Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 22°C
Az Bulutlu
İstanbul
22°C
Az Bulutlu
Per 21°C
Cum 19°C
Cts 18°C
Paz 18°C

44 – Duhan Suresi | Tefsir’ul Munir

44 – Duhan Suresi | Tefsir’ul Munir

Duhan Suresi | Tefsir’ul Munir ( Vehbe Zuhayli )

Kur’an’ın Mübarek Kadir Gecesinde İndirilmesi Ve Onu İndiren Allah’ın Sıfatları

1- Ha, mim.

2, 3- Apaçık olan Kitab’a andolsun ki, biz onu mübarek bir gecede in­dirdik. Kuşkusuz biz, uyarıcıyızdır.

4, 5, 6- Katımızdan bir emirle her hikmetli işe o gecede hükmedilir. Çünkü biz, Rabbinin bir rahmeti olarak peygamberler göndermekte­yiz. O, her şeyi işiten ve bilendir.

7- Eğer kesin olarak inanıyorsanız (bilin ki Allah), göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbi-dir.

8- O’ndan başka ilâh yoktur. (Her şeyi O) diriltir ve öldürür. Sizin de Rabbiniz, önceki atalarınızın da Rabbidir.

9- Fakat onlar, şüphe içinde eğlenip duruyorlar.

Açıklaması

“Ha, mim. Apaçık olan Kitab’a andolsun ki biz onu mübarek bir gecede indirdik. Kuşkusuz biz uyarıcıyızdır.” “Yüce Allah, insanların din ve dünya işlerinde muhtaç oldukları her şeyi açıklayan hayır ve bereketleri bol bir gece olan Kadir gecesinde indirdidiği kitabı Kur’an-ı Kerim’e yemin etti. Nitekim bir başka ayette bu husus çok açık bir şekilde şöyle beyan edilmiş­tir: “Biz onu (Kur’an’ı) Kadir gecesinde indirdik.” (Kadir, 97/1). Yani Kur’an’ın nazil olduğu Ramazan ayı gecelerinden bir gece olan Kadir geçi­şinde. Yine Allah Tealâ bu hususu da açık bir şekilde şöyle belirtmiştir: “Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayır­manın açık delilleri olarak Kur’an’ın indirildiği aydır.” (Bakara, 2/185). Yani Kur’an’ın indirilişine, Ramazan gecelerinden olan Kadir gecesinde başlandı ve parça parça indirilişi yirmi üç sene devam etti. Veya Kur’an’ın tümü, Kadir gecesinde levh-i mahfuzdan sema-yı dünyaya (en yakın sema­ya) indirildi.

Şüphesiz biz bu Kur’an ile insanları dünyada işlemiş oldukları günah­larından dolayı ahiretteki elem verici azap ile korkutuyoruz. Kulların, Al­lah huzurunda her hangi bir bahaneleri kalmasın diye, onlara şer’an fay­dalı ve zararlı olacak şeyleri öğretiyoruz.

İbni Kesir şöyle demiştir: Kim, bu gecenin, Şabanın onbeşinci gecesi olduğunu söylerse -Nitekim İkrime’den böyle rivayet edilmiştir- o, geceyi aramaktan (ve bulmaktan) uzak kalmıştır. Çünkü Kur’ah nassı onun Ra-mazan’da olduğu istikametindedir.[1] Kurtubî de İkrime’nin görüşünü nak­lettikten sonra şöyle demiştir: O geceyi Kadir gecesi kabul eden görüş daha doğrudur. Çünkü Allah: “Biz onu (Kur’anı) Kadir gecesinde indirdik.” bu­yurmuştur.[2]

Kadir gecesinde indirilmeye başlanmasının sebebini de yüce Allah şöyle belirtti:

“Çünkü her hikmetli işe o gecede hükmedilir.” Yani Kadir gecesinde hik­metli ve sağlam iş detaylandırılır. Ve beyan edilir. Sene içerisinde olacak eceller ve rızıklar, hayır ve şerr, hayat ve ölüm vs. o gecede yazılır. Ya da de­ğişmesi mümkün olmayan kesin işlere o gecede hükmedilir. Meselâ beşerin, dünyada hidayetine yarayacak, ahirette de mutluluğunu sağlayacak hü­kümler bu gecede hükme bağlanır. “Hakîm”in manası hikmetli demektir. Kur’an-ı Kerim özellikle bu gecede indirildi. Zira Kur’an’ın indirilişi hikmet­li işlerin en şereflisidir. Bu gecede her hikmetli işin ayrıntısı yapılmıştır.

Kur’an-ı Kerim’in indirilişinin gayesini yüce Allah’ın şu sözü açıkla­maktadır: “Katımızdan bir emirle… Çünkü biz Rabbinin bir rahmeti olarak peygamberler göndermekteyiz. O, her şeyi işiten ve bilendir.” Yani Allah Te-alâ Kuranı, kendi nezdinden vahyini ve kanunlarını kapsamış olarak in­dirdi. Biz, insanlara rahmet ve şefkatimizden dolayı, bu inzarı (uyarıyı) yaptık, bütün peygamberleri (a.s.) kendilerine Allah’ın apaçık ayetlerini okusunlar, faydalarına ve zararlarına olan şeyleri beyan etsinler ve pey­gamberler gönderildikten sonra da artık ellerinde bir bahaneleri olmasın, diye gönderdik. O halde peygamberlerin gönderilişi insanlara devamlı bir rahmetten başka bir şey değildir. O rahmetten, inişi kesin ve sabit olan şu anda ortadadır. O da Kuran ve Peygamber (s.a.)’in risaletidir. Ebu Hayyan “Çünkü biz peygamberler göndermekteyiz” ayetinin tefsirinde şöyle demiş­tir: Yüce Allah, Kur’an’ın indirilişi ile birlikte peygamberleri de zikretti. Yani biz, kullara kitaplarla peygamberleri gönderiyoruz, “…çünkü biz pey­gamberler göndermekteyiz” cümlesi, yukarıdaki manayı kuvvetlendiren (te-kid eden) bir başlangıç cümlesidir, “…kuşkusuz biz, uyarıcıyızdır.” cümle­sinden bedel olmasının caiz olduğu da söylenmiştir.[3] Allah beşerin sözle­rini işittiği, hallerini ve kendilerini düzeltecek şeyleri bildiği için bunları yaptı, böylece onların yararını gözettiği için onlara rahmet gönderdi.

