Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 12°C
Hafif Yağmurlu
İstanbul
12°C
Hafif Yağmurlu
Paz 15°C
Pts 13°C
Sal 10°C
Çar 12°C

40 – Mümin Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Rahman ve Rahim Allah’ın adı ile, el-Mu’min Sûresi, Ğafir Sûresi ve et-Tavl Sûresi diye de adlandırılır. el-Hasen, Ata, İkrime ve Cabir’in dediklerine göre Mekke’de inmiştir, el-Hasen’den yüce Allah’ın: “… Rabbini hamd ile teşbih et” (el-Mu’min, 40/55) buyruğu müstesnadır, dediği rivayet edilmiştir. Çünkü beş vakit namaz em­ri Medine’de inmiştir.

40 – Mümin Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Mümin Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi Tefsiri )

İbn Abbas ve Katade de şöyle demişlerdir: Medine’de inmiş iki âyet bun­dan müstesnadır. Bu iki âyet ise: “…Allah’ın âyetleri hakkında tartışanlar…” (el-Mu’min, (40/36) ayeti ile bundan sonraki ayettir. Seksenbeş ayettir. Sek­sen iki ayet olduğu da söylenmiştir. Darimi, Müsned’inde diyor ki: Bize Ca­fer b. Avn, Mis’ar’dan anlattı, o Sa’d b. İbrahim’den dedi ki: “el-Havamim (Hâ, Mîm diye başlayan sureler)” el-Arais (süslü gelinler) diye adlandırılırdı. [1] Enes yoluyla gelen hadisteki rivayete göre de Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Hâ, Mîm’ler Kur’ân’ın atlasıdır.” [2]İbn Mesud’dan da bunun benzeri bir ri­vayet nakledilmektedir [3]

el-Cevherî ve Ebu Ubeyde dedi ki: Âlû Hâ, Mîm (Hâ, Mîm ailesi) Kur’ân’da-ki birtakım sûrelerdir.

İbn Mesud dedi ki: Âlû Hâ, Mîm (Hâ, Mîm ailesi) Kur’ân’ın dîbâcı (atla-sı)dırlar.

el-Ferra da şöyle demiştir: Bu filanın âli, filanın âli demeye benzer. San­ki (böyle başlayan) bütün sureleri “Hâ, Mîm’e nisbet etmiş gibidir. el-Kümeyt şöyle demiştir:

“Bizler Hâ, Mîm hanedanında sizin lehinize öyle bir âyet bulduk ki, Bunu bizim takiyye yapanımız da, uzak duranımız da (hakkınızda) yorumlamıştır.”

Ebu Ubeyde dedi ki: Bu beyitin son kelimesini el-Umevî böylece “ze” har­fi ile rivayet etmiştir. Ebu Amr ise bunu “re” harfi ile rivayet etmiştir. [4]

Genel olarak kullanılan “el-Havâmîm” ifadesi ise Arapların kullandıkları bir kelime değildir. Ebu Ubeyde: el-Havâmîm Kur’ân-ı Kerim’de birtakım su­relerin adı olup, bu kıyasa uygun değildir, dedikten sonra da şu mısraı zik­retmektedir:

“Ve yedi tane olan havamim ile…”

(Ebu Ubeyde) devamla dedi ki: Daha uygunu çoğulunun “zevatu Hâ, Mîm” şeklinde yapılmasıdır.

Rivayet edildiğine göre Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Herşeyin bir meyvesi vardır. Şüphesiz Kur’ân’ın meyvesi de zevatu Hâ, Mîm’dir. Bunlar güzel, verimli ve birbirine komşu bahçelerdir. Cennet bahçelerinden otlamak isteyen kimse Hâ, Mîm’leri okusun.”[5]

Yine Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Kur’ân-ı Kerim’de Hâ, Mîm’le-rin örneği elbiseler arasında çizgili Yemen kumaşlarına benzer.” Bu iki riva­yeti de es-Sa’lebî zikretmiştir.

Ebu Ubeyd dedi ki: Bana Haccac b. Muhammed Ebu Maşer’den anlattı, o Muhammed b. Kays’dan dedi ki: Bir adam rüyasında oldukça süslü, gayet gü­zel yedi kız görmüş. Onlara: Siz kimlere aitsiniz? Allah sizi mübarek kılsın, demiş. Onlar da: Biz, bizi okuyanlara aitiz. Bizler Hâ, Mîm’leriz demişler. [6]

  1. Hâ, Mîm.
  2. Kitabın indirilmesi, hükmünde galib, en iyi bilen Allah’tandır.

3.0 günahları bağışlayan, tevbeleri kabul eden, azabı çetin ve nime­ti pek bol olandır. Ondan başka ilâh yoktur. Dönüş yalnız O’na-dır.

  1. Allah’ın âyetlerinde ancak kâfirler (inatla) tartışır. O halde onla­rın şehirlerde dönüp, dolaşması seni aldatmasın.

“Hâ, Mîm” anlamı hakkında farklı görüşler vardır. İkrime dedi ki: Peygam­ber (sav) buyurdu ki: “Hâ, Mîm. Yüce Allah’ın isimlerinden bir isimdir. Bunlar Rabbinin hazinelerinin anahtarlarıdır.” [7]

İbn Abbas dedi ki: “Hâ, Mîm” Allah’ın İsm-i Azamidir. Yine ondan riva­yete göre “Elif, Lam, Ra”, “Hâ, Mîm” ile “Nun” er-Rahman isminin mukatta’ harfleridir. Yine ondan rivayete göre “Hâ, Mîm” yüce Allah’ın isimlerinden bir isim olup, onunla yemin etmiştir.

Katade: Hâ, Mîm. Kur’ân isimlerinden bir isimdir; Mücahid: Sûrelerin başlangıcıdır, demişlerdir. Ata el-Horasanî de der ki: Ha, yüce Allah’ın Ha-mîd, Hannan, Halim ve Hakim isimlerinin başıdır. Mim ise yüce Allah’ın Me­lik, Mecid, Mennan, Mütekebbir ve Musavvir isimlerinin başıdır.

Buna şu rivayet de delil teşkil etmektedir: Enes’ten rivayete göre bedevi bir Arap Peygamber (sav)’a: “Hâ, Mîm” nedir? Biz dilimizde böyle bir şey bil­miyoruz, diye sormuş. Peygamber (sav) ona şöyle demiştir: “Birtakım isimlerin başı ve bazı sûrelerin de başlangıcıdır. ” [8]

ed-Dahhak ve el-Kisaî dedi ki: Bu olacak olan şeyler hükme bağlanmış­tır, demektir. O bununla sanki “Hâ, Mîm”in hece harfi olduklarına işaret et­mektedir. Çünkü bu harfler “ha” harfi ötreli, “mim” harfi de şeddeli okunduğu takdirde; şeklini alır ki; bu da “hükme bağlandı ve meydana geldi” demektir. Ka’b b. Malik dedi ki:

“Karşı karşıya gelip de aramızda savaş başlayınca, Allah’ın hükme bağladığı bir işi kimse geri çeviremez.”

Yine ondan gelen rivayete göre: “Allah’ın emri yakındır” anlamın­dadır. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

“Benim günüm yaklaştı, sevindi birtakım kimseler, Gaflet içinde ve uykuda olan kimseler.”

“Humma” ismi de buradan gelmektedir. Çünkü bu ölüme yakın gelir. Bu Bedir gününde olduğu gibi, Allah’ın dostlarına yardım ve zaferi, düşmanla­rından da intikam alması zamanı yakındır, demektir.

Bunların hece harfleri olduğu da söylenmiştir. el-Cermî dedi ki: İşte bun­dan dolayı harfleri sakin olarak okunur, hece harfleri durumundadır. Eğer bir sûre bu harflerden herhangi birisi ile adlandırılacak olursa, o vakit ona i’rab verilir. Bu bakımdan “Hâ, Mîm”i okudum, dediğin vakit (Hâ, Mîm) laf­zını nasb ile okursun. Şair de şöyle demiştir:

“Mızrak çekilmişken hatırlatıyor bana Hâ, Mîm’i Gelmeden önce niye okumadı Hâ, Mîm’i”

İsa b. Ömer es-Sakafî de “Hâ, Mîm”i “mim” harfini üstün olarak: “Hâ, Mîm’i okuyorum” anlamında, yahutta arka arkaya iki sakinin gelmesi dolayısıyla üs­tün okumuştur. İbn Ebi İshak ve Ebu’s-Semmal ise esreli okumuşlardır. İki sakinin arka arkaya gelmesi veya kasem anlamında da imale ile ve kesreli okumuştur. Ebu Cafer ise “ha”yı “mim”den kat’ ile okurken, diğerleri vasi ile okumuşlardır. “Ha, mim, ayn, sin, kâf’da da böyledir.

Ebu Amr, Ebu Bekr, Hamza, el-Kisaî, Halef ve İbn Zekvan ise “ha’yı ima-leli okumuşlardır. Ebu Amr’dan ise ikisi arasında okuduğu rivayet edilmiş­tir ki; bu da Nafî’, Ebu Cafer ve Şeybe’nin kıraatidir, diğerleri ise açık (işba’) fethalı okumuşlardır.

“Kitabın indirilmesi” mübteda, “hükmünde galib, en iyi bilen Al­lah’tandır” buyruğu ise haberdir. Bununla birlikte “indirilmesi” buyruğu haz­fedilmiş bir mübtedanın haberi de olabilir. Bu “kitabın indirilmesidir” de­mek olur. “Hâ, Mîm”in mübteda “indirilmesi” buyruğunun haberi olması da mümkündür, anlam da şöyle olur: Kur’ân’ı Allah indirmiştir. O başka bir yer­den aktarılmış olmadığı gibi, yalanlanması caiz olmayan sözlerdendir.

“O, günahları bağışlayan, tevbeleri kabul eden, azabı çetin… olan­dır.” el-Ferra dedi ki: Yüce Allah bunları nekre oldukları halde marifeye sı-fatmış gibi zikretmiştir.

ez-Zeccac da şöyle demiştir: Bunlar bedel olarak cer ile gelmişlerdir, en-Nehhas dedi ki: Bu husustaki açıklamaların tahkiki ve özeti şudur: “Günah­ları bağışlayan, tevbeleri kabul eden” anlamındaki buyruklar daha önce geç­miş lafızlara ait olmak suretiyle iki marife olabilirler. O takdirde iki sıfat olur­lar. Ayrıca bunların müstakbel (gelecek zaman) için ve hal için olmaları da mümkündür. O vakit bunlar nekre (belirtisiz) olurlar. Fakat buna göre sıfat olmaları mümkün olmaz. Ancak mecrur olmaları bedel olmalarına göredir. Hal olarak nasbedilmeleri de caizdir.

“Azabı çetin” buyruğu ise nekredir ve mecrur gelmesi bedel olmak üze­redir.

İbn Abbas dedi ki: “La ilahe illallah” diyen kimse için “günahları bağış­layandır. “La ilahe illallah” diye kimselerden “tevbeleri kabul eden”dir. “La ilahe ilallah demeyen kimseler için ise “azabı çetin olan”dır.

Sabit el-Bünanî de dedi ki: Mus’ab İbn ez-Zübeyr’in, bineklerin yanından geçmediği çadırının yakınında bulunuyordum. “Hâ, Mîm. Kitabın indirilme­si hükmünde galib, en iyi bilen Allah’tandır” buyruğunu okumaya başla­dım. Yanımdan bineği üzerinde bir adam geçti. Ben: “o günahları bağışla­yan” diye okuyunca, o: Ey günahları bağışlayan, günahımı bağışla de, dedi. Ben “tevbeleri kabul eden” diye okuyunca, o: Ey tevbeleri kabul eden tev-bemi kabul et de, dedi. Ben “azabı çetin” deyince, o: Ey azabı çetin olan be­ni affet de, dedi. Ben: “Nimeti pek bol olandır” diye okuyunca, o: Ey nime­ti bol olan, bana bol bol hayırlar ver de, dedi. Onun yanına gitmek üzere kalk­tım, gözüm bir şey görmez oldu. Sağa ve sola baktıysam da hiçbir şey gö­remedim.

İşaret ehli şöyle demişlerdir: “O” lutfuyla “günahları bağışlayan, tevbeleri kabul eden” edeceğini vaadeden, adaleti gereği “azabı çetin” olandır. “Ondan başka hiçbir ilâh yoktur, dönüş yalnız O’nadır.” Başkasına dönüş olmayacaktır.

Ömer b. el-Hattab (r.a)’dan rivayet edildiğine göre bir gün Şam ehlinden oldukça güçlü bir adamı araştırıp sordu. Ona: Bu adam şu içkiyi artık bırak­maz oldu, dediler. Bunun üzerine Ömer kâtibine şöyle dedi: Yaz, Ömer’den filana, selam sana. Ben kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan Allah’a ham-dettiğimi sana bildiriyorum. “Rahman ve Rahim Allah’ın adı ile. Hâ, Mim. Kitabın indirilmesi hükmünde galib, en iyi bilen Allah’tandır. O günah­ları bağışlayan, tevbeleri kabul eden, azabı çetin ve nimeti pek bol olan­dır. O’ndan başka ilâh yoktur, dönüş yalnız O’nadır.” Sonra mektubu mühürleyip, elçisine dedi ki: Bu adamı ancak ayık bulacağın vakitte bu mek­tubu ona ver. Sonra yanında bulunanlara o şahıs için tevbe etmesi için dua etmelerini söyledi. Mektub bu şahısa ulaşınca, bu mektubu okuyup: Allah ba­na günahlarımı bağışlayacağını vaadediyor. Cezasından da sakındırıyor, de­meye başladı. Bu sözleri tekrar edip durdu. Sonra ağladı, sonra da günahın­dan en güzel bir şekilde el çekti ve güzel bir şekilde tevbe etti. Adamın bu durumu Ömer’e ulaşınca şöyle dedi: Sizden herhangi birinizin ayağının bir defa kaydığını görecek olursanız, işte böyle yapınız. Onu doğrultmaya ça­lışınız ve yüce Allah’a onun tevbesini kabul etmesi için dua ediniz. Onun aley­hine şeytanın yardımcıları olmayınız.

” Tevbe” lafzının: “Tevbe etti, eder, tevbe etmek”in mastarı olması mümkündür. Aynı şekilde “tevbe”nin çoğulu olma ihtimali de vardır. “Sedir ağacı”nın çoğulunun:) şeklinde; “Azm”in ço­ğulunun şeklinde gelmesi gibi. Şairin şu mısraı da bu kabildendir:

“Bir an diner ve bir çok an yeniden eser.”

Bununla birlikte bunun “tevbe” anlamına gelmesi de mümkündür.

Ebu’l-Abbas dedi ki: Kalbimde daha ağır basan ihtimal bunun mastar ol­masıdır. Yani yüce Allah bu fiili kabul eder demektir. Nitekim: “De­di, demek” gibidir. Eğer bu çoğul ise, o takdirde tevbeleri kabul eder, anla­mındadır.

“Ve nimeti pek bol olandır” anlamındaki buyruk da hem bedel, hem de sıfat olabilir, çünkü marifedir.

‘in asıl anlamı nimet vermek ve lütufta bulunmaktır. Bu kökten ol­mak üzere: “Allah’ım bize nimet ihsan et, bize lutufta bulun” denilir.

İbn Abbas dedi ki: “Ve nimeti pek bol olandır.” Yani bol nimetlerin sa­hibi olandır. Mücahid de: Zenginlik ve bolluk sahibi olan, diye açıklamıştır. Yüce Allah’ın: “İçinizden bir bolluğa güç yetinmeyenler.” (en-Nisa, A/25) buy-ruğundaki: “Bolluk” lafzı zenginlik ve genişlik anlamındadır.

Yine İbn Abbas’dan nakledildiğine göre; “nimeti pek bol olan” buyruğu­nu “la ilahe illallah” demeyen kimselere muhtaç olmayan diye açıkladığı ri­vayet edilmiştir. İkrime de şöyle demiştir: “Nimeti pek bol olan” lütuf sahi­bi olan demektir.

el-Cevherî dedi ki: lafzı “ti” harfi üstün ile olursa minnet ve ihsan demektir. Bu kökten olmak üzere: “Ona lütuf ve ihsanda, minnette bulundu” denilir. Muhammed b. Ka’b da dedi ki: “Nimeti pek bol olan” pekçok lütuflarda bulunan demektir.

el-Maverdî dedi ki: Burada minnette bulunmak ile lütufta bulunmak ara­sındaki farka gelince, minnette bulunmak günahı affetmektir. Lütufta bulun­mak ise hak kazanılmayan şeyi ihsan etmektir.

“Tavl (pek bol nimet)” lafzı “uzun”lukdan alınmadır. Sanki o ihsan etti­ği nimetleriyle başkasına uzun gelmiş gibidir. Nimet ihsan ettiği süre uzadı­ğından dolayı böyle denilmiştir, diye de açıklanmıştır.

“O’ndan başka ilâh yoktur, dönüş yalnız O’nadır.”

“Allah’ın âyetlerinde ancak kâfirler tartışır.” Allah, Allah’ın âyetleri hakkında mücadele edip tartışanların kâfirliklerini tescil etmektedir. Maksat Allah’ın âyetlerine dil uzatmaktan ötürü batılı ileri sürerek tartışmak ve hak­kı çürütmek, yüce Allah’ın nurunu söndürmek kastı ile mücadeleye girişmek­tir. Buna yüce Allah’ın: “Ve bâtılı hakkı onunla çürütmek kastıyla ileri sü­rüp mücadele ettiler” (el-Mu’min, 40/5) buyruğu delil teşkil etmektedir.

Kapalı kalmış bir hususu açıklamak, içinden çıkılamayan bir noktayı çözmek, âyetlerin anlamlarını ortaya çıkarmak sapık kimselerin sapıklıkla­rını reddetmek için bu âyetler ile ilgili tartışma ve mücadeleye gelince, bu Allah yolunda yapılan cihadın en büyüğüdür. Bu anlamdaki açıklamalar ye­teri kadarıyla daha önceden yüce Allah’ın: “Allah kendisine hükümdarlık ver­di diye Rabbi hakkında İbrahim ile mücadele edeni görmedin mi?” (el-Ba-kara, 2/258) âyeti açıklanınca geçmiş bulunmaktadır.

“O halde onların şehirlerde dönüp dolaşması” çeşitli şekillerde tasar­ruflarda bulunması “seni aldatmasın.” Çünkü Ben onlara mühlet versem bile onları cezalandırmayı ihmal etmem, onları cezalandırırım.

“Seni aldatmasın” lafzı: ( hyü tii ) diye de okunmuştur.

İbn Abbas dedi ki: Yüce Allah bu buyruğu ile (Kureyşlilerin) Mekke’den Şam’a ve Yemen’e ticaretlerini kastetmektedir. “Seni aldatmasın” buyruğu, içinde bulundukları iyi durum ve rızık genişliği seni aldatmasın, çünkü o dün­yadaki az bir faydalanmadır, diye de açıklanmıştır.

ez-Zeccac dedi ki: Kâfir olmalarından sonra esenlikte olmaları “seni al­datmasın.” Çünkü sonunda onlar helak olacaklardır.

Ebu’l-Aliye dedi ki: İki âyet-i kerime vardır ki, Kur’ân-ı Kerim hakkında mücadele edenlere karşı pekçok ağır ve çetin ifadeler taşımaktadır. Birisi yü­ce Allah’ın: “Allah’ın âyetlerinde ancak kâfirler tartışır” buyruğu, diğeri ise; “Muhakkak ki kitab hakkında anlaşmazlığa düşenler, elbette (haktan) uzak bir ayrılık içindedirler” (el-Bakara, 2/176) buyruğudur. [9]

5- Onlardan önce Nuh’un kavmi, onlardan sonra da güruhlar yalan­ladılar. Her ümmet peygamberlerini alıp yakalamak istedi ve bâtılı, hakkı onunla çürütmek kastıyla ileri sürüp mücadele etti­ler. Sonunda Ben de onları yakaladım. Nasılmış Benim azabım?

  1. Böylece kâfirler hakkında Rabbinin azab sözü: “Elbette onlar cehennemliklerdir” diye hak olmuştur.
  2. Şu Arş’ı yüklenenler ve etrafında bulunanlar Rabblerini hamd ile teşbih ederler, O’na iman ederler. Mü’minlere de mağfiret diler­ler. “Rabbimiz, rahmetin ve ilmin herşeyi kuşatmıştır. Tevbe edenlere ve senin yolunu izleyenlere, mağfiret buyur ve onları ce­hennem azabından koru!
  3. “Ve ey Rabbimiz, onları da, babalarından, eşlerinden ve zürriyet-lerinden salih olanları da kendilerine vaadettiğin Adn cennetle­rine girdir. Çünkü Sen emrinde galib, hikmeti sonsuz olansın.
  4. “Bir de onları kötülüklerden koru. Sen kimi kötülüklerden korur­san, o günde o kimseye rahmet etmiş olursun. Bu, büyük kurtu­luşun ta kendisidir.”

“Onlardan önce Nuh’un kavmi onlardan sonra da güruhlar yalanladı­lar.” “ Yalanladılar” fiilinin müenneslik “te”si ile gelmesi (fail olan) çoğulun müennesliği dolayısı iledir. Nûh kavmi ile Ad ve Semud ile onlar­dan sonrakiler ve benzerleri, peygamberleri yalanlamak suretiyle peygam­berlerine karşı gruplar oluşturan diğer ümmetler de peygamberlerini yalan­ladılar.

“Her ümmet peygamberlerini alıp yakalamak” onu hapse atmak ve ona işkence etmek “istedi.” Katade ve es-Süddî de onu öldürmek istedi di­ye açıkladılar.

“Alıp yakalamak” helak etmek, öldürmek anlamında da kullanılabilir. Yü­ce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: “Sonra onları yakaladım. Benim ce­zalandırmam nasılmış?” (el-Hac, 22/44)

Araplar esire de “yakalanmış kimse” anlamında: derler. Çünkü esir öldürülmek üzere alınır. Kutrub da şairin şu beyitini zikretmektedir:

“Beni alıp yakalarsanız öldürürsünüz,

Nice alıp yakalayan var ki; benim ebedi kalmamı arzular.”

Bu kavimlerin peygamberlerini alıp yakalamaları zamanı hususunda da iki görüş vardır. Birincisine göre onlar kendilerini tevhide davet ettiği vakit alıp yakalamak istemişler. İkincisi ise azabın başlarına indiği vakit alıp yakalamak istemişlerdir.

“Ve batılı, hakkı onunla çürütmek” izale etmek ve yok etmek “kastıy­la ileri sürüp mücadele ettiler.”

Buradaki: “Çürütmek kastıyla” anlamı verilen fiil ile aynı kök­ten olmak üzere kullanılan: “Kaygan yer” demektir. Batıl da: “Kayıp, gidendir.” Çünkü batılın kendisi kayar ve yerinden zail olur, yerinde karar kılamaz.

Yahya b. Sellam dedi ki: İmanı çürütmek maksadı ile peygamberlere kar­şı şirk ile mücadele verdiler.

“Sonunda Ben de onları” azab ile “yakaladım. Nasılmış Benim azabım!”

Yani yalanlayan ümmetlerin akıbeti nasılmış? Onlar Benim azabımın hak ol­duğunu görmediler mi, demektir.

“Böylece kâfirler hakkında Rabbinin azab sözü: Elbette onlar cehen­nemliklerdir, diye hak olmuştur” buyruğundaki: ” Hak olmuştur” vacib olmuştur, gerekli olmuştur, demektir. Bu da “haktan” alınmıştır. Çün­kü hak gerekli olan bir şeydir.

“Rabbinin… sözü” anlamındaki buyruk, genel olarak tekil okunmuştur.

Nafî’ ve İbn Amir ise: “Sözleri” diye çoğul olarak okumuşlardır.

“Elbette onlar” buyruğu hakkında el-Ahfeş şöyle demiştir: Bu, çün­kü onlar ve onların böyle olmaları sebebiyle… anlamındadır. ez-Zeccac de­di ki:.”Muhakkak onlar” diye hemzenin esreli okunuşu da caizdir.

“Cehennemliklerdir” buyruğu, cehennemde azab göreceklerdir, anlamın-dadır. Burada ifade tamam olmaktadır. Daha sonra yeni bir cümle olarak şöy­le . buyurulmaktadır:

“Şu Arş’ı yüklenenler ve etrafında bulunanlar Rabblerini hamd ile teşbih ederler, O’na iman ederler, mü’minlere de mağfiret dilerler.” Ri­vayet olunduğuna göre Arş’ın taşıyıcılarının ayaklan yerin en aşağısında, baş­ları ise Arş’ı delmiş durumdadır. Onlar huşu’ içinde olup gözlerini kıpırdat­mazlar. Meleklerin en şereflileri ve faziletlileridirler. Hadis-i şerifte şöyle bu­yurulmaktadır: “Şanı yüce ve mübarek olan Allah, bütün meleklere Arş’ın ta­şıyıcılarına gidip gelip selam vermelerini emretmiştir. Bunu sair meleklere gö­re onlara bir üstünlük olarak vermiştir. “[10]Denildiğine göre yüce Allah Arş’ı yeşil bir mücevherden yaratmıştır. Onun ayaklarından ikisi arasında hızlıca uçan kuşun uçuşu ile seksenbin yıllık bir mesafe vardır.

