Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 16°C
Az Bulutlu
İstanbul
16°C
Az Bulutlu
Cum 14°C
Cts 19°C
Paz 20°C
Pts 18°C

48 – Fetih Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Medine’de nazil olmuştur.

48 – Fetih Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Fetih Suresi | İbn Kesir Tefsiri

İzahı
Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

1 — Doğrusu Biz sana apaçık bir fetih ihsan ettik.

2 — Ta ki Allah, senin geçmiş ve gelecek günâhını ba­ğışlasın. Sana olan nimetini tamâmlasın ve seni doğru yo­la eriştirsin.

3 — Ve Allah, sana çok şerefli bir muzafferiyetle yar­dım etsin.

Feth-i Mübîn

Bu sûre, hicretin altıncı senesi Zilka’de ayında Allah Râsûlü (s.a.) nün Hudeybiye’den dönüşünde nazil olmuştur. Müşrikler Allah Rasûlü (s.a.)nü umre görevini yerine getirmek üzere Mescid-i Harâm’a ulaş­maktan alıkoymuşlar, umre görevi ile arasına bir engel gibi dikilmişler, sonra da barış yoluna meylederek Hz. Peygamberin o sene dönmesini, gelecek sene umreye gelmesini istemişler, Ömer İ£n Hattâb (r.a.)ın da içinde bulunduğu Sahâbe’den bir grubun hoşlanmamasına rağmen Hz. Peygamber onların bu isteklerine olumlu cevab vermişti. Nitekim bu fonunun etraflıca açıklaması inşâallah bu sûredeki yerinde gelecektir. Hz. Peygamber Mekke’ye gitmekten men’olunup dönmek zorunda kaldı­ğı yerde kurbânını kestiğinde Allah Teâlâ Rasûlullah’ın ve müşriklerin durumunun beyân olunduğu bu sûreyi inzal buyurdu, ihtiva ettiği fay­dalar ve netîce itibarıyla bu barış andlaşmasım bir fetih kıldı. Nitekim İbn Mes’ûd ve başkalarından rivayete göre o : Siz fethi, Mekke’nin fet­hi olarak görüyorsunuz. Biz ise Hudeybiye barış andlaşmasım fetih sa­yıyoruz, demiştir. A’meş’in Ebu Süfyân’dan, onun da Câbir’den riva­yetine göre o: Biz fethi, Hudeybiye günü sayardık, demiştir.

Buhârî der ki: Bize Ubeydullah İbn Musa’nın… Berâ’dan rivayetine göre o şöyle demiştir: Siz fethi Mekke’nin fethi olarak görürsünüz. Evet, gerçekten Mekke’nin fethi bir fetih idi. Biz ise fethi Hudeybiye günü yapılan Rıdvan bî’atı olarak saymaktayız. Biz, Allah Rasûlü (s.a.) ile beraber bin dört yüz kişi idik. Hudeybiye’de bir kuyu vardı. îçinde bir damla su kalmayıncaya kadar suyunu boşalttık. Bu, Allah Rasûlti (s.a.) ne ulaştı. Kuyunun yanına geldi, başına oturdu, sonra bir kap su iste­yip o su ile abdest aldı, mazmaza edip dua buyurdu, daha sonra suyu kuyuya serpti. Kısa bir süre kuyunun yanından uzaklaştık, daha sonra da bize ve binitlerimize yetecek kadar, dilediğimiz miktarda kuyudan su çektik.

îmâm Ahmed der ki: Bize Ebu Nuh’un… Ömer İbn Hattâb’dan ri­vayetine göre; o, şöyle anlatıyor: Biz Allah Rasûlü (s.a.) ile beraber bir seferde idik. Hz. Peygambere bir şeyi üç kere sordum, bana cevab ver­medi. Kendi kendime: Ey Hattâb’ın oğlu, annen senin ölümünü görsün, üç kere Allah Rasûlü (ssa.)nü rahatsız ederek soru sordun, sana cevab vermedi, deyip binitime bindim ve hakkımda bir vahiy nazil olur kor­kusuyla uzaklaştım. Birden beni birisinin çağırdığını ve ey Ömer, Ömer nerede? dediğini işittim. Benim hakkımda bir şey nazil olduğunu sana­rak geri döndüm. Hz. Peygamber (s.a.) buyurdu ki: Bu gece bana öyle bir sûre nazil oldu ki, bana göre dünya ve içindekilerden daha sevgili­dir. O: «Biz sana doğrusu apaçık bir fetih ihsan ettik. Tâ ki Allah, se­nin geçmiş ve gelecek günâhım bağışlasın. Sana olan nimetini tamâm­lasın ve şeni doğru yola eriştirsin.» (Fetih) süresidir. Hadîsi Buhârî, Tirmizî ve Neseî muhtelif kanallardan olmak üzere Mâlik (r.a.)den ri­vayet etmişlerdir. Ali İbn el-Medînî bu hadîsin Medîne’li râvîlerden olu­şan bir isnâdla rivayet edildiğini ve sadece onlarda bulunduğunu söy­ler.

İmâm Ahmed der ki: Bize Abdürrezzâk’ın… Enes İbn Mâlik (r.a.) den rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Hz. Peygamber (s.a.)e Hudeybiye dönüşünde: «Tâ ki Allah, senin geçmiş ve gelecek günâhım bağışla­sın.» âyeti nazil oldu. Hz. Peygamber (s.a.): Bana öyle bir âyet inzal olundu ki; o bana, yeryüzünde olan her şeyden daha sevimlidir, buyur­du, sonra da ashabına bu âyeti okudu. Ashabı: Ey Allah’ın peygamberi, mübarek olsun, Allah arttırsın. Allah Teâlâ sana ne yapacağını beyân buyurmuştur. Peki bize ne yapacak? dediler de, Hz. Peygambere: «İşte Allah katında en büyük kurtuluş budur.» kısmına gelinceye kadar «Tâ ki mü’min erkeklerle mü’min kadınları, içinde ebediyyen kalacakları cennetlere koysun.» âyeti nazil oldu. Hadîsi Buhârî ve Müslim Sahîh’le-rinde Katâde kanalıyla tahrîc etmişlerdir.

İmâm Ahmed’in İshâk İbn îsâ kanalıyla… Mücemmâ’ İbn Câriye el-Ansârî —bu zât Kur’ân okuyan kârilerden birisiydi— den rivayetine göre; o, şöyle anlatiyor: Hudeybiye’de bulunduk. Oradan ayrılmak üzeie İnsanlar develerini hazırlarken birbirlerine: İnsanlara ne oluyor? diye sormaya başladılar. Allah Rasulû (s.a.)ne vahyolunuyor, dediler. İnsan­larla beraber hızla çıktık. Bir.de baktık ki Allah Rasûlü (s.a.), Kürâ’el-Ğamîm’in yanında biniti üzerinde duruyor. İnsanlar çevresine tpplandılar da onlara: «Doğrusu Biz sana apaçık bir fetih ihsan ettik.» âyetini tilâvet buyurdu. Allah Rasûlü (s.a.)nün ashabından birisi: Ey Allah’ın elçisi, fetih bu mu? diye sordu da Allah Rasûlü: Evet, Muhanımed’in nefsi kudret elinde olan (Allah)’a yemîn ederim ki hiç şüphesiz bu, bir fetihtir, buyurdu ve Hayber ganimetlerini Hudeybiye’de bulunanlar ara­sında taksim etti. Hayber ganimetlerine, onlarla beraber Hudeybiye’de bulunanlar dışında hiç kimse girmedi. Allah Rasûlü (s.a.) Hayber ga­nimetini on sekiz paya ayırdı. Ordu bin beş yüz atlıdan ibaretti. Süva­riye iki pay, yaya olana da bir pay verdi. Hadîsi Ebu Dâvûd da cihâd bölümünde Muhammed İbn İsa’dan, o ise Mücemmâ’ İbnYa’kûb’dan ri­vayet etmiştir.

İbn Cerîr der ki: Bize Muhammsd İbn Abdullah’ın… Abdullah İbn Mes’ûd’dan rivayetine göre; o, şöyle anlatıyor: Hudeybiye’den dönüşü­müzde gecenin bitimine doğru konakladık ve uyuduk. Uyandığımızda güneş doğmuştu. Biz uyandığımızda Allah Rasûlü (s.a.) uyumaktaydı. Biz; yüksek sesle konuşun ki sesinize uyansın, dedik. Allah Rasûlü (s.a.) uyanıp: Uyuyan veya unutan kimseye bu yaptığınız gibi yapın, buyur­du. Allah Rasûlü (s.a.)nün devesini kaybetmiştik. Arayıp bulduk. Yula­rı bir ağaca takılmıştı. Ben Allah Rasûlü (s.a.)nün devesini getirdim, bindi. Biz yürüdüğümüz esnada Allah Rasûlü (s.a.) ne vahiy geldi. Ona vahiy geldiği zaman üzerine ağırlık gelirdi. Vahyin gelmesi tamamlanın­ca bize «Doğrusu Biz sana apaçık bir fetih ihsan ettik.» âyetinin nazil ol­duğunu haber verdi. Hadîsi İmâm Ahmed, Ebu Dâvûd ve Neseî burada-kinden başka bir şekilde olmak üzere Câmî îbn Şeddâd’dan rivayet et­mişlerdir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Abdurrahmân’ın… Muğîre İbn Şu’be’den rivayetine göre; o, şöyle diyor:

Hz. Peygamber (s.a.) ayakları şişinceye kadar kıyama dururdu. Kendisine: Allah senin geçmiş ve gelecek günâhlarını bağışlamıştır de­nildiğinde Rasûluilah (s.a.): Şükreden bir kul olmayayım mı? buyur­du. Hadîsi Buhârî, Müslim ve Ebu Dâvûd dışındaki diğer muhaddisler Ziyâd’dan rivayetle tahrîc etmişlerdir. İmâm Ahmed’in Hârûn İbn Ma’-rûf kanalıyla… Hz. Âişe’den rivayetine göre o, şöyle demiştir: Allah Ra­sûlü (s.a.) namaz kıldığı zaman kıyamda o kadar dururdu ki ayaklan paralamrdı. Âişe ona: Ey Allah’ın elçisi, Allah senin geçmiş ve gelecek günâhlannı bağışlamışken mi böyle yapıyorsun? diye sordu da Rasûlullah: Ey Aişe, şükreden bir kul olmayayım mı? buyurdu. Hadîsi Müs­lim de Sahîh’inde Abdullah İbn Vehb kanalıyla rivayet etmiştir. İbn Ebu Hâtim’in Ali İbn Hüseyn kanalıyla… Enes’ten rivayetine göre o, şöy­le anlatıyor: Allah Rasûlü (s.a.) ayakları şişinceye —veya bacaklan şi-şinceye kadar demiştir— kadar kıyamda dururdu. Kendisine: Allah se­nin geçmiş ve gelecek günâhlarım bağışlamamış mıdır? denildi de: Şük­reden bir kul olmayayım mı? buyurdu. Hadîs bu kanaldan rivayetinde garîbdir.

«Doğrusu Biz sana apaçık (görünen) bir fetih ihsan ettik.» âye­tinde kasdedilen, Hudeybiye barış andlaşmasıdır, Zîrâ bu andlaşma se­bebiyle çok hayırlar meydana gelmiş, insanlar îmân etmiş, birbirleriyle bir araya gelmişler ve mü’min kafirle konuşarak faydalı ilim ve îmân yayılmıştır.

«Tâ ki Allah, senin geçmiş ve gelecek günâhını bağışlasın.» âye­ti Hz. Peygamber (s.a.)in bir özelliğine işaret etmektedir. Bu özellikte bir başkası ona ortak değildir. Amellerin sevabına dâir vârid olan sa-hîh herhangi bir hadîste bir başkası için geçmiş ve gelecek günâhlarını Allah’ın bağışladığına dâir bir haber vârid olmamıştır. Bunda Allah Rasûlü (s.a.) ne verilen büyük bir şeref payesi vardır. O; bütün işlerinde itaat, iyilik ve istikâmet üzere idi ki onun dışında ne öncekiler, ne son­rakilerden hiç bir beşer bu dereceye nail olamamıştır. O, mutlak olarak beşeriyetin en mükemmeli, dünya ve âhirette efendisidir. Allah’ın ya­ratıkları içinde Allah’a en çok itaat eden, Allah’ın emir ve yasaklarına en çok ta’zîmde bulunan Rasûlullah (s.a.) olduğu içindir ki, devesi (Hu-deybiye’de) çöktüğü zaman önce: Bunu fili (Mekke’ye girmekten alı­koyup) hapseden (Allah) hapsetmiştir, demiş, sonra da : Nefsim kud­ret elinde olan (Allah) a yemîn ederim ki onlar bugün Allah’ın haram­larına ta’zîmde bulunacakları bir şey istedikleri takdirde mutlaka on­ların isteklerine icabet ederim, buyurmuştu. Bu hususta Allah’a itaat edip Mekke’lilerin barış isteğine icabette bulunduğunda Allah Teâlâ ona: «Doğrusu Biz sana apaçık bir fetih ihsan ettik. Tâ ki Allah, senin geçmiş ve gelecek günâhını bağışlasın. (Dünyada ve âhirette) sana olan nimetini tamâmlasın ve (sana meşru’ kılmış olduğu yüce şeriatı ve güç­lü dini ile) seni doğru yola eriştirsin. (Allah sana emrine boyun eğ­men sebebiyle çok şerefli bir muzafferiyetle yardım eder, seni yüceltir, düşmanlarına karşı sana yardım eder.)» buyurmuştur. Sahîh bir ha­dîste şöyle buyrulur: Affetmesi sebebiyle Allah kulun ancak izzetini ar­tırır. Bir kimse Allah için mütevâzi’ olursa Allah onu yüceltir. Ömer îbn Hattâb’dan rivayete göre; o, şöyle diyor: Senin hakkında Allah’a âsî gelen birini onun hakkında Allah’a itaat etmenin bir benzeriyle ne dünyada, ne de âhirette cezalandırmış olmazsın.[1]

4 — O’dur mü’minlerin kalblerine sekineti indiren. Tâ ki îmânlarını bir îmânla arttırsınlar. Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Allah, Alîm ve Hakim olandır.

5 — Tâ ki mü’min erkeklerle mü’min kadınları; altla-rından ırmaklar akan ve içinde ebediyyen kalacakları cen­netlere koysun ve onların kötülüklerini örtsün. îşte Allah katında en büyük kurtuluş budur.

6 — Ve Allah hakkında kötü zan besleyen münafık er­keklerle münafık kadınlara, müşrik erkeklerle müşrik ka­dınlara azâb etsin. Kötülük onların başlarına dönsün. Al­lah onlara gazabetmiş, la’netlemiş ve cehennemi kendileri için hazırlamıştır.

7 – Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Allah, Azîz, Hakîm olandır.

Göklerin ve Yerin Orduları

Allah Teâlâ; «O’dur mü’minlerin kalblerine sekîneti indiren.» bu­yurur ki, İbn Abbâs âyetteki ( 2cJLS\ ) kelimesini, kalb huzuru ile açıklar. Yine ondan gelen bir rivayete göre bu kelime, rahmet anlamı-nadir. Katâde ise bu kelimeyi mü’minlerin kalblerindeki vakar ile açık­lıyor. Bu mü’minler, Hudeybiye günü Allah ve Rasulûne icabetle Al­lah’ın ve Rasûlünün hükmüne boyun eğen sahâbe’dir. Kalb huzuru ile bu durumu kabullenip gönülleri hoş olunca Allah Teâlâ onların îmânlarına îmân katarak arttırmıştır. Buhârî ve onun dışındaki imamlar bu âyet-i kerîme’yi, kalblerde imânların farklı derecelerde olduğuna delil getirmişlerdir.

Allah Teâlâ, şayet dilemiş olsaydı, kâfirlerden intikam almaya ka­dir olduğunu beyânla buyurur ki: «Göklerin ve yerin orduları Allah’ın­dır.» Şayet bir tek meleği onlar üzerine göndermiş olsaydı en büyük or­dularını bile helak ederdi. Fakat Allah Teâlâ katındaki en yüce hikmet, en kesin hüccet ve çürütülemeyecek bürhânlanyla kullan olan mü’min-lere cihâdı ve savaşı meşru’ kılmıştır. Bu sebepledir ki: «Allah Alîm ve Hakîm olandır.» buyurmuş, peşinden de: «Tâ ki mü’mih erkeklerle mü’-min kadınları; altlarından ırmaklar akan ve içinde ebediyyen kalacak­ları cennetlere koysun ve onların kötülük günâh (hatâ)Iarım örtsün (bunlar yüzünden onlan cezâlandırmayıp affetsin, bağışlasın, mağfiret buyursun, merhamet etsin ve şükre lâyık kılsın). İşte Allah katında en büyük kurtuluş budur.» buyurmuştur. Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyet-i kerîme’de de şöyle buyurur: «O vakit kim ateşten uzaklaştırılır, cennete sokulursa; artık o kurtulmuştur. Zâten dünya hayatı aldatıcı geçimlikten başka bir şey değildir.» (Âl-i İmrân, 185).

«Ve Allah hakkında kötü zan besleyen, (hükmünde Allah’ı töh­met altına almaya çalışan, Rasûlullah ve ashabının toptan öldürülece­ğini zanneden) münafık erkeklerle münafık kadınlara, müşrik erkek­lerle müşrik kadınlara azâb etsin. Kötülük onların başlarına dönsün. AUah onlara gazabetmiş, lanetlemiş, (rahmetinden uzaklatırmış) ve ce­hennemi kendileri için hazırlamıştır. Varacakları yer, ne kötüdür.»

Daha sonra Allah Teâlâ, İslâm düşmanı kâfir ve münafıklardan intikam almaya kadir olduğunu te’yîd makamında olmak üzere buyu­rur ki: «Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Allah; Azîz, Hakîm olan­dır.»[2]

8 — Muhakkak ki Biz seni şâhid, müjdeleyîci ve uya­rıcı olarak gönderdik;

9 — Ki Allah’a ve peygamberine îmân edesiniz, O’na yardım edesiniz ve saygı gösteresiniz. Sabah akşam O’nu teşbih edesiniz.

10 — Muhakkak ki sana bî’at edenler; ancak Allah’a bî’at etmektedirler. Allah’ın eli onların ellerinin üstünde­dir. Onun için kim ahdini çözerse, ancak kendi aleyhine çözmüş olur. Kim de Allah’a verdiği ahde vefa gösterirse; ona da Allah büyük bir ecir verecektir.

Sana Bî’at Edenler

Allah Teâlâ, peygamberi Muhammet! (s.a.)e hitaben buyurur ki: «Muhakkak ki Biz, seni (yaratıklara) şâhid, (mü’minlere) müjdeleyici ve (kâfirleri) uyarıcı olarak gönderdik.» Bu âyet-i kerîme’nin tefsiri daha önce Ahzâb sûresinde (âyet 45) geçmişti. «Allah’a ve peygambe­rine îmân edesiniz, O’na yardım edesiniz.» İbn Abbâs ve birçokları âyet­te yardım etme anlamına gelen kelimeyi ta’zîmde bulunmak şeklinde açıklıyorlar. Yine âyet-i kerîme’deki «Ve saygı gösteresiniz» anlamın­daki fiil; hürmet gösterme, ta’zîmde bulunma ve yüceltme anlamına-dır. «Sabah akşam; (günün başlangıcında ve sonunda) O’nu (Allah’ı) tesbîh edesiniz.»

Daha sonra Allah Teâlâ yine Rasûlü (s.a.)ne hitaben ve onu şe­reflendirerek sânını yüceltip: «Muhakkak ki sana bî’at edenler; an­cak Allah’a bî’at etmektedirler.» buyurmaktadır. Başka bir âyet-i kerî-me’de ise: «Peygambere itaat eden Allah’a itaat etmiş olur.» (Nisa, 80) buyrulur. «Allah’ın eli onların ellerinin üstündedir.» Allah Teâlâ on­larla beraber hazır bulunmaktadır. Onların sözlerini işitmekte, yerle­rini görmekte, içlerini ve dışlarını bilmektedir. Rasûlü (s.a.) vâsıtası ile gerçekte bî’atleşen bizzat Allah Teâlâ’nm kendisidir. Nitekim başka bir âyet-i kerîme’de de şöyle buyrulur: «Muhakkak ki Allah, mü’minlerin mallarını ve canlarını, karşılığı cennet olmak üzere satın almıştır. On­lar Allah yolunda savaşırlar; öldürürler ve öldürülürler. Tevrat’ta, İn­cil’de ve Kur’an’da kendi üzerine hak bir vaaddir. Kim Allah’tan daha çok ahdini yerine getirebilir? Öyleyse yaptığınız alış-verişe sevinin. En büyük kurtuluş işte budur.» (Tevbe, 111).

İbn Ebu Hâtim’in Ali İbn Hüseyn kanalıyla… Ebu Hüreyre (r.a.) den rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) : Her kim Allah yolunda kılıcını sıyırırsa, şüphesiz Allah’a bî’at etmiştir, buyurmuştur. Yine İbn Ebu Hâ­tim’in, babası kanalıyla… İbn Abbâs’tan rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) Hacer’ül-Esved hakkında şöyle buyurmuş: Allah’a yemin ederim ki Allah onu kıyamet günü bakacağı iki gözü, konuşacağı lisânı olduğu halde hasredecek ve o da gerçekten onu istilâm edenler hakkında şehadette bulunacaktır. Kim Hacer’ül-Esved’i istilâm etmişse, şüphesiz Allah’a bî’at etmiştir. Sonra Allah Rasûlü: «Muhakkak ki sana bî’at edenler; ancak Allah’a bî’at etmektedirler. Allah’ın eli onların ellerinin üstündedir.» âyetini tilâvet buyurmuştur.

Yine bu sebeple burada da şöyle buyrulur: «Onun için kim ahdini çözerse, ancak kendi aleyhine çözmüş olur.» Ahdinden dönmesinin ve­bali yine ancak kendisine döner. Allah ondan müstağnidir. «Kim de Al­lah’a verdiği ahde vefa gösterirse; ona da Allah büyük bir ecir (ve bol bol sevâb) verecektir.» Bu bî’at, bî’at’ür-Rıdvân denilen bî’attır. Hudey-biye’deki bir devedikeni altında meydana gelmiştir. O gün Allah Ra­sûlü (s.a.) ile bîatleşen sahabenin sayısı hakkında bin üç yüz, bin dört yüz ve bin beş yüz rakamları verilmiştir ki bu üç rakamın ortası sahîh olandır.

Buhârî der ki: Bize Kuteybe’nin… Câbir’den rivayetine göre o : Bizler Hudeybiye günü bin dört yüz kişiydik, demiştir, Hadîsi Müslim de Süfyân İbn Uyeyne kanalıyla rivayet etmiştir. Yine Buhârî ve Müs­lim’in A’meş kanalıyla… Câbir’den rivayetine göre o, şöyle diyor: O gün bizler bin dört yüz kişiydik. Allah Rasûlü (s.a.) elini o su (Hudeybiye kuyusunun suyu) üzerine koydu da parmakları arasından su fışkırdı, tâ ki hepsi suya kanıncaya kadar. Hudeybiye günü ashabın susamasına dâir anlatılan kıssanın diğer bir rivayetinin muhtasar şekli budur. Al­lah Rasûlü (s.a.) sadağından bir oku ashabına vermiş, onlar bu oku Hu­deybiye kuyusuna atmışlar da kuyudan hepsine yetecek kadar su kay­nayıp suyla dolmuş, Câbir’e: O günde kaç kişiydiniz? diye sorulmuş da o şöyle cevablamış: Bizler bin dört yüz kişiydik. Şayet yüz bin kişi bile olsaydık su yine de bize yeterdi. Buhârî ve Müslim’de Câbir’den gelen bir rivayette ise, onların sayısı bin beş yüz olarak verilmiştir. Buhârî’nin Katâde’den rivayetine göre; o, şöyle diyor: Saîd İbn Müseyyeb’e: Rıdvan bî’atında hazır bulunanlar kaç kişiydiler? diye sordum, on beş kere yüz diye cevabladı. Ben de derim ki: Câbir İbn Abdullah (r.a.): Bin dört yüz kişiydiler, demiştir. Katâde ise bunun bir vehim olduğunu ve Saîd İbn Müseyyeb’in onların sayısını, bin beş yüz olarak verdiğini söylemekte­dir. Beyhakî der ki: Bu rivayet Câbir ‘in önceleri sayıyı bin beş yüz ola­rak verdiğine delâlet etmektedir. Sonra râvî vehmi zikredip onun, sa­yıyı bin dört yüz olarak verdiğini söyler.

Avfî’nin İbn Abbâs’tan rivayetine göre onlar bin beş yüz yirmi beş kişi imişler. Halbuki birçoklarının İbn Abbâs’dan rivayet etmiş olduk­ları meşhur olan habere göre onların sayısı bin dört yüzdür. Beyhakî’nin Hâkim kanalıyla… Saîd İbn Müseyyeb’den, onun da babasından rivayeti­ne göre; o, şöyle diyor: Ağacın altında Allah Rasûlü (s.a.) ile beraber bin dört yüz kişiydik. Seleme İbn Ekvâ, Ma’kıl İbn Yesâr ve Berâ İbn Âzîb’den de aynı şekilde rivayet edilmiştir. Meğâzî ve Siyer kitabları müelliflerinin birçoğu da böyle söylemektedir. Buhârî ve Müslim’in .Şu’be kanalıyla… Abdullah İbn Ebu Evfâ’dan rivayetle tahric ettikleri bir hadîste o, şöyle diyor; Ashâb-ı Şecere bin dört yüz idi. Eşlem kabilesi o günde muhacirlerin sekizde birini teşkil ediyordu.