“Eğer kesin olarak inanıyorsanız (bilin ki Allah) göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir.” Yani şüphesiz Kur’anı indiren, işiten ve bilen Allah, semavatın (göklerin), yerin ve ikisi arasındaki diğer yaratıkla­rın Rabbi, halikı, ve mâlikidir. Eğer, şüphesiz tam ve kesin olarak bilmek istiyorsanız bu böyledir. Ebu Müslim, “Eğer kesin olarak inanıyorsanız…” ayetinin manası hakkında şöyle demiştir: Eğer kesin bilgiyi istiyorsanız, meselenin bizim dediğimiz gibi olduğunu biliniz.

Sonra Allah Tealâ, vahdaniyyet ve kudret gibi diğer sıfatlarını zikrede­rek şöyle buyurdu: “O’ndan başka ilâh yoktur. (Her şeyi O) diriltir ve öldü­rür. Sizin de Rabbiniz, önceki atalarınızın da Rabbidir.” Yani Allah Tealâ rablığmı açıkladıktan sonra vahdaniyyetini (birliğini) ortaya koydu. O, ken­disinden başka ilâh bulunmayan tek bir ilâhtır. Allah, kudretini vurguladı. Hayat veren öldüren yalnız Allah’tır, dilediğine hayat verir, dilediğini öldü­rür. Sonra yüce Allah bizzat beşere karşı rablığını teyit etti. Şöyle buyurdu: Ey muhataplar! O sizin Rabbinizdir, babalarınızın ve ilk dedelerinizin de Rabbidir. Onların işlerini tedbir eden (düzenleyen) Odur. O halde kulluğa lâyık olan da yalnız Odur; ilâh oldukları zannedilen putlar değildir. Sonra da Allah, müşriklerin gerçek durumunu beyan ederek şöyle buyurdu: “Fa­kat onlar şüphe içinde eğlenip duruyorlar.” Yani bu müşrikler, öldükten son­ra diriltilme, tevhit (Allah’ın birliği) ve Allah’ın kendilerinin yaratıcısı oldu­ğu konusunda büyük bir şüphe içerisindedirler. Onlar gerçekte abesle işti­gal etmekte, hayatlarını eğlence ve oyunla geçirmektedirler. [4]

Müşriklerin Azap İle Tehdit Edilişi

10, 11- Şimdi sen, göğün, insanları bürüyecek açık bir duman çıkara­cağı günü gözetle. Bu elem verici bir azaptır.

12- (İşte o zaman insanlar) “Rabbi-miz! Bizden azabı kaldır. Doğrusu biz artık inanıyoruz.” (derler.)

13- Nerede onlarda öğüt almak! Oy­sa kendilerine gerçeği açıklayan bir elçi gelmişti.

14- Sonra ondan yüz çevirdiler ve: “Bu, bir öğretilmiş, bir deli!” dediler.

15- Biz azabı birazcık kaldıracağız, ama siz yine (eski halinize) döneceksiniz

16- Fakat büyük bir şiddetle yaka­layacağımız gün, kesinlikle intika­mımızı alırız.

Açıklaması

“Şimdi sen, göğün açık bir duman çıkaracağı günü gözetle” Bu Allah tarafından müşriklere bir tehdittir. Allah Tealâ burada peygamberine şunu söylüyor: Sen, gökyüzünün, boşlukta yayılan açık bir dumana bürüneceği günü gözetle. Bu duman, geçmişe nisbeten, Peygamber (s.a.)’in bedduasıy-la, yedi sene süren, Kureyş’in başına gelen kuraklık ve kıtlıktır. Öyle ki ki­şi -ayetin iniş sebebi beyan edilirken İbni Mesudun ifadesinde geçtiği gibi-açlığın şiddetinden gözü zayıfladığı için, gök ile yer arasındaki boşluğu du­man görüyordu. Veya bu, Bedir harbi sırasındaki harbin tozu dumanıdır.

Geleceğe nispetle ise bu duman kıyamet alâmetlerinden biridir. Bu duman yer yüzünde kırk gün kalacak, öyle ki gökte duman gibi bir bulut gözükecek ve havayı kapkaranlık yapacaktır. İlim adamlarının, dünyanın sonu olarak bahsettikleri şey, işte budur. Çünkü o gün güneş enerjisi zayıf­layacaktır. Allah Tealâ’nın ifade ettiği gibi hu dumanın özelliği şümullü ve kapsamlı olmasıdır.

“İnsanları bürüyecek…. Bu elem verici bir azaptır.” Yani insanları bü-rüyecek ve onları her taraftan çepeçevre kuşatacaktır. Bunun üzerine in­sanlar da: “İşte bu, cidden elem verici bir azaptır” diyecekler. Ya da bu ifa­deyi, onları kınamak ve azarlamak için, Allah söyleyecektir.

İşte o anda insanlar şöyle diyerek Allah’tan yardım isteyeceklerdir:

“Rabbimiz! Bizden azabı kaldır. Doğrusu biz artık inanıyoruz.” Yani insanlar şöyle diyecekler: Rabbimiz! Bizden azabı uzaklaştır. Şüphesiz” biz Allah’ı ve Rasul’ünü tasdik ediyoruz. Ya da mana şöyledir: Rabbimiz! Eğer bizden azabı kaldırırsan müslüman olur, inanırız. Buradaki azaptan mak­sat geçmişte kendisi sebebiyle dumana benzer bir şey gördükleri açlıktır. Rivayete göre müşrikler Peygamberimiz (s.a.)’e gelmiş ve “Eğer Allah, biz­den bu azabı kaldırırsa müslüman oluruz.” demişlerdir.

Gelecekte olana gelince bu, kıyametten biraz önce meydana gelecek olan pek çetin bir azaptır ki, kıyametin alâmetlerinden biridir.

Bu ayet mana olarak yüce Allah’ın şu ayetlerine benzemektedir: “On­ların ateşin karşısında durdurulup: Ah keşke dünyaya geri gönderilsek de, bir daha Rabbimizin ayetlerini yalanlamasak ve inananlardan olsak, de­diklerini bir görsen!” (Enam, 6/27) “Kendilerine azabın geleceği, bu yüzden zalimlerin: Ey Rabbimiz! Yakın bir müddete kadar bir süre ver de, senin davetine uyalım ve peygamberlere tabi olalım diyecekleri gün hakkında in­sanları uyar. (Onlara denilir ki:) Daha önce sizin için bir zeval olmadığına yemin etmemiş miydiniz?” (İbrahim, 14/44).

