Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 22°C
Açık
İstanbul
22°C
Açık
Paz 23°C
Pts 24°C
Sal 23°C
Çar 20°C

4 – Nisa Suresi | Tefsir’ul Munir

4 – Nisa Suresi | Tefsir’ul Munir

Nisa Suresi | Tefsir’ul Munir ( Vehbe Zuhayli )

(Kur’an-ı Kerim’in 4. suresi olup Medine’de inmiştir.)

Buharî Hz. Aişe’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: “Nisa suresi, şüp­hesiz ben, Resulullah (s.a.)’ın yanında iken nazil olmuştur.”

Hz. Aişe’nin Resulullah (s.a.) ile birlikte evlilik hayatı hicretin birinci yılı Şevval ayında başlamıştır. [1]

İnsan Menşeinin Birliği, Eşlerin Birliği Ve Aile Bağı

1- Ey insanlar! Sizi tek bir nefisten yaratan, ondan da zevcesini var eden ve her ikisinden bir çok erkekler ve ka­dınlar türeten Rabbinizden sakının ve O’nun adı ile birbirinizden dilek-Hıılıı iı^ığımın: Allah’tan sakının. Akrabalık (bağlarını koparmak)tan da (sakının). Şüphesiz Allah üzerinizde tam bir gözeüeyicidir.

Açıklaması

Yüce Allah akıl sahibi olan insanlara, kendisine hiçbir şeyi ortak koşma­dan, onu tevhid ederek ibadet etmek ve kul hakları ile ilişkisi bulunan bütün emirlere uyma ve bütün yasaklardan kaçınma emrini vermekte ve bu emirleri yerine getirmeye sevk edecek şekilde takva emrini bir defa daha pekiştirmek­tedir. Bunu ise nimetleriyle onları besleyip büyüten, ihsan ve lütuflannı onlara bol bol veren kendisinin Rububiyyetini.muhataplara (Rabbiniz diye) izafe edip hatırlatmakla tekit etmektedir. Daha sonra ikinci olarak takva emri verilirken Yüce Allah lafzı bir defa daha zikredilmektedir. Çünkü Yüce Allah’ın adı hey­bet ve celâlin özel adıdır. Arkasından onların yaratıcısı olduğu hatırlatılmakta ve kendilerini tek bir nefisten yaratma kudretine dikkatleri çekmektedir. On­lar tek bir asıldan gelmişlerdir. Hepsi Adem’dendirler, Adem ise topraktandır. Yüce Allah bu candan eşini yarattı ve erkek ve dişi bütün insanlar da her iki­sinden üreyip türedi. Bu zürriyet arasında Yüce Allah akrabalık ve kan bağı esasları üzerinde kurulan aile bağını ortaya çıkardı. Bu bağlar onları birbirle­rine merhametli davranmaya, birbirleriyle dayanışmaya sevk eder. İşte bütün bunlar takvayı gerektiren, Allah’ın cezasından sakındıran göz kamaştırıcı ilâhî kudretin delilidir. Nitekim akrabalık nimeti de şükür vazifesini yerine getir­mek ve böyle bir nimeti itiraf etmek üzere takva sahibi olmayı gerektirir. Çün­kü akrabalık bir destek, bir ilişki, karşılıklı bir sevgi, atıfet ve muhabbettir ki, insana mutluluk duygusu verir, toplum içerisinde manevî güç kaynağı olur. Ki­şi ailesinin sevinci ile sevinir, kederi ile kederlenir. Nitekim Ahmet ve Hâ-kim’in el-Misver’den rivayetine göre Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Fatı-ma benden bir parçadır. Onu üzen şey beni de üzer, onu sevindiren şey beni de sevindirir…”

İnsanın kendisine aslını hatırlatmakta insanî sınırlara bağlı kalmanın ge­reğine delâlet vardır. İnsanın hoşuna gitsin yahut gitmesin, bir diğer insanın kardeşi olduğuna, kardeşliğin ise barış içinde yaşamayı, yardımlaşmayı, sava­şı, düşmanlığı ve bağlan koparmayı bir kenara atmayı gerektirdiğine işarettir.

İlim adamlarının cumhurunun görüşüne göre tek bir candan kasıt, insan­lığın babası olan Adem (a.s.)’dir. Onlar, Hz. Adem dışında “tek bir can* diye ni­telenecek kimsenin olmadığını kabul ederler. Ondan önce bir takım Ademlerin varlığını iddia edenlere gelince, bu iddia Kur’an-ı Kerim’in zahir ifadeleriyle ça­tışmaktadır.

Eşinden kasıt da Havva’dır. Havva Hz. Adem’in sol kaburga kemiğinden uykuda bulunduğu sırada yaratılmıştır. Hz. Adem uyanıp da Havva’yı gördü­ğünde onu beğenmiş ve karşılıklı birbirlerine yakınlık duymuşlardı. Buna delil ise Buharî ile Müslim’de yer alan sahih hadistir. Buna göre Resulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Kadınlar hakkında birbirinize hayır tavsiye ediniz. Çünkü kadınlar bir kaburga kemiğinden yaratılmışlardır. Kaburga kemiğinde en eğri olan kısım ise onun üst tarafıdır. Sen onu düzeltmeye kalkışırsan onu kırarsın. Olduğu gibi bırakırsan eğri kalmaya devam eder.”

Ebu Müslim el-Isfahânî gibi bazı ilim adamlarının görüşüne göre ise mak­sat, “o canın cinsinden onun eşini de yaratmıştır” şeklindedir. Her ikisi de buna göre tek bir cinstir ve aynı tabiattır. Diğer taraftan eşinin kaburga kemiğinden yaratılmasının faydası nedir? Çünkü Yüce Allah Adem’i topraktan yarattığı gi­bi, onu da ayrıca yaratmaya kadirdir. Ebu Müslim buna delil olarak Yüce Al­lah’ın şu buyruklarını göstermektedir: “Sizin için nefsinizden kendileriyle sü­kûn bulacağınız eşler yaratmış olması da O’nun ayetlerindendir.” (Rûm, 30/21). Burada “nefsinizden” buyruğundan kasıt sizin cinsinizdendir. Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: “Ümmîler arasında kendilerinden bir rasul gönderen O’dur.” (Cuma 62/2). Yine burada kasıt onların cinsidir. Şu buyruk da böyledir: “Andolsun ki size kendi nefislerinizden bir peygamber gelmiştir.” (Tevbe, 9/128).

Ancak Ebu Müslim’e az önce geçen sahih hadisin delâletine aykırı iddiada bulunduğu belirtilerek cevap verilmektedir. Buna göre böyle bir yaratmadaki hikmet Yüce Allah’ın canlıdan -doğum yoluyla değil de- canlı yaratmaya, tıpkı cansızdan bir canlı yaratmaya kadir olduğunu ortaya çıkartmaktır.

Daha sonra Yüce Allah insan türünün çoğalma yolunu açıklamakta ve Adem ile Havva’dan insan cinsinin iki türünü etrafa yayıp dağıttığını söz ko­nusu etmektedir. Bu iki tür ise yeryüzünde yerleşen, orayı imar eden ve her ikisinden dallanıp budaklanan erkek ve dişilerdir.

Daha sonra Yüce Allah az önce sözü geçen takva emrini, insanların ihti­yaçlarını karşılamak üzere Allah adına birbirlerinden isteklerde bulunmaları yolunu hatırlatarak pekiştirmektedir. Allah adına bu şekilde bir şeyler isteme­leri O’na imanın ve O’nu tazimin delilidir. Kişi, “Allah adına bu ihtiyacımı ver­meni istiyorum” derken bunun kabul edilmesini umarak istekte bulunur. Böyle bir söz Yüce Allah’ın emirlerine uymayı gerektiren hususlar arasındadır. Buna uyan kimse ise Allah’tan korkar, O’nun emirlerine aylan hareket etmekten sa­kınır, yasaklarından uzak durur.

Allah’tan korkmak gerektiği gibi akrabalık bağlarını kesmekten korkmak da icap eder. Yani adını tazim ettiğiniz ve onun adı ile birbirinizden bir şeyler istediğiniz Allah’tan da, akrabalık bağını koparmaktan da korkunuz. Yani sev­gi ve iyilikle bu bağları birleştiriniz, onları koparmayınız. Çünkü onları kopar­mak, sakınılması gereken bir husustur.

Daha sonra Yüce Allah her şeye muttali olduğunu, her bir işi, her bir du­rumu tespit edip gözetlediğini bildirerek ayet-i kerimeyi sona erdirmektedir. O bakımdan Yüce Allah ancak bizim korunmamıza yarayacak, menfaatimize ola­cak şeyleri teşrî buyurur. O hallerimizi çok iyi görendir. İşte bu ifade takva em­rinin verilmesinin ve bu emre riayet etme gereğinin bir gerekçesi gibidir. Aye­tin sonundaki bu buyruk, Yüce Allah’ın, “Allah her bir şeye tanıktır” (Mücadele, 58/6) buyruğunu andırmaktadır. [2]

Yetimlerin Mallarını Yemenin Haram Kılınması

2- Yetimlere de mallanın verin. Temizi murdara değişmeyin ve onların malla- ku bu büyük bir günahtır.

Nüzul Sebebi

Mukâtil ve el-Kelbî der ki: Bu ayet-i kerime Gatafanlı bir adam hakkında nazil olmuştur. Bu kişinin yanında çokça malı bulunan ve kardeşinin oğlu olan yetim bir çocuk vardı. Bu çocuk bulûğ yaşına gelince malını istedi. Amcası malı ona vermek istemedi. Peygamber (s.a.)’in yanına gidip davalaştılar. Bunun üze­rine bu ayet-i kerime nazil oldu. Amca bu ayet-i kerimeyi işitince, “Allah ve Ra-sulüne itaat ettik, biz pek büyük günahtan Allah’a sığınırız” dedi ve çocuğa malını verdi. Resulullah (s.a.) şöyle buyurdu: “İşte her kim nefsinin cimriliğin­den korunur ise ve bu şekilde cimriliğinden vazgeçip geri dönerse o güzel yurdu­na yerleşir.” Yani cennetine konaklar. Delikanlı (amcasından) malını alınca Allah yolunda infak etti. Peygamber (s.a.) de şöyle buyurdu: “Ecir sabit oldu, gü­nah kaldı.” Ey Allah’ın Rasulü, dediler, ecrin sabit olduğunun ne anlama geldi­ğini bildik. O Allah yolunda infak ettiği halde günah nasıl olur da olduğu gibi kalır? Resulullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Delikanlı için ecir sabit oldu, babası aleyhine ise günah kaldı.” [3]

Açıklaması

Ayet-i kerimenin konusu: Yüce Allah ergenlik yaşına geldikleri takdirde yetimlere mallarının tam ve eksiksiz olarak verilmesini emretmekte, mallarım vasilerin kendi mallarına katmalarını yasaklamaktadır. Hitap, mal ellerinde yetimler de yanlarında bulunduğu sürece vasilere yöneliktir.

İşte bu, takvanın değişik hallerinin açıklanmasının bir başlangıcıdır. Tak­vanın başı ise -Yüce Allah sıla-i rahimi ve akrabalık bağını hatırlattıktan son­ra- zayıf ve güçsüz yetimlerin mallarını korumaktır.

Anlamı şudur: Ey yetimlerin vasileri olanlar! Ergenlik yaşına geldikten sonra yetimlere mallarını tam ve eksiksiz olarak veriniz. Onlar küçüken har-* camalannı mallarından yapınız. Onların mallarından herhangi bir şeyi ken­di mallarınıza katmayınız. Burada, malları telef eden diğer tasarruflar ve çe­şitli yararlanma yollarını ifade etmek üzere “yemek” tabirini kullandı. Çün­kü tasarrufların pek çoğu yemek için yapılır. Yüce Allah’ın, “(ilâ) = e, a” harf-i çeri burada “ile birlikte” ya da gerçek manasına kullanılmış olabilir. Yani onların mallarını yemek hususunda kendi mallarınıza katmayın, eklemeyin. Çünkü sizler ne yapacak olursanız Allah’ın lütfuyla kazanmış olduğunuz kendi malınız olan helâl bir şeyi, yetimlerin malları olup sizin için haram olana değişmiş olursunuz. Böyle bir yemek büyük bir günah, büyük bir ve­baldir. Rivayet edildiğine göre onlar -İslâm’dan veya bu ayetin nüzulünden-önceleri zayıf koyun verir, yerine semiz bir koyun alırlardı. Böyle davranma­ları yasaklandı.

Yetim, mutlak olarak babası ölmüş kimseye denir. Fakat önceden de açık­landığı gibi şeriat ve örfte bu tahsis edilmiş bulunmaktadır. Çünkü Resulullah (s.a.) -Ebu Davud’un Ali (r.a.)’den rivayetine göre- şöyle buyurmuştur: “Ergen­lik yaşından sonra yetimlik olmaz.”

Ayet-i kerime yetimlere mallarının verilmesi hususunda zahiri üzeredir ve ergenlik yaşına gelmeden önce mallarının onlara verilmemesi anlamında değil­dir. Burada yetimlere mallarının verilmesi mecaz yoluyla o mallara kötü bir maksatla el uzatmadan onları sağ salim sahibine bırakmak demektir. Buna de­lil ise sonraki, “Yetimleri … deneyin.” (Nisa, 4/6) ayetidir. Yani ergenlik yaşma geldikleri vakit mallarını teslim alabilecek durumda olup olmadıklarını deneyi­niz. Bu ayet-i kerime ergenlik ve reşitliğin gerçekleşmesi halinde fiilen malları­nın yetimlere teslim edilmesine bir teşviktir. “Yetimlere de mallarını verin” ayeti ise ergenlik yaşma gelip reşit oldukları vakit mallarının kendilerine teslim edilmesi için yetimlerin mallarının korunmasını teşvik etmektedir.

Fakat daha uygun olan “verme”nin gerçek anlamı ile kullanılmış olması­dır ki, bu da fiilen vermek demektir. Buna göre “yetimler” kelimesi ise daha ön­ceki durumları nazarı itibara alınarak kullanılmış mecazî bir tabirdir. Bu şe­kilde yetimlik tabirinin kullanılmasının sebebi küçüklükleri üzerinden fazla bir zaman geçmeden mallarını kendilerine vermekte eli çabuk tutup acele et­menin vücubuna işaret etmektir. Çünkü yetimlik zayıflıktır. Bu ise merhameti, iffeti gerektirir. Adeta yetim adı ergenlikten sonra da devam ediyor gibi bir in­tiba verilmiştir. Usûl-i fıkıhta bu gibi anlatımlara nassın işareti adı verilir. [4]

Dörde Kadar Hanımla Evlenmenin Mübahlığı Ve Mehir Vermenin Vacip Olması

3- Eğer yetim kızlar hakkında adaletli davranamayacağmızdan korkarsanız size helâl olan kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikahlayın. Şayet adalet yapamayacağınızdan en­dişe ederseniz o zaman bir yahut sahi­bi olduğunuz cariye (ile yetinin). Bu, sizin haksızlık yapmamanıza daha ya- kındır.

4- Kadınların mehirlerini hoşnutlukla ve bir bağış olarak verin. Bununla be­raber gönül hoşluğu ile ondan size bir kısmını bağışlarlarsa onu da içinize sindire sindire yiyin.

Nüzul Sebebi

Üçüncü ayet-i kerime olan, “Eğer … korkarsanız” buyruğu ile ilgili olarak Buharî, Müslim, Nesaî, Beyhakî ve başkaları şunu rivayet etmektedirler: Urve müminlerin annesi Hz. Aişe’ye (r. anhâ) bu ayet-i kerime hakkında soru sordu. O da şöyle dedi: “Ey kızkardeşimin oğlu, burada sözü edilen velisinin himaye­sindeki yetim kızdı. Bu adam malında ona ortak olur, malı ve güzelliğinden de hoşlanırdı. Mehrinde adaletli olmadan onunla evlenmek istediğinden dolayı onun dengi olanlara verdiği mehri vermezdi. İşte böyle yapmaları onlara yasak kılındı ve hoşlarına giden kadınlardan ikişer, üçer ve dörder olarak nikahlama­ları emrolundu.”

Said b. Cübeyr, Katâde, er-Rabî, ed-Dahhâk ve es-Süddî de der ki: Yetimle­rin mallarından sakınırlar, ancak kadınlara gereken kıymeti vermez ve dile­dikleri şekilde evlenirlerdi. Kimi zaman adalet yapar, kimi zaman yapmazlar­dı. Yetimlere dair soru sormaları üzerine, “Yetimlere de mallarını verin” diyen ayet-i kerime nazil oldu. Yine şanı yüce Allah, “Eğer yetim kızlar hakkında adaletli davranmayacağınızdan korkarsanız…” ayetini de inzal buyurdu. Yüce Allah buyuruyor ki: Yetimler hakkında adalet yapamamaktan korktuğunuz gi­bi yine kadınlar hakkında da onlara adil davranamamaktan korkunuz. O ba­kımdan haklarının altından kalkmanız mümkün olandan fazlası ile evlenmeyi­niz. Çünkü kadınlar zaaf ve acizlik bakımından yetimler gibidirler. el-Vâlibî (üçüncü tabakadan güvenilir ravilerden Ali b. Rabia b. Nadla)’nin rivayetine göre İbni Abbas’ın da görüşü budur.

“Kadınların mehirlerini hoşnutlukla… verin” mealindeki dördüncü ayet-i kerimenin nüzulü ile ilgili olarak da İbni Ebî Hatim, Ebu Salih’ten şöyle dedi­ğini rivayet etmektedir: Baba kızını evlendirdiğinde mehrini alır, ona bir şey vermezdi. Yüce Allah böyle davranmalarını yasak kılarak, “Kadınların mehir­lerini hoşnutlukla ve bir bağış olarak verin” ayetini indirdi. [5]

Açıklaması

Bu ayetlerin konusu nüzul sebebine göre tespit edilebilir. Buna göre konu ya yetimlerin dışında kalan hanımlarla evlenmektir; yani eğer sizden herhangi birinizin himayesinde yetim bir kız bulunur ve böyle bir kıza mehr-i mislini ve­rememekten korkuyor iseniz, bunun dışında hanımlarla evlenmeye yönelin. Çünkü bu durumda olanlar pek çoktur ve bu konuda Allah evlenmek isteyene darlık vermemiştir. Yahut da ayet-i kerime kadınlar hakkında adaletli davran­makla ve birden fazla evlenmeleri halinde onlara zulmü önlemekle ilgilidir. Ya­ni, “Yetimlere de mallarını verin” ayet-i kerimesi nazil olunca, kadınların hak­larında adaleti terk etmekten çekinmemekle birlikte, yetimleri velayetleri altı­na almaktan çekinmeye koyuldular. Çünkü bu durumda herhangi birisinin ni­kâhı altında kimi zaman on kadın bulunur ve bunlar arasında adalet yapma-yabilirdi. İşte bunlara şöyle dendi: Yetimlerin haklarıyla ilgili olarak adaleti terk etmekten çekindiğiniz gibi, kadınlar arasında adaletten uzak durmaktan da korkun, çekinin ve nikâhınız altında tutacağınız kadınların sayısını azaltın.

Korkmaktan kasıt ise bilmektir. Bu ifadeyle, bilinen şeyin korkulacak ve sakınılacak bir şey olduğu anlatılmak istenmiştir.

Yani eğer sizler mehirlerini vermemek suretiyle yahut batıl yollarla yetim­lerin mallarım yemek suretiyle yetimlere haksızlık yapacağınızı bilir yahut hissederseniz, yetim bir kızla evlenmemelisiniz. Onun dışında bir, iki, üç yahut dörde kadar başka kadınlarla evlenebilirsiniz. Birden çok kadınla evlendiğiniz takdirde de adaletle davranmalısınız. Adaletle muamele yapma ve aralarında haklarını pay edebilme imkânını bulabilmeniz için dörtten fazla kadınla evlen­meyiniz. Bu durumda erkeklerin çeşitli durumları söz konusu olur. Kimisi iki hanımla, kimisi üç, kimisi dört hanımla evlenir. Dört sayısı, hanımlar arası adaletin mümkün olabileceği azami sınırdır.

Yüce Allah’ın, “Nikahlayın” buyruğundaki emir mübahlık ifade eder. Bu, Yüce Allah’ın, “yiyiniz, içiniz” (Bakara, 2/187) buyruklarını andırmaktadır. Bu­nun vücup ifade ettiği de söylenmiştir. Yani Yüce Allah’ın, “İkişer, üçer, dörder olmak üzere” buyruğundan alınmış sayıyı aşmamanın vücubunu ifade ediyor, demektir. Yoksa asıl itibariyle nikâhın vücubunu ifade etmez.

Yüce Allah’ın, “İkişer, üçer, dörder olmak üzere” buyruğunun her bir keli­mesi türünün tekrarına delâlet etmektedir. “ikişer”de iki, ikiye, “üçer”de üç, üçe, “dörder”de dört, dörde delâlet etmektedir. Yani birden çok hanımla evlen­mek isteyen herkes, sözü geçen sayıdan dilediği kadarını nikahlayabilir. Kimi­sinin bu kadar hanımı olabilir, kimisinin olmaz.

Daha sonra Yüce Allah birden çok hanımlar arasında adalete bağlı kalma­nın zorunlu olduğunu pekiştirmektedir. Bu husus da Yüce Allah’ın, “Eğer yetim kızlar hakkında adaletli davranamayacağınızdan…” buyruğundan anlaşılmak­tadır. Bu buyruğunda Yüce Allah şunu zikretmektedir: Sizler birden çok hanım ile evlenmeniz halinde adaletle davranamayacağınızdan korkarsanız o takdir­de tek bir hanım ile yetinmelisiniz. Birden çok hanımla evlenmek Yüce Al­lah’ın şu buyruğunda açıkça emrolunan adaleti gerçekleştireceğinden yana emin olan kimse için mubahtır: “Hırs gösterseniz bile kadınlar arasında adaleti gözetmeye güç yetiremezsiniz.” (Nisa, 4/129). Bu buyruk, kalbî meyil arasındaki adalet hakkında anlaşılabilir. Eğer bu ihtimal olmamış olsaydı, her iki ayetten herhangi bir şekilde birden çok hanımla evlenmenin caiz olmaması sonucu çı­kardı.

Adaletli davranamamak korkusu bu hususta zan ve şüphe halini de kap­sar. O bakımdan ya hür kadınlardan tek bir kadın ile yetinmelisiniz yahut da cariyelerden dilediğiniz kadar cariyeyi odalık almak yoluyla yetinme yoluna gitmelisiniz. Cariyelerin nikahlanma yoluna gidilmemesi ise aralarında her hususta adaletin vacip olmayışındandır. Onlar hakkından istenen yalnızca örfe uygun olarak geçim için gerekli nafakadan ibarettir.

Tek bir kadınla evlenmeyi seçmek yahut da cariye ile yetinme yoluna git­mek, haksızlık ve zulüm yapmamaya daha yakındır. Yüce Allah’ın, “Sizin hak­sızlık yapmamanıza” buyruğundan kasıt, zulüm yapmamanızadır. İmam Şafiî (r.a.)’nin bu, “Haksızlık yapmamanıza” buyruğunu, “Geçindirmekle yükümlü olduğunuz kimselerin sayısının artmamasına daha yakındır” diye tefsir ettiği nakledilmiştir. Buna delil de Kisaî, Asmaî ve Ezherî’nin belirttiklerine göre Arapların fasih olanlarından bir kimsenin geçindirmekle yükümlü olduğu kişi­lerin (aile efradının) sayısı arttığı takdirde bu durumu ifade için (ayet-i kerime­de kullanılan kelime ile aynı kökten gelen) âle, ye’ûlu fiili ve aynı kökten gelen kelimeler kullanmasıdır.

Kısacası zulümden uzak durmak, tek bir kadın ile yetinmenin yahut da cariye ile yetinme yoluna gitmenin teşri edilmesinin sebebidir. Bunda ayrıca hanımlar arasında adaletin şart olduğuna da işaret vardır. Kadınlar arası iste­nen adalet ise maddî adalettir. Yani yanlarında gecelemeyi aralarında eşit pay­laştırmak, yemek, içmek, giyinmek, mesken gibi geçim harcamalarında eşitliği sağlamaktır. Manevî adalet yahut da kalbî yakınlık olan meyil ve sevgi ise, is­tenen bir şey değildir. Çünkü bu, insanın elinde olan bir şey değildir. Bundan dolayı Hz. Aişe’ye diğer hanımlarından daha fazla meyleden Allah Rasulü, Sü­nen kitaplarında Hz. Aişe’den zikredildiğine göre şöyle buyurmuştur: “Allah’ım bu elimde olan şeyleri paylaştırmamam Elimde olmayan şeylerden dolayı da beni sorumlu tutma.” Bundan kasıt ise kalbî meyildir. Kişi adalet yapamamak­tan korkacak olursa, birden fazla hanımla evlenmesi haram olur.

Daha sonra Yüce Allah kocalara hitap ederek hanımlarına mehirlerini te­reddütsüz ve gönül hoşluğu ile vermelerini emretmektedir. Bu ise iki eş arasın­da kurulacak sevginin bir sembolü, hanıma olan sevgi ve ona verilen kıymetin bir belirtisidir. İbni Abbas’m görüşüne göre “kadınlara mehirlerini… veriniz” ayetindeki hitap kocalaradır. Önceleri koca mehirsiz olarak evlenir, “Ben sana mirasçı olurum, sen de bana mirasçı olursun” der kadın da buna razı olurdu. Burada ise mehirlerini vermekte ellerini çabuk tutmakla emrolundular.

Hitabın velilere olduğu da söylenmiştir. İbni Ebi Hatim, Ebu Salih’ten şöyle dediğini rivayet etmektedir: Erkek (velayeti altında bulunan) dul bir kadını ev­lendirdiği takdirde, mehrini kendisi alır, ondan kadına bir şey vermezdi. Yüce Allah onlara bunu yasakladı ve, “Kadınlara mehirlerini… verin” ayeti nazil oldu.

Eğer kadınların kendileri gönül hoşluğu ile, baskı altında tutulmaksızın ve aldatılmaksızın size bir şey verecek olursa, onu da afiyetle yiyiniz. Yani bu sizin için helâl olur, onu almakta sizin için bir günah yoktur. Dünyada bunun sizden geri isteneceğinden korkmayın, ahirette de bir sorumluluktan çekinme­yin.

Burada “yemek” kelimesi ile onda tasarrufun helâl olduğu kastedilmekte­dir. Özellikle yemekten söz edilmesi ise malî tasarrufların çoğu şekillerinin bu yolla olmasından dolayıdır. Yüce Allah’ın, “Onların mallarını mallarınıza (ka­rıştırarak) yemeyin” buyruğunda olduğu gibi. [6]

Sefihleri (Kıt Akıllıları), Küçükleri Ve Benzerleri Hacr Altına Almak Ve Reşit Olmadıkça Mallarını Teslim Etmemek

5- Allah’ın sizin için geçimlik kıldığı mallarınızı beyinsizlere vermeyin. Kendilerine bunlardan yedirin, giydi­rin, bir de onlara güzel söz söyleyin.

6- Yetimleri evlenme çağına erecekleri zamana kadar deneyin. Şayet onlarda bir reşitlik görürseniz mallarını kendi­lerine teslim edin. Büyüyecekler diye onları israfla tez elden yemeyin. Zen­gin olan kaçınsın, fakir olan da örfe göre yesin. Mallarını kendilerine ver­diğiniz zaman onlara karşı şahit bu­lundurun. Hesap sorucu olarak Allah yeter.

Nüzul Sebebi

“Yetimleri evlenme çağına geldikleri zamana kadar deneyin…” mealindeki 6. ayet-i kerime Said b. Rifâa ile amcası hakkında nazil olmuştur. Şöyle ki: Ri-fâa vefat etmiş ve oğlu Sabit’i küçük yaşta yetim bırakmıştı. Sabit’in amcası Resulullah’ın yanına varıp şöyle dedi: “Kardeşimin oğlu yanımda yetim olarak bulunmaktadır. Malından bana helâl olan nedir ve malını ben kendisine ne za­man teslim edeyim?” Bunun üzerine Yüce Allah bu ayet-i kerimeyi indirdi. [7]

Açıklaması

Yüce Allah sefih ve savurgan kimselere insanlar için ticaret ve buna ben­zer yollarla geçimlerini ayakta tutacak bir vasıta kıldığı mallarını teslim etme­yi yasaklamaktadır. Bu yasaklama ise sefihleri hacr altına almanın delilidir.

Sefihlik (ya da hacr altına almak) ya küçüklük ya delilik ya da akıl ve dinde kıtlık, eksiklik, kötü tasarruf ya da iflâs sebebiyle olur. İflâs ise, bir kişinin bor­ca batması ve elindeki malın borcunu karşılamaya yeterli olmaması demektir. Alacaklılar hakimden hacr altına alınmasını isteyecek olurlarsa, hakim de bu borçluyu hacr altına alır.

İlim adamları ayet-i kerime ve muhatap alınanın tayini ve sefihlerden kimlerin kastedildiği hususunda farklı görüşlere sahiptir. Bu görüşlerin en meşhurları şunlardır: Sefihlere mallarını vermemek üzere muhatap alınanlar yetimlerin velileridir. Sefihler ise ya mutlak olarak yetimler yahut da fiilen mallarını saçıp savuran kimselerdir. Bir diğer görüşe göre ise muhatap bütün ümmettir. Yasak da her türlü sefihi kapsamına alır. İbni Abbas ve İbni Mes’ud (r. anhum) derler ki: Burada hitap insanlar arasında aklı eren herkesedir. Se­fihlerden kasıt ise kadınlar ve küçüklerdir. Maksat da bunlar arasından reşit olmayan kimselere malın verilmesinin yasaklanmasıdır. Buna göre bu yasak küçük, deli ve savurganlığı sebebiyle hacr altına alman herkesi kapsar.

Birinci görüşe göre, mallar muhatap olan velilere ait zamire izafe olur. As­lında malın yetimlere ait olmasına rağmen böyle bir izafenin yapılması, bu mallan koruma hususunda onları titiz davranmaya itmek içindir. Bu da yetim­lerin mallarını kendi mallan gibi gözetmekle olur. Çünkü yetim ile velisi ara­sında belli bir nesep bağı vardır. İkinci görüşe göre ise mallar lafzın hakikatine uygun olarak muhatap alınanların zamirine izafe edilmiştir. Yani mallar üm­mete ait gösterilmiştir.

Yüce Allah’ın, “Allah’ın sizin için geçimlik kıldığı mallarınızı” buyruğu­nun anlamı ise şudur: Mallar hayatı ayakta tutan unsurdur. Geçimin, işlerin düzene girmesine sebeptir. Ümmetler mal ile ilerler, uygarlık yapısını yüksel­tir. Fert ve toplum mal ile mutlu olur. Düşmanlara karşı zafer de yine onunla gerçekleşir. Selef ise, “Mal müminin silâhıdır; Allah’ın kendisi dolayısıyla beni hesaba çekeceği bir mal bırakmak, benim için insanlara muhtaç olmaktan da­ha hayırlıdır” derdi. Rivayet edildiğine göre Süfyan’ın ticaret yaptığı bir malı vardı. Kendisine “Bu ticaret malı seni dünyaya yaklaştınr” denilince şöyle de­di: “Bu ticaret malı dünyaya yaklaştınyor olabilir. Ama beni dünyaya karşı ko­rumuştur da.” Yine selef şöyle derdi: “Ticaret yapın ve kazanın. Çünkü sizler öyle bir zamanda bulunuyorsunuz ki, biriniz muhtaç düşecek olursa, bu ihtiya­cı dolayısıyla ilk yiyeceği şey kendi dini olacaktır.” [8]

Malın hayatın işlerinin düzenlenmesine araç kılınması onun işletilmesini, arttınlmasını gerektirir. Ancak bu, malı yığmak, saklayıp biriktirmek için ol­mamalıdır. Ayrıca hikmetli ve harcamalarda iktisatlı davranmak suretiyle ma­lın idare edilmesini de gerektirir. Nitekim Kur’an-ı Kerim şu buyruğu ile mü­minlere bu yolu göstermiştir: “Ve onlar ki infak ettiklerinde israf da etmezler, cimrilik de göstermezler; bunun arasında orta bir yol tutarlar.” (Furkân, 25/67). Peygamber (s.a.) de iktisatlı davranmayı teşvik etmiştir. Ahmet, İbni Mes’ud’dan, “İktisatlı davranan fakir düşmez” sözünü rivayet ettiği gibi, Tabe-rânî ve Beyhakî de İbni Ömer’den şöyle dediğini rivayet etmektedirler: “Harca­malarda iktisat geçimin yarısıdır. İnsanlara sevgi göstermek aklın yarısıdır. Güzel bir akıl da ilmin yansıdır.”

Yüce Allah’ın, “Kendilerine bunlardan yedirin, giydirin” buyruğunun anla­mı da şudur: Yani onların malları, geçimlerini ve yiyecek ihtiyaçlarını karşıla­yabilecek şekilde olsun. Bunu da mallarını ticaretle arttırarak yapınız. Böyle­likle yapılacak olan harcama, mallarının nemasından ve kârından olsun. Ser­mayeden olmasın ki, bu harcamalar mallarını bitirip tüketmesin. İşte malların yiyimleri ve giyimleri için bir yer olarak tespit edilmesinden anlaşılan budur. O bakımdan Yüce Allah “bunlardan” buyruğunda (minhâ) değil de (fîhâ) diye buyurmuştur.

Yüce Allah’ın, “Bir de onlara güzel söz söyleyin” buyruğunun anlamı da şu­dur: Yani her veli velayeti altında bulunan kişiye gönlünü hoş edecek güzel söz­ler söylesin ve ona güzel vaatlerde bulunsun. Meselâ, küçüğe şöyle desin: “Bu mal senin malındır. Ben bu mal üzerinde ancak güvenilir bir vekilim. Büyüdü­ğünde bu malı sana vereceğim.” Şayet o küçük sefih (kıt akıllı) ise ona öğüt ve­rir, nasihat eder ve israf ve savurganlığı terk etmeye teşvik eder. Bunun sonu­cunda fakir düşmenin, insanlara muhtaç olmanın kaçınılmaz olacağını anlatır. Güzel (ma’rûf) söz, şer’an veya aklen güzel görülen ve bunun içinde insanın nefsini rahatlatan söz yahut davranıştır. Münker ise şer’an veya aklen çirkinli­ği dolayısıyla nefsin hoş görmediği şeydir.

Yetimlere mallarının verilmesinin emredilmesinden sonra Yüce Allah bu malın verileceği zamanı ve bundan önceki durumları açıklamaktadır ki bu da o yetimlerin sınanmasıdır. Yüce Allah bizlere mallarını kendilerine teslim et­meden önce yetimleri sınamamızı emretmektedir. Evlenme yaşma geldikleri vakit -ki bu da evlenme yaşıdır- onları denemekle emrolunduk. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sizden çocuklar ergenlik yaşına geldiklerinde…” (Nûr, 24/59) yani bulûğ yaşına vardıklarında. Bu ise mükellef olmanın sınırı­dır. Bu da ya ihtilâm ile olur ya da kızın ay hali görmesiyle olur ya da belli bir yaşı doldurmakla olur. Bu yaş ise Şafiî ve Ahmed’in görüşüne göre on beştir. Bu yaşa gelip de reşit oldukları takdirde, yani koruma, yönetme, artırıp ge­nişletme hususlarında güzel tasarrufta bulunabildikleri zaman mallarını kendilerine teslim ediniz. Aksi takdirde onların reşit olduklarını görünceye kadar sınamaya devam ediniz. Ebu Hanife’nin görüşüne göre ise, yetim yirmi beş yaşına ulaştığı takdirde reşit olmasa dahi, malı kendisine teslim edilir. Çünkü bundan önceki ayet-i kerimede, “Yetimlere mallarını veriniz” diye bu-yurulmaktadır. Diğer taraftan ergenlik yaşma gelip de imanı ve küfrü mute­ber olan bir kimseye malını teslim etmemek zulme benzer bir şeydir. Ayrıca böyle bir davranış onun insan oğlu olma haysiyetini de ayaklar altına almak­tır. Fakat ayet-i kerimenin zahiri bulûğa erseler dahi reşit oldukları görülme­dikçe mallarının verilmeyeceğini ortaya koymaktadır. Cumhurun görüşü de budur.

Ebu Hanife ve Şafiî’nin görüşüne göre sınama, ergenlik yaşından önce olur. Buna delil ise gaye (nihai nokta)yi ifade etmek üzere kullanılan (hattâ) = …e, a kadar” edatıdır. Malik’in görüşüne göre ise bu bulûğdan sonra olur.

Ebu Hanife buna bağlı olarak velinin izni ile aklı eren mümeyyiz küçüğün tasarruflarını sahih kabul etmiştir. Çünkü bu bir sınamadır. Bu sınama ise ve­linin küçüğe alışveriş yapmasına izin vermesi ile ortaya çıkabilir. Bu da böyle birisinin tasarrufunun sahih olmasını gerektirir.

Şafiî ise der ki: Sınama tasarruf iznini gerektirmediği gibi, öyle bir izne bağlı olması da gerekmez. Aksine deneme küçüğün durumuna uygun bir şekil­de tasarruf olmaksızın da yapılabilir. Meselâ, ticaret yapan birisinin oğlu ak-din tamamlanmasından öncesine kadar alım ve satım hususunda denenir. Akit o noktaya geldi mi dilediği takdirde veli akdi gerçekleştirebilir. Eğer tasarruf hususunda küçüğe fiilen izin caiz olsa, küçükken malın da ona verilmesi caiz olur. Çünkü malının ona verilmesinin engellenmesinin sebebi, tasarrufunun sahih olmamasıdır. Aynı şekilde küçüğün kendi malındaki tasarrufu da malı­nın ona verilmesine bağlıdır. Malının ona verilmesi ise bulûğ ve ondan sonra reşitlik olmak üzere iki şartın gerçekleşmesine bağlıdır.

Şafiî’ye göre reşitlik, din ve malî konularda salâhtır.

Cumhura göre ise reşitlik, yalnızca malî konularda salâhtır. Daha sonra Yüce Allah şu buyruklanyla velilere bazı şeyleri yasaklamaktadır: Zorunlu bir ihtiyaç olmaksızın ergenlik yaşına varmadan önce yetimlerin mallarını çabucak tez elden çıkarmak için yemeyiniz. Yani onların mallarını sizden alacakları yaşa gelmezden önce çabuk davranarak onları yemeye kalkışma­yınız.

İsrafsız olarak ve ergenlik yaşma gelmeden önce ölür korkusuyla eli çabuk tutmak söz konusu olmaksızın, yaptığı işin ve kontrolünün karşılığı olarak ye­timin malından yemek zorunda kalan muhtaca gelince: Eğer velayeti altmda bulunan yetimin malına ihtiyacı olmayan zengin bir kimse ise, yetimin malın­dan yemeyip afiflik göstersin. Fakir kimse ise yetimin malından açlığını gide­recek, avretini örtecek kadar zorunlu ihtiyacı kadarını yesin. Bunu Ahmed’in Abdullah b. Amr’dan yaptığı şu rivayet de desteklemektedir: Bir adam Resulul-lah (s.a.)’a, “Benim bir malım yok, himayem altmda bir yetimim var” diye soru sorar. Hz. Peygamber ona şöyle der: “İsraf etmeksizin, kendin için mal biriktir­mek yoluna gitmeksizin, saçıp savurmaksızın ve malını korumaya kalkışmaksı-zın -yahut- onun malını feda ederek kendi malını kurtarmak yoluna gitmeksi­zin yetiminin malından yiyebilirsin.”

el-Cassâs [9] Yüce Allah’ın, “Büyüyecekler diye onları israfla tez elden ye­meyin” buyruğunu büyüme sınırına gelmesi halinde aklı başında olduğu tak­dirde reşitliğinin görülmesi şartına bağlı kalmaksızın, yetimin malını almaya hak kazandığına delil göstermektedir. Çünkü bulûğdan sonra reşitliğin görülmesi şartı koşulmuştur. Yine el-Cessas bu ayet-i kerimeyi şuna delil gösterir: Büyüme yaşına geldikten sonra yetimin malını elinde tutmak veli için caiz de­ğildir. Eğer bu böyle olmasaydı burada “büyüme”nin söz konusu edilmesinin bir anlamı olmazdı. Zira yetimin velisi, büyümeden önce de sonra da yetimin malında hak sahibi olurdu. İşte bu da yetim büyüme sınırına geldiği takdirde malının kendisine verilmesi hakkını kazandığını göstermektedir. Ebu Hanife bu hususta büyüme sınırım yirmi beş yaş olarak kabul etmiştir. Çünkü bu yaş­taki bir kimse dede olması ihtimal dahilindedir. Dede olabilecek yaşta olup da büyükler arasında sayılmamasına ise imkân yoktur.

Şafiîler ise der ki: Yüce Allah’ın, “Büyüyecekler diye” buyruğundan kasıt reşit olarak bulûğa ermeleridir. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruğu ile amel etme­nin bir gereğidir: “Evlenme çağına erdikleri zamana kadar deneyin. Şayet on­larda bir reşitlik görürseniz, mallarını kendilerine teslim edin.” Yüce Allah bu­nu büyüme diye ifade etmiştir. Zira adam olma yaşma gelen kimsenin reşit ol­duğu çoğunlukla görülen bir durumdur.

İlim adamları şöyle bir soru sorarlar: Acaba velinin yetimin malından ye­dikleri, yaptıklarına karşılık olarak bir ücret sayılır mı sayılmaz mı? Hanefîle-rin görüşüne göre bu bir ücret değildir. Başkalarının görüşüne göre ise bu bir ücrettir ve bunlar zengin ile fakir arasmda fark gözetmezler. Nitekim bir ücret karşılığı yapılan bütün işlerde kıyas bunu gerektirir (yani zengin ile fakir ara­sında fark olmaması gerekir). O takdirde Yüce Allah’ın, “Zengin olan kaçınsın” buyruğundaki emir de mendup olma şeklinde yorumlanır. Fıkhî kaide ise bu ücretin veliye ister yetsin ister yetmesin ecr-i misil ile belirlenmesini gerektir­mektedir.[10] Daha sonra Yüce Allah malın ödenme yolunu şöylece açıklamak­tadır: Ey veliler ve vasiler! Sizler malları yetimlere teslim ettiğiniz takdirde onlar tarafından malların kabzedildiğine ve bu konuda zimmetinizin ibra olun­duğuna dair şahit tutunuz. Çünkü -daha önce sözü geçen önce bulûğ, sonra re­şitlik şartlarına riayet ettikten sonra- bu şekilde şahit tutmak sizin itham al­tında kalmanız ihtimalini uzaklaştırır; bu konuda dava edilmenize imkân ver­mez ve emanete daha uygundur.

Bu ayet-i kerimenin zahiri ile amel etmenin bir gereği olarak Malikîlerle Şafiîlere göre böyle bir şahit tutmak vaciptir. Çünkü bu şekilde şahit tutmayı terk etmek, karşılıklı davalaşmaya, mahkemeleşmeye götürür. Ayrıca emir kipi vücup ifade eder. Hanefiler ise böyle bir şahit tutmayı mendup kabul ederler. Bunun vücup ifade etmesine mani olan karine ise, vasinin emin bir kimse ol­masıdır. Emin bir kimsenin, kendisine güvenene malını verdiği iddiasında bu­lunacak olursa, yemini ile birlikte sözü doğru kabul edilir. Yüce Allah’ın, “He­sap sorucu olarak Allah yeter” buyruğu ise böyle bir belgelendirmenin gerek­mediği hususunda lehlerine delildir. Bunun anlamı da şöyle olur: Sizinle ye­timler arasında Yüce Allah’tan daha iyi bir tanık bulunamaz. Böyle bir açıkla­ma Said b. Cübeyr’den rivayet edilmiştir.

Vasinin, malı, baliğ olduktan sonra yetime teslim ettiği iddiası ve küçük­ken ona yaptığı harcamalar hususunda vasinin sözü doğru kabul edilir mi?

İmam Malik ve Şafiî der ki: Sözü doğru kabul edilemez, çünkü vasi malik değildir. İmam Ebu Hanife ve arkadaşları ise, doğru kabul edilir, derler. Çünkü vasi emindir, eminin ise emin olarak görülmeye devam ettiği sürece yemini ile sözü doğru kabul edilir.

Daha sonra Yüce Allah ayet-i kerimeyi küçük büyük bütün işleri koruyup gözettiğini vurgulayarak sona erdirmekte ve hesaba çeken olarak kendisinin yeterli olduğunu hatırlatmaktadır. Yani sizi gözetleyen ve gizleyip açıkladığınız şeyler dolayısıyla hesaba çeken olarak Allah yeter. [11]

Mirasçıların Mirastaki (Terekedeki) Hakları İle Mirasçı Olmayan Muhtaçların, Yetim Ve Akrabaların Hakları

7- Anne ve baba ile yakın akrabaların bıraktıklarından erkekler için bir pay, yine anne ve baba ile yakın akrabala­rın bıraktıklarından kadınlar için de bir pay vardır. Bu o maldan az veya çok olsun, farz kılınmış bir paydır.

8- Paylaştırma sırasında yakınlar, ye­timler, yoksullar da hazır bulunursa, kendilerini o mirastan rızıklandırın ve onlara güzel sözler söyleyin.

9- Arkalarında kendileri hakkında en­dişe edecekleri güçsüz evlâtlar bıraka­caklar korksunlar, Allah’tan sakınsın­lar da dosdoğru söz söylesinler.

10- Şüphe yok ki zulümle yetimlerin mallarını yiyenler karınlarına ancak bir ateş yemiş olurlar. Onlar yakında alevli bir ateşe de gireceklerdir.

Nüzul Sebebi

  1. ayet olan, “Baba ve anne ile yakın akrabaların bıraktıklarından bir pay vardır.” buyruğu ile ilgili olarak Ebu’ş-Şeyh (H. 274 doğumlu Ebu Muhammed Abdullah b. Muhammed b. Cafer b. Hayyân el-Isfahânî) ile İbni Hibbân Kita-bu’l-Ferâiz’de İbni Abbas’tan şöyle dediğini rivayet etmektedirler: Cahiliye dö­nemi halkı kızlara ve yetişinceye kadar küçük erkeklere miras vermezlerdi. Ensar*dan Evs b. es-Sabit adında bir adam vefat etti. Geriye küçük bir kız ço­cuğu ve iki oğlu kaldı. Amcasının iki oğlu olan Hâlid ve Arfate (Kurtubî gibi bazı kitaplarda Arface ve Süveyd şeklindedir -ki bunlar asabedendir-) gelerek onun bütün mirasını aldılar. Vefat edenin hanımı olan Ümmü Kahme (İbni Ke-sir’de Ümmü Kuhna, Kurtubî’de Ümmü Kucca) Resulullah (s.a.)’ın yanına ge­lip O’na durumu anlattı. Resulullah (s.a.), “Ne söyleyeceğimi bilemiyorum” de­yince, “Baba ve anne ile yakın akrabaların bıraktıklarından bir pay vardır…” ayet-i kerimesi nazil oldu.

İbni Ebî Hatim ve Beyhakî de bu ayet-i kerimenin nüzulü ile ilgili olarak bir başka sebebi nakletmektedirler ki bunun muhtevası şöyledir: Ayet-i kerime vasiyette bulunma esnasında ölüm hastalığında olan kişinin yanında bulunan ziyaretçilere yönelik bir emir niteliği taşımaktadır. Bu ziyaretçilerin böyle biri­sine miras almayan akrabalarına vasiyette bulunmasını hatırlatmaları emre-dilmektedir. Bunlara malının beşte birini yahut dörtte birini vasiyet eder. An­cak bu kimseler hasta olana malından sadaka vermeyi yahut onun bir kısmını Allah yolunda vermeyi emretmezler.

“Şüphe yok ki zulümle yetimlerin mallarını yiyenler…” mealindeki 10. aye­tin nüzulü ile ilgili olarak da Mukâtil b. Hayyân şöyle demektedir: Bu ayet-i kerime Mersed b. Zeyd adında Gatafanlı bir adam hakkında nazil olmuştur. Bu kişi, kardeşinin oğlunun malı üzerinde veli idi. Yeğeni ise küçük bir çocuktu. Bu kişinin, yeğeninin malını yemesi üzerine Yüce Allah onun hakkında bu ayet-i kerimeyi inzal buyurdu. [12]

Açıklaması

Anne baba ile akrabaların geriye bıraktıklarından yetimlere ait bir mal var ise, bu malda yetimler eşittirler. Erkek ve kız arasında fark yoktur. Malın çok ya da az olması arasında da bir fark yoktur. İstediği kadar az olsun, Yüce Allah’ın hükmünde hepsi birbirine eşittir. Ölene olan akrabalığı veya evlilik bağı dolayısıyla Allah’ın, her birisi için tespit etmiş olduğu farz hisse bakımın­dan aralarında fark bulunsa bile, asıl olarak miras almak bakımından arala­rında fark yoktur. Daha sonra Yüce Allah tümüne ait olan bu hakkı, “Farz kı­lınmış bir paydır” buyruğu ile pekiştirmektedir ki, bunun herhangi bir kimse­nin eksiltme hakkı olmayan kesin ve tartışılmaz muayyen bir hak olduğu anla­şılsın.

Daha sonra Kur’an-ı Kerim ruhî bir yönü ele alıp tedavi etmektedir ki, bu da mirasın paylaştırıldığı mecliste akrabaların hazır olmasını istememe husu­sudur. Yüce Allah bu şekilde mirasın paylaştırılması esnasında miras bırakan­ların akrabalarından, yetim ve yoksullardan herhangi bir kimse hazır buluna­cak olursa, az dahi olsa o maldan onlara bir şeyler vermeyi, nefislere sükûnet kazandıran kin ve düşmanlığı söküp atan ruhtaki kıskançlığı kökten kazıyan güzel sözler söylemeyi ve bir özür beyan etmeyi buyurmaktadır.

