Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 22°C
Açık
İstanbul
22°C
Açık
Paz 23°C
Pts 24°C
Sal 23°C
Çar 20°C

48 – Fetih Suresi | Tefsir’ul Munir

48 – Fetih Suresi | Tefsir’ul Munir

Fetih Suresi | Tefsir’ul Munir ( Vehbe Zuhayli )

Surenin Nüzul Sebebine Göre Siretten Parıltılar: Hudeybiye Anlaşması Ve Rıdvan Biati:

Rasulullah (s.a.) Medine-i Münevvere’de iken Mekke’ye girdiğini ve Kabe’yi tavaf ettiğini rüyasında görmüştür. Bunu ashabına haber verdiğin­de onlar buna çok sevinmişlerdi.

Hicretin altıncı senesi Zilkade ayında Rasulullah (s.a.), harp maksadı olmaksızın Kabe’yi ziyaret için yola çıktı. Beraberinde Muhacir, Ensar ve müslüman Araplardan bin beş yüz kişi bulunuyordu. Peygamberimiz (s.a.) yanında kurbanlık (hedy)[1] götürüyordu. Zulhuleyse denen mevkide umre için ihrama girdi. Mübarek hanımlarından Ümmü Seleme (r.a.) da onunla beraberdi.

Rasulullah (s.a.) ve ashabın yanında yolcu silâhı olan kınından çekil­memiş kılıçlar dışında başka bir silâh yoktu. Rasulü Ekrem (s.a.) Kureyş hakkında bilgi toplaması için bir casusunu, Huzaa kabilesine gönderdi. Mekke ile Medine arasında, Mekke’den iki konak uzakta bulunan “Usfan”a yaklaşınca Rasulü Ekrem’in (s.a.) casus olarak gönderdiği Bişr b. Süfyan el-Kabi “Ey Allah’ın Rasulü! Kureyş sizin geldiğinizi öğrenmiş! Yanlarına sütlü ve yavrusu olan develeri alarak yola çıktılar. (Uzun müddet seferde olmak için hazırlandılar.) Mekke’den çıkıp Zituva’da konakladılar. Seni Mekke’ye asla sokmayacaklarına dair yemin ediyorlar. Sana karşı koymak için değişik kabilelere mensup insanları topladılar, sana karşı savaşacak ve Mescid-i Haram’a gitmene engel olacak toplulukları bir araya getirdi­ler.” diyerek Rasulü Ekrem’e (s.a.) geldi.

Bunun üzerine Rasulullah (s.a.) asıl maksadını, yani umre yapmak dı­şında bir şey istemediğini haber vermesi için Kureyş’e Hz. Osman’ı gönder­di. Bir müddet sonra Hz. Osman’ın öldürüldüğü haberi Rasulü Ekrem’e (s.a.) ulaşınca hemen müminleri biate çağırdı.

Rıdvan ağacının altında toplanıp savaşmak ve asla kaçmamak üzere Rasulullah’a (s.a.) biat ettiler. İşte buna Bey’atü’ş-Şecera veye Bey’atü’r-Rıdvan denir. Seleme b. Ekva (r.a.) demiştir ki; biz Rasulullah’a (s.a.) kaç­mamak üzere biat ettik. Artık ya fetih veya şehadet vardı. Bu durum müş­rikleri korkuttu. Hemen anlaşma yapmak için elçi gönderdiler. Daha sonra da Rasulullah’a (s.a.) Hz. Osman hakkındaki haberin yalan olduğu ulaştı.

Allah Tealâ bu biat hakkında şu ayeti indirdi: “Andolsun ki Allah Te-alâ ağacın altında sana biat ediyorlarken müminlerden razı olmuştur.” Asıl fetih Hudeybiye anlaşması olmuştur. Rasulullah’ın (s.a.) Medine’ye dönme-sinen sonra ise Allah Tealâ Hayber’in fethini nasip etmiş, Hz. Peygamber (s.a.) burada elde edilen ganimetleri sadece Hudeybiye de bulunanlara tak­sim etmiştir. Said b. Müseyyeb’in ifadesine göre Hudeybiye’de bulunanlar üç yüzü süvari olmak üzere bin beş yüz kişi idi. Meşhur olan görüşe göre ise onların sayısı bin dört yüz idi.

Kureyş durumu öğrenince Süheyl b. Amr’ı anlaşma yapması için gön­derdi. Rasulullah (s.a.) Süheyl’in geldiğini görünce “Bu adamı gönderdikle­rine göre Kureyş kabilesi anlaşma yapmak istemektedir.” buyurdu. Sonra “Sizinle bizim aramızda bir anlaşma metni yaz.” dedi ve hemen Ali b. Ebi Talib’i kâtip olarak çağırdı. Süheyl’in anlaşma metnine “Bismillahirrahma-nirrahim” yazılmasını kabul etmeyip onun yerine “Bismikellahümme” yaz­masını istedi ve imza yerinde Hz. Muhammed’in (s.a.) peygamberlikle tav­sif edilmesini (Muhammedün Rasulullah: Allah’ın peygamberi Muham-med, yazılmasını) reddedip yerine “Muhammed b. Abdillah: Abdullah’ın oğlu Muhammed” yazdırdı ve ancak bundan sonra anlaşmanın diğer mad­deleri üzerinde fikir birliğine varıldı.

Hudeybiye anlaşması şu şartlar kabul edilerek imzalanmıştır:

Taraflar on yıl boyunca birbirleriyle savaşmayacak, bu süre zarfında savaş ve saldırı olmadan insanlar güven içinde bulunacaklardı. Şu kadar var ki Kureyş’ten bir şahıs velisinin izni olmaksızın Muhammed’e (s.a.) ge­lirse onlara geri verilecek, Muhammed’in (s.a.) ashabından biri Kureyş’e gelecek olursa geri verilmeyecektir. Kim Muhammed (s.a.) tarafında anlaş­maya girmek ister onunla ahit yaparsa onun tarafında anlaşmaya girmiş olur. Kim de Kureyş’le anlaşma yapar ve onun tarafında anlaşmaya girmek isterse bunu yapar.

Bunun üzerine Huzaa kabilesi hemen Hz.Muhammed (s.a.) tarafında anlaşmaya girdi ve Rasulullah ile anlaşma yaptı, Bekir oğulları kabilesi de Kureyş kabilesinin emanına girerek onların tarafında anlaşmaya dahil oldu.

Müslümanlar anlaşmanın yapıldığı sene Mekke’ye girmeden geri dö­necek, ertesi yıl Kureyş Mekke’den çıkacak ve müslümanlar üç gün Mek­ke’de kalacaklar, ibadetlerini yerine getireceklerdi. Yanlarında sadece yol­cu silahı olan kınından çekilmemiş silahlar bulunabilecekti.

Ömer (r.a.) gibi müslümanlarm büyüklerinden bazıları eşit şartları ta­şımadığı ve müslümanlara zarar verdiği için bu anlaşmaya itiraz etmişler­di. Ancak gerçekte bu anlaşma büyük bir fetihti. Zira Kureyş bu anlaşma ile müslümanlarm varlığını kabul etmiş, kendilerini sürekli meşgul eden ve zayıflatan harplerden müslümanları kurtaran sükûnet ortamı sağlan­mış, müslümanlar emniyet ve güven ortamında İslâm davetini yerine geti­rebilmişlerdir. Bu sayede Arapların çoğu İslâm’a girmişlerdir.

Bundan dolayıdır ki bu olayın kendisi apaçık bir fetihtir veya Mekke fethi için ilk adımdır. Zühri demiştir ki: Hudeybiye’den önce ondan daha büyük bir fetih gerçekleşmemiştir. Anlaşma yapıldığı esnada müslümanla­rm sayısı bin beşyüz veya bin dört yüz civarındaydı. İki sene sonra Mek­ke’nin fethedildiği sene müslümanlar on bin kişi oldular. Onların içinde Halid b. Velid ve Amr b. Ass da vardı. İbni Mesud, Cabir ve Berea (r.a.) de­mişlerdir ki: “Siz Mekke’nin fethini fetih olarak kabul ediyorsunuz. Halbu­ki biz Hudeybiye anlaşmasını fetih sayıyoruz.”

Rasulullah (s.a.) Kabe’ye gidemeyip geri döndüğü için kurbanını kes­tikten ve oradan ayrıldıktan sonra Mekke ile Medine arasında yoldayken gece bu sure nazil olmuştur.

Ebu Davud, Ahmed, Nesai ve İbni Cerir Abdullah b. Mesud (r.a.)’un şöyle dediğini rivayet etmişlerdir:

“Hudeybiye’den Medine’ye yöneldiğimizde gece yarısı uyumak ve isti­rahat etmek için bir yerde konakladık[2] ve bir müddet sonra uyuduk. Gü­neş iyice doğmadan uyanamadık. Biz uyandığımızda Rasulullah (s.a.) halâ uyuyordu. “Onu uyandırın” dedik. Rasulullah (s.a.) uyandı ve “Yapmanız gerekeni yapın. Uyuyan veya unutan kimse işte böyle yapar, yani namazı kaza eder.” buyurdu. İbni Mesud demiştir ki: Rasulullah’ın (s.a.) devesini kaybettiğimiz için onu aramaya çıktık, deveyi yuları bir ağaca dolaşmış bir halde bulduk. Onu Rasulullah’a (s.a.) getirdim, Rasulullah (s.a.) deveye bindi. Biz böyle yürürken birden O’na vahiy geldi.

İbni Mesud demiştir ki: Rasulullah (s.a.) vahiy geldiğinde dayanılmaz derecede sıkıntı ve zahmet çekerdi. Bu seferde bu sıkıntıdan kurtulunca “Muhakkak ki biz sana apaçık bir fetih ihsan ettik” ayetinin nazil olduğunu haber verdi. [3]

Hudeybiye Antlaşmasının Rasulullah’a Sağladığı Kazanımlar:

1, 2, 3- Biz sana apaçık bir fetih ih­san ettik. Bu, Allah Tealâ’nın senin geçmiş ve gelecek günahlarını ba­ğışlaması, sana olan nimetini ta­mamlaması, seni dosduğru yola iletmesi ve sana hiç kimsenin karşı koyamayacağı bir zaferle yardım etmesi içindir.

Açıklaması:

“Doğrusu biz sana apaçık bir fetih ihsan ettik.” Ey peygamber doğrusu biz sana asla şüphe olmayacak şekilde açık bir fetih nasip ettik. Bu da ya Mekke fethinin ve imanın yayılmasının sebebi olan Hudeybiye antlaşması­dır, yahut da bizzat Mekke’nin fethidir. Allah Tealâ daha gerçekleşmeden onu vaadetmiş, bu vaad kesinlikle tahakkuk edeceği için de onu geçmiş za­man (mazi) sigasıyla zikretmiştir. Kelime ve ibareler bahsinde açıklandığı gibi bu fetih, Rasulullah (s.a.) ve müminler için Allah’ın büyük bir müjdesi olmuştur.

