonra Bentham gelir. Ve cezanın topluma yararları üzerinde durur. Toplumu koruduğunu açıklar. Suçluyu us­landırmak ve başkalarına engel olmak amacı gütmesi gerektiğini be­lirtir. Zamanla Kant’ın düşünceleri geçerlilik kazanır. Kant; cezayı, adalet olarak tanımlar. Bazı düşünürler, pragmatist düşünce ile ada­letçi görüş arasında bir uyum sağlayarak şöyle derler :

«Ceza, gerekli olandan fazla olmamalı ve adaletin hoşgörüsünü aşmamahdır.»

Sözünü ettiğimiz bu akımlar, suçlunun kişiliğiyle ilgilenmemek, sadece suça dikkat etmek, ağırlığına ve toplum üzerindeki etkilerine bakmak gibi özellikler taşır. Bunun için suç problemini uygun bir çö­züme kavuşturabilmiş değildir.

Daha sonra İlmî Teori veya İtalyan Teorisi adı verilen düşünce ortaya çıkar ki, suçu bütünüyle ihmâl ederek suçlunun kişiliğine göre hüküm verilmesi ilkesine dayanır. Bu teorinin taraftarları, suçlunun kafa yapısına, bünyesine, tarihine ve önemine göre ceza verilmesini savunurlar. Suç işlemeye müsait bir karaktere sahib olan kişiyi, işlediği suç basit de olsa, ebediyyen toplumdan uzaklaştırmak veya yoket-mek gereğini öne sürerler. Suç işlemeyi alışkanlık haline getiren suçlu da, doğuştan suç işlemeye uygun bir karakter yapısına ^ahib olan ki­şiler gibidir. Şartların ve rastlantıların suçlu kıldığı kimselere gelince… bunlara basit ve hafîf cezalar verilmesi gerekir. İsterse suçlan çok Önemli olsun… Duygusal etkilerle suç işleyen kişilere ise, ceza vermek gereksizdir.

İlmî Teori adı verilen İtalyan Teorisi de, suç probleminin çözüm­lenmesi konusunda başarı kazanamamıştır. Çünkü suçluyu dikkate almakta ve suçu ihmâl etmektedir. Ayrıca kesin ve farkedilebilir bir ayırım gözetmeksizin suçlular arasında farklı değerlendirmeler yap­maktadır. Bazılarını cezasız bırakırken aynı suçu işleyen öteki kişileri en ağır cezalara çarptırmaktadır.

Sonradan gelen bir kısım hukukçular, suçlunun durumunu dikkate almadan, suça göre davranan ve ilmî teori adı verilen İtalyan sistemiyle, suçluya bakarak suçu ihmâl eden eski teorilerin başarısızlığını görmüş ve bunların dayandığı düşünceler arasında bir sentez yapmaya çalış­mışlardır. Neticede yeni bir teori bulunmuştur. Bu teoriye göre, suçlara verilecek ceza konusunda geçerli iki görüş vardır :

a) Uslandırma ve engel olma fikri,

b) Suçlunun kişiliği fikri,

Ne var ki, bu sentezle bir önceki teorilerden farklı bir neticeye va­rılamamış ve çalışmalar başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Çünkü bu görüş, çoğunlukla birbiriyle çelişen paradoksal iki düşünceye dayanır. Her cezada suçlunun kişiliğini göz önünde tutmak ve özellikle toplum nizâ­mını ve ahlâkım ilgilendiren önemli suçlarda toplumu korumak için uslandırma ve engel olma düşüncesine sarılmak genellikle gerçekleşme imkânı bulamaz. Toplumu koruma düşüncesi ön plana alınırsa, gerek önemli gerekse önemsiz suçlarda, suçlunun kişiliğine dikkat imkanı kal­maz.

Bugün beşerî hukuk bilginleri arasında geçerli olan fikir; cezadaki amacın, suçlunun ıslâhı, uslandınlması ve toplum içindeki eski yerine dönmesini sağlamak şeklinde özetlenebilir. Bununla beraber ikinci bir akım da cezaya, ıslâhı kabil olmayan suçluları kökten yokedici ve or­tadan kaldırıcı bir araç olarak bakmaktadır.

Üçüncü bir görüşün bağlıları ise; cezanın, TOPLUMU KORUMAK için bir vasıta olmasını, suç işlemeyi içinden geçirenleri işlemekten alı­koyacak bir korku unsuru olmasını öngörmektedir. Devletlerarası ceza hukuku sempozyumunda bu görüş kuvvet kazanmış, aralarında Alman­ya da olmak üzere Avrupa ülkeleri bu görüşü benimsemişlerdir.

Bu akımlar, tamamen ya suçluyu nazar-ı i’tibâra alıp suçu ihmâl etmekte, ya da suçu nazar-ı i’tibâra alıp suçluyu ihmâl etmekte veya iki fikrin arasını birleştirmeye çalışmaktadırlar.

İşte beşerî hukuk dünyasında geçerli olan muhtelif ceza teorileri bunlardan ibarettir. Bu teorileri gözden geçirdiğimizde görülmektedir ki, hukukçular birbiriyle tamamen çelişen değişik yönlerde hareket et­mektedirler. Görüşlerin farklılığı, beşerî hukukta ceza prensibi için de­ğişmez bir ölçü koyma imkânını ortadan kaldırmaktadır. Bunun için her devlet, kendi özel menfaatına uygun veya bağlı bulunduğu ideoloji­sine muvafık olan yönde bir prensib kabul etmiştir.

Öyle sanıyoruz ki, ceza hukuku konusundaki bu muhtelif görüşler ve akımlar, devletlerarası ceza hukuku sempozyumunun toplanmasına vesile olmuştur. Bu sempozyumlarda alınan karârlar, tecrübelerin gös­terdiği yolda daha iyi bir hedef tesbît etmek doğrultusundadır. Suçla mücâdele konusunda, kuvvetli ve başarılı neticeler sağlayacak daha iyi ceza düzeni kurmayı gaye edinmektedir.

Beşerî hukukta kanun koyucular, mümkün mertebe muhtelif gö­rüş ve akımlar arasında’ birlik sağlamaya çalışmışlardır. Kesin çâreler ve ameliyelerle kendilerine yöneltilen tenkidleri ve eleştirileri etkisiz kılmaya çalışmışlardır. Bu konuda misâl olarak Mısır Ceza Kanununu alabiliriz. Mısır ceza kanununun görüş noktasını, imkânlar nisbetinde aşağıdaki şekilde özetleyebiliriz :

a) Mısır ceza kanunu, cezadan maksat toplumun korunmasıdır, di­yen görüşü ve prensibi kabul etmiştir. Koyduğu bütün “cezalarda bu esâsı benimsemiştir. Buna göre ceza, suçlunun eylemini engelleyici ve başkalarının da aynı eylemleri düşünmesini önleyici ve uslandırıcı ni­telikte olmalıdır.

b) Bir noktaya kadar Mısır ceza hukuku, İlmî Teoriyi benimse­miştir.

Hemen hemen bütün suçlarda suçlunun kişiliğini unutmamıştır.

Ve her suç için iki ceza kabul etmiştir. Cezalardan birisi diğerin­den daha hafiftir. Ve her ceza için de iki hudûd ta’yîn etmiştir. Bu hudûd arasında bir ceza prensibini uygun görmüştür. Cinayet suçla­rında hâkimlere bu cezalar arasında değiştirme yapmak yetkisini ver­miş, verilen ceza bir yıllık hapis süresini aşmadığı takdirde cezayı dur­durma hakkını tanımıştır. Bu demektir ki, Mısır ceza kanunu suçlu­nun kişiliğini kabul etmiş ve cezayı ona göre koymuştur. Ancak hâki-‘ mi, cezanın seçimi ve takdiri konusunda suçlunun şahsiyetini dikkate almak bakımından tâm olarak zorlanıamıştır. Hâkimlere, suçlunun ki­şiliğini nazar-ı i’tibâra almak yetkisini tanımıştır. Eğer suçlunun şart­lan gerektirirse hâkim, bu şartı nazar-ı i’tibâra alır. Gerektirmezse dikkate almaz.

c) Mısır kanun koyucusu bu iki prensibi kabul etmekle beraber suçlunun kişiliğini dikkate almanın her suç için Özellikle ağır suçlarda iyi olmayacağını görerek, bazı suçlarda hâkimlerin belirli cezanın aşa­ğısında bir ceza vermelerini yasaklamış ve bazı suçlarda da cezanın kaldırılmasını veya tatbikini durdurmayı istemiştir. 1928 yılında çıkan uyuşturucu maddeler kanununda bu prensibi kabul etmiştir. Keza 1941 yılında çıkan hile ve aldatma ile ilgili kanunla 1949 yılında çıkan silah­larla ilgili kanun bu niteliktedir. Elbette ki, Mısır kanun koyucusunun bu son prensibi kabul ettikten sonra ceza kanunlarına bu prensib doğ­rultusunda yeniden gözatması mantıkî bir zarurettir. Buna göre hâ­kimlerin hîle, uyuşturucu maddeler kullanmak ve silah taşımakla ilgili suçlardan toplum için çok daha ağır olan suçlarda suçlunun şahsiyetini gözonünde bulundurmayı yasaklaması gereklidir. Ne var ki, Mısır ceza kanunu böyle bir yol tutmamış ve bu mantıkî çelişki kötü bir sonuca vesile olmuştur. Öyle ki, Mısır ceza kanunları hîle, uyuşturucu maddeler ve silah taşımak konusunda cezanın durdurulmasını veya hafifletilme­sini yasaklarken; hiyânet, ihtilas, rüşvet, öldürmek, hırsızlık, zina ve iftira gibi çok ağır suçlarda cezanın durdurulması veya tahfifini kabul etmiştir. Şüphesiz ki bu saydığımız suçlar; toplumun yapısı, emniyeti ve nizâmı için hîle, uyuşturucu maddeler ve silah taşıma suçlarından çok daha tehlikelidir ve zararlıdır.

İşte teorik ve pratik bakımından beşerî hukukun ceza ile ilgili be­yanatları… Buna göre beşerî hukuk, cezada uslandırma ve toplumu, suçlunun şerrinden koruma gayesi güdülmesini kabul ederken, cezanın takdirinde suçlunun kişiliğini ihmâl etmemeyi öngörmektedir. Modern yasalardan bir kısmı da bazı suçlarda, suçlunun kişiliğini ihmâl etme­meyi öngörmektedir. Modern yasalardan bir kısmı da bazı suçlarda, suçlunun kişiliğinin ihmâl edildiği görülmektedir. Beşerî hukuk, birinci noktada çok açık ve mantıklı olmakla beraber, ikinci ve üçüncü konu­da tamamen karmaşık ve mantık dışı bir yol izlemiştir. Öyle ki, her iki prensibin hangi noktaya kadar uygulanacağı henüz kestirilememiştir.

Okuyucularımız İslâm hukukunun ceza konusundaki görüşleriyle beşerî hukuktaki muhtelif nazariyeleri gördükten sonra; diyebiliriz ki, İslâm hukuku onsekizinci yüzyıldan sonra ortaya çıkmış olan beşerî hukuk teorilerinin hepsini içinde toplamıştır. Çünkü İslâm hukukuna göre cezalar; toplumun menfaati için, fertlerin ıslâhı ve toplumu suç­tan korumak, suçlara karşı kendisini müdâfaa ettirebilmek için konul­muştur. Binâenaleyh İslâm hukukuna göre cezaların, toplumun ihti­yâcından fazla olmaması gerektiği gibi ihtiyâcın altında da kalmaması gereklidir. Bu görüş, adalet ve menfaat görüşünün birlikte tatbikatıdır. İşte Rousseau’nun Beccaria’nın ve Bentham’ın uygulamak istedikleri görüş buydu. Kant ve sosyologlar da aynı görüşün tatbikini istiyorlardı. İslâm hukukunda ceza ile, suçlunun ıslâh olması ona acıma ve iyilik kasd edilmiştir. Binâenaleyh sanığın durumunun cezanın takdirinde kat’iyyen ihmâl edilmemesi gerekir. Bu ise ilmî teori denilen İtalyan görüşünün hedefini teşkil eder.

İslâm hukuku onsekizinci yüzyıldan günümüze kadar geçerli olan beşerî hukukun suçla ilgili görüşlerini kendisinde topladığına göre; İs­lâm hukuku, beşerî hukukun dûçâr olduğu eksikliklerden uzak kalmış ve ona yöneltilen eleştirilerden kurtulmuş demektir. Öyle sanıyoruz ki, İslâm hukukunda suçla ilgili tamamen teknik ve mükemmel bir ilmî nazariyenin konulmuş olması ve bu nazariyenin, tenkid ve eleştiriyi gerektirmeyen bir seviyeye ermiş olması ve buna karşı her türlü geliş­melere rağmen beşerî hukukun, İslâm hukukunun peşinden gederek onun adımlarını ta’kîb ve taklîd etmesi yine de İslâm hukukunun vardığı neticeye varamaması gibi hususların bilinmesi birçok kişileri dehşete düşürecektir. Beşerî hukukun bugün ulaştığı merhale ile gelecekte ula­şacağı hedefler; ne kadar gelişmiş olursa olsun, İslâm hukukunun koy­duğu çerçevenin dışına kat’iyyen çıkamayacaktır.

Şu halde diyebiliriz ki, İslâm Hukukuyla beşerî hukuk arasında cezanın dayandığı prensibler ve kaideler bakımından bir ihtilâf yoktur. İhtilâf, sadece bu prensib ve hükümlerin tatbik olunma keyfiyeti üze­rindedir. İslâm hukuku, beşerî hukukun kabullendiği prensiblerin tü­münü kabul etmiş, ama bunun yanısıra bu prensibler arasında bir birlik sağlayarak cezaların ve suçların hepsini aynı noktaya toplamamıştır. Her prensibin tatbik olunduğu bir mıntıka çizmiş ve sadece orada ge­çerli olmasını ve onun dışında geçerli olmamasını öngörmüştür. Bu çizi­len mıntıkalar için açık ve kesin işaretler koymuş, akıl ve görüş sahibi kimsenin yanılmayacağı hudûdlar çizmiştir. İşte böylelikle İslâm hu­kuku, herkesin karşısına hiçbir eksikliği ve hatâsı olmayan, gayet pratik ve mantıkî bir nazariye ile çıkmasını başarabilmiştir. Beşerî hukukun ise, bu prensiblerin hepsini aynı çuvala doldurmak ve suçlar arasında bir eşitlik yağlamak gibi bir kasdla çıkmaz bir noktaya gelmiştir. Ne­ticede kanun koyucular, geçerli pratik çâreler ortaya koyamadıkları gibi hukuk bilginleri de objektif, sağlam ve ilmî teoriler ihdas edememiş­lerdir. Bugün beşerî hukukun, cezanın dayandığı esâs prensibler konu­sunda uyguladığı hükümler, toplumun ve ferdlerin menfaatine uygun düşen ve eşyanın tabiatına uyan prensibler olmak zorundadır. Bu pren­siblerin her biri için ayrrbir nokta ve hudûd çizilmesi gerekir. Bu nok­talarda suçun ve suçlunun durumu dikkate alınmaksızın toplumun menfaati gözönünde bulundurulmalıdır ki, ancak o zaman İslâm huku­kunun başından beri getirmiş olduğu hükümlerin seviyesine ulaşması mümkün olur.

Bütün bunları hatırlattıktan sonra diyebiliriz ki, onsekizinci yüz­yılın sonlarına kadar beşerî hukuk, insanlık ufkunun çok gerilerinde bir takım akılalmaz maddeler ihtiva ediyordu. Canlıları, ölüleri, hayvanları ve cansız maddeleri mahkeme konusu yaparak hepsine ayrı ayrı ceza­lar uyguluyordu. Onsekizinci yüzyılda ilk olarak beşerî hukuk, İslâm hukukunun getirmiş olduğu prensiblere dönmek zaruretini hissetmişti. Böylece daha önce vahşetin timsâli olan kanunlar, insanlığın gereği olan maddeler ile dolup taşmaya başladı. Zîrâ îslâm hukukunun getir-diğpprensiblerin kabulüyle ceza, toplumun himâyesi maksadıyla uslan-dırmaya ve engel olma esâsına dayanmış oldu. îbret ve teşhir ihtiyâcı kalmadı. Hukuk mantığı, ölülerin, hayvanların ve cansız maddelerin mahkemesini kabullenmez oldu. Çünkü ceza, bu gibi varlıklara hiçbir fayda sağlamaz. Binâenaleyh onları uslandırma gayesi diye birşey söz-konusu olamaz. İşte beşerî hukukun ancak XVIII. yüzyılda tanıyabil­diği bu temel prensibi, İslâm hukuku milâdın VII. yüzyılında getirmiş ve tatbîk etmiştir. Bunun için de îslâm hukuku, ilk gününden itibaren cezaî sorumluluk merkezi olarak sadece canlı varlığı, yani inşam kabul etmiştir. Bunun dışında hiçbir şey, cezaî sorumluluk mevkiine alınma­mıştır. İslâm hukukunda, beşerî hukukta görülen ölülerin hayvanların ve katı maddelerin mahkemesi gibi gülünç haller görülmemiştir. îbret ve temsil için intikam duyguları alevlendirilmemiştir. Allah’ın Rasûlü ibret için cezalandırılmayı, kudurmuş köpeklerde bile yasaklamıştır. Hayvanlar için böyle bir şeye rızâ göstermeyen bir peygamber, şüphesiz ki insanlar için buna hiç rızâ göstermez. Bütün bunlardan sonra İslâm hukukunun, beşerî hukuktan düşünce itibarıyla onbir asır ilerde olması ve ikiyüzyıldır beşeriyetin onun peşini ta’kîb etmesine rağmen hâlâ dü­şünce merhalesi itibarıyla pek gerilerde bulunması bir iftira vesilesi olarak belirtilmeye değen önemli bir noktadır.

Cezanın Şartları

Her cezada, meşru’ olabilmesi için aşağıdaki şartların bulunması gerekir:

a) Ceza meşru’ olmalıdır. Şer’î kaynakların dayandığı Kur’an, sün­net veya icmâ’a istinâd ettiği, yahut da ihtisas kurulları tarafından çı­karılan kanunlara uygun olduğu takdirde ceza meşru’ olur.

Yöneticilerin çıkardıkları cezaların, şer’î hükümlere aykırı olma­ması şarttır. Aksi takdirde onlar bâtıl sayılır.

Cezanın meşru’ olması için şer’î hükümlere uygun olması şartının tabiî netîcesi olarak hâkimin, konulan hükümlere daha uygun oldu­ğuna kanâat getirse bile kendi kafasından bir ceza koymaması gerekir.

Basıları yanlış olarak İslâm hukukunun, hâkime ceza konusunda tahakküm etme yetkisi tanıdığını zannederler ki; bu zan realiteye uy­mayan korkunç bir hatâdır. Bu zannın kaynağı, şer’î hükümleri bilme­mekten başka birşey değildir. İslâm hukukunda cezalar; hadler, kısas ve ta’zîr cezaları olmak üzere üçe ayrılır. Hadd ve kısas cezaları önceden ta’yîn olunur. Hâkimin bu cezalara müdâhalesi yoktur. Suç sabit olduğu sürece hâkim, bu cezayı olduğu gibi tatbik etmek zorundadır. Hafiflet­me veya ağırlaştırmak yetkisi yoktur. Onun yerine bir başka ceza vere­mez. Meselâ hırsızlık suçunun cezası elin kesilmesidir. Suç sabit olduğu takdirde hâkimin, el kesme cezasının dışında başka bir ceza vermesi mümkün değildir. Ancak elin kesilmesine mâni teşkil eden meşru’ bir sebeb varsa durum değişir. Meselâ babanın, çocuğun malını çalması gibi. Evli olmayan zânînin cezası yüz sopadır. Suç sabit olduğu takdirde hâkimin, yüz sopa vurma cezası vermesi gereklidir. Bu cezayı artırma ve eksiltme yetkisi yoktur. Bunun yerine başka bir ceza da veremez. Kasıdlı öldürme suçunun cezası kısastır.1 Yani aynı şekilde öldürülmek­tir. Suçlunun suçu işlediği sabit olunca hâkimin, kısas hükmü vermesi gereklidir. Bunun dışında bir hüküm veremez. Ancak kısasın uygulan­masına engel teşkil eden meşru’ bir sebeb bulunursa durum değişir. Şu halde hâkimin had ve kısas ceşâlarındaki yetkisi sınırlı ve mahdûddur.

Ta’zîr suçlarına gelince, bu suçlarda hâkimin yetkisi geniş ol­makla beraber tahakküm anlamına gelmez. Ta’zîr suçlarında hâkimin yetkisi geniştir. Çünkü İslâm hukuku, ‘ta’zîr suçlan için bir takım cezalar mecmuası koyar. Ki bu, en hafîf cezadan tevbîh ve ihtar gibi, en ağırına kadar hapis, öldürme gibi yükselir. İslâm hukuku hâkimi, suça ve suçlunun durumuna uygun cezayı, bu ceza mecmuası arasın­dan seçme konusunda hür bırakır. Ayrıca cezanın en alt ve en üst sınırlarından birisini seçme konusunda da takdir yetkisi hâkimindir. Şüphesiz ki, hâkime bu geniş ve meşru yetkinin tanınması, mesele­lerin kolayca halline sebeb olur. Ayrıca toplumu suçtan koruyacak, suçluyu ıslâh edip uslandıracak veya suçluyu lâyık olduğu cezaya çarptıracak imkânı sağlar. Hâkimin yetkisi hernekadar geniş ise de, hâkimin suçlu üzerine tahakküm yetkisi yoktur. Çünkü şer’an belir­tilmeyen cezayı veremez. Suçlunun işlediği suça uygun olmayan bir ceza da veremez. Öyle sanıyoruz ki, ta’zîr suçlarında hâkimin yetki­sinin genişliği, bazılarının İslâm hukukunda hâkimlere tahakküm yet­kisi verildiği zannı gibi yanlış bir tahmine düşmelerine sebeb olmuştur.

İslâm hukukunda hâkimlere böylesine geniş yetki vermek zarureti mevcûd değildir. Binâenaleyh yöneticiler, isterlerse hâkimlerin bu yet­kisini daraltabilirler. Tabiî âmme menfaatları bunu gerektiriyorsa. Çünkü hâkimlere böylesine geniş yetki vermeyi gerekli kılan husus âmme menfaatidir.

b) Ceza şahsî olmalıdır. Cezanın, suçu işleyen şahsa münhasır ol­ması gerektir,. Bunun dışına taşmaması şarttır. İslâm hukukunun üze­rine dayandığı temel prensiblerden birisi de b.udur. Bu konuda mes’û-liyetten sözederken yeterince bahsetmiştik.

c) Ceza umûmî olmalıdır. Cezanın dereceleri ne kadar farklı olursa olsun, herkese aynı şekilde uygulanması gerekir. Öyle ki, ceza karşı­sındaki hâkim ile mahkûm, zengin ile fakîr bilgili ile bilgisiz eşit olma­lıdır.

Cezada tâm bir eşitlik, ancak had veya kısas cezası verildiği zaman mümkündür. Çünkü bu cezalar kesindir. Ve önceden hükmü vaz’olun-muştur. Belirtilen suçları işleyen herkes, bu cezaya çarptırılır. Cezanın nev’i ve miktarı konusunda hiçbir kimseye ayrıcalık tanımaz.

Şayet verilen ceza ta’zîr cezası ise, bu takdirde herkesin eşit ceza görmesi istenmez. Eğer ta’zîr cezalarında eşitlik şartı bulunmuş olsaydı, ta’zîr cezası olmaktan çıkar hadd cezası olurdu. Ta’zîr cezasında cezanın sadece suçluya te’sîrinde eşitlik aranır. Yani cezanın etkisinden maksat, uslandırma ve suça engel olmadır. Bazı kişiler vardır ki, ihtarla suçtan vazgeçerler. Bazıları vardır ki, ancak dövmek veya hapisle suç işlemek­ten vazgeçerler. Bu takdirde aynı suçu işleyenlerin, muhtelif cezalarla cezalandırılması ve hepsinin kendi şartına ve durumuna göre suçu iş­lemekten vazgeçmesinin sağlanması, eşitliğin gerçekleştirilmesi için yeterlidir.[1]

İslâm Hukukunda Cezaların Uygulanış Şekli

İslâm hukukunda esâs itibarıyla cezaların infazı bakımından suç­lar üç kısma ayrılır :

a) Haddi gerektiren suçlar

b) Kısas ve diyeti gerektiren suçlar

c) Ta’zîri gerektiren suçlar

Bu üç tür suçtan hangisi bir kişiye isnâd olunursa, onun hakkında dâva açılır. Eğer suçu işlediği sabit görülürse, suç için şer*an konulmuş bulunan cezaya çarptırılır. Suçu işlediği sabit görülmezse, berâetine hükmedilir ve kendisine isnâd edilen suçtan temize çıkmış sayılır. Eğer sanığa ceza hükmü verilirse, işlenen suç had veya ta’zîr bölümüne giren suçlardansa, devlet yöneticileri bu cezayı infaz ederler. Ama işlenen suç kısası gerektiren suçlardansa, suça konu olan (tecâvüze uğrayan) kişi veya onun velîsi belirli şartlar altında kısas cezasını infazda yetkilidir­ler. Bu şartlan aşağıda tafsilatıyla açıklayacağız.

Haddi Gerektiren Suçlarda İnfaz

İslâm hukukçuları arasında ittifakla kabul edilmektedir ki, yani haddi gerektiren suçlar için konulmuş bulunan cezaları, ancak devlet reîsi veya onun vekili tatbîk edebilir. Çünkü hadd Allah’ın hakkıdır ve bu hak, toplumun menfaati için teşri’ olunmuştur. Binâenaleyh onu îfâ yetkisi, toplumun vekili ve temsilcisi olan devlet reisine görev olarak verilmiştir. Hadd cezası çabayı gerektireceğinden ve suçluya acıyıp hükmü uygulamama veya aşırı gitme ihtimâli bulunacağından, tâm olarak infazı te’mînât altına alınmak için bu yetki devleti yönetenlere verilmiştir. İsterse yönetici bizzat kendisi haddi tatbik eder, isterse kendi yerine temsilci olarak koyduğu birisi haddi uygular.

Haddin tatbiki ânında devlet reisinin hazır bulunması şartı yoktur. Çünkü Allah’ın Rasûlü (s.a.) böyle bir şeyi gerekli görmemiştir. Bir hâdise üzerine şöyle buyurmuştur :

«Ey Enes! Yarın şu kadına yemeğini yedir. Eğer itiraf ederse onu recmet!»

Allah’ın Rasûlü Gamit kabilesinden olan Mâiz’in recmini emretmiş ve kendisi recim ânında hazır bulunmamıştır. Huzuruna getirilen bir hırsızın elinin kesilmesini emretmiş ve şöyle buyurmuştur :

«Onu götürün ve elini kesin!»

Şu kadar var ki, haddin tatbiki için devlet reisinin izni gerekir. Zîrâ Allah’ın Rasûlünün devr-i saadetinde onun izni olmadan hiçbir hadd tatbik olunmamıştır. Hulefâ-i Râşidîn devrinde de onların izni olmadan hiçbir haddin tatbik edilmemiş olduğunu görmekteyiz. Bu konuda Allah’ın Rasûlünden rivayet edilen bir de hadîs-i şerif vardır:

«Dört şey valilere (yöneticilere) aittir: .

Haddler, zekâtlar, toplantılar ve ganimetler!»

İslâm hukukunda genel kaide, haddin tatbikinin devlet reisine ve­ya yöneticisine âit olmakla beraber, bunların dışındaki ferdlerden bir kişinin haddi tatbik etmesi halinde de eğer tatbik olunan hadd, canın veya bir organın telef olmasına neden oluyorsa onu tatbik eden kişi bundan sorumlu tutulmaz.

Yani bir kişi; öldürme, el kesme yahut ayak kesme haddini tatbîk ederse bundan dolayı sorumlu olmaz. Sadece güvenlik kuvvetlerinin gö­revini üstlenmesi itibarıyla, sorumlu olur. Ancak hadd; zina ve iftira suçunda olduğu gibi sopa şeklinde canı telef edici bir ceza değilse bunu tatbîk eden kişi, tatbîk edişinden dolayı sorumlu tutulur. Yani dövme ve yaralama ve diğer fiillerden ötürü mes’ûl olur. Bu iki durum arasın­daki fark şuradan gelmektedir. Canı veya herhangi bir organı yoket-meye vesîle olan hadd hükmü, canın ve organın ma’sûmiyyet duru­munu, ortadan kaldırır. Canı ma’sûm olmayan, kişinin katli mubahtır. Ma’sûmiyeti ortadan-,kalkan uzvu yok etmek mubahtır. Şu halde öldür­me veya uzvu koparma mübâh bir fiil olmaktadır ki, mübâh bir fiili işleyenin suçlu olarak kabul edilmesi imkânsızdır. Canı veya bir uzvu yoketmeyi te’mîn etmeyen hadd cezası ise, canın veya uzvun ma’sûmi-yetini ortadan kaldırmaz. Binâenaleyh cezası öldürücü veya koparıci-bir hadd olmayan herhangi bir suçu işleyen kimsenin ma’sûmiyeti baki kalır ve ona bu haddi tatbik eden kişi suç işlemiş olur. Elbette haddi tatbik eden, cezayı infaz yetkisini elinde tutan makam olmazsa. Böyle bir makam için ma’sûmiyet, sözkonusu değildir.

Ta’zîri gerektiren suçlarda, mahkûmun cezasının infazı yetkisi dev­let reisine veya onun vekiline aittir. Çünkü ta’zîr cezaları, toplumun hi­mâyesi kasdıyla konulmuş cezalardır. Binâenaleyh bu cezayı infaz yet­kisi, toplumun temsilcisine veya vekiline âit olmak gerekir.

Devlet reisinin veya vekilinin dışında canı yokedici ceza da olsa ta’zîr cezasını tatbik yetkisi yoktur. Meselâ ta’zîr cezası olarak hakkında ölüm fermanı verilmiş olan bir mahkûmu, bir kişi bu cezayı tatbik kas­dıyla öldürürse, katil olarak cezalandırılır. Cam telef eden hadd cezasıy­la canı telef eden ta’zîr cezası arasındaki bu farkın nedeni şudur: Hadd cezasını; affetme, ortadan kaldırma, tatbikini durdurma yetkisi kimseye âit değildir ve bu hak kimseye verilmemiştir. Bu ceza muhak­kak tatbiki gereken cezadır. Ama ta’zîr cezasını affeder. Bunun için de o, zarurî olmayan bir cezadır. Bu cezanın verilmesiyle mahkûmun ma’-sûmiyeti-ortadan kalkmaz ve kanı heder olmaz. Çünkü son anda devlet yöneticisinin onu affetmesi imkânı her zaman için vâriddir.

Aslında kısas suçlarıyla ilgili cezalar da, diğer cezalar gibi devlet reisi tarafından tatbik edilmesi gereken cezalardır. Ancak istisnaî ola­rak kısas cezasının, kan sahibinin bilgisi veya tecâvüze uğrayanın gör­güsü altında infazı caiz görülmüştür. Aslında bunun nedeni şu âyet-i celîle’dir:

«Kim de zulm olunarak öldürülürse; gerçekten Biz, onun velîsi için bir hak kılmışızdır. Binâenaleyh o da öldürmede aşırı gitmesin.»

İslâm hukukunda ittifakla kabul edilmiştir ki, tecâvüze uğrayanın (suça konu olanın) velîsine, devlet yetkililerinin gözetimi altında ol­mak kaydıyla kısas cezasını infaz etme hakkı tanınmıştır. Kan sahibi, yöneticilerin veya temsilcilerinin hazır bulunmadığı bir yerde bu cezayı infaz edecek olursa, emir yerini bulmuş olur ve kısas fiili gerçekleşir. Sadece kan sahibine görevlilerin görevini yüklendiği ve yapılması ya­sak olan bir fiili işlediği hasebiyle ta’zîr cezası verilir. Devlet yöneti­cisi kan sahibine bakar, eğer cezayı tatbik edecek güçte olduğunu ve cezanın tatbiki için lâzım gelen bilgiye, yeteneğe hâiz olduğunu görür­se, cezanın infazını ona bırakır. Ama kan sahibinin infaza yeterli ol­madığını kabul ederse, hakkını kullanmaktan âciz olduğu için onun yerine başkasını vekîl kılmasını emreder.

Had ve kısas cezalarının infazı için görevlinin ta’yînini önleyecek hiçbir hukukî engel yoktur. Bu görevli devletin hazînesinden ücretini alabilir. Çünkü infaz ameliyesi, âmme menfaatlarını ilgilendiren işler­dendir. Binâenaleyh kan sahibi, kısas hükmünü yeterince İnfaz edecek durumda değilse, bu görevliyi cezanın infazına vekîl eder.

Eğer tatbik olunacak kısas hükmü, öldürmenin dışında bir hüküm-se İmâm A’zam Ebu Hanîfe’ye göre, tecâvüze uğrayan kişinin velîsi bizzat verilen hükmü tatbike muktedir ise tatbik eder. Eğer bunu yapa­cak güçte değilse, yapabilecek birisini yerine vekil ta’yîn eder. İmâm A’zâm’ın bu görüşü, Hanbelî mezhebinin görüşüne uyar.

îmânı Mâlik, İmâm Şafiî ve Ahmed İbn Hanbel mezhebinden bir başka görüş ise tecâvüze uğrayanın, öldürme dışındaki kısas cezalarını hiçbir şekilde infaz etme yetkisi yoktur. İster tecâvüze uğrayan kişi veya velîsi kısas hükmünü yeterince yapabilecek güçte olsun, ister olmasın. Çünkü tecâvüze uğrayana acımak kasdıyla cezayı gereğince tatbik ede­memesi, yahut da telâfisi mümkün olmayan aşırı bir davranıştan ken­dini alamaması ihtimâli mevcûddur. Binâenaleyh bu görüş taraftarla­rına göre, öldürmenin dışındaki kısas cezalarında bu konuda yetenekli olan birisi hükmü uygular. Bu takdirde yetenekli birisinin bu maksada tahsis edilmiş olarak görevlendirilmesinde bir beis yoktur.

Ölümü gerektiren kısas hükmü, Ebu Hanîfe’ye göre ve Hanbelî mezhebinden bir rivayet uyarınca ancak kılıçla infaz olunur. Suçlu ölüm fiilini ister kılıçla, ister başka bir âletle, ister boynunu kopararak, ister yaralayarak, ister boğarak, ister yakarak işlemiş olsun. Bunu söyle­yenlerin delili Rasûlullah (s.a.) m şu hadis-i şerifidir :

«Kısas, ancak kılıçla olur.»

Hadisin zahirî mânâsında kısasın, kılıç dışında bir âletle infazı men’olunmaktadır.

Ölüm fiili, bir organın koparılması neticesi vukûbulmuşsa, bu tak­dirde kısas kılıçla yapılır. Çünkü suçlunun fiili, ânında Öldürücü şekilde vukûbulmuştur, ona yapılacak kısas da ânında öldürücü olacaktır. Şâ yet suçlunun kopardığı organ gibi bir organı koparılırsa; sonra da ko­parmadan dolayı ölmeyişi nedeniyle boynu kesilirse, bu verilen ceza misliyle mukabil olur. Ayrıca boynun koparılması, uzvun koparılma­sının tamamlayıcı bir neticesi olarak da değerlendirilemez. Çünkü bir şeyi tamamlayan şey; onun devamından ibaret olan bir şeydir. Halbuki boyun koparma, öldürme demektir ve vücûdun herhangi bir organının kesilmesinden farklıdır. Hattâ daha ileri bir fiildir ve kesilmenin deva­mı değildir. Binâenaleyh öldürmek şeklindeki kısastan maksad, kişi­nin öldürülmesidir. Ölüm fiili boynun uçurulmasıyla mümkün olduğu­na göre, diğer organların yokedilmesi caiz olmaz. Çünkü organın ke­silmesi cezayı tatbik değil, suçluya işkencedir.

Kan sahibi, suçluyu kılıç dışında bir âletle öldürmek isterse buna müsâade verilmez. Eğer ısrar edip yapacak olursa, devletin görevini üst­lenmesi hasebiyle ta’zîr cezasına çarptırılır. Ancak kısas hakkını kul­lanmış olarak kabul edilir ve ona kısas cezası tatbîk olunmaz. Çünkü kısası infaz, onun bir hakkıdır. Bunu ne şekilde olursa olsun gerçekleştirme yetkisine sahiptir. İster sopayla öldürür, ister taşla, ister bir yer­den atarak, ister çukura yuvarlayarak, ister başka bir şekilde. Öldürmek hakkı olduğuna göre kılıç dışında bir vâsıta ile öldürmesi halinde de hakkını kullanmıştır. Ancak hakkını devletin kendisine tanıdığının dı­şında başka bir şekilde kullandığı için ta’zîr cezası verilir.

İmâm Mâlik, Şafiî ve Ahmed İbn Hanbel mezhebinden bir rivayete göre katil, kati fiilini liasıl yapmışsa aynı şekilde katlolunur. Eğer düş­manını kılıçla öldürmüşse, ona uygulanacak kısas da kılıçla olacaktır.

Çünkü âyet-i celîle, bunun böyle olması gerektiğini ifâde etmek­tedir ;

«Kim de tecâvüz ederse, siz de ona size tecâvüz ettiğinin misliyle tecâvüz edin.» (Bakara, 194).

Eğer katil; yakarak, boğarak, taş atarak, yuvarlayarak, döverek, hapsederek, aç ve susuz bırakarak öldürmüşse kan sahibi de aynı şe­kilde kısas hükmünü uygulama hakkına hâizdir. Çünkü âyet-i celîle açıkça’ belirtmektedir.

«Eğer siz de saldırıya uğrarsanız size saldırıldığı gibi saldırınız.» (Nahl, 126)

Kısas, mümâselet esâsına dayanır. Kan sahibinin kısas hakkını, kendi kanlısına uygulanan şekilde mümasil olarak uygulaması hakkı­dır. Kan sahibi, isterse bu durumların hepsinde kısas hükmünü kılıçla uygular. Çünkü suçluyu öldürmek kendisinin hakkıdır. Ta’zîbten vaz­geçip sadece kılıçla öldürmeyi tercih ederse, kan sahibi haklarından bir kısmım bırakmış ve bir kısmını uygulamış olur ki caizdir.

Kati, eğer kendiliğinden olan bir fiille yapılmışsa, kuvvetli görüş uyarınca kısas hükmü kılıçla tatbik edilir.

Kan sahibi kısas hükmünü bizzat tatbik etmek isterse, kısası ya­pabilecek yetenekte olması ‘kâfi değildir. Bilakis kısasta elverişli bir vâsıta kullanması gerekir. Kullandığı âlet kör olmamalıdır. Zehirleyici bir vâsıta ile öldürmemelidir. Tâ ki kısas olunan kişi, işkenceye ma’rûz kalmasın. Eğer kan sahibi böyle birşey yaparsa, ona ta’zîr cezası ver­mek gerekir. Çünkü kısasın şartlarından birisi de, suçluya işkence edil­memesi ve mümkün olan en kısa yolla yokedilmesldir. Çünkü Allah’ın Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur:

«Muhakkak ki Allah, herşeye ihsanı yazmıştır. Binâenaleyh siz, öldürdüğünüz zaman güzelce öldürünüz, kestiğiniz zaman güzelce ke­siniz ve sizden birisi kestiği zaman bıçağını bilesin, keskinlesin, hayva­nını da dinlendirsin.»

Aslında İslâm hukukunda kılıcın tercih edilmesinin sebebi, onun en kolay ve en serî öldürme vâsıtası olmasındadır. Suçluyu, mümkün olan çabuklukta elem ve işkence vermeksizin öldürür. Kılıçtan daha serî ve daha az işkence verici bir âlet bulunursa, şer’an onun isti’mâlini önleyecek hiçbir neden yoktur. (Şer’an kısas hükmünün giyotinle veya elektrikli sandalye ile yahut bunların benzeri olan bir âletle infazında hiçbir mâni yoktur. Ölüm âletinin dışında, kolaylıkla ve çabucak ölüme vesile olan herhangi bir âletin kolayca öldürmesi, fazla geciktirmemesi ve katile işkence yapmaması, acısını arttırmaması şarttır. Giyotin, kes­kin silah kabilinden olduğu için; elektrikli sandalye ise; maktule iş­kence yapmaksızın, herhangi bir uzvunu koparmaksızin serî olarak ölü­mü gerçekleştirmesi nedeniyle bir sakıncası yoktur.)

İslâm hukukçularına göre tercih olunan görüş, öldürmenin dışın­daki kısas hakkını, tecâvüze uğrayanın kendisine veya velîsine terk edil­memesi yönündedir. Çünkü öldürmenin dışındaki kısas nev’inde dikkat ve tecrübe gerektir. Ayrıca kan sahibinin, böyle bir şeye girişmesi ha­linde suçluya acıyarak kısası bütünüyle yerine getirmemesini, yahut fazla işkence yapmasını önlemek imkânı yoktur.

Öldürme şeklindeki kısasta ise, kan sahibine hükmü uygun biçimde yerine getirmesi ve en iyi bir âletle îfâ etmesi şartıyla kendisinin uygu­laması hakkı verilmiştir. Eğer kan sahibi bu hakkını gereğince uygu-layamazsa, onu uygulamak üzere ehliyetli birisini vekîl ta’yîn eder. Demek ki kan sahibinin kısas hakkını infaz yetkisi, bu hakkı iyi kul­lanmaya ve ölümü gerçekleştirici âleti isti’mâle bağlıdır.

Eskiden insanlar, silah taşıdıkları ve kullandıkları için çoğunlukla bu hakkı kendileri îfâ ediyorlardı. Ama günümüzde silah kullanan veya kılıç isti’mâl eden pek azdır. Kılıç kullanan kimselerin de öldürmeye elverişli kılıçlarının bulunması çok az muhtemeldir.

Buna ek olarak bugünkü i’dâm vâsıtalarının, (giyotin ve elektrikli sandalye gibi öldürücü âletler) ferdlerin tek başına kullanmaları imkânı bulunmadığından ve bunların ancak devletin elinde bulunmasından do­layı günümüzde kan sahibini eski şekilde hakkını kullanma yetkisin­den alıkoyduğunu, bunun yerine devletin ‘bu maksatla yetiştirdiği tec­rübeli elemanların bu hakkı kullanması gerektiğini söyleyebiliriz. Kan sahibleri devletin yetiştirdiği bu elemanlara isterlerse haklan olan kı­sası tatbik ettirirler, isterlerse suçluyu affederler.

İslâm hukuku, cezaların taaddüd halinde infazı konusunda beşerî hukuktan ayrılır. Bu ayrılık, herşeyden önce her iki cezalandırma sis­teminin tabiatıyla alâkalıdır.

Biz, beşerî hukuka örnek olarak Mısır kanunlarını alacak olursak, bunlann cezâlann taaddüdü halinde her cezanın büyüklüğü derecesine göre infazını gerekli kıldığı görülmektedir. Bu yüzden önce ağır çalış­ma cezalan tatbik olunur. Sonra ağır hapis cezalan, ondan sonra hafîf hapis ve çalışma, bilâhere de hafîf hapis cezalan tatbik olunur. Mısır ceza kanununun 34. maddesi bunu âmirdir.

Mısır ceza kanunu cezanın infazında cezâlann veriliş tarzını nazar-ı i’tibâra almaz. Meselâ bir insana ağır hapis cezası çektirilirken, işlediği, bir suç nedeniyle ağır çalışma cezası verilecek olursa, ağır hapis cezası durdurulur ve hemen ağır çalışma cezası infaz olunur.

Mısır ceza kanunlarına göre cezalar ardarda; birisi bitince sıra­sıyla öbürü infaz olunur. Mahkûmla ilgili hiçbir değerlendirme, ceza­nın infazını durdurmaz veya engellemez. Binâenaleyh mahkûm, ister hasta olsun ister sağlam, ister güçlü ister güçsüz ceza tatbik olunur.

Bu düzeni ortaya çıkaran unsur, ceza kanunlarının tabiatıdır. Çünkü cezaların tatbiki, uzun zamanı gerektirmektedir. Bunun için cezaların infazını sıraya koymak zarureti vardır. Ağır çalışma cezalan» ceza müddeti miktarıyla diğer hürriyeti kısıtlayıcı cezaları kestiğine ve ağır çalışma cezası hükmolunmazdan önce işlenen diğer suçlan kendi süresince ortadan kaldırdığına, mahkûmun cezasını çektiği sırada başka bir ağır çalışma cezası verilmesi ihtimâl dâhilinde bulunduğuna göre, cezaların sıraya konularak infazı bir zaruret olmaktadır.

İslâm hukukunda, cezaların taaddüdü halinde uygulanan sistem tamamen bundan farklıdır. Ayrıca bu konuda fıkhı mezheblerin her birisinin kendina has görüşleri vardır.

İmâm Mâlik, cezaların taaddüdü halinde önce Allah’ın hakkını alâ­kadar eden yani toplum nizâmıyla ilgili cezaların tatbikini gerekli gör­mektedir. Bunlardan sonra insanların hakkını alâkadar eden cezalar uygulanır İmâm Mâlik’in bu konudaki delili şudur : Allah’ın hakkını alâkadar eden suçların, Allah’tan başkası tarafından affı mümkün de­ğildir. Ama insanların hakkını alâkadar eden suçlar, insanlar tarafın­dan affolunabilir. Binâenaleyh ferdlerin hukukunu ilgilendiren cezala­rın sonraya bırakılması, mahkûmun menfaati gereğidir. İmâm Mâlik’e göre, ağır veya hafif cezanın önce başlatılması arasında bir fark yoktur. Bu konuda yönetici istediğini tercih edebilir. İmâm A’zam Ebu Hanîfe ile İmâm Ahmed ise, ferdlerin hakkım alâkadar eden cezaların öne alın­masını, buna karşılık Allah’ın hakkım, dolayısıyla toplumun hukukunu ilgilendiren cezaların sonra infaz olunmasını öngörürler. Onlara göre, ferdlerin hukukunu alâkadar eden cezaların da Önce hafifinin infazı gerekir. Ondan sonra sırasıyla ağır olanları infaz olunur. En sonda da toplumu alâkadar eden cezalar uygulanır. Ancak bu cezalardan da önce diğerlerini ortadan kaldıran cezaların tatbiki gereklidir.

İmâm Şafiî ise, bütün cezaların en hafifinin en ağırından önce uy­gulanmasını Öngörür.Ona **göre insanların hakkını alâkadar eden ceza­lar, toplumun hukukunu ilgilendiren cezalardan öne alınır. Böylece bü­tün cezalar sırasıyla tatbik olunur. Ona göre cezalarda, kesişme duru­mu sözkonusu. değildir.

İslâm hukukçularının hafîf cezaları, ağır cezalardan öne almak konusundaki görüşleri Mısır ceza kanununun görüşlerinden tamamen farklı olmakla beraber, İslâm hukukunun cezalandırma sisteminin ta­biatına uygundur. Çünkü İslâm hukukunda temel, kesme (el-ayak) sopa ve kısas cezasıdır. Bunlar bedenle alâkalı cezalardır. Bu cezaların infazı esnasında, mahkûmun selâmeti ve mukavemet gücünü koruması için en hafîf cezayı tercih etmek gerekir. Binâenaleyh ağır ceza, hafîf cezadan önce tatbik olunmaz. Ancak ağır ceza, hafîf cezayı ortadan kal-dırıyorsa bu durumda ağır ceza tercih olunur, İşte bu noktada da İslâm hukukuyla beşerî hukuk birbirine uymaktadır.

İslâm hukukçularına göre kısas hadd ve bunlara denk olan ta’zîr cezaları, mahkûmun hastalığı şiddetli sıcak veya soğuk olması ve ceza­nın infazına elverişli vaktin bulunmaması halinde te*hîr edilebilir. Sa­dece ölüm cezası bunun dışındadır. Çünkü ölüm cezası, helak edici bir cezadır. Bu cezanın verilmesinden maksad, mahkûmun varlığının orta­dan kaldırılmasıdır. Diğer cezalara gelince, bunlarda mahkûmun varlı­ğını ortadan kaldırılması maksadı güdülmez. Binâenaleyh bu cezala­rın, ölüme vesile olacak şartlar altında infazı doğru olmaz.

Bazı İslâm hukukçularına göre, güçleninceye kadar zayıf kişiye hadd tatbik edilmez. Diğer bir kısmına göre haddin tatbiki geciktirilemez, bilakis mümkün mertebe erken tatbîk edilmesi gerekir. Ancak mahkû­mun zaafı dolayısıyla bir zarara ma’rûz kalmaması îcâbeder. Eğer ceza. sopa cezâsıysa bir veya iki kerrede müteaddit sopalardan meydana ge­len bir bağ halinde vurulur. Yahut da sopalar sayısınca veya yarısı miktarında dalları olan bir hurma salkımıyla vurulur.

İslâm hukukçuları sarhoşa ayılıncaya kadar had cezasının tatbîk edilmemesini kabul ederler.

İslâm hukuku, ilk gününden beri hâmile kadına cezanın tatbîk edilmemesi prensibini kabul etmiştir. Bu konuda Gamidli kadının hâ­disesi kesin bir delildir. Adı geçen kabileye mensûb kadın, Hz. Peygam­bere gelerek zina yaptığını itiraf eder ve bundan hâmile kaldığını söy­ler. Allah’ın Rasûlü ona der ki:

Git ve hamlini vaz’edinceye kadar bekle!

Benzer bir hadîsi de Muâz bin Cebel, rivayet eder:

Senin kadının aleyhinde hüküm verme yetkin bulunsa da, onun karnındakinin aleyhinde hüküm verme yetkin yoktur,

Hâmile kadına tatbiki memnu’ olan ceza; hamline zarar veren kısas, recim ve sopa cezalarıdır.

İslâm hukukçuları, bu prensibte tamamen icmâ’ etmiş olmalarına rağmen tatbikatı hususunda bazı değişik görüşlere sahihtirler.

İmâm Şafiî, hâmile olduğunu söyleyen veya hâmile olması şüpheli olan kadına hamlini vaz’edinceye kadar yahut da hâmile olmadığı an» laşılmcaya kadar cezanın tatbîk edilemeyeceğini, cezanın bilâhere infaz edilebileceğini kabul eder. Şafiî’ye göre eğer kadının dünyaya getirdiği çocuğuna bakacak bir kimse yoksa öldürülmesi halinde kadın çocuğunu emzirecek bir sütanne buluncaya kadar kısasın tatbik edilmemesi ge­rekir.

İmâm A’zam Ebu Hanîfe ise, İmâm Şafiî’nin bu görüşünün ötesin­de hâmile kadına hamlini vaz’ettikten sonra lohusa olarak geçirdiği dö­nem son buluncaya kadar cezanın sopa bile olsa tatbik edilmemesi ge­rektiğini kabul eder.

İmâm Mâlik ise, hâmile kadının hamlini vaz’edinceye kadar ce­zasının tatbik edilmemesini, doğumdan sonraki lohusalık halini de has­talık olarak kabul edip hastalığın nihayete ermesine kadar sopa ceza­sının te’hîrini Öngörür. Eğer verilen ceza ölüm cezası ise, kadın çocu­ğuna emzikç.i bulunca ceza tatbik olunur. Ama çocuğa sütanne bu­lunmazsa hemen acele edilip ölüm cezasının uygulanması doğru olmaz.

İmâm Ahmed İbn Hanbel’e göre, hâmile kadına kısas veya recim cezası hükmolunursa veya kadın, hükmü giydikten sonra hâmüe olur­sa çocuğunu doğuruncaya ve sütünü emzirinceye kadar kısas hükmü tatbik olunmaz. Bilâhere kadın çocuğu için emzikçi birisini bulursa ona çocuğunu verir ve kadın öldürülür. Kan sahibi için suçlunun ölümü­nü çocuğun memeden kesilmesine kadar te’hîr etmesi müstehabtır. Eğer kadının çocuğunu emzirecek bir kimse bulunmazsa ceza iki yıl te’hîr edilir. Bu süre boyunca kadın çocuğunu emzirir, memeden keser ondan sonra cezası tatbik olunur. Keza Ahmed İbn Hanbel sopa cezasının da hamileliğin son bulmasına kadar te’hîrini öngörür.

Delinin sorumluluğundan söz ederken bu konu üzerinde fazlasıyle durduğumuz için burada tekrarını gerekli görmüyoruz. Bu konuyla alâkalı olarak yukarda geçen kısma bakılması îcâbeder.

İslâm hukukunda aslolan, cezanın açıktan açığa infaz olunması-dır. Çünkü yüce Allah, bu hususta şöyle buyurur

«Ve onlann azabına mü’minlerden bir taife de şâhid olsun.»

Sünnet-i seniyye’de böyle cereyan etmiştir. Cezanın aleniliği konu­sunda verilen cezanın ölüm veya başka bir ceza olması farksızdır. Bu noktada İslâm hukukuyla bir çok beşerî hukuk sistemi uyuşuk

Mısır ceza kanunu Avrupa’dan ilk alındığında, i’dâm cezasının açıktan infaz edilmesini öngörmekteydi.

Bilâhere aleniyyet şartından vazgeçilmiş ve gizli infaz öngörülmüş­tür. Ancak Mısır kanunlarının alındığı yer olan Fransa’da i’dâm ceza­sının açıktan infazı prensibi hâlâ kabul edilmektedir.

İslâm hukukunda recimle ölüm cezası, eğer suçlu evli olarak zina işleyen birisiyse açıktan öldürülerek infaz olunur. Fukahâ arasında ter-cîh olunan görüş budur. İslâm hukukçuları infazın, hiçbir işkence ve eziyyet yapılmadan gerçekleştirilmesinde icmâ’ etmişlerdir. Eğer ceza ölümse, öldürücü âletin keskin olması şarttır. Cellâdın da işinde mahir olması gerefcîr. Durumları ve suçlan ne kadar değişik olursa olsun, ce­zanın herkese aynı şekilde infaz olunması îcâbeder.

İslâm hukuku, bu prensibi ilk gününden beri kabul ettiği halde beşerî hukuk ancak son zamanlarda kabul etmiştir. Eskiden beşerî hu­kukta ölüm cezası, hapis cezası gibi derece dereceydi. Genellikle deği­şik şekilde ve suçun nev’ine göre infaz olunurdu. Meselâ annesini öl­düren bir suçlunun ölümü önce eli kesilerek sonra öldürülerek infaz edilirdi. Ayrıca infaz şekli, şahısların derecesine göre farklı olurdu. Meselâ evli bir kişi boynu kılıçla kesilerek, halktan birisi ise ipe çeki­lerek i’dârn edilirdi. Fransız devrimi ile birlikte bu durum da değişti. İhtilâlden sonra Fransa’da mahkûmların eşit muamele görmesini Öngö­ren kanun çıktı. Bu kanuna göre ölüm suçu, sadece canın çıkarılma­sıyla gerçekleştirilecekti. Bu prensib Fransa’da kabul edildikten sonra diğer ülkelere yayıldı. Bundan sonra diğer milletler de ölüm cezasında aynı prensibi kabul ettiler. Bu vesîle ile Fransız kanun koyucuları, ba­şın koparılması metodunu, İngiliz ve Mısır kanun koyucuları ise ipe çekilerek i’dâmı öngördüler. Amerika’nın bazı eyâletlerinde ise, mah­kûm elektrikli sandalyeye oturtularak öldürülür.

İslâm hukuku, i’dâm edilen ölünün cesedini istedikleri gibi defnet­mek üzere ailelerine teslîm edilmesini emreder. Nitekim bu konuda Allah’ın Rasûlü şöyle buyurur :

«Ona da ölülerinize yaptığınızı yapınız.»

Şu halde i’dâm edilerek öldürülenin, diğer ölülerin defni gibi tö­renle defnedilmesi hakkı vardır. Ancak yöneticiler isterlerse millî gü­venlik ve nizâm bakımından ihtifali engelleyebilirler.

Mısır yasaları ise, törensiz defnedilmesi kaydıyle Öldürülenin cese­dinin vârislerine teslimini Öngörür. (Cezaların infazı kanunu madde 262). Keza Mısır yasası, ölüm cezasına çarptırılmış olan suçluların hâ­mile oldukları ortaya çıkınca, doğumlarını yapıncaya kadar cezanın in­fazını durdurmayı ve doğumdan sonra tatbikini emreder. (Cezaların infazı kanunu madde 363).[2]

35 — Ey îmân edenler, Allah’tan korkun. Ve O’na yaklaşmak için vesile arayın. O’nun yolunda cihâd edin kit felaha eresiniz.

36 — Muhakkak ki yeryüzündeki bütün şeyler ve onların bir katı daha kâfirlerin olsa da kıyamet günü­nün azabından kurtulmak için onu fidye olarak verseler; onlardan kabul olunmaz ve onlara elim bir azâb vardır.

37 — Ateşten çıkmak isterler, ama oradan çıkacak de­ğillerdir. Ve onlar için şiddetli bir azâb vardır.

Allah’tan Korkmak

Allah Teâlâ; mü’min kullarına kendinden korkmalarını emrediyor. Takva kelimesi itâatlâ birleşince; haramlardan kaçınmak, yasakları terketmek mânasına gelir. Nitekim âyetin devamında «ve ona yaklaş­mak için yol arayın.» Duyuruluyor. Süfyân es-Sevrî der ki: Bize Ebu Talha… İbn Abbâs’tan nakletti ki; burdaki «vesileden» maksad, yak­laşmadır. Mücâhid, Ebu Vâil, Hasan, Katâde, Abdullah İbn Kesîr, Süddî ve İbn Zeyd de böyle derler. Katâde de der ki: Allah’a itaat ederek ve O’nun hoşlanacağı amelleri yaparak O’na yaklaşın, demektir. İbn Zeyd bu âyeti şu şekilde okur : Bu imamların söyledikleri konuda, müfessirler arasında oir ihtilâf yoktur.

Vesile kendisiyle maksadın elde edilmesine ulaşılan şeydir. Ayrıca vesile, cennetteki en yüce konakta (asılı olan) bir bay­raktır ki; burası Rasûlullah (s.a.) m konağı ve cennetteki yurdudur. Burası cennetin Arş’a en yakın olan yeridir. Buhârî’nin Sahîh’inde Mu-hammed İbn Münkedîr kanalıyla Câbir İbn Abdullah’tan nakledilir ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş : Kim ki ezan sesini işittiğinde «ey, bu tamamlanmış çağrının ve eda edilen namazın sahibi olan Allahım, Muhammed’e vesile ve fazilet ver ve onu kendisine vaad ettiğin övülen makama gönder» derse; muhakkak ona kıyamet gününde şefaat erişir. Müslim’in Sahîhi’nde de Kâ’b İbn Alkame kanalıyla Abdullah îbn Amr İbn Âs’dan nakledilir ki; o, Rasûlullah (s.a.) in şöyle buyurduğu­nu işitmiş : Siz, müezzini duyduğunuz zaman, onun dediği gibi deyin. Sonra bana salavât getirin. Çünkü kim, benim üzerime salavât getirir­se, Allah ona on salavât getirir. Sonra benim için vesile isteyin. Çünkü o, cennette bir konaktır. Ve yalnızca Allah’ın kullarından bir kulunun olacaktır. Ben, o kul olmayı isterim. Kim, benim için vesileyi isterse ona şefaat erişir. İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Abdürrezzâk… Ebu Hüreyre (r.a.)den nakletti ki, Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş : Bana salavât-ı şerife getirdiğiniz zaman; benim için vesileyi isteyin. Ey Allah’ın Rasûlü, vesile nedir? denilince; o, cennette en üstün dere­cedir. Oraya ancak bir kişi girer. Ve ben, o kişi olmak isterim, buyurmuş. Tirmizî bu hadîsi, Bündâr kanalıyla… Kâ’b’dan rivayet eder. Sonra, bu hadîs garîbtir, der. Çünkü Kâ’b ma’rûf bir râvî değildir. Leys İbn Ebu. Süleym’den başka kimsenin Kâ’b’dan hadîs rivayet ettiğini bilmiyorum, diye ekler. Ebu Bekr İbn Merdûyeh der ki: Bize Abdülbâkî İbn Kânî… Ebu Hüreyre’den merfû’ olarak nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle bu­yurmuş : Bana salavât-ı şerîfe getirin. Ve benim için Allah’tan vestte isteyin. Rasûlullah’a; vesîle nedir? diye suâl edildi. O da; vesîle cen­nette bir derecedir. Oraya bir tek kişi erişir. Ben, o kişi olmak isterim, diye karşılık verdi Hafız Taberânî der ki: Bize Ahmed îbn Ali.;. Ab­dullah İbn Abbâs’tan nakletti ki; Rasûlullah (s.a.), şöyle buyurmuştur : Benim için Allah’tan vesileyi isteyiniz. Çünkü dünyada hangi kul, be­nim için vesîle isterse; ben, kıyamet gününde onun şahidi —veya şefaat­çisi— olurum. Sonra Taberânî der ki: Bu hadîsi, îbn Ebu Zi’b’den Mûsâ İbn A’yün’den başka kimse rivayet etmemiştir. İbn Merdûyeh de aynı hadîsi Muhammed İbn Ali kanalıyla Muhammed İbn Amr İbn ^Atâ’dan nakleder. îbn Merdûyeh kendi isnâdıyla Umâre İbn Gaziyye kanalıyla Mûsâ İbn Verdân’dan nakleder ki; o, Ebu Saîd el-Hudrî’nin şöyle de­diğini işitmiş : Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Vesîle, Allah katında bir derecedir ki, onun üstünde derece yoktur. Allah’tan bana yaratıkları için vesîle vermesini isteyin. İbn Merdûyeh iki ayrı tarîkle Abdülhamîd îbn Bahr’den… Hz. Ali’nin, Rasûlullah (s.a.) dan şöyle naklettiğini ri­vayet eder : Cennette vesîle adı verilen bir derece vardır. Siz Allah’tan istediğiniz zaman, benim için vesîle isteyiniz. Orada bulunanlar dediler ki: Ey Allah’ın Rasûlü, seninle beraber orada kim oturur? O, Ali, Fâtı-ma, Hasan ve Hüseyn diye karşılık verdi. Bu hadîs bu şekliyle garîb ve münkerdir.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ali İbn Hüseyn… Salim İbn Sevbân’ın kölesi Ali îbn Hüseyn elrEzdî’den nakletti ki; o, şöyle demiştir: Ben, Ebu Tâlib oğlu Ali’nin Küfe günlerinde şöyle seslendiğini duydum : Ey insanlar, cennette iki tane inci vardır. Biri beyaz, diğeri sarı. Sarı olanı, Arş’m içine aittir. Makâm-ı Mahmûd ise, beyaz incidendir. Onun yet-mişbin odası vardır. Her ev üç mil mesafededir. Onun odalan, kapıları ve sedirleri hep bir cinstendir. Ve adı vesiledir. O, Hz. Muhammed’e ve o’nun ehl-i beytine aittir. San olanı ise aynı şekildedir. Ve bu îbrâ-hîm (a.s.) e ve ehl-i beytine aittir. Bu hadîs te aynı şekilde garîbdir.

«O’nun yolunda cihâd edin ki, felaha eresiniz.» Allah Teâlâ yasak­lan bırakmayı, emirleri yerine getirmeyi bildirdikten sonra, kâfir, müş­rik ve doğru yoldan dışarı çıkan, hak dini terkeden düşmanlarla savaş­mayı telkin ediyor. Kıyamet gününde, kendi yolunda cihâd eden kişiler için hazırladığı kurtuluş sebebini ve ulu mutluluğu bitmez tükenmez, değişmez, yok olmaz felah ve saadeti vaad ve teşvik ediyor. Orada yüce menziller, emîn makamlar vardır. Konaklarının manzaraları güzeldir. Orada oturanlar, üzüntü nedir bilmezler. Sürekli nimetler içindedirler. Ölüm nedir bilmezler, sürekli diridirler. Elbiseleri çürümez, gençlikleri sönmez.

Sonra da Allah, düşmanı kâfirler için hazırlamış olduğu kıyamet günündeki azabı ve cezayı bildirerek buyuruyor ki: «Muhakkak ki yer­yüzündeki bütün şeyler ve onların bir katı daha kâfirlerin olsa da, kı­yamet gününün azabından kurtulmak için onu fidye olarak verseler, onlardan kabul olunmaz. Ve onlara, elîm bir azâb vardır.» Bir kâfir, kıyamet günü yeryüzü dolusu altınla gelse ve bir misli daha altın verip Allah’ın kendisini kuşatacağı ve üstüne düşmesine kesin gözüyle baktığı azabından kurtulmaya çalışsa; bu verdiği şeyler kabul edilmez. Azâbdan kurtulup kaçmaları mümkün olmaz. «Onlara elîm bir azâb vardır.»

«Ateşten çıkmak isterler. Ama oradan çıkacak değillerdir. Ve onlar için sürekli bir azâb vardır.» Devamlı cehennemde kalacaklardır. Bir başka âyet-i kerîme’de belirtildiği gibi, «Oradan çıkmak istedikleri her seferinde tekrar oraya girdirilirler.» İçinde bulundukları şiddetli azâb­dan kaçıp kurtulmak isterler. Ama bunun imkânı yoktur. Alevler, onları cehennemin üst taraflarına doğru yükseltirken, zebaniler demirden balyozlarla başlarına vurur ve kendilerini tekrar cehennemin en dibine daldın verirler. «Ve onlar için sürekli bir azâb vardır.» Kaçıhp kurtul­ması, çıkılıp geçilmesi mümkün olmayan sürekli bir azâb.

Hammâd İbn Seleme… Enes İbn Mâlik’ten nakleder ki; Rasûlullah (s.a.), şöyle buyurmuştur : Cehennem ehlinden bir kişi getirilir ve ken­disine; ey Âdemoğlu, yattığın yeri nasıl buldun? denir. O, çok kötü bir yatak, der. Kendisine, dünya dolusu altın karşılığında kurtulmak ister misin? denilir. O, evet yarabbi, der. Allah Teâlâ; yalan söylersin. Doğ­rusu Ben senden bundan daha azını istediğim halde sen yapmadın, buyurur. Ve emreder, cehenneme götürülür. Bu hadîsi, Müslim ve Ne-seî, Hammâd İbn Seleme kanalıyla bu şekilde rivayet etmişlerdir. Keza Buhârî ve Müslim de Muâz İbn Hişâm kanalıyla… Enes İbn Mâlik’ten aynı hadîsi rivayet etmişlerdir. Aynca Ebu İmrân Abdülmelik İbn Habîb kanalıyla da Enes îbn Mâlik’ten rivayet etmişlerdir. Bu hadîsi Matar el-Verrâk, Enes İbn Mâlik’ten rivayet ettiği gibi, İbn Merdûyeh de aynı yolla Enest’en nakletmiştir. Ayrıca İbn Merdûyeh, Mes’ûdî kanalıyla… Câbir İbn Abdullah’dan nakleder ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş­tur : Cehennemden bir topluluk çıkıp cennete girerler. —Râvî olan Şu-heyb der ki:— Ben, Câbir İbn Abdullah’a, Allah Teâlâ; «Cehennemden çıkmak isterler ama oradan çıkacak değillerdir.» buyuruyor, dediğim­de; o, âyetin başını oku. Bak orda ne buyuruyor? dedi ve «Muhakkak ki yeryüzündeki bütün şeyler ve onların bir katı daha kâfirlerin olsa…» âyetini okudu. Cehennemden çıkmayacak olanlar kâfirlerdir, dedi., Bu hadîsi Ahmed İbn Hanbel ve Müslim bir başka yolla Yezîd el-Fakîr ka­nalıyla, Câbir’den naklederler ki, bu en kolay sevk şeklidir.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Hüseyn İbn Muhammed… Yezîd el-Fakîr’den nakleder ki; o, şöyle demiş : Ben, hadîs okuduğu sırada Câbir İbn Abdullah’ın yanında oturuyordum. Okuduğu hadîste bazı kimse­lerin cehennemden çıkacakları anlatılıyordu. Yezîd el-Fakîr der ki : Ben, o sırada bunun mümkün olmayacağını kabul ederek kızdım ve; insanlar ne kadar tubaflaşmış, ey Muhammed’in ashabı, sizin içinizde ne garîb kişiler var? Allah Teâlâ, «Ateşten çıkmak isterler, ama ondan çıkacak değiller.» buyurduğu halde; bazıları; insanların, ateşten çıka­cağını iddia ediyor, dedim. Câbir İbn Abdullah’ın yanında bulunanlar, beni terslediler. Câbir, onların en yumuşak huylusuydu. Dedi ki: Adamı bırakın. O dediği, kâfirler içindir. Âyeti sonuna kadar okuduktan sonra sen Kur’an okur musun? diye sordu. Ben; evet, onu topladım ve oku­rum, dedim. O, Allah Teâlâ «Gecenin bir kısmında nafile olarak kalk. Umulur ki Rabbm, seni yüce bir makama erdirir.» âyetini okudun mu? İşte bu, o makamdır, dedi. Allah Teâlâ bazı kimseleri, suçları dolayı­sıyla dilediği miktarda cehennemde tutar. Onlarla konuşmaz. Ama on­ları çıkarmak istediği zaman, çeker çıkarır. Yezîd el-Fakîr der ki: Ben, bundan sonra Câbir’in rivayetini hiç yalanlamadım.

İbn Merdûyeh der ki: Bize Da’leç İbn Ahmed… Talk İbn Habîb’den nakletti ki; o, şöyle demiş : Ben, insanlar arasında şefaati en çok yalan­layanlardan biriydim. Nihayet, Câbir İbn Abdullah’la karşılaştım. Ona, Allah’ın cehennemde sürekli kalacakları söz konusu ettiği ve benim bildiğim bütün âyetleri okudum. Câbir dedi ki: Ey Talk, sen kendini Allah’ın kitabını ve Rasûlullah’ın sünnetini benden daha çok okuyan ve bilen birisi olarak mı görüyorsun? Senin bu okuduğun âyetler, müş­rikler hakkındadır. Benim söylediğim topluluk ise, bir günâh işleyip de azâb çekenlerdir. Bunlar cehennemden çıkarılıyorlar. Sonra iki elini kulağına götürerek dedi ki: Eğer ben, Allah Rasûlü’nün «Cehenneme girdikten sonra tekrar çıkarılırlar.» buyurduğunu duymamış isem, şu iki kulağım sağır olsun. Biz “de, senin okuduğun gibi o âyetleri Rasû-lullah’a okumakta idik.[3]

38 — Hırsız erKek ve hırsız kadının yaptıklarına kar­şılık Allah tarafından bir ceza olarak; ellerini kesin. Ve Allah Aziz’dir, Hakîm’dir.

39 — Kim de zulmettikten sonra; tevbe eder, düzelir­se, muhakkak ki Allah, onun tevbesini kabul eder. Ger­çekten Allah Ğafûr’dur, Rahîm’dir.

40 — Bilmez misin ki, göklerin ve yeryüzünün mülkü Allah’ındır. Dilediğine azâb eder, dilediğini bağışlar. Ve Allah her şeye Kâdir’dir.

Hırsızlık Suçu ve Cezası

Allah Teâlâ, hırsız erkeklerin ve hırsız kadınların elinin kesilme­sine hükmediyor ve emir buyuruyor, Sevrî… İbn Mes’ûd’un bu âyeti şeklinde okuduğunu rivayet eder ki bu, şâzz bir kırâettir. Kaldı ki, bütün ulemânın bu konudaki hükmü onunla beraber değil, ona muvafıktır. Hattâ bu hüküm, bir başka delilden elde edil­miştir. Bilindiği gibi, câhiliyet devrinde el kesme âdeti vardı. Bu âdet fslâm’da “devam ettirildiği gibi —ilerde açıklayacağımız’ şekliyle— bazı şartlan fazlalaştmldı. Kasâme, diyet ve ikraz gibi bazı şer’î hükümler de daha evvel mevcûd idi. Şeriat onları olduğu gibi kabul ederek, mil­letin menfaati için bir kısım ilâveler yapmıştır.

Denilir ki; Câhiliyyette hırsızın elini ilk kesenler; Kureyş’lilerdir. Onlar, Düveyk adı verilen Huzâa kabilesinden Benu Müleyh’in kölesi olan bir kişinin elini kesmişlerdi. Çünkü o, Kâ’be’nin kasasını soymuştu. Denilir ki; Düveyk kendisi çalmamış, başkaları çalarak onun yanma koymuşlardı.

Zâhiriyye mensubu fakîhlerden bir kısmı derler ki: İster çok, ister az olsun; bir şey çalan hırsızın eli kesilir. Çünkü âyet, umûmî biçimde «Hırsız erkek ve hırsız kadının yaptıklarına karşılık bir ceza olarak ellerini kesin.» buyuruyor. Onlar, bekçi ve nisâb durumunu göz önünde bulundurmaksızın mücerred hırsızlığı esâs alıyorlar. İbn Cerîr ve İbn Ebu Hatim Abdülmü’min kanalıyla Necd el-Hanefî’den naklederler ki; o, ben, İbn Abbâs’a bu âyetin husûsî mi, umûmî mi olduğunu sordum, demiş. İbn Abbâs; âyet umûmîdir, diye karşılık vermiş. Bu görüşün men-sûblannın fikirleri İbn Abbâs’m görüşüne muvafık olabileceği gibi ol­mayabilir de. En iyisini Allah bilir. Bunlar Buharı ve Müslim’in Sahih* lerinde Ebu Hüreyre (r.a.) den nakledilen şu hadîs-i şerife dayanmak­tadırlar :

Allah hırsıza la’net etsin. Yumurta çalar eli kesilir, ip çalar eli ke­silir.

Cumhûr-u ulemâya gelince; onlar, hırsızlıkta nisabı esâs almışlar­dır. Ancak nisabın nüktan konusunda fukahâ arasında iht&âf vardır. Dört mezheb imamından her biri ayrı bir görüş beyân etmişlerdir. Mâ­lik İbn Enes’e göre; hırsızlıkta nisâb miktarı, saf olarak basılmış üç dirhemdir. Hırsız bunu çaldığı veya onun miktanna ulaşan bir değeri çaldığı takdirde, onun elinin kesilmesi gerekir. İmâm Mâlik: bu görüşe delil olarak; İbn Ömer’in rivayet ettiği bir hadîste Rasûlullah (s.a.) in, üç dirhem değerindeki bir zırhtan dolayı hırsızın elini kesmesi hâdi­sesini göstermiştir. Bu hadîsi Buhârî ve Müslim tahrîc etmişlerdir.

İmâm Mâlik merhum der ki: Hz. Osman (r.a.), üç dirhem değe­rindeki meyveden dolayı hırsızın elini kesmiştir. Bu, benim duyduğum rivayetler arasından en çok sevdiğimdir. Hz. Osman’ın bu uygulama­sını İmâm Mâlik… Abdurrahmân’ın kızı Amre’den nakleder ki: Hz. Osman devrinde bir hırsız meyve çalmış. Hz. Osman, bunun değerlen­dirilmesini emretmiş. Meyve oniki dirhemin bir dînâr olarak değerlen­dirilmesi esâsına göre üç dirhem tutmuş. Bunun üzerine Hz. Osman hırsızın elini kesmiş. İmâm Mâlik’in arkadaşları derler ki: Bu gibi uy­gulamalar, meşhur olmuştur ve kimse de bunu reddetmemiştir. Bu gibi konularda sükûtî icmâ’ vardır. Ve bu rivayette meyveden dolayı elin ke­sildiği gösterilmektedir ki; Hanefî’ler buna itiraz ederler ve on dirhem­den az miktarda elin kesilemeyeceğini söylerler. Şafiî’ler ise, bir çeyrek dînâr kadar olmalıdır, derler. En iyisini Allah bilir.

