Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 19°C
Parçalı Bulutlu
İstanbul
19°C
Parçalı Bulutlu
Paz 21°C
Pts 23°C
Sal 24°C
Çar 22°C

43 – Zuhruf Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Mekke’de nazil olmuştur.

43 – Zuhruf Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Zuhruf Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

1 — Ha, Mîm.

2 — Apaçık kitaba andolsun ki,

3 — Düşünüp anlayasınız diye gerçekten Biz onu arap-ça bir Kur’ân kılmışındır.

4 — O, nezdimizdeki ana kitâbdadır. Sânı yücedir, hik­met doludur.

5 — Haddi aşan bir kavimsiniz diye, sizi o Kur’ânla uyarmaktan vaz mı geçelim?

6 — Daha öncekilere nice peygamberler göndermiştik.

7 — Kendilerine bir peygamber gelmeyedursun mut­laka onunla alay ederlerdi.

8 — Biz bunlardan daha güçlü olanları helak ettik. Öncekilerin misâli geçti.

Apaçık Kitâb

Allah Teâlâ: «Hâ, Mîm. Apaçık kitaba andolsun ki…» buyurmakta­dır. O kitabın mânâları ve lafızları apaçıktır. Zîrâ o, insanlar arasında konuşulan dillerin en fasihi olan arap diliyle inmiştir. Bu sebepledir ki şöyle buyurur: «Düşünüp anlayasımz diye gerçekten Biz onu (fasih ve apaçık bir şekilde) arapça bir Kur’ân kılmışızdır.» Başka bir âyet-i kerîme’de de: «Apaçık arap diliyle…» (Şuarâ, 195) buyurulmuştur. «O, nezdimizdeki ana kitabdadır. Sânı yücedir, hikmet doludur.» âyet-i ke-rime’si onun Mele-i A’lâ’daki şerefini, yeryüzü halkı ona itaat etsin ve ta’zîmde bulunsun, kadr u kıymetini bilsin diye beyân etmektedir. Al­lah Teâlâ şöyle buyurur: «O (Kur’ân) nezdimizdeki ana kitabdadır,» İbn Abbâs ve Mücâhid ana kitabı; Levh-i Mahfuz ile açıklarlar. Katâde ve bir başkası âyetteki kelimesini; nezdimizde, katımızda ile, yine Katâde; yücedir anlamındaki kelimesini yüce bir makam, şeref ve fazilet sahibi ile açıklamaktadır. «O, hikmet doludur.» Muhkemdir, kapalılık ve eğrilikten uzak ve masundur. Bütün bunlar, Kur’ân’ın şerefine ve faziletine bir tenbihten ibarettir. Şu âyet-i kerî­meler de aynı durumdadır: «Şüphesiz o, çok şerefli bir Kur’ân’dır. Ko­runmuş bir kitaptadır. Ona arınmış olanlardan başkası el süremez. Âlemlerin Rabbından indirilmedir.» (Vakıa, 77-80) «Dikkat et, bu Kur’­ân bir öğüttür. Dileyen onu kabul eder. O kudsal kılınmış, yüceltilmiş, arınmış sahîfeler üzerindedir. İyi kimseler, saygıdeğer elçilerin eliyle yazılmıştır. (Abese, 11-16). Âlimler bu iki âyet-i kerîme’den, mushafa abdestsiz olanın dokunmaması gerektiği hükmünü çıkarmışlardır. Şayet sahîh ise bu bir hadîste de belirtilmektedir. Zîrâ melekler Mele-i A’lâ’-da Kur’ân’ı ihtiva eden mushaflara ta’zîmde bulunmaktadırlar. Elbette yeryüzü halkı buna Mele-i A’lâ’daki meleklerden daha lâyıktır. Zîrâ Kur’ân onlara indirilmiştir ve hitabı da onlara yöneliktir. O halde onu ikram ve ta’zîmle karşılamaya, onu kabule, ona teslim ile bağlanıp boyun eğmeye yeryüzü halkı daha müstehaktır. Zîrâ Allah Teâlâ: «O, nezdimizdeki ana kitabdadır. Sânı yücedir, hikmet doludur.» buyurmuş­tur.

«Haddi aşan bir kavimsiniz diye, sizi o Kur’ân’la uyarmaktan vaz mı geçelim?» âyetinin tefsirinde müfessirler ihtilâf etmişlerdir. îbn Abbâs, Mücâhid, Ebu Salih ve Süddî’nin söylediğine ve İbn Cerir’in tercîhine göre bu âyet-i kerîme şöyle anlaşılır: Siz emredilenleri yapma­mışken sizi bağışlayacağımızı ve size azâb etmeyeceğimizi mi zannedi­yorsunuz? Katâde ise «Sizi o Kur’ân’la uyarmaktan vaz mı geçelim?» âyeti hakkında der ki: Allah’a yemîn olsun ki şu Kur’ân, bu ümmetin ilkleri onu reddettiği zaman ref olunup kaldırılmış olsaydı, helak olur­lardı. Fakat Allah Teâlâ lutfu ve rahmeti ile, onların üzerine Kur’ân’ı tekrar indirmiş ve yirmi sene ya da Allah’ın dilediği kadar onları Kur’-ân’a çağırmıştır. Katâde’nin sözü anlam itibarıyla gerçekten güzeldir ve özet olarak şöyle açıklanabilir: Allah Teâlâ yaratıklarına lutfu ve merhameti ile onları hayra, hikmet dolu zikir olan Kur’ân’a çağırma­yı bırakmamıştır. Her ne kadar onlar, haddi aşanlar ve Kur’ân’dan yüz çevirenler ise de, hidâyete erdirilmelerini takdir buyurdukları hidâyete ulaşsınlar ve şakiler olduğu takdir edilmiş kimselerin aleyhine hüccet konulsun diye ona sarılmayı emretmiştir. Daha sonra Allah Teâlâ, kav­minden kendini yalanlayanların yalanlamasına karşı peygamberini te­selli edip onlara karşı sabretmesini emrederek şöyle buyurur: «Daha ön­cekilere (ümmetlere ve nesillere) nice peygamberler göndermiştik. Ken­dilerine bir peygamber gelmeyedursun mutlaka onunla alay ederlerdi.» Ey Muhammed, Biz, seni yalanlayan şu müşriklerden daha güçlü olan ve elçilerimizi yalanlayanları helak ettik. Allah Teâlâ başka bir âyet-i kerîme’de de: «Yeryüzünde gezip dolaşmazlar mı ki, kendilerinden ön­cekilerin akıbetlerinin nasıl olduğunu görsünler. Hem onlar, kendile­rinden daha çok, daha kuvvetli ve yeryüzünde daha sağlam eser bıra­kan kimselerdi.» (Ğâfir, 82) buyurmuştur. Bu hususta âyet-i kerîmeler pek çoktur.

«Öncekilerin misâli geçti.» âyetindeki kelime­lerini Mücâhid; onların sünnetleri ile, Katâde; onların cezalandırılma­ları ile, Mücâhid ve Katâde’den başka birisi de; onların ibretleri ile, açıklamaktadır. Kendilerinden önceki yalanlayanların başına gelenle­rin sonraki yalanlayanların başlarına gelmemesi için onları bir ibret ve­silesi kıldık. Nitekim bu sûrenin sonlarına doğru bir âyet-i kerîme’de «Ve onları, sonradan geleceklere bir geçmiş ve örnek kıldık.» (Zuhruf, 56) buyrulurken, başka âyetlerde de şöyle buyrulmaktadır: «Bu Allah’ın kulları hakkında öteden beri carî olan sünnetidir.» (Ğâfir, 85), «Sen, Allah’ın sünnetinde bir değişiklik bulamazsın.-) (Ahzâb, 62).[1]

9 — Andolsun ki onlara: Gökleri ve yeri kim yarattı? diye sorsan, muhakkak; Onları Azîz, Alîm yaratmıştır, di­yeceklerdir.

10 — O ki, yeri sizin için bir beşik kılmış, doğru gidesi-niz diye orada yollar var etmiştir.

11 — O ki, gökten bir ölçüye göre su indirmiştir. İşte biz onunla ölü bir memleketi dirilttik, siz de böylece çıka­rılacaksınız.

İ2 — Ve O ki, bütün çiftleri yaratmıştır. Sizin için bi­neceğiniz gemiler ve davarlar var etmiştir.

13 — Tâ ki, bunların üzerlerine oturunca Rabbmızm nimetini anarak: Bunları bize müsahhar kılan ne yücedir; yoksa biz bunlara güç yetiremezdik, diyesiniz.

14 — Ve biz şüphesiz Rabbımıza döneceğiz.

Göklerin ve Yerin Yaratanı

Allah Teâlâ bu âyet-i kerîmelerde buyurur ki: Ey Muhammed, şu Allah’a şirk koşan ve O’nunla beraber bir başkasına tapınanlara: «Gök­leri ve yeri kim yarattı? diye sorsan muhakkak: Onları Azîz, Alîm ya­ratmıştır, diyecekler (ve bunları yaratanın tek ve ortağı olmayan Al­lah olduğunu itiraf edecekler) dir.» Bununla beraber onlar, Allah ile birlikte O’nun dışındaki putlara ve Allah’a denk saydıklarına tapınmak­tadırlar.

«O ki, yeri sizin için bir beşik kılmış…» Yeryüzünü bir döşek, sa­bit ve sarsılmaz kılmıştır. Onun üzerinde yürümekte, kalkmakta, uyu­makta ve gezmektedirler. Bununla beraber yeryüzü su dalgalan üze­rinde yaratılmıştır. Fakat Allah Teâlâ yeri şöyle veya böyle sarsılma­sın ve üzerindekileri sarsmasın diye dağlarla tesbît etmiştir. «(Bir ülkeden başka bir ülkeye, bir bölgeden başka bir bölgeye, bir iklimden başka bir iklime yürümenizde) doğru gidesiniz diye orada (dağlar ve vadiler arasında) yollar var etmiştir. O ki, gökten bir ölçüye göre su indirmiştir.» Sizin zirâatınız, ekinleriniz, meyveleriniz, kendiniz ve hayvanlarınızın içmesine yetecek kadar ve belirli bir ölçüye göre gök­ten su indirmiştir. «İşte Biz onunla ölü bir memleketi dirilttik. (Oraya su gelince sarsılıp kabarmış, her bir güzel bitkiden çift çift yetiştirmiş­tir.)» Sonra Allah Teâlâ yeryüzünü diriltmesiyle cesedlerin öldükten sonra âhiret günü yeniden diriltilmesine tenbîhte bulunarak: «Sizi de böylece çıkarılacaksınız.» buyurmuştur.

«Ve O ki, bütün çiftleri yaratmıştır.» Allah Teâlâ yeryüzünün bi­tirdiği diğer sınıflardan bitkiler, ekinler, meyveler, çiçekler, cinsleri ve sınıfları muhtelif hayvanları yaratmıştır. «Sizin için bineceğiniz ge­miler ve davarlar var etmiştir.» Onları size boyun eğdirmiş, sizin buy­ruğunuza vermiş, etlerini yemenize, sütlerini içmenize ve sırtlarına bin­menize imkân vermiştir. Bu sebepledir ki şöyle buyurur: «Tâ ki, (bun­lara seferlerinizde grup halinde binesiniz ve onları sizin buyruğunuza verdiği için) Rabbımzm nimetini anarak: Bunlan bize müsahhar kılan ne yücedir, yoksa (Allah bunları bizim buyruğumuza vermiş olmasay­dı) biz bunlara güç yetiremezdik, diyesiniz.» (…) «Ve biz şüphesiz (ölü­mümüzden sonra) Rabbımıza döneceğiz. (En büyük yürüyüş ve gidiş O’nadır.)» Burada dünyadaki yürüyüşle âhiret yürüyüşüne tenbîhte bulunulmaktadır. Nitekim «Bir de azık edinin. Şüphesiz ki azığın en hayırlısı; takvadır.» (Bakara, 197) âyetinde dünyevî azıkla âhiret azı­ğına; «Bir de sizi süsleyecek elbise gönderdik. Takva örtüsü ise daha hayırlıdır.» (A’râf, 26) âyetinde de dünyevî elbiselerle uhrevî olanları­na tenbîhte bulunulmaktadır.

İmâm Ahmed der ki: Bize Yezîd’in… Ali İbn Rabîa’dan rivayetine göre o, şöyle anlatıyor: «Hz. Ali (r.a.)ye bir hayvan getirilmişti. Ayağını üzengiye koyunca: Bismillah,, dedi. Üzerine çıkıp oturunca da: Allah’a hamdolsun. Bunları bize müsahhar kılan ne yücedir, yoksa biz bunla­ra güç yetiremezdik ve biz şüphesiz Rabbımıza döneceğiz.» deyip son­ra da üç kere Allah’a hamdetti, üç kere tekbîr getirdi ve: Allah’ın sânı yücedir. Senden başka ilâh yoktur. Şüphesiz ben kendime haksızlık et­mişimdir. Beni yarlığa dedi ve sonra da güldü. Ben ona: Ey mü’mm-lerin emîri neden güldünüz? diye sordum, şöyle dedi: Allah Rasûlü (s.a.)nü benim yaptığımı yaparken görmüştüm, sonra güldü. Ben: Ey Allah’ın elçisi, neden güldünüz? diye sordum da, şöyle buyurdu,: Ey Rabbım, beni yarlığa dediği zamanda Rab Teâlâ kuluna şaşar ve: Ku­lum Benim dışımda hiç kimsenin günâhları bağışlamayacağını bildi, buyurur. Hadîsi bu şekilde Ebu Dâvûd, Tirmizî ve Neseî, Ebu Ahvas kanalıyla rivayet etmişlerdir. Neseî’nin rivayet zincirinde Mansûr, Ebu İshâk’dan, o Ali İbn Rabîa el-Esedî’den ifadesi fazladır. Tirmizî hadî­sin hasen, sahîh olduğunu söyler. Abdurrahmân İbn Mehdî’nin Şu’-be’den rivayetine göre; o, şöyle diyor: Ebu İshâk’a: Bu hadîsi kimden işittin? diye sordum, Yûnus İbn Habbâb’dan, dedi. Yûnus İbn Hab-bâb’a vardım ve: Bu hadîsi kimden işittin? diye sordum. Ali İbn Ra-bîa’dan işitmiş olan birisinden, dedi. Bazıları da hadîsi Yûnus İbn Hab-bâb kanalıyla… Ali İbn Rabîa’dan rivayet etmişlerdir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Ebu Muğîre’nin… Abdullah İbn Abbâs’-tan rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) onu binitinin arkasına bindir­miş. Allah Rasûlü binitine binince üç kere tekbîr getirmiş, üç kere hamd etmiş, bir kere de Allah’ı tehlîl buyurmuş, sonra da uzanıp gülmüş ve İbn Abbâs’a dönerek: Hayvana binip benim yaptığım gibi yapan hiç bir müslüman kişi yoktur ki, Allah Teâlâ ona yönelip benim sana gül­düğüm gibi gülmesin, buyurmuş. Hadisi sadece İmâm Ahmed rivayet etmiştir.