Sonra Allah şöyle diyerek, onların, iman konusundaki vaadini reddet­miştir: “Nerede onlarda öğüt almak? Oysa kendilerine gerçeği açıklayan bir elçi gelmişti. Sonra ondan yüz çevirdiler. Ve: Bu, bir öğretilmiş, bir deli, de­diler.” Yani, onlar için hatırlamak ve öğüt almak nerede! Azap kendilerin­den kaldırıldıktan sonra inanma konusunda vermiş oldukları söze vefa ne­rede? Halbuki kendilerine iman delillerini açıklayan, ayet ve mucizeleri apaçık olan bir elçi gelmişti. Sonra onlar bundan yüz çevirdiler ve onun hakkında, “Ona Kur’an’ı bir beşer öğretmiştir. Şüphesiz o, bir mecnundur.” dediler. Bu gösteriyor ki, ayetler Kureyş hakkında nazil olmuştur. Daha önce Allah Rasul’ünden (s.a.), Kur’an’dan ve Kur’an’ın hidayetinden yüzçe-virdikleri ve Peygamber (s.a.)’e, öğretmeni Bizanslı bir köle olan mecnun­dur, diyerek iftira ettikleri halde, onlar nasıl öğüt alacaklar ve onlara ha­tırlama nasıl, nereden gelecek?

Bu Allah’ın şu kavline benzemektedir: “O gün cehennem getirilir, in­san yaptıklarını birer birer hatırlar. Fakat bu hatırlamanın ne faydası var?” (Fecr, 89/23).

Daha sonra yüce Allah, onların açıkça küfre döndüklerini ilân ederek şöyle buyurdu: “Biz azabı biraz kaldıracağız, ama siz yine (eski halinize) döneceksiniz.” Yani, sizden az bir süre azabı kaldıracağız ve sebepleri oluş­tuğu halde onu biraz geciktireceğiz. Bu, tatbikatını durdurarak, azap etme konusunda verilen hükme benzemektedir. Siz daha önceki şirk, küfürde inadınıza döneceksiniz. Onlar, fiilen de dönmüşlerdir.

Bu, Allah Tealâ’nm Yunus (a.s.)’un kavmi hakkındaki şu sözüne ben­zemektedir: “Yunus’un kavmi müstesna, (halkını yok ettiğimiz ülkelerden) her hangi bir ülke halkı, keşke (kendilerine azap gelmeden) iman etse de, bu imanları kendilerine fayda verseydi! Yunus’un kavmi iman edince, kendile­rinden dünya hayatındaki rüsvaylık azabını kaldırdık ve onları bir süre (dünya nimetlerinden) faydalandırdık.” (Yunus, 10/98).

Azabın ertelenmesi kıyamet gününe kadardır. Nitekim Allah şöyle bu­yurmuştur: “Fakat büyük bir şiddetle yakalacağımız gün, kesinlikle intika­mımızı alırız.” Yani, şüphesiz siz şiddetli bir azaba erteleneceksiniz ki, o da, kıyamet günündeki cehennem azabıdır. O büyük azabın ve pek şiddetli yakalamanın olduğu gün, işte o gün kâfirlerden çok şiddetli intikam alaca­ğız ve onları cezalandıracağız.

İbni Mesud’dan gelen rivayete göre o günün, Bedir savaşı olduğu söy­lenmiştir. Azap, kendilerinden kaldırıldıktan sonra onlar tekrar yalanla­maya ve inkâra dönünce Allah Tealâ onlardan Bedir savaşında intikam al­mıştır. İbni Mesud, “Büyük bir şiddetle yakalama günü” Bedir savaşıdır, demiştir.

İbni Cerir et-Taberi ve İbni Kesir’in tercih ettiği gibi, zahir olan (ayet­ten açıkça anlaşılan) o günün, kıyamet günü olmasıdır. Hasan-ı Basri ve iki rivayetin en sahihinde İkrime de böyle demiştir. [5]

İsrailoğulları’nın Kurtarılışı, Firavun Ve Kavminin Durumundan İbret Alma Zarureti

17, 18- Andolsun kendilerinden ön­ce biz, Firavun’un kavmini de imti­han etmiştik. Onlara: Allah’ın kulla­rını benimle salıverin! Çünkü ben size (gönderilmiş) güvenilir bir ra-sulüm diye (davette bulunan) şeref-

19-Allah’a karşı ululuk taslamayın. Çünkü ben size apaçık bir delil getiriyorum.

20- Ben, beni taşlamanızdan, benim ve sizin Rabbiniz olan Allah’a sığındım.

21- Eğer bana inanmazsanız, hiç de­ğilse yanımdan uzaklasın.

22- Nihayet Musa: Bunlar suç işle­yen bir toplumdur, diye Rabbine arzetti.

23- (Allah:) O halde kullarımı gece­leyin yola çıkar. Çünkü takip edileçeksiniz, (buyurdu).

24- Denizi olduğu gibi bırak. Çünkü onlar boğulacak bir ordudur.

25, 26, 27- Onlar geride nice bahçe­ler, pınarlar, ekinler, güzel konak­lar, zevk ve sefasını sürdükleri nice nimetler bırakmışlardı.

28- İşte böylece biz de onları başka bir topluma miras bıraktık.

29- Gök ve yer onların ardından ağlamadı; onlara mühlet de verilmedi.

30- Andolsun biz İsrailoğulları’nı o alçaltıcı azaptan kurtardık.

31- Yani Firavun’dan. Çünkü o bir zorba idi, aşırı gidenlerdendi.

32- Andolsun biz İsrailoğulları’na, bilerek (zamanlarında) âlemlerin üstünde bir imtiyaz verdik.

33- Onlara, içinde açık bir imtihan bulunan işaretler verdik.

Açıklaması

“Andolsun, kendilerinden önce biz, Firavun’un kavmini de imtihan et­miştik. Onlara şerefli bir elçi gelmişti.” Yani andolsun ki biz, bu müşrikler­den önce Firavun’un kavmini de imtihan etmiştik. Firavun’un kavmi Mısır kıptileridir. Allah onlara, güzel hasletleri ve övgüye değer davranışları kendisinde toplayan şerefli bir elçi göndermiştir ki, o da Musa (a.s.)’dır. O Allah nezdinde de, kavmi içinde de şerefli idi.

“Allah’ın kullarını benimle serbest bırakın! Çünkü ben size (gönderil­miş) güvenilir bir Rasulüm.” Yani onlara, “Allah’ın kulları İsrailoğulları’nı benimle birlikte serbest bırakın, onlara işkence etmeyin. Çünkü ben, Al­lah’ın, risaleti konusunda güvenilir, itham edilmez bir elçisiyim” diyen bir peygamber geldi. Bu ayet, bir başka ayetle şöyle tefsir edilmektedir: “Hay­di Ona gidin de, deyin ki: Biz senin Rabbi’nin elçileriyiz. İsrailoğulları’nı hemen bizimle birlikte gönder; onlara eziyet etme! Biz, senin Rabbinden bir ayet getirdik. Kurtuluş hidayete uyanlarındır.” (Taha, 20/47).