Muhammed îbn İshâk’ın es-Sîre’sinde Zührî kanalıyla… Misver İbn Mahrame ve Mervan îbn Hâkemden rivayetine göre, o ikisi şöyle anlatı­yorlar: Hudeybiye senesi Allah Rasûlü (s.a.) Beytullah’ı ziyaret maksa­dıyla çıkmıştı. Maksadı savaş değildi. Yanında yetmiş deveyi kurban­lık olarak çıkardı. İnsanlar yedi yüz kişiydiler. Her bir deve on kişi için kurbân olacaktı. Bana Câbir İbn Abdulİah’dan rivayetle ulaştığına göre o: Hudeybiye ashabı olan bizler, bin dört yüz kişi idik, dermiş. İbn İshâk böyle diyor. Bu rivayet ise onun vehimlerinden sayılmaktadır. Buhârî ve Müslim’deki hadîslerde mahfuz olan ise, onların (ashâb-ı Şecere’nin) bin küsur kişi olduğudur.

Muhammed İbn îshâk İbn Yesâr es-Sîre’de der ki: Sonra Allah Ra­sûlü (s.a) Mekke’ye göndermek üzere Ömer İbn Hattâb’ı çağırdı. O Al­lah Rasûlü (s.a.)nün niçin geldiğini Kureyş eşrafına bildirecekti. Hz. Ömer: Ey Allah’ın elçisi, Kureyş’in bana bir kötülük yapmasından kor­karım. Mekke’de Adiyy İbn Kâ’b oğullarından beni koruyacak kimse yok. Şüphesiz Kureyş benim onlara olan düşmanlığımı ve sertliğimi bil­mektedir. Fakat ben sana orada benden daha değerli tutulacak birisine delâlette bulunayım: O, Osman İbn Affân’dır, demişti. Allah Rasûlü Hz. Osman’ı Ebu Süfyân ve Kureyş eşrafına gönderdi. Hz. Osman on­lara Hz. Peygamber’in savaş için gelmediğini, Beytullah’ı ziyaret etmek ve onun haremine ta’zîmde bulunmak üzere geldiğini bildirecekti. Hz. Osman Mekke’ye doğru yola çıktı. Mekke’ye girdiği zaman veya girme­den hemen önce Ebân İbn Saîd İbn Âs’a rastladı. Ebân onu binitinin önüne bindirdi, sonra da Allah Rasûlü (s.a.)nün emrini ulaştırıncaya kadar onu himayesine aldı. Hz. Osman, Ebu Süfyân ve’ Kureyş büyük­lerinin yanma gitti. Onlara Allah Rasûlü (s.a.)nün, beraberinde gön­dermiş olduğu emri tebliğ etti. Hz. Osman, Allah Rasûlü (s.a.) nün ken­dilerine olan mesajını bitirdiğinde Hz. Osman’a: Şayet sen Beytullah’ı tavaf etmek diliyorsan tavaf et, dediler. Hz. Osman: Allah Rasûlü (s.a.) onu tavaf etmedikçe elbette ben de tavaf edecek değilim, dedi- Kureyş Hz. Osman’ı yanlarında hapsetti. Bu Allah Rasûlü (s.a.) ve müslüman-lara Hz. Osman’ın katledildiği şeklinde intikâl etti.

İbn îshâk der ki: Abdullah İbn Ebu Bekr bana şöyle anlattı: Al­lah Rasûlü (s.a,) ne Hz. Osman’ın katlolunduğu haberi ulaştığı zaman: Toplulukla savaşmadıkça asla yerimizden ayrılmayacağız, buyurdu ve insanları bî’at etmeye çağırdı. Rıdvan bî’atı ağacın altında oldu. İnsan­lar Allah Rasûlü (s.a.)e ölüm üzerine bî’at ediyorlardı. Câbir İbn Ab­dullah ise: Şüphesiz Allah Rasûlü (s.a.) onlarla Ölüm üzerine bî’atlaşmadı. Fakat biz onunla, kaçmayacağımıza dâir bî’atlaştık, dermiş. İn­sanlar Allah Rasûlü (s.a.) ile bî’atlaştı, orada hazır bulunan müslüman-lardan Seleme oğullan kardeşi Cedd İbn Kays dışında hiç kimse bî’attan geri kalmadı. Câbir şöyle dermiş: Allah’a yemîn ederim ki ben sanki şu anda ona bakar gibiyim: Devesinin koltuğunun altına sokulmuş, yere yapışmış ve deveyi insanlardan kendine bir siper yapmış duruyordu. Daha sonra Allah Rasûlü (s.a.)ne Hz. Osman’ın durumuyla ilgili habe­rin yalan olduğu haberi geldi.

îbn Lehîa da Esved kanalıyla Urve İbn Zübeyr’den yukardakine benzer ifâdelerle hâdiseyi anlatmaktadır. Onun ifâdelerinde şu fazlalık vardır: Kureyş’liler Hz. Osman’ı da yanlarına katarak Süheyl İbn Amr, Huveytib İbn Abdüluzzâ ve Mikrez İbn Hafs’ı Allah Rasûlü (s.a.)ne gön­derdiler. Onlar müslümanların yanlarında iken birden bazı müslüman-larla müşrikler arasında bir söz atışı başladı ve birbirlerine ok ve taş attılar, her iki grup da bağrışarak yanlarında bulunan elçileri rehin al­dılar. Allah Rasûlü (s.a.)nün münâdîsi: Şüphesiz Ruh el-Kudüs Allah Rasûlü (s.a.)ne inmiş ve bî’atla emretmiştir. Allah’ın ismi üzere çıkın ve bî’at edin, diye seslendi. Allah Rasûlü (s.a.) ağacın altında iken müs-lümanlar ona doğru yürüyüp asla kaçmayacaklarına dâir ona bî’at et­tiler. Bu müşrikleri korkuttu ve yanlarında bulunan müslümanlan gön­dererek mütâreke ve barış istediler.

Hafız Ebu Bekr el-Beyhakî der ki: Bize Ali îbn Ahmed îbn Ab-dân’m… Enes îbn Mâlik’den rivayetle haber verdiğine göre; o, şöyle anlatıyor: Allah Rasûlü (s.a.) Rıdvan bî’atını emrettiğinde Osman İbn Affân Allah Rasûlü (s.a.) tarafından Mekke’lilere elçi olarak gönderil­mişti. İnsanlar bî’at ettiler. Allah Rasûlü (s.a.) : Ey Allah’ım, şüphesiz Osman Allah’ın ve Rasûlü’nün bir haceti için gitmişti, deyip iki elinden birini diğerine vurdu. Allah Rasûlü (s.a.)nün eli Hz. Osman için onla­rın ellerinin kendilerine olduğundan daha hayırlı idi. İbn Hişâm der ki: Güvendiğim birisinin kendi isnadı ile rivayet eden birisinden nak­lettiğine göre… İbn Ömer şöyle demiştir: Allah îlasûlü (s.a.) Hz. Os­man için bî’at edip ellerinden birisini diğerine koydu (vurdu). Abdül-melik İbn Hişâm’ın Vekî, kanalıyla… Şa’bî’den rivayetine göre Rıdvan bî’atında Allah Rasûlü (s.a.) ile bî?atlaşanların ilki Ebu Sinan el-Esedî’-dir. Ebu Bekr Abdullah İbn Zübeyr el- Humeydî der ki: Bize Süfyân’m… Şa’bî’den rivayetine göre; o, şöyle anlatıyor: Allah Rasûlü (s.a.) insan­ları bî’ata davet ettiğinde efendimize ulaşan ilk kişi Ebu Sinan olmuş­tur. Uzat elini, sana bî’at edeyim, dedi. Hz. Peygamber (s.a.): Ne üzere benimle bî’atlaşacaksın? diye sordu da Ebu Sinan : Senin gönlünden geçen şey üzerine, dedi. Bu Ebu Sinan Esed kabilesinden Vehb’dir.

Buharî der ki: Bize Şücâ’ İbn Velîd’in… Nâfi’den rivayetine göre o, şöyle diyor: İnsanlar İbn Ömer’in Hz. Ömer’den önce müslüman ol­duğundan bahsediyorlar, halbuki bu böyle değildir. Hz. Ömer Hudeybi-ye günü Abdullah’ı, ansâr’dan birisinin yanında bulunan atını, savaş­mak üzere getirmesi için göndermişti. Bu arada Allah Rasûlü (s.a.) ağacın yanında bî’atlaşıyordu ve Hz. Ömer’in bundan haberi yoktu, Abdullah, Önce Allah Rasûlü (s.a.) ile bî’atlaştı, sonra Hz. Ömer’in kıs­rağına binip onu Hz. Ömer’e getirdi, Hz. Ömer savaş için silâhlarım ku­şanıyordu ki oğlu Abdullah kendisine Allah Rasûlü (s.a.) nün ağacın al­tında bî’atlaştığmı haber verdi. Hz. Ömer de gidip onunla beraber Al­lah Rasûlü (s.a.)ne bî’at etti. İşte insanların İbn Ömer’in, babası Hz. Ömer’den önce müslüman olduğuna dâir anlattıkları hâdise aslında bu­dur.

Sonra Buhârî der ki: Hişâm İbn Ammâr’ın… İbn Ömer’den riva­yetine göre; Hudeybiye günü insanlar, Allah Rasûlü (s.a.) ile beraber­ken ağaçların gölgeleri altına dağılmışlardı. İnsanlar Hz. Peygamber (s.a.)in etrafında çevrelendikleri zaman Hz. Ömer: Ey Abdullah, bak ba­kalım insanlar Allah Rasûlü (s.a.)nün çevresinde niçin toplanmışlar? dedi. Oğlu insanların Hz. Peygambere bî’at etmekte olduklarını gördü, önce bî’at etti, sonra da Hz. Ömer’in yanma döndü. Hemen peşinden Hz. Ömer de çıkıp bî’at etti. Beyhakî de hadîsi Ebu Amr el-Edîb kana­lıyla… Velîd İbn Müslim’den müsned olarak rivayetle zikretmiştir. Leys’in Ebu Zübeyr’den, onun da Câbir’den rivayetine göre o, şöyle di­yor: Bizler Hudeybiye günü bin dört yüz kişi idik, Allah Rasûlü (s.a.)ne bî’at ettik. Hz. Ömer Allah Rasûlü (s.a.) nün elini Akasya ağacının al­tında tutmuş ve Rasûlullah’a bî’at etmişti. Bizler kaçmayacağımıza dâir Allah Rasûlü (s.a.) ile bî’atlaştık. Onunla ölüm üzere bî’atlaşmadık. Ha­dîsi Müslim de Kuteybe’den rivayet etmiştir. Yine Müslim’in Yahya îbn Yahya kanalıyla… Ma’kıl îbn Yesâr’dan rivayetine göre o, şöyle anla­tıyor: Ağaç altında insanların Allah Rasûlü (s.a.) ile bi’atlaştığı man­zara sanki gözümün önünde: Ben Allah Rasûlü (s.a.) nün başının üze­rine sarkan ağacın dallarından birini kaldırmaktaydım. Bizler on dört kere yüz (bin dört yüz) kişi idik. Rasûlullah ile ölüm üzere bî’atlaş-madık. Aksine biz onunla, kaçmayacağımıza dâir bî’atlaştık. Buhârî’nin Mekkî İbn îbrâhîm kanalıyla… Seleme İbn Ekvâ’dan rivayetine göre o, şöyle demiştir: Ağacın altında Allah Rasûlü (s.a.) ile bî’atlaştım. Râvî Yezîd der ki: Ey Müslim, o gün ne üzerine bî’at etmiştiniz? diye sordum o: Ölüm üzere diye cevabladı. Yine Buhârî’nin Ebu Âsim kanalıyla… Seleme’den rivayetine göre o, şöyle demiştir: Hudeybiye günü Allah Ra­sûlü (s.a.) İle bî’atlaştım, sonra bir kenara çekildim. Ey Seleme, bî’at-laşmayacak mısın? buyurdu, ben: Bî’sft .etmiştim, dedim. Gel, bî’at et buyurdu. Yaklaştım ve Rasûlullah’a bî’at ettim. Râvî Yezîd İbn Ebu Ubeyd der ki: Ey Seleme, Peygamberimize ne üzerine bî’at ettin? Diye sordum, ölüm üzere, dedi. Hadîsi Müslim de başka bir kanaldan olmak üzere Yezîd İbn Ebu Ubeyd’den tahrîc etmiştir. Buhârî’nin Abbâd İbn Temîm’den rivayetine göre de onlar Allah Rasûlüne ölüm üzerine bî’at etmişlerdir.

Beyhakî der ki: Bize Ebu Abdullah el-Hâfız’ın… Seleme İbn Ekvâ’-dan rivayetine göre; o, şöyle anlatıyor: Allah Rasûlü (s.a.) ile beraber Hudeybiye’ye geldik. Biz on dört kere yüz (bin dört yüz) kişiydik. Hu-deybiye kuyusunun başında elli koyun vardı ki, su onlara yetmemişti. Allah Rasûlü (s.a.) kuyunun çevresine oturdu. Ya dua etti, ya da içine tükürdü de suyu çoğalıp kabardı, hem su içtik, hem de hayvanlarımızı suladık. Râvî anlatmaya şöyle devam eder: Sonra Allah Rasûlü (s.a.) ağacın altında bî’ata davet etti. İnsanların ilki olarak onunla bî’atlaş-tım, sonra peşpeşe bî’at etmeye başladılar. Nihayet Allah Rasûlü (s.a.): Ey Seleme, bana bî’at et, buyurdu. Ben: Ey Allah’ın elçisi, ben herkes­ten önce bî’at etmiştim, dedim. Allah Rasûlü : Yine bî’at et, buyurdu. Allah Rasûlü (s.a.) beni silâhsız olarak gördü ve deriden bir kalkan ver­di. Sonra insanlar bî’at etmeye devam ettiler. Bî’atlaşmanın sonunda Allah Rasûlü (s.a.): Ey Seleme, sen bî’at etmiyor musun? diye sordu. Ben: Ey Allah’ın Rasûlü, ben sana insanların başında ve ortasında bî’at etmiştim, dedim. Yine bî’at et, buyurdu ve onunla üçüncü defa bî’atlaş-tım. Efendimiz: Ey Seleme, sana vermiş olduğum kalkanın nerede? diye sordu. Ben: Ey Allah’ın elçisi, Âmir benim yanıma silâhsız olarak uğ­radı da kalkanı ona verdim, dedim. Allah Rasûlü (s.a.) güldü. Sonra da: Şüphesiz sen, ilk defa: Ey Allah’ım, bana kendimden daha sevgili olan bir dost ver, diyen gibisin, buyurdu. Râvî devamla şöyle anlatır : Sonra Mekke halkından müşrikler barış için bize elçi gönderdiler. So­nunda biz birbirimize gidip geldik ve aramızda barış oldu. Ben, Talha İbn Ubeydullah (r.a.)ın hizmetçisi idim. Kısrağım sular ve tımar eder, Talha’nın yemeğinden yerdim. Allah ve Rasûlüne hicret ederek ailemi ve malımı terketmiştim. Biz Mekke halkı ile barış yapıp^da birbirimize karıştığımızda bir ağacın yanma geldim, altındaki dikenleri temizledim sonra da gölgesine yattım. Mekke müşriklerinden dört kişi yanıma ge­lerek Allah Rasûlü (s.a.) hakkında ileri geri konuşmaya başladılar. On­lara kızarak oradan ayrıldım ve başka bir ağacın altına gittim. Silâh­larını ağaca asıp uzandılar. Onlar bu durumdalarken vadinin alt tara­fından birisi: Ey muhacirler, imdada koşun, İbn Züneym öldürüldü, di­ye nida etti. Kılıcımı sıyırdım ve uyumakta olan o dört kişinin üzerine yürüdüm, silâhlarım aldım ve bir elimde topladım. Sonra da : Muham-med’in yüzünü şereflendiren Allah’a yemîn ederim ki sizden her kim başını kaldıracak olursa kafasını kopannm, dedim. Sonra onları sürüp Allah Rasulû (s.a.)ne getirdim. Amcam Âmir de Abelât kabilesinden ve müşriklerden olan Mikrez adında birini sürükleyip getirmişti. Yet­miş müşriki Allah Rasûlü (s.a.)nün huzurunda diktik. Allah Rasûlü (s.a.) onlara baktı ve: Onları bırakın ki bu, onlar için günahkârlığın başlangıcı ve iki ucu olsun, buyurdu ve Allah Rasûlü (s.a.) onları af­fetti. Allah Teâlâ da: «Mekke’nin göbeğinde sizi onlara muzaffer kıldık­tan sonra, onların ellerini sizden, sizin ellerinizi de onlardan çeken O’-dur…» (Fetih, 24) âyetini indirdi. Müslim de hâdiseyi yukardaki gibi veya ona yakın şekilde İshâk İbn İbrahim İbn Rahûyeh’ten onun isnadı ile rivayet etmiştir. Buhârî ve Müslim’de Ebu Avâne kanalıyla… Saîd îbn Müseyyeb’den rivayete göre o, şöyle demiştir: Babam ağacın altında Al­lah Rasûlü (s.a.) ne bî’at edenlerdendi. Bir sonraki sene haccetmek üze­re gittik. Fakat o ağacın yeri bize gizlendi (tanımadık). Şayet sizin için belirtilmiş olsaydı siz onu bilirdiniz. Ebu Bekr el-Humeydî der ki: Bize Süfyan’ın… Câbir’den rivayetine göre o, şöyle demiştir: Allah Rasûlü (s.a.) insanları bî’at etmeye çağırdığında bizden Cedd İbn Kays denilen birisini devesinin ayağının altına saklanmış olarak bulduk. Hadîsi Müs­lim de İbn Cüreyc kanalıyla İbn Zübeyr’den rivayet etmiştir. Yine Hu-meydî der ki: Bize Süfyân’ın… Câbir’den rivayetine göre o, şöyle anla­tıyor: Hudeybiye günü bizler bin dört yüz kişi idik. Allah Rasûlü (s.a.) bize: Sizler bugün yeryüzü halkının en hayırlılarısınız, buyurdu. Câbir der ki; Şayet ben görmüş olsaydım size o ağacın yerini gösterirdim. Süf-yân da şöyle diyor: Şüphesiz onlar o ağacın yerinde ihtilâf etmişlerdir. Bu haberi Buhârî ve Müslim, Süfyân kanalıyla tahrîc etmişlerdir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Yûnus’un… Câbir’den rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Ağacın altında bî’at edenler­den hiç kimse cehenneme girmeyecektir. İbn Ebu Hâtim’in Muhammed îbn Hârûn kanalıyla… Câbir’den rivayetine göre o, şöyle anlatıyor : Allah Rasûlü (s.a.) : Ağacın altında bî’at edenlerin tamâmı —şu kızıl devenin sahibi dışında— cennete girecektir, buyurmuştur. Biz onu çabu­cak getirmek üzere gittiğimizde devesini kaybetmiş bir adamla karşı­laştık ve : Gel, bî’at et, dedik. Devemi bulmam bana bî’at etmemden daha sevimlidir, dedi. Ab.dullah îbn Ahmed der ki: Bize Ubeydullah İbn Muâz’ın… Câbir’den, onun da Hz. Peygamber (s.a.)den rivayetine gö­re o: Kim Mürar tepesine tırmanırsa şüphesiz îsrâiloğullarından indi­rilen (affolunan günâh) ondan da indirilip affolunur, buyurmuştu. Oraya ilk çıkan Hazrec oğullan atlıları oldu. Daha sonra insanlar ora­ya koşuştular. Allah Rasûlü (s.a.): Şu kırmızı devenin sahibi dışında hepiniz bağışlandınız, buyurdu. Bizler: Gel, Allah’ın elçisi se,nin İçin mağfiret dilesin, dedik. Allah’a yemîn ederim ki yitiğimi bulmam bana arkadaşınızın benim için istiğfar etmesinden daha sevimlidir, dedi. Bir de baktık yitiğini arayan bir adammış. Hadîsi Müslim de Ubeydullah’-tan rivayet ediyor.

İbn Cüreyc der ki: Bana Ebu Zübeyr’in haber verdiğine göre o, Câ-bir’i şöyle anlatırken işitmiş: Bana Ümmü Mübeşşir haber verdi ki O, Allah Rasûlü (s.a.)nü Hafsa’nm yanında : Ağacın altında bî’at eden­lerden hiç kimse inşâallah cehenneme girmeyecek, buyururken işitmiş de: Evet öyle, girmeyecek ey Allah’ın elçisi, demiş. Allah Rasûlünün kendisini bu sözden men’etmesi üzerine bu sefer Hafsa’ya: «Sizden ora­ya (cehenneme) gitmeyecek hiç kimse yoktur.» (Meryem, 71) demiş, bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.): Şüphesiz Allah Teâlâ : «Sonra Biz, takvaya erenleri kurtaracağız. Zâlimleri de orada diz üstü çökmüş ola­rak bırakacağız.» (Meryem, 72) buyurmuştur, demiş. Hadisi Müslim ri­vayet ediyor. Yine Müslim’de Kuteybe kanalıyla… Câbir’den rivayet edilen bir hadise göre Hâtıb İbn Ebu Beltea’nın bir kölesi Hâtıb’ı şi­kâyet ederek gelmiş ve: Ey Allah’ın elçisi, hiç şüphe yok Hâtıb cehen­neme girecek, demiş. Allah Rasûlü (s.a.) de şöyle buyurmuş: Yalan söyledin, o cehenneme girmeyecek. Zîrâ o, Bedir’de ve Hudeybiye’de bu­lunmuştur.

Bu sebepledir ki Allah Teâlâ, onları överek şöyle buyurur: «Muhak­kak ki sana bî’at edenler, ancak Allah’a bî’at etmektedirler. Allah’ın eli onların elleri üstündedir. Onun için kim bu ahdi çözerse, ancak kendi aleyhine çözmüş olur. Kim de Allah’a verdiği ahde vefa gösterirse, ona da Allah büyük bir ecir verecektir.» Allah Teâlâ başka bir âyet-i kerî-me’de de şöyle buyurur: «Andolsun ki, sana o ağacın altında bîat eder­lerken Allah mü’minlerden hoşnûd olmuştur. Kalblerinde olanı bilmiş de onlara güven indirmiş ve onları pek yakın bir fetihle mükafatlandır­mıştır.» (Fetih, 18).[3]

11 — Bedevilerden geride bırakılanlar sana diyecek­lerdir ki: Mallarımız ve ailelerimiz bizi alıkoydu. Allah’tan

bizim bağışlanmamızı dile. Kalblerinde olmayanı dilleriyle söylüyorlar. De ki: Allah, size bir zarar gelmesini dilerse veya bir fayda elde etmenizi isterse, O’na karşı kim engel olabilir? Hayır, Allah yaptıklarınızdan haberdâr olandır.

12 — Hayır siz, peygamberin ve mü’minlerin, aileleri­ne bir daha dönemeyeceklerini sanmıştınız. Bu, sizin kalb-lerinize güzel göründü de kötü zanda bulundunuz. Ve he­lake mahkûm bir kavim oldunuz.

13 — Kim Allah’a ve Rasûlüne îmân etmezse, muhak­kak ki Biz, kâfirler için çılgın bir ateş hazırlamışızdır.

14 — Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Dilediğini bağışlar, dilediğini azâblandırır. Ve Allah Gafur, Rahim olandır.

Bedevilerden Geride Bırakılanlar

Allah Teâlâ burada Rasûlü (s.a.)ne, aileleri ve meşgaleleri içinde kalmayı tercih ederek Allah Rasûlü (s.a.) ile beraber yürümeyi terke-den bedevilerin ne ile özür beyân edeceklerini haber veriyor. Onlar aile­leri ve malları ile meşguliyetlerini ileri sürerek ma’zeret beyân etmişler ve Allah Rasûlü (s.a.) nün kendileri için istiğfarda bulunmasını istemiş­lerdi. Bu, onların mücerred bir sözünden ibarettir. Değilse inandıkların­dan” dolayı değildir. Aksine onların bu ma’zeret beyânları sırf müslü-manlardan bir korunma ve yapmacıklıktan ibarettir. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ şöyle buyurur: «Kalplerinde olmayanı dilleriyle söylüyorlar. De ki: Allah size bir zarar gelmesini dilerse veya bir fayda elde etmenizi isterse O’na kim engel olabilir?» Hiç şüphesiz Allah Teâlâ’nm sizin hak­kınızda murâd buyurduğunu geri çevirecek hiç kimse yoktur. O, sizin içlerinizde ve gönüllerinizde olanı en iyi bilendir. Her ne kadar siz bize tâbi olmuş görünerek yapmacık davransanız bile. «Hayır, Allah yap­tıklarınızdan haberdar olandır.»

«Hayır siz, peygamberin ve mü’minlerin, ailelerine bir daha döne­meyeceklerini sanmıştınız.» Sizin geri kalmanız aslında ma’zeretli vsya âsî bir kişinin geri kalması değildi. Aksine bir münafıklık geri kalma­sıydı. Aslında siz peygamberin ve mü’minlerin ailelerine bir daha döne­meyeceklerini sanmış; onların öldürüleceklerine, köklerinin kazınaca­ğına, toptan helak olacaklarına ve bu durumu haber verecek bir teki­nin bile dönmeyeceğine inanmıştınız. «Bu, sizin kalblerinize güzel gö­ründü de kötü.zanda-bulundunuz ve helake mahkûm bir kavim oldu­nuz.» İbn Abbâs, Mücâhid ve birçokları ayetteki kelimesini; helak olanlar şeklinde, Katâde: Fesada uğrayanlar, şeklinde açıklar. Bu kelimenin Umman lehçesinden olduğu da söylenir.

«Kim Allah’a ve Rasûlüne îmân etmez (zahirde ve bâtında ameli sırf Allah için yapmaz) ise; şüphesiz Allah Teâlâ gerçekte içinde bulu­nanın tersi bir i’tikâdı insanlara gösterse bile ona cehennemde azâb edecektir.» Daha sonra Allah Teâlâ gökler ve yer halkı hakkında ye­gâne tasarruf sahibi hâkim ve mâlik olduğunu beyanla şöyle buyu­rur: «Dilediğim bağışlar, dilediğini azâblandırır. Ve Allah, zâtına tevbe ile dönen ve katında boyun eğen için Ğafûr, Rahîm olandır.»[4]

15 — Siz ganimetleri almak için gittiğinizde geride bı­rakılanlar diyeceklerdir ki: Bırakın biz de arkanıza düşe­lim. Onlar Allah’ın kelâmını değiştirmek isterler. De ki: Bize uymayacaksınız. Allah daha önce böyle buyurmuş­tur. Size; hayır, bizi çekemiyorsunuz, diyeceklerdir. Hayır onlar, pek az anlayan kimselerdir.

