Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 22°C
Az Bulutlu
İstanbul
22°C
Az Bulutlu
Per 21°C
Cum 19°C
Cts 18°C
Paz 19°C

41 – Fussilet Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Herkese göre Mekke’de inmiştir. Ellidört âyettir, elliüç âyet olduğu da söylenmiştir.

41 – Fussilet Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Fussilet Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi Tefsiri )

Rahman ve Rahim Allah’ın adı ile

  1. Hâ, Mîm.
  2. Rahman, Rahîm olan tarafından indirilmiştir.
  3. Bilen bir kavim için âyetleri gereği gibi açıklanmış, Arapça bir Kur’ân olarak (indirilmiş) bir kitabtır.
  4. (Hem de) müjdeleyici ve korkutucu olmak üzere (indirilmiştir). Ama onların çoğu yüz çevirmişlerdir. Bundan dolayı onlar işitmez­ler.
  5. Dediler ki: “Bizi davet edegeldiğin şeye karşı kalplerimiz örtüler içindedir. Kulaklarımızda bir ağırlık vardır. Bizimle senin aran­da da bir perde vardır. O halde sen yapacağını yap! şüphesiz biz de yapanlarız.”

“Hâ. Mîm. Rahman, Rahim olan tarafından indirilmiştir” buyruğu ile ilgili olarak ez-Zeccac şöyle demiştir: İndirilmiştir” buyruğu müb-teda olarak merfudur. Haberi ise “âyetleri gereği gibi açıklanmış bir kitabtır” buyruğudur. Basralıların görüşü budur.[1]

el-Ferra da şöyle demektedir: Bunun merfu olarak gelmesi; “Bu” laf­zının takdirine binaen de olabilir. Ayrıca Bir kitaptır” buyruğunda yüce Allah’ın “İndirilmiştir” buyruğundan bedel olduğu da söylene­bilir. Bunun yüce Allah’ın: “indirilmiştir” buyruğunun sıfatı olduğu da söy­lenmiştir. “Hâ. Mîm” Yani bu “Hâ. Mîm”dir anlamındadır, diye de açıklanmış­tır. Tıpkı “şu bölüm” dediğimizde bunun “o şu bölümdür” anlamında olma­sına benzer. Buna göre “Hâ. Mîm” gizli bir mübtedanın haberidir. Yani ” o Hâ, Mîm’dir” demek olur. ” İndirilmiştir” buyruğu da bir baş­ka mübteda olur. “Bir kitaptır” lafzı da onun haberi olur.

“Gereği gibi açıklanmış” beyan edilip açık açık ifade edilmiş anlamında­dır. Katade dedi ki: Bu da açıkça helal ve haramının neyin itaat, neyin ma-siyet olduğunun açıklanması ile gerçekleşmiştir. el-Hasen: Vaad ve vaid (tehdit) ile Süfyan: sevab ve ikab ile açıklanmıştır, demişlerdir.

“Gereği gibi açıklanmış” anlamındaki buyruk; diye de okun­muştur. Hak ile batılı birbirinden ayırmış veya anlamlarının farklılığı ile ki­misi kiminden ayrılmış, demek olur. Bu da: Şehirden uzaklaş­tı” ifadesinden alınmıştır.

“Arapça bir Kur’ân olarak” anlamındaki: buyruğunun nasb ile gelmesi, çeşitli şekillerde açıklanmıştır. el-Ahfeş dedi ki: Bu övgü olmak üze­re nasb ile gelmiştir. Bir fiil takdiri ile mansup olduğu da söylenmiştir. “Arapça bir Kur’ân”ı an demek olur. Fiilin iadesi dolayısıyla (anlamca tekrar edildiği kabul edilmekle) nasbedildiği de söylenmiştir. Biz “Arapça bir Kur’ân”ı geniş geniş gereği gibi açıkladık” demek olur.

Hal olarak nasb ile geldiği de söylenmiştir. Yani, “onun âyetleri Arapça bir Kur’ân” olduğu halde “gereği gibi açıklanmış”tır.

Şöyle de açıklanmıştır: “Gereği gibi açıklanmış” fiili adeta bir fail (ger­çekte naib-i fail, yani sözde özne) konumuna gelinceye kadar “âyetleri” ile (amel etmek suretiyle) meşgul olunca, bu sefer beyanın (temyiz suretiyle açık­lamanın) üzerinde gerçekleşmesi dolayısıyla; “bir Kur’ân olarak” anlamında­ki lafız nasb ile gelmiştir.

Nasb ile gelmesi kat’ üzere (önceki buyrukla ilişkisi bulunmaksızın) ol­duğu da söylenmiştir.

“Bilen bir kavim için” buyruğu hakkında ed-Dahhak dedi ki: Yani Kur’ân Allah tarafından indirilmiştir. Mücahid de şöyle açıklamıştır: Tevrat ve İncil’de O’nun bir ve tek ilâh olduğunu bilen bir topluluk için demektir. Arap-çayı bilen ve onun benzerini meydana getirmekten aciz kaldıklarını anlayan kimseler için, diye de açıklanmıştır. Çünkü Arapça olmasaydı, bunu bilemez­lerdi.

Derim ki: Bu daha doğru bir açıklamadır. Sûre de Kur’ân’ın i’cazı husu­sunda Kureyşlileri azarlamak üzere inmiştir.

“Müjdeleyici ve korkutucu olmak üzere” buyrukları “âyetleri” buyruğun­dan haldir. Bunda âmil ise “gereği gibi açıklanmış” anlamındaki fiildir.

Bunların Kur’ân’ın sıfatları olduğu da söylenmiştir. Allah’ın dostları için “müjdeleyici ve” onların düşmanları için de “korkutucu olmak üzere (in­dirilmiş bir kitaptır).”

“Müjdeleyici ve korkutucu olmak üzere” anlamındaki buyruklar “ki-tab”ın sıfatı olmak üzere: “Müjdeleyici ve korkutucudur” diye de okunmuştur. Bu şekilde hazfedilmiş bir mübtedânın haberi de olabilir. Ya­ni “(bu kitab) müjdeleyici ve korkutucudur” demek olur.

“Ama onların” Mekkelilerin “çoğu yüz çevirmiştir. Bundan dolayı on­lar” faydalanacakları bir şekilde “işitmezler.”

Rivayete göre er-Reyyan b. Harmele şöyle demiştir: Kureyşlilerden ileri ge­lenler ile Ebu Cehil, Muhammed (sav)’ın durumu bizim için içinden çıkılmaz bir hal aldı. Şiiri, kâhinliği ve büyüyü bilen bir adam araştırıp bulsanız da onunla konuşsa, sonra da gelip bize onun durumunu açıklasa, dediler.

Utbe b. Rabia dedi ki: Allah’a yemin ederim ben kâhinliği, şiiri ve büyü­yü bilen birisiyim. Eğer böyle ise, onun durumu bana gizli kalmayacak şe­kilde bunları biliyorum. Bunun üzerine ona: Haydi ona git ve onunla konuş, dediler. O da Peygamber (sav)’a giderek ona: Ey Muhammed dedi. Sen mi hayırlısın yoksa Kusey b. Kilab mı? Sen mi hayırlısın yoksa Haşim mi? Sen mi hayırlısın yoksa Abdulmuttalib mi? Sen mi hayırlısın yoksa Abdullah mı? Sen ne diye bizim ilâhlarımıza dil uzatıyorsun? Atalarımızın sapık olduğunu söy­lüyorsun. Bizi akılsızlıkla itham ediyorsun, dinimizi yeriyorsun. Şayet sen eğer bize başkan olmanın peşinde isen bütün sancaklarımızı senin emrine veri­riz ve hayatta kaldığın sürece bizim başkanımız olursun. Eğer evlenmek is­tiyor isen Kureyş kızlarından istediğin on tanesi ile seni evlendiririz. Şayet servet sahibi olmak istiyorsan, seni senden sonra gelecek olan soyunu so-punu zengin edecek kadar sana mal toplarız. Eğer sana geldiğini söylediğin şahıs cinlerden birisi olup seni etkisi altında almış ise, seni tedavi etmek için bu uğurda mallarımızı harcarız veya bu yolda kendimizi tüketiriz.

Bu arada Peygamber (sav) susmuş, sesini çıkarmıyordu. söyleyecek­lerini bitirdikten sonra peygamber ona: Ey Ebu’l-Velid! Söyleyeceklerini bi­tirdin mi? diye sordu. O da: Evet deyince, Peygamber: O halde kardeşimin oğlu beni dinle, dedi. : Dinleyeyim dedi, Peygamber şöyle buyurdu: “Rahman ve Rahim Allah’ın adı ile Hâ. Mim. (Bu kitab) rahman, Rahim olan tarafından indirilmiştir. Bilen bir kavim için… Eğer yüz çevirirlerse sen de de ki: Ben Ad ve Semud’a gelen yıldırım gibi bir yıldırımla sizi kor­kutup uyarırım” (Fussilet, 41/1-13) buyruğuna kadar okudu.

Utbe ileri atılarak elini Peygamber (sav)’ın ağzına koydu. Allah hakkı için akrabalık bağı için susmasını ondan istedi. Utbe evine geri döndü, Kureyş-lilerin yanına çıkmadı. Ebu Cehil ona gelerek: Muhammed’in dinine mi gir­din? Yoksa onun yemeği hoşuna mı gitti? dedi.

Utbe bu işe kızdı ve ebediyyen Muhammed ile konuşmayacağına yemin etti, sonra şunları söyledi: Allah’a yemin ederim, siz de biliyorsunuz ki ben Kureyşliler arasında malı en çok olanlardan birisiyim. Fakat ben ona duru­mu arzedince bana öyle bir sözlerle cevab verdi ki, Allah’a yemin ederim o söz ne şiirdir, ne kâhinliktir, ne de büyüdür. Sonra onlara Muhammed’den duyduklarını “Ad ve Semud’a gelen yıldırım gibi…” buyruğuna kadar oku­du. (Devamla dedi ki): Sonra ben ağzını tuttum, akrabalık bağını hatırlata­rak okumamasını ondan istedim. Siz de bilirsiniz ki, Muhammed bir şey söy­ledi mi yalan söylemez. Allah’a yemin ederim, üzerinize bir azabın ineceğin­den -yıldırımı kastediyor- korktum.

Bu haberi Ebu Bekir el-Enbarî de “er-Raddu (Alâ Men Halefe Mushafe Os-mane)” adlı eserinde Muhammed b. Ka’b el-Kurazî’den diye rivayet etmiştir. Orada belirtildiğine göre; sonra Peygamber (sav) “Ha. Mim. Fussilet” sûre­sini secde âyetine varıncaya kadar okudu. Peygamber secdeye kapandı, Utbe ise arkadan ellerine dayanmış olarak söylediklerine kulak verip dinli­yordu. Rasûlullah (sav) okumasını bitirince ona: Ey Ebu’l-Velid dedi. Sana okuduklarımı dinledin, artık seni onlarla başbaşa bırakıyorum.” Utbe mec­liste bulunan Kureyşlilere gitti. Onlar da Allah’a yemin ederiz Ebu’l-Velid ya­nınızdan gittiğinden bir başka türlü yanınıza dönüyor. Sonra: Ne haberler ge­tirdin? Ey Ebu’l-Velid, dediler. O da şöyle dedi: Allah’a yemin ederim Muham­med’den öyle bir söz duydum ki, onun benzerini asla duymuş değilim. Al­lah’a yemin ederim ondan duyduğum sözler ne şiirdir, ne kâhinliktir. Gelin, bu hususta bana itaat ediniz ve benim dediğimi kabul ediniz. Muhammed’i yapmak istediğinde serbest bırakınız, ona ilişmeyiniz. Allah’a yemin ederim, ondan duyduğum bu sözlerin haberleri mutlaka yankı getirecektir. Şayet Arap­lar onun başına bir iş açarlarsa, başkaları vasıtası ile ondan kurtulmuş olursunuz. Eğer bir kral yahut bir peygamber olursa, onun sebebiyle insanların en mutluları olursunuz, çünkü onun mülkü sizin mülkünüz, onun şerefi si­zin şerefinizdir.

Bu sefer: Heyhat dediler, ey Ebu’l-Velid, Muhammed seni de büyüledi. Ebu’l-Velid de: Bu benim sizin lehinize ileri sürdüğüm görüşümdür, istedi­ğinizi yapınız diye karşılık verdi.

“Dediler ki: Bizi davet edegeldiğin şeye karşı kalplerimiz örtüler için­dedir” buyruğundaki: “Örtüler” lafzı,’in çoğuludur. Bu da “ör­tü” demektir. Daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/88. âyetin tefsirinde) geç­miş bulunmaktadır.

Mücahid dedi ki: Kalb için örtüler, oklar için kalkan gibidir.

“Kulaklarımızda bir ağırlık vardır.” Sağırlık demektir. Bundan dolayı se­nin sözlerin kulaklarımızdan içeriye girmiyor. Kalplerimiz de onu anlayıp kav­ramayacak şekilde örtülü bulunuyor.

“Bizimle senin aranda da bir perde vardır.” Yani din ayrılığı vardır. Çün­kü onlar putlara tapıyor, kendisi ise yüce Allah’a ibadet ediyordu. Bu anlam­daki açıklamayı el-Ferra ve başkaları yapmıştır.

Senin çağrını kabul etmemizi engelleyen bir örtü (vardır), diye de açık­lanmıştır. Denildiğine göre Ebu Cehil başına bir örtü sararak -onunla alay ol­sun diye-: Ey Muhammed! Bizimle senin aranda bir perde vardır, demişti. Bu­nu en-Nekkaş naklettiği gibi, el-Kuşeyrî de zikretmiş bulunmaktadır. O hal­de burada hicab (perde), elbise demektir.

“O halde sen yapacağını yap şüphesiz biz de yapanlarız.” Bizi helak et­mek için çalış. Biz de seni helak etmek için çalışanlarız. Bu açıklamayı el-Kelbî yapmıştır.

Mukatil de şöyle demiştir: Seni peygamber olarak gönderen ilâhın için ça­lış, biz de tapındığımız ilâhlarımız için çalışacağız.

Bir başka açıklama: Senin dinin neyi gerektiriyorsa onu yap, biz de dini­mizin gerektirdiğini yapacağız. Beşinci bir ihtimal de şudur: Sen ahiretin için çalış, biz de dünyamız için çalışacağız. Bunu da el-Maverdî zikretmiş bulun­maktadır. [2]

  1. De ki: “Ben ancak sizin gibi bir insanım. Bana, sizin ilâhınız an­cak bir tek ilâhtır diye vahyolunuyor. O halde O’na dosdoğru yö­nelin ve O’ndan mağfiret dileyin. O müşriklerin vay haline!”
  2. Onlar ki hem zekâtı vermezler, hem de onlar ahireti inkâr eden­lerin ta kendileridir.
  3. Şüphesiz ki iman edip salih amel işleyenler, onlar için kesilme­yen bir ecir vardır.

“De ki: Ben ancak sizin gibi bir insanım.” Yani ben bir melek değilim. Ben Ademoğullarından birisiyim. el-Hasen dedi ki: Yüce Allah ona (böyle­ce) alçak gönüllülüğü öğretmektedir.

“Bana sizin ilâhınız ancak bir tek ilâhtır diye” semâdan melekler ara­cılığı ile “vahyolunuyor. O halde” O’na iman edin ve “O’na dosdoğru yö­nelin.” O’na dua etmek ve O’ndan dilekte bulunmak suretiyle yüzlerinizi O’na çevirin. Bu da bir kimsenin: Evine yönel, demesine benzer. Yani dosdoğru evine git, başka bir tarafa sapma, demektir.

“Ve O’ndan” koştuğunuz şirkten ötürü “mağfiret dileyin. O müşriklerin vay haline.”

“Onlar ki hem zekâtı vermezler.” İbn Abbas dedi ki: Yani onlar Allah’tan başka ilâh olmadığına şahitlik etmezler. Çünkü nefislerin zekâtı odur. Kata-de de şöyle demiştir: Zekatın farz olduğunu ikrar edip kabul etmezler, ed-Dahhak ve Mukatil de şöyle demiştir: Onlar ne sadaka verirler, ne de itaat uğrunda bir harcamada bulunurlar.

Yüce Allah, fazilet sahibi kimselerin kendilerine yakıştırmadığı cimrilik se­bebiyle onları azarlamaktadır. Ayrıca bu buyrukta, kâfirin zekâtın ona farzol-duğu kabul edilmemekle birlikte, küfrü sebebiyle azab edileceğine delalet vardır.

el-Ferra ve başkaları şöyle demiştir: Müşrikler çeşitli harcamalar yapıyor, hacılara su içiriyor, yemek yediriyorlardı. Ancak Muhammed (sav)’a iman eden kimseleri bunlardan mahrum edince, haklarında bu âyet-i kerime na­zil oldu.

“Hem de onlar ahireti inkâr edenlerin ta kendileridir.” İşte bundan do­layı itaat uğrunda infak etmezler, dosdoğru Allah’a yönelmezler ve mağfiret de dilemezler.

ez-Zemahşerî dedi ki: Eğer: Ahireti inkâr etmekle birlikte müşriklerin di­ğer nitelikleri arasından zekât vermeme sıfatlarını, neden özellikle sözkonu-su etti, diye sorulursa, şöyle cevab veririz: Çünkü insanın en çok sevdiği şey kendi malıdır, o canın yongasıdır. Malını Allah yolunda harcayacak olursa, o kişinin sebat üzere dosdoğru, niyetinin samimi, içindeki duyguların apay­dınlık olduğunun en güçlü delili olur. Nitekim yüce Allah: “Allah’ın rızası­nı arayarak ve nefislerinden bir sebat ile mallarını infak edenlerin duru­mu…” (el-Bakara, 2/265) diye buyurmakta değil midir? Yani onlar nefisleri­ne böylece sebat vermekte, mallarını infak etmek suretiyle de nefislerinin se­batını belgelendirmektedirler. Kalpleri İslâm’a ısındırılmak istenen kimseler (müellefe-i kulub) ancak basit birtakım dünyalıklarla bağlanmıştır. Böylelik­le imanları güçlenmiş ve İslama karşı yumuşamış oldular. Rasûlullah (sav)’dan sonra irtidad edenler ise, ancak zekâtı vermemeyi açığa vurmuşlardı. Bun­dan dolayı ise onlara karşı savaş ilan edilmiş, onlara karşı cihada girişilmiş­ti. Bu uğurda mü’minler zekâtın eda edilmesi için birlikler halinde gönderil­mişti. Onu vermek istemeyenler de böylelikle oldukça korkutulmuştu. İşte bundan ötürü zekât vermemek, müşriklerin niteliklerinden olarak tesbit edilmiş ve ahireti inkâr etmekle birlikte sözkonusu edilmiştir.

“Şüphesiz ki iman edip salih amel işleyenler onlar için kesilmeyen bir ecir vardır” buyruğundaki: Kesilmeyen” buyruğunu İbn Abbas “ardı arkası kesilmeyen” diye açıklamıştır. Bu da: İpi kestim” ifa­desinden alınmıştır. Zu’1-İsba’ın şu beyitinde de bu anlamda kullanılmıştır:

“Ömrün hakkı için kapım kilitli değildir benim, Arkadaşıma karşı; hayrım da kesilen değildir.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Onun arkasındaki pislikleri ve küçük çakıl taşlarını görürsün de, Sanki onlar kesintili, ince bir toz bulutu gibidir.”

Burada şair -aynı kökten gelen-: lafzı ile “kesintili ve cılız toz”u kas­tetmektedir.

Yine İbn Abbas ve Mukatil’den “eksilmeyen” diye açıkladıkları nakledil­miştir. “: Çok minnet eden, ölüm” de burada gelmektedir. Çünkü o in­sanın gücünü azaltır. Kutrub da böyle açıklamış ve Züheyr’in şu beyitini zik­retmiştir:

“Asil olanların ağır giden atlara üstünlüğü şu ki, Bunlar gücü eksik ve aklı başında olmayana verilmezler.”

el-Cevherî dedi ki: “Kesmek” demektir, eksiklik anlamında olduğu da söylenir. Yüce Allah’ın: “Onlar için kesilmeyen bir ecir vardır” buyru­ğunda da bu anlamda kullanılmıştır. Şair Lebid de şöyle demektedir:

“(O yırtıcı hayvanlar) siyaha çalan boz renkli ve yırtıcıdırlar, Kimse onlara yiyeceklerini veriyor diye minnet etmez.”

