Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 22°C
Az Bulutlu
İstanbul
22°C
Az Bulutlu
Per 21°C
Cum 19°C
Cts 18°C
Paz 18°C

47 – Muhammed Suresi | Tefsir’ul Munir

47 – Muhammed Suresi | Tefsir’ul Munir

Muhammed Suresi | Tefsir’ul Munir ( Vehbe Zuhayli )

Kafirlerle Müminler Arasındaki Farkın Beyanı:

1- İnkâr edenlerin ve Allah yolun­dan alıkoyanların işlerini Allah bo­şa çıkarmıştır.

2- İman edip, yararlı işler yapanla­rın, Rableri tarafından hak olarak Muhammed’e indirilene inananla­rın günahlarını Allah örtmüş ve hallerini düzeltmiştir.

3- Bunun sebebi, inkâr edenlerin batıla uymaları, inananların da, Rablerinden gelen hakka uymuş ol­malarıdır. İşte böylece Allah, insan­lara kendilerinden misallerini açık­lar.

Açıklaması

“İnkâr edenlerin ve Allah yolundan alıkoyanların işlerini Allah boşa çıkarmıştır.” Allah’ın birliğini ve ayetlerini inkâr edenler, Allah’ı bırakıp, putlara tapanlar, başkalarını Allah’ın dini İslâm’a girmekten men edenle­rin -bunlar Kureyş kâfirleridir- amellerinin sevaplarını, Allah boşa çıkarıp, zayi etmiş olup bunlara ahirette hiçbir mükâfat vermeyecektir.

Sıla-ı rahim (akrabaları ziyaret), esirleri hürriyetine kavuşturmak, misafirleri ağırlamak, Mescidi Haramı onarmak, su dağıtıp hacılara hiz­met etmek ve sığınmak isteyene güvence verip sığındırmak gibi güzel ahlâklar diye niteledikleri bütün bu davranışlar küfür ve Allah yolundan alı­koymak günahları dolayısıyla makbul değildir.

Ayetin benzeri şudur: “Onların yaptıkları her işi ele alarak zerre zerre dağılan toza çeviririz.” (Furkan, 25/23),

Kâfirlerin durumunu ve cezalarını beyan ettikten sonra, Allah Tealâ müminlerin halini ve mükâfatlarını beyan ederek şöyle buyurdu: “İman edip yararlı işler yapanların, Rableri tarafından hak olarak Muhammed’e indirilene inananların günahlarını Allah örtmüş ve hallerini düzeltmiştir.” Allah’ı tasdik edip, itaat eden, emir ve yasaklarına tabi olan, Allah’ı mem­nun edecek yararlı işler (salih ameller) yapan, peygamberi Muhammed (s.a.)’e indirdiği Kur’an’ı doğrulayan ve onun hak olduğuna ve Allah’ın ke­lâmı bulunduğuna iman edenlerin geçmişte işledikleri günahlarını Allah silecek, iman ve amel-i salihleri sayesinde onların günahlarını bağışlaya­cak, onların dünya ve ahiret durumlarını düzeltecek, masiyetlerden koru­yacak, dünya ve ahirette onları hayırlı amellere yöneltecek ve ahirette on­ları cennet nimetlerine varis kılacaktır. Bu müjde, yararlı işler yapan mü­minlerden Muhacir, Ensar ve onlardan sonra gelen bütün müminleri de kapsamaktadır.

“Rableri tarafından hak olarak Muhammed’e indirilene inananların.” ifadesi âmm (genel anlam ifade eden cümle) üzerine hass’ın (hususi mana ifade eden cümle) atfı şeklindedir. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.)’in peygamber olarak gönderilişinden (bi’setinden) sonra, imanın sahih olabil­mesi için, ona ve ona indirilen Kur’an’a iman etmenin şart olduğuna delil­dir. “Rableri tarafından hak olarak…” cümlesi ise güzel bir cümle-i mu’teri-ze, yani ara cümledir.

Sonra yüce Allah, kâfirlerin amellerini boşa çıkarmasının ve müminle­rin işlerini düzeltip mutlu kılmasının sebebini şöyle beyan etti: “Bunun se­bebi, inkâr edenlerin batıla uymaları, inananların da, Rablerinden gelen hakka uymuş olmalarıdır.” Hek iki grup için ifade edilen bu ceza, kâfirlerin Allah’a şirk koşma, masiyetlere dalma ve bunu hakka tercih etmeleri gibi batıla sapmaları; müminlerin de, tevhit, iman ve yararlı işler gibi Allah’ın, uyulmasını emrettiği hakka tabi olmaları sebebiyledir.

“İşte böylece Allah, insanlara kendilerinden misallerini açıklar.” İşte Allah, böyle açık bir şekilde, insanlara (mümin, kâfir) iki grubun, ibret ola­cak durumlarını açıklar, amellerinin hangi noktaya varacağını ve onların ahirette ne halde olacaklarını açıklar. [1]

Savaş, Esirler, Allah Yolunda Öldürülenlerin Hükümleri Ve İslam’ın Zaferi:

4- (Savaşta) inkâr edenlerle karşı­laştığınız zaman boyunlarını vu­run. Nihayet onları iyice vurup, sindirince bağı sıkıca bağlayın (esir alın). Sonra da artık ya karşılıksız veya fidye karşılığı salıverin. Harp ağırlığını kaybedip sona erinceye kadar, kâfirlere karşı böyle davra­nın. Durum şu ki, Allah dileseydi, onlardan intikam alırdı. Fakat sizi birbirinizle denemek ister. Allah yolunda öldürülenlere gelince, Al­lah onların yaptıklarını boşa çıkar­maz.

5, 6- Allah onları muratlarına erdi­rir, durumlarını düzeltir. Ve onları, kendilerine tanıttığı cennetine so­kar.

7- Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a (Allah’ın dinine) yardım ederseniz O da size yardım eder, ayaklarınızı sabit kılar.

8- İnkâr edenlere gelince, onların hakkı yıkımdır. Allah onların yap­tıklarını boşa çıkarmıştır.

9- Bunun sebebi, Allah’ın indirdiği­ni beğenmemeleridir. Allah da onla­rın yaptıklarını boşa çıkarmıştır.

Açıklaması:

“(Savaşta) inkâr edenlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun.” Yani savaşta kâfirlerle karşı karşıya geldiğiniz zamanda onları kılıçlarla biçin ve boyunlarını vurun. Bu, müslümanlarla anlaşmaları bulunmayan müşrik ve Ehl-i Kitap (Yahudi ve Hristiyan) kâfirleriyle, savaşın gerekçe­leri oluşup, zulüm dayanılmaz bir hale geldiğinde, cihad emridir. Artık bu, şefkat ve barışın olmayacağı bir savaştır. Bu kâfirlere karşı harbin tabiatı neyi gerektiriyorsa o silahı kullanmak gerekir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Fitne tamamen yok edilinceye ve din (kulluk) de yalnız Al­lah için oluncaya kadar onlarla savaşın. Şayet vazgeçerlerse zalimlerden başkasına düşmanlık ve saldırı yoktur.” (Bakara, 2/93).

Ayet esaretten sonra karşılıksız salıvermekle fidye alarak serbest bı­rakmak arasında müslümanları muhayyer bırakmaktadır. Sünnette ise kâ­firleri esir aldıktan sonra maslahat için katlin caiz olduğu beyan edildiği gibi, geçmişte hakim olan adete uygun olarak ve misli ile muamele edilerek köle yapmanın da mubah olduğu beyan edilmiştir. Doğrusu bu ayet Bedir savaşından sonra nazil olmuştur. Bu sebeple yüce Allah, kendilerinden fid­ye almak için o gün pek çok esir elde etmelerine karşı müminlere sitem et­miştir.

Sonra yüce Allah savaşın meşru olmasındaki hikmeti şöyle diyerek be­yan etmiştir:

“Durum şu ki, Allah dileseydi onlardan intikam alırdı. Fakat sizi birbirinizle denemek ister.” İşte bu, kâfirle savaşmanın hükmüdür. Müminler! Siz savaşmadan da, Allah, düşmanlarından intikam almaya; yere batırma,zelzele ve suya garketme gibi dilediği azap çeşitleriyle onları helak etmeye kadirdir. Allah ancak size onlarla harp etmeyi şunun için emretmiştir: Sizi birbirinizle denemek, Allah yolunda cihad edenleri ve bu yolun zorlukları­na karşı sabredenleri ortaya çıkarmak, bunların mükâfatlarını artırmak ve bunların eliyle kâfirleri cezalandırmak, azap gelmeden önce ölüm kor­kusunun onları imana sevketmesi içindir. Dolayısıyla cihadın hikmeti in­sanları imtihan etmek, zorluklara karşı sabırlarını denemektir: “Yoksa Al­lah içinizden cihad edenleri belli etmeden sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete gireceğinizi mi sandınız?” (Ali İmran, 3/142)

Sonra da Allah Tealâ kendi yolunda cihad eden şehidlerin mükâfatını şöyle dile getirmiştir:

1- “Allah yolunda öldürülenlere gelince, Allah onların yaptıklarını bo­şa çıkarmaz.” Yani şüphesiz Allah yolunda öldürülenlerin ecrini Allah zayi etmez. Kâfirlerin amelleri zayi olduğu gibi, Allah müminlerin amellerini boşa çıkarmayacaktır.

Ahmed b. Hanbel, Tirmizi ve İbni Mace’nin Mikdad b. Ma’di Karib el-Kindi (r.a.)’den rivayet ettiklerine göre Allah Rasulü (s.a.) şöyle buyurmuş­tur: “Şüphesiz Allah yanında şehidin altı özelliği vardır: Kanının ilk aktığı anda günahlarının affedilmesi, cennetteki makamını görmesi, iman elbise­sini giymesi, hurilerle evlendirilmesi, kabir azabından kurtarılması ve bü­yük korkudan emin olması. Şehidin başına inci ve yakutla süslü vakar tacı takılır. Ondaki bir yakut, dünyadan da içindekilerinden de daha kıymetli­dir. Şehid, yetmiş iki huri ile evlendirilir, akrabalarından yetmiş kişi hak­kında şefaatçi kılınır.”

