Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 16°C
Az Bulutlu
İstanbul
16°C
Az Bulutlu
Cum 14°C
Cts 19°C
Paz 20°C
Pts 18°C

49 – Hucurat Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Medine’de nazil olmuştur.

49 – Hucurat Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Hucurat Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

1 — Ey îmân edenler, Allah’ın ve Rasûlünün huzurun­da öne geçmeyin. Allah’tan korkun. Muhakkak ki Allah, Semî’dir, Alîm’dir.

2 – Ey îmân edenler, seslerinizi peygamberin sesinden yüksek çıkarmayın. Birbirinize bağırdığınız gibi peygam­bere bağırmayın. Yoksa siz farkına varmadan, amelleri­niz boşa gider.

3 — Peygamberin yanında seslerini kısanlar, muhak­kak ki onlar; Allah’ın gönüllerini takva ile imtihan ettiği kimselerdir. Onlar için mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır.

Sesinizi Peygamberin Sesinden Yüksek Çıkarmayın

Bunlar Allah Teâlâ’nın inanan kullarına kazandırmak istediği edeblerdir. Böylece Rasûlü (s.a.)ne karşı hürmet, ihtiraın ve ta’zîmle davranacaklardır. Şöyle buyurur : «Ey îmân edenler, Allah’ın ve Rasûlü-nun huzurunda öne geçmeyin. (Rasûlünden önce herhangi bir şeye koş­mayın. Bütün işlerde ona tâbi olun.)» Muâz hadîsinde belirtilen şer’î edep de bu âdabın umûmî olan hükmü içine girer. Bu hadîse göre Hz. Peygamber (s.a.), Muaz’ı Yemen’e gönderdiği vakit ona: Ne ile hük­medeceksin? diye sormuştu. Muâz: Allah’ın kitabıyla, dedi. Hz. Peygam­ber: Şayet onda bulamazsan? diye sordu, Muâz: Allah Rasûlünün sün­neti ile, dedi. Efendimizin: Onda da bulamazsan? sorusuna Muâz: Ken­di görüşümle ictihâd ederim, dedi. Allah Rasûlü, Muâz’ın göğsüne vu­rarak: Allah Rasûlünün elçisini Rasûlullah’ın hoşlandığına muvaffak kılan Allah’a hamdolsun, buyurdu. Hadîsi İmâm Ahmed, Ebu Dâvûd, Tirmizî ve îbri Mâce rivayet ederler. Bu hadîsi zikretmekten maksad şudur ki Hz. Muâz kendi görüşünü, düşüncesini ve içtihadını Kitâb ve Sünnet’ten sonraya bırakmıştır. Şayet onlarda aramaksızın, Kitâb ve Sünnet’te aramazdan önce kendi görüş ve içtihadını öne geçirmiş ol­saydı, bu dahi Allah ve Rasûlünün huzurunda öne geçme kabilinden olurdu. îbn Abbâs’tan rivayetle Ali İbn Ebu Talha, ((Allah’ın ve Rasû­lünün huzurunda öne geçmeyin.» âyetini: Kitâb ve Sünnet’e muhalif şeyler söylemeyin, şeklinde açıklar. Yine İbn Abbâs’tan rivayetle Avfî ise: Rasûlullah’ın konuşmasından önce konuşmaktan men’olundular, de­miştir. Mücâhid burayı şöyle açıklar: Herhangi bir şey hakkında Allah Rasûlü (s.a.)nden fetva istemeyin ki Allah onun diliyle bu işe hükmet­mesin. Dahhâk da der ki.: Allah ve Rasûlü olmaksızın dininizin kanun­larından herhangi bir işe hüküm vermeyin. Süfyân es-Sevrî âyetteki öne geçmenin, söz ve fiille olabileceğini belirtir. Hasan el-Basrî ise bu âyetin tefsirinde: İmâmdan önce duâ etmeyin, der.

Katâde der ki: Bize Anlatıldığına göre insanlar: Şu şu hususta âyet nazil olsa, şöyle şöyle yapılmış olsa, derlerdi. Allah Teâlâ bunu hoş gör­meyerek Allah ve Rasûlünün huzurunda öne geçmek şeklinde tanımla­dı.

«Ve (emrolunduğunuz hususlarda) Allah’tan korkun. Muhakkak ki Allah,.Semî’ (sizin sözlerinizi en iyi işiten)dir, Alîm (niyyetlerinizi en iyi bilen) dir.»

«Ey îmân edenler, seslerinizi peygamberin sesinden yüksek çıkar­mayın.» âyet-i kerîme’si de Allah’ın inanan kullarını terbiye etmiş ol­duğu ikinci bir edebdir. Onlar Hz. Peygamber (s.a.) in huzurunda ses­lerini yükseltmeyeceklerdir. Bu âyet-i kerîme’nin Şeyhayn, (Hz. Ebube-kir ve Ömer) hakkında nazil olduğu rivayet edilmiştir. Buhârî der ki : Bize Yesera İbn Safvân el-Lahmî’nin… İbn EbuMüleyke’denrivayetine göre; o, şöyle anlatıyor: En hayırlı iki kişi, Ebubekir ve Ömer —Allah ikisinden de hoşnûd olsun— neredeyse helak olacaklardı. Temîm oğul­ları binitlileri Allah Rasulû (s.a.)ne geldiklerinde Rasûlullah’ın yanında seslerini yükseltmişler; birisi Mücaşî oğullan kardeşi Akra’ İbn Hâbis’e işaret ederken diğeri bir başkasına işaret etmişti. —Nâfî bu diğer kişinin ismini ezberlememiş olduğunu söyler— Ebubekir, Hz. Ömer’e: Sen, bana muhalefet etmekten başka bir şey istiyor değilsin, derken Hz. Ömer de: Elbette ben sana muhalefet etmek istemiş değilim, diyordu. Bu hususta sesleri yükseldi de Allah Teâlâ: «Ey îmân edenler, seslerinizi peygam­berin sesinden yüksek çıkarmayın. Birbirinize bağırdığınız gibi peygam­bere bağırmayın.» âyetini indirdi. îbn Zübeyr der ki: Bu âyet-i kerîme’-nin nüzulünden sonra Hz. Ömer ancak Rasûlullah’ın anlayabileceği ka­dar yüksek bir sesle efendimize sesini duyururdu. Râvî Abdullah tbn Zübeyr bunu babasından [1] —Ebubekir (r.a.) i kastediyor—nakletme-miştir. Hadîsi Müslim değil sedece Buhârî rivayet etmiştir. Sonra Bu-hârî der ki: Bize Hasan tbn Muhammed’in… Abdullah tbn Zübeyr’-den rivayetine göre; o, şöyle haber veriyor: Temîm oğulları binitlileri Hz. Peygamber (s.a.)’e geldiler. Hz. Ebubekir: Ka’ka îbn Ma’bed’i emir ta’yîn etti, dedi. Hz. Ömer ise: Aksine o, Akra’ İbn Hâbis’i emir ta’yîn etti, dedi. Ebubekir: Sen ancak bana muhalefet etmek istedin, derken; Hz. Ömer: Sana muhalefet etmek istemedim, dedi. Tartışmaya başla­dılar da sonunda sesleri yükseldi ve Allah Teâlâ bu hususta: «Eğer on­lar sen yanlarına çıkıncaya kadar sabretselerdi.» kısmına gelinceye ka­dar «Ey îmân edenler, seslerinizi peygamberin sesinden yüksek çıkar­mayın…» âyetlerini indirdi. Bu hadîsi de sâdece Buhârî rivayet et­miştir.

Hafız Ebu Bekr el-Bezzâr Müsned’inde Fadl tbn Sehl kanalıyla… Ebubekir es-Sıddîk’dan rivayet eder ki o, şöyle demiştir: «Ey îmân eden­ler, seslerinizi peygamberin sesinden yüksek çıkarmayın.» âyeti nazil olduğunda ben: Ey Allah’ın elçisi, Allah’a yemîn ederim ki ben senin­le ancak kardeşinin kulağına sırrını söyleyenin konuştuğu gibi konuşa­cağım, dedim. Hadîsin isnadında bulunan Husayn İbn Ömer her ne ka­dar zayıf bir râvî ise de bu hadîs bize Abdurrahmân İbn Avı ve Ebu Hüreyre’den yukardakine benzer şekilde de rivayet edildi. En doğrusunu Allah bilir.

Buhârî der ki: Bize Ali tbn Abdullah’ın… Enes îbn Mâlik’den ri­vayetine göre Hz. Peygamber (s.a.) Sabit İbn Kays’ı göremeyip onu aradı. Birisi: Ey Allah’ın elçisi, ben onun durumunu öğrenip sana ge­lirim, dedi. Gidip onu evinde başını önüne eğmiş halde buldu ve ona: Durumun nedir? diye sordu. Sabit îbn Kays : Kötü, diye cevab verdi. Sesini Hz. Peygamber (s.a.) in sesinden daha yüksek çıkarmış ve ameli boşa gitmişti. Cehennemliklerdendi/Sabit İbn Kays’a giden adam Hz. Peygamber (s.a.)e gelip onun böyle böyle söylediğini haber verdi. Râvî Mûsâ der ki: Allah Rasûlü o adam Sabit İbn Kays’a son defa gönderip büyük bir müjde ile: Ona git ve söyle. Şüphesiz sen cehennemliklerden değil, cennetliklerdensin, de, buyurdu. Bu kanaldan hadîsi sadece Bu-hârî rivayet etmiştir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Hâşim’in… Enes’den rivayetine göre; o, şöyle anlatıyor: «Yoksa siz farkına varmadan, amelleriniz boşa gider.» kısmına varıncaya kadar «Ey îmân edenler, seslerinizi peygamberin se­sinden yüksek çıkarmayın…» âyeti nazil olduğunda Sabit İbn Kays İbn Şemmâs, yüksek sesli birisiydi. Allah Rasûlü (s.a.)nün huzurunda se­sini yükselten benim, benim amelim boşa gitmiş ve ben cehennemlik­lerden olmuşumdur, dedi. Ailesi içinde üzüntülü bir şekilde oturdu. Al­lah Rasûlü (s.a.) onu araştırdı ise de göremedi. Ashâbdan bazısı ona giderek: Allah Rasûlü (s.a.) seni araştırdı, sana ne oluyor? diye sordu­lar. Sesini Hz. Peygamber (s.a.)in sesinden daha yüksek çıkaran ve ba­ğıran benim. Benim amelim boşa gitmiştir. Ben cehennemliklerdenim, dedi. Gidenler Hz. Peygamber (s.a.)e gelip onun söylediklerini nakletti­ler de Rasûlullah: Hayır, aksine o cennetliklerdendir, buyurdu. Enes der Jd: Onun cennetliklerden olduğunu bildiğimiz halde aramızda yürüdü­ğünü görürdük. Yemâme günü olduğunda bizde bir dağılma (çözülme) olmuştu. Sabit ibn Kays İbn Şemmâs geldi. Ölümü hiçe sayıyordu ve kefenini giymişti. Akranlarınızı ne kötü alıştırıyorsunuz, dedi ve öldü-rülünceye kadar onlarla savaştı.

Müslim der ki: Bize Ebu Bekr İbn Ebu Şeybe’nin… Enes İbn Mâlik’-den rivayetinde o, şöyle anlatıyor: Sonuna kadar olmak üzere «Ey îmân edenler, seslerinizi peygamberin sesinden yüksek çıkarmayın.» âyeti na­zil olduğunda Sabit, evinde oturdu ve: Ben cehennemliklerdenim, diye­rek Hz. Peygamber (s.a.) in yanma gitmez oldu. Hz. Peygamber (s.a.) Sa’d İbn Muâz’a: Ey Ebu Amr, Sâbit’in durumu nedir? Acaba hasta mı? diye sordu. Sa’d: O benim komşumdur, onun hasta olduğunu bil­miyorum, dedi. Râvî devamla şöyle anlatır: Sa’d, Sâbit’e gelip ona Al­lah Rasûlü (s.a.)nün sözlerini nakletti de sabit: Bu âyet nazil oldu, bi­liyorsunuz ki ben Allah Rasûlü (s.a.)nün huzurunda sesi en yüksek olanlarınızdanım. Ben cehennemliklerdenim, dedi. Sa’d bunu Hz. Pey­gamber (s.a.)e nakletti de Allah Rasûlü (s.a.): Aksine o, cennetliklerden­dir, buyurdu. Sonra Müslim hadîsi Ahmed İbn Saîd İbn Dârimî kanalıy­la… Süleyman îbn Muğıre’den rivayet eder ve bu rivayetinde Sa’d İbn Muâz’ı zikretmez. Yine Müslim hadîsi Kutn İbn Nüseyr kanalıyla… Enes’ den yukardakine benzer şekilde rivayet etmiştir. Bu rivayette de Sa’d îbn Muâz’ın ismi yoktur. Yine Müslim’in Hüreym îbn Abd’ül-A’lâ ka­nalıyla … Enes’den rivayetine göre o: Bu âyet-i kerîme nazil olduğun­da… demiş ve hadîsi zikretmiştir. Burada da Sa’d îbn Muâz’ın adı yoktur. Bu rivayette şu fazlalık vardır: Biz onu, aramızda yürijyen bir cen­netlik olarak görürdük. Hadîsin bu üç kanaldan rivayeti, Sa’d İbn Mu-âz’ın adı sadece Müslim’in rivayetinde geçtiği için Hamm&d İbn Sele-me’den gelen rivayet yüzünden mualleldir. Sahîh olanı ise, bu âyet-i kerîme’nin nüzulü sırasında Sa’d İbn Muâz’ın bulunmayışıdır. Zîrâ Sa’d İbn Muâz, Hicret’in beşinci senesi Kurayza oğullar! hâdisesinden biraz sonra vefat etmişti. Bu âyet-i kerîme ise Temîm oğullan elçileri hakkın­da nazil olmuştur. Bu elçiler ise ancak Hicret’in dokuzuncu senesi gel­mişlerdir. En doğrusunu Allah bilir.