“İbadallah” sözü onlara nida olabilir. O takdirde mana şöyle olur: Ey Allah’ın kulları! Size gerekli olan imanı, davetimi kabul etmeyi ve yoluma tabi olma işini yapın. Çünkü ben, Allah’ın vahyi ve risaleti konusunda gü­venilir bir elçiyim. Peygamberin, kavmini davet esaslarına ve bundan son­ra gelen söze de uygun olan zahir mana budur. Ama İsrailoğulları’nın salı­verilmesi, serbest bırakılmasına gelince bu, davetin aslına göre ikinci dere­cede kalan bir istektir.

“Allah’a karşı ululuk taslamayın! Çünkü ben size apaçık bir delil geti­riyorum.” Yani Allah’ın ayetlerine tabi olma ve delillerine boyun eğme ko­nusunda kibirlenmeyin, Ona itaat ve peygamberlerine tabi olma hususun­da kendinizi yüksek görmeyin. Nitekim bir ayette Allah şöyle buyurmuş­tur: “Çünkü bana ibadeti bırakıp büyüklük taslayanlar aşağılanarak ce­henneme gireceklerdir.” (Gafir, 40/60). Çünkü ben size inkârı mümkün ol­mayan apaçık bir mucize getiriyorum. O da: Allah’ın gönderdiği apaçık ayetler ve kesin mucizelerdir. Meselâ asa mucizesi, yed-i beyza (beyaz el) mucizesi ve diğer dokuz mucize. Bunun üzerine kavmi, Hz. Musa’yı taşla­makla tehdit ettiler. Nitekim Allah Tealâ şöyle buyurdu:

“Ben, beni taşlamanızdan, benim ve sizin Rabbiniz olan Allah ‘a sığın­dım.” Yani beni tehdit ettiğiniz, taşla katletmenizden, eza ve sövmenizden, Allah’a iltica edip sığınıyor ve O’na güveniyorum.

“Eğer bana inanmazsanız, hiç değilse yanımdan uzaklasın.” Yani eğer beni tasdik etmez, peygamberliğimi ve Allah’tan size getirdiğimi kabul et­mezseniz, beni bırakın, Allah Tealâ aramızda hüküm verinceye kadar bana her hangi bir kötülük yapmayın.

Hz. Musa, onların imanından ümidini kesip, küfür üzere ısrar ve inat­larını açıkça görünce, onlara beddua etti ve şöyle dedi:

“Nihayet Musa: Bunlar, suç işleyen bir toplumdur, diye Rabbine arzet-ti.” Onlar Hz. Musa’yı yalanlayıp, onu öldürmek isteyince, Musa da, Rabbi­ne, “Bunlar peygamberini yalanlayan ve sana ortak koşan bir kavimdir” di­yerek arzetti. Nitekim bir başka ayette şöyle gelmiştir: “Musa dedi ki: Ey Rabbimiz! Gerçekten sen Firavun ve kavmine dünya hayatında zinet ve nice mallar verdin. Ey Rabbimiz! (Onlara bu nimetleri) insanları senin yolun­dan saptırsınlar ve elem verici cezayı görünceye kadar iman etmesinler diye mi (verdin)? Ey Rabbimiz! onların mallarını yok et, kalplerine sıkıntı ver. (Allah): İkinizin de duası kabul olunmuştur. O halde siz doğruluğa devam edin, dedi” (Yunus, 10/88-89).

Allah Tealâ Hz. Musa’ya, İsrailoğulları’nı, bir gece gizlice Mısır’dan çı­karmasını emretti.

“Allah, o halde kullarımı geceleyin yola çıkar. Çünkü takip edileceksi­niz” buyurdu. Yani Allah, Musa’nın duasını kabul etti ve ona kavmi İsrailo­ğulları’nı bir gece yola çıkarmasını emretti. Çünkü Firavun ve kavmi sizin Mısır’dan çıktığınızı öğrenince, peşinize düşerek sizi izleyeceklerdir. Bu, aynen şu ayete benzemektedir: “Andolsun ki biz Musa ‘ya: Kullarımla bir­likte geceleyin yola çık da (size) yetişilmesinden korkmaksızın ve (boğul­maktan) endişe etmeksizin onlara denizde kuru bir yol aç, diye vahyetmiş-tik” (Taha, 20/77).

“Denizi olduğu gibi bırak! Çünkü onlar, boğulacak bir ordudur.” Musa! Denizi olduğu gibi açık bırak; daha önceki haline dönsün diye asan ile de­nize vurma! Firavun ve ordusu bu denize girsin. Çünkü onlar denizde bo­ğulmayı haketmiş bir kavimdir. Bu, Hz. Musa ve kavminin kurtulacağına ve düşmanlarının helak olacağına dair Hz. Musa ruhen rahatlasın, diye ve­rilen bir mucizedir

Sonra Allah Tealâ onların arkalarında bıraktıkları izzet ve şerefi, ni­met ve zenginliği zikrederek şöyle buyurdu:

“Onlar geride nice bahçeler, pınarlar, ekinler, güzel konaklar, zevk ve se­fasını sürdükleri nice nimetler bırakmışlardı.”

Mısır’da arkalarında pek çok yemyeşil bahçeler, çağlayan nehirler, su ile dolu kuyular, güzel ekinler, lüks ve zengin konaklar, mal ve bol servet ile lüks içinde bir yaşantı bıraktılar. Onlar çok lüks bir hayat yaşıyorlar ve nimetle gururlanıyor, çeşitli zevk ve sefa ile hayatlarını geçiriyorlardı.

“İşte böylece biz de onları başka bir topluma miras bıraktık.” İşte bu helak edişi, nimeti ellerinden alıp mahvetmeyi diğer peygamberlerimizi ya­lanlayanlara yaptık- bize isyan eden diğer herkese de yapacağız-, bu belde­leri de yeryüzünde güçsüz düşürülen İsrailoğulları’na miras bıraktık. Nite­kim yüce Allah şöyle buyurdu: “Her görülüp ezilmekte olan o kavmi (Yahu­dileri) de, içini bereketle doldurduğumuz yerin doğu taraflarına ve batı ta­raflarına mirasçı kıldık. Sabırlarına karşılık Rabbinin İsrailoğulları’na verdiği güzel söz yerine geldi. Firavun ve kavminin yapmakta olduklarını ve yetiştirdikleri bahçeleri helak ettik.” (Araf, 7/137).