“Allah’ın senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlaması için” yani ilâhî mağfirete nail olman ile birlikte fetih hakkındaki nimetin tamamlanması doğru yola iletilme ve karşı konulamaz zaferin sana bahsedilmesi için; işte bütün bunlar sebebiyle iki dünya izzeti ve dünya ahiret mutluluğu gerçek­leşir. Mağfiret, peygamberlikten önce senden sadır olan kusurlar ile daha sonra sahip olduğun yüce makama göre daha doğru, daha güzel olanın eksi­ği kabul edilen ufak hataların hepsine şamildir. Halbuki peygamber iken iş­lediği hatalar başkalarına nispetle hata sayılmaz. Bunlar, iyilerin hasenatı­nın Allah’a yakın olanlar (mukarrabîn) için kusur olması kabilindendir. Bu­rada Rasulullah için büyük bir yüceltme sözkonusudur. Hiç kimseyle ortak olmadığı en önemli özelliklerinden biri de işte bu özelliğidir.

Bir grup muhaddis (Ahmed ve Ebu Davud dışındaki kütüb-i sitte mü­ellifleri) Muğire b. Şebe’nin şöyle söylediğini rivayet etmişlerdir: Nebi (s.a.) ayakları şişinceye kadar namaz kılardı. Ona “Senin geçmiş ve gelecek günahların affedilmedi mi? ” denilince Allah’a şükreden bir kul da olmaya­yım mı?” buyurdu.

Ahmed ve Müslüm Aişe (r.a.)’nin şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: Rasulullah (s.a.) namaz kılar ve ayakları yarılmcaya kadar da kıyamda ka­lırdı. Hz. Aişe ona: “Ey Allah’ın Rasulü! Allah Tealâ senin geçmiş ve gele­cek günahlarını bağışlamışken böyle mi yapıyorsun?” Bunun üzerine Rasu­lullah (s.a.) “Ya Aişe! Şükreden bir kul olmayayım mı?” buyurdular.

“Sana olan nimetini tamamlaması, seni dosdoğru yola ulaştırması ve sana, karşı konulmaz bir zaferle yardım etmesi için.” Yani dini hakim kıl­mak, İslâmı yaymak, doğudaki ve batıdaki ülkelerin fethedilmesi, senin şan ve şerefinin yüceltilmesi, sana en büyük dini vererek Allah’ın seni dosdoğru yola iletmesi, ruhunu kabzedinceye kadar seni hidayet üzere sabit kılması, karşı konulmaz kendinden sonra zillet gelmez bir galibiyet ve zaferle düş­manlarına karşı yardım etmesi için sana apaçık bir fetih verdik. [4]

Hudeybiye Antlaşmasının Müminler, Münafıklar Ve Müşrikler Hakkındaki Neticeleri:

4- İmanlarını bir kat daha artırma­ları için müminlerin kalplerine gü­ven ve huzuru indiren O’dur. Gök­lerin ve yerin orduları Allah’ındır. Allah her şeyi hakkıyla bilendir, ye­gâne hüküm ve hikmet sahibidir.

5- (İşte bütün bu lütuflar) mümin erkeklerle mümin kadınları içinde ebedî kalacakları, zemininden ır­maklar akan cennetlere sokmak ve onların kötülüklerini örtmek için­dir. Bu, Allah katında büyük bir kurtuluş olmuştur.

6- (Ayrıca bunlar) Allah hakkında kötü zanda bulunan münafık erkek ve münafık kadınlarla müşrik er­kek ve müşrik kadınlara azap et­mek içindir. Kötülük çemberi onla­rın kendi başlarını çevrelesin. Al­lah onlara gazap etmiş, onları lânetlemiş ve cehennemi onlar için

hazırlamıştır. Ne kötü bir yerdir orası!

7- Göklerin ve yerin bütün orduları Allah’ındır. Allah izzet ve hikmet sahibidir.

Açıklaması:

“İmanlarını bir kat daha artırmaları için müminlerin kalplerine gü­ven ve huzuru indiren O’dur.” Yani müminlerin kalplerinde sükûnet, huzur ve sebatı yaratan, meydana getiren bizzat Allah Tealâ’dır. Burada kastedi­len müminler, Hudeybiye günü Allah ve Rasulü Ekrem (s.a.)’e icabet edip Allah’ın hükmüne boyun eğen ve kaçmadan samimiyetle cihad için hazırla­nan sahabe-i kiramdır. Sıkıntı ve belâ anında gönülleri huzursuz olmasın ve imanları artsın diye onların kalplerine huzur ve sebat indirilmiştir. Gü­nümüzde buna askerlerin moralini yükseltme denilmektedir.

Buhari ve diğer imamlar imanın artması ve üstünlüğüne bu ayeti delil göstermişlerdir. Burada imanın artmasının Allah’a imandan sonra dinin hükümlerine şeklinde yorumlaması da doğrudur. İbni Abbas demiştir ki: Rasulü Ekrem (s.a.) ilk olarak tevhidi getirmiştir. İnsanlar sadece Allah’a iman edince de sırasıyla namaz, zekat, cihad ve hac vazifelerini indirmiştir.

Devamındaki ayette Allah Tealâ “Göklerin ve yerin orduları Allah’ın­dır.” buyurarak dilemesi halinde kâfirlerden intikam alabileceğini ifade et­miştir. Allah Tealâ kesinlikle meleklerden, insanlardan, cinlerden, şeytan­lardan, zelzeleler, volkanlar, kasırgalar, denizler ve nehirler gibi yeryüzün­de ve gökyüzünde bulunan kevnî kuvvetlerden oluşan ordusunu nasıl ister­se o şekilde idare eder. Dağlan ve ülkeleri yerle bir etmesi için tek bir me­lek göndermesi kâfidir. Fakat O, derin ve geniş bir hikmet ve yüce bir mas­lahat gereği kullara, cihad ve savaş yapma vazifesini yüklemiştir. Bunun için Allah Tealâ “Allah aziz ve hakimdir” buyurmuştur. Yani ezelden ebede mahlukâtın yararına olanı çok iyi bilen ve yaratmasında, takdir ve tedbir etmesinde çok hikmetli olandır. İşte bu hal, iman ile dolan Ebu Bekir’in ko­numuyla tam bir uyum içindedir. Ömer b. Hattab ise: “Biz hak üzere, onlar da batıl üzere değil mi? O zaman niçin böyle bir antlaşmayı kabul ediyo­ruz? diyerek antlaşmanın şartlanndaki zahirî dengesizliği sorgulamakta­dır. Ancak bu olayla onun imanı sarsılmamıştır. Aksine bu hareketi onun sahip olduğu imanın kuvvetine ve yaptığı değerlendirmede müslümanların yararı yönünde çok istekli olduğuna delâlet etmektedir. Zaten bir müddet sonra Allah Tealâ onu ve onun gibi olanların kalplerine huzur ve güven duygusunu indirmiş, Rasulullah’ın (s.a.) sahip olduğu görüşe onun gönlünü açmış ve ilerleyen günler de bu görüşün doğruluğunu ortaya koymuştur.

Allah Tealâ daha sonra “(Bütün bu lütuflar) mümin erkek ve mümin kadınları altlarından ırmaklar akan ve içinde ebedî kalacakları cennete sokmak ve onların yaptığı kötülükleri örtmek içindir. İşte bunlar Allah ka­tında büyük bir kurtuluştur.” buyurmak suretiyle iman sahibi kimselere vaadettiği nimetleri zikretmiştir. Müminleri cennete sokmak ve mümin ol­mayanlara azap etmek için Allah dilediği kimseleri ordularıyla imtihan eder. Veya şöyle denebilir: Mümin erkek ve mümin kadınların altından irmaklar akan ve içinde ebedi olarak kalacakları cennetlere sokması, onların günahlarını ortaya çıkarmayıp bu kusurlarından dolayı onlara azap etme­mesi, aksine affetmesi, onları örtüp merhamet etmesi neticesinde kendisi­ne bağlansın diye biz fetih ihsan ettik veya Allah Tealâ huzur ve güveni bu yüzden müminlerin kalplerine indirdi. İşte onların cennete sokulması ve günahlarının örtülmesi vaadi Allah katında büyük bir başarı, her türlü gam ve kederden kurtuluş ve her türlü isteği elde etmektir. Bu “Kim cehen­nemden uzaklaştırılır ve cennete sokulur ise kurtulmuştur.” (Ali İmran, 3/185) ayetindeki gibidir.

“Vav” harfi tertip (sıra) gerektirmediği ve cennete girmek asıl, günah­ların örtülmesi ise bu asla tabi olduğu için, günahların affedilmesi cennete girmeden önce olmasına rağmen ayette ondan sonra zikredilmiştir.

Cabir’den (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasulü Ekrem (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Ağacın altında bana biat etmiş olan kimse cehenneme girmez.”

Ayetlerin çoğunda kadınlara da şamil olmak üzere erkeklere hitap edilmişken, cihad mükellefiyeti olmadığı için onların cennete giremeyeceği zannedilmesin diye Allah Tealâ burada mümin kadınları da nassda zikret­miştir. Aynı şekilde mümin kadınların erkeklerle müşterek olmalarına rağ­men vaadedilen mükâfatın erkeklere has olduğu zannedilmesi mümkün olan her yerde Allah kadınları da erkeklerle birlikte zikretmiştir.[5]

“Allah hakkında kötü zanda bulunan münafık erkek ve kadınlarla müşrik erkek ve kadınlara azap etmesi içindir.” Yani bizzat müşahede ettik­leri İslâm’ın yayılması, müslümanların zafere ulaşmaları ve İslâm düş­manlarının kahru perişan edilmesinin onlara verdiği hüzün; dünyada ma­ruz kaldıkları öldürülme, perişanlık ve esaret ile, ahirette ise cehennem ile Allah’ın münafık ve müşriklere azap etmesi içindir.

Zira onlar Allah Tealâ ve onun verdiği hüküm hakkında kötü niyet beslemektedir. Rasulü Ekrem (s.a.) ve ashabının mağlup ve perişan olacak­larını, küfrün İslâm’a galip geleceğini zannetmektedirler. Nitekim Allah Tealâ bunu diğer bir ayette şöyle anlatmaktadır: “Aksine siz peygamberin ve müminlerin ailelerine asla dönemeyeceğini zannetmiştiniz.” (Fetih, 31/12). Münafıklar daha zararlı ve daha tehlikeli olduğu için ayette müş­riklerden önce zikredilmiştir.