Mücahid dedi ki: “Kesilmeyen” sayısız, hesapsız demektir. Başlarına ka­kılmayan diye de açıklanmıştır.

es-Süddî dedi ki: Bu buyruk kötürüm, hasta ve kocamış yaşlılar hakkın­da inmiştir. İtaat etmek noktasında zayıf düştükleri takdirde sağlıklı iken iş­ledikleri ameller ne ise, en güzel şekliyle yine onlara aynı ecirler yazılır. [3]

  1. De ki: “Siz yeri iki günde yaratan Allah’ı gerçekten inkâr ediyor musunuz ve O’na ortaklar koşuyor musunuz?” İşte O, alemlerin Rabbidir.
  2. Orada üstünden sabit dağlar yerleştirdi, orayı bereketlendirdi ve gıdalarını isteyenler için müsavi olarak dört günde takdir etti.
  3. Sonra duman halinde bulunan semaya yöneldi de ona ve yere: “İsteyerek veya istemeyerek gelin” dedi. İkisi de: “İsteyerek geldik” dediler.
  4. Böylece onları yedi gök olmak üzere iki günde yarattı. Herbir göğe ona ait olan emri vahyetti. Dünya göğünü de kandillerle süsledik ve koruduk. Bu gücüne karşı konulamayan mutlak ga­libin, herşeyi en iyi bilenin takdiridir.

“De ki: Siz yeri iki günde yaratan Allah’ı gerçekten inkâr ediyor musu­nuz?” buyruğundaki: Siz… gerçekten… musunuz” buyruğu iki hem-zeli olup ikinci hemze belli belirsiz okunur. ise iki hemze arasında bir “elif” ile okunur, bu ise azar anlamında bir istifhamdır. Yüce Allah ona (peygamberine) onları azarlamayı ve yaptıkları işten dolayı hayret etmesini emretmiştir. Yani O, gökleri ve yeri yaratan olduğu halde ne diye Allah’ı in­kâr ediyorsunuz?

“İki günde” pazar ve pazartesi günleri kastedimektir.

“Ve O’na ortaklar” zıtlar ve eşler “koşuyor musunuz? İşte O, alemlerin Rabbidir.”

“Orada” yani yeryüzünde “üstünden sabit dağlar yerleştirdi.” Vehb dedi ki: Allah yeri yaratınca, suyun üzerinde çalkalandı. Cebrail’e: Ey Ceb­rail onu sağlamlaştır, dedi. Bunun üzerine yere inip onu tuttu, fakat rüzgar­lara karşı koyamadı. Rabbim dedi, sen daha iyi biliyorsun ya bu konuda ben karşı koyamadım. Bunun üzerine yüce Allah yeri dağlarla tesbit edip sağlamlaştırdı ve oraya dağlan kazık gibi yerleştirdi.

“Orayı” içinde yaratmış olduğu faydalı şeylerle “bereketlendirdi.” es-Süd-dî dedi ki: Orada ağaçları bitirdi.

“Ve gıdalarını… takdir etti.” es-Süddî ve el-Hasen dedi ki: Orada yaşa­yanların rızıklarını ve işlerinin görülmesi için gerekenleri takdir etti.

Katade ve Mücahid de şöyle demiştir: Orada oranın ırmaklarını, ağaçla­rını ve diğer canlı varlıkları salı ve çarşamba günlerinde yarattı.

İkrime ve ed-Dahhak dediler ki: “Orada gıdalarını… takdir ettik” buy­ruğunun anlamı orada yaşayanların rızıklarını ve geçimleri için uygun olan çeşitli ticaretleri, ağaçları ve her beldede diğerinde bulunmayan türlü men­faatleri yaratmıştır. Böylelikle ticaret ve bir yerden bir yere yolculuk yapmak suretiyle birbirlerinden sağlayacakları menfaatlerle yaşayabilsinler.

İkrime dedi ki: Hatta bazı yerlerde altın ile tuzu dengi dengine alıp satı­yorlar,

Mücahid ve ed-Dahhak dediler ki: Sabur elbisesi Sabur’dan, Taylasan Rey’den, Yemen elbiseleri Yemen1 den geır…

“Dört günde” dördüncü günün bitiminde demektir. Bunun bir örneği de bir kimsenin: Basra’dan, Bağdad’a on günde çıkıp, gittim, Kufe’ye de onbeş günde yani onbeşinci günün bitiminde (Kufe’ye vardım) demektir. Bu anlam­daki açıklamayı İbnu’l-Enbarî ve başkaları yapmıştır.

“İsteyenler için müsavi olarak” buyruğu ile ilgili olarak el-Hasen dedi ki: Tam ve eksiksiz dört günde demektir. el-Ferra da diyor ki: İfadede tak­dim ve tehir vardır. Yani ihtiyaç duyanlar için eşit olarak gıdalarını orada tak­dir etmiştir. Taberî de bunu tercih etmiştir.

Hasan-ı Basrî ile Yakub el-Hadramî: “İsteyenler için müsavi olarak” an­lamındaki buyruğu: şeklinde cer ile okumuşlardır. İbnu’l-Ka’ka’dan ise; şeklinde reP ile okuduğu nakledilmiştir. Nasb ile okun­ması ise mastar kabul edilmesine göredir. “Müsavi olarak”; “Eşit ola­rak” demek olup, Müsavi oldu” demektir. Bunun hal olarak ve kat’ ile nasbedildiği de söylenmiştir.

Cer ile “dört” ya da “günde” anlamındaki lafızların sıfatı olarak okunmuş­tur. Yani” Tam ve müsavi dört günde” demek olur. Ref ile okun­ması ise mübteda kabul edilmesine göredir, haberi ise; “isteyenler için” an­lamındaki lafızdır yahutta “işte bu, isteyenler için müsavidir” takdirine bina­en böyle okunabilir.

Meanî alimleri derler ki: “İsteyenler İçin müsavi olarak” buyruğu ve is­temeyenler (bu konuda soru sormayanlar) için de böyledir, demektir. Yani yeri ve içinde bulunanları isteyenler için de istemeyenler için de yaratmış­tır, O, dilekte bulunana da bulunmayana da verir.

“Sonra duman halinde bulunan semaya yöneldi.” Yani onu yaratmaya yöneldi ve orayı düzenlemeyi kastetti. Buradaki “istiva” bu husustaki görüş­lerin bir çoğuna göre yüce Allah’ın fiil sıfatlarındandır. Buna da yüce Allah’ın: “Sonra göğe yönelip de onları yedi gök halinde düzenleyen O’dur” (el-Baka-ra, 2/29) buyruğu delil teşkil etmektedir. Orada (el-Bakara, 2/29. âyet, 5. baş­lıkta) buna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

Ebu Salih, İbn Abbas’tan yüce Allah’ın: “Sonra… semaya yöneldi” buy­ruğu hakkında: Yani emri semaya yükseldi, dediğini rivayet etmektedir, el-Hasen de böyle demiştir.

Bunun zâid bir zatî sıfat olduğunu söyleyenler de şöyle derler: O ezelde sıfatlarıyla istiva etmiştir.

Sonra” buyruğu semanın duman halinden kesiflik haline getirilme­si ile alakalıdır. Bu duman ise, daha önce Bakara Sûresi’nde (az önce belir­tilen yerde) İbn Mesud’dan ve başkalarından nakledildiği üzere, suyun ne­fes alıp vermesinden (buharlaşmasından) meydana gelmiş idi.

“Ona ve yere: İsteyerek veya istemeyerek gelin, dedi.” Ben sizde yarat­mış olduğum menfaatler ve maslahatlar ile birlikte geliniz ve onları yaratık­larım için ortaya çıkartınız, demektir.

İbn Abbas dedi ki: Yüce Allah semaya: Güneşini, ayını ve yıldızlarını çı­kart. Rüzgarlarını ve bulutlarını yürüt, dedi. Yere de: Irmaklarını yar, ağaç­larını ve meyvelerini çıkart. Her ikiniz de isteyerek veya istemeyerek bunu yapınız, dedi. “İkisi de: İsteyerek geldik, dediler.”

İfadede hazfedilmiş lafızlar da vardır. Biz senin emrine “isteyerek geldik” dediler, demektir.

Bir başka açıklamaya göre: Buradaki emir müsahhar kılmak demektir. Ya­ni onlara: Olun dedi, onlar da oluverdiler. Yüce Allah’ın: “Bir şeyi dilediği­miz zaman sözümüz ona sadece: ” dememizden ibarettir, o da derhal olu­verir” (en-Nahl, 16/40) buyruğunda olduğu gibi. Buna göre yüce Allah bu­nu, onları yaratmadan önce söylemiş olur. Ancak birinci görüşe göre bu söz­leri onlara, onları yarattıktan sonra söylemiştir. Cumhurun (çoğunluğun) ka­bul ettiği görüş budur.

Yüce Allah’ın bu buyrukları onlara nasıl verdiği hususunda da iki açıkla­ma vardır. Bu açıklamaların birisine göre o, kelam ile söylediği bir sözdür, ikincisine göre ise onlar tarafından anlaşılan onlara zahir olan O’nun bir kud­reti ile olmuştur. Bu da maksadın gerçekleştirilmesi bakımından söz söyle­mek durumunda olmuştur. Bunu el-Maverdî zikretmektedir.

“İkisi de: İsteyerek geldik dediler” buyruğu hakkında da iki türlü açık­lama sözkonusudur. Birincisine göre emre itaat ederek, emri kabul ederek itaatleri ortaya çıkması ile bunu söylemiş gibi oldular. Böylelikle onların ita­ati söz söyleme yerini tutmuştur. Recez vezninde şairin şu beyiti de bu an­lamdadır:

“Havuz doldu ve yeter bana dedi.

Yavaş ol, yavaş karnımı doldurdun (dedi).” Bu husus (yani dolduğu) onda açıkça göründü demektir.

İlim ehlinin çoğunluğu da şöyle demiştir: Yüce Allah yerde ve gökte ko­nuşma kabiliyetini yarattı. Onlar da yüce Allah’ın irade buyurduğu şekilde konuştular.

Ebu Nasr es-Seksekî dedi ki: Yerden Ka’be’nin bulunduğu yer konuştu, semadan da onun karşısındaki yer konuştu. Yüce Allah da Haremini oraya koydu.

Yüce Allah’ın: “İsteyerek geldik” diye buyurup, (üç ve yukarısı için kul­lanılan çoğul kipi ile) kullanarak lafza uygun olarak: “İkimiz iste­yerek geldik” diye, ya da anlama uygun olarak: diye buyurmaması, her ikisinin de (tek sema değil) birçok semalar (yerin de bir yer değil, bir­çok) yerler olduklarından ötürüdür. Çünkü O, hem onlar hakkında, hem de onların içinde bulunanlar hakkında haber vermiş olmaktadır.

Şöyle de açıklanmıştır: Yüce Allah akıl sahibi varlıkların niteliklerinden olan söz söylemek ve cevap vermekle onları nitelelendirince, onlar için kullanı­lan zamir bakımından da akıl sahibi varlıklar gibi değerlendirmiştir. Yüce Al­lah’ın: “Gördüm ki, onlar bana secde ediyorlardı” (Yusuf, 12/4) buyruğu da buna benzemektedir. Daha önceden (bu hususa dair açıklamalar -belirtilen âyetin tefsirinde-) geçmiş bulunmaktadır.

Bir hadiste de belirtildiğine göre Musa (a.s): Ey Rabbim demiş, eğer gök­ler ve yer Sen kendilerine: “İsteyerek veya istemeyerek gelin” dediğinde Sa­na karşı gelmiş olsalardı, onlara ne yapacaktın? Yüce Allah: Yarattığım can­lılardan birisine emrederdim, o ikisini yutardı diye cevab verdi. Tekrar: Rabbim, peki bu canlı varlık nerede? diye sordu. Yüce Allah: Benim mera­larımdan birisinde, dedi. Musa (a.s): Rabbim o mera nerede? diye sordu. Yü­ce Allah: İlmimden bir ilim içinde, diye buyurdu. Bunu es-Sa’lebî zikretti.

İbn Abbas, Mücahid, Said b. Cübeyr ve İkrime “gelin” anlamındaki buy­ruğu: şeklinde med ve üstün ile okumuşlardır. “İsteyerek geldik” buy­ruğunu da böylece okumuşlardır. Yani itaat ettiğinizi ortaya koyunuz, demek olur. Onlar da “isteyerek” itaat ediyoruz “dediler”. Buna güre iki mef’ul bir­likte hazfedilmiş olmaktadır. Bundan daha güzeli bunun: şeklinde ol­ması da mümkündür, bu durumda tek bir meful hazfedilmiş olur. Bu şekil­de okuyanların okuyuşuna göre, içimizdekilerle birlikte geldik, demek olur. Daha önce birden çok yerde açıklaması geçtiği gibi. Yüce Allah’a hamdol-sun.

“Böylece onları yedi gök olmak üzere iki günde yarattı.” Yani onları ta­mamladı ve bitirdi. Onları sağlamlaştırdı, muhkem kıldı, diye de açıklanmış­tır. Nitekim şair (aynı kökten gelen kelimeyi kullanarak) şöyle demektedir:

“Üzerlerinde iki zırh var ki, onları sağlam yapmıştır,

Davud ya da boydan boya örten zırhları çok güzel yapan Tubba’ (yapmıştır).”

“İki günde” yani yeri yarattığı dört günün dışında iki günde. Böylece gök­lerle yerin yaratılması altı günde tamamlanmış olmaktadır. Nitekim yüce Al­lah daha önce el-Araf Sûresi’nde açıklandığı gibi: “Gökleri ve yeri altı gün­de yarattı” (el-Bakara, 2/54) diye buyurmaktadır.

Mücahid dedi ki: Bu altı günün bir günü sizin saymakta olduğunuz bin yıl gibidir. Abdullah b. Selam’dan da şöyle dediği rivayet edilmiştir: Allah yeri iki günde yarattı. Orada gıdalarını da iki günde takdir etti, gökleri de iki gün­de yarattı. Yeri pazar ve pazartesi gününde yarattı, gıdalarını orada salı ve çarşamba günleri takdir etti, gökleri de perşembe ve cuma günleri yarattı. Cu­ma gününün son anında da yüce Allah Adem’i acelece yarattı. İşte kıyame­tin içinde kalkacağı saat da budur. Yüce Allah’ın yaratmış olduğu bütün can­lılar -insanlarla, cinler müstesna- cuma günü mutlaka korkar ve dehşete ka­pılırlar.

Tefsir bilginleri bunu kabul etmişlerdir. Ancak Müslim’in rivayet ettiği Ebu Hureyre yoluyla gelen hadiste şöyle denilmektedir: Rasûlullah (sav) elimi tut­tu ve: “Allah toprağı cumartesi günü yarattı…” diyerek hadisi zikretmektedir. Biz bu hadisin senedine dair el-En’am Sûresi’nin baş taraflarında (6/1. âyet, 3. başlıkta) gerekli açıklamaları yapmış bulunmaktayız.

“Herbir göğe ona ait olan emri vahyetti” buyruğu hakkında Katade ve es-Süddî şöyle demektedir: Herbirisinde güneşini, ayını, yıldızlarını ve yörüngelerini yarattı. Herbir semada oraya ait olan melekleri ve içinde deniz­lerin, dağların, dolu ve karların bulunduğu yaratıkları yarattı. İbn Abbas’ın görüşü de budur, o şöyle demektedir: Yüce Allah’ın her semada meleklerin hac ve tavaf ettikleri ve Kabe’nin hizasında bulunan bir evi vardır. Dünya se­masında olan ise el-Beytu’1-Ma’mur’dur.

Bir başka açıklamaya göre Allah herbir semada vahiy indirdi. Yani orada dilediği şeyleri ve emrettiği hususları vahyetti. Vahyetmek, emir vermek anlamında olabilir. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Çünkü Rabbin ona vahyetmiştir.” (ez-Zilzal. 99/5) Bir başka yerde de: “Hani havarilere… diye vahyetmiştim el-Maide. 5/111) Bu da, onlara emrettim anlamın­dadır ve bu emir tekvini bir emirdir.

“Dünya göğünü de kandillerle süsledik.” Aydınlatan yıldızlarla süsledik demektir. Her semada aydınlık saçan yıldızlar olduğu söylendiği gibi, hayır yıldızlar dünya semasına mahsustur da denilmiştir.

“Ve koruduk” buyruğu Ve orayı özel bir şekilde koruduk” demektir. Yani Biz gökten gizlice haber çalmak isteyen şeytanlara karşı ko­ruduk. Bu da daha önce el-Hicr Sûresi’nde (15/17. âyetin tefsirinde) geçti­ği üzere şeytanların kendileri ile taşlandığı yıldızlarla korumaktır.

Bu âyet-i kerimenin zahiri dünyanın semadan önce yaratıldığına delildir. Bir başka âyet-i kerimede de: “Yoksa göğü mü ki, onu bina etti” (en-Naziat, 79/27) diye buyurduktan sonra: “Bundan sonra da yeri yayıp döşedi” (en-Naziat, 79/30) diye buyurmaktadır. Bu ise semanın önce yaratıldığına delil­dir. Bazıları da şöyle demiştir: Yer semadan önce yaratılmıştır. Yüce Allah’ın: “Bundan sonra da yeri yayıp döşedi” (en-Naziat, 79/30) buyruğunda geçen “ed-dahvu: yayıp, döşemek” yaratmaktan başka bir şeydir. Yüce Allah önce yeri yarattı, sonra semaları yarattı. Sonra yeri yaydı, yani onu uzatıp yaydı, döşedi. Bu açıklamayı İbn Abbas yapmıştır. Bu anlamdaki yeterli açıklama­lar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/29. âyet, 5 ve 6. başlıklarda) geç­miş bulunmaktadır. [4]

Yüce Allah’a hamdolsun.

“Bu, gücüne karşı konulamayan mutlak galibin (Azizin), herşeyi en iyi bilenin takdiridir.”

  1. Eğer yüz çevirirlerse, sen de de ki: “Ben Ad ve Semud’a gelen yıl­dırım gibi bir yıldırımla sizi korkutup uyarırım.”
  2. Hani onlara peygamberleri önlerinden ve arkalarından gelip: “Allah’tan başkasına ibadet etmeyin” dediklerinde onlar: “Eğer Rabbimiz dikseydi, elbette melekler indirirdi. Bu sebebten mu­hakkak biz sizinle gönderilenlere kâfir olanlarız” dediler.
  3. Ad kavmine gelince, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladı­lar ve dediler ki: “Gücü bizden daha üstün kim vardır?” Kendi­lerini yaratan Allah’ın onlardan daha üstün güce sahip olduğu­nu görmezler mi? Onlar âyetlerimizi bilerek inkâr ediyorlardı.
  4. Bu yüzden Biz de dünya hayatında kendilerine horluk azabını tattıralım diye üzerlerine uğursuz günlerde ıslıklı bir rüzgar gön­derdik. Ahiret azabı ise elbet daha horlayıcıdır. Onlara yardım da olunmaz.

“Eğer” Kureyş kâfirleri -ey Muhammed- senin kendilerini davet etmekte olduğun imandan “yüz çevirirlerse, sen de de ki: Ben Ad ve Semud’a gelen yıldırım gibi bir yıldırımla sizi korkutup uyarırım.” Yani Ad ve Semud’un helak edilmesine benzer bir şekilde helak olmakla korkuturum.

“Hani onlara peygamberleri önlerinden ve arkalarından gelip” buyruğu ile hem kendilerine, hem kendilerinden sonra gönderilen peygamberler kastedilmektedir.

“Allah’tan başkasına ibadet etmeyin” buyruğunda yer alan: cer har­finin düşürülmesi ile nasb konumunda olup, “İbadet etmeyin di­ye…” anlamındadır.