Paylaştırmadan kasıt terekenin mirasçılar arasında pay edilmesidir. Ak­rabalardan kasıt ise hacb olundukları yahut zevil erhamdan (yakın akraba­lardan) oldukları için miras alamayan kimselerdir. Bu emre muhatap olanlar ise veli yahut da bulûğa erip malını teslim alacağı vakitte yetimlerdir. Yüce Allah’ın, “Kendilerini o mirastan rızıklandırın” buyruğundaki zamir anne, baba ve akrabaların geriye bıraktıkları mala yahut da lafzına itibar yoluyla değil manasına itibar yoluyla paylaştırılan şey olmak üzere paylaştırmaya racidir. Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: “Sonra onu kardeşinin yü­künden çıkardı.” (Yusuf, 12/76). Bundan kasıt ise “maşrapayı ondan çıkardı” demektir.

Aralarında İbni Abbas ve Said b. Cübeyd’in de yer aldığı müfessirlerin ço­ğunluğu bu ayet-i kerimenin muhkem olduğu ve emrin zahiri ile amel ederek vücup ifade ettiği görüşündedirler. Ancak insanlar bu görüşü benimsememiş-lerdir. Nitekim evlere girme esnasında izin almayı uygulamadıkları gibi. Bu­nunla muhatap olan ise mirasçıların büyüğü yahut küçüğün velisidir.

Hasan-ı Basrî ve Nehaî der ki: Burada emir taşınabilir aynî mallar ile ilgi­lidir. Arazilere gelince, onlardan bir şey vermezler. Bunlar yerine güzel söz söy­lemekle yetinilir.

İslâm âleminin değişik bölgelerinin fakihlerinin kanaatine göre böyle bir şeyler vermek menduptur. Mirasçıların yaşça büyüklerinin bunu yerine getirmeleri istenmiştir. Çünkü sözü geçen bu kimselerin eğer muayyen bir hakkı bulunmuş olsaydı, diğer hakları açıkladığı gibi, Yüce Allah bunu da el­bette açıklardı. Onlara böyle bir hak açıklamadığına göre, bu hakkın vacip olmadığını öğrenmiş bulunuyoruz. Diğer taraftan eğer bu vacip bir hak ol­saydı, bu hakka dair bir çok dava söz konusu olurdu. Çünkü fakir ve yoksul­ların buna olan hırsları böyle obuasını gerektirir. Durum böyle olsaydı o za­man bu tür davaların da tevatür yoluyla bize nakledilmesi gerekirdi. Böyle olmadığına göre, onlara bir şeyler vermenin vacip olmadığını da öğrenmiş bulunuyoruz.

Said b. el-Müseyyeb, Dahhâk ve Atâ’nın ondan yaptığı rivayete göre İbni Abbas derler ki: Ayet-i kerime “Allah size evlâtlarınız hakkında tavsiye eder…” (Nisa, 4711) diye başlayan miras ayeti ile neshedilmiştir.

Ayet-i kerimelerde bir diğer ruhî hastalığın tedavi edildiğini görüyoruz. Söz konusu bu hastalık yetime karşı tecavüzkâr olmak ve ona karşı katı dav­ranmaktır. Yüce Allah yetimleri gözeten veli ve vasilere yetimlere güzel söz söylemelerini, onlarla kendi çocuklarıyla konuştukları gibi güzel bir şekilde ko­nuşmalarını ve onlara, “yavrum, çocuğum” ve buna benzer sözlerle seslenmele­rini emretmektedir. Ta ki kendileri de öldükten sonra çocuklarını -aradan fazla bir zaman geçmeden- terk etmiş olabileceklerini, onların ihmal edilip zayi ola­caklarından korkmalarının uzak olmadığını hatırlasınlar. Elleri altında bulu­nan yetimler hususunda Allah’tan korkarak vefatlarından sonra güçsüz ve za­yıf evlâtlarına nasıl davranılmasmı istiyor iseler, elleri altındaki yetimlere de böylece davransınlar.

Ayet-i kerimeden maksat ise, velileri yetimlerin mallarını korumaya, onla­ra güzel söz söylemeye teşvik etmektir. Bu ise kendilerinden sonraki bizzat kendilerinin ve çoluk çocuklarının hallerini hatırlatmakla yapılmaktadır. Ta ki onlar da bunu tasavvur edebilsinler ve bundan ibret alabilsinler. Bu ise öğüt ve ibret almaya götüren en güçlü ifade tarzıdır. Çünkü insan başkasına nasıl dav­ranırsa öyle karşılık görür ve çünkü başkalarının kendisine ne şekilde davran­malarını arzu ediyor ise, diğerlerine de öylece davranması istenir.

Ayet-i kerime aynı zamanda kendisinden önceki buyruklarla da alâkalıdır. Çünkü Yüce Allah’ın, “Erkekler için bir pay… vardır.” buyruğu mirasçılara emir anlamındadır. Yani onlara haklarım veriniz, vasiler de kendilerine verileni ge­reği gibi korusunlar ve bizzat kendi çocukları için korktukları gibi bunlar için de korksunlar, anlamındadır.

Daha sonra Yüce Allah bundan önceki emir ve yasakları pekiştirmekte, vurgulamakta, haksız yere zulmen yetimin malını alan kimselere çetin azaba uğrayacaklarını hatırlatmaktadır. Bu azap cehenneme girip ateşte yakılmala­rıdır. Cehennem ise aşırı derecede yakan alevli bir ateştir. Onun yakıtı insan­lar ve taşlardır. Allah bizleri ondan muhafaza buyursun.

Yemek, netice olarak karından başka bir şeye gitmemekle birlikte, karın­ların söz konusu edilmesinden kasıt, ya bu kimselerin sonuna kadar karınları­nı ateşle dolduracaklarıdır yahut da tekit ve mübalağa içindir. Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: “Kalplerinde olmayanı ağızlarıyla söylerler.” (Âl-i İm-ran, 3/167). Zaten söylemek ağızdan başkasıyla olmaz ki. Yüce Allah’ın şu buy­ruğu da böyledir: “Fakat asıl göğüslerdeki kalpler kör olur.” (Hac, 22/45). Yüce Allah’ın, “Ve iki kanadıyla uçan hiç bir kuş yoktur ki… ” (En’am, 6/38) buyruğu da böyledir. Çünkü kuş ancak iki kanadıyla uçar. Bütün bunlardan maksat te­kit ve mübalağadır. Aynı zamanda bu ifadelerde yetimin malını yeme zalimliği­nin ne kadar çirkin olduğu anlatılmak istenmiştir.

Yemenin “zulüm” ile kayıtlandırüması yetimin malını hak ile almanın meşru olduğunu ifade etmektedir. Yapılan bir işin ücreti ve karz gibi. Bu ise bir zulüm sayılmaz. Bunu alıp yiyen de zalim değildir.

“Yemek” tabiri ile bütün faydalanmalar, telef ve tüketme yolları kastedil­mektedir. Ancak bu tabirin kullanılması yararlanma yollarının en önemlisi oluşundan dolayıdır.

“Bir ateş” tabiri ise müfessirlerin cumhuruna göre mecaz-ı mürseldir. Yani sebep kastedilmekle birlikte müsebbebin söz konusu edilmesi kabilindendir. Çünkü bu ayet-i kerimede işaret her kişiyedir. Ayetin zahirine göre hüküm, ye­timin malını yiyen herkes hakkında umumidir. Bu ister mümin, ister kâfir ol­sun fark etmez. Ayet-i kerimenin müşrikler hakkında nazil olduğu söylenecek olsa bile, sebebin özelliği hükmü tahsis etmez. Nazarı itibara alınan ise sebe­bin hususiliği değil, lafzın genelliğidir.

Ayrıca bazı haberlerde varit olduğuna göre bu ayet-i kerime nazil olunca herkes yetimlerle birlikte bulunmaktan çekinmeye koyuldu. Öyle ki bu bizzat yetimlerin kendilerine ağır geldi. Bunun üzerine Yüce Allah, “Şayet onlarla bir arada yaşarsanız (onlar) sizin kardeşlerinizdir.” (Bakara, 2/220) buyruğunu in­dirdi. [13]

Miras Ayetleri

11- Çocuklarınız hakkında Allah size şöyle emrediyor: Erkeğe iki dişinin hissesi kadar vardır. Eğer kadınlar ikiden fazla ise mirasın üçte ikisi on­larındır. Şayet kız bir tek ise o zaman yarısı onundur. Ölenin çocuğu varsa anne ve babanın her birine mirasın altıda biri vardır. Çocuğu olmayıp da anne ve babası ona mirasçı olduysa malın üçte biri annesinindir. Şayet kardeşleri varsa o vakit altıda biri annesinindir. Bu, borçlarından ve ya­pacağı vasiyetten sonradır. Babaları­nız ve oğullarınızdan size hangisinin faydaca daha yakın olduğunu bile­mezsiniz. Bunlar Allah’tan birer fari­zadır. Şüphesiz ki Allah Alîm’dir Hakîm’dir.

12′ Hammlarmızın Çocuğu yoksa mirasın yarısı sizindir. Çocukları varsa bı-raktıklarmın dörtte biri sizindir. Bun­lar yaptıkları vasiyetten ve borçtan sonradır. Eğer çocuğunuz yoksa bırak­tığınızın dörtte biri onlarındır. Şayet çocuğunuz varsa edeceğiniz vasiyet ve borçtan sonra sekizde biri onlarındır: Eğer mirası aranan erkek veya kadın çocuğu ve babası olmayan biri (kelâle) olup erkek veya kızkardeşi bulunursa bunlardan her birine altıda bir vardır. Şayet bunlar bundan daha ziyade ise­ler hepsi edeceği vasiyet ve borçtan sonra üçte bire ortak olurlar. Ancak zarar verici olmamalıdır. Bunlar Al­lah’tan bir vasiyettir. Allah Alîm’dir, Halîm’dir.

Nüzul Sebebi

  1. ayet-i kerime olan, “Çocuklarınız hakkında Allah size emrediyor…” ayet-i kerimesi ile ilgili olarak Kütüb-i Sitte sahipleri Câbir b. Abdullah’tan şöyle dediğini rivayet etmektedirler: Resulullah (s.a.) ile ben Selime oğulları diyarında bulunuyorken Ebu Bekir yaya olarak beni ziyaret ettiler. Peygam­ber (s.a.) aklımın başımda olmadığını (kendimden geçtiğimi) gördü. Bunun üze­rine bir su istedi, onunla abdest aldı, sonra o sudan üzerime serpti, kendime geldim ve dedim ki: Malıma ne yapmamı emredersin? Bunun üzerine, “Çocuk­larınız hakkında Allah size emrediyor…” ayeti nazil oldu.

Ahmed, Ebu Davud, Tirmizî ve Hâkim, Câbir b. Abdullah’tan şöyle dediği­ni rivayet etmektedirler: Sa’d b. er-Rabî’in hanımı Resulullah’ın yanına gelip dedi ki: Ey Allah’ın Rasulü, işte bunlar Sa’d b. er-Rabfnin iki kızıdır. Babaları seninle birlikte savaşırken şehit düştü. Amcaları ise onların mallarını aldı, on­lara mal namına bir şey bırakmadı. Bunların malı olmazsa kimse onlarla evlenmeye yanaşmaz. Hz. Peygamber, “Allah bu hususta hüküm verecektir” bu­yurdu. Bunun üzerine, “Çocuklarınız hakkında Allah size emrediyor…” ayeti nazil oldu ve Resulullah (s.a.) amcalarına haber gönderip şöyle dedi: “Sa’d’ın kızlarına üçte ikiyi, annelerine sekizde biri ver, geri kalanı da senindir.” Derler ki: İslâm tarihinde ilk paylaştırılan tereke bu olmuştur.

Hafız İbni Hacer der ki: Ayet-i kerimenin, Câbir olayı ile ilgili değil de Sa’d’ın iki kızı hakkında nazil olduğunu söyleyenler, bunu delil gösterirler. Özellikle Câbir’in o günlerde bir çocuğu yoktu. İbni Hacer der ki: Bu ayet-i ke­rime her iki husus hakkında da nazil olmuştur. Bunun baş tarafının iki kız hakkında nazil olması, son tarafının ise Hz. Câbir kıssası hakkında nazil olma­sı mümkündür. Son tarafları, “Eğer mirası aranan erkek veya kadın çocuğu ve babası olmayan biri olup…” bölümüdür. Buna göre Hz. Câbir’in çocukları hak­kında, “Allah size şöyle emrediyor…” ayeti nazil oldu, demekten maksadı, “bu ayet-i kerimeden hemen sonra gelen kelâle’yi de söz konusu eden buyruk nazil olmuştur” demek olur. [14]

Açıklaması

Mirasta Çocukların Hakları:

Şanı Yüce Allah çocukların haklarını belirterek başladı. Çünkü zayıflıkla­rı sebebiyle şefkat ve yardıma en çok hak sahibi olanlar onlardır. Usûlün (anne ve babanın) ise vefat edenden başkası üzerinde de almaları gereken bir hakları bulunabilir yahut onların kazanma güçleri olabilir. O bakımdan Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Allah sizlere hak ettikleri miras hususunda çocuklarınız ile ilgili olarak şu emri veriyor ve farz kılıyor: Onların miras almalarının temel kaidesi, “Erkeğe iki dişinin hissesi kadar vardır” ifadesidir. Yani ölenden sonra erkek ve kız çocuklar kalmışsa erkeğin payı dişinin iki katıdır. Çünkü erkekten nafaka, kazanma, çalışma, zorluklara katlanma, hanımının mehrini verme gibi yükümlülükler istenir. Kadının ise herhangi bir kimseye harcama yapması is­tenmez, ister kız, ister kızkardeş, ister hala, ister teyze olsun. Ancak büyüdük­ten veya bulûğa erdikten sonra şayet evli değil ise kendi masraflarını kendisi karşılar.

Eğer geriye kalan mirasçılar kadın yani kızkardeş yahut kız çocuk olup bunlar iki kişiden fazla iseler vefat edenin bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Geriye kalan sadece bir dişi ise beraberinde onu asabe yapacak bir erkek de bulunmuyor ise yarısı onundur.

Erkek bir kardeşi olmaksızın sadece iki kızın mirası hususunda görüş ay­rılığı vardır. İbni Abbas der ki: Bu iki kızın hükmü tek bir kız gibidir, mirasın yarısını alırlar. Çünkü, “Eğer kadınlar ikiden fazla ise mirasın üçte ikisi onla­rındır” ayetinin zahiri bunu gerektirmektedir.

Cumhur ise der ki: İki kız ayrı ayrı iki kızkardeş gibidir. Bunlar da üçte iki alırlar. Bu da Yüce Allah’ın şöyle buyurduğu iki kızkardeşe kıyasen tespit edilmiştir: “Eğer kızkardeş iki ise oğlan kardeşin bıraktığının üçte ikisini alır­lar.” (Nisa, 4/176). Diğer bir sebep de şudur: Kız, erkek kardeşiyle birlikte oldu­ğu takdirde üçte bir alır. Kızkardeşiyle birlikte bunu alması ise öncelikle söz konusu olur. Ayrıca İbni Mes’ud (r.a.) bir kız, oğlun kızı ve kızkardeşin mirasçı olduğu bir mesele hakkında şöyle hüküm vermiştir: Mirasın altıda biri oğlun kızma, üçte ikiyi tamamlamak üzere de yarısını kıza vererek kız ile birlikte oğ­lun kızına üçte iki, iki kıza üçte iki verilmesi daha uygundur. Diğer taraftan Yüce Allah’ın, “Eğer kadınlar ikiden fazla ise” buyruğunun kadınlar iki ve da­ha yukarı ise anlamına gelmesi de mümkündür. Yüce Allah’ın, “Boyunların üzerine vurun” (Enfâl, 8/12) buyruğunun, boyunlara ve daha yukarısındaki böl­gelere vurun, anlamına gelmesi gibi.

Özetle: Çocuklar erkek ve dişi oldukları takdirde erkek dişinin iki katını alır. Eğer çocuk sadece bir kız ise yansını alır. Eğer iki ve daha fazla çocuk var­sa cumhurun görüşüne göre üçte iki alır. Tek başına erkek çocuk bulunursa te­rekenin tamamını alır. Onunla birlikte bir ve daha çok erkek kardeşi varsa te­rekeyi aralarında eşit olarak paylaşırlar.

Oğlun çocukları ve bunların çocukları ise öz oğullar gibidir. Daha yukarda olanı daha aşağıda olanı hacbeder (mirastan mahrum eder). Eğer daha yukarı­da olan -kız veya onunla birlikte oğlun oğlu olmasında olduğu gibi- dişi olursa kız yansını alır, diğer kalan ise oğlun oğlunun olur. Şayet oğlun çocuğu dişi olursa daha yukarda olan yansını alır, daha aşağıda olan da üçte ikiyi tamam­lamak üzere altıda bir alır. Eğer daha yukardaki çocuklar kıza da beraberinde kendi derecesinde veya ondan daha aşağı derecede kendisini asabe yapacak bir kimse bulunmuyor ise, hiç bir şey kalmaz. [15]

Anne Babanın Mirası:

Ölen çocuğun eğer erkek yahut dişi bir yahut daha fazla çocuğu varsa, öle­nin anne ve babasının her biri terekenin altıda birini alırlar. Geri kalan ise ön­ceki şekliyle çocuklara aittir. Şayet ölenin hiç çocuğu yoksa anne babası ona mirasçı olursa anne mirasın üçte birini alır. Çocukların varlığı ile birlikte anne babanın mirasta eşit pay almalarının sebebi ise eşit şekilde her ikisinin saygın­lığının korunmasıdır. Anne ile babanın paylannm çocuklann payından daha az olmasının sebebi ise ya yaşça büyüklükleri yahut da ihtiyaçlarının olmayışıdır. Bu ise ya hayatta bulunan çocukları gibi nafakalarını sağlamakla yükümlü kimselerin varlığı dolayısıyladır yahut da çocuklann pek çok harcamaya ihti­yaçları olduğundan dolayıdır. Çocuklann harcamalara ihtiyaçlarının olması ise ya yaşça küçüklükleri ya da evlenme ihtiyacı ile büyüdükleri esnada hayatın yüklerini taşıyıp katlanma durumunda olmalandır.

Anne babası ile birlikte eğer ölenin erkek yahut dişi birden çok kardeşleri bulunuyor ise, bu sefer anne üçte bir yerine altıda bir alır. Bu kardeşlerin anne baba bir olması, baba bir ya da anne bir olması arasında ise fark yoktur.

İki kardeş üç ve daha fazlası gibidir. Çünkü Peygamber (s.a.) ile Râşid ha­lifeler iki erkek kardeşin ve iki kızkardeşin annenin mirasını üçte birden altıda bire indirdiğine hüküm vermişlerdir. İbni Cerir, İbni Abbas’tan rivayetine göre İbni Abbas Hz. Osman (r. anhum)’ın yanına girip dedi ki: Neden iki kardeş an­nenin payını üçte birden altıda bire indirsin ki? Halbuki Yüce Allah, Eğer onun kardeşleri varsa” diye buyurmaktadır. Oysa senin kavminin diline, kav­minin konuşmasına göre (yani Arapça’da) iki kardeş hakkında “kardeşler” de­nilmez. Hz. Osman ona şu cevabı verdi: İnsanların geleneksel olarak öğrene-geldikleri ve her yerde yürürlüğe konulmuş ve benden önce kararlaştırılmış bir işi ben nakzedebilir miyim?

Yani bu konuda şeriatta icma olmuştur. Aynca bunu şu husus da destekle­mektedir: Dilde çoğul kipi iki kişi hakkında da kullanılmıştır. Yüce Allah’ın şu buyruklarında olduğu gibi: “Eğer ikiniz Allah’a tevbe ederseniz (ne alâ, çünkü) kalpleriniz haktan meyletmiştir.” (Tahrîm, 66/4); “Sana şu hısımların haberi geldi mi, hani onlar mihraba tırmanmışlardı” (Sâd, 38/21); “Biz iki davacıyız, birimiz diğerine haksızlık etmiştir, dediler.” (Sâd, 38/22).

Özetle: Eğer anne ile birlikte miras alan bir fer* yahut iki ve daha fazla er­kek ve kızkardeş bulunmazsa anne üçte bir alır. Miras alan, fer* yahut birden çok erkek ve kızkardeş ile birlikte ise anne altıda bir alır. Baba da mirasçı fer* ile birlikte altıda bir alır. Eğer fer”, kız çocuk ise mirasın yarısını alır, baba da farz ve asabelik yoluyla miras alır. Eğer anne baba ile birlikte bir eş bulunursa anne kalanın üçte birini alır. Bu ise “Ömeriyye mes’elesi” veya “el-Garra mese­lesi” diye bilinir. Meselâ koca, baba, anne yahut hanım, baba ve annenin miras­çı olma hali buna benzer. Birincisinde erkek mirasın yarısını, baba da kalanın yarısını asabelik yoluyla alır. Anne ise kocanın farz «hissesi olan altıda birden sonra kalanın üçte birini alır. İkinci halde ise hanım on ikiden dörtte bir (yani üç pay) alır. Çünkü mirasçı bir fer5 yoktur. Baba ise asabelik yoluyla altı pay olan kalanı alır, anne ise üç paydan ibaret olan geri kalanı alır. [16]

Borçlara, Sonra da Vasiyetlere Öncelik Vermek:

Bütün mirasın mirasçılar arasında paylaştırılmasından önce tereke ile alâkası olan borçların ödenmesi ve vasiyetlerin yerine getirilmesi söz konusu­dur. Şanı Yüce Allah teşrî buyurduğu şekilde mirasın ölenin yaptığı vasiyetin yerine getirilmesinde ve yine ölenin ölümden önce zimmetine taalluk eden bor­cun ödenmesinden sonra yerine getirilmesini emir ve tavsiye etmektedir.

Ödemede borç öncelikli olmakla birlikte vasiyetin borçtan önce zikredilme­si ona verilen önemi belirtmek, vasiyetin inkârını önlemek ve yerine getirilme­sini teşvik etmek içindir. Borca gelince, borcun ödenmesinin ne derece güçlü bir görev olduğu bilinen bir husustur. İster ona öncelik tanınsın, ister tanınmasın. Diğer taraftan burada yer alan “veya” mübahlık içindir ve tertibi gerektirmez. Borcun ödenmesine öncelik tanınmasının delili ise Hz. Ali’nin rivayet edip İbni Cerîr et-Taberî’nin de içinde bulunduğu bir topluluğun kendisinden yaptığı şu rivayettir: Sizler şu “Borçlarından ve yapacağı vasiyetten sonradır” buyruğunu okuyorsunuz. Şüphesiz Resulullah (s.a.) vasiyetten önce borcun ödenmesi hük­münü vermiştir. O bakımdan mirasçılardan herhangi bir kimsenin olsun lehle­rine vasiyet yapılanlardan olsun hiç bir kimsenin borcun ödenmesinden sonra terekede bir hakkı yoktur. Şayet borç terekenin tamamını kuşatacak olursa herhangi bir kimsenin alacak bir şeyi kalmaz. Ölenin kefenlenme ve defnedil­me masrafları ise -insanlığına duyulan saygı dolayısıyla- borcun da vasiyetin de hatta mirasın da önüne geçirilir.

Borcun vasiyet ve mirasın önüne alınmasının sebebi ise, ölenin zimmeti­nin borcu karşılığında rehin olması ve borcun ödenmesinin Allah için yapılan hayırlı işten daha öncelikli olması dolayısıyladır.

Terekenin üçte biri sınırlan çerçevesinde olmak üzere, vasiyetin miras­tan öne alınmasının sebebi ise, Kütüb-i Sitte sahipleri ile Ahmed b. Hanbel’in Hz. Sa’d’dan rivayet ettikleri “Üçte bir olsun, gerçi üçte bir de çoktur ya” buyruğundaki sünnet-i nebeviyyede vasiyet için izin verilen miktarın bu olması­dır.

Diğer taraftan kişinin işin akıbetlerini bilemeyeceğine dair dikkatinin çe­kilmesi kasdı ile bir ara (mutariza) cümlesinin ayet-i kerimede yer aldığını gö­rüyoruz.

Bununla Yüce Allah şunu beyan etmektedir: Yüce Allah’ın kendileri hak­kında sizlere tavsiyede (emirde) bulunduğu ve miras paylarım tespit ettiği kimseler, sizin babalarınız ve evlâtlannızdır. O bakımdan paylaştırmada zulme sapmayınız. Bazılarını mahrum etmeyiniz. Cahiliye döneminde Arapların yap­tığı gibi yapmayınız. Çünkü sizler menfaat itibariyle kendinize kimlerin daha yakın olduğunu bilemezsiniz. Yüce Allah bütün bu paylan kesin bir farz olarak emir buyurmuştur. Şüphesiz Yüce Allah yarattıklarına neyin uygun düştüğünü çok iyi bilendir; onların işlerini çekip çevirmekte, düzene koymakta Hakîm olandır. Yani bütün işleri uygun ve doğru olan yerlerine yerleştirendir. O size ancak sizin için faydalı olan şeyleri şeriat yapar. Mirası da sizin aranızda hak, adalet ve maslahat esasına göre paylaştırmıştır. O bakımdan siz de O’nun bu konudaki düzenine tabi olunuz. Cahiliye dönemi insanlarının yaptıkları gibi sizler de kadınlar ve zayıf kimseler gibi mirasçılardan herhangi bir kimseyi mahrum etmekten kaçınınız. [17]

Eşlerin Mirası:

Kocanın hanımının terekesinden -eğer çocuğu yoksa- yansını alma hakkı vadır. Bu çocuğun kocanın kendisinden olması ile başkasından olması, erkek ya da kız olması, bir ya da fazla olması, doğrudan ondan olması ile hanımının oğlundan yahut oğlunun oğlundan olması arasında bir fark yoktur. Bundan sonra kalan, hanımın çocuklannındır. Kadın ile duhûl (gerdeğe girmiş olmak) şart değildir. Şayet kadının çocuğu varsa koca dörtte bir alır. Geri kalan ise onun farz sahipleri ile asabelerinedir yahut da Hanefîlerin görüşüne göre zevil-erhâm’a (yakın akrabalara) veya başka bir mirasçısı yoksa Beytülmâl’e ait olur.

O hanımlann terekesinde borçların ödenmesinden ve vasiyetlerin yerine getirilmesinden sonra kalan miktar kocanındır.

Şayet ölen kocanın çocuğu yoksa terekenin dörtte biri hanımınmdır. Eğer çocuğu varsa hanım sekizde bir alır.

Eğer hanımlar birden fazla olurlarsa dörtte birde yahut sekizde birde or­taktırlar. Önceden de geçtiği gibi bu, borcun ödenmesinden ve vasiyetin yerine getirilmesinden sonradır. [18]

Kelâlenin Mirası:

Yüce Allah bu ayet-i kerimelerde mirasçılan üç kısma ayırmış bulunmak­tadır: Bir kısım, arada bir vasıta olmaksızın ölü ile akraba olanlardır. Onun bu akrabalığı kan akrabalığıdır, bunlar çocuklar ile anne babadır. Bir kısım ise ölüye vasıtasız olarak bağlı olanlardır ki bu bağlılığı akit ile olmaktadır; bunlar da eşlerdir. Diğer bir kısım akraba ise belli bir vasıta ile ölüye bağlı olanlardır. Bunlar da kelâle diye bilinenlerdir. Kelâle, baba ve çocuğun dışında kalanlar­dır. Bu ismin verilmesi ise Yüce Allah’ın beyanda öne aldığı birinci kısmın ak­rabalık bağının kuvvetidir. Bundan sonra ise ikinci kısmı zikretmiş, daha son­ra ise üçüncü kısmı zikretmiştir. Zira ilk iki kısım herhangi bir şekilde miras­tan düşmezler; üçüncü kısım ise böyle değildir, bazan tamamıyla miras hissesi düşebilir.

Tercih edilen görüşe göre kelâle, baba ve çocuğun dışında kalanlardır. Bu, Ebu Bekir es-Sıddık (r.a.)’ın tefsiridir. İbni Cerîr şöyle rivayet etmektedir: Ebu Bekir (r.a.) dedi ki: Ben kelâle hakkında bir görüş belirttim; eğer bu doğru ise o yalnızca ortağı olmayan Allah’tandır. Şayet hatalı ise benden ve şeytandandır, Allah bu hatadan beridir. Gerçek şu ki kelâle, baba ve çocuğun dışında kalan mirasçılardır.

Onun bu açıklamasını kelimenin türediği kök de pekiştirmektedir. Bu ke­lime zayıflıktan alınmadır. Vilâdet (doğum) yolundan gelmeyen akrabalık za­yıf bir akrabalık bağıdır. Vilâdet yoluyla gelen akrabalık ise güçlü bir akraba­lıktır. Ayrıca Yüce Allah babanın olmaması halinde erkek ve kızkardeşlerin mi­ras almaları hükmünü vermiştir. O halde baba kelâleden olmamalıdır.

Nassa göre kelâlenin miras hükmü şudur: Eğer anneleri aynı olan erkek yahut kızkardeş bulunacak olursa, bunların her birisi altıda bir alır. Şayet bunlar daha fazla olurlarsa üçte birde ortaktırlar. Bu konuda ise erkeklerle di­şiler arasında miras payı itibariyle bir farklılık yoktur.

Kelâle ayetinde erkek ve kızkardeşten farkın anne bir kardeşler olduğu­nun delili ise Sa’d b. Ebî Vakkas’m, “Ve onun anne bir erkek yahut kızkardeşi varsa” şeklindeki kıraatidir. Diğer taraftan öz kardeşler Nisa suresinin sonun­da hükmü gelecek olan asabeler arasındadırlar. “Senden fetva isterler, de ki: Al­lah size kelâle hakkında hükmünü şöylece açıklar:…” (Nisa, 4/176). O halde bu­rada onlardan kasıt anne baba bir kardeşler yahut baba bir kardeşlerdir. Tek başına oldukları takdirde malın tümü onlarındır.

Diğer taraftan burada farz hisse ya üçte bir yahut altıda birdir. Bu ise an­nenin farzıdır. O bakımdan anne vasıtasıyla akraba olan kardeşlerin farzının anne bir kardeşler olması uygun düşmektedir.

Özetle: Anne bir kardeşlerin iki durumları söz konusudur:

1- Anne bir erkek yahut kızkardeş tek başına oldukları takdirde onların her birisi altıda bir alır.

2- Anne bir kardeşler birden çok oldukları takdirde üçte biri aralarında eşit olarak paylaştırırlar. Erkek ile dişileri arasında fark yoktur. Çünkü onla­rın müşterek kılınmaları buna delâlet etmektedir.

Anne bir kardeşlerin payları, borcun ödenip vasiyetin uygulanmasından sonra verilir. Bunların ise, mirasçılara ve alacaklılara bir zararının olmaması gerekir. Borç ve vasiyette zarar vermenin ise bir takım halleri vardır:

1- Ölen kişi yabancı birisi lehine malın tümünü kuşatacak yahut bir kıs­mını kuşatacak bir borcu mirasçılara zarar vermek kasdı ile ikrarda bulunur. Bu zarar kasdı ise çoğunlukla kelâle (uzak akrabalar) hakkında ortaya çıkar. Anne, baba, evlât ve eşler için ise bu nadiren görülen bir husustur.

2- Filânda bulunan alacağını daha önce almış olduğunu ikrar etmesi.

3- Üçte birden fazlasını vasiyet etmesi. İbni Abbas der ki: Vasiyette zarar büyük günahlardandır.

4- Yüce Allah’a yakınlaşmak kasdı ile değil de mirasçıların paylarını ek­siltmek maksadıyla malının üçte birini vasiyet etmesi.

Allah kendisiyle amel edilmek ve yerine getirilmek üzere sizlere bunu tav­siye etmekte, emretmekte ve buyurmaktadır. Allah Alîm’dir, Halîm’dir. Alîm’dir, yani kullarının maslahatını ve onlara zararlı olanı, kimlerin mirasa hak kazandığını, kimlerin kazanmadığım çok iyi bilir. Halîm’dir, yani kendisi­ne isyanda bulunarak vasiyetinde mirasçılara yahut da alacaklılarına zarar verenlere ya da kadın yahut çocuklardan herhangi bir kimseyi mirastaki hak­kından mahrum etmesine karşılık vereceği cezasını acilen, çabucak vermeyen­dir.

Buna kulak verip gereği gibi kavrayan kimseleri etkileyici olan bu son ifa­deler, şanı yüce Allah’ın hayır ve maslahatı bildiği için böyle teşrî buyurduğu­na bir işarettir. O bakımdan Müslümanlara düşen Yüce Allah’ın emir ve fariza­larına kulak vermek, O’nun öngördüğü düzene ve sınırlara sıkı sıkıya bağlı kalmaktır. Bundan dolayı haddi aşmamak, hakları azaltmamak gerekir. Yahut da mirasta kadınla erkeği eşit tutmak gibi miras düzeninde akıllarınca tadila­ta gitmemek lâzımdır. Kesin Kur’anî naslarla çatıştığı halde tutarsız ve yanlış bir takım örfler esas alınmamalı, yahut da Batı düzenlerini ve ortaya koyduk­ları kanunları taklit edilmemelidir. Bu sapmalar ise böyle bir uygulamanın adil olduğu ve erkek ile kadın arasındaki haklarda eşitliğin gerekli olduğu id­diası ile yapılmaktadır. Fakat Allah’ın adaleti ötesinde adalet olamaz. Allah’ın rahmetinden üstün bir rahmet olamaz. Ayet-i kerimenin Yüce Allah’ın, “Çocuk­larınız hakkında Allah size emrediyor…” buyruğu ile başlaması Yüce Allah’ın insanlara annenin çocuğuna olan merhametinden daha merhametli olduğunun delilidir. Çünkü Yüce Allah anne ve babaya kendi çocuklarını vasiyet etmekte, onlar hakkında emir vermektedir. Bunu da şu sahih hadis teyit etmektedir: “Şüphesiz Allah kullarına şu annenin çocuğuna olan merhametinden daha merhametlidir…” [19]

Yüce Allah’ın Sınırları

13- İşte bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Kim Allah’a ve Rasulüne itaat ederse, onu orada ebediyyen kalmak üzere al­tında ırmaklar akan cennetlere sokar. En büyük kurtuluş işte budur.

14- Kim de Allah’a ve Rasulüne isyan eder sınırlarını aşarsa, onu da orada ebedî kalmak üzere ateşe koyar. Onun için küçültücü bir azap da vardır.

Açıklaması

Yüce Allah, “Allah Allm’dir, Halîm’dir” buyruğundaki uyarısının muhte­vasını bu ayet-i kerimelerde bir daha pekiştirmektedir. Bununla daha önce geç­miş bulunan yetimlerin mallarına, zevcelerin hükümlerine ve mirasa dair hal­lere ait açıklamaların, Yüce Allah’ın sınırlan olduğuna dikkat çekmektedir. Ya­ni bunlar Yüce Allah’ın sınırlarını belirlediği hükümlerdir. Allah bunları ye­timler, evlilik bağı ve mirasın mirasçılar arasında paylaştırılması hususunda aile hukukunun kanunu yapmıştır. Bu mirasın paylaştırılması ise mirasçıların ölene olan yakınlıkları, ona ihtiyaçları ve onu kaybetmeleri dolayısıyla tespit etmiştir.

İşte bunlar Allah’ın sınırları ve hükümleridir. Sakın bunları aşmayınız, geçmeyiniz. Herhangi bir Müslümanın bu sınırları aşıp geçmesi uygun bir iş değildir.

Her kim Yüce Allah’ın dinden şeriat kıldığı şeylere ve şerefli Rasulüne in­dirdiklerine itaat etmek suretiyle Allah’a, Rabbinden tebliğ etmiş olduğu hü­küm ve ayetlere uymak suretiyle de Rasulüne itaat ederse -ki Rasule itaat şu buyruk gereğince Allah’a da itaattir: “Her kim Rasule itaat ederse Allah’a da itaat etmiş olur.” (Nisa, 4/80). Allah onu altından ırmaklar akan cennetlere ko­yar. Bizler cennete iman eder ve oranın dünyadaki her türlü nimetin üstünde olduğuna, itaatkâr kulların da orada ebedî kalacaklarına inanırız. İşte bu ebe­dî kurtuluştur (Fevzü’l-azîm). Bu, dünyadaki kurtuluşlara hiç benzemeyen üs­tün zafer ve felahtır.

Kim Allah’ın sınırlarını aşar, Allah’a ve Rasulüne karşı gelir, Allah’ın ha­ramlarını aşıp çiğnerse Allah da onu yakıtı insanlarla taşlar olan bir ateşe ko­yar. Onlar için küçük düşürücü, zelil kılıcı bir azap söz konusudur. Çünkü böy­le bir kimse Allah’ın hükmüne karşı çıkmış ve O’nun koyduğu hükme razı ol­mamıştır.

Cennet ehlinin ebedî nimetlerden yararlanıp biribirleriyle ünsiyet bula­cakları ebedîlikleri ile, cehennem ehlinin yalnız bırakılarak ile en çetin azabı tadacakları ateşteki ebedîlik arasında çok büyük bir fark vardır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Bu gün (pişmanlığınız) size asla fayda vermez. Çünkü zulmettiniz. Muhakkak siz azapta da ortaksınız.” (Zuhruf, 43/39).

Müminlerin isyankârlarına gelince, onlar da cehennemde günahları mik-tarınca azap görecekler, sonra da cennete girmek üzere çıkarılacaklardır. Azabı gerektirici isyan ise, kasten masiyet işlemek ve onun üzerinde ısrar etmektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Hayır, kim bir kötülük işler ve güna­hı onu kuşatırsa işte onlar cehennemliktirler, orada ebedî kalıcıdırlar.” (Bakara, 2/81). Her nasılsa ayağı kayıp bir masiyet işleyen, sonra da bundan dolayı nef­sini kınayıp tevbe eden, Yüce Allah’ın, “Ve onlar bile bile yaptıkları üzerinde ıs­rar etmezler” (Al-i İmran, 3/135) buyruğunda dile getirilen durumdakilere ge­lince, bunlar kurtulacaklardan olacaklardır. [20]

Teşriin İlk Dönemlerinde Ahlaksızlığın Cezası

15- Kadınlarınızdan fuhşu irtikap edenlere karşı içinizden dört şahit ge­tirin. Şayet şehadet ederlerse ölüm on­ları alıp götürünceye kadar yahut Al­lah onlara bir çıkar yol gösterinceye kadar onları evlerde alıkoyun.

16- Sizlerden fuhşu irtikap edenlerin her ikisine de eziyet edin. Eğer tevbe edip ıslah olurlarsa, artık onlardan yüz çevirin. Şüphesiz Allah Tevvâb’dır, Ra-hîm’dir.

Açıklaması

İslâm’ın ilk dönemlerinde hüküm şuydu: Kadın zina eder ve zina ettiği adaletli dört şahidin şahitliği ile sabit olursa, evde hapsedilir ve ölünceye ka­dar oradan çıkmasına imkân verilmezdi. Erkeklerin cezası ise sözlü olarak tah­kir edilmek, ayıplanmak ve ayakkabı ve benzeri şeylerle vurulmak şeklindeydi. Şanı Yüce Allah evlenmemiş olanlar için sopa cezası ve muhsan (evli) erkek ve kadınlar için de recm ile neshedinceye kadar hüküm böylece sürüp gitti. [21]

Zina Eden Kadınların Cezası:

Ayetin ifadesine göre fuhşu irtikap eden -ki fuhuş çirkin ve kötü iş demek olup bundan kasıt zinadır- kadınların zina ettiklerine dair erkeklerden dört şa­hit tutulur. Eğer dört erkek şahitlik ederlerse, ölüm meleği bunları alıp götü-riinceye yahut da Yüce Allah onlara bir çıkış gösterinceye kadar evlerde alıko­nulur.

Bu, başlangıçta böyleydi. Daha sonra Yüce Allah onlara bir çıkar yol gös­terdi ki, bu da (duruma göre) sopa ve recimdir. İbni Cerir et-Taberî, Yüce Al­lah’ın, “Kadınlarınızdan fuhşu irtikap edenlere… yahut Allah onlara bir çıkar yol gösterinceye kadar onları evlerde alıkoyun” buyruğu hakında İbni Abbas’tan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Kadın zina ettiği vakit ölünceye kadar evde hapsedilirdi. Bundan sonra ise Yüce Allah, “Zina eden kadın ile zina eden erke­ğin her birine yüzer değnek vurun…” (Nur, 24/2) buyruğunu indirdi. Eğer her ikisi de muhsan (evli) iseler recm edilirlerdi. İşte Allah’ın kendilerine gösterdi­ği çıkar yolları budur.

Müslim ile Sünen sahipleri Übade b. es-Sâmit’ten, o da Peygamber (s.a.)’den şu lafızla bir hadis-i şerif rivayet etmişlerdir: “Benden öğreniniz, ben­den öğreniniz! Allah o kadınlar için bir yol göstermemiş bulunuyor. Evlenme­miş olan erkek evlenmemiş olan kız ile zina ederse yüz sopa ve bir yıl sürgün; evli erkek ile evli kadın birbiriyle zina ederse yüz sopa ve recm cezası vardır.”.

İlim adamlarının nihaî görüşü ise Ubade’nin hadisinin son bölümünün nesholunduğu ve Yüce Allah’ın evli zina edenler için gösterdiği yolun sopa ce­zası olmaksızın sadece recm olduğu şeklindedir. Çünkü Resulullah’ın recm et­mekle birlikte sopa cezası vurmadığına dair sahih hadisler de gelmiştir. Onlar da Peygamber (s.a.)’in sahih olarak gelen bu fiilî uygulamasını Ubade’nin hadi-sindeki sözüne karşı delil göstermişlerdir. [22]

Zina Eden Erkeklerin Cezası:

Ayet-i kerimenin manası şöyledir: Mücahid’in görüşüne göre “fuhşu irti­kap eden” burada zina eden erkeklerdir. es-Süddî ile İbni Zeyd’in görüşüne göre fuhşu irtikap eden evlenmemiş erkek ve kadın -tevbe etmedikleri takdir­de- sözlü olarak yaptıkları bu iş dolayısıyla ayıplanıp azarlanmahdırlar. Şa­yet tevbe eder, işlerini düzeltir, hallerinde bir değişiklik yapar ve işledikleri o ahlâksızlıktan vazgeçip pişman olurlarsa, onlara eziyet etmeyi bırakınız. Çünkü günahından tevbe edenin günahı yok gibidir. Daha sonra Yüce Allah onlardan yüz çevirmenin gerekçesini şu buyruğu ile açıklamaktadır: Şüphesiz Allah kullarının tevbesini çokça kabul edendir, onlara karşı çok merhametli olandır. Onlardan yüz çevirmek, burada onları terk etmek değildir, fakat da­ha önce işlemiş oldukları masiyet sebebiyle onları hakir görerek onlarla iliş­kiyi kesmektir.

Burada hitap ise yönetici olan ulul-emredir. Ayet-i kerime hem zina eden bu kadınların hükmünü hem de bekâr erkek ve kadınların zinalarının hüküm­lerini kapsamakta, fakat evli olup zina eden erkeğin hükmünü açıklamamak-tadır. Muhtemelen bu evli kadının hükmüne kıyas edilmiştir.

Bu ceza İslâm’ın ilk dönemlerinde keyfiyet ve miktarı ile ümmete havale edilmiş tazir kabilindendi. Daha sonra bu, Nur suresinde yer alan, “Zina eden kadın ile zina eden erkeğin her birine yüzer değnek vurun” (Nur, 24) ayeti ve yukarıda geçen hadis-i şeriflerle neshedilmiştir.

Kur’an-ı Kerim’de neshin varlığını kabul etmeyen Müslim el-Isfahanî’nin görüşüne göre ise, birinci ayet-i kerimeden kasıt, kadınlar arası görülen ve si-hâk tabir edilen (lezbiyenlik)dir. ikinci ayet-i kerime ile kastedilenler ise Lût kavminin fiilini işleyenlerdir. Bu açıklamaya göre ise nesih söz konusu değildir. [23]

Tevbenin Kabul Hali Ve Zamanı

17- Allah’ın tevbelerini kabul edeceği kimseler, kötülüğü ancak bilmeden ya­panlar, sonra da çarçabuk tevbe eden­lerdir. İşte Allah’ın tevbelerini kabul edeceği kimseler bunlardır. Allah Alîm’dir, Hakîm’dir.

18- Yoksa (makbul) tevbe kötülükleri işleyip durup da onlardan herhangi bi­rine ölüm çattığında, “Ben şimdi ger­çekten tevbe ettim” diyenlerin ye kâfir olarak öleceklerinki değildir. İşte biz onlar için çok acıklı bir azap hazırla-mışızdır.

Açıklaması

Tevbenin kabulü ve mağfiretin tahakkuku Allah’tan bir lütuf ve bir ihsan olmak üzere, ayakları kayıp masiyet işleyen, bilmeden bu masiyeti irtikap eden ve bu günahın sonuçları, etkileri ve tehlikelerini takdir etmeyen, bununla birlikte de masiyet üzere ısrar etmeyen kimseler içindir. Çünkü bunlar bu ma-siyeti nevalarına uyarak ve şeytanın etkisi altında kalarak işlemişlerdir. İşte bunlar meleğin ruhlarını kabzettiğini gördükten sonra dahi olsa, ölüm halinde gargara diye bilinen vakitten önce can çekişme ardından tevbe ederlerse tevbe-leri makbuldür, onlar için mağfiret söz konusudur.

Bilgisizlikten kasıt o masiyetin haram olduğunu bilmemek değildir. Çün­kü her bir Müslümanın şer”an haram olanı bilmesi istenmiştir. Burada kasıt, şehvetin galeyanı yahut da kızgınlığın aklı bastırması esnasında ne yaptığını bilememe ve aklın başından gittiği haldir.

Mücahid ve başkaları der ki: Hata ile yahut kasten Allah’a isyan eden her­kes günahından vazgeçinceye kadar cahildir. Katade, Ebu’l-Âliye’den şöyle dedi­ğini zikretmektedir: Ebul-Aliye Resulullah (s.a)’ın ashabından şöyle dediklerini naklederdi: Kulun işlediği her bir günah bir cahilliktir. [24] Abdürezzâk da der ki: Ma’mer’in Katade’den haber verdiğine göre Ma’mer şöyle demiştir: Resulullah (s.a.)’ın ashabı bir araya geldiler ve hep birlikte kendisiyle Allah’a karşı gelinen her bir işin -kasten olsun veya olmasın- bir cehalet olduğu görüşünde ittifak et­tiler. Buna delil ise Yüce Allah’ın şu buyruğudur: “De ki: Ey kendi öz nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım, Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin.” (Zümer, 39/53) Bilgisizlikten kasıt ise, kötü olduğunu bilerek bir fiili işlemektir.

Bunu da Yüce Allah’ın Hz. Yusufun durumunu haber veren şu buyruğu pekiştirmektedir, “… onlara meylederim de cahillerden olurum.” (Yusuf, 12/33) Yine Yüce Allah Hz. Nuh’a şöyle buyurmuştur: “Bana hakkında bilgin olmayan bir şeyi sorma. Ben sana cahillerden olmayasın diye öğüt veriyorum.” (Hûd, 11/46).

Bilerek isyan etse dahi isyankâra cahil denilmesinin sebebi şudur: Rabbi-ne asi olan kimse Rabbinin nezdindeki sevap ve cezayı gereği gibi takdir ede-bilseydi, hiç bir zaman bu asiliği işlemeye kalkışmazdı. Çünkü böyle bir kimse tehdidin gerçek mahiyetini bilmemesi hali müstesna, o asiliği işleyemez.

İşte birinci şart budur. Yani masiyetin bilgisizce yapılmasıdır, ikinci şart ise, insanın günahını işledikten kısa bir süre sonra tevbe etmesidir. Kısa süre ise İbni Abbas’ın dediği gibi o günahı işlediği süre ile ölüm meleğini göreceği vakit arasındaki süredir. ed-Dahhâk ise der ki: Ölümden önce olduğu sürece bu yakın bir zaman demektir. Çabucak tevbe etmenin anlamı, bu şekilde günah işleyenlerin aradan uzun bir zaman geçmeden tevbe etmesi demektir. Masiye­tin işlenmesi ile ölüm arasındaki süreye kısa süre denilmesi gereğince, kişi bu sürenin hangi diliminde tevbe ederse, yakın bir süre içerisinde tevbe etmiş olur. Aksi takdirde uzak bir süre sonra tevbe etmiş demek olur.

Daha sonra Yüce Allah sözü geçen iki şart ile tevbenin kabul edilmesi ilke­sini pekiştirerek şöyle buyurmaktadır: İşte Allah, bilgisizce günah işleyip kısa bir süre sonra tevbe edenlerin tevbelerini kabul eder. Çünkü bunlar yaptıkları üzerinde ısrar etmemiş olurlar.

Allah şehvet ve hiddet karşısında insanın zayıflığını çok iyi bilendir. Bu zayıf varlığın tevbesini kabul etmek de Yüce Allah’ın zatına yakışan oldukça hikmetli bir davranıştır.