Yine denildiğine göre Arşın etrafında yetmişbin saf melek vardır. Bunlar tehlil ve tekbir getirerek etrafında tavaf ederler. Onların arkasında da yetmiş­bin saf ayakta dururlar, ellerini omuzlarına koymuşlar, seslerini tehlil ve tekbir ile yükseltmişlerdir. Onların arkasında yüzbin saf sağ ellerini, sol elleri­ne koymuşlar ve onların herbiri mutlaka diğerinden ayrı bir teşbih ile teşbih edip dururlar.

İbn Abbas “Arşı” “ayn” harfini ötreli olarak “el-urş” diye okumuştur. Bü­tün bunları ez-Zemahşerî merhum zikretmiş bulunmaktadır.

Denildi ki: Kâfirlerden sözedildikten sonra Arş’tan sözedilmesi -doğrusu­nu en iyi bilen Allah’tır- anlamın şöyle oluşundan dolayıdır: “Şu Arş’ı yük­lenenler ve etrafında bulunanlar” kâfirlerin söylediklerinden yüce Allah’ı tenzih ederler. “Ve mü’minlere de mağfiret dilerler.” Yani Allah’tan onlar için günahlarının bağışlanmasını isterler. Tefsir alimlerinin açıklamalarına gö­re Arş, şerir (taht) ile aynı şeydir. O yüce Allah tarafından yaratılmış müces­sem bir cisimdir. Meleklere onu taşımalarını emretmiş, onu tazim etmek, et­rafında dolaşmakla kendisine ibadet etmelerini dilemiştir. Nitekim yeryüzün­de bir Beyt (kabe) yaratıp Ademoğullarına etrafını tavaf etmelerini emredip namazda da ona dönmelerini istediği gibi.

İbn Tahman, Musa b. Ukbe’den rivayet ediyor. O Muhammed b. el-Mün-kedir’den, o Cabir b. Abdillah el-Ensarî’den dedi ki: Rasûlullah (sav) buyur­du ki: “Bana Arş’ın taşıyıcılarından olup Allah’ın meleklerinden bir melek hak­kında (sizlere) sözetmem için izin verildi. Onun kulağının yumuşağı ile omuzu arasındaki mesafeyediyüz yıldır.” Bunu el-Beyhakî zikretmiş olup [11]daha önceden Bakara Sûresi’nde (2/255. âyet olan) Ayete’l-kürsî’de, Arş’ın büyüklüğü ve onun yaratılmışların en büyüğü olduğuna dair açıklamalar geç­miş bulunmaktadır.

Sevr b. Yezid, Halid b. Ma’dan’dan, o Ka’b el-Ahbar’dan rivayetine göre Kâb şöyle demiştir: Yüce Allah Arş’ı yaratınca: Allah benden daha büyük bir yaratık yaratmayacaktır, dedi ve sarsıldı, yüce Allah onun etrafına bir yılan doladı. O yılanın yetmişbin kanadı vardır. Herbir kanatta yetmişbin tüy var­dır. Herbir tüyde yetmişbin yüz vardır. Herbir yüzde yetmişbin ağız vardır. Herbir ağızda da yetmişbin dil vardır. Onun dillerinden her gün yağmur dam­laları sayısınca, ağaç yapraklan sayısınca, çakıl ve toprak taneleri sayısınca, dünya günleri sayısınca ve bütün melekler sayısınca teşbihler dökülmekte­dir. Bu yılan Arş’ın etrafına dolandı, Arş bu yılanın yansına kadar ulaşıyor ve bu yılan onun etrafını sarmış bulunuyor[12] .

Mücahid dedi ki: Yedinci sema ile Arş arasında yetmişbin hicab vardır. Bir hicab nur ve bir hicab karanlık, bir hicab nur ve bir hicab karanlıktır.

Derler ki: “Rabbimiz rahmetin ve ilmin herşeyi kuşatmıştır.” Rahmetin ve ilmin herşeyi kapsamıştır. Fiil, rahmet ve ilim üzerinde amel etmeyince bunlar temyiz olarak nasbedilmişlerdir.

“Tevbe edenlere” şirk ve masiyetlerden dönenlere “ve senin yolunu” İs­lâm dinini “izleyenlere mağfiret buyur ve onları cehennem azabından ko­ru.” Bu azabı onlardan çevir ki, onlara ulaşmasın.

İbrahim en-Nehaî dedi ki: Abdullah (b. Mesud)’ın arkadaşları şöyle diyor­lardı: Melekler İbnu’l-Kevva (şeytan)dan hayırlıdırlar. Çünkü onlar yeryüzün­de bulunanlar için mağfiret dilerler. İbnu’I-Kevvâ ise onların aleyhine kâfir­lik ile şahitlik eder. İbrahim dedi ki: Yine diyorlardı ki: Kıble ehlinden olan hiçbir kimseden mağfiret dilemeyi esirgemezler.

Mutarrif b. Abdillah dedi ki: Biz Allah’ın kulları arasında Allah’ın kulları­nın iyiliğini en çok isteyenlerin melekler olduğunu gördük. Allah’ın kulları arasında da Allah’ın kullarını en çok aldatan kimsenin şeytan olduğunu gö­rüyoruz; deyip bu âyet-i kerimeyi okumuştur.

Yahya b. Muaz er-Razî de arkadaşlarına bu âyet-i kerime hakkında şöy­le demiştir: Bu âyeti iyi kavrayınız, çünkü dünyada bu âyetten daha çok ümit verici bir kalkan yoktur. Şüphesiz tek bir melek yüce Allah’tan bütün mü’minlere mağfiret buyurmasını dileyecek olursa, onlara mağfiret eder. He­le bütün melekler ve Arş’ı taşıyanlar mü’minlere mağfiret diliyorlarsa durum ne olur!

Halef b. Hişam el-Bezzar el-Karî’ dedi ki: Ben Süleym b. İsa’ya Kur’ân oku­yordum. Yüce Allah’ın: “Mü’minlere de mağfiret dilerler” buyruğuna ula­şınca ağladı ve sonra da: Ey Halef dedi. Mü’min Allah katında ne kadar da değerlidir. O döşeğinde uyurken melekler onun için mağfiret diliyorlar.

“Ve ey Rabbimiz, onları da babalarından, eşlerinden ve zürriyetlerinden salih olanları da kendilerine vaadettiğin Adn cennetlerine girdir.” Rivayet olunduğuna göre Ömer b. el-Hattab, Kab el-Ahbar’a: Adn cennetleri nedir? di­ye sormuş, o da şöyle demiş: Bunlar cennette altından köşklerdir. Bunlara pey­gamberler, sıddîklar, şehidler ve âdil devlet yöneticileri girecektir.

“Kendilerine… vaadettiğin” buyruğundaki: lafzı “cennetler”e sı­fat olmak üzere nasb mahallindedir.

“Salih olanlar” lafzındaki …anlar” ise “…lan girdir” buyruğunda­ki “he” ve “mim”(…ları) zamirine atf ile nasb mahallindedir.

“Salih olanlar” ise iman ile salih olanlar anlamındadır. er-Rad Sûresi’nde bu âyetin bir benzeri (13/23. âyet) geçmiş bulunmaktadır.

Said b. Cübeyr dedi ki: Kişi cennete girer. Rabbim babam, dedem, annem nerede? Oğlum, oğlumun oğlu nerede? Eşlerim nerede? der. Onlar senin ame­lin gibi amelde bulunmadılar, denilir. Bu sefer: Rabbim ben hem kendim için, hem onlar için amel ediyordum, der. Bu sefer: Onları cennete girdirin, de­nilir. Daha sonra: “Şu Arş’ı yüklenenler ve etrafında bulunanlar… babala­rından, eşlerinden ve zürriyetlerinden salih olanları da kendilerine va-adettiğin Adn cennetlerine girdir” buyruğunu okudu.

Yüce Allah’ın: “İman edenlerin soyları da iman ile kendilerine uyanla­rı Biz evlatlarına da kendilerine katarız…” (et-Tur, 52/21) buyruğu da bu âyet-i kerimeye (anlam itibariyle) yakındır.

“Bir de onları kötülüklerden koru!” Katade dedi ki: Yani onları kötü gö­recekleri, hoşlarına gitmeyecek şeylerden koru. İfadenin takdirinin şöyle ol­duğu da söylenmiştir: Onları kötülüklerin azabından koru.

“Onları koru” lafzı; “Allah onu korudu, korur, ko­rumak” fiilinden emirdir. Onu hıfzetti, himaye etti, anlamındadır.

“Sen kimi kötülüklerden korursan, o günde o kimseye” cennete girme­si suretiyle “rahmet etmiş olursun. Bu ise büyük kurtuluşun ta kendisidir.”

En büyük kurtuluş budur. [13]

  1. Şüphesiz kâfirlere şöyle seslenilir: “Allah’ın buğzu sizin kendi­nize olan buğzunuzdan elbette daha büyüktür. Çünkü siz ima­na çağırıhyordunuz da, küfürde direniyordunuz.”
  2. Derler ki: “Rabbimiz, bizi iki kere öldürdün, iki kere de dirilt­tin. İşte günahlarımızı itiraf ettik. Artık çıkış için bir yol var mı?”
  3. Bunun sebebi şudur: Bir olarak Allah’a dua edildiği vakit inkâr ediyordunuz. Eğer O’na ortak koşulsa, iman ederdiniz. İşte hü­küm çok yüce ve büyük olan Allah’ındır.

“Şüphesiz kâfirlere şöyle seslenilir: Allah’ın buğzu sizin kendinize olan buğzunuzdan elbette daha büyüktür” buyruğu ile ilgili olarak el-Ah-feş şöyle demektedir: ” Buğz” lafzındaki bu “lâm” ibtidâ (başlangıç) lamı olup, “seslenilir”den sonra gelmiştir. Çünkü bu: Onlara… denilir anla­mındadır. Çünkü seslenmek (nida) da bir sözdür.

Başkası da şöyle demiştir: Anlam şu şekildedir: Onlara denilecek ki: Dünyada iken size “Allah’ın buğzu imana çağırılıp da küfürde direndiği­nizden ötürü” kıyamet gününde sizin birbirinize buğzunuzdan “daha büyük­tür.” Çünkü onlar kıyamet gününde birbirlerine düşmanlık edeceklerdir. Bi­ri diğerine buğzedecek, öfkeleneceklerdir. O vakit kulak verecekler, zillet­le boyun eğecekler ve cehennemden çıkartılmayı isteyeceklerdir.

el-Kelbî dedi ki: Cehennem ehlinden herbir kişi kendi nefsine: Ey nefs! Sana ne kadar çok buğzediyorum! diyecek. Melekler de onlara -onlar cehen­nem ateşinde oldukları halde- şöyle diyeceklerdir: Allah’ın siz dünyada iken size rasûller gönderip iman etmediğiniz için size olan buğzu, bugün si­zin kendinize buğzetmenizden daha ileri derecededir.

el-Hasen dedi ki: Kendilerine kitabları verilecek, işledikleri günahlarına bakacakları vakit kendi kendilerine buğzedecek, öfke duyacaklar. Bu sefer onlara “Allah”ın dünyada iken size “buğzu…” imana çağırılıp da küfürde ditür.”

Bu anlamdaki açıklamayı Mücahid de yapmıştır.

Katade de şöyle demiştir: Yani “imana çağırılıp” da küfürde direndiği­niz zaman “Allah’ın” size “buğzu sizin” ateşi gözle gördüğünüz bu vakitte­ki “kendinize olan buğzunuzdan daha büyüktür.”

Şayet onların kendilerine buğzetmeleri nasıl uygun olabilir? diye sorula­cak olursa, bu husus iki türlü açıklanabilir:

1- Onlar günahları sebebiyle kendi nefislerini buğzedilecek bir konuma getirdiler.

2- Onlar artık hevanın etkisinin üzerlerinden kalktığı bir duruma gelip ma-siyetlerde kendilerini bıraktıranın nefisleri olduğunu bilecekler ve nefisleri­ne buğzedeceklerdir.

Muhammed b. Ka’b el-Kurazî dedi ki: Cehennem ehli cehennemliklerden ümitlerini kesip de Malik onlara: -ileride geleceği üzere- kendilerine: “Siz­ler muhakkak böyle kalacaklarsınız” (ez-Zuhruf, 43/77) diye söyleyeceğin­de, bu sefer birbirlerine şöyle diyeceklerdir: Ey adamlar, başınıza işte gör­düğünüz şu azab ve belalar gelmiş bulunuyor. Haydi sabredelim, belki ita­at ehli Allah’a itaat üzere sabrettiklerinde sabrın faydasını gördükleri gibi biz de sabrın faydasını görebiliriz. Nihayet sabretmek üzere görüş-birliğine va­racaklar ve sabredecekler. Sabırları uzunca sürüp gidecek. Sonra artık sab-redemez olacaklar ve bu sefer: “Şimdi biz sızlansak da, sabretsek de bizim için birdir. Sığınacak hiçbir yer yoktur” (İbrahim, 24/21) diyeceklerdir. Bunun üzerine İblis şöyle diyecektir: “Doğrusu Allah’ın size verdiği söz ger­çekti. Ben de size vaatte bulunmuştum ama size verdiğim sözde durmadım. Zaten benim sizin üzerinizde hiçbir nüfuzum da yoktu… Artık ne ben sizi kurtarabilirim, ne de siz beni kurtarabilirsiniz.” (İbrahim, 14/22) Yani be­nim size hiçbir faydam olmayacaktır… “Esasen ben daha önce beni (Al­lah’a) ortak tutmanızı da kesinlikle kabul etmemiştim.” (İbrahim, 14/22) On­lar İblisin bu sözlerini işitecekleri vakit kendilerine buğzedecekler. (Muham-med b, Ka’b devamla) dedi ki: Onlara şöyle seslenilecek: “Allah’ın buğzu si­zin kendinize olan buğzunuzdan elbette daha büyüktür. Çünkü siz ima­na çağırıhyordunuz da küfürde direniyordunuz… Artık çıkış için bir yol var mı?” Bu sefer onlara şöyle cevab verilecek: “Bunun sebebi şudur: Bir olarak Allah’a dua edildiği vakit inkâr ediyordunuz. Eğer O’na ortak koşulsa iman ederdiniz. İşte hüküm çok yüce ve büyük olan Allah’ındır.” Bu­nu İbnu’l-Mübarek zikretmiştir.

“Derler ki: Rabbimiz bizi iki kere öldürdün” buyruğuna gelince, te’vil alimleri söyleyecekleri sözler olan “bizi iki kere öldürdün, iki kere de di­rilttin” buyruğunun anlamı hakkında farklı görüşlere sahiptirler. İbn Mesud, İbn Abbas, Katade ve ed-Dahhak dedi ki: Bunlar önce babalarının sulblerin-de ölü idiler. Sonra Allah onları diriltti, sonra dünyada kaçınılmaz olan ölüm ile onları öldürdü. Sonra da ba’s ve kıyamet için onları diriltti. İşte iki hayat ve iki ölüm bunlardır. Yüce Allah’ın: “Nasıl oluyor da Allah’ı inkâr edi­yorsunuz? Halbuki siz daha önce ölüler idiniz de sizi O diriltti. Sonra sizi yine öldürecek, sonra tekrar sizi O diriltecek” (el-Bakara, 2/28) buyruğu da bunu ifade etmektedir.

es-Süddî de şöyle demektedir: Onlar dünya hayatında öldürüldüler. Son­ra sorgulanmak üzere kabirde onları diriltti. Sonra tekrar öldürüldüler, son­ra da ahirette tekrar diriltildiler.

es-Süddî’nin bu kanaate varmasının sebebi “meyyit: Ölü” lafzının örfen nut-fe hakkında kullanılmayışıdır. İlim adamları buradan kabir sualinin sabit ol­duğunun delilini çıkarmışlardır. Çünkü sevab ve ceza beden hakkında söz-konusu olmayıp sadece ruh hakkında sözkonusu olsaydı, diriltmenin ve öl­dürmenin bir anlamı olmazdı. Ahiret ile ilgili ahkamı sadece ruhlara münha­sır kabul eden kimselere göre ruh ne ölür, ne değişikliğe uğrar, ne de bo­zulur ve ruh bizatihi ruh olduğu için hayattadır. Ölüm ona hiçbir şekilde ulaş­maz, baygınlık ve yok olmak onun için sözkonusu olmaz.

İbn Zeyd de yüce Allah’ın: “Rabbimiz, bizi iki kere öldürdün…” âyeti hak­kında şöyle demektedir: Onları önce Adem’in sırtında yarattı, sonra onları çı­kartıp onlara hayat verdi ve onlardan söz aldı. Sonra onları öldürdü, sonra tekrar dünyada onları diriltti, sonra tekrar onları öldürdü. Bu açıklamalar da­ha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/28. âyetin tefsirinde) geçmiş bulun­maktadır.

“İşte günahlarımızı itiraf ettik.” Ancak itirafın kendilerine fayda sağla­mayacağı bir zamanda itirafta bulunacaklar, pişmanlığın fayda vermeyece­ği bir zamanda pişmanlık duyacaklardır.

“Artık çıkış için bir yol var mı?” Yani sana itaat ile amel edelim diye dün­yaya geri döndürülecek miyiz? Şu buyruklar da buna benzemektedir: “Aca­ba geri dönüşün bir yolu var mı?” (eş-Şura, 42/44)… “Artık bizi geri dön­dür, salih amel işleyelim.” (es-Secde, 32/12); “Keşke biz geri döndürülsey-dik…” Cel-En’am, 6/27)

“Bunun sebebi sudun Bir olarak Allah’a dua edildiği vakit inkâr ediyor­dunuz” buyruğundaki ” Bunun (bu halinizin)” lafzı ref konumunda­dır. Yani durum sizin bu haliniz gibidir. Veya içinde bulunduğunuz bu az-ab küfrünüz sebebiyledir. İfadede takdiri birtakım sözler de vardır: Onlara geri dönüşün yolu yoktur, diye cevab verilecektir. Çünkü siz “bir olarak Al­lah’a dua edildiği vakit” yani Allah tevhid edildiğinde “inkâr ediyordunuz” ulûhiyetin yalnızca O’na ait olduğunu kabul etmiyordunuz. Herhangi bir müş­rik de O’na bir şeyi ortak koştu mu onu doğruluyor ve onun söylediğine ina1 nıyordunuz.

es-Sa’lebî dedi ki: Bir ilim adamını şöyle derken dinledim: Eğer siz fara­za dünyaya geri döndürülecek olsaydınız bile bu döndürülmeden sonra “Ona ortak koşulsa iman ederdiniz” yani o müşrik kimseyi tasdik ederdi­niz. Bunun bir benzeri yüce Allah’ın: “Eğer geri döndürülürlerse yine ken­dilerine yasaklanan şeylere geri dönerler” (el-En’am, 6/28) buyruğudur. “İşte hüküm” eşinin yahut çocuğunun olmasından münezzeh olan “çok yü­ce ve çok büyük olan Allah’ındır.” [14]

  1. O, âyetlerini size gösteren ve gökten size bir rızık indirendir. Buna rağmen ancak dönenler öğüt alır.
  2. Öyle ise kâfirler hoş görmese de dini yalnız Allah’a halis kılan­lar olarak O’na dua edin.

15.O, dereceleri yükseltendir, Arş’ın sahibidir. Kavuşma günü ile korkutmak için kendi emrinden ruhu kullarından dilediği kim­seye gönderir.

  1. O gün onlar oraya çıkarlar. Onların hiçbir şeyleri Allah’a gizli kalmaz. “Bugün mülk kimindir? Tek ve kahhar olan Allah’ındır.”
  2. Bugünde herkese kazandığının karşılığı verilir. Bugün zulüm et­mek yoktur. Şüphesiz Allah hesabı pek çabuk görendir.

“O, âyetlerini” tevhid ve kudretinin delillerini “size gösteren ve gökten size bir rızık indirendir.”

Yüce Allah bu buyruğunda âyetleri açıkça göstermeyi ve rızkı indirmeyi bir arada zikretmiş bulunmaktadır. Çünkü âyetlerle din ayakta durur, rızık ile de beden ayakta durur. Burada sözü edilen âyetler gökler, yerler, onlarda bu­lunanlar, ikisi arasında bulunan güneş, ay, yıldızlar, rüzgarlar, bulutlar, bu­harlar, nehirler, pınarlar, dağlar, ağaçlar ve helak olmuş toplumların bırak­tıkları izlerdir.

“Buna rağmen” bu âyetlerden “ancak” yüce Allah’a itaate “dönenler öğüt

alır” ve Allah’ı tevhid eder.

“Öyle ise kâfirler” Allah’a ibadeti “hoş görmese de dini” ibadeti, bir gö­rüşe göre de itaati “yalnız Allah’a halis kılanlar olarak O’na dua” yani iba­det “edin.” Sizler O’ndan başkasına ibadet etmeyin.

“O, dereceleri yükseltendir, Arş’ın sahibidir.”

“Arş’ın sahibidir” anlamındaki buyruk hazfedilmiş bir mübtedaya göre (ha-ber)dir. el-Ahfeş dedi ki: Medh olmak üzere nasbedilmesi de mümkündür.

“Dereceleri yükseltendir.” Yani sıfatları çok yüce olandır, demektir. İbn Abbas, el-Kelbî ve Said b. Cübeyr ise: Yedi semayı yükseltendir, diye açık­lamışlardır. Yahya b. Sellam da şöyle demiştir: Bu O’nun gerçek dostlarının cennetteki derecelerinin yüksekliğini ifade etmektedir. Bu anlama göre: ” Yükselten” buyruğu. “Yükseltici” anlamında olup, vez­ninde ve kalıbının anlamında kullanılmıştır.

Birinci açıklamaya göre bu yüce Allah’ın zat sıfatlarındandır. Kendisinden daha üstün ve yüce hiçbir kimse olmayan demek olur. Her türlü övgü ve se­na mertebelerine layık olandır. Övgülerin mertebeleri (dereceleri) ise sınıf­ları ve yollarıdır. O’ndan başka hiçbir kimse bunlara layık değildir. Bu açık­lamayı el-Halimî yapmıştır. Biz bunu “el-Esna fi Şerhi Esmaillahi’l-Hüsna” adlı eserimizde zikretmiş bulunuyoruz. Allah’a hamdolsun.

“Arşın sahibidir.” Arş’ın yaratıcısı ve mutlak malikidir, yoksa ona muh­taç olduğundan dolayı onu yaratmamıştır.

Bir açıklamaya göre bu, Arapların: “Filanın Arş’ı yok oldu” ya­ni mülkü ve gücü zail oldu, tabirleri ile alakalıdır. Şanı yüce Allah “Arş’ın sa­hibidir” demek, onun mülkünün ve egemenliğinin sabit olması demektir. Biz bunu “el-Esna fi Şerhi Esmaillahi’l-Hüsna” adlı eserimizde açıkladık.

“…Ruhu” yani vahiy ve nübüvveti “kullarından dilediği kimseye gön­derir.” Yüce Allah’ın buna “ruh” adını vermesi insanların bununla hayat bul­malarından dolayıdır. Yani bedenler ruhlarla hayat buldukları gibi, ölüm de­mek olan küfürden de onunla (vahiy ve nübüvvetle) hayat bulurlar.

İbn Zeyd dedi ki: Ruh, Kur’ân-ı Kerim’dir. Nitekim yüce Allah şöyle bu­yurmaktadır: “Sana da böylece emrimizden bir ruh vahyettik.” (eş-Şura, 42/50). Ruhun Cebrail olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah buyurdu ki:”Onu ruhu’l-emin indirdi. Uyarıcılardan olasın diye, kalbin üzere.” (eş-Şuara, 26/193); “De ki: Onu Ruhu’l-Kudüs (Cebrail)… Rabbinden hak olarak indir­mişti* ” (en-Nah), J 6/102)

“Kendi emrinden” kendi söz ve buyruğundan demektir, kazasından di­ye de açıklanmıştır. Buradaki: “…den” lafzının “be” anlamında yani “kendi emriyle” anlamında olduğu da söylenmiştir.

“Kullarından dilediği kimseler” ise peygamberlerdir. O peygamber ol­malarını diler (ve onlara peygamberlik verir). Onların bu durumları hususun­da hiçbir kimsenin herhangi bir müdahalesi ve isteği sözkonusu değildir.

“Kavuşma günü ile korkutmak için.” Yani peygamber öldükten sonra di­riliş günü ile uyarıp korkutmak için gönderilir. Buna göre “korkutmak için” buyruğu rasûle racidir (yani korkutmayı o yapar). Bunun “kavuşma günü” ile insanlara rasûlleri göndermek suretiyle Allah’ın uyarıp korkutması için anlamında olduğu da söylenmiştir.

İbn Abbas, el-Hasen ve İbn es-Semeyka “Korkutman için” diye Peygamber (sav)’e hitab olarak “te” ile okumuşlardır.