“Onlar: Eğer Rabbimiz dileseydi, elbette” rasûller yerine “melekler in­dirirdi. Bu sebebten muhakkak biz sizinle gönderilenlere” uyarma ve müjdelemelere “kâfir olanlarız, dediler.”

Denildiğine göre bu, onların bir alaylarıdır. Bir başka açıklamaya göre bu, onların peygamberlerin Allah tarafından gönderildiklerini kabul ettiklerini da­ha sonra ise inkâr ve inada saptıklarını ifade etmektedir.

“Ad kavmine gelince, yeryüzünde” Allah’ın kulları Hud ve onunla bir­likte iman edenlere “haksız yere büyüklük tasladılar ve dediler ki: Gücü biz­den daha üstün kim vardır?”

Hud (a.s) kendilerini azab ile korkutunca, cüsselerine aldandılar ve: Biz­ler gücümüz sayesinde bize gelecek olan azabı önleyebiliriz, dediler. Çün­kü onlar büyük cüsselere sahip uzun boylu ve oldukça iri yapılı bir yaratı­lışa sahib idiler. el-Araf Sûresi’nde (7/65-69- âyetlerin tefsirinde) İbn Abbas’tan şöyle dediğine dair rivayet kaydedilmişti: Onların en uzun boyluları yüz zi­ra, en kısa boyluları ise altmış zira idi.

Yüce Allah da onların bu sözlerini red etmek üzere şöyle buyurmaktadır: “Kendilerini yaratan Allah’ın onlardan daha üstün güce sahib olduğunu”

ve onlardan daha kudretli olduğunu “görmezler mi?” Çünkü kulun kudreti an­cak Allah’ın ona o gücü vermesi ile olur. O halde Allah daha kudretlidir.

“Onlar âyetlerimizi” mucizelerimizi “bilerek inkâr ediyorlardı.” Onla­ra kâfir oluyorlardı.

“Bu yüzden Biz de… kendilerine… ıslıklı bir rüzgar gönderdik.” Bu buy­ruk onların üzerine gönderilen “yıldırım”ın mahiyetini tefsir etmektedir. Ya­ni onların üzerine gönderdiğimiz rüzgar, hem son derece soğuk idi, hem de şiddetle esen ve çok ses çıkartan bir rüzgar idi. Denildiğine göre: “: Islıklı” lafzının aslı: Çok soğuk yaptı” olup bu da soğuk anlamında­ki: ‘den gelmektedir. Ortadaki “re” harfinin yerine faul fiili (yani keli­menin birinci harfini) koydular. Bu da onların: Üstüste yığdılar, dök­tüler” fiilinin aslının; olması; Elbise kurudu” aslının: olmasına benzer.

Ebu Ubeyde dedi ki: “: Şiddetlice esen (fırtına)” demektir. İkrime ile Said b. Cübeyr de son derece soğuk anlamına geldiğini söylemişlerdir. Kut-rub da el-Hutay’a’nın şu beyi tini zikretmektedir:

“Oldukça soğuk rüzgar esti mi yemek yedirenler,

Diyet ödemeleri istendiği vakit insanlara (diyetleri) yüklenerek taşıyanlar.”

Mücahid, etkisi derinin gözeneklerinden içeriye doğru işleyen şiddetli rüz­gar, diye açıklamıştır. Ma’mer de, Katade’den soğuk (rüzgar) dediğini riva­yet etmektedir. Ata da böyle demiştir. Çünkü bu lafız Arapçada den alınmıştır, bu da soğuk demektir. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

“Onun (atımın) eğere yakın yelesinin tüyleri kadınların örükleri gibidir, Rüzgarlı ve soğuk bir gündeki dağınık örükleri gibi.”

es-Süddî: Çok yüksek sesli demektir, diye açıklamıştır. Mesela: Kalem (yazarken) cızırtı çıkardı, kapı ses çıkardı, çı­karır, ses çıkarmak” ifadeleri de buradan gelmektedir. Ayrıca, kalitesi anla­şılmak istenen bir dirhem mihenke vurulduğunda ses çıkaracak olursa, onun için: “Ses veren dirhem” denilir.

İbnu’s-Sikkit dedi ki: soğuk demek olan: ‘den gelmesi mümkün olduğu gibi, kapının ses çıkarması demek olan: ‘den gelmesi ve sayha, çığlık anlamına gelen; ‘den de gelmesi mümkündür. Yüce Allah’ın: Bunun üzerine hanımı feryad ile yönelip…” (ez-Zariyat, 51/29) buyruğunda da bu anlamda kullanılmıştır. Ayrıca “Sarsar” Irak’ta bir ırmağın da adıdır.

“Uğursuz günlerde” onlar için uğurlu olmayan günlerde, anlamındadır. Bu açıklamayı Mücahid ve Katade yapmıştır. Bu günler şevvalin son günle­rinden çarşambadan bir dahaki çarşambaya kadar devam etmişti. Yüce Al­lah’ın: “O rüzgarı onlara yedi gece ve sekiz gün peşpeşe musallat kıldı” (el-Hakka, 69/7) buyruğu bunu anlatmaktadır. İbn Abbas dedi ki: Azab edilen herbir kavim mutlaka çarşamba günü azab edilmiştir.

Bu buyruktaki: ” Uğursuz” lafzının soğuk günler anlamında gel­diği de söylenmiştir. Bu açıklamayı en-Nekkaş nakletmiştir. Peşpeşe demek olduğu da söylenmiştir ki, bu da İbn Abbas ve Atiyye’den rivayet edilmiştir. ed-Dahhak ise çok şiddetli ve çetin diye açıklamıştır. Tozlu, dumanlı diye de açıklanmıştır. Bunu da İbn İsa nakletmiştir. Recez vezninde şairin şu beyi-tinde de bu anlamdadır:

“Güneş doğmadan önce sabah çıkıp gitti avlanmak için, Tozu dumanı az bir günde.”

ed-Dahhak ve başkaları ise şöyle demiştir: Allah üç yıl boyunca onlara yağ­mur yağdırmadı. Rüzgarlar ise yağmursuz olarak üzerlerine esip durdu. On­lardan bir kesim Mekke’ye orada kullar için yağmur istemek üzere çıktı. O dönemde insanlara bir belâ gelip çattığı vakit yahutta kıtlık olduğunda yü­ce Allah’tan bu sıkıntıdan kendilerini kurtarmasını isterlerdi. Müslümanlarıy-la, kâfirleriyle bu isteklerini yüce Allah’tan Beyt-i Haramın yanında isterler­di. Mekke’de hepsi de Mekke’yi tazim eden, oranın saygınlığını, Allah nez-dindeki konumunu bilen, dinleri farklı çok çeşitli insanlar toplanır (ve dua ederlerdi).

Cabir b. Abdullah ile et-Teymî şöyle demişlerdir: Yüce Allah bir kavim hak­kında hayır dileyecek olursa, onlara yağmur gönderir ve üzerlerine çokça rüz­gar göndermez. Bir kavim hakkında da kötülük diledi mi onlardan yağmu­ru alıkoyar ve onlara çokça rüzgarı musallat eder.

Nafî, İbn Kesir ve Ebu Amr “uğursuz” anlamındaki kelimeyi: di­ye “ha” harfini sakin olarak ve mastar ile nitelendirilmiş olmak üzere: ‘in çoğulu gibi okumuştur. Diğerleri ise “ha” harfini esreli olarak “uğursuzluğu olan günler” anlamında okumuşlardır. “Ha” harfi sakin olarak: şeklinin mastar olduğunun delillerinden birisi de yüce Allah’ın: “Uğursuz olan ve sü­rekli olan bir günde…” (el-Kamer, 54/19) buyruğudur. Eğer bu sıfat olsaydı, “gün” ona izafe edilmezdi. Ebu Amr, kıraatinin lehine bunu delil gösterirdi. Ebu Hatim de bu kıraati tercih etmiştir. Ebu Ubeyd ise ikinci kıraati tercih etmiş ve şöyle demiştir: Ebu Amr’ın delili doğru değildir. Çünkü o “gün”ü “uğursuz” an­lamındaki “en-nahs”e izafe etmiş ve sakin okumuştur. Eğer “gün” anlamında­ki lafzı tenvinli okuyup, (uğursuz anlamındaki nahs lafzını) sıfat ve (“ha” har­fini) sakin okuyarak: Uğursuz bir günde” demiş olsaydı lehine delil olurdu. Ancak bildiğimiz kadarıyla kimse böyle okumuş değildir.

el-Mehdevî de şöyle demektedir: “Uğursuz” lafzının ancak (ha harfi) sakin olarak kullanıldığı işitilmiştir. el-Cevherî de şöyle demekte-dir: Şanı yüce Allah’ın: “Uğursuz bir günde” buyruğunda sıfat olarak okunmuştur. Ancak izafe şekli daha çok ve daha güzeldir.

Belli bir şey uğursuz oldu” şeklinde (ha harfi) esreli okunur. Buna da: “Uğursuz” denilir. Şair de şöyle demektedir:

“Haber ver Cüzam’a ve Lahm’a ki onların kardeşleri olan Tayy ve Behrâlılar yardımları uğursuz olan bir topluluktur.”

İşte bu anlamda olmak üzere: ” Uğursuz günler” denilmiştir.

“Bu yüzden Biz de dünya hayatında” o kısır rüzgar ile “kendilerine hor-luk azabını tattıralım diye ıslıklı bir rüzgar gönderdik. Ahiret azabı ise el­bet daha horlayıcıdır.” Daha büyük ve daha çetindir. “Onlara yardım da olunmaz.” [5]

  1. Semud kavmine gelince, Biz onlara hidayet verdik, ama onlar körlüğü hidayetten daha sevimli buldular. Bunun üzerine kazan­dıkları sebebi ile horlayıcı azabın yıldırımı onları aldı.
  2. İman edip sakınanları da kurtardık.

“Semud kavmine gelince, Biz onlara hidayet verdik.” İbn Abbas ve baş­kalarından rivayete göre- onlara neyin hidayet, neyin sapıklık olduğunu açık­ladık.

el-Hasen, İbn Ebi İshak ve başkaları “Semud kavmine gelince” anlamın­daki buyruğu: şeklinde nasb ile okumuşlardır. Buna dair açıklama­lar daha önceden el-Araf Sûresi’nde (7/73. âyetin tefsirinde) geçmiş bulun­maktadır.

“Ama onlar körlüğü hidayetten daha sevimli buldular.” Yani küfrü imana tercih ettiler. Ebu’l-Aliye: Onlar körlüğü açıkça anlatılanlara tercih et­tiler. es-Süddî masiyeti, itaate tercih ettiler, diye açıklamışlardır.

“Bunun üzerine kazandıkları sebebi ile” önceden geçtiği üzere Salih’i ya­lanlayıp dişi deveyi boğazlamak gibi işlediklerinden dolayı “horlayıcı aza­bın yıldırımı onları aldı.” Bu buyrukta “horlayıcı” anlamındaki: şeklinde “ne” harfinin ötreli hali, horluk, hakirlik demektir. Hun (ise) Huzey-me’nin oğludur, o Müdrike’nin, o İlyas’ın, o Mudar’ın oğludur. O (Hun) Ki-nane ve Esed’in kardeşidir.

Onu hafif kıldı (küçük düşürdü)” demektir. İsmi ise: (aynı anlamda) hafiflik, hakirlik demektir.

Burada saika (yıldırım)’nın azaba izafe edilmesi yıldırımın yok edip he­lak eden şeyin adı oluşundan dolayıdır. Sanki “helak edici azab” anlamında olmak üzere: demiş gibidir.

Horluk” her ne kadar mastar ise de anlamı hor kılmak (ihanet) de­mektir. Bu da azab anlamındadır. Bundan dolayı birinin diğerine sıfat yapıl­ması uygundur. Sanki: “Horluğun yıldırımı” demiş gibidir. Bu da bir kimsenin: “Benim kesin bilgim vardır” demesine benzer.

Ayrıca bu lafzın: “Aşağı” kelimesi gibi isim olması da mümkün­dür. Buna göre: ” Horluk azabı” denilir ve: Horlayıcı, hor kılıcı” demek olur.

Yüce Allah’ın: ” Bu horlayıcı azab içinde devam et­mezlerdi” (Sebe’, 34/14) buyruğunda olduğu gibi. Bunun, horlayıcılık özel­liğine sahib azab yıldırımı, anlamında olduğu da söylenmiştir.

“İman edip sakınanları da kurtardık.” Bununla da Salih ve ona iman eden kimseleri kastetmektedir.

Yani Biz onları kâfirlerden ayırdık. Kâfirlerin başına gelenler onların ba­şına gelmedi. İşte ey Muhammed, Biz senin kavminden iman edenlere ve in­kâr edip küfre sapanlara böyle yapacağız. [6]

  1. Allah’ın düşmanları Cehenneme sürülmek üzere toplanacakla­rı günde hepsi biraraya getirilirler.
  2. Nihayet onlar oraya geldiklerinde kulakları, gözleri, derileri, iş­lediklerini bildirerek aleyhlerine şahidlik edecektir.
  3. Derilerine: “Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz?” diyecekler, on­lar da diyecekler ki: “Herşeyi konuşturan Allah bizi de konuş­turdu. Sizi ilk defa yaratan O’dur. İşte yalnız O’na döndürülüyor­sunuz.”

“Allah’ın düşmanları cehenneme sürülmek üzere toplanacakları gün­de hepsi bir araya getirilirler” buyruğundaki “toplanacakları” anlamında­ki kelimeyi Naff Hasredeceğimiz” şeklinde “nun” ile “düşmanları” an­lamındaki kelimeyi de nasb ile; diye okumuştur. Diğerleri ise; Haşredilecekleri” şeklinde ötreli “ye” ile: “Düşmanları” kelimesini de yine ötreli okumuşlardır. Her ikisinin de anlamı açıktır.

“Allah’ın düşmanları” onun peygamberlerini yalanlayıp emrine aykırı ha­reket edenlerdir.

“Hepsi biraraya getirilirler” cehenneme itilerek sürülürler, demektir.

Katade ve es-Süddî de şöyle açıklamışlardır: Biraraya gelip toplanmaları için ilkleri, sonuncuları gelinceye kadar bekletilir, alıkonulur. Ebu’l-Ahvas da şöyle demiştir: Sayıları tamam olduğunda günahları itibariyle en büyük olanlarından sırasıyla başlanır.

Biraraya getirilirler” lafzına dair açıklamalar daha önceden en-Neml Sûresi’nde (27/17. âyet, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“Nihayet onlar oraya geldiklerinde” buyruğundaki: zaiddir.

“Kulakları, gözleri, derileri, işlediklerini bildirerek aleyhlerine şa­hidlik edecektir” buyruğunda “deriler” ile müfessirlerin çoğunluğunun gö­rüşüne göre; bizatihi derilerin kendileri kastedilmiştir. es-Süddî, Ubeydullah b. Ebi Cafer ve el-Ferra ise bunlarla fercler kastedilmiştir, demişlerdir. Kimi edebiyatçı Amir b. Cüeyye’ye ait şu beyitleri zikretmektedir:

“Kişi esenliğe kavuşmak için çalışır, Esenliğe kavuşmak ona yetişir. Yahut o derisi katlanmış selamette olan Ve saçları ağarmış birisidir”

Sözü geçen bu edebiyatçının burada zikrettiği “derisi” kelimesi fercinden kinayedir.

Kâfirler “derilerine: Niçin aleyhinize şahitlik ettiniz” halbuki biz sizin için mücadele ediyor, tartışıyorduk? “diyecekler. Onlar da diyecekler ki: Her-şeyi konuşturan Allah bizi de konuşturdu.” Burada derilere hitab edilip de­rilerin kendileri de hitab edip, konuşunca (kipler itibariyle) akıl sahibi var­lıklar gibi kendilerinden sözedilmiştir.

“Sizi ilk defa yaratan O’dur.” Daha önce nutfe halinde iken size hayat ve­ren O’dur. Buna kadir olan kimse elbetteki derileri de, daha başka organla­rı da konuşturmaya muktedirdir.

“Sizi ilk defa yaratan O’dur” buyruğunun yüce Allah’ın söylediği (söyle­yeceği) söz olduğu da söylenmiştir.

“İşte yalnız O’na döndürülüyorsunuz.” Müslim’in Sahih’inâe Enes b. Ma-lik’ten şöyle dediği rivayet edilmektedir: Rasûlullah (sav)’ın yanında bulunu­yorduk. Bu arada güldü ve: “Niye güldüğümü biliyor musunuz?” dedi. Biz: Allah ve Rasûlü daha iyi bilir, dedik. Şöyle buyurdu: “Kulun Rabbine hitab ederek, Rabbim Sen beni zulümden alıkoymadın mı diye söylemesinden. Bu­nun üzerine yüce Allah: Evet diye buyuracak. Bu sefer kul şöyle diyecek: Ben kendi aleyhime ancak benden olup tanıklık edecek kimseyi kabul ederim. Yüce Allah da: Kendi nefsine karşı bugün sen şahid olarak ve Kiramen Kâ­tibin de şahidler olarak yetersiniz. (Peygamber devamla) buyurdu ki: Ağzı­na mühür vurulur ve organlarına: Konuş denilir. Onlar da yaptıklarını söy­lerler. Sonra kendisi de serbestçe konuşmak üzere bırakılır. O (azalarına) der ki: Benden uzak olunuz, benden uzak durunuz. Ben sizin için mücadele edip, duruyordum.” [7]

Ebu Hureyre yoluyla gelen hadiste de şöyle denilmektedir: Sonra şöyle denilecek: “Bugün biz sana karşı şahidimizi göndereceğiz. O da: Bana kar­şı kim şahitlik edecek, diye kendi kendisine düşünürken ağzına mühür vu­rulur, baldırına, etine ve kemiklerine: Konuş(un), denilir. Baldırı, eti ve ke­mikleri konuşarak işlediklerini söylerler. Bu ise bizzat kendi organlarının şa­hitliği ile ileri süreceği bir mazereti bırakılmasın, diye böyle olacaktır. Bu du­rumdaki kişi münafıktır, yüce Allah’ın kendisine gazab edeceği kimse de odur.” [8]

Bu hadisi de Müslim rivayet etmiştir [9]

  1. “Siz kulaklarınız, gözleriniz, derileriniz aleyhinizde şahitlik eder diye gizlenmiyordunuz. Fakat Allah yapmakta olduğunu­zun çoğunu bilmez sandınız.

23- “Sizin Rabbiniz hakkındaki bu zannınız sizi helak etti de ziyan edenlerden oldunuz.”

  1. Şimdi onlar sabretseler de ateş onların yurdudur (etmeseler de). Kendilerinden razı olunmasını isterlerse, onlardan razı olunmaz.

25- Biz onlara yakın arkadaşlar kıldık. Onlar da önlerinde ve arka­larında olanı kendilerine süslediler. Onlardan önce gelen cin­lerden ve insanlardan ümmetler arasında onlar üzerine söz (azab) hak olmuştur. Şüphesiz onlar zarar edenlerdi.

“Siz kulaklarınız… aleyhinizde şahitlik eder diye gizlenmiyordunuz” şeklindeki bu ifadeler organların sahiplerine söyleyecekleri sözlerden olma-m mümkün olduğu gibi, yüce Allah’ın, yahut meleklerin söyleyeceği sözler­den olması da mümkündür.