“Kötülük çemberi onların başlarını çevrelesin. Onlara Allah gazap et­miş, onları lanetlemiş ve onlar için cehennemi hazırlamıştır. Ne kötü bir yerdir orası!” Yani müminler hakkında onların zannettiği musibetler onla­rın etrafında dönmektedir. O çemberin dışına çıkamazlar. Öldürülme, esa­ret ve musibetler onların başına gelecektir. Allah onlara kızmış ve onlar için gidecekleri cehennemi hazırlamıştır. Dönülecek ve konaklayacak ne kötü yerdir orası. İşte bu şekildeki bir ceza ile onların dünya ve ahiretteki hallerini birlikte ortaya koymuş oldu.

Sonra Allah Tealâ kâfir ve münafıklardan oluşan İslâm düşmanların­dan intikam almaya kadir olduğunu vurgulayarak “Göklerin ve yerin ordu­ları Allah’ındır. Allah azizdir ve hakimdir.” buyurmaktadır. Yani Allah’ın göklerde ve yerde melekler, insanlar, şeytanlar ve düşmanları kahretmek güç ve kuvvetine sahip başka varlıklardan oluşmuş öyle orduları vardır ki herhangi bir şekilde sınırlandırılamazlar. Allah Tealâ ezelden ebede mağ­lup edilemeyen kuvvete sahiptir, azabı geri çevrilemez. O yaratmasında ve mahlûkatı için yaptığı tedbir ve düzenlemede çok hikmet sahibidir.

Bu ayetin iki defa tekrar edilmesinin faydası, Allah’ın rahmet orduları ve azap ordularının bulunduğunu beyan etmektir. Allah Tealâ “O müminle­re karşı çok merhametlidir.” buyurarak bu orduları, önce müminlere çok merhametli olduğunu beyan etmek için; ikinci defa ise kâfirlere azap indi­rilmesini açıklamak için zikretmiştir. Rahmet indirmeye uygun olsun diye önce “Allah çok iyi bilen ve çok hikmet sahibi olandır.” ifadesini kullanmış­tır. Azabın şiddetine işaret etmek için de “Allah izzet ve hikmet sahibidir.” tabirini kullanmıştır. Azap ve tehditle münasip olması için “izzet” kelimesi­ni; mahlûkatın işlerini tam olarak düzenleyip idare etmesi ve rahmetin da­ğıtılması ile uyumlu olması için de “ilim” kelimesini zikretmiştir. Huzur ve güvenin verilmesi, imanın artması ve fethin bu neticeye bağlanması, bütün bunlar Allah’ın ezelî ilminde sabittir ve hikmetiyle de ahenk içindedir. Al­lah Tela göklerin ve yerin ordularını müminlerin cennete sokulmasından önce zikretmiştir. Çünkü Allah Tealâ rahmet ordularını indirir, bu sayede müminler ikram ve saygı görerek cennete sokulur. Sonra da “Bu Allah ka­tında büyük bir kurtuluştur.” sözüyle kurbiyet ve Allah’a yakınlık onların olur. Kâfirlere azap edilmesi ve cehennemin hazırlanmasından sonra ordu­lardan bahsedilmesi, öncelikli olarak Allah’ın kâfirlere gazap ettiğini ve onları rahmetinden uzaklaştırıp kovduğunu göstermek içindir. Allah Tealâ kendi ordularından azap meleklerini onlara musallat edecektir.

Rivayet olduğuna göre Hudeybiye antlaşması yapıldığı zaman İbni Ubeyy demiştir ki: “Muhammed (s.a.) Mekkelilerle antlaşma yaptığında veya Mekke’yi fethettiğinde hiç düşmanı kalmayacak mı zannediyor? Rum ve İran nerede?” Bunun üzerine Allah Tealâ göklerin ve yerin ordularının Rumlar ve İranlılardan daha fazla olduğunu beyan etmiştir. [6]

Peygamberin (S.A.) Vazifeleri, Peygamber Olarak Gönderilmesinin Yararı Ve Hudeybiye’de Yapılan Biatin Manası:

8- Şüphesiz seni biz şahit, müjdele-yici ve uyarıcı olarak gönderdik.

9- (Muhammed’i (s.a.) size gönderi­şimiz) Allah’a ve Rasulüne iman et­meniz, O’na ve Rasulüne yardım et­meniz, O’nu yüceltmeniz ve sabah akşam O’nu teşbih etmeniz içindir.

10- Gerçek olan şudur ki sana biat edenler aslında Allah’a biat etmiş­lerdir. Allah’ın (yardım ve kudret) eli onların elleri üzerindedir. Kim ahdini bozarsa kendi aleyhine boz­muş olur. Kim de Allah’a verdiği ah­de vefa gösterirse Allah ona büyük bir mükâfat verecektir.

Açıklaması:

“Şüphesiz seni biz şahit, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik.” Yani ey Muhammedi Biz seni peygamberlik vazifesini tebliğ ettiğine dair bütün insanlara ve ümmetine tanıklık etmen için şahit, itaatkâr müminlere cen­neti müjdeleyici ve isyankâr kâfirleri cehennem ateşiyle korkutan bir uya­rıcı olarak gönderdik.

Seni gönderişimiz “Allah’a ve Rasulüne iman etmeniz, O’nun dinine ve peygamberine yardım etmeniz O’nu yüceltmeniz ve sabah akşam O’nu teş­bih etmeniz içindir.” Yani biz seni Allah’a ve Rasulüne (s.a.) iman etmeniz, Rasulü Ekrem (s.a.)’e tazim gösterip şirk, çocuk ve zevce sahibi olmak ve yaradılmışlara banzemek gibi O’nun için uygun olmayan sıfatlardan Allah Tealâ’yı sürekli olarak tenzih etmeniz için gönderdik. Ayette geçen “sabah akşam” dan ya “davamlı olarak” veya “günün başında ve sonunda” manala­rı kastedilmiş olabilir. İbni Abbas’a göre burada sabah, öğle ve ikindi namazlan kastedilmiştir. Ayrıca Allah’a yardım etmekten maksat da O’nun dinine ve peygamberine yardım etmektir.

Zemahşeri demiştir ki: Birinci fiil dışında diğer üç fiildeki zamirler Al­lah’a racidir. Bu zamirlerin farklı yerleri gösterdiğini söyleyen kimse doğ­ruluk ihtimali uzak bir görüş ileri sürmüş olur.

Hz. Muhammed (s.a.)’in peygamber olduğunu beyan ettikten sonra ona biat edenlerin aslında kendisine biat ettiklerini beyan etmek ve onları yüceltmek için Allah Tealâ şöyle buyurmaktadır:

“Gerçek olan şudur ki sana biat edenler aslında Allah’a biat etmişler­dir. Allah’ın (kudret ve yardım) eli onların elleri üzerindedir.” Ey peygam­ber Hudeybiye’de ağacın altında Kureyş ile savaşmak üzere (Beyatü’r-Rı-van’da) sana biat edenler aslında Allah’a biat etmişler, yani emirlerini yeri­ne getirmek hususunda ona ahit vermişler ve ona itaat etmişlerdir. Zira onlar canlarını cennet karşılığı Allah’a satmışlardır. Ayrıca Rasulü Ek­rem’e (s.a.) itaat, gerçekte Allah Tealâ’ya itaattir.

“Allah’ın eli onların elleri üzerindedir.” sözüyle de bu manayı tekit et­miştir. Allah Rasulü (s.a.) ile antlaşma yapmakla Allah Tealâ ile antlaşma yapmak eşittir. Hem, biatleşme esnasında Allah onlar ile beraberdir, sözle­rini duyar, bulundukları yeri görür kalplerinde ve dış görünüşlerinde olanı bilir. Allah, Rasulü (s.a.) vasıtasıyla biate iştirak eder. Bunun bir benzeri de şu ayeti kerimedir: “Tevratta, İndide ve Kur’an da kendi üzerine vaade-dilmiş bir borç olmak üzere Allah yolunda savaşıp öldürdükleri ve öldürül­dükleri için Allah Tealâ müminlerden canlarını ve mallarını satın almıştır. Allah ‘tan daha çok verdiği sözü tutan kim vardır! O halde onunla yapmış olduğunuz bu alış verişinizden dolayı sevinin. İşte bu gerçekten büyük bir kazançtır.” (Tevbe, 9/111).

Ayrıca Allah’ın onlara ihsan ettiği hidayet nimeti biat çağrısına olum­lu cevap vermenin üstündedir. Nitekim bu, Allah Tealâ’nın şu sözünde ifa­de edilmiştir: “(Ey Muhammed!) Onlar İslâm ‘a girdikleri için seni minnet altında bırakmak istiyorlar. De ki: Müslümanlığınızı benim başıma kakma­yın. Aksine imana ilettiği için Allah sizi minnet altında bırakmaktadır.” (Hucurat, 17/49).

Kısaca, “Allah’ın eli onların elleri üzerindedir.” sözü, daha önce geçen Rasulü Ekrem’e (s.a.) biat etmenin, Allah’a biat etme olduğu ifadesini teyid eden yeni bir cümledir.

“Kim anlaşmayı bozarsa kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah’a verdiği ahde vefa gösterirse Allah ona büyük bir mükâfat verecektir.” Allah ile biat yapmaktan şu netice ortaya çıkar: Kim Nebi (s.a.) ile yaptığı anlaş­mayı bozarsa bunun günahı ve zararı bizzat anlaşmayı bozan kişiyedir, on­dan başkasına sirayet etmez.

Kim verdiği ahde vefa gösterir, sebat edip Rasulü Ekrem’e (s.a.) biat esnasında verdiği sözü yerine getirirse “Andolsun ki Allah ağacın altında sana biat ediyorlarken müminlerden razı olmuştur. Onların kalplerindeki (tedirginlik ve huzursuzluğu) bildiği için üzerlerine huzur ve güven indir­miş ve onları pek yakın bir fetihle mükafatlandırmıştır.” (Fetih, 48/18).