İbn Cerîr der ki: Bize Ebu Küreyb’in… îsmâîl İbn Muhammed İbn Sabit îbn Kays’dan, onun da babasından rivayetine göre; o, şöyle anla­tıyor: «Seslerinizi peygamberin sesinden yüksek çıkarmayın. Birbirinize bağırdığınız gibi peygambere bağırmayın.» âyeti nazil olduğunda Sa­bit îbn Kays yolda ağlayarak oturmuştu. Aclân oğulları kabilesinden Âsim îbn Adiyy ona rastlayıp: Ey Sabit, seni ağlatan nedir? diye sor­du. Sabit: Şu âyet-i kerîme’dir. Benim hakkımda nazil olmuş olmasın­dan korkuyorum. Ben, yüksek ve gür sesliyim, dedi. Âsim İbn Adiyy Al­lah Rasûlü (s.a.)ne gitti. Sabit hıçkırıklara boğuldu. Abdullah İbn Übeyy îbn Selûl’un kızı olan karısı Cemile geldiğinde ona: Kısrağımın ahırına girdiğim zaman üzerime kol demirini vurarak kol demirini çivi­le, dedi. Karısı çiviyi o kadar kuvvetle çaktı ki sonunda çivinin ucu Öbür taraftan çıktı ve Sabit: Allah beni koruyuncaya veya Allah Rasûlü ben­den hoşnûd oluncaya kadar çıkmayacağım, dedi. Âsim ise Allah Rasûlü (s.a.)ne gelerek onun durumunu haber verdi. Rasûlullah (s.a.): Git, onu bana çağır, buyurdu. Âsim, Sâbit’i görmüş olduğu yere geldi, onu bulamadı. Ailesine geldiğinde ise onu kısrağın ahırında buldu ve ona: Allah Rasûlü (s.a.) seni çağırıyor dedi. Sabit : Kol demirini kır, dedi. Birlikte çıktılar ve Hz. Peygamber (s.a.)e geldiler. AUah Rasûlü (s.a.) Sâbit’e: Ey Sabit, seni ağlatan nedir? diye sordu. Sabit: Ben gür ses­liyim. «Seslerinizi peygamberin sesinden yüksek çıkarmayın ve birbi­rinize bağırdığınız gibi peygambere bağırmayın.» âyetinin benim hak­kımda nazil olmuş olmasından korkuyorum, dedi. Hz. Peygamber (s.a.) ona: Övülmüş olarak yaşamak, şehîd olarak ölmek ve cennete girmek is­temez misin? buyurdu. Sabit der ki: Allah ve Rasûlü (s.a.)nün müjde­sinden hoşnûd olarak bir daha asla sesimi Allah Rasûlü (s.a,) nün se­sinden yüksek çıkarmadım. Allah Teâlâ: «Peygamberin’yanında sesle­rini kısanlar, muhakkak ki onlar; Allah’ın gönüllerini takva ile imti­han ettiği kimselerdir.» âyetini indirdi. Tabiûn’dan birçokları hâdiseyi bu şekilde anlatmışlardır. Allah Teâlâ, Rasûlü (s.a.) nün huzurunda ses­lerin yükseltilmesini yasaklamıştır. Mü’minlerin emîri Ömer îbn Hat-tâb’dan bize rivayet olunduğuna göre Allah Rasûlü (s.a.)nün mescidin­de iki kişinin sesini işitmiş. Sesleri yüksekmiş. Gelerek: Nerede olduğunuzu biliyor musunuz? diye sorup: Siz ikiniz neredensiniz? demiş. On­lar: Tâif halkındanız, demişler. Hz. Ömer: Şayet Medine halkından ol­muş olsaydınız şüphesiz sizi incitecek şekilde döverdim, demiş.

Aynen hayatında olduğu gibi âlimler, Rasûlullah’ın merkadı ya­nında da sesin yükseltilmesini mekruh görmüşlerdir. Zîrâ Allah Rasûlü hayatta iken de, kabrinde iken de devamlı olarak muhteremdir. Sonra Allah Teâla, kişinin Rasûlullah’ın dışındaki muhatabına bağırdığı gibi Rasûlullah’a bağırmasını da yasaklamıştır. Aksine Hz. Pepgambere se-kînet, vakar ve tâ’zimle hitâbda bulunulacaktır. Bu sebepledir ki: «Birbi­rinize bağırdığınız gibi peygambere bağırmayın.» buyurmuştur. Başka bir âyet-İ kerîme’de de şöyle buyrulur: «reygamberin çağırmasını; ken­di aranızda birbirinizi çağırmanız gibi saymayın.» (Nûr, 63).

«Yoksa siz farkına varmadan, amelleriniz boşa gider.» Size Allah Rasûlü (s.a.)nün yanında seslerinizi yüceltmenizi yasaklamamızın tek sebebi bu yüzden onun gazâblanabilecegi korkusudur. Neticede onun öf-kelenmesiyle Allah da öfkelenir ve böylece şuurunda olmaksızın onu Öf­kelendirenin amelini Allah boşa çıkarır. Nitekim sahih bir hadîste şöy­le buyrulur: Kişi önem vermeksizin Allanın hoşnûdluğunu gerektiren bir kelime konuşur da bu kelime yüzünden ona cennet yazılır. Yine kişi farkına varmaksızın Allah’ı Öfkelendiren bir kelime konuşur da bu yüz­den cehennemde göklerle yer arası, kadar uzaklığa düşer.

Daha sonra Allah Teâlâ, Rasûlûnün huzurunda sesleri kısmaya da­vetle buna teşvik eder, irşâdda bulunur ve şöyle buyurur: «Peygam­berin yanında seslerini kısanlar, muhakkak ki onlar; Allah’ın gönülleri­ni takva ile imtihan ettiği (kalblerini takvaya lâyık ve mahal kıldığı, kalblerini takva için temizlediği) kimselerdir. Onlar için mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır.» İmâm Ahmed «ez-Zühd» adlı kitabında der ki: Bize Abdurrahman’ın… Mücâhid’den rivayetine göre; o, şöyle de­miştir: Hz. Ömer’e: Ey mü’minlerin emîri; ma’siyeti arzulamayan ve işlemeyen mi yoksa ma’siyeti arzulayıp ta onu İşlemeyen mi daha fazi­letlidir? diye yazılmıştı. Hz. Ömer (r.a.) şöyle yazdı: Ma’siyete arzulu olup ta onu işlemeyenler; Allah’ın gönüllerini takva ile İmtihan ettiği kimselerdir. «Onlar için mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır.»[2]

4 — Muhakkak ki sana hücrelerin ardından seslenen­lerin ço&unun akılları ermez.

5 — Eğer onlar, sen yanlarına çıkıncaya kadar sabret-selerdi; kendileri için elbette daha hayırlı olurdu. Allah Gafûr’dur, Rahîm’dir.

Allah Teâlâ hücrelerin ötesinden, efendimizin hanımlarının evle­rinin ötesinden seslenenleri —ki’ bazı kaba bedeviler böyle yapıyorlar­dı— kınayarak onların çoğunun akıllarının ermediğini belirtir. Sonra da bu hususta edebli olana işaretle: «Eğer onlar, sen yanlarına çıkın­caya kadar sabretselerdi; kendileri için elbette daha hayırlı (dünya ve âhiret menfaatlarına daha uygun) olurdu.» buyurup onları tevbeye ve Allah’a dönüşe davetle: «Allah Gafûr’dur, Rahîm’dir.» buyurur. Bir çok­larının serdettiği üzere bu âyet-i kerîme, Temîm kabilesinden Akra’ İbn Habis hakkında nazil olmuştur.

İmâm Ahmed der ki: Bize Affân’ın… Akra’ İbn Hâbis’ten rivaye­tine göre; o, hücrelerin arkasından Allah Rasûlü (s.a.)ne seslenerek: Ey Muhammed, ey Muhammed —başka bir rivayette ise: Ey ‘Allah’ın elçisi— diye seslenmiş de Rasûlulİah ona cevab vermemişti. Akra’: Ey Allah’ın elçisi, şüphesiz benim övmem bir süs, kötülememse bir ayıptır, noksanlıktır, demişti. Bunun üzerine Allah Rasûlü: Sana karşı Allah yeter, buyurdu, tbn Cerîr’in Ebu Ammâr Hüseyn İbn Hureys el-Merve-zî kanalıyla… «Muhakkak ki Sana hücrelerin ardından seslenenlerin çoğunun akılları ermez.» âyeti hakkında Berâ İbn Âzib’den rivayetine göre; o, şöyle anlatıyor: Bir adam Allah Rasûlü (s.a.)ne gelip: Ey Mu­hammed, benim övmem süs, kötülememse bir ayıp ve noksanlıktır, dedi. Allah Rasûlü: Sana karşı Allah yeter, buyurdu. Hasan el-Basrî ve Ka-tâde de hadîsi bu şekilde mürsel olarak zikretmişlerdir. Süfyân es-Sev-rî der ki: Habîb İbn Ebu Amre’den rivayete göre o, şöyle anlatıyor: Bişr îbn.Ğâlib ve Lebîb İbn Utârid —veya Bişr İbn Utârid ve Lebîb İbn Ğâ-llb— Haccâc’ın yanında oturmaktaydılar. Bişr İbn Ğâlib, Lebîb İbn Utarid’e: Senin kavmin olan Temîm oğullan hakkında «Muhakkak ki sana hücrelerin ardından seslenenlerin çoğunun,akıllan ermez.» âyeti nazil oldu, dedi. Bunu Saîd jbn Cübeyr’e naklettim de: Şayet âyetin sonunu bilmiş olsaydı ona cevab verirdi. Daha sonraki bir âyette: «Müs­lüman olduklan için sana minnet ediyorlar.» (Hucurât, 17) buyrulur. Onlar: Müslüman olduk, dediler ve Esed oğullan seninle savaşmadı, dedi.

îbn Ebu Hatim der ki: Bize Babamın… Zeyd İbn Erkam’dan riva­yetine göre; o, şöyle anlatıyor: Araplardan birtakım kimseler toplanıp: Şu adama gidelim, şâyefc peygamber ise biz onunla insanların en mut­lusu oluruz. Şayet bir kral ise onun kanadı altında yaşanz, demişlerdi. Allah Rasûlü (s.a.)ne gelerek onların söylediklerini haber verdim. Hücresine varıp o hücresinde iken: Ey Muhanımed, ey Muhammed, diye seslenmeye başladılar. Allah Teâlâ da: «Muhakkak ki sana hücrelerin ardından seslenenlerin çoğunun akılları ermez.» âyetini indirdi. Allah Rasûlü (s.a.) kulağımı tutup çekti, bir yandan da: Ey Zeyd, Allah se­nin sözünü doğruladı, ey Zeyd, Allah senin sözünü doğruladı, buyuru-yordu. İbn Cerîr hadîsi Hasan İbn Arafe’den, o da Mu’temir İbn Sü­leyman’dan rivayet etmiştir.[3]

6 — Ey îmân edenler, eğer bir fâsık size bir haberle gelirse onu iyice araştırın. Yoksa bilmeden bir kavme sa­taşırsınız da, sonra ettiğinize pişman olursunuz.

7 — Hem bilin ki; içinizde Allah’ın peygamberi var­dır. Şayet o, birçok işlerde size uymuş olsaydı; şüphesiz ki sıkıntıya düşerdiniz. Ama Allah, size îmânı sevdirmiş ve onu kalblerinize zînet yapmış; küfrü, fâsıklığı ve isyâm da size çirkin göstermiştir. Rüşdünü bulanlar, işte onlardır.

8 — Allah’tan bir lütuf ve nimet olarak. Ve Allah Alîm’-dir, Hakîm’dir.

Fâsık Bir Haber Getirirse

Allah Teâlâ, günahkâr birinin getireceği haberin ihtiyatla karşıla­narak iyice araştırılmasını emrediyor. Yoksa yalancı veya hatalı oldu­ğu halde onun sözüyle hükmolunabilir. Netîcede hâkim onun yalanına uymuş olabilir. Allah Teâlâ burada, bozguncuların yoluna uymayı da yasaklamıştır. Âlimlerden bir grup buradan hareketle gerçekte günah­kâr olması ihtimâline mebnî durumu meçhul olan kimsenin rivayetinin kabul edilmemesi gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Diğer bazıları ise du­rumu meçhul olanın haberini kabul etmektedirler. Zîrâ bize emrolu-nan, günahkâr kişinin haberini ihtiyatla karşılayıp iyice araştırmaktır.

Halbuki böyle kimsenin günahkârlığı kesin değildir. Zîrâ onun durumu meçhuldür. Biz bu meseleyi Buhârî şerhimizin Kitâb’ül-İlim kısmında anlattık. Hamd ve minnet Allah’adır.