“Kavuşma günü” ile ilgili olarak İbn Abbas ve Katade şu açıklamayı yapmışlardır: Semadakiler ile yeryüzündekilerin kavuşacakları gündür. Yine Katade, Ebu’l-Aliye ve Mukatil de şöyle demişlerdir: O gün mahlukat ile ya­ratıcı birbiriyle karşılaşacaklardır. Bir başka açıklamaya göre ibadet edenler ile ibadet olunanlar, bir diğerine göre zalimlerle mazlumlar karşılaşacaklar­dır. Her insan amelinin karşılığı ile karşılaşacaktır, şeklinde de açıklanmış­tır. Bir başka açıklama da şöyledir: Öncekiler de, sonrakiler de aynı düzlük­te birbirine kavuşacaklardır. Bu anlamdaki açıklama da İbn Abbas’tan riva­yet edilmiştir. Bütün bunlar mana itibariyle doğru açıklamalardır.

“O gün onlar ortaya çıkarlar.” Buradaki “o gün” bir önceki “gün”den be­deldir. Buradaki “onlar”ın mübteda olarak ref konumunda “ortaya çıkar­lar” buyruğunun da haberi olduğu söylenmiştir. Cümle ise izafet olarak cer mahallindedir. Bundan dolayı “o gün” lafzından tenvin hazfedilmiştir. Ancak bunun böyle olması Sibeveyh’e göre zarfın: “Zaman” anlamında olma­sı halinde sözkonusudur. Mesela: “Zeyd’in emir olduğu gü­nü seninle karşılaştım” denilir. Eğer: “…diğinde” anlamında olursa ca­iz olmaz. Mesela: “Zeyd’in emir olduğu günde seninle karşılaşacağım” ifadesinde olduğu gibi.

“Ortaya çıkarlar” kabirlerinden çıkarlar ve hiçbir şey onları örtmez, an­lamındadır. Çünkü o gün yeryüzü hiçbir tümseği ve hiçbir inişi, çıkışı olma­yan dümdüz bir yer olacaktır. Daha önceden Ta-Ha Sûresi’nde (20/105. âyet ve devamının tefsirinde) geçtiği gibi.

“Onların hiçbir şeyleri Allah’a gizli kalmaz.” Denildiğine göre “o gün onlar ortaya çıkarlar” anlamındaki buyrukta amil olan budur. Yani “orta­ya çıkacakları günde” ne kendilerinden, ne amellerinden hiçbir şey O’na giz­li kalmayacaktır.

“Bugün mülk kimindir?” Bu, bütün mahlukatın yok olacakları vakit ” söylenecektir). el-Hasen dedi ki: Soruyu soran yüce Allah olacaktır, ceva­bı da O verecektir. Çünkü O, bu soruyu kendisine cevab verecek hiçbir kim­senin olmayacağı bir zamanda soracak, şanı yüce, kendi kendisine cevab ve­rerek: “Tek ve Kahhar olan Allah’ındır” diye buyuracaktır.

en-Nehhas dedi ki: Bu hususta yapılmış en sahih açıklama Ebu Vail’in, İbn Mesud’dan rivayet ettiği şu sözüdür: İnsanlar üzerinde yüce Allah’a isyan edilmemiş, gümüş gibi bembeyaz bir yer üzerinde haşredileceklerdir. Bir müna-diye emir verilmesi üzerine o da: “Bugün mülk kimindir?” diye seslenecek, mü’minleriyle, kâfirleriyle bütün kullar: “Tek ve Kahhar olan Allah’ındır” di­yeceklerdir. Mü’minler bu cevabı sevinç ve zevk duyarak verecekler, kâfir­ler ise kederle, boyun eğerek ve zilletle itaat arzederek söyleyecekler. Bu sö­zün insanların mahlukaün olmayacağı bir zamanda söylenecek olma ihtima­li uzaktır. Çünkü bunun bir faydası olmaz. Bu söz İbn Mesud’dan sahih ola­rak nakledilmiştir. Böyle bir şey kıyasla ya da te’vil ile söylenebilecek söz­lerden de değildir.

Derim, ki: Birinci görüş de oldukça kuvvetli görülmektedir. Çünkü mak­sat, iddiacıların, iddialarının mülkü kendilerine nisbet edenlerin bu nisbet-lerinin ardının arkasının kesileceği bir zamanda, yüce Allah’ın tek başına, or-taksız olarak mutlak malik olduğunu ortaya koymaktır.

Çünkü o vakitte her hükümdar ve hükümdarlığı, her mütekebbir ve mül­kü ortadan kalkmış olacak, onların nisbetleri, iddiaları da bitmiş, tükenmiş olacaktır. Buna şanı yüce Allah’ın yeri ve ruhları kabzedip, semayı da kat­layıp, düreceği vakit: “Ben melikim, nerde yeryüzünün hükümdarları?” söz­leri delil teşkil etmektedir. Nitekim daha önce bu Ebu Hureyre ve İbn Ömer yoluyla gelen hadiste de (ez-Zumer, 39/67. ayetin tefsirinde) geçmişti. Son­ra yüce Allah yeri solu ile katlayıp, dürecek, semavatı da sağı ile sonra da şöy­le buyuracak: Ben melik olanım, nerde cebbar (zorba)lar? Nerde büyüklük taslayanlar? [15]

Yine ondan rivayete göre yüce Allah’ın: “Bugün mülk kimindir?” buyru­ğu dünyada zamanın kesilmesi esnasında olacaktır, öldükten sonra diriliş ve kabirlerden kalkış da ondan sonra olacaktır.

Muhammed b. Ka’b dedi ki: Yüce Allah’ın: “Bugün mülk kimindir?” sö­zü bütün mahlukatın yok olacakları ve geriye sadece yaratıcının kalıp ma­lik olsun, memlûk olsun kendi zatından başka hiçbir kimsenin kalmayaca­ğı iki nefha arasında olacaktır. İşte o vakit: “Bugün mülk kimindir?” diye so­racak, kimse ona cevab veremeyecektir.

Çünkü bütün yaratıklar ölmüş olacaklardır. Kendisi cevab vererek: “Tek ve Kahhar olan Allah’ındır.” Çünkü sadece o kalmış olacaktır, bütün yara­tıkları kahretmiş (öldürmüş) olacaktır.

Şöyle de açıklanmıştır: Bir münadi seslenerek: “Bugün mülk kimindir?” diye soracak, cennetlikler ona: “Tek ve Kahhar olan Allah’ındır” diye cevab vereceklerdir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Bunu da ez-Zemahşerî zikretmiştir.

“Bugünde herkese kazandığının karşılığı verilir.” Yani onlara o gün mül­kün yalnızca Allah’ın olduğunu ikrar ve itiraf edecekleri vakit: “Bugün her­kese” hayır ya da şer türünden olsun “kazandığının karşılığı verilir” denilecektir.

“Bugün zulüm etmek yoktur.” Hiç kimsenin amelinden birşey eksiltilme-yecektir.

“Şüphesiz Allah hesabı pek çabuk görendir.” Düşünmeye, hesap yapan­ların elleriyle, parmaklarıyla saydıkları gibi saymaya ihtiyacı yoktur. Çünkü O, bilgisinden hiçbir şeyin gizli ve saklı kalmadığı alimdir. Başkasıyla meş­guldür diye kimsenin amelinin karşılığını vermeyi geciktirmez. Hepsine ay­nı anda rızık verdiği gibi, aynı şekilde hepsini de aynı anda hesaba çeker. Bu anlamdaki açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/202. âyetin tef­sirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Haberde belirtildiğine göre: Daha gün ortalanmadan cennetlikler cennet­te öğle vakti istirahatine çekilecekler, cehennemlikler de cehenneme gitmiş olacaklar. [16]

  1. Onları yaklaşan günle korkutup uyar. O vakit kalpler gam ve ke­derle dolu olarak gırtlaklara kadar gelip dayanacaktır. Zalimle­rin ne candan bir dostu, ne de şefaati kabul edilir bir şefaatçi­si olacaktır.
  2. O, gözlerin hain bakışını ve kalplerin gizlediklerini bilir.
  3. Allah hak ile hükmeder. O’ndan başka çağırdıkları ise hiçbir şe­ye hükmedemez. Muhakkak Allah herşeyi işitendir, görendir.
  4. Acaba yeryüzünde gezip dolaşarak kendilerinden önce gelen­lerin akıbetlerinin nasıl olduğuna bakmazlar mı? Onlar güç ve yeryüzündeki eserleri itibarı ile bunlardan daha üstün idiler. Al­lah yine de onları günahları sebebiyle alıp yakaladı. Allah’a kar­şı onları koruyan da olmadı.
  5. Buna sebeb şuydu: Peygamberleri onlara apaçık mucizelerle ge­liyorlardı da onlar kâfir oldular. Bunun üzerine Allah da onla­rı alıp yakaladı. Çünkü O güçlüdür, cezalandırması pek çetin­dir.

“Onları yaklaşan günle korkutup, uyar” buyruğundaki “yaklaşan gün

(yevmu’l-azife)” kıyamet günü demektir. Ona bu ismin veriliş sebebi yakın oluşudur. Çünkü gelecek olan herşey yakın demektir.

“Filan kişi yaklaştı” demektir. ” Yaklaşır, yaklaşmak” anlamındadır. en-Nabiğa dedi ki:

aş”Artık yola koyulma zamanı yaklaştı, şu kadar var ki, bizim yük taşıyan develerimiz, Hâlâ üzerindeki yüklerle duruyor, nerdeyse gitti, gidecek.”

Burada görüldüğü gibi bu kökten gelen fiil “yaklaştı” anlamında kullanıl­mıştır. Bu âyetin bir benzeri de yüce Allah’ın: “Yakın olan (el-azife) yaklaş­tıkça yaklaştı (ezifet).” (en-Necm, 53/57) Bu da kıyamet yaklaştı, demektir.

Kimileri bir misal olarak:

“Artık yola koyulma zamanı geldi, fakat yok hiçbir azığım, Günahlardan başka; sebebi ise uğursuzluğum ve bedbahtlığım.”okur ve derdi ki:

“O vakit kalpler gam ve kederle dolu olarak gırtlaklara kadar gelip da­yanacaktır” buyruğundaki: ” Gam ve kederle dolu olarak” buyru­ğu hal olarak nasbedilmiştir ve manaya göre böyle gelmiştir. ez-Zeccac de­di ki: Buyruğun anlamı şöyledir: O gün insanların kalpleri gam ve kederle­rini bastırmış oldukları halde “gırtlaklara kadar” gelip dayanacaktır.

el-Ferra ifadenin takdirinin: Onlar kederle, gamla dolu oldukları halde “on­ları korkutup, uyar” anlamında olmasını uygun kabul ettiği gibi; “kalpler”e dair bir haber olmak üzere “gam ve kederle dolu olarak” anlamındaki laf­zın merfu gelmesini de uygun görmüş ve anlamın, o vakit onlar gam ve ke­derle dolu olduklarını saklamış olacaklar, şeklinde olduğunu söylemiştir.

el-Kisaî de şöyle demiştir: “Gam ve kederle dolu olarak” buyruğunun mer­fu gelmesi mübteda kabul edilmesine göre mümkündür. Şöyle de açıklan­mıştır: “Yaklaşan gün”den kasıt, ölümün geleceği gündür. Bu açıklamayı da Kutrub yapmıştır. Aynı şekilde “o vakit kalpler… gırtlaklara kadar gelip da­yanacaktır” buyruğunda belirtilen hal de ölümün geleceği vakit ortaya çı­kacaktır. Ancak birinci görüş daha kuvvetlidir.

Katade de şöyle demiştir: Kalpler korkudan dolayı gırtlaklara gelip daya­nacaktır. Ne dışarı çıkabilecekler, ne de yerlerine geri dönebilecekler. Bu ise ancak kıyamet gününde olacaktır. Yüce Allah’ın: “Kalpleri ise bomboş olacaktır” (İbrahim, 14/43) buyruğunda olduğu gibi.

Bunun tahammül edilemeyecek kadar sıkıntıların en ileri derecesini ha­ber vermek mahiyetinde olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah’ın: ‘Yürekler de gırtlaklara varmıştı” (el-Ahzab, 33/10) buyruğunda olduğu gibi.

Burada günün “el-âzife: yaklaşan”a izafe edilmesi “âzife: yaklaşan” kıya­met günü takdirine yahutta “yaklaşan (âzife) mücadele, tartışma günü” tak­dirine göredir.

Kûfelilere göre ise bu, bir şeyin kendi kendisine izafe edilmesi kabilin-dendir. “Mescidu’1-Cami (cami mescidi)” ile “salatu’1-ûlâ (ilk namaz)” gibidir.

“Zalimlerin ne” fayda verecek yakın ve “candan bir dostu, ne de” hak­larında “şefaati kabul edilir” kendilerine şefaat edecek “bir şefaatçisi ola­caktır.”

“O, gözlerin hain bakışını… bilir.” el-Müerric dedi ki: İfadede takdim ve tehir vardır. Şöyle demektir: O hain bakan gözleri bilir. İbn Abbas dedi ki: Bu şu demektir: Kişi bir topluluk ile birlikte oturmakta iken yanlarından bir kadın geçer, o da beraberinde oturduğu kimselere farkettirmeden gizlice o kadına bakar. İşte yüce Allah bunu dahi bilir. Yine ondan gelen rivayete gö­re burada kastedilen kişi kadına bakan, arkadaşları da kendisine baktığı vakit gözünü ona bakmaktan geri çeviren, onların kendisini farketmedikleri-ni görünce, gizlice tekrar o kadına bakan, arkadaşları kendisine bakınca ba­kışını geri çeviren kimsedir. Yüce Allah onun keşke bu kadının avretine bak­mayı dahi temenni ettiğini bile bilir.

Mücahid dedi ki: “Gözlerin hain bakışı” Allah’ın yasakladığı şeylere gö­zün gizlice bakmasıdır. Katade de şöyle demiştir: Bu yüce Allah’ın sevmedi­ği bir yerde farkettirmeden bakmaktır.

ed-Dahhak da şöyle demiştir: Bu insanın görmüş olduğu halde görmedim demesi, görmediği halde de gördüm demesidir. es-Süddî: Bu gözle yapılan işarettir, der. Süfyan ise bundan kasıt ardı arkasına bakmaktır, demiştir.

el-Ferra dedi ki: “Gözlerin hain bakışı” ikinci bakıştır. “Kalblerin gizle­dikleri” ise birinci bakıştır.

Yine İbn Abbas şöyle demiştir: “Kalplerin gizledikleri” eğer onunla başbaşa kalacak olsa, onunla zina eder mi etmez mi, demektir. “Kalplerin gizledikleri”nin kalplerin içlerinde sakladığı şeyler anlamına geldiği de söylenmiştir.

Abdullah b. Ebi Şerh, Rasûlullah (sav)’a Mekkeliler eman aldıktan ve ge­tirilip Osman (r.a) da onun için (Rasûlullah -sav-dan) eman istedikten son­ra, Rasûlullah (sav) uzun süre susmuş ve sonra da: “Evet (ona eman veriyo­rum)” demişti. Abdullah b. Ebi Şerh ayrılıp gidince Rasûlullah (sav) etrafın­da bulunanlara şöyle demiştir: “Susmamın tek sebebi sizden birinizin kalkıp onun boynunu vurması(nı beklemem) idi.” Ensardan bir kişi: Niye bana işa­ret etmedin ey Allah’ın Rasûlü? diye söyleyince, Peygamber şöyle buyurdu: “Peygamberin hain bir bakışı olmaz.”[17]

“Allah hak ile hükmeder.” Yani gözünü haramdan alıkoyanları da, ha­ramlara bakanları da, güç yetirdiği vakit hayasızlıkları işlemek kararını ve­renleri de cezalandırır, amellerinin karşılığını verir.

“Ondan başka çağırdıkları” putları “ise hiçbir şeye hükmedemez.”

Çünkü hiçbir şey bilmezler, hiçbir şeye güç yetiremezler ve hiçbir şeye ma­lik değildirler.

Burada (çağırdıkları anlamındaki) fiil genel olarak zalimlerin durumunu haber vermek üzere “ye” ile okunmuştur. Ebu Ubeyd ile Ebu Hatim’in ter­cih ettiği okuma şekli de budur. Nafî, Şeybe ve Hişam ise “te” ile: ” Çağırdığınız” diye okumuşlardır.

“Muhakkak Allah herşeyi işitendir, görendir” buyruğundaki:zamiri fazladan gelmiş bir fasl zamiridir. Mübteda olarak ref konumunda on­dan sonra gelen ifadenin haber olması, cümlenin hepsinin: “Muhak­kakın haberi olması da mümkündür. Buna göre anlamı şöyle olabilir: Mu­hakkak Allah O’dur ki, herşeyi işitendir, görendir.

“Acaba yeryüzünde gezip dolaşarak… bakmazlar mı?” buyruğundaki “bakmazlar mı” anlamındaki fiil başta geçen “gezip dolaşarak” anlamında­ki fiile atf ile cezm konumundadır. Cevab olarak nasb konumunda olması da mümkündür. Bu gibi fiillerin tesniye ve çoğullarında nasb ve cezm halleri ay­nıdır. “Akıbetlerinin nasıl olduğuna” buyruğundaki “akıbet” lafzı: “Ol­du, idi”nin ismi, haberi ise; “Nasıl” lafzındadır.

“Koruyan” lafzı lafza atıf ile cer konumundadır. Bununla birlikte mahalline ref ile ref konumunda olması da mümkündür. Ref ve cer halle­ri de aynıdır. Çünkü (her iki durumda da) “ye” harfi hazfedilir ve o “ye”ye delâlet etmek üzere geriye (“kaP harfi sonundaki) kesre kalır. Bu âyetin an­lamına dair açıklamalar daha önceden bir kaç yerde (mesela er-Rad, 13/34. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunduğundan bunları tekrar etmeye gerek yoktur. [18] [19]

  1. Andolsun Biz Musa’yı âyetlerimizle ve apaçık bir belge ile gön­derdik;
  2. Firavun’a, Haman’a ve Karun’a. Onlar: “Çok yalancı bir sihirbaz bu!” dediler.
  3. İşte o kendilerine nezdimizden hakkı getirdiğinde: “Onunla bir­likte imana gelenlerin oğullarını öldürün, kadınlarını diri bıra­kın” dediler. Halbuki kâfirlerin hilesi durum ne olursa olsun bo­şa çıkar.
  4. Firavun dedi ki: “Bırakın beni, Musa’yı öldüreyim. O da varsın Rabbini çağırsın. Çünkü ben onun dininizi değiştirmesinden ve­ya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmasından korkuyorum.”
  5. Musa: “Gerçekten ben hesab gününe iman etmeyen, her büyük-lenenden benim de, sizin de Rabbinize sığınırım” dedi.

“Andolsun Biz Musa’yı âyetlerimizle… gönderdik” buyruğunda sözü edi­len “âyetler” daha önce geçen yüce Allah’ın: “Andolsun ki Biz Musa’ya apa­çık dokuz âyet verdik” (el-İsra, 17/101) buyruğunda sözü geçen âyetlerdir. Bunların muayyen olarak hangileri olduklarına dair açıklamalar da (el-İsra, 17/101. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Ve apaçık bir belge” açık ve seçik bir delil demektir. Buradaki “sultan: belge” hem müzekker, hem müennes gelebilir. “Sultan: belge” ile Tevrat’ın kastedildiği de söylenmiştir.

“Firavun’a, Haman’a ve Karun’a” özellikle bunların sözkonusu edilme­si Musa (a.s)’a yapılan düşmanlığın düzenlenip, uygulamaya konulmasının esasını onların teşkil etmelerinden dolayıdır. Firavun kral, Haman vezir, Karun ise mal ve hazinelerin sahibiydi. Allah onu da öbürleriyle birlikte söz­konusu etmiştir. Çünkü onun küfür ve yalanlamak hususunda yaptıkları, di­ğer ikisinin yaptıkları gibi idi.

“Onlar: Çok yalancı bir sihirbaz bu! dediler.” Musa (a.s)’a karşı koymak­tan acze düştüklerini anlayınca, onun getirdiği mucizeleri büyü diye yorum­ladılar.

“İşte o kendilerine nezdimizden hakkı getirdiğinde” bu ise apaçık mucize idi. “Onunla birlikte iman edenlerin oğullarını… öldürüp… dedi­ler.” Katade dedi ki: Bu öldürme daha önceki ilk öldürmeden ayrıdır, çün­kü Firavun, Musa (a.s)’ın doğumundan sonra çocukları öldürmeye son ver­mişti. Allah Musa’yı peygamber olarak gönderince onlara bir ceza olmak ve insanların iman etmekten uzak kalmalarını sağlamak maksadı ile tekrar İs-railoğullarının çocuklarını öldürmeye koyuldu. Ayrıca bununla sayılarının ar­tarak çoğalan erkek nüfusu ile güçlerinin artmasını da önlemeye çalışmıştı.

Yüce Allah ise onların üzerine indirmiş olduğu çeşitli azaplarla -kurbağalar, haşerat, kan ve tufan gibi İsrailoğullan Mısır’dan çıktıkları zamana kadar- bu planlarını uygulamalarına imkan vermedi ve sonunda yüce Allah onları su­da boğdu. İşte yüce Allah’ın: “Halbuki kâfirlerin hilesi durum ne olursa ol­sun boşa çıkar” buyruğunun anlamı budur. Yani onların hile ve tuzakları­nın sonucu hüsrandır ve yok oluştur. İnsanlara karşı bu gibi uygulamalar ya­pılsa dahi onlar iman etmekten geri kalmazlar. Bu gibi planlan uygulamaya çalışanların bütün hile ve tuzakları batıl olur, boşa çıkar.

“Firavun dedi ki: Bırakın beni Musa’yı öldüreyim. O da varsın Rabbi-ni çağırsın” buyruğundaki: “Öldüreyim” fiilinin cezm ile gelmesi (bırakın anlamındaki) emrin cevabı olduğundan dolayıdır. “Çağırsın” fiili de cezm ile gelmiştir, çünkü o da bir emirdir. Ancak: ” Bırakın beni” fiili ise -emir olsa dahi- meczum değildir. [20] Ancak lafzı meczum lafzı gibidir, mebnidir.

Şöyle açıklanmıştır: İşte bu, Firavun’a: Biz onun sana beddua edeceğin­den ve bu bedduasının kabul edileceğinden korkuyoruz demiş olduklarına delildir. Onlar bunu söyleyince, o da: “O da varsın Rabbini çağırsın” diye cevab vermiştir. Yani onun Rabbine dair sözünü ettiği hususlar sizi korkut­masın. Böyle bir şeyin gerçeği yoktur, en yüce rabbiniz benim.

“Çünkü ben onun dininizi” sizin bana ibadet etmenizi “değiştirmesin­den” Rabbine ibadete sizi yöneltmesinden “veya yerde bozgunculuk çıkar­masından korkuyorum.” Yani şayet o dininizi değiştirmeyecek olursa, hiç şüphesiz yerde bozgunculuk çıkartacaktır. Yani ondan dolayı insanlar ara­sında anlaşmazlık baş gösterecektir.

Medinelilerin, Ebu Abdurrahman es-Sülemî’nin İbn Amir ve Ebu Amr’ın kıraati “Ve yerde bozgunculuk çıkarmasından” şeklin­de; Kûfelilerin kıraati ise: ” Veya bozgunculuğun baş göster­mesinden” şeklinde fiilin “ye” harfi üstün, “fesad” lafzının “dal” harfi de öt-reli okumuşlardır. Kûfelilerin mushaflarında da aynı şekilde: ” Veya” şek­linde elif iledir. [21]

Ebu Ubeyd’in kabul ettiği de budur, o şöyle demiştir: Çünkü burada bir harf ziyadesi vardır ve bu faslı (öncekinden ayrı bir mananın kastedildiğini) nifade etmektedir. Diğer taraftan: ” Veya” aynı zamanda “vav” anlamında da olabilir.

en-Nehhas dedi ki: Ancak nahivcilerin ileri gelenlerine göre “vav” anla­mında olması mümkün değildir. Çünkü bu durumda (lafızların) anlamlan ip­tal edilir. Şayet “vav” anlamında olsaydı, burada ayrıca buna gerek duyulmaz­dı. Çünkü “vav” anlamı kabul edilecek olursa, ben her iki işten de korkuyo­rum demek olur. “Veya” ise iki işten birisinden korkuyorum demek olur. Ya­ni “çünkü ben onun dininizi değiştirmesinden korkuyorum” eğer bunu ya­pamayacak olursa, yeryüzünde bozgunculuk çıkartacaktır demektir.

“Musa” Firavun kendisini öldürülmekle tehdit edince Allah’a sığınarak: “Gerçekten ben hesap gününe iman etmeyen” vasfına sahib ve Allah’a iman etmeyi büyüklüğüne yedirmeyen “her büyüklenenden benim de, sizin de Rabbinize sığınırım, dedi.” [22]

  1. Firavun ailesinden olup imanını gizleyen mü’min bir adam dedi ki: “Siz benim Rabbim Allah’tır, dedi diye bir adamı öldü­rür müsünüz? Halbuki o size Rabbinizden apaçık belgelerle geldi. Eğer o yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir. Eğer doğru söylüyor ise onun size vaadettiğinin bir bölümü gelir, sizi bu­lur. Şüphesiz Allah haddi aşan ve yalan söyleyen kimseleri doğru yola iletmez.”