Bu konudaki Abdullah İbn Ömer’in naklettiği hadîs de şöyledir: İmâm Ahmed’in Ebu Kâmil kanalıyla… Abdullah İbn Ömer’den riva­yetine göre :

Hz. Peygamber (s.a.) bir sefere çıkmak üzere binitine konduğu za­man üç kere tekbîr getirir, sonra: «Bunları bize müsahhar kılan ne yü­cedir, yoksa biz bunlara güç yetiremezdik. Ve biz şüphesiz Rabbımıza döneceğiz.» (âyetini okur) ve Allah’ım, bu yolculuğumda Senden iyilik ve takva, amellerden Senin hoşnûd olacağın amelleri dilerim. Al­lah’ım, bize bu yolculuğumuzu kolaylaştır, onun uzaklığım kaldır. Allah’ım, yolculukta arkadaş, Sensin. Aile de geride kalan Sensin, der­miş. Ailesine döndüğü zamanda ise şöyle dermiş: İnşâallah tevbe eden­ler, ibâdet edenler ve Rabbımıza hamdedenler olarak dönüyoruz. Ha­dîsi bu şekliyle Müslim, Ebu Dâvûd ve Neseî, İbn Cüreyc kanalıyla; Tir­mizî de Hammâd İbn Seleme kanalıyla Ebu Zübeyr’den rivayet etmiş­lerdir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Muhammed İbn Ubeyd’in… Ebu Lâs Muhammed İbn Esved’den rivayetine göre; o, şöyle anlatıyor: Allah Ra­sûlü (s.a.) bizi hacca gitmek üzere zekât develerine bindirdi. Biz: Ey Allah’ın elçisi, bizi bunlara bindireceğini sanmazdık, dedik de şöyle bu­yurdu: Hiç bir deve yoktur ki üzerinde bir şeytân bulunmasın. O hal­de onlara bindiğiniz zaman size emrettiğim şekilde onlar üzerine Al­lah’ın adını anın, sonra da onlan kendiniz için kullanın. Sizi onlara ancak Allah Teâlâ bindirmiştir. Bu anlamdaki diğer bir hadîs şöyle­dir: İmâm Ahmed’in Attâb kanalıyla… Muhammed İbn Hamza’dan, onun da babasından rivayetine göre; o, Allah Rasûlü (s.a.)nü şöyle buyururken işitmiş: Her devenin sırtında bir şeytân vardır. Onlara bin­diğiniz zaman Allah’ın adını anın (besmele çekin) sonra da ihtiyâçla­rınızı noksansız yerine getirin.[2]

15 — Ama onlar kullarından bir kısmını O’nun bir parçası saydılar. İnsan, gerçekten apaçık bir nankördür.

16 — Yoksa Allah, yarattıkları arasından kızları ken­disine alıp oğulları size mi ayırdı?

17 — Ama Rahmân’a isnâd edilen kız evlâdla onlardan birisi müjdelenince; yüzü kapkara kesilir de öfkesinden yutkunur durur.

18 — Yoksa süs içinde yetiştirilip de mücâdelede açık olmayanı mı?

19 — Onlar, Rahmân’m kulları olan melekleri de dişi saydılar. Yaratılışlarını mı görmüşler. Onların bu şehâ-detleri yazılacak ve sorguya çekileceklerdir.

20 — Ve derler ki: Eğer Rahman dilemiş olsaydı, biz onlara ibâdet etmezdik. Onların bu konuda bir bilgileri yoktur. Onlar, yalnız yalan söyleyip dururlar.

Kızlar ve Oğullar

Allah Teâlâ burada müşriklerin, hayvanların bazısını putlarına, ba­zısını da Allah’a tahsis etmelerindeki yalan ve iftiralarını haber veri­yor. Nitekim En’âm sûresinde de yine onlardan haber vererek şöyle buyuruyor: «Onlar; Allah’ın yarattığı ekin ve davarlardan O’nun için bir pay ayırdılar ve kendi zanlanna göre: Bu Allah’ındır, bu da koş­tuğumuz ortaklarımızındır, dediler. Ortaklarına âit olanlar Allah’a ulaş­mazdı da, Allah’a âit olanlar ortaklarına giderdi. Ne kötüdür hükmede-geldikleri şeyler.» (En’âm, 136). Aynı şekilde çocukları arasında onla­ra göre en değersiz, en kötü sayılan kızları Allah’a tahsis etmişlerdir. Başka bir âyet-i kerîme’de: «Demek erkekler sizin, dişiler Allah’ın mı? öyleyse bu haksız bir paylaşma.» (Necm, 21-22) buyrulurken burada da Allah Teâlâ: (»Ama onlar kullarından bir kısmını O’nun bir parçası say­dılar. İnsan, gerçekten apaçık bir nankördür.» buyurmaktadır.

«Yoksa Allah yaratıkları arasından kızları kendisine alıp oğulla­rı size nü ayırdı?» âyet-i kerîme’si yine onları şiddetli bir şekilde inkâr sadedindedir. Sonra bu inkârı tamamlamak üzere şöyle buyrulur: «Ama Rahmân’a isnâd edilen kız evlâdla onlardan birisi müjdelenince; yüzü kapkara kesilir de öfkesinden yutkunur durur.» Onlardan birisi, Allah’a isnâd etmiş oldukları kızlarla müjdelendiği zaman tiksinir, bundan hoş­lanmaz, kendisine verilen müjdenin kötülüğünden vücûdunu üzüntü kaplar ve bu utançtan dolayı insanlardan gizlenir. Allah Teâlâ buyurur ki: İşte sizler bundan tiksinir de Allah’a nasıl isnâd edersiniz?

«Yoksa süs içinde yetiştirilip de mücâdelede açık olmayanı mı?» Kadın eksik olup eksikliği daha küçük bir kız çocuğu iken süsler takın­makla gideriliyor ve tartışıldığı zaman söyleyecek söz bulamıyor, ak­sine âciz ve dilsiz oluyor. Özellikleri böyle olduğu için mi bu cinsi Allah Teâlâ’ya nisbet ediyorlar? Dişiler içleri ve dışlarıyla, şekil ve mânâ yö­nünden eksiktirler. Zahirî eksiklik *onu yok etmek üzere takılan süs ve benzeri şeylerle giderilip tamamlanmaktadır. (…) Mânâ yönüyle ek­sikliğine gelince; şüphesiz o, hakkını alması gerektiğinde hakkını al­maktan âciz ve zayıftır. Söyleyecek sözü ve hakkını alma fikri yoktur. Nitekim araplardan birisi kendine bir kız çocuğu müjdelendiği zaman şöyle demiş: O hiç de iyi bir çocuk değildir: Üstünlüğü ağlamakla iyili­ği ise başkasınınkini almak iledir.

«Onlar, Rahmân’m kullan olan melekleri de dişi saydılar.» Onla­rın melekler hakkındaki inançları böyledir. Allah Teâlâ onların bu söz­lerini reddederek: «Onların yaratılışlarını mı görmüşler.» Allah Teâlâ’-nın onları dişiler olarak yarattığını müşâhade mi etmişler? «Onların bu şehâdetleri yazılacak ve kıyamet günü bu yüzden sorguya çekileceklerdir.» buyurur. Âyetin bu kısmı böyle düşünenler için şiddetli ve çetin bir tehdîddir.

«Ve derler ki: Eğer Rahman dilemiş olsaydı, biz onlara ibâdet et­mezdik.» Şayet Allah dilemiş olsaydı, Allah’ın kızları olduğunu söyledi­ğimiz melekler suretindeki şu putlara tapınmamızla bizim aramıza bir engel koyardı. Zîrâ O bunu bilmektedir ve bizim bu tapınmamızı ikrar­la karşılamaktadır. Böylece onlar çok çeşitli yanlışları bir araya topla­mış oluyorlar.

a- Allah’a çocuk isnâd etmişlerdir. Şüphesiz Allah Teâlâ yüce­dir, mukaddestir ve bundan münezzehtir.

b- Allah Teâlâ’nın kız çocukları erkek çocuklar üzerine tercih edip seçtiğini ileri sürmüşlerdir. Böylece Rahmân’m kulları olan me­lekleri dişiler saymışlardır.

c- Bütün bunlarla beraber delilsiz, bürhânsız, Allah’ın izni ol­maksızın; mücerred görüşleri ve hevesleri ile, geçmişlerini büyüklerini ve babalarını taklîd ederek meleklere tapınmışlardır. Bu, câhiliye dö­neminde bilgisizlerin sürçmesinden başka bir şey değildir.

d- Meleklere tapınmalarına Allah’ın ses çıkarmadığı şeklindeki ifâdelerine kaderi delil getirmek istemişlerdir. Elbette onlar bu delil ge­tirmelerinde büyük bir bilgisizlik içindedirler. Allah Teâlâ da bunu şid­detle reddetmektedir. Zîrâ Allah Teâlâ elçiler göndermiş, kitaplar in­dirmiş, tek ve ortağı olmaksızın Zâtına ibâdeti emredip başkalarına kulluğu men’edip yasaklamıştır. Bu âyet-i kerîme’de: «Andolsun ki her ümmete: Allah’a ibâdet edin ve putlardan kaçının, diye peygamberler göndermişizdir. Allah, içlerinden kimini hidâyete erdirdi, kimi de sa­pıklığı haketti. Şimdi yeryüzünde gezin de, peygamberleri yalanlayan­ların sonunun nasıl olduğunu görün.» (Nahl, 36) buyururken, bu sû­redeki bir âyet-i kerîme’de de şöyle buyurur: «Senden önce gönderdi­ğimiz peygamberlerimize sor: Biz, Rahmân’dan başka ibâdet edilecek tanrılar kılmış mıyız?» (Zuhruf, 45) Onların hüccetlerini zikrettikten sonra da bu âyet-i kerîmede şöyle buyurur: «(Söylediklerinin ve getir­dikleri delilin sıhhatına dâir) onlann bu konuda bir bilgileri yoktur. Onlar yalnız (vehimde bulunur, birtakım lafları ağızlarında geveler ve) yalan söyleyip dururlar.» Mücâhid «Onların bu konuda bir bilgileri yok­tur. Onlar yalnız yalan söyleyip dururlar.» âyeti hakkında der ki: On­lar Allah’ın buna güç yetireceğini bilmiyorlardı.[3]

21 — Yoksa daha önce onlara bir kitâb verdik de ona mı tutunuyorlar?

22 — Hayır, dediler ki: Doğrusu biz, atalarımızı bir üm­met üzerinde bulduk ve biz de onların izlerinden gitmek­teyiz.

23 — Senden önce de hangi kasabaya bir uyarıcı gön-derdiysek o kasabanın varlıklıları sadece dediler ki: Doğ­rusu biz, babalarımızı bir ümmet üzerinde bulduk ve biz de onların izlerine uymaktayız.

24 — Şayet size atalarınızı üzerinde bulduğunuz şey­den daha doğrusunu getirmişsem, yine mi bana uymazsı­nız? deyince, dediler ki: Doğrusu sizin gönderildiğiniz şeyi biz inkâr ediyoruz.

25 — Biz de onlardan intikam aldık. Yalanlayanların sonunun nasıl olduğuna bir bak.

Atalarımızdan Böyle Gördük

Allah Teâlâ delilsiz, huccetsiz ve bürhânsız olarak Allah’tan baş­kasına ibâdetlerinde müşrikleri inkârla şöyle buyurur: «Yoksa onların (şirk koşmalarından) daha önce onlara bir kitâb verdik de (içinde bu­lundukları duruma bir delil olmak üzere) ona mı tutunuyorlar?» Ha­yır, durum onların zannettiği gibi değildir. «Yoksa onlara ortak koşma­larını söyleyen bir delil mi indirdik?» (Rûm, 35).

«Hayır, dediler ki: Doğrusu biz, babalarımızı bir ümmet üzerinde bulduk ve biz de onların izlerinden gitmekteyiz.» Onların, babalarım ve dedelerini taklîdden başka içinde bulundukları şirk hususunda her­hangi bir dayanakları yoktur. Onlar babalarının ve dedelerinin bir üm­met üzere yani bir din üzere olduklarını zannederek onları taklîd et­mektedirler. Âyet-i kerîme’deki kelimesi burada din anlamınadır. Nitekim «Gerçek bu sizin ümmetiniz bir tek ümmettir.» (Enbiyâ, 92) âyetinde de böyledir. Onların «Biz de onların izlerine uy­maktayız (arkalarından gitmekteyiz).» sözleri de yine onlann delilsiz bir iddialarıdır. Daha sonra Allah Teâlâ. peygamberleri yalanlayan geç­miş ümmetler içinde aynı sözleri benzerlerinin söylediklerini beyân bu­yuruyor. Kalbleri zâten birbirine benzemektedir. Aynen onların sözleri­ni söylemektedirler. «İşte böyle. Onlardan öncekilere herhangi bir pey­gamber geldiğinde sadece büyücüdür veya delidir dediler. Bunu bir­birine tavsiye mi ettiler? Hayır, onlar azgın birer topluluktu.» (Zâri-yât, 52, 53) burada da Allah Teâlâ şöyle buyurur: «Senden önce de han­gi kasabaya bir uyarıcı gönderdiysek o kasabanın varlıklıları sadece de­diler ki: Doğrusu biz, babalarımızı bir ümmet üzerinde bulduk ve biz onların izlerine uymaktayız.»