Şafiî merhûm’a göre; hırsızın elinin kesilmesi için, çaldığı şeyin bir dinarın dörtte biri veya onun değerindeki para, eşya v.b. emtia olması gerekir. Şafiî’nin dayandığı delil şudur: Buhârî ve Müslim’in Hz. Âişe’den naklettiği hadîste, Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurur:

Hırsızın eli, ancak bir dinarın dörtte biri veya daha fazlası için esilir. Ayrıca Müslim Ebu Bekr İbn Muhammed İbn Amr İbn Hazm kanalıyla Hz. Âişe’den nakleder ki; RasûluUah (s.a.) şöyle buyurmuş­tur ;

Hırsızın eli, bir dinarın dörtte biri veya daha fazlasından başkası için kesilmez. Bizim arkadaşlarımız (Şafiî’ler) derler ki: Bu hadîs, bu konuda ayırıcı çizgiyi göstermekte ve bunun bir dînârm dörtte biri şeklinde olduğunu ifâde etmektedir. Yoksa ona eşit olanı değil. Ve yine onlar derler ki; Zırh hadîsi ve bunun üç dirhem olarak değerlendiril­mesi konusu da bu görüşle çelişmez. Çünkü o sırada, bir dînâr oniki dirhem idi. Bu ise bir dînârın dörtte birinin değeri demektir ki, her iki görüşü bu yolla birleştirmek mümkündür. Bu görüş; ayrıca Ömer İbn Hattâb, Osman İbn Affân, Ali İbn Ebu Tâlib’in görüşüdür. Allah on­lardan razı olsun. Ömer İbn Abdülazîz, Leys İbn Sa’d, Evzaî, Şafiî ve arkadaşları İshâk İbn Rahûyeh —bir rivayete göre— Ebu Sevr, Dâvûd İbn Ali ez-Zâhirî’nin görüşüdür. Allah’ın rahmeti cümlesinin üzerine olsun.

İmâm Ahmed İbn Hanbel ile —bir rivayete göre İshâk İbn Rahû­yeh— derler ki: Bir dînârm dörtte biri veya üç dirhem hükmü, şer’î ba­kımdan başlangıç noktasıdır. Bunlardan birini veya dengini çalanın —Abdullah İbn Ömer ve Hz. Âişe’nin hadîsine uyularak— eli kesilir. Ahmed İbn Hanbel’in Hz. Âişe’den rivayet ettiği hadîsde yukardaki hadîsten şu şekilde farklıdır : Bir dînârın dörtte biri için hırsızın elini kesiniz. Bundan daha aşağısı için kesmeyiniz. O günlerde bir dînârm dörtte biri, üç dirhem ediyordu. Çünkü dînâr, oniki dirhemdi. Neseî’nin lafzı ise şöyledir : Hırsızın eli, bir zırh parasından daha aşağısı için ke­silmez. Hz. Âişe’ye zırhın değeri nedir? diye sorulduğunda; o, bir dînârm dörtte biridir, diye karşılık .verdi. Bütün bu nasslar, on dirhem şartının bulunmadığını göstermektedir. En iyisini Allah bilir.

İmâm Ahmed, Ebu Hanîfe ve onun arkadaşları olan Ebu Yûsuf, Muhammed, Züfer ve Süfyân es-Sevrî (Allah’ın rahmeti üzerlerine ol­sun) el kesilmesi için nisâb miktarının, hîle karıştırılmamış on dirhem olduğunu söylerler. Ve delil olarak da; Rasûlullah devrinde eli kesilen hırsızın çaldığı zırhın değerinin on dirhem olduğunu belirtirler. Nite­kim Ebu Bekr İbn Ebu Şeybe… Abdullah İbn Abbâs’tan nakleder ki; o, Rasûlullah devrinde bir zırhın değeri on dirhemdi, demiştir. Yine Ebu Bekr İbn Ebu Şeybe der ki: Bize Atjd’ül-A’lâ… Amr İbn Şuayb’ın de­desinden nakletti ki; Rasûlullah (s.a.), şöyle buyurmuştur: Hırsızın eli, bir zırh miktarından daha aşağısı için kesilmez. Zırhın değeri ise, on dirhemdir. Hanefîler derler ki: Abdullah İbn Abbâs ve Abdullah İbn Amr, zırhın değeri konusunda Abdullah İbn Ömer’e muhalefet et­mişlerdir. Öyleyse ihtiyatlı davranıp en fazlasını almak gerekir. Çünkü şüphe halinde hadler durdurulur.

Selef-i sâlihînden bir kısmı da derler ki: Çaldığı şeyin on dirhe­me veya bir dînâra ya da bunlardan birinin değerine baliğ olan miktara ulaşırsa hırsızın eli kesilir. Hz. Ali, Abdullah İbn Mes’ûd, İbrahim en-Nehaî, Ebu Ca’fer el-Bakır’dan da bu şekilde nakledilmiştir. Seleften bir kısmı demişlerdir ki: Ancak beş dînâr veya elli dirhemlik hırsız­lıkta el kesilir. Saîd İbn Cübeyr merhumdan böyle nakledilir.

Cumhûr-u ulemâ; zahirîlerin Ebu Hüreyre’nin rivayet ettiği; hırsız bir yumurta çalar eli kesilir, ip çalar eli kesilir, hadîsine dayanmasına birkaç şekilde cevâb vermişlerdir:

Birincisi; bu hadîs, Hz. Âişe’nin hadîsiyle neshedilmiştir. Ancak bu görüş üzerinde, durulması gerekir. Çünkü tarihinin açıklanması şarttır.

İkincisi; buradaki yumurta anlamına gelen kelimesin­den maksad da gemi ipidir. Buhârî’nin ve -başkalarının naklettiklerine göre, bunu A’meş söylemiştir.

Üçüncüsü; bundan maksad, el kesilen hırsızlığın azdan çoğa doğru yavaş yavaş yükselmeye vesile olmasıdır. Ayrıca bu miktarın, câhiliyyet devrinde uygulanan el kesme olayıyla ilgili bir haber şeklinde geçmiş olması muhtemeldir. Nitekim onlar az veya çok hırsızın elini kesiyor­lardı. Binâenaleyh değerli elini, değersiz şeyler için heba eden hırsıza la’net edilmiştir. Nitekim ünlü şâir Ebu’1-Alâ el-Maarrî’nin Bağdâd’a geldiğinde; hırsızlığın nisabını, bir dinarın dörtte biri şeklinde değer­lendiren fukahâyı müşkül durumda bıraktığı meşhurdur. Hattâ bu ko­nuda bilgisizliğini ve akılsızlığını gösteren bir de şiir söylemiştir. Bu şiirde şöyle der:

İkiyüzelli altın değerinde olan bir el, ne oluyor ki, bir dinarın dörtte biri için kesiliyor?

Bu çelişki karşısında susmaktan ve cehennem korkusundan Mevlâ-mıza sığınmaktan başka bir şey yapılamıyor.

Maarrî’nin böyle dediği yayılınca fukahâ onun peşine düşmüş ise de o, fukahâ ile karşılaşmaktan uzak durmuştur. Bu hususta Maarrî’ye cevâb verilmiştir. Bilhassa Kâdî Abdülvehhâb el-Mâlikî merhumun ce­vâbı şöyledir : Emîn olduğu sırada el, değerliydi. İhanet edince, değerini yitirdi. Bir kısmı da şöyle demişlerdir: Bu, mükemmel hikmetin, men­faatin ve yüce şeriatın esrarının gereğidir. Cinayetler bahsinde elin de­ğerinin beşyüz dînâr olması uygun görülmüştür ki; ele karşı cinayet işlenmesin. Hırsızlık konusunda ise, dörtte bir dînâr kadarlık değer kesilmiştir ki; halk hırsızlığa koşuşmasın. Bu, akıl sahipleri katında hikmetin bizatihi kendisidir. Bunun için Allah Teâlâ, «Yaptıklarına karşılık Allah tarafından bir ceza olarak. Ve Allah Azîz’dir, Hakîm’dir.y buyuruyor. Elleriyle insanların mallarını alarak işledikleri kötülüğün cezası budur. Allah tarafından bir ceza olarak o fiili işledikleri organın kesilmesi uygun görülmüştür. Allah intikam almakta azizdir. Emir, yasak, şeriat ve ölçülerinde ise hikmet sahibidir.

«Kim de zulmettikten sonra tevbe eder, düzelirse, muhakkak ki Allah onun tevbesini kabul eder, Allah’a sığınırsa, Allah kendisiyle onun arasında olan konularda tevbesini kabul eder. Halkın malına gelince; bunların tekrar halka iade edilmesi veya bedelinin Ödenmesi gerekir. Cumhûr’un görüşü budur. Ebu Hanîfe ise; eli kesilip koptuğu için çal­dığı malın bedeli geri iade edilmez, der. Nitekim Hafız Dârekutnî… Ebu Hüreyre’den nakleder ki; Rasûlullah (s.a.) a kadifeden ihram çalmış bir kimse getirildi. Rasûlullah (s.a.) hırsız bu mudur? dediğinde, o evet dedi. Rasûlullah, öyleyse götürün ve elini kesin. Sonra ilaçla iyi-leştirin ve bana getirin, buyurdu. Hırsızın eli kesildi ve Hz. Peygambere getirildi. Allah’ın Rasûlü hırsıza tevbe et, dedi. O da Allah’a tevbe et­tim, dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.) : Allah senin tevbeni kabul etti, buyurdu. Bu hadîs bir başka yoldan mürsel olarak rivayet edil­miştir. Ve onun mürsel oluşunu Ali İbn el-Medînî ve İbn Hüzeyme ter-cîh etmişlerdir. İbn Mâce Ebu Lehîa kanalıyla Sa’lebe el-Ansârîden ri­vayet eder ki; Amr İbn Semûre, Hz. Peygambere gelip şöyle dedi:

Ey Allah’ın Rasûlü, ben falanca oğullarının devesini çaldım, beni temizle. Rasûlullah (s.a.) onlara haber gönderdiğinde, onlar; evet, biz devemizi kaybettik, dediler. Rasûlullah emîr verdi ve onun eli kesildi. Sa’lebe der ki: Ben eli kesilirken Amr İbn Semûre’ye bakıyordum. O, şöyle diyordu : Hamdolsun o Allah’a ki beni senden temizledi. Sen be­nim cesedimi ateşe girdirmek istedin.

İbn Cerîr Taberî der ki: Bize Ebu Küreyb… Abdullah İbn Amr’-dan nakletti ki; o, şöyle demiş : Bir kadın zînet eşyası çaldı. Sahipleri gelip dediler ki: Ey Allah’ın Rasûlü, bu kadın bizim zînet eşyamızı çaldı. Rasûlullah (s.a..); onun sağ elini kesin, dedi. Kadın tevbe gerek­mez mi? deyince; Rasûlullah (s.a.) bugün anandan doğduğun gibi gü­nâhlarından arındın, dedi. Abdullah İbn Amr der ki: Bunun üzerine .Allah Teâlâ «Kim de zulmettikten sonra tevbe eder, düzelirse; muhak­kak ki Allah, onun tevbesini kabul eder. Gerçekten Allah Ğafûr’dur, Rahîm’dir.» âyeti nazil oldu.

İmâm Ahmed îbn Hanbel; bundan daha farklı bir rivayet nakleder ve der ki: Bize Hasan… Abdullah İbn Amr’dan nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) devrinde bir kadın hırsızlık yaptı. Malım çaldığı kişiler, kadını tutup Rasûlullah’a getirerek; ey Allah’ın Rasûlü, bu kadın bizim ma­lımızı çaldı, dediler. Kadının kabilesi; biz, onun fidyesini veririz, dedik­lerinde, Rasûlullah (s.a.); onun elini kesin, buyurdu. Onlar, beşyüz dînâr fidye verelim, dediklerinde; Rasûlullah (s.a.) onun elini kesin, bu­yurdu. Bunun üzerine sağ eli kesildi. Kadın tevbe etmek gerekir mi ey Allah’ın Rasûlü? diye sorduğunda; Hz. Peygamber; evet, bugün sen annenden doğduğun gün gibi günâhlardan arındın, buyurdu. Bunun üzerine Allah Teâlâ Mâide süresindeki bu âyeti inzal buyurdu.

Hırsızlık yapan bu kadın, Manzum kabilesine mensubtu. Bunun hadîsi Buhârî ve Müslim’in Sahîh’lerinde Zührî kanalıyla Hz. Âişe’den nakledilmiştir. Şöyle ki: Mekke’nin fethi gazasında; hırsızlık yapan bir kadının durumu, Kureyş’lileri çok ilgilendirdi. Bunu Hz. Peygam­bere kim söyler? dediler. Rasûlullah’m dostu Üsâme İbn Zeyd’den baş­ka kimse buna cesaret edemez, dediler. Üsâme, Hz. Peygamberin yanma getirildi ve durumu Hz. Peygambere anlattı. Bunun üzerine Hz. Pey­gamberin rengi atarak; siz, Allah Azze ve Celle’nin hadlerinden bir had konusunda mı benden şefaat istiyorsunuz? dedi. Üsâme; ey Allah’ın Rasûlü, benim için mağfiret dile, diye karşılık verdi. Akşam olunca Hz. Peygamber kalktı ve hutbe okudu. Allah Teâlâ’ya lâyık olduğu şekilde sena etti. Sonra şövle dedi:

Sizden önce helak olanların helak olmalarının sebebi şuydu:. İçlerinden soylu birisi hırsızlık yaparsa, onu bırakırlar, güçsüz birisi hırsızlık yaparsa, ona had uygularlardı. Allah’a yemîn ederim ki; eğer Muhammed’in kızı Fâtıma hırsızlık yapacak olursa; ben onun da elini keserdim. Sonra emretti ve hırsızlık yapan o kadının eli kesildi. Hz. Âişe der ki: Kadının tevbesi güzel oldu ve bilâhere kadın evlendi. Son­raları bana gelir ve ihtiyâcım ben Hz. Peygambere iletirdim. Bu lafız Müslim’indir. Müslim’in bir diğer lafzında ise Hz. Âişe şöyle der: Mah-zûm kabilesinden olan kadın eşyayı emanet alır ve inkâr ederdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber onun elinin kesilmesini emretti.

Abdullah îbn Ömer der ki: Manzum kabilesinden bir kadın kom­şularından bir takım eşyaları emânet alır, sonra inkâr ederdi. Rasû­lullah (s.a.) onun elinin kesilmesini emretti. Bu hadîsi Ahmed İbn Han­bel, Ebu Dâvûd ve Neseî aynı lafızla rivayet ederler. Neseî’nin bir başka lafzı da şöyledir : Bir kadın halkın ziynet eşyalarım emânet olarak alır, sonra onu yanında tutar vermezdi. Rasûlullah (s.a.) bu kadın, Allah ve Rasûlüne tevbe edip halktan aldığını geri versin, demişti. Sonra Rasû­lullah (s.a.); ey Bilâl; git, şu kadının elini kes, diye emretti. Hırsızlığın hükmü konusunda pek çok hadîs-i şerîf vârid olmuştur. Bunlar el-Ah-kâm isimli eserimizde vardır. Hamd ve minnet Allah’a mahsûstur.

«Bilmez misin ki göklerin ve yeryüzünün mülkü Allah’ındır.» Bü­tün bunların sahibi O’dur. Hâkimi O’dur. O’nun hükmünü takîb eden kimse yoktur. O, dilediğini yapandır. «Dilediğine azâb eder, dilediğini bağışlar. Ve Allah herşeye Kadirdir.»[4]

İzahı

Hırsızlık Psikolojisi

Hırsızlık suçunun cezasını ve bu cezanın değeriyle birlikte İslâm hukuk sisteminin özelliklerini Abdülkâdir Ûdeh şöyle açıklıyor : Hırsızlığın tesbit edilmesi iki neticeyi doğurur :

a- Çalman malın değerinin tazmini

b- Hırsızın elinin kesilmesi

Çalınan Malın Değerinin Tazmini:

Ebu Hanîfe ve arkadaşlarına göre; aleyhinde hırsızlık vak’ası sabit olan suçlu; çalınan malın değerini ödemekle mükelleftir. Hırsız olduğu tebeyyün edince de elini kesmek vâcib olur. Hanefîler, tazminatın ve el kesmenin birlikte mümkün olamayacağını kabul etmektedirler. Buna göre; hırsızın eli kesilirse tazminat ödemez, hattâ çalman malı elinin kesilmesinden sonra tüketmiş olsa bile: Delilleri ise, Kur’an-ı Azîm’üş Şân’ın nassmın sadece kesmeyi zikretmiş olmasıdır. Abdurrahmân İbn Avfın Rasûlullah (s.a.j dan rivayet ettiği bir hadîs-i şerifte Allah Ra-sûlünün şöyle buyurduğu naklolunur: «Hırsızın eli kesildiğinde tazmînât gerekmez.» Hanefî’lerin bu noktada bizce mantıkî olan delilleri vardır. Şöyle ki: Hanelilere göre tazmin edilen mallar tazminatın ke­silmesi veya ödenmesi anında tazmin eden kişinin mülkü dâhiline girer. Hırsız, çalman malın değerini tazmin edince; aldığı andan itibaren onun mâliki olur ve bu durumda aldığı mal kendisinindir. Eğer tazmî-nâWa birlikte eli kesilecek olursa; kendi malını alması durumunda eli­nin kesilmesi söz. konusu olacaktır. Halbuki hırsızın eli ancak başkasının malmı alması halinde kesilir. Fakat bazı Hanefî fakîhleri, çalınan malın hırsızın elinin kesilmesinden Önce veya sonra tüketilmesi halini birbi­rinden ayırmaktadırlar. Ve hırsızın; elinin kesilmesinden sonra tükettiği malı tazmin etmeyeceğini kabul etmektedirler. Delilleri ise şudur : Ça­lınan mal, hırsızın elinin kesilmesinden sonra ortada bulunuyorsa; ema­neten duruyor, demektir ve onu mal sahibine iade edecek demektir. İade etmeyip tüketince kıymetini tazmin etmek zorundadır.

Bilumum Hanefî fakîhleri; mal sahibi, hırsızın elinin kesilmesinden sonra malının tüketilmemiş olduğunu gördüğü takdirde; çalman malını geri isteyebileceği görüşündedirler. İster çalman mal hırsızın elinde bu­lunsun, ister hırsız onu başkasının tasarrufuna terketsin. Eğer mal baş­kasının tasarrufunda ise; o kişi bedeli mukabilinde malı hırsıza geri vermek zorundadır. Hırsız malı değil de değerini mal sahibine iade ede­cek olursa; bu kabul edilmez. Çünkü bedelini iadesi tazminat anlamım taşır ki, hırsızın elinin kesilmesiyle tazminat ortadan kalkmıştır. Hır­sız, başka kişinin tasarrufuna verdiği malı; bedeli mukabilinde alıp sa­hibine iade ederse; bu iade edişi, çalınan malın tazmini konusunda hır­sıza bir yükümlülük getirmez. Eğer bu mal, tasarrufu altında bulunan kişi tarafından tüketilmişse veya yok edilmişse; o kişiye de, hırsıza da tazminat gerekmez. Çünkü hırsızın eli kesilmiştir ve el kesilmeyle taz­minat durumu ortadan kalkmıştır. Malın üzerinde tasarruf eden ki­şinin tazminat Ödemek mecburiyetinde bırakılması ise hırsıza tazmî-nât yoluyla iade hakkım vermiş olur ki, neticede hırsızın tazmîn edil­mesi durumu zuhur eder. Halbuki elin kesilmesi, bunu ortadan kaldırır. Malı tasarruf eden kişi, çalman malı yok ederse veya tüketirse; mal sahibi çalman malın kıymetini tasarruf eden kişiden geri alabilir. Çün­kü o, mal sahibinin izni olmadan malını alıp tüketmiştir. Tasarruf eden kişinin, hırsızdan malının bedelini geri istemesi caizdir. Bedel mukabili iade, tazmîn anlamına gelmez. Tazmîn, bir şeyin değeri ile geri dönme­sidir. Çalınan malı, hırsızdan başka bir şahıs’gasbederse; mal sahibinin malını gâsıbın elinden isteme hakkı vardır. Eğer mal sahibi isterse, gâ-sıbtan malının bedelini geri alır. Bir diğer görüş uyarınca böyle bir hakkı yoktur, çünkü hırsızın elinin kesilmesiyle malın masumiyeti or­tadan kalkmıştır. Mal sahiplerinin ve hırsızların birden fa^lâ olması halinde doğacak durum karşısında Hanefî fatihleri arasında ihtilâf vardır. Kaideye göre; hüküm verilmezden önce işlenen hırsızlık fiili, birden fazla olursa hadler iç içe girer ve bir hükümle yetinilir. Tüm hır­sızlıklara mukabil hırsızın eli bir defa kesilir. Bu kaide üzerinde ihtilâf yoktur. Bütün fakîhler bu konu üzerinde müttefiktirler. Asıl ihtilâf; hırsızların birden fazla olması halinde tazminatın ne şekilde Ödeneceği konusundadır. Bir grup mal sahipleri, topluca gelip dâva açtıkları tak-dîrde; hırsıza tazminat gerekmeyeceği görüşündedir. Çünkü çalınan mal ile alâkalı olarak hırsızın aleyhinde dâva açılması; tazminatın ib­rası anlamına gelir. Fakat mal sahihlerinden birisi veya birkaçı dâva açar da, Öbürleri dâva açmazsa; dâva açmayana tazminat ödenmesi ge­rekir. Ebu Yûsuf ve Muhammed’in görüşü budur. Delilleri ise şudur : Mal sahibi; malını isteyip hakkını almak veya hırsızlık dâvası açıp, Allah’ın hakkının yerini bulmasını sağlamak arasında muhayyerdir. Birincisinin karşılığı tazminat, ikincisinin karşılığı sadece el kesilme­sidir. Onlara göre; tazminatın sakıt olması, hırsızlık iddiasına dayalıdır. Hırsızlık iddiası vâki’ olduğu anda tazminat sâjsıt olur. Ebu Hanîfe’nin görüşü ise bunun tersinedir. Ona göre; mal sahiplerinden hiçbirine taz-mînât ödenmez. Çünkü hırsızın elinin kesilmesi, tüm hırsızlıklardan dolayıdır. Bu yüzden hiç birine tazminat ödenmez.

Şafiî ve Hanbel’e göre; hırsızın hem eli kesilir, hem de tazminat alınır. Çünkü her hırsızlık suçunda hırsız; hem el kesilmesini, hem de tazminatı gerektiren fiili işlemiştir. Onun için hem elinin kesilmesi, hem de tazminat ödemesi gerekir. Zira her hırsızlık suçu; iki hukuka tecâvüzdür Birincisi; Allah’ın veya toplumun hakkına tecâvüzdür. Al­lah hırsızlığı yasaklamıştır. Toplum ise hırsızlıkla zarar görmektedir. Binâenaleyh fail Allah’ın veya toplumun hakkını çiğnemiştir. İkincisi ise; hiçbir neden olmadan malı yok edilmiş olan kulun hakkıdır. Suç bütün hukuka tecâvüz olduğu gibi, cezanın da bütün tazminatı birlikte ihtiva etmesini önleyecek hiçbir neden yoktur. Binâenaleyh suçlu, her iki haktan sorumlu olmaktadır. Dolayısıyla mal elinde ise onu sahibine geri vererek tazmin etmek zorundadır. Eğer elinde değilse, kıymetini tazmin etmekle yükümlüdür. Çünkü Allah’ın Rasûlü şöyle buyurmak­tadır : «Hırsız, aldığı şeyi geri verene kadar mes’uliyet altındadır.» Şa­fiî ve Hanefîler ise Abdurrahmân İbn Avf’ın hadîsini kabul etmemek­tedirler, çünkü ravîlerden birisi meçhuldür. Şu halde çalman eşya hır­sızın elinde ise sahibine aynen, elinde değilse mislini veya değerini mal sahibine iade etmesi gerekir. İster eli kesilsin ister kesilmesin, ister zen­gin olsun ister fakîr olsun tazmin zorundadır. Mal sahipleri birden fazla ise, hırsız her mal sahibine —ister davacı olsun, ister olmasınlar— çal­dığı şeyin kıymetini veya mislini tazmîn etmek zorundadır. Hırsız, çal­dığı eşyayı başka birinin tasarrufuna verirse; mal sahibinin, eşyasını bu kişiden isteme hakkı vardır. Bu kişinin de hırsızdan verdiği kıymeti alma hakkı vardır.

İmâm Mâlik’e göre; kesilmeme sebebi ne olursa olsun, eli kesilme­yen hırsızın çalman malı tazmin etmesi gerekir. El kesilmeyiş sebebi, malın nisaba baliğ olmaması veya şehâdetin tâm olmaması veya hırsız­lığın korunak olmayan bir mahalden yapılmış olması veya hırsızın eli­nin kasıdlı yahut hatalı başka bir suçtan dolayı kesilmiş olması, ya da arızî bir başka nedeni olabilir. Hırsız bu durumda tüketilmiş de olsa çalınan malın kıymetini tazmin eder. Malın tüketilmesi, kendi isteğiyle olsun, isteksiz olsun farksızdır. Hırsız zengin olsun fakîr olsun, netice değişmez. Eğer çaldığı eşya ortada duruyorsa onu iade etmek zorundadır. Çalmaktan dolayı hırsızın eli kesilmişse mevcûd olan eşyayı yine ver­mek mecburiyetindedir. Eğer eşya mevcûd değilse; hırsızlık vaktinde ve eli kesilene değin hırsızın zenginliği devam ettiği takdirde, eşyanın kıymetini veya mislini ödemesi gerekir. Eğer hırsızlık yaptığı zaman fakîr de eli kesilmezden az önce zengin olmuşsa; tazminat gerekmez. Keza hırsızlık ânında zengin iken bilâhare elinin kesilmesinden önce fakîr düşmüşse, yine tazminat gerekmez. Hattâ elinin kesilmesinden sonra zengin olsa dahi. Bu anlatılanların nedeni İmâm Mâlik’e göre; Rasûlullah (s.a.) dan nakledilen şu hadîs-i şeriftir: «Hırsıza had uy­gulandığı zaman, tazminat gerekmez.» İmâm Mâlik, bu hadîsi; hırsızın iki cezaya çarptırılamayacağı, binâenaleyh hem elinin kesilmesi, hem de tazminatın gerekmeyeceği şeklinde yorumlamıştır. Fakat İmâm Mâ­lik, sürekli zenginliği mevcûd bir mal gibi telakki etmektedir. Hırsızlık yaptığı vakitten, elinin kesildiği vakte kadar zenginliğinin sürmesi ha­linde, onun tasarruf ettiği ve malını içerisine sokarak tükettiği şeyden dolayı tazmînât ödemesinin cezalandırma olmayacağını kabul etmek­tedir. İmâm Mâlik’in görüşü kıyâs dışı bir istihsândır. Hırsızlıkların ve mal sahiplerinin birden fazla olması halinde de bu kaide uygulanır. İmâm Mâlik’e göre; hırsız, malı başkasının tasarrufuna verdiği takdirde bu kişinin malı geri vermesi gerekir. Şia’nın Zeydiyye kolunun görüşü ise Ebu Hanîfe’nin görüşüne uyar. Onlara göre hırsızın eli kesilirse, mal tazmîn olunmaz.

Hırsızın elinin kesilmesinin dayandığı esâs, yüce Allah’ın şu âyet-i celüe’sidir : «Erkek hırsızla kadın hırsızın iki elini, kazandıklarına kar­şılık Allah tarafından verilmiş bir ceza olarak kesiniz.» Hırsızın elinin kesilmesini ne mal sahibi bağışlayabilir, ne de devlet reîsi. Daha hafif bir ceza verilmesi de caiz değildir. Bunun dayandığı esâs, Rasûlullah (s.a.) dan rivayet edilen şu hadîs-i şeriftir :. «Aralarınızda cezayı bağış­layınız. Ceza, devlet reisine kadar uzandığı zaman; kim onu affederse, Allah onu affetmesin.» Cezanın tatbikinin te’hîri veya ta’dîli de caiz değildir. Bu prensibler üzerinde ittifak vardır. Sadece Şia’nın Zeydiyye kolu buna karşı çıkar; mal sahibinin hırsızlığı affetmesiyle, hırsızın eli­nin kesilmeyeceğini öne sürer. Mal sahibi birden fazla olursa; her bi­rinin teker teker affetmesi halinde ceza sakıt olur, aksi takdirde sakıt olmaz. Şia’nın Zeydiyye kolu, haddi tatbik etmenin devlet reisine vâcib olmakla beraber, halkın menfaati için bazı cezaların iskâtını veya bir vakte değin te’hîrini uygun görmektedir. Zeydî fakîhlerin arasında dev­let reisinin iftira ve hırsızlık haddini iskât edemeyeceğini kabul eden­ler de bulunmaktadır.

İslâm hukukçuları; hırsızlık suçunda kesilecek mahal konusunda bir noktaya kadar farklı görüşlere sahiptirler. Bu farklılık, yüce Allah’ın: «Ellerini kesin.» âyetinin te’vîlinden kaynaklanmaktadır. Ra-sûlullah (s.a.) dan nakledilen hadîslerin, sıhhati konusundaki farklı gö­rüşler de bu noktada müessirdir. Atâ’ya göre; hırsız ilk hırsızlık yaparsa eli kesilir. Bundan sonra ne kadar tekerrür ederse etsin eli kesilmea; Buna göre hırsızlığın cezası, ilk hırsızlıkta sağ elin kesilmesidir. Sonra yapılan hırsızlıklardan dolayı el kesilmez, ta’zîr cezası vermekle yeti-nilir. Atâ’nın delili Yüce Allah’ın : «Ellerini kesin.» buyurmasıdır. Ona göre; eğer Allah elin dışında herhangi bir organın kesilmesini emretmiş olsaydı, ayakların da kesilmesini emrederdi.

Zahirîlere göre; iki elin birlikte kesilmesi gerekir. Hırsız ilk hırsız­lık yaptığında sağ eli, ikinci defa yaptığında sol eli kesilir. Üçüncü defa-tekrar ederse ta’zîr cezası verilir ve halkla münâsebetten alıkonur, uzun süre hapiste tutularak ıslâh-ı hal etmesi beklenir. Delilleri ise şu­dur : Kur’an-ı Kerîm ve Sünnet-i Seniyye; hırsızın elinin kesilmesini emretmiş, ayağının kesilmesini emretmemiştir. Binâenaleyh hırsızın, elinden başka bir uzvu kesilmez.

Ebu Hanîfe, Şia’nın Zeydiyye kolu ve Hanbelî mezhebinden birinci —kuvvetli— görüş uyarınca hırsızın kesilecek organı, sağ eli ile sol ayağıdır. İlk hırsızlık yaptığında sağ eli kesilir. Tekrar hırsızlık yaparsa sol ayağı kesilir. Yine hırsızlık yaparsa, başka bir uzvu kesilmez. Sadece ölünceye veya tevbesi ayan beyân ortaya çıkıncaya kadar bir süre hap­sedilir. Delilleri ise şudur :

a- Ebu Hüreyre (r.a.) nin Hz. Peygamberden rivayet ettiği bir hadîs-i şerifte Allah’ın Rasûlü hırsızlar hakkında şöyle buyurur :

«Eğer bir kişi hırsızlık yaparsa elini kesiniz, sonra yine yaparsa ayağını kesiniz.»

b- Abdullah îbn Mes’ûd’un kırâetine göre «Ellerini kesin.» âye-tindeki ( U^-ul f kelimesi ( U^JL,.! ) şeklinde olup sağ ellerini kesiniz, buyurulmaktadır. Abdullah Ibn Mes’ûd gibi bir zâtın âyeti ken­diliğinden böyle okuyacağı düşünülemeyeceğine göre o, Rasûlullah (s.a.) dan böyle duymuş olsa gerektir. Onun bu kırâeti tefsir yerine geçmiştir. Binâenaleyh sağ elin kesilmesi kasdolunmaktadır.

c- İki elin kesilmesi, bir organın tür olarak faydasının yok edil­mesi demektir. İki ayağın kesilmesi de böyledir. Binâenaleyh eli kesilen şahsın yemesi, içmesi, yürümesi ve temizlenmesi mümkün olmaz. •

d- Hz. Ömer ve Ali, hırsızın elinden ve ayağından fazla bir or­ganın kesilmesini gerekli görmemektedirler. Hz. Ali’ye bir hırsız geti­rilmiş ve hırsızın eli ve ayağı kesikmiş. Hz. Ali başka bir uzvunu kes­memiş. Ve şöyle demiş : «Ona dokunacağı bir el ve yürüyeceği bir ayak bırakmamaktan dolayı Allah’tan haya ederim.» Arkadaşlan ona, hır­sızın diğer el ve ayağından birini kesmesini söylediklerinde Hz. Ali, şöyle demiş : «O zaman adamı öldürmüş olurum. Halbuki öldürmemi gerek­tiren bir şey yok. Bunlan da kestiğim zaman ne ile yiyecek, ne ile ab-dest alacak, namaz kılacak, ne ile yıkanacak ve ne ile ihtiyâçlarını defe­decektir?» Hz. Ömer (r.a.) e eli kesik bir hırsız getirildiğinde; onu hapse koymuştur. Hz. Ali de Hz. Ömer’e böyle yapmasını işaret etmiştir.

Mâliki, Şafiî ve Hanbelî mezhebinde ikinci görüşe göre; hırsızın kesilecek mahalli, iki eli ve iki ayağıdır. Önce sağ eli kesilir. Tekrar hır­sızlık yaparsa sol ayağı kesilir. Üçüncü defa hırsızlık yaparsa sol eli kesilir. Dördüncü defa hırsızlık yaparsa sağ ayağı kesilir. Yine hırsızlık yaparsa, ölünceye veya tevbesi aşikâr oluncaya kadar hapsedilir. Delil­leri ise yüce Allah’ın «Ellerini kesin.» hükmüdür. Buradaki eller cemî’ ismi olup iki veya daha fazla organ için bahis mevzuudur; Ebu Hürey-re’nin rivayet ettiği hadîste Allah’ın Rasûlü şöyle buyurmuştur : «Kişi hırsızlık yaparsa elini kesiniz, yine hırsızlık yaparsa ayağını kesiniz, yine hırsızlık yaparsa elini kesiniz, yine hırsızlık yaparsa ayağını kesi­niz.» Ayrıca yine onlara göre, Hz. Ebu Bekr ve Ömer, halifelikleri dö­nemlerinde hırsızların iki elini ve ayaklarını kesmişlerdir. Allah’ın Ra­sûlü de onlar için «Benden sonra Ebübekir ve Ömer’e uyunuz.» buyur­muştur.

Ebu Hanîfe, sağ elin kesilmesi için sol elin sağlam olmasını şart koşar. Eğer sol el kesik ise veya çolak ise veya baş parmağı kopuk ise veya baş parmağın dışında iki parmağı kopuk ise sağ el kesilmez. Zîrâ hırsızlıktan dolayı elin kesilmesi, uzvu yok etmek için değil, hırsızlığa engel olmak içindir. Eğer hırsız sol eliyle faydalanmak imkânına sahip değilse, sağ elin kesilmesi iki elin kullanma imkânından mahrum bıra­kılması demektir ki; bu, bir bakıma kişinin helake sevkedilmesi anla­mına gelir. Eğer hırsızın sol eli böyle eksik ise sol ayağı da kesilemez, çünkü sol ayağının kesilmesi bir şeyin bütünüyle yokolmasına sebeb olur ki; bu da kişinin helakine vesiledir. Ebu Hanîfe’ye göre; sağ ayak kopuk veya topal veya yürüyemeyecek şekilde aksak ise sağ el de ke­silmez. Çünkü bu takdirde, bir bölümün faydasının tamamen ortadan kalkması söz konusudur. Sağ ayağı arızalı olan kişinin sol ayağı sağlam da olsa kesilmez. Çünkü sol ayağı kesildiği takdirde kişi ayaksız kalmış olur ki, bir uzvun faydasından mahrum kalır. İsterse sağ ayağının tüm parmaklan kesik olsun. Eğer hırsız, sağ ayağının üzerine dikilebiliyor, yürüyebiliyorsa sağ el kesilir. Zîrâ bu takdirde bir organ türünün men­faatinin zevali söz konusu olmaz. Eğer hırsızın iki eli sağlam fakat sol ayağı kopuk ise veya topal ise veya parmakları kopuk ise sağ eli kesilir. Çünkü türün faydasının ortadan kalkması söz konusu değildir. Eğer sağ el çolak veya baş parmağı yahutta diğer parmakları kopuk ise yine de kesilir. Sağlam el kesildiğine göre sakat elin kesilmesi daha evlâdır.

Ebu Hanîfe’nin yukardaki görüşleri, İmâm Ahmed’in görüşleriyle aynıdır. Lâkin İmâm Ahmed, büyük çapta kullanım imkânı ‘kalkmış olan elin yok sayılacağını belirterek Ebu Hanîfe’ye karşı çıkar. Fakat bir parmağın kopmasının uzvun yok sayılacağı anlamına gelmeyeceğini belirtir. Ebu Hanîfe ise; baş parmağın dışında iki parmağın kopuk ol­masını veya baş parmağın kopuk olmasını uzvun yok olması anlamında kabul etmektedir. Ona göre bu takdirde, elin dokunma imkânı ortadan kalkmaktadır.

Hanbelî mezhebinde bir diğer görüş; çolak elin asla kesilemeyece-ğini kabul eder. Hanbelî mezhebindeki son görüşe göre; cerrahlar kesil­mesinin kan zâyi’ine vesîle olacağını ve damarların yok olacağını belir­tirlerse çolak elin kesileceğini kabul etmektedir. Hanbelî mezhebinde bir diğer görüş sahipleri ise, tüm parmaklan yok olan bir elin kesileme-yeceğini ifâde ederken bir başka grup kesileceğini kabul eder.

Şia’nın Zeydiyye kolunun görüşü Şerh’ül-Ezhâr’da zikredildiği gibi Ebu Hanîfe’nin görüşüne uyar.

İmâm Mâlik ve Şafiî, iki elin ve ayağın kesilmesinde müttefiktirler. Fakat İmâm Mâlik, açıkça sakat olan elin veya ayağın kesilmemesini öngörür. Parmakların çoğunluğunun veya üç-dört parmağın kopması halinde de İmâm Mâlik, elin veya ayağın sakat olduğunu kabul eder. İmâm Şafiî ise, sakat da olsa elin ve ayağın kesilmesini öngörür. Ancak kesilmesi halinde kanın durmamasından korkulursa kesilmemesini ge­rekli bulur. Şafiî tek bir parmağın bulunması halinde de elin kesilme­sini kabul eder. Hatta Şafiî mezhebinde bazı fakıhler, parmaksız elin ayasının kesilebileceğini dahi belirtirler.

Bütün fakıhler tarafından ittifakla kabul edilmektedir ki; hırsızın kesilmesi gereken uzvu, hırsızlıktan sonra vâki’ olan bir sebeple yok olduğu takdirde, o uzvunun kesilmesi sakıt olur. Uzvun yok olması, kaza, cinayet veya kısas nedenine dayanabilir. Hırsızlık yaptıktan sonra tek­rar bir diğer uzvu kesilmez. Bir kimse hırsızlık yaptıktan sonra bir şahsın sağ elini kopanr da kısas uygulanırsa, onun da sağ eli kesilirse; böylece hırsızlıktan dolayı doğacak kesme cezası sakıt olur ve sol ayağa ceza intikâl etmez. Fakat kısas hükmü verilen suç, hırsızlıktan önce vâki’ olmuşsa kesilme hükmü sol ayağa intikâl eder.

Bir şahıs, kasden kesilmesi gereken uzvu kesecek olursa; suçlunun üzerindeki kesilme cezası sakıt olur ve onu kesen kişiye de ta’zîr ce­zası verilir. Kesilmesi gereken uzvun kesilişi, hırsızlıktan sonra meydana gelen bir sebepten neş’et etmiştir. Binâenaleyh hırsızın eli kesilmeyeceği gibi onun elini kesene de kısas gerekmez. Çünkü o, ma’sûm olmayaln bir uzvu koparmıştır. Sadece devletin görevini üstlendiği için o şahsa ta’zîr cezası verilir. İmâm Mâlik, Şafiî ve Hanbel’in görüşü budur. An­cak Mâlikîler; tecâvüzün .hırsızlığın vukuundan sonra değil, sübûtun-dan sonra olmasını şart koşarlar.

Hanefîler ise şu iki durumu birbirinden ayırırlar. Saldırının, dâva açılmasından önce veya sonra olmasına göre hükmü farklıdır. Hırsızın elini kesen kişi, dâva açılmazdan önce kesmişse, kısas gerekir. Çünkü hırsızın elinin kesilmesi, ancak dâva açılmasıyla mümkün olur ve elinin kesildiği anda el kesilme cezasını hak etmemiştir, binâenaleyh suçlu ma’sûm olan bir uzvu koparmıştır. Eğer hırsızın kesilen eli sağ eli ise; kesme sol ayağa intikâl eder, bu takdirde sağ eli bulunmayan bir hır­sız durumuna geçer. Hırsızın elinin koparılması; aleyhinde hırsızlık dâvası açılmasından sonra ise ve hırsızın hakkında henüz hüküm ve-rilmemişse durum aynıdır. Ancak bu durumda hırsızın sol ayağı kesi­lemez. Çünkü onun hakkında dâva açılmakla sağ elinin kesilmesi söz konusudur ki; burda başkası tarafından koparılmıştır. Binâenaleyh vâ-cib, semavî bir afetle yok olmuş gibi sakıt olur. Eğer hırsızın elinin ko­parılması; hakkında koparılma cezası verildikten sonra ise, koparan ki­şiye kısas uygulanmaz. O, Allah’ın haddini uygulamış gibi kabul edilir ve hırsızlıktan dolayı elini kesmiş sayılır.

Bir kişinin aleyhinde hırsızlık dolayısıyla şehâdet edilir ve hâkim, şâhidlerin doğruluğunu kabul edip de hapseder ve hapiste.iken bir başkası hırsızın elini keserse; bilâiıere şâhidler de şehâdetten döner­lerse, üç mezheb imamına göre hırsızın elini kesene kısas gerekmez. Eğer dönmezlerse kısas gerekir. Lâkin Hanefîler kısası gerekli bulma­maktadırlar. Çünkü şâhidlerin doğru olması ihtimâli de vardır ve bu, bir şüphe durumu ortaya çıkarır.

Bir şahıs, hırsıza saldırır ve hırsızlık vak’asından sonra sol elini kasden veya hatâen keserse; kasıdlı olduğu takdîrde kısas, hatalı ol­duğu takdirde diyet gerekir. Hırsızın sağ elinin kesilmesi, hırsızlık için kesilme cezasını iskât eder. Ebu Hanîfe, Ahmed İbn Hanbel ve Şia’nın Zeydiyye kolu bu görüştedir. Çünkü hırsızın sol eli kesilecek olursa; bu bir cinsin menfaatinin ortadan kalkmasıaa sebep olur. İmâm Mâlik ve Şafiî ise, hırsızın bu durumda sağ elinin kesilmesini öngörürler. Çünkü onlar, iki elin ve ayağın kesilmesine cevaz verirler. Ebu Hanîfe ve Ahmed İbn Hanbel ise sadece bir elin veya bir ayağın kesilmesine cevaz verirler.

Devlet reîsi veya cellâd, hırsızın sağ elini kesecek iken hatâ ile sol elini keserse; hüküm yerini bulmuş olur. Bazı fukahâya göre; yanlış­lıkla kesene tazminat yoktur, diğer bazılarına göre vardır. Eğer kesen kişi kasıdlı olarak ve sünnet gereği hırsızın sağ elinin kesilmesinin icâ-bettiğini biliyorsa; kısas gerekir, hırsızın cezası sakıt olmaz. İmâm Mâ­lik ve Şafiî’ye göre; sağ elinin kesilmesi de gerekir. Ebu Hanîfe’ye göre, kesen kişiye ta’zîr ve tazminat cezası verilir. Hanbelîlerin bir kısmı da bu görüştedir. Diğer bir kısmı ise kısası gerekli bulurlar. Ancak bilu­mum hanefîlerle hanbelîler sol elin kesilmesinin, sağ elin kesilmesini önleyeceğini ve cezanın sakıt olacağını kabul ederler. Onlara göre; sol elden sonra sağ elin de kesilmesi, bir cinsin faydasının ortadan kalk­masına sebep olur ve tek bir hırsızlık olayından dolayı iki elin kesilmesi neticesini doğurur. Bu durumda Ebu Hanîfe’ye göre hırsızın elini ke­sen kişiye tazminat gerekmez. Çünkü o daha iyisini bırakmış, daha kö­tüsünü kesmiştir. Yani o, hırsızın sol elini koparmış ve sağ elini bırak­mıştır ki; bu öbüründen daha faydalıdır.

c- Kesilme Yeri:

Dört imâma ve Zahirîlerle Şia’nın Zeydiyye koluna göre; hırsızın elinin kesilme yeri, bilek mafsallarıdır. Şia’nın îmâmiyye koluna göre, parmakların dibidir. Binâenaleyh elin ayası kesilmez. Haricîlere göre kol .omuzdan kesilir.

Ayaktan kesilme yeri, topukların mafsalıdır. Şia’nın İmâmiyye ko­luna göre; na’lîn tasmasıdır, böylece hırsıza basabileceği bir topuk bırakılmış olur. Haricîlere göre; el deyince tüm dirseklere kadar bilek anlaşılır. Şia’nın İmâmiyye koluna göre;.Hz. Ali elin ayasını değil, par­maklarını kesmiştir. Bilek ekleminden kesilmesini söyleyenlerin delili ise, el kesilmesi ile en az olarak aya ve parmaklar kasdolunur. Bu şe­kilde hareket Rasûlullah döneminden beri carî olmuştur. Allah’ın Ra-sûlü eklemlerden kesmiştir.

Hırsız, eli kesilmezden önce birkaç kere hırsızlık yaparsa tüm hır­sızlıklardan dolayı bir kere elinin kesilmesiyle yetinilir ve hadlerin tamâmı iç içe girmiş olur. Çünkü hırsızlık, Allah’ın koyduğu hadlerden bir haddir. Bu haddi gerektiren sebepler birleşince —zina haddinde ol-tduğu gibi— iç içe girerler. Genel kaide şudur : Allah’ın hakkım alâka­dar eden hadler iç içe girer, insanoğlunun hukukunu ilgilendiren hadler iç içe girmez. İmâm Mâlik’e göre tedahül, iki halde mümkün olur.

a- Her suçu icâbettiren had miktarı birleşirse. İftira ve içki hadlerinin birleşmesi gibi. Her ikisinin haddi de seksen sopadır. Hır­sızlık suçu ile sağ elfn kesilmesini gerektiren kısasın birleşmesi gibi. Birinci fiilin cezası sağ elin kesilmesi, ikincinin cezası kısastır. Binaenaleyh iki cezadan biri yerine getirilince, diğer cezalar sakıt olur. İs­terse birinci cezanın tatbiki ânında diğerine kifayet etmesi kasdedilmiş olmasın veya had uygulanması gereken kişiye başka bir haddin bulun­duğu bilinmesin.

b- Bir suçun gerekleri tekerrür ederse. Had tatbik edilmezden önce birkaç kerre hırsızlık yapmak veya içki içmek gibi.

Bazı Hanbelî fakîhlerine göre; bir topluluk, topluca hırsızlık yapsa ve teker teker mahkemeye gelseler, hadler tedahül etmez. Öyle sanıyo­ruz ki; bu fakîhler, meseleyi iftira haddiyle kıyaslamaktadırlar. Ancak doğru olanı, hadlerin tedahül etmesidir. Çünkü hırsızlıktan dolayı elin kesilmesi Allah’a hâs bir haktır. Her ne kadar mal sahibinin dâva açma­sına bağlı ise de, elin kesilmesi Allah’ın hukukudur. İftira haddi ise, insanoğlunun hakkıdır ve uygulanabilmesi için hak sahibinin talebi gerekir. Hak sahibi affedince had sakıt olur.

Devlet reîsi veya onun ta’yîn ettiği hakimler haddi uygularlar.

İmâm Şafiî ve Hanbel’e göre, hırsızın eli kesildikten sonra Zecr ve tenkil için bir süre boynuna asılması gerekir. Delilleri Tirmizî’nin Ra-. sûlullah (s.a.) dan naklettikleri rivayette o’nun bir hırsızın elini kesip, sonra boynuna asmasını emretmesi hadisesidir. Hanbelîler elin boyuna asılma süresini ta’yîn etmemişken, Şâfiîler boyuna asılmasını bir saat olarak ta’yîn etmişlerdir. Şia’nın Zeydiyye koluna göre, üç gün asılı kalması gerekir. Mâliki ve hanefîlere göre; elin boyuna asılması bahis mevzuu değildir.

Hırsızın elinin kesilmesi îcâbedince cezânm tatbikinden kaçıp kur­tulmak imkânı yoktur. Ancak herhangi bir sebeple ceza sakıt olursa uygulanmaz. Hırsızlık cezasını iskât eden sebepler fukahâ arasında ihtilaflıdır. Bazılarının iskât edici sebep olarak gördükleri şeyi, di­ğerleri kabul etmemektedirler. Burada hırsızlık cezasının iskâtmda ihtilâf ve ittifak olunan sebepleri açıklamaya çalışacağız :

1- Malı çalınan kişinin; hırsızın hırsızlık ikrarını yalanlaması veya mal sahibinin şâhidlerin şehâdet ettikleri hırsızlık olayını yalanlaması. Bu tekzîb, ikrar ve şahadeti ibtâl e’der. Bunların bâtıl olmasıyla birlikte hırsızın eli kesilmez. Hanefî mezhebinin görüşü budur. Tekzibin baş­langıçta veya dâva açılmasından sonra, yahut hırsızlik iddiasını müte-âkib olması farksızdır. İmâm Mâlik, dâva açmaya itibâr etmediği için mal sahibinin, suçlunun ikrarını veya şâhidlerin şehâdetini yalanlama­sını hırsızın elinin kesilmesini Önleyen bir sebep olarak kabul etmemek­tedir. Yeter ki yalanlamanın, suçluya yardım kasdı ile olduğu sabit olsun. Şafiî ve. Ahmed îbn Hanbel’e göre de tekzîb, hırsızlık iddiasından ve dâva açılmasından sonra ise durum aynıdır. Ama bunlardan önce ise, hırsızın elinin kesilmesi gerekmez. Çünkü elin kesilmesi, ancak dâva açılması halinde mümkündür ki, başlangıçtaki tekzîb dâva açmayı önler.

Zahirî mezhebi bu noktada Mâliki mezhebine uyar. Şîa’nm Zey-diyye kolu ise, Hanefî mezhebine uyar. Çünkü onlar mal sahibinin af­fıyla cezanın iskâtını öngörmezler. Yalanlama; ister doğru olsun, ister suçluya yardım kasdıyla yapılmış olsun, onlara göre her halükârda haddi iskât eder.

2- Bütün hak sahipleri tarafından yapılmış olmak kaydıyla, hır­sızın affı. Eğer mal sahiplerinden bir kısmı affedip diğeri affetmemisse ceza sakıt olmaz. Şia’nın Zeydiyye koluna ait olan bu görüşü diğer mez–hebler kabul etmezler.

3- Suçlunun ikrarından başka bir delil bulunmadığı hallerde hırsızın, sarahaten veya zımmen ikrarından vazgeçmesi. Eğer suçlunun ikrarından başka bir delil varsa durum yukarda ikrar konusunda beyân ettiğimiz gibidir. Bu durumun cezayı iskât edeceği konusunda ittifak bulunmakla beraber; bazı Şafiî ve Zahirî fakîhler, ikrardan rücû’un el kesilme cezasını iskât etmeyeceğini kabul etmektedirler.

Bir hırsızlık vak’asma iki kişi iştirak eder ve hırsızlık yaptıklarını ikrar ederlerse; bilâhare hırsızlardan birisi ikrardan vazgeçer, diğeri ikrarına devam ederse; İmâm Mâlik, Şafiî ve Ahmed İbn Hanbel’e göre, ceza ikrarından vazgeçenden sakıt olur. Ebu Hanîfe’ye göre diğerinin de eli kesilemez. Çünkü hırsızlık bir tek vak’adır ve ortaklıkla sabit ol­muştur. Ortaklarından birinin ikrarından dönmesi, diğer ortak hakkın­da şüphe îrâs eder. Suçlulardan biri hırsızlık yaptığını ikrar eder, ikin­cisi de inkâr ederse ve aleyhte de delil yoksa; bütün mezheb imamla­rına göre, ikrar edenin eli kesilir. Sadece Hanefî fakîhlerinden İmâm Ebu Yûsuf, ikrar edenin de elinin kesilmemesini öngörür. Ona göre hır­sız, ortaklaşa işlenen bir hırsızlık vak’asını ikrar etmiştir. Ortağının in-kârıyla fiil aleyhinde tesbît edilemediğine göre, bu durum arkadaşının hakkına da te’sîr eder. Çünkü hırsızlık birlikte işlenmiştir, dolayısıyla ikrar edenin de eli kesilemez. Karşı görüşte olanlara göre; ortaklardan birinin hırsızlığa iştirak etmesi, herbiri için hırsızlığın mevcudiyetini ikrardır. Fakat arkadaşı hırsızlığı inkâr etmekle onun açısından hır­sızlık fiili tesbît edilememiş olmaktadır. Onun fiilinin bulunmaması ar­kadaşının fiilinin mevcudiyetine te’sîr etmez ve arkadaşının kendi aley­hindeki hırsızlık fiili mevcûd sayılarak ona göre muaheze olunur.

4- Murafaadan önce çalınan eşyanın iadesi. Ebu Hanîfe’ye göre hırsızın elinin kesilmesini iskât eder. Murafaadan sonra iadesi ise iskât etmez. Çünkü el kesmeyi gerektiren hırsızlık olayının ortaya çıkması için dâva açılması şarttır. Dâva açılmazdan ve mahkeme görülmeye başlamazdan önce, hırsız çaluıan eşyayı geri iade ederse, dâva sakıt olmaz. Çünkü şart dâva açmaktır, yoksa dâvanın devamı değildir. Ebu Yûsuf’tan nakledilen bir rivayette murafaadan önce iade de, hırsızın elinin kesilmesini iskât etmez. Çünkü hırsızlık; vücûda geldiği andan itibaren elin kesilmesini gerektirir. Hırsızın çalınan malları iade etmesi, mevcûd vak’ayı ortadan kaldırmayacağı gibi hırsızın elinin kesilmesini de engellemez. Şia’nın Zeydiyye koluna göre; çalınan malın korunan mahalden çıkarıldıktan sonra iadesi, elin kesilmesini gerektirir. İmâm Mâlik, Şafiî ve Ahmed İbn Hanbel’e göre; malın iadesi elin kesilmesini önlemez. Çünkü Mâlik, dâva açmayı şart koşmaz. Şafiî ve Hanbel’e göre de; dâva açmak, hüküm için şarttır, elin kesilmesi için değil. Mal sa­hibi dâva açınca, hırsızın elinin kesilmesi gerekir. İster suçlu çalınan malı iade etsin, ister iade etmesin, ister murafaadan önce iade etsin, ister sonra iade etsin.

5- Hükmün verilmesinden önce hırsızın çalman mala sahip ol­ması :

Hanefîlere göre; hırsız, çalınan mala hüküm verilmezden önce sa­hip olursa, elinin kesilmesi sakıt olur. Hükmün verilmesinden sonra ve uygulanmasından, önce mâlik olursa Ebu Hanîfe ve İmâm Muhammed’e göre yine sakıt olur. Ebu Yûsuf’a göre sakıt olmaz. Şia’nın Zeydiyye koluna göre; hırsızın elinin kesilmesini engelleyen mülkiyet, şikâyetten önceki mülkiyet halidir. Şafiî ve Ahmed İbn HanbeJ’e göre de hüküm aynıdır. Çünkü hükmün verilebilmesi için çalınan malın, talebi şarttır. Hırsız şikâyetten önce mala sahip olursa, taleb durumu ortadan kalkar. Ama şikâyetten sonra sahip olursa, taleb durumu mevcûd olduğundan elin kesilmesi durdurulamaz. İmâm Mâlik’e göre; çalman mala, çalın­ma ânında sahip olunup olunmaması muteberdir. Hırsız, çaldığı mala o anda mâlik değilse eli kesilir. Çünkü İmâm Mâlik, talebi şart koş-mamaktadır. Ona göre; hırsız, çalınan malı şikâyetten önce de iade etse, yine eli kesilir. Hattâ şikâyet bir yabancı tarafından yapılmış ol­sa da.

6- Çalman Malın Mülkü Olduğu İddiası: Suçlu, çalman malın kendi malı olduğunu iddia ederse, bazılarına göre bu iddia elin kesil­mesini iskât eder, bazılarına göre etmez.[5]

İslâm hukukundaki cezaî hükümlerin, çeşitlerini ve herbirinin di­ğerlerinden farklı olan taraflarını ve özelliklerini yukarda açıkladık. Ve dedik ki; İslâm hukuku, haddi ve kısası gerektiren suçların cezalandırıl­masında her suç için bir tek ceza veya cezalar koymak hususunda faz­lasıyla hassasiyet göstermiştir ve bu cezaların tatbikinde suçludan çok suçu nazar-ı itibâra almıştır. Bu cezaların verilmesinde hâkimin yetki­sini, son derece daraltarak hâkimin bu konuda serbest değil bağlı ol­duğunu kabul etmiştir. Binâenaleyh hâkim, bu cezaları istediği gibi artırıp eksiltemez. Cezayı ağırlaştırıp hafîfleştiremez. Çünkü bu ceza­lar, önceden takdîr olunmuş cezalardır. İslâm hukuku, had ve kısası-ge­rektiren suçlarda hâkimin yetkisini sınırladığı gibi, kanun koyucunun yetkisini de sınırlandırmıştır. Kanun koyucunun, bu cezaların yerine herhangi bir ceza verme yetkisi veya cezanın tatbikatını durdurma veya affa hakkı yoktur. Kanun koyucu sadece diğer ta’zîr cezalarıyla bu ağır cezaları daha da ağırlaştırabilir. Meselâ kanun koyucu, iftira su­çuna elli sopa cezası koyamaz ama iftira suçu için konulmuş bulunan sopa cezasına ek olarak tazmînât ve hapis cezası verebilir. Vurulması gereken seksen sopanın üzerine daha fazla miktar ekleyerek bunu ta’zîr cezası sayabilir. Kanun koyucu, kısas cezasını bir başka cezaya çevire-, mez veya diyeti azaltamaz. Ancak kısas veya diyet cezasına ek olarak sopa ve hapis yahut da diğer ta’zîr cezalanın ekleyebilir.

İslâm hukukunun, suçluyu dikkate almayıp suça önem verdiği suç-, lar; had, kısas ve diyet cezalarını gerektiren suçlardır ki bunları şöylece sıralayabiliriz:

1- Zina

2- İftira

3- İçki içme

4- Hırsızlık

5- Harabe

6- İsyan

7- İrtidâd

8- Kasıdlı öldürme

9- Kasda benzer öldürme

10- Hatalı öldürme

11- Kasıdlı yaralama

12- Hatalı yaralama

Şu halde İslâm hukukunun, suçlunun durumunu asla dikkate al­mayıp suçu nazar-ı itibâra aldığı ve ona önem verdiği cezaların sayısı onikidir. Bunun dışındaki suçlarda hem suçlunun, hem de suçun du­rumunu nazar-ı itibâra alır.

İnsan, başlangıçta İslâm hukukunun bu on iki başlık altında topla­nan suçlarda şiddet gösterip sayısı yüzleri bulan diğer suçlarda müsa­mahakâr davranmasında ve kolaylık göstermesindeki hikmeti anlama­yabilir. Belki de bu anlayamama durumu, suçların sayısıyla ilgilidir. On iki çeşit suç var ki, bunda şeriat hiçbir şeyi nazar-ı itibâra almıyor, sadece suçu gözönünde tutuyor. Öte yandan yüzlerce suç var ki, bunları daha kolay bir yolla cezalandırıyor. Vakıa had, kısas ve diyeti gerek­tiren suçların sayısı ile diğer suçların sayısı arasındaki nisbet çok azdır. Biz, bu nisbeti yaklaşık olarak had, kısas ve diyeti gerektiren suçlar için ceza kanunlarındaki maddeleri sayıp diğer suçlar için konulan madde­lerle karşılaştırdığımız zaman farkedebiliriz.

Mısır ceza kanunu maddelerini inceleyenler görürler ki; had, kısas ve diyet suçlarından bahseden maddelerin sayısı elliye varmaz. Diğer suçlardan bahseden maddelerin sayısı ise üçyüz civarındadır. Birçok suçları cezalandıran başka maddeler de bulunmaktadır. Ancak biz, bu maddelerin yekûnunun üçyüz maddeyi aşmadığını kabul edelim. Vakıa bu, biraz daha fazladır. Çünkü suçlar ve cinayetlerle ilgili maddelerin sayısı 600’ü geçmez. Bu 600 maddeden had, kısas ve diyet suçlarını ilgi­lendirenlerinin sayısı ile diğer suçların arasındaki nisbet % 8 dir. Bu nisbet şüphesiz ki, nazarî bakımdan çok önemsizdir.

Ama insan, bütün suçlann aynı nisbette vuku’ bulmadığını ve daha çok işlenen, tekrarlanan suçlann haddi, kısas ve diyeti gerektiren suç­lar olduğunu, geriye kalan suçların çoğunun ise ender vukûbulduğunu ve çok az tekerrür ettiğini, vuku bulsa bile aynı kişiler tarafından te­kerrürünün pek az olduğunu görünce; İslâm hukukunun neden diyet, kısas ve haddi gerektiren suçlarda bu derece şiddet gösterdiğini rahat­lıkla ve kolaylıkla anlayabilir.

Biz cinâî istatistiklere başvurduğumuzda; İslâm hukukunun bu noktadaki titizliğinin sebebini kavrayabiliriz. İstatistikler kesin olarak gösteriyor ki; had, kısas ve diyeti gerektiren suçlar günlük hayatta en çok işlenen suçlardır. Eğer şu oniki suçu ortadan kaldırabilme imkânı olsaydı, insanlar suç işlemenin ne demek olduğunu bilmeyecekler ve suç diye bir şey kalmayacaktı. Buna örnek olarak biz Mısır ceza istatistik­lerini gözden geçirelim. Mısır’da cinayetlerin sayısı 1942 -1943 yılında 8175’tir. Bunlardan 1752 si kasıdlı Ölümle sonuçlanan cinayettir. 1119 ölüme başlangıç suçudur, 989 u zorla hırsızlık ve hırsızlığa başlangıç suçudur. 243 ü ırza tecâvüz ve ahlâksızlık suçudur. 366 sı ölüme sebep olan vurma suçudur, 1196 si sürekli ma’lûl bırakan dövme ve vurma suçudur, 643 ü ise çalma ve hırsızlık suçudur.

Görüldüğü gibi, bütün bu suçlar, haddi, kısas ve diyeti gerektiren suçlardır ki yekûnu 6270 dir. Bu demektir ki; bütün suçlara oranla haddi, kısas ve diyeti gerektiren suçların ceza istatistiklerindeki nisbeti % 76,6 dır.

1942 -1943 yılında işlenen suçlardan ağır suçların miktarı 297.557 dir. Bu miktarda 97320 suç hırsızlık suçudur. 14.828 i hatalı yaralama suçudur. 1182 si hatalı öldürme suçudur. 60.223 ü dövme ve vurma su­çudur. 405 i ırza tecâvüz, 1.959 u hakaret ve ifftirây 4.699 u karşı gelme suçlarıdır ki, bütün bu suçlarda haddi kısas ve diyeti gerektiren suçlar, yaklaşık olarak suç oranının % 61 ini teşkil etmektedir.

On yıl öncesine başvuralım isterseniz, 1932 – 33 yılı istatistiklerine göre; ağır cezayı gerektiren cinayet suçlarının sayısı 6.957’dir. Bundan 5.496sı haddi, kısas ve diyeti gerektiren suçlardır. Bu suçlann, diğer suçlar topluluğuna göre oram % 79 dur. Cinâî suçların adedi ise 155.752 dir. Bundan 92.252 si haddi, kısas ve diyeti gerektiren suçlardır.

Şu halde haddi, kısası ve diyeti gerektiren suçların nisbeti*diğer suçlara göre % 54 dür.

Daha aşağılara inelim. 1922 – 23 yılında işlenen ağır cezayı gerek­tiren suçların sayısı 7.831 dir. Bundan 4.782 si haddiA kısas ve diyeti gerektiren suçlardır. Şu halde ağır cezayı gerektiren suçların hepsine nisbetle haddi, kısas ve diyeti gerektiren suçların oram % 61 dir. Diğer cezayı gerektiren suçların miktarı ise bu yıldao 132.611 dir. Bundan 93.990 ı haddi, kısas ve diyeti gerektiren suçlardır. Ve bu nisbet % 70,8 dir.

İşte cezaî istatistiklerin mantığı, açıkça ve hiç yalana mahal bı­rakmadan gösteriyor ki; haddi, kısas ve diyeti gerektiren suçların 20 yıllık ortalaması % 72,2 dir. % 72,2 ağır cezalar içindir. Diğer cezalar ise % 63,3 tür.

Böylelikle istatistikler kesin olarak gösteriyor ki; İslâm hukuku haddi, kısas ve diyeti gerektiren suçlar için sayılarının azlığına rağmen fazlasıyla dikkat göstermiş olmakla en çok tekrarlanan ve daha ağır neticelere müncer olan suçlan kökten yok etmeyi amaçlamıştır. Veya daha açık bir ifâde ile, suçluluğu tamamen ve açıkça ortadan kaldırma maksadını gütmüştür. Realitede eğer biz istatistiklerden haddi, kısas ve diyeti gerektiren suçları çıkaracak olursak, ancak geriye basit ve önemsiz cezaî veya cinâî suçlar kalır ki; bunlar ne güvenliği sarsabilir, ne nizâmı yıkabilir, ne de âmme ahlâkını rencîde edebilir. Ve onları işleyenleri dizginleyip korkutmak için muhtelif ta’zîr cezalan kâfî gelir.

Bundan sonra diyebiliriz ki; bizim daha önce kesinlikle söylediğimiz gerçekleri, istatistikler bütün kuvvetiyle ortaya koymaktadır. Buna göre; İslâm hukuku hadd, kısas ve diyeti gerektiren suçlar için vaz’et-miş olduğu cezaları üç gayeye dayandırmıştır:

a- Emniyeti korumak

b- Düzeni sağlamak

c- Ahlâkı muhafaza

Şüphesiz ki bir milletin emniyeti sağlanır, düzeni korunur, ahlakı muhafaza edilirse; o millet, her türlü badireden emîn olur. İlerlemesi, gelişmesi ve yükselmesi için hiçbir engel kalmaz.

İslâm hukuku koymuş olduğu cezalan suç veya- suçlulukla savaş­mak için vaz’ettiğine göre; bu İslâm hukukunun beşerî hukuktan üs­tünlüğünü ve tatbike elverişli olduğunu isbât için tek başına yeterli olmayacaktır. Bunların, yanısıra bu cezâlann, suçluluğu bütünüyle or­tadan kaldırmaya kâfî cezalar olduğunu isbât etmek gerekecektir. Zîri bu noktada muteber olan husus, vasıta ve hedef değil vâsıtalann he­defe ulaşmayı sağlamaya yeterli olup olmadığıdır. Beşerî hukuk; suç ve suçluluk konusuyla savaşmak maksadı gütmüş ve bunun için belirli cezalar vaz’etmiş ise de, cezalar suçluluk oranını düşürmeyi başarama­mış ve suç işlemeye kökten engel olamamıştır.

Ceza sistemlerinin değerini ortaya çıkaran biricik ölçü tecrübedir. Kimi zaman isabet eden, kimi zaman kaybeden mantık oyunlarına burada itibâr yoktur. Ben bunu söylerken yeni bir şey söylemiyorum. Sadece devletler arası hukukçular kongresinde yapılan konuşmaları ve hukuk” bilginlerinin söylediklerini tekrar ediyorum. Devletlerarası hu­kuk kongresinde; en ideal ceza sisteminin, suçlarla savaşta en sağlam neticeleri gerçekleştiren sistem olduğu kararlaştırılmış ve bunun biricik ölçüsünün tecrübeler olduğu ifâde edilmiştir.

Son zamanlardaki tecrübeler, yeryüzündeki en güzel ceza sistemi­nin hangisi olduğunu ortaya koymuştur. Evet, bugün özlenen en ideal ceza sistemi, İslâm hukukunun koymuş olduğu ceza sistemidir. İslâm hukukunun başarısı, umûmî ve hususî olmak üzere iki alandadır.

Umûmî mânâda tecrübeyi İslâm hukuku yirmi yıldan beri tâm olaVak tatbike başlanan Hicaz’da göstermiştir. Suçları kökten yoketme, âmme düzenini ve emniyetini koruma bakımından eşi bulunmaz bir başarıya ulaşmıştır. Bugün bile yerliler hâlâ Hicaz’da düzenin ne ka­dar bozuk olduğunu hatırlarlar. İslâm hukuku uygulanmadan önceki suçların fenalığını, suç nisbetinin çokluğunu Hicâz’lılar unutmuş de­ğildirler. Daha önceleri gerek yolcu, gerekse yerli hiçbir kimse orada malından, canından emîn değildi. Ne köyde ne şehirde, ne geceleyin ne de gündüz böyle bir şey mümkündü. Devletler hacca gönderdikleri va­tandaşlarıyla birlikte onların selâmetini sağlamak ve tecâvüze uğra­malarını önlemek için, kendi özel kolluk kuvvetlerini de yollarlardı. Ne bu özel kuvvetler ne Hicaz orduları güvenliği sağlamaya muktedir olabilmiş ve halka saldıran eşkiyâların azgınlığını dindirebümişlerdi. Onlar hacıları veya Hicâzlı vatandaşları durdurdukları yerde soyuyor, mallarını, eşyalarını tâlân ediyorlardı. Hicaz’daki emniyet kuvvetleri İslâm hukuku tatbik olunana kadar halkı bu eşkiyâların elinden ko­rumaktan âciz idiler. Ama İslâm hukukunun tatbîke konmasıyla durum kısa zamanda değişti, Hİcâz ülkesinde emniyet hâkim oldu. Gerek yerli halk, gerekse gelip geçen yolcular güvenle yollarına devam etmeye baş­ladılar. Böylece vurgun, tâlân ve eşkiyâlık ortadan kalktı. Artık eski maceralar geçmişten nakledilen bir rivayet halinde dolaşmaya başladı. Hicaz’da en ağır suç haberlerinin yanısıra emniyet ve düzenin sağlan­masıyla ilgili ve suçları Önleyen hayret verici ceza haberlerini de duy­maya başladı. Bugün herhangi bir vatandaş Hicaz’da altın kesesini her­kesin gelip geçtiği yolda düşürebiliyor, kaybettiği eşyasını bulmak için polise gitmesi yeter, tanıyabilmesi için kesesi önüne seriliyor. Öteki bir vatandaş yolda değneğini bırakıyor, kimsecikler onu bıraktığı yerden kaldırmıyor, tâ ki polis gelsin ve değneği bırakılan yerden kaldırsın. Bir diğeri eşyasını yitiriyor, tekrar bulacağından ümidini kesiyor ama bir de bakıyor ki; polisler kaybetmiş olduğu eşyayı yeniden kendisine iade etmek üzere sahibini araştırmaya koyulmuşlar. Eskiden dahilî kuv­vetlerden müteşekkil büyük jandarma teşkilâtı ve dışardan getirttiği büyük bir zabıta kuvvetiyle emniyeti koruyamayan Hicaz devleti, bu­gün bir avuç mahallî zabıta teşkilâtıyla güvenliği rahatlıkla koruya­biliyor.

İşte bu, büyük bir tecrübedir. Ve işte bu, İslâm ceza hukukunun suçu kökten ortadan kaldırdığım gösteren ve devletlerarası hukuk ku­rallarının araştırıp da bulamadıkları en üstün cezalandırma sistemi ol­duğunun yeterli delilidir.

Cüz’î olarak tecrübe edildiği alan ise, önce İngiltere, Amerika, Mısır ve öteki bazı memleketlerin tecrübe etmesiyle bilâhere bütün dünya milletlerinin uygulamaya başladıkları ve bu cüz’î tecrübede başarıya ulaştıkları sopa ile dövme cezasıdır. Biz buna cüzi bir tecrübe adını veriyoruz. Çünkü dövme cezası, Şeriatın koyduğu cezalardan sadece bir tanesidir. Ve dünya milletleri, şeriatın koyduğu diğer tüm cezalar ara­sından sadece bunu tatbik etmiştir. İngiltere, askerî ve sivil ceza yasa­larında dövmeyi esaslı bir cezalandırma kaidesi olarak kabul eder. Mısır da bu hükmü bazı askerî yasalarda benimsemiştir. Amerika ile diğer bazı devletler sopa cezasını, mahkûmlar için hapishanedeki suçlarda esas bir ceza olarak kabul etmektedirler. Nihayet, ikinci cihan harbinin bastırdığı günlerde tüm dünya devletleri, hemen hemen toplum nizâ­mını ve âmme emniyetini alâkadar eden enflasyon ve spekülasyon gibi belirli suçlara sopa cezası uygulamayı kabul etmiştir. Bu da gösteriyor ki; bütün dünya milletleri, sopa cezasının diğer cezalardan daha etkili olduğunu ve kitlelerin kanuna itaat ettirilmesinde, düzenin sağlanma­sında en garantili metod olduğunu itiraf etmektedirler. Kaldı ki, beşerî hukukun bütün cezalandırma metodunda sopa cezası yeralmıştır. İşte devletlerarası hukuk otoritelerinin kabul ettikleri bu gerçek, aslında suça karşı koyma konusunda İslâm hukukunun başarısının itirafından başka birşey değildir. Çünkü sopa cezası, aslında İslâm hukukunun koy­duğu temel ceza usûllerinden birisidir.

Bütün tecrübeler gösteriyor ki; İslâm hukukunun koymuş olduğu cezalar, suçla mücâdelede son derece ciddî ve başarılı neticeler elde et­miştir. Ve İslâm ceza hukukunun ulaşmış olduğu sonuçların bir kısmı­na beşerî ceza hukuku sistemlerinin ulaşması mümkün olamamıştır. Öyle sanıyoruz ki; İslâm hukukunun başarısının sırrı; cezalandırma usûlünü, insan tabiatının esâsı üzerine kurmuş olmasındandır. Zîrâ insan tabiatında, korku ve ümît denilen duygular vardır. İnsan, her­hangi bir işe ondan beklediği menfaat nisbetinde koyulur. Keza herhangi bir işi de onun neticesinden doğacak zarardan endîşe ettiği ve korktuğu nisbette vazgeçer. Meselâ hareket halinde olan trenden ölüm korkusu olduğu sürece menfaati bahis mevzuu olsa bile, hiçbir kimse atlayamaz. Ama menfaati söz konusu olduğu zaman atının sırtından veya tramvaydan kendini yere atmaktan imtina eden kimse bulunmaz. Çünkü o, bu durumda menfaatini elde etmek istemekte, aynı zamanda işlediği fiilin neticesinde ağır bir zarar doğacağından endîşe etmemek­tedir. İnsan uçağa binmekten. korkabilir, ama otomobile binmekten korkmaz. Sarp kayalıklarla dolu yüksek dağlara çıkmaktan endîşe eder ama yaygın tepeleri tırmanmaktan çekinmez. Dik başlı azgın bir ata binmekten kaçınır ama yumuşak başlı hayvana binmek için koşar. Gö­rülüyor ki; bütün bu fiillerinde insan, menfaat ve zararını ölçüyor ve ikisi arasında bir muvâzene kuruyor. Eğer menfaatin yeraldığı kefe ağır basarsa; o, bu işe koşuyor ve atılıyor. Ama zararının yer aldığı kefe ağır basarsa; bu takdirde de vazgeçiyor. İnsanın bu tabiatı; mübâh ile haram fiillerde, hayır ve şer işlerde kendisine eşlik eder. İnsan suçu ancak on­dan beklediği bir menfaat mukabilinde irtikâb eder. Keza suçtan imtina ederken de başına gelecek mazarrattan korkar. Binâenaleyh ceza; ne kadar ağır olursa, insanların suçtan uzaklaşması da o kadar kolay olur. Ceza; ne kadar hafîf olursa, insanların suç işlemeye temayülü de o kadar çoğalır. Biz suça, suçludan ayrı olarak göz attığımızda; suçlu, merhamet edilmekten ümidini keser ve suç işlemeye tevessül etmez. Binâenaleyh suçtan vazgeçerek doğru yolda yürümeye çalışır. İşte İs­lâm hukuku, insanın bu tabiatını kullanarak genel suçlarla ilgili ceza­larını onun üzerine dayamıştır. Özel suçlarla ilgili olarak da hadd ve kısas hükümlerini bu esâsa istinâd ettirmiştir. Öteki suçlara gelince… Bunlarda suçluya değil suça bakılır. Çünkü bu suçlar, toplumun bün­yesini ve düzenini alâkadar eden suçlardır. Ve onlarda bir kolay dav­ranma çok kötü sonuçlara yol açabilir. Ağır davranma ise suçun vu­kuunu azaltabilir.