Tevbeleri kabul edilecek kimselerin durumunu açıkladıktan sonra Yüce Allah, tevbeleri kabul olunmayacak zatların durumunu söz konusu ederek şöy­le buyurmaktadır:

Ölüm gelip çatıncaya kadar günah işlemeye devam edip duranların bu hal üzereyken yapacakları tevbe kabul edilebilecek bir tevbe değildir. Çünkü o nok­tadan itibaren düzelme umudu yoktur. Tevbenin faydası da yoktur. Bunun bir benzeri Yüce Allah’ın şu buyruğudur: “Fakat bizim azabımızı gördüklerinde tev­beleri onlara bir fayda vermedi.” (Mü’min, 40/85). Boğulması esnasında Fira-vun’un söylediği nakledilen şu buyrukta da aynı husus dile getirilmektedir: “İs-railoğullarının iman ettiklerinden başka bir ilâhın olmadığına inandım, ben de Müslümanlardanım, demişti. Şimdi mi? Halbuki bundan önce sen isyan etmiş fesatçılardan olmuştun.” (Yunus, 10); “Ölüm geldiğinde “Ya Rab beni dünyaya döndürün” der. Belki terk ettiğim ile salih amel işlerim. (Ona) Asla (denilir). Gerçekten o, onun söylemiş olduğu bir sözden ibarettir.” (Mü’minun, 23/99-100).

İkinci olarak, yine kâfir olarak ölenlerin tevbe etmesi (tevbelerinin kabu­lü) söz konusu değildir. Bunun da iki ihtimali vardır: Birinci ihtimale göre bun­dan kasıt, ölümleri yaklaşmış olanlardır yani iman ölümün gelip çattığı esnada kâfirden makbul değildir.

İkinci ihtimale göre kasıt, küfür üzere öldükleri takdirde kâfirlerin tevbe­lerinin kabul olunmayacağıdır.

İşte bunlar yani sözü geçen bu iki kesime Yüce Allah can yakıcı, acı ve ız-dırap verici bir azap hazırlamıştır. Bu azap ise ölünceye kadar ısrarla işledikle­ri kötülüklerin cezasıdır. [25]

İslâm’da Kadınlara Davranış

(Zorla kadınlara mirasçı olmanın, evlenmelerini engellemenin, zorla mehirle-rinden bir şeyler almanın haram kılınması ve onlarla iyi bir şekilde geçinmek)

19- Ey iman edenler, kadınlara zorla mirasçı olmanız size helâl olmadığı gi­bi, -onlar apaçık bir hayasızlık işleme­dikçe- kendilerine verdiğinizden bazı­sını elde edebilmek için onları zorla­manız da helâl değildir. Onlarla iyi ge­çinin; şayet onlardan hoşlanmadınızsa hoşunuza gitmeyen şeyde Allah çok hayır takdir etmiş olabilir.

20- Eğer bir eş bırakıp da yerine bir başka eş almak isterseniz öbürüne yüklerle (mehir) vermiş olsanız bile ondan hiçbir şey almayın. Onu bir ifti­ra ve apaçık bir günah diye alır mısı­nız?

21- Hem birbirinize karışmış ve onlar sizden kuvvetli bir söz almışken onu nasıl alabilirsiniz?

Nüzul Sebebi

“Ey iman edenler… size helâl değildir” mealindeki 19. ayet-i kerimenin nü­zulü ile ilgili olarak Buharî, Ebu Davud ve Nesaî, İbni Abbas’tan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Erkek öldüğünde onun velileri karısını almaya herkesten çok hak sahihi idiler. Onlardan birisi dilerse karısı ile evlenebilirdi. Diledikleri takdirde de başkasıyla evlendirirlerdi. O kadının durumu hakkında akrabala­rından daha çok hak sahibi idiler. İşte bunun üzerine bu ayet-i kerime nazil ol­du.

İbni Ebî Hatim ve İbni Cerîr et-Taberî de hasen bir sened ile Ebu Umâme Sehl b. Humeyd’den şöyle dediğini rivayet etmektedirler: Ebu Kas b. el-Esved vefat ettiğinde onun oğlu babasının hanımı ile evlenmek istedi. Cahiliye döne­minde böyle bir haklan vardı. İşte bunun üzerine Yüce Allah, “Kadınlara zorla mirasçı olmanız size helâl değildir” buyruğunu indirdi.

Müfessirler derler ki: Cahiliye döneminde ve İslâm’ın ilk yıllarında Medi-neliler, birisi ölüp de geriye hanımını bırakmışsa o adamın başka bir kadından olma oğlu yahut onun asabesinden olan akrabaları gelip elbisesini o kadın üze­rine bırakırdı. Böylelikle bu kişi, bu kadın üzerinde kadının kendisinden de, başkalarından da daha bir hak sahibi olurdu. O kişi eğer o kadınla evlenmek isterse, mehirsiz olarak evlenirdi. O kadının aldığı tek mehir sadece ölenin ona vermiş olduğu mehirden ibaret olurdu. Dilerse de kendisinden başkası ile ev­lendirir ve onun mehrini kendisi alır ve kadına bir şey vermezdi. Dilediği tak­dirde ise onu zorlar, ona zarar verir; böylelikle kadının ölenden aldığı mirası kendisine fidye vermesini sağlar yahut da kadın ölür ve kendisi kadına mirasçı olurdu. Ensar”dan Ebu Kays b. el-Esved vefat edip de geriye yine Ensar’dan Kubeyşe adında bir hanım bırakmıştı. O kadından başkasından olma ve Hısn adındaki oğlu gelip elbisesini bu hanım üzerine bıraktı. Böylelikle o kadının ni­kâhına mirasçı oldu, sonra da o kadını terk etti. O kadına yaklaşmadığı gibi ona zarar vermek kasdıyla ona herhangi bir harcamada da bulunmadı. Kadı­nın malını kendisine fidye vererek kurtulmasını sağlamak istemişti. Kadın Re-sulullah’a gidip şikayette bulundu. Hz. Peygamber ona şöyle buyurdu: “Hak­kında Yüce Allah’ın emri gelinceye kadar git, evinde otur.” Bunun üzerine Allah bu ayeti inzal buyurdu. [26]

Açıklaması

İslâm’dan önce kadın, hakkı yenen bir varlıktı. Yüce Allah evlilik husu­sunda onun bir takım haklarını belirledi ve ona haksızlık yapılmasını yasakla­dı. [27]

1- Bizzat Kadınlara Mirasçı Olmanın Haram Kılınması:

Kadın miras alınacak bir mal değildir ve ölenin karısı miras olmaz. Ey müminler! Cahiliye halkını taklit edip mal ve eşyaya mirasçı olduğunuz gibi, kadınları miras almanız ve kadınlar hakkında dilediğiniz gibi -onlar bu işten hoşlanmadıkları halde- tasarruf etmeniz ve sizden herhangi bir kimsenin di­lerse o kadınla evlenmesi, dilerse bir başkasıyla evlendirmesi, dilerse evlen­mesine engel olması şeklinde onlarda dilediğinizce tasarruf etmeniz helâl de­ğildir. [28]

2- Kadını Engellememek:

Yani kadının evlilikten alıkonulması ve sıkıştırılması da helâl değildir. Ka­dınları miras almanız da, elinizden kendisini kurtarması için miras yahut me-hir ve buna benzer bir malı size bedel olarak verinceye kadar sıkıştırmanız da helâl olmaz. İbni Cerîr’in rivayetine göre İbni Zeyd şöyle demiştir: Mekke’de Kureyşlilerden herhangi bir kimse soylu bir kadın ile evlenir; kimi zaman bu kadın ile uyuşamaz, o da kendisinin izni olmadıkça evlenmemesi şartı ile on­dan ayrılırdı. Bunun üzerine gider şahit getirir ve kadının aleyhine olan bu du­rumu belgelendirirdi. Bir kimse gidip o kadına talip oldu mu, eğer dilediğini ona verir ve razı ederse evlenmesine izin verirdi; aksi takdirde müsaade etmez­di. Çoğu zaman da bir mal verip kendilerini kurtarmaları için kadınları baskı altında tuttukları oluyordu.

Kadınları zorlamayı yasaklamaya dair hitap ya kocalaradır yahut da öle­nin zevcesini miras alıp, öldüğünde oğlunun bırakacağı mirası alıncaya kadar o kadını evlenmekten alıkoyan müteveffanın velilerinedir. Ya da bizzat kadının velilerinedir. Ancak bu kabul edilemez. Çünkü kadının velileri o kadına bir şey vermemişlerdir ki, ona verdiklerinin bir kısmını almaları söz konusu olsun. Yüce Allah’ın, “Kendilerine verdiğinizden birazını elde edebilmek için” buyru­ğundan kasıt, onlara verdiğiniz mehri yahut bir kısmını veya kadının sizin üzerinizdeki haklarından bir hakkı ya da bunlardan herhangi birisini, onu zor­da ve baskı altında tutarak size bırakmaları için onlara zarar vermeyiniz, de­mektir.

Daha sonra Yüce Allah kendilerini zorlamanın yani engelleyip sıkıştırma­nın helâl olduğu tek bir hali istisna etmektedir. Bu da zina, hırsızlık, itaatten uzak durup boyun eğmemek gibi apaçık hayasızlık hali, şer’an ve örfen hoşla­nılmayan buna benzer diğer işler. İşte o takdirde erkeklerin verdikleri mehir ve onun dışındaki mallarını geri almak için kadınları zorlamaları caizdir. Çün­kü kötü davranış kadın tarafindandır. Bu hayasızlığın apaçık yani belirgin ve sabit olmasının şart koşulması, erkeğin aşırı gayreti, suçsuz olan zevcesi hak­kında ya da iffetli olan hanımı hakkında hüküm vermekte aşın davranması se­bebiyle mücered kötü zan ve itham sebebiyle onu zorlamanın engellenmesi ve bu durumda erkeğin zulme düşmesinin önlenmesi içindir. [29]

3- İyilikle (Maruf ile) Geçinmek:

Bunun anlamı güzel sözlü, iyi davranışlı olmak, nafaka ve mesken temi­ninde insaflı hareket etmektir. Kadın hassas duygulara sahip bir varlıktır. Er­keğin kadında görmekten hoşlandığı şeyleri kadın da erkekte görmekten hoşla­nır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Kadınların üzerlerindeki hakla­rı gibi maruf bir şekilde kendilerinin de hakları vardır.” (Bakara, 2/228). Resu-lullah (s.a.) da İbni Asâkir’in Hz. Ali’den rivayetine göre şöyle buyurmuştur: “Sizin en hayırlınız ailesi için en hayırlı olanınızdır ve ben aranızda ailesine en hayırlı olanım.” Güzel geçinmek ve sürekli güleç yüzlülük Hz. Peygamberin ahlâkı cümlesindendi. O ailesiyle şakalaşır, onlara güzel söz söyler, nafakalarını geniş tutar, hanımları ile gülüşür, hatta Hz. Aişe ile bir sevgi gösterisi olmak üzere koşu yarışı dahi yapardı. Her gece bütün hanımlarını geceyi geçireceği hanımın odasında toplar, kimi zaman hepsiyle birlikte akşam yemeğini yer, sonra da her birisi kendi odasına çekilirdi. Yatsı namazını kıldı mı kendi evine girer, uyumadan önce kısa bir süre aile halkıyla sohbet eder, böylelikle onların gönlünü hoş tutardı. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır: “Andolsun ki Resu-lullah’ta sizin için uyulacak güzel örnekler vardır.” (Ahzab, 33/21). Hz. Peygam­ber İbni Ömer’in rivayet ettiğine göre Veda Haccı hutbesinde şöyle buyurmuş­tur: “Kadınlar hakkında birbirinize hayır tavsiyesinde bulununuz. Onlar sizin yanınızda esir gibidirler. Siz onları Allah’ın emaneti ile aldınız. Allah’ın adı ile onların namusları size helâl kılındı. Sizin onlar üzerinde hakkınız, onların da sizin üzerinizde hakkı vardır. Namusunuzu kimseye çiğnetmemek, maruf her­hangi bir hususta size karşı gelmemek onlar üzerindeki hakkınızdır. Bunu yap­tıkları takdirde maruf ölçüler içerisinde onların giyimlerini, yiyeceklerini karşı­lamanız da onların hakkıdır.”

Yüce Allah’ın, “Onlarla iyi geçinin” buyruğundaki emir, cahiliyedeki duru­mu red içindir. Çünkü erkekler kadınlarla kötü bir şekilde geçinir, onlara kaba söz söyler, onlara zarar vermeye çalışırlardı.

Şayet huylarındaki bir kusur yahut yaratılışlarındaki çirkinlik veya ev hizmeti gibi yapmaları gereken bir işteki kusurları ya da sizin ondan başkası­na meyletmeniz gibi bir sebep dolayısıyla onlardan hoşlanmayacak olursanız, sabrediniz. Onlara zarar vermek ve onlardan ayrılmakta acele etmeyiniz. Allah onlarda bir çok hayırlar yaratmış olabilir ve onları sizin için hoşlanılacak, razı olunacak zevceler kılabilir yahut da Allah size onlardan asil ve salih evlâtlar verebilir. Hz. Peygamber Müslim’in Ebu Hureyre’den rivayetine göre şöyle bu­yurmuştur: “Mümin bir erkek mümin bir kadından büsbütün nefret etmesin. Eğer bunun bir huyundan hoşlanmıyor ise bir başka huyundan hoşlanır.” Yani ondan ayrılmaya kendisini itecek şekilde büsbütün ona buğzetmesin. Aksine affetsin, bağışlasın ve hoşlanmadığı şeyleri görmezlikten gelerek hoşuna giden, sevdiği şeyleri görmeye çalışsın. Eğer erkek konu ile ilgili hadis ve ayet üzerin­de düşünüp gereklerince amel edecek olursa, mutluluğun farkına varır, aileye de mutluluğu tattırır, helâlin en çok buğzedilenine (yani boşanmaya) götüre­cek, bedbahtlığa ve hüsrana düşürecek bütün anlaşmazlıklardan uzak durabi­lir. [30]

4- Mehrin Ttümünde Kadının Hakkı:

İnsanlarda ve insanın tabiatında zulüm oldukça eskidir. Zalim olan erkek, âdeten kendi gücüne ve boşama hakkının elinde olmasına güvenir. Erkeklerin kadınlara yaptıkları zulüm ve açgözlülüklerinden bir tanesi de şu idi: Erkek karısını boşamak istedi mi ona vermiş olduğu mehri geri almaya çalışırdı. Bu­nun için de pek çok yollara baş vurur, türlü şekillerde baskı altında tutardı. Bunlardan bir tanesi ise kadını apaçık hayasızlıkla itham etmekti. Yüce Allah bunu, “Eğer bir işi bırakıp da yerine bir başka eş almak isterseniz…” ayeti ve, “Hem birbirinize karışmış…” ayeti ile yasaklamakta, böyle bir işi apaçık bir iftira ve bir günah olarak değerlendirmekte, kadın ile içli dışlı olup da erkekler­den çok ağır bir söz alınmasından sonra, böyle bir şeyi yapmalarını reddetmek­te ve şöyle buyurmaktadır:

Eğer sizler hoşunuza gitmeyen bir hanımın yerine bir başkasını almak istiyor iseniz, sabrediniz ve güzel bir şekilde ayrılınız. O kadını apaçık bir ha­yasızlıkla itham etmeyiniz, ona verdiğiniz mehirden geri bir şey almayınız. İsterse yaptığınız bu ödeme pek büyük bir mal olsun. Daha sonra Yüce Allah şu buyruklanyla onların bu tutumlarını reddetmekte ve onları azarlamakta­dır:

a) “Onu bir iftira veya apaçık bir günah diye alır mısınız?” Yani iftira ede­rek, haksız yolla ve günah kazanarak mı?

Burada iftiranın uygunluğu şöyle açıklanır: Bu iftira (bühtan) yalan iftira­dır. Bu da ya batıl oluşu dolayısıyla insanı hayrete düşüren her batıl için büh­tan tabiri kullanıldığındandır ya da “hayasızlık (fahişe)” ithamının kadına ya­pılması dolayısıyladır. Bu ise kadını tenkit etmektir ve ona bir zulümdür. Ya da ondan mehir almak için kadını batıl olan bir itham ile karşı karşıya bırakmak dolayısıyla bu kelime kullanılmıştır.

b) Sizler herhangi bir günah, Allah’ın sınırlarına bağlılık konusunda her­hangi bir kusur olmaksızın kadınların mehirlerini almayı nasıl helâl kabul edebilirsiniz ve nasıl alabilirsiniz? Halbuki bundan önce siz birbirinizden ya­rarlanmış yahut karşılıklı olarak birbirinizle içli dışlı olmuştunuz. Sizin bu du­rumunuz kimi zaman çocuğun doğmasına da sebep olabilir. Böyle bir bağı nasıl koparabilirsiniz? Kadının gizli kalması gereken hallerini nasıl açığa vurursu­nuz, onun adını nasıl kötüye çıkartabilirsiniz? Haksızlıkla, kızgınlıkla malına tamah ederek bunu nasıl yapabilirsiniz? Halbuki siz çalışabilir ve mal kazana­bilir durumdasınız.

c) Onlar sizden oldukça sağlam bir söz almışlardı. Yani arkadaşlık ve iyi geçinmek, haklarına riayet edip bağlı kalmak hususunda sizden kesin bir söz almışlardı. Katade ve Mücahid der ki: Buradaki söz Yüce Allah’ın kadınlar le­hine erkeklerden şu buyruğu ile aldığı sözdür: “Ya iyilikle tutmak yahut güzel­likle salmak…” (Bakara, 2/22). Yüce Allah’ın buradaki sözü “kuvvetli” olmak ile nitelendirmesi, sözün alabildiğine sağlam ve önemli oluşundan dolayıdır. Der­ler ki: Yirmi günlük bir arkadaşlık, bir akrabalık gibidir. Peki ya eşler arasında meydana gelen birliktelik ve içlilik dışlılık ne olabilir?

Böyle bir fiil, Yüce Allah’ın şu buyruğunda takdir buyurmuş olduğu sevgi ve rahmet bağını koparmaktır: “Sizin için nefislerinizden sükûn bulacağınız ve aranızda sevgi ve esirgeme kıldığı eşler yaratmış olması da onun ayetlerinden-dir. Şüphesiz bunlarda iyice düşünecek bir topluluk için ayetler vardır.” (Rum, 30/21). [31]

Kendileriyle Evlenmek Haram Olan Kadınlar

22- Babalarınızın nikahladığı kadın­larla evlenmeyin; ancak geçmiş olan müstesna. Şüphe yok ki o bir hayasız­lık ve bir hışım idi, o ne kötü bir yol­du!

23- Size anneleriniz, kızlarınız, kızkar-deşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, bi­rader kızları, hemşire kızları, sizi em­ziren anneleriniz, süt hemşireleriniz, hanımlarınızın anaları ve kendileriyle zifafa girdiğiniz eşlerinizden olma hi­mayenizde bulunan üvey kızlarınız (bunlarla evlenmeniz) da size haram kılındı. Eğer anneleriyle zifafa girme-mişseniz size bir beis yoktur. Kendi sulbünüzden oğullarınızın hanımları ve iki kızkardeşi birlikte almanız da (haram) kılındı. Ancak geçmiş olan müstesna. Şüphesiz Allah Gafûr’dur, Rahîm’dir.

Nüzul Sebebi

“Babalarınızın nikahladığı kadınlarla evlenmeyin” mealindeki 22. ayet-i kerime şu kimseler hakkında nazil olmuştur: Babasının hanımı Kubeyşe ile evlenen Hısn b. Ebi Kays, yine babasının hanımı ile evlenen el-Esved b. Ha­lef, babasının hanımı el-Esved b. Muttalib’in kızı ile evlenen Safvân b. Umey-ye b. Halef ile babasının hanımı Harice b. Müleyke ile evlenen Mansûr b. Hâzim.

Eş’as b. Sevvâd der ki: Ebu Kays vefat etti. Ensarın salihlerindendi. Oğlu Kays babasının hanımına talip oldu. Analığı ona, “Ben seni oğlum gibi kabul ediyorum, fakat Resulullah (s.a)’m yanma varıp ona danışayım” dedi. Durumu bildirmek için Resulullah’a gitti. Bunun üzerine Yüce Allah bu ayet-i kerimeyi indirdi. [32]

İbni Cerir et-Taberî, İbni Abbas’tan şöyle rivayet etmektedir: Cahiliye dö­nemi insanları (kendileriyle evlenilmesi) haram olan (kadın)ları haram kabul ediyorlardı. Bundan tek istisna, babanın hanımı ile evlenmek ve iki kızkardeşi aynı nikâh altında tutmaktı. Bunun üzerine Yüce Allah, “Babalarınızın nikah­ladığı kadınlarla evlenmeyin, ancak geçmiş olan müstesna” buyruğu ile “iki kızkardeşi birlikte almanız da (haram kılındı), ancak geçmiş olan müstesna” buyruklarını indirdi.

en-Nadr b. Şumeyl ise “el-Mesâlib” adlı eserinde şunu zikretmektedir: Araplardan Hâcib b. Zurâre mecusiliğe girmiş ve kendi kızı ile evlenmişti. Yüce Allah müminlere atalarının bu uygulamalarını yasakladı. [33]

Açıklaması

Ayet-i kerime babanın hanımı ve nesep, evlilik ve süt emmek dolayısıyla akraba olanlarla evlenmeyi haram kılma hükmünü kapsamaktadır. [34]

Makt Nikâhı:

Yüce Allah, “Babalarınızın nikahladığı kadınlarla evlenmeyin” ayeti ile babanın hanımını haram kılmıştır. Çünkü o da anneye benzemektedir. Diğer taraftan bu selim bir fıtratın kabul edemeyeceği oldukça çirkin bir fiildir. Aklı başında kimselerce hoşlanılmayan, tiksinilen bir şeydir. Bundan dolayı Arap­lar buna “nikâhu’1-makt” adını vermişlerdir. Babasının hanımından olma çocu­ğa da “makît” adı verilir. Diğer bir sebep ise böyle bir yolun çok kötü bir yol ol­masıdır. Nitekim Yüce Allah, “O ne kötü bir yoldur!” diye buyurmaktadır.

Yüce Allah’ın, “Nikahladığı” buyruğundaki nikâhlamaktan kasıt, İbni Ab-bas’ın dediği gibi, akdin kendisidir. İbni Cerîr et-Taberî ve el-Beyhakî ondan şöyle dediğini rivayet etmektedirler: ‘Babanın kendisi ile evlendiği her bir ka­dın, onunla ister gerdeğe girmiş olsun, ister girmemiş olsun haramdır.” Baba­lar ifadesi icma ile dedeleri de kapsar.

Fakat bu ayetin nüzulünden önce geçmiş olan bu tür nikâhlar dolayısıyla bir sorumluluk yoktur. Yani böyle bir nikâh yapan cezayı hak eder; ancak geç­miş olan müstesnadır. Bundan dolayı günah yoktur, affedilmiştir. Buradaki is­tisna munkatıdır, anlamı şudur: Fakat geçmiş olan dolayısıyla sizin için bir ba­şa kakma söz konusu değildir. Burada (mâ) ile kadınlar kastedilmektedir. Akıl sahibi varlıklar hakkında kullanılmıştır. Bu edatın masdar edatı olduğu da söylenmiştir. O zaman mana şöyle olur: Siz de babalarınızın yaptığı fasit cahi-liye dönemi nikâhları gibi nikâh yapmayınız. [35]

Nesep Yahut Sıhrî ya da Süt Akrabalığı Dolayısıyla Haram Kılananlar:

Nikâhta iki cins arasındaki karşılıklı ilişkiye aykırı düştükleri için Yüce Allah kendileriyle evlenilmesi haram kılınan kadınları beyan buyurmaktadır. Bunlar altı kısımdır:

1- Usûlün nikâhlanması: Yani anneler ve ninelerin nikâhlanması haram­dır. Çünkü Yüce Allah, “Size anneleriniz… haram kılındı” buyurmaktadır. An­ne kelimesi nineleri de kapsar.

2- Fürû’un nikâhlanması: Yani kız çocuklar, erkek olsun kız olsun çocukla­rın kızları. Çünkü Yüce Allah, “Kızlarınız” diye buyurmuştur. Bundan kasıt ise sulben kız çocuklar ile doğumlarına sebep teşkil ettikleri çocuklarının kızları yani torunlardır.

3- Yakın ve uzak akrabaların nikâhı: Yakınlardan kasıt öz kardeşler yahut baba bir ya da anne bir kızkardeşlerdir. Çünkü Yüce Allah, “Kızkardeşleriniz” diye buyurmuştur. Uzak olanları ise baba ve anne tarafından olanlardır ki, bunlar hala ve teyzelerdir. Çünkü Yüce Allah, “Halalarınız, teyzeleriniz” bu­yurmuştur. Bu da yukarı doğru dedelerin diğer çocuklarını ve yine yukarı doğ­ru ninelerin çocuklarını da kapsar.

Kardeşlik tarafından akrabalar da uzak akrabalık kabilindendir. Çün­kü Yüce Allah, “Birader kızları, hemşire kızları…” diye buyurmaktadır. Bu ise ister anne babadan birisi tarafından olsun, ister her ikisi tarafından kardeş ol­sun, fark etmez. İşte bu üç tür akraba nesep ciheti ile haram olan akrabalıktır.

4- Süt emme sebebiyle haram olanlar:

Yüce Allah’ın. “Sizi emziren anneleriniz, süt hemşireleriniz…” buyruğu do­layısıyla nesep yoluyla haram kılınan akrabalar, süt yolu ile de haram olurlar. Süt emziren annenin bütün akrabaları süt emen çocuğun akrabalarıdır. Süt emziren süt emenin annesi olur. Onun kızı da süt emenin kızkardeşi olur, koca­sı babası, öbür çocukları da onun kardeşleri olurlar. Buharî ve Müslim’de İbni Abbas’tan Hz. Peygamberden amcası Hz. Hamza’nın kızı ile evlenmesi istenin­ce şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir: “O bana helâl olmaz. Çünkü o benim süt kardeşimin kızıdır ve nesepten dolayı ne haram oluyorsa süt emmekten do­layı da haram olur.” Yine Buhari İbni Abbas’tan şunu rivayet etmektedir: Hz. Peygamber’e birisi kız çocuk diğeri erkek çocuk emzirmiş iki cariyesi bulunan bir adam hakkında “Bunun erkek çocuğunun ötekinin kız çocuğu ile evlenmesi helâl olur mu?” diye soru sorulmuş. O, “Hayır, birdir.” diye buyurmuştur.

Ayetin zahirine göre süt emmenin azı da çoğu gibidir. Hanefiler ile Malikî-lerin görüşü budur. Bir grubun görüşüne göre ise haramlık ancak üç defa ve daha fazla süt emmekle sabit olur. Çünkü Peygamber (s.a.) Müslim ve başkala­rının rivayetine göre şöyle buyurmuştur: “Bir iki defa emmek de haram kılmaz, bir iki defa çocuğun ağzına memeyi vermek de haram kılmaz.” Bu İmam Ah-med’den de rivayet edilmiştir.

İmam Şafiî ve İmam Ahmet haram kılmanın beş defa süt emmekten daha aşağısında sabit olmayacağı görüşündedirler. Çünkü Malik ve başkaları Hz. Ai-şe’den şöyle dediğini rivayet etmektedirler: Kur’an-ı Kerim’den nazil olan buy­ruklar arasında, “bilinen on defa süt emmek” de vardır. Daha sonra bunlar, “Bi­linen beş defa süt emmek” ile neshedildiler. Resulullah (s.a.) vefat ettiğinde bunlar Kur’an-ı Kerim’den okunan buyruklar arasında idi.

Hanefiler ise bu hadis-i şerife haram kılan ayetin vahid haber ile tahsis edilmesinin caiz olmadığını söyleyerek cevap verirler. Çünkü bu ayet-i kerime muhkem ve mana itibariyle zahirdir, maksadı da apaçıktır. Ebu Bekir er-Râzi de Tavus’tan, o İbni Abbas’tan şunu rivayet etmektedir: İbni Abbas’a süt em­mek hakkında soru sorulmuş o da şöyle demiştir: Herkes bir ya da iki defa süt emmenin haram kılmadığını söylemektedir. Bu önceden böyle idi, bu gün ise tek bir defa dahi süt emmek, haram kılar.

Süt emmek ancak küçük yaşta haram kılıcıdır. Bu ise ilk iki sene içerisin­de olan emmedir. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Anneler çocuklarını iki bütün yıl emzirirler. Bu emzirmeyi tamamlamak isteyenler içindir.” (Bakara, 2/223). Darekutnî de İbni Abbas’tan Hz. Peygamberin şu buyruğunu rivayet et­mektedir: “İki yıl içerisinde olmadıkça süt emmek diye bir şey söz konusu ol­maz.”

Lebenü’1-fahl diye bilinen süt akrabalığı haram kılıcı mıdır değil midir? Meselâ, bir erkek iki kadın ile evlenir, bu kadınların ondan çocuğu olur. Bun­lardan birisinin kız, diğerinin de erkek çocuk emzirmesi gibi. Lebenü’l-fahl’ın haram kıldığını kabul edenler -ki bu imamların çoğunluğunun görüşüdür- kı­zın erkek ile evlenmesini haram kabul ederler. Çünkü bunlar baba bir süt kar­deştirler. Bu ise nas ile tespit edilmiş bir husustur. Çünkü Buharî’de Hz. Ai-şe’den şöyle dediği sabittir: Ebul-Kuays’ın kardeşi Eflah hicab ayetinin nüzu­lünden sonra Hz. Aişe’nin yanına girmek üzere izin istedi. Hz. Aişe dedi ki: Al­lah’a yemin ederim Resulullah (s.a.)’a sormadıkça Eflah’a izin veremem. Çün­kü beni emziren Ebul-Kuays değildir. Beni emziren bir kadındır. Hz. Aişe dedi ki: Resulullah (s.a.) yanıma girince ey Allah’ın Rasulü, Ebul-Kuays’ın kardeşi Eflah yanıma girmek üzere izin istedi, ben de senden izin almadıkça ona izin vermek istemedim? Şöyle buyurdu: “O senin amcandır, yanına girsin.”

5- Sıhrî akrabalık dolayısıyla haram olanlar.

Yüce Allah bu bağı da nesep bağı gibi şereflendirmek üzere üç türlü sıhrî akrabalık sebebiyle evliliği haram kılmıştır:

a) Kocanın kendisi ile gerdeğe girdiği yahut nikâh akdi yaptığı hanımın annesi. Nine de anne gibidir. Çünkü Yüce Allah, “Eşlerinizin anaları” diye bu­yurmaktadır. Hanımın annesinin haram kılınması için kızı ile gerdeğe girme şartı yoktur, mücerred akit yeterlidir; çoğunluğun görüşü budur.

b) Üvey kız evlât (rabîbe): Bu, hanımın başka kocadan olma kızıdır. Ha­ram kılınması için annesiyle gerdeğe girmek şarttır. Aynı şekilde bu kızın ço­cuklarının çocukları da haramdır. Şayet o kadın ile gerdeğe girmeyecek olursa kızları ona haram olmaz. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ve kendile­riyle zifafa girdiğiniz eşlerinizden himayenizde bulunan üvey kızlarınız, size ha­ram kılındı. Eğer anneleriyle zifafa girmemişseniz size bir beis yoktur.” Yani gerdeğe girmeksizin bir kadını mücerred nikahlamak o erkeğin o kadının baş­ka kocadan olma kızlarını nikahlamasını haram kılmaz.

Hanefîler de derler ki: Bir kadın ile zina edene o kadının usûlü de fürû’u da haram olur. Aynı şekilde şehvetle ona dokunsa yahut öpse yahut şehvetle fercine baksa veya şehvetle hanımının annesinin elini tutsa da hüküm böyle­dir. Bu durumda kendi hanımı ebediyyen ona haram olur.

Fakat sair mezhep imamları Hanefîlere muhalefet eder ve şöyle derler: Zi­na kendisi ile zina edilen kadının usûlünü de fürû’unu da haram kılmaz.

c) Oğulun hanımı ile oğulun oğlunun hanımı da babaya ve dedeye haram­dır. Çünkü Yüce Allah, “Kendi sulbünüzden oğullarınızın hanımları…” diye bu­yurmaktadır. Burada geçen (hanımlar anlamındaki) el-helâil, halîle’nin çoğulu olup zevce demektir. Erkeğe de “halîl” denir. Çünkü eşler aynı yere hulul eder­ler, aynı yatağı paylaşırlar.

Süt oğlunun hanımı da böyledir. Çünkü daha önce geçen hadis-i şerifte, “Nesepten haram olan süt emmekten dolayı da haram olur” diye buyrulmuştur.

Dikkat edilecek olursa eşlerin başka kadından olma kız evlâdının kocanın himayesinde olması çoğunlukla rastlanılan bir durumdur. Yoksa haram kıl­makta bir kayıt olduğu için değildir. Hanımın başka kocadan olma kızı yeni ko­casına, ister babalığının himayesinde bulunsun, ister bulunmasın haram olur. Evlâtlığın zevcesi ise haram değildir. Çünkü evlât edinmek İslâm’da iptal edil­miş, haram kılınmıştır. Zira Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ta ki evlâtlıkla­rının zevcelerini boşamadan sonra (onlarla evlenmekte) müminlere bir vebal ol­masın.” (Ahzab, 33/37); “Onları babalarına nispet edip çağırın; bu Allah indin­de daha âdildir.” (Ahzâb, 33 51.

6- Arızî bir sebep dolayısıyla haram kılınanlar:

Bu, iki kızkardeşı yahut kadını halası, teyzesi, kardeşinin kızı, kızkarde-şinin kızı ile aynı nikâh altında tutmaktır. Bunun kuralı şudur: Akraba olan iki kadının şayet birisi erkek farz edilecek olursa, eğer o erkeğin öbürünü ni­kahlaması haram oluyorsa, bu ikisini aynı nikâh altında bulundurmak haram olur. Bu haramhk onlardan birini boşayıp iddeti sona erinceye kadar devam eder.

Buna delil Ahmed b. Hanbel ile Kütüb-i Sitte sahiplerinin Ebu Hurey-re’den yaptıkları şu rivayettir: Peygamber (s.a.) kadının halası veya teyzesi ile birlikte nikahlanmışım yasakladı. Tirmizî’nin rivayetinde de şöyle denilmekte­dir: “Kadın halası üzerine, hala kardeşinin kızı üzerine, kadın teyzesi üzerine, teyze kızkardeşinin kızı üzerine, büyük küçük üzerine, küçük büyük üzerine ni­kahlanmaz.” İşte bu hadis Yüce Allah’ın, “bunlardan başkası… size helâl kılın­dı.” (Nisa, 4/24) buyruğunun genel ifadesini tahsis etmektedir. Ahmed, Ebu Davud ve İbni Mace’nin Feyrûz ed-Deylemî’den rivayet ettiği şu hadis de bunu pekiştirmektedir: Deylemî, İslâm’a girdiğinde nikâhı altında iki kızkardeş var­dı. Resulullah (s.a.) ona, “Hangisini istiyorsan onu boşa” diye buyurdu.

İbni Hibbân ve başkalarının rivayetine göre de Peygamber (s.a.) şuna işa­ret etmiştir: “Çünkü siz böyle yapacak olursanız, akrabalık bağını koparırsı­nız.” Yani iki kızkardeşi yahut bir kadını yakın akrabası ile birlikte aynı nikâh altında bulundurmanın haram kılınması, âdeten kumalar arasında tiksinti ve nefretin bulunması dolayısıyladır.

Bu haram kılma ise haram kılmadan önce geçenleri kapsamamaktadır. Bundan önce geçenler dolayısıyla sorumluluk yoktur.

Şüphesiz Yüce Allah ezelden beri Gafûr’dur, Rahîm’dir. Geçmişteki kötü amellerinizin etkilerini, tevbe ve O’na dönüş suretiyle de günahlarınızı bağışlar. Sizin için hayır ve maslahatı ihtiva eden, aranızdaki bağları güçlendiren evlilik hükümlerini teşrî buyurmakla da size merhamet buyurur. [36]

Evli Kadınlarla Nikâhlanmanın Haramlığı, Mehri Verildiği Takdirde Mahrem Olmayan Kadınlarla Evlenmenin Meşruluğu

24- (Savaş esiri olarak) sahip olduğu­nuz kadınlar (cariyeler, kadın köleleri­niz) müstesna olmak üzere diğer bütün kocalı (evli) kadınlar (ile evlenmeniz de) size haram kılındı. Bu (haramlık) sizin üzerinize Allah’ın farzı olarak (yazılmıştır.) Onların haricindekiler ise -namuslu ve zinaya sapmamış kim­seler olarak (yaşamanız şartıyla) mal­larınızla (mehir vermek veya satın al­mak suretiyle) ara(yıp nikâh yap)ma-nız için -size helâl edildi. O halde on­lardan hangisinden faydalandıysamz ücretini (mehrini) kararlaştırıldığı şe­kilde verin. O mehrin miktarını tespit ettikten sonra aranızda gönül hoşluğu ile ittifak ettiğiniz (uyuştuğunuz) şey (miktar) hakkında üstünüze bir vebal yoktur. Şüphesiz ki Allah hakkıyla bi­licidir, mutlak olarak hüküm ve hik­met sahibidir.

Nüzul Sebebi

Müslim, Ebu Davud, Tirmizî ve Neseî’nin, Ebu Said el-Hudrî (r.a.)’den ri­vayetlerine göre Ebu Said şöyle demiştir: Evsafta ele geçirilen esirlerden bazı kadın esirler de bize düştü. Bunların kocaları vardı. Böyle evli durumdaki ka­dınlara yaklaşmayı kerih gördük ve Peygamberimiz (s.a.)’e durumu sorduk. Bunun üzerine “Savaş esiri olarak sağ ellerinizin malik olduğu kadınlar (cari­yeler) müstesna olmak üzere diğer bütün kocalı kadınlarla evlenmeniz de size haram edildi.” ayet-i kerimesi indi. Yani Allah’ın size harp ganimeti olarak na­sip ettikleri helâldir, denmiştir. Biz de bu ayetin gelmesi üzerine onlarla müna­sebeti helâl saydık.

Taberanî İbni Abbas (r.a.)’tan tahric ederek şöyle demiştir: Ayet Huneyn gü­nü inmiştir. Allah Teâlâ Huneyn fethini müyesser kılınca müslümanlar Ehl-i Ki­tap kadınlardan kocaları bulunan bir takım kadın esirler elde ettiler. Bir erkek kendi payına düşen esir kadına yaklaşmak istediğinde kadın “Benim kocam var” diyordu. Mesele hakkında Resulullah (a.s.)’a soruldu. Hemen bu ayet nazil oldu.

“Aranızda gönül hoşluğu ile uyuştuğunuz şey (miktar) hakkında üstünüze bir vebal yoktur” kısmının iniş sebebi şudur: İbni Cerir et-Taberî Amra b. Sü­leyman’dan, o da babasından naklediyor. Babası şöyle demiştir: Hadramî’nin söylediğine göre bir takım erkekler mehir takdir ve tespit ederler, sonra da on­lardan bir ödeme güçlüğüne düşerdi. Bunun üzerine: “O mehrin miktarını ta-rin ettikten sonra aranızda gönül hoşluğu ile uyuştuğunuz şey (miktar) hakkın-ia üzerinize bir vebal yoktur” ayet-i kerimesi nazil oldu. [37]

Açıklaması

“Muhsanat (= evli kadınlar)” lafzı yukarıda geçen ve nikâhlanması haram lan “anneleriniz, kızlarınız…” ayetine matuftur.

Mana şöyledir: Evli olan kadınları nikahlamanız da size haram kılmmış-ır. Ancak bizimle kâfir düşmanlar arasında dini koruma gayesiyle vuku bulan, ömürmek için ele geçirmek ve işgal arzusuyla olmayan meşru cihad neticesi lınan esir kadınlar bu hükmün dışındadırlar. Ayet-i kerime kocalı kadınları ikâhlamanın haram olduğuna delildir. Fakat esir alınan kadınlar bundan ha-îçtirler. Eğer kocaları kâfir olarak daru’l-harpte kalırlarsa, onları esir almanız ski nikâhlarını düşürür, fesheder.

Esir edilen kadınlardan biriyle evlenmek, o kadının kefalet altına alınma­sı, ırzını ayaklar altına düşürmekten veya karnını doyurma yolu aramaktan korunması için bir usuldür.

“Kadınlar” kaydı, genellik ifade edip her evli kadını da içine alsın diye ge­tirilmiştir.

“Kitabellah” diye masdar ile getirilmesi tekit ifade etmesi içindir. Yani, Allah size bunu yazdı, farz kıldı; başka bir tabirle: “Allah, bu çeşitleri haram kıldığını kuvvetli bir şekilde takdir etti, şüphe ve değiştirme olmaksızın masla­hata uygun şekilde sabit olarak farz kıldı,” demektir.

Allah Teâlâ, zikredilen muharremât (haram kılınanlar) dışındaki kadınla­rı ise size helâl kıldı.

Bunun dışında kalanlar, namuslu ve zinaya sapmamış kimseler olarak mehir olmak üzere vereceğiniz mallar ile istemeniz için size helâl kılınmıştır. Mallarınızı zina yolunda ziyan etmeyin ki mallar elinizden çıkıp fakirliğe düş-meyesiniz. Size helâl olan bu kadınlardan evlendiğinize ecri, yani mehri veri­niz. Kadından istifade etmenin mukabili olduğu için mehire ecir ismi verilmiş­tir. Bu hüküm Allah Teâlâ tarafından farz kılınmıştır.

“Ferîdaten” lafzı, ya ‘farz kılınmış’ manasına ‘ecirler* lafzından haldir; ya da tekit edici masdardır; Allah onu bir farz kıldı, demek olur. Çünkü mehir, evllik ak­di yapılırken tayin ve tespit edilir. Nitekim “Eğer onlara bir mehir tayin etmiş bu­lunursanız” (Bakara, 2/237) ve “Kendileriyle temas etmediğiniz, yahut kendilerine bir mehir tayin eylemediğiniz kadınlar…” (Bakara, 2/236) ayetlerinde böyledir.

Yahut da maksat, zevcenin hakkı olan ve Allah Teâlâ’nm farz ve meşru kıldığı, kesin bir şekilde emrettiği mehri ödemeye teşviktir; bunda pazarlığa veya ondan kaçmaya imkân yoktur.

Lâkin evlilik akdinden sonra yapacakları anlaşma ve uyuşmalar sebebiyle de eşlere herhangi bir günah veya sıkıntı da olamaz. Kadın, kocasının mehir borcunun hepsini veya bir kısmını affedebilir, hibe edebilir, yahut koca mehir miktarını arttırabilir; beraberce anlaşıp karar verirlerse, bu hususlarda her­hangi bir mani yoktur. Tespit edildikten sonra mehir miktarında anlaşarak ya­pılacak indirme, hepsini terk etme veya arttırma mubahtır, meşrudur. Zira ev­lilikten maksat bu birlikteliğin, samimilik, sevgi, yardımlaşma ve şefkatten oluşan metin bir temel üzere kurulu olmasıdır. Allah Teâlâ, mahlukatm hayrı nerededir, niyetler nedir, hepsini bilir. Onlar için tedbir ve takdir ettiği hüküm­lerde hikmet sahibidir; lütuf ve rahmetiyle haklarından sadece hayır ve salâh olacak şeyleri meşru kılar. [38]

Cariye İle Evliliğin Şartları, Fuhuş İrtikâp Ederlerse Cezası

25- Sizden kim hür ve müslüman ka­dınları nikâhla alacak bir bolluğa güç yetiremezse o halde sağ ellerinizin ma­lik olduğu mümin cariyelerden (alsın). Allah sizin imanınızı çok iyi bilendir. Kiminiz kiminizden (meydana gelmişsiniz)dir. O halde -iffetli olan, zina et­meyen, dost da edinmeyen kadınlar ol­mak üzere- onlarla, sahiplerinin izniy­le nikahlanın. Ücretlerini de maruf şe­kilde onlara verin. Onlar evlendikten sonra bir fuhuş irtikâp ettikleri tak­dirde o zaman üzerlerine hür kadınlar üzerindeki cezanın yarısı verilir. (Ca­riyeler almak hususundaki) bu (izin), içinizden sıkıntıya düşmekten (zinaya sapmaktan) korkanlar içindir. Sabret­meniz ise sizin için daha hayırlıdır. Al­lah hakkıyla yarlığayıcıdır, çok esirge­yicidir.

Açıklaması

Hür kadınlarla evlenmek için lâzım gelen mal ve imkânı olmayan kimse, cariyelerle evlenebilir. Ayette cariyeler hakkında, onlara kıymet verilerek ve erkek ile kadın köle için “fetât-fetâ= genç” kelimelerinin kullanılabileceğini göstermek üzere “feteyât (=genç kızlar)” tabiri geçmiştir. Buharî’de rivayet edildiğine göre Peygamber (s.a.) şöyle buyurur: “Biriniz katı şekilde “Kölem, ca­riyem” demesin. Köle de (efendisine) “Rabbim” demesin. Sahibi olan kişi “Deli­kanlım, genç kızım” desin. Köle de “Efendim, Hanımefendim” desin. Çünkü he­piniz kullarsınız. Rab ise, Allah azze ve celle’dir.”

Burada “muhsanât”tan murad, hür kadınlardır. Zira “memlûkat= cariye­ler” mukabilinde kullanılmıştır. Hür kadının şanı namuslu olmaktır, cariyele­rin zaruret ve şartlar dolayısıyla zinaya düşmeleri ihtimali daha çoktur. O yüz­den Ebu Süfyan’m karısı Hind taaccüp içinde, Peygamberimize (s.a.) “Hür ka­dın da zina mı edermiş?” demiştir.

Ayetin zahiri, cariyelerle evlenmenin üç şartı bulunduğuna delâlet etmek­tedir.

1- Kocanın, hür kadına mehir verme imkânını bulamaması,

2- Zinaya düşmekten korkması,

3- Evleneceği cariyenin mümine olması, kâfire olmaması.

Hür kadın mehrinin miktarı şahıslara, hallere, zamanlara, mekânlara gö­re değişir. Her şahıs ve çevrenin örf bakımından münasip gördüğü miktar var­dır. Bir erkek, hür bir kadının mehrini verebilecek kudrette bulunabilir. Ancak kadınlar o adamdan fiziği yahut ahlâkı kötü olduğu için kaçabilir. Yine bir adam, hür kadına karşı gözetmesi gereken nafakası ya da ona diğer karısıyla eşit şekilde davranması gibi haklan yerine getirmekten aciz kalabilir. Halbuki cariyenin böyle hakları yoktur.

Hanefiler, mehrin en az miktarını çeyrek dinar (üç dirhem) olarak takdir etmişlerdir.[39] Bazıları on dirhem olduğunu söylemiştir. Sünnet’te sabit olduğu­na göre Peygamberimiz (s.a.) evlenmek isteyen bir adama “Demirden bir yüzük de olsa, bulup buluştur” [40] buyurmuştur. Ashâb-ı kiram’dan birisi karısıyla Kur”ân-ı Kerim öğretmek şartı üzere evlenmiştir.

Şeriat cariyelerle evlenme meselesinde bu şartlan, ortaya çıkabilecek bazı zararlara mani olmak için lüzumlu görmüştür. En önemli zarar çocuğun da kö­le olması hususudur. Çünkü, kölelik ve hürriyet bakımından çocuk anneye ta­bidir. O bakımdan ayetin sonunda “Sabretmeniz ise sizin için daha hayırlıdır” buyurulmuştur.

İmam Ebu Hanife, hür bir kadın bulamayan kimsenin cariye ile evlenmesi­nin caiz olduğu kanaatine sahip olmuştur. Hür kadının mehrini verme imkânı bulunsun veya bulunmasın, zinaya düşme korkusu duysun veya duymasın, cariye müslüman olsun ya da olmasın, durum değişmez. Şunlar gibi pek çok ayet-i keri­menin umumi manasına göre amel edilebilir: “Sizin için helâl olan kadınlardan nikahlayın.” (Nisa, 4/24); “Sizden evvel kitap verilenlerden muhsan olan kadınlar da… (helâldir).” (Maide, 5/5). Hepsinin ifadesi Ehl-i Kitap olanlarla cariyeleri içi­ne almaktadır ve mehir verme gücü ile zina korkusu şartı da getirilmemiştir.

Bu ayetin yukanda zikredilen genel hükümleri tahsis etmesi uygun da de­ğildir. Zira birincisi, ayet, sayılan şartlara şart mefhumu ve sıfat mefhumu yo­luyla delâlet etmektedir. Onlar da İmam Ebu Hanife (r.a.)’nin görüşüne göre hüccet kabul edilmez. İkincisi, hüccet kabul edilse bile, şartlarda noksanlık olduğu ya da sıfat bulunmadığı zaman her iki mefhum, mubah olmamayı gerektirir. Mubah olmama da haramhğm veya mekruhluğun sabit oluşundan daha umumi­dir. Ona göre şartlar bulunmadığında murad kerahetin ve haramlığın sübutu-nun caiz oluşudur. Fakat kerahet ciheti, umumi hükümlere muhalefet hususun­da daha hafif olduğundan taayyün eder. “Bu, içinizden zinaya düşmekten kor­kanlar içindir” cümlesi bir şart değildir, ayetlerin gereğinin genelliğinden ötürü, ıslâh ve uygun olana irşad manası taşımaktadır.

Şafiîlerin cevapları ise şöyledir: Bu umumî hükümler, genel olanın hususî olana muhalif olması dışında bu ayet-i kerimeye zıt değildir. Hususi olan ise ge­nel olandan önce gelir. Hanefiler de çocuğu kölelikten korumak maksadıyla ayetlerin genelliğini, evlenecek hür bir kadın bulamayan kişi hakkında tahsis etmişlerdir. Bu mana da, hür kadına verecek miktar mehri bulamama ve zinaya düşme korkusu bulunması durumunda tahsis etmeyi gerektirir. Hem sonra ayet cariye ile nikâhlanmayı, zinaya düşme korkusu ve hür kadının mehrini bulama­ma zarureti ve cariyenin müslüman olması şartıyla mubah kılmıştır. Onun dı­şında ise asıla, yani cariye nikahlamanın menedildiği hükmüne dönülür.