Müfessirlerden birçoğu bu âyet-i kerîme’nin Velîd İbn Ukbe İbn Ebu Muayt hakkında nazil olduğunu zikrederler. Allah Rasûlü (s.a.) onu, Mustalik oğullarının zekâtlarını getirmek üzere göndermişti. Bu haber birçok kanallardan rivayet edilmiş olmakla birlikte bu kanalla­rın en güzeli İmâm Ahmed’in Müsned’inde Mustalik oğullan reîsi Ha­ris îbn Dırâr kanalıyla rivayet olunanıdır. Haris İbn Dırâr, mü’minlerin annesi Cüveyriyye Bint Hâris’in babasıdır. İmâm Ahmed der ki: Bize Muhammed îbn Sâbık’m… Haris îbn Dırâr el-Huzâî’den rivayetine gö­re o, şöyle anlatıyor:

. Allah Rasûlü (s.a.)ne geldim, beni İslâm’a davet etti. İslâm’a gi­rip ikrar eyledim. Beni zekât vermeye davet etti, kabul ettim ve: Ey Allah’ın elçisi, kavmime döneyim, onları İslâm’a ve zekât vermeye da­vet edeyim. Onlardan her kim benim davetime icabet ederse zekâtını toplayayım, dedim. Allah’ın Rasûlü bana falan zamanda bir elçi gön­dersin de toplamış olduğum zekâtı getirsin, dedim. Haris davetine ica­bet edenlerden zekâtı toplayıp da Allah Rasûlü (s.a.)nün kendisine ze­kâtı götürecek birini göndermek istediği zaman gelince Hâris’e elçi gel­medi. Haris zannetti ki kendi hakkında Allah’tan ve Rasûlünden bir öf­ke hâsıl olmuştur. Kavminin eşrafını davet edip onlara: Şüphesiz Al­lah’ın elçisi (s.a.) bana bir vakit ta’yîn etmişti. O vakitte yanımdaki ze­kâtı almak üzere bir elçi gönderecekti. Allah Rasûlü (s.a.) sözünden dönmez. Onun elçisinin gelmemesinin biricik sebebi Allah Rasûlünün öfkelenmesidir. Gidelim, Allah Rasûlü (s.a.)ne varalım, dedi. Allah Ra­sûlü (s.a.) yanında toplamış olduğu zekâtı almak üzere Hâris’e Velîd İbn Ukbe’yi göndermişti. Velîd yola çıkıp yolun bir kısmında iken kork­tu, döndü ve Allah Rasûlü (s.a.)ne gelip: Ey Allah’ın elçisi Haris zekâ­tı bana vermedi, beni öldürmek istedi, dedi. Allah Rasûlü (s.a.) Hâris’e bir hey’et gönderdi. Bu arada Haris de ashabı ile gelmekteydi. Allah Rasûlünün göndermekte olduğu hey’et yola çıkıp Medine’den ayrılın­ca Haris onlarla karşılaştı. Hey’ettekiler: İşte şu Hâris’tir, dediler. Kar­şı karşıya geldiklerinde Haris onlara: Kime gönderildiniz? diye sordu, Hey’ettekiler: Sana gönderildik, diy&- cevabladılar. Haris: Niçin? diye sordu, onlar: Allah Rasûlü (s.a.) sana Velîd İbn Ukbe’yi göndermişti. O, senin kendisine zekât vermediğini ve onu öldürmek istediğini sanı­yor, dediler. Haris: Hayır, Muhammed’i hak ile gönderen Allah’a ye-mîn ederim ki kesinlikle onu. görmedim, bana gelmedi, dedi. Haris, Al­lah Rasûlü (s.a.) nün yanına geldiğinde Rasûlullah: Zekâtı vermedin ve elçimi öldürmek istedin öyle mi? diye sordu. Haris: Hayır, seni hak ile gönderene yemîn ederim ki onu görmedim, bana gelmedi. Allah Rasûlü (s.a.)nün elçisinin bana gelmemesi durumu karşısında O’na yöne-lip gelmemin bir tek sebebi vardır ki, o da Allah’tan ve Rasûlünden bir öfkenin sâdır olmasından korkmuş olmamdır, dedi. Ravî der ki: Bunun üzerine «Ve Allah Alîm’dir, Hakîm’dir.» kısmına gelinceye kadar «Ey îmân edenler, eğer bir fâsık size bir haberle gelirse onu iyice araştırın…» âyetleri nazil oldu. Hadîsi İbn Ebu Hatim de Münzir İbn Şâzân’dan, o ise Muhammed İbn Sâbık’dan rivayet etmiştir. Taberânî de hadîsi Mu-hammed îbn Sabık kanalıyla rivayet eder. Ancak o, Hâris’in adını Ha­ris İbn Sirâr olarak vermektedir. Doğrusu ise biraz önce geçtiği üzere Haris İbn Dırâr’dır.

İbn Cerîr der ki: Bize Ebu Küreyb’in… Ümmü Seleme’den rivaye­tine göre o, şöyle demiştir: Allah Rasûlü (s.a.) Beni Mustalik hâdise­sinden sonra Mustalik oğulları zekâtını alıp gelmek üzere birisini gön­dermişti. Kavim bunu duyup onu karşıladılar ve Allah Rasûlü (s.a.) nün emrini ta’zîmle kabullendiler. Şeytân, gönderilen kişinin kalbine onların kendisini öldürmek istedikleri fikrini yerleştirdi. Allah Rasûlü (s.a.)ne dönüp: Mustalik oğullan zekâtlarını bana vermediler, dedi. Al­lah Rasûlü (s.a.) ve müslümanlar gazâblandılar. Mustalik oğullarına Hz. Peygamberin elçisinin geri döndüğü haberi ulaşınca, Allah Rasûlü (s.a.)ne geldiler ve öğle namazını kıldığı sırada karşısında saf bağlaya­rak: Allah’ın ve Rasûlünün öfkesinden Allah’a sığınırız. Zekât topla­mak üzere bize birisini gönderdin, buna sevindik ve gözlerimiz aydın oldu. Sonra o, yoldan geri dönmüş. Bunun, Allah ve Rasûlünün öfke­sinden kaynaklanmasından korktuk, dediler. Bilâl gelip ikindi namazı İçin ezan okuyuncaya kadar konuşmaya devam ettiler. Ümmü’ Seleme der ki: «Ey îmân edenler, eğer bir fâsık size bir haberle gelirse, onu iyice araştırın. Yoksa bilmeden bir kavme sataşırsınız da, sonra ettiği­nize pişman olursunuz.» âyeti nazil oldu. İbn Cerîr, Avfî kanalıyla îbn Abbâs’tan bu âyet hakkında rivayet eder ki, o şöyle demiştir: Allah Rasûlü (s.a.) Velîd İbn Ukbe İbn Ebu Muayt’ı zekâtlarını almak üzere Mustalik oğullarına göndermişti. Bu haber Mustalik oğullarına gelince; sevindiler, Allah Rasûlü (s.a.)nün elçisini karşılamak için çıktılar. Ve­lîd de zannetti ki onlar kendisini öldürmek üzere çıktılar. Velîd, Allah Rasûlü (s.a.)ne dönüp: Ey Allah’ın elçisi, Mustalik oğullan zekât ver­mediler, dedi. Allah Rasûlü (s.a.) buna şiddetle Öfkelendi. Kendi ken­dine onlarla savaşmayı düşündüğü sırada Mustalik oğullannın elçileri (hey’eti) çıkageldi ve: Ey Allah’ın elçisi, haber aldığımıza göre senin elçin yolun yansından geri dönmüş. Bize kızgınlığından dolayı senin gönderdiğin bir mektub nedeniyle dönmüş olmasından korktuk. Allah’ın gazabından ve elçisinin gazabından Allah’a sığınırız, dediler. Hz. Pey­gamber (s.a.) onların yalan Söylediklerini zannederek tevkif etmeyi dü­şünürken Allah Teâlâ kitabında «Ey îmân edenler, eğer bir fâsık size bir haber getirirse, onu iyice araştırın…» âyeti ile onların ma’zûr ol­duklarını bildirdi.

Mücâhid ve Katâde der ki: Allah Rasûlü; Velîd îbn Ukbe’yi Musta-lik oğullanna sadakalarını (zekâtlannı) toplamak üzere göndermişti. Onlar Velîd’i zekâtla karşıladılar. Velîd döndü ve: Mustalik oğulları se­ninle savaşmak üzere toplanmışlar, dedi. —Katâde: Onlar İslâm’dan dönmüşler, dediğini ilâve eder.— Allah Rasûlü (s.a.) onlara Hâlid îbn Velîd’i göndererek acele etmemesini, durumu iyice araştırmasını emret­ti. Hâlid yola çıkıp geceleyin onlara vardı, gözcüler gönderdi. Gözcüler geldiklerinde Hâlid’e, Mustalik oğullarının İslâm’a sımsıkı sarılmış ol­duklarını, ezan okuyup namaz kıldıklarını işittiklerini haber verdiler. Sabah olunca Hâlid onlara geldi ve kendisini hayretlere düşüren duru­mu gördü, sonra da Allah Rasûlü (s.a.)ne dönerek ona haberi iletti. Bunun üzerine Allah Teâlâ bu âyet-i kerîme’yi indirdi. Katâde der ki: Allah Rasûlü (s.a.): Teennî Allah’tan, acele şeytândandır, buyurdu. İç­lerinde İbn Ebu Leylâ, Yezîd İbn Rûmân, Dahhâk, Mukâtil İbn Hayyân ve başkalarının da bulunduğu Seleften birçokları bu âyet-i kerîme’nin Velîd İbn Ukbe hakkında nazil olduğunu söylemektedirler. En doğru­sunu Allah bilir.

«Hem bilin ki; içinizde Allah’ın peygamberi vardır.» Rasûlullah’-ın aranızda olduğunu bilerek ona ta’zîmde bulunun, onunla birlikte iken edebli davranın, onun emrine boyun eğin. Hiç şüphesiz o, sizin menfaatınıza olanları en iyi bilen ve size sizden daha şefkatli olandır. Onun sizin hakkınızdaki görüşü sizin kendiniz hakkındaki görüşünüz­den daha mükemmeldir. Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyet-i kerîme’de de: «Peygamber; mü’minler için kendi Öz nefislerinden daha evlâdır.» (Ahzâb, 6) buyurmaktadır. Daha sonra Allah Teâlâ onların menfaatla, nnı gözetmede ne denli yetersiz olduğunu beyânla şöyle buyurur: «Şa­yet o, birçok işlerde size uymuş olsaydı; şüphesiz ki sıkıntıya düşerdi­niz.» Şayet sizin seçip tercih ettiğiniz şeylerin hepsinde size uymuş ol­saydı, bu sizi meşakkata ve sıkıntıya götürürdü. Allah Teâlâ başka bir âyet-i kerîme’de de şöyle buyurur: «Şayet hak, onların heveslerine uy­saydı; gökler, yer ve onlarda bulunanlar muhakkak ki bozulup giderdi. Hayır, Biz onlara kendi zikirlerini getirdik. Ama onlar zikirlerinden yüz çeviriyorlar.» (Mü’minûn, 71).

«Ama Allah, size îmânı sevdirmiş (gönüllerinize îmân sevgisi koy­muş) ve onu kalblerinize zînet yapmıştır.» İmâm Ahmed der ki: Bize Behz’in… Enes’ten rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.): İslâm açıklık­tır, îmân kalbdedir, buyurup; sonra üç defa eli ile göğsüne işaret edip: Takva buradadır, takva buradadır, buyurmuş.

«Küfrü fâsıklığı (büyük günâhları) ve (her çeşit) isyanı (ma’si-yetleri) da size çirkin göstermiştir.» Bu ifâdeler nimetin mükemmeliğine doğru bir yükselişi ifâde ederler. «Rüşdünü bulanlar, işte onlar (bu sıfatlarla nitelenmiş olan kimseler, Allah’ın kendilerine olgunluk bahşet­miş olduğu rüşdünü bulmuş kimseler)dir.» İmâm Ahmed der ki: Bize Mervan İbn Muâviye el-Fezârî’nin… îbn Rifâa’dan, onun da babasın­dan rivayetine göre babası şöyle anlatmış: Uhud günü olup da müş­rikler bozguna uğrayarak çekilince Allah Rasûlü (s.a.): Saf tutunuz da Rabbıma övgüde bulunayım, buyurmuş. Arkasında saf tutmuşlar. Ra-sûlullah (s.a.) şöyle dua buyurmuş: Allah’ım, bütün hamd Sanadır, Se­nin yaydığım dürecek, Senin durduğunu yayacak, Senin hidâyet ver­diğini saptıracak, Senin sapıklıkta bıraktığına hidâyet verecek, Senin vermediğine verecek, Senin verdiğini engelleyecek, Senin uzaklaştırdı­ğını yaklaştıracak, Senin yaklaştırdığını uzaklaştıracak yoktur. Allah’­ım, bize bereketlerini, rahmetini, lutfunu ve rızkım yay. Allah’ım, Sen­den sona ermeyecek ve değişmeyecek devamlı nimetlerini dilerim. Al­lah’ım ihtiyâç gününde Senden nimet, korku gününde emniyyet dile­rim. Allah’ım verdiğinin kötülüğünden, vermediğinin kötülüğünden Sa­na sığınırım. Allah’ım bize îmânı sevdir ve onu kalblerimizde zînet kıl. Bize küfrü, günâhları ve isyanı çirkin göster. Bizi rüşde erenlerden kıl. Allah’ım bizleri müslümanlar olarak öldür, müslümanlar olarak dirilt, fitneye düşmeyen ve rüsvây olmayan sâlihlere kat. Allah’ım elçilerini yalanlayan, Senin yolundan alıkoyan kâfirleri kahret, azabını onların üzerine kıl. Allah’ım, ey gerçek ilâh, kendilerine kitâb verilen kâfirleri kahreyle. Bu hadîsi Neseî de «Gece ve Gündüz» bahsinde Ziyâd İbn Ey-yûb kanalıyla… Ubeyd İbn Rifâa’dan, o da babasından rivayet etmiştir. Merfû’ bir hadîste şöyle buyrulur: Her kimi, iyiliği sevindirir ve kötülü­ğü üzerse; işte o mü’mindir, buyrulmuştur.

