Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 22°C
Az Bulutlu
İstanbul
22°C
Az Bulutlu
Per 21°C
Cum 19°C
Cts 18°C
Paz 18°C

46 – Ahkaf Suresi | Şifa Tefsiri

Ahkâf Suresi Mekke’de nazil olmuştur. 35 ayettir. Sevgili Peygamberimize ve O’na iman edenlere, Mekke’li müşriklerin her türlü baskıyı yaptıkları bir dönemde nazil olmuştur. Sahabeden bir çoğuna baskı yapılıyor, baskılardan bir kısmı ailelerinden geliyor.

46 – Ahkaf Suresi | Şifa Tefsiri

Ahkaf Suresi | Şifa Tefsiri ( Mahmut Toptaş )

Sahabenin tamamına yiyecek, içecek ve giyecek kapıları kapatılıyor. Ekonomik ambargo uygulanıyor. “Şib-i Ebi Talib” denilen yerde sevgili peygamber ve O’na iman edenler toplanıyorlar. Onlara yemek vermek, yiyecek satmak, yiyecek almak, onlarla konuşmak Mekke müşrik dev­leti tarafından yasaklanıyor. Böyle bir dönemde Sevgili Peygamberimiz (a.s.v.), kendisine kulak verecek, gönül verecek bir yer bulurum düşün­cesiyle Mekke’den çıkıp Taife gidiyor, Taif de mesajını insanlara sunu­yor fakat Taiftekiler de Mekke’lileri destekliyorlar ve daha beterini yapmaya yöneliyorlar. Taif in çapulcularını üzerine salmak suretiyle, Sevgili Peygamberimize eziyet ediyorlar. Bu dönemde bu sure nazil oluyor.

Son zamanlarda günümüz müslümanları şöyle demektedirler: “Efendim; günümüz Ebu Cehilleri Peygamberimiz zamanmdakinden daha şiddetlidirler.” Peygamberimiz buyuruyor ki; “belaların en şiddet­lisi peygamberlere gelir,”[1] Efendimiz (A.S) Kabe’de namaz kılarken secdeye vardığında, mübarek boynunun üzerine yeni kesilmiş bir devenin işkembesini koyacak kadar alçalmış, zalim insanlarla mücadele veriyordu. Kendisine iman etmiş bir kadının iki ayağını iki deveye bağlamak ve iki ayrı istikamete sür­mek suretiyle şehit eden, zalimlerle mücadele etmiştir.

Neticede garibler galib gelmişlerdir. Yani Efendimizin diliyle garib; “Yârân’ın yanında yâd olmuş kimselerdir.”[2] Annesi, babası Mekke’nin en zengini iken müslüman olan; müslüman olması hasebiyle yaran’ının yanında yad kabul edilen, gur­bete giden insanlar, bu davayı kazanmışlardır.[3]

1- Ha-mim.

2- Bu kitabın indirilmesi, Aziz ve Hakim olan Alkili tarafındandir.

Harflerle ilgili bilgi için Bakara Suresinin ilk ayetinin tefsirine ba­kabilirsiniz.

Rabbim Peygamberimize ve O’na iman edenlere müjde olarak diyorki; “şu anda zayıf görünüyorsunuz, bir derenin içerisinde mahsur kalmışsınız. Mekke’li müşrikler, sizi her an ezebilecekleri kanatindeler. Hem askeri, hem de ekonomik yönden, size karşı üstün oldukları inan­cındalar. Ama Aziz vede Hâkîm olan Allah bu ayetleri indiriyor:[4]

3- Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakiler i hak ile, belirli bir süre için yarattık. Kafirler ise uyarıldıkları şeylerden yüz çeviriyorlar.

Yani hepsi bir gerçektir, batıl değildir. Ali-İmran (191) Suresinde; “Ya Rabbi! Sen boş bir şey yaratmadın” diyoruz. Gayesiz hedefsiz hiçbir şey yaratılmamıştır.

