Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 20°C
Az Bulutlu
İstanbul
20°C
Az Bulutlu
Pts 21°C
Sal 24°C
Çar 22°C
Per 20°C

43 – Zuhruf Suresi | Tefsir’ul Munir

43 – Zuhruf Suresi | Tefsir’ul Munir

Zuhruf Suresi | Tefsir’ul Munir ( Vehbe Zuhayli )

Kur’an’ın Arapça Oluşu Ve Peygamberlerle Alay Edenlerin Cezası:

1- Ha, Mim.

2, 3- Apaçık Kitab’a and olsun ki biz, anlayıp düşünmeniz için onu Arapça bir Kur’an kıldık.

4- O katımızda bulunan ana kitapta (levh-i mahfuzda) mevcut yüce ve hikmetle dolu bir kitaptır.

5- Siz, haddi aşan kimseler oldunuz diye, sizi Kur’an’la uyarmaktan vaz mı geçelim?

6- Daha önceki milletlere nice peygamberler göndermiştik.

7- Onlar, kendilerine gelen her pey­gamberi mutlaka alaya alırlardı.

8- Biz bunlardan daha zorba olanla­rı da helak ettik. Nitekim öncekile­rin misali geçmiştir.

Açıklaması:

“Ha, mim. Apaçık kitaba andolsun ki…” “Ha, mim”den maksadın ne olduğu yukarıda geçmiştir. Allah Tealâ mana ve lafızları apaçık, hidayet yolunu ve insanların dünya ve ahirette muhtaç oldukları her şeyi gösteren Kur’an’ın bizzat kendisine yemin etmektedir, “…anlayıp, düşünmeniz için onu Arapça bir Kur’an kıldık.” Yani şüphesiz biz, bu Kur’an’ı, insanların aralarında anlaşmaları için dillerin en fasihi olan, Arap lisanıyla, Arap di­liyle indirdik. Ey Araplar! Anlamanız ve manalarını düşünmeniz için, onu apaçık fasih Arap diliyle indirdik. Nitekim diğer bir ayette şöyle buyurul-muştur: “Apaçık Arap diliyle.” (Şuara, 26/195). Ayetteki “lealle” Arap dilin­de temenni ve terecci (ummak) ifade eder ki işlerin neticelerini bilen Allah hakkında bu manada kullanılması uygun olmaz. Razî ve başkalarının da zikrettiği gibi buradaki murat şudur: Manalarını düşünesiniz ve hükümle­rini kavrayasınız diye bu kitabı Arapça bir Kur’an olarak indirdik. Bu, Kuranın yer yüzündeki durumudur. Gökteki durumuna gelince; yüce Al­lah şöyle buyurdu: “O, katımızda bulunan ana Kitapta (levh-i mahfuz’da) mevcut, yüce ve hikmetle dolu bir kitaptır.” Yani bizim yanımızda levh-i mahfuzdaki bu Kuranın kadri üstün, belagat, irşat ve diğer hususlarda şanı yüce, şeref ve mertebesi büyüktür. Üstün hikmet içerir. Lafzı ve nazmı muhkemdir. Kuranda asla bir karışıklık, ihtilâf ve tenakuz (çelişki) yok­tur. Nitekim Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz bu, korunmuş bir kitapta bulunan değerli bir Kur’an dır. Ona ancak temizlenenler dokunabi­lir. O, alemlerin Rabbinden indirilmiştir.” (Vakıa, 56/77-80), “Hayır! Şüphe­siz bunlar (ayetler), değerli ve güvenilir katiplerin elleriyle (yazılıp) tertemiz kılınmış, yüce makamlara kaldırılmış mukaddes sahifelerde (yazılı) bir öğüttür. Dileyen ondan öğüt alır.” (Abese, 80/11-16).

“Siz, haddi aşan kimseler oldunuz diye, sizi Kur’anla uyarmaktan vaz mı geçelim?” Siz, israfa dalmış, Allah’a eş koşmakta ısrar eden bir topluluk oldunuz diye sizi korkutmayalım; size hatırlatma yapmadan, nasihat et­meden emir ve yasak koymadan Kur’an’ı sizden saklayalım mı? Bizim lü­tufkârlığımız ve size olan merhametimiz bunu yapmamıza manidir. Dolayı­sıyla aşın da gitseniz, yüz de çevirseniz, sizi hayra ve hikmetli zikir olan Kur’an’a davet etmeyi terkedemeyiz. Bilakis, Allah’ın kader ve ilminde doğruyu bulacak olanlar hidayete ersinler; bedbahtların da aleyhine delil olsun diye biz bu Kur’an ile emretmeye devam ederiz.

Sonra Allah, Rasul’ünün (s.a.) kavminin yüz çevirmesinden dolayı mahzun olması üzerine, onu teselli edip şöyle buyurmuştur: “Daha önceki milletlere nice peygamberler göndermiştik.” Yani daha önceki ümmetlere ne kadar çok peygamber gönderdik, fakat bu ümmetler o peygamberleri ya­lanladılar. Nitekim Allah Tealâ şöyle buyurdu: “Onlar, kendilerine gelen her peygamberi mutlaka alaya alırlardı.” Yani onlara gelen tüm peygam­berleri yalanlayıp alaya almışlardır. İşte aynı şekilde senin kavmin de, se­ni yalanlayıp seninle alay etmektedirler. “Biz bunlardan daha zorba olan­ları da helak ettik. Nitekim öncekilerin misali geçmiştir.” Ya Muhammedi Biz, seni yalanlayan bu kavimden daha güçlü ve daha çetin bir kavmi he­lak edip yok ettik. Kur’an-ı Kerimde bunların zikri birçok defa geçti ve sen, onlar hakkında Allah’ın kanununu öğrendin. Ey insanlar! Siz de, pey­gamberlerini yalanlamaları sebebiyle onların akıbetini öğrenince, onlar gi­bi kötü durumlara düşmekten sakının. Ayette geçen “meselü’l-evvelin” ter­kibi “onların tavır ve tutumları veya onların cezası” anlamındadır. Nitekim bir başka ayette Allah Tealâ şöyle buyurmaktadır: “Onlar yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, kendilerinden öncekilerin sonu nasıl olmuştur, görsün­ler. Öncekiler bunlardan daha çoktu, kuvvetçe ve yeryüzündeki eserleri ba­kımından da daha sağlam idiler. Fakat kazandıkları şeyler onlara asla fay­da vermemiştir.” (Gafir, 40/82). Veya ayette geçen “meselü” kelimesi “ibret” manasındadır. Yani biz, öncekilerin başlarına gelen felâketler, sonraki ya­lancıların başlarına da gelmesin diye öncekileri sonrakilere ibret yaptık Nitekim Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “Onları, sonradan gelenlerin geçmisi ve bir ibret örneği kıldık.” (Zuhruf, 43/56), “Allah’ın kulları hakkında süregelen adeti budur.” (Gafir, 40/85).[1]

Allah’ın Mahlûkatı Ve Sıfatları:

9- Andolsun ki, onlara gökleri ve ye­ri kim yarattı? diye sorsanız: “Onla­rı şüphesiz güçlü olan, her şeyi bi­len Allah yarattı” derler.

10- O, size yeri beşik kılmış ve doğ­ru gidesiniz diye yeryüzünde size yollar yaratmıştır.

11- Gökten bir ölçüye göre suyu in­diren O’dur. Biz onunla (kupkuru), ölü memlekete hayat veririz. İşte siz de böylece (mezarlarınızdan) çı­karılacaksınız.”

12, 13, 14- Bütün çiftleri O yaratmış­tır. Ve size bineceğiniz gemiler ve hayvanlar var etmiştir ki, böylece onların sırtına binip üzerlerine yer­leşince Rabbinizin nimetini anarak: “Bunu bizim hizmetimize vereni teş­bih ve takdis ederiz, yoksa biz bun­lara güç yetiremezdik. Biz şüphesiz Rabbimize döneceğiz.” diyesiniz.

Açıklaması:

Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi Allah Tealâ bu ayetlerde sekiz sıfatı­nı zikretmiştir ki, onlar da şunlardır:

1-3- Göklerin ve yerin yaratıcısı olması, izzet ve ilim sahibi bulunma­sı. “Andolsun ki, onlara gökleri ve yeri kim yarattı? diye sorsan; onları şüp­hesiz güçlü olan, her şeyi bilen Allah yarattı derler.” Yani Allah’a yemin ol­sun ki, sen o müşriklere, Allah’tan başkasına tapan o kavmine, gökleri ve yeri kim yarattı, diye sorsan, bunların yaratıcısının ortağı olmayan ve bir olan Allah olduğunu kabul ederek cevap verirler. Ayette geçen “Aziz” Al­lah’ın kudretinin sonsuzluğunu gösterdiği gibi, “Alîm”de O’nun ilminin ge­nişliğini ve eksiksizliğini gösterir. Allah’ın kudret ve ilminin sonsuzluğu, O’nun tüm mümkinatı (yaratılmış varlıkları) yaratmaya kadir olduğunu gösterir. Buna rağmen müşrikler, Allah ile birlikte başka putlara tapmak­tadırlar.

4- Yeryüzünü döşek gibi beşik yapan Allah’tır “O, size yeri beşik kıl­mış…” Yani yeryüzünü size oturulabilir, yerleşüebilir halde döşek ve yaygı gibi yaratan Allah’tır. Yeryüzü dönüp hareket etmesine rağmen sabittir. Al­lah onu dağlarla sabitleştirmiştir. Böylece sizi rahatsız etmez.

5- Allah, yeryüzünde yolları yaratmıştır, “…ve doğru gidesiniz diye yer-

yüzünde size yollar yaratmıştır.” Gaye ve menfaatlerinize ulaşabilirsiniz; ti­caret, rızık talebi, seyahat vs. için ülkenin çeşitli yerlerine intikal edebile-siniz diye dağlar ve vadiler arasında yollar ve geçitler yaratan Allah’tır.

6- Faydalı yağmuru indirip insanlara gönderen Allah’tır. “Gökten bir ölçüye göre suyu indiren O’dur. Biz onunla (kupkuru), ölü bir memlekete hayat veririz. İşte siz de böylece (mezarlarınızdan) çıkarılacaksınız.” Yani ihtiyaca göre, ekinler, meyveler ve içme ihtiyacı için ölçülü bir şekilde gök­ten yağmuru indiren Allah’tır. Fırtınalar olup boğulmalar olmasın, evler yıkılıp ekin tarlaları zarar görmesin diye Allah, suyu size ihtiyacınızdan fazla indirmedi. Bitkilere, ziraate ve insanlara yetmez diye ihtiyacın altın­da da indirmedi.

Biz bu su ile bitkisiz olan kupkuru ölmüş ülkeyi diriltiriz. Böyle bir yer su ile karşılaştığında harekete geçer, hayat bulur ve her çeşitten (veya çiftten) iç açıcı bitkiler verir. Biz kupkuru ölü toprağı böylece dirilttiğimiz gibi, öldükten sonra kıyamet gününde bedenleri de dirilteceğiz. Ve siz de kabirlerinden diri olarak mahşer alemine gönderileceksiniz. Bu ayetin ben­zeri aşağıdaki ayettir: “Rüzgârları gönderip de bulutu harekete geçiren Al­lah’tır. Biz onu ölü bir bölgeye göndeririz de ölümünden sonra toprağa onunla hayat veririz. Ölülerin yeniden dirilmesi de böyle olacaktır.” (Fatır, 35/9).

Burada ayetin zahiri, yağmurun gökten indiğini ifade eder. Halbuki gerçek, yağmurun buluttan inmesidir. Yağmura gökten inen diye isim ve­rilmesinin sebebi insanın üzerinde yükselen her şeye Arapçada sema = gök adı verilmesidir.

“İşte siz de böylece (mezarlarınızdan) çıkarılacaksınız.” ifadesi, Al­lah’ın kudret ve hikmetini gösterdiği gibi, öldükten sonra diriltmeye ve kı­yamete de kadir olduğunu göstermektedir. Buradaki teşbihin izahı şöyle­dir: Allah, nasıl kupkuru olan bu yeryüzünü yeşil bitki ve olgunlaşmış meyvelerle diriltti ise, öldükten sonra insanları da öyle diriltecektir.

7- Allah’ın çeşitli eşyayı yaratması: “Bütün çiftleri o yaratmıştır.” Yani bitki, ekin, ağaç, meyve, insan, hayvan ve bildiğimiz bilmediğimiz tüm çe­şitleri yaratan Allah’tır.

8- Gemiler ve hayvanlardan binek vasıtalarını yaratan Allah’tır. “Ve size bineceğiniz gemiler ve hayvanlar var etmiştir.” Allah Tealâ size ilham edip öğreterek denizde binek vasıtası gemileri, karada da binek vasıtası olarak hayvanları, develeri yaratmıştır. Çünkü “en’am” ismiyle zikredilen hayvanlardan binilen sadece develerdir. Bunları sizlerin emrine amade eden ve sırtlarına binmeyi kolaylaştıran Allah’tır. Aynı şekilde etlerini ye­meyi, sütlerini içmeyi ve gübrelerinden faydalanmayı da kolaylaştıran Al­lah’tır. Ahmed b. Hanbel, Buhari, Müslim ve Nesei’nin Ebu Hüreyre’den rivayetine göre Allah Rasulü (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Adamın biri bir sığırın üzerine bindiğinde, sığır ona şöyle demiştir: Ben bunun için yaratıl­madım. Ancak tarla sürmek için yaratıldım. Bunun üzerine Nebi (s.a.) şöy­le demiştir: Buna ben de inandım, Ebu Bekir de, Ömer de.[2]

Binek vasıtaları elbette sadece gemiler ve develer değildir. Kur’an-ı Kerimde bir başka ayet, binek vasıtası olan hayvanları anlatmakta, ama diğer binek araçlarına da işaret etmektedir ki, o da şu ayettir: “Atları, ka­tırları ve eşekleri binmeniz için ve (gözlere) zinet olsun diye (yarattı.) Allah şu anda bilemeyeceğiniz daha nice (nakil vasıtaları) yaratır.” (Nahl, 16/8). “Böylece atların sırtına binip üzerlerine yerleşince, Rabbinizin nimetini anarak: Bunu bizim hizmetimize vereni teşbih ve takdis ederiz, yoksa biz bunlara güç yetiremezdik, diyesiniz.” Yani böylece nakil vasıtası olarak üzerlerine bindiğiniz bu cins gemiler ve hayvanları kullanıp sonra gönülle­rinizde ve dillerinizde size karada ve denizde bu binek vasıtalarını musah-har kılan Allah’ın nimetini saygı ile hatırlayasınız, denizi denizciliğe uy­gun yaratanın, rüzgârları itici kuvvet olarak yaratanın ve istediği yerde is­tediği gibi gemicilik yapacak şekilde gemi yapma sanatını insana öğretenin Allah olduğunu bilesiniz.