Ayet-i kerimenin “Allah sizin imanınızı çok iyi bilendir. Kiminiz kiminiz-dendir. kısmına gelince, manası şöyledir: Sizler ey müminler, işlerin zahiri ile mükellefsiniz, gizli ve bâtın tarafları Allah Teâlâ’ya aittir. İman hususunda za­hiri hale göre amel edin. Cariyede imanın zahiri kâfidir, yakinî olarak imanını bilmek şart değildir. Çünkü buna bir yol bulamazsınız ki… Sizler ile cariyeler bir bakıma aynı cinstensiniz. Hepiniz insansınız, aynı asla, yani Hz. Adem (a.s.)’e bağlısınız. Diğer yandan iman yönünden cariyeler ile ortaksınız. Çünkü faziletlerin en büyüğü imandır. O halde zaruret durumlarında cariyeleri nikâh-lamaktan geri durmayınız. Bu hüküm, cariyelerin durumunu yükseltmek ve hür kadınlara eşit hale getirmek demektir.

Daha fazla teşvik için müteakip cümlede Allah Teâlâ cariyelerle evlenme emrini bir daha tekrarlamış, onların nikâhını da ehillerinin rızasıyla olması kaydını getirmek suretiyle hür kadınların nikâhı gibi kılmıştır. Ehil, cariyenin efendisi veya maliki, sahibi manasınadır. Çünkü iman, cariyelerin kadrini kıy­metini arttırmıştır.

Fukaha, cariye ve kölenin evlenmesinin efendisinin izni şartıyla olduğu hükmünde ittifak etmiştir. Delil bu ayet ile İbni Mace’nin rivayet ettiği İbni Ömer (r.a.) hadisidir: “Hangi köle efendisinin izni olmaksızın evlenirse o zina etmiş olur.” İzin bulunmadığı takdirde, Şafîîlere göre nikâh batıldır, sahih de­ğildir. Diğer fakihlere göre ise fuzûlî kişinin akdinde olduğu gibi geçerli değil­dir, efendisinin iznine bağlıdır.

Cariye, kendisine mehir vermek icap etmesi bakımından hür kadın gibi­dir. Ayet-i kerimede “Ücretlerini (mehirlerini) maruf şekilde kendilerine verin” buyurulmuştur. Onlara mehirlerini güzel muamele, mehr-i misil, sahibinin izni ile olmak gibi aranızda maruf olan şekilde veriniz, demektir.

İmamların çoğunluğuna göre cariyenin mehri efendisine aittir. Çünkü efendisinin sahib olduğu cinsî olarak istifade menfaati karşılığında mehir icap eder. Buna hak sahibi olan da efendisidir. Aslında köle hiç bir şeye malik değil­dir. Allah Teâlâ buyuruyor ki: “Allah, hiçbir şeye kudreti yetmeyen memlûk (başkasının mülkü olan köle) bir kulu misal verdi…”(Nahl, 16/75). Hadis-i şerif­te de “Köle ve elindeki, efendisinindir” buyurulur.

İmam Malik ise, “Mehir, zevcenin koca üzerindeki hakkıdır, cariyenin mehri de kendinindir, ayetin zahiri ile amel edilir”, demiştir. Cumhurun ona cevabı şöyledir: Ayetten murad “Sahiplerinin izni ile onlara mehirlerini veri­niz” veya “Mehirlerini onların ehil ve sahiplerine veriniz” demektir. Mehrin ca­riyelere izafe edilmesi, mehrin icap ettiği hususunu tekit ve takviye içindir.

Lâkin cariyelerin mehri hak edebilmelerinin şartı, iffetli, namuslu ve si­zinle evlenmiş olmalarıdır. Açıkça zina için kiralanan (müsâfihât), yahut giz­lice dost edinerek zina eden kadınlardan olmamalıdırlar. Cahiliye zamanın­daki örfe göre zina iki çeşitti: Bunlar, alenen yapılan (sifâh), gizli yapılan (it-tihâz-ı ahdân= dost tutma) zinalardır ki Allah Teâlâ her iki çeşidini de haram kılmıştır: “Fuhşun açığına da, gizlisine de yaklaşmayın.” (En’âm, 6/151); “De ki: Rabbim ancak fuhşu, onların açığını ve gizlisini haram etmiştir.” (A’raf, 7/33).

Burada “muhsanât”tan iffetli kadınlar, “müsâfihâtf’tan istediği her adama kendini zina için kiralayan kadınlar, “müttahizât-ı ahdân”dan ise belirli bir dost tutan zinacı kadınlar murad edilmektedir.

Hür erkeğin kendisiyle evlenmek istediği cariyede iffetli, gizli ve açık zina­dan uzak olması şartının koşulma sebebi şudur: Cahiliye devrinde insanlar zi­na yolunda çalıştırıp para kazanmak maksadıyla cariyeler satın alırlardı. Hat­ta münafıkların reisi İbni Ubeyy cariyelerini, müslüman olmalarından sonra bile zina etmeye zorlardı. O sebepten şu ayet nazil olmuştu: “Dünya hayatının geçici menfaatini kazanacaksınız diye cariyelerinizi, eğer kendileri de iffetli ol­mak isterlerse, siz fuhşa, zinaya mecbur etmeyiniz” (Nur, 24/33).

Sonra Allah Teâlâ, zina eden cariyeye gereken had cezasını beyan etmiş ve “Onlar evlendikten sonra bir fuhuş işlediler mi o vakit…” hükmüyle ona verile­cek cezanın hür kadmmkinin yarısı miktarı olduğunu ifade etmiştir. Yani cari­yeler evlenip de iffet ve şereflerini koruma imkânı bulduktan sonra zina edecek olurlarsa, cezalan hür kadınların had cezalarının yansı kadardır. Hür kadının cezası “Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüzer değnek vurun.” (Nûr, 24/3) ayet-i kerimesi gereğince yüz değnek olduğuna göre, cariyenin ceza­sı elli değnek olur. Kur’an’m delâlet ettiği ceza budur. Cariyeler hakkında recm cezası yoktur. Çünkü recm cezası yanlanmaz. Sünnet-i Nebeviyye de evli olma­yan cariyenin had cezasının ne olduğunu göstermiştir. Sahihayn’da Zeyd b. Hâ-lid el-Cühenî (r.a.)’den rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.) Efendimize zina eden ve evli de bulunmayan cariye hakkında sorulmuş, O da şu cevabı vermiştir: “Ona had vurunuz. Sonra (yine) zina ederse yine had vurunuz. Sonra (yine) zina ederse yine had vurunuz. Sonra örülmüş bir ip (gibi değeri az bir şey) karşılığında da olsa onu satınız.”

Ayetin “Onlar evlendiklerinde” ifadesiyle başlatılmasmdaki sebep, “evlilik, haklarında had cezasını da yükseltir” şeklindeki bir tevehhüme mani olmaktır. Bu, şart yerine geçecek bir kayıt değildir, mefhumu yoktur.

Daha sonra Allah Teâlâ “Bu (izin) içinizden sıkıntıya (zinaya) düşmekten korkanlar içindir” ifadesiyle cariyelerle evliliğe, mubah olması için başka bir şart daha zikretmektedir. O da zinaya düşme korkusudur. İmam Şafiî (r.a.)’nin çıkardığı hüküm budur. Fakat İmam Ebu Hanife (r.a.) bunu bir şart olarak gör­memiş, daha uygun olanla gösterme yani irşad olarak kabul etmiştir.

Bunların arkasından Allah Teâlâ, cariyelerle evlenme hususunda edebî, ahlâkî genel bir tavsiye zikretmiştir: “Sabretmeniz ise sizin için daha hayırlı­dır.” Yani cariyeleri nikâhlamaktan geri durmanız, sizin için onları nikâhla-maktan -her ne kadar zaruret dolayısıyla bazı şartlarla mubah olsa da- daha hayırlıdır. Çünkü bu işte doğacak çocuğu köle olmaya maruz kılma gibi bazı za­rarlar söz konusudur. Ayrıca cariyeler genellikle düşük ahlâklı, mübtezel, her yere girip çıkan, orda burda dolaşan kadınlardır. Bunlar zillet ve bayağılık hal­leridir ki onları sevenlere de intikal eder. Zira efendilerin cariyeler üzerindeki hakkı evlilik hakkından daha kuvvetlidir. Efendinin onları istihdam etme, bir­likte yolculuğa çıkma, satma gibi hakları bulunmaktadır ki bütün bunlarda ko­calar üzerinde pek büyük meşakkatler, zorluklar husule getirir. Deylemî’nin Müsned’inde Ebu Hüreyre (r.a.)’den rivayet edildiğine göre Resulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Hür kadınlar evin salâh ve selâmeti, cariyeler ise helaki­dir.” Abdurrazzak Musannefinde Hz. Ömer’in (r.a.) şöyle dediğini tahric eder: “Kul, hür bir kadınla nikahlanınca kendi yarısını azad eder, bir cariyeyle ni­kahlanınca da kendi yarısını köleleştirmiş olur.”

“Allah, Gafur ve Rahim’dir.” Allah’ın mağfireti geniş ve çoktur. Onları ni-kâhlamaya sabredemeyeni affeder. Cümlede, bu işten uzaklaşmaya işaret var­dır. Cenab-ı Hak, kulundan sadır olan, mümin cariyeleri küçük görme gibi ha­taları bağışlar. O’nun rahmeti de geniştir, çoktur. Zira cariyelerle evlenme ruh­satı vermiş, Şeriatın hükümlerini güzelce açıklamıştır. [41]

Yukakıda Geçen Şer’î Hükümlerin Sebepleri

26- Allah size (bilmediklerinizi) beyan etmek, sizi sizden evvelkilerin yolları­na iletmek, sizin tevbelerinizi kabul et­mek ister. Allah hakkıyla bilicidir, mutlak hüküm ve hikmet sahibidir.

27- Allah sizin tevbelerinizi kabul et- mek ister, (ama) şehvetlerine uyanlar sizin büyük bir meyi ile (doğru yoldan) sapmanızı dilerler.

28 “Allah sizden hafifletmek ister. (Zaten) insan da zayıf olarak yaratılmış­tır.

Açıklaması

Allah (c.c.) bu ayetleri indirmekle size yükümlülükleri, sert hükümleri be­yan etmek, onlarda helâli haramdan, güzeli çirkinden ayırt etmek, maslahat bulunanı göstermek, sizleri geçmiş peygamberlerin ve salihlerin yollarına, usullerine iletmek istemektedir. Ta ki onların izine tabi olasınız, gittikleri yol­lardan gidesiniz. Şer”î hükümler, yükümlülükler her ne kadar ahvâl ve zaman­ların değişmesiyle farklı olsa da onlar maslahatları gözetme itibariyle ittifak halindedir.

Aynı şekilde Allah Teâlâ işlediğiniz günah ve haramlardan yapacağınız tevbe-lerinizi de kabul etmek, günahlardan engelleyecek yahut o günahlara kefaret ola­cak, onları kapatacak, izlerini silecek hususlara sizleri irşad etmek istemektedir.

Tahkîk erbabı alimlere göre buradaki hitap, bütün mükellefler hakkında genel değildir. Sadece yukarıdaki ayetlerde geçtiği şekilde annelerini, kızlarını ve diğer evlenilmesi şer’an haram olanları nikahlamak gibi şeylerden bilfiil tevbe eden ve Allah Teâlâ’nın da tevbelerini kabul ettiği belirli bir taife, gurup hakkındadır. Çünkü genel olsaydı, kendilerinde tevbe hususu bulunmayan bir takım insanların durumu ile terslik ortaya çıkardı.

Allah, bütün eşyaya şamil olan bir ilmin sahibidir. Sizin için meşru kıldı­ğını, sizden öncekilerin üzerinde oldukları gidiş şekillerini, mümin kullarına faydalı yahut zararlı olan şeyleri bilir. Koyduğu şeriatinde, kaderinde, fiillerin­de, kelâmında hikmet sahibidir; hikmet ve maslahatı^ yararlı olanı gözetir, me­şakkat ve zarar bulunan şeyleri yüklemez, teklif etmez.

Sonra Allah Teâlâ tevbeyi kabul etmek, sizi temizlemek, nefislerinizi tezki­ye etmek şeklindeki iradesini tekit etmiş; rahmetiyle beraber bulunan o irade ile şehvetler peşine düşmüşlerin, günahlara dalmışların ve zinacıların iradesini karşılaştırmıştır. Bu ikinci gurubun Yahudiler, Hristiyanlar yahut kızkardeşler, kardeş ve kızkardeşlerin kızları ile evlenmeyi helâl sayan Mecusîler olduğu da rivayet edilmiştir. Onlar, sizin de kendi arzularına göre büyük bir meyil ile yol­dan sapmanızı, yani haktan ayrılıp batıl yollara düşmenizi arzu etmektedirler.

Cenab-ı Hak işte bu hükümler, teklifler, kanunlar, emirler ve nehiyler ile ağır sorumlulukları sizden hafifletmek istemektedir. Mücahid ve Tavûs’un da dediği gibi zaruret halinde cariyeleri nikâhlamayı size helâl kılmıştır. Nitekim diğer bazı ayetlerde de bu husus tekit edilmiştir: “O Rasul, onların ağır yükle­rini, sırtlarında olan zincirleri indiriyor.” (A’râf, 7/157); “Allah size kolaylık di­ler, size güçlük istemez.” (Bakara, 2/185); “Din (işlerin)de üzerinize hiçbir güç­lük de yüklemedi.” (Hac, 22/78); “Müsamahalı bir İslâm dini ile gönderildim. “[42] Çünkü bazı kadınları nikâhlamayı haram kıldıysa da Allah Teâlâ, kadınların çoğunluğu ile nikâhlanmayı mubah bırakmıştır. Her şeyde de helâllerin ha­ramlardan daha çok olduğu görülmektedir.

Allah Teâlâ hafifletme sebebini şöyle beyan etmektedir: “İnsan zayıf olarak yaratılmıştır.” Heva, arzu ve şehvetler onu çeker, özellikle de kadınlar konusun­da… Korku ve hüzün ise inşam endişeye sevk eder. İşte insan arzularına karşı gel­mekten, ibadetlerdeki meşakkat ve zorluklan taşımaktan aciz kaldığı için Allah Teâlâ teklifleri, yükümlülükleri hafifletmiş, bazı hükümlerde ruhsatlar tanımıştır.

Fısk ve günahın afetlerinden birisi de ev halkının fısk u fücur ve günah­lardan etkilenmesidir. Çünkü büyükler diğerlerine örnektir. Taberanî’nin Cabir (r.a.)’den rivayet ettiği hadis şöyledir: “Siz iffetli olunuz ki kadınlarınız da iffet­li olsun. Siz babalarınıza iyi ve itaatkâr davranınız ki çocuklarınız da size iyi muamele yapsın.” [43]

Batıl Yollarla Mal Yemenin Haramlığı, Zulümden Menetme, Karşılıklı Rıza İle Muamelenin Mübahlığı

29- Ey iman edenler, birbirinizin mal­larınızı bir batal yolda yemeyin. Meğer ki (o mallar) sizden karşılıklı bir rıza­dan (kaynaklanan) bir ticaret (malı) ola. Kendilerinizi öldürmeyin. Şüphe yok ki Allah size karşı çok merhametli­dir.

30- Kim (helâl sınırlarını) aşarak ve zulmederek bunu yaparsa biz onu ate­şe sokacağız. Bu da Allah’a göre pek kolaydır.

Açıklaması

Allah Teâlâ müminlerden her birini, başkasının ve kendinin de malını ba­tıl yolla yemekten nehyetmektedir.

Çünkü ayetteki “mallarınız” lafzı hem kendi malına, hem de başkasının malına şamildir. Zaten bütün mallar netice itibariyle İslâm ümmetine aittir. Kendi malını batıl yolla yemesi, malını masiyet ve günah yollarında harcama­sı; başkasının malını batıl yolla yemesi ise, onları faiz, kumar, gasp zulüm gibi meşru olmayan kazanç yolları ile yemesi demektir. Batıl, şeriata aykırı olan şeylerdir. İbni Abbas ve Hasan-ı Basri’ye göre ise ayet, ivazsız (bedelsiz) ola­rak yemek manasınadır. Çünkü batıl, bedelsiz alınan şeylerdir demişlerdir.

Batıl yolla yemek, fasit yahut batıl akitlerde bedel olarak alınan her şeye şamildir. Malik olmadığı şeyi satmak, kendisinden yararlanılmayacak derecede bozulmuş olan ceviz, yumurta, karpuz vb. gibi yiyeceklerin parası, değeri bu­lunmayıp kendisinden yararlanılmayan maymun, domuz, sinek, eşek arısı, ölü eti, şarap, içki, ölüye ağıt yakan kadının ücreti, eğlence alet ve çalgılarının be­delleri gibi…

Kim fasit bir satış yapar ve bedelini alırsa, bu ücret haram ve habis (helâl olmayan) bir karşılık olur, geri vermesi gerekir.

Meşru olmayan, karşılığını ödemeden zulüm yoluyla ayni olarak yahut menfaatini alma şekillerinde malın batıl yolla yenmesi caiz olmazsa da şeriatın kabul ettiği karşılıklı rıza yoluyla almak caizdir. O sebepten Allah Teâlâ “Me­ğer ki (o mallar) sizden karşılıklı bir rızadan (kaynaklanan) bir ticaret (malı) ola” buyurmuştur. Yani mallarınızı, şer’î hududlar dahilinde karşılıklı rıza esa­sına dayalı ticaret yoluyla yiyiniz, demektir. Ticaret, kazanç amaçlı muavaza (karşılıklı bedel ödeme) akitlerine şamildir. Mülkiyet sebep ve yollarından özel­likle ticaretin zikredilmesi, pratik hayatta en çok ticaretin vuku bulmasından-dır. Çünkü ticaret, kazançların en helâl ve şereflilerindendir. el-Asbahânî’nin Muâz b. Cebel (r.a.)’den naklettiğine göre Resulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Kazancın en tayyibi (helâl olanı) şu vasıftaki tüccarların kazancıdır: Konuş­tuklarında yalan söylemezler, vaad ettiklerinde caymazlar, kendilerine emanet verildiğinde (emniyet duyulduğunda) hıyanet etmezler, satın aldıkları zaman (malı) kötülemezler, sattıklarında (lüzumsuz şekilde) övmezler, borçlu oldukla­rında (ellerinde imkân bulunduğu halde) ödemeyi geciktirmezler, alacakları ol­duğunda (işi) zora sürmezler.”

Her karşılıklı rıza ve uyuşma da şer’î bakımdan kabul edilmiş değildir. Bu uyuşmanın ancak şer’î sınırlar içinde bulunması icap eder. Kendisinde karşılık­sız fazlalık bulunan bir alışverişten alman faiz, veya bir menfaat celbeden borç verme, kumar, at yarışı üzerinde her iki taraf anlaşmış olsa da şer’an bunlar haramdır, helâl değildir.

“Kendilerinizi öldürmeyiniz” ayetinin zahiri gazap, canından bezme gibi hallerde mümini kendi canına kıymaktan, intihar etmekten nehyetmektir, Bu-harî ve Müslim’in Ebu Hureyre (r.a.)’den naklettikleri şu hadisin manası gibi­dir: “Kim kendini bir demir ile (bıçak vb. aletle) öldürürse, elinde o demir par­çası olduğu halde, kıyamet günü cehennem ateşinde karnını devamlı olarak onunla yarar durur.”

Ancak müfessirler ayetin manasının şöyle olduğunda ittifak etmişlerdir: Bazımız bazımızı öldürmesin! “Kendinizi” lafzı ile kullanılması, yasağı daha kuvvetli bir şekilde ifade içindir. “Mallarınız” ifadesinde de aynı maksat göze-tilmiştir. Bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: “Müminler bir nefis (can) gi­bidirler.” [44] Ayet-i kerimenin aynı zamanda insanın kendi canına kıymasından, başkalarını öldürmekten ve ölüme götüren uyuşturucu ve zehirleyici maddeler kullanmak ve helak edici yollara sapmak gibi her şeyden bir nehiy ve yasak ol­masına herhangi bir mani yoktur.

Söz, mali muameleler hakkında iken ayetin burada getirilme sebebi şu­dur: Mal, can için temel direk olması, selâmeti onunla mümkün bulunması ba­kımından canın bir benzeridir. O yüzden malın korunmasını tavsiye ile canın korunmasını tavsiye hususlarının bir araya getirilmesi pek güzel olmuştur.

“Allah size karşı çok merhametlidir” cümlesi yukarıdaki nehyin illetini be­yan etmektedir. Yani Allah Teâlâ sizleri haram yemekten ve canları helak et­mekten menediyor; zira O sizlere hâlen de çok merhametlidir.

Canını tehlikeli yer ve yollara atmanın haram olduğunu gösteren bir delil de “Kendinizi ellerinizle tehlikeye atmayınız.” (Bakara, 2/195) ayet-i kerimesi ile İmam Ahmed ve Ebu Davud’un Amr b. el-As (r.a.)’tan tahric ettikleri şu ha­distir. Amr der ki: “Resulullah (s.a.) Zâtu’s-Selâsil senesi beni (emir olarak) ga­zaya gönderdi. Soğuğu şiddetli bir gece ihtilâm oldum. Eğer su ile yıkanırsam helak olacağımdan korktuğum için teyemmüm ettim ve arkadaşlarıma sabah namazını öylece kıldırdım. Dönüp Resulullah (s.a.)’ın huzuruna vardığımda du­rumu kendisine arz ettim. Buyurdu ki: “Ey Amr, cünüp olduğun halde mi arka­daşlarına namaz kıldırdın?” Ben de “Evet ey Allah’ın Rasulü” dedim; soğuğu şiddetli bir gecede cünüp olmuştum. Eğer yıkanırsam helak olacağımdan kork­tuğum için teyemmüm ettim, sonra da namaz kıldırdım, dedim. Bunun üzerine Resulullah güldü, başka bir şey de söylemedi.

Amr (r.a.) ayet-i kerimenin genel manasıyla kendisinin durumunda olan­lar gibilerini içine aldığını anlamış, Rasul-i Ekrem (s.a.) de onun bu anlayışını ikrar ve kabul buyurmuştur.

Ondan sonra Allah Teâlâ insanları öldürerek katil olan kişinin cezasını zikretmiştir. Kim haddi aşarak, zalim bir şekilde bu haramı işleyecek olursa -yani adam öldürme fiilini işlerse demektir, zira “onu” zamiri ile en yakında zik­redilmiş olan hususa işaret edilmektedir- Allah da suçu sebebiyle onu ahirette son derece yakıcı bir ateşe sokmak suretiyle cezalandıracaktır. Bu, Allah Te-âlâ’ya göre çok kolay ve basit bir şeydir, kimse O’na engel olamaz. Yukarıda da açıkladık ki “udvân”, haddi aşmada aşırılık göstermek; “zulüm”de haksızlık, haddini aşmak yahut bir şeyi yerli yerine koymamak demektir. Sehven, yanlış­lık ve hata ile yapılanlar dışarıda kalsın diye “vaîd (tehdit)” “udvân” ve “zulüm” kelimeleri zikredilerek kayıtlanmıştır. [45]

Büyük Günahlardan (Kebairden) Kaçınmanın Mükâfatı

31- Eğer yasak edildiğiniz büyük günahlardan kaçınırsanız sizin (diğer) küçük günahlarınızı örteriz ve sizleri şerefli bir yere (getirip) sokarız.

Açıklaması

Nehyolunduğunuz günahların büyüklerinden sakınır ve uzaklaşırsanız biz de sizin küçük günahlarınızı örteriz, affederiz ve sizleri cennete sokarız.

Peki büyük (kebâir) ve küçük (sağâir) günahlardan kasdolunan nedir?

Alimlerin cumhuru, günahların büyükler ve küçükler olmak üzere iki çeşi­di olduğu üzerinde icma etmişlerdir.

Büyük günahlar (kebâir) hakkında şiddetli bir vaid (tehdit) olan veya had cezasını gerektiren her masiyet, günah bu türdendir. Bazılarına göre sayısı ye­didir. Sahihayn’da Ebu Hureyre (r.a.)’den gelen hadisinde Resulullah (s.a.) şöy­le buyurmuştur: “Helak edici yedi şeyden kaçınınız: Ashab-ı Kiram “Nedir onlar ey Allah Rasulü?” diye sorduklarında Peygamberimiz (s.a.) şöyle açıklamış­tır: Allaha şirk koşmak, haklı bir sebep dışında Allah’ın öldürülmesini haram kıldığı bir cana kıymak, sihir yapmak, faiz yemek, yetim malı yemek, savaş gü­nü muharebeden kaçmak, evli ve namuslu, hiçbir şeyden haberi olmayan mü­min kadınlara zina iftirası atmak.” Ana-babaya isyan etmenin, yalan yere şa­hitlik etmenin de büyük günahlardan olduğunu belirten rivayetler de naklo-lunmuştur. Zira Rasul-i Ekrem (s.a.) her makam ve duruma uygun olanları zikretmiştir, sayılanlar hasr (sınırlama) için değildir.

Kimilerine göre kebâirin sayısı dokuz, kimine göre on, kimine göre de da­ha da fazladır. Abdurrezzâk’m rivayetine göre İbni Abbas (r.a.)’a: “Büyük gü­nahlar yedi tane midir?” diye sorulduğunda, “yetmişe daha yakındır” dedi. Saîd b. Cübeyr, İbni Abbas’ın “Yedi yüze daha yakındır” dediğini rivayet eder.

Küçük günahlar (sağair, seyyiat) ise hakkında şiddetli bir tehdit veya had cezası gerektiği varid olmamış günahlardır. Yabancı kadına bakmak gibi. Üze­rinde ısrar edilen ve hafif görülen küçük günahlar tekrarlanarak büyük günah haline gelir. Ölçü ve tartıda noksanlık yapmak, insanların namus ve şerefine, haysiyetine dil uzatmak gibi. Bu günahlar, ısrarla yapan kişi hakkında büyük günah olur.

Büyük günahlardan sakınmak, iki şartla küçük günahlara kefaret olur, onları örter. Birincisi, sakınmaktır. Bu, günah işlemeğe gücü yettiği halde ve iradesini kullanarak olursa daha makbuldür; bir kadın tarafından nefsini ona arz etmek için çağırılıp da sadece Allah’tan korktuğu için bu teklifi reddeden kimse gibi. İkincisi, sakınma esnasında farzların da yerine getirilmesidir. Müs­lim’in Ebu Hureyre (r.a.)’den rivayetine göre Resulullah (s.a.) şöyle buyurmuş­tur: “Büyük günahlardan sakınıldığı takdirde beş vakit namaz ile cuma, diğer cumaya kadar olan, Ramazan da diğer Ramazana kadar olan aradaki küçük günahları siler.” Namazı terk etmekten sakınan ve büyük günahlardan da uzak duran kişinin küçük günahları affedilir ve silinir. Hadis-i şerif namaz kıl­mayı terk etmenin büyük günahlardan olduğunun delilidir.

Cahillikten ya da öfke ve kızgınlık gibi ani durumlardan kaynaklanan gü­nahların ise pişmanlık ve tevbe ile affedilmesi, silinmesi mümkündür. [46]

Hasetten Nehiy Ve Allah’tan Fazlını İstemek

32- Allah’ın, kiminizi kiminizden üstün olduğu gibi kadınların da yine kendi kazandıklarından bir payı vardır. Allah’tan, O’nun fazl u kereminden iste- yin. Şüphe yok ki Allah her şeyi hak­kıyla bilendir.

Nüzul Sebebi

Tirmizî ve Hâkim’in rivayetlerine göre Ümmü Seleme (r.a.) şöyle dedi: Er­kekler savaşa çıktığı halde kadınlar savaşa gitmezler ve mirastan da yarım hisse alırlar. Bu duruma işareten Allah Teâlâ: “Allah’ın kiminizi kiminizden üstün kılmaya vesile (ve sebep) yaptığı şeyleri temenni etmeyin (ummayın)” aye­tini indirdi. “Şüphesiz ki müslüman erkekler ile müslüman kadınlar, iman eden erkekler ile iman eden kadınlar, taate devam eden erkekler ile taate devam eden kadınlar… için Allah mağfiret ve büyük mükâfat hazırlamıştır.” (Ahzab, 33/35) ayeti de onlar hakkında indirilmiştir.

İbni Ebî Hatim İbni Abbas (r.a.)’tan naklediyor: Bir kadın Peygamberimize (s.a.) gelerek şöyle dedi: “Ya Rasulallah, erkek için kadının hissesinin bir katı var, iki kadının şahitliği bir erkeğin şahitliğine denk. Amel bakımından da biz kadınlar öyle miyiz? Kadın bir hasene (iyilik) yaptığında onun için yarım hase-ne mi yazılıyor?” Bunun üzerine Allah Teâlâ “Allah’ın, kiminizi kiminizden üs­tün kılmaya vesile yaptığı şeyleri temenni etmeyin” ayetini inzal etti. [47]

Açıklaması

Allah Teâlâ müminleri hasetleşmekten, bazı insanları diğer bazılarından üstün kılmaya vesile yaptığı makam, mevki, mal gibi şeyleri temenni etmekten nehyetmektedir. Çünkü bu farklılık ve üstünlük Allah Teâlâ’nm bir taksimidir ve bir hikmetten, tedbirden ve kullarının hallerini ve kendisine rızık genişliği veya darlığı takdir ettiği kimselere uygun olanı bilmesinden kaynaklanmıştır. Buyurmaktadır ki: “Eğer Allah kullarına (eşit olarak) bol rızık verseydi yeryü­zünde taşkınlık edip azarlardı.” (Şûra, 42/27). Herkes kendisine taksim ve tak­dir olunana razı olmalıdır. Bilmelidir ki kendisine takdir ve taksim olunan onun menfaatinedir, maslahatmadır. Şayet aksi olsaydı kendisinin zararı ve fe­sadına olurdu. Artık hissesi sebebiyle kardeşine haset etmesi caiz olamaz.

Ayet-i kerimenin zahiri gösteriyor ki hiç kimsenin diğer bir kimseye tahsis edilmiş mal, makam, mevki ve öbür rekabet olan şeylere haset etme hakkı yoktur. Bu üstünlük ve farklılık, “Dünya hayatında onların maişetlerini (geçimlerini) bile aralarında biz taksim (ve takdir) ettik. Onların bazısını, derece derece diğer bazısı­nın üstüne çıkardık.” (Zuhruf, 43/32) ayet-i celilesinde de ifade edildiği gibi hikmet sahibi ve kullarının her şeyinden haberdar Hak Teâlâ tarafından sadır olmuş bir kısmet ve takdirdir. İbni Abbas (r.a.) der ki: Biriniz “Keşke filan kişiye verilen mal, nimet, güzel kadın bende olsaydı” demesin. Böyle bir temenni haset olur. Fakat “Allahım, bana da onun gibisini ver” desin. Şu halde haset yasak, gıbta ise caizdir.

Her insan Allah Teâlâ’nın kendisi için takdir ettiğine razı olmalı, başkası­na haset etmemelidir. Zira haset, her şeyi en güzel ve en sağlam yapan Cenab-ı Hakk’a itiraz etmeye en çok benzeyen şeydir.

Bazı kimseler buradaki cümlede mahzûf (zikredilmemiş) bir lafız vardır, takdiri de şöyledir derler: “Allahm, kiminizi kiminizden üstün kılmaya vesile (ve sebep) yaptığı şeylerin mislini (benzerini) temenni etmeyin.” Çünkü başka­sından nimetin zail olması kastedilmemiştir, ancak bir nimetin özellikle kendi­sine ait olması talep edilmiştir. Buna göre başkası için olan şeyin benzerini te­menni etmek yasaklanmış bulunuyor ki bu da hasede götüren bir vesile olabi­lir. İnsan: “Allahım, bana filanın evi gibi bir ev, onun oğlu gibi bir oğul ver” de­memelidir. Aksine şöyle demelidir: “Allahım, bana dinim, dünyam, ahiretim ve hayatım hakkında uygun olacak şeyleri lütfet.”

Ancak ilk tefsir daha kabule lâyıktır. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.) bir hadi­sinde “Bir kimse kardeşinin malını temenni etmesin, ama şöyle dua etsin: Alla­hım, beni rızıklandır. Allahım, bana da onun benzerini ver.” buyurmuştur

Kısaca ifade edecek olursak Allah Teâlâ her ihsanı, başkası vesilesiyle üs­tünlüğü temenni etmekten nehyetmiştir. Kişiye yaraşan takatince çalışmak, çabalamak, gayret göstermektir. İşte o zaman kazandığı ameller ile üstünlük meydana gelir. Erkek olsun, kadın olsun, herkes çalıştığının meyvesini alır. Al­lah Teâlâ erkek ve kadınlardan her biri için genişlik veya darlığı gerektiren ha­lini bilerek takdir ettiği şeyi onun kazancı kılmıştır. Erkeklere has olan amel­lerden alacakları ücret onların hissesidir, kadınlar o hususta kendilerine ortak olmazlar. Kadmlara has olan amellerden alacakları ücret de onların hissesidir, erkekler de onda kendilerine ortak olamazlar. Yani bir işin ücreti erkek ve ka­dınlardan her birinin tabiatına uygun olarak farklılık gösterir. İbni Abbas ise burada murad edilen şeyin miras olduğunu söylemiştir. Bu görüşe göre iktisap (kazanma), mirasta pay düşmek, hisse değmek manasına gelir.

Sonra Allah Teâlâ fazl u kerem, ihsan ve in’am kaynağına dikkat çekmek­te, “Allah’tan, O’nun fazlından isteyin” buyurmaktadır. Yani diyor ki: Dilediği­niz ihsan ve in’amı isteyiniz. O, dilerse bunları size verecektir. O’nun hazineleri dopdoludur, tükenmez. Başkasının hissesini temenni etmeyin, kimseye haset etmeyin, bazınızı bazınızdan üstün kılmaya vesile yaptığımız şeyleri temenni etmeyin, çünkü bu temenninin hiç bir faydası yoktur. Tirmizî ve İbni Merdûveyh’in Abdullah b. Mes’ud’dan naklettiğine göre Resulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Allah’tan, O’nun fazlından isteyin. Şüphesiz Allah, kendisinden istenmesini sever. Muhakkak ki ibadetin en üstünü fereci (sıkıntıdan kurtulma­yı) beklemektir.” İbni Mace de Ebu Hureyre’den Resulullah (s.a.)’m şu hadisini tahric etmiştir: “Allah’tan istemeyene Allah gazap eder. Şüphesiz ki Allah her şe­yi hakkıyla bilendir” cümlesinin manası şudur: O, gayet iyi bilir ki filan dün­yalığa müstahaktır, ona ondan verir, filan fakirliğe müstahaktır, onu fakir kılar, filan ahirete müstahaktır, ona ahiret amellerini işleme fırsatını verir, filan hiz-lân’a (ilâhî teyidden yoksunluğa) müstahaktır, onu da her türlü hayır ve yolla­rından mahrum bırakır. Onun için isti’dad, yetenek ve derecelerinin farklılığına

göre insanların bir kısmını diğer bir kısmına üstün kılmıştır. Farklılık beden itibariyle olduğu gibi meselâ ilim, makam, şeref gibi yönlerden de olur. [48]

Her Varise Terekeden Hakkını Vermek

33- (Erkek ve kadınlardan) her biri için baba ve ananın, akrabaların terk ettikleri mirastan da varisler yaptık. (Akit ile) yeminlerinizin bağladığı kim­selere de hisselerini verin. Allah, her şeye hakkıyle şahittir.

Nüzul Sebebi

“Yeminlerinizin bağladığı kimseler” ayetiyle ilgili olarak İmam Ebu Dâ-vud Sünen’inde Dâvud b. el-Husayn’dan tahric etmiştir: Davud der ki: Ben er-Rabî’in kızı Ümmü Sa’d’e Kur’an-ı Kerim okuyordum. Ümmü Sa’d, Hz. Ebu Be­kir’in himayesinde büyümüştü. Bu ayete gelince (akadet) kelimesini (âkadet) diye â’yı uzatarak, “ahit yaptı” manasına gelecek şekilde okudum. Ümmü Sa’d hemen müdahele etti ve dedi ki: Hayır, o kelime (akadet) şeklindedir. Ayet, Hz. Ebu Bekir ve oğlu hakkında indi. Oğlu İslâm’ı kabul etmeyince Ebu Bekir de onu mirasından mahrum edeceğine yemin etmişti. Sonradan oğlu müslüman olunca, Hz. Ebu Bekir’e oğlunun da payını vermesi emredildi.

“Her biri için baba, ana ve akrabaların terk ettikleri mirastan varisler (me-vâli) yaptık.” Saîd b. el-Müseyyeb diyor ki: Bu ayet-i kerime, kendi oğulları ol­mayan adamları evlat edinip onları mirasçı kılan kimseler hakkında inmiştir. Allah Teâlâ onlar hakkında vasiyette bir pay kılınması hükmünü indirmiş, mi­rası ise zevil-erham ve asabe derecesindeki varislere vermiştir. Kendilerini ev­lat edinenlerin mirasını talep edenlerin iddiasını ise reddetmiş, ancak onlar için de vasiyet kısmından bir pay vermiştir. [49]

Açıklaması

Erkek ve kadınlardan her biri için mevâlî yani mirasçı ve asabe akrabalar yaptık. Bu kimseler, ana-baba ve akrabaların kendilerine bıraktığı mirası alır­lar.

İslâm gelmeden önce “Sen bana varis olursun, ben de sana varis olurum” diyerek kendileriyle kuvvetli yeminler edip ittifak kurduğunuz kimselere de mirastan hisselerini veriniz. Siz onlara bu konuda ağır yeminlerle ahit ve vaat­lerde bulunmuştunuz. Şüphesiz Allah bu akitler hususunda aranızda hakkıyle şahittir. Bu hüküm İslâm’ın ilk dönemlerinde idi. Daha sonra Allah Teâlâ bu hükmü Enfal süresindeki ‘Yakın akrabalar birbirlerine (diğer insanlardan) da­ha yakındırlar” ayetiyle neshetti.

Aynı şekilde hicretten sonra Medine’de Ensar ile Muhacirler arasındaki kardeşlik sebebiyle de birbirine mirasçı olma cereyan ediyordu. Hz. Peygamber (s.a.)’in aralarında tesis ettiği kardeşlik dolayısiyle bir Ensari’ye yakın akraba değil, bir muhacir mirasçı oluyordu. İşte o hüküm de “Her biri için mirasçılar (mevâlî) yaptık.” ayetiyle neshedildi.

Yani ittifak, velâ ve kardeşlik sebebiyle birbirine mirasçı olma hükmü nes-hedilmiştir. Ve biliniz ki Allah Teâlâ geçmişte de şu anda yaptıklarınıza vakıf ve muttalidir, o yüzden kıyamette yaptıklarınızın karşılığını size verecektir. Al­lah onlarla yaptığınız akit ve ahitlerinize şahittir ve O, vefakârlığı sever.

Ayetin “Herbiri için baba ve ananın, akrabaların terk ettikleri mirastan da varisler yaptık” kısmı hakkında müfessirlerin görüşleri dört farklı şekilde ifade edilmiştir:

1- Kendisine mirasçı olunan her bir insan için bıraktığı maldan alacak bir varis yaptık. Kelâm böylece tamamlanmıştır. “Baba-ana ve akrabalar” grubu ise mukadder bir sualin cevabıdır. Sanki “Varis kimdir?” denilmiş de, “Baba-ana ve akrabalardır” diye cevap verilmiştir.

2- “Baba-ana ve akrabaların geriye bıraktığı kimselerden varis olan her bir insan için mevruslar (kendisine mirasçı olunanlar) yaptık.” “mimmâ tereke = bıraktıklarından” lafzmdaki cer ile mecrur ise mahzuf bir kelimeye müteal­liktir, o mahzuf da muzafun ileyhin sıfatıdır, “mâ” harfi “men(=ki onlar)” mana­sınadır. Şu halde kelâm tek bir cümle olmaktadır.

3- Kendilerini varisler kıldığımız her bir kavim için ana-babalarının ve ak­rabalarının geriye bıraktıklarından bir hisse vardır.

4- Ana-baba ve akrabaların geriye bıraktığı mallardan her bir mal için onu eline alıp sahibi olacak varisler kıldık.

Müfessirlerifl “yeminlerinizin bağladığı kimseler” cümlesi üzerindeki gö­rüşleri:

Tercih edilen görüşe göre bu kısım daha önceki cümleden ayrıdır. Müfes-sirlerin tevilleri şu şekildedir:

1- Bunlardan murad; muvâlât (dostluk ittifakı) yoluyla mirasçı olan kim­selerdir. İlk devirlerde onların da mirastan paylan vardı, sonradan bu hüküm neshedilmiştir. İbni Cerîr ve başka zevat Katâde’nin şöyle söylediğini rivayet ederler: Cahiliye devrinde bir adam başka bir adama muahât yaparak derdi ki: “Kanım senin de kanındır, yakınım senin de yakınındır[50], öcüm senin de öcün­dür, savaşım senin de savaşındır, barışım senin de barışındır, sen bana mirasçı olursun, ben de sana mirasçı olurum, benim sebebimle senden talep olunur, se­nin sebebinle benden talep olunur, benim namıma sen diyet ödersin, senin na­mına da ben diyet öderim.” Böylece halif, müttefik olan kimsenin diğer halifin mirasında da altıda birlik bir hissesi olurdu. İşte bu çeşit muahedeler ‘Yakın akrabaların bazısı diğer bazısına öbür insanlardan daha yakındır.” (Enfâl, 8/75) ayet-i kelimesiyle neshedildi.

2- Bunlardan murad olunan kimseler; evlatlık edinme yoluyla nesebe ka­tılmış kişilerdir. Evlatlıklara da bu sebeple miras verilirdi. Enfal süresindeki ayet ile bu hüküm de neshedilmiştir.

3- Ayette, muâhât yoluyla kardeş olan kimseler murad olunmuştur. Ce-nab-ı Peygamber (s.a.) ashabından iki adam arasında kardeşlik bağı kurar, bu kardeşlik birbirlerine mirasçı olmaya sebep olurdu. Bu hüküm Enfal ayeti ile nesholunmuştur.

4- Ebu Müslim el-Horasanî’ye göre murad olunanlar; eşler yani karı veya kocadır. Nikâh’a akit ismi de verilmiştir.

5- el-Cübâî’ye göre murad; hulafâ yani “müttefikler” dir. “Yeminleriniz bağ­ladığı” ifadesi “baba-ananm ve akrabaların” ifadesine matuftur. Yani baba-ananın ve akrabaların, yeminlerinizin kendilerini bağladığı kimselerin geriye bıraktığı her şey için varisler vardır; o varislere hisselerini veriniz, halif (müt­tefik) olana mal vermeyiniz.

6- Bu kimselerden murad; halifler (müttefikler)’dir. Kendilerine yardım edilir, nasihat ve güzel muamele, vasiyet gibi konularda haklar gözetilir. Yani onların mirasta değil, ölenin vasiyet ettiği miktarda haklan vardır. Bu görüş İbni Abbas’tan rivayet edilmiştir. [51]

Erkeklerin Kadınların Üzerine Muhafız Ve Reis Olmaları (Kıvâme), Karı-Koca Arasındaki Anlaşmazlığın Düzeltilmesi

34- Allah’ın insanlardan bir kısmını di­ğerlerine üstün kılması sebebiyle ve mallarından harcama yaptıkları için er­kekler kadınların yöneticisi ve koruyu-cusudur. Onun için saliha kadınlar ita­atkârdır. Allah’ın kendilerini koruması­na karşılık gizliyi koruyucudurlar. Baş kaldırmasından endişe ettiğiniz kadın­lara öğüt verin, onları yataklarda yal­nız bırakın ve (bunlarla yola gelmezler­se) dövün. Eğer itaat ederlerse artık on­ların aleyhine başka bir yol aramayın; çünkü Allah yücedir, büyüktür.

35- Eğer koca ile karının aralarının açıl­masından korkarsanız erkeğin ailesin­den bir hakem kadının ailesinden bir hakem gönderin. Barıştırmak isterlerse Allah onları. uyuşmaya muvaffak kılar. Şüphesiz ki Allah Alimdir, Habîrdir.”

Nüzul Sebebi

“Erkekler kavvâm (hakim)dırlar.” İbni Ebi Hatim’in tahric ettiğine göre Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Bir kadın Rasul-i Ekrem (s.a.) Hazretlerine geldi, kocasının kendisini tokatladığını bildirerek Resulullah’tan yardım istedi. Resulullah (s.a.): “Ona da aynı ceza uygulansın” buyurdu. Bunun üzerine “Er­kekler kadınlar üzerinde kavvâm (hakim)dırlar” ayeti indi ve kadın, kocasına ceza verilmeksizin döndü gitti.

Mukâtil diyor ki: Bu ayet Sa’d b. er-Rabi hakkında indi. Sa’d, Ensarın na-kib(reis)lerindendi. Karısı Habîbe binti Zeyd de Ensardandı. Bir gün karısı kendisine kafa tutunca Sa’d onu tokatladı. Rasul-i Ekrem (s.a.) “Kocasından kı­sas (aynısıyla cezalandırma) hakkını alsın” buyurdu. Kadın babası ile birlikte bunun için dönüp giderlerken Resulullah (s.a.) onlara şöyle seslendi: “Dönü­nüz. İşte Cebrail (a.s.) bana geldi ve Allah Teâlâ onunla şu ayeti indirdi.” Hz. Peygamber ayeti okuduktan sonra şöyle buyurdu: Biz bir iş istedik, Allah Teâlâ bir iş diledi. Onun dilediği daha hayırlıdır. Bu şekil kısas kaldırılmıştır. [52]

Açıklaması

Erkek, kadının reisi, büyüğüdür, onun üzerinde hakimdir. Eğrilip yanlış yapınca onu tedip eder. Himayesini ve onun menfaatini gözeterek ihtiyaç ve ge­çimini sağlar. Cihad kadına değil erkeğe düşen bir görevdir. Kadının masrafla­rını ve geçimini sağlama mecburiyetinde olmasından ötürü mirasta erkeğin hissesi kadınınkinden bir kat fazladır.

Kıvâme (hâkim olma) sebepleri iki tanedir:

1- Yaratılıştan gelen fiziki özelliklerin bulunması: Erkeğin yaradılışı ve id­raki daha güçlü, aklı daha kuvvetli, duygu yönü daha dengeli, bünyesi daha sağ­lam olduğu için akıl, görüş, azim ve kuvvet bakımından kadına üstün kılınmış­tır. O yüzden Allah Teâlâ peygamberlik, rasul olma, imamet-i kübrâ (devlet baş­kanlığı), hakimlik ve ezan, ikamet, hutbe, cuma, cihad gibi dinin temel prensip­lerini ifa etme özelliklerini erkeklere vermiştir. Talak hakkının elinde olması, dörde kadar eş almasının mubah olması, cinayet ve had cezalarında şahitlik yap­ması, mirastaki hissesinin fazlalığı, gibi hususiyetler de erkeğe aittir.

2- Karısına ve yakın kadın akrabaya bakması, onların masraflarını karşı­laması erkeğe vaciptir. Kadına verilen değer ve şerefin sembolü, alâmeti olmak üzere mehir ödemek de erkeğe lâzım gelmektedir.

Bunlar dışında erkekler ile kadınlar hakları ve sorumlulukları açısından eşittirler. Bu nokta da İslâm’ın güzelliklerinden, iyi taraflarındandır. Allah Te­âlâ buyuruyor ki: “Erkeklerin maruf (meşru) şekilde kadınları üzerindeki (hak­ları) vardır. (Ancak) erkekler kadınlar üzerinde (daha üstün) bir dereceye sahiptirler.” (Bakara, 2/228). Bu üstünlük evi idare etmek, ailenin işlerini kontrol edip yürütmek, çekip çevirmek bakımındandır. Bunların hepsi birer borç ve gö­revdir ki erkeğin sorumluluk almak, hayatın yük ve sıkıntılarını onaylamak gi­bi kudretiyle münasip surette bulunmaktadır. Kadın ise bağımsız bir malî so­rumluluğa sahiptir ve tam bir hürriyet içinde mallarında tasarrufta bulunabilir.

Sonra Allah Teâlâ, evlilik hayatında kadının iki durumunu beyan etmek­tedir: Kadın ya itaatkâr (kânitât), ya da isyankâr, serkeş (nâşizât) durumda bulunur.

1- İyi Kadınlar (Sâlihât):

Bunlar Rablerinin emirlerine uyarlar, kocalarına itaat ederler. Kocaları­nın yokluğunda kendilerini, namuslarını, mallarını, çocuklarını, aile sırlarını korurlar, kocalarının hakkına riayet ederler.

“Allah kendi (hak)larını koruması dolayısiyle…” cümlesi, korunmasını Al­lah’ın emretmesi sebebiyle manasınadır. Allah Teâlâ, kocalar karşısında kadın­ların mehir, nafaka, güzel bir şekilde geçim sağlama gibi haklarını koruması karşılığında onlara kocalarına itaat etmelerini, haklarını korumalarını emret­mişler. Yani bu emir ve görev o hakları mukabilindedir. Cenab-ı Hak, kadınlara bu itaatleri ve kocanın yokluğunda haklarını korumaları üzerine büyük sevap­lar vaad etmiş, ama ihmal ve kusurlu davranmaları durumunda pek ağır ceza­lara çarptıracağını bildirmiştir. Beyhakî, İbni Cerîr ve başka hadis imamları Ebu Hureyre (r.a.)’den tahric ediyorlar: Resulullah (a.s.) şöyle buyurdu: “Ka­dınların en hayırlısı öyle bir kadındır ki ona baktığında gönlüne sevinç dolar, emrettiğin zaman sana itaat eder, ondan uzakta iken senin malın ve kendisi üzerindeki hakkını koruyup gözetir.” Sonra Resulullah (s.a.) “Erkekler kadınlar üzerinde hakimdirler” ayetini “…göze görünmeyeni koruyanlardır” cümlesine kadar okudu. İmam Ahmed, Buharî ve Müslim tarafından Ebu Hureyre’den nakledilen sahih hadiste de: “Deveye binmiş olan kadınların en hayırlıları Ku-reyş kadınlarıdır. Çocuğa küçükken en çok şefkat gösteren, kocanın elindekileri en iyi koruyup gözeten onlardır.” buyurulmuştur.