Müslim’in Sahihinde de Abdullah b. Amr ve Ebu Katade’den rivayete göre Allah Rasulü (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Şehidin borcu hariç bütün gü­nahları bağışlanır.”

2- “Allah onları muratlarına erdirecek, gönüllerini şadedecek ve onları, kendilerine tanıttığı cennete sokacaktır.” Yani yüce Allah onları, sevdiği ve razı olduğu amelleri yapmaya muvaffak kılacak, onlara cennetin yolunu gösterecek, ahiretteki hal ve durumlarını düzeltecek, amelleri korunup ebe-dileştirecek, onları cennet bahçelerine koyacak, orada sevinip mutlu olacak­lardır. Allah Tealâ bu cenneti onlara bildirmiş ve yolunu göstermiş olacak­tır, onlar kılavuzsuz cennetteki evlerini ve makamlarını bulacaklardır.

Buhari’nin Sahihi ‘indeki bir hadis-i şerifte şöyle denilmektedir: “Ca­nım kudret elinde olan Allah’a yemin olsun ki, cennet ehlinden biri cennet­teki menzilini, dünyadaki evinden daha iyi bilecektir.”

Mücahid de şöyle demiştir: Cennet ehli cennetteki evlerini ve mesken­lerini Allah’ın kendilerine taksim ettiği şekilde hata yapmadan, sanki ya­ratıldıklarından beri oranın sakinleri imiş gibi, kimseye yol sormadan bu­lacaktırlar. “Allah onları hidayete iletecek ve durumlarını düzeltecektir.” ayetinde lafız ve mana açısından yukarıda geçen ayetler dikkate alındığın­da, bir tekrar var, bu açık. Birincisi nimetin sebebi, ikincisi nimetin kendi­sidir.

İnsanlar cennette amellerine göre derece sahibi olacaklardır. Nitekim Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “Herkesin yaptıkları işlere göre dereceleri vardır.” (Enam, 6/132).

Sonra yüce Allah müminlere, dinine yardım etmek şartıyla, zafer müj­desi verdi ve onları bu şartı gerçekleştirmeye teşvik ederek şöyle buyurdu: “Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a (Allah’ın dinine) yardım ederseniz O da size yardım eder, ayaklarınızı kaydırmaz. “Allah’a, Kur’an’a ve İslâm’a ina­nan müminler! Eğer siz Allah’ın dinine yardım ederseniz, o da düşmanları­nıza karşı size yardım eder; savaş anında harp meydanlarında ayaklarınızı kaydırmaz; nihayet galebe, izzet ve üstünlük sizin olur ve Allah’ın kelimesi (davası) en yücelerde bulunur.

Bunu pekiştirmek ve müminlerin kalplerini güçlendirmek için Allah Tealâ mücahitlerin mükâfatını beyan ettikten sonra kâfirlerin cezasını zik­rederek şöyle buyurdu:

“İnkâr edenlere gelince onların hakkı yıkımdır. Allah onların yaptıkla­rını boşa çıkarmıştır.” Allah’ı ve peygamberin risaletini inkâr edenler için hüsran, rüsvaylık ve bedbahtlık vardır. Yüce Allah onların amellerini hiçe sayarak boşa çıkarmıştır. Dolayısıyla onların bu ameller sebebiyle hiçbir mükâfatları olmadığı gibi, ahirette de umulacak hiçbir hayırları yoktur. “…onlara yıkım vardır…” sözü, Allah’ın dinine ve Rasulüne yardım edenle­rin ayaklarının kaydırılmamasına mukabildir.

Daha sonra da yüce Allah, bu hüsranın, amelleri boşa çıkarmanın, kü­für ve dalâlet üzerinde devam etmenin sebebini şöyle diyerek belirtti:

Bunun sebebi, Allah’ın indirdiğini beğenmemeleridir. Allah da onların amellerini boşa çıkarmıştır. Bu helak ve amellerin boşa gitmesi onların Al­lah’ın Kur’an’ında peygamberi Muhammed (s.a.)’e indirdiği emir ve yasak­ları (teklifleri) beğenmemeleri yüzündendir. Onlar, Allah’ın Kur’an’ını iste­mezler, sevmezler. Bu sebeple Allah da onların amellerini boşa çıkarmıştır. Amellerden maksat, küfür halinde yaptıkları hayır amelleridir. Çünkü kâ­firin yaptığı amel, müslüman olmadan kabul edilmez. [2]

Geçmiş Ümmetlerin İzlerine Bakmak, Müminlerin Ve Kâfirlerin Hallerini Düşünmek:

10- Yeryüzünde dolaşıp kendilerin­den öncekilerin sonlarının nasıl ol­duğunu görmezler mi? Allah onla­rın kökünü kazıdı. Kâfirlere de o kötü sonucun benzerleri vardır.

11- Bu, Allah’ın inananların yardı-cısısı olmasından dolayıdır. Kâfirle­re gelince, onların yardımcıları yoktur.

12- Muhakkak ki Allah, inanıp iyi işler yapanları, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar; inkâr edenler ise (dünyadan) faydalanır­lar, hayvanların yediği gibi yerler. Onların yeri ateştir.

13- Senin şehrinden -ki ora halkı se­ni çıkardı- daha kuvvetli nice şehir­leri yok ettik; onlara bir yardım eden de çıkmadı.

14- Rabbinden apaçık bir delil üze­rinde bulunan kimse, kötü işi ken­disine güzel görünen ve heveslerine uyan kimse gibi olur mu?

Açıklaması:

“Yeryüzünde dolaşıp kendilerinden öncekilerin sonlarının nasıl oldu­ğunu görmezler mi? Allah onların kökünü kazıdı. Kâfirlere de o kötü sonu­cun benzerleri vardır.” Yani Allah’a şirk koşan, peygamberini yalanlayan bu insanlar, ibret almak için, Ad, Semud, Lût kavminin ve diğerlerinin yurtlarında gezip geçmiş milletlerin akıbetlerinin nice olduğunu, daha ön­ceki kâfirlerin vardıkları sonu görmediler mi? Çünkü yalanlamaları ve in­kârları sebebiyle ülkelerindeki azap izleri halâ bulunmaktadır. Şüphesiz ki Allah, onların ülkelerini başlarına yıkmış, onları helak edip aile, çocuk ve mallarından zikre değer hiçbir şey bırakmamıştır. Aralarındaki müminleri ise kurtarmıştır.

Bu yalanlayıcı kâfirler ve tüm inançsız milletler için daha önceki kâ­firlerin akıbetlerinin benzerleri vardır. Kureyş kâfirleri dünyada, Bedir Sa­vaşında ve Mekke’nin fethinde hiç de sevmedikleri bir bozguna uğratılarak cezalandırılmıştır. Ahirette ise cehennem ateşinde çok şiddetli azap onlar içindir.

Bu cezanın sebebini de yüce Allah şöyle belirtmiştir:

“Bu Allah’ın, inananların yardımcısı olmasından dolayıdır. Kâfirlere gelince onların yardımcıları yoktur.” Yani Allah’ın, kâfirleri mahvedip, kök­lerini kazıması, müminlerin ise kurtuluşu, Onun, mümin kullarına ve Rasulüne itaat edenlere yardımcı olması dolayısı iledir. Allah’ı inkâr edip, peygamberini tekzip edenlerin ise kendilerinden azabı savacak hiçbir yar­dımcıları yoktur. Bu sebeple başlarına azap gelmişttir.

Allah Tealâ inanan ve inanmayanların dünyadaki halini takiben, ahi-retteki durumlarını şöyle beyan etmiştir:

1- “Muhakkak ki Allah, inanıp iyi işler yapanları, altlarından ırmak­lar akan cennetlere koyar.” Allah, kıyamet gününde kendisine inanıp tasdik edenleri, güzel güzel işler yapanları, farzları yerine getirip günahlardan kaçınanları yüceltmek için, köşklerinin altlarından nehirler akan cennetle­re koyarak mükâfatlandıracaktır.

2- “İnkâr edenler ise (dünyadan) faydalanırlar, hayvanların yediği gibi yerler. Onların yeri ateştir.” Allah’ın varlığını ve birliğini inkâr edenler, pey­gamberini yalanlayanlar dünya nimetinden yararlanırlar, hayvanlar gibi yerler, mideleri ve tenasül uzuvlarından başka hiçbir düşünceleri yoktur, akıbetten gafildirler. Bu sebeple Ahmed b. Hanbel, Buhari, Müslim, Tirmi-zi ve İbni Mace’nin Abdullah b. Ömer’den rivayet ettikleri sahih bir hadiste şöyle denilmektedir. “Mümin, bir mide ile yer, kâfir ise yedi mide ile.” Ceza gününde cehennem ateşi onların kalacağı mesken ve menzilleridir.

Kısacası Allah, ahiret aleminde mümini cennete, kâfiri ise cehenneme koyacaktır.

Sonra Allah Tealâ Mekke müşriklerini aşağıdaki şu sözüyle tehdit et­miştir: “Senin şehrinden ki ora (halkı) seni çıkardı daha kuvvetli nice şe­hirleri yok ettik; onlara bir yardım eden de çıkmadı.” Seni Mekke’den çıka­ran Mekke halkından daha güçlü kuvvetli olan nice şehir halklarını ve geç­miş milletleri biz helak ettik. Onlar, kendilerinden azabı giderecek bir yar­dımcı ve dost bulamadılar. Onlardan daha zayıf olan Kureyş’i helak etme­miz ise çok daha kolaydır.

Bu, Hatemu’l-enbiya (peygamberlerin sonuncusu) olan efendimiz Al­lah Rusulü’nü (s.a.) yalanlamaları sebebi ile Mekke halkına yönelik şiddet­li bir tehdittir. Yüce Allah peygamberleri yalanlayan azılı milletleri böylece helak edince, aynı helaki onlara benzeyenlere de yapar. Rahmet peygambe­ri Hz. Muhammed Mustafa (s.a.) sebebiyle, dünyada köklerini kazıyacak azap gerçekleştirilmeyecek olsa da, ahirette mutlaka onlar azaba duçar olacaklardır.

