Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 14°C
Hafif Yağmurlu
İstanbul
14°C
Hafif Yağmurlu
Cts 20°C
Paz 21°C
Pts 21°C
Sal 22°C

45 – Casiye Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

el-Hasen, Cabir ve İkrime’nin görüşüne göre tamamı Mekke’de inmiştir. İbn Abbas ve Katade ise, bir âyet dışında Mekke’de inmiştir, demişlerdir. Sözkonusu âyet de: “Müminlere de ki: Allah’ın günlerini beklemeyenlere aldır­masınlar…” (el-Casiye, 45/14) âyeti olup, Medine’de Ömer b. el-Hatlab hakkında inmiştir. Bunu da el-Maverdî zikretmektedir.

45 – Casiye Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Casiye Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi Tefsiri )

Rahman ve Rahim Allah’ın adı ile

el-Mehdevî ve İbn Abbas’tan naklen en-Nehhas şöyle demişlerdir: Bu âyet-i kerime Ömer (r.a) hakkında inmiştir. Hicretten önce Mekke’de müşrikler­den birisi ona sövmüş, o da onu tutup cezalandırmak istemişti. Bunun üze­rine yüce Allah da: “Müminlere de ki: Allah’ın günlerini beklemeyenlere al­dırmasınlar” .(el-Odsiye, 45/H) âyeti nazil oldu. Daha sonra da yüce Allah’ın: “Artık o müşrikleri nerede bulursanız Öldürün” (et-Tevbe, 9/5) buyruğu ile neslıedildi. Bu görüşe göre sûre -herhangi bir görüş ayrılığı olmaksızın- ta­mamıyla Mekke’de inmiş olmaktadır.[1]

Otuzyedî âyet-i kerimedir. Otuzalü olduğu da söylenmiştir.

  1. Ha Mim.
  2. Bu kitabın indirilmesi Aziz, Hakim olan Allah tarafındandır.

“Ha, Mim” mübteda olup “indirilmesi…dır” onun haberidir. Bazıları “Ha, Mim” sûrenin ismi olup, “bu kitabın İndirilmesi” mübteda “Allah tarafındandır” buyruğu da haberdir, demişlerdir.

Kitab’tan kasıt Kur’âıvı Kerim’dır.

“Aziz” kendisine erişilemeyen, zarar verilemeyen güçlü demektir. “Hakim” de fiilinde son derece hikmetli olandır. Bütün bunlara dair açıklamalar da­ha önceden (el-Bakara, 2/32. âyet, 3. başlık; 29- âyetlerin tefsirlerinde) geç­miş bulunmaktadır. [2]

  1. Muhakkak ki göklerde ve yerde müminler için âyetler vardır.
  2. Sizin yaratılışınızda da, yaymakta olduğu her canlıda da kesin bir kanaate sahip bir topluluk için âyetler vardır.

5-Gece ve gündüzün değişip durmasında, Allah’ın gökten bir rızık indirip onunla yeri ölümünden sonra diriltmesinde ve rüzgarla­rı evirip çevirmesinde de aklını kullanan bir topluluk İçin âyet­ler vardır.

“Muhakkak ki göklerde ve yerde” bunların yaratılışında “müminler için âyetler vardır. Sizin yaratılışınızda da, yaymakta olduğu her canlıda da kesin bir kanaate sahip bir topluluk için âyetler vardır. Gece ve gün­düzün değişip durmasında, Allah’ın gökten bir rızık” yağmur “indirip, onunla yeri ölümünden sonra diriltmesinde ve rüzgarları evirip çevirme­sinde de aklını kullanan bir topululuk için âyetler vardır.” Bütün bunla­ra dair açıklamalar yeteri kadarıyla daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/164. ayeün tefsirinde) ve başkalarında (mesela, Lokman, 31/10-16. âyetlerin tef­sirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Yaymakta olduğu herbir canlıda da… âyetler vardır” buyruğu ile; “Ve rüzgarları evirip çevirmesinde… âyet­ler vardır” buyruklarında her iki yerde de (âyetler lafzı) ref ile okunmuştur.

Ancak Hamza ve el-Kisaî her iki yerde de “te” harfini esreli okumuştur. Birincisinde nasb ile okuyuşun: ” Muhakkak ki”nin, ismi olarak nasb ile okunduğunda, haberinin de: “göklerde” lafzı olduğunda görüş ayrılığı yok­tur, Ancak ikinci “âyetler” lafzının (nasb ile) esreli okunuşu ise onda (âyet­ler lafzında) amel edene atıf iledir.

İfadenin de takdiri: “Muhakkak ki sizin yara­tılışınızda ve yaymakta olduğu her canlıda âyetler vardır” takdirindedir. Üçüncü açıklamaya göre de şöyle denilmiştir: Buradaki nasb {lafzan kesre) ile okuyuşun izahı, ifade uzaması dolayısıyla “âyetler” anlamındaki lafzın tek-rarlanmasıdır. Nitekim: “Zeyd’i dövdüm Zeyd’i” demeye ben­zer. Bir görüş de şöyledir: Bu; “(5p: Muhakkak ki” lafzının kendisinde amel etmiş olduğu lafza atf ile okunmuştur. Bu da hazfi kabul edilerek böyledir, İfadenin takdiri de: “Ve muhakkak ki gece ile gündüzün değişip durmasında ayetler vardır” takdirindedir. Daha ön­ce zikredildiğinden dolayı burada hazfedilmiştlr,

Sibeveyh hazfe örnek olmak üzere şu beyıti zikretmektedir:

“Sen her kişiyi yiğit mi sanırsın,

Ve geceleyin yanıp duran (her) ateşi ateş mi (sanırsın)?”

Burada görüldüğü gibi şair daha önceden sözkonusu edildiğinden ötürü cer konumunda olan “ateş”e muzaf olan: “Her” lafzını hazfetmiş bulun­maktadır.

Şöyle de açıklanmıştır: Bu, iki amile atf kabilindendir. Ancak Sibeveyh böy­le bir şeyi kabul etmez, fakat el-Ahfeş ve bir grub Kufeli bunu caiz kabul et­miştir. Buna göre; ” Değişip durmasında” buyruğunu: ” Sizin yaratılışınızda” buyruğuna atfettikten sonra: “Ve rüz­garları evirip çevirmesinde de… âyetler vardır” diye buyurmaktadır. Bu du­rumda atfın iki amile ihtiyacı olmaktadır. İki amile atıf ise, atıf harfleri ami­lin yerini tuttuğundan ötürü çirkin bir şeydir. Dolayısı ile atıf harfinin birbi­rinden farklı iki amilin yerini tutma imkanı olmamaktadır. Zira hem ref eden, hem de nasbeden amilin yerine geçecek olsa, bu takdirde aynı halele hem ref ‘edici, hem nasbedici olması icab ederdi.

Ref ile okuyuşa gelince, bu da kendisinde amel ettiği ifade ile birlikte: “(öl): Muhakkak ki” lafzının mahalline atf ile okunmuştur. Nahivciler de bu hususta iki amile atfın gerektiğini söylemişlerdir. Yüce Allah: “Değişip dur­masında” buyruğunu “sİzin yaratılışınızda” buyruğuna atfetmiş ve (ikinci) “âyetler” lafzını da birinci “âyetler” lafzının mahalline atfetmiştir. Bununla

birlikte burada: ” …da’nın tekrarlanmış olması takdiren kabul edilir.

Ayrıca kendisinden önceki buyrukla ilişkisinin olmadığı kabul edilerek mübteda olarak merfu’ kabul edilmesi de mümkündür. Bundan önceki buy­ruklar da onun haberidir. Bu durumda cümle cümleye atfedilmiş olur.

Ayrıca el-Ferra “değişip durmasında” ve “âyetler” lafızlarının ref ile okun­duğunu nakletnıiştir ki burada ‘değişip durmanın kendisini bizzat “âyetler” olarak değerlendirmiştir. [3] [4]

  1. İşte bunlar Allah’ın âyetleridir. Biz onları sana hak ile okuyoruz. Artık onlar Allah’tan ve O’nun âyetlerinden sonra hangi söze inanırlar?

“İşte bunlar” bu âyetler “Allah’ın âyetleridir.” O’nun vahdaniyet ve kudretine delil teşkil eden delilleri ve belgeleridir.

“Biz onları sana hak ile okuyoruz.” Batılın ve yalanın karışmadığı doğ­ruluk ile okuyoruz.

“Bizonları… okuyoruz” anlamındaki buyruk “ye” harfi ile: “On­ları okuyor” diye de okunmuştur.

“Artık’onlar Allah’tan” yani Allah’ın sözünden; bir görüşe göre de Kur’ân’dan “ve O’nun âyetlerinden sonra hangi söze İnanırlar?”

Bu buyruktaki “inanırlar” sözü genel olarak haber anlamında “ye” ile okunmuştur. Ancak İbn Muhaysın, Asım’dan Ebu Bekir, Hamza ve el-Kisaî hitab kipi olarak “te” ile: “İnanırsınız” diye okumuşlardır.

  1. Çok yalancı ve çok günahkâr olan her kimsenin vay haline!
  2. O Allah’ın âyetleri kendisine okunurken İşitir de, sonra onları İşit­memiş gibi büyüklük taslayarak ısrar eder, İşte ona, çok acıklı bir azabı müjdele!

“Çok yalancı ve çok günahkâr olan her kimsenin vay haline!” buyru ğundaki: “Veyl: vay haline!” cehennemde bir vadidir. Allah’ın âyetlerini de­lil olarak görmeyi terketmekten dolayı tehdit sözkonusudur.

” Çok yalancı” çokça yalan söyleyen demektir. Çünkü: “Ya­lan” demektir.

“Çok günahkâr” günah işleyen kişi anlamındadır.

Rivayete göre maksat, en-Nadr b. el-Haris’tir, İbn Abhas’tan rivayete gü­re ise bu kişi el-Haris b. Kelede’dir. es-Sa’lebî de bu kişinin Ebu Cehil ve ar­kadaşları olduklarını nakletmiştir.