2- İsyankâr, Serkeş Kadınlar (Nâşizât):

Bunlar evlilik esaslarına, haklarına ve sorumluluklarına karşı çıktığını sandığınız veya bildiğiniz kadınlardır ki koca onlara karşı şu yolu izler:

1- Gönüllerine tesir edecekse öğüt ve irşadda bulunmak: Koca, karısına “Allah’tan kork, senin üzerinde benim hakkım vardır. Şu halinden vazgeç, ba­na itaat etmen farzdır” gibi sözler söyler. Allah’tan korkutarak, Allah’ın cezası ile tehdit ederek, sonunun kötü olacağı, mesut bir evlilik hayatında mahrum kalacağı şeklinde ona nasihat eder. Böyle bir korkutma ve öğüt verme, belki onun nüşûz (isyan) ve serkeşliğini terk ettirir.

2- Yalnız bırakmak, yatağından uzak durmak: Bu, cinsel ilişkiyi terk et­mekten kinayedir veya onunla aynı yatakta yatmamak demektir. Üç günden daha fazla konuşmamak ise helâl değildir. Böyle davranmak, kadının yalnızlık hissetmesini, durumunu gözden geçirip yaptıkları üzerinde iyice düşünmesini en etkili şekilde sağlayacaktır. İbni Abbas diyor ki: Kadın yatakta kocasına ita­at ediyorsa kocanın onu dövme hakkı yoktur.

3- Fazla acıtmayacak derecede dövmek. Bu, acıtacak şekilde olmamalıdır. Meselâ omuzuna el ile veya misvak yahut hafif bir çubukla hafif şekilde üç ke­re vurulabilir. Çünkü maksat İslah etmek olup başka bir gaye yoktur. Cessâs’m Cabir b. Abdillah yoluyla tahricine göre Hz. Peygamber (s.a.) Arafat’ta vadide hutbe irad edip şöyle buyurdu: “Kadınlar hakkında Allah’tan korkunuz. Şüphe­siz ki onları Allah’ın emanetiyle aldınız ve Allah’ın kelimesi (nikâh akdi) ile ferclerinden helâl olarak yararlandınız. Sizin onlar üzerindeki hakkınız yatağı­nızı yabancılardan korumalarıdır. Hoşlanmadığınız kimselerin evinize girmele­rine izin verirlerse onları hafif şekilde dövünüz. Onların sizin üzerinizdeki hak­ları da yemelerinde ve giyimlerinde onlara iyi bakmanızdır.” İbni Cerir et-Taberî de bunun benzeri bir hadisi rivayet etmiştir.

İbni Cüreyc de Atâ’nm şöyle dediğini rivayet etmektedir: Fazla şiddetli ol­mayan dövme misvak ve benzeri şeyle olur. Aynısı İbni Abbas’tan da nakledil­mektedir. Katade, bunun iz bırakmayacak hafif bir dövme şeklinde olduğunu söylemektedir. [53]

Dövme helake götürecek şekilde olursa kocasının tazminat ödemesi lâzım gelir. Kur’an öğretirken, eğitim sırasında meşru olmayacak şekilde çocuğu dö­ven hocanın tazminat ödemesinin vacip olması gibi.

Kocanın peşpeşe aynı yere vurmaması, yüze vurmaktan da sakınması ge­rekir. Çünkü yüz, güzelliklerin toplandığı bir yerdir. Vururken bir şey kullan­mamalı, hafif bir şekilde vurmaya dikkat etmelidir. Zira gaye o fiilden vazge­çirmek ve te’diptir, yoksa bazı cahillerin yaptığı gibi acıtmak, eza ve işkence et­mek değildir.

Hafif şekilde dövmek mubah olduğu halde alimler terk edilmesinin daha faziletli olduğunda ittifak etmişlerdir. İbni Sa’d ve Beyhakî’nin Hz. Ebubekir es-Sıddîk (r.a.)’in kızı Ümmü Kulsûm’den, şöyle dediğini tahric etmişlerdir: Er­kekler kadınları dövmekten nehyedilmişlerdi. Sonra Resulullah (s.a.)’a kadın­ları (cüretlerini artırdıkları) şikayet edince o da dövme hususunda erkekleri serbest bıraktı ve şöyle buyurdu: “Hayırlılarınız dövmeyecektir.” Hz. Ömer (r.a.) de bu konuda: “Onları hayırlılarınız olarak bulmayacaksınız.” buyurmuş­tur. Muamelede iyiliği emreden: “Ya iyilikle tutmak, ya da güzellikle salmak…” (Bakara, 2/220) ayetinin de gösterdiği şekilde hadis ve eser (sahabi sözü), döv­meyi terk etmenin daha iyi ve evlâ olduğuna delâlet etmektedir. Başka bir ha­dis de bu hususu teyit etmektedir. “Biriniz karısını köle döver gibi dövüyor, sonra da günün sonunda onunla aynı döşekte mi yatıyor!..”

Şayet size itaat ederlerse artık onlar aleyhine onları dövmek için, zarar vermek için bir yol, bahane aramayın. Yahut işkence ve eziyet verecek bir yol kullanarak onlara zulümde bulunmayın.

Şüphesiz ki Allah Teâlâ, evvelden de, halen de çok yüce ve çok büyüktür. Kahhâr ve Kadîr sıfatlarına maliktir. Kadınlara karşı da adildir, onların hakları­nı da tam olarak alır. Siz erkekler kuvvetiniz, makam ve mevkiniz, dereceniz se­bebiyle gurura kapılmayınız. Bu, kadınlara zulmetmeleri durumunda kocalara yönelik bir tehdittir. Denilmiştir ki: Bundan maksat kocaları, kadınların tevbele-rini kabul etmeye teşviktir. Yüce ve büyük Allah Teâlâ asi kulların tevbesini ka­bul ettiğine göre sizlerin kadının tevbesini kabul etmeniz daha uygun ve lâzımdır.

Yukarıdaki cezalar sırasına göre mi meşru kılınmıştır?

Bazı alimlere göre, bu cezalar toplam olarak meşru kılınmıştır, aralarında bir sıra ve tertip gözetilmemiştir. Çünkü “vâv” harfi tertibi (sıralamayı) gerek­tirmez.

Diğer bir kısım alime göre ise lafzın zahiri her ne kadar mutlak olarak toplamını gösterse de ayetin özü tertibe delâlet etmektedir. Zira “vâv” harfi, kuvvet yönünden farklı olan ve zayıftan kuvvetliye doğru giden öğüt, yatakta terk etme ve dövme şeklinde sıralanmış cezaların başına gelmiştir. Açıkça te-derrüç (basamak basamak çıkma) yolunu iltizam eden bir üslûp kullanılmıştır. Bu görüş Hz. Ali (r.a.)’ye rivayet olunmuştur.

4- Hakem tayin etmek: Allah Teâlâ bu safhada hakemlere karı ile kocaya ve akrabalarına hitap ederek buyuruyor ki: Karı-koca arasında ihtilâf, çekişme ve düşmanlık bulunduğunu öğrendiğinizde iki hakem gönderin. Birisi erkeğin ailesinden, öteki kadının ailesinden olsun. Görevleri karı-koca arasında duru­mu gerçek yönüyle anlayıp ihtilâf sebebini öğrendikten sonra onları barıştır­mak, aralarını bulmaktır. Hakemler sıdk ile barışmayı isterler, halisane bir ni­yetle çalışırlar ve Allah rızası için nasihatte bulunurlarsa, Allah onları bu mü­him işte muvaffak kılar, hayıra eriştirir, uyuşmalarını ve anlaşmalarını sağlar. Karı-kocanm eski sevgi, şefkat ve ülfetlerine yeniden dönmeleri mümkün olur, aracılıklarına bereket ihsan eder. “Barıştırmak isterlerse” cümlesinde kastedi­lenler hakemler, “aralarında onları (uyuşmaya) muvaffak eder” cümlesinde kastedilenler karı ile kocadır.

Hiç şüphe yok ki Allah Teâlâ önceden de, halen de hakkıyle bilici, her şey­den haberdardır; ihtilâfa düşenlerin arasının nasıl bulunacağını, ayrılanların nasıl bir araya getirileceğini çok iyi bilir. Nitekim diğer bir ayette de: “Sen yer­yüzünde olan (her) şeyi tamamen harcamış olsan yine onların gönüllerini (böy­le) birleştiremezdin. Fakat Allah onların aralarını bulup kaynaştırdı.” (Enfâl, 8/63) buyurmaktadır.

“Hakem gönderiniz” ayetindeki emir, bunun vacip mi, mendup mu, yoksa müstehap mı olduğunu ifade etmektedir. İmam Şafiî’ye göre emir vücup içindir. Çünkü bu da zulümleri kaldırmak kabilindendir. Zulmü önlemek ise geneldir ve hakim üzerine düşen kuvvetli farzlardandır. Emrin zahiri de öyledir.

Hakemlerin karı ile kocaların akrabaları arasından olması ise müstehap-tır. Yabancılardan olmaları da caizdir. Çünkü hakemlerin görevleri karı-koca arasındaki gerçek durumu öğrenip barıştırma ve hangisinin haksız olduğuna şahitlik etme işlerini yürütmektir; bu akraba olan kişiyle gerçekleştiği gibi ya­bancı bir şahıs vasıtasıyla da gerçekleşir. Lâkin evlâ olan her iki hakemin de kan-kocanın akrabalarından olmalarıdır. Böylelikle evlilik hayatının sırları muhafaza edilmiş, isimlerinin lekelenmesi önlenmiş olur. Çünkü akrabalar ka-rı-kocanın halini yabancılardan daha iyi bilirler, ıslâh ve barıştırmak için daha titiz davranırlar, eşlerden birine meyletmekten daha uzaktırlar ve insan gönlü onlara daha çok emniyet duyar.

Hakemler, İmam Malik ve Şabî’ye göre -ki bu aynı zamanda Hz. Ali ve İb-ni Abbas’ın da görüşüdür- eşleri birleştirir veya ayırabilirler. Karı-ocanın izni bulunmaksızın aldıkları ayırma kararı iki tarafı da bağlayıcıdır. Boşama veya kadının malından bir miktar fidye ödemesi şekillerinden hangisi maslahata uygun ise onu yaparlar. Bir bâin talak’tan fazla bir yetkileri de yoktur. Malikî-lerden İbnül-Arabi “Erkeğin ailesinden bir hakem, kadının ailesinden bir ha­kem” ayeti hakkında der ki: Bu, iki hakemin vekil değil, kadı (hakim) konu­munda oldukları hususunda Allah Teâlâ tarafından irad edilmiş bir nastır. [54]

Şafiî ve Hanbelüere göre, karı-kocanm rızası bulunmadan hakemler onla­rın arasını tefrik edemezler, ayrılma kararı veremezler. Onlara göre hakemler eşlerin vekilleri konumundadırlar.

Hanefilere göre ise hakemler uygun gördükleri kararı kadıya arz ederler, onların raporuna göre ancak hakim, bir bain talak ile boşama kararı verir. Ka-rı-koca vekâlet vermeden hakemler karar alamazlar. Şu halde Hanefîler ile Şa­fiî ve Hanbelîlerin görüşleri aynı olmaktadır.

Ayette iki görüşten birini tercih ettirecek bir taraf bulunmamaktadır. Ak­sine her iki görüş lehine şehadet edecek yönler vardır. Hakemlerin bu ismi al­ması birinci görüş lehine sayılabilir. Çünkü hakem, hakim demektir, hakim de hüküm verme imkânına sahip olan kişidir. İkinci görüşe delâlet eden husus ise Allah Teâlâ’nın hakemlere sadece ıslah ve barıştırma görevini vermesi, onun dışında başka bir şeyi onlara havale etmemesidir. Meselede içtihat cereyan et­tiğine göre kıyas, ikinci görüşün tercih edilmesini gerektirir. Çünkü eşler, ha­kem tayininden önce talaka veya fidye ödemeye mecbur değildirler. Hakem ta­yininden sonra da hakem onları bir şeye mecbur kılamaz. Erkeğin talak verme­si de, kadının bir miktar mal vererek fidye ödemesi de kendi rızalarına bağlı­dır. Hakemler ihtilâfa düşerlerse sözleri geçerli sayılmaz ve karı-kocanın itti­fak ettikleri şeyden başka bir şey de lâzım gelmez. Karı-kocanm bir kişinin ha­kemliğine baş vurması da caizdir. O zaman onun vereceği hüküm, eşlerin daha önceden rıza göstermelerinden dolayı geçerlidir. [55]

Sadece Allah’a İbadet, Ana-Babaya, Akrabalara Ve Komşulara İyilikte Bulunmak, Gösteriş İçin Harcamaktan Sakındırmak

36- Allah’a ibadet edin ve O’na hiç bir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, ak­rabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolda kalmışa, sağ ellerini­zin sahip olduğu kimselere (kölelerini­ze) iyilik ediniz. Şüphesiz ki Allah ki­birli ve devamlı böbürlenen kimseyi sevmez.

37- Onlar hem (kendileri) cimrilik ya­parlar, hem insanlara cimriliği emre­derler, hem de Allah’ın fazl u keremin­den kendilerine verdiğini gizlerler. Biz o nankörlere hor ve hakir kılıcı bir azap hazırlamışızdır.

38- Yine onlar Allah’a ve ahiret gününe inanmadıkları halde insanlara gösteriş için mallarını sarf ederler. Şeytan ki­me arkadaş olursa, o ne kötü bir arka­daştır!…

39- Allah’a ve ahiret gününe iman edip de Allah’ın kendilerine verdiği rızık-lardan harcasalar, ne zarar ederler? Allah onları çok iyi bilendir.

Nüzul Sebebi

  1. ayetin nüzul sebebiyle ilgili olarak İbni Ebî Hatîm Saîd b. Cübeyr’den tahrîc etmiştir. Saîd dedi ki: İsrailoğulları alimleri kendilerindeki ilmi cimrilik yaparak yaymazlardı. Allah Teâlâ da “Onlar hem kendileri cimrilik yaparlar, hem insanlara cimriliği emrederler” ayetini indirdi. İbni Alekâs’tan rivayet edildiğine göre Yahudilerden bir kısım insanlar Resulullah (s.a.)’ın ashabına gelirler, onları din uğrunda mallarını harcamaktan caydırma telkinleri yapar­lar; ilerde ne olacağını bilemezsiniz ki, diyerek onları fakirliğe düşmekten kor­kutmağa çalışırlardı. Bunun üzerine Allah Teâlâ: “Onlar hem kendileri cimrilik ederler, hem insanlara cimriliği emrederler…” ayetini inzal buyurdu.

Müfessirlerin çoğuna göre ayet, Hz. Muhammed (s.a.) Efendimizin sıfat ve özelliklerini, yanlarındaki kitaplarında yazılı olduğunu bildikleri halde gizle­yen, insanlara bunları açıklamayan Yahudiler hakkında indirilmiştir. el-Kelbî diyor ki: Ayette kastedilenler Yahudilerdir. Kendilerine gelenlere Hz. Muham­med (a.s.)’in kendi kitaplarında yazılı olan sıfat ve özelliklerini doğru bir şekil­de haber vermekte cimrilik gösterirlerdi.

Mücahid de “Alîmâ”ya kadar olan bu son üç ayetin Yahudiler hakkında in­diğini söylemiştir.

İbni Abbas ve İbni Zeyd diyorlar ki: Bu ayet, Yahudilerden bir cemaat hakkında indirilmiştir. Bunlar Ensar’dan bazılarına gelirler, onlarla oturup kalkarlarken, “Mallarınızı harcamayın, biz sizin fakir düşmenizden korkuyo­ruz” diyerek güya nasihatta bulunurlardı. Bunun üzerine Allah Teâlâ “Onlar hem kendileri cimrilik ederler, hem insanlara cimriliği emrederler…” ayetini indirdi. [56]

Açıklaması

Allah Teâlâ yukarıda eşleri güzel muamele ve geçinmeye, hakimleri ihtilâf ve çekinme sebeplerini izale etmeye irşad ettikten sonra, insanları toptan bazı hayır ve iyilik hasletlerine, ahlâk esaslarına teşvik etmekte, birbirleriyle mu­amelede bulunurken dikkat edecekleri güzel prensiplere davet etmektedir. Bunların sayısı on üç olup kimisi emredilmiş, kimisi de yasaklanmıştır.

1- Yalnızca Allah’a ibadet etmek: İbadet, Allah Teâlâ’ya son derece itaatkâr olmak, O’na boyun eğmek demektir. İbadet, Allah’ın emrettiklerini yapmak, yasakladıklarını da terk etmek suretiyle olur. Bu emir ve yasaklar bazan gönül ile, bazan da azalarla ile ilgili iş ve fiillerle olur. Çünkü Allah Teâlâdır yaratıcı olan, rızık veren, yarattıklarına in’am eden, lütuf ve keremiyle veren. O sebep­le kulların, mahlûkatın bir tanıması, kendisine hiç bir ortak koşmaması gere­ken zât O’dur.

2- O’na hiç bir şeyi eş koşmamak: Şirk koşmak, tevhidin (bir tanıyıp kabul etmenin) zıddıdır. Bu cümle hâs (özel) olan bir hususu, âmm (genel) olana at­fetmek kabilindendir.

Genellikle bu ikisi beraberce zikredilir. Nitekim İmam Ahmed, Buharî, Müslim, Tirmizî ve İbni Mace’nin rivayet ettikleri hadiste geldiği gibi Nebiy-yi Muhterem (s.a.)’e, Muâz: “Allah ve Rasulü daha iyi bilir” diye cevap verince Hz. Peygamber de “O’na ibadet etmeleri ve hiç bir şeyi eş koşmamalarıdır” bu­yurmuştur. Sonra da: “Bunu yaptıkları takdirde kulların Allah Teâlâ katındaki hakkı nedir, biliyor musun? Onlara artık azap etmemesidir” demiştir.

Allah Teâlâ ayette iki sebeple kendi hakkını önce zikretmiştir:

İlki, ibadet ve ihlâs dinin esasıdır, temelidir. Onsuz kula ait hiçbir ameli Allah kabul etmez.

İkincisi, ondan sonra gelecek şeyler kulların haklarıyla ilgili olsalar da, çok önemli olduğuna îmâ ve işaret etmektir.

Şirk koşmanın muhtelif türleri vardır:

Bazısı Allah Teâlâ’nın Arap müşriklerinin hallerinden bahsettiği şekilde­dir. Putlara tapınmak, onları Allah’a giden vasıtalar, aracılar diye kabul etmek gibi. “Onlar Allah’ı bırakıp kendilerine ne bir zarar, ne de bir fayda veremeyecek şeylere taparlar. Bir de “Bunlar (putlar) Allah katında şefaatçilerimizdir” der­ler. De ki: Siz Allah’a göklerde ve yerde bilemeyeceği bir şeyi mi haber veriyorsu­nuz. ?” (Yunus, 10/18). Yine müşrikler; “Biz, bunlara ancak bizi Allah’a daha fazla yaklaştırsınlar diye tapıyoruz.” (Zümer, 39/3) derlerdi.

Bir kısım şirk de Hristiyanlardaki şekildedir. Hristiyanlar, Mesih’e (İsâ aleyhisselam’a) taparlar; Allah Teâlâ buyuruyor ki: “Onları bırakıp bilginleri­ni, rahiblerini, Meryem’in oğlu Mesih’i (İsa’yı) tanrılar edindiler. Halbuki bun­lar da bir olan Allah’a ibadet etmelerinden başkasıyla emrolunmamışlardı. On­dan başka hiçbir ilâh (tanrı) yoktur. O, bunların şirk koşageldikleri (eş tuttuk­ları) her şeyden münezzehtir (uzaktır).” (Tevbe, 9/31).

3- Anne-babaya ihsanda bulunmak, iyilik etmek: Allah Teâlâ, Kur’an-ı Ke-rim’in pek çok yerinde anne-babaya itaat ve iyilik etmeyi, kendisine ibadet edi­lip bir tanıması emri ile birlikte anmıştır. Burada ve şu ayetlerde olduğu gibi: “Rabbin, “Kendisinden başkasına ibadet (kulluk) etmeyin; ana-babaya iyi mu­amele edin” diye hükmetti.” (İsra, 17/23). “Bana ve ana-babana şükret.” (Lok­man, 31/14).

Ayette geçen lafız ile ana-babaya iyilik (birr), meşru olan işlerde onlara itaat etmek, hizmetlerini görmek, istediklerini yerine getirmeye çalışmak, onlara eza ve sıkıntı verecek şeylerden uzak durmak demektir. Çünkü çocukların yaratılma­sındaki, şefkat ve ihlâs ile büyütülmelerindeki zahir sebep anne-babadır. Müfes-sir İbnu’l-Arabî diyor ki: Anne-babaya itaat ve iyilik, dinin farzlara dair rükünle­rinden bir rükündür. Onlara iyilik ve ihsanda bulunmak sözlerde ve amellerde söz konusu olur. Sözlerdeki iyi muamele “Onlara öf (bile) deme. Onları azarlama. Onlara çok güzel (ve tatlı) söz söyle” (İsra, 17/23) ayetindeki gibi olur. Yine onla­rın mutlak bir rahim bağı ve hususî yakınlık hakkı bulunmaktadır.[57]

4- Akrabaya ihsanda bulunmak: Akrabalık da kardeş, kızkardeş, amca, dayı ve onların çocuklarında olduğu gibi bir rahim bağıdır. Onlara iyilik de su­renin başındaki “Kendisi de (adını öne sürmek suretiyle) birbirinize dileklerde bulunduğunuz Allah’tan ve akrabalık (bağlarını koparmak)tan sakının.” (Nisa, 17/1) ayetinde belirtildiği şekilde akrabayı sevip onlara mali yardımda buluna­rak olur. Bu muamele ölenin birbirine bağlanmasını sağlar, maneviyat ve daya­nışmasını güçlendirir, dolayısıyle toplum kuvvetlenir ve devlet de ilerler.

5- Yetimlere ihsanda bulunmak: Allah Teâlâ surenin başında ve başka ayetlerde yetimlere iyi davranmayı emretmiştir. Çünkü yetim kendine yardım­cı olacak baba desteğinden yoksundur. İbni Abbas diyor ki: Yetimlere şefkatle yaklaşılır, eğitim ve terbiyesine çalışılır, yetimin vasisi olan kimse onların mal­larını korumak için çok titiz davranır.

6- Miskinlere ve yoksullara ihsanda bulunmak: Miskinler kendilerine ye­tecek miktarda imkân ve malı olmayan kimselerdir. Onlara yapılacak ihsan, iyilik, kendilerine sadaka vermek, sadaka verilemeyecekse hoş bir şekilde geri çevirmektir. Allah Teâlâ bu hususta: “Sâile (muhtaç dilenciye) gelince, onu da azarlayıp kovma.” (Duha, 93/10) buyurmaktadır. Bu emir İslâm’da sosyal da­yanışma prensibini gerçekleştirmektedir.

7- Yakın komşuya ihsan: Bundan murad mekân, nesep, yahut da din bakı­mından yakın olan kimselerdir. Komşulara iyilik yardımlaşma, dayanışma, bir­birini sevme, mutluluk duygusuna erişme prensibini gerçekleştirir.

8- Uzak komşuya ihsanda bulunmak: Bunlar da uzakta bulunan ya da ak­rabalık bağı olmayan komşulardır. İslâm, gayr-i müslim dahi olsa komşu ile ilişkilerde ihsanda bulunmaya teşvik etmiştir. Peygamberimiz (s.a.), Yahudi komşusunun oğlunu hastalanınca ziyaret etmiştir. Abdullah b. Ömer (r.a.) bir koyun kesmiştir. Hizmetkârına dedi ki: “Yahudi komşumuza biraz hediye ettin mi, Yahudi komşumuza bir parça hediye ettin mi?”. Beyhakî’nin rivayetinde Hz. Aişe (r.a.)’den de rivayet edildiği şekilde ben Resulullah’ı şöyle buyururken duydum: “Cibril bana durmadan komşuya iyilik yapmayı tavsiye etti. Bu sıkı tavsiyeden komşuyu komşuya varis kılacak zannettim.” Buharî ve Müslim’in tahric ettiği bir hadiste de Hz. Peygamber (a.s.): “Allah’a ve kıyamet gününe iman eden kişi komşusuna ikram etsin” buyurmuştur.

Komşuluk sınırının tespiti örfe bırakılmıştır. Hasan-ı Basrî bunu dört bir taraftan her bir tarafta bulunan kırk komşu olarak tahdit ve tespit etmiştir.

Komşuya ikramın çeşitli görünümleri vardır. Fakir ise malî olarak yardım edilir. Güzel bir şekilde geçim yapıp komşuya eziyet vermekten kaçınmak gere­kir. Zaman zaman komşuya hediyeler yollayıp yemeğe çağırmak lâzımdır. Arada sırada ziyaretleşmek, hastalandığında yoklamak da komşuya iyilik babındandır.

İbnül-Arabî diyor ki: Komşuya hürmet, hem cahiliye döneminde, hem de İslâm’da çok önemlidir. Zaten böyle olması makuldür, mürüvvet ve diyanet yö­nünden meşrudur. [58] Muvatta’da geçen şu hadisteki husus da komşuya yapıla­cak iyiliklerdendir: “Sizden biriniz, duvarına ağaç çakmaktan komşusunu me­netmesin.”

9- Yakınında bulunan arkadaşa ihsanda bulunmak: Belli bir süre beraber olunan, ilim öğrenirken, yolculukta, aynı meslekte, camide veya bir mecliste otururken yanında olan arkadaşlara da iyi davranmak gerekir. Hz. Ali (r.a.)’den gelen bir rivayete göre bundan maksat erkeğin karışıdır.

10- Yolda kalmışa iyilik etmek: Malından uzakta kalmış yolcu veya misafi­re (konuklara) iyi muamele etmek de İslâm’ın emirlerindendir. Bu da onlara memleketlerine varması veya ihtiyacını görmesi için yardımcı olmaktır.

11- Sağ ellerinizin malik olduğu kimselere ihsan: Bunlar kişinin mülkiyeti altında bulunan erkek köle ile cariyelerdir. Hz. Muhammed (s.a.) vefat ettiği hastalığı sırasında en son vasiyetleri arasında onlar hakkında vasiyette bulun­muştur. İmam Ahmed ile Beyhakî, Enes (r.a.)’ten şöyle naklederler: Vefatı yak­laştığı sırada Resulullah (s.a.)’m en çok söylediği vasiyet: “Size namazı ve ma­lik olduğunuz kölelere dikkat etmenizi tavsiye ediyorum” idi. (Buharî ve Müslim tarafından rivayet edilen bir hadisindeki emri de şöyledir: “Onlar Allah’ın sizin eliniz altına koyduğu kardeşleriniz ve etbaınız (size bağlı kişiler)dir. Kimin eli altında kardeşi varsa artık yediğinden ona da yedirsin, giydiğinden de giydir­sin. Altından kalkamayacakları işleri onlara yüklemeyin. Şayet ağır işler verir­seniz siz de onlara yardım ediniz.” Onlara iyilik, onları azat etmekle veya hür­riyetlerini kazanmaya yardım ederek olur.

12- Kendini beğenmek ve böbürlenmek haramdır: Ayette geçen “muhtar kelimesi, hareketlerinde ve fiillerinde kibir belirtilerini ortaya koyan mütekeb-bir kimse manasınadır. “Fehûr” ise böbürlenen, sözlerinde kibir alâmetlerini ortaya koyan kişi, demektir.

Kibirli ve böbürlenen kimse, Allah Teâlâ katında hoşlanılmaz biridir. Çün­kü insanların haklarını hor görmekte, yüce rabbin sıfatlarına benzemeye kal­kışmaktadır. Böyle kimseler hakkıyle Allah’a ibadet de etmez. Zira huşu ve tes­limiyeti yoktur. Anne-babaya, akrabalara, komşulara, arkadaş ve dostlara da iyilikte bulunmaz.

“Şüphesiz ki Allah, kibirli ve devamlı böbürlenen kimseyi sevmez.” ayetinin manası, Allah öyle kişiyi kendini beğenmesi ve böbürlenmesinden dolayı ceza­landıracaktır, demektir. Allah Teâlâ başka bir ayette kibiri, böbürlenmeyi (hu-yelâ) şiddetle yasaklamıştır: “Yeryüzünde kibirle büyüklenerek yürüme. Çünkü asla yeri yaramazsın, boyca da asla dağlara eremezsin.” (İsra, 17/37).

Kaba ve sert olmadan, vakar ve edeple beraber şahsiyet sahibi olmak, evin, bineğin, görünüş ve elbisenin güzel ve düzgün olması kibirden sayılmaz. Bunun delili Ebu Davud ve Tirmizî’nin İbni Mes’ud (r.a.)’dan rivayet ettiği şu hadistir: Resulullah (a.s.) buyurdu ki: “Kalbinde zerre ağırlığınca kibir bulu­nan kimse cennete giremez.” Bir adam: “Bir kişi var ki elbisesinin güzel, pabu­cunun güzel olmasından hoşlanıyor…!” dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.), “Allah Teâlâ güzeldir, güzeli sever. Kibir, hak olan şeyi reddetmek, insan­ları küçük görmektir.” buyurdular.

Bundan sonra Cenab-ı Hak kibirlenen ve böbürlenen kişilerin vasıflarını açıklamaktadır: “Onlar hem (kendileri) cimrilik yaparlar, hem insanlara cimri­liği emrederler, hem de Allah’ın kendilerine fazl u kereminden verdiğini gizler­ler.” Yani Allah Teâlâ, burada cimrilik edip mallarını Allah’ın emrettiği şekilde anne-babaya itaat ederek, akrabalara, yetimlere, yoksullara, komşulara ve benzeri kimselere iyilik etmek için harcamayanları, mallarındaki ilâhî hakları ödemeyenleri, aynı zamanda diğer insanlara da cimriliği öğütleyip emredenle­ri, Allah’ın kendilerine lütfettiği nimetleri gizleyenleri zemmetmekte, kına­maktadır. Cimri, Mevlâsının nimetini bile bile inkâr edicidir. Üzerinde yeme, giyme, muhtaçlara verme ve bağışlama gibi hususlarda ilahî nimetlerin izine, eserine rastlanmaz. Hali şu ayetteki gibidir: “Muhakkak insan Rabbine karşı çok nankördür. Hiç şüphesiz O (Rabbi) buna hakkıyle şahittir.” (Âdiyât, 100/6-7). Yani Allah onun haline, tavırlarına, ahlâkına şahittir.

Hz. Peygamberimiz (s.a.) de cimriyi zemmetmiş, kınamıştır: “Cimrilikten daha çirkin hangi hastalık vardır?” Ebu Davud ve Hâkim’in İbni Ömer’den ri­vayet ettiği hadisinde ise şöyle buyurur: “Cimrilikten sakının. Çünkü sizden ev­vel geçenler cimrilik sebebiyle helak oldular. Bu duygu onlara cimriliği emret­miş, onlar da cimri olmuşlardı, akraba ve yakınlarla bağları koparmayı emret­miş, onlar da koparmışlardı, günahlara dalmayı emretmiş onlar da günahlara dalmışlardı.”

Cimrilerdeki bütün bu kötü özelliklerden ötürü Allah Teâlâ onları cezaya çarptırmakla tehdit etmiştir: “Biz o nankörlere hor ve hakir kılıcı bir azap hazır-lamışızdır”. Yani kibirleri, cimrilikleri, şükretmeyip nankörlükte bulunmaları sebebiyle onları aşağılayacak, zillete düşürecek bir azap hazırladık, fiillerine karşılık olarak acı ile zilleti bir araya getiren bir azap. Allah onlara küffâr diye­rek bu huy ve davranışların müminlerin değil kâfirlerin ahlâkı olduğunu da be­lirtmiş bulunmaktadır. Çünkü (küfür) kelimesi örtmek, kapatmak demektir. Cimri de kendisi üzerindeki nimetini setredip örter, bilerek görmezden gelir, nankör davranır. Tirmizî ve el-Hâkim’in rivayet ettiği İbni Ömer tarikiyle gelen hadiste Hz. Peygamber Efendimiz: “Şüphesiz Allah Teâlâ, nimetinin eserini, be­lirtisini kulu üzerinde görmekten hoşlanır.” buyurmuş, bir duasmda da şöyle de­miştir: “Allahım bizleri nimetine şükrediciler, o yüzden sana hamdü senada bulu­nanlar, nimetlerini alanlar eyle ve bize nimetlerini tamamla.”

Selef alimlerinden bazısı ayeti, yanlarında yazılı olarak bulunan Hz. Mu-hammed (s.a.)’in sıfatı ile ilgili bilgiyi cimrilik edip gizlemelerine hamletmiştir. O sebeple Allah Teâlâ: “Biz o kâfirlere hor ve hakir kılıcı bir azap hazırlamışız-dır” buyurmuştur.

Netice olarak cimriler iki kısımdır: Bir kısmı cimrilik yaparlar, Allah’ın kendi üzerlerindeki haklarını gizlerler. Bunlar yukarıda geçti. İkinci kısım cimrileri Kur’an-ı Kerim onların arkasından zikretmiştir. Onlar da mallarım insanlara gösteriş yapmak ve onların övgü ve saygılarını kazanmak için harca­yan cimrilerdir.

Allah Teâlâ eli sıkı, zemmedilmiş cimrilerden bahsettikten sonra mallarını şöhret, nam, cömertlikle ün kazanmak için harcayan, verdiklerini Allah rızası, Allah’ın nimetlerine şükür, kulların hakkını itiraf etmek için sarfetmeyenleri zikretmiştir: “İnsanlaragösteriş için mallarını sarfederler.”

Bir hadiste şöyle varid olmuştur: “Üç kimse vardır ki cehennem ateşi önce onlar için kızdırılır: Alim, gazî (savaşçı), malını harcayan. Bunlar gösteriş için amel etmişlerdir. Mal sahibi olan der ki: Oraya sarf edilmesinden hoşlanacağın hiç bir şey bırakmadım, senin yolunda malımı harcadım. Allah Teâlâ “Yalan söylüyorsun” der. Yani fiilin ile kastettiğin övgü karşılığını dünyada aldın.

İşte bu gösterişçiler, riyakârlar gerçek manada Allah’a da, kıyamet günü­ne de inanmazlar. Onları bu çirkin işe sevkeden, sahih bir şekilde ibadet ve taatten alıkoyan ise şeytandır. Onların gözünü boyamış, bu nevi kötü ve yakışık­sız işleri allayıp pullayıp telkin etmiştir. Çünkü gerçek mümin riya ve gösteriş için değil, Allah için malını harcar, ebedî ve bakî olan kıyamet günü için çalışır. Bu riyakârlar ise şeytanın yoldaşlarıdır. Şeytan kendilerine telkinlerde bulu­nur, Allah için harcarlarsa fakir düşeceklerini söyler, onlara fuhşu, kötülükleri, münker ve dine aykırı şeyleri emreder. “Şeytan kime arkadaş olursa o ne kötü arkadaştır.” Yani yaptıkları bu kötü, nahoş işlere onları sevk eden şeytanın vesvesesidir. Şeytan ne kötü bir arkadaş ve akıl hocasıdır! Riyakârların hali de şer açısından şeytanın halinden farklı değildir.

Burada kötü arkadaştan uzak durmaya, iyi ve salih arkadaş seçmeye de işaret olunmaktadır.

“Allah’a ve ahiret gününe iman edip de Allah’ın kendilerine verdiği rızık-lardan harcasalar ne zarar ederler?!” Manası şudur: Gerçekten Allah’a iman etseler, ebedî mükâfat ve saadetlere kavuşulması muhakkak olan ahiret günü­ne inansalar, Allah rızası için ve O’nun emirlerini yerine getirmek amacıyla kendilerine Cenab-ı Hakkın bahşettiği rızıklardan harcasalar onlara ne gibi bir zarar dokunur ki…

Şaşılacak bir durumda bulundukları içindir ki bu üslûp kullanılmıştır. Zi­ra onlar amellerini ihlâs ve samimiyetle yapsalar, riyayı bırakıp ihlâsa sarılsa-lar, ahirette ameli güzel olanlara verilecek mükâfatları elde etmek için Allah’a iman etseler ve emirlerini yerine getirseler, dünya menfaatlerini kaçırmadıkla-n gibi ahiret sevaplarından da mahrum kalmazlar.

“Allah onları çok iyi bilendir.” Yani Allah Teâlâ onların iyi ve kötü niyetle­rini pek iyi bilmektedir. Onlardan kim ilâhî tevfîk ve desteğe lâyıksa ondan çok iyi haberdardır, onu hayırlara muvaffak kılar. Kim ilâhî destekten mahrum kalmaya, Allah’ın huzurundan kovulmaya lâyıksa onu da çok iyi bilir ve ondan yardımını çeker. Herkesin işlediği ve önceden yolladığı ameller ile hakettiği karşılığı verecektir. İhlâs ile amel edenlerin amelini asla unutmaz. Mümine düşen sadece amelini halisane, Allah rızası için yapmaktır. Allah Teâlâ onu gö­rür, kabul buyurur ve hesabını ameline göre görür. [59]

Allah’ın Emirlerine Boyun Eğmeye Teşvik, O’na Muhalefet Ve İsyan Etmekten Sakındırmak

40- Şüphesiz ki Allah zerre kadar hak­sızlık (zulüm) etmez. (Zerre kadar) bir iyilik (hasene) olursa onu (onun seva­bını) kat kat artırır. Kendi tarafından (ayrıca da) pek büyük bir ecir (sevap) verir.

41- Her ümmetten birer şahit, onların üzerine de seni (ey Rasulüm) bir şahit olarak getirdiğimiz zaman (o Yahudile­rin, kâfirlerin, münafıkların halleri acaba) nice olur?

42- Kâfir ve o peygambere asi olanlar o gün, yer ile yeksan edilselerdi de Al­lah’tan bir sözü gizlememiş olsalardı temennisinde bulunacaklardır.

Açıklaması

Allah Teâlâ, kıyamet gününde yarattıklarından hiç kimseye bir hardal ta­nesi ya da zerre miktarı kadar dahi olsun zulmetmeyeceğini, bilakis şayet ha-sene ve sevabı varsa bunun tam olarak hem de kat kat fazlasıyla karşılığını ve­receğini haber vermektedir. “Biz kıyamet gününe mahsus adalet terazileri (mi­zanları) koyacağız. Artık hiçbir kimse hiç bir şeyle zulme (haksızlığa) uğratıl-mayacaktır. (O şey) bir hardal tanesi kadar bile olsa onu getiririz (mizana koya­rız). Hesapçılar olarak biz yeteriz.” (Enbiya, 21/47). Cenâb-ı Hak, Lokman (a.s.)’dan haber vererek de şöyle buyurur: “Oğulcağızım, gerçekten (yaptığın iyi­lik veya kötülük) bir hardal tanesi kadar olsa bile, bir kaya içinde, veya gökler­de, yahut da yerin içinde (gizlenmiş) olsa bile Allah onu getirir (meydana çıka­rır, hesabını görür). Çünkü Allah Latiftir (ilmi en gizli şeyleri de içine alır, hak-kıyle haberdardır.” (Lokman, 31/16).

Buhari ve Müslim’de geçen Ebu Saîd el-Hudrî’nin rivayet ettiği şefaat hakkındaki uzun hadiste Resulullah (s.a.) buyuruyor ki: “Allah azze ve celle bu­yurur: Dönün, hardal tanesi ağırlığı kadar kalbinde iman bulduğunuz kimseyi cehennem ateşinden çıkarın.” Hadisin bir lafzında “Hardal tanesi ağırlığının en azının en azının en azı miktarda imanı olan kimseyi cehennem ateşinden çıka­rın” denilmiştir. Melekler pek çok halkı cehennemden çıkarırlar. Ondan sonra Ebu Said isterseniz “Şüphesiz ki Allah zerre kadar haksızlık (zulüm) etmez…” ayet-i kerimesini okuyun, dedi.

Ayetin manası şöyledir: Cenab-ı Hak hiç kimsenin amelinin sevabından, ne kadar az olursa olsun, bir şey eksiltmez. Ve hiç kimseyi de haksız yere bir şeyden dolayı cezalandırmaz. Çünkü zulüm noksanlıktır. Allah Teâlâ ise bütün kemal sıfatlara sahip, her çeşit noksanlıktan münezzeh, yüce bir zattır.

Allah kendisini akıl, takdir ve ölçü kudretiyle donattıktan sonra bir günah (seyyie) işleyen kimse ancak kendi kendine yazık etmiş olur: “(Yoksa) Rabbin kullarına (zerrece) zulmedici değildir.” (Fussilet, 41/46).

Ancak Allah Teâlâ, hiç kimsenin sevabından zerre kadar bile eksiltmemesi bir yana, bir hasene ve iyiliğin sevabını on katma, yedi yüz katına, daha da çok katına çıkarmakta; buna mukabil bir seyyie (günah) ve kötülüğün cezasını art-tırmamakta, sadece misli kadarıyla ceza vermektedir. “Kim (Allah’a) bir hase­ne (iyilik, güzellik) ile gelirse, işte ona bunun on katı vardır. Kim de bir seyyie (kötülük) ile gelirse bu, o miktardan başkasıyla cezalanmaz. Onlar (yani iyilik ve fenalık edenler) haksızlığa uğramazlar.” (En’am, 6/160).

“Kendi tarafından (ayrıca da) pek büyük bir ecir (sevap) verir.” Yani Allah Teâlâ iyilik edenin hasenatını kat kat arttırmakla iktifa etmez, ayrıca amelleri­nin karşılığı haricinde de pek çok sevaplar verir. O’nun fazl u keremi bol, ih­sanları, lütuflan çoktur. O büyük ecir, cennettir. Rabbimiz Teâlâ’dan bizleri rı­zasına ve cennetine kavuşturmasını dileriz.

Verdiği sevabın nizamı ve işleyişi bu olunca Yüce Hâlık bazı insanların şaşılacak hallerine işaretle buyuruyor ki: Her ümmetten yaptıkları şeylere şahitlik edecek birer şahit getirdiğimiz zaman, bakalım şu Yahudiler ve di­ğer kâfirler ne yapacaklar? Bu şahitler “Ben içlerinde bulunduğum müddet­çe üzerlerinde bir şahit idim.” (Maide, 5/117) ayet-i kerimesinde belirtildiği gibi her ümmetin peygamberidir. İşte Ey Muhammed aleyhissalâtü vesse­lam, seni de şu yalanlayanlar üzerine şahit olarak getireceğiz. Abdullah b. Mesud (r.a.) rivayet ediyor. Resulullah’a (s.a.) Nisa suresini okudum. “Onla­rın üzerine de seni bir şahit olarak getirdiğimiz zaman (onların hali) nice olur?” ayetine geldiğimde Resulullah (s.a.) ağladı ve “Bu kadar kâfi” buyur­du. Bu şahitliğin manası ümmetlerin amelleri peygamberlerine arzolunur, demektir.

Bu ayetin bir başka benzeri de şudur: “Böylece sizi (Ey Muhammed ümme­ti) vasat (orta) bir ümmet kıldık, insanlara karşı şahitler olasınız, bu peygam­ber de sizin üzerinize tam bir şahit olsun diye”. (Bakara, 2/143). Yani bu üm­met, izledikleri güzel yolları ve kendisine vahiy inen en son ümmet olması se­bebiyle geçmiş ümmetler üzerine şahit ve peygamberlerin yolundan sapmaları hususunda aleyhlerinde bir hüccet, delil olacaktır. Rasul-i Ekrem (s.a.) de sîre-ti, hayatı ve istikameti sebebiyle, sünnetini, açtığı yolu terk edenler aleyhine delil olacaktır.

İşte o gün kâfirler ve Allah’ın rasulüne karşı gelenler toprağa defnedilip yeryüzünün kendileriyle birlikte dümdüz edilmesini temenni ederler. “Kâfir, keşke toprak olaydım der.” (Nebe’, 78/40).

Ve onlar Allah’tan hiç bir söz gizleyemezler. Çünkü vücutlarındaki kendi organları aleyhlerine şahitlik eder. Denilmiştir ki, ayetteki “vav” harfi hâl için­dir. Yani yer altına gömülmeyi temenni ederler, Allah’tan hiç bir sözü gizleye­mezler, “Rabbimiz olan Allah’a yemin ederiz ki biz müşrikler (eş tutanlar) de­ğildik.” (En’âm, 6/23) ayetinde belirtilen yalanı söyleyemezler. Zira onu söyle­dikleri ve şirk koştuklarını inkâr ettikleri zaman Allah Teâlâ ağızlarını mühür­ler, elleri ve ayakları da yalanlarını söyler, şirk koştuklarına dair aleyhlerinde şahitlik eder. Son derece zor duruma düştükleri için toprak altına gömülmeyi temenni ederler. [60]

Sarhoşken Namaz Kılmanın Haram Olması, Su Bulunmadığında Teyemmüm Etmek

43- Ey iman edenler, siz sarhoşken ne söyleyeceğinizi bilinceye ve cünüp iken de -yolcu olmanız hariç- gusül edinceye kadar namaza yaklaşmayın. Eğer hasta olur, ya bir sefer üzerinde bulunursanız, yahut sizden biriniz he­ladan gelirse, yahut da kadınlara do­kunup (cinsî ilişkide bulunup) da su bulamazsanız o zaman temiz bir topra­ğa teyemmüm edin, yüzlerinize ve elle­rinize sürün. Şüphesiz Allah affedici, çok mağfiret edici, yarhğayıcıdır.

Nüzul Sebebi

“…namaza yaklaşmayın” ayeti ile ilgili olarak Ebu Davud, Tirmizî, Nesâî ve Hâkim, Hz. Ali (r.a.)’nin şöyle dediğini rivayet ediyorlar: Abdurrahman b. Avf bir yemek hazırlayıp bizleri davet etti. Sofrada şarap da sunuldu. İçtiğimiz içki baş­larımızı döndürdü. Namaz vakti geldi, beni imamlığa geçirdiler. Namazda “Kâfi­nin” suresini okurken “De ki: Ey kâfirler, ben sizin tapmakta olduklarınıza tap­mam.” (Kâfirûn, 109/1-2) ayetlerinden sonra (yanlışlıkla) “Biz sizin tapmakta ol­duklarınıza taparız” dedim. Bunun üzerine Allah Teâlâ “Ey iman edenler, siz sar­hoşken ne söyleyeceğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın” ayetini indirdi.

İbni Cerîr’in Hz. Ali (r.a.)’den rivayetine göre ise o gün imam olan Abdur­rahman idi, namaz da akşam namazıydı. Olay henüz şarap ve içki haram kılın­madan önce geçmiştir.

“Teyemmüm edin” ayeti ile ilgili olarak da el-Firyâbî, İbni Ebî Hatim ve İbnü’l-Münzir, tahric ediyorlar. Hz. Ali demiştir ki: “…ve cünüp iken…” ayeti misafir (yolcu) hakkında inmiştir. Yolculukta cünüp olursa (ve su bulamazsa) teyemmüm ederek namazını kılar.

İbni Merdûueyh, el-Elsa b. Şüreyk’ten tahric ediyor: Demiştir ki: Resulullah (s.a.)’ın devesini ben eğerlerdim. Soğuk bir gece cünüp oldum. So­ğuk su ile yıkanırsam öleceğimden veya hasta düşeceğimden korktum. Duru­mu Resulullah (s.a.)’a söyledim. Bunun üzerine Allah Teâlâ “…sarhoşken na­maza yaklaşmayın…” ayetinin tamamını indirdi.

Buharî ve Müslim, Mâlik hadisini zikrederken Hz. Aişe (r.a.)’nin şöyle de­diğini rivayet ederler: “Bir seferinde Rasul-i Ekrem (a.s.) ile beraber biz de çık­tık. Beydâ veya Zâtü’l-Ceyş’te (Medine yakınında bir vadinin ismi) iken gerdan­lığım kayboldu. Aranması için Resulullah (s.a.) ve ona tabi olarak da insanlar bir süre orada kaldılar. Bir su kaynağı yakınında olmadıkları gibi yanlarında da su bulunmuyordu. Allah Teâlâ o zaman teyemmüm ayetini indirdi ve teyem­müm ettiler. Bunun üzerine Ensarm ileri gelenlerinden Üseyd b. Hudayr “Ey Ebubekir ailesi, bu sizin (sebebinizle gönderilen) ilk bereketiniz değil zaten” de­di. Bir rivayet de: “Allah sana rahmet etsin Ey Aişe! Ne zaman başıma hoşlan­madığım bir şey gelse mutlaka Allah Teâlâ o hususta müslümanlara bir kolay­lık, çıkış yolu ihsan ediyor” şeklinde gelmiştir. Hz. Aişe diyor ki: Benim bindi­ğim deveyi kaldırdığımızda bir de baktık ki gerdanlığım onun altında imiş.” [61]

Anlaşılan o ki, ayetin baş tarafı şarap olayı dolayısıyle, geri kalanı yolcu­luk hadisesi hakkında indirilmiştir. Cumhur, ayetin el-Muraysi’ gazvesi sıra­sında indiği görüşündedir. [62]

Açıklaması

Allah Teâlâ mümin kullarına ne dediğini bilemeyecek hale düşüren sar­hoşluk durumunda namaz kılmayı, cünüp olan kişiye namazın eda edildiği yer­ler olan mescitlere yaklaşmayı yasaklamaktadır. Tabiî bu hüküm şarap, içki haram kılınmadan önceki döneme aittir.