Daha sonra yüce Allah, mümin ve kâfir gruplarının cezalandırılmala-rındaki farklılığın sebebini açıklamış ve inkâr üslûbu ile şöyle buyurmuştur:

“Rabbinden apaçık bir delil üzerinde bulunan kimse, kötü işi kendisine güzel görünen ve heveslerine uyan kimse gibi olur mu?” Basiret üzere bulu­nan, dininin esaslarına kesin şekilde inanan ve Allah’ın birliğini kabul ede­cek tarzda güzel bir fıtrat (fıtrât-ı selime) üzere yaratılan bir kimse, kötü ameli kendisine süslü gösterilen ve onu güzel zanneden kimse gibi midir? Halbuki bu kişi putlara tapmakta, Allah’a şirk koşmakta, günahlar işle­mektedir. Bunlar, putlara tapınmakta heva heveslerine uymuşlar, sağlam delil bir yana en ufak şüpheyi gerektirecek bir sebep olmaksızın, çeşitli sa­pıklıkların içine dalmışlardır. Netice olarak: Bu iki grup eşit olamazlar.

Yukardaki ayetin benzerleri yüce Allah’ın şu sözleridir:

“Rabbinden sana indirilenin hak olduğunu bilen kimse, (inkâr eden) kör kimse gibi olur mu? (Fakat bunu) ancak akıl sahipleri anlar.” (Ra’d, 13/19). “Cehennem ehliyle cennet ahli bir olmaz. Cennet ehli, isteklerine eri­şenlerdir.” (Haşr, 59/20). [3]

Cennet Nimetinin Ve Cehennem Azabının Tasviri:

15- Muttakilere vaadolunan cennen durumu şöyledir: İçinde bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere ıezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır. Orada meyvelerin her çeşidi onlarmdır. Rablerinden de bağışlama vardır. hiç bu, ateşte ebedi kalan ve bağırsaklarını parça parça edecek kaynar su içirilen kimselerin durumu gibi olur mu?

Açıklaması:

Yüce Allah bu ayette mümin ve kâfirlerden her birine iki çeşit ce­zadan (karşılıktan) bahsetmiştir: maddî ve manevî ceza. Müminlerin iki tür cezaları içecek ve yiyecek ile günahlarının bağışlanması ve rıza-i ilâhî­dir. Kâfirlerin iki çeşit cezalarına gelince; son derece kaynar su ve cehen­nemde ebedî kalmak. Allah önceki ayette, ileriyi gören ve inandığı konular­da delili bulunan kimseyi (mümini) heva hevesine tabi olan insandan önce zikredince bu ayette de aynı sırayı gözeterek ahirette müminin durumunu kâfirin durumunun önüne almıştır.

Ayetin manası şöyledir: Emirlerine itaat edip, yasaklarından kaçına­rak Allah’ın azabından kendilerini koruyan muttaki kullarına Allah’ın va-adettiği cennetin o hayret verici tasviri duyduğunuz şekildedir.

Sonra Allah cennet ehlinin içeceklerini zikretmeye başlamıştır:

O cennette, uzun süre beklediği için rengi, kokusu ve tadı değişmeyen sudan meydana gelen nehirler vardır. Hatta bu, yerden fışkıran tertemiz tatlı bir sudur. Onda çer çöp, bitki artıkları yoktur. Ondan içen ebediyyen susuzluk çekmez. Cenabı Allah cennet nimetlerine önce suyu zikrederek başladı. Çünkü su insanlar için diğer içeceklerden çok daha faydalıdır. İbni Ebi Hatim’in İbni Mesud’dan (r.a.) rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: “Cennet ırmakları, misk denilen bir dağdan fışkırır.”

O cennette ekşimeyen sütten ırmaklar vardır. Halbuki dünya sütleri bozulur, ekşir. Merfu bir hadiste şöyle denilmiştir: “Cennetteki süt, deve, sı­ğır ve koyunların memelerinden çıkmamıştır.” Cennet içecekleri arasında ikinci olarak yüce Allah sütü zikretmiştir. Çünkü süt bütün insanlar için zaruridir. O tam bir gıda ve lezzetle yenilecek bir yiyecektir.

Cennette, tadı leziz, içimi güzel şaraptan ırmaklar vardır. Dünya şara­bı gibi tadı ve kokusu çirkin ve acı da değildir. Bilakis görünümü, tadı ve kokusu güzeldir: “O cennet şarabında ne sersemletme vardır ne de onunla sarhoş olurlar.”(Saffat, 37/47). “Bu şaraptan ne başlara ağrıtılır, ne da akılları giderilir.” (Vakıa, 56/19). Yani bu cennet şarabında hiçbir zarar ol­madığı gibi, aklı giderecek sarhoşluk verici hiçbir madde de yoktur. Onu içenin başı ağrımadığı gibi aklı da zayi olmaz. O, içenler için lezzetli bir içecektir. “Berraktır, içenlere lezzet verir.” (Saffat, 37/46).

Merfu bir hadis-i şerifte şöyle denilmiştir: “Bu cennet şarabını insan­lar ayaklarıyla sıkmamışlardır.’ Cennet şarabı da üçüncü sırada zikredil­miştir. Çünkü bu zaruri değildir. Onda zevk neşesi vardır. Onun tadı leziz, içimi güzeldir. İçenler ondan tiksinmez. Yemek yenilip, suya tam kanıldık­tan sonra o cennet şarabı zevk için içilir.

Cennette rengi, tadı ve kokusu son derece güzel süzülmüş baldan ır­maklar vardır. O bala, mum, tortu, ve çer çöpden hiçbir şey karışmamıştır. Merfu bir hadiste şöyle gelmiştir: “Bu bal, arıların karınlarından çıkma­mıştır.” Zaruri olmadığı için bal dördüncü sırada zikredilmiştir. Bala çeşitli tatları ve arzulanan zevk duygularını kendisinde birleştirmiştir. Şüphesiz yiyeceklerin en lezizleri tatlılardır. Bal ise bunların en zirve noktasında bulunur. Balda insan bedeni için çok faydalar vardır. “Onda insanlar için şifa vardır.” (Nahl, 16/69). Dünyada içecek ve yiyeceklerden sonra balda şi­fa vardır; ahirette ise hayır vardır.

Yüce Allah ayet-i kerimede bu dört cins ırmağı zikretmiştir. Çünkü bunlar: Zarureti (suyu), ihtiyacı (sütü), zevki (sarhoşluk vermeyen şarabı) ve faydalı ilacı (balı) bir araya getirmiştir.

İmam Ahmed b. Hanbel, Tirmizi ve Beyhaki’nin, Muaviye b. Hay-de’den rivayet ettiklerine göre o şöyle demiştir: Allah Rasulünü şöyle der­ken duydum: “Cennette süt denizi, su denizi, bal denizi ve şarap denizi var­dır. Sonra ırmaklar bu denizlerden meydana gelirler.”

Sonra Allah Tealâ zevk ve lezzet verici yiyeceği zikretmiştir. Bu da ol­gun meyvelerdir. Çenette Allah’ın emir ve yasaklarına riayet eden muttaki kullarına çeşitli, şahane renkleri bulunan, güzel kokulu ve tatları hoş mey­veler vardır. “Orada güven içinde (canlarının çektiği) her meyveyi isterler.” (Duhan, 44/55), “İkisinde de her türlü meyveden çift çift vardır.” (Rahman, 55/52). Cennette yemek, ihtiyaç için değil de, lezzet için olduğundan Allah burada meyveleri zikretti; et ve ekmek vs.iyi zikretmedi.

Yüce Allah yiyecek ve içecekten maddi mükâfatı belirttikten sonra, manevi mükâfatı zikretti. Bu manevi mükâfat da bütün bu maddi mükâfat yanında cennet ehlinin Allah’ın mağfiretini ve rızasını elde etmeleri; Allah’ın lütfü, keremi ve rahmeti olarak, hatalarının ve günahlarının üzeri­nin örtülmesidir. Günahlarının bağışlanması (mağfiret) cennete girmeden evvel olacaktır. Ayet-i kerimedeki “mağfireten” kelimesi “lehum” üzerine atfedilmiştir. Buna göre mana şöyledir: O muttakiler için cennette meyve­ler vardır ve cennete girmeden önce günahlarının affı da vardır.

Daha sonra da Allah Tealâ muttakilere vaadettiği cennet nimetleriyle, kâfirleri tehdit ettiği cehennemi mukayese etmiş ve şu açıklamayı getir­miştir: Cennetteki makamlarını zikrettiğimiz ve içerisinde bulundukları nimet ve ebedîliği açıkladığımız bu insanlar (müminler), cehennemde ebedî olarak kalacak insan gibi midir? Cennet derecelerinde (tabakalarında) olanların eşit olamayacağı noktasında her hangi bir şüphe yoktur. İçinde meyvelere ve çeşitli ırmaklar bulunan cennet ehli, içinde kaynar su bulu­nan cehennem ehli gibi değildir. Onlar elem verici azap içerisindedir.

Nitekim Allah şöyle buyurmuştur: “Onların yeri ateştir.” (Muhammed,47/12).

Ebedîlik cennet ehli ile cehennem ehli arasında müşterek bir özellik­tir. Ancak ikisi arasında fark vardır. Müminler sürekli nimet içerisinde ebedîdirler, kâfirler ise elem verici azap içerisinde ebedîdirler.

Cehennem ehlinin şarabına gelince; o, dayanılamayacak derecede kay­nar bir sudur. Cehennemliklere işte bu su içirilecektir. Onlar bunu içmeye mecbur edilecektir. Bu su da bağırsakları ve iç organları parça parça ede­cek derecede sıcak olduğundan karında ne varsa eritecektir. Şimdi bunla­rın şarabı, yukarıda zikri geçen cennet ehlinin şarabı gibi olur mu? [4]

İnanç Ayetlerini Duyduklarında Münafıkların Ve Doğruyu Bulanların Hali:

16- Onların arasında seni dinleyen­ler vardır. Fakat senin yanından çı­kınca, kendilerine bilgi verilmiş olanlara: Az önce ne demişti? diye sorarlar. Bunlar, Allah’ın kalplerini mühürlediği, heva ve heveslerine uyan kimselerdir.