“O Allah’ın âyetleri” yani Kur’ân-ı Kerim’in âyetleri “kendisine okunur­ken işitir de sonra onları işitmemiş gibi büyüklük taslayarak ısrar eder.”

Yani emre itaat etmeyecek kadar kendisinin büyük olduğunu kabul ederek küfrünü sürdürür gider. Buradaki “ısrar etmek”;” Çıkını bağladı,” tabirinden alınmıştır. Bu anlamdaki açıklamaları jbn Abbas ve başkaları yapmıştır. Bunun aslının eşeğin kulaklarını dikerek dişi eşek üzerine bükül-mesini anlatmak üzere kullanılan: alındığı da söylen­miştir.

“Gibi” lafzındaki şeddelisinden hafifletilmiştjr. ” Sanki o” onları işitmemiş gibi… demektir. Buradaki zamir ise şe’n zamiridir. Şairin şu sözünde olduğu gibi:

“Sanki parlak ve gözalıcı selem ağacına uzanan bir ceylan gibidir (o).’!

Cümle nasb mahallindedir.İşitmemiş kimse gibi ısrar eder” demektir. Lokman Sûresi’nin baş taraflarında (31/7. âyetin tefsirinde) bu âyetin anlamına dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Aynı şekilde “İş­te ona acıklı bir azabı müjdele” buyruğunun anlamı da el-Bakara Sûresi’n-de (2/10. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. [5]

  1. Âyetlerimizden bir şey öğrendiğinde de o, onları alaya alır. İş­te onlara alçaltıcı bir azab vardır.
  2. Cehennem de önlerinde. Kazandıklarının da, Allah’tan başka edindikleri velilerin de kendilerine hiçbir faydası olmaz. Onlar için çok büyük bir azab da var.

“Ayetlerimizden bir şey öğrendiğinde de o, onları alaya alır.” Zakkum hakkında, tereyağı ve hurmadır, cehennem bekçileri hakkında şayet onlar on-dokuz kişi iseler onların karşısına tek başıma çıkarım, demesi gibi. “İşte onlara alçaltıcı” zelil ve hakir kılıcı “bir azab vardır.” “Cehennem de önlerinde.” Yani içinde bulundukları dünya hayatında kendilerini güçlü kuvvetli kabul etmek, hakka karşı büyüklenmek gibi hal­lerinin arkasından cehennem vardır. îbn Abbas dedi ki: Buradaki (sözlük an­lamı itibariyle) “arkalarından” lafzı önlerinde demektir. İiunun bir benzeri de yüce Allah’ın; “Arkasından da cehennem vardır. Ona irinli sudan içirilecek-tir” (İbrahim, 14/16) buyruğudur. Oradaki: “Arkasından” Iaf2i “önünden” anlamındadtr. Şair de şöyle demiştir:

“Eğer ölümüm gecikecek olursa, henim arkamdan (önümden sonradan) işim, Çocuklarla beraber gidip gelmek ve akbaba gibi sekmek olmayacak mı?”

Mal ve evlat türünden “kazandıklarının da… kendilerine hiçbir fayda­sı olmaz.” Bu buyruğua bir benzeri de: “Mallarının da, evlatlarının da ken­dilerine asla hiçbir faydası olmayacaktır” (Al-i İmran, 3/10) buyruğudur.

“Allah’tan başka edindikleri velilerinin” putlarının “de kendilerine hiçbir faydası olmaz. Onlar için çok büyük bir azab da vardır.” Sürekli ve can yakıcı azab demektir. [6]

  1. Bu bîr hidayettir. Rabblerinin âyetlerini inkâr edenlere gelin­ce, onlar için en ağır türden ve can yakıcı bîr azab vardır.

“Bu bir hidayettir” buyruğu mübteda ve haberdir. Kur’ân’ı kastetmekle­dir. İbn Abbas dedi ki: Muhammed (sav)’ın bütün getirdiklerini kastetmek­tedir.

“Rabblerinin âyetlerini inkâr edenlere” O’nun ortaya koyduğu delille­ri kabul etmeyenlere “gelince, onlar için en ağır türden ve can yakıcı bir

azab vardır” buyruğundaki “ricz” azab demektir. Yani onlar için can yakı­cı azaptan bir azab vardır. Buna delil de yüce Allah’ın; “Biz de fasıklık et­tikleri için zulmedenlerin üzerine gökten bir azab (ricz) indirdik” (el-Baka-ra, 2/59) buyruğudur. (Burada ricz) azab deraeklir.

Ricz’in “rics” gibi pis olan şey anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu da yüce Allah’ın: “Ona irinli sudan içirilecektir” (İbrahim, 14/16) buyruğu gi­bidir. Yani onlar için pis içeceği yudumlamak gibi bir azab vardır.

“Ricz” lafzı nerede geçerse İbn Muhaysın “re” harfini Ötreli (rucz şeklin­de) okumuştur.

İbn Kesir, İbn Muhaysm ve Hafs “can yakıcı” buyruğunu ref ile okumuş olup “onlar için ricz türünden can yakıcı bir azab vardır” demektir. Diğerle­ri ise “ricz”in sıfatı olarak esreli okumuşlardır. (Onlar için can yakıcı bir icz’den azab vardır, demek olur. [7]

  1. Orada gemiler emri ile aktp gitsin, O’nun lütfundan arayasınız ve belki şükredesiniz diye denizi sİ2e musahhar kılan Allah’tır.

13- Göklerde ve yerde bulunanların tümünü kendinden size musah­har kılmıştır. Muhakkak ki bunlarda düşünen bir topluluk için âyetler vardır.

“Orada gemiler emri ile akıp gitsin, O’nun lütfundan arayasınız ve bel­ki şükredersiniz diye denizi size musahhar kılan Allah’tır” buyruğunda yü­ce Allah, kudretinin kemalini, kullarının üzerinde nimetinin eksiksizliğini söz-konusu etmekte ve neyi yaratmışsa, onların faydasına olmak üzere yarattı-ğmı açıklamaktadır.

“Göklerde ve yerde bulunanların tümünü kendinden size musahhar kıl­mıştır.” Yanı işte bu, yüce Allah’ın fiili yaratması, tarafından bir ihsanı ve ni­metlerle donatmasıdır.

İbn Abbas, el-Cahderî ve başkaları “tümünü kendinden” anlamındaki buy­ruğu: şeklinde “mim” harfini kesreli, “nun” harfini şeddeli ve “he (yuvarlak te)”yi tenvinli olarak, mastar (mefu’l-i mutlak) olmak üzere nasb ile okumuşlardır. Ebu Amr dedi ki: Ben aynı şekilde Mesleme’yi de:di­ye yani “O’nun bir lütfü, keremi olmak üzere…” diye okuduğunu dinlemi-şimdir.

Yine aynı şekilde Mesleme b. Muharib’den: ‘Hepsi de Onun lütfudur” anlamında lütuf anlamındaki lafız “he” zamirine izafet olarak okun­muştur.

Bu Ebu Hatim’e göre hazfedilmiş bir mübtedanın haberidir. Yani bu ya da o, O’nun lütfudur demektedir.

Cemaatin kıraati de (anlam itibariyle) açıktır.

“Muhakkak ki bunlarda düşünen bir topluluk için âyetler vardır.” [8]

  1. Müminlere de ki: Allah’ın günlerini beklemeyenlere aldırmasın­lar. Çünkü Allah herbir topluluğa kazanageldiklerinin karşılı­ğım verecektir.

“Müminlere de ki… aldırmasınlar” buyruğu (nda “aldırma” fiili), “de ki” emrinin cevabı olarak -şart ve cezaya benzetilerek- cezm ile gelmiştir.: ” Kalk, hayır elde edersin” demeye benzer. Bunun cezm ile gel­mesinin, “lam” harfinin hazfedilmesi dolayısıyla olduğu da söylenmiştir Bu: “Sen onlara aldırmayın de, onlar da aldırmasınlar” an­lamındadır. Buna göre ifadenin delalet ettiği hazfedilmiş bir emrin cevabı olmaktadır. Açıklamayı Ali b. İsa yapmış olup İbnu’l-Arabî de tercih etmiştir.

Âyet-i kerimenin nüzul sebebi şudur: Kureyşten bir adaru ûme; b. el-Hat-tab (r.a)’a sövmüştü. O da onu alıp cezalandırmak istedi.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Bu rivayet sahih değildir

el-Vahidî, el-Kuşeyrî ve başkalarının da İbn Abbas’tan rivayet ettiklerine göre âyet-i kerime, Mustalıkoğulları gazvesi sırasında Ömer ile Abdullah b. Ubeyy’in başından geçen bir olay hakkında inmiştir. Onlar el-Mureysî’ diye bilinen bir kuyunun başında konakladılar. Abdullah su getirmek üzere kö­lesini gönderdi. Biraz gecikince ona: Niye geç geldin? diye sordu. Bu sefer kölesi: Ömer b. el-Hatlab’ın kölesi kuyunun başında oturdu ve Peygamber (sav)’in Ebu Bekir’in kırbalarını doldurmadıkça kimsenin doldurmasına izin vermedi. Bir de efendisinin suyunu da doldurdu.

Bu sefer Abdullah: Bizim durumumuz ile bunların durumu tıpkı “köpe­ğini besle de seni yesin” (besle kargayı oysun gözünü) sözündeki örneğe ben­zer. Onun bu sözü Ömer’e ulaştı. Öldürmek üzere üzerine yürümek kastı ile kılıcını kuşandı. Yüce Allah da bu âyeti indirdi. Bu da Ar.a’nın, İbn Abbas’tan yaptığı rivayettir.