Bu yasak etkili oldu. Ashab-ı kiram yasağı sarhoşken namaza yaklaşma­nın yasak olduğu şeklinde anladılar. O sebeple yatsı namazı sonrasına kadar sarhoşluk veren içki içmekten imtina ediyor, yatsıyı kıldıktan sonra içiyorlardı. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.) “Allahım şu içki hakkında bize şâfi ve kâfi bir açıklama yap” diye dua etti. Peşinden Maide süresindeki ayet nazil oldu. “Ey iman edenler, içki, kumar, (tapınmaya mahsus) dikili taşlar, fal okları ancak şeytanın amelinden bir murdardır. Onun için bunlardan kaçının ki saadete ere-siniz.” (Maide, 5/90). Ve içkiyi tamamen bıraktılar.

Ayetin manası şöyledir: Ey müminler, sarhoş haldeyken, namazda ne dedi­ğinizi bilinceye kadar namaz kılmayın. Bu hüküm, içki ve sarhoşluğun kesin olarak haram kılınmasına bir hazırlıktı. Ayet, içkinin haram kılınmasında ta­kip edilen yoldaki adımların üçüncü safhasında inmiştir.

Müfessirlerin çoğu, namazın gerçek manası üzerinde baki olduğu husu­sunda ittifak etmiştir. Denmek isteniyor ki: Namaz kılmak istediğiniz zaman sarhoş olmayın. Sarhoş haldeyken veya yolculuk hali dışında cünüp olduğunuz zaman gusledinceye kadar namaz kılmayın. “Eğer hasta olursanız…” cümle­sinden önce bu hükmün zikredilmesi ise su bulunmadığında hükmün açıklan­masına terğib ve teşvik olur. “Ne söyleyeceğinizi bilinceye kadar” cümlesi de bu görüşe delâlet etmektedir. Yani bizzat namaza yaklaşmayın, demektir. Çünkü namazda Kur’an ayetleri, dua ve zikirler bulunmakta, hepsi de uyanıklık, id­rak ve aklî güçlerin kamilen mevcut olmasını gerektirmektedir.

Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Mes’ud, İmam Şafiî ve Hasan-ı Basrî (r. an-hum) kelâmda muzâf olan kelimenin hazfedildiği görüşündedirler ki bu yaygın bir mecazdır. Murad, namaz kılman yerlere yani mescitlere yaklaşmayın demek olur. “Allah bazı insanları bazısı ile defetmeseydi içlerinde Allah’ın adı çok anılan manastırlar, kiliseler, havralar (salavât) ve mescitler muhakkak yıkılıp giderdi.” (Hac, 22/40) ayetindeki “salavat (namazlar, dualar)” kelimesinin İbni Abbas’m de­diği gibi Yahudi ibadethaneleri diye tefsir edilmesi de bunu göstermektedir. Yoksa “yolcu olmanız hariç” istisnası sahih olmaz. ‘Yolcu olmanız hariç” cümlesi ile

“Eğer hasta olur, ya da bir sefer üzerinde bulunursanız” cümlesi arasında tekrar olmaması için “namaz (salat)” lafzını mescid olarak tabir etmeyi uygun bulduk.

Fukahanm, cünüp kişinin mescitten geçmesi hakkındaki hükümde ihtilâf etmesi işte buradan kaynaklanmaktadır. İkinci görüşe göre, cünübün mescit­ten beklemeksizin çabucak geçmesi caizdir; ama geçmek durumu dışında mes­cide girmesi haramdır.

Birinci görüşe göre ise ayet, cünübün mescide girmesinin haram olduğuna delil değildir. O hüküm Hz. Aişe (r.a.)’nin rivayetinde olduğu gibi başka delille­re dayanır. Hz. Aişe diyor ki: Resulullah (s.a.) geldiğinde ashabının evlerinin kapıları mescide açılıyordu. “Bu evlerin kapılarını mescitten çevirin” buyurdu ve evine girdi. Ancak kendilerine bir ruhsat ve izin iner ümidiyle insanlar bir şey yapmadılar. Bir müddet sonra Peygamberimiz dışarı çıkınca emrini tekrar­ladı: “Çevirin bu evlerin kapılarını. Şüphesiz ki ben cünübe ve hayızlı kadına mescide girmeyi helâl kılmıyorum.” Hz. Peygamber (s.a.) hayatının sonunda sa­dece Hz. Ebubekir (r.a.)’in küçük kapısını bundan hariç kılmıştır.

Allah Teâlâ, yolcu olma hali dışında cünüp iken gusledinceye kadar nama­za yaklaşmama emrinden sonra bu ayette ve Maide süresindeki “Ey iman edenler, namaza kalkacağınız zaman yüzlerinizi yıkayın.” (5/6) ayetinde teyem­mümü gerektiren dört sebep zikretmektedir: Hastalık, yolculuk, hades (helaya gitmek), kadınlarla temas. Bu sebeplerden birisi bulununca yeryüzündeki ter­temiz bir toprağa yönelin, ondan yüzlerinize ve cumhura göre dirseklere kadar, İmam Malik’e göre bileklere kadar ellerinize sürün, sonra da namaz kılın.

Özür sahiplerine tanınan teyemmüm ruhsatı budur. Bu ruhsat ve kolaylı­ğın sebebi Allah Teâlâ’nın çok affedici, çok mağfiret edici, günaları örtücü olu­şudur. Yani Rabbiniz daima affedici, kolaylık sağlayıcıdır, günahların cezasını da kapatır, ceza vermez.

Dikkat edilirse suyun bulunmaması kaydı “yahut sizden biriniz heladan gelirse, yahut da kadınlara dokunup da” cümlesine aittir. O takdirde özürler üç tane oluyor: Yolculuk, hastalık, ikamet halinde su bulamamak. Hades (abdest-sizlik) haline gelince, o hususta zaten söze gerek yoktur. Burada kelâm teyem­mümü mubah kılan özürler hakkındadır. Sadece su bulunmaması durumu ger­çek sebeptir. Yolculuk, teyemmüm hususunda tek başına kâfi bir özürdür, su bulunsun ya da bulunmasın. [63]

Yahudilerin İşleri Ve Tasarrufları

44- Kendilerine Kitap’tan (Tevrat’tan) bir nasip verilmiş olanlara bakmadın mı? Onlar sapıklığı satın alıyorlar ve sizin de (hak) yoldan sapmanızı isti­yorlar.

45- Allah, sizin düşmanlarınızı çok iyi bilendir. Ve Allah size dost olarak da yeter, yardımcı olarak da yeter.

46- Yahudi olanlardan kimisi kelimele­ri (Allah tarafından) konuldukları yer­lerinden (kaldırıp) değiştirirler ve dil­lerini eğerek bükerek, dine de saldıra­rak (sana) derler ki: “(Eh) dinledik, (fa­kat) isyan ettik. İşit, işitmez olası, râ-inâ.” Eğer onlar: “Dinledik, itaat ettik. İşit, bize bak” deselerdi elbet kendileri için daha iyi ve daha doğru olurdu. Fa­kat Allah, kendi küfürleri yüzünden onlara lanet etmiştir. Artık onlar, bira­zı hariç olmak üzere, iman etmezler.

Nüzul Sebebi

Ayet-i kerimeler Medine Yahudileri hakkında indirilmiştir. İbni İshak di­yor ki: Rifâa b. Zeyd b. et-Tâbût, Yahudi ileri gelenlerinden idi. Resulullah ı a.s.) ile konuşurken dilini eğip bükerek: “Ey Muhammed, kulağını bize iyi ver” dedi, sonra da İslâm’a dil uzattı, tenkit etti. Bunun üzerine Allah Teâlâ onun hakkında “Kendilerine Kitap’tan (Tevrat’tan) bir nasip verilmiş olanlara bak­madın mı?” ayetini indirdi.

Müfessirler de diyor ki: Yahudi alimlerinden biri olan Kâ’b b. el-Eşref, Uhud Savaşından sonra Yahudilerden yetmiş binekli kişi ile Mekke’ye doğru yola çıktı. Resulullah (s.a.)’a gadretmek üzere Kureyş ile anlaşma yapmak, kendileriyle Rasul-i Ekrem (s.a.) arasındaki muahedeyi bozmak istiyorlardı. Kâ’b, Ebu Süfyan’m evine, Yahudiler de Kureyşlilerin evlerine misafir oldular.

Ebu Süfyan KâVa “Sen kitap okuyan alim bir adamsın. Biz ise ümmiyiz, pek bilgimiz yok. Hangimizin yolu daha doğru, hakka daha yakın, bizim mi, Muhammedin mi?” dedi. Kâ’b “Bana dininizi bir arz edin bakayım” diye cevap verdi. Ebu Süfyan şunları söyledi: Biz hacılar için besili büyük develerden kur­ban ederiz, onların su ihtiyaçlarını karşılarız, misafiri ağırlarız, esiri salıveri­riz, akrabalık bağlarını koruyup gözetiriz, Rabbimizin evini imâr eder onu ta­vaf ederiz. Bizler bu mukaddes Harem’in ehliyiz. Muhammed ise atalarının di­nini terk etti, akrabalık bağlarını kopardı. Harem’i bırakıp gitti. Bizim dinimiz daha eski, Muhammed’in dini ise yenidir. Bunun üzerine Ka’b: “Vallahi siz onun üzerinde bulunduğu dinden daha doğru bir yoldasınız” dedi. İşte Allah Teâlâ da Ka’b ve beraberindeki arkadaşlarını kastederek: ‘Yahudi olanlardan kimisi kelimeleri (Allah tarafından) koyuldukları yerlerinden (kaldırıp) değişti­rirler…” ayetini bu hadise sebebiyle indirdi.[64]

Açıklaması

Ey Muhammed aleyhisselâm! Kendilerine ilâhî bir kitap olan Tevrat’tan bir kısım verilmiş olan şu kimselere bakmadın mı? Hidayet karşılığında dalâleti sa­tın alıyorlar, kâfirliği imana tercih ediyorlar, Allah’ın peygamberine indirdiğin­den yüzlerini çeviriyorlar, ellerinde bulunan yalan söylemek, insanlara eziyet vermek, faiz (riba) yemek hakkındaki hükümleri, geçmiş peygamberlerin Hz. Muhammed (s.a.)’in sıfatına dair verdikleri bilgileri terk ediyorlar. Kendilerinin icat ve uydurması olan bir takım dinî gelenek ve tapınma şekilleri ile az bir dün­ya menfaati sağlamaya çalışıyorlar. Ey müminler, onlar sizin de kendileri ile be­raber hak yoldan sapmanızı ve size indirilenleri inkâr etmenizi üzerinde bulun­duğunuz hidayet ve faydalı Kur”an ilmini bırakmanızı istiyorlar. Ey müminler, Allah Teâlâ sizin düşmanlarınızı en iyi bilen olduğu için sizi onlardan sakındırı­yor. Size dost olarak Allah yeter. Sizi onlardan korur, işlerinizi yürütür. O kendi­sine sığınanın kale gibi koruyucusudur. O, kendinden yardım dileyene de yar­dımcı olarak yeter. Onların şerrini sizden defeder. İşte o yüce Rabbiniz daima si­zi hakkınızda en hayırlı olana, kurtuluşunuz bulunan hususlara yöneltir. Ve O düşmanlarınıza karşı salih amele ve hidayete muvaffak kılarak size yardım eder de zafer için gerekli olan yardımlaşma, güçlü savaş aletlerini hazırlama gibi se­bepleri gerçekleştirirsiniz. Ondan başkasından dostluk ve yardım talep etmeyin.

Onların Tevrat’tan amel ettikleri kısım kaybettikleri ve unuttukları kısma aittir. Amel etmeyi terk ettikleri hükümler ise yanlarında geriye kalan kısım­dandır.

Sonra Allah Teâlâ “Yahudi olanlardan kimisi de…” cümlesiyle, kendilerine kitap verilenlerden maksadın Yahudiler olduğunu beyan ediyor. “Min” harfi bura­da cinsi beyan için olup, “O halde murdardan (yani putlardan)… kaçının.” (Hac, 22/30) ayetindeki gibidir. Onlar öyle bir kavimdir ki Allah’ın Tevrat’ta indirdiği kelimeleri asıl konuldukları yerlerden kaldırıp değiştirirler. Bunu da ya kelimele­ri asıl konuldukları başka bir manaya çekerek yaparlar; Rasul-i Ekrem (s.a.) hak­kındaki müjdeleri, Mesih hakkındaki haberi başka bir şahsa yorumlayıp bugüne kadar onu beklemeye devam edişleri gibi. Yahut da bu tahrifi kitaptaki bir kelime veya cümleyi bulunduğu yerden başka bir yere naklederek yaparlar. Nitekim Mu­sa aleyhisselâmdan rivayet edilen ayetlere uzun bir müddet sonra yazılmış sözler karıştırdıkları gibi diğer bazı peygamberlerin sözlerine de başka insanların sözle­rini katmışlardır. Bu ilâve ve karışıklıkları, kendilerinin de itiraf ettiği gibi kay­bolan Tevrat yerine bugünkü Tevrat’ı ortaya koyanlar yapmışlardır.

Bu tahrifat ile iddialarına göre ıslah gayesi güdüyorlardı. Bunun kaynağı şuydu: Hz. Musa (a.s.)’m yazdığı asıl nüshanın kaybolmasından sonra yanla­rında dağınık Tevrat yaprakları bulunuyordu. Bunları bir araya getirmek iste­mişlerdi. O esnada da birçok ilâve ve tekrarları katmışlardı. Bu tarihî gerçekle­ri Hintli Rahmetullah Efendinin Izhâru’l-Hak adlı kitabında yaptığı gibi güve­nilir, araştırıcı tarihçiler ispat etmişlerdir.

O Yahudiler Peygamberimiz (s.a.)’e sözünü işittik, emrine isyan ettik, diyor­lardı. Mücahid der ki: Yahudiler Resulullah (s.a.)’a “Sözünü işittik, fakat sana itaat etmeyiz”, dediler. Aynı zamanda Hz. Peygamber (a.s.)’e duydukları haset ve kinden ötürü “İşit, işitmez olası!” diyorlardı. Edep gereği “Kötü söz duymayasın” diyecekleri yerde “Allah sana işittirmesin” veya “duan dinlenmemek, senden ka­bul edilmemek üzere” manasına sözlerle O’na beddua etmiş oluyorlardı.

Aynı şekilde bir de “râinâ” derlerdi. Ruûnet, yani ahmaklık, gayr-ı ciddilik kelimesinden ism-i fail olarak kullanırlardı. Bu kelime “bize bak, bize mühlet tanı” manasına kullanılacak yerde lisanlarındaki sövme ve dil uzatma manası­na gelen râînâ’dan gelme de olabilir. Allah Teâlâ ise “Ey iman edenler, “râinâ” demeyin, “unzurnâ (bize bak) deyin.” (Bakara, 2/104) ayetiyle müminleri bu ke­limeyi kullanmaktan menetmiştir.

İşte Yahudiler ya meclisinde, ya da kendisinden uzakta iken Resulullah s.a.) Efendimize karşı duydukları haset ve kin sebebiyle veya alay etmek, eğ­lenmek amacıyla bu üç suçu da işlemişlerdir. İki manaya gelme ihtimali de bu­lunan bir söz kullanırlar, ama onunla saygı, hürmet, değer vermek manasını değil, tahkir etme, küfretme manasını kastederlerdi. Dillerini eğip bükerler, dillerini evirip çevirip sözü hayır manasına gelmekten şer ve sövme manasına döndürürlerdi, İslâm’a dil uzatarak saldırırlardı. “Râinâ” sözleriyle “kulağını bize ver” demek istiyormuş gibi yaparlar, fakat gerçekte Peygamberimiz (s.a.)’e dil uzatarak ahmaklık manasını kastederlerdi. Bu ise adiliğin ve batıl üzerin­deki cüretkârlığın en son derecesidir.

“Essâmü aleyküm” diye selâm vermeleri de dillerini eğip bükmeleri cür-mündendir. “Es-sâmü”, ölüm manasınadır. Yani “selâm size” demek ister gibi yaparlar, “ölüm size” manasına dillerini kıvırtırlardı. Rasul-i Ekrem (s.a.) Haz­retleri de bu maksatlarını bildiği için cevapta sadece “ve aleyküm (= size de)” yani herkes ölecektir, derdi.

İbni Atıyye (öl. 541 H/1147 M.) der ki [65]: Bu, şimdiki Yahudilerde de mev­cuttur. Çocuklarını buna göre yetiştirdiklerini, müslümanlara hitap ederken görünüşte saygı ifade eden kelimeleri nasıl hakaret manası kestederek kulla­nacaklarını ezberlettiklerini müşahede etmekteyiz.

Sonra Hak Teâlâ örnek bir hitap şekline tevcih ederek buyuruyor ki: Eğer onlar “Dinledik, itaat ettik, sen de bizim dediğimizi dinle, bize mühlet ver, acele etme ki dediklerini iyi anlayabilelim” demiş olsalardı, taşıdığı faydalı ve edepli üslûptan dolayı kendileri için daha hayırlı ve önceki söylediklerinden daha doğru olurdu.

Sonra Allah Teâlâ onların bu yakışıksız tasarruflarının sonucunu zikret­miştir: Allah’ın rahmetinden kovulmak, artık ebediyen hayra muvaffak ola­mamak. Hak Teâlâ onların lanete uğramalarına, ilâhî yardımdan yoksun kalmalarına inkârlarının sebep olduğunu belirtmektedir. Zira küfür, inkâr genel olarak tefekkürden, hitap ederken edep ve nezaket göstermekten alı-kor. İşte öyle kimseler iman etmezler, etseler de değer verilmeyecek derecede az ve basit şekilde bir imanları vardır. Kalpleri hayırlardan uzaktır, nasip­sizdir. Faydalı olabilecek bir iman onların gönlüne girmez. İman da bulun­mayınca ameli düzeltme, aklı yükseltme, ruhu yüceltme hususunda hiç bir ümit kalmaz. [66]

Ehl-I Kıtab’a Kur’an’a İman Etmelerinin Emredilmesi Ve Lanet İle Tehdit Olunmaları

47- Ey kendilerine Kitap (Tevrat) veri­ri lenler, yanınızdaki (kitap)ları tasdik edici olmak üzere indirdiğimiz edici olmak üzere indirdiğimiz

(Kur’an-ı Kerim)’e biz bir takım yüzleri süip ve belirsiz edip de enselerine çevirmezden, yahut cumartesi yaranına ettiğimiz lanet gibi kendilerini de lâ- netlemezden evvel iman edin. Allah’ın emri yerine gelecektir.

Nüzul Sebebi:

İbni İshâk, İbni Abbas (r.a.)’tan tahric ediyor: Resulullah (s.a..), araların­da Abdullah b.Sûriyâ, Kâ’b b. Esed’in de bulunduğu Yahudi alimlerinin reis­leri ile konuşurken onlara dedi ki: Ey Yahudiler topluluğu! Allah’tan korkun da müslüman olun. Allah’a yemin olsun ki sizler benim getirdiğim dinin hak olduğunu çok iyi bilmektesiniz. Fakat onlar “Bilmiyoruz ya Muhammed” di­yerek bildiklerini inatla inkâr ve küfürde kalmakta ısrar ettiler. İşte Allah Teâlâ onlar hakkında bu ayeti indirdi: “Ey kendilerine Kitap verilenler, yanı­nızdaki (kitap)ları tasdik edici olmak üzere indirdiğimiz (Kur’ân-ı Kerim’e) iman edin.” [67]

Açıklaması

Ayet-i kerime öncesi ile bağlantılıdır. Kitaplarının bazısını tahrif etmek, diğer bir kısmını da kaybetmek suretiyle hidayet karşılığında dalâleti, sapıklı­ğı satın almalarından sonra Ehl-i Kitap önünde emel kapısını açmak için varit olmuştur. Çünkü kendi kitapları da bildikleriyle ameli ve Kur”an’a iman etmeyi onlara lâzım kılmaktadır. Tevrat’a iman etmeleri, onu tasdik eden kitaba da imanı icap ettirir.

Allah Teâlâ, Ehl-i Kitap olan Yahudi ve Hristiyanlara, Peygamberimiz s.a.)’ine indirdiği Kur’ân-ı Mecid’e iman etmelerini emrediyor. Kur’ân-ı Kerim, şimdiki durumda almış olduğu şekilde değil sahih olan ilk esaslarda kendinden önce geçen semavi kitapları tasdik edici olarak gelmiştir. Allah’ın bir olduğunu takrir, şirki red, açık ve gizli fuhuş ve kötülükleri terk, Yahudilerin ellerindeki kitapta bulunan Hz. Muhammed’in peygamberliğinin müjdelenmesi ile ilgili haberleri tasdik etmek gibi. Bunlar bütün semavî dinlerin esasları ve temel amaçlarıdır.

Kitaplarının bir kısmını yitirmiş, diğer bir kısmını da yakmış oldukları halde, Kur’ân-ı Kerim onlara, Kur”an’a iman etmeye çağıracak, aleyhlerine olarak kusurlarını ve cezayı hak ettiklerini tescil edecek şekilde “kendilerine Ki­tap verilenler” diye hitap ediyor.

Bütün semavî dinlerin tevhid, şirki red, güzel ahlâk ile bezenmek, fuhuş ve kötülüklerden uzaklaşmak gibi genel esaslarda ittifak eder oluşu bunları imana çağıran hususlardandır.

Kur’an-ı Kerim İbrahim, Nuh, Davud, Süleyman, Musa, İsa ve öteki pey­gamberlerin (aleyhimüsselâm) peygamberliklerini tekit etmiştir. O halde nasıl oluyor da bu peygamberlerin tabiîleri Kur*an’a ve Muhammed aleyhisselâm’m peygamberliğine hem de onların yanındaki kitabı tasdik ederek ve tevhid esa­sına dayalı Hz. İbrahim milletine (dinine) muvafakat edici olarak geldiği halde iman etmiyorlar?

Habibim onlara de ki: İndirdiğimize inanın. Semadan indirilmiş bütün ki­taplar aynı kaynaktan gelmektedir, tek bir gayeleri vardır.

Sonra Allah Teâlâ onları, böyle yapmadıkları takdirde yüzlerini silip belir­siz ederek enselerine çevirmek, yüzdeki göz ve diğer organları imha etmekle ya­hut da Yahudilerden cumartesi yârânmı helak ettiği, maymun ve domuz sureti­ne çevirerek helak etmek ya da suret ve şekillerini değiştirmekle tehdit etmiştir.

Cumartesi yârânı: Hile yoluyla cumartesi günündeki avlanma yasağını çiğneyenler demektir. Bunlar sahillere havuzlar yapmışlardır. Deniz kabarınca suyla beraber balıklar da havuzlara girerdi. Adamlar cuma günü havuzların kapaklarını kapatırlar, cumartesi günü deniz suyu çekilirken balıklar havuz­dan çıkamayıp kalırlardı ve pazar günü yasak olmadığı için balıkları havuzlar­dan tutarlardı.

“Allah’ın emri yerine gelecektir.” Yani O’nun “ol der, oluverir” demek olan herhangi bir şeyin vuku bulması hakkındaki tekvin emri, mutlaka geçerlidir. O bir şey emredince ona karşı gelinmez, engellenemez; o halde O’nun tehdidin­den sakının, cezasından korkun. Emirden maksat, yapılmasını emrettiği şey­dir, onu ne zaman isterse, var kılar, gerçekleştirir, demektir.

İbni Abbas diyor ki: Allah Teâlâ, kendisinin hükmünü geri çevirecek, emrini bozacak kimse yoktur, manasını murad etmektedir. Onlara inanmayanlarsa iki işten biri vaki olacaktır. Nitekim vahyin inmekte olduğu devirde bu ilâhî tehdit­ler gerçekleşmiş, Beni Nadir Yahudileri hıyanetleri sebebiyle zelil olup Medi­ne’den sürülmüşler, Beni Kurayza Yahudileri düşmanla işbirliği yapmaları dola-yısiyle helak edilmişlerdir. Hadiseler hissî, gözle müşahede edilen işler olarak ka­bul edilirse, bu da tams’m (silmenin) ve geriye (enselerine) çevirmenin manasıdır.[68]

Allah Tealâ’nın Mağfiret Ettiği Ve Etmediği Şeyler

48- Şüphesiz ki Allah, kendisine şirk koşulmasını mağfiret etmez. Ondan başkasını, dileyeceği kimseler için mağfiret eder. Kim Allah’a şirk koşar­sa muhakkak pek büyük bir günah ile iftira etmiş olur.

Nüzul Sebebi

İbni Ebî Hatim ve Taberî’nin tahric ettiklerine göre Ebu Eyyüb el-Ensârî şöyle demiştir: Bir adam Rasul-i Ekrem (s.a.) Hazretlerine gelerek dedi ki: Benim bir amcaoğlum var, haramdan vazgeçmiyor. Peygamberimiz “Dini ne­dir?” diye sorduğunda, “Namaz kılıyor, Allah’ı bir tanıyor” dedi. “Ondan dini­ni sana hibe etmesini iste. Kabul etmezse satın al” buyurdu. Adam da gitti, ondan böylece talep etti; fakat amcaoğlu buna razı olmadı. Adam Resulullah (s.a.)’a döndü, olanı haber vererek “Kendisini dinine karşı düşkün buldum” dedi. Bunun üzerine “Şüphesiz Allah, kendisine şirk koşulmasını mağfiret et­mez. Ondan başkasını dileyeceği kimseler için mağfiret eder” ayet-i kerimesi indi. [69]

Açıklaması

Allah Teâlâ kendisine şirk koşulmasını mağfiret etmeyeceğini, yani kendi­sine şirk koşmuş olarak kıyamette karşısına çıkacak kulunu yarlıgamayacağ-ını haber vermektedir.

Buradaki şirkten maksat, Yahudiler ile başkalarının küfürlerini de içine alan mutlak kâfirliktir. Yüce Allah, şirkten daha aşağı derecedeki günahları, dilediği kullar için affeder. Allah’a şirk koşan kimse gerçekten pek büyük bir günah işlemiştir.

Taberî diyor ki: Bu ayet açıkça ortaya koyuyor ki her büyük günah sahibi­nin işi Allah Teâlâ’nın dilemesine kalmıştır: Dilerse onun günahını affeder, di­lerse o yüzden cezalandırır. Ancak bu büyük günah Allah’a şirk koşmak olma­malıdır. Bazı müfessirler ise şöyle demektedir. O noktayı Hak Teâlâ, “Eğer ya­sak edildiğiniz büyük (günah)lardan kaçınırsanız sizin (öbür) kabahatlerinizi örteriz.” (Nisa, 4/31) ayetiyle beyan etmiştir. Burada büyük günahlardan kaçı­nanların küçük günahlarını affetmek istediğini, büyük günahları işleyenlerin küçük günahlarını affetmeyeceğini bildirmektedir. Kanaatimce Taberî’nin gö­rüşü daha açıktır.

Bu ayet-i kerime “De ki: Ey kendilerinin aleyhinde (günahta) haddi aşan­lar…” ayetini tahsis etmekte, sınırlamaktadır. İbnu’l-Münzir, Ebu Miclez’den tahric ediyor: “De ki: Ey kendilerinin aleyhine (günahta) haddi aşanlar. Al­lah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları mağfiret eder. Şüphesiz ki O, çok mağfiret edicidir, çok esirgeyicidir.” (Zümer, 39/53) ayet-i kerimesi inince Nebiy-yi Muhterem (s.a.) minbere çıktı, ayeti insanlara oku­du. Bir adam kalkıp “Allah’a şirk koşmak (hususu da dahil mi)” dedi. Hz. Pey­gamber sükût etti. Adam tekrar kalkıp, “Ey Allah’ın elçisi, Allah Teâlâ’ya şirk koşmak (da öyle mi?)” dedi. Hz. Rasul-i Ekrem iki veya üç kere sükût etti. Bu­nun üzerine bu ayet-i kerime nazil oldu.

Tirmizî, Hz. Ali (r.a.)’den onun şöyle dediğini tahric ediyor: Kur’an-ı Ke-rim’de en çok şu ayeti severim: “Şüphesiz ki Allah kendisine şirk koşulmasını mağfiret etmez. Ondan başkasını, dileyeceği kimseler için mağfiret eder (yarlı-ğar).”[70]

Ehl-i Kitabın Başka İşlerinden Örnekler Ve Karşılıkları

49- Kendilerini temize çıkaranları gör­medin mi? Öyle değil, Allah kimi diler­se onu temize çıkarır. Onlar fetîl kadar bile haksızlık görmezler.

50- Bak Allah’a karşı nasıl olmadık ya­lan düzüyorlar? Bu, apaçık bir günah olarak (onlara) yeter.

51- Bakmadın mı şu kendilerine Ki-tap’tan biraz nasip verilenlere? Kendi­leri puta, şeytana inanıyorlar, diğer kâfirler için de; “Bunlar iman edenler­den daha doğru bir yoldadır” diyorlar.

52- Bunlar Allah’ın kendilerine lanet ettiği kimselerdir. Allah kime lanet ederse artık ona hakiki hiç bir yardım­cı bulamazsın.

53- Yoksa onların (yer yüzünün) mülkü (ve saltanatın)’dan bir hissesi mi var? Fakat öyle olsaydı insanlara bir nakîr’i (çekirdeğin arkasındaki minik bir tomurcuğu) bile vermezlerdi.

54- Yoksa onlar Allah’ın fazl u keremin­den insanlara verdiği şeylere (bol nimet­lere) karşı haset mi ediyorlar? Biz, ger­çekten İbrahim ailesine de kitap ve hik­met vermişizdir. Onlara (başkaca) bü­yük bir mülk (ve saltanat) da bahşettik.

55- İşte onlardan kimi ona iman etti, kimi de ondan yüz çevirdi. Çılgın bir ateş olarak cehennem yeter (bunlara).

Nüzul Sebebi

“Kendilerini temize çıkaranlar” 49. ayetin nüzul sebebi ile ilgili olarak İbni Ebî Hatim, İbni Abbas’tan tahric etmiştir. Yahudiler çocuklarını öne çı­kararak onlarla dua eder, kurbanlarını sunarlardı ve kendilerinin kusur ve günahlarının bulunmadığını iddia ederlerdi. Bunun üzerine Allah Teâlâ “Kendilerini temize çıkaranları görmedin mi?” ayetini indirdi. İbni Cerir de benzer bir rivayeti İkrime, Mücahid, Ebu Mâlik ve başka ravilerden naklet-

miştir:

el-Kelbî der ki: Ayet bazı Yahudiler hakkında nazil olmuştur. Bunlar ço­cukları ile birlikte Resulullah’a (s.a.) gelerek: “Ya Muhammed, şu çocuklarımı­zın günahı olabilir mi?” diye sordular. O da hayır, dedi. Bu cevabı alınca dediler ki: Kendisi adına içtiğimize yemin ederiz ki bizler de bu çocukların durumun­dayız. Gündüz işlediğimiz hiç bir günah yoktur ki geceleyin bizden silinip git­mesin. Yine gece işlediğimiz hiçbir günah yoktur ki gündüz bizden silinmesin. Kendilerini temize çıkarmaları işte budur.

Hasan-ı Basrî ile Katâde şöyle diyorlar: Bu ayet Yahudiler ve Hristiyanlar hakkında “Bizler Allah’ın oğulları ve sevgilileriyiz” (Maide, 5/18) ve “Cennete ancak Yahudi veya Nasranî (Hristiyan) olanlar girecektir.” (Bakara, 2/111) de­dikleri vakit inmişti.

“Bakmadın mı şu kendilerine Kitap’tan bir nasip verilenlere?” 51. aye­tin nüzul sebebi ile ilgili olarak İmam Ahmed ve İbni Ebî Hatim, İbni Ab-bas’ın şöyle dediğini rivayet ederler: Ka’b b. el-Eşref Mekke’ye geldiğinde Kureyşliler dediler ki: Şu kavminden ve bizden daha hayırlı olduğunu iddia ederek uzaklaşıp alâkasını koparana bakmaz mısın? Halbuki bizler hacıla­ra sahip çıkıyoruz, Kabe’ye hizmet ediyoruz, hacıların su ihtiyacını sağlıyo­ruz. Ka’b “Siz daha hayırlısınız” dedi. Bunun üzerinde haklarında şu ayet­ler indi:

“Doğrusu sana kin tutan, (asıl) zürriyetsiz (ve adı sanı ortadan kalkacak) olan odur.” (Kevser, 108/3) ayeti ve “Bakmadın mı şu kendilerine kitaptan biraz nasip verilenlere?…” (Nisa, 4/51-52) ayetleri.

İbni İshak, İbni Abbas (r.a.)’m şöyle dediğini nakleder: Kureyş, Gatafan ve Beni Kureyza’dan gurupları Hz. Nebiy-yi Ekrem’e karşı savaşmak için bir ara­ya getirenler Huyeyy b. Ahtab, Sellâm b. Ebi’l-Hukayk, Ebu Râfi’, er-Rabî’ b. Ebi’l-Hukayk, Ebu İmâra ve Hevze b. Kays idi. Diğerleri ise Beni Nadir Yahu-dilerindendi.

Bunlar Mekke’ye vardıklarında Kureyşliler dediler ki: Bunlar Yahudilerin ahbârı (bilginleri)dır. Önceki semavî kitapları bilirler. Sorun bakalım onlara: Sizin dininiz mi hayırlıdır, yoksa Muhammed’in dini mi? Kendilerine soruldu­ğunda Yahudi ahbârı “Sizin dininiz onun dininden daha hayırlıdır, siz ondan ve ona uyanlardan daha doğru bir yoldasınız,” dediler. Bunun üzerine Allah Teâlâ “Bakmadın mı şu kendilerine Kitap’tan biraz nasip verilenlere?.. Onlara büyük bir mülk de bahşettik” ayetlerini indirdi.

‘Yoksa… haset mi ediyorlar?” 54. ayetin nüzul sebebi ile ilgili olarak İbni Ebî Hatim, el-Avfî yoluyla İbni Abbas (r.a.)’tan tahric ediyor: Ehl-i Kitap dedi ki: Muhammed kendisine verilenlerin mütevazi şartlarda olduğunu iddia edi­yor. Halbuki dokuz tane karısı var. Bütün düşüncesi evlenmek. Hangi kral bundan daha üstün ki? Bunun üzerine ‘Yoksa onlar Allah’ın fazl (u keremin­den insanlara verdiği şeylere (nimetlere) karşı haset mi ediyorlar?” ayeti nazil oldu. [71]

Açıklaması

Bakmadın mı şu kendilerini öven, kendilerinde bulunmayan vasıfları ve özellikler ileri sürerek “Bizler Allah’ın oğulları ve sevgilileriyiz, biz Allah’ın se­çilmiş halkıyız” diyenlerin hâline? Ne yaparlarsa yapsınlar cehennem ateşinin onları sayılı birkaç gün yakacağını, cennete Yahudi ve Hristiyanlardan başka­sının asla giremeyeceğini iddia ederler. Ölen çocuklarımız bizim için salih ameller yerine geçecektir, atalarımız bize şefaat edecek, Allah katında ayrıca­lıkları olduğu için bizleri temize çıkaracaklar, derler. Ayetteki tezkiye, temizle­mek, günahtan aklamak demektir.

Allah Teâlâ onların bu iddialarını şöylece reddediyor: Onların kendilerini tezkiye etmesinin, temize çıkarmasının hiç bir değeri yoktur. Çünkü tezkiye, iddialarla değil salih amel işlemek suretiyle olur. Allah Teâlâ’dır salih amel iş­lemeye muvaffak kılmak, sağlam ve doğru akideye, inanca, faziletli adap ve ahlâka ulaştırmak suretiyle kullarından dilediğini temize çıkaran.

Allah o kendilerini temize çıkaranların amelinin cezasından hiçbir şeyi ek-siltmeyecektir.

Sonra Cenab-ı Hakk’ın ifadesiyle “Bak, Allah’a karşı nasıl olmadık yalan düzüyorlar?” Onların şaşılacak halde bulunduklarını tekit ederek diyor ki: Bak, kendilerini temize çıkarıp, başkaları üzerinde bir ayrıcalığa sahip olduk­larını ileri sürenler Allah’a karşı nasıl yalan söylüyorlar? Zaten bu yalan, ifti­ra, kendini temize çıkarma açık bir günah olarak yeter.

Ayrıca Ehl-i Kitap’tan bir kısmının halleri de tuhaftır. Bunlar müşriklere hoş gözükmeye çalışırlar, putlara, heykellere iman ederler, kendi kitaplarına ve peygamberlerine inanmakta olan müminlere karşı putperestlere yardım ederler ve “Müşrikler din bakımından Hz. Muhammed (a.s.)’in peygamberliğini tasdik eden müminlerden daha doğru bir yoldadırlar” derler. Böylece aklın ve fıtratın gösterdiği doğru yoldan mahrum kalmış, kendi dinlerinin temelini de yıkmış olurlar. Şirke ve putperestliğe yardım edip sahih bir dindarlık ve hak olan ilâhı tasdik kaidesine aykırı davranarak haktan sapmış, zalimliklerini ilân etmiş olurlar.

Varacakları son da Allah’ın rahmet ve lütuflarından kovulmaktır. Allah’ın rahmetinden uzaklaştırdığı kişi de ebediyen kendine yardım edecek bir yar­dımcı bulamaz.

Sonra Cenab-ı Hak onları cimrilikleri ve ahir zamanda mülk ve saltanata tamah etmeleri üzerine kınamaktadır. Zulümleri, haddi aşıp cimrilik gösterme­leri yüzünden başkaca bir mülkten nasipleri bulunmadığını bildirmektedir. Zi­ra kendini ve maddeyi sevme, yalancı gurur ve cimrilik huyları o kadar içlerine işlemiştir ki insanlara bir nakîr”i (çekirdeğin ucundaki minik bir tomurcuğu) bile vermezler. Halbuki mülk, santanat, devlet başkanlığı bütün bu hasislikle­rin üstünde olmayı, cömert bir şekilde harcama yaparak, başkalarının ihtiyaç­larını görerek dostlar kazanmayı, maddî basitliklerden yüce kalmayı, insanla­rın sevgisine mazhar olmayı gerektirir.

Daha sonra Allah Teâlâ cimrilikten de kötü olan hasetleri sebebiyle onları kınamaktadır. Çünkü onlar her türlü hayır ve imkânların kendi ellerinde bu­lunmasını temenni etmekte, Allah’ın nimetlerinin sadece kendilerine ait olma­sını istemekte, kendilerine verilen fazlu ikramın başka bir ümmete ve millete de bahşedilmesinden hoşlanmamaktadırlar. İşte onlar sadece kendini seven (enâniyetçi, egoist), kinci, hasetçi kimselerdir. O yüzden de Allah Teâlâ tarafin-dan Hz. Muhammed (s.a.)’e lütfedilen peygamberlik, ilim, devlet ve hükümet başkanlığı, yardımcı ve taraftarlarının çokluğu gibi fazlu ikramlardan ötürü haset etmişlerdir.

Ardından Allah Teâlâ bu hasedi giderecek, Hz. Muhammed (s.a.)’e olan kıskançlıklarını hafifletecek hususları beyan ediyor. Onlar Cenab-ı Peygamber (s.a.)’e verilenlere karşı haset ederlerse hataya düşerler. Çünkü bunun bir çok benzeri ve emsali bulunmaktadır. Allah Teâlâ bu çeşit nimetleri Hz. İbrahim (a.s.) hanedanına da bahsetmiştir ki Araplar da Hz. İbrahim’in oğlu Hz. İsmail (a.s.)’in sülâlesinden geldikleri için onlardandır.

Cenab-ı Hak, bir takım kanunları koyarken, bu kanunların konulup sırla­rının hikmetlerini beyan eyleyen bir kitabı da onlara vermiş, evlat ve zürriye-tine büyük bir mülk ve saltanat ihsan etmiştir.

Burada peygamberlerinin liderliğinde nübüvvet, Kur”an ve hikmete ilâve olarak Müslümanların pek büyük bir mülke sahip kılınacaklarına da işaret vardır. Bu gücün belirtileri Medine’de yavaş yavaş gözükmeye başlamıştı.

Özetle, Yahudiler mağrur, kendini beğenmiş bir kavimdir. Allah’ın rahme­tinin sadece kendilerine mahsus olduğunu, başkalarına bu nimetlerin erişme­yeceğini, zaten başkalarının buna lâyık da olmadığını zannederler.

Vahamet içerisinde ve satıhta, yüzeyde kalmışlardır, dünya mülkünün kendi ellerinde bulunduğu kanaatindedirler. Ahir zaman peygamberi içlerin­den çıktığı ve kendilerine kitap ve hikmeti bahşettiği için Araplara haset eder­ler.

Daha önce geçmiş Hz. İbrahim (a.s.) ve zürriyeti, nübüvvet (peygamberlik) hususiyetine sahip olmalarına ve kendilerine mülk ihsan edilmesine rağmen ümmetlerinin hepsi de kendilerine iman etmiş değildi. Aksine onların kimi o peygamberlere iman etmiş kimi de yüz çevirip küfründe ısrar etmişti. O halde Ey Habibim, sen kendi kavminin tavrına, sana karşı olan davranışlarına şaşır­ma. Ümmetlerin peygamberleriyle olan hali budur. Böylelikle kavmini eza ve cefalarına karşı sabrı, kuvvetlenmesi, iman etmelerinden ümitsizliğe düşme­mesi için Efendimiz (s.a.) Hazretleri teselli olunmaktadır.

Kurtubî’ye göre “Onlardan kimi ona iman etti” cümlesindeki zamir, Resulullah (s.a.)’a aittir. “Kimi de ondan yüz çevirdi” cümlesi de Hz. Muhammed (s.a.)’den yüz çevirip O’na iman etmedi, demektir. Zamirin Hz. İbrahim’i yahut kitabı gösterdiği de rivayet edilmiştir.

Kendilerini dünyadayken bir azap yakalamasa, ahirette yakıcı, alevli ve kızgın ateşteki cehennem azabı onlara yeter. O ne kötü bir sonuçtur. Bütün bunlar batıllara uymaları, haktan yüz çevirmeleri sebebiyle başlarına gelecek­tir. [72]

Kafirlerin Cezası, Müminlerin Sevabı

56- Ayetlerimizi inkâr ile kâfir olanlar (var ya), onları muhakkak ki ateşe so­kacağız. Derileri piştikçe azabı tadıp durmaları için onları başka deriler ile (yenileyip) değiştireceğiz. Şüphesiz ki Allah Azîz’dir (mutlak galiptir), Ha-kîm’dir (tek hüküm ve hikmet sahibi­dir).

57- İman edip de güzel amel (ve hare­ketlerde bulunanları ise -içinde ebedi kalıcılar olmak üzere- altından ırmak­lar akan cennetlere sokacağız. Orada (her türlü kirden) temizlenmiş zevce­ler onlarındır. Onları daimi olan bir gölgeye sokacağız.

Açıklaması

Peygamberlerimize indirmiş olduğumuz ayetlerimizi, özellikle de ilâhî kitapların sonuncusu, en kâmil ve en açığı olan Kur’an-ı Kerim’i inkâr eden­leri cehennem ateşi ile yakacağız. Ceza ve azaplarının devamlı olacağını bil­direrek Allah Teâlâ buyuruyor ki: “Derileri piştikçe onları başka derilerle (ye­nileyip) değiştireceğiz.” Yani derileri acı hissini şuur merkezinde bulunan di­mağa ulaştıramayacak derecede yanıp dağıldığı zaman onları canlı, elemi du­yan, azabı hisseden başka derilerle değiştireceğiz. Rasul-i Ekrem (s.a.)’den gelen bir rivayete göre “Derileri günde yedi kere değiştirilir.” Azabı tatmaları, yani onu devamlı duymaları, azabın hiç kesilmemesi için böyle yapılır. Nite­kim aziz olan bir kimseye; Allah izzet ve şerefinde seni devamlı kılsın, izzeti­ni artırsın, manasına “Eazzeke’llâh (Allah seni aziz etsin)” denir. Bunun bir benzeri de “(o cehennemin) ateşi yavaşladıkça biz onun alevini artırırız.” (Is-ra, 17/97) ayetidir.

Sonra Allah Teâlâ cezanın illetini tekit etmiş, buna ne kadar kudretli ol­duğunu beyan eylemiştir. Kendisinin Azîz ve Kadîr olduğunu, suçlular hakkın­da vereceği cezayı hiç bir şeyin engelleyemeyeceğini, hakim olduğunu, kimseye adalet dışında azap etmeyeceğini, ancak hikmete uygun olarak ceza vereceğini bildirmiştir. Adalet iktiza eder (gerektirir) ki küfür ve günahlar azap veya ceza sebebidir, iman ve salih ameller ise nimet ve cennet sebebidir. Her amelin uy­gun karşılığı vardır. Aralarındaki farkı göstersin diye o yüzden müminin seva­bı ile kâfirin cezası birlikte Allah’a ve rasullerine, peygamberlerine iman edip salih ameller işleyenleri Rableri hemencecik altından nehirler akan cennetlere sokacaktır. Orada ebedî nimetler ve imkânlardan yararlanacaklardır. Hiç bir şekilde oradan çıkarılmadan, ayrılmadan, ayrılmayı da istemeden o cennetler­de kalacaklar. Ne bir uzanma, ne bir bıkma, ne de bir darlanma olacak. Bütün bunlar salih amellerinin mükâfatı olarak verilecektir. Çünkü salih amel bulun­maksızın tek başına iman kâfi olmaz.

Onlara her türlü vücut kusur ve ayıplarından, sakatlıklardan, kötü huy­lardan arındırılmış, temiz hanımlar bahşedilecektir. Onların arasında mizaca ters gelecek, gönüle keder verecek bir tip olmayacaktır.

Müminleri hanımlanyla beraber gölgeli, hoş, soğuk ve sıcak olmayan gü­zel yerlere yerleştireceğiz. Tam bir nimet ve mükemmel bir refah içinde yaşa­yıp gidecekler.

Kâfirlere verilecek cezanın uzak vadede gelecek zaman harfi olan “sevfe” ile, müminlerin sevabının yakın gelecek zaman harfi olan “sîn” ile tabir olun­masına da dikkat edilmelidir. Bu da sevapların çabucak ve kesinlikle gerçekle­şeceğini, kâfirleri bekleyen azabın ne kadar uzun olacağını ifade eylemektedir. Çünkü kâfirler mahşer meydanında korkunçluklar içinde belki ateş azabından daha şiddetli bir azap ve işkenceye maruz kalacaklardır.[73]

Emanetleri Ve Hakları Ehline Vermek, Adaletle Hükmetmek, Allah’a, Rasulüne
Ve Müslümanlardan Olan Emirlere (İdarecilere) İtaat Etmek

58- Şüphesiz ki Allah size emanetleri ehline vermenizi, insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hük­metmenizi emreder. Allah bununla si­ze ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz ki Allah hakkıyla işiten, hakkıyla gören­dir.

59- Ey iman edenler, Allah’a itaat edin, Peygamber’e ve sizden olan emir sa­hiplerine itaat edin. Eğer bir şey hak­kında çekişirseniz (ihtilâfa düşerse­niz), onu Allah’a ve Peygamber’e götü­rün, eğer Allah ve ahiret gününe inanı­yorsanız. Bu, hem hayırlı, hem netice itibariyle daha güzeldir.

Nüzul Sebebi

“Şüphesiz ki Allah size emanetleri ehline vermenizi emreder” (58. ayet) aye­tinin nüzulü ile ilgili olarak İbni Abbas diyor ki: Resulullah (s.a.) Mekke’yi fet­hettiği zaman Osman b. Talha’yı çağırdı. Geldiğinde “Kabe’nin anahtarını gös­ter” dedi. Osman anahtarı getirip uzatınca, Abbas kalkarak “Babam anam sa­na feda olsun ey Allah’ın Rasulü, sikaya (hacıları sulama) işine ilâve olarak bu­nu da bana ver” dedi. Bunun üzerine Osman elini geri çekti. Rasul-i Ekrem (s.a.) “Ey Osman, getir anahtarı” dedi. Osman da “Allah’ın emaneti ile al” dedi. Cenab-ı Peygamber (s.a.) kalktı, Kabe’yi açtı ve girdi. Çıktıktan sonra Beyt-i Muazzam’ı tavaf etti. Sonra Cebrail (a.s.) anahtarın geri verilmesi emrini in­dirdi. Bunun üzerine Resulullah (s.a.) Osman b. Talha’yı çağırarak anahtarı kendisine verdi ve “Şüphesiz ki Allah size emanetleri ehline vermenizi… emredi­yor” ayetinin tamamını okudu.

Şube, Tefsirinde Haccac’dan tahric ediyor, o da Saîd b. Cüreyc’in şöyle de­diğini rivayet ediyor: Bu ayet, Osman b. Talha hakkında indi. Mekke’yi fethet­tiği gün Resulullah (s.a.) Osman’dan Kabe’nin anahtarını aldı ve Kabe’ye girdi. Sonra ayeti okuyarak dışarı çıktı. Osman’ı çağırıp kendisine anahtarı verdi. İb­ni Cüreyc’in rivayetine göre Ömer b. el-Hattab (r.a.) “Resulullah (a.s.) Kabe’den çıkarken -babam anam kendisine feda olsun- bu ayeti okuyordu. Daha önce bu­nu okuduğunu duymamıştım” demiştir.

Görünüşe bakılırsa ayet-i kerime Hz. Rasul-i Ekrem (s.a.) Kabe’nin içinde iken inmiştir.

“Ey iman edenler, Allah’a itaat edin…” (59. ayet) ayetinin nüzulü ile ilgili olarak da Buharî, İbni Abbas (r.a.)’m şöyle dediğini rivayet eder: Bu ayet-i keri­me, Abdullah b. Huzâfe b. Kays hakkında indi. Resulullah (s.a.) kendisini se-riyye (askeri birlik) emiri olarak bir gazaya göndermişti.