Elimizde Mısır yasalarının uygulanmasından doğan bir tecrübe bi­lançosu vardır. Bu bilanço gösteriyor ki; tehlikeli (ağır) suçlarda suç­lunun kişiliğinin gözönüne alınmaması, çok iyi neticeler vermektedir. Meselâ Mısır kanun koyucusu, son olarak bir sınıra kadar uyuşturucu madde kullanılması suçunda, suçlunun kişiliğini nazar-ı itibâra al­mamıştır. Ve bu vesîle ile 1928 yılında 21 sayılı kanunu çıkarmıştır. Bu kanun, uyuşturucu madde bulundurmayı şiddetle cezalandırmakta, cezanın en alt sınırını vaz’ederek tekrarı halinde verilecek cezanın en alt sınırdan daha az olmaması gerektiğini emretmektedir. Bu kanunun çıkışından sonra, uyuşturucu madde suçlan büyük çapta azalmış ve her yıl daha da azalmaya devam etmiştir. Mısır da 1926 -1927 yılında uyuşturucu madde suçlarının sayısı 21.131 adettir. 1928 -1929 yılında uyuşturucu madde suçunun sayısı 11.404 e düşmüştür. 1929 -1930 yılın­da uyuşturucu madde suçlarının sayısı 8.499 a inmiştir. 1926 -1937 yıl­larında 1922 ye kadar düştüğü olmuştur. 1942 -1943 yılında ise bu sayı 1.628 e inmiştir. Elimizde bulunan bu istatistikler açıkça gösteriyor ki; önemli suçlarda, suçlunun kişiliğini gözönünde bulundurmayıp doğru­dan doğruya suçu nazar-ı itibâra almak suçla savaşta birinci faktördür. Ve îslâm hukukunun ceza sistemiyle ilgili teorisi en ideal teoridir. Kaldı ki bu istatistikler, kesinkes İslâm hukukunun ceza konusundaki başa­rılarını tecrübî olarak göstermektedir.

Mısır ceza kanununda cezaların çeşidi, suçların çeşidine göre muh­teliftir. Mısır ceza kanunu, suçları üç bölüme ayırır. Bu ayınmda suç­ların önemini ve büyüklüğünü esâs alır. Mısır ceza literatüründe birinci kısma giren suçlar en büyük ve en ağır suçlardır ki, bunlara cinayetler adı verilir. Büyüklük bakımından bundan bir derece az olana (cünha) adı verilir. Üçüncü derecede önem ifâde eden ve pek ehemmiyeti hâiz olmayan suçlara da, kanuna karşı muhalefet adı verilir. Mısır ceza ka­nunu, bu üç tür suçlardan herbiri için özel cezalar koymuştur. Cinayet suçlarının cezası idam ve ağır, müebbed veya muvakkat hapis ceza­sıdır. Suç (cünha) olarak nitelendirilen ikinci tür fiillerin cezalan ise hapis, göz altına alınma, tazminat ve benzeri cezalardır. Kanuna karşı muhalefet suçlarının cezası ise, hapis ve tazminattır. Suç olarak nite­lendirilen fiillerle, karşı gelme olarak değerlendirilen fiiller arasındaki fark, şuradan gelmektedir : Kanuna karşı gelme suçlarında mahkûmi­yet, yedi günü aşmazken suç olan fiillerde üç yıla kadar ulaşır. Bu iki yıl arasındaki tazminat farkı ise birincide yüz kuruşu geçmezken, ikincide verilecek ceza bunun fevkine varır.

İdam cezası; hakkında hüküm verilenin canının çıkarılmasıdır. İdam cezası, medenî denilen ülkelerin kanunlarında çeşitli tarzda uygu­lanmaktadır. Bazı ülkelerde —ki Mısır bunlara dâhildir— mahkûm, sehpada idam edilerek öldürülür. Diğer bir kısım ülkelerde ise, —Fran-sad’a olduğu gibi— keskin bir âletle mahkûmun boynu uçurulur. (giyotin).

Öteki bir kısım ülkelerde ise —’Amerika Birleşik Devletlerinde ol­duğu gibi— mahkûm, elektrikli sandalye veya gaz odasına konularak boğulur veya öldürülür.

Ağır çalışma cezası ister müebbed olsun, ister muvakkat olsun mahkûmun hükümetin ta’yîn edeceği en ağır işlerde çalıştırılmasını âmir olan cezadır. (Ceza kanununun 14. maddesi.) Hakkında hüküm verilen, kadın veya altmış yaşını geçmiş erkek ise; bu ceza, umûmî hapishanelerden birisinde îfâ olunur. (Ceza kanununun 15. maddesi.) Umûmî hapishane, vilâyetlerde bulunan hapishanelere verilen genel addır.

Hapis cezası; mahkûmun, umûmî hapishanelerden birisine konul­masıdır. Ayrıca hapishanenin içinde veya dışında hükümetin ta’yîn edeceği işlerde çalıştırılmasıdır. (Ceza kanunu madde, 16).

Ağır muvakkat çalışma cezalan veya hapis cezaları üç yıldan az olamaz. Ayrıca onbeş yılı da aşamaz. Ancak ceza kanununun ondör-düncü ve onaltıncı maddelerinin hükmü bunun dışındadır.

Hapis cezası, mahkûmun umûmî veya merkezî hapishanelerden birisine konulmasıdır. Hapis cezası yirmidört saatten az, üç günden çok olamaz. Hapis ya çalışma cezasıyla birlikte uygulamr veya sadece ceza olarak tatbik olunur. Eğer hapis cezasıyla birlikte çalışma cezası da verilirse; mahkûm, hapishanede veya hapishanenin dışındaki hükü­metin ta’yîn edeceği bir işte çalıştırılır.

Denilebilir ki; ister müebbed, ister muvakkat olsun; ağır hapis cezası, bütünüyle farklı türden olmakla beraber müddet bakımından birbirinden farklı cezalardır. Mahkûmun çalışmak mecburiyetinde ol­duğu işyerinin durumu ve ağırlığı, hapisin mâhiyyetini değiştirmez. Şu halde Mısır ceza kanununun kabul ettiği ağır ceza hükümleri idam, hapis, gözaltına alma ve tazminattır.

1937 yılına kadar Mısır ceza kanunu sopa cezâsım da kabul ediyor ve belirli olaylara uyguluyordu. 1937 yılında bu kanun değiştirilince, sopa cezasının yerine ihtar cezası kabul edildi.

Keza Mısır yasaları Konulduğu sırada, müebbed ve muvakkat sür­gün cezasını da kabul ediyordu. 1904 yılında ta’dîl edilen yasa bu hük­mün ulaşım vasıtalarının hız kazanıp yayılmasıyla sürgün cezasının et-Tdsinin ortadan kalktığını öne sürerek lağvedildi. Ancak, sonradan bu görüşten vazgeçilerek sürgün cezasının uygulanması görüşü ağırlık kazandı. Ancak 1940 yılında son dünya harbinin başlangıcındaki ka­rışık günlerde, Mısır hükümeti idarî sürgün cezasını koymak zorunda kaldı. Bununla da yetinmedi, askerî konulara ve spekülatif hususlara uygulanmak üzere sopa cezasının tatbikini öngördü. Bu yasa harp so­nuna kadar yürürlükte kaldı.

Mısır ceza kanunundaki temel cezalardan biri de suçlunun, ıslâh evlerine gönderilmesidir. Olay çıkarmayı ve suç işlemeyi âdet haline ge­tirenler buralara yollanırlar. Bu ceza da —ıslâh evleriyle hapishanelerin nizâmnâmeleri farklı da olsa— özü itibariyle hapis cezasıdır.

Ceza kanunu, her suçu ve işlenen suçlara verilecek cezayı ta’yîn etmelidir. Her suç için konulan cezanın, suçun durumuna uygun olması dikkate alınır. İdam ve ihtar cezalarının dışında yasa koyucusu her cezaya iki sınır çizmiştir. Birincisi; cezayı en üst derecesine (maksi­mum) ikincisi de; cezayı en alt derecesine (minimum) indirmekte ve çıkarmaktadır. Genellikle yasa koyucu her suç için; biri diğerinden daha hafîf iki ceza koymuş olmaktadır.

Kanun, suçlar için kararlaştırılan cezaları tatbik konusunda hâkime geniş yetki tanımıştır. Ortada birden fazla ceza sözkonusu ise, hâkim, suçlunun durumuna uygun gelen cezayı seçer, suçlunun uslanmasına yeterli olacak miktarı ta’yîn eder.

Ayrıca kanun bunlann dışında; hâkime suç için kararlaştırılmış bulunan bir veya iki cezayı daha hafîf cezalarla duruma göre değiştirme yetkisini tanımıştır. Suçun, bağışlanmayı ve acımayı gerektiren duru­mu varsa, bunu tercih hakkını hâkime bırakmıştır. Ancak bu hak, cina­yet suçlarından başkasına kullanılamaz. Meselâ hâkim, idam cezasını müebbed veya ağır çalışmaya, veya hapis cezasına tebdil edebilir. Mu­vakkat ağır çalışma cezasını da, ağır hapis veya normal hapis cezasına çevirebilir. Ağır hapis cezasını da, normal hapis cezasına değiştirebilir. (Mısır ceza kanunu madde, 17).

Nihayet kanun; hâkime bazı cinayet suçlarında mahkemeyi sulh ceza mahkemelerine devretme hakkı tanımıştır. Böylece suçlu, ağır ce­zayı gerektiren hükümlere değil, hafîf cezayı gerektiren hükümlere çarp­tırılır. Ancak hâkimin, ağır ceza suçlarını sulh ceza mahkemelerine şevki için belirli kanunî mazeretlerin veya sulh ceza hükümlerini uy­gulamayı gerektiren hafifletici şartların bulunması halinde ve fiilin aslî cezasının idam, yahut da ağır müebbed çalışma cezası olmaması halinde hiçbir kayda bağlamaksızın kabul etmiştir. Hâkime; ağır ceza mahkemelerine gelen dâvayı, sulh ceza mahkemelerine sevketme yet­kisi verilmesinin pratik neticesi, sulh ceza mahkemelerine getirilince işlenen suçlarda muvakkat ağır ceza veya hapis cezasının diğer ceza­larla değiştirilmesi neticesidir ki bu, tamamen yukarda sözünü ettiğimiz ceza kanununun onyedinci maddesine de uygun düşer.

Bütün bunlardan sonra, hapis süresi bir yılı aşmayan mahkûmların ahlâkî durumlarını ve sicillerini gözönünde tutarak ve suçun işlenme­sine saik olan şartlan dikkate alarak, suçlunun bir daha aynı suçu işle­meyeceği kanâatine vardıran nedenlerin bulunması halinde hâkime ce­zayı durdurma yetkisi tanınmıştır. (Mısır ceza kanununun 55. mad­desi) .

Kanun koyucu, hâkime bu yetkiyi vermek zorunda kalmıştır. Çün­kü bilginler, cezalar için ilmî bir nazariye koymakta âciz kaldıklarını ve bir nazariyenin üzerine dayandığı değişik prerisiblerin arasını uyuştur­mayı başaramadıklarını görmüşler ve bu girift probleme pratik bir çö­züm getirmek istemişlerdir. Böylece bu prensibi kabul ettikten, kanu­nun hükümlerini vaz’ettikten sonra, hâkime bu çelişik prensibler ara­sında bir uyum sağlama yetkisini tanımışlar ve hâkimin; muhtelif de­ğerlendirmeleri gözönünde tutarak, suçun önemini, topluma etkisini ve sanığın suçu işlediği andaki şahsî durumlarını ve şartlarını, dikkate almasını öngörmüşlerdir. Hâkim; suçun ve toplumun şartlarının; suçlunun kişiliğini nazar-ı itibâra almamayı gerektirdiğini kabul ederse; suçlunun şahsiyetini ihmâl ederek cezayı ağırlaştırır. Ama suçlunun şartlarının suçluya acımayı îcâbettiren bir durum arzettiğini görürse, suçluya acıyarak hafif ceza ile cezalandırır.

Yeter ki bu acıma, topluma zarar verici mâhiyyette olmasın.

Tasarlanan şey hukuk bilginlerinin başarısız kaldıkları konuda hâkimlerin muvaffak olmalarıdır. Çünkü hâkimin bu yetkiye sahib olmasıyla, onun tek tek ferdî durumları hiçbir te’sîr altında kalmaksı­zın nazar-ı itibâra alarak tedâvî etmeye çalışması kasdolunuyor. Hal­buki hukukçular bu maddeleri koyarlarken bütün suçları bix kerede halletmek, bütün olaylara uygulanabilir bir genel kaide koymak isti­yorlardı. Tasarlanan ve arzulanan buydu. Ancak bu tasan ve teori, ger­çekleşebilmiş ve başarıya ulaşabilmiş midir? Yoksa daha önce hukuk­çuların başarısızlıkla neticelenen çabalan gibi mi olmuştur? Bu konuda başarının ölçüsü, cezanın suçu önleme ve suçlulann hızını kesme bakı­mından etkisidir. Ancak birbiri ardınca gelen yıllarda işlenen suç ista­tistiklerine dikkatle bakıldığında; kesinkes görülür ki, bu konuda hâ-. kimler de, aynı. teoriyi ortaya atan hukuk bilginlerinin uğradıklan ba-şansızlığa denk bir başansızlıkla karşılaşmışlardır.

Vakıa hâkimlerin başaracaklarını tahmin edenler, sağlıklı bir ölçüm yapamamışlardır. Eğer durumu, biraz daha iyi değerlendirip ölçebilse-lerdi bu hatâya düşmezlerdi. Gerçi onlar, hukuk bilginlerinin ceza ko­nusunda sağlıklı bir teori oluşturmaktan âciz kaldıklannı biliyorlardı. Çünkü hukuk bilginleri, çelişik prensibleri gözetlemek ve tüm cezalar­da bunu ortaya koymak istiyorlardı. Bunu bildiklerine göre; aynı yola gitmek zorunda bıraktıkları ve istisnasız her suçta bu prensiblere riâyet etmesini ön gördükleri hâkimlerin başarılı olmalarını nasıl bekleyebi­lirler? Herhangi bir suçta hâkimin suçun ağırlığıyla suçlunun hafîf-lettirici şartları arasında; suçun aleyhine bir ahenk kurması mümkün müdür? Yapacağı, sadece suçun öneminin gerektirdiği cezayı imkân nisbetinde suçlunun şartlanna uyacak bir seviyeye indirerek suçtan fedakârlık etmektir. Suçluyu ağır cezalardan kurtaracak olan bu hü­küm ise, toplumun güvenliği ve nizâmını feda etmeyi hedef alacaktır ki; neticede suçluların, cezayı önemsemeyip azımsamalarına ve böylece suçların aşın derecede artarak emniyetin haleldar olmasına vesile ola­caktır. Toplumun ıslâhı ve faydası için konulmuş olan ceza, bu tak­dirde toplumun bozulmasına vesile olacaktır. Binâenaleyh hâkimin be­lirttiğimiz şekilde bu hükmü sû-i isti’mâl etmesi ve beşerî hukukun kendisini mecbur ettiği ezici şartlara göre hüküm vermesi gerekecektir.

Kanun, suçlunun durumuna göre cezanın hafifletilmesini öngörmek­tedir. Acaba ne kadar önemli olursa olsun herhangi bir suçta, hafîfletici ma’zeretlerin bulunmaması kolay bir iş midir? Jüri, her zaman için hafifletici bir unsur bulabilir. Bazen suçlunun genç ve yetişmekte oldu­ğunu, bazen yaşlı olduğunu öne -sürebilir. Bazen suça ırz ve nâmûs duy­gusunun neden olduğunu, bazen de suçu işlemek mecburiyetinde kal­dığını öne sürebilir. Kimi zaman kuvvetli müessirlerin altında işlediğini, kimi zaman da siyâsî ve millî duyguları dolayısıyla suçu irtikâb ettiğini kabul edebilir, ki suçluların ve avukatların cebinde buna benzer ma’­zeretlerin listesi hiç de az değildir. Bu durumda hâkim; kulağını mü­dâfaaya tıkanık ve kapalı tutabilir mi? Kalbini her türlü söylenenlere kapayarak acımazlık edebilir mi? Kafasını durdurup suçlunun şartla­rını düşünmezlikten gelebilir mi? Hele bir de bu ma’zeretler, güzel bir düzen ve muntazam bir üslüb içerisinde takdim olunursa; hâkim ken­disini bunlardan nasıl kurtarabilir? Gerçi kanun, hâkimin hafifletici şartlan dikkate alıp acımasını normal karşılamıştır ama onu buna zor-lamamıştır. Ne var ki; bu hoş karşılama, hâkim bakımından bütünüyle zorlama mânâsına gelir ve buna denktir. Çünkü hafifletici şartların ka­bul edilmesi ve buna göre kanunî bir düzenleme içerisine girilrriesi, hâkim tarafından hafifletici şartların esâs alınarak ceza mevzuu yapıl­ması demektir. Binâenaleyh hangi hâkim, suçlunun bu hakkını kabul etmekten imtina edebilir veya te’sîrli bir savunma yapabilmişse vere­ceği cezayı bu savunmaya dayandırmaktan kaçınabilir?

Kanun koyucuları, her ne kadar hâkime bu yetkiyi tanımakla tek tek olayları ele alacağı için hâkimin başarıya ulaşacağını büyük bir kuv­vetle sanmışlarsa da, bu zannın hiçbir değeri olmamıştır. Bilindiği gibi zan, gerçeği ortadan kaldırmaz. Vakıa hâkim, olayları teker teker ele almaktadır. Burası doğrudur. Ama o da ele alırken ceza hukuku bilgin­lerinin ortaya koydukları cezalandırma sistemine dayalı esâslara göre ele almaktadır. Bu sisteme göre hukuk bilginleri suça ve suçluya bir­likte gözatmakta^ırlar. Hâkim de aynı şekilde suça ve suçluya birlikte gözatmaktadır. Hukuk bilginleri, çoğu kere bu iki unsurdan birisini diğerinin hakkını; korumak kasdıyla feda etmek istemektedirler. Hâ­kim de aynı şekilde davranmaktadır ve suç ile suçludan birini diğerine feda edici bir davranışa tevessül etmemektedir. Çoğunlukla bu davra­nış hâkimi, her ikisini toplumun menfaatlarıyla karşı karşıya getirip birini diğerine feda etmesi netîcesiyle yüz yüze bırakmaktadır.

Kaldı ki, hâkime bu geniş yetkiyi-tamyanlar; onların birer insan olduklarını unutmuşlardır. İnsan tabiatında sorumluluktan kaçmanın, bir gerçek olduğunu hatırlarına getirmemişlerdir. İnsan, tabiatı itiba­riyle iki sorumluluk altında kalmak durumuyla karşılaşınca; ağır so­rumluluktan kaçınır ve hafifini tercih eder. Ağır sorumluluğa kendi isteğiyle veya mecbur kalmadan katlanmaz. Sorumluluk yüklenmekten veya bırakmaktan başka çıkar yolu olmadığını anlamadığı sürece, ağır sorumluluğu değil hafifini tercih eder. Hâkim de normal olarak bir in­san olduğu için, idam hükmünü vermeyi düşündüğü zaman mes’ûliye-tin ağırlığını hisseder ve genellikle bu hükmü vermekten kaçınır. İdam yerine ağır çalışma cezaları vermeyi tercih eder. Mahkûma ağır hapis veya normal hapis cezası verme imkânı varsa, ağır çalışma cezası ver­mekten kaçınır. Hâkim herhangi bir şahsa hapis cezası vererek hemen bunun infazını emretmekten sıkıntı duyar, ama hapis cezası verip bu­nu te’cîl etmekten hiçbir sıkıntı ve endîşe duymaz. Keza hâkim, işle­nen suçun cezası ne olursa olsun, onu değiştirme veya daha hafifini verme imkânı bulunmadığı takdirde; o cezayı vermekte sakınca gör­mez ve tereddüd etmez. Hâkimin, bu konuda kınanacak bir yanı yoktur. İnsan tabiatının gereği budur. İnsan tabiatını değiştirmek mümkün olmadığına göre, bu gerçeği de gözden uzak tutmak doğru olmaz. Bir kişiden tabiatı dışında bir şey istemek demek; neticesi başarısızlık ve hüsran olan ve mümkün olmayan bir şeyi istemek demektir. Yukardan beri anlattıklarımızdan şu neticeyi çıkarabiliriz :

Kanun koyucular, hâkimler yoluyla ceza problemini pratik olarak iyileştirmek istemekle büyük bir başarısızlığa girişmişlerdir. Bu başa­rısızlığın iki belirtisi vardır : Her ikisinin de ayrı ayrı önemi ve etkisi bahis mevzuudur.

a- Bu yetki, aslî cezaların tatbikini önlemektedir. Şöyle ki, hâ­kimlere cezaları seçme konusunda tâm yetki tanımak ve suç için asıl olarak konulmuş bulunan cezayı başka bir ceza ile değiştirmek hakkı verilmekle, aslî ceza ortadan kaldırılmış ve ilga edilmiş duruma” düş­müştür. Zîrâ söylediğimiz gibi, hâkimin önüne hafifletici ‘kapılar ka­panmadığı sürece, şiddetli cezaları vermeye yanaş,mamaktadır. Hafif­letici unsurların kapısını kapatmak ise, çok ender rastlanan bir haldir. Hâkim ihtiyatî olarak hafifletici cezayı tatbik etmek imkânına sahib ‘olduğu sürece, o suç için konulmuş bulunan aslî cezayı uygulamamak­tadır. Meselâ idam cezası; bugün nadiren işlenen yirmi tür suç için konulmuş bir cezadır. Bu yirmi kategorideki suçlardan birisi de öldür­me suçudur. Öldürme suçuna verilecek ceza idamdır. Ki günde yaklaşık olarak dokuz fiilde tâm öldürme, dördünde öldürmeye teşebbüstür. 1936 -1937 senesi istatistiklerinde öldürme veya ölüme teşebbüs suç­larının sayısı 3.093 idi. 1938 -1939 yılında bu rakkam 3.211 e çıktı ki bu tehlikeli bir artıştır. Bir yıl içerisindeki bu artış, idam cezasının çok ağır olmasına rağmen tatbikinde şiddet göstermeyi gerekli kılar. Bunun neticesinde sebepleri ne olursa olsun cezanın şiddetinin suçu ortadan kaldırması İcâb eder. Ama önümüzdeki istatistikler ne yazık ki, aklın; öngördüğünü ortaya koymamakta ve bizi, eşyanın mantığının gerekli kıldığı sonuçtan başka bir sonuca sevketmektedir. Görüyoruz ki; ceza, ne kadar şiddetli olursa olsun suç sürekli artmaktadır. 1936 -1937 yılında sürekli olarak ağır hükümler azalırken, ağır ceza mahkemeleri 148 suç dosyasının idamı gerektiren türden suçlar olduğu gerekçesiyle ayrılmasını kararlaştırmıştır. Bu dâvalarda 222 kişi suçlu ve sanık ola­rak yer almaktadır.

Ağır ceza mahkemeleri, bu 222 kişiden sadece 17 sine idam cezası vermiştir. Geriye kalanların idam cezasını başka cezalara çevirmiştir. Bu demektir ki; idam cezası verilmesi gereken suçlardan % 7,6 ora­nında ceza hükmolunmuştur. 1937 -1938 senesinde ağır ceza mahke­meleri 137 dosya hakkında idam cezası verilmesi gerektiğini belirten yazıyla birlikte diğerlerinden ayırdı. Bu dâvalarda sanık olarak suçla­nanların sayısı 181 idi. Ancak bunların arasından 16 kişiye idam hükmü verildi. Geriye kalanların idam cezası başka cezalara çevrildi. Bu de­mektir ki; idam cezası verilmesi gereken suçların ancak % 8,8 ine bu ceza uygulanabilmiştir. 1938 -1939 yargı senesinde ceza mahkemeleri kurulu, 15ü dosyayı idam hükmü verilmesi gerekçesiyle diğerlerinden ayırmıştır. Bu dâvalarda sanıkların sayısı 206 idi. Bu 206 sanıktan sa­dece dokuzuna idam cezası verildi. Geriye kalanlara, hafifletici sebep­ler nedeniyle idam cezası hafifletildi. Yani bu yılda idam cezası veril­mesi gereken suçlardan ancak % 4,3 üne bu ceza uygulanmıştır. 1939 -1940 yargı yılında ise ağır ceza mahkemeleri kurulu, 148 dosyayı idam hükmü verilmesi gerekçesiyle ayırdı. Bu dâvalarda sanıkların sayısı 195 tir. Bunlardan sadece 6 sına idam cezası verildi. Geriye kalanlar, hafif­letici nedenlerle idam cezasından başka cezalara çarptırıldılar. Yani bu yıl içerisinde de idamı gerekli kılan suçlardan sadece % 3,1 ine ceza hükmü uygulanmış oldu.

Ardarda gelen bu dört sene içerisinde idam cezası verilen suçların ortalama oranı % 5,9 dur. Bu oranın düşüklüğü sadece kati hâdisele­rine verilen idam cezalarında değil, kanunun idam cezası verilmesini ge­rekli bulduğu suçlara göredir.

Eskiden idam hükümlerinin oranının daha yüksek olduğu sanıl-manialıdır. Çünkü istatistikler gösteriyor ki, bu oran 1926 -1927 sene­sinde % 5,7 idi. Müteâkib senede ise % 2,9 idi. Görülüyor ki bu sistem; düzeni daha da bozuk, güveni daha da endîşe verecek hale sokmakta­dır. Belki de kanun koyucu, birgün neticenin bu noktaya geleceğini dü­şünmemiştir. Eğer böyle bir şey olsaydı, ağır cezalara hafifletici cezalar verme prensibinin kabulüne müsamaha göstermezdi elbette.

Yukarda anlattığımız gerçekler gösteriyor ki; idam cezası geçersiz hale gelmiştir. Hemen hemen bu ceza, kanunda kabul edilen kâğıt üze­rinde yazılı ama gerçekte mevcûd olmayan bir cezadır.

İdam cezasıyla ilgili söylenilenleri, müebbed ağır çalışma cezasıyla ilgili olarak da söylemek mümkündür. Müebbed ağır çalışma cezası, hemen hemen aslî bir ceza olarak değil de idam cezasının yerine geç­mek üzere tatbik olunmaktadır.

1936 -1937 senesindeki ağır ceza mahkemelerinde verilen ceza ista­tistiğine göz attığımızda; görürüz ki, bu mahkemelerin verdikleri mü-, ebbed ağır çalışma cezasının tümü 114 tür. Bu 114 kişiden 19 una mü-ebbed ağır çalışma cezası kendi suçlarının aslî cezası olarak verilmiştir. Geriye kalan miktar ise, idam cezasının yerine geçen bir ceza olarak konulmuştur. 1937 -1938 senesinde ise, müebbed ağır çalışma cezası giyen mahkûmların sayısı 121 dir. Bunlardan 48 inin aslî cezası müeb­bed ağır cezadır. Geriye kalanlar, idam cezasından bu cezaya çevrilmiş olanlardır. 1938 -1939 yılında müebbed ağır çalışma cezası verilenle­rin sayısı 114 tür. Bunlardan 33 ünün aslî cezası budur. Geriye kalan-larınki ise, idam cezasından hafifletici sebeplerle bu cezaya çevrilmiş­tir. 1939 -1940 yıllarında müebbed ağır çalışma cezası, aslî ceza olarak verilmiş, geriye kalanlar da idam cezasından bu cezaya çevrilmiştir.

Ağır ceza mahkemeleri müebbed ağır ceza hükmünü ancak şartla­rın uygun olmadığı öldürme suçlarıyla, idam cezası verilen ölüm suçla­rına teşebbüs eylemlerinde aslî ceza olarak vermektedirler. Geriye ka­lan cinayet suçlarında ise ağır müebbed hapis cezası verildiği haller enderdir. İstatistikler gösteriyor ki; 1936 -1937 ve 1937 -1940 yıllarında müebbed ağır çalışma cezası, öldürme ve ölüme teşebbüs suçları için verilmiştir. Geriye kalan beş kişiye de bu ceza, hırsızlık suçundan do­layı verilmiştir.

Müebbed ağır çalışma cezasının, şartlarına uygun olmadığı öldürme suçlarına aslî ceza olarak tatbik oluş nisbetini de kolayca ortaya koya­biliriz. Bu nisbet 1936 -1937 senesinde % 7,8 dir. 1937 -1938 senesinde % 15,7 ve 1938 -1939 senesinde % 8,9 dur. 1939 -1940 senesinde % 12,9 dur. Bu dört senenin ortalamaları ise % 11,3 tür.

Katle teşebbüs suçlarında, müebbed ağır çalışma cezasının uy­gulanma nisbetini belirlemek biraz güçtür. Çünkü istatistikler mahke­menin sayısını özet olarak vermekte ve müebbed ağır çalışma cezası gerektirenle gerektirmeyeni ayırmamaktadır. Biz bu oranın öldürme suçlarında artacağını değil, eksileceğini kabul ediyoruz. Meselâ 1936 -1937 yılında 438 kişiye öldürmeye teşebbüs suçlarından ceza verilmiştir. Bunlardan sadece dördüne müebbed ağır hapis cezası hükmolunmuştur.

Hırsızlık suçlarına gelince, bu oran hemen hemen yok gibidir. Me­selâ 1936 -1937 senesinde 128 kişi bu cezaya çarptırılmıştır. Kanunun açık hükmü gereğince bunlara ağır müebbed hapis cezası verilmesi ge­rekirken, hiç birisine bu ceza verilmemiştir. 1937 -1938 senesinde 124 kişi bu suçtan cezalandırılmıştır. Bunlardan sadece ikisine aslî ceza olarak müebbed ağır çalışma cezası verilmiştir. Yani bu yılın oranı % 1,6 dır. 1938-1939 senesinde 147 kişiye bu suçtan dolayı ceza verilmiş, bunlardan sadece üçüne aslî ceza olarak ağır müebbed çalışma cezası hükmolunmuştur ki bu senenin oranı da % 2 dir. 1939 -1940 se­nesinde 148 kişiye ceza verilmiş, bunlardan hiçbirisine müebbed ağır çalışma cezası hükmolunmamıştır. Şu halde istatistikler gösteriyor ki; hırsızlık suçlarında müebbed ağır çalışma cezası aslî ceza olarak orta­lama % 0,9 nisbetinde verilmektedir.

İdam ve müebbed ağır çalışma cezaları uygulanamaz hale gelmiş ise de, muvakkat ağır çalışma ve hapis cezaları da aym âkibetten ken­dini kurtarabilmiş değildir. Çünkü müebbed ağır çalışma cezası veya hapis cezası verilmesi gereken suçlar, sulh ceza mahkemelerine havale olunmaktadır. Burada suçun durumuna göre cezası tebellür etmekte­dir. Eğer sanığın belirli ma’zeretleri ve hafifletici şartları mevcûd ise; mahkeme, karârını ona göre vermektedir. Umumiyetle bu mahkemelere havale edilen dosyalardan çoğunluğu ceza mahkemelerine havale edi­len dosyaların yarısını işgal etmektedir. Bu demektir ki; yaklaşık olarak işlenen suçların üçte birine hapis cezası verilmektedir. Halbuki bu suç­ların aslî cezası; ağır muvakkat çalişma veya hapis cezasıdır. (…)

Böylece görülüyor ki, ceza mahkemelerinin verdiği hükümler kötü bir netice ile sonuçlanmaktadır. Meselâ, suçu idamı gerektiren suçlu­lardan ancak % 6 sı idam olunabilmektedir. Ağır müebbed çalışma ce­zası, ancak bazı suçlarda aslî ceza olarak uygulanmaktadır. Diğer bir kısmında ise bedeli ceza olarak % 11,1 nisbetinde uygulanmaktadır. Muvakkat çalışma ve hapis cezası, ancak % 35 nisbetinde konulmuş bulunduğu suçlara tatbik olunmaktadır. Kaldı ki, bu suçların yarısı da hafîf cezalarla atlatılmaktadır. Arta kalan % 30 nisbetindeki suçlar da hafîf cezalarla geçiştirilmektedir.

Bu açıkladıklarımızdan anlaşılıyor ki; suçların cezalandırılması derece derece düşmektedir. İdam suçuna ağır müebbed çalışma; çalışma suçuna, ağır muvakkat çalışma cezası veya hapis cezası verilmektedir. Bu iki hapis cezasından da hafîf hapis cezasına inilmektedir. Öyle sanı­yorum ki, bu açıklamalarımızla aslî cezaların ne kadar uygulanamaz hale getirildiği ortaya çıkmış oluyor. Bu cezaların uygulanamayişımn nedenini, bütün detaylarıyla ortaya koymuş bulunuyoruz.

b- Cezaların hafîfleştirilmesi temayülü

Dedik ki: Kanun, her ceza için ve her suç için iki sınır koymuştur. Sınırın birisi cezanın en ağır noktasına, diğeri de en hafîf noktasına çıkar ve iner. Bu iki sınır arasında cezayı takdir etme hakkı da hâkim­lere verilmiştir. Ne var ki, çoğunlukla hâkimler cezanın hafifini tercih etmektedirler. Bunun da yukarda belirttiğimiz gibi bazı nedenleri vardır.

Ben bu noktada resmî istatistiklerin dışında bir söz söylemek iste­miyorum. 1936-1937 senesinde 1165 kişiye muvakkat ağır çalışma ce­zası verilmiştir. Bu mahkûmlardan adı geçen cezanın en alt sınmyla cezalandırılmış olanların —ki bu üç senedir— oranı % 23,2 dir. On sene ile onbeş sene arasında değişen ceza gören mahkûmların oranı ise % 15,4 tür. Cezanın ortalama hükmünü giymiş olan mahkûmların oranı % 51,4 tür. Aynı yıl içerisinde 744 kişiye ağır hapis cezası verilmiştir. Bu cezanın en alt sınırı olan 3 senelik hüküm giyenlerin oranı % 58 dir. On sene ile onbeş sene arasında değişik hüküm giyenlerin nisbeti ise % 1,8 dir.

Cezanın ortalama haddinin hükmolunduğu mahkûmların sayısı ise % 40,2 dir. Aynı yıl 40.090 kişiye hapis cezasıyla birlikte çalışma cezası verilmiştir. Bunlardan üç ay veya daha az hüküm giyenlerin oranı : % 56,3 tür. Ücrayla bir yıl arasında değişen hüküm giyen mahkûmların oranı ise % 32,4 tür. Bir yıl veya daha fazla hüküm giyen mahkûmların nisbeti ise % 11,3 tür. Aynı yıl 23.925 kişiye hafif hapis cezası verilmiştir. Bunlardan üç ay veya daha az hapis cezası giyen mahkûmların oranı % 99,6 dır. Doksan günden fazla hüküm giyenlerin oranı ise % 0,4 tür.

1938 -1939 senesinde muvakkat ağır çalışma cezasının en alt sını­rında hüküm verilen mahkûmların, tüm mahkûmlara nisbetle oram % 8,9 dur. On yıl ile onbeş yıl arasında değişen sürelerle hüküm giymiş olan mahkûmların nisbeti ise % 13,4 tür. Bu suçun normal cezası ile tecziye olan mahkûmların nisbeti ise % 37,7 dir. Aynı yılda ağır hapis cezası giyen mahkûmlardan, bu cezanın en alt sınırıyla cezalandırılan­ların sayısı % 69,3 tür. On sene ile onbeş sene arasında değişen hüküm giyen mahkûmların oranı ise % 1,6 dır. Normal ceza giyen mahkûm­ların nisbeti ise % 29,1 dir.

Aynı yıl hapis ve çalışma cezasıyla birlikte hafîf hapis cezası giyen mahkûmların oranı 1936-37 yılındaki oranın hemen hemen aynıdır. İşte yalan söylemesi kabil olmayan istatistiklerin dili. Görülüyor kî; mahkemeler, ağır ceza vermekten kaçınmaktadırlar. Mahkemeler nor­mal ceza vermektense, daha hafîf cezalarla suçları geçiştirmeyi uygun görmektedirler.

Şimdi bütün bunlardan sonra unutmamalıyız ki; ceza, aslî cezanın yerine başka bir ceza verilmekle, önceden de bir kere daha hafîfletilmişti. Bu demektir ki; mahkemeler, cezalan iki kere hafifletmektedirler. Bi­risinde cezayı seçerken veya mahkûmun hafifletici şartlarını gözönün-de tutarak ceza verirken; diğerinde de cezayı takdir edip kesinleştirir­ken cezaları hafifleştirmektedirler.

Yukarda gördük ki; mahkemeler, sanıklara suçları için konulmuş bulunan aslî cezayı uygulamamaktadırlar. Mümkün mertebe cezayı ha­fifletmeye yönelmektedirler. Bunun önemli büyük bir sebebi vardır : O da kanunun; cezayı, uslandırma ve engelleme vâsıtası olarak kabul edip suçlunun şahsiyetinin ve içinde bulunduğu şartların cezalandırmada etkili olduğu görüşünü benimsemesidir. Hâkim, ceza verirken önemli ve önemsiz suçlarda bu iki prensibi eşit derecede gözönünde bulundurmak zorundadır. Zîrâ kanun, toplumun yapısını yakından alâkadar eden Önemli suçlarda, İslâm hukukunun yaptığı gibi sanığın kişiliğini bir kenara koymayı kabul etmemiştir. Yukarda sözünü ettiğimiz her iki prensib birbirinin zıddıdır. Suçu engelleme ve suçluyu uslandırma; ce­zanın ağırlaştırılmasını gerektirir. Sanığın kişiliğinin nazar-ı itibâra alınması ise, cezanın hafîfleştirilmesini gerektirir. Hâkim; bu çelişkiyi ortadan kaldırmak için, hiçbir şey yapamaz. Ancak mümkün mertebe iki prensibi uyuşturmaya çalışır. Ancak bu uyuşturma ameliyesi esna­sında; her zaman suçludan yana bir yön çizer. Çünkü maddesi ve ma­nâsıyla karşısında duran ve kendisinden şefkat, merhamet bekleyen, şartlarını açıklayan, durumunu ortaya koyan bir kişi bulunmaktadır. Toplum ise böyle bir kişilik halinde ortaya çıkmamaktadır. Sanığın men­faatinin ortaya çıkıp temsil edildiği nisbette, toplumun menfaati mah­kemenin önünde ve hâkimin karşısında bütün gücüyle temsil edilme­mektedir. Bu da sanığın dikkate alındığı ölçüde, toplumun menfaatinin dikkate alınmayışı neticesini doğurmaktadır ki; işte bizim cezaların uygulanamayışmda ve tahfifinde gördüğümüz hatâya en büyük sebep budur.

Cezalar, gerek şimdi gerekse eskiden suçlar ve suçlularla savaşmak için konulur. Belirli bir fiilin yasaklanması istendiği zaman halkın o fiili işlemekten vazgeçmesini garantileyecek ölçüde cezalar vaz’olunur. Eğer ceza, halkın yasaklanan fiili işlemekten vazgeçmesini sağlamışsa; gayesini gerçekleştirmiş ve başarılı olmuş demektir. Ama halkın ya­saklanan fiili işlemesini önleyememişse yöneticilerin o cezadan daha ağır ve korkutucu cezalar koymaları gerekir.

Herhangi bir cezanın, başarılı olup olmamasının en sağlam ve ya-nılmaz ölçeği suçlular ve suç üzerindeki etkisidir. Eğer suçluların sayısı azalır ve suçlar artmazsa; ceza başarılı olmuş demektir. Suçların ve suçluların sayısı artarsa; ceza başarısızlıkla sonuçlanmıştır ve onun ye­rine suçluları korkutacak, sindirecek ve suçu işlemekten alıkoyacak bir başka cezanın konulması gerekir.

Mısır ceza kanununun idam, müebbed ağır çalışma, muvakkat ağır çalışma, ağır hapis, hafîf hapis ve ıslah evlerine gönderme cezaları koy­duğunu biliyoruz. Şimdi bu cezaların, hangi noktaya kadar başarılı ol­duğunu ve bunun suçlarla suçlular üzerinde ne gibi etkiler yaptığını öğ­renmeye çalışalım. Yukarda söylediğimiz cezalar, her ne kadar sayı bakımından fazla iseler de, temelde iki ana başlık altında toplanılabilir. Bunlar genel hatlarıyla idam ve hapis cezalarıdır.

İdam cezası, şüphesiz ki sindirici ve korkutucu bir cezadır. Bu ceza vukuu çok az mümkün olan suçlar için konulmuştur. Günlük hayatı­mızda idam cezası verilecek suçlar, ancak öldürme ile sonuçlanan suçlardır. Yukarda istatistik! rakkamlarla kanunda idam cezası verilmesi icâbeden suçlara, idam cezasının ne derece uygulandığını açıklamıştık. Ve demiştik ki: Ortalama olarak kanunen idam cezası verilmesi gere­ken suçlarda, bu cezanın uygulandığı mahkûmların sayısı % 6 dan daha azdır. Bu nisbet çok küçük olması hasebiyle, suçluları suça teşvik et­mekte ve korkutucu bir rol oynamamaktadır. Kaza organlarıyla ilişkisi bulunanlar bilmektedirler ki; bugün katil, suçu işlediğini itiraftan hiç çekinmemektedir. Onu alâkadar eden husus, idam cezasından kurtu­lup diğer cezaları çekmek üzere hâkimin şefkat ve merhamet damarla­rını harekete getirmektir ki genellikle istediği de olur.

Ben, katillerin ve kan dökücülerin mazeretlerinin nasıl kabul edil­diğini anlayamıyorum. Onlar kurbanlarının özrünü kabul ediyorlar mı? Onlar pençelerine düşenlere acımazlarken; biz onlara nasıl acıyabiliriz? Katil; öldürürken kalbinde zerre miktarı bir merhamet ve acıma duy­gusu bulunmadığına göre, kati fiilini isteyerek, planlayarak ve prog­ramlayarak işlediğine göre; bütün bunlardan sonra hangi şart ve hangi durum nazar-ı itibâra alınarak bizim onlara acımamız ve merhamet etmemiz doğru olabilir? Kavrayamıyorum. Kanun, zehirleyerek öldür­me ile Önceden planlı ve programlı olarak öldürme arasında, bir başka suçla birleşik olarak veya kendiliğinden suçu işleme arasında bir ayırım yaptığına göre; bu tür suçlarla, önceden planlanıp vâsıtası ve âletleri hazırlandıktan sonra işlenen suçlar arasında bir tefrik yaptığına ve birincisine idam, ikincisine de ağır çalışma cezası verdiğine göre; bu iki değişik suç arasında nasıl bir birleştirmeye gidebilir ve aynı cezayı uy-gula3’abiliriz?

(……………………)

Mahkûmlar, genellikle sağlıklı ve çalışabilir güçte olan kişilerdir. Bunların hapishanelere tıkılması, çalışma güçlerinin muattal hale ge­tirilmesi demektir. Kullanılması ve toplum tarafından faydalanılması mümkün olan büyük bir enerjinin kaybı demektir. Eğer bunları uslan­dıracak ve başkalarını da suç işlemekten alıkoyacak başka cezalandır­ma metodları uygulansa toplum elbette ki bunların enerji ve üretimin­den istifâde eder.

Şüphesiz ki toplum içerisinde, sindirici ve engelleyici rol oynaya­bildiği halde suçlunun enerjisini çalışamaz hale getirmeye sebeb olan ve suçla savaşta büyük ve etkili roller oynayan cezalandırma metod­ları da vardır. Meselâ sopa cezası. Bu cezanın uygulanması halinde ge­nellikle mahkûm üretimden etkilenmez, günlük işini yerine getirmek­ten geri kalmaz. Bunun yanısıra ceza, toplum üzerinde büyük te’sîr uyandırır.

Hapishane idareleri mahkûmların çalışma yeteneğini kullanmak için çaba harcamışlarsa da, şu ana kadar çok az sayıda mahkûm çalıştırmanın ötesinde bu noktada başarılı adımlar atılmamıştır. Bu çok az sayıda çalışabilen mahkûmların dışında kalan mahkûmlar, günlük ha­yatlarını hiçbir şey yapmadan yiyerek, içerek ve devlet hesabına giyi­nerek tüketip gitmektedirler. 1938 – 39 senesinde hapishane idareleri için yaklaşık olarak 862.125 Mısır lirası para harcanmıştır. Bunun takriben 150.000 mısır lirası, mahkûmlara hizmet eden bakıcılara ödenen paradır. Şu halde devlet bütçesi, yaklaşık olarak yılda mahkûmlara 532.125 lira miktarında bir yüke katlanmaktadır. Bunun bir de toplumun mahkûm­ların üretimden alıkonulması vesilesiyle kaybettiği geliri ekleyecek olur­sanız, en büyük kayıp olduğu görülür. Farzedelim ki; her mahkûm, yıl­da 25 mısır lirasına baliğ olan yıllık bir üretimde bulunabilsin. Bu tak­dirde hapis cezasını uygulamak uğrunda milletin zararı yılda 2.582.285 Mısır lirasına baliğ olmaktadır.

Eğer hapis cezası sadece maddî zararla kalıp bunun yanısıra mah­kûmların ıslâh olmasına sebep olabilseydi; bu maddî zarara katlan­mamız toplum olarak belki de mümkündü. Ama bu ceza, gerçekte kö­tüyü iyileştirecek yerde, iyiyi kötüleştirmekte ve her giden gün kötü­lerin, bozukların sayısını arttırmaktadır. Zîrâ hapishanede suçluluğu alışkanlık haline getiren ve onun çeşitli metodlarmı Öğrenmiş olan suç­lularla, bir tür suçta ihtisas kazanmış suçluları birleştirmektedir. Bun­ların yanısıra ağır suç işlemiş suçlularla âdi suçlar yanyana gelmekte­dir. Ayrıca gerçekte suçlu olmayıp ta kanunun yanlış değerlendirme­siyle veya hukukî hatâ ile suçlu kabul edilen kişilerle bu suçlular aynı yerde toplanmaktadır. Silâh taşımak yahut da belirli miktarda buğday arpa ekmek veya ihmâl ve hatâ sonucu doğan suçlardan hüküm giymek gibi. İşte çeşitli sınıftan ve türden suç işleyen suçluları, böylesine aynı kategoride birleştirip aynı yerde toparlamak, bunların arasında suçlu­luk mikrobunun yayılmasına vesile olur. Çeşitli suç metodlarmı bilen suçlu; diğer arkadaşlarına da suçun usûllerini öğretmekten imtina et­mez. Gerçek suçlular, budala arkadaşlarının dâima kullanabilecekleri verimli bir arazî oluşturmasını becerirler. Böylece hapishaneye girer­ken suça yatkın olmayan bir çok kişi, hapishaneden çıkarken suça yat­kın olarak çıkar.

Gözlemler göstermiştir ki; örfen suç olmadığı halde kanunen suç olan izinsiz silâh taşımak veya benzeri suçlardan hapishaneye giren bir kişi, mahkûm olmazdan evvel suçlulardan nefret eder ve onlara karşı hoşgörülü olmazken, hapishaneden çıktığında suça ve suçlulara karşı hayran olarak çıkmaktadırlar. Bu ise, hâkimlerin itibârı suçlarda ger­çek suçlu ruhu taşımayan kişilere, hapis cezası vermekten çekinmele­rine vesile olmuştur. Kaldı ki suçlu, eğer bu suçunu ilk defa işliyorsa birinci defa cezayı te’cîl etmektedirler. Çünkü hapishaneye girerken tâm bir suçlu ruhuna sahip olmadan girip oradan çıktığında bütünüyle suç metodlarını öğrenerek çıkmasından endîşe etmektedirler.

Şu halde ıslâh ve eğitim metodu olarak kabul edilen hapishane, rea­litede hiç de böyle değildir. Hattâ bunun tersine, çeşitli suç metodları-nın öğretildiği ve bozgunculuğun yayıldığı bir enstitüdür. Nitekim dev­let, bu durumun tehlikesini farketmiş ve bu kusurdan kurtulmanın yol­larım aramaya basmamıştır.

Ancak ne gibi ıslâhat yapılırsa yapılsın; mesele temelden ele alın­mazsa başarılı olamaz. Bugün hapishanelerin, suç türlerine ve mahkûm­ların yaşlarına göre ayırdedilmesi görüşü ortaya atılmaktadır. Bu ayı­rım da farklı bir neticeye götürmez. Zîrâ aynı suçu işleyenleri aynı hapishanede toplamakla, kimileri suçtan habersiz mübtedî olarak oraya girmiş, kimileri de suçun ustası haline gelmiş olarak oraya girmiş ola­caklarından ve bunların birbiriyle ihtilâtından neticede çıkacak kabâ-hatlar aslında tedâvî edilmek istenen hastalığın kendisidir. Gençleri bir hapishanede, yetişkinleri bir başka hapishanede toplamak da çâre de­ğildir. İstatistikler gösteriyor ki; suçluların çoğu gençlerdir. Meselâ 1938 -1939 yargı yılında mahkûm olan gençlerin sayısı 55.277 dir. Bu da top­lu mahkûm olan suçluların sayısının % 60 ıdır. Bunlardan 15.050 si 16 ile 20 yaşları arasındadır. Gençlerden suç işleyenlerin sayısı, yaşlı ve orta yaşlılardan fazladır. İlk defa hüküm giyen gençlerin, önceden hü­küm giyiniş olan yaşlılarla aynı yerde bulunmaları; birincilerin, ikin­cilerin ahlâkını bozması için yeterlidir.

Aslında hapis cezası, sindirici ve korkutucu bir ceza olarak konul­muştur. Ama realite göstermiştir ki; suçluların ruhunda ve kafasında hapis cezasının önleyici hiçbir fayda ve etkisi sözkonusu olmamaktadır. En ağır hapis cezası olan; ağır çalışma cezası verilenler daha hapisten çıkar çıkmaz, tekrar suç işlemekte ve hemen hapishaneye dönmekte­dirler. Eğer en ağır ceza sindirici ve etkili olabilseydi, bu suçluların tek­rar suç işleyip hapishaneye dönmesi mümkün olmazdı. 44 nolu istatistik rakamları gösteriyor ki, 1938 – 39 senesinde ağır çalışma cezasına mah­kûm olanların % 45 i hapishaneden çıkınca tekrar suç işlemişlerdir. Ha­pisten çıkışlarıyla suç işleyişleri arasındaki süre 15 günle bir yıl ara­sındadır. Yine hapishaneler idâresinin yayınladığı 44 nolu istatistik göstermektedir ki; erkek ıslâh evlerine gönderilmek üzere hüküm gi­yenlerden % 43 ü, ıslâh evlerinden çıkar çıkmaz tekrar aynı suçu işle­mektedirler. Suç işleyişleriyle hapishaneden çıkış tarihleri arasındaki süre ise 21 günle bir sene arasındadır. Kaldı ki ıslahevlerine gönderilme cezası, korkutucu ve sindirici olmak gerekir. Buradan çıkan suçlu, tek­rar aynı suçu işlememeye kararlı olarak çıkmış olmalıdır.

Hapishaneler idâresinin 47 nolu takririnde yer alan istatistikler de gösteriyor ki; erkek ıslahevlerinde bulunan mahkûmlardan üçte biri, buraya ikinci, üçüncü ve dördüncü defa girmiş olan mahkûmlardır. Hapishaneler idâresinin neşrettiği 46 nolu istatistik rakamlar da hapis­hanelerin genellikle suçluların ruhunda yer ettiği psikolojik duyguyu ortaya koymaktadır. Şöyle ki, 1938 -1939 yılında ıslahevlerinde bulunan mahkûmların yarısını, daha Önceden beş ile on kere suç işlemiş sabı­kalılar teşkil etmektedir. Üçte bire yakın bir miktarı da, sabıkası on ile onbeş civarında olan suçlulardır. Geriye kalan suçluların çoğunluğunu da; sabıkası 25 ile 40 arasında olan suçlular teşkil etmektedir. Şu halde hapishaneler, suçluları gerçek mânâda korkutabilse ve bir daha suç iş­lememelerini sağlayabilseydi bir suçlu, aynı suçu onbeş kere yirmi kere hatta kırk kere tekrarlamayı düşünebilir miydi?

Hapishaneler idâresinin 43 nolu takririnde yer alan istatistikler de gösteriyor ki; erkek ıslâh evlerine geri gelen sabıkalılardan çoğu, oradan çıktıktan sonra tekrar dönmektedirler. Bunların sayısı her giden yıl artmaktadır. Meselâ 1916 senesinde ıslahevlerine dönenlerin oranı, ora­daki mahkûmların tümüne nisbetle % 10,8 dir. 1926 senesinde bu nisbet % 20,6 ya yükselmiştir. 1936 yılında ise bu oran % 38,7 ye çıkmıştır.

Bu da gösteriyor ki; hapis cezası, suçlunun üzerinde bir etki yap­mak şöyle dursun, her giden yıl suçlan daha fazla arttırmaktadır. Bu tekerrür eden suçların sayısı 1935 -1936 senesinde 872 iken 1936-1937 senesinde 939 a ve ondan sonraki sene de 1023 e çıkmıştır. Bu suçlar, genellikle müteaddit defa sabıkası olan suçlular tarafından işlenmiştir.

Hapis cezası; korkutucu ve sindirici olmak şöyle dursun, mahkû­mun ruhundaki sorumluluk duygusunu yoketmekte ve onlara tenbelliği aşılamaktadır. Hapishanede uzun bir süre kalmış olan mahkûmlar, ça­lışmadan rahatça oturdukları için buna alışmaktadırlar. Dolayısıyla yi­yecek, giyecek ve tedâvî gibi ihtiyâçlarını gidermekle yetinmektedirler. Çoğunlukla karşılaşılan gerçek şudur : Bu mahkûmlar, hayatın çalışma ve çabalama endişesiyle karşılaşmamak ve yeniden ne yiyeceğini dü­şünmek zahmetine katlanmamak için, hapishaneden çıkmaktan hoş­lanmamaktadırlar. Onların, ailelerine hattâ kendilerine karşı sorum­luluk duyguları ölmektedir. Ve öyle ki, hapishaneden çıkanların birçoğu, suçu sevdiklerinden ve isteyerek suç işlemekten ziyâde, tekrar o tenbel hayata dönmek ve hapishanede çalışmadan geçinmek imkânına ermek için suç işlemektedirler.

Suçlulardan bir kısmı, hapishaneden ayrılırken toplumun omuzun-da asalak olarak geçinmenin yollarını araştırırlar. Bunun için de eski suçunu; çevresini korkutmak, sindirmek ve onları haraca bağlamak için kullanırlar. Bu uydurma güç ve kudret gösterisiyle haraca bağladığı kimselerden aldığı haram malla rahatça hayatını sürdürür. Dolayısıyla efendice çalışıp helâl kazanç sağlamayı düşünemez.

Öyle anlar olmuştur ki; bu şekilde hapishaneden çıkan suçluların belirli muhîtlerdeki hâkimiyeti, devletin hâkimiyetinden daha geçerli olmuştur. Hattâ bu muhitlerde suçlular; gerçekte sözü dinlenen, buy­ruğu yerine getirilen en güçlü iktidar sahipleri olmuşlardır. Benim bil­diğim ve diğer bir çok kişinin dilinden düşmeyen gerçeklerden birisi de; yöneticilerin, bu suçlulardan genel seçimlerin yapıldığı günlerde yardım istemeleridir. Onlar muhtelif partilere mensûb kimseleri normal seçim yollarıyla seçimin güvenliğini sağlamak imkânına sahib olmadıkları için bu gaye ile bu kabadayıları kullanmayı ve onlardan yardım almayı denerler. Suçluların kabadayılık yaparak toplumda sağladıkları bu teh­likeli yer; gençler ve yeni yetişenler arasında suçluluğun artmasına se-beb olmaktadır. Kaba kuvvetiyle seçkin bir yer elde etmek isteyenleri, bu yola sevketmektedir. Düzenlerin ve sistemlerin, bu vesileyle değiştiği de bir vakıadır. Bu düzen değişikliğiyle, eskiden utanç vesilesi ve dü­şüklük olarak kabul dilen suç, bilâhere iftihar ve öğünnıe vâsıtası ha­line gelmektedir. Eskiden kovulan ve tâkîbât konusu olan suçlular, de­ğişen düzenle birlikte üstün bir yer elde etmekte, sözü dinlenmekte ve buyruğu geçerli olmaktadır.

Hapis cezasının uygulanması; güçlü kuvvetli birçok kişilerin, muh­telif aralıklarla belli bir yere tıkanılması sonucunda aileleriyle ilişki kurması önlenerek, hürriyetleri kısıtlanarak sıhhî ve ahlâkî bakımdan seviyelerinin düşmesine sebep olmaktadır. Mahkûmların sayısı her yıl arttığına, mahbûshânelerin adedinin de artan mahkûm sayısına göre gelişmeyeceğine göre; bütün mahkûmlar yanyana odalara yığılacaklar-dır. Öyle ki, umûmî hapishaneler ve liman hapishaneleri duvarları ara­sında, normal kapasitesinin 300 veya 400 fazlasını almak zorunda ol­duğu zamanlar bulunmaktadır.

Bu ise sıhhî bakımdan büyük bir dejenerasyona vesîle olmaktadır. Merkezî hapishanelere gelince; normal olarak bunlar iki küçük odadan fazla olmazlar ve ortalama kapasitesi altmışın altına düşmez. Sıhhî imkânlar, umûmî hapishanelerde bir miktar da olsa mevcûd olmasına rağmen, merkezî hapishanelerde tamamen yoktur. Mısır’da merkezî hapishanelerin hepsinde mahkûmiyetlerini oturarak veya beton üze­rinde uyuyarak geçirirler. Mahkûmlar için normal yatacak bir yatak bile mevcûd değildir. Bu hapishanelerde mahkûmların üzerine örtecek­leri herhangi bir örtü de yoktur.

Mahkûmların fazlalaşması, hapishanelerde sıhhî imkânların bu­lunmaması ve mahkûmların aileleriyle ve eşleriyle buluşmaktan mah­rum olmaları, mahkûmlar arasında deri, göğüs ve cinsel hastalıkların yayılması gibi çok büyük tehlikelere medar olmaktadır. 1929 senesi istatistikleri gösteriyor ki —bu istatistikler umûmî hapishanelere ve li­man hapishanelerine mahsûstur— 3.993 mahkûm griple nezle salgınına tutulmuştur. 369 mahkûm, çeşitli diğer hastalıklara tutulmuş; 22 mah­kûm beisoğukluğuna, 1.160 mahkûm frengi hastalığına, 10.995 mahkûm çeşitli deri hastalığına, 219 mahkûm tifüse, 8.618 mahkûmun vücû­dunda çeşitli çıbanlar ve benzeri çıkıntılar hâsıl olmuş, 906 mahkûm romatizmaya tutulmuştur. 1939 senesinde mahkûmlar arasında hasta­lığa yakalananların sayısı 74.000 dir. Bu da gösteriyor ki; belirttiğimiz nedenlerden dolayı mahkûmlar arasında sıhhî ve ahlâkî düşüklük ve dejenerasyon gittikçe fazlalaşmaktadır.

Şu halde hapishane; mahkûmlar arasında hastalığın yayılması, ah­lâkın bozulması, kişiliğin kaybedilmesi gibi illetlerin yayılmasına ve-sîle olmaktadır. Ama hapishanelerin fenalığı bununla da bitmemekte-dir. Bunun ötesinde hapishane dışındaki ahlâkın bozulmasına sebeb ol­maktadır. Çünkü hapishaneye düşen erkeklerin kanları, kızları, kardeş­leri bakıma muhtaç hale düşmektedirler. Bunlar ise şeytânla yüzyüze gelme ve nâmûs duygularını kaybetme gibi fitne ve tehlikelere ma’rûz kalmaktadırlar.

Aslında hapis cezası, çeşitli türleriyle suçla savaşmak üzere kon­muş bir cezadır. Ama yalan söylemesi mümkün olmayan istatistikler gösteriyor ki; suçların oranı, her yıl daha dikkati çekici ve daha düşün­dürücü bir şekilde artmaktadır. 1906 senesinde işlenen cinayetlerin sa­yısı 3.586 dan fazla değildi. Ama 1912 senesine gelindiğinde cinayet sa­yısı 4.008 çıkmıştır. 1918-19 senesinde bu rakam 6779 a ulaşmıştır. 1926 -27 senesinde 8012 cinayet işlenmiştir. 1938-39 senesinde 9286 cinayet işlenmiştir. Hafîf suçlara gelince; 1906 da sayısı 32,810 u geçmezken 1912 de 93.743 e çıkmıştır. 1926-27 de hafîf suçların sayısı 167.677 ye ulaş­mıştır. 1937-38 senelerinde ise, hafîf suçların sayısı 382.828 e baliğ ol­muştur. Görülüyor ki; 32 yıl zarfında cinayetlerin sayısı üç misline, ha­fîf suçların sayısı on mislinden fazlasına çıkmıştır.

Denilebilir ki; hafîf suçların sayısındaki artış gerçek artışı ifâde et-, mez. Çünkü nüfûs, her yıl artmaktadır. Ve dolayısıyla suç oranına te’sîr etmektedir. Bir noktaya kadar bu doğru bir sözdür. Ama biz, hafîf suç­ların miktarını bir kenara atalım ve ölçü olarak hırsızlık suçunu ele alalım. Bizi sağlıklı olarak suç oranının artış nisbetine götürecek en iyi mikyas hırsızlık suçlarıdır. 1891 senesinde hırsızlık suçlarının sayısı 9.356 dır. 1901 senesinde 15.993 e ulaşmıştır. 1912 senesinde 23.834 e, 1916 da 44.110 a, 1926 da 54.326, 1939 da 65.587 ye ulaşmıştır. Bu de­mektir ki; hırsızlık suçu, 48 yıl içerisinde yedi misli artmıştır. Öne sü­rülecek ma’zeretler ne olursa olsun, nüfûs oranının artması ve benzeri ma’zeretler bu nisbeti normal karşılamamıza yeterli olmaz. Nüfûs oranı ancak bir misli artarken, suç oranı neden yedi misli artıyor? Ve cinayet nisbeti neden üç misli fazlalaşıyor? Ekonomik durum nasıl kabul edilirse edilsin, suçların artışına bir neden olamaz. Cezalar suçu önleyici nite­likte olduğu sürece ekonomik durum yüzünden suç artışı sözkonusu ola­maz. Bu sözün doğruluğunun en açık delili Suudî Arabistan’dır. Şu anda Mısır’ın iktisadî ve sosyal durumu Suudî Arabistân’ınkinden çok üstün­dür. Ama Mısır’da suç oranı artarken, Suudî Arabistan’da bu oran git­tikçe düşmektedir. Eskiden Hicaz güvensizlikte ve kanun tanımazlıkta şakilerin, yankesicilerin yolculara ve hacılara saldırma korkusu, malla­rını ve eşyalarını tâlân etme endîşesi yaygın iken, bu gün durum tama­men değişmiştir. Halbuki Suudî Arabistan’ın iktisadî ve içtimaî duru­mu, suçun ve düzensizliğin yaygın olduğu günlerdekinden şimdi hiç de iyi değildir. Sadece orada suçun işlenmesini önleyen umûmî bir sebeb var. Bu sebeb; Hicaz’da güveni sağlamış, vurguna, saldırıya, yol kesme­ye, eşkıyalığa engel olup düzeni korumuştur. Bugün Hicaz’daki güven ve emniyet, her yerde örnek olarak gösterilmekte ve darb-ı mesel haline gelmektedir. Bir yolcu birşeyini düşürdüğü zaman, onu polisten gidip teslim almaktadır. Bir kişi bir şeyini yitirdiği zaman, onun kendisine iade edildiğini görmektedir. Malın üzerinde sahibine delâlet eden bir emare bulunduğu takdirde, mal sahibine geri gönderilmektedir.

Şu halde bu pratik örnekten sonra, suç oranının artmasına neden olarak sosyal ve* ekonomik sebepleri ve nüfûs oranının artışını göster­mek hatâdır. Çünkü suç bir hastalıktır. Bunun ilâcı cezadır. Yöneticiler hastalığa uygun düşen imci, iyice belirleyerek bu noktada başarılı ol­dukları takdirde, hastalık son bulur veya oran beklenenin çok altına dü­şer. Ama yöneticiler, hastalığın tedavisi için gerekli ilâcın belirlenme­sinde ve tatbikinde başarılı olamamışlarsa; hastalık devam eder ve daha berbat bir hal alır. Bunun neticesinde toplum, en ağır ve dayanılmaz sıkıntılara dûçâr olur.

Yukarda beşerî sistemlerin ortaya çıkardığı kötü. cezalandırma yön­temlerinin fena neticelerini gördük. Bu sistem bir yandan malı heba etmekte, öte yandan enerjiyi yok etmekte, ruhî, ahlâkî ve sıhhî dejene­rasyona sebeb olmaktadır. Buna rağmen suç oranı her giden gün art­makta, suçluların cesareti daha fazlalaşmaktadır. Düzen ve emniyet ihlâl olunmakta, devletin hâkimiyeti ortadan kalkmakta ve cemiyete suçlular ve eşkiyâlar hâkim olmaya başlamaktadır. Toplumun bu elem verici sonuçtan kurtarılması, ancak bu cezalandırma sisteminden vaz­geçmekle mümkün olur. Halk, alıştığı şeyleri kolay kolay bırakmaz ve bağlı bulunduğu sistemin hatâlarını göremez. Toplumu suçtan koru­makta, suçla savaşta ve suçluyu ıslâhta beşeriyetin tanıdığı en dirayetli sistem; İslâm’dır, İslâm sisteminin başarılı tecrübelerle müsbet netîçeler verdiği, suçu ve suçluyu bütünüyle ortadan kaldırdığı apaçık mey­dandadır.

İslâm nizâmının özelliği; sadece tecrübelerin başarı ve yeterliliğini isbât etmiş olması değildir. Buna ek olarak İslâm nizâmı, dayandığı esâslarla beşerî cezalandırma sisteminin getirdiği tüm eksiklikleri orta­dan kaldırabilmesi bakımından da mümtazdır. Cezâlann zararını en azına indirmek ve cezaların tatbiki konusunda insanların harcadıkları büyük malî meblağlarla ve çabalarla başaramadıkları neticeyi te’mîn edecek biricik sistem İslâm’dır. Beşerî cezalandırma düzeninin birinci kusuru; aslî cezaları bırakması ve böylece cezaların geçersiz hale gel­mesine, tahfifine vesile olmasıdır. İslâm hukuku ise toplumun yapısını ilgilendiren önemli suçlarda bunu kabul etmez. Bu tür suçlar için be­lirli cezalar koyar. Hâkimin bu cezaları, azaltıp eksiltme yahut da —suç­lunun durumu nasıl olursa olsun— başka bir ceza verme yetkisi yoktur. Çünkü bu önemli suçlarda İslâm hukuku, toplumun menfaatini her türlü menfaatin üstünde tutar ve her türlü değerlendirmeyi onun gerisine bırakır. Ancak toplumun yapısını alâkadar etmeyen suçlarda; hâkime, suçlunun kişiliğini ve durumunu nazar-ı itibâra alma yetkisini tanır. Eğer suçlunun durumu ve şartları, onun cezasının hafîfleştirümesini gerektiriyorsa ve bu da aynı zamanda suçlunun ıslâhına vesile olacaksa buna müsâade eder.

Beşerî cezalandırma sisteminin ikinci eksikliği; belli başlı suçlar için birbirinden pek farklı olmayan cezalar koymasıdır. Nev’i itibarıyla genellikle hapis cezası vermektedir ki, bu da hapishanenin durumuna göre şiddetli veya zayıf olmaktadır. Ayrıca bu ceza, çalışabilen enerji ve dinamizm sahibi sağlıklı birçok kişinin hapishanelere tıkanıp kal­masına, faydalı bir iş yapacaklarına tüketici unsur haline gelmelerine sebeb olmaktadır. Bu yüzden toplum iki zarar görmektedir. Bir yandan hapse tıktığı insanlara harcadığı masraflar; bir yandan da, bu kişilerin hapse tıkılmaması halinde meydana getirecekleri üretim imkânının ortadan kaldırılması. Eğer İslâm cezalandırma sistemi tatbîk edilecek olsa; bu kayıpların hiçbirisi olmaz. Çünkü İslâm hukuku, had ve kısası gerektiren suçlarda hapis cezasını kabul etmez. Daha önce de belirttiği­miz gibi had ve kısası gerektiren suçlar, normal suçların üçte ikisini oluşturur. Ayrıca İsJâm hukuku, ta’zîri gerektiren suçlarda da sopa cezasını hapis cezasına tercih eder. Mahkûm, belirsiz bir süre toplum­dan uzak olarak yaşamaktadır. Toplum, ölünceye kadar onun şerrinden korunmuş oJmak kaydıyla hapis cezası faydalıdır. İslâm hukuku bu tür hapis cezasını, ancak çok önemli suçlarla, suçluluğu itiyâd haline ge­tirenlere uygulamaktadır. Sopa cezası, arta kalan suçların yarısına tat­bîk olunduğu kabul edilecek olursa; geriye kalan suçlann miktarı % 15 civarında olacaktır. Bu % 15 nisbetindeki suçlar da hapis, tazminat, sürgün ve benzeri müteakip ta’zîr cezasıyla cezalandırılır. Sopa ceza­sının uygulandığı suçlar, önemli ta’zîr suçlarıdır. Geriye kalan suçlara ise sopa ve süresiz hapis cezasının dışında nasihat, ihtar ve tazminat gibi cezalar uygulanır ki, genellikle bunlar önemsiz suçlardır. Keza bu suçlara, hapis cezası da verilebilir, ancak ceza te’cîl edilir. Netice itiba­riyle fiilen ancak toplam suç nisbeti içerisinde % 5 oranında bir suçlu grubu hapis cezasına çarptırılır.

Hapis cezası verilen suçluların nisbeti bu derece azalınca; mahkûm­ların sayısı da elbette azalacaktır. Böylece mahkûmlar problemi orta­dan kalkacaktır. Bu problemin doğurduğu ahlâkî, sıhhî dejenerasyon da yok olacaktır. Cezanın hafîf olması ve mahkûmların hapishaneler­de birlikte yaşamaları neticesinde ortaya çıkan suçların tekrarı duru­mu olmayacaktır.

Belirli bir süre hapis cezası verilebilecek pek az sayıdaki suçluların işledikleri suçlar, önemsiz olacağından bu gibi suçlulara verilecek hapis cezası da pek kısa süreli olacaktır. Bu ise, suçun yayılmasına ve ahlâkî dejenerasyona asla vesile olmaz. Hattâ bu gibi kötülükler olsa bile bu­nun suçlular üzerinde büyük etkisi olmayacak, âmme emniyetini zede­leyici seviyeye çıkmayacaktır. Çünkü mahkûmların sayısı az olacak ve bu yüzden daha az tehlikeli duruma düşeceklerdir. Kaldı ki, suçlunun ikinci bir defa daha işlediği suçtan dolayı hapis cezası alma garantisi bulunmayacaktır. Tehlikeli suçlu durumunda olanlar için İslâm huku­ku, süresiz hapis cezası uygular. Onların işledikleri suçun nev’i ne olur­sa olsun, bu hükmünü değiştiremez. Zîrâ ne kadar basit olursa olsun, bir suçlunun suçu itiyâd haline getirmesi; suç için onun istidatlı bu­lunduğunu ve eski cezaların” kendisini suçtan uzaklaştırmanıış olduğu­nu gösterir.

Beşerî hukuktaki hapis cezalarının, en büyük kusurlarından birisi de mahkûmlardaki sorumluluk duygusunu öldürmesidir. Onlara ten-bellik aşılamakta ve halkın omuzundan asalak olarak geçinmeyi öğret­mektedir. Böylelikle kabadayılık yaparak tehdîd ve korkutma ile halkın malını elinden almalarına neden olmaktadır. İslâm hukukunda bunların da çâresi vardır. Hattâ bütün bunların çâresi sopa cezasıdır. Çünkü so­pa, suçlunun kendine karşı olan değerini düşürür. Ve suçu bir daha irtikâb etmesini önler. Keza halkın nazarındaki değerini de düşürür. Kimse onlardan korkmaz ve kabadayılığına kulak asmaz. Böylece suçlu, halkın gözünde büyüyerek devletin sağlayacağı hâkimiyet hakkını kul­lanmaya kalkışmaz.

Beşerî cezalandırma sistemindeki eksiklikleri teker teker araştırır-sak, bu eksikliklerin her birisi için İslâm cezalandırma sisteminin tat­bikinde başarılı çâreler olduğunu görürüz.

İşte, beşerî cezalandırma sistemi… Ve işte onun saçtığı bozukluk, ahlâkî dejenerasyon ve ihlâl ettiği emniyet ve düzen. Ve işte İslâm ce­zalandırma sistemi. Beşerî cezalandırma sisteminin bozduğu her şeyi dü­zeltip güzelleştirecek üstünlüktedir. Beşerî cezalandırma sisteminin İs-lâmî cezalandırma sisteminden üstün olduğunu, dolayısıyla beşerî hu­kukun İslâm hukukundan üstün olduğunu söyleyecek birisi var mı? Eğer böyle birisini görürseniz, ona yüce Allah’ın şu mübarek buyruğunu hatırlatınız:

«Doğrusu gözler kör olmaz. Ancak göğüslerde olan kalbler kör olur.»[6]

İslâm Hukuk Sistemi ve Beşerî Hukuk

İslâm hukuk sistemi temelde beşerî hukuk sisteminden pek çok noktada ayrılır.

Beşerî hukuk, adından anlaşılacağı gibi insan elinin mahsûlüdür. İslâm hukuk sistemi ise, Allah katından gelmiştir. Her iki hukuk sis­temi, onları yapanlann özelliklerini -aksettirir. Binâenaleyh be­şerî hukuk, insan elinin mahsûlü ve yapısı olduğu için insanların eksik­likleri, acizlikleri, zaafları, ölümlü olmaları ve ileriyi görememeleri, koydukları hukuk kurallarında da ortaya çıkar. Dolayısıyla insanlar tarafından konulan hukukun, her zaman değişme durumu vardır. Veya sosyolojik ta’bîriyle, ilerleyen ve gelinen toplum şartlarına göre gelişip ilerlemesi gerekir. Beklenmeyen şartların ve umulmayan hallerin ortaya çıkmasıyla o da kendini yenilemek ve değiştirmek mecburiyetini hisse­der. Şu halde beşerî hukuk, her zaman eksiktir. Ve onu yapan İnsanoğ­lu mükemmellik sıfatına sahip olamayacağı, gelecekte ortaya çıkacak şartları bilemeyeceği ve ancak işaretle yetinebileceği için onun ortaya koyduğu prensibler ve hükümler de her zaman için mükemmellikten uzak ‘bulunacaktır.

İslâm hukukuna gelince, onu yaratan ve yapan yüce Allah’tır. Bi­nâenaleyh İslâm hukuku yaratıcı gücün üstünlüğünü, azametini, ol­muşu ve olacağı kapsayan bilgisini, ihata kudretini temsil eder. Bu yüz­den de İslâm hukukunu indiren, herşeyi bilen ve herşeyden haberdâr olan yüce Allah, hali ve geleceği ihata edecek bir genişlik ve elastikiyet içerisinde göndermiştir. Çünkü Allah’ın ilmi, herşeyi çepeçevre kuşatır. Şâm yüce olan ulu Allah, bizzat koyduğu hükümlerin kat’iyyen değiş­tirilip tebdil edilmemesini buyurmuştur. Nitekim Yûnus sûresinde «Al­lah’ın kelimeleri için değişiklik yoktur.» (Yûnus, 64) der. Zîrâ Allah’ın sözlerinin değişikliğe ve tebdile ihtiyâcı yoktur. Zaman ne kadar de­ğişirse değişsin, insan ne kadar gelişirse gelişsin, yurtlar ve bölgeler ne kadar teğayyür ederse etsin, Allah’ın sözleri kat’iyyen değişmez.