Meymun b. Mihran’ın ondan rivayetine göre de o (İbn Abbas) şöyle de­miştir; Yüce Allah’ın: “Allah’a güzel bir ödünç verecek olan kimdir?” (el-Ba-kara, 2/245) buyruğu inince, Medine’de Finhas diye bilinen bir yahudi şöy­le dedi: Muhammed’in Rabbi fakir düştü. Ömer bunu işitince, kılıcını kuşa­nıp o adamı aramaya koyuldu. Cibril (a.s), Peygamber (sav)’a gelerek dedi ki: “Rabbin sana diyor ki: Müminlere de ki; Allah’ın günlerini beklemeyenlere aldırmasınlar.” Ayrıta şunu da bil ki, Ömer kılıcını kuşanıp o yahudi-yi aramaya koyuldu. Bunun üzerine Rasûlullah (sav) Ömer’i arayıp bulmak üzere birisini gönderdi. Ömer gelince ona: “Ey Ömer! Kılıcını koy” diye bu­yurdu. Ey Allah’ın Rasûlü! Doğru söyledin. Şehadet ederim ki sen hak ile gün-derildin. Peygamber (sav) buyurdu ki: “Rabbim buyuruyor ki: “Müminlere de ki: Allah’ın günlerini beklemeyenlere aldırmasınlar.” Ömer (r.a) dedi ki: Hiç şüphesiz böyle yapacağım. Seni hak ile gönderene yemin ederim ki, bir daha yüzümde kızgınlık görmeyeceksin.

Derim ki: el-Mehdevî ile en-Nehhas’ın zikrettikleri ed-Dahhak’ın İbn Ab­bas’tan yaptığı rivayettir. 13u aynı zamanda el-Kurazî ve es-Süddî’nin de gö­rüşü olup âyet-i kerimenin nesholduğunu söyleyen görüşe uygundur. Aye­tin Medine’de yahutta Mustalıkoğulları gazvesi sırasında indiği görüşüne gö­re ise âyet nesholmuş olamaz.

“Aldırmasınlar” buyruğu affetsinler ve üzerinde durmasınlar demektir, “Allah’ın günlerini beklemeyenlere” buyruğundan kasıt ise, O’nun sevabini beklemeyenlerdir. Allah’ın azab ve intikamından korkmayanlar, diye de açıklanmıştır.

Bir diğer açıklamaya göre burada “reca; beklemek, ummak” korkmak an­lamındadır. Yüce Allah’ın: “Size ne oluyor ki Allah’ın azametinden hiç korkmuyorsunuz?” (Nuh, 71/13) buyruğunda görüldüğü gibi, burada da bu; (lafzi anlamıyla) Onun azametinden korkmuyorsunuz anlamındadır. Bu buyruğun burada geçmiş ümmetlerin azabı gibi bir azaptan korkmayan­lara… demek olduğu da söylenmiştir.

“Günler” büyük önemli olaylar hakkında kullanılan bir tabirdir.

Allah’ın gerçek dostlarına yardım edeceğini ve düşmanlarını da cezalan­dıracağını ummayanlara… diye de açıklanmıştır. Öldükten sonra dirilişten korkmayanlar anlamındadır, da denilmiştir.

“Çünkü Allah herbtr topluluğa kazanageldîklerinin karşılığını verecek­tir” buyruğundaki: “ Çünkü… karşılığını verecektir” buyruğunu genel olarak “ye” ile “Çünkü Allah… karşılığını verecektir” anlamında oku­muşlardır. Hamza, el-Kisaî ve İbn Amir ise tazim olmak üzere “nun” ile; “Çünkü… karşılığını vereceğiz” diye okumuşlardır. Ebu Cafer, el-Arec ve Şeybe ise meçhul bir fiil olarak “ye” harfi ötreli ve “ze” harfi de üstün ol­mak üzere: “Çünkü… karşılığı verilecektir” diye, buna kargılık “Bir topluluğa” lafzı da nasb ile okunmuştur.

Ebu Amr: Bu ise açık bir lahndir, derken; el-Kisaî şöyle demiştir: Anlamı “Çünkü bir kavme karşılık verilecektir” şeklindedir. Bunun bir benzen de “Biz müminleri işte böyle kurtarırız” (el-Enbiya, 21/88) anlamındaki buyruğun): İbn Amir ve Ebu Bekr’e göre: ” İşte müminler böyle kurtarıldı” diye okunmasıdır. Şair de şöyle demiştir:

“Eğer Rufeyre bir köpek yavrusu doğuracak olsa bile, O yavru dolayısıyla bütün köpeklere sövülür.”

O köpeğe «övgülerle sövülür, demektir. [9]

  1. Kim salih bir amel İşlerse kendi lehinedir, kim de kötülük ederse aleyhinedir. Sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.

16, Andolsun ki Biz İsrailoğullarma Kitabı, hükmü ve peygamber­liği vermiş, kendilerini hoş ve temiz şeylerle nzıklandırmış ve onları alemlere üstün kılmıştık.

  1. Onlara din hususunda apaçık belgeler de verdik. Onlar kendi­lerine ilim geldikten sonra ancak aralarındaki kıskançlıktan do­layı anlaşmazlığa düştüler. Muhakkak Rabbin ayrılığa düştük­leri şeyler hakkında kıyamet gününde aralarında hüküm vere­cektir.

“Andolsun ki Biz İsrailoğullarına Kitabı” Tevrat’ı “hükmü” kitabı kav­ramayı, insanlar hakkında hüküm verip yargıda bulunmayı “ve peygamber­liği” Yusuf (a.s)’dan itibaren İsa (a.s)’a kadarki peygamberleri kastetmekte­dir “vermiş, kendilerini hoş ve temiz şeylerle” yani Şam bölgesinde bulu­nan gıda, meyve ve yiyeceklerin helal olanlarıyla, bir görüşe göre de Tilıde, Men ve Selva ile “rızıklandırmış ve onları” daha önce ed-Duhan Sûresin­de (44/32. âyetin tefsirinde) geçtiği üzere çağdaşları olan “alemlere üstün kılmıştık.”

“Onlara din hususunda apaçık belgeler de verdik.” İbn Abbas dedi ki: Peygamber (sav) hakkında ve onun peygamberliğinin tanıkları arasında Ti-hame’den, Yesrib’e göç edeceğine Yesriblilerin ona yardım edeceğine dair bilgiler kastedilmektedir. Bir diğer görüşe yöre bu “apaçık belgeler” helal ve haram hakkındaki açık şer’î hükümler ile mucizelerdir.

“Onlar kendilerine ilim geldikten sonra ancak aralarındaki kıskanç­lıktan dolayı anlaşmazlığa düştüler.” Burada “ılinr’den kasıt Yuşa b. Nun’dur. Kimisi iman etmiş, kimisi kâfir olmuştu. Bu açıklamayı eo-Nekkaş zikretmiştir.

“Onlar kendilerine İlim geldikten sonra” buyruğu ile kastedilenin, Pey­gamber (sav)’ın peygamberliği olduğu ve onun hakkında anlaşmazlığa düş­meleri olduğu da söylenmiştir. “Ancak aralarındaki kıskançlıktan dolayı”

yani Peygamber (sav)’ı kıskandıklarından ötürü (anlaşmazlığa düştüler.) Bu anlamdaki açıklamayı ed-Dahhak yapmıştır.

“Kıskançlıktan dolayı” buyruğunun üstünlük ve başkanlık arzusu ve is­teği ile biri diğerine haksızlık etmesi ve peygamberleri öldürmelerine işaret olduğu da söylenmiştir.

İşte ey Muhammed, senin çağdaşın müşrikler de böyledir. Bunlara apa­çık belgeler gelmiş, fakat onlar başkanlık hususundaki yarışlarından ötürü on­dan yüz çevirmiş bulunuyorlar.

“Muhakkak Rabbİn” dünya hayatında iken “ayrılığa düştükleri şeyler hakkında kıyamet gününde aralarında hüküm verecektir” ve haklıyı hak­sızdan ayırdedecektir.

  1. Sonra Biz seni dinden bir şeriate sahib kıldık. Sen de artık ona uy! Bilmeyenlerin nevalarına uyma!

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı iki-başlık halinde sunacağız: [10]

1- Şeriatın Mahiyeti:

“Sonra Biz seni dinden bir şeriate sahib kıldık” buyruğunda geçen “şeriat” sözlükte mezheb (gidilen yol) ve din demektir. Su içmek isteyenle­rin gittikleri yola da “şeriat” denilir. “Sarı’ (cadde)” de buradan gelmekte­dir. Çünkü maksada götüren yol odur. O halde şeriat Allah’ın kulları için din ularak teşri’ buyurduğu şeyler (koyduğu yol)dur. Çoğulu şerai’ gelir. “Din­de şeriatler” ise yüce Allah’ın kulları için açtığı yollardır. O halde: “Biz seni dinden bir şeriate sahib kıldık” buyruğu Biz seni hakka götüren, din em­rinden apaçık bir yol üzere kıldık, demektir.

îbn Abbas dedi ki: “Bir şeriate sahib kıldık” din işinden apaçık bir hida­yet üzere kıldık, demektir.

Katade dedi ki: Şeriat; emir, yasak, hadler ve farzlardır. Mukatil: Şeriat apa­çık delil demektir. Çünkü o hakka götüren yoldur. el-Kelbî, şeriatten kasıt sünnettir, demiştir. Çünkü Peygamber (sav) Efendimiz de kendisinden ön­ceki peygamberlerin yolunu izlemiştir.

İbn Zeyd: Şeriat dindir, çünkü din kurtuluşun yoludur, demiştir.

İbnu’l-Ârabî dedi ki: Emr (mealde din ile karşılanmış) lügatte iki anlam­da kullanılır. 1- Durum anlamında: Yüce Allah’ın: “Onlar yine Firavun’un em­rine uydular. Firavun’un emri hiç de doğru değildi” (Hud, 11/97) buyruğun­da olduğu gibi. 2- Nehyin zıddı olan süzün kısımlarından birisi anlamında. Burada her ikisinin de kastedilmiş olması mümkündür. Buna göre ifadenin takdiri şöyie olur: Biz seni dinden bir yol üzere kıldık. Bu yol da İslâm mil­leti (İslâm dinOdir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Sonra Biz sana hanif olarak İbrahim’in dinine uy! O müşriklerden olmadı, diye vahyettik.” (en-Nahl, 16/123)

Yüce Allah’ın indirmiş olduğu şeriatlerde tevhid, üstün ahlaki değerler ve maslahatlarda bir değişiklik yapmadığı, fakat her türlü eksiklikten münezzeh olan ilmine uygun olarak fer’i hususlarda aralarında farklılıklar indirmiş ol­duğu hususunda görüş ayrılığı yoktur. [11]

2- Bizden Öncekilerin Şeriatleri (Bize Delil Olur mu?):

İbnu’l-Ârabî dedi ki: İlme dair söz söyleyen bazı kimseler bu âyet-i keri­menin bizden öncekilerin şeriatlerinin bizim iğin şeriat olmadığına delil ol­duğunu zannetmişlerdir. Çünkü yüce Allah peygamberini ve ümmetini bu âyet-i kerimede bağımsız bir şeriat sahibi olarak sözkonusu etmiştir.