Müslim’in Sahih’inde yer alan rivayete göre İbn Mesud şöyle demiştir: Bey-;ın (Kabe’nin) yanında üç kişi bir araya geldi. İkisi Kureyşli, birisi Sakifli ya ia ikisi Sakifli, birisi Kureyşli idi. Bunların kalblerinin anlayış ve kavrayışı kıt, yarınlarının yağı çoktu. Onlardan birisi: Görüşünüz nedir? Allah bizim söy­lediğimizi duyar mı? demiş, diğeri: Eğer yüksek sesle konuşursan duyar, gizli konuşursan duymaz dedi. Öteki ise: Eğer yüksek sesle konuştuğumuzu du­yuyor ise gizli konuştuğumuzu da duyar, dedi. Bunun üzerine yüce Allah: “Siz kulaklarınız, gözleriniz, derileriniz aleyhinizde şahitlik eder diye giz­lenmiyordunuz” âyetini indirdi.'[10]

Tirmizî de bu hadisi rivayet etmiş ve şöyle demiştir: Beyt’in yanında üç kişi kendi arasında tartıştı, dedikten sonra hadisi aynı lafızlarla harfi harfine zikretti ve: Hasen, sahih bir hadistir dedi. [11]

(Sonra da şu diğer rivayeti kaydetti): Bize Hennâd anlattı, dedi ki: Bize Ebu Muaviye el-A’meş’ten anlattı. O İmare b. Umeyr’den o Abdurrahman b. Yezid’den naklen dedi ki: Abdullah dedi ki: Ben Kabe’nin örtüleri altında giz­lenmiş idim. Karınlarının yağı bol, kalplerinin anlayışı kıt üç kişi geldi. Bunların birisi Kureyşli idi, onun diğer iki damadı ise Sakifli idi. Yahutta bi­rileri Sakifli idi, diğer iki damadı ise Kureyşli idi. Ne dediklerini anlayama­dığım şeyler konuştular. Sonra onlardan birisi şöyle dedi: Ne dersiniz? Allah bizim bu konuşmamızı duyuyor mu? Diğeri: Bizler seslerimizi yükseltirsek işi­tir. Seslerimizi yükseltmezsek onu işitmez, dedi. Öteki de: Eğer konuşmamı­zın bir bölümünü duyuyor ise hepsini duyar. Abdullah dedi ki: Ben bunu Pey­gamber (sav)’a aktardım. Bunun üzerine yüce Allah: “Siz kulaklarınız, göz­leriniz, derileriniz aleyhinizde şahitlik eder diye gizlenmiyordunuz… de ziyan edenlerden oldunuz” buyruklarını indirdi. (Tirmizî) dedi ki: Bu ha­sen, sahih bir hadistir. [12]

es-Sa’lebî dedi ki: Sakifli kişi Abdu Yalil idi. Onun enişteleri ise Rabia ve Safvan b. Umeyye idiler.

“Gizlenmiyordunuz” buyruğu ilim adamlarının çoğunun açıklamasına gö­re gizli ve saklı kalmıyordunuz, demektir. Yani sizler azalarınızın aleyhine şahitlik edeceğinden çekinerek kendinizden bu işleri gizlemiyordunuz. Çün­kü insanın işlediği ameli kendisinden gizlemesine imkan yoktur. Bu durum­da gizlenmek masiyeti terketmek anlamında olur.

Gizlenmenin, “ittika (sakınmak ve takvalı hareket etmek)” anlamında olduğu da söylenmiştir. Yani sizler âhirette azalarınız aleyhinize şahitlik eder diye dünyada iken sakınıp bu şahitlikten korkarak masiyetleri terket-miyordunuz. Mücahid de bu anlamda bir açıklama yapmıştır.

Katade de şöyle demektedir: “Siz kulaklarınız” ben hakkı işittim fakat bel­lemedim. Bununla birlikte masiyet türünden olup caiz olmayan şeylere ku­lak verdim demek suretiyle “kulaklarınız”; Allah’ın âyetlerini gördüm ve ibret almadım. Bununla birlikte caiz olmayan şeyleri de gördüm demek sure­tiyle “gözleriniz”. Önceden açıklanan şekliyle “derileriniz aleyhinizde şa­hitlik eder diye gizlenmiyordunuz.” Yani sahicilik edeceklerini zannetmi­yordunuz.

“Fakat Allah yapmakta olduğunuzun” yani amellerinizin “çoğunu bilmez sandınız.” Buna dayanarak da mücadeleye giriştiniz, tartıştınız. Nihayet azalarınız aleyhinize yaptığınız amelleri söyleyerek şahitlik ettiler.

Behz b. Hakim babasından, o dedesinden rivayet ettiğine göre Peygam­ber (sav) yüce Allah’ın: “Kulaklarınız, gözleriniz, derileriniz aleyhinizde şahitlik eder diye…” buyruğu hakkında dedi ki: “Kıyamet gününde ağızla­rınız üzerlerinde bir tıkaç ile bağlanmış olarak çağırılacaksınız. İnsan vücu­dundan ilk konuşacak şey onun baldın ve elidir.” [13]

Abdullah b. Abdu’1-A’la eş-Şamî şu beyitlerinde ne güzel söylemiş:

“Ömür eksiliyor, çoğalmakta günahlar,

Delikanlının tökezlemeleri affedilir de o tekrar (günaha) dönüyor,

Bir tek günah olsun inkâr edebilir mi?

Bir kimse; çünkü azaları şahitlik eder aleyhinde.

Kişiye geçirdiği yıllardan soru sorulacak o ise arzulayacak,

Keşke azaltılmış olsalardı ve keşke ölümden kurtulabilseydi.”

Mâkil b. Yesâr’dan rivayete göre o. Peygamber (sav)’dan şöyle buyurdu­ğunu rivayet etmektedir: “Ademoğlunun karşı karşıya kaldığı herbir yeni gün­de mutlaka o gün şöyle seslenilir: Ey Ademoğlu! Ben yeni bir yaratığım ve lx;n yarın neler yapacağın hususunda sana karşı şahitlik edeceğim. Bende ha­yır işle ki yarın senin hakkında böyle şahitlik edeyim. Çünkü ben geçip gi­decek olursam ebediyyen beni bir daha göremeyeceksin. Gece de bunun gi­bi söyler.” Bunu Hafız Ebu Nuaym zikretmiştir.'[14] Biz de bunu “et-Tezkire” adlı eserimizin “yer, geceler, gündüzler ve malın .şahitliği” başlığında zikret­miş idik. Muhammed b. Beşir de şu beyitleri çok güzel söylemiş:

.”O pek yakın olan dünün, adil kabul edilen bir şahit olarak geçip gitti,

İçinde bulunduğun bugün ise yapmakta olduğun işlere tanıktır.

Eğer dün bir kötülük işledi isen,

Bu ikincisinde iyilik yap, sen övülmüş olursun.

Sen iyiliği yarın yapacağım diye ümide kapılma.

Olur ki yarın gelir ve sen olmayabilirsin.”

“Sizin Rabbiniz hakkındaki bu zannınız sizi helak etti.” Sizi helak etti de cehenneme getirdi.

Katade dedi ki: Burada “zan” bilmek anlamındadır. Peygamber (sav) da şöyle buyurmuştur: “Sizden herhangi bir kimse ancak Allah hakkında güzel zan besleyerek ölsün. [15] Çünkü bir takım kimseler Rabbleri hakkında kötü zan beslediler de O da onları helak etti.” İşte yüce Allah’ın: “Sizin Rabbiniz hakkındaki bu zannınız sizi helak etti” buyruğu bunu anlatmaktadır.

Hasan-ı Basrî de: Temenniler birtakım kimseleri öyle oyaladı ki, sonun­da dünyadan hiçbir haseneleri dahi olmaksızın çekip, gittiler. Buna karşılık bunlardan herhangi bir kimse: Ben Rabbim hakkında hüsn-ü zan besliyorum der, halbuki o yalan söylemektedir. Eğer Rabbi hakkında güzel zan besle­miş olsaydı, güzel amellerde bulunurdu, diyerek yüce Allah’ın: “Sizin Rab­biniz hakkındaki bu zannınız sizi helak etti de ziyan edenlerden oldunuz” buyruğunu okudu.

Katade dedi ki: Her kim Rabbi hakkında güzel zan besleyerek ölebiliyor ise öylece ölsün. Çünkü zan iki türlüdür. Bir zan kurtarır, bir zan da helake götürür.

Ömer b. el-Hattab da bu âyet-i kerime hakkında şunları söylemektedir: Bunlar masivetlerin tiryakileri olmuş ve bu masiyetlerden tevbe etmeyip onun­la birlikte mağfiret olunacaklarını dillerine dolamış bir topluluktu. Sonunda dünyadan müflis olarak ayrılıp gittiler. Daha sonra yüce Allah’ın: “Sizin Rab­biniz hakkındaki bu zannınız sizi helak etti de ziyan edenlerden oldunuz” buyruğunu okudu.

“Şimdi onlar sabretseler de ateş onların yurdudur.” Yani eğer dünya hayatında cehennem ehlinin amelleri üzerinde sabredip böylece devam ede­cek olurlarsa, ateş onların yurdu olacaktır. Bunun bir benzeri de daha ön­ceden geçtiği üzere: “Onlar ateşe karşı ne kadar da dayanıklıymışlar!” (el-Bakara, 2/175) buyruğudur.

“Kendilerinden” dünyada küfürleri üzere devam ettikleri halde “razı olun­masını isterlerse, onlardan razı olunmaz.”

Bir başka açıklamaya göre anlam şöyledir: “Şimdi onlar” cehennem ate­şinde “sabretseler de” sabretmeseler de “ateş onların yurdudur.” Yani ondan asla kurtulamazlar. Onların sabretmeme hallerine yüce Allah’ın: “Kendilerinden razı olunmasını isterlerse” buyruğu delildir. Çünkü “Kendisinden razı olunmasını isteyen kişi” sabırsız bir kimsedir. “Razı olunmasını isteyip de bu isteği kabul edilen kimse” demektir. Şair Nabiğa şöyle demiştir:

“Ben eğer mazlum isem, senin zulmettiğin bir kulum Ve eğer sen razı olması istenen bir kimse isen senin gibi bir kimse

böyle bir isteği kabul eder.”

Yani senin gibi bir kimseden böyle bir talebde bulunulacak olursa, barı­şı ve bu konudaki müracaatı kabul eder.

el-Halil dedi ki: (Mastar olan): “itab” karşılıklı konuşmak ve olumsuz duy­guları sözkonusu etmektir, “Ona bir şekilde sitem ettim” denilir. Yine: “Aralarında bir sitemleşme vardır ve bundan dola­yı onlar birbirine sitem ediyorlar” denilir. “Karşılık­la sitemleşince itab aralarını düzeltti” denilir. ” Filan kişi kötülük­ten vazgeçerek beni sevindirecek şeye döndü” demektir. Bundan isim: diye gelir. Bu ise kendisine sitem edilen kimsenin sitem edeni razı ede­cek bir hale dönmesi demektir.ile aynı anlamdadır. “Kendisinden razı olunmasını istedi” anlamındadır. Mesela: “Kendisinden benden razı olmasını istedim, (ya da beni razı etmesini istedim) o da beni razı etti” denilir.

Buna göre “kendilerinden razı olunmasını isterlerse” şu demek olur: On­lar kendilerinden razı olunmasını isteyecekler, fakat bunun onlara faydası ol­mayacak. Ateşe atılmaları kaçınılmaz bir şey olacaktır.

Tefsirlerde şöyle denilmektedir: Onlar Rablerinden kendilerini geri çevir­mesini isteyecekler, fakat bu istekleri kabul edilmeyecektir.

Ubeyd b. Umeyr ile Ebu’l-Aliye “Onlardan razı etmeleri isten­se” diye, ikinci te harfini üstün ve “ye” harfini de ötreli olarak meçhul bir fi­il şeklinde; “Onlar razı edecek değillerdir” şeklinde “te” har­fini kesreli okumuşlardır. Yani yüce Allah onları tekrar dünyaya geri çevire­cek olursa, bedbahtlıkları Allah tarafından ezelden beri bilindiğinden ötürü ona itaat mahiyetinde olacak ameller işlemeyeceklerdir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Eğer geri döndürülürlerse, yine kendilerine yasakla­nan şeylere geri dönerler” (el-En’am, 6/28) bunu el-Herevî zikretmiştir.

Saleb dedi ki: Kızdığı zaman da: denilir, hoşnut olduğu zaman da: denilir.

“Biz onlara yakın arkadaşlar kıldık.” en-Nekkaş dedi ki: Onlara şeytan­lar hazırladık. Bir başka açıklamaya göre Biz onlara yanlarındaki masiyetle-ri süslü gösteren arkadaşları musallat ettik. Bunlar ise cinlerden, şeytanlar­dan ve hatta insanlardan olan arkadaşlardır. Yani onlar için birtakım arka­daşları sebeb kıldık. Mesela; Allah filan kimseye filanı ge­tirdi ve onu emrine verdi” denilir. Yüce Allah’ın: “Biz onlara yakın arkadaş­lar kıldık” buyruğu da buradan gelmektedir.

el-Kuşeyrî dedi ki: “Allah bana istediğim şekilde bir rız­kı elde etme imkanını verdi” denilir, ” Değiştirmek” demektir, “Değiş tokuş” buradan gelmektedir. “O adamla karşılıklı olarak eşya verip aldık.” Bu şekilde alışveriş yapan kimselere:Alışveriş yapan iki kişi” denilir. ‘in aynı anlamda kullanıl­ması gibi.

“Onlar da önlerinde” bulunan dünya işlerini “ve arkalarında olanı ken­dilerine süslediler.” Dünya işlerini onlara o kadar güzel gösterdiler ki, âhirete onu tercih edecek hale geldiler. Ölümlerinden sonraki hallerini de on­lara aynı şekilde güzel gösterdiler ve âhiret ile ilgili halleri yalanlamaya çağırdılar.Bu açıklama Mücahid’den. nakledilmiştir.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: “Biz onlara” cehennem ateşinde “yakın arkadaşlar kıldık. Onlar da önlerinde” dünyada amellerini “…ken­dilerine süslediler.” Yani Biz onlar hakkında bunun olacağını takdir ettik ve onlar aleyhine böylece hüküm verdik.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Biz onları bu şekilde yakın arka­daşlara muhtaç kıldık. Yani fakiri zengine ondan bir şeyler elde etmesi için muhtaç kıldığımız gibi, zengini de fakire onun yardımını alsın diye muhtaç kıldık. Böylelikle bunlar birbirlerine masiyetlerini süslü gösterdiler. Yüce Al­lah’ın “ve arkalarında olanı” buyruğu “önlerinde” olana atfedilmiş değildir.

Aksine anlam şöyledir: Onlara arkalarında olanı unutturdular. Bu duruma gö­re burada hazfedilmiş ifadeler vardır.

İbn Abbas dedi ki: “Önlerinde olan” âhireti yalanlamalarıdır. “Arkaların­da olan” ise gelecekte iyi işler yapacaklarını söyleyip dünyaya rağbetlerini arttırmaktır.

ez-Zeccac dedi ki: “Önlerinde olan”dan kasıt yaptıkları işlerdir. “Arka­larında olan”dan kasıt ise yapmayı kararlaştırdıkları şeylerdir. Mücahid’in bu husustaki görüşü de daha önce geçmişti.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Daha önceden işledikleri masiyet-lerin bir benzerini işlemeye devam ediyorlar. “Arkalarında olan” ise onlar­dan sonra yapılacak olan işlerdir.

“Onlardan önce gelen… ümmetler arasında onlar üzerine söz hak ol­muştur.” Yani bunların kâfir oldukları gibi kendilerinden önce kafir olan üm­metlerin aleyhine vacib olan azab, bunlar hakkında da vacib olmuştur.

Buradaki: “Arasında’ lafzının “birlikte, beraberinde” anlamında ol­duğu söylenmiştir. Yani: Onlar kendilerinden önceki kâfir ümmetler neyin içine girmiş iseler onlarla beraber gireceklerdir.

“Ümmetler arasında” ifadesinin diğer ümmetlerle birlikte, anlamında olduğu da söylenmiştir. Şairin şu beyiti de buna benzemektedir:

“Eğer sen en güzel işi yaptın diye, sana iftira edilmiş ise;

Şunu bil ki; başkaları arasında da (böylece) iftiraya uğramışlar vardır.”

Demek istiyor ki: Sen de bu konuda başkaları ile aynı konumdasın, ay­nı durumdasın. Bu hususta yalnız başına değilsin.

“Ümmetler arasında” lafzı “onlar üzerine” anlamındaki buyru­ğun zamirinden hal olarak nasb mahallindedir. Yani diğer ümmetler arasın­da oldukları halde (azab) sözCü) aleyhlerine hak olmuştur.

“Şüphesiz onlar zarar edenlerdi.” Dünyada amellerini, kıyamet günün­de ise kendilerini ve yakınlarını kaybedenler ve yitirenlerdi. [16]

  1. Kâfir olanlar dediler ki: “Bu Kur’ân’ı dinlemeyin ve o okunur­ken anlamsız sesler çıkarın. Belki baskın çıkarsınız.”
  2. Elbette Biz kâfirlere şiddetli azabı tattıracağız ve onları yapagel-diklerinin en kötüsü ile cezalandıracağız.
  3. İşte bu, Allah düşmanlarının cezasıdır: Ateştir. Bizim âyetleri­mizi bilerek inkâr etmeleri sebebi ile bir ceza olarak. Onlar için orada ebedilik yurdu vardır.
  4. Kâfirler diyecekler ki: “Rabbimiz, cin ve insanlardan bizi sap­tıran iki kişiyi bize göster ki, en aşağılarda olanlardan olsunlar diye onları ayaklarımızın altına alalım.”

“Kâfir olanlar dediler ki: Bu Kur’ân’ı dinlemeyin ve o okunurken an­lamsız sesler çıkarın.” Yüce Allah Hud ve Salih kavimleri ile başkalarının küfre saptıklarını haber verdikten sonra, Kureyş müşriklerinin de durumu­nu haber vererek onların Kur’ân-ı Kerim’i yalanlayıp: “dinlemeyin” dedik­lerini bize bildirmektedir. Buradaki “dinlemeyin” buyruğunun itaat etmeyin, anlamına geldiği söylenmiştir. Mesela, sana itaat ettim anlamında: “Seni dinledim” denilir.

“O okunurken anlamsız sesler çıkarın” buyruğu hakkında İbn Abbas şöy­le demiştir: Ebu Cehil dedi ki: Kur’ân okunduğu vakit onun (Muhammed -sav-in) yüzüne karşı yüksek sesle bağırınız ki ne söylediğini o da bilemesin.

Denildiğine göre Kur’ân onları (benzerini getirmekten) aciz bırakınca bu yola başvurdular.

Mücahid dedi ki: “O okunurken anlamsız sesler çıkarın” buyruğu şu demektir: Islık çalarak, el çırparak konuşmalarınızı birbirine karıştırarak bu işi yapınız; ta ki boş bir söz durumuna düşsün.

ed-Dahhak dedi ki: Söyledikleri birbirine karışsın diye çokça konuşun. Ebu’l-Aliye ile yine İbn Abbas da: Ona dil uzatın ve onu ayıplayın, diye açık­lamışlardır.

“Belki” bu yolla Muhammed’e Kur’ân okurken “baskın çıkarsınız.” O da

anlaşılmaz hale gelir ve böylelikle kalplerin ilgisini çekmez.

İsa b. Ömer, el-Cahderî, İbn Ebi İshak, Ebu Hayve ve Bekr b. Habib es-Sehmî “anlamsız sesler çıkarın” anlamı verilen kelimeyi: şeklinde “ğayn” harfini ötreli okumuşlardır ki, bu da bunun kökünü teşkil eden: ” Anlamsız söz söyledi, iş yaptı, söyler, yapar…” fiilinden gelen bir söyleyiştir. Fakat genel olarak (cemaatin) kıraati: köküne göredir.

el-Herevî dedi ki: “O okunurken anlamsız sesler çıkarın” ifadesinin, ne anlama geldiği anlaşılmayacak sözlerle ona karşı koyun, demek olduğu söylenmiştir. Bu fiil üç türlü olmak üzere: “Anlamsız söz söyledim, söylerim, söyledi, söyler” diye kullanılır.

Lağv’in (anlamsız söz ve işin) ne demek olduğuna dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/225. âyet, 1. başlıkta) geçmiş bulunmakta­dır. Bu ise gerçek anlamı anlaşılamayan ve hiçbir mana ifade etmeyen şey­ler demektir.

“Elbette Biz kâfirlere şiddetli bir azabı tattıracağız.” Daha önceden “tatmak: Zevk”in maddi bir şey okluğuna dair açıklamalar geçmiş bulunmak­tadır. Şiddetli azab ise, ardı arkasına gelen ve hiçbir şekilde kesintisi olma­yan azab demektir. Bütün cüzlerinde hissedilecek azab demek olduğu da söy­lenmiştir.