İster hayvan ister herhangi bir taşıta, vasıtaya binince şöyle denilme­lidir. “…Bunu bizim hizmetimeze vereni teşbih ve takdis ederiz, yoksa biz bunlara güç yetiremezdik.” Yani bu binekleri bizim emrimize veren Allah’ı kendisine yakışmayan her türlü acizlik ve eksiklikten tenzih ederiz. Eğer Allah, bunu bizim emrimize amade etmeseydi bizim buna sahip olmamız mümkün değildi.

“Biz şüphesiz Rabbimize döneceğiz.” Yani ölümümüzden sonra Ona dönüp varacağız. Allah Tealâ da herkese hayır olsun, şer olsun yaptığının karşılığını verecektir. Bu sözün öncesiyle irtibatı şöyledir: Gemiler ve hay­vanlar üzerinde yolculuk yapmak, helak olma tehlikesine maruz olmak de­mektir. Bu sebeple, bu vasıtalara binip yolculuk yapan kimsenin, ölüm ola­yını hatırlaması, şüphesiz bir gün yok olacağına ve neticede Allah’a döne­ceğine inanması gerekir.

Müslim, Ebu Davud, Nesei ve Tirmizi’nin Abdullah b. Ömer (r.a.)’den rivayetine göre o şöyle demiştir: “Şüphesiz Peygamber (s.a.) bineğine bindi­ğinde üç defa tekbir getirir sonra şöyle derdi: “Bunu bizim hizmetimize ve­reni teşbih ve takdis ederiz, yoksa biz bunlara güç yetiremezdik.” Sonra: “Allah’ım bu yolculuğumda senden iyilik ve takvayı, razı olduğun ameli ba­na nasip etmeni isterim. Allah’ım, yolculuğun zorluklarını bize kolay eyle, uzağı yakın et, Allah’ım, yolculukta dost ancak sensin, ailem hakkında ve­kilim yalnız sensin. Allah’ım, yolculuğumuzda bizimle beraber ol, ailem hakkında vekilim ol.” Yolculuk bitip ailesine döndüğünde de şöyle derdi: “İnşâallah, seferden döndüğümüz gibi günahlardan da dönüyoruz. Rabbimize kulluk edip hamdediyoruz.” [3]

Müşriklerin Meleklere Tapması:

15- Ama onlar, kullarından bir kısnını, O’nun bir cüzü kıldılar. Ger­çekten insan apaçık bir nankördür.

16- Yoksa Allah, yarattıklarından kızları kendisine aldı da oğulları si­ze mi ayırdı?

17- Onlardan biri Rahman’a isnat ettiği kız çocuğuyla müjdelenince, hiddetlenerek yüzü simsiyah kesi­lir.

18- Süs içinde yetiştirilip mücadele edemeyecek olanı mı (Allah’a isnat ediyorlar?)

19- Onlar, Rahman’ın kulları olan melekleri de dişi saydılar. Acaba meleklerin yaratılışlarını mı gör­müşler? Onların bu şahitlikleri ya­zılacak ve sorguya çekileceklerdir.

20- Ve dediler ki: “Rahman dileseydi biz onlara tapmazdık.” Onların bu hususta hiç bilgileri yoktur. Onlar sadece yalan söylüyorlar.

21- Yoksa bundan önce onlara bir ki­tap verdik de ona mı tutunuyorlar?

22- Hayır! Sadece “Biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de on­ların izleri üstünden hidayete erdi­rilmişleriz.” derler.

23- Senden önce de hangi memleke­te bir uyarıcı göndermişsek mutla­ka oranın varlıklıları: “Babalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların iz­lerine uyarız.” demişlerdir.

24- Ben size, babalarınızı üzerinde bulduğunuz (din)den daha doğrusunu ge-tirmişsem (yine mi ona uyarsınız)? deyince, dediler ki: “Doğrusu biz sizinle gönderilen şeyi inkâr ediyoruz.”

25- Biz de onlardan intikam aldık, bak yalanlayanların sonu nasıl oldu?

Açıklaması:

“Ama onlar kullarından bir kısmını, O’nun bir cüzü kıldılar.” Yani müşrikler, Allah’ın ulûhiyyetini ve göklerin ve yerin yaratıcısı olduğunu itiraf etmelerine rağmen O’na çocuk nispet ederek, meleklerin Allah’ın kız­ları olduğunu ileri sürdüler. Bu düşünceye de evlâdın babanın bir parçası olduğunu kabul ederek vardılar. Ahmed b. Hanbel ve el – Hakim’in Mis-ver’den rivayetine göre Allah Rasulü (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Fatıma benden bir parçadır.” Şüphesiz ki, insanoğlu nimetin açıkça ortada bulunu­şuna ters bir şekilde Allah’ın nimetlerini inkâr etmektedir. Nimetlerin in­kârı en açık yalandır. Bu ayet Allah’ın: “Andolsun ki, insanlara gökleri ve yeri kim yarattı? diye sorsan…” ayetiyle ilişkilidir.

Müşriklerin bu tavrı, Allah’ı ve sıfatlarını bilmemekten ve meleklere dişilik isnat ederek, onları Allah’a insan cinsinin en zayıfını nispet ederek küçümsemeleri sebebiyledir. Halbuki hiçbir şey Allah’ın benzeri olamaz, mahlûkatından hiçbir şey Ona benzemez. Ona çocuk nispet etmek, Al­lah’ın sonradan yaratılanlara benzemesini gerektirir. Bu durumda da O’nun ilâh olması uygun olmaz. Kaldı ki Allah’ın kullarından bir kısmının O’nun cüzü olduğunu iddia etmek, Allah’ı birtakım cüzlerden mürekkeb kabul etmek demektir. Böyle bir ilâh da, hadistir, (sonradan ortaya çıkmış­tır. Bu ise Allah’ın kadim oluşuna terstir.)

Sonra Yüce Allah, onları şiddetle reddedip şöyle buyurmuştur: “Yoksa Allah, yarattıklarından kızları kendisine aldı da, oğulları size mi, ayırdı?” Yani siz, Allah’a çocuk isnadında bulununca bundan Allah’ın iki cinsten en zayıfını kendisine çocuk edindiği, daha değerlisini de sizin için tercih ettiği düşüncesi ortaya çıkar. Yani iki cinsten zayıf olanı kendisine, daha güçlü ve sizin daha değerli kabul ettiğinizi de size ayırdı, anlamı çıkar. Yegâne yardımcı Allah olduğuna göre böyle bir şey nasıl caiz olur? Bu ayetteki ma­na Yüce Allah’ın şu sözüne benzemektedir: “Demek erkek size, dişi O’na öy­le mi? O zaman bu insafsızca bir taksim!” (Necm, 53/21-22).

“E-ittehaze” fiilin başındaki istifham hemzesi (soru edatı) inkâr için olup onları cehalete nispet etmek ve davranışlarının hayret verici olduğu­nu anlatmak içindir. Çünkü onlar, Allah’a isnat ettikleri bu cüzü, iki cüzün en zayıfı olarak kabul etmişlerdir. Bu en zayıf cüz de, erkekler değil, dişi­lerdir.

Sonra yüce Allah, bu reddetme, kınama ve hayret ifadesinin ardından şöyle buyurmuştur: “Onlardan biri Rahman’a isnat ettiği kız çocuğuyla müjdelenince, hiddetlenerek yüzü simsiyah kesilir.” Bu müşriklerden biri,

Allah’a isnat ettiği kız çocuğuyla müjdelenince, buna burun kıvırır, keder­lenir ve müjdelendiği şeyin kötülüğünden dolayı kendisini üzüntü kaplar, böylece yüzünün rengi değişir. Son derece hüzünlü ve kederli, bir şekilde öfkeyle dolar. Nasıl oluyor da kendiniz kız çocuğu istemezken onu yüce Al­lah’a nispet ediyorsunuz?

Bu ayetin tam bir benzeri vardır ki o da Allah’ın şu kavlidir: “Onlar­dan birine kız müjdelendiği zaman öfkelenmiş olarak yüzü kapkara kesilir. Kendisine verilen.müjdenin kötülüğünden dolayı kavminden gizlenir.” (Nahl, 16/58-59).

Sonra yüce Allah şöyle buyurdu: “Süs içinde yetiştirilip mücadele ede­meyecek olanı mı istemiyorlar.” (Allah’a isnat ediyorlar). Yani zinet ve ni­met içerisinde yetiştirilme özelliğine sahip olan çocuk mu Allah’a nispet ediliyor? Halbuki o, başkalarıyla mücadele etme mecburiyetinde kalsa, er­kek kadar başarılı olamaz.

Ayet, kadının zaaf ve rikkatine, genelde duygularının mağlûbu oldu­ğuna, süslenmeye, rahat yaşama arzusuna işaret, ayrıca altın ve ipekle süslenmenin kadınlar için mubah, erkekler için haram olduğuna delildir. Müfessir Razî’nin de dediği gibi, erkeğin süsü, Allah’a itaata sabretmek ve takva zineti ile süslenmektir.

Müşriklerin, dişileri Allah’a nispetlerinden başka bir iftiraları da, me­leklerin dişi olduğunu iddia etmeleridir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyur­muştur: “Onlar Rahmanın kulları olan melekleri de dişi saydılar.” Yani meleklerin dişi olduğuna hükmettiler. Bu söz, onların daha önceki “Melek­ler Allah’ın kızlarıdır” sözü üzerine söylenmiştir. “Acaba meleklerin yaratı­lışlarını mı görmüşler? Onların bu şahitlikleri yazılacak ve sorguya çekile­ceklerdir. ” Yani onlar melekleri yaratılırken hazır olup görmüşler mi ki dişi olduklarına şehadet ediyorlar? Bir ayette yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Yoksa biz melekleri onların gözü önünde kız olarak mı yarattık ?” (Saffat, 37/150). Onların bu konudaki şahitlikleri amel defterlerine yazılacak, buna göre cezalandırılacaklar ve kıyamet günününde bu şahitlikten sorguya çe­kileceklerdir. Çünkü bu şahitlik, yalancı şahitliktir. Allah’ın bu ifadesi, şid­detli azap tehdidini gösterdiği gibi, delilsiz ispatsız iddianın da günah ol­duğunu anlatmaktadır.

Sonra Allah Tealâ müşriklerin başka bir şüphesini ve iftiralarının baş­ka bir yönünü anlatarak ve şöyle buyurdu: “Ve dediler ki: Rahman dilesey-di biz onlara tapmazdık…” Yani kâfir ve müşrikler şöyle dediler: Allah dile-seydi biz bu meleklere tapmazdık. Çünkü O, Allah’ın kızları olan melekler suretindeki bu putlara tapmamıza engel olmaya kadirdir. Bu sözleriyle on­lar, kendilerinin bu putlara tapınmalarından Allah’ın razı olduğunu ifade etmek istiyorlar. Bu istidlal yolu kaderiyeciliktir. Hak söz ile batıl murat edilmiştir. Çünkü meşiet (dileme) bir olayı gerekli kılmaz. Kaldı ki meşiet (dileme), Allah’ın ilmi gereğince, mümkün olan bazı şeyleri diğerlerine ter­cih etmektir. Halbuki Allah hayrı ve imam emreder. Biz ise, Allah’ın meşi-et ve iradesini, ancak fiil bizden sadır olduktan sonra bilebiliriz.

İbni Kesir’in zikrettiği gibi onlar bu sözle birçok hata ve küfrü bir ara­ya getirmişlerdir.

1- Allah’a çocuk nispet etmeleri, Allah bundan münezzehtir.

2- Allah’ın kız evlâtları erkek evlâtlara tercih ettiği iddiaları. Çünkü onlar, meleklerin Allah’ın kızları olduğu iddiasındadırlar.

3- Allah’ın izni olmadan sadece heva-hevesleri, atalarını taklit ve cahiliyye şaşkmlığıyla delilsiz, bürhansız onların meleklere tapmaları.

4- İçinde bulundukları bu hali Allah’ın takdir ettiğini savunmaları ve bu konuda kendi mezhep ve meşreplerine değer vermeleri ki, bu korkunç bir cehallettir. Çünkü Allah, peygamberleri gönderip, kitapları indirdiğin­den beri, ortağı olmaksızın sadece kendisine kulluk etmeyi emrediyor ve başkalarına tapınmayı yasaklıyor.[4] Allah Tealâ şöyle buyurmaktadır: “Andolsun ki biz (Allah’a kulluk edin ve tağuttan sakının) diye (emretmele­ri için) her ümmete bir peygamber gönderdik. Allah, onlardan bir kısmını doğru yola iletti. Onlardan bir kısmı da sapıklığı hak ettiler. Yeryüzünde gezin de görün, inkâr edenlerin sonu nasıl olmuştur!” (Nahl, 16/36). Bir başka ayette: “Senden evvel gönderdiğimiz elçilerimize (ümmetlerine) sor! Rahman’dan başka tapılacak tanrılar (edinin diye) emretmiş miyiz?” (Zuhruf, 43/45).