Biliyorum, bazı kimselerin bu söze inanmaları biraz güç olacaktır. Zîrâ onlar, herşeyden önce İslâm hukukunun Allah katından gelme bir hüküm olduğuna inanmamaktadırlar. Benim için, bu gibi kişilerin dü­şüncesinin önemi yoktur. Böyle bir şeye inanmasalar da, İslâm hukuku­nun saydığımız nitelikleri ve üstünlükleri hâiz olduğunu bilmeleri yeter­lidir. Ben, bu noktayı gözler önüne seren delilleri göstereceğim. Bun­dan sonra onlar, isterlerse bu nitelikleri başka hukuk sistemlerinde de araştırırlar ve olup olmadığım incelerler. O hukuk sistemlerinin koru­yucularının kimler olduğunu tedkîk edebilirler. Onların benden iste­yebilecekleri tek şey; İslâm hukukunun üstünlüğünü ve özelliklerini gösteren delilleri serdetmektir. Bunu ayrı bir başlık altında anlatacağım. Şu kadar var ki, bu kitabın bütün bölümleri, hattâ bütün satırları bu sözlerimin delili mahiyetindedir.

İslâm hukukunun Allah katından indirilmiş olduğuna inananlara gelince; onlar, İslâm hukukunda saydığımız bu özelliklerin bulunma­sına inanmakta güçlük çekmeyeceklerdir. Hattâ bu noktada elle tutulur bir delil gösteremesek de, onlar için inanmak bir problem olmayacaktır. Zîrâ onların düşünce ilkeleri; kendilerinin, bu nitelikleri hâiz olan bir gerçeğe inanmalarını zarurî kılmaktadır. Şöyle ki: Allah’ın, göklerin ve yerin yaratıcısı olduğuna inanan; güneşi, ayı ve yıldızlan O’nun idare ettiğini kabul eden; dağları, rüzgârları ve suyu O’nun insanoğlunun buyruğuna verdiğini bilen; bitkileri O’nun bitirdiğini, anaların karnın­daki yavrulara O’nun şekil verdiğini, ister hayvan, ister bitki, ister can­sız varlıklar olsun hepsini O’nun yarattığını ve O’nun koyduğu nizâm içerisinde hareket ettiklerini kabul eden; hiçbir şeyin O’nun buyruğu­nun dışına çıkmayacağını bilen ve Allah’ın eşyanın, tabiatına hükme­den, onların hareketlerini tanzim eden değişmez kanunlar koyduğunu kabul eden, bu kanunların insan tasavvurunun üzerinde bir güzelliğe ve üstünlüğe sahip olduğunu gören bir insan… Evet, bütün bunları kabul eden, benimseyen, Allah’ın herşeyi yarattığı gibi en güzel şekilde düzene soktuğunu da bilen bir mü’min gayet tabiî olarak Allah tara­fından değişmez ve mükemmel bir hukuk sistemi olarak indirilen İs­lâm’ın ferdlerin, toplumların ve devletlerin hayatını tanzîm eden in­san tasavvurunun çok üstünde mükemmel ve fevkalâde bir nizâm ol­duğunu görür ve buna inanır. İşte bütün bunlara inanan, ama yine de gönlünün mutmain olması için deliller görmek isteyen kimseler; bi­rinci grubda zikrettiklerimiz gibi de aradıkları konuda ne gibi delil görmek istiyorlarsa baksınlar. Bu kitabımızın her yanında, İslâm hukuk sisteminin üstünlüğünü ortaya koyan,..kalblerini ve fikirlerini itmi’nâna kavuşturan’sayısız deliller bulacaklardır. Allah’ın izni, avn ü inayeti ile…

Şurası muhakkak ki; hukuk sistemleri; toplumların, ihtiyâçlarını gidermek, işlerini tanzim etmek üzere koydukları muvakkat kaideler­den ibarettir. O halde beşerî hukuk sistemi; toplumları geriden ta’kîb etmekte, yahut da bugün yaşanan toplumun seviyesinde bulunurken yarın onun gerisine düşmektedir. Çünkü toplum; hızlı değişimlere uğ­rar, ama kanunlar toplumun bu hızlı değişimine ayak uyduramazlar. Zîrâ kananlar, belirli zamandaki şartlara göre konulmuş kaidelerdir. Toplumun durumu değiştikçe kanunlar da değişecektir. İslâm hukuk sistemine gelince; onun kaidelerini devamlı olarak yüce Allah koymuş­tur. Toplumun ihtiyâçlarını telâfi etmek; hayatını tanzim etmek üzere İslâm hukuku ile beşerî hukuk, toplumun hayatına düzen vermek için konulmuş kaideler olmaları noktasından birbiriyle müttefiktirler. Fa­kat İslâm hukuku beşerî hukuktan bazı noktalarda ayrılmaktadır. Şöy­le ki: İslâm hukukunun kaideleri; süreklidir, değişmeye ve tebdile uğ­ramaz. İşte bu özellik, mantıkî noktadan İslâm hukukunun bazı özel­likleri taşımasını gerekli kılmaktadır.

İslâm hukukunun kaideleri; öylesine umûmi ve öylesine elastikî olmalıdır ki, zaman ne kadar geçerse geçsin, toplum ne kadar gelişirse gelişsin, ihtiyâçlar ne kadar değişip artarsa artsın, toplumun bütün ihtiyâçlarına cevâb verebilmeli ve karşılayabilmelidir.

İslâm hukukunun kaideleri ve metinleri, öylesine üstün ve yüce olmalıdır ki; hiçbir zaman ve hiçbir asırda toplumun seviyesinden ge­rilerde kalmamalıdır. .

Vakıa mantığın gerekli kıldığı bu hususiyetler, her iki cephesiyle de İsiâm hukukunda mevcûddur. Hattâ İslâm hukukunu, diğer sistem­lerden ayıran en önemli özellik de budur.

Şöyle ki; İslâm hukukunun kaide ve metinleri, son derece elastikî olduğu gibi, son derece üstün ve yüce özelliklere sahibtir.

İslâm hukuku; kurulalı onüç yüzyıldan fazla olmuştur. Ondan son­ra birçok kere sistemler değişmiş, düşünceler büyük bir gelişme kay­detmiştir. İlimler ve buluşlar, insanoğluna hayâlinden geçmeyecek şe­kilde yenilikler getirmişlerdir. Beşerî hukukun yeni şartlara ve yeni durumlara uyabilmek için birçok defalar ana kaideleri değişmiştir. Öyle ki, bugün tatbik sahasında bulunan beşerî hukukun temel kaideleri ile İslâm hukukunun indiği günde tatbik sahasında bulunan beşerî huku­kun ana kaideleri birbiriyle tamamen alâkasız ve ilgisiz duruma gel­miştir. Buna rağmen ve İslâm hukuku değişmemekle beraber, İslâm hukukunun kaideleri ve metinleri; her zaman toplumun bulunduğu se­viyenin üstüne çıkmış, onun ihtiyâçlarını düzenlemeyi garanti etmi^ umûmî arzularını karşılamış, huzur ve emniyetlerini muhafaza etmiştir.

İşte tarihin bu göz alıcı şehâdeti, İslâm hukuk sisteminin sayfa­larının arasında görünmektedir. Bunun en parlak örneği, İslâm hukûkunun metinlerinde ve bu metinlerin dayandığı mantıkta göze çarp­maktadır. Örnek olarak Allah’ın şu mübarek sözünü alınız : «Ve onların işleri aralarında şûra iledir.» (Şûra, 38) Yahut da Hz. peygamberin şu hadîsine kulak verin: «İslâm’da ne kendine, ne de karşıdakine zarar vermek vardır.» İşte Kur’an ve hadîsten aldığımız bu iki metin, öyle­sine geniş ve öylesine kolaylık getiren elastikiyete sahip ki; bunun öte­sinde bir genişlik ve bir elastikiyet, tasavvur bile olunamaz. Bu iki ifâde, şûra prensibini yerleştirmekle; insanlığın hiçbir zaman düşün­mediği, aklından bile geçmeyen üstün bir seviyeye ulaşmıştır. Zîrâ in­sanlar, işlerini şûra esâsı ile hallederken ne kendilerine zarar vermeli­dirler, ne de başkalarına. Halbuki bugün görülen hal, hiç te böyle de­ğildir.

İslâm hukukunun esâs metinlerini incelediğimizde; bütün metin­lerin, yukarda verdiğimiz iki örnekteki genişliğe elastikiyete ve yüce­liğe sahip olduğunu görürüz. Her hangi bir metni, hiç araştırmadan hemen elimizi uzatır uzatmaz aldığımızda, bu özellikleri görmemiz gayet rahatlıkla mümkündür. Zîrâ İslâm hukuk sisteminin bütün metinleri, bizim verdiğimiz örneklere uymaktadır. Bunun için okuyucuya bir fikir vermek üzere bir başka örneği ele almakla yetineceğiz. Meselâ, yüce Allah buyuruyor ki: «Rabbının yoluna hikmet ve güzel öğütle davet et. Onlarla en güzel şekilde mücâdele et.» (Nahl, 125). Bu ifâde öylesine geniş ve öylesine elastikiyet ifâde etmektedir ki; onun koyduğu pren-sibten daha üstününü bilmek ve tanımak, henüz mümkün olmamıştır. Dâva adamları için dâvalarını yayarken hikmet, güzel öğüt ve en güzel şekilde tartışma metodundan daha güzel bir metod olduğunu tasavvur edemiyoruz.

Okuyucu yüce Allah’ın şu mübarek ifâdelerine de bakınca aynı Özellikleri görür : «Bir kimse bir başkasının yükünü yüklenmez.» (Fâtır, 18).

«Allah bir kişiye ancak götürebileceği kadarını yükler.» (Bakara, 286).

«Muhakkak ki Allah; adaleti ve ihsanı, akrabalara vermeyi emre­der. Aşırılıklardan, kötülüklerden ve azgınlıklardan nehyeder.» (Nahl, 90).

«Şüphesiz ki Allah, size, emânetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.» (Nisa, 58).

«Ey îmân edenler; Allah için adaleti gözeten şâhidler olun. Bir top­luluğa olan kininiz, sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Âdil olun; bu, tak­vaya daha yakındır. Allah’dan korkun, çünkü Allah işlediklerinizden haberdârdır.» (Mâide, 8).

«Ey îmân edenler; kendiniz, ana babanız ve yakınlarınız aleyhine de olsa Allah için şâhid olarak adaleti gözetin. İster zengin, ister fakîr olsun Allah onlara daha yakındır. Adaletinizde heveslere uymayın. Eğeı; eğriltirseniz veya yüz çevirirseniz bilin ki, Allah işlediklerinizden muhakkak haberdârdır.» (Nisa, 135).

Okuyucu dilerse, bu ve benzeri metinlere bakarak İslâm hukuk sis­teminin ne derece genel, ne derece elastikî olduğunu görür. Ve bu hü­kümlerin getirdiği prensiblerin ne derece üstün bir seviyeye ulaştığını farkeder.

Beşerî hukuku meydana getiren toplumdur. Toplum; ona kendi rengini, âdet ve geleneklerinin, tarih ve düşüncesinin damgasını vurur. Beşerî hukûkda esâs; toplumun işlerini tanzim etmektir. Yoksa hukuk topluma yön vermez. Binâenaleyh hukuk, toplumun gerisinde ve onun gelişmesini arkadan ta’kîb eder. Çünkü hukuk, toplumun meydana ge­tirdiği bir vakıadır, yoksa toplum hukuk tarafından meydana getirilen bir vakıa değildir.

Beşerî hukûkda esâs bu olmakla beraber, günümüzüde bu esâs değişmiş gibidir. Özellikle birinci cihan harbinden sonra bu kaide de­ğişmektedir. Çünkü birinci dünya harbinden sonra devletler, yeni yeni düşünceler etrafında toplanmışlar, yeni yeni sistemler kurmuşlar ve bunları toplumun yönetiminde kullanmak üzere belirli hedeflere ma’tûf olarak kanunlar yapmaya başlamışlardır. Çağdaş hukuk, belirli gaye­lerin tatbiki için kullanılmaktadır. Hukuku, kendi ideolojisi için bir vâ­sıta olarak kullanan devletlerin başında komünist Rusya gelir. Onu, faşist İtalya ile Nazi Almanya’sı ta’kîb eder… Bunları müteakiben diğer devletler de aynı yolu tutmuşlardır. Bugün hukukun hedefi; toplumu, yönetenlerin toplum faydasına olduğunu kabul ettikleri belirli yönlere ve hedeflere doğru sevketmektir.

İslâm hukuk sistemine gelince; biliyoruz ki İslâm hukuku, toplum tarafından meydana getirilen bir vakıa değildir. İslâm hukuku, beşerî hukukta olduğu gibi, toplumun gelişmesinin ve karşılıklı ilişkisinin so­nucu olarak doğmamıştır. Aksine, herşeyi en güzel şekilde yaratan ve şekil veren Allah tarafından yapılmış ve meydana getirilmiştir.

İslâm hukuku toplum tarafından meydana getirilmediği, tersine toplum, İslâm hukuk sisteminin isteğine uygun olarak ortaya çıkarılan bir realite durumunda bulunduğu için, İslâm hukukunda ana maksad; yalnızca toplumda meydana gelen olayları ta’kîb etmek değildir. Hal­buki beşerî hukukta asıl gaye budur. Öyleyse, İslâm hukukunda aslo-lan nedir? İslâm hukukunda aslolan, herşeyden önce iyi ve faydalı ferd-ler ve toplumlar meydana getirip ideal bir dünyada örnek bir devlet kurmaktır. İşte bunun için İslâm hukuk sisteminin ana metinleri, daha ilk indiği günden itibaren yeryüzündeki insanların seviyelerinden çok üstün ve yükseklerde bulunan hükümler ve metinler getirmiştir. Bu hükümler, o günkü insanların seviyelerinden çok yücelerdedir. İslâm hu­kuku öylesine üstün prensibler ve nazariyeler getirmiştir ki; İslâm dışı dünyada onu bilmek ve bulmak imkânı uzun asırlar boyunca mümkün olmamıştır. Bugün bile modern dünyanın elde edemediği veya öğrene-mediği birçok esâslar onda mevcûd bulunmaktadır. İşte bu sebeble yüce Allah, İslâm hukukunu; insanları faziletlere ve tâata yöneltmek, yüce­liğe ve tekâmüle götürmek üzere bir kemâl örneği olarak peygamberine inzal buyurmuştur. Onlar peygambere uyarak, üstün nizâmın seviyesi­ne ulaşırlar veya yaklaşırlar. İşte ilâhî nizâm, Alîm ve Habîr olan yüce Allah’ın istediğini böylece gerçekleştirmiştir. İslâm risâleti; fonksiyo­nunu en güzel şekilde edâ etmiş ve kısa bir zamanda deve çobanlarını dünyanın hâkimi, bilgisiz bedevileri insanların rehberi ve Önderi duru­muna yükseltmiştir.

İslâm hukuku; uzun müddet görevini başarıyla îfâ etmiş, müslü-manlar ona sarıldıkları ve hükmünü yerine getirdikleri sürece onları yüceliklere, mükemmelliklere eriştirmiştir. İlk müslümanlar bu hukuk sistemine sarıldıklarında, onunla amel etmeye başladıklarında güçsüz birer azınlık durumundaydılar. İnsanların.kendilerini ezmesinden kor­kuyorlardı. Ama, yirmi sene gibi kısa bir süre içerisinde hemen cihanın efendisi, insanlığın önderleri durumuna geliverdiler. Artık yeryüzünde onların sesinden başka bir ses duyulmaz oldu. Onların sözünden başka bir söz geçmez oldu. İşte, mucizeyi andıran bu fevkalâde hale erişme­lerini sağlayan unsur; sadece İslâm ve Allah’ın onlara öğrettiği ilâhî prensiblerdi. Yüce Allah onları terbiye etmiş, ruhlarını yumuşatmış, onlara şeref ve üstünlük duygusu vermiş ve tâm bir müsavat içerisinde mutlak adaleti uygulamalarını sağlamış, iyilik ve takva esâsına dayan­malarını emretmişti. Azgınlığı, günâhı ve kötülüğü yasaklamış, kafa­larını ve ruhlarını cehaletlerin ve şehvetlerin yakıcı alevlerinden kurta­rarak hür olmalarını sağlamış ve yeryüzünde insanlara ma’rûfu emre­den, münkeri yasaklayan Allah’a inanan bir kitle olarak çıkarıldıklarını kabul ettirip milletlerin en hayırlısı olduklarına inandırmıştı.

İşte Allah’ın hükmüne uydukları sürece, müslümanlarm durumları böyleydi. Ama, ne zaman ki Allah’ın hükmünü bıraktılar, ihmâl ettiler, ona ters bakmaya başladılar, o zaman gelişmeleri de duruverdi. İlerle­meleri, birden geriye döndü. Müslüman olmazdan önceki karanlıklar dolu cehalet âlemine daldılar. Yeniden güçsüzler safında yer aldılar. Başkaları tarafından köleleştirildiler. Kendilerine yapılan hücumlara karşı duramadılar, zulme engel olamadılar.

İşte müslümanlar, bu kötü durumdayken baktılar ki Avrupa iler­liyor. Bir takım müslümanlarm gözünde avrupalılann ilerlemesi, onla­rın bağlı bulundukları sistemden ve uyguladıkları hukuktan kaynaklan­dığı zannı ve vehmini uyandırdı. Bunun üzerine başladılar avrupa sistemlerini kendi memleketlerine nakletmeye, batılı bir örgüyü işleme­ye. Bu ise onların sapıklığına sapıklık katmaktan, felâketlerine felâket eklemekten, zaaflarına zaaf ilâve etmekten başka bir işe yaramadı. Hattâ müslümanları bölük bölük, fırka fırka ayırdı. Her fırka kendisinin haklı olduğunu söylüyordu ve her grup kendi gidişinden memnundu. Araları açıktı. Dıştan bakıldığında, onların bir olduğu sanılırdı ama kalbleri paramparçaydı. (………………)

Doğrusunu söylemek gerekirse, İslâm tarihi bunun apaçık delilidir. Kafası ve gözü olanlar için ibret alınacak bir gerçektir. İslâm’ın müslü­manları nasıl yoktan var ettiğini, milletlerin üzerinde üstün bir millet durumuna getirdiğini, ileriye, daha İleriye sevkettiğini, dünya devlet­lerinin üzerine hâkim kıldığını açık delilleriyle görürler. Keza müslü-manlarm hayât ve terakkilerinin, İslâm’ın emirlerinin tatbikine dayalı olduğunu kesin, delilleriyle müşahede ederler. Çünkü müslümanlar, İs­lâm’ın eseridirler. Onların varlığı, İslâm nizâmının mevcudiyetine bağ­lıdır. Hâkimiyetleri ise onun hâkimiyetine…

Bu paragrafı bitirip diğer bölümlere geçmeden önce okuyucularımı uyarmak isterim. Beşeri hukuk, son zamanlarda başlangıçtaki tavrını bırakarak topluma yön verici esâslar halini alınca, bu noktada İslâm hukukunun prensiblerini taklîd etmiştir. Çünkü İslâm hukuk sistemin­de esâs, hukukun toplumu meydana getirmesi, ona yön vermesi ve tan-zîm etmesidir. İşte modern hukuk da, son zamanlardaki tavrıyla İslâm hukukunun başlangıçta yaptığı hususu taklîd etmiş ve onun tam onüç yüzyıl gerisinde kaldığını ortaya koymuştur. Şu halde kanun adamla­rının söylediklerine göre; onların, yeni bir devreye vararak yeni bir na­zariye ortaya koymuş olma İddiaları tamamen yanlıştır, biz onlara bunu söyledikleri zaman şu cevâbı veririz : Siz İslâm hukukunun onüç yüzyıl gerisinden onun peşini ta’kîb etmektesiniz.

İslâm Hukuk Sisteminin Özellikleri

İslâm hukuk sistemi ile beşerî hukuk sistemi arasındaki temel ay­rılıkları açıkladıktan sonra, İslâm hukuk sistemini, modern hukuk sis­teminden ayıran mümeyyiz vasıfların en önemlilerini de açıklayabiliriz. Şöyle ki: Beşerî hukuk sisteminde İslâm hukuk sistemine muhalif olan hususlar; aynı zamanda İslâm hukuk sistemini beşerî hukuk sistemin­den ayıran farklılıklardır. Öyleyse bu iki hukuk sistemi arasında bulu­nan farklılıktan hareket ederek İslâm hukuk sisteminin, beşerî hukuk siteminden üç ana unsur itibânyla ayrı ve üstün olduğunu söyleye­biliriz :

İslâm hukuk sistemi, beşerî hukuk sisteminden mükemmelliği ile ayrılır. Yani İslâm hukuk sistemi; bir hukuk sisteminin gerekli kıldığı bütün prensibleri, kaideleri, nazariyeleri en üstün şekliyle ihtivjî etmek­tedir. Toplumun gerek bugünkü ve gerekse yarınki ihtiyâçlarını karşı­layacak prensib ve nazariyeler, tümüyle onda mevcûddur.

İslâm hukuk sistemi, beşerî hukuk sisteminden koyduğu kaide ve prensiblerin toplumun içinde bulunduğu seviyeden daha üstün olma­sıyla temayüz eder. Yani İslâm nukûk sisteminde; toplumun seviyesi ne kadar yükselirse yükselsin, öyle yüce prensibler ve nazariyeler vardır ki; o, her zaman toplumun seviyesinden daha yükseklerde bulunmak­tadır.

İslâm hukuk sistemi, beşerî hukuk sistemlerinden süreklilik yönüy­le de ayrılır. Yani İslâm hukuk sistemi, değişmez ve sabit esâslara sa­hiptir. Hükümleri, ta’dîl ve tebdil kabul etmez. Zaman ne kadar iler­lerse ilerlesin, yıllar ne kadar geçerse geçsin, İslâm hukuk sistemi her zamanın ve her yerin hâkimi olma selâhiyetini muhafaza eder. .

İşte İslâm hukuk sisteminin ana öezllikleri. Bu özellikler ne kadar çok olursa olsun, hepsinin gelip dayandığı biricik ana esâs bulunmak­tadır. Ki diğerleri, bu ana esâsın birer dalı mahiyetindedir. Şöyle ki: İslâm hukuku Allah tarafından gelmiş, ilâhî san’atın eseridir. Zâten Allah katından, gelmemiş olsa, yaratıcının san’atının ifâdesi olan mü­kemmellik, süreklilik ve üstünlük gibi hususiyetlere sahip bulunması mümkün.olmazdı. Yaratıkların san’atının numunesi olan eserlerdeki eksiklikler onda göze çarpardı.

Biz İslâm hukuk sisteminin mükemmellik, yücelik ve süreklilik itibariyle de, beşerî hukuk sisteminden temayüz ettiğini ve farklı bir hüviyete sahip bulunduğunu belirttik. Öyleyse bu özelliklerin mâhiye­tini, delilleriyle ortaya sermemiz gerekir. Okuyucu ilerdeki satırlarda bu özelliklerin İslâm hukuk sisteminin her nazariyesinde, her prensibinde ve her kaidesinde fazlasıyla mevcûd olduğunu görecektir. Biz ise, bura­da beşeri hukuk sisteminin ancak son zamanlarda farkına vardığı veya henüz farkına varmadığı birçok teori ve prensiblerinden söz edeceğiz. Okuyucu görecektir ki; bu özellikler, bu kitabda ele aldığımız konula­rın hepsinde fazlasıyla mevcûddur. Şu halde bu özelliklerin varlığının ve çokluğunun delili; yalanlanması mümkün olmayan bir gerçek, bir vakıadır. Vakıanın mantığı, başka bir delile veya istidlale gerek duyur-maz.

I- Eşitlik Tikesi

İslâm, ilk inmeye başladığı günden beri eşitlik prensibini sarih bir şekilde vaz’etmekle. kalmayıp aynı zamanda bir farîze olarak kabul et­miştir. Şu âyet-i kerîme ile Kur’an en güzel şekilde eşitlik prensibini koy­maktadır : «Ey insanlar, gerçekten Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi bölük bölük, kabîle kabile kıldık ki, üstünlüğün takvada ol­duğunu bilesiniz.» (Hucurât, 13). Peygamberimiz de hadîs-i şeriflerinde şöyle buyuruyorlar: İnsanlar bir tarağın dişleri gibi eşittirler. Takva­dan başka arabın aceme üstünlüğü yoktur. Diğer bir hadîs-i şerifte ise: Gerçekten Allah, İslâm ile birlikte cehalet devrinden kalma kabîle gururunu, atalarla övünmeyi kaldırmıştır. Çünkü bütün insanlar, Âdem’ dendir. Âdem ise topraktandır. İnsanlar arasında yücelik takva iledir, buyurmuştu.

Bu sarih hükümlerden de anlaşılacağı gibi îslâm; kayıtsız bir eşit­lik hakkı tanımıştır. Bu eşitliğin hududu, bütün insanları içine alır. Hiç bir ferdin diğer bir ferde, hiç bir cemiyetin diğer bir cemiyete, hiç bir cinsin diğer bir cinse, hiç bir beyazın siyaha, hiç bir efendinin köleye, hiç bir hâkimin mahkûma —takvadan başka— mutlak şekilde üstünlü­ğü yoktur. İşte Allah’ın kitabı açıkça beyân ediyor.ki; insanların aslı birdir. Bir erkekle bir dişiden yaratılmışlardır. Asılları bir olunca ara­larında üstünlük de yoktur. Sadece takva ve eşitlik vardır.

Eşitlik mefhûmunu cihâna ilk olarak getiren peygamber, öyle bir cemiyette yaşıyordu ki, o cemiyetin hayatının esasını, ana umdesini üstünlük duygusu, şereflilik mefhûmu teşkil ediyordu. O insanlar mal* larıyla, mevkileriyle, renkleriyle, ırklarıyla övünüyorlardı. Atalarıyla, dedeleriyle, kabîleleriyle, cinsleriyle üstünlük iddia ediyorlardı. Böyle bir cemiyetin sosyal yaşayışı, eşitlik mefhûmunu kavrayacak derecede de­ğildi, îslâm, cemiyetin seviyesinden üstün bir nizâm ve toplumu te-rakkî ettiren bir sistem olduğunu böyle bir prensibi vaz’etmekle göster­miştir. Şüphesiz ki, zaman ve mekân ne kadar değişirse değişsin, Allah’ın indirdiği hükümler bütün zaman ve mekânı kuşatacak umumiyete sa­hiptir. Allah’ın sisteminin bu umumiyete sahip oluşu; onun değişiklik kabul etmez bir sistem olmasındandır. İslâm’ın ortaya koyduğu eşitlik prensibini, insanların yaptıkları sistemler ancak onüç asır sonra anla­yabilmişlerdir. Onsekizinci asrın sonlanyla ondokuzuncu asnn balla­rında tatbik etmeye başladıkları eşitlik, kendi malları olmayıp Allah’ın koyduğu hükümlerden başka bir şey değildir. İlerde anlatacağımız gibi, insanların yaptıkları sistemlerin eşitlik tatbikatı İslâm’a nisbetle gayet dar bir kitleye tahsis edilmiştir.

İslâm hukukunda umûmî bir kaide vardır : Erkek ve kadın vazife­leri ve hukukları bakımından müsavidirler. KadırTda erkek gibi eşit haklara sahiptir. Kadının erkek üzerindeki haklarının karşılığında er­keğe de bir takım vazifeler düşmektedir. Yine bunun gibi erkeğin, ka­dın üzerindeki haklarının karşılığında kadının üzerine bir takım haklar terettüb etmektedir. Allah buyuruyor : «Erkeklerin kadınlar üzerindeki hakları gibi kadınların da onlar üzerinde hakları vardır.» (Bakara, 228).

Fakat âlemlerin yaratıcısı; bu umûmî prensibi ile birlikte bünye ve rûh yapısı itibariyle kadınlardan ayrı olarak erkeklere bir takım husu­siyetler vernliştir. «Erkekler, onlar üzerinde daha üstün bir dereceye mâliktirler.» (Bakara, 228). Diğer bir âyet-i kerîme’de de Allah, bu hu­susiyetin hududunu şu şekilde açıklar: «Erkekler, kadınlar üzerinde hâkimdirler; o sebeble ki, Allah kimini kiminden üstün kılmıştır.» (Nisa, 34). Âyetten açıkça anlaşıldığı gibi üstünlük, aile reisliği mükellefiye­tinden dolayıdır.

İslâm hukukuna göre ailenin geçimini te’mîn etmek, çocukları ye­tiştirmek mükellefiyeti erkeğe aittir. Tabiî ki, bunca mes’ûliyeti taşı­yan birisinin evin reîsi olması, aile içinde onun hâkim olması gerekir. Zîrâ bu mes’ûliyet, hâkimiyeti îcâb ettirir. Allah’ın erkeklere bahşettiği üstünlük, mesuliyetlerinin gereğidir. İslâm hukukunda umûmî kaide­lerden biri de şudur : Hâkimiyyet, mes’ûliyet karşılığıdır. Devlet Reisine tanınan hâkimiyyet ağır mes’ûliyetin mukabilidir. Aynı mevzûdaki bir hadîs-i şerifte Rasûlullah buyururlar ki: Hepiniz çobansınız. Hepiniz idare ettiklerinizden mes’ûlsünüz, İmâm (Devlet reîsi) bir çobandır o idare ettiklerinden mes’ûldür. Erkek, evinin çobanıdır o da maiyyetin-dekilerden mes’ûldür. Kadın kocasının, evinin çobanıdır. O da evinin idaresinden mes’ûldür.

Herne kadar müşterek işlerde erkeğe üstünlük tanınmışsa da, hu­sûsî işlerde böyle bir ayırım yoktur. Meselâ kadın mülkiyet sahibi olur, mülkünde dilediği gibi tasarruf edebilir. Gerek babası, gerekse kocası onun ferdî mülkiyetine karışamaz.

Görüldüğü gibi ondört asır önce her sahada İslâm’ın tahakkuk et­tirdiği eşitliği, günümüzün medenî âlemi henüz tahakkuk ettiremenıiş-tir. İslâm’hukukunu bu prensibi vaz’etmeğe sevkeden âmil; cemiyetten ne’ş’et eden zarurî ihtiyâçlar olmayıp onun bizatihi kendi varlığındaki ulviyyet ve kemâldir. Kadınla erkek arasındaki eşitliği, medenî denilen âlem bütün ifrat ve tefrîtleriyle ancak XVIII. asırda kabul etmeğe baş­ladığını bildiğimize- göre, İslâm’ın ne kadar büyük ve âlemşümul bir nizâm olduğunu anlayabiliriz.

II- Hürriyet İlkesi

İslâm’ın insanlığa sunduğu yeniliklerin en büyüklerinden birisi de şüphesiz ki, hürriyet prensibidir. Şerîat-ı İlâhî, en ideal şekliyle birlikte düşünme, inanma, konuşma hürriyetini bahşeden biricik nizâmdır. Şim­di biz hürriyetin bu üç dalı üzerinde ayrı ayn duralım.

İslâm ilk inmeye başladığı gün; insan aklını evham ve hurafelerin, taklîd ve an’anelerin o iğrenç karanlığından kurtarıp ona serbest dü­şünme hürriyetini sunmuş, akim kabul etmediği her şeyi hudûd dışına atmıştır. İslâm; her konuda iyice düşünmeyi, akıl ve mantık Ölçülerine vurmayı, akim kabul etmediği şeyi yapmamayı emreder. İslâm’ın da­veti hadd-i zâtında akıl esâsına dayanır. Kur’an, Allah’ın varlığını isbât için akla hitâb eder. Rasûlullah, Kitâbullah’a îmân mevzuunda yine akla hitâb eder. İnsanları kendi hayatları, yaratılışları, yerlerin gökle­rin yaratılışı mevzuunda tefekküre, düşünmeye çağırır. Düşünce hür­riyetini, akıl ve mantığı çalıştırmayı emreden Kur’an âyetleri pek çok­tur, îşte bir kaç tanesi:

«Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar şeyleri denizde akıtıp taşıyan gemi­lerde, Allah’ın yukardan indirip yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği suda, deprenen her hayvanı orada üretip yaymasında, göklerle yer ara­sında boyun eğmiş olan rüzgârları ve bulutlan evirip çevirmesinde dü­şünen bir kavim için nice âyetler vardır. (Bakara, 164).

«Nefisleri hakkında olsun iyice düşünmediler mi? Allah; o gökleri, o yeri ve ikisinin arasında bulunan şeyleri, muayyen bir va’denin ka­zasına sebep olmaktan başka -bir hikmetle yaratmamıştır. Hakikat in­sanlardan çoğu, Rablarına kavuşmayı cidden inkâr edicilerdir.» (Rûm, 8).

«Deki: Bakınız yerde ve göklerde ne var?» (Yûnus, 101).

«İnsanoğlu, neden yaratıldığına bir baksın.» (Târik, 5).

«Bakmıyor musunuz ki, develer nasıl yaratılmış, gökler nasıl yük­seltilmiş, dağlar nasıl dikilmiş’yer nasıl serilmiş?» (Ğâşiye, 17-20).

«Kalbi olanlar, yahutta kulağını dikenler için bunda ibret vardır.» (Kâf, 37).

«Ancak akıl sahipleri olanlar düşünür.» (Âl-i İmrân, 7).

Kur’an, aynı zamanda aklı geriye itip düşünmeyi bir kenara atıp başkalarını şuursuzca taklîd etmeyi, evham ve hurafelere inanmayı, akıl ve mantık Ölçülerine vurmadan eski âdet ve an’anelere sarılmayı kınar. Ve bu şekilde olan kimseleri, hayvan gibi hattâ hayvandan da aşağı kabul eder. Zîrâ hayvanlar düşünmeden, aklî muhakeme yürüt­meden sevk-i tabîî ile hareket ederler. İnsanla hayvanı birbirinden ayı­ran yegâne Özellik düşünme hassasıdır. Eğer insanoğlunun aklını alıp fikrini yok edecek olursak, hayvanla hiç bir farkı kalmaz. Artık o, hay­vandan da aşağı bir mahlûktur. Bunu ifâde eden pek çok âyet vardır:

«Onlara, Allah’ın indirdiklerine uyunuz, dendiği zaman; biz atala­rımızdan alışageldiğimiz şeylere uyarız, derler. Her ne kadar ataları bir şey düşünmez, doğru yolu bilmez de olsalar.» (Bakara, 170).

«Onlar yeryüzünde gezmezler mi ki, kulaklarıyla duyup akıllarıyla düşünsünler. Gerçekten, sadece gözler kör olmaz. Ancak göğüslerdeki kalbler kör olur.» (Hacc, 46).

((Hakîkaten Biz, akılları olup da anlamayan, gözleri olup” da görme­yen, kulakları olup da işitmeyen cinn ve insanlardan bir çoğunu cehenneme doldurduk. Onlar, hayvan gibidirler. Hattâ ondan da aşağıdırlar. Onlar gafillerin ta kendisidirler.» (A’râf, 179).

İnsanoğlu her konuda düşünmelidir. Ve akıl, mantık dışı hareket­lerden sakınmalıdır. Şeriat dışı bile olsa insan; düşündüğünden mes’ûl değildir. Zîrâ şeriat insanoğlunu, kafasından geçen şeylerden dolayı muâhaze etmez; ancak bu düşündüklerini fiiliyata döktüğü zaman muâhaze eder. Efendimiz buyuruyorlar:

Allah benim ümmetimin zihninden geçen vesveselerden, aklından geçen düşüncelerden dolayı fiiliyat haline dökmedikleri, etrafındakilere söylemedikleri takdirde her şeyden vaz geçmiştir.

İslâm, insanlara inanma hürriyetini veren ve bu hürriyeti en son haddine kadar himaye altına alan yegâne dünya nizâmıdır. İslâm şerîa-tına göre her. insan, dilediği inancı seçmekte serbesttir.

Hiçbir kimsenin; başkasının inancına karışmaya, inandırmaya zor­lamaya, inancını gizlettirmeye hakkı yoktur. Şerîat-ı İlâhî, bu inanma hürriyetini sadece nazarî olarak vermemiştir. Onu pratik olarak bir takım garantiler altına almıştır.

İslâm; insanların dilediği inancı seçmelerine” veya bırakmalarına, inançlarına göre amel etmelerine veya etmemelerine başkalarının karış­masını yasakladığı gibi, diğerlerinin hakkına hürmet etmeyi de emre­der. Kim, birisinin i’tikâdına karşı gelirse; onu iyilikle ikna’ etmek, inan­dığı şeyin hatalı olduğunu kendisine anlatmak gerekir. Kabul ederse; inancım değiştirmeye ikna’ olursa, herhangi bir beis olmadığı gibi, kabul etmediği takdirde ona baskı yaparak, inancını değiştirmesi için tesîr ederek zorluk göstermek doğru değildir. Zıt akîde sahibi olan kimsenin, muhalifinin hatâsını açıklaması, doğru yolu göstermesi onun için yeter bir vazifedir. O gerekeni yapmış, muhalifini sırât-ı müstakîm’e çağır­mıştır. Bundan sonra mes’ûliyet, kabul etmeyenindir. Cenâb-ı Hak bu­yuruyor :

«Dinde zorlama yoktur. Doğru yol eğri yoldan ayrılmıştır.» (Baka­ra, 256).

«Eğer Rabbın dileseydi, yerde bulunanların hepsi de îmân ederdi. Yoksa sen insanları îmân etmeleri için zorluyor musun?» (Yûnus, 99).

«Sen onlara hatırlat. Sen ancak hatırlatıcısın. Onlara baskı yapıcı değilsin.» (Ğâşiye, 21 – 22).

«Peygamberin üzerinde açıkça tebliğden başka bir şey yoktur.» (Nur, 54).

İslâm, inanç sahibinin kendisini, inancını korumaya zorlar. Eğer koruyanıazsa, inancına hürmet edilmeyen bu beldeden hicret edip i’ti­kâdına saygı gösterilen başka beldeye göç etmesini emreder. Hicret et­meye gücü yettiği zaman, o beldeden göç etmezse; başkalarının zulmün­den, önce o, kendi nefsine zulmetmiş olur. Fakat göç etmeye gücü yetmezse; Allah insanlara, tâkatından fazlasını yüklemez. İşte Kur’an,> açıkça beyân ediyor: «Nefislerine zulmettikleri halde; canlarını aldık­ları kimselere, melekler şöyle derler: Ne işte idiniz? onlar; biz yerde zayıf kimselerdendik, hicret etmekten âcizdik, derler. Melekler : Allah’ın arzı geniş değil mi idi? Siz de oraya hicret edeydiniz, derler. İşte onların yeri cehennemdir. O ne kötü bir dönüş yeridir.» (Nisa, 97).

İslâm, müslüman olsun veya olmasın bütün insanlara tanıdığı inanç hürriyetiyle yüceliğin zirvesine ulaşmıştır. Bu hürriyeti, İslâm ülkele­rinde yaşayan gayr-ı müslimlere tâm olarak vermesiyle de, üstün bir nizâm olduğunu göstermiştir. Hangi İslâm ülkesi olursa olsun, gayr-i müslimler din, i’tikâd ve mezheblerini ilân edip hiç bir zorlukla karşı­laşmadan dinî tedrisâtını, ma’bed ve mektebini ikâme edebilir. Birçok İslâm ülkelerinde yaşayan yahûdîler, açıktan açığa ve resmî yollarla inançlarında serbest oldukları gibi, ma’bedlerini inşâ edip kendi dinî bilgilerini öğreten mektepler açıp i’tikâdlarım tanıtan kitaplar neşret­mektedirler. Yığmlarca mezhebler curcunası içinde boğulan Hıristiyan­lar da, aynı haklara sahib olmuşlardır. Her mezhebin özel kiliseleri, okulları olduğu gibi açıktan açığa dinî âyinlerini icra etmekte, serbestçe kitap neşriyatı yapmaktadırlar.

İslâm; her ferde konuşma hürriyetini verdiği gibi umûmun men-faatlanna, cemiyet nizâmına, ahlâkî konulara dâir söz söylemeyi de her mü’mine farz kılmıştır. İşte Allah’ın âyeti:

«İçinizde insanları hayra davet eden, ma’rûfu emredip münkeri nehyeden bir topluluk bulunsun.» (Âl-i înırân, 104).

«Onlar ki, yeryüzüne yerleştirirsek, namazlarını kılıp zekâtlarını verirler, ma’rûfu emredip, münkeri nehyederler.» (Hacc, 41).

İşte Rasûlullah’ın buyruğu:

Sizden biriniz, bir kötülüğü görürse onu eliyle değiştirsin, gücü yet­mezse diliyle değiştirsin, buna da gücü yetmezse kalbiyle değiştirsin. Bu se îmânın en zayıfıdır.

Cihâdın en büyüğü, zâlim bir hükümdara karşı söylenilen hak sözdür.

Din; nasîhattan ibarettir. Kimin için ya Rasûlullah, dediler. Allah, Rasûlü ve müslümanlarm hepsi içindir, buyurdular.

Şehîdlerin en büyüğü; Abdülmuttalib oğlu Hamzâ’dır. Bir de zâlim hükümdara karşı gelip öldürülen kimsedir.

Herkesin; inandığı şeyin doğru olduğunu söylemesi, kalemi ve lisânı ile inancım müdâfaa etmesi normal bir hak olduğuna göre, diğer hür­riyetlerde olduğu gibi konuşma hürriyeti de başıboş değildir. Konuşma hürriyetinin de bir sınırı olmalıdır. Konuşma, umûmî âdaba aykırı, iç­timaî ahlâka mugayir, şeriatın hükümlerine muhalif olmamalıdır. İslâm hukuku, ilk gününden beri konuşma hürriyetine gereken titizliği gös­termiş, sû-i isti’mâlini de bertaraf etmiştir. İlk olarak Allah’ın Rasûlü, bunu kendisinde tatbik etmiştir. «Muhakkak ki sen, yüce bir ahlâk üzeresin.» (Kalem, 4). Allah, rasûlüne; insanlara emirlerini tebliğ et­mesini, bütün insanlığı îmâna çağırmasını, putçulan, yalancıları delil­ler getirerek, akıllarına ve kalblerine hitâb ederek davet etmesini em­retmiştir. Fakat Allah, rasûlüne bile konuşma hürriyetini mutlak şekil­de vermemiş, ancak davetine uyanları uyanp teşvik etmesini bildirmiş, hak yola davet esnasında hikmete, güzel öğüde, en iyi şekilde mücâdele etmeye, câhillerden sakınmaya, kötü söz söylememeye, Allah’tan baş­kasının davetine uyanlara sövmemeye teşvik etmiş ve prensib olarak hakka dayanmasını, buyurmuştur. Rasûlüne çizdiği konuşma hürriye­tinin hudûdları ile birlikte, bize de konuşma hürriyetinin başıboş ol­madığını, bir takım kayıdlarla sınırlı olduğunu belirtmiştir. Şüphesiz ki’şeriatın söz hürriyetini bir takım sınırlarla tahdîd etmesi; ferdlerin, cemiyetlerin ilerlemesi, topluluklar arasında sevgi ve hürmet duygula­rının yayılması, ülü’1-Emr olan kimselerin hak yolda yürümeleri için mühim vazîfeler icra etmiştir. Ancak bu şekilde şahsî ve millî istekle­rin üzerinde ebedî bir yardımlaşma duygusu geliştirilebilir. Bugünkü dünyanın, yana yana arayıp bulamadığı şey de bunlar değil midir? Söz hürriyeti mevzuundaki salahiyetli teşrî’ organları, kanun adamları uzun tecrübeden sonra iki ayrı fikir ileri sürmektedirler. Bir kısmı söz hürriyetini, umûmî cemiyet nizâmını rencide edici olmadıktan sonra, kayıtsız şartsız kabul etmektedir. Bunlara göre mevzû-u bahs olan, âm­me nizâmıdır. Ahlâkî mevzuları nazar-ı itibâra almazlar. Bu görüşü fiiliyat sahasına koyduğumuzda, ortaya kin, fesâd, tefrika, ahlâksızlık, istikrarsızlık gibi buhran ve isyanlardan başka bir şey çıkmaz. İdareci­lerin diğer bir kısmı, “hâkim kitlenin hayat görüşüne aykırı olan her çeşit söz hürriyetini sınırlama fikrini savunmaktadırlar. Bunların görüşünü de fiiliyata döktüğümüzde, neticede hür görüşlerin baskı altına alınması, ileri fikirlerin cemiyetten uzaklaşması ile istibdâd dediğimiz zulüm ve isyan hareketleri başlar. İslâm’ın bu konudaki görüşü, her iki fikrin sentezinden başka bir şey değildir. O, başıboş söz hürriyeti tanımadığı gibi, zulmün dipçiği altında kısıtlanan bir hürriyet de tanımaz. İslâm’ın esâs prensibi, bizatihi söz hürriyetidir. Bu hürriyet ancak ahlâkî, içti­maî, dinî hudûdlar dışına çıktığı zaman kısıtlanabilir. Zâten söz hür­riyetinin verilmesinin ana sebebi de ahlâkî, içtimâi ve dinî duygulan korumak değil midir? Bunlan muhafaza ise, verilen hürriyeti azçok kısıtlama ile mümkün olabilir.

Görüldüğü gibi İslâm; yalan söylememek, iftira etmemek, küfret­memek, başkasının şeref ve haysiyetini rencide etmemek, diğer kimse­lere düşmanca tavırlar takınmamak kaydıyla herkese dilediği gibi konuşma hakkını vermiştir. Bu şartlar dâhilinde kişi kendi görüşüne hik­met, güzel öğüt ile insanları davet edebileceği, gibi, kötü söz söyleme­mek, kötülüğe baş vurmamak, câhillerden sakınmak şartıyla en güzel şekilde mücâdele edebilir. Böyle bir şeyi yapan kimse; insanlar tara­fından hürmetle dinlenip görüşleri takdir edileceği gibi, aynı zamanda herkesle de iyi geçinebilir.

«Sen bağışlama yolunu tut, iyiliği emret ve câhillerden yüz çevir.» (A’râf, 199).

«Rahmân’ın kulları onlardır ki yeryüzünde vakar ve tevazu’ ile yü­rürler, cahiller kendilerine laf attıkları zaman «Selâm» derler.» (Fur-kân, 63).

«Müşriklerin Allah’tan başka taptıkları putlara sövmeyin ki, on­lar da cehaletle tecâvüz ederek Allah’a sövmesinler.» (En’âm, 108).

«Allah, kötü sözün açıklanıp söylenmesini sevmez. Ancak, zulme uğrayanlar müstesnadır. Allah Semî’dir, Alîm’dir.» (Nisa, 148).

«Düşmanlıkta ileri gidenler mütsesnâ olmak üzere Yahûdî, ve Hı-ristiyanlarla en güzel şekilde mücâdele edin. Düşmanlıkta ileri giden­lerle ise savaşın. Bir de deyin ki: Biz hem bize indirilene, hem de size indirilip de elinizle bozmuş olduğunuz kitabın aslına inandık. Bizim ilâhımız, sizin ilâhınız birdir. Biz yalnız O’na itaat ederiz.» (Ankebût, 46).

İşte İslâm’ın; insanların düşünemedikleri, atalarının ve dedelerinin anlattıkları hurafelerden başka bir şey bilmedikleri zamanda ortaya attığı üç şu’besiyle birlikte hürriyet nazariyesi…

O günkü insanlara göre; bir kimsenin inancı için zorlanması gayet tabiî idi. Kuvvet, kudret ve saltanat sahiplerinden başka, hiç kimsenin düşünme ve konuşma hürriyeti yoktu. Bu dine ilk giren müslümanlar; Allah dâvasını yaymak, İslâm i’tikâdını gönüllere yerleştirmek için büyük eziyetler çektiler. İnançlarından vazgeçmeleri için azâb edildi­ler. Her vesileyle düşmanları tarafından gözetlendiler. Kime ne söyle­mek istedilerse engellerle karşılaştılar. Ne zaman ibâdet etmeye teşeb­büs ettilerse eziyetlere dûçâr oldular.

İlâhî nizâm, bu şekilde hürriyet prensibini getirdiği sırada o günkü cemiyet, bu koca inkılâbı anlayacak durumda değildi. Zîrâ o günkü âlem, hürriyet prensibi için hazır vaziyette değildi. İslâm, bu prensibi vaz’etmekle geldiği cemiyetin seviyesini ilerletmiş, indiği yerdeki insan­ların vahşet ve barbarlıklarını düzeltip cehaletlerini yok etmiştir.

Görülüyor ki; İslâm’ın getirdiği hükümler, ta’dîlât ve tebdîlâta hiç ihtiyâç kalmayacak şekilde âlemşümuldur. Zaman ne kadar uzarsa uza­sın, mekân nasıl değişirse değişsin, onda reform arama hevesi boş bir fantaziden ibarettir. Beşerî sistemler, XVIII. asrın sonu ile XIX. Asrın başlarına doğru hürriyet mefhûmunu yeni yeni anlamaya başlamışlar­dır. Daha öncesine gelince, Batıda hürriyeti bilen dahi yoktu. En ağır cezalar düşünürlere, ıslahatçılara, devletin ileri gelenlerinin inancına muhalif insanlara uygulanırdı. İşte tarih, işte hakikât… Bundan sonra hürriyetin, Fransız ihtilaliyle geldiğini iddia edenlerin ne büyük yalancı olduklarını anlayabilirsiniz. İslâm şeriatını bilmeyen avrupalılann, bu kabîl iddiaları ma’zûr karşılanabilir. Ya bizim câhillere ne demeli?

III- Danışma İlkesi

İslâm, şûra esâsına dayanır : «Onların işleri aralarında müşavere iledir.» (Şûra, 38).

«İşlerinde onlarla müşavere et.» (Âl-i İmrân, 159).

Bu ise, o günkü insanlar tarafından bilinmeyen bir şeydi. Peygam­berin çeldiği asırdaki arap insanı cehaletin derinliklerine dalmış, ge­rilikte ise zirveye çıkmıştı. İslâm, şûra prensibini vaz’etmekle ebedî ol­duğunu isbât etmiştir. Aynı zamanda bu prensib, onun tebdîlatsız ola­rak her asra hitâb edeceğini gösterir.

Bu itibârla İslâm, şûra prensibini umûmî çerçeveler dâhilinde vaz’ etmekle yetinmiş, cemiyetlere uygulanması gereken ikinci derecedeki kaideleri devlet adamlarına bırakmıştır. Zîrâ bu nevî kaideler zaman, mekân ve toplumların değişmesiyle değişirler. Meselâ; devlet adamı, milletin fikrini “kabile ve aşiret reisleri vasıtasıyla öğrenebileceği gibi, kabilelerin arasından seçilecek temsilciler vasıtasıyla veya muayyen va­sıflara sahip ferdlerin fikirlerini soruşturarak da öğrenebilir. İdareci­ler, en güzel görüşü seçip cemiyetin fikrini almakla mükelleftirler. An­cak esâsta olmayan bu tür teferruatla alâkalı hükümlerin, cemiyetin zarar ve ziyanına, ferdlerin ve âmme nizâmının aleyhine olmaması ge­rekir. Şûra prensibinin tatbikatıyla ilgili ana prensibleri, şeriatı vaz’eden Allah bizatihi kendisi koymuştur. Bunlarda ta’düât ve tebdîlât asla yapılamaz. Şûra prensibinde uyulacak kaidelerin en önemlilerinden bi­risi de, görüşü kabul edilmeyen azınlığın, çoğunluğa uyması ve kabul edilen fikri samîmiyyetle tatbik etmesidir. Münâkaşa hududunu aşarak azınlıkta olan kimselerin, çoğunluğun görüşünü reddetmeleri doğru de­ğildir.

«Rasûlullah’ın size emrettiği- herşeyi yapınız. Nehyettiği şeylerden de sakınınız. (Haşr, 7).

.Rasûlulîah; bu sünneti bizlere emrettiği gibi, hayatında da tatbik etmiş ve kendisinden sonra sahabeleri o’nun izinden yürümüşlerdir. Uhud gazasına gitmeden önce Kureyş’in harb için hareket ettiğini duyan Efendimiz; ashabını topladı ve onlarla düşmanı Medine’de bek­lemek, yahut da Medine dışında karşılamak hususunda istişare etti.

Rasûlullah’m görüşü, Medine’den çıkmayıp sathî müdâfaa yapmaktı. Bazı ashâb ile ibrlikte Abdullah İbn Übeyy de aynı fikirdeydiler. Ancak ekseriyeti teşkil eden yeni yetme sahabelerin isteği üzenine Efendimiz, Uhud’da savaşmayı kabul etti. Bu savaşta Peygamberimiz, ekseriyetin görüşüne uyup onu tatbik etti. İstişare yapılan meclisten kalkıp evine gitmiş, zırhım giymiş, akalüyeti ekseriyetin peşine düşürerek Medine dışında harb etmiştir.

Her ne kadar çoğunluğun görüşü kendi re’yine muhalif düşmüşse de, onu tatbîk etmekten sakınmamıştır. Halbuki hâdiseler, Peygamberin görüşünün doğru olduğunu sonradan isbât etmiştir.

Rasûlullah’m sevgili ashabı da, o’nun vefatından sonra irtidâd harblerinde aynı yolu ta’kîb etmişlerdir, tik önce çoğunluk mürtedlerle harb etmemek niyetinde olduğu halde, Ebubekir’in başında bulunduğu az bir grup, mürtedlerle muharebe etmek ve hiçbir müsamaha göster­memek karârında idiler. Uzun münâkaşalardan sonra Hz. Ebubekir’in ikna’ etmesi neticesinde, çoğunluk bu tarafa geçmişti. Kabul edilen bu görüş, infaz edilmeye başlanınca aynı görüşün muhalifi olanlar, ilk önce bu görüşü infaz etmek, canlarıyla, mallarıyla, bütün varlıklarıyla o yolda kurban olmak için çırpınanların başında yeralıyorlardı.

tşte bu mübarek yol ile, günümüzdeki demokrasilerin bozulmasını Önlemek için en keskin ilâç olan şûra prensibi yerleşmiş oluyordu. Şu­rası muhakkak ki; günümüzde demokrasiyi tatbîk eden ülkeler, şûra prensibini tatbîk edememektedirler. Bunun sebebi; münâkaşa müddeti bittikten sonra da çoğunluğun kabul ettiği fikre karşı azınlığın münâ­kaşaya devam etmesine müsamaha gösterilmesidir. Çoğunluğun karar­laştırdığı bölümlerin tatbiki esnasında, azınlığın engelleyici tavır takuı-masıdır. Hattâ kararlaştırılan şey tatbîk edildikten sonra bile, demok­ratik ülkelerde o konu ile ilgili eleştiriler devam edip gitmektedir. Esâs kaide çoğunluğun idareyi yürütmesi olduğuna göre; bu kitlenin dü­şünce ve icraatı gereken hürmeti görmemekte, çok kere alay ve iftira mevzuu olmaktadır. Acemilikle ve salâhiyetsizlikle itham edilmektedir­ler. Bazan hâkim olan çoğunluğun koyduğu kanunlar, muhalif olan azınlıklar tarafından kabul bile edilmemektedir. Neticede hâkim olan kitle, azınlığa düşmekte ve muhalif olanlar tekrar iş başına geçmekte­dirler. Bu sefer de bunlar, onlara aynı davranışları yapmaktadırlar. îşte böylece idare edenlerin görüş ve işleri, tenkîd ve alay mevzuu olur. Ten-kîdi yapan kimse, eğer onu yerinde yaparsa, şüphesiz ki çok faydalı olur. Fakat daha Önce münâkaşa edilmiş mevzuları, yeniden münâkaşa mevzuu etmek,. yapılan işlerin bozulmasına sebep olur ve şûra prensi­bine ayıtındır. Şûra prensibinin esâsı; devletin, çoğunluğun görüşüne uygun olarak idare edilmesidir. Bu, şu demektir: Milletin çoğunluğu hangi görüş üzerinde birleşirse, o görüşe uymak ve hürmek etmek ge­rekir. Azınlığın, çoğunluğa karşı bu olumsuz tavrının neticesi olarak demokratik ülkelerde devlet idarecileri, iyi iş yürütemeyen âcizler du­rumuna düşmüşlerdir. Partilere, gruplara ve politikacılara güvensizlik başlamıştır. Herkes, onlann millete hükmedip devlet işlerini idare ede­bileceklerinden şüphe etmektedir. Halk, güvenini kaybetmekte bir ba­kıma haklıdır. Zîrâ re’yini verdiği kimseler; takdir toplayan bir görüş, tenkîd mevzuu olmayan bir fikir, şüphe ve alay mevzuu olmayan bir iş ileri sürmemektedir. Bütün demokratik ülkelerde aynı halin vuku bu­luşu halkı, şûra prensibinin tatbiki imkânsız olduğu tikrine sevketmek-tedir. Bu defa şüphe ve güvensizlik, prensibi tatbik edenlerden kalkmış, prensibin kendisine dönmüştür. Bu yüzden demokratik ülkelerin bir çoğu, daha iyi olur kanâati ile diktatörlüğe .sapmışlardır.

Fakat tecrübeler isbât etmiştir ki; diktatörlük, demokrasiden daha kötü sonuçlar doğuran bir rejimdir. Çünkü dikta; ağızların kapanma­sına, fikir hürriyetinin, seçme hürriyetinin kaldırılmasına, idare eden­lerle idare edilenler arasında güvenin kalkmasına, hükümetleri isteme­dikleri halde halkın zararlı neticelere ulaşmasına sebeb olmuştur. Eğer demokrasiden dikta rejimine geçen ülkelerde, diktatörlük başarı elde edebilmişse; bu başarı sistemin değil, tecrübelerin isbât ettiği gibi mah­kûm edilenlerin, hâkimlerin şahsiyetine güveninden ve onları destek­lemelerinden doğan bir başarıdır. Dikta, zulüm rejimini arttırdıkça halkın güveni sarsılacak, bozukluk unsuru yavaş yavaş cemiyete yayı­lacak, neticede isyanlar ve ihtilâller başgösterecektir.

Gerçekten İslâm, sadece demokrasinin bozulmasını önleyen keskin bir ilâç olmayıp, milletleri diktatörlerin pençesinden kurtaran bir em­niyet subabıdır. Zîrâ İslâm; şûra prensibini nazarî olarak zihinlere yer­leştirdiği gibi, amelî olarak da tatbikat sahasına koyar. Bütün kuvvet­leri, cemiyete hizmet için seferber eder. Halkın şûraya ve idarecilere karşı güvenini artırdığı gibi, yıkıcı ve diktatörlüğe sevkedici amillerin de yolunu keser.

Şöyle de diyebiliriz : Demokratik sistem, aslında istişare ve yar­dımlaşma esâsına dayanır. Fakat kötü tatbikat neticesi, idare edilen­leri idare edenlere musallat etmiş, ferdler arasında içtimâi yardımlaş­madan eser bırakmamıştır. Dikta rejimi ise; idare edilenlerin, idare edenlere köle olmasından başka bir şey değildir. Halk; idarecileri din­lemeye, ne derlerse ona itaat etmeye mecburdur. İslâm’a gelince; o hem istişare, hem de içtimaî yardımlaşma esâsına dayanır. İslâm, bir kitleyi diğer bir kitleye musallat etmez, birini diğerine ezdirmez. Böylece de­mokrasideki iyilikleri en güzel şekliyle kapsadığı gibi, diktatörlüklerin düştüğü kötülüklere de düşmez. Her ikisinin de ayıplarından uzaktır.

İslâm; idare şeklini istişare esâsına dayamakla, beşerî sistemleri tâm onbir asır geride bırakmıştır. Ancak Batı, Fransız ihtilâlinden son­ra istişare esâsını kabul etmiştir. Amerika Birleşik Devletleri ise XVIII. asnn yarısında kavrayabilmiştir. Şûra prensibine dayalı hukuk, XIX. asırda tedvin edilmiştir. Beşerî sistemler, son asırlarda bile olsa tatbik etmeye başladıkları şûra prensibini İslâm’dan aktarmışlardır. Yoksa kendi malları değildir. İslâm ise, tâ milâdın VII. asrında cihanın ufku kapkaranlık iken şûra prensibini vaz’etmiştir.

IV- Yönetenlerin Yetkisini Sınırlandırma İlkesi

İslâm hukuku; ilk günden beri idare edenlerin yetkisini bir takım kayıtlarla sınırlayan tek sistemdir. Onların keyiflerine göre tasarruf etmelerini yasakladığı gibi, bir takım hudûdlar dâhilinde hükmetme­lerini şart koşmuştur. Devlet idarecileri bu hudûdları aşamayacakları gibi, muhalif hareket ettikleri zaman da mes’ûldürler. İslâm gelmeden önce hâkim kitle, mutlak (kayıtsız şartsız) yetkiye sahipti. Hükmeden­lerle, hükmedilenler arasındaki alâka sadece kuvvete dayanıyordu. Hâ­kim kitle, egemenlik gücünü kuvvetten alıyordu. Kudreti miktarında da sultaları vardı. Ne kadar kuvvetli olurlarsa, üstünlük sahaları da o kadar geniş oluyordu. Zayıfladıkça sulta ve üstünlükleri de kaybolu­yordu. Halk, hâkim kitleye iyi hükmettiği için değil de, daha kuvvetli olduğu için boyun eğiyordu. İdareyi elinde tutan kimse, malı veya mev­kii ile, yahut ta zorla halkı kendi yoluna çekebiliyor, halk da seslen­meden ona itaat ediyordu. İdarecinin kuvveti zayıflayıp, kendisiyle boy ölçüşenler ortaya çıktığı zamanlarda; idareci, halkı kölesi gibi kulla­nıyor, onlara tahakküm ediyordu. İdareci, sultasını kuvvetten aldığına göre, hiç bir idarecinin sultası diğerine eşit olmuyordu. Meydanda her­kesin ta’kîb edeceği belli bir sistem yoktu. Her idareci istediğini ya­pıyor, istemediğini yapmıyordu. Hiçbir kimse ona hesap soramaz, mu­rakabe edemezdi.

İslâm gelince; bütün bu kötü şartlan değiştirip insana insanca de­ğer veren, cemiyetlerin ihtiyâçlarını karşılayan yepyeni bir nizâm ge­tirdi. Artık hükmedenlerle, hükmedilenler arasındaki alâka; hükmeden­lerin kuvvetine, hükmedilenlerin zaafına değil, cemiyete faydalı olanı yapmaya dayanıyordu. Cemiyet, kendisini idare edecek, menfaatinin gereğini yapacak kimseyi kendisi seçiyordu. Hükmeden kimsenin sul­tası tahdîd edilmişti. Bu hudûdlarm dışına çıkarsa yaptığı şeyleri bâtıl sayıp, cemiyete onu azletme, yerine başkasını seçme hakkını vermişti.

İlâhî nizâm; idarecinin vazifelerini açıkça beyân etmiş, haklarını ve Ödevlerinin hududunu çizmiştir. İslâm hukukuna göre idarecinin vazifesi, dini korumak dünya işlerini yürütmek için peygambere halîfelik yapmaktır. Fıkıh ıstılahında idareciye «İmâm» adı verilir. İmamet yahutta hilâfet, fıkıhçılara göre irâde ve seçimle olur. Seçilen kimse, dahilî ve haricî âmme işlerinde milletin maslahatını düşünmek, Allah ve Rasûlünün emirlerine uygun hareket etmek mecburiyetindedir.

İslâm hukukunda imâmın yetkisi, mutlak değildir. O, istediği gibi hareket edemez, O da milletten bir ferddir. Millet onu başına seçmiş, üzerine bir yığın ödevleri yüklemiştir. Bu münâsebetle onun da millet üzerinde bir takım hakları, yüklenilen işleri yapması için yetkileri var­dır. O, bu ödevleri yerine getirir, haklarından faydalanırken, Allah’ın emirlerinin dışına çıkmamak mecburiyetindedir. Halîfe mutlaka, Al­lah’ın şu emrine uyacaktır:

«Onların arasında Allah’ın indirdikleriyle hükmet.» «Sonra seni dinden bir yol üzere görevli kıldık. Onun için sen o yola uy da, ilmi olmayanların arzu ve isteklerine uyma.»

«… Allah’ın kitabını korumaya me’mûr olmaları ve üzerine şâhid bulunmaları itibariyle hükmederlerdi…»

İmâm yahut başkan, şeriatın emirlerine uymakla mukayyed oldu­ğuna, ona uygun olarak hareket etmek mecburiyetinde bulunduğuna göre, yetkisi de sınırlanmış oluyor. Şeriatın mübâh kıldığı şeyleri yap­mak, yasakladığı şeyleri de yapmamak mecburiyetinde kalıyor. İslâm hukuku idarecilere, cemiyetten normal bir ferde tanıdığı haklan tanır. Onlara yasakladığını buna da yasaklar. O, kendi hududunu aşan bir işi yaptığı zaman ister kasdî, ister ihmalkârlıktan doğsun mes’ûldür._ İslâm, idarecilerin yaptığı işlerden dolayı mes’ûliyeti, eşyanın mantığı­na uygun olarak yürütmüştür. Hâkime hak ve vazifelerini beyân etmiş, bunların dışına çıkmamasını emretmiştir. Hâkimle diğer bir ferdin far­kı yoktur. Adalet ve eşitlik prensibinin mantıkî îcâblannın tabiî bir ne­ticesi olarak, ister kasdî olsun, ister ihmâllık neticesi olsun, cemiyetin diğer ferdleri gibi hâkimin de şeriat dışı işlerinden mes’ûl tutulması gerekir.

Devlet adamının (İmâm), milletin seçmesiyle başa geçip, Allah’ın çizdiği hudûdlar dâhilinde hareket edeceğini söylemiştir. İmâm’m mil­letin işlerini omuzlaması gerektiği gibi, halkın da ona tâat etmesi gere­kir. Ancak vazifelerini yapmayan, Allah’ın çizdiği hudûdlarm hâricine çıkan devlet adamına itaat ve boyun eğmek yoktur. İşte Allah’ın âyet­leri :

«Ey îmân edenler, Allah’a itaat edin. Rasûlullah’a ve sizden olan ülü’l-Emr’e de itaat edin. Eğer bir şeyde çekişirseniz, onu Allah’a ve Rasûlüne bırakın. Eğer Allah’a ve âhiret gününe inanıyorsanız; bu, sizin için hem hayırlı, hem de netîce bakımından en güzeldir.» (Nisa, 59).

İşte RasûTün hadîsleri:

Yaradana isyan mevzuunda hiç bir yaratığa itaat yoktur.

İtaat sadece ma’rûftadır.

Kim size Allah’a isyan etmeyi emrederse, onu ne dinleyin, ne de ona itaat edin.

Efendimizin vefatından sonra müslümanlar, Hz. Ebubekir’i halîfe seçmişlerdi. Hz. Ebubekir hilâfete seçilince şöyle der :

Ey insanlar; ben, sizin hayırlınız olmadığım halde başınıza getiril-dim. Eğer iyi idare edersem bana yardım edin, yoksa bana karşı gelin. Allah’a ve Rasûlüne itaat ettiğim müddetçe, siz de bana itaat edin. Eğer ben, Allah’a ve Rasûlüne isyan edersem bana itaat etmeyin.

Hz. Ebubekir’in öbür dünyaya göçüşünden sonra, Hattâb oğlu Ömer halîfe seçildi. Ömer de bu fikri zihinlere yerleştirmek için hutbesinde şöyle dedi:

Sanki ben ve siz, denizin ortasında şarka ve garba doğru yol alan bir gemideyiz. İnsanlar aralarından bir idareci seçerler. Eğer doğru gi­derse ona uyarlar. Sapıtırsa onu öldürürler. Hz. Talha ona sordu : Sa­pıtırsa azlederler, deseydin de olurdu. Ömer : Hayır, ölüm geride kalan­lar için daha iyi bir tenkil şeklidir, dedi.

İşte; hâkimlerin mahkûmları ezdiği, idare edenlerin idare edilen­leri sömürdüğü bir zamanda bu nizâmın getirdiği hakîkatlar. İslâm bun­ları, cemiyetin ihtiyâcı olduğu yahut cemiyet istediği için değil, tam ve ebedî bir nizâm olduğu için getirmiştir. Aynı zamanda cemiyetin sevi­yesini yükseltip terakki ettirmek için getirmiştir.

İslâm, getirdiği bu nev’i nazariyelerle hâkimin salâhiyetini takyîd, hükmedenlerle, hükmedilenler arasındaki alâkayı tâ’yîn ederek beşerî sistemleri asırlarca geride bırakmıştır. Hükmedenlerin yetkisini sınır­layan ilk beşerî hukuk sistemi, İslâm’dan tâm onbir asır sonra İngiliz anayasası olmuştur. Daha sonra XVIII. asrın sonlarında Fransız İhtila­liyle birlikte bu prensib her tarafa yayılmıştır.[7]

41 — Ey peygamber, ağızlarıyla inandık dedikleri hal­de kalbleriyle inanmayanlardan, yahûdîlerden, yalana ku­lak verenler ve sana gelmeyen başka bir kavmin sözünü dinleyenlerden küfre koşanlar.seni üzmesin. Sözlerin yer­lerini değiştirirler de; size bu verilirse alın, verilmezse ka­çının, derler Allah kimin de fitneye düşmesini isterse; onun için senin Allah’a karşı Ijiçbir şeye gücün yetmez. İşte onlar, Allah’ın kalblerini temizlemek istemediği kim­selerdir. Dünyada rüsvâylık, onlaradır. Ve onlar için âhi-rette büyük bir azâb vardır.

42 — Yalana kulak verici, haramı yeyicidirler. Sana gelirlerse; ister aralarında hükmet, ister onlardan yüz çe­vir. Eğer onlardan yüz çevirirsen; sana hiçbir zarar vere­mezler. Şayet hükmedersen de, aralarında adaletle hük­met. Çünkü Allah, âdil olanları sever.

43 — Nasıl seni hakem ta’yîn ediyorlar? Halbuki Tev­rat yanlarmdadır. Onda Allah’ın hükmü vardır. Hem bun­dan sonra yüz çevirirler. Onlar inanıcı değillerdir.

44 — Doğrusu Tevrat’ı Biz indirdik. Onda hidâyet ve nûr vardır. Kendilerini Allah’a teslim etmiş peygamber­ler, yahûdüere onunla, Rabb’a kul olanlarla bilginler de Allah’ın kitabından elde mahfuz kalanla hükmederlerdi. Ve ona şâhid idiler. İnsanlardan korkmayın da Ben’den korkun. Ve âyetlerimi az bir değerle değiştirmeyin. Kim de Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse; işte onlar, kâfirle­rin kendileridir.

Münafıklar ve Yahudiler

Bu âyet-i kerîme’ler Allah’a ve Rasûlüne Matın dışına çıkıp, kü­fürde koşuşan ve kendi görüşlerini, Allah’ın hükümlerinden öne alan kimseler hakkında nazil olmuştur, «Onlar ki, «ağızlarıyla inandık de­dikleri halde, kalbleriyle inanmayanlardır.» Dilleriyle mü’min olduk­larını izhâr ederler, ama kalbleri îmândan uzak ve bomboştur. Bunlar münafıklardır. Ayrıca «Yahudilerden» İslâm düşmanları da vardır. Bunların hepsi yalana kulak verirler. Ona koşup etkilenirler. «Sana gelmeyen başka bir kavmin sözünü» dinlerler. Senin meclisinde bulun­mayanlara uyarlar. Denildi ki; bundan maksad, onlar senin yanında sözü dinler ve yanında bulunmayan düşmanlarının yanma vardıkları zaman bu sözü yasaklarlar, demektir. «Sözlerin yerlerini değiştirirler.» Te’vîle gelmeyecek şekilde anlatırlar. «Size bu verilirse alın, verilmez­se kaçının, derler.»

Denildi ki; bu âyet, birini öldüren Yahudi topluluğu hakkında nâr zil olmuştur. Onlar dediler ki; gelin, biz Muhammed’in hükmüne baş­vuralım. Eğer bize diyet hükmü verirse söylediğini tutalım, eğer kı­sas hükmü verirse onu dinlemeyelim.

Sahîh olan şudur : Bu âyet, zina eden iki Yahudi hakkında nazil olmuştur. Yahudiler, kendi elleriyle Allah’ın kitabını değiştirmişler ve evli kişilerin recmedilmesi emrini te’vîl ve tahrif ederek, yüz sopa ve yüzü karaya boyayıp ters-yüz olarak merkebe bindirme şekline çevir­mişlerdi. Hz. Peygamberin Medine’ye hicretinden sonra, bu vak’a cere­yan edince, kendi aralarında dediler ki; gelin, Hz. Muhammed’in hük­müne başvuralım. Eğer sopa ve yüzü siyaha boyama hükmü verirse, onu alalım. Ve Allah ile kendi aramızda hüccet kılalım. Allah’ın pey­gamberlerinden bir peygamber, bizim aramızda böylece hüküm vermiş olur. Eğer recm karârı verirse, o’na uymayalım. Hadîs-i şeriflerde böyle vârid olur. Nitekim Mâlik, Nâfi’ kanalıyla Abdullah İbn Ömer’­den nakleder ki; o, şöyle demiş : Yahudiler, Hz. peygambere geldiler ve kendilerinden bir kadınla bir erkeğin zina ettiğini söylediler. Rasû-lullah (s.a.) onlara Tevrat’ta recm konusunda ne görüyorsunuz? diye sordu. Onlar; biz, zina edenleri sopalatırız, dediler. Abdullah İbn Se­lâm dedi ki: Yalan söylersiniz, Tevrat’ta recm vardır. Tevrat’ı getir­diler, ortaya yaydılar. Birisi elini recm bölümünün üzerine koydu. Bö­lümün öncesini ve sonrasını okudu. Abdullah İbn Selâm dedi ki: Elini kaldır. O elini, kaldırdı, görüldü ki; bu kısımda recmle ilgili bölüm bu­lunmaktadır. Yahudiler; Muhammed doğru söyler. Tevrat’ta recm bö­lümü vardır, dediler. Rasûlullıh (s.a.) onlara emretti ve zina eien ki­şiyi recmettirdi. Ben, adamın kadının üzerine eğilip, ona taş değmesin­den korumaya çalıştığını gördüm. Bu hadîsi, Buhârî ve Müslim tahrîc etmişlerdir. Ancak lafız Buhârî’nindir. Buhârî’nin bir başka ifâdesinde ise metin şöyledir : Hz. Peygamber Yahudilere : Zina edenlere ne ya­parsınız? diye sordu. Onlar, yüzlerini karaya boyar ve rezîl ederiz, de­diler. Rasûlullah (s.a.); eğer doğru söylerseniz, Tevrat’ı getirin de size okuyayım, dedi. Onlar Tevrat’ı getirdiler. Ve şaşı olan beğendikleri bir adama; oku, dediler. Adam Tevrat’ı okudu. Nihayet bir noktaya gelince, elini üzerine koydu. Rasûlulah; elini kaldır, dedi. Adam kaldırdı ve görüldü ki; burada “recm emri vardır. Adam dedi ki; ey Muhammed, bu­rada recm bölümü bulunmaktadır. Ancak biz, onu kendi aramızda giz­leriz. Rasûlullah emretti ve zina edenlerin her ikisi de recmedildi. Müs­lim’in ifâdesi de şöyledir : Rasûlullah (s.a.) a zina eden erkek ve kadın iki Yahudi getirildi. Hz. Peygamber; Yahudilerin yanına gelerek dedi ki; Sizin Tevrat’ta zina eden hakkında ne görüyorsunuz? Onlar; ikisinin de yüzlerini karalar, merkebin üzerine ters bindirir ve gezdiririz, dediler. Hz. Peygamber; eğer doğru söylerseniz, getirin Tevrat’ı da onu size oku­yayım, buyurdu. Tevrat getirildi ve okundu. Recm bölümüne gelince; Tevrat’ı okuyan delikanlı elini recmle ilgili kısmın üzerine koydu ve bu bolümün başını ve sonunu okudu. Bu sırada Hz. Peygamberle beraber bulunan Abdullah İbn Selâm dedi ki: Ya Rasûlullah, emir buyur da, elini kaldırsın. Delikanlı elini kaldırdı ve bir de görüldü ki; altında recm bölümü bulunmaktadır. Rasûlullah (s.a.) emir verdi ve her iki Yahûdî de recmedildi. Abdullah İbn Ömer der ki: Ben, o iki Yahûdîyi recme-denler arasında bulunuyordum. Kendisini taştan koruduğunu görmüş­tüm.