Işık da karanlık da bir hakikate dayanır. Rabbim tarafından yaratıl­mıştır ve bir hikmeti vardır. Eğer karanlık olmasaydı aydınlığın değerini anlıyamazdık. Her şey zıddıyla kaimdir.

Herşey belirli bir zamana kadar yaratılmıştır. Bir gün son bulacaktır. Yani bir gün gelecek kıyamet kopacaktır.[5]

4- Deki: “Şu Allah’dan başka çağırdıklarınızın ne olduğunu gör­dünüz mü? Onlar yeryüzünden neyi yaratmışlar bana gösterin. Yoksa onların ortaklığı gökyüzündemidir? Eğer doğru iseniz bun­dan önce (indirilmiş) bir kitap veya ilmi bir kalıntı getirin.

Allah’ı bırakıp da peşinden gittikleriniz varya; Allah’ın kitabı olan Kur’ân’a göre biz hayatımızı düzenlemeyiz, filanların dediğine göre biz hayatımızı düzenleriz dedikleriniz varya!, gösterin bana, onlar yeryüzünde birşey yaratmışlar mı? Bu konuda elinizde bir kitap da, bir delil de yok.[6]

5- Allah’dan başka, kendilerine kıyamet gününe kadar cevap ve­remeyecek olanlara çağıran/dûa edenlerden, daha sapık kim var? Onlar, bunların dualarından habersizdirler.

“Ey filan!” diyor ve kendisine yardım etmesini istiyor. Ama O cevap veremiyor, çünkü Ölmüş gitmiş. Ölmüş gitmiş insanlara bağırıp çağıran­ların, yardım isteyenlerin en sapık insanlar olduğunu Allah(cc) bize ha­ber veriyor. Gerçek sapık, Allah’a baş kaldıran insanlardır.[7]

6- İnsanlar mahşerde toplandıklarında, (put adamlar) onlara (tapanlara) düşman olurlar ve onların ibadetlerini inkar ederler.

Önde gidenlerle, arkadan yürüyenlerin kıyamet gününde birbirlerine düşman olacaklarını Rabbim birçok ayetinde bize haber veriyor. Bu dünyada dost olanlar, ahirette birbirlerine düşman olacaklar. “Ah!, keşke dünyada iken filanı kendime dost edinmeseydim!?. Allah’ın salih kullan olan peygamberlerini dost edinseydim.”[8] diyerek piş­manlık duyacak ama, pişmanlık fayda vermeyecek.[9]

Onun için can bedende iken ve bu dünyada iken tek dostumuz sev­gili peygamberimiz Muhammed Mustafa olmalıdır. O’nu anamızdan ba­bamızdan ve canımızdan daha fazla sevmeliyiz. Bu sevgi bize ahirette O’nunla beraber olmayı sağlayacaktır. Çünkü sevgili Peygamberimiz; işi sevdiyi ile beraberdir.” buyurmuştur.[10]

7- Apaçık ayetlerimiz onlara okunduğunda, hak kendilerine gel­diğinde kafirler; “bu apaçık bir sihirdir” dediler.

Gönüllere girince onları etkiledikleri ve onları ailelerinden ayırdıkları için Mekke’li Müşrikler Kur’ân ayetlerine “sihir” dir demişlerdir.[11]

8- Veya “Onu O (Muhammed) uydurdu” derler. Deki: “Eğer onu (Kur’ânı) ben uydurmuşsam sîz Allah’a karşı, bana hiçbir şeyle yar­dım edemezsiniz. O (Allah), sizin hakkında yaygara yaptığınız şeyi daha iyi bilir. Sizinle benim aramda şahid olarak Allah yeter. O gü­nahları bağışlayandır, merhamet edendir.

Yani; eğer bunu ben uydurmuş olsaydım, o zaman Allah beni ceza­landırırdı ve siz de buna mani olamazdınız diyor peygamberimiz.