“Ve onları yapageldiklerinin en kötüsü ile cezalandıracağız.” Yani Biz âhirette onlara dünyada işlemiş oldukları amellerin kötü cezasının karşılığı­nı vereceğiz. Yapılan işlerin en kötüsü ise şirktir.

“İşte bu, Allah düşmanlarının cezasıdır, ateştir.” Bu şiddetli azab böy­ledir, demektir. Bu azabı da “ateştir” buyruğu ile açıklamaktadır.

İbn Abbas bu buyruğu; “İşte bu Allah düşmanlarının cezasıdır, ateştir”

dedikten sonra; “ebedilik yurdudur” diye okumuştur. Böyle­likle ebedilik yurdu diyerek bu ateşin ne olduğunu ifade etmiş olmaktadır ki; âyetten anlaşılan da budur.

“İşte bu” mübtedâdır, “cezasıdır” onun haberidir, “ateştir” lafzı da “ceza’dan bedeldir yahutta hazfedilmiş bir mübtedanın haberidir. Cümle bü­tünüyle ilk cümlenin beyanı konumundadır.

“Kâfirler diyecekler ki” buyruğunda cehennemde söyleyeceklerini kas­tetmektedir. Yüce Allah burada bunu (“dediler” diye) mazi lafzı ile zikretmek­le birlikte, maksat gelecekte diyecekleridir.

“Rabbimiz, cin ve insanlardan bizi saptıran o iki kişiyi bize göster” söz­leri ile iblis ve kardeşini öldüren Adem’in oğlunu kastetmektedirler. Bu açıklama İbn Abbas, İbn Mesud ve başkalarından nakledilmektedir. Bu gö­rüşün lehine şu merfû’ hadis de delil teşkil eder: “Zulmen öldürülen herbir müslümanın günahından bir pay da mutlaka ilk (katil olan) Adem oğlunun üzerine konulur. Çünkü öldürme işini ilk başlatan odur.” Bu hadisi Tirmizî rivayet etmiştir. [17]

Bunun saptırıcıların türü anlamında kullanıldığı da söylenmiştir. Tesniye olarak gelmesi ise türlerin farklı oluşundan ötürüdür.

“…ki” ateşin en alt basamağında “olsunlar diye onları ayaklarımızın al­tına alalım.” Onları ayaklan altına almakla yüreklerini soğutsunlar diye bu istekte bulunacaklardır. Yüce Allah’tan sapıtmalarına sebeb olan cin ve in­sanlardan bu varlıkların üzerindeki azabı kat kat arttırmasını isteyeceklerdir.

İbn Muhaysın, Ebu Amr’dan es-Susî, İbn Amir, Ebu Bekr ve el-Mufaddal: “Bize göster” anlamındaki buyruğu; şeklinde “ra” harfini sakin olarak okumuşlardır. Yine Ebu Amr’dan “ra” harfini (esresini) gizlice (belli belirsiz, ihtilas ile) çıkardığı da rivayet edilmiştir. Diğerleri ise kesresini açıkça (işba’ ile) çıkarmışlardır. Buna dair açıklamalar daha önceden el-A’raf Sûresi’nde (asıl nüshalarda böyle olmakla birlikte doğrusu el-Bakara Sûresi, 2/128. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. [18]

  1. Muhakkak “Rabbimiz Allah’tır” deyip sonra dosdoğru olanların üzerine melekler: “Korkmayın, üzülmeyin ve size vaadolunan cennetle sevinin” diye inerler.
  2. “Dünya hayatında da, âhirette de sizin velileriniz (yakın dostla­rınız) biziz. Orada canlarınız neyi arzu ediyorsa, orada neyi is­tiyorsanız sizin için vardır.
  3. “Çok bağışlayan, çok esirgeyiciden ikram ve ihsan olmak üze­re.”

“Muhakkak Rabbimiz Allah’tır deyip sonra dosdoğru olanların..” buy­ruğu ile ilgili olarak Ata, İbn Abbas’tan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Bu âyet-i kerime Ebu Bekir es-Sıddîk (r.a) hakkında inmiştir. Şöyle ki; müşrik­ler: Rabbimiz Allah’tır, melekler onların kızlarıdır ve onlar Allah’ın katında bizim şefaatçilerimizdir, dediler ve böylelikle onlar “dosdoğru” olmadılar.

Ebu Bekir ise şöyle demişti: Rabbimiz Allah’tır. O bir ve tektir, O’nun hiç­bir ortağı yoktur. Muhammed (sav) da O’nun kulu ve Rasûlüdür. Böylece o da “dosdoğru” olmuştur.

Tirmizî’de Enes b. Malik’ten gelen rivayete göre Rasûlullah (sav): “Muhak­kak Rabbimiz Allah’tır deyip, sonra dosdoğru olanların…” buyruğunu okuyup, şöyle demiştir: “İnsanlar bunu söylemişler, fakat sonradan onların çoğu kâfir olmuştur. Kim bu söz üzere ölürse, o dosdoğru olanlardandır.” (Tir-mizî) dedi ki: Bu garib bir hadistir. Bu âyet-i kerime ile ilgili olarak Peygam­ber (sav)’dan Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali’den rivayete göre “dosdoğru olanlar”in anlamına dair açıklamalar rivayet edilmiştir[19]

Müslim’in, Sahih’inde Süfyan b. Abdullah es-Sakafî’den şöyle dediği kaydedilmektedir: Ey Allah’ın Rasûlü! İslâm hakkında bana öyle bir söz söyle ki, bu hususta senden sonra -bir rivayette de: senden başka kimseye-soru sormayayım. Peygamber şöyle buyurdu: “Allah’a iman ettim de, sonra da dosdoğru ol.” [20]

Tirmizî ayrıca şunu da kaydetmektedir: Ey Allah’ın Rasûlü! Benim için en çok korktuğun şey nedir? diye sordum. O kendi dilini tutarak: “Bu” diye bu­yurdu. [21]

Ebu Bekir es-Sıddîk (r.a)’dan: “Sonra dosdoğru olanların” buyruğunu Al­lah’a hiçbir şeyi ortak koşmayanlar… diye açıkladığı rivayet edilmiştir.

.el-Esved b. Hilal’in ondan rivayet ettiğine göre arkadaşlarına şöyle sormuş: Şu “muhakkak Rabbiniz Allah’tır deyip sonra dosdoğru olanların…” âye­ti ile “iman edenler ve imanlarına da zulüm karıştırmayanlar” (el-En’am, 6/82) âyetleri hakkında ne diyorsunuz? Arkadaşları: Dosdoğru olanlar, gü­nah işlemeyenler, imanlarına zulüm karıştırmayanlar da imanlarına hiçbir gü­nah bulaştırmayanlar, demektir, dediler. Bunun üzerine Ebu Bekir şöyle bu­yurdu: Andolsun siz bu âyeti olmadık şekilde yorumladınız. “Muhakkak Rab-bimiz Allah’tır deyip, sonra dosdoğru olanlar” başka hiçbir ilâha iltifat et­meyenler, yönelmeyenler demektir. “İmanlarına zulüm karıştırmayanlar” ise imanlarına şirk karıştırmayanlar demektir. “İşte onlaradır güvenlik ve on­lardır hidayete ermiş olanlar.” (el-En’am, 6/82)

Ömer (r.a)’dan da minber üzerinde hutbe irad ederken şöyle dediği riva­yet edilmektedir: “Muhakkak Rabbimiz Allah’tır deyip sonra dosdoğru olan­lar” buyruğu hakkında dedi ki: Allah’a yemin ederim O’na itaat için dosdoğ­ru yol üzerinde gidenler, sonra da tilkilerin sağa sola kıvrılıp gittikleri gibi kaçışmayanlar demektir.

Osman (r.a) da: Sonra Allah için amellerini ihlâs ile yapanlar, diye açık­lamıştır. Ali (r.a)’ın da: Sonra farzları edâ edenler… diye açıkladığı rivayet edil­miştir.

Tabiînden gelen açıklamalar da bu anlamdadır.

İbn Zeyd ve Katade dedi ki: Allah’a itaat üzere dosdoğru olanlar. el-Ha-sen: Allah’ın emri üzere dosdoğru yürüyerek O’na itaat olan işleri yapıp O’na masiyet olan işlerden kaçınanlar demektir, diye açıklamıştır.

Mücahid ve İkrime de şöyle demişlerdir: Ölünceye kadar Allah’tan baş­ka hiçbir ilâh yoktur. Şehadeti üzerinde dosdoğru gidenler demektir.

Süfyan es-Sevrî de; söylediklerine uygun olarak amelde bulunanlar, diye açıklamıştır. er-Rabî’ dedi ki: Allah’tan başkasından yüz çevirenler, diye açıklarken, el-Fudayl b. İyad da şöyle demiştir: Fani olana rağbet etmediler, ebedi olana yöneldiler.

Bunun: İkrarları ile dosdoğru oldukları gibi gizli hallerinde de dosdoğru olanlar anlamında olduğu söylenmiştir. Yine: Sözleriyle dosdoğru oldukla­rı gibi, fiilleriyle de dosdoğru yürümüşlerdir, diye de açıklanmıştır. Enes de şöyle demektedir: Bu âyet-i kerime nazil olunca, Peygamber (sav): “Kabe-nin Rabbine yemin ederim ki bunlar benim ümmetimdir” diye buyurmuştur.

İmam İbn Furek de şöyle demiştir: Buradaki (“dosdoğru olanlar” anlamın­daki: “istekamu” lafzında bulunan) “sin” harfi taleb anlamındadır. “İsteska: su istedi, aradı” kelimesindeki “sin” gibidir, yani yüce Allah’tan kendilerine din üzere sebat vermesini istediler, demektir. el-Hasen de bu âyet-i kerimeyi okudu mu: Allah’ım, sen bizim Rabbimizsin! İstikameti bize ihsan et, di­yordu.

Derim ki: Bu görüşler her ne kadar biri diğerini kapsıyor ise de şöyle özet­lenebilir: Onlar Allah’a itaat üzerinde itikaden sözleriyle ve fiilleriyle mute­dil olanlar, dengede olanlar ve böylece devam edenlerdir.

“Üzerine melekler… inerler” buyruğu ile ilgili olarak İbn Zeyd ve Mü-cahid: Ölüm esnasında inerler, diye açıklamıştır. Mukatil ve Katade de: Di­riltilerek kabirlerinden kalktıklarında diye açıklamışlardır. İbn Abbas da şöyle demiştir: Bu âhirette melekler tarafından kendilerine verilecek bir müjdedir. Vekî’ ve İbn Zeyd de şöyle demişlerdir: Müjde üç yerde olacaktır. Ölüm esnasında, kabirde ve diriliş vaktinde.

“(ıyüî”Slî): Korkmayın… diye” buyruğu; “Korkmayın de­mekle” anlamında olup cer harfi hazfedilmiştir. Mücahid: Ölümden korkma­yın, diye açıklamıştır.

“Üzülmeyin” çocuklarınız için üzülmeyin. Sizin yerinize Allah onların üze­rinde halifeniz olacaktır.

Ata b. Ebi Rebah dedi ki: Sevabınızın yüzünüze geri çevrileceğinden korkmayın, o kabul edilecektir. Günahlarınız için de korkmayın, Ben günah­larınızı size bağışlayacağım. İkrime de şöyle açıklamıştır: Bundan sonra karşılaşacağınız şeylerden korkmayın, günahlarınız için üzülmeyin. “Ve si­ze vaadolunan cennetle sevinin, diye inerler.”

“Dünya hayatında da, âhirette de sizin velileriniz biziz.” Yani melek­ler müjdeleyerek üzerlerine inecekleri kimselere “sizin velileriniz biziz” di­yeceklerdir. Mücahid dedi ki: Yani dünya hayatında sizinle birlikte olan biz­ler, sizinle beraber olmaya devam edeceğiz. Kıyamet günü olacağı vakitte: Sizi cennete girdirinceye kadar sizden ayrılmayacağız, (diyecekler).

es-Süddî dedi ki: Yani bizler dünya hayatında iken amellerinizi tesbit eden­ler idik, âhirette de sizin velileriniz (en yakın dostlarınız) olacağız.

Bunun yüce Allah’ın söyleyeceği bir söz olması da mümkündür. Çünkü mü’minlerin gerçek velisi, dost ve yardımcısı Allah’tır.

“Orada canlarınız” zevk veren şeylerden “neyi arzu ediyorsa, orada ne­yi istiyorsanız” dileyip temenni ediyorsanız “sizin için (hepsi) vardır.”

“İkram ve ihsan olmak üzere” bir rızık ve misafire ağırlamak maksadıy­la verilen ziyafet olmak üzere, demektir. Buna dair açıklamalar daha önce Al-i İmran Sûresi’nde (3/190-200. âyetlerin tefsiri 20. başlıkta) geçmiş bulunmak­tadır. Bu anlamdaki buyruk, mastar olarak yani: “Biz onu ikram ol­mak üzere verdik” anlamında nasbedilmiştir. Hal olarak nasbedildiği de söylenmiştir.

Bunun: ‘in çoğulu olduğu da söylenmiştir. “Sizler konaklamak üzere inenler olarak sizin için istediğiniz şeyler vardır” de­mektir. O vakit: “İstiyorsanız” buyruğundaki merfu zamirden, yahut; ” Sizin için” lafzındaki mecrur zamirden hal olur. [22]

  1. Allah’a davet eden, salih amel işleyen ve: “Şüphesiz ki ben müslümanlardanım” diyen kimseden daha güzel sözlü kim ola­bilir!
  2. İyilikle kötülük bir olmaz. Sen en güzel olan ile (kötülüğü) de­fet. O zaman seninle kendisi arasında düşmanlık olan kimse, sanki candan bir dost oluverir.

35- Buna ancak sabredenler kavuşturulur. Buna ancak büyük bir pay sahibi olanlar kavuşturulur.

  1. Eğer şeytandan bir vesvese seni dürtüp tahrik ederse, hemen Al­lah’a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir.

“Allah’a davet eden, salih amel işleyen… kimseden daha güzel sözlü kim olabilir!” buyruğu Kur’ân-ı Kerim, okunurken anlamsız sözler çıkarmayı bir­birlerine tavsiye edenlere bir azardır. Şu demektir: Kur’ân’dan daha güzel söz hangisidir! Allah’a ve O’na itaat etmeye davet eden kimseden -ki o da Mu-hammed (sav)’dir- daha güzel sözlü kim olabilir!

İbn Şîrîn, es-Süddî, İbn Zeyd ve el-Hasen şöyle demişlerdir: Burada sö­zü edilen kişi Rasûlullah (sav)’dır. El-Hasen bu âyet-i kerimeyi okuduğunda: İşte bu Rasûlullah’tır. İşte bu habibullahtır, işte bu veliyullahtır, işte bu safvetullah (Allah’ın seçtiği)dır. İşte bu hîretullah (Allah’ın en hayırlı kıldı-ğı)dır. İşte bu Allah’a yemin olsun, yeryüzündeki varlıkların Allah tarafından en sevilenidir. Allah’ın çağrısını kabul etmiş ve insanları da kabul ettiği şe­ye davet ettiği kimsedir.

Aişe (r.anha) ile İkrime, Kays b. Ebi Hazim ve Mücahid de: Bu müezzin­ler hakkında inmiştir, demişlerdir. Fudayl b. Rufeyde de şöyle demiştir: Ben Abdullah b. Mesud’un arkadaşlanna müezzinlik yapıyordum. Asım b. Hu-beyre bana: Ezan okuduğun vakit: Allahuekber, Allahuekber la ilahe illallah dediğinde “Ve ben müslümanlardanım” de, dedi. Sonra bu âyeti-i kerimeyi okudu.

(Ebu Bekr) İbnu’l-Arabî dedi ki: Birincisi daha doğrudur. Çünkü âyet-i ke­rime Mekke’de inmiştir, ezan ise Medine’de okunmaya başlamıştır. Ancak ma­na itibariyle onun kapsamına girer. Yoksa (âyetin sözkonusu ettiği) söz söyleme zamanında bu kastedilmiş değildi. Ayetin kapsamına Peygamber (sav) hakkında o lanetli kişinin peygamberi boğmak isterken “Siz benim Rab-bim Allah’tır, dedi diye bir adamı öldürür müsünüz?” (el-Mu’min, 40/28) di­ye, Ebu Bekir es-Sıddîk da girer. Ayrıca tevhid ve imanın muhtevasında yer aldığı her güzel sözü de kapsar.

Derim ki: Bu hususta aynı zamanda en güzelleri olan üçüncü bir görüş da­ha vardır. el-Hasen dedi ki: Bu âyet-i kerime yüce Allah’ın yoluna davet eden herkes hakkında umumidir. Kays b. Ebi Hazim de böyle demiştir. O: Her mü’min hakkında inmiştir. Ayrıca “salih amel işleyen”in anlamı ise ezan ile ikamet arasında namaz kılan demektir, demiştir. Ebu Umame de böyle de­miştir: Ezan ile kamet arasında iki rekat namaz kılan kimse kastedilmekte­dir. İkrime de: “Salih amel işleyen” namaz kılıp oruç tutan kimse demektir diye açıklamıştır. el-Kelbî de farzları eda eden, diye açıklamıştır.

Derim ki: Bu, haramlardan kaçınmak ve mendub amelleri çokça işlemek ile birlikte olmak şartıyla açıklamaların en güzelidir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Şüphesiz ki ben müslümanlardanım diyen” buyruğu ile ilgili olarak İb­nu’l-Arabî şöyle demiştir: Daha önce geçen ifadeler ayrıca müslüman olma­ya delalet etmektedir. Şu kadar var ki; İslama davet hem sözlü, hem de kı­lıçla yapıldığından dolayı bu davet şekli de itikadda da yapılabilir, delille de yapılabilir. Amel de riya için de yapılabilir, ihlas ile de yapılabilir. O bakım­dan bu buyruk, bütün bu hususlarda Allah’a inanıldığının açıkça ifade edil­mesinin ve yapılacak amelin yalnız O’na yapılmasının kaçınılmaz olduğunu göstermektedir.

“Müslümanım”Diyenin “İnşaallah” Demesi Gerekir mi?: Yüce Allah: “Şüphesiz ki ben müslümanlardanım diyen” diye buyurmak­ta fakat: İnşaallah demesi şartını koşmamaktadır. İşte bu “inşaallah ben müslümanım” demeyi öngörenlerin kanaatini reddetmektedir.

“İyilikle kötülük bir olmaz.” el-Ferra dedi ki: İkinci: olumsuzluk eda­tı sıladır (fazladan gelmiştir). Buyruk ” İyilikle, kötülük bir olmaz” takdirindedir. Daha sonra şu beyiti zikretmektedir:

“Rasûlullah onların yaptıklarım beğenmiyordu. O çok iyi iki insan Ebu Bekir de, Ömer de.”

Şair araya olumsuzluk edatı sokmaksızın Ebu Bekir ve Ömer de demek istemiştir. Buyruk şu demektir: Senin kabul ettiğin tevhid ile müşriklerin ka­bul ettikleri şirk bir olmaz.

İbn Abbas dedi ki: İyilik (hasene); la ilahe illallah’tır, kötülük (seyyie) ise şirktir.

İyiliğin itaat, kötülüğün şirk olduğu da söylenmiştir. Bu da birinci görü­şün aynısıdır.

İyilik idare etmektir, kötülük ise kabalıktır, diye açıklanmıştır. İyiliğin af­fetmek, kötülüğün ise intikam almak olduğu da söylenmiştir.

ed-Dahhak dedi ki: İyilik ilimdir, kötülük ise çirkin söz ve işlerdir. Ali b. Ebi Talib (r.a) da şöyle demiştir: İyilik Rasûlullah (sav)’ın âlini sevmektir, kö­tülük ise onlara buğzetmektir.

“Sen en güzel olan ile defet” buyruğu kılıç âyeti ile neshedilmiştir. Fakat bu buyruğun kapsamından müstehab olmak üzere geriye: Güzel geçim, sı­kıntılara katlanmak ve kusurları görmemek kalmıştır.