Ebu Dâvûd der ki: Bize Ahmed İbn Saîd el-Hernedânî… Abdullah İbn Ömer’den nakletti ki; o, şöyle demiş : Yahudilerden bir topluluk gelip Hz. Peygamberi Kûff (Medine’de bir vâdî) e çağırdılar. Hz. Pey­gamber onların mektebinin bulunduğu yere gelince; dediler ki; Ey Ebu’l-Kâsım, bizden bir erkek bir kadınla zina etti Sen aralarında hü­küm ver. Abdullah İbn Ömer der ki: Hz. Peygambere bir minder koy­dular. Üzerine oturdu. Sonra, bana Tevrat’ı getirin, dedi. Onlar Tevrat’ı getirdiler. Minderi altından kaldırarak üzerine Tevrat’ı koydu. Sana ve seni indirene îmân ettim, dedi. Sonra devamla, içinizden en bilginini­zi getirin, dedi. Genç bir delikanlı getirdiler… (Sonra Mâlik’in Nâfi’den naklettiği yukardaki hadîsi zikreder.)

Zührî de der ki: Müzeyne kabilesinden ilim peşinde koşup onu mu­hafaza eden bir adamdan işittim ki; o, şöyle dedi: Biz İbn el-Müsey-yeb’in yanında idik. O, Ebu Hüreyre’nin şöyle dediğini nakletti: Yahû-.dîlerden bir adam bir kadmla zina etti. Kendi aralarında dediler ki: Şu peygambere gidelim. Doğrusu o, işleri hafifletmek üzere gönderil­miş bir peygamberdir. Eğer bize recm’in dışında bir fetva verirse, kabul ederiz ve o’nun sözünü Allah katında hüccet sayarız. Ve deriz ki: Senin peygamberlerinden bir peygamber, bize böyle fetva verdi. Ebu Hüreyre (r.a.) der ki: Hz. Peygamber ashâbıyla mecliste otururken, gelip dediler ki: Ey Ebu’l-Kâsım, zina eden kadın ve erkek hakkında ne dersin? Rasû-lullah (s.a.) onların öğrenim gördükleri eve kadar geldi. Ve kapıya di­kilerek buyurdu ki: Ben size Tevrat’ı Hz. Musa’ya indiren Allah adına yemîn ettiririm ki, evli olup da zina eden kişi hakkında Tevrat’ta nasıl bir hüküm görürsünüz? Onlar; yüzü karartılır, bir merkebe ters bindi­rilir ve sopa vurulur, dediler. Ancak içlerinden bir genç susuyordu. Ra-sûlullah (s.a.) onun sustuğunu görünce; sorusunda ısrar etti. O; sen bize yeminde ısrar ettiğin için söyleyeyim. Biz de Tevrat’ta recm hük­münü bulmaktayız, dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber, Allah’ın em­rini hafifletmenizin sebebi nedir? diye sordu. O da şöyle dedi: Bizim krallarımızdan bir kralın yakını zina etti. Kral onu recmetmedi. Sonra onu ta’kîben halktan bir adam zina etti. Kral, onu recmetmek istedi. Kavmi ona engel olarak dediler ki: Senin adamın getirilip recmedilin-ceye kadar, biz arkadaşlarımızı recmettirmeyiz. Böylece aralarında bu ceza konusunda anlaşma yaptılar. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Ben Tevrat’ta olan şekilde hükmederim. Emretti ve o iki Yahudi recmedildi. Zührî der ki: Bize ulaştığına göre; bu âyet, o iki Yahûdî hakkında nazil olmuştur. «Doğrusu, Tevrat’ı biz indirdik. Onda hidâyet ve nûr vardır. Kendilerini Allah’a teslim etmiş peygamberler, Yahudiler, onunla Rabba kul olanlardan bilginler de Allah’ın kitabında elde mahfuz kalanla hük­mederlerdi. Ve ona şâhid idiler.» Hz. Peygamber de bu peygamberler ara­sında yer almaktadır. Bu hadîsi İmâm Ahmed, Ebu Dâvûd ve İbn Cerîr rivayet etmişlerdir.

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Ebu Muâvjye… Berâ İbn Âzib’ten nakletti ki; o, şöyle demiş: Hz. Peygamber, yüzü boyanmış ve sopalanmış bir yahûdîye rast geldi. Yahudileri çağırıp dedi ki: Siz ki­tabınızda zina haddinin böyle olduğunu mu görüyorsunuz? Onlar, evet dediler. Hz. Peygamber, onların bilginlerinden birini çağırıp dedi ki: Tevrat’ı Hz. Musa’ya indirmiş olan Allah adına sizi davet ederim, kita­bınızda zina haddini böyle mi görüyorsunuz? Onlar; hayır, Allah’a an-dolsun, eğer sen yemîn ettirmeseydin, sana bunu bildirmezdik, bizim kitabımızda zina haddi recmdir, dediler. Ancak soyluların arasında zina çoğaldı. Bizim aramızdan soylu birisi zina ederse onu bırakır, zayıf birisi zina ederse ona had tatbik ederdik. Sonra dedik ki; geliniz, hem soyluya, hem sıradan kişilere uygulanacak bir esâs üzerinde birleşelim. Neticede yüzü karartıp, sopa vurmak konusunda karâra vardık. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Allah’ım, Senin emrini öldürenlere karşı onu yeniden di^ rilten ilk kişi ben olacağım. Sonra emir verdi ve o Yahûdî recmedildi. Berâ İbn Âzib der ki: Allah Teâlâ, bunun üzerine yukardaki âyeti in­dirdi. Onlar diyorlardı ki: Muhammed’e varın. Eğer size sopa ve yüz ka­rartma hükmü verirse, uygulayın. Ama recm hükmü verirse, uygula­maktan kaçının. Âyetin devamındaki «Kim de Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse; işte onlar, kâfirlerdir» kavli Yahudiler hakkındadır. «Kim de Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse; işte onlar, zâlimlerdir.» kavli, yine Yahudiler, hakkındadır. «Kim Allah’ın indirdikleriyle hükmet­mezse; işte onlar fâşıklardır.» kavli de bütünüyle kâfirleri içine alır. Bu hadîsin tahrîci konusunda Müslim tek kalmıştır. Aynı hadisi Müs­lim, Ebu Dâvûd, Neseî, İbn Mâce değişik yollarla A’meş’ten rivayet ederler.

İmâm Ebu Bekr Abdullah İbn Zübeyr el-Humeydî Müsned’inde der ki: Bize Süfyân İbn Uyeyne, Câbir İbn Abdullah’tan nakletti ki; o, şöyle demiş : Fedek halkından bir kişi, zina etmişti. Fedek halkı Medine’deki Yahudilere haber göndererek, bu durumu Hz. Muhammed’e sormalarını İstediler ve dediler ki: Eğer size sopa vurmayı emrederse, onu kabul edin, recm’i emrederse bunu kabul etmeyin. Bu durumu Hz. Peygambere sorduklannda; Rasûlullah (s.a.) şöyle dedi: Aranızdan en iyi bilgin olan iki kişiyi bana gönderin. Şaşı bir adam olan İbn Sûriyâ ile bir başka kişi Hz. Peygamberin yanına geldi. Hz. Peygamber onlara dedi ki: Siz, kavminizin en bilginleri misiniz? Onlar; evet, kavmimiz bizi bu hususta gönderdi, dediler. Rasûlullah (s.a.) onlara şöyle dedi: Sizin yanınızda Allah’ın hükmünü ihtiva eden Tevrat bulunuyor mu? Onlar evet, dediler. Hz. Peygamber buyurdu ki: Ben size, İsrâiloğul-larına denizi yaran ve üzerinize gölgelik olarak bulut gönderen, sizi Firavun’un hanedanından kurtaran ve size bıldırcın eti ile kudret hel­vasını indiren zât adına sorarım. Siz, Tevrat’ta recm konusunda neler görüyorsunuz? Onlar, birbirlerine dönerek böyle bir soruyla karşılaşmadik, dediler ve devam ettiler: Biz bakarak, öperek, sarılarak zina edene tekrar tekrar bakmayı gerekli buluruz. Eğer dört şâhid şahadet ederse, tekrar tekrar bu işe tevessül ettiklerini gördüklerini söylerse ve sürme çöpünün sürmedânlığa girdiğine şehâdet ederlerse recmederiz. Rasûlullah (s.a.); işte hüküm budur, dedi ve emir verdi, o kişiler recme-dildiler. Bunun üzerine işbu âyet-i kerîme nazil oldu. Bu hadîsi Ebu Dâvûd ve İbn Mâce, Mücâhid kanalıyla rivayet etmişlerdir.

Ebu Davud’un lafzı da şöyledir : Câbir der ki: Yahudiler, zina eden bir erkek ve kadını Hz. Peygambere getirdiler. Rasûlullah (s.a.) buyur­du ki: Bana içinizden en bilgin iki kişi getirin. Onlar da Sûriyâ’nın iki oğlunu getirdiler. Rasûlullah (s.a.) onlara dedi ki: Allah adına söy­leyin, bu iki adamın Tevrat’ta durumu nasıldır? Onlar dediler ki; Tev­rat’ta dört şâhid erkeğin erkeklik uzvunu, kadının dişilik uzvunda gö­rürler ve sürme çöpünün sürmedânlığa girişi gibi girdiğini gördüklerine şehâdet ederlerse; o kişinin recmedileceği hükmü vardır. Rasûlullah (s.a.) buyurdu : Öyleyse sizi, bu iki kişiyi recmetmekten alıkoyan şey nedir? Onlar : Hükümdarımız bize öldürmeyi yasakladı, dediler. Rasû­lullah (s.a.) şâhidleri çağırdı, üç şâhid erkeğin erkeklik organını, ka­dının dişilik organında sürme çöpünün sürmedânlığa girişi gibi oldu­ğunu gördüklerine şehâdet ettiler. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.) da ikisinin recmedilmesini emretti. Ebu Dâvûd bu hadîsi ayrıca mürsel olarak Şa’bî ve İbrahim en-Nehaî’den nakleder. Ancak orada şâhidleri çağırdı, onlar da şehâdet ettiler, ifâdesi yoktur.

Bu hadîsler delâlet ediyor ki; Hz. Peygamber Tevrat’ın hükmüne muvafakat ederek, onlar hakkında karâr vermiştir. Ancak bu, onların inandığının sıhhatine delil olarak kullanılamaz. Çünkü Yahudiler, şüp­hesiz ki şerîat-i Muhammediye’ye uymak ile emrolunmuşlardır. Hz. Pey­gamber, Azız ve Celîl olan Allah’tan aldığı özel bir vahy ile böyle yap­mıştır. Onlara sorması ise; kendi ellerindeki kitabın hükmünü kabul­lenmelerini ortaya koymak ve neden bu hükmü gizleyip inkâr ettik­lerini, uzun asırlar boyunca onunla amel etmediklerini belirtmek için­dir. Onlar, Tevrat’ta bulunan emirlerin aksini yaptıkları ve ellerinde bulunan kitabın hükmünü yalanlayıp küfürde direttikleri için sapıtmış-lardır. RasıUullah (s.a.) in hükmüne başvurmaları ise sadece onu kendi görüşlerine uydurmak, arzu ve heveslerine tâbi kılmak içindir. Yoksa Hz. Peygamberin vereceği hükmün doğruluğuna inandıklarından de­ğildir. Bunun için onlar; sopa ve yüz karartma cezası verirse alın, ver­mezse kaçının, diyorlardı. Buna mukabil Allah Teâlâ da, «Allah kimin de şüpheye düşmesini isterse; bunun için senin Allah’a karşı hiçbir şeye gücün yetmez. İşte onlar, Allah’ın kalblerini temizlemek istemediği kimselerdir. Dünyada rüsvâylık onlaradır. Ve onlar için âhirette büyük bir azâb vardır.» buyuruyor. Onlar yalana kulak verici, haramı yeyicitürler. İbn Mes’ûd ve başkalarının söylediklerine göre; buradaki haram­dan maksad, rüşvettir. Bu niteliklere sahib olanların kalbini Allah nasıl temizler? Onların duasını nasıl kabul eder?

Bilâhere Allah Teâlâ, Rasûlüne buyuruyor ki: «Sana gelirlerse» Yani senin hükmüne başvururlarsa. «İster aralarında hükmet, ister onlardan yüzçevir. Eğer onlardan yüz çevirirsen; sana hiçbir zarar ve­remezler. Yani senin; onların arasında hüküm verme zorunluluğun yoktur. Çünkü onlar, senin hükmüne başvurmakla hakka uymayı arzu etmemektedirler. Aksine kendi arzularına seni uydurmak istemektedir­ler. İbn Abbâs, Mücâhid, İkrime, Hasan, Katâde, Süddî, Zeyd İbn Eş­lem, Atâ el-Horasânî derler ki: Bu âyet-i kerîme, «Onların aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet.» âyetiyle neshedilmiştir.

«Şayet hükmedersen de aralarında adaletle hükmet.» Onlar, ada­letten ayrılan zâlimler güruhu olsalar da, sen yine hak ve adaletle hük­met. «Çünkü Allah, âdil olanları sever.»

Ayrıca Allah Teâlâ; onların sapık kıstaslarını ve bozuk görüşlerini reddediyor. Ellerinde bulunan ve sürekli uymakla me’mûr olduklarım iddia ettikleri kitabın sahîh hükümlerini terkedip onun dışında hüküm­lere baş vurarak; kendilerinin de lüzumuna inanmadıkları ve bâtıl ol­duğunu kabul ettikleri hükümlere uymalarını aleyhlerinde delil olarak getiriyor ve şöyle buyuruyor : «Nasıl seni hakem ta’yîn ediyorlar? Hal­buki Tevrat yanlarındadır. Onda Allah’ın hükmü vardır. Hem bundan sonra yüz çevirirler. Onlar inanıcı değillerdir.» Ardından da kulu ve Rasûlü îmrân oğlu Musa’ya indirmiş olduğu Tevrat’ı överek buyuruyor ki: «Doğrusu Tevrat’ı Biz indirdik. Onda hidâyet ve nûr vardır. Kendi­lerini Allah’a teslim etmiş peygamberler, yahûdîler» onun hükmünün dışına çıkmaz, onu tahrif edip değiştirmezler. «Rabba kul olanlarla, bil­ginler de…» Bilgin kullarından Rabba kul olanlar, onunla «Allah’ın kita­bından elde mahfuz kalanla hükmederler.» Uygulayıp amel etmekle emrolunduklan Allah’ın kitabından kendilerine emânet edilenleri ye­rine getirirler. «Ve ona şâhid idiler. İnsanlardan korkmayın da Benden korkun. Ve âyetlerimi az bir değerle değiştirmeyin. Kim de Allah’ın in-dirdiğiyle hükmetmezse; işte onlar, kâfirlerin kendileridir.» Bu konuda iki farklı görüş vardır. Bunları aşağıda açıklayacağız :

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize İbrahim İbn Abbâs… Ab­dullah İbn Abbâs’tan nakletti ki; o, «Kim de Allah’ın indirdiğiyle hük­metmezse; işte onlar, kâfirlerin kendileridir.», «İşte onlar, zâlimlerin kendileridir.», «İşte onlar, fâşıkların kendileridir.» âyetlerinin, yahûdî-lerden iki taife hakkında indirilmiş olduğunu söyler. Şöyle ki; bu iki gruptan birisi, câhiliyet devrinde diğerini yenmişti. Nihayet, yenenlerin yenilenlerden öldürdükleri her kişiye karşılık elli vesak (bir vesak yak­laşık 200 kg.) diyet ödemek ve yenilenlerin yenenlerden öldürdükleri her ölüye karşılık yüz vesak diyet ödemek üzere anlaşıp sulh yaptılar. Rasûlullah (s.a.) Medine’ye gelinceye kadar böylece devam etti. Rasû-lullah Medine’ye gelince, her iki kabileyi de yenmiş ve onların hâkim olmasına müsâade etmemişti. Sonra sulh yapmıştı. Bu sırada yenilen kavimden bir kişi; yenenlerden bir kişiyi öldürdü. Yenen kavim, yenilen kavme yüz vesak diyet gönder, diye haber yolladı. Yenilenler dediler ki; bu dinleri bir, soyları bir ve ülkeleri bir olan iki kabile arasında bir kısmının diyetinin diğer kısmının yarısı olması olacak şey mi? Biz; bu ayrıcalığı size, haksızlığınız neticesinde vermek zorunda kalmıştık. An­cak Muhammed Medine’ye geldiğine göre, bunu size vermeyiz, dediler. Az kalsın aralarında harb başlayacaktı. Sonra Rasûlullah (s.a.) ı ara­larında hakem yapmak üzere anlaştılar. Yenen kavim toplanarak kendi aralarında şöyle konuştu: Allah’a andolsun ki, Muhammed (s.a.) bize onların verdiğinin bir katını verecek değildir. Onlar doğru söylerler. Bas­kımız ve zulmümüz sebebiyle bunu bize vermek zorunda kaldılar. Öy­leyse Muhammed’e hile yapalım. Biriniz ona görüşünü sorsun. Eğer di­lediğimizi verirse; onu aranızda hakem yaparsınız. Eğer istediğimizi ver­mezse; ondan kaçınır ve hakem yapmazsınız, dediler. Münafıklardan bir kitleyi hile ile Rasûlullah (s.a.) in görüşünü öğrenmek üzere gön­derdiler. Onlar, Hz. Peygamberin yanma gelince; Allah Teâlâ, Rasûlul­lah (s.a.) a onların durumunu bildirdi ve bu âyet-i kerîme nazil oldu. Allah bu âyet-i kerîme’yle onları kasdetmişti. Bu hadîsi Ebu Dâvûd, Ebu Zenâd’m, babasından naklettiği şekilde rivayet eder.

Ebu Ca’fer İbn Cerîr Taberî der ki: Bize Hennâd ve Ebu Küreyb… Abdullah İbn Abbâs’tan naklettiler ki; Mâide süresindeki bu âyetler, Benu Nadir ile Benu Kurayza arasında vâki’ olan bir diyet harbi üze­rine nazil olmuştur. Şöyle ki; Benu Nadîr’in ölüleri değerli sayılır ve onlar için tâm diyet ödenirdi. Benu Kurayza’nın ölüsü için ise yarım di­yet Ödenirdi. Bu hususta Hz. Peygamberin hükmüne başvurdular. Allah Teâlâ da onlar hakkında bu âyet-i kerîme’yi inzal buyurdu. Rasûlullah (s.a.), bu konuda onları gerçeğe sevkederek diyetlerinin eksik olduğunu bildirdi. Bunların hangisinin doğru olduğunu en iyi Allah bilir. Bu ri­vayeti İmâm Ahmed, Ebu Dâvûd ve Neseî, İshâk’m hadîsinden nakle­derler. Sonra İbn Cerîr Taberî der ki: Bize Ebu Küreyb… Abdullah İbn Abbâs’tan nakletti ki; bunlar, Kurayza ve Nadîr oğullarıydı. Nadir oğulları daha üstün olduklarından Kurayza oğullarından bir kişi, Na­dîr oğullarından birini öldürecek olursa; buna mukabil o da Ölürdü. Nadîr oğullarından birisi, Kurayza oğullarından birisini öldürecek olur­sa; diyet olarak yüz vesak hurma verirdi. Hz. Peygamber Medine’ye gel­diğinde Nadir oğullarından bir kişi, Kurayza oğullarından birini öl­dürdü. Onlar da bizim hakimizi verin, dediler. Karşı tarafa aramızda Allah’ın Rasûlünü hakem yapalım, dediler. Bunun üzerine ((Şayet hük­medersen de aralarında adaletle hükmet.» âyeti nazil oldu. Bu hadîsi Ebu Dâvûd, Neseî, İbn Hibbân ve Hâkim; Ubeydullah İbn Musa’dan naklederler. Katâde, Mukâtil İbn Hayyân ve İbn Zeyd ile bir başkası da böyle demişlerdir. Avfî de Abdullah İbn Abbâs’tan. nakleder ki; bu âyet­ler, zina eden iki yahûdî hakkında nazil olmuştur. Bu konudaki hadîsler yukarda geçti. Ancak her iki sebebin aynı anda birleşmiş olması ihtimâli de vardır. Bu âyetlerin her iki sebep üzerine nazil olması muhtemeldir. En iyisini Allah bilir. Bunun için âyetin devamında : «Orada onlara yazdık ki; muhakkak cana can, göze göz…» Duyurulmaktadır. Bu da âyetin nüzul sebebinin, kısas meselesi olduğunu takviye etmektedir. En iyisini Allah Sübhânehu ve Teâlâ bilir.

«Kim de Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse; işte onlar, kâfirlerin kendileridir.» Berâ İbn Âzib, Huzeyfe İbn Yemmân, Abdullah İbn Abbâs, Ebu Micıez, Ebu Recâ, İkrime, Ubeydullah, Hasan el-Basrî ve diğerleri derler ki: Bu âyet, ehl-i kitâb hakkında nazil olmuştur. Ayrıca Hasan el-Basrî; bu, bizim üzerimize de vâcibtir, diye ekler. Abdürrezzâk Süf-yân es-Sevrî kanalıyla İbrahim’den nakleder ki; o, bu âyetlerin İsrâil-oğulları hakkında nazil olduğunu söylemiş ve aynı hususların bu üm­met için de geçerli olduğunu bildirmiştir. Bunu İbn Cerîr de rivayet der.

Ayrıca İbn Cerîr der ki: Bize Ya’kûb… Alkame ve Mes’ûd’dan nak­letti ki; onlar, Abdullah İbn Mes’ûd’a rüşveti sormuşlar. O da; haram­dır, demiş. Onlar, hüküm konusunda ne dersin? dediklerinde; o, küfür­dür, demiş ve arkasından : «Kim de Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse; işte onlar, kâfirlerin kendileridir.» âyetini okumuş. Süddî der ki: Bu âyetten maksad şudur: Kim de indirdiğim hükümle hükmetmez, ka-sıdlı olarak onu terkeder ve bilerek çiğnerse, o kâfirlerdendir.

Ali İbn Ebu Talha, Abdullah İbn Abbâs’tan nakleder ki; o, bu âyet konusunda şöyle demiştir : Kim Allah’ın indirdiklerini inkâr ederse, kâfir olur. Kim de kabul edip hükmetmezse, zâlim ve fâsık olur. îbn Cerîr Taberî, bu rivayeti nakletmiştir. Sonra da bu âyetten, ehl-i kitâb’ın veya kitâbta İndirilen hükmü inkâr edenlerin kasdedildiği görüşünü tercih etmiştir. Abdürrezzâk, Sevrî kanalıyla Zekerriyyâ’dan, o da Şa’bî’den nakleder ki: «Kim de Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse» âyeti müs-lünıanlar için indirilmiştir.

İbn Cerîr der ki: Bize İbn el-Müsennâ… Şa’bî’den nakletti ki; «Kim de Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse; işte onlar, kâfirlerin kendileri­dir.» âyeti müslümanlar hakkındadır. «Kim de Allah’ın indirdiğiyle hük­metmezse; işte onlar, zâlimlerin kendileridir.» âyeti yahûdîler hakkın­dadır. «Kim de Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse; işte onlar, fasıkların kendileridir.» âyeti de hıristiyanlar hakkında nazil olmuştur. Hüseyin ve Sevrî de Zekeriyyâ kanalıyla Şa’bî’den aynı rivayeti nakletmişlerdir. Ayrıca Abdürrezzâk der ki: Bize Ma’mer… Tâvûs’tan nakletti ki; İbn Abbâs’a bu âyet sorulduğunda; bu küfürdür, demiş. İbn Tâvûs baba­sından naklen der ki: Ancak bu; Allah’ı, melekleri, kitablan ve pey­gamberleri inkâr anlamındaki küfür gibi değildir. Sevrî, İbn Cüreyc kanalıyla Atâ’dan nakleder ki; o, şöyle demiş : Küfürden öte küfür, zulümden öte zulüm, fısktan öte fâsıklıktır. Bunu İbn Cerir Taberî nak­leder. Vekî de… Tâvûs’tan nakleder ki; buradaki küfür, dinden çıkaran küfür değildir, demiştir. İbn Ebu Hatim der ki; Bize Muhammed İbn Ab­dullah… İbn Abbâs’tan nakletti ki; o, bu âyetteki küfrün gidilen küfür (yolu) olmadığını söylemiştir. Hâkim de Müstedrek’inde, Süfyân îbn Uyeyne’den bu hadîsi nakleder ve; Buhârî ve Müslim’in şartlarına göre sahihtir, ancak tahrîc etmemişlerdir, der.[8]

İzahı

Abd İbn Humeyd ve diğerleri Abdullah İbn Ömer’den naklederler ki: Rasûlullah. (s.a.) şöyle buyurmuş : Kişi için ateş suht (haram) dan biten her etten daha iyidir. Denildi ki, ey Allah’ın Rasûlü suht nedir? Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki; hüküm verirken rüşvet yemektir. Ab­dürrezzâk, Câbir îbn Abdullah’dan nakleder ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur : Emirlere verilen hediyeler suhttur. İbn Münzir, Mesrûk’-dan nakleder ki; o, ben Hattâb oğlu Ömer’e şöyle dedim : Hüküm verir­ken rüşvet yemek Suht mudur? O, hayır küfürdür, dedi. Suht, kişinin devlet katında makam ve mertebesi bulunup da bir başka şahsın devlet katında işi olduğu zaman, hediye almadan o kişinin işini görmemesidir. Abd İbn Humeyd Hz. Ali (Kerremallahü vechehu) den nakleder ki; ona, suht nedir? diye sorulduğunda; o, rüşvet almaktır, demiş. Kendi­sine hüküm verirken rüşvet nedir denildiğinde bu, küfürdür demiş…

Şu günlerde rüşvet işinin yaygınlaşması nedeniyle efendimiz haz­retleri —Allah’ın yaratıklar üzerindeki gölgesi, hakikat, şeriat, kanun ve nizâmının müceddidi— Sultan Mahmud Han-ı Adlî —Allah’ın sürekli emniyet sının içinde bulunsun— rüşvetle ilgili bir karâr çıkardı. Biniki-yüzellidört senesinde rüşvet verenin ve alanın en ağır biçimde sorumlu tutulmasını emretti. Hediyenin sınırını ta’yîn ederek bugün pek çok emirlerin yaptığı gibi rüşvet derecesine ulaşmasını yasakladı.[9]

Allah’ın hükmünden başka hükümleri uygulamaları nedeniyle on­lar kâfirlerdir. Bu sebeple Allah Teâlâ, onları kâfirler, zâlimler ve fâsık-lar olarak nitelemiştir. Onların küfürleri Allah’ın hükmünü inkâr etmeleri nedeniyledir. Zulümleri ise Allah’ın hükmünün hilâfına hüküm ver­meleri nedeniyledir. Fasıklıklanna gelince; bu, Allah’ın hükmünün dı­şına çıkmış olmaları nedeniyledir. Bu üç nitelikten herbirinin kendi du­rumları itibariyle Allah’ın hükmünden uzaklaşma durumuna eklenme­leri de mümkündür. Herbiri kendi durumuna göre bir grubun da ola­bilir. Nitekim buradaki kâfirlerdir hükmünün müslümanlara, zâlim­lerdir hükmünün yahûdîlere, fâsıklardır hükmünün de hıristiyanlara ait olduğu söylenmiştir.[10]

45 — Orada onlara yazdık ki: Muhakkak cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diştir. Yarala­malara kısas vardır. Kim de hakkından vazgeçerse; o ken­disi için keffârettir.- Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmet­mezse işte onlar; zâlimlerin kendileridir.

Kısas Hükmü Tevrat’ta da Vardır

Bu âyet-i kerîme de; Yahudilerin ihtar ve uyarıya ma’rûz kaldığı âyetlerden biridir. Çünkü onların yanındaki Tevrat’ın metninde, cana can olduğu yazılıdır. Ancak onlar, kasıdlı olarak ve inâdla Tevrat’ın hükmüne muhalefet etmektedirler. Nadîr oğullarından olanlar, Kurayza oğullarından olana bu hükmü uygularken; Kurayza oğullarından olan­lar, Nadîr oğullarından olanlara uygulamazlardı. Bunun yerine diyet öderlerdi. Nitekim zina eden evli kişinin recmedilmesi konusunda mev-tûd olan Tevrat’ın hükmüne muhalefet etmişler ve recm’i değiştirerek sopa, yüzü boyama ve halka teşhir şekline dönüştürmüşlerdi. Bu sebeple orada «Kim de Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse; işte onlar, kâfirlerin kendileridir.» Duyurulmuştur. Çünkü orada kasd ve inâdla Allah’ın hük­münü inkâr sözkonusu idi. Burada ise «İşte onlar, zâlimlerin kendile­ridir.» buyurulmaktadır. Çünkü Allah’ın herkes arasında eşitlik ve ada­letle uyulması gereken emrine karşı çıkmışlar, zâlime karşı mazluma insaflı davranmamışlardır. Böylece Allah’ın buyruğuna aykırı olarak zulmetmişler ve birbirlerine tecâvüz etmişlerdir.

İmâm Ahmed tbn Hanbel der ki: Bize Yahya İbn Âdem… Enes îbn Mâlik’ten nakletti ki; Rasûlullah (s.a.), bu âyeti şu şekilde okumuştur ;

Ebu Dâvûd, Tirmizî ve Hâkim de Müstedrek’inde Abdullah İbn Mü-bârek’in hadîsinden böylece rivayet ederler. Tirmizî; bu hadîs hasen’dir, garîb’tir, der. Buhârî ise; bu hadîste İbn Mübarek münferiddir, der. USûl ve fıkıh bilginlerinden bir çoğu, bu âyete dayanarak bizden önce geçen milletler için teşri’ kılınan hükümler, kararlaştırılmış biçimde bize aktarılıp da neshedilmemişse; bizim için de meşrû’dur, demişlerdir. Cumhûr’un meşhur görüşü budur. Şeyh Ebu İshâk el-İsferâyînî’nin, Şafiî’nin ifâdesinden ve Şâfiîlerin çoğunun kanâatlarından aktararak rivayet ettiği de budur. Nitekim diğer imamlara göre olduğu gibi, bize göre de (Şâfiîler) cinayetler konusundaki hüküm bu âyete göredir. Ha­san el-Basrî der ki: Bu hüküm hem yahûdîlere, hem de bütün insan­lara yöneltilmiştir. İbn Ebu Hatim de böyle der.

Şeyh Ebu Zekeriyyâ en-Nevevî, bu konuda üç farklı görüş rivayet eder. Ve üçüncü olarak der ki: Bizim için sadece İbrahim, (a.s.)in şe-rîatı hüccettir, başkaları değil. Buradan hareketle diğerlerinin hüccet ifâde etmediğini doğrular. Şeyh Ebu İshâk el-İsferâyînî’nin Şafiî’den ak­tardığı kavillere göre; o, bu âyetin bizim için hüccet olduğunu tercih et­miştir ki; bizim Şafiî fakîhlerinin bütünü de böyle derler. En iyisini Allah bilir.

İmâm Ebu Nasr îbn es-Sabbâğ, «eş-Şâmil» isimli kitabında der ki: Bu âyetin delâlet ettiği konuda, ulemâ İcmâ’ etmişlerdir. Âyet-i kerî-me’nin umumiyet ifâde etmesine – dayanarak, imamların hepsi; kadın maktule karşılık erkeğin öldürüleceğini kabul etmişlerdir. Nitekim Ne-seî ve diğerlerinin rivayet ettiği hadîste de böyle vârid olmuştur. Hattâ Hz. Peygamber, Amr İbn Hazm’a yazdığı mektupta, kadına karşılık er­keğin öldürüleceğini bildirmiştir. Bir başka hadîste de : «Müslüman­ların kanları eşittir.» buyurulmuştur. Bu, Cumhûr’un görüşüdür.

Mü’minlerin emîri Ali îbn Ebu Tâlib’ten nakledilir ki; bir erkek kadını öldürürse, ona mukabil öldürülmez. Ancak erkeğin velîsi, kadının velîsine diyetin yarısını öder. Çünkü onun diyeti, erkeğin diyetinin ya­rısıdır. Ahmed İbn Hanbel’den nakledilen bir rivayete göre; erkek, ka­dını öldürecek olursa; kadına mukabil erkek öldürülmez, sadece diyet Ödenmesi gerekir. Hasan, Atâ ve Osman el-Bettî’den de böyle rivayet edilmiştir.

Ebu Hanîfe merhum, bu âyeti hüccet olarak almış ve umûmî oldu­ğunu belirtmiştir. O, zimmî kâfire karşılık müslümanm, köleye karşılık hürr’ün öldürüleceğini bildirmiştir. Ancak cumhûr-u ulemâ, ona muha­lefet etmişlerdir. Buhârî ve Müslim’in Sahîh’lerinde mü’minlerin emîri Hz. AH (r.a.) den nakledilir ki; RasûluUah (s.a.), şöyle buyurmuştur: Kâfire karşılık müslüman Öldürülmez. Köle konusunda ise, selef-i sâli-hînden müteaddid hadîsler rivayet edilmiştir. Onlar, hürr’e karşılık köleyi denk saymazlar ve köleye karşılık hürr’ü öldürmezler. Ancak bu konuda zikredilen hadîsler, sahih değildir. Şafiî, Hanefîlerin görüşle­rinin aksi görüş üzerinde icmâ’ bulunduğunu anlatmıştır. Ancak âyeti tahsis eden bir hükmün bulunmaması nedeniyle, sözlerinin bâtıl sayı­lamayacağım belirtir. İbn es-Sabbâğ’ın bu âyet-i kerîme’ye dayanarak zikrettiği hadîsi, İmâm Ahmed tbn Hanbel de te’yîd eder ve der ki: Bize Muhammed İbn Adiyy… Enes İbn Mâlik’ten nakletti ki; Enes’in teyzesi Rübeyyi’, bir kölenin dişlerini kırmış. Onun affedilmesini iste-mişlerse de, kölenin sahihleri affetmeyerek Rasûlüllah’a gelmişler. Hz. Peygamber kısas gerekir, demiş. Kardeşi Enes İbn Nadîr; Ey Allah’ın Rasûlü, sen falancanın dişlerini mi kıracaksın? demiş. RasûluUah (s.a.) şöyle buyurmuş : Ey Enes, Allah’ın yazısı kısastır. Enes; Hayır, seni hak üzere gönderen Allah’a yemîn olsun ki; falancanın dişleri kırılmaya­caktır, demiş. Sonra kölenin sahibleri razı olup bağışlamışlar da, pey­gamber kısastan vazgeçmiş. Ve bunun üzerine; Allah’ın kullarından öyle kimseler var ki; o, Allah’a kasem etmiş olsaydı, Allah onu temize çıka­rırdı, buyurmuş. Bunu Buhârî ve Müslim, Sahîh’lerinde tahrîc etmiş­lerdir.

Muhammed İbn Abdullah Enes îbn Mâlik’ten nakledilen meşhur hadîsin bir bölümünde der ki; Rübeyyi’ Bint Nadîr —ki Enes’in halası idi— bir cariyeyi tokatladı ve dişlerini kırdı. Ona, yan diyet ödeyip ba­ğışlanmasını istediler. Cariyenin sahibleri bundan kaçındı. Sonra Ra-sûlullah (s.a.) a gelip durumu anlattılar. O da kısası emretti. Bunun üzerine kardeşi Enes îbn Nadîr gelip; Ey Allah’ın Rasûlü, Rübeyyi’nin dişlerini mi kıracaksın? Seni hak üzere gönderen Allah’a andolsun ki; onun dişleri kırılmayacaktır, dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber: Ey Enes, Allah’ın yazısı kısastır, buyurdu. Cariyenin sahibleri affedince RasûluUah (s.a.), şöyle buyurdu: Allah’ın kullarından öyleleri var ki; Allah’a kasem etse, Allah onu temize çıkarır. Buhârî bunu Muhammed İbn Abdullah el-Ansârî’den rivayet eder.

Ebu Davud’un rivayet ettiği hadîse gelince; o der ki: Bize Ahmed İbn Hanbel …İmrân îbn Hasîn’den nakletti ki;” fakır bir topluluğun çocuğu, zengin bir topluluğun çocuğunun kulağını kopardı. Çocuğun sahipleri Hz. Peygambere gelip dediler ki: Ey Allah’ın Rasûlü, biz- fakîr bir topluluğuz. Bunun üzerine Hz. Peygamber onlara bir şey yapmadı. Neseî de, İshâk İbn Rahûyeh kanalıyla bunu Katâde’den rivayet eder.

Bu isnadın râvîlerinin hepsi sika ve isnâdda kuvvetli ise de, hadîs müş-kildir. Ancak suçlu; suçu işlediğinde henüz bulûğa ermemişti, dolayı­sıyla ona kısas gerekmez, denirse hadîsin müşkil olma durumu kalkar. Belki de zenginler diyetlerini istememişlerdir veya fakirler onlardan bağışlanmalarını istemişlerdir.

«Yaralamalarda kısas vardır.» Ali İbn Ebu Talha Abdullah İbn Ab-bâs’tan nakleder ki; o, şöyle demiş : Cana karşılık can yok edilir. Göze karşılık göz çıkarılır, buruna karşılık burun kesilir, dile karşılık dil ko-parılır, yaralamalara karşılık yaralamalarla kısas yapılır. Bu hususta erkek olsun, kadın olsun, cana karşı işlenen suçlarda —kasıd varsa— cana ve candan aşağı olan.kısma —kasıd varsa— erkek ve kadın bütün hür müslümanlar eşittir. Keza kadın, erkek köleler de kendi aralarında cana ve candan aşağıya kasıd halinde eşittirler. Bunu İbn Cerîr ve İbn Ebu Hatim rivayet ederler.

Yaralama bazan eklemde olur. O zaman icmâ-ı ümmete göre, kısas vardır. Elin, ayağın, avucun ve ayak ayasının ve benzerî kısımların ke­silmesi gibi. Yaralama, eklemde değil de kemikte ise, Mâlik merhuma göre; baldır ve benzeri kısımlar dışında yine kısas gereklidir. Baldır ve benzeri kısımlarda tehlike endîşesi vardır. Ebu Hanîfe ve iki arkadaşı ise, diş dışında kemiğe kısas gerekmediği görüşündedirler. Şafiî de hiçbir şekilde kemik için kısas gerekmeyeceği kanâatındadır. Ömer îbn Hat-tâb ve İbn Abbâs’tan rivayet edilen de budur. Ata, Şa’bî, Hasan el-Basrî, Zührî, İbrahim en-Nehaî, Ömer İbn Abdülazîz de bu görüşü benimse­mişlerdir. Süfyân es-Sevrî, Leys İbn Sa’d da bu görüştedir. Hanbelî mezhebinin meşhur görüşü de budur.

Ebu Hanîfe merhum, Nadir kızı Rübeyyi’nin hâdisesini kendi görüşü için delil olarak getirir ve diş dışında kemikte kısas olmadığını belirtir. Ancak Rübeyyi’ hadîsi delil olamaz. Çünkü orada, «bir cariyenin dişini kırdı» ifâdesi bulunmaktadır ki; dişin kırılmadan önce düşmüş olması da caizdir. Bu gibi durumda kısasın vâcib olduğu konusunda icmâ’ var­dır. Hanefîler, delillerini İbn Mâce’nin Ebu Bekr İbn Ayyaş kanalıy­la… Nimrân îbn Câriye’den, onun da babası Câriye İbn Zafer’den nak­lettiği şu olaydır: Adamın biri. bir başkasının bileğini eklemin dışında bir kısımdan kılıcıyla kesti. Rasûlullah (s.a.) in huzuruna davacı olarak çıktıklarında; Rasûlullah, diyet emretti: Adam, kısas istiyorum deyin­ce; Rasûlullah (s.a.) diyeti al, Allah sana onu kutlu kılsın, dedi ve kı­sasa hükmetmedi.Şeyh Ebu Ömer îbn Abdülberr der ki: Bu hadîsin bir başka isnadı, yoktur. Râvîler arasında yer alan Dehşen İbn Kurrân el-Ükkûlî zayıf bir râvîdir ve onun hüccet alınabilecek hadîsi yoktur-Nimrân îbn Câriye de aynı şekilde Bedevidir. Babası Câriye İbn Zafer ise, sahabeler arasında zikredilir. Ayrıca Hanefîler derler ki: Yaralanan kişinin yarası tedâvî edilinceye kadar, yaradan dolayı kısas uygulamak caiz değildir. Çünkü tedâvî edilmezden Önce kısas’ uygulanırsa, sonra yara ilerlerse bu takdirde bir şey gerekmez. Bunun delili İmâm Ah-med’in… Amr İbn Şuayb’dan, onun da babasından, onun da dedesinden naklettiği şu hadîstir: Adamın biri, birine tekme attı ve onun diz ka­paklarını kırdı. Adam, RasûluIIah’ın yanma geldi ve; benim kısasımı uygula, dedi. Rasûlullah (s.a.); yaran iyileşinceye kadar acele etme, dedi. Adam, kısasın uygulanması için acele etti. Rasûlullah (s.a.) da, onun yarasına kısası uyguladı. Kısas uygulanan kişi iyileşti, kısasın uy­gulanmasını isteyen kişi topal kaldı. Sonra Hz. Peygambere gelip, ey Allah’ın Rasûlü, arkadaşım iyileşti, ben topal kaldım, dedi. Rasûlullah (s.a.); ben seni kısastan nehyetmiştim, ama bana isyan ettin. Allah Teâlâ seni uzaklaştırdı ve topallığını sana kusur olarak bıraktı, dedi. Sonra Hz. Peygamber; yaralı iyileşinceye kadar yaralamadan dolayı kısas uygulanmasını yasakladı. Bu rivayet, yalnızca Ahmed İbn Hanbel tara­fından nakledilir.

Derler ki; saldırıya uğrayan kişi, suçluya kısas yapar ve kısastan dolayı o kişi ölürse, saldırıya uğrayana bir şey gerekmez. îmâm Mâlik, Şafiî, Ahmed İbn Hanbel bu görüştedir. Sahabe, tabiîn ve diğerlerinden Cumhûr’un görüşü de budur. Ebu Hanîfe ise; kısas yaptıranın malın­dan diyet ödemek gerekir, der. Âmir e”ş-Şa’bî, Atâ, Tâvûs, Amr İbn Dînâr; Haris, İbn Ebu Leylâ, Hammâd İbn Ebu Süleyman, Zührî, Sevrî de; kısas yapılan kişinin âkilesi üzerine diyet gerekir, derler. Abdullah İbn Mes’ûd, İbrahim en-Nehaî, Hakem İbn Kuteybe, Osman el-Bettî de kısas yapı­landan önce o yara miktarı düşülür ve geriye kalan kısım malından alınır, derler.

«Kim de hakkından vazgeçerse, o kendisi için keffârettir.» Ali İbn Ebu Talha, Abdullah İbn Abbâs’tan bu âyetin şu anlama geldiğini nak-letmiştir : Kim de affeder ve hakkından vazgeçerse; bu istenen için kef-fâret, isteyen için ecirdir. Süfyân es-Sevrî… Abdullah İbn Abbâs’tan nakleder ki; o, şöyle demiştir: Bu, yaralayan için bir keffâret, yarala­nan için Allah Azze ve Celle katında ecirdir. İbn Ebu Hatim de bu riva­yeti nakleder. Ve sonra şöyle der: Hayseme İbn Abdurrahmân, Mücâ-hid, İbrahim, Âmir, Câbir İbn Zeyd de ikinci şekilde tefsir etmişlerdir. Sonra İbn Ebu Hatim der ki: Bize Hammâd… Câbir İbn Abdullah’dan nakletti ki; bu âyet konusunda o, şöyle demiş : Kim de hakkından vaz­geçerse; bu, yaralanan için keffârettir. Hasan el-Basrî ve İbrâhîm en-Nehaî, Ebtı İshâk el-Hemedânî’den de böylece rivayet edilmiştir. îbn Cerîr, Âmir ve Katâde’den de aynı şekilde rivayet eder.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Yûnus İbn Habîb… Kays’dan nakletti ki; o, şöyle demiştir: Ben, Muâviye’nüı yanında Abdullah İbn Amr’ı gördüm. O, kölelere benzer kırmızılıktaydı. Ona bu âyet-i kerîme’yi sor­duğumda şöyle dedi: Sadaka olarak verdiği kadar günâhlarından yokedilir. Aynı hususu İbn Cerîr, Süfyân ve Şu’be kanalıyla rivayet eder.

İbn Merdûyeh der ki: Bana Muharhmed İbn Ali. . Abdullah İbn Amr’dan, ayrıca Ebân îbn Tağlib kanalıyla tabiîn ve ansârdan bir kişi­den nakletti ki, Rasûlullah (s.a.) bu âyet konusunda şöyle demiştir: Bu âyet, dişi kırılıp eli kesilip bir uzvu koparılıp veya bedeninde bir yara açılıp da bundan vazgeçen kimse içindir. Bağışlanması, hatâları kadar bir miktarı alır götürür. Eğer bağışladığı, diyetin dörtte biriyse; günâh­larının dörtte birini, bağışladığı miktar diyetin üçte biriyse, günâhları­nın üçte birini, diyetin hepsi ise, günâhlarının hepsini alır, götürür.

İbn Cerîr der ki: Bize Zekeriyyâ İbn Yahya… Ebu Sefer’den nak­letti ki; o, şöyle demiş : Kureyş’li birisi Ansârdan birini itti. Adamın dişleri kırıldı. Ansârdan olan kişi, Muâviye’ye giderek’ diyet istedi. Adam ısrar edince Müâviye; sen ve arkadaşın başbaşa, dedi. Bu sırada Ebu’d-Derdâ, Muâviye’nin yanında bulunuyordu. O dedi ki: Rasûlullah (s.a.) in şöyle buyurduğunu işittim : Hangi müslümanm bedenine bir şey isa­bet eder de onu bağışlarsa; Allah onun derecesini bir derece arttırır, günâhlarım düşürür. Ansârdan olan kişi; sen bunu Hz. Peygamberden işittin mi? dedi. O, kulaklarımla işittim, kalbimle muhafaza ettim, dedi. Ansârdan olan kişi; Kureyş’li olan adamı yoluna bırakın, dedi. Bunun üzerine Muâviye, ona mal vermelerini emretti. îbn Cerîr de böyle ri­vayet eder. Ahmed İbn Hanbel’in rivayeti ise şöyledir : Bize Vekî… Ebu Sefer’den nakletti ki; o, şöyle demiş: Kureyş’li birisi, ansârdan birinin dişini kırdı. Adam Muâviye’nin huzurunda onun aleyhinde dâva açtı. Ansârdan olan kişi; bu adam benim dişlerimi kırdı deyince, Muâviye; onu memnun ederiz, dedi. Ansârdan olan kişi ısrar edince, Muâviye; arkadaşının durumuyla başbaşasımz, dedi. Bu sırada Ebu’d-Derdâ otu­ruyordu. Dedi ki: Ben Rasûlullah (s.a.) in şöyle buyurduğunu işittim : Hangi müslüman bedenine bir şey isabet eder de onu sadaka olarak bağışlarsa; Allah, onun derecesini bir derece yükseltir ve günâhlarını düşürür. Ansârdan olan kişi, sen bunu Hz. Peygamber’den işittin mi? deyince, Ebu’d-Derdâ; evet, kulaklarımla işittim, kalbimle muhafaza ettim, dedi. Bunun üzerine ansârdan olan kişi, ben de onu affettim, dedi. Bunu Tirmizî; İbn Mübârek’in hadîsinden, İbn Mâce; Vekî’nin hadîsinden, her ikisi de Yûnus İbn Ebu İshâk’dan rivayet ederler. Sonra Tirmizî; bu, garîb bir hadtstlr,vbu şekilden başka bir rivayetini bilmi­yoruz, ayrıca Ebu Sefere’nin Ebu’d-Derdâ’dan hadîs duyduğunu da bil­miyoruz, der.

İbn Merdûyeh der ki: Bize Da’lec İbn Ahmed… Ali îbn Salih’ten nakletti ki; Muâviye (r.a.) nin devrinde adamın biri, bir adamın ön dişlerini kırdı. Kendisine diyet verildi. O, kabul etmeyip kısas istedi. İki diyet verildi. Yine kabul etmedi. Üç diyet verildi yine kabul etmedi. Ra­sûlullah (s.a.) in ashabından bir kişi, Hz. Peygamberin şöyle dediğini söyledi: Bir kan veya daha aşağısını bağışlayan kimse için bu (bağış­lama) doğduğu günden öldüğü güne kadar keffârettir, buyurdu.

Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Süreye… Ubâde İbn Sâmit’in şöyle dediğini nakletti: Rasûlullah (s.a.) m şöyle dediğini duydum : Her kim ki birinin bedeninde yara açar da, yaralanan onu affederse; Allah, onun affettiği kadarını keffâret sayar. Neseî de bunu, Ali kanalıyla… Muğî-re’den nakleder.

Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Yahya İbn Saîd… Ebu Hüreyre kanalıyla Peygamberin ashabından bir kişiden nakletti ki; Rasûlullah (s.a.), şöyle buyurmuş : Kimin bedenine bir şey isabet eder de, bundan Allah rızâsı için vazgeçerse, o kendisi için keffâret olur. „ ,

((Kim de Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse; işte onlar, zâlimlerin kendileridir.» Tâvûs ve Atâ’nın bu konuda küfürden öte küfür, zulüm­den öte zulüm, fısktan öte fâsıklık yoktur, dedikleri yukarıda anlatıl­mıştı.[11]

46 — Ve onların izinden Meryem oğlu İsa’yı, önün­deki Tevrat’ı doğrulayıcı olarak gönderdik. Ve ona İncil’i yerdik. Onda hidâyet ve nur vardır. Kendinden önceki Tevrat’ı doğrulayıcı, hidâyet ve müttakîler için bir öğüt olarak.

47 — İncil ehli, Allah’ın onda indirdikleri ile hükmet­sinler. Kim de Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse işte on­lar; fasıkların kendileridir.

İncil Ehli de Allah’ın Hükmüyle Hükmetmelidir

îsrâiloğullannın peygamberlerinin ardından; Meryem oğlu İsa’yı Tevrat’ı doğrulayıcı olarak gönderdik. O’na inanan ve hükmeden biri olarak. Ve o’na İncil’i verdik. O’nda; hidâyet ve nûr vardır. Hakka götü­ren, .şüpheleri giderip müşkilleri halletmekte yolu aydınlatan bir nûr vardır. Kendinden önceki Tevrat’ı doğrulayıcı, hidâyet ve müttakîler için bir öğüt olarak. Tevrat’a uyan, onda bulunan pek az ahkâm dı­şında hiçbir hükme muhalefet etmeyen, İsrâiloğuUarınm kendi arala­rında ittifak ettikleri bazı konularda, ondan farklı görüşler getiren bir peygamber olarak. Nitekim Allah Teâlâ, Hz. îsâ’nın İsrâiloğullarma «Allah’ın size haram kıldığı bazı şeyleri size helâl kılmak üzere.» diye buyurduğunu bildirmektedir. Bunun için bilginlerin meşhur olan gö­rüşüne göre; İncil,

Tevrat’ın bazı hükümlerini neshetmiştir.

«İncil ehli Allah’ın onda indirdikleriyle hükmetsinler.» Bazıları şeklinde mansûb okumaktadırlar ki; buradaki lâm, «ta ki» anlamına gelir. Yani İncil ehline İncil’i verdik ki; kendi zamanın­daki milletler ona göre hüküm versin. Bazıları da şeklinde okurlar ki; burdaki lâm, emir edatı olur. Ve o zaman İncil’de bulunan hükümlerin hepsine îmân etsinler, buyruklarını yerine getirsinler, anla­mına gelir. Kendi kitaplarında Hz. Muhammed’in gönderileceğine dâir beşareti görünce; onu doğrulayıp uysunlar, demektir. Nitekim Allah Teâlâ bir başka âyet-i kerîme’de şöyle buyurur: «De ki, ey ehl-i kitâb, Tevrat’ı, İncil’i ve size Rabbmız tarafından indirilmiş olanı uygulayın-caya kadar siz bir şey üzerinde değilsiniz…» Bir başka âyet-i kerîme’de ise şöyle buyurur : «Onlar ki kendi yanlarındaki Tevrat’ta yazılı bulduk­ları ümmî peygambere tâbi olurlar.» Bunun için âyetin devamında «Kim de Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse; işte onlar, fâşıkların kendileri­dir.» buyuruluyor. Yani onlar bâtıla meyleden, haktan kaçan, Rabla-rına itaatin dışına çıkan kimselerdir. Bu âyetin, Hıristiyanlar hakkında nazil olduğu daha önce geçmiştir. Zaten âyetin seyrinden de bu anla­şılmaktadır.[12]

İzâhı

İşte onlar, fâsıklardır. İtaatin dışına çıkmış olanlardır. Şeyh Ebu Mansûr merhum der ki: Bu ifadenin her üçünün de, inkâr konusuna hamli caizdir. Bu takdirde münkirin kâfir, zâlim ve fâsık olması gere­kir. Çünkü mutlak fâsık, mutlak zâlim kâfirdir. Yine denildi ki: Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse o, Allah’ın nimeti konusunda kâfir, hükmü konusunda zâlim, fiili konusunda fâsıktır.[13]

48 — Sana da; kendinden önceki kitâbları doğrula­yıcı ve üzerlerine şâhid olarak bu kitabı hak ile indirdik. Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet. Sana hak gel­mişken onların heveslerine uyma. Sizden her biriniz için bir yol, bir şeriat kıldık. Şayet Allah dileseydi, sizi tek bir ümmet yapardı. Lâkin sizi verdiği ile denemek istedi. Öy­leyse hayırda yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Size ayrılığa düştüğünüz şeyleri bildirecektir.

49 — Ve aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet. On­ların heveslerine uyma. Seni Allah’ın sana indirdiğinden vazgeçirmelerinden sakın. Eğer yüz çevirirlerse bil ki; bir kısım günâhları yüzünden Allah onları cezalandırmak is­tiyor. Gerçekten insanların bir çoğu fâsıklardır.

50 — Câhiliyet hükmünü mü istiyorlar? Ama yakîa getiren bir kavim için Allah’tan daha iyi hüküm veren kimdir?

Allah’tan Daha İyi Kim Hüküm Verebilir

Allah Teâlâ Kelimi Musa’ya indirmiş olduğu Tevrat’ı anlatıp medh edip övdükten ve geçerli olduğu zamanlarda ona uyulması gerektiğini emrettikten; İncil’i de söz konusu edip övdükten ve İncil ehlinin İncil’­deki emirlere uymaları gerektiğini bildirdikten sonra; yüce Kur’an’ın zikrine başlıyor. Şerefli peygamberi, kulu Muhammed’e indirdiği Kur’ an-ı Azîm’den bahsederek buyuruyor ki: «Sana da kendinden önceki kitâbları doğrulayıcı ve üzerlerine şâhid olarak bu kitabı hak ile indirdik.» Şüphe olmayan doğrulukla Allah katından geldiğini belirttik. Daha önce geçen ve övgüsü, zikri yeralan kitâblan doğrulayan bir kitâb olarak. O kitâblarda Kur’an’ın Allah’ın kulu ve Rasûlü Muhammed’e indirileceği bildirilmekte idi. Kur’an’m bildirdiği gibi bunun inişi, o kitabı taşıyanların, basiret sahiplerinin doğruluklarını arttırmıştı. Ve neticede onlar Allah’ın enirine boyun eğerek, şeriatına bağlanmışlar ve peygamberini de tasdik etmişlerdi. Nitekim bir başka sûrede şöyle bu­yurur : «De ki: Kur’an’a ister inanın, ister inanmayın, ondan önceki bilginlere bu, okunduğu zaman yüzlerinin üzerine secdeye varırlar ve; Rabbımız münezzehtir, Rabbımızın emri şüphesiz yerine gelecektir, derler.» (İsrâ, 107 -108). Yani Allah’ın Hz. Muhammed’in geleceğine dâir geçmiş peygamberlerin dilinden verdiği vaad yerini bulmuş, şüp­hesiz gerçekleşmiştir. «Ve üzerlerine şâhid olarak.» Süfyân es-Sevrî ve diğerleri… Abdullah İbn Abbâs’tan naklederler ki, şâhid olarak anlamı­na gelen ifâdesinden maksad; kendisine güvenilen de­mektir. Ali İbn Ebu Talha, İbn Abbâs’tan nakleder ki keli­mesi emîn demektir. Kur’an; kendinden önce geçen bütün kitâblara emindir. İkrime, Saîd İbn Cübeyr, Mücâhid, Muhammed İbn Kâ’b, Atiyye, Hasan, Katâde, Atâ el-Horasânî, Süddî ve İbn Zeyd’den de böyle dedikleri rivayet edilir. İbn Cüreyc; Kur’an geçmiş kitâblara emindir. Onlardan Kur’an’a uyan hak, ona aykırı düşen ise bâtıldır, der. Vâlibî, İbn Abbâs’tan nakleder ki kelimesi şâhid anlamındadır. Mü­câhid, Katâde ve Süddî de böyle der. Avfî ise İbn Abbâs’tan nakleder ki o, kelimesine; kendinden önce geçen kitâbların hâkimi mânâsını vermiştir.

Bu konuda söylenenler, mânâ bakımından birbirine yakındır. Zîrâ kelimesi, bütün bu anlamları içerir. Çünkü Kur’an, kendin-aen önce geçen bütün kitâbların emîni, şahidi ve hâkimidir. Çünkü Allah; en son olarak indirmiş olduğu bu yüce kitabının en kapsamlı, en yüce ve en muhkem olmasını murâd etmiştir. Kendinden önce ge­çen kitapların bütün iyiliklerini onda derlemiş ve başkalannda olma­yan mükemmellikleri onda bütünleştirmiştir. Bunun için onu; kendin­den önce geçen bütün kitâbların şahidi, emîni ve hâkimi kılmıştır. Ve Hak Teâlâ, onun muhafazasını kendi nezdinde tekeffül etmiş ve «Doğ-, rusu Kur’an’ı Biz indirdik. Onu koruyacak da Biziz.» buyurmuştur.

îbn Ebu Hâtim’in İkrime, Saîd İbn Cübeyr, Atâ el-Horasânî, İbn Ebu Necîh kanalıyla Mücâhid’den naklettiği «Ve üzerlerine şâhid ola­rak» kavli ile Hz. Muhammed (s.a.) in kasdedildiği ve onun Kur’an’m. bekçisi olduğu görüşüne gelince: bu görüş, mânâ bakımından sahihtir. Ancak âyeti bu şekilde tefsir etmek, üzerinde dikkatle durulması gereken bir noktadır. Kaldı ki, Arap dili bakımından da bu anlamda kul­lanılması; üzerinde fazlasıyla durmayı gerektirir. Doğrusu, önceki an­lamdır. Nitekim Ebu Ca’fer İbn Cerîr Taberî, bu anlamı naklettikten sonra der ki: Böyle bir te’vîl, Arap.dili bakımından kavranması pek uzak bir yoldur, hattâ hatâdır. (…)

«Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet.» Ey Muhammed, ister Arap olsun ister Acem, ister okur-yazar olsun ister bilgisiz, ister ehl-i kitâb’tan olsun, ister diğerlerinden bütün insanlar arasında hükmetti­ğin zaman; Allah’ın bu yüce kitabı ile hükmet. Senden önceki peygam­berlere verilmiş olup da senin şeriatında neshedilmemiş olan hükümleri uygula. îbn Cerîr, bu âyete böyle mânâ vermiştir. İbn Ebu Hatim der ki: Bize Muhammed İbn Ammâr… Abdullah İbn Abbâs’tan nakleder ki; o, şöyle demiş : Hz. Peygamber serbest idi. Dilerse onların arasındaki hükümleri kendilerine bırakırdı. Nihayet bu âyet-i kerîme nazil oldu ve Hz. Peygambere; .onların arasındaki işlerde de, bizim kitabımıza göre hüküm vermesi emredildi.

«Sana hak gelmiş iken onların heveslerine uyma.» Kendiliklerin­den çıkardıkları ve bu sebeple Allah’ın Rasûlüne indirdiği hükmü ter-kettikleri sun’î görüşlerine ve heveslerine tâbi olma. Bu câhil ve eşkiyâ grubunun heveslerine tâbi olup da Allah’ın emrettiği haktan uzak­laşma.

«Sizden her biriniz için bir yol, bir şeriat kıldık.» İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ebu Saîd… Abdullah İbn Abbâs’tan nakleder ki; buradaki «şeriat», yol demektir. Yine Ebu Saîd, bir başka kanalla İbn Abbâs’tan nakleder ki; buradaki yol anlamına gelen kelimesi, sünnet demektir. Avfî de İbn Abbâs’tan nakleder ki; yol ve şeriattan maksad, yol ve sünnet demektir. Mücâhid, İkrime, Hasan el-Basrî, Katâde, Dah-hâk, Süddî ve Ebu İshâk es-Sebîî bunun, yol ve sünnet anlamına geldi­ğini söylemişlerdir. İbn Abbâs, Mücâhid ve Atâ el-Horasânî de birçok şekilde mânâ vererek şeriatın yol, yolun da sünnet olduğunu bildirir­ler. Ancak birincisi daha uygundur. Çünkü şeriat, bir şeye kendisinden başlanılan şeydir. Nitekim şu konuya başladı, dendiği zaman cümlesi kullanılır. Keza şeriat; ark anlamına da gelir. olma­nâsına gelen kelimesi ise, rahat ve açık yol demektir. Sün­net de yine yol anlamına gelir. Bu sebeple yol ve sünnet demek diğer mânâdan daha açık ve uygundur. En iyisini Allah bilir.

Bu âyette Allah Teâlâ’nm, muhtelif dinlere mensûb olan millet­lere; şeriatlar taşıyan elçiler göndermiş olması hasebiyle hükümlerde farklı, tevhîdde müttefik oldukları bildirilmektedir. Nitekim Buhârî’-nin Sahîh’inde Ebu Hüreyre (r.a.) den nakledilir ki, Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur : Biz peygamberler topluluğu, birbirinin kardeşiyiz.

Bizim dinimiz birdir. Bu ifâde, Allah’ın bütün elçilerini tevhîd esası üzere gönderdiğini ve peygamberlere indirilen her kitabın tevhidi getir­diğini göstermektedir. Nitekim Allah Teâlâ, başka âyet-i kerîme’lerde şöyle buyurur : «Senden önce ne zaman bir peygamber gönderdikse mu­hakkak ona; Benden başka ilâh yoktur. Öyleyse Bana ibâdet edin, diye vahyetmişizdir.» (Enbiyâ, 25). Nahl sûresinde de şöyle buyurulur : «Biz, her ümmete; Allah’a ibâdet edin ve Tâğût’tan kaçının diye bir peygam ber göndermiştik.» (Nahl, 36). Şeriatların emir ve yasakları muhteliftir. Bir şey bu şeriatta haram iken, diğer şeriatta helâl olabileceği gibi, bu­nun aksi de olabilir. Bir şeriatta hafîf olan hüküm, diğer şeriatta şid­detlendirilir. Bunun sebebi, eşsiz hikmetin ve ezici hüccetin Allah Teâ-lâ’nın katında olmasıdır.

Saîd İbn Arûbe, Katâde’den «Sizden her biriniz için bir yol, bir şeriat kıldık.» ifâdesinin yol ve sünnet anlamına geldiğini söylediğini rivayet eder. Sünnetler muhteliftir. Sünnet; Tevrat’ta şeriat, İncil’de şeriat, Kur’an’da şeriat anlamına gelir. Allah bunlarda dilediğini helâl, dilediğini haram kılar. Bununla kimin kendisine itaat edip, kimin isyan ettiğini belirlemek ister. Allah’ın kabul ettiği yegâne din ise, peygam­berlerin hepsinin getirmiş olduğu tevhîd ve samimî kulluk dinidir.

Denildi ki; bu âyetin muhatabı, İslâm ümmetidir. Mânâsı da şöy­ledir : Ey İslâm ümmeti, Kur*an’ı sizin için bir şeriat, bir yol kıldık. Si­zin hepiniz ona uyarsınız. Kur’an’ı doğru maksadlara giden bir yol ve apaçık bir güzergâh olan bir sünnet kıldık.

İbn Cerir Taberî’nin, Mücâhid merhûm’dan naklettiğinin muh­tevası bundan ibarettir. Ancak birinci görüş daha sahihtir. Bunun sahîh olduğunun delili; Allah Teâlâ’nın âyetin devamındaki «Şayet Allah di-leseydi sizi tek bir ümmet yapardı.» kavl-i celîl’idir. Eğer bu hitâb, İs­lâm ümmetine yöneltilmiş olsaydı; tek bir ümmet olan İslâm ümmetine «Şayet Allah dileseydi, sizi tek bir ümmet yapardı.» buyurmazdı. Ak­sine bu hitâb, bütün milletlere yöneltilmiştir ve Allah Teâlâ’nın —diler­se— bütün insanları bir tek din, bir tek şeriat üzere yaratmaya gücünün yeteceğini bildirmektedir. Hak Teâlâ her peygambere, belirli bir yol koy­muştur. Sonra gelen peygambere gönderdiği buyrukla, bu hükümlerin bir kısmını neshetmiştir. Daha sonra kulu ve Rasûlü Muhammed (s.a.) e gönderdiği hükümle; diğer peygamberlerin risâletini neshetmiş ve onu bütün yeryüzü halkına peygamber olarak göndermiş, peygamberlerin de sonuncusu kılmıştır. Bunun için Allah Teâlâ «Şayet Allah dileseydi, sizi tek bir ümmet yapardı. Lâkin sizi verdiği ile denemek istedi.» bu­yuruyor. Yani Hak Teâlâ muhtelif şeriatlar göndermiştir ki; gönder­diği hüküm ile kullarım tecrübe etsin. Kendisine itaat veya isyâri et­melerine göre, yaptıkları veya yapmak istediklerinde sevâb veya cezaya müstehak kılsın. Abdullah İbn Kesîr «Size verdiği ile» kavlinden maksad; kitâbdır, der, Kitâb ile Allah Teâlâ, hayırlara koşmayı teşvik ve tahrik ederek «Öyleyse hayırda yarış edin.» buyuruyor. Hayırda yarış, Allah’a itaat ve geçmiş şeriatları nesheden şeriata uymak ve Allah’ın son indirdiği kitâb olan Kur’an’ı tasdik etmektir. «Hepinizin dönüşü Allah’adır.» Ey insanlar, kıyamet günü dönüp varacağınız yer Allah’ın katıdır. «Size, ihtilâfa düştüğünüz şeyleri bildirecektir.» Haktan ayrılıp ihtilâf ettiğiniz konuları, size bildirecektir. Böylece doğrulukları nede­niyle sâdıkları mükâfata, inkârları nedeniyle hakkı yalanlayan kâfirle­ri de azaba nıüstehâk kılacaktır. Kâfirler, delil ve burhana dayanmadan kesin belgeler karşısında diretmektedirler. Erişilmez hüccetleri ve ezici delilleri yok sayarak haktan yüz çevirmektedirler. Dahhâk «Hayırda yarışın.» âyetinde; Muhammed ümmetinin kasdedildiğini söyler. An­cak önceki anlam daha belirgindir.

«Ve aralannda Allah’ın indirdiği ile hükmet. Onlann heveslerine uyma.» Bu da yukarda geçen emri te’kîd ve emre aykırı davranışı ya­saklama içindir.

«Seni Allah’ın sana indirdiğinden vazgeçirmelerinden sakın.» Düş­manların yahûdîlerin, seni aldatıp da haktan çevirmelerinden kaçın. Çünkü onlar bazı hususlarda seni engelleyebilirler. Onlara aldanma. Çünkü onlar hâinler topluluğu, kâfirler güruhu ve yalancılardır. «Eğer yüzcevirirler.» Senin onların arasında verdiğin hükümden yüzcevirirler ve Allah’ın şeriatına muhalefet ederlerse; «Bil ki, bir kısım günâhları yüzünden Allah onlan cezalandırmak istiyor.» İyi bil ki; bütün bunlar, Allah’ın onlarla ilgili hikmeti ve kaderi gereğidir. Bu hikmet, onların üzerinde bulundukları dalâlet yolunda sürüklenmelerini ve geçmiş gü­nâhları üzere yürümelerini gerekli kılmıştır. «Gerçekten insanların bir çoğu fâşıklardır.» Rablanna itâattan dışarı çıkmışlar, hakka muhale­fet edip yüzçevirmişlerdir. Nitekim Allah Teâlâ, bir başka âyet-i kerîme’-de şöyle buyurur : «Her ne kadar özensen de insanların bir çoğu inanıcı değillerdir.» (Yûsuf, 103). Bir başka âyet-i kerîme’de ise şöyle buyurur; «Yeryüzündekilerin çoğunluğuna uyacak olsan; seni Allah’ın yolundan saptırırlar.» (En’âm, 116).

Muhammed tbn İshâk der ki: Bize Muhammed tbn Ebu Muham­med… İbn Abbâs’tan nakletti ki; o, şöyle demiştir : Kâ’b İbn Esed, İbn Salûbâ, Abdullah İbn Sûryâ ve Şeys İbn Kays kendi aralarında konu­şarak; Muhammed’e varalım; belki onu dininden caydırırız, dediler. Hz, Peygambere gelip dediler ki: Ey Muhammed, sen bilirsin ki biz, Yahu­dilerin hahamları, seçkinleri ve efendileriyiz. Şayet biz sana uyacak olursak, bütün Yahudiler de bize uyarlar. Çünkü onlar, bize muhalefet edemezler. Bizimle milletimiz arasında bir düşmanlık olur da bu konu­da senin hükmüne başvurursak; sen onların aleyhinde ve bizim lehi­mizde hüküm verirsen, sana inanır ve seni doğrularız. Rasûlullah (s.a.) buna yaklaşmadı. İşte bu âyet, bu hâdise üzerine nazil oldu. îbn Cerîr ve îbn Ebu Hatim de bunu böyle rivayet ederler.

«Câhiliyet hükmünü mü istiyorlar? Ama yakın getiren bir kavim için, Allah’tan daha iyi hüküm veren kimdir?» Bütün hayırları ihtiva eden, bütün kötülükleri yasaklayan, uydurma heves ve arzulara meyil­den alıkoyan Allah’ın hükmünün dışına çıkanları Hak Teâlâ reddedi­yor. Kulların kendi elleriyle koydukları ve Allah’ın şeriatına dayanma­yan câhiliyyet hükümlerinin Sapıklıklarını ve bilgisizliklerini reddedi­yor. Bu sapıklıkları; kendi görüş ve hevesleri sonucu ortaya çıkardık­larını bildiriyor. Söz gelimi Tatarların, Cengiz Han diye bilinen kral­larından alınma krallık buyrukları vardır ve bununla hüküm verirler. Nitekim bu yasayı onlara kral koymuştur. (Yasa kelimesini müellif ya­sak .şeklinde kaydediyor.) Bu yasalar Yahûdî, Hıristiyan ve İslâm di­nine mensûb muhtelif milletlerden iktibas yoluyla tanzim edilmiş ka­nunlar topluluğudur. Ancak bu yasalar içerisinde birçoğu, Cengiz Han’ın mücerred görüş ve heveslerinden ibarettir. O bunu, çocukları için izle­nen bir hüküm haline getirmiştir ki; onlar, Allah’ın kitabından ve Rasû-lullah’m sünnetinden önce bu yasaya uyarlar. Onlardan böyle davra­nanlar kâfirdir, öldürülmeleri vâcibtir. Az veya çok hiçbir konuda Allah’tan başkasının hükmüne müracaat edilemez. Bunun için Allah Teâlâ; onlar, Allah’ın hükmünden vazgeçip câhiliyyetin hükmünü mü tercih ediyor ve istiyorlar? buyuruyor. Halbuki Allah’ın şeriatından da­ha adaletli hüküm verecek kim vardır? Allah’ın şeriatına inanıp yakîn ve bilgi sahibi olanlar; Allah’ın hüküm verenlerin en iyisi olduğunu, mahlûkatına karşı annenin çocuğuna merhametinden daha merha­metli davrandığını bilirler. Zîrâ Allah Teâlâ; her şeyi bilendir, her şeye kadir olandır, her şeyde âdil olandır.

İbn Ebu Hatim der ki: Bana babam… Ebu Ubeyde en-Nâcî’den nakletti ki; o, Hz. Hasan’ın şöyle dediğini duydum demiştir: Allah’ın hükmünden başka bir hükümle hükmedenin hükmü, câhiliyyet hük­müdür. Yûnus İbn Abd’ül-A’lâ… Ebu Necîh’ten nakleder ki; o, şöyle demiştir: Tâvûs’a, karşılıksız ikram konusunda çocuklarım arasında tercih yapayım mı? diye sorulduğunda; o, «câhiliyyetin hükmünü mü istiyorlar?» âyetini okumuş.

Hafız Taberânî der ki: Ahmed İbn Abdülvehhâb .. Abdullah îbn Abbâs’m şöyle dediğini rivayet etmiştir: Allah’ın Rasûlü buyurdu ki: İnsanlar arasında Allah’ın en çok nefret ettiği kişi; İslâm’da câhiliyyet âdeti peşinde koşan ve haksız yere bir kişinin kanını talep edip akıtmak isteyendir. Buhârî bu hadîsi Ebu’l-Yemmân’dan kendi isnâdıyla aynı şekilde rivayet etmiştir.[14]

İzahı

51 — Ey îmân edenler, yahûdî ve hıristiyanlan dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudurlar. ^Sizden her kim ki, onları dost endinirse, o da onlardandır. Şüphesiz ki Allah, zâlimler güruhunu hidâyete erdirmez.

52 — Kalblerinde hastalık olanların; bize bir felâket gelmesinden korkuyoruz, diyerek onlara koşuştuklarını görürsen; olur ki, Allah fetih verir veya katından bir emir getirir de onlar, içlerinde gizlediklerinden dolayı pişman olurlar.

53 — îmân edenler derler ki: Sizinle beraber oldukla­rına bütün güçleriyle Allah’a yemin edenler bunlar mı­dır? Amelleri boşa gitmiş ve hüsrana uğrayanlardan ol­muşlardır.

Ey İmân Edenler, Yahûdî ve Hıristiyanları Dost Edinmeyin

Allah Teâlâ; mü’rain kullarını, Yahûdî ve Hıristiyanlan dost edin­mekten alıkoyuyor. Çünkü onlar, İslâm’ın ve müslümanların düşmanı­dırlar. Allah onları kahretsin. Ayrıca onların, birbirlerinin dostu olduk­larını da bildirmiştir. Ve onları dost edenleri tehdîd ederek şöyle buyu­ruyor : «Sizden her kim ki, onları dost edinirse; o da onlardandır.»

İbn Ebu Hatim der ki: Kesîr İbn Şihâb… İyâz’dan nakletti ki; Hz. Ömer; bir deride ne alınıp ne verildiğinin kendisine iletilmesini Ebu Mûsâ el-Eş’arî’den istedi. Ebu Mûsâ el-Eş’arî’nin Hıristiyan bir kâtibi vardı. Ona istediğini götürdü. Hz. Ömer hayret ederek işte bu bekçi, dedi. Sonra sen Şam’dan gelmiş bir mektubu mescidde bize okuyabilir misin? dedi. O, bunu yapamayacağını bildirdi. Hz. Ömer, cünüp müdür? diye sordu. O, hayır, ama hıristiyan, dedi. Ebu Mûsâ el-Eş’arî der ki: Hz. Ömer bana kızarak baldırıma vurdu ve çıkarın şunu,dedi. Sonra da : «Ey îmân edenler, Yahûdî ve Hıristiyanlan dost edinmeyin…» âyetini okudu. Sonra Hasan İbn Muhammed der ki: Bize Osman İbn Ömer, Muhammed İbn Sîrîn’den nakletti ki; Abdullah İbn Utbe; siz­den biriniz farkına varmadan Yahûdî veya Hıristiyan olmaktan ka­çınsın, dedi. Muhammed İbn Şîrîn der ki: Biz, onun bu âyeti kasdet-t iğini sandık.