Peygamber (sav)’ın ve ümmetinin bağımsız bir şeriate sahib olduklarını inkar etmiyoruz. Ancak görüş ayrılığı: Peygamber (sav) eğer övgü ve güzel sözlerle sözetmek sadedinde bizden öncekilerin şeriaüni haber verecek olursa, ona uymak gerekir mi, gerekmez mii1 hususundadır.

Yüce Allah’ın: “Bilmeyenlerin hevalarmauyma!” buyruğunda kastedi­lenler müşriklerdir. İbn Abbas bunlar Kureyza ve Nadiroğullarıdır, demiştir. Yine ondan gelen rivayete göre âyeti kerime, Kureyşlilerin peygamberi atalarının dinine davet etmeleri üzerine inmiştir. [12]

19- Çünkü onların Allah’a karşı sana hiçbir faydalan olmaz. Şüp­hesiz ki zalimler birbirlerinin velileridir. Allah ise takva sahih­lerinin velisİdir.

“Çünkü onların Allah’a karşı sana hiçbir faydaları olmaz.” Eğer sen on­ların hevalarına uyacak olursan, Allah’tan sana gelecek azabın hiçbir bölü­münü senden uzaklaştıramazlar.

“Şüphesiz ki zalimler birbirlerinin velileridir.” Arkadaşları, yardımcı­larıdır, birbirlerini sevenlerdir. İbn Abbas dedi ki: Münafıkların yahudilerirı dostları olduğunu kastediyor.

“Allah ise takva sahihlerinin ve lis id ir.” Onların yardımcısı ve destekle-yicisidir. Burada takva sahiplerinden kasıt, şirkten ve masiyetten sakınan kim­selerdir. [13]

  1. Bu, insanlar İçin doğru yolu gösterici, kesin inanca sahîb bir top­luluğa da bir hidayet ve bir rahmettir.

“Bu, insanlar için doğru yolu gösterici(dir)” buyruğu mübtecla ve haber­dir. Yani Benim senin üzerine indirdiğim bu kitab, hadlerde hükümler­de insanlar için apaçık deliller, belgeler ve alametlerdir.

Bu buyruk; ” Bunlar… doğru yolu göstericidir” diye de okunmuş­tur ki, bu âyetler… demek olur.

“Kesin inanca sahib bir topluluğa da bîr hidayet” yani onvı izleyenleri cennete götüren bir yol ve doğruluktur “ve” ahi retle “bir rahmettir.” [14]

  1. Yoksa kötülük İşleyenler kendilerini İman edip salih amel iş­leyenler gibi kılacağımızı ve hayatları ile ölümlerinin bir olaca­ğını mı sandılar? Ne kötü hüküm veriyorlar!

“Yoksa kötülük işleyenler” buyruğundaki: “Kazananlar” demek­tir. “Kazanmak” anlamındadır. “Avlayıcı hayvanlar” da buradan gelmekledir. Buna dair açıklamalar daha önce el-Maide .Sûresi’nde (5/4. âyet, 4. başlıkta) geçmiş idi.

“Kendilerini İman edip salih amel işleyenler gibi kılacağımızı… mı san­dılar?” el-Kelbî dedi ki; Burada “kötülük İşleyenlerden kasıt, Rabia’nın iki oğlu LJtbe ve Şeybe ile el-Velid b. Utbe’dir. “İman edenler” ise Ali, Hamza ve Ubeyde b. el-Haris -r. anhum-dir. Bunlar az önce sözü geçen müşriklere karşı Bedir günü teketek çarpışmak üzere çıkmış ve onları öldürmüşlerdi.

Ayet-i kerimenin ahirette kendilerine müminlere verilenlerden daha ha­yırlı şeyler verileceğini söyleyen müşriklerden bir topluluk hakkında indiği de söylenmiştir. Nitekim böyleler! hakkında yüce Rabbimiz: “Eğer Rabbime döndürülsem de şüphesiz benim için O’nun yanında iyilik vardır” (Fussilet, 41/50) buyruğunda onlara dair haber vermektedir.

Yüce Allah’ın: “Yoksa… mı sanddar” buyruğu atfedilmiş bir som olup in­kar anlamım taşır. Arapça bilginleri, eğer hilab maksadı ile söz arasında geç­miş ise atıf edatı olmaksızın bu şekilde kullanmayı uygun kabul ederler. Ki­mileri de: Burada hazfedilmiş takdiri ifadeler vardır, demektedir. Yani; Allah takva sahihlerinin velisidir. Acaba müşrikler bunu biliyorlar mı? Yoksa bizim onları birbirlerine eşit kılacağımızı mı sanıyorlar?

Bir başka görüşe göre âyetin başındaki: munkatıadır. Hemze’nin an­lamında da böyle bir şeyi zannetmelerinin inkar olunduğu (kabul edilmedi­ği) anlamı vardır.

“Bir, eşit’ anlamındaki lafız genel olarak önceki bir mübtedanın haberi ol­mak üzere ref ile: diye okunmuştur. Yani onların hayatları ve ölüm­leri eşit(mi olacak)dır?

“Hayatları ve ölümleri”ndeki zamirler kâfirlere aittir, yani onların hayat­ları da kötü bir hayat, ölümleri de böyle olacaktır.

Hamza, el-Kisaî ve e)-Ameş ise nasb ile diye okumuşlardır. Ebu Ubeyd de bu kıraati tercih etmiş olup şöyle demiştir: Biz onlan eşit (mi) kı­lacağız; anlamındadır.

Yine el-Ameş ve İsa b. Ömer, “ölümleri” anlamındaki buyruğu şeklinde nasb ile hayatlarında ve ölümlerinde eşit (mi), anlamında okumuş­lardır. Buradan cer edatı düşürülünce, bu lafız da nasb ile okunmuştur.

“Hayatları İle ölümleri” lafızlarının: “Kendilerini… kılacağımızı” laFzındaki zamirden bedel olması da mümkündür. Yani, onların hayat ve ölümlerini iman edenlerin hayat ve ölümleri ile aynı ve bir kılacağımızı mı zannettiler? “Hayatları ile ölümleri” lafzındaki zamirin aynı anda kâfirlere de, müminlere de ait olması da mümkündür.

Mücahid dedi ki-. Mümin, mümin olarak ölür, mümin olarak diriltilir. Kâ­fir de kâfir olarak ölür, kâfir olarak diriltilir.

İbnu’l-Mübarek şu rivayeti kaydetmektedir: Bize Şu’be, Artır b. Murre’den haber verdi. O Ebu’d-Ouha’dan, o Mesruk’tan dedi ki. Mekkelilerden bir adam dedi ki: Burası Temim ed-Darî’nin durduğu bir yerdir. Ben onu bir gece sa­baha kadar yahutta sabaha yakın vakte kadar Allah’ın kitabından bir âyeti oku­yup, rükua ve secdeye varıp ağlayıp durduğunu gördüm. O âyet: “Yoksa kö­tülük işleyenler kendilerini iman edip s alili amel işleyenler gibi kılaca­ğımızı… mı sandılar?” âyetinin tamamıdır.

Beşir dedi ki: Bir gece er-Rabt’ b. Haysem’in yanında kaldım. Kalktı, na­maz kıldı, bu âyet-i kerimeye gelince, sabah oluncaya kadar bu âyetten ile­ri geçemedi. Bu arada da çok şiddetli ağlayıp durdu.

İbrahim b, el-Eş’as da dedi ki: Ben el-Fudayl b. İyad’ı gecenin başlangı­cından sonuna kadar bu âyeti ve benzeri âyeti tekrarlayıp durduğunu çok ke­re görmüşürndür. Sonra da şöyle diyordu: Keşke ben bu iki kesimden han­gisinden olduğumu bir bilebîlseydim.

Bu âyet-i kerime abidlerin ağladığı âyet diye adlandırılırdı. Çünkü bu, muh­kem bir âyettir. [15]

  1. Allah gökleri ve yeri hak ile bir de her kişiye kazandığının karşılığı verilsin diye yaratmıştır. Onlara zulmedilmez.

“Allah gökleri ve yeri hak İle” hak emir ile “bir de her kişiye” ahirette “kazandığının karşılığı verilsin diye yaratmıştır.”

  1. Kendi hevasını ilah edinmiş, bilgisine rağmen Allah’ın kendi­sini şaşırtmış olduğu, kulağına ve kalbine mühür vurduğu, gö­zü üzerine de perde gerdiği kimse hakkında ne dersin? Artık bu­na Allah’tan başka kim hidayet verebilir? Hiç öğüt almaz mısı­nız?

İbn Abbas, el-Hasen ve Katade dedi ki: Burada sözü edilen kişi, hevası-na uygun düşen şeyleri kendisine din edinen kâfirdir. O neyi nevasına uy­gun görür (ister ve arzu eder) ise mutlaka o işi yapar.

İkrime dedi ki: Kendisine ibadet ettiği ilahı, sevdiği yahutta güzel gördü­ğü şey ola’n kimseyi gürdün mü? Bu kişi bir şeyi güzel bulup da onu sevdi mi, onu ilah edinir.

Said b. Cübeyr dedi ki: Müşriklerden biri bir taşa ibadet eder, ondan da­ha güzei bir taş gördü mü öncekini atar, diğerine ibadet ederdi.

Mukatil dedi ki: Bu âyet-i kerime alay edenlerden birisi olan Sehmoğul-kmndan el-fiaris b. Kays hakkında inmiştir. Çünkü bu kişi canının arzu et­tiği, sevdiği şeye ibadet ederdi.