Kur’ân’ı Muhammed uydurdu diyenler, Kur’ân ile Peygamberimizin hadislerinden oluşan Buhariyi karşılaştırsınlar. Arasındaki farkı göre­ceklerdir.

Allah kelamı Kur’ân kendisine şahitlik etmektedir. Şahit olarak Allah (c.c) yeter.[12]

9- Deki: “Ben peygamberler içinden bir türedi değilim. Bana ve size ne yapılacağını da bilmem. Ben ancak bana vahyolunana uya­rım. Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.”

Geçmişte nice Peygamberler geldi. Ben de O peygamberlerden biri­yim. Yoksa peygamberlik ve peygamber bilmediğiniz ve tanımadığınız bir mesele değil. Ben Peygamberim ama bana ve size ne yapılacağını bilmem. Yani Peygamberler gaybı bilmezler. Allah (c.c) bildirirse bilir­ler. “Bana ve size ne yapılacağını bende bilmem” cümlesi geniş bir cümledir. Yani yarının ne getireceğini ben de bilmem. Ben bana vahyo­lunana uyarım.”

Günümüzde en çok ihtiyaç duyduğumuz ve uygulamaya mecbur ol­duğumuz ayetlerden birisi. Yarın ne olacağını bilemiyoruz. Herkes bir­birine soruyor. “Ne olacak bu memleketin hali? “Bu sorunun cevabını vermek üzere televizyona çıkan insanlar, “bana göre şöyle şöyle ola­cak” diye başlayan ve saatler süren konuşmalar yapıyorlar. Ertesi gün çıkıyorlar tam tersini söylüyorlar.

Biz, yarının ne olacağını bilemeyiz. Öyleyse ne yapacağız. “Bize vahyolunana uyacağız.” Yani biz Allah’ın kitabında ne emredilmişse yaparız, nelerden yasaklanmışsak ondan vazgeçeriz.

Yolumuza devam ederiz. Sonu nereye varır? Onu bilemeyiz. Biz üzerimize düşeni en iyi şekilde yerine getireceğiz. Peygamberimizin yaptığı uyarma görevini, ümmeti olarak biz de dünyanın her yerindeki insan için yapacağız.[13]

10- Deki: “Görüşünüz nedir? Eğer O (Kur’ân) Allah katından ise ve sizde onu inkar ediyorsanız, Beni İsrail’den de bir sahi d; O’nun (Kur’ân’ın/Muhammed’in) benzerine şahidlik yapıp, iman etmişken, siz büyüklük taslamışsanız (haliniz ne olur?), Şüphesiz Allah zalim topluma hidayet vermez.

Bu kitabın Allah katından olduğuna dair Tevrat şahitlik yapmakta­dır.[14] Tevratı en iyi bilen Medine Yahudilerinden Abdullah b. Selam buna şahitlik yapmaktadır ve iman etmektedir.[15] Günümüzde de Avusturyalı Yahudi asıllı Muhammed Esed de Müslüman olmuş, tefsir yazmış ve dolayısıyla Kur’ân’ın Allah’tan geldiğine şahitlik yapmaktadır.

Zülüm devam ettiği sürece, Allah hidayet vermez. Önce zulmü bıra­kacağız, sonra Allah hidayet verecektir. Şair öyle demiş;

-Padişah girmez saraya

-Hane ma’mur olmadan.

Önce gönlümüzün hanesini yani kalbimizi, her türlü şirk pisliğinden temizleyeceğiz.[16]

11- Kafirler, iman edenlere dediler: “Eğer O (Muhammed’in getirdiği din) hayırlı birşey olsaydı, onlar ona doğru bizim önümüze geçe­mezlerdi (biz onlardan önce iman ederdik). Onunla doğru yolu bula­madıkları için; “bu eski bir yalandır” diyecekler.