Daha sonra Allah Teâlâ şöyle buyurur: Ey Muhammed, şu müş­riklere de ki: «Şayet size atalarınızı üzerinde bulduğunuz şeyden daha doğrusunu getirmişsem, yine mi bana uymazsınız?» Onlar da dediler ki: «Doğrusu sizin gönderildiğiniz şeyi biz inkâr ediyoruz.» Şayet se­nin kendilerine getirdiğinin sıhhatini bilmiş ve anlamış olsalardı, hakka ve hak ehline karşı büyüklenmeleri ve kötü maksadlı olmaları sebebiyle yine de boyun eğecek değillerdi.

«Biz de onlardan (yalanlayıcı ümmetlerden çeşitli azâblarla) inti­kam aldık.» Nitekim Allah Teâlâ onların kıssalarını Kur’ân-ı Kerîm’de etraflıca beyân buyurmuştur: «Yalanlayanların sonunun nasıl olduğu­na bir bak.» Nasıl helak olmuş, yok olup gitmişler ve Allah Teâlâ ina­nanları nasıl kurtarmış![4]

26 – Hani İbrahim, babasına ve kavmine demişti ki: Şüphesiz ben, sizin taptığınız şeylerden uzağım.

27 — Beni yaratan müstesna. Şüphesiz ki O, beni hi­dâyete iletecektir.

28 — Ve onu; belki dönerler diye ardından gelenler için kalıcı bir kelime kıldı.

29 — Hayır. Ben, onları da, atalarını da hakkı açıkla­yan bir peygamber gelene kadar geçindirdim.

30 — Hak kendilerine geldiğinde ise: Bu bir büyüdür. Doğrusu biz onu inkâr ediyoruz, dediler.

31 — Ve dediler ki: Bu Kur’ân, o iki kasabanın birin­den büyük bir adama indirilmeli değil miydi?

32 — Yoksa Rabbınm rahmetini onlar mı paylaştırı­yorlar? Dünya hayatında onların geçimlerini aralarında Biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürebilmeleri için kimi­ni kimine derecelerle üstün kıldık. Rabbınm rahmeti, on­ların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır.

33 — Şayet insanlar tek bir ümmet haline gelmeyecek olsaydı, Rahmân’ı inkâr edenlerin evlerinin tavanlarım ve üzerinde yükseldikleri merdivenleri gümüşten yapardık.

34 — Evlerinin kapılarını ve üzerine yaslanacakları ke­revetleri de.

35 — Altına boğardık. Bunların hepsi sadece dünya hayatının geçimliğidir. Âhiret ise, Rabbının katında müt-takîler içindir.

İbrahim Babasına Demişti ki

Bu âyet-i kerîmelerde Allah’ın kulu, elçisi, halîli hanîflerin imâ­ma, kendisinden sonra gönderilen peygamberlerin atası, neseb ve mezheb bakımından Kureyş’in kendisine nisbet edildiği Hz. İbrahim’den haber veriliyor ki o, putlara tapınmalarından babasından ve kavmin­den uzaklaşmıştır. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: «Şüphesiz ben, sizin taptığınız şeylerden uzağım. Beni yaratan müstesna. Şüphesiz ki O, beni hidâyete iletecektir.,Ve onu; belki dönerler diye ardından gelenler için kalıcı bir kelime kıldı.» Burada Hz. İbrahim’in ardından gelecekle­re devamlı kalacak bir mîrâs olarak bıraktığı «Tek ve ortağı” olmayan Allah’a ibâdet etmek, Allah’ın dışındaki putlardan sıyrılıp ayrılmaktır» ki, bu da «Allah’tan başka ilâh yoktur.» sözüdür. Allah Teâlâ bu keli­meyi, Hz. İbrahim’in zürriyeti içinde devamlı kılmıştır. O’nun zürriye-tinden Allah’ın hidâyete eriştirdikleri bu kelimeye uyup sarılacaktır. «Belki (doğru yola) dönerler diye.» İkrime, Mücâhid, Dahhâk, Katâde, Süddî ve başkaları «Ve onu; belki dönerler diye ardmdan gelenler için kalıcı bir kelime kıldı.» âyetinde «Allah’tan başka ilâh yoktur.» keli­mesinin kasdedildiğini söylerler. Hz. İbrahim’in zürriyeti içinde bu ke­limeyi söyleyecekler devamlı bulunacaktır. İbn Abbâs’tan da bu açıkla­manın bir benzeri rivayet edilmiştir. İbn Zeyd ise bunun, İslâm kelime­si olduğunu söyler ki bu görüş de yukardaki cemâatin söylediğine dön­mektedir.

Allah Teâlâ daha sonra şöyle buyurur: «Hayır, Ben onları (müş­rikleri) da, atalarını da hakkı açıklayan (peygamberliği ve uyarıcılığı apaçık) bir peygamber gelene kadar geçindirdim (onların sapıklık için­deki Ömürleri uzar). Hak kendilerine geldiğinde ise (küfür, çekememez-lik ve azgınlıkları sebebiyle elleri ve gönülleriyle hakki defetmeye ça­lışıp onunla inâdlaşıp büyüklenerek): Bu bir büyüdür. Doğrusu biz onu inkâr ediyoruz, dediler.» Ayrıca Allah Teâlâ’nın inzal buyurduğuna itiraz ederek dediler ki: «Bu Kur’ân, o iki kasabanın birinden büyük bir adama indirilmeli değil miydi?» Mekke ve Tâif’i kasdederek: Şu Kur’ân’ın indirilmesi iki kasabadan onların gözlerinde büyük ve yü­ce bir adama olmalı değil miydi? demişlerdir. Bu açıklama İbn Ab-bâs, İkrime, Muhammed İbn. Kâ’b el-Kurazî, Katâde, Süddî ve İbn Zeyd’indir. Birçokları müşriklerin bu sözleri ile, Velîd İbn Muğire ve Urve İbn Mes’ûd es-Sekafî’yi kasdettiklerini söylerler. Zeyd İbn Eslem’-den rivayetle Mâlik, Dahhâk ve Süddî şöyle derler: Onlar Velîd İbn Mu­ğire ve Mes’ûd İbn Amr es-Sekâfî’yi kasdediyorlardı. Mücâhid’den ri­vayete göre onlar Umeyr İbn Amr İbn Mes’ûd es-Sekafî’yi kasdetmek-teydiler. Yine Mücâhid’den nakledildiğine göre onların kasdettikleri Utbe İbn Rabîa idi. İbn Abbâs’tan nakledildiğine göre ise, onların kasd­ettikleri Kureyş zorbalarından birisidir. Yine İbn Abbâs’tan nakledildi­ğine göre ise onlar Velîd İbn Muğire ve Hubeyb îbn Amr İbn Umeyr es-Sekafî’yi kasdetmektedirler. Mücâhid’den rivayete göre ise Mekke’­de Utbe îbn Rabîa, Tâifde îbn Abd Yâleyl’i kasdetmektedirler. Süddî der ki: Onlar bu sözleri ile Velîd îbn Muğire ve Kinâne İbn Abd Amr İbn Umeyr es-Sekafî’yi kasdetmektedirler. Âyetin zahirinden anlaşılan ise, onların iki kasabadan hangisinden olursa olsun büyük bir adamı kasdetmiş olmalarıdır. Allah Teâlâ onların bu itirazlarını reddederek şöyle buyuruyor: «Yoksa Rabbının rahmetini onlar mı paylaştırıyor­lar?» Durum onların eline verilmiş değildir. Aksine bu, Allah Teâlâ’ya âit bir iştir. Allah Teâlâ risâletini nereye vereceğini en iyi bilendir. Şüphesiz O, risâletini ancak yaratıkların kalbi ve nefsi en temiz, ailesi en şerefli, aslı ve nesli en temiz olanına indirir.

Daha sonra Allah Teâlâ, zahirî ve bâtınî kuvvetlerde, ihsan buyur­muş olduğu mal, rızık, akıl ve anlayış gücünde yaratıklarını birbirin­den farklı derecelerde yarattığım beyân ederek şöyle buyurur: «Dün­ya hayatında onların geçimlerini aralarında Biz paylaştırdık. Birbir­lerine iş gördürebilmeleri için kimini kimine derecelerle üstün kıldık.»

«Birbirlerine iş gördürebilmeleri için kimini kimine derecelerle üstün kıldık.)) âyeti Süddî ve bir başkasının söylediğine göre şöyle açık­lanabilir: Birinin diğerine, şunun başkasına muhtaç olması sebebiyle işlerinde kimini kiminin buyruğuna vermek için kimini kimine dere­celerle üstün kıldık. Katâde ve Dahhâk ise burayı: Kimisi kimisine sa­hip olsun diye kimini kimine derecelerle üstün kıldık, şeklinde.açıkla­maktadırlar ki, bu açıklama da bir öncekine dönmektedir.

((Rabbının rahmeti, onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlı­dır.» Allah’ın yaratıklarına olan rahmeti onlar için ellerinde bulunan mallardan ve dünya hayatının geçimliğinden elbette daha hayırlıdır.

«Şayet insanlar tek bir ümmet haline gelmeyecek olsaydı…» âye­tini İbn Abbâs, Katâde, Süddî ve başkaları şöyle açıklıyor: Şayet bil­gisiz insanlann birçoğu mal vermemizin, verdiklerimize sevgimizin de­lili olduğuna inanarak mal yüzünden küfür üzerine birleşmeleri olma­saydı… «Rahmân’ı inkâr edenlerin evlerinin tavanlarını, üzerinde yük­seldikleri merdivenleri gümüşten yapardık. Evlerinin kapılarını, (kilit­lerini) ve üzerine yaslanacakları kerevetleri de (gümüşten yapardık ve) altına boğardık.» âyet-i kerîme’deki kelimesini; İbn Abbâs, Katâde, Süddî ve İbn Zeyd altın ile izah etmişlerdir.

«Bunlann hepsi sâdece dünya hayatının geçimliğidir.» Bütün bun­lar Allah katında değersiz, fânî ve zeval bulacak dünya hayatının ge­çimliğidir. Onların işlemiş oldukları iyiliklerin sevabını, dünyada iken yiyecek ve içecekler halinde hemen vermektedir. Böylece âhirette on­lara haksızlık edilmiş olmayacak ve Allah katında sevaba nail olacak­ları bir iyilikleri de kalmamış olacaktır. Nitekim bu sahîh bir hadîste belirtilmiştir. Başka bir hadîs-i şerîfte de şöyle buyurulur; Şayet dünya Allah katında bir sinek kanadı ağırlığında olsaydı, Allah Teâlâ ondan kâfire bir içim su vermezdi. Beğavî bu hadîsi Zekeriyyâ İbn Manzûr kanalıyla… Sehl İbn Sa’d’dan, o da Hz. Peygamber (s.a.)den şeklinde bir isnâd ile müsned olarak rivayetle zikreder. Taberânî de Zem’a İbn Sa­lih kanalıyla… Sehl İbn Sa’d’dan, o da Hz. Peygamber (s.a.)den şek­linde bir isnâdla hadîsi rivayet etmiştir ki, bu hadîste Allah Rasûlü şöy­le buyuruyor: Şayet dünya bir sinek kanadına denk olsaydı, Allah Te-âlâ ondan kâfire hiç bir şey vermezdi.

«Âhiret ise, Rabbının katında müttakîler içindir.» Âhiret yurdu, sadece onlara hâstır ve bunda onlara hiç kimse ortak olmayacaktır. Bu sebepledir ki Hz. Ömer İbn Hattâb, ilâ hâdisesinde kadınlarından ayrı olarak kaldığı yerde Allah Rasûlü (s.a.)nün yanına çıkmış ve hasırın Allah Rasûlünün yanında (böğründe) bıraktığı izleri görünce ağlama­ya başlayarak şöyle demişti: Ey Allah’ın elçisi, içinde bulundukları debdebe ve tantana içindeki şu Kisrâ’ya ve Kayser’e bak. Sen ise Al­lah’ın yaratıkları arasından seçtiği zâtsın. Allah Rasûlü (s.a.) yaslan­mış bir halde iken oturdu ve: Ey Hattâb’ın oğlu, yoksa sen şüphede mi­sin? buyurup şöyle devam etti: Onlar öyle bir kavimdirler k; onların iyilikleri dünya hayatlarında hemen verilmiştir. Başka bir rivayete gö­re ise şöyle buyurmuştur: Bunun dünyada onlara, âhirette de bize ol­masından hoşnûd olmaz mısın?

Buhârî ve Müslim’in Sahîh’lerinde ve başka eserlerde rivayet edil­diğine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur:

Altın ve gümüş kaplardan su içmeyin; altın ve gümüş kaplardan yemeyin. Şüphesiz bunlar dünyada onların, âhirette ise bizimdir. Bü­tün bunlar Allah katında değersiz olduğu için peygamberlerini dünya hayatında bunlardan mahrum bırakmıştır. Nitekim Tirmizî ve İbn Mâce’nin Ebu Hâzim kanalıyla Sehl İbn Sa’d’dan rivayetlerine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur:

Şayet dünya, Allah katında bir sinek kanadı ağırlığında olsaydı, ondan kâfire asla bir damla su vermezdi. Tirmizî hadîsin hasen, sahih olduğunu söylemiştir.[5]

36 — Kim, Eahmân’ın zikrini görmezlikten gelirse; Biz ona şeytânı musallat ederiz.

37 — Şüphesiz ki onlar da bunları yoldan çıkarırlar. Bunlar ise doğru yolda olduklarını sanırlar.

38 — Nihayet Bize gelince der ki: Keski benimle senin aranda Doğu ile Batı arasındaki kadar uzaklık olsaydı. Sen, ne kötü arkadaş imişsin.

39 — Zulm ettiğimiz için, bugün pişmanlığın hiç bir faydası yoktur. Muhakkak ki azâbda ortaksınız.

40 — Sen mi duyuracaksın o sağırlara? Körleri ve apaçık sapıklıkta olanları sen mi hidâyete eriştireceksin?

41 – Seni onlardan uzaklaştırsak da, muhakkak ki Biz onlardan intikam alırız.

42 — Yahut da onlara va’dettiğimizi sana gösteririz. Çünkü Biz, onlara karşı gücü yetenleriz.

43 – Sen; sana vahyolunana sarıl. Muhakkak ki sen, dosdoğru bir yol üzerindesin.

44 — Doğrusu bu; sana ve kavmine bir öğüttür. Ondan sorguya çekileceksiniz.

