Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 22°C
Az Bulutlu
İstanbul
22°C
Az Bulutlu
Sal 24°C
Çar 22°C
Per 20°C
Cum 20°C

43 – Zuhruf Suresi | Tefhimu’l Kur’an

Adı: Surenin adı, içinde “zuhruf” kelimesi geçen 35. ayetten almıştır. Nüzul Zamanı: Bu surenin nüzul zamanı ile ilgili kesin bir kayıt yoktur. Ancak muhtevasından surenin indiği dönemle, Fussilet ve Şûrâ Surelerinin indiği dönemin aynı olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü bu surenin konuları bir zincirin halkaları gibi birbirine benzemektedirler.

43 – Zuhruf Suresi | Tefhimu’l Kur’an

Zuhruf Suresi | Tefhimu’l Kur’an ( Ebu’l A’la el-Mevdudi )

Hepsi de kafirlerin Hz. Peygamber’in (s.a) hayatına son vermek için planlar kurmaya başladıkları bir dönemde nazil olmuştur. Hatta o dönemde kafirler böyle bir girişimde de bulunmuşlardır. Nitekim surenin 79-80. ayetlerinde bu olaya işaret edilmektedir.

Konu: Bu surede, Kureyş’in ve diğer Arap kabilelerinin cahilce inanç ve davranışları şiddetle eleştirilerek, onların bu akidelerinin bir temele dayanmadığı ve asılsız olduğu ispatlanmaktadır. Ayrıca bu cahiliye toplumunun bireylerinden aklı selime sahip olanları “Toplumun hurafelere yapıştığının ve bu hurafeler yüzünden batacağının açıkça görülmesi ve kendilerini kurtarmak için çırpınmasına rağmen Hz. Muhammed’i (s.a) reddetmelerinin ne kadar akılsızca olduğunu” düşünmeye çağırmaktadırlar.

Surenin girişi şu şekildedir: “Siz, aklınız sıra zorbalık yapmak suretiyle Kitab’ın nüzulunu önleyeceğinizi sanıyor ve bunun için çabalıyorsunuz. Ancak hiçbir zaman kitapların ve peygamberlerin gönderilmesi şerrin muhalefetinden ötürü durdurulmamış, bilakis, Allah, peygamberlere ve kitaplara karşı koyan kafirleri en sonunda helâk etmiştir.

Şayet sizler de aynı yolda ısrar ederseniz, akibetiniz onlarınki gibi olacaktır.” Aynı konuya ilerideki ayetlerde (41-42 ve 79-80) tekrar değinilmiştir. Daha sonra muhatap Hz. Peygamber (s.a) gibi görünüyorsa da aslında onun hayatına kastetmek isteyenlere, şöyle bir ikazda bulunulmuştur: “Sen hayatta kalsan da, kalmasan da onlar mutlaka hak ettikleri cezayı göreceklerdir.” Bunun yanısıra kafirler “Sizler, Peygamber’e (s.a) karşı bir karar aldınız, ancak biz de sizlere karşı bir karar alacağız” denilerek tehdit edilmektedirler.

Daha sonra kafirlerin inandıkları “din”, Hz. Peygamber’e (s.a) karşı öne sürdükleri “deliller”, şu şekilde ele alınmaktadır.

Kendileri de kabul etmektedirler ki; kainatın, Allah’a ortak koştukları ilahların ve bizzat kendilerinin dahi yaratıcısı Allah’tır. Yine bilmektedirler ki, faydalanmakta oldukları dünyadaki tüm nimetlerin yaratıcısı da Allah’tır. Fakat buna rağmen onlar, başkalarını Allah’a ortak koşmakta hâlâ ısrar ediyorlar.

İnsanları Allah’ın çocukları olarak nitelemekte bir beis görmezlerken, kendileri için kız çocuğa sahip olmayı zül telakki ediyorlar.

“Dişi ilahlar” olarak kabul ettikleri meleklerin heykellerini yapmakta, onlara kadın elbiseleri giydirip, mücevherler takmakta ve “Allah’ın kızları” olduklarına inandıkları için onlardan istekte bulunmaktadırlar. Oysa ellerinde, bu düşünce ve davranışlarını doğrulayıcı bir delil de yoktur.

Onlar, yaptıkları bu hareketleri dolayısıyla ikaz olunduklarında, “Allah istememiş olsaydı, bizi böyle davranmaktan alıkoyardı” demektedirler. Halbuki yeryüzünde bazı olayların Allah’ın izniyle vuku buluyor olması, Allah’ın o yapılanları tasvip ettiği anlamına gelmez. Sözgelimi, dünyada putlara tapılmakta, hırsızlık, zina, zorbalık, cinayet vs. gibi cürümler işlenmektedir. Ancak hiçbirisi de Allah’ın razı olduğu işlerden değildir. Allah’ın hangi davranışı tasvip ettiği, hangi davranışı tasvip etmediği, insanlara yol gösterici olarak gönderdiği kitaplarda bildirilmiştir. Dolayısıyla O’nun razı olduğu düşünce ve davranışları bilebilmek için bu kitaplara başvurmak gerekir.

Onlara, “Bu düşünce ve davranışlarınızı hangi delile dayandırıyorsunuz?” diye sorduğunuz takdirde, şu şekilde cevap vereceklerdir: “Atalarımız da böyle yapıyorlardı.” Yani onlar bir dinin haklılığının ölçütü olarak atalarının da aynı şekilde davranmış olmasını yeterli saymaktadırlar. Bir de bunlar, Hz. İbrahim’in (a.s) torunları olmakla övünmekteydiler.

Oysa Hz. İbrahim (a.s), atalarının dinine sırt çevirmiş ve körü körüne taklide karşı çıkmıştı. Madem onlar atalarını taklit etmek istiyorlar, o halde niçin atalarından şerefli olanları -Hz. İbrahim, Hz. İsmail gibi- bırakıp cahil olanları takip ediyorlar?

Onlara, “Allah’ın gönderdiği peygamberlerden ve indirdiği kitaplardan biri, hiçbir surette şirki tavsiye etmiş midir?” diye soracak olursanız hıristiyanları örnek vererek şöyle derler: “Hıristiyanlar da İsa’yı Allah’ın oğlu kabul ederek ona tapıyorlar.” Oysa soru, “Hangi peygamberin ümmeti, Allah’a ortak koşmuştur?” şeklinde değildi. Bilakis soru, “Hangi peygamber halka şirkin mesajını aktarmıştır?” şeklindeydi. Yani Meryem oğlu İsa (a.s) ne zaman, “Ben Allah’ın oğluyum, bana kulluk edin” diye söylemiştir? Onun halka aktardığı mesaj, her peygamberin mesajı gibi “Benim de sizin de Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin” şeklindedir.

Sizler, Hz. Muhammed’i mal ve mülk sahibi olmadığı için peygamber olarak kabul etmekte tereddüt duyuyor ve “Eğer Allah peygamber göndermiş olsaydı, iki şehirden (Mekke-Taif) birinin büyüğüne gönderirdi” diye düşünüyorsunuz. Nitekim Firavun da Musa’ya peygamberliği yakıştırmayarak onu hâkir görmüş ve şöyle bağırmıştı: “Şayet gökyüzünün hükümdarı, yeryüzünün hükümdarı olan benim gibi birine bir elçi gönderecek olsaydı, şüphesiz ki kollarında altın bilezikler olan ve yanında meleklerden ordu bulunduran bir elçi gönderirdi. Bu adam da nereden çıkageldi?

Ben, fazilet ve şeref sahibiyim. Nil Nehri benim ayaklarımın altından akmaktadır ve ben Mısır’ın hakimiyim. Oysa O, ne servet ve mülke, ne de bir iktidara sahiptir.”

Kafirlerin bunun gibi cahilce inanç ve düşünceleri tek tek çürütülür ve sonunda açıkça şöyle buyurulur: “Allah tektir. O hiç kimseyi evlat edinmemiştir ve O’ndan başka ilah yoktur. Hiç kimseye, bile bile dalâlet üzerinde ısrar etmiş birini, Allah’ın azabından kurtarması için şefaat etme yetkisi tanımamıştır. Allah, evlat edinmekten münezzehtir. O, kainatın tek yaratıcısıdır ve O’nun dışında herşey yaratılmıştır. Hiçbir şey zatında ve sıfatlarında O’na ortak olamaz. Allah indinde şefaat, ancak hak yolunda olanlar tarafından, yine bu yolda olmak için çaba göstermiş olanlara edilir.

Rahman Rahim olan Allah’ın adıyla

1 Hâ, Mîm.

2 Apaçık olan Kitaba andolsun;

3 Gerçekten biz onu, belki aklınızı kullanırsınız diye1 Arapça bir Kur’an kıldık.

4 Hiç şüphesiz o, bizim katımızda olan Ana Kitap’tadır;2 çok yücedir, hüküm ve hikmet doludur.3

AÇIKLAMA

  1. Burada Kur’an’ı, Allah’ın tafsil ettiği ve O’nu Hz. Muhammed’in (s.a) uydurmadığı ihtar olunarak, “Kitab-ı Mübîn” üzerine yemin edilmektedir. Kur’an üzerine yemin edilmesinden, Allah’ın, insanlara şunları hatırlatmak istediği anlaşılıyor: “Bu kitabın bizzat kendisi sizler için apaçık bir hüccettir. Yine bu kitabın anlaşılır muhtevası, fasih ve beliğdir. Hak ve batıl arasını ayıran bir çizgidir. Tüm bu özellikler, Kur’an’ı tafsil edenin Alemlerin Rabbi Allah’dan başkası olmadığına kendi başlarına birer delildirler.

Daha sonra “Anlayabilmeniz için Kur’an’ı Arapça bir dille indirdik” diye buyrulmaktadır. Bu, iki anlama gelir: Birincisi, “Bu kitap sizin kendi dilinizde nazil olmuştur. Dolayısıyla “Yabancı bir dilden nazil olduğu için, biz bu kitabın doğru olup olmadığına karar veremeyiz” diye bir mazeret öne süremezsiniz. Bu kitabın lafızları, konuları, üslûbu ve dili apaçıktır. Binaenaleyh bunu Hz. Muhammed’in (s.a) veya herhangi bir Arab’ın yazdığı düşünülemez.” İkincisi, “Biz bu Kitabı, muhatap bir Arab kavmi olduğu ve Arapça anladığı için Arapça indirdik. Bazı kimselerin, Hz. Muhammed’i “Muhammed’in dili Arapça’dır, bu Kitab da Arapça olduğuna göre bunu kendisinin yazmış olması akla daha uygundur” şeklindeki suçlamaları haksızca yapılmış bir iftiradan başka birşey değildir.” (İkinci anlam hakkında daha fazla izah için bkz. Fussilet 44 ve an: 54.)