17- Doğruyu bulanlara gelince, Al­lah onların hidayetlerini artırır ve sakınmalarını sağlar.

18- Onlar kıyamet gününün ansızın gelip çatmasını mı bekliyorlar? Şüphesiz onun alâmetleri belirmiş­tir. Kendilerine gelip çatınca ibret almaları neye yarar?

19- Bil ki, Allah’tan başka ilâh yok­tur. Hem kendinin hem de mümin erkeklerin ve mümin kadınların gü­nahlarının bağışlanmasını dile! Al­lah, gezip dolaştığınız yeri de dura­cağınız yeri de bilir.

Açıklaması:

“Onların arasından seni dinleyenler vardır. Fakat senin yanından çı­kınca kendilerine bilgi verilmiş olanlara: Az önce ne demişti? diye sorar­lar.” Yani cehennemde ebedî olarak kalacak bu kâfirlerden bir kısmı da münafıklardır. Onlar, Peygamber (s.a.)’in hutbelerinde ve sohbet meclisle­rinde konuşmalarını ve tilâvetini dinlerler, ama idrakleri ve inançları ol: madiği için bundan hiçbir şey anlamazlar. Peygamberin yanından ayrıldık­larında da, sahabenin bilginlerine küçümseyerek, alaylı bir tarzda “Az ön­ce Muhammed ne dedi?” diye sorarlar. Yani “Biz onun sözüne dikkat etme­dik, ne konuştuğuna aldırmadık, ne dediğini de anlamadık demek isterler.

Bu sebeple Allah Tealâ onların içyüzlerini ortaya koyacak bir şekilde tasvir ederek, şöyle buyurdu:

“Bunlar, Allah’ın kalplerini mühürlediği, heva ve heveslerine uyan kimselerdir.” İşte bu münafıklar, nifakları sebebiyle, Allah’ın kalplerini mü­hürlediği kimselerdir. Bu sebeple onlar inanmazlar ve gerçeği bulamazlar, kalpleri hiçbir hayra yönelmez. Küfür ve inatta duygularına heva ve heves­lerine tabi olmuşlardır. Kafasızlıkları yüzünden ya da istifade edecekleri şeye kulak vermediklerinden, tam aksine kendilerine zararı dokunacak şeyleri ön plana çıkardıklarından hakka tabi olmayı terketmişlerdir. Böyle­ce onlar gerçek bir anlayış ve güzel bir yönelişten mahrum kalmışlardır.

Sonra Allah bu münafıkları doğruyu bulan müminlerle karşılaştıra­rak şöyle buyurmuştur:

“Doğruyu bulanlara gelince, Allah onların hidayetlerini artırır ve sa­kınmalarını sağlar.” Hayır yoluna girmek niyyetini taşıyanları Allah mu­vaffak kılar, onların gönüllerini (imana) açar ve onlar da Allah’a inanır, O’nun emirlerine göre hareket ederler. Allah onları hidayet üzerinde sabit kılar, tevfiki ile hidayetlerini artırır, onların gönüllerine gerçeği ilham eder ve razı olacağı işler konusunda onlara başarı nasip ederek kötülüklerden sakınmada onlara yardımcı olur.

Sonra kıyametin gelişiyle onları tehdit ederek yüce Allah şöyle buyurdu:

“Onlar, kıyamet gününün ansızın gelip çatmasını mı bekliyorlar1? Şüp­hesiz onun alâmetleri belirmiştir. Kendilerine gelip çatınca ibret almaları neye yarar?” Bu münafık ve kâfirler gafil oldukları halde, kıyametin ansı­zın kendilerine gelmesini mi bekliyorlar? Onun alâmetleri ortaya çıkmıştır. Bunlardan birisi de Muhammed (s.a.)’in, peygamber olarak gönderilişidir. Buhari, Müslim ve diğer kaynakların Enes (r.a.)’den rivayet ettikleri bir hadiste Enes (r.a.) şöyle demiştir. Allah Rasulü (s.a.) şöyle buyurmuştur: “-Orta parmağı ve işaret parmağını göstererek- Ben ve kıyamet, işte bu ikisi gibi gönderildik.”

Kıyamet onlara gelip çattığında onu hatırlamanın ne yararı var? Nite­kim yüce Allah şöyle buyurmuştur: “İnsan yaptıklarını birer birer hatırlar. Fakat bu hatırlamanın ne faydası var?” (Fecr, 89/23). Yani kıyamet günü gelip çattığında daha önce inanmamış olanların o gün inanmalarının ve kı­yameti hatırlamalarının kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır.

Bu ayetten kastedilen mana şudur: Allah’a imanın peygamberin doğ­ruluğunun ve öldükten sonra dirilmenin (ba’sin) gerçek olduğuna dair de­liller pek çoktur. Bu deliller; Kur’an’da insanın fıtratında, ruhunda, aklın­da ve görünür dünyada (alem-i şehadet ve histe) bütün açıklığıyla parla­maktadır. İnsanlar, ölüm ve kıyamet gelmeden, yakın bir zamanda inan­mazlarsa, ömür bitip, amel ve teklif yurdu olan dünya yok olduktan sonra iman etmenin kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır.

Sonra Allah Tealâ, peygamber (s.a.)’e davasında sebat etmeyi ve istiğ­farı emrederek şöyle buyurmuştur: “Bil ki, Allah’tan başka ilâh yoktur. Hem kendinin hem de mümin erkeklerin ve mümin kadınların günahları­nın bağışlanmasını dile! Allah, gezip dolaştığınız yeri de, duracağınız yeri de bilir.” Ey peygamber! Mutluluk ve bedbahtlık noktasında mümin ve kâ­firin halini ve kıyamet alâmetlerinin ortaya çıkışını öğrenince bulunduğun tevhid inancında ve nefsi kontrol etme hususunda sebat et! Allah’tan baş­ka bir ilâh olmadığını, O’ndan başka Rab bulunmadığını bil. Öldükten son­ra dirilmenin (ba’sin) gerçek olduğunu ve şüphesiz geleceğini kabul et. Ev­la (daha uygun) olanın aksine, az uygun işlerinden dolayı af dile, sana tabi olan ümmetinin günahları için de af dile. Mümin erkekler ve mümin ka­dınların günahlarının bağışlanması için Allah’a dua et. Allah, gündüz yap­tığınız işleri ve geceleyin ne gibi işlerle meşgul olduğunuzu bilir. Geceleyin nerede kalacağınızı da bilir. Şöyle de denilmiştir: Ahiret yurdundaki sığı­nacağınız yeri bilir. İbni Kesir şöyle demiştir: Birinci mana daha uygun ve daha zahirdir. Burada güzel güzel çalışmaya teşvik ve Allah’ın emirlerine muhalefetten sakındırma vardır.

Bu ayet, tıpkı aşağıdaki ayetlere benziyor: “Geceleyin sizi öldüren (öl­müş gibi uyutan), gündüzün de ne işlediğinizi bilen; sonra belirlenmiş ecel tamamlansın diye gündüzün sizi dirilten (uyandıran) O’dur.” (En’am, 6/60), “Yeryüzünde yürüyen her canlının rızkı yalnızca Allah ‘m üzerindedir. Allah o canlının durduğu yeri ve sonunda bırakılacağı mekânı bilir. (Bun­ların) hepsi apaçık bir kitapta (levh-i mahfuz’da)dır.” (Hud, 11/6).

İstiğfar ve dua konusundaki ilâhî emre uygun olarak peygamberimiz (s.a.) de dua ederdi. İşte Buhari ve Müslim’in Sahih’inde yer aldığına göre Allah Rasulü (s.a.) şöyle derdi: “Allah’ım! Hatamı, cehaletimi, aşırı davra­nışlarımı ve benim bilmeyip de senin bildiğin günahlarımı bağışla. Al­lah’ım! Şakamı da, ciddimi de bağışla, bilmeden ve kasten yaptığım gü­nahları da bağışla. Hepsi sence malûmdur.”

Yine sahih bir hadis-i şerifte ifade edildiğine göre Allah Rasulü (s.a.) namazının sonunda şöyle dua ederdi: “Allah’ım! Benim önceki günahlarımı da, sonraki günahlarımı da bağışla! Açıkça yaptığımı, gizlice işlediğimi, aşırılığımı ve benden daha iyi bildiğin hatalarımı, affet. Sen benim ilâhım-sın, senden başka hiçbir ilâh yoktur.”

Müslim’in Sahih’inde peygamberimizin şöyle dediği sabit olmuştur: “Ey insanlar! Rabbinize tevbe ediniz çünkü ben, Allah’a günde yetmiş defa­dan fazla, tevbe ve istiğfar ederim.”

Ebu Ya’la, Ebu Bekir es-Sıdık (r.a.)’dan, o da Allah’ın Rasulünden ri­vayet etmiştir. Allah Rusulü (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Kelime-i Tevhid’e (La ilahe illallah’a) ve istiğfara devam ediniz. Bunları çok yapınız. Çünkü iblis (şeytan) şöyle demiştir: Ben, insanları günahlarla mahvettim. İnsanlar da beni kelime-i tevhid ve istiğfarla perişan ettiler. Ben bu durumu görünce onları heva ve heveslerle mahvettim. Onlar halâ doğru yolda olduklarını zannediyorlar.”

Bir rivayete göre İblis şöyle demiştir: “İzzetin ve celâlin hakkı için, in­sanların ruhları bedenlerinde bulunduğu sürece, onları yoldan çıkarmaya devam edeceğim.” Allah azze ve celle de: “İzzetim ve celâlim hakkı için, on­lar benden affedilmelerini diledikleri sürece, ben de onları affetmeye de­vam edeceğim.” buyurmuştur.

Süfyan b. Uyeyne’ye ilmin fazileti sorulmuş o da “Bil ki, Allah’tan baş­ka ilâh yoktur.” ayetini okumuştur. Çünkü bu ayette Allah önce ilmi, sonra da ameli emretmiştir. [5]

Amelle İlgili Ayetler Nazil Olduğunda Münafıkların Ve Müminlerin Durumu:

20- İman etmiş olanlar: “Keşke ci-had hakkında bir sure indirilmiş ol­saydı!” derler. Ama hükmü açık bir SUre indiriliP de’ onda edilince, kalplerinde hastalık olanların ölüm baygınlığı geçiren kimSenİn bakışı gibi sana baktıkıarmı görürsün. Korktukları başlarına geleşi adamlar!