45 — Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimize sor: Biz, Rahmân’dan başka ibâdet edilecek tanrılar kılmış mıyız?

Rahman’in Zikrinden Gafil Olanlar

«Kim, Rahmân’ın zikrini görmezlikten gelirse, (göz yuman, kor ga­fil gibi davranır ve yüz çevirirse), Biz ona (basireti kapalı olana) şey­tânı musallat ederiz.» âyet-i kerîme’si Allah Teâlâ’nın şu kavilleri gi­bidir: «Kim, kendisine doğru yol apaçık belli olduktan sonra peygam­bere karşı gelir, mü’minlerin yolundan başkasına uyup giderse; onu döndüğü yolda bırakırız. Kendisini cehenneme koyarız. Ne kötü dönüş yeridir orası.» (Nisa, 115), «Ama onlar yoldan sapınca, Allah da onla­rın kâlblerini saptırmıştı.» (Saff, 5), «Biz, onlara birtakım yoldaşlar kattık da önlerindekini ve arkalarındakini onlara süslü gösterdiler. Ge­rek cinlerden, gerekse insanlardan kendilerinden önce geçmiş ümmet­ler içinde aleyhlerinde söz hak olmuştur. Doğrusu onlar, hüsrana uğra­yanlardı.» (Fussilet, 25). Bu sebepledir ki burada da şöyle buyuruyor: «Şüphesiz ki onlar da bunları yoldan çıkarırlar. Bunlar ise doğru yol­da olduklarını sanırlar. Nihayet Bize gelince der ki…» Allah’ın hidâye­tine karşı gafil davranan ve görmezlikten gelene onu sapıklığa düşü­recek ve cehennem yoluna iletecek şeytânlardan birisini görevlendiri­riz. Allah Teâlâ kıyamet günü hepsini bir araya topladığı zaman, o kim­se kendisini saptırmakla görevlendirilmiş şeytândan tiksinerek şöyle der: «Keski benimle senin aranda Doğu ile Batı arasındaki kadar uzak­lık olsaydı. Sen, ne kötü arkadaş imişsin.» (…)

Abdürrezzâk’ın Ma’mer’den, onun da Saîd el-Cüreyrî’den rivaye­tinde o, şöyle demiş: Bize ulaştığına göre kâfir, kıyamet günü kabrin­den diriltilip kaldırıldığı zaman; şeytân onun elinden tutar ve Allah Teâlâ her ikisini de cehenneme gönderinceye kadar ondan asla ayrıl­maz, îşte kâfirin: «Keski benimle senin aranda Doğu ile Batı arasın­daki kadar uzaklık olsaydı. Sen, ne kötü arkadaş imişsin.» dediği za­man bu andır. Âyet-i kerîme’de Doğu ile Batı «iki doğu» ile ifâde edil­mektedir ki, buna arapçada tağlîb üslûbu denilir. Güneş ile aya «iki ay» baba ile anneye «iki baba» denilmesi bu kabildendir. İbn Cerîr ve başkaları bu şekilde açıklıyorlar.

Allah Teâlâ buyurur ki: «Zulmettiğiniz için, bugün pişmanlığın hiç faydası yoktur. Muhakkak ki azâbda ortaksınız.» Cehennemde bir araya gelmeniz ve elîm azâbda müşterek olmanız size hiç bir fayda ve­recek değildir.

«Sen mi duyuracaksın o sağırlara? Körleri ve apaçık sapıklıkta olanları sen mi hidâyete eriştireceksin?» Bu, sana âit bir iş değildir. Sana düşen, tebliğ etmektir. Yoksa onları hidâyete eriştirmek senin vazifen değildir. Fakat Allah, dilediğini hidâyete eriştirir de, dilediğini sapıklıkta bırakır. Şüphesiz O, bu hususta en âdil Hâkim’dir.

«Seni onlardan uzaklaştırsak da, muhakkak ki Biz onlardan inti­kam alırız.» Sen bu dünyadan göç etmiş bile olsan hiç şüphesiz Biz on­lardan intikam alıp onları cezalandıracağız. «Yahut da onlara va’detti-ğimizi sana gösteririz. Çünkü Biz, onlara karşı gücü yetenleriz.» Elbette Biz hem seni onlardan uzaklaştırarak onlardan intikam almaya ve hem de onlara va’dettiğimiz azabı senin gözlerin önünde başlarına getirme­ye güç yetirenleriz. Allah Teâlâ, Rasûlünün ruhunu kabzetmezden ön­ce düşmanlarına karşı onun gözünü aydın etmiş, onları rasûlünün buy­ruğu altına vermiş, onu burçlarında oturanlara mâlik kılmıştır. Süd-dî’nin açıklaması aşağı yukarı bu anlama gelmektedir ki İbn Cerîr de bu açıklamayı tercih ediyor.

İbn Cerîr der ki: Bize İbn Abd’ül-A’lâ’mn… Ma’mer’den rivayetine göre Katâde, «Seni onlardan uzaklaştırsak da, muhakkak ki Biz onlar­dan intikam alırız.» âyetini okumuş ve şöyle demiştir: Hz. Peygamber (s.a.) gitti, intikam bakî kaldı. Allah Teâlâ peygamberi (s.a.)ne, o bu dünyadan göçüp gidinceye kadar ümmeti içinde hoşlanmayacağı herhan­gi bir şey göstermemiştir. Sizin peygamberiniz dışında Allah’ın ümmetini cezalandırmasını görmemiş hiç bir peygamber yoktur. Bize anlatıldığı­na göre Allah Rasûlü (s.a.)ne kendisinden sonra ümmetinin başına ge­lecekler gösterilmişti. Allah Teâlâ. onun ruhunu kabzedinceye kadar bir daha hiçbir zaman gülmedi, müsterih ve hoşnûd görülmedi. Saîd İbn Ebu Arûbe kanalıyla Katâde’den rivayetle bu açıklamanın bir benzeri anlatılır. İbn Cerîr de bunun bir benzerini Hasan el-Basrî’den rivayet ediyor. Bir hadîste şöyle buyrulur: Yıldızlar gök için bir emândır. Yıl­dızlar gittiği zaman göğün başına gelmesi va’dolunanlar (kıyamet gü­nü göğün parçalanıp dağılarak dökülmesi gibi) gerçekleşecektir. Ben de ashabım için bir emânım. Ben gittiğim zaman da ashabıma va’dolu­nanlar onların başlarına gelecektir.

Sonra Allah Teâlâ buyurur ki: «Sen; sana vahyolunana sarıl. Mu­hakkak ki sen, dosdoğru bir yol üzerindesin.» Senin kalbine indirilmiş olan Kur’ân’a sarıl. Zira o, gerçeğin kendisidir. O, Allah’ın dosdoğru yoluna götüren, Naîm cennetlerine ve devamlı hayırlara ulaştıran ger­çeğin ta kendisidir. «Doğrusu bu; sana ve kavmine bir öğüttür.» âye­tini şöyle açıklarlar: Doğrusu bu, senin ve kavmin için bir şereftir. Bu açıklama İbn Abbâs, Mücâhid, Katâde, Süddî ve İbn Zeyd’e âit olup İbr Cerîr bu açıklamayı tercih etmektedir ve ondan başkası da bu açıkla­mayı rivayet etmemiştir. Burada Beğavî, Zührî kanalıyla… Muâviye’-den rivayet edilen bir hadîsi nakletmektedir ki, Muâviye Allah Rasûlii (s.a.)nü şöyle buyururken işitmiş: Şüphesiz bu iş Kureyş’tedir. Onlar Allah’ın dinini ayakta tuttukları sürece onlarla münâkaşa edenleri Allah Teâlâ yüzüstü süründürür. Hadîsi Buhârî rivayet etmiştir. Âyeti şöyle de anlamak mümkündür: Şüphesiz bu Kur’ân onların dili ile in-zâl olunduğu cihetle onlar için bir şereftir. İnsanlardan Kur’ân’ı en iyi anlayanlar madem ki onlardır o halde onlann insanlar arasında ona en çok sarılanlar olmaları, muktezâsınca en fazla amel edenler olmaları gerekir. Nitekim ilk muhacirlerden ve onlara benzeyip tâbi olanlardan onların seçkinleri ve en hayırlıları böyle yapmışlardır. Âyetin anlamı şöyle de rivayet ediliyor: Doğrusu bu, sana ve kavmine bir hatırlatma­dır. Onlara bir hatırlatma ve öğüt olması başkaları için bir öğüt ve ha­tırlatma olmasını elbette engellemez. Nitekim Allah Teâlâ’mn şu ka­villerinde de durum aynıdır. «Andolsun ki, size içinde zikrinizin bulun­duğu bir kitâb indirdik. Hâlâ akletmiyor musunuz?» (Enbiyâ, 10), «Ve yakın akrabalarını uyar.» (Şuarâ, 214). «Ondan (sizler bu Kur’ân’dan; onunla nasıl amel ettiğinizden ve ona nasıl icabet ettiğinizden) elbette sorguya çekileceksiniz.»

«Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimize sor. Biz, Rahmân’-dan başka ibâdet edilecek tanrılar kılmış mıyız?» Bütün peygamberler; senin insanları çağırmış olduğun tek ve ortağı olmayan Allah’a ibâdet etmeye çağırmış ve putlara, Allah’a eş koşulanlara ibâdetten men’et-mişlerdir. Allah Teâlâ başka bir âyet-i kerîme’de şöyle buyurur: «Andol­sun ki her ümmete; Allah’a ibâdet edin ve putlardan kaçının, diye pey­gamberler göndermişizdir.» (Nahl, 36). Mücâhid der ki: Bu âyet-i ke­rîme Abdullah İbn Mes’ûd’un kırâetinde: Senden önce kendilerine pey­gamberlerimizi gönderdiklerimize sor, anlamına gelecek şekildedir. Ka-tâde, Dahhâk ve Süddî de İbn Mes’ûd’dan bu şekilde nakletmektedirler. Ancak bu, sanki âyetin bir açıklaması mâhiyetinde olup tilâveti değil­dir. En doğrusunu Allah bilir. Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem de der ki: Âyet; onlara (senden önce gönderdiğimiz peygamberlere) İsrâ gecesi sor, anlamındadır. Zîrâ peygamberler, o gece Hz. Peygamber için toplanmışlardı. İbn Cerîr bu açıklamalardan birincisini tercih ediyor.[6]

46 — Andolsun ki Biz, Musa’yı da âyetlerimizle Fira-vun’a ve erkânına göndermiştik. Ve demişti ki: Şüphesiz ben. âlemlerin Rabbının elçisiyim.

47 — Onlara âyetlerimizle varınca, onlar bunlara gülü-vermişlerdi.

48 — Onlara biri diğerinden daha büyük olmayan hiç bir âyet göstermedik. Doğru yola dönmeleri için onları azaba uğrattık.

49 — Ve dediler ki: Ey sihirbaz, sana verdiği ahde göre Rabbma bizim için duâ et. Muhakkak biz hidâyete erişti­rilmiş olacağız.

50 — Azabı üzerlerinden kaldırınca hemen sözlerin­den caydılar.

Mûsâ da Firavuna Demişti ki

Allah Teâlâ, kulu ve elçisi Hz. Mûsâ (a.s.)dan haber veriyor: Al­lah Teâlâ onu Firavun’a, erkânını teşkil eden emirleri, vezirleri ve ku­mandanlarına, kiptiler ve İsrâüoğullarından müteşekkil tebeasma pey­gamber olarak göndermişti. Onları tek ve ortağı olmayan Allah’a ibâ­dete çağırıp Allah’tan başka şeylere tapınmaktan men’etmişti. Allah Teâlâ Hz. Musa’nın Yed-i Beyzâ’sı ve asası gibi büyük mucizeleri de onunla birlikte göndermişti. Hz. Mûsâ ile beraber göndermiş olduğu tûfân, çekirge, haşerât, kurbağalar, kan, ekinlerin kıtlığı, nefislerin ve meyvelerin azlığı gibi mucizelere rağmen onlar, Hz.-Musa’nın getirmiş olduğu mucizelere boyun eğmek ve tâbi olmaktan büyüklenerek onla­rı yalanlamışlar, alay etmişler ve Hz. Musa’nın bu mucizeleri katından getirmiş olduğu zât’a gülmüşlerdi. Onlara, biri diğerinden daha büyük olmayan hiç bir mucize getirilmemişti. Gelen bir mucizeden sonra mut­laka ondan daha büyüğü gösterilmişti. Bunlarla birlikte onlar azgınlık­larından, sapıklıklarından, bilgisizliklerinden ve fesâdlarından dönme­mişlerdi. Bu micezlerden her bireri onlara geldiği zaman boyunları bü­kük halde Hz. Mûsâ (a.s.)ya geliyorlar, onunla gayet yumuşak ifâdelerle konuşuyorlar: Ey sihirbaz, diye söze başlıyorlardı. Onların Hz. Musa’ya sihirbaz diye hitâb etmeleri ona bir hakaret telâkki olunmamalıdır. Zî-râ onlar katında zamanlarının en iyi bilginleri sihirbazlardı. Onlar ka­tında sihirbazlar kötülenmiş kimseler değildi. O halde onların Hz. Mû-sâ’ya sihirbaz diye hitâb etmeleri onu küçümseme anlamında değildir. Bir de onların durumu zaruret içinde olmaları halidir ki Hz. Musa’ya hakaret etmeleri bu durumları ile uyuşmaz. O halde onların bu ifâde­leri, kendi kanılarına göre Hz. Musa’ya bir ta’zîmden ibarettir. Bu açık­lamalar İbn Cerîr’e aittir. Onlar her seferinde şayet Hz. Mûsâ üstlerin­den bu musibeti kaldıracak olursa ona îmân edecekleri ve İsrâiloğulları-nı onunla beraber gönderecekleri vaadinde bulunuyorlardı. Ancak her seferinde de verdikleri sözden dönmekteydiler. Bu, Allah Teâlâ’mn şu kavli gibidir: «Bunun üzerine, Biz de birbirinden ayrı mucizeler olarak başlarına tûfân, çekirge, haşerât, kurbağalar ve kan gönderdik. Yine de büyüklük taslayıp suçlular güruhu oldular. Üzerlerine azâb çökünce dediler ki: Ey Mûsâ, sana olan ahdine göre Rabbına duâ et. Eğer bu azabı bizden kaldjrırsan, andolsun ki; sana inanacağız ve İsrâiloğulla-rını seninle birlikte göndereceğiz. Onların erişecekleri bir süreye kadar azabı üzerlerinden kaldırınca; bir de bakarsın ki onlar sözlerinden cayı­yorlardı.» (A’râf, 133-135).[7]

51 — Firavun, kavmine seslendi ve dedi ki: Ey kavmim, Mısır mülkü ve altımdan akan şu ırmaklar benim değil mi? Hâlâ görmüyor musunuz?