Ebu Saîd el-Eşecc, Abdullah İbn Abbâs’tan nakleder ki; ona Hıris­tiyan araplarm kestikleri hayvanların durumu sorulduğunda; yeyiniz, demiş. Sonra Allah Teâlâ’nm : «Sizden her kim ki, onları dost edinirse, o da onlardandır.» buyurduğunu söylemiş. Ebu Zenâd’dan da aynı şe­kilde bir rivayet aktarılır.

«Kalblerinde hastalık olanların.» şek ve şüphe ve münafıklık olan­ların «onlarla dost olmaya çalıştıklarını», gizli açık onları arkadaş edindiklerini «görürsün.» Bize bir felâket gelmesinden korkuyoruz, di­yerek, dostluklarını şöyle te’vîl etmeye çalışırlar: Kâfirlerin müslü-manları yenmesinden endîşe ediyoruz, dolayısıyla Yahudilerin ve Hıris­tiyanların yanlarında müslümanların da adamları bulunmalıdır. Belki onlara faydaları dokunur, derler. Bunun üzerine Allah Teâlâ : «Belki Allah fetih verir» buyuruyor. Süddî, fetih kelimesiyle Mekke’nin fethi­nin kasdedildiğini söyler. Bir başkası ise; hüküm ve karâr anlamına gel­diğini bildirir. «Veya katından bir emir getirir.» Süddî bununla Yahûdî ve Hıristiyanları dost edinen münafıklar; onların yanında bir şey bula­mayınca ve bir engeli telâfi edemeyince durumlarından pişmanlık du­yarlar. Onlarla dostluk, bozukluğun kendisidir. Çünkü onların duru­munu Allah, açığa vurmuştur ve dünyada mü’min kullarına bunu açık­ça bildirmiştir. Daha evvel durumları belli olmaksızın, işlerini gizlice çeviriyorlardı. Bunların durumları açığa çıkınca Allah Teâlâ, mü’min kullarına bunların hakkında açıklamalarda bulunmuş ve mü’minler de bu münafıkların mü’min görünmek için nasıl çalıştıklarına hayret et­mişlerdir. Onlar, yalan ve iftiraları apaçık olduğu halde, bu hususta yemîn ediyor, çeşitli yorumlara girişiyorlardı. Bunun için Hak Teâlâ «îmân edenler; sizinle beraber olduklarında, bütün işlerinde Allah’a yemîn edenler bunlar mı? derler. Amelleri boşa gitmiş ve hüsrana uğra­yanlardan olmuşlardır.» Kurrâ, bu âyetin başındaki vâv harfi üzerinde ihtilâf etmiştir. Cumhur, vavlı olarak okumaktadırlar. Bir kısmı vâvm başlangıç, edatı, bir kısmı da atıf edatı olduğunu belirtmektedirler. Me-dîne halkı ise vâvsız okumuşlardır. İbn Cerîr’in zikrettiğine göre; on­ların mushafmda şeklinde imiş. İbn Cüreyc de Mücâhid’den böyle nakleder.

Müfessirler; bu âyet-i kerîmelerin nüzul sebebi hakkında ihtilâf etmişlerdir. Süddî der ki: Bu âyet, iki kişi hakkında nazil olmuştur. Bunlar Uhud harbinden sonra birbirlerine şöyle diyorlardı: Ben o Ya-hûdînin yanına giderim. Ona sığınır ve birlikte Yahûdî olurum. Belki bir hâdise veya tehlikeli bir durum ortaya çıkarsa; bana faydası doku­nur. Diğeri ise ben Şam’daki falan hıristiyanın yanına gider, ona sığı­nır ve yardım dilerim, diyordu. Bunun üzerine Allah Teâlâ «Ey îmân edenler, Yahûdî ve Hıristiyanları dost edinmeyin…» âyetini indirdi. İkrime ise; bu âyetin, Ebu Lübâbe hakkında nazil olduğunu söyler. Ra-sûlullah (s.a.) onu Kurayza oğullarına elçi olarak gönderdiğinde; onlar, Muhammed bize ne yapacak? demişler, o da .eliyle boğazını göstererek, kesecek, demiş. îbn Cerîr şöyle rivayet eder. Denildi ki; bu âyet, Abdul­lah İbn Übeyy İbn Selûl hakkında nazil olmuştur. Nitekim İbn Cerîr Taberî der ki: Ebu Küreyb…\Atiyye İbn Sa’d’dan nakleder ki; o, şöyle demiştir. Ubâde tbn Sâmit, H&zrec okullarından bir kişiyi beraberine alarak Rasûlullah’m yanma geldi ve dedi ki: Ey Allah’ın Rasûlü, benim Yahudilerden pek çok dostlanm var. Ben, Allah’a ve Rasûlüne sığınarak Yahudilerin dostluğundan kaçıyor, Allah ve Rasûlünü dost ediniyorum. Abdullah İbn Übeyy dedi ki: Ben, olacaklardan korkan bir adajnım. Bu sebeple dostlarımın dostluklarından uzaklaşmam. Bunun üzerine Ra-sûlullah (s.a.) Abdullah İbn Übeyy’e dedi ki: Ey Ebu Habbâb, Ubâde İbn Samit’e karşılık Yahudilerin dostluğunu tercîh edip te Ubâde İbn Sâmit’e karşı cimri davrandığı şey senindir, al onu. Abdullah İbn Übeyy kabul ettim, deyince; Allah Azze ve Celle bu âyet-i kerîme’yi inzal bu­yurdu.

İbn Cerîr Taberî der ki: Bize Hennâd… Zührî’den şöyle dediğini nakleder : Bedir halkı yenilince, müslümanlar dostlan olan Yahudilere dediler ki: Allah, sizin başınıza da Bedir günü gibi bir gün getirmezden evvel Allah’a ve Rasûlüne îmân edin. Karşılık olarak Mâlik ibn Kays dedi ki; Kureyş’liler gibi savaş nedir bilmeyen bir topluluğu yenmeniz sizi gururlandırdı mı? Eğer biz, size karşı toplanarak azim ve karâr verirsek; o zaman bizim savaşımıza karşı sizin tarafınızdan hiçbir el bulunmayacaktır. Ubâde İbn Sâmit: Ey Allah’ın Rasûlü, benim Yahûdî dostlarım var. Onların silâhlan çok, nefisleri ve kuvvetleri fazlaymış. Ancak ben, Yahudilerin dostluğundan Allah ve Rasûlüne sığınırım. Benim Allah ve Rasûlünden başka dostum yoktur. Abdullah îbn Übeyy dedi ki: Ben, Yahudilerin dostluğundan başkasına sığınmam. Çünkü onlara muhtaç olan bir adamım. Rasûlulah (s.a.) buyurdu ki: Ey Ebu Habbâb, Ubâde İbn Sâmit’e karşılık seçtiğin yahûdîlerin dostluğunu görüyor musun? Al onu, dedi. Abdullah îbn Übeyy; öyleyse kabul ede­rim, dedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ, bu âyet-i kerîme’yi inzal bu­yurdu.

Muhammed İbn İshâk der ki: Yahudilerden Rasûlullah’la olan anlaşmalarını ilk bozan kabile, Kaynûka oğullandır. Âsim İbn Ömer İbn Katâde’nin bana naklettiğine göre; Rasûlullah (s.a.) onları kuşatmıştı da en sonunda onlar, Rasûlullah’ın emrine boyun eğmişlerdi. Hz. Peygamber onları mağlûb edince, Abdullah îbn Übeyy İbn Selûl kalkarak; ya Muhammed, benim dostlarıma iyi davran, dedi. Çünkü Kaynûka oğulları, Hazreclilerin müttefikiydi. Rasûlullah (s.a.) ona doğru eğildi. O; ey Muhammed, benim dostlarıma iyi davran, dedi. Hâkim der ki: Rasûlullah (s.a.) ondan yönünü döndürdü. Abdullah İbn Übeyy elini Rasûlullah (s.a.) m zırhının cebine soktu. Rasûlullah (s.a.) bırak beni dedi ve kızdı. Öyle ki, yüzünde gölgeler belirdi. Sonra, yazıklar olsun sana, bırak beni, dedi. Abdullah İbn Übeyy; hayır, Allah’a andolsun ki, benim dostlarıma, iyi davranıncaya kadar seni bırakmam, dedi. Dört-yüz zırhsız, üçyüz zırhlı beni siyah ve kırmızıya karşı korudular. Sen onları bir sabahta bîtirip tüketecek miydin? Ben, olacaklardan korkarım, dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.) onlar senin olsun, dedi.

Muhammed İbn İshâk der ki: Ebu İshâk İbn Yessâr Ubâde İbn Sâmit’in oğlu Velîd’in oğlu, Ubâde’den nakletti ki; Ubâde İbn Sâmit şöyle demiş: Rasûlullah (s.a.) Kaynûka oğullarıyla savaşa tutuşunca; Abdullah İbn Übeyy onlarla ilgilendi ve önlerine durdu. Ubâde İbn Sâ­mit, Rasûlullah (s.a.) in yanına doğru yürüdü. Avf İbn Hazrec oğullan, Abdullah İbn Übeyy gibi Kaynûka oğullarının müttefikiydiler. Ubâde îbn Sâmit, Rasûlullah’m huzurunda onların ittifakını reddederek; Al­lah ve Rasûlüne durumlarım bildirdi ve dedi ki: Ey Allah’ın Rasûlü, onların ittifakından Allah ve Rasûlüne güvenirim ve Allah ve Rasûlü ile mü’minlerin dostluğunu kabul eder, kâfirlerin dostluk ve ittifakların­dan uzaklaşırım. İşte bu âyet-i kerîme, Ubâde îbn Sâmit ile Abdullah İbn Übeyy hakkında nazil olmuştur.

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize fcuteybe İbn Saîd… Üsâme İbn Zeyd’den nakletti ki; o, şöyle demiş : Ben, Hz. Peygamberle birlikte Abdullah îbn Übeyy’in ziyaretine gittim, Rasûlullah (s.a.) ona; seni yahûdîlerin övgüsünden nehyetmiştim, dedi. Abdullah İbn Übeyy: Es’ad İbn Zürâre onlara kızardı, (bu sebeple) öldü, dedi. Ebu Dâvûd da aynı şekilde Muhammed İbn îshâk’m hadîsinden bu olayı nakleder.[15]

İzahı

54 — Ey îmân edenler; içinizden her kim; dininden dönerse; Allah’ın sevdiği ve onların da O’nu sevdikleri, mü’minlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı zorlu bir kavim getirir. Allah yolunda cihâd ederler, hiç bir yerenin yermesinden korkmazlar. Bu, Allah’ın bir lutfudur. Onu dilediğine verir. Allah vâsi’dir, Alîm’dir.

55 — Sizin dostunuz yalnız Allah, O’nun Rasûlü ve namaz kılan, zekât veren, rükû’ edenlerdir.

56 — Her kim ki Allah’ı, peygamberini ve mü’minleri dost edinirse; muhakkak ki gâlib gelecek olanlar Allah’ın taraftarlarıdır.

Allah’ın Sevdiği Kavim ve Özellikleri

Allah Teâlâ yüce kudretini haber yererek, kendi dinini destekle­mekten ve şeriatını yerleştirmekten uzaklaşanların yerine, onlardan daha hayırlı, daha güçlü ve daha doğru yolda bir kitle getirileceğini bil­diriyor. Nitekim başka sûrelerde de şöyle buyurmaktadır : «Eğer ondan yüz çevirirseniz; sizi ortadan kaldırır, sizin gibi olmayacak bir kavmi yerine getirir.» (Muhammed, 38). Bir başka âyette ise şöyle buyurur : «Ey insanlar, Allah dilerse; sizi götürür ve yerinize başkalarını getirir. (Nisa, 133). İbrâhîm sûresinde de şöyle buyurur : «Allah dilerse sizi gö­türür ve yeni bir yaratık getirir. Bu, Allah için hiç de zor değiîciir.» (İbrâhîm, 19-20). Burada da; «Kim dininden dönerse; Allah’ın sev­diği ve onlann da O’nu sevdikleri; mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâ­firlere karşı zorlu bir kavim getirir.» buyuruyor. Muhammed İbn Kâ’b, bu âyetin Kureyş’li seçkinler hakkında nazil olduğunu söyler. Hasan el-Basrî de bu âyetin, Hz. Ebubekir zamanındaki mürtedler hakkında nazil olduğunu söyler. Hasan el-Basrî der ki: Buradaki «Allah’ın sev­diği ve onların da O’nu sevdikleri» âyetinden maksad; Hz. Ebubekir ve arkadaşlarıdır. İbn Ebu Hatim rivayet eder ki: Ebu Bekr İbn Ayyâş’m bu kimselerin Kadîsiyye savaşma katılanlar olduğunu söylediğini duy­muş. Leys îbn Ebu Selîm de Mücâhid’den; bunların Sebe1 kavmi oldu­ğunu bildirdiğini, nakleder.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ebu Saîd… Abdullah İbn Abbâs’tan nakletti ki; burada sözü edilen kavim, Yemen’de bir topluluktur. Sonra Kinde’li, sonra da Sekûn hanedanından kimselerdir. İbn Ebu Hatim der ki: Bana babam… Câbir İbn Abdullah’dan nakletti ki; o, şöyle demiş : Rasûlullah (s.a.) a bu âyet-i kerîme sorulduğunda; o, bunlar Yemen’-den, sonra Kinde’den, sonra Sekûn’dan bir topluluk, sonra da bu davete icabet eden kimselerdir, buyurmuş. Bu hadîs cidden garîbtir.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ömer… Semmâk’ten nakletti ki; o, İyâz’m Eş’arî’den; bu âyet-i kerîme nazil olunca Rasûlullah (s.a.) onlar işte bu kavimdir, dediğini duydum, demiştir. Bunu İbn Cerîr Şu*be’nin hadîsinden aynı şekilde rivayet eder.

«Mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu bir kavim.» Bunlar kâmil mü’minlerin sıfatlarıdır. Mü’min; kardeşine ve dostlarına karşı mütevâzî’dir. Düşmanlarına karşı da onurlu olmalıdır. Nitekim Allah Teâlâ, bir başka âyet-i kerîme’de şöyle buyurur : «Muhammed; Allah’ın Rasûlüdür. O’nunla beraber olanlar kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında merhametlidirler.» Rasûlullah’m sıfatı anlatılırken de; o’nun mütebessim fakat öldürücü olduğu söylenmiştir. Yani dost­larına karşı güleç yüzlü, düşmanlarına karşı öldürücüdür.

«Allah yolunda cihâd edenler, hiçbir yerenin yermesinden korkmaz­lar.» Allah’a itaat ve Allah düşmanını öldürme; Allah’ın hadlerini uy­gulama ve ma’rûfu emredip münkeri reddetme konusunda hiç kimse onları alıkoyamaz, geri döndüremez ve onlar, kınayıcmm kınamasına da önem vermezler.

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki; Bize Affân Hz. Ebu Zerr (r.a.) den nakletti ki; o, şöyle demiş : Benim dostum Allah’ın Rasûlü, bana yedi şeyi emretti: Miskinleri sevmeyi ve onlara yaklaşmayı. Benden daha aşağıda olanlara bakmamı bana emretti. Benden daha yukarda olanlara bakmamamı emretti. Yakınlarım —benden yüzçevirseler de— sıla-i rahm yapmamı emretti. Acı da olsa hakkı söylememi emretti. Allah için hiçbir kınayanın kınamasından endîşe etmememi emretti. Çok çok «la­havle ve lâ kuvvete illâ billah» dememi emretti. Doğrusu bunlar, arş’ın altındaki hazînelerdir.

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Ebu Muğîre… Ebu Müsen-nâ’dan nakletti ki; Hz. Ebu Zerr (r.a.) şöyle demiş : Rasûlullah (s.a.) beş konuda benden bîat aldı. Yedi konuda benden ahid aldı ve dokuz konuda da benim için Allah’ı şâhid tuttu. Ben hiçbir kınayanın kınama­sından korkmam. Ebu Zerr der ki: Rasûlullah (s.a.) beni çağırdı ve bîat eder misin? Karşılığı sana cennet olsun, dedi. Ben, evet, dedim. Ve elimi o’na doğru uzattım. Rasûlullah (s.a.) bana insanlardan bir şey istememek şartını koşunca; peki, dedim. Kamçın düşse onu da isteme, dedi. Yani in ve onu sen al, dedi.

Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Muhammed îbn Hasan, Ebu Saîd el-Hudrî’den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş : Dikkat edin, insanların korkusu, sizden birinizi gördüğü veya sahip olduğu hakkı söy­lemekten alıkoymasın. Çünkü hakkı söylemek veya önemli bir şeyi hatırlamak ne kişinin rızkını uzaklaştırır, ne de ecelini yaklaştırır. Bunu Ahmed İbn Hanbel münferid olarak rivayet etmiştir.

Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Abdürrezzâk… Ebu Saîd el-Hudrî’­den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş : «Allah için sizden biriniz bir şeyi görüp de kendi nefsini hakîr ve hor kılarak söylenecek sözü söylemezlik etmesin. Çünkü ona kıyamet gününde şöyle ve şöyle demekten seni alıkoyan neydi? denir. O, insanların korkusudur, deyince Allah Teâlâ; Benden korkmana daha çok lâyıktım, der. İbn Mâce de bunu A’meş kanalıyla Amr İbn Mürre’den rivayet eder.

Ahmed İbn Hanbel ve İbn Mâce, bu hadîsi Abdullah İbn Abdurrah-nıân kanalıyla, Ebu Saîd el-Hudrî’den naklederler. Buna göre; Rasû­lullah (s.a.) şöyle buyurur : Allah Teâlâ; kıyamet günü kulunu sorguya çeker. Nihayet ona der ki: Evet ey kulum, sen bir kötülüğü görmüş, ona engel olmamışsın değil mi? Allah Teâlâ kulunun delilini kendisine gösterdiği zaman; O, evet, Rabbım Sana dayandım, ama insanlardan korktum, der. Sahîh hadîste vârid olur ki; Rasûlulah (s.a.) şöyle buyur­muş : Mü’minin kendi nefsini horlaması uygun değildir. Orada bulu­nanlar; mü’min, kendi nefsini nasıl horlar ey Allah’ın Rasûlü? diye sor­dular. Hz. Peygamber dayanamayacağı musibetlere dayanır, buyurdu.

«Bu, Allah’ın bir lutfudur. Onu dilediğine verir.» Bu sıfatlarla mut-tasıf olmak, Allah’ın kullarına bir lutfu ve tevfîkidir. Allah onu diledi­ğine lütfeder. «Allah, Vasi’dir, Alîm’dir » Lutfu geniş ve bu lutfa kimin lâyık olup kimin lâyık olmadığım en iyi bilen O’dur.

«Sizin dostunuz yalnız Allah, O’nUn Rasûlü ve namaz kılan, zekât veren, rükû’ edenlerdir.» Yahudiler, sizin dostunuz değildir. Sizin dost­luğunuz Allah’a, Rasûlüne ve mü’minlere mahsûstur. Mü’minlerden bu niteliklere sahip olanlar; namazlarını kılarlar. Çünkü bu, İslâm’ın en büyük rüknüdür ve. ibâdet yalnız ve yalnız Allah’a mahsûstur. Kulların hakkı olan ve güçsüzleri desteklemek için konulmuş bulunan zekâtı ve^ rirler. Bazıları «Rükû’ edenler» kavlinin hal cümlesi olduğunu vehmet-mişlerdir. Bu ifâdenin, zekât verenlerin hali olduğu sanılmaktadır. Eğer durum böyle olsaydı; rükû’ halinde zekât vermek, diğer hallerden daha üstün olurdu. Çünkü bu halde zekât, öğülmüş bir davranış olurdu. Bi­zim bildiğimiz fıkıh imamlarından hiçbirisi böyle bir şey söylememiştir. Hattâ bazıları bu konuda Ebu Tâlib oğlu Ali’den bir hadîs rivayet eder­ler ve derler ki: Bu âyet, onun hakkında nazil olmuştur. Şöyle ki; o rükû’da iken’bir dilenci gelmiş, Hz. Ali bu dilenciye yüzüğünü vermiş. İbn Ebu Hatim der ki: Bize Rebî’ İbn Süleyman… Utbe İbn Ebu Hâ-tim’den nakletti ki; bu âyette bahis mevzuu olanlar; mü’minler ve Ebu Tâlib oğlu Ali’dir. Ebu Saîd el-Eşecc… Seleme’den nakletti ki; o, şöyle demiştir: Hz. Ali, rükû’da iken yüzüğünü sadaka olarak verdi. Bunun üzerine yukarıdaki âyet-i celîle nazil oldu. İbn Cerîr der ki: Bana Haris, Gâlib İbn Ubeydullah’tan nakletti ki; o, Mücâhid’in bu âyet konusun­da şöyle dediğini işitmiş : Bu âyet, rükû’da iken sadaka veren Ebu Tâlib oğlu Ali hakkında nazil olmuştur. Abdürrezzâk da der ki: Bize Abdül-vehhâb… İbn Abbâs’tan nakletti ki; bu âyet-i kerîme, Ebu Tâlib oğlu Ali hakkında nazil olmuştur. Ancak burada râvî olarak yer alan Abdül-vehhâb İbn Mücâhid, hüccet olarak kabul edilmez.

îbn Merdûyeh der ki: Süfyân es-Sevrî… Abdullah İbn Abbâs’tan nakletti ki; o, şöyle demiş : Ebu Tâlib oğîu Ali ayakta namaz kılıyordu. Rükûa gittiğinde, bir dilenci geldi. Hz. Ali dilenciye yüzüğünü verdi. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu. Burada râvî olarak yer alan Dahhâk, Abdullah İbn Abbâs’la karşılaşmamıştır. îbn Merdûyeh ayrıca Muhammed İbn Saîd kanalıyla —ki bu zât metruk bir râvîdir— Abdul­lah İbn Abbâs’ın şöyle dediğini nakleder: Hz. Peygamber namaz kılmak için mescide gitti. İnsanlardan bir kısmı rükû’da, bir kısmı secde­de, bir kısmı kıyamda, bir kısmı da celsede idi. Bir miskin de dileni­yordu. Rasûlullah (s.a.) içeri girince; dilenciye kimse sana bir şey verdi mi? diye sordu. Dilenci; evet, verdi deyince, kimdir o? dedi. Dilenci, ayakta duran o adam, dedi. RasûUülah, hangi haldeyken sana onu ver­di? deyince; o rükû’da iken, dedi. Bu kişi, Ebu Tâlib oğlu Ali idi. Rasû-lullah (s.a.) bunun üzerine tekbîr getirerek, şöyle buyurdu: Her kim ki, Allah’ı, peygamberini ve mü’minleri dost edinirse; muhakkak ki gâlib gelecek olanlar, Allah’ın taraftarlarıdır. Bu isnâd pek beğenilmez.

Ayrıca İbn Merdûyeh, bizzat Ali İbn Ebu Tâlib’in Ammâr İbn Yâ-sir’in ve Ebu Râfi’in kendi hadîslerinden de bu rivayeti nakleder. Fakat bunların hiçbirisi, sahîh değildir. Çünkü isnâdları zayıf, râvîleri câhil­lerdir, îbn Merdûyeh kendi senediyle Nu’mân İbn Mihrân’dan nakleder ki; Abdullah İbn Abbâs, bu âyet-i kerîme mü’minler ve onların başında Ebu Tâlib oğlu Ali hakkında nazil olmuştur, demiştir.

îbn Cerîr Taberî der ki: Bize Hennâd… Ebu Ca’fer’den nakletti ki; ben, ona «Sizin dostunuz yalnız Allah, O’nun Rasûlü ve namaz kılan, zekât veren, rükû’ edenlerdir.» âyetini sordum ve îmân edenler kim­lerdir? dedim. O îmân etmiş olanlardır, dedi. Bize ulaştığına göre; bu âyet, Ebu Tâlib oğlu Ali hakkında nazil olmuştur. Çünkü Ali, îmân etmiş olanlardandı. Esbât ise Süddî’den naklen bu âyetin, bütün mü’­minler hakkında nazil olduğunu söyler. Ancak Ebu Tâlib oğlu Ali’ye rükû’da iken bir dilenci gelmiş. O da dilenciye yüzüğünü vermiş. Ali İbn Ebu Taîha, Abdullah İbn Abbâs’tan nakleder ki; kim müslüman olursa Allah’ı, Rasûlünü ve îmân edenleri dost edinmiş olur. Bu hadîsi İbn Cerîr Taberî rivayet eder.

Yukarda zikrettiğimiz hadîslerde vârid olduğu gibi; bütün bu âyet­ler Yahudilerle sözleşmesinden uzaklaşarak, Allah’ın, Rasûlünün ve mü­minlerin dostluğunu tercih eden Ubâde İbn Sâmit (r.a.) hakkında nazil olmuştur. Bunun için Allah Teâlâ âyetin devamında «Her kim ki Al­lah’ı, peygamberini ve mü’minleri dost edinirse; muhakkak ki gâlib gelecek olanlar, Allah’ın taraftârlandır.» buyuruyor. Nitekim Mücâdile sûresinde de şöyle buyurmaktadır : «Allah; andolsun ki Ben ve peygam­berlerim üstün geleceğiz, diye yazmıştır. Doğrusu Allah kuvvetlidir, Azız’dir. Allah’a ve âhiret gününe inanan bir kavmin —babalan veya oğulları veya kardeşleri ya da akrabaları olsa bile— Allah’a ve peygam­bere karşı gelenlere sevgi beslediklerini görmezsin. İşte Allah, îmânı onların kalblerine yazmıştır, katından bir nûr ile onları desteklemiştir. Onları altından ırmaklar akan, içinde temelli kalacakları cennetlere koyar. Allah, onlardan hoşnûd olmuştur. Onlar da, Allah’tan hoşnûd ol­muşlardır. Ve bunlar, Allah’tan yana olanlardır. İyi bilin ki; felaha erenler, Allah’tan yana olanlardır.» (Mücâdile, 21-22).

Allah’ın, Rasûlünün ve mü’minlerin dostluğuna rızâ gösteren her­kes, dünya ve âhirette felaha ermiştir. Bunun için Allah Teâlâ «Her kim ki, Allah’ı, peygamberini ve mü’minleri dost edinirse; muhakkak ki gâ-lib gelecek olanlar; Allah’ın taraftârlarıdır.» buyurmuştur.[16]

İzahı

Bu vasıfla nitelenenlerin, kimler olduğu konusunda ihtilâf edilmiş­tir. Bunların, mürtedlerle savaşan Hz. Ebubekir ve arkadaşları olduğu söylenmiştir. Bu görüş Hasan, Katâde ve Dahhâk’dan menkûldür. Ba­zıları da bunların, ansâr olduğunu söylemiştir ki, bu görüş Süddî’den menkûldür. Yemen halkı olduğu söylenmiştir ki; bu görüş, Mücâhid’-den menkûldür.. Mücâhid der ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur : Yemen halkı, kalbleri en yumuşak ve gönülleri en mülayim olan halk­tır, îmân Yemen’dendir, hikmet Yemen’dendir. İyâz İbn öanem el-Eş’arî der ki: Bu âyet nazil olduğunda Rasûlullah (s.a.), Ebu Mûsâ el-Eş’arî’yi îmâ ederek dedi ki; onlar, şunun kavmidir. Denildi ki; bunlar, İran’lı-lardır. Rivayete göre, Hz. Peygambere bu âyet sorulduğunda, elini Sel-mân el-Fârisî’nin omuzuna vurarak işte bu onun akrabalarıdır, demiş. Sonra; eğer din, Süreyya yıldızına asılmış olsaydı, ona İran’lı çocuklar­dan pek çok kişi ilk önce ulaşırdı, buyurmuş. Denildi ki; burada söz konusu edilenler, Mü’minlerin Emîri Ali ve arkadaşlarıdır. Onlar, dö­neklerle ve karşı çıkanlarla savaştıkları zaman bu vasfı kazanmışlar­dır. Bu rivayet Ammâr, Huzeyfe ve İbn Abbâs’tan menkûldür. Ebu Ca’-fer ve Ebu Abdullah’tan da rivayet edilen budur. Hz. Peygamberin, Hz. Ali’yi âyette zikredilen sıfatlarla tavsif etmesi de, bu görüşü destek­lemektedir… Denildi ki: Âyet umûmîdir. Kıyamete kadar bu hasletleri toplayan herkese şâmildir. Ali İbn İbrâhîm İbn Hâşim der ki: Bu âyet, ümmetin mehdisi ve arkadaşları hakkında nazil olmuştur. Âyetin baş tarafı, Hz. Muhammed’in ehline zulmeden, öldüren ve haklarını gasb edenlere hitâb etmektedir.[17]

Gerçek Sevgi

Bize Seyyid Ebu’1-Hamd Mehdi İbn Nizâr el-Hasanî… A’meş kana­lıyla İbâye İbn Reb’î’den nakletti ki; o, şöyle demiş : Abdullah İbn Ab-bâs, zemzem kuyusunun etrafında oturduğu sırada Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki, dediği sırada başı sarıkla bürülü bir adam çıkageldi. İbn Abbâs; Rasûlullah dedi ki; diye söze başladığında adam da aynı sözleri tekrarlıyordu. İbn Abbâs dedi ki; Allah adına sorarım sana kimsin? Adam sarığını yüzünden çıkardı ve şöyle dedi: Ey insanlar, beni tanı­yan tanır, tanımayana da kendimi ben tanıtacağım. Ben, Bedir’li Cün-deb İbn Cünadî Ebu Zerr el-Ğıfârî’yim. Ben, Rasûlullah’ı kulaklarımla dinledim. Yoksa kulaklarım sağır olsun. Şu gözlerimle gördüm, diyordu ki; iyilerin önderi, kâfirlerin katili, kendisine yardım edenlerin muzaf­fer olduğu, kendisini horlayanların rezîl olduğu kişiye sesleniyordu. Ben, Hz. Peygamberle bir gün öğle namazını 1 İdim. Bir dilenci mescidde o’ndan bir şey istedi, kimse dilenciye bir şey vermedi, dilenci elini göğe kaldırdı ve dedi ki: Allah’ım şâhid ol, ben Rasûlullah’ın mescidinde bir şey istedim, kimse bana bir şey vermedi. Hz. Ali rükû’da idi, sağ elinin parmağını işaret etti. Bu parmağında yüzüğü vardı. Dilenci geldi ve Hz. Ali’nin parmağındaki yüzüğü aldı. Bu olay, Rasûlullah (s.a.) m gözünün önünde cereyan ediyordu. Hz. Peygamber namazını bitirince, başını göğe kaldırdı ve dedi ki: Allah’ım, kardeşim Mûsâ Senden istedi ve şöyle dedi: «Rabbım bana göğsümü aç, işimi kolaylaştır, dilimdeki düğümü çöz, sözümü anlasınlar. Ailemden birini bana vezîr kıl, du kişi kardeşim Hârûn olsun, onunla gücümü pekiştirir ve işimde ondan yar­dım alırım.» Bunun üzerine, Hz. Peygambere sözlü bir Kur’an indi ve buyurdu ki: Kardeşinle senin havzunu kuvvetlendireceğiz. Ve ikinize hükümdarlık vereceğiz, size hiç bir şey ulaşmayacak. Allah’ım ben de Senin peygamberin ve seçkin kulun olan Muhammed’im. Allah’ım göğ­sümü aç, işimi kolaylaştır ve ailemden Ali’yi bana vezîr kil, sırtımı onun­la pekiştir, dedi. Ebu Zerr der ki; Allah’a and olsun ki, Hasûlullah (s.a) sözünü daha tamamlamamıştı ki, Cebrail Allah katından gelerek ey Mu-hammed oku, dedi. O ne okuyayım, deyince; -Cebrail, «sizin velîniz ancak Allah, Rasûlü ve îmân etmiş olanlardır…» (Mâide, 55-56) âyetlerini oku, dedi. Bu haberi Ebu İshâk es-Sa’lebî, tefsirinde aynı isnâdla rivayet eder. Ebu Bekr er-Râzî’nin, Ahkâm el Kur’an kitabında; Mağribî’nin rivaye­tine göre, Rûmmânî ve Taberî de derler ki: Bu âyet, Hz. Ali’nin rükû’da iken yüzüğünü sadaka olarak vermesi üzerine, onun hakkında nazil ol­muştur. Bu, Mücâhid ve Süddî’nin görüşüdür. Ebu Ca’fer, Ebu Abdullah ve Ehl-i Beyt İmamlarının hepsinin görüşü de böyledir. Kelbî der ki; bu âyet, Abdullah İbn Selâm ve arkadaşları müslüman olduklarında yahûdüerle dostluklarını kopardılar, bu sebeple onlar hakkında nazil olmuştur. Atâ’nın rivayetinde Abdullah İbn Selâm demiş ki: Ey Al­lah’ın Rasûlü, ben Ali’nin rükû’da iken yüzüğünü tasadduk ettiğini gördüm, biz onu dost ediniyoruz. Bu olayı bize Seyyid Ebu’1-Hamd… Ebu Salih’e ulaşan merfû’ ve muttasıl bir isnâd ile Abdullah İbn Ab-bâs’dan nakletmiştir. İbn Abbâs der ki: Abdullah İbn Selâm ve bera­berinde Hz. Peygambere îmân etmiş olan bir topluluk, huzûr-u nebe-vî’ye geldiler ve dediler ki: Bizim evlerimiz uzaktır. Bu meclisten başka meclisimiz ve konuşacak yerimiz yoktur. Kavmimiz, bizim Allah’a ve Rasûlüne inandığımızı ve onu tasdîk ettiğimizi görünce bizi terk ettiler. Bizi aralarında oturtmamak, kendileriyle evlendirmemek ve bizimle konuşmamak üzere söz birliği ettiler, bu bize zor geliyor. Hz. Peygamber buyurdu ki: «Sizin dostlarınız, ancak Allah ve Rasûlüdür…» âyetini sonuna kadar okudu. Sonra mescide geldi, halk kıyamda ve rükû’da du­ruyordu. Gözüne bir dilenci ilişti. Hz. Peygamber; sana bir şey veren oldu mu? diye sordu. O da evet, gümüşten bir yüzük dedi. Rasûlullah (s.a.) : Onu sana kim verdi? diye sordu. Adam; işte, o ayakta duran, dedi ve eliyle Hz. Ali’yi gösterdi. Hz. Peygamber, hangi haldeyken onu sana verdi? diye sorunca; adam, rükû’da iken verdi, dedi. Hz. Peygam­ber, tekbîr getirerek hemen bu âyeti okudu. Bu sırada Hassan İbn Sabit şu şiirini inşâd etti:

Ey Ebu Hasan canım ve arzularım sana feda olsun. Her hidâyette koşan ve yavaş giden de Senin mürekkebli öğütlerin kaybolur mu hiç. Tanrı katında medih kaybolacak değildir. Sensin o, ki rükû’da iken zekât verdin, Canım sana feda olsun ey rükû’ edenlerin en hayırlısı. Allah, senin hakkında en hayırlı velayeti indirdi. Ve şeriat kitâblarının en övülmüşünde onü tesbît etti.

Bu âyet-i kerîme, peygamberden sonra fasılasız olarak Hz. Ali’nin imametinin sahîh olduğunun en açık delillerindendir. Bunun tesbît şekli şöyledir : Sizin velîniz, lafzı; işlerinizi en iyi idare eden ve itaat etmeniz gereken, anlamınadır. Bu husus, sabit olduğuna ve îmân eden­lerden maksadın da Hz. Ali olduğu sabit olduğuna göre, nass’ın Hz. Ali’nin imametini gösterdiği de sabit olur. Ve bu nokta açıklık kaza­nır. Birinciye delâlet eden husus, lügata bakmaktır. Kim lügati araş-tınrsa bilir ki; halk, bu konu üzerinde karar kılmıştır. Lügat ehlinin bu konudaki görüşlerini daha önce zikrettik, tekrarına gerek yok. Son­ra âyetin bunu ifâde edip başkasını ifâde etmediğine delâlet eden bir

husus da şudur; âyette geçen, ancak anlamına gelen lafzı tahsisi gerektirir ve zikredilenlerin dışındakilerden bu hükmü nefye-der. Meselâ; fesahat, ancak câhiliyet devrinde vardı, denildiği zaman, diğerlerinde fesahatin bulunmadığı kasdedilir. Bu husus kesinlik ka­zandığına göre; velî lafzının, dinde dostluk ve mahabbet anlamına alınması caiz olmaz. Çünkü bu mânâda, bir mü’minin diğer mü’mine tahsis edilmesine gerek yoktur. Zîrâ bu mânâda bütün mü’minler müşterektir. Nitekim Allah Teâlâ; «erkek mü*minlerle kadın mü’min-ler birbirlerinin dostlarıdır» buyurmuştur. Bu şekilde hami edilmesi caiz olmadığına göre; sadece bir başka şekil kalmış oluyor ki; o da me­seleleri araştırmak ve halkın itaat etmesinin farz olmasını gerektiren hususları incelemektir. Bu lafzın, ancak iki şekle hami edilmesi müm­kündür. Birincisi bâtıl olduğuna göre, ikincisi sabit demektir. îmân edenler lafzından maksadın Hz. Ali olduğuna, âyetin nüzul sebebiyle ilgili genel ve özel yollardan vârid olan rivayetler delâlet etmektedir. Daha önce rükû’ halinde yüzüğünü sadaka olarak vermesi üzerine bu âyetin indiği açıklanmıştır. Zîrâ velî lafzıyla kasd edilen hususun; tâat ve imametin farz olduğuna rücû’ ettiğini söyleyen herkes bunu âyet­ten kasd edilen anlam olarak söylemişlerdir. Ümmetten hiç bir kimse bu lafzın, bizim zikrettiğimizi gerektirdiğini ve bu mânânın başka an­lama gelebileceğini söylememiştir. Hiç bir kimse, îmân etmişler lafzı­nın cemî’ olduğunu, tek başına kimseye yönlendirmenin caiz olmadı­ğım ifâde etmemiştir. Zîrâ lügat ehli cemî’ lafzıyla, ta’zîm ve tefhîm için teki ifâde ederler. Bu husus lügatçılara göre, delili gerektirmeye­cek kadar açıktır. Ve yine hiç kimse onlar rükû’ ederler, kavli ile bu rükû’ onlann âdet ve alışkanlıklarıdır diyemez, ayrıca bu zekât veren­lerden de hal olamaz…[18]

O, onları sever, onlar da O’nu severler; Kulların Rablarını sevme­leri, O’na itaat edip hoşnûdluğunu gözetmeleridir. Gazabını ve ceza­sını gerektiren fiilleri yapmamalarıdır, Allah’ın kullarını sevmesi ise; onların kendisine itaat edip ta’zîm ve hamd-ü sena ederek razı olmasini sağlamaları üzerine en güzel sevâbla mükâfatlandırmaktır. İnsan­ların en bilgisizi ve en çok ilim düşmanı olan, ilim ehline ve şeriata en çok kin besleyen ve her ne kadar onlar gibi câhil ve beyinsizlerin yanında bir yol sahibi oldukları kanâati bulunsa; yol bakımından en çirkini olan yapmacık, sun’î ve yünden (sûf) elbiseler giyen fırkalar­dır. Onların mahabbet ve aşk diye edindikleri dinler; Allah’ın harâb edesi kürsîlerinde seslendikleri teğannîleri, Allah’ın yıkası yerinde şe-hîdler adını verdikleri kişiler gibi gazel okuyarak raks ettikleri me­kânlarda Musa’nın Tûr dağının yerinden oynaması sırasındaki sarsın­tısından çok uzak olan sarsılmalarında söyledikleri ve inandıklarına gelince; Allah, onların söylediklerinden bütünüyle yüce ve münezzeh­tir. Onların ifâdelerinden uzaktır. Nasıl O, zâtı ile onları severse onlar da O’nun zâtını sevdiklerine dâir sözlerinden münezzehtir. Buradaki zamîr zâta râcîdir, sıfatlara değil. Onlara göre sevginin şartı, sevgi sarhoşluğuna tutulmaktır. Eğer böyle olmazsa gerçek sevgi olmaz.[19]

57 — Ey îmân edenler, sizden önce kendilerine kitâb verilenlerden dininizi alay ve eğlenceye alanları ve kâfir­leri dost edinmeyin. Eğer mü’minler iseniz Allah’tan kor­kun.

58 — Birbirinizi namaza çağırdığınızda; onu alay ve eğlenceye alırlar. Bu, onların gerçekten akıl edemez bir topluluk olmalarındandır.

Kâfirleri Dost Edinenler

Bu âyet-i kerîme’de; İslâm’a düşman olan ehl-i kitâb ve müşrik­lerle dostluk kurmanın menfur bir durum olduğu anlatılıyor. Onlar ki, amel saliblerinin yaptıkları en güzel ameli, evet dünyevî ve uhrevî bütün hayırları ihtiva eden tertemiz, sapasağlam İslâm’ın hükümlerini alay konusu ederler. Kendi soğuk fikirleri, fâsid görüşleri muvace­hesinde bu hükümleri oyuncak gibi telâkki edip onlarla oynarlar. Şâi­rin dediği gibi:

Nice doğru sözü kınayanlar vardır ki;

Sakat anlayışlardır onların âfeti.

(Bu, şâir Mütenebbî’nin bir beytidir.)

«Sizden önce kendilerine kitâb verilenler de.» Buradaki beyân edatıdır. Cinsi açıklamak içindir… Kâfirlerden maksad da müş­riklerdir. İbn Cerîr’in rivayet ettiğine göre Abdullah İbn Mes’ûd bu âyeti:

«Sizden önce kendilerine kitâb verilenlerden dininizi alay ve eğlence­ye alanları ve şirk koşmuş olanları dost edinmeyin.» şeklinde okumuş­tur.

«Eğer mü’minler iseniz Allah’tan korkun.» Allah’tan korkun da; sizin ve dininizin düşmanı olan bu kişileri dost edinmeyin. Eğer bun­ların alay ve eğlence konusu yaptıkları Allah’ın şeriatına îmân eden kimseler iseniz. Nitekim Allah Teâlâ Âl-i İmrân sûresinde de şöyle bu-yuruyordu : «Mü’minleri bırakıp, kâfirleri dost edinmesinler. Kim böy­le yaparsa; Allah katında bir değeri yoktur. Ancak onlardan sakınma­nız hali müstesnadır. Allah sizi kendisiyle korkutur. Dönüş Allah’adır.» (Âl-i İmrân, 28).

«Birbirinizi namaza çağırdığınız zaman onu alay ve eğlenceye alırlar.» Aynı şekilde siz birbirinizi, akıl sahiplerinin yapabileceği amel­lerin en faziletlisi olan namaza çağırdığınız zaman; onu, alay ve eğlen­ce konusu yaparlar. «Bu, onların gerçekten akıl edemez bir topluluk olmalarındandır.» Onlar, Allah’a ibâdeti ve Allah’ın .şeriatına uyma-‘nın mânâsını kavrayamamışlardır. Bu, şeytânın peşinden gidenlerin sıfatıdır. Onlar, ezanı işittikleri zaman; ezan sesinin duyulmaması için arkalarını dönerler ve ezan bitince de yüzlerini döndürürler. Namaz­dan sevâb kazanılınca kaçarlar, sevâb kazanmak bitince; dönerek kişi ile kalbi arasına girer ve derler ki: Şunu da hatırla, şunu da hatırla. Ve hatırlamaz olduğu şeyleri kişiye hatırlatırlar. Nihayet kişi; ne ka­dar namaz kıldığının farkına bile varmaz. Sizden biriniz bu durumda olduğu zaman, selâmdan önce iki secde yapsın. Bu hadîs muttefakun aleyhtir.

Zührî der ki: Allah Teâlâ kitâb-ı mübîn’inde «Birbirinizi namaza çağırdığınızda onu alay ve eğlenceye alırlar.» buyurarak; ezanı zik­retmiştir. İbn Ebu Hatim de böyle der. Esbât da Süddî’den nakleder ki; o, bu âyet konusunda şöyle demiştir : Medine’de bir hıristiyan var­dı. Müezzin dediği zaman; o, yalan söyleyen ateşte yansın, derdi. Gecelerden bir gece, onun hizmetçisi, kendisi ve ailesi uykuda iken ateş getirildi. Ateşten bir kıvılcım düşerek evi yaktı. Hem kendisi hem de ailesi yandı. Bu olayı Cerîr ve İbn Ebu Ha­tim rivayet ederler.

Muhammed İbn İshâk, Sîret’inde der ki: Peygamber Fetih senesi beraberinde Bilâl olduğu halde Kâ’be’ye gitti. Bilâl’e ezan okumasını emretti. Ebu Süfyân İbn Harb, Attâb îbn Üseyd, Haris İbn Hişâm; Kâ’be’nin avlusunda oturuyorlardı. Attâb dedi ki: Allah Üseyd’e lüt­fetti de nefret ettiği bir sesi burada işitmedi. Haris İbn Hişâm dedi ki: Eğer onun haklı olduğunu bilmiş olsaydım; Allah’a andolsun ki, onun peşinden giderdim. Ebu Süfyân dâ, ben bir şey demem. Eğer bir şey söylesem şu çakıl taşları haberi iletir, dedi. Rasûlullah (s.a.) onların yanma geldi ve sizin söylediklerinizi biliyorum, dedi ve her birine söy­lediklerini hatırlattı. Haris ve Attâb; biz senin Allah’ın Rasûlü oldu­ğuna şehâdet ederiz, çünkü aramızdan hiç birisi ayrılıp da sana haber vermek imkânına sahip olmadı, dedi.

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Revh îbn Ubâde… Abdula-zîz İbn Abdülmelik îbn Ebu Mahzûre’den nakletti ki; ona Abdullah İbn Muhayrîz bildirmiş. Abdullah îbn Muhayrîz, Ebu Mahzûre’nin ya­nında yetîm olarak kalıyormuş. Abdullah İbn Muhayrîz demiş ki: Ben Ebu Mahzûre’ye; amcacığım, ben Şam’a gidiyorum ve senin nasıl ezan okuduğundan suâl edilmesinden korkarım. Bana bunu bildir. Ebu Mah-zûre ona demiş ki: «Evet, biz bir toplulukla çıkmıştık ve Huneyn yo­lunun bir kısmını geçmiştik. Rasûlullah (s.a.) ı Huneyn’e sokmak is­temiyorduk. Biz, yolun bir bölümünde Hz. Peygamberle karşılaştık. Rasûlullah’m müezzini Bilâl, Hz. Peygamberin huzurunda namaz için ezan okudu. Biz yere yaslanmıştık, müezzinin sesini duyduk. Yüksek sesle onu anlatıyor ve müezzinle alay ediyorduk. Rasûlullah (s.a.) se­simizi duydu ve bize birini göndererek huzuruna çağırdı ve dedi ki: Sesinin yükseldiğini duyduğum aranızdan hangisidir? Herkes beni göstererek; budur, dediler. Rasûlullah (s.a.) hepsini gönderdi ve beni tuttu. Sonra buyurdu ki; kalk, namaz için ezan oku. Kalktım, ama o sırada Rasûlullah’tan ve onun bana emrettiği şeyden nefret ettiğim kadar hiçbir şeyden nefret etmiyordum. Rasûlullah’m huzurunda aya­ğa dikildim. Rasûlullah (s.a.) bizzat bana ezan okutturmak üzere ya­nıma geldi ve «Allahu Ekber Allahu Ekber» de, dedi. Eşhedü enla ilahe İllallah, Eşhedü en la İlahe İllalah, Eşhedü enne Muhammeden Rasû­lullah, Eşhedü enne Muhammeden Rasûlullah, de, dedi. Sonra dön ve sesini yükselt, buyurdu. Sonra Eşhedü en lâ ilahe illallah, Eşhedü en lâ ilahe illallah, Eşhedü enne Muhammeden Rasûlullah, Eşhedü enne Muhammeden Rasûlullah, Hayyaalassalâh, Hayyaalassalâh, Hayyaalelfelâh, Hayyaalelfelâh, Allahu Ekber, Allahu Ekber, Lâ ilahe illallah, Lâ ilahe illallah de, dedi. Sonra ezanı bitirince beni çağırdı. Bana bir kese verdi ki; içinde biraz gümüş bulunuyordu. Sonra elini Ebu Mahzûre’-nin sırtına dayadı. Sonra elini yüzlerine, göğsüne ve ciğerinin üzerine kadar götürdü. Hz. Peygamberin eli, Ebu Mahzûre’nin göbeğinin hiza­sına gelince, Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki; Allah senin içini mübarek kılsın. Allah senin için mübarek kılsın. Ben dedim ki; Ey Allah’ın Ra-sûlü, bana Mekke’de ezan okuma izni ver. O da ben sana bu izni ver­dim, dedi. O sırada Hz. Peygambere karşı olan bütün nefretim gitti ve yerini tamamen muhabbet-i Muhamnıediye aldı ve Hz. Peygambe­rin Mekke vâlîsi olan Attâb İbn Üseyd’in yanma geldim. Rasûlullah’ın emrine dayanarak onun yanında namaz kılıp ezan okudum. Bu husu­su ailemden ulaştığım kişiler arasından Ebu Mahzûre’ye ulaşanlar bana Abdullah İbn Muhayrîz’in aktardığı gibi aktardılar. İmâm Ahmed İbn Hanbel de aynı şekilde rivayet eder. Müslim Sahîh’inde diğer beş sü­nen erbâbıyla birlikte, bir başka yolla Rasûlullah’m dört müezzinin­den biri olan Ebu Mahzûre’den bu rivayeti nakleder. Ebu Mahzûre’­nin adı Semure’dir. O, Mekke halkının müezzinidir. Uzun süre bu va­zifede kalmıştır. Allah ondan razı olsun ve kendisine razı etsin.[20]

59 — De ki: Ey ehl-i kitâb; bizden hoşlanmayışmız, ancak Allah’a, bize indirilene ve daha önce indirilenlere inanmamızdan ve sizin bir çoğunuzun da fâsık kimseler olmamzdandır.

60 — De ki: Allah katında bundan daha kötü bir cezâım bulunduğunu size haber vereyim mi? O kimse ki;

Allah ona la’net etmiş, aleyhine gazab etmiş ve onlardan maymunlar, domuzlar ve tâğût’a kullar kılmıştır. İşte on­lar; yer bakımından en kötü ve doğru yoldan en çok sap­mış olanlardır.

61 — Size geldiklerinde; îmân ettik, derler. Halbuki onlar, küfr ile girmişler ve onlar yine onunla çıkmışlar­dır. Ve Allah, gizlemekte olduklarını çok daha iyi bilir.

62 — Onlardan bir çoğunu görürsün ki; günâha, hak­sızlığa ve haram yemeye koşuşurlar. İşledikleri şey; ger­çekten ne kötüdür.

63 — Rabb’a kul olanlar ve bilginler; onları günâh söylemelerinden ve haram yemelerinden vazgeçirmeye çalışmalı değiller miydi? Yapmakta oldukları şey gerçek­ten ne kötü.

Kâfirlerin Müslümanlardan Hoşlanmayışlannın Nedeni

Allah Teâlâ buyuruyor ki: Ey Muhammed, sizin dininizi alay ve eğlenceye alan, kitab ehli kimselere de ki: Ey ehl-i kitâb, bizden hoş-lanmayışmız; ancak Allah’a, bize indirilen ve daha önce indirilenlere inanmamızdan ve sizin bir çoğunuzun da fâsık kimseler olmanızdan-dır. Bizim başkaca bir ayıbımız ve kınanacak noktamız yoktur. Bu de­dikleriniz ise ne ayıptır, ne de kınama nedeni olabilir. Buradaki istis­na istisnâ-i munkati’dir. Nitekim benzer bir ifâde de” Bürûç sûresinde yer alır: «Onları ateş azabına uğratmaları; sadece göklerin ve yerin hükümdarlığı kendisinin olan ve övülmeye lâyık ve güçlü olan Al­lah’a inanmış olmalarındandır.» (Bürûc, 8) Tevbe sûresinde ise şöyle buyurulmaktadır: «Onlardan öç almaya kalkmalarının yegâne sebebi; Allah ve Peygamberin onları bol nimetinden zenginleştirmiş olması­dır.» (Tevbe, 74)

Müttefakun aleyh öjan bir hadîste şöyle buyurulur: İbn Cemîl, sırf fakir olduğu için pejygamberden hoşlanmazdı. Nihayet Allah onu zenginleştirdi. «Ve sizin bir çoğunuzun da fâsık kimseler olmanızdan-dı.a Bu kısım «Allah’a ve bize indirilene ve daha önce indirilene inan­manızdan.» cümlesinin üzerine ma’tûfdur. Yani biz; hem buna, hem de sizin bir çoğunuzun hak ve doğru yoldan çıkmış fâsıklar olduğunu­za inandık, demektir.

«De ki: Allah katında bundan daha kötü bir cezanın bulunduğu­nu size haber vereyim mi?» Yani Allah katında kıyamet günü, size bizimle ilgili tahminlerinizden daha kötü bir cezanın bulunduğunu haber vereyim mi? Bu ceza bu aşağılık sıfatla muttasif olanların ce­zasıdır ki; Allah’ın rahmetinden uzak olup gazabına çarptırdığı kim­selerle içlerinden domuzlar, maymunlar kıldığı kimselerin cezasıdır. Nitekim bu hususun açıklanması, Bakara sûresinde geçmişti. Ayrıca A’râf sûresinde de gelecektir.

Süfyân es^Sevrî… Abdullah İbn Mesûd’dan nakleder ki; o, şöyle demiş: Hz. Peygambere; maymun ve domuzlar, Allah’ın ters yüz etti­ği insanlar mı? diye soruldu. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Allah ne­sil ve soylarının devam ettirdiği hiçbir kavmi helak etmemiştir. —veya ters yüz etmemiştir.— Domuzlar ve hayvanlar bundan önce idi. Müs­lim Süfyân es-Sevrî kanalıyla Muğîre İbn Abdullah’tan bu hadîsi ri­vayet eder. Ebu Dâvûd et-Tayalîsî de der ki: Bize Dâvûd İbn Ebu Fu-rât… Abdullah îbn Mesûd’un şöyle dediğini nakletti: Biz, Rasûlullah (s.a.) a; maymunlar ve domuzlar yahûdîlerîn neslinden midir? diye sorduk. O, hayır. Allah hiçbir kavmi la’netleyip veya ters yüz edip de soylarını devam ettirmez. Bunlar, başka bir yaratık idiler. Allah yahû-dîleri de ters yüz etti. Ahmed İbn Hanbel, bu hadîsi Dâvûd İbn Ebu Furât’dan rivayet eder.

İbn Merdûyeh der ki: Bize Abdülbâkî… Abdullah İbn Abbâs’ın şöyle dediğini nakleder : Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Domuzlar ve maymunlar ters yüz edildikleri gibi, yılanlar da cinlerin ters yüz edil­miş şeklidir. Bu hadîs cidden garîbtir.

«Ve Tâğût’a kullar.» Bu âyeti, mâzî sîgasıyla şeklinde okuyanlar da olmuştur. Bu takdirde mânâ; «onlardan Tâğût’a ibâdet eden kullar kılmıştı» olur. Ancak şeklinde izafet terkibi olarak okuyup da; «onlardan Tâğût’un hizmetçileri kıldı» diye mânâ verenler de olmuştur. Bir başka grup ta cem’ül-cem’ olarak Tâğût’un kulları şeklinde okumuşlardır. İbn Cerîr A’meş’in, böyle okuduğunu rivayet eder. Büreyde el-Eslemfnin de şeklinde okuduğu nakledilir. Abdullah İbn Mes’ûd’un ise şeklinde okuduğu nakledilir. Taberî, Ebu Ca’fer el-Kârî’nin şeklinde okuduğunu zikreder. Ancak meçhul şeklindeki bu okuyuşun mânâsını uzak bir ihtimâl olarak görür. Fakat âyetin zahirinden bu mânânın uzak karşılanmayacağı anlaşılır. Çünkü bu, onları ta’vîz kabılindendir. Yani bu davranışta bulunan siz­lerden bir kısmınız, Tâğût’a ibâdet etmiş şeklinde mânâ verilmiştir. Bü­tün bu kırâetin mânâsı şuna dönüp gelmektedir: Ey bizim dinimize sataşan kitab ehli, bizim dinimiz yalnızca Allah’ın birliği ve ibâdetin yalnız Allah’a kul olma esâsına istinâd eder. Bütün bu zikredilenler, sizin dininizde bulunduğu halde, siz nasıl olur da bizim dinimize karşı böyle bir davranışta bulunursunuz? Bunun için Allah Teâlâ; «işte on­lar, yer bakımından en kötü ve doğru yoldan sapmış olanlardır.» buyu­ruyor. Buradaki «en çok» ta’bîri, ism-i tafdîlin karşı tarafta ortak ni­teliği bulunmayan şekilde kullanılmasının örneğidir. Nitekim bir başka âyet-i kerim e’de «O gün cennetliklerin kalacağı yer çok iyi, dinlenecek­leri yer çok güzeldir.» (Furkân, 24) buyurulmaktadır.

«Size geldiklerinde; îmân ettik derler. Halbuki onlar küfür ile gel­mişler ve yine küfür ile dönmüşlerdir.» Bu da münafıkların sıfatıdır. Onlar mü’minlere gösteriş yaparlar ve dıştan inanmış olduklarını söyler­ler ama kaîbleri küfür ile doludur. Senin yanına geldikleri zaman; gö­nülleri küfür ile dolu olarak girerler. Sonra senin yanından ayrıldıkları zaman; yine senden duydukları bilgiyle faydalanmamış ve içlerinde küfür saklı olarak dönerler. Onlara öğüt ve nasîhatlar fayda vermez. Bunun için onlar hakkında «Yine küfür ile dönmüşlerdir» denilerek bu küfür yalnızca onlara tahsis edilmiştir.

«Ve Allah, gizlemekte olduklarını çok daha iyi bilir.» Allah, onla­rın içlerinde saklı bulunan sırlan en iyi bilendir. Onlar isterse kendile­rinde olmayan bir kılığa bürünüp bunun tersini ortaya koymaya çalış­sınlar. Muhakkak ki Allah; görünen ve görünmeyeni bilendir. Kendi­lerini onlardan da iyi bilir. Ve bu hususta onları en mükemmel ceza ile cezalandırır.

«Onlardan bir çoğunu görürsün ki; günâha, haksızlığa ve haram yemeye koşuşurlar.» Haram ve günâhlan inkâr eder, hakka tecâvüz eder ve bâtıl yolla halkın mallarını yiyerek bu konuda yansırlar. «İşle­dikleri şey gerçekten ne kötüdür.» Ne kötü amel yapmaktadırlar onlar ve onlann tecâvüzü ne kötü bir tecâvüzdür.

«Rabba kul olanlar ve bilginler, onlan yalan söylemelerinden ve haram yemelerinden vazgeçirmeye çalışmalı değiller miydi? Yapmakta oldukları şey gerçekten ne kötüdür?» Rabba kul olanlar ve sâhibleri onları bu davranıştan nehyetmeli değiller miydi? Rabba kul olanlar, onların arasında yetki sahibi olan bilginlerdir. Hahamlar ise, yalnızca bilginlerdir. ((Yapmakta oldukları şey gerçekten ne kötü.» Ali İbn Ebu Talha, Abdullah İbn Abbâs’tan nakleder ki; o, şöyle demiş : Rabba kul olanlar; bu kulluğu terketmekle ne kötü bir şey yapmaktadırlar? Ab-durrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem de der ki: Bunları yapamadıklan, şun­ları da yatpıklan zaman o kişiler böyle derler. Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem der ki: Âyette yer alan keli­meleri aynı anlamadır. İbn Ebu Hatim de böyle rivayet eder. İbn Cerîr Taberî der ki: Bize Ebu Küreyb… Abdullah İbn Abbâs’tan nakletti ki; o, şöyle demiş : Kur’an-ı Kerîm’de bu âyetten daha çok ihtar edici bir âyet yoktur. Dahhâk da aynı şekilde; bana göre Kur’an’da bundan daha korkunç bir âyet yoktur, der. İbn Cerîr Taberî de böyle rivayet eder.

Yûnus İbn Habîb’in anlattığına göre; İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ebu Dâvûd… Sabit İbn Saîd el-Hemedânî’den nakletti; o, Sâbit’i reyde görmüş ve Yahya îbn Ya’mer’den naklederek şöyle dedi: Ebu Tâlib oğlu Ali hutbe okudu, Allah’a hamd ve sena etti. Sonra şöyle dedi: Ey insanlar; sizden önce helak olanlar, günâhları işlemeleri ve Rabba kul olanlarla din adamlarının da onları nehyetmemeleri yüzünden helak olmuşlardır. Onlar günâhta ısrar edip Rabba kul olanlar ve hahamlar da onları engellemeyince başlarına cezalar gelmiştir. Öyleyse sizin başı­nıza da onların başına gelenler gelmeden önce ma’rûfu emredip mün-kerden de nehyedin. İyi bilin ki: Ma’rûfu emir ve münkerden nehiy rızkı kesmez, eceli yaklaştırmaz.

İmâm Ahmed îbn Hanbel der ki: Bize Yezîd İbn Hârûn… İbn Ce-rîrden’ rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur : Hangi top­lumda günâh işleyenler bulunur da; sâlihler olnardan daha güçlü ve onları engelleyecek kudrette bulundukları halde, onları değiştirmeye çalışmazlarsa; mutlaka Allah Teâlâ o topluma bir azâb gönderir. Bu şekliyle bu hadîsi, yalnız Ahmed İbn Hanbel rivayet etmiştir. Ebu Dâ­vûd da Müsedded kanalıyla Cerîrden rivayet eder ki; o, şöyle demiş : Ben Rasûîullah’m şöyle buyurduğunu duydum : Her kim ki bir top­lumda bulunur ve o toplumda suç işlenir, o kişi de o suçu önleme gü­cüne sahip bulunur ve onları değiştirmezse; mutlaka ölmezden önce Allah onlara bir musibet gönderir. Bu hadîsi îbn Mâce de, Ali İbn Mu-hammed kanalıyla Cerîr’den rivayet eder. Hafız el-Mezzî der ki: Şu’be, bu hadîsi Ebu İshâk kanalıyla Cerîr’den rivayet etmiştir.[21]

64 — Yahudiler: Allah’ın eli bağlıdır, dediler. Böyle dediklerinden ötürü kendi elleri bağlansın, la’net olsun. Hayır, O’nun iki eli de açıktır, nasıl dilerse öyle infâk eder. Rabbında,n sana indirilen; andolsun ki, onlardan çoğunun azgınlığını ve küfrünü artıracaktır. Onların aralarına kı­yamet gününe kadar sürecek kin ve nefret saldık. Savaş için ateşi ne zaman körükleseler; Allah onu söndürür. Ve yeryüzünde fesada koşarlar. Allah ise fesâdçıları sevmez.

65 — Eğer ehl-i kitâb, îmân edip te sakınsalardi; kö­tülüklerini örterdik ve onları Naîm cennetlerine koyardık.

66 — Eğer onlar; Tevrat’ı, İncil’i ve kendilerine rabla-rmdan indirilmiş olanı dosdoğru tutsalardi; muhakkak ki hem üstlerinden, hem de ayaklarının altlarından yiyecek­lerdi. İçlerinden orta yolu tutan bir ümmet vardır. Onlar­dan bir çoğunun yapmakta oldukları şey ise ne kötüdür.

Yine Ehli Kitab’ın Durumu

Allah Teâlâ, yahûdîlerin —kıyamet gününe kadar Allah’ın ardarda gelen la’neti onların üzerine olsun— Allah Azze ve Celle’yi cimri olarak vakfettiklerini bildiriyor. Allah onların söylediklerinden yüce ve mü­nezzehtir. Ayrıca kendilerinin zengin, Allah’ın fakır olduğunu belirt­tiklerini haber veriyor. Allah’a cimrilik sıfatını «Allah’ın eli bağlıdır.» diyerek izafe ettiklerini belirtiyor. İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ebu Abdullah et-Tahrânî… İbn Abbâs’tan nakleder ki; bu âyette yer alan ve «bağlıdır» anlamına gelen ( Ü^yl** ) kelimesi cimridir, demektir. Ali İbn Ebu Talha da Abdullah İbn Abbâstan «Yahudiler, Allah’ın eli bağlıdır» dediler kavli hakkında şöyle dediğini rivayet eder : Allah’ın elinin bağlanmış olduğunu kasdetmiyorlardı. Sadece Allah cimridir, elindekileri kısar, diyorlardı. Allah, onların söylediklerinden yüce ve münezzehtir. İkrime, Katâde, Süddî, Mücâhid ve Dahhâk da aynı şe­kilde tefsir etmişler, ayrıca şu âyeti de okumuşlardır: «Elini boynuna bağlı tutma. Ve onu bütünüyle de açma.» Allah’ın hem cimrilikten, hem de israftan men’ettiğini, yersiz harcamayı engellediğini bildiren bu âyet-i kerîme’de; cimrilik, «elini boynuna bağlı» tutma ifadesiyle belir­tilmiştir. İşte yahûdîlerin kasdettikleri budur. Allah’ın la’netleri onların üzerine olsun. İkrime de der ki: Bu âyet yahûdî Finhâs hakkında nâzü olmuştur. Allah’ın la’neti onun üzerine olsun. Daha önce belirtildiği gibi, bu Finhâs; Allah fakir, biz zenginiz demişti de Ebu Bekir es-Sıd-dîk (r.a.) onu dövmüştü. (Âl-i İmrân 181. âyetin tefsirine bakınız.)

Muhammed İbn îshâk der ki: Bize Muhammed İbn Ebu Muham-med, Saîd veya İkrime kanalıyla Abdullah İbn Abbâs’ın şöyle dediğini nakletti: Şeys İbn Kays isimli bir yahûdî dedi ki: Senin Rabbın cim­ridir, harcamaz. Bunun üzerine Allah Teâlâ bu âyet-i kerîme’yi indirdi. Allah Teâlâ onların söylediklerini reddetti ve uydurdukları söz ve ifti­raya karşılık olarak şöyle buyurdu: «Böyle dediklerinden ötürü kendi elleri bağlansın, la’net olsun.» Ve bu gerçekten oldu. Çünkü yahûdîler için cimrilik, kıskançlık, korkaklık ve alçaklık ana karakterdir. Nitekim Allah Teâlâ, bir başka âyet-i kerîme’de şöyle buyurmuştur : «Yoksa on­ların mülkten bir payı mı var? O zaman insanlara bir çekirdek parçası bile vermezler. Yoksa Allah’ın bol nimetinden verdiği kimseleri kıska­nıyorlar mı?» (Nisa, 53-54). Ayrıca Bakara sûresinde şöyle buyurmak­tadır : «Onların üzerine zillet ve meskenet damgası vurulmuştur…» (Bakara, 61).

«Hayır, onun iki eli de açıktır ve biz nasıl dilersek öyle infâk eder.» Hayır Allah’ın iki eli de açıktır. O’nun lutfu geniş atası boldur. Her şe­yin hazînesi O’nun katandadır. Yarattığı her nimet, yalnız ve yalnız O’ndandır. Bizim muhtaç olduğumuz her şeyi gecede gündüzde, sefer­de evde her türlü ahvâlde yaratan O’dur. «İstediğiniz her şeyden size vermiştir. Eğer Allah’ın nimetlerini sayacak olursanız bunu sayamaz­sınız. Doğrusu insan pek zâlim, çok nankördür.» (İbrahim, 34). Bu ko­nuda pek çok âyet vardır.

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Abdürrezzâk, Ma’mer kana­lıyla Hemmâm îbn Münebbih’den rivayet etti ki; o, Ebu Hüreyre’nin bize aktardığı hadîste Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurur, demiştir : Allah’ın eli doludur. Gecenin ve gündüzün bolluğunda verdiği her nafaka O’n-dan hiçbir şey eksiltmez. Görmüyor musunuz gökler ve yeryüzü yara­tıldığından beri O infâk ediyor da elinde bulunan hiçbir şey eksilmiyor. O’nun arşı suyun üzerindedir. Öteki elinde kabız vardır. Onunla yüksel­tir ve düşürür. Allah Teâlâ kendine infak et diye buyurur.» Bu hadîsi Buhârî ve Müslim tevhîd bahsinde Ali İbn el-Medînî’den, Müslim de Mu­hammed İbn Râfi’den ve her ikisi de Abdürrezzâk’tan tahrîc ederler.

«Rabbından sana indirilen; andolsun ki onlardan çoğunun azgın­lığını ve küfrünü arttıracaktır.» Ey Muhammed, Allah’ın sana verdiği nimet, düşmanların yahûdîler ve benzerleri için bir felâkettir. Bu nimetler ile; mü’minler nasıl daha çok sahîh amele ve faydalı bilgiye ulaşırlarsa, kâfirler de sana ve senin ümmetine hased ettikleri için az­gınlıkları artar. Burada azgınlık anlamına gelen kelimesi eşyada haddi aşmak ve aşırı gitmektir. Küfürlerini arttırır derken, bu­rada küfür yalanlamak anlamınadır. Nitekim Allah Teâlâ, Fussilet sû­resinde şöyle buyurur : «De ki; bu inananlara hidâyet rehberi ve gönüllerine şifâdır. İnanmayanların kulaklarında ise ağırlık vardır ve onlara kapalıdır. Sanki bunlara uzak bir mesafeden sesleniliyor da anlamıyor­lar.» (Fussilet, 44). İsrâ sûresinde ise şöyle buyurur : «Kur’an’ı inanan­lara rahmet ve şifâ olarak indiriyor. O zâlimlerin ise sadece hüsranını arttırır.» (İsrâ, 82).

«Onların aralarına kıyamet gününe kadar sürecek kin ve nefret sal­dık.» Onların kalbleri birleşmez. Aralarında düşmanlık vardır. Sürekli birbirleriyle çatışırlar. Çünkü onlar sana muhalefet edip seni yalanla­dıkları için hiçbir zaman hak üzerinde birleşmezler. îbrâhîm en-Nehaî der ki: «Onların aralarına kıyamet gününe kadar sürecek kin ve nefret saldık.» âyetindeki kin ve nefret, dindeki tartışma ve husûmettir, tbn Ebu Hatim de böyle rivayet etmiştir.

«Savaş için ateşi ne zaman körükleseler Allah onu söndürür.» Sana hîle yapmak üzere ne zaman sebepler uydurmaya çalışsalar ve seninle savaşmak için ne zaman gerekçeler hazırlasalar; Allah onu ibtâl eder, hilelerini aleyhlerine döndürür ve kötü tuzaklarına kendilerini düşüre­rek mahveder.

«Ve yeryüzünde fesada koşarlar. Allah ise fâsıklan sevmez.» On­ların seciyesi îcâbı, yeryüzünde sürekli fesâd çıkarmaya çalışırlar. Hal­buki Allah fesâdçıları sevmez.

«Eğer ehl-î kitâb îmân edip de sakınsalardı kötülüklerini örterdik ve onları’Naim cennetlerine koyardık.» Şayet ehl-i kibâb işledikleri gü­nâhları ve yaptıkları haramları terkedip sakınsalardı, Allah’a ve Rasû-lüne îmân etmiş olsalardı, onların üzerindeki yasakları kaldırır ve iste­diklerini yerine getirirdik.

«Eğer onlar Tevrat’ı, İncil’i ve kendilerine Rablanndan indirilmiş olanı dosdoğru tutsalardı» İbn Abbâs ve diğerleri derler ki; bu âyetteki Rablanndan indirilmiş olan kavli Kur’an’dır.

«Muhakkak ki hem üstlerinden hem de ayaklarının altlarından yiyeceklerdi.» Eğer onlar ellerinde bulunan ve peygamberlerinin getir­miş olduğu kitâbla amel etselerdi; onu tağyîr ve tebdile başvurmadan uygulasalardı bu kendilerini hakka uymaya götürür ve Hz. Muham-med’in gönderilmiş olduğu gerçeklerle amel etmeye sevkederdi. Çünkü onların kitablan, peygamberin.doğruluğunu haykırmakta ve kesinkes ona uymayı emretmektedir.

«Hem üstlerinden hem de ayaklarının altlarından yiyeceklerdi.» Bununla gökten inen ve yerden yetişen rızkın çokluğu kaydedilmiştir. Ali tİbn Ebu Talha, Abdullah îbn Abbâs’tan nakleder ki; «üstlerinden» maksad; yağmurun gönderilmesi, «ayaklarının altlarından» maksad; toprağın bereketinin çıkarılmasıdır. Müeâhid ve Saîd İbn Cübeyr Ka-tâde ve Süddî de böyle der. Nitekim Allah Teâlâ, bir başka âyet-i kerî-me’de şöyle buyuruyor : «Eğer kasabaların halkı inanmış ve bize karşı gelmekten sakınmış olsalardı; onlara göğün ve yerin bolluklarını ve­rirdik.» (A’râf, 96). Rûm sûresinde ise şöyle buyurur: «İnsanların el­leriyle işledikleri yönünden karada ve denizde fesâd çıktı. Allah da belki dönerler diye yaptıklarının bir kısmını kendilerine tattırdı.» (Rûm, 41).

Bazıları da «Muhakkak ki hem üstlerinden hem de ayaklarının alt­larından yiyeceklerdir.» âyetine yorulmadan, zahmet çekmeden, sıkıntı duymadan ve bıkkınlık gelmeden yiyeceklerdir, anlamını vermişlerdir. İbn Cerîr Taberî der ki: Bazıları bu âyetin anlamının; onlar hayır içinde olacaklardır, şeklinde olduğunu söylerler. Nitekim; bir kişi baş­tan ayağa hayırdadır, denildiği zaman, bütünüyle hayır içinde olduğu kasdedilir. Ancak selefin sözlerine aykırı olduğu için bilâhere bu görüşü terketmiştir.

îbn Ebu Hatim «Eğer onlar Tevrat’ı, İncil’i ve kendilerine Rabların-dan indirilmiş olam dosdoğru tutsalardı…» âyetini açıklarken Alka-me’nin rivayet ettiği şu hadisi nakleder : Rasûlullah (s.a.) buyurur ki: Az kalsın ilim kaldırılacaktı. Ziyâd İbn Lebîd dedi ki: Ey Allah’ın Ra-sûlü, ilim nasıl kalkar? Biz Kur’ân’ı okuyor ve çocuklarımıza onu öğre­tiyoruz. Rasûlullah (s.a.) dedi ki: Ey Lebîd’in oğlu, annen seni kaybet­sin. Ben de seni Medine’nin en bilginlerinden biri olarak görürdüm. Tevrat ve İncil, yahûdî ve hıristiyanlarm elinde değil mi? Ama onlar Allah’ın emrini terkettikleri zaman, bu kitabların ellerinde olması, ken­dilerine ne fayda sağladı? Sonra bu âyeti okudu. Bu hadîsi İbn Ebu Hatim isnadın başı muallak sonu mürsel olan bir hadîsten nakleder. Halbuki aynı hadîsi Ahmed İbn Hanbel, muttasıl ve mevsûl olarak nak­leder ve der ki bize Vekî… Ziyâd İbn Lebîd’den nakletti ki; o, şöyle demiş : Rasûlullah (s.a.) bir şeyi anlattı ve dedi ki : İşte ilim gittiği zaman böyle olur. Yezîd der ki: Biz; ey Allah’ın Rasûlü, ilim nasıl gi­der? Biz Kur’an’ı okuyor, çocuklarımıza okutuyor ve kıyamete kadar da onların çocukları çocuklarına okutacaklar? dedik. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Ey Lebîd’in anasının oğlu, annen seni kaybetsin, ben de seni Medine’nin en bilgin adamlarından birisi sanırdım. Yahûdî ve Hı­ristiyanlar da Tevrat ve İncil’i okumuyorlar mı? Ama ondan hiçbir şe­kilde faydalanamıyorlar. îbn Mâce de aym hadîsi kendi isnâdıyla Ve-kî’den rivayet eder ki bu isnâd, sahihtir.