Mana bakımından, açıklamaya çalıştığımız ayete benzer ayetler: “Put­perestler diyecekler ki: Allah dileseydi ne biz ortak koşardık ne de ataları­mız” (En’am, 6/148), “Allah’ın size rızık olarak verdiklerinden hayra sarfe-diniz, denildiğinde, kâfirler müminlere dediler ki: Allah’ın dilediği takdir­de doyuracağı kimseleri biz mi doyuracağız?” (Yasin, 36/47).

Yüce Allah şu sözüyle onlara cevap vermiştir: “Onların bu hususta bir bilgileri yoktur. Onlar sadece yalan söylüyorlar.” Yani söylediklerinin doğru olduğuna dair ne bir bilgileri, ne de bir delilleri var. Onlar söylediklerinde yalan ve uydurmadan başka bir şey yapmıyorlar. Çünkü yüce Allah, hakkı, imam ve hayrı emreder, kulları için küfre ve çirkinliğe razı olmaz. Ayet, on­ların rezil edici cehaletlerine, yalanlarına ve batılı uydurduklarına delildir.

Sonra Allah Tealâ şöyle diyerek onların iddialarını çürütmüştür: “Yoksa bundan önce onlara bir kitap verdik de ona mı tutunuyorlar?” Yoksa bu Kurandan önce onlara iddialarını doğrulayan ve içinde “Allah’tan başkasına tapın” diye yazılmış bulunan bir kitap mı verdi ki, onlar o kitaba yapışıyor­lar ve onunla delil ileri sürüyorlar? Yani durum böyle değildir. Nitekim Allah şöyle buyurmuştur: “Yoksa onlara bir kesin delil indirdik de, o delil, müşrik olmalarını mı söylüyor?” (Rum, 30/35) yani böyle bir şey asla olmamıştır.

Sonra da Cenabı Allah, onların taklitten başka delilleri olmadığından söz ederek şöyle buyurmuştur: “Hayır! sadece biz babalarımızı bir din üze­rinde bulduk, biz de onların izinde gidiyoruz, derler.” Yani bilakis onlar şöyle dediler: Andolsun ki biz, putlara tapma konusunda atalarımızı de­vam edegeldikleri bir yolda bulduk, şimdi biz de onların yolunda yürüyo­ruz. İşte bu söz, onların şirk konusunda atalarını taklit ve sapıklıkta onla­ra tabi olmaktan başka hiçbir delilleri olmadığına ve herhangi bir daya­nakları bulunmadığına dair açık itiraflarıdır. Onların: “…biz de onların izinde gidiyoruz.” sözleri delilsiz, mücerret iddiadan başka bir şey değildir.

Daha sonra da yüce Allah, şöyle buyurmuştur: “Senden önce de hangi memlekete uyarıcı göndermişsek mutlaka oranın varlıklıları: Babalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların izlerine uyarız, derlerdi.” Yani bu müşriklerin sözlerini, daha önce peygamber gönderilip de yalanlayan üm­metler de söylemiştir. Bu gibi sözlerin her milletin nimet içinde yüzen var­lıklıları, idarecileri, liderleri ve zorbaları, Allah’ın azabından sakındırmak için kendilerine gönderilen peygamberlerine söylemişlerdir: Biz babaları­mızı bir din ve mezhep üzerinde bulduk, biz de onların yoluna tabi olup yü­rüyoruz. Burada özellikle varlıklıların zikredilmesi nimet içinde yüzmenin, karşı gelme, düşünmeyi ihmal ve ilâhî risaletin manasını tefekkür etme­meye sebep olması yüzündendir. Bu ayetin benzeri Allah’ın şu kavlidir: “İş­te böylece, onlardan öncekilere her hangi bir peygamber geldiğinde hemen: O bir büyücüdür veya delidir, dediler. Bunu (nesilden nesile) birbirlerine va­siyet mi ettiler? Doğrusu onlar azgın bir topluluktur.” (Zariyat, 51/52-53).

Onlar da babaları gibi hidayette olduklarını iddia ettikleri için yüce Allah onlardan hikâye ederek önce “Onların izi üzerinde hidayete erdiril­mişleriz.” ifadesini kullandı, ikinci olarak da hidayet iddiasında bulunma­dan davranışlarında atalarına tabi olan topluluktan bahsederken “onların izlerine uyarız” tabirini kullandı. Yaklaşık olarak mana aynıdır.

Bu, Allah Rasulü (s.a.)’nü bir teselli olduğu gibi, itikat ve ibadette tak­lidin, ötedenberi gelen eski bir sapıklık türü olduğuna dair uyandır.

Sonra Allah Tealâ, peygamberlerin kavimlerinin taklidine verdikleri cevabı şöyle diyerek zikretmiştir: “Ben size, babalarınızı üzerinde bulduğu­nuz (din) den daha doğrusunu getirmişsem (yine mi onlara uyarsınız?) de­yince…”

Onlar Allah Tealâ’nın şu kavlinde, inkârlarını açıkça ilân ederek pey­gambere cevap verdiler: “Ve doğrusu biz sizinle gönderilen şeyi inkâr ediyo­ruz.” dediler. Yani müşrikler peygamberlerine: “Biz senin mesajınla (risale-tinle) amel etmeyiz, seni ne dinler ne itaat ederiz, biz peygamberlerle gön­derilen her şeyi inkâr ediyoruz ve atalarımızın dini üzere sabit kalıp de­vam ediyoruz.” dediler. Kastedilen mana şudur: Ey Rasul! Onlar, senin ge-

tirdiğin risaletin doğruluğunu yakınen bilip anlasalar da; maksatları kötü olduğu ve hakka ve hak ehline karşı gururlandıkları için, buna boyun eğ­mezlerdi. Ayette geçen: “…sizinle gönderilen şeyi…” ifadesinden maksat, bütün peygamberlerle gönderilen risaletlerdir. Hitap, peygamberimiz (s.a.)’e dir. Fakat kelime çoğul olarak gelmiştir. Çünkü Peygamberimiz (s.a.)’i yalanlamak, diğer tüm peygamberleri de yalanlamak demektir.

Küfürde ısrarın neticesi azap ve helakten başka bir şey değildir. Bu yüzden Allah şöyle buyurmuştur: “Biz de onlardan intikam aldık. Bak ya­lanlayanların sonu nasıl oldu?” Yani biz, Nuh, Ad ve Semud kavmine azap ettiğimiz gibi, peygamberlerini yalanlayan ümmetlerden de, çeşit çeşit azaplarla intikam aldık. Ey muhatap! İyi düşün o ümmetlerden peygam­berlerini yalanlayan ümmetlerin durumu nice oldu, nasıl helak olup yok ol­dular? Şüphesiz ki onların eserleri, bakıp gören için bir ibret olarak, hala mevcuttur. Bu, Mekke halkına bir tehdit, Allah Rasulü (s.a.)’ne bir teselli ve risaleti karşısında kavminin tutumuna aldırış etmemesi konusunda bir uyarıdır. [5]

Ataları Taklit Etmenin Reddedilmesi, Peygamberlerin Seçilmesi Ve Dünya Halinin Açıklanması:

26- Bir zaman İbrahim, babasına ve kavmine demişti ki: Ben sizin tap- tıklarınızdan uzağım.

27- Ben yalnız beni yaratana tapa­ rım. Çünkü O beni doğru yola ilete- çektir.

28- Bu sözu ardından geleceklere devamlı kalacak bir miras olarak bıraktı ki, insanlar (onun dinine) dönsünier.

29- Doğrusu ben bunları da, atalarım da kendilerine hak ve onu açıklayan (veya apaçık) bir peygamber gelinceye kadar yaşattım.

30- Fakat kendilerine hak eelince:Bu bir büyüdür, biz onu tanımiyoruz dediler.

31- Ve dediler ki: “Bu Kur’an iki şehirden bir büyük adama indirilse

olmazmıydır

32- Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıy°rlar? Dünya hayatında onların bile maişetlerini aralarında

biz Paylaştırdık- Birbirlerine iş gördürmeleri için kimini ötekine dereçelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır.

33, 34- Şayet insanlar (küfürde birleşmiş) bir tek ümmet haline gelmeyecek ol­saydı Rahman’ı inkâr edenlerin evlerinin tavanlarını ve çıkacakları merdi­venleri, evlerinin kapılarını ve üzerine yaslanacakları koltukları da hep gü­müşten yapardık.

35- Ve onları zinetlere boğardık. Bütün bunlar sadece dünya hayatının geçici metaldir. Ahiret ise, Rabbinin katında, Allah’ın azabından korunup rahmetine sığınanlara mahsustur.

Açıklaması:

Allah Tealâ, haniflerin imamı, peygamberlerin atası ve Arapların en şerefli babası olan İbrahim Halilullah’ın (a.s.) deliller ortaya koyarak ata­larının sapık dininden uzaklaştığını ve şöyle dediğini haber veriyor: “Bir zaman İbrahim, babasına ve kavmine demişti ki: Ben sizin taptıklarınız­dan uzağım. Ben yalnız beni yaratana taparım. Çünkü O beni doğru yola iletecektir.” Yani Ey Rasul! Putlara tapınmakta atalarını taklide dayanan kavmin Kureyş’e; İbrahim (a.s.)’in babası Azer’in ve kavminin taptığı put­lardan uzaklaştığını, ancak kendisinin ve tüm insanların yaratıcısı olan ve kendisini geçmişte doğruya yönelttiği gibi gelecekte de dinine yöneltecek ve hak üzere sabit kılacağını söylediği yaratıcıya kulluk ettiği zamanı ha­tırlat!

“Ben yalnız beni yaratana kulluk ederim…” Sözü, ya istisna-ı muttasıldır, (çünkü onlar kendi ilanlarıyla birlikte Allah’a da kulluk etmişlerdir.) ya da istisna-i munkatidir. O takdirde mana şöyledir: Ancak beni yaratan beni doğru yola ulaştırır. Hz. İbrahim (a.s.) bu sözü Allah’a güvenerek ve hidayetin de Rabbinden olduğu hususunda kavmini uyarmak için söyle­miştir.

“Bu sözü, ardından geleceklere devamlı kalacak bir miras olarak bı­raktı ki, insanlar (onun dinine) dönsünler.” Yani ibrahim (a.s.), ortağı ol­mayan bir Allah’a kulluk ve Ondan başka tapınılan putları reddetme anla­mına gelen kelime-i tevhidi, zürriyetinde devam edecek bir kelime söz yap­tı. Onun zürriyetinden Allah’ın hidayetini dilediği kimseler, bu kelime-i tevhit konusunda Hz. İbrahim (a.s.)’e uyacaktır. Bu sebeple onlar arasında -Allah’a hamd olsun- daima tevhit ehli bulunacaktır. Yüce Allah bu sözü, Mekke halkından ve benzerlerinden müşrik olanların bu şirklerinden vaz­geçip, tevhide dönmeleri için söylemiştir. Çünkü onlar, Hz. İbrahim (a.s.)’i hatırladıklarında Hanif dininde ona tabi olacaklar ve gerçekte atalarını taklit etme iddiasında bulunuyorlarsa onun atalığının etkisi altında kala­caklardır. Müfessir Katade şöyle demiştir: “Hz. İbrahim (a.s.)’in zürriyetin­den kıyamet gününe kadar Allah’a kulluk edecek olanlar bulunmaya de­vam edecektir.”

Sonra Allah Tealâ, hak ve peygamber karşısında Mekke halkının tav­rını, ayrıca nimete, uzun ömre, hakimiyet ve nüfuzun devam etmesine al­danmalarından dolayı onları kınayarak şöyle buyurmuştur. “Doğrusu bun­ları da, atalarını da kendilerine hak ve onu açıklayan bir peygamber gelin­ceye kadar geçindirdim.” Yani, Hz. İbrahim (a.s.)’in zürriyetinden olan bu Mekke halkı müşriklerini ve babalarını, uzun ömür, bol rızık vererek dün­ya nimetlerinden faydalandırdım, inkârlarına rağmen onlara nimetlerde ve ihsanda bulundum. Fakat onlar bu süre vermeye aldandılar, şehvetlere ve şeytana itaate daldılar ve dünya nimetleri içerisinde yüzerken kelime-i tevhid’den uzaklaştılar. Şimdi onlara, Allah’ın hak olarak indirdiği Kur’an-ı Kerim ve tevhit prensibini açık delillerle ortaya koyan, Allah’ın kesin hü­kümlerini açıklayan peygamber Muhammed (s.a.) geldi.

Allah Tealâ onları, Muhammed (s.a.)’in risaletinden yüzçevirmeleri se­bebiyle daha da kınamış, şöyle buyurmuştur: “Fakat kendilerine hak gelin­ce: Bu bir büyüdür, biz onu tanımıyoruz, dediler.” Yani Kuran ve doğrulu­ğuna delil olarak mucizelerle teyit edilmiş Rasul onlara gelince, onlar pey­gamberin kendilerine getirdiği Kur’an’ı Allah’ın katından bir vahiy değil, sihir ve batıl söz olarak nitelediler, gururlanarak, inat, haset ve zulümle biz peygamberle gönderilenleri inkâr ediyoruz, dediler. Şirk ve sapıklıkları­na bir de hakkı yalanlayıp, terketmeyi, onunla alayı açıkça peygamberin risaletini ve nübüvvetini inkâr etmeyi eklediler.