52 — Ben, açıkça söylemeyecek derecede zavallı olan şu adamdan daha hayırlı değil miyim?

53 — Ona altın bilezikler verilmeli veya beraberinde kendisine yardım edecek melekler gelmeli değil miydi?

54 — Firavun kavmini küçümsedi, ama onlar yine de kendisine itaat ettiler. Çünkü onlar fâsık olan bir kavim idi.

55 — Bizi öfkelendirince onlardan intikam aldık ve hepsim suda boğduk.

56 — Ve onları, sonradan geleceklere bir geçmiş ve ör­nek kıldık.

Allah Teâlâ burada yine Firavun’dan haber veriyor ki o; isyanı, büyüklenmesi, küfrü ve inadı ile kavmini toplayıp onlara karşı böbür­lenerek, Mısır’ın sahibi ve hâkimi olmakla iftihar ederek şöyle demişti: «Mısır mülkü ve altımdan akan şu ırmaklar benim değil mi?» Katâde, onların; bahçeler ve nehirler olduğunu söyler. «Hâlâ görmüyor musu­nuz?» Benim içinde bulunduğum azameti ve hükümranlığı görmüyor musunuz? Mûsâ ve ona tâbi olanların fakirler ve zayıflar olduğunu gör­mez misiniz? Bu, Allah Teâlâ’nın şu kavli gibidir: ^Adamlarını topla­yıp seslendi ve: Sizin en yüce rabbınız benim.dedi. Bunun üzerine Allah onu dünya ve âhiret azabına uğrattı.» (Nâziât, 23-25).

«Ben, açıkça söylemeyecek derecede zavallı olan şu adamdan daha hayırlı değil miyim?» Süddî der ki: Firavun: Aksine ben, şu zavallı adamdan daha değerliyim, demek istiyordu. Basra gramercilerinden ba­zısı da bu şekilde açıklıyorlar. Buna göre âyetin başında bulunan edatı anlamınadır. Ferrâ, kırâet imamlarından birisinden: Bana gelince; elbette ben, açıkça söyleyemeyecek derecede zavallı olan şu adamdan daha hayırlıyım, değerliyim, anlamına gelecek şekilde bir kırâet nakletmektedir ki bu, Süddî’nin açıklamasını desteklemektedir. İbn Cerîr ise şöyle diyor: Şayet bu kırâet sahîh olsaydı, elbette anlamı da sıhhatli ve açık olurdu. Ama bu kırâet, Medine’lilerin kırâetine aykı­rıdır. Onlar âyeti: Ben, sözü açık söyleyemeyecek derecede zavallı olan şu adamdan daha hayırlı değil miyim? anlamına gelecek şekilde oku­muşlardır. Ben de derim ki: Her iki kırâete göre Firavun —Allah’ın la’-neti onun üzerine olsun—: Şüphesiz ben Musa’dan daha hayırlıyım, de­mek istiyor. O, bu sözünde elbette apaçık yalan söylemektedir. Kıya­met gününe kadar devamlı olarak Allah’ın la’netleri onun üzerine olsun. Süfyân, Firavun’un sözleri içinde geçen kelimesini hakîr anlamında, Katâde ve Süddî ise zayıf anlamına almışlardır. İbn Cerîr ise, onun şöyle demek istediğini belirtir: Onun hükümranlığı, saltanatı ve malı yoktur.

«Açıkça söyleyemeyecek derecede zavallı olan şu adam…» sözü ile Firavun şunu demek istiyor: O, sözünü açık seçik söyleyemeyecek de­recede dili tutuk ve kekeme birisidir. Süddî burayı: Anlayamayacak de­recede zavallı, şeklinde anlarken Katâde, Süddî ve İbn Cerîr Firavun’un bu sözü ile Hz. Musa’nın dilindeki kekemeliği kasdettiğini söylerler. Süf­yân da der ki: Hz. Musa’nın dilinde çocukluğunda ağzına kor koyduğun­dan meydana gelen tutukluğu kasdediyor. Firavun’un bu söylediği el­bette yalan ve uydurmadır. Onu bu sözlere iten, küfrü ve inadıdır. O, Hz. Musa’ya kâfir ve mutsuz bir kimsenin gözleriyle bakıyordu. Aksine Hz. Musa’da öyle bir celâl, azamet ve güzellik vardı ki ona bakan akıl sahiplerinin gözleri kamaşırdı. Firavun’un Hz. Mûsâ hakkındaki «za­vallı» ta’bîri de yalandır. Aksine yaratılışı, huyu ve dini itibarıyla za­vallı ve hakîr olan odur. Hz. Mûsâ ise şerefli, reis, sâdık, iyi ve rüşd sahibi bir peygamberdi. Firavun’.un «Açıkça söyleyemeyecek derecede zavallı» sözü de bir yakıştırmadan ibarettir. Her ne kadar çocukluğun­da diline koymuş olduğu kor nedeniyle dilinde bir kekemelik arız oldu ise de Allah Teâlâ’nln katından getirdiği sözlerini anlayabilmeleri için dilindeki düğümün çözülmesini istemiştir. Allah Teâlâ da: «Ey Mûsâ, istediğin sana verilmiştir.» (Tâ-Hâ, 36) kavli ile onun bu isteğini ye­rine getirmişti. Dilinden izâlesini istemediği herhangi bir arızanın kal­dığını düşünsek bile —ki Hasan el-Basrî böyle söylüyor— Hz. Mûsâ, teb­liği ve karşısındakilere anlatmayı mümkün kılacak bir şekilde, bu arı­zasının giderilmesini istemişti. Kulların-fiilinden olmayan fıtrî şeyler­den dolayı ise insan ayıplanıp kötülenemez. Firavun, akıllı ve anlayış sahibi biri olarak bütün bunları bilmekteydi. Ama o, tebeasına karşı kendini büyük göstermek isteyerek bu şekilde davranmıştı. Tebeası zâ­ten bilgisiz ve ahmaklar güruhu idiler. Firavun’un şu sözleri de aynı kabildendir: «Ona altın bilezikler —İbn Abbâs, Katâde ve birçokları âyeti bizim terceme ettiğimiz şekilde anlıyorlar— verilmeli veya bera­berinde (ona hizmetle) kendisine yardım edecek (ve onu tasdikle şe-hâdette bulunacak) melekler gelmeli değil miydi?» Firavun burada, zahire bakmış, onun baktığından daha açık olan ma’nevî sırrı anlama­mıştır. Keşke bu ma’nevî sırrı bilmiş olsaydı. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ şöyle buyurur: «Firavun kavmini (akıllarını) küçümsedi (ve on­ları sapıklığa çağırdı) ama onlar yine kendisine (icabetle) itaat ettiler. Çünkü onlar fâsık olan bir kavim idi.»

Allah Teâlâ: «Bizi Öfkelendirince onlardan intikam aldık ve hep­sini suda boğduk.» buyuruyor. îbn Abbâs’tan rivayetle Ali İbn Ebu Talha ve Dahhâk âyet-i kerîme’deki fiilini kızdırmak, öfke­lendirmek ve gazablandırmak şeklinde terceme ediyorlar. İbn Abbâs, Mücâhid, İkrime, Saîd îbn Cübeyr, Muhammed İbn Kâ’b el-Kurazî, Katâde, Süddî ve bunlar dışındaki müfessirler de böyle terceme etmiş­lerdir, tbn Ebu Hatim der ki: Bize İbn Vehb’in kardeşi oğlu Ebu Ubey-dullah’m… Ukbe İbn Âmir’den rivayetine göre, Allah Rasûlü (sra.) : Allah Teâlâ’nın, günâhlarında.ve kötülüklerinde devam eden bir kuluna dilediğini ve istediğini vermekte olduğunu gördüğün zaman bil ki bu, Allah Teâlâ’mn onu yavaş yavaş acıklı sonuna yaklaştırmasıdır, buyur­muş sonra da: «Bizi öfkelendirince onlardan intikam aldık ve hepsini suda boğduk.» âyetini tilâvet buyurmuştur. Yine İbn Ebu Hatim’in babası kanalıyla… Târik İbn Şihâb’dan rivayetine göre o, şöyle demiş­tir: Abdullah’ın yanındaydım. Onun yanında ani ölümden söz edildi de:

Bu, mü’mîn için bir hafifletme, kâfir için de bir hasrettir, deyip «Bizi öfkelendirince onlardan intikam aldık…» âyetini okudu. Ömer İbn Ab-dülazîz (r.a.): Ben intikamı gafletle beraber buluyorum, demiş ve bu sözü ile Allah Teâlâ’nm «Bizi öfkelendirince onlardan intikam aldık ve hepsini suda boğduk.» âyetini kasdetmiştir.

«Ve onları, sonradan geleceklere bir geçmiş ve örnek kıldık.» âye­tini Ebu Miclez şöyle açıklıyor: Ve onları sonradan gelecek ve onların amelleri gibi amel işleyeceklere bir örnek ve ibret kıldık. Ebu, Miclez ve Mücâhid, âyetteki kelimesini; kendilerinden sonra gele­ceklere bir ibret, şeklinde açıklıyorlar.[8]

57 — Meryemoğlu misâl olarak verilince, senin kav­min hemen bağrıştı.

58 — Ve: Bizim tanrılarımız mı, yoksa o mu daha iyi­dir? dediler. Sana böyle demeleri, sâdece tartışmaya giriş­mek içindir. Hayır, onlar kavgacı bir kavimdir.

59 — O; kendisine nimet verdiğimiz ve İsrâiloğullarma örnek kıldığımız .bir kuldur.

60 — Şayet dileseydik; sizden, yeryüzünde sizin yerini­zi tutacak melekler varederdik.

61 — Şüphesiz ki o, saatin bilgisidir. O’ndan hiç şüp­he etmeyin ve Bana tâbi olun. İşte doğru yol.

62 — Sakın şeytân sizi çevirmesin. Şüphesiz ki o, size apaçık bir düşmandır.

63 — Isâ hüccetlerle gelince demişti ki: Size hikmetle ve ihtilâfa düştüğünüz şeylerin bir kısmını açıklamak için geldim. Öyle ise Allah’tan korkun ve bana itaat edin.

64 — Muhakkak ki Allah, benim de Rabbımdır, sizin de Rabbınızdır. Öyle ise O’na ibâdet edin. îşte doğru yol.

65 — Ama aralarında hizipler birbirleriyle ihtilâfa düştüler. Acıklı bir günün azabından vay o zulmedenlerin haline.

Meryemoğlu İsâ da Demişti ki

Allah Teâlâ burada Kureyş’in küfür, inâd ve tartışmadaki ısrarını haber vererek şöyle buyuruyor: «Meryemoğlu misâl olarak verilince, senin kavmin hemen bağrıştı.» İbn Abbâs’tan rivayetle Mücâhid, İkri-me, Dahhâk ve Süddî ile birçokları âyet-i kerîme’deki fi­ilini; gülüştüler, yani buna şaştılar, şeklinde açıklamışlardır. Katâde bu fiili bağrışarak güldüler şeklinde, İbrâhîm en-Nehaî de yüz çevirdiler şeklinde açıklamıştır. Kureyş’in bağrışıp gülüşmesinin sebebini Mu-hammed İbn İshâk, es-Sîre adlı eserinde şöyle anlatır: Bana ulaştığına göre Allah Rasûlü (s.a.) bir gün mescidde Velîd İbn Muğire ile beraber oturuyordu. Nadr îbn Haris de gelip onların yanma oturdu. Mecliste îtureyş’lilerden birçokları hazır bulunuyordu. Allah Rasûlü (s.a.) ko­nuşunca Nadr İbn Haris efendimize karşı çıktı. Onunla konuşan Allah Rasûlü (s.a.) nihayet onu susturdu, hem ona hem de orada hazır bu­lunanlara «Siz ve Allah’tan başka taptıklarınız, şüphesiz ki cehennem odunusunuz. Oraya gireceksiniz.» (Enbiyâ, 98) âyetini tilâvet buyurdu ve sonra kalkıp gitti. Abdullah İbn Zeb’arî et-Temimî gelip oturdu. Ve­lîd İbn Muğîre oha: Vallahi Nadr İbn Haris şu Abdülmuttalib’in oğluna karşı çıkamadı. Muhammed, bizim ve tapındığımız ilâhların cehennem odunu olduğunu ileri sürüyor, dedi. Abdullah İbn Zeb’arî şöyle dedi: Al­lah’a yemîn ederim ki şayet onu bulmuş olsaydım, onunla tartışır ve ona üstün gelirdim. Muhammed’e sorun: Allah’tan başka ibâdet edilen her şey kendisine tapmanlarlâ birlikte cehennemde midir? Biz melekle­re, yahûdîler Uzeyr’e, hıristiyanlar Meryemoğlu îsâ’ya tapınıyorlar. Bunların hepsi de kendilerine tapmanlarlâ beraber cehennemde mi ola­cak? Velîd ve meclisde onunla beraber olanlar, Abdullah İbn Zeb’arî’nin sözlerinden hoşlandılar ve onun Muhamed’e karşı üstün gelebileceği bir delil ileri sürdüğüne inandılar. Bu, Allah Rasûlü (s.a.)ne anlatıldı da efendimiz: Allah’tan başka kendisine ibâdet olunmasını isteyen her şey kendisine tapınanla beraberdir. Onlar ancak şeytâna ve şeytâna tapın­mayı emredenlere ibâdet ediyorlar, buyurdu. Allah Teâlâ da: «Şüphesiz ki daha önce kendilerine Bizden güzellik va’di geçmiş olanlar; bunlar cehennemden uzaklaştırılmışlardır.» (Enbiyâ, 101) âyetini indirdi. Ya­ni Hz. îsâ, Uzeyr ve bu ikisi ile beraber Allah’a itaat ederek bu dünya­dan göçüp giden rahipler, din adamları haklarında Allah’ın güzel sözü geçmiş olan kimselerdir. Sapıklık ehlinden onlara tapınanlar kendile­rine Allah’tan başka rablar edinmişlerdir. Onların meleklere ibâdet etmeleri ve meleklerin Allah’ın kızları olduğu şeklindeki sözleri hak­kında da: «Dediler ki: Rahman çocuk edindi. O’nun sânı yücedir. Hayır, onlar (melekler) ikram edilmiş kullardır.» (Enbiyâ, 26) âyetleri nazil oldu. Hz. İsa’nın durumu ve Allah’dan ayrı olarak Hz. İsa’ya tapımldığı-na dair, Velîd ve onunla beraber o mecliste hazır bulunup Abdullah İbn Zeb’arî’nin hücceti ve tartışmasına sevinenler hakkında da «Meryemoğ-lu misâl Olarak verilince, senin kavmin hemen bağrıştı…» âyeti nazil oldu. Yani onlar, Abdullah İbn Zeb’ârî’nin sözü üzerine senin durumu­na gülüştüler. Daha sonra Allah Teâlâ Hz. İsa’yı zikrederek şöyle bu­yurur: «O; kendisine nimet verdiğimiz ve İsrâiloğullarına örnek kıldığı­mız bir kuldur. Şayet dileseydik; sizden, yeryüzünde sizin yerinizi tuta­cak melekler varederdik. Şüphesiz ki O, saatin bilgisidir.» Hz. İsâ vası­tasıyla gösterilen, ölülerin diriltilmesi ve hastaların iyileştirilmesi gibi mucizeler kıyameti bilmeye bir delil olarak yeter. O, şöyle diyordu: «O’ndan hiç şüphe etmeyin ve bana tâbi olun. İşte doğru yol.»