21- (Onların vazifesi) itaat ve güzel sözdür. İş ciddiye bindiği zaman Allah’a sadakat gösterselerdi, elbette

kendileri için daha olurdu. dönerseniz, yeryüzünde bozgunculuk yapmaya ve akrabalık bağlarını kesmeye dönmüş olmaz mısınız?

23- işte bunlar, Allah’ın lanetlediği sağır kıldığı ve gözlerini kör ettiği kimselerdir.

Açıklaması:

“İman etmiş olanlar: “Keşke cihad hakkında bir sure indirilmiş olsay­dı!” derler. Ama hükmü apaçık bir sure indirilip de, onda savaştan söz edi­lince kalplerinde hastalık olanların, ölüm baygınlığı geçiren kimsenin bakı­şı gibi sana baktıklarını görürsün. Korktukları başlarına gelesi adamlar!”

Samimi müminler cihadın meşru kılınmasını temenni eder, cihad se­vabına olan düşkünlükleri ve mücahidlerin derecelerine kavuşma arzula­rından dolayı “Rabbimiz bize, savaşı emrettiği bir sure indirseydi” diyerek, yüce Rablerinden istekte bulunurlar. Savaşı emreden ve içerisinde, cihadın müslümanlara farz kılındığı zikredilen bir sure indirildiğinde müslüman-lar buna sevinirler, münafıklara ise bu zor gelir. Kalplerinde şüphe, hasta­lık ve nifak bulunan münafıkları ise sen -savaştan ödleri koptuğu ve düş­manlarla karşı karşıya gelmekten kortukları için- ölüm anında gözleri dı­şarı fırlayan kimsenin sana bakışı gibi baktıklarını görürsün. Veyl, ölüm ve helak onlara pek yakındır.

Mana şöyledir: Onlara en lâyık olan ve yakışanı dinleyip itaat etmele­ri, ya da cezaya müstahak olmalarıdır.

Bu birinci manaya göre onların helakinin yaklaştığı noktasında onları bir tehdittir.”Ölüm baygınlığı geçiren kimsenin bakışı gibi sana baktıklarını görür­sün.” ayeti, düşmanla karşılaşmalarında münafıkların kalplerindeki korku ve endişe halini pek güzel bir şekilde tasvir etmektedir. Ayette ayrıca, sa­vaş emredildiğinde münafıkların halinin rezilliği gözler önüne serilmekte­dir. Ancak savaştan önce münafıklar her iki gruba, müminlere de, kâfirlere de gidip gelirlerdi.

Bu ayetin benzeri Allah Tealâ’nın şu kavlidir:

“Kendilerine ellerinizi savaştan çekin, namazı kılın ve zekatı verin, de­nilen kimseleri görmedin mi? Sonra onlara savaş farz kılınınca, içlerinden bir grup hemen Allah’tan korkar gibi, hatta daha fazla bir korku ile insan­lardan korkmaya başladılar da, Rabbimiz! Savaşı bize niçin yazdın! Bizi yakın bir süreye kadar ertelesen (daha bir müddet savaşı farz kılmasan) ol­maz mıydı?” dediler. (Nisa, 4/77).

Bu tehditten sonra yüce Allah, onları teşvik ederek şöyle buyurmuş­tur: “(Onların vazifesi) itaat ve güzel sözdür.” Yani Allah için samimi bir ita­at ve güzel bir söz, onlar için başkalarından daha hayırlı ve daha idealdir.

“îş ciddiye bindiği zaman, Allah ‘a sadakat gösterselerdi, elbette kendi­leri için daha hayırlı olurdu.” Yani durum ciddiyet kazanıp savaş farz kı­lındığında, sözlerinde ve savaş konusunda samimi olup, halis bir niyetle Allah’a itaat etselerdi, onlar için imanı ortaya koyup, itaat etmek, isyan edip, karşı gelmekten daha hayırlı olurdu.

Sonra Allah, onları kınamış ve onların, “Adam öldürmek ortalığı fesa­da vermektir; Araplar da bizim akrabalarımız ve kabilelerimizdir.” şeklin­deki şüphelerine şöyle diyerek cevap vermiştir:

“Geri dönerseniz, yeryüzünde bozgunculuk yapmaya ve akrabalık bağ­larını kesmeye dönmüş olmaz mısınız?” Eğer siz itaat ve cihaddan yüz çevi­rir, savaşın hükümlerini geçerli kılmaktan uzaklaşırsanız; ya da idareyi üzerinize alırsanız, belki de cahiliyye dönemindeki kötülüklerinize döner, kan akıtırsınız, yeryüzünü zulüm, yağma, soygun ve kötülüklerle ifsad eder, birbirinizi öldürerek, ana-babaya isyan edip kız çocuklarını diri diri toprağa gömerek ve diğer cahiliyye kötülükleriyle akrabalık bağlarını ko­parırsınız. Katade ve diğerleri ayetin anlamı konusunda şöyle demişlerdir: “İmandan yüz çevirirseniz, tekrar yeryüzünde bozgunculuk yapmanız ve kan akıtmanızdan korkulur.

Ebu Hayyan şöyle demiştir: En doğrusu, bu ayette ifadesini bulan hi­tabın savaş konusunda, münafıklara yapılmış bir hitap olduğudur. Bu ko­nuda da ayetler geçmiştir. Yani siz, müslümanlara yardım etmemekle sa­vaş konusunda Allah’ın emrine itaat etmekten yüz çevirirseniz, yeryüzün­de fesat çıkarmaktan başka sizden ne beklenir? Eğer müslümanlara yar­dım etmezseniz aranızdaki akrabalık bağlarını koparmış olursunuz. Bu hi­tabın münafıklara yapıldığının kanıtı, hemen o hitabın peşinden gelen şu ayettir: “İşte bunlar, Allah ‘m kendilerini lanetlediği kimselerdir.” Bütün bu ayetler, münafıklar hakkındadır. “Asa” kelimesinde ifadesini bulan “bir işin, durumun olmasını umma, bekleme” manası Allah için söz konusu ola­maz. Çünkü yüce Allah olanı ve olacağı bilir. Bu ancak münafıkları bilip tanıyan kimse ile ilgilidir. Sanki Allah, onlara şöyle demektedir: Bizim, on­ların helak olma noktasında bilgimiz vardır. Siz eğer savaştan yüz çevirir­seniz, şöyle şöyle yapmaktan başka sizden ne beklenir?[6]

Bu, münafıkları düşünmeye, ırkçılığı ve cedeli bırakmaya teşviktir. Yüce Allah çok iyi biliyor ki, onlar, milletin idaresini üzerlerine alsalar ve­ya bu dinden yüz çevirseler -cahiliyye dönemi insanlarının adeti olduğu gi­bi- onlardan; adam öldürmek yağmalamak ve diğer bozgunculuklardan başka hiçbir şey meydana gelmez.

Bu sebeple Allah Tealâ onları lanetleyerek şöyle buyurmuştur:

“İşte bunlar, Allah’ın kendilerini lanetlediği, sağır kıldığı ve gözlerini kör ettiği kimselerdir.” Yani bu zalimler ve haksız yere kan dökücüler, Al­lah’ın kendilerini rahmetinden uzaklaştırdığı ve kovduğu kimselerdir. Bu sebeple yüce Allah onların kulaklarını dünyada sağırlaştırdığı için, hakkı duyamıyorlar, basiretlerini yok ettiği için gerçeği göremiyorlar ve Allah’ın adil nizamını gösteren kainat delillerini düşünemiyorlar ve haksız olarak mallara ve canlara el uzatılamayacağına dair, kulları için koymuş olduğu dinî hükümleri anlayamıyorlar. Allah (c.c.) ayette “Onları sağır kıldı.” bu­yurdu, “kulaklarını sağırlaştırdı” demedi. Çünkü duymak, kulağın bulu­nup bulunmamasıyla farklılık arzetmez. Zira kulağı kesilmiş olan kimse de duyar. Ama görmek bizzat göze bağlıdır. Bu sebeple Allah ayette gözleri zikretti, ama kulağı zikretmedi.

Bu, genelde yeryüzünde fesat çıkarma, özelde akrabalık bağlarını ko­parma konusunda bir yasaklamadır. Yeryüzünde ıslahı (onarmayı, düzelt­meyi) ve sıla-ı rahimi, akrabalara iyilik yapmayı emreden bir ifadedir.

Buhari ve Müslim’in Ebu Hüreyre’den onun da Efendimiz’den rivayet ettiği bir hadiste Allah Rasulü (s.a.) şöyle buyurmuşlardır: “Allah mahlû-katı yaratmıştır. Bu yaratma işini bitirdiği vakit, rahim (akrabalık) ayağa kalkmış ve Rahmanın belini[7] tutmuş. Bunun üzerine Rahman (rahime) “Sen sus” buyurmuştur. Rahim de, “Bu, ilginin kesilmesinden sana sığına­nın makamıdır.” demiştir. Yüce Allah da, “Evet, sana sıla yapana, benim sı­la yapmam, senden alâkayı kesene, benim de alâkayı kesmemden hoşnut olur musun?” buyurmuş. Rahim, evet razıyım demiş. Allah Tealâ hazretleri de: Bu sana verilmiştir, buyurmuştur.” Ebu Hüreyre (r.a.) şöyle demiştir:

“Siz döner de yeryüzünde fesat çıkarır ve akrabalık bağlarını keser misi­niz?” ayetlerini okuyun. [8]

Dinden Döndükten Sonra, Ruhları Kabzedilirken Ve Cihadın Hikmeti Hatırlatıldağında Münafıkların Hali:

24- Onlar Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri kilitli mi?

25- Şüphesiz ki, kendilerine doğru yol belli olduktan sonra, arkalarına dönenleri, şeytan süslü göstermiş ve kendilerine uzun zaman göstermiştir’

26-Bunun sebebi; onların, Allah’ın indirdiSinden hoşlanmayanlara: “Bazı hususlarda size itaat edecedemeeridir- Oysa Allah, onlann gizlediklerini biliyor.