Sonra da yüce Allah onlarla alay edip onların helak edilişine önem vermemeyi şöyle diyerek açıklamıştır: “Gök ve yer onların arkasından ağ­lamadı, onlara mühlet de verilmedi.” Onlar azgın insanlar oldukları için, hiç kimse onlara üzülmedi, bilakis aşırı inkâr ve iflah olmaz inatlarından dolayı derhal cezaya çarptırıldılar. Tevbe etmeleri için onlara süre de veril­medi, çünkü onların tevbe etmeleri beklenmiyordu.

Sonra Allah Tealâ, bu cezaya mukabil ibret alınsın diye, nimetini zikrederek şöyle buyurdu: “Andolsun biz, İsrailoğulları’nı o alçaltıcı azaptan kurtardık yani Firavundan. Çünkü o bir zorba idi, aşırı gidenlerdendi.” Andolsun ki biz, İsrailoğulları’nı içerisinde bulundukları kölelikten, oğulla­rının katledilmesinden ve güç işleri yapmaya zorlanmalarından kurtardık; inatçı, büyüklük taslayan, kibirli, zorba, Allah’ı anmada ve kötülükleri yapmakta aşırı giden Firavun’un işkencesinden kurtardık. Küfrün başı onun: “Ben sizin en büyük Rabbinizim” diyerek ilâhlık ve Rablık iddiasıdır.

Bu, Allah’ın şu kavline benzemektedir: “Firavun (Mısır) toprağında gerçekten azmış, halkını çeşitli zümrelere bölmüştü. Onlardan bir zümreyi güçsüz buluyor, bunların oğullarını boğazlıyor, kızlarını ise sağ bırakıyor­du. Çünkü o bozgunculardandı.” (Kasas, 28/4). “Onlar ise kibire kapıldılar ve ululuk taslayan bir kavim oldular.” (Mü’minun, 23/46).

Burada görülüyor ki: Yüce Allah’ın, Hz. Musa ve kavmine olan ihsanı­nın açıklaması, Firavun ve kavminin helak edilişini açıkladıktan sonra ge­liyor. Çünkü zararın bertaraf edilmesi maslahat ve menfaatin celbinden önce gelir. (Yani zararı gidermek, menfaati elde etmekten önce gelir.)

Daha sonra da Allah, o zamanda İsrailoğulları’na yapmış olduğu ikra­mın boyutunu şöyle açıklamıştır: “Andolsun biz İsrailoğulları’na, bilerek (kendi zamanlarında) âlemlerin içinde bir üstünlük bahşettik.” İçlerinden gelen peygamberlerin çokluğu, Hz. Musa ile beraber sabredip Allah yolun­da cihat etmeleri sebebiyle, onların buna lâyık olduğunu bilerek onları kendi zamanlarındaki diğer insanlara tercih etmiştir. Ne zaman ki onlar imanı bırakıp küfre sarıldılar, yararlı olmaktan vazgeçip bozgunculuğa yö­neldiler, işte o zaman Allah onlara gazap etti, onları lanetledi ve onları maymunlara ve domuzlara çevirdi.

Onlara Hz. Musa eliyle apaçık mucizeler, açık deliller ve harikulade şeyler verdik. Bunların herbirinde açık bir deneme ve doğruyu bulan için bir imtihan vardı. Nasıl davranacaklarını görmek için biz bunu yaptık. Bu mucizelerden bazıları şunlardır: Onların, Kızıldeniz’de boğulmaktan kurta­rılmaları, bulutun üzerlerine gölge yapılması ve çölde kendilerine kudret helvası ve bıldırcın kuşu ikram edilmesi. [6]

Müşriklerin Öldükten Sonra Dirilmeyi İnkâr Etmeleri Ve Bunun İspat Edilmesi

34, 35, 36- Onlar (müşrikler) diyor­lar ki: Bu ilk ölümümüzden sonra bir şey yoktur. Biz diriltilecek değiliz. Doğru söylüyorsanız atalarımızı getirin-

  1. Bunlar mı daha hayırlı, yoksa Tübba kavmi ile onlardan öncekiler mi? Onları bile yok ettik, çünkü onlar da suçlu idiler.
  2. Biz gökler. yeri ve arasmda bulunanları °yun ve ^ olsun diye yaratmadık.

39- Onları sadece gerçek bir sebeple yarattık. Fakat onların çoğu bilmi­yorlar.

Açıklaması

“Onlar (müşrikler) diyorlar ki: İlk ölümümüzden sonra bir şey yoktur. Biz diriltilecek değiliz.” Yani bu Mekke kâfirleri şöyle söylüyorlar: Dünya hayatından sonra tadacağımız bu ilk ölümden başka bir ölüm yoktur. Bun­dan sonra hayat da yok, bas da (dirilmek de). Biz, asla diriltilecek değiliz.

Müşriklerin: “Bu hayattan başka hayat yoktur, öldükten sonra da ha­yat yoktur, diriltilme, haşr neşr de yoktur.” şeklindeki inkarcı tavırların­dan Allah bu şekilde bahsetmektedir. Bu, yüce Allah’ın şu ayetine benzi­yor: “Onlar, hayat ancak bu dünyadaki hayatımızdan ibarettir, biz bir daha da diriltilecek değiliz, demişlerdi.” (En’am, 6/29).

Müşrikler: “Doğru söylüyorsanız atalarımızı getirin.” ifadesiyle pey­gambere ve müminlere hitap ederek, daha önce ahirete intikal eden fakat dönmeyen atalarıyla kendi iddialarını savunmaya çalışmışlardır. Yukarda geçen ayetin tefsiri şöyledir: Eğer, öldükten sonra dirilme gerçekse, siz de iddia ettiğiniz bu konuda doğru söylüyorsanız, ölen atalarımızı tekrar bize, dünyaya geri getiriniz.

Rivayete göre müşrikler Peygamber’den Allah’ın ölülerini hemen di­riltmesini, büyükleri olan Kusay b. Kilab’ı yeniden hayata kavuşturmasını istemişler. Gerekçe de diriltilecek o büyükleriyle Muhammed’in (s.a.) nü­büvvetinin gerçekliği ve öldükten sonra diriltilmenin doğruluğu konusunda müşavere etmek istemeleridir.

Bu, içi boş bir delildir. Çünkü öldükten sonra tekrar dirilmek bu dün­yada değil, kıyamet gününde olacaktır. Hatta dünyanın kendisi de yok olup gittikten sonra olacaktır. Yüce Allah, alemleri yeni bir yaratılışla tekrar di-riltecektir.