Son olarak da Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: «Allah’tan (Allah’ın size bahşetmiş olduğu bu ihsan Allah’ın, katından size) bir lütuf ve ni­met olarak. Ve Allah Alîm (kimin hidâyete, kimin de dalâlete müste-hak olduğunu en iyi bilen) dir; (sözlerinde, fiillerinde, kanun koyma­sında ve takdirinde) Hakîm’dir.»[4]

9 — Eğer mü’minlerden iki taife çarpışacak olurlarsa aralarını düzeltin. Şayet biri diğeri üzerine saldırırsa; sal­dıranlarla Allah’ın buyruğuna dönünceye kadar savaşın. Eğer dönerlerse, artık adaletle aralarını bulun ve âdil dav­ranın. Şüphesiz ki Allah, âdil davrananları sever.

10 — Mü’minler ancak kardeştirler. Öyle ise iki kar­deşinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korkun ki, esirge-nesiniz.

Mü’minler Ancak Kardeştirler

Allah Teâlâ birbirlerine saldıran müslümanların arasını düzeltme­yi emrederek: «Eğer mü’minlerden iki taife çarpışacak olurlarsa araları­nı düzeltin.» buyurur. Birbirleriyle dövüşmelerine rağmen Allah Teâlâ onlara mü’minler adını vermiştir. Buhârî ve başkaları bu âyeti delil getirerek, ne kadar büyük olursa olsun günâhların îmândan çıkarmadı­ğım söylerler. Haricîler ile onlara uyan bazı Mutezilîler ve benzerleri ise bunun tersini ileri sürmektedirler. Buhârî’nin Sahîh’inde Hasan kana­lıyla Ebu Bekre’den rivayetle sabit olduğu üzere Allah Rasûlü (s.a.) bir gün ashabına hitâb ederken minberde yanında Hz. Ali’nin oğlu Ha­san da varmış; bir ona, bir insanlara bakarak şöyle buyurmuş: Bu oğ­lum Seyyid’dir. Umarım ki Allah bununla, müslümanlardan iki büyük grubun arasını düzeltsin. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.) in söylediği gibi olmuş ve korkunç olaylar, uzun savaşlardan sonra Allah Teâlâ Şamlı­larla Iraklıların arasını onunla düzeltmiştir.

Allah Teâlâ buyurur ki: «Şayet biri diğeri üzerine saldırırsa; saldı­ranlarla Allah’ın buyruğuna dönünceye, (hakkı dinleyip itaat edinceye) kadar savaşın.» Enes’ten rivayet edilen sahîh bir hadiste Allah Rasûlü:

Zâlim olsun, mazlum olsun kardeşine yardım et, buyurmuştu. Ey Allah’ın elçisi, mazlum olana yardımı anladık, zâlim olduğu halde ona nasıl yardım edeceğiz? dediler. Onun iki elinin üstünden tutarsın, buyurdu.

İmâm Ahmed der ki: Bize Ârim’in… Enes’ten rivayetine göre; o, şöyle anlatıyor: Hz. Peygamber (s.a.)e: Abdullah İbn Übeyy’e gelsen, denilmişti. Hz. Peygamber (s.a.) ona gitmek üzere yola çıktı. Bir mer­kebe bindi. Müslümanlar da onunla birlikte yürüdüler. Orası çorak bir arazî idi. Hz. Peygamber (s.a.) ona vardığında İbn Übeyy: Benden uzak dur, Allah’a yemin ederim ki merkebinin kokusu bana eziyet veriyor, dedi. Ansâr’dan birisi: Allah’a yemîn olsun ki Rasûlullah’ın merkebi­nin kokusu senin kokundan daha hoştur, dedi. Kavminden birtakım kimseler Abdullah’a kızdı. İki gruptan herkes birbirine karşı öfkelendi­ler. Aralarında soyulmuş hurma çubuklarıyla, elleriyle ve nâlinlerle vuruşmalar oldu. Bize ulaştığına göre onlar hakkında: «Eğer mü’minler-den iki taife çarpışacak olurlarsa aralarını düzeltin.» âyeti nazil oldu. Buhârî hadîsi Sulh bahsinde Müsedded’den, Müslim de Meğâzî bölü­münde Muhammed İbn Abd’ül-A’lâ’dan; her ikisi birden Mu’temir İbn Süleyman’dan, o ise babasından rivayetle zikretmişlerdir. Saîd îbn Cü-beyr der ki: E vs ile Hazrec arasında hurma çubukları ve nâlinlerle dö­vüşme olmuştu. Allah Teâlâ da bu âyet-i kerîme’yi indirerek aralarını düzeltmeyi emretti.

Süddî der ki: Ansâr’dan İmrân adında bir adam vardı onun, Üm-mü Zeyd adında bir de karısı vardı. Kadın bir gün ailesini ziyaret et­mek istedi. Kocası ise onu kendisinden başka hiç kimsenin girmediği bir odaya hapsetti. Kadın ailesine haber gönderdi. Kavmi gelip onu gö­türmek üzere odadan çıkardılar. Adam daha önce evden çıkmıştı. Ada­mın ailesi çevreden yardım istedi. Kadınla, kadının ailesi arasına gir­mek üzere amcasının oğulları geldi, çekiştiler ve nâlinlerle birbirlerine vurdular. İşte onlar hakkında bu âyet-i kerîme indi. Allah Rasûlü (s.a.) onlara haber göndererek aralarını düzeltti ve onlar Allah’ın emrine döndüler.

Allah Teâlâ buyurur ki: «Eğer dönerlerse, artık adaletle aralarını bulun. (Birbirlerine yapmış oldukları şeylerde onlar arasında) âdil davranın. Şüphesiz ki Allah, âdil davrananları sever.» îbn Ebu Hâtim’-in Ebu Zür’a kanalıyla… Abdullah İbn Amr’dan rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Âdil davrananlar, dünyada adaletli davranmaları mukabilinde âhiret günü Rahmân’ın huzurunda inciden minderler üzerindedirler. Hadîsi Neseî, Muhammed İbn Müsennâ’dan, o da Abd’ül-A’lâ’dan rivayet etmiştir. Bu rivayetin isnadı ceyyid ve kuv­vetlidir, isnadının râvîleri de Sahîh’in şartlarına uygundur. Yine İbn Ebu Hâtim’in Muhammed İbn Abdullah İbn Yezîd kanalıyla… Abdul­lah İbn Amr’dan, onun da Hz. Peygamber (s.a.) den rivayetine göre Efendimiz şöyle buyurmuştur: Âdil davrananlar, kıyamet günü Allah katında Arş’ın sağında nurdan minderler üzerindedirler. -Onlar; hü­kümlerinde, aileleri hakkında ve üstlendikleri görevlerde adaletli dav­rananlardır. Hadîsi Müslim ve Neseî de Süfyân îbn Uyeyne kanalıyla rivayet etmişlerdir.

Allah Teâlâ: «Mü’minler ancak kardeştirler.» buyurur ki, hepsi din kardeşleridir. Nitekim Allah Rasûlü (s.a.) :

Müslüman müslümanm kardeşidir. Ona haksızlık etmez ve hor bakmaz, buyurmuştur. Sahîh bir hadîste:

Kul, kardeşine yardım ettiği sürece Allah kula yardım eder, bu­yurmuştur. Yine sahîh bir hadîste: Müslüman, kardeşine gıyabında duâ ettiği zaman melek: Âmin, bir misli de sana olsun, dsr, buyurmuştur. Bu hususta hadîsler pek çoktur. Yine sahîh bir hadîste: Birbirlerini sev­me, birbirlerine acıma ve gelip gitmede mü’minlerin misâli; tek bir ce­sedin misâli gibidir: Onun bir uzvu dertlenince cesedin diğer tarafları ateş ve uykusuzlukla ona katılırlar, buyrulmuştur. Yine sahîh bir ha­dîste Rasûlullah (s.a.): Mü’min, mü’min için birbirini destekleyip güç­lendiren bir bina gibidir, buyurmuş sonra da parmaklarını birbirine ge­çirmiştir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Ahmed İbn Haccâc’m… Sehl İbn Sa’d es-Sâidî’den, onun da Allah Rasûlü (s.a.)nden rivayetine göre Rasûlul­lah (s.a.) şöyle buyurmuştur: İmân ehline göre mü’min cesede göre baş mertebesindedir. Başta meydana gelen acıdan cesedin acı duyduğu gi­bi, mü’min de îmân ehlinin başına gelenlerden acı duyar. Hadîsi sadece İmâm Ahmed rivayet etmiştir. İsnadı zararsızdır.

Allah Teâlâ buyurur ki: ((Öyle ise iki kardeşinizin (birbiriyle dövü­şen iki grubun) arasını düzeltin ve (bütün işlerinizde) Allah’tan kor­kun ki, esirgenesiniz.» Bu, Allah Teâlâ’nın, Zâtından korkanlara rah­metinin kesin bir müjdesidir.[5]

11 — Ey îmân etmiş olanlar, bir topluluk diğer toplu­luk ile alay etmesin. Belki de onlar, kendilerinden daha ha­yırlıdırlar. Kadınlar da kadınlarla. Belki onlar, kendilerin­den daha hayırlıdırlar. Kendi kendinizi ayıplamayın ve birbirinizi kötü lakablarla çağırmayın. îmândan sonra fâ-sıklık ne kötü addır. Kim de tevbe etmezse; işte onlar zâ­limlerin kendileridir.

Mü’minler Birbirleriyle Alay Etmesinler

Allah Teâlâ burada insanları hor, hakir görmeyi ve onlarla alay etmeyi yasaklıyor. Nitekim Sahîh bir hadîste rivayet olunduğuna göre Rasûlullah: Kibir; böbürlenerek hakkı kabul etmemek ve insanları hor görmektir, buyurmuştur. Bundan maksad da onların hor ve küçük görülmeleridir. Bu ise haramdır. Zîrâ hor görülen kimse, Allah katında onunla alay eden ve hor görenden daha değerli ve Allah katında daha sevimli olabilir. Bu sebepledir ki şöyle buyurulur: «Ey îmân etmiş olan­lar, bir topluluk diğer bir topluluk ile alay etmesin. Belki de onlar ken­dilerinden daha hayırlıdırlar. Kadınlar da kadınlarla. Belki onlar, ken­dilerinden daha hayırlıdırlar.» Âyet-i kerîme’de önce erkeklerle ilgili ya­sak belirtilmiş, peşinden kadınlara da aynı yasak konulmuştur.

«Kendi kendinizi; (insanları) ayıplamayın.» İnsanları dilleriyle çe­kiştirip yüzlerine karşı alay edenler zemmedilmiş ve lanetlenmiştir. Ni­tekim başka bir âyet-i kerîme’de: «İnsanları dilleriyle çekiştirip alay eden kimsenin vay haline.» (Hümeze, 1) buyurulmaktadır. Ayet-i kerî­me’de geçen kelimesi; fiille yapılan ayıplama, kelimesi de; sözle yapılan ayıplama anlamlarına gelir. Nitekim başka bir âyet-i kerîme’de de: «Diliyle iğneleyen ve koğuculuk edene (uyma).» (Kalem, 11) buyrulur ki, böyleleri insanları hor gören, onları yeren, ayıplayan ve aralarında söz getirip götürendir. Burada: «Kendi kendi­nizi ayıplamayın.» buyrulurken başka bir âyette de buna mümasil ola­rak: «Ve kendinizi öldürmeyin.» (Nisa, 29) buyrulmaktadır ki burası birbirinizi öldürmeyin, anlarmnadır. İbn Abbâs, Mücâhid, Saîd İbn Cü-beyr, Katâde ve Mukâtil İbn Hayyân «Kendi kendinizi ayıplamayın.» âyet-i kerîme’sini: Birbirinizi yermeyin, şeklinde açıklamışlardır.

Allah Teâlâ buyurur ki: «Ve birbirinizi kötü lakablarla çağırmayın. (Birbirinizi kişinin işitmekten hoşlanmayacağı lakablarla çağırmayın.)» İmâm Ahmed der ki: Bize İsmail’in… Ebu Cebire İbn Dahhâk’dan ri­vayetine göre o, şöyle demiştir: «Ve birbirinizi kötü lakablarla çağırma­yın.» âyeti, biz Seleme oğulları hakkında nazil oldu. Allah Rasûlü (s.a.) Medine’ye geldiğinde, bizden iki veya üç ismi olmayan hiç kimse yoktu. Onlardan birisi bu isimlerden biriyle çağrıldığı zaman: Ey Allah’ın el­çisi, o kişi bu isme öfkeleniyor, dediler de bunun üzerine: «Ve birbiri­nizi kötü lakablarla çağırmayın.» âyeti nazil oldu. Ebu Dâvûd hadîsi Mûsâ İbn İsmâîl kanalıyla… Dâvûd’dan rivayet etmiştir.

«îmândan sonra fâşıklık ne kötü addır.» İslâm’a girip onu anladık­tan sonra câhiliye halkının yapagelmekte olduğu gibi kötü lakablarla birbirinizi çağırmanız ne kötü isim ve sıfattır. «Kim de (bundan) tevbe etmezse; işte onlar zâlimlerin kendileridir.»[6]

12 — Ey îmân edenler, zannın bir çoğundan kaçının. Çünkü bazı zan günâhtır. Birbirinizin kusurunu araştır­mayın, kiminiz kiminizi arkasından çekiştirmesin. Hangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır? Bundan tiksindiniz değil mi? Allah’tan korkun, şüphesiz ki Allah; Tevvâb’dır, Rahîm’dir.