27-Ya melekler onların yüzlerine ve suratlarına vurarak canlarını alırken durumları nasıl olacak?!

28- Bunun sebebi onların Aılahı gazaplandıran şeylerin ardınca git- meleri ve O’nu razı edecek şeylerden hoşlanmamalarıdır. Bü yüzden Allah onların işlerini boşa çıkar.

29- Kalplerinde hastalık olanlar, yoksa Allah’ın, kinlerini ortaya çıkarmayacağını mı sandılar?

30- Biz dileseydik onları sana göste- rirdik de, sen onları yüzlerinden ta- nırdın. Andolsun ki sen onları ko- nuşma tarzlarından tanırsın. Allah, işlediklerinizi bilir.

31- Andolsun ki içinizden cihad edenlerle sabredenlerleri belirle-yinceye ve haberlerinizi açıklayıncaya kadar sizi imtihan edeceğiz.

Açıklaması:

“Onlar Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri kilitli mi?” Yani bu münafıklar ve başkaları Kuranı anlamaya çalışıp düşünmüyorlar mı, Kur’an’da bulunan engelleyici nasihatler, açık ve kesin delillerle ortaya ko­nan hükümlerle amel etmiyorlar mı? Yoksa kalplerinde birtakım kilitler mi var? Bu sebeple manalarını anlayamıyorlar, hiçbir şey düşünemiyorlar mı, kalpleri hakka açılmıyor mu? Ayetin zahiri tüm kâfirlere hitaptır.

Ayet, o münafık ve kâfirleri kınamakta ve onlara Kur’an’ı düşünmele­rini ve anlamaya çalışmalarını emretmekte, onları Kur’an’dan yüz çevir­mekten sakmdırmaktadır. Bu ayet, önceki ayeti teyit eder mahiyette gel­miştir. Çünkü yüce Allah önceki ayette şöyle buyurdu: “İşte bunlar, Al­lah’ın kendilerini lanetlediği…” Kendisinden, ya da dürüstlükten, hayırdan ve diğer güzel işlerden uzaklaştırdığı, kimselerdir. Onları sağırlaştırmış, gerçek sözü duymazlar, körleştirmiş, İslâm yolunu bulup tabi olamazlar. Kur’an-ı Kerim’in anlattığına göre onlar iki hal arasındadır. Allah, onları hayırdan uzaklaştırdığı için ya Kur’an’ı düşünmezler, ya da düşünürler ama kalpleri kilitli olduğu için manaları kalplerine girmez.

Sonra da yüce Allah, Peygamberimiz (s.a.)’in nitelikleri, peygamber olarak gönderilişi (bi’seti) hakkındaki gerçek kendilerine besbelli olan ve buna rağmen irtidad eden (dinden dönen) ehli kitaba (Yahudi ve Hristiyan-lara) işaret ederek şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz ki, kendilerine doğru yol belli olduktan sonra, arkalarına dönenleri, şeytan sürüklemiş ve kendileri­ne ümit vermiştir.” Yani Allah Rasulü (s.a.)’nün getirmiş olduğu açık muci­zeler ve gün ışığı gibi delillerle gerçek yol (İslâm yolu) kendilerine apaçık belli olduktan sonra imandan ayrılıp, küfre dönenlere şeytan, hatalarını süslü göstermiş, o hatalara düşmeyi onlara kolaylaştırmış, küfrü (inançsız­lığı) güzel olarak takdim etmiş, onları birtakım boş arzu ve emellerle aldat­mış, ömürlerinin uzun olacağını ve ecellerinin uzayacağını onlara vaadet-miştir.

Bu ayetin, Kitap Ehli hakkında olduğu söylenmiştir. Katade şöyle de­miştir: Bu ayet, Yahudilerden bir topluluk hakkında nazil olmuştur. Onlar, Tevrat’tan Allah Rasulü (s.a.)’nün durumunu öğrenmişlerdi. Peygamber (s.a.) bu şekliyle kendilerine besbelli olmuştu. Ancak o peygamber olarak gönderilip, Yahudiler, kendisiyle yüz yüze gelince ona haset ettiler ve daha önceki kabulleriyle sahip oldukları hidayet yolundan ayrıldılar.

Bir görüşe göre de bu ayet münafıklar hakkındadır. İbni Abbas ve di­ğerleri (r.a.) şöyle demişlerdir: Bu ayet, daha önce müslüman olmuş, sonra da kalpleri ölmüş birtakım münafıklar hakkında nazil olmuştur.

Ebu Hayyan’ın da zikrettiği gibi ayetten açıkça anlaşılan şudur: Ayet, lafzının şümulüne giren herkesi içerisine almaktadır.

Sonra yüce Allah, onların sapıklıklarının bazı sebeplerini beyan ede­rek şöyle buyurmuştur:

“Bunun sebebi; onların, Allah ‘m indirdiğinden hoşlanmayanlara: “Ba­zı hususlarda size itaat edeceğiz.” demeleridir. Oysa Allah onların gizledik­lerini biliyor.” İman ettikten sonra irtidad (dinden dönme) ve küfrün sebebi şudur: Dinden dönen bu münafık ve Yahudiler, Allah’ın Kur’an’da indirdik­lerini beğenmeyen müşriklere veya Yahudilere (Medine Yahudilerinden Be­ni Kurayza ve Beni Nadir Yahudileri) bazı konularda size itaat edeceğiz, demişler ve Peygambere düşmanlıkta, getirdiklerine muhalefet etmekte ve onunla birlikte cihada gitmekten geri kalmakta itaat etmişlerdir. Yani bu münafıklar, müşriklerle birlikte İslâm’ın aleyhine gizlice komplolara katılmışlardır. İşte bu, münafıkların işidir. İçlerinde olanlarla, dışlarında olanlar farklıdır.

Bu sebeple Allah Tealâ onları deşifre etmiş, onların gizlediklerini ve aşikâr yaptıklarını bildiğini belirtmiştir. Nitekim bir ayette şöyle buyur­muştur: “Allah da onların gizlice kurduklarını yazar.” (Nisa, 4/81).

Tefsirini yaptığımız ayetin benzeri Allah Tealâ’nm şu sözüdür: “Müna­fıkların, Kitap Ehlinden inkâr eden dostlarına: Eğer siz yurdunuzdan çı-karıhrsanız, mutlaka biz de sizinle beraber çıkarız, sizin aleyhinizde kimse­ye asla uymayız. Eğer savaşa tutuşursanız mutlaka yardım ederiz” dedikle­rini görmedin mi? Allah, onların yalancı olduklarına şahitlik eder.” (Haşr, 59/11).

Sonra da yüce Allah onların kötü durumlarını ve ruhları alınırken maruz kalacakları korkuları zikrederek şöyle buyurmuştur:

“Ya melekler onların yüzlerine ve sırtlarına vurarark canlarını alırken durumları nasıl olacak!” Ruhlarını almak için melekler onlara geldiğinde, yüzlerine ve sırtlarına vurarak şiddetle canlarını çıkardığında onların hali nice olacak? Bu, dünyada iken hoşlanmadıkları ve korktukları bir haldir. Bundan dolayı savaşa (cihada) gitmekten korkuyorlardı. Nitekim Allah az-ze ve celle şöyle buyurmuştur: “Melekler yüzlerine ve arkalarına vurarak ve “Tadın yakıcı cehennem azabını!” diyerek o kâfirlerin canlarını alırken on­ları bir görseydin!” (Enfal, 8/50), “O zalimler ölümün (boğucu) dalgaları içinde, melekler de pençelerini uzatmış, onlara: “Haydi canlarınızı kurta­rın! Allah’a karşı gerçek olmayanı söylemenizden ve O’nun ayetlerine karşı kibirlilik taslamış olmanızdan ötürü, bugün alçaklık azabı ile cezalandırı­lacaksınız. ” derken onların halini bir görsen!” (En’am, 6/93). Yani bütün bunların manası kâfir ve münafıkları korkutup tehdit etmektir. Azap bir süre ertelense de, nihayet bu, ömrün bitmesine kadardır.

Bu korkuların sebebini Allah Tealâ ayette şöyle belirmiştir: “Bunun sebebi, onların Allah’ı gazaplandıran şeylerin ardınca gitmeleri ve O’nu ra­zı edecek şeylerden hoşlanmamalarıdır. Bu yüzden Allah onların işlerini boşa çıkarmıştır.” O münafıkların canlarının bu şekilde alınması: Onların, Allah’ı kızdıracak imansızlık ve kötülüklerin ardınca gitmeleri, Allah düş­manlarıyla birlikte peygambere karşı komplo kurup onunla ve ashabıyla savaşa tutuşmaları ve Allah’ı memnun edecek gerçek iman, tevhid ve itaati sevmemeleri sebebiyledir. Bu yüzden de Allah onların yapmış oldukları iyi­lik, vermiş oldukları sadakalar, fakirlere ve darda kalmışlara yaptıkları yardımlar gibi hayır amellerini boşa çıkarmıştır. Çünkü onlar bu hayrı, şirk ve küfür esnasında ve şeytanın emriyle işlemişlerdir. Nitekim Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “Onların yaptıkları her bir (iyi) işi ele alırız, onu saçılmış zerreler haline getiririz (değersiz kılarız)” (Purkan, 25/23).

Sonra Allah münafıkları kınadı ve kısa görüşlü oldukları ve müminle­re düşmanlıklarından dolayı onları tehdit ederek şöyle buyurdu:

“Kalplerinde hastalık olanlar, yoksa Allah’ın, kinlerini ortaya çıkar­mayacağını mı sandılar?” Kalplerinde şüphe, nifak, ve müminlere karşı düşmanlık bulunan bu münafıklar yoksa Allah’ın, kendilerinin müminler hakkında düşüncelerini, kinlerini ve düşmanlıklarını ortaya çıkarmayaca­ğına mı inanıyorlar? Sakın bunu böyle düşünmesinler! Çünkü Allah, gö­rünmeyen (gayb) alemleri de, görünen (şehadet) alemleri de bilir.