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız: [23]

1- İmanını Gizleyen Kişi:

Yüce Allah’ın: “…Mü’min bir adam dedi ki…” buyruğu ile ilgili olarak ki­mi müfessirler şunu belirtmişlerdir: Bu adamın adı Habib idi. Adının Şem’an olduğu da söylenmiştir. es-Süheylî: Bu hususta en sahih görüş budur, demek­tedir.

Taberî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun-‘nin Tarih’inde adı Habrek idi, de­nilmektedir. Hazkiyel olduğu da söylenmiştir, bunu da es-Sa’lebî, İbn Ab-bas’tan zikretmiş ve birçok ilim adamı da bu kanaati benimsemiştir. ez-Ze-mahşerî adının Sem’ân ya da Habib olduğunu söylemiştir. Hurbil ve Hazbil olduğu da söylenmiştir.

Ayrıca bu kişinin İsrailoğullarından mı yoksa Kıbtilerden mi olduğu hak­kında da görüş ayrılığı vardır. el-Hasen ve başkaları bu Kıbti bir kimse idi, demişlerdir. Bunun Firavun’un amcasının oğlu olduğu da söylenmektedir. Bu açıklamayı da es-Süddî yapmıştır. Ayrıca şöyle demektedir: Musa (a.s) ile bir­likte kurtulan kişi de budur. Bundan dolayı burada: “Firavun ailesinden olup” diye buyurmaktadır. Yüce Allah’ın: “Derken şehrin uzak tarafından bir adam seyirterek geldi, dedi ki: Ey Musa…” (el-Kasas, 28/20) âyetinde kas­tedilen adam da budur. Bu Mukatil’in görüşüdür.

İbn Abbas da şöyle demiştir: Firavun ailesinden bundan, Firavun’un ha­nımından ve Musa’yı uyararak: “İleri gelenler seni öldürmek için hakkında danışıyorlar” (el-Kasas, 28/20) diye uyaran mü’minden başka iman eden kim­se yoktu.

Peygamber (sav)’dan da şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Sıddîklar Ya­sin Sûresi’nde iman eden kişi olduğu belirtilen Habib en-Neccar, Rabbim Al­lah’tır dediği için bir adamı öldürecek misiniz diyen Firavun ailesinden iman eden kişi ile üçüncüleri olan Ebu Bekir es-Sıddîktır. Bu da onların en faziletlisidir.” [24]

Bu buyruk Peygamber (sav)’a bir tesellidir. Yani sen kavmin arasından müşrik olanlara hayret etme! Burada sözü edilen kişinin Firavun nezdinde bir yeri vardı. Bundan dolayı Firavun ona kötülük yapmak maksadı ile ilişme­di. Bu adamın Firavun ailesinden imanını gizleyen İsrailoğullarına mensub bir kimse olduğu da söylenmiştir. Bu da es-Süddî’den nakledilmiş bir görüş-dür. Bu görüşe göre ifadede takdim ve tehir vardır, ifadenin takdiri şöyledir: Firavun hanedanına karşı imanını gizleyen mü’min bir adam dedi ki:

Adamı Kıbtilerden kabul edenler: ” …den” edatının adama sıfat olan hazfedilmiş bir lafza taalluk ettiğini kabul ederler. İfadenin takdiri de şöyle olur: Firavun ailesine mensub mü’min bir adam dedi ki …Bu da onun yakınlarından ve akrabalarından bir kimse demek olur. Bu adamın İsrailoğullarından olduğunu kabul eden kimse ise bu edatın “gizleyen” anlamın­daki lafza taalluk ettiğini ve “gizleyen” fiilinin ikinci mefulü konumunda ol­duğunu kabul eder.

el-Kuşeyrî dedi ki: Bu kişinin İsrailoğullarından olduğunu söyleyenlerin görüşü uzak bir ihtimaldir. Zira Arapçada: “Ondan şu işi gizle­di” denilir. Bunu anlatmak için:denilmez. Yüce Allah da (bu kullanıma uygun olarak) şöyle buyurmaktadır: “Allah’tan hiç­bir sözü degizleyemeyeceklerdir.” (en-Nisa, 4/42)

Aynı şekilde Firavun, İsrailoğullarından bir kimseden böyle bir sözü din­lemeye tahammül göstermezdi. [25]

2- “Rabbim Allah’tır” Diyen Bir Adamı Öldürmek, Firavun ve Hanedanını Azab ile Tehdit:

“Siz benim Rabbim Allah’tır dedi diye bir adamı öldürür müsünüz?” Bir

adamı”Benim Rabbim Allah’tır” dediği için öldü­rür müsünüz” demektir. Bu bakımdan başından harf-i cerrin kaldırılma­sı suretiyle nasb konumundadır.

“Halbuki o size Rabbinizden apaçık belgelerle” dokuz mucize ile “gel­di. Eğer o yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir.” Mü’min şahıs bu sözünü Musa (a.s)’ın risaletinde ve doğru söylediğinde şüphe ettiği için söylemiş de­ğildi. Ancak bu gelecek eziyeti güzel bir şekilde önlemek ve bunu bertaraf etmek için kullanılan yumuşak bir üslub idi.

Âyet-i kerimedeki: ” İse” eğer “nun” ile şeklinde gelmiş olsaydı yine caiz olurdu. Şu kadar var ki Sibeveyh’in görüşüne göre kulla­nım çokluğu dolayısıyla “nun” hazfedilmiştir. Ebu’l-Abbas’ın görüşüne göre: İ’rabin alametinin üzerinde görüldüğü bir harftir.

“Eğer doğru söylüyor ise onun size vaadettiğinin bir bölümü gelir, si­zi bulur.” Yani onun sizi kendisi ile tehdit ettiği azabın sadece bir bölümü dahi size isabet edecek olursa helak olursunuz. Ebu Ubeyde’nin kanaatine göre “size vaadettiğinin bir bölümü” size vaadettiğinin tamamı anlamında­dır. Ebu Ubeyd (bu kanaatine delil olmak üzere) Lebid’in şu beyitini zikret­mektedir:

“Beğenmedim mi bir yerleri hemen terkederim oraları, Yahutta bazı nefislere ölümü gelir yapışır.”

Buradaki “bazı” hepsi anlamındadır. Çünkü onlara azabın bir bölümü isa­bet edecek olsa şüphesiz ki tehdit olunan azabın kapsamına girdikleri için kaçınılmaz olarak onlara azabın tümü isabet edecektir. Böyle bir üslub, öğüt verirken sözü yumuşatmak kabilindendir.

el-Maverdî’nin naklettiğine göre de “bazı” hitabı yumuşatmak ve ifadede bir genişlik olmak üzere “bütünüyle, tamamıyla” yerinde kullanılabilmekte­dir. Nitekim şair şöyle demiştir:

“Teenni ile hareket eden bir kimse elde edebilir ihtiyaçlarının bazısını, Yanılgı da bazan acele edenle birlikte olabilir.”

Yine denildiğine göre o, bu şekilde herbirisi helak edici olan türlü azap­larla kendilerini sakındırdığı için böyle konuşmuştur. Sanki onları bu çeşit­li azaplardan birisinin gelip kendilerine isabet etmesinden onları sakındırmış gibidir.

Bir başka açıklamaya göre Musa (a.s) kâfir oldukları takdirde dünya aza­bı ya da ahiret azabından birisi ile tehdit etmişti. O halde anlam, sizi iki azap­tan birisi gelip bulur, demektir.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Onun söylemiş olduğu bu azab dünyada gelip sizi bulacaktır ve size yapılan tehdidin bir kısmı da budur. Son­ra ayrıca ahirette de azab sizi gelip bulacaktır.

Bir başka açıklamaya göre onları kâfir olmaları halinde azab ile tehdit et­tiği gibi, iman etmeleri halinde de mükâfat vaadinde bulunmuştur. İşte kâ­fir olacak olurlarsa onlara vaadolunanın bir bölümü kendilerini gelip bulmuş olacaktır. “Şüphesiz Allah” kendi aleyhine “haddi aşan ve” Rabbine karşı “ya­lan söyleyen kimseleri doğru yola iletmez.” Bu sözleriyle Musa (a.s)’a işaret etmektedir. Bu durumda bunlar da mü’min kişinin söylediği sözler ara­sındadır.

Bir başka açıklamaya göre inadında “haddi aşan ve” iddiasında da “ya­lan söyleyen” sözleri ile Firavun’a işaret etmektedir. O vakit bu sözler yü­ce Allah’ın buyruklarıdır. [26]

3- İmanın Dil İle İfade Edilmesi:

“İmanını gizleyen…” buyruğu ile ilgili olarak Kadı Ebubekir b. el-Arabî şöyle demektedir: Bazıları mükellef olan bir kimse imanını gizleyip dili ile bunu ifade etmeyecek olursa, (sırf kalbindeki) itikadı ile mü’min olmayaca­ğını zannetmişlerdir. Malik ise şöyle demiştir: Kişi kalbinde hanımını boşa­mayı niyet edecek olursa, -kalbiyle mü’min ve kâfir olduğu gibi- bu boşama da gerçekleşir. Böylelikle o, imanın nazar-ı itibara alınmasında kalbi esas ola­rak kabul etmiştir, durum da böyledir. Ancak bu mutlak olarak (her zaman) bu şekilde olmaz. Biz buna dair açıklamalarımızı Fıkıh Usulü adlı eserimiz­de yapmış bulunuyoruz. Bunun özeti de şudur: Mükellef olan bir kimse kal­biyle kâfir olmayı niyet edecek olursa -dili ile bunu ifade etmese dahi- kâ­fir olur. Ancak kalbinden iman etmeyi niyet edecek olursa, dili ile bunu ifa­de etmedikçe hiçbir şekilde mü’min olmaz. Takiyye yapmak ve korku içe­risinde bulunmak kendisi ile yüce Allah arasında dili ile bunu ifade etmesi­ne engel değildir. Takiyye yapmak, sadece diliyle söylediği bu sözü başka­sına işittirmemesine sebeb teşkil edebilir. İmanın teklif hükmü olarak sahih olması için başkasının onu işitme şartı, sadece (mü’min olmaması halinde) can ve malına gelecek taarruzları önlemek içindir. [27]

4- “Rabbim Allah’tır Demek” ve Bu Uğurda Sıkıntılara Katlanmak:

Buhârî ve Müslim’in rivayetine göre Urve b. ez-Zübeyr şöyle demiştir: Ab­dullah b. Amr b. el-As’a dedim ki: Bana müşriklerin Rasûlullah (sav)’a kar­şı yaptıkları en ağır işi haber ver. Dedi ki: Rasûlullah (sav) Kabe’nin avlusun­da iken Ukbe b. Ebi Muayt geldi, Rasûlullah (sav)’ın omuzunu yakaladı. El­bisesini boynuna doladı ve boynunu onunla sıktıkça sıktı. Ebu Bekir geldi, onu omuzundan yakalayıp Rasûlullah (sav)’ın üzerinden onu itti ve: “Siz be­nim Rabbim Allah’tır dedi diye bir adamı öldürür müsünüz? Halbuki o size Rabbinizden apaçık belgelerle geldi.” dedi. Buhârî’nin lafzı ile hadis bu şe­kildedir[28]

Tirmizî el-Hakim de bunu Nevadiru’l-Usul adlı eserinde Cafer b. Muham-med’den o babasından, o Ali (r.a)’dan diye rivayet etmiştir. Buna göre Ali (r.a) dedi ki: Ebu Talib’in vefatından üç gün sonra Kureyşliler bir araya gelip top­landılar. Rasûlullah (sav)’ı öldürmek istediler. Kimisi gelip onu dövüyor, ki­misi onu yerinden kaldırıp sarsıyordu. O gün Peygamber (sav) yardım iste­di, Ebu Bekir (r.a)’ın dışında kimse onun yardımına gelemedi. İki tane örü-ğü vardı. Birisini vuruyor, diğerini yerinden kaldırıyordu. Sesinin çıkabildi­ği kadar da: Yazıklar olsun sizlere! “Siz benim Rabbim Allah’tır dedi diye bir adamı öldürür müsünüz” Allah’a yemin ederim ki şüphesiz ki o Allah’ın Ra-sûlüdür, diyordu. O gün Ebu Bekir’in örüklerinden birisi kopmuştu. Ali (r.a) dedi ki: Allah’a yemin ederim, Ebu Bekir’in bir günü Firavun ailesinden iman edenden daha hayırlıdır. Çünkü o adam imanını gizlemişti. Yüce Allah buna rağmen Kitabında ondan övgüyle sözetmektedir. İşte Ebu Bekir ima­nını açığa vurdu, malını, kanını Allah uğrunda cömertçe feda etti. [29]

Derim ki: Ali (r.a)’ın o kişinin imanını gizlediğini sözkonusu etmesinden kastı, Ebu Bekir es-Sıddîk’ın aksine davranarak işin başında imanını gizlemiş olduğudur. Ebu Bekir ise ta işin başında imanını açığa vurmuş ve gizlememiş-tir. Yoksa Kur’ân-ı Kerim Firavun ailesinden iman eden kişi -ileride açıklana­cağı üzere- Musa (a.s)’ı öldürmek istediklerinde imanını açığa vurmuştur.

Yine “Nevadiru’l-Usul” adlı eserde Ebu Bekir (r.a)’ın kızı Esma (r.an-ha)’dan rivayete göre ona şöyle sormuşlar: Rasûlullah (sav)’a müşriklerin ver­diğini gördüğün en ağır zarar ne idi? O şöyle cevab verdi: Müşrikler Mescid-de oturuyorlar, Rasûlullah (sav)’ın ilâhları hakkında neler söylediğini kendi aralarında müzakere ediyorlardı. Onlar bu halde iken Rasûlullah (sav) (bu­lundukları yere) girdi. Hep birlikte onun üzerine kalkıp yürüdüler. Ona bir şey sordukları vakit onlara doğru cevab verirdi. Ona: Sen bizim ilâhlarımız hakkında şunları, şunları söylemiyor musun? dediler, o: “Söylüyorum” dedi. Hep birlikte onun üzerine atıldılar. Feryad edip, imdat isteyen kişi Ebu Be­kir’e gelerek: Arkadaşına yetiş, dedi. Ebu Bekir yanımızdan çıkıp gitti. O sı­rada örükleri de vardı. Mescide: Yazıklar olsun sizlere “Siz benim Rabbim Allah’tır dedi diye bir adamı öldürür müsünüz? Halbuki o size Rabbiniz-den apaçık belgelerle geldi” diyordu. Bu sefer Rasûlullah (sav)’ı bırakıp Ebu Bekir üzerine yürüdüler. Bize geri döndüğünde elini hangi örüğüne atsa mut­laka elinde kaldığını görüyorduk. Bu arada da o: Ey celal ve ikram sahibi şa­nın ne yücedir! Ey ikram sahibi, ikram sahibi, diyordu. [30] [31]

29- “Ey kavmim! Bugün bu yerde üstünlük sağlayanlar olarak mülk sizindir. Eğer Allah’ın azabı bize gelirse, bize kim yardım eder?” Firavun dedi ki: “Ben size ancak gördüğümü gösteriyorum ve ben sizi doğru yoldan başkasına da iletmiyorum.”

  1. İman eden o kimse dedi ki: “Ey kavmim! Muhakkak ben sizin için o grubların günü gibi bir günden korkuyorum;
  2. “Nûh kavmi, Ad, Semud ve onlardan sonra gelenlerin başına ge­lenin benzerinden. Allah kullara zulüm dilemez.
  3. “Ey kavmim! Muhakkak ben sizin için bağrışıp, çağrışma günün­den korkarım.

33- “O gün arkanızı dönüp gideceksiniz ve sizi Allah’a karşı koru­yacak kimseniz olmayacaktır. Allah’ın saptırdığını doğru yola iletecek kimse bulunmaz.”

“Ey kavmim! Bugün… mülk sizindir” sözleri Firavun hanedanından iman eden kişinin sözleridir. Onun: “Ey kavmim!” diye hitab etmesi Kıbti olu­şuna delildir. Bundan dolayı onları kendisine izafe ederek: “Ey kavmim” de­miş, böylelikle öğüdünü kabul etmeleri ihtimalini yükseltmeye çalışmıştır.

“Bu yerde üstünlük sağlayanlar” galib gelenler “olarak mülk sizindir.” Buradaki ” Üstünlük sağlayanlar olarak” buyruğu hal olarak nasb ile gelmiştir. Üstün olduğunuz bu halinizde… anlamındadır. “Yer”den kasıt es-Süddî ve başkalarının görüşüne göre Mısır topraklarıdır. Bu da yüce Al­lah’ın: “İşte Biz böylece Yusuf a o yerde imkan hazırladık.” (Yusuf, 12/21) Ya­ni Mısır topraklarında… buyruğuna benzemektedir.

“Eğer Allah’ın azabı bize gelirse, bize kim yardım eder?” Allah’ın aza­bına karşı bizi kim koruyabilir? O bu sözleriyle eğer Musa doğru söyleyen birisi ise, Allah’ın intikamından onları sakındırmak istemiş, öğüt vermiş ve onları sakındırmış idi. Firavun delilinin kuvvetli olduğunu bildiğinden: “Ben size ancak gördüğümü gösteriyorum…” diye cevab vermiştir. Abdurrahman b. Zeyd b. Eslem’in açıklamasına göre: Benim size gösterdiğim yol kendim için uygun gördüğüm yoldan başkası değildir, “Ve ben sizi” Musa’yı yalanlamak ve bana iman etmek “doğru yoldan başkasına da iletmiyorum.”

“İman eden o kimse” öğüt vermeyi daha da ileriye götürerek “dedi ki: Ey kavmim! Muhakkak ben sizin için o grupların günü gibi bir günden kor­kuyorum.” Daha sonra sözü gelecek ve peygamberlere karşı gruplar oluş­turmuş kimselerin azab günleri gibi günlerle karşılaşmanızdan korkuyo­rum. “Ey kavmim! Muhakkak ben sizin için bağrışıp, çağrışma gününden korkarım.” Öğüt ve korkutmayı daha ileri götürüp iman ettiğini açıkça ifa­de etmektedir. Bu ifadeleri ise ya öldürüleceğine kendisini hazırlayarak teslimiyetini ifade etmek üzere söylemiştir, veya onların kendisine kötülük maksadıyla ilişmeyeceklerine güvenerek söylemiştir. Yüce Allah da “So­nunda Allah kurdukları tuzakların kötülüklerinden korudu onu” (el-Mu’min, 40/45) hak buyruğu gereğince onların kötülüklerine karşı o mü’mi-ni korumuştur.

“Bağrışıp, çağrışma” buyruğu genel olarak “dal” harfi şeddesiz okunmuştur, bundan kasıt kıyamet günüdür. Umeyye b. Ebi’s-Salt:

“Ve derken orada yaratıklarını yaydı, orayı (yeri) yayıp, döşediği vakit

İşte onlar o bağrışıp, çağrışmaya (kıyamete) kadar, oranın sakinleri kalacaklardır.”

Kıyamet gününe bu adın veriliş sebebi, insanların birbirlerine yüksek ses­le çağrışacaklarından dolayıdır. Araf’ta bulunanlar simalarından tanıdıkları bir­takım kimselere seslenecekler, cennetlikler cehennemliklere: “Rabbimizin bize vaadettiğini hak bulduk.” (el-Araf, 7/44) diye seslenecekler, cehennem­likler de cennetliklere: “Bize biraz su… akıtın.” (el-Araf, 7/50) diye seslene­ceklerdir. Yine münadi kimlerin bedbaht ve kimlerin de mutlu olduklarını ilan ederek şöyle diyecektir: Şunu bilin ki filan oğlu filan ardından ebediyyen mut­lu olmayacak bir bedbahtlıkla bedbaht olmuştur ve yine şunu bilin ki, filan oğlu filan ardından ebediyyen bedbaht olmayacak bir mutlulukla mutlu ol­muştur. Bu, amellerin tartılacağı vakit olacaktır. O vakit melekler de cennet­liklere: ‘Yapmaya devam ettiklerinize karşılık mirasçısı kılındığınız cennet işte budur” (el-Araf, 7/43) diye sesleneceklerdir. Ölümün boğazlanacağı va­kitte şöyle seslenilecektir: Ey cennetlikler! Artık sizin için ebedilik vardır, ölüm olmayacaktır ve ey cehennemlikler, artık sizin için ebedilik vardır, ölüm ol­mayacaktır[32]

Herbir topluma kendi imamlarının (önderlerinin) arkasından gitsinler di­ye seslenileceği gibi daha başka çeşitli seslenişler de olacaktır.

el-Hasen, İbn es-Semeyka’, Yakub, İbn Kesir ve Mücahid ise “bağrışıp, çağrışma” anlamındaki:buyruğunu aslına uygun olarak “ye” harfi ile okumuşlar ve vakıfta da aslına göre vakıf yapmışlardır. İbn Abbas, ed-Dah-hak ve İkrime ise dal harfini şeddeli okumuşlardır. Bazı Arapça bilginleri bu­nun lahn olduğunu söylemişlerdir. Çünkü o takdirde kaçıp gitmek anlamın­da kullanılanfiilinden gelmiş olur. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

“Çökmüş ve uykuda develer ki beni korkutmuştur,

Onların kaçıp, gidenlerinin üzerine ben kınından sıyrılmış keskin kılıçla koşarken.”

Bu kanaatte olan kimseler kıyamet gününde böyle bir şeyin anlamı yok­tur, derler.

Ebu Cafer en-Nehhas ise dedi ki: Bunun lahn olduğunu söylemek yanlış­tır. O gün nefretle uzaklaşıp kaçmak günüdür, anlamında böyle bir okuyuş güzeldir. ed-Dahhak dedi ki: Bu, onların cehennemin uğultusunu işitecek­leri vakit kaçarak uzaklaşmalarını anlatmaktadır. Yerden hangi bölgeye gi­derlerse mutlaka orada saf saf meleklerle karşılaşacaklar ve nihayet tekrar ilk bulundukları yere geri gelecekler. İşte yüce Allah’ın: “Bağrışıp, çağrışma gü­nü (bu okuyuş ve anlama göre ise: kaçışma günü)” buyruğunda anlatılan bu olduğu gibi; “Ey cin ve insan toplulukları eğer göklerle yerin kenarlarından kaçmaya gücünüz yetiyorsa, kaçın!” (er-Rahman, 55/33) buyruğu ile: “Me­lekler de onun çevresinde olacaklar” (el-Hakka, 69/17) buyrukları da buna benzemektedir. Bunu İbn Mübarek bu manada zikretmiş ve şöyle demiştir: Bize Abdurrahman b. Yezid b. Cabir haber verdi, dedi ki: Bize Abdu’1-Ceb-bar b. Ubeydullah b. Selman yüce Allah’ın: “Muhakkak ben sizin için bağ­rışıp çağrışma gününden korkarım. O günde arkanızı dönüp gideceksi­niz” buyruğu hakkında dedi ki: Sonra gözleri gözyaşları ile onlara karşılık verecekler ve gözyaşları bitene kadar ağlayacaklar. Daha sonra gözleri kan ağlayarak onlara cevab verecek ve kan bitinceye kadar ağlayacaklar. Sonra irin akıtarak gözleri onlara karşılık vereceklerdir. (Abdu’l-Cebbar b. Ubey­dullah devamla) dedi ki: Yüce Allah tarafından üzerlerine bir şey gönderi­lir, onlar da arkalarını dönerek kaçarlar. Sonra gözyaşları irin akıtmaya baş­lar. İrin bitinceye kadar ağlamaya devam ederler, gözleri çamurdaki çatlak­lar gibi yuvalarında kaybolur gider.

Şöyle de denilmiştir: Bu İsrafil (a.s)’ın Sur’a Feza’ (korku ve dehşet) üfü-rüşünü üfüreceği vakit gerçekleşecektir. Bunu da Ali b. Ma’bed, et-Taberî ve başkaları Ebu Hureyre yoluyla gelen bir hadis olarak zikretmişlerdir. Bu ha­diste şu ifadeler yer almaktadır: “O vakit yeryüzü dalgaların sağa sola ittiği denizdeki bir gemi gibi olacaktır. İnsanlar yerin sırtında çalkanıp, duracak­lar. Emzikliler emzirdikleri yavrularını unutacaklar. Hamile olanlar karınla-nndaki yavrularını bırakacaklar. Küçük çocukların saçları ağıracak. Şeytan­lar etrafa, sağa sola kaçışıp gidecekler. Melekler ise onların suratlarına, su­ratlarına vuracaklar. İnsanlar arkalarını dönüp kaçacaklar, bağrışarak birbir­lerine seslenecekler. İşte yüce Allah’ın: “Bağrışıp çağrışma gününden kor­karını… o günde arkanızı dönüp gideceksiniz ve sizi Allah’a karşı koru­yacak kimseniz olmayacaktır. Allah’ın saptırdığını doğru yola iletecek kim­se bulunmaz” buyruğu ile dile getirdiği durum budur.” [33]deyip, hadisi bü­tünü ile zikretmektedir. Biz bu hadisi “et-Tezkire” adlı eserimizde zikretmiş ve orada buna dair açıklamaları yapmış bulunuyoruz.