İbn Abbas dedi ki: Yani halim (kötülüğe kötülükle karşılık vermemek) ol­mak suretiyle sana karşı cahillik edenlerin cahilliğini defet. Yine ondan ri­vayete göre: Bu bir kişiye sövüp de, kendisine sövülen diğer kişinin: Eğer söylediklerin doğru ise Allah beni bağışlasın. Eğer söylediklerin yalan ise Al­lah seni bağışlasın, diye cevap vermesidir.

Yine rivayete göre Ebu Bekir es-Sıddîk (r.a) bunu kendisine kötü söz söy­leyen bir adama söylemiştir.

Mücahid: “En güzel olan ile” kendisine düşmanlık eden kimse ile karşı­laştığı vakit ona selam vermek diye açıklamıştır. Ata da böyle açıklamıştır.

Kadı Ebu Bekir İbnu’l-Arabî’nin “Ahkâm(u’l-Kur’ân)”\n da zikrettiği üçün­cü bir görüş de musafahalaşmak (tokalaşmak)dır. Nitekim rivayette: “Musa-faha yapınız, bu (kalplerdeki) kini giderir.” denilmektedir. [23]

Malik, musafaha yapılacağı görüşünde değildi. Süfyan ile bir araya gelmiş­ler, musafahayı söz konusu ettiklerinde Süfyan şöyle demiş: Rasûlullah (sav) Habeşistan’dan geldiği vakit Cafer ile musafaha etmişti. Bunun üzerine Ma­lik ona: Bu ona hastır, demişti. Bu sefer Süfyan ona şöyle demişti: Rasûlul-îah (sav) için has olan bir şey bizim için de hastır, onun için genel olan bir şey bizim için de geneldir. Musafaha yaptığı ise sabittir, onu inkâr etmenin anlamı yoktur.

Katade de rivayetle şöyle demektedir: Ben Enes’e: Rasûlullah (sav)’ın as­habı arasında musafaha var mıydı? diye sordum. O: Evet, dedi ve bu, sahih bir hadistir [24]Diğer taraftan “elele tutmak (musafahalaşmak) muhabbetin ke-malindendir.” denildiği rivayet edilmiştir.

Önder imamlardan birisi olan Muhammed b. İshak’ın ez-Zührî’den, onun Urve’den, onun da Aişe’den rivayetine göre Aişe (r.anha) şöyle demiştir: Zeyd b. Harise Medine’ye geldi. Rasûlullah (sav) da benim odamda idi. Zeyd ka­pıyı çalınca, Rasûlullah (sav) elbisesini arkasından sürükleyerek çıplak ola­rak ayağa kalktı. -Allah’a yemin ederim, ne ondan önce, ne de daha sonra onu çıplak olarak görmedim.- Onunla kucaklaştı ve onu öptü.

Derim ki: Malik’ten musafahanın caiz olduğu görüşü de rivayet edilmiş­tir. İlim adamlarından bir topluluk da bu kanaattedir. Bu hususa dair açık­lamalar daha önce Yusuf Sûresi’nde (12/100. âyet, 3- başlıkta) geçmiş bulun­maktadır. Ayrıca orada el-Bera b. Azib’in rivayet ettiği şu hadisi de zikretmiş­tik: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: “İki müslüman birbirleriyle karşılaşır da bi­ri arkadaşının elinden sevgi ve samimiyet ile tutacak olursa, mutlaka arala­rından günahları dökülür.” [25]

“O zaman seninle kendisi arasında düşmanlık olan kimse sanki can­dan bir dost oluverir.” Çok yakın bir arkadaş oluverir.

Mukatil dedi ki: Bu Ebu Süfyan b. Harb hakkında inmiştir. Peygamber (sav)’a eziyet eden birisi idi. Önceleri onun düşmanı iken, sonraları kendi­si ile Peygamber (sav) arasında meydana gelen sihri akrabalık sebebiyle (peygamber onun kızı Um Habibe ile evlenmişti. Bundan dolayı) onun yakın bir dostu olmuştu. Daha sonra İslâm’a girmiş ve İslâm’da da akrabalık sebebiy­le candan sıcak bir dost oluvermişti.

Bu âyet-i kerimenin Ebu Cehil b. Hişam hakkında indiği de söylenmiştir. Ebu Cehil, Peygamber (sav)’a eziyet ediyordu. Yüce Allah ona karşı sabre­dip onu affetmesini emretti. Bunu el-Maverdî zikretmektedir. Birincisini ise es-Sa’lebî ile el-Kuşeyrî zikretmişlerdir. Daha kuvvetli görünen görüş odur. Çünkü yüce Allah: “O zaman seninle kendisi arasında düşmanlık olan kim­se sanki candan bir dost oluverir” diye buyurmaktadır.

Bir diğer görüşe göre bu, cihad emri verilmeden önce idi. İbn Abbas de­di ki: Yüce Allah bu âyet-i kerime ile kızgınlık esnasında sabretmesini, ca­hillik edilmesi halinde tahammül ile karşılaşmasını, kötülük yapılması halin­de affetmesini emretmektedir. İnsanlar bu şekilde davrandıkları takdirde yü­ce Allah onları şeytana karşı korur, düşmanları da onlara boyun eğer.

Rivayet edildiğine göre bir adam Ali b. Ebi Talib’in azadlısı Kanber’e söv-müştü. Ali (r.a) ona: Ey Kanber! Sana söven kimseyi bırak. Başka şeylerle oya­lan, böylelikle Rahmanı razı etmiş, şeytanı öfkelendirmiş olursun. Sana sö­ven kimseyi de cezalandırmış olursun. Çünkü ahmaka suskunlukla cevab ver­mek gibi bir ceza verilmiş değildir. Şöyle bir beyit zikredilmektedir:

“Andolsun ki aşağılık kimsenin sövmesini alçalmamak

düşüncesiyle terketmek, O kimseye sövülmesinden daha büyük bir zarar verir.”

Bir başkası da şöyle demektedir:

“Beyinsiz bir kimse daha çok sevmez hiçbir şeyi,

Asaletli kimseye sövdüğü vakit kendisine cevap verilmesinden.

Beyinsizi cevapsız terkedip bırakmak,

Ona sövmekten daha ağırdır.”

Mahmud el-Verrak da şöyle demektedir:

“Nefsimi her kusurluyu affetmeye mecbur kılacağım, Onun bana karşı suçları çok olsa bile. Çünkü insanlar şu üç kişiden birisidir, Şerefli bir kimse, şerefi daha az ve karşı duran denk birisi. Benden yüksek olan kimsenin kadrini bilirim. Ona karşı hakka uyarım, hakka uymak da gereklidir. Benden daha aşağıda olana gelince, söz söyleyecek olursa

korurum haysiyetimi,

Ona cevap vermekten; isterse kınayan kınayıversin. Benim dengim olana gelince, ayağı kayar ya da yanıhrsa, Ona karşı faziletli davranırım, çünkü Mim ile birlikte faziletli davranmak,

hakim olmaktır.”

“Buna” bu asaletli davranışa ve bu şerefli haslete “ancak” öfkelerini yut­mak, eziyetlere katlanmak suretiyle “sabredenler kavuşturulur. Buna ancak” İbn Abbas’ın dediğine göre hayırdan “büyük bir pay sahibi olanlar kavuş­turulur.” Katade ve Mücahid de: Büyük pay cennettir, demişlerdir. el-Hasen de şöyle demiştir: Allah’a yemin olsun, cennet olmaksızın hiçbir pay büyük olamaz.

“Buna… kavuşturulur” lafzındaki zamir cennete aittir. Yani ona ancak sab­redenler kavuşturulur.

Anlamlar birbirlerine yakındır.

“Eğer şeytandan bir vesvese seni dürtüp tahrik ederse” buyruğuna da­ir yeterli açıklamalar daha önceden el-Araf Sûresi’nde (7/200. âyet, 1 ve 2. başlıklarda) geçmiş bulunmaktadır.

“Hemen” onun (şeytanın) hile ve kötülüklerinden “Allah’a sığın. Çünkü O” senin sığınmanı “işitendir.”

Senin yaptıklarını ve sözlerini “bilendir.” [26]

  1. O’nun âyetlerinden bir kısmı da gece ile gündüz, güneş ve ay­dır. Güneşe de secde etmeyin, aya da. Eğer yalnız O’na ibadet edi­yorsanız, onları yaratan Allah’a secde edin.
  2. Şayet büyüklenmek isterlerse, Rabbinin yanında bulunanlar biç usanmadan O’nu gece ve gündüz teşbih eder, dururlar.
  3. O’nun âyetlerinden biri de yeri kupkuru görmendir. Biz üzeri­ne suyu indirdiğimizde sarsılır ve kabarır. Onu dirilten şüphe­siz ki, ölüleri de dirilticidir. Çünkü O, herşeye kadirdir.

“O’nun âyetlerinden” birliğine ve kudretine delâlet eden alametlerinden “bir kısmı da gece ile gündüz, güneş ve aydır.” Daha önce birkaç yerde (me­selâ, el-Bakara, 2/164. âyette) geçmiş bulunmaktadır.

Daha sonra yüce Allah bunlara secde etmeyi yasaklamaktadır. Çünkü bun­lar her ne kadar iki mahluk iseler de bu, onların bizatihi sahip oldukları ve bundan ötürü de Allah ile birlikte ibadet edilmeye hak kazandıkları bir üs­tünlüklerinden ötürü değildir. Çünkü onları yaratan Allah’tır. Dilese onları yok eder, yahut nurlarını giderir.

“Eğer yalnız O’na ibadet ediyorsanız, onları yaratan Allah’a secde edin.” Onları bu şekilde şekillendiren ve bu şekilde müsahhar kılan Allah’a ibadet edin. Buradaki zamir güneşe, aya, gece ve gündüze aittir. Özellikle güneşe ve aya ait olduğu da söylenmiştir. Çünkü “iki” de çoğul demektir. Za­mirin “âyetler”in ihtiva ettiği anlama ait olduğu da söylenmiştir.

“Onları yaratan” buyruğundaki zamirin müennesliği çokluk çoğulu olmasına binaendir. Burada müzekker ile müennese ait tağlib kipi­nin kullanılmayış sebebi bu zamirin akıl sahibi olmayan varlıklar hakkında kullanılmasından dolayıdır.

“Şayet” kâfirler yüce Allah’a secde etmeyerek “büyüklenmek isterlerse, Rabbinin yanında bulunanlar hiç usanmadan O’nu gece ve gündüz teşbih eder dururlar.” O’na ibadet etmekten usanç duymazlar. Şair Züheyr de şöyle demiştir:

“Hayatın vurduğu yüklerden usandım, zaten kim yaşarsa, Seksen yıl boyunca; -babasız kalasıca- usanır.”

Buradaki Secde Ayeti:

Bu âyetin secde âyeti olduğunda görüş ayrılığı yoktur. Fakat neresinde sec­de edileceği hususunda ihtilâf edilmiştir. Malik âyetin secde edilecek yeri: “Eğer yalnız O’na ibadet ediyorsanız” buyruğudur, çünkü bu önceki emre bitişiktir. Ali ile İbn Mesud ve başkaları: “İbadet ediyor(sa)nız” buy­ruğunda (bitiminde) secde ediyorlardı.

İbn Vehb ile Şafiî secde yeri “hiç usanmadan” anlamındaki buyruktur. Çünkü burada ifade tamam olmaktadır ve ibadet ile emre itaatin en ileri ifa­desi dile getirilmektedir. Ebu Hanife de böyle demiştir. İbn Abbas da yüce Allah’ın: “Usan(maz)lar” buyruğunda (bitiminde) secde ederdi.

İbn Ömer de “secde” lafzından sonuncusu zikredilmekle birlikte (yani: “secde edin” emrinin geçtiği yerde) secde edin, demiştir. Mesruk, Ebu Ab-durrahman es-Sülemî, İbrahim en-Nehaî, Ebu Salih, Yahya b. Vessab, Yanık­lardan Talha ve Zübeyd, el-Hasen ve İbn Şîrîn’den de böyle rivayet edilmek­tedir.

Ebu Vâil, Katade ve Bekir b. Abdullah da yüce Allah’ın: “Usanmadan” buy­ruğu okununca, secde ederlerdi. İbnu’l-Arabî dedi ki: Görüş ayrılıkları bir­birinden uzak değildir. [27]

Güneş ve Ay Tutulması Namazı:

İbn Huveyzimendad’ın naklettiğine göre bu âyet-i kerime güneş ve ay tu­tulmaları dolayısıyla kılınan namazı ihtiva etmektedir. Şöyle ki Araplar: Gü­neş ile ay ancak büyük bir şahsiyetin ölümü dolayısıyla tutulurlar. Peygamber (sav) da bu sebeple (böyle bir şeyin sözkonusu olmadığını ortaya koy­mak için) küsuf (güneş ve ay tutulmaları) namazını kılmıştır.

Derim ki: Küsuf namazına dair sahih hadisleri ihtiva eden Buhârî, Müs­lim ve başkalarında sabittir. Bu namazın nasıl kılınacağı hususunda rivayet­lerin farklılığı sebebiyle fukahâ da çokça ihtilâf etmişlerdir. Bununla birlik­te bu konuda Müslim’in Sahih’inde bulunanlarla yetinmek gerekir, çünkü bu hususta en önemli dayanak odur. Doğruya muvaffak kılan Allah’tır.

“O’nun âyetlerinden biri de yeri kupkuru görmendir” buyruğunda hi-tab akıllı herbir varlığadır. Yani “O’nun” ölüleri dirilttiğine delâlet eden âyetlerinden biri de “yeri kupkuru” ve verimsiz “görmendir.” Bu yerin (“kupkuru” diye meali verilen) huşu” ile nitelendirildiği bir ifadedir. Şair Nâ-biğa da şöyle demektedir:

“Göz sürmesini andıracak kadar (kararmış) bir kül ki Çok zorlandıktan sonra farkedebiliyorum. Bir de izi kalmamış, yerle dümdüz olmuş Havuzun dibini andıran çadır etrafındaki bir çukur.”

“Hiçbir bitkisi olmayan arazi” demektir. ” Herhan­gi bir ev ya da kalınacak yer bulunmayan belde” demektir. “Hâşi; yer” tabi­ri de kullanılır.

“Biz üzerine suyu indirdiğimizde” Mücahid’in dediğine göre bitki ile “sar­sılır.” Mesela; “İnsan sarsıldı” denilir, “hareket etti” demektir. Şa­irin şu beyiti de bu anlamdadır:

“Onun cömertlik için sallanan kılıç gibi olduğunu görürsün, Kötü kimse yanında yiyecek bir şey bulamadığı vakit.”

“Ve kabarır” yani bitkisini çıkarmadan önce şişer ve yükselir. Bu açıkla­mayı Mücahid yapmıştır. Yani ölümünden sonra bitkiyi çıkartmak için yuka­rı doğru yükselir. Bu açıklamaya göre ifadede takdim ve tehir var, demek­tir. Buna göre ifade: Kabarır ve sarsılır şeklindedir. Sarsılmak ve kabarmak bitkinin yerden Çıkmasından önce de olabilir, bitkinin yerin üzerine çıkmasından sonra da olabilir. Yerin kabarması yükselmesi demektir. Nitekim yüksekçe yere: denilir. Buna göre bitki önce ortaya çıkmak için harekete geçer, sonra da enine boyuna cismi büyür ve gelişir.

“Ve kabarır” anlamındaki buyruğu Ebu Cafer ve Halid: diye oku­muşlardır ki bu: ” Yüksekçe yer” tabirinden gelen bir lafız olup, “bü­yüdü” anlamındadır.

“Sarsılır” lafzının yağmur dolayısı ile sevinir “kabarır” buyruğunun da bitki ile şişer anlamında olduğu da söylenmiştir. Çünkü yer yarılıp bitki çı­karacak olursa, gülmekle nitelendirilir. O halde onun sevinmekle nitelendi­rilmesi de caiz olur. Bununla birlikte şişip kabarmanın aynı şey olduklarını ve bunun da bitkinin çıkış hali anlamını ifade ettiğini söylemek de mümkün­dür. Bu anlamdaki açıklamalar daha önce el-Hac Sûresi’nde (22/5- âyet, 12. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“Onu dirilten şüphesiz ki ölüleri de dirilticidir. Çünkü O herşeye ka­dirdir.” Bu buyruk (ve açıklamaları) da daha önceden birkaç yerde (mese­la, er-Rum, 30/50. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. [28]

  1. Âyetlerimiz hakkında doğru yoldan sapanlar, muhakkak onlar Bize gizli kalmazlar. O halde ateşe atılacak kimse mi hayırlıdır; yoksa kıyamet gününde emin olarak gelen kimse mi? Dilediği­nizi yapın. Çünkü O ne yaptığınızı çok iyi görendir.
  2. Muhakkak ki kendilerine geldiğinde o zikri inkâr edenler (Bi­ze gizli kalmazlar). Halbuki o hiç şüphesiz eşsiz bir kitaptır.
  3. Önünden ve arkasından da batıl ona erişemez. Hikmeti sonsuz, her hamde layık olan tarafından indirilmedir.
  4. Sana, senden önceki peygamberlere söylenmiş olandan başka bir .şey söylenmiyor. Muhakkak senin Rabbin hem mağfiret, hem can yakıcı azabın sahibidir.

“Ayetlerimiz hakkında doğru yoldan sapanlar” yani delillerimiz husu­sunda hakkı bırakıp, başka tarafa sapanlar… demektir.

“İlhâd: Sapmak” meyletmek ve başka tarafa ayrılıp gitmek demektir. “Kabirde lahd” tabiri de buradan gelmektedir. Çünkü lahd bölümü kabrin bir tarafına doğru daha çok meyillidir (kaymış olur). “Allah’ın di­ninde yan çizdi ve başka tarafa saptı” demektir. şekli bu tabirin bir baş­ka söyleniş tarzıdır. Bu buyruk daha önce kendilerinden sözedilen: “Bu Kur’ân’ı dinlemeyin ve o okunurken anlamsız sesler çıkarın” (Fussilet, 41/26) diye söyleyen kimseler hakkındadır.

İşte Allah’ın âyetleri hakkında doğru yoldan sapıp hakkı bırakarak baş­ka tarafa giden kimseler ve: Bu Kur’ân Allah tarafından indirilmemiştir ya-hutta o bir şiir ya da bir sihirdir diyenler, onlardır. O halde buradaki “âyetlerden kasıt Kur’ân’ın âyetleridir.

Mücahid dedi ki: “Âyetlerimiz hakkında doğru yoldan sapanlar” Kur’ân-ı Kerim’in okunması esnasında ıslık çalarak, gürültü koparanlar, boş söz söy­leyip, şarkı söyleyenler demektir.

İbn Abbas dedi ki: Bu, sözü değiştirmek ve onu olması gereken yerden başka bir yere koymak demektir.

Katade dedi ki: “Âyetlerimiz hakkında doğru yoldan sapanlar” âyetlerimiz hakkında yalan söyleyenler demektir. es-Süddî dedi ki: İnatlaşanlar ve ayrı­lık içerisinde olanlar, demektir. İbn Zeyd’e göre hem şirk koşan, hem de yalanlayan kimselerdir. Anlamlar birbirlerine yakındır.

Mukatil dedi ki: Bu âyet-i kerime Ebu Cehil hakkında inmiştir.

Burada sözü edilen “âyetler”in mucizeler olduğu da söylenmiştir. Bunun­la birlikte bu açıklama birinci açıklamanın kapsamı içerisindedir. Çünkü Kur’ân zaten mucizedir.

“O halde” yüzü üzere “ateşe atılacak kimse” -İbn Abbas ve başkalarının görüşüne göre bu Ebu Cehil- “mi hayırlıdır? Yoksa kıyamet gününde emin olarak gelen kimse mi?”

Mukatil’in dediğine göre; bununla da kastedilen Peygamber (sav)’dır. Bun­dan kastın Osman, Ammar b. Yasir, Hamza, Ömer b. el-Hattab olduğu söylendiği gibi; Ebu Seleme b. Abdi’1-Esed el-Mahzumî olduğu da söylenmiş, bü­tün mü’minlerin olduğu da söylenmiştir.