Hafız İbni Hacer der ki: Buharî bu şekilde kısaca zikretmiştir; Ayet-i keri­me Abdullah b. Huzâfe kıssası hakkında indi, manasınadır.

Hadiseyi İmam Ahmed (2, 622), Buharî (13, 109), Müslim (3, 1779) uzun olarak Hz. Ali (r.a.)’den şu şekilde naklederler: Resulullah (s.a.) bir seriyye gön­derdi, başına da emir olarak Ensar’dan birini tayin etti. Onun sözünü dinleyip itaat etmelerini de emreyledi. Askerler bir meseleden dolayı emiri kızdırdılar. Emir de onlara odun toplatıp ateş yaktırdı ve dedi ki: “Resulullah size beni din­leyip itaat etmenizi emretmedi mi?” Onlar “Evet” deyince “O halde ateşe girin” dedi. Onlar: Bizler ateşten kurtulmak için Allah’ın Rasulüne kaçtık, dediler ve girmediler. Dönüşlerinde olayı Rasul-i Ekrem (s.a.)’e anlattıklarında “Ateşe gir-selerdi ondan asla çıkamazlardı, itaat maruf ve meşru şeylerde olur” buyurdu. [74]

Açıklaması

Emanetleri ehline verme ayetinin kendisi hakkında indiği özel sebep, laf­zın umumunu, genel manasını tahsis etmez. Genellikle Kur’an-ı Kerim’in bü­tün ayetlerinde muteber olan, lafzın umumiliğidir, sebebin özel oluşu değildir. Bu da her Müslümana, uhdesinde veya elinin altında bulunan her bir emanet­ten dolayı emanetlerin ehline ve lâyık olanına verilmesi hakkında yöneltilmiş genel bir emirdir ve insana emanet olarak teslim edilmiş her şeyi, ister kendisi hakkında olsun, ister başka bir kul veya Rabbi hakkında olsun, içine alır.

Allah Teâlâ’nın hakları ile ilgili emanete riayet etmek, emirlerini yerine getirmek, yasaklarından kaçınmak, duygularını ve organlarını kendisini Rab-binin rızasına yaklaştıracak işlerde kullanmak suretiyle olur. Ebu Nuaym, el-Hılye’de, merfu olarak İbni Mes’ûd (r.a.)’un Peygamberimiz (s.a.)’den rivayet ettiği şu hadisini zikreder: “Allah yolunda öldürülmek bütün günahlara kefa­rettir.” Hadisin bir rivayeti “Her şeye kefarettir, ancak emanet hariç” şeklinde­dir.

Emanet namaz hakkında olur, oruç hakkında olur, söz hakkında olur. En şiddetlisi de kul hakları ve malları ile ilgili emanettir. Abdullah b. Mes’ud, el-Berâ b. Azib, İbni Abbas, Ubeyy b. Kâ’b gibi bir kısım Ashâb-ı kiram (r.a.) şöyle demişlerdir: Emanet her şeyle ilgilidir, abdestte, namazda, oruçta, zekâtta, cü-nüplük, ölçü, tartı, emanet mallar… İbni Abbas Allah Teâlâ, eli dar olana da, varlıklı olana da emaneti elinde tutarak sahibine iade etmeme hususunda ruh­sat (izin) vermedi demiştir. İbni Ömer de der ki: Allah Teâlâ insanın fercini (cinsî organını) yarattıktan sonra “Bu bir emanettir, onu senin yanında gizle­dim. Meşru hakkı dışında onu haramdan koru” buyurdu.

İnsanın kendi hakkında emanete riayet etmesi ise dini, dünyası ve ahireti hakkında ancak kendisine faydası olacak şeyleri yapması, ahireti ve dünyası bakımından zarar verecek bir işe girişmemesi, hastalık sebeplerinden korun­ması, sağlık kaidelerine uygun şekilde çalışması suretiyle olur. İmam Ahmed, Buharî, Müslim, Ebu Davud ve Tirmizî’nin İbni Ömer (r.a.)’den rivayet ettikle­ri hadisinde Cenab-ı Peygamber (s.a.) Efendimiz şöyle buyurmaktadır:

“Hepiniz çobansınız. Hepiniz raiyyenizden (emanetiniz altına verilmiş şey­lerden) sorumlusunuz.” Başka bir sahih hadiste “Muhakkak ki nefsinin de se­nin üzerinde bir hakkı vardır.” buyurulmuştur.

Başkaları hakkındaki emanete de, emanet ve ödünç olarak verilen eşyayı sahiplerine geri vermek, muamelelerde aldatmamak, cihad, nasihat, insanların sırlarını ve ayıplarını yaymamak suretiyle riayet edilir.

Emaneti koruma hakkında pek çok ayet-i kerime ve hadis-i şerif varit ol­muştur. Bazılarını şöylece kaydedelim: “Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara arz (ve teklif) ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, bundan endişeye düştüler. İnsan ise (bunu) sırtına yükledi.” (Ahzâb, 33/72); “(Öyle müminler) ki onlar emanetlerine ve ahitlerine riayet edicilerdir.” (Mü’minûn, 23/8); “Ey iman edenler, Allah’a ve Peygamber’e hainlik etmeyin. Siz kendiniz bilip dururken, emanetlerinize de hainlik yapmayın.” (Enfâl, 8/27).

İmam Ahmed ve İbni Hibbân’ın, Enes (r.a.)’ten rivayet ettiği hadisinde Ra-sul-i Ekrem (s.a.) buyuruyor ki: “Emaneti olmayanın imanı yoktur. Ahde riayet etmeyenin de dini yoktur.” Buharî, Müslim, Tirmizî ve Nesâî’nin Ebu Hureyre (r.a.)’den rivayet ettiği hadis ise şöyledir: “Münafığın alâmeti üçtür: Konuştu­ğunda yalan söyler, söz verdiğinde yerine getirmez, cayar, kendisine birşey ema­net edildiğinde ise hainlik yapar.”

Emanetleri yerine vermek, özellikle sahibi tarafından istendiği zaman farzdır. Dünyada emaneti vermeyenden kıyamet gününde o alınacaktır. Nite­kim İmam Ahmed, Buharî (el-Edep kitabında), Müslim ve Tirmizî’nin Ebu Hu­reyre (r.a.)’den rivayet ettikleri hadiste Efendimiz (s.a.) Hazretleri buyuruyor ki: “Emanetleri sahiplerine mutlaka ödeyeceksiniz. Hatta boynuzlu koyundan boynuzsuz koyunun öcü alınacaktır.”

Emanet helak veya zayi olur, ya da çalmırsa, şayet bir tecavüz, kusur ya­hut ihmal varsa tazmin ettirilir, öyle birşey yoksa tazmin ettirilmez.

Emanetlerin yerli yerini bulmasından sonra insanlar arasında adaletle hükmetmeye sıra gelir. Ondan dolayı Allah Teâlâ adaleti emretmiştir. Emanet İslâm nizamı ve hükümranlığınnı birinci temeli olduğu gibi, adalet de ikinci te­meldir. Bu iki emrin muhatabı da o ümmetin çoğunluğudur.

Adalet mülkün temelidir. Medeniyet, kalkınma ve ilerlemenin gereğidir, bütün akıl sahiplerince methedilmiştir. İslâm’daki hüküm verme esaslarından bir esastır. Bir toplum için çok lüzumlu bir kaidedir. Tâ ki zayıf hakkını alabil­sin, güçlü olan zayıfa haksızlık etmesin, cemiyette güven ve nizam, düzen ha­kim olsun. Semavî din ve kanunlar adaleti hakim kılmanın vacip olduğunda ittifak etmiştir. Hakların sahiplerine ulaşması için bu devlet sultanlarının, hükümdarlarının, başkan ve ona bağlı bulunan memurların, hakimlerin ada­letten ayrılmaması gerekir. Adaleti emreden bir çok ayet ve hadis de varit ol­muştur. “Şüphesiz ki Allah adaleti, iyiliği emreder.” (Nahl, 16/90); “Siz söyledi­ğiniz vakit -hısım, akraba dahi olsa- adaleti gözetin.” (En’am, 6/152); “Adalet yapın ki o takvaya daha yakındır.” (Maide, 5/8); “Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar, adaletle şahitlik edenler olun.” (Maide, 5/8). Cenab-ı Hak, Hz. Davud (a.s.)’a da adaleti emretmiştir: “Ey Davud, biz seni yeryüzün­de bir halife yaptık. O halde insanlar arasında hak (ve adalet) ile hükmet.” (Sâd, 38/26).

Enes (r.a.) Hz. Rasul-i Ekrem (a.s.)’in şöyle buyurduğunu rivayet eder: “Söylediği zaman doğru söyledikçe, hüküm verdiği zaman adaleti gözettikçe, merhamet istendiğinde merhamet ettikçe bu ümmet hayır üzeredir.”

Allah Teâlâ pek çok ayet-i kerimede de zulmü ve zalimleri yermiştir: “O zalimlerin yapmakta oldukları (ve yapacaklarından Allah’ı gafil zannetme sakın.” (İbrahim, 14/42); “O zulmedenleri ve onlara eş olanları bir araya topla­yın.” (Saffât, 37/22). Zulüm türlerinin en tehlikelilerinden biri Allah’ın indirdi­ği hükümlerin dışındaki kanunlarla hükmetmek, idarecilerin ve hakimlerin zulüm işlemesidir. “İşte zulmetmeleri yüzünden çökmüş, ıpıssız kalmış evleri.” (Nemi, 27/52). Kadı ve hakim tarafından gelecek zulümden kaçınmak, önce da­vayı iyi anlamak suretiyle, sonra hasımlardan biri tarafını tutmamak, Allah’ın hükmünü iyi bilmek ve yeterli, ehil olan kişilere bu görevi vermek yoluyla olur.

“İnsanlar arasında hükmettiğimiz zaman” cümlesinde insanlar arasında hak ve adaletle hüküm verecek bir hakimin tayin ve tespitinin lüzumlu oldu­ğuna işaret vardır.

Daha sonra Allah Teâlâ adaleti ve emaneti ehline, lâyık olana vermeyi em­retmenin faydasını beyan ederek buyuruyor ki: “Allah bununla size ne güzel öğüt veriyor!” Yani kendisiyle size öğüt verdiği şey ne güzeldir! Bu cümlede medhe mahsus olan şey hazfedilmiştir, emredilmiş bulunan emanetleri ödeme, adaletle hükmetme gibi hususlar medhedilmektedir.

“Şüphe yok ki Allah hakkıyla işiten, hakkıyla görendir.” Sizin ortaya koy­duğunuz emanetleri yerine verdiğinizi veya hıyaneti görür, insanlar arasında verdiğiniz hükümleri işitir. Ona göre sizi hesaba çeker, karşılığınızı verir. İşiti­len ve görülen şeyleri en iyi O bilir.

Ondan sonra Allah Teâlâ, emanetleri ehline verme ve adaletten ayrılma­maya götürecek bir hususu emrediyor ki bu İslâm nizam ve hakimiyetinde üçüncü esastır. O da hükümlerini yürürlüğe koymak suretiyle Allah’a itaat et­mek, Rablerinin hükmünü açıklayan Rasul-i Ekrem’e ve Müslümanlardan olan idarecilere itaat etmektir.

Ulü’l-emr Kimlerdir?

Bazı müfessirlere göre emir sahiplerinden murad, Müslüman devlet yöne­ticileri veya askeri birlik ve orduların komutanlarıdır. Diğer bazı müfessirlere göre ise bunlar insanlara dinin hükümlerini açıklayan alimlerdir.

Ayetin zahirine göre ise hepsi de murad edilmektedir. Siyasette orduları komuta edenlere ve ülkeleri idare etmede Müslüman devlet yöneticilerine itaat etmek icap ettiği gibi, sert hükümlerin açıklanmasında, insanlara dinin öğre­tilmesinde, maruf olanı emretme, münker ve yasak olanı menetme meselele­rinde alimlere itaat etmek lâzım gelir. İbnü’l-Arabî der ki: “Kanaatimce ümera ‘idareciler) ve alimler hep beraberce murad olunmaktadır. Ümeraya itaat em­rin aslı onlardan kaynaklandığı, hüküm verme onlara ait bulunduğu için lâ­zımdır. Alimlere itaat ise insanların şer”î meseleleri onlara sorması gerektiği, alimlerin de cevap vermesi lâzım geldiği, fetvalarına uymak da vacip olduğu için lâzımdır.” [75]

Fahreddin er-Râzî’ye göre emir sahiplerinden maksat, böylece ayetle alim­lerden sadır olan icmanın hüccet oluşuna istidlal edilmesidir.

Şayet sizinle ulul-emr arasında din işlerinden biri hakkında bir çekişme ve ihtilâf olursa ve Kur’an’da da, Sünnet’te de ona dair bir nas, hüküm bulun­mazsa, ihtilaflı mesele Kur’an ve Sünnet’te kabul edilmiş olan genel esas ve ka­idelere havale edilir, onlara uygun olan netice ile hükmedilir, aykırı olanlar reddolunur. Buna Usûl-i Fıkıh ilminde “kıyâs” denilmektedir.

Peygamberimiz (s.a.) de kıyas ile amel etmeyi ikrar ve kabul eylemiştir. Muaz b. Cebel’i kadı (hakim) olarak Yemen’e gönderirken: “Sana bir dava geti­rildiği zaman nasıl hüküm vereceksin?” diye sormuş, Muaz “Allah’ın kitabıyla hükmederim” demişti. Tekrar “Eğer o mesele Allah’ın kitabında yoksa?” diye sormuş, Muaz da “Allah’ın peygamberinin sünnetiyle” cevabını vermişti. “Al­lah’ın kitabında da, Allah Rasulü’nün sünnetinde de yoksa?” diye sorduğunda Muaz “Kendi görüşüme göre içtihat ederim, öyle yapmaya da devam ederim” diye cevap verince Resulullah (s.a.) onun göğsüne vurup “Rasulü’nün elçisini, Allah Rasulü’nü razı edecek şeye muvaffak kılan Allah’a hamdolsun” buyur­muştur. [76]

“Allah’a ve Peygamber’e döndürün (götürün)” cümlesi, ihtilâf konusunun hakkında nas bulunmayan meselelerle ilgili olduğuna, yoksa nassa uymanın vacip olup o hususta ihtilâfa yer bulunmadığına işaret etmektedir.

Eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız hakkında ihtilâf edilen mese­leyi Kur’an ve Sünnet’e arz etmek suretiyle Allah’a ve Peygamber’ine döndü­rün, havale edin.

Çünkü mümin, hiç bir şeyi Allah’ın hükmüne takdim etmez, ona öncelik tanımaz. Aynı şekilde dünyaya gösterdiği ihtirastan daha çok, ahirete ve Allah Teâlâ’nm rızasını kazanma maksadını güder. Bu Allah Teâlâ tarafından, Al­lah’a ve Rasulü’ne itaatten, ihtilâf ortaya çıktığında meseleyi Allah’a ve Rasu-lüne havale etmekten ayrılan herkese karşı yönelik bir tehdittir; şu ayetteki manayadır: “Öyle değil, Rabbine andolsun ki onlar aralarında kimi oraya, kimi buraya çektikleri (kavga ettikleri) şeylerde seni hakem yapmadıkça… iman et­miş olmazlar.” (Nisa, 65). Buharı ve Müslim’in Ebu Hureyre (r.a.) vasıtasıyla rivayet ettikleri hadisinde Peygamberimiz (s.a.) buyuruyor ki: “Bana itaat eden muhakkak Allah’a itaat etmiş olur. Bana isyan eden de muhakkak Allah’a is­yan etmiş olur. Kim benim emirime (tayin ettiğim kumandana) itaat ederse ba­na itaat etmiş olur. Kim de emirime isyan ederse, şüphesiz bana isyan etmiş olur.”

“Bu hem en hayırlı, hem de netice itibariyle daha güzeldir” cümlesi, Allah’a ve peygamberine itaat etmek, ihtilâfa düşme durumunda meseleyi Kur’an ve Sünnet’e arz etmek gibi yukarıda emredilen hususlara işaret etmektedir. Bu ise akibet ve sonuç bakımından daha güzeldir. [77]

Münafıkların Yalan İddiaları Ve Takındıkları Tavırlar

60- Sana indirilen (Kur’an-ı Kerim)’e de, senden önce indirilmiş olan (kitap)’lara da herhalde iman ettiklerini boş yere iddia edenlere bir bakmadın mı ki tağu-tun (sihirbazın) önünde muhakeme edilmelerini isterler. Oysa kendilerine onu inkâr edip tanımamaları emrolun-muştu. Şeytan da onları o (bir daha dö­nemeyecekleri kadar) uzak bir sapık­lıkla büsbütün sapıtmak ister.

61- Onlara “Allah’ın indirdiği (hakeme, Kur’an-ı Kerim’e) ve o peygambere ge­lin” denilince, münafıkların senden büsbütün uzaklaştıklarını görürsün.

62- Önce elleriyle (iradeleriyle) yaptıkla­rı (fenalıklar) yüzünden kendilerine bir belâ çattığı zaman (halleri) nice olur?! (Onlar böyle bir belâya uğradıktan) son­ra da “Biz iyilikten ve ara bulmaktan başka bir şey arzu etmedik” diye Allah’a yemin ederek sana geleceklerdir.

63- İşte bunlar var ya, Allah öylelerin kalplerinde olanı bilir. Artık onlardan yüz çevir, onlara öğüt ver, onlara ken­dileri hakkında tesirli sözler söyle.

Nüzul Sebebi

“Boş yere iddia edenlere bir bakmadın mı?” (60. ayet) ayetin nüzulüyle ilgili olarak İbni Ebi Hatim ve Taberânî sahih bir senedle tahric etmiştir: İbni Abbas dedi ki: Ebu Berze el-Eslemî kâhin idi. Yahudiler arasındaki muhake­melerde hüküm verirdi. Eşlem kabilesinden bazı insanlar muhakeme için ken­disine geldiler. Bunun üzerine Allah Teâlâ: “Sana indirilene de… iman ettikleri­ni boş yere iddia edenlere bir bakmadın mı?”, “Onlara kendileri hakkında çok tesirli sözler söyle” /jısmma kadarki ayetleri indirdi.

İbni Ebî Hatim, İbni Abbas (r.a.)’m şöyle dediğini tahric etmiştir: el-Cellâs b. es-Sâmit, Mu’tib b. Kuşeyr, Rafı’ b. Zeyd ve Bişr, müslüman oldukları iddi-asmdaydılar. Bir davadan dolayı kendi kavimlerinden müslüman olanlar Resulullah (s.a.)’m hakemliğine davet ettiler. Bunlar ise cahiliye devrinin ha­kemleri olan kâhinleri davet ettiler. Allah Teâlâ da kendileri hakkında “…iman ettiklerini boş yere iddia edenlere bir bakmadın mı?…” ayetini indirdi.

İbni Cerir’in tahric ettiğine göre eş-Şa’bî şöyle demiştir: Yahudilerden bir kişi ile münafıklardan birisi arasında bir husumet (ihtilâf konusu) vardı. Yahu­di senin dindaşlarının veya peygamberinin hakemliğine gidelim, dedi. Çünkü O’nun hüküm verirken rüşvet almadığını biliyordu. Fakat anlaşamadılar, so­nunda Cüheyne kabilesindeki bir kâhine gitmeyi kararlaştırdılar. Arkasından bu ayet indi.

el-Kelbî’nin de İbni Abbas’tan şöyle bir rivayeti vardır: Bu ayet münafıklar­dan bir adam hakkında nazil oldu. Onunla bir Yahudi arasında bir dava vardı.

Yahudi “Hadi Muhammed’e gidelim” dedi. Münafık ise “Hayır, Kala b. el-Eşref’e gidelim” dedi. Allah Teâlâ Ka’b’a “tağut” adını takmıştır. Yahudi, Resulullah (s.a.)’tan başkasının muhakeme etmesine razı olmadı. Onun ısrarı üzerine münafıkla beraber Rasul-i Ekrem (s.a.)’in hakemliğine baş vurdular. Resulullah (s.a.) dava sonunda Yahudi lehine hükmetti. Onun huzuruna çıktık­tan sonra münafık Yahudiyi bırakmadı ve “Ömer b. el-Hattab’a gideceğiz” dedi.

Hz. Ömer’in yanına varınca Yahudi dedi ki: Ben ve bu Muhammed’in ha­kemliğine baş vurduk, o da bunun aleyhine hükmetti. Fakat bu razı olmadı, se­nin hakemliğine gideceğini iddia ederek beni bırakmadı, beraberce sana geldik. Hz. Ömer münafığa “öyle mi?” diye sorunca o da “evet”, dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer “Biraz bekleyin, dışarı geliyorum” dedi. İçeri eve girdi, abasının altı­na kılıcını koydu. Sonra yanlarına geldi ve kılıcı çekerek münafığın boynunu vurup öldürdü ve “Allah’ın hükmüne ve Resulullah’m hükmüne razı olmayan hakkında ben de işte böyle hükmederim” dedi. Yahudi de oradan kaçtı. Ardın­dan bu ayeti indiren Cebrail (a.s.) “Muhakkak Ömer hak ile batıl arasını tefrik etmiş, ayırmıştır” dedi. Hz. Ömer’e de o manaya gelmek üzere “el-Fârûk” adı verildi. [78]

Hasılı, Taberî, ayetin münafık ve Yahudi hakkında nazil olduğu görüşünü tercih etmiştir. [79]

Açıklaması

Bu ayetler, nüzul sebebinde de zikredildiği gibi Allah Teâlâ’nm Rasul-i Ek­rem (s.a.) Hazretlerine ve geçmişteki peygamberlere indirdiği kitaplara iman et­tiklerini iddia eden, ama ortaya çıkan dava ve anlaşmazlıkların halledilmesi hu­susunda Allah’ın kitabı ile Rasulünün sünneti dışındaki kaynak ve makamlara baş vuran kişilere karşı Cenab-ı Hak tarafından bir red ve inkârdır. Ayetler, iniş sebebindekinden daha geniş manalar taşımaktadır. Allah’ın kitabı ile Sünnet-i seniyye’den ayrılan ve onlar dışındaki batılların -ki buradaki tağut ile kastedi­len onlardır- hakemliğine müracaat eden herkesi yermekte, zemmetmektedir.

Şimdi bir grubun haline bakınız ki Peygamber olan Muhammed (s.a.)’e, önceki peygamberlere ve onlara indirilen kitaplara iman ettiklerini iddia et­mektedirler. Allah’ın kitaplarına ve peygamberlerine salih bir şekilde imanın gereği, Allah Teâlâ’nın peygamberlerinin lisanları ile meşru kılıp koyduğu esaslara göre amel etmektir. Bu esası çiğneyip geçtikleri takdirde gerçekte iman etmiş kimseler sayılmazlar.

İşte bu münafıklar Peygamberimiz Muhammed (s.a.)’in hakemliğine baş vurmayı kabul etmemişler ve dalâlet erbabı olan sihirbaz Ebu Berze el-Esle-mî’ye, pek aşırı derecede haktan ayrıldığı, Rasul-i Ekrem (s.a.)’e düşmanlık edip aleyhine kışkırtıcılık yaptığı için tağut adı verilen zalim Kâ’b b. el-Eşrefe müracaat etmişlerdi. Halbuki Kur’an-ı Kerim’de tağutu inkâr edip ondan uzak­laşmaları emredilmişti. Onların bunu kabul etmemeleri imansız olduklarına delâlet etmektedir. Dilleri, Allah’a ve Peygamber’ine indirdiğine iman ettiğini iddia ederken, fiilleri onları inkâr ettiklerini, tağuta inanıp onun hükmünü ter­cih ettiklerini göstermektedir. Bu ise İslâm’dan çıkışın bir delilidir.

Kur’an’ın tağutu inkâra dair emirlerinden biri, “Andolsun ki biz her üm­mete “Allah’a kulluk edin, tağut(a tapmak)dan kaçının” diye bir peygamber göndermişizdir.” (Nahl, 16/36) ayeti, bir diğeri “Artık kim tağutu tanımayıp da Allah’a iman ederse o, muhakkak ki kopması (mümkün) olmayan en sağlam kulpa yapışmıştır” (Bakara, 2/256) ayetidir.

Onlar bu fiilleri sebebiyle şeytana öğrenci olmuşlardır. Şeytan ise onları sapıtmak, haktan çok uzak mesafelere sürüklemek istemektedir. Tâ ki asla hak yola giremesinler.

Bunun delili de şudur: İman sahibi oldukları iddiasındaki o kişilere “Geli­niz, Allah Teâlâ’nın Kur”an’da indirdiği hükümlere ve Resulullah’m hakemliği­ne baş vuralım, zira asıl doğru yol budur” denildiğinde, Ey Habibim Muham­medi Sen o münafıkların senden yüz çevirdiklerini, hükmüne razı olmayıp rağ­bet eylemediklerini, bunda da ısrar, inat ve bilinçle uzaklaşma gösterdiklerini görürsün. Bu ayet-i kerime yukarıda da geçen ve onların tağutun, heva ve he­ves sahiplerini ve cahillerin hükmüne baş vurdukları hususunu tekit etmekte­dir. Kasten Allah’ın hükmünden yüz çeviren ise şüphesiz münafık olur.

Allah seni, Allah’ın hükmünden ve senin hakemliğine müracaattan yüz çe­virdiklerinde onların işlerine vakıf ve muttali kıldığı, günahları ve işledikleri küfür, isyan ve ortaya çıkan rezilce tutumları sebebiyle musibetlere veya bir cezaya maruz kaldıkları zaman, ondan sonra da başlarına gelen ve kaçamadık­ları musibetlerin, felâketlerin kalkması için sana baş vurmaya mecbur kaldık­ları vakit bakalım şu münafıkların hali nice olacak?

Bu felâketlerden sonra da sana gelirler, yalan söyleyerek, Peygamberden başkasının hakemliğine müracaat etmelerinin iyi ilişki kurmak ve kendileri ile hasımları arasını sulh yoluyla düzeltmek amacından başka bir gayeye dayan­madığı iddiasında bulunurlar. Yahut onlar senden özür dileyerek senden baş­kasına gitmek ve düşmanlarının hakemliğine müracaat etmekle ancak iyilik ve ara bulmayı yani müdara ve durumu idare etmeyi murat ettiklerini, yoksa on­ların hakemliğine gitmenin sahih olduğu inancını taşımadıklarını söyleyerek yemin ederler. Nitekim Allah Teâlâ münafıkların bu hallerine dair diğer bir ayette de şöyle haber vermiştir:

“İşte kalplerinde bir (münafıklık) hastalığı bulunan kimselerin “Felâketin bize (dönüp) çarpmasından korkuyoruz” diyerek aralarında koşuştuklarını gö­rüyorsun. Belki Allah fetih (ve zafer) veya kendi katından bir emir getirecek de onlar, yüreklerinde gizledikleri şeye karşı pişman olacaklardır.” (Maide, 5/52). Bu, yaptıkları karşılığında maruz kaldıkları şiddetli bir vaid ve tehdittir. Ve mutlaka pişman olacaklardır, ama pişmanlıkları artık fayda vermeyecektir. Bu ayetin bir benzeri de “(Bununla) iyilikten başka bir şey kasdetmedik” diye mu­hakkak yemin edeceklerdir.” (Tevbe, 9/107) ayetidir.

Bu tür insanların, yani münafıkların kalplerindekini Allah Teâlâ bilmek­tedir, ona göre karşılık ve cezalarını verecektir. Çünkü hiç bir şey Allah’a gizli kalmaz, onların içindekileri de dışındakileri de bilir. O halde onlardan artık yüz çevir, onları ciddiye alma, kalplerdekinden ötürü de onlara ağır konuşma. Onlara öğüt ver, kalplerindeki nifak ve gizli serlerden onları nehyet. Seninle onlar arasında kalmak üzere bu hallerinden vaz geçirecek tesirli sözler söyleyerek onlara nasihat eyle.

“Allah öylelerinin kalplerinde olanı bilir” cümlesi pek büyük olan bir hayır veya şer hakkında kullanılan usluptur. Münafıkların kalplerinde küfür, kin, hile ve desise öyle bir dereceye ulaşmıştır ki onu ancak gizliyi ve gizlinin daha gizlisini bilen Allah Teala kuşatıp kavrayabilir.

“Artık onlardan yüz çevir, onlara öğüt ver; onlara kendilerine dair çok tesirli sözler söyle” cümlesi münafıklara nasıl muamele edileceğine delalet etmektedir. Onlara karşı üç çeşit tavır konulur:Onlardan yüz çevirmek; kalplerinin yumuşaması, incelmesi için kendilerine hayrı tavsiye edip hatırlatmak; bazan teşvik yolouyla, bazan da kendilerinden tekrar münafıklık hali ortaya çıkacak olursa öldürülecekleri şeklinde korkutarak kalbe tesir edecek sözler söylemek.[80]

Rasulullah (S.A.)’ a İtaat Etmek Farzdır

64- Biz hiç bir peygamberi, Allah’ın iz­niyle kendisine itaat edilmesinden başka bir hikmetle göndermedik. On­lar, kendilerine zulmettikleri vakit sa­na gelip de Allah’tan mağfiret dilese-lerdi ve onlara (son) peygamber de mağfiret isteyiverseydi, elbette Allah’ı tevbeleri hakkıyla kabul edici, çok merhametli bulacaklardı.

65- Öyle değil, Rabbine andolsun ki on­lar aralarındaki anlaşmazlıklarda seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hü­kümden içlerinde hiç bir sıkıntı duy­madan tam bir teslimiyet ile teslim ol­madıkça, iman etmiş olmazlar.

Nüzul Sebebi

  1. ayetle ilgili olarak altı hadis imamı Abdullah b. ez-Zübeyr (r.a.)’den ri­vayet ediyorlar: Zübeyr ile Ensar’dan bir adam Harra bölgesindeki su yatağı üzerinde anlaşmazlığa düştüler. Mesele Allah’ın Rasulü’ne götürüldüğünde bu­yurdu ki: Ey Zübeyr, sen suvar, sonra da suyu komşuna sal. Ensar’dan olan zat “Halanın oğlu olduğu için mi yâ Resulullah?” dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.)’in yüzünün rengi değişti ve: “Ey Zübeyr, suvar, sonra suyu bostanın etrafındaki tümseklerine kadar tut, ondan sonra da komşuna sal” bu­yurdu. Böylece Zübeyr sudan yararlanma hakkını tam olarak aldı. Halbuki Ce-nab-ı Peygamber (s.a.) her ikisi için de rahatlık olan bir şekli tavsiye eylemişti.

Zübeyr demiştir ki: Şu ayetlerin bu sebepten dolayı indiğini zannetmekte­yim: “Öyle değil, Rablerine andolsun ki aralarındaki anlaşmazlıklarda seni ha­kem yapmadıkça iman etmiş olmazlar.”

İbni Ebî Akatim de aynı ayet hakkında Saîd b. el-Müseyyeb (r.a.)’in şöyle dediğini tahric etmiştir. Bu ayet ez-Zübeyr b. el-Awâm ile Hâtıb b. Ebî Beltea hakkında indirildi. Bir su meselesinde ihtilâfa düşmüşler, Resulullah (s.a.) da önce yukarı tarafta bulunanın, sonra da aşağıdakinin suvaracağı şeklinde hü­küm vermişti. [81]

Açıklaması

Biz hangi peygamberi gönderdiysek, onu kendilerine gönderdiğimiz kimse­lere de o peygambere itaat etmelerini farz kıldık. Bu itaat Allah’ın emri ve iz­niyle farz kılınmıştır ve onların da ona tabi olmaları icap eder. Mücâhid “Bu, herkes ancak benim iznimle itaat eder demektir” diyor. Ancak benim buna mu­vaffak kıldığım kimse ona itaat eder, manasınadır. Şu ayette olduğu gibidir: “Andolsun ki Allah’ın size olan vaadi, O’nun izni ile, onları (düşmanları kolay­ca) öldüregeldiğimiz zaman yerine gelmişti” (Al-i İmran, 3/152) ayetinde O’nun emri, takdiri, dilemesi, sizi düşmanlar üzerine musallat kılması suretiyle de­mektir.

Sonra Allah Teâlâ, hata ve günah işleyen isyankâr ve günahkâr olanlara yol gösteriyor. Resulullah (s.a.)’a gitmelerini, O’nun huzurunda Allah Teâlâ’dan mağfiret dilemelerini, Rasul-i Ekrem’den de kendileri için mağfiret dileyiver-mesini istemelerini söylüyor. Eğer böyle yaparlarsa Allah’ın da tevbelerini ka­bul edip onlara merhamet edeceğini ifade eyliyor: “Elbette Allah’ı, teubeleri hakkıyla kabul edici, çok merhametli bulacaklardı.” Yani O’nun tevbeleri hak-kıyle kabul edici olduğunu anlayın, Allah Teâlâ tevbelerini kabul buyurur.

Burada sahih bir tevbeye koşan kimsenin tevbesinin, şartlarıyla birlikte kabul edileceğine de bir işaret vardır. Şer’an gerekli şartlar ise şunlardır: Tev-benin hemen günahın peşinden olması, günahtan artık kaçınmaya azmetmek ve Allah Teâlâ için sadakat ve ihlâs göstererek bir daha o günaha dönmemek. Ama günahın elemini kalpten sadıkane bir şuurla hissetmeksizin sadece dille yapılan istiğfar ise bir şey ifade etmez.

Cenab-ı Hak peygambere itaati terk etmeyi nefislere zulmetmek, yani on­ları ifsat etmek diye isimlendirmiştir.

Sonra Allah celle ve alâ Peygamber’e itaatin vacip olduğunu büyük bir ka­sem (yemin) ile tekit ediyor, Efendimiz (s.a.) Hazretlerinin verdiği hükmü tam bir gönül rızası ile kabul etmeyende iman olmadığını beyan buyuruyor.

Allah Teâlâ kendi peygamberi için rububiyetine yemin ederek buyuruyor ki: Senin hakemliğine baş vurmaktan yüz çeviren münafıklar şu üç şartı yeri­ne getirmeden gerçek bir iman ile inanmış olmazlar:

1- Üzerinde ihtilâfa düştükleri meseleler ve davalarda Rasul-i Ekrem’i (s.a.) hakem tanımaları. Bir kimse bütün işlerde Hz. Peygamberi (s.a.) hakem kılmadıkça iman etmiş olmaz. Onun verdiği hüküm haktır ve hem zahiren, hem de içten gelerek o hükme boyun eğmek lâzım gelir.

2- Resulullah (s.a.)’m, verdiği hükümden hiç bir sıkıntı duymamaları, O’nun karar ve hükümlerini tam bir rıza, mutlak bir kabul ile karşılamaları, şikayet etmemeleri.

3- O’nun verdiği hükme hem zahirde, hem de batında (gönülde) tam bir bağlılık, külli bir teslimiyet göstermeleri, hiç bir engelleme, karşı koyma ve çe­kişmede bulunmamaları. Bu husus uygulama ve yürütme safhasında söz konu­sudur. Çünkü kişi hükmün hak olduğu görüşüne sahip bulunmakla birlikte uy­gulamasından kaçınmaya çalışabilir. Sahih bir hadiste de şöyle buyuruluyor: “Canım elinde bulunan Allah Teâlâ’ya yemin olsun ki sizden biriniz, arzusu be­nim getirdiğim din ve Şeriat’e tabi olmadıkça iman etmiş olmaz.”

Vatan Sevgisi, Allah’ın Ve Peygamberinin Emirlerine Sarılmak

66- Gerçekten, biz onlara “Kendinizi öl­dürün, yahut yurtlarınızdan çıkın” diye yazsaydık (farz kılsaydık) içlerinden birazı hariç olmak üzere, bunu yapmazlardı. Onlar kendilerine öğütleneni hakkıyla yapsalardı bu kendileri için elbet hem daha hayırlı, hem (imanları- m) sağlamca kökleştirmiş olurdu.

67-Ve o zaman biz de onlara tarafımız- dan Pek b«yük bir mükâfat (cennet) verirdik.

68- Onları elbet doğru yola iletirdik.

Nüzul Sebebi

“Onlar kendilerine öğütleneni hakkıyla yapsalardı…” ayetinin iniş sebebi şudur:

Sabit b. Kays b. Şemmâs ile Yahudilerden bir adam karşılıklı övündüler. Yahudi dedi ki: Vallahi Allah bize “Kendinizi öldürün” diye emrettiğinde biz (atalarımız) buna itaat ederek kendimizi öldürmüşüzdür. Sabit de, Vallahi, Al­lah bize de “Kendinizi öldürün” diye farz kılsaydı bizler de kendimizi öldürür­dük, dedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ: “Onlar kendilerine öğütleneni hakkıyla yapsalardı, bu kendileri için hem daha hayırlı, hem (imanlarını) sağlamca kök­leştirmiş olurdu” ayetini inzal eyledi. [1]

Açıklaması

Allah Teâlâ, insanların çoğunun, işleyegeldikleri yasaklardan el çekmeleri e mrolunduğunda bunu yapmayacaklarını haber vermektedir. Çünkü çoğunun kötü tabiatleri, karakterleri ilâhî emre karşı gelmeye meyillidir. Bu haber, Al­lah Teâlâ’nm olmamışı veya olanın da nasıl olduğunu bilmesi kabilindendir.

Şayet Allah Teâlâ, buzağıya tapınmalarından tevbe eylemeleri için kendi­lerini öldürmelerini emrettiği İsrailoğulları gibi diğer insanlara da kendilerini öldürmelerini emretseydi, intihar bir tevbe yolu olurdu. Yahut biz onlara yurt­larından çıkmalarını ve Allah yolunda başka diyarlara göç etmelerinin farz kıl-saydık, işte bu emirleri yani kendini öldürme ve yurdunu terk etme emrini on­ların az bir kısmı yerine getirirdi, demektir.

Ve onlar kendilerine öğütlenen, gösterilen ve sebepleri, illetleri, hikmetle­ri, vaad ve tehditleri ile birlikte bildirilen emirleri, yasakları yapsalardı, şüp­hesiz onlar için daha hayırlı ve güzel olurdu, imanlarını, dinlerini daha sağ­lamca yerleştirmiş bulunurdu.

Eğer onlar bu büyük hayırı işleseler ve emrolunduklarını yerine getirse­lerdi, o zaman biz de onlara tarafımızdan pek büyük bir ecir ve mükâfat bağış­lardık, cenneti verirdik. O cenneti Peygamberimiz (s.a.) Hazretleri, el-Bezzâr ve Taberanî’nin el-Evsat’ta Ebu Saîd el-Hudrî vasıtasıyla rivayet ettikleri ha­diste şöyle övmüştür: “Cennette gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, hiç bir insanın hatırına gelemeyecek nimetler bulunmaktadır.”

Biz işte onları elbette dünyada ve ahirette doğru yola, hem dünya, hem de ahiret mutluluğuna götürecek salih amele muvaffak kılardık. [2]

Allah’a Ve Peygambere İtaat Etmenin Mükâfatı

69-70- Kim Allah’a ve Peygamber’e itaat ederse işte onlar, Allah’ın kendilerine ni­metler verdiği peygamberlerle, sıddıklar-la, şehitlerle, salihler (iyi adamlar) ile be­raberdirler. Onlar ne iyi arkadaştırlar. Bu Allah’tan bir nimettir. Her şeyi hakkıyla bilen olarak Allah yeter.

Nüzul Sebebi

Taberanî ve İbni Merdûveyh Hz. Aişe’den rivayet etmişlerdir. Hz. Aişe (r.a.) diyor ki: Bir adam Peygamberimiz (s.a.)’e gelerek şöyle dedi: Ey Allah’ın Rasulü, muhakkak ki sen bana canımdan da, çoluk çocuğumdan da daha sevgi­lisin. Evimde olup seni hatırladığımda artık duramıyorum, gelip seni görmeden sükûnete eremiyorum. Kendi ölümümü ve senin ölümünü düşününce anlıyo­rum ki sen cennete girdiğin vakit diğer peygamberlerle birlikte yüce makamla­ra yükseltilirsin. Ve korkarım ki cennete girdiğimde ben seni göremem artık. Resul-i Ekrem (a.s.) hiç bir cevap vermedi. Nihayet Cebrail (a.s.) bu ayeti indir­di: “Kim Allah’a ve Peygamber’e itaat ederse… işte onlar… peygamberlerle… be­raberdirler.”

el-Kelbî diyor ki: Ayet, Resulullah (s.a.)’ın mevlâsı (kölesi) Sevbân hakkında inmiştir. Sevbân, Hz. Peygamberi pek çok severdi, O’nu görmemeye dayanamazdı. Bir gün rengi solmuş, bedeni zayıflamış bir halde geldi. Yüzünde hüzün ve öldük­ten sonra Hz. Peygamberi (s.a.) artık görememe korkusunun belirtisi okunuyordu. Bu durumu Resulullah’a (s.a.) söyledi. Hemen Allah Teâlâ bu ayeti indirdi.

İbni Ebî Hatim, Mesrûk’tan tahric ediyor: O dedi ki: Hz. Peygamber (s.a.)’in ashabı “Ey Allah’ın Rasulü, bize dünyada senden ayrı kalmak yaraşmaz. Sen biz­den önce alınırsan (vefat edersen) bizim üzerimizdeki derecelere yükseltileceğin­den artık seni göremeyeceğiz…” dediler. Bunun üzerine Allah celle ve alâ “Kim Allah’a ve Peygamberce İtaat ederse… peygamberlerle beraberdir.” ayetini indirdi.

Yine İbni Ebî Hatim, İkrime’nin şöyle dediğini tahric eder: Bir genç Pey­gamberimize (s.a.) gelerek dedi ki: “Ey Allah’ın Nebisi! Dünyada seni görme ni­metine erdik. Fakat kıyamet günü seni göremeyiz. Çünkü sen cennete yüksek derecelerde olacaksın.” Bunun üzerine Allah Teâlâ bu ayet-i kerimeyi indirdi. Resulullah (s.a.) da o gence: “Sen cennette benimle olacaksın inşaallah” dedi. [3]

Açıklaması

Allah ve Rasulünün emrettiklerini yapan ve yasakladıklarını bırakan kimseyi Allah azze ve celle izzet ve ikram yurdu olan cennetine sokar, kulları­nın en seçkin grubu olan yüce derece sahiplerine arkadaş kılar. Bu kıymetli ze­vat dört mertebedir:

Peygamberler, sıddıklar, şehitler, sonra müminlerin umumu olan ve dış ve iç­leri selim, istikamet üzere bulunan salih kişilerdir. Lafız, her salih ve şehidi içine alır. Allah ve Rasulü’ne itaatkâr olan kimse onlarla aynı yerlerde bulunur, orada­ki nimetlerden istifade eder. Onları görmek ve huzurlarında bulunmak suretiyle yararlanır. Yoksa onlarla aynı derece ve makamda eşit olamazlar, bu bakımdan aralarında farklar vardır. Ancak dünyada onlara uyup itaat etmelerinden dolayı devamlı ziyaretleşirler. Ve her biri kendi halinden hoşnuttur, razıdır.

Sonra Allah Teâlâ onları överek buyuruyor ki: “Onlar ne iyi arkadaştır.” Bu dört sınıf zevat, o kişiyi çok sevdiklerinden, onu görmekten sevinç duyduk­larından ötürü ona arkadaş olurlar. Buradaki “refik (arkadaş)” kelimesi murâ-fık “devamlı şekilde arkadaşlık, yoldaşlık eden kişi” manasınadır ve cemi (ço­ğul) şekli kasdedilmektedir. Mana “Onlardan her biri arkadaş olmak yönünden ne güzeldir” demektir. Nitekim “Sonra sizi bir çocuk olarak çıkarıyoruz.” (Hac, 22/5) ayetinde de çocuk kelimesi müfred olarak gelmiştir, manası, “Sizden her birinizi bir çocuk olarak çıkarıyoruz” demektir.

Ayet-i kerimenin manasını Taberanî’nin merfu olarak rivayet ettiği “Kim bir kavmi severse Allah da onu onlarla beraber hasreder (kıyamet günü birlikte kılar).” hadisi ile Buharî ve Müslim’in Enes (r.a.)’ten tahric ettikleri “Kişi sevdi­ği ile beraberdir.” hadisi de teyit etmektedir. Sevgi ise “(Habibim) de ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin.” (Âl-i İmran, 3/31) aye­tinde Duyurulduğu gibi itaat etmeyi gerektirir.

Allah Teâlâ’ya ve Hz. Peygambere itaat eden kişiye verilecek bu mükâfat büyük bir ilâhî lütuftur. Ona hak kazananı en iyi Allah bilir, kim takva sahibi­dir daha iyi bilir. İtaatkâr müttakiler, sapıtmış günahkârlar ve riyacı (gösteri­ci) münafıkların kim olduklarını bilmeye Allah Teâlâ kâfidir.

Ayet-i kerime, onların bu dereceye sadece itaatleri sebebiyle değil, Allah Teâlâ’nm fazl u keremi ile eriştiklerini de haber vermektedir.

Artık münafıklar hallerini ıslah etmezlerse o kötü ve uğursuz sonuca ka­vuşmaktan sakınsınlar. İtaatkâr, sadık müminlere de Allah Teâlâ’nm fazl u ih­sanı, nimetleri kutlu olsun, kavuşacakları sevaplara, mükâfatlara sevinsinler. [4]

İslâm’da Kıtal (Savaşma) Esasları

71- Ey iman edenler, (düşmanlarınıza karşı) korunma tedbirinizi alın da kü­çük kıtalar (bölükler) halinde savaşa çıkın, yahut toptan seferber olun.

72- İçinizden (öylesi vardır ki) muhak­kak ağır davranacaktır. Eğer size bir musibet gelip çatarsa der ki: “Allah ba­na cidden lütfetti. Çünkü onlarla bera­ber bulunmadım!”

73- Eğer size Allah’tan bir lütf u inayet gelirse (o zaman da), sanki sizinle ken­disi arasında hiç bir dostluk olmamış gibi, muhakkak “Keşke ben de onlarla beraber olaydım da büyük bir murada (ganimete) ereydim” der.

74- Artık ahiret (saadeti) yerine (geçi­ci) dünya hayatını satanlar, Allah yo­lunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşıp da öldürülürse, veya (düşma­na) galip gelirse ona pek büyük bir ecir (mükâfat) vereceğiz.

75- Size ne oluyor ki Allah yolunda, acizlik ve ızdırap içinde bırakılıp “Ey Rabbimiz, bizi halkı zalim olan şu memleketten (kurtarıp) çıkar, bize senin tarafından bir sahip gönder, bi­ze senin katından bir yardımcı yolla” diyen erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda düşmanla savaşmıyorsu­nuz?

76- İman edenler Allah yolunda sava­şırlar. Kâfirler de şeytan yolunda sava­şırlar. O halde siz de şeytanın dostla­rıyla savaşın. Şüphesiz ki şeytanın hi­lesi zayıftır.

Açıklaması

Allah Teâlâ burada mümin kullarına düşmanlarına karşı korunma tedbir­lerini dikkatlice almalarını emrediyor. Bu müminlerin savaş için gerekli silah­ları hazırlamalarını ve savaşacak bir ordu kurmalarını gerektirir. Cenab-ı Hak savaşta izlenecek siyaseti de çiziyor, zafer ve ezici bir başarıya götürecek kıtal ve savaş kaidelerini de ortaya koyuyor.

Ey müminler, uyanık olun, korunma için gerekli tedbirleri alın. Düşman­lıkları def için hazırlık yapın. Çünkü bir çok şiddetli çarpışma ve hücumlara maruz kalacaksınız. Bu daimi bir emirdir, asırlar boyunca değişen savaş alet ve vasıtalarına, kaidelerine göre değişecek şekillerde yerine getirilir. Hz. Ebu Bekir (r.a.) Yemame harbinde Hâlid b. Velid’e şöyle demiştir: “Onlar sana karşı neyle savaşırsa sen de onlara karşı savaşta aynısını kullan: Kılıca karşı kılıç, mızrağa karşı mızrakla.” İşte kara, deniz ve hava savaşlarında dünyada hangi araçlar kullanılıyorsa ona göre hazırlık yapmak lâzımdır.

Müminin savaşlara atılmaktan korkması, çekinmesi doğru olmaz. Çünkü insanın eceli ne bir an gecikir, ne de bir an önce gelir. Müminlerin düşmana karşı güçlü olmak için imkânları dahilindeki bütün sebeplere yapışması gere­kir. Bu hususta kaderi delil diye ileri sürüp sorumluluktan kaçmamalı, her­hangi bir başarısızlık ve bozguna uğrama korkusundan dolayı ümitsizliğe düş­memelidirler. Hakim’in Hz. Aişe (r.a.)’den rivayet ettiği “Hazr (sakınma, ted­bir), kadere karşı fayda vermez” hadisi, tedbirini alma işiyle çatışmaz. Zira ted­bire baş vurmak da kaderin içindedir. Çünkü kader, işlerin sebebiyete muvafık olarak cereyan etmesi demektir. Yani müsebbekât, sonuçlar genel olarak sebep­lerin miktarına göre meydana gelir. Hazr (tedbir) sebeplerden biri olduğuna gö­re tedbir almak da kader gereğince amel etmek olur.

“Küçük kıtalar (bölükler) halinde savaşa çıkın, yahut toptan seferber olun.” Savaş için arka arkaya topluluklar halinde, bölükler, kıtalar, birlikler olarak davranın, çıkın. Yahut düşmanın güç ve haline göre nasıl uygun görüyorsanız öylece toptan, birbirinizi takviye ederek seferber olun. Bu emir, İslâm ümmeti­nin cihad için daima hazır olması gerektiği manasınadır. Şu ayetin benzeridir: “Siz de onlara (düşmanlara) gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve (cihad için) bağlanıp beslenen atlar hazırlayın ki bu hazırlıkla Allah’ın düşmanı ve sizin düşmanınız olanları korkutasınız.” (Enfâl, 8/60).