Süfyan b. Uyeyne dedi ki: Bunların taşlara ibadet etmelerinin sebebi, Beyt(ullah)’ın taştan olmasıdır.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Sen nevasına ve ma’buduna böy­lece uyan kimseyi gördün mü’f Bu ifadelerle akıl sahibi kimseler için cahil­liklerinin hayret edilecek bir şey olduğu anlatılmak istenmektedir,

d-Hasen b. el-Fadl dedi ki: Bu âyet-i kerimede takdim ve tehir vardır. İfade: Sen nevasını kendisine ilah edineni gördün mü, takdirindedir.

eş-Şa’bî dedi ki: Hevaya “heva” denilip sebebi, hevastnın peşinden giden kişiyi cehennem ateşine yuvarlamasından dolayıdır[16]

İbn Abbas dedi ki: Yüce Allah Kur’ân-ı Kenm’de nerede hevayı sözkonu-su etmişse, mutlaka onu yermiştir. Mesela, yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Fakat o… hevasına uydu. Artık onun durumu üstüne varsan da dilini sarkıtıp soluyan, kendi haline bıraksan da yine dilini sarkıtıp soluyan bir köpeğin durumuna benzer.” (el-Araf, 7/176); “Heva ve hevesine uymuş, işin­de haddini aşmış kimselere de itaat etme!” (el-Kehf, 18/28); “Hayır, zulme­denler bilgisizce hevalanna uydular. Allah’ın saptırdığını hidayete ulaştı­racak kimdir?” (er-Rum, 30/29); “Allah’tan bir hidayet olmaksızın hevası na uyandan daha sapık kim olabilir ki?” (el-Kasas, 28/50); “Sakın hevaya uyma! O takdirde seni Allah’ın yolundan saptırır.” (Sad, 38/26)

Abdullah b. Amr b. el-As, Peygamber (sav)’dan şöyle dediğini rivayet et­mektedir: “Hevası getirdiklerime tabi olmadığı sürece sizden hiçbir kimse iman etmiş olamaz.” [17]

E bu Umame dedi ki: Peygamber (sav)’ı şöyle buyururken dinledim: “Se­manın gölgesi altında kendisine ibadet olunan ilahlar arasında Allah’ın en çok buğzettiği sey nevadır.’: [18]

Şeddad b. E vs de Peygamber (sav)’dan şöyle buyurduğunu rivayet etmek­tedir: “Akıllı kişi nefsini hesaba çeken ve ölümden sonrası iğin amel etlen kim­sedir. Günahkar kişi ise nefsini nevasının peşine takan ve Allah’tan olmadık şeyleri temenni eden kimsedir. “[19]

Yine Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Sen itaat olunan bir cimrilik, peşinden gidilen bir heva, (ahirete) tercih olunan bir dünya ve herkesin ken­di görüşünü beğendiği bir hali görecek olursan, o vakit özellikle kendine bak ve avamın işini (onlarla ilgilenmeyi) bırak.” [20]

Yine Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Üç husus vardır ki helak edi­cidir. Üç husus da vardır ki kurtarıcıdır. Helak ediciler itaat olunan cimrilik, peşinden gidilen bir heva ve kişinin kendisini beğenmesîdir. Kurtarıcı olan

hususlar ise gizlide ve açıkta Allah’tan korkmak, zenginken de fakirken de orta yollu harcamak, ister hoşnud olsun ister kızgın olsun adalet yapmak.” [21]

Ebu’d-Derda (r.a) dedi ki: Kişi sabahı etti mi hevası, ameli ve ilmi bira-raya gelir. Eğer ameli hevasına tabi olursa, işte onun o günü kötü bir gün­dür. Eğer ameli ilmine tabi olursa, o günü de salih bir gündür.

el-Esmaî dedi ki: Bir adamı şöyle derken dinledim:

“Asıl alçaklık (hevan) hevadır, bunun ismi kal bediim iştir, O bakımdan sen hevaya kapıldın mı artık hevan (aşağılık) ile

karşılaşmış olursun.”

İbnu’UMukaffa’a heva hakkında sorulmuş, o da: O heva (aşağılık: he-van)dır, (hevan iken) “nun”u çalınmıştır. Onun bu düşüncesini bir şair ala­rak nazını haline sokup şöyle demiştir:

“Hevan’ın “nun’u hevadan çalınmıştır, Artık sen bir şeyi heva ve hevesinle sevdin mi sen hevan (aşağılanmak) ile karşılaşırsın.”

Bir başka şair de şöyle demiştir:

“Heva bizatihi hevan’m kendisidir,

Sen hevaya kapıldın, mı artık bir hevan kazanmış olursun.

Bir hevaya kapıldın mı heva seni (kendisine) ibadet ettirdi demektir.

Artık kim olursa olsun, sevdiğine boyun eğ, (der).”

Abdullah İbnu’l-Mübarek de şöyle demiştir:

“Bazı belalar belaya alamettir,

Artık hevanın peşinden gitmekten vazgeçtiğin görülmeyecek mi senin?

Kul, arzu ettiği hususlarda nefsinin kölesi olandır,

Hür ise kimi zaman, toktur, kimi zaman aç kalır (bunlara aldırmaz).”

İbn Düreyd de şöyle demektedir:

“Bir gün nefsin senden bir arzunu yerine getirmeni isteyecek olursa,

Ve eğer ona muhalefet etmek için bir yol varsa,

Bırak nefsini muhalefet et arzu ettiği şeye,

Çünkü senin arzun düşmanın, ona muhalefet etmek arkadaşındır.”

Ebu Ubeyd et-Tusî de şöyle demiştir:

“Nefse eğer arzu ettiklerini verecek olursan, (Unutma ki) o hevasma doğru ağzını açmış duruyor.”

Ahmed b. Ebi’l-Havara dedi ki: Bir rahibin yanından geçtim, çok zayıf ol­duğunu gördüm. Ona: Sen çok hastasın dedim, o evet dedi. Ne zamandan beri? diye sordum. O: Kendimi bildim bileli dedi. Peki tedavi oluyor musun? dedim. Şöyle cevab verdi: Derdime ilaç olacak bir şey bulamadım. Bundan dolayı artık key (yaranın dağlanması) yapmaya karar verdim. Peki key ne­dir? diye sordum. O da hevaya muhalefettir, dedi.

Sehl b. Abdullah et-Tüsterî dedi ki: Senin haytalığın hevandır. Ona mu­halefet edersen, o da senin ilacın olur.

dedi kî: Eğer iki husus hakkında şüphe edip de hangilerinin daha hayırlı olduğunu bilemeyecek olursan, hangisinin nevana daha uzak düştü­ğüne bir bak ve onu yap.

Hevanın yerilmesi ve ona muhalefet hususunda ilim adamlarının yeteri kadarıyla kendisine işaret ettiğimiz- esederi ve bahisleri vardır. Sana yüce Al­lah’ın: “Rabbinin huzuruna varmaktan korkup nefsini hevadan alıkoyana gelince, hiç şüphe yok ki cennet varılacak yerin ta kendisidir” (en-Naziat, 79/41-42) buyruğu yeterlidir.

“Bilgisine rağmen Allah’ın kendisini şaşırtmış olduğu” buyruğu, Allah’ın onun halini bilerek saptırdığı… demektir. Bir başka açıklamaya göre; Allah onun layık olmadığını bilerek sevap olan işi yapmaktan şaşırtarak, uzak tut­muş olduğu kimse… demektir.

İbn Abbas dedi ki; Yüce Allah’ın ezelden beri sapacağını bildiği.., demek­tir. Mukatil: Onun sapkın ve şaşkın bir kimse olduğunu bildiği… demektir, demiştir. Anlamlar birbirine yakındır.

Bir diğer açıklama da şöyledir: Puta tapan kimsenin o putun fayda ve za­rar veremediğini bildiği halde…

“Bilgisine rağmen” buyruğunun failden hal olmasının mümkün olduğu da söylenmiştir. Yani: Yüce Allah onun halini bilerek onu şaşırtmıştır. Yani yüce Allah ezeli ilminde bu kimsenin dalalet ehlinden olduğunu bilerek o kimseyi şaşırtmıştır, Mefulden hal olması da mümkündür, o vakit anlam: Kâ­fir kişinin kendisinin sapık ve şaşkın olduğunu bildiği halde onu saptırmış­tır, şaşırtmıştır, demek olur.

“Kulağına ve kalbine mühür vurduğu” öğüdü işitemesin diye kulağını, hidayeti anlayamasın diye de kalbini mühürlediği “gözü üzerinde de perde gerdiği” ta ki doğruyu göremesin diye perdelediği “kimse hakkında ne der­sin?”

Hamza ve el-Kisaî “perde” buyruğunu “ğayn” harfi üstün ve “diP’siz olarak; diye okumuşlardır. Bu husus daha önceden el-Bakara Sûresi’n-de (2/7. âyet, 8 ve 9. başlıklarda) geçmiş bulunmaktadır. Şair de şöyle de­miştir:

“Kendisinin kulu olduğum hakkı için yemin ederek söylüyorum, Ki ben bu yeminimi senin için açıkça yapmıyorum;

Eğer sen bana bir örtü. giydirecek olursan,

Andolsun ki bir zamanlar sana samimi olarak sevgi beslemiştim.”

“Artık” Allah onu saptırdıkları sonra “Allah’tan başka kim hidayet vere­bilir? Hiç öğüt almaz mısınız?” ve onun herşeye gücünün yettiğini bilmez misiniz!*

Bu âyet-i kerime kaderiyye, imamiyye ve itikad hususunda onların yolla­rım izleyen kimselerin kanaatlerini reddetmektedir. Çünkü âyet-i kerime böy-lelerinin hidayetlerinin engellenmiş olduğunu açıkça ifade etmektedir.

Diğer taraftan “kulağına ve kalbine mühür vurduğu” buyruğunun onla­rın hallerini haber vermek sadedinde varid olduğu da söylenmiştir. Bir baş­ka görüşe göre bu onlar hakkında bu anlamda bir beddua sadedindedir. Ni­tekim el-Bakara Sûresi’nin baş taraflarında (2/7, âyet, 2. başlık ve devamın­da) geçmiş bulunmaktadır.