Bu ayetin tefsirinde Fahreddin Razi bir olay anlatmaktadır: “Hz. Ömer (R.A) müsîüman olmadan önce müslüman olan cariyesini öldüre­siye döver ve şöyle dermiş; “eğer bu din hayırlı bir din olsaydı bir ca­riye, bir köle değil, Mekke parlementosunun bir üyesi olan Ömer bu dine girerdi.”

Aynı mantık günümüzde de devam etmektedir: “Eğer bir gün İslâm yaşanacak olursa, onu biz yaşarız” diyorlar. Bir başka ayette de şöyle buyurulur: “Bizim aramızda Allah şunlara mı iyilik yapmış, onlaramı iman vermiş?” diyor.[17] Müşrikler iman edenleri küçük görüyor­lar. Onlar hakkın yanında değil, kuvvetlinin yamndalar.[18]

12- Ondan (Kur’ân’dan) önce de önder ve rahmet olarak Musa’nın kitabı vardı. Bu, (Kur’ân) zalimleri korkutmak, iyilik ya­panları müjdelemek, (geçmiş kitapları) tasdik etmek üzere arap di­liyle indirilmiş bir kitapdır.

Rabbim, Kur’ân’ı Arapça olarak indirdiğini ifade ediyor. Günümüzdeki tartışmalara bir cevap veriliyor.[19]

13- Şüphesiz “Rabbimiz Allah” dedikden sonra, dosdoğru olan­lara korku yoktur, onlar üzülmezlerde.

Allah (c.c) tarih boyunca insanları sırat-ı müstakime davet etmek için kitaplar ve peygamberler göndermiştir. Biz de her gün okuduğumuz fatiha suresinde bu peygamberlerin yolunu istiyoruz.

Bir insanın korkulardan korunabilmesi ve arınabilmesi için, “Bizim Rabbimiz Allah’tır” demesi gerekiyor.

İstikamet üzere olabilmek için, 6 milyar insanı yaratan Allah’ın kita­bına müracaat etmemiz ve ona göre yaşamamız gerekiyor. Böyle ya­parsak, Allah’tan başka korkacağımız bir şey kalmaz.[20]

14- Onlar cennet yaranıdırlar. Yaptıklarının karşılığı olarak orada ebedi kalıcıdırlar.

15- Biz insana, anne ve babasına iyilik yapmasını tavsiye ettik. Annesi onu zor taşıdı ve zor doğurdu. Onun (çocuğun) (anne kar­nında) taşınması ve sütten kesilmesi otuz aydır. Nihayet o olgunluk çağma varıp kırk yaşına erişince: “Rabbim bana, anne ve babama verdiğin nimetler için, beni şükretmeye ve hoşnut olacağın işler yapmaya şevket. Benim için zürriyetimi de ıslah et. Ben sana tevbe ettim ve ben müslümaıılardanım.”

16-İşte onlar cennet yaranı içinde amellerinin en güzeliyle kabul edeceklerimiz ve kötülüklerinden vazgeçeceklerimizdirler. Bu va’do-lunduklan doğru bir va’ad’dir.

Kur’ân-ı Kerim’de Rabbim bir çok yerde kendisine itaatten sonra anne babaya itaati, kendisine şükürden sonra anne-babaya teşekkürü emrediyor. Lokman suresinde de (ayet 14) bu konuyla alakalı bir ayet-i kerime vardır. Çünkü annesi onu 9 ay karnında taşıdı. Midesi, kalbi, kanı onun için çalıştı. Yani anne çocuğun canına can katmak için çalıştı. Doğduktan sonra da ona en temiz içecek olan sütü ile besledi. İşte bu anneye itaat edilmesini emrediyor Rabbim.

Alınterini toprakla yoğurup buğdaya dönüştüren, alınteriyle çeliğe su verip, karşılığını yiyecek giyecek ve içeceğe dönüştüren babaları­mız. Ciğerinin kanını bembeyaz süte dönüştürüp bir şelâle gibi yavru­sunun ağzına akıtan analarımız, Allah ve onun Rasülünden sonra se­vilmeye en layık insanlardır.