  1. “Ümmü’l-Kitab” ifadesiyle tüm peygamberlere nazil olan mesajın, kendisinden alındığı asıl “el-Kitab” kastolunmaktadır. Söz konusu kitab, Vakıa Suresi’nde “Kitab-ı Meknûn” (saklı ve korunmuş kitab) diye nitelenirken, Buruc Suresi’nde ise “Levh-i Mahfuz” (her türlü değişiklikten korunmuş, silinmez yazı) şeklinde zikredilmiştir. Kur’an için de “Ümmu’l-Kitab” ifadesinin kullanılmasının nedeni, önemli bir hakikatın açıklanmak istenmesidir. Allah Teâlâ muhtelif zaman, mekan ve toplumlarda, yine muhtelif peygamberlere farklı dillerde farklı kitablar indirmiştir. Ancak bu kitapların tebliğ ettikleri akide bir olduğu gibi, ayrıca hak ile batılın, hayır ve şerrin ölçüsü de aynıdır. Yani tüm semavi kitaplar, insanları bir tek dine davet eder, ahlâki sosyal konularda olsun, ya da hayatın tüm cephelerinde olsun aynı ilkeleri öngörür. Dolayısıyla bu kitabların dilleri farklı olsa bile, neşet ettikleri kaynak birdir. Bu kitabların asıl kaynağı “Levh-i Mahfuz” olarak Allah indinde bulunur ve ihtiyaca göre, yeri ve sırası geldiğinde peygamberlere kendi dillerinde mesajlar halinde vahyolunur. Örneğin Hz. Muhammed (s.a), Arap olmayıp da başka bir kavme mensup olsaydı Kur’an da o kavmin dilinde nazil olurdu, onun lafız ve ibareleri de yine o kavmin yaşadığı yörenin şartlarına uygun özellikler taşırdı. Fakat mesajın özü değişmezdi. Ya da Kur’an’ın muhtevası aynı olmakla birlikte, dili farklı olacaktı. Bu konuya Şuara Suresi’nin 192-196. ayetlerinde şöyle değinilmektedir.

“Muhakkak ki O, alemlerin Rabbinin tenzilidir. O’nu er-Ruhu’l-Emîn indirdi. Senin kalbine uyarıcılardan olman için, apaçık Arapça bir dille, o evvelkilerin kitablarında da vardır.”

Ayrıca bkz. Şuara Suresi an: 119-121.

  1. Bu cümlede hem “Ümmü’l-Kitab”, hem de “Kitab-ı Mübin” birlikte kastolunmaktadır. Yani “Ümmü’l-Kitab” tanımı, hem Kur’an’ı tarif eder, hem de Kur’an’ın kendisinden elde edildiği kaynağı. Böylelikle burada şu nokta zihinlere yerleştirilmek isteniyor: “Bazı kimselerin Kitab’ın değerini takdir edememesi ve onun hikmetinden yararlanamayıp, onu anlayamaması, bu kitabın önemini azaltmaz, değerini düşürmez. Bilakis bu kitab, herhalukârda takdire şayandır. Çünkü o, âli olan, mucizevî bir belâgata sahip, çelişkisiz, noksansız, hikmet dolu bir Kitabdır ve onu Yüce Allah indirmektedir. İşte böylesine özelliklere sahip bir kitabın, hiç kimse menfur gayretleriyle değerini düşüremez.” Surenin daha ileride gelecek olan 44. ayetinde, Araplar’a ve özellikle Kureyşlilere hitaben, “sizler bu Kitab’ın değerini ve kendiniz için büyük bir şeref vesilesi olduğunu bilmelisiniz. Fakat ondan yüz çevirirseniz, Allah sizi çetin bir azaba uğratır.” buyurulmaktadır. (Bkz. an: 39)

5 Siz ölçüyü taşıran bir kavimsiniz diye,4 şimdi o zikri (öğüt ve hatırlatma dolu Kur’an’ı) sizden (uzaklaştırıp) bir yana mı bırakalım?

6 Oysa biz, önceki (cemiyet)ler içinde nice peygamber(ler) gönderdik.

7 Onlara bir peygamber gelmeyiversin, mutlaka onunla alay ederlerdi.5

8 Biz de, kuvvet bakımından onlardan daha üstün olan (toplum)ları yıkıma uğrattık. Öncekilerin örneği geçti.6

9 Andolsun, onlara: “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye soracak olsan, tartışmasız: “Onları üstün ve güçlü (aziz) olan, bilen (Allah) yarattı” diyecekler.

10 Ki O, yeri sizin için bir beşik kıldı7 ve onda size (birtakım) yollar var etti,8 böylece doğru yolu bulasınız.9

11 Ki O, belli bir miktar ile gökten su indirdi de,10 onunla ölü bir memleketi ‘dirilttik (ve her yanına yeniden hayat) yaydık’; siz de böyle (kabirlerinizden diriltilip) çıkarılacaksınız.11

AÇIKLAMA

  1. Bu cümleyle uzun bir serencem özetlenmiştir. Yani Hz. Muhammed’in (s.a.) Peygamberliğini ilan etmesinden, bu ayetin nazil edildiği zaman arasındaki on yıllık süre boyunca neler olup-bitmişse adeta tek bir cümleyle ortaya serilmiştir. Cehalet ve dalâlet içerisinde yüzen bir toplum, aniden Allah’ın lütfuna mazhar olur ve onları gaflet, cehalet ve dalâletin bataklığından kurtarmak, gerçeklerden haberdâr etmek ve hidayetin yolunu onlara göstermek için kendilerine yüce bir peygamber ile mükemmel bir kitab gönderebilir. Fakat bu toplumun cahilleriyle çıkar grupları hemen bu yüce peygamberi susturmak için ellerinden geleni ardlarına koymazlar. Ancak tüm karşı koymalara rağmen “İslâm Daveti” adım adım yayılır, yayıldıkça da daha şiddetli muhalefetlerle karşılaşır. Hatta bu sapıklar, Hz. Muhammed’i (s.a) öldürmeye bile kalkışırlar. İşte böyle bir atmosfer içerisinde onlara şöyle denir: “Sizlerin bu akılsızlıklarınızdan dolayı kendi rahmet ve keremimizden vazgeçmeyeceğimizi ve bu yüzden nasihat ve hidayet kapımızı kapatarak, asırlardır içinde bulunduğunuz dalâlet üzerinde sizleri serbest bırakacağımızı mı sanıyorsunuz? Böyle davranmak, öncelikle benim rahmetimle uyuşmaz. Dolayısıyla rahmet ve keremime karşı nankörlüğün, yüz çevirmenin ve bâtıla sarılmanın sonuçlarını hiç düşündünüz mü?”
  2. Yani, bu engellemeler, karşı koymalar ve insanların şerri, kitablar indirmemizi ve peygamberler göndermemizi engelleyecek olsaydı, bu güne kadar ne bir peygamber gönderilir, ne de bir kitab indirilmiş olurdu.
  3. Yani, bir takım insanların şerri, tüm insanlık için gönderilen mesajın nüzulünü engelleyemeyeceği gibi, insanları kitab ve peygamberden de mahrum bırakamaz. Kafirler, ne zaman iktidar sarhoşluğuyla Allah’ın peygamberlerine karşı koymuşlar ve gurur içinde onlarla alay etmişlerse, Allah onları helâk etmiştir. Nitekim Allah’ın azabı geldiği an Kureyş’in bu zavallı önderlerinden binlerce kez daha güçlü olan toplumlar, karınca gibi ezilmişlerdir.
  4. Kur’an’ın, konuyla ilgili birçok yerinde “firaş” (döşek) kelimesi kullanılmış olmasına rağmen, bu ayette “mehd” (beşik) kelimesi kullanılmıştır. Böyle bir ifade yoluyla insanoğlunun tıpkı bir bebek gibi yeryüzünde rahat ettirildiği anlatılmak istenmektedir. Oysa yeryüzü, uzay içerisinde boşlukta durmakta ve saatte 66.600 mil hızla hareket etmektedir. Arzın içinde bulunan sıcaklık, taşları dahi eritecek güçtedir. Nitekim arz, arasıra lavlarını dışarıya püskürterek bu gücünü hissettirmektedir. Ancak bu dehşet verici tehlikeye rağmen Hâlık olan Allah, insanlar için yeryüzünü bir istirahat yeri kılmıştır. Dolayısıyla sizler onun üzerinde herhangi bir tehlikenin farkında olmaksızın dolaşmakta, uzayda başaşağı durmanıza rağmen düşmeden gezebilmektesiniz.

Yine yeryüzü, bir silahtan çıkan mermiden daha hızlı dönmesine rağmen, sizler yeryüzünü herhangi bir problemle karşılaşmadan ekip-biçebiliyor ve birçok nimetler elde edebiliyorsunuz. Bazen küçük sarsıntılarla (depremler), sizlere gücünü gösteren korkunç bir varlığın üzerinde bulunduğunuz ve Allah’ın bu korkunç varlığı emrinize vermiş olduğu sizlere hatırlatılmaktadır. (Bkz. Neml an: 74-75)

  1. Yani, dağlar arasında birçok geçitler, yeryüzünün düzgün ve engebeli sathı üzerinde nehirler ve işlerinizi görebilmeniz için doğal yollar sizler için varedilmiştir. İnsanlar, bunlar vasıtasıyla yeryüzünde dolaşır ve çevrelerine yayılırlar. Şayet Allah, bunları varetmeseydi, örneğin dağlar arasından bir geçit bulunamasaydı, insanlar bulundukları yerlerden kımıldayamazlardı bile. Ayrıca, yeryüzüne birbirinden farklı şekiller verilmeseydi, bir bölgenin başka bir bölgeden temyiz edilememesi yüzünden kaybolmadan dolaşmak mümkün olmazdı. Bunun anlamını insanoğlu, yüzlerce kilometrelik ıssız bucaksız bir çöle düşüp nereden gelip nereye gideceğini bilmediği zaman anlar.
  2. Bu cümle iki anlamı birden tazammun eder. Birincisi, “Bu işaretler kendilerinden yararlanarak dilediğiniz yere gidebilmeniz için konulmuştur.” İkincisi ise, “İnsanlar bu işaretler vasıtasıyla Allah’ın kudretini müşahede edip, kainatın bir tesadüf eseri olmadığını veya birkaç ilahın biraraya gelerek meydana getirmediğini anlasınlar. O takdirde insanlar, dağların, nehirlerin ve yolların meydana gelmesinin, kendilerinin onları anlayıp kolaylıkla dolaşabilmeleri için yeryüzündeki bölgelerin birbirinden farklı özelliklerde yaratılmasının, bir tek Hâlık olan Allah’ın eseri olduğunu göreceklerdir.”
  3. Yani her bölge için, yıldan yıla aşağı yukarı aynı miktarda yağan ve suyla beslemek suretiyle toprağı verimli kılan yağmurlar gönderilmektedir. Bazı bölgelerin kurak ve çöl olarak yaratılması ve bazı bölgelerde de yağmur gönderilmeyerek kıtlığın meydana gelmesi, Allah’ın bir hikmetidir. Çünkü o bölgelere yağmur gönderildiği zaman insanlar, yağmurun ne kadar büyük bir nimet olduğunu anlarlar. Ayrıca bu nizam ve sistemin bir idare edeni olduğu, karşısında herkesin çaresiz kaldığı ve bir ülkeye yağan yağmurun ölçüsünü değiştirerek, koskoca arzın düzenini bozmaya veya sel ve tufan gelmesini engellemeye ya da bulutları istediği bölgeye götürmeye hiç kimsenin gücünün yetmeyeceği anlatılmaktadır. (İzah için bkz. Mü’minun an: 17-18, Hicr an: 13-14)
  4. Burada bitkilerin su vasıtasıyla canlanması, iki hususa binaen delil getirilmektedir. Birincisi, “Bu, Allah’ın hikmet ve kudretidir, O’nun ilahlığında hiçbir ortağı yoktur.” İkincisi, “ölümden sonra hayatın olması mümkün ve mutlaktır.” (İzah için bkz. Nahl an: 53/a, Hacc an: 79, Rum an: 25-34-35, Fatır an: 19, Yasin an: 29)

12 Ki O, bütün çiftleri yarattı 12ve sizin için gemilerden ve hayvanlardan bineceğiniz şeyleri de var etti.

13 Onların sırtlarına binip-doğrulmanız, sonra onlara binip-doğrulduğunuz zaman da, Rabbinizin nimetini zikretmeniz ve: “Bunlara bizim için boyun eğdiren (Allah) ne yücedir, yoksa biz bunu (kendi hizmetimize) yanaştıramazdık” demeniz 13için.