Zann – Tecessüs Ve Gıybet

Allah Teâlâ inanan kullarını zannın bir çoğundan; aile, akraba ve insanlar hakkında haksız yere töhmetten ve onların hakkını eksiltmek­ten men’ediyor. Zîrâ bunun bazısı mahzâ günâhtır. O halde ihtiyaten onun çoğundan da çekinilmelidir. Mü’minlerin emîr^5mer İbn Hattâb (r.a.)dan bize rivayet edildiğine göre; o, şöyle demiştir: Müslüman kar­deşinin ağzından çıkan bir kelime hakkında sadece hayır düşün. Sen onun için mutlaka bir hayır tarafı bulabilirsin

Ebu Abdullah İbn Mâce der ki: Bize Ebu Kasım İbn Ebu Damre’-nin… Abdullah İbn Ömer’den rivayetine göre o, şöyle demiştir: Hz. Peygamber (s.a.)i gördüm; Kâ’be’yi tavaf ediyor ve şöyle buyuruyor-du: Ne kadar temizsin, kokun ne kadar hoş. Ne kadar büyüksün, ha-râmlığın ne kadar büyük. Muhammed’in nefsi kudret elinde olan (Al­lah)’a yemîn ederim ki mü’minin malının ve kanının harâmlığı, Allah katında senin harâmlığından daha büyüktür. Onun hakkında ancak hayır tahminlerde bulunulabilir. Bu kanaldan hadîsi sâdece İbn Mâce rivayet ediyor.

Mâlik’in Ebu Zinâd kanalıyla… Ebu Hüreyre’den rivayetine göre, Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Zandan sakınınız. Çünkü zan sözlerin en yalanıdır. Mütecessis olmayın, birbirinizin içyüzünü araş­tırmayın, birbirinizin sözlerine kulak kabartmayın, birbirinizle yarış­mayın, birbirinizi çekememezlik etmeyin, birbirinize karşı buğzetmeyin, birbirinize sırtınızı dönmeyin ve ey Allah’ın kulları, kardeşler olun. Hadîsi Buhârî, Abdullah İbn Yûsuf dan, Müslim, Yahya İbn Yahya’dan, Ebu Dâvûd, Utbâ’dan, o ise Mâlik’den rivayet etmiştir. Süfyân İbn Uyeyne’nin Zührî’den, onun Enes’ten rivayet ettiği bir hadîste Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyuruyor: Birbirinize gidip gelmeyi kesmeyin, birbirinize sırtınızı dönmeyin, birbirinize buğzetmeyin, birbirinizi çekeme-mezlik etmeyin ve ey Allah’ın kulları kardeşler olun. Bir müslümana, kardeşini üç günden fazla terkedip ona küsmesi helâl değildir. Hadîsi Müslim ve Tirmizî —ki Tirmizî hadîsin sahîh olduğunu söyler— Süf-yân İbn Uyeyne kanalıyla rivayet etmişlerdir.

Taberânî der ki: Bize Muhammed İbn Abdullah’ın… Harise İbn Nu’mân’dan rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.): Üç şey vardır ki üm­metimde bulunacaktır. Bunlar; Uğursuz fal, hased ve kötü zandır, bu­yurmuştu. Birisi: Ey Allah’ın elçisi, birisinde bunlar varsa bunları gi­derecek olan nedir? diye sordu da Rasûlullah şöyle buyurdu: Hased et­tiğin zaman Allah’tan mağfiret dile. Bir zanda bulunduğunda bu zan-nını pekiştirip te’yîd etme. Uğursuz bir fal karşısında kaldığında aldır­mayıp geç git.

Ebu Dâvûd der ki: Bize Ebu Bekr îbn Ebu Şeybe’nin… Zeyd’den ri­vayetine göre; o, şöyle demiştir: İbn Mes’ûd (r.a.)a bir adam getirilmiş ve: Bu filancadır. Sakalından şarap damlar, denilmişti. Abdullah: Şüp­hesiz biz tecessüsten men’olunmuştuk. Fakat herhangi bir şey bize açıkça göründüğü takdirde ancak biz onunla cezalandırırız, dedi. İbn Ebu Hatim rivayetinde İbn Mes’ûd’a getirilen bu adamın ismini Velîd İbn Ukbe İbn Ebu Muayt olarak vermektedir. İmâm Ahmed’in Hâşim kanalıyla… Ukbe’nin kâtibi Dühayn’dan rivayetine göre o, şöyle anla­tıyor: Ukbe’ye: Bizim komşularımız var. Onlar şarap içiyorlar, ben ko­rucuları çağıracağım ki yakalasınlar, dedim. Ukbe: Böyle yapma, fakat onlara nasîhatta bulun ve tehdîd et, dedi. Ben öyle yaptım ama vaz­geçmediler. Râvî devamla şöyle anlatır: Dühayn, Ukbe’ye gelip: Ben onları men’ettim ama vazgeçmediler. Ben korucuları çağıracağım ki on­ları yakalasınlar, dedi. Ukbe ona: Yazıklar olsun sana, böyle yapma. Ben, Allah Rasûlü (s.a.)nü şöyle buyururken işittim: Her kim bir mü’-minin ayıbını örterse, defnedilmiş birisini kabrinden diriltip kaldırmış gibi olur, dedi. Hadîsi Ebu Dâvûd ve N’eseî de Leys İbn Sa’d’dan yukar-dakine benzer şekilde rivayet etmişlerdir. Süfyân es-Sevrî’nin Sevr ka­nalıyla… Muâviye’den rivayetine göre; o, Allah Rasûlü (s.a.)nü şöyle buyururken işitmiş: Şüphesiz insanların ayıplarının peşine düşersen on­ları fesada uğratırsın —veya onları neredeyse fesada uğratırsın, demiş­tir— Ebu Derdâ der ki: Allah Rasûlü (s.a.)nden işitmiş olduğu bu ke­limeden dolayı Allah Muâviye’yi müstefîd etsin. Bu hadîsi sadece Ebu Dâvûd, Sevrî kanalıyla rivayet etmiştir. Yine Ebu Davud’un Saîd İbn Amr el-Hadramî kanalıyla… Ebu Ümâme’den, onun da Hz. Peygamber (s.a.)den rivayetine göre Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: Şüphe­siz ki, yöneticiler insanlardan kuşkulanırlarsa onları fesada uğratır­lar.

Allah Teâlâ: «Birbirinizin kusurunu araştırmayın.» buyurur ki, burada tecessüs yasaklanmaktadır. Tecessüs daha çok kötülükleri, kusur­ları araştırmada kullanılan bir ta’bîrdir. Câsûs kelimesi de aynı kökten türetilmiştir. Daha önceki bir hadîste geçen kelimesi ise daha çok hayırda kullanılır. Nitekim Allah Teâlâ Hz. Ya’kûb’un şöy­le dediğini haber verir: «Ey oğullarım; haydi gidin Yusuf’u ve kardeşi­ni araştırın. Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin.» (Yûsuf, 87) Ancak her iki kelime de kötülük ve kusûrlan araştırma haklflnda kul­lanılabilir. Nitekim sahîh bir hadîste Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyur­maktadır: Mütecessis olmayın, birbirinizin sözlerine kulak kabartma­yın. Birbirinize buğzedip sırtınızı dönmeyin ve ey Allah’ın kulları kar­deşler olun. Evzâî, tecessüsün; herhangi bir şeyi araştırmak anlamına, tahassüsün de; bir kavmin konuşmalarını onlar istemediği halde din­lemek veya kapılarını dinlemek anlamına, sırt dönmenin; birbirinden ayrılma ve birbirini terketme anlamına geldiğini söyler. Evzâî’nin bu açıklamasını İbn Ebu Hatim rivayet ediyor.

«Kiminiz kiminizi arkasından çekiştirmesin.)) âyetinde gıybet ya­saklanmaktadır. Kanun koyucu gıybeti tsfsîr etmiştir. Nitekim Ebu Davud’un Ka’nebî kanalıyla… Ebu Hüreyre’den rivayet ettiği bir hadîs­te o, şöyle anlatıyor: Ey Allah’ın elçisi gıybet nedir? denilmişti. Karde­şini hoşlanmayacağı bir şeyle anmandır, buyurdu. Peki kardeşimde söylediğim şey varsa bunun hakkında ns buyurursun? denildi de Ra-sûlullah şöyle buyurdu: Şayet söylediğin şey onda varsa, gıybetini yap­mış olursun. Ama senin söylediğin onda yok ise bu takdirde ona iftira etmiş olursun. Hadîsi Tirmizî de Kuteybe’den, o ise Derâverdî’den riva­yet eder. Tirmizî hadîsin hasen, sahîh olduğunu da söyler. İbn Cerîr de hadîsi Bündâr kanalıyla… Alâ’dan rivayet etmiştir. İbn Ömer, Mesrûk, Katâde, Ebu İshâk ve Muâviye İbn Kurrâ da böyle söylemişlerdir.

Ebu Dâvûd der ki: Bize Müsedded’in… Hz. Âişe’den rivayetine gö­re o, şöyle diyor: Hz. Peygamber (s.a.)’e: Safiyye’nin şöyle şöyle olması sana yeter, demiştim —Müsedded’den başka râvîler burada onun, Hz. Safiyye’nin boyunun kısalığını kasdettiğini söylüyorlar— Allah Rasûlü: Öyle bir kelime söyledin ki şayet deniz suyuna karışmış olsaydı; şüp­hesiz onu da değiştirip bozardı, buyurdu. Hz. Âişe der ki: Ben, ona bir adamın durumunu anlattım da Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Benim, şöyle ve şöyle bir (durumum) olsa da bir insana anlatılmasından hoş­lanmazdım.

Tirmizî hadîsi Yahya İbn Kattan, Abdurrahmân İbn Mehdî ve Ve-kî’ kanalıyla… Hz. Âişe’den rivayet etmiş ve hasen, sahîh olduğunu söy­lemiştir. İbn Cerîr der ki: Bana İbn Ebu Şevârib’in… Hassan İbn Muhâ-rık’dan rivayetine göre, Hz. Âişe’nin yanına bir kadın girmiş, çıkmak üzere kalktığında Hz. Âişe eliyle Hz. Peygamber (s.a.)e: Bu kadın, kı­sadır, diye işarette bulunmuş da Hz. Peygamber (s.a.): Onun gıybetini yaptın, buyurmuş.

Gıybet, icmâ’ ile haramdır. Yalnızca kritik etme, düzeltme ve nasî-hat gibi fayda yönü ağır basan ifâdeler müstesnadır. Günahkâr bir adam Allah Rasûlü (s.a.)nün yanına girmek için izin istemişti de Ra-sûlullah: Ona izin verin. Onun ne kötü muaşereti vardır, buyurmuştu. Fâtıma İbn Kays’a evlenmek üzere Muâviye ve Ebu Cehil tâlib olmuş­lardı. Allah Rasûlü (s.a,) Fâtıma’ya: Mûaviye fakirdir. Ebu Cehil ise sopasını omuzundan hiç indirmez, buyurdu. Bu ve bu kabilden olanlar yukardaki hükümden istisna edilmiş, geri kalanları ise şiddetli bir şe­kilde haram kılınmış ve bu hususta kuvvetli yasaklar vârid olmuştur. Yine bu sebepledir ki Allah Teâlâ gıybeti, ölü insan eti yemeye benzet­miştir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: «Hangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır? Bundan tiksindiniz değil mi?» Yaratılış olarak bun­dan nasıl tiksinmişseniz gıybetten de şer’an tiksininiz. Zîrâ gıybetin cezası diğerinden daha şiddetlidir. Bu, ondan nefret ettirmek ve sakın­dırmak kâbilindendir. Nitekim Allah Rasûlü (s.a.) bağışından geri dö­nen kişi hakkında: Önce kusup sonra kustuğuna dönen köpek gibidir, buyurmuştur. Yine Rasûlullah: Bizim için kötü örnek yoktur, buyu­rur. Sahîh, hasen ve müsned olarak birçok kanallardan rivayet edildiği gibi Allah Rasûlü (s.a.) veda hutbesinde şöyle buyurmuştur: Hiç şüp­hesiz kanlarınız, mallarınız ve ırzlarınız bu ülkenizde, bu ayınızda, bu gününüzün hâramlığı gibi sizlere haramdır.

Ebu Dâvûd der ki: Bize Vâsıl İbn Abd’ül-A’lâ’nın… Ebu Hüreyre’-den rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Her müslü-manın malı, ırzı ve kam müslümana haramdır. Kişinin müslüman kar­deşini hor görmesi, ona kötülük olarak yeter. Hadîsi Tirmizî de Ubeyd İbn Esb^t İbn Muhammed’den, o ise babasından rivayet etmiştir. Tir­mizî hadîsin hasen, garîb olduğunu söyler. Yine Ebu Davud’un Osman İbn Şeybe kanalıyla… Ebu Berze el-Eslemî’den rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Ey dilleri ile îmân edip de kalbine îmân girmemiş olanlar topluluğu; müslümanların gıybetini yapmayın. Onların kusurlarını araştırmayın. Her kim onların kusurlarını araştırır-sa, Allah da onun kusurunu araştırır. Allah her kimin kusurunu araş-tırırsa şüphesiz onu evinde rüsvây eder. Hadîsi sadece Ebu Davûd riva­yet ediyor. Bu hadis, Berâ İbn Âzib’den de rivayet edilmiştir. Hafız Ebu Ya’lâ Müsned’inde der ki: Bize İbrahim İbn Dinar’ın… Berâ İbn Âzib-den rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Allah Rasûlü (s.a.) bize hutbe okudu. Hatta evlerindeki —veya özel odalarındaki demiştir— yeni yet­me kızlara bile işittirdi, şöyle buyurdu: Ey diliyle îmân etmişler toplu­luğu; müslümanların gıybetini yapmayın. Onların kusurlarını araştır­mayın şüphesiz ki her kim kardeşinin kusurunu araştırırsa, Allah da onun kusurunu araştırır. Allah kimin kusurunu araştırırsa, onun evi­nin içinde rüsvây eder. Hadîsin başka bir kanaldan ve İbn Ömer’den rivayeti şöyledir: Ebu Bekr Ahmed İbn İbrahim el-İsmâîlî kanalıyla… İbn Ömer’den rivayete göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Ey diliyle îmân etmiş ve kalbine îmân yer etmemiş insanlar topluluğu; müs-lümanların gıybetini yapmayın. Onların kusurlarını araştırmayın. Her kim müslümanların kusurlarını araştırırsa, Allah Teâlâ da onun kusu­runu araştırır. Allah her kimin kusurunu araştırırsa binitinin karnında bile olsa onu rüsvây eder. Râvî der ki: Bir gün İbn Ömer Kâ’be’ye baktı ve şöyle dedi: Ne kadar büyüksün, harâmlığın ne yücedir; hiç şüphesiz Allah katında mü’minin harâmlığı senden daha yücedir.