Daha sonra da Allah Tealâ bu surede zikredilen dördüncü çeşit küfür-

lerini zikrederek[6] şöyle buyurmuştur: “Ve dediler ki: Bu Kur’an iki şehir­den bir büyük adama indirilse olmaz mıydı?” Kureyş kâfirleri ve benzerleri dediler ki: Bu Kur’an Mekke ve Taif ten iki büyük adamdan birine indiril-seydi olmaz mıydı? Bu iki adam: Velid b. Muğire ile, Mesud b. Urve es-Sa-kafi’dir. Her ikisi de mal ve makamca büyük ve kavimleri arasında hatırı sayılır kişilerdi. Müşriklerin itiraz etmelerinin nedeni, Kuranın Hz. Mu-hammed’e indirilmesinden dolayıdır.

Allah da bu şüpheyi üç noktadan çürütmüştür.

Birincisi: “Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar?”[7] “Dünya hayatından onların maişetlerini bile aralarında biz paylaştırdık. Birbirle­rine iş gördürmeleri için, kimini ötekine derecelerle üstün kıldık.” Yani şüp­hesiz ki, bu müşrikler, hadlerini aşmışlar, Allah’a ait olan bir meseleye ka­rışmışlardır. Halbuki bu mesele onlara bırakılmış değil, bilakis Allah’a ait­tir. Allah ise, peygamberliği nereye, kime vereceğini bilir. Allah peygam­berliği ancak kalben ve ruhen en pak insana, aslı itibariyle en şerefli ve en temiz kişiye verir. Halbuki kullar arasında nzıkları ve maddi, manevi ma­kamları paylaştıran biziz. İnsanların bir kısmını diğerine kuvvet ve zayıf­lık, ilim ve cehalet, şöhret ve unutulmuşluk, zenginlik ve fakirlik noktasiii1 da üstün kılan yine biziz. Eğer bu konularda onları birbirine eşit yapâay^ dik, onlar aralarında birbirleriyle yardımlaşmazlar bir kısmı diğerini istih­dam imkânı bulamazdı. Çünkü insanlar birbirlerinin geçimine vesile ol­maktadır. Aksi takdirde dünyanın nizamı bozulurdu. Ücretle çalışıp birine hizmet etmekte her hangi bir zillet ve hakaret söz konusu değildir. Ayrıca işçinin haklan İslâm’da korunmuştur. İşverenin de, başkalarım aldatmayı, onlara zulüm, eza ve kötü davranmasını ortadan kaldıracak birtakım ahlâ­kî ve maddî yükümlülükleri vardır. İnsanlar dünyanın nizamını değiştir­mekten aciz kalınca, nasıl oluyor da, bizim peygamberliği ve risaleti bazı kullarımıza tahsis etme hükmümüze itiraz ediyorlar? Yani, rızkı veren on­lar olmadığına göre, nübüvvet (peygamberlik) nasıl onlardan olur?

İkincisi: “Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha ha­yırlıdır. ” Yani Allah’ın ahiret yurdunda salih kulları için hazırladığı nimet­ler onların topladıkları mallardan ve dünyanın diğer nimetlerinden daha hayırlıdır. Allah Tealâ, kullarından bir kısmını dinde birtakım lütuf ve rah­metine has kılarsa, işte bu rahmet tüm dünya mallarından daha hayırlıdır. Çünkü dünya nimeti bir gün yok olacak, halbuki Allah’ın rahmeti ve ihsanı devam edecektir.

Sonra Allah Tealâ dünyanın temelde değersizliğini açıkça belirtti ve şöyle buyurdu:

Üçüncüsü: “Şayet insanlar (küfürde birleşmiş) bir tek ümmet haline gelmeyecek olsaydı Rahman’ı inkâr edenlerin evlerinin tavanlarını ve çıka­cakları merdivenleri evlerinin kapılarını ve üzerine yaslanacakları koltuk­ları hep gümüşten yapardık.” Yani dünya ve zinetlerine meylederek bütün insanlann küfre meyletme durumu olmasaydı, dünyanın yanımızda hiçbir değeri olmadığı için biz kâfirlere sonsuz servetler verirdik.

“Bütün bunlar sadece dünya hayatının geçici metaıdır. Ahiret ise, Rab-binin katında, Allah ‘in azabından sakınıp, rahmetine sığınanlara mahsus­tur.” Yani bütün bunlar, dünyada ancak bir süre faydalanılacak şeylerden ibarettir. Çünkü bunlar kısa zamanda yok olup gidecektir. Ahiret ise, için­de bulunan nimet ve cennetleriyle ancak şirkten ve isyanlardan kendisini koruyan, Allah’ın birliğine inanan ve Ona itaat ederek hayatını sürdüren kimselere aittir. Ahiret yok olmayacak, devam edecektir. Nimeti de sürekli olacaktır. İşte bu özellikleriyle ahiret yalnız yukarıda özellikleri geçen mü­minlere has olacaktır.

Tirmizi, İbni Mace, Begavi, Taberani’nin Sehl b Sa’d (r.a.)’dan onun da Peygamber (s.a.)’imizden rivayetine göre Peygamberimiz (s.a.) şöyle buyur­muştur: “Eğer dünyanın Allah katında bir sivrisineğin kanadı kadar değeri olsaydı^ (Allah) bu dünyadan kâfire bir yudum su içirmezdi.”

Taberani’nin rivayetinde ise şöyledir: “Peygamberimiz (s.a.) hammla-nyla bir araya gelmemek üzere yemin edince, ona Ömer b. Hattab (r.a.) gel­di ve Peygamberimizi (s.a.), yan tarafına iz yapmış bir hasır üzerinde bul­du, bu sebeple derhal gözleri doldu ağladı. Ve ey Allah’ın Rasulü! İşte İran Kisrası ve Rum Kayseri! Onlar zevku sefa içindeler. Sen ise Allah’ın yarat­tıklarının en değerlisisin, dedi. Allah Rasulü (s.a.) de, yaslanıyorken oturdu ve “Hattab oğlu! Yoksa senin (hak yol üzerinde olduğumuzdan) şüphen mi var?” dedi ve sonra şöyle buyurdu: “Onlar, dünya hayatında iken nimetler kendilerine hemen verilmiş bir topluluktur.” Bir rivayette de: “Yoksa sen, dünya onların, ahiretin ise bizim olmasına razı değil misin!” buyurdu.[8]

Allah’ın Zikrinden Yüzçevirenin Hali Ve Peygamber (S.A.)’İn Davasında Sebatı:

36- Kim Rahman’ın zikrine gözünü kapatırsa, bir şeytanı ona musallat ederiz.

37- Şüphesiz bu şeytanlar onları doğru yoldan alıkoyarlar da onlar kendilerini doğru yolda olduklarını sanırlar.

38- O kimse, sonunda bize gelince arkadaşına: Keşke benimle senin aranda doğu ile batı arası kadar uzaklık olsaydı, ne kötü arkadaş-mışsm! der.

39- Zulmettiğiniz için bugün (neda­met) size hiçbir fayda vermeyecek­tir. Çünkü siz azapta ortaksınız.

40- (Rasulüm!) sağırlara sen mi işit­tireceksin; yahut körleri ve apaçık sapıklıkta olanları doğru yola sen mi ileteceksin!

41- Biz seni alıp götürsek de yine onlardan intikam alırız. Yahut onlara vadettiğimiz aza sana gösteririz. Çünkü bizim on­lara gücümüz yeter.

43- Sen, sana vahyedilene sımsıkı sarıl. Şüphesiz sen, doğru yoldasın.

44- Doğrusu Kur’an, sana ve kavmine bir öğüttür. İleride ondan sorumlu tutu­lacaksınız.

45- Senden önce gönderdiğimiz elçilerimize (ümmetlerine) sor! Rahmandan başka tapılacak tanrılar (edinin diye) emretmiş miyiz?

Açıklaması:

“Kim Rahmanın zikrine gözünü kapatırsa yanından ayrılmayan bir şeytanı ona musallat ederiz.” Kim, Kur’an-ı Kerime bakıp düşünmekten ve onunla amel etmekten gözünü kapatıp gaflet ile yüz çevirirse, biz ona ves­vese verecek ve onu yoldan çıkaracak bir şeytanı ona musallat ederiz. O kimse o şeytan dostundan asla ayrılmaz, daima onunla beraber olur, tüm işlerinde ve allayıp pullayıp tezyin ettiği her konuda şeytana uyar.

Ayette murat edilen mana şudur: Kur’an’ın hak olduğunu bildiği halde bilmezlikten gelen kimse şüphesiz bir sapıklık içerisindedir. İnsanın başı­na gelecek her afet ve belânın ana sebebi, dünyaya ve dünya ehline meyle­dip gönül vermektir. Bu, göz hastalığı gibidir. Sonra tedricen görme bozuk­luğu gibi, daha sonra da, körlük gibi olur.

Ayet yüce Allah’ın şu kavline benzemektedir: “Biz onlara birtakım arka­daşlar musallat ettik de, onlar önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bunlara süslü gösterdiler.” (Fussilet, 41/25). Müslim’in Sahih’inde ve diğerle­rinden gelen bir rivayet şöyledir: “Her müslümanın beraberinde cinlerden birarkadaşı vardır. Şeytan ademoğlunun kan damarlarında dolaşmaktadır.”

“Şüphesiz bu şeytanlar onları doğru yoldan alıkoyarlar da onlar ken­dilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar.” Yani Allah’ın kendi zikrinden yüz çeviren herkes için musallat ettiği bu şeytanlar, musallat edildikleri insanları vesveseleriyle hak ve hidayet yolundan engellemektedirler. Kâfir­ler de bu vesveseye aldanarak kendilerinin gerçeğe ve doğruya iletildikleri­ni zannederler.

Nihayet kâfir, ahirette şeytan arkadaşından uzaklaşacaktır. Bunu be­yan eden ayette Allah Tealâ şöyle buyurmaktadır: “O kimse, en sonunda bi­ze gelince arkadaşına: Keşke benimle senin aranda doğu ile batı arası ka­dar uzaklık olsaydı, ne kötü arkadaşmışsın! der.” Yani kâfir kıyamet gü­nünde bize geldiğinde, kendisine musallat edilen şeytandan bizar olup, on­dan uzaklaşmaya çabalayacak ve kendisiyle kendisine dost olan o şeytan arasında doğu ile batı arasındaki mesafe kadar uzaklık olmasını temenni edecek. İnsandan ayrılmayan o şeytan ne kötü bir dosttur!

Bazıları “hatta iza câânâ” şeklinde fiili tesniye olarak okumuştur. Yani o şeytan ve şeytana arkadaş olan insan gelince…

Allah’ın da haber verdiğine göre kıyamet gününde onlara şöyle denile­cek: “Zulmettiğiniz için bugün (nedamet) size hiçbir fayda vermeyecektir. Çünkü siz azapta ortaksınız.” Ahirette onları kınamak, ayıplamak ve ümit­sizliğe sevketmek için şöyle denilecektir: Sizin dünyada nefislerinize zul­metmeniz açıkça ortaya çıktığına göre, bugün burada azaba ortak olmanı­zın size hiçbir yararı olmayacaktır. Çünkü hiçbirinizin azabından zerre ka­dar hafifletilmeyecektir. Halbuki dünya hali böyle mi? Hayır çünkü dünya­da musibet paylaşılınca azalır. İşte bu gösteriyor ki, azaba ortak olmak, dünyada olduğu gibi her hangi bir hafifliği getirmiyor. Çünkü herkes şid­detli azap içerisinde kendi nefsi ile meşguldür. Bu meşguliyet, diğerinin halini kendisine unutturur. Dolayısıyla azaba ortak olmak azabın hafifle­mesi anlamına gelmeyecek ve hiç kimse, musibet, keder ve acısından diğe­rine yardım imkânı bulamayacaktır. Herkesin azabtan müşterek bir nasibi olacaktır.

Sonra Allah Tealâ Rasul’ünü (s.a.) teselli için, davetinin onların kalp­lerinde etkili olmayacağını beyan ederek şöyle buyurdu: “(Rasulüm!) sağır­lara sen mi, işittireceksin, yahut körleri ve apaçık sapıklıkta olanları doğru yola sen mi ileteceksin?” Ya Muhammed! Sağırlara duyurma, körlere yol gösterme veya açık bir sapıklığın içinde dalmış kimseleri irşad etme imkâ­nın var mı? Yüce Allah bu insanları görme zayıflığıyla vasfettikten sonra üç sıfatla daha niteledi ki onlar da şunlardır: Sağırlık, körlük ve apaçık sa­pıklık. Basiretleri (kalp gözleri) zayıf olan bu kâfirler, ey Rasul! Senin ge­tirdiğini duymayan sağırlar, görmeyen körler gibidir. Onlar, dalâlet, küfür ve cehalette aşırı gidenlerdir. Allah Rasulü (s.a.) durmadan onları gerçek imana davet ediyor, onlarsa küfür ve batıldaki inatları sebebiyle Kur’an mucizelerini ve peygamberlik delillerini görmezlikten gelerek daha da az-gmlaşıyorlar.

Sonra yüce Allah, Rasul’üne (s.a.) onlardan intikam alacağını bildirdi ve şöyle buyurdu: “Biz seni onlardan alıp götürsek de yine onlardan inti­kam alırız.” “Yahut onlara vadettiğimiz azabı, sana gösteririz. Çünkü bizim onlara gücümüz yeter.” Yani onlar dünya veya ahirette azabımızdan kurtu­lamayacaklardır. Ey Rasul! Onlara azap gelmeden ruhunu kabzedip seni vefat ettirsek de, onlardan intikam alacağız. Bu intikam dünyada veya ahi­rette olabilir. Senin vefatından evvel, onları tehdit ettiğimiz azabı sana göstermeye de gücümüz yeter. Ne zaman istersek onlara azap ederiz. Şüp­hesiz Allah, peygamberinin hayatında onun gözünü aydın edip sevindir­miştir. Bedir gününde Hz. Muhammed’e (s.a.) karşı gelen o müşrikleri peri­şan etmiştir.