Böylece onların durumlarını gayet açık bir şekilde ortaya koyacak ve onları rezil edecektir. Nitekim Fadıha suresi de denilen Berâ’e suresinde (Tevbe suresi) onların ne tür insanlar olduklarını anlatmıştır.

Daha sonra da yukarıdaki manayı şu sözüyle teyid etmiştir: “Biz dile-seydik onları sana gösterirdik de, sen onları yüzlerinden tanırdın. Andolsun ki sen onları konuşma tarzlarından tanırsın. Allah işlediklerinizi bilir.” Ey Muhammedi Biz dileseydik sana onların şahıslarını bildirirdik ve onla­rın bizzat kendilerini görme yerine geçecek bir bilgiyle sana tarif ederdik. Sen de onları, kendilerine has alâmetleriyle tanırdın. Fakat Allah bunu bütün münafıklar hakkında yapmadı. Böylece yaratıklarının ayıplarını ör­tüp meseleleri dış görünüşüne (zahirine) hamletti.

Allah’a andolsun ki, Ya Muhammedi Sen o münafıkları sözlerinin ma­na, maksat ve üslubuyla tanırsın. Onlar, senin ve müslümanlann davaları­na tarizde bulunurlar (üstü kapalı kötüleme yaparlar). Peygamber (s.a.)’e, dışı güzel, içi çirkin birtakım lafızlarla hitap ederler. Kelbi şöyle demiştir: Bu ayet indikten sonra peygamberin yanında konuşan herhangi bir müna-fıkı peygamber tanırdı. Enes’ten rivayet edildiğine göre: Bu ayet indikten sonra peygambere, münafıkların hiçbir hali saklı kalmamıştır. Biz savaşla­rın birinde bulunuyorduk, bu savaşta münafıklardan dokuz tane vardı, in­sanlar bunlardan şikâyet ediyordu. Bir gece uyudular, sabah olduğunda, herbirinin alnında, “Bu münafıktır.” yazısı vardı.

Allah’a hiçbir şey saklı kalmaz. O, insanların bütün amellerini bilir. Bu amellere göre onları hayırla mükâfatlandırır veya şerle cezalandırır. Bu, bir bakıma müjde, bir bakıma da tehdit ve korkutmadır.

Sonra da Allah Tealâ seri tekliflere nisbetle dünya hayatının yolunu açıkça ortaya koydu ve şöyle buyurdu:

“Andolsun ki, içinizden cihad edenlerle sabredenleri belirleyinceye ve haberlerinizi açıklayıncaya kadar sizi imtihan edeceğiz.” Andolsun ki, sizi birtakım emirler ve yasaklarla imtihan edeceğiz, size imtihan edilenin mu­amelesini yapacağız. İmtihan yollarından biri de Allah yolunda cihaddır. Bunu biz, hadise tam olarak ortaya çıksın diye yapıyoruz. Allah Tealâ, tüm hadiseleri ve gerçekleri olmadan evvel bilir. Ancak cihad teklifi, Allah’ın ci­had emrine uyup yolunda hakkıyla cihad edenleri, dininde sebat edip mü­kellef tutulduğu şeylerin zorluklarına göğüs gerenleri ortaya çıkarır. Allah, insanların cihadla ilgili haberlerini, onları denemek için ortaya çıkarır. Böylece Allah’ın emirlerine itaat edenlerle, asi olanlar, insanlar yanında belli olur. Bunun için İbni Abbas bu gibi yerlerde “Bilmemiz için” yerine”Görmemiz için” demektedir. Hz. Ali de aynı yorumu getirmektedir.

İbrahim b. el-Eş’as şöyle demiştir: Fudayl b. İyaz bu ayeti okuduğunda ağlar ve şöyle derdi: Allah’ım! Bizi imtihan etme, çünkü sen bizi imtihan edersen, rezil eder, günahlarımızı örten örtüleri kaldırırsın. [9]

Bazı Ehl-i Kitap Kafirleriyle Bazı Müminlerin Dünya Ve Ahiretteki Halleri:

32- İnkâr edip, Allah yolundan alıkoyanlar ve kendilerine doğru yol belli olduktan sonra peygambere karşı gelenler, Allah’a hiçbir zarar veremezler. Allah onların yaptıklannı °Şa çıkaracaktır.

  1. Ey iman edenler, Mlsih,a itaat edin’ Peygambere iedin erinizi boşa çıkarmayın.

35- Üstün durumda iken gevşeyip ba”ŞaÇ inle beraberdir. O, amellerinizi asla eksilt-meyecektir.

Açıklaması:

“İnkâr edip Allah yolundan alıkoyanlar ve kendilerine doğru yol belli olduktan sonra peygambere karşı gelenler, Allah ‘a hiçbir zarar veremezler. Allah, onların yaptıklarını boşa çıkaracaktır.” Allah’ın birliğini (tevhid) in­kâr edenler, İslâm’dan ve Allah Rasulüne (s.a.) tabi olmaktan menederek insanları Allah’ın dininden ve hak yoldan uzaklaştıranlar, hak kendilerine ayan beyan belli olduktan sonra, peygambere isyan edip ona düşman olan­lar; peygamberin, Allah’ın Rasulü olduğunu, açık mucizeler ve kesin delil­lerle Allah tarafından gönderildiğini bilenler inanmamak ve küfürde ısrar­ları dolayısıyla Allah’a asla zarar veremezler.

Çünkü hiçbir kul Rablerine zarar verecek noktaya ulaşamaz ki, O’na zarar versin. O, ne olursa olsun, başkalarının zarar vermesinden münez­zehtir. Onlar, ancak kendi nefislerine zarar verirler ve kıyamet gününde o nefislere yazık ederler. Allah, küfürlerinden dolayı onların amellerinin se­vabını boşa çıkaracaktır.

Sonra yüce Allah, mümin kullarına, kendisine ve rasulüne (s.a.) itaati emretti. Çünkü bu itaat, insanların dünya ve ahiret mutluluğuna sebeptir. Onları, amelleri boşa çıkaracak olan irtidattan (dinden dönme) sakındıra­rak şöyle buyurdu: “Ey iman edenler! Allah ‘a itaat edin, peygambere itaat edin. Amellerinizi (işlerinizi) boşa çıkarmayın.” Allah’a ve Rasulüne inanan­lar! Emirlerine, yasaklarından kaçarak Allah’a ve Rasulüne itaat ediniz! Dinden dönerek (riddetle), ya da büyük günahlarla, riya (gösteriş) ve göste­riş için başa kakarak ve eza ederek amellerinizin sevaplarını boşa çıkarma­yın. Riddetle (dinden dönerek) amellerin sevabının boşa çıkarılmasının deli­li bundan sonra gelecek olan “Allah onları asla bağışlamaz.” ayetidir.

Kebairle (büyük günahlarla) amellerin sevaplarının boşa çıkacağına dair delil ise, Ebu’l-Aliye’den nüzul sebebi ile ilgili olarak zikredilen şu hu­sustur: Peygamberin ashabından bazıları, şirk ile birlikte hiçbir amelin faydası olmadığı gibi, Lâ İlahe İllallah=Kelime-i tevhidi söyledikten sonra hiçbir günahın zararı olmayacağı görüşünü benimsiyorlardı. Nihayet, yu­karda sözü edilen ayet nazil oldu. Bu sebeple amellerinin sevabının zayi olacağı noktasında büyük günahlardan korkuyorlardı.

Katade (r.a.) şöyle demiştir: Kötü ameliyle iyi amelinin sevabını gidermeyen bir kula Allah merhamet etsin. İbni Abbas (r.a.)’dan da şöyle rivayet edilmiştir: Amellerinizin sevabını; riya ve suma ile, ya da şüphe ve nifakla ortadan kaldırmayınız!.

Muhammed b. Nasr el-Mervezi’nin İbni Ömer (r.a.)’den rivayet ettiği­ne göre o şöyle demiştir: Biz, Allah Rasulünün ashabı (arkadaşları) hase­nattan (iyiliklerden) her şeyin makbul olduğunu düşünüyorduk. Nihayet “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, peygambere itaat edin. İşlerinizi boşa çıkarmayın.” ayeti nazil oldu. “Amellerimizi boşa çıkaran bu şey nedir?” di­ye kendi kendimize sorduk, yine biz cezayı gerektiren büyük günahlar, çir­kin şeylerdir, diye cevapladık. Sonra “Allah kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını (günahları) dilediği kimse için bağış­lar.” (Nisa, 4/48, 116) ayeti indi. Bu ayet nazil olunca artık bu konuda ko­nuşmayı bıraktık. Biz, büyük günahlara ve çirkin işlere girmiş insanlar adına korkar, endişe ederdik, fakat bunlara bulaşmamış kimseler için Al­lah’ın rahmetini dilerdik.

Sonra Allah Tealâ şunu açıkladı ki, kulun amelleri batıl da olsa, Al­lah’ın fazlı (ihsanı) bakidir. Küfür üzerine ölmedikçe dilerse Allah onu ba­ğışlar. Allah Tealâ şöyle buyurdu: “înkâr edip Allah yolundan alıkoyanları ve sonra da kâfir olarak ölenleri Allah asla bağışlamaz.” Yani Allah’ın birli­ğini inkâr edenler, insanları Allah’ın dininden ve Rasulüne tabi olmaktan alıkoyanlar, küfürde ısrar ettikleri halde ölenlere asla af yoktur. Bilakis onlar cehennemde ceza göreceklerdir. Katade şöyle demiştir: Bu ayet, pey­gambere kendi babası hakkında soran ve babasının, küfründe samimi ol­duğunu söyleyen bir adam hakkında nazil olmuştur. Kelbi’den Bedir’e katı­lanların reisleri hakkında nazil olduğu da rivayet edilmiştir.

Ayetin benzeri şudur: “Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağış­lamaz, bundan başkasını (günahları) dilediği kimse için bağışlar.” (Nisa, 4/48). Bundan daha fazla da müsamaha olamaz. Çünkü Allah, mümin ola­rak ölene mağfiret ve rahmetiyle muamele edecektir. Küfür üzere ölene ne mağfiret vardır, ne de rahmet!