İbn Cüreyc’in naklettiğine göre bu âyet-i kerime “el-Gayatile” diye bilinen­lerden birisi olan el-Haris b. Kays hakkında inmiştir. en-Nekkaş’ın nakletti­ğine göre ise el-Haris b. Nevfel b. Abdi Menaf hakkında inmiştir.

Mukatil dedi ki: AyetEbu Cehil hakkında inmiştir. Şöyle ki; o bir gece be­raberinde el-Velid b. Muğire bulunduğu halde Beyti lavaf ederlerken Peygam­ber (sav) hakkında konuşmaya başladılar. Ebu Cehil: Allah’a yemin ederim, ben onun doğru sözlü olduğunu biliyorum, dedi. el-Velid ona: Deme, doğ­ru olduğunu nerden anladın? diye sorunca şöyle dedi: Ey Abdu Şems’in ba­bası, biz gençliğinde ona sadık ve emin diyorduk. Aklı tamamlanıp kemale erince ona yalancı ve hain mi diyeceğiz? Allah’a yemin ederim ben onun doğ­ru söylediğini biliyorum. Bu sefer el-Velid: Peki onu tasdik etmeni ve ona iman etmeni engelleyen nedir? deyince, şöyle dedi: Kureyş kızları benim hakkım­da bir ekmek parçası uğruna Ebu Talib’în yetiminin peşinden gittiğimden mi söz etsin? tat ve Uzza’ya yemin olsun ki, ebediyyen ona uymayacağım. Bu­nun üzerine; “Kulağına ve kalbine mühür vurduğu…” buyruğu indi. [22]

  1. Dediler ki: “O, dünya hayatımızdan başka bir şey değildir. Ölü­rüz ve ditiliriz ve bizi ancak zaman helak etmektedir.” Halbu­ki onların buna dair hiçbir bilgileri yoktur. Onlar ancak zanda bulunuyorlar.

“Dediler ki: O, dünya hayatımızdan başka bir şey değildir. Ölürüz ve diriliriz” buyruğu onların ahireti inkar ettiklerini, öldükten sonra dirilişi ya­lanlayıp amellerin karşılığının görülmesini kabul ekmediklerini göstermekte­dir. “Ölürüz ve diriliriz” buyruğu da biz ölüyoruz, çocuklarımız da diriliyor demektir. Bu açıklamayı el-Kelbî yapmıştır, ” Diriltiliriz” diye “nun” har­fi ötreli olarak da okunmuştur.

Kimimiz ölüyor, kimimiz diriliyor, diye de açıklanmıştır. İfadede takdim ve tehir olduğu ve bunun diriliriz ve ölürüz anlamında olduğu da söylenmiş­tir ki, bu şekil aynı zamanda İbn Mesud’un kıraatidir.

“Ve bizi ancak zaman helak etmektedir.” Mücahid dedi ki; Yıllar ve gün­ler demektir. Katade, yaşadığımız ömür diye açıklamıştır. Anlamları birdir. “Ancak geçip giden zaman” diye de okunmuştur.

İbn Uyeyne dedi ki: Cahiliye insanları, asıl bizi helak eden zamandır. Bi­ze hayat verip bizi öldüren de odur, diyorlardı. Bunun üzerine bu âyet-i ke­rime indi.

Kutrub da: Bizi helak eden ancak Ölümdür diye açıklamış ve E bu Züeyb’in şu beyitini zikretmiştir:

“Sen ölümden ve zamanın getirdiği musibetlerden mi rahatsız oluyorsun? Halbuki zaman (dehr) gelen musibetlere karşı sabırsızlık

gösterenleri hoşnut etmez.”

İkrime: Allah’tan başka bizi kimse helak etmiyor, diye açıklamıştır.

Ebu Hureyre, Peygamber (sav)’dan şöyle buyurduğunu rivayet etmekle­dir: “Cahiliye-dönemi insanları bizi gece ve gündüzden başkası helak etmi­yor. Bizi helak eden, öldüren ve bize hayat veren odur, diyorlar ve dehre sö­vüyorlardı. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır: ‘Ademoğlu dehre (zamana) söverek bana eziyet veriyor. Halbuki dehr Benim, iş Benim elimdedir. Ge­ceyi ve gündüzü ben evirip çeviririm.” [23]

Derim ki: Peygamber Efendimizin: “Allah buyuruyor ki…” ifadesinden iti­baren sonuna kadar Buharî’nin zikrettiği şekilde ve lafzı iledir. Bunu aynı za­manda Müslim ve Ebu Davud da rivayet etmiştir. [24]Muvatta’dd Ebu Hureyre’den kaydedilen rivayete göre Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Sizden herhangi bir kimse sakın zaman kahrolsun demesin. Çünkü Allah dehrin ken­disidir. “[25]

Dehr, Allah’ın isimlerindendir diyenler de bu hadisi delil göstermiş ve şöy­le demişlerdir: İlim adamlarından bunu Allah’ın isimlerinden birisi olarak ka­bul etmeyenlerin bu yaklaşımları, Arapların cahiliye dönemindeki tutumları­nı reddetmek ile açıklanabilir. Çünkü onlar, yüce Allah’ın bu âyet-i kerime ile haklarında haber verdiği şekilde, asıl failin zaman olduğuna inanıyorlardı. O bakımdan onlara herhangi bir zarar, sıkıntı ya da hoşlanmadıkları bir şey ge­lip çattığında bunu zamana nisbet ediyorlar, bu hususta kendilerine: Siz dehre (zamana) sövmeyiniz. Çünkü Allah zamanın kendisidir. Yani sizin za­mana izafe ettiğiniz bu işlerin faili yüce Allah’ın kendisidir. Dolayısıyla bu söv­me -haşa- O’na gider denildi ve bu sebepten bu tutumları yasaklanmış oldu.

Bu kanaatin doğruluğunun delili de Ebu Hurcyre’nin zikrettiği hadisteki şu ifadelerdir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: “Şanı yüce ve mübarek Allah bu­yurdu ki: “Ademoğlu Bana eziyet veriyor…” hadisidir.

Ebu Ali es-Sakafî’nin şu beyitleri ne kadar güzeldir:

“Ey başına biv musibet geldi mi zamana aitem eden kişi! Şana gadrettiğinden ötürü zamanı kınama, Çünkü zaman, bir memurdur, amiri vardır onun Ve zaman da o amirin emrine boyun eğer. Nice kâfir vardır ki pek çoktur serveti, Küfrüne rağmen kat kat artıp durmaktadır. Nice mümin de vardır ki, bir dirhemi yoktur dabi, Fakirliğine rağmen imanı artıp durmaktadır.”

Rivayete göre Salim b. Abdillah b. Ömer zamanı çokça sözkonusu ettiğin­den dolayı babası onu azarlayarak: Zamanı böyle diline dolamaktan sakın ev­ladım, demiş ve şu beyitleri söylemişti:

“Zaman, hiçbir zaman, hiçbir cinayeti işleyen değildir, Ne de bir belayı getirendir; o batımdan sövme zamana. Fakat yüce Allah ne zaman bir şeyler gönderirse, Bir topluluğun üzerine; onların kolaylıklarını zorluk kılar.”

Ebu Ubeyd dedi ki: İnkarcılardan birisi ile tartışırken şöyle dedi; Sen “Al­lah dehrin (zamanın) kendisidir” dediğini hiç duymadın mı? Ben de dedim ki: Zaman boyunca hiç yüce Allah’a söven bir kimse olmuş mudur? Aksine onlar el-Aşa’nın dediği gibi diyorlardı:

“îster konaklamış ol, ister yolculukta bulun,

Ve şüphesiz yolculuk yaptıklarında hayırda bir ileri gidişleri vardır.

Vefayı ve adaleti kendine ayırmıştır yüce Allah,

Kınamayı da kişiye ayırmıştır,”

Ebu Ubeyd dedi ki: Musibet ve çaresiz bırakan olaylar karşısında zama­nı yermekj Arapların adetlerindendir. O kadar ki, onu gürlerinde sözkonu-su ettiler ve olayları kendisine nisbet ettiler. Amr b. Kamia dedi ki:

“Görmediğim yerden ok attı bana zamanın kızları,

Kendisi atış yapmadığı halde atışa maruz kalanın hali ne olur!

Eğer atılanlar ok olsaydı korunurdum onlardan,

Fakat bana oksuz atış yapılıyor.

Kimi zaman iki avucum üzerinde, kimi zaman da sopa üzerinde,

Bu atışlardan sonra, öyle ayağa kalkabiliyorum.”

Arap şiirinde benzeri pek çoktur. Onlar bunu zamana nisbet eder ve ona izafe ederler. Halbuki mutlak Fail yüce Allah’ur, O’ndan başka Rab yoktur. [26]”Halbuki onların buna dair hiçbir bilgileri yoktur.” Buradaki:zaiddir. Yani onlar bu sözlerini şüphe içinde söylediler.

“Onlar ancak zanda bulunuyorlar.” Onlar ancak zanna dayalı olarak ko­nuşuyorlar.

Müşrikler çeşit çeşit idi. Bir kesimi bunlardı. Bir kesimi de yaratıcıyı ka­bul eder, öldükten sonra dirilişi inkâr ederdi. Kimisi Öldükten sonra diriliş hakkında şüphe eder, kat’i olarak inkâr etmezdi. İslâm döneminde ise bir­takım kimseler ortaya çıktı ki, bunlar müslümatılardan korktukları için öldük­ten sonra dirilişi inkâr etmek imkanını bulamıyorlardı. Bundan dolayı ela te­vile saparak kıyameti bedenin ölümü olarak kabul ediyor, mükafat ve ceza­yı da -iddialarına göre- ruhların gördükleri birtakım hayaller (rüyalar) olarak değerlendiriyorlardı. Böylelerinin kötülüğü bütün kâfirlerin kötülüğünden da­ha fazladır. Çünkü bunlar hakkı karıştırıyor ve onların bu karıştırmalarına al-dananlar bulunuyor. Şirkini açıkça ortaya koyan müşrikten müslüınan sakı­nabilir.