Kâfirleri azap ile tehdit onun mutlaka olacağına delildir. Çünkü Allah Tealâ verdiği sözden dönmez.

Peygambere yapılan bu zafer vaadinden sonra Allah ona Kurana ve onun gösterdiği yola sımsıkı yapışmasını emrederek şöyle buyurmuştur: “Sen sana vahyedilene sımsıkı sarıl, şüphesiz sen doğru yoldasın.” Ey Ra­sul! Sen, Rabbin tarafından sana vahyedilen Kur’an’a sarıl. Çünkü sen, dünyada mutluluğa, ahirette ise kurtuluşa giden sağlam ve dosdoğru bir yoldasın. Seni yalanlayanlar yalanlasa da, bunun sâna zararı olmayacaktır.

Sonra Allah, Kur’an’ın mevkiini beyan ederek şöyle buyurmuştur: “Doğrusu Kur’an, sana ve kavmine bir şereftir. İleride ondan sorumlu tutu­lacaksınız.” Şüphesiz ki, Kur’an sana, Kureyş’e ve bütün Araplara bir şe­reftir. Zira onların lisanıyla nazil olmuştur. Siz, bu Kur’an’dan sorguya çe­kileceksiniz. Onunla nasıl amel ettiğiniz, ona nasıl karşılık verdiğiniz ve sizin üzerinizdeki hakkını nasıl yerine getirdiğiniz konusunda hesap vere­ceksiniz.

Bu ayetin benzeri Allah’ın şu sözüdür: “Andolsun, size içinde sizin için şerefiniz bulunan bir kitap indirdik.” (Enbiya, 21/10).

Buhari ve Tirmizi’nin ise Muaviye (r.a.)’den rivayet ettiğine göre o şöy­le demiştir. Nebi (s.a.)’nin şöyle dediğini duydum: “Bu konu Kureyş’e aittir. Dini ayakta tuttukları sürece, Allah’ın yüzüstü süründürdüğü kimseler ha­riç kimse bu konuda onlarla mücadele etmez.” Allah Rasulü (s.a.) “Bu ko­nu…” tabiriyle “hilafeti” kastetmiştir. Yani hilafet başkalarına değil, Ku­reyş’e aittir. Ahmet b. Hanbel ve Müslim’in Cabir (r.a.)’den rivayetlerine göre, Allah’ın Nebisi şöyle buyurmuştur: “Bu konuda insanlar Kureyş’e ta­bidir. Müslümanlar müslümanlara, kâfirlerde kâfirlere tabidir.”

Daha sonra yüce Allah, tevhide davetin ve şirki terketmenin eskiden beri gelmekte olduğuna dikkat çekmiş, şöyle buyurmuştur: “Senden önce gönderdiğimiz elçilerimize (ümmetlerine) sor! Rahman’dan başka tapılacak tanrılar (edinin diye) emretmiş miyiz?” Sen içlerinde peygamberler ve alim­ler gönderdiğimiz ümmetlerin sülâlelerine, zürriyetlerine, “Allah, hiçbir dinde putlara tapılma izni vermiş midir.” diye sor. Ayetin manası şudur: Bütün Peygamberler, ortağı olmayan bir Allah’a kulluğa davet etmişler, putlara tapınmaktan da sakındırmışlardır. “Andolsun ki biz, Allah’a kul­luk edin ve tağuttan sakının diye emretmeleri için her ümmete bir Peygam­ber gönderdik.” (Nahl, 16/36).

Bundan maksat peygamberlerin tevhit hususunda ittifak ettiklerine ve Muhammed (s.a.)’in de Allah’ın birliğini (tevhidi) emretmekte peygam­berler arasında tek olmadığına dikkat çekmektir. Bu esasları itibariyle hak dinin birliğini gösterdiği gibi, peygamberlerin vazifelerinin de temelde aynı ve bir olduğuna delâlet etmektedir.

Bu emrin sebebi, Yahudi ve müşriklerin Peygamber (s.a.)’e: “Senin ge­tirdiğin senden öncekilere aykırıdır.” demeleridir. Bu sebeple yüce Allah, Peygamberine, Peygamberi şüphe içinde olduğundan değil de, Allah’ın bir­liğini tespit ve teyit için, daha önce geçen peygamberlerin ümmetlerine bu tevhit meselesini sormasını emretmiştir. [9]

Musa (A.S.) Ve Firavun Kıssasından İbretler:

46- Andolsun ki biz Musa’yı ayetlerimizle Firavun’a ve onun ileri gelen adamlarına göndermiştik de Musa: Ben alemlerin Rabbinin elçi­siyim, demişti.

47- Onlara ayetlerimizi getirince, bunlara gülüvermişlerdi.

48- Onlara gösterdiğimiz her bir ayet (mucize) diğerinden daha bü-

yüktü. Dönsünler diye onları azaba uğrattık

49- (Bunun üzerine) dediler ki: Ey y sihir yapan! Sana verdiği ahde göre bizim için Rabbine dua et. Çünkü

biz artık doğru yola gireceğiz.

50- Fakat biz onlardan azabı kaldı­rınca, sözlerinden dönüverdiler.

51- Firavun kavmine seslendi ve şöyle dedi: “Ey kavmim! Mısır mül­kü ve altımdan akıp giden şu ır­maklar benim değil mi? Hala gör­müyor musunuz?”

52- “Yoksa ben, kendisi zayıf ve ne­redeyse meramını anlatamayacak durumda bulunan şu adamdan da­ha hayırlı değil miyim?”

53- “Ona altın bilezikler verilmeli veya yanında ona yardımcı melek­ler gelmeli değil miydi?”

54- Firavun kavmini aldattı, onlar da kendisine boyun eğdiler. Onlar yoldan çıkmış bir kavimdir.

55- Böylece bizi öfkelendirince onlardan intikam aldık, hepsini suda boğduk.

56- Onları, sonradan gelenlerin geçmişi ve bir ibret örneği kıldık.

Açıklaması:

“Andolsun ki biz Musa’yı ayetlerimizle Firavun’a ve onun ileri gelen adamlarına göndermiştik de, Musa: Ben alemlerin Rabbinin elçisiyim de­mişti.” Andolsun ki biz Musa’yı, doğruluğuna delâlet eden, İsra suresinde (101. ayette) zikredilen dokuz mucize ile desteklenmiş olarak Firavun’a, kavminin eşrafına, Kıptilerden ve Beni İsrail’den tabüerine göndermiştik de, Musa (a.s.) onları, eşi olmayan bir Allah’a kulluğa davet ediyor, O’ndan başkasına kulluktan sakındırıyor ve onlara şöyle diyordu: Ben size alemle­rin, ins ve cinnin Rabbi olan Allah tarafından gönderilmiş elçiyim. Musa (a.s.)’ya verilen mucizeler şunlardı: Tufan, çekirge, haşere, kurbağalar, kan, kıtlık (ekinlerin, canların ve meyvelerin eksikliği), yed-i beyza (koy­nundan çıkardığı bembeyaz el) ve asa (Allah’ın izniyle bu asa yılana dönü­şüyordu.) Firavun ve kavmi yine büyüklük tasladılar, bunlara inanmayıp, yalanladılar ve alay ettiler. Nitekim Allah şöyle buyurdu: “Onlara ayetleri­mizi getirince, bunlara gülüvermişlerdi.” Yani Hz. Musa, doğruluğunu gös­teren bu mucize ve delilleri onlara getirince, Firavun ve kavmi kendilerine bu ayetleri getiren Hz. Musa’ya gülüp onunla alay ediyorlardı. Ayette ge­çen “izâhüm”ün manası şudur: Onlar, bu ayetlerin gelişlerini hemen gülme ve alayla karşılıyorlardı.

Bu Allah Rasulünü (s.a.), kavminin davetinden yüz çevirmesi sebebiy­le karşılaştığı sıkıntılara karşı bir teselli mahiyetindedir.

“Onlara gösterdiğimiz her bir ayet (muzice) diğerinden daha büyüktü. Doğru yola dönsünler diye onları azaba uğrattık.” Yani Hz. Musa’nın risa-let davasında doğruluğunu gösteren, Firavun ve ileri gelen adamlarına gösterdiğimiz her bir delil; kendi aleyhlerine delil olmak ve Hz. Musa’nın tevhide davette doğruluğunu gösterme açısından öncekilerden daha büyük­tü. Bununla birlikte, öncekiler de kendi yerlerinde büyüktü. Ayette geçen “uhtihâ” kelimesi, Hz. Musa’nın peygamberliğinin doğruluğuna delâlet eden bir diğer mucize demektir. Bununla beraber onlar sapıklıklarından dönmediler. Biz de, bu ayetleri yalanlamaları sebebiyle, küfürlerinden vaz­geçmeleri, eşi olmayan bir Allah’a inanmaları, emir ve yasaklarında Ona itaat etmeleri için onlara azap indirerek cezalandırdık.

Onlara her ayet geldiğinde ayeti sihir; Hz. Musa’yı da sihirbaz diye ni­teliyorlardı. Nitekim yüce Allah şöyle buyurdu: “Bunun üzerine dediler ki: Ey sihir yapan! Sana verdiği ahde göre bizim için Rabbine dua et; çünkü biz artık doğru yola gireceğiz.” Yani onlar dediler ki: Ey sihirbaz, ey alim! -Onlar, ilim adamlarına saygı için, onlara sihirbaz ismini veriyorlardı- Eğer inanırsak bizden azabı gidereceğine dair bize haber verdiğin Allah’ın sana ahdi sebebiyle azabı bizden uzaklaştırması için, bizim adımıza Rabbine dua et! Şüphesiz biz, bundan sonra artık getirdiğin dine inanacağız.

“Fakat biz onlardan azabı kaldırınca, sözlerinden dönüverdiler.” Yani

Hz. Musa Rabbine dua etti, Rabbi de onların azabını kaldırdı. Fakat Allah onlardan azabı kaldırınca verdikleri sözü bozup, tekrar küfre döndüler. Ni­tekim bir başka ayette bu husus şöyle beyan edilmiştir: “Biz de ayrı ayrı mucizeler olarak onların üzerine tufan, çekirge, haşere, kurbağalar ve kan gönderdik; yine de büyüklük tasladılar ve günahkâr bir kavim oldular. Azap üzerlerine çökünce, Ey Musa! Sana verdiği söz hürmetine, bizim için Rabbine dua et; eğer bizden azabı kaldırırsan, mutlaka sana inanacağız ve muhakkak İsrailoğulları’nı seninle göndereceğiz, dediler. Biz, ulaşacakları bir müddete kadar onlardan azabı kaldırınca hemen sözlerinden dönüver-diler.” (Araf, 7/133-135).

Sonra Allah, Firavunun isyanını, kibrini ve küfürünü haber vererek şöyle buyurdu: “Firavun kavmine seslendi ve şöyle dedi: Ey kavmim! Mısır mülkü ve altımdan akıp giden şu ırmaklar benim değil mi? Hala görmüyor-musunuz?” Firavun, kavminin Hz. Musa’ya meyledeceğinden korktuğu için, onları biraraya topladı ve kavmine şunları söyledi: Mısır’ın büyük sal­tanatı benim değil mi? Bu konuda benimle kimse münakaşa edemez. Mut­lak hakimiyet benimdir. Nil nehirleri (kolları) köşkümün altından ve önün­den, bahçelerimin içinden akmaktadır. İçinde bulunduğum azamet ve sal­tanatı görmüyor musunuz, bununla idareye ve nizam koymaya benim daha lâyık olduğumu anlamıyor musunuz? Musa’nın ve tabilerinin fakirliğine ve zayıflığına bakınız; onlar bana karşı direnebilirler mi?

Bu ayetin benzeri şudur: “Derhal (adamlarını) topladı ve (onlara) ba­ğırdı: Ben sizin en yüce rabbinizim! dedi. Allah onu, (herkese ibret olarak) dünya ve ahiret azabıyla cezalandırdı.” (Naziat, 79/23-25).

“Yoksa ben, kendisi zayıf ve neredeyse meramını anlatamayacak du­rumda bulunan şu adamdan daha hayırlı değil miyim?” Yani ben, mül­küm, saltanatım, zenginliğim ve mevkiim itibariyle bu adamdan, fakir, güçsüz ve dilindeki ukdeden dolayı meramını neredeyse ifade edemeyen Musa’dan daha hayırlıyım. Firavun’un Hz. Musa (a.s.) hakkındaki bu me­ramını neredeyse ifade edememe düşüncesi onun önceki bilgisine göredir. Yoksa daha sonra kerim olan Allah Hz. Musa’nın dilindeki bu kekemeliği izale etmişti, ama bunu Firavun bilmiyordu. Hz. Musa (a.s.)’dan hikâye olarak yüce Allah şöyle buyurdu: “Dilimden (şu) bağı çöz ki, sözümü anla­sınlar. ” Yüce Allah da bu duaya şöyle karşılık vermiştir: “Allah: Ey Musa! dedi: İstediğin sana verildi.” (Taha, 20/27-28,36). Gerçekten küçüklüğünde ağzına aldığı bir ateş koru sebebiyle Hz. Musa’nın dilinde biraz kekemelik vardı. Bunun üzerine, insanlar sözünü anlasınlar diye, Allah’tan dilinin bu düğümünü çözmesini istedi, Cenab-ı Allah da duasını kabul ederek onun bu kekemeliğini giderdi. Kaldı ki, kulun fiili olmaksızın yaratılıştan gelen kusurlarla bir insanı asıl ayıplamak, ayıplayan kimse hakkında bir eksik­liktir. Çünkü böyle bir şeyle insan ne ayıplanır, ne de kınanır. Firavun, her ne kadar bu olayı idrak etmiş olsa da, cahil ve geri zekalı kavmine bunu geçerli bir akçe gibi sunmak istemiştir.