Sonra da Allah, kâfirin dünyada da, ahirette de hürmete değer bir du­rumu olmadığını açıkladı ve onlarla savaşmayı emrederek şöyle buyurdu:

“Üstün durumda iken gevşeyip barışa çağırmayın. Allah sizinle beraber­dir. O, amellerinizi asla eksiltmeyecektir.” Müminler! Kâfirlerle savaşmakta zafiyet göstermeyin. Acz ve zaaf göstererek, istek sizden gelmek üzere, kâfir­leri barışa davet etmeyin. Bu durum, ancak zaaf anında olur. Müşrikler de benimserse barışı kabul etmeye hiçbir engel olamaz. Ama güçlü kuvvetli, düşmanlarınıza galip durumda iken ilk defa sulh talebinde siz bulunmayın. Allah, onlara karşı yardım ve zaferiyle sizinle beraberdir. Amellerinizin se­vabından hiçbir şeyi eksiltmeyecektir. “Allah sizinle beraberdir.” cümlesi düş­manlara karşı zafer elde edileceğini ifade eden büyük bir müjdedir.

Kâfirlerin güçlü olması ve müslümanlara göre sayıca çok bulunması halinde ise, müslümanlarm lideri (imam) eğer sulh ve barışta maslahat (kamu yaran) görürse bunu yapar. Nitekim Allah Rasulü (s.a.) Kureyş kâ­firleri kendisini Mekke’ye girmekten engellediğinde ve onu barışa davet edip on yıl aralarında savaşı sona erdirmeyi istediklerinde onlara bu konu­da olumlu cevap vermişti. [10]

Cihada Teşvikin Gönüllerden Dünya Sevgisini Çıkarmak İle Teyit Edilmesi:

36- Dünya hayatı bir oyun ve eğlen­cedir. Şayet iman eder ve takva sa­hibi olursanız, Allah size mükâfatı­nızı verir ve sizden mallarınızı (ta­mamen sarfetmenizi) istemez.

37-Eğer onları isteseydi de (vermeniz için) ısrar etseydi cimrilik eder­diniz ve bu da sizin kininizi ortaya çıkarırdı.

38- İşte sizler, Allah yolunda harca­maya çağrılmakta olanlarsınız. Sizden bazıları cimrilik ediyor, kim cimrilik ederse ancak kendisine cimrilik etmiş olur. Allah zengindir siz ise fakirsiniz. Şayet ondan yüz çevirirseniz yerinize sizden başka bir toplum getirir. Sonra onlar si­zin gibi de olmazlar.

Açıklaması:

“Dünya hayatı sadece bir oyun ve eğlencedir.” Yani ey müminler! Düş­manlara karşı cihad etmeyi şiddetle arzu edin. Dünya hayatını küçümse­yip ahireti talep edin. Çünkü dünyada elde edilen şeyler bir oyun ve eğlen­cedir, bir boş iş ve bir aldanıştır. Dünyada insan için Allah yoluna girmek, onun rızasını talep etmek, O’na ibadet ve itaat etmek gibi Allah rızası için yapılan işler dışında kalıcı hiçbir amel yoktur. Bu ayette dünyayı küçümse­me ve aşağılama vardır.

Oyun, hali hazırda zaruri olmadığı gibi gelecekte de faydası olmayan her şey demektir. Bu tür işlerle meşgul olunmaz. Eğer zaruri işleri varken hiçbir faydası olmayan oyunla vakit geçirilirse buna da eğlence denir. İn­sanları meşgul edip önemli işlerini yapmalarına engel olduğu için müzik aletleri de eğlence manasmdadır.

Dünya hayatını, dünyaya karşı aşırı istekli olmayı, dünya nimetlerine aldanarak ahireti ihmal etmeyi kötüleyen birçok ayet gelmiştir. Allah Te-alâ’nın şu sözü dünyayı kötüleyen ayetlerinden biridir. “Biliniz ki dünya hayatı sadece bir oyun, eğlence, bir süs, aranızda övünmede daha çok mal ve evlât sahibi olma isteğinden ibarettir.” (Hadid, 57/20).

Daha sonra Allah Tealâ “Şayet iman eder ve takva sahibi olursanız si­ze mükâfatınızı verir ve sizden mallarınızı (tamamen sarfetmenizi) iste­mez.” buyurarak sevap vaadini tekrar vurgulamış ve müminleri ahirete teşvik etmiştir. Buna göre ayetin manası şöyledir: Eğer Allah ve Rasulüne (s.a.) tam manasıyla iman eder; farzları eda etmek, yasaklarından azami ölçüde kaçınmakla gerçek takvaya ulaşırsanız, yaptığınız iyi amellerin ve itaatinizin sevabını Allah size verir. Zekât ve başka yollarla mallarınızın tamamını elden çıkarmanızı istemez. Allah Tealâ zengindir. Sizden hiçbir şey talep etmez. Fakir kardeşlerinize yardımcı olmanız için size sadece mallarınızın zekâtını vermenizi farz kılmıştır. Zaten bunun faydası ve se­vabı yine size dönecektir.

Dünyaya karşı aşırı istekli olmanın sebebini ise Cenabı Hak şöyle ifa­de etmiştir: “Eğer onları (mallarınızı) isteseydi de (vermeniz için) ısrar et­seydi cimrilik yapardınız, bu da sizin kininizi ortaya çıkarırdı.” Yani şayet Rabbiniz bütün mallarınızı isteseydi ve ısrar ederek sizi vermeye zorlasaydı cimrilik edip vermez ve Allah’ın bu emrine uymazdınız. İşte böylece si­zin kinleriniz de apaçık ortaya çıkmış olurdu.

Katade demiştir ki: Allah Tealâ, malların infak için çıkartılmasının iç­teki kin ve nefretin ortaya çıkmasını sağladığını bildirmiştir. Katade’nin bu görüşü gerçekten yerinde bir tesbittir. Nitekim İbni Kesir de bunun ger­çek ve doğru olduğunu ifade etmiştir. Çünkü nefis malı çok sever, onu an­cak daha çok sevdiği bir şahıs için harcar.

Sonra Allah Tealâ daha önce geçen olayları açıklamış ve bunu şu sö­züyle vurgulamıştır: “İşte sizler Allah yolunda infak etmeye çağınhyorsu-nuz.” Sizler ey ilâhî hitaba muhatap olanlar! Allah yolunda yani cihad, ze­kât ve diğer hayır yollarına mallarınızı harcamaya davet ediliyorsunuz.

“Sizden bazıları cimrilik ediyor, cimrilik eden kendine cimrilik etmiş olur. Allah zengindir siz ise fakirsiniz.” Bir kısmınız az bir malı vermede bi­le cimrilik etmiş ve Allah yolunda harcama yapma çağrısına icabet etme­mişken mallarınızın tamamını cimrilik yapmadan nasıl harcayabilirsiniz? Malını infak etme hususunda cimrilik yapan kendisini sevap ve mükâfat­tan mahrum bıraktığı için yine kendisi zarar eder. Ayrıca cimrilik yapma­nız sebebiyle düşmanlar size galip gelirler de izzetiniz, mallarınız ve hatta canlarınız helak olup gider.

Allah Tealâ sizin mallarınıza muhtaç olmaktan münezzehtir. Mutlak zenginliğin sahibidir. O kendi dışında her şeyden müstağni olduğu gibi ay­nı zamanda her şey daima Ona muhtaçtır. Bu sebeple “siz fakirsiniz” bu­yurmuştur. Yani siz ey bizzat Allah ve onun nezdindeki hayır ve rahmete muhtaç olan kullar! O noksan sıfatlardan münezzeh olan, muhtaç olduğu için size harcamada bulunmanızı emretmiyor. Aksine siz sevaba muhtaçsı­nız. Bu yüzden infakta bulunmanızı emretmektedir.

Bütün bunların peşinden Allah Tealâ, emaneti üstlenmekten yüz çe­virmeleri durumunda bir kavmin yerine daha faziletli bir kavmi getirmek hususundaki ilâhî kanununu (sünnetullah) dile getirmiştir. Sakındırarak hatırlatma yaparak ve tahdit ederek Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “Eğer yüz çevirirseniz yerinize başka bir toplum getirir. Sonra onlar sizin gibi de olmazlar.” Yani eğer siz imandan, takvadan, itaattan ve Allah’ın dinine uy­maktan yüz çevirirseniz sizden daha itaatkâr bir kavmi sizin yerine getirir. Onlar iman ve takvadan vazgeçmek ve Allah yolunda cimrilik yapmak hu­susunda sizin gibi olmazlar.

İbni Cerir, İbni Ebi Hatim, Abdurrezzak, Beyhaki, Tirmizi ve diğer muhaddisler Ebu Hüreyre (r.a.)’nin şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: Ra-sulullah (s.a.) “Eğer yüz çevirirseniz yerinize başka bir toplum getirir, sonra onlar sizin gibi de olmazlar.” ayetini okuyunca Ashab-ı Kiram “Ey Allah’ın Rasulü! Biz yüz çevirdiğimizde bizim yerimize getirilip de bizim gibi olma­yacak olanlar kimlerdir?” dediler. Ebu Hüreyre dedi ki: Rasulullah (s.a.) eliyle Selman-ı Farisi (r.a.)’nin omuzuna vurdu sonra “Bu ve bunun kavmi­dir. Şayet İslâm dini Süreyya yıldızında olsaydı Farisilerden bazıları onu mutlaka elde ederdi.” buyurdu. Ancak İbni Kesir’inde ifade ettiği gibi bu hadisin sıhhati hakkında bazı hadis imamları tenkit edici sözler söylemiş­lerdir. Tirmizi: “Bu hadis gariptir. İsnadında tenkid edilecek noktalar var­dır. ” demiştir.

Kelbi, Hasen ve İkrime’den şu söz rivayet edilmiştir: Allah Tealâ’nm başka bir kavmi getirmesinin şartı o zamanki müslümanların yüz çevirme­leriydi. Fakat onlar yüz çevirmemişlerdir. Dolayısıyla onların yerine -yuka­rıda geçtiği anlamıyla- Araplar, Yemenliler ve Acemlerden başka bir kavim getirilmemiştir.

Kuran

Muhammed Suresi

Tefsir’ül Münir ( Vehbe Zuhayli ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.