Âyet-i kerimenin umumi bir anlam ifade ettiği de söylenmiştir. Yani ce­hennem ateşine atılan kişi kâfirdir, kıyamet gününde emin olarak gelen kim­se de mü’mindir; Bu açıklamayı da İbn Bahr yapmıştır.

“Dilediğinizi yapın” emri, tehdit ihtiva eden bir emirdir. Sizler bu ikisi­nin eşit olmayacağını bildikten ve amellerin karşılığının mutlaka verileceği­ni öğrendikten sonra (istediğinizi yapabilirsiniz) demektir.

“Çünkü O, ne yaptığınızı çok iyi görendir.” Bu, tehdit mahiyetinde bir buyruktur.

“Muhakkak ki kendilerine geldiğinde o zikri inkâr edenler…” buyru­ğunda geçen “zikir” herkese göre Kur’ân-ı Kerim’dir. Çünkü Kur’ân-ı Kerim’de kendisine gerek duyulan bütün hükümler vardır. Bu buyrukta haber hazfe-dilmiştir. Takdiri: Helak olmuşlardır yahut azaba uğratılacaklardır, şeklinde­dir. Bir görüşe göre haber: “İşte onlar kendilerine uzak bir yerden sesleni­lir (gibidirler)” (Fussilet, 41/44) buyruğu olup, araya: “Sana senden önce­ki peygamberlere söylenmiş olandan başka bir şey söylenmiyor” buyru­ğu girmiştir. Daha sonra tekrar zikri sözkonusu ederek: “Eğer Biz onu Arap dilinden başka bir Kur’ânyapsa idik…” diye buyurduktan sonra da: “İşte on­lar kendilerine uzak bir yerden seslenilir (gibidirler)” diye buyurulmuştur. Ancak tercih edilen birinci görüştür. en-Nehhas: Bildiğim kadarıyla bütün na-hivciler tarafından (tercih edilen görüş odur), demiştir.

“Halbuki o, hiç şüphesiz eşsiz bir kitaptır.” Yani Allah nezdinde çok de­ğerli bir kitaptır. Bu açıklamayı İbn Abbas yapmıştır. Yine ondan gelen riva­yete göre: Allah tarafından gönderilmiş çok değerli bir kitaptır. Allah için son derece değerli diye de açıklanmıştır. Buradaki “(eşsiz bir kitaptır” diye an­lamı verilen) “Aziz”in Allah tarafından aziz kılınmış, dolayısıyla batılın ken­disine ulaşamadığı… anlamına geldiği de söylenmiştir. Bir başka açıklama­ya göre bu kitabın aziz tutulması, ona üstün bir saygı gösterilmesi ve onun hakkında anlamsız bir tutum takınılmaması gerektiği… diye de açıklanmış­tır. “Aziz”in şeytanın değiştirmeye güç yetiremediği kitab anlamına geldiği de söylenmiştir. Bu açıklamayı da es-Süddî yapmıştır.

Mukatil dedi ki: Bu kitab şeytana ve batıla karşı korunmuştur. es-Süddî: Bu kitab mahluk değildir, benzeri yoktur, demiştir. Yine İbn Abbas’tan ge­len rivayete göre: “aziz” insanların benzerini söylemeleri imkansız olan ki­tab demektir.

“Önünden de, arkasından da batıl ona erişemez.” Allah tarafından da­ha önceden indirilmiş hiçbir şey onu yalanlamaz, ondan sonra da herhangi bir kitab inmeyecek, onu iptal etmeyecek, onu neshetmeyecek demektir. Bu açıklamayı el-Kelbî yapmıştır.

es-Süddi ve Katade de-, “Önünden de, arkasından da batıl” yani şeytan “ona erişemez” onu değiştiremez, ona bir şey ekleyemez, bir şey eksiltemez.

Said b. Cübeyr de şöyle demiştir: “Önünden de arkasından da” yalanla­ma ona erişemez.

İbn Cüreyc: Geçmişe dair verdiği haberlerde de, gelecekte olacaklara da­ir verdiği haberlerde de “bâtıl ona erişemez.” İbn Abbas’tan nakledildiğine göre: “Önünden” yani yüce Allah tarafından “arkasından” Cebrail (a.s)’dan ve Muhammed (sav)’dan “bâtıl ona erişemez.”

“Hikmeti sonsuz, her hamde layık olan tarafından indirilmiştir.” İbn

Abbas dedi ki: Yaratmasında “hikmeti sonsuz (Hakîm)” onlara yaptıkların­da “her hamde layık olan”dır demektir. Katade ise: Emrinde “hikmeti son­suz (Hakîm)” yarattıklarına yaptıkları dolayısı ile “her hamde layık olan” di­ye açıklamıştır.

“Sana, senden önceki peygamberlere söylenmiş olandan” onlara söy­lenmiş eziyet verici sözlerden ve yalanlamadan “başka bir şey söylenmiyor.”

Bu buyruk ile yüce Allah Peygamber (sav)’ı teselli etmektedir.

“Muhakkak senin Rabbin hem” sana ve ashabına “mağfiret hem” senin düşmanlarına “can yakıcı” acıtıcı ve incitici “azabın sahibidir.”

Şöyle de açıklanmıştır: Sana verilen ibadeti yalnızca Allah’a ihlas ile yap­mak emri ancak yüce Allah’ın senden öncekilere vahyettiğidir. Tevhid ile il­gili hususlarda şeriatlar arasında bir ayrılık yoktur. Bu da yüce Allah’ın: “An-dolsun sana ve senden öncekilere vahyolundu ki: Eğer şirk koşarsan, andol-sun ki amelin boşa çıkar…” (ez-Zümer, 39/65) Yani senin onları kendisine davet ettiğin şey senden önceki bütün peygamberlerin davet ettiği şey ile ay­nıdır. O bakımdan onların sana karşı inkârda bulunmalarının bir anlamı yok­tur.

İfadenin soru anlamında olduğu da söylenmiştir. Yani “sana, senden ön­ceki peygamberlere söylenmiş olandan başka” ne söyleniyor ki?

“Muhakkak senin Rabbin” diye başlayan buyruğun yeni bir ifade oldu­ğu söylenmiştir. Ondan önceki ifade ise haber gizli kabul edildiği takdirde tam bir anlam ifade etmektedir.

Bunun; “muhakkak senin Rabbin hem mağfiret, hem can yakıcı azabın sahibidir” buyruğunun “sana, senden önce… başka bir şey söylenmiyor” buyruğu ile muttasıl olduğu da söylenmiştir. Yani sana emredilen ancak uya­rıp korkutmak ve müjdelemektir [29]

.

  1. Eğer Biz onu Arapça olmayan bir Kur’ân yapsa idik, elbette: “Ayetleri açıklanmalı değil miydi?

Arapça olmayan ile Arap olan bir kimse mi olur?” diyeceklerdi. De ki: “O iman edenler için bir hidayet ve bir şifadır. İman etmeyenlerin ise kulakların­da bir ağırlık vardır ve o onlar için bir körlüktür.” İşte onlar ken­dilerine uzak bir yerden seslenilir (gibidirler).

Yüce Allah’ın: “Eğer Biz onu Arapça olmayan bir Kur’ân yapsa idik, el­bette: Ayetleri açıklanmalı değil miydi? Arapça olmayan ile Arap olan bir kimse mi olur? diyeceklerdi…” buyruğuna dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1- Kur’ân’ın Mucize Oluşunun Ortaya Çıkması:

“Eğer Biz onu Arapça olmayan” yani Arapların dışındakilerin dilinde “bir Kur’ân yapsa idik, elbette âyetleri açıklanmalı değil miydi?… diyecekler­di.” Ayetleri bizim dilimizde açıklanmalı değil miydi? Çünkü biz Ara biz, Arap­ça olmayan dili anlayamayız “diyeceklerdi.”

Böylelikle yüce Allah bu kitabı onun mucize oluşunun ortaya çıkması için onların diliyle indirmiş olduğunu açıklamış olmaktadır. Çünkü onlar hem na­zım, hem nesir itibariyle söz söyleme türlerini insanlar arasında en iyi bilen­lerdi. Onlar Kur’ân-ı Kerim’e karşı çıkarak onun benzerini ortaya koymak­tan âciz olduklarına göre; bu, Kur’ân’ın Allah tarafından gönderilmiş oldu­ğunun en açık bir delili demektir. Eğer Arap olmayanların diliyle indirilmiş olsaydı, bu sefer: Biz bu dili bilmiyoruz, diyeceklerdi. [30]

2- Kur’ân Başka Bir Dile Tercüme Edildiği Takdirde O Tercümeye Kur’ân Denemez:

Bu husus böylece sabit olduğuna göre; bu Kur’ân-ı Kerim’in Arapça ol­duğuna, onun Arap diliyle indirilmiş olduğuna, Arapça dışındaki bir dil ile gelmediğine, Arapçadan bir başka dile aktarıldığı takdirde Kur’ân olmadığı­na açık bir delildir. [31]

3- Arab Peygambere Arapça Olmayan Bir Kur’ân ve Kur’ân-ı Kerim’de Arapça Olmayan Lafızların Varlığı:

“Arapça olmayan ile Arap olan bir kimse mi olur?” anla­mındaki buyruğu Ebu Bekr, Hamza ve el-Kisaî hafif iki hemze ile okumuş­lardır.

“Acemi” ister fasih olsun, ister olmasın Araplardan olmayan kimse demek­tir. A’cemi ise Araplardan olsun, olmasın fasih konuşamayan kimse demek­tir. Buna göre a’cem “fasih”in zıttıdır. Bu da ifadeleri, sözleri açık seçik ol­mayandır. Mesela konuşmayan hayvana “a’cem” denilir. “Gündüz namazı acmâ’dır” ifadesi de buradan gelmektedir. Yani gündüz namazında açıktan Kur’ân-ı Kerim okunmaz. Buna göre “a’cem” kelimesine nisbet (acem kelimesine göre) daha bir pekiştirmeli olmaktadır. Çünkü Araplardan olmayan “acemi” bir şahıs Arapçayı fasih olarak konuşabilir. Arap olan bir kimse de fasih olmayabilir. Bundan dolayı “a’cemi” şeklinde­ki nisbet daha vurgulu bir ifade olmaktadır.

Buyruk: Arapça olmayan bir Kur’ân, Arap olan bir peygambere mi indi­riliyor? demektir. Bu ise inkârı bir sorudur.

el-Hasen, Ebu’l-Aliye, Nasr b. Asım, el-Muğire ve İbn Ajnir’den Hişam, “ha­ber vermek” anlamında olmak üzere tek bir hemze ile diye okumuş­lardır. (Anlamı: Arapça olmayan bir Kur’ân ile Arap bir peygamber birarada… diyeceklerdi, olur).

“Ayetleri açıklanmalı değil miydi?” buyruğunun anlamına gelince, bu âyetlerin bir bölümü Arapların anlayabileceği Arapça, bir bölümü de Arap ol­mayanların anlayabileceği Arapça dışındaki bir dille olmalı değil miydi?

Said b. Cübeyr dedi ki: Kureyş dedi ki: Kur’ân hem Arapça dışında, hem de Arap diliyle indirilseydi olmaz mıydı? Bu durumda onun âyetlerinin bir bö­lümü Arapça dışındaki bir dilden, bir bölümü de Arapça olurdu. Bunun üze­rine bu âyet-i kerime indirilmiştir.

Kur’ân-ı Kerim’de çeşitli dillerden kelimeler de indirilmiştir. Bunlardan bi­risi “siccîl” kelimesidir. Bu kelime Farsçadır ve aslı “seng-kîl” olup, çamur ve taş demektir. “Firdevs” kelimesi de Rumcadır. “Kıstas” kelimesi de böyle.

Hicazlılar, Ebu Amr, İbn Zekvan ve Hafs ise (“Arapça olmayan ile Arap olan bir kimse mi olur?” anlamındaki buyruğu) soru kipi halinde okumuşlar­dır. Şu kadar var ki onlar kıraatlerinde kabul ettikleri esasa göre hemzeyi yu­muşak çıkarmışlardır. Sahih kıraat, bunu istifham ile okumaktır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“De ki: O iman edenler için bir hidayet ve bir şifadır” buyruğu ile yü­ce Allah, Kur’ân-ı Kerim’in ona iman eden herkes için şüphe, tereddüt ve ra­hatsızlıklara karşı bir hidayet ve bir şifa olduğunu bildirmektedir.

“İman etmeyenlerin ise kulaklarında bir ağırlık vardır.” Yani Kuranı dinlemeye karşı sağırdırlar. Bundan dolayı Kur’ân okunurken anlamsız ses­ler çıkarmayı birbirlerine tavsiye etmiş bulunuyorlar. Bu âyet-i kerimenin bir benzeri de yüce Allah’ın: “Kur’âfı’da, mü’minler için bir şifa ve rahmet olanı kısım kısım indiririz. Zalimlerin ise ancak hüsranını arttırır” (el-İs-ra, 17/82) buyruğudur. Buna dair yeterli açıklamalar daha önceden (el-İsra, 17/82. âyet, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“Bir körlüktür” anlamındaki buyruk genel olarak mastar olmak üzere: diye okunmuştur. Ancak İbn Abbas, Abdullah b. ez-Zübeyr, Amr b. el-As, Muaviye ve Süleyman b. Katte: “Ve o onlar için bir körlük­tür” diye “mim” harfini kesreli olarak okumuşlardır. Onlar için açıklık kazan­mayan bir kitaptır, demek olur.

Ebu Ubeyd, birinci okuyuşu tercih etmiştir. Çünkü bu okuyuş üzerinde in­sanların icmaı vardır. Ayrıca daha önceden -yine mastar olarak-: “Bir hida­yet ve bir şifadır” diye buyurulmuştur. Eğer bu anlamdaki lafızlar: ” Hidayete ileten ve şifa veren” diye olsaydı o vakit “bjr körlük­tür” anlamındaki lafzın kesreli okunuşu -bunlar gibi mastar olması için- da­ha güzel olurdu.

Buyruğun takdiri şöyledir: Onu kabul etmeyi terk hususunda iman etme­yenler, “kulaklarında bir ağırlık” bulunan kimseler durumundadır. “Ve o” Kur’ân-ı Kerim “onlar için bir körlüktür.”

Buradaki “bir körlüktür” anlamındaki lafız: “Körlük özelliklidir” takdirindedir. Böyle olması ise onların Kur’ân-ı Kerim’i fıkhetmeyen, anla­yamayan kimseler oluşlarından dolayıdır, buna göre burada muzaf hazfedil-miştir. Bir açıklamaya göre de anlam şöyledir: Buradaki “o” zamirinden ka­sıt “ağırlık”dır ve bu da onlar için bir körlüktür.

“İşte onlar kendilerine uzak bir yerden seslenilir (gibidirler).” Bu ifa­de temsilden (verilen örneklerden) anlamayan kimseye söylenir. Dilcilerin naklettiklerine göre konuyu iyice anlayıp kavrayan bir kimseye: Sen yakın­dan anlarsın denilir, anlamayan kimseye de: Sen kendisine uzaktan sesleni­len bir kimseye benzersin, derler. Yani ona kendisinden uzakça bir yerden seslenildiği için bu seslenişi duymayan ve anlamayan kimseye benzer.

ed-Dahhak dedi ki: “Kendilerine uzak bir yerden” çağrıldıkları isimle­rin en kötüsü ile kıyamet gününde “seslenilir.” Bu da; onları azarlamak ve rezil etmek için daha ağır bir üslub olacaktır, diye açıklamıştır.

Şöyle de açıklanmıştır: Kur’ân-ı Kerim üzerinde düşünmeyen bir kimse, Arap olmayan ve sağır bir kimse gibidir. Böylesine uzak bir yerden sesleni­lir, fakat ona seslenen kimsenin seslenişi bittiği halde, o yine bu seslenişi işitmeyen bir kimse gibidir. Ali (r.a) ile Mücahid şöyle demişlerdir: Kalplerinden uzak bir yerden… de­mektir.

Tefsir’de de şöyle denilmiştir: Sanki onlara semadan sesleniliyor da bun­dan dolayı onlar işitmiyorlar gibi. Bu anlamdaki bir açıklamayı da en-Nek-kaş nakletmiştir. [32]

  1. Andolsun Biz Musa’ya kitabı verdik de hakkında ihtilafa düşül­dü. Eğer Rabbinden bir söz geçmiş olmasa idi, bunların da ara­larında elbette hüküm olunurdu. Halbuki onlar bundan yana şüphe ve tereddüt içindedirler.
  2. Kim salih amel işlerse kendi lehine, kim de kötülük yaparsa ken­di aleyhinedir. Rabbin kullarına asla zulmedici değildir.

“Andolsun Biz Musa’ya kitabı” Tevrat’ı”verdik de hakkında ihtilafa düşüldü.” Yani birtakım kimseler ona iman etti, birtakım kimseler onu yalanladı. Buradaki zamir (“hakkında” anlamı verildi) kitaba aittir. Bu ifade Peygamber (sav)’a bir tesellidir. Yani senin kavminin de kitabın hakkında anlaş­mazlığa düşmesi seni üzmesin, çünkü onlardan önceki kavimlere indirilen kitaplar hakkında böyle anlaşmazlıklar olmuştur.

Zamirin Musa (a.s)’a ait olduğu da söylenmiştir.

“Eğer Rabbinden” onlara mühlet verileceğine dair “bir söz geçmiş olma­sa idi” acilen onlara azab gönderilmesi hususunda “bunların da araların­da elbette hüküm olunurdu.”

“Halbuki onlar bundan” Kur’ân-ı Kerim’den “yana şüphe ve tereddüt”

ileri derecedeki bir şüphe “içindedirler.” Bu hususa dair açıklama daha ön­ceden (Hud, 11/12 buyruğu açıklanırken) geçmiş bulunmaktadır.

el-Kelbî bu âyet-i kerime hakkında şöyle demiştir: Şayet Allah bu ümme­tin azabını kıyamet gününe kadar ertelememiş olsaydı, diğer ümmetlere ya­pıldığı gibi bunların da azabı onları gelir bulurdu:

Azaplarının ertelenmesinin sulblerinden gelecek mü’minler dolayısıyla ol­duğu da söylenmiştir.

“Kim salih amel işlerse, kendi lehine” buyruğunda şart ve cevab bira-rada zikredilmiştir. Aynı şekilde “kim de kötülük yaparsa, kendi aleyhine­dir” buyruğu da böyledir. Şanı yüce Allah esasen kulların itaatine muhtaç de­ğildir. Kim itaat ederse onun için mükafat vardır, kim de kötülük işlerse onun aleyhine ceza vardır.

“Rabbin kullarına asla zulmedici değildir.” Yüce Allah azıyla çoğuyla zul­mün kendisi hakkında sözkonusu olmadığını bildirmektedir. Buradaki nefy ifadesi mübalağa kipi ile gelmiştir. (Yani en ufak bir zulüm dahi onun hak­kında sözkonusu olmadığına göre) başkası da sözkonusu değildir. Bunun de­lili de şanı yüce Allah’ın: “Şüphesiz Allah insanlara en ufak bir şey kadar dahi zulmetmez.”(Yunus, 10/44)

Adil ve sika (güvenilir) raviler ile sağlam imamlar, zahid ve adaletli yer­yüzünün emininden (Peygamber (sav)’dan), o semanın emininden (Cebra­il -a.s-‘den), o yüce Rabbden: “Ey kullarım! Şüphesiz ki Ben zulmü kendime haram kıldım. Aranızda da onu haram kıldım. O bakımdan birbirinize zul-metmeyiniz”[33] hadisini rivayet etmişlerdir. [34]

Aynı şekilde o Hakim ve Malik olandır. Mâlik’in mülkünde yaptığı şeyler dolayısıyla da itiraz edilmez, zira kendi mülkünde dilediği gibi tasarrufta bu­lunmak hakkına sahibtir.