Sonra Firavun, peygamberliğin saltanatla desteklenmesi gerektiğini zannederek, sahip olduğu dünya nimetleri ve krallığına sığınarak Hz. Mu­sa’ya karşı büyüklük tasladı. Bu Firavun’un düşüncesini Allah şöyle anlat­tı: “Ona altın bilezikler verilmeli veya yanında ona yardımcı melekler gel­meli değil miydi?” Yani, eğer Musa benden büyükse altın bileziklerle süs-lenmeli veya peygamberliğinde samimi ise Rabbi ona altın bilezikler ver­meli değil mi idi? Bu aynen, Kureyş kâfirlerinin iki şehir halkından bir bü­yüğe peygamberliğin lâyık olduğuna dair söyledikleri sözlerine benzemek­tedir. Veya Musa eğer samimi ise, melekler onun beraberinde bulunup, on­dan ayrılmasalar, görevinde ona yardım etseler ve onun peygamberliğine şehadet etselerdi ya! Böylece Firavun, kavmine şu intibaı vermiştir: Pey­gamberler de mutlaka zorbaların, zalimlerin suretine, görüntüsüne bürün-meli veya meleklerle etrafları çevrümelidir. Firavun zahir görüntüye al-danmış ve peygamberlerin gerçeği ile ilgili olarak manevi cevheri idrak edememiştir.

“Firavun kavmini küçümsedi, onlar da kendisine boyun eğdiler. Çünkü onlar yoldan çıkmış bir kavimdir.” Yani Firavun, kavminin ve tebasınm ak­lını hafife alıp küçümsedi ve onları dalâlete davet etti. Onlar da bu konuda Firavun’un söylediklerini kabullendiler ve kendilerine verdiği emirlerde ona itaat ettiler, Hz. Musa’yı yalanladılar. Çünkü onlar Allah’ın itaatından çıkıp uzaklaşmış kimselerdir.

Sonra da yaptıkları suçlardan dolayı ceza zamanı geldi. Bununla ilgili olarak yüce Allah şöyle buyurdu: “Böylece bizi öfkelendirince onlardan inti­kam aldık, hepsini suda boğduk.” Yani onlar bizi kızdırıp öfkelendirince, onlardan şiddetli bir şekilde intikam aldık. Bu intikamın neticesi olarak onların hepsini denizde boğduk. Öğündükleri ve böbürlendikleri şeye uy­gun olarak boğulmak suretiyle helak edildiler. Firavun şöyle diyordu: “Ve altımdan akıp giden şu ırmaklar benim değil mi?”

Ahmed b. Hanbel, Taberani, Beyhaki ve İbni Ebi Hatim’in Ukbe b. Amir’den rivayetine göre Allah Rasulü (s.a.) şöyle buyurmaktadır: “Kul gü­nahlarına deOam etmesine rağmen, Allah’ın, ona dilediğini verdiğini gö­rürsen bil ki bu, onun için bir istidracdır (yani Allah onu yavaş yavaş ce­henneme çekmektedir.)” Sonra Allah Rasulü (s.a.) şu ayeti okudu: “Böylece bizi öfkelendirince onlardan intikam aldık, hepsini suda boğduk.”

“Onları sonradan gelenlerin geçmişi ve bir ibret örneği kıldık.” Yani Fi­ravun ve kavmini, azaba lâyık olmakta, aynen onların amelini işleyen kâ­firlere öncü yaptık, kendilerinden sonra gelecek kâfirlere ibret ve nasihat almak için dillerden dile dolaşan bir örnek kıldık. [10]

İsa (A.S.) Kıssasındaki İbretler:

57- Meryem oğlu İsa, bir misal ola­rak anlatılınca senin kavmin he­men bağrışmaya başladılar.

58- “Bizim tanrılarımız mı hayırlı, yoksa o mu?” dediler. Bunu sana ancak tartışma için söylediler. Doğ­rusu onlar kavgacı bir toplumdur.

59- O sadece kendisine nimet verdi­ğimiz ve İsrailoğulları’na örnek kıl­dığımız bir kuldur.

Yer yüzünde yerimize geçecek melekler yaratırdık.

61- Şüphesiz ki o (İsa), kıyametin (ne zaman kopacağının) bilgisidir. Ondan hiç şüphe etmeyin ve bana uy”. Çünkü bu dosdoğru yoldur.

62″ Sakın şeytan sizi yoldan çevirmeşin çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır.

63- İsa, açık deliUerle geldiği zaman demiŞti ki: Ben size nikmet getirdim ve ayrılığa düştüğünüz şeylerden sıze açıklamak için geldim. Öyleyse Allah’tan korkun ve bana itaat edin.

64- Çünkü Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. O’na ibadet edin. İşte bu, doğru yoldur.

65- Ama aralarından çıkan gruplar, ihtilâfa düştüler. Acı bir günün azabı kar­şısında vay o zulmedenlerin haline!

66- Onlar farkında değillerken kıyamet gününün kendilerine ansızın gelme­sinden başka bir şey mi bekliyorlar?

Açıklaması:

“Meryem oğlu İsa bir misal olarak anlatılınca senin kavmin hemen bağrışmaya başladılar.” Bu da Kureyş’in küfür ve inadında, batılı kalkan edinerek mücadelelerinde eza ve cefa çıkarmalarının bir başka çeşitidir ki, bu surede zikredilen küfürlerinden beşincisidir.[11]

Allah Tealâ’nın: “Siz ve Allah’ın dışında taptığınız şeyler cehennem ya­kıtısınız.” (Enbiya, 21/98) ayeti nazil olduğunda İbnu’z-Ziba’ra Peygamber­le mücadelesinde Meryem oğlu İsa’yı misal verince, senin kavmin bundan dolayı hemen gürültü etmeye ve verilen bu misalden sevinerek çığlık atma­ya başlarlar. “Allah’ın dışında taptıklarınız” manasına gelen ayette geçen “mâ”nın akılsızlar için kullanıldığını, maksadın da putlar olduğunu ve do­layısıyla ayetin; İsa, Üzeyr ve melekleri kapsamadığını bilmediler mi? Çünkü bunların hepsi Allah’ın tevhit ehli kullarıdır. Hz. İsa (a.s.) kavmine vasiyetinde şöyle demiştir: “Rab, bizim ilâhımızdır. O, bir olan ilâh ‘tır.”

“Bizim tanrılarımız mı hayırlı yoksa o mu? dediler. Bunu sana ancak tartışma için söylediler. Doğrusu onlar kavgacı bir toplumdur.” Kureyş kâ­firleri batılı müdafaa ederek şöyle demişlerdir: “Bizim ilâhlarımız İsa’dan daha hayırlı değildir. Binaenaleyh Allah’tan başka tüm tapınılanlar eğer cehennemde ise; biz de ilâhlarımızın İsa, Üzeyr ve meleklerle birlikte ol­masına razıyız.” Hz. İsa hakkındaki bu misali sana, ancak seninle müna­kaşa etmek için vermişlerdir. Çünkü onlar çok kavgacı ve mücadeleci bir topluluktur. İmam Ahmed, Tirmizi, İbni Mace ve İbni Cerir’in Ebi Umame (r.a.)’den rivayet ettikleri bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (s.a.) şöyle bu­yurmuştur: “Hidayette iken sapmış kavimler, hep tartışma hastalığına tu­tulmuş kimselerdir.” Daha sonra da “Bunu sana ancak tartışma için söyle­diler. Doğrusu onlar kavgacı bir toplumdur.” ayetini okudu.

Sonra Allah Tealâ İsa (a.s.)’nın Allah’ın kullarından bir kul olduğunu beyan ederek şöyle buyurdu: “O, sadece kendisine nimet verdiğimiz ve İsra-iloğulları’na örnek kıldığımız bir kuldur.” Ancak İsa (a.s.) kendisine ikram­da bulunduğumuz, nübüvvet ve risaletle nimetlendirdiğimiz, İsrailoğulla-rı’na ibret kıldığımız ve dilediğimize kadir olduğumuza dair bir delil, bir burhan kıldığımız bir kuldur. Çünkü biz onu şüphesiz babasız yarattık. O, ölüleri diriltir, anadan doğma körleri, alaca hastalığına yakalanmış kimse­leri ve tüm hastaları Allah’ın izniyle iyileştirirdi. Hz. İsa’nın yaratılışı Hz. Adem’in (a.s.) yaratılışından daha kolaydır. Çünkü Adem, babasız anasız yaratılmıştır. Allah Tealâ şöyle buyurdu: “Allah nezdinde İsa’nın durumu, Adem’in durumu gibidir. Allah onu topraktan yarattı. Sonra da ona “ol” de­di ve oluverdi.” (Ali İmran, 3/59) Allah, her şeye kadirdir. O’nun kudret alâ­metlerinden birisi de şudur: “Eğer dileseydik, içinizden yeryüzünde yerinize geçecek melekler yaratırdık.” Yani eğer dileseydik, sizi yok eder, yerinize yeryüzünü imar eden ve size halef olacak olan melekler yaratırdık. Bazı nahivciler, ayette geçen “minkum” terkibindeki “min” bedel manasmdadır, demişlerdir. Yani “Size bedel, sizin yerinize melekler yaratırdık…” demek­tir. Nitekim Tevbe Suresi 38. ayette: “Ahirete bedel, dünya hayatına razı mı oldunuz?” buyurulmaktadır ki, buradaki “min” de bedel manasında kulla­nılmıştır. Bu ayette kastedilen mana: tehdit, korkutma ve Allah’ın hayret verici kudretini beyan etmektir.

“Şüphesiz ki o (İsa) kıyametin (ne zaman kopacağının) bilgisidir. On­dan hiç şüphe etmeyin ve bana uyun. Çünkü bu dosdoğru bir yoldur.” Yani İsa Mesih’in gökyüzünden yeryüzüne inişi kıyametin vukuunun bir delili ve işaretidir. Çünkü bu, kıyamet alemetlerindendir. Yüce Allah kıyamete çok az bir zaman kala Hz. İsa’yı gökten yere indirecektir. Nitekim bundan önce Deccal’m çıkışı da kıyamet alâmetlerindendir. O halde kıyametin ko­pacağında asla şüphe etmeyin ve onu yalanlamayın. Çünkü o mutlaka ola­caktır. Size emrettiğim tevhit meselesinde ve şirkin batıl olması konusun­da benim hidayetime tabi olunuz. İşte uyulması emredilip davet edilen bu yol, sağlam bir yol olup, kurtuluşa ve mutluluğa ulaştıracaktır.

İbni Kesir şöyle demiştir: Allah Rasul’ünden (s.a.) gelen mütavatir ha­dislere göre, İsa (a.s.)’nın kıyamet gününden önce adil bir imam ve hakem olarak gökyüzünden yere ineceği haber verilmiştir.[12]

“Sakın şeytan sizi yoldan çevirmesin. Çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır.” Yani şeytan sizi, kalplerinize attığı vesveselerle, hakka tabi ol­maktan alıkoymasın. Çünkü şeytan babanız Adem (a.s.) zamanından beri sizin apaçık düşmanmızdır.

“İsa açık delillerle geldiği zaman demişti ki: Ben size hikmet getirdim ve ayrılığa düştüğünüz şeylerden bir kısmını size açıklamak için geldim. Öyleyse Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” Hz. İsa mucizeleri ve doğru­luğuna delâlet eden delillerine, İncil’deki hükümleri getirince İsrailoğulla-rı’na şöyle demiştir: Ben size şüphesiz, güzel davranmayı teşvik eden, çir­kinliklerden alıkoyan yararlı hükümlerle, dinin ve Allah’ın bir kabul edil­mesi, kitaplarına, peygamberlerine ve son güne (ahiret gününe) iman et­mek gibi genel esaslar ile geldim. Yine Tevrat hükümlerinde ayrılığa düş­tüğünüz bazı dinî konuları size açıklamak için geldim. O halde masiyetler-den sakının ve size emrettiğim; Allah’ın birliği, hükümleri ve mükellefiyet­leri konusunda bana itaat ediniz.

İşin başı tevhit ve ibadettir. Yüce Allah da insanları itaat etmelerini emrettiği şeyi beyan ederek şöyle buyurdu: “Çünkü Allah, benim de Rab-bim, sizin de Rabbinizdir. Ona ibadet edin işte bu doğru yoldur.” Yani işte o aziz ve celil olan Allah benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir; benim de ilâhım sizin de ilâhınızdır. O halde O’na kullukta samimi olun ve sadece O’na kulluk yapın. Çünkü Onun hükümleriyle amel etmek sağlam bir yol ve doğru bir metottur.

“Ama aralarından çıkan gruplar ihtilâfa düştüler. Acı bir günün azabı karşısında vay o zulmedenlerin haline?” Yani İsa’nın gönderildiği Yahudi ve Hristiyan fırkaları onun hakkında ihtilâfa düştüler: O, Allah’ım dır, Al­lah’ın oğlu mudur, yahut üçün üçüncüsü müdür? diyerek çeşitli fırkalara ve gruplara ayrıldılar: Onlardan bir kısmı İsa’nın, Allah’ın kulu ve Rasulü olduğunu kabul eder ki gerçek de budur; bir kısmı onun, Allah’ın oğlu oldu­ğunu iddia ediyor, bir kısmı da onun Allah Rab ve İlâh olduğu noktasında­dır. İncil’in ilk sayfasına da “Bu, Rabbimiz ve ilâhımız İsa Mesih’in kitabı­dır” cümlesini yazmışlardır.