Ali b. Nasr’dan, onun da Ebu Amr’dan rivayet ettiğine göre Ebu Amr sa­dece vasi halinde olmak üzere: “Bağrışıp, çağrışma” kelimesinin “dal” harfini sakin olarak okuduğunu rivayet etmiştir. Ebu Ma’mer ise Abdu’l-Va­ris den sadece vasi halinde “ye” harfini ziyade ettiğini rivayet etmiştir, Verş’in benimsediği şekil de budur. Şu kadar var ki Ebu Amr’dan gelen meşhur ri­vayet her iki halde de “ye”yi hazfettiği şeklindedir. Zikrettiğimiz üzere Verş’den gelen rivayet ile daha önce kaydettiğimiz İbn Kesir’den gelen riva-vet dışında, yedi kıraat imamlarının diğerleri de böyle okumuşlardır.

Denildiğine göre kıyamet gününe “yevmu’t-tenad (bağrışıp, çağrışma günü)” adının veriliş sebebi, kâfirin o günde “veyl (vay başıma, veyl bana), sübur (keşke ölseydim) ve hasret (yazıklar olsun bana)” diye seslenecek ol­masıdır. Bu açıklamayı İbn Cüreyc yapmıştır.

Bir başka açıklamaya göre burada hazfedilmiş lafızlar vardır. Gerçek şu ki: ben sizin için bağrışıp çağrışma gününün azabından korkuyorum, demek Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“O gün arkanızı dönüp gideceksiniz” buyruğu “bağrışıp, çağrışma günün­den” bedeldir. “Allah’ın saptırdığını doğru yola iletecek kimse bulun­maz.” Yani yüce Allah’ın, kalbinde sapıklığı yarattığı kimseyi kimse hidaye erdiremez. Bu buyruğun kim tarafından söylendiği hususunda da iki gö­rüş vardır. Birisine göre bunu söyleyen Musa (a.s)’dır, ikincisine göre ise da-r_u zahir (güçlü) olan görüşe göre Firavun ailesinden iman eden kimsedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [34]

  1. Andolsun önceden Yusuf da size apaçık belgelerle gelmiş idi. O zamanlar da size getirdiğinden şüphe edip durmuştunuz. Niha­yet o vefat ettiğinde de: ‘Allah ondan sonra artık asla bir daha peygamber göndermez’ dediniz. Allah haddi aşan, şüpheci kim­seleri işte böyle saptırır.
  2. “Onlar ki kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın Allah’ın âyet­leri hakkında tartışırlar. Gerek Allah indinde, gerek mü’minler yanında (buna) öfke oldukça büyüktür. Allah büyüklük taslayan her zorbanın kalbini işte böyle mühürler.”

“Andolsun önceden Yusuf da size apaçık belgelerle gelmiş idi” buyru­ğu ile ilgili olarak denildiğine göre bu sözler, Musa (a.s)’ın sözleridir. Fira­vun ailesinden olup iman eden kişinin verdiği öğütlerin geri kalan bölümü olduğu da söylenmiştir. Onlara eskiden beri peygamberlere karşı baş kaldır­mış olduklarını hatırlatmaktadır. Onun burada kastettiği kişi, kendilerine apa­çık belgelerle gelen ve “darmadağınık birçok Rabbler mi hayırlıdır, yoksa bir tek olan (ve herşeyi hükmü altında tutan) kahhar Allah mı?” (Yusuf, 12/39) deyip onlara apaçık belgelerle gelen Yakub oğlu Yusuf (a.s)’dır.

İbn Cüreyc dedi ki: Kastedilen kişi Yakub oğlu Yusuf’tur. Yüce Allah onu Musa (a.s)’dan önce, kralın ölümünden sonra Kıbtilere apaçık belgelerle -ki bu da rüyadır- rasûl olarak göndermişti.

İbn Abbas da şöyle demiştir: Bundan kasıt Yakub oğlu Yusuf oğlu İfra-hîm oğlu Yusuf’tur. O aralarında yirmi yıl süre ile peygamberlik yapmıştı.

en-Nekkaş ed-Dahhak’tan şöyle dediğini nakletmektedir: Yüce Allah kendilerine Yusuf diye adlandırılan cinlerden bir rasûl göndermişti.

Vehb b. Münebbih de şöyle demiştir: Musa (a.s)’ın çağdaşı olan Firavun Yusuf (a.s)’ın çağdaşı olan Firavun’un kendisidir. Ona uzunca bir ömür ve­rilmişti.

Başkası ise: Bu başka birisidir, demektedir.

en-Nehhas da şöyle demektedir: Ayet-i kerimede bu Firavun’un Yusuf dö­nemindeki hükümdar olduğuna delâlet edecek bir ifade yoktur. Çünkü bir peygamber gerek kendisiyle birlikte bulunanlara, gerekse sonradan gelen­lere apaçık delillerle gönderilmiş ise, onların hepsine bu apaçık delillerle gön­derilmiş demektir ve hepsinin onu tasdik etmeleri gerekir.

“O zamanlar da size getirdiğinden şüphe edip durmuştunuz.” Yani

sizden öncekiler de bunlar hakkında şüphe etmişlerdi.

“Nihayet o vefat ettiğinde de: ‘Allah ondan sonra artık asla bir daha pey­gamber” yani peygamber olduğunu iddia edecek bir kimse “göndermez de­diniz.”

“Allah haddi aşan” şirke sapan “şüpheci” yüce Allah’ın birliği hakkında şüphe eden “kimseleri işte böyle” bu saptırma gibi “saptırır.”

“Onlar ki kendilerine gelmiş bir delil” herhangi bir belge ve kanıt “ol­maksızın Allah’ın âyetleri” apaçık delil ve belgeleri “hakkında tartışırlar” buyruğundaki: “Onlar ki” lafzı, “Kimseleri” lafzından bedel ola­rak nasb konumundadır. ez-Zeccac dedi ki: İşte yüce Allah, Allah’ın âyetle­ri hakkında tartışan kimseleri böylece saptırır demektir. Buna göre “onlar ki” nasb mahallindedir. (Yine ez-Zeccac) şöyle der: Bununla birlikte: Onlar öyle kimselerdir ki” anlamında, yahutta mübteda olarak ref konumun­da olması da mümkündür. Bu durumda haber de “… oldukça büyüktür” an­lamındaki lafızlardır.

Diğer taraftan: Bunlar Firavun ailesinden olup iman eden kişinin söyle­diği sözlerdendir denildiği gibi, yüce Allah’tan yeni bir hitab olduğu da söy­lenmiştir.

” Öfke” temyiz olarak nasb edilmiştir. Yani onların bu tartışmaları “öfke olarak oldukça büyüktür” demek olur. Yüce Allah’ın: ” Söz olarak ne büyüktür!” (el-Kehf, 18/5) buyruğuna benzemektedir.

“Yüce Allah’ın öfkesi” onları yermesi, onları kınaması ve onların başına azabı getirmesidir.

“Allah büyüklük taslayan her zorbanın kalbini” doğruyu akletmesin ve hakkı kabul etmesin diye “işte böyle” yani o tartışanların kalplerini mühür-lediği gibi “böyle mühürler.”Büyüklük taslayan… herkesin kalbini” buyruğu genel olarak “kalb”in “büyüklük taslayarTa izafe edilmesiyle okunmuştur. Ebu jffaCim ve Ebu Ubeyd de fau okuyuşu tercih etmiştir. İfadede hazfedilmiş la­fızlar vardır ki, anlamı şöyledir: “Al­lah büyük taslayan her zorbanın” herbirisinin “kalbini işte böyle mühür­ler.” Burada daha önce buna delâlet eden lafzın geçmiş olması dolayısıyla “Herbiri” lafzı hazfedilmiştir. Eğer bu lafzın hazfedildiği kabul edilme­yecek olursa mana düzgün olmaz. Çünkü o vakit bu buyruk o kimsenin kal­binin tamamını mühürler demek olur ki, maksat kalbin tamamını ifade etmek değildir. Maksat zorba ve büyüklük taslayan herkesin kalplerinin teker teker mühürlendiğidir. Bu şekilde, “herbir” anlamındaki lafzın hazfedileceğine de­lil teşkil eden sözlerden birisi de Ebu Duad’ın şu beyitidir:

“Yoksa sen her kişiyi yiğit mi sanırsın?

Ve geceleyin alevlenen ateşi ateş mi sanırsın?”

Görüldüğü gibi burada şair “ve herbir ateşi” demek istemiştir.

İbn Mesud’un kıraatinde ise (“herbir” anlamındaki bu lafzın ilavesi ile): “Büyüklük taslayan herbir kimsenin kalbi üzerine” şek­lindedir. Ancak bu tefsin bir kıraat olup, bu lafız izafe yapılmıştır.

Ebu Amr, İbn Muhaysın ve Şamlılardan naklen İbn Zekvan “Kal-bi”nin tenvinli olup, “Büyüklük taslayan”ın “kalbin sıfatı” diye oku­muşlardır. Bu durumda “kalp” insanın tümünün ifadesi olur. Çünkü büyük-lenen kalptir, diğer organlar ise ona tabidir. Bundan dolayı Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz vücutta bir çiğnemlik et parçası vardır. O düzelirse vücudun tamamı düzelir, o bozulursa vücudun tamamı bozulur. İyi bilin ki o kalptir.” [35]

Muzafın nasbedilmesine binaen böyle okumak da caizdir. Yani: “Kalp sahibi olup büyüklenen herbir kimsenin üzeri­ne…” şeklinde de kabul edilebilir, bu durumda sıfat “kalp sahibi”ne ait olur. [36]

  1. Firavun dedi ki: “Ey Haman! Benim için yüksek bir köşk yap. Bel­ki o yollara ulaşırım;
  2. “Göklerin yollarına. Sonunda belki Musa’nın ilâhının yanına çı­karım. Doğrusu şu ki, ben onu yalancı sanıyorum.” İşte böyle­ce Firavun’un kötü ameli kendisine süslendirildi ve doğru yol­dan alıkonuldu. Firavun’un hilesi ancak bir hüsranla içice idi.

Firavun ailesine mensub iman eden kişi sözlerini söyleyip Firavun da mü’min kişinin bu sözlerinin, çevresinde bulunanların kalplerini etkileme­sinden korkuya kapılınca, Musa’nın getirdiği tevhidi sınayacağını ve eğer doğ­ru olduğu ortaya çıkarsa, bunu çevresindekilerden gizlemeyeceğini, doğru olmadığı ortaya çıkarsa da dinleri üzerinde sabit kalmalarını sağlayacağını his­settirmek maksadı ile: “Firavun dedi ki: Ey Haman! Benim için yüksek bir köşk yap” sözleri ile veziri Haman’a yüksekçe köşk yapması emrini verdi. Buna dair açıklamalar daha önceden el-Kasas Sûresi’nde (28/38. âyetin tef­sirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Belki o yollara ulaşırım; göklerin yollarına” buyruğundaki “göklerin yolları” lafzı birincisinden (“yollar” anlamındaki kelimeden) bedeldir. “Gök­lerin yolları” ise Katade, ez-Zührî, es-Süddî ve el-Ahfeş’in görüşüne göre ka­pıları demektir. el-Ahfeş şu beyiti zikretmektedir:

“Kim ölüm sebeblerinden çekinirse gelir onu bulurlar, İsterse merdivenle semanın kapılarına tırmansın.”

Ebu Salih de “semanın sebepleri” yolları demektir diye açıklamıştır. Se-mavatın, kendileri sayesinde ayakta durabildiği hususlardır, diye de açıklanmıştır. Burada “yollar” lafzı şanlarını yüceltmek için tekrarlanmıştır. Çünkü bir şey önce müphem olarak zikredilip sonra açıklanacak olursa, bu o şeyin durumunu daha bir yüceltmek demektir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Sonunda belki Musa’nın ilâhının yanına çıkarım” da ona yukarıda olup aşağıda bulunana bakanın baktığı gibi bakarım. Böylelikle o yüce Allah’ın bel­li bir mekan tarafından kuşatılan bir cisim olduğunu zannetmiş olmaktadır. Firavun ilâhlık iddiasında bulunuyor ve yüksekçe bir yerde oturmak ile bu­nun gerçekleştiği görüşünde bulunuyor idi.

lafa. cetvelde “aytv” harfi ötreli olarak, yü­ce Allah’ın: “Ulaşırım” buyruğuna atıf ile merfû’ okunmuştur. Ancak el-A’rec, es-Sülemî, İsa ve Hafs ise bunu nasb ile okumuşlardır. Ebu Ubey-de dedi ki: Bu şekilde okuyuş: ” Belki” lafzının cevabı olarak ve ba­şına “fe” getirilmiş şekliyle okunmasından ötürüdür.

en-Nehhas da şöyle demiştir: Nasb ile okunuşun manası, reF ile okuyu­şun anlamından farklıdır. Çünkü nasb ile okumanın anlamı, ben o yollara ne zaman ulaşırsam, o vakit çıkar ve bakarım, demek olur. Ref ile okuyuşun anlnım ise “belki o yollara, ulaşırım” sonra bunun ardından belki bakarım, de­mektir. Ancak: “Sonra”nın verdiği terâhî (arada zaman süresinin bulun-ması) anlamı “fe”nin bu anlamı vermesinden daha ileri derecededir.

“Doğrusu şu ki; ben onu yalancı sanıyorum.” Yani bununla birlikte ben Musa’nın benden başka ilâh bulunduğu şeklindeki iddiasında yalan söyledi­ğini zannediyorum. Ben bu işi sadece bu husustaki kapalılığı gidermek için yapacağım. Bu da Firavun’un yüce Allah’ın varlığı hususunda şüphe içinde olmasını gerektirmektedir.

Şöyle de açıklanmıştır: Buradaki “zan”; “yakın (kesinlikle bilmek)” anla­mındadır. Ben onun yalancı olduğundan eminim, kesinlikle o bir yalancıdır, demektir. Bu sözlerimi ise sadece benim kesin olarak inandığım şeylere kesin olarak inanmayanların şüphesini ortadan kaldırmak için söylüyorum.

“İşte böylece Firavun’un kötü ameli kendisine süslendirildi.” Yani Fi­ravun bu sözleri söyleyip şüphe içerisine düştüğü şekilde şeytan ona kötü amelini süslü gösterdi, yahutta yüce Allah kötü amelini yani şirkini ve yalanlamasını ona süslü gösterdi.

“Ve doğru yoldan alıkonuldu” buyruğundaki: ” Alıkonuldu” buy­ruğu Kûfeliler tarafından meçhul bir fiil olarak okunmuştur. Ebu Ubeyd ile Ebu Hatim’in tercih ettiği şekil de budur. Bu okuyuşa göre “Sad” harfinin es-reli okunması da mümkündür. Bu durumda “dal” harfinin kesresi “Sad”a nak­ledilmiş olur. Yahya b. Vessab ile Alkame’nin kıraati de bu şekildedir. İbn Ebi İshak ile Abdurrahman b. Bekre ise tenvinli ve ref ile diye okumuşlardır. Diğerleri ise: “Ve alıkoydu” şeklinde “sad” ve “dal” harfle­rini üstün ile okumuşlardır. Firavun insanları doğru yoldan alıkoydu, demek olur.

“Firavun hilesi ancak bir hüsran ile” yani bir ziyan ve bir sapıklık ile “içi­ce idi.” Yüce Allah’ın şu buyruklarında da bu kökten gelmiş lafızlar kulla­nılmıştır: “Ebu Leheb’in iki eli kurusun (helak olsun).”(Mesed, 111/1) “Zarara uğratmaktan başka şeylerini de arttır-madılar.” (Hud, 11, 101) Bir başka yerde de: “…zarardan başka” (Hud, 11/63) diye buyurmaktadır. Yüce Allah onun yaptığı köşkü (kuleyi) yık­tı, kavmi ile birlikte onları suda boğdu. Daha önceden (el-Kasas, 28/36-42. âyetlerin tefsirinde) geçtiği gibi. [37]

  1. O iman eden dedi ki: “Ey kavmim! Bana uyun, ben sizi doğru yo­la eriştireyim.

39- “Ey kavmim! Bu dünya hayatı ancak bir geçimliktir. Ahiret ise doğrusu asıl kalınacak yurdun ta kendisidir.

  1. “Kim bir kötülük işlerse, ona ancak onun benzeri ile karşılık ve­rilir. Erkek veya kadın kim mü’min olarak salih amel işlerse iş­te onlar cennete girerler. Onlar orada hesapsız rızıklanırlar.
  2. “Ey kavmim! Ne oluyor böyle ki, ben sizi kurtuluşa çağırıyorum, siz ise beni ateşe çağırıyorsunuz?
  3. “Siz beni Allah’a kâfir olmaya ve ona bilmediğim şeyi ortak koş­maya çağırıyorsunuz. Halbuki ben sizi mutlak galib, çok mağ­firet edici olana davet ediyorum.

43- “Elbette beni kendisine davet ettiğiniz şeylerin dünyada ve ahirette herhangi bir daveti yoktur. Dönüşümüz muhakkak Al­lah’adır. Şüphesiz haddi aşanlar da ateşin dostlarıdır.

  1. “Yakında benim size söylediğimi hatırlayacaksınız. Ben işleri­mi Allah’a ısmarlıyorum. Muhakkak Allah kullarını çok iyi gö­rendir.”

“O iman eden dedi ki: Ey kavmim bana uyun” sözleri Firavun ailesinden iman eden kişinin söylediklerinin devamıdır. Yani din hususunda bana uyun. “Ben sizi doğru yola” cennet yolu olan hidayet yoluna “eriştireyim.”

Bu sözlerin Musa (a.s)’ın sözleri olduğu da söylenmiştir.

Muaz b. Cebel “doğru yol” anlamındaki lafzı: şeklinde “şın” harfi­ni de şeddeli olarak okumuştur. Ancak bu Arap dili bilginlerinin çoğunluğu­ma göre bir lahndir. Çünkü kullanım: ” Eriştirdi, eriştirir” şeklinde­dir. Halbuki gelmez. Bu şekil ancak sülasiden gelir. Şa­yet rubaiden çokluk anlamı vermesi istenen kip yapılmak istenirse; vez­ni kullanılır.

en-Nehhas dedi ki: şeklinin Eriştirir” anlamında olması -on­dan müştak (türetilmiş) olduğu manasına olmayarak- caizdir. Ancak: “İncici” kelimesinin: “İnci” lafzından getirildiği gibi söylenebilir. Bu da o manaya gelmekle birlikte, bu kipe göre söylenemez. Bununla birlikte bu­nun:’den gelip, “Doğru yola erişmiş” anlamında olma­sı da mümkündür. Şairin şu mısraında olduğu gibi: [38]

“Ey Umeyme! Beni oldukça yorgunluğu bulunan, bir kederle başbaşa bırak.”

ez-Zemahşerî dedi ki:şeklinde, vezninde, fiilinde “şın” harfi kesreli kökten gelmiş gibi de okunmuştur, gibi. Yahutta “şın” harfi üstün olarak: ‘den gelmiş kabul edilebilir.

geldiği gibi. Ancak bu, pek kabul edilebilecek bir görüş değildir. Çünkü “fe’al” vezninin ‘den gelmesi ancak çok az lafızlardadır,) gibi. Ancak bu kadar az sayıdaki kullanıma kıyas yapmak doğru değildir. Di­ğer taraftan bu kullanımın: fiiline bakılmaksızın nisbet olması da mümkündür, “Fildişi satıcısı, ” Kaba elbise satıcısı” gibi.

Mushaf’ta: “Bana uyun” lafzı “ye”siz olarak yazılmıştır. Ancak Yakub ile İbn Kesir vasi ve vakf hallerinde de “ye”yi sabit olarak okumuş­lardır. Ebu Amr ve Nafî’ ise vakf halinde hazfetmiş, vasi halinde sabit oku­muşlardır. Ancak Verş her iki halde de hazfetmiştir, diğerleri de böyle oku­muşlardır. Çünkü mushafta “ye”siz olarak kaydedilmiştir, “ye”yi sabit olarak okuyanlar ise asıl kullanıma göre okumuşlardır.

“Ey kavmim! Bu dünya hayatı ancak bir geçimliktir.” Onunla kısa bir süre faydalanılır, geçinilir, sonra ardı arkası kesilir, yok olur, gider.

“Ahiret ise doğrusu asıl kalınacak” karar kılınıp ebedi yaşanılacak “yur­dun ta kendisidir.” Burada “ahiref’den kasıt cennet ve cehennemdir, çün­kü her ikisinin de sonu gelmez. Bunu da şu buyruklarıyla açıklamaktadır:

“Kim bir kötülük” şirki kastediyor “işlerse, ona ancak onun benzeri” olan azab “ile karşılık verilir.”

“Erkek veya kadın kim mü’min olarak” yani kalbinden Allah’ı ve pey­gamberleri tasdik ederek “salih amel işlerse” İbn Abbas dedi ki: La ilahe il­lallah demeyi kastediyor. “İşte onlar cennete girerler.” Buradaki “cennete girerler” anlamındaki buyruk, meçhul bir fiil olarak “ye” harfi ötreli: ” Girdirilirler” diye de okunmuştur. Bu, İbn Kesir, İbn Muhaysın, Ebu Amr, Yakub ve Asım’dan Ebu Bekr’in kıraatidir. Buna da “onlar orada he-sabsız rızıklanırlar” buyruğundaki: “Rızıklanırlar” buyruğunun bu şekilde okunmuş olması delil teşkil etmektedir. Diğerleri ise (“girerler” an­lamını verecek şekilde) “ye” harfini fethalı olarak okumuşlardır.

“Ey kavmim! Ne oluyor böyle ki ben sizi kurtuluşa” yani cennetlere ulaş­tıran iman yoluna “çağırıyorum. Siz ise beni ateşe çağırıyorsunuz” sözle­ri ile Firavun’un söylediği: “Ve ben sizi doğru yoldan başkasına da iletmiyorum” (el-Mu’min, 40/29) şeklindeki sözlerinde geçen Firavun’un yolunun as­lında sonucu cehenneme götüren sapıklık yolu olduğunu açıklamaktadır. Ken­disini de Firavun’un yoluna uymaya çağırmış idiler. Bundan dolayı devam­la: “Siz beni Allah’a kâfir olmaya ve O’na bilmediğim şeyi ortak koşma­ya” bu da Firavundur “çağırıyorsunuz. Halbuki ben sizi mutlak galib, çok mağfiret edici olana davet ediyorum.”

“Elbette, şüphesiz…” lafzına dair açıklamalar daha önceden (Hud, 11/22. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Gerçekten, muhakkak, şüphesiz, elbette anlamındadır. “Beni kendisine davet ettiğiniz şeylerin” buy-ruğundaki: ” Şeyler” lafzı: ” Kimse” anlamındadır.

“Dünyada ve ahirette herhangi bir daveti yoktur.” ez-Zeccac’ın açıkla­masına göre onun fayda sağlayacak şekilde yapılacak duayı kabulü söz ko­nusu olmayacaktır. Başkası da şöyle açıklamıştır: Onun ilâh olmasını gerek­tirecek herhangi bir daveti yoktur.

el-Kelbî de şöyle açıklamıştır: Onun dünyada da, ahirette de şefaati olmaz.

Firavun önceleri insanları putlara ibadet etmeye çağırıyordu. Sonra onla­rı ineklere tapmaya davet etti. Bir ineğe gençken ibadet ediliyor, yaşlandı mı boğazlanmasını emrediyordu. Sonra ibadet edilsin diye bir başka ineğin getirilmesini emrediyordu. Aradan uzunca bir zaman geçtikten sonra bu se­fer: En yüce rabbiniz benim, diye ortaya çıktı.

“Şüphesiz haddi aşanlar da ateşin dostlarıdır.” Katade ve İbn Şîrîn müşrikleri kastetmektedir, demişlerdir. Mücahid ve eş-Şa’bî ise bunlar beyin­sizler ve haksız yere kanlan döken kimselerdir diye açıklamışlardır. İkrime bunlar zorbalar ve büyüklük taslayan kimselerdir diye açıklamıştır. Bunların Allah’ın sınırlarını aşan kimseler oldukları da söylenmiştir. Bu ise daha ön­ce geçen açıklamaları kapsamaktadır.

Bu buyrukta geçen ( âl )’ler, harf-i cerrin düşürülmesi ile nasb mahallin-dedir. Sibeveyh’in, el-Halil’den naklettiğine göre ise: “Elbette” lafzı daha önce geçen ifadeleri reddetmek anlamında olduğundan ötürü ” Sizin beni kendisine davet ettiğiniz şeyin… olması gere­kir” takdiri ile ref mahallinde olması da mümkündür.

“Kendisine davet ettiğiniz şeyin batıl olması icab etmiştir, dönüş Allah’a aittir, haddi aşanların cehennemin arkadaşları olması da vacibtir.” demiş gibidir.

“Yakında benim size söylediğimi hatırlayacaksınız.” sözleri tehdittir.