Daha önce geçtiği gibi Hudeybiye’de Semure ağacının altında yapılan Bey’atü’r-Rıdvan’dır. En doğru görüşe göre o gün Rasulullah’a (s.a.) biat eden Ashab-ı Kiram’ın sayısı bin dört yüzdür. Bin üç yüz ve bin beş yüz ol­duğu da söylenmiştir. [7]

Hudeybiye’ye Katılmayanların Durumu:

11- Geri kalan bedeviler sana diye­cekler ki: Bizi mallarımız ve ailele­rimiz alıkoydu. Bu sebeple bizim için Allah’tan af dile. Onlar dilleriy­le kalplerinde olmayan şeyi söyle­mektedirler. De ki: Allah size bir zarar gelmesini dilerse veya bir fayda elde etmenizi isterse O’na karşı kimin bir şeye gücü yetebilir! Hayır, Allah sizin yaptıklarınızdan

12- Aslında siz Peygamber’in ve mü- minlerin ailelerine bir daha döne- meyeceğini zannetmiştiniz ve bu düşünce kalplerinize çok cazip gelmisti. Kötü bir zanda bulundunuz ve helâk olmayı haketmiş bir toplu- luk oldunuz.

13-Kim Allah’a ve Rasulüne iman etmezse gerçekten biz kâfirler için alevli bir ateş hazırladık.

  1. Göklerin ve yerin hükümranlığı de azap eder. Allah çok ba edendir.

15- Siz ganimetleri almaya giderken duunun üzerine onlar şöyle diyeçeklerdir: Aslında siz bizi kıskam- yorsunuz. Aksine onların anlayışı Seferden geri kalmış bedevilere

16- Seferden geri kalmış bedevilere de ki: Siz pek yakında çok kuvvetli

bir kavme karşı müslüman oluncaya kadar onlarla savaşmaya çağırılacaksınız. Eğer itaat ederseniz Allah size güzel bir mükâfat verecektir. Eğer önceden yüz çevirdiğiniz gibi yine yüz çe­virecek olursanız size acı bir şekilde azap edecektir.

17- (Savaşa katılmamaları yüzünden) köre günah yoktur, topala bir günah yoktur, hastaya da bir günah yoktur. Kim Allah’a ve peygamberine itaat eder­se Allah onu zemininden ırmaklar akan cennetlere sokar kim de yüz çevirirse ona çok acı bir şekilde azap eder.

Açıklaması:

“Sefere çıkmayıp geri kalan bedeviler sana diyecekler ki: Bizi malları­mız ve ailelerimiz (bundan) alıkoydu. Bu sebeple bizim için Allah’tan af dile.” Allah Tealâ Rasulü Ekrem’e (s.a.), Hudeybiye yılında umre yapmak ga­yesiyle Mekke’ye yola çıktığı zaman ailelerinin yanında kalmayı ve onlarla meşgul olmayı tercih edip kendisi ile yola çıkmayanların ileri sürdükleri mazeretlerini haber vermiştir. Bu sefere çıkmayan bedevi kabileleri Medi­ne’nin çevresinde yaşayan Eşlem, Cuheyne, Müzeyne, Gıfar, Esca ve ed-Dil kabileleridir. Rasulü Ekrem (s.a.) ile beraber bulunmaktan geri bırakıldık­ları için Allah Tealâ bu kimseler hakkında “Muhallefûn” ifadesini kullan­mıştır. Zira muhallef terkedilmiş, geride bırakılmış manasına gelmektedir.

Kur’an’ın gaybtan verdiği bu haber vakıaya uygun olduğu için bu ayet Kur’an’ın mucize olduğunu ispat etmektedir.

Mallarıyla ve aileleriyle meşgul olmayı mazeret olarak ileri sürmüşler, isyan ve emre muhalefet sebebiyle işledikleri ettikleri günahlarından değil de sırf bu meşguliyet sebebiyle sefere katılmamaktan meydana gelen gü­nahlarını Allah’ın bağışlaması için Rasulü Ekrem’den (s.a.) kendileri için istiğfar etmesini istemişlerdir. Zaten bu telepleri sadece laftan ibarettir. Gerçekten inandıkları için değil de aksine takıyye ve yapmacık bir tavır olarak böyle davranmaktadırlar. Bu yüzden Allah Tealâ “Onlar dilleriyle kalplerinde olmayan şeyi söylemektedirler.” sözüyle onları reddetmiş ve ya­lanlamıştır. Bu sözün manası şudur: Onların ileri sürdüğü mazeretleri doğ­ru değildir. Bunu dilleriyle söyleyerek yapmacık bir tavır ortaya koymakta­dırlar. Kalplerinin derinliklerinde ise Hz. Muhammed (s.a.)’in ve ashabın hezimete uğrayacağına inanmakta, Kureyş, Sakif, Kinane ve Mekke yakın­larındaki Ehabiş kabileleri ile savaşmaktan korkmaktadırlar. Allah Te-alâ’nın “Aslında siz Peygamber’in ve müminlerin ailelerine bir daha dön­meyeceğini zannetmiştiniz.” sözü bunun delilidir.

“(Habibim) de ki: Allah size bir zarar gelmesini dilerse veya bir fayda elde etmenizi isterse O’na karşı kimin bir şeye gücü yetebilir. Hayır Allah si­zin yaptıklarınızdan haberdardır.” Yani ey Peygamber! Onlara de ki: Al­lah’ın sizin hakkınızda istediği hayır veya şerrin size gelmesine kim engel olabilir? Münafıklık yapsanız da, yapmacık davransanız da Allah’ın sizin hakkınızda dilediği şeyi geri çevirmeye hiç kimse muktedir olamaz. Bu, is­ter malların zayi ve ailenin helak olması gibi bir zararın indirilmesi, ister­se zafer ve ganimet gibi bir faydanın gerçekleştirilmesi olsun farketmez.

Aksine sefere katılmamanız sizin ileri sürdüğünüz mazeretlerden do­layı değildir. Allah Tealâ yaptığınız işlerin tamamından haberdar olduğu için bu seferden geri kalmanızın sebebini de çok iyi bilmektedir. Mal ve ai­leler ile meşgul olduğunuz için değil de siz asıl şüphe, münafıklık, adilik, kötü inanç, Kureyş ve yandaşlarından korkmanız ve Allah’a güvenmeme­nizden doğan kötü düşünceleriniz yüzünden bu sefere çıkmadınız.

Allah Tealâ “Aslında siz Peygamber’in ve müminlerin bir daha ailele­rine dönmeyeceğini zannetmiştiniz. Bu düşünce kalplerinize çok da cazip gelmişti. Kötü bir zanda bulundunuz ve helak olmayı haketmiş bir topluluk oldunuz.” buyurarak bunların çirkinlik ve kötülüklerini ortaya koymuştur. Mana şudur: Sizin bu sefere katılmayıp geride kalmanız ne mazereti olan bir kişinin fiiline ne de isyankâr bir şahsın yaptığına benzer. Aksine müna­fıklığınız sizi geri bırakmıştır. Siz düşmanın müminleri öldürüp kesin ola­rak yok edeceğine, dolayısıyla onlardan hiçbirinin ailelerine asla dönmeye­ceğine inanmıştınız. Şeytan da bu düşünceyi kalplerinizde süsleyip cazip hale getirince hemen onu kabul ettiniz. Allah’ın peygamberine yardım et­meyeceğini düşündünüz. Böylece Allah nezdinde helak olmuş bir kavim ol­dunuz. Bu yaptığınız yüzünden hiçbir hayra lâyık olmadığınız gibi şiddetli azabı da hakettiniz.

Sonra Allah Tealâ “Kim Allah’a ve Rasulüne iman etmezse gerçekten de biz kâfirler için alevli bir ateş hazırladık.” buyurarak kâfirlere verilecek cezayı haber vermiştir. Yani kim sefere katılmayıp Medine’de kalan bu be­deviler gibi Allah’ı ve Rasulünü (s.a.) gönülden tasdik etmez ve hem dışa akseden davranışlarında hem de gönlünde sırf Allah rızasını umarak amel etmezse, bunun cezası olarak Allah onlar için çok şiddetli bir ateş hazırla­mıştır.

Daha sonra Allah Tealâ “Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır. Dilediğini bağışlar, dilediğine de azap eder. Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.” buyurarak her şeyi şamil olan kudretinin sahasını be­yan etmiştir. Ayetin manası şöyledir: Göklerin ve yerin ahalisi hakkında mutlak olarak tasarruf etme yetkisi sadece Allah’a aittir. Onlar hakkında istediği gibi tasarruf eder. Onun hükmünü geri çevirecek, takdir ettiğini kusurlu görüp düzeltecek hiç kimse yoktur. Allah kendi yarattığı varlıkla­rın hiçbirine muhtaç değildir.

Dilediği kimselerin günahlarını affeder. İnkârı ve masiyeti sebebiyle de istediği kimselere ateşle azap eder. Allah Tealâ tevbe eden kulların gü­nahlarını sürekli olarak bağışlayıcı, bütün mahlukâta da çok merhamet edicidir. Ancak, mağfiret ve rahmetini dilediği kimselere tahsis eder.

Burada ıslah olmaya umumi bir teşvik, sefere iştirak etmeyen bu be­deviler ve onlar gibi günahkâr olanları tevbe etmeye, Allah’ın emrine dön­meye, Rasulü Ekrem (s.a.)’e itaat etmeye teşvik vardır.

Yine Allah biat edenleri kendi iradesiyle bağışlayacağını, diğerlerine ise azap edeceğini açıkça beyan etmiştir. Allah’ın mağfiret ve rahmeti çok geniş ve şümullü, tam ve mükemmeldir. [8]

Hayber Fethine Katılma Talebi:

Allah Tealâ aile ve mallarıyla meşgul oldukları iddiasıyla Hudeybi-ye’ye katılmayan bedevilerin yalan söylediklerini, ganimet elde etmeyi umdukları, Hayber seferine Rasulü Ekrem (s.a.) ile birlikte gitmek istemeleri deliliyle açıkça ortaya koymuştur.

Bu hususta Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “Siz ganimetleri almaya giderken (önceki) sefere katılmayanlar diyeceklerdir ki: Bırakın da sizinle beraber gelelim.” Ayetin manası şöyledir: Ey müslümanlar! Siz Hayber’de elde edilen ganimetleri almaya giderken Hudeybiye umresinde Rasulul-lah’ı (s.a.) bırakıp Medine’de kalan şu bedeviler diyeceklerdir ki: “Bırakın da sizinle beraber Hayber savaşında bulunalım.” Zira onlar Allah Tealâ’nın müslümanlara Hayber fethini vaadettiğini ve orada elde edilen ganimetleri Hudeybiye’de bulunanlara tahsis ettiğini bilmektedirler.

Kısaca, onların mazeret olarak ileri sürdükleri meşguliyetleri doğru olsaydı Rasulullah (s.a.) ile Hayber’e gitmeyi talep etmezlerdi.