14 Ve biz elbette, Rabbimize çevrilip-döneceğiz.14

AÇIKLAMA

  1. “Çiftler” ifadesiyle sadece kadın ve erkekler kastolunmamaktadır. Allah, diğer mahlukatı da çift çift yaratmıştır. Onların birleşmesinden de diğer çiftler meydana gelmiştir. Örneğin elektriğin pozitif (+) ve negatif (-) kutuplarının bir araya getirilmesiyle sayısız icatlar elde edilmiştir. Nitekim insan, Allah’ın çeşit çeşit mahlukatını, onların sayısız çiftlerini, yapılarını, birbirleriyle olan ilişkilerini ve bunca çeşit mahlukatın birbirleriyle çiftleşmeleri sonucunda meydana gelenleri bir bir düşünecek olsa, bu kainatın sahibinin aynı zamanda Hâlık, Hakim ve Müdebbir olduğunu anlayacaktır. Ancak akıldan mahrum insanlar, bu kainatın yaratıcısı olmadığını düşünebilir veya onun birden fazla ilahın eseri olduğunu ileri sürebilir.
  2. Yani, Allah, kainatta sadece insanlara, gemi ve hayvanları binek olarak vermiştir. Bu yüzden insanlar, onların üzerlerine atılmış çuvallar gibi olmamalı ve bu gemileri denizin üstünde yüzdürenin, bu denizleri meydana getirenin ve bazılarının insanlardan çok kuvvetli olmasına rağmen, istedikleri yere gidebilmelerini sağlayan bunca hayvanı yaratanın kim olduğunu düşünebilmelidir. Bu nimetlerden faydalandıkları halde, bu nimetleri bağışlayan Allah’ı unutabilmek için kişinin kalb ve vicdanının kararmış olması gerekir.

Hassas bir vicdan taşıyan kişi, bu bineklerden yararlandığında, Allah’a hamdederek “Bu binekleri benim hizmetime veren zat ne yücedir ve yine o zat ne büyüktür ki zatında ve sıfatlarında hiçbir ortağı yoktur ve hiçkimseye muhtaç değildir, O’na şükreder ve O’na ortak koşmaktan yine O’na sığınırım” der.

Bu ayetin en iyi açıklaması, Rasulullah’ın bineklere binerken yaptığı dualardır. Abdullah b. Ömer’den şöyle bir hadis rivayet edilmiştir: “Rasulullah savaşa çıktığında, bineğe binerken üç kez “Allah’u Ekber” der ve bu ayeti okuduktan sonra şöyle dua ederdi: “Allah’ım bana bu seferde hayır ve takva nasip eyle. Sevdiğin amelleri işlememe yardım et. Allah’ım bu seferi benim için kolaylaştır, mesafeleri kısalt. Allah’ım yanımda bana yol arkadaşı ol. Ardımda bıraktığım ailemi koru. Ey Allah’ım, seferde beni, gıyabımda ailemi koru.” (Müsned-i Ahmed, Müslim, Ebu Davud, Nesei, Tirmizi, Darimi)

Hz. Ali’den şöyle bir hadis rivayet olunmuştur. “Rasulullah ata binerken, atın üzengisine bastığında “Bismillah” dedi ve ata bindi. Daha sonra bu ayeti okuyarak üç defa “Elhamdülillah”, üç defa da “Allah’u Ekber” dedi ve “Seni tenzih ederim, senden başka ilah yoktur. Zulmettiğimiz nefsimizi bize bağışla” diye dua ederken gülümsedi. Bunun üzerine ben (Hz. Ali) “Ya Rasulullah, niçin güldünüz?” diye sorunca O, “Allah’ım beni bağışla” diyen bir kulun sözünü Allah beğenir ve kulum benden başka hiçkimsenin kendisini bağışlamayacağını zaten bilir, der” diyerek cevap verdi. (Müsned-i Ahmed, Tirmizi, Nesei)

Bir şahıs “Ebu Mücelles” adıyla şöyle bir hadise anlatmaktadır: “Bir defasında bineğime binerken bu ayeti okudum ve bunun üzerine Hasan Basri bana: “sen (bineğine binerken) bu ayeti okumakla mı emrolundun?” diye sordu. “Peki ne okuyayım” diye cevap verince, o da dedi ki: “Bana İslâm’ı nasip eden Allah’a hamdolsun. Yine Hz. Muhammed’i göndermekle bize ihsan eden ve bizi insanlar arasından çıkmış en hayırlı ümmet kılan Allah’a hamdolsun” dedi ve bu ayeti okudu.” (İbni Cerir-Ahkâmul-Kur’an, el-Cessas)

  1. Yani, her sefere çıkmadan önce, çok büyük ve son bir seferin sizi beklediğini hatırlayın. Yolculuk esnasında muhtemelen bineğinizden düşebilir ve bu son seferiniz olabilir. Dolayısıyla her sefere çıkışımızda bunun son bir sefer olma ihtimalini unutmamalıyız.

Şimdi bu hususun ahlâki yönünü düşünelim. Örneğin sefere çıkan bir şahıs, şuurlu olarak yukarıdaki gibi dua etse, o şahıs zulüm, fısk, fucura ittiba eder mi? Fuhuş, içki kumar gibi cürümler işler mi? Yargıç, tüccar, memur gibi bazı yetki ve fırsatlara sahip kimseler inanarak böyle dua etseler, haksızlık yaparlar mı? Bu dua ile savaşa giden bir asker düşünelim. O asker, hiç günahsız insanların kanını döküp, zayıfları ezer mi? Tank ve uçaklarla hedef gözetmeden önüne gelen yeri bombalar mı?

15 (Buna rağmen) Kendi kullarından O’na bir parça kılıp-yakıştırdılar. 15Doğrusu insan, açıkça bir nankördür.

16 Yoksa O, yarattıklarından kızları (kendine) edindi ve erkekleri size mi ayırıp-bıraktı?

17 Oysa onlardan biri, O Rahman (olan Allah) için verdiği örnek ile (kız çocuğunun doğumuyla) müjdelendiği zaman, yüzü simsiyah kesilmiş olarak kahrından yutkundukça yutkunuyor.16

18 Onlar, süs içinde büyütülüp de mücadelede açık olmayan (kızlar)ı mı (Allah’a yakıştırıyorlar)?17

19 Onlar, ki kendileri Rahmanın kulları olan 18melekleri dişiler kıldılar. Kendileri onların yaratılışlarına şahit mi oldular? 19Onların şahitlikleri yazılacak ve (bundan dolayı) sorumlu tutulacaklar.

20 Dediler ki: “Eğer Rahman dilemiş olsaydı, biz onlara ibadet etmezdik.”20 Onların bundan yana hiç bir bilgileri yoktur. Onlar, yalnızca ‘zan ve tahminle yalan söylemektedirler.’

AÇIKLAMA

  1. Ayette geçen “cüz” (parça, kısım) kelimesi ile Allah’ın evlad edinmesi şeklinde yapılan iftiraya bir telmihte bulunulmaktadır. Çünkü evlat, babasının bedeninden nihayetinde bir cüzdür. Nitekim Allah’ın oğlu veya kızı olduğunu öne süren bir şahıs, onları, Allah’ın cüzü olarak telakki etmiş olur. Ayrıca Allah’a bir mahluku cüz olarak atfetmenin başka bir biçimi daha vardır. Yani bir şahsı Allah’ın kudret ve sıfatlarında ortak eder ve Allah’a yalvarır gibi o şahsa yalvarır ve kulluk edersek, o şahsa ilahlık ve Rab’lik izafe etmiş ve onu Allah’ın bir cüz’ü yapmış oluruz.
  2. Burada müşriklerin mantıksızlığı açıkça ortaya serilmektedir. Çünkü müşrikler, meleklere, “Allah’ın kızları” derler. “Kız” şeklinde putlar yaparlar ve onlara taparlardı. Buna karşılık şöyle buyurulmaktadır: “Sizler, kainatı Allah’ın yarattığını, sizin için yeryüzünü beşik kıldığını, yağmur gönderip hayvanları hizmetinize verdiğini biliyor ancak buna rağmen O’na ortak koşuyor ve başkalarına kulluk ediyorsunuz. Üstelik Allah’a sadece sıfatlarında ortak koşmakla kalmıyor, O’nun zatında da ortak olduğunu kabul ederek Allah’a kız evlatlar izafe ediyorsunuz. Oysa kız çocuğunuzun olmasını kendiniz için bile utanç nedeni sayıyor, hatta onları gömmekten çekinmiyorsunuz. Bununla birlikte kendiniz için erkek evladı layık görürken, Allah’a kız evladlar nispet ediyor, fakat yine de Allah’a inandığınızı iddia ediyorsunuz.”
  3. Yani, “Yumuşak, nazik ve fıtraten zayıf olan kız çocuklarını Allah’a nispet ediyor, kuvvetli bir yaratılışa sahip olan erkek çocuklarını kendinize alıyorsunuz.”

Bu ayetten, kadınların mücevher takmalarının dinen caiz olduğu hükmü de çıkıyor. Çünkü mezkur ayette, mücevheratın kadın tarafından takılmasının tabii bir şey olduğu anlatılmaktadır. Nitekim bu konuda Hz. Ali’den rivayet edilen bir hadiste “Rasulullah’ın bir elinde altın, diğerindeyse ipek bulunduğu bir halde “ümmetimin erkekleri için bunları kullanmak haramdır” diye buyurduğu naklolunmaktadır. (İmam Ahmed, Nesei, Tirmizi) Yine, Hz. Musa el-Eşari’nin rivayet ettiği bir hadise göre, “İpek ve altın ümmetimin kadınları için helal, erkekleri içinse haramdır” diye buyurmuşlardır.

Allame Ebu Bekir el-Cessas, bu konuyla ilgili olmak üzere aşağıdaki rivayeti nakletmiştir:

Hz. Aişe’den rivayet edildiğine göre “Bir defasında Zeyd b. Harise’nin oğlu Üsame yaralanır ve yarasından kan akmaya başlar. Üsameyi oğlu gibi seven Rasulüllah bunun üzerine onun yarasından akan kanı mübarek ağzıyla emmeye, sonra tükürmeye başladı. Bu esnada ise “Üsame kız olsaydı ona mücevherler takar, ona güzel güzel elbiseler giydirirdim” diye söyleniyordu.”

Ebu Musa el-Eşari’den rivayet edildiğine göre Rasulullah “İpek ve altın ümmetimin kadınları için helal, erkekleri içinse haramdır” diye buyurmuştur.

Hz. Aişe’ye göre “Zekatı verilmek suretiyle mücevher takmak günah değildir.”

Hz. Ömer, Ebu Musa el-Eşari’ye “Bölgende yaşayan müslüman kadınlara, mücevherlerinin zekatını vermelerini emret” diye yazıyla bir emirname göndermiştir.

İmam Ebu Hanife, Ömer b. Dinar’dan naklen şöyle bir olay rivayet eder. “Hz. Aişe’nin kızkardeşleri ve Abdullah b. Ömer’in kızları mücevherat takarlardı.”