Ebu Davûd der ki: Bize Hay ve İbn Şureyh’in… Müstevrid’den riva­yetine göre Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuş: Her kim müslüman bir kişinin düşmanına giderek aleyhine konuşur ve karşılığında bir mükâfat alıp yerse; şüphesiz Allah, onun bir mislini ona cehennemde yedirir. Aynı şekilde her kim, müslüman bir kişinin düşmanına giderek aleyhinde konuşur ve karşılığında ona bir elbise giydirilirse; Allah Teâ­lâ onun bir mislini kendisine cehennemde giydirir. Her kim de bir kişiye karşı gösteriş ve riya için kalkarsa, kıyamet günü Allah Teâlâ da ona karşı riya ve gösteriş yapanınki gibi davranır. Hadîsi sadece Ebu Dâvûd rivayet etmiştir. Yine Ebu Davud’un Bakiyye ve Ebu Muğîre kanalıy­la… Enes İbn Mâlik’den rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle bu­yurmuştur: Mi’râc’a çıktığımda bir topluluğa rastladım. Bakırdan tır­nakları vardı ve yüzlerini, göğüslerini tırmalıyorlardı. Bunlar kim ey Cebrail? diye sordum ve Cebrail: Bunlar, insanların etlerini yiyenler ve insanlann namusuna leke sürecek sözler söyleyenlerdir, dedi. Bu hadî­si de sadece Ebu Dâvûd rivayet ediyor. Aynı hadîsi İmâm Ahmed ise Ebu Muğîre Abdü’l-Kuddüs İbn Haccâc’dan rivayet etmiştir.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın… Ebu Saîd el-Hudrî’den ri­vayetine göre o, şöyle anlatıyor: Ey Allah’ın elçisi, mi’râca çıktığın gece gördüklerini bize anlat, demiştik. Şöyle buyurdu: Sonra ben Allah’ın ya­ratıklarından erkekli kadınlı kalabalık bir yaratık grubuna götürül­düm. Onlar için görevlendirilmiş erkekler onlardan birinin yanına so­kulup nâlin gibi bir parçasını kesiyorlar sonra da onlardan birinin ağ­zına koyuyorlar. Ona: Daha önce yemiş olduğun gibi ye, deniliyor. O, ölü eti yemiş gibi oluyor. Cibril: Ey Muhammed, o hoşlanmayarak da olsa ölümü bulmuş olsa bari, dedi. Ben: Ey Cibril, bunlar kimlerdir? di­ye sordum da: Bunlar dilleriyle insanları çekiştirip onları yüzlerine kar­şı ayıplayanlar, söz getirip götürenlerdir, dedi. Denilir ki: «Hangi biri­niz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır? Bundan tiksindiniz değil mi?» O ölü eti yemekten tiksinir… îbn Ebu Hatim hadîsi bu şekliyle zik­rediyor. Biz bu hadîsi İsrâ sûresinin tefsirinin başında uzunca vermiş­tik. Hamd Allah’adır.

Ebu Dâvûd et-Tayâlisî Müsned’inde der ki: Bize Rebî’in… Enes’ten rivayetine göre Allah Aasûlü (s.a.), insanlara bir gün oruç tutmalarını ve izin vermedikçe hiç kimsenin iftar etmemesini emretmiş. İnsanlar oruç tutmuşlar. Akşam olunca birisi Rasûlullah’a (s.a.) gelip: Bir gün­den beri oruçluyum, bana izin ver iftar edeyim, demiş ve Rasûlullah ona izin vermiş. Başka birisi gelip aynı şeyi söylemiş ve Rasûlullah ona da izin vermiş. Nihayet birisi gelip: Ey Allah’ın elçisi, senin ailenden iki genç kız var ki gündüzden beri oruçlular. İkisine izin ver de iftar et­sinler demiş, Rasûlullah ondan yüzünü çevirmiş. Adam isteğini tekrar­lamış da Allah Rasûlü (s.a.) .onlar oruç tutmadılar. İnsanların etlerini yemekte olanlar nasıl oruç tutmuş olurlar? Git, o ikisine emret: Şayet oruçlu idiyseler kussunlar, buyurmuş. O iki genç kız söyleneni yapmış­lar da her biri kan pıhtıları kusmuş. Adam Hz. Peygambere (s.a.) gelip durumu haber vermiş ve Allah Rasûlü (s.a.): Şayet onlar bu durum-dalarken ölmüş olsalardı, elbette ikisini de ateş yerdi, buyurmuş. Ha­dîsin isnadı zayıf, metni garîbdir. Hafız Beyhakî de bu hadîsi Yezîd İbn Hârûn kanalıyla… Rasûlullah’ın kölesi Ubeyd’den şöyle naklediyor: Rasûlullah (s.a.)m zamanında iki kadın oruç tutmuştu. Bir adam Al­lah Rasûlüne gelip: Ey Allah’ın elçisi, şurada iki kadın var. Oruç tut­tular. Neredeyse susuzluktan ölecekler —Öyle sanıyorum ki günün orta­sında ve şiddetli sıcakta demiştir— dedi. Allah Rasûlü ondan yüzünü çevirdi —veya cevab vermedi—, adam: Ey Allah’ın peygamberi Allah’a yemîn olsun ki o ikisi öldüler veya ölmek üzereler, dedi. Rasûlullah (s.a.) O ikisini çağır, buyurdu. İki kadın geldiler. Büyükçe bir kap getirildi. Allah Rasûlü o iki kadından birine: Kus, buyurdu. Kadın irin, kan ve kanla karışık bir şeyler kustu. O kadar ki kabın yarısı doldu. Allah Rasûlü sonra diğer kadına da: Kus, buyurdu. O kadın da irin, kan, kanla karışık su, çiğ et, süt ve benzeri şeyler kustu tâ ki o büyük kap doldu. Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurdu: Hiç şüphesiz bu iki kadın, Al­lah’ın kendilerine helâl kıldıklarından kendilerini mahrum edip oruç tuttular, Allah’ın kendilerine haram kıldığıyla iftar ettiler. Birisi di­ğerinin yanma oturdu ve insanların etlerini yemeğe başladılar.

İmâm Ahmed de hadîsi Yezîd İbn Hârûn ve İbn Ebu Adiyy kana­lıyla Süleyman İbn Tarhân et-Teymî’den yukardaki gibi veya benzer şekilde rivayet etmiştir. Yine İmâm Ahmed, hadîsi Müsedded kanalıy­la… Rasûlullah (s.a.)ın kölesi Sa’d’dan rivayet eder ki, buna göre on­lar oruç tutmakla emrolunmuşlar. Günün ortasında bir adam gelip: Ey Allah’ın elçisi, falan ve falan kadın son güçlerini harcayarak iyice bu-naldılar. dedi. Allah Rasûlü iki veya üç defa ondan yüzünü çevirdi sonra da: O ikisini çağır, buyurdu. Adam büyücek bir kap —veya nor­mal boyda bir kap getirdi. Allah Rasûlü o iki kadından birine : Kus, buyurdu. Kadın et, taze kan ve irin kustu. Diğerine de aynı şeyi em­retti ve şöyle buyurdu: Şüphesiz bu ikisi Allah’ın kendilerine helâl kıldığı şeylerden oruç tuttular da Allah’ın haram kıldığı şeyler ile iftar et­tiler. Birisi diğerine geldi ve karınları irinle doluncaya kadar insanların etlerini yemeye devam ettiler. Beyhakî der ki: Râvî hadîsi Rasûlullah’m kölesi Sa’d’dan rivayet ediyor. Halbuki Ubeyd’den olan rivayet daha sıhhatlidir.

Hafız Ebu Ya’lâ der ki: Bize Amr İbn Dahhâk İbn Mahled’in… Ebu Hüreyre’nin bir amca oğlundan rivayetine göre Mâiz Allah Rasûlü (s.a.)ne gelmiş ve: Ey Allah’ın elçisi, şüphesiz ben zina ettim, demişti. Allah Rasûlü ondan yüzünü çevirdi. Mâiz bu sözünü dört kere söyledi. Beşinciye gelince Allah Rasûlü: Zina mı ettin? diye sordu. Mâiz: Evet, dedi. Rasûlullah: Zina nedir bilir misin? diye sordu. Mâiz: Evet, kişi­nin kansına helâl olarak yaptığını ona haram olarak yaptım, dedi. Al­lah Rasûlü: Bu sözünle ne istiyorsun? diye sordu da Mâiz: Beni temiz­lemeni istiyorum, dedi. Allah Rasûlü (s.a.): Tenasül uzvun, sürme mi­linin sürmedânlıkta, su kovasının ipinin kuyuda kaybolduğu gibi onun uzvuna girdi mi? diye sordu. Mâiz: Evet ey Allah’ın elçisi, dedi. Allah Rasûlü Mâiz’in recmedilmesini istedi ve Mâiz recmedilerek öldürüldü. Hz. Peygamber (s.a.) birinin bir diğerine: Görmez misin şu adamı ki, Al­lah onu örtüp gizlemiş fakat o kendi kendini bırakmayarak köpeğin taşlandığı gibi taşlanmış, diyen iki kişinin konuşmalarını işitti. Sonra Allah Rasûlü (s.a.) yürüyüp bir merkep cifesine rastladı. Falan ve falan nerededir? İnin ve şu merkebin cifesinden yeyin, buyurdu. O ikisi: Al­lah seni bağışlasın ey Allah’ın elçisi, bu da yenir mi? dediler. Efendimiz: Biraz önce kardeşiniz hakkında söylemiş olduğunuz onu yemekten da­ha ağırdır. Nefsim kudret elinde olan (Allah) ‘a yemîn ederim ki o, şu anda cennet nehirlerine dalmış yıkanıyor, buyurdu.

İmâm Ahmed der ki: Bize Abdüssamed’in… Câbir İbn Abdullah’dan rivayetine göre; o, şöyle anlatıyor: Biz Hz. Peygamber (s.a.) ile bera­berdik. Kokuşmuş bir cifenin kokusu yükseldi. Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurdu: Bu kokunun ne olduğunu biliyor musunuz? Bu, mü’minlerin gıybetini yapanların kokusudur. Hadîsin başka bir kanaldan rivayeti de şöyledir: Abd İbn Humeyd’in, Müsned’inde İbrahim İbn Eş’as kana­lıyla… Câbir’den rivayetine göre; o, şöyle anlatıyor: Bir seferde Hz. Pey­gamber (s.a.) ile beraberdik. Kokuşmuş bir koku yükseldi. Hz. Peygam­ber (s.a.) şöyle buyurdu: Münafıklardan bir güruh, müslümanlardan bazı kimseler hakkında gıybet ettiler.- İşte bu sebeple o koku gönde­rildi. Herhalde şöyle de demiş olmalıdır: İşte bu yüzden o koku yüksel­di.

Hadîsin başka bir kanaldan rivayeti şöyledir: Abd İbn Humeyd’­in, Müsned’inde İbrahim îbn Eş’as kanalıyla… Câbir’den rivayetine gö­re o, şöyle anlatıyor: Bir seferde Hz. Peygamber (s.a.) ile beraberdik. Pis kokulu bir rüzgâr esti. Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurdu: Muhakkak münafıklardan bir grup müslümanlardan bazı kimselerin gıybeti­ni yaptılar. İşte bu sebeple bu rüzgâr gönderildi. Herhalde şöyle de de­mişti: İşte bu sebeple bu rüzgâr esti.

«Hangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır?» âyeti hak­kında Süddî der ki: Anlatıldığına göre Selmân-ı Fârisî bir seferde Hz. Peygamber (s.a.)in ashabından iki kişi ile beraberdi. Onların hizmetini görür ve yemeklerinden yerdi. Bir gün insanlar yürüdüğünde Selmân uyuyakalmış ve onlarla beraber yürümemişti. İki arkadaşı onu arayıp bulamadılar ve kendileri çadır kurarak: Selmân —veya şu köle demiş­lerdir— pişmiş yemeğe ve kurulmuş çadıra gelmekten başka bir şey bilmiyor, dediler. Selmân geldiğinde onu kendileri için katık istemek üzere Allah Rasûlü (s.a.) ne gönderdiler. Selmân elinde bir kap olduğu halde Allah Rasûlü’nün yanına vardı: Ey Allah’ın elçisi, şayet senin ya­nında katık varsa kendilerine vermen için arkadaşlarım beni sana gön­derdiler, dedi. Allah Rasûlü: Arkadaşların katığı ne yapacaklar? Onlar katıklarını yediler, buyurdu. Selrnân dönerek o ikisine Allah Rasûlü (s.a.)nün sözlerini haber verdi. Kalkıp Allah Rasûlü (s.a.)ne geldiler ve: Hayır, seni hak ile gönderene yemîn olsun ki konakladığımızdan beri biz herhangi bir yemek yemedik, dediler. Allah Rasûlü (s.a.): Ko­nuşmalarınızla siz Selmân11 katık olarak yediniz, buyurdu. Peşinden de: «Hangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır?” âyeti nazil oldu. Onlar konuştukları sırada Selmân uyumakta idi.