Bir çiçeğin kendi dalını sevmesi gibidir bu sevgi. Bir dalın çiçeğini beslemesi koruması gibidir bu şefkat.

Sonra anne en değerli incileri boynunda taşırken yavrusunu daha mahrem ve kalbinin en yakın yerinde severek taşıyor. Gül renkli kanını yavrusunun damarlarına akıtıyor. Allah’ın can verdiği yavrusuna dokuz ay kan veriyor.

Gönümüzde bir kısım kan simsarları ölmek üzere olan hastanın gözü önünde kan üzerine pazarlık yaparlarken, bir kısım zalim diktatör­ler damarlarındaki kanı kara toprağa akıtarak üretimi artırırlarken Ana,karşılıksız olarak, severek yavrusuna kan veriyor.

Yavrusu doğunca yemiyor yediriyor. Baba ise kuşlar gibi kazancını akşam eve getirmek ve yavrularının sevincini paylaşmak için çırpını­yor.

Çocukken ayaklan ayaklarımız, elleri ellerimiz gözleri gözlerimiz, dişleri dişlerimiz oluyor.

Onların bizim için yanan yüreği üşüdüğümüz zaman sıcacık oluyor, yandığımız zaman ise serinlik veriyor. Yananı serinleten, donam ısıtan böyle bir ateş başka hiçbir yerde icad edilmemiştir.

Kış gününde aynaya üfleseniz kendinizi aynada göremezsiniz. Rabbimiz de “Anne ve babanıza üff bile demeyiniz” buyurur.[21]

Denizlerin söndüremediği anne ve baba yüreğinin ateşini üff de­mekle söndürenler kendisinin cehennemdeki ateşinin alevlenmesi için üfürmüş olurlar.

Müşrik anne ve babaya bile ihsanda bulunmayı tavsiye (emir) eden Rabbim[22] insanların gönül kapılarının ihsanla açılabile­ceğine işaret etmiştir.

Bu ayetten hareketle; çocuğun ana karnında 6 aylık olunca her şe­yiyle tamamlandığını da anlıyoruz. Bu gün tıb da bunu söylüyor.

Neden bu ayette 40 rakamı zikredilmiş? Tefsircilerimiz bunu şöyle açıklamışlar. 40 yaşından sonra insandan mazeretlerin kabul edilmeye­ceğine de bu ayette işaret vardır. Peygamberlerden bir çoğu da 40 ya­şından sonra Peygamber olmuştur. Çünkü 40 yaş her yönüyle olgun­luğa erişildiği bir yaştır. Sevgili peygamberimiz şöyle buyuruyor;”Kırk yaşma ulaşanın Allah hesabını hafifletir. Altmış yaşında Allah dönüşü lütfeder. Yetmişine vardığında gök ehli onu sever. Seksen yaşında iyi­liklerini sabit kılar, kötülüklerini sabit kılar. O Allah’ın yeryüzündeki esiri olur.[23] Tabiki burada bahsedilen kişi, iman edip ameli salih işleyen kişidir.[24]

17- Anna-babasına: “Yazıklar olsun size. (kabirden) çıkarılmakla mı beni korkutuyorsunuz? Halbuki benden önce nice çağlar/nesiller* gelip geçti” diyen (çocuğa) anne-babası Allah’a yalvararak: “Yazık sana, iman et. Şüphesiz Allah’ın va’di hakdir” dediklerinde (çocuk): “Bu ancak öncekilerin masallarıdır” der.

Bu ayet bize, çocuklarımıza çok daha fazla önem vermemiz gerekti­ğini, onların yetişmesinde ve Allah’a iman edip, onun emir ve yasakla­rını yerine getirmede yapacağı davranışın bizim sorumluluğumuzda ol­duğunu ifade eder.[25]

18- İşte bunlar daha önce geçen cin ve insan ümmetleri arasında haklarında (azap) sözü hak olanlardır. Şüphesiz onlar hüsranda olanlardır.