Tüm bu rivayetleri naklettikten sonra Allame Cessas, “Rasulullah’tan ve sahabilerden, müslüman kadınların altın ve ipek kullanmalarının helal olduğuyla ilgili gelen haberler, kullanmalarının yasak olduğuyla ilgili haberlerden daha fazladır. Ayrıca Rasulullah’ın ve sahabilerin yaşadıkları dönemden, günümüze (yani h. 4. asra) kadar, ümmetin uygulaması bu şekildedir ve muhalefet eden kimse de olmamıştır. Bazı münferit itirazlar vuku bulduysa da, onlar dikkate alınmaz.” demektedir.

  1. Yani, Allah (dişi veya erkek) herhangi bir cinse mensup olmaktan münezzehtir.
  2. Bu ifadenin bir diğer anlamı da “Onlar doğduklarında acaba orada hazır mı bekliyorlardı?” şeklinde de verilebilir.
  3. Sapıklık içinde olan kimselerin her zaman yaptıkları gibi, bunlar da kendi sapıklıklarını kadere bağlıyorlar ve şöyle diyorlar: “Şayet Allah dilememiş olsaydı biz bu meleklere nasıl ibadet edebilirdik? Çünkü Allah istemeseydi, bizim meleklere tapmamız mümkün olmazdı. Biz bu işi uzun süredir yaptığımıza göre, Allah dileseydi üzerimize azap gönderirdi.”

21 Yoksa biz, bundan önce kendilerine bir Kitap verdik de şimdi ona mı tutunuyorlar?21

22 Hayır; dediler ki: “Gerçek şu ki biz, atalarımızı bir ümmet üzerinde bulduk ve doğrusu biz onların izleri (eserleri) üstünde doğru olana (hidayete) yönelmiş (kimse)leriz.”22

23 İşte böyle; senden önce de (herhangi) bir memlekete bir peygamber göndermiş olmayalım, mutlaka onun ‘refah içinde şımarıp azan önde gelenleri’ (şöyle) demişlerdir: “Gerçek şu ki, biz, atalarımızı bir ümmet (din) üzerinde bulduk ve doğrusu biz, onların izlerine (eserlerine) uymuşlarız.”23

AÇIKLAMA

  1. Bu cahil insanlar, dünyada herşey Allah’ın dilemesiyle olduğu için O’nun rızasının da buna muvafık bulunduğunu sanıyorlar. Oysa onlar, Allah’ın dilemesi, yani izni ile, onun rızasını birbirine karıştırıyorlar. Şayet onların bu mantığını kabul edecek olursak, o takdirde sadece şirk değil, insanların bile kabul edilebilir fiiller olarak tasvip etmediği hırsızlık, cinayet, zina, rüşvet vs. vuku bulan sayısız suçların Allah’a dayandığını ve O’nun da bu suçlardan razı olduğunu iddia etmiş oluruz. Oysa böyle bir iddia doğru değildir. Çünkü, Allah’ın herhangi bir ameli tasvip edip etmediği, dünyada vuku bulan olaylardan değil, bizzat kendisinin peygamberleri vasıtasıyla gönderdiği Kitab’tan öğrenilmelidir.

Neden denilecek olursa, Allah Kitabı’nda hangi düşünceleri, ahlâkı ve davranışları tasvip ettiğini, hangilerini ise reddettiğini açıkça bildirmiştir. Şayet onların elinde Kur’an dışında Allah’ın göndermiş olduğu ve “Melekler Allah’ın ortaklarıdır. Onlara ibadet edin” diye bildirdiği bir belge bulunuyorsa, o zaman ortak koşsunlar. (İzah için bkz. En’am an: 71-79-80-110-124-125, A’raf an: 16, Yunus an: 101, Hud an: 116, Rad an: 49, Nahl an: 10-31-94, Zümer an: 20, Şura an: 11)

  1. Onların elinde, bu gerekçeden başka bir dayanakları yoktur. Çünkü, ataları da aynı şekilde davrandığı, yani melekleri mabud edinip, onlara taptığı için, kendilerinin de meleklere taptıklarını iddia etmektedirler.
  2. Burada peygamberlere niçin hep kendi toplumlarında ileri gelen kimselerin, sermaye sahiplerinin muhalefet ettikleri, atalarının dininin savunucuları olarak boy gösterdikleri, yine hep bu insanların Hakka karşı tavır alıp halkı peygamberlere karşı kışkırttıkları ve halkın cehalet içinde yüzmesini arzulayıp, her türlü fitne ve fesadı çıkarttıkları noktasında biraz durulması ve dolayısıyla bunların nedenlerinin incelenmesinde yarar var. Tüm bu soruların temelinde iki ana neden bulunmaktadır:

a) Zenginlik ve refah içinde yüzen insanlar, Hak-Batıl arasındaki mücadeleyle ilgilenmeyi akıllarının ucundan geçirmeyecek kadar dünya meşgalelerine dalmış kimselerdir. Dolayısıyla onlar, böyle basit (!) sorunlarla zihinlerini yormayı istemezler. Zihnen ve bedenen tembelleşmişlerdir. Din hakkında pervasız bir tavır içindedirler. Çünkü mevcut sistemin yürürlükte kalması işlerine geldiği için, onlar yeni bir düzenin gerekliliğini zahmet edip düşünemezler bile. Hâk ve batıl nedir, adalet ve zulüm ne anlama gelir, bunlar, onları pek ilgilendirmez.

b) Onlar, mevcut sistemin sayesinde zenginlik ve refah içinde olduklarından, sistemin yıkılmasını asla arzu etmezler. Onlar, peygamberlerin öne sürdükleri düşüncelerin kabul görmesi ve yayılması sonucunda, mevcut sistemin sayesinde elde ettikleri makam ve mevkinin ellerinden alınacağını ve gayri meşru mal ve servetlerine el konulacağını bilirler. İşte bu nedenden ötürü onlar, peygamberlerin, yayılmasına çalıştıkları davanın en şiddetli muhalifleridirler. (Daha fazla bilgi için bkz. En’am an: 91, A’raf an: 46, 53, 58, 74, 88, 92, Hûd an: 31, 32, 41, İsra an: 18, Mü’minun an: 26, 27, 35, 59, Sebe: 34 ve an: 54)

24 (O peygamberlerden her biri de şöyle) Demiştir: “Ben size, atalarınızı üstünde bulduğunuz şeyden daha doğru olanını getirmiş olsamda mı?” Onlar da demişlerdir ki: “Doğrusu biz, kendisiyle gönderildiğiniz şeye (karşı) kâfir olanlarız.”

25 Böylece biz de onlardan intikam aldık. Öyleyse, sen bir bakıver; yalan sayanların sonu nasıl oldu?

26 Hani İbrahim babasına ve kendi kavmine24 demişti ki: “Hiç tartışmasız ben, sizin tapmakta olduklarınızdan uzağım.”

27 “(Ancak) Beni yaratan başka. İşte O beni hidayete yöneltip-iletecektir.”25

28 Ve bunu (bu tevhid inancını) onun ardında (kendi soyunda) kalıcı bir kelime olarak kılıp bıraktı26 ki belki (Allah’a) dönerler diye.27

29 Hayır; Ben onları ve atalarını, kendilerine hak ve açıklayan bir peygamber gelinceye kadar28 metalandırıp-yaşattım.

30 Ancak kendilerine hak gelince, dediler ki: “Bu bir büyüdür,29 doğrusu biz ona (karşı) kâfir olanlarız.”

AÇIKLAMA

  1. İzah için bkz. Bakara an: 124, 133, En’am an: 50-55, İbrahim an: 46,53, Meryem an: 26, 27, Enbiya an: 54, 66, Şuara an: 50, 62, Ankebut an: 26, 46, Saffat 83-100 ve an: 44, 55.
  2. Burada İbrahim (a.s) sadece kendi inancını açıklamakla yetinmemiş ve ayrıca şöyle bir delil öne sürmüştür. “Sizin taptığınız mabudlar hiçbir şey yaratmamışlardır. Onlar, doğru yolu göstermedikleri gibi buna güç de yetiremezler. Ben ancak insanları yaratan ve onlara yol gösteren bir tek Allah’a tabi olurum.”
  3. Yani, Hâlık olan Allah’ın dışında ibadete layık hiç kimse yoktur.
  4. Yani, yollarını kaybettiklerinde kendisini takip ederek anayolu bulmalarına yarayacak açık bir söz veya açık bir işaret vardır onlar için. Burada atalarını takip etmek zorunda oldukları kabul edilebilse dahi, onların atalarının hayırlı ve iyi olanlarını değil, kötü olanlarını taklit ettikleri açıklanarak Kureyşlilerin utanmaları gerektiği beyan edilmiştir. Gerçekten de Kureyşlilerin, Arap dünyasının liderliğini ellerine geçirmelerinin nedeni, onların Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’in torunları olmaları ve Kâbe’nin muhafızlığını ellerinde bulundurmalarıydı. Bu yüzden onlar, Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’i örnek almaları gerekiyorken, bu şerefli atalarını değil de dalâlet içinde bulunan ve çevre kabilelerden putperestliği takip eden atalarını taklit etmişlerdir. Ayrıca burada, körükörüne atalarının takip edilmesi doğru olsaydı, Hz. İbrahim kendi atalarına açık açık “Ben sizin cahilce adetlerinize uymam, çünkü sizler Allah’ı bırakıp, başkalarına kulluk ediyorsunuz. Oysa onlar, hiçbirşey yaratmamıştır”, demezdi, denilerek, Hz. İbrahim’in atalarının mukallidi olmadığı vurgulanmak isteniyor. Zira Hz. İbrahim, atalarının takip ettikleri yolun doğru olup olmadığını düşünerek bir karara varıyordu. Şayet onların takip ettikleri yol da hiçbir makul delile dayanmıyorsa, onlar da hemen o yolu terketmeliler.
  5. “Rasul-u Mübin” (apaçık bir rasul) ifadesinin anlamı, “Allah’ın peygamberi olduğu apaçık olan Rasul” şeklinde olabilir. Yani, onun peygamberliğinden önceki ve sonraki hayatı, onun yüce bir rasul olduğuna bizzat şehadet etmektedir.
  6. İzah için bkz. Enbiya an: 5, Sad an: 5

31 Ve dediler ki: “Bu Kur’an, iki şehirden birinin büyük bir adamına indirilmeli değil miydi?”30

32 Senin Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırmaktadırlar? Dünya hayatında onların maişetlerini aralarında biz paylaştırdık ve onlardan bir bölümü (diğer) bir bölümünü ‘teshîr etmesi için, bir bölümünü bir bölümü üzerinde derecelerle yükseltkik.31 Senin Rabbinin rahmeti, onların toplayıp-yığmakta olduklarından daha hayırlıdır.32

AÇIKLAMA

  1. “İki şehir” ile Mekke ve Taif kastolunmaktadır. Kafirler, şöyle bir iddia ileri sürüyorlardı: “Allah, gerçekten bir kitap gönderecek olsaydı, Mekke ve Taif gibi iki büyük şehrin ileri gelenlerinden birine gönderirdi. Peygamber olacak hiçkimse kalmadı da, Muhammed gibi dünyaya yetim gelmiş, servet sahibi olmayan, gençliğini çobanlıkla geçirmiş, şimdi de zengin hanımının mal varlığına dayanarak geçimini temin eden ve kabilesinin ileri gelenlerinden de olmayan birine mi peygamberlik geldi? Mekke’den Velid b. Muğire, Utbe b. Rebia gibi şöhretli insanlar veya Taif’den Urve b. Mesud, Habib b. Amr, Kinane b. Abdu Amr veya İbn Abdiyaleyl gibi önderler, peygamberliğe Muhammed’den daha layık değil midirler?” Kafirler böyle bir iddia ile karşı çıkmadan önce, bir insanın peygamber olacağını bile tahayyül edemiyorlardı.