Yazıklar olsun ve şiddetli azap, İsa Mesih’in mahiyeti ve yaratılışı hakkında ihtilâf eden bu zalimlere olsun! Onun kim olduğu hakkında fark­lı görüşleri benimsemişlerdir. Onlar Allah’a şirk koşan ve Onun koyduğu hükümlerle bile amel etmeyen kimselerdir. Bu durum ise kıyamet gününde elem verici, şiddetli ve sürekli bir azaba sebep olmaktadır.

“Onlar farkında değillerken kıyamet gününün kendilerine ansızın gel­mesinden başka bir şey mi bekliyorlar?” Yani peygamberleri tekzip eden bu müşrikler farkında olmadan veya dünya işleriyle meşgul oldukları için kı­yametin aniden gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar? [13]

Cennet Ehli Olan Muttakilere Verilecek Olan Nimetlerin Çeşitleri

67- O gün, Allah’a karşı gelmekten sakınanlar dışında, dost olanlar (bi- le) birbirlerine düşman kesilirler.

68-69″ Ey ayetlerimize inanan ve müslüman olan kullarım! Bugün si- ze korku yoktur. Sizler üzülmeye- çeksiniz de.

70- Siz ve eşleriniz, ağırlanmış ola- rak cennete giriniz!

71- Onlara altın tepsiler ve (altın) kadehler dolaştırıhr. orada canlarının istediği gözlerinin hoşlandığı her şey vardır (Onlara şöyle denilir:) Siz» orada ebedî kalacaksınız,

72- İşte yaptıklarınıza karşılık size miras verilen cennet budur.

73- Orada, sizin için bol bol meyveler vardır, onlardan yersiniz, denilir.

Açıklaması

“O gün Allah’a karşı gelmekten sakınanlar dışında, dost olanlar (bile) birbirlerine düşman kesilirler.” Dünyada dost olanlar ve sadece dünyalık için birbirlerini sevenler kıyamet gününde birbirlerine düşman olacaklar­dır. Ancak Allah için birbirlerini seven muttaki kulların dostlukları ise ahi-rette de devam edecektir. Mana şudur: Allah’ rızasının gözetilmediği tüm dostluk ve arkadaşlıklar, kıyamet gününde düşmanlığa dönüşür. Ancak Al­lah için kurulan dostluklar ise, Allah’ın devamlılığı gibi, devam edecektir. Allah Tealâ bir ayette şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler! Kendisinde artık alış veriş dostluk ve kayırma bulunmayan gün (kıyamet) gelmeden ön­ce, size verdiğimiz rızıktan hayır yolunda harcayın. Gerçekleri inkâr eden­ler elbette zalimlerdir.” (Bakara, 2/254).

Hz. İbrahim de kavmine şöyle demişti: “Siz, sırf aranızdaki dünya ha­yatına has muhabbet uğruna Allah’ı bırakıp birtakım putlar edindiniz. Sonra kıyamet günü (gelip çattığında ise) birbirinizi tanımazlıktan gelecek ve birbirinize lanet okuyacaksınız. Varacağınız yer cehennemdir ve hiç yar­dımcınız da yoktur.” (Ankebut, 29/35).

Sonra Allah muttakiler için cennetteki nimetlerini vasfederek şöyle buyurdu:

“Ey kullarım! Bugün size korku yoktur. Sizler üzülmeyeceksiniz de.” Ya­ni, Allah için birbirlerini seven bu muttaki kullara denilecek ki: Ahirette azaptan korkmayın ve dünya nimetlerinden elde edemediklerinize de üzül­meyin. Çünkü şüphesiz baki olan ancak ahiret nimetidir. Dünya ise fanidir.

İbni Asakir’in Ebu Hüreyre (r.a.)’den rivayetine göre Ebu Hüreyre şöy­le demiştir: Allah Rasulü (s.a.) şöyle buyurdu: “Biri meşrık (doğu), diğeri mağrib (batı) de iki kişi birbirlerini Allah için severlerse, Allah, kıyamet gü­nünde onları bir araya getirir ve benim rızam için ortaya koyduğunuz sev­ginin neticesi budur, der.”

Allah, bu muttaki kullardan korkuları ve üzüntüleri giderdikten son­ra, şu sözü ile bunu mümin, müslüman kullarına has kıldı: “Ayetlerimize inanan ve gerçekten müslüman olan kullarım!” Yani yukarıda geçen “Bu­gün size korku yoktur, sizler üzülmeyeceksiniz de” sözü bütün insanlar için değildir. Bilakis Kur’an’a inanan, Allah’ın hükümlerine boyun eğen, ibadet ve taatte Allah’a samimi davrananlar içindir. el-Mu’temir b. Süleyman ba­basından rivayet ederek şöyle demiştir: Kıyamet gününde insanlar diriltil-diğinde korku ve dehşetten titremedik kimse kalmayacaktır. Bunun üzeri­ne bir görevli seslenecektir: “Ey kullarım! Bugün size korku yoktur. Sizler üzülmeyeceksiniz de.” Bu seslenme üzerine tüm insanlar ümitlenecek, fakat peşinden şu ayet gelecek: “Ayetlerimize inanan ve samimi müslüman olan kullarım.” Böylece müminlerin dışında insanlar ümitsizliğe düşeceklerdir.

Daha sonra bu müminleri Allah şöyle diyerek açıkça cennetle müjdele­di: “Siz ve eşleriniz, ağırlanmış olarak cennete giriniz.” Yani kıyamet gü­nünde onlara şöyle denilecektir: Siz ve mümin eşleriniz ikrama nail olarak, nimetlenerek ve son derece mutluluk duyarak cennete giriniz.

“Onlara altın tepsiler ve kadehler dolaştırılır. Orada canlarının istediği gözlerinin hoşlandığı her-şey vardır. Siz orada ebedî kalacaksınız.” Yani cen­nette sizin için çok çeşitli yiyecek ve içecekler vardır. Orada yiyecek ve içecek altın kaplarla sunulur. Cennette sizler için çeşitli yiyecekler, içecekler, giye­cekler ve güzel sözler vardır. İnsanların isteyip hoşlandığı her şey vardır. Cennette gözleri zevklendirip rahatlatan güzel şeyler, göz alıcı manzaralar, hoşlanılan her şey vardır. Bunların en güzeli de, herhangi bir kayıt ve keyfi­yet olmaksızın, Allah’ın cemalidir. Sizler o cennette ebedî kalacaksınız, ölme­yecek ve oradan çıkmayacaksınız. Oradan hiç ayrılmak istemeyeceksiniz.

Bu mükâfatın sebebi onların salih amelleridir. Bu sebeple Allah Tealâ şöyle buyurdu: “İşte yaptıklarınıza karşılık size miras olarak verilen cennet budur.” Yani dünyadaki yaptığınız salih ameller sebebi ile içindeki çeşitli nimetlerle birlikte bu cennet şüphesiz sizindir. Miras, varisi nasıl bulursa, bu cennet de sizi öyle bulacaktır.

İbni Ebi Hatim’in Ebu Hüreyre’den rivayetine göre Ebu Hüreyre (r.a.) şöyle demiştir. Allah Rasulü (s.a.) buyurdu: “Bütün cehennemlikler, cennet­teki yerini görecek ve bu durum, onlar için bir hasret, bir pişmanlık olacak ve o şöyle diyecektir: Allah bana hidayet verseydi elbette sakınanlardan olurdum. Bütün cennetlikler de cehennemdeki yerini görecek ve şöyle diye­cektir: Allah bizi doğru yola iletmeseydi kendiliğimizden doğru yolu bula­cak değildik. Bu durum da cennetlik için bir şükre vesile olacaktır.” Daha sonra Allah Rasulü (s.a.) şöyle buyurdular: “Hiçbir kimse yoktur ki, bir cen­nette, bir de cehennemde makamı olmasın. Kâfir, müminin cehennemdeki yerine varis olurken mümin de kâfirin cennetteki yerine varis olacaktır. İşte Allah’ın: “…yaptıklarınıza karşılık size miras verilen cennet budur.” sözü­nün anlamı budur. Allah Tealâ cennetteki yiyecek ve içeceği zikrettikten sonra, nimeti tamamlamak için, meyveyi de zikretti ve şöyle buyurdu: “Orada sizin için bol bol meyveler vardır, onlardan yersiniz.” Yani cennette sizin için yiyecek ve içecekten başka çok çeşitli meyveler de vardır. Hangi­sini tercih eder, ondan yersiniz. Kopardığınız her meyvenin yerine yeni bir meyve yaratılır. [14]

Cennet Ehlinin Azabı Ve Bunun Sebepleri

74, 75- Şüphesiz suçlular cehennem azabında devamlı kalacaklar, azap­ları hafifletilmeyecektir. Onlar azap içinde ümit kesmişlerdir.

76- Biz onlara zulmetmedik, fakat onlar kendileri zalim kimselerdir.

77- “Ey Malik! Rabbin bizim işimizi bitirsin!” diye seslenirler. Malik de: Siz böyle kalacaksınız! der.

78- Andolsun biz size hakkı getir­dik. Fakat çoğunuz haktan hoşlan­mıyorsunuz.

79- Yoksa (müşrikler) bir işe kesin karar mı verdiler? Doğrusu biz de kararlıyız.

80- Yoksa onlar, bizim kendilerinin sırlarını ve gizli konuşmalarını işit­mediğimizi mi sanıyorlar? Hayır, öyle değil yanlarındaki elçilerimiz yazmaktadırlar.

Açıklaması

“Şüphesiz suçlular cehennem azabında devamlı kalacaklar,” yani, dün­yada Allah’ı inkâr suçunu işlemiş olanlar hiç şüphesiz cehennem azabı içe­risinde devamlı ve ebedî olarak cezalarını çekeceklerdir, “azapları hafifletilmeyecektir. Onlar azap içinde kurtuluştan ümit kesmişlerdir.” Onların bu azabı bir an, bir lahza bile hafifletilmeyecek ve istirahat imkânı bulamaya­caklardır. Kurtuluş ve tüm iyiliklerden ümitlerini kesecekler, korkunç bir hüzne düşeceklerdir.

Allah’ın da ifade buyurduğu gibi bunun sebebi, dünyada işledikleri gü­nahlardır. “Biz onlara zulmetmedik, fakat onlar kendileri zalim kimseler­dir. ” Yani, biz onları suçsuz yere cezalandırmadık ve hak ettilerinden fazla­sını da vermedik. Fakat onlar, işlemiş oldukları günahlar ve yapmış olduk­ları kötü davranışlar sebebiyle kendi kendilerine zulmetmişlerdir. Çünkü Allah’ı inkâr edip Peygamberlerini yalanladılar ve o peygamberlerin getir­diği hükümlere karşı çıktılar. Böylece amellerine uygun bir cezaya çarptı­rıldılar. Rabbin, kullarına asla zulmetmez.

“Ey Malik! Rabbin bizim işimizi bitirsin! diye seslenirler. Malik de: Siz böyle kalacaksınız! der. “Yani günahkârlar, içerisinde bulundukları şiddetli azaptan kurtulabilmek için; Ey Malik (cehennem muhafızı)! Allah, bizi öl­dürsün veya ruhlarımızı kabzetsin de, bizi içinde bulunduğumuz bu azap­tan rahata kavuştursun, derler. Cehennem muhafızı olan Malik de şöyle cevap verir: Sizler azapta devamlı kalacaksınız, cehennemden çıkabilme ve oradan uzaklaşma imkânınız yoktur. Cehennem muhafızına Malik ismi ve­rildi. Çünkü Malik kelimesinin türetildiği milk, dünyaya bağlılık demektir. Dünyaya bağlılık ise cehenneme girme sebeplerinden biridir. Nitekim cen­net muhafızına da Rıdvan adı verildi. Çünkü Allah’ın hükmüne razı olmak, tüm rahat ve mutlulukların, huzur ve kurtuluşun sebebidir.

Yukarıda geçen ayetlerin benzerleri şu ayetlerdir:

“…inkâr edenler, öldürülmezler ki, ölsünler. Cehennem azabı da onlara biraz olsun hafifletilmez.” (Fatır, 35/36) “En büyük ateşe girecek olan kötü kimse öğütten kaçınır, sonra o, ateşte ne ölür ne de yaşar.” (A’la, 87/11-13). Rivayet edildiğine göre cehennem ehli, cehennem muhafızlarından yardım talebinde bulunacak ve bir gün olsun, Rablerinin kendilerinden azabı hafif­letmesini onlardan isteyecekler; onlar da çok kötü bir şekilde cevap vere­ceklerdir: “Ateşte bulunanlar cehennem bekçilerine: Rabbinize dua edin, bizden bir gün olsun azabı hafifletsin, diyecekler. (Bekçiler) size peygamber­leriniz açık açık deliller getirmediler mi? derler. Onlar da getirdiler, cevabı­nı verirler. (Bekçiler ise) o halde kendiniz yalvarın, derler. Halbuki kâfirle­rin yalvarması boşunadır.” (Gafir, 40/49-50).

Onların cezalandırılma sebebini de Allah Tealâ şöyle diyerek beyan ediyor:

“Andolsun biz size hakkı getirdik. Fakat çoğunuz haktan hoşlanmıyor­sunuz.” Yani andolsun ki, biz size hakkı açıkça gönderdik, peygamberlere kitaplar indirdik; onlar da sizi sırat-ı müstakime davet ettiler, ama siz di­rendiniz, yalanlayıp inkâr ettiniz ve işi inada bindirdiniz. Sizin hiçbiriniz haktan ve hak ehlinden hoşlanmaz ve kabul etmezsiniz.