İbn Cerîr’in Avfî kanalıyla İbn Abbâs’tan rivayetine göre; o, «Mer­yemoğlu misâl olarak verilince, senin kavmin hemen bağrıştı.» âyeti hakkında şöyle demiş: Burada Kureyş kasdedüiyor. Onlara: «Siz ve Al­lah’tan başka taptıklarınız şüphesiz ki cehennem odunusunuz. Oraya gireceksiniz…» (Enbiyâ, 98) âyetleri sonuna kadar okunduğunda Ku­reyş Hz. Peygambere: Meryemoğlu nedir? dediler. Allah Rasûlü: O, Al­lah’ın kulu ve rasûlüdür, buyurdu. Onlar: Şüphe yok ki şu adam (Hz. Peygamberi kasdediyorlar) hıristiyânlann Meryemoğlu İsa’yı rab edin­dikleri gibi kendisini rab edinmemizi istiyor, dediler. Allah Teâlâ da : «Sana böyle demeleri sadece tartışmaya girişmek içindir. Hayır, onlar kavgacı bir kavimdir.» buyurdu.

İmâm Ahmed der ki: Bize Hâşim İbn Kâsım’ın… İbn Ukayl el-Ansârî’nin kölesi Ebu Yahya’dan rivayetine göre; o, şöyle anlatıyor: İbn Abbas dedi ki: Ben Kur’an’dan öyle bir âyet biliyorum ki o âyeti ba­na hiç kimse sormadı. Bilmiyorum; insanlar bu âyeti bildikleri için mi sormuyorlar, yoksa anlamadıkları için mi sormuyorlar. Sonra İbn Ab-bâs konuşmaya devam etti ve kalkıp gittiği zaman o âyeti sormamış ol­duğumuz için birbirimizi kınamaya başladık. Ben: Yarın geldiği zaman onu kendisine soracağım, dedim. Ertesi günü İbn Abbâs geldiğinde ben: Ey İbn Abbâs, sen dün Kur’an’da bir âyetin ojduğunu ve hiç kimsenin bu âyeti sana sormadığını, insanların onu bilerek mi, yoksa anlamadık­ları için mi sormadıklarını bilmiyorum, dedin.. Bana o âyeti-ve o âyetten önce okuduğunu haber ver, dedim. İbn Abbâs; olur, deyip şöyle devam etti: Allah Rasûlü (s.a.) Kureyş’e: Ey Kureyş topluluğu, Allah’tan başka ibâdet edilen hiç bir varlık yoktur ki onda hayır olsun, buyurmuştu. Kureyş, hıristiyanlarm Meryemoğlu îsâ’ya tapındıklarını ve Muham-med hakkında dediklerini biliyordu. Kureyşliler: Ey Muhammed, sen İsa’nın bir peygamber ve Allah’ın kullarından sâlih bir kul olduğunu iddia etmiyor musun? Şayet sen sözünde doğru isen, onların ilâhları da senin söylediğin gibi cehennem odunu değiller mi? dediler de, Allah Te-âlâ: «Meryemoğlu misâl olarak verilince, senin kavmin hemen bağrış­tı.» âyetini indirdi. Ben Allah Rasûlüne âyetteki fiilinin ne anlama geldiğini sordum da; gülüştüler, buyurdu. «Şüphesiz ki. O, saatin bilgisidir.» âyeti hakkında da İbn Abbâs şöyle dedi: O, kıya­met kopmadan Önce Meryemoğlu İsa’nın zuhurudur. İbn Ebu Hâtim’in Muhammed İbn Ya’kûb ed-Dimaşkî kanalıyla..,. İbn Abbâs’tan riva­yetine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Ey Kureyş toplulu-, ğu, hiç şüphesiz Allah’tan başka ibâdet olunan hiç bir varlık yoktur ki onda bir hayır olsun. Kureyş, Allah Rasûlüne: Sen, İsa’nın bir peygam­ber ve Allah’ın kullarından sâlih bir kul olduğunu iddia etmiyor musun? Şüphesiz Allah’tan başka ona da ibâdet edilmekteydi, dediler. Bunun üze rine Allah Teâlâ : «Meryemoğlu misâl olarak verilince, senin kavmin hemen bağrıştı.» âyetini indirdi. «Meryemoğlu misâl olarak verilince, se­nin kavmin hemen bağrıştı.» âyeti hakkında Mücâhid der ki: Kureyş : îsâ’nm kavminin îsâ’ya ibâdet ettiği gibi Muhammed de kendisine ta­pınmamızı istiyor, dediler. Katâde de buna benzer bir şey söylemiştir.

«Ve: Bizim tanrılarımız mı, yoksa o mu daha iyidir? dediler.» Ka­tâde der ki: Onlar: Bizim tanrılarımız ondan daha hayırlıdır, dedi­ler. (…)

«Sana böyle demeleri sadece tartışmaya girişmek içindir.» Yoksa onlar bu sözleri ile âyete karşı duramayacaklarını elbette biliyorlardı. Zîrâ âyette «Siz ve Allah’tan başka taptıklarınız şüphesiz ki cehennem odunusunuz.» buyurulmaktaydı ve Hz. tsâ’nın adı da geçmemekteydi Burada hitâb Kureyş’e olup onlar putlara ve Allah’a eş saydıklarına tap­maktaydılar. Mesih’e ibâdet etmiyorlardı ki, onu zikrederek âyete kar­şı dursunlar. O halde onların bu sözleri, sadece bir tartışmadan ibaret olup sözlerinin doğruluğuna kendileri de inanmıyorlardı.

İmâm Ahmed —Allah ona rahmet eylesin— der ki; Bize İbn Ne-mîr’in!.. Ebu Ümâme’den rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.): Üzerinde bulundukları hidâyetten sonra herhangi bir kavim sapıklığa düşecek olursa, onlara çekişme ve tartışma mîrâs bırakılır, buyurdu, sonra da: «Sana böyle demeleri sadece tartışmaya girişmek içindir. Hayır, onlar kavgacı bir kavimdir.» âyetini tilâvet buyurdu. Hadîsi Tirmizî, îbn Mâ-ce ve İbn Cerîr, Haccâc İbn Dînâr kanalıyla rivayet etmişlerdir. Tirmi­zî der ki: Hasendir, sahihtir, sadece Haccâc îbn Dînâr kanalıyla rivaye­tini biliyoruz. Tirmizî, böyle söylemekle birlikte hadîs başka bir kanal­dan ve birtakım fazlalıklarla Ebu Ümâme’den rivayet edilmiştir. İbn Ebu Hatim der ki: Bize Humeyd İbn Ayyâş’ın… Ebu Ümâme’den riva­yetine göre —râvî Hammâd: Ebu Ümâme’nin hadîsi Allah Rasûlüne ulaştırıp ulaştırmadığını bilmiyorum, der.— efendimiz şöyle buyurmuş­tur: Peygamberinden sonra sapıtan bir kavmin ilk sapıklığı kaderi ya­lanlamaktır. Peygamberinden sonra herhangi bir kavim sapıtacak olur­sa onlann arasına çekişme ve tartışma sokulur. Sonra Allah Rasûlü (s.a.): «Sana böyle demeleri sadece tartışmaya girişmek içindir. Hayır, onlar kavgacı bir kavimdir.)) âyetini okudu. Yine îbn Cerîr der ki: Bize Ebu Küreyb’in… Ebu Ümâme’den rivayetine göre; o, şöyle anlatıyor : Bir gün insanlar Kur’ân hakkında tartışırlarken Allah Rasûlü (s.a.) yan­larına geldi ve o kadar Öfkelendi ki, sanki yüzüne sirke dökülmüş gibi oldu ve: Allah’ın kitabını birbirine karıştırmayın. Sapıtan hiç bir kavim yoktur ki onlara tartışma verilmiş olmasın, buyurdu sonra da: «Sana böyle demeleri sadece tartışmaya girişmek içindir. Hayır, onlar kavgacı bir kavimdir.» âyetini tilâvet buyurdu.

«O; kendisine nimet verdiğimiz bir kuldur.» âyetinde Hz. îsâ (a.s.) kasdedilmektedir. O ancak Allah’ın kendisine peygamberlik ve risâlet nimeti bahşettiği bir kuldur. «Ve İsrâiloğullarına örnek kıldığımız (dile­diğimize güç yetireceğimize bir delil, bir hüccet ve bürhân kıldığımız) bir kuldur.»

«Şayet dileseydik; sizden, yeryüzünde sizin yerinizi tutacak (orada sizin halelleriniz olacak) melekler var ederdik.» İbn Abbâs ve Katâde âyeti: Sizin birbirinize halef olduğunuz gibi birbirlerine halef olacak melekler var ederdik, şeklinde açıklıyorlar. Bu açıklama da yukarda verdiğimiz ve Süddî’ye âit olan açıklamanın aynısıdır. Mücâhid ise âye­ti: Şayet dileseydik; yeryüzünde sizin yerinize orayı i’mâr edecek me­lekler var ederdik, şeklinde anlamıştır.

«Şüphesiz ki o, saatin bilgisidir.» âyetinin tefsiri hakkında daha önce İbn İshâk’m açıklaması geçmişti. Buna göre burada, kastedilen; Hz. îsâ (a.s.)nın Ölüleri diriltmesi, anadan doğma kör ve abraşları ve başka hastalıkları iyileştirmesi gibi mucizelerdir. Ancak bu açıklama şüphelidir. Bundan daha da uzak olan bir açıklamayı Katâde, Hasan el-Basrî ve Saîd İbn Cübeyr’den nakletmektedir ki, buna göre âyetin başındaki zamîr Hz. İsa’ya değil Kur’ân’a dönmektedir. Ancak sahîh olan, zamirin Hz. îsâ’ya dönmesidir. Zîrâ âyetin akışı Hz. îsâ’nın anlamasıyla ilgilidir. Bir de bu âyette kastedilen, Hz. İsa’nın kıyamet gü­nünden önce yeryüzüne inmesidir. Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyet-i kerîme’de: «Kitâb ehlinden hiç kimse yoktur ki; ölümünden önce ona inanacak olmasın. O da kıyamet günü aleyhlerinde şâhid olacaktır.» (Nisa, 159) buyurmaktadır. Aynca bu âyetin: Şüphesiz ki o, beklenen saat için bir işarettir, şeklindeki kırâeti de bu anlamı güçlendirmektedir. Yani o, kıyametin meydana geleceğine bir işaret ve delildir. Mücâhid der ki: Kıyamet gününden önce Meryemoğlu İsa’nın çıkışı kıyamet için bir alâmettir. Ebu Hüreyre, İbn Abbâs, Ebû’l-Âliye, Ebu Mâlik, İkrime, Hasan, Katâde, Dahhâk ve başkalarından da bu şekilde rivayet edilmiş­tir. Allah Rasûlü (s.a.)nden mütevâtir olarak rivayet edilen hadîslere göre; Allah Rasûlü (s.a.), Hz. îsâ (a.s.)nın kıyamet gününden önce ada­letli bir imâm ve hakem olarak ineceğini haber vermiştir.

«Ondan hiç şüphe etmeyin». Hiç şüpheniz olmasın ki kıyamet mut­laka meydana gelecektir. «Ve (size haber verdiklerimde) Bana tâbi olun. İşte doğru yol. Sakın şeytân sizi (hakka tâbi olmaktan) çevirmesin. Şüphesiz ki o, size apaçık bir düşmandır. İsâ hüccetlerle gelince demişti ki: Size hikmetle (peygamberlikle) ve ihtilâfa düştüğünüz şeylerin bir kısmını açıklamak için geldim.» İbn Cerîr der ki: Hz. îsâ burada dünya işlerini değil, dinî işleri kasdetmektedir. İbn Cerîr’in bu sözü güzeldir ve ayrıca o, âyet-i kerîme’deki kelimesinin hepsi anlamına geldiğim zannedenlerin sözünü de reddetmektedir. (…)

«Öyle ise (size emrettiklerinde) Allah’tan korkun ve (size getir­diklerimde) bana itaat edin. Muhakkak ki Allah, benim de Rabbımdır, sizin de Rabbınızdır. Öyle ise O’na ibâdet edin. İşte doğru yol.» Ben ve siz O’nun kullarıyız. O’na muhtacız. Tek ve ortağı olmayarak O’na ibâ­dette hepimiz ortağız. İşte dosdoğru yol budur. Size getirmiş olduğum, dosdoğru yolun ta kendisidir ki o da yegâne Rabba ibâdet etmektir.