Bir açıklamaya göre: Biz ölürüz, geriye bıraktığımız eserler hayatta kalır, demektir. İşte anılmak suretiyle ayakta kalmak budur. Bu sözleriyle tenasü­he işaret ettikleri de söylenmiştir. Yani kişi ölür, ruhu birtakım ölülere (cansızlara) verilir ve onunla hayat bulur. [27] [28]

  1. Kendilerine âyetlerimiz apaçık okunduğunda, onların bütün de­lilleri: “Eğer doğru söyleyenler iseniz haydi babalarımızı geti­riniz” demekten ibaretti.
  2. De kî; “Allah sizi diriltiyor, sonra sizi öldürüyor. Sonra kendi­sinden şüphe bulunmayan kıyamet gününe sizi toplayacaktır. Fakat insanların çoğu bilmezler.”

“ Kendileri âyetlerimiz apaçık okunduğunda” yani bu müşriklere öl­dükten sonra diriliğin mümkün olduğuna dair âyetlerimiz okunduğu vakit “on­ların” bu âyetlere karşı ortaya koydukları “bütün delilleri eğer doğru söy­leyenler iseniz, haydi babalarımızı getiriniz demekten İbaretti.”

Buradaki: “Delilleri” buyruğu, “…di”nin haberidir. İsmi ise: “Haydi babalarımızı getiriniz demekten ibaret” buyruğudur. O ölmüş babalarımızı getirin ki biz de sizin doğru söyleyip söylemediğini­zi onlara soralım. Yüce Allah da şu buyruğuyla onlara cevap vermektedir:

“De ki: Allah sizi diriltiyor.” Yani siz önceleri cansız nutfeler halinde idi­niz. (Sonra sizi diriltti.) “Sonra sizi öldürüyor, sonra kendisinden şüphe bu­lunmayan kıyamet gününe sizi toplayacaktır.” Tıpkı dünya hayatında si­ze hayat verdiği gibi.

“Fakat insanların çoğu” Allah’ın ilkin kendilerini yarattığı gibi tekrar ken­dilerini İade edeceğini “bilmezler.”

ez-Zemahşerî dedi ki: Şayet delil olmadığı halde yüce Allah onların söz­lerine niye “delil” adım verdi, diye sorulursa, şöyle cevap verilir: Çünkü on­lar bu sözlerini delil getiren kimsenin delilini ortaya koyduğu üslubla ileri sür­müşler ve delil diye ortaya koymuşlardı. Onlar ile bir çeşit alaylı üslub kul­lanılarak onların bu sözlerine “delil” denilmiştir. Yahutta kendi kanaatlerine ve değerlendirmelerine göre delil olduğu için böyle denilmiştir ya da şairin şu üslubunda sözkonusu ettiği hale benzediği için böyle denilmiştir:

“Onların arasındaki selamlaşma çok acıtıcı bir doğuştur.”

Buna göre şöyle denilmiş gibi olmaktadır: Onların delil diye ileri sürdük­leri şey, ancak delil olamayacak bir şeydi. Maksat, onların hiçbir delillerinin bulunmadığım ifade etmektir.

Şayet yüce Allah’ın: “De ki: Allah sizi diriltiyor” buyruğu onların: “Eğer doğru söyleyenler İseniz haydi babalarımızı getiriniz” sözlerine nasıl ce­vap teşkil etmektedir diye sorulursa, şöyle deriz: Onlar öldükten sonra di­rilişi inkâr edip rasûlleri yalanlayınca söyledikleri sözlerin de susturucu bir delil olduğunu zannettiklerinde, onlara hayat verip sonra da kendilerini öl­dürenin yüce Allah olduğu şeklinde kabul etmiş oldukları bir gerçek ile sus­turulmuş oldular. Buna ek olarak da eğer hakka davet edene kulak verip in­saflı davranacak olurlarsa, kabul edilmesi zorunlu olan bir bağlayıcı ifade de ilave edilmiş oldu. İşte bu da onların kıyamet günü bir araya getirilecekleridir. Buna (öldürüp diriltmeye) kadir olan, atalarını getirmeye de kadirdir ve bu, O’nun için çok kolay bir şey olur. [29]

  1. Göklerle yerin mülkü Allah’ındır. Kıyametin kopacağı gün, iş­te o gün batıl peşinde gidenler zarara uğrayacaklardır.

“Göklerle yerin mülkü” yaratılmaları ve sahibi iği “Allah’ındır. Kıya­metin kopacağı gün, işte o günde batıl peşinde gidenler zarara uğrayacak­lardır” buyruğundaki birinci: “Gün” lafzı “zarara uğrayacaklarda-” an­lamındaki buyruk ile nasbedilmiştir. ” İşte o gün” buyruğu da ya te’ktd için tekrarlanmıştır yahut bedeldir.

İfadenin takdirinin şöyle olduğu da söylenmiştir: Kıyametin kopacağı gün mülk yalnız O’nun olacaktır. Bu durumda “İşte o gün” anlamındaki buy­ruğun amili “zarara uğrayacaklardır” anlamındaki buyruktur. Bu fiilin mefulü ise hazfedilmiştir ki onlar cennetteki mevki ve konumlarını kaybederek zarara uğrayacaklardır, anlamındadır. [30]

  1. Her ümmeti de diz çökmüş göreceksin. Her ümmet kitabına çağ­rılacak (ve şöyle denecek): “Bu gün sizlere işleyegeldiğiniz amel­lerinizin karşılığı verilecektir.”

“Her ümmeti de” o günün dehşetinden dolayı “diz çökmüş göreceksin.”

Burada ümmetten kasıt, her’dinin mensubu kimselerdir.

“d-Casiye (diz çökmüş)” hakkında beş te’vil (yorum) vardır:

1- Mücahid: Dizlerini çökmüş demektir, diye açıklamıştır. Süfyan dedi ki:

Dizlerini çökmüş olan kimse yere sadece iki dizi ve parmak uçları değen kimse demektir. ed-Dahhak: Bu, hesabın görüleceği sırada olacaktır, demiştir.

2- Toplu anlamındadır. Bu açıklamayı İbn Abbas yapmıştır. el-Ferra de­di ki: Sen her din mensubu kimseleri bir araya toplanmış olarak göreceksin, demektir.

3- Her ümmetin biri diğerinden ayn olacaktır. Bu açıklamayı da İkrime yap­mıştır.

4- Kureyş lehçesinde boyun eğen demektir. Bu açıklama da Müerric’e ait­tir.

5- Dizleri üzerine oturmuş demektir. Bu açıklamayı da el-Hasen yapmış­tır.

(“Diz çökmüş” anlamı verilen “el-casiye”nin kökünü teşkil eden): “Diziler üzerinde oturmak” demektir. Fiili: “İki dizi üzerine çöktü, çöker” şeklinde kullanılır. Fiilin her iki şeklinde de mas­tar veznindedir. Daha önce Meryem Sûresi’nde (19/82. âyette) geçmiş bulunmaktadır.

‘ın asıl anlamı her tür topluluk demektir. Tarafe iki kabirden söze-derken şöyle demektedir:

“Sen onların herbiri üzerinde bir miktar toprak görürsün, Ayrıca birbiri üstüne dizilmiş sağlam taşlar (da vardır).”

Bu halin yalnızca kâfirler hakkında sözkonusu olduğu da söylenmiştir. Bu görüş Yahya b. Sellam’a aittir. Bunun, müminlerle kâfirler hakkında hesabın görülmesini beklerken umumi bir hal olduğu da söylenmiştir.

Süfyan b. Ûyeyne, Amr’dan, o Abdullah b. Bâbâh’dan rivayet ettiğine gö­re Peygamher (sav) şöyle buyurmuştur: “Ben sizleri yüksekçe yerlerde, ce­hennemin berisinde, dizlerinizi çökmüş halde görüyor gibiyim.” Bunu el-Maverdî zikretmiştir[31]

Selman dedi ki: Kıyamette bir saat. (an) vardır ki, o on yıllık bjr süredir. İnsanlar o zaman zarfında dizleri üzerine çökmüş olarak yere kapanacaklar. Nihayet İbrahim (a.s) bile: “Bugün ben senden kendimden başka bir şey is­temiyorum” diye nida edecektir.

“Her ümmet kitabına çağrılacak.” Yahya b. Sellam’m açıklamasına gö­re hesabına çağrılacak. Bir başka açıklamaya güre; her ümmet için yazılan ve içinde hayır ve şer türünden amelleri bulunan kitabı demektir. Bu açık­lamayı da Mukatil yapmıştır. Mücahıd’in açıklaması ile aynı anlamdadır.

“Kitabın” meleklerin onların aleyhine yazdıkları (kitap, amel defteri) ol­duğu söylendiği gibi, gereğince amel edip etmediklerinin görülmesi için ken­dilerine indirilen kitab olduğu da söylenmiştir. Bir başka görüşe göre bura­da kitab, Levh-i Mahfuz’dur.

Yakub el-Hadramî-ikinci-: “Her ümmet” lafzını -ilk olarak geçen:

” Her” lafzından bedel olarak nasb ile okumuştur. Buna sebeb ise bi­rincisinde olmayan açıklamaların, ikincisinde bulunmasıdır. Zira her ümme­tin diz üstü çöktüğü belirtilmekle birlikte, ikincisinde sözkonusu edildiği şe­kilde bunu gerektiren sebeb açıklandığı gibi, diz çökmenin sebebi açıklan­mış değildir. Sözkonusu sebeb İse her ümmetin kendi kitabına çağmlması-dır.

Göreceksin” fiili takdir edilip onun ameli ile nasbedildiğî de söylenmiştir. (“Her” anlamındaki laFzın) merfu olarak okunması mübteda olu­şuna göredir. [32]

“Bugün sizlere” hayır ya da şer türünden olsun “işleyegeldiğiniz amel­lerinizin karşılığı verilecektir.”

  1. İşte bu, size hakkı söyleyen kitabımızdır. Esasen Biz işledikle­rinizi yazdırıyorduk.