“Onlar Allah ‘m sözünü değiştirmek istiyorlar.” Yani bu bedeviler Al­lah’ın Hayber ganimetlerinin Hudeybiye’de bulunanlara tahsis edilmesine dair yaptığı vaadin değişmesini istemektedirler. Allah Tealâ Rasulüne (s.a.), Hudeybiye’de bulunan ashabı dışında hiç kimsenin kendisiyle bera­ber Hayber’e gitmemesini emretmiş, Hayber ganimetlerini sadece Hudey­biye ehline vaadetmiştir. Hudeybiye ye gelmeyen bedevilerden hiç kimse ganimetler hususunda onlara ortak olamaz. Bunun dışında başka bir hü­küm verilemez ve yeni bir takdir yapılamaz.

Sonra Allah Tealâ “De ki: Bizimle asla gelemezsiniz. Daha önce Allah Tealâ böyle buyurmuştur.” diyerek onların Rasulullah (s.a.) ile Hayber’e gi­demeyeceği kararını açıkça ortaya koymuştur. Bu sözün manası şöyledir: Ey Peygamber! Onlara açıkça şunu söyle: Siz asla bizimle Hayber’e gele­mezsiniz. Hudeybiye’den Medine’ye dönünce Allah Tealâ bize Hayber gani­metlerinin özellikle Hudeybiye ehline ait olduğunu başkalarının onda bir payı bulunmadığını haber vermiştir.

Bunun bir benzeri de şu ayettir: “Şayet seni Allah Tealâ onlardan bir kavme tekrar döndürür de (seninle beraber) çıkmak için senden izin ister­lerse de ki: Benimle beraber asla çıkmayacaksınız ve düşmana karşı benim­le beraber asla savaşmayacaksınız. Çünkü siz birinci defa (Tebuk seferinde) evinizde oturup kalmaya razı oldunuz. Simde de arkada kalanlarla (çocuk ve kadınlarla) beraber oturun.” (Tevbe, 9/83)

Daha sonra da Allah “Bunun üzerine onlar diyeceklerdir ki: Aslında siz bizi kıskanıyorsunuz.” sözüyle bedevilerin bunu kabul etmeyip reddet­tiklerini haber vermiştir. Yani Hudeybiye’ye katılmayan bedeviler Hudey­biye ehlinden bu sözü işitince şöyle diyeceklerdir: Aslında siz bizim gani­metlere ortak olmamızı çekemiyorsunuz. Sizinle beraber gelmemize müsa-de etmeyişinizin tek sebebi kıskançlıktır.

Bedevilerin bu itirazlarına Allah Tealâ şu sözüyle cevap vermiştir:

“Aksine onların anlayışı çok kıttır.” Yani gerçek, onların iddia ettiği gibi on­ların ganimetten pay almasına karşı kıskançlık duymanız değildir. Aksine onların anlayışı çok kıt olduğu için bütün bunlar meydana gelmiştir. Bura­da kastedilen mana şudur. Onlar dünya işlerini bilseler ve anlasalar bile, Allah için cihad etmek, kötü niyeti ıslah etmek ve iman davasında sadık ol­mak gibi din ile alâkalı şeylerden de hiç anlamazlar.

İşte bu ayet, onların Allah’ın hükmünü bozmaya çalışmaları ve mü­minleri kıskançlıkla itham etmelerinin cehaletten, anlayış ve düşünce kıt­lığından kaynaklandığına ve onların dünyalık dışında hiçbir şey bilmeyen maddeci bir topluluk olduğuna delâlet etmektedir.

Şayet onlar müminlerle ortak olma isteğinde samimiyseler gerçek özür sahipleri hariç Allah onları savaşa çağırmıştır. Onların Rasulullah’a (s.a.) ve iman edenlere karşı samimiyet ve sadakatlerini ispat etmek için cihad meydanının geniş ve devamlı açık bulunduğunu Allah Tealâ şu aye-tiyle açıklamıştır:

“(Hudeybiye’ye) seferden geri kalmış bedevilere de ki: Siz pek yakında kuvvetli bir kavme karşı onlar müslüman oluncaya kadar savaşmaya çağı­rılacaksınız.” Yani ey Peygamber (s.a.)! Sefere katılmayıp geride kalan şu Bedevilere İslâm saflarına gereğince ve sadakatle bağlanmak istiyorlarsa şöyle söyle: Yakında güçlü kuvvetli ve çetin bir kavme karşı cihada çağırı­lacaksınız. Onları iki şeyden birini tercih hususunda serbest bırakın: Ya savaşmayı ya da müslüman olmayı tercih edebilirler. Tercih edebilecekleri üçüncü bir durum söz konusu olamaz. Müslümanlarla aralarında cizye vs. antlaşma olmayan kâfirlerin hükmü işte budur. Bu hüküm Arap ve Arap olmayan müşrik ve mürtedlere de şamildir.

Müfessirler müslümanların savaş ile emrolunduğu bu kavmi kötüleme konusunda dört görüş zikretmişlerdir:

1- Huneyn savaşının yapıldığı esnadaki Hevazin ve Gatafan kabileleri­dir. Onlarla Mekke fethinden sonra Hicretin sekizinci yılı savaş yapılmıştır.

2- Sakif kabilesidir.

3- Müseylemetü’l-Kezzabın adamları, Yemame savaşına katılanlar ve Beni Hanife’dir. Onlarla Ebu Bekir Sıddık’in (r.a.) hilâfeti zamanında sava-şılmıştır. Müfessirlerin çoğu müslümanların kendileriyle cihada çağrılacağı kavmin Beni Hanife ve Hz. Ebu Bekir’in savaştığı dinden dönen topluluk­lar olduğu görüşündedirler. Zira Allah Tealâ “Onlarla müslüman oluncaya kadar savaşmaya çağırılacaksınız.” buyurmaktadır. Kendileri hakkında ya İslâm’a girmek veya savaş dışında herhangi bir muamele kabul edilmeyen­ler mürtedler ve Arap müşrikleridir. Arap olmayan diğer milletlere men­sup müşrikler, Ehl-i Kitap ve mecusilerden Ebu Hanife’ye göre cizye kabul edilir. İmam Şafi’ye göre ise cizye sadece Ehl-i Kitap ve mecusilerden kabul

edilir, Arap olsun olmasın müşriklerden kabul edilmez. 4- İranlılar, Rum ve Bizanslılar ile putperestlerdir.

İbni Cerir demiştir ki: “Bu kavmin kimler olduğunu tayin ve tesbite ne aklî ne de naklî bir delil getirilemez. Bu sebeple biz tayin ve tasbite ha­cet olmaksızın bu konuyu olduğu şekliyle bırakıyoruz.”

Daha sonra Allah Tealâ “Eğer itaat ederseniz size güzel bir mükâfat ve­recektir. Yok önceden yüz çevirdiğiniz gibi yine yüz çevirecek olursanız size acı bir şekilde azap edecektir.” buyurarak itaat etmeleri durumunda onlara sevap vereceğini vaadetmiş, isyan etmeleri halinde ise onları azapla tehdit etmiştir. Ayete göre mana şudur: Eğer bu davete icabet edip cihada çıkar ve vazifelerinizi yerine getirirseniz Allah size güzel bir sevap verecektir ki o da dünyada bol ganimet, ahirette ise cennettir.

Eğer daha önce Hudeybiye zamanında çağırıldığınız halde geri kal­mak suretiyle yüz çevirdiğiniz gibi yüz çevirecek olursanız günahınız bü­yük olduğu için dünyada öldürülme, esaret ve kahr u perişanlıkla, ahirette cehennem azabıyla size çok acı ve elem verici bir şekilde azap edecektir.

Allah Tealâ gerçekten mazereti olanları cihad farizasından ve cihada katılmamaya bağladığı tehditten istisna etmiştir. Allah Tealâ bu konuda şöyle buyurmaktadır:

“(Sefere katılmamaları yüzünden) köre günah yoktur, topala bir günah yoktur, hastaya da bir günah yoktur.” Yani ister körlük, sürekli topallık, is­terse sonradan ortaya çıkmış hastalık gibi özür ve mazeretlere sahip olan­lara güç ve kudretleri olmadığı için cihada katılmamak hususunda günah yoktur. Özürü sürekli olduğu için ayette âmâ topaldan önce zikredilmiştir.

Mukatil şöyle demiştir: Ayette istisna edilen özür sahipleri Hudeybi­ye’ye katılmayan sakatlardır. Allah Tealâ onların özürlerini kabul etmiştir.

Sonra da Allah Tealâ cihada Allah ve Rasulüne (s.a.) itaata teşvik et­mek için şöyle buyurmuştur: “Kim Allah’a ve Peygamberine itaat ederse Al­lah onu zemininden ırmaklar akan cennete sokar, kim de yüz çevirirse ona çok acı bir şekilde azap eder.” Yani ihlas ve samimiyetle Allah ve Rasulüne (s.a.) itaat edip de Allah’ın dinini yüceltmek ve onu müdafaa etmek için müminlerle birlikte cihad eden kimseyi Allah Tealâ, ahirette köşklerinin zemininden suyu bembeyaz parlayan va tatlı tatlı dökülen nehirlerin aktı­ğı cennete sokar, Allah’a itaat etmeyi kabul etmeyip Allah ve Rasulüne (s.a.) isyan edene de Allah Tealâ, dünyada onu zillet içinde bırakmak, ahi­rette ise cehennem ateşinde yakmak suretiyle elem verici bir şekilde azap eder.

Allah Tealâ, peygamberden sadece birine itaat etmek aslında diğerine itaat olmasına rağmen burada görülmeyen ve kelâmı işitilmeyen Allah Te-alâ’ya itaatin ne olduğunu beyan etmek için hem Allah’a hem de Peygamber’e itaatin ikisi birlikte zikredilmiştir. Allah Tealâ sanki burada şöyle de­mek istemiştir: Allah’a itaat Rasulü Ekrem’e (s.a.) itaat etmekle olur, O’nun sözü de yine Rasulullah’tan (s.a.) duyulur. [9]

Beyatü’r-Rıdvan’da Bulunanların Mükafatı:

18, 19- Andolsun ki Allah, ağacın altında sana biat ediyorlarken müminlerden razı olmuştur da kalplerındekını bildiği için üzerlerine manevi bir kuvvet indirmiş ve onla­rı yakın bir fetih ve elde edecekleri birçok ganimetlerle mükafatlandır­mıştır. Allah mutlak galiptir, yega­ne hüküm ve hikmet sahibidir.