Fakat Kur’an, tüm peygamberlerin insan olduğunu ve ancak bir insanın peygamberlikle görevlendirilebileceğini, peygamberlerin de nihayet bir insan olduğunu ve dolayısıyla onun da diğer insanlar gibi çarşılarda gezmesinin, çoluk-çocuk sahibi olmasının ve yiyip içmesinin normal karşılanması gerektiğini beyan edip onların iddiasını çürütünce, (bkz. Nahl: 43, İsra: 94, 95, Yusuf: 109, Furkan: 7, 20, Enbiya: 7, 8, Rad: 38) bu sefer kafirler, “Şayet peygamberler insanlar arasından seçiliyorsa, niçin servet sahibi, meşhur, etkili ve önemli şahsiyetler değil de, Abdullah’ın oğlu Muhammed böyle bir göreve layık görülüyor” demeye başladılar.

  1. Kafirlerin bu iddiasına kısa bir cümleyle cavap verilirken, ayrıca pekçok konuya da temas edilmiştir. Birincisi, “Allah’ın nimetlerini paylaştırma yetkisi onlara ne zaman verilmiştir? Biz, kime hangi rahmeti vereceğimizi onlara mı soracağız?” (Burada rahmet kelimesiyle, herkesin nasibini alacağı Allah’ın umumi rahmeti kastolunuyor.) İkincisi, “Nübüvvet gibi çok büyük bir nimeti değil, küçük nimetleri bile vermek sadece Allah’ın elindedir. Ve O’nun, tasarrufunda hiçbir ortağı yoktur. Nitekim, O, kimini güzel, kimini çirkin yaratırken, kimine hoş bir ses verir, kimine de kötü. Birini kuvvetli, diğerini zayıf, birini zeki, bir diğerini ise aptal yaratır. Kimine kuvvetli bir hafıza verirken, kimini unutkan, kimine sıhhatli bir beden nasip ederken, diğerini felce uğratır veya kör ya da sağır yapar. Bir kimseyi zengin bir ailede, diğerini ise fakir bir ailede, ya da kimini gelişmiş bir toplumda kimini de ilkel bir toplumda dünyaya getirir. Allah’ın takdir ettiği bu zorunluluklara ister istemez herkes tabi olmaya mecburdur ve bu gerçeği kimse değiştiremez. Ayrıca rızk, kuvvet, izzet, şöhret, şeref, servet ve iktidar gibi nimetleri insanlar arasında paylaştırmak sadece Allah’ın elindedir (tasarrufundadır), Allah, kimi dilerse onu yüceltir, kimi dilerse onu alçaltır. Allah’ın yücelttiği kişiyi kimse alçaltamaz. O’nun alçalttığını da tüm dünya bir araya gelse yüceltemez. Sonuçta, Allah’ın takdirine karşı alınmış tüm tedbir ve çabalar boşa çıkmaya mahkumdurlar. O halde bunlar kim oluyorlar da, kainatın yegane hakimi olan Allah’ın bu taksimine itiraz ediyorlar?”
  2. Ayette geçen “Rabbinin rahmeti” ifadesiyle, hususi rahmet, yani “Nübüvvet” kastedilmektedir. Şöyle ki, “Servet ve şöhret sahibi kimseler! Siz, Abdullah’ın oğlu Muhammed’e verdiğim bu rahmete (nimete) layık değilsiniz. Bu nimet, sahip olduğunuz servetinizden çok daha yüksek bir değere sahiptir ve bu nimete layık olmanın şartları farklıdır. Zihninizde taşıdığınız “Servet sahibi zengin kimseler peygamberliğe layıktır” şeklindeki düşünce, sizlerin ne kadar dalâlet içinde olduğunuzu göstermektedir. Oysa, Allah’ın indinde peygamberliği hak kazanmanın çok farklı ölçüleri vardır. Dolayısıyla Allah, sizlerin bu sapık düşüncelerine iltifat etmez.”

33 Eğer insanlar (Allah’a karşı isyanda birleşip) tek bir ümmet olacak olmasaydı, Rahmana (Allah’a karşı) küfredenlerin evlerine gümüşten tavanlar 33ve üzerinde çıkıp-yükselecekleri merdivenler yapardık.

34 Evlerine kapılar ve üzerinde yaslanıp-dayanacakları koltuklar,

35 Ve (daha nice) çekici-süsler (de verirdik). Bütün bunlar, yalnızca dünya hayatının metaıdır. Ahiret ise, senin Rabbinin katında muttakiler içindir.

36 Kim Rahman (olan Allah)ın zikrini34 görmezlikten gelirse, biz, bir şeytana onun ‘üzerini kabukla bağlattırırız’; artık bu, onun bir yakın-dostudur.

37 Gerçekten bunlar (bu şeytanlar), onları yoldan alıkoyarlar; onlar ise, kendilerinin gerçekten hidayette olduklarını sanıp-sayarlar.

38 Sonunda bize geldiği zaman, der ki: “Keşke benimle senin aranda iki doğu (doğu ile batı) uzaklığı olsaydı. Meğer ne kötü yakın-dost(muşsun sen).”

39 (Bu söylenmeleriniz,) Bugün size kesin olarak bir yarar sağlamaz. Çünkü siz zulmettiniz. Şüphesiz siz azabta da ortaksınız.35

40 Öyleyse sağır olanlara sen mi dinleteceksin veya kör olan ve açıkça bir sapıklık içinde bulunanı hidayete erdireceksin?36

41 Şu halde biz seni alıp-götürürsek, elbette onlardan intikam alacağız,

42 Ya da kendilerine va’dettiğimiz şeyi onlara gösteririz ki, biz gerçekten onların üstünde güç yetirenleriz.37

AÇIKLAMA

  1. Yani, altın ve gümüş gibi metaları büyük nimetler olarak nitelemekte ve onlara hayranlık duymaktadırlar. Oysa bunlar, Allah indinde bir değer ifade etmezler. Nitekim insanlar, küfre meyyal bir zihniyet taşımamış olsalardı, biz onlara altın ve gümüşten yapılmış evler verirdik. Ancak bunlara sahip olmak, insanın şerefli ve temiz bir ruh taşıdığına delil değildir. Çünkü bu gibi metalara (altın, gümüş) sahip olanların içinde pislikleri tüm dünyayı kirletecek derecede olan habis ruhlu insanlar da bulunuyorlar. Ama yine de sizler, bunlara sahip olmayı, kişinin yüceliğine delil kabul ediyorsunuz.
  2. Bu ifade, güneş anlamına gelmektedir. “Rahman’ın zikri” ise, Allah’ı hatırlamak demektir. Ayrıca, Allah’dan nazil olan kitab (Kur’an) olarak da anlaşılabilir.
  3. Yani, sizi yoldan saptıranlara ceza vermemizin, sizlere bir yararı olmaz. Çünkü sizler de aynı cezaya çarptırılacaksınız.
  4. Yani, “Ey Muhammed! Kim senin çağrına kulak veriyor ve gerçeği anlamaya istek duyuyorsa, ona tebliğ et. Görmek istemeyen körlere veya işitmek istemeyen sağırlara üzülme. Çünkü onlar, Allah’ın azabına uğramak için ellerinden geleni yapmaktadırlar.”
  5. Bu ayetin anlamını daha iyi kavrayabilmek için, o dönemde Mekke’de olup bitenleri gözönüne getirmek gerekir. O dönemde kafirler, Hz. Peygamber’i (s.a) ortadan kaldırabilmek için gece gündüz planlar kurmakla meşguldüler. Kafirler, Rasulüllah’ı öldürebildikleri takdirde, dertlerinin sona ereceğini sanıyorlardı. Bu nedenden ötürü Allah, Hz. Peygamber’e (s.a.) hitap etmek suretiyle “senin hayatta kalıp kalmaman kafirlerin başlarına gelecek olanları değiştirmez. Şayet sen yaşarsan, o takdirde onların feci akibetlerini bizzat görürsün. Yoksa, eğer vefat edersen, onlar, yine bu yaptıklarının kötü sonuçlarıyla karşı karşıya geleceklerdir.” diye buyurulmaktadır.

43 Şu halde sen, sana vahyedilene sımsıkı-tutun; çünkü sen dosdoğru olan bir yol üzerindesin.38

44 Ve hiç şüphesiz o (Kur’an), senin ve kavmin için gerçekten bir zikirdir. Siz (ondan) sorulacaksınız.39

45 Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimizden sor: Biz, Rahman (olan Allah)ın dışında tapılacak birtakım ilahlar kıldık mı (hiç)?40

46 Andolsun, biz41 Musa’yı Firavun’a ve onun ‘önde gelen çevresine’ ayetlerimizle gönderdik.42 O da, dedi ki: “Gerçekten ben, âlemlerin Rabbinin elçisiyim.”

47 Fakat onlara ayetlerimizle geldiği zaman, bir de ne görsün, onlar bunlara (alay edip) gülüyorlar.

48 Biz onlara biri ötekinden daha büyük olmayan hiç bir ayet göstermedik. Belki dönerler diye, biz onları azabla yakalayıverdik.43

AÇIKLAMA

  1. Yani, sen, sana karşı gelenlerin hakkında pek düşünme. Zaten senin için onların zulüm ve küfürlerinin cezasını ne zaman çekecekleri ve İslâm’ın, yaşadığın süre içinde yayılıp yayılmayacağı önemli değildir. Senin için önemli olan, Hak üzerinde olmak olduğuna göre, sen bunları hiç düşünmeden hakkı tebliğ etmeye devam et ve onların, senin gözünün önünde mi senden sonra mı mahvolacağı meselesini Allah’a bırak.
  2. Yani, bir kimse için, Allah’ın kendisini, kitabını nazil etmek üzere seçmesi kadar büyük bir şeref olamaz; nitekim bu, bir toplum için de geçerlidir. Allah’ın, hidayetini göndermek üzere aralarından bir kimseyi seçtiği ve dillerinde kendilerine kitap gönderdiği bir toplum, (Kureyşliler) bu nimete rağmen nankörlük yapar ve sırt çevirirse, bilsin ki birgün bu davranışlarından ötürü sorguya çekilecektir.
  3. Yani, “sizden önceki peygamberlere sorun” denilmekle, önceki peygamberlerin kitaplarına bakmaları kastolunmaktadır. Tıpkı aralarında bir çekişme olduğu takdirde meseleyi Allah’a ve Rasulüne götürün, denildiği gibi. Burada bu tür bir ifade kullanılmasının nedeni, önceki peygamberlerin kitaplarında Allah’dan başkalarının ibadete layık olduklarıyla ilgili bir talimatın olup olmadığının araştırılmasıdır.
  4. Bu kıssa, burada üç nedene dayalı olarak beyan edilmektedir: Birincisi, “Allah bir topluma peygamber gönderdiğinde, o topluma bir fırsat vermiş olur. Şayet o toplum bu fırsattan yararlanamadığı takdirde, akibeti Firavun’un akibetine benzer. Başka bir deyişle Firavun’un sonu insanlık için bir ibrettir.” İkincisi, “Firavun da, tıpkı Kureyşlilerin Hz. Muhammed’i hakir gördüğü gibi Hz. Musa’yı hakir görmüştü. Ancak, Allah’ın takdiri farklı olduğundan, Firavun’u helak ederek, onlara kimin hakir olduğunu göstermişti.” Üçüncüsü ise, “Allah’ın ayetlerine karşı büyüklenerek alay edenlerin, daha önce nasıl bir sonla karşılaştıklarını görerek ders almaz ve tavrınızı değiştirmezseniz, sizin de sonunuz aynı olacaktır.”
  5. Burada, Hz. Musa’nın Firavun’a gösterdiği ilk iki mucizeye “asa ve Yed-i beyza”ya telmihte bulunulmaktadır. Bkz. A’raf an: 87, 88, Taha an: 12, 13, 29, 30, Şuara an: 26, 29, Neml an: 16, Kasas an: 44, 45.
  6. Burada ise, Allah’ın Hz. Musa’ya verdiği şu mucizeler kastolunmaktadır:

1) Sihirbazlar ile Hz. Musa karşı karşıya geldiklerinde, sihirbazlar yenilirler ve müslüman olurlar. Bkz. A’raf an: 88, 92, Taha an: 30, 50, Şuara an: 29, 40.