19- Amellerinin karşılığının verilmesi ve haksızlığa uğratıl m ama­ları için onların (mümin ve kafirlerin), her biri için dereceler vardır.

20-Kafirler ateşe arzolundukları gün: “Siz dünya hayatınızda bü­tün güzelliklerinizi giderdiniz ve orada faydalandınız. Bu gün ise yer­yüzünde haksız yere büyüklük taslamanız ve yoldan çıkmanız sebe­biyle alçaltici bir azapla cezalandırılacaksınız.” (denir).

Ahirette herkesin durumuna göre derece veya derekeleri olacaktır. Cennettekiler derece derece, cehennemdekiler de dereke, dereke ola­caktır. Onlara cehennemde şöyle denilecek: “Siz bütün güzelliklerinizi dünyada bitirdiniz. Burada azabınızı tadın.” Cennettekilerde dünyada iken Allah’a olan yakınlıkları, Onun emir ve yasaklarına uymada gös­terdikleri dikkat nispetinde derecelendirileceklerdir.[26]

21- Ad (kavmin)in kardeşini hatırla. Hani O kavmini Ahkaf(denilen yer)’da uyarmıştı. Ondan öncede sonrada nice uya­rıcılar gelip geçmişti. Onları: “Allah’dan başkasına ibadet etmeyin. Ben sizin için büyük günün azabından korkuyorum!” diye uyar­mıştı.

Ahkâf: Yemende Hadramut’un kuzeyinde kumluk bir yerde, eski Ad kavminin yerleşim merkezi idi. Şimdi girilemeyen, girenleri yutan korkunç bir kum denizi imiş.[27]

22- (Hud kavmi) dedilerki: “Sen bizi ilahlarımızdan çevirmek içinmi geldin? Eğer doğru söyleyenlerden isen haydi bize va’dettiğin’i (azabı) getir.”

23- (Hud) dediki: “Onun (gelecek azabın) ilmi Allah katmdadır. Ben size gönderildiğim şeyi tebliğ ediyorum. Fakat ben sizi cahil bir toplum olarak görüyorum.”

24- Onu (azabı), vadilerine doğru gelen bir bulut halinde gördük­lerinde; “işte bu bulut bize yağmur yağdıracak” dediler. Hayır o si­zin acele gelmesini istediğiniz şey (azap)tir. O, içinde acıklı bir azap olan rüzgârdır.

25- (Rüzgâr) Rabbinin emriyle herseyi yerle bir eder.

Meskenlerinden başka hiçbirşey görünmez oluverdi. İşte suçlu bir toplumu böyle cezalandırırız.

Hz. Aise validemiz buyuruyor; Peygamber efendimiz bir bulut gör­düğünde veya bir rüzgâr estiğinde, üzüntüsü yüzünden belli olurdu. Kavmi üzerine bir belanın gelmesinden korkardı ve bu ayeti okurdu. (Buharı Tefsir Ahkâf) İşte Rahmet peygamberinin davranışı. Günümüzde ise kasırga, deprem ve yangınlarda ölenler için, günümüz yetkilileri ne yapıyor dersiniz?[28]

26- Andolsunî, onlara öyle yerleşim yerleri verdikki, size o yerleri vermedik. Onlar için kulaklar, gözler ve gönüller vermiştik. Onların kulakları da gözleri de gönülleri de hiçbir şekilde onlara fayda ver­medi. Allah’ın ayetlerini inkar ediyorlardı. Alay ettikleri şey onları kuşattı.

27- Andolsunki çevrenizdeki şehirlerden bir kısmını helak ettik. Belki dönerler diye ayetleri tekrar tekrar açıkladık.