Açıklaması:

“Andolsun ki Allah ağacın altında sana biat ediyorlarken müminler­den razı olmuştur.” Yani Allah’a yemin olsun ki Hudeybiye’de ağacın altın­da Rasulullah’a (s.a.) Kureyş ile savaşmak ve kaçmamak üzere biat eden ihlaslı müslümanlardan Allah razı olmuştur. “Allah… müminlerden razı ol­muştur.” ayeti sebebiyle bu biate Bey’atu’r-Rıdvan denilmiştir. Doğru olan görüşe göre bu biatte bulunanların sayısı bin dört yüz kadardır.

Buhari Abdurrahman b. Avf in şöyle dediğini rivyet etmiştir: “Hac için yolculuğa çıkmıştım. Yol üzerinde namaz kılan bir topluluğa rastladım. On­lara: “Bu ne mescididir?” dedim. Onlar: Bu ağacın bulunduğu yer Rasulul­lah’a (s.a.) Bey’atu’r-Rıdvan’ın yapıldığı yerdir, dediler. Said b. el-Müsey-yeb’e geldim ve ona durumu haber verdim. Said dedi ki: Bana babam kendi­sinin de ağacın altında Rasulullah’a (s.a.) biat edenlerden olduğunu söyle­miştir. Abdurrahman b. Avf demiştir ki: Biz ertesi yıl çıktığımızda o ağacın yerini unuttuk ve onu tespit edemedik. Bunun üzerine Said b. Müseyyeb: Rasulü Ekrem’in (s.a.) ashabı o ağacı bilemediler de onu siz mi bildiniz, de­di. İbni Ebi Şeybe Musannefinde Nafii’in şöyle dediğini rivayet etmiştir: Hz. Ömer’e altında biat yapılan ağacın bazı kimselerce ziyaret edildiği ha­beri ulaşınca kesilmesini emretti. Bunun üzerine ağaç hemen kesildi.

“Kalplerindekini bildiği için üzerlerine manevi bir kuvvet indirmiş ve onları yakın bir fetihle…” Allah Tealâ onların kalplerinde bulunan iman ve sadakati, ihlas ve vefayı ve itaati bildiği için gönül hoşnutluğu ve sükûneti

üzerlerine indirmiş ve onları Hudeybiye’den döndükten sonra Hayber’in fethiyle mükafatlandırmıştır. Daha sonra Hayber’in fethinden sonra Mek­ke’nin diğer belde ve yerlerin fethini nasip etmiştir.

“Onların kalplerindekini bilmiştir.” ayetindeki “bilmiştir.” fiilinin ba­şında bulunan “fa” harfi bu cümlenin yukarıdaki cümleyi takip ettiğini ifa­de etmek için getirilmiştir. Fiil (alime: bilmiştir) önceki cümlede geçen “sa­na biat ediyorlarken…” sözüyle ilişkilidir. Çünkü kalplerde olanı bilmek rı­zadan önce gelir. O takdirde mana şu sözde olduğu gibidir: Dün çok rahat­ladım. Çünkü dün onunla konuştum. Bana gelmişti de. Veya buradaki ma­na şu sözdeki gibidir: Dün çok sevindim. Çünkü Zeydin yanma girdim de bana ikramda bulundu. Burada manadaki tertip ve sıra sebebiyle sevinme, ikram etmeden sonra meydana gelmektedir. İşte bunun gibi bu ayet-i celile de şu manaya işaret etmektedir: Allah Tealâ’nm rızası sırf biatleşme esna­sında mevcut değildir. Aksine daha biatleşme esnasında ezelî ilmi ile onla­rın sadık ve vefakâr olduklarını bilmesi neticesinde Allah’ın rızası gerçek­leşmiştir.

“Üzerlerine manevi bir kuvvet indirmiştir.” sözünün başındaki “fa” harfi ise hakiki bir takip ifade eder. Buna göre mana şöyledir: Allah Tealâ onlardan razı olmuştur. Peşinden onların üzerlerine manevi bir kuvvet in­dirmiştir.

“Elde edecekleri birçok ganimetlerle mükafatlandırmıştır. Allah mut­lak galiptir ve yegâne hüküm ve hikmet sahibidir.” Allah Tealâ onlara birçok ganimetleri, yani Hayber ganimetlerini mükâfat olarak ihsan etmiş­tir. Hayber ganimetleri Mekke’lilerden elde etmeyi ümit ettikleri ganimet­lere karşılık olarak sadece Hudeybiye’de Bey’atu’r-Rıdvan’da bulunanlara taksim edilmiştir.

Allah Tealâ ezelde ve ebedde tam bir kudret ve mutlak galibiyet sahi­bidir. Mahlukâtın işlerini hikmete uygun ve en doğru şekilde tanzim ve tedbir eder. Bey’atu’r-Rıdvan’da bulunanlar için dünya ve ahirette izzet, nusret ve yüksek bir mevki gerçekleştirmiştir. [10]

Müminlere Vaadedilen Ganimetler, Fetihler Ve Çeşitli Nimetler:

20- Allah size elde edeceğiniz birçok ganimet vaadetmiştir. (Bu ganimet­lerden) şunları hemen vermiş ve in­sanların elini sizden çekmiştir ki bunlar, müminlere bir işaret olsun ve sizi de hidayete ulaştırsın.

21- Henüz elde etmeye muktedir ol­madığınız başka ganimetleri de (va­adetmiştir.) Allah onları ezelî ilmi ve kudretiyle bilmektedir. Allah her şeye hakkıyla kadirdir.

22- Eğer kâfirler sizinle savaşsalar-dı arkalarına dönüp kaçarlardı. Sonra da ne bir dost ne de bir yar­dımcı bulabilirlerdi.

23- Allah’ın öteden beri süre gelen hükmü ve kanunu budur. Allah’ın kanununda asla bir değiştirme bu­lamazsın.

24- O sizi onlara karşı muzaffer kıl­dıktan sonra, Mekke’nin içinde on­ların ellerini sizden, sizin ellerinizi de onlardan çekendir. Allah yaptık­larınızı hakkıyla görendir.

Açıklaması:

“Allah size elde edeceğiniz birçok ganimet vaadetmiştir. (Bu ganimet­lerden) şunları size hemen vermiş ve insanların elini sizden çekmiştir ki bü­tün bunlar müminler için bir işaret olsun ve- sizi de hidayete ulaştırsın.” Ey müminler! Allah Tealâ size kıyamete kadar geçen süre zarfında kâfirlerden ve müşriklerden bol ganimet elde edeceğinizi vaadetmiştir. Fakat Hayber ganimetlerini size hemen ihsan etmiş, Hudeybiye’de sulh yoluyla Kureyş’in elini sizden çekmiş, Hayber Yahudileri ile onların müttefiki olan Esed ve Gatafan kabilelerinin sizinle savaşmalarına engel olmuş ve onların kalple­rine korku salmıştır. Bu sebeple düşmanlarınızın içlerinde gizledikleri sa­vaştan size her hangi bir kötülük dokunmaz. İşte bütün bunlar Ona şük­retmeniz için ihsan edilmiştir. Bu nimetler, vaadettiği şeylerin tamamında Rasulullah’ın (s.a.) doğru söylediğini ve sayıları az olmasına rağmen düş­manlarına karşı Allah’ın onları koruduğu ve yardım ettiğini bilmeleri için bir alâmet olsun diye bu alâmetle veya ayetle hidayetleri artsın, veya bu alâmet onları hak yolunda hidayet üzere sabit kılsın da Allah’ın emrine bo­yun eğsinler ve Rasulullah’a (s.a.) itaat etsinler diye ihsan edilmiştir.

“Henüz elde etmeye muktedir olamadığınız başka ganimetleri de (va­adetmiştir. Allah onları ezelî ilmi ve kudretiyle bilmektedir. Allah her şeye kadirdir.” Yani Allah Tealâ size Hudeybiye sulhu sayesinde Hayber’in fethi dışında başka ganimetler ve fetihler de vaadetmiştir. Hali hazırda onları elde etmeye muktedir değilsiniz. Allah Tealâ ezelî ilmi ile Huneyn gazve­sinde Hevazin ganimetleri, İran ve Bizans fetihleri gibi fetihlerde bulunup ganimetler elde edeceğinizi bilmektedir. Allah Tealâ her şeyi yapabilecek mutlak güç ve kuvvetin sahibidir. Hiçbir şey onu aciz bırakamaz.

“Eğer kâfirler sizinle savaşsalardı arkalarını dönüp kaçarlardı. Sonra da ne bir dost ne de bir yardımcı bulabilirlerdi.” Yani şayet Hudeybiye’de Kureyş kâfirleri sizinle savaşa tutuşsalardı Allah Tealâ Rasulüne (s.a.) ve müminlere mutlaka yardım ederdi. Kâfirlerin ordusu da kaçarak hezimete uğrarlardı. Sonra da sizinle savaşmak için kendilerini koruyacak bir mu­hafız, kendilerine destek olacak bir dost ve size karşı kendilerine yardım edecek bir yardımcı bulamazlardı.

“Allah’ın öteden beri süregelen kanunu budur. Allah’ın kanununda asla bir değiştirme bulamazsın.” Yani kâfirlere karşı iman ordusuna yardım etmek, hakkı yükseltip batılı alçaltmak, Bedirde sevdiği mümin kullarına müşrik düşmanlarına karşı yardım ettiği gibi kuvvetler dengesiz bile olsa mümin kullarını düşmanlarına galip kılmak, işte bütün bunlar Allah’ın mahlukâtı hakkında cereyan eden kadim adet ve kanunudur (sünnetul-lah). İşte bu sünnetullah aynen devam etmektedir. Onun değiştirilmesi söz konusu olamaz.

“O sizi onlara karşı muzaffer kıldıktan sonra, Mekke’nin içinde onla­rın ellerini sizin ellerinizi de onlardan çekendir. Allah yaptıklarınızı hak­kıyla görmektedir.” Hudey.biye yılında Rasulullah’ı (s.a.) ve beraberindeki­leri Kabe-i Muazzama’dan alıkoymak için geldiklerinde Mekke’nin içinde ve etrafında müşriklerin ellerini müslümanlardan, müslümanların ellerini de müşriklerden çeken bizzat Allah Tealâdır. Zira nüzul sebebi bahsinde geçtiği gibi Mekkelilerden seksen kişi silahlı olarak Rasulullah’m (s.a.) dal­gınlığından faydalanmak maksadıyla Tenim dağı tarafından Rasulü Ek­rem’in (s.a.) bulunduğu yere doğru indiler. Müslümanlar onları yakaladı­lar. Bir müddet sonra da onları serbest bıraktılar. İşte müslümanlarla müşrikleri bir birlerinden uzak tutması, Allah’ın müminlere ihsan ettiği bir lütuftur.