«Ama aralarında hizipler birbirleriyle ihtilâfa düştüler.» Birtakım fırkalar meydana geldi ve bölük pörçük oldular. Onlardan kimisi îsâ’-nın Allah’ın kulu ve elçisi olduğunu —ki gerçek budur— ikrar ederken, onlardan bazısı İsa’nın Allah’ın oğlu olduğunu iddia etti. Kimileri de onun Allah olduğunu —ki Allah Teâlâ onların sözlerinden münezzeh ve yücedir— söylüyor. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ: «Acıklı bir günün azabından vay o zulmedenlerin haline» buyurmuştur.[9]

66 — Onlar farkında değillerken kendilerine ansızın o sâatm gelmesini mi bekliyorlar?

67 — O gün müttakîlerin dışında, dostlar birbirlerine düşman olurlar.

68 — Ey kullarım, bugün size korku yoktur. Ve siz, üzülecek de değilsiniz.

69 — Onlar ki, âyetlerimize îmân etmiş ve müslüman olmuşlardır.

70 — Siz ve eşleriniz, ağırlanmış olarak cennete girin.

71 — Onlara altın kadehler ve tepsiler dolaştırılır. Can­ların istediği ve gözlerin hoşlandığı her şey oradadır. Ve siz, orada ebediyyen kalacaksınız.

72 — îşte o cennet, işlediklerinize karşılık size miras kılındı.

73 — Orada sizin için bol bol meyveler vardır. Ve on­lardan yersiniz.

O Gün Dostlar Birbirine Düşman Olurlar

Allah Teâlâ buyurur ki: Allah’ın elçilerini yalanlayan şu müşrikler farkında değillerken, gafil ve hazırlıksızken o günün kendilerine ansı­zın gelmesini mi bekliyorlar? O gün geldiğinde onlar farkında değilken gelecektir. Kendilerine hiç bir fayda vermeyecek ve başlarına gelecekleri onlardan defetmeyecek bir zamanda elbette bütün bütüne pişman ola­caklardır, «ö gün müttakîlerin dışında, dostlar birbirine düşman olur­lar.» Allah için olmayan her bir dostluk ve arkadaşlık kıyamet günü düşmanlığa dönüşecek; Allah için olanı ise devamlı olacaktır. Nitekim Hz. İbrahim (a.s.) kavmine şöyle demişti: «Dünya hayatında Allah’ı bırakıp aranızda putlan dostluk vesilesi kıldınız. Sonra da kıyamet gününde birbirinize küfreder ve karşılıklı la’net okursunuz. Varacağınız yer, ateştir. Yardımcılarınız da yoktur.» (Ankebût, 25).

Abdürrezzâk’ın İsrail kanalıyla… Hz. Ali (r.a.)den rivayetine göre o, «O gün müttakîlerin dışında, dostlar birbirine düşman olurlar.» âyeti hakkında şöyle demiştir: Mü’min iki dost ile kâfir iki dost düşünün; iki müminden birisi vefat edip cennetle müjdelenir ve dostunu hatırlaya­rak: Ey Allah’ım, şüphesiz filanca benim dostumdur. Bana, Sana ve Ra-sûlüne itaati, hayrı emreder, kötülükten men’eder, benim hiç şüphesiz sana kavuşacağımı haber verirdi. Ey Allah’ım, benden sonra onu sa­pıklığa düşürme ki bana gösterdiğin gibisini ona da gösteresin, benden hoşnûd olduğun gibi ondan da hoşnûd olasın, der. Kendisine: Git, Be­nim katımda onun için olanları bilmiş olsaydın çok güler, az ağlardın, denilir. Sonra diğeri de ölür ve ruhları bir araya gelir de: Her biriniz kardeşim övsün, denilir. O ikiden biri arkadaşı için: Ne güzel kardeş, ne güzel arkadaş, ne güzel dost, derler. İki kâfirden birisi, öldüğü ve ateşle müjdelendiği zaman ise dostunu hatırlayarak: Ey Allah’ım, benim dos­tum olan filânca bana, Sana ve Rasûlüne isyanı, kötülüğü emreder, ha­yırdan men’eder, Sana kavuşmayacağımı bana haber verirdi. Ey Alla-hım, benden sonra onu hidâyete erdirme ki bana gösterdiğinin bir mis­lini de ona gösteresin, bana gazablandığın gibi ona da öfkelenesin, der. Diğer kâfir öldüğü zaman ruhları bir araya getirilir ve: Sizden her bire­riniz arkadaşını Övsün, denilir. Onlardan her bireri arkadaşı için: Ne kö­tü kardeş, ne kötü arkadaş, ne kötü dost, der. Hz. Ali’nin bu sözünü îbn Ebu Hatim rivayet ediyor. İbn Abbâs, Mücâhid ve Katâde de şöyle di­yorlar: Müttakîler dışında her dostluk kıyamet günü düşmanlığa inkı-lâb edecektir. Hafız İbn Asâkir, Hişâm İbn Ahmed’in hal tercemesinde Hişâm îbn Abdullah İbn Kesîr kanalıyla… Ebu Hüreyre (r.a.)den riva­yet ediyor ki Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: İki kişi Allah için birbirini sevse, birisi doğuda, diğeri batıda olsa Allah Teâlâ kıyamet gü­nü ikisini bir araya getirip: Bu, Benim için sevdiğindir, buyurur.

Allah Teâlâ: «Ey kullarım, bugün size korku yoktur. Ve siz, üzüle­cek de değilsiniz.» buyurup sonra onlara şöyle müjdeler: «Onlar ki, âyet­lerimize îmân etmiş ve müslüman olmuşlardır.» Yani kalbleri ve bâ­tınları ile îmân etmişler, bedenleri ve zahirleri ile Allah’ın şeriatına bo­yun eğip bağlanmışlardır. Babasından rivayetle Mu’temir İbn Süleyman der ki: Kıyamet günü olduğunda ve insanlar yeniden diriltildiklerinde hiç kimse kalmayıp korkar. Bir münâdî: Ey kullarım, bugün size korku yoktur. Ve siz, üzülecek de değilsiniz.» diye nida eder de, bütün insan­lar umuda kapılır. O münâdî bu sözlerinin peşinden: «Onlar ki, âyetle­rimize îmân etmiş ve müslüman olmuşlardır.» diye nida eder ve inanan­lar dışında insanlar ümitlerini keserler.

Onlara: Siz ve eşleriniz, (benzerleriniz) ağırlanmış, (nimete garkolmuş ve mes’ûd kimseler) olarak cennete girin.» denilir. Bu âyetin tef­siri daha önce Rûm sûresinde geçmişti.

«Onlara (kulpsuz) altın kadehler ve (yiyecek için) tepsiler dolaş­tırılır. Canların istediği ve gözlerin hoşlandığı (tadı, kokusu hoş ve gü­zel görünüşlü) her şey oradadır.» Abdürrezzâk’m Ma’mer kanalıyla… İbn Abbâs’ın kölesi İkrime’den rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) ona haber verip şöyle buyurmuş: Cennetliklerin derece itibârı ile en aşa­ğıda olanı, öyle bir adamdır ki ondan sonra cennete hiç kimse girmeye­cektir. Gözünün görebileceği yerler onun için altın saraylar, gümüş ça­dırlar içinde yüz yıllık bir mesafeye kadar genişletilir. Orada ma’mûr olmayan bir karış yer yoktur. Sabah ve akşam önüne yetmiş bin altın tabak getirilir. Onların içinde, biri diğerine benzeyen şeyler bulunan hiç bir tabak yoktur. Sonundaki istinası aynen başındaki istinası gibi­dir. Yeryüzü halkının hepsi oraya inip müsâiir olsa, ona verilenler hep­sine yeter ve ona verilenlerden hiç bir şey eksilmezdi. İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ali İbn Hüseyn İbn Cüneyd’in… Ebu Hüreyre’den rivayetine göre; Ebu Ümâme (r.a.), Allah Rasûlü (s.a.)nün kendilerine cenneti an­lattığını ve şöyle buyurduğunu nakletmiş: Muhammed’in nefsi kudret elinde olan (Allah) a yemîn ederim ki, sizden birisi lokmayı alıp ağzına koyduğunda, hatırına başka bir yemeği getirir getirmez ağzındaki lok­ma hemen arzuladığı yemeğe dönüşür. Sonra Allah Rasûlü (s.a.): «Canların istediği ve gözlerin hoşlandığı her şey oradadır. Ve siz, orada ebediyyen kalacaksınız.» âyetini tilâvet buyurmuştur.

İmâm Ahmed der ki: Bize Hasan İl?n Musa’nın… Ebu Hüreyre’den rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyuruyor : Cennetliklerin makam itibarıyla en aşağı olanının yedi derecesi vardır. O altıncıda olup üstünde yedinci derece vardır. Onun üç yüz hizmetçisi olacak. Ona sabah ve akşam üç yüz tabak —bilmiyorum, herhalde üç yüz altın ta­bak da dedi— getirilecek. Her tabakta, diğerinde olmayan bir çeşit ye­mek bulunacak. Sonunda aldığı lezzeti başında da alacak. Üç yüz kap içeceği olacak. Her bir kapta diğerinde olmayan bir çeşit içecek bulu­nacak ve o sonunda duyduğu lezzeti başında da duyacak. Ve şöyle di­yecektir: Ey Rabbım, keşke izin verseydin de cennetliklere yedirip içir-seydim. Benim yanımda olanlardan yine de hiç bir şey eksilmezdi. Dün­yadaki eşleri dışında oriun hurilerden yetmiş iki zevcesi olacak. O yet­miş iki zevcesinden bir tanesinin oturacağı yer, yeryüzü ölçüleriyle bir mil miktarı olacaktır.

«Ve siz, orada (cennette) ebediyyen kalacaksınız. (Oradan çıkma­yacaksınız, ayrılmak da istemeyeceksiniz.)» Daha sonra onlara, bir ni­met ve ihsan olarak şöyle denilecek: İşte, işlemiş olduğunuz sâlih amel­lerinize, karşılık size mîrâs kılınan cennet. Sâlih amelleriniz Allah’ın rahmetinin sizi bu denli kaplamasına sebep olmuştur. Elbette hiç kimseyi ameli cennete götürmeyecektir. Cennete girme, sadece Allah’ın lut-fu ve rahmeti iledir. Cennetteki dereclerin birbirinden üstünlüğü ise, an­cak sâlih amellere göredir.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Fadl İbn Şâzân’ın… Ebu Hüreyre (r.a.) den rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Cehennem­lik, cennetteki yerini hasretle görecek ve: Şayet Allah beni hidâyete er­dirmiş olsaydı; elbette ben, müttakîlerden olurdum, diyecektir. Cennet­lik de cehennemdeki yerini görerek: Şayet Allah, bizi hidâyete erdirmiş olmasaydı; elbette biz hidâyete eremezdik, diyecek ve bu onun için bir şükür olacaktır. Allah Rasûlü (s.a.) şöyle devam etti: Biri cennette, diğeri cehennemde olmak üzere iki yeri olmayan kimse yoktur. Kâfir, mü’minin cehennemdeki yerine mirasçı olacak, mü’min de kâfirin cen­netteki yerine mîrâsçı olacaktır. İşte Allah Teâlâ’nın: «İşte o cennet, işlediklerinize karşılık size mîrâs kılındı.» kavli budur.

«Orada sizin için bol bol (ve her çeşitten) meyveler vardır. Onlar­dan (dilediğiniz ve seçtiğinizi) yersiniz.» Yiyecek ve içecekler anıldıktan sonra nimetin ve gıptanın tamamlanabilmesi için peşinden meyveler zikredilmiştir.[10]

74 — Muhakkak ki mücrimler, ebediyyen kalacakları cehennem azâbmdadırlar.

75 — Azâblarına ara verilmeyecek ve orada tamamen ümitsiz kalacaklardır.

76 — Biz onlara zulmetmedik, ama onlar zâlimlerin kendileriydiler.

77 — Ey nöbetçi, Rabbın hiç olmazsa bizi ölüme mah­kûm etsin, diye çağınşırlar. O da: Siz, böyle kalacaksınız, der.

78 — Andolsun ki size hak ile geldik. Fakat çoğunuz

hakkı hoş görmüyordunuz.

79 — Yoksa bir işe mi karâr verdiler? Doğrusu Biz de kararlıyız.

80 — Yoksa kendilerinin sırlarını ve gizli konuşmaları­nı işitmiyoruz mu sanıyorlar? Hayır öyle değil, yanların­daki elçilerimiz yazmaktadır.

Mücrimler de Cehennemdedirler

Allah Teâlâ mutlu kimselerin durumunu zikrettikten sonra peşin­den mutsuzları anarak şöyle buyurur: «Muhakkak ki mücrimler, ebe-diyyen kalacakları cehennem azâbmdadırlar. Azâblarına (bir an bile) ara verilmeyecek ve orada (bütün hayırlardan) tamamen ümitsiz kala­caklardır. Biz onlara zulmetmedik, ama onlar (aleyhlerinde hüccetler konulup kendilerine elçiler gönderildikten sonra yalanlayıp isyan ede­rek kötü ameller işlemekle) zâlimlerin kendileriydiler.» İşte bu yaptık­larına en uygun bir ceza ile cezalandırılmışlardır. Elbette Rabbın, kul­larına zulmedici değildir. «Ey nöbetçi…» diye çağırışırlar ki, bu nöbet­çi cehennemin bekçisidir. Buhârî’nin Haccâc İbn Minhâl kanalıyla… Safvân İbn Ya’lâdan, onun da babasından rivayetine göre; o, Allah Ra-sûlü (s.a.)nü minberde «Ey nöbetçi, Rabbın hiç olmazsa bizi ölüme mah­kûm etsin, diye çağırışırlar.» âyetini okurken işitmiş de, Allah Rasûlü âyet-i kerîme’yi şöyle tefsir etmiş: Ey nöbetçi, Rabbın hiç olmazsa ruh­larımızı kabzetsin de, bizi içinde bulunduğumuz durumdan kurtarsın, diye çağırışırlar. Onlar, Allah Teâlâ’nın şu âyet-i kerîmelerde bildirdiği gibidirler: «Aleyhlerine hüküm verilmez ki ölsünler. Onlardan cehen­nemin azabı da hafifletilmez.» (Fâtır, 36), «Bedbaht olan ondan kaçına­caktır. O, en büyük ateşe yaşlanacaktır. O, orada ne ölecektir, ne de di­rilecektir.» (A’lâ, 11-13). Onlar ölmelerini istedikleri zaman cehennemin bekçisi olan Mâlik: «Siz, böyle kalacaksınız.» der. İbn Abbâs der ki : Mâlik (cehennemin bekçisi) bin sene durur sonra da: Siz, böyle kala­caksınız, der. İbn Abbâs’ın bu açıklamasını İbn Ebu Hatim rivayet edi­yor ki o takdirde âyet şöyle anlaşılmalıdır : Sizin için oradan hiç bir şekilde çıkış ve kurtuluş yoktur. Daha sonra onların şekavetlerinin, mutsuzluklarının sebebini zikreder ki bu, gerçeğe karşı gelmeleri ve onunla inâdlaşmalarıdır. «Andolsun ki size, hak ile geldik, (hakkı be­yân edip açıkladık ve tefsir ettik.) Fakat çoğunuz hakkı hoş görmü­yordunuz.» Sizin seciyyeleriniz onu kabule yanaşmıyor, sadece bâtıla boyun eğip onu büyük görüyor, gerçeği kabul etmekten imtina’ ederek engellemeye çalışıyor ve hak ehline buğzediyorlardı. O halde siz, sadece kendinizi ayıplayıp suçlayın ve pişmanlığın fayda vermeyeceği yerde pişman olun bakalım.