28- Allah’a yaklaştırmak için Allah’dan başka edindikleri ilahlar onlara yardım etmeli değilmiydi? Hayır onlar (ilahlar) onlardan sa­vuşup gittiler. Bu onların uydurageldikleri bir uydurmalarıdır.

Ahkaf denilen yer; Yemen’de mevcut olup, bu gün kimsenin giremi-yeceği bir çöl halinde imiş.[29]

29- Hani cinlerden bir takımı Kur’ân dinlemek üzere sana sevket-miştik. Kur’ân’ı dinlemeye hazır olduklarında (birbirlerine) “susun” demişlerdi. Okuma bitince uyarıcı olarak kavimlerine döndüler.

Cinlerin Kur’an’ı dinledikleri ve iman ettikleri konusu Cin suresinde geniş bir şekilde açıklanacaktır.[30]

30- (Kavimlerine şöyle) dediler: “Ey kavmimiz, biz Musa’dan sonra indirilen, kendinden öncekileri tasdik eden, hakka ve doğru yola götüren bir kitap işittik.

Yahudi ve Hfıstiyanlardan, İslama giren insanlar olduğu gibi cinler­den de İslama girenler vardır.[31]

31- “Ey kavmimiz, Allah’ın davetcisine uyun ve O’na iman edin ki, günahlarınızı affetsin ve acıklı bir azapdan sizi kurtarsın.”

32- Kim Allah’ın davetcisine uymazsa yeryüzünde onu aciz bıra­kamaz. Ondan başka onun dostları da yoktur. Onlar apaçık bir sa­pıklığın içindedirler.

Geçmiş peygamberlerin ümmetlerinden, Allah’a davete uyanların kurtuluşa erdiği gibi bizde, Allah’a davet edene icabet edeceğiz. İnsana davet edene icabet etmiyeceğiz. Her insanın Allah’a bağlanması için çalışacağız. Aslında bedenimizin tamamı O’na bağlı. Yeterki biz ira­demizle aynı bedenimizi Allah’a ibadet eder hale getirelim.[32]

33- Gökleri ve yeri yaratan, onları yaratmakla yorulmayan Allah’ın Ölüleri diriltmeye kadir olduğunu görmediler mi? Evet O herşeye gücü yetendir.

Bütün ihtişamıyla gökleri ve yerleri yaratırken yorulmayan Allah’ın ölüleri diriltmeye gücünün yeteceğini görmüyorlar mı? Allah’ın her şeye gücü yeter.[33]

34- Kafirler ateşe arzolunduklan gün “bu gerçek değilmiymiş?” (denir) onlar: “Rabbimize yemin olsunki evet (gerçekmiş” derler. (Allah): “İnkarcı olmanız sebebiyle buyurun azabı tadın” der.

35- Peygamberlerden azim sahipleri gibi sabret. Onlar için acele etme. Va’dolundukları (azabı) gördüklerinde sanki (dünyada) gün­düzden bir saat kalmışlar gibi olurlar. Bu bir tebliğdir. Yoldan çı­kanlardan başkası helak edilmez.

Biz, bizi öldürmeye gelenlere dahi dua edeceğiz. “Ya Rabbi! Bunlara hidayet ver, bunlara acı.” Ayrıca kendimizi korumasını da bileceğiz. Zorluklara katlanan peygamberler gibi bizde zorluklara katlanacak ve sabredeceğiz.

Bu ayetteki, “Min”i ba’ziyye alırsak, kastedilen peygamberler; Ahzap 7, Şura 13’de zikredildiği gibi Nuh, İbrahim, Musa, İsa ve Muhammed (s.a.v.) ‘dır. Eğer “Min”i-beyaniyye olursa, bütün peygam­berler kasdedilir.

Allah bizlere onların azmini, sabrım ve sebatını versin.

Kuran

Ahkaf Suresi

Şifa Tefsiri ( Mahmut Toptaş ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.