«İçlerinden orta yolu tutan bir ümmet vardı. Onlardan birçoğunun yapmakta oldukları şey ise ne kötüdür.» Bu âyet-i kerîme Allah Teâ-lâ’nın şu kavline benzemektedir: «Musa’nın kavminden bir topluluk hakkı gösterirler ve onunla hükmederlerdi.» (A’râf, 159). Yine îsâ (a.s.) nın tabileri için de : «Onlardan îmân etmiş olanlara ecirlerini verdik.» (Hadîd, 27). Onların makamlarının en üstünü olarak iktisâd makamını kabul etmiştir ki; iktisâd, bu ümmetin makâmlannın orta derecesidir. Bunun üzerinde sabıkların rütbesi vardır. Nitekim Allah Teâlâ, bu ümmet hakkında şöyle buyurmuştur : «Sonra bu kitabı kul­larımızdan seçtiğimiz kimselere mîrâs bırakmıştık. Onlardan kimi ken­dine yazık eder, kimi de orta yolu tutar. Kimi de Allah’ın izniyle iyi­liklere koşar. İşte büyük lütuf budur. Bunlar Adn cennetlerine girer­ler.» (Fâtır, 32-33). Sahîh olan görüş uyarınca bu ümmetin her üç grubu da cennete gireceklerdir.

Ebu Bekr İbn Merdûyeh der ki: Bize Abdullah İbn Ca’fer… Enes İbn Mâlik’in şöyle dediğini rivayet etti: Biz, Hz. Peygamberin mecli­sinde bulunuyorduk. O, şöyle buyurdu : Musa’nın ümmeti yetmişbir millete bölündü. Bunlardan yetmişi cehennemlik, birisi cennetliktir, îsâ’nın ümmeti yetmişiki millete bölündü. Bunlardan birisi cennetlik, yetmişbiri cehennemliktir. Benim ümmetim her iki gruptan da üstün­dür. Birisi cennetlik, yetmişikisi cehennemliktir. Cennetlikler kimler­dir, ey Allah’ın Rasûlü? dediklerinde; topluluk, topluluk, diye karşılık verdi. Ya’kûb İbn Yezîd der ki: Ebu Tâlib oğlu Ali, Hz. Peygamberin bu hadîsini okuyunca arkasından «Eğer ehl-i kitâb îmân edip de sakın-salardı kötülüklerini örterdik ve onları Nâim cennetlerine koyardık.» âyetini ve ınüteâkib âyeti okudu. Bu hadîs bu şekli ve bu ifadesiyle cidden garîbtir. Milletlerin yetmiş küsur bölüğe ayrılması konusundaki kavil, müteaddid yollarla rivayet edilmiştir ki, biz bunları bir başka yerde zikrettik. (Âl-i İmrân sûresi, 105. âyetin tefsirine bakınız.) Hamd ve minnet Allah’a mahsustur.[22]

67 — Ey Peygamber; Rabbından sana indirileni teb­liğ et. Eğer yapmazsan; O’nun elçiliğini yapmamış olur­sun. Allah; seni insanlardan korur. Muhakkak ki Allah-kâfirler güruhunu hidâyete erdirmez.

Peygamber Yalnızca Tebliğ Edicidir

Allah Teâlâ kulu ve rasûlü Muhammed’e risâlet adıyla hitap ediyor ve Allah’ın kendisine gönderdiği bütün emirleri teblîğ etmesini bildi­riyor. Hz. Peygamber, buna tâm olarak uymuş ve en güzel şekilde ye­rine getirmiştir. Buhârî, bu âyetin tefsirinde der ki: Bize Muhammed İbn Yûsuf… Hz. Âişe’nin şöyle dediğini nakletti: Kim sana Hz. Muham-rfled’in kendisine indirilenlerden bir kısmını sakladığım söylerse; Al­lah’a yalan atfetmiş olur. Çünkü Allah, «Ey peygamber; Rabbından sana indirileni tebliğ et…» buyuruyor. Buhârî burada bu hadîsi muh­tasar olarak rivayet etmiştir. Müslim, îmân kitabında, Tirmizî ve Neseî de tefsir kitablarında muhtelif- yollarla Hz. Âişe’den bu hadîsi rivayet ederler.

Buhârî ve Müslim’in Sahîh’inde Hz. Âişe (r.a.) nin ayftca şöyle de­diği rivayet edilir : Eğer Hz. Muhammed (s.a.) Kur’an’dan bir şey giz-leseydi; bu âyet-i celîle’yi gizlerdi. «Ve sen, içinde Allah’ın açıklayacağı şeyi biliyordun ve insanlardan korkuyordun. Halbuki Allah, korkulma­ya en çok müstehak olandır.» İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ahmed İbn Mansûr… Anseme’den rivayet etti ki; o şöyle demiş : Ben Abdullah İbn Abbâs’ın yanındaydım. Bir adam gelip ona dedi ki: İnsanlardan bir kısmı size geliyor ve sizin yanınızda Hz. Peygamberin açıklamadığı şey­lerin bulunduğunu bildiriyor ne dersin? Abdullah İbn Abbâs dedi ki; bilmiyor musun Allah Teâlâ Habîb-i Ekrem’ine «Ey Peygamber, Rabbın­dan sana indirileni tebliğ et.» buyuruyor. Allah’a andolsun ki, Rasû-lullah (s.a.) bize beyaz üzerinde karalık mîrâs bırakmamıştır. Bu isnâd sağlamdır. Buhârî’nin Sahîh’inde Ebu Cuhayfe der ki: Ben, Ebu Tâlib oğlu Ali (r.a.) ye sizin yanınızda Kur’an’da bulunmayan bir vahiy var mı? diye sordum : Hz. Ali dedi ki: Hayır, Taneyi yaran, soyu arttıran Allah’a andolsun ki; ancak Allah’ın bir kişiye verdiği Kur’an anlayışı müstesnadır. Bir de şu sahîfede olan şey. O sahîfe nedir? dediğimde Hz. Ali, akıldır, dedi. Esirleri öldürmekten kaçınmak ve kâfire karşılık müslümanı öldürmemektir, dedi. Buhârî der ki: Zührî şöyle dedi: Risâ-let Allah’tandır, Rasûl tebliğ eder, biz de kabul ederiz. Hz. Muhammed’in ümmeti o’nun risâleti tebliğ edip, emâneti yerine getirdiğine ve en yüce mahfellerde halka bunu söylediğine şâhid olmuşlardır. Nitekim kırkbin sahabenin huzurunda yaptığı veda haccı hutbesinde —Müslim’in Sa­hîh’inde Câbir İbn Abdullah’dan aktarıldığı şekliyle— şöyle demiştir : Ey insanlar, size benden sorulacaktır. Ne dersiniz? Onlar, Sen doğru­sunu tebliğ ettin, görevini yaptın ve Öğüt verdin, diye şehâdet ederiz, dediler. Hz. Peygamber parmağını göğe doğru kaldırdı ve onlara doğru çevirerek Allah’ım tebliğ ettim mi, Allah’ım tebliğ ettim mi? diye bu­yurdu.

İmâm Ahmed der ki: Bize Ebu Nümeyr… Abdullah İbn Abbâs’ın şöyle dediğini nakleder : Rasûlullah (s.a.) veda haccında şöyle buyur­du : Ey insanlar, bu gün hangi gündür? Halk, haram gündür, dediler. Rasûlullah; bu şehir hangi şehirdir? dedi. Halk, haram beldedir, dedi.

Rasûlullah; bu ay hangi aydır? dedi. Halk, haram aydır, dediler. Rasû-lullah (s.a.) buyurdu ki: Doğrusu sizin mallarınız, kanlarınız ve na­musunuz şu günün, şu şehrin ve şu ayın harâmlığı gibi haramdır. Sonra bunu birkaç kez tekrarladı. Sonra parmağını göğe yönelterek buyurdu ki: Allah’ım tebliğ ettim mi? Birkaç kere bunu tekrarladı. İbn Abbâs der ki: Doğrusu bu Allah Azze ve Celle’ye vasiyyet mânâsına idi. Sonra şöyle buyurdu : Dikkat edin. Hazır bulunanlar, bulunmayanlara tebliğ etsin. Benden sonra geri dönüp de kâfirler olarak birbirlerinizin boynunu vurmayın. Buhârî de bu hadîsi Ali İbn el-Medînî kanalıyla… Fudayl İbn Gazvân’dan nakleder.

«Eğer yapmazsan; O’nun elçiliğini yapmamış olursun.» Benim hal­ka ulaştırmak üzere sana gönderdiğim emri yerine getirmezsen, Allah’ın risâletini teblîğ etmemiş olursun. Böyle bir şeyin olması halinde Hz. Peygamber başına neyin geleceğini biliyordu. Ali İbn Ebu Talha, Ab­dullah İbn Abbas’tan nakleder ki; o, bu âyete şöyle mânâ vermiştir : Sen, Rabbından sana indirilen buyruğun bir âyetini gizleyecek olursan; Allah’ın risâletini teblîğ etmemiş olursun. İbn Ebu Hatim der ki: Bana babam… Mücâhid’den nakletti ki; o, şöyle demiş : Bu âyet nazil oldu­ğunda Rasûlullah (s.a.) dedi ki: Rabbım ben yalnızım, tek başıma nasıl yapayım. Onlar benim aleyhimde birleşiyorlar? Bunun üzerine âyetin devamı olan «Eğer yapmazsan; O’nun elçiliğini yapmamış olursun.» âyeti nazil oldu. İbn Cerîr de bunu Süfyân es-Sevrî kanalıyla rivayet eder.

«Allah; seni insanlardan korur.» Sen Benim risâletimi teblîğ et. Seni koruyan, destekleyen, sana yardım eden ve düşmanlarının üzerine mu­zaffer kılan Benim. Öyleyse korkma, tasalanma. Onlardan hiçbir kim­senin eziyeti sana ulaşamaz. Hz. Peygamber bu âyetin nüzulünden önce bekçiler tarafından bekleniyordu. Nitekim İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Yezîd… Âmir İbn Rebîa’dan nakletti ki; o, şöyle demiş: Hz. Âişe anlatıyor idi. Rasûlullah (s.a.) bir gece uykusuz kalmıştı. Âişe yanında yatıyordu. Âişe diyor ki: Ben; ne oluyorsun ey Allah’ın Rasûlü? dedim. Rasûlullah (s.a.), keski ashabımdan sâlih bir adam ge­celeyin beni bekleseydi, dedi. Hz. Âişe diyor ki: Biz, bu durumdayken bir silâh sesi- duyduk. Rasûlullah kim o? dedi. Ses sahibi, ben, Sa’d İbn Mâlik’im, dedi. Rasûlullah neden geldin? deyince o; ey Allah’ın Rasûlü seni beklemek için geldim, dedi. Hz. Âişe der ki: Ben Rasû­lullah (s.a.) in hırıltısını duydum. Buhârî ve Müslim de bu hadîsi Yahya tbn Saîd el-Ansârî kanalıyla Abdullah İbn Âmir İbn Rebîa’dan naklederler.

Ancak Buhârî’nin lafzı “şöyledir: Rasûlullah (s.a.) Medine’ye gel­diği sırada, bir gece uyanık kaldı. Yani Hz. Âişe’yle evlendikten sonra, hicretten hemen sonra, demektir. Rasûlullah’m Âişe ile evlenmesi hic­retin ikinci senesinde olmuştur.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize İbrahim İbn Merzûk… Hz. Âişe’nin şöyle dediğini nakleder : Hz. Peygamber bu âyet ininceye kadar, bek­çiler tarafından bekleniyordu. Sonra Hz. Peygamber, başım kubbeden çıkararak dedi ki: Ey insanlar gidiniz, artık Allah Azze ve Celle beni koruyor. Tirmizî de Abd İbn Humeyd kanalıyla Müslim İbn İbrahim’­den bu hadîsi nakleder ve garîb olduğunu söyler. İbn Cerîr Taberî ile Hâkim de Müstedrek isimli eserinde Müslim İbn İbrahim’den bu hadîsi rivayet ederler. Sonra Hâkim der ki: Bu hadîsin isnadı sahih olmakla beraber, Buhâri ve Müslim bunu tahrîc etmemişlerdir. Keza Saîd İbn Mansûr da… Hz. Âişe’den bu hadîsi rivayet eder. Tirmizî buna ek olarak der ki: Bazıları bu hadîsi Cüreyrî kanalıyla İbn Şakîk’den naklederler ki o Rasûlullah (s.a.) bekçiler tarafından beklenirdi diye kendisi an­latmış ve Hz. Âişe’den bahsetmemiştir. Ben derim ki : İbn Cerîr bu ha­dîsi İsmail kanalıyla… Mürsel olarak, Abdullah İbn Şakîk’den naklet-miştir. Keza Saîd İbn Cübeyr ve Muhammed İbn Kâ’b el-Kurazî’den dĞ mürsel olarak rivayet etmiştir. İbn Cerîr bu iki rivayeti de tefsirinde nakleder. Rebî’ İbn Enes ise İbn Merdûyeh’den rivayet eder ve der ki: Bize Süleyman İbn Ahmed… İsmet İbn Mâlik’ten nakleder ki, o şöyle demiş : Biz, geceleyin Hz. Peygamberi beklerdik. Nihayet Allah Teâlâ «Allah; seni insanlardan korur.» âyetini indirince beklemek terkedildi. Süleyman İbn Ahmed… Ebu Saîd el-Hudrî’den rivayet eder ki; o, şöyle demiştir: Hz. Peygamberin amcası Abbâs, Allah’ın Rasûlünü bekleyen­lerden birisiydi. Bu âyet nazil olunca, Rasûlullah (s.a.) bekçi edinmeyi bıraktı. Alı İbn Ebu Hamîd bize… Ammâr’dan nakletti ki; o, şöyle demiş : Ben, Mekke’li Ebu Cübeyr’in Câbir İbn Abdullah’dan şöyle riva­yet ettiğini duydum : Hz. Peygamber bir yere gidince, Ebu Tâlib onunla beraber kendisini koruyan kimseler gönderirdi. Nihayet «Allah; seni in­sanlardan korur.» Âyeti nazil olunca, Ebu Tâlib yine o’nunla beraber birini göndermek istedi. Hz. Peygamber buyurdu ki: Amcacığım, Allah beni korur. Benimle beraber birini göndermene gerek yok. Bu hadîs garîb olduğu gibi, münkerdir de. Çünkü bu âyet, Medine’de nazil ol­muştur. Hadîs ise âyetin mekkî olmasını gerektirmez. İbn Merdûyeh der ki: Bize Muhammed İbn Ahmed… Abdullah İbn Abbâs’m şöyle dediğini nakletti: Rasûlullah (s.a.) bekçi ediniyordu. Ebu Tâlib hergün onunla Hâşim oğullarından bir kişiyi beraber gönderiyor ve onlar Hz. Peygam­beri bekliyorlardı. Nihayet bu âyet-i kerîme nazil- olunca; amcası yine kendisini beklemek üzere bir kişiyi göndermek istedi. Rasûlullah (s.a.) Allah beni cinlerden ve insanlardan korudu, diyerek kimseyi götürmedi. Taberânî de bunu Ya’kûb İbn Ğiylân kanalıyla Ebu Küreyb’den nakle­der. Bu rivayet de garîbtir. Sahîh olan, bu âyetin Medine’de nazil olmaşıdır. Hatta bu âyet Medine’de nazil olan son âyetlerdendir. Allah en iyisini bilir.

Allah’ın Rasûlünü korumasının örneklerinden birisi de; o’nun Mek-ke’li azgınların kıskançların, inatçıların ve müşriklerin elinden koruma­sıdır. Onlar, Hz. Peygambere aşırı kin ve düşmanlık besliyorlar, gece ve gündüz savaş ba>rakları çekiyorlardı. Allah halkettiği yüce sebepler ve azîm hikmetlerle Hz. Peygamberi korudu. Risâletin başlangıcında am­cası Ebu Tâlib vasıtasıyla onu muhafaza etti. Ebu Tâlib kavminin reîsi olarak Kureyş’liler tarafından sözü dinlenir, ulu bir kişiydi. Allah Ebu Tâlib’in gönlüne, tabiî olarak Rasûlullah (s.a.) m sevgisini yerleştirdi. Ebu Tâlib şer’î olarak değil, tabiî olarak o’nu seviyordu. Eğer o müslü-man olsaydı, kureyşli kâfirler ve liderler ona karşı gelme cesaretini gösterirlerdi. Ancak onunla bu kâfirler arasında bir küfür iştiraki bu­lunduğu için, ondan .çekinmişler ve kendisine saygı duymuşlardı. Ebu Tâlib’in vefatı üzerine, müşrikler Hz. Peygambere çok işkence yaptılar. Sonra Allah, Rasûlullah’ı korumak için ansan gönderdi. Onlar İslâm’ı ve Rasûlullah’ı koruyup kendi yurdlarında muhafaza etmek üzere söz verdiler. Medine’ye onların yurduna göç edince Rasûlullah’ı karadan ve kızıldan muhafaza ettiler. Müşriklerden ve ehl~i kitâb’tan her kim o’na karşı bir davranış içine girerse, Allah ona karşı çıkarak hilesini geri çevirmiştir. Yahudiler büyü yaparak o’na tuzak kurunca, Allah koru­muştu onu. Ve büyüye çâre olarak muavvizeteyn sûrelerini inzal bu­yurmuştu. Yahudiler bir kuzu kolu ile o’nu zehirlemek isteyince, Allah o’na bu durumu bildirmiş ve kendilerini korumuştu. Bu konuda çok ör­nekler vardır. Bunları zikretmek oldukça uzun sürer. Meselâ müfes-sirlerin, bu âyet-i kerîme’nin tefsirini yaparken, Allah’ın Hz. Peygamberi koruyuşuna örnek olarak anlattıklarından bazıları şöyledir :

Ebu Ca’fer İbn Cerîr Taberî der ki: Bize Haris… Muhammed İbn Kâ’b el-Kurazî’den ve başkalarından nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) bir yerde konakladığı zaman, ashabı o’nun için gölgelikli bir ağaç seçer ve Rasûlullah onun altında uykuya dalardı, İşte bu esnada bir bedevi gel­miş ve kılıcını kınından çıkararak şimdi seni benden kim korur? demiş. Allanın Rasûlü beni senden Allah Azze ve Celle korur, demiş. Bedevi’nin bu esnada eli titremiş ve kılıç elinden düşmüş. Başını ağaca vurarak beyni dağılmış. Bunun üzerine Allah Azze ve Celle «Allah; seni insan­lardan korur.» âyetini inzal buyurmuş.

İbn Ebu Hatim der ki; Bize Ebu Saîd Ahmed İbn Yahya… Ansâr’-dan Câbir İbn Abdullah’dan nakleder ki; o, şöyle demiş : Rasûlullah (s.a.) Enmâr oğullarıyla savaştığında, koruyucu bir hurma ağacının üzerine çıkmıştı. O, ayağını uzatıp bir kuyunun başında oturduğu sı­rada, Gavres İbn Haris —ki Neccâr oğullanndandır— ben Muhammed’i öldüreceğim, demiş. Arkadaşları, onu nasıl öldüreceksin? deyince; o, ben kendisine kılıcını bana verir misin? derim. Verince de onunla kendisini öldürürüm, demiş Hz. Peygambere gelip ey Muhammed kılıcını bana ver de bakayım, demiş. Rasûlullah (s.a.) kılıcım ona vermiş. Gavres’in eli titremiş ve elinden kılıç yere düşmüş. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.); Allah, seninle yapmak istediğin şeyin arasına girdi, demiş. Ve bu esnada «ey peygamber; Rabbmdan sana indirileni tebliğ et. Eğer yapmazsan O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah; seni insanlardan korur.» âyeti nazil olmuş. Bu hadîs, bu şekliyle garîbtir. Ancak Gavres îbn Hâris’in kıssası meşhurdur ve Buhârî’nin Sahîh’inde vardır.

Ebu Bekr İbn Merdûyeh der ki: Bana Ebu Arar Ahmed İbn Mu­hammed… Ebu Hüreyre (r.a.) den nakletti ki, o şöyle demiş : Biz, Rasû­lullah ile beraber seferde arkadaşlık ettiğimizde, o’nu büyük bir ağacın altında bırakıp gölgelendirirdik. O da bufada konaklardı. Bir gün, bir ağacın altında konakladı ve kılıcını ağaca astı. Adamın birisi; ey Mu­hammed seni şimdi benden kim korur? dedi. Rasûlulah (s.a.); beni seir den Allah korur. Kılıcı bırak, dedi ve adam kılıcı bıraktı. Bunun üzerine Allah Azze ve Celle «Allah; seni insanlardan korur.» âyetini inzal buyur­du. Ebu Hatim İbn Hibbân da Sahîh’inde Abdullah İbn Muhammed ka­nalıyla… Hammâd İbn Seleme’den bu hadîsi rivayet eder. İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bana Muhammed İbn Ca’fer, Ca’de İbn Hâlid’den şöyle duyduğunu nakletti: Ben işittim ki, Rasûlullah şişman bir adamı görmüş ve eliyle adamın karnını göstererek buyurmuş ki: Bu, burdan başka bir yerde olsaydı senin için daha hayırlı olurdu. Hz. Peygambere bir adamı getirip bu seni öldürmek istedi, demişler. Rasûlullah (s.a.) da korkma korkma sen onu yapmak istesen de, Allah seni bana musal­lat etmez, buyurmuş.

«Allah, kâfirler güruhunu hidâyete erdirmez.» Ey peygamber, sen vazifeni tebliğ et. Dilediğini hidâyete erdiren ve dilediğini de sapıtan Allah’tır. Nitekim bir başka âyet-i kerîme’de şöyle buyurur : «Sana an­cak tebliğ düşer. Hesâb ise bize aittir.» (Kâf, 40).[23]

68 — De ki: Ey ehl-i kitâb; Tevrat’ı, İncil’i ve rabbınız-dan size indirileni dosdoğru tatbik etmedikçe; hiç bir şey üzerinde değilsiniz. Andolsun ki; Rabbından sonra indiri­len; onlardan çoğunun azgınlık ve küfrünü artıracaktır. Öyleyse o kâfirler güruhu için tasalanma.

69 — Doğrusu; imân edenler, Yahudiler, Sâbiîler ve Hıristiyanlardan Allah’a ve âhiret gününe inananlara, sâ-lih amel işleyenlere; hiç korku yoktur. Ve onlar üzülecek de değildirler.

Allah’ın Emrini Tebliğ

Allah Teâlâ buyuruyor ki: Ey Muhammed de ki: Ey Ehl-i kitâb; siz Tevrat’ı, İncil’i ve Rabbmızdan size indirileni dosdoğru tatbik et­medikçe; hiçbir şey üzerinde değilsiniz. Elinizde bulunan, Allah tara­fından peygamberlere indirilen kitaba inanmadıkça; onun emirleriyle amel edip bu emirler arasında yer alan Allah’ın Rasûlü Muhammed’e îmân. ederek şeriatına uymadıkça; hiçbir şey üzerinde değilsiniz. Bu­nun için Leys İbn Ebu Selim, MÜcâhid’den nakleder ki; «Rabbınızdan size indirileni» kavlinden maksad, yüce Kur’an’dır.

«Andolsun ki; Rabbından sana indirilen, onlardan çoğunun azgın­lık ve küfrünü arttıracaktır. Öyleyse o kâfirler güruhu için tasalan­ma.» Tasalanma, çünkü onlar seni dinleyip hidâyete eremezler.

«Doğrusu îmân edenler.» Bunlar müslümanlardır. «Yahudiler». Bunlar da Tevrat’ın mensûblandır. «Sâbiîbr» Bunlar hıristi>< anlarla mecûsîler arasında bir taife olup herhangi bir dine mensûb değillerdir. Mücâhid böyle der. Bir başka rivayete göre; Mücâhid, sâbiîlerin yahû-dîlerle mecûsîler arasında bir taife olduğunu söyler. Saîd İbn Cübeyr de, yahüdîler ile Hıristiyanlar arasında bir taife olduğunu söylemiştir. Hasan el-Basrî ise, sâbiîlerin mecûsîler gibi olduğunu söylemiştir. Ka-tâde; sâbiîlerin, meleklere tapan ve kıbleden başka yöne dönerek ibâ­det eden bir kavim olduğunu bildirmiştir. Rivayete göre; bunlar, Ze­bur’u ökurlarmış. Vehb İbn Münebbih ise şöyle der : Onlar, yalnız ve yalnız Allah’ı tanıyan, fakat kendisiyle amel edecekleri şeriatları bu­lunmayan ve küfür sözünü de söylememiş olan bir topluluktur. İbn Vehb der ki: bana Ebu Zenâd babasından nakletti ki; sâbiîler Irak’tan ötede oturan bir topluluktur. Bunlar bütün peygamberlere inanırlar, senede otuz gün oruç tutarlar. Ve Yemen’e doğru günde beş vakit namaz kılarlar. Daha başka şeyler de söylenmiştir. Bu konu Bakara sûresinde (Bakara, 62) genişçe nakledilmiştir.

«Ve hıristiyanlardan». Bunlar bilindiği gibi İncil’in mensûblandır.

Maksad şudur : Her fırka, Allah’a ve âhiret gününe îmân etmiştir. Kıyamet gününde dirilişe ve cezaya inanmıştır. Salih amel işlemiştir. Ancak insanlara ve cinlere peygamber olarak gönderilen, gerçek risâlet sahibi olan Hz. Peygamberin şeriatına uygun olmadıkça bunların hiç­birisinin anlamı yoktur. Ama kim bu niteliklere sahib olursa, onlar için artık «Hiç korku yoktur.» Gelecekten endîşe etmedikleri gibi, geride bıraktıklarından da üzüntü duymazlar. Bu konu üzerinde Bakara sûre­sinde söz edilmişti, burada tekrar etmeye gerek yoktur.[24]

70 — Andolsun ki; Biz, İsrâiloğullarından ahd almış ve onlara peygamberler göndermişizdir. Ne zaman bir pey­gamber; onlara nefislerinin hoşlanmadığı bir şeyle gel­mişse, bir kısmını yalanlamışlar, bir kısmını da öldürmüş­lerdi.

71 — Bir fitne olmayacağını sandılar da körleştiler, sağırlaştılar. Sonra Allah kendilerine tevbe nasîb etti. Son­ra yine içlerinden bir çoğu, körleştiler ve sağırlaştılar. Allah işlediklerini hakkıyla görücüdür.

Allah Teâlâ İsrâiloğullarından, Allah’a ve Rasûlüne itaat edecek­leri konusunda sağlam ahid ve sözler aldığını, ancak onların bu ahdi bozup kendi arzu ve heveslerine uyduklarını, heveslerini şeriatlarının önüne aldıklarım, şeriatlarından arzularına uyanı kabul edip uymayanı reddettiklerini bildirerek buyuruyor ki: «Ne zaman bir peygamber; on­lara nefislerinin hoşlanmadığı bir şeyle gelmişse bir kısmını yalanla­mışlar, bir kısmını da öldürmüşlerdi. Bir fitne olmayacağını sandılar da körieştiler.» Yaptıklarından başlarına herhangi bir şey gelmeye­ceğini zannettiler. Ama geldi ve onlar gerçekler karşısında kör ve sağır oldu. Hakkı işitip duymaz ve hak yolunda yürümez oldular. «Sonra Al­lah, kendilerine tevbe nasîb etti. Sonra yine içlerinden bir çoğu, körleş-tiler. Ve sağırlaştılar.» Allah onların yaptıklarına muttali’dir. Kimin hidâyeti hak ettiğini, kimin sapıklığa müstehak olduğunu en iyi O bilir.[25]

72 — Meryem oğlu Mesih; gerçekten Allah’ın kendisi­dir, diyenler andolsun ki; kâfir olmuşlardır. Halbuki Mesih demiştir ki. Ey İsrâiloğullari; benim de Rabbım, sizin de Rabbmız olan Allah’a kulluk edin. Zira her kim ki, Al­lah’a şirk koşarsa, muhakkak Allah ona cenneti haram eder ve onun varacağı yer ateştir. Zâlimlerin hiç yardımcı­ları yoktur.

73 — Allah, gerçekten üçün üçüncüsüdür, diyenler andolsun ki; kâfir olmuşlardır. Halbuki hiç bir tanrı yok­tur, ancak bir tek tanrı vardır. Söylediklerinden vazgeç­mezlerse onlardan kâfir olanlara acıklı bir azâb dokuna­caktır.

74 — Hâlâ Allah’a tevbe edip, O’ndan mağfiret dile­mezler mi? Halbuki Allah Ğafûr’dur, Rahîm’dir.

75 — Meryem oğlu Mesîh peygamberden başka bir şey değildir. Ondan önce de peygamberler geçmiştir. An­nesi de dosdoğru bir kadındı. İkisi de yemek yerlerdi. On­lara âyetleri nasıl açıkladığımıza bak. Sonra da bak ki; nasıl yüz çeviriyorlar.

Hıristiyanların Boş İddiaları

Allah Teâlâ, Hıristiyanlardan Melkiye, Yakûbiyye ve Nestûriyye grubunu Mesih’in ilâh olduğunu söylemeleri nedeniyle —ki Allah on­ların sözlerinden yüce ve münezzehtir.— kâfir olduklarına hüküm ve­riyor. Halbuki daha önce Mesih’in Allah’ın kulu ve Rasûlü olduğu söy­lenmişti. Ve o’nun beşikte küçücük bir çocukken, söylediği ilk sözün «Ben Allah’ın kuluyum» olduğu belirtilmişti. O; ne ben Allah’ım, ne de Allah’ın oğluyum, demişti. «Sadece ben Allah’ın kuluyum. O, bana kitab verdi ve beni peygamber kıldı…» (Meryem, 30-36) demişti. Keza pey­gamberlik gelip de olgunluk çağına eriştiğinde de; onların yalnız, ken­disinin ve onların Rabbı olan Allah’a ibâdet etmelerini bildirmiş ve de­mişti ki: «Ey İsrâiloğulları; benim de Rabbım, sizin de Rabbmız olan Allah’a kulluk edin. Zîrâ her kim ki, Allah’a şirk koşarsa; muhakkak Allah, ona cenneti haram eder ve onun varacağı yer ateştir.» Ateş, onun için vâcib olmuştur ve cennet haramdır. Nitekim Nisa sûresinde Allah Teâlâ şöyle buyurur : «Allah, kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışmdakileri bağışlar.» (Nisa, 48). A’râf sûresinde ise şöyle bu­yurur : «Cehennem ehli, cennet ehline, biraz bize su verin veya Allah’ın size verdiği rızıktan gönderin, diye seslenirler. Onlar da derler ki: Doğ­rusu Allah, onları kâfirlere haram kılmıştır.» (A’râf, 50).

Sahih hadîste vârid olur ki; Rasûlullah (s.a.) halk arasına bir mü-nâdî göndererek şöyle seslendirmiş : Doğrusu cennete ancak müslüman nefisler girecektir. Bir başka lafızda ise; mü’min nefisler, demiştir. Nisa sûresinde Yezîd İbn Babenûs’un Hz. Âişe’den naklettiği hadîs anlatıl­mıştı (âyet, 48). Buna göre dîvânlar, üç tanedir. Hz. Peygamber, bun­dan birisini zikretmiş ve Allah onu bağışlamaz. Bu, Allah’a şirk koş­maktır, demiştir. Çünkü Allah Teâlâ «kim ki Allah’a şirk koşarsa; mu­hakkak Allah ona cenneti haram kılmıştır.» buyurmuştur. Hadîs Ah-med İbn Hanbel’in Müsned’inde bulunmaktadır. Onun için Hak Teâlâ, Mesih’in dilinden haber vererek onun îsrâiloğullanna «Zira her kim ki Allah’a şirk koşarsa; muhakkak Allah ona cenneti haram eder ve onun varacağı yer ateştir. Zâlimlerin hiç yardımcıları yoktur.» buyurmuştur. Onlar için Allah katında ne bir dost, ne bir kurtarıcı, ne de bir yar­dımcı vardır.

«Allah, gerçekten üçün üçüncüsüdür, diyenler andolsun ki; kâ­fir olmuşlardır.» İbn Ebu Hatim der ki: Bana Ali İbn Hasan… Ebu Sahr’dan bu âyet-i kerîme hakkında şöyle dediğini nakletti: Yahudiler Uzeyr Allah’ın oğludur. Hıristiyanlar da Mesîh Allah’ın oğludur, diyor­lardı. Böylece Allah’ı üçün üçüncüsü yapmışlardı. Bu âyetin bu şekilde, yani yahûdî ve hıristiyan grupların kasdedilnıiş olduğu şeklinde yorum­lamak garîbtir. Doğru olan, bu âyet’in Özellikle Hıristiyanlar hakkında nazil olmasıdır ki, Mücâhid ve başkaları böyle demişlerdir. Ancak bu konuda da ihtilâf vardır. Şöyle ki; bununla baba, oğul ve babadan oğula geçen uknum konusunda onların söyledikleri ekânîm-i selâse kasdedil-miştir. Allah onların söylediklerinden çok yüce, çok münezzehtir. İbn Cerîr ve diğerlerinin söylediklerine göre; Melkiyye, Ya’kûbiyye ve Nes-tûriyyeden her üç taife de, üç uknumu kabul ederlermiş. Ancak arala­rında farklı görüşler bulunmaktadır ki, burası bunları açıklama yeri değildir.

Hıristiyanlardan her mezheb diğerini tekfir eder, gerçekte hepsi de kâfirdirler. Süddî ve diğerleri derler ki: Bu âyet, hıristiyanlarm Hz. îsâ’yı ve annesini Allah’la beraber iki ilâh saymaları ve Allah’ı da bu itibârla üçün üçüncüsü kabul etmeleri sebebiyle nazil olmuştur. Süddî der ki: Bu, Allah Teâlâ’nın sûrenin sonunda buyurduğu gibidir : «Hani Allah demişti ki: Ey Meryem oğlu îsâ, insanlara beni ve anneni Allah’­tan başka ilâh edinin ciiye sen mi söyledin?…» Bu görüş daha açıktır. Ancak en iyisini Allah bilir. Halbuki hiçbir tanrı yoktur. Ancak bir tek tann vardır. Tanrılar, müteaddid değildir. Eşi ve benzeri bulunmayan bir tek tanrı vardır. O, bütün kâinatın ve diğer varlıkların tanrısıdır. Bilâhere Allah Teâlâ, onları acı bir tehdîd ile tehdîd ederek buyuruyor ki: «Söylediklerinizden vazgeçmezlerse onlardan kâfir olanlara acıklı bir azâb dokunacaktır.» Bu iftira ve yalandan dolayı âhirette azâb ve işkenceler vardır.

«Hâlâ Allah’a tevbe edip O’ndan mağfiret dilemezler mi? Halbuki Allah Ğafûr’dur, Rahîm’dir.» Bu da Allah’ın kereminin, lutfunun, cö­mertliğinin ve yaratıklarına merhametinin ifadesidir. Onlar böyle bü­yük günâhları işlemişlerken, böylesine yalan ve iftiralar atfetmişlerken, yine de Allah onlan tevbe ve mağfirete çağınyor. Onlardan her kim tevbe ederse Allah onların tevbesini kabul eder. Meryem oğlu Mesîh, peygamberden başka bir şey değildir. Ondan önce de peygamberler geç­miştir. O da geçmiş peygamberler gibi bir peygamberdir. Ve Allah’ın kulu; şerefli elçilerinden bir elçidir. Allah Teâlâ’nın buyurduğu gibi «O ancak bizim kendisine nimet ihsan ettiğimiz ve İsrâiloğullarına bir ör­nek kıldığımız kulumuzdur.» (Zuhruf, 59).

«Annesi de dosdoğru bir kadındır.» O da inanmış sâdık bir hanime-fendi idi. Bu onun için makamların en üstünüydü. Bu da gösteriyor ki;

Hz. Meryem bir peygamber değildi. Nitekim İbn Hazm ve diğerleri; Sârâ’nın, Musa’nın annesinin ve isa’nın annesinin melekler tarafından kendilerine hitap edilmesi nedeniyle peygamber olduğu görüsünün doğ­ru olmadığım ifâde eder. Onlara Allah hitâb ederek şöyle buyuruyor: «Musa’nın annesine de; onu emzir diye vahyettik…» (Kasas, 7). Vahiy nübüvvet manasınadır, diyorlar. Halbuki cumhurun kanâatına göre; Allah bütün peygamberleri erkeklerden göndermiştir. Nitekim bu hu­susta Allah Teâlâ, şöyle buyurur : «Senden önce de hep kendilerine va­hiy gönderdiğimiz kasaba halkından erkeklere risâlet vermiştik.» (Yû­suf, 109). Şeyh Ebu’l-Hasan el-Eş’arî merhum bu konuda icmâ’ bulun­duğunu zikreder.

«İkisi de yemek yerlerdi.» Yani her ikisi de yemek yeme ve gıda almaya muhtaçtılar. Sonra yediklerini dışarı atıyorlardı. Her ikisi de, diğer insanlar gibi iki kuldular. Câhil hıristiyan fırkalarının iddia et­tikleri gibi, ilâh değildiler. Allah’ın ardı arkası kesilmez la’neti kıyamet gününe kadar onların üzerine olsun.

«Onlara âyetleri nasıl açıkladığımıza bak.» Nasıl açıklıyor ve or­taya koyuyoruz. «Sonra da bak ki; nasıl yüzceviriyorlar?» Bunca açık­lama ve aydınlanmadan sonra, bak onlar nereye gidiyorlar? Hangi söze sarılıyorlar? Hangi sapık yola yollanıyorlar?[26]

76 — De ki: Allah’ı bırakıp ta size ne bir zarar, ne de bir fayda veremeyecek birine mi ibâdet ediyorsunuz? Hal­buki Allah, Semî’, Alîm olan’ın kendisidir.

77 — De ki: Ey ehl-i kitâb; dininizde haksız yere haddi aşmayın, daha önce hem kendi sapmış, hem de birçoğu­nu saptırmış ve doğru yoldan ayrılmış bir kavmin hevesle­rine uymayın.

Allah Teâlâ kendinden başkasına, putlara, heykellere ve ağaçlara ta­panları reddederek; bunlardan hiçbirinin ulûhiyet vasfına lâyık olmadık­larını açıklıyor ve buyuruyor ki: Ey Muhammed, bu insan gruplarından Allah’tan başkalarına ibâdet edenlere söyle, —ki hıristiyanlar ve diğer­leri de bunlar arasındadır— «Allah’ı bırakıp da size ne bir yarar, ne de zarar veremeyecek birine mi ibâdet ediyorsunuz?» Ne size zarar vere­bilir, ne de fayda getirebilir o ilâh edindiğiniz şeyler. «Halbuki Allah Semi*, Alîm olanın kendisidir.» Öyleyse siz, neden kullarının söyledik­lerini duyan ve her şeyi bilen bir zâtın tek ilâh olduğundan dönüp de, duymayan, görmeyen ve-bilmeyen, ne kendine, ne de başkasına zarar, ya da yarar veremeden şeylere ibâdet ediyorsunuz?

«De ki: Ey ehl-i kitâb dininizde haksız yere haddi aşmayın.» Hak­ka tâbi olmak konusunda haddi aşmayın, saygı duymakla me’mûr ol­duğunuz kişiyi peygamberlik makamından çıkanp ulûhiyyet maka­mına yükseltmeyin. Nitekim Mesîh (a.s.) konusunda böyle yaptınız. O, Allah’ın peygamberlerinden bir peygamberken, siz o’nu Allah’tan ayrı bir İlâh haline getirdiniz. Bunun sebebi; eskiden sapıklığa düşmüş olan geçmişlerinizden sapık önderlere uymuş olmanızdır. Onlar, yalnız ken­dileri sapıtmakla, kalmamışlar, «Daha önce hem kendi sapmış, hem de birçoğunu saptırmış ve doğru yoldan ayrılmış bir kavmin heveslerine uymayın.» Onlar,’ dosdoğru istikâmetten saparak azgınlık ve sapıklık yoluna dalmışlardır. İbn Ebu Hatim der ki: Bize babam… Rebî’ İbn Enes’ten nakletti ki; o şöyle demiş : Onların bir lideri vardı. Bir süre kitabı ve sünneti benimsemişti. Sonra şeytân gelip kendisine dedi ki: Senden önce yapılmış olan bir işin üzerinde yürüyorsun, bir iz ta’kîb ediyorsun, ama bu konuda katı davranma. Sen kendiliğinden bir şey bul, ona davet et ve insanları bu konuda zorla. O, şeytânın dediğini yap­tı. Bu işi yaptıktan bir süre sonra tevbe etmek istedi. Mülkünden vaz­geçti, iktidarı bıraktı ve ibâdete çekilerek bir süre yalnız başına icabet etti. Bu sırada şeytân kendisine gelip dedi ki: Yapmış olduğun günâh­tan tevbe etsen, Rabbınla senin aranda, belki Rabbm tevbeni kabul eder, ama falanca ve falanca senin yüzünden sapıttı ve sapıklık içerisinde dünyayı terketti. Sen onları nasıl doğru yola getireceksin? Binâenaleyh ebediyyen senin tevben kabul olmaz. İşte biz, bu âyetin o ve benzerleri hakkında nazil olduğunu duyduk.[27]

78 — İsrâiloğullarmdan küfredenler; Davud’un ve Meryem oğlu îsâ’nm diliyle la’netlenmişlerdi. Bu; isyan etmeleri ve aşırı gitmelerindendi.

79 — Birbirlerinin yaptıkları fenalıklara engel olmu­yorlardı. Yapmakta oldukları ne kötü idi.

80 — Görürsün ki; onlardan çoğu, küfredenleri dost edinmektedirler. Nefislerinin kendileri için öne sürdüğü ne kötüdür. Allah onlara gazab etmiştir ve azâbta ebedî kalıcıdırlar.

81 — Şayet Allah’a, Peygambere ve o’na indirilene îmân etmiş olsalardı; onları dost edinmezlerdi. Ne var ki, onların çoğu fâsıklardır.

İsrâiloğullarından Kâfirler

Allah Teâlâ, İsrâiloğuilarmdan kâfirleri çok eski donemden beri la’netlediğini ve peygamberi Davud’a indirdiği kitabda, Meryem oğlu isa’nın dilinden İsrâiloğullarının isyanı ve haddi tecâvüz etmeleri ne­deniyle, la’netine maruz kaldıklarım haber veriyor. Avfî, İbn Abbâs’-tan nakleder ki; İsrâiloğulları Tevrat, İncil, Zebur ve Kur’an’da la’net-lenmişlerdir. Sonra da bunların kendi zamanlarında dayandıkları ge­rekçeleri açıklayarak şöyle buyuruyor : «Birbirlerinin yaptıkları fena­lıklara engel olmuyorlardı. Yapmakta oldukları ne kötü idi.» Onlardan hiç kimse diğerini günâh ve haram işlediği zaman engel olmuyordu. Allah, bunların yaptıklarının çok çirkin olduğunu belirterek böyle dav­ranmaktan sakındırdı.

İmânı Âhmed İbn Hanbel der ki: Bize Yezîd… Abdullah’dan nak­letti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş : İsrâiloğulları isyan içerisine düşünce; bilginleri onları günâh işlemekten nehyetti, fakat onlar vaz­geçmediler. Günâh meclislerinde onlarla birlikte oturdular. Yezîd der ki: Zannediyorum ki; o, şöyle dedi: Çarşı ve pazarlarında onlarla otu­rup birbirlerine destek oldular ve.aynı mecliste içkiler içtiler. Bunun üzerine Allah, onların kalblerini birbirine vurdu. Dâvûd ve Meryem oğlu îsâ’nın diliyle onları la’netledi. Bu, onların isyan etmeleri ve haddi aş­malarından dolayı idi. Râvî diyor ki; Rasûlullah (s.a.) yanı üstü uzan­mıştı, kalktı oturdu ve buyurdu ki: Hayır, nefsim yed-i kudretinde olan Allah’a yemîn ederim ki; siz onlan hak üzere yürümeye meylettirip yönelteceksiniz.

Ebu Dâvûd der ki: Bize Abdullah îbn Muhammed… Abdullah İbn Mes’ûd’dan nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş : İsrâiloğulla-rına ilk kötülüğün girmesi şöyle olmuştu: Bir kişi diğeriyle karşılaşır ve ey falanca Allah’tan kork da yaptığım terket. Çünkü bu, senin için helâl değildir, derdi. Sonra ertesi gün onunla karşılaşırdı ve adamın dünkü fiili onunla birlikte yemek içmek ve meclis ortağı olmalarım en­gellemezdi. Böyle yapınca, Allah Teâlâ da onların kalblerini birbirine çarptı. Sonra Hz. Peygamber «İsrâiloğullanndan küfredenler Davud’un ve Meryem oğlu îsâ’nın diliyle la’netlenmişlerdi…» âyetini okudu ve ar­kasından şöyle buyurdu: Hayır, Allah’a andolsun ki; siz, muhakkak ma’rûfu emreder ve münkerden nehyedersiniz. Ve zâlim’in elinden el­bette tutar ve onu zorla hakka meylettirirsiniz. Veya onu hak üzerinde tutarsınız. Tirmizî ve İbn Mâce de bu hadîsi Ali İbn Hüzeyme yoluyla rivayet eder. Tirmizî bu hadîs; hasendir, garîbtir, der. İbn Mâce ise bu hadîsi, Bündâr kanalıyla Ebu Ubeyde’den mürsel olarak rivayet eder.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ebu Saîd… Abdullah İbn Mes’ûd’dan nakletti ki; Rasûlullah (s.a,) şöyle buyurmuştur : İsrâiloğullanndan bir kişi, arkadaşının günâh işlediğini görüp onu sakındırmak için günâhı işlemekten nehyederdi. Ertesi gün olunca, gördüğü davranış onu ar­kadaşıyla birlikte oturup yemek yemekten, konuşmaktan ve ortaklık­tan alıkoymazdı. —Harun’un metninde ise birlikte içmekten alıkoy-mazdı, şeklindedir.– Allah, onlann bu durumunu görünce; kalblerini birbirlerine çarptı ve peygamberleri Dâvûd ve Meryem oğlu îsâ’nın di­liyle onları la’netledi. Bu, onlann isyan etmeleri ve haddi aşar olma-lan nedeniyledir. Sonra Rasûlullah (s.a.) buyurdu : Nefsim yed-i kud­retinde olan Allah’a yemîn ederim ki; siz, muhakkak ma’rûfu emreder ve münkeri nehy edersiniz. Kötülük yapanın elinden tutar, onu hakka döndürürsünüz. Yahud da Allah, kalblerinizi birbirine çarpar veya İs-râiloğullanna la’netlediği gibi, sizi de la’netler. Bu metin Ebu Saîd’in ifadesidir. Ebu Dâvûd ise bu hadîsi, Hâlid İbn Hişâm kanalıyla Abdul­lah İbn Mes’ûd’dan.rivayet eder. Sonra der ki: Aynı hadîsi Hâlid… Abdullah İbn Mes’ûd’dan rivayet etmiştir. Şeyhimiz Hafız el-Müzenî, bu hadîsi Hâlid İbn Abdullah’tan, ayrıca Ebu Musa’dan rivayet etmiştir.[28]

Ma’rûf u Emir ve Münkerden Nehiy

Ma’rûfu emir ve münkerden nehiy konusunda pek çok hadîs var­dır. Biz, burada uygun düşen bir kısmını zikredelim : Nitekim daha ön­ce Cerîr’in hadîsinde (63. âyet) bu konuda bilgi verilmişti. Ayrıca ilerde (105. âyette) Ebubekir es-Sıddîk’ın ve Ebu Sa’lebe’nin hadîsi gelecektir.

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Süleyman el-Hâşimî… Hu-zeyfe İbn Yemmân’dan nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş :

Nefsim yed-i kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki; siz, ya ma’­rûfu emreder ve münkerden nehyedersiniz, ya da Allah kendi katından sizin üzerinize bir azâb gönderir de siz. bundan sonra Allah’a dua eder­siniz, fakat duanıza icabet etmez. Tirmizîde bu hadîsi… İsmâîl İbn Ca’fer kanalıyla rivayet eder ve hasen hadîstir, der. Ebu Abdullah Mu-hammed İbn Yezîd İbn Mâce der ki: Bize Ebu Bekr İbn Ebu Şeybe… Hz. Âişe’den nakletti ki; o, Rasûlullah (s.a.) m şöyle dediğini duydum, demiştir. Siz, duâ edip de duanıza icabet edilmeyeceği günden önce ma’rûfu emredin ve münkerden nehyedin. Bu hadîsi, yalnızca İbn Mâce nakletmiştir. Râvî’ler arasında yer alan Âsim meçhul bir kişidir. Müs­lim’in Sahîh’inde vârid olduğuna göre; A’meş… Ebu Saîd el-Hudrî’den nakleder ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş :

Sizden her kim, bir kötülüğü görürse onu eliyle değiştirsin. Eğer gücü yetmezse diliyle, buna da gücü yetmezse kalbiyle değiştirsin. Bu ise îmânın en zayıf noktasıdır.

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize îbn Nümeyr… Adiyy İbn Amîre’den nakleder ki; o, ben Rasûlullah (s.a.) in şöyle buyurduğunu duydum, demiş : Muhakkak ki Allah, bazı kişilerin ameli nedeniyle hal­ka azâb etmez. Tâ ki onlar kendi aralarında kötülüğü görüp de onu red­detmeye güçleri yettiği halde, bunu yapmazlar. Halk böyle yaptığı za­man; bazı kişilerin amellerinden dolayı Allah halkı azâblandırır. Bu hadîsi Ahmed İbn Hanbel, Ahmed İbn Haccâc kanalıyla… Adiyy İbn Adiyy el-Kindî’den nakleder. Böylece iki ayrı rivayet tarîkıyla zikret­miştir.

Ebu Dâvûd der ki: Bize Muhammed İbn A’lâ… Urs —Adiyy— İbn Amîre’den nakleder ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş : Yeryüzün­de bir hatâ işlenir de onu görüp nefret edenler —bir seferinde de red­dedenler demiştir— onu görmemiş gibi olurlar. Onu görmeyip de razı olanlar ise; onu görmüş gibi olurlar. Bu hadîsi, yalnızca Ebu Dâvûd ri­vayet etmiştir. Ayrıca Ahmed İbn Yûnus kanalıyla… Adiyy İbn Adiyy’-den mürsel olarak bir başka rivayet nakletmiştir. Ebu Dâvûd der ki: Bize Süleyman İbn Harb ve Hafız İbn Ömer… Ebu’l-Bahterî’den rivayet etti ki; o, peygamberden duyan bir kişi bana Rasûlullah’ın şöyle dediğini haber verdi demiştir : İnsanlar ma’zûr görülünceye kadar, helak ol­mazlar. (Veya metin şöyledir : Kendi nefisleri tarafından ma’zûr görü­lünceye kadar.)

İbn Mâce der ki: Bize îmrân İbn Mûsâ… Ebu Saîd el-Hudrîden ri­vayet etti ki :

Rasûlullah (s.a.) birgün hutbe okumuş ve yaklaşık olarak şöyle demiş: Dikkat edin; bir kişiyi, halkın korkusu, bildiği gerçeği söyle­mekten alıkoymasın. Râvî der ki Ebu Saîd el-Hudrî ağlayarak şöyle dedi: Allah’a andolsun ki, biz pek çok şeyleri gördük de geçtik. İsrail’in Ebu Saîd el-Hudrî’den naklettiği hadîste ise Rasûlullah (s.a.) şöyle buyuruyor:

Cihâdın af dalı; azgın bir hükümdarın yanında söylenen hak bir sözdür. Ebu Dâvûd, Tirmizî ve İbn Mâce bu hadîsi rivayet ederler. Tir-mizî ise; bu hadîs bu şekliyle garîbtir, der.

İbn Mâce der ki: Bize Râşid İbn Saîd… Ebu Ümâme’den nakletti ki; o, şöyle demiş :

Cemre-i Ûlâ’da adamın biri Rasûlullah’a gelip şöyle dedi: Ey Al­lah’ın Rasûlü ‘cihâdın af dalı hangisidir? Rasûlullah sustu. İkinci cem­rede geldi aynı şeyi sordu, Rasûlullah yine sustu. Son cemrede taşını attıktan sonra Hz. Peygamber ayağını bineğine binmek üzere üzengisi­ne koyduğunda; o soru soran nerede? dedi. Adam; benim ya Rasûlallah, diye çıktı. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Azgın bir hükümdarın katında söylenen hak sözdür. Bu hadîsi İbn Mâce münferid olarak rivayet etmiş­tir. İbn Mâce der ki: Bize Ebu Küreyb… Ebu Saîd el-Hudrî’den nakleder ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: Hiçbir kimse kendi nefsini küçük düşürmesin. Orada bulunanlar; ey Allah’ın Rasûlü, içimizden bi­risi kendi nefsini nasıl küçük düşürür? diye sordular. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Allah için söz söylenebilecek bir işi görür ve o konuda söz söylemez. Allah ona kıyamet gününde şu konuda şöyle ve şöyle demek­ten seni alıkoyan nedir? der. O; halkın korkusu, deyince Allah Teâlâ; Ben daha çok korkulmaya müstahaktım, buyurur. Bunu da îbn Mâce münferid olarak rivayet etmiştir. İbn Mâce aynca der ki: Bize Ali İbn Muhammed, Ebu Saîd el-Hudrî’nin şöyle dediğini duyduğunu nakleder: Ben Rasûlullah (s.a.) m şöyle buyurduğunu duydum: Allah Teâlâ, kulunu kıyamet gününde sorguya çeker. Nihayet der ki: Münkeri gör­düğün zaman onu reddetmekten seni alıkoyan şey ne idi? Kul; dayan­dığı delilleri Allah’a arzederken der ki: Ya Rabbî; ben istedim ama in­sanlardan korktum. Bu hadîsi de İbn Mâce yalnız başına nakletmiştir ki, isnadında herhangi bir eksiklik yoktur.

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Amr îbn Âsim… Huzeyfe’-den nakleder ki; Rasûlullah (s.a.) : Bir müslümanın kendi nefsini hor­laması uygun değildir, buyurmuş. Nasıl kendi nefsini horlar? diye so­rulduğunda; gücü yetmeyecek konularda kendini tecrübeye ma’rûz bı­rakır, demiştir. Tirinizî ve İbn Mâce de bu hadîsi Muhammed İbn Beşşâr kanalıyla Amr İbn ÂsmVdan rivayet ederler. Tirmizî bu hadîs; hasen-dir, sahihtir, garîbtir, der.

îbn Mâce der ki: Bize Abbâs İbn Velîd… Enes İbn Mâlik’in şöyle dediğini rivayet etti:

Rasûlullah (s.a.) a ma’rûfu emir ve münkerden nehiy ne zaman terkedilir? diye soruldu. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Sizden Önceki milletlerin arasında yayılan şeyler, sizin aranızda da belirdiği zaman. Biz dedik ki; ey Allah’ın Rasûlü bizden önceki milletlerin arasında ya­yılan şey nedir? O, şöyle buyurdu ; Küçükleriniz arasında mülk, bü­yükleriniz arasında fuhuş, kötüleriniz arasında ilim. Zeyd tbn Yahya; kötüleriniz arasında bilgi sözünü, ilmin fasıklar arasında yayılması şek­linde tefsir etmiştir. Bunu İbn Mâce yalnız olarak rivayet etmiştir. An­cak Ebu Sa’lebe’nin ilerde bunu destekleyen hadîsi gelecektir.

«Görürsün ki, onların çoğu küfredenleri dost edinmektedir.» Mü-câhid, bununla münafıkların kasdedildiğini söyler. «Nefislerinin ken­dileri için öne sürdüğü ne kötüdür.» Onların kâfirleri dost edinip, mü’-minlerin dostluğunu terketmeleri ve bunun arkasında kalblerinde ni­fakın yayılması sonucu Allah Teâlâ’nın kıyamet gününe kadar sürecek olan gazabım hak etmiş olmaları sebebiyle nefislerinin kendilerine tak­dim ettiği şey ne kötüdür. «Allah onlara gazab etmiştir. Ve azâbta ebedî kalıcıdırlar.» Yani kıyamet gününe kadar.

îbn Ebu Hatim der ki: Bize babam… A’meş’ten nakletti ki; o kendi isnâdıyla Rasûlullah (s.a.) in şöyle buyurduğunu nakletmiştir : Ey Müs­lümanlar topluluğu; zinadan kaçının. Çünkü zinada altı özellik vardır. Bunlardan üçü dünyada üçü de âhirettedir. Dünyada olanlar şunlar­dır : Yüzün parlaklığını giderir, fakirlik getirir ve ömrü azaltır. Âhirette olanlar ise şunlardır: Zina Rabbın kızgınlığını çeker, hesâbta kötülük getirir ve cehennemde ebedî kalmayı îcâb ettirir. Sonra Rasûlullah (s.a.) : «Nefislerinin kendileri için öne sürdüğü ne kötüdür. Allah, on­lara gazab etmiştir ve azâbta ebedî kalıcıdırlar.» âyetini okudu. İbn Ebu Hatim bu şekilde rivayet eder. İbn Merdûyeh de Süfyân İbn Ammâr kanalıyla… Huzeyfe’den bu hadîsi rivayet eder. Bu hadîs, her halü­kârda zayıftır. En doğrusunu Allah bilir.

«Şayet Allah’a, peygambere ve o’na indirilene îmân etmiş olsalar­dı, onları dost edinmezlerdi.» Eğer onlar, gerçekten Allah’a peygambere ve Kur’an’a inanmış olsalardı; gizli olarak kâfirleri dost edinmek ve mü’minlere, Allah’a, peygamberine ve o’na indirilmiş olana düşmanlık suçunu işlemezlerdi. «Ne var ki onların çoğu fâsıktır.» Allah’a ve Ra-sûlüne itâattan dışarı çıkmışlar, Allah’ın vahyine ve Kur*an’ındaki âyetlerine muhalefet etmişlerdir.[29]

82 — Andolsun ki; insanlardan, îmân edenlere en şid­detli düşman olarak, Yahudileri ve Allah’a şirk koşanları bulacaksın. Andolsun ki, onlardan îmân edenlere; sevgice en yakını da -«Biz Hıristiyanlarız» diyenleri bulacaksın. Bu­nun sebebi; onların içinde keşişler ve râhibler bulunmasın­dan ve onların gerçekten büyüklük taslamamalanndandır.

83 — Peygambere indirileni işittiklerinde; hakkı tanı­dıklarından dolayı gözleri yaşla dolup taşar da derler ki: Rabbımız; biz, îmân ettik, bizi de şâhidlerle beraber yaz.

84 — Hem Rabbımızın bizi sâlihler topluluğuyla be­raber bulundurmasını umarken, niçin Allah’a ve bize ge­len hakîkata îmân etmeyelim.

85 — Allah da onları dediklerinden dolayı; altından ırmaklar akan cennetlerle mükâfatlandırdı. Orada temelli kalacaklardır. İşte ihsan edenlerin mükâfatı budur.

86 — Küfredip te âyetlerimizi yalanlayanlar; işfe on­lar, cehennem ashabıdırlar.

Müminlere En Çok Düşman Olanlar

Ali tbn Ebu Talha, Abdullah İbn Abbâs’tan nakleder ki; bu âyet Necâşî ve arkadaşları hakkında nazil olmuştur. Ca’fer İbn Ebu Tâ-lib Habeşistan’da Necâşî ve adamlarına Kur’an-ı Kerîm’i okuyunca; sakallan yaşarıncaya kadar ağladılar. Bu söz üzerinde dikkatle du­rulması gerekir. Zîrâ bu âyet, Medine’de inmiştir. Ca’fer İbn Ebü Tâlib’in Necâşî ile konuşması ise hicretten öncedir. Saîd îbn Cü-beyr, Süddî ve diğerleri de derler ki: Bu âyet Necâşî’nin; sözünü dinlemek ve özelliklerini görmek üzere Hz. Peygambere bir hey’et gönder-jnesl üzerine nazil olmuştur. Hz. Peygamber onlara Kur’an-ı okuyunca; müslüman olmuşlar ağlayıp huşûa kapılmış ve gidip Necâşî’ye bu duru­mu haber, vermişlerdir. Süddî der ki: Necâşî memleketinden göçetmiş, ancak yolda ölmüştür. Bu da Süddî’nin münferid rivâyetlerindendir. Çünkü Necâşî öldüğü zaman, Habeş imparatoru idi. Ve öldüğü gün Hz. peygamber onun gıyabına cenaze namazı kılmıştı ve bunu ashabına haber vererek, Necâşı’nin Habeşistan’da vefat ettiğini bildirmişti.

Sonra Habeşistan’dan gönderilen bu elçilerin sayısı konusunda ih­tilâf vardır! Oniki kişi oldukları söylenir. Bunlardan yedisi keşiş, beşi de râhib imişler. Aksini söyleyenler de vardır. Altmış küsur kişi olduğunu söyleyenler bulunduğu gibi, yetmiş küsur kişi olduklarını söyleyenler de vardır. En iyisini Allah bilir.

Atâ İbn Ebu Rebâh der ki: Bunlar, Habeş halkından bir topluluktu. Müslümanlardan Habeşistan’a hicret edenler oraya gittiklerinde, müs­lüman olmuşlardı. Katâde ise; orilar, Meryem oğlu îsâ’nın dininde idi­ler, müslümanları görüp Kur’an’i işitince müslüman olmuşlar ve bir daha sapmamışlardı. İbn Cerîr Taberî de bu âyetin, ister Habeş’li olsun, ister başka milletten olsun bu özelliklere sahib olan toplulukların nite­liği mâhiyetinde nazil olduğu görüşünü tercih eder.

«Andolsun ki; insanlardan îmân edenlere karşı en şiddetli düşman olarak, yahûdîleri ve Allah’a şirk koşanları bulacaksın.» Bunun sebebi; yalnızca yahûdîlerin inâdları, inkârları, hakka karşı durmalarıdır. İn­sanlara karşı nefret besleyip ilim ehlinin aralarında bulunmayışıdır. Bu sebeple onlar, Peygamberlerden bir çoğunu öldürmüşlerdir. Hattâ Hz. Peygamberi birkaç kez öldürmeye “yeltenmişler ve o’na büyü yap­mışlardı. BU.konuda onların benzerleri müşriklerdir. Kıyamet gününe kadar ardı arkası kesilmeyen la’net, onların üzerine olsun.

Hafız Ebu Bekr İbn Merdûyeh; bu âyetin tefsiri sırasında der ki: Bize Ahmed İbn Muhammed… Ebu Hüreyre’den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Ne zaman bir yahÜdî bir müsiümanla tek başı­na kalsa, onu öldürmek istemiştir. Ayrıca bu hadîsi Muhammed İbn Ahmed..t Ebu Hüreyre’den nakleder ve der ki: Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: Ne zaman bir yahûdî bir müslümanla tekbaşına kalsa, içinden onu öldürmeyi geçirmiştir. Bu hadîs, gerçekten garîbtir.

«Andolsun ki onlardan îmân edenlere sevgice en yakını da biz hıris-tiyanlanz, diyenleri bulacaksın.» Kendilerinin, Hz. Mesih’in yolunda ve İncil’in doğrultusunda olduklarını iddia edenler, Hıristiyanlardır. On­lar, genellikle müslümanlara ve İslâm’a dostluk beslerler. Bunun sebebi de kalblerinde yer eden duygulardır. Çünkü onlar, Mesîh dininde şefkat ve merhamet bulunduğunu kabul ederler. Nitekim Allah Teâlâ; «Ona tâbi olanların kalbine şefkat ve merhameti yerleştirdik» buyuruyor.

Hıristiyanların kitaplarında; sağ yanağına bir tokat atana, sol yana­ğını da çevir, denilmektedir. Onların dininde savaş, meşru’ değildir. Bu sebeple Allah Teâlâ, âyetin devamında «Bunun sebebi; onların içinde keşişler ve râhibler bulunmasmdandır ve onların gerçekten büyüklük taslamamalanndandır.» buyuruyor. Onların arasında keşişler, yani bil-, ginler ve hatîbler, râhibler, yani âdil ve zâhidler bulunmaktadır.

(………………….)

Hafız Ebu Bekr el-Bezzâr der ki: Bize Bişr İbn Âdem… Hamiye İbn Riâb’tan nakletti ki; o, ben Hz. Selmân’dan Allah’ın bu âyetini sordu­ğumda o, şöyle dedi: «Keşişler» kelimesini ma’bed ve mihrâblarda bı­rak. Allah’ın Rasûlü bana bu âyeti «Bunun sebebi; onların içinde sıd-dîklar ve râhibler bulunmasmdandır.» şeklinde okurdu. îbn Merdûyeh de Yahya îbn Abdülhamîd kanalıyla… Selmân el-Fârisî’den böyle riva­yet etmiştir.

İbn Ebu Hatim der ki: Bana babam… Hamiye İbn Riâb’dan şöyle dediğini rivayet etti: Ben, Selmân el-Fârisî’ye bu âyet sorulduğunda şöyle cevâb verdiğini duydum : Keşişler, ma’bed ve kiliselerde bulunan râhiblerdir. Onları orada bırak. Çünkü ben Hz. Peygambere bu âyeti j ) şeklinde okuduğumda, o bana (&£><&>&& şeklinde okudu.

Allah Teâlâ «Onların içinde keşişler ve râhibler bulunmasından ve onların gerçekten büyüklük taslamamalarından» kavli; onların ara­sında, ibâdet ve tavazû niteliklerine sahib kimseler bulunduğunu gös­termektedir. Ve hemen ardından Allah Teâlâ, onların hakka bağlı, ha^ kîkate uyan insaflı kişiler olduğunu belirterek şöyle buyurur: «Pey­gambere indirileni işittiklerinde; hakkı tanıdıklarından dolayı; gözleri yaşla dolup taşar da derler ki: Rabbımız, biz îmân ettik. Bizi de şâhid-lerle beraber yaz.» Hz. Peygamberin ve Kur’an’m doğruluğuna şehâdet eden inananlarla birlikte yaz. Neseî Amr îbn Ali kanalıyla.. Abdullah îbn Zübeyr’den nakleder ki; o, şöyle demiş: Bu âyet, Necâş* ve arka­daşları hakkında nazil olmuştur. Taberânî de der ki: Bize UbeycTüIiah îbn Abdurrahmân… Abdullah İbn Abbâs’tan bu âyet konusunda şöyle dediğini nakleder : Onlar Ebu Tâlib oğlu Ca’fer ile birlikte Habeşistan’­dan gelen çiftçilerdi. Rasûlullah (s.a.) kendilerine Kur’an’ı okuyunca, îmân etmişler ve gözleri yaşla dolmuştu. Bunun üzerine Hz. Peygamber onlara; belki de kendi yurdunuza ve tekrar eski dininize dönerseniz buyurmuş, onlar; biz artık dinimizden geri dönmeyiz, demişlerdir. Bu­nun üzerine Allah Teâlâ, onların sözlerini nakleden bu âyeti inzal bu­yurmuştur.

İbn Ebu Hatim, İbn Merdûyeh ve Hâkim Müstedrek’inde Semmâk kanalıyla İkrime’den naklederler ki; İbn Abbâs «Bizi de şâhidlerle beraber yaz.» kavli konusunda şöyle demiştir : Hz. Muhammed ve ümme-tiyle birlikte yaz. Çünkü onlar, şâhidlerdir. Peygamberlerinin buyruğu teblîğ ettiğine şehâdet etmişlerdir. Bütün peygamberlerin de ilâhî buy­ruğu tebliğ ettiğinin şâhidleridir. Sonra Hâkim, bu isnadın sahîh oldu­ğunu, ancak Buhârî ve Müslim’in bunu tahrîç etmediğim kaydeder.

«Hem Rabbımizm bizi sâlihler topluluğuyla beraber bulundurma­sını umarken niçin Allah’a ve bize gelen hakîkata îmân etmeyelim?» Hıristiyanlardan bir grup Allah Teâlâ’nin: «Ehl-I kitâb’tan öyleleri de vardır ki; Allah’a, bize indirilmiş olana ve kendilerine indirilmiş ola­na, Allah’a huşu’ içinde îmân ederler.» (Âl-i îmrân, 199) kavlinde be­lirttiği özelliklere sahiptirler. Bunlar Allah Teâlâ’nın kendileri hakkın­da şöyle buyurduğu kimselerdir. «Kendilerine daha önce kitâb verdik­lerimiz de ona îmân ederler. Kendilerine okunduğu zaman; biz ona îmân ettik. Gerçekten o, Rabbımızdan gelmiş bir haktır. Doğrusu biz, daha Önce de teslim olmuşlardanız, derler.» (Kasas, 52 – 55). Bu sebeple Al­lah Teâlâ bu sûrede de onlar için «Allah da onları dediklerinden dolayı altından ırmaklar akan cennetlerle mükâfatlandırdı.» Hakkı i’tirâf et­meleri, gerçeği tasdik edip îmân etmeleri sebebiyle, Allah Teâlâ; onları, altından ırmaklar akan cennetlerle mükâfatlandırdı. Orada temelli ka­lacaklardır. Oradan ayrılmayacaklardır. «îşte ihsan edenlerin mükâfatı budur.» Hakka tâbi olup her nerede bulunurlarsa bulunsunlar, kiminle olurlarsa olsunlar; gerçeğe bağlanmalarının mükâfatı budur. Ve Allah Teâlâ, şakîlerin ahvâlini bildirerek, «Küfredip de âyetlerimizi yalan­layanlar, işte onlar cehennem ashabıdırlar.» buyuruyor. Âyetlerimizi inkâr edip karşı çıkanlar, cehennemliklerdir ve oraya gireceklerdir.[30]

87 — Ey îmân edenler-, Allah’ın size helâl kıldığı iyi ve temiz şeyleri kendinize haram kılmayın ve haddi aşma­yın. Doğrusu Allah, haddi aşanları sevmez.

88 — Allah’ın siza verdiği rızıktan helâl ve temiz ola­rak yeyin. Sizin kendisine îmân etmiş olduğunuz Allah’­tan da korkun.

Allah’ın Halâl Kıldığı Şeyleri Haram Sayanlar

Amr İbn Ebu Talha, Abdullah İbn Abbâs’tan nakleder ki; bu âyet, Hz. Peygamberin ashabından bir topluluk hakkında nazil olmuştur. Bu topluluk; biz koku sürünmeyiz, dünya arzularını terkederiz ve râhibler gibi yeryüzünde geziniriz, demişlerdi. Bu husus, Hz. Peygambere ula­şınca onlara haber gönderip çağırdı ve duyduğunu kendilerine anlattı. Onlar; evet, dediler, Bunun üzerine Hz. Peygamber buyurdu ki: Fakat ben, oruç tutar ve bozarım. Namaz kılar ve uyurum. Kadınlarla evle­nirim. Kim, benim sünnetime sanlırsa o, bendendir. Kim de benim sümıetime sarılmazsa o, benden değildir. Bu hadîsi İbn Ebu Hatim rivayet eder. İbn Merdûyeh de Avfî kanalıyla Abdullah îbn Abbâs’dan benzer bir ifâdeyi nakleder.

Buhârî ve Müslim’in Sahîh’lerinde Hz. Âise (r.a.) den nakledilir ki:

Rasûlullah’ın ashabından bir grup Hz. Peygamberin eşlerine gele­rek; onun görülmeyen zamandaki amellerini soruşturdular. İçlerinden bir kısmı; ben kadınlarla evlenmem, bir kısmı; ben et yemem, dedi. Bir kısmı da; yatakta uyumam, dedi. Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu : Şu İnsanlara ne oluyor ki; bir kısmı şöyle ve şöyle diyorlar. Fakat ben namaz kılar ve uyurum, oruç tutar ve bozarım. Ve kadınlarla evlenirim. Kim, benim sünnetimi terk ederse; o, benden değildir.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ahmed tbn îsâm… Abdullah îbn Ab-bâs’dan nakletti ki; Rasûlullah’ın ashabından bir adam gelerek şöyle demiş : Ey Allah’ın Rasûlü; ben, et yediğim zaman kadınlarla birleşmek isterim. Bu sebeble kendime et yemeyi yasakladım.. Bunun üzerine Al­lah Teâlâ : «Ey îmân edenler; Allah’ın size helâl kıldığı iyi ve temiz şeyleri kendinize haram kılmayın…» âyeti nazil oldu. Bu hadîsi Tirmizî, İbn Cerîr Taberî ile birlikte Amr İbn Ali kanalıyla… İbn Abbâs’dan nakleder ve; hasen, garîb bir hadîstir, derler. Bir başka vecihle mürsel, olarak, bir başka vecihle de. mevkuf olarak İbn Abbâs’dan nakledilmiş­tir. Allah en iyisini bilendir.

Süfyân es-Sevrî ve Vekî’… Abdullah İbn Mes’ûd’dan naklederler ki; o, şöyle demiş : Biz Hz. Peygamberle savaşırdık ve beraberimizde kadin bulunmazdı. Kendimizi hadımlaştırsak mı? dedik. Rasûlullah (s.a.) bize bunu yasakladı ve kadınlarla belirli bir süreye kadar evlenmemize izin verdi. Sonra Abdullah İbn Abbâs «ey îmân edenler; Allah’ın size helâl kıldığı iyi ve temiz şeyleri kendinize haram kılmayın ve haddi aş­mayın» âyetini okudu. Buhârî ve Müslim bu hadîsi İsmail’in hadîsinden tahrîc etmişlerdir. Mut’a nikâhı haram kılınmazdan önce durum böyle idi. Allah en iyisini bilendir.

A’meş… Amr İbn Şurahbil’den nakleder ki; o, şöyle demiş: Ma’kil İbn Mukarrin, Abdullah İbn Mes’ûd’a gelerek; ben, yatağımı kendime haram kıldım, demiş. O da «ey îmân edenler; Allah’ın size helâl kıldığı iyi ve temiz şeyleri kendinize haram kılmayın…» âyetini okumuş. Sev-rî… Mesrûk’dan nakleder ki ;o, şöyle demiş : Biz, Abdullah İbn Mes’ûd’ un yanında idik. Bir yiyecek getirildi. Adamın biri kenara çekildi. Abdul­lah İbn Mes’ûd; yaklaş, dedi. Adam; ben, o yemeği kendime haram kıldım, dedi. Abdullah İbn Mes’ûd, yaklaş, ye ve yemininin keffâretini ver, dedi sonra bu âyet-i kerîme’yi okudu. İbn Ebu Hatim de bu rivayeti nakleder. Hâkim; bu son hadîsi, Müstedrek’inde İshâk İbn Râhûyeh kanalıyla Abdullah İbn Mes’ûd’dan nakleder. Sonra da Buhârî ve Müs­lim’in şartlarına göre sahihtir, ancak her ikisi de bu hadîsi tahrîc et­memişlerdir, der. İbn Ebu Hatim der ki: Bize Yûnus İbn Abd’ül-A’lâ… Zeyd İbn Eslem’in kendisine şöyle haber verdiğini bildirdi: Abdullah İbn Revâha’nm ailesi, bir kişiyi evlerinde nıüsâfir etmişler. Abdullah Hz. Peygamberin yanma gitmiş. Evine döndüğünde; bakmış ki, onlar kendisini bekleyerek müsâfirlerine yemek yedirmiyorlar. Abdullah, ha­nımına : Benim için müsâfirimi beklettin mi öyleyse o yemek bana ha­ramdır, demiş. Hanımı da aynı şekilde bana da haram olsun, demiş. Bunun üzerine müsâfir de öyleyse bana da haram olsun, demiş. Bu du­rumu gören Abdullah, elini yemeğe uzatmış ve; Allah’ın adıyla yeyin, demiş. Sonra Hz. Peygambere gidip olanları haber vermiş. Bunun üze­rine «ey îmân edenler; Allah’ın size helâl kıldığı iyi ve temiz şeyleri kendinize haram kılmayın…» âyeti nazil olmuş. Bu hadîs munkati’dir. Buhârî’nin Sahîh’inde buna benzer bir hadîs vardır. Bu vak’aya binâen Şafiî ve benzeri bazı bilginler; kişinin kendisine yasakladığı yiyecek, giyecek veya benzeri şeylerin —hanım dışında—• kişiye haram olma­yacağını ve keffâretin gerekmeyeceğini söylemişlerdir. Çünkü Allah Teâlâ «ey îmân edenler; Allah’ın size helâl kıldığı iyi ve temiz şeyleri kendinize haram kılmayın» buyurmaktadır. Ayrıca daha önce geçen hadîsde vârid olduğu gibi, kendisine et yemeyi yasaklayan kişiye, Hz. Peygamber; keffâret emretmemiştir. Aralarında Ahmed îbn Hanbel’in bulunduğu bir başka grup da derler ki: Bir yiyeceği veya içeceği veya herhangi bir şeyi kendisine haram kılan kişiye yemîn keffâreti gerekir. Nasıl yemîn keffâreti ile haram Kılmadan vazgeçmesi gerekirse, aynı şekilde kendisine haram kılmış olmaktan dolayı da zorlanarak bu dav­ranışından sorumlu tutulur. Nitekim İbn Abbâs böyle fetva vermiştir. Ve Allah Teali; bir başka âyet-i kerîme’de de şöyle buyurmaktadır: «Ey Peygamber, Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi eşlerinin hoşnûdluğu-nu gözeterek niçin haram kılıyorsun? Allah Ğafûr’dur, Rahîm’dir. (Tah-rîm, 1). Ayrıca şöyle buyurmaktadır: «Allah şüphesiz size yeminleri­nizi keffâretle geri almanızı meşru’ kılmıştır.» (Tahrîm, 2). Keza burada da bu hükmü zikrettikden sonra, hemen yemîn keffâretini açıklayan âyeti getirmektedir. Bu da gösteriyor ki; bu, keffâretin gerektirdiği ko­nularda yemîn mertebesine indirilmiştir. Allah en iyisini bilendir.