Daha sonra Allah Teâla: «Yoksa bir işe mi karâr verdiler? Doğrusu biz de kararlıyız.» buyurur. Mücâhid burayı: Onlar kötü bir hîie yap­mak istediler, biz de onların hilelerine karşılık verdik, şeklinde açıklar. Mücâhid’in bu açıklamasına göre bu âyet-i kerîme, Allah Teâlâ’nın şu kavli gibidir: «Onlar bir düzen kurdular. Biz de farkettirmeden düzen­lerini bozduk.» (Nemi, 50). Zîrâ müşrikler gerçeği bâtılla defetmek için birtakım hile ve hud’a yollarına başvurmaktaydılar. Allah Te-âlâ da onların bu hilelerine karşılık verip neticesini onlara geri çe­virdi. Bu sebepledir ki şöyle buyurmuştur : «Yoksa kendilerinin sırlarım, gizli konuşmalarını (ve apaçık konuşmalarım) işitmiyoruz mu sanıyor­lar? Hayır öyle değil, (elbette Biz onların ne durumda olduklarım çok iyi bilmekteyiz.) yanlarındaki elçilerimiz (olan melekler de büyüğü ve küçüğü ile onların amellerini) yazmaktadır.»[11]

81 — De ki: Eğer Rahmân’ın çocuğu olsaydı, kulluk edenlerin ilki ben olurdum.

82 — Göklerin ve yerin Rabbı, Arş’ın Rabbı onların tavsiflerinden münezzehtir.

83 — Bırak onları, kendilerine vaadedilen güne ula­şıncaya kadar dalsınlar, oynayıp dursunlar.

84 — Gökte de ilâh, yerde de ilâh O’dur. Ve O, Hakîm’-dir, Alim’dir.

85 — Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların mülkü kendisine âit olan ne yücedir. Kıyamet saatinin bilgisi O’nun katındadır ve O’na döndürüleceksiniz.

86 ~ O’ndan başka tapındıkları şeyler, şefaat edemez­ler. Ancak hak ile şehâdet edenler bunun dışındadır ve on­lar bilirler.

87 — Andölsun ki onlara, kendilerini kimin yarattığı­nı sorsan elbette; Allah, diyeceklerdir. O halde neye çevri­liyorlar?

88 — Onun: Ey Rabbım, demesi hakkı için, muhakkak ki bunlar inanmayan bir kavimdir.

89 — Şimdilik sen, onlardan yüz çevir ve; selâm, de. Yakında bileceklerdir.

Gökte de Yerde de İlâh Olan O’dur

Bu âyet-i kerîmelerde Allah Teâlâ buyurur ki: Ey Muhammed, de ki: «Eğer Rahmân’ın çocuğu olsaydı, kulluk edenlerin ilki ben olur­dum.» Şayet Allah Teâlâ bunu farz kılmış olsaydı, elbette bu farz kıl­ması üzerine O’na ibâdet ederdim. Çünkü ben, O’nun kullarından bir kulum. Bana emrettiği her şeye itaat ederim. Bende O’nun ibâdetine karşı bir büyüklenme ve O’nun ibâdetinden yüz çevirme yoktur. Şayet farz kılmış olsaydı, bu mutlaka olurdu. Ama Allah Teâlâ hakkında bu muhaldir. Burada şartın yerine gelmesi, caiz olması da gerekmez. Ni­tekim Allah Teâlâ’nın şu kavlinde de durum böyledir: «Şayet Allah, ço­cuk edinmek isteseydi; yaratıklarından dilediğini elbette seçerdi. Ten-zîh ederiz O’nu. O, Vâhid ve Kahhâr Allah’tır.» (Zümer, 4). Müfessir-lerden bazısı «Kulluk edenlerin ilki ben olurdum.» kısmını: Sakınıp reddedenlerin ilki ben olurdum, şeklinde anlamışlardır. Süfyân es-Sev-rî bu şekilde anlayanlardandır. Sevrî’nin bu açıklamasını nakleden Bu-hârî, «kulluk edenler» anlamına gelen kelimenin, aynı zamanda «inkâr edenler» anlamına da geldiğini söyler. İbn Cerîr bu açıklama için bir­takım şâhidler zikreder ki onun Yûnus İbn Abd’ül-A’lâ kanalıyla… Ba’ce İbn Zeyd el-Cühenî’den rivayet etmiş olduğu şu haber bu şâhidler cüm-lesindendir: Cüheyne kabilesinden bir kadın yine aynı kabileden olan birisi ile evlendikten altı ay sonra doğurmuştu. Kocası bu durumu Hz. Osman İbn Affân (r.a.)a anlattı da Hz. Osman kadının recmedilerek öldürülmesini emretti. Hz. Osman’ın yanına giren Hz. Ali İbn Ebu Tâ-lib (r.a.) ise şöyle konuştu: Şüphesiz Allah Teâlâ kitabında «Onun tasınması ve sütten kesilmesi otuz aydır.» (Ahkâf, 15) ve «Sütten ayrıl­ması da iki yıl sürmüştür.» (Lokman, 14) buyuruyor. Râvî der ki: Al­lah’a yemîn ederim ki Hz. Osman (r.a.), hiç tereddüt göstermeden kadına haber gönderip: Kocana dön, diye emretti. (…) İbn Cerîr’in nakletmiş olduğu bu açıklama şüphelidir. Çünkü «Eğer bu olursa elbette ben bunu red ve inkâr ederim» şeklinde bir cevab âyet-i kerîme’de zikredilen şart­la nasıl uyuşacaktır? O halde bu açıklama şüphelidir. Ancak nâdir de olsa âyet-i kerîme’nin başında bulunan ve şart edatı olarak kullanılan ( jl ) kelimesi burada nefy edatı olabilir ki Ali İbn Ebu Talha bunu İbn Abbâs’tan rivayet etmektedir». Buna göre âyet-i kerîme’nin anlamı şöyle olacaktır: «De ki: Eğer Rahmân’ın çocuğu olsaydı» yani Rahmân’-ın çocuğu yoktur ve buna şehâdet edenlerin ilki benim. Katâde der ki: «Eğer Rahmân’ın çocuğu olsaydı kulluk edenlerin üki ben olurdum.» ifâdesi arapların eski sözleri arasında yer alan bir cümledir. Ve bu elbette olmamıştır, zâten yaraşmaz da. Ebu Sahr, «De ki: Eğer Rahmân’ın ço­cuğu olsaydı, kulluk edenlerin ilki ben olurdum.» âyetini şöyle açıklar: O’nun çocuğu olmadığından O’na kulluk edenlerin ve O’nu birleyen-lerin ilki ben olurdum. Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem de böyle söy­lemiştir. Mücâhid de “Kulluk edenlerin ilki ben olurdum» kısmını: O’na kulluk edip birleyen ve sizi yalanlayanların ilki ben olurdum, şeklinde açıklamıştır. Buhârî ise yukarda da belirtildiği üzere âyet-i kerîme’deki kelimelerini inkâr edip reddedenlerin ilki şeklinde anlamıştır. Âyetin başındaki edatın, şart edatı olması doğruya daha yakındır, ancak bu da anlam itibarıyla muhaldir.

Süddî «De ki: Eğer Rahmân’ın çocuğu olsaydı, kulluk edenlerin ilki ben olurdum.» âyetinde şöyle buyrulduğunu söyler: Şayet O’nun çocuğu olsaydı, Rahmân’ın çocuğu olarak ona ibâdet edenlerin ilki ben olurdum. Fakat O’nun çocuğu yoktur. Süddî’nin bu açıklamasını îbn Cerîr de tercih etmiş ve âyetin başındaki edatın, nefy edatı olduğunu ileri sürenlerin görüşünü reddetmiştir.

Bu sebebledir ki Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: «Göklerin ve yerin Rabbı, Arş’ın Rabbı onların tavsiflerinden münezzehtir, (yücedir, mu­kaddestir, bütün mevcudatı yaratan elbette çocuğu olmaktan uzaktır.)» O Ferd’dir, Ahad’dır, Samed’dir. O’nun eşi, benzeri ve çocuğu yok­tur.

«(Bilgisizlikleri ve sapıklıkları içinde) bırak onları, kendilerine va’dedilen güne (kıyamet gününe) ulaşıncaya kadar (dünyada) dalsın­lar, oynayıp dursunlar.» Varacakları yerin, akıbetlerinin ve o günde hallerinin nasıl olacağını yakında bilecekler.

«Gökte de ilâh, yerde de ilâh O’dur.» Gök ve yer ehli O’na kulluk eder, hepsi O’na boyun eğmiş, huzurunda hor ve hakir durumdadır. «Ve O, Hakîm’dir, Alîm’dir.» Bu âyet-i kerîme, Allah Teâlâ’nın şu kavli gibi­dir: «O, göklerde de yerde de Allah’tır. Gizlinizi de, aşikârınızı da bilir. Ne kazanacağınızı da bilir.» (En’âm, 3).

«Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların mülkü kendisine âit olan ne yücedir.» Gökleri ve yeri yaratan, onların mâliki, karşı konul-maksızın onlarda tasarruf sahibi olan O’dur. Çocuğu olmaktan mü­nezzeh ve yücedir. Bütün ayıp ve noksanlardan salim olmak O’nun şâ-nındandır. Zlrâ O Alİyy, Azîm olan Rabdır, eşyaya mâlik olandır. İşlerin dizginleri O’nuh kudret elindedir. Dilediğini çözer, dilediğini bağlar. «Kıyamet saatinin bilgisi O’nun katmdadır.» Onun vaktim yine aneak O açıklar. «Ve O’na döndürüleceksiniz (de herkesin amelinin karşılığım verecektir).» Ameli hayır ise karşılığı hayır, ameli kötü ise karşılığı da kötü olacaktır.

Sonra Allah Teâlâ şöyle buyurur: «O’ndan başka tapındıkları şey* ler, (putlar) şefaat edemezler (kendilerine şefaate güç yetiremezler.) Ancak hak ile şehâdet edenler bunun dışındadır.» İlim ve basîretle gerçe­ğe şehâdet edenler bunun dışındadırlar ki böyleleririin şefaati Allah ka­tında yine O’nun izni ile fayda verecektir. «Andolsun ki onlara, kendi­lerini kimin yarattığını sorsan elbette; Allah, diyeceklerdir.» Şu Allah’a şirk koşan ve O’nunla birlikte bir başkasma tapman müşriklere, onları kimin yarattığını sorsan; Allah, diyecek ve bütün eşyayı tek ve ortağı olmaksızın yaratanın Allah olduğunu itiraf edeceklerdir.. Bununla birlikte hiç bir şeye güç yetiremeyen ve hiç bir şeye sahip olmayan Allah ile beraber Allah’tan başkasına da tapınmaktadırlar. , O halde onlar bu hususta koyu bir bilgisizlik, beyinsizlik içindedirler. Bu sebepledir ki: «O halde neye çevriliyorlar?» buyrulmuştur.

«Onun: Ey Rabbım, demesi hakkı için, muhakkak ki bunlar inan­mayan bir kavimdir.» Yani Muhammed sözünü söylemiş, kendisini ya­lanlayan kavmini Rabbına şikâyet ederek: Ey Rabbım, şüphesiz bunlar imân etmez bir kavimdir, demiştir. Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyet-i kerîme’de şöyle haber vermektedir: «Ve Peygamber dedi ki: Ey Rabbım, doğrusu kavmim bu Kur’ân’ı terkedilmiş olarak bıraktı.» (Furkân, 30). Bizim yapmış olduğumuz bu açıklama, aynı zamanda İbn Mes’ûd, Mü-câhid ve Katâde’nln de kavli olup îbn Cerîr de âyeti buna dayanarak tefsîr etmiştir. (…) Mücâhid «Onun : Ey Rabbım, demesi hakkı için, muhakkak ki bunlar inanmayan bir kavimdir.» âyetinde; Allah Teâlâ Muhammed’in sözünü tasdik etmiştir, der. Katâde de der ki: Bu, pey­gamberiniz (s.a.)in sözüdür, kavmim Rabbına şikâyet ediyor. (…)

«Şimdilik sen, onlardan (müşrikler) yüz çevir ve; selâm de.» On­lara, sana karşı konuştukları kötü sözleri ve hitapları ile cevab verme. Onların kalblerini ısındır, söz ve fiille onları bağışla. «Yakında bileceklerdir.» Bu, Allah Teâlâ*nın onları bir tehdidinden ibarettir. Bu sebep­ledir ki Allah Teâlâ, geri çevrilemeyen baskınını onların başına getir­miş, dinini ve hak kelimesini yüceltmiştir. Bundan sonra da bütün in­sanlar bölük bölük Allah’ın dinine girinceye, İslâm dünyanın doğu ve batılarına yayılmcaya kadar cihâdı ve savaşı meşru’ kılmıştır.

Kuran

Zuhruf Suresi

İbn Kesir Tefsiri | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.