Allah Teâlâ burada haber veriyor ki Hz. Peygamber (s.a.) ve as­habı Hayber’i fethetmek üzere gittikleri zaman daha önce Hudeybiye gazvesine katılmayarak arkada kalan bedeviler Hz. Peygamber ve as­habı ile beraber ganimete kavuşmak üzere çıkmak istemişlerdi. Halbuki onlar düşmanlarla muharebe, baskın ve sıkıntı zamanında geride kal­mışlardı. Allah Teâlâ, Rasûlü (s.a.) ne; cezalarının yaptıklarının cin­sinden olması için onların çıkmalarına izin vermemesini emretti. Şüphe­siz Allah Teâlâ Hudeybiye’de bulunanlara geride kalan diğer bedevileri ortak kılmayarak Hayber ganimetini sâdece onlara vaad etmişti. Elbet­te bundan başkası, ne şeriat ne de ölçü itibariyle gerçekleşmeyecekti. Bu sebepledir ki: «Onlar Allah’ın kelâmını değiştirmek isterler.» bu­yurmuştur. Mücâhid, Katâde ve Cüveybir burada değiştirilmek istenen Allah’ın kelâmının, Allah Teâlâ’mn Hudeybiye ehline vermiş olduğu vaad olduğunu söylemişlerdir. İbn Cerîr de bu açıklamayı tercih edi­yor. İbn Zeyd’e göre ise bu, Allah Teâlâ’nm şu kavlidir: «Allah seni on­lardan bir topluluğa geri döndürür de; senden savaşa çıkmak için izin isterlerse, de ki: Benimle hiç bir zaman çıkmayacaksınız. Benim yanım­da hiç bir düşmanla savaşmayacaksınız. Çünkü siz, baştan oturup kal­maya razı oldunuz. Artık siz, geri kalanlarla birlikte oturun.» (Tevbe, 83). İbn Zeyd’in bu açıklaması şüphelidir. Zîrâ Berâe süresindeki bu âyet, Tebük gazvesi hakkında nazil olmuştur. Tebük gazvesi ise Hudey-biye gazvesinden sonradır. İbn Cüreyc ise, «Allah’ın kelâmını değiş­tirmek isterler.» âyetini: Müslümanları cihâddan alıkoymak suretiyle Allah’ın kelâmını değiştirmek isterler, şeklinde açıklamıştır.

«De ki: Bize uymayacaksınız. Allah, daha önce böyle buyurmuş­tur.» Sizin müslümanlarla (Hudeybiye’ye katılanlar ile) beraber çık­ma isteğinizden önce Allah Teâlâ Hudeybiye’ye katılanlara vaad etmiş­tir. Size; hayır, bizi (ganimetlerde size ortak olmamızı) çekemiyorsunuz, diyeceklerdir. Hayır onlar, pek az anlayan kimselerdir. (Durum onların zannettiği gibi değildir. Şu kadar var ki onların anlayışları yoktur.)»[5]

16 — Bedevilerden geride bırakılanlara de ki: Siz ya­kında zorlu savaşçı olan bir kavme çağırılacaksınız. On­larla savaşırsınız veya onlar müslüman olurlar. Şayet ita­at ederseniz, Allah size güzel bir ecir verir. Ama daha ön­ce döndüğünüz gibi, yine dönecek olursanız, sizi elîm bir azâbla azâblandırır.

17 — Gözü kör olana vebal yok. Topala da vebal yok, hastaya da vebal yok. Kim Allah’a ve peygamberine itaat ederse; onu altlarından ırmaklar akan cennetlere sokar. Kim de geri kalırsa; onu elîm bir azâb ile azâblandırır.

Müfessirler burada zikredilen zorlu savaşçı olan ve kendileri ile sa­vaşmaya çağrılan kavim hakkında ihtilâf etmişlerdir.

1- Bunlar Hevâzin kabîlesidir. Şu’be bu görüşü Ebu Bişr kanalıy­la Saîd İbn Cübeyr’den veya İkrime’den rivayet etmiştir. Hüşeym de bu görüşü Ebu Bişr’den rivayet eder. Kendisinden gelen rivayetlerden bi­rinde Katâde de böyle söylemiştir.

2- Dahhâk’in söylediğine göre bu kavim, Sâkîf kabîlesidir.

3- Cüveybir’in söylediğine göre bu kavim; Hanîfe oğullarıdır. Muhammed İbn İshâk da bu görüşü Zührîden rivayet ediyor. Bunun bir benzeri Saîd ve İkrime’den de rivayet edilmiştir.

4- Bunlar İranlılardır. Ali İbn Ebu Talha bu görüşü İbn Ab-bâs’tan rivayet eder. Atâ, Mücâhid ve kendisinden gelen rivayetlerden birinde İkrime de böyle söylemiştir.

Kâ’b el-Ahbâr bu kavmin Rumlar olduğunu söylüyor. îbn Ebu Ley­lâ, Atâ, Hasan ve Katâde’den rivayete göre ise bunlar İranlılar ve Rumlardır. Mücâhid’den rivayete göre bunlar puta tapanlardır. Yine Mücâhid’den rivayet edildiğine göre bunlar, güçlü kuvvetli insanlar olup belirli bir fırka ta’yîn edilmemiştir. İbn Cüreyc de böyle söylüyor. Bu görüş İbn Cerîr tarafından da tercih edilmiştir.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize el-Eşecc’in… Zührî’den «Siz yakında zorlu savaşçı olan bir kavme karşı savaşmaya çağrılacaksınız.» âyeti hakkındaki rivayetinde o, şöyle demiştir: Bunlar henüz gelmemişlerdir. Yine îbn Ebu Hâtim’in, babası kanalıyla… «Siz yakında zorlu savaşçı olan bir kavme karşı savaşmaya çağrılacaksınız.» âyeti hakkında Ebu Hüreyre’den rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Onlar, savaşçı bir mil­lettir. Yine İbn Ebu Hâtim’in Süfyân kanalıyla… Ebu Hüreyre’den, onun da Hz. Peygamber (s.a.)den rivayetine göre o, şöyle buyurmuştur: «Siz­ler küçük gözlü, küçük ve yassı burunlu bir kavimle savaşmadıkça kı­yamet kopmayacaktır. Onların yüzleri, sanki deri kaplı kalkanlar gibi­dir. Süfyân der ki: Onlar Kürtlerdir. İbn Ebu Ömer der ki: Bir yerde ;{yazılı olarak) buldum ki İbn Ebu Hâlid, babasının şöyle dediğini nak­lediyor: Ebu Hüreyre bizim yanımıza müsâfir olarak indi ve Allah Ra-sûlü (s.a.)nün: Sizler kıldan ayakkabılar giymiş bir kavimle savaşacak­sınız, hadîsini tefsir edip: Onlar savaşçı bir millettir, yani Kürtlerdir, dedi.

«Onlarla savaşırsınız veya onlar müslüman olurlar.» Onlarla cihâd ve savaş, sizin için meşru’ kılınmıştır. Onlar bu halde devam ettikleri sürece onlara karşı zafer sizindir. Ya da onlar müslüman olacak ve ken­di ihtiyarlan ile savaşsız olarak sizin dininize gireceklerdir. • Şayet itaat ederseniz; (Allah’ın emrine icabetle cihâda çıkar ve Üzerinize farz kılınanları yerine getirirseniz) Allah size güzel bir ecir verir. Ama daha önce (davet edildiğiniz halde geri kaldığınız Hudey-biyç savaşında geri döndüğünüz gibi yine dönecek olursanız sizi elîm bir az&bla azâblandmr.

Daha sonra Allah Teâlâ cihâdı terketmeye ma’zeret teşkîl edecek özürleri zikreder. Bunlardan kimisi körlük ve topallık gibi devamlıdır,

Kimisi de belirli günlerde kişiye arız olan ve daha sonra sona eren has­talık gibi süreli, arızî özürlerdir. Belirli günlerde hasta olan kimse has­talık halinde iyileşinceye kadar devamlı özür sahipleri hükmüne girer. Daha sonra Allah Teâlâ cihâda, Allah ve Rasûlüne itâata teşvikle şöyle buyurur: «Kim, Allah’a ve peygamberine itaat ederse; onu altlarından ırmaklar akan cennetlerine sokar. Kim de geri kalır (cihâddan imti­na’ eder ve dünya geçimliklerine yönelir) sa, (dünyada zillet, âhirette cehennem ile olmak üzere) onu elîm bir azâb ile azâblandırır.»[6]

18 — Andolsun ki, sana o ağacın altında taî’at ederler­ken Allah mü’minlerden hoşnûd olmuştur. Kalblerinde olanı bilmiş de onlara sekîneti indirmiş ve onları pek ya­kın bir fetihle mükafatlandırmıştır.

19 — Ve alacakları bol ganimetlerle. Allah Azîz, Ha-kîm olandır.

O Ağacın Altında Bî’at Edenler

Allah Teâlâ bu âyet-j kerîmelerde, ağacın altında Rasûlü (s.a.)ne bîat etmiş olan mü’minlerden hoşnûd olduğunu haber veriyor. Daha önce onların sayıları zikredilmişti ki bin dört yüz kişiydiler. Altında bî­at etmiş oldukları ağaç ise Hudeybiye arazisindeki bir akasya ağacı idi. Buharı der ki: Bize Mahmud’un… Târik İbn Abdurrahmân’dan riva­yetine göre o, şöyle anlatıyor: Hacca gitmiş ve namaz kılan bir toplulu­ğa rastlamıştım, Bu mescid ne mescididir? diye sordum. Altında Allah Rasûlü (s’.a.)nün Rıdvan bî’atını yapmış olduğu ağaçtır, dediler. Saîd İbn Müseyyeb’e gelerek bunu haber verdim de Saîd şöyle dedi. Babamın bana naklettiğine göre o, ağacın altında Allah Rasûlü (s.a.)ne bî’at eden-lerdenmiş. Babam şöyle demişti: Bir sonraki sene çıktığımızda ağacı unutmuş ve bulamamıştık. Saîd der ki: Muhammsd (s.a.)in ashabı o ağacı bümiyorlarken size mi öğretildi? Siz mi daha iyi bilmektesiniz?

«Kalblerinde olanı (doğruluğu, vefayı, Allah’ın emrini işitip itaat etmelerini) bilmiş de onlara sekîneti, (kalb huzuru ve sükûnu) indir­miş ve onları pek yakın bir fetihle mükafatlandırmıştır.» Allah’ın on­ları mükâfatlandırmış olduğu fetihler onlarla düşman arasındaki barış ve bu barış sayesinde meydana gelen Hayber’in, Mekke’nin, daha sonra da diğer iklim ve ülkelerin fethi gibi devamlı ve peşpeşe gelen umûmî hayırlar, dünya ve âhirette onlar için meydana gelen izzet, zafer ve yü­celiktir. Bu sebepledir ki «Ve alacakları bol ganimetlerle. Allah Azîz, Hakîm olandır.» buyurmuştur. İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ahmed İbn Muhammed İbn Yahya’nın… İyâz İbn Seleme’den, onun da babasından rivayetine göre o, şöyle anlatıyor: Biz öğle vakti istirahata çekilmişken Allah Rasûlü (s.a.)nün münâdisi şöyle nida etti: Ey insanlar, Rûh’el-Ku-düs indi. Haydin bî’ata, haydin bî’ata. Allah Rasûlü bir akasya ağacının altında idi. Çevresine toparlanıp ona bîat ettik. İşte Allah Teâlâ’nm: «Andolsun ki, sana o ağacın altmda bî’at ederlerken Allah mü’minlerden hoşnûd olmuştur.» kavli budur. Allah Rasûlü bir elini diğer eli ile tuta­rak Hz. Osman için bîat etti. İnsanlar: Osman İbn Affân’a ne olmuş ki, durumu gayet güzel. O Mekke’de Beytullah’ı tavaf ediyor, biz ise “hâlâ buradayız, demişlerdi. Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurdu: Osman ora­da şu kadar sene kalsa bile ben tavaf etmedikçe o, Beytullah’ı tavaf et­mez.[7]

20 — Allah, size ele geçireceğiniz bol ganimetler vaad-etmiştir. Bunu size hemen vermiş ve insanların ellerini siz­den çekmiştir ki mü’minlere bir âyet olsun ve sizi dosdoğ­ru yola hidâyet etsin.

21 — Bundan başka sizin gücünüzün yetmediği ama Allah’ın sizin için sakladığı ganimetler de vardır. Ve Allah her şeye kadir olandır.

22 — O küfredenler, sizinle savaşa katılsalardı mutlaka arkalarını dönerlerdi. Sonra bir velî ve yardımcı da bu­lamazlardı.

23 — Bu, önceden beri geçmiş olan Allah’ın sünnetidir. Ve sen, Allah’ın sünnetinde asla bir değişiklik bulamazsın.

24 — Mekke’nin göbeğinde sizi onlara muzaffer kıldık­tan sonra, onların ellerini sizden, sizin ellerinizi de onlar­dan çeken O’dur. Allah yaptıklarınızı görmekte olandır.

Mücâhid, «Allah size ele geçireceğiniz bol ganimetler vaadetmiştir.» âyetinde bugüne kadar elde edilen bütün ganimetlerin kasdedüdiğini söyler. «Bunu size hemen vermiş.» âyetinde kasdedilen ise, Hayber’in fethidir. Avfî’nin İbn Abbâs’tan rivayetine göre ise, size hemen vermiş olduğu ganimet ile Hudeybiye barışı kasdedilmektedir.

«Ve insanların ellerini sizden çekmiştir.» Ki, düşmanlarınız sizin aleyhinize içlerinde gizlemiş oldukları muharebe, savaş gibi kötülük­leri size ulaştıramamışlardır. Aynı şekilde arkanızda bıraktığınız in­sanların ellerini de aileleriniz ve haremlerinizden çekmiş, engellemiş­tir. «Ki bu, mü’minlere (ibret alacakları) bir âyet olsun.» Şüphesiz Al­lah onların koruyucusu, sayılarının azlığına rağmen diğer düşmanlara karşı yardımcılarıdır. Böylece onlar, Allah’ın kendilerine yaptığı bu muamele ile işlerin akıbetlerini en iyi bilenin Allah olduğunu anla­yacaklardır. Yine anlayacaklardır ki, zahirde hoşlanmasalar bile mü’-min kullan hakkında Allah’ın seçmiş olduğu elbette tercihe şâyân olan­dır. Nitekim başka bir âyet-i kerîme’de şöyle buyurur: «Bir şey hoşu­nuza gitmediği halde sizin için hayırlı olabilir.» (Bakara, 216).

«(Allah’ın emrine boyun eğmeniz, O’na itâatla tâbi olmanız) ve (Rasûlüne muvafakatiniz sebebiyle) sizi dosdoğru yola hidâyet etsin.»

«Bundan başka sizin gücünüzün yetmediği ama Allah’ın sizin için sakladığı ganimetler de vardır. Ve Allah her şeye kadir olandır.» Y.ani başka bir ganimet. Bir başka fetih. Siz ona güç yetiremediğiniz halde Al­lah Teâlâ onu sizin için kolaylaştırmış ve çepeçevre kuşatmıştır. Şüp­hesiz Allah müttakî kullarını hiç ummadıkları yerden rızıklandınr. Müfessirler, bu ganimetle neyin kasdedildiğinde ihtilâf etmişlerdir. İbn Abbâs’tan rivayetle Avfî, bu ganimetin Hayber ganimeti olduğunu söy­ler. Bu; Allah Teâlâ’nıh «Bunu size hemen vermiştir.» âyetine göre Hu­deybiye musâlahasıdır. Dahhâk, İbn İshâk ve Abdurrahmân İbn -Zeyd İbn Eşlem böyle söylemektedir. Katâde ise bu ganimetin Mekke fethi olduğunu söyler. îbn Cerîr de bu görüşü tercih etmiştir. İbn Ebu Leylâ ve Hasan el-Basrî ise bu ganimetin, İran ve Rum ganimetleri olduğunu söylemektedir. Mücâhid daha da geniş düşünerek bu ganimetin, kıyamet gününe kadar olacak her fetih ve ganimet olduğunu söylemiştir. Ebu Dâvûd et-Tayâlisî’nin Şu’be kanalıyla… îbn Atabâs’tan rivayetine göre; o, «Bundan başka sizin gücünüzün yetmediği ama Allah’ın sizin için sakladığı ganimetler de vardır.» âyeti hakkında der ki: Bunlar bu­güne kadar yapılan fetihlerdir.

«O küfredenler, sizinle savaşa katılsalardı mutlaka arkalarını dö­nerlerdi. Sonra bir velî ve yardımcı da bulamazlardı.» Allah Teâlâ, ina­nan kullarını müjdeleyerek şöyle buyurur: Şayet müşrikler onlarla sa­vaşmış olsalardı; hiç şüphesiz Allah Teâlâ, Rasûlüne ve inanan kulla­rına yardım ederdi de kâfirlerin ordusu arkalarını dönüp kaçarak he­zimete uğrarlardı. Onlar bir dost ve yardımcı da bulamazlardı. Çünkü Allah, Rasûlü ve Allah’ın taraftarları olan mü’minler şafuldadır.

«Bu, önceden beri geçmiş olan Allah’ın sünnetidir. Ve sen, Allah’­ın sünnetinde asla bir değişiklik bulamazsın.» Allah’ın yaratıkları hak­kındaki sünneti ve âdeti budur: Hak ile bâtılın ayrılacağı bir yerde kü­fürle îmân ne zaman karşı karşıya gelse Allah mutlaka küfre karşı îmâna yardımcı olur, hakkı yüceltirken bâtılı alçaltır. Nitekim Bedir günü müslümanların sayı ve hazırlığının azlığına ve müşriklerin sayı ve hazırlıklarının çokluğuna rağmen düşmanları olan müşriklere karşı dostları olan mü’minlere yardımcı olmuştur.

«Mekke’nin göbeğinde sizi onlara muzaffer kıldıktan sonra onla­rın ellerini sizden, sizin ellerinizi de onlardan çeken O’dur. Allah yap­tıklarınızı görmekte olandır.» âyet-i kerîme’sinde Allah Teâlâ, inanan kullarına olan nimetlerini anıyor. O zaman da müşriklerin ellerini on­lardan çekmiş ve müşrikler onlara bir kötülük ulaştıramamıştır. Mü’-minlerin ellerini de müşriklerden çekmiştir ki böylece onlarla Mescid-i Harâm’ın yanında savaşmamışlardır. Aksine her iki grubu da korumuş ve mü’minler için mahzâ hayır, dünya ve âhirette güzel bir âkıbst olan barışı aralarında gerçekleştirmiştir. Daha önce Seleme İbn Ekvâ hadî­sinde de geçtiği üzere müslümanlar, yetmiş müşrik esîri getirip Allah Rasûlü (s.a.)nün huzurunda bağlı olarak durdurdukları zaman Hz. Peygamber onlara bakmış ve: Onları salıverin ki, bu onlar için günah­kârlığın başlangıcı ve neticesi olsun, buyurmuştu. Bu hususta Allah Teâlâ da: «Onların ellerini sizden, sizin ellerinizi de onlardan çeken O’dur…» âyetini inzal buyurdu.

îmâm Ahmed der ki: Bize Yezîd İbn Harun’un… Enes İbn Mâlik’-den rivayetine göre o, şöyle anlatıyor: Hudeybiye günü olduğunda, Mek-kelilerden silâhlı seksen kişi Ten’îm dağı tarafından Allah Rasûlü (s.a.) ve ashabının üzerine saldırmıştı. Onlar Allah Rasûlü (s.a.) ne baskın yapmak istiyorlardı. Hz. Peygamber onlara beddua etti de yakalandılar. Affân ise Hz. Peygamberin onları bağışladığını söyler. Bu hâdise üzerine «Mekke’nin göbeğinde sizi onlara muzaffer kıldıktan sonra onların ellerini sizden, sizin ellerinizi de onlardan çeken O’dur.» âyeti nazil ol­du. Müslim ve Sünen’inde Ebu Dâvûd, Sünen’lerinin tefsir bölümünde Tirmizî ve Neseî bu hadîsi muhtelif kanallardan olmak üzere Hammâd İbn Seleme’den rivayet etmişlerdir.

Yine İmâm Ahmed der ki: Bize Zeyd İbn Habbâb’ın… Abdullah İbn Muğaffel el-Müzenî’den rivayetine göre; o, şöyle anlatmış: Allah Te-âlâ’nm Kur’ân-ı Kerîm’de beyân buyurduğu ağacın dibinde Allah Ra-sûlü (s.a.) ile beraberdik. Ağacın bazı dalları Allah Rasûlü (s.a. ile Ali İbn Ebu Talibin sırtına düşüyordu. Süheyl İbn Amr da Hz. Peygam-ber’in huzûrundaydı. Allah Rasûlü (s.a.) Hz. Ali’ye: Yaz: Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla, buyurdu. Süheyl, Hz. Ali’nin elini tutarak: Biz Rahman ve Rahîm’i bilmeyiz; bizim meselemizde bildiğimizi yaz, de­di. Hz. Peygamber: Yaz: Bismike Allahümme, buyurdu. Hz.’ Ali: Bu, Al­lah’ın Rasûlü Muhammed ile Mekke ehlinin üzerinde anlaştıkları ahid-nâmedir, yazmıştı. Süheyl İbn Amr yine onun elini tutarak: Şayet sen onun elçisi isen bu takdirde biz sana zulmetmiş oluruz; bizim mesele­mizde bizim bildiğimizi yaz, dedi. Allah Rasûlü: Bu, Abdullah oğlu Mu-hammed’in üzerinde anlaştığıdır, yaz, buyurdu. Biz bu durumda iken birdenbire silâhlı otuz genç üzerimize sıçradı, Allah Rasûlü (s.a.) on­lara beddua etti de Allah onları sağır etti (başka bir rivayete göre göz­lerini kör etti). Üzerlerine yürüyüp yakaladık. Allah Rasûlü (s.a.): Herhangi bir kimsenin ahdiyle mi geldiniz? Veya herhangi bir kimse size emân verdi mi? buyurdu. Onlar: Hayır, dediler de Allah Rasûlü onları serbest bıraktı. Bunun üzerine Allah Teâlâ: «Mekke’nin göbe­ğinde sizi onlara muzaffer kıldıktan sonra onların ellerini sizden, sizin ellerinizi de onlardan çeken O’dur. Allah, yaptıklarınızı görmekte olan­dır.» âyetini indirdi. Neseî de hadîsi Hüseyn îbn Vâkıd kanalıyla riva­yet etmiştir.

İbn Cerîr der ki: Bize İbn Humeyd’in… İbn Ebzâ’dan rivayetine göre; o, şöyle anlatıyor: Hz. Peygamber (s.a.) kurbanlıkları çıkarıp Zül-huleyfe’ye ulaştığında kendisine Hz. Ömer: Ey Allah’ın peygamberi, se­ninle harp halinde olan bir kavme silâhsız ve süvariler olmaksızın gi­diyorsun, dedi. Hz. Peygamber de Medine’ye haber gönderip orada ne kadar silâh ve at varsa yükletip getirtti. Mekke’ye yaklaştığında Mek­ke’ye girmesini engellediler. Yürüyüp Minâ’ya geldi ve orada konakla­dı. Çıkardıkları gözcü, İkrime İbn Ebu Cehl’in Hz. Peygamberin üzerine beş yüz kişiyle yürüdüğü haberini getirdi. Allah Rasûlü Hâlid İbn Ve-lîd’e: Ey Hâlid, gelen senin amcaoğlundur, atlılar içinde geliyor, dedi. Hz. Hâlid: Ben Allah’ın kılıcıyım, Rasûlühün kılıcıyım —işte o gün ken­disine Seyfullah adı verildi— ey Allah’ın Rasûlü, beni dilediğin yere gönder, dedi. Hz. Peygamber de onu atlıların. ürerine gönderdi. Hâlid, Şi’b denilen mevkide İkrime ile karşılaşıp onu hezimete uğrattı ve Mekke çevresindeki bağlara kadar kovaladı. İkrime’nin dönüşünde yine onu hezimete uğratıp Mekke bahçelerine sığınmaya mecbur bıraktı. İkrime üçüncü dönüşünde de bozguna uğrayıp Mekke bahçelerine sığınmak mecburiyetinde kaldı. Bunun üzerine Allah Teâlâ: «O küfredenleri elîm bir azâb ile azâblandırır.» kısmına gelinceye kadar «Mekke»nin göbe­ğinde onların ellerini sizden, sizin ellerinizi de onlardan çeken O’dur…» âyetlerini indirdi. Allah Teâlâ peygamberini, muzaffer kıldıktan sonra onlarla savaşmaktan alakoymuştur ki, henüz Mekke’de kalmış bulunan müslümanlar atların ayaklan altında ezilmesinler.

İbn Ebu Hatim de bu haberin bir benzerini İbn Ebzâ’dan rivayet etmektedir. Ancak bu hadîsin ifâdeleri şüphelidir. Zîrâ bunun Hudey-biye senesi olması mümkün değildir. Hâlid o zamanda henüz müslü-man olmamıştı.. Aksine o günde müşriklerin öncü kuvveti durumunday­dı. Bu husus sahîh bir hadîste belirtilmektedir. Umret’ül-Kazâ senesi olması da caiz değildir. Zîrâ ertesi yıl Allah Rasûlü (s.a.)nün umre yap­ması ve Mekke’de üç gün kalması şartı ile anlaşma yapmışlardı. Buna istinaden Hz. Peygamber Mekke’ye geldiğinde onu engellememişler, onunla savaşmamışlardı. Şayet bu hâdise Mekke’nin fethi günü olmuş­tur, denilirse; buna cevabımız şöyle olacaktır: Bunun fetih günü olması da caiz değildir. Zîrâ fetih senesi Hz. Peygamber kurbanlıklar sürüp gö­türmemişti. O büyük bir ordu içinde muharebe ve savaş için gelmişti. O halde yukardaki hadîsin ifâdeleri arasında boşluklar vardır ve her halde içine bir şeyler karışmış olmalıdır. En doğrusunu Allah bilir.