Sonra yüce Allah onları, geri çevrilmeyecek azabı ile tehdit ederek şöyle buyurmuştur:

“Bunlar mı, daha hayırlı, yoksa Tübba kavmi ile onlardan öncekiler mi? Onları bile yok ettik. Çünkü onlar da suçlu idiler.” Yani Adnan Arapla-rından olan bu Kureyş kâfirleri mi güç ve kuvvet bakımından daha hayırlı, yoksa asker ve sayı bakımından daha güçlü olan Kahtan Araplarından Tübba el- Hımyeri’nin kavmi mi? Bunların, büyük bir devleti, çok üstün bir medeniyetleri vardı. Bunlardan önce Ad, Semud ve benzeri kavimler de ay­nı idi. Biz, onların hepsini inkârları ve suçları yüzünden helak ettik. Güç ve kuvvetçe onların gerisinde kalanları helak etmek çok daha kolaydır. Çünkü bu müşrikler, gerek sayı, gerek izzet ve gerekse güç bakımından Tübba kavminden daha iyi durumda değildirler.

Tübba, salih bir kişi idi. Ordularıyla dünyayı dolaşmış, insanları haki­miyeti altına almıştır. Ülkesinin adı Hımyer o ülkenin halkı da Sebe kav­midir. Aralarında birisi kral olduğu zaman ona Tübba derlerdi. İranlıların kralına Kisra, Bizans krallarına Kayser, kâfir Mısır krallarına Firavun, Habeşistan krallarına en-Necaşi denildiği gibi.

Taberani’nin İbni Abbas (r.a.)’tan rivayetine göre Allah Rasulü şöyle bu­yurmuştur: “Tübba a sövmeyin, çünkü o, müslüman olmuştur. O mektup yaz­dığı zaman: Karanın ve denizin hakimi olan Allah ‘m adıyla” diye yazardı.

Öldükten sonra dirilmenin mümkün olduğu anlaşılsın diye, Allah Te-alâ üstün kudretine delil olarak şöyle buyurdu:

“Biz, gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları oyun ve eğlence ol­sun diye yaratmadık.” Yani, onlar bu ba’si (öldükten sonra dirilmeyi) nasıl oluyor da inkâr ediyorlar? Halbuki bu kâinatı yaratışımızdaki kudretimi­zin delillerini müşahede ettiler. Biz, bu gökleri, yerleri ve ikisi arasında gö­rülen ve görülmeyen mahlûkatı eğlence ve oyun olsun diye boş yere yarat­madık. Bunlar benzersiz bir yaratılış ve emsalsiz bir hikmetle ortaya kon­muştur. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştu: “Göğü, yeri ve ikisi arasın-dakileri biz boş yere yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır, vay inkâr edenlerin ateşteki haline!” (Sad, 38/27), “Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakikaten huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız? Mut­lak hakim ve hak olan Allah, çok yücedir. O’ndan başka tanrı yoktur. O yü­ce Arş’m sahibidir.” (Mü’minun, 23/115-116). İşte bu yeniden dirilişin olaca­ğının açık delilidir.

“Onları sadece gerçek bir sebeple yarattık. Fakat onların çoğu bilmi­yorlar.” Yani göğü, yeri ve ikisi arasındakileri biz gerçek bir sebebe bağlı olarak hakkı ortaya koymak için yarattık. Bu da, yaratıcının varlığına ve birliğine delil getirilmesi içindir. Ancak bu müşriklerin pek çoğu düşünce­sizliklerinden dolayı bu gerçeği bilmezler. Bu sebeple ne sevaba inanırlar ne de azaptan korkarlar. [7]

Kafir Ve Asilerin Maruz Kalacakları Kıyamet Günü Korkuları

40- Şüphesiz ayırt etme günü, hep­sinin birarada buluşacağı gündür.

41- O gün, dostun dosta hiçbir fay­dası olmaz, kendilerine yardım da edilmez.

42- Ancak Allah’ın merhamet ettiği kimseler böyle değildir. Şüphesiz O, üstündür, merhametlidir.

43′ 44″ Şüphesi zakkum ağacı, gü- nahkârların yemeğidir.

45> 46- ° sıcak suyun kaynadığı gibi karınlarda kaynayan erimiş maden gibidir.

47, 48, 49, 50- (Allah zebanilere emre- der): Tutun onu! Cehennemin orta- sına sürükleyin! Sonra başına azap olarak kaynar su dökün! (ve deyin ri ki:) Tat bakalım. Hani sen kendince üstündün, şerefliydin! İşte bu, şüp­helenip durduğunuz şeydir.

Açıklaması:

“Şüphesiz (hakkı batıldan) ayırt etme günü hepsinin birarada buluşa­cağı gündür.” Allah’ın, mahlûkatm arasını fasledeceği (ayıracağı), kâfirleri cezalandırıp, müminleri mükâfatlandıracağı kıyamet günü, bütün insanla­rın toplanma günü, hesap vakti ve hepsinin amellerinin karşılığını göreceği gündür. Allah, iyiyi kötüden, haklıyı haksızdan ayırmak için bütün insanla­rı bir araya getirecektir. Bu ayetin bir benzeri şu ayettir: “Şüphesiz hüküm günü vakit olarak belirlenmiştir.” Kıyamet gününe “fasl günü” denmiştir. Çünkü Allah Tealâ, hüküm noktasında kullarının arasını ayıracaktır. Ya da cennetliklerle cehennemliklerin arasını ayıracak; müminlerle sevmedikleri­nin arasını, kâfirlerle de sevdiklerinin arasını ayıracaktır, baba ile evlâdın arasını, kan ile kocanın arasını ve kişi ile dostunun arasını ayıracaktır.

“O gün dostun dosta hiçbir faydası olmaz, kendilerine yardım da edil­mez.” Yani hiçbir yakının faydası olmayacak, onun hiçbir azabına kimse engel olamayacak. Onlar Allah’ın azabından korunmayacaklardır. Mümi­nin kâfire faydası olmayacak, yakın yakınma yardım edemeyecektir: “Kı­yamet gününde yakınlarınız ve çocuklarınız size fayda vermezler. Çünkü Al­lah aranızı ayırır. Allah, yaptıklarınızı görendir.” (Mümtehine, 60/3). “Sûra üflendiği zaman artık aralarında akrabalık bağları kalmamıştır; birbirle­rini arayıp, sormazlar.” (Müminun, 23/101). “Dost, dostu sormaz. Birbirleri­ne gösterilirler…” (Mearic, 70/10-11) Yani gözle gördüğü halde hiçbir kar­deş, kardeşinin halini sormaz. “Öyle bir günden korkun ki, o günde hiç kimse başkası için her hangi bir ödemede bulunmaz.” (Bakara, 2/48).

“Ancak Allah’ın merhamet ettiği kimseler böyle değildir. Şüphesiz O (Allah) üstündür, merhametlidir.” Yani Allah’ın acıyıp merhamet ettiği kim­se kurtuluşa erecektir. Başka bir yardımcıya ihtiyaç duymayacaktır. Çünkü yegâne galip ve üstün olan Allah’tır. Düşmanlarından hiçbiri onun azabın­dan kurtulamaz. Mümin kullarına geniş merhameti vardır. Bu manaya gö­re bu istisna, münkatıdır. Muttasıl olması da caizdir. Bu takdirde mana şöyle olur: Müminler hariç, hiçbir yakın yakınma fayda veremeyecektir. Müminlerin bir kısmının diğer kısmına şefaat etmesine izin verilecektir.

Kıyametin hak olduğunu ifade ettikten sonra Allah Tealâ bunun pe­şinden kendisiyle karşılaşmayı inkâr eden kâfirleri şöyle diyerek tehdit et­miştir:

“Şüphesiz ki zakkum ağacı günahkârların yiyeceğidir.” Yani yüce Al­lah’ın cehennemde yarattığı o lânetli ağacın meyvesi hem söz, hem de dav­ranış olarak günahı çok olan cehennemliklerin yiyeceğidir. Onlar acıktığın­da ancak ondan yerler. Ebu Cehil de onlarla birlikte cehenneme girecek ve lanetlenen ağacın meyvesinden yiyecektir. .

“O sıcak suyun kaynadığı gibi karınlarda kaynayacak erimiş maden gibidir.” Yani o yiyecek, katranın tortusuna ve erimiş bakıra benzemekte­dir. Son derece sıcak suyun kaynaması gibi kâfirlerin karınlarında kayna­yacaktır. Karınlarda oluşacak o yiyecek eritilmiş bakıra benzetilmiştir.

“(Allah zebanilere emreder) tutun onu! Cehennemin ortasına sürükle-yin” Cehennem bekçileri olan meleklere şöyle denilecektir: Bu günahkârı yakalayın! İtekleyerek cehennemin ortasına öfke ve sertlikle çekin. “Sonra başına azap olarak kaynar su dökün!” Yani başının üzerine, daha önce an­latılan, son derece kaynar suyu dökün. Nitekim bir başka ayette bu husus şöyledir: “Onların başlarının üstünden kaynar su dökülecektir. Bununla karınlarının içindeki (organlar) ve derileri eritilecektir.” (Hac, 22/19-20).

“(Ve deyin ki:) Tat bakalım! Hani sen kendince üstündün, şerefliydin!” Yani, ona istihza ile kınayıp azarlayarak şöyle deyin: Dünyadaki iddiana göre ey şerefli, soylu olan insan! Tat azabı bakalım. “İşte bu, şüphelenip durduğunuz şeydir.” Dünyada iken şüphelenmekte olduğunuz azap işte bu­dur. Bir başka ayet: “O gün cehennem ateşine itilip atılırlar da, işte yalan­layıp durduğunuz ateş budur, denilir.” (Tür, 52/13-14). [8]

Muttakilerin Cennetlerde Kavuşacağı Çeşitli Nimetler:

51, 52, 53- Muttakiler ise hakikaten güvenilir bir makamdadırlar. Bah­çelerde ve pınar başlarındadırlar. İnce ipekten ve parlak atlastan gi­yerek karşılıklı otururlar.

54- İşte böyle. Bunun yanısıra biz on­ları, iri gözlü hurilerle evlendiririz.

55- Orada güven içinde (canlarının çektiği) her meyveyi isterler.

56- İlk tattıkları ölüm dışında, ora­da artık ölüm tatmazlar. Ve Allah onları cehennem azabından koru­muştur.

57- (Bunlar) Rabbinden bir lütuf olarak (verilmiştir), işte büyük kur­tuluş budur.

58- Biz onu öğüt alsınlar diye senin dilinle indirerek kolayca anlaşılma­sını sağladık.

59- Bekle, onlar da beklemektedirler.

Açıklaması

1- Yüce Allah, iyilere olan vaadini beyan etmek için bu ayetlerde cen­net nimetlerinin beş çeşidini zikretmiştir. “Muttakiler ise hakikaten güveni­lir bir makamdadırlar. Bahçelerde ve pınar başlarındadırlar.” Dünyada şirkten ve günahlardan sakınıp emirlere itaat ederek takva sahibi olan kimseler için şüphesiz tüm korkulardan uzak, mekânı ve gezintisi hoş yer­ler vardır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: “İyiler muhakkak cen­nettedir. Onlar orada koltuklar üzerinde etrafa bakarlar. Onların yüzünde nimetlerin sevincini görürsün. Kendilerine mühürlü halis bir içki sunulur. Onun içiminin sonunda misk kokusu vardır. İşte yarışanlar ancak onda ya­rışsınlar. Karışımı Tesnim’dendir. (O Tesnim, Allah’a) yakın olanların içe­cekleri bir kaynaktır.” (Mutaffifin, 83/22-28). Bu, kâfirlerin zakkum ağacın­dan yemeleri ve kaynar suyu içmelerine mukabildir.

2, 3- “İnce ipekten ve parlak atlastan giyerek karşılıklı otururlar.” On­ların giysileri, göz alıcı şekilde parlak, ince ve kalın ipektendir. Oturuşları da, birbirlerinin yüzüne bakarak sohbet etmek maksadıyla, yüzyüze şek­lindedir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurdu: “Naim cennetlerinde karşılıklı koltuklar üzerine kurulmuş oldukları halde…” (Saffat, 37/43-44).

4- “işte böyle, bunun yanısıra biz onları, iri gözlü hurilerle evlendiri­riz.” İşte lütuf bu! Onları iri gözlü, bembeyaz, güzel hurilerle evlendiririz. “O hurilere bundan önce ne insan ne de cin dokunmuştur” (Rahman, 55/56), “Sanki onlar yakut ve mercandandırlar.” (Rahman, 55/58). Müfessirlerin çoğunun düşüncesi: Hurilerle bir evlilik akdi olmayacağı yönündedir. Mak­sat o cennetliklerin hurilerle beraber olmalarıdır.

5- “Orada güven içinde (canlarının çektiği) her meyveyi isterler.” Yani cennette diledikleri her türlü meyveyi, bitmesinden emin olarak, isterler. Her istediklerinde arzuları yerine getirilir. Cennetlik insanlar cennette, ağ­rı sızıdan, ölüm, yorgunluk ve şeytandan güven içindedirler. Cennetteki gü­zel makam, giyecek, yiyecek, hurilerle evlenerek mutluluk ve güven içinde olma, her türlü maddi-manevi lezzet ve arzuların cennetlikler için olacağı­na bir delildir. İşte bunlar, en yüksek seviyede nimetler ve rahatlıklardır.

Sonra Allah, onların hayatının devamlı oluşunu beyan ederek şöyle buyurdu:

“İlk tattıkları ölüm dışında, orada artık ölüm tatmazlar. Ve Allah onları cehennem azabından korumuştur.” Yani ahirette kesinlikle ölmeyecekler­dir, bundan sonra ölümün tadını tatmayacaklardır. Ancak dünyada tatmış oldukları ilk ölümü tatmışlar ve ölüm onlar için bitmiştir. Allah, onları ce­hennem azabından koruyup kurtarmıştır. Cehennemin derinliklerindeki elem verici azaptan onları uzaklaştırmıştır. Zemahşeri şöyle demiştir: Bu, işi muhale (imkânsızlığa) bağlamak gibidir. Yani sanki şöyle denilmiştir: Gelecekte birinci ölümün tadını tatmak doğru olursa, işte onu tadacaklar­dır. Buradaki istisnanın munkatı olduğu söylenmiştir. O zaman mana şöy­le olur: Ancak birinci ölümü tatmışlardır.

Buhari ve Müslim’de sabit olduğuna göre Allah Rasulü (s.a.) şöyle bu­yurmuştur: “Kıyamet gününde ölüm güzel bir koç suretinde getirilecek, cen­netle cehennem arasında durdurulacak, sonra da kesilecek ve şöyle denile­cektir: Ey cennet ehli! Ölüm yok, ebedilik var. Ey cehennem ehli! Ölüm yok, ebedilik var.” Müslim ve Abdurrezzak’ın Ebu Said el-Hudri ve Ebu Hürey-re’den rivayet ettiklerine göre Allah Rasul’ünün (s.a.) şöyle buyurduğunu nakletmişlerdir. “Cennet ehline şöyle denilecek: Sağlık sizin için, siz asla hastalanmayacaksızın. Sizin için hayat var, asla ölmeyeceksiniz. Nimetler içinde olacaksınız, asla zorluğa düşmeyeceksiniz. Genç kalacak asla ihti­yarlamayacaksınız. “

Ebu Bekir b. Ebu Davud es-Sicistani’nin Ebu Hüreyre’den rivayet etti­ğine göre o, Allah Rasul’ünün (s.a.) şöyle dediğini nakletmiştir: “Kim Al­lah’tan korkarsa cennete girer, orada nimete mazhar olur, darlığa düşmez, orada ölümsüz bir hayat sürer elbiseleri eskimez, gençliği yok olmaz.”

Ebul-Kasım et-Tabarani ve Ebu Bekir b. Merdüveyh’in Cabir’den riva­yet ettiklerine göre o, şöyle demiştir: “Allah Rasul’üne (s.a.) cennet ehli uyur mu? diye soruldu. Allah Rasulü de (s.a.): O uyku ölümün kardeşidir, cennet ehli uyumaz diye cevap verdi.”

“(Bunlar) Rablerinden bir lütuf olarak (verilmiştir) işte büyük kurtuluş budur.” Yani yüce Allah, bu cennet ehline kendi yanından bir lütuf ve ih­sanda bulunmuştur. Ya da mana şöyledir: Allah, kendi lütfunu eksiksiz yapmak için bu ihsanlarda bulunmuştur. İşte bu, hiçbir kurtuluşun, üzeri­ne çıkamayacağı büyük kurtuluştur.

Müslim’in Cabir’den rivayet ettiği hadise göre Allah Rasulü (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Çalışınız, işlerinizde ifrat ve tefrit yapmayınız, (aşırıya kaç­mayınız), mutedil ve doğru olunuz ve biliniz ki, sizden hiçbir kimse kendi ameli sayesinde felah bulup, kurtulamaz.” Ya Rasulullah! Sen de mi? dedi­ler. “Ben de kurtulamam. Meğer Allah Tealâ rahmeti ve fazlı ile beni koru­ya. ” cevabını verdi.

Yüce Allah, kudretini gösteren delilleri beyan edip, vaat ve vaidi (müj­de ve tehdidi) açıkladıktan, surenin başında Kur’an’ın “Kitab-ı Mübin” olduğunu anlattıktan sonra surenin sonunda da bu manayı teyit eden ifade­leri zikredip şöyle buyurdu: “Biz onu (Kur’anı) öğüt alsınlar diye senin di­linle indirerek kolayca anlaşılmasını sağladık.” Şüphesiz ki bu Kur’an’ı biz kolaylaştırdık ve onu, dillerin en fasihi ve en açığı olan senin ve kavminin diliyle, gayet açık bir şekilde indirdik. Aynı zamanda bu Kuranı sen ve kavmin anlayasmız, düşünüp ibret alarak içindekilerle amel edesiniz diye kolaylaştırdık. Kısacası mana şudur: Muhakkak ki açık ve çok faydalı bu kitabı biz, düşünsünler, öğüt alsınlar diye senin dilin olan Arapça ile indir­dik. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Andolsun biz Kur’an’ı, düşü­nüp öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mu?” (Kamer, 54/22).

Kur’an’ın bu açık beyanına rağmen, bazıları inat ve muhalefet ederek onu inkâr etmiştir. Bu sebeple yüce Allah, Rasul’ünü (s.a.) teselli edip ona zafer vaadetmiş, yalanlayanları da helak ile tehdit ederek şöyle buyurmuş­tur: “(Yine de inanmayanların başlarına gelecekleri) bekle; onlar da bekle­mektedirler.” Yani ey peygamber! Onlara karşı sana vaadettiğimiz müjdeyi, onları helak edişimizi ve küfürde devam ederlerse başlarına gelecek felâke­ti bekle. Çünkü onlar da, senin başına gelecekleri ve senin ölümünü bekle­mektedirler.

Yakında zaferin kimin olduğunu, dünya ve ahirette de başarının kime nasip olacağını görüp bileceklerdir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Allah: Elbette ben ve elçilerim galip geleceğiz, diye yazmıştır. Şüphesiz Allah güç­lüdür, galiptir.” (Mücadele, 58/21) “Şüphesiz peygamberlerimize ve iman edenlere, hem dünya hayatında, hem şahitlerin şahitlik edecekleri günde yardım ederiz. O gün zalimlere, özür dilemeleri hiçbir fayda sağlamaz. Ar­tık lanet de onlarındır, kötü yurt da onlarındır.” (Gafir, 40/51-52).

Kuran

Duhan Suresi

Tefsir’ül Münir ( Vehbe Zuhayli ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.