Hafız Ziya el-Makdîsi «el-Muhtâra» adlı kitabında Habbân İbn Hi­lâl kanalıyla… Enes İbn Mâlik’den rivayet ediyor ki o, şöyle demiştir: Araplar yolculukta birbirlerine hizmet ederlerdi. Ebubekir ve Ömer’in yanında ikisine hizmet eden birisi vardı. Ebubekir ve Ömer uyudular, henüz kendilerine yemek hazırlanmamışken uyandılar ve: Şu adam ne kadar çok uyuyor, deyip onu uyandırdılar ve kendisine: Allah Rasûlü (s.a.)ne git ve ona: Ebubekir ve Ömer sana selâm söylüyorlar ve senden katık istiyorlar, de, dediler. Allah Rasûlü (s.a.): Şüphesiz onlar azıklan-mışlardır, buyurdu. Ebubekir ve Ömer gelerek: Ey Allah’ın elçisi, biz ne ile katıklandık? diye sordular. Allah Rasûlü: Kardeşinizin etiyle, nef­sim kudret elinde olan Allah’a yemîn ederim ki, ben onun etini sizin dişlerinizin arasında görüyorum, buyurdu. Ebubekir ve Ömer: Ey Al­lah’ın elçisi, bizim için istiğfar et, dediler de Hz. Peygamber (s.a.): Ona emredin de sizin için istiğfar etsin, buyurdu.

Hafız Ebu Ya’lâ’nın Hakem İbn Mûsâ kanalıyla… Ebu Hüreyre’den rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Kim dünyada kardeşinin etini yemişse, âhirette de onun eti kendisine yaklaştırılır ve: Nasıl ki diri iken bunu yemişsen şimdi ölü iken de ye, denilir. Yer, yü­zünü buruşturur ve bağırır. Bu gerçekten garîb bir hadistir.

Allah Teâlâ buyurur ki: (Allah’ın size emrettiği ve size yasakladığı şeylerde) Allah’tan korkun, (bu hususlarda Allah’ın hakkını göze­tin). Şüphesiz ki Allah; Tevvâb (kendisine tevbe edenlere karşı tevbe-leri çokça kabul eden)dir, Rahîm (Zâtına dönerek O’na dayananlara karşı da son derece merhamet sâhibi)dir.»

Âlimlerin hepsi şöyle diyorlar: Gıybet yapanların tevbe için ta’kîb edeceği yol; gıybetten tamamen ayrılarak terketmek ve bir daha dön­memeye azmetmektir. Kişinin geçmişte yaptıklarına pişman olması ve gıybetini yaptığı kimselerden helâllik dilemesi şart mıdır, değil midir? Bu husus ihtilaflıdır. Diğer bazıları da şöyle diyorlar: Helâllik dilemesi şart değildir. Zîrâ gıybet ettiğini kendisine bildirdiği takdirde olur ki onun yaptığını bilmemesi durumundakinden çok daha fazla eziyyete dûçâr kalabilir. O halde onun ta’kîb edeceği yol daha önce kötülemiş olduğu meclislerde ondaki güzel huyları sayıp onu övmek ve gücü yet­tiğince onun hakkında yapılacak gıybetleri önlemektir. Bu yapacağı daha önce yaptıklarına bir keffâret olur. Nitekim İmâm Ahmed der ki: Bize Ahmed İbn Haccâc’ın… Muâz İbn Enes el-Cühenî’den, onun da Hz. Peygamber (s.a.) den rivayetine göre Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş­tur: Her kim bir mü’mini kendisini ayıplayan bir münafıktan korursa, Allah Teâlâ onun için kıyamet günü etini cehennem ateşinden koru­yan bir melek gönderir. Her kim de bir mü’mini ayıplamak maksadıyla ortaya herhangi bir şey atarsa; Allah Teâlâ onu, söylemiş olduğu söz­den uzaklaşıncaya kadar cehennem köprüsünde tutuklar. Hadîsi yukar-dakine benzer şekilde olmak üzere Ebu Dâvûd da Abdullah İbn Müba­rek kanalıyla rivayet etmiştir. Yine Ebu Dâvûd der ki: Bize İshâk İbn Sabâh’m… Câbir İbn Abdullah ve Ebu Tama İbn Sehl el-Ansârî’-den rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Herhangi bir kimse bir müslümanın mahremiyetinin ayaklar altına alındığı ve ır­zına, namusuna dokunulacak şeyler söylendiği bir yerde o müslüman kişiyi yalnız bırakırsa; Allah Teâlâ da yardım istediği yerlerde onu yal­nız bırakır. Yine bir kimse, müslüman birinin ırz ve namusu hakkında konuşulan ve mahremiyeti ayaklar altına alınan bir yerde müslüman bir kişiye yardım ederse, Allah Teâlâ da Allah’ın yardımını istediği yerler­de ona yardım eder. Hadisi sadece Ebu Dâvûd rivayet etmiştir.[7]

13 — Ey insanlar; doğrusu Biz, sizi bir erkekle bir dişi­den yarattık. Ve birbirinizle tanışasınız diye sizi milletlere

ve kabilelere ayırdık. Gerçekten Allah katında en değerli­niz; O’ndan en çok korkanmızdır. Şüphesiz ki Allah, Alîm’-dir, Habîr’dir.

Bir Erkek Ve Bir Dişi

Allah Teâlâ, insanlara, kendilerini bir tek nefisten yarattığını, eşini de ondan varettiğini haber veriyor. O ikisi Hz. Adem ve Havva’dır. Son­ra onları milletlere ayırmıştır. Millet kelimesi kabileden daha geneldir. Kabileden daha aşağı mertebede; fasile, aşiret, imaret, fahiz ve başka bölünmeler vardır. Milletlerden maksadın Acem kabileleri, kabilelerden maksadın da Arap kabileleri olduğu söylenmiştir. Aynı şekilde İsrailo-ğulları boylarına da Sıbt adı verilmektedir. Ben bunlan Ebu Ömer İbn Abdülberr’in el-İnbâh isimli eseriyle, el-Kasd vel-Ümem fî-Ma’rifeti En-sâbi’1-Arab ve’1-Acem adlı kitâbdan toplayarak müstakil bir mukaddime­de hulâsa ettim. Bütün insanlar Âdem ve Havva’ya varan yaratılışlarına nisbetle şeref bakımından eşittirler. Onlar ancak dinî işlerde birbirle­rinden üstündürler ki bu da, Allah’a itaat ve Rasûlü (s.a.)ne tâbi ol­maktır. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ, gıybet ve insanlann birbirlerini hor görmelerini yasakladıktan sonra onlann beşeriyet özelliğinde bir­birlerine eşit olduklarını tenbîhle şöyle buyurur: Ey insanlar; doğrusu Biz, sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışasınız diye sizi milletlere ve kabilelere ayırdık.» Böylece aralarında tanışma meyda­na gelecek ve herkes kendi kabilesine dönecektir. Mücâhid, «Birbirinizle tanışasınız diye.» âyeti hakkında der ki: Filan oğlu filan, şu şu kabile­dendir, denildiği gibi. Süfyân es-Sevrî şöyle diyor: Himyerliler köyleri­ne, Hicaz Arapları da kabilelerine nisbet edilirdi. Ebu îsâ et-Tirmizî der ki: Bize Ahmed İbn Muhammed’in… Ebu Hüreyre’den onun da Hz. Peygamber (s.a.)den rivayetine göre Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş­tur: Soylarınızdan sıla-i Rahmde bulunacaklarınızı öğrenip tanıyın. Şüphesiz sıla-i Rahm ailede sevgi, malda çoğalma ve ömürde artma­dır. Hadîsi rivayetten sonra Tirmizî: Garîbtir, sadece bu kanaldan ri­vayetini biliyoruz, demiştir.

Allah Teâlâ: «Gerçekten Allah katında en değerliniz; O’ndan en çok korkanmızdır.» buyurur ki, sizler Allah katında soy sop ile değil, ancak takva ile birbirlerinizden üstün olursunuz. Bu hususta Allah Rasûlü (s.a.)nden birtakım hadîsler vârid olmuştur. Şöyle ki:

Buhârî —Allah ona rahmet eylesin— der ki: Bize Muhammed İbn Selâm’m… Ebu Hüreyre’den rivayetine göre o, şöyle demiştir: Allah Rasûlü (s.a.)ne : İnsanların hangisi en şereflidir? diye so­rulmuştu. En şereflileri, Allah katında en muttaki olanlarıdır,’ buyur­du. Biz sana bunu sormuyoruz, dediler. İnsanların en şereflileri İbrahîm Halîlullah’ın oğlu Allah’ın peygamberinin oğlu Allah’ın peygam­berinin oğlu Yûsuf dur, buyurdu. Sana bunu da sormadık, dediler. Arap kabilelerini mi soruyorsunuz, buyurdu. Onlar: Evet, dediler. İslâm’ı an­lamış olması şartıyla câhiliyye döneminde en hayırlılarınız İslâm’da da en hayırlılarmızdır, buyurdu. Hadîsi Buhârî birçok yerde muhtelif ka­nallardan olmak üzere Abd İbn Süleyman’dan rivayet etmiştir. Ayrıca Neseî de Tefsîr’de hadîsi Ubeydullah İbn Ömer el-Ömerî kanalıyla ri­vayet etmiştir. Müslim —Allah ona rahmet eylesin— der ki: Bize Amr en-Nâkıd’ın… Ebu Hüreyre’den rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Şüphesiz Allah sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz. Fakat O, kalblerinize ve amellerinize bakar. Hadîsi İbn Mâce, Ahmed İbn Sinan’dan, o da Kesîr İbn Hişâm’dan rivayet etmiştir. İmâm Ahmed’in Veki’ kanalıyla… Ebu Zerr’den rivayetine göre Hz. Peygam­ber (s.a.) ona şöyle buyurmuştur : Bak; şüphesiz sen takva ile üstün olman durumu hâriç kırmızı ve siyahtan daha hayırlı değilsin. Hadîsi sadece İmâm Ahmed rivayet etmiştir. Hafız Ebu Kasım et-Taberânî der ki: Bize1 Ebu Ubeyde Abdülvâris İbrahim’in… Habîb îbn Hırâş’dan ri­vayetine göre; o, Allah Rasûlü (s.a.)nü şöyle buyururken işitmiş: Müs­lümanlar kardeştir; kimsenin kimseye takvadan başka üstünlüğü yok­tur. Ebu Bekr el-Bezzâr Müsned’inde Ahmed İbn Yahya kanalıyla… Hu-zeyfe’den rivayet ediyor ki, Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: He­piniz Âdemoğullarısınız. Âdem topraktan yaratılmıştır. Sonunda öyle bir kavim gelecek ki onlar babalarıyla övünecekler veya Allah katında bir kurtçuktan daha basit ve değersiz olacaklar. Ebu Bekr el-Bezzâr ha­dîsi rivayetten sonra der ki: Hadîsin Huzeyfe’den rivayetini sadece bu kanaldan biliyoruz. İbn Ebu Hâtim’in Rebî’ İbn Süleyman kanalıyla… İbn Ömer’den rivayetine göre o, şöyle anlatıyor: Mekke’nin fethi günü Allah Rasûlü Beytullah’ı devesi Kusvâ üzerinde tavaf etti. Rükünleri elindeki asâ ile istilâm ediyordu. Mescidde devesini ıhtıracak bir yer bu­lamadı da sonunda insanlann yardımıyla indi. Devesini Batn’ul-Mesil demlen yere çıkardı ve deve orada ıhtırıldı. Sonra Allah Rasûlü (s.a.) biniti üzerinde onlara hitâb edip Allah’a hamdetti ve lâyık olduğu şekil­de O’na senada bulundu, daha sonra da şöyle buyurdu : Ey insanlar; şüphesiz Allah sizden câhiliye kibrini ve babalarıyla gururlanmayı gi­dermiştir. İnsanlar iki sınıftır: Birisi iyi, müttâkî ve Allah katında şe­reflidir. Diğeri günahkâr, bedbaht ve Allah katında değersizdir. Şüphe­siz ki Allah Teâlâ: «Ey insanlar; doğrusu Biz, sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışasınız diye sizi milletlere ve kabilelere ayır­dık. Gerçekten Allah katında en değerliniz; O’ndan en çok korkanınız-dır. Şüphesiz ki Allah; Alîm’dir, Habîr’dir.» buyuruyor. Bu sözlerinden sonra Allah Rasûlü şöyle buyurdu: Size bu sözümü söylüyor, kendim ve sizin için Allah’tan mağfiret diliyorum. Hadîsi Abd İbn Humeyd de aynı şekilde Ebu Asım Dahhâk İbn Mahled’den, o ise Mûsâ İbn Ubeyde’den rivayet etmiştir. İmâm Ahmed’in Yahya İbn İshâk kanalıyla… Ukbe İbn Âmir’den rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur : Hiç şüphesiz sizin şu soylarınız herhangi bir kimseye sövme sebebi de­ğildir. Hepiniz Âdemoğullarısınız. Birbirinize benzersiniz. Hiç kimsenin din ve takva dışında kimseye üstünlüğü yoktur. Ağzı bozuk, cimri ve ahlâksız olması kişiye yeter. Hadîsi İbn Cerîr, Yûnus kanalıyla… İbn Lehîa’dan rivayet etmiştir. İbn Cerîr’in rivayetinin lafzı şöyledir: İn­sanlar Âdem ve Havva’dandır. Birbirlerine benzerler. Kıyamet günü Al­lah sizin soylarınızı soplarınızı sormayacaktır. Şüphesiz Allah katında en şerefliniz, en muttaki olanınızdır. Hadis bu kanaldan rivayeti ile Kü-tüb-ü Sitte’de mevcûd değildir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Ahmed İbn Abdülmelik’in… Dürra Bint Ebu Leheb’den rivayetine göre; o, şöyle anlatıyor: Hz. Peygamber (s.a.) minberde iken birisi kalktı ve: Ey Allah’ın elçisi, insanların hangisi en hayırlıdır? diye sordu. Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurdu: İnsanların en hayırlısı onların en çok okuyanı, Allah’tan en’çok korkanı, iyiliği en çok emredeni, kötülükten en çok men’edeni ve en çok sıla-i rahmde bulunanıdır. İmâm Ahmed’in Hasan kanalıyla… Hz. Âişe’den rivayetine göre o, şöyle demiştir: Takva sahibi olanın dışında dünyadan hiç bir şey ve hiç kimse Allah Rasûlü (s.a.)nün hoşuna gitmiş değildir. Hadîsi sadece İmâm Ahmed —Allah ona rahmet eylesin— rivayet etmiştir.