2) Hz. Musa’nın önceden haber verdiği üzere Mısır’a kıtlık gelince, Firavun, Hz. Musa’dan dua etmesi için ricada bulunur. O da dua edince kıtlık sona erer.

3) Hz. Musa’nın önceden haber verdiği üzere sel, dolu ve şimşek dolayısıyla birçok yerleşim bölgesi ve tarla zarar görünce, Hz. Musa, Firavun’un ricası üzerine dua eder ve belâ def olur.

4) Mısır üzerine bir bulut gibi yayılan çekirgeler, Hz. Musa’nın dua etmesi üzerine dağılırlar. Bu olayı da Hz. Musa daha önceden haber verir.

5) Tüm Mısır’ı bit ve pireler kaplayınca, insanlar ve hayvanlar büyük bir eziyet içerisinde çaresiz kalır ve buğday ambarları mahvolur. Ancak bu afet de, Hz. Musa’nın dua etmesi ile birlikte sona erer.

6) Hz. Musa’nın daha önceden bildirdiği üzere, tüm kurbağalar karaya hücum ederler, ancak yine Hz. Musa’nın duasıyla yerlerine dönerler.

7) Hz. Musa’nın daha önceden bildirdiği üzere kan afeti, etrafı sararak Mısır’daki bütün sular kana dönüşür ve nehirler, kuyular, havuz ve çeşmeler kanla dolar, balıklar ölür. Sonuçta tüm Mısır halkı kan kokusu içinde, susuz kalırlar. Ancak, Firavun Hz. Musa’dan dua etmesi için ricada bulunur, o da dua edince azab sona erer. Bkz. izah için A’raf an: 94-96, Neml an: 16-17, Mü’minun an: 37.

Kitab-ı Mukaddes’de (çıkış 7-12 bölümler) bu azab hakkında ayrıntılı biçimde bahsedilmiştir. Fakat orada gerçekler ile hikayeler birbirlerine karışmıştır. Örneğin Kitab-ı Mukaddes’de sihirbazların azab geldiği zaman suyu kan haline dönüştürdükleri ve böylece bunun bir sihir olduğunu ispat ettikleri anlatılmaktadır. Fakat bitlere gelince, sihirbazlar çaresiz kalıp bunun Allah’ın bir işi olup sihir olmadığını söylemişlerdir. Ayrıca kurbağaları da tıpkı Hz. Musa gibi derelerden çıkarmışlar ancak, yine de Firavun Hz. Musa’ya “bu azabı başımızdan def etmesi için Rabbine dua et” diye ricada bulunmuştur. Bu noktada dikkate değer bir husus vardır. Şayet sihirbazların bu kurbağaları derelerden çıkarmaya güçleri yetiyorsa, o takdirde onları geri göndermeye de güçleri yetmesi gerekirdi. Nitekim aynı iddia, suyun kana dönüşmesi hususunda da ileri sürülmüştür. Tüm bunlardan Kitab-ı Mukaddes’in tahriften azâde bir kitap olmadığı ve onun içine birçok hikâyenin uydurularak sokulduğu anlaşılmaktadır. Ancak, bunları yapan insanlar, pek zeki kimseler değillermiş, çünkü hikâye uydurmayı pek iyi becerememişler!

49 Ve onlar dediler ki: “Ey büyücü, sende olan ahdi (sana verdiği söz) adına bizim için Rabbine dua et; gerçekten biz hidayete gelmiş olacağız.”

50 Fakat onlardan azabı çekip-giderince, bir de görürsün ki onlar andlarını bozuyorlar.44

51 Firavun, kendi kavmi içinde bağırdı;45 dedi ki: “Ey Kavmim, Mısır’ın mülkü ve şu altımda akmakta olan ırmaklar benim değil mi? Yine de görmeyecek misiniz?”46

52 “Yoksa ben, şundan daha hayırlı değil miyim ki o, aşağı (sınıftan) bir zavallı47 ve neredeyse (sözü) açıklamadan yoksun olan (biri) dir.”48

53 “Bu durumda (eğer doğruysa), üzerine altından bilezikler atılmalı ya da yakınında yer almış vaziyette onunla birlikte melekler gelmeli değil miydi?”49

AÇIKLAMA

  1. Bu ifadeden, Firavun’un ve kavminin ileri gelenlerinin gösterdikleri inat açıkça belli olmaktadır. Çünkü, Allah’ın azabı geldiğinde onlar, Hz. Musa’ya, Allah’a dua etmesi için yalvarırken, ona yine de bir peygamber olarak değil, bir büyücü sıfatıyla yalvarmışlardır.

Oysa böylesine olağanüstü hadiseler karşısında büyücülerin ellerinden hiçbir şeyin gelmeyeceğini çok iyi biliyorlardı. Çünkü büyücüler (sihirbazlar), çok çok mahdut bir mahalde seyircilere, suyu kana dönüşmüş ya da kurbağa ve çekirgeleri gerçekten varmış gibi gösterebilirler. Fakat büyük bir kıtlığa yol açacak veya çekirgeleri gerçekten musallat ederek koskoca bir ülke çapındaki arazilerin ürünlerini mahvetmeye hiçbir şekilde güç yetiremezler. Bir hükümdarın yanında tüm bunları yapmaya kadir sihirbazlar gerçekten olsaydı, o hükümdarın ordu beslemesine, ya da savaşlara girmesine gerek kalmazdı. Çünkü o, böylesine yetenekli yardımcılarının aracılığıyla tüm dünyayı hükümranlığı altına alırdı. Hatta o sihirbazların bir hükümdara memurluk yapmaları gerekmez, bizzat kendileri hükümdarlıklarını ilan ederlerdi. Genelde tüm müfessirler, Firavun ve kavminin ileri gelenlerinin, Hz. Musa’ya azabı def etmesi için ricada bulunmaya geldiklerinde dahi, kendisine “sihirbaz” olarak hitap etmiş olmalarını izah etmekte bir hayli güçlük çekmişlerdir. Çünkü, musibetle karşılaşan bir kimse, kendisine yardım edecek olan bir şahsın yanına gittiğinde, ona saygıyla hitap eder, bilakis onu küçük düşürücü, tahrik edici sıfatlar kullanmaz. Bundan dolayı müfessirler, bu ayetteki ifadeyi şu şekilde tevil ve tefsir etmeye kendilerini zorunlu hissettiler. “Mısır’lılar Hz. Musa’ya “Ey sihirbaz” diyerek onu küçük düşürmeye çalışmamışlardır. Çünkü, o dönemde siharbazlık saygıdeğer bir meslek olarak görülüyordu. Bu yüzden Hz. Musa’ya “Ey sihirbaz” diyerek hitap etmişlerdir.” Ancak bu tevil, Kur’an’ın üslubuna aykırı düşer. Zira Kur’an’da Firavun tarafından bu hitap nerede kullanılmışsa, mutlaka Hz. Musa’yı küçük düşürmek için kullanılmıştır. Sözgelimi Firavun, Hz. Musa’nın peygamberliğini inkar edip, “Sen bir sihirbazsın” dediğinde açık açık Hz. Musa’yı yalancılıkla ve sihirbazlıkla suçlamıştır. Dolayısıyla “Sihirbazlık saygıdeğer bir meslek olduğu için, Hz. Musa’ya ey sihirbaz diye hitap edilmiştir” şeklindeki tevil makul değildir. Fakat burada, “Kendisine karşı küçültücü bir sıfat kullanıldığı halde, onların ricası üzerine Hz. Musa, Rabbine niçin dua etmiştir?” şeklinde bir soru yöneltilebilir. Bu soruya şöyle cevap vermek mümkündür: “Hz. Musa, Firavun ve kavmine sorunu kökten halledici bir delil (ittiham-ı hüccet) göstermek istemiştir. Nitekim onların, dua etmesini rica etmek üzere Hz. Musa’ya gelmeleri, azabın gelme nedenini ve kaynağını bildiklerini kendiliğinden ispat ediyordu. Onların yine de Hz. Musa’ya “sihirbaz” diye hitap etmeleri ve verdikleri ahitten dönmeleri, ne kadar inatçı olduklarını göstermektedir. Böyle davranmakla suçlu olduklarını açıkça ortaya koydukları için, Allah, Firavun ve kavmini yok etmiştir. Ayrıca onların, Hz. Musa’yı “sihirbaz” olarak nitelemiş olmalarından, O’nun gerçekten sihirbaz olduğu anlamı çıkmaz. Çünkü onlar, bunun, alemlerin Rabbi tarafından verilmiş bir mucize olduğunu çok iyi biliyorlardı.

Örneğin bu hususa Neml Suresi 14. ayette şöyle değinilmiştir: “Vicdanları, onların doğruluğuna kanaat getirdiği halde, sırf haksızlık ve böbürlenme yüzünden onları inkar ettiler. Bak işte o bozguncuların sonları ne oldu?”