İbn Cerîr Taberî der ki: Bize Kasım… Mücâhid’in şöyle dediğini anlattı: Aralarında Maz’ûn oğlu Osman, Amr oğlu Abdullah’ın bulun­duğu bazı erkekler, bekâr kalmak ve kendi içlerine çekilip râhib elbi­sesi giymek istediler. Bunun üzerine bu iki âyet nazil oldu. İbn Cüreyc İkrime’den naklen der ki; Osman İbn Maz’ûn ve Ali İbn Ebu Tâlib, Abdullah İbn Mes’ûd, Mikdâd İbn Esved ve Ebu Huzeyfe’nin kölesi Salim Îİe bir topluluk bekâr kalmak istediler. Evlerde oturdular. Kadınlardan ayrıldılar. Rahip elbisesi giydiler. İsrâiloğullarından seyyahların yeyip giydikleri dışında güzel yiyecekleri ve giyecekleri kendilerine yasakla­dılar. Ve hadımlaşmak istediler. Geceleri kâim, gündüzleri sâim olma­ya karâr verdiler. Bunun üzerine «ey îmân edenler; Allah’ın size helâl kıldığı iyi ve temiz şeyleri kendinize haram kılmayın ve haddi aşma­yın…» âyeti nazil oldu. Âyet, müslümanlann yolunun dışında bir yola gitmeyin, diyordu. Yani onların kendilerine yasakladıkları kadın, yiye­cek ve giyecek ile hadımlaşmak maksadlarını ve geceleri kâim, gündüz­leri sâim olma karârlarını kasd ediyordu. Onlar hakkında bu âyet nazil olunca, Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Sizin nefislerinizin, sizin üzeri­nizde hakkı vardır. Doğrusu gözlerinizin de sizin üzerinizde hakkı var­dır. Oruç tutun ve iftar yapın. Namaz kılın ve uyuyun. Bizim sünneti­mizi terkedenler, bizden değildirler. Bunun üzerine onlar; Allah’ım biz sana teslim olduk ve senin indirdiğine uyduk, dediler. Bu olay, tabiîn­den birden fazla kişi tarafından mürsel olarak zikredilmiştir. Buhârî ve Müslim’de mü’minlerin annesi Hz. Âişe’den nakledilen ve yukarda ak­tarılmış olan rivayet de bunu destekler. Hamd ve nimet Allah’a mah­sûstur.

Esbât; bu âyet-i kerîme konusunda Süddî’den naklen der ki: Bir gün Rasulullah (s.a.) oturdu ve insanlara öğüt verdi sonra kalktı, fazla korkutmadı. Bunun üzerine aralarında Ali İbn Ebu Tâlib ve Os­man İbn Maz’ûn’un bulunduğu on kişilik bir grup kendi kendilerine; Peygamber bizi (Rabbımızm hoşnûd edeceği derecede) korkutmadı. Biz fazla korktuğumuzu gösterecek bir amel yapmazsak gerçekten korkmuş olmayız, dediler. Müslümanlar, kendilerine bazı şeyleri haram kıldılar, biz de haram kılalım, dediler. İçlerinden bir kısmı et ve yağ yemeyi ken­disine yasakladığı gibi, bir kısmı yemeği haram kıldı. Bir kısmı uyku­yu, bir kısmı kadınları haram kıldı. Osman İbn Maz’ûn kadınlara yak­laşmayı kendine haram kılanlardandı. O, eşine yaklaşmaz, eşi de ken­dine yaklaşmazdı. Bir gün Havle adı verilen eşi Hz. Âişe’nin yanma gel­di. Hz. Âişe ve yanında bulunan Peygamberin eşleri; ne oluyor sana ey Havle, rengin değişmiş, taranmaz ve.koku sürünmez misin? dediler. Havle dedi ki: Nasıl taranayım ve koku sürüneyim? Eşim şu kadar zamandan beri bir kere olsun bana yaklaşmadı ve üstümden elbisemi çıkarmadı. Râvî der ki: Onlar Havle’nin söylediklerinden dolayı güle-yazdılar. Onlar gülerken Hz. Peygamber içeri girdi. Neden gülersiniz? dedi. Hz. Âişe; ey Allah’ın Rasûlü ben Havle’ye durumunu sordum, o da şu kadar zamandan beri eşim üzerimden elbisemi çıkarmadı, dedi. Bunun için güleriz, diye karşılık verdi. Rasûlullah (s.a.) Osman’a haber gönderdi ve çağırdı. Ne yapıyorsun ey Osman? dedi. O; ey Allah’ın Ra­sûlü kendimi ibâdete vermek ve Allah’ın rızâsını kazanmak için bunu terkettim,.diyerek durumunu Hz. Peygambere anlattı. Osman; Hz. Pey­gamberin’ kendisini hoş karşılamasını istemişti. Rasûlullah (s.a.) bu­yurdu ki: Evine gidip eşinle birleşmen için sana and içiririm. Osman; ey Allah’ın Rasûlü, ben oruçluyum, dedi. Hz. Peygamber; orucunu boz, buyurdu! O da orucunu bozdu ve ailesinin yanma gitti. Bir süre sonra Havle Hz. Âişe’nin yanma geldi, taranmış, sürme çekmiş ve koku sürün-müştü. Hz. Âişe gülerek nasılsın ey Havle? dedi. Havle : Dün geldi ve bana yaklaştı, dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Ne oluyor bir topluluğa ki; kadınları, yiyecek ve uykuyu kendilerine ha­ram kılıyorlar? Dikkat edin; doğrusu ben, uyur ve uyanırım. Oruç tutar ve iftar ederim. Kadınları da nikâhlarım. Kim, benim sünnetimden yüz çevirirse; o, benden değildir. Bunun üzerine «ey îmân edenler; Al­lah’ın size helâl kıldığı iyi ve temiz şeyleri kendinize haram kılmayın ve haddi aşmayın. Doğrusu Allah, haddi aşanları sevmez,» âyeti nazil oldu. Âyet-i kerîme Osman İbn Maz’ûn’a nefsini bu nimetlerden alıkoy­ma, çünkü bu davranış haddi tecâvüzdür, diyordu. Ayrıca âyetin deva­mında «Allah; sizi, yemînlerinizdeki lağvden dolayı muaheze etmez. Ama bile bile ettiğiniz yemînden dolayı sorumlu tutar.» buyurarak ye­minlerine keffâret vermelerini emrediyordu. Bu hadîsi, İbn Cerîr Ta-berî rivayet eder.

«Ve haddi aşmayın.» bu âyet-i kerîme’den maksad; mübâh olan şey-‘ leri kendinize haram kılmakla nefsinizi sıkıştırıp aşın gitmeyin, demek olabilir. Nitekim Selef-i Sâlihînden bir kısmı böyle demişlerdir. Diğer taraftan bu ifâde ile, şu maksadın da güdülmüş olduğu söylenebilir: Nasıl helâllan haram kılmamanız gerekiyorsa; helâla el uzakmakta da aşırı gitmeyin. Sadece sizin ve ihtiyâçlarınıza yetecek kadarını alın ve haddi aşmayın. Nitekim Allah Teâlâ; «yeyin, için fakat israf etmeyin» (A’râf, 31) buyurmaktadır. Bir başka âyet-i kerîme’de ise; «Onlar ki in-fâk ederler ve israf etmezler.» (Furkân, 67) buyurmaktadır. Allah’ın şeriatı, katılıkla aşırılık arasında adalet esasına dayanır. Ne ifrata, ne de tefrite yer verir. Bunun için Hak Teâlâ «Allah’ın size helâl kıldığı iyi ve temiz şeyleri kendinize haram kılmayın, ve haddi aşmayın. Doğ­rusu Allah, haddi aşanlan sevmez.» buyurmuştur.

Müteakiben de şöyle buyurmaktadır: «Allah’ın size verdiği rızık-tan helâl ve temiz olarak yeyin.» Helâl ve temiz ise, onlardan yeyin. «Allah’tan korkun» bütün işlerinizde Allahtan korkun, O’na itaat edip rızâsına bağlanın, O’na muhalefet edip isyan etmekten de kaçının. «Kendisine îmân etmiş olduğunuz Allah’tan da korkun.»[31]

89 — Allah, sizi; yemînlerinizdeki lağvden dolayı mu­aheze etmez. Ama bile bile ettiğiniz yeminden dolayı so­rumlu tutar. Onun keffâreti; ailenize yedirmekte olduğu­nuzun ortalamasından, on düşkünü yedirmek, yahut giy­dirmek veya bir köle âzâd etmektir. Kim de bunları bula­mazsa; üç gün oruçtur. İşte bu, yemin ettiğiniz vakit ye­minlerinizin keffâretidir. Yeminlerinizi tutun. Şükredesi-niz diye Allah âyetlerini size işte böyle açıklar.

Boş Yere Yemîn

Daha önce Bakara sûresinde (lağv) boş yemîn ile ilgili açıklama­lar geçmişti. Lağv yemîn; kişinin söylerken maksadsız yere; hayır val­lahi öyle değil, evet vallahi böyle, demesidir. Şafiî’nin mezhebi bu ka-nâatdadır. Denildi ki: Bu, hezel ve ma’siyet konusundadır. Zannın gâ-lib gelmesi halinde de durum böyledir, denildi. Ebu Hanîfe ve Ahmed İbn Hanbel’in görüşü budur. Denildi ki: Boş yere yemîn kızgınlık, unutma halinde yapılan yemindir. Denildi kL: Lağv yemîn; yemek, iç­mek ve giyme gibi şeylerin yapılmaması konusunda edilmiş olan ye-mîndir. Bu görüşü serdedenler, Allah Teâlâ’nın «Allah’ın size helâl kıl­dığı iyi ve temiz şeyleri kendinize haram kılmayın» kavlini delil olarak göstermektedirler.

Lağv yemîn; âyetin devamında da belirtildiği gibi «ama bile bile ettiğiniz yeminden dolayı sorumlu tutar» kavline binâen; maksadsız yere yapılmış olan yemindir. Yani kasıdlı ve planlı olarak yaptığınız yeminden sorumlusunuz. Ve bunun «keffâreti ailenize yedirmekte ol­duğunuzun ortalamasından en düşkünü yedirmek, yahut giydirmek ve­ya bir köle âzâd etmektir.» Yani kendine yeterli imkânı bulunmayan muhtaç ve fakirlerden on yoksulu yedirmektir. Ailenize yedirmekte ol­duğunuzun ortalamasından İbn Abbâs, Saîd İbn Cübeyr ve İkrime der­ler ki: Ailenize yedirdiğiniz yemeklerin orta şeklinden. Atâ el-Horasânî ise der ki: Ailenize yedirdiklerinizin benzerinden, demektir. îbn Ebu Hatim der ki: Bize Ebu Saîd… Hz. Ali’nin şöyle dediğini nakletti : Bu; ekmek ve süt, ekmek ve yağdır. îbn Ebu Hatim der ki: Bize Yûnus İbn Abd’ül-A’lâ okuma yoluyla… Abdullah İbn Abbâs’dan nakletti ki; o, şöyle demiş : Bazı kimseler ailesine daha az, bazılanysa daha fazla yiyecek veriyorlardı. Bunun için Allah Teâlâ; «ailenize yedirmekte ol­duğunuzun ortalamasından» yani ekmek ve yağdan, demek istemiştir. Ebu Saîd el-Eşecc… Abdullah İbn Abbâs’dan nakleder ki; o, «ailenize yedirmekte olduğunuzun orfalamasmdan» kavli konusunda; zor ve ko­laylarından demiştir. Abdurrahmân İbn Halef… Abdullah İbn Ömer’­den nakleder ki; o, «ailenize yedirmekte olduğunuzun ortalamasından» kavli hakkında şöyle demiştir. Bu; et ve ekmektir. Et ve yağdır. Et ve süttür. Ekmek ve zeytinyağıdır. Ekmek ve sirkedir.

Ali İbn Harb… Abdullah İbn Ömer’den «ailenize yedirmekte oldu­ğunuzun ortalamasından» kavli hakkında şöyle dediğini nakletti: Bu, ekmek ve yağ, ekmek ve zeytinyağı, sirke ve hurma; ailenize yedirmekte olduğunuz yemeklerin en değerlilerinden olan, ekmek ve ettir. İbn Ce-rîr bunu; Hennid ve îbn Vekî kanalıyla Ebu. Muâviye’den nakleder. Sonra İbn Cerîr, Ubeyde, Esved, Kadî Şûreyh, Muhammed İbn Şîrîn, Hasan, Dahhâk ve Ebu Rezîn’in böyle dediklerini rivayet eder. İbn Ebu Hatim de Mekhûl’den aynı şekilde rivayet eder. îbn Cerîr «ailenize ye­dirmekte olduğunuzun ortalamasından» kavli ile, azlık ve çokluktan orta miktarın kasdedildiği görüşünü tercih eder.

Bilginler; miskinlere yedirilecek yemeğin mikdan konusunda ihti­lâf etmişlerdir. İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ebu Saîd, Hz. Ali’den nak­leder ki «ailenize yedirmekte olduğunuzun ortalamasından» kavli ile; onlara sabah ve akşam yemeği yedirirsiniz, denilmek istenilmiştir. Ha­san ve Muhammed İbn Şîrîn derler ki; bir yemede on miskine et ve ekmek yedirmek kâfidir. Hasan ayrıca şu ilâveyi yapar : Eğer bunları bulamazsa; ekmek, yağ ve süt yedirir. Onu da bulamazsa; ekmek, zey­tinyağı ve sirke yedirir. Doyuncaya kadar yedirmek gerekir. Başkaları da derler ki; On kişiden her birine, yarım sâ’ bulgur veya hurma ya da benzeri şey yedirir. Ömer, Ali, Âişe, Mücâhid, Şa’bî, Saîd İbn Cübeyr, İbrahim en-Nehaî, Meymûn İbn Mihrân, Ebu Mâlik, Dahhâk, Hâkim, Mekhûl, Ebu Kılâbe ve Mukâtil İbn Hayyân’m görüşü budur. Ebu Ha-nîfe der ki; bulgurdan yarım sâ’, diğerlerinden de bir sâ’ yedirir. Ebu Bekr İbn Merdûyeh der ki: Bize Muhammed îbn Ahmed… Saîd İbn Cübeyr kanalıyla Abdullah İbn Abbâs’dan nakletti ki; o, şöyle demiş : Rasûlullah (s.a.) keffâret olarak bir sâ’ hurma verdi ve insanlara da bunu emretti. Kim de bu kadarı bulamazsa, buğdaydan yarım sâ verir. İbn Mâce bu görüşü Abbâs İbn Yezîd kanalıyla Saîd İbn Cübeyr’den nakleder. Bu hadîs; râvîler arasında yer alan Ömer İbn Abdullah’ın zayıf râvî olması ve içki içtiği konusunda haber bulunması nedeniyle sahîh sayılmaz. Dârekutnî de Abdullah’ın metruk bir râvî olduğunu söyler. İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ebu Saîd… îkrime kanalıyla Ab­dullah İbn Abbâs’dan nakleder ki; o, her miskin için bir müdd buğday ve beraberinde de katığı verilir, demiştir. Sonra İbn Ebu Hatim der ki; Abdullah İbn Ömer, Zeyd İbn Sabit, Saîd İbn Müseyyeb, Mücâhid, Atâ, İklime, Ebu Şa’sâ, Kasım, Salim, Ebu Seleme, Süleyman îbn Yessâr, Hasan ve Muhammed İbn Şîrîn ile Zührî’nin de böyle dediği rivayet edilmiştir. İmâm Şafiî der ki; yemin keffâretinde vâcib olan miktar;, her miskin için Hz. Peygamberin ölçüsüyle bir müdd’dür. Şafiî, katık konusuna dokunmamıştır. Ve o, Hz. Peygamberin Ramazân’da karısıyla birleşen kişiye yetmiş miskini doyurmasını ve herbirine bir müdd olmak üzere onbeş sâ alacak ölçekle vermesini emrettiğini delil olarak gösterir. Bu konuda bir başka sahîh hadîste; Ebu Bekr İbn Merdûyeh… Abdullah İbn Ömer’den nakleder ki; Rasûlullah (s.a.) yemîn keffâreti için; ilk müdd ile buğdaydan bir müdd verirdi. Bu hadîsin isnadı, Belh’de otur­makta olan Nadr İbn Zürâre’nin durumundan dolayı zayıftır. Râvîler arasında yer alan Nadr hakkında Ebu Hatim er-Râzî der ki: O, kendi­sinden birçok kişinin rivayet etmiş olmasına rağmen, meçhul bir râvî-dir. İbn Hibbân ise, onun sika râvîler arasında yer aldığını zikreder ve der ki: Ondan Kuteybe İbn Saîd sağlam pek çok rivayet nakletmiştir. Allah en iyisini bilendir. Ayrıca onun şeyhi olan Ömer de zayıf bir râvî-dir.

Ahmed İbn Hanbel ise der ki: Yemîn keffâretinde vâcîbolan, buğ­daydan bir müdd veya başkalarından iki müdd’dür. Allah en iyisini bilendir.

«Yahut giydirmek». Şafiî merhum der ki: On kişiden her birine, giyim denebilecek cinsden herhangi bir şey; gömlek, küot, örtü, sarık vb. şeylerden vermiş olsa, bu yeterlidir. Şafiî’nin arkadaşları, başa gi­yilen takke, konusunda ihtilâf etmişlerdir. Takkenin yeterli olup olma­dığı konusu ihtilaflıdır. 6ir kısmı, bunun yeterli olduğunu kabul eder­ler. Ve delil olarak da İbn Ebu Hâtim’in naklettiği şu rivayeti zikre­derler: Bize Ebu Saîd… Zübeyr’den nakletti ki; o, «yahut giydirme» kavli konusunda İmrân İbn Hüsayn’e soru sorduğunda İmrân şöyle de­miştir : Emirinizin yanma bir hey’et gelmiş olsa ve emîriniz bu hey’ete birer takke giydirse siz, (tonlar giydirildiler» dersiniz. Muhammed İbn Zübeyr’in durumu zayıf olduğu için bu isnâd da zayıftır. Allah en iyi­sini bilendir. Ebu Hâmid el-İsferâînî mest konusunda da aynı şekilde iki görüş aktarmıştır ki sahîh olan görüş mestin kâfî gelmeyeceği şek­lindedir.

İmâm Mâlik ve Ahmed İbn Hanbel ise derler ki: On fakirden birine namaz kılması için yeterli olacak elbise vermesi gerekir. Fakir­ler; erkekse erkeğin, kadınsa kadının namaz kılmasına kâfî gelecek şe­kilde bir kıyafet olmalıdır. Allah en iyisini bilendir. Avfî, İbn Abbâs’-dan nakleder ki; o, «giydirme»nin; her fakire bir aba giydirmek oldu­ğunu söylemiştir. Mücâhid ise; en azının bir elbise, en fazlasının da dilediğin kadar giyecek, demiştir. Leys, Mücâhid’den nakleder ki; ye­min keffareti için, her tür giyecek yeterlidir. Ancak iübban (gemicile­rin giydiği kısa şalvar) müstesna demiştir. Hasan, Ebu Ca’fer el-Bâkır, Ata, Tâvûs, İbrahim en-Nehaî, Hammâd İbn Ebu Süleyman, Ebu Mâlik ise; elbise, demişlerdir. İbrâhîm en-Nehaî ayrıca; örtü veya çarşaf gibi elbise demiştir. Peçe, gömlek, başörtüsü ve benzeri şeyleri yeterli gör­memiştir. Muhammed İbn Abdullah el-Ansârî Eş’as, îbn Şîrîn ve Ha-san’dan e giydirme» nin iki elbise demek olduğunu nakleder. Sevrî, Dâ-vûd İbn Ebu Hind kanalıyla Saîd İbn Müseyyeb’den nakleder ki; giydir­meden maksad; başı örten bir sarık ve vücûdu bürüyen bir abadır. îbn Cerîr der ki: Bize Hennâd… Ebu Musa’dan nakletti ki; o, bir yemin­den vazgeçmiş ve Bahreyn cübbesi türünden iki elbise giydirmiş. İbn Merdûyeh der ki; Bize Süleyman İbn Ahmed… Hz. Âişe kanalıyla, Ra-sûlullah (s.a.) dan nakleder ki; «yahut giydirmek» kavlinden maksad; her miskin için bir abadır, buyurmuştur. Bu hadîs garîbtir.

«Veya bir köle âzâd etmelidir.» Ebu Hanîfe; bu ifâdeyi mutlak ola­rak alır ve der ki: İster mü’min olsun, ister kâfir bir köle âzâdı kâfidir. Şafiî ve diğerleri derler ki: Mutlaka mü’min köle olmalıdır. Onlar sebep farklı olsa da mûcebin birleşmesi nedeniyle, kati keffâretini yemîn kef-fâreti için sınırlayıcı ilke olarak kabul etmişlerdir. Ayrıca İmâm Mâlik’in Muvatta’ında, Şafiî’nin Müsned’inde ve Müslim’in Sahîh’inde vârid olan Muâviye İbn Hakem’in şu hadîsini esâs almışlardır. Nakledilir ki; o, bir köle âzâd etmek durumuyla karşılaşmış, bu sebeple siyahı bir câriye getirmiş. Rasûlullah (s.a.); cariyeye; Allah nerede? diye sormuş. O da; gökte, demiş. Peygamber; ben kimim? deyince; O; sen, Allah’ın Rasûlüsün, demiş. Bunun üzerine Hz. Peygamber onu âzâd et, çünkü O, mü’mih’dir buyurmuş. Hadîs yukardaki kaynaklarda uzun uzadıya nakledilir.

Yemîn keffâretinde bu üç şey, keffâret olarak verilir. Yeminini bo­zan kişi; bunlardan hangisini yerine getirirse geçerlidir. Bu konuda icmâ’ vardır. Âyette, kolaydan zora doğru gidilmiş; önce yemek ye­dirme zikredilmiştir ki, yedirme giydirmeden daha kolaydır. Giydirme de köle âzâd etmekten daha kolaydır. Böylece en aşağıdan en yukarıya . doğru çıkılmıştır. Eğer mükellef, bu üç şeyden birine muktedir değil ise; üç gün oruç tutarak keffâret verir. Nitekim Allah Teâlâ «Kim de bunları bulamazsa, üç gün oruçtur» buyurmuştur. İbn Cerîr, Saîd İbn Cübeyr ile Hasan el-Basrî’den nakleder ki; o, ikisi şöyle demişlerdir: Kimin üç dirhemi varsa; ona yedirme düşer, yoksa oruç tutar. İbn Cerîr merhum, kendi zamanındaki müteahhirîn fukahâsmdan naklederek der ki: Geçimi için harcayacağı sermâyesinden fazla fakire yedirecek bir şeyi bulunmayan kimsenin; oruç tutması caizdir. Ancak kendisi için yeterli imkânı olan ve harcayabileceği kadar fazla parası bulunan kişi yemek yedirir. Ve yemininden dolayı bu fazla parasından keffâreti öder. Sonra îbn Cerîr, şu görüşü tercih eder : Kendisinin ve ailesinin bir gün­lük yiyeceğinden fazla yemîn keffâreti olarak verebileceği bulunma­yan kişi, oruç tutar. Orucun arka arkaya tutulmasının vâcib mi, müs-tahab mı olduğu konusunda bilginler arasında ihtilâf vardır. Bu konu­da iki görüş vardır : Birincisi; ardarda tutmak vâcib değildir. Şafiî’nin yemîn kitabındaki ifadesiyle, Mâlik’in görüşü böyledir. Çünkü âyet-i kerîme, «üç gün oruç tutmaktır» şeklinde mutlak ifâde kullanmaktadır. Bu ifâde ardarda birleştirilen ve ayrılan oruç için kullanılır. Orucun ka­zasında olduğu gibi. Orucun kazasında Allah Teâlâ; «Başka günlerde sayısınca» buyurmuştur. İmâm Şafiî, el-Ümm isimli kitabının bir baş­ka yerinde, ardarda tutmanın vâcib olduğu görüşündedir ki hanefîlerin ve hanbelî’lerin görüşü de budur. Çünkü rivayet edildiğine göre Übeyy İbn Kâ’b ve diğerleri, bu âyeti «Ardarda üç gün oruç tutmaktır» şeklinde okumuşlardır. Ebu Ca’fer er-Râzî, Rebî’ ve Ebu’l-Âliye kanalıyla Übeyy İbn Kâ’b’dan nakleder ki; o, bu âyeti

«Ardarda üç gün oruç tutmaktır», şek­linde okurmuş. Mücâhid, Şa’bî ve Ebu İshâk da bunu Abdullah İbn Mes’ûd’dan naklederler. İbrâhîm der ki: Abdullah İbn Mes’ûd’un kırâetinde bu âyet «Ardarda üç gün oruçtur» şeklindedir. A’meş; İbn Mes’ûd’un arkadaşlarının bu şekilde oku­duklarını söyler. Her ne kadar bu okunuş mütevâtir bir âyet olarak sabit olmamışsa da sahabe- tefsiri veya haber-î vâhid olmaktan da geri kal-maz.dolayısıyla merfû’ hadîs hükmündedir.

Ebu Bekr İbn Merdûyeh der ki: Bize Muhammed İbn Ali… Abdul­lah İbn Abbas’ıh şöyle dediğini nakletti: Keffâretler âyeti indirildiğin­de, Huzeyfe dedi ki: Ey Allah’ın Rasûlü; biz dilediğimizi seçmekte ser­best miyiz? Rasûlullah : Evet, serbestsin, buyurdu. İster köle âzâd eder­sin; istşr yoksulu giydirirsin; ister yedirirsin, bunları bulamayan da ardarda üç gün oruç tutar. Bu hadîs cidden garîbtir.

«îşte bu, yemîn ettiğiniz vakit, yeminlerinizin keffâretidir. Yeminle­rinizi tutun.» İbn Cerîr der ki; keffâret vermeden yemininizi terketme-yin demektir. «Şükredesiniz diye, Allah âyetlerini size böyle açıklar.»[32]

90 — Ey îmân edenler; içki, kumar, dikili taşlar ve fal okları; ancak şeytân işi pisliklerdir. Bunlardan kaçının ki, felaha eresiniz.

91 — Şeytân; ancak içki ve kumar yüzünden aranıza düşmanlık ve kin sokmak ve sizi Allah’ı anmaktan ve na­mazdan alıkoymak ister. Artık: vazgeçersiniz değil mi?

92 — Allah’a itaat edin, Rasûle itaat edin ve sakının. Yüz çevirecek olursanız bilin ki; peygamberimize düşen, yalnız açıkça tebliğ etmektir.

93 — îmân edip sâlih âmel işleyenler, sakınırlar, ina­nırlar ve sâlih amel işlerlerse; sonra sakınır ve ihsan ederlerse; daha önce tatmış olduklarından dolayı bir sorumlu­luk yoktur. Allah ihsan edenleri sever.

İçki – Kumar ve Şans Oyunları

Allah Teâlâ mü’min kullarını; içki ve kumardan nehyediyor. Mü’-minlerin emîri, Ebu Tâlib oğlu Ali’den nakledilir ki o; satranç, kumar­dandır, demiştir. Bunu îbn Ebu Hatim… Hz. Ali’den rivayet eder. îbn Ebu Hatim der ki: Bize Muhammed İbn İsmail’in Vekî’ kanalıyla Süf-yân’dari, Leys’ten, Atâ, Mücâhid ve Tâvûs’dan rivayetine göre; onlar, her nev’i kumar bu âyetteki kelimesinin içine girer. Hattâ çocukların ceviz oyunları bile böyledir, demişlerdir, Râşid İbn Sa’d ve Hamza îbn Habîb ise derler ki: Hattâ ceviz, aşık ve çocukların oyna­dıkları yumurta oyunu bile kumardır. Mûsâ İbn Ukbe, Nâfi’ kanalıyla Abdullah İbn Ömer’den nakleder ki; buradaki kelimesi; kumar, demektir. Dâhhâk, İbn Abbâs’tan nakleder ki; buradaki kelimesi; kumardır. İslâm gelinceye kadar araplar, câhi-liyet devrinde kumar oynarlardı. Allah Teâlâ, onların bu çirkin alışkan­lıklarını yasakladı. Mâlik der ki; Dâvûd, Saîd îbn Müseyyeb’in şöyle de­diğini işitmiş : Câhiliyet ehlinin kuman; bir kuzu veya iki kuzu mu­kabilinde etin satılması şeklindeydi. Zührî Arec’den nakleder ki; âyette geçen kelimesi, mal ve meyveler üzerine ok atıp kumar oynamaktır. Kasım îbn Muhammed der ki: Kişiyi namazdan ve Al­lah’ın zikrinden alıkoyan herşey denilen kumardır. Bü­tün bunları İbn Ebu Hatim rivayet eder. İbn Ebu Hatim, ayrıca der ki: Bize Ahmed İbn Mansûr… Ebu Mûsâ el-Eş’arî kanalıyla, Rasûlullah (s.a.) dan nakletti ki; o, şöyle buyurmuş: Herhangi bir şeyden ahkon-mak için düzenlenmiş olan şu zardan sakının. Çünkü o dir. Bu hadîs, garîbtir. Belki de bununla Müslim’in Sahîh’inde Büreyde İbn Husayn’dan nakledilen Rasûlullah (s.a.) in şu hadîsinde bahis mev­zuu olan tavla kasdedilmiştir. Nitekim Rasûlullah (s.a.) buyurur ki: Kim tavla oynarsa, elini domuz etine ve kanına boyamış gibi olur. Mâ-lik’in Muvatta’mda Ahmed İbn Hanbel’in Müsned’inde, Ebu Dâvûd ve îbn Mâce’nin Sünen’inde, Ebu Mûsâ el-Eş’arî’den nakledilir ki; Rasû­lullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: Kim tavla oynarsa, Allah’a ve Rasû-lü’ne isyan etmiş olur. Bu hadîs, mevkuf olarak Ebu Musa’dan rivayet edilmiştir. Allah en iyisini bilendir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Mekkî İbn İbrahim… Mûsâ İbn Abdur-rahmân’dan nakletti ki; o, Muhammed İbn Kâ’b’ın Abdurrahmân’a şöyle suâl sorduğunu işitmiş : Bize babanın Rasûlullah’tan işitmiş olduğu sözlerden haber verir misin? Abdurrahmân demiş ki: Ben babamın şöyle dediğini işittim: Duydum ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu : Tavla oynayan, sonra kalkıp namaz kılan kişinin misâli; irin ve domuz kanıyla abdest alıp sonra namaz kılan kişinin misâlidir. Sat­ranca gelince; Abdullah îbn Ömer, onun tavladan daha kötü olduğunu söyler. Hz. Ali’den de, onun meysir olduğunu söylediği daha önce geç­mişti. İmâm Mâlik, Ebu Hanîfe ve Ahmed îbn Hanbel onun haram ol­duğunu söylerken, Şafiî onun mekruh olduğunu söyler.

«Diküi taşlar.» İbn Abbas, Mücâhid, Ata, Saîd İbn Cübeyr, Hasan ve başkaları derler ki: Bu, müşriklerin kurbanlarını ya­nında kestikleri taştır.

«Fal okları». Aynı zavât, bununla müşriklerin kısmet aradıkları okların kasdedildiğini söylemişlerdir.

«Ancak şeytân işi pisliklerdir.» Ali İbn Ebu Talha, Abdullah İbn Abbâs’dan naklederek der ki: Bunlar, şeytân işi düşüklüklerdir. Saîd İbn Cübeyr ise; günâhtır, demiştir. Zeyd İbn Eşlem de; şeytân işi kötü­lüklerdir, demiştir. «Bunlardan kaçının ki felaha eresiniz.» Buradaki zamir pisliğe râci’dir. Yani o pislikleri terkedin ki; felaha eresiniz. Bu son ifâde; teşvik içindir.

«Şeytân; ancak içki ve kumar yüzünden aranıza düşmanlık ve kin sokmak ve sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ,ister. Artık vazgeçersiniz değil mi?)) Bu ifâde de bir tehdîd ve korkutmadır.[33]

İçki İçmenin Haram Olduğu Konusunda Vârid Olan Hadisler.

İmâm Ahmed der ki: Bize Süreye… Ebu Hüreyre’den nakletti ki; o, şöyle demiş : İçki üç kere haram kılındı. Hz. Peygamber Medine’ye geldiğinde; Medîne’liler, içki içer ve kumar oynarlardı. Bu hususu Hz. Peygambere sorduklarında, Allah Teâlâ «Sana içki ve kumardan sorar­lar. De ki: O İkisinde hem insanlar için faydalar, hem de büyük bir günâh vardır.» İnsanlar dediler ki: İçki ve kumar bize haram kılın­madı. Sadece büyük bir günâh olduğu söylendi. Bunun üzerine içki içmeye devam ettiler. Nihayet günlerden bir gün, muhacirlerden bir kişi, akşam namazında arkadaşlarına imâm oldu ve namaz kıldırdı. Namazda âyeti okurken karıştırdı. Bunun üzerine Allah Teâlâ, öncekin­den daha ağır bir hüküm indirerek; «Ey îmân edenler; siz sarhoşken ne dediğinizi bilinceye kadar, namaza yaklaşmayın.» İnsanlar; yine içki içmeye devam ediyorlardı, aydınca da gelip namazlarını kılıyorlardı. Sonra daha ağır bir âyet indi. Ve «Ey îmân edenler; içki, kumar, putlar ve fal okları ancak şeytân işi pisliklerdir. Onlardan kaçının ki, felaha eresiniz.» buyurdu. Bunun üzerine insanlar; ey Rabbımız; biz, kaçındık,

dediler. Bu sırada bir grup gelerek; ey Allah’ın Rasûlü, bazı kişiler Allah yolunda öldürüldüler. Bu sırada onlar, aşırılıklara devam ediyor, içki içiyor ve kumar oynuyorlardı. Allah bunların şeytân işi pislik oldu­ğunu belirtti. Onların durumu ne olacak? dediler. Bunun üzerine Allah Teâlâ; «îmân edip sâlih amel işlemiş olanların üzerine yaptıklarından dolayı bir vebal yoktur» âyetini indirdi. Ve Hz. Peygamber buyurdu ki: Eğer onlara da yasaklanmış olsaydı; sizin onu terkettiğiniz gibi onlar da terkederlerdi. Bu rivayette Ahmed İbn Hanbel münferid kalmıştır.

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Halef İbn el-Velîd… Ebu Meysere’den nakleder ki; içkiyi yasaklayan âyet nazil olunca, Ömer îbn Hattâb şöyle demiş : Allah’ım bize içki konusunda şifâ verici bir açıklama gönder. Bunun üzerine Bakara süresindeki: «Sana içki ve kumardan soruyorlar. De ki, her ikisinde büyük günâh vardır.» âyeti nazil olmuş. Bunun üzerine Hz. Ömer çağrılıp kendisine bu âyet okunmuş. Ömer demiş ki: Allah’ım içki konusunda bize şifâ verici bir açıklama gönder. Bunun üzerine Nisa süresindeki: «Ey îmân edenler; siz, sarhoşken ne söylediğinizi bilinceye kadar na­maza yaklaşmayın» âyeti nazil olmuş. Hz. Peygamberin müezzin­leri namaz için kamet getirdiklerinde; sarhoşlar namaza yaklaşma­sınlar, diye seslenirlermiş. Bunun üzerine Hz. Ömer çağrılıp kendi­sine bu âyet okunmuş. Ama. Ömer yine; Allah’ım, içki konusunda bize şifâ verici bir açıklama gönder, demiş. Nihayet, Mâide süresindeki bu âyet nazil olmuş. Ömer çağrılıp kendisine okunduğunda; artık vazgeç­tiniz değil mi kısmına gelince; vazgeçtik, demiş. Ebu Dâvûd, Tirmizî, Neseî muhtelif yollarla Ebu Meysere kanalıyla Hz. Ömer’den bu hadîsi rivayet ederler. Ebu Meysere’nin adı Amr îbn Şurahbil el-Hemedânî’-dir. Onun bundan başka bir rivayeti yoktur. Ebu Zür’a der ki: Ondan hiç. kimse hadîs dinlememiştir. Tirmizî ve Ali İbn el-Medînî, bu hadîsi sahîh saymışlardır.

Buhârî ve Müslim’in Sahîh’lerinde yer aldığına göre; Ömer İbn el-Hattâb, Rasûlullah (s.a.) m minberine çıkarak okuduğu hutbede şöyle demiş : Ey insanlar; rakının haram olduğunu bildiren âyet in­miştir. Rakı beş şeydendir: Üzüm, hurma, bal, buğday ve arpadandır. aklı karıştıran şeydir. Buhârî der ki; bize İshâk îbn İbra­him… Abdullah İbn Ömer’den şöyle dediğini nakleder : İçki yasağı nazil olduğunda; o gün Medine’de beş tür içki vardı. Bunların arasında üzüm­den yapılan şarap da bulunurdu.

Ebu Dâvûd et-Tayâlisî der ki: Bize Muhammed İbn Ebu Humeyd… ben Abdullah İbn Ömer’in şöyle dediğini işittim, dedi: Rakı hakkında üç âyet nazil oldu. İlk nazil olan âyet, «Sana içki ve kumardan soru­yorlar,» mealindeki Bakara süresindeki âyettir. Rakı içmek yasaklandı, denildiğinde; ey Allah’ın Rasûlü, Allah’ın buyurduğu gibi biz ondan yararlanıyoruz, dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber seslenmedi. Son­ra Nisa süresindeki «sarhoşken namaza yaklaşmayın» âyeti nazil oldu. İçki yasaklandı denildiğinde; ey Allah’ın Rasûlü, biz namaz vakti yak­laştığında onu içmeyiz, dediler. Rasûlullah yine seslenmedi. Sonra Mâ-ide süresindeki bu âyet nazil oldu. Rasûlullah (s.a.); içki yasaklanmış­tır, dedi.

İmâm Ahmed der ki: Bize Ya’lâ… Abdurrahmân İbn Va’le’den nakletti ki; o, ben İbn Abbâs’a rakı satmanın hükmünü sordum, demiş. İbn Abbâs ona şu cevâbı vermiş: Rasûlullah (s.a.) m Sakîf yahut Evs kabilesinden bir dostu vardı. Fetih günü bir içki tulumuyla birlikte içki ikram ederken ona rastladı. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Ey falan Allah’ın onu haram kıldığını bilmez misin? Adam; çocuğuna doğru yönelip, al şunu götür ve sat, dedi. RasûluDah (s.a.) : Ey falan ne der­sin ona? diye sordu. Adam; onu satmasını emrettim, dedi. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: İçilmesini haram kılan Allah; onun satışını da ha­ram kılmıştır. Rasûlullah emretti ve içki tulumu kumluğa boşaltıldı. Bu hadîsi Müslim, İbn Vehb kanalıyla, Mâlik ve Zeyd îbn Eslem’den rivayet eder. Keza İbn Vehb kanalıyla Süleyman… İbn Abbâs’dan nak­leder. Neseî ise Kuteybe kanalıyla Zeyd îbn Eslem’den rivayet eder. ,

Hafız Ebu Ya’lâ el-Mavsılî… Temim ed-Dârî’den nakletti ki; Ra­sûlullah (s.a.) a; bir içki tulumu hediye edilmişti. İçki yasağını bildiren âyet nâzü olduğunda adam onu getirmişti. Rasûlullah (s.a.) tulumu görünce, güldü ve; artık o haram kılındı, dedi. Adam; ey Allah’ın Ra­sûlü, öyleyse onu götürüp satayım da parasından yararlanayım, dedi. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Allah Yahudilere la’net etsin. Onlara sı­ğırın ve koyunun yağı haram kılındı da bunu eritip sattılar. Doğrusu Allah, rakıyı da onun parasını da haram kılmıştır. Keza aynı olayı Ah­med İbn Hanbel rivayet ederek der ki: Bize Revh… Abdurrahmân îbn Ğanm’den nakleder ki; Temîm ed-Dârî Hz. Peygambere her yıl bir içki tulumu hediye edermiş. İçkinin haram kılındığı yıl, tulumu getirmiş. Rasûlullah (s.a.) onu görünce, gülmüş ve buyurmuş ki: Biliyor musun artık o, haram kılındı. Temîm, Rasûlullah’a demiş ki: Ey Allah’ın Ra­sûlü, onu götürüp satsam ve parasından yararlansam? Rasûlullah (s.a.) buyurmuş ki : Allah Yahudilere la’net etsin; onlar, kendilerine sığır ve koyunun yağı haram kılınınca; gidip yağı erittiler ve onu satıp yiyecek aldılar. Doğrusu rakı haramdır. Parası da haramdır. Doğrusu rakı ha­ramdır, parası da haramdır. Doğrusu rakı haramdır, parası da haram­dır.

İmâm Ahmed der ki : Bize Kuteybe îbn Saîd… Nâfi* îbn Keysân’-dan nakleder ki; ona babası haber vermiş. O, Rasûlullah (s.a.) in za­manında rakı ticâreti yaparmış. Şam’dan döndüğünde; ticâret için beraberinde rakı getirmiş. Rasûlullah’ın yanına gelmiş ve demiş ki: Ey Allah’ın Rasûlü ben sana güzel bir şarap getirdim. Rasûlullah (s.a.) buyurmuş ki: Ey Keysân, artık o haram kılındı. Keysân demiş ki: Öy­leyse onu satayım mı?Rasûlulah (s.a.) şöyle buyurmuş : Doğrusu rakı haram kılınmıştır. Onun parası da haram kılınmıştır. Keysân, gidip tulumu ayağının altına almış ve rakıyı dökmüş. İmâm Ahmed der ki: Bize Yahya îbn Saîd, Humeyd kanalıyla Enes İbn Mâlik’den nakleder ki; o, şöyle demiş: Ebu Talha’mn yanında; ben, Süheyl îbn Beyzâ, Übeyy İbn Kâ’b, Ebu Übeyde İbn el-Cerrâh ve arkadaşlarından daha bir toplulukla birlikte içki içiyorduk. Ben onlara içki veriyordum. Öyle ki şarâb, yavaş yavaş tutmaya başlamıştı. Bu sırada müslümanlardan biri geldi ve dedi ki: Anlamadınız mı rakı haram kılınmıştır? Adam daha derdemez, biz beklemeye ve soruşturmaya başladık. Dediler ki ey Enes, artanım hanımlarına sakla. Allah’a yemîn olsun ki; Mr daha ona başvurmadılar. O gün onların içkisi; olgun ve ham hurmadandı. Bu-hârî ve Müslim Sahîh’lerinde bu hadîsi bir başka vecihle Enes’den ri­vayet ederler. Hammâd îbn Zeyd’in Sabit kanalıyla Enes’den naklet­tiği rivayette Enes der ki: Rakının haram kılındığı gün; ben Ebu Tal-ha’nın evinde, topluluğun sâkîsi idim. O gün içkiler ham ve olgun hur­madan sıkılmış şarabtı. Bu sırada,bir münâdînin seslendiği duyuldu. Çık ve bak. dediler. Bir de baktık ki; seslenen şöyle diyordu: Dikkat edin, rakı haram kılınmıştır. Adam Medine sokaklarında gezindi. Enes der ki: Bana Ebu Talha; git ve şunu dök, dedi. Ben de döktüm. O sı­rada bir kısmı dediler ki; falan ve falancanın karnında içki olduğu halde öldüler, bunların durumu ne olacak? Bunun üzerine Allah Teâlâ; «îmân edip sâlih amel işlemiş olanların yaptıklarından dolayı onlara bir vebal yoktur» âyetini inzal buyurdu.

îbn Cerir der ki: Bize Muhammed İbn Beşşâr, Katâde kanalıyla Enes îbn Mâlik’den nakleder ki; o, şöyle demiş : Ben; Ebu Talha, Süheyl îbn Beyzâ, Ebu Dücâne, Muâz İbn Cebel ve Ebu Ubeyde îbn el-Cerrâh’a içki sunuyor ve aralarında kâse döndürüyordum. Olgun ve ham hurma­ların karışımından elde edilmiş olan içkiden başları dönmek üzere idi. Bu sırada bir münâdînin; dikkat edin, rakı haram kılınmıştır, dediğini duyduk. Enes der ki: Bizim yanımıza ne bir kimse girdi, ne de ara­mızdan bir kişi çıktı. Hemen içkileri döktük ve büyük kırbaları, büyük içki küplerini kırdık. Bir kısmımız abdest aldı, bir kısmımız gusletti. Ünimü Selîm’in kokusundan süründük, sonra mescide gittik. Rasûlul­lah (s.a.) : «Ey îmân edenler; içki, kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak şeytân işi pisliklerdir. Bunlardan kaçının ki felaha eresiniz» âyeti ile daha sonraki âyeti okudu. Bu sırada adamın biri gelip dedi ki: İçki içerek ölmüş olanların durumu ne olacak? Bunun üzerine Allah Teâlâ; «îmân edip sâlih amel işlemiş olanlara, yaptıklarından dolayı bir vebal yoktur.» âyetini inzal buyurdu. Adamın biri Katâde’ye; sen bu hadisi Enes İbn Mâlik’den işittin mi? diye sordu. O da; evet, dedi. Adamın biri de Enes îbii Mâlik’e; sen bunu Rasûlullah (s.a.) dan duydun mu? dedi. O; evet, dedi. Veya yalan söylemeyen biri bana anlattı, dedi. Biz yalan söylemezdik ve yalan nedir bilmezdik, dedi.

İmâm Ahmed der ki: Bize Yahya tbn tshâk… Sa’d İbn Ubade’nin oğlu Kays’dan nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Rabbım Tebâreke ve Teâlâ bana rakıyı, tavlayı, (buna davul anlamını verenler de vardır) Bizans’lılarıa kumar kasdıyla oynadıkları oyunu (bunun Ha­beş dilinde tanrı anlamına geldiğini söyleyenler de vardır.) ve gubey-râyı (habeşlilerin sekreke adını verdikleri bir nevi şarablan) yasak­ladı. Çünkü bunlar dünyanın rakılarının üçte biridir, İmâm Ahmed der ki; bize Yezîd… Abdullah îbn Amr’dan nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Allah, benim ümmetime rakı ve kuman yasakladı. Mizr’i, tavlayı, Rumların kumar için oynadıkları oyunu haram kıldı. Ay­rıca vitir namazını arttırdı. Râvî olan Yezîd der ki: Burada Rûm oyunu olarak geçen ifâde, barbut anlamınadır. Barbut bilindiği gibi, uda ben­zer bir oyun âletidir. Bu hadîsin rivayetinde, Ahmed İbn Hanbel, mün-ferid kalmıştır. Keza Ahmed İbn Hanbel rivayet eder ki; Ebu Âsim… Abdullah İbn Amr’dan şöyle dediğini nakletmiş: Rasûlullah (s.a.) bu­yurdu ki: Benim söylemediğim bir şeyi, bana söyleyen cehennemden yerini hazırlasın. Abdullah İbn Amr dedi ki: Rasûlullah (s.a.) in şöyle buyurduğunu işittim: Allah rakıyı, kuman, tavlayı ve Habeş şarabını haram kildi. Sarhoşluk veren herşey haramdır. Bu hadîsin rivayetinde de Ahmed İbn Hanbel münferid kalmıştır.

İmâm Ahmed der ki: Bize Vekî’… Abdullah el-Ğâfikî’nin oğlu Abdurrahmân’dan nakletti ki; o, Abdullah İbn Ömer’in şöyle dediğini işitmiş: Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu: Rakı, on şekilde la’-netlenmiştir Rakının kendisi, içen, içiren, satan, alan, sıkan, sıktıran, taşıyan, kendisine taşman ve parasını yiyen la’netlenmiştir. Ebu Dâvûd ve İbn Mâce, Vekî’den bu hadîsi rivayet ederler.

îmânı Ahmed der ki: Bize Hasan İbn Lehîa kanalıyla Ebu Ta’meV den rivayet etti ki; o, Abdullah İbn Ömer’in şöyle dediğini duydum, demiş : Rasûlullah (s.a.), hurma sergenine doğru gitti. Ben de onunla beraber gittim. Sağında bulunuyordum. Ebubekir’le karşılaştım. Ben, ondan geride kaldım. Ebubekir sağında, ben solunda idim. Sonra Ömer’­le karşılaştık. Ben kenara çekildim. Ömer solunda yer aldı. Rasûlullah (s.a.) sergene vardığında; orada içinde rakı bulunan bir tulum gördü. Rasûlullah (s.a.), beni çağırdı ve bir bıçak istedi. Abdullah İbn Ömer der ki: O güne kadar bıçak nedir, bilmezdim. Emretti, bıçakla tulumu yardım. Sonra şöyle dedi: Allah; rakıyı, içeni, içireni, satanı, alanı, taşıyanı, kendisine taşmanı, sıkanı, sıktıranı ve parasını yiyeni la’net-lemiştir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Hakem tbn Nâfi’… Damra İbn Habîb’-ten nakleder ki; 6, şöyle demiş : Abdullah İbn Ömer dedi ki: Rasûlullah (s.a.), bana bıçak getirmemi emretti Bıçağı getirdim. Onu keskinledik-ten sonra bana verdi ve buyurdu ki: onu benimle beraber getir. Ben de öyle yaptım. Ashâbıyla birlikte Medine sokaklarına gitti. Burada Şam’­dan getirilmiş bir rakı tulumu vardı. Elimden bıçağı aldı, gördüğü tu­lumu bıçakla yardı. Sonra bıçağı bana verdi. Beraberinde bulunan as­habına da emretti; benimle beraber bulunmalarını ve bana yardımcı olmalarını söyledi. Çarşıya gidip nerede bir rakı tulumu görürsem, onu delmemi buyurdu. Ben, Medîne sokaklarında gördüğüm her rakı tulu­munu deldim ve yardım.

Abdullah îbn Vehb der ki: Bana Abdurrahmân İbn Şureyh… Sabit İbn Yezîd’den nakletti ki; o, şöyle haber vermiş : Kendisinin rakı satan bir amcası varmış. O sadaka da verirmiş. Sabit der ki: Ben onu bun­dan nehyettimse de vazgeçmedi. Medine’ye geldim ve Abdullah İbn Abbâs’la karşılaştım. Ona rakıdan elde edilen paranın durumunu sor­dum. Abdullah İbn Abbâs; rakı da, parası da haramdır, dedi. Sonra şöyle söyledi. Ey Muhammed ümmeti; eğer sizin kitabınızdan sonra bir başka kitab ve sizin peygamberinizden sonra bir başka peygamber bulunsaydı; size de sizden öncekilere indirildiği gibi âyet indirilirdi. Ne var ki kıyamet gününe kadar sizin durumunuz budur. Ve bu sizin için öyle sanıyorum ki çok zordur. Sabit der ki: Ben Medine’de Abdullah İbn Ömer’e rastladım. Ona da rakının parasını sordum. O; sana rakıyla ilgili bir haber anlatayım, dedi. Ben, Rasûlullah’ın mescidinde bulunu­yorum. Rasûlullah (s.a.) dizlerini karnına doğru çekerek, üzerine bir elbise almıştı. Sonra şöyle dedi: Kimin yanında şu rakıdan birşey varsa onu bize getirsin. Yanında rakı olanlar getirdiler. Kimisi benim yanım­da bir küp, kimisi de bir tulum var, diyordu. Veya Allah’ın dilediği ka­darıyla yanında olanı söylüyordu. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Falan ve falanca yerde onları toplayın, sonra beni çağırın. Onlar da böyle yaptılar ve sonra Rasûlullah1! çağırdılar. Rasûlullah kalktı, ben de bera­berinde kalktım. O, bana dayanıyordu, ben ise onun sağında yürüyorduk. Bu sırada bize Hz. Ebubekir ilişti. Rasûlullah (s.a.) beni geriye iterek, Ebubekir’i sağına aldı beni soluna aldı. Sonra Ömer İbn el-Hattâb ilişti. Rasûlullah (s.a.) beni geriye iterek, Ömer’i soluna aldı ve ikisinin ara­sında yürüdü. Rakıların bulunduğu yere gelince, durdu ve halka şöyle dedi. Bunu biliyor musunuz? Evet ey Allah’ın Rasûlü, dediler. Bu, ra­kıdır. Hz. Peygamber; doğru söylersiniz, dedi ve devam etti: Allah Teâlâ; rakıyı, onu sıkanı, sıktıranı, içeni, içtireni, taşıyanı, kendisine ta­şınanı, satanı, alanı ve parasını yiyeni la’netlemiştir. Sonra bir bıçak istedi ve; bunları parçalayınız, dedi. Ashabı da öyle yaptılar. Sonra Ra-sûlullah (s.a.) kendisi bir bıçak alarak tulumları parçaladı. Abdullah İbn Ömer eler ki: Halk, tulumundan yararlanılır, dediklerinde; Rasû-lullah (s.a.); evet yararlanılır ancak ben Allah’ın gazabını önlemek için böyle yapıyorum, buyurdu. Ömer bunun üzerine dedi ki: Ey Allah’ın Rasûlü senin yerine ben yapayım. Hz. Peygamber; hayır dedi. İbn Vehb der ki: Bazıları bu hadîse daha başka şeyler ilâve ettiler. Bunu Bey-hakî nakleder.

Hafız Ebu Bekr el-Beyhakî der ki: Bize Ebu Hüseyn… Mus’ab İbn Sa’d kanalıyla Sa’d’dan nakleder ki; rakı hakkında dört âyet nazil ol­muştur. Beyhakî, hadîsi olduğu gibi zikrettikten sonra şöyle der: An-sârdan birisi yemek yaptı ve bizi davet etti. Biz, kendimizden geçinceye kadar rakı içtik. O sırada henüz rakı haram kılınmamıştı. Ve övünme­lere başladık. Ansâr, biz daha üstünüz, dedi. Kureyş; biz daha üstünüz, dedi.

Ansârdan bir kişi, o gün kesilmiş olan hayvanın kemiğini alarak Sa’d’ın burnuna vurdu ve burnunu yardı. Sa’d’m burnu yarıktı. Bunun üzerine Mâide süresindeki bu âyet nazil oldu. Bu hadîsi Müslim Şu’be kanalıyla tahrîc etmiştir.

Beyhakî der ki: Bize Ebu Nasr İbn Katâde… Saîd İbn Cübeyr ka­nalıyla, Abdullah İbn Abbâs’dan nakleder ki; o, şöyle demiş : Rakıyı ya­saklayan âyet ansârdan iki kabîle hakkında nazil oldu. Onlar içki içti­ler ve kafaları tutunca, birbirlerine hakaret ettiler. Ayıldıklannda; adam diğerine bakıyor, yüzünde, başında ve sakalında öbürünün yaptığı İzi görüyor ve bana bunu falanca yaptı, diyordu. Hepsi de kardeştiler. İçle­rinde kin ve düşmanlık yoktu. Ve adam diyordu ki: Allah’a yemîn ede­rim ki; eğer o bana şefkat ve merhamet etseydi böyle yapmazdı. Böylece kalblerine kin ve düşmanlık girdi. Bunun üzerine Allah Teâlâ: «Ey îmân edenler; içki, kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak şeytân işi pisliklerdir.» âyetini indirdi. Zoraki davrananlardan bir kısmı dediler ki: Bu, pisliktir ve falancanın karnında da vardı. Adam Uhud günü öldürülmüştü, bunun durumu ne olacak? Bunun üzerine Allah Teâlâ «îmân edip sâlih amel işlemiş olanların yaptıklarından dolayı bir vebal yoktur.» âyetini indirdi. Neseî, tefsir bab’ında bu hadîsi Muhammed İbn Abdurrahîm kanalıyla, Haccâc İbn Minhal’den rivayet eder.

İbn Cerîr der ki: Bize Muhammed İbn Halet… İbn Büreyde’den, o da babasından nakleder ki; Büreyde şöyle demiş: Biz, üç veya dört kişi olarak Remle’de oturmuş şarab içiyorduk. Yanımızda büyük bir cam kavanoz vardı. O zaman şarab içmek helâldi. Ben, kalkıp Hz. Pey­gamberin yanına geldim ve o’na selâm verdim. Bu sırada rakı içmeyi haram kılan âyet, nazil olmuştu. Âyetin «artık vazgeçersiniz değil mi?» kavline kadar dinledikten sonra arkadaşlarımın yanına geldim ve

«Artık vazgeçersiniz değil mi?» kısmına kadar okudum. Arkadaşlardan bir kısmının şarab dolu bardağı elindeydi. Birazını içmiş birazı daha bardaktaydı. Bardağını üst dudağının altına koymuştu. Tıpkı hacâmet alanın yaptığı gibi. Arkadaşlar bardaklarını ve şişede bulunan rakıyı döktüler ve; vazgeçtik ey Rabbımız dediler. Buhârî der ki: Bize Sadaka İbn Fadl… Câbir’den nakletti ki; o, şöyle demiş : İçki haram kılınmaz­dan Önce, halk Uhud günü sabahleyin rakı içerken çağrılmışlar ve o gün hepsi de şehîd düşmüşlerdi. Buhârî tefsir babında böyle rivayet eder. Hafız Ebu Bekr el-Bezzâr Müsned’Inde der ki: Bize Ahmed… Câbir İbn Abdullah’tan nakletti ki; o, şöyle demiş : Peygamberin ashabından bir kısmı sabahleyin rakı içmişti, sonra Uhud günü şehîd olmuşlardı. Yahudiler dediler ki: Öldürülenler, karınlarında içki dolu olarak öldürül­düler. Bunun üzerine Allah Teâlâ; «îmân edip sâlih amel işlemiş olan­ların yaptıklarından -dolayı bir vebal yoktur» âyetini inzal buyurdu. Hafız Ebu Bekr el-Bezzâr der ki: Bu isnâd, şahindir. Ancak hadîsin nak-ledilişinde garîblik vardır.

Ebu Dâvûd et-Tayâlisî der ki: Bize Şu’be… Berâ İbn Âzib’den nak­letti ki; o, şöyle demiş : İçkiyi yasaklayan âyet nazil olduğunda; halk, yasaklanmazdan önce içenlerin durumu nasıl olacak? dediler. Bunun üzerine; «îmân edip sâlih amel işlemiş olanlara yaptıklarından dolayı bir vebal yoktur.» âyeti nazil oldu. Tirmizî, bu hadîsi Şu’be kanalıyla rivayet ettikten sonra; hasen ve sahihtir, der. Hafız Ebu Ya’lâ der ki: Bize Ca’fer… Câbir İbn Abdullah’ın şöyle dediğini nakletti” Adamın birisi, Hayber’den Medine’ye rakı taşır ve onu müslümantara satardı. Yine Hayber’den mal yüklendi ve Medine’ye getirdi. Müslümanlardan bir kişi ona rastladı ve dedi ki: Ey falanca Allah rakıyı haram kıldı. Adam bir tepenin üzerine gitti ve rakıyı koydu. Üzerine bazı örtüler örttü. Sonra Rasûlullah (s.a.) a gelip; ey Allah’ın Rasûlü rakının haram kılındığı haberi bana ulaştı, dedi. Hz. Peygamber; evet, dedi. Adam; satın aldığım kişiye onu iade edebilir miyim? dedi. Rasûlullah (s.a.); geri vermen doğru olmaz, dedi. Adam; beni ondan kurtaracak birine hediye etsem olur mu? dedi. Rasûlullah (s.a.); hayır, dedi. Adam; bun­da evimde beslediğim yetimlerin hakkı var, dedi. Rasûlullah (s.a,); bize Bahreyn’den mal gelmişse, gel de yetimlerinin mallarım sana ödeyelim, dedi. Sonra Medine’de haram emrini ilân etti. Adamın biri geldi ve dedi : Ey Allah’ın Rasûlü içki küplerinden yararlanalım mı? Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Küpün ağzını açın ve vâdînin ortasında duruncaya kadar onu atın. Bu hadîs garîbtir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Vekî… Enes İbn MâUk’den nakletti ki: Ebu Talha, kendilerine rakı miras kalmış olan yetimlerin durumunu Hz. Peygambere sorduğunda; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu: Onu dök. Adam onu sirke yapamaz mıyız deyince; Rasûlullah (s.a.); hayır, dedi. Bu hadîsi Müslim, Ebu Dâvûd ve Tirmizî; Sevrî kanalıyla Enes İbn Mâlik’den rivayet etmişlerdir. İbn Ebu Hatim der ki: Bana babam… Abdullah İbn Amr’m şöyle dediğini nakletti: Kur’an-ı Kerîm’de yer alan «ey îmân edenler; içki, kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak şeytân işi pisliklerdir…» âyeti Tevrat’ta da vardır. Tevrat’taki ifâde şöyledir : Allah Teâlâ hakkı, bâtılı yok etmek İçin gönderdi. Hak ile eğ­lenceyi, çalgıları, dansı, tanburları, davulları, tefleri ve şiiri yok etmek ister. Rakı, tadan için acıdır. Allah, yemîn ederek gücüne ve izzetine kasem edip demiştir ki: Ben onu yasakladıktan sonra kim rakı içerse; kıyamet günü onu susatırım. Kim de Ben onu yasakladıktan sonra rakı içmeyi terkederse; yüce katımdan ona içiririm. Bu hadîsin isnadı sa­hihtir.

Abdullah İbn Vehb der ki: Bana Amr İbn Haris… Abdullah İbn Amr İbn el-Âs’dan nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Bir kere sarhoş olarak namazı terkeden; dünya ve dünyadakilere sahip olup ta onu reddeden gibidir. Kim de, namazı dört kez sarhoş olarak terkederse; Allah Teâlâ’nın ona Hebâl çamurundan içirmesi hak olur. Hebâl çamuru nedir? diye sorulduğunda; cehennem ehlinin akıntıları­dır, buyurdu. Bu hadîsi İmâm Ahmed, Amr İbn Şuayb tankıyla rivayet etmiştir. Ebu Dâvûd der ki: Bize Muhammed İbn Râfi’… îbn Abbâs’dan nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş : Sarhoşluk verici herşey rakıdır. Sarhoşluk veren herşey haramdır. Kim sarhoşluk verici bir şeyi içerse, kırk gün namazı heba olmuştur. Eğer tevbe ederse; Allah onun tevbesini kabul eder. Dördüncü kez tekrar dönerse; Allah’ın ona Hebâl çamurundan içirmesi hak olur. Ey Allah’ın Rasûlü Hebâl çamuru ne­dir? denildiğinde; buyurdu ki: Cehennem ehlinin irinidir. Kim de helâl ile haramı ayırd edemeyen küçük bir yavruya içki içirirse; Allah Teâlâ’­nın ona Hebâl çamurundan içirmesi hak olur. Bu hadîsi yalnızca Ebu Dâvûd rivayet etmiştir. İmâm Şafiî merhum der ki : Bize Mâlik, Nâfi’ kanalıyla Abdullah îbn Ömer’den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle bu­yurmuş : Kim, dünyada rakı içer de tevbe etmezse; âhiret gününde on­dan mahrum bırakılır. Buhârî ve Müslim bu hadîsi, Mâlik’ten tahrîc etmişlerdir. Müslim, Ebu Rebî’ kanalıyla Abdullah İbn Ömer’den nak­leder ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur :

Sarhoşluk veren herşey hamr’dır. Sarhoşluk veren herşey haram­dır. Kim içki içmeye devam ederek tevbe etmeden ölürse; âhirette ondan kendisine içirilmez. İbn Vehb der ki: Bana Ömer İbn Muhammed, Ab­dullah îbn Ömer’den nakletti ki, Rasülullah (s.a.) şöyle buyurmuş :

Üç kişi var ki; Allah onlara kıyamet gününde rahmet nazarıyla bakmaz: Ana ve babasına isyan eden, içkiye devam eden ve verdiği sadakaya minnet eden kişi. Bu hadîsi Neseî, Amr îbn Ali kanalıyla Ömer tbn Muhammed’den nakleder.

Ahmed İbn Hanbel, Ğunder kanalıyla… Hz. Peygamberden nakle­der ki; o, şöyle buyurmuştur: Çok minnet eden, ana ve babasına isyan eden ve içkiye mübtelâ olan kişi cennete giremez. îmâm Ahmed, aynı hadîsi Abdiissamed kanalıyla… Mücâhid’den, Mervân kanalıyla da yine Mücâhid’den nakleder. Neseî de Kasım îbn Zekeriyyâ kanalıyla Mücâ­hid’den bu hadîsi nakleder, İmâm Ahmed der ki: Bize Abdürrezzâk… Abdullah İbn Amr’dan nakletti ki; Rasülullah (s.a.) şöyle buyurmuş : Ana ve babasına isyan eden kişi cennete giremez. İçkiye mübtelâ olan da. Fazla minnet eden de. Veled-i zina da. Keza bu hadîsi Ahmed îbn Hanbel Yezîd kanalıyla,.. Abdullah İbn Amr’dan rivayet etmiştir. Ay­rıca Ğunder ve diğerleri kanalıyla… Abdullah İbn Amr’dan nakleder ki; Rasülullah (s.a.) şöyle buyurmuştur : Çok minnet eden, ana ve ba­basına isyan eden ve içkiye mübtelâ olan kişi cennete giremez. Neseî bu hadîsi Şu’be’den aynı şekilde rivayet ettikten sonra şöyle der: Şu’-be’den başka Nübet İbn Şureyt’e tâbi olan kimseyi bilmiyoruz. Buharı de der ki: Câbân’ın ne Abdullah’dan, ne de Sâlim’den hadîs duyduğu bilinmemektedir. Bu hadîs, Mücâhid kanalıyla Abdullah îbn Abbâs’dan ve yine Mücâhid kanalıyla Ebu Hüreyre’den de rivayet edilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

Zührî der ki: Bana Ebu Bekr İbn Abdurrahmân, babasından nak­letti ki; o, ben Osman îbn Affân’ın şöyle dediğini duydum, demiştir: İçkiden sakının. Çünkü o, kötülüklerin anasıdır. Doğrusu, sizden önce geçenlerden bir adam Allah’a ibâdet ediyor ve halktan uzak yaşıyordu. Azgın bir kadın ona musallat oldu. Ve cariyesini göndererek dedi ki: Bir şey için biz sizi davet ediyoruz. Adam; câriye ile beraber geldi. O, her kapıyı açıp içeri girdikçe; kadın kapıyı arkasından kapıyordu. Ni­hayet, güzel bir kadının yanma girdi. Ve o kadının yanında bir çocuk ve ayrıca bir içki küpü vardı. Onu gören kadın; doğrusu ben seni şahadet için çağırmadım. Sadece benimle birleşmen veya şu çocuğu öldürmen veya şu rakıyı içmen için davet ettim, dedi. Adama bir bardak rakı içir­di. Adam; daha verin, dedi. Neticede kadına tecâvüz etti, çocuğu öldürdü.

Binâenaleyh siz, içkiden kaçının. Çünkü onunla îman asla birleşemez. Mutlaka biri diğerinden ayndır. Bunu Beyhakî rivayet eder ki, isnadı sahihtir. Ebu Bekr İbn Ebu Dünya da Zem el-Müskir kitabında bu hadîsi Muhammed İbn Abdullah kanalıyla… Zührî’den merfû’ olarak rivayet eder. Hadîsin mevkuf oluşu ise daha doğrudur. Allah en iyisini bilendir. Bu hadîsin Buhârî ve Müslim’in Sahîh’lerinde Rasûlullah’dan nakledilen bir de delili vardır. Rasûlullah (s.a.j buyurur ki: Zina eden kişi; zina edinceye kadar mü’mindir. Hırsızlık yapan kişi; hırsızlık ya­pıncaya kadar mü’mindir. İçki içen kişi; içkiyi içinceye kadar mü’-min’dir.

Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Esved İbn Âmir… Abdullah İbn Abbâs’dan nakletti ki; o, şöyle demiş: Rakı yasaklandığında; bazı ki­şiler dediler ki: Ey Allah’ın Rasûlü ölen arkadaşlarımız rakı içerlerdi. Onların durumu ne olacak? Bunun üzerine Allah Teâlâ «îmân edip sâlih amel işlemiş olanlafin yaptıklarından dolayı bir vebal yoktur.» âyetini indirdi. Kıble, Kudüs’den Kabe’ye tahvil edilince; bazı insanlar dediler ki: Ey Allah’ın Rasûlü Kudüs’e doğru namaz kılıp ta ölmüş olan arkadaşlarımızın durumu ne olacak? Allah Teâlâ bunun üzerine «Al­lah, sizin îmânınızı zayi’ edecek değildir» âyetini indirdi.

İmâm Ahmed der ki: Bize Dâvûd îbn Mihrân… Eşmâ Bint Ye-zîd’den nakletti ki; o, Rasûlullah (s.a.) m şöyle dediğini; duydum, demiştir : Kim rakı içerse; kırk gece Allah.ondan hoşnûd olmaz. Ölür­se; kâfir olarak ölür. Tevbe ederse; Allah tevbesini kabul eder. Tekrar içmeye başlarsa; Allah’ın ona Hebâl çamurundan içirmesi hak olur. Esma der ki: Ben Rasûlullah (s.a.) a; ey Allah’ın Rasûlü Hebâl çamuru nedir? diye sordum. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Cehennem ehlinin akıntılarıdır. A’meş, İbrahim kanalıyla, Abdullah İbn Mes’ûd’dan nak­leder ki: «îmân edip sâlih amel işlemiş olanlar için Allah’tan korkup îmân ettikleri takdirde yaptıklarından dolayı bir vebal yoktur» âyeti nazil olunca; Hz. Peygamber buyurdu ki: Bana sen onlardansın, denildi. Müslim, Tirmizî, Neseî aynı tarîkle bu hadîsi rivayet etmişlerdir. Ah­med îbn Hanbel’in oğlu Abdullah ta der ki: Babam okuyarak bana Abdullah İbn Mes’ûd’dan nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: İnsanları bir şeyden alıkoyan şu iki zardan sakının. Çünkü o İranlı’ların kumarıdır.[34]

94 — Ey imân edenler; Allah, gömleksizin kendisin­den korkanları ayırdetmek için; elinizin ve mızraklarınızın ulaştığı avdan bir şeyle sizi, mutlaka dener. Bundan sonra da her kim, haddi aşarsa; ona elem verici bir azâb vardır.

95 — Ey îmân edenler; siz ihrâmlı iken avı öldürme­yin. Sizden her kim; bile bile onu öldürürse; öldürdüğü o hayvanın benzeri bir ceza vardır ki, Kâ’be’ye ulaşmış bir kurbanlık olmak üzere, buna içinizden âdil iki kişi hükme­decektir. Yahut düşkünlere yemek yedirmek şeklinde kef-fâret veya onun dengi oruç tutmaktır. Tâ ki, yaptığının ve­balini tatmış olsun. Allah; geçmiştekileri affetmiştir. Kim de sonradan böyle yaparsa; Allah ondan intikamını alır. Allah Azîz’dir, İntikam sahibidir.

Allah’ın Şiarları

Vâlibî, İbn Abbâs’tan naklen der ki: «Allah; gömleksizin kendi­sinden korkanları ayırdetmek için elinizin ve mızraklarınızın ulaştığı avdan bir şeyle sizi mutlaka dener.» kavli konusunda İbn Abbâs şöyle demiştir: Bu, avın güçsüz ve küçük olanıdır. Allah Teâlâ onunla kul­larım ihramda tecrübe eder. Hattâ ellerini uzatsalar onları yakalaya­bilirler. Ama Allah Teâlâ, onlara yaklaşmalarını yasaklamıştır. Mücâ-hid ise, «elinizin ulaştığı» kavlinin küçük avlar ve yavruları demek ol­duğunun, «mızraklarınızın ulaştığı» kavlinin de büyük avîar demek ol­duğunu söyler. Mukâtil İbn Hayyân da der ki: Bu âyet, Hudeybiye yılındaki umrede nazil olmuştur. Yaban hayvanları, kuşlar ve avlar on­ların kafilesinin çevresini sarıyordu. Başka zaman bunun bir örneğini hiç görmemişlerdi. Ama Allah Teâlâ, ihrâmlı ilçen bunları öldürmelerini yasaklamıştı.

«Allah; görmeksizin kendisinden korkanları ayırd etmek için…» yani Allah Teâlâ onları, çevrelerini saran avlarla imtihan eder. Gizli ve açık olarak elleriyle ve oklanyla elde edebilecekleri avlarla dener. Böylece gizli, açık Allah’a itaat edenlerin itaatim ortaya koymaktadır. Nite­kim Allah Teâlâ, bir başka âyet-i kerîme’de şöyle buyurur : «Muhakkak ki; Rablanndan görmeden korkanlara bir mağfiret ve büyük bir mükâ­fat vardır. Bundan sonra da her kim, haddi aşarsa ona elem verici bir azâb vardır.» Süddî ve diğerleri derler ki: Bu açıklama, uyan ve be­lirtmeden sonra; haddi aşana Allah’ın emrine ve şeriatına muhalefet­ten dolayı acıklı bir azâb vardır.

«Ey îmân edenler; siz ihrâmlı iken avı öldürmeyin.» Bu ifâde, ih-râmlı iken av Öldürmeyi yasaklayan bir açıklamadır. Aynı zamanda av öldürmeye teşebbüsü de yasaklamaktadır. Bu ifâde; mânâ bakımından yenilen ve kendisinden diğer hayvanların doğduğu avdır. Yenilmeyen kara hayvanlarının ihrâmlı iken öldürülmesi ise; Şafiî’ye göre caizdir. Cumhur ise her halükârda onların da öldürülmesinin haram olduğunu söyler. Bunun istisnası, ancak Zührî kanalıyla Mü’minleriri annesi Hz. Âişe (r.a.) den nakledilen ve Buhârî ile Müslim’de yer alan şu hadîs-i şerifte zikredilen hayvanlardır: Beş zararlı hayvan; ihrâmlı iken de, helâl iken de Öldürülür : Karga, fare, akrep, çaylak ve kudurmuş köpek. tmâm Mâlik de, Nâfi’ kanalıyla Abdullah îbn Ömer’den nakleder ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş : Beş hayvanın, ihrâmlı iken öldürül­mesinde bir vebal yoktur. Bunlar : Karga, akrep, fare, kudurmuş köpek ve çaylaktır. Bu hadîsi Buhârî ve Müslim tahrîc etmişlerdir. Eyyûb da aynı hadîsi Nâfi’ kanalıyla Abdullah îbn Ömer’den rivayet eder ve der ki: Ben Nâfi’ye; ya yılan? diye sordum. O, yılanda şüphe yoktur ve öldü­r