  1. O saatin bilgisi O’na havale olunur. O’nun bilgisi dışında hiç­bir meyve tomurcuğundan çıkmaz. Hiçbir dişi de ne gebe kalır, ne de doğurur. “Benim ortaklarım nerede?” diye onlara sesle­neceği gün onlar: “Bizden şehadet edecek kimse olmadığını Sana arzederiz” derler.
  2. Önceden dua (ve ibadet) ettikleri şeyler önlerinden kaybolur. Ka­çacak bir yerlerinin bulunmadığını da anlarlar.

“O saatin” kıyametin kopacağı vaktin “bilgisi O’na havele olunur.”

Çünkü onlar: Ey Muhammedi Eğer sen bir peygamber isen kıyametin ne za­man kopacağının haberini bize ver, demişlerdi. Bunun üzerine bu buyruk na­zil olmuştu.

“Onun bilgisi dışında hiçbir meyve tomurcuğundan” içinde bulundu­ğu kaplardan “çıkmaz.”

Hiçbir meyve” lafzındaki kelimesi fazladan gelmiştir. “Hiçbir meyve… çıkmaz” anlamındadır. “Tomurcuk(lar)” diye anlam verilen: lafzı “meyvenin içinde barındığı kaplar'” demektir. Te­kili: diye gelir. Bu da bal ya da başka türden herbir şeyin içinde sak­landığı zarf (kab) demektir. Bundan dolayı yeni çıkan hurma meyvesinin için­de bulunduğu ve çatladıktan sonra meyvenin içinden çıktığı kabçığa: adı verilmiştir. İbn Abbas dedi ki: (“tomurcuk” anlamı verilen): “Çat­lamadan önceki meyve kabı” demektir. Çatladığı takdirde ona bu isim veril­mez. Buna dair daha geniş açıklamalar ileride er-Rahmân Sûresi’nde (55/11. âyetin tefsirinde) gelecektir.

Nafî’, İbn Amir ve Hafs “meyve” anlamındaki lafzı çoğul olarak: “Meyveler” diye okumuşlardır, diğerleri ise tekil olarak: “Meyve” diye okumuşlardır, ancak maksat çoğuldur. Yüce Allah’ın: “Hiçbir dişi de ne gebe kalır…” buyruğu dolayısıyla böyledir, burada da maksat çoğuldur. Yüce Allah şunu demektedir: Meyvelerin ve doğan çocukların bilgisi Ona ait ol­duğu gibi; “o saatin bilgisi de O’na havale olunur.”

Dünya hayatında iken şefaat edecek ilâhlar olduklarını ileri sürdüğünüz “Benim ortaklarım nerede? diye onlara” Allah’ın müşriklere “sesleneceği gün onlar” yani putlar bir başka açıklamaya göre müşrikler; ibadet edenle­rin de, kendilerine ibadet olunanların da hepsini kastetmiş olma ihtimali de vardır; “bizden” senin ortağının bulunduğuna “şehadet edecek kimse olma­dığını Sana arzederiz” sana bildiririz, sana söyleriz “derler.”

” Sana arzederiz” Sana söyleriz, Sana bildiririz, demektir. “Bildirdi, bildirir” demektir. Şair de şöyle demektedir:

“Bizden ayrıldığını bize bildirdi Esma,

Nice bir yerde kalan kişi vardır ki; onun kalışından usanılır.”

Müşrikler kıyamet gününü görecekleri vakit, putlarla ilişkilerinin olmadı­ğını söyleyecekler, putlar da onlarla bir ilişkilerinin olmadığını açıklayacak­lardır. Daha önceden birkaç yerde (mesela Sebe’, 34/31-33. âyetlerin tefsi­rinde) geçtiği gibi.

“Önceden” dünyada iken “dua ettikleri şeyler önlerinden kaybolur” yo-kolur, gider. Ateşten “kaçacak bir yerlerinin bulunmadığını da anlarlar”

bilir ve kesinlikle idrak ederler.

‘Kaçacak bir yerlerinin bulunmadığını” buyıuğundaki: ‘…ma, …” burada bir harftir, isim değildir. Bundan dolayı buradaki zan (mealde: anlamak) bunda amel etmeyip fiiKin ameli) lağvolmuştur. İfade: Onların kaçacak ve kurtulacak bir yerlerinin bu­lunmadığını anlarlar” takdirindedir. “Kaçtı, kaçar, kaçmak, kaçacak yer” denilir.

Buradaki “zan”ın ağırlıklı görüş anlamına geldiği de söylenmiştir. Onlar cehennemlik olduklarında şüphe etmeyecekler ama oradan çıkartılacakları­nı da ümit edeceklerdir. [35]

Bununla birlikte cehennemden çıkarılacakları konusunda ümitleri kesilin-ceye kadar böyle bir zan ve ümitlerinin olması da uzak bir ihtimal değildir.

  1. İnsan iyilik dilemekten usanmaz. Eğer ona kötülük dokunsa, hemen ümidini keser, ye’se düşer.
  2. Andolsun ki kendisine dokunan bir darlıktan sonra ona rahme­timizden tattırsak o elbette şöyle der: “Bu benimdir. Ben kıyame­tin kopacağını da sanmıyorum. Eğer Rabbime döndürülsem de şüphesiz benim için O’nun yanında iyilik vardır.” Andolsun Biz kâfir olanlara ne yaptıklarını haber vereceğiz ve andolsun onla­ra çok şiddetli azaptan tattıracağızdır.
  3. Biz insana nimet verdiğimizde yüz çevirir, yan çizip uzaklaşır. Eğer ona kötülük isabet ederse, bu sefer de uzun uzadıya dua eder.

“İnsan iyilik dilemekten usanmaz.” Yani usanmaksızın iyilik ister. Bu­rada: “iyilik (hayr)” mal, sıhhat, otorite ve güç anlamındadır.

es-Süddî de şöyle demektedir: Burada insandan kasıt kâfirdir. Maksadın el-Velid b. Muğire olduğu söylendiği gibi, Rabia’nın çocukları Utbe ve Şey-be ile Ümeyye b. Halef olduğu da söylenmiştir.

Abdullah (b. Mesud)’un kıraatinde: “insan mal dilemekten usanmaz” şeklindedir.

“Eğer ona kötülük” fakirlik ve hastalık “dokunursa, hemen” Allah’ın lut-fundan “ümidini keser.” Rahmetinden “ye’se düşer.”

Bir başka açıklamaya göre; duasının kabul edileceğinden “ümidini keser.” Rabbine hüsn-ü zan beslemeyerek de “ye’se düşer.”

İçinde bulunduğu kötü durumun bitip gideceğinden yana “ümidini keser” bunun devam edip gideceğini zannederek “ye’se düşer” diye de açık­lanmıştır. Anlamlar birbirlerine yakındır.

“Andolsun ki kendisine dokunan bir darlıktan” zorluk, hastalık, sıkın­tı ve fakirlikten “sonra ona rahmetimizden” güzel bir akıbet bolluk ve zen­ginlik “tattırsak, o elbette şöyle der: Bu benimdir.” Yani Allah benim ame­limden razı olduğundan ötürü zaten benim hakettiğim bir şeydir. Böylelik­le o Allah’ın kendisine bu nimeti vermesini, Allah’ın üzerindeki bir hakkın­dan dolayı olduğu görüşüne kapılır. Yüce Allah’ın nimetlerle, sıkıntılarla onu sınayıp böylelikle onun şükredip, sabreden bir kişi olup olmadığını ortaya çıkarmak istediğini bilmez.

İbn Abbas dedi ki: “Bu benimdir” bu benden kaynaklanan bir şeydir, de­mektir.

“Ben kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Eğer Rabbime döndürül-sem de şüphesiz benim için O’nun yanında iyilik” yani cennet “vardır” buy-ruğundaki “Şüphesiz… iyilik vardır” lafzındaki “lam” (“şüphesiz” an­lamında) te’kid içindir.

O böylelikle hiçbir ameli olmaksızın yersiz birtakım temennilerde bulu­nur.

el-Hasen b. Muhammed b. Ali b. Ebi Talib şöyle demiştir: Kâfirin iki ta­ne temennisi vardır. Dünyada o şöyle der: “Eğer Rabbime döndürülsem de şüphesiz benim için O’nun yanında iyilik vardır.” Ahirette de şöyle diye­cektir: “Keşke biz (dünyaya) geri döndürülseydik, Rabbimizin âyetlerini ya-lanlamazdık, mü’minlerden olurduk.” (el-En’am, 6/27); “Ah keşke toprak ol­saydım.” (en-Nebe’, 78/40)

“Andolsun Biz kâfir olanlara ne yaptıklarını haber vereceğiz.” Onlara yaptıklarının karşılığını vereceğiz. Buna dair yüce Allah yemin etmiş bulu­nuyor. “Ve andolsun onlara çok şiddetli azaptan tattıracağızdır.”

“Biz insana” kâfiri kastediyor “nimet verdiğimizde yüz çevirir, yan çi­zip uzaklaşır.” İbn Abbas dedi ki: Yüce Allah Utbe b. Rabia, Şeybe b. Ra-bia, Umeyye b. Halefi kastetmektedir. Bunlar İslâm’dan yüz çevirdiler ve on­dan uzaklaşıp gittiler.

“Yan çizip, uzaklaşır” buyruğu: Hakka boyun eğmeyi kendi­sine yedirmez, Allah’ın peygamberliğine karşı büyüklenir, demektir.”uzaklaştı” anlamında olduğu söylenmiştir. ” On­dan uzaklaştım, uzaklaşmak”; “Onu uzaklaştırdın, o da uzaklaş­tı”; ” Uzaklaştılar” demektir, “Pek uzak yer” anlamındadır, en-Nabiğa şöyle demiştir:

“Sen bana yetişen gece gibisin,

Senden uzakta kalınacak yerin geniş olduğunu sansam bile.”

Yezid b. el-Ka’ka’da “yan çizip, uzaklaşır” anlamındaki buyruğu: diye hemzeden önce bir “elif” ile okumuştur. Bunun “Kalk­tı” fiilinden gelmesi mümkün olduğu gibi, birincisinin anlamında fakat hem­zenin kalbedilmesi (yer değiştirmesi) ile okunmuş olması da mümkündür.

“Eğer ona kötülük” hoşuna gitmeyen bir şey “isabet ederse, bu sefer de uzun* uzadıya” pekçok “dua eder.”

Araplar çokluğu ifade etmek maksadı ile uzunluk ve enlilik lafızlarını kul­lanırlar. Mesela: “Filan kişi sözü uzattı ve enli­ce dua etti” denilir. Bunları çok yaptığı anlatılmak istenir. [36]

İbn Abbas dedi ki: “Uzun uzadıya dua eder” çokça yalvarıp yakarır, de­mektir. Kâfir zorlu ve sıkıntılı zamanlarda Rabbini tanır, fakat bolluk ve ra­hatlık zamanlarında O’nu tanımaz.

  1. De ki: “Söyleyin bana eğer o Allah tarafından ise sonra da siz onu inkâr ederseniz, uzak bir ayrılığa düşenden daha sapık kim olabilir?”
  2. Onun gerçeğin ta kendisi olduğu kendilerine apaçık belli olun­caya kadar âyetlerimizi onlara hem âfâkta, hem kendi nefisle­rinde göstereceğiz. Rabbinin herşeyi görüp gözetici olması sa­na yetmez mi?
  3. Bilin ki muhakkak onlar Rabbleri ile karşılaşmaktan şüphede­dirler. Uyanık olun! Muhakkak O, herşeyi kuşatandır.

Ey Muhammedi Onlara “de ki” ey müşrikler! “Söyleyin bana eğer o” bu Kur’ân-ı Kerim “Allah tarafından ise sonra da siz onu inkâr ederseniz, uzak bir ayrılığa düşenden daha sapık kim olabilir?” Hangi insan bundan daha sapık olabilir? Yani bedbahtlığınızın ve düşmanlığınızın aşırılığından ötürü sizden daha sapık hiç kimse olmaz.

Yüce Allah’ın: “Eğer o Allah tarafından ise” ifadesinin yüce Allah’ın: “An-dolsun Biz Musa’ya kitabı verdik” (Fussilet, 41/45) buyruğunda sözü edilen kitaba ait olduğu da söylenmiştir. Ancak birinci görüş daha güçlüdür ve İbn Abbas’ın görüşü de budur.

“Onun gerçeğin ta kendisi olduğu kendilerine apaçık belli oluncaya ka­dar âyetlerimizi” vahdaniyet ve kudretimizin birliğini “onlara hem âfâkta”

geçmiş ümmetlerin kaldıkları yerlerin harabe oluşunda, “hem kendi nefis­lerinde” belalarla, hastalıklarla “göstereceğiz.”

İbn Zeyd dedi ki: “Hem âfâkta” semadaki varlık ve birliğimizin belgele­rinde “hem kendi nefislerinde” dünyada cereyan eden olaylarda demektir. Mücahid dedi ki: “Hem âfâkta” çevredeki toprakların fethedilmesinde…

Yüce Allah Rasûlüne ve ondan sonraki Raşid halifeler ile dünyanın dört bir yerinde ve genel olarak doğuda ve batıda dininin yardımcılarına özellik­le de batı tarafında daha önceki yeryüzünde bulunan halifelerden hiçbir kim­seye benzeri görülmedik şekilde fetihler kolaylaştırılmıştır. Aynı şekilde zorbalara ve kisralara karşı zaferler kazanmışlar, onların az sayıdaki toplu­lukları öbürlerinin bir çoğuna galib gelmiş, bu ümmetin zayıfları zorba ve kis-raların güçlülerine egemen kılınmıştır. Onlar vasıtası ile alışılmadık ve ola­ğanüstü birtakım olaylar gerçekleştirmiştir. “Hem kendi nefislerinde” de Mek­ke’nin fethedilmesi demektir. Taberî’nin tercih ettiği açıklama da budur, el-Minhal b. Amr ve es-Süddî de böyle demişlerdir.

Katade ile ed-Dahhak ise şöyle demektedirler: “Hem âfâkta” Allah’ın geçmiş ümmetlerin başına getirdiği olaylarda, “hem kendi nefislerinde” Be­dir gününde… demektir.

Ata ile yine İbn Zeyd de şöyle demişlerdir: “Hem âfâkta” göklerin ve ye­rin çeşitli yerlerinde, güneş, ay, yıldız, gece, gündüz, rüzgarlar, yağmurlar, gök gürültüsü, şimşekler, yıldırımlar, bitkiler, ağaçlar, dağlar, denizler ve daha başkalarında… demektir.

es-Sıhah’&d “afak” çevre ve etraftaki yerler demektir. Bunun tekili ‘ufk ve ufuk” diye gelir, “usr ve usur” gibi. Hemze ile “fe” harfleri üstün olarak:

” Yerin ufuklarından (uzak yerlerinden) olan adam” demektir. Bu­nu en-Nasr nakletmiştir. Bazıları ise hemze ve “fe”nin ötreli olarak; di­ye söyleneceğini belirtmişlerdir. Kıyasa uygun olan şekil de budur. el-Cev-herî’den başkaları da şöyle bir beyit zikretmektedir:

“Önünüzde semanın ufuklarını kapatmış bulunuyoruz, Oranın iki ayı (güneşi ve ayı) ve doğan yıldızları bizimdir.”

“Hem kendi nefislerinde” ilâhi sanatın inceliklerini, hikmetinin hariku­ladeliklerini -küçük ve büyük abdestin çıkış yollarını- dahi göstereceğiz. Çün­kü kişi belli bir yerden yer içer, fakat bunlar iki ayrı yerden çıkarlar. Yine yü­ce Allah’ın sanatının harikuladeliğini bir su damlasını andıran gözlerinde de göstereceğiz. O bunlarla sema ve arzda beşyüz yıllık bir mesafeyi görebilmek­tedir. Kendileri vasıtasıyla farklı sesleri birbirinden ayırdedebildiği kulakla­rında ve buna benzer yüce Allah’ın insan yapısındaki harikulade diğer hik­metlerinde de göstereceğiz.

Bir başka görüşe göre “hem kendi nefislerinde” onların nutfe iken di­ğer başka hallere geçişleri anlamındadır. Nitekim bunlara dair açıklamalar da­ha önceden el-Mu’minun Sûresi’nde (23/12-14. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Anlamın Peygamber (sav)’ın kendilerine haber vermiş oldu­ğu çeşitli fitneler ve gaybe dair haberleri göreceklerdir, şeklinde olduğu da söylenmiştir.

“Onun gerçeğin ta kendisi olduğu kendilerine apaçık belli oluncaya ka­dar…” buyruğu ile ilgili dört açıklama vardır:

1- O Kur’ân-ı Kerim’dir.

2- Rasûlullah (sav)’ın kendilerine getirdiği ve kendisine davet ettiği İslâm-dır.

3- Allah’ın kendilerine gösterdiği ve bu hususta yaptıkları hakkın kendi­sidir.

4- Muhammed (sav) gerçek rasûlün ta kendisidir.

“Rabbinin herşeyi görüp gözetici olması yetmez mi?” buyruğundaki: ” Rabbinin” buyruğu; “Yetme” fiilinin faili olarak ref mahallindedir ise “Rabbin” lafzından bedeldir. Eğer mahalline bedel kabul edersek, ref konumundadır. Eğer lafzından bedel kabul edersek, cer konu­mundadır. “Lam” harfinin hazfi takdiri ile nasb konumunda olması da mümkündür. Buyruğun anlamı da şudur: Rabbinin tevhidine dair onlara göster­diği delilleri onlara yetmez mi? Çünkü o “herşeyi görüp, gözetici”dir. Her­şeyi görüp gözettiğine göre de herşeyin karşılığını verir.

Anlamın: “Rabbinin” kâfirleri cezalandırmak hususunda “herşeyi gö­rüp gözetici olması yetmez mi?” anlamında olduğu da söylenmiştir. Bir baş­ka açıklamaya göre buyruğun anlamı şöyledir: Ey Muhammed! “Rabbinin herşeyi” kâfirlerin amellerini “görüp, gözetici olması” sana “yetmez mi?”

Yine bir başka görüşe göre anlam şöyledir: Kur’ân-ı Kerim’in Allah tara­fından gelmiş olduğuna şahid olarak “Rabbin… yetmez mi?”

Şöyle de açıklanmıştır: Rabbinin kulların işledikleri “herşeyi görüp, gö­zetici olması sana yetmez mi?”

Görüp gözetici (şehid) de bilen anlamındadır. Yani bu lafız hazır bulun­mak demek olan şehadetten gelmektedir.

“Bilin ki muhakkak onlar Rabbleri ile” âhirette es-Süddî’ye göre ölüm­den sonra diriliş ile “karşılaşmaktan şüphededirler.” Tereddüt etmektedir­ler.

“Uyanık olun! Muhakkak O herşeyi kuşatandır.” İlmi herşeyi kuşatmış­tır. Bu açıklamayı es-Süddî yapmıştır. el-Kelbî de şöyle demiştir: Onun kud­reti herşeyi kuşatmıştır.

el-Hattabî şöyle demiştir: Kudreti bütün mahlukatını kuşatan O’dur. Bil­gisi herşeyi kuşatan O’dur. Herşeyi sayısıyla bilen O’dur. Yüce Allah’ın bu ismi çoğunlukla tehdit ifade eden buyruklarla birlikte gelir. Gerçek anlamı ise herşeyi kuşatıcı olması ve kuşatılan şeyin kökten imha edilmesidir.

“Kuşatıcı (anlamındaki fnuhît)” asıl şekli; olup, “ye”nin harekesi “ha”ya nakledilerek “ye” harfi sakin (med harfi) olmuştur. Buradan: Kuşattı, kuşatır, kuşatmak'” denilir. ” Evin et­rafını çeviren duvar” da bu kökten gelmektedir. “Oranın ahal­isi onu kuşatır” demektir. “Atlar filan kişiyi kuşattı” ifade­si her taraftan etrafının sarıldığını anlatmak için kullanılır. Şanı yüce Allah’ın: “Onun mahsulü kuşatıldı (bütün serveti yokedildi)” (el-Kehf, 18/42) buyruğunda da bu kökten gelen kelime kullanılmıştır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Fussilet Sûresi burada sona ermektedir

Kuran

Fussilet Suresi

el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.