  1. Muhtemelen o dönemlerde bir mesajı ilan etme yöntemi, Kur’an’da da ifade edildiği gibiydi. Yani Firavun’un kendi meclisinde devlet adamlarına söylediği sözler, münadiler (tellal) tarafından şehir, köy ve kasabalarda da halka duyuruluyordu. Çünkü zavallı Firavun’un elinde, günümüzde olduğu gibi dalkavuk bir basın, yalan, iftira yayan haber ajansları, propaganda yapmak için devlet radyo ve televizyonları şeklinde araçlar yoktu.
  2. Firavun’un ilan ettiği bildirinin muhtevasından, tahtını sallantıda hissettiği anlaşılıyor. Hz. Musa’nın peşisıra gösterdiği mucizeler ve Mısır’lıların akideleri hakkında düştükleri şüpheler sonucunda, Firavun’un ve ailesinin tanrısal imajları da parçalanmaya başladı. Bunu hemen farkeden Firavun telaşa düşüp bağırmaya başladı: “Ey alçaklar, benim iktidarımı ve geçiminizin bağlı olduğu emrim altındaki Nil Nehrini görmüyor musunuz? Sizlerin tüm maddi hayatı benim ve ailemin gölgesi altındayken, sizler bir fakire hayran oldunuz.”
  3. Yani, “Bu Musa fakirin biri, mal ve mülkü de yok.” şeklindeki gerekçeyi, şimdi Kureyş’in ileri gelenleri Hz. Muhammed’e karşı öne sürüyorlardı.
  4. Bazı müfessirlere göre Firavun’un bu îmâsı Hz. Musa’nın kekeme oluşuna yöneliktir. Ancak bu düşünce doğru değildir. Çünkü Kur’an, Taha: 27-36 ayetlerde, Hz. Musa’ya peygamberlik verildiğinde, onun diğer talepleriyle birlikte, dilinin açılması hakkındaki duası da kabul edilmiş ve Hz. Musa’nın dili açılmıştır. Nitekim Hz. Musa’nın muhtelif yerlerdeki konuşmaları -ki bizzat bunları Kur’an nakletmektedir- belağatın en güzel örnekleridir. Firavun’un böyle bir ifade kullanmasının nedeni, Hz. Musa’nın kekeme oluşundan değil, kendisinin mesajı anlamamak konusundaki inadındandı. Çünkü Firavun, sırf işine gelmediği için, “ben bu adamın söylediklerini anlamıyorum” diyordu.
  5. Kadim dönemlerde bir hükümdar, herhangi bir vilayete bir vali ya da elçi gönderdiğinde, kendisine vekaleten görevlendirdiği kimseye, güzel elbiseler, altın bilezikler bağışlar ve ayrıca o şahsın hizmetine matuf olmak üzere asker ve hizmetçiler verirdi. Böyle yapılmasının nedeni, görevli elçi vasıtasıyla, hükümdarın şan ve debdebesinin sergilenmek istenmesiydi. Dolayısıyla Firavun da kendisine böyle bir elçinin gönderilmesi gerektiğini düşünüyordu. “Şayet Musa gökyüzünün hükümdarını temsil etmiş olsaydı, benim gibi yeryüzünün hükümdarına gelirken, kıymetli elbiseler giyinmiş, altın bilezikler takmış ve emri altında meleklerden bir ordu bulunduğu halde yanıma gelirdi. Bu nasıl bir elçi ki elinde bir asayla, bir fakir gibi çıkageliyor? Üstelik bir de Allah’ın elçisi olduğunu iddia ediyor?”

54 Böylelikle kendi kavmini küçümsedi, onlar da ona boyun eğdiler. Gerçekten onlar, fasık olan bir kavimdi.50

55 Sonunda bizi öfkelendirince, biz de onlardan intikam aldık, böylece onları toplu olarak suda-boğduk.

56 Bu suretle onları, sonradan gelecekler için bir selef ve bir örnek kıldık.51

57 Meryem oğlu (İsa) bir örnek olarak verilince, hemencecik senin kavmin ondan (keyifle söz edip) kahkahalarla gülüyorlar.

58 Dediler ki: “Bizim ilahlarımız mı daha hayırlı, yoksa o mu?”52 Onu yalnızca bir tartışma-konusu olsun diye (örnek olarak)verdiler. Hayır, onlar ‘tartışmacı ve düşman’ bir kavimdir.

59 O, yalnızca bir kuldur; kendisine nimet verdik ve onu İsrailoğullarına bir örnek kıldık.53

AÇIKLAMA

  1. Bu kısa cümleyle, önemli bir gerçeğe temas edilmiştir. Bir ülkede diktatörlüğünü ilan eden bir hükümdar, her kuralı açıkça bir kenara iterek, hileye başvurur, rüşvet vasıtasıyla bazı kimseleri çıkarları için satın alır, yiğit ve dürüst kimseleri de satın alamayıp, onlara zulmederek susturmaya çalışırsa, her ne kadar bizzat ifade etmemiş olsa da, açıkca halkını bir “hiç” yerine koymuş demektir.

Halkının aklını, ahlâkını ve hatta onların yiğitliğini bile hiçe saymış ve halkı aptal yerine koymuştur. Çünkü onları korkak ve şahsiyetsiz kimseler yerine koyarak, adeta “Ben bu insanları istediğim gibi evirir-çevirir ve yönlendiririm” demiş olmaktadır. Ancak bir ülke bu şekilde teslim alınmış ve halk, hükümdarın önünde köleleşmişse, gerçekten de o halk, tıpkı o hükümdarın düşündüğü gibi şahsiyetsiz ve değersizdir. Çünkü, halkın bu zillet içinde yürümesinin asıl nedeni, onların fasık kimseler olmalarıdır. Onlar hak ve batılın ne olduğuna aldırmadıkları gibi, adalet ve zulm arasında bir fark da gözetmezler. Doğruluk ve şeref ile yalan ve zillet aynıdır onların nezdinde. Çünkü onlar, bu gibi değerlerin keyfiyetiyle ilgilenmeyip, kendi şahsi çıkarları için her zulme boyun eğerler, zorbalıktan korkarak batılı kabul ederler. Ancak hak bir ses yükselirse aralarından, onu hemen susturmaya hazırdırlar.

  1. Yani, Firavun’un akibeti, onun çizdiği yolu takip edenler için bir ibrettir.
  2. Bu hususa, daha önce geçen şu ayette işaret edilmişti:

“Senden önce gönderdiğimiz elçilere sor: Rahman’dan başka tapılacak tanrılar kılmış mıyız?” (45)

Rasûlullah (s.a.) bu ayeti okurken, Abdullah b. Zibara adındaki bir şahıs, “Hıristiyanlar, Meryem oğlu İsa’ya, Allah’ın oğlu olarak tapmıyorlar mı? Bizim tanrılarımız, onların tanrısından daha mı önemsiz” diye bağırarak itiraz etti. Bunun üzerine çevrede bulunan dinleyicilerden bir kahkaha yükseldi ve naralar atılmaya başlandı. Ancak bu terbiyesizlik dikkate alınmadan hitap edilmeye devam olunmuş ve hitap tamamlandıktan sonra bu soru cevaplandırılmıştır. Bu husus birçok tefsir kitaplarında çeşitli şekillerde yorumlanmışsa da bana göre bu husus ayetin siyak ve sibakı içinde değerlendirildiği takdirde, en doğrusu yukarıdaki yorumdur.

  1. “Misal” kelimesiyle, Hz. İsa’nın babasız doğuşuna atıfta bulunulmaktadır. Ayrıca, Hz. İsa’ya, kendisinden ne önce ne de sonra kimseye verilmemiş olan mucizeler verilmiştir. Örneğin o, çamurdan kuş yapar, ona can üflerdi, doğuşdan âmâ olan kimseleri iyileştirir, cüzzamlıları tedavi ederdi, hatta ölüleri bile diriltmiştir. Dolayısıyla denilmiştir ki, “O’nun bu mucizevî doğumu ve kendisine verilen mucizeler, onu, Allah’a kul olmaktan istisna etmez. Bu yüzden onu, Allah’ın oğlu kabul etmek ve O’na tapmak sapıklığın ta kendisidir. O da bizim kulumuzdur ve O’nu kudretimize misal olsun diye mucizelerle donattık.” Bkz. Al-i İmran an: 42-44, Nisa an: 109, Maide an: 40, 46, 127, Meryem an: 15-22, Enbiya an: 88-90, Mü’minun an: 43″

60 Eğer biz dilemiş olsaydık; elbette sizden melekler kılardık; onlar da yeryüzünde (size) halef olurlardı.

61 Hiç şüphesiz o, kıyamet-saati için bir ilimdir.55 Öyleyse ondan (kıyametten) yana hiç bir kuşkuya kapılmayın ve bana uyun. Dosdoğru olan yol budur.

62 Şeytan sakın sizi (Allah’ın yolundan) alıkoymasın. 56Gerçekten o, sizin için açıkça bir düşmandır.

63 İsa, açık belgelerle gelince, dedi ki: “Ben size bir hikmetle geldim ve hakkında ihtilafa düştüklerinizin bir kısmını size açıklamak için de. Öyleyse Allah’tan sakınıp-korkun ve bana itaat edin.”

64 “Şüphesiz Allah, O, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir; şu halde O’na kulluk edin. Dosdoğru olan yol budur.”57

65 Sonra, içlerinden birtakım fırkalar ihtilafa düştü. 58Artık, acıklı bir günün azabından vay o zulmetmiş olanlara.

AÇIKLAMA

  1. Bu ayetin diğer bir anlamı da “dileseydik sizlerden kimini melekler yapabilirdik” şeklinde olabilir.
  2. Bu cümleye şöyle bir anlam vermek mümkündür. “Kuşkusuz o kıyamet ilminin bir aracıdır” Burada geçen “kuşkusuz o” ifadesiyle ne kastedilmektedir? Hasan Basri ve Said b. Cübeyr’e göre “Kur’an” kastedilmektedir. Yani, Kur’an, kıyametle ilgili bir bilgi kaynağıdır. Ancak siyak ve sibak dikkate alındığında, bu anlamın pek uygun düşmediği görülür. Çünkü böyle bir anlamın çıkarılabilmesine delil olabilecek bir karine yoktur. Müfessirlerin çoğu burada, Hz. İsa’nın kastedildiği hususunda hemen hemen ittifak halindedirler. Fakat İsa b. Meryem’in kıyamet alameti olarak nitelenmesi nasıl mümkün olmaktadır? diye bir soru akla gelebilir. İbn Abbas, Mücahid, İkrime, Katade, Süddî, Dahhâk, Ebu Eliye ve Ebu Malik, “Bununla Hz. İsa’nın ikinci gelişi kastolunuyor” demektedirler. Eğer böyle anlarsak o takdirde ayeti, “Hz. İsa’nın yeryüzüne tekrar dönmesiyle kıyametin yakın olduğu anlaşılacaktır.” şeklinde yorumlamamız gerekir. Ancak, cümlenin devamını okuduğumuzda böyle anlam vermenin yanlış olduğu görülür. Yukarıda ismini zikrettiğimiz müfessirlerin tüm saygınlığına rağmen, onların “İsa b. Meryem’in ikinci gelişi, kıyametin kopacağını gösterir bir ilimdir” şeklindeki yorumlarını kabul etmek güçtür. İsa b. Meryem’in tekrar gelişi, onun geleceği dönemde ve ondan sonraki dönemlerde yaşayanlar için bir alamet olabilir. “Siz bundan şüphe etmeyin” şeklindeki bizzat kendilerine hitap edilen Mekke’liler için bu nasıl bir alâmet olabilir? Binaenaleyh, müfessirlerden bazılarının şu görüşü bana göre daha makbuldur. Yani Hz. İsa’nın babasız doğuşu, çamurdan kuş yapıp ona can üflemesi, ölüleri diriltmesi vb. mucizeleri kıyametin alametlerindendir. Bu ayetle bir çocuğun babasız dünyaya gelmesi, bir kulun çamurdan kuş yapıp ona can üflemesi, ölüleri diriltmesi mümkün iken Allah’ın kıyamet günü ölümlerden sonra insanları yeniden diriltmesi niçin mümkün olmasın?
  3. Yani, sizleri ahirete inanmaktan alıkoymasın.
  4. Yani, Hz. İsa hiçbir zaman, “ben ilahım, ben Allah’ın oğluyum ve bana kulluk edin” dememiştir. O’nun daveti de diğer peygamberlerin daveti gibidir. Nitekim Hz. Muhammed (s.a.) de sizleri aynı şeye davet etmektedir. İzah için bkz. Al’i İmran an: 45-48, Nisa an: 213-218, Maide an: 100 ve 130, Meryem an: 21-23.
  5. Yani, onlardan bir grup inkarda o derece ileri gitmiştir ki, Hz. İsa’yı gayri meşru bir çocuk olarak itham etmiş ve onu çarmıha germek için götürmüşlerdir. Diğer bir grup da ona muhabbette o derece ileri gitmiştir ki, onu ilah mertebesine çıkarmışlardır. Hatta bir insanı ilah mertebesine çıkarabilmek için, bir sürü teolojik problemler ortaya atmışlar ve sonuçta sayısız gruplara bölünmüşlerdir. İzah için bkz. Nisa an: 211-216, Maide an: 39, 40, 101, 130.