Allah Teâlâ: «Şüphesiz ki Allah, Alîm’dir, Habîr’dir.» buyurur ki O, sizi en iyi bilendir. Sizin işlerinizden hakkıyla haberdâr olandır. Diledi­ğini hidâyete eriştirir, dilediğini sapıklıkta bırakır. Dilediğine rahmet eder, dilediğine azâb eder. Dilediğini dilediğinden üstün kılar. O bütün bunlarda Hakîm, Alîm, Habîr olandır. Nikâhta denkliğin şart koşulma-ması gerektiği görüşünde olan âlimler bu âyet-i kerîme’yi ve bu hadîs-i şerifleri delil getirirler. «Gerçekten Allah katında en değerliniz, O’ndan en çok kor kanını zdır.» âyet-i kerîme’si gereğince nikâhta, dinde denklik­ten başka bir şart koşulmaz. Diğer âlimler ise fıkıh kitablarında zikredi­len başka delillere dayanmaktadırlar. Biz bu delillerden bazılarını Ki-tâb’ül-Ahkâm’da zikrettik. Hamd ve minnet Allah’adır. TaberânÜnin Abdurrahmân’dan rivayetine göre o, Hâşimoğullarından birisinin: Ben Allah Rasûlü (s.a.)ne insanların en yakınıyım, dediğini işitmiş de şöyle demiş: Senden bir başkası ona senden daha yakın ve lâyıktır. Senin ona yakınlığın sadece onun nesebinden olman nedeniyledir.[8]

14 — Bedeviler: îmân ettik, dediler. De ki: Siz îmân et­mediniz, ama müslüman olduk, deyin. îmân henüz kalble-rinize yerleşmedi. Şayet Allah’a ve peygamberine itaat ederseniz; O, amellerinizden hiç bir şey eksiltmez. Muhak­kak ki Allah, Gâfur’dur, Rahînı’dir.

15 — Mü’minler ancak onlardır ki; Allah’a ve Rasûlü-ne îmân edip sonra şüpheye düşmemiş ve Allah yolunda mallarıyla canlarıyla cihâd etmişlerdir. İşte onlar, sâdıkla­rın kendileridir.

16 — De ki: Dininizi Allah’a mı öğretiyorsunuz? Hal­buki Allah, göklerde olanları da, yerde olanları da bilir. Allah, her şeyi bilendir.

17 — Müslüman oldukları için sana minnet ediyorlar. De ki: Müslümanlığınızla bana minnet etmeyin. Bilakis si­zi îmâna erdirdiği için Allah, size minnet eder. Şayet sâ­dıklardan iseniz.

18 — Muhakkak ki Allah, göklerin ve yerin gaybmı bi­lir Ve Allah, yaptıklarınızı görandir.

Îmân Ve İslâm

İslâm’a ilk girdiklerinde henüz îmân kalblerinde yerleşmemişken îmân makamına eriştiklerim iddia eden bedevilere red sadedinde Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: «Bedeviler: îmân ettik, dediler. De ki: Siz îmân etmediniz, ama müslüman olduk, deyin. îmân henüz kalblerinize yer­leşmedi.» Ehl-i Sünnet ve’1-Cemâat mezhebinde olduğu üzere imânın, islâm’dan daha özel olduğu bu âyet-i kerîme’den çıkarılmaktadır. Cibril hadîsi de buna delâlet eder. Cibril önce İslâm’ı, sonra îmânı, sonra da ih­sanı sormuş ve böylece umûmî olandan daha özel olana, sonra daha özel olana doğru sorusunu yükseltmiştir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Abdürrezzâk’ın… Sa’d İbn Ebu Vakkâs’-dan rivayetine göre o, şöyle anlatıyor: Allah Rasûlü (s.a.) bazı kimselere (ganimetten pay) verdi, onlardan birisine ise hiç bir şey vermedi. Sa’d: Ey Allah’ın elçisi, filana ve filana verdin, falanca mü’min olduğu halde ona hiç bir şey vermedin, demişti. Hz. Peygamber (s.a.): Yoksa o müs-lüman mıdır? buyurdu. Sa’d sözünü üç defa tekrarladı. Her seferinde Hz. Peygamber (s.a.): Yoksa müslüman mı? buyuruyordu. Daha sonra Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurdu: Ben birtakım kimselere veriyo­rum, onlardan bana daha sevimli olana vermiyorum. Yüzüstü cehenne­me kapaklanacakları korkusuyla ona bir şey vermiyorum. Buhârî ve Müslim hadîsi Sahîh’lerinde Zührî kanalıyla tahrîc etmişlerdir.

Hz. Peygamber (s.a.), mü’min ile müslümanı ayırmıştır. Bu da de­lâlet ediyor ki îmân, İslâm’dan daha özeldir. Biz bunu delilleri ile bir­likte Şerhu’l-Buhârî’nin Kitâb el-îmân bölümünün şerhinin başında anlattık. Hamd ve minnet Allah’a mahsustur. Yine bu delâlet ediyor ki o kişi münafık olmayıp müslüman idi. Çünkü Rasûlullah ona ihsanda bu­lunmayı terketmiş ve onun müslüman olduğunu belirtmiştir. Bu hadî­sin delâleti üzere bu âyet-i kerîme’de anılan bedeviler de münafık de­ğillerdi. Onlar ancak müslüman idiler, fakat îmân kalblerinde sağlam-laşmamıştı. Onlar henüz ulaşmamış oldukları daha yüce bir makamı kendileri için iddia etmişler ve bu konuda edeblendirilmişlerdir. İbn Ab-bâs, İbrahim en-Nehaî ve Katâde’nin açıklamalarının anlamı budur. İbn Cerîr de bu açıklamayı tercih ediyor. Bizim bu açıklamada bulun­mamızın sebebine gelince; Buhârî —Allah ona rahmet eylesin —âyet-i kerîme’de zikredilen bedevilerin îmân etmiş olmadıkları halde îmân iz­hâr eden münafıklar olduğu görüşündedir. Saîd İbn Cübeyr, Mücâhid ve İbn Zeyd’den rivayet edildiğine göre onlar «Ama müslüman olduk, deyin.» âyetini şöyle anlıyorlar: Fakat biz öldürülme ve esir edilme kor­kusu ile teslim olduk, deyin. Mücâhid bu âyet-i kerîme’nin Esed İbn Hu-zeyme oğulları hakkında nazil olduğunu söyler. Katâde der ki: Bu âyet-i kerîme îmân etmeleri sebebiyle Allah Rasûlü (s.a.)ne minnette bulunan bir grup hakkında nazil oldu. Henüz îmân makamını kazan­mamışken kendileri için îmân makamı iddia eden bir kavim oldukları şeklindeki birinci açıklama daha sıhhatlidir. Onlar bu konuda edeblendirilmişler ve henüz o makama ulaşmamış oldukları kendile­rine bildirilmiştir. Şayet münafık olsaydılar onlara daha sert davranılır ve Berae sûresinde münafıkların zikredildiği gibi burada da zikredilip rüsvây olunurlardı. Ancak onlan bir edeblendirme kabilinden kendilerine şöyle denilmiştir: «De ki: Siz îmân etmediniz, ama müslüman olduk, deyin. îmân henüz kalblerinize yerleşmedi. (Ve siz henüz îmânın hakî-katına ulaşmadınız.)»

Allah Teâlâ’nm: «Şayet Allah’a ve peygamberine itaat ederseniz; O, amellerinizden (ecirlerinizden) hiç bir şey eksiltmez.» kavli şu âyet-i kerîme gibidir: «Ve onların işlediklerinden hiç bir şey eksiltmedik.» (Tûr, 21). «Muhakkak ki Allah, (Zâtına tevbe ile dönenler için) Ga-fûr’dur, Rahîm’dir.»

«(Kâmil îmân sahibi) mü’minler ancak onlardır ki; Allah’a ve Ra-sûlüne îmân edip sonra şüpheye düşmemiş (sarsılmamış, hâlis tasdikten ibaret tek bir hal üzere sabit kadem olmuş) ve Allah yolunda mallarıy­la canlarıyla cihâd etmişlerdir. (Canlarını ve mallarının en değerlilerini Allah’a itaat ve Allah’ın hoşnûdluğu yolunda seve seve vermişlerdir.) İşte onlar, (bizler mü’minleriz, diye söylediklerinde bu sözlerinde) sâdık­ların kendileridir.» Yoksa bunlar kendilerinde din nâmına izhâr ettikleri kelimede» başka bir şey bulunmayan bazı bedeviler gibi değillerdir, îmâm Ahmed’in Yahya İbn Ğaylân kanalıyla… Ebu Saîd’den rivayetine göre Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: Dünyada mü’minler üç sınıf üzeredir: Allah’a ve Rasûlüne îmân etmiş, sonra şüpheye düşmemiş ve mallarıyla canlarıyla Allah yolunda cihâd etmiş olanlar. İnsanların malları ve canlarım emniyyet ettiği kimseler. Bir tamahla karşı karşı­ya kaldığı zaman onu Allah için terkedenler.

«De ki: Dininizi Allah’a mı öğretiyorsunuz? (İçlerinizde olanları Allah’a rnı haber veriyorsunuz?) Halbuki Allah, göklerde olanları da yerde olanları da bilir. (Yeryüzünde ve gökte zerre ağırlığı, ondan daha küçük ve ondan daha büyük hiç bir şey Allah’a gizli kalmaz.) Allah, her şeyi bilendir.»

«Müslüman oldukları için sana minnet ediyorlar.» âyetinde İslâm’a girdikleri, İslâm’a tâbi oldukları ve Rasûlüne yardımcı oldukları için minnette bulunan bedeviler kasdedilmektedir. Onlara reddiye olarak Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: «De ki: Müslümanlığınız için bana minnet etmeyin.» Bunun faydası yine ancak size döner. Sizin üzerinize bu hu­susta minnet Allah’ındır. «Bilakis sizi îmâna erdirdiği için Allah, size minnet eder. Şayet (bu husustaki iddianızda) sâdıklardan iseniz.» Nite­kim Hz. Peygamber (s.a.) Huneyn günü ansar’a: Ey ansâr topluluğu; sizi sapıklar olarak buldum da -Allah sizi benimle hidâyete erdirmedi mi? Sizler darmadağınık idiniz de Allah benimle sizi birleştirmedi mi? Sizler fakirler idiniz de Allah benimle sizi zenginleştirmedi mi? buyurmuştur. Bunlardan hangisini söylemişse- ansâr: Allah ve Rasûlü en çok nimet verendir, demişlerdi.

Hafız Ebu Bekr el-Bezzâr der ki: Bize îbrâhîm îbn Said el-Cevherî’nin… İbn Abbâs’tan rivayetine göre o, şöyle anlatıyor: Esed oğul­ları Allah Rasûlü (s.a.) ne geldiler ve: Ey Allah’ın elçisi, biz müslüman olduk. Araplar seninle savaşırken biz seninle savaşmadık, dediler. Allah Rasûlü (s.a.): Bunların anlayışları ne kadar kıt, şüphesiz şeytân onların dilinden konuşuyor, dedi. «Müslüman oldukları için sana minnet edi­yorlar. De ki: Müslümanlığınızla bana minnet etmeyin. Bilakis sizi îmâ­na erdirdiği için Allah, size minnet eder. Şayet sadıklardan iseniz.» âye­ti nazil oldu. Ebu Bekr el-Bezzâr hadîsi rivayetten sonra der ki: Hadi­sin sadece bu kanaldan rivayet olunduğunu biliyoruz. Ebu Avn Muham-med İbn Ubeydullah’ın Saîd îbn Cübeyr’den bu hadîsten başka bir ha­dîs rivayet ettiğini de bilmiyoruz..

Daha sonra Allah Teâlâ, bütün kâinatı bildiğini, mahlûkâtm amel­lerini gördüğünü tekrarlayarak şöyle buyuruyor: «Muhakkak ki Al­lah, göklerin ve yerin gaybını bilir. Ve Allah, yaptıklarınızı görendir.

Kuran

Hucurat Suresi

İbn Kesir Tefsiri | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.