İbn İshâk der ki: Benim ithamda bulunamayacağım birisi bana İbn Abbâs’ın kölesi İkrime’den nakletti ki Kureyşliler, içlerinden kırk veya elli kişiyi göndererek onlara Hz. Peygamberin ashabından birini ele geçirmek üzere Rasûlullah’ın ordugâhına geceleyin yaklaşmalarını emretmişlerdi. İşte bunlar yakalanıp Hz. Peygamber (s.a.)e getirildi­ler. Allah Rasûlü onları bağışlayıp serbest bıraktı. Onlar, Allah Rasû­lü (s.a.)nün askerine taş ve ok atmışlardı. İbn İshâk şöyle devam eder: İşte bu konuda Allah Teâlâ: «Onların ellerini sizden, sizin ellerinizi de onlardan çeken O’dur…» âyetini inzal buyurdu.

Katâde der ki: Bize anlatıldığına göre İbn Züneym adındaki bir adam Hudeybiye’deki Seniyye denilen yere çıkmıştı. Müşrikler ona ok atıp öldürdüler, Hz. Peygamber de bu müşriklerin üzerine atlılar gön­derdi. Bu atlılar kâfirlerden on iki süvariyi yakalayıp Hz. Peygambere. getirdiler. Rasûlullah onlara: Siz herhangi bir anlaşma üzere misiniz? Siz herhangi bir zimmet üzere misiniz? diye sordu. Onların; hayır, ce­vabı, üzerine de kendilerini (serbest) bırakıp gönderdi. İşte bu hususta Allah Teâlâ: «Onların ellerini sizden, sizin ellerinizi de onlardan çe­ken O’dur…» âyetini indirdi.[8]

25 — Onlar, küfretmiş olanlardır. Sizi Mescid-i Ha-râm’ı ziyaretten ve bekletilmekte olan kurbanlıkları da mahalline ulaşmaktan men’edenlerdir. Eğer orada henüz bilmediğiniz mü’min erkeklerle, mü’min kadınları bilme­yerek ezmek suretiyle üzüntüye kapılmanız ihtimâli olma­saydı, Allah savaşı önlemezdi. Dilediklerine rahmet etmek için Allah böyle yapmıştır. Eğer onlar birbirinden ayrılmış olsalardı o küfredenleri elîm bir azâbla azâblandırırdık.

26 — O küfredenler kalblerinde hamiyyeti, câhiliyyet hamiyyetini ateşlendirdiklerinde Allah; sekînetini pey­gamberine ve mü’minlerin üzerine indirdi. Ve onları tak­va sözü üzerinde durdurdu. Onlar buna daha lâyık ve ehil kimselerdi. Allah her şeyi bilmekte olandır.

Hudeybiye Musâlahası

Âllah Teâlâ Kureyşlüerden ve Allah Rasûlü (s.a.)nü yenmeleri için onlara yardım eden Arap müşriklerinden haber vererek şöyle buyuru­yor: «Onlar küfretmiş olanlardır. (Küfredenlerden başkası değillerdir). Sizi (gerçekte Mescid-i Harâm’m ehli olduğunuz ve ona daha lâyık ol­duğunuz halde) Mescid-i Harâm’ı ziyaretten ve bekletilmekte olan kur­banlıkları da mahalline ulaşmaktan men’edenlerdir.» Bu, onların azgın­lık ve inâdlarmdan başka bir şey değildir. İlerde açıklanacağı üzere ma­halline ulaştırılmayı bekleyen kurbanlıklar yetmiş .deve idi.

«Eğer orada henüz sizin bilmediğiniz (ve kavimlerinden korktukları için îmânlarını gizleyen ve onların arasında kalan) mü’min erkeklerle mü’min kadınları bilmeyerek ezmek suretiyle üzüntüye kapılmanız ih­timali olmasaydı, Allah savaşı önlemezdi.» Aksine sizi onlar üzerine musallat kılardı da onları ve ileri gelenlerini öldürür, hayatlarını sön-dürürdünüz. Ama onların evleri arasında bu savaş sırasında tanıyama-yacağınız mü’min erkekler ve mü’min kadınlardan oluşan kavimler de vardır. «Allah dilediklerine rahmet etmek için böyle yapmıştır.» İna­nanları aralarından kurtarmak için ve bir de onlardan çoğunun İslâm’a dönmesi için onların cezalandırılmalarını geciktirmiştir. Eğer onlar (mü’minler), birbirlerinden (aralarında bulundukları kâfirlerden) ay­rılmış olsalardı (şüphesiz sizi onların üzerine musallat ederdik de, on­ları yaygın bir şekilde katlederdiniz ve böylece o küfredenleri elîm bir azâbla azâblandırırdık.»

Hafız Ebu Kasım et-Taberânî der ki: Bize Ebu Zenbâ’ Ravh İbn Ferec’in… Cüneyd İbn Sebu’dan rivayetine göre; o, şöyle dermiş: Gü­nün başlangıcında Allah Rasûlü (s.a.)ne karşı kâfir olarak savaştım, günün sonunda ise müslüman olarak onunla birlikte savaştım. Bizim hakkımızda: «Eğer orada henüz bilmediğiniz mü’min erkeklerle mü’­min kadınları bilmeyerek ezmek suretiyle üzüntüye kapılmanız ihti­mâli olmasaydı…» âyeti nazil oldu. Biz dokuz kişi idik. Yedimiz erkek, ikimiz de kadındı. Taberânî hadîsi başka bir kanaldan olmak üzere Muhammed İbn Abbâd el-Mekkî’den de rivayet etmektedir ki, onun is-nâd zincirinde Ebu Cum’a Cüneyd İbn Sebu’ kaydı geçmektedir. Ayrı­ca hadîsi İbn Ebu Hatim de Hacer İbn Halef kanalıyla rivayet etmek­tedir. Onun rivayet ettiği hadîsin ifâdeleri şöyledir: Biz üç erkek, do­kuz kadın idik. Bizim hakkımızda : «Eğer orada henüz bilmediğiniz mü’min erkeklerle mü’min kadınları bilmeyerek ezmek suretiyle üzün­tüye kapılmanız ihtimâli olmasaydı…» âyeti nazil oldu. İbn Ebu Ha-tim’in Ali İbn Hüseyn kanalıyla… İbn Abbâs’tan rivayetine göre; o, «Eğer onlar birbirinden ayrılmış olsalardı, o küfredenleri elîm bir azâbla azâblandırırdık.» âyeti hakkında şöyle dermiş : Şayet kâfirler mü’min-lerden ayrılıp tefrik edilebilmiş olsaydı, Allah mü’minlerin kâfirleri öl­dürmesi suretiyle o küfredenleri elîm bir azâbla azâblandırırdı.

«O küfredenler, kalblerinde hamiyyeti, câhiliyyet hamiyyetini ateş­lendirdiklerinde…» Bu durum; «Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıy­la.» ve : «Bu Allah’ın elçisi Muhammed’in üzerinde anlaştığıdır.» ya­zılmasını kabul etmedikleri zaman olmuştur. «Allah; sakînetini pey­gamberine ve mü’minlerin üzerine indirdi. Ve onları takva sözü üze­rinde durdurdu.» Takva sözü, İbn Cerîr ve Abdullah İbn İmâm Ah-med’in rivayet etmiş oldukları hadîste belirtildiği üzere «Allah’tan baş­ka ilâh yoktur.» sözüdür. Bu hadîs şöyledir: Bize Hasan İbn Kazea Ebu Ali el-Basrî’nin… Übeyy İbn Kâ’b’dan rivayetine göre; o, Allah Rasûlü (s.a.)nü şöyle buyururken işitmiş: Onlan takva sözü üzerinde durdur­du. Bu; Allah’tan başka ilâh yoktur sözüdür. Hadîsi Tirmizî de Hasan İbn Kazea’dan rivayet etmiş ve şöyle demiştir: Hadîs garîbdir. Sâdece onun rivâyetiyle bilmekteyiz. Ebu Zür’a’ya bu hadîsi sordum. Sadece bu kanaldan bilindiğini söyledi.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ahmed İbn Mansûr er-Ramâdî’nin… Ebu Hüreyre’den rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuş­tur: Allah’tan başka ilâh yoktur, deyinceye kadar insanlarla savaşmak­la emrolundum. Her kim, «Allah’tan başka ilâh yoktur» derse; bir hak­ka karşılık olması müstesna malını ve nefsini benden korumuştur. He­sabı da Allah’a aittir. Allah Teâlâ kitabında bir âyet indirip şöyle bu­yurur: «Çünkü onlara; Allah’tan başka ilâh yoktur, denildiğinde bü­yüklük taslarlardı.» (Saffât, 35). Allah Teâlâ ayrıca: «Ve onları takva sözü üzerinde durdurdu. (Onlar buna lâyık ve ehil kimselerdi).» bu­yurur ki bu söz: «Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed Allah’ın elçi-sidir.» sözüdür. Onlar bu sözü büyüklendikleri için söylememişler; Hu-deybiye günü müşrikler de aynı büyüklenme içine girmişlerdir. Allah Rasûlü (s.a.) müddet meselesinde (barış içinde kalıp harp yapmaya­cakları müddet konusunda) onlarla yazışmıştır. İbn Cerîr de hadîsi bu fazlalıklarla beraber Zührî kanalıyla rivayet etmiştir. Görünüşe göre bunlar Zührî’nin sözünden hadîs metnine karışmış olmalıdır. En doğ­rusunu Allah bilir.

Mücâhid, âyette geçen takva sözünün ihlâs olduğunu söyler. Atâ İbn Ebu Rebâh ise takva sözünü şöyle açıklar: Bu söz: Tek ve ortağı ol­maksızın Allah’tan başka ilâh yoktur. Mülk O’nundur, Hamd O’nadır ve O her şeye güç yetiricidir, sözüdür. Yûnus İbn Bükeyr’in îbn İshâk kana­lıyla… Misver’den rivayetine göre takva sözü; tek ve ortağı olmaksı­zın Allah’tan başka ilâh yoktur, sözüdür. Sevrî’nin Seleme İbn Küheyl kanalıyla… Ali’den rivayetine göre takva sözü hakkında o, şöyle de­miştir: Bu; Allah’tan başka ilâh yoktur ve Allah en büyüktür, sözü­dür. İbn Ömer de böyle söylemiştir. Ali İbn Ebu Talha ise İbn Abbâs’m «Ve onları takva sözü üzerinde durdurdu.» âyeti hakkında şöyle dediğini nakleder: Bu söz; Allah’tan başka ilâh olmadığına şehâdettir ve o, her takvanın başıdır. Saîd İbn Cübeyr, Allah’ın inananları takva sözü üze­rinde durdurmasını şöyle açıklar: Bu; Allah’tan başka ilâh yoktur, sö­zü ile Allah yolunda cihâddır. Atâ el-Horasânî der ki: Bu söz; Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed Allah’ın elçisidir, sözüdür. Abdullah İbn Mübârek’in Ma’mer’den,= onun da Zührî’den rivayetine göre takva sözü; Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla, sözüdür. Katâde de takva sö­zünü, Allah’tan başka ilâh yoktur, sözü ile açıklar.

«Onlar buna daha lâyık ve ehil kimselerdi. Allah her şeyi bilmekte olandır. (Kimin hayra, kimin de kötülüğe müstehak olduğunu en iyi O bilir.)» Neseî der ki: Bize İbrahim İbn Saîd’in… Ebu İdrîs’den, onun da Übeyy İbn Kâ’b’dan rivayetine göre; o, âyeti: O küfredenler kalble-rinde hamiyyeti câhiliyyet hamiyyetini ateşlendirdiklerinde, şayet siz de onların ateşlendiği gibi ateşlenmiş olsaydınız hiç şüphesiz Mescid-i Haram fesada boğulurdu, şeklinde okurmuş. Bu kırâetin Hz. Ömer’e ulaşması üzerine Hz. Ömer ona karşı biraz sert davranmış da Übeyy: Sen iyi biliyorsun ki ben Allah Rasûlü (s.a.)nün yanma girerdim, Al­lah’ın ona öğrettiklerinden bana öğretirdi, demiş. Bunun üzerine Hz. Ömer: Evet, şüphesiz sen yanında ilim ve Kur’ân olan birisin. Allah ve Rasûlünün sana öğrettiklerinden öğret ve oku, demiş.

Hudeybiye Musâlahası Hakkında Vârid Olan Hadîsler : İmâm Ahmed der ki: Bize Yezîd İbn Harun’un… Misver İbn Mah­reme ve Mervan İbn Hakem’den rivayetine göre, onlar şöyle anlatıyor : Allah Rasûlü (s.a.) Hudeybiye senesi Beytullah’ı ziyaret maksadıyla çıktı. Savaş istemiyordu. Beraberinde yetmiş deveyi kurbanlık olarak çıkardı. Çevresindeki insanlar yedi yüz kişiydiler. Her on kişi bir kur­bân getirecekti, Allah Rasûlü çıkıp Usfân’a vardığında Bişr İbn Süfyân el-Ka’bî Rasûlullah’a kavuştu ve: Ey Allah’ın elçisi, Kureyş senin bu yürüyüşünü işitmiş ve ne kadar develeri varsa yanlarına alıp çıkmış­lar. Kaplan derilerinden zırhlar giymişler. Üzerlerine baskı yapıp yene­meyeceğine dâir Allah’a and içtiler. Hâlid İbn Velîd’i süvarileri ile Kürâ’el-Ğamîm’e öncü olarak çıkardılar, dedi. Allah Rasûlü (s.a.) şöy­le buyurdu: Yazıklar olsun Kureyş’e. Kafalarını harble bozmuşlar. Ne olurdu sanki insanlarla benim aramdan çekilselerdi? Şayet insanlar be­nim hakkımdan gelirse, zâten onların diledikleri olmuş olacak. Şayet Allah beni muzaffer kılarsa, onlar zâten İslâm’a girecekler. Şayet böy­le yapmasalar bile güçlü olarak savaşmış olurlardı. Kureyş acaba ne sanıyor? Allah’a yemîn ederim ki Allah beni muzaffer kılıncaya veya atımın sadece önü tek başına kalıncaya kadar Allah’ın beni göndermiş olduğu şey üzere onlarla savaşmaya devam edeceğim. Daha sonra Al­lah Rasûlü insanlara sağ tarafa doğru yönelmelerini emretti de Ha-maz dağları arasından Mekke’nin alt tarafından Hudeybiye ve Seniy-ye el-Murâr’a çıkan yola saptılar. Râvî anlatmaya şöyle devam ediyor: Hz. Peygamber orduyu bu yola soktu. Kureyş atlıları, İslâm ordusunun toz bulutunun yollarının ötesinde kaldığını görünce, Kureyş’e dönmek üzere hareket ettiler. Allah Rasûlü (s.a.) çıkıp sonunda Seniyye el-Mu-râr yoluna girdiği zaman devesi çöktü. İnsanlar: Deve çöktü, dediler. Allah Rasûlü (s.a.): Deve çökmedi, zâten çökmek ona yaraşmaz. Fakat fili Mekke’ye girmekten alıkoyan onu da alıkoymuştur. Allah’a yemîn ederim ki, bugün Kureyş, sıla-i rahm isteği ile beni bir yola çağırırsa mutlaka bu isteklerine icabet ederim, buyurup insanlara: Konaklayı­nız, dedi. Ey Allah’ın elçisi, vâdîde insanların yanına konaklayabileceği bir su yok, dediler de, Allah Rasûlü (s.a.) sadağından bir ok çıkarıp as­habından birisine verdi. Bu oku oradaki eski kuyulardan birine indirip diktiler de o kuyudan su fışkırdı. Hattâ insanlar orada deve sulamak için yerler bile yaptılar, Allah Rasûlü’ (s.a.) dinlenip rahatlayınca bir de baktılar ki Huzâa kabilesinden birtakım insanların arasında Büdeyl îbn Verkâ geliyor. Allah Rasûlü (s.a.) daha önce Bişr İbn Süfyân’a söy­lediklerini onlara da tekrarladı. Onlar Kureyş’e dönüp: Ey Kureyş top­luluğu, şüphesiz siz Muhammed hakkında acele ediyorsunuz; Muham-med savaş için gelmedi, sâdece Beytullah’m değerini yüceltmek ve onu ziyaret için gelmiştir. Siz ise onlar hakkında yanlış zanna kapıldınız, dediler.

Muhammed İbn İshâk’ın naklettiğine göre Zührî şöyle anlatıyor: Müşriği ve müslümam ile Huzâa kabilesi Allah Rasûlü (s.a.) ile barış içindeydiler. Mekke’de olanlardan hiç bir şeyi Allah Rasûlü (s.a.)ne gizlemezlerdi. Mekke’üler: Allah’a yemîn ederiz ki sadece bunun için bile gelmiş olsa, bizim üzerimize baskın ve galebe ile asla giremeyecek. Araplar böyle bir şeyi konuşamayacaklar, dediler sonra da Âmir İbn Lueyy oğullarından birisi olan Mikrez İbn Abd’ı Hz. Peygambere gön­derdiler. Allah Rasûlü (s.a.) Mikrez’i gördüğü zaman: Bu, zâlim bir adamdır, buyurdu. Allah Rasûlü (s.a.)nün yanına ulaştığında Rasûlul-lah daha önce ashabı ile konuştuğu gibi onunla da konuştu. Mikrez Ku­reyş’e dönüp Allah Rasûlü (s.a.) nün söylediklerini onlara nakletti. Bu sefer Kureyş’liler Huleys İbn Alkame el-Kinânî’yi Hz. Peygambere gönderdiler. O zamanda Huleys kendilerine Ehâbîş adı verilen ve Mek­ke’nin alt taraflarında konuşup anlaşan Kureyş, Kinâne ve Huzâa ka­bilesinden oluşan grubun efendisi durumundaydı. Allah Rasûlü (s.a.) onu görünce: Bu, çokça ibâdet eden bir kavimdendir. Kurbanlıkları onun yüzüne doğru sürün, buyurdu. Kurbanlıkları ona doğru sürdüler. Uzun süre yerine ulaştırılmamaktan dolayı boyunlanna takılan kurban­lık alâmetlerinin kirişlerini yemiş halde vadinin ortasından kurban­lıkların kendisine doğru aktığını görünce döndü ve gördüğünü ta’zîm etmeK maksadıyla Allah Rasûlü (s.a.)nün yanına gitmekten vazgeçti. Mekke’ye döndüğünde: Ey Kureyş topluluğu, şüphesiz ben geri çevril­mesi ve alıkonulması helâl olmayan bir şey gördüm: Kurbanlık alâmet­ler içinde kurbânlar gördüm. Yerine ulaştırılmaktan uzun süre men’-edildikleri için kurbanlık alâmetlerinin kirişlerini yemişler, dedi. Otur; sen bilgisiz bir bedeviden başka bir şey değilsin, dediler ve Allah Rasû­lü (s.a.) ne Urve İbn Mes’ûd es-Sekafî’yi göndermek istediler. Ey Kureyş topluluğu, Muhammed’e sizden kimi göndermişsem’z geldikleri zaman onları öfke ve kötü sözlerle karşıladığınızı görüyorum. Biliyorsunuz ki siz babalarsınız, ben ise oğulum. Başınıza geleni işittim. Kavmimden bana itaat edecekleri toplayıp, geleyim ve sizi bizzat ben rahatlatayım, dedi. Doğru söyledin, dediler. Elbette sen bizim katımızda töhmet altı­na alınmış değilsin. Urve İbn Mes’ûd çıkıp Allah Rasûlü (s.a.)ne geldi, önüne oturdu ve: Ey Muhammed, karmakarışık insanları topladm, sonra da onları kendi kabuğunu kırmak için aşiretinin üzerine getir­din. Bak; Kureyş, ne kadar develeri varsa yanlarına alıp çıktılar. Kap­lan derileri giydiler. Üzerlerine baskın yapıp yenemeyeceğine dâir Al­lah’a and içtiler. Allah’a yemîn ederim ki ben, senin etrafındaki şu kim­selerin yarın çevrenden çil yavrusu gibi dağıldıklarını görür gibi oluyo­rum, dedi. Ebubekir, Allah Rasûlü (s.a.)nün arkasında oturmaktaydı. Ey Lâfın köpeği dilini tut. Biz mi Allah Rasûlünün etrafından dağılıp gi­deceğiz? dedi. Urve: Ey Muhammed, bu da kim? diye sordu. Hz. Pey­gamber: Bu, Ebu Kuhâfe’nin oğludur, buyurdu. Urve: Allah’a yemîn ederim ki senin geçmişte bana bir iyiliğin dokunmamış olsaydı, ben bu sözünün karşılığını verirdim. Bu sözün daha önce yapmış olduğuna karşılıktır, dedi. Sonra Urve Allah Rasûlü (s.a.)nün sakalını tuttu. Mu-ğîre İbn Şu’be Allah Rasûlü (s.a.)nün yanıbaşmda zırhına bürünmüş vaziyette ayaktaydı. Urve’nin eline vurup: Başına bir şey gelmesini is­temiyorsan, elini Allah Rasûlü (s.a.)nün sakalından çek, dedi. Urve: Yazıklar olsun sana. Ne kadar kaba ve sert olmuşsun, dedi. Allah Ra­sûlü (s.a.) tebessüm etti. Urve: Bu kimdir ey Muhammed? diye sordu. Allah Rasûlü (s.a.): Kardeşinin oğlu Muğîre İbn Şu’be’dir, diye cevab-ladı. Şu zâlim herif mi? Nihayet pisliğini dün yıkayabildin mi? dedi. Al­lah Rasûlü (s.a.) daha önce ashabı ile konuştuğu şekilde onunla da ko­nuştu ve harb maksadıyla gelmediğini bildirdi. Urve, Allah Rasûlü (s.a.)nün yanından kalktı. Ashabının ona nasıl davrandığını görmüş­tü: Abdest aldığını görseler hemen ona koşuyorlar, tükürdüğünü görse­ler hemen ona koşuyorlar. Ondan bir kıl düştüğünü görseler hemen alıyorlardı. Urve Kureyş’e döndü ve: Ey Kureyş topluluğu, ben hüküm­ranlık içindeki Kisrâ’nın yanma vardım, hükümranlıkları ve debdebele­ri İçinde Kayser ve Necâşî’nin yanma gittim, ama Muhammed gibi as­habı içinde bir kral asla görmedim. Ben öyle bir kavim gördüm ki, onu hiç bir şey için asla teslim etmezler. Varın karârınızı ona göre verin, dedi. Allah Rasûlü (s.a.) bundan daha önce Huzâa kabilesinden olan Hırâş İbn Ümeyye’yi Sa’leb adındaki devesine bindirerek Mekke’ye gön­dermişti. Hırâş Mekke’ye girdiğinde Kureyşliler Sa’leb’i boğazlayarak öldürmek istediler. Kendilerine Ehâbîş denilen Kinâne, Huzâa ve Ku-reyş’ten anlaşmış olan kimseler Kureyş’i bu işi yapmaktan alıkoydu­lar da Hırâş Allah Rasûlü (s.a.) nün yanma dönüp geldi. Rasûlullah (s.a.) Mekke’ye göndermek üzere Ömer’i çağırdı. Ey Allah’ın elçisi, nef­sim için Kureyş’den korkarım. Orada Adiyy oğullarından beni koruya­cak hiç kimse yok. Kureyş ise kendilerine olan düşmanlığımı ve sertli­ğimi şüphesiz biliyor. Bu iş için orada benden daha çok izzet ve ikram görecek birisini sana göstereyim: Osman İbn Affân’ı gönder, dedi. Hz. Peygamber (s.a.) Hz. Osman’ı çağirıp onu Kureyş’e gönderdi. Onlara kimseyle savaşmak için gelmediğini, harâmhğına ta’zîmde bulunarak Beytullah’ı ziyaret etmek üzere geldiğini bildirecekti. Hz. Osman çıkıp Mekke’ye vardı. Ebân İbn Saîd İbn Âs’a rastladı, Ebân bineğinden inip Hz. Osman’ı terkisine bindirdi ve Allah Rasûlü (s.a.) nün tebligatını ulaştırmcaya kadar onu emânı altına aldı. Hz. Osman gidip Ebu Süf-yân ve Kureyş büyüklerinin yanına vardı, Allah Rasûlü (s.a.)nün gön­dermiş olduğu haberi onlara ulaştırdı. Hz. Osman’a: Eğer Beytullah’ı tavaf etmek istiyorsan tavaf et, dediler. Allah Rasûlü (s.a.) tavaf et­medikçe bunu yapacak değilim, dedi. Kureyşliler Hz. Osman’ı yanla­rında alıkoydular. Allah Rasûlü (s.a.)ne ise Hz. Osman’ın öldürüldüğü haberi ulaştı.

Muhammed İbn İshâk’ın naklettiğine göre Zührî ona şöyle anlat­mış : Kureyşliler Süheyl İbn Amr’ı gönderdiler ve : Muhammed’e git, onunla anlaş. Onunla yapılacak anlaşmada, bu sene bizim yanımıza gel­meyerek döneceği hususu mutlaka bulunmalıdır. Allah’a yemîn ederiz ki, Araplar onun Mekke’ye baskın ve galebe ile girdiğini asla konuşamaya­caklar, dediler. Süheyl İbn Amr Allah Rasûlüne geldi, Hz. Peygamber onu görünce : Madem ki bu adamı gönderdiler halk banş istiyor, bu­yurdu. Süheyl, Allah Rasûlü (s.a.)nün yanma geldi, uzun uzun konuş­tular, sözlü müzâkerelerde bulundular ve sonunda aralarında barış ol­du. Mes’ele toparlanıp da sâdece yazma işi kaldığında Ömer İbn Hattâb yerinden sıçrayıp Ebubekir’e geldi ve: Ey Ebubekir, o Allah’ın elçisi de­ğil mi? Biz müslümanlar değil miyiz? Onlar müşrikler değiller mi? diye sordu. Ebubekir: Evet öyledir, dedi. Hz. Ömer: O halde dinimiz uğrun­da bu zillete hiçin katlanıyoruz? dedi. Ebubekir : Ey Ömer, sakin ol. Şüphesiz ben. onun Allah’ın elçisi olduğuna şehâdet ediyorum, dedi. Hz. Ömer: Ben de şehâdet ederim, deyip Allah Rasûlü (s.a.)ne geldi ve: Ey Allah’ın elçisi, bizler müslümanlar değil miyiz, onlar müşrikler değiller mi? diye sordu. Hz. Peygamber: Evet öyledir, buyurdu. Hz. Ömer: O halde dinimiz uğrunda bu zillete niçin katlanıyoruz? diye sordu. Hz. Peygamber: Ben Allah’ın kulu ve elçisiyim, asla O’nun emrine muha­lefet etmeyeceğim ve O da beni asla zayi etmeyecek, buyurdu. Daha sonraları Ömer şöyle dermiş: O gün konuşmuş olduğum sözün korku­suyla o kadar çok oruç tuttum, namaz kıldım, sadaka verdim ve köle âzâd ettim ki nihayet benim için bir hayır olacağını umabildim. Râvî devamla şöyle anlatır: Allah Rasûlü (s.a.) Ali İbn Ebu Tâlib’i çağırıp: Yaz; Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla, buyurdu. Süheyl İbn Amr: Ben bunu bilmiyorum (tanımıyorum), fakat Bismike Allahümme yaz, dedi. Allah Rasûlü: Yaz; Bismike Allahümme. Bu, Allah’ın elçisi Mu-hammed’in Süheyl İbn Amr ile üzerinde anlaştıklarıdır, buyurdu. Süheyl îbn Amr : Şayet senin Allah’ın elçisi olduğuna şehâdet etmiş olsaydım seninle savaşmazdım. Fakat şöyle yaz: Bu, Abdullah oğlu Muhammed ile Süheyl îbn Amr’ın üzerinde barış yaptıklarıdır. Bu andlaşmaya gö­re on sene harbi bırakacaklar ve insanlar bu on sene için emniyette olacaklar, birbirlerinden ellerini çekecekler. Ashâbmdan her kim velî­sinin izni olmaksızın Rasûlullah’a gelirse velîsine geri verilecek. Allah’­ın Rasûlü ile beraber olanlardan her kim Kureyş’e giderse geri veril­meyecek. Kalblerimiz, birbirlerine karşı kin ve aldatma duygularından arınmış olarak barışa sadâkat gösterecekler. Ortada aldatma ve hîle bulunmayacak. Andlaşma yazıldığı sırada onların şartlarından birisi de şu idi: Her kim Muhammed’in ahdine ve andlaşmasma girmek isterse ona girecek, her kim de Kureyş’in ahdine ve andlaşmasına girmek isterse oraya girecek. Huzâa kabilesi hemen yerlerinden sıçrayıp: Biz Allah Ra-sûlünün ahdi ve andlaşmasmdayız, dediler. Bekr oğullan da yerlerin­den kalkıp: Biz Kureyş’in ahdi ve andlaşmasmdayız, dediler. Şartları şöyle devam ediyordu: Bu sene sen geri döneceksin, Mekke’ye girmeye­ceksin. Gelecek sene senin için Mekke’yi boşaltacağız ve sen ashabınla birlikte oraya gireceksin, orada üç gün ikâmet edeceksiniz. Sadece sü­varilerin yanlarında silâhlar bulunacak. Mekke’ye kılıçlarınız kınların­da olarak gireceksiniz. Allah Rasûlü (s.a.) andlaşmayı yazdığı sırada Süheyl İbn Amr’ın oğlu Ebu Cendel demirden bağlar içinde geldi. Ba­ğından kurtulup Allah Rasûlü (s.a.)ne koştu. Allah Rasûlü (s.a.)nün görmüş olduğu bir rü’yâya dayanarak Rasûlullah’ın ashabı fethe kesin gözüyle bakarak Medine’den çıkmışlardı. Şimdi geri döneceklerini, and-laşmanın yapıldığını, Rasûlullah’ın kendi aleyhine yüklendiklerini gör­düklerinde, insanların kalblerine birtakım şüpheler girdi ki neredeyse helak olacaklardı. Süheyl, Ebu Cendel’i görünce üzerine yürüyüp yüzü­ne vurdu ve: Ey Muhammed, bu gelmeden önce seninle benim aramda mes’ele bitmiş, andlaşma olmuştu, değil mi? dedi. Allah Rasûlü: Doğru söyledin, buyurdu. Süheyl, Ebu Cendel’e doğru ilerleyip boynundan ya­kaladı. Ebu Cendel en yüksek sesiyle bağırıp: Ey Müslümanlar toplulu­ğu, beni dinimde fitneye düşüreceklerini bile bile beni şirk ehline geri mi vereceksiniz? dedi. İçinde bulundukları kötü durumla birlikte insan­ların hoşnûdsuzluğu daha da arttı. Allah Rasûlü (s.a.): Ey Ebu Cen­del, sabret, sabrının mükâfatını Allah’tan bekle. Şüphesiz Allah, sana ve seninle beraber olan güçsüzlere mutlaka bir ferahlık ve çıkış yolu ya­ratacaktır. Biz bu kavimle aramızda banş andlaşması yaptık, bu hu­susta onlara söz ve ahid verdik. Elbette onlara hiç bir zaman haksız­lık edecek değiliz, buyurdu. Ömer İbn Hattâb onun yanına gitmek üzere yerinden fırladı. Cendel ile beraber yanına doğru yürümeye başladı. Bir yandan da : Ey Ebu Cendel, onlar ancak ve ancak müşriklerdir. Onlar­dan birinin kanı olsa olsa köpek kanıdır, diyordu. Kılıcın kabzasını ona yakın tutmuştu. Hz. Ömer der ki: Kılıcı alıp onunla babasına vurmasını ummuştum. Ama babasına kıyamadı. Râvî anlatmaya şöyle devam eder: Nihayet mes’ele bitti, yazım işi tamamlandığında, Allah Rasûlü (s.a.) ihrâmü halde namaz kılmaktaydı ve ihramdan çıkıp çıkmama konu­sunda tereddütlü idi. Allah Rasûlü (s.a.) kalktı ve: Ey insanlar, kur­bânlarınızı kesin ve tıraş olun, buyurdu. Hiç kimse kalkmadı. Sözünü tekrarladı, yine kimse kalkmadı. Allah Rasûlü (s.a.) üçüncü defa sözü­nü tekrarladığında da hiç kimse yerinden kalkmadı. Allah Rasûlü (s.a.) dönüp Ümmü Seleme’nin yanına girdi ve: Ey Ümraü Seleme, insanlara ne olmuş? buyurdu. Ümmü Seleme: Ey Allah’ın elçisi, senin de gördü­ğün gibi bir kere şüphe onların kalblerine girmiş. Onlardan kimse ile konuşma, kurbânının olduğu yere git boğazla ve traş ol. Şayet böyle ya­parsan insanlar da aynısını yaparlar, dedi. Allah Rasûlü (s.a.) Ümmü Seleme’nin yanından çıkıp kimse ile konuşmaksızın kurbânının yanma geldi, onu boğazladı, sonra da oturup tıraş oldu. İnsanlar da kalkıp kur­bânlarını kestiler ve tıraş oldular. Nihayet Allah Rasûlü (s.a.) Mekke ile Medine arasuSdaki yoluri ortalarında iken Fetih sûresi nazil oldu. îmâm Ahmed hadîsi bu kanaldan bu şekli ile rivayet etmiştir. Yûnus İbn Bükeyr ve Ziyâd el-Bekkâî de hadîsi İbn İshâk’dan yukardakine benzer şekilde rivayet etmiştir. Ancak bu rivayette garîblikler vardır. Keza İmâm Ahmed hadîsi Abdürrezzâk kanalıyla… Zührî’den yukar­dakine benzer şekilde rivayet eder. Bu rivayette yukardakinden ayrı­lan kısımlar vardır. Buharı de —Allah ona rahmet eylesin— Sahîh’inde hadîsi güzel birtakım fazlalıklarla uzunca rivayet etmiştir. İmâm Bu-hârî Sahîh’min Kitâb’üş-Şurût kısmında der ki: Bizce Abdullah İbn Muhammed’in… Misver İbn Mahreme ve Mervan İbn Hakem’den —Bu iki râvîden her bireri arkadaşının hadîsini doğrulamaktadır— rivayeti­ne göre, onlar şöyle anlatıyorlar: Allah Rasûlü (s.a.) Hudeybiye günü bin küsur ashabı ile birlikte çıktı, Zülhuleyfe’ye gelince, kurbanlığını damgaladı, kurbanlık alâmetleri taktı ve orada umre için ihrama gir­di. Bu arada Huzâa kabilesinden olup kendi taraftarlarından olan biri­ni câsûs olarak gönderdi. Ğadîr el-Eştât’a [9] kadar yürüdü. Gönder­miş olduğu câsûs orada kendisine gelerek: Kureyş sana karşı büyük bir ordu ve hattâ Ehâbîş’i de topladı. Onlar seninle savaşacaklar, seni engelleyecekler ve geri çevirecekler, dedi. Allah Rasûlü ashabına: Ey insanlar, bana görüşlerinizi bildirin, ne dersiniz onların ailelerine doğ­ru yönelelim mi? Beytullah’dan bizi çevirip engellemek isteyen şu kim­selerin zürriyetlerine mi yönelelim? —Hadîsin başka bir rivâyetindeki lafzı: Onlara yardım eden şu kimselerin zürriyyetlerine yönelmemizi doğru görür müsünüz? Şayet bize gelirlerse Allah Teâlâ müşriklerden bir boynu koparmış olur, yoksa onları üzüntülü bir halde bırakmış olu­ruz, şeklindedir. Başka bir rivayetinde ise burası: Şayet otururlarsa so­yulmuş, yorulmuş ve hoşlanmadıkları başlarına gelmiş halde otururlar. Eğer kurtulurlarsa Allah’ın kopardığı bir boyun olurlar. Ne dersiniz; yoksa Beytullah’a doğru yürüyelim ve bizi oradan döndürmek isteyen kim olursa olsun onunla savaşalım mı? şeklindedir— Ebubekir dedi ki: Ey Allah’ın elçisi, sen Beytullah’a yönelerek çıktın, kimse ile vuruşmak ve savaşmak istemiyordun. Beytullah’a yönel, her kim bizi oradan çe­virmeye kalkarsa onunla savaşalım. —Başka bir rivayetin lafzına göre ise Hz. Ebubekir (r.a.): Allah ve Rasûlü iyi biliyor ki, biz ancak umre yapmak üzere geldik, kimseyle savaşmak için gelmedik. Ancak bizimle Beytullah arasına kim engel olarak çıkarsa onunla savaşırız, demiş­tir.— Hz. Peygamber (s.a.): O halde yürüyün, buyurdu. Başka bir riva­yete göre ise JRasûlullah: Allah’ın ismi üzere devam edin (yürüyün), buyurmuştur.

Nihayet yolun bir kısmında iken Hz. Peygamber (s.a.): Hâlid İbn Velîd Kureyş atlılarının öncüsüdür, Siz sağ taraftaki yolu ta’kîb edin, buyurdu. Allah’a yemîn ederim ki Hâlid onları hiç hissetmedi. Nihayet ordunun arkasında çıkarmış olduğu toz dumarü görünce, hemen Ku-reyş’i uyarmak üzere geri döndü. Hz. Peygamber (s.a.) yürümeye de­vam etti. Nihayet Kureyşlilerin üzerine gidilecek Seniyye tepesine var­dığında biniti çöktü. İnsanlar onu kaldırmaya ve yürütmeye çalıştılarsa da kalkmamakta direndi. Kusvâ çöktü, Kusvâ çöktü dediler. Hz. Peygam­ber (s.a.): Kusvâ çökmedi, zâten bu ona yaraşmaz. Ama fili Mekke’ye girmekten alıkoyan onu da alıkoymuştur, buyurup şöyle devam etti: Nefsim kudret elinde olan (Allah)’a yemîn ederim ki Allah’ın haram­larına ta’zîmde bulunacakları bir yolu benden isterlerse bu isteklerini mutlaka kabul ederim, sonra binitini zorladı ve o yerinden sıçradı, Al­lah Rasûlü onların yanından ayrılıp Hudeybiye’nin en uzak noktasında insanların azar azar su aldıkları küçük bir su birikintisinin başına indi. Çok geçmeden insanlar suyun hepsini çekip bitirdiler ve Allah Rasûlü (s.a.) ne susuzlukla ilgili şikâyetlerini ilettiler. Hz. Peygamber sadağın­dan bir ok çekip o suya koymalarını emretti. Allah’a yemîn ederim ki su kaynamaya başladı, onlar yanından ayrılıncaya kadar da onları su­ya kandırdı. Onlar bu haldelerken birden bire Büdeyl İbn Verkâ el-Hu-zâî Huzâa kavminden bir grup ile çıkageldi. Onlar Tihâme halkından Al­lah Rasûlü (s.a.) ile barış içinde olan kimselerdi. Büdeyl: Ben Kâ’b İbn Luayy ve Âmir İbn Luayy’ı bıraktığımda onlar Hudeybiye sularının bol bol akan pınarlarının yanına inmişlerdi. Ne kadar develeri varsa yanla­rındaydı. Onlar seninle savaşacaklar ve seni Beytullah’tan çevirecek (Beytullah’a gitmeni engelleyecek)ler, dedi. Hz. Peygamber (s.a.) : Biz savaşmak için değil ancak umre yapmak üzere geldik. Kureyş aklını savaşla bozmuş. Halbuki isteseler de onlarla aramızda bir müddet koy­sam, benimle insanların arasını serbest bıraksalar (insanlarla aramdan çekilseler) ve ben bu süre içinde muzaffer olursam o takdirde dilerlerse kendileri de insanların girdiği dine girseler. Böyle yapmasalar da hiç olmazsa savaş sıkıntısından kurtulmuş olurlardı. Ama onlar bunu kabul etmemekte diretirlerse, nefsim kudret elinde olana yemîn ederim ki bir tek atlı kalıncaya kadar onlarla bu konuda savaşırım. Şüphesiz ki, Allah, emrini yerine getirecektir, buyurdu. Büdeyl: Söylediğini onlara ulaştıracağım, deyip gitti, Kureyş’e vardı ve: Biz şu adamın yanından geldik. Bir söz söylüyor; şayet size arzetmemi isterseniz söyleyelim, de­di. Onların beyinsizleri: Ondan bize herhangi bir şey haber vermene gerek yok, dediler. Aklı başında olanlar ise: Ondan işittiğin sözleri söyle bakalım, dediler. Büdeyl: Onu şöyle şöyle söylerken işittim, deyip Allah Rasûlü (s.a.)nün söylediklerini onlara nakletti. TJrve İbn Mes’ûd kalkıp: Ey kavmim, sizler baba değil misiniz? dedi.Onlar: Evet öyleyiz, dedi­ler. Ben oğul değil miyim? dedi, onlar: Evet oğulsun, dediler. Beni töh­met altında bırakır mısınız? sorusuna onlar; hayır, cevabı verdiler. Siz bilmiyor musunuz ki ben Ukkaz ahâlisini yardıma çağırmıştım. Güçle­ri yetmezse ailemi, çocuklarımı ve bana itaat edenleri de getiririm, ne dersiniz? dedi. Onlar: Peki öyle yap, dediler. Urve: Eğer bu adam size bir olgunluk yolu gösterirse onu kabul edin. Bırakın beni, ona varayım, dedi de onlar: Peki ona git, dediler. Urve Allah Rasûlü (s.a.)ne geldi ve kendisiyle konuşmaya başladı. Hz. Peygamber (s.a.) ona, daha önce Büdeyl İbn Verkâ’ya söylediklerini tekrarladı. Urve o -zaman: Ey Mu-hammed, haydi diyelim kavminin işini kökten halledip bitirdin; Arap­lar içinde senden önce kendi kökünü kazıyan birisini işittin mi? Şayet en rüsvây sen olursan Allah’a yemîh ederim ki ben, karmakarışık ve türlü insanların yüzlerini görür gibi oluyorum da onlar en çok seni ter-kedip kaçacak kimseler gibi geliyor, dedi. Ebubekir (r.a.) ona: Sus, Lâfın köpeği. Biz mi onu terkedip kaçacağız? dedi. Urve: Bu da kim? diye sordu. Hz. Peygamber: O Ebubekir’dir. dedi. Urve: Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemîn ederim ki, şayet senin bana geçmişte iyiliğin dokunmamış olsaydı, bunu senin yanına komaz, mutlaka cevab verir­dim, dedi. Allah Rasûlü (s.a.) ile Jconuşmaya başladı. Her ne zaman Rasûlullah ile konuşsa sakalım tutmaya yelteniyordu. Muğîre İbn Şu’be (r.a.) başında miğferi, yanında kılıcı ile Hz. Peygamber (s.a.) in baş-ucunda dikilmekteydi. Her ne zaman Urve Hz. Peygamber (s.a.) in sa­kalına elini uzatsa kılıç kınının ucuyla eline vuruyor ve: Elini Hz. Pey­gamber (s.a.) in sakalından çek, diyordu. Urve başını kaldırıp: Bu da kim? diye sordu. Hz. Peygamber: Muğîre İbn Şu’be’dir, buyurdu. Urve: Ey zâlim, şenin haksızlığın için ben koşmuyor muydum? dedi. Muğire İbn Şu’be câhiliye döneminde birtakım kimselerle arkadaş olmuş, son­ra onları öldürerek mallarını almış, daha sonra da müslüman olmuş­tu. Hz. Peygamber (s.a.): Ben elbette İslâm’ı kabul ederim. Mala ge­lince; onun benimle ilgisi yok, buyurdu. Urve, daha sonra Hz. Peygam­ber (s.a.) in ashabım göz ucuyla süzmeye başladı. Râvî der ki: Allah’a yemîn olsun, Allah Rasûlünün ağzından bir şey çıksa mutlaka onlardan birisinin avucuna düşer, o kimse bununla yüzünü ve cildini ovalardı. Onlara bir şey emrettiğinde hemen emrini yerine getirmeye koşarlardı. Abdest aldığı zaman da onun abdest suyunu getirmek için neredeyse birbirleriyle yarışırlar, konuştuğu zaman yanında seslerini alçaltırlardı. Rasûlullah’ı ta’zîm ve hürmetlerinden gözlerini ona dikip bakmazlardı. Urve arkadaşlarına dönüp: Ey kavmim, Allah’a yemîn olsun ki ben kral­lara elçi olarak gittim. Kisrâ, Kayser ve Necâşî katında elçi olarak bu­lundum. Vallahi Muhammed’in ashabının Muhammed’e ta’zîm ve hür­meti gibisinin erkânmca kendisine gösterildiği hiç bir kral görmedim. Allah’a yemîn olsun bir tükrük tükürse mutlaka onlardan birisinin avu­cuna clüşer, bununla yüzünü ve cildini ovuşturur. Onlara bir şey emret­tiği zaman emrini yerine getirmeye koşarlar. Abdest aldığı zaman da abdest suyunu getirmek üzere neredeyse birbirleriyle yarışırlardı. Ko­nuştuğu zaman katında seslerini alçaltıyor ve hürmetlerinden gözlerini ona dikip bakmıyorlar. O size bir kemâl yolu teklif ediyor, onu kabul edin, dedi. Kinâne oğullarından birisi: Bırakın, bir de ben ona vara­yım, dedi de onlar: Git bakalım, dediler. Hz. Peygamber ve ashabının bulunduğu yere yaklaştığında, Hz. Peygamber (s.a.) : Bu filân kimse­dir. O, kurbanlıklara hürmet eden bir kavimdendir. Kurbanlıkları onun üzerine gönderin, buyurdu. Kurbanlıklar ona doğru gönderildi.* İnsanlar kendisini telbiye ile karşıladılar. Bunları görünce: Sübhanallah. Bun­ların Beytullah’dan döndürülmeleri asla yaraşmaz, dedi. Ashabına doa-aüğünde ise: Ben kurbanlıkların damgalanmış ve nişanlanmış olduk­larını gördüm. Onların Beytullah’dan engellenmelerini doğru görmü­yorum, dedi. İçlerinden Mikrez İbn Hafs adındaki adam: Bırakın, ona bir de ben varayım, dedi. Haydi git bakalım, dediler. Hz. Peygamber ve ashabının bulunduğu yere yaklaştığında Rasûlullah (s.a.) : Bu Mik-rez’dir, o günahkâr bir adamdır, dedi. Mikrez Hz. Peygamber (s.a.) ile konuşmaya başladı. O konuşurken birden Süheyl İbn Amr çıkageldi. Ma’-mer’in Eyyûb’dan, onun da İkrime’den rivayetine göre İkrime şöyle diyor: Süheyl îbn Amr geldiğinde Hz. Peygamber (s.a.): İşiniz kolaylaş­tı, buyurmuş.

Ma’mer’in naklettiğine göre Zührî hadîsinde şöyle anlatılıyor : Süheyl îbn Amr geldi ve: Gel, seninle aramızda bir anlaşma yazalım, dedi. Hz, Peygamber (s.a.) kâtibi çağırdı ve: Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla, buyurdu. Süheyl: Allah’a yemîn olsun ki Rahmân’ın ne olduğunu bilmiyorum, fakat daha önce yazdığın gibi Bismike Allahüm-me yaz, dedi. Müslümanlar: Allah’a yemîn olsun ki Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla sözünden başkasını yazmayız, dediler. Hz. Peygam­ber (s.a.): Bismike AUahümme yaz, buyurdu ve şöyle devam etti: Bu. Allah’ın elçisi Muhammed’in üzerinde anlaştığıdır. Süheyl: Vallahi biz senin Allah’ın elçisi olduğunu kabul etmiş olsaydık seni Beytullah’tan geri çevirmez, seninle savaşmazdık. Fakat sen: Abdullah’ın oğlu Mu-hammed, şeklinde yaz, dedi. Hz. Peygamber (s.a.): Siz beni yalanlasa-nız da Allah’a yemîn olsun ki ben Allah’ın elçisiyim, Abdullah oğlu Muhammed yaz, buyurdu. Rasûlullah’m bunu kabul etmesinin sebebi Zührî’nin söylediğine göre daha önce: Benden Allah’ın haramlarına hürmet gösterecekleri bir yol isterlerse mutlaka onlardan bunu kabul ederim, demiş olmasıydı. Hz. Peygamber (s.a.) ona: Bir şartla ki bizimle Beytullah’ın arasından çekilecekler, biz de Beytullah’ı tavaf edeceğiz, buyurdu. Süheyl: Allah’a yemîn olsun ki Arablar bizim mağlûb olduğu­muzu (senin kahr u galebenle bunu kabul ettiğimizi) konuşamayacak­lar. Fakat bu, gelecek sene olacak, dedi. Ve öylece yazdı. Süheyl: Bir de şu şartla ki bizden birisi sana geldiği takdirde senin dinin üzere bile olsa onu bize iade edeceksin, dedi. Müslümanlar: Subhanallah, müslü-man olarak gelen müşriklere nasıl iade edilir? dediler. Onlar bu durum­da iken birden bağlı olarak düşe kalka Ebu Cendel İbn Süheyl İbn Arar çıkageldi. Mekke’nin alt kısmından çıkmış ve nihayet kendisini müslü-manlarin araşma atabilmişti. Süheyl: Ey Muhammed, yaptığımız an­laşma gereği bana geri verilmesini isteyeceğim ilk kişi işte budur, de­di. Hz. Peygamber (s.a.): Biz henüz yazmayı bitirmedik, buyurdu. Sü­heyl: Allah’a yemîn olsun ki bu durumda seninle hiç bir konuda asla barış andlaşması yapmam, dedi. Hz. Peygamber (s.a.) : Onu bana ver, buyurdu. Süheyl ise: Elbette bunu sana verecek değilim, dedi. Hz. Pey­gamber (s.a.): Evet, bunu yap, buyurduysa da Süheyl: Bunu yapacak değilim, dedi. Mikrez: Evet, biz onu sana verdik, dedi. Ebu Cendel: Ey müslümanlar topluluğu, ben müslüman olarak gelmişken müşriklere mi iade ediliyorum. Başıma gelenleri görmüyor musunuz? dedi. Allah yo­lunda ağır bir işkenceye tâbi tutulmuştu. Hz. Ömer (r.a.) der ki: Hz. Peygamber (s.a.) e geldim ve: Sen gerçekten Allah’ın peygamberi değil misin? dedim. Hz. Peygamber (s.a.): Evet gerçekten Allah’ın peygam­beriyim, buyurdu. Ben: Bizler hak üzere, düşmanımız da bâtıl üzere değil mi? dedim. Hz. Peygamber: Evet, öyledir, buyurdu. Ben: O halde dinimiz uğrunda dünyayı niçin veriyoruz? dedim de Allah Rasûlü: Şüp­hesiz ben Allah’ın elçisiyim, ona karşı gelecek değilim. O bana yardım edicidir, buyurdu. Ben: Beytullah’a varacağımızı ve onu tavaf edece­ğimizi söylemiyor muydun? dedim, evet; bu sene Beytullah’a varacağı­mızı sana haber verdim mi? buyurdu. Ben: Hayır, dedim. O halde hiç şüphe yok sen ona varacaksın ve tavaf edeceksin, buyurdu. Ebubekir’e geldim ve: Ey Ebubekir, o gerçekten Allah’ın peygamberi değil mi? de­dim. Ebubekir evet, dedi. Bizler hak üzere, düşmanımız da bâtıl üzere değil mi? dedim yine evet, dedi. O halde niçin dinimiz uğrunda, dün­yayı veriyoruz? dedim de: Ey adam; şüphesiz o Allah’ın elçisidir. Rab-bina karşı gelecek değildir. Rabbı ona yardımcıdır, sakin ol, Allah’a ye­mîn olsun ki O hak üzeredir, dedi. Ben: Bize, Beytullah’a varacağımızı ve onu tavaf edeceğimizi söylemiyor muydu? dedim. Ebubekir: Evet, söylüyordu, dedi. Bana: Beytullah’a bu sene varacağını sana haber ver­di mi? buyurdu, ben de; hayır, dedim. Bunun üzerine: Şüphesiz sen ona varacaksın ve tavaf edeceksin, dedi.

Zührî’nin rivayetine göre Hz. Ömer şöyle demiş: Bu söylediklerim yüzünden çok hayırlı ameller işledim (bağışlanması umuduyla bir çok ameller işledim). Râvî devamla şöyle anlatıyor: Andlaşmayı yazma me­selesi sona erince, Allah Rasûlü (s.a.) ashabına: Kalkın, kurbânlarınızı kesin, sonra da tıraş olun, buyurdu. Allah’a yemin olsun ki onlardan hiç kimse kalkmadı. Hz. Peygamber bunu üç defa söylediği halde on­lardan hiç kimse kalkmayınca Rasûlullah Ümmü Seleme’nin yanma girdi ve ashabından gördüğü muameleyi ona nakletti. Ümmü Seleme kendisine: Ey Allah’ın peygamberi, bunu istiyor musun? O halde çık, sonra onlardan kimseyle bir kelime konuşmaksızm kurbânını kes ber­berini çağır, seni tıraş etsin, dedi. Hz. Peygamber (s.a.) çıkıp onlardan kimse ile konuşmaksızm bunları yaptı; kurbânını kesti, berberini ça­ğırdı ve tıraş oldu. Ashabı bunları görünce kalktılar, kurbânlarını kes­tiler ve birbirlerini tıraş etmeye başladılar. Hattâ üzüntüden neredeyse bir yerlerini kesiyorlardı. Daha sonra mü’min kadınlar Rasûlullah’a geldiler, Allah Teâlâ bunun üzerine: «Ey îmân edenler, inanan kadın­lar hicret ederek size gelirlerse, onları deneyin… Kâfir kadınları nikâ­hınızda tutmayın.» (Mümtahine, 10) âyetlerini indirdi. Hz. Ömer o gün şirk üzere olan iki karısını boşadı ve bunlardan birisiyle Muâviye İbn Ebu Süfyân, diğeri ile de Safvân İbn Ümeyye evlendi. Daha sonra Hz. Peygamber (s.a.) Medine’ye döndü. Kureyş’den Ebu Basîr Rasûlullah’a geldi. O müslümandı. Kureyşliler onun peşinden iki kişi gönderdiler ve: Bize vermiş olduğun sözde dur, dediler. Hz. Peygamber Ebu Basîr’i o iki kişiye teslim etti. Onu çıkarıp götürdüler. Zülhuleyfe’ye ulaştıklarında orada konakladılar ve yanlarında bulunan hurmayı yediler. Ebu Ba­sîr o iki kişiden birisine: Allah’a yemîn olsun ki ey falan ben senin şu kılıcını iyi bir kılıç olarak görüyorum, dedi. Diğeri de kılıcını çekti ve: Evet, Allah’a yemîn olsun ki o çok iyidir, ben onu defalarca tecrübe etmişimdir, dedi. Ebu Basîr: Bana göster de şuna bakayım, dedi. Ele geçirince de kılıçla ona vurdu, bir vuruşta adam öldü, diğeri kaçıp Medi­ne’ye geldi ve koşarak mescide girdi. Onu görünce Allah Rasûlü (s.a.):

Bu adam herhalde çok korkunç bir şey görmüş, buyurdu. Hz. Peygamber (s.a.)in yanına gelince: Vallahi arkadaşım öldürüldü, ben de öldüm de­di. Ebu Basîr geldi ve: Ey Allah’ın elçisi, Allah’a yemîn ederim ki Allah senin zimmetini (ahdini) tamamladı; sen beni onlara iade ettin, sonra Allah beni onlardan kurtardı, dedi. Hz. Peygamber (s.a.): Yazık ona, savaşı-alevlendirdi. Keşke onu alıp götürecek birisi olsaydı, buyurdu. Ebu Basîr bu sözleri işitince, Rasûlullah’ın kendisini onlara geri gönde­receğini anladı, çıkıp deniz sahiline geldi. Ebu Cendel İbn Süheyl de onlardan kaçıp kurtuldu ve Ebu Basîr’e iltihâk etti. Kureyş’den müslü-man olarak her kim çıksa Ebu Basîr’e iltihâk etmeye başladı ve nihayet onlardan bir grup toplanıp bir araya geldi. Kureyş’in Şam’a doğru ne zaman bir kervanının yola çıktığını işitseler hemen önünü kesiyor ve adamlarını öldürerek mallarını alıyorlardı. Kureyş’liler Hz. Peygamber (s.a.) e haber gönderip; Allah ve akrabalık aşkına, diyerek kendilerinden her kim Hz. Peygambere gelirse, onun emîn olduğunu bildirdiler. Hz. Peygamber (s.a.) de Sbu Basîr ve yanındakilere bu haberi gönderdi. Bu­nun üzerine Allah Teâlâ: «O küfredenler kalblerinde hamiyyeti, câhi-liyyet hamiyyetini ateşlendirdiklerinde…» kısmına gelinceye kadar «Mekke’nin göbeğinde onların ellerini sizden, sizin ellerinizi de onlar­dan çeken O’dur…» âyetlerini indirdi. Onların câhiliyyet taassubları Hz. Peygamberin Allah’ın elçisi olduğunu kabul etmemeleri, «Rahman ‘ve Rahim olan Allah’ın adıyla)) yazılmasını reddetmeleri, Hz. Peygamber ve ashabı ile Beytullah’ın arasına girip engellemeleri olmuştur.

Hadîsi Buhârî burada bu şekliyle vermiştir. Ayrıca bu hadîsi Tef-sîr, Umretü’l-Hudeybiyye, Hacc ve başka bölümlerde Ma’mer ve Süfyân İbn Uyeyne kanalıyla… Zührî’den rivayetle de tahrîc etmiştir. Bazı yer­lerde hadîs Zührî kanalıyla… Hz. Peygamber (s.a.)in ashabından bir­takım kimselerin isnadı ile de verilmiştir. Bu doğruya daha yakın gö­rünmektedir. En doğrusunu Allah bilir. Ancak, Buhârî hadîsi bura-dakinden daha uzun olarak başka bir yerde -vermiş değildir. Bazı yer­lerde İbn İshâk’ın rivayeti ile bu rivayet arasında farklılıklar vardır. Ancak îbn îshâk’m rivayetine faydalı kısımlar olduğu için biz burada her iki rivayeti birden vermeyi tercih ettik. Yardım ancak Allah’tandır. O’na güvenilir. Güç ve kuvvet ancak Azız, Hakîm olan Allah iledir.

Buhârî tefsir babında der ki: Bize Ahmed İbn İshâk es-Sülemî’-nin… Habîb İbn Sâbit’den rivayetinde o, şöyle anlatıyor: Ebu Vâil’e sormak üzere geldim, şöyle anlattı: Biz Sıffîn’de iken bir adam: Allah’ın kitabına çağrılan şu kimseleri görmez misin? demişti. Hz. Ali: Evet, dedi. Sehl îbn Huneyf de: Şayet töhmet altına alacaksanız kendinizi it­ham ediniz, deyip şöyle devam etti: Hudeybiye günü Hz. Peygamber (s.a.) ile müşrikler arasında sulh yapıldığını gördüm. Şayet biz savaşı uygun görseydik mutlaka savaşırdık. Hz. Ömer geldi ve: Biz hak üzere, onlar da bâtıl üzere değiller mi? Bizim ölülerimiz cennette, onların ölüleri cehennemde değil mi? dedi. Hz. Peygamber: Evet öyledir, buyur­du. Hz. Ömer: O halde neden dolayı dinimiz uğrunda dünyayı onlara ve­riyoruz da Allah bizim aramızda hüküm vermemişken geri dönüyoruz? diye sordu, Allah Rasûlü buna cevaben: Ey Hattâb’m oğlu; hiç şüphe yok ben Allah’ın elçisiyim ve Allah beni asla zayi* etmeyecektir, buyur­du. Hz. Ömer öfkeli öfkeli geri döndü, yine de sabredemeyip bu sefer Ebubekir’e geldi ve: Ey Ebubekir, bizler hak üzere, onlar ise bâtıl üzere değiller mi? dedi. Hz. Ebubekir: Ey Hattâb’m oğlu, şüphesiz o Allah’ın elçisidir ve Allah onu hiç bir zaman zayi’ etmeyecektir, dedi. Bunun üzerine Fetih sûresi nazil oldu. Buhârî, hadîsi başka yerlerde de riva­yet etmiştir. Müslim ve Neseî de hadîsi, başka kanallardan olmak üzere Ebu Vâil Süfyân İbn Seleme’den, o da Süheyl İbn Huneyf den rivayet etmiştir. Bu rivayetlerin lafızlarından bazısı şöyledir: Ey insanlar, it­ham edecekseniz kendinizi itham ediniz; sanki ben kendimi Ebu Cen-del’in geldiği gündeki gibi görüyorum; şayet Allah Rasûlü (s.a.)nün yaptığı işi geri çevirmeye kadir olsaydım hiç şüphesiz yapardım. Başka bir rivayette ise şöyle deniliyor: Fetih sûresi nazil oldu da Allah Rasû­lü (s.a.) Ömer İbn Hattâb’ı çağırıp ona bu sûreyi okudu.

İmânı Ahmed der ki: Bize Affân’m… Enes’den rivayetine göre Ku-reyşliler Hz. Peygamber (s.a.) ile barış andlaşması yaptıklarında içlerin­de Süheyl İbn Arar da varmış. Hz. Peygamber (s.a.) Hz. Ali’ye : «Rah­man ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.» yaz, buyurunca Süheyl: Biz, «Rah­man ve Rahîm olan Allah’ın adıyla», sözünün ne olduğunu bilmiyoruz. Fakat bizim bildiğimiz şekilde Bismike Allahümme yaz, demiş. Hz. Pey­gamberin: Yaz; Allah’ın elçisi Muhammed’den, buyurunca Süheyl: Şa­yet senin Allah’ın elçisi olduğunu kabul etmiş olsaydık zâten sana tâbi olurduk. Sen kendi adını ve babanın adını yaz, demiş, bunun üzerine de Hz. Peygamber (s.a.): Yaz; Abdullah oğlu Muhammed’den… bu­yurmuş. Kureyşliler Hz. Peygamber (s.a.)e : Sizden her kim gelecek olursa size iade etmeyeceğiz, bizden size her kim gelecek olursa bize iade edeceksiniz, şartını koşmuşlardı. Hz. Ali: Ey Allah’ın elçisi, bu da yazılır mı? dedi de Allah Rasûlü: Evet, her kim bizden onlara giderse Allah onu (rahmetinden) uzaklaştırsm, buyurdu. Hadîsi Müslim de Hammâd İbn Seleme kanalıyla rivayet eder.

Yine İmâm Ahmed’in Abdurrahmân İbn Mehdî kanalıyla… Abdul­lah İbn Abbâs’tan rivayetinde o, şöyle diyor: Harûrîler çıktıkları zaman bir tarafa ayrıldılar. Ben onlara: Şüphesiz Allah Rasûlü (s.a.) Hudey-biye günü müşriklerle andlaşma yapmıştı, dedim. Hz. Ali’ye: Ey Ali, yaz; Allah Rasûlü Muhammed’in yaptığı andlaşma budur buyurmuştu. Onlar: Şayet senin Allah’ın elçisi olduğunu bilmiş olsaydık seninle sa-vaşmazdık, dediler. Allah Rasûlü : Ey Ali sil; ey Allahım, biliyorsun ki ben Senin elçinim. Ey Ali onu sil ve: Abdullah oğlu Muhammed’in yap­tığı andlaşma budur yaz, buyurdu. Allah’a yemin olsun ki Allah’ın elçisi, Ali’den daha hayırlıdır. O ki kendi vasfını silmiştir. Elbette onun bu vas­fını silmesi onun peygamberliğini silmemiştir. Ey Ali, onlann senin mü’minlerin emîri olduğun sıfatını (aranızdaki tahkim vesikasından) çıkarmalarıyla sanki bu vasfından çıkarılmış mı olacaksın? Harûrîler: Evet, öyledir dediler. Ebu Dâvûd hadîsi yukardakine benzer şekilde İk-rime İbn Ammâr el-Yemâmî’den rivayet etmiştir.

İmâm Ahmed’in Yahya İbn Âdem kanalıyla: İbn Abbâs’tan riva­yetine göre; o, şöyle demiştir: Allah Rasûlü (s.a.) Hudeybiye günü yet­miş deve kurbân etti. İçlerinde Ebu Cehil’e âit bir deve de vardı. Bu de­ve Beytullah’a girmekten men’edildiğinde kaybetmiş olduğu yavrula­rına inlediği gibi inlemiştir.[10]

27 — Andolsun ki Allah, Rasûlünün gördüğü rü’yânm hak olduğunu tasdik etmiştir. Allah dilerse siz, güven için­de başlarınızı tıraş etmiş veya saçlarınızı kısaltmış olarak korkmadan Mescid-i Harâm’a gireceksiniz. Allah sizin bil­mediğinizi bilir. Bundan başka size yakın bir zamanda bir fetih de verecektir.

28 — O’dur Rasûlünü hidâyet ve hak din ile gönderen. Bütün dinlerden üstün kılmak üzere. Şâhid olarak Allah yeter.

Elbette Mescid-i Harama Gireceksiniz

Allah Rasûlü (s.a.) henüz Medine’de iken rü’yâsında Mekke’ye gir­diğini, Beytullah’ı tavaf ettiğini görmüş ve bunu ashabına haber ver­mişti. Hudeybiye senesi yola çıktıklarında içlerinden bir grup rü’yânın bu sene gerçekleşeceğinden hiç şüphe etmemişti. Müşriklerle araların­da barış andlaşması olup da bir sonraki sene tekrar gelerek umre yap­mak üzere o sene geri döndüklerinde sahabeden bazısının kalblerine bir şüphe girdi ve sonunda bu mes’eleyi Ömer İbn Hattâb (r.a.)a sordular. Söylediği sözler içinde o Hz. Peygambere: Sen bizim Beytullah’a gireceğimizi ve onu tavaf edeceğimizi haber vermiş miydin? demiş­ti. Allah Rasûlü: Evet; senin bu sene Beytullah’a varacağını haber ver­miş miydim? buyurdu. Hz. Ömer; hayır, diye cevabladı. Rasûlullah (s.a.) : Öyleyse sen ona varacaksın ve tavaf edeceksin, buyurdu. Ebubekir es-Sıddîk (r.a.) de harfi harfine aynı cevabı verdi. Bu sebep­ledir ki Allah Teâlâ: «Andolsun ki Allah, Rasûlü’nün gördüğü rü’yânın hak olduğunu tasdik etmiştir. Allah dilerse siz, güven içinde Mescid-i Harâm’a gireceksiniz.» buyurmuştur. Burada verilen haberin tahkik ve te’kîdi vardır. «Başlarınızı tıraş etmiş veya saçlarınızı kısaltmış olarak korkmadan Mescid-i Harâm’a gireceksiniz.» kısmı, aslında onların diğer ,bir halini göstermektedir. Yoksa onlar Harem’e girip orada bulunduk­ları sırada başlarını tıraş etmiş veya saçlarını kısaltmış halde ol­mayacaklardır. O halde onlar Mekke’ye girişleri sırasında emniyette olacaklar; daha sonraki diğer hallerinde (ihramdan çıkma hallerinde) bu işleri yapacaklardır. Onlardan kimisi başını tıraş etmiş, kimisi de saçlarını kısaltmıştı. Buhârî ve Müslim’in Sahîh’lerinde mevcûd bir ha­dîse göre Allah Rasûlü (s.a.): Allah, başlarını tıraş edenlere rahmet etsin, buyurmuştu. Onlar : Ey Allah’ın elçisi, ya saçlarını kısaltan-lar? dediler. Hz. Peygamber: Başlarını tıraş edenlere Allah rahmet et­sin, buyurdu. Ashabı: Ey Allah’ın elçisi, ya saçlarım kısaltanlar? dedi­ler, Allah Rasûlü yine: Allah, başlarım tıraş edenlere rahmet etsin, bu­yurdu. Ashabı: Ey Allah’ın elçisi, saçlarını kısaltanlara da rahmet et­mesin mi? dediler de Rasûlullah (s.a.) üçüncü veya dördüncüde : Ve saçlarını kısaltanlara da, buyurdu.

«Korkmadan Mescid-i Harâm’a gireceksiniz?» kısmı da yine an­lamı güçlendiren bir bölümdür. Mescid-i Harâm’a girmeleri durumun­da onların emniyyet içinde olacaklarını ifâde edip orada ikâmetleri ha­linde hiç kimseden korkmayacaklarını beyanla korkuyu onlardan gi­dermiştir. Bu; hicretin yedinci senesi Zilkadesinde vuku bulan Umret*-ül-Kazâ’dadır. Hz. Peygamber (s.a.) Zilkade ayında Hudeybiye’den dön­düğünde Medine’de Zilhicce ve Muharrem aylarında ikâmet etmiş; Sa-fer ayında Hayber’i fethetmek için Medine’den çıkmıştı. Allah Teâlâ, Hayber’in bir kısmının zor kullanılarak, bir kısmının da barış yoluyla fethini nasîb etmişti. Orası büyük, hurma ve ekinleri çok olan bir bölge idi. Allah Rasûlü (s.a.) oradaki yahûdîleri yarıcı olarak kullarf-mış, Hayber arazisini sadece Hudeybiye ehli arasında taksim et­miştir. Habeşistan’dan gelen Ca’fer İbn Ebu Tâlib ve ashabı ile Ebu Mûsâ el-Eş’arî ve ashabı dışında hiç kimse Hayber fethinde hazır “bu­lunmamış, anılanlardan ise hiç kimse bu seferden geri kalmamıştır. İbn Zeyd der ki: Sadece Ebu Dücâne Semmâk îbn Hareşe bundan müstes­nadır. Nitekim bu konu yerinde anlatılmıştır. Hayber fethinden sonra Allah Rasûlü Medine’ye dönmüştür. Allah Rasûlü (s.a.) Hicret’in yedinci senesi Zilkade ayında Hudeybiye ehlini de yanma alarak umre yapmak üzere Mekke’ye doğru yola çıktı. Zulhuleyfe’de ihrama girdi ve kurban­lıkları da beraberinde getirdi. Kurbanlıkların altmış deve olduğu söyle­nir. Rasûlullah (s.a.) ve ashabı telbiye getirerek yürüdüler. Merru’z-Zahrân’a yakın bir yere geldiklerinde Rasûlullah (s.a.), Muhammed İbn Mesleme’yi atlar ve silâhlarla öncü olarak gönderdi. Müşrikler Muham­med îbn Mesleme’yi gördüklerinde, şiddetle korktular ve Allah Rasûlu (s.a.)nün kendileriyle savaşacağını, on sene süreyle aralarında savaşı kaldıracağına dâir sözünü bozduğunu zannettiler, gidip Mekke’lilere bunu haber verdiler. Allah Rasûlü (s.a.) geldi ve Merru’z-Zahrân’da ko­nakladı. Oradan, Haremi halâl olan bölgeden ayırmak üzere dikilmiş alâmetleri görebiliyordu. Rasûlullah (s.a.) silâhları, zırhları, okları ve mızrakları Batn-ı Ye’cec [11] denilen yere gönderdi ve kendisi müşrik­lerin şart koştuklarına uygun olarak kınlarında kılıçlarıyla Mekke’ye doğru yürüdü. Yolda yürürlerken Kureyşliler Mikrez İbn Hafs’ı gönder­diler, Mikrez: Ey Muhammed, biz senin andlaşma bozduğunu bilmiyor­duk, dedi. Rasûlullah: O da nedir? diye sordu da Mikrez: Sen bizim üzerimize silâh, zırh ve mızraklarla geldin, dedi. Hz. Peygamber: Böyle bir şey yok, biz onları Ye’eec’e gönderdik, buyurdu. Mikrez: Biz zâten seni iyilik ve vefa ile tanımıştık, dedi. Kâfirlerin büyükleri öfke ve kinlerinden Allah Rasûlü (s.a.) ve ashabım görmemek için Mekke’den çıktılar. Mekke halkının kalan erkek, kadın ve çocukları ise yollarda ve evlerin üzerinde oturarak Allah Rasûlü (s.a.) ve ashabına bakiyorlar-dı. Hz. Peygamber (s.a.) Mekke’ye, önünde ashabı telbiye getirerek gir­di. Kurbanlıkları ise Zî Tuvâ denilen yere göndermişti. Rasûlullah (s.a.) o gün, Hudeybiyye günü binmekte olduğu Kusvâ adındaki devesine binmişti. Abdullah îbn Revana el-Ansârî, Allah Rasûlü (s.a.)nün.de­vesinin yularından tutmuş onu şiir söyleyerek sürüyordu.

«O Allah’ın adıyla ki din yok, dininden başka O’nun.

O Allah’ın ismiyle ki elçisidir Muhammed O’nun.

Ey kâfir oğulları boşaltın yolunu onun;

Daha önce onun inzalini inkâr etmeniz sebebiyle nasıl vurduksa size.

Bugün de beyninizi uçuracak bir vuruşla onu te’vil etmenizden ötürü vururuz size.

Öyle bir vuruş ki unutturur dosta dostunu;

Rahman indirdikleri içinde indirmiştir onu.

Rasûlüne okunan sayfalarda beyândır;

Ki öldürülenlerin en hayırlısı onun yolunda olandır.

Ey Rabbım, şüphesiz onun sözüne inanmışımdır.

Abdullah İbn Kevâha’nın bu şiiri, dağınık ve muhtelif rivayetlerden toplanmıştır.

Yûnus İbn Bükeyr’in Muhammed İbn İshâk’dan, onun da Abdul­lah İbn Ebu Bekr İbn Hazm’dan rivayetine göre; o, şöyle anlatıyor: Al­lah Rasûlü (s.a.) Umret’ül-Kazâ’da Mekke’ye girdiği zaman, Abdullah İbn Revana Allah Rasûlü (s.a.)nün devesinin yularına yapışmış şöyle demekteydi:

Ey kâfir oğulları boşaltın yolunu onun; Hiç şüphesiz Allah’ın elçisi olduğuna şahidim onun.

Boşaltın yolunu; hayrın hepsi rasûlündedir O’nun. Rabbım şüphe­siz ben, inanmışım, sözüne onun.

Kur’an’ın indirilişini inkârınız yüzünden nasıl savaşmışsak sizinle;

Şimdi de onu te’vîliniz yüzünden savaşırız sizinle.

Size Öyle bir vururuz ki bu vuruş, başlarınızı yerinden uçurur, dosta dostunu , unutturur.

(…)

İmâm Ahmed der ki: Bize Muhammed İbn Sabâh’ın … îbn Ab-bâs’tan rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.), umresinde Merru’z-Zahrân’-da konakladığında Allah Rasûlü (s.a.)nün ashabına, Kureyş’in zayıflık­tan iş göremez halde olduğu haberi ulaşmıştı. Efendimizin ashabı: Bi­nitlerimizden bir kısmını boğazlasak da etlerinden yesek, çorba yapıp içsek ve böylece yann Mekkelilere girerken onlara tok görünsek, dedi­ler. Allah Rasûlü : Böyle yapmayın, azıklarınızı benim yanımda toplayın, buyurdu. Onlar azıklarını Rasûlullah’m yanında topladılar, deriler ya­yıp serdiler ve yediler. Oradan ayrıldıklarında her birerinin azığı hâlâ dağarcığında idi. Sonra Allah Rasûlü (s.a.) gelip Mescid-i Harâm’a gir­di. Kureyşliler Hicr tarafına doğru oturmuşlardı. Allah Rasûlü omuz­larına almış olduğu ihramın bir ucunu sağ koltuğunun altından geçirip sol omuzu üzerine aldı, sonra : Kureyşliler sizde herhangi bir ayıp ve kusur görmesinler, buyurdu. Rüknü istilâm etti ve sonra koşarak yü­rüdü. Yemen rüknü kaybolduğu zaman da Hacer’ül-Esved’in bulunduğu rükne yürüdü. Kureyşliler : Siz yürümeye bile razı değildiniz ama ba­kınız onlar geyikler gibi sıçrıyorlar, dediler. Allah Rasûlü (s.a.) bunu üç şavt yaptı. Böylece bu, tavaf da sünnet oldu. Ebu Tufeyl’in naklettiğine göre İbn Abbâs ona, Allah Rasûlü (s.a.)nün veda baççında böyle yaptı­ğını haber vermiş.

Yine İmâm Ahmed der ki: Bize Yûnus’un… İbn Abbâs’tan rivayeti­ne göre; o, şöyle anlatıyor; Allah Rasûlü (s.a.) ve ashabı Mekke’ye gel­diklerinde Yesrib humması onları zayıflatmış ve kötülemişdi. Müş­rikler: Size öyle bir kavim geldi ki Yesrib humması onları zayıflatmış ve kötülemiş, demişlerdi. Müşrikler Mescid-i Harâm’da Hicr’i ta’kib eden bir köşeye oturmuşlardı. Allah Teâlâ peygamberi (s.a.)ni onların söylediklerine muttali’ kıldı da Allah Rasûlü (s.a.) ashabının müşrikle­re güçlü kuvvetli olduklarını göstermek üzere tavafın üç şavtında koş­malarını emretti. Onlar üç şavt koştular. Müşriklerin görmeyecekleri yerdeki iki rükün arasında ise normal yürümelerini emretti. Hz. Pey­gamber (s.a.)in bütün şavtlarda koşmayı men’etmesinin tek sebebi on­lar üzerine bu şekilde vâcib olmaması içindir. Müşrikler: Hummanın zayıflattığım ileri sürdükleriniz bunlar mı? Bunlar filân ve falandan daha güçlü kuvvetliler, dediler. Buhârî ve Müslim hadîsi Sahihlerinde Hammâd İbn Zeyd’den rivayetle tahrîc etmişlerdir. Hadîsin bir rivayeti­nin lafzı şöyledir: Hz. Peygamber (s.a.) ve ashabı Zilkade ayının dör­düncü günü sabah geldiler. Müşrikler: Size öyle bir grup (elçiler guru­bu) geldi ki onları Yesrib humması zayıflatmış, dediler. Hz. Peygam­ber (s.a.) de ashabına tavafın üç şavtında koşmalarını emretti. Bütün şavtlarda koşmayı men’etmesi ise onlann bu şekilde sünnet olma­sını önlemek içindir. Buhârî der ki: Hammâd İbn Seleme’nin Eyyûb’-dan, onun Saîd tbn Cübeyr’den, onun da tbn Abbâs’tan rivâyetindeki bir fazlalık şöyledir: Hz. Peygamber (s.a.) emniyyet içinde Mekke’ye girdiği sene müşriklere kuvvetlerini göstermek üzere ashabına: Koşu­nuz, buyurdu. Müşrikler Kuaykaân dağı tarafındaydılar. Yine Buhârî’-nin Muhammed kanalıyla… İbn Abbâs’tan rivayetine göre; o, şöyle de­miştir: Hz. Peygamber (s.a.) Beytullah’ı tavafta, Safa ve Merve ara­sındaki sa’yde müşriklere gücünü göstermek için koşmuştur. Buhârî hadîsi başka bir yerde de rivayet etmiştir. Yine Müslim ve Neseî de muhtelif kanallardan olmak üzere hadîsi Süfyân İbn Uyeyne’den riva­yet ederler.

Yine Buhârî der, ki: Bize Ali İbn Abdullah’ın… îbn Ebu Evfâ’dan rivayetine göre; o, şöyle diyor: Allah Rasûlü (s.a.) umre yaptığında biz Allah Rasûlü (s.a.)ne eziyet vermesinler diye Rasûlullah (s.a.)ı müşrik­lerin çocuklarından ve müşriklerden gizleyip örtmüştük. Hadîsi Müslim değil sadece Buhârî rivayet etmektedir. Yine Buhârî şöyle diyor: Bize .Muhammed İbn Râfî’ ile Muhammed İbn Hüseyn İbn İbrahim’in… İbn Ömer’den rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) umre yapmak üzere yola .çakmıştı. Kureyş kâfirleri Beytullah’a ulaşmasını engellediler. Rasûlul-l&h Hudeybiye’de kurbânını kesti ve başını tıraş etti. Müşrikler efendi­mize gelecek sene umre yapması, kılıçtan başka silâh taşımaması, ancak kendilerinin hoşnûd olacakları bir süre orada ikâmet etmesi şartıyla ba­rış yaptılar. Bir sonraki sene Allah Rasûlü umre yaptı, daha önceki yap­tıkları andlaşma gereği Mekke’ye girdi. Üç gün orada ikâmet ettiğinde müşrikler peygamberin Kâ’be’den çıkmasını istediler de Rasûlullah çık­tı. Bu hadis de Müslim’in Sahîh’indedir.

Buhârî der ki: Bize Ubeydullah İbn Musa’nın… Berâ îbn Âzib’den rivayetine göre; ot şöyle anlatıyor: Allah Rasûlü (s.a.) Zilkade ayında umre yapmak üzere çıktı. Mekke’lüer onun Mekke’ye girmesine izin vermediler ve sonunda orada üç gün ikâmet etmesi şartıyla barış yap­tılar. Andlaşmayı yazdıkları zaman : Allah’ın elçisi Muhammed bu­nun üzerinde anlaşmıştır; yazdılar. Müşrikler : Biz bunu kabul etme­yiz, şayet senin Allah’ın elçisi olduğunu bilseydik seni böyle bir şeyden men’etmezdik. Fakat sen Abdullah oğlu Muhammed’sin, dediler. Rasûl-ullah: Ben Allah’ın elçisiyim ve Abdullah oğlu Muhammed’im, buyu­rarak Ali İbn Ebu Tâlib’e: Allah’ın elçisi ifâdesini sil, dedi. Hz. Ali : Al­lah’a yemîn ederim ki seni asla silmeyeceğim, dedi. Allah Rasûlü (s.a.) yazılan andlaşmayı aldı, yazısı güzel değildi. «Abdullah oğlu Muham-med’in üzerinde andlaştığı budur: Kımndaki kılıçtan başka Mekke’ye silâh sokulmayacak. Mekke halkından ona tâbi olmak isteyen kimse oradan çıkarılmayacak ve onun ashabından orada kalmak isteyen hiç kimseye engel olunmayacak.»

Allah Rasûlü Mekke’ye girip süre bitince, Hz. Ali’ye geldiler ve: Arkadaşına söyle: Beldemizden çıksın, şüphesiz süre bitmiştir, dediler. Hz. Peygamber (s.a.) Mekke’den çıktı, Hz. Hamza’nm kızı: Ey amca, şy amca, diye nida ederek peşine takıldı. Onu Hz. Ali alıp elinden tut­tu ve Fâtıma’ya : Amcanın kızını al, dedi. O da Hz. Hamza’nm kızını binitine bindirdi. Onu alma hususunda Hz. Ali, Zeyd ve Ca’fer çekiş­tiler. Hz. Ali: Onu ben almıştım ve o benim amcam kızıdır, dedi. Hz. Ca’fer: Amcamın kızıdır ve teyzesi de benim hanımımdır, dedi. Zeyd ise: Benim kardeşimin kızıdır, dedi. Hz. Peygamber (s.a.) onu teyzesinin almasına hükmetti ve: Teyze, anne makâmmdadır, buyurdu. Hz. Ali’ye: Sen bendensin, ben de sendenim; Hz. Ca’fer’e: Senin yaradılışın ve hu­yun bana benzemiştir; Zeyd’e de: Sen bizim kardeşimiz ve dostumuzsun, buyurdu. Hz. Ali: Hamza’nm kızı ile evlenir misin? diye sordu da Ra-sûlullah (s.a.): O benim süt kardeşimin kızıdır, buyurdu. Bu kanaldan rivayetinde hadîsi sadece Buhârî tahrîc etmiştir.

«Allah sizin bilmediğinizi bilir. Bundan başka size yakın zamanda bir fetih de verecektir.» Şüphesiz Allah Teâlâ sizin bu sene Mekke’den ve Mekke’ye girmekten men’edilmenizde sizin bilmediğiniz hayır ve menfaatları iyi bilmektedir. Ayrıca Hz. Peygamber (s.a.) in rü’yâsında size va’dolunan Mekke’ye girmenizden önce size yakın bir fetih de ve­recektir. Bu fetih düşmanlarınız olan müşriklerle aranızda yapılan banş andlaşmasıdır.

Daha sonra Allah Teâlâ, Rasûlü (s.a.)nün, düşmanına ve diğer yeryüzü halkına muzaffer olacağını mü’minlere müjdeleyerek şöyle bu­yurur: «Peygamberini hidâyet ve hak din ile gönderen O’dur.» Peygam­berini faydalı ilim ve sâlih amelle gönderen şüphesiz O’dur. Şeriat iki şeyi içine almaktadır: İlim ve amel. Şer’î ilim sıhhatlidir, şer’î olan amel de makbuldür. Şeriatın haber verdikleri gerçektir, emir ve yasaklan da mahzâ adalettir.

Bütün dinlerden; arabı, acemi, herhangi bir sâliki ve müşrikleri ile sair yeryüzü halkından bütün dinlere sâlik olanlardan üstün kılmak üzere peygamberini hidâyet ve hak din ile gönderen O’dur. O’nun ra-sûlü olduğuna dâir şâhid olarak Allah yeter ve O, rasûlüne yardımcıdır (mutlaka yardım edecektir).[12]

İzahı

Mekke’nin Fethi

«Namazdan sonra Hz. Peygamber (s.a.), Kâ’be etrafında büyük bir kalabalık halinde toplanmış olan şehir ahâlîsine bir hitabede bulundu; onlara, kendisine ve ashabına neler yaptıklarını ve nasıl haksızlıklarda bulunduklarını hatırlattıktan sonra, artık kendisinden ne bekleyebile­ceklerini sordu. Kısa bir duraklamadan sonra şöyle devam etti:

«Bugün, artık size hiç bir mes’ûliyet yüklenmeyecek, dağılıp gidi­niz, hepiniz serbestsiniz.» (Taberî, s. 1642),

Ânî olarak Mekke tahavvülâta uğradı; akşam üstü hemen bütün ahâlî İslâm’ı kabul etmişlerdi. Başka hiç bir şey onları bu derece sa-mîmî ve derinlemesine kendisine bağlamamıştı. Onlar, artık mağlûb ve fethedilmiş bir şehir ahâlîsi değil, haklar ve mükellefiyetlerde, gâlibler-le müsâvî vaziyette idiler. Allah’ın Rasûlünün fethetmiş olduğu bir şe­hirde, esasen hiç bir şekilde aşağı derecede müfrit hareket beklenemez­di.

Rasûlullah’ın da ifâde ettiği gibi, Hendek muhasarası (Hicrî 5-Mi-lâdî 627), Kureyşlilerin hücum teşebbüsünün en yüksek noktasını teş-kîl ediyordu. Müslümanların devamlı gayretleri neticesi Mekkeliler ta­mamen bîtâb bir halde, daimî bir artış gösteren İslâm kuvvet ve kud­retine karşı müdâfaaya çekilmekle iktifa ettiler. Bunun sebepleri muhteliftir. Bu değişen tavırlarında, sadece Bedir savaşı ve Hendek muhâsarasındaki adem-i muvaffakiyetleri müsebbib olarak gösteril­mez.

Hakîkaten Hz. Peygamber (s.a.), her zaman umûmî bir siyâset îcâbı olduğu kadar, bir prensib meselesi plarak da, düşmanı tamamen imha etmekten ziyâde, sadece ona galabe etmeyi müreccah addetmiş­tir. Burada iki cepheli bir maksad güdüyordu:

1- Kureyş’lileri iktisâdı baskı altına almak,

2- Uzak görüşlü siyâsetiyle, mütemadiyen kendi askerî kuvvetini arttırmak.

Hz. Peygamber (s.a.) umumiyetle öyle bir zamanda darbeyi indinyordu ki, düşman artık mukavemete yeltenemiyordu bile. Bu suretle maksad ve gayesi en kansız bir şekilde tahakkuk ediyordu. Neticede, düşman kaynak ve kuvvetleri el değdirilmemiş bir halde, kendilerinden müsbet bir yolda istifâde mümkün olduğu nisbette İslâm Devletinin kuvvet ve kudretine ilâve olunuyordu.

Mekke, yani «mezru’ olmayan vâdî» sâkinlerinin yegâne olmamakla beraber maişet vâsıtaları, yaz-kış yaptıkları kervan ticâretiydi (Kureyş 1-4). Medine’ye hicreti müteâkib dört ay geçmemişti ki, Hz. Peygam­ber (s.a.) şimalde, Medine’den geçip Mısır ve Suriye’ye varan, Mek-ke’lilerin yaz mevsimi (Rihlet es-Seyf) (Kureyş, 2) ticâret yolunu seyr ü sefere kapamak için teşebbüse geçti ve fiilen muvaffak da oldu. Hz. Peygamber (s.a.) Medine’nin batısında oturan Yanbu’-nun komşusu olan kabilelerle ittifak anlaşmaları akdetti. Bu arazî kesi­minde Mekke’lilerin sık sık aştıkları yollar bulunmaktadır. Tarih, bu an­laşmaların bir çoğunun metinlerini bize kadar mahfuz tutmuş bulun­maktadır. (El-Vesâik üs-Siyasiyye adlı kitabıma bak.) İslâm’ın ve İslâm Devletinin yayılıp genişlemesiyle Hz. Peygamber (s.a.)in nüfuz ve te’sîri de arttı. Artık o Kureyşlilerin Necd üzerinden geçerek Irak’a varmaları­na bile mâni olabilecek bir hale gelmişti.

Bu şimalî mıntıkalar yazın sık sık kullanılırdı. Kışın Mekke ker­vanları umumiyetle cenuba inerler Tâif tarîkıyla Yemen ve Umân’a gi­derlerdi. Tabiatıyla bu günlerde bu yolu kolaylıkla kesmek mümkün de­ğildi. Mamafih Avrupa ile Hindistan arasındaki, Mekke üzerinden geç­tiği söylenen, beynelmilel ticâret durmuş ve neticede bu durum, Ku-reyşlileri beynelmilel ticâret kervanlarına muhafız kıtaları tefrik etme inhisarından mahrum etmişti. Şimal ile yapacakları kervan ticâreti hiç mevzûubahs edilmese bile bu muhafızlıktan gelen gelir,, çok ehemmiyet­li bir mikdârı bulmakta, onlara yüzde yüz bir kâr bırakmaktaydı. Düş­mana zarar vermek gayesiyle . onun cenup ticâret yolları üzerine de küçük askerî birlikler sevkedilmiştir. Bu istikâmette tertîb edilen aske­rî seferlerden birine Abdullah İbn Cahş kumanda ediyordu. Kendisi Tâ­if yakınındaki Nahlg mevkiini vurmuştur. (İbn Hişâm, s. 423-4). Bir müddet sonra, bir diğeri Hicrî 3, Milâdî 624 senesinde, Karada mıntı­kasına gönderilmiş ve Mekkelilerden 100.000 dirhem kıymetinde gümüş ele geçirmişlerdir. Acaba bu mal, transit emtiadan mıydı? Hendek sa­vaşından sonra Hicrî 5 ve Milâdî 627 yılında Müslüman nüfuz ve te’sîri Necd havalisinden Yemâme bölgesine kadar uzaklara yayılmıştı. Ye-mâme, Kureyşlilerin bütün hububat ithalâtını yaptıkları bir zahire an-barı durumundadır. Yemâme mıntıkası hâkimi Sumâmet İbn Usal, Hz. Peygamber (s.a.) in teşviki ile hububat ihracım durdurur durdurmaz, tarihçilerin verdikleri ma’lûmâta göre Mekke’de kıtlık başgöstermiştir. Tarihen sabittir ki, Hicrî 6 ve Milâdî 628 yılı Hicaz mmtakası için kurak geçmiş ve yağmur yağmamıştır. Rivayet edilir ki, Hz. Peygamber (s.a.) bir defasında, 500 altın dînâr tutarında bir meblâğı, o zamanki düşma­nı, Mekke’nin mahrumiyet içinde bulunan fakirlerine sarfedilmek üzere göndermiştir. Ebu Süfyân, Hz.Peygamber (s.a.)in Mekke’deki gençlerin kalblerini bu suretle kazanmaya teşebbüs etmesi karşısında, acı acı ho-murdanmıştı. Bu hâdisenin yukarıda işaret ettiğimiz kuraklık mevsimi­ne rastlaması muhtemeldir. Belki de bu müessirler içinde en esaslısı, Ku-reyş’lilerin müttefikleri tarafından tedricen yalnız bırakılmaları, ya İs­lâm dinini kabul etmeleri veya Hz. Peygamber (s.a.)le dostluk anlaş­maları imzalamalarıydı. Filhakika, tedkîk edersek, bu tarihte Mekke’nin bütün istikâmetlerinde; şimalinde, batısında, hattâ cenubunda Müslü­man kabilelerinin sakin oldukları hakikati ile bugün karşı karşıya ka­lırız. Esasen az sonra da Hudeybiye anlaşması yapıldı (H. 6-M. 628). Şimalde Hayber mıntıkası, bu tarihten iki ay sonra İslâm devletine in-kıyâd etti (Hicrî 7. yılın Muharrem ayı M. 629). Ancak bir yıl geçmişti ki, Mekkeliler, bu Hudeybiye anlaşmasını bozdular; her ne kadar piş­man oldularsa da, artık iş işten geçmişti. Sonra Medine’ye bir hey’et göndererek Hudeybiye anlaşmasını yenilemek istediler. Hz. Peygamber (s.a.) bunu yenilemek taraftarı değildi. Tabiatıyla, Mekkeliler müslü-manlann her an, bir mukâbele-i bil-misil yapacaklarından endişeleni­yorlardı; sonra artık yalnızdılar, kimsenin de yardımına güvenemezler­di.[13]

Hudeybiye Anlaşması

Hatırlanacağı gibi, Hz. Peygamber (s.a.) Hendek muharebesini ta’kîp eden yıl, Hudeybiye’de Kureyşîleri müslümanlarla bir anlaşma akdetmeye ikna edebilmişti. Kureyşlilere istedikleri her şey verildi ve hattâ müslümanlann, üçüncü bir zümreyle harple meşgul oldukları sı­rada, bitaraf kalmaları için «izzeti nefisleri») bile tatmin edildi. Bu suretle Mekkeliler Hayber Yahûdilerini tek başlarına; bırakmış olduk­larını idrâk ediyorlar yahutta edemiyorlardı. Netice olarak bu anlaşma, müslümanlara karşı, yahûdîlere yardım etme imkânlarını ortadan kal­dırıyordu. Mekke ve Medîneliler, bunlar Hudeybiye anlaşmasının iki esâs tarafı değildiler. Aynı zamanda bu esâs taraflardan birinin mütte­fiki olmak suretiyle anlaşmanın bütün maddelerine iltihâk etmiş, bu suretle taraf vasfını iktisâb etmiş olan peyk zümreler de vardı. Bu talî taraflar bir müddet sonra esâs tarafları bile harbe sürüklemiştir. Mese­lâ nakledildiğine göre, bir defasında Bekriler, Hz. Peygamber (s.a.) hakkında hakâretâmiz sözler sarfetmişlerdi. Müslümanların müttefiki olan Huzaîler bunun üzerine fena halde öfkelendiler ve muhtemelen komşuları Bekrilerden bazılarının kanına girdiler. Bekriler, içlerinde Mekkeliler dahi olduğu halde, intikam almak için bir gece hücumunu tertîblediler. Daha sonra Hüzâilî bir elçinin Medine’de Hz. Peygamber <s.a.)e anlattığına göre, bu hücum, Huzâîler camide cemaatla birlikte namaz kılarken îkâ edilmiş, tabiatıyla bu yüzden, müdafaasız bir halde olan bu müslümanlar arasında ölü ve yaralı sayısı fevkalâde kaba­rık olmuştur. Az kalsın iki cephede birden savaşma tehlikesi tahakkuk ediyordu. Hz. Peygamber (s.a.), Hayber meselesini halledip onları ken­dine bağlayarak, silâhsız bir hale getirince, Mekkeülerle hesaplaşmak için yeter derecede serbestiye kavuştu. Kan akıtmak asla arzu etmediği bir şeydi; bunun için düşmanı gafil avlamak üzere teşebbüse geçti. Bu zor vazifesinde onun elde etmiş olduğu muvaffakiyeti, ne kadar gayret etsek, takdirden âciz kalırız.

Bir askerî sefer için, geniş hazırlıklar yapılmaya başlandı. Fakat Hz. Peygamber (s.a.), niyet ve karârının ne tarafa olduğunu hiç kim­seye açıklamadı. Bu sır, o kadar titizlikle saklandı ki, Hz. Ebubekir gi­bi, seçkin bir kimse bile, kızı Hz.Âîşe’nin (Hz. Peygamber (s.a.) in ha­nımı) evine gittiğinde, ondan bu seferin ne tarafa olduğunu sorması üzerine, Ümmü’l-Mü’minîn Hz. Âişe, babası Hz. Ebubekir’e bu hususta yeter bir bilgi verememiştir. Diğer Müslümanlar da tabîatıyle aynı şe­kilde atlatılmışlardı. Aynı zamanda, az sonra göreceğimiz gibi toplanan gönüllü askerler on bin kadar olmuşlardı.

O devirde, on bin kişilik bir ordu, görülüp alışılmış bir şey değil­di. Düşman, haber alma teşkilâtı veya dostlarından bunu gizlemek, sak­lamak da çok zor bir şeydi. Buradaki mesele, bir gece baskını meselesi değildir; mesele düşmanla aradaki mesafenin on iki gün gibi, uzak bir mesafe olmasıdır. Bunun için Hz. Peygamber (s.a), her şeyden evvel, Medine’den bütün çıkışları durdurdu, yasak etti; buna gerek dostları ve gerekse bitaraf kimseler de dâhil bulunuyordu. İstihbarat teşkilâtı o kadar verimli çalışıyordu ki, bunak ve câhil bir müslüman olan Hâtib İbn Balta’, Mekke’ye gizli bir haber gönderdi. Bu haberi götüren, Me­dine’nin hemen girişinde, kolayca yakalandı. Mektupta, şunlar yazılı idi: »Burada büyük hazırlıklar yapılıyor; her halde Mekke’yi düşünüyor­lardır.» Bu mektuba el koydular, fakat Hz. Peygamber (s.a.) mektubu götüreni yolunda serbest bıraktı; bu bir köle kadındı. Serbest kalınca, doğru Mekke’ye gitti. Hz. Peygamber, okuma yazması olmayan bu kadının, orada macerasını anlatacağını ve Mekkelilerin, suçluluk hâ~ let-i rûhiyesi içinde, bundan müslümanlarm işine yarayacak bazı ne­ticeler çıkarabileceklerini düşünüyordu. Ayrıca, bu sırada bazı şaşırt­malar vermek zarureti de vardı. İbn Sa’d’m eserinde (H/l, s. 96), yazılı olduğu veçhile «Hz. Peygamber (s.a.) Ebu Katâde’nin kumandasında bir askerî birliği Medine’nin tâm şimal kesiminde, üç günlük mesafede bu­lunan «İdam» mevkiine gönderdi. Böylece herkes, Hz. Peygamber (s.a.) in bu bölgeye gitmek istediğini ve bu «İdam» seferinin bunun keşif kısmı olduğunu düşünecekti; bu suretle şayiaların merkezi sikleti bu yöne çevrilecekti.»

Hz. Peygamber (s.a.), fiilen bu büyük sefere çıktığı zaman, sadece gideceği yeri değil, aynı zamanda ordusunun hakikî büyüklük ve kuv­vetini de saklamak istemiştir.

İşte, bu sebeple, müverrih Ya’kûbî’ye nazaran, Hz. Peygamber (s.a.), beklenen birçok gönüllünün Medine’de toplanmamalarını, ancak Mekke’ye doğru hareketinde, yol boyunca kabilelerinin bulundukları yerlerden geçtikçe kendisine iltihâk etmelerini emretti. Bu strateji o kadar muvaffak oldu ki, Kureyşîler, müslüman ordusunun, Mekke ci­varındaki dağlar arkasına ordugâhlarını kuruncaya kadar onların ha­rekete geçtiklerine dâir zerre kadar bir haber elde edememişlerdir. Bun­dan başka, tam Mekke’ye hareket edeceğine yakın, Medîne-Sûriye yolu üzerinde Batn İdamlıları cezalandırmak için, kuvvetli bir askerî bir­liği harekete geçirdi, bununla dikkati dağıtmak ve herkesde, Hz. Pey­gamber (s.a.)in Medine şimâlindeki düşmanlarından birine, seFere git­tiği zehabını uyandırmak istiyorduk Darbe te’sîrini daha da arttırmak gayesiyle Hz. Peygamber, her müslüman askerin, bir ateş yakmasını em­retti. 10.000 ateşin bütün bir gece yakılması daha büyük, daha fazla sa­yıda insanın yemeklerini pişirdikleri intibaını veriyordu. Cenâb-ı Hak da müslümanlara lutfunu esirgemedi. Ebu Süfyân, bu Mekkelilerin en büyük kumandanı aynı gece, müslüman keşif kıtalarının eline düştü. Bunun neticesi, Mekke ahâlîsi, ertesi sabah, Hz. Peygamber (s.a.)in şim­di anlatacağımız Mekke yürüyüşüne başladığı zaman, şaşkın ve ne ya­pacağını bilmez hale geldi. Ebu Süfyân Mekke ahâlîsinin tamâmını evlerine kapatacağına yahut silâhlarını terkettireceğine, yahut Kâ’be ci­varına hepsini toplayacağına veyahutta kendi evine kapatacağına dâir te’mînât vermesi Ü2erine serbest bırakıldı.

Hz. Peygamber (s.a.) tarafından bir kimsenin evinin, misafir ka­lınacak yer olarak seçilmesi, muhakkak ki büyük bir şereftir. İhtimâl ki, Ebu Süfyân, bu şerefe lâyıktı. Çünkü meşhur müverrih Sâbit’ül-Bunenî (Tabiîn’dendir), bize İslâm’ın ilk günlerinde Hz. Peygamber (s.a.)in sokak çocukları ve diğer avama mensûb kimseler tarafından iz’âc edildiği zaman, melce’ olarak Ebu Süfyân’ın evini sık sık kullan­dığına, zîrâ Ebu Süfyân’ın misafirini anlayıp müdâfaa edebilmek için gerekli kültür ve kuvvete sâhib olduğuna dâir ma’lûmât vermektedir. Hz. Peygamber (s.a.), bunu unutamamıştı, bu mezkûr hareket ise evvel­kinin bir mükâfatı idi.

Bu sırada, Mekke’de tecrübeli ve nüfuz sahibi bir kimse bulunmu­yordu: Ebu Cehil ölmüş, Hâlid İbn Velîd ve Amr İbn Âs müslüman ol­muşlar, Ebu Süfyân ânî olarak ortadan kaybolmuştu (arzedildiği gibi kendisi müslümanların eline esîr düşmüştü). Müttefiklere, yardım için haber gönderecek kadar da vakit kalmamıştı. İkrime gibi bazı genç kumandanlar, şüphesiz bazı mukavemet hareketlerine kalkıştılar ve on­lara kendi kılanlarına mensûb kimseler yardım ediyorlardı. Âteşin bir kumandan olan Hâlid İbn Velîd’in idaresindeki müslüman askerî bir­likleriyle bunlar arasında, bazı sokak muharebeleri cereyan etmiştir. Mamafih, esâs olarak Mekkeliler, Ebu Süfyân’m almış olduğu ve on­lara da tavsiye ettiği te’mînâta ve sulh yoluyla ve kan dökülmeksizin icra edilecek bir işgal vaadine inanıyorlardı.

Ebu Süfyân, şayet derhal kuvvetlerini teşkil edip bir mukavemete kalkışsa bile, bu onun için geç bir davranış olacaktı. Zîrâ Hz. Peygam­ber (s.a.), onun kendi birliklerini fiilen Mekke’ye doğru harekete geçi­rip, şehrin iyice yakınlarını tamamen işgal etmeden evvel, İslâm ordusu karargâhını terke müsâade etmedi. Ebu Süfyân’m gönüllülerini top­layıp harekete geçmesi, yakınlardaki müttefiklerine yardım için bir ha­ber göndermek ve onların yardımlarını taleb etmekten daha elverişliy­di. Ebu Süfyân, Mekkelilerin i’timâdım kazanmış bir liderdir. O, şuna samîmi olarak inanıyordu ki, böyle bir mukavemet hareketi neticesiz ve son derece faydasızdı. Tarihçiler tarafından nakledilmiş olan, onun, karısı ile bu meseleyi münâkaşaları, bu kanâatim aksettirmektedir. Ha­sımlarının mukavemet edilmez kuvvetlerine, bir de onların inanılmaz merhamet ve şefkatleri eklenmiş olarak bu çok kritik anda, Mekkeliler üzerinde o kadar derin te’sîrler bıraktı ki, onların İslâm’a karşı besle­mekte oldukları kin ve düşmanlık hisleri bir anda yepyeni bir kalıba dö­külerek en müsbet bir tarzda inkılâb etmiş oldu.

Mekke, her taraftan dağlarla çevrili bir vâdîde kurulu bir şehirdir. Şehri, şimal cenup istikâmetinde kat’eden bir tek ana yol vardır; bu ana geçide iki talî yol bağlanır ki, biri Hacûn’a, diğeri Kada’ya gider.

Müslüman ordusunun büyük kısmı, başlarında Hz. Peygamber (s.a.) olduğu halde şimal istikâmetinden ilerledi. Yukan şehir denen yer (Ma’lât), bu tarafta yer almaktadır. Diğer bir askerî birlik Zübeyr İbn Avvâm idaresinde Kada yolu üzerinden ilerleyerek düşmanın, deniz sahiline, Vâdî Fâtıma yoluyla kaçmasına mâni oluyordu. Diğer bir bü­yük askerî birlik şehre cenûbdan, Lit yolunu ta’kîben girdi ve Mesfele’yi yani aşağı şehir denen mıntıkayı işgal etti. Muhtemelen bu bir süvârî kıtasıydı, çünkü diğer ordu birlikleriyle aynı zamanda birlikte şehre gi­rebilmek için bunların çok çabuk şehrin etrafından dolaşmaları îcâb etmektedir. Bu düşüncemiz, bu birliğin süvârî kuvvetleri kumandanı Hâlid îbn Velîd’in kumandasında sevkedilmesi vak’asıyla kuvvetlen­mektedir. Diğer bir birlik de, Hacûn yolu üzerinden şehre girmiştir. Bunlar aynı zamanda Cidde’ye olduğu kadar, Yemen’e düşmanın kaç­masına mâni olmakla da vazifeliydiler.

Diğer bütün askerî seferlerde olduğu gibi, bu sefer münâsebetiyle de bir parola ittihâz edilmişti.

Ordunun safları ve kademeleri titizlikle tanzîm edilmişti. Husûsî, bir subay (Vâzi1), bütün bu işlere nezâret ediyordu. Hz. Peygamber (s.a.) bu vazifeli vasıtasıyla ta’lîmâtını veriyor ve onunla icra ettiri­yordu. İbn Hişâm’ın kitabının aynı sahîfelerinde Mekke’nin en yüksek tepelerinden görülürcesine, İslâm ordusunun şehre girişinin pek özlü bir şekilde tavsifi bulunmaktadır. Hakîkaten, Hz. Ebubekir’in babası Ebu Kuhâfe, o sırada Mekke’de yaşamaktaydı. Kendisi âmâ idi. Bir ya­bancı ordunun şehre hücuma geçtiğini haber alınca, kız torununun elinden tutarak, yüksek bir tepeye çıktı ve torunundan gördüğü her şeyi kendisine söylemesini istedi. Küçük kız olan Vâzi’nin nasıl safları ve kademeleri ayarladığını vesâir teferruatı aynen nakletti. Nihayet kı­zın; «askerlerin nasıl yayılıp ilerlediğini» anlatması üzerine; «haydi, çabuk eve gidelim, hareket halinde bir ordunun eline geçmek tehlikeli­dir» dedi.

Böyle, dört bir taraftan harekâtta bulunan bir ordunun, yüksek kumandasını, tâm ve lâyıkıyla elde tutmak, hakîkaten fevkalâde ma­haret ve teşkilâtçılığı gösterir. Hz. Peygamber (s.a.) lüzumlu yerlerde, yeni ta’lîmâtlar veriyor, müdâhalelerde bulunuyordu. Yanlışları tesbît ederse hemen düzeltiyordu. Şehrin işgalinin son safhalarına doğru subaylarından biri, kendi emrindeki askerlere, «bugün artık mağrur Mekke’nin başının Öne düşeceği ve şehrin yağma edileceğine dâir» îmâ-da bulunması üzerine, hemen Hz. Peygamber (s.a.) geldi, meseleyi Öğ­renir öğrenmez, mevzûubahis subay, derhal kumandanlıktan alındı bu vazife başka bir kimseye tevdî’ edildi ve Hz. Peygamber (s.a.) dedi ki: «Hayır, Mekke’nin şeref ve haysiyeti asıl bugün artacak. Mademki ora­da İslâm’ın kıblesi mevcûddur, müessestir, her ne suretle olursa olsun, onun kudsiyetine tecâvüz edilmeyecektir.» Bunun üzerine, umûmî bir tebliğ yayınlandı, bununla şehirde hâkim olması istenen sulh. ve sükûn ve nizâm işi sağlanmış oldu.

İslâm ordusunda,. her bir askerî birlik, tabiî bir taksimat üzere teş-kîl olunmuştu, yani her bir kabile ayrı bir birlik ayrı bir takım teşkil ediyordu. Filhakika, Mekkeli müslüman muhacirler, Medîneli Ensâ-rîler, Eslemîler, Gifârîler ve diğerleri her biri ayrı ayrı olmak üzere müs­takil askerî birlikler, kuvvetler olarak tertîb olunmuşlardı. Bununla be­raber, durum o tarzda ayarlanmıştı ki, bütün bıı ayrı zümreler, aynı makinenin çeşitli parçaları gibi bir tek gayeye hizmet eder şekilde mun­tazam çalışmışlardır. Bu şekilde bir tertîb ve teşkil, psikolojik bir te’sîr uyandırma” imkânlarına sahiptir; bu tarzda tertîb ve teşkîl edilmiş as­kerî birlik ve takımların mikdârı, o devirdeki herhangi bir insan üzerinde bütün şimali garbı Arabistan kabilelerini, tam mevcûd halinde temsil ediyormuş gibi muazzam bir te’sîr husule getirir.

Hz. Peygamber (s.a.)in Mekke’ye Girişi:

Mekke’li Muhacir, Hz. Peygamber Muhammed Mustafâ (s.a.), şim­di doğum yeri olan bu şehre muzaffer bir kumandan olarak dönüyordu. Hâriçte peşini bırakmamış olan hemşehrileri tarafından maddî ve ma­nevî ağır ıstırâblara dûçâr edilerek tam sekiz sene geçirmişti. Şimdi ise, zafer kazanmış bir ordunun başındaydı, buna rağmen tavır ve hareket­leri ne şekilde olmuştur? Diğer herhangi bir tiran gibi kibir ve azamet dolu, Kâdir-i Mutlak olan Allah’ı unutmuş, gururundan sarhoş olmuş bir halde miydi? Hayır… O bütün bunlardan tamamen uzaktı. İbn Hi-şâm kitabının 815. sayfasında da anlattığı gibi o, hakikâtte gayetle çe­kingen, sık sık bindiği devenin sırtında secdeye kapanıyor, lütfettiği bütün bu şeylerden dolayı, Allah’a şükrediyordu. Herkese şâmil olmak üzere umûmî af ilân ediyor, geçmişte ma’rûz kaldıkları maddî ve ma­nevî ıstırâblardan intikam alma düşüncesi yerine sulhu yayınlıyor, bu­nunla hakikatte Allah’ın müttâkî olan mü’minlerden beklediği şeyi gös­teriyordu. Kur’ân’da Bakara sûresi 58. ve Tevbe sûresi 161. âyette, Allah şöyle buyuruyor: «Şu şehre girip, dilediğiniz yerden istediğinizi bol bol yeyin, kapısından secde ederek girin ve (hıtta) deyin» Taberî’nin de ga­yet güzel belirttiği gibi Hz. Peyamber (s.a.) Musa (a.s.) devrine âit as­kerlikle alâkalı bu ilâhî emirleri Amelikî’lerle olan savaşlarında gerek­tiği gibi yerine getirmekten uzak kalmışlardır. Hz. Muhammed (s.a.)in «Harp Peygamberi» olması ve harplerde bile «Rahmet Peygamberi» ol­duğunu isbât etmesi takdir edilmişti. Evvelce zikri geçen bir hadîste şöyle denmektedir: «Ben harp peygamberiyim, ben Rahmet peygambe­riyim .»

Kur’ân’da Nûr sûresi 24. âyette şâyân-ı dikkat bir vak’a zikredil­mektedir. Zaferden sonra, muannid düşman askerlerinden bir kısmı, şehrin iç kısmında, İslâm ordusuna karşı ciddî bir pusu kurmuştu; mez­kûr âyetlerde, Allah’ın onları, bu inadçı düşmanlardan nasıl kurtardığı hatırlatılmaktadır. Bu vak’ada dahi, «Rahmet Peygamberi» suçluları af­fetmek fırsatını zayi’ etmemişti.

Hz. Peygamber (s.a.)in Umûmî Aff. İlân Etmesi:

İşgalin hemen akabinde insan yapısı ilâhlar, lâyık oldukları «se­viyeye» indirildiler. Ebu Süfyân’ın evinde ise durum, hakîkaten insana heyecan vericiydi: Karısı korkusuz Hind, evindeki putlara vurmaya ve onları parça parça etmeye ve bu arada; «Sizden ne fayda gördük; biz nasıl oldu da bunlara inanarak aldandık» diye sık sık haykırıyordu. Ay­nı Hind, örtünmüş bir şekilde, şehrin diğer kadınları ile beraber, İslâm’a girmek üzere, Hz. Peygamber (s.a.)in huzuruna geldi. Bu esnada cere­yan eden muhavere, cidden çok alâka çekicidir:

— «Çocuklarınızı öldürmeye söz veriyor musunuz?»

— «Biz onları çocuklar olarak yetiştirdik, onları Bedir savaşında öldüren sizsiniz.»

— «Gayr-i meşru münâsebetlerde bulunmamaya ve zina etmemeye söz veriyor musunuz?»

— «Hür doğmuş bir kadın bunu yapabilir mi hiç?»

— «Hırsızlık yapmamaya poz veriyor musunuz?»

Bu suâller üzerine, Hind nâçâr kaldı ve anladı ki, İslâm sadece si­yâsî bir lüzumdan ibaret değildir, o aynı zamanda insanın ferdî ve içti­maî hayatına hâkim bir kaideler külliyesidir ve dedi ki :

— «Ya Rasûlullah, hırsızlık hakîkaten kötü bir şeydir. Fakat şimdi düşün, benim kocam çok hasis olsa, evimin zarurî ihtiyâçları için bazı bazı kocamdan para çalmak mecburiyetinde kalsam ne olur?»

Hz. Peygamber (s.a.), gülmekten kendini alamadı ve dedi ki:

— «Pek âlâ haklısın, işte böylesi yasak değildir.»

Bu bahsi, Hz. Peygamber (s.a.)in fethedilen şehirdeki son duru­munu da zikrederek kapıyoruz. İşgali ta’kîb eden günde; sulh ve sükûn ve asayiş hâkim olunca cemaatla kılman namaza imamlık etti; bu du­rum şehirdeki putperetsler tarafından merakla tâ’kîb edildi. Namazdan sonra, Kâ’be etrafındaki sâ.hâda toplanmış olan hemşehrilerine bir hi­tabede bulundu, bunlara gerek kendisine ve gerekse ashabına neler yaptıklarını hatırlattı ve bunun ne kadar haksız bir şey olduğunu izah etti. Son olarak, onlara artık kendisinden ne bekleyip, ümit ettiklerini sordu. Kısa bir duraklamadan sonra devam etti:

«Bugün, artık hiç bir şeyden mes’ûl değilsiniz. Gidiniz, hepinizi hür addediyorum.»

Ânî olarak Mekke’nin havası değişti ve akşama doğru fiilen bütün halk İslâm’ı kabul etmişti. Onlar, hiç bir şeyi böylesine derin, böylesine samîmi bir şekilde kabul etmemişlerdi. Hem onlar, şimdi mağlûb edil­miş ve işgal altına girmiş bir memleketin ahâlîsi değiller, aksine, haklar ve vazifeler hususunda zaferi kazananlarla tamamen aynı haklara sâ-hibdiler. Bir şehrin fâtihi, Allah’ın Rasûlü olursa, böylece en küçük bir ifrat hareketi dahi ortaya çıkamaz. Bu duruma, bir ışık tutacağını um­duğum şu hâdiseyi kaydetmeyi faydalı buldum: Hz. Peygamber, henüz yukarıda zikrettiğimiz hutbesine başlamamıştı. Müezzin Bilâl Habeşî (r.a.), Kâ’be’nin damına çıkmış namaz için ezan okuyordu:

«Allahü Ekber, Allahü Ekber…»

Mekkeli bir putperest olan Attâb İbn Esîd arkadaşlarından birinin kulağına eğildi ve dedi ki:

«Allah’a şükür ki, babam şimdi hayatta değil, şayet o, şu siyahi­nin, mukaddes Kâ’be’nin damına çıkıp bağırdığını işitseydi, buna kat’-iyyen tahammül edemezdi.» Biraz sonra aff-ı umûmînin ilân edildiğini işiten Attâb, galeyana geldi ve ânî olarak ileri fırladı. Hz. Peygamber (s.a.)e yanaşarak şöyle dedi:

«Ben Esîd’in oğluyum. Allah’tan başka Allah olmadığına ve senin de O’nun elçisi olduğunu tasdik ederim.» Hz. Peygamber (s.a.) cevab verdi:

«Çok güzel. Seni Mekke valisi yaptım.» Biliyoruz ki, askerlerinden hiç birini Mekke’de garnizon te’sîs etmek için bırakmaksızın, Hz. Pey­gamber (s.a.), gayet kısa bir zaman içinde Medine’ye çekilmiş ve Mek­ke’nin idaresini, gördüğümüz gibi henüz İslâm’ı yeni kabul etmiş bir Mekkeliye bırakmıştı ve sonradan da buna asla pişman olmamıştır. Bütün bunlar, insan kalbinin nasıl kazanılacağını gösteren apaçık vakıalardır.[14]

29 — Muhammed, Allah’ın Rasûlüdür. Beraberinde bulunanlar da kâfirlere karşı zorlu, kendi aralarında mer­hametlidirler. Onları rükû’ edenler, secde edenler olarak görürsün. Allah’tan lütuf ve rızâ isterler. Onlar yüzlerin-deki secde izinden tanınırlar. İşte onların Tevrat’taki va­sıfları budur. İncil’de de şöyle vasıflandırılmışlardı: On­lar filizini yarıp çıkarmış, gittikçe onu kuvvetlendirerek kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş bir ekine benzerler ki bu, ekicilerin de hoşuna gider. Allah böylece onları ço­ğaltıp kuvvetlendirmekle, kâfirleri öfkelendirir. Allah îmân edip sâlih amel işleyenlere hem mağfiret, hem de bü­yük bir mükâfat vaadetmiştir.

Muhammed (s.a.) Allah’ın Rasûlüdür

Allah Teâlâ, Muhammed (s.a.) in hiç şek ve şüphesiz gerçek rasûlü olduğunu hab^v vsrerek: «Muhammed Allah’ın Rasûlüdür.» buyurur, ki, bu, bütün güzel nitelikleri içine almaktadır. Allah Teâlâ ikinci ola­rak onun ashabını överek şöyle buyurur: ((Beraberinde bulunanlar da kâfirlere karşı zorlu, kendi aralarında merhametlidirler.» Nitekim başka bir âyet-i kerîme’de de: «Allah’ın sevdiği, onların da O’nu sevdikleri, mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı zorlu bir kavim geti­rir.» (Mâide, 54) buyrulur ki bunlar inananların sıfatıdır. Onlardan bi­risi kâfirlere karşı şiddetli ve katı, hayırlı kimselere karşı ise merhametli ve iyidirler. Kâfirin yüzüne karşı öfkeli ve abus çehreli, mü’min karde­şinin yüzüne karşı da nazik ve güleryüzlüdür. Nitekim Allah Teâlâ baş­ka bir âyet-i kerîme’de de: «Ey îmân edenler; kâfirlerden size yakın olanlarla savaşın. Ve onlar sizde sertlik görsünler.» (Tevbe, 123) bu­yurur. Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurur:

Birbirlerini sevme ve merhamet etmede mü’minlerin misâli bir ce­sedin misâli gibidir: Ondan herhangi bir organ müşteki olduğunda cese­din diğer tarafları humma (ateş) ve uykusuzlukla ona katılırlar. Başka bir hadîste de:

Mü’min, mü’min için birbirini destekleyen bir yapı gibidir, buyur­muş ve parmaklarını birbirine geçirmiştir. Her iki hadîs de Buhârî’nin Sahîh’inde mevcûddur.

«Onları rükû’ edenler, secde edenler olarak görürsün. Allah’tan lü­tuf ve rızâ isterler.» âyetinde Allah Teâlâ onları çok amel işlemeleri ve çok namaz kılmaları ile nitelemektedir. Namaz, amellerin en hayır-lısıdır. Onları namazda Allah için ihlâslı olmakla, Allah katında bol sevabını yine Allah’dan bekleme sıfatlarıyla nitelemiştir. Allah katında bekledikleri bol sevâb ise Allah’ın luffunu içeren cennet, bol nzık, Al­lah’ın onlardan hoşnûd olmasıdır. Bu sonuncusu evvelkilerden daha büyüktür. Nitekim başka bir âyet-i kerîme’de: «Allah tarafından bir hoşnudluk ise daha büyüktür. En büyük kurtuluş işte budur.» (Tevbe 72) buyurmuştur.

«Onlar yüzlerindeki secde izinden tanımlar.» âyetinde îbn Abbâs’-tan rivayetle Ali İbn Ebu Talha der ki: Onların yüzlerindeki alâmet ile; güzel hey’et, şekil ve iyi davranış kasdedilmektedir. Mücâhid ve birçokları ise bunu huşu’ ve tevazu ile açıklıyorlar. İbn Ebu Hâtim’in babası kanalıyla… Mücâhid’den rivayetine göre o, «Onlar yüzlerindeki secde izinden tanınırlar.» âyeti hakkında: Bu, onların huşû’udur. de­mişti. Ben: Bunun, onların yüzlerindeki iz olduğunu sanırdım, dedim de, Mücâhid şöyle dedi: Bazan olur ki kalbi Firavun’dan daha katı ola­nın gözleri arasında da (alnında) olabilir. Süddî: Namaz, onların yüz­lerini güzelleştirir, demiştir. Seleften birisi: Her kimin geceleyin nama­zı çok olursa gündüzün yüzü güzelleşir, demiştir. İbn Mâce bunu Sü-nen’inde îsmâîl İbn Muhammed kanalıyla… Câbir’den müsned bir ha­dîs olarak rivayet etmiştir ki buna göre Allah Rasûlü (s.a.): Her kimin geceleyin namazı çok olursa, gündüzün yüzü güzel olur, buyurmuştur. Sahîh olanı ise, bu hadîsin mevkuf olmasıdır. Bazıları der ki: Hiç şüp­hesiz iyiliğin kalbde bir nuru, yüzde bir ziyası, rızıkta bir genişliği ve insanların kalblerinde bir mahabbeti vardır. Mü’minlerin emîri Hz. Os­man şöyle diyor: Her kim bir sırn gizlerse, Allah bu sırrı onun yüz hat­larında ve dilinden gayr-i ihtiyarî çıkıveren sözlerle açığa çıkarır.

Burada Hz. Osman’ın maksadı şudur: Kişinin gönlünde gizli olan bir şey onun yüz hatlarında görünür, açığa çıkar. Mü’minin içi Allah ile beraber sahîh durumda olursa Allah Teâlâ onun insanlarla mü­nâsebette olan dış görünüşünü ıslah buyurur. Nitekim Hz. Ömer İbn Hattâb (r.a.) dan rivayet edildiğine göre o: Kim içini ıslâh ederse Al­lah da onun dışını düzeltir, demiştir. Ebu Kasım et-Taberânî der ki: Bize Mahmûd İbn Muhammed el-Mervezî’nin… Cündeb İbn Süfyân el-Becelî’den rivayetine göre Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur : Her kim bir sırrı gizlerse, Allah o kimseye o sırrın elbisesini giydirir. Gizlediği sır hayır ise giydirilen elbiese de hayır, şayet şer ise giydirilen elbise de kötüdür. Hadîsin isnadında bulunan Muhammed İbn Ubey-dullah el-Arzemî’nin hadîsi metrûkdur.

İmâm Ahmed der ki: Bize Hasan îbn Musa’nın… Ebu Saîd’den, onun da Allah Rasûlü (s.a.)nden rivayetine göre Rasûlullah şöyle bu­yurmuş: Sizden birisi kapısı, penceresi olmayan sert bir kayanın için­de bir amelde bulunsa vuku’ bulduğu şekilde onun ameli insanlara çı­kar, görünür. İmâm Ahmed’in Hasan kanalıyla… İbn Abbâs’tan, onun da Hz. Peygamber (s.a.) den rivayetine göre Rasûlullah şöyle buyur­muştur: Salih amel, güzel davranış ve orta yolu ta’kîb etme peygam­berliğin yirmibeş parçasından bir parçadır. Hadîsi Ebu Dâvûd da Abdul­lah İbn Muhammed en-Nüfeylî’den, p ise Züheyr’den rivayet etmiştir. Ashabın niyetleri hâlis, amelleri güzeldir. Onlara her kim bakmışsa on­ların hal ve davşranışlanndan hoşlanmıştır. İmam Mâlik —Allah ona rahmet eylesin— der ki: Bana ulaştığına göre Hıristiyanlar Şam’ı fethe­den ashabı gördükleri zaman şöyle derlermiş: Allah’a yemîn olsun ki bize ulaşan bilgiler ışığında bunlar havarilerden daha hayırlıdırlar. Onlar, bu sözlerinde gerçekten doğru söylemişlerdir. Hiç şüphesiz bu ümmet geçmiş kitablarda ta’zimle anılmışlardır. Onların en büyükleri ve üstünleri ise, Allah Rasûlü (s.a.)nün ashabıdır. Allah Teâlâ, indir­miş olduğu kitaplarda ve insanlar arasında dolaşan haberlerde onlann anısını yüceltmiştir. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ burada: «İşte onla­nn Tevrat’taki vasıfları budur.» buyurduktan sonra şöyle devam eder: «İncil’de de şöyle vasıflandırılmışlardı : Onlar filizini yarıp çıkarmış, gittikçe onu kuvvetlendirerek (geliştirmiş, uzamış) kalınlaşmış, gövde­si üzerine dikilmiş bir ekine benzerler ki bu; ekicilerin de hoşuna gider.» İşte Muhammed (s.a.)in ashabı da böyledir: Onu kuvvetlendirmiş, des­teklemiş ve ona yardımcı olmuşlardır. Ashâb-ı Kiram Allah Rasûlü ile beraber ekindeki filiz mesabesindedir. «Böylece Allah onları çoğaltıp kuvvetlendirmekle kâfirleri öfkelendirir.» İmam Mâlik —Allah ona rahmet eylesin— kendisinden gelen rivayetlerden birisine göre bu âyet-i kerîme’den sahabeye karşı buğzeden râfizîleri tekfir hükmü çıkarmış­tır. O der ki: Çünkü onlar, Ashâb-ı Kirâm’a buğzetmektedirler. Herkim sahabeye buğzederse bu âyet gereğince o kâfirdir. Âlimlerden bir grup da bu hususta İmâm Malik’e muvafakat etmişlerdir. Sahabenin fazi­letine, onlara kötülükle karşı çıkmanın yasaklanmasına dâir hadîsler pek çoktur. Allah’ın onları övmesi ve onlardan hoşnûd olması onlara kâfidir.

«Allah, îmân edip sâlih amel işleyenlere, hem mağfiret (günâhları­nın bağışlanmasını) hem de büyük bir mükâfat (bol bol sevâb ve şe­refli bir nzık) vaadetmiştir.» Şüphesiz Allah’ın vaadi gerçektir, doğru­dur. O vaadden dönülmez ve değiştirilmez. Her kim sahabenin izini ta’kîb ederse onların hükmündedir. Fazilet, sebkat ve kemâl onlarındır ki, bu ümmetten hiç kimse bu hususlarda onlara yetişemez. Allah onlar­dan hoşnûd olsun, onları hoşnûd eyleyin ve duraklarım Firdevs cennet­leri kılsın. Zâten öylece de yapmıştır. Sahîh’inde Müslim der ki: Bize Yahya İbn Yahya’nın… Ebu Hüreyre’den rivayetine göre, Allah Rasû­lü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Ashabıma sövmeyin; nefsim kudret elinde olan ‘(Allah) a yemin ederim ki sizden birisi Uhud Dağı kadar altın in-fâk etmiş olsaydı,-©ulardan birinin bir müdd (bir ölçü birimi) sadaka­sına veya onun yarısına bile erişemezdi

Kuran

Fetih Suresi

İbn Kesir Tefsiri | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.