Allah Tealâ mümin ve müşrik kullarının yaptığı amelleri çok iyi bil­mektedir. Bu konuda hiçbir şey ona gizli kalmaz. Buna göre “Sizi onlara karşı muzaffer kıldıktan sonra…” sözünden maksat Mekke’nin fethi değil­dir. Doğru olan görüşe göre bu ayet Mekke savaş yoluyla fethedildiği halde Mekke’nin fethinden önce Hudeybiye’de nazil olmuştur. Buna göre bu ayet­ten maksat müslümanlara baskın yapmak için gelen müşriklerin esir alın­dıktan sonra müslümanlar tarafından öldürülmemeleridir. [11]

Müşriklerin Kötülenmesi Ve Hudeybiye Günü Yapılan Sulh Antlaşmasının Hikmeti:

25- Onlar inkâr eden ve sizin Mes-cid-i Haram’ı ziyaretinize ve alıko­nulmuş hediyelerin mahalline ulaş­masına engel olanlardır. Eğer kendilerini henüz tanımadığınız mümin erkeklerle mümin kadınları bilmeyerek çiğneyip de o yüzden size bir sıkıntı ve vebal isabet etmeşeydi (size fetih için elbette izin verilirdi.) Allah dilediği kimselere rahmet etmek için böyle yapmıştır. Şayet onlar (Mekke’deki müslümanlar) seçilip ayrılmış olsalardı biz dan (Mekke-Ulerden) inkâr edenleri elem verici bir azaba çarptırmıştıkbile.

26- Hani o vakit kâfirler kalplerine taassubu, cahiliye taasubunu yer­leştirmişlerdi ki Allah hemen Rasulünün (s.a.) ve müminlerin üzerine sükûnet ve güvenini indir­di, onların takva sözünü tutmaları­nı sağladı. Zaten onlar da buna da­ha lâyık ve ehil idiler. Allah her şe­yi hakkıyla bilendir.

Açıklaması

“Onlar inkâr eden ve sizin Mescid-i Haramı ziyaretinize ve alıkonul­muş hediyelerin mahalline ulaşmasına engel olanlardır.” Yani Allah’ın bir olduğunu inkâr edenler başkaları değil elbette Kureyş müşrikleridir. Ey müslümanlar! Siz ona daha lâyık ve ehil olduğunuz halde Beytullah’ı tavaf etmenize de onlar engel olmaktadır. İnat ve taşkınlıkları yüzünden bulun­duğu yerde hapsedilmiş, Beytullah’a götürülen kurbanlık hayvanların ma­halline ulaşmasına onlar mani olmaktadır. Rasulullah (s.a.) yetmiş deve götürmüştü. Kurbanlıkların mahalli kendisinde kurban kesimi adet olmuş mekândır. Orası da Harem bölgesinde kesimin helâl olduğu Mina veya Mekke’deki harem dahilidir.

Allah Tealâ Harem hudutlarının dışında bulundukları halde vardıkla­rı yeri (Hudeybiye) kurban kesim yeri kılarak onlara ruhsat vermiştir.

“Eğer kendilerini henüz tanımadığınız mümin erkekler ile kadınları bilmeyerek çiğneyip de o yüzden size bir sıkıntı ve vebal isabet etme ihtima­li olmasaydı.” Yani şayet Mekke’de imanlarını gizleyen kavminden korktu­ğu için gönlünde saklayan mustazaf mümin erkek ve kadınlar bulunma-saydı elbetteki fetih için size izin verirdik. Ve sizin ellerinizi onlardan çek­meniz, onları öldürüp kökten temizlemeniz için sizi onların başına belâ ya­pardık. Ancak, onlar arasında tanımadığınız, savaşın tuzağına düşmüş mümin erkek ve kadın toplulukları vardır ki öldürerek onları çiğneyip geç­tiğinizden dolayı onlar cihetinden size sıkıntı, üzüntü ve onların müslü-man olduğunu bilmeden öldürme vukuu bulduğu için de hata ile öldürme­ye karşılık kefaret ve günah isabet edebilirdi. İşte o zaman müşrikler de müslümanlar kendi dindaşlarını öldürüyor demeye başlarlardı.

“Allah dilediği kimselere rahmet etmek için böyle yapmıştır.” Yani Al­lah Tealâ müminleri müşriklerin esaretinden kurtarmak ve onlardan çoğu­nun imana dönmesini sağlamak için sizin elinizi onlardan çekip, sizinle on­lar arasına girip savaşa engel olmuştur.

“Şayet onlar seçilip ayrılmış olsalardı biz onlardan (Mekke ‘lilerden) inkâr edenleri elem verici bir azaba çarptırmıştık bile.” Yani iman edenler inkâr edenlerden seçilip de bugün tamamen irtibatı kesmek diye isimlendi­rilecek şekilde birbirlerinden aynlsalardı, onları öldürmeniz için sizi onla­ra musallat etmek suretiyle kâfirleri elem verici bir azapla, yani ölümle ce­zalandırırdık.

Allah “Hani o vakit kâfirler kalplerine taasubu, cahiliyye taassubunu yerleştirmişlerdi ki Allah hemen Rasulünün ve müminlerin üzerine sükûnet ve emniyetini indirmiş ve onların takva sözünde durmalarını sağlamıştı. Zaten onlar da buna daha lâyık ve ehil idiler. Allah her şeye hakkıyla bilen­dir.” buyurarak azabın sınırlarını veya vaktini beyan etmiştir. Yani biz on­ları, kalplerine hakka boyun eğmeyen, mantık tanımayan ve ikna edici bir delile de dayanmayan cahiliye taasup ve gururunu yerleştirdikleri anda el­bette ki cezalandırırız. Kalplerine yerleştirdikleri bu taassup onların Hu-deybiye anlaşmasının baş tarafına besmeleyi ve Hz. Muhammed (s.a.)’in peygamberlik vasfını yazmayı kabul etmemeleridir.

Allah Tealâ Rasulü (s.a.) ve müminler üzerine hoşnutluk sebat ve sa­bır indirmiştir. Kâfirlerin gönlüne giren taassubu onların kalplerine sok­madığı gibi onları rıza ve teslimiyet üzere sabit kılmış, kelime-i tevhidi ve­ya kelime-i şehadeti onların içine sindirmiştir. Veya onların Hareme tazi­mini ve orada savaşı terketmelerini sağlamış, kâfirlerin yaptığı gibi Ha-rem’in hürmetini bozmak için onları kışkırtmamıştır.

Zaten bu kelimeye kâfirler değil müminler daha lâyık ve ehildir. Çün­kü onlar bozuk akideli kâfirlerin zıddına sahih akidenin, salâh ve hayrın sahipleridir.

Allah Tealâ hayra lâyık olanlarla olmayanları hakkıyla bilendir. Nesai Ubey b. Ka’b dan şöyle rivayet etmektedir: Ubey b. Ka’b “Hani o vakit kâ­firler kalplerine taassubu, cahiliyye taassubunu yerleştirmişlerdi.” ayetiyle ilgili olarak “Şayet onların yaptığı gibi sen de taassuba düşecek olsaydın elbette Mescid-i Haram fesada uğrardı.” şeklinde açıklama getirmişti. Bu durum Hz. Ömer’e ulaşınca Ubey b. Kaba sert çıktı. Bunun üzerine Ubeyy: “Biliyorsun ki ben Rasulullah’ın (s.a.) huzuruna giriyordum. O da Allah’ın kendisine öğrettiği bilgileri bana öğretiyordu.” deyince Hz. Ömer: “Tamam, sen ilim ve Kur’an ehli bir zatsın. O zaman sen Allah’ın ve Rasulünün öğ­rettiği şeyleri oku ve öğret.” dedi. [12]

Fetih Yılında Rasulullah’ın (S.A.) Rüyasının Doğrulanması:

27- Andolsun ki Allah, Rasulünün gördüğü rüyanın hak olduğunu tas- dSk etmiştir. İnşaaUah emniyet için- de, başlarınızı tıraş ettirerek, kısaltSrak korkusuzca mutlaka Mescid-i Haram’a gireceksiniz. Ancak Allah SİZİn bilmediSinizi bilmekte için bunun dışında size yakın bir fetih vermiştir.

28-Onu (hak dini) diğer bütün dinere 6aP kıhnak için Rasulünü hidayetle ve hak din ile gönderen O’dur. Buna şahit olarak Allah ye­ter.

Açıklaması:

“Andolsun ki Allah, rasulünün gördüğü rüyanın hak olduğunu tasdik etmiştir. İnşaallah emniyet içinde başlarını tıraş ettirerek, kısaltarak kor­kusuzca mutlaka Mescid-i Harama gireceksiniz. Ancak Allah sizin bilme­diğinizi bilmekte olduğu için bunun dışında size yakın bir fetih vermiştir.” Yani Allah’a yemin olsun ki Allah, Rasulullah’ın gördüğü rüyanın tevilinin hak olduğunu tasdik etmiştir. Siz Allah’ın izni ve meşietiyle bu yıl yani Hudeybiye yılı değil de gelecek yıl Mescid-i Haram’a düşman tehlikesi ol­maksızın, kiminiz saçlarını tamamen kesmiş, kiminiz de saçlarını kısalt­mış olarak korkmadan gireceksiniz.

İşte bunlar emniyet ortamını sağlamlaştırmak içindir. Zira Allah Mek­ke’ye girme esnasında onlar için emniyet ve güven meydana getirmiş, orada kaldıkları sürece de hiç kimseden korkmayacak şekilde onların korku hisle­rini gidermiştir. Rasulullah (s.a.) ile ashabının Mekke’ye girmeleri hicretin yedinci senesi Zilkade ayında tahakkuk etmiştir. Rasulullah (s.a.) Zilkade ayında Medine’ye döndükten sonra Zilhicce ve Muharrem aylarını orada ge-

çirmiştir. Safer ayında Hayber seferine çıkmış Allah Tealâ Hayber’in bir kısmını savaş yoluyla, bir kısmını da anlaşma ile fethini ihsan etmiştir.

Hicretin yedinci senesi Zilkade ayında umre için Hudeybiye ehli ile birlikte Medine’den çıkmış, Zulhuleyfe’de ihram giymiş ve beraberinde kurbanlık hayvan da götürmüştü. Söylendiğine göre bu hayvanlar yetmiş tane deve idi. Rasulullah (s.a.) ve ashabı telbiye getirererk yürüdüler. Hu­deybiye sulh anlaşmasında Mekke’lüerin ileri sürdüğü şarta riayet ederek kınlarından çekilmemiş kılıçlarıyla Mekke’ye girdiler.