Fakat iç cephede bulunan sizden bazısı cihaddan kendisi geri kalabilir, mü-cahidlerin harekâtına bazı engeller çıkarabilir, cihad azim ve gayretlerini kös-teklemeye kalkışabilir. Bunlar münafıklar veya zayıf imanlı ve korkak kişilerdir.

Bir kere münafıklar savaşa hiç rağbet göstermezler. Çünkü İslâm’ı ve Müs­lümanları sevmezler. Zayıf imanlı ve korkaklara gelince, zayıf karakterli, irade­si güçsüz veya korkak olduklarından cihada katılmakta tereddüt gösterirler.

Bunlar bulanık suda avlanmaya çalışırlar, sonuçları ve fırsatları, olayları kendi lehlerine değerlendirirler. Eğer başınıza ölüm, yenilgi gibi bir musibet gelip çatarsa kendi canlarını kurtarmış oldukları için çok sevinirler. Onlardan biri çarpışmada bulunmadığı için Allah’a hamdederler, bunu Allah’ın kendileri­ne bir lütfü sayarlar da sabırdaki ya da öldürüldükleri takdirde şehitlik rütbe-sindeki mükâfatları kaçırdıklarının farkına varmazlar.

Eğer size Allah’tan bir lütf u inayet yani bir nusret, zafer, ganimet gelirse, -sanki sizin dininize mensup değillermiş gibi- derler ki: Keşke savaşa katılsay-dık da biz de ganimetten bir pay kapsaydık.

Her iki durumda da onlar zayıf akıllı, dar görüşlü, zayıf imanlı, korkak ki­şilerdir. O yüzden Allah Teâlâ onları yermiş, Müslümanlarla bağlarının koptu­ğunu gösteren ince bir üslûpla “…sanki sizinle kendisi arasında hiç bir dostluk olmamış gibi…” buyurarak kınamıştır. Ayet dinleyen kimsede düşünce ve mu­hasebe duygularını harekete geçirmekte, onu hakiki durumu ve ayıpları üze­rinde durmaya, değerlendirme yapmaya yöneltmektedir.

Allah Teâlâ daha sonra zayıfların halini beyandan kuvvetli olan müminle­rin odak noktasını açıklama konusuna geçiyor. Görevi yerine getirmekten geri duranlar dairesinden bu büyük günahtan, cihaddan geri kalma günahından nefsi temizleme imkânı bulanların eriştikleri bir dereceye yükselmeyi ele alı­yor. Cenab-ı Hak mümin kullarını kendi yolunda cihad etmeye, Mekke’de ve daha başka memleketlerdeki cihaddan aciz ve zayıf vaziyette bulunan erkek, kadın ve çocukları kurtarmak için çalışmaya teşvik ediyor.

Artık Allah yolunda, O’nun tevhid kelimesini yüceltmek, hak, tevhid, ada­let, şeref, kuvvet, medeniyet dini olan İslâm’a yardım için ebedî olan ahiret ha­yatı karşılığında geçici, fani dünyayı satmış olan kimseler savaşsınlar. Ta ki Allah’ın kelimesi (tevhid akidesi) yükselsin, Allah’ın kelimesi en yüce, kâfirle­rin kelimesi ise alçak olsun. Allah Teâlâ aziz, mutlak galip; hakîm, tek hüküm ve hikmet sahibidir.

Bu emirden sonra da Allah Teâlâ cihadın sevabını beyan eyleyerek savaşa terğib ve teşvik etmektedir. Kim Allah yolunda savaşıp da düşmana galip gelir­se veya düşman ona galip olursa, Allah Teâlâ ona pek büyük bir ecir, cennet ve pek güzel mükâfatlar verecektir. Bu da cihad ve cihad etmenin şerefine delâlet etmektedir. Nitekim Müslümanlar, fetihten önce Mekke’de, Bilâl, Suheyb, Am-mâr ve ailesinin başına geldiği gibi müşriklerden pek şiddetli eza ve cefa gör­müşlerdir.

Sonra ileri sürülebilecek özürleri geçersiz sayarak cihada daha fazla teş­vik etmektedir. Allah Teâlâ’nm yolunda cihada, savaşa katılmanıza ne gibi bir engel ve özrünüz var ki? Bu suretle siz şirk yerine tevhidi, şer yerine hayrı, zu­lüm ve işkence yerine adalet ve merhameti yerleştireceksiniz. Kureyş kâfirleri­nin hicret etmelerini engelleyip dinlerinden çevirmeye çalıştığı, aciz ve zayıf durumdaki erkek, kadın ve çocuklardan oluşan din kardeşlerinizi kurtaracak­sınız.

Bunlardan bahsetmek hamaset ve mertlik duygularını galeyana getirir, insanı faaliyete geçirir, görev ve zayıfları zulümden kurtarmak için fedakârlık gösterme hissini uyandırır.

O zayıfların yardımcı ve el uzatacak kimseleri kalmamıştır. Bulundukları ağır işkence ve acılardan dolayı dua ediyorlar: Ey Rabbimiz, bizi, halkının kâfir olduğu, kullarına zulmedilen bu memleketten, Mekke’den çıkar. Bize senin ta­rafından bir dost gönder de işlerimizi üstüne alsın, bizi kurtarsın, canlarımızı ve ırzımızı korusun. Bize yine senin tarafından bir yardımcı yolla da bizi zu­lümden kurtarsın, zalimlere karşı bize yardım etsin, hicret etmemize yardımcı olsun. Önümüzde senin yüce kapından başka bir yol kalmadı, ey Allahımız!

Allah Teâlâ, ondan sonra Müslümanlara göre cihadın hedefleri ile savaşın müşriklerin gözündeki amaçları arasında bir karşılaştırma yapmıştır. Şöyle ki: Müminler şehit, hak, adalet, halklara insafla muamele kelimesi olan Allah’ın ke­limesini yükseltmek için savaşırlar, yoksa zamanımızda yapıldığı gibi sömürgeci­lik kurmak, çıkar sağlamak, tecavüz etmek, zulüm, başkalarının mallarını ve servetlerini yağmalamak için değil. Kâfirler ise evhama dayalı amaçlar veya ba­yağı maddi hedefler, sadece şehvetlerini temin gayesi uğrunda savaşırlar. Onlar ancak şeytanın vesvesesine, putçuluğun yerleştirilmesine, küfür sistemlerine ve ehline yardıma razı olurlar, ganimet kapma peşindedirler yahut mücerred zafer kazanıp yenme, Arap kabilelerinin önünde şan ve şöhret kazanma duygusuyla övünerek nefislerine pay çıkarma, çalım satma amacını gütmektedirler.

Fakat kesin olan âkibet, en sonunda hakkın batıla galebe çalmasıdır. Çün­kü hak güçlüdür, sabittir. Hak ehli daha izzetli ve sağlamdır. Batıl zayıftır, ye­nilir, ehli de daha zayıf ve korkaktır. Hak yücedir, onun üzerine başka şey yük-selemez. O sebeple Allah Teâlâ bu ayetlerle şu manada emir vermektedir: Ey müminler, şeytanın kendilerini evhama, kuruntuya düşürdüğü, zulüm ve tah-npte şeref ve yüksek bir makam bulunduğu şeklinde vesveseye kaptırdığı dost­larıyla, yardımcılarıyla savaşın. Onların kuvveti, sayıları ve silahları sizi al­datmasın. Çünkü şeytanın hilesi, tedbiri, vesvesesi zayıftır, olgun akıl ve yük­sek fikir sahipleri katında hiç bir etkisi yoktur. Size gelince, sizin dostunuz Rahman’dır. O’nun dinine yardım ettiğiniz müddetçe sizin yardımcınız, işleri­nizi tedbir ve muvaffak kılacak O’dur. Allah’ın askerleridir galip olacaklar. Al­lah’ın hizbi (dinine mensup olanlar)dır başarıya erecek olanlar. [5]

İnsanların Savaş Farz Kılındığı Zamanki Durumları

77- (Daha önce) kendilerine “Ellerinizi (savaşmaktan) çekin, dosdoğru namazı kılın, zekâtı verin” denilen kimselere bakmaz mısın? Şimdi onların üzerine kıtal (savaş) yazılınca (farz kılınınca) içlerinden bir zümre, Allah’tan korkar gibi, hatta daha şiddetli bir korku ile insanlardan korkuyorlar. Onlar “Ey Rabbimiz üzerimize (şu) savaşı niçin yazdın? Bizi yakın bir zamana kadar geciktiremez miydin?” dediler. (Onla­ra) de ki: “Dünya metâı (faydası) pek azdır. Ahiret ise sakınanlar için elbet daha hayırlıdır. Size fetîl (zerre) kadar bile zulmedilmez.”

78- Nerede olursanız olun, hatta sağ­lam yüksek kalelerde bile bulunun, ölüm size çatıp yetişir. Eğer onlara bir iyilik dokunursa “Bu Allah katından-dır” derler. Şayet onlara bir fenalık do­kunursa “Bu senin katındandır (senin yüzündendir)” derler. De ki: “Hepsi Al­lah tarafındandır. Böyle iken o kavme ne oluyor ki (kendilerine söylenen) hiç bir sözü anlamaya yanaşmıyorlar?”

79- Sana gelen her iyilik Allah’tandır. Sana gelen her fenalık da kendinden-dir. Seni (Habibim) insanlara bir pey­gamber olarak gönderdik. (Buna) hak­kıyla şahit olarak da Allah yeter.

Nüzul Sebebi

“Kendilerine “Ellerinizi (savaştan) çekin…” denilen kimselere bakmaz mı­sın?” 77. ayetin nüzul sebebi ile alakalı olarak Nesâî ve Hâkim, İbni Abbas (r.a.)’tan tahric ediyor: Abdurrahman b. Avf ve bir kısım ashabı Peygamberimize (s.a.) gelerek “Ey Allah’ın Nebisi, müşrik iken bizler rahat ve izzet içinde bulunuyorduk. Ne zaman ki iman ettik, zillete düştük, (ne yapaca­ğız?)” dediler. Buna Cenab-ı Peygamber (s.a.) Hazretlerinin cevabı “Bana affet­mek emredildi. O kavimle (kâfirlerle) savaşmayın” oldu. Allah Teâlâ peygam­berine Medine’ye intikal ettikten sonra kıtal (savaşmak) emrini verdi. Bu zevat daha önceki müsadeye binaen savaştan el çektiler. Allah Teâlâ da “(Daha önce) kendilerine “Ellerinizi (savaşmaktan) çekin…” denilen kimselere bakmaz mı­sın?…” ayetini indirdi. Hasan-ı Basrî “Ayet bütün müminler hakkındadır” demistir. Mücahid ise ayetin Yahudiler hakkında olduğunu söyler, münafıklar hakkındadır, da denmiştir. Manası: Allah Teâlâ’dan gelecek ölümden korktuk­ları gibi müşrikler tarafından öldürülmekten de korkarlar demektir.

“Nerede olursanız olun ölüm size çatıp yetişir.” (78. ayet) ayetin nüzul sebe­bi ile alakalı ılarak İbni Abbas’ın şöyle dediği rivayet olunur: Allah Teâlâ Uhud günü şehit düşen Müslümanları zikrettiği zaman cihaddan geri kalmış bulu­nan münafıklar “Öldürülen kardeşlerimiz bizim yanımızda kalsalardı ölmezler ve öldürülmezlerdi” dediler. Bunun üzerine Allah Teâlâ bu ayeti indirdi. [6]

Açıklaması

Müminlere Mekke’de iken namaz, zekât ve fakirlere malî yardım etmeleri, müşriklere karşı müsamaha ve af ile karşılık vermeleri emrolunmuştu. Düş­manlarından öçleri almak için kendilerine savaş izni verilmesini istiyorlardı. Bir çok sebeplerden ötürü de durum bunun için uygunluk göstermiyordu. Me­selâ düşmanların pek çok olan sayısına mukabil Müslümanların sayısı az idi. Ayrıca yeryüzünün en şerefli köşesi olan Mekke’de, kan dökülmesi, zulüm iş­kencesi yasak olan Haram Belde’de bulunmakta idiler. O yüzden orada kendi­lerine cihad emrolunmamıştı. Medine’ye hicret ettiklerinde, artık kendilerine ait bir yurt olunca, daha fazla güç ve yardımcılar, Ensâr bulunca cihada izin verildi. Bununla birlikte daha önce temenni ettikleri savaş emri verilince bir kısmı buna dayanamadı, insanlarla çarpışmaktan şiddetli bir korkuya kapıldı­lar. İşte Allah Teâlâ bize bunların kıssasını anlatmaktadır.

Şu kimselere bakmaz mısın ki İslâm’ın başlangıcında Mekke’deyken ken­dilerine “Barışa sarılın, kendinizi ve ellerinizi cahiliye savaşlarından çekin, rü­künlerine riayet ederek namazı huşu içinde kılın, halk arasında birbirine şef­kat ve yakınlık duygularını uyandıracak olan zekâtı verin” denilmişti. Çünkü cahiliye devrinde en basit sebepten dolayı harp çıkarırlar, kalpleri kinle kay­nardı. Fakat Medine’de kendilerine cihat ve kâfirlerle savaş farz kılınınca bir kısım insanlar, yani münafıklarla zayıf imanlılar bundan hoşlanmadılar. Kâfir­lerin kendilerine savaş açıp onları öldürmelerinden korktular. Bu korku Al­lah’ın azap ve başlarına felâket indirmesi derecesinde, hatta Allah’tan korkma derecesinden de fazla bir noktaya vardı.

Allah Teâlâ onların bu şiddetli korku ve endişelerini hikaye ederek buyu­ruyor ki: Onlar şöyle dediler: “Ey Rabbimiz, niçin bizim üzerimize savaşı, kıtali farz kıldın. Bizi bıraksaydm da normal bir ölümle ölseydik ya! İsterse bu ölüm yakın bir zamanda gelecek ecel ile olsun. Şu savaş farzını başka bir zamana er-teleseydin daha uygun olurdu. Çünkü savaşta kanlar dökülecek, çocuklar ye­tim, kadınlar dul kalacak!”

Bu sözler şu ayettekilere de benziyor: “İman edenler “(Cihad hakkında) bir sure indirilmeli değil miydi?” derler. Fakat muhkem (hükmü baki) bir sure indi­rilip de içinde savaş zikrolunca, kalplerinde hastalık bulunanların (münafık ve zayıf imanlılar) ölüm zamanı üstlerine oaygınlık gelmiş olanların bakışı gibi sana bakmakta olduklarını görürsün.” (Muhammed, 47/20).

Sonra Allah Teâlâ şöyle buyurarak onların şüphesinin reddedilmesini em-reylemektedir: “De ki: Dünyanın metâı (faydası) pek azdır…” Yani, sizin ölüm endişesiyle savaşı geciktirme talebiniz ve savaştan geri kalmanız dünya malı­na ve lezzetlerine rağbetinizden, bağlılığınızdan kaynaklanıyor. Halbuki dün­yadaki kendisinden yararlanılan her şey geçicidir, ahiretteki yararlara, nimet­lere göre pek azdır. Muttaki, haramlardan sakınan ve Allah’a itaat eden kişi­nin ahireti, dünya hayatından daha hayırlıdır. Çünkü dünya nimetleri sınırlı­dır, yok olmaya mahkumdur. Ahiret nimetleri ise çoktur, sınırsızdır, ebedidir, hiç bir bulanıklığı ve yorgunluğu yoktur. Ve onlara ancak Allah’tan korkan, O’nun emirlerine uyup yasaklarından kaçman müminler nail olacaktır. Sizler her şeyden dolayı hesaba çekileceksiniz.

Amellerinizden hiç bir şey, bir fetîl miktarı yani hurma çekirdeğinin ara­sındaki ince iplik kadar bile eksiltilmeyecektir. Aksine karşılığını tastamam alacaksınız. Bu cümle, müttakî müminleri dünyalık nimetler karşısında tesel­li etmekte, ahirete rağbet ve arzularını artırmakta, cihada teşvik eylemekte­dir.

Şüphesiz ölüm, kimsenin kaçamayacağı kesin bir durumdur. Sizler çare­siz ona doğru gitmektesiniz. Kimse ölümden, sağlam, yüksek güçlü bir kale­de iyi korunan bir yerde dahi bulunsa kurtulamaz. Ölüm meleği Azrail’in gelmesini hiç bir şey engelleyemez. Allah Teâlâ başka ayetlerde de bu husu­su kuvvetle belirtmiştir: “Her can ölümü tadıcıdır.” (Âl-i İmran, 3/185). “Yer­yüzünde bulunan her canlı fanidir” (Rahman, 55/26); “Biz senden önce de hiç bir beşere (insana dünyada) ebedilik vermedik.” (Enbiya, 21/34). Ölüm, en so­nunda bütün yaratıkların varacağı netice olduğuna ve ne bir an sonra, ne de bir an önce değil tam tespit edildiği vakitte geleceğine göre cihaddan kork­maya gerek yoktur. İnsan ister cihad etsin, ister etmesin onun eceli kesindir, alnında yazılıdır. Halid b. Velid ölüm döşeğinde şöyle diyordu: “Şu şu olaylar ve savaşlarda bulundum. Vücudumda ok, mızrak, veya kılıç yarası bulunma­yan bir yer kalmadı. Ama işte yine de (ne yazık ki) yatağımda ölmekteyim. Korkakların gözüne uyku girmesin!..” Nice muharip (savaşçı) ölümden dön­müştür. Nice savaştan geri kalıp yatağında oturan da yarasız, beresiz olu­vermiştir.

Sonra Cenab-ı Hak o münafıkların bir sözü sebebiyle şaşılacak bir durum zikretmektedir. Onlara ganimet, bolluk, bereket gibi bir iyilik geldiği, meyve, ekin, çocuk ve benzeri bir rızka kavuşdukları zaman “Bu Allah katındadır. O’nun lütfundan ve ihsanındandır. Başka kimsenin bunda bir payı yoktur” der­ler. Ama bir hezimet (yenilgi), kuraklık, yağmursuzluk, meyve ve ekinlerde bir telef-zarar, veya çocukların ya da hayvanların yavrularının ölmesi gibi başları­na bir fenalık, kötülük geldiği zaman ise “Ey Muhammed, bütün bunlar senin yüzünden, sana uymamız, senin dinine tabi olmamız sebebiyledir” derler. Nite­kim Allah Teâlâ, Firavun kavminin de böyle yaptığını haber vermiştir: “Fakat onlara iyilik (bolluk) gelince “Bu, bizim hakkımızdır” dediler. Eğer kendilerine bir fenalık da (kıtlık, belâ) gelirse Musa ile onun beraberinde olanlara uğursuz­luk yüklerlerdi. Gözünüzü açın ki onların uğursuzluğu ancak Allah tarafından-dır. Fakat çokları bilmezler.” (Araf, 7/131). Bu tavrı belirten başka bir ayette de “İnsanlardan kimi de Allah’a, (dininin yalnız bir tarafından (tutup) ibadet eder.” (Hacc, 22/11) buyurulmaktadır.

Yahudiler gibi görünüşte İslâm’a girmiş olan ama işin gerçeğine bakılır­sa İslâm’dan hoşlanmayan münafıklar da böyle söylemişlerdir. Hatta başla­rına bir şer, fenalık geldiğinde bunu Peygamberimize (s.a.) uymalarına bağla­mışlar, Hz. Muhammed’e (s.a.) -hâşâ- uğursuzluk yüklemeye kalkışmışlardır ve “Bu senin katındandır (senin yüzündendir)” yani “Kendi dinimizi terk edip Muhammed’e tabi olmamız yüzünden bu belâ başımıza geldi” demişler­dir.

Allah Teâlâ bu iddiayı şöylece reddediyor: Bu onlar tarafından atılmış ba­tıl bir iddiadır. Hepsi Allah tarafındandır. Her şey Allah’ın kaza ve kaderiyle-dir. Allah’ın sebep-müsebbep (sebep-sonuç) kanunu dairesinde gerçekleşmekte­dir.

Şu adamların akıllarına ne isabet etti de kendilerine söylenen sözü, ağız­larından çıkan lafın gerçek yönünü anlamıyorlar? Aklî yeteneklerini yitirdiler-de mi böyle kötü bir sonuç çıkarıyorlar ve sebep-müsebbep ilişkisini, Allah’ın herşeyin yaratıcısı olduğunu anlamıyorlar? Sonra Allah Teâlâ Rasul-i Ek­rem’ine (s.a.) hitap ediyor. Hitap ile murad olunan insan cinsidir, böylece cevap da elde edilebilir yani ey insan, sana gelen her hasene, iyilik Allah’tan, Allah’ın fazl u ihsanından, lütfundan, rahmet ve tevfikindendir ki öylece kurtuluş ve hayır yoluna girersin. Ve sana gelen her seyyie, fenalık da kendindendir, senin tarafındandır, işlediğin amelinden kaynaklanır. Çünkü sen akıl, hikmet, ilâhî hidayet kaideleri ve ilim ile tecrübe sonuçlarının kılavuzluğunu kullanma yolu­na girmedin. O yüzden ey Ey Habibim, onların hastalığına bile senin sebep ol­duğunu söylüyorlar. Gerçek şu ki irsî, soyaçekim yoluyla gelen hastalık insanın kendisinden ve doğru olmayan yollara girmesi sebebiyle meydana gelir. Mesele Allah Teâlâ’nın: “Size çarpan her musibet, kendi ellerinizin (ihtiyar ve iradeni­zin) işleyip kazandığı (günahlar) yüzündendir. Bununla beraber Allah) bir ço­ğunu da affeder (ve musibete uğratmaz).” (Şûra, 42/30) ayetinde buyurduğu gi­bidir.

Sen ise Ey Muhammed (s.a.) bizim katımızdan bütün insanlara gönderdi­ğimiz bir peygambersin. Onlara Allah Teâlâ’nm hükümlerini, kanunlarını, Al­lah’ın sevdiği ve razı olduğu, sevmediği ve kabul etmediği hususları tebliğ ve beyan eylersin. Seni peygamber olarak gönderdiğine hakkıyla şahit olarak da Allah Teâlâ yeter. O, seninle onlar arasında da şahittir. Senin onlara tebliğ et­tiklerini onların da küfür ve inatta bulunarak hakkı reddettiklerini bilmekte­dir. Sana düşen sadece tebliğdir. Hayır ve şer, yaratılması ve var kılınması yö­nünden Allah Teâlâ’dandır. Kesb ve ihtiyar (kulun kendi iradesiyle bir şeyi yapması) bakımından ise şer, kuldandır.

Kısaca burada iki şey bulunuyor:

1- Her şey Allah Teâlâ katındandır. Yani her şeyin yaratıcısı, insanın çalış­ması ve kazanması ile ulaşacakları prensipleri, kanunları, kaideleri koyan O’dur.

2- İnsana dokunan fenalık ve şer ise, insanın bu kanun ve prensipleri, se­bepleri anlamaktaki kusurundan, ihmalinden kaynaklanmaktadır.

“Hepsi Allah tarafındandır.” ile “Sana gelen her fenalık da kendindendir.” ayetleri arasında bir taaruz (çelişki) yoktur. Çünkü birinci ayet-i kerime yara­tılması ve var edilmesi itibariyle her şeyin Allah’tan olduğunu kasdediyor. İkinci ayet-i kerime ise günahlar yahut dünya hayatındaki genel kanun ve prensipleri anlamaktaki kusuru sebebiyle, kulun kendi iradesiyle kazanması ve sebebiyet vermesi bakımından fenalığın kendisinden kaynaklandığı manası­nadır. [7]

Rasul’e İtaat Allah’a İtaattir, Kur’an’ı Tedebbür Ve Tefekkür Etmek Lâzımdır, Kur’an Allah Katındandır

80- Kim o Peygamber’e itaat ederse muhakkak Allah’a itaat etmiştir. Kim de yüz çevirirse… Zaten seni onların başına bekçi göndermedik ya!

81- Onlar (sana): “Hayhay, emrine uy­duk” derler. Fakat senin yanından ay­rıldıkları zaman da onlardan bir toplu­luk senin söylediklerinden başkasını geceleyin kurarlar. Allah onların gizli­ce ne planlar kurduklarını yazıyor. Onun için sen onlardan yüz çevir (aldı­rış etme). Allah’a güvenip dayan. Al­lah, bir vekil olarak yeter.

82- Onlar hâlâ Kur’an’ı gereği gibi dü­şünmeyecekler mi? Eğer o, Allah’tan başkası tarafından olsaydı elbet içinde birbirini tutmayan bir çok (tutarsızlık­lar) bulurlardı.

Nüzul Sebebi

Mukâtü’in rivayetine göre Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyururdu: “Beni se­ven muhakkak Allah’ı sevmiştir. Bana itaat eden muhakkak Allah’a itaat etmiş­tir. ” Bunun üzerine münafıklar şöyle demeye başladılar: Şu adamın söylediğini işitmiyor musunuz? Bize Allah’tan başkasına ibadet etmememizi yasakladığı halde kendisi neredeyse şirke giriyor. Hıristiyanların İsa’yı rab edindikleri gibi bizim de kendisini rab edinmemizi istiyor. Bunun üzerine Allah Teâlâ bu ayet-i kerimeyi inzal eyledi. [8]

Açıklaması

Allah Teâlâ, kulu ve peygamberi olan Hz. Muhammed (s.a.) hakkında ha­ber vermekte, ona itaat edenin Allah’a itaat etmiş olduğunu, ona isyan edenin Allah’a isyan etmiş bulunduğunu, çünkü onun asla kendi arzu ve hevesine göre konuşmadığını, söylediklerinin kendisine gönderilen bir vahiy olduğunu bildir­mektedir. Sahihayn’da Ebu Hureyre (r.a.)’den nakledilen bir rivayette Cenab-ı peygamber (s.a.) şöyle buyurmaktadır: “Kim bana itaat ederse muhakkak Al­lah’a itaat etmiştir. Kim bana isyan ederse muhakkak Allah’a isyan etmiştir. Kim emire itaat ederse, muhakkak bana itaat etmiştir. Kim de emire isyan eder­se muhakkak bana isyan etmiştir.”

Ayetin manası: Kim Rasul-i Ekrem’e (s.a.) itaat ederse, o muhakkak Al­lah’a itaat etmiş olmaktadır. Zira gerçekte emreden ve nehyeden Allah Teâlâ’dır. Peygamber ise sadece emri ve nehyi, yasağı teklif etmektedir. Dolayı­sıyla itaat, bizzat Peygamber’e değil, onun emri ve nehyi kendisinden alıp tek­lif ettiği zata yani Allah azze ve celle’ye yapılmış olmaktadır.

Ama Hz. Peygamber (s.a.)’in dünya işlerine dair emir ve tavsiye ettiği hur­maların aşılanması, zeytin yağı yenmesi ve bedene sürülmesi, buğday, arpa gi­bi yiyeceklerin öğütülürken, hamur yapılıp yoğrulurken tartılması gibi husus­lara gelince, bunlar kendisinin kanaati ve içtihadıdır.

Ashab-ı Kiram (r. anhum) bir işle ilgili olarak onun Allah’tan gelen bir va­hiy mi, yoksa Cenab-ı Peygamberin bir içtihadı mı olduğu hakkında şüphe ettik­leri zaman Rasul-i Ekrem’e (s.a.) sorarlardı. Eğer vahiy ise tereddütsüzce itaat ederlerdi. Şayet kendi görüşü ise onlar da görüşlerini söylerler, daha uygun gör­dükleri husus varsa onu beyan ederlerdi. Nitekim Bedir ve Uhud savaşlarında böyle olmuştur. Resulullah (s.a.) bazan onların görüşlerine katılır ve uygulardı.

Ey Habibim sana itaatten yüz çeviren muhakkak zarara ve hüsrana uğ­rar, kaybeder. Onun işi hakkında senin yapacağın bir şey yoktur. İstediğim şey hususunda onu zorlayamazsın. Sana düşen sadece belağ yani tebliğ etmektir. Onların üzerine musallat olmuş, zorba birisi değilsin sen. Hüsran ve helak on­lara er veya geç ulaşacaktır. Nitekim sahih bir hadiste şöyle buyurulmaktadır: ‘Kim Allah’a ve Rasulü’ne itaat ederse muhakkak rüşde (hidayete) ermiştir. Kim de Allah’a ve Rasulü’ne isyan ederse, o kimse kendisinden başkasına zarar : ermiş olmaz.”

Daha sonra Allah Teâlâ münafıkların durumlarını haber veriyor. Onlar zahiren muvafakat ve itaat ettiklerini belirtirler. Münafıklık edip zahiri bir teslimiyet arz ederek “Bizim işimiz sana itaat etmektir” ya da “Emrine itaat edilecek bir emirdir” derler. Senin bulunduğun yerden ayrılıp uzaklaştıktan sonra ise geceleyin senin yanında söyleyip arz ettiklerinden başka görüş ve fi­kirler, planlar kurarlar, tertip ederler. İbni Cerir et-Taberî, İbni Abbas (r.a.)’tan onun şöyle dediğini rivayet ediyor: Onlar öyle insanlardı ki Resulullah (s.a.)’m »anında bulunurlar iken canlarını ve mallarını güven altına almak için, Allah’a ve Rasulü’ne iman ettik, derlerdi. Fakat Allah Rasulü’nün yanından çık­rıktan sonra onun yanında söylediklerinin aksine bir tavır ve yola girerlerdi. O sebepten dolayı Allah Teâlâ kendilerini ayıplayıp azarlamıştır.

Allah celle ve alâ onların tertip ve tuzaklarını bilmektedir. Kulların işleri­ni ve sözlerini yazmaya memur kıldığı yazıcı hafaza meleklerine, münafıkların bu hal ve sözlerini yazıp kaydetmelerini de emretmektedir. Bu tehditteki mana şudur: Cenab-ı Hak haber veriyor ki kendisi o münafıkların gönüllerinden ge­çenleri de, aralarında gizlice konuştukları sırları da, Rasul-i Ekrem (s.a.) Haz­retlerine muhalefet ve isyan etme hususunda geceleyin verdikleri ve vardıkları kararları da -her ne kadar zahiren ona itaatkâr ve muvafakat eder gözükseler ie- gayet iyi bilmektedir, o yüzden de onları cezalandıracaktır.

Ey Rasulüm! Sen onlardan yüz çevir. Müsamahakâr ol, onlara karşı da yu­muşak davran. Hemen onları hesaba çekme, kurdukları komplo ve desiselere fazla önem verme, açıklarını hemen ortaya dökme. Ve onlardan da korkma, Allah Teâlâ’ya tevekkül et. O’na güven, işini O’na ısmarla, bütün işlerinde O’na güvenip dayan. Çünkü onların seslerine karşı Allah sana yeter. Zira Allah Teâlâ, kendisi­ne tevekkül edip, yalnız O’na dönenlere dost, yardımcı ve destek olarak kâfidir.

Allah Teâlâ, ondan sonra Kur’an-ı Kerim’i tedebbür etmeyi, manasını iyice düşünerek okumayı, muhkem manaları ve belâğatli lafızlarını anlamayı emre­diyor. Bu düşünce yolunun plan ve metodunu tashih etmek hususu zaten O’nun kefaleti altındadır. O Kur’an’da hiçbir ihtilâf, karışıklık, çelişki bulun­madığını, çünkü onun Hakîm ve Hamîd olan Allah katından indirildiğini, Hak’tan gelen bir hak olduğunu haber veriyor. Onun için, Allah Teâlâ “Onlar Kur’an’ı hiç düşünmüyorlar mı? Yoksa onların kalpleri üzerinde (kat kat) kilit­ler mi var?” (Muhammed, 47/24) ayetindeki sualden sonra buyuruyor ki: “Eğer o Allah’tan başkası tarafından olsaydı” (Nisa, 4/82) yani kul tarafından yazılıp ortaya konmuş olsaydı, “Elbet içinde birbirini tutmayan birçok (şeyler) bulur­lardı.” Yani onda pek çok ihtilâf, tezat, tutarsızlık ve benzeri şeylere rastlar­lardı. Halbuki şu Kur’an bütün bu tür eksikliklerden salim ve uzaktır, çünkü o Allah Teâlâ’nın katından inmiştir.

Bulunması muhtemel ihtilâf ve farklılıkların ortaya çıkacağı yerler ya Kur’an’m nazmında ya da manalarında olabilirdi.

Nazmı ve belâğati yönüyle düşünülse bazı ayetler mucize derecesine var­mış iken diğer bazıları o dereceden daha aşağı olabilirdi.

Manaları yönüyle düşünülecek olursa bazı ayetlerin manası doğru, bazısı­nın ki fasit ve sakat olabilirdi. Gaybdan, geçmiş ümmetlerin kıssalarından ha­ber verirken gerçeğe uygun olan haberlerin yanısıra gerçek ve vakıa ile bağ­daşmayanları da nakledebilirdi. Milletlerin sosyal, iktisadî ve siyasî ahvali ile ilgili gerçekleri tasvir ettiği gibi hurafeleri ve yanlışları da zikredebilirdi. Akide esaslarını, anayasa prensiplerini, genel hükümleri ihtiva eylediği gibi bunları çürüten ve yıkan hükümler de bulundurabilirdi.

Tertibi bakımından ele alınacak olursa Kur’an-ı Hakim, toptan değil de yirmi üç küsur yıl boyunca çeşitli olaylar ve münasebetlere göre ayrı ayrı, per-deypey indirilmesine rağmen son derece sağlam, tutarlı, mütenasip, şahane bir düzene sahiptir. Zira Peygamberimiz (s.a.) Hazretleri her bir ayet ve sure vah-yolunduğunda kâtiplerine onlara nereye yazacaklarını, tescil edeceklerini bil­dirmiş ve takip etmiştir. Zaten kendisi de ayetleri hafızasından silinmeyecek şekilde sağlam ve sabit olarak “(Habibim) seni okutacağız da (asla) unutmaya­caksın” (A’lâ, 87/6) ayetinde belirtildiği gibi ezbere biliyordu.

İşte bu çeşit ihtilâf ve ihtimallerin hiçbiri Kur’an-ı Kerim’de bulunmamak­tadır. Bu da kesin bir şekilde gösteriyor ki Kur’an, Allah kelâmıdır. Ne önün­den, ne ardından ona hiçbir batıl (yanaşıp) gelemez. O, belâğatiyle, fesahatiyle, akıcılığıyla bütün beliğ ve fasih kimseleri acze düşürmüştür. Gerçekleri hiçbir ihtilâf ve çelişki olmaksızın tam manasıyla tasvir eylemiştir. Geçip gitmiş de­virleri vakıaya uygun olarak doğruca haber verdiği gibi, zamanındaki ahvali, nefisîerdeki ve kalplerdeki gizli esrarı da hayret ve şaşkınlık verecek şekilde, tenkitçi dilleri susturacak ölçüde sağlamca bildirmiş, gelecekle ilgili verdiği ha­berler de aynen öylece gerçekleşmiştir. Akidenin temel prensiplerini, genel ve özel konulara, milletlerarası siyaset ve yönetime ait daha önce görülmemiş hü-kümer vaz’etmiştir. Öyle ki bunlar, bugün beşeriyetin uzun bir mücadele ve çalkantılar döneminden sonra ulaşabildiği en modern ve sağlam nazariye ve felsefî doktrinlerden daha ileri bir seviyede durmaktadır.

Gayb âlemini, kıyamet manzaralarını öyle canlı, hissedebilir bir şekilde bize tasvir etmiştir ki sanki onları görüyormuş, onları yaşıyormuş gibi oluruz. Şiddetli etkisinden ve muhteşem bir şekilde tasvirinden, hikayelerinin doğru ve gerçekçi oluşundan ötürü zihinlerimizde bıraktığı izler kaybolmak bilmez: “Allah, kelâmının en güzelini -(ayetleri birbiriyle) ahenkli, katmerli (tıklım tık­lım gerçeklerle dolu) bir kitap halinde- indirmiştir ki Rablerine derin saygı gös­termekte olanların ondan derileri ürperir, sonra da hem derileri, hem kalpleri Allah’ın zikrine (yatışıp)yumuşar.” (Zümer, 39/23).

Eğer Müslümanlar kendilerine karşı insaflı düşünüp davransalar bu mü­barek Kur’an’ı terk edilmiş olarak bırakmazlardı. Onun ihtiva ettiklerini iyice düşünseler ve kendileri için çizdiği en doğru hayat yolunu anlayıp takip etse­lerdi, şu andaki zelil duruma düşmezlerdi. Kur”an bir hidayet rehberidir, bu ümmetin nurudur, ışığıdır. Allah Teâlâ’nm bildirdiği dosdoğru yoldur, mutluluk anahtarıdır, gerçek menfaatin gerçekleşmesi İslâm ümmetinin bina edilip me­deniyetle ilerlemesinin tek yoludur. Nitekim Allah celle ve alâ şöyle buyuruyor: “Gerçek bu Kur’an (insanları) öyle bir yola doğrultup götürür ki o, en adil ve en doğru bir (yol)dur. O, salih amel (ve hareketlerde bulunan müminlere kendileri için muhakkak bir ecir olduğunu da müjdeler.” (İsra, 17/9). [9]

Sağlam Bir Kaynağa Dayanmaksızın Haber Yaymak

83- Onlara eminlik veya korku husu­sunda bir haber geldiği vakit onu yayıverirler. Halbuki bunu Peygamber’e ve onlardan (müminlerden) emir sahiplerine (idarecilere) havale etmiş olsalar onlardan hüküm çıkarmaya kadir

olanlar onun ne olduğunu bilirlerdi. Allah’ın sizin üzerinizdeki lütf u inayeti ve esirgemesi olmasaydı, birazınız

müstesna olmak üzere muhakkak ki şeytana uyup gitmiştiniz.

Nüzul Sebebi

Müslim, Ömer b. el-Hattab’dan (r.a.) rivayet etmiştir: Peygamber (s.a.) ha­nımlarından itizal ettiğinde (uzaklaştığında) mescide girmiştim. Baktım ki in­sanlar ellerindeki çakıl taşlarıyla yere bir şeyler çiziktiriyorlar: “Resulullah (s.a.) hanımlarını boşadı” diyerek üzülüyorlardı. Mescidin kapısına dikildim ve var gücümle “Hanımlarını boşamadı” diye bağırdım. Bunun üzerine bu ayet nazil oldu: “Onlara eminlik veya korku hususunda bir haber geldiği zaman onu yayıverirler. Halbuki bunu peygamberlere ve onlardan (müminlerden) emir sa­hiplerine havale etmiş olsalardı, onlardan hüküm çıkarmaya kadir olanlar onun ne olduğunu bilirlerdi.” O haberin hükmünü istinbât eden bendim.

İbni Cerir et-Taberî diyor ki: Bu ayet, Rasul-i Ekrem’in (s.a.) kendilerine söylediğinin veya kendilerinin Hz. Peygamber’e söyledikleri söz ve vaadlerin tersine planlar ve desiseler kuran topluluk hakkında nazil olmuştur.

Suyutî ise: “Ayet-i kerime münafıklardan veya zayıf imanlı müminlerden bir grup hakkında nazil olmuştur. Bazı müminlerin kalpleri zayıflasın, Peygamberimiz (s.a.) de rahatsız olsun diye böyle bir yola tevessül ederdi” de­mektedir.

Kanaatimce Suyutî’nin söylediği sebep daha barizdir. Zira haber yaymak, bazı söylentilerin dolaşmasına yardımcı olmak ya ümmetin düşmanı bulunan münafıkların kötü bir maksatla işledikleri bir fiil yahut da zayıf imanlı, cahil halk tabakasının iyi niyetle yaptıkları bir iş olabilir. Hz. Ömer (r.a.)’in tavrı da nüzul sebeplerinden birisi olabilir.

Zemahşerî ise şöyle diyor: Bunlar henüz sosyal olaylar hakkında tecrübesi bulunmayan, işlerin iç yüzünden haberdar olmayan zayıf imanlı bazı Müslü-manlardı. Rasul-i Ekrem (s.a.) Hazretlerinin gönderdiği seriyyeler (askerî bir­likler) ile ilgili olarak kendilerine ulaşan bir emniyet, selâmet, korku, aksaklık, hezimet haberini derhal yayarlar, bu şayia da genel bir bozgunluk veya felâket sebebi olurdu. [10]

Açıklaması

Bu, işlerin ve meselelerin gerçek yönünü öğrenmeden hemen haberini alıp yayan kimselere yöneltilmiş bir nehiydir. Çünkü haberlerin sahih olmaması da mümkündür. Müslim Sahih’inde Ebu Hureyre’nin naklettiği bir hadiste Peygamberimiz (s.a.)’in “Kişiye günah olarak her duyduğunu anlatması yeter” buyurduğunu rivayet etmektedir. Başka bir sahih hadiste de ‘Yalan olduğunu zannettiği bir sözü anlatıp nakleden kişi de iki yalancıdan biridir” buyurmak­tadır. Buhari ve Müslim’de Muğire b. Şu’be’den (r.a.) nakledildiğine göre Rasul-ı Ekrem (s.a.): “Kîl u kâl’den (yani dedikodudan nehyetmiştir.” Yani insanların dillerinde dolaşan sözleri hiç bir araştırma ve soruşturma yapmadan nakletme­yi yasaklamıştır. Ebu Davud’un S«nen’inde de “Zeâmû (demişler, ileri sürmüş­ler) sözü kişi için ne kötü bir binittir” buyurulmuştur.

Ayetin manası şöyledir: Emniyet (barış) ve korku (savaş) durumları ile il­gili bir haber güvenilir olmayan kaynaklardan gelerek cahil halka veya müna­fıklara ya da genel konularda tecrübesi ve bilgisi bulunmayan bazı zayıf Müs­lümanlara ulaşabilir ve onlar da hemen halka duyurup yaymaya girişebilirler. Bu ise insanların genel menfaatine zarar veren kötü bir iştir.

O sebeple kamu işleri ile ilgili söz ve açıklamaların Müslümanların başka­nına yani Rasul-i Ekrem’e (s.a.) veya emir sahibi olan idarecilere, ehl-i hal ve’l-akd olan ümmetin şûra heyetinin üyesi bulunan zatlara bırakılması gerekir. O tür konularda konuşma hakkına onlar sahiptir. Sağlam haberleri, işlerin ger­çek yönlerini ortaya çıkarma imkânı onların elindedir. Bilgileri, istifade ettikle­ri kaynakların çeşitliliği, savaş ve savaş hileleri, entrikaları hususundaki tec­rübelerine dayanarak alınması gerekli tedbirler ve söylenecek sözler hakkında onlar yetkilidirler.

Her duyduğunuzu anlatmakta, sağlamlığını araştırıp sormadan bütün ha­berleri nakletmekte ise devlete açık bir zarar verme durumu söz konusudur. O yüzden zamanımızda her devlet basm-yaym, radyo, televizyon ve diğer iletişim organlarındaki haberlere belli oranda sansür uygulamaktadır. Tâ ki toplumda kargaşa ve karışıklık çıkmasın, insanlar şayialara kapılmasın. Bu kontrol, san­sür barışta da, savaş zamanlarında da mevcuttur.

Daha sonra Allah Teâlâ imam sağlam olan müminlere lütf u inayet edip ken­dilerini o türlü bozuk ve şaibeli akımlardan koruduğunu belirterek beyan ediyor ki: Eğer Allah’ın, sizin üzerinizdeki lütfü ve esirgemesi olmasaydı -çünkü sizi hi­dayete sevkeden, Allah’a ve Rasulü’ne itaat etmeye muvaffak kılan, sizi sağlam bir ilmî kaynağa yani peygambere ve ümmetin emir sahibi olan zevatına idareci­lerine müracaat etmeye kılavuzlayan O’dur- sizler de şeytanın vesveselerine uyardınız veya Zamahşerî’nin dediği gibi kâfir olarak kalırdınız. Bundan sizin pek azınız müstesna olurdu, yahut birazcık bir itaatla da olsa şeytana uyardınız. Bu ayet-i kerimenin bir benzeri de şu ayettir: “Eğer üzerinizde Allah’ın fazl u rah­meti olmasaydı içinizden hiçbiriniz ebedi temize çıkamazdı” (Nûr, 24/21). [11]

Cihada Teşvik

84- Artık Allah yolunda savaş. Sen ken- dinden başkasından mükellef tutulma- yacaksın. İman edenleri de teşvik et. Olur ki Allah o kâfir olanların şiddeti­ n* defeder. Allah’ın azabı çok çetindir, ibret alınacak cezası da pek şiddet-

Açıklaması

Allah Teâlâ bu ayet-i kerimede de kulu ve peygamberi Muhammed (s.a.)’e savaşa bizzat girişmesini, kendisine yardımdan geri duranları bırakmasını ve onlara önem vermemesini emretmektedir.

Ey Habibim Muhammed! Artık sen Allah yolunda savaş. Onlar seni yal­nız ve tek başına bıraksalar da önemli değil. Eğer düşmanlara karşı zafer el­de etmek istiyorsan kendinden başkasını cihada atılması için sorumlu tutma. Çünkü sana yardımcı olacak olan Allah’tır, askerler değil. O isterse sana tek başına da, etrafında binlerce asker ile yardım ettiği nusret ve zaferi nasip eder.

Kendin dışında kalan ve niçin bize savaşı farz kıldın ya Rab diyen, senin yanında ve karşında arz ettikleri itaatten başka entrika ve planlarla meşgul olanlara gelince onları kendi işleriyle başbaşa bırak. Şüphesiz Allah yaptıkları­nın cezasını verecektir.

Onlar hakkında sana düşen sadece cihada teşvik etmektir, onları kına­mak, azarlamak değildir. Allah Teâlâ haber verip vaad ediyor ki -O asla va­adinden caymaz- sana yönelecek şu Kureyş kafilesinin her ne türlü şiddet ve kuvveti olursa olsun onu defedecektir. Çünkü Allah Teâlâ kudret ve kuvvetçe de Kureyş’ten çetindir. Kahr u ceza, azap etme bakımından da daha çetindir. Onların kâfirlikleri, hak aleyhine cüretkârlıkları sebebiyle dünyada da ahirette de cezalarını vermeye kadirdir.

İşte bu ilâhî vaad fiilen gerçekleşmiş, Allah Teâlâ kâfirlerin satvet ve kuv­vetlerini defetmiş ve kırmıştır. Şöyle ki: Ebu Süfyan Uhud savaşından sonra gelecek yıl Bedir’de Müslümanlarla tekrar karşılaşma ve savaşma talebinde bulunmuş, Resulullah (s.a.) da bu talebi kabul etmişti. Uhud savaşının üçüncü senesinde Küçük Bedir’de karşılaşma vakti geldiğinde Rasul-i Ekrem (s.a.) ke­sin olarak çıkma kararını vererek: “Nefsim elinde olan Allah’a yemin olsun ki tek başıma da olsam savaşa muhakkak çıkacağım” buyurmuş, beraberinde sa­dece yetmiş kişi bulunduğu halde sefere çıkmış ve zafer elde etmişlerdi. Çünkü Ebu Süfyan “Bu yıl kıtlık yılı diyerek yoldan geri dönmüştü.” Kureyşlilerin ya­nında sadece kavut bulunuyordu, halbu ki onlar savaş gibi önemli işlere ancak bolluk zamanlarında girişirlerdi. Böylelikle Allah Teâlâ Peygamber Efendimiz (s.a.)’den kâfirlerin şerrini defetmiştir. [12]

Güzel Şefaat, Selâm Almak, Ölümden Sonra Diriliş Ve Tevhidin İspatı

85- Kim güzel bir şefaatte bulu­nursa ondan kendisine bir hisse vardır. Kim de kötü bir şefaatle şefaatte bulunursa ondan kendi­sine bir pay vardır. Allah her şe­ye hakkıyla kadir ve nazırdır.

86- Bir selâm ile selâmlandığınız vakit siz ondan daha güzeli ile selâm alın veya onun aynısıyla karşılayın. Şüphesiz ki Allah her şeyin hesabını hakkıyla arayan­dır.

87- O, öyle bir Allah’tır ki, O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Olaca­ğında hiçbir şüphe bulunmayan kıyamet günü elbette hepinizi toplayacaktır. O Allah’tan daha doğru sözlü kimdir?

Açıklaması

Hayırlı netice verecek bir iş hususunda yardıma çalışan kimse için hakkın batıla galip gelmesinden bir hisse ve onu takiben elde edilen dünyada şeref ve ganimet, ahirette de nail olunacak sevaptan bir pay vardır.

Aynı şekilde bir günah yolunda katkıda bulunan kimse de çalışması ve ni­yetinden ötürü gereken günah ve vebali yüklenir. Sahih bir hadiste Rasul-i Ek­rem (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Hayır işlerinde şefaatçi olunuz, ecir alırsınız. Al­lah, peygamberinin lisanı üzere dilediği şeyi hükme bağlar.” [13]

Şefaat iki nevidir: Güzel ve çirkin. Güzel şefaat, kendisiyle bir Müslüma-nın hakkının gözetildiği, Müslümandan bir şerrin defedildiği veya ona bir ha­yır sağlayan, Allah rızası için yapılan ve o yüzden rüşvet almayan, caiz olan bir iş hakkında yapılan, Allah’ın had cezalarından bir had ya da kul haklarından bir hak hususunda olmayan türdeki şefaattir. Deniliyor ki: Güzel şefaat, Müs­lüman için dua etmektir. Çünkü o da Allah Teâlâ katında şefaatte bulunmak manasındadır. Peygamberimiz (s.a.) Hazretleri şöyle buyurmaktadır: “Kim ‘Müslüman) kardeşi için gıyabında dua ederse duasına icabet olunur. Melek dua edene de, aynısı senin için olsun, der.” [14] İşte bu da dua edenin hissesi ol­maktadır. Müslüman aleyhine yapılan dua da bunun tersinedir.

Kötü şefaat ise güzel olanın aksinedir. Şimdi yaygın olan ise aracılık etme­ler, adam kayırmalