Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 22°C
Az Bulutlu
İstanbul
22°C
Az Bulutlu
Sal 24°C
Çar 22°C
Per 20°C
Cum 20°C

49 – Hucurat Suresi | Tefsir’ul Munir

49 – Hucurat Suresi | Tefsir’ul Munir

Hucurat Suresi | Tefsir’ul Munir ( Vehbe Zuhayli )

Allah’a Ve Rasulullah’a İtaat, Rasulullah’a Hitap Ederken Edebe Riayet Etmek:

1- Ey iman edenler! Allah ve Rasulünün huzurunda öne geçme­yin. Allah’tan korkun; çünkü Allah hakkıyla işiten ve her şeyi bilendir.

2- Ey iman edenler! Seslerinizi pey­gamberin sesinden yüksek çıkar­mayın. Birbirinize bağırdığınız gibi ona yüksek sözle bağırmayın. Yok­sa hiç farkında olmadan amelleri­niz boşa gidiverir.

3- Rasulullah’ın yanında seslerini alçaltanlar gerçekte Allah’ın takva için kalplerini seçtiği kimselerdir. Onlar için mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır.

4- Hücrelerin arkasından seni çağı­ranlar (var ya) onların çoğunun akılları ermez.

5- Eğer sen çıkıncaya kadar onlar sabretselerdi elbette kendileri için daha hayırlı olurdu. Allah çok ba­ğışlayıcı ve çok merhamet edicidir.

Açıklaması:

Müminlerin, peygamberleri ile olan münasebetlerinde riayet etmeleri gereken ihtiram, tazim ve saygı esasına dayanan özel edep kuralları şun­lardır:

1- “Ey iman edenler! Allah ve Rasulünün huzurunda öne geçmeyin. Al­lah’tan korkun. Çünkü Allah hakkıyla işiten ve her şeyi bilendir.” Yani ey gerçek imana sahip müminler! Allah ve Rasulü bir konuda hüküm verme­den önce siz söz söylemede yahut hüküm vermede veya bir iş yapmada ace­le davranmayın ve öne geçmeyin. Belki siz haksız olarak bir hüküm verebi­lirsiniz. Bütün işlerinizde Allah’tan korkun. Allah ve Rasulünün (s.a.) izin vermediği bir konuda haddi aşmaktan sakının. Zira Allah sözlerinizi çok iyi bir şekilde duyar, fiillerinizi ve niyetlerinizi de çok iyi bilir. Yaptığınız hiçbir şey ona gizli kalmaz.

Bu ayet açıkça Allah’ın kitabına ve Rasulullah’m (s.a.) sünnetine ma-halefeti yasaklamaktadır. Allah’ın dinini tebliğ ettiği için burada Rasulul­lah (s.a.) da özellikle zikredilmiştir.

İbni Abbas bu ayetin “kitap ve sünnetin zıddmı söylemeyen” manası­na geldiğini söylemiştir. Dahhak da “Allah ve Rasulü dışında siz dini bir mesele hakkında hükmetmeyin.” manasına geldiğini söylemiştir.

Bu ayet, ictihad kaynaklarının hüküm vermede öncelik sırasını da göstermektedir. Ahmed b. Hanbel, Ebu Davud, Tirmizi ve İbni Mace Muaz b. Cebelden şöyle rivayet etmektedirler:

Yemen’e gönderirken Rasulullah (s.a.) ona “Neyle hükmedeceksin?” di­ye sordu. Muaz “Allah’ın kitabıyla.” dedi. Rasulullah (s.a.) “Peki onda bula-mazsan?” deyince Muaz “Rasulullah’m (s.a.) sünnetiyle.” dedi. Rasulullah “Peki onda da bulamazsan?” dedi. Muaz “O zaman kendi görüşümle ictihad ederim” deyince, Rasulullah (s.a.) onun göğsüne vurdu ve “Rasulünün elçi­sini Allah Rasulünün hoşnut olduğu bir şeye muvaffak kılan Allah ‘a ham-dolsun.” buyurdular.

Yani Muaz b. Cebel kendi görüşünü ve içtihadını Kitap ve Sünnet’ten sonraya bırakmıştır. Şayet önce söyleseydi işte o zaman Allah ve Rasulünün (s.a.) önüne geçmiş olurdu. Özetle onun bu sözü, içtihadı içine alan bir edep örneğidir. Bundan sonra Allah Tealâ konuşmada riayet edil­mesi gereken edep kurallarından bahsederek şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler! Seslerinizi peygamberin sesinden yüksek çıkarmayın.” Yani ey Al­lah ve Rasulüne iman eden müminler! Rasulullah (s.a.) ile konuştuğunuz zaman seslerinizi onun sesinin üstüne çıkarmayın. Çünkü yüksek sesle ko­nuşmak ihtiramın azlığına, yavaş sesle konuşmak ise tazim ve saygıya de­lâlet etmektedir. Allah’ın müminlere öğrettiği ikinci edep de şudur: “Birbi­rinize bağırdığınız gibi ona yüksek sözle (sesle) bağırmayın.” Yani onunla konuştuğunuz zaman, kendi aranızda alışkanlık haline getirdiğiniz gibi, yüksek sesle konuşmanın aksine ona sakin bir edayla ve teenni ile hitap edin. Ona saygı göstererek sizi sıkmadan ve usandırmadan yavaş bir eda ile tebliğ ettiği peygamberlik vazifesinin kadrini takdir ederek “Ya Rasulul­lah! veya Ya Nebiyyallah!” diye ona hitap ediniz.

“Yoksa hiç farkında olmadan amelleriniz boşa gidiverir.” Yani Allah Tealâ sizi alışılmışın dışında sesinizi yükseltmekten nehyetmiştir. Zira bunda farkında olmadan sevabın gitme veya Rasulullah’ı küçümsemenin küfre götürme endişesi ve korkusu vardır. Nitekim Malik, Ahmed, Tirmizi, Nesai ve diğerlerinin Bilal b. Haristen rivayet ettikleri sahih bir hadiste şöyle denilmiştir: “Muhakkak bir kimse Allah’ı razı edecek bir söz söyler de pek üzerinde durmazsa, karşılık olarak Allah o kimse için cenneti farz kı­lar. Bir kimse de Allah ‘ı kızdıracak bir söz söyler ve ona pek aldırış etmezse, cehennemde göklerle yer arasından daha uzak bir derinliğin içine düşer.”

Allah, Rasulüne (s.a.) aykırı hareket etmenin tehlikelerinden sakın­dırdıktan sonra “Rasulullah’in yanında seslerin alçaltanlar gerçekte Al­lah ‘m takva için kalplerini seçtiği kimselerdir. Onlar için mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır.” buyurarak Rasulullah’ın huzurunda yavaş konuşmayı emretmiştir. Ayetin manası şöyledir: Rasulullah (s.a.) ile konuşurken, onun meclislerinde bulunurken seslerini kısanların kalplerini Allah elbette tak­va için halis kılmış, temizlemiş ve ona uygun bir mahal kılmıştır. Nasıl al­tın, ateşle diğer maddelerden arıtılıp iyisi kötüsünden ayrılmışsa, aynı şe­kilde Rasulullah’ın (s.a.) huzurunda edepli bir şekilde bulunanların da Al­lah kalplerini kötü olan her şeyden temizlemiştir. Ayrıca edepli bir halde seslerini kısmalarına ve diğer itaatlanna karşılık onlara büyük bir sevap verilecek ve günahları da affedilecektir. Bunun bir benzeri de şu ayet-i ke-rime’dir: “(Muhammed’i (s.a.) size gördermemiz) Allah’a ve Rasulüne (s.a.) inanmanız, onun dinine yardımcı olmanız ve ona saygı duymanız ve sabah akşam onu teşbih etmeniz içindir.” (Fetih, 48/9)

İmam Ahmed, Mücahid’in şöyle dediğini rivayet etmektedir: Hz. Ömer’e “Ey müminlerin emiri! Günah işlemeye istek duymayan ve günah işlemeyen bir adan hakkında ne dersiniz?” diye yazılı olarak soru soruldu. Hz. Ömer de cevap olarak, “masiyete istek duyup da onu yapmayanlar, “gerçekte Allah’ın takva için kalplerini seçtiği kimselerdir. Onlar için mağ­firet ve büyük bir mükâfat vardır.” dedi.

Sonra Allah Tealâ, Rasulullah’ın (s.a.) evi olan hücrelerin arkasından ve önünden bedevi Arapların yaptığı gibi Rasulullah’a (s.a.) seslenenleri kı­namıştır. Allah Tealâ onları en iyi ve en üstün şekilde irşad ederek şöyle buyurmuştur:

“Hücrelerin arkasından seni çağıranlar (var ya) onların çoğunun akılla­rı ermez.” Yani uzaktan, Rasulullah’ın (s.a.) hanımlarına ait hücrelerin (evle­rin) arkasından sana bağıranların -ki onlar Temim kabilesinin kaba insanla­rıdır- çoğunun toplum kurallarına, adaba ve buna benzer şeylere akıllan er­mez. Onlar sana gösterilmesi vacib olan saygı ve ihtiramı idrak edemezler.

“Onların çoğunun” deyimi ile ya onların tamamı kastedilmiştir (zira Araplar yalandan sakınmak ve ihtiyatlı konuşmak için bir şeyin çoğunlu­ğunu zikrederek tamamını kastetmektedir), yahut da maksat onların ço­ğunlukla akıllarının ermediğini ifade etmektir.

“Eğer sen çıkıncaya kadar onlar sabretselerdi elbette kendileri için da­ha hayırlı olurdu. (Bununla beraber) Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.” Yani her zaman ki gibi sen çıkıncaya kadar sabretselerdi bu hu­susta dünya ve ahirette kendileri için hayır ve maslahat gerçekleşirdi. Çünkü böyle bir harekette Rasulullah’a (s.a.) karşı güzel edebe riayet edil­miş ve lâyık olduğu tazim ve saygı gösterilmiş olur. Allah Tealâ kulların günahlarını bağışlayıcıdır. Onlara çok merhamet eder. Böylece onlar tevbe ve istiğfara teşvik edilmişlerdir. [1]

Genel Edep Kuralları -1- Gelen Haberin Araştırılması Gerekliliği:

6- Ey iman edenler! Eğer bir fasık size bir haber getirirse onu iyice araştırın. Yoksa bilmeyerek bir top­luluğa kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz.

7- Hem biliniz ki aranızda Allah’ın peygamberi vardır. Şayet o birçok konuda size uysaydı elbetteki sıkın­tıya düşerdiniz. Fakat Allah imanı size sevdirdi ve onu sizin kalpleri­nizde süsledi. İnkarcılığı, fasıklığı ve isyanı da size çirkin gösterdi. İş­te doğru yolda olanlar bunlardır.

8- (Bu size) Allah’ın bir lütfü ve ni­metidir. Allah hakkıyla bilendir. Yegâne hüküm ve hikmet sahibidir.

Açıklaması:

“Ey iman edenler! Eğer size bir fasık bir haber getirirse onu iyice araş­tırın. Yoksa bilmeyerek bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” Yani ey Allah ve Rasulünü (s.a.) tasdik eden müminler! Şayet bir şeyin yalan olup olmadığına dikkat etmeyen bir fasık size başka bir kimseye zarar verme mahiyetinde olan bir haber getirirse gerçeği iyice araştırarak, o konuda kesin bilgiye sahip olun. Gerçeğin iyice ortaya çık­ması için o haberi ve olayı derinlemesine araştırmadan, hüküm vermede acele davranmayın. Zira bunda durumunu bilmeden bir kavme hak etme­dikleri bir zararı verme ve onlara eza etme ihtimali vardır. Sonra da onlar hakkında hatalı hüküm verdiğiniz için pişman olursunuz. Böyle bir şeyin hiç olmamasını temenni ederek buna çok üzülürsünüz.

“Fasık” kelimesi ile haber manasına gelen “nebe” kelimesinin nekre getirilmesi bu hükmün bütün fasık ve haberlere şamil olduğuna delâlet et­mektedir. Ayet-i kerimede sanki şöyle söylenmiştir: Herhangi bir fasık size herhangi bir haberi getirirse durup onu araştırın, işin açıklanmasını ve ha­kikatin ortaya çıkmasını isteyin. Sadece fasık kimsenin sözüne itimat et­meyin. Zira kim fasıklıktan sakınmazsa fasıklığm bir çeşidi olan yalan söy­lemekten de sakınmaz.[2]

Bu ayet adil olan bir kimsenin verdiği haberin hüccet olduğuna ve fa­sık kimsenin yaptığı şehadetin kabul edilmeyeceğine delâlet etmektedir.

Sonra Allah Tealâ meselelerini saygı ve hürmetle sormaları için ara­larında Allah Rasulünün bulunduğunu müslümanlara hatırlatmıştır. Allah şöyle buyurmuştur:

“Hem biliniz ki aranızda Allah ‘in peygamberi bulunmaktadır. Eğer o birçok konuda size uyacak olsaydı kesinlikle sıkıntıya düşerdiniz.” Yani bi­liniz ki beraberinizde Allah Rasulü (s..) bulunmaktadır. Dolayısıyla ona hürmet gösterin ve emrine boyun eğin. Çünkü o size fayda verecek şeyleri daha iyi bilir. Hakka uymayan söz söylemeyin. Haberin doğruluğunu iyice araştırmadan, insanlar hakkında hüküm vermede acele etmeyin. Eğer o verdiğiniz haberler ile ima ettiğiniz isabetsiz görüşlerin çoğuna uysaydı, bu sizin sıkıntı, günah ve helake uğramanıza sebep olurdu. Fakat o iyice araş­tırmadan ve üzerinde derinlemesine düşünmeden, kendisine ulaştırılan haber veya görüşle hemen amel etmez.

Allah Tealâ nakledilen haberleri iyice araştırma emrinin devam ettiği­ni göstermek için “size itaat etseydi” demiş, “size uyacak olsaydı.” diyerek gelecek zaman sigasını kullanmıştır. Bunun delili “birçok konuda” sözüdür. Yani devamlı olarak kendileri için ortaya çıkan görüşlerin çoğunda Rasu-lullah’ın kendilerine uymasını isteseler o takdirde günaha girer ve helak olurlardı.

“birçok konuda” sözünde bütün görüş ve düşüncelerin hataya nispet edilmemesi açısından müminlere de iltifat edilmiştir.

Bu ayette konuşma adabı güzel bir şekilde öğretilmiş ve azınlık da ol­sa bir kısım insanların görüşlerinin doğru olabileceğine işaret edilmiştir. Bu sebeple “Fakat Allah size imanı sevdirdi ve onu kalplerinizde süsledi. İnkarcılığı, fasıklığı ve isyanı da kötü gösterdi. İşte doğru yolu bulanlar bunlardır.” buyurularak bazılarının Beni Mustalik’in durumu anlaşılmca-ya kadar beklemenin zaruri olduğuna dair görüşüne işaret edilmiştir.

Allah size imanı her şeyden çok sevdirecek ve onu kalplerinizin derin­liklerine yerleştirerek tevfikiyle imanı size güzel göstermiş ve yaratıcıyı in­kâr, peygamberi yalanlama manasına gelen küfrü, din sınırından çıkmak manasına gelen fasıklık ve aykırı davranma ve itaatsizlik manasına gelen isyanı size çirkin göstermiştir.

İşte bütün bu sıfatlara sahip olanlar dinin gerektirdiği şeyleri yapa­rak, dinî edebe riayet ederek hak yolunda istikamet üzere bulunanlardır. İyice araştırmadan başkalarının ithamına meyletmezler. “(Bu size) Al­lah’ın bir lütfü ve nimetidir. Allah hakkıyla bilendir, yegâne hüküm ve hik­met sahibidir.”

İlâhi bir lütuf ve katından bir nimet olsun diye, imanı size Allah sev­dirdi ve daha önce geçen üç şeyi de çirkin gösterdi. Allah olmuş ve ileride vuku bulacak bütün işleri en iyi bilendir. Mahlukâtın işlerini düzenleyip idare etmede, sözlerinde, yaptıklarında, koyduğu hükümlerde ve takdirin­de hüküm ve hikmet sahibidir. [3]

Dahili Anlaşmazlıkları Çözme Yolları Ve Bağilere Uygulanacak Hükümler:

9- Eğer müminlerden iki zümre birbiriyle savaşırlarsa aralarını düzeltin. Şayet onlardan biri ötekine karşı halâ tecavüz ederse Allah’ın emrine donunceye kadar sız o tecavüz edenle savaşın. Eğer (Allah’ın emrine) dönerse adaletli davranın. Şüphesiz ki Allah adil davrananları sever.

10- Muminler ancak kardeştirler. Öyleyse iki kardeşinizin arasını düzeltin. Allah’tan korkun ki merhamet olunasınız.

Açıklaması:

“Eğer müminlerden iki zümre birbirleriyle savaşırlarsa aralarını düzel­tin.” Yani şayet müslüman iki grup birbirleriyle savaşırlarsa idarecilerin nasihat ederek, onları Allah’ın hükmüne çağırarak, onlara doğruyu gösterip şüphe ve ihtilâf sebeplerini ortadan kaldırarak onları barıştırması gerekir.

Ayette “in” (şayet) edatının kullanılması, müslümanlar arasında savaş meydana gelmesinin uygun olmadığına, olsa bile bunun çok nadir olduğu­na işaret içindir. Burada idarecilere hitap edilmiştir. Ayette kullanılan emir sigası bunun vacip olduğunu ifade etmektedir.

Buhari ve diğerleri büyük günah bile olsa masiyetin kişiyi imandan çı­kartmayacağına bu ayeti delil getirmişlerdir.

Buhari’nin Sahih’inde Ebû Bekre’nin şöyle dediği sabit olmuştur: Rasulullah (s.a.) bir gün hutbe irad ediyordu. Hasan b. Ali (r.a.) da onun ya­nındaydı. Bir ona bir de insanlara bakmaya başladı. Şöyle diyordu: “Benim bu oğlum seyyiddir. Umulur ki Allah Tealâ onun sebebiyle müslümanlar-dan iki büyük zümreyi barıştırır.” Rasulullah’ın (s.a.) buyurduğu gibi uzun savaşlardan sonra Allah Tealâ onun vasıtasıyla Iraklılar ve Şamlıların ara­sını ıslah etmiştir.

“Şayet onlardan biri halâ ötekine tecavüz ederse Allah’ın emrine dönün-ceye kadar siz o tecavüz edenlerle savaşın.” Yani gruplardan biri diğerine karşı haddi aşar, ona zulmeder, nasihate ve Allah’ın emrine boyun eğmez ise Allah’ın hükmüne ve isyan çıkarmama emrine dönünceye kadar müslü-manların bu zalim gruba karşı savaşmaları gerekmektedir. Onlara karşı ya­pılan harp silahlı veya başka yollarla olabilir. Onlara karşı maslahatı, yani Allah’ın hükmüne dönmelerini gerçekleştirecek uygun bir yol takip edilir. Silahsız olarak bu maksat gerçekleştirildiği takdirde fazlası taşkınlığa yol açar. Ancak onları yola getirecek bir vesile olarak silah kullanma zorunlu hale gelmişse, onlar Allah’ın hükmüne dönünceye kadar bu yapılır.

“Eğer (Allah’ın emrine) dönerse artık aralarını adaletle düzeltin. (Her işinizde) adil davranın. Şüphesiz ki Allah adil davrananları sever.” Yani zalim olan taraf savaştan sonra zulmünden vazgeçer, Allah’ın emrine ve hükmüne razı olursa müslümanların bu iki grup arasında adaletle hük­metmesi, Allah’ın hükmüne uygun doğru hükmü araştırması ve zulümden vazgeçmesi için zulme uğrayan tarafın hakkını vermesi gerekir.

Ey aracılar! Onların arasında hükmederken adaletli olun. Şüphesiz Allah adil olanları sever ve onları en güzel bir şekilde mükâfatlandırır. Bu­nunla Allah her hususta adil davranmayı emretmiştir.

İbni Ebi Hatim ve Nesai Abdullah b. Amr’ın şöyle dediğini rivayet et­mektedir: Rasulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Dünyada adil davranan­lar, Rahman’ın huzurunda bu davranışlarına karşılık inciden yapılmış minberlerde oturacaklardır.[4]

Müslim ve Nesai Abdullah b. Amr’dan, oda Rasulullah’dan (s.a.) şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: “Verdikleri hükümlerde, yetkili tayin edildikle­ri hususlarda ve ahalileri hakkında adil davranan kimseler Allah katında arşın sağındaki nurdan minberler üzerindedirler.”

Sonra Allah Tealâ harp dışında en küçük bir anlaşmazlık bile olsa müslümanların birbirlerini barıştırmalarını emretmiştir. Allah Tealâ şöyle buyurmaktadır:

“Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse iki kardeşinizin arasını düzel­tin. Allah’tan korkun ki merhamet olunasınız.”

Doğruyu tam olarak göstermek için Allah Tealâ müminlerin kardeş olduğunu, iman gibi tek bir aslın onları bir araya getirdiğini bu yüzden kav­galı iki kardeşin arasını düzeltmenin gerektiğini zikretmiş, iki kardeşin arasını düzeltmeye önem vermelerine ek olarak da onlara Allah’tan kork­malarını emretmiştir. Mana şöyledir: Onların arasını düzeltin. Bu arabulu­culukta ve diğer bütün konularda Allah’tan sakınmak ve O’na karşı korku ve haşyet duymak prensibiniz olsun. Şöyle ki: Her ikisi de kardeşiniz oldu­ğu, İslâm’da herkes haklar konusunda eşit olduğu, herhangi bir üstünlük ve fark olmadığı için, onlardan birine meyletmeyip sadece hak ve adaleti gerçekleştirmeye çalışın. Emirlere uymak, yasaklardan sakınmak manası­na gelen takva sebebiyle belki size merhamet edilir.

Burada şu husus dikkat çekmektedir: Allah Tealâ iki kişinin birbiriyle nizalaşmasından (çekişme ve kavgasından) bahsederken “Allah’tan kor­kun” demiştir. İki grubun arasını düzeltmeden bahsederken böyle deme­miştir. Bunun sebebi şudur: İki kişinin birbiriyle kavgalı olması durumun­da bu kavganın genişleme korkusu vardır. İki grubun kavga etmesi duru­munda ise fitne ve mefsedetin eseri zaten herkesi içine almakta olduğu için geneldir.

“innemâ: ancak” kelimesi hasr içindir. Kardeşliğin ancak müminler ara­sında olabileceğini, mümin ve kâfir arasında kardeşlik olamayacağını ifade etmektedir. Zira İslâm, kendisine tabi olan fertler arasındaki ortak bağdır. “innema” edatı aynı şekilde arabuluculuk emri ve onun vacip olmasının an­cak İslâm kardeşliğinin bulunması durumunda söz konusu olduğunu ifade eder. Yoksa kâfirler arasında söz konusu değildir. Şayet kâfir zımmi veya müste’men (eman dilemiş ve ona eman verilmiş) ise ona yardım etmek, onu korumak ve ondan zulmü gidermek vaciptir. Hasmı harbî (harp durumunda) olduğundan müslümana da mutlak olarak yardım etmek gerekir.

Din kardeşliğini vurgulayan birçok hadis-i şerif rivayet edilmiştir. Sa-hih-i Buharı de gelen diğer bir hadis de şöyledir:

“Kul kardeşine yardım ettiği müddetçe Allah Tealâ da ona yardım eder.”

Yine Buhari’de şöyle rivayet edilmiştir: “Birbirlerini sevmede ve birbir­lerine acımada müminler bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hastalan­dığında diğer uzuvlar da uykusuzluk ve ateş ile onun acısına iştirak eder­ler. ” “Mümin mümin için bir bina gibidir. Onlar birbirlerini tutarlar.” Rasu-lullah (s.a.) bunu söylerken parmaklarını bir birine geçirdi.”

Ahmed Sehl b. Sa’d es-Saidi’den Rasulullah’m (s.a.) şöyle buyurduğu­nu rivayet etmiştir: “Müminler içinde bir mümin bedendeki bir başa benzer. Nasıl beden, başta olan bir rahatsızlık sebebiyle elem duyarsa mümin de iman ehli için öyle elem duyar.” [5]

Müminlerin Birbirlerine Ve Diğer İnsanlara Karşı Göstermeleri Gereken Davranış Kuralları:

11- Ey iman edenler! Bir kavim di­ğer bir kavimle alay etmesin. Belki de onlar kendilerinden daha hayır­lıdır. Kadınlar da kadınları alaya almasınlar. Belki (alay edilenler) kendilerinden daha hayırlıdır. Bir- birinizi ayıplamayın ve kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü bir addır! Artık kim tevbe etmezse, işte onlar zalim- lerin ta kendileridir.

12- Ey iman edenler! Zannın bir çokaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusu- runu araştırmayın. Birbirinizin gıy- betini yapmayın. Hiç sizden birisi kardeşinin etini yemekten hoş- lamr mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah’tan korkunuz. Şüphesiz Allah tevbeleri kabul edici ve Ç°k merhamet edicidir.

13- Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Tanış- manız için sizi milletlere ve kabile­lere ayırdık. Sizin Allah nezdinde en üstün olanınız, şüphesiz takvaca en ileri olanınızdır. Muhakkak ki Allah her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olandır.

Mücahid şöyle demiştir: Ayette geçen alay etme işi zenginin fakir ile alay etmesidir.

İbni Zeyd demiştir ki “Allah’ın günahlarını kapattığı kimse Al­lah’ın günahlarını açığa çıkardığı kimse ile alay etmesin. Belki de dünyada onun günahlarının açığa çıkarılması, ahirette kendisi için daha hayırlıdır.

Açıklaması:

İslam Ahlakı ve Allah’ın Mü’min Kullarına Tedip İçin Koyduğu Kaideler:

1- İnsanlarla alay etmenin yasaklanması.

“Ey iman edenler! Bir kavim diğer bir kavimle alay etmesin. Belki de onlar kendilerinden daha hayırlıdır. Kadınlar da kadınları alaya almasın. Belki (alay edilenler) kendilerinden daha hayırlıdır.” Yani ey Allah ve Rasulüne (s.a.) iman edenler! Erkeklerden oluşan bir topluluk diğer bir toplulukla alay etmesin. Belki alay edilenler Allah katında alay edenlerden daha hayırlıdır. Yahut Allah nezdinde hakir görülenin kadri, kendisini ha­kir görüp alay edenden daha büyüktür. Belki Allah onu daha çok sevmek­tedir. İşte bu hareket kesin olarak haramdır. Şu sözde olduğu gibi bu ayet­te de yasaklama ve haram kılma hükmünün illeti zikredilmiştir:

Şiir: Fakiri küçük görme sakın, belki zaman yükseltirken onu, eğilir diz çökersin sen.

“Belki de onlar kendilerinden daha hayırlıdır.” sözü yasaklama hük­münün illet ve sebebini ortaya koymaktadır.

Hakim ve Hilye’de Ebu Nu’am’m Ebu Hüreyre’den rivayet ettikleri bir hadiste Rasulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Saçı başı dağınık, toz içerisinde, elbisesi yırtık ve insanların gözlerin­den ırak nice insanlar vardır ki Allah için bir şey yapacağına yemin etse (Allah) onu muhakkak yerine getirir.”

Ahmed ve Müslim’in rivayetinde hadisin lafzı şöyledir: “Kapılardan kovulmuş, saçı başı dağınık nice insanlar vardır ki Allah için bir şey yap­maya yemin etse (Allah) onu mutlaka yerine getirir.”

Normalde kadınlar da erkeklerle birlikte buradaki hitabın şümulüne girseler de söz konusu yasaklamanın onlara şamil olmadığı vehmini gider­mek için yasaklama onlar için de ayrıca zikredilmiş ve böylece yasaklama­nın manası kadınlar için de vurgulanmıştır. Bu yapılırken şöyle bir üslûp kullanılmıştır. Önce erkekler hakkındaki yasaklama nass olarak zikredil­miş, kadınlar hakkındaki yasaklama ise ona atfedilmiştir. Alay etmek ço­ğunlukla bir topluluk içinde yapıldığı için burada çokluk kipi kullanılmış­tır. Ayette kadınlar da kadınlarla alay etmesin denilmiştir. Belki onlardan alaya maruz kalanlar alay edenlerden daha hayırlıdır.

Buradaki yasaklama hükmü sadece erkek ve kadın topluluklarına tahsis edilmiş değildir. Tek tek fertlere de şamildir. Zira yasaklamanın ille­ti geneldir. İllet umumi olduğu için hükmün de umumi olması gerekir.

Müslim İbni Mace Ebu Hüreyre’nin şöyle söylediğini rivayet etmişlerdir:

Rasulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz Allah Tealâ sizin şekil­lerinize ve mallarınıza bakmaz. Fakat kalplerinize ve amellerinize bakar.” Dolayısıyla ayrıcalık ancak kalbin ihlâsı, gönül temizliği ve amellerin sade­ce Allah için yapılmasıyla elde edilebilir. Ne dış görünüş ve servetle, ne renk ve suretle, ne de soy ve cinsle bir ayrıcalık kazanılabilir.

2- İşaretle ve sözle ayıplamanın yasaklanması.

“Birbirinizi ayıplamayın.” Yani insanları ayıplamayın, birbirinize kötü söylemeyin, söz ve fiille veya işaretle alay etmeyin. Allah Tealâ kaş göz ha­reketleriyle veya söz ve fiille müminlerin ayıplanmasını, insanın kendisini ayıplaması gibi kabul etmiştir. Zira müminler tek bir nefis gibidirler. Bir mümin kardeşini ayıpladığında sanki kendisini ayıplamış gibidir.

Bunun bir benzeri de şu ayettir: “Nefislerinizi öldürmeyin.” (Nisa, 4/29). Yani birbirinizi öldürmeyin.

Ahmed ve Müslim Numan b. Beşir’den O da Rasulullah (s.a.)’dan şöy­le rivayet etmişlerdir: Rasulullah (s.a.) buyurmuştur ki: “Müminler bir in­san gibidirler. Baş acı çektiğinde hepsi acı çekerler, göz acı çektiğinde yine hepsi acı çekerler.”

Sözle ve fiil ile alay edenler kötülenmişlerdir. Nitekim Allah Tealâ şöy­le buyurmuştur:

“Sözle ve fiille alay edenlere yazıklar olsun.” Hemz fiille, lemz ise sözle olur. Allah Tealâ “Çokça ayıplayan ve durmadan laf götürüp getiren kimse­lerden hiçbirine itaat etme.” (Kalem, 68/11) ayetinde bu vasıfla muttasıf olan kimseleri ayıplamıştır. Bu ayetin manası şöyledir: Bunlar insanları hakir görüp kötü söz söyler ve onlarla alay ederler ve sözle ayıplama ma­nasına gelen koğuculuk için insanlar arasında koşuştururlar.[6]

“Suhriyye” kelimesi ile “lemz” kelimeleri arasında şöyle bir fark vardır: Güldürücü bir şekilde bir şahsı onun yanında mutlak olarak hakir gör­mek suhriyyedir. Lemz ise ister onun yanında ister arkasından olsun gül­dürücü veya başka bir tarzda bir kimsenin kusurlarına dikkatleri çekmek­tir. Buna göre lemz, suhriye kelimesinden daha geneldir. Genellik ifade et­mesi için âmm (umumi) olan şeyin hâss (özel) olan şeye atfedilmesi kabilin­den lemz, suhriye kelimesine atfedilmiştir.

3- Bir şahsı işittiğinde hoşlanmayacağı kötü lakaplarla çağırma.

“Birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın.” Yani bir müslümanın karde­şine fasık, münafık diye hitap etmesi veya müslüman olan birine Yahudi veya Hristiyan demesi yahut bir kimseye köpek, eşek, domuz diye hitap edilmesi gibi birbirinize kızdırıcı kötü lakaplar takmayın. Sözü geçen ifade­lerle hitap eden kişi tazir cezasına çarptırılır. Âlimler ister kendisinin veya babasının, isterse annesinin veya kendisine nispet edilen herhangi bir şah­sın bir vasfı olsun, bir insana hoşlanmadığı bir lakabın verilmesinin haram olduğunu açıkça ifade etmişlerdir. Ayette geçen tenabüz bu ad takma fiili­nin birden fazla kişi arasında olduğunu gösterir. Bu kelimenin kullanılma­sının sebebi şudur: Onlardan her biri diğerine hemen kötü bir lakapla mu­kabelede bulunur. Yani bir kimseye kötü lakapla çağırma onun da aynı şe­kilde mukabelede bulunmasına yol açar. Sözlü ayıplama böyle değildir. Zi­ra çoğunlukla bir taraf böyle bir davranışta bulunur.

Bu genel hükümden bir kimsenin kendisinin kötü kabul etmediği bir lakapla meşhur olması durumu istisna edilmiştir. Bu durumda böyle la­kapların bir şahıs için kullanılması caizdir. Hadis ravilerinden A’meş (şaşı) ve A’rac (topal) isimleri buna misal gösterilebilir.

Övgü ifade eden lakapların verilmesi haram ve mekruh değildir. Nite­kim Hz. Ebu Bekir’e (r.a.) eski manasına gelen “Atik” lakabı, Hz. Ömer’e (r.a.) hakla batılı ayıran manasına gelen “Faruk”, Hz. Osman’a iki nur sa­hibi manasına gelen “Zünnureyn”, Hz. Ali’ye de toprak sahibi manasına ge­len “Ebu Türab[7] Halid b. Velid”e Allah’ın kılıcı manasına gelen “Seyful-lah”, Amr b. Assa İslâm’ın dahisi manasına gelen “Dahiyet’ül-İslâm” laka­bı verilmiştir.

“imandan sonra faşıklık ne kötü bir isimdir.” Yani iman ettikten ve tevbe ettikten sonra bir kimseye fasık, kâfir veya zinakâr denilmesi veya imana girdikten sonra fasık diye zikredilmesi çok çirkin bir vasıftır. Bura­daki fasıklıktan maksat, cahiliye ehlinin İslâm’a girdikten ve İslâm’ı iyice anladıktan sonra yaptıkları gibi çirkin lakaplarla insanların birbirlerini çağırmalarıdır. Burada özellikle bir kimseye çirkin lakaplarla hitap edil­mesinden hasıl olan fasıklık sıfatının imanla bir arada bulunması zemme-dilmiştir. Söz konusu davranış fasıklık kabul edilerek bunun kötülüğü ortaya konmuş ve bu davranış çok iğrenç gösterilmiştir. Böylece söz konusu yasaklamanın illet ve sebebi ortaya konmuştur.

“Kim tevbe etmezse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.” Allah’ın ya­sak kıldığı bu üç davranıştan dolayı (alay etme, ayıplama, kötü lakaplarla çağırma) tevbe etmeyen kimseler zalimlerdendir. İtaattan sonra isyan et­meleri ve kendi nefislerini azaba maruz bırakmaları yüzünden başkaları değil de nefislerine zulmedenler bizzat onlardır.

Asilerin burada zulüm sıfatıyla vasfedilmelerinin sebebi şudur: Bir kimsenin yasak olan şeyi yapmada ısrar etmesi küfürdür. Zira yasaklanan bir hususu emredilen bir şeymiş gibi yapması sebebiyle bir şeyi konulması gereken yerin dışında başka bir yere koymuş olmaktadır.

4- Suizannm yasaklanması ve haram kılınması:

“Ey iman edenler! Zannın bir çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kıs­mı günahtır.” Yani Ey Allah ve Rasulünü (s.a.) tasdik edenler! Zannın ço­ğundan uzak durun. Çünkü bunlar arasında hayır sahibi kimseler hakkında suizanda bulunmak gibi bazıları vardır ki işte bizzat bunlar kötüdür. Zira bu, dış görünüş itibariyle doğru, salih ve emin olan bir kimseyle alâkalıdır.

Açıktan sarhoş olan veya fahişelerle zina edenler gibi açıktan günah işleyen kimseler hakkında onlardan uzak durmak ve onların tuttuğu yol­dan sakınmak ve sakındırmak için suizan beslemek caizdir. Ancak bu zan­nın sözle ifade edilmesi gerekir. Çünkü içteki zannın söylenip açığa vurul­ması günahtır.

Sonra Allah Tealâ hayır yapan kimseler hakkında suizanda bulunmak veya mümin bir kimse hakkında kötü bir düşünceye sahip olmak gibi bir kısım zanlann günaha düşürmesini zanda bulunma yasağının illeti olarak göstermiştir. Nitekim Allah Tealâ başka bir ayette de şöyle buyurmuştur: “Böylece siz kötü bir zanda bulundunuz ve helak olmayı hak eden bir kavim oldunuz.” (Fetih, 48/12).

Mümin kimseler hakkında suizanda bulunulmasını haram kılan birçok hadis-i şerif varid olmuştur:

İbni Mace Abdullah b. Ömer’in şöyle dediğini rivayet etmiştir: Rasu-lullah’ı (s.a.) Kabe’yi tavaf ederken gördüm. Şöyle diyordu: “Sen ne hoşsun, kokun da ne kadar hoş. Sen ne büyüksün, hürmetin de ne kadar büyük. Muhammed’in nefsini kudret elinde bulunduran Allah’a yemin ederim ki müminin hürmeti onun mal ve canı Allah katından senin hürmetinden da­ha büyüktür.” Bir mümin hakkında ancak hüsnüzanda bulunmak gerekir.

İbni Abbas bu ayet hakkında şöyle demiştir:

Allah Tealâ bir müminin bir mümin hakkında hüsnüzan dışında bir düşünceye sahip olmasını yasaklamıştır.

İmam Malik, Buhari, Müslim ve Ebu Davud Ebu Hüreyre’nin şöyle dediğini rivayet etmektedirler: Rasulullah (s.a.) buyurmuştur ki: “Zandan sakının ha. Çünkü zan sözlerin en yalan olanıdır. Birbirinizin mahrem hal­lerini araştırıp soruşturmayın, birbirinizle çekişmeyin, birbirinize haset et­meyin, birbirinize kızmayın ve birbirinize sırt çevirmeyin. Ey Allah’ın kul­ları kardeş olunuz.”

Müslim ve Tirmizi’nin başka bir rivayeti de şöyledir: “Birbirinizle alâ­kanızı kesmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin, birbirinize kızmayın, birbirini­ze haset etmeyin. Kardeş olun ey Allah’ın kulları! Bir müslümana diğer bir müslüman kardeşine üç günden fazla dargın durması helâl olmaz.”

5- Mahrem hallerin araştırılmasının haram kılınması:

“Birbirinizin gizli hallerini araştırmayın.” Yani müslümanların mah­rem hallerini ve kusurlarını araştırıp da onların gizlediği şeyleri açığa çı­karmaya çalışmayın. Onların sırlarına muttali olmak istemeyin. Tecessüs, gizli olan kusurların ve mahrem şeylerin araştırılmasıdır. Tahassüs ise ha­ber araştırmak, hoşlanmadıkları halde bir topluluğun sözlerini dinlemek veya kapı arkasından konuşulanlara kulak vermektir.

Ebu Davud, Ebu Berze el-Eslemi’nin şöyle dediğini nakletmiştir: Ra­sulullah (s.a.) bize bir hutbe irad etti ve şöyle buyurdu: “Ey kalplerine iman girmediği halde dilleriyle mümin olduklarını söyleyenler! Müslüman­ların mahrem hallerini araştırmayın. Müslümanların mahrem hallerini araştıran kimseyi, Allah, kendi evinde rezil rüsvay eder.”

Taberani Harise b. en-Numan’ın şöyle dediğini rivayet etmektedir: Ra­sulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Ümmetimin (hoş olmayan) üç huyu vardır: Uğursuz sayma,[8] haset etme ve suizanda bulunma.” Bir adam “Ya Rasulallah! Bu özelliklere sahip kimselerin bunlardan kurtulmalarını sağlayacak şeyler nelerdir?” deyince Rasulullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Haset etmişsen Allah’a istiğfar et. Zanda

bulunmuşsan onun zaten hakikati yoktur. Bir kuşun uçmasını uğursuz say-mışsan geç git.”

Yine Ebu Davud, Ebu Ümame ve diğer sahabelerden Rasulullah’ın (s.a.) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

“Bir hükümdar insanlardan şüphe duyarsa şüphesiz onları ifsad eder.”

Ebu Gılabe şöyle demiştir: Hz. Ömer e Ebu Mihcen es-Sakafi’nin evin­de arkadaşlarıyla içki içtiği haber verilince derhal oraya gitti. İçeri girince bir de baktı ki onun yanında sadece bir kimse var. Ebu Mihcen Hz. Ömer’e “Senin böyle yapman helâl değildir. Çünkü Allah tecessüsü yasaklamıştır.” deyince Hz. Ömer dışarı çıkıp orayı terketti.

6- Bir kimsenin arkasından hoşlanmadığı şeyleri söylemek manasına gelen gıybetin haram kılınması:

“Birbirinizin gıybetini yapmayın. Hiç sizden bı^nı olu kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? Bundan tiksindiniz… Yan: birbirinizin arkasından hoşlanılmayan şeyleri söylemeyin. İster bu arkadan konuşma açıktan ister işaret vb. şeylerle olsun farketmez. Gıybeti yapılan kimse bundan rahatsız­lık duyar. Bu hüküm bir kimsenin din ve dünyasında ahlâk ve fıtratında, malı, evlâdı, zevcesi, hizmetçisi, giysisi vb. hakkında hoşuna gitmeyen her sözü içine alır.

Ebu Davud, Tirmizi ve İbni Cerir’in Ebu Hureyre’den rivayet ettikleri bir hadiste Rasulullah (s.a.) gıybetin ne olduğunu açıklamıştır. “Rasulul-lah’a Ya Rasulallah! Gıybet nedir?” denildi Rasulullah (s.a.): “Kardeşini hoşlanmadığı bir şekilde zikretmendir.’ buyurdu. Peki söylediğim şey kar­deşimde varsa?” denilince Rasulullah (s.a.) ‘Şayet söylediğin şey onda var­sa onun gıybetini yapmış olursun. Yok söylediğin şey onda mevcud değilse ona iftira etmiş olursun.” buyurdu.

Ebu Davud Hz. Aişe’nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: Peygamber (s.a.)’e “Safiyye’nin şu şu özellikleri (kusur olarak! sana yeter. Yani o kısa boy­ludur.” dedim. Bunun üzerine Rasulullah s.a. şöyle buyurdu: “Sen öyle bir şey söyledin ki bu sözün deniz suyuna karıştırılacak olsa onu bulandırırdı.”

Sonra Allah Tealâ gıybetten nefret ettirmek için gıybeti ölü insanın etini yemeye benzetmiştir. Sizden birisi hiç ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? Bundan nasıl tiksindiyseniz bir kimsenin arkasından kötü ko­nuşmaktan da aynı şekilde kaçının. Allah Tealâ gıybeti ölü insanın bedeni­ni yemeğe benzetmiştir. Bu teşbihi insanları gıybetten tiksindirmek için yapmıştır. Zira insan etinin yenmesinin dinen haram olması bir yana zaten insanın tabiatı buna karşı bir tiksinti duyar.

Bu ayet gıybetin dinen haram ve çirkin olduğuna delâlet etmektedir. Bu sebeple gıybetin haramlığı konusunda icma vardır. Gıybet eden kimse­nin Allah’a tevbe etmesi ve gıybet ettiği kimseden de helâllik dilemesi ge-

rekmektedir. Bu hükümden ancak cerh ve tadil ile vaaz ve nasihatte oldu­ğu gibi fayda tarafı ağır basan konular istisna edilmiştir. Buhari’nin Ai-şe’den rivayet ettiği bir hadis buna misal gösterilebilir: Günahkâr bir adam huzuruna gelmek için izin istediğinde Rasulullah (s.a.) “Aşiretinin ne kötü bir mensubudur! Ona izin verin.” buyurmuştur. Aynı şekilde Rasulullah’m (s.a.) Fatıma b. Kays’a söylediği sözü de fayda tarafı ağır bastığında bir kimsenin arkasından konuşulabileceğine misaldir. Rasulullah şöyle buyur­du: “Ebu Cehm’e gelince o sopasını omuzundan indirmez. Muaviye ise malı olmayan bir fakirdir.[9]

Gıybetin haram kılınması, insanlık onurunun korunmasıyla yakından alâkalıdır. Bu durum birçok sahih hadiste değişik açılardan ifade edilmek­tedir.

Buhari ve Müslim’in Ebu Bekre’den rivayet ettikleri bir hadiste Rasu­lullah (s.a.) veda hutbesinde şunları söylemiştir: “Şu içinde bulunduğunuz gün, şu ay ve şu belde nasıl muhterem ise şüphesiz kanlarınız, mallarınız ve namuslarınız da öyle size muhterem ve mukaddestir.”

Ebu Davud ve Tirmizi Ebu Hüreyre’nin şöyle dediğini rivayet etmiş­lerdir: Rasulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Müslümanın malı, namusu ve canı başka bir müslümana haramdır. Bir müslüman kardeşini tahkir etme­si, bir kimseye şer olarak yeter.”

Yine Ebu Davud, Ebi Bürde el-Belvi’nin şöyle dediğini rivayet etmek­tedir: Rasulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Ey kalplerine iman girmediği halde dilleriyle iman ettiklerini söyleyenler! Müslümanların gıybetini yap­mayın ve onların gizli hallerini araştırmayın. Müslümanların mahrem hal­lerini araştıran kimsenin de Allah mahrem hallerini araştırır. Allah kimin mahrem hallerini anştırırsa kendi evinde onu rezil rüsvay eder.”

“Öyleyse Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah tevbeleri kabul edici ve çok merhamet edicidir.” Yani size emrettiği ve yasak ettiği şeylerde Allah’tan sakının Allah’ı gözetip O’ndan korkun. Gıybetten tiksinip uzaklasın: Şüp­hesiz Allah Tealâ kendisine tevbe edenin tevbesini kabul eder ve tekrar kendisine yönelen kimseye de çok merhamet eder.

Alimlerin çoğunluğuna göre gıybet eden kimsenin tevbe ederken takip edeceği yol şöyledir:

a) Gıybet etmeyi terketmeli.

b) Bir daha o günaha dönmemeye kesin olarak karar vermeli.

c) Yaptığına pişman olmalı,

d) Gıybetini ettiği kimseden helâllik dilemeli.

Bazı alimler ise şöyle demişlerdir: Gıybet edenin gıybetini yaptığı kimseden helâllik dilemesi şart değildir. Zira gıybetini yaptığını ona bildirmesi halinde belki de öncekinden daha çok o kişiye rahatsızlık vermiş olabilir. Öyleyse gıybet eden kimsenin gıybet ettiği meclislerde aynı şahsı övmesi ve mümkün oldukça gıybete konu olan hususun onda bulunmadığını söyle­mesi gerekir.

Nitekim Ahmed ve Ebu Davud Muaz b. Enes el-Cüheni’den şöyle riva­yet etmişlerdir: Rasulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Gıybet eden bir mü­nafığa karşı bir mümini koruyan kimseye Allah kıyamet günü onu cehen­nem ateşinden koruyacak bir melek gönderir. Kötülemek maksadıyla bir mümin hakkında bir şey uyduran kimseyi Allah, söylediği şeyden sıyrılıp çıkıncaya kadar cehennem köprüsünde hapseder.

7- Kök ve yaratılış itibariyle insanlar arasında eşitliğin olması ve tak­vanın üstünlük ölçüsü kabul edilmesi:

“Ey insanlar! Doğrusu biz sızı bir erkekle bir dişiden yarattık. Tanış­manız için de sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Sızın Allah nezdinde en üstün olanınız şüphesiz takvaca en iteri olanınızdır. Şüphesiz ki Allah her şeyi bilen ve her şeyden hakkıyla haberdar olandır. Daha önceki ayetlerde üstün ahlâk ile edeplenmeleri için iman sahibi kimselere hitap edilmiştir. Burada ise Allah, muhataplardan istenen şeyin beyanına münasip olması, önceki ayette yasaklanan hususların, vurgulanması ve insanlarla alay et­me, kaş göz hareketleri ve söz ile onlan ayıplama vb. mutlak yasaklar hak­kındaki hitabın bütün insanlara genelleştirilmesi için Ey insanlar!” diye­rek, insan cinsinin vasfı olan insanlık sıfatıyla nida etmiştir.

Buna göre mana şudur: Ey insanoğlu’ Şüphesiz sizi bir asıldan, yani Adem ve Havva’dan yarattık. O halde şovunuz aynı olduğu için siz eşitsi­niz. Bir ana ve bir babadan meydana geldiğiniz için soylarınız ile övünme­ye mahal yoktur. Dolayısıyla bu konuda herkes müsavidir. O halde birbiri-niz ile alay etmeniz ve birbirinizi ayıplamanız doğru değildir. Siz soy itiba­riyle kardeşsiniz.

Birbirinizi bilmezlikten gelmeniz ve birbirinize muhalefet etmeniz için değil sizi birbirinizle tanışasmız diye milletler ve onun bir alt birimi olan kabileler halinde yarattık. Ayette kastedilen mana şudur: Allah Tealâ sizi tanışmanız için yaratmıştır; soylar ile övünmeniz için değil. Zira aranızda üstünlük ölçüsü ancak takvadır. Öyleyse kim takva sıfatıyla muttasıf olur­sa en değerli, en üstün ve en şerefli olan ancak odur. Allah sizi ve yaptıkla­rınızı çok iyi bilmektedir. İçinizde sakladığınız düşüncelerden, durumlar­dan ve yaptığınız işlerden de çok iyi haberdardır.

Bu ayet evlilikte din birliği dışında küfür=denklik şartı ileri sürmeyen Malikiler için bir delildir. Zira “Sizin Allah nezdinde en üstün olanınız tak­vaca en ileri olanınızdır.” sözü buna delâlet etmektedir. Bu konuda birçok sahih hadis vardır.

Ebu Bekir el-Bezzar Müsned’inde Huzeyfe’den şöyle rivayet etmekte­dir: Rasulullah (s.a.) buyurmuşlardır ki: “Hepiniz Adem’in çocuklarısınız. Adem ise topraktandır. Vallahi bir kavim ya babalarıyla övünmeyi terkeder yahut…”

İbni Ebi Hatim ve Tirmizi İbni Ömer’in şöyle söylediğini rivayet et­mişlerdir: Mekke’nin fethedildiği gün Rasulullah (s.a.) devesi Kasva’nm üzerinde elindeki asa ile rükünleri selamlayarak Kabe’yi tavaf etti. Mes-cid-i Haram’da devesini çöktürecek bir yer bulamadı. Neticede kendisi in­sanların önüne gelip durduktan sonra deveyi oradan çıkartıp Batn-ı Me­sire götürdü. Ve deve oraya çöktürüldü. Bir müddet sonra Rasulullah bine­ğinin üzerinde insanlara bir hutbe irad etti. Allah’a hamdedip lâyıkı veçhi­le ona sena ettikten sonra şöyle buyurdu:

“Ey insanlar! Allah Tealâ şüphesiz cahiliye ayıbını ve atalarla, ecdatla büyüklenmeyi sizden gidermiştir. İnsanlar iki kısımdır: Bir kısmı iyilik sa­hibi, muttaki ve Allah nezdinde çok değerlidir. Bir kısmı ise günahkâr, şaki ve Allah o göre değersizdir.” Allah Tealâ şöyle buyurmuştur:

“Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Tanış­manız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Sizin Allah katında en üstün olanınız şüphesiz takvaca en ileri olanınızdır. Muhakkak ki Allah her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olandır.” Rasulullah (s.a.) sonra “Ben bu sözü­mü söylüyor, kendim için ve sizin için Allah’tan mağfiret diliyorum.” buyur­dular.[10]

Taberi Âdabu’n-Nüfus’da şöyle rivayet etmektedir: Rasulullah (s.a.) Teşrik günlerinin ortasında Mina’da devesinin üstünde şöyle bir hutbe irad

etmiştir:

“Ey insanlar! Dikkat edin. Şüphesiz Rabbiniz tektir, babanız da tektir. Dikkat edin. Ne Arab’ın Acem’e, Acem’in Arab’a ne de siyahın kızıl deriliye, kızıl derilinin de siyaha bir üstünlüğü söz konusu değildir. Üstünlük ancak takva ile olur. Dikkat edin. Tebliğ ettim mi?” Orada bulunanlar “Evet” de­yince Rasulullah (s.a.) “Burada hazır bulunanlar, bunları burada olmayan­lara tebliğ etsinler.” buyurdu.

Müslim ve İbni Mace’nin Ebu Hüreyre’den rivayet ettikleri şu hadis daha önce geçmiştir:

“Allah Tealâ sizin şekillerinize ve mallarınıza bakmaz. Fakat kalpleri­nize ve amellerinize bakar.”

Taberani’nin Ebu Malik el-Eşari’den rivayet ettiği bir hadiste Rasulul­lah (s.a. şöyle buyurmuştur: “Allah sizin ne soyunuza sopunuza ne de beden ve mallarınıza bakar. Fakat o sizin kalplerinize bakar. Doğru ve temiz bir kalbe sahip olana Allah Tealâ sevgi ve şefkat gösterir. Adem’in evlâtları­sınız siz. Sizin Allah tarafından en çok sevileniniz şüphesiz en muttaki ola-nınızdır.” [11]

Gerçek İmanın Esasları

14- Bedeviler ‘İman ettik” dediler. De ki: Siz iman etmediniz. Fakat “Teslim olduk” deyin. Zira henüz iman kalplerinize girmedi. Eğer Allah a ve Rasulüne itaat ederseniz yaptığınız amellerden hiçbir şey ekşitilmez. Şüphesiz Allah çok ba­ğışlayıcı çok merhametlidir.

15- Müminler ancak Allah’a, Rasulüne iman edip sonra da asla şüpheye düşmeyen ve Allah yolun­da mallarıyla ve canlarıyla cihad eden kimselerdir, işte imanlarında sadık olanlar bizzat onlardır.

16- De ki: Siz dininizi Allah’a mı öğ­retiyorsunuz?! Halbuki Allah gök­lerde ve yerde ne varsa hepsini bi­
lir. Allah şüphesiz her şeyi bilendir.

17- Müslüman olmalarını senin ba­şına kakıyorlar. De ki: Müslüman olmanızı başıma kakmayın. Aksine, şayet gerçekten de iman sahibi ise­niz sizi imana muvaffak ettiği için size Allah minnet eder.

18- Şüphesiz ki Allah göklerde ve yerdeki gaybı bilmektedir. Allah yaptıklarınızı çok iyi görmektedir.

Açıklaması

Bedeviler: “İman ettik dediler. De ki: Sız iman etmediniz. Fakat “Tes­lim olduk” deyin. Zira henüz iman kalplerinize girmedi.” Yani çölde hayat sürenlerden bir topluluk -ki onlar kendilerinin iman makamında oldukla­rın iddia ederek İslâm’a girenlerin ilklerinden olan Esed oğullarıdır- “Biz Allah’ı ve Rasulünü (s.a.) tasdik ettik, artık iman tam olarak kalplerimize yerleşmiştir.” demişlerdi.

Allah Tealâ onların kâmil bir imana sahip olmadıklarını, tasdiklerinin ise ihlâs, gönül huzuru ve Allah’a tam olarak güven duygusundan doğan sahih bir tasdik olmadığını açıklayarak onların bu sözlerini reddetmiş ve onların “Ya Rasulallah! Biz sana boyun eğdik ve teslim olduk. Bundan sonra seninle savaşmayacağız.” demelerini emretmiştir. Onlara imanın henüz kalplerine yerleşmediğini, aksine onların iddilarmm gerçek bir itikad ve halis bir niyet taşımayan sırf dille söylenmiş bir söz olduğunu bildirmiştir. Bu sebeple onların iman etmedikleri haber verildiği zamana kadar olum­suz bir manaya delâlet eden “lemmâ” cezim harfiyle ifade edilmiştir, “siz iman etmediniz” sözüyle sadece geçmişte onların mümin olmadıkları kaste-dilmemiştir. Aksine onların imansızlık halleri bu haberin verildiği zaman­da da devam etmektedir.

Bu ayet imanın İslâm’dan daha hususi olduğuna delâlet etmektedir. Ehl-i Sünnet mezhebi bu görüştedir. Nitekim Cebrail hadisi buna delâlet etmektedir. Bu hadiste Cebrail (a.s.) Rasulullah’a (s.a.) önce İslâm’ı, sonra imanı, sonra da ihsanı sorarak genel olandan özel olana sonra da en özel olana yükselmiştir. Bundan dolayıdır ki iman ancak kalp ile gerçekleşir. İman gönül huzuru ve Allah’a güven duygusu ile kalbin tasdikidir. Mücer-red olarak dilin şehadet getirmesi ve Rasulullah’m (s.a.) getirdiklerine za­hiren boyun eğmek manasına gelen İslâm daha geneldir.

Bu görüş bazı Ehl-i Sünnet alimlerine[12] göre iman ve İslâm’ın bir ka­bul edilmesine mani değildir. Bunun delili Allah’ın Lût (a.s.) ve beraberin­deki müminler hakkındaki şu sözüdür:

“Biz oradaki bütün müminleri çıkardık. Orada bir ev dışında hiç müs-lüman bulamadık.” (Zariyat, 51/35, 36).

Sonra Allah Tealâ “Eğer Allah’a ve Rasulüne itaat ederseniz yaptığınız amellerden hiçbir şey eksiltilmez. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir.” buyurarak onları gerçek imana teşvik etmiştir. Yani eğer Allah ve Rasulüne (s.a.) tam olarak iman eder, sahih bir şekilde onları tas­dik eder ve ihlâsla amel ederseniz, yaptığınız amellerinizin mükâfatından hiçbir şey eksiltmez. O halde ihlâssız yaparak amellerinizi zayi etmeyin. Allah Tealâ kendisine yönelip tevbe eden ve ihlâsla amel eden kimselerin günahlarını örter ve onları affeder. Onlara acır ve tevbe ettikten sonra on­lara azap etmez. Bu ayetle daha önce işlenen günahlardan tevbe etmeye müminler teşvik edilmiş ve sonradan iman etmiş olanların gönülleri teselli edilmiştir. Bunun bir benzeri de şu ayettir: “Biz onların amellerinden hiç eksiltmedik.” (Tur. 52/21).

Sonra Allah Tealâ müminlerin sahip olması gereken sıfatları ve ima­nın hakikatini beyan buyurmuştur: “Müminler ancak Allah ‘a ve Rasulüne iman edip sonra da asla şüpheye düşmeyen ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad eden kimselerdir. İşte imanlarında sadık olanlar bizzat onlardır.” Yani sahih ve halis imana sahip kâmil müminler o kimselerdir ki Allah’ı ve onun Rasulü Muhammed (s.a.)’i tam olarak kalbiyle tasdik edip bunu diliyle ikrar eder, sonra da bundan asla şüphe duymaz ve imanı asla sarsılmaz. Bilakis tek bir hal üzere, yani tasdik hali üzere sabit kalırlar. Gerçek müminler Allah’a itaat etmek ve onun rızasına nail olmak için Al­lah’ın dinini yüceltmek maksadıyla mallarıyla ve canlarıyla hakkıyla cihad ederler. İşte söz konusu bu vasıflara sahip olan kimseler gerçekten iman sı­fatına sahip ve müminlerin arasına girmeye lâyık doğru sözlü kimselerdir. Bu kimseler, iman ile kalpleri dolmadığı halde rnuslüman olduklarını açık­layan bir kısım bedeviler gibi değildirler.

İmam Ahmed Ebu Said el-Hudri’nin şöyle dediğin: rivayet etmektedir: Rasulullah (s.a.) buyurmuştur ki: “Müminler dünyada uç kısma ayrılmış­tır: a) Allah ve Rasulüne (s.a.) iman edip bu hususta asla şüpheye düşme­yen ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler. b> Kendileri sebebiyle insanların mallarına karşı güvende olduğu kimseler, o Bir şeye aşırı istek duyduğunda Allah Tealâ’nın terkettiği kimseler.

Allah Tealâ onlara, yaptıkları işlerin hakikatini bildiğini şöyle bildir­miştir:

“De ki: Siz dinînizi Allah’a mı öğretiyorsunuz?! Hc’.b^k: Allah gökler­de ve yerde ne varsa hepsini bilir. Allah şüphesiz her şeyi bilendir.” Ey pey­gamber onlara şöyle söyle: İman ettik diyerek içinizdeki dindarlığı Allah’a mı haber veriyorsunuz. Halbuki O her şeyi bilir. Hiçbir şey O na gizli değil­dir. Allah göklerde ve yerde bulunan cansız varlıkları, bitkileri, hayvanları, insanları ve cinleri bilmekte iken sizin varlığını iddia ettiğiniz imanın ger­çekliğini nasıl bilmez? O halde kalplerinizde bulunanın aksini ileri sür­mekten sakının.

Bu ayette dinin sadece Allah için olması gerektiğine işaret edilmiştir. Yani sanki şöyle denmiştir: Siz dine Allah için değil de kendi menfaatiniz için girdiniz. Bu davranışınız asla makbul değildir

Daha sonra Allah Tealâ onların müslürnanlığının Allah için olmadığı­nı şu kavliyle açıklamıştır:

“Müslüman olmalarını senin basma kakıyorlar.” Yani ey Peygamber! Onlar “Bütün sahip olduğumuz şeyler ve ailelerimizle sana geldik. Falan filan kabileler gibi sana karşı savaşmadık da.” diyerek müslüman olmala­rını sana yapılmış bir iyilik olarak görüyorlar.

Onların bu davranışını Allah Tealâ şöyle reddetmiştir: “De ki: Müslü­man olmanızı başıma kakmayın. Aksine gerçekten de iman sahibi iseniz si­zi imana muvaffak ettiği için size Allah minnet eder.” Yani Ey Peygamber! De ki: Ey bedeviler, İslâm dinine girmeyi bana yapılmış bir iyilik sayma­yın. Zira imanın faydası yine size dönecektir. Dolayısıyla Allah’ın bunu ba­şınıza kakma hakkı vardır. Zira şayet sizin mümin olduğunuz iddiası doğ­ru ise, sizi imana irşad edip imanın yolunu göstermesi ve İslâm dinini ka-bule sizi muvaffak kılması sebebiyle asıl size nimet verip minnet eden, noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah’tır. Burada onların iman iddiasın­da yalancı olduklarına da işaret edilmiştir.

Rasulullah (s.a.)’ın Huneyn günü Ensar’a söylediği şu sözler de buna benzer: “Ey Ensar! Sizi dalâlet içinde bulmuştum Allah benim sayemde sizi hidayete ulaştırmadı mı? Darmadağınık bir haldeydiniz. Benim sayemde Allah sizi bir araya getirmedi mi? Siz aç ve fakir bir halde bulunuyorken benim sayemde Allah sizi zenginleştirmedi mi?” deyince Ensar: “Evet ya Rasulullah! Allah ve Rasulü en büyük nimeti vermiş ve en büyük ihsanda bulunmuştur.” demiştir.

Daha sonra da Cenab-ı Allah şöyle buyurarak her şeyi bildiğini vurgu­lamıştır:

“Şüphesiz ki Allah göklerde ve yerdeki gaybı bilmektedir. Allah yaptık­larınızı çok iyi görmektedir.” Yani Allah Tealâ göklerin ve yerin her tarafın­daki görünen ve görünmeyen her şeyi çok iyi bilmektedir. İnsanın içinde gizlediği düşünceler de bu cümledendir. Allah Tealâ yaptığınız bütün amel­lere muttalidir. Bu sebeple yapılan bir iyiliğe iyilikle, kötülüğe de kötülük­le karşılık verecektir.

Zihinlerde ve kalplerin derinliklerinde iyice yerleşsin ve daima gönül­lerde ifadesini bulsun diye, ayette Allah’ın bütün kâinatı bildiği gerçeği tekrar edilip vurgulanmıştır.

Kuran

Hucurat Suresi

Tefsir’ül Münir ( Vehbe Zuhayli ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.