“…mi” lafzının; anlamında olması mümkündür. Size söyledik­lerimin… demek olur. Mastar anlamını veren edat olması da mümkündür, ya­ni azab gelip sizi bulacağı vakit, benim size söylediğim sözümü hatırlayacaksiniz, demek olur.

“Ben işlerimi Allah’a ısmarlıyorum.” Ona tevekkül eder ve işimi O’na teslim ediyorum.

Bu sözlerinin onu öldürmek istediklerine delil teşkil ettiği de söylenmiş­tir. Mukatil de dedi ki: O mü’min kişi dağa kaçtı ve onu öldüremediler. Bu sözleri söyleyenin Musa (a.s) olduğu da söylenmiştir. Ancak daha zahir olan bu sözlerin Firavun ailesinden iman eden kişinin sözleri olduğudur, İbn Abbas’ın görüşü de budur. [39]

45- Sonunda Allah kurdukları tuzakların kötülüklerinden korudu onu; Firavun hanedanını ise kötü azab kuşattı.

  1. Ateştir o. Onlar sabah-akşam ona arzolunurlar. Kıyametin ko­pacağı günde: “Firavun hanedanım azabın en şiddetlisine sokun” (denilecek).

“Sonunda Allah kurdukları tuzakların kötülüklerinden” ona çeşitli şe­killerde azab ve işkence etmelerine karşı “korudu onu.” Onu alıp yakalamak istediler ancak bulamadılar. Çünkü o işini Allah’a ısmarlamıştı.

Katade dedi ki: Bu kişi Kıbti idi, İsrailoğulları ile birlikte Allah onu kur­tardı. Buna göre buradaki “he (onu)” zamiri Firavun ailesinden mü’min olan o kişiye ait olur. Bunun -daha önce geçen farklı kanaate binaen- Mu­sa’ya ait bir zamir olduğu da söylenmiştir.

“Firavun hanedanını ise kötü azab kuşattı” buyruğu ile ilgili olarak el-Kisaî şöyle demektedir: Bir şey inip (gelip, çatar) ve lazım (gerekli ve ayrıl­maz) olursa, o takdirde: “Kuşattı, kuşatır, kuşatmak” denilir.

Daha sonra bu azabın mahiyetini açıklayarak dedi ki: “Ateştir o, onlar sa­bah-akşam ona arzolunurlar” buyruğundaki “ateştir o” anlamındaki lafzının okunuşu ile ilgili altı görüş vardır:

1- “Kötü” lafzından bedel olarak merfû’ okunması. (O kötü azab, ateştir, demek olur.)

2- ” O ateştir” anlamında da olabilir.

3- Mübteda olarak merfu’ gelmiş olabilir.

4- el-Ferra dedi ki: “O ateş ki, ona arz olunurlar” anlamın­da merfu’ olabilir.

Bunlar ref’ ile okunuşuna dair dört açıklama şeklidir.

5- el-Ferra nasb ile okunmasını da caiz kabul etmektedir, çünkü ondan sonra “ona” ait bir zamir bulunmakta ve ondan önce de onunla ilişkili olan ifadeler yer almaktadır.

6- el-Ahfeş: “Azab’dan bedel olarak esreli okunabileceğini de ka­bul etmiştir.

Cumhurun kanaatine göre burada “sunulmak”, Berzah’ta gerçekleşmek­tedir. Bazı ilim ehli de kabir azabının sabit oluşuna yüce Allah’ın: “Ateştir o, onlar sabah-akşam ona arzolunurlar” buyruğunu delil göstermişler ve bunun dünya devam ettikçe süreceğini söylemişlerdir.

Mücahid, İkrime, Mukatil ve Muhammed b. Ka’b da böyle demişlerdir. Hepsi de: Bu âyet-i kerime dünyada kabir azabına delil teşkil etmektedir. Ni­tekim ahiıet azabı hakkında da daha sonradan: “Kıyametin kopacağı günde: Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine sokun” diye buyurulduğu-nu görmekteyiz.

İbn Mesud’dan rivayet edilen hadiste belirtildiğine göre de Firavun hane­danı ile onlar gibi olan kâfirlerin ruhları sabah ve akşam cehennem ateşine arzolunur (cehennem onlara gösterilir) ve onlara: Bu sizin yurdunuzdur, de­nilir. Yine ondan gelen rivayete göre onların ruhları siyah kuşların kursak-larındadır. Hergün sabah ve akşam olmak üzere iki defa cehenneme gider­ler, işte cehennemin onlara arzedilmesi bu demektir.

Şu’be, Ya’la b. Ata’dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Ben Meymun b. Mehran’ı şöyle derken dinledim: Ebu Hureyre sabah oldu mu yüksek sesle: Yüce Allah’a hamdolsun sabahı ettik. Firavun ailesi de cehenneme arzedildi, derdi. Akşam oldu mu da yine yüksek sesle: Akşamı ettik, Allah’a ham­dolsun. Firavun hanedanı da cehennem ateşine arzolundu, derdi. Kim Ebu Hureyre’nin bu sözünü işitiyorsa mutlaka cehennem ateşinden Allah’a sığı­nıyordu.

Sa’d b. Cüveyriye’nin hadisinde de Nafî’den, onun İbn Ömer’den rivaye­tine göre İbn Ömer şöyle demiştir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: “Kâfir öldü mü sabah ve akşam cehenneme arzedilir.” Daha sonra yüce Allah’ın: “Ateş­tir o, onlar sabah-akşam ona arzolunurlar” buyruğunu okudu. Mümin de

öldü mü ruhu sabah ve akşam cennete arzolunur.” [40]

Buhârî ve Müslim’in rivayetine göre Ömer (r.a) Rasûlullah (sav)’ın şöyle buyurduğunu zikretmektedir: “Sizden herhangi bir kimse öldü mü sabah ve akşam ona kalacağı yer gösterilir. Eğer cennet ehlinden ise cennet ehlinden birisi olarak (ona yer gösterilir). Şayet cehennem ehlinden ise yine cehen­nem ehlinden birisi olarak (yeri gösterilir) ve: Yüce Allah’ın kıyamet günün­de buraya seni sokacağı vakte kadar senin (ebediyyen) kalacağın yer bura­sıdır, denilir.” [41]

el-Ferra dedi ki: Buradaki sabah ve akşam vakti dünyada bu kadarlık sü­reler kadardır. Mücahid’in görüşü de budur. O: “Sabah akşam” yani dünya günlerinden (bu kadar sürelerle) demektir.

Hammad b. Muhammed el-Fezarî dedi ki: Bir adam Evzaî’ye şöyle dedi: Biz kafileler halinde beyaz ve küçük birtakım kuşların denizden çıkıp batı tarafına doğru gittiklerini gördük. Bunların sayılarını Allah’tan başka kimse bilemez. Akşam oldu mu onlar gibi siyah kuşların döndüğünü görüyoruz. Şöy­le dedi: O kuşların kursaklarında Firavun hanedanının ruhları vardır. Sabah ve akşam cehennem ateşine arzolunurlar. Sonra da geriye yuvalarına döner­ler. Döndüklerinde de tüyleri yanmış ve kararmış oluyorlar. Geceleyin yine tüyleri beyaz olarak çıkar ve o siyah tüyleri döker. Sonra o kuşlar sabah olun­ca tekrar gider ve sabah-akşam ateşe arzolunurlar. Tekrar yine yuvalarına ge­ri dönerler. İşte dünya kaldığı sürece bunlar böyle devam edip gidecekler­dir. Kıyamet günü olacağında da yüce Allah: “Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine sokun” diye buyuracak ki, bu da el-Haviye(de ki azab)dır. (el-Evzaî devamla) dedi ki: Bize ulaştığına göre bunların sayısı ikimilyon al-tıyüzbin kişidir.

” Sabah” aslında mastar olup anlamı genişletilerek zarf olarak kul­lanılmıştır.

“Akşam” lafzı da ona atfedilmiştir ve ifade burada tamam olmak­tadır. Daha sonra da: “Kıyametin kopacağı günde” buyruğu ile okumaya baş­lanılır ve: “Gün” lafzı yüce Allah’ın: “Sokun” anlamındaki buyruk ile nasbedilerek okunur. Bununla birlikte bunun “arzolunurlar” buyruğu ile nas-bedilerek dünyada ateşe “arzolunurlar, kıyametin kopacağı günde de” anla­mında olup, üzerinde vakıf yapılmaması da mümkündür.

Nafî, Medineliler, Hamza ve el-Kisaî”Sokun” buyruğunu kat eli-

di fi ile ve “hı” harfi kesreli olarak:Soktu” fiilinden gelmiş bir fiil diye oku­muşlardır. Ebu Ubeyd’in tercih ettiği görüş budur. Yani yüce Allah melekle­re, onları ateşe sokmaları için emir verecektir. Bunun delili de yüce Allah’ın: “Ateştir o… ona arzolunurlar” buyruğudur. Diğerleri ise “elifi vasi ile “hı” harfini ötreli olarak: “Girin” şeklinde: “Girdi” fiilinden gelmiş diye okurlar. Yani onlara: ey “Firavun hanedanı, azabın en şiddetlisine girin” denilecek. Ebu Hatirrfîn tercih ettiği de budur. Birinci kıraat ile ilgili olarak da şunları söylemektedir. Birinci kıraatteki: ” Hanedanını” birinci me-ful; ” En şiddetlisine” ise cer harfinin hazfi ile ikinci mefuldür. İkinci kıraatte ise muzafın nidası olduğundan dolayı mansuptur.

“Firavun hanedanı” onun din ve mezhebini kabul eden kimselerdir. Dini ve mezhebini “gidiş yolu’nu izleyen kimseler azabın en şiddetlisinde ola­caklarına göre; onun böyle olması öncelikle sözkonusudur.

İbn Mesud, Peygamber (sav)’dan şufıu rivayet etmektedir: “Kul mü’min ola­rak dünyaya gelir, mü’min olarak yaşjır, mü’min olarak ölür. Bunlardan bi­risi Zekeriya oğlu Yahya’dır. Mü’min olarak doğdu, mü’min olarak yaşadı, mü’min olarak öldü. Kimi kul da kâfir olarak doğar, kâfir olarak yaşar, kâ­fir olarak ölür. Firavun bunlardan birisidir. Kâfir olarak doğdu, kâfir olarak yaşadı, kâfir olarak öldü.”[42]Bunu en-Nehhas zikretmiştir.

el-Ferra ise âyet-i kerimede bir takdim ve tehir olduğunu kabul etmekte­dir. Buna göre âyetin anlam sıralanışı şöyledir: “Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine sokun”; “ateştir o, onlar sabah akşam ona arzolunurlar.” O böy­lece ateşe arzedilmeyi ahirette kabul etmiş olmaktadır. Ancak bu daha ön­ceden geçtiği üzere ifadelerin sıralanışına uygun olarak cumhurun benimse­diği kanaatten farklı bir kanaattir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.[43]

  1. Ateşin içinde karşılıklı deliller getirip tartışacaklarında zayıf olanlar büyüklük taslayanlara şöyle diyecekler: “Biz size uyan kimseler idik. Şimdi bu ateşin bir kısmını olsun, bizden kaldı­rabilir misiniz?”
  2. O büyüklük taslayanlar diyecekler ki: “Muhakkak biz, hepi­miz bunun içindeyiz. Şüphesiz Allah, kullar arasında hüküm ver­miş bulunuyor.”

49- Ateşte olanlar cehennem bekçilerine diyecekler ki: “Rabbinize dua edin ki, üzerimizden bir gün olsun azabı hafifletsin.”

  1. Bekçiler de diyecekler ki: “Peygamberleriniz size apaçık delil­ler getirmediler mi?” Onlar: “Evet” diyecekler. (Bekçiler) diyecek­ler ki: “Şimdi siz dua edin.” Kâfirlerin duası -ne olursa olsun- bo­şunadır.

“Ateşin içinde karşılıklı deliller getirip tartışacaklarında” orada birbir­lerine karşı iddialarda bulunacaklarında “zayıf olanlar” peygamberlere uy­mayarak “büyüklük taslayanlara şöyle diyecekler: Biz” dünyada iken bizi kendisice davet ettiğiniz şirk koşmak hususunda “size uyan kimseler idik. Şimdi bu ateşin bir kısmını” azabın bir parçasını “olsun bizden kaldırabi­lir misiniz?” Siz bizim yerimize onu taşıyabilir misiniz, yüklenebilir misiniz?

“Uyan kimseler” Basralıların görüşüne göre hem tekil, hem çoğul anlamındadır. Lafız olarak tekili ” Uyan kimse” şeklindedir. Kûfeliler; bu mastar gibi tekili olmayan çoğul bir isimdir. Bunun çoğulu yapılmaz, eğer çoğulu yapilacak olsaydı: ” Uyanlar” demek gerekirdi, derler.

“O büyüklük taslayanlar diyecekler ki: Biz, hepimiz bunun” cehenne­min “içindeyiz.”

el-Ahfeş decji ki: “Hepimiz” lafzı mübteda olarak merfudur. el-Ki-saî ve el-Ferra ” Muhakkak biz, hepimiz bunun içindeyiz” şek­linde sıfat olarak nasb ile okumayı caiz kabul etmişlerdir. “Muhakkak biz” lafzındaki te’kid ise zamire aittir. İbn es-Semeyka ve İsa b. Ömer de böy­le okumuşlardır. Kûfeliler ise tekide de na’t (sıfat anlamında) adını verirler. Ancak Sibeveyh bunu kabul etmeyerek şöyle der: Çünkü: “ Hepimiz” sıfat olmaz ve sıfat da almaz. Burada bedel de caiz olmaz, çünkü kendisi hakkında haber veren kimseden başkası bedel olarak getirilmez. el-Müberred de bu anlamda açıklamada bulunarak şöyle demiştir: Burada zamirden bedel ge­tirmek sözkonusu olmaz, çünkü muhatapdır. Muhatapdan bedel olmadığı gi­bi, o da bedel olarak gelmez. Çünkü bunlarda anlaşılmayacak (müşkil) bir taraf yok ki, onlardan bedel getirilsin. Onun ifadesi lafzan bu şekildedir.

“Şüphesiz Allah kullan arasında hüküm vermiş bulunuyor.” Yani kim­se başkasının günahından dolayı sorumlu tutulmaz. Hepimiz başlı başına kâ­firleriz.

Kâfir ümmetler arasından “ateşte olanlar” buyruğunda yer alan: “( …anlar” lafzını Araplar arasından mu’reb ve salim, müzekker çoğul olmak üzere: diye kullananlar da vardır. Ref halinde bunu diye kul­lananlar, bunun tekilini mebni olarak kullandıkları gibi, bunu da mebni kul­lanmış oluyorlar.

el-Ahfeş dedi ki: Burada “nun” harfi katılmak sureti ile ” Onbeş” lafzına benzemiş olduğundan fetha üzere mebni kılınmıştır.

“Cehennem bekçilerine” buyruğundaki: ” Bekçiler” lafzı, ‘in çoğuludur. Çoğul olarak; şekilleri de kullanılır.

“Diyecekler ki: Rabbinize dua edin ki üzerimizden bir gün olsun aza­bı hafifletsin” buyruğundaki ” Hafifletsin” buyruğu (emrin) cezm ile gelmiş cevabıdır, “fe” ile gelirse nasb olur. Şu kadar var ki, Arapların konuş­malarında emrin ve benzerlerinin cevabında görülen, cevabın “fe’siz gelme­sidir. Kur’ân-ı Kerim de söyleyişlerin en fasihi olarak buna göre gelmiştir. Şa­irin şu mısraında olduğu gibi:

“Durun arkadaşlar, ağlaşalım o sevgiliyi yadetmekten ve konakladığı yere geldiğimizden ötürü.”

Muhammed b. Ka’b el-Kurazî de şöyle demiştir: Bana ulaştığına ya da an­latıldığına göre cehennemdekiler cehennem bekçilerinden yardım isteyecek­ler. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır: “Ateşte olanlar cehennem bekçi­lerine diyecekler ki: Rabbinize dua edin ki, üzerimizden bir gün olsun aza­bı hafifletsin.” Onlar böylelikle azabın üzerlerinden bir gün dahi hafifletil­mesini isteyecekler, fakat onların bu istekleri geri çevrilecektir: “Peygamber­leriniz size apaçık delUlefgetirmediler mi? (diyecekler). Onlar: Evet, diye­cekler. (Bekçiler) diyecekler ki: Şimdi siz dua edin, kâfirlerin duası -ne olur­sa olsun- boşunadır” diye haberi uzun uzadıya nakletmektedir.

Ebu’d-Derda yoluyla gelen, Tirmizî ve başkalarının rivayet ettiği hadiste de (Ebu’d-Derda) şöyle demektedir: Cehennemlikler üzerine açlık salınacak, öyle ki bu açlıkları içinde bulundukları azaba denk gelecek. Bu açlıktan kur­tarılmak için imdat isteyecekler, bu sefer onlara ne semirten, ne de açlığa kar­şı bir faydası olan dari’ denilen yiyecek verilecek. Onu yiyecekler, fakat on­lara hiçbir faydası olmayacak. Yine imdat dileyecekler, bu sefer onlara bo­ğazda tıkanıp kalan bir yiyecek verilecek ve bu boğazlarına tıkanıp kalacak. Dünyada iken boğazlarına tıkanan lokmaları su ile aşağı doğru indirdikleri­ni hatırlayacaklar. Bu sefer imdat isteyerek kendilerine içecek bir şeyin ve­rilmesini dileyecekler. Bu sefer onlara kancalar ile hamîm (kaynar su) geti­rilecek. Bu kaynar su yüzlerine yaklaştırıldı mı yüzlerini yakıverecek. Karın­larına ulaştı mı bağırsaklarını ve karınlarında bulunan ne varsa herşeyi pa­ramparça edecek. Bu sefer meleklerden yardım isteyecekler ve: “Rabbinize dua edin ki üzerimizden bir gün olsun azabı hafifletsin” diyecekler, onla­ra şöyle cevab verilecek: “Peygamberleriniz size apaçık deliller getirme­diler mi?” denilecek, onlar: “Evet diyecekler. (Bekçiler) diyecekler ki: Şimdi siz dua edin, kâfirlerin duası -ne olursa olsun- boşunadır” zararda­dır ve yok olmaya mahkumdur [44] [45]

  1. Muhakkak Biz peygamberlerimize ve mü’minlere dünya haya­tında ve şahitlerin ayağa kalkacakları günde mutlaka yardım ederiz.
  2. O günde özür dilemeleri kâfirlere fayda vermez. Hem lanet onlaradır, hem de kötü yurt onlarındır.

53- Andolsun Biz Musa’ya hidayet verdik. İsrailoğullarına da kita­bı miras bıraktık. 54. Özlü akıl sahiplerine bir hidayet ve bir öğüt olmak üzere.

“Muhakkak Biz peygamberlerimize… mutlaka yardım ederiz” buyruğun-daki: “Peygamberlerimize” lafzındaki damme’nin ağırlığı dolayısıy­la hazfedilerek; demek de uygundur. Maksat Musa (a.s)’dır.

“Ve mü’minlere dünya hayatında” buyruğu “peygamberlerimiz”e atf ile nasb mahallindedir. Maksat iman etmiş olan o mü’min kişidir.

Buyruğun bütün peygamberlerle mü’minler hakkında genel olduğu da söy­lenmiştir. Onların ilâhi yardıma mazhar olmaları ise -Ebu’l-Aliye’nin görüşü­ne göre- delillerin üstün gelmesi ve başarılı olması iledir. Düşmanlarından intikam alınmak suretiyle olduğu da söylenmiştir.

es-Süddî dedi ki: Bir kavim, bir peygamberi yahutta mü’minlerden hak­ka davet eden bir topluluğu öldürdü mü, mutlaka Allah onların üzerlerine onların intikamını alacak kimseler gönderir ve böylelikle -öldürülmüş olsa­lar dahi- bu konuda onlara yardım edilmiş olur.

“Ve şahidlerin ayağa kalkacakları günde” buyruğundan kasıt, kıyamet günüdür. Zeyd b. Eşlem dedi ki: “Şahitler” dört tanedir. Melekler, peygam­berler, mü’minler ve bedenler.

Mücahid ve es-Süddî de: “Şahitler” meleklerdir, bunlar peygamberlerin tebliğ ettiklerine, ümmetlerin de onları yalanladıklarına dair şahitlik edecek­lerdir demişlerdir.

Katade: Melekler ve peygamberlerdir, demiştir. Diğer taraftan buradaki ” Şahidler”in §ehid”in”çoğulu olduğu söylenmiştir. “Şerifin çoğulunun “eşraf” şeklinde gelmesi gibi.

ez-Zeccac ise şöyle demektedir: Burada “sahiciler” lafzı “şahid”in çoğulu­dur. “Sahib”in çoğulunun “ashab” şeklinde gelmesi gibi.

en-Nehhas da şöyle demektedir: “Fail” vezninde gelen bir kelimenin “ef’al” diye çoğulunun yapılması sözkonusu değildir ve buna kıyas da yapıl­maz. Ancak bu türden semai olarak gelen lafızlar işitildiği gibi kullanılır ve bu çoğul şekli, fazla harfin hazfedilmesine binaen böyle yapılır.

el-Ahfeş ile el-Ferra “Şahidlerin ayağa kalkacakları günde” buy/uğun-daki; ” Ayağa kalkacağı” lafzının, çoğulun müennesliğine binaen “te” ile kullanılmasını caiz kabul etmişlerdir.

Ebu’d-Derda’dan gelen hadiste ve bazı muhacldislerin naklettiğine göre Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Her kim müslüman kardeşini ırzını (na­mus, şeref ve haysiyetini verilmek istenen bir zarara karşı) savunacak olur­sa, o kimse üzerinden cehennem ateşini savmak da aziz ve celil olan Allah’ın üzerindeki bir hak olur.” [46]Daha sonra da yüce Allah’ın: “Muhakkak Biz peygamberlerimize ve mü’minlere… yardım ederiz” buyruğunu okudu.

Yine Peygamber (sav)’dan şöyle buyurduğu nakledilmiştir: ‘Her kim mü’min bir kimseyi onu gıybet eden bir münafığa karşı koruyacak olursa, yü­ce Allah kıyamet gününde o kişiyi cehennem ateşine karşı koruyacak bir me­lek gönderir. Her kim bir müslümandan onu küçük düşürecek bir şekilde sö-zedecek olursa, yüce Allah onu o söylediğinden çıkıncaya (cezasını çekin­ceye) kadar cehennemdeki bir köprü üzerinde durduracaktır. [47]

“O günde” buyruğu bir önceki âyette geçen “günde” buyruğundan bedel­dir.

“Özür dilemeleri kâfirlere fayda vermez” buyruğundaki: “Fayda vermez” lafzını Nafî’ ve Kûfeliler “ye” ile diğerleri ise “te” ile okumuşlardır.

“Hem lanet onlaradır, hem de kötü yurt onlarındır” buyruğundaki “la­net” Allah’ın rahmetinden uzak oluştur. “Kötü yurt” ise cehennemdir.

“Andolsun Biz Musa’ya hidayet verdik.” İşte bu, dünya ve ahirette pey­gamberlere yardımın kapsamı içerisindedir. Yani Biz ona Tevrat’ı ve peygam­berliği verdik. Tevrat’a “hidayet” denilmesi onun ihtiva ettiği hidayet ve ay­dınlık dolayısıyladır. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de: “Şüphesiz Tevrat’ı Biz in­dirdik ki, onda bir hidayet ve bir nur vardır” (et-Tevbe, 5/44) diye buyu-rulmaktadır.

“İsrailoğullarına da kitabı” Tevrat’ı “miras bıraktık.”

“Özlü akıl sahiblerine bir hidayet” buyruğundaki “hidayet” anlamında­ki lafız “kitab”tan bedeldir. Bunun “o bir hidayettir” anlamında olması da mümkündür ki o kitab kastedilmektedir. “Ve bir öğüt olmak üzere” akıllı kim­selere bir nasihat olmak üzere demektir. [48]

55- O halde sen sabret. Şüphesiz Allah’ın vaadi haktır. Günahın için de mağfiret dile, akşam ve sabah Rabbini hamd ile teşbih et.

  1. Kendilerine kesin bir delil gelmemiş iken Allah’ın âyetleri hakkında tartışanlar var ya; Şüphesiz onların göğüslerinde as­la kendisine ulaşamayacakları bir kibirden başka bir şey yok­tur. Derhal Allah’a sığın, çünkü O, herşeyi işitendir, görendir.
  2. Göklerle yerin yaratılması andolsun ki insanların yaratılışın­dan daha büyüktür, fakat insanların çoğu bilmezler.
  3. Kör ile gören de bir olmaz, iman edip salih amel işleyenler ile günahkar olan da. Ne az düşünüyorsunuz!

59- Elbette kıyamet mutlaka gelecektir. Bunda hiç şüphe yoktur, ama insanların çoğu iman etmezler.

“O halde sen sabret. Şüphesiz” Yani ey Muhammed, senden öncekiler sabrettiği gibi, sen de müşriklerin eziyetlerine karşı sabret. “Şüphesiz Al­lah’ın” Musa ve İsrailoğullarına yardım ettiği gibi sana yardım ve zafer verip, seni üstün kılacağı şeklindeki “Allah’ın vaadi haktır.”

el-Kelbî dedi ki: Bu buyruk kılıç (cihadı emreden) âyeti ile nesholmuştur.