Yüce Allah, onlara ahirette nasıl azap edileceğini zikrettikten sonra, dünyada onların hile ve fesatlarını belirtti ve onların tuzak kurmalarının, haktan hoşlanmamalarından daha kötü olduğunu beyan etmek için de, ifa­de tarzında hitabtan gaibe dönüş yaparak (yani önce ikinci şahsı kullanır­ken sonra üçüncü şahsa dönerek) buyurdu ki:

“Yoksa (müşrikler) bir işe kesin karar mı verdiler? Doğrusu biz de ka­rarlıyız.” Yoksa Mekke müşrikleri, Peygamber (s.a.)’i öldürmek, yahut hap­setmek veya Mekke’den kovmak için Darün-Nedve’de ona hile yapma ko­nusunda sağlam bir plan mı yaptılar?

Mana şudur: Onlar her ne zaman Muhammed (s.a.)’e karşı hile yapma konusunda kesin bir karar verseler, biz de onları cezalandırmak için kesin kararımızı veririz ve onların hilesine daha sağlam bir şekilde cevap veririz. Yani onları cezalandırmak ve şiddetli bir cezaya çarptırma işini planlarız. Nitekim yüce Allah şöyle buyurdu: “Onlar böyle bir tuzak kurdular. Biz de kendileri farkında olmadan, onların planlarını altüst ettik.” (Nemi, 27/50), “Yahut bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Asıl tuzağa düşecek olanlar, inkâr edenlerdir.” (Tur, 52/42). Ayetlerde geçen “keyd ve mekr” (tuzak ve hile)’den her biriyle; kâfirlerin hakkı batılla reddetmelerindeki cüretlerine bir karşı­lık olması için bunun günahının onlara yöneltilmesi, bu tuzak ve hilelerin boşa çıkarılması gibi birtakım ilâhî cezalar kastedilmiştir. Bu sebeple de Allah Tealâ şöyle buyurmuştur:

“Yoksa onlar, bizim kendilerinin sırlarını ve gizli konuşmalarını işit­mediğimizi mi sanıyorlar? Hayır, öyle değil, yanlarındaki elçilerimiz yaz­maktadırlar.” Yani yoksa onlar, bizim kendilerinin sırlarını ve açığa vur­duklarını işitmediğimizi mi sanıyorlar? Yani ister, içlerinde gizledikleri şer, kötülük ve hile olsun; isterse aralarında, inananlara karşı komplo düzenle­mek için birbirleriyle açıkça fısıldaşmaları olsun, değişmez. Evet, biz bunu işitiriz ve tamamıyla biliriz. Hafaza melekleri de, onlardan meydana gelen, küçük-büyük söz ve davranışların tümünü yazarlar: “İki melek (insanın) sağında ve solunda oturarak yaptıklarını yazmaktadırlar.” (Kaf, 50/17-18).[15]

Allah’ı Çocuktan Ve Ortaktan Tenzih Etmek

81- De ki: Eğer Rahman’ın bir çocu­ğu olsaydı, elbette ben (ona) kulluk edenlerin ilki olurdum!

82- Göklerin ve yerin Rabbi, arş’ın da Rabbi olan Allah onların vasıf­landırmalarından yücedir, münez­zehtir.

83- Sen bırak onları, kendilerine söz verilen günlerine kavuşuncaya kadar batıla dalsınlar, oynaya dur-

84- Gökteki ilâh da, yerdeki ilâh da O’dur. O, hakimdir, her şeyi bilendir.

ikisi ; bulunan her şeyin mülkü kendisine

lar, şefaat edemezler. Ancak bilerek hakka şahitlik edenler bunun dışın­dadır.

87- Andolsun onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan elbette Allah derler. O halde nasıl (Allah’a kulluktan) çeviriliyorlar?

88, 89- (Rasulullah’ın) “Ya Rabbi! Bunlar, iman etmeyen bir kavimdir.” demesi­ne karşı Allah: “Şimdilik sen onlardan yüz çevir ve size selâm olsun de. Yakın­da bilecekler!” buyurdu.

Açıklaması

“De ki: Eğer Rahmanın bir çocuğu olsaydı, elbette ben (O’na) kulluk edenlerin ilki olurdum.” Yani, ey Muhammed! Şöyle de: Eğer sağlam bir de­lille Allah’ın bir çocuğu olduğu sabit olsaydı, ben de varlığını iddia ettiğiniz bu çocuğa kulluk edenlerin ve babasının büyüklüğünden dolayı çocuğuna saygı gösteren gibi saygı gösterenlerin ilki olurdum. Ancak bu, Allah Tealâ hakkında mümkün değildir. Onun çocuğu olması muhaldir, zatı itibariyle de imkânsızdır. Çünkü bu durum Onu acze, başkalarına muhtaç olmaya ve eksikliğe götürür. Halbuki ilâhın sıfatları tam ve eksiksizdir. Bu cümle hem lafız ve hem de mana açısından şart cümlesidir, şart ve cezadan (şar­tın karşılığmdaki cevabından) meydana gelmiştir. Şartın meydana gelmesi gerekmediği gibi, cezanın da vukuu gerekmez. Bu cümle, Allah’ın çocuğu­nun bulunmadığı konusunda mübalağa kastıyla, farazî ve temsilî olarak söylenmiş bir sözdür, ret nevilerinin en belâgatlisi ve en kuvvetlisidir. Nite­kim kişi münakaşa eden adama şöyle der: Söylediğin şey, delille sabit olur­sa, ona ilk inanan ben olurum.

Bu durum, Allah’ın şu sözlerine benzer: “Eğer Allah bir evlât edinmek isteseydi, elbette yarattıklarından dilediğini seçerdi. O yücedir. O, tek ve kahhar olan Allah’tır.” (Zümer, 39/4) “Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka tanrılar bulunsaydı, yer ve gök (bunların nizamı) kesinlikle bozulup gitmiş­ti.” (Enbiya, 21/22). Yani göklerde ve yerde birden fazla ilâh bulunsaydı kâinatın düzeni bozulurdu.

Allah’ın çocuğu olmadığı hükmünü Onun şu ayeti teyit eder: “Gökle­rin ve yerin Rabbi, arşın da Rabbi olan Allah, onların vasıflandırmaların­dan yücedir, münezzehtir.” Yani Allah’ı, müşriklerin yalan yere çocuğu var­dır, demelerinden ve zatına yakışmayacak iftiralarından tenzih ve takdis ederiz. Ya da mana şöyle olabilir: Eşyanın yaratıcısı olan Allah çocuğu ol­maktan yücedir, münezzeh ve mukaddestir. Çünkü o, göklerin ve yerin sa­hibidir. Kâinatı kuşatan arşın Rabbidir. Müşriklerin yalan olarak kendisi­ne çocuk isnat etmeleri ve bununla nitelemelerinden münezzehtir.

Sonra Allah Tealâ, peygamberine inatçı kâfirlerden yüz çevirmesini emrederek şöyle buyurmuştur:

“Sen bırak onları, kendilerine söz verilen günlerine kavuşuncaya kadar batıla dalsınlar, oynaya dursunlar.” Yani ey Peygamber! Sen bırak onları! Tehdit edildikleri kıyamet gününe kavuşuncaya kadar cehaletlerine, batıl ve sapıklıklarına dalsınlar; dünyalarında oynayıp eğlensinler! Bu ifadede tehdit vardır.

Allah Tealâ şöyle diyerek kendinin çocuktan münezzeh olduğunu daha da pekiştirmektedir:

1- “Gökteki ilâh da, yerdeki ilâh da O’dur. O, hakimdir, her şeyi bilen­dir.” Yani gökte de hakkıyla mabut olan (ibadet edilen), yerde de hakkıyla mabut olan Allah’tır. O halde O’ndan başkası kulluk edilmeye lâyık değil­dir. O, yarattığı varlıkların işlerini düzene koymakta hikmet sahibidir. On­ların ihtiyaçlarını bilendir. Mana şöyledir: Allah’ın çocuğu olmadığı gibi, yerleştiği bir mekânı da yoktur. Bilakis bütün kâinatta, her yerde ulûhiy-yet ve Rububiyyet O’na hastır. O’na mekân isnadı imkânsızdır. Çünkü me­kân, belli bir yönde, hacmi ve nihayeti olan, sınırlı ve belirli bir şeydir.

Bunlar, sonradan yaratılanların özellikleridir. Allah, bunlardan münezzeh­tir. Dolayısıyla, O’nu hiçbir zaman ve mekân smırlayamaz. Allah’ın sonsuz hikmeti ve geniş ilmi, Ona çocuk isnat edilmesine aykırıdır.

Sonra Allah Tealâ, kâfirlerin taptıkları putlarının kendilerine fayda vereceğine dair sözlerini yok sayarak şöyle buyurmuştur:

2- “Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin mülkü kendisi­ne ait olan Allah ne yücedir! Kıyamet saatini bilmek de O’na mahsustur. Siz, ancak O’na döndürüleceksiniz.” Yani göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her türlü varlığın sahibi ve her şeyin yaratıcısı olan Allah ne ka­dar büyük, ne kadar yüce, hayır ve bereketleri ne kadar fazladır. Kıyame­tin kopacağı vaktin bilgisi de ancak O’na aittir. Tüm mahlûkatın varacağı yer ancak O’dur. Her insana, ameline göre karşılık verecektir; hayırsa ha­yır, şer ise şer.

Yukarıdaki bütün sıfatlar, Allah’a çocuk isnat etmeye manidir. Çünkü yüce Allah, yarattıklarından hiç kimsenin yardımına muhtaç değildir. Ni­tekim kıyamet gününde hesaba çekmek ve caza vermekte mutlak hakimi­yet O’na aittir.

Allah Tealâ çocuk sahibi olmayı reddettikten sonra ortağı olmadığını da ifade etti ve putların faydası olmadığını, olmayacağını vurgulayarak şöyle buyurdu:

3- “Allah ‘ı bırakıp da, taptıkları putlar, şefaat edemezler. Ancak bilerek hakka şahitlik edenler bunun dışındadırlar.”[16] Yani putlar ve Allah’tan başka tapılan hiçbir mabud kendisine tapanların iddia ettikleri gibi, Allah yanında şefaat edemeyeceklerdir, böyle bir kudrete de sahip değillerdir. Ancak iman edip ve hakka basiretle şahitlik eden, Allah’ın bir olduğunu, ortağı bulunmadığını kesin olarak kabullenen kimselerin şefaati, Allah’ın izniyle, Allah nezdinde makbul olacaktır. “Onlar bilerek” ifadesi şahitlik yaptıkları şeyin farkında olarak demektir.

Sonra da yüce Allah, müşriklerin çelişkisini şöyle diyerek açıklamıştır:

“Andolsun onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan elbette Allah derler. O halde (Allah ‘a kulluktan) nasıl çevriliyorlar?” Allah’a andolsun ki, ey Muhammedi Sen, Allah’a şirk koşan, onunla birlikte başkalarına da ta­pan bu müşriklere kendilerini yaratanı sorsan, o Allah’tır, diye cevap verir­ler ve bütün eşyanın yaratıcısının Allah olduğunu itiraf ederler. Bununla beraber, hem Allah’a hem de hiçbir şeye malik olmayan ve hiçbir şeye gücü yetmeyen putlara, sahte mabudlara taparlar. Bu itirafla birlikte nasıl olu­yor da, gerçek kulluk demek olan Allah’a kulluktan, başkasına tapınmaya döndürülüyorlar? Şüphesiz ki onlar bu çelişki içerisinde son derece cahil, ahmak ve aklı zayıf kimselerdir. İşte bu, onların Allah’a ortak koşmaların­dan dolayı, hayret verici bir olaydır. Bu ayetten maksat, onların tavırları­nın hayret verici olduğunu ifade etmektir. Çünkü hem yaratıcıyı itiraf edi­yorlar, hem de O’na eşler tanıyorlar.

Sonra yüce Allah, kavminin gerçeklerden yüz çevirmesinden Peygam­ber (s.a.)’in şikâyetini bildiğini açıkça beyan ederek şöyle buyurmuştur: “Senin: Beni kendilerine gönderdiğin bu kavim imansız bir topluluktur, se­ni tasdik etmezler, benim kendilerine getirdiğim risaleti doğrulamazlar,” diye şikâyetini de bilir.” Nitekim bir diğer ayette Allah Tealâ şöyle buyur­muştur: “Peygamber der ki: Ey Rabbim! kavmim bu Kur’anı büsbütün ter-kettiler.” (Furkan, 25/30).

Daha sonra da yüce Allah, peygamberine onlardan yüz çevirmesini, şirklerinden dolayı onları bir kenara atmasını emretmiş ve şöyle buyur­muştur: “Şimdilik sen onlardan yüç çevir ve size selâm olsun de, yakında bilecekler.” Ya Muhammedi Müşriklerden, öfkeli insanın yüz çevirişi gibi yüz çevir; yoksa onların yaptıklarını kabullenen ve onlara güzel davranışta bulunanlar gibi olma! Ve sana söylediklerine, isnat ettikleri sihirbazlık ve kehanet gibi şeylere de aldırış etme! Allah’ın emri gelinceye kadar onları hakka davet etmeye devam et ve “Ben sizinle belli bir zamana kadar barış ve mütareke içindeyim.” de. Onlar yakında inkârlarının akıbetini görecek­lerdir, bileceklerdir. Bu, Allah tarafından onlara karşı yapılmış şiddetli bir tehdit, aynı zamanda İslâm’ın ve müslümanların onlara karşı muzaffer olacağına dair üstü kapalı bir müjdedir. Allah bu vaadini şüphesiz gerçek­leştirmiş, Rasul’ünü ve müminleri desteklemiş, şirkin ve müşriklerin önemli kişilerini bozguna uğratmış, Arap yarımadasını onların hakimiyet ve izlerinden temizlemiş, insanlar, gruplar halinde Allah’ın dinine girmiş­ler, Allah’a hamdolsun İslâm doğuda ve batıda yayılmıştır.

Kuran

Zuhruf Suresi

Tefsir’ül Münir ( Vehbe Zuhayli ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.