66 Onlar, hiç şuurunda değilken kendilerine apansız geliverecek olan kıyamet-saatinden başkasını mı gözlüyorlar?

67 Muttakiler hariç olmak üzere, o gün, dostların kimi kimine düşmandır.59

68 “Ey kullarım, bugün sizin için bir korku yoktur ve siz hüzne kapılacak da değilsiniz.”

69 “Ki onlar, benim ayetlerime iman edenler ve müslüman olanlardır.”

70 “Siz ve eşleriniz60 cennete girin; sevinç içinde ağırlanacaksınız.”

71 Onların etrafında altın tepsiler ve testilerle dolaşılır; orada nefislerin arzu ettiği ve gözlerin lezzet (zevk) aldığı her şey var. Ve siz orda ebedi kalacak olanlarsınız.”

72 “İşte, yapmakta olduklarınız dolayısıyla sizin mirasçı kılındığınız cennet budur.”

73 “Orda sizin için birçok meyveler vardır; onlardan yiyeceksiniz.”

74 Şüphesiz suçlu-günahkârlar, cehennem azabı içinde ebedi kalacak olanlardır.

75 Onlardan (azab) hafifletilmeyecek ve orada onlar umutlarını kaybetmiş kimselerdir.

76 Biz onlara zulmetmedik; ancak onların kendileri zalimlerdir.

77 (Cehennem bekçisine:) “Ey Malik61 (bekçi), Rabbin bizim işimizi bitirsin” diye haykırdılar. O: “Gece şu ki siz, (burda) kalacak olanlarsınız” dedi.

78 “Andolsun, biz size hakkı getirdik, fakat sizin bir çoğunuz hakkı çirkin görüp-tiksinenlerdiniz.”62

AÇIKLAMA

  1. Diğer bir ifadeyle, öbür dünyadaki dostluk, sadece muttakiler arasında sürecektir. Kafirler ise dünyada iken birbirleriyle canciğer dost olmalarına karşın o gün birbirlerine düşman kesilecek ve “Senin yüzünden bu hale düştüm” diye yine birbirlerini itham edeceklerdir. Bu husus Kur’an’ın birçok yerinde defalarca tekrarlanmıştır.” Herkes, bu dünyada hangi gruba mensup olursa, öbür dünyada faydalı olur, hangi gruba mensup olursa felaket getirir” diye iyice düşünmelidir.
  2. Bu kelime, burada geniş bir anlamda kullanılmıştır. “Eşler-ezvâc” kelimesiyle müslümanların hanımları da kastediliyor olabilir, dost, ahbab ve meslektaşları da olabilir. Orada müslümanların, hanımları, ahbab ve dostları hep yanında olacaklardır.
  3. “Malik” kelimesiyle cehennemin bekçisi kastolunuyor.
  4. Yani “Biz sizlere açıkça gerçeği bildirmişken, sizler, efsane ve hikayeleri, gerçeğe tercih ettiniz ve ondan yüz çevirdiniz. O halde bu ahmakça tavrınızın cezasını çekin.” Bunun, cehennemin bekçisinin bir cevabı olması mümkündür veya “Sizler şimdi böyle kalacaksınız” ifadesi, Allah’a ait olabilir. Eğer ilk yorumu kabul edersek, cehennemin bekçisi, Allah’ın bir memuru sıfatıyla konuşmuş demektir. Tıpkı bir devlet memurunun “Devletimiz bu emri çıkarmıştır” dediği gibi.

79 Yoksa onlar, işi sıkı mı tuttular?63 İşte şüphesiz biz de işi sıkı tutanlarız.

80 Yoksa onlar, gerçekten bizim sır tuttuklarını ve aralarındaki fısıldaşmalarını işitmediğimizi mi sanıyorlar? Hayır, (işitiyoruz) ve onların yanlarındaki elçilerimiz de (her şeyi) yazıyorlar.

81 De ki: “Eğer Rahman (olan Allah)’ın çocuğu olsaydı, ona tapanların ilki ben olurdum.”64

82 Göklerin ve yerin Rabbi, Arş’ın Rabbi (olan Allah), onların nitelendirmekte olduklarından yücedir.

83 Artık sen onları bırak; onlar vadedilen kendi günlerine kadar, dalsınlar ve oynaya dursunlar.

84 Göklerde ilah olan ve yerde ilah olan O’dur. O, hüküm ve hikmet sahibi olandır, bilendir.65

85 Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların66 mülkü kendisinin olan (Allah) ne yücedir. Kıyamet-saatinin ilmi O’nun katındadır ve siz O’na döndürüleceksiniz.67

86 O’nun dışında tapmakta oldukları şefaatte bulunmağa malik değildirler; ancak kendileri bilerek hakka şahidlik edenler başka.68

87 Andolsun, onlara: “Kendilerini kim yarattı?” diye soracak olsan, tartışmasız: “Allah” diyecekler.69 Öyleyse nasıl olur da çevriliyorlar?

88 Onun: “Ya Rab” demesi hakkı için, şüphesiz onlar imana gelmez bir kavimdirler.70

89 Şimdi sen, ‘aldırış etmeksizin onlardan yüz çevir’ ve: “Selam” de.71 Artık onlar bileceklerdir.

AÇIKLAMA

  1. Bu, Kureyş’in ileri gelenlerinin Hz. Peygamber’e (s.a) karşı gizlice plan yaptıklarına işarettir.
  2. Yani, benim hiçkimseyi Allah’ın çocuğu olarak kabul etmemem, bir inadın sonucu değildir. Ben bu düşünceyi, “hakikat olmadığı” için kabul etmiyorum. Şayet Allah’ın bir çocuğu olsaydı, onu ilk ben tasdik ederdim. Çünkü ben, Allah’ın sadık kuluyum. Fakat Allah, bu ithamdan münezzehtir.
  3. Yani, yerin ve göğün sahibi, ayrı kimseler değildir. Bilakis tüm kainatın sahibi Allah’tır ve O herşeyden haberdardır.
  4. Yani, Allah, birşeyin kendisine ortak olmasından münezzehtir. Bu kainatın yönetiminde O’ndan başka hiç kimsenin bir payı yoktur. Peygamber, veli, melek, cin, ruh veya yıldızlar olsun, tüm mahlukat Allah’a tabidirler ve hiçbiri O’nun ortağı değildirler.
  5. Yani, dünyadayken dilediğinizi kendinize veli ve hami edinin. Ancak iyi bilin ki, daha sonra Allah’ın huzurunda toplanacak ve bu davranışınızdan ötürü hesaba çekileceksiniz.
  6. Bu cümle birkaç anlama gelmektedir. Birincisi, “Dünyada mabud edinilen insanların çoğu şefaat etmeye layık değillerdir. Çünkü onların dalâlet içinde yaşamış olanları, bizzat Allah’ın huzurunda suçlu olarak hazır bulunacaklardır. Fakat içlerinden bir ilme dayanan ve şuurla Hakkı kabullenerek şehadet edenler, şefaat edebilmeye hak kazanmışlardır.”

İkincisi, “Kendilerine şefaat için izin verilmiş olanlar, ancak şuurlu olarak Hakka iman edenlere şefaat edebileceklerdir. Yoksa şuurunda olmadan “Eşheduenlailaheillallah” diyen ve Allah’ın dışındaki kimselere kulluk edenlere, hiç kimse şefaat etmeye cesaret edemez.” Üçüncüsü, “Ma’budun Allah indinde, kendisine şefaat edebilecek kadar güçlü olduğunu ve nasıl bir akideye sahip olursa olsun kendisini cehennem ateşinden koruyabileceğini iddia eden kimse dalâlettedir. Çünkü, Allah indinde hiçbir kimsenin böyle bir yetkisi yoktur. Aksini iddia eden varsa, buyursun elindeki belgeyi ortaya koysun. Aksi takdirde sadece kulaktan duyma bilgilerle ve zanna dayanarak kişinin dünyada ne yaparsa yapsın sonunde şefaatçısının kendisini kurtaracağına inanması tehlikeli bir düşünce ve nihayet safsatadır.”

Bu ayet ayrıca iki temel esası ortaya koyuyor:

a) Şuursuz olarak şehadet etmenin, Allah nezdinde kabul edilemeyeceği anlaşılmaktadır. Ancak bu dünyada bir kimse, şehadet ederse açıkça küfre girmemesi şartıyla onu müslüman olarak kabul eder ve ona müslüman gibi davranırız. Çünkü, Allah indinde mü’min kimse, aklı ve bilgisi yettiğince, Allah’tan başka ilah olmadığına şehadet eden ve bilinçli olarak neyi kabul edip neyi reddettiğini bilen kimsedir.

b) Bu ayetten bir hususta nasıl şahit olunabileceğinin usulü de çıkmaktadır. Yani bir kimsenin bir hususla ilgili şahitlik yapabilmesi için şehadet ettiği olayı görmesi ve bilmesi gerekir. Nitekim, bu husus bir hadiste şöyle izah edilmiştir: “Şahitlik yapacak bir kimseye, Hz. Peygamber (s.a.), “Bu olayı güneşi gözlerinle gördüğün gibi gördünse şahitlik et” demiştir. (el-Cassas, Ahkamu’l-Kur’an)

  1. Bu, iki anlama gelir. a) Onlara, “Sizleri kim yarattı” diye sorarsan “Allah yarattı” diye cevap verirler. b) Sizlerin mabudlarını kim yarattı diye sorarsan “Allah yarattı” diye cevap verirler.
  2. Kur’an’ın bu ayetinin gramer bakımından anlaşılması oldukça zordur. Ayetin başındaki (ve) edatının hangi ibareye atfedildiği müfessirler tarafından tartışma konusu olmuştur. Ben, hiçbirinin izahını ikna edici olarak bulmadım. Fakat Şah Abdulkadir’in yaptığı tercümeden, bu “ve” edatının atıf olmadığı, yemin yerine kullanıldığı anlaşılmaktadır. Kelimedeki “hu” zamiri ise Hz. Peygamber’e (s.a) işaret etmektedir. Dolayısıyla bir önceki ayetin son iki kelimesi olan “O halde nasıl çevriliyorlar?” ifadesi ile birbirlerine bağlanmaktadırlar. Bu takdirde anlam şöyle olur: “Rasûlün, “Ya Rab! Bunlar iman etmeyen bir toplumdur” sözüne andolsun ki, onlar kendilerini de mabudlarını da Allah’ın yarattığını kabul ettikleri halde yine de yaratanı bırakarak yaratılanlara kulluk ediyorlar.”

Hz. Peygamber’in (s.a) bu sözü üzerine yemin edilmesinin nedeni, onların tavırlarında inatçı olduklarının açıkça anlaşılmasıdır. Çünkü onların mantıksızlığı ve inanmamaya önceden karar verdikleri çevrede bulunanlar tarafından açıkça bilinmektedir. Diğer bir ifadeyle “Ey Rasûl! Senin dediğin doğrudur, bunlar inanmazlar” denilmiştir.

  1. Yani, “Bunların kötü sözlerine ve alaylarına karşılık verme, onlara karşı sert sözler de sarfetme.”
Kuran

Zuhruf Suresi

Tefhimu’l Kur’an ( Ebu’l A’la el-Mevdudi ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.