“Günahın için de mağfiret dile” buyruğu ile ilgili olarak şöyle denilmiş­tir: Ümmetinin günahı için… demektir diye açıklanmıştır. Muzaf hazfedilmiş, muzafun ileyh onun yerine getirilmiştir.

Peygamberlerin küçük günah işlemelerinin caiz olduğunu kabul edenle­rin görüşlerine göre de, bizzat kendi günahın için mağfiret dile, demek olur. Peygamberlerin küçük günah işlemeleri caiz değildir, diyenlerin görüşlerine göre: Bu Peygamber (sav)’a dua ile Allah’a ibadet etmesi için bir emir­dir. Yüce Allah’ın: “Vaadettiğini de bize ver” (Al-i İmran, 3/194) buyruğu gibidir. Bunun faydası ise derecelerin daha da artması, duanın da kendisinden sonrakiler için sünnet olmasıdır.

Peygamberlikten önce işlemiş olduğun günahlar dolayısıyla Allah’tan mağfiret dile, anlamında olduğu da söylenmiştir. “Akşam ve sabah Rabbini hamd ile teşbih et!” Buyruğu ile sabah namazı ile ikindi namazını kastetmek­tedir. Bu açıklamayı el-Hasen ve Katade yapmıştır.

Şöyle de açıklanmıştır: Bundan kasıt Mekke’deki namazdır. Beş vakit na­maz farz kılınmadan önce sabah iki rekat, akşam iki rekat namaz kılınıyor­du. Yine bu açıklama el-Hasen’den gelmiş olup bunu el-Maverdî zikretmiştir. O takdirde bu nesholmuş buyruklardan olur. Doğrusunu en iyi bilen Al­lah’tır. “Rabbini hamd ile” buyruğu O’na şükür etmek ve O’nu övmek ile… demektir.

“Rabbini hamd ile teşbih et.” Namazda olsun, namazın dışında olsun de­vamlı olarak Rabbini teşbih et. Böylece bunlarla uğraşırken ilâhi yardımın ça­buk gelmesini istemek hatırına gelmeyecektir.

“Kendilerine kesin bir delil” bir belge “gelmemiş iken, Allah’ın âyet­leri hakkında tartışanlar” çeşitli iddialarda bulunanlar “var ya; şüphesiz on­ların göğüslerinde asla kendisine ulaşamayacakları bir kibirden başka bir şey yoktur” buyruğu hakkında ez-Zeccac şöyle demektedir: Yani onların gö­ğüslerinde bulunan o hususta istediklerine asla ulaşamayacakları bir kibir­den başkası değildir. Buna göre o, hazfedilmiş bir ifade takdir etmiş olmak­tadır. Başkası ise şöyle demektedir: Onlar bu kibire asla ulaşamazlar demek­tir, bu durumda hazf sözkonusu değildir. Çünkü bunlar öyle bir topluluk idi ki, kendi görüşlerine göre Peygamber (sav)’a uyacak olurlarsa, yüksek mer­tebeleri azalır, durumlarında bir eksilme olur. Ona tabi olmayacak olurlar­sa, yükseleceklerini zannediyorlardı. Yüce Allah onların yalanlamak suretiy­le ulaşacaklarını ümid ettikleri yüksek mertebeye ulaşamayacaklarını haber vermektedir. Burada kastedilenler müşriklerdir.

Yahudilerin kastedildiği de söylenmiştir. Bu açıklamaya göre -sûrenin baş tarafında geçtiği üzere- âyet-i kerime Medine’de inmiş olur. Anlamı da şöy­le olur: Eğer onlar (yahudiler) Muhammed (sav)’a uymayı büyüklüklerine ye-dirmeyip: Deccal pek yakında çıkacak ve mülk bize geri verilecek, nehirler onunla birlikte akacak ve o Allah’ın âyetlerinden bir âyet olarak çıkacaktır, diyor iseler bu onların asla erişemeyecekleri bir büyüklenme olur. Buna gö­re âyet-i kerime onlar hakkında inmiş olmaktadır. Bu açıklamayı Ebu’1-Ali-ye ve başkası yapmıştır. Al-i İmran Sûresi’nde (3/45-46. âyetler ile 55. âyet­lerin tefsirinde) Deccal’in çıkacağına, Mekke ile Medine dışında her tarafı çiğ­neyip geçeceğine dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Ona dair haberle­ri yeteri kadarıyla “et- Tezkire” adlı eserimizde de zikretmiş bulunuyoruz. Deccal yahudidir, adı ise Saf olup, künyesi Ebu Yusuf’tur. Peygamber (sav)’ı in­kâr eden her kâfirin Deccal olduğu da söylenmiştir. Bu da güzel bir açıklamadır, çünkü geneldir.

Mücahid de şöyle demektedir: Buyruğun anlamı şöyledir: Onların kalp­lerinde asla ulaşamayacakları bir büyüklük vardır. Anlam birdir.

Buradaki “kibir”den kastın, büyük iş anlamında olduğu da söylenmiştir. Yani onlar peygamberliği yahut kendisi vasıtası ile seni öldürmek noktası­na veya benzeri bir noktaya ulaşabilecekleri pek büyük bir iş peşindedirler, fakat buna ulaşamayacaklardır ya da onlar senin dinin tamamlanmadan ön­ce ölmeni temenni ederler, fakat maksatlarına ulaşamayacaklardır.

“Derhal Allah’a sığın.” Ayet-i kerime yahudiler hakkında inmiştir, diyen­lerin görüşlerine göre Deccal’in fitnesinden Allah’a sığın, demek olur. Diğer açıklamaya göre ise kâfirlerin şerrinden Allah’a sığın, demek olur. Onların mübtela oldukları küfür ve kibir gibi hallerinden Allah’a sığın, anlamında ol­duğu da söylenmiştir.

“Çünkü O, herşeyi işitendir, görendir” buyruğundaki: “(y ): O” fasl za­miri olur. Mübteda da olabilir. Bu durumda ondan sonrası haberi olur. Cümle de bütünüyle: “( Çünkü, muhakkak”ın -önceden de geçtiği üze-re-haberi olur.

“Göklerle yerin yaratılması andolsun ki insanların yaratılışından da­ha büyüktür” buyruğu mübteda ve haberi birlikte gelmiş bir cümledir. Ebu’l-Aliye de şöyle demektedir: Yani yahudilerin büyük gördükleri Deccal’in yaratılışından daha büyüktür.

Yahya b. Sellam da şöyle demektedir: Bu öldükten sonra dirilişi inkâr edenlere karşı getirilen bir delildir. Yani bu ikisinin yaratılması insanların ya­ratılışının tekrarlanmasından daha büyüktür. Niçin Benim insanları tekrar di­rilteceğimden yana acz içinde olduğumu sanıyorlar?

“Fakat insanların çoğu” bunu “bilmezler.”

“Kör ile gören de bir olmaz.” Mü’min ile kâfir, sapık ile hidayet bulan bir olmaz demektir.

“İman edip salih amel işleyenler” iyi işler yapanlar “ile günahkar olan”

kötülükleri yapan “olan da” bir olmaz.

“Ne az düşünüyorsunuz!” Buyruğu genel olarak haber vermek üzere “ye” ile (“ne kadar az düşünüyorlar!” anlamında) diye okunmuştur. Ebu Ubeyd ile Ebu Hatim de bu okuyuşu tercih etmiştir. Çünkü gerek ondan önceki ifade­ler, gerek bundan sonraki ifadeler haber veren ifadelerdir. Kûfeliler ise hi-tab olmak üzere “te” ile (“düşünüyorsunuz!” anlamında) okumuşlardır.

“Elbette kıyamet mutlaka gelecektir” buyruğundaki: “Mutlaka

gelecektir” lafzındaki “lam” te’kid lamıdır. “Elbette”nin haberinin ba­şına gelmiştir. Ancak bunun ifadenin başına gelmesi gerekir, çünkü bu, cümlenin te’kidi içindir. Şu kadar var ki bazan yerinden kaydırılabilmektedir. Sibeveyh böyle demiştir. Mesela: “Şüphesiz Amr elbette çıkıyor” denilir. Bu şekilde yerinden kaydırılarak sonraya bırakılmasının sebebi bu “lam” ile: “Elbette, muhakkak”ın arka arkaya getirilmemesi içindir. Zi­ra her ikisi de aynı anlamı ifade eder. Yine Basralılara göre: ile bir gerçektir” kullanımını uygun karşılamıştır. Eğer: ” Bir gerçektir” lafzını hazfedecek olursan, bildiğim kadarıyla hiç­bir nahivci bunu caiz kabul etmez. Bu açıklamayı en-Nehhas yapmıştır.

“Bunda hiç şüphe” tereddüt ve tartışma “yoktur, ama insanların çoğu iman etmezler.” Onu tasdik etmezler. Halbuki o vakit itaat eden ile isyan eden arasındaki fark ortaya çıkmış olacaktır[49]

  1. Rabbiniz buyurdu ki: “Bana dua edin, Ben de duanızı kabul edeyim. Şüphesiz Bana ibadeti büyüklüklerine yedirmeydiler yakında hor ve hakir olarak cehenneme gireceklerdir.”
  2. Allah O’dur ki, içinde rahat bulaşınız diye geceyi yaratandır, gün­düzü de aydınlık (kılandır). Muhakkak Allah insanlara lütufkar-dır, fakat insanların çoğu şükretmezler.
  3. İşte Rabbiniz Allah budur. Herşeyin yaratıcısıdır. O’ndan baş­ka ilâh yoktur. O halde nasıl döndürülüyorsunuz?
  4. Allah’ın âyetlerini bilerek inkâr edegelenler işte böyle döndü­rülür.
  5. Allah O’dur ki, yeri sizin için bir karargâh, göğü üstünüze yük­sek bir bina yapmış, size suret verip suretlerinizi güzelleştirmiş ve hoş şeylerden sizi rızıklandırmıştır. İşte Rabbiniz Allah. Alemlerin Rabbi Allah’ın şanı ne yücedir!
  6. O diri olandır. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O halde dini yal­nız O’na halis kılanlar olarak O’na dua (ibadet) edin. “Alemlerin Rabbi Allah’a hamdolsun” (deyin).

“Rabbiniz buyurdu ki: Bana dua edin, Ben de duanızı kabul edeyim.”

âyeti ile ilgili olarak en-Numan b. Beşir’in şöyle dediği rivayet edilmektedir: Peygamber (sav)’ı şöyle buyururken dinledim: “Dua ibadetin kendisidir.” Son­ra da yüce Allah’ın: “Rabbiniz buyurdu ki: Bana dua edin, Ben de duanızı kabul edeyim. Şüphesiz Bana ibadeti büyüklüklerine yedirmeyenler ya­kında hor ve hakir olarak cehenneme gireceklerdir” buyruğunu okudu. Ebu İsa dedi ki: Bu hasen, sahih bir hadistir/'[50]

İşte bu buyruk, duanın ibadetin kendisi olduğunun delilidir. Müfessirle-rin çoğunluğu da böyle demiştir. Anlam da şudur: Beni tevhid edin ve Ba­na ibadet edin, Ben de sizin ibadetinizi kabul edip günahlarınızı bağışlaya­yım.

Burada duanın zikir, dua ve Allah’tan dilekte bulunmak demek olduğu da söylenmiştir. Enes dedi ki: Peygamber (sav) buyurdu ki: “Sizden herbir kimse Rabbinden ne ihtiyacı varsa hepsini O’ndan istesin. Hatta ayakkabı­nın bağı koptuğu takdirde dahi onu O’ndan istesin.'[51]

Duanın günahları terketmek olduğu da söylenmiştir. Katade’nin naklet­tiğine göre Ka’b el-Ahbar şöyle demiştir: Bu ümmete kendilerinden önce peygamber olması müstesna- hiçbir ümmete verilmemiş üç şey verilmiştir: Ön­ceden bir peygamber gönderildi mi ona: Sen kendi ümmetine şahitsin deni­lirdi, yüce Allah ise bu ümmete: “Bütün insanlara karşı şahitler olasınız” (el-Bakara, 2/143) diye buyurmuştur. Yine peygambere: Dinde senin için bir zorluk yoktur denilirdi, bu ümmete de: “Dinde size güçlük vermedi” (el-Hac, 22/78) diye buyurulmuştur. Yine peygambere: Bana dua et, Ben de senin du­anı kabul edeyim, denilirdi. Bu ümmete de: “Bana dua edin, Ben de duanı­zı kabul edeyim.” diye buyurulmuştur.

Derim ki: Böyle bir şey kişinin görüşüne dayanılarak söylenmez. Nitekim bu (peygambere) merfu bir rivayet olarak da gelmiştir. Bunu Leys, Şehr b. Havşeb’den, o Ubade b. es-Samit’ten diye rivayet etmiştir. Buna göre Uba-de b. es-Samit dedi ki: Rasûlullah (sav)’ı şöyle buyururken dinledim: “Üm­metime ancak peygamberlere verilmiş üç şey verilmiştir. Yüce Allah bir peygamberi gönderdi mi ona: Bana dua et, Ben de senin duanı kabul ede­yim, diye buyururdu. Bu ümmete de: “Bana dua edin, Ben de duanızı kabul edeyim” diye buyurmuştur. Bir peygamber gönderdi mi: Senin üzerine din­de herhangi bir zorluk kılmamıştır, denilirdi. Yüce Allah bu ümmete de: “Din­de size güçlük vermedi” (el-Hac, 22/78) diye buyurmuştur. Yüce Allah bir pey­gamber gönderdi mi onu kendi kavmine şahit kılardı. O bu ümmeti de, bü­tün insanlara karşı şahit kılmıştır.” Bunu et-Tirmizî el-Hakim “Nevadiru’l-Usul” adlı eserinde zikretmiş bulunmaktadır.[52]

Aynı şekilde Halid er-Rıb’î de şöyle derdi: Bu ümmetin işine şaşılır. Ona: “Bana dua edin, Ben de duanızı kabul edeyim.” denilerek hem dua etmele­rini emretti, hem de dualarını kabul edeceği vaadinde bulundu. Her ikisi ara­sında da herhangi bir şart bulunmamaktadır. Birisi ona: Ne gibi? diye sorun­ca, o da şöyle dedi: Mesela yüce Allah: “İman edip salih amel işleyenlere de şunu müjdele…” (el-Bakara, 2/25) diye buyurmaktadır. Görüldüğü gibi bu buyrukta bir şart bulunmaktadır. Diğer taraftan: “İman edenlere Rabbleri ka­tında kendileri için muhakkak bir kadem-i sıdk olduğunu müjdele” (Yunus, 10/2) buyruğunda ise amel şartı bulunmamaktadır.

Diğer taraftan yüce Allah’ın: “Öyle ise… dini yalnız Allah’a halis kılan­lar olarak Allah’a dua edin” (el-Mu’min, 40/11) buyruğunda şart vardır. Bu­na karşılık yüce Allah’ın: “Bana dua edin, Ben de duanızı kabul edeyim” buyruğunda herhangi bir şart yoktur. Daha önceki ümmetler herhangi bir ihti­yaçlarının görülmesi için peygamberleri o hususta kendilerine dua etsin di­ye peygamberlerine gider başvururlardı.

Şöyle de denilmiştir: Bu buyruk daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/186.âyet, 3. başlıkta) açıklandığı üzere mutlak ve mukayyed ifadeler kabilindendir. Yani eğer dilersem “duanızı kabul edeyim” demektir. Bu bakımdan yü­ce Allah’ın: “O da dilerse yalvardığınız şeyi giderir” (el-En’am, 6/41) buy­ruğuna benzemektedir. Kimi zaman dua Ebu Said el-Hudrî’nin rivayet etti­ği ve el-Bakara Sûresi’nde (2/186. âyet, 3- başlıkta) geçtiği üzere, bizatihi is­tenen şeylerin dışında da duanın kabul edilmesi sözkonusu olabilir. Bu hu­susu oradan tetkik edebilirsiniz.

İbn Kesir, İbn Muhaysın, Yakub’dan Ruveys, Ebu Amr’dan Ayyaş ile Ebu Bekir ve Asım’dan el-Mufaddal “gireceklerdir” anlamındaki buyruğu: “Girdirileceklerdir” şeklinde meçhul bir fiil olarak “ye” harfini öt-reli, “hı” harfini de üstün olarak okumuşlardır. Diğerleri ise “ye” harfini üs­tün, “hı” harfini de ötreli olarak “gireceklerdir” anlamında okumuşlardır.

“Hor ve hakir olarak” de küçülmüşler ve zelil kılınmışlar olarak dernek olup, buna dair açıklamalar daha önceden (en-Nahl, 16/48. âyet ile en-Neml, 27/87. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Allah O’dur ki içinde rahat bulaşınız diye geceyi yaratandır.” buyru­ğunda geçen: “Kıldı” burada (mealde olduğu gibi) “yarattı” demektir. Araplar bu kelime “yaratmak” anlamında kullanılması hali ile bu anlamda kul­lanılmaması hali arasında fark gözetirler. Eğer “yaratmak” anlamında kulla­nırlarsa bunun ancak tek bir mefule geçişi sözkonusu olur. Şayet yaratmak anlamında değil ise o takdirde iki mefule geçiş yapar. Yüce Allah’ın: “Mu­hakkak Biz onu… Arapça birKur’ân kıldık.” (ez-Zuhruf, 43/3) buyruğunda olduğu gibi. Bu anlamdaki açıklamalar daha önceden bir kaç yerde (mese­la el-Bakara, 2/22’in tefsiri; el-En’am, 6/1. âyet, 4. başlıkta) geçmiş bulunmak­tadır. “Gündüzü de aydınlık” yani o zaman içerisinde ihtiyaçlarınızı görüp geçiminizi sağlamak için, gerekli tasarruflarda bulunabilmeniz için aydınlık kılandır.

“Muhakkak Allah insanlara lütufkardır. Fakat insanların çoğu” onun lütfuna ve üzerlerindeki nimetlerine “şükretmezler.”

“İşte Rabbiniz Allah budur. Herşeyin yaratıcısıdır” buyruğu ile birlik ve kudretine delâleti açıklamaktadır.

“O’ndan başka ilâh yoktur. O halde nasıl döndürülüyorsunuz?” Bu şe­kilde O’nun delilleri size apaçık gösterildikten sonra nasıl olur da imandan geri dönüyor, imanı bırakıp başka tarafa yöneliyorsunuz? Yani sizler bu hu­susta deliller ortada olmakla birlikte haktan döndürüldüğünüz gibi;

“Allah’ın âyetlerini bilerek inkâr edegelenler işte böyle” haktan “dön­dürülür.”

“Allah O’dur ki yeri sizin için bir karargâh” buyruğu ile vahdaniyetini tanıtmak ve buna dair delilleri pekiştirmeyi daha da arttırmaktadır. Yani O gerek hayatınız için, gerek ölümden sonra yeryüzünü sizin için bir karargâh “göğü üstünüze yüksek bir bina yapmış” bulunmaktadır. Buna dair açıkla­malar da daha önceden (el-Bakara, 2/22. âyet, 3. başlıkta) geçmiş bulunmak­tadır.

“…Size suret verip suretlerinizi güzelleştirmiş” yani sizi en güzel suret­te yaratmıştır.

Ebu Rezin ile el-Eşheb el-Ukeylî “suretlerinizi” anlamındaki buyruğu “sad” harfini kesreli olarak;diye okumuştur. el-Cevherî dedi ki: “Sad” har­fi kesreli olarak; söyleyişi ” Suretler” diye gelen “suret” keli­mesinin çoğulunun bir söyleyişidir. İşte bu söyleyişe uygun olarak cariyele­rin nitelikleri ile ilgili şu beyit de nakledilmektedir:

“Gözleri el-Halsa ineklerinden daha da güzeldir,

Ve onlar suretleri itibariyle onların sürülerinden de güzeldir.”

Buradaki lafzı ‘in çoğuludur, bu da inek sürüsü demektir. Yine bu kelime, miskin konulduğu kap anlamında da kullanılır. Şair her iki­sini de şu beyitte bir arada zikretmiş bulunmaktadır:

“İnek sürüsü göründü mü hatırlarım Leyla’yı,

Miskin konulduğu kabın hoş kokusu geldi mi yine hatırlarım onu.” da bunun bir söyleniş şeklidir.

“Ve hoş şeylerden sizi rızıklandırmıştır. İşte Rabbiniz Allah! Alemle­rin Rabbi Allah’ın şanı ne yücedir!” buyruğuna dair açıklamalar daha ön­ceden (el-Bakara, 2/22. ayet 4. başlık, el-Araf, 7/54. âyetin tefsiri ile el-Fur-kan, 25/1. âyetin tefsiri ve benzerlerinde) geçmiş bulunmaktadır.

“O diri olandır.” Bakidir ve ölmeyendir.

“O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O halde dini” itaat ve ibadeti “yalnız O’na halis kılanlar olarak O’na dua edin. Alemlerin Rabbi Allah’a hamdol-sun.” el-Ferra dedi ki: Bu haber anlamını ihtiva eden bir cümledir. (O takdirde anlam: Hamd, alemlerin Rabbi Allah’adır, şeklinde olur.) Hazfedilmiş bir emir vardır. O’na dua edin, O’na hamdedin demektir. Bütün bunlara da­ir yeterli açıklamalar daha önce Bakara Sûresi’ncle ve başka yerlerde (mese­la el-Fatiha, 1/2. âyet 7. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. İbn Abbas da: Kim “la ilahe illallah” derse, hemen “elhamdulillahi Rabbi’l-alemin: Alemlerin Rab­bi Allah’a hamdolsun” deyiversin, demiştir. [53]

  1. De ki: “Rabbimden bana apaçık deliller gelince, Allah’tan baş­ka dua ettiklerinize ibadet etmek bana yasak kılındı ve alemle­rin Rabbine teslim olmakla emrolundum.

67.0 ki sizi topraktan, sonra bir nutfeden, sonra (sülük gibi) bir kan pıhtısından yaratan, sonra sizi bir bebek olarak çıkarandır. Sonra güçlü çağınıza ulaşmanız, sonra da ihtiyar olmanız için (yaşatandır). Sizden kiminiz daha öncesinden vefat eder, belir­li bir ecele ulaşmanız için ve belki akıl erdirirsiniz diye.

  1. O, dirilten ve öldürendir. Bir işe hükmettiği zaman ona yalnız “ol” der, o da hemen oluverir.

“De ki” -ey Muhammed- “Rabbimden bana apaçık deliller” birliğinin bel­geleri “gelince, Allah’tan başka dua ettiklerinize ibadet etmek” Ondan baş­kasına tapınmak “bana yasak kılındı.” Kendisinden başka ilâh olmayan hayy ve kayyum olan Allah bunu bana yasakladı.

“Ve alemlerin Rabbine teslim olmakla” Ona zilletimi arzetmek ve boemrolundu.

“O ki sizi topraktan, sonra bir nutfeden, sonra (sülük gibi) bir kan pıh­tısından yaratan, sonra sizi bir bebek olarak çıkarandır.” Sizi bebekler ola­rak dünyaya getirendir. Buna dair açıklamalar daha önceden (el-Hac, 22/5. âyet, 12. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“Sonra güçlü çağınıza ulaşmanız…” Bu çağ gücün ileri derecesine ulaş­tığı, aklın da tam anlamıyla olgunlaştığı bir haldir. Buna dair açıklamalar da daha önceden el-En’am Sûresi’nde (6/151-153- âyetler, 11. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“Sonra da ihtiyar olmanız için” buyruğundaki “ihtiyarlar” anlamına ge­len lafzı “şın” harfi ötrelidir. Bu Nafî’, İbn Muhaysın, Hafs, Hişam, Ya-kub ve Ebu Amr’ın asla uygun olarak okuduğu şekildir.

Çünkü bu kelime (tekili olan şeyh kelimesi): veznindeki kelimenin çoğuludur, “Kalp, kalpler, baş, başlar” gibi.

Diğerleri ise “ya” harfine riayet olmak üzere “şın” harfini esreli olarak oku­muşlardır. Her iki okuyuş da çokluk çoğuludur. Az sayıdaki çoğul için: denilir. Aslı ise; şeklindedir. “Fels ve felsler” gibi. Şu kadar var ki “ye” harfinde hareke ağır gelir. (Bundan dolayı “ye”den son­ra med harfi olarak “elif” ilave edilmiştir.)

Bu lafız tekil olarak; diye de okunmuştur. Yüce Allah’ın “bebek ola­rak” anlamındaki; (vût) lafzı gibi, anlamı ise “sizden herbiriniz (bu şekilde olur)” demektir. Tekil olarak kullanılması ise maksadın, türün durumunu açık­lamak olduğundan dolayıdır.

“es-Sihah”da şöyle denilmektedir:

“Yaşh”nın çoğulu, şekille­rinde gelir. “Yaşlı kadın” demektir. Abid (b. el-Abras) dedi ki:

“Sanki o ölür korkusuyla yavrusunu bekleyen bir yaşlı dişidir.”

“Adam yaşlandı, yaşlanır, yaşlanmak” denilirken (mas­tarı) asla uygun olarak harekeli söylenir. “Yaşlılık” demektir. “Ye” aslı itibariyle harekelidir, fakat sakin okunmuştur. Çünkü Arapçada “fa’lul” vezninde bir kelime yoktur. “Yaşlandı, yaşlanmak” demektir. “Ona saygıdan dolayı ona şeyh (yaşlı adam) diye seslendim” anlamındadır. Küçültme ismi ile şeklinde “şın” harfi kesreli olarak söy­lenir, diye kullanılmaz.

en-Nehhas dedi ki: Eğer şair mecbur kalırsa: diyebilir.ile demek gibi. Ancak bunun bu şeklinin kullanılması ” Göz” keli­mesinde kullanılması güzeldir, zira kelime olarak müennesdir.

“Yaşlı (şeyh)” kırk yaşını geçmiş olan kimseye denilir.

“Sizden kiminiz daha önceden vefat eder” buyruğu hakkında Mücahid şöyle demektedir, yani yaşlanmadan önce veya düşük olması halinde bu hal­lerden geçmeden önce ölür, demektir.

“Belirli bir ecele ulaşmanız için” buyruğu hakkında da Mücahid: Ölüm herkes içindir demiştir.

“Ulaşmanız için” lafzındaki “lam”, lam-ı akıbet (sonuçta ulaşıla­cak hali bildirmek için)dir.

“Ve belki akıl erdirirsiniz diye” bunu aklınızla kavrayarak O’ndan baş­ka hiçbir ilâh olmadığını bilirsiniz diye.

“O dirilten ve öldürendir.” Bu açıklama fazladan dikkat çekmek için ya­pılmıştır. Yani öldürmeye ve diriltmeye güç yetiren O’dur.

“Bir işe hükmettiği zaman” o işi yapmayı dilediği zaman “ona yalnız ol der, o da hemen oluverir.”

İbn Amir: ” O da hemen oluverir” buyruğunu emrin cevabı ola­rak nasb ile okumuştur. Buna dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sû-resi’nde (2/117. âyet, 4. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır. [54]

  1. Allah’ın âyetleri hakkında tartışanları görmez misin? Nasıl da döndürülüyorlar?
  2. Kitabı ve peygamberlerimizle gönderdiklerimizi yalanlayanlar; onlar yakında bileceklerdir.
  3. O zaman boyunlarında tasmalar ve zincirler bulunacak, sü-. rüklenecekler;
  4. Kaynar suda. Sonra ateşte yakılacaklar.
  5. Sonra onlara denilecek ki: “Hani ortak tutageldikleriniz nere­de?
  6. “Allah’tan başka?” Onlar: “Önümüzden kaybolup gittiler. Hayır, biz zaten önceden hiçbir şeye ibadet etmiyorduk” diyecekler. Al­lah kâfirleri işte böyle şaşırtır.

75- Bu halinizin sebebi şudur: Siz yeryüzünde haksız yere şımarı-yor ve taşkınlık gösteriyordunuz.

  1. Cehennem kapılarından, orada ebedi kalıcılar olarak giriniz. Bü­yüklük taslayanların yeri ne kötüdür!
  2. Bu sebeble sabret! Muhakkak Allah’ın vaadi haktır. Eğer onla­ra vaadettiğimizin bazısını sana gösterirsek veya seni vefat et­tirirsek, sonunda onlar Bize döndürüleceklerdir.
  3. Andolsun Biz, senden önce de peygamberler gönderdik. Onlar­dan kiminin kıssalarını sana anlattık, kiminin de kıssalarını sa­na anlatmadık. Allah’ın izni olmadıkça hiçbir peygamberin kendiliğinden bir âyet (mucize) getirmesi mümkün olmaz. Al­lah’ın emri geldiğinde hak ile hükmolunur. İşte bâtılcılar ora­da hüsrana uğrayıverirler.

“Allah’ın âyetleri hakkında tartışanları görmez misin? Nasıl da döndü­rülüyorlar?” İbn Zeyd dedi ki: Burada kendilerinden sözedilenler müşrik­lerdir. Buna delil de yüce Allah’ın:

“Kitabı ve peygamberlerimizle gönderdiklerimizi yalanlayanlar” buy­ruklarıdır. Ancak müfessirlerin çoğunluğu: Kaderiye hakkında inmiştir, de­mişlerdir. İbn Şîrîn der ki: Şayet bu âyet-i kerime kaderiye hakkında inme­miş ise kimler hakkında inmiş olduğunu bilemiyorum, demiştir. Ebu Kubeyl de şöyle demiştir: Ben kaderi yalanlayan kimselerin iman edenler ile tartı­şan kimselerden başkaları olacaklarını zannetmiyorum.

Ukbe b. Amir de şöyle demiştir: Peygamber (sav) buyurdu ki: “Bu âyet ka­deriye hakkında inmiştir.” Bunu da el-Mehdevî zikretmiştir. [55]

“O zaman boyunlarında tasmalar ve zincirler bulunacak.” Yani pek ya­kında onlar cehenneme girecekleri, elleri ve boyunları zincire vurulacağı va­kit içinde bulunacakları bu halin batıl olduğunu bileceklerdir.

et-Teymî dedi ki: Eğer cehennem tasmalarından bir tanesi bir dağın üze­rine bırakılacak olursa, karasuya ulaşıncaya kadar o dağı yerin dibine geçi­rir.

“Zincirler” buyruğu genel olarak; ” Tasmalar”a atf ile merfu olarak okunmuştur.

Ebu Hatim dedi ki: “Sürüklenecekler” anlamındaki buyruk, bu kıraate gö­re yeni bir cümledir. Başkası ise şöyle demiştir: Bu, hal olarak nasb konu­mundadır. İfadenin takdiri de şöyledir: “O zaman boyunlarında tasmalar ve zincirler bulunacak.” ” Sürüklenerek (götürüleceklerdir)”

İbn Abbas, Ebu’l-Cevza, İkrime ve İbn Mesud ise “zincirler” anlamında­ki lafzı nasb ile okuduğu gibi “sürüklenecekler” anlamındaki fiili “ye” har­fini de fetha ile okumuştur. Bu okuyuşa göre ifadenin takdiri, onlar zincirle­rini sürüklerler şeklindedir. İbn Abbas da şöyle demiştir: Eğer zincirlerini ken­dileri sürükleyecek olurlarsa, bu onlar için daha da ağır bir azab olacaktır.

Bazı kıraat alimlerinin “zincirler” anlamındaki lafzı cer ile okudukları da nakledilmiştir. Bu da manaya hamledilerek böyle okunmuştur, diye açıkla­nır. Çünkü buyruğun anlamı: ” Onların boyunları tas­malar içinde ve zincirler ile (vurulmuş olacak)dır” şeklindedir. Bu açıklama­yı el-Ferra yapmıştır.

ez-Zeccac da şöyle demiştir: “Zincirler” anlamındaki lafzı cer ile okuyan­ların okuyuşuna göre anlam: ” Zincirler içerisinde sürük­lenirler” şeklindedir.

İbnu’l-Enbarî dedi ki: Bu anlama göre cer ile okumak caiz değildir. Çün­kü bir kimse “Zeyd evdedir” demek istediği vakit harf-i cerri zik-retmeksizin:diye söylemesi güzel kaçmaz. Bununla birlikte şu anlamda olmak üzere bu kelimenin cer ile okunması caizdir: “O vakit onların boyunları tasmalar içinde ve zin­cirler içinde olacaktır”. Bu durumda “zincirler” lafzı da “tasmalar” lafzına atf-ı nesak ile cer ile okunmuş olur. Çünkü “zincirler” anlamındaki lafız cer konumundadır. Nitekim: ” Aklı başında Abdullah ile Zeyd birbirleriyle tartıştılar” diyerek “aklı başında iki kişi” anlamındaki ‘ı nasb ile kullanmak gibi. Bununla birlikte her ikisinin merfu okun­ması da caizdir, çünkü biri diğeri ile tartışacak olursa karşısındaki de onun­la tartışmış olur. el-Ferra da şöyle bir beyit nakletmektedir:

“Onun ayağı yılanlarla barış yaptı,

O yılanlarla, büyük yılanlarla, koca koca yılanlarla.”

Görüldüğü gibi burada: “Yılanlarla” kelimesi daha önce geçen diğer “yılanlar (anlamındaki el-hayyat)” lafzına tabi kılarak nasb ile okumuş­tur. Çünkü yılanlar ayaklarla barışacak olursa ayak da onlarla barış yapmış olur. [56]

Buna göre “zincirler” anlamındaki lafzı nasb ya da cer ile okuyanlar ora­da vakıf yapmazlar.

“Kaynar suda” anlamı verilen: lafzı son derece sıcak demektir. Bunun kaynamış durumdaki irin anlamına geldiği de söylenmiştir.

“Sonra ateşte yakılacaklar.” Yani ateşe atılacaklar ve ateş için tutuşturul- -ma malzemesi olacaklar. Bu açıklamayı Mücahid yapmıştır. “Tan­dırı yaktım” demektir, yine: “Onu doldurdum” anlamındadır.

“Vfc dopdolu denize (de yemin olsun ki)” (et-Tur, 52/6) buyru­ğunda da bu anlamdadır. Buna göre: Cehennem ateşi onlarla doldurulacak­tır, demek olur. Şair de bir dağ keçisini anlatırken şöyle demektedir:

“Diledi mi dolu dolu (iyice açılmış) bir gözle bakar, Etrafında kayın ağacını da, susamı da görür.”

Burada görüldüğü gibi “dolu göz (dikkatle bakan ve irice açılmış göz)” an­lamındadır.

“Sonra onlara denilecek ki: Hani ortak tutageldikleriniz nerede?” “Allah’tan başka.” Bu ifade bir sitem ve azardır.

“Onlar: Önümüzden kaybolup, gittiler… diyecekler.” Yani yok oldular, bizi azapta bırakıp gittiler.

Buradaki “Kaybolup gittiler” ifadesi; “Su sütün için­de kayboldu” tabirinden alınmıştır. Onları bulamayacağımız bir hale geldi­ler, diye de açıklanmıştır.

“Hayır, biz zaten önceden hiçbir şeye ibadet etmiyorduk.” Yani bizim ibadet ettiğimiz şeyler görmüyor, işitmiyor, zarar veremiyor, fayda sağlaya-mıyordu.

Bu ifade onların putlara ibadet ettiklerini inkâr anlamında değildir. Aksi­ne onların putlara yaptıkları ibadetin bâtıl ve boş olduğunu bir itiraftır.

Yüce Allah da şöyle buyuracak: “Allah kâfirleri işte böyle şaşırtır.” Ya­ni bu kimseleri şaşırttığı gibi her kâfire de böyle yapar.

“Bu halinizin” azabınızın “sebebi şudur: Siz yeryüzünde haksız yere”

masiyetlerle “şımarıyor” dunuz. Bu söz onlara azar olmak üzere söylenecek­tir. Şu demektir: Sizin bu hale düşmeniz dünya hayatında iken masiyetleri-niz ile mal ve tabilerinizin çokluğu ve sağlık ile şımarırcasına açıkça sevin­diğinizi ortaya koymanızdır.

Şöyle de açıklanmıştır, onların peygamberlere karşı şımarmaları pey­gamberlere: Biz biliyoruz ki öldükten sonra diriltilmeyecek ve azab da gör­meyeceğiz, demeleri idi. Mücahid de yüce Allah’ın: “Peygamberleri onlara apaçık deliller ile geldiğinde onlar yanlarındaki ilim dolayısı ile şımardı-lar.” (el-Mu’min, 40/83) buyruğu ile ilgili olarak böyle açıklama yapmıştır.

“Ve taşkınlık gösteriyordunuz” buyruğu hakkında Mücahid ve başkaları haddi aşıyor ve azgınlaşıyordunuz. Buna dair açıklamalar daha önceden el-İsra Sûresi’nde (17/37. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

ed-Dahhak dedi ki: “Ferah” sevinç demektir. “Merah” ise haksızlık, had­di aşmak demektir.

Halid, Sevr’den o Muaz’dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki:

“Şüphesiz Allah böbürlenip şımaranları sevmez. Kederli herbir kalbi de sever. (Buna karşılık) çok et yiyen ev halklarına ve şişman her ilim sahibi­ne de buğzeder.” [57]

Burada “çok et yiyen ev halkf’ndan kasıt gıybet ederek insanların etleri­ni yiyen kimselerdir. “Şişman ilim sahibi”nden kasıt ise oldukça bilgili olmak­la birlikte bildiğini insanlara söylemeyen kimse demektir. Yani çok bilgili ol­makla beraber, insanların bilgisinden faydalanamadığı kişidir. Bunu el-Ma-verdî zikretmektedir.

“Çok et yiyen kimseler” ifadesi ile kastedilenlerin gerçekten çokça et yi­yen kimseler oldukları da söylenmiştir. Ömer (r.a)’ın söylediği: “Sizler bu et kesilen yerlerden uzak durunuz. Çünkü bunların içkinin alışkanlık yapma­sı gibi bir alışkanlık yapmaları sözkonusudur.'” Bunu da el-Mehdevî zikret­miştir. Birinci açıklama Süfyan es-Sevrî’nin açıklamasıdır.

“Cehennem kapılarından… giriniz.” Yani o gün onlara böyle denilecek­tir. Yüce Allah da: “Onunyedi kapısı vardır.” (el-Hicr, 15/44) diye buyurmak­tadır.

“Büyüklük taslayanların yeri ne kötüdür” Bütün bunlara dair açıklama­lar (el-Hicr, 15/43-44. âyetlerin tefsiri ile en-Nahl, 16/29. âyetin tefsirinde) geç­miş bulunmaktadır.

“Bu sebeble sabret! Muhakkak Allah’ın vaadi haktır.” Bu buyruk, Pey­gamber (sav)’a bir tesellidir. Yani şüphesiz bizler ya sen hayatta iken yahut ahirette onlardan senin intikamını alacağız.

“Eğer sana gösterirsek” buyruğu şart dolayısıyla cezm konu­mundadır. te’kid için fazladan gelmiştir. -Fiilin sonundaki- “nun” da böyledir. Bundan dolayı da cezm ortadan kalkmış, fiil fetha üzere bina edilmiş­tir.

“Veya seni vefat ettirirsek” buyruğu da ona atfedilmiştir, “sonunda on­lar bize döndürüleceklerdir” buyruğu da şartın cevabıdır.

“Andolsun Biz senden önce de peygamberler gönderdik.” Yine yüce Al­lah bu buyruğu ile de kendisinden önce gelmiş peygamberlerin karşılaşmış oldukları durumları hatırlatarak teselli etmektedir.

“Onlardan kimisinin kıssalarını sana anlattık.” Onlara dair haberleri, kavimlerinden çektiklerini sana bildirdik.

“Kiminin de kıssalarını sana anlatmadık. Allah’ın izni olmadıkça hiç­bir peygamberin kendiliğinden” kendi başına buyruk olarak “bir âyet (mucize) getirmesi mümkün olmaz. Allah’ın emri geldiğinde” yani yüce Allah’ın onları azaplandırmak için tesbit ettiği vakit geldiğinde, Allah onla­rı helak eder. Helaklerinin ertelenmesi ise, yüce Allah’ın aralarından İslâm’a gireceğini bildiği kimselerin İslâm’a girmeleri ve onların sülblerinden gele­cek olan mü’minler dolayısıyladır. [58]

Bununla Bedir’de öldürüleceklere işaret edildiği de söylenmiştir.

“Hak ile hükmolunur. İşte bâtılcılar” yani batıla uyan ve şirk içinde olan kimseler “orada hüsrana uğrayıverirler.”

79- Allah davarları bazısına binesiniz, bazısını da yiyesiniz diye si­zin için yaratandır.

  1. Ve sizin için onlarda faydalar vardır. Kalplerinizdeki arzuya on­ların üzerine ulaşmanız için… Üstelik hem onların üzerinde, hem gemilerin üstünde taşınırsınız.
  2. Sizlere âyetlerini gösteriyor. Allah’ın âyetlerinden hangisini in­kâr ediyorsunuz?

“Allah davarları” buyruğu hakkında Ebu İshak ez-Zeccac dedi ki: Bura­da “el-en’am: davarlar”dan kasıt develerdir.

“Bazısına binesiniz, bazısını da yiyesiniz diye sizin için yaratandır.” At­ların etinin yenilmeyeceğini söyleyip develerin yenileceğini mubah kabul eden kimseler, yüce Allah’ın davarlar hakkında “bazısını da yiyesiniz diye”

buyurmuş olduğunu, buna karşılık atlar hakkında ise: “Hem binmeniz için hem de süs olmak üzere atları, katırları ve merkebleri (yarattı)” (en-Nahl, 16/8) diye buyurmuş, buna karşılık bunların yenilmelerinin mubah olduğu­nu sözkonusu etmemiş olduğunu delil gösterirler. Bu hususa dair yeterli açık­lamalar daha önceden en-Nahl Sûresi’nde (16/8. âyet, 5- başlıkta) geçmiş bu­lunmaktadır.

“Ve sizin için onlarda faydalar vardır.” Tüylerinde, yünlerinde, kılların­da süt, yağ, tereyağı, peynir ve buna benzer daha başka faydalar vardır.

“Kalplerinizdeki arzuya onların üzerinde ulaşmanız için.” Yani bun­lar yolculuklarda yüklerinizi taşırlar. Bütün bunlara dair açıklamalar daha ön­ce en-Nahl Sûresi’nde (16/7-8. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Bunları burada tekrarlamanın bir anlamı yoktur. Daha sonra yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Üstelik hem onların” karada davarların “üzerinde, hem” denizde “gemilerin üstünde taşınırsınız.”

“Sizlere âyetlerini gösteriyor.” Sözü geçen bu hususlarda O’nun birliği­ne ve kudretine delâlet eden âyetlerini, belgelerini gösteriyor.

“Allah’ın âyetlerinden hangisini inkâr ediyorsunuz?” buyruğundaki ” Hangisi” buyruğu; ” İnkâr ediyorsunuz” ile nasbedilmiştir. Çünkü istifhamın (sorunun) sözün başında gelmesi gerekir. O bakımdan on­dan önceki amiller onda amel etmezler.

Şayet fiil ile birlikte “he” (“onu” anlamında) gelmiş olsaydı, o zaman ‘nin ref ile okunması tercih edilirdi. Eğer istifham elif ya da: ” mi, mı…” ile gelmiş olsaydı, onlardan sonra da bir isim gelip sonra da he zami­ri bulunan bir fiil gelseydi, o takdirde tercih edilen okuyuş nasb okuyuşu olurdu.

Buyruğun anlamı şudur: Sizler bütün bunların Allah tarafından yaratıldık­larını inkâr etmediğinize göre; O’nun öldükten sonra diriltmeye ve ameller dolayısıyla hesaba çekmeye kadir olduğunu ne diye inkâr ediyorsunuz? [59]

  1. Kendilerinden öncekilerin akıbetlerinin nasıl olduğuna bakma­ları için, yeryüzünde gezip, dolaşmadılar mı? Onlar bunlardan daha çok, kuvvetçe de, yerlerinde eserleri itibarı ile de daha güç­lü ve daha çetin idiler. Ama kazanageldikleri şeyler onlara fay­da vermedi.

83- Peygamberleri onlara apaçık deliller ile geldiğinde onlar yan­larındaki ilim dolayısı İle sunardılar ve alay edegeldikleri şey onları kuşatıverdi.

  1. Onlar Bizim azabımızı gördüklerinde: “Bir olarak Allah’a inan­dık. O’na eş tutmakta olduğumuz şeyleri de inkâr ettik” dediler.

85- Ama bizim azabımızı gördüklerinde imanları onlara fayda ver­medi. Bu, Allah’ın kulları hakkında geçerli olagelen sünnetidir ve kâfirler işte burada hüsrana uğradı…

“Kendilerinden öncekilerin” geçmiş ümmetlerin geriye bıraktıkları izle­rini görsünler diye “akıbetlerinin nasıl olduğuna bakmaları için yeryüzün­de gezip, dolaşmadılar mı? Onlar bunlardan” sayıca “daha çok kuvvetçe de yerlerinde eserleri itibarı ile de daha güçlü ve daha çetin idiler; ama kazanageldikleri şeyler” inşa ettikleri yapılar, mallar, sahib oldukları çocuk­lar ve onlara tabi olan kimseler “onlara fayda vermedi.”

Buna göre; “( u ): …me…” olumsuzluk edatı, red ve inkâr içindir. Yani bunların onlara hiçbir faydaları olmadı. Bu edatın istifham (soru edatı) olduğu da söylenmiştir. Yani helak edildikleri vakit kazandıklarının kendilerine ne faydası oldu?

“Daha çok” lafzı munsarıf değildir, çünkü: veznindedir. Kû-felilerin iddia ettiklerine göre munsarıf olmayan herbir lafzın munsarıf olma­sı mümkündür, ancak bundan daha üstün anlamını ifade eden kipin vezni olan: veznindeki lafızlar eğer beraberinde; ” …den, dan” var ise şiirde olsun, başka yerde olsun hiçbir şekilde munsarıf gelemez.

Ebu’l-Abbas dedi ki: Eğer munsarıf gelmesinin engeli: “…den, dan” edatı olsa idi, o takdirde: “Senden daha iyisine ve senden ve Amr’dan daha kötüsüne yolum düştü” demlememesi icab ederdi.

“Peygamberleri onlara apaçık delillerle” açık seçik belgelerle “geldiğin­de onlar yanlarındaki ilim dolayısı ile sunardılar” buyruğunun anlamı hak­kında üç görüş vardır. Mücahid dedi ki: Yanlarındaki ilim ile sevinen, şıma-ran: Biz onlardan daha iyi biliriz. Ne azab ediliriz, ne de öldükten sonra di­riltiliriz, diyen kâfirlerdir.

Bir başka açıklamaya göre kâfirler, ellerinde bulunan dünya bilgisi dola­yısı ile şımarıp sevindiler. Yüce Allah’ın: “Dünya hayatından görünen kıs­mı bilirler.” (er-Rum, 30/7) buyruğunda dile getirilen bilgi gibi.

Bir diğer açıklamaya göre; sevinenler peygamberlerdir. Kâfirler onları ya­lanlayınca, yüce Allah onlara kâfirleri helak edip kendilerini ve mü’minleri kurtaracağını haber verdi. Buna göre “onlar” mü’minlerin kurtulacağına dair “yanlarındaki ilim dolayısı ile sevindiler” demek olur.

“Ve alay edegeldikleri şey” yani peygamberlerin kendilerine getirdikle­ri şeyler ile alay etmelerinin cezası “onları” kâfirleri “kuşatıverdi.”

“Onlar bizim azabımızı” gözleriyle “gördüklerinde: Bir olarak Allah’a inandık. O’na eş tutmakta olduğumuz şeyleri de” yani ibadette O’na ortak koştuğumuz putları da “inkâr ettik, dediler.”

“Ama bizim azabımızı gördüklerinde” azabın geldiğini ve azabın ken­disini gözleriyle gördükleri vakit Allah’a “imanları onlara fayda vermedi.”

Allah’ın sünneti” buyruğu bir mastardır, çünkü Araplar: Sünnet kıldı, sünnet kılar, sünnet kılmak” derler. Yani yüce Allah kâfirler hakkında şu sünneti (kanunu) tesbit etmiştir: Azabı gör­dükleri takdirde iman edecek olurlarsa, imanlarının kendilerine bir faydası olmaz. Bu hususa dair yeterli açıklamalar daha önceden en-Nisa Sûresi (4/17-18. âyetler, 2. başlık ve devamında) ile Yunus Sûresi’nde (10/98. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Yine yüce Allah’ın sünnetinin bir ge­reği olarak, azabın görülmesinden ve geleceğinin kesin olarak anlaşılıp bi­linmesinden sonra tevbe kabul edilmez.

Şöyle de açıklanmıştır: Ey Mekkeliler! Kâfirlerin helak edilmesi hususun­da Allah’ın sünnetinden sakınınız. Buna göre “Allah’ın sünneti” anlamında­ki buyruk (sakındırmak) ve iğra (teşvik) olarak nasbedilmiştir.

“Ve İcâfifler işte burada hüsrana uğradı” buyruğu hakkında ez-Zeccac

şöyle demiştir: Onlar önceden de hüsran içinde idiler. Şu kadar var ki, on­ların azabı görecekleri vakit hüsranda oldukları bizim için de açıklık kazan­mış olur.

İfadede takdim ve tehir olduğu da söylenmiştir. Yani “ama bizim azabı­mızı gördüklerinde imanları onlara fayda vermedi” … “ve kâfirler işte bu­rada hüsrana uğradı” bütün kâfirler hakkındaki sünnetimiz böylece oldu­ğu gibi.

Buna göre “sünnet” lafzının nasb ile gelmesi, başındaki harfi cerrin (gibi anlamını veren kef harfinin) kaldırılması dolayısıyladır. Allah’ın bütün üm­metler hakkındaki sünnetleri gibi demek olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [60]

el-Ğafir (el-Mu’min) Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamdolsun.

Kuran

Mümin Suresi

el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.