Allah Tealâ Rasulullah’ın (s.a.) rüyasını tasdik ettikten ve orada bulu­nan topluluğun kötü zanda bulunmasından sonra şu sözü getirmiştir. “An­cak Allah Tealâ” fethin gelecek yıla ertelenmesi hususunda “sizin bilmedi­ğiniz” hikmet ve maslahatı “bildiği için bunun dışında size yakın bir fetih” yakın bir zamanda meydana gelecek Hayber fethini “vermiştir.[13]

“İnşaallah” sözü kulları eğitmek ve bütün işlerini Allah’ın meşietine bağlamaya irşad etmek içindir.

Allah Tealâ şu kavliyle her hususta Rasulullah’ı (s.a.) tasdik ederek onun gördüğü rüyanın doğruluğunu bir kez daha tekit etmiştir:

“Onu (hak dini) diğer bütün dinlere galip kılmak için Rasulünü hida­yetle ve hak din ile gönderen Odur. Buna şahit olarak Allah yeter.” Yani ön­ceki dinleri neshetmek ve bozuk itikatlarının fesadını ortaya çıkartmak su­retiyle İslâm dinini bütün dinlere üstün kılmak için Rasulü Muhammed’i (s.a.) faydalı ilim, amel-i salih ve dosdoğru hidayet yoluna irşad eden İslâm diniyle gönderen bizzat Allah Tealâ’dır. İslâm dinini diğer dinlere üstün kı­lacağı hususundaki bu vaadine ve Hz. Muhammed’in (s.a.) kendi peygam­beri olduğuna ona yardım edeceğine şahit olarak Allah kâfidir. Bu ayetle Hudeybiye sulhunun baş kısmına “Allah’ın Rasulü Muhammed” ifadesinin yazılmasını kabul etmeyen Süheyl b. Amr’ın bu tavrı reddedilmiş, Rasulul­lah (s.a.) teselli edilmiş, Rasulullah’ın (s.a.) gördüğü rüyanın doğruluğu te-yid edilmiş ve “Onu diğer bütün dinlere galip kılmak için” ifadesiyle de Mekke’nin fethedileceği müjdelenmiş olmaktadır. [14]

Rasulullah (S.A.) İle Kendilerine Peygamber Gönderilenlerin Vasıfları:

29- Muhammed Allah’ın Rasulüdür. Onun beraberinde bulunanlar kâ­firlere karşı sert, kendi aralarında ise çok merhametlidirler. Onları rü-kûya varırken ve secde ederken gö­rürsün. Allah’tan lütuf ve rıza ister­ler. Onların nişanları yüzlerinde secde izidir. İşte onların Tevrat’ta­ki vasıfları budur, İncil’deki vasıf­ları da (şöyledir: Onlar) filizini ya­rıp çıkarmış git gide onu sağlamlaş­tırarak kalınlaşmış ve gövdesi üze­re doğrulup kalkmış bir ekine ben­zerler ki bu, ekincilerin de hoşuna gider. (Ashab hakkındaki bu teş­bih) onunla kâfirleri öfkelendirmek içindir. İman edip salih amel işle­yen onlara Allah hem mağfiret, hem büyük mükâfat vaadetmiştir.

Açıklaması:

“Muhammed Allah’ın Rasulüdür.” Yani Muhammed seksiz şüphesiz Allah tarafından gönderilmiş gerçek bir peygamberdir.

“Onun beraberinde bulunanlar, kâfirlere karşı sert ve çetin, kendi ara­larında ise çok merhametlidirler.” Yani onun ashabı Allah’ı inkâr edenlere ve kendilerine düşmanlık edenlere karşı dayanıklılık, katılık ve sertlikle, birbirlerine karşı da yumuşak ve merhametli olmak ile temeyyüz ederler. Nitekim Onların bu özellikleri başka ayetlerde şöyle ifade edilir: “Ey iman edenler! İçinizden kim dininden dönerse Allah öyle bir kavim getirir ki on­ları sever, onlar da Allah’ı severler. Müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirle­re karşı da onurlu ve zorludurlar.” (Maide, 5/54). Başka bir ayet de şöyle­dir: “Ey iman edenler! Size yakın olan kâfirlerle muharebe edin. Onlar siz­de büyük bir azim ve sertlik bulsunlar.”

Ahmed, ve Müslim Ebu Hüreyre’nin sahih bir hadiste Rasulullah’ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Birbirlerine karşı sevgi, merhamet ve şefkat göstermek hususunda müminler bir vücuda benzer. Onun her hangi bir uzvu rahatsız olduğunda diğerleri de uykusuzluk ve ateş ile ona iştirak ederler.”

Buhari ve Müslim, Tirmizi ve Nesei’nin Ebu Musa el-Esari’den rivayet ettiği hadis şöyledir: Rasulullah (s.a.) şöyle buyurmuşlardır: “Mümin mü­min için tuğlaları birbirine kenetlenmiş bina gibidir.”

Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Ashab-ı Kiram’m kâfirlere karşı göster­diği sertliğe dair şu bilgiler ulaşmıştır: Onlar bırakın bedenlerini elbiseleri­nin bile kâfirlerin elbisesine değmesinden sakınıyorlardı. Kendi araların­daki merhamet ve şefkatleri hakkında da şu bilgiler ulaşmıştır: Birbiriyle görüşen müminler mutlaka musafaha yapıp kucaklaşırlardı.

Musafahanm caiz olduğu hususunda alimler ittifak etmişlerdir. Bu sünnete devamlı olarak riayet etmek, kendilerine muhalif olanlara karşı sertlik gösterip kendi dindaşlarına merhamet etmek bütün müminlerin va­zifesidir.

“Onları rükûya varırken ve secde ederken görürsün. Allah’tan lütuf ve rıza isterler.” Yani ihlâslı bir şekilde çok namaz kıldıklarını müşahede eder­sin. Çoğunlukla onları rükû ve secde halinde görürsün. Sevap ve Allah’ın rızasını isterler, Allah katında sevabın en büyüğü olan cennete girmeyi ve Allah’ın rızasını umarlar. Allah rızası cennetten daha büyük bir nimettir. “Allah’ın rızası daha büyüktür.” (Tevbe, 9/72).

“Onların nişanları yüzlerindeki secde izidir.” Onların en belirgin alâmetleri yüzlerinde bulunan nur, parlaklık ve vakardır. Süddi demiştir ki: Namaz onların yüzlerini güzelleştirmiştir. Seleften birisi de şöyle demiştir: Gece çok namaz kılanın gündüz yüzü güzel olur.

İbni Mace Cabir’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Gece çok namaz kılanın gündüz yüzü güzel olur.” Gerçekte bu merfu değil mevkuf bir hadistir.

Yine selef ulemasından birisi şöyle demiştir: “Muhakkak iyilerin kalp­lerinde bir nur, yüzlerinde bir ışık, rızıklarında bir genişlik ve insanların gönüllerinde onlara karşı bir muhabbet bulunur.”

Müminlerin emiri Osman b. Afvan (r.a.) şöyle demiştir: “Bir kimsenin içinde sakladığı bir sırrı Allah Tealâ mutlaka onun yüzünde veya lisanının sürçmesinde ortaya çıkarır.” Bu sözden şu mana kastedilmiştir: İbadetin, salâhın ve Allah için İhlasın izini Allah Tealâ müminin yüzünde ortaya çı­karır. Bunun için Ömer b. Hattab (r.a.) şöyle demiştir: “Kim içini düzeltirse Allah da onun dışını düzeltir.”

İmam Ahmed Ebi Said el-Hudri’nin şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasulullah (s.a.) şöyle buyurmaktadır: “Şayet biriniz kapısı ve menfezi ol­mayan kapalı bir mağaranın içinde amel etseydi Allah Tealâ bunu mutlaka olduğu gibi insanlara gösterirdi.”

Aynı şekilde Ahmed b. Hanbel ve Ebu Davud İbni Abas (r.a.)’dan Ra­sulullah in şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: “Muhakkak düzenli bir hal, güzel yaşantı ve itidal, peygamberliğin yirmi beş parçasından biridir.”

“İşte onlaran Tevrattaki vasıfları budur. İncil’deki vasıfları da (şöyle­dir: Onlar) filizini yarıp çıkarmış, gitgide onu sağlamlaştırarak kalınlaş­mış ve gövdesi üzere doğrulup kalkmış bir ekine benzer ki bu, ekincilerin hoşuna gider. (Ashab hakkındaki bu teşbih) kâfirleri öfkelendirmek içindir.” Yani sahabeye ait bu vasıf onların Tevrat’ta ve İncil’de bulunan vasıfları­dır. Onlar başlangıçta zayıf idiler ve sayıları da az idi. Tıpkı filizlenip dal­ları etrafına serpilen ve sertleşip kuvvetlenen kökün desteklediği ve tuttu­ğu bir ekin gibi ashab-ı kiram da artmış çoğalmış ve güçlenmiştir. Bilindiği gibi ekinin bu hali, sağlamlığı ve güzel görünümü sebebiyle çiftçilerin ho­şuna gider.

Müminin imanı da böyledir. İslâm’a ilk girdiği esnada zayıftır. İlim ve iman ehliyle sürekli birlikteliği sebebiyle kuvvet kazanır ve neticede eşit seviyeye çıkarak onlar gibi olur. Bazen de onlardan daha kuvvetli bir ima­na sahip olabilir.

“İman edip salih amel işleyen onlara Allah hem mağfiret hem de bü­yük bir mükâfat vaadetmiştir.” Yani Allah kendisine ve Peygamberine (s.a.) iman edip salih amel işleyenlere günahlarını bağışlayıp bol mükâfat ver­meyi ve cennete sokmayı vaadetmiştir. Allah’ın vaadi haktır, gerçektir ve kesinlikle tahakkuk edecektir. Zira Allah asla vaadinden dönmez.

Bütün bu vasıflar sahabe-i kirama ve onların izini takip eden ve onla­rın yolu üzere yürüyen iman toplulukları, İslâm orduları ve birbirini izle­yen nesillere şamildir.

Müslim Sahih’inde Ebu Hüreyre (r.a.)’nin şöyle söylediğini rivayet et­miştir: Rasulullah (s.a.) buyurmuştur ki: “Ashabıma sövmeyin. Nefsim yedi kudretinde bulunan Allah ‘a yemin olsun ki şayet sizden biri Uhud dağı ka­dar altını infak etmiş olsa onlardan birinin verdiği ne bir müdd (hurma vs.) ne de onun yarısının sevabına erişemez”

Kuran

Fetih Suresi

Tefsir’ül Münir ( Vehbe Zuhayli ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.