“İşte bu size hakkı söyleyen” yani tanıklık eden -ki bu bir istiaredir- “ki-tabtmızdır.” Bu sözlerin yüce Allah’ın onlara söyleyeceği sözler okluğu söylendiği gibi, meleklerin söyleyeceği sözler olduğu da söylenmiştir.

(Kitab hakkında “söz söylemek” bir istiaredir.) Mesela: “Ki­tab şunu söyledi” denilirken açıkladı demek istenir.

Denildiğine göre; onlar o kitabı okuyacaklar, kitab da kendilerine işledik­leri amelleri hatırlatacaktır. Böylelikle o aleyhlerine konuşuyor gibi olacak­tır. Buna delil de yüce Allah’ın: “Vay bizim halimize! Bu kitaba ne olmuş? Küçük, büyük hiçbir şey bırakmayıp sayıp dökmüş diyecekler”.”Nezdimizde hak ile konuşan bir kitab vardır. Onlara zulmedilmez” (el-Muminun, 23/62) diye buyurulmaktadır ki, daha önce geçmiş bulunmaktadır.

” Söyleyen” buyruğu *kitab”ın hali konumunda ya da; “ Bu” lafzından hal konumundadır veya “bu”nun ikinci haberidir. Yahutta “kitabı­mız” anlamındaki buyruk “bu”dan bedel olup “söyleyen” haber de olabilir.

“Esasen Biz işlediklerinizi yazdırıyorduk.” Yan; sizin işlediklerinizin ya­zılmasını emrediyorduk. Ali (r.a) dedi ki; Yüce Allah’ın birtakım melekleri var­dır ki, bunlar beraberlerinde içinde Ademoğullarının amellerini yazdıkları bir şey ile inerler.

İbn Abbas dedi ki: Allah tertemiz bir takım melekleri görevlendirmiş ki, bunlar ramazan ayında Ummu’l-kitab’tan Ademoğullarının işleyecekleri bü-Lün amelleri yazarlar. Her perşembe de Allah’ın kulları üzerindeki Hafaza me-lekleri(nin yazdıkları) ile karşılaştırırlar. Böylelikle Hafaza meleklerinin yaz­dıkları kulların amellerinin kendilerinin sözü geçen kitaptan istinsah ederek yazdıkları kitaplarındakilere uygun olduğunu, hiçbir fazlalık ve eksikliğin bu­lunmadığını görürler.

tbn Abbas dedi ki: Zaten nesh (kopyalama) bir kitaptan başka neden olur ki?

el-Hasen dedi ki: Hafaza meleklerinin Ademoğullarının amellerine dair yaz­dıklarını istinsah ediyoruz (kopya ederek yazdırıyoruz.) Çünkü Hafaza me­lekleri amel defterlerini Hazene’ye (amel deftederini saklamakla görevli meleklere) teslim ederler.

Bir başka açıklamaya göre her gün Hafaza melekleri kulun yazdıklarını alıp götürürler. Yerlerine geri döndüklerinde oradaki hasenat ve seyyiat is­tinsah edilir. Mubah olan işler ikinci nüshaya aktarıimaz.

Bir diğer açıklamaya göre melekler, kulların amellerini yüce Allah’a tak­dim ettiklerinde o aralarında sevab ve cezayı gerektirecek şeyler bulunan­ların tesbit edilmesini emreder. Aralarından da sevab ve cezanın sözkonu-su olmadığı şeyler düşürülür. [33]

  1. İman edip salih amel İşleyenlere gelince, Rabbleri onları rah­metine alacaktır. İşte bu, apaçık kurtuluşun ta kendisidir.
  2. Kâfir olanlara gelince: “Ayetlerim sizlere okunmadı mı? Siz de büyüklük taslayıp günahkar kimseler olmadınız mı?” (dene­cek).

“İman edip salih amel işleyenlere gelince, Rabbleri onları rahmetine” yani cennetine “alacaktır. İşte bu, apaçık kurtuluşun ta kendisidir. Kâfir olanlara gelince, âyetlerim sizlere okunmadı mı?” denilecek. Bu ise azar-layıcı bir istifham (soru)dır.

“Siz de” onlan kabule yanaşmayarak “büyüklük taslayıp, günahkar” rnasiyetler işleyen müşrik “kimseler olmadınız mı?”

(“Günahkar kimse” anlamını verdiğimiz “mücrim” ile aynı kökten olmak üzere) eğer bir kimse ailesinin kazanç sağlayan ferdi ise “Fi­lan kişi ailesinin cerimesi (onların kazanç sağlayan kişisi)dir” denilir. Buna göre “mücrim” kendisine masiyeiler kazandıran kimse demektir. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır: “Biz müslümanları o günahkarlar (mücrimler) gi­bi kılar mıyız hiç?” (el-Kalem, 68/35) Buna güre mücrim müslümanın zıcldı-dır. O halde mücrim küfür ederek günahkar olmuş kişi demektir. [34]

  1. “Muhakkak Allah’ın vaadi haktır ve kıyametin kopacağında şüphe yoktur” denildiğinde siz derdiniz ki: “Kıyametin ne oldu­ğunu biz bilmeyiz. Biz ancak şüphe ve zan ediyoruz. Biz inanan­lar değiliz.”

“Muhakkak Allah’ın vaadi haktır” yani diriliş gerçekleşecektir “ve kıya­metin kopacağında şüphe yoktur, denildiğinde…” buyruğunda geçen: %’&&\y): Kıyamet” lafzını Hamza “vaad”e atf ile nasb ile okumuştur. Buna gö­re buyruk: “Muhakkak Allah’ın vaadi ve kıyametin kopması haktır, onda şüp­he yoktur.,.” demek olur.

Diğerleri ise mübteda olarak ref ile yahutta “muhakkak Allah’ın vaadi haktır” buyruğunun mahalline atf ile merfu olarak okumuşlardır. Ancak mastardaki (vaad mastarında ki) zamire atfedilmesi güzel olmaz. Çünkü le’kid edi­ci değildir. Merfû’ zamir: “te’kidsiz olarak atıf’ ancak şiirde yapılır.

“Siz derdiniz ki: Kıyametin ne olduğunu biz bilmeyiz.” Acaba o bir ger­çek midir, yoksa batıl mıdır?1 “Biz ancak şüphe ve zan ediyoruz.”

el-Müberred’e göre ifade: “Biz ancak bir zanda bulunu­yoruz” takdirindedir. Takdirinin: Biz sizin ancak bir zanda bulunduğunuzu zannediyoruz, şeklinde oiduğu söylendiği gibi: Siz ancak biz zannediyoruz dediniz, takdirinde olduğu da söylenmiştir. [35]

“Biz” kıyametin geleceği hususuna “inananlar değiliz.”

  1. Onlara işlediklerinin çirkinlikleri apaçık görünmüş, alay edegeldikler şey de kendilerini her yandan kuşatmış olacak. “Onlara işlediklerinin çirkinlikleri apaçık görünmüş” yani işledikleri kötülüklerin cezası açıkça önlerine çıkmış “alay edegeldikleri şey” olan Al­lah’ın azabı üzerlerine inmiş “de kendilerini her yandan” çepeçevre “ku­şatmış olacak” dır.
  2. Ve denecek ki: “Bugün Biz sizi unuturuz. Nitekim siz de bugü­nünüze kavuşacağınızı unutmuştunuz. Yeriniz ateştir. Size yar­dım edecek kimseler de olmaz.”

“Ve denecek ki:” Sizler bugününüze kavuşmayı “Bugün biz sizi unutu­ruz…” yani onun için amelde bulunmayı terkettiğiniz gibi. “Yeriniz” kalacağınız ve karar kılacağınız yer “ateştir. Size yardım ede­cek kimseler de olmaz.”

  1. “Sîzin bu halinizin sebebi Allah’ın âyetlerini bir eğlence edin­meniz ve dünya hayatının sizi aldatmışıdır.” İmdi onlar bugün oradan çıkarılmazlar ve onların razı etmeleri de istenmez.

“Sizin bu halinizin sebebi, Allah’ın âyetlerini” yani Kur’ân’ı “bir eğlen­ce” ve oyun “edinmeniz ve dünya hayatının sizi aldatnıasıdır.” Yani siz­ler dünyanın batıllarına ve oyalayıcı süsüne, püsüne aldandınız. Ondan başka bir yer olmadığını, öldükten sonra diriliş olmayacağını sandınız.

“İmdi onlar bugün oradan” cehennem ateşinden “çıkardmazlar ve on­ların razı etmeleri de İstenmez.” Bu buyruğa dair açıklamalar daha önce­den (en-Nahl, 16/84; er-Rum, 30/57; Fussilet, 41/24) geçmiş bulunmaktadır.

“İmdi onlar bugün oradan çıkarılmazlar” anlamındaki buyruğu Hamza ve el-Kisaî: ” İmdi onlar bugün oradan çıkmazlar” şeklinde (fi­ilin) “ye” harfini üstün, “re” harfini de ötreÜ okumuşlardır. Buna sebeb de yü­ce Allah’ın: “Ondan, her çıkmak istediklerinde tekrar oraya geri çevirilirler” (es-Secde, 32/20) buyruğudur. Diğerleri ise “ye” harfini ötreli ve “re” harfi­ni de üstün olarak (“çıkarılmazlar” anlamında) okumuşlardır. Bunun gerek­çesi de yüce Allah’ın: “Rabbimiz bizi çıkar ki…” (Fatır, 35/37) buyruğu ve benzerleridir. [36]

  1. İşte hamd, göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.
  2. Büyüklük ve azamet göklerde ve yerde yalnız O’nundur. O Aziz­dir, Hakimdir.

“İşte hamd, göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur” buyruğunda geçen “rab” lafızlarının tümünü Mücahid, Humeyd, İbn Muhaysın raerfu’ olarak: “O… Rabbidir” anlamında oku­muşlardır.

“Büyüklük ve azamet göklerde ve yerde yalnız O’nundur” buyruğunda-ki “kibıiya” azamet, celal, baki oluş, egemenlik, kudret ve kemal anlamın­dadır.

“O Azlidir, Hakimdir.”

Doğruyu en iyi bilen Allah’tır.

el-Casiye Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamdolsun.

Kuran

Casiye Suresi

el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.