Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 22°C
Az Bulutlu
İstanbul
22°C
Az Bulutlu
Per 20°C
Cum 19°C
Cts 18°C
Paz 18°C

48 – Fetih Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Medine’de indiği ittifakla belirtilmiştir. Yirmidokuz âyettir. Mekke ile Medine arasında Hudeybiye (barışı) hakkında bir gece vakti inmiştir.

48 – Fetih Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Fetih Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi Tefsiri )

Rahman ve Rahim Allah’ın adı ile

Muhammed b. İshak, ez-Ztihrî’den, o Urve’den, o el-Misver b. Mahreme ile Mervan b. el-Hakem’den şöyle dediklerini rivayet etmektedir: el-Feth Sû­resi başından sonuna kadar Mekke ile Medine arasında Hudeybiye hakkın­da İnmiştir.

Buharî ve Müslim’de, Zeyd b. Eslem’den, o babasından rivayetine göre Ra-sûlullah (sav) seferlerinden birisinde geceleyin yol alırken Ömer b. el-Hat-tab da onun yanında bulunuyordu. Ömer ona bir hususa dair soru sordu. Ra-sûlullah (sav) ona cevab vermedi. Sonra tekrar ona sordu, yine ona cevab vermedi. Bir daha ona sordu, yine ona cevab vermedi. Bu sefer Ömer b, el-Hattab: Hay Ömer’in annesi oğlunu kaybedesice! Sen Rasûlullah (sav)’a üç defa ısrarla soru sorduğun halde, o da sana her seferinde cevab vermedi. De­vamla Ömer dedi ki: Ben de devemi harekete geçirdim, sonra insanların önü­ne geçtim. Hakkımda Kur’ân ineceğinden korktum. Aradan zaman geçme­den bir kişinin .yüksek sesle beni çağırdığını duydum ve: Gerçekten ben hak­kımda Kur’ân ineceğinden korkmuştum, dedim. Rasûlullah (sav)’ın yanına vardım, ona selam verdim, şöyle dedi: Bu gece bana öyle bir sûre indirildi ki o benim için üzerinde güneşin doğduğu her şeyden daha sevimlidir. Sonra da: “Gerçekten biz sana apaçık bir fetih nasib ettik” diye okudu. Bu-harî’nin lafzı böyle. [1] Tirmizî dedi ki: Bu hasen, garib, sahih bir hadistir. [2]

Müslim’in, Sahih’inde, Katade’den rivayete göre Enes b. Malik kendile­rine anlatarak dedi ki: Peygamber (sav) Hudeybiye’de hediyelik kurbanla­rını kesmiş ve Hudeybiye’den dönüşünde -ashab da keder ve üzüntü ile do­lup taşıyorken- “gerçekten Biz sana apaçık bir fetih nasib ettik. Allah geç­miş ve gelecek günahını bağışlasın, üzerindeki nimetini tamamlasın ve seni dosdoğru yola iletsin diye… İşte bu, Allah’ın yanında büyük bir kurtu­luştur” (el-Feth, 48/1-5) buyrukları nazil olunca dedi ki: “Üzerime öyle bir âyet indirildi ki benim için o bütün dünyadan daha çok sevilen bir şeydir.” [3]

Ata, İbn Abbas’tan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Yüce Allah’ın: “Ba­na da ne yapılacağını bilemem, size de” Cel-Ahkaf, 46/9) buyruğu nazil olunca yahudiler Peygamber (sav)’a ve müslümanlara dil uzatarak şöyle de­diler: Kendisine ne yapılacağını bilemeyen bir adama nasıl uyarız? Bu. Pey­gamber (sav)’a çok ağır geldi. Bunun üzerine yüce Allah: “Gerçekten Biz sa­na apaçık bir fetih nasib ettik. Allah geçmiş ve gelecek günahını bağışlasın…” (el-Feth, 48/1-2) buyruğunu indirdi. Buna yakın bir açıklamayı Mukatil b. Sü­leyman da yapmıştır: Yüce Allah’ın: “Ben bana da ne yapılacağını bile mera, size de” buyruğu nazil olunca, müşriklerle münafıklar sevindiler ve: Ken­disine ve arkadaşlarına ne yapılacağını bilemeyen bir adama bi2 nasıl uya­rız, dediler. Bunun üzerine Hudeybiye’den dönüşünden sonra: “Gerçekten Biz sana apaçık bir fetih nasib ettik.” Yani Biz senin lehine öyle bir hüküm verdik buyruğu nazil oldu ve bu âyet-i kerime öbürünü neshetti. Peygamber (sav) buyurdu ki: “Andolsun üzerime öyle bir sûre indirildi ki onun karşılı­ğında kırmızı develerimin olması beni memnun etmez.”

el-Mesudî dedi ki: Bana ulaştığına göre bir kimse ramazanın ilk gecesi na­file namazda Fetih Sûresini okuyacak olursa, Allah o kişiyi o yıl boyunca ko­ru ması* altına alır. [4]

  1. Gerçekten Biz sana apaçık bir fetih nasib ettik.

Bu fethin ne olduğu hususunda farklı görüşler vardır.

Buharı’de şöyle denilmektedir: Bana Muhammed b. Beşşar anlattı, dedi ki: Bize Gunder anlattı, dedi ki: Bize Şu’be anlattı, dedi ki: Katade’yi, Enes’ten naklen şöyle derken dinledim: “Gerçekten Biz sana apaçık bir fetih n as İh ettik.” Maksat Hudeybiye’dir[5]

Cabir dedi ki: Biz Mekke’nin, Hudeybiye gününden beri fethedi1diğini ka­bul ediyorduk.

el-Ferra[6] dedi ki: Siz fetih diye Mekke’nin fethini kabul ediyorsunuz. Evet Mekke’nin fethi bir fetihti, ama biz fetih diye Hudeybiye günü Rıdvan bey’ati olduğunu ‘kabul ediyoruz. Osırada Peygamber (sav) ile birlikte sayımız 1400 kişi idi. Hudeybiye de bir kuyudur,

ed-Dahhak dedi ki: “Gerçekten Biz sana” savaşsız olarak “apaçık bir “fe­tih nasib ettik.” Çünkü o sulh, fethin bir parçası idi.

Mücahid dedi ki: Bundan kasıt Hudeybiye’de kurbanlarını kesmesi ve ba­şını traş etmesidir. Yine şöyle demiştir: Hudeybiye fethi büyük bir mucize idi. Suyu tamamen çekilmişti. Peygamber oraya ağzından su boşaltmış ve bera­berinde bulunanların hepsi içecek şekilde kuyudan su kaynamıştı.

Musa b. Ukbe dedi ki: Hudeybiye’den döndüklerinde bir adam: Bu fetih değildir, (Kureyşliler) bizi Beyt’i tavaf etmekten alıkoymuştur, dedi. Peygam­ber (sav) şöyle buyurdu: “Bilakis bu fetihlerin en büyüğüdür. Müşrikler kendi topraklarından sizleri kazasız belasız uzaklaştırıp sizden daha sonra um­renizi kaza etmenizi isteyip sizden hoşlarına gitmeyecek şeyleri görmüşken; sizden yana eman altında kalmaya razı oldular.”

eş-Şa’bî yüce Allah’ın: “Gerçekten Biz sana apaçık bir fetih nasib ettik*

buyruğu hakkında dedi ki: Bu Hudeybiye fethidir. Orada hiçbir gazvede el­de etmediği şeyleri elde etti. Allah onun geçmiş ve gelecek günahlarını ba­ğışladı. Ona Rıdvan bey’ati yapıldı. Hayber hurmalıkları onlara verildi. He­diyelik kurbanlıklar yerlerine ulaştı. Bizanslılar, Perslere galip geldi. Mümin­ler de kitab ehlinin mecusilere karşı muzaffer olmasına sevindiler.

ez-Zührî dedi ki: Hudeybiye fetihlerin en büyüğüdür. Çünkü Peygamber (sav) oraya 1400 kişi ile birlikte gitmişti. Barış gerçekleştikten sonra insan­lar birbirlerine gidip gelmeye başladılar. Bilmediklerini öğrendiler, Allah’tan gelen buyrukları dinlediler. İslâm’a girmek isteyen herkesin kalbinde İslâm mutlaka yer etti. O iki sene geçtikten sonra müslümanlar Mekke’ye geri 10.000 kişi olarak geldiler.

Yine Mücahid ve el-Avfî buradaki fetih Hayber fethidir, demişlerdir. Fa­kat birinci görüşü benimseyenler daha çoktur. Hayber ise -ileride yüce Al­lah’ın: “Geri bırakılanlar, ganimetler almak üzere gittiğinizde…” (el-Feth, 48/15) buyruğu ile “Allah size alacağınız çok ganimetler vaadetti. Allah si-ze bunu acilen vermiş…” (el-Feth, 48/20) buyrukları açıklanırken geleceği üze­re- kendilerine verilmiş bir vaad idi.

Mücemmi’ b. Cariye -ki Kur’ân’ı ezberlemiş kişilerden birisi idi- dedi ki: Biz Hudeybiye’de Peygamber (sav) ile birlikte hazır bulunduk. Oradan ge­ri döndüğümüzde bir de baktık ki, insanlar develerini hızlıca sürmeye koyulmuşlar. Biri diğerine: İnsanlara ne oluyor? diye sordu. Peygamber (sav)’a Al­lah vahiy indirdi, dediler. Biz de tuzlıca yola koyulduk. Peygamber (sav)’ı Ku­ra el-Ğamim -Mekke ile Medine arasında Hicaz taraflarında bir yer- yakının­da bulduk. İnsanlar biraraya gelip toplanınca Peygamber (sav): “Gerçekten Biz sana apaçık bir fetih nasib ettik* buyruğunu okudu, Ömer b. el-Hattab: Bu bir fetih midir ey Allah’ın Rasûlü? diye sordu, Peygamber: “Evet nefsim elinde olana yemin ederim ki gerçekten o bir fetihtir” diye buyurdu. Bunun sonucunda da Hayber, Hudeybiye’ye katılanlara paylaştırıldı. Hudeybiye’ye katılanların dışında hiç kimse bu paylaştırılanlar arasına katılmadı. [7]

Yüce Allah’ın: “Bir fetih” buyruğunun Mekke’nin kılıç zoru ile fethedil-diğini göstermektedir, denilmiştir. Çünkü fetih adı ancak savaşla fethedilen yerler hakkında mutlak olarak kullanılır. İsmin hakikat anlamı budur. Bunun­la birlikte şehir sulh yoluyla fethedildi, denildiği zaman fetih ile birlikte zik-redilmediği sürece sulh ile fetholunduğu anlaşılamaz. Böylelikle sulh hak­kında fethin kullanılması mecazi bir ifade olmaktadır. Ayrıca ilgili haberler de Mekke’nin savaş yoluyla fetholunduğuna delildir. Bu hususa dair açıkla­malar daha önceden geçtiği gibi, ileride de gelecektir. [8]

  1. Allah geçmiş ve gelecek günahını bağışlasın. Üzerindeki nimeti­ni tamamlasın ve seni dosdoğru yola iletsin diye;
  2. Ve Allah seni çok üstün zafere erdirsin diye.

İbnu’l-Enbarî dedi ki: ” Apaçık bir fetih,” buyruğunda vakıf tam değildir. Çünkü yüce Allah’ın: “Allah geçmiş ve gelecek günahını bağışla­sın…” buyruğu fetih ile alakalıdır. Sanki şöyle buyurmuş gibidir: Yüce Allah fetih ile birlikte günahlarını da bağışlasın diye gerçekten Biz sana apaçık bir fetih nasib ettik. Böylelikle Allah dünya ve ahirette senin için göz aydınlığı olacak şeyleri birarada vermiş olmaktadır.

Ebu Hatim es-Sicistanî de şöyle demiştir: “Bağışlasın… diye” anlamında­ki buyruğun başında yer alan “lam” kasem tamıdır. Ancak bu bir yanlışlık­tır. Çünkü kasem “lam’ı ne kesreli gelir, ne de başına geldiği muzari fiili nas-beder. Eğet bu böyle olabilseydi; ifadesinin; “Andol-sun Zeyd kalkacaktır” anlamında olması mümkün olurdu.

ez-Zemahşerî dedi ki: Şayet; Mekke’nin fethini nasıl olur da mağfirete ge­rekçe kıldı, diye soracak olursan, şöyle cevap veririz: Mekke’nin fethini mağ­firete gerekçe kılmış değildir, fakat mağfiret nimetin tamamlanması, dosdoğ­ru yola iletmek ve üstün zaferden ibaret dört hususu birarada saydığından dolayı böyle ifade edilmiştir. Şöyle buyurulmuş gibidir: Biz sana Mekke’nin fethini kolaylaştırıp, düşmanına karsı sana yardım ettik ki, dünya ve ahiret izzeti, dünyanın ve ahiretin maksatları birarada sana verilmiş olsun. Mekke fethinin düşman ile dhad olması açısından günahların bağışlanmasına ve mü­kafat ve sevabın elde edilmesine sebeb olarak görülmüş olması da mümkün­dür.

Tirnıizî’de, Enes’ten şöyle dediği rivayet edilmiştir: Peygamber (sav)’a: “Al­lah geçmiş ve gelecek günahını bağışlasın” buyruğu Hudeybiye’den dönü­şünde peygamberin üzerine indi. Bunun üzerine Peygamber (sav) şöyle bu­yurdu: “Andolsun bana öyle bir âyet indirildi ki, o benim için yeryüzü üze­rindeki herşeyden daha sevimlidir.” Sonra Peygamber (sav) bu âyeti ashaba okudu, onlar da: Ne mutlu sana, kutlu olsun sana, ey Allah’ın Rasûlü! Allah sana ne yapacağını açıklamış bulunuyor. Peki ya bize ne yapacak? Bunun üze­rine ona: “Mümin erkeklerle mümin kadınları altlarında nehirler akan cen­netlere… soksun… İşte bu Allah’ın yanında büyük bir kurtuluştur” (el-Fetih, 48/5) buyruğu nazil oldu. (Tirmizî) dedi ki: Bu hasen, sahih bir hadis­tir. Yine bu hususta Mücemmî’ b. Cariye’den de gelmiş bir rivayet vardır[9]

Te’vil bilginleri “Allah geçmiş ve gelecek günahını bağışlasın” buyruğu­nun anlamı hakkında farklı açıklamalar yapmışlardır. “Geçmiş” risaletten ön­ce ve “gelecek” ondan sonra “günahını bağışlasın” demek olduğu söylen­miştir. Bu açıklamayı Mücahid yapmıştır. et-Taberî ve Süfyan es-Sevrî de bu­na yakın açıklamalarda bulunmuşlardır. Ta ben der ki: Bu yüce Allah’ın: “Al­lah’ın yardımı ve fetih geldiğinde… Çünkü o tevbeleri çok kabul edendir” (en-Nasr, 110/1-3) buyruğuna bağlı onunla ilgilidir. “Allah geçmiş” risaletten ön­ce “ve gelecek” bu âyetin indiği vakte kadar gelecek “günahını bağışlasın” demektir.

Süfyan es-Sevrî dedi ki: “Allah geçmiş” sana vahiy gelmeden önce cahi-liye döneminde işlediğin “ve gelecek” henüz işlemediğin her tür “günahı­nı bağışlasın… diye” demektir. el-Vahidî de böyle açıklamıştır.

Peygamberlerin küçük günah işlemelerine dair açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/35. âyet, 12. başlıkta) geçmiştir. Bu, bir görüş.

Şöyle de açıklanmışın “Geçmiş” fetihten önce “ve gelecek” fetihten son­ra… demektir. “Geçmiş”den kastın bu âyetin inişinden önce, “gelecek*den kastın ise bundan sonra olduğu da söylenmiştir. Ata el-Horasanî dedi ki: “Geç­miş” ilk iki atamız Adem ile Havva’nın günahı, “gelecek” ise senin ümme­tinin günahı demektir. Baban İbrahim’in günahı diye de açıklanmıştır, “Ge­lecek” ise diğer peygamberlerin günahı demektir.

“Geçmiş” Bedir günü günahı, “gelecek” Huneyn günü günahı diye de açık­lanmıştır. Şüyle ki; Bedir günü Peygamber efendimiz dua edip: “Allah’ım eğer sen bu küçük topluluğu helak edecek olursan, yeryüzünde ebediyyen sana ibadet olunmaz” dedi ve bu sozü’deFalarca tekrarladı. Yüce Allah da ona: Bu topluluğu helak ettiğim takdirde ebediyyen bana ibadet olunmayacağını nereden biliyorsun? diye vahyetti. îşte bu onun geçmiş günahı idi. Gelecek günahı ise Huneyn günü idi. İnsanlar bozguna uğrayıp dağıldıklarında am­cası Abbas ile amcası oğlu Ebu Süfyan’a şöyle demişlerdi: “Bana şu vadinin küçük çakıl taşlarından bir avuç uzatınız.” Ona bir avuç uzattılar, o da o ça­kıl taşını eline alıp, müşriklerin yüzlerine doğru atarak: “Yüzler çirkin olsun. Ha. Mim. Onlar zafere erişemezler” dedi. Karşıdaki ordu son ferdine kadar bozguna uğradı. Gözüne kum ve çakıl taşı dolmadık hiç kimse kalmadı. Son­ra ashabı arasında seslendiğinde geri döndüler. Geri döndüklerinde onlara: “Şayet onlara atmamış olsaydın, onlar da bozguna uğramayacaklardı.” deyin­ce, yüce* Allah da: “Attığın zaman da sen atmadın, ancak Allah attı” (ül-En-fal, 8/17} buyruğunu indirdi. İşte bu da onun gelecek (sonradan) işlediği gü­nahı olmuştu.

Ebu Ali er-Ruzebarî dedi ki: Yüce Allah şöyle buyuruyor: Şayet senin geç­mişte bir günahm olsaydı, ya da gelecekte bir günahın olursa, şüphesiz ki Biz onu sana bağışlarız.

“Üzerindeki nimetini tamamlasın” buyruğu hakkında İbn Abbas dedi ki: Cennette demektir, peygamberlik ve hikmette diye de açıklanmıştır. Mekke, Taif ve Hayher’in fethi iîe diye de açıklandığı gibi, büyüklük taslayanın zil­letle boyun eğmesiyle, zorbalık edenin itaat etmesiyle, diye de açıklanmıştır

“Ye seni dosdoğru yola iletsin.” Canını alacağı vakte kadar hidayet üze­re sana sebat versin “diye ve Allah seni çok üstün” arkasından zilletin gel­meyeceği pek büyük bir ” zafere erdirsin diye.” [10]

  1. İmanlarına iman katmaları için müminlerin kalbine sükun ve hu­zur indiren O’dur. Göklerle yerin orduları Allah’ındır. Allah en iyi bilendir, Hakimdir.

Bu âyet-i kerimede geçen “sekinet: sükun ve huzur” demektir. İbn Abbas dedi ki: Kur’ân-ı Kerim’de geçen her bir “sekinet” sükun ve huzur demek­tir. Bundan tek istisna et-Bakara Sûresi’ndeki (2/148. âyetteki) sekinettir. İma­nın artışının ne aniama geldiğine dair açıklamalar da daha önceden Al-i İm-ran Sûresi’nde (3/173. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

İbn Abbas dedi ki: Peygamber (sav) Allah’tan başka hiçbir ilah olmadığı şehadeti ile gönderildi. Bu hususta onu tasdik etmeleri üzerine yüce Allah onlara namazı emretti. Onu tasdik edince, onlara zekatı kattı. Yine onu tas­dik edince onlara orucu kattı, yine tasdik edince onlara haccı kattı. Sonra on­lara dinlerini tamamladı. İşte yüce Allah’ın; “imanlarına iman katmaları İçin” diye buyurması bunu göstermektedir. Yani imanı tasdik ile birlikte imanın şer’î hükümlerini tasdiklerini kattı.

er-RaKî b. Enes: Mevcut haşyetlerine haşyet kattı; ed-Dahhak: Yakînleri-ne yakın kattı, diye açıklamışlardır.

“Göklerle yerin orduları Allah’ındır.” İbn Abbas dedi ki: Melekleri, cinleri, şeytanları ve insanları kastetmektedir.

“Allah” yarattıklarının durumlarını “en iyi bilendir.” Murad ettiği husus­larda hikmeti sonsuz “hakimdir.” [11]

5- Mümin erkeklerle mümin kadınları altlarından ırmaklar akan cen­netlere -oralarda ebedi kalmak üzere- soksun ve günahlarını ört­sün diye. İşte bu, Allah’ın yanında büyük bir kurtuluştur.

Yüce Allah, Ü2erlerine sükun ve huzuru imanları artsın diye indirdi. Ay­rıta bu artışın sebebi onları cennete sokmaktır.

“Soksun… diye” lafzındaki “lam”ın yüce Allah’ın: “Bağışlasın… diye” buyruğundaki “lam”ın taalluk ettiği şeye taalluk ettiği söyienmiştir. “İş­te bu” Mekke’ye giriş ve günahların bağışlanışı vaadi “Allah’ın yanında bü­yük bir kurtuluştur.” Her türiü kederden kurtuluş ve istenen herşeyi elde ediştir.

Denildi ki: Peygamber (sav) ashabına: “Allah geçmiş ve gelecek günahı­nı bağışlasın” buyruğunu okuyunca, onlar: Ne mutlu sana, ey Allah’ın Ra-sûlü. Peki bize ne var? diye sordular. Bunun üzerine: “Mümin erkeklerle, mümin kadınları altlarında ırmaklar akan cennetlere… soksun diye” buyruğu nazil oldu. “Üzerindeki nimetini tamamlasın” buyruğunu okuyun­ca, yine: Ne mutlu sana dediler. Bunun üzerine de “…Ve üzerinizdeki nime­timi tamamladım” (el-Maide, 5/3) buyruğu nazil oldu. “Ve seni dosdoğru yola İletsin” buyruğunu okuyunca ümmet hakkında da: “Ve sizi dosdoğru yo­la iletsin diye” (el-Feth, 48/20) buyruğu İndi. “Ve Allah seni üstün zafere er-dirsin diye” diye buyurunca, “Müminlere yardım etmek ise zaten üzerimi­ze bir haktır” (er-Rum, 30/47) buyruğu indi. Bu da yüce Allah’ın: “Şüphesiz Allah ve melekleri peygambere salat ederler. Ey müminler, siz de ona salat ve selam edin” (et-Ahzab, 33/56) diye buyurduğu gibi, diğer taraftan: “O… size salat getirendir” (el-Ahzab, 33/43) buyurmasına benzemektedir. Bunu el-Kuşeyr: zikretmiştir. [12]

  1. Ve Allah hakkında kötü zan besleyen münafık erkeklerle müna­fık kadınları ve müşrik erkeklerle müşrik kadınları azaplandırsın diye, kötü akıbet onların üzerine olsun. Allah da onlara kar­şı gazaplanmış, onları lanetlemiş ve onlar için cehennemi hazır­lamıştır. O ne kötü bir dönüş yeridir!
  2. Göklerle yerin orduları Allah’ındır. Allah Azizdir, Hakimdir.

“Ve Allah hakkında kötü zan besleyen münafık erkeklerle münafık ka­dınları ve müşrik erkeklerle müşrik kadınları azaplandırsm diye.” Bu da

müslümanların şanının yükselmesi, Peygamber (sav)’ın öldürmek, esir almak ve köleleştirmek suretiyle onlara hakim olmasından ölürü kederlenmeleri su­retiyle olmuştur.

“Kötü zan” ile kastedilen de Hudeybiye’ye çıkışları esnasında Peygamber (sav)’ın da, ashabının da tekrar Medine’ye geri dönemeyeceklerini, müşrik­lerin onları coptan imha edeceklerini zannetmeleridir. Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Daha doğrusu siz Rasâlün ve müminle­rin ebediyyen ailelerine dönmeyeceklerini sandınız.” (el-Feth, 48/12)

el-Halil ve Sibeveyh’e göre: “es-Sev1: Kütü” burada fesad demektir.

“Kötü akıbet” dünyada öldürülmek, çoluk çocuklarının ve kendilerinin esir alınması ile ahirette de cehennem azabı ile “onların üzerine olsun.”

İbn Kesir ve Ebu Amr: “Kötü akıbet” lafzındaki (“sin” harfini) ötreli, diğerleri ise üstün okumuşlardır.

el-Cevherî dedi ki: “Onu sevindirdi” lafzının zıddı (üzdü) üzer, üzmek, üzüntü demektir, isim ötreli olarak: diye gelir. Bu buyruk diye okunmuştur ki, hezimet ve ger onların üze­rine olsun, demektir. (“Sin” harfini) üstün olarak okuyanların kıraatine gö­re ise bu fafız kötü gelen, kötülük anlamında gelir.

“Allah da onlara karşı gazaplanmış, onları lanetlemiş ve onlar için ce­hennemi hazırlamıştır. O ne kötü bir dönüş yeridir! Göklerle yerin ordu­ları Allah’ındır. Allah Azizdir, Hakimdir.” Bu buyrukların tamamı (ve açık­lamaları) daha önce başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır. Allah’a hamdotsun.

Denildi ki: Hudeybiye barışı gerçekleşince İbn Ubeyy şöyle dedi: Muham-med Mekkelilerle barış yapıp ya da orayı fethedince hiçbir düşmanının kal­mayacağını mı sanıyor? Hani nerede Farisiler ve nerede Bizanslılar? Yüce Al­lah bu buyrukla göklerin ve yerin ordularının Farisilerden ve Bizanslılardan daha çok olduğunu beyan etmektedir. Bunun kapsamına bütün mahlukatın girdiği de söylenmiştir.

İbn Abbas dedi ki: “Göklerle yerin orduları” buyruğundaki “göklerin or­dularından kasıt meleklerdir, “yerin orduları” ise müminlerdir. Yüce Allah’ın bunu tekrarlamasının sebebi, daha önce geçen bu buyruklar Kureyşli müş­riklerin sözkonusu edilmesinden sonra geçmişti. Bu da burada münafıklar­la diğer müşriklerin söz konusu edilmesinin akabinde geçmiştir. Eler iki yer­de de maksat korkutmak ve tehdittir. Yüce Allah eğer münafıklarla müşrik­leri helak etmeyi murad ederse, bu konuda o acze düşmez. Fakat onları be-lirlenmiş.bir süreye kadar erteler. [13]

  1. Muhakkak Biz seni bir şahid, bir müjdeleyici ve bir korkutucu ol­mak üzere gönderdik.

9- Allah’a ve Rasûlüne iman edesiniz, ona yardım edesiniz. Onu bü­yük taniyasınız, sabah akşam O’nu teşbih edesiniz diye.

“Muhakkak Biz seni bir şahid… olmak üzere gönderdik.” Kata de dedi ki: Ümmetine tebliğ ettiğine dair bir şahid. Onların itaat ya da amel türün­den işledikleri amelleriyte üzerlerine bir şahid, diye de açıklanmıştır. Senin­le kendilerine göndermiş olduklarımızı onlara bir açıklayıcı olarak gönder­dik, diye de açıklanmıştır. Bir başka açıklamaya göre, kıyamet gününde on­lara şahid olmak üzere gönderdik, demektir, O halde o bugün onların yaptıklarına şahid olduğu gibi, kıyamet gününde de onlara karşı şahidlik ede­cektir. D’aha önce en-Nisa Sûresi’nde (4/41. âyetin tefsirinde) Said b. Cü-beyr’den bu anlamdaki açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

“Bir müjdeleyici” kendisine itaat edenlere cenneti müjdeleyen “ve kor­kutucu” isyan edenleri de cehennem ile korkutucu demektir. Bu açıklama­yı Katade ve başkaları yapmıştır, el-Bakara Sûresi’nde beşaret (müjdeleme)nin türeyişi (el-Bakara, 2/25. âyet, 1. başlık) ile nezaret (uyarıp, korkutma)nın türeyişi (el-Bakara, 2/6. âyet) ve açıklamaları geçmiş bulunmaktadır.

“Bir şahid, bir müjde ley ic i ve bir korkutucu olmak üzere” anlamında­ki buyruklar mukadder hal olarak nasbedilmişlerdir. Sibeveyeh de (bu ka­bilden olmak üzere): “Beraberinde yarın kendi­siyle avlanacağı bir doğan bulunan bir adama uğradım” diye bir kullanım nak-letmiştir. Buna göre anlam şöyle olmaktadır: ” Şüphesiz Biz seni kıyamet gününde senin şahitliğini takdir edenler olarak pey­gamber gönderdik.” İşte buna uygun olmak üzere: “Yarın ayakta duracak olan Ömer’i gördüm” denilir.

“Allah’a ve Rasûlünc iman edesiniz” buyruğundaki “iman edesiniz”

anlamındaki tafzı İbn Kesir, tbn Muhaysın ve Ebu Amr “ye” ile: “İman edeler” diye okumuştur. Bundan sonra gelen “Ona yardım edesiniz, O’nu büyük taniyasınız… O’nu teşbih edesiniz diye” anlamındaki buyrukların tü­münü de haber kipi olmak üzere hep “ye” ile (ona yardım edeler, onu bü­yük tanıyalar, sabah akşam Onu teşbih edeler anlamında) okumuştur. Ebu Ubeyd öncesinde de, sonrasında da müminler sözkonusu edildiğinden do­layı bu okuyuşu tercih etmiştir. Çünkü bundan önce: “Soksun… di­ye” (el-Feth, 48/5) buyruğu yer almakta; bundan sonra ise yüce Allah’ın: ” Muhakkak ki sana bey’at edenler” (Fetih, 48/10) buyruğu gel­mektedir. Bu âyetteki bu lafızları diğer kıraat alimleri ise hitab ile (te harfi ile edesiniz… diye) şeklinde okumuşlardır. Ebu Hatim de bu okuyuşu tercih etmiştir.

“Ona yardım edesiniz.” O’nu tazim edesiniz, Onu büyüklük ifadeleriy­le çağıranınız demektir. Bu açıklamayı el-Hasen ve el-Kelbî yapmıştır.

“Tazim ve büyüklük ifadeleri ile birlikte saygı göstermek” demek­tir. Katade, ona yardım edesiniz ve onu başkalarına karşı koruyasınız diye açıklamıştır. Hadlerde tazir de buradan gelmektedir. Çünkü o engelleyici ve koruyucudur. el-Katamî şöyle demektedir:

“Meyy aşırı gitmeksizin günün ilk saatlerinde niye siteme kalkışmadı? Zaten sevilen kimseye azar {tazir ile aynı kökten olan el-azr) fayda sağlar.”

İbn Abbas ve İkrime şöyle demişlerdir; Onunla birlikte kılıçlarla savaşır­sınız, demektir. Bazı dilbilginleri de, ona itaat edersiniz, diye açıklamışlar­dır.

“Onu büyük tanıyasınız.” es-Süddî’nin açıklamasına göre onu efendi ve baş bilesiniz. Onu tazim edesiniz, diye de açıklanmıştır.

“Tevkİr” tazim ve aynı şekilde ağırlığını bilerek kabullenmek demektir. Her ikisindekt “he” zamiri (ona ve onu) Peygamber (sav)’a aittir. Burada va­kıf tamdır. Sonra da; “…O’nu” Allab’ı “sabah akşam teşbih edesiniz diye”

buyruğu ile okumaya yeniden başlanılır.

Bütün zamirlerin Allah’a ait olduğu da söylenmiştir. Buna göre yüce Al­lah’ın: “Ona yardım edesiniz, onu büyük tanıyasiniz” buyruklarının tevili şöyle olur; Gerçek anlamıyla rububiyeti yalnız O’na ait kabul edesiniz,

O’nım çocuğunun yahut ortağının olmasını reddedesiniz demek olur. Bu gö­rüşü el-Kuşeyrî tercih etmiştir. Birincisi ise ed-Dahhak’ın görüşü olup buna göre buyruğun bir bölümü şanı yüce Allah’a ait olur, O’na ait olan bölüm ise, görüş ayrılığı sozkonusu olmaksızın; “Sabah akşam O’nu teşbih edesiniz” bölümüdür. Bir bölümü de Rasûlullah (sav)’a raci olur, o da; “Ona yardım edesiniz, onu büyük tamyasınız” buyrukları olup, onu -isim ve künyesiy-le değil- Allah’ın Rasûlü ve Allah’ın peygamberi diye çağırırsınız, demek olur.

“O’nu teşbih edesiniz” buyruğu iki türlü açıklanmıştır. Birincisine göre O’nu teşbih etmek şanı yüce Allah’ı hertürlü çirkin vasıftan tenzih etmekle olur. İkincisi, bu teşbihi de ihtiva eden namazı kılmaktır.

“Sabah akşam” buyruğu i!e ilgili açıklamalar daha önceden (el-Ahzab, 33/42. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Şair de şüyie demiştir:

“Ömrüm hakkı için sen halkına ikramda bulunduğum evsin, Ve akşam (öğleden sonra) vakitlerinde gölgelerinde oturduğum.” [14]

  1. Muhakkak ki sana bey’at edenler ancak Allah’a bey’at etmiş olur­lar. Allah’ın eli onların eli üzerindedir. Kim bozarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah ile ahid ettiği şeye ve­fa gösterirse, ona pek yakında çok büyük bir ecir verecektir.

“Muhakkak ki sana” ey Muhammed, Hudeybiye’de “bey’at edenler, an­cak Allah’a bey’at etmiş olurlar.”

Yüce Allah onların peygamberine yaptığı bey’atin bizzat Allah’a yapılmış bir bey’at olduğunu beyan etmektedir. Bu da yüce Allah’ın: “Kim Rasûle itaat eder­se, Allah’a itaat etmiş olur” (en-Nisa, 4/80) buyruğuna benzemektedir.

Burada sözü edilen bey’at ileride yüce Allah’ın izni ile bu sûrede açıkla­nacağı üzere Rıdvan bey’atidir.

“Allah’ın eli onların eli üzerindedir.” Bir görüşe göre O’nun sevab vermek hususundaki Eli (lütuf ve nimeti) onların verdikleri söze bağlı kalmak hususundaki ellerinin (gayretlerinin) üstündedir, O’nun kendilerine hidayet­te bulunmak suretiyle verdiği lütuf itaatte bulunmak suretiyle ortaya koyduk­larından çok üstündür.

el-Kelbî şöyle demiştir: Yani yüce Allah’ın onlara olan nimeti, onların yap­tıkları bey’atten çok daha üstündür.

İbn Keysan da şöyle demiştir: Allah’ın gücü ve yardımı onların güç ve yar­dımlarından çok üstündür.

“Kim” bey’atten sonra ahdini “bozarsa, ancak kendi aleyhine bozmuş olur.” Ahdini bozmanın zaran kendisine döner. Çünkü o kendi kendisini mü­kafattan mahrum etmiş ve ceza görmeye maruz bırakmıştır.

“Kim de Allah İle ahld ettiği şeye vefe gösterirse” bey’at hususunda de­nildiği gibi, iman hususunda diye de açıklanmıştır.

“Ona pek yakında” cennette “çok büyük bir ecir verecektir.”

“Şeye” buyruğunu Hafs ve ez-Zühri “he” harfini ötreli olarak, diğer­leri ise kesre!i okumuşlardır.

“Ona… verecektir” anlamındaki lafzı Nafî’, İbn Kesir ve İbn Amir: “(HLr-*): Ona vereceğiz” şeklinde “nun” iie okumuşlardır. el-Ferra ve Ebu Mu-az da bu okuyuşu tercih etmiştir. Diğerleri ise “ye” ile “Ona verecektir” anlamında diye okumuşlardır. Ebu Ubeyd ve Ebu Hatim’in -yüce Allah’ın adı­nın buna yakınlığı dolayısıyla- bu görüşü tercih etmişlerdir. [15]

  1. Bedevilerden geri bırakılanlar sana diyecekler ki: “Mallarımız ve ailelerimiz bizi meşgul etti. Onun için bize mağfiret dile!” On­lar kalplerinde olmayan sevi dilleri ile söylerler. De ki: “Eğer Al­lah size bir zarar gelmesini dilerse yahut sizin bir fayda görme­nizi isterse, O’na karşı kim ne yapabilir? Hayır, Allah yapmak­ta olduklarınızdan bütünü ile haberdardır.

“Bedevilerden geri bırakılanlar sana diyecekler ki…” Mücahid ve İbn Ab bas dedi ki: Bununla Gıfar, Müzeyne, Cuheyne, Eşlem, Eşca’ ve Dîl bede­vilerini kastetmektedir. Buniar Medine çevresinde bulunan bedevilerdi. Rasûlullah (sav) fetih (Hudeybiye) yılı Mekke’ye gitmek üzere yola çıkmak is­teyince, onların da kendisi ile birlikte yola çıkmalarını istemiş; ancak oniar Kureyş’ten çekindikleri için Rasûlullah’tan geri kalmışlardı. İnsanlar onun sa­vaşmak istemediğini bilmeleri için umre maksadıyla ihrama girmiş ve hedi­yelik kurbanlarını beraberinde götürmüştü. Bedeviler ise işi ağırdan alarak ona katılmamış ve işlerini mazeret olarak göstermişlerdi. Bunun üzerine bu âyeti kerime nazil oldu. Yüce Allah’ın: “Geri bırakılanlar” diye buyurma­sı peygamberi ile birlikte olmaktan onları geri bırakanın Allah oluşundan do­layıdır. “Geri bırakılan” terk olunan demektir. Üaha önce et-Tevbe Sûresi’n-de (9/81. âyette) geçmiş bulunmaktadır.

“Mallarımız ve ailelerimiz bizi meşgul etti.” Yani onları çekip çevirecek kimsemiz yok “onun için bize mağfiret dile!” diyerek peygamberden ken­dileri için mağfiret dilemesini istemek üzere geldiler. Halbuki onların asıl inançları, dışa vurduklarından farklı idi. Yüce Allah şu buyruğuyla onların iç yüzlerini açığa çıkartarak onları rezil etti: “Onlar kalplerinde olmayan şe­yi dilleriyle söylerler.” Katıksız münafıklık işte budur.

“De ki: Eğer Allah size bir zarar gelmesini dilerse, yahut sizin bir fay­da görmenizi isterse, O’na karşı kim ne yapabilir?” buyruğundaki “Bir zarar” lafzını Hamza ve el-Kisaî yalnızca burada ötreli olarakdi­ye okumuşlardır. Size zarar verecek bir iş anlamına gelir. İbn Abbas bozgun diye açıklamıştır.

Diğerleri ise “dat” harfini üstün olarak okumuşlardır. Bu da: “Ben ona bir zarar verdim” fiilinin mastarıdır. Ötreli okuyuşa göre lafız, insa­nın karşı karşıya kaldığı zayıflık ve kötü durum gibi şeylerin ismidir. Mastar (fethalı) okuyuş bir defa ve daha fazlasının anlamını ifade eder. Ebu Ubeyd ve Ebu Hatim mastar okuyuşu tercih etmişlerdir ve şöyle demişlerdir: Çün­kü onun karşılığında “faycia”yı zikretmiş bulunmaktadır ki, bu da zararın zıd-dıdır. Her ikisinin aynı anlamda iki ayrı söyleyiş oldukları da söylenmiştir. “Fa­kirlik” anlamında: söyleyişleri; “zayıflık” anlamında söyleyişleri gibi.

“Yahut sizin bir fayda” zafer ve ganimet “görmenizi istese, O’na karşı kim ne yapabilir!”

Bu buyruk, Rasûlullah (sav)’dan geri kalmanın gelecek zararı kendilerin­den uzaklaştırabileceğini, elde edecekleri bir faydayı daha çabuk ele geçir­melerini sağlayabilecekleri kanaatlerini de reddetmektedir. [16]

  1. Daha doğrusu siz, Rasûlün ve müminlerin ebediyyen ailelerine dönmeyeceklerini sandınız. Üstelik bu, kalplerinizde süslendi ve kötü zanda da bulundunuz. Siz esasen helak olmuş bir top­luluksunuz.

“Daha doğrusu siz, Rasûlün ve müminlerin ebediyyen ailelerine dön­meyeceklerini sandınız.” Çünkü onlar: Muhammed ve ashabı bir tek kel­le ile doyacak kadar az (bir avuç insan)dırlar, onlar geri dönmeyeceklerdir, demişlerdi.

“Üstelik bu” yani münafıklık “kalplerinizde süslendi.” Bu süslemeyi ya­pan şeytandır; yahutta Allah bunu kalplerinde yaratmıştır. “Ve kötü zanda da bulundunuz.” Allah’ın, rasûlüne yardım etmeyeceğini sandınız.

“Siz esasen helak olmuş bir topluluksunuz” buyrüğundaki lafzı­nı Mücahid: “Helak olmuşlar” diye açıklamıştır. Katade ise; hayır na­mına hiçbir şeye yaramayan bozuk bir topluluk, diye açıklamıştır. el-Cevhe-rî dedi ki: ” Kendisinde hayır bulunmayan, kötü ve helak olmuş adam” demektir. Abdullah ez-Zibara es-Sehmî şöyle demiştir:

“Ey mutlak malikin elçisi! Şüphesiz ki dilim, Tutuktur, ben onu çözdüm mü helak oldum demektir,”

Kadın hakkında da aynı şekilde “Helak olmuş kadın” diye kul­lanılır. Bunu Ebu Ubeyd nakletmiştir. ” Helak olmuş bir topluluk” de­mektir. Yüce Allah: “Sîz esasen helak olmuş bir topluluksu­nuz.” diye buyurmuştur. Bu lafız;”Hetak olmuş kişi” lafzının çoğulu­dur. Tıpkı; “Engel” lafzının çoğulunun diye gelmesi gibi. “Filan kişi helak oldu” demektir. ” Allah onu helak etti” anlamındadır. Bu lafzın kötü, şerli kimseler anlamına geldiği de söylenmiş­tir. Bu da İbn Bahr’ın açıklamasıdır. Hassan b. Sabit de şöyle demiştir:

“Ahmak, cahil ve konuşmayı beceremeyenlerin boylarının uzun

olmasının faydası olmaz ve bazan, Yüce RabbirnİK helak olmuş topluluğu doğru yola iletebilir.” [17]

  1. Kim Allah’a ve Rasûlüne iman etmez ise şüphe yok ki Biz o kâ­firler için çok alevli bir ateş hazırlamışadır.

Bu buyruk, onlar için bir tehdit ve münafıklıkları sebebiyle kâfir olduk­larını açıklamaktadır.

  1. Göklerle yerin mülkü Allah’ındır. Dilediğine mağfiret eder, di­lediğini de azaplandırır. Allah Gafurdur, Rahimdir.Yani O’nun kullarına bir ihtiyacı yoktur. O iman edenlere mükafat vermek, kâfir olup isyan edenleri de cezalandırmak için kullarını teklif ile sınamıştır.
  2. Geri bırakılanlar ganimetler almak üzere gittiğinizde: “Bırakı­nız bizi de peşinizden gelelim” diyecekler. Allah’ın sözünü de­ğiştirmek isterler. De ki: “Sizler asla peşimizden gelemezsiniz. Allah daha önceden böyle buyurmuştur.” Onlar: “Hayır, siz bizleri kıskanıyorsunuz” diyecekler. Bilakis onlar pek az bir şey dışında anlamazlar.

“Geri bırakılanlar ganimetler almak üzere gittiğimizde: Bırakınız bizi de peşinizden gelelim, diyecekler” buyruğunda sözü edüen ganimetler, Hay-ber ganimetleridir. Çünkü yüce Allah Hudeybiye’ye katılanlara Hayber’in fet­hedileceği ve oranın -(Hayber’de) hazır bulunsun, bulunmasın- sadece on­lara has olduğu vaadinde bulunmuştu. Hayber fethinde de onlar arasından bulunmayan lek kişi Cabir b. Abdullah idi. Rasûlullah (sav) ona da tıpkı fe­tihte hazır bulunanlara verdiği gibi pay ayırmıştır.

İbn Abbas dedi ki: Hayber’de paylaştırma işini üstlenen kişi ensardan Se-lîmeoğullarından Cebbar b. Sahr ile Neccaroğullarından Zeyd b. Sabit idi. Her ikisi de hesab ve paylaştırma iğini iyi yapan kimselerdi.

“Bırakınız bizi de peşinizden gelelim” buyruğundaki ” Bırakınız bizi” anlamındadır. “Onu bırak” demektir. ” O onu bırakır” an­lamındadır. Bunun aslı ise; şeklindedir. Tıpkı “Onu içi­ne aldı, alır” fiili gibi, onun baş harfi (olan kullanılmamıştır. O bakım­dan “onu bıraktı” anlamında: denilmediği gibi, “bırakan kimse” anla­mında da denilmez. Bunun yerine: “Onu terketti” ve: “Terkeden” denilir.

Mücahid dedi ki: Bunlar Mekke’ye gitmek üzere çıkmayıp geri kaldılar. Peygamber (sav) çıkıp gidince bazılarını da ayınp onları belli istikamete gön-derince bu sefer onlar: Bizi bırakın da peşinizden gelelim, sizinle birlikte savaşalım, dediler.

“Allah’ın sözünü değiştirmek isterler.” İbn Zeyd dedi ki: Bu yüce Al­lah’ın: “(Başka bir savaşa) çıkmak için senden izin isterlerse de ki: Siz ebe-diyyen benimle beraber asla çıkmayacaksınız ve benimle birlikte hiçbir düşmanla asla savaşmayacaksınız…” (et-Tevbe, 9/83) âyetinde sözkonusu edilmektedir. Ancak Taberî ve başkası bu görüşü kabul etmemişlerdir. Bu­na sebeb ise Tebuk gazvesinin hem Hayber’in, hem de Mekke’nin fethinden sonra gerçekleşmiş olmasıdır.

Bir başka açıklamaya göre buyruğun anlamı şudur: Onlar yüce Allah’ın Hu­deybiye’ye katılanlara vermiş olduğu vaadini değiştirmek istiyorlar. Çünkü yüce Allah Hayber’den alınacak ganimetleri onlara Mekke’nin fethinin bedeli olarak tayin etmişti. Çünkü Hudeybiye’den sulh yaparak geri dönmüşler­di. Bu açıklamayı Mücahid ve Katade yapmıştır. Taberî bu açıklamayı tercih etmiş olup tevil bilginleri genel olarak bu görüşü benimsemişlerdir.

Hamza ve el-Kisaî “söz” anlamındaki buyruğu “elif harfini düşürerek “lam”ı da kesreli olarak; şeklinde Kelime”nin çoğulu diye oku­muşlardır. Diğerleri ise mastar olarak; ” Söz” diye okumuşlardır. Ebu Ubeyd ve Ebu Hatim bunu yüce Allah’ın: “Seni risaletlerimle ve kelamım­la (seninle konuşmamla) seçip insanlara üstün kıldım” (el-Araf, 7/144) buyruğunu nazar-ı ita bara alarak tercih etmişlerdir.

Kelam (söz) tek başına bağımsız cümle (anlamlı söz, ifade) demektir, el-Cevherî dedi ki: Kelam cins bir isim olup az hakkında da çok hakkında da kullanılır. “Kelim” ise üç kelimeden aşağı olmaz. Çünkü bu “kelime”nin ço­ğuludur. ” Köknar yemişi”nin çoğulunun şeklinde gelmesi gibi. Bundan dolayı Sibeveyh: “Bu Arapçada “kelim” nedir ilmine dair bir bahistir” demiş “kelam nedir” dememiştir. Çünkü o isim, fiil ve harften ibaret olan muayyen üç şeyi kastetmiştir. Üolayısı ile ancak ço­ğul olan bir ifade kullanmış, tekil ve çoğul hakkında kullanılması mümkün olan lafzı kullanmamıştır.

Temimliler “kef” harfini kesreli okuyarak -kelime anlamında der­ler. Buna dair açıklamalar daha önceden et-Tevbe Sûresi’nde (9/40. âyet, 11. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“De ki… Allah daha önceden böyle buyurmuştur.” Hudeybiye’den dö­nüşümüzden önce Hayber’den alınacak ganimetler, sadece Hudeybiye’de ha­zır bulunacaklar içindir, diye buyurmuştur.

“Oiüan Hayır, siz bizleri” sizinle birlikte ganimet ele geçiririz diye “kıs­kanıyorsunuz diyecekler.”

Denildiğine göre Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: “Eğer sizler çıkmak is­tiyorsanız, ben size engel olmam. Şu kadar var ki size ganimetten pay yok­tur.” Onlar: Bu bir kıskançlıktır, dediler. Bunun üzerine müslümanlar şöyle dedi: Yüce Allah Hudeybiye’de sizin neler söyleyeceklerinizi bize haber ver­mişti. O da yüce Allah’ın: “Onlar hayır, siz bizleri kıskanıyorsunuz, diye­cekler” buyruğudur.

Yüce Allah ise şöyle buyurmaktadır: “Bilakis onlar pek az bir şey dışın­da anlamazlar.” Yani onlar ancak dünya işini bilirler. Din işinden ancak çok az bir şey anlayabilirler, bu da savaşı terketmekttr, diye de açıklanmıştır. [18]

  1. Geri bırakılan bedevi Araplara de ki: “Yakında çetin savaşçı bir kavme karşı çağrılacaksınız ve onlarla savaşacaksınız, yahut on­lar İslâm’a gireceklerdir. Eğer itaat ederseniz, Allah size güzel bir ecir verir. Şayet bundan önce döndüğünüz gibi geri döner­seniz, sizi can yakan bir azab ile azaplandmr.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız;

1- Yakında Kendileriyle Savaşmak Üzere Çağırılacakları Kimseler;

“Geri bırakılan bedevi Araplara” yani Hudeybiye’ye katılmayarak geri ka­lan şu kimselere “de ki: Yakında çetin savaşçı kavme karşı çağırılacaksı­nız.” İbn Abbas, Ata b. Ebi Rebah, Mücahid, İbn Ebi Leyla ve Ata el-Hora-sanî bunlar Farslardır demişlerdir. Ka’b, el-Hasen ve Abdu’r-Rahman b. Ebi Leyla ise: Bunlar Bizanslılardır demişlerdir. Yine el-Hasen’den: Bunlar Fars ve Romlardır demiştir.

İbn Cübeyr Hevazin ve Sakif; İkrime Hevazin, Katade Huneyn günü He-vazin ve Gatafan diye açıklamışlardır. ez-Zührî ve Mukatil ise: Bunlar Yema-me’ye katılan Müseylime ile birlikçe bulunan Hanifeoğullarıdır. Rafı b. Ha-dic dedi ki: Aİlah’a andolsun ki biz şu: “Yakında çetin savaşçı kavme kar­şı çağırılacaksınız” âyetini okuyor fakat Ebu Bekir bizleri Hanifeoğullan ile savaşmaya çağırıncaya kadar bunların kim olduklarını bilmiyorduk, işte o va­kit bunların onlar olduğunu anladık.

Ebu Hureyre dedi ki: Bu âyetin gerçekleşme zamanı henüz gelmemiştir. Ancak âyetin zahiri bu kanaati reddetmektedir. [19]

2- Bu Ayet Ebu Bekir ve Ömer (Allah İkisinden de Razı Olsun)’in Halifeliklerinin Sıhhatine Delildir:

Bu âyet-i kerimede Ebu Bekir ve Ömer (Allah ikisinden de razı olsun)’in imametinin (halifeliğinin) sıhhatine delil vardır. Çünkü Ebu Bekir onları Hanifeoğullarıyla savaşmaya, Ömer de Fars ve Rumlarla (Bizanslılarla) savaş­maya çağırdı. İkrime ile Katade’nin: Bu Huneyn günü Hevazin ve Gatafan-hlar hakkındadır, şeklindeki görüşleri ise uygun değildir. Çünkü onlan sa­vaşa katılmaya çağıranın RasûluİIah (sav)’ın olması imkansızdır. Zira: “Sizebe-diyyen benimle beraber asla çıkmayacaksınız ve benimle birlikte hiçbir düşmanla asla savaşmayacaksınız” (et-Tevbe, 9/83) diye buyurmuştur. İş­te bu,onları çağıracak olanın Peygamber (sav)’dan bir başkası olduğunun de­lilidir, Bilindiği gibi Peygamber (s av)’d an sonra bunları savaşa katılmaya Ebu Bekir ve Ömer’den -Allah ikisinden de razı olsun- başkası çağırmış değildir. ez-Zemahşerî dedi ki: Eğer Katade’den bu. görüşü sahih olarak gelmişse anlam, şöyle olur; Sizler şu andaki kalp hastalığınız ve din hususundaki ka­rarsızlığınızı sürdürdükçe benimle birlikte ebediyyen savaşa çıkmayacaksı­nız, Yahut Mücahid’in görüşüne göre; onlar hakkında belirlenen, onların Ra-sûlullah (sav) ile birlikte ganimetten pay almamak şartıyla, karşılıksız Allah rasûlüne tabi olmaları şeklinde de açıklanabilir. Doğrusunu en iyi bilen Al­lah’tır. [20]

3- Kendilerinden Cizye Kabul Edilmeyenlerin Durumu:

“Onlarla savaşacaksınız yahut onlar İslâm’a gireceklerdir* buyruğu ken­dilerinden cizye alınmayanların hükmünü ortaya koymaktadır. Bu da yüce Allah’ın: “onlarla savaşacaksınız” buyruğuna atfedilmîştir. Yani iki işten bi­risi olacaktır, ya onlarla savaşılacak yahut onlar İslâm’a gireceklerdir, üçün­cü bir şık yoktur. Ubeyy’in kıraatinde; “Yahut onlar İslâm’a gireceklerdir” anlamındaki buyruk -sonunda “nun” harfi olmaksızın şeklinde olup, onlar İslânTa girinceye kadar… anlamındadır. Nitekim: “Ye yahut doy” sözünün: “Doyuncaya kadar ye” aniamında olmasına benzer. Şair (Îmruu’1-Kays) dedi ki:

“Ona: Ağlamasın gözlerin dedim, bizler ancak

Ya bir mülkü ele geçirmeye çalışıyoruz yahut ölürüz (ölünceye kadar savaşırız)

da mazur görülürüz.”

ez-Zeccac dedi ki: Yüce Allah’ın: “Yahut onlar İslâm’a gireceklerdir” di­ye buyurması, savaşsız olarak onlar İslâm’a gireceklerdir demek olduğundan dolayıdır. Bu ise kitab ehli hakkında değil de müşriklerle savaşmak hakkın­dadır. [21]

4- İtaatin Mükafatı, Yüz Çevirmenin Cezası:

“Eğer itaat ederseniz Allah size güzel bir ecir” dünyada ganimet ve za­fer, ahirette cennet “verir. Şayet bundan önce” Hudeybiye yılında “döndü­ğünüz gibi geri dönerseniz, sizi can yakan bir azab” olan cehennem ate­şi azabrile azaptandır ir.” [22]

  1. Gözleri görmeyene günah yoktur, topala günah yoktur, hasta­ya günah yoktur. Kim Allah’a ve Rasûlüne itaat ederse, onu altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar. Kim de yüz çevirir­se, onu can yakan bir azab ile azaplandırır.

İbn Abbas dedi kî: “Şayet bundan önce döndüğünüz gibi geri dönerseniz, sizi can yakan bir azap ile azaplandınr” (Fetih, 48/16) buyruğu nazil olun­ca, kötüiümlei: Biz ne yapacağız ey Allah’ın Rasûlü? dediler. Bunun üzeri­ne:

“Gözleri görmeyene günah yoktur, topala günah yoktur, hastaya gü­nah yoktur.” Yani körlükleri, kötürümlükleri ve zayıflıkları sebebiyle cihat­tan geri kalmalarından ötürü onlar için günah sözkonusu değildir, buyruğu nazil oldu, .Daha önce bu hususa dair etraflı açıklamalar et-Tevbe Sûresi’n-de (9/91-92. âyetlerin tefsirinde) ve başka yerde (en-Nur, 24/61. âyet, 1 ve 2. başlıklarda) geçmiş bulunmaktadır.

Topallık (a’rec); bir tek ayakta arız olan bir hastalıktır. Eğer bu, gazaya çıkmayı etkiliyor ise her iki ayakta rahatsızlığın bulunması öncelikli olarak etkili olur. Mukatil dedi ki: Burada sözü edilenler Hudeybiye’den geri kalan ve özürleri kabul edilmiş bulunan kötürüm kimselerdir. Yani bunlar arasın­dan sizinle birlikte Hayber’e gelmek isteyen gelsin, anlamındadır.

“Kim Allah’a ve Rasûlüne” kendisine verilen emirler hususunda “itaat ederse, onu altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar.” buyruğundaki “onu koyar” anlamındaki lafzı Nafi ve İbn Amir tazir yolu ile: ” Onu koyarız” diye okumuşlardır, diğerleri ise “ye” ile (koyar anlamında) okumuş­lardır. Bunu Ebu Ubeyd ve Ebu Hatim daha önce yüce Allah’ın adı geçmiş olduğundan dolayı tercih etmişlerdir. “Kim de yüz çevirirse onu can yakan bir azab ile azaplandırır.” [23]

  1. Andolsun ki ağacın altında sana bey’at ederlerken Allah mümin­lerden razı olmuştur. Kalplerinde olanı bilip de üzerlerine hu­zur ve sükun İndirmiş ve onları yakın bir fetih İle mükafatlan­dırmıştır.
  2. Ve alacakları birçok ganimetlerle de. Allah, Azizdir, Hakim­dir.

“Audolson ki ağacın altında sana bey’at ederlerken Allah müminlerden razı olmuştur” buyruğunda sözü edilen bey’at, Rıdvan bey’ati olup Hudey-biye’de gerçekleşmiş.

Şimdi Hudeybiye’ye dair bilgileri kısaca aktaralım: Peygamber (sav) Mus-talık oğullan gazvesinden dönüşünde şevval ayında Medine’de İkamet etti. Daha sonra umre yapmak üzere zülkade ayında yola çıktı. Medine etrafın­da bulunan bedevi Arapların da beraberinde gelmelerini istedi. Ancak onla­rın çoğunluğu ona katılmakta geciktiler. Peygamber (sav) beraberinde bu­lunan muhacir, ensar ve onunla birlikte yola koyulan diğer Araplarla bera­ber yola çıktı. Hepsi toplam 1400 kişi İdiler, 1500 kişi oldukları söylendiği gibi, ileride geleceği üzere başka rakamlar da verilmiştir.

Peygamber (sav) hediyelik kurbanlarını da beraberinde götürüp insanlar onun savaşa çıkmamış olduğunu bilmeleri için de ihrama girdi. Onun Mek­ke’ye gelmek üzere çıktığı haberi Kureyş’e ulaşınca, onların büyük çoğun­luğu Rasûlullah (sav)’ı Mescid-i “Haram’dan ve Mekke’ye girmekten alıkoy­mak üzere çıktılar. Şayet bunun için kendileriyle savaşacak olsaydı, oniar da bu maksatla onunla savaşacaklardı. Halid b. el-Velid’i -Mekke ile Medine ara­sında bir yer olan- Kura el-Gamim denilen bir yere bir grub atlı ile birlikte önlerinden gönderdiler.

Rasûlullah (sav) -Cuhfe ile Mekke arası bir yer, bir görüşe göre Medine yolu üzerinde Mekke’den iki merhale uzaklıkta bir yer olan- TJsfan’da iken bunun haberini aldı. Ona bunu haber veren kişi Ka’boğullarından Bişr b. Süf-yan idi.

Bunun üzerine Peygamber (sav) onların arkasından çıkacak şekilde bir yol izledi ve Mekke’nin ak taraflarından Hudeybiye’ye çıktı. Bunun için Eş­lem’den bir adam da ona kılavuzluk etti. Bu husus Halid ile birlikte bulunan Kureyş atlılarına ulaşınca, durumu haber vermek üzere Kureyş’e gittiler.

Rasûlullah (sav) Hudeybiye’ye varınca devesi çöktü. Bunu görenler: (Peygamberin devesi) sebebsiz yere göktü, sebebsiz yere çöktü, dediler. Pey­gamber (sav) ise şöyle buyurdu: “Hayır benim devem sebepsiz yere çökme­di. Onun böyle bir huyu da yak, fakat Fili Mekke’ye girmekten alıkoyan onu da alıkoydu. Bugün Kureyş benden akrabalık bağını gözetmemi isteyecek­leri her ne teklifte bulunursa bulunsun, mutlaka unlara o istediklerini vere­ceğim.” diye buyurdu.

Daha sonra Peygamber (sav) orada konakladı. Ey Allah’ın Rasûlü, bu va­dide su yok, denildi. Peygamber (sav) ok torbasından bir ok çıkartarak, onu ashabından birisine verdi. O şahıs o oku oradaki (suyu çekilmiş) kuyulardan birisine inerek kuyunun ortasına sapladı. Kuyu öyle bir kaynayıp coştu ki bü­tün orduya yetecek kadar suyu oldu.

Denildiğine göre oku alıp kuyuya inen kişi, Eslemli Naciye b. Cündüb b. Umeyr’dir. Bu kişi aynı zamanda o gün Peygamber (sav)’ın develerini güden kişi idi. Oku kuyuya indiren kişinin el-Bera b. Azib olduğu da söylenmiştir.

Daha sonra Rasûluüah (sav) ile Kureyş kâfirleri arasında elçiler gidip gel­di. Karşılıklı gidip gelmeler ve tartışmalar sonunda Amiroğullanndan Süheyl b. Amr gelinceye kadar devam edip gitti.

Onunia şu hususlar üzerinde anlaştı: Peygamber (sav) bu yıl geri döne­cek, ertesi yıl umre yapmak üzere geri gelecek, O ve ashabı Mekke’ye, kın­larında kılıçlar dışında silahsız girecekler. Mekke’de üç gün kaldıktan son­ra çıkacaktı. Ayrıca on yıllık bir süre ile kendisi ile Kureyşıiler arasında bir barış olacak, insanlar istediği tarafa katılabilecekler ve birbirlerine karşı emniyeti bozacak bir uygulamada bulunmayacaklardı. Erkek ya da kadın bir kimse müslüman olarak kâfirlerden kaçarak müslümanlara gelecek olursa, kâfirlere geri verilecekti. Buna karşılık müslümanlardan irtiüad ederek kâfir­lere geri dönen bir kimseyi müslümanlara geri vermeyeceklerdi.

Bu, müslümanlara çok ağır geldi. Hatta kimileri bu hususta ileri geri ko­nuştular. Rasûlullah (sav) ise yüce Allah’ın kendisine Öğretmesi neticesinde, müslümanlara bir kurtuluşu pek yakında göstereceğini çok İyi biliyordu. Bu­nun için ashabına şöyle demişti: “Sabredin, şüphesiz yüce Allah bu barışı di­ninin üstün gelmesi için bir sebeb kılacaktır.” İnsanlar önceleri tepki göste­rirken Peygamber efendimizin bu sözü üzerine yatıştı.

Süheyl b. Amr barış şartlarının yazıldığı sahîfenin başında “Allah’ın Rasûlü Muhammed’den” diye yazılmasını kabul etmedi. Ona: Eğer biz bu husus­ta senin doğruluğunu kabul etseydik, yapmak istediğin hususlarda sana engel olmazdık. O bakımdan: “Bismikellahumme: Senin adınla ey Allah’ım” diye yazmanı istiyoruz, başka bir şey kabul etmiyoruz, dedi.

Barış sahifesini yazmakta olan Ali’ye: “Sil ey Alt! Onun yerine bismikel­lahumme yaz.” diye buyurdu. Ali “Allah’ın Rasûlü Muhammed” ibaresini eliy­le silmek istemedi. Bunun üzerine Rasûlultah (sav) ona: “Onu bana göster” diye buyurdu. Ona bu sözlerin yazılı olduğu yeri gösterince bizzat Rasûlul­lah (sav) eliyle onu sildi ve “Abdullah’ın oğlu Muhammed’den” diye yazma­sını emretti.

O gün barış şartlarının yazılmasının hemen peşinden Süheyloğlu Ebu Cen-del, bağlı olduğu zincirlerini sürükleyerek geldi. Rasûlulİah (sav) onu baba­sına geri verdi. Bu da ınüslumanlara çok ağır geldi. Rasûlullah (sav) hem müs-lümanlara, hem Ebu Cendel’e: “Muhakkak Allah onun için bir çıkış yolu ve bir kurtuluş takdir edeceğini” haber verdi.

Barıştan önce Rasûlullah (sav) Osman b, Affan’ı Mekke’ye elçi olarak gön­dermişti. Rasûlullah (sav)’a Mekkelilerin onu öldürdüğüne dair haber ulaştı. Ra­sûlullah (sav) o zaman Mekkeiiler ile çarpışmak üzere kendisine bey’at yap­mayı teklif etti. Bir rivayete göre ölüm üzere onlarla bey’atleşti. Onlarla kaç­mamak üzere bey’atleştiği de rivayet edilmiştir. İşte yüce Allah’ın Rasûlüne bey’atte bulunanlardan razı olduğunu haber verdiği ağacın altında yapıian Rıd­van bey’ati budur. Rasûlullah (sav) da onların cehenneme girmeyeceklerini ha­ber verdi, Rasûlullah (sav) Osman adına da sağ elini sol elinin üzerine koya­rak bey’atleşti. O bakımdan o da bizzat o bey’atte bulunanlar gibidir.

Ve kî’^İsmail b. Ebu Halid’den, o eş-Şa’bî’den şöyle dediğini zikretmek­tedir: Hudeybiye günü Rasûlullah (sav)’a ilk olarak bey’at eden kişi, Esedoğul-larından Ebu Süfyan’dır.

Müslim’in, Sahih’inde Ebu’z-Zübeyr’den, o Cabir’den şöyle dediği riva­yet edilmektedir: Hudeybiye günü 1400 kişi İdik. Bir sakız ağacı olan ağa­cın altında Ömer onun elinden tuttuğu halde biz de ona bey’at ettik. (Cabir) dedi ki; Biz ona kaçmamak üzere bey’at ettik, ölüm üzere ona bey’at etme­dik. Yine ondan (Ebu’z-Zübeyr’den) gelen rivayete güre o Cabir’e; Hudey­biye gününde kaç kişi idiler, diye sorulduğunu, buna da; Biz 1400 kişi idik, diye cevab verdiğini duyduğunu belirtmektedir. (Cabir devamla); Bir sakız ağacı olan o ağacın altında Ömer elinden tuttuğu halde biz ona bey’at ettik. Ensardan Ced b. Kays dışında hepimiz ona bey’at ettik. O devesinin karnı altında saklanmış idi. [24]

Salim b. Ebi’l-Ca’d’dan şöyle dediği nakledilmiştir: Cabir b. Abdullah’a ağa­cın altında bey’at edenler hakkında soru sordum, da o: Eğer biz yüzbin ki­şi olsaydık, yine bize yetecekti. Biz binbeşyüz kişi idik. Bir rivayette de unbeşyüz (yani bin beşyüz) idik denilmektedir. [25]

Abdullah b. Ebi Evfa’dan dedi ki: Ağacın akında bey’at edenler binüçyüz kişi idiler. .Eslemliler de muhacirlerin sekizde biri idi.

Yezid b. Ebi Ubeyd’den dedi ki: Ben Seleme’ye: Hudeybiye günü Rasû-lullah (sav)’a ne üzerine bey’at ettiniz? diye sordum. O, ölüm üzere dedi.

eİ-Bera b. Azib’den dedi ki: Hudeybiye günü barış şartlarını Peygamber (sav) ile müşrikler arasında Ali yazmıştı. O: Bu Rasûlullah (sav) Muhanımed’in yazıştığı (şartlar)dır, diye yazdı. Onlar: Rasûlullah diye yazma, dediler. Çün­kü biz senin Rasûlullah oiduğunu bilseydik seninle savaş ma zdık. Bunun üze­rine Peygamber (sav) Ali’ye: “Onu sil” diye buyurdu. Ancak o: Ben onu si-lemem, dedi. Bu sefer Peygamber (sav) onu kendi eliyle sildi. Koştukları şan­lar arasında: Mekke’ye (gelecek sene) girecekler ve orada üç gün kalacak­lar, yine Mekke’ye ancak kılıçları kınlarında girecekler, başka bir silah yan­larında olmayacaktı.

Enes’ten rivayete göre: Kureyşliler Peygamber (sav) ile -aralarında Süheyl b. Amr- bulunduğu halde barış yaptılar. Peygamber (sav) Ali’ye: “Rahman ve rahim Aüah’ın adı ile diye yaz” buyurdu. Fakat Süheyl b. Amr: Biz “Allah’ın adıyla” demenin ne olduğunu biliyoruz fakat “rahman ve rahim Allah’ın adıy­la” ne demektir, bilmiyoruz, Bunun yerine bildiğimiz şey olan: Senin adın­la ey Allah’ım, diye yaz dedi.

Peygamber (sav): “Rasûlullah Muhammed’den diye yaz” diye buyurdu. On­lar: Şayet bizler senin Allah’ın rasûlü olduğunu bilseydik sana uyardık, fakat bunun yerine kendi adını ve babanın adını yaz dediler. Peygamber (sav) da: “Abdullah’ın oğlu Muhammed’den diye yaz” diye buyurdu.

Peygambe’r (sav)’a şu şartlan koştular: Sizden gelenleri biz size geri ver­meyeceğiz, ancak bizden size gelenleri siz bize geri vereceksiniz. (Ashab): Ey Allah’ın Rasûlü bunu yazalım mı, diye sordular. O: “Evet, çünkü bizden onlara giden bir kimseyi Allah uzaklaştırmış olur. Onlardan bize gelen bir kim­seye gelince, Allah o kimse iğin çok geçmeden bir kurtuluş ve bir çıkış ye­ri gösterecektir.” [26]

Ebu Vail’den dedi ki: Sıffin günü Sehl b. Huneyf ayağa kalkıp: Ey insan­lar, diye seslendi, Siz kendi kendinizi itham ediniz, andolsun biz Hudeybiye gününde Rasûlullah (sav) ile birlikte idik. Eğer bir savaş olduğunu gör­müş olsaydık, elbetteki savaşırdık. Bu, Rasûlullah (sav) ile müşrikler arasın­daki sulh sırastnda olmuştu,

Ömer b. el-Hatlab (r.a), Rasûlullah (sav)’a gelerek: Ey Allah’ın Rasûlü, de­di. Biz hak üzere değil miyiz? Onlar da batıl üzere değil midirler? Peygam­ber; “Evet, öyledir” diye buyurdu. Ömer: Bizden ölenler cennette, onlardan ölenler cehennemde değil midir? diye sordu. Peygamber: “Evet” diye buyur­du. Bu sefer şöyle sordu: Peki, Allah bizimle onlar arasında hükmünü ver­meden niçin dinimiz hususunda aşağılık olan şartları kabul ediyor ve böylelikle geri dönüyoruz?

Peygamber şöyle buyurdu: “Ey Hattab’ın oğlu! Ben Allah’ın Rasûlüyüm. Allah ebediyyen beni sahibsîz bırakmaz.”

(Sehl b. Huneyf devamla) dedi ki: Bunun üzerine Ömer gitti. Öfkesinden dayanamayıp Ebu Bekir’e vardı ve: Ey Ebu Bekir, dedi. Biz hak üzere değil miyiz? Onlar da batıl üzere değil midirler? Ebu Bekir: Evet, dedi. Ömer: Biz­den öldürülenler cennette, onların ölüleri cehennemde değil midir? Ebu Bekir: Evet, dedi. Bu sefer Ömer şunu sordu: Allah bizimle onlar arasında he­nüz hüküm vermemişken ne diye dinimiz hususunda bizi küçültecek şartla­rı kabul ediyor ve Öylelikle geri dönüyoruz?

Ebu Bekir dedi ki; Ey Hattab’ın oğlu, o Allah’ın Rasûlüdür. Allah onu as­la sahibsiz bırakmayacaktır. Bunun üzerine Rasûlullah (sav)’a Fetih (Sûresi) indi. Yüce Allah bunu Ömer’e gönderdi ve ona okudu. Ey Allah’ın Rasûlü! Bu bir fetih midir? diye sordu. Peygamber: “Evet” diye buyurunca, Ömer’in gönlü hoş oldu ve geri döndü. [27]

“Kalplerinde olanı” el-Ferra’ya göre doğruluk ve vefakarlığı, İbn Cüreyc ve Katade: Kaçmamak üzere bey’at etmek emrine razı oluşları, Mukatil’e gö­re ise ölünceye kadar onunla savaşmak üzere bey’atte bulunmaktan (varsa) hoşlanmayışı “bilip de üzerlerine huzur ve sükun indirmiş” ve nihayet ona bey’at etmişlerdir.

Şöyle de açıklanmıştır: “Kalplerinde olanı bilip” yani müşriklerin onla­rı engellemelerinden ve Peygamber (sav)’ın rüyasının gerçekleşmesinin ge­cikmesinden dolayı duydukları üzüntü ve keder demektir, Çünkü

Peygamber (sav) rüyasında Kabe’ye girdiğini görmüştü. Öyle ki sonunda Rasûlul-lah (sav): “Bu bir rüyadan ibaretti” diye buyurdu. Ebu Bekir es-Sıddîk da şöy­le demişti: Rüyada bu sene girilecek, diye bir şey yoktu.

Âyet-i kerimede geçen “huzur ve sükun (sekinet)” verilen sözün gerçek­leşeceğine dair kalbteki huzur, güven ve sükun demektir, Sabır anlamında olduğu da söylenmiştir.

“Ve onları yakın bit fetih ile mükafatlandırmıştır” buyruğu hakkında Katade ve İbn Ebi Leyla Hayber fethi diye açıklamışlardır. Mekke fethi oldu­ğu da söylenmiştir. Buradaki “mükafatlandırmıştır” anlamındaki buyruk: “Onlara vermiştir” diye de okunmuştur.

“Ve” Hayber mallarından “alacakları birçok ganimetler de” Hayber’in aka­rı ve mallan pek çoktu, Hudeybiye ile Mekke arasında bir yerdi. Buna göre “ganimetler” anlamındaki lafız, “yakın bir fetih”den bedeldir. (“Ganimetler” anlamındaki lafzın başına gelen) “vav” ise fazladan gelmiştir. Buradaki “ga-nimetler’in Fars ve Bizans ganimetleri olduğu da söylenmiştir. [28]

  1. Allah sîze alacağınız çok ganimetler vaadetti. Allah sîze bunu aci­len vermiş ve sizden insanların ellerini çek(tir)miştir. Mümin­lere bir alamet olsun ve sîzi dosdoğru yola iletsin diye.

“Allah size alacağınız çok ganimetler vaadetti* buyruğu hakkında İbn Abbas ve Mücahid dedi ki: Bunlar kıyamet gününe kadar alınacak ganimet­lerdir. İbn Zeyd de: Bunlar Hayber ganimetleridir, diye açıklamıştır.

“Allah size bunu” Mücahid’e göre Hayberi, İbn Abbas’a göre ise Hudey­biye sulhunu “acilen vermiş ve sizden insanların” Mekkelilerin “ellerini çekCtbOmlstir.” Yüce Allah yapılan barış ile Mekkelilerin size ilişmelerini önlemiştir. Katade de şöyle açıklamıştır: Peygamber (sav) Hudeybiye ve Hay-ber’e gittikten sonra Medine’ye yahudilerin ilişmelerini önlemiştir. Taberî’nin tercih ettiği açıklama budur. Çünkü Hudeybiye’de müşriklerin ellerinin çek­tirilmesi yüce Allah’ın; “O… onların ellerini sizden… çekendi” (el-Feth, 48/24) buyruğunda sözkonusu edilmiştir.

İbn Abbas da yüce Allah’ın; “Sizden İnsanların ellerini çek(tir)miştir”

buyruğu hakkında şöyle demiştir: Bununla kastedilen Fezareli Uyeyne b. Hısn ile Avf b. Malik en-Nadrî ve onlarla birlikte bulunanlardır. Çünkü bunlar Pey­gamber (sav), Hayberlilerİ muhasara altında tutuyorken, Hayberlilere yardım­cı olmak’üzere gelmişlerdi, Yüce Allah onların kalplerine korku saldı ve on­ları müslümanlardan uzaklaştırarak el çektirdi.

“Müminlere bir alamet olsun” yani onların bozguna uğramaları silin ise esenliğe kavuşmanız müminlere bir belge, bir delil olsun. Böylelikle yüce Al­lah’ın gerek hazırlarken, gerek de hazır bulunmadıkları zamanda onları ko­ruduğunu bilsinler.

Şöyle de açıklanmıştır: Yani onların ellerini sizden çektirmesi müminle­re bir alamet olsun diye (bunu yaptı). Bir diğer açıklamaya göre; Size acilen vermiş olduğu bu ganimetler senin doğruluğuna -bu ganimetleri ek geçireceklerine dair onlara vaadde bulunduğun için- müminlere bir alamet olsun diye (böyle oldu).

” Olsun… diye” buyruğunun başındaki “vav” Kufelilere göre fazladan gelmiştir. Basrahlar ise bu hazfedilmiş bir ifadeye acf edatıdır, de­mişlerdir. Yani o kendisine şükredesiniz ve müminlere bir alamet olsun di­ye insanların ellerini sizden çektirdi, demektir. [29]

“Ve sizi dosdoğru yola iletsin” hidayetinizi arttırsın yahutta hidayet üze­re size sebat versin “diye.”

  1. Henüz güç yettremediğuite diğerlerini de (vaadetmiştir). Allah ise onları kuşatmıştır. Allah herşeye gücü yetendir.

“Henüz… diğerlerini de” buyruğu daha önce geçen “bunu: Hazini” anlamındaki lafza atfedil iniştir. Yani o size hem bu ganimetleri acilen vermiş, hem de size başka ganimetler vaadetmiştir. Öyle ki “henüz güç yetiremediğiniz” ganimetler olup”Allah ise onları kuşatmıştır.”

İbn Abbas dedi ki: Burada maksat, müslümanların gerçekleştirdikleri fe­tihlerdir. İran ve Bizans toprakları ile müslümanların yaptıkları bütün fetih­ler gibi. Aynı zamanda bu el-Hasen, Mukatil ve İbn Ebi Leyla’nın da görüşüdür. Yine İbn Abbas’tan, ed-Dahhak, İbn Zeyd ve İbn İshak’dan maksat Hayber’dîr. Yüce Allah orayı fethetmeden önce onu Peygamberine vaadet-miştir. Onlar yüce Allah orayı fethedeceklerini kendilerine haber verinceye kadar orayı fethedeceklerini ummuyorlardı, dedikleri rivayet edilmiştir.

Yine el-Hasen ve Katade de: Bu Mekke fethidir, demişlerdir. İkrime de Hu-neyn diye açıklamıştır. Çünkü yüce Allah: “Henüz güç yetiremediğinîi” di­ye buyurmuştur. Bu da daha önce orayı ele geçirmek için bir çaba olduğunu, böyle bir isteğin ise halen henüz gerçekleşmediğini göstermektedir. Tıpkı Mekke hakkında olduğu gibi. Bu açıklamayı da el-Kuşeyrî yapmıştır.

Mücahid ise dedi ki: Bu Kıyamet gününe kadar olacak şeyleri ihtiva eder. “Allah ise onları kuşatmıştır” buyruğu da Allah onları sizin için ha­zırlamıştır, demektir. Buna göre bunlar dört bir yanından etrafı kuşatılmış olup, kuşatıldığından ötürü elden kaçması sözkonusu olmayan bir şey gibi­dir. İşte sizler de şu anda henüz onlara güç yetiremiyor iseniz dahi bunlar size hesab edilmiştir ve bunlar kaçınılmaz olarak elinize geçecektir,

“Allah ise onları kuşatmıştır” buyruğunun. Allah onların sizin olacağı­nı bilmiştir, anlamında olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah’ın: “Ve muhakkak Allah’ın ilmi ile herşeyi kuşatmış olduğunu…” (et-Talak, 69/12) buyruğun­da olduğu gibi.

Allah onları sizin için, sizin tarafınızdan fethedilsinler diye muhafaza et­miştir, diye de açıklanmıştır.

“Allah her şeye gücü yetendir.” [30]

  1. Eğer inkar edenler sizinle savaşmış olsalardı, elbette arkaları­nı dönüp kaçacaklardı. Sonra da koruyacak bir dost ve bir yar­dımcı bulamazlardı.
  2. (İşte bu) Allah’ın süregelen bir sünnetidir. Sen Allah’ın sünne­tinde asla bir değişiklik bulamazsın.

“Eğer inkar edenler sizinle savaşmış olsalardı, elbette arkalarını dönüp kaçacaklardı” buyruğu hakkında Katade dedi ki: Bu buyrukla Hudeybiye’de-ki Kureyş kâfirleri kastedilmektedir. Bir diğer açıklamaya göre: “Eğer inkar edenler” Gatafan, Esed ve Hayberlücre yardım etmek isteyenler “sizinle sa­vaşmış olsalardı, elbette arkalarını dönüp kaçacaklardı.” Savaşta onlar ye­nik düşeceklerdi diye de açıklanmıştır.

“Sonra da koruyacak bir dost ve yardımcı bulamazlardı. (İşte bu) Al­lah’ın öteden beri süregelen bir sünnetidir.” Bununla Allah’ın eskiden be­ri gerçek dostlarına, düşmanlarına karşı zafer vermesi şeklinde uygulayagel-diği adeti ve yolunu kastetmektedir.

” Sünnet” lafzı mastar olarak nasbedilmiştir. “Allah’ın sün­neti” anlamındaki lafzın, Allah’ın sünneti gibi… demek olduğu da .söylenmiş­tir, Sünnet, yol, yaşayış tarzı ve şekli demektir. Şair şöyle demiştir:

“Senin izleyip durduğun bir siret üzere kararsızlık gösterme, Çünkü bir sünnete ilk razı olan kişi onun üzere yol alıp gidendir.”

Sünnet, aynı zamanda Medine hurmalarından bir çeşidin adıdır. “Sen Allah’ın sünnetinde asla bir değişiklik bulamazsın.” [31]

  1. O sizi kendilerine karşı muzaffer kıldıktan sonra Batn-ı Mekke’de onların ellerini sizden, sizin ellerinizi onlardan çekendi. Allah yaptığınızı çok iyi görendir.

“O sizi kendilerine karşı muzaffer kıldıktan sonra Batn-ı Mekke’de” Hu-deybiye’de demektir. “Onların ellerini sizden, sizin ellerinizi onlardan çe­kendi” buyruğunda geçen: “Sizi kendilerine karşı muzaffer kıldıktan son­ra” bölümü ile ilgili olarak Yezid b. Harun şunu rivayet etmektedir: Bize Ham-mad b, Seleme, Sabit’ten haber verdi. O Enes’tcn dedi ki: Mekkelilerden seksen kişi silahlı olarak Peygamber (sav)’ı ve ashabını gafil yakalamak isteği ile Tenim dağından aşağıya indiler. Bize herhangi bir zarar veremeden onları tes­lim aldık ve hayacta bıraktık (öldürmedik). Bunun üzerine yüce Allah: “O si­zi kendilerine karşı muzaffer kıldıktan sonra Batn-ı Mekke’de onların el­lerini sizden, sizin ellerinizi onlardan çekendi” buyruğunu indirdi. [32]

Abdullah b. Muğaffel el-Müzenî dedi ki: ludeybiye’de Peygamber (sav) ile birlikte yüce Allah’ın Kur’ân-ı Kerim’de sözünü ettiği ağacın dibinde bu­lunuyor idik. Biz bu durumda iken üzerimize silahlı otuz genç delikanlı çı­kıverdi. Yüzümüze doğru hücum ettiler. Peygamber (sav) onlara beddua et­li, yüce Allah onların gözlerini aldı. Rasûlullah (sav) onlara; “Sizler herhan­gi bir kimsenin ahdine (emanına) sığınarak mı geldiniz? Yoksa herhangi bir kimse size bir eman mı verdi?” Onlar: Hayır, öyle bir şey yok dediler. Pey­gamber de onları serbest bıraktı. Bunun üzerine yüce Allah: “O sizi… onla­rın ellerini sizden… çekendi” âyetini indirdi. [33]

İbn Hişam, Ve kî’den şöyle dediğini zikretmektedir: Kureyşlilerden yakla­şık yetmiş ya da seksen kişi müslümanlara zarar vermek ve onların kenar ta­raflarda bulunanlarına karşı bir fırsat kollamak üzere geldiler. Müslümanlar onların farkına vardı ve onları esir ettiler. Bu olay arada barış yapmak üze­re elçilerin gidip geldiği sırada olmuştu. Rasûlullah (sav) onları serbest bı­raktı. İşte kendilerine “el-uteka (azad edilenler)” adı verilen kimseler bun­lardır. Muaviye ve onun babası da bunlar arasındadır.

Mücahid dedi ki: Peygamber (sav) umre yapmak üzere (Mekke’ye) gitti. Haremde bulundukları bir sırada onun ashabı -kendileri bir şeyden haber­sizken- birtakım kimseleri yakalayıp getirdi. Peygamber (sav) onları serbest bıraktı. İşte Batn-ı Mekke’de onlara karşı kendilerine zafer vermesi budur.

Katade dedi ki: Bize nakledildiğine göre Züneym diye bilinen Rasûlullah (sav)’ın ashabından bir kişi Hudeybiye’deki bir tepe üzerine çıktı. Müşrikler ona bir ok attJar ve onu öldürdüler. Peygamber (sav) bir grub atlı gönder­di, onlar da kâfirlerden oniki süvari alıp geldiler. Peygamber (sav) onlara: “bi­zin benim üzerimde yerine getirmek zorunda olduğum bir hakkınız var mı?” diye sordu, onlar: Hayır dediler. Bunun üzerine onları serbest bırakın­ca bu âyet-i kerime nazil oldu.

İbn Ebza ve el-Kelbî dedi ki: Bunlar Hudeybiye’ye katılanlardır. Yüce Al­lah barış gerçekleşinceye kadar müslümanlara zarar vermekten yana onla­rın ellerini çekmişti. Halbuki hepsi de (savaş maksadıyla) çıkmış ve müslümanlann üzerine gitmek istemişlerdi. Aynı şekilde yüce Allah müslümanla-nn da ellerini onlardan çekmişti. Halid b. d-Velid’in müşriklerin atlıları ara­sında olduğu da daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

el-Kuşeyrî dedi ki; Bu rivayetlerden biridir. Sahih olan ise şudur: O (Ha-lıd b. Velid) o sırada Peygamber (sav) ile birlikte bulunuyordu. [34]

Seleme b. el-Ekva’ dedi ki: Henüz barış görüşmeleri yapılıyorken Ebu Süf-yan geliverdi. Vadi silahlı adamlarla dolup taşıyordu. (Seleme) devamla de­di ki: Kendilerine ne bir fayda, ne de bir zarar vermek imkanını bulamayan silahlı altı müşriği önüme katarak getirdim ve onları Rasûlullah (sav)’ın hu­zuruna çıkardım. Ömer ise yolda: Ey Allah’ın Rasûlü, biz bizimle savaş ha­linde olan bir topluluğun üzerine gidiyoruz. Bizim İse beraberimizde silah da yok, savaş araç gereci de yok. Rasûlullah (sav) bunun üzerine yoldan Me­dine’ye haber göndererek oradaki bütün silahlan, savaş araç ve gereçlerini getirdiler, Rasûlullah (sav)’a; Ebu Cehil’in oğlu İkrime senin üzerine besyüz atlı ile birlikte geldi; diye haber verildi. Rasûlullah (sav) Halid b. el-Velid’e: “İşte bu senin amcan oğlu, üzerine beşyüz kişi ile birlikte geliyor.” dedi. Ha­lid: Ben Allah’ın ve RasûKinün kılıcıyım. Bunun üzerine o gün kendisine Al­lah’ın kılıcı adı verildi. Beraberinde bir grub atlı ile birlikte yola çıktı, kâfir­leri bozguna uğratarak Mekke bahçelerine sığınmak zorunda bıraktı. Bu ri­vayet daha sahihtir. Aralarında çarpışma taşlarla olmuştu. Oklarla ve yayla­rın uçlartyla çarpışukları da söylenmiştir.

Bir başka açıklamaya göre elin çektirilmesi ile yüce Allah şunu kastetmiş­tir: Yazdan antlaşma belgesinde şu şart koşulmuştu: Onlardan bize gelenle­ri biz onlara geri çevireceğiz. Bunun üzerine Mekke’den müslüman olmuş birtakım kimseler çıkıp geldiler. Rasûlullah (sav)’ın kendilerini müşriklere ge­ri vermesinden korktukları için sahile doğru gittiler. Bunlardan birisi de Ebu Basİr idi. Bunlar kâfirlere baskın yapmaya, onların kervanlarını vurmaya ko­yuldular.. Nihayet Kureyş’in büyükleri Peygamber (sav)’a gelerek: Bizim emin olabilmemiz için onları sen yanına al, dediler, o da dediklerini yaptı.

Bir başka açıklamaya göre Gatafaniılarla, Esedliler Hayber yahudilerini müslümanlara karşı korumak istediler. Çünkü onlarla antlaşmaları vardı. Yüce Allah ise onları böyle bir işi yapmaktan alıkoydu. İşte ellerinin çekil­mesi budur.

“Batn-ı Mekke” hakkında iki görüş vardır. Birincisine göre bununla Mek­ke’yi kastetmektedir, ikinci görüşe göre de kastedilen Hudeybiye’dir. Çün­kü Iludeybiye’nin bir bölümü Harem bölgesindedir.

el-Maverdî dedi ki: Yüce Allah’ım “Sili kendilerine karşı muzaffer kıl­dıktan sonra” buyruğu Mekke’nin fethi ile muzaffer kılmış olması demek­tir. Buna göre bu âyet-i kerime Mekke’nin fethinden sonra inmiş olmaktadır. Ayrıca bu buyrukta Mekke’nin sulh yoluyla fethedilmiş olduğuna delil var­dır. Çünkü yüce Allah: “Onların ellerini sizden, sizin ellerinizi onlardan çekendi” diye buyurmuştur.

Derim ki: Sahih olan -daha önce ashab ve tabiinden olan tevil bilginle­rinden naklettiğimize göre- bu âyet-i kerimenin, Mekke fethinden önce Hu-deybiye hakkında indiğidir.

Tirmizî rivayetle dedi ki: Bize Abd b. Humeyd anlattı, dedi ki: Bana Sü­leyman b. Harb aritattı, dedi ki: Bana Hammad b. Seieme, Sabit’ten anlattı, o Enes’ten naklen dedi ki: Seksen kişi Rasûlullah (sav) ve ashabı üzerine sa­bah namazı vaktinde -Peygamberi öldürmek kastı ile- Tenim tepesinden üzer­lerine hücum ettiler. Hiçbir zarar veremeden yakalandılar. Rasûlullah (sav) onları serbest bıraktı. Yüce Allah da: “O… onların ellerini sizden, sizin el­lerinizi onlardan çekendi” âyetini indirdi, Ebu İsa dedi ki; Bu hascn, sahih bir hadistir. [35] Daha önceden de geçmiş bulunmaktadır.

Mekke’nin fethine gelince, haberlerin gösterdiği şu ki; Mekke kılıç zoru ile fethedilmiştir. Bu hususa dair açıklamalar daha önce el-Hac Sûresi’nde (22/25. âyet, 3- başlıkta) ve başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır. [36]

“Allah yaptığınızı çok iyi görendir.”

  1. Onlar, kâfir olanlar, sîzleri Mescidi Haramdan, bekletilen kurbanlarınızı yerlerine varmaktan alıkoyanlardır. Eğer bil­mediğiniz mümin erkeklerle mümin kadınlar olmayaydı ve siz onları bilmeyip çiğnemeyecek size onlardan dolayı da bir vebal İsabet etmeyecek oka idi (onlardan ellerinizi çekmezdi). Ta ki Al­lah dilediği kimseyi rahmetine soksun. Eğer onlar ayrılmış ol­salardı, Ötekilerden kâfir olanları elbette acıklı bir azab ile azaplandırtnış olacaktık. [37]

“Onlar, kâfir olanlar, sizleri Mescld-İ Haram’dan, bekletilen kurbanla­rınızı yerlerine varmaktan alıkoyanlardır” hölütnüne dair açıklamalarımı­zı üç başlık halinde sunacağız:

1- Kâfirler ve Yaptıkları:

“Onlar kâfir olanlar…dır” buyruğu ile kastedilenler, Kureyşlilerdir. On­lar Hudeybiye yılı Peygamber (sav) ashabı ile birlikte umre yapmak üzere ih­rama girdiklerinde Mescid-i Haram’a girmekten sizi alıkoymuşlardı. Ayrıca bekletilen kurbanlarınızı da yerine ulaşmasın diye engellemişlerdi. Halbuki bu onların inançlarına aykırı idi. Ancak, onların gururlan ve cahiliye kibir­leri dinen inançlarına uygun görmedikleri işleri yapmaya itmişti. İşte yüce Al­lah bundan dolayı onları azarlamakta ve bu yaptıkları için onları tehdit et­mektedir. Diğer taraftan Rasûlullah (sav)’ı da beyanı ve vaadi ile teselli et­mektedir. [38]

2- Bekletilen Kurbanlıklar ve Kurbanlıkta Ortaklık:

“Bekletilen kurbanlarınızı” buyruğu, alıkonulan kurbanlarınızı… de­mektir. “Durdurulan diye de açıklanmıştır. Ebu Amr b. el-Ala: Toplu olarak bulunan, diye açıklamıştır.

el-Cevherî dedi ki: “Onu alıkoydu, bekletti” demektir. Müzari ha­li: diye, mastarı da diye gelir. Şanı yüce Allah’ın: Bekletilen kurbanlar” buyruğu da buradan gelmektedir. Şu işten seni bekleten (alıkoyan) nedir” denilir. Mescidde iti­kat tabiri de buradan gelmektedir ki, orada alıkonulmak, beklemek demek­tir.

“Yerlerine varmaktan” buyruğundaki “yerler”den kasıt, kesilmeleri ge­reken yerler demektir. Bu açıklamayı el-Ferra yapmıştır. Şafiî (r.a) harem di­ye açıklamıştır. Ebu Hanife (r.a) da böyle demiştir; Muhsar bir kimse (Hareme girmekten alıkonulan bir kimse)nin kurban kesme yeri Harem bölgesi­dir.

“Ha” harfi kesreli olarak; ” Bir şeyin en nihai noktası” demektir, üstün olarak ise (mahal şeklinde) insanların bulundukları yer demektir. Peygam­ber efendimizin götürdüğü kurbanlıklar yetmiş deve idi. Fakat yüce Allah lütfuyla o yeri (Hudeybiye’de alıkonuldukları yeri) kurbanını keseceği yer kıl­mıştır. Daha önce el-Bakara Sûrcsi’nde yüce Ailah’sn: “Eğer ahkonulursanız…” (el~Bakara, 2/l?6) buyruğu açıklanırken geçtiği üzere, ilim adamları bu hu­susta farklı görüşlere sahiptirler, sahih olan kaydettiğimiz görüştür.

Müslim’in, Sahih ‘indeki rivayete göre Ebu’z-Zübeyr, Cabir b. Abdul­lah’tan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Biz Rasûlullah (sav) ile birlikte Hu-deybiye yılında deveyi de yedi kişi adına, ineği de yedi kişi adına kestik. Yine ondan şöyle dediği rivayet edilmektedir: Rasûlullah (sav) ile birlikte hac ve umrede her yedi kişi bir büyük baş hayvana ortak olduk (ve kurban kes­tik). Bunun üzerine bir adam Cabir’e: Peki deveye ortak olunduğu gibi ine­ğe de ortak olunur mu? diye sordu. O; O da ancak büyükbaş hayvanlardan birisidir, dedi. Cabir, Hudeybiye’de hazır bulunmuş ve şöyle demiştir: O gün biz yetmiş büyükbaş hayvan kestik. Herbir büyükbaşa yedi kişi ortak okluk[39]

Buharî’de İbn Ömer’den şöyle dediği kaydedilmektedir: Rasûlullah (sav) ile birlikte umre yapmak üzere yola çıktık. Kureyş kâfirleri Beytullah’a var­mamızı engelledi. Rasûlullah (sav) develerini kesti ve başını traş etti. [40]

Denildiğine göre; o gün Peygamber efendimizin başını traş, eden şahıs Hu-zaalı Hiraş b. Umeyye b. Ebi’l^f s idi. Rasûlullah (sav) müslümanlara kurban­larını kesip ihramdan çıkmalarını emretti. Onlar Rasûtullah (sav)’ı gazaplan-dıracak şekilde bir süre duraksadıktan sonra verilen emri yerine getirdiler. Bu sırada Um Seleme kendisine şöyle demişti: Sen kurbanını kesersen on­lar da keseceklerdir. Bunun ürerine Rasûlullah (sav) kurbanlıklarını kesti, on­lar da onun kesmesi üzerine kurbanlarını kestiler, Rasûlutlah (.sav) saçları­nı traş etti ve saçlarını traş edenlere üç defa, kısaltanlara da bir defa dua et­li[41]

Ka’b b. Ucre’nin başından yüzü üzerine bitlerin düştüğünü görünce: “Şu haşerelerin seni rahatsız ediyor mu?” diye sorunca o: Evet demişti. Bunun üze­rine Hudeybiye’de iken ona başını traş etmesini emretti. Bunu Buharı ve Da-rakutnî rivayet etmiş olııp [42]daha önce el-Bakara Sûresinde (2/196. âyet, “Ar­tık içinizde her kim hasta olur…” bölümü, 3. başlıkta) geçmiş bulunmakta­dır. [43]

3- Kurbanların Yerlerine Varmasının Alıkonulması:

Kurbanlarınızı” buyruğu iki ayrı söyleyiş halinde ile şekillerinde kullanılır. Yine: ” Kurban yerine varın­caya kadar” (et-Bakara, 2/196) buyruğunda hem şeddeli, hem şeddesiz okunmuştur, tekili )’dır. Yine buna dair açıklamalar daha önce el-Baka-ra Sûresi’nde (âyetin belirtilen bölümünün tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Bu buyruk: “Sizleri… alıkoyanlardır” buyruğundaki (“sizleri” anla­mını veren): “Kef” ve “mim” harflerine atfedil m işe ir.

“Bekletilen” anlamındaki buyruk haldir. “Yerlerine varmaktan” buyru­ğundaki: ise “sizi…alıkoyanlar” buyruğuna hamledilerek nasb konumun­dadır, Onlar hem sizleri, hem de bekletilen kurbanları yerine varmaktan alıkoyanlardır, demektir. Mefulün leh olması da mümkündür. Şöyle buyurmuş gibi olur: Onlar kurbanlıkların yerine ulaşmasını istemedikleri için alıkoyan­lardır.

Ebu Ali dedi ki: Bu harfin: “Alıkoymak” üzerine hamledilmesi doğ­ru olamaz. Çünkü biz: “Bekledi” fiilinin müteaddi (geçişli) geldiğini bilmiyoruz. Ayet-i kerimede “bekletilen” anlamındaki buyruğun manaya hamledilerek gelmesi de mümkündür. Sanki bu buyruk “alıkoymak” anlamın­da olduğundan ötürü anlamı da buna göre yorumlanmış olmaktadır. Tıpkı “refes” lafzının “ilişki kurmak” anlamına gelerek ile teaddi ettirilmesine benzer. (Bk. el-Bakara, 2/187. âyetin başı)

Eğer buna göre açıklanacak olursa, Sibeveyh’in görüşüne kıyasla nasb ko­numunda olur. el-Halil’in görüşüne kıyasla da cer konumunda olur yahutta mefulün leh olur. Şöyle buyurulmuş gibidir: Yerine ulaşması istenmediğin­den alıkonulan, bekletilen…

Diğer taraftan daha önceden geçtiği için ( il )’in cer konumunda ol­ması da mümkündür. Şöyle buyurulmuş gibidir: Onlar sizi Mescid-i Ha-ram’dan alıkoydukları gibi, kurbanlıkları da yerlerine ulaşmaktan alıkoymuşlardır. Sibeveyfrin, Yunus’tan naklettiği şu kullanım da buna benzemekte­dir: “Ben ya Zeyd, ya da Amr olan bir adama uğra­dım” derken, daha ünce zikredildiği için (be) harf-i cenini takdir ederek oku­muştur.

“Eğer bilmediğiniz mümin erkeklerle mümin kadınlar olmayaydı ve siz onları bilmeyip, çiğnemeyecek, size onlardan dolayı da bîr vebal isabet etmeyecek olsa idi (onlardan ellerini çekmezdi)” bölümüne dair açıklamalarımızı da üç başlık halinde sunacağız.bu [44] [45]

4- Varlıkları Bilinmeyen Mümin Erkekler ve Kadınlar;

“Eğer bilmediğiniz mümin erkeklerle, mümin kadınlar olmayaydı…”

buyruğu ile Mekke’de kâfirler arasında bulunan Seleme b. Hişarn, Ayyaş b. Ebi Rebia, E bu Cendel b. Süheyl ve benzeri mustazaf müminleri kastetmek­tedir.

“Bilmediğiniz” tanımadığınız bir açıklamaya göre de, mümin oldukları­nı bilmediğiniz demektir.

“Ve siz onları bilmeyip” öldürmek ve onlara zarar vermek suretiyle “çiğnemeyecek…”

Nitekim -aynı kökten olmak üzere-: “O topluluğu çiğnedim” denilir, onlara zarar verdim demektir.

Buyruktaki “…me”nin “erkekler ve kadınlardan bedel, merfu olma­sı mümkündür. Eğer sizin mümin erkeklerle, mümin kadınları bilmeden çiğ­nemeniz sözkonusu olmayacak olsaydı, diye buyurmuş gibidir. Bunun: ” (kendilerini) bil(me)diğiniz” lafzındaki “mim” ile “he” zamirinden bedel olarak nasb olması da mümkündür. O vakit ifade; Onların çiğnenme-sîni (çiğnendiğini) bilmediğiniz… takdirinde olur. Her iki şekilde de buyruk bedeli istimaldir. “Bilmediğiniz” buyruğu ise “erkekler” ile “kadınlar”ın sı­fatıdır.

” Olsa İdi” buyruğunun cevabı hazfedilmiştir ki, ifadenin takdiri şöy­ledir: Eğer,bilmediğiniz mümin erkek ve mümin kadınları çiğnemeniz söz-konusu olsaydı, yüce Allah size Mekke’ye girmeye izin verir, sizi onlara mu­sallat ederdi. Fakat Biz orada bulunup imanını gizleyen kimseleri koruduk,

ed-Dahhak: Şayet kâfirlerin sulblerinde ve kadınların rahimlerinde mü­min erkeklerle, mü’min kadınlar bulunmamış ve siz de onların babalarını bil­meden çiğneyip böylelikle çocuklun helak olmayacak olsaydı… diye açık­lamıştır. [46]

5- Bilmeden ve İstemeyerek Yapılan Kötülüklerin Verdiği Sıkıntı:

“Size onlardan dolayı da bir vebal isabet etmeyecek olsa idi” buyruğun-daki: “(mealde:) Vebal” ayıp ve kusur demektir. Bu da uyuz anlamı Hu ve bundan sonraki bölümler aynı âyetin devamı olduğundun ötürü -müelliF başlık­lara yeniden bir ve iki diye rakam vermiş ise de- biz tiçlen itibaren sırayı devam ettir­meyi uygun bulduk na gelen: ( “mefale” vezninde bir kelimedir. Yani eğer müşrikler: Bun­lar kendi dindaşlarını öldürdüler, demeyecek olsaydı,..

Şöyle de açıklanmıştır: Yani onları öldürdüğünüz için hataen öldürme kef-fareti ödemek yükümlülüğü ile karşı karşıya kalmayacak olsaydınız… Çün­kü yüce Allah dar-ı harpte bulun.up oradan hicret etmemiş ve mümin olduğu da bilinmeyerek öldürülen müminin katilinin diyet ödemeyip, kefarette bulunacağını şu buyruğu ile farz kılmıştır: “Şayet mümin olmakla beraber size düşman olan bir kavimden ise o zaman (katilin) mümin bir köle azad etmesi gerekir” (en-Nisa, 4/92) Bu açıklamayı d-Kelbî, Mukatil ve başkala­rı yapmıştır. Buna dair açıklamalar daha önce en-Nisa Sûresi’nde (4/92. âyet, 12. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

İbn Zeyd; ” Vebal, günah” demektir, demiştir. el-Cevhcri ve İbn İs-hak da: Diyet borcu diye açıklamışlardır. Kutrub, zorluk ve sıkıntı diye açıklamıştır. Bunun gam ve keder anlamında olduğu da söylenmiştir. [47]

6- Ashab Kasten Bir Günah İşlemekten ve Başkasına Haksızlık Etmekten Uzaktı:

“Bİlmeytp” buyruğu ashab-ı kiramın faziletini onaya koymakta, onların günah işlemek ve başkasına haksızlıkta bulunmaktan yana uzak kalmak gi­bi güzel bir niteliklerinin bulunduğunu haber vermektedir. Öyle ki, onlar bu kabilden herhangi birisine bir zarar verecek olurlarsa, bu ancak kasıt dışı ola­bilirdi. Bu da karıncanın Süleyman (a.s)’ın askerlerini nitelendirirken söyle­diği: “Süleyman ve askerleri farketmeyip sizi çiğnemesin.” (en-Neml, 27/18) sözlerinde dile getirdiği durumu andırmaktadır.

Buyruğun: “Tâ ki Allah dilediği kimseyi rahmetine soksun. Eğer onlar ayrılmış olsalardı…” bölümüne dair açıklamalarımızı da dört başlık halin­de sunacağız: [48]

7- Allah Dilediğini Rahmetine Alır:

“Tâ ki Allah dilediği kimseyi rahmetine soksun…” buyruğundaki: “Tâ ki… soksun” lafzındaki “lam” hazfedilmiş bir lafza taalluk etmek­tedir. Yani eğer siz onları öldürmüş olsaydınızı, elbette Allah da onları rah­metine sokardı.

Bunun “imarı” lafzına taalluk etmesi de mümkündür. Ancak mümin kadın­lar dışarda bırakılarak mümin erkekler hakkında, mümin erkekler dışarda bı­rakılarak mümin kadınlar hakkında kabul edilemez. Çünkü hepsi de rahmetin kapsamına girerler.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Yüce Allah’ın sizlere müşriklerle savaşma ilnini vermeyiş sebebi, barıştan sonra Mekke ahalisinden kurtula­cağını hükme bağladığı kimselerin kurtulması içindir. Nitekim böyle olmuş­tu. Onlardan birçok kimse İslâm’a girmiş, İslâm’a güzel şekilde bağlanmış ve böylelikle Allah’ın rahmetine yani cennetine girmiş oldular. [49]

8- Müminlerin Kâfirler Arasında Bulunması…:

“Eğer onlar ayrılmış olsalardı* yani kâfirlerden ayırdedilecek bir şekil­de bir tarafa ayrılmış olsalardı demektir.

Bu açıklamayı el-Kulebt yapmıştır. el-Kelbî de onlardan ayrı bir fırka olarak bir kenara çekilmiş olsalardı, diye açıklamıştır. Bir başka açıklama da şöyledir: Eğer müminler kâfirler arasın­dan çıkacak olursa, yüce Allah kılıçla kâfirleri elbette azaplandırır. Bu açık­lamayı ed-Dahhak yapmıştır. Fakat Allah müminler sayesinde kâfirlere gele­cek zararı önler.

Ali (r.a) dedi ki: Ben Peygamber (sav)’a şu: “Eğer onlar ayrılmış olsalar­dı, ötekilerden kâfir olanları elbette acıklı bir azab İle azaplandirmiş

olacaktı” âyeti hakkında sordum da şöyle buyurdu: “Bunlar Allah’ın peygam­berinin atalarından olan müşrikler ile unlardan sonra ve onların döneminde bulunan müşrikler olup, sulblerinde müminlerin bulunduğu kimselerdir. Eğer müminler kâfirlerin sulblerinden aynlsalardı, yüce Allah kâfirleri can ya­kıcı bir azab ile azaplandınrdı. [50]

9- Kâfirler Arasında Müminler Bulunursa ve Kâfirler Müminlerle Kendilerini Koruyacak Olursa Hüküm Nedir?

Bu âyet-i kerime müminin İhlal edilmesi yasak olan hakları dolayısıyla eğer kâfire ancak mümine bir eziyet vermekle eziyet vermek imkanı varsa-kâfire zarar verilemeyeceğine delildir.

Ebu Zeyd dedi ki: İbnu’l-Kasım’a sordum: Müşriklerden bir topluluk eğer kendilerine ait bir kalede bulunuyorlarsa, müslümanlar da onları kuşatma al­tına almış olup, aralarında ellerinde inüslüman esirler de bulunuyor ise acaba o kale ateşe verilebilir mi, verilemez mi? Görüşün nedir?

İbnu’l-KiLsım dedi ki: Ben Malik’e gemilerinde bulunan müşrik bir toplu­luk hakkında şöyle bir soru sorulurken dinledim: Gemilerinde beraberlerindeki esirler varken, onların gemilerini ateşe verebilir miyiz? Malik bunun uygun olacağı görüşünde değilim dedi. Çünkü yüce Allah Mekkeliler hakkın­da: “Eğer onlar ayrılmış olsalardı, ötekilerden kâfir olanları elbette acık­lı bir azab ile azaplandırmış olacaktık” diye buyurmaktadır.

Bir kâfir, bir müslümanı önüne kalkan gibi koyacak olursa, yine ona ok atmak caiz olmaz. Şayet birisi böyle bir iş yapacak tılup da müslümanlardan birisinin telef olmasına sebeb teşkil ederse, hem diyet ödemesi hem de keffarelte bulunması gerekir. Eğer durumu bilmiyor iseler diyet de gerekmez, keffaret de gerekmez. Çünkü müslümaniar böyle bir durumu bildikleri tak­dirde ateş etmek hakkına sahib değildirler, Şayet böyle bir şey yapacak olur­larsa, bu sefer hata yoluyla katil olurlar. Akilelerinin de diyet ödemeleri ge­rekir. Eğer bu durumu bilmiyor iseler, o zaman ateş edebilirler. Şayet bu işi yapmaları kendilerine mubah kılınacak olursa, bundan dolayı haklarında her­hangi bir sorumluluğun kalması da caiz olmaz.

Îbnu’l-Arabî dedi ki: Bir kesim buyruğun: Eğer müminler annelerin kar­nından ve erkeklerin sulbünden bir kenara ayrılmış olsalardı… diye açıkla­mışlardır ki; bu zayıf bir açıklamadır. Çünkü sulbte veya annesinin karnın­da bulunan bir kimsenin çiğnenmesi de sözkonusu değildir, ondan dolayı bir keder ve günah da isabet etmez. Halbuki yüce Allah açık bir ifade kullana­rak: “Eğer bilmediğiniz mümin erkeklerle, mümin kadınlar olmayaydı ve siz onları bilmeyip çiğnemeyecek… olsaydınız” diye buyurmaktadır. Böy­le bir ifade ise kadının karnında ve erkeklerin sulbünde bulunan kimseler hak­kında kullanılamaz. Bu ancak el-Velid b. el-Velid, Seleme b. Hişam, Ayyaş b, Ebi Rebia, Ebu Cendd b. Süheyl gibileri hakkında kullanılır. Malik de böy­le demiştir: Biz Bizanslılara ait bir şehri kuşattık. Onlara giden su kesildi. Bu­nun için esirleri kendilerine su getirmek üzere indiriyorlardı. Hiç kimse on­lara ok atamıyordu. Böylelikle biz istemediğimiz halde onlar su alabiliyor­lardı.

Ebu Hanife mezhebine mensub arkadaşları ve es-Sevrî ise aralarında müslüman esirler ve onların çocukları bulunsa dahi müşriklerin kalelerine ok atılmasını caiz kabul etmişlerdir. Şayet kâfir müslüman bir çocuğu kendisi­ne kalkan yapacak olursa, müşrik olan kimseye atılır. Eğer müslümanlardan birisine isabet ederse, bundan dolayı ne diyet vardır ne de keffaret.

es-Sevrî ise böyle bir durumda diyet yoktur ama kefaret vardır, demiştir. Şafiî de bizim (Malikilerin dediği) gibi demiştir. Bu zaten açıkça anlaşılan bir husustur, çünkü haram olan bir yolla mubah olan bir işe ulaşmaya kalkışmak caiz değildir. Özellikle bu hususla müslümanın canı sözkonusu ise. O hal­de kabul edilecek tek görüş Malik’in -Allah ondan razı olsun- görüşüdür, Doğ­rusunu en ivi bilen Allah’tır.

Derim ki: Kimi hallerde kalkan edinilenin öldürülmesi caiz olabilir ve yü­ce Allah’ın izniyle bunda görüş ayrılığı dahi olmaz. Bu ise maslahatın zaru­ri, külli ve katı olması halindedir. Maslahatın zaruri olmasının anlamı: Kâfirlere kalkan edinilenler öldürülmedikçe, kâfire erişmek imkanı bulunmama­sı halidir. Külli olmasının anlamı; Bu maslahatın bütün ümmeli katı olarak ilgilendirmesidir, Öyle ki o kalkan edinilenin öldürülmesi bütün müslümanlann maslahatına olacak. Çünkü böyie yapılmayacak olursa, kâfirler kalkan edindiklerini öldürür ve bütün ümmeti ele geçirirler. Maslahatın ka­tı oluşuna gelince, bu maslahat katî olarak ve ancak kalkan halinde edinilenin öldürülmesi halinde gerçekleşilebilir olacak.

İlim adamlarımız derler ki: Bu kayıtlarıyla birlikte böyle bir maslahatın mu­teber olacağında görüş ayrılığının olmaması gerekir. Çünkü bu varsayımda kalkan edinilen kişi kesinlikle öldürülmüş olacaktır. Ya düşman eliyle öldü­rülecek, bu takdirde düşmanın bütün müslümanları istila etmesi şeklindeki o pek büyük kötülük ortaya çıkacaktır yahutta müslümanlar tarafından öl­dürülecek ve düşman perişan edilirken, bütün müslümanlar kurtulmuş ola­caktır. Aklı başında bir kimsenin kalkıp: Bu durumda hiçbir şekilde kalkan edinilen öldürülemez, demesi düşünülemez. Çünkü böyle bir kanaat buna bağlı olarak hem kalkanın, hem İslâmın, hem de müslümanların yok olma­larını gerektirir. Fakat böyle bir maslahat tamamıyla mefsedetten (kötülük­ten) uzak olamadığından ötürü, meseleyi iyice tetkik edemeyen kimseler böy­le bir şeyi kabullenemezler. Ancak böyle bir mefsedet bundan sağlanacak so­nuçlara nisbetle yoktur ya da yok hükmündedir. Doğrusunu en iyi bilen Al­lah’tır. [51]

10- Kıraate ve Nahve Dair Bazı Açıklamalar:

“Eğer onlar ayrılmış olsalardı” anlamındaki buyruk genel olarak: diye okunmuştur. Ancak Ebu Hayve bu lafzı: diye okumuş­tur. Anlam itibariyle diğer okuyuşla aynıdır.

“Ayrılmak” demektir. “Ayrıldılar” lafzı; vezninde olup, ” Ayrıldım” fiilinden gelmektedir. Bunun vezninin: oldu­ğu da söylenmiştir.

(Kâfir olanları elbette… azablandırmış olacaktır” buy­ruğunun başındaki “lam” harfinin iki ifadenin cevabı olduğu söylenmiştir. Bi­risi: “Erkeklerle… olmayaydı” ifadesinin, diğeri ise: “Eğer ayrdmış olsalar­dı” ifadesinin cevabıdır. ): Eğer…meyecek olsa idi” lafzının cevabının hazfedildiği de söylenmiştir ki; daha önce geçmişti. Buna karşılık; “Eğer on­lar ayrılmış olsalardı” yeni bir cümle olmaktadır. [52]

26, Hani kâfirler kalplerinde o taassub ve klbiri, yani cahiliye ta-assub ve kibirini koymuşlardı da Allah da hemen huzur ve sü­kununu Rasûlünün ve müminlerin üzerine indirmişti. Onlara takva sözü üzerinde sebat vermişti. Onlar zaten buna daha la­yık ve buna ehil idiler. Allah herşeyi çok İyi bilendir.

Buyruğun başındaki: “Hani” lafzındaki amil yüce Allah’ın: “Elbette… azaplandırmış olacaktık” anlamındaki buyruktur. Yani onlar bunu yaptık­larında Biz de elbette onları azaplandıracaktık. Yahut amil, “Hatırlayın ki”

anlamındaki mukadder bîr fiildir.

“Hamiyet: Taassub ve kibir” buyruğu “failet” vezninde olup kibirlilik demektir. Bir işten utandığını bundan sıkılıp öyle bir işi yapmayı kendisine yedirmediğini anlatmak isteyen bir kimse: “Ben bu işi ken­dime yediremiyorum, kendine yedirememek” denilir. el-Mütelemmis’in şu be-yitinde de bu anlamda kullanılmıştır:

“Şunu bil kî, şüphesiz ki ben onlardanım, benim namus ve şerefini

onların namus ve şerefidir, Burnunu kökten koparılmaya karşı himaye eden bir kimse gibiyim.”

ez-Zührî dedi ki: Onların hamiyeti Peygamber (sav)’ın risaletini ikrar et­meyi ve “rahman ve rahim Allah’ın adı ile” diye başlamayı kabullenmeyişle-ri ile müslümanları Mekke’ye girmekten engellemiş olmalarıdır. “Rahman ve rahim Allah’ın adı ile’: ve “Muhammed Allah’ın Rasûlüdür” ibarelerinin yazıl­masını kabul etmeyen kişi önceden de geçtiği üzere Süheyl b. Amr idi.

İbn Bahr dedi ki: Onların hamiyetleri yüce Allah’ı bırakarak tapındıkları ilahlarına taassubla bağlılıkları ve o ilahlarından başkalarına ibadet etmeyi kabul etmeyişleri, yüz çevirişleridir.

“Cahİlİye taassub ve kibiri”nin şu anlama geldiği de söylenmiştir: On­lar bizim oğullarımızı, kardeşlerimizi öldürdüler şimdi de biz evlerimizde ka­lacağız ve onlar bizim bulunduğumuz yere girecekler (öyle mi?) Lat ve Uz-za’ya yemin olsun ki o (Muhammed) buraya ebediyyen giremeyecektir, de­diler.

“Allah da hemen huzur ve sükununu” yani rahatlığını ve ağırbaşlılığını “Rasûlünün ve müminlerin üzerine indirmişti.” Denildiğine göre yüce Al­lah razı oluş ve teslimiyet ile onlara sebat verdi, o kâfirlerin kalplerine soktuğu taassubun bir benzerini müminlerin kalplerine sokmadı.

“Onlara takva sözü üzerinde sebat vermişti.” Takva sözünün “la ilahe ilallah” olduğu söylenmiştir. Bu, Ubcyy b. Ka’b’dan, o Peygamber (sav)’dan diye merfu bir hadis olarak da rivayet edilmiştir. [53]

Ali, İbn Ömer, İbn Abbas, Amr b. Meymun, Mücahid, Katade, İkrime, ed-Dahhak, Sekme b. Kuheyl, Ubeyy b. Umeyr, Talha b. Musarrif, er-Rabî, es-Süddî ve îbn Zeyd’in de görüşü budur. Ata el-Horasanî de böyle demiş, o ay-nca “Muhammedu’r-Rasûlullah’ı da ilave etmiştir.

Yine Ali ve İbn Ömer’den gelen rivayete göre bu “la ilahe illallah valla-hu ekber” sözüdür. Ata b. Ebi Rebah ile yine Mücahid: O “la ilahe illallah vah-dehu la şerike leh, lehu’l-mülkü ve lehu’l-hamdu ve huve ala külli şeyin ka­dir: Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur. O bir ve tektir, O’nun ortağı yoktur. Mülk yalnız O’nundur. hamd yalnız O’nadır, O herşeye gücü yetendir” sö­züdür.

ez-Zührî “Bismillahirrahmanirrahîm”dir demiştir. Yani müşrikler bu sözü söylemediler. O bakımdan yüce Allah bu sözü müminlere ait bir özellik kıl­dı.

“Takva sözü” kendisi ile şirkten sakınılan söz demektir. Yine Müca­hid’den nakledildiğine güre “takva sözü” ihlastır.

“Onlar zaten buna daha layık ve daha ehil idiler.” Mekke kâfirlerinden buna daha çok hak sahibi idiler.

Çünkü yüce Allah onları dini ve peygamberine arkadaşlık yapmak için seç­miştir. “Allah herşeyi çok iyi bilendir.” [54]

  1. Andolsun Allah, Rasûlüne gösterdiği rüyayı hak ile tasdik etmiş­tir. Elbette -ve Allah’ın izni ile- Mescid-i Haram’a korkusuzca, em­niyetle, başlarınızı traş ettirmişler ve kısaltmışlar olarak gire-ceksinizdir. Sizin bilmediğinizi bilip ondan önce yakın bir fe­tih nasib etmiştir.

Katade dedi ki: Rasûlullah (sav) rüyasında bu şekilde Mekke’ye gireceği­ni görmüştü. Hudeybiye’de Kureyşlilerle barış yapınca münafıklar şüpheye düştüler. Nihayet Rasûlullah (sav) Mekke’ye gireceğini söyledi. Yüce Allah da: “Andolsun Allah Rasûlüne gösterdiği rüyayı hak ile tasdik etmiştir”

buyruğunu indirerek onlara bir başka senede Mekke’ye gireceklerini ve Ra­sûlullah (sav)’ın rüyasının gerçek olduğunu bildirdi.

Denildiğine göre; “rüya belli bir vakit ile sınırlı değildir. O girecektir” di­yen kişi Ebu Bekir’dir. Yine rivayet edildiğine göre bu rüya Hudeybiye’de gö­rülmüştü. Peygamberlerin rüyası da bir haktır. Rüya peygamberlere vahiy şe­killerinden birisidir.

“Elbette -ve Allah’ın izni ile- Mescidi Haram’a… gireceksinizdir.” Bu gelecek yıl gireceksiniz, demektir.

İbn Keysan dedi ki: Bu Peygamber (sav)’a rüyasında söylenmiş sözlerin ifadesidir. Rüyasında ona adeten görülen şekliyle hitab edildi. Yüce Allah Ra-sûlü hakkında bu sözleri böylece söylediğini haber verdi. İşte bundan do­layı istisnada bulundu. (İnşaallah, Allah’ın izni ile, dedi.) Yüce Allah’ın em­rettiği şekilde edebe uygun bir ifade kullandı. Çünkü yüce Allah: “Sakın hiç­bir şey hakkında: Ben bunu mutlaka yarın yapacağım, deme! Meğer ki Al­lah dilemiş ola (inşaallah yapacağım de).” (el-Kehf, 18/23)

Burada bildiği bir hususta istisna yapması, insanlar bilmedikleri hususlar­da istisna yapmaları içindir diye açıklanmıştır ki, bu açıklama Sa’leb’e aittir.

Bir başka açıklamaya göre yüce Allah Hudeybiye’de kendisi ile birlikte bulunan kimselerden bir kısmının canını alacağım biliyordu. İşte bu husus do­layısıyla istisna yapılmıştır. Bu açıklamayı el-Hüseyn b, el-Fadl yapmıştır.

Bir başka açıklamaya göre buradaki istisna yüce Allah’ın: “Emniyetle” buy-ruğundandır ve bu kullara adet üzere yapılan hitab ile ilgilidir.

“Allah’ın teni İle (inşaallah)” buyruğunun, Allah size oraya girmeyi em­redecek ohirsa… anlamında olduğu da söylenmiştir. Allah size bu işi kolay -laştınrsa anlamındadır diye de açıklanmıştır. Bir açıklamaya göre “İnşaallah: Allah’ın izni ile” Allah’ın dilediği şekilde anlamındadır.

Ebu Ubeyde dedi ki: Buradaki: “Zaman” anlamındadır. Allah’ın dilediği zaman demek olur. Bu da yüce Allah’ın “Allah’tan korkun, faizden arta kalant da bırakın. Eğer müminler iseniz” (el-Bakara, 2/278) buy­ruğuna benzemektedir. Buradaki: “Eğer… iseniz” buyruğu: ” Madem…siniz” demektir.

Ancak bunun böyle olması uzak bir ihtimaldir. Zira;mazi fiilde kul­lanılır, ise muzari fiil ile kullanılır. Burada sözü edilen giriş, gelecekte olacaktır. Onlara Mescid-i Haram’a gireceklerini vaadetmiş ve bunu kendi­sinin dilemesi şartına bağlamıştır. Bu ise Hudeybiye yılında olmuştu. Peygam­ber de bunu ashabına haber vermiş, onlar da bu işe sevinmişlerdi. Daha son­ra onların ümit ettikleri yılda bu iş olmayıp, sonraya kalınca bundan rahat­sız oldular, bu iş onlara ağır geldi. Peygamber de müşriklerle barış yapıp ge­ri döndü, Ertesi sene yüce Allah Mekke’ye girmelerine izin verdi ve: “Andol-sun Allah Rasûlîîne gösterdiği rüyayı bak ile tasdik etmiştir” diye buyur­du. Rüyada kendisine: “Elbette -ve Allah’ın izni ile- Mescid-i Haram’a… gİ-receksinizdîr” denilmiş yüce Allah da kitab-ı keriminde rüyada peygamber efendimize söylenenleri bize nakletmiş bulunmaktadır. O halde bazılarının ileri sürdükleri gibi; istisna şüpheye delalet ettiğinden dolayı burada da şüphenin varlığı sözkonusu olmaz. Çünkü yüce Allah şüphe etmez. Esasen: “Elbette… gireceksin!zdir” tahkik ifade eder, şüphe nasıl olabilir ki? O halde buradaki: “…se (ki mealde… ile diye karşılanmıştır)”; “Za­man (dilediği zaman)” anlamındadır.

Düşmanlardan yana “Emniyetle başlarınızı traş ettirmişler ve kısaltmış­lar olarak gireceksinizdir.” Hem başları traş etmek, hem kısaltmak erkek­ler için sözkonusudur. İşte bundan dolayı buyrukta müzekker kip, müennes kip yerine (tağlib yoluyla) kullanılmıştır. Traş olmak daha efdaldir. Kadın­lar hakkında ise sadece saçların kısaltılması sözkonusudur. Buna dair açık­lamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/196. âyet; “Kurban yerine va­rıncaya kadar başlarınızı traş etmeyin’ bölümü ite ilgili 5. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.Sahih’te yer alan rivayette: Muaviye, Merve tepesi üzerinde Peygamber (sav)’in saçlarını bir makas ile kısaltmıştır[55] denilmektedir. Ancak bu hacda değil, umrede olmuştur. Çünkü Peygamber (sav) yaptığı haccında saçlarım traş ettirmişti.

“Korkusuzca” buyruğu “traş ettirmişler ve kısaltmışlar olarak” anlamın­daki lafızlardan haldir. Korkmayanlar olarak, takdirindedir.

“Sizin bilmediğinizi bilip…” Yani yüce Allah Mekke’ye girişi ertelet­mekteki hayır ve faydaları sizin bilmediğiniz şekilde bilmiştir. Şöyle ki: Pey­gamber (sav) Hudeybiye’den geri döndüğünde oradan Hayber’e gitti ve Hayber’i fethetti. Hayber’deki malları alıp döndü. O yılda bulunandan kat kat fazlası güç, silah, araç ve gereci elde etti. Böylece Mekke’ye o yılda sahib olu­nan güç ve gerecin kat kat fazlası hazırlanmış olarak Mekke’ye yürüdü.

el-Kelbî dedi ki: Yani O, Mekke’ye bir sene sonra gireceğinizi biliyordu, siz ise bilmiyordunuz.

Bir başka açıklamaya göre O, Mekke’de sizin varlıklarını bilmediğiniz mü­min erkeklerle, mümin kadınların var olduğunu biliyordu,

“…Ondan önce yakın bir fetih naslb etmiştir.” Yani Peygamber (sav)’ın rüyasında gördüğünden Önce Hayber’in fethini nasib etmiştir, Bu açıklama­yı İbn Zeyd ve ed-Dahhak yapmıştır. Bunun Mekke fethi olduğu da söylenmiştir. Mücahid dedi ki: Bundan kasıt Hudeybiye barışıdır. Müfessirlerin ço­ğu da böyle demiştir.

ez-Zührî dedi ki: Yüce Allah, İslâm’da Hudeybiye barışından daha büyük hiçbir fetih gerçekleştirmiş değildir. Çünkü (o zamana kadar) insanlar karşı karşıya geldiler mi savaş oluyordu. Barış gerçekleşince savaş ağırlıklarını bı­raktı, insanlar birbirlerine karşı güven duymaya başladılar. Bir araya geldi­ler, karşılıklı konuştular ve tartıştılar. Aklı bir şeylere eren kiminle İslâm ko­nuşuldu ise, mutlaka İslâm’a girdi. O iki yıl arasında İslama bundan önce İs­lâm’a girmiş olanlar kadar hatta daha fazlası girdi. Bu hususun doğruluğu­nu şu göstermektedir: Hudeybiye gününde hicretin altıncı yılında 1400 kişi idiler, Hudeybiye’den sonra ise sekizinci yılda onbin kişi idiler, [56]

28.0 RasÜlünü hidayet ile ve hak dia ile -onu bütün dinlere üstün kılmak İçin- gönderendir. Şahid olarak Allah yeter.

“O Rasûlümi” yani Muhammed (sav)’ı “hidayet ile ve hak din ile -onu bü­tün dinlere üstün kılmak için- gönderendir.” Bütün dinlerin üstüne çıkar­mak için gönderendir. “Din” mastar anlamında bir isimdir. Tekili ve çoğu­lu aynı’ şekildedir.

“Rasûlünü diğer bütün dinlere üstün kılsın diye” önce delil ile sonra el ve kılıç ile kendisinin teşrî buyurmuş olduğu din ile, diğer bütün dinleri neshet mek suretiyle üstün gelmesi, diye de açıklanmıştır.

“Şahid olarak Allah yeter” buyruğundaki: “Şahid olarak” buyru­ğu tefsir (temyiz) olarak nasbedümiştir. (Allah lafzının başındaki) “be” ise za-iddir. Yani Allah şahid olarak peygamberine yeter. O’nun peygamberi lehi­ne yaptığı şahidlik mucizelerle gerçekleşmiş olup, peygamberliğinin doğru­luğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Şöyle de açıklanmıştır: Onunla gönderilene; “şahid olarak Allah yeter.” Çünkü kâfirler “bu Allah’ın Rasûlü Muhammed’in anlaştığı barış şartlandır” diye yazmasını kabul etmemişlerdi. [57]

  1. Muhammed Allah’ın Rasûlüdür. Onunla birlikte olanlar kâfirle­re karşı sert ve katı, kendi aralarında merhametlidirler. Sen onları rükû’ ediciler ve secde ediciler, Allah’tan bir lütuf ve bir rıza isteyenler olarak görürsün. Secde izinden nişanları yüzlerindedir. Onların Tevrat’taki vasıfları budur. İncil’deki vasıfla­rına gelince, o önce filizini yarıp çıkarmış, sonra onu gittikçe kuvvetlendirmiş, sonra kalınlaşıp gövdesi üzerine doğrulmuş, ekincilerin hoşuna giden bir ekin gibidir. Bununla kâfirleri öf­kelendirmek için (bu örneği verdi). Allah iman edip salih amel iş­leyenlere bir mağfiret ve büyük bir mükafat vaadetmiştir.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:

1- Allah’ın Rasûlü Muhammed ve Beraberindekiler:

“Muhammed Allah’ın Rasulüdür.” buyruğunda “Muhammed” mübteda, “Rasûlüdür” buyruğu onun haberidir. “Muhammed” mübteda, “Allah’ın Ra­sûlü” buyruğu onun sıfatı, “onunla birlikte olanlar” mübtedaya atıf, ondan sonraki buyrukların haber olduğu da söylenmiştir[58]

Bu takdire göre “Allah’ın Rasûlü* anlamındaki buyruk üzere vakıf yapıl­maz. Ancak birinci takdire göre “Allah’ın Rasûlüdür” anlamındaki buyruk üzerinde vakıf yapılır. Çünkü o yüce peygamberin nitelikleri, ashabının belirtilen niteliklerinden fazladır. Buna göre “Muhammed” mübteda, “Allah’ın Rasûlüdür” haber olur. “Onunla birlikte olanlar” da ikinci bir mübteda oiur. “Sert ve katı(dırlar)” ikinci mübtedanın haberi, “merhametlidirler” lafzı da ikinci haber olur.

Bu sıfatların Peygamber (sav)’ın ashabının genelinin nitelikleri olması en uygun görülendir- İbn Abbas dedi ki: Hudeybiye’ye katılanlar kâfirlere kar­şı sert ve katıdırlar. Yani bir arsianın avına karşı olduğu şekilde serttirler.

“Onunla birlikte olanlar” ile bütün müminlerin kastedildiği de söylen­miştir.

“Kendi aralarında merhametlidirler.” Biri diğerine merhamet eder. Birbirlerine şefkat gösterir ve birbirlerini severler, diye açıklamıştır.

el-Hasen: “Kâfirlere karşı sert olarak, kendi ara­larında merhametli olarak davranırlar” şeklinde hal olarak nasb İle okumuş­tur, Şöyle demiş gibidir: Onunla birlikte bulunanlar ise, kâfirlere karşı sert ve kendi aralarında merhametli oldukları hallerinde “sen onları rüku edici­ler… görürsün” denilmiş gibidir.

“Sen onları rüku ediciler görürsün” buyruğu ile onların çokça namaz kıl­dıkları haber verilmektedir.. [59]

“Allah’tan bir lütuf ve rıza” cenneti ve yüce Allah’ın rızasını “isteyenler olarak görürsün

2- Mümin İçin Namazın ve Özellikle Secdenin Önemi:

“Secde izinden nişanları yüzlerindedir.” buyruğundaki “sima: Nişan” ala­met demektir. Bu biri med ile, biri kasr ile olmak üzere iki türlü söylenir. Ya­ni geceleyin teheccüdün alametleri ve uykusuzluğun emareleri onlarda görülür.

İbn Mace, Sünen’inde dedi ki: Bize İsmail b. Muhammed et-Talhî anlat­tı, dedi ki: Bize Sabit b. Musa Ebu Zeyd anlattı. O Serik’ten, o el Ameş’ten, o Ebu Süfyan’dan, o Cabir’den (naklen) dedi ki: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: “Geceleyin çok namaz kılanın yüzü gündüzün güzel olur.” [60]

İbmı’l-Arabî dedi ki: Bunu birtakım kimseler Peygamber (sav)’a yanlış bir surette nisbet etmiştir. Bu hadisin bir harfi dahi Peygamber (sav)’dan diye gel­miş değildir.

İbn Vehb, Malik’ten: “Secde İzinden nişanları yüzlerindedir” buyruğu hakkında şöyle dediğini rivayet etmektedir: Bu secde esnasında yerden alınlarına yapışan şeylerden dolayıdır. Said b. Cübeyr de böyle demiştir: Sa-hihC-i Buhari) de Peygamber (sav)’dan rivayete göre ramazanın yirmibirin-ci günü sabahı namaz kıldı. O sırada mescîd akmış bulunuyordu. Peygam­ber namaz kılmak için kendisine yere serilmiş kuru hurma dalları üzerinde îdi. Peygamber (sav) namazını bitirdiğinde alnında ve burnunda suyun ve ça­murun etkileri vardı. [61]

el-Hasen dedi ki: Sima (alamet, nişan) kıyamet gününde yüzde görülecek beyazlıktır. Said b. Cübeyr de böyle demiştir. el-Avfî de bunu İbn Abbas’tan rivayet etmiştir. ez-Zührî böyle demektedir.

Sahih’de rivayete göre Rasûlullah (sav)’ın Ebu Hureyre yoluyla gelen hadiste şöyie buyurduğu kaydedilmektedir: “Nihayet Allah kullar arasında hü­küm vermeyi bitirip, rahmeti ile cehennemde bulunanlardan dilediği kimse­leri çıkartmak isteyince, meleklere cehennemde bulunanlar arasından Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamış kimseleri -la ilahe illallah diyenler arasından Al­lah’ın merhamet etmeyi murad ettiği kimseleri- çıkartmalarını emredecektir.

Onlar bu kimseleri cehennemde secdenin izleri ile tanıyacaklar. Cehennem ateşi Ademoğlunu yer bitirir. Ancak secde izleri bundan müstesnadır. Yüce Allah cehennem ateşine secde izlerini yemeyi haram kılmıştır. [62]

Şehr b. Havşeb dedi ki: Yüzlerinde secde yerleri ondördündeki ay gibi ola­caktır.

İbn Abbas ve Mücahid dedi ki: Sima (nişan), dünyada güzel görünüştür. Yine Mücahid’den şöyle dediği rivayet edilmiştir: O yüce Allah’a karşı alçak gönüllülük ve huşu duymaktır. Mansur dedi ki: Ben Mücahid’e yüce Allah’ın: “Secde izinden nişanları ytizlerindedlr” buyruğu hakkında: Acaba o kişi­nin gözleri arasında ortaya çıkan iz midir? diye sordum. Mücahid: Hayır de­di. Bazan kişinin gözleri arasında keçinin diz kapağı gibi bir iz bulunur. Hal­buki o kişi taştan daha katı yüreklidir. Ancak bu huşudan dolayı yüzlerinde-ki bir nurdur.

İbn Cüreyc: O vakar ve parlaklıktır, demiştir. Şemir b. Atiyye de: O gece­leyin narnaz kılmaktan ötürü yüzün sararmış olmasıdır, demiştir. eY-Hasen de­di ki: Sen onları gördüğün vakit kendileri hasta olmadıkları halde hasta zan­nedersin. ed-Dahhak dedi ki: O yüzlerindeki bir yara gibi bir şey değildir, fakat yüzlerinin sarılığıdır. Süfyan es-Sevrt dedi ki: Geceleyin namaz kılar­lar, sabahı ettiklerinde bunun etkisi yüzlerinde görülür. Bunu Peygamber (sav)’ın şu hadisi açıklamaktadır: “Geceleyin çokça namaz kılanın, gündü­zün yüzü güzel olur.” Bu hadise dair söylenenler az önce geçmiş bulunmak­tadır. [63]

Ata el-Horasanî dedi ki: Beş vakit namazı dikkatle aksatmadan devam eden herkes bu âyet-i kerimenin kapsamına girer.

3- Ashab-ı Kiram’m Tevrat ve İncil’deki Örnekleri:

“Onların Tevrattald vasıfları budur. İncil’deki vasıflarına gelince…” buy­ruğu hakkında el-Ferra dedi ki: Bu iki türlü anlaşılabilir. Arzu edilirse şöy­le denilebilir: tşıe Tevm’uıki o örnekleri de, aynı şekilde İncil’deki örnek­leri de, Kur’ân-ı Kerim’deki örnekleri gibidir. Buna göre “İncil” lafzı üzerin­de vakıf yapılır.

Arzu edilirse şöyle de kabul edilebilir: İfade: ” Oaluna Tevrat’taki vasıfları budur” buyruğunda tamam olmaktadır, sonra da yeni bir ifade (cümle) ile: “İncil’deki vasıflarına gelince…” buy­ruğu ile başlanır.

İbn Abbas ve başkaları da böyle demişlerdir. Bunlar iki örnektir. Bu ör-

neğin birisi Tevrat’ta, diğeri İncil’dedir. Bu açıklamaya göre ise “Tevrat” laf­zı üzerinde vakıf yapılır,

Mücahid; Bu bir tek örnektir, demiştir. Yani Tevrat’ta da, İncil’de de on­ların nitelikleri budur. Buna göre “Tevrat” lafzı üzerinde vakıf yapılmaz, “İn­cil” buyruğu üzerinde vakıf yapılır ve: “O önce filizini yarıp çıkarmış… bir ekin gibidir” buyruğu ile “Onlar… bir ekin gibidir” anlamı ile okumaya baş­lanılır.

“(itki): Filizini” tomurcuklanni, yavrularını… demektir. Bu açıklamayı İbn Zeyd ve başkalan yapmıştır. Mukatil ise tek bir bitkinin sonrası çıkacak olur­sa, artık ona: ” Filizim çıkardı” denilir.

el-Cevherî dedi ki: ” Ekinin ve bitkinin yavruları (filizi)” demektir, çoğulu: (.ikil) diye gelir. “Ekinin filizleri çıktı” de­mektir.

el-Ahfeş yüce Allah’ın: “Filizini yarıp çıkarmış” buyruğunu ucunu ver­miş diye açıklamıştır. es-Sa’lebî bu açıklamayı el-Kisaî’den nakletmiştir, el-Ferra dedi ki: Bitki çıktı mı: ” Ekin çıktı, o çıkıcıdır” deni­lir. Şair de şöyle demiştir:

“Ekini(ni) yerin üzerine çıkardı, Ağaçlardan ise meyveli dalları.”

ez-Zeccac dedi ki: “Filizini yarıp çıkarmış” bitkisini yarıp çıkarmış, de­mektir. “(-kül ): Başağın kırçılıdır” diye de açıklanmıştır. Araplar aynı şekil­de buna adını da verirler, bu da bir bitkinin dikenidir. Bu açıklama­yı da Kutrub yapmıştır. Bunun başak olduğu da söylenmiştir. Çünkü bir ta­neden on, sekiz, dokuz başak çıkar. Bunu el-Ferra söylemiş olup, el-Maver-dî nakletnıiştir.

İbn Kesir ve İbn Zekvan bu kelimeyi “ti” harfini üstün olarak ) di­ye; diğerleri ise sakin okumuşlardır. Enes, Nasr b. Asım ve İbn Vessab ise; (.ik-i ) diye; el-Cahderî ve İbn Ebİ İshak ise hemzesiz olarak; diye oku­muşlardır ki bunların hepsi aynı kelimenin değişik söyleyişleridir.

Bu yüce Allah’ın Peygamber (sav)’ın ashabına dair verdiği bir örnektir. Ya­ni onlar önce sayıca azdırlar, sonra artarlar, çoğalırlar. Peygamber (sav), di­nine davet etmeye başladığı sırada zayıftı. Birer ikişer onun çağrısını kabul ettiler. Din güçleninceye kadar bu böyle sürdü. Tıpkı ekin gibi. Tohumdan sonra güçsüz görünür, ondan sonra halden hale geçerek güçlenir. Nihayet bitkisi ve diğer yavruları (tomurcukları) gürleşir. İşte bu, en doğru bir örnek ve en güçlü bir açıklamadır.

Katade dedi ki: Muhammed (sav)’ın ashabının İncil’deki örneklen şöyle­ce yazılıdır: Ekinin bitmesi gibi biten bir kavim arasından çıkacaktır. Onlar iyiliği emredecek, kötülükten alıkoyacaklardır.

“Sonra onu gittikçe kuvvetlendirmiş” güçlendirip, onu destek­leyip gücünü pekiştirmiştir. Yani bu filiz, ekine güç katmıştır. Aksi de söy­lenmiştir. Yani ekin filizin gücünü arttırmıştır. Bu Iaft2 genel olarak med ile diye okunmuştur. İbn Zekvan, Ebu Hayve ve Humeyd b. Kays ise med-siz olarak; diye okumuşlardır. Bilinen şekil med ile okuyuştur. İmruu’l-Kays da şöyle demiştir:

“0 vadinin kıvrılan bir yerindedir ki, onun bitkisi sedir ağacını

güçlendirmiştir, Ganimet de almış, hüsrana da uğramış, kalabalık ordular gibi.”

“Sonra kahnlaşıp, gövdesi üzerinde doğrulmuş”; üzerinde yükseldiği sa­pı üzerinde doğrulmuş demektir ki, bu onun için (insana nisbetle) üzerin­de doğrulduğu bacağı gibi olur: “Bacak, sak, sap” demek olan çoğuludur.

“Ekincilerin hoşuna giden” yani bu ekin onu ekenlerin hoşuna gider.

Açıkladığımız gibi bu bir misaldir. Ekin Muhammed (sav)’dır, filizi onun ashabıdır, önce azken sonradan çoğaldılar, zayıf iken güçlendiler. Bu açık­lamayı ed-Dahhak ve başkalan yapmıştır. “Bununla kâfirleri öfkelendirmek için” buyruğunda yer alan; “Öfkelendirmek için” lafzındaki “lam” hazfedilmiş bir lafza taalluk etmektedir. Yani yüce Allah’ın bunu Mu­hammed (sav)’a ve ashabına bağışlamasının sebebi, onlarla kâfirleri Öfkelen­dirmek içindir. [64]

4- îman Edenlere Yapılan Vaadler:

“Allah iman edip salih amel işleyenlere” yani Muhammed ile birlikte bu­lunan ve amelleri salih olan bu müminlere “bir mağfiret ve büyük bir mü­kafat” kesintisiz bîr mükafat olan cennet “vaadetmiştir.”

“Onlardan” lafzındaki: ” …dan” ashab-ı kiramdan bir bolümü, diğer bir bölümden ayırmak için teb’iz maksadıyla kullanılmış değildir. Aksine bu umumi ve cins bildirmek için gelmiştir. Bu yönüyle yüce Ailah’ın: ” Şu halde pisliğin ta kendisi olan putlardan uzak du­run” (el-Hac, 22/30) buyruğunda yer alan aynı edata benzemektedir. Bunun­la teb’iz (kismilik) kastedilmeyip cins anlamı sözkonusudur. Sizler put türün­den olan fcjütün bu pisliklerden uzak durun, demektir. Çünkü “ricz: pislik” çeşitli türlerden meydana gelir. Zina, faiz, içki içmek ve yalan bunlardandır. Buradaki: ile cins ifade edilmektedir. İşte bu buyruktaki da bu şekildedir. Yani bu cinsten olan kimselere… Bu da ashabın kendileri demek­tir. Mesela- “Sen nafakam dirhemlerden harca” denilir­ken, bu tür senin nafakan olsun, demek istenir. Bununla birlikte Muhamrned (sav)’ın ashabına onların faziletleri dolayısıyla özellikle mağfiret vaadinde bu­lunmuş olunması da mümkündür. Her ne kadar bütün müminlere mağfiret vaadinde bulunmuş ise de.

Âyet ile ilgili bir başka cevab daha vardır: O da buradaki edatının ifadeyi pekiştirici olmak üzere gelmiş olmasıdır. Yani yüce Allah onların hep­sine bir mağfiret ve büyük bir mükafat vaadetmiştir. Bu durumda bu ifade Arabın: “Bütün kumaştan bir gömlek yaptım” anlamında olmak üzere demesi gibidir. Halbuki burada; ( û-) edatı herhangi bir kısmi mana ifade etmemektedir. Kur’ân-i Kerim’den bu kullanımın delili de yüce Allah’ın: “Kur’ân’dan müminler için bir şifa ve rahmet olanı kısım kıstm indiririz” (el-îsra, 17/82) buyruğudur ki; bu da Biz Kur’ân’ı şifa olarak indiriyoruz, demektir. Çünkü Kur’ân’ın herbir harfi bir şi­fadır. Yoksa şifa onun bir kısmında var, bir kısmında yok değildir. Diğer ta­raftan dilcilerden bazıları cins bildirmek için geldiğini söylemiştir. Bu durumda ifade: Biz Kur’ân türünden, Kur’ân olmak özelliğinden ve Kur’ân bakımından şifa olmak özelliğini taşıyanı kısım kısım indiriri2, takdirindedir. Şair Züheyr de söyle demiştir:

“Acaba göçten sonra Um Evfa’dan evin geriye kalmış izleri mi var;

(sordum da b a na) eeva b vereme di.”

O; Um Evfa tarafından yahut onun evlerinden geriye kalmış izler mi var, demek istemiştir. Bir başka şair de şöyle demiştir:

“Çokça bağış veren ve onları isteyen kardeşten;

Çokça ihsanlarda bulunan o efendiden, haksızlık görülmez.”

O halde burada bu edat hiçbir şekilde kısmilik ifade etmemektedir. Çün­kü anlatmak istediği çokça bağışta bulunan ve efendi birisi olduğundan Ötü­rü haksıilığı hiçbir şekilde kabul etmediğidir.

Şiirdeki “nevfel (çokça veren)” demektir. “Züfer (efendi)” de insanların adı­na ağırlıkları ve yükümlülükleri kaldırıp taşıyan kimse, onlar adına bunları yüklenen kişi demektir. [65]

5- Ashab-ı Kiram’ın Değeri:

ez-Zübeyr (b. el-Awam)ın soyundan gelen Ebu Urve ez-Zübeyrî şunu ri­vayet etmektedir: Malik b. Enes’in yanında idik. Rasûlullah (sav)’ın ashabı­nın değerini küçümseyen bir adamdan sözeıtiler. Malik şu: “Muhammed Al­lah’ın Rasûlüdûr. Onunla birlikte olanlar… ekincilerin hoşuna giden bir ekin gibidir. Bununla kâfirleri öfkelendirmek İçin (bu misali verdi)” buy­ruğunu okudu. Sonra dedi ki: İnsanlar arasından kalbinde Rasûlullah (sav)’ın ashabından birisine olsun bir kin bulunduğu halde sabahı eden bir kimse­yi bu âyet çarpar. Bunu el-Hatib Ebu Bekr zikretmektedir.

Derim ki: Gerçekten de Malik çok güzel söylemiş ve âyeti böyle tevil et­mekte isabet etmiştir. Onlardan birisinin değerini küçük gören yahut yaptı­ğı rivayette birilerine dil uzatan bir kimse, alemlerin Rabbi olan Allah’ın buyruğunu reddetmiş, müslümanlann şeriatlerini iptal etmiş olur. Çünkü yüce Al­lah: “Muhammed Allah’ın Rasûlüdûr. Onunla birlikte olanlar kâfirlere kar­şı sert ve katı…dır lar” diye buyurmaktadır. Yine yüce Allah: “Andolsun ki ağacın altında sana bey’at ederlerken, Allah müminlerden razı olmuştur.” (el-Feth, 48/18) diye buyurmuştur ki onlara övgüleri ihtiva eden, onların le­hine doğrulukla ve kurtuluşa ermekle tanıklığı ihtiva eden daha bir çok âyet-i kerime vardır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Müminler arasında Allah’a verdikleri sözde içtenlikle sebat gösteren nice yiğitler vardır.” (el-Ahzab, 5İ/2İ);”Yurtlarından ve mallarından çıkartılıp uzaklaştırılmış olan ve Al­lah’ın lütuf ve rızasını isteyen, Allah’a ve peygamberine yardım eden fakir muhacirler içindir. İşte onlar sadıkların ta kendileridir.” (el-Haşr, 59/8) Da­ha sonra yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onlardan evvel Medine’yi yurt edinip imana sahib olanlar ise… İşte onlar umduklarını bulanların ta kendileridir.” (el-Haşr, 59/9)

Yüce Allah onların o zamanki hallerini ve sonunda işlerinin nereye vara­cağını bilmekle birlikte bu buyrukları indirmiştir.

Rasûlullah (sav) da: “İnsanların en hayırlıları benim çağdaşlarımdır. Son­ra onların arkasından gelenler…” [66] diye buyurmuştur.

Bir başka hadisinde şöyle buyurmuştur: “Ashabıma dil uzatmayınız, siz­den herhangi bir kimse Uhud dağı kadar altın harcayacak olsa dahi, onlar­dan herhangi birisinin harcadığı bir müdde, hatta onun yansına dahi denk olamaz.” [67]Bu iki hadisi de Buharı rivayet etmiştir.

Bir başka hadiste de şöyle buyurmaktadır: “Sizden herhangi bir kimse yer­yüzünde bulunanın tamamını infak edecek olsa bile, onlardan birisinin har­cadığı bir müdd ve hatta onun yarısı kadar dahi olamaz.” [68]

Ebu Ubeyd dedi ki: Bu eğer bu kadar malı tasadduk edecek olsa bile on­lardan herhangi birisinin infak etüği bir müddüne ya da yarım müddüne eşit otamaz, demektir. Çünkü burada: “lafzı “yarım” demek olan ile eş anlamlıdır. Aynı şekilde (onda bir demek olan) öşre aşir, (beşte bir de­mek olan) humsa hamiş, (dokuzda bir demek olan) tis’a tesi’, (sekizde bir de­mek olan) sunine semin, (yedide bir demek olan) subua sebî’, (altıda bir de­rnek olan) süduse sedîs, (dörtte bir demek olan) rubua rabi’ de denilir. Ancak Araplar (üçte bir demek olan) sülüs için selîs demezler.

el-Bezzar’da Cabir’den sahih ve merfu olarak şöyle bir hadis zikredilmek­tedir: “Şüphesiz Allah ashabımı nebiler ve rasûller hariç bütün alemlere üs­tün kılıp seçmiştir. Benim ashabımdan da dört kişiyi seçmiştir. -Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Alî’yi kastetmektedir- ve onları benim ashabım kılmıştır. [69] Yine Peygamber: “Ashabımın tümünde hayır vardır”[70] diye buyurmuştur.

Uveym b. Saide şöyle demiştir; Rasûlullah (sav) buyurdu ki: “Aziz ve ce-lil olan Allah beni seçti. Benim için de ashabımı seçti. Onlar arasından ba­na vezirler, damatlar ve dünürler kıldı. Kim onlara söverse, Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların laneti üzerine olsun. Allah kıyamet gününde ondan ne bir tevbe, ne de bir fidye kabul etmesin. “[71]

Bu anlamdaki hadis-i şerifler pek çoktur. O halde onlardan herhangi bi­risine dil uzatmaktan çokça sakınmak lazım. Dine dil uzatan kimsenin yap­tığı gibi yaparak şöyle demekten sakınmak gerekir: Güya muavvizeteyn

(Felak ve Nas sûreleri) Kur’ân’dan değilmiş. Bunların Kur’ân’da yazılacakla­rına ve indirilen Kur’ân arasında bunların yer aldıklarına Rasûlullah (sav)’dan sahih bir hadis gelrnemişmiş. Bundan tek bir istisna ise Ukbe b. Amir’den ge­len rivayetmiş. Ukbe b. Amir ise zayıfmış, ondan başkası bu hususta ona mu­vafakat etmemiş, bundan dolayı da onun rivayeti bir kenara bı rakı İma lıymış.

Ancak bu* daha önce Kİtab ve sünnetten sözünü ettiğimiz delilleri reddei-mek, ashab-ı kiramın din diye bize naklettiklerini çürütmek demektir. Ukbe b. Amir b, İsa el-Cühenî, iki sahih kitab olan Buhari ve Müslim’de ve diğer­lerinde bize şeriatin rivayetini nakledenlerden birisidir. Dolayısıyla o yüce Al­lah’ın övdüğü, niteliklerini belirttiği, kendilerinden övgüyle sözettiği mağfi­ret ve büyük bir mükafat vaadettiği kimselerdendir. Onun ya da ashabından herhangi birisinin yalan söylediğini iddia eden bir kişi şeriatın dışına çıkmış olur. Kur’ân-ı Kerim’i reddetmiş, Rasûlullah (sav)’a dil uzatmış olur. Onlar­dan herhangi birisinin yalancı olduğu söylenecek olursa, ona dil uzatılmış, sövülmüş olur. Çünkü Allah’ı inkardan sonra, yalandan daha utanılacak, on­dan daha ayıp ve ondan daha büyük bir iş yoktur. Rasûlullah (sav) ashabı­na dil uzatıp, onlara şovenleri lanetlemiştir. Onların en küçüklerini -ki ara­larında küçük kimse olmaz- dahi yalanlayan bir kimse, Rasûlullah (sav)’in ta­nıklık ettiği ve ashabından birisine söven yahutta onun aleyhine söz söyle­yip dil uzatan herkesin yakasından ayrılmaz bir ceza olarak tesbit ettiği Al­lah’ın lanetinin kapsamına girer.

Ömer b. Habib’den şöyle dediği rivayet edilmektedir: Harun er-Reşid’in meclisinde butundum, Bir mesele sözkonusu edildi, hazır bulunanlar o me­sele hakkında tartışıp durdular, sesleri yükseldi. Aralarından birisi Ebu Hu-reyre’nin, Rasûlullah (sav)’dan rivayet ettiği bir hadisi delil gösterdi. Onlar­dan birisi hadisin merfu olduğunu belirtti, derken karşılıklı iddialar ve tar­tışmalar artıp durdu. Nihayet onlardan birisi; Rasûlullah (sav)’ın böyle bir ha­dis söylediği kabul edilemez. Çünkü Ebu Hureyre yaptığı rivayetlerde İtham altındddır. Hatta onun yalan söylediğini açıkça bildirmişlerdir, dedi. Ben er-Reşid’in de bu kesime meylettiğini, onlann sözlerini desteklediği görünce şöy­le dedim: Bu hadis Rasûlullah (sav)’dan sahih olarak gelmiştir. Ebu Hurey­re de Peygamber (sav)’dan olsun, başkasından olsun yapmış olduğu bütün rivayetlerde doğru sözlüdür ve yaptığı nakiller sahihtir. Harun bana kızgın bir şekilde baktı. Ben de meclisten kalkıp evime gittim. Aradan fazla zaman geçmeden bana; Harun’un postacıbaşı kapıda dediler. Yanıma girdi ve ba­na şöyle dedi; Müminlerin emirinin çağrısını öldürülecekmiş gibi kabul et ve gel. Hanutunu, kefenini de giyin. Ben de şöyle dedim: Allah’ım sen de bili­yorsun ki ben Senin Peygamberinin sahabesini savundum ve Peygamberinin ashabına dil uzatılmasın diye Peygamberini yücelttim. Ondan gelecek zarardan Sen beni koru.

Altından bir tahtın üzerinde oturmuş olduğu halde Harun’un huzuruna alın­dım. Kollarını sıvamış, kılıcı elinde ve önünde de kafası uçurulacak kimse­ler için serilen deri de vardı. Beni görünce bana: Ey Ömer b. Habib dedi. Senin bana söylediğin şekilde şimdiye kadar hiçbir kimse bana karşı söz söy­lemiş ve savunmuş değildir. Ben: Ey müminlerin emiri dedim. Senin söyle­diğin ve uğrunda tartıştığın görüş Rasûlullah (sav)’ı ve onun getirdiklerini kü­çültücüdür. Çünkü eğer onun ashabı yatan söyleyen kimseler ise şeriat de ba­tıl demektir. Farzlar, oruç, namaz, talak, nikah ve hadlere dair hükümlerin tümü reddolunur ve makbul olamaz.

Harun kendisine geldi, düşündü, sonra da: Ey Ömer b, Habib bana ha­yat verdin, Allah da sana hayat versin, dedi ve bana onbin dirhem verilme­sini emretti.

Derim ki: Ashabının tümü adaletlidir. Allah’ın gerçek veli kullan ve seç­kinleridir. Peygamberlerden ve rasûllerden sonra bütün insanlar arasında seç­tiği kimselerdir. Ehl-i sünnetin mezhebi ve bu ümmetin imamiarının bulun­duğu cemaatin benimsediği kanaat budur. Kendilerine aldırış edilmeyen bir azınlık, ashabın durumunun diğerleri gibi olduğunu ve dolayısıyla onların ada­letlerinin de araştırılması gerektiğini söylemiş ise de buna iltifat edilmez.

Onlardan kimisi işin başındaki durumları ile sonraki halleri arasında fark gözeterek şöyle demiştir: Onlar o vakit adalet sahibi idiler, fakat daha son­ra durumları değişti. Aralarında savaşlar ve kan dökmeler ortaya çıktı. Do­layısıyla araştırmada bulunmak kaçınılmaz bir şeydir.

Ancak bu reddolunur, çünkü ashab-ı kiramın hayırlıları ve faziletlileri -Alî, Talha, Zübeyr ve diğerleri gibileri- yüce Allah’ın kendilerinden övgü ile sö-zedip, tezkiye ettiği, kendilerinden razı olup onları razı ettiği ve “bir mağ­firet ve büyük bir mükafat” vaadetmiş olduğu kimseler bulunmaktadır. Özellikle Rasûlullah (sav)’ın verdiği haber gereğince cennetlik oldukları kesin olan “aşere-i mübeşşere” peygamberlerinden sonra peygamberlerinin bu hususu kendilerine haber vermesi ile birçok fitnelerle ve cereyan edecek birçok olayla karşı karşıya kalacaklarını bilmekle birlikte, kendilerine uyu­lacak önder kimselerdir. Bu durumlar onların mertebelerini ve faziletlerini düşürmez. Çünkü bu işler içtihada dayalı işlerdi ve her müetehid isabet et­miştir. Bu hususlara dair etraflı açıklamalar yüce Allah’ın izniyle el-Hucurat Sûresi’nde gelecektir. [72]

el-Fetih Sûresi’nin tefsiri -yüce Allah’a hamdolsun ki- burada sona ermek­tedir.

Kuran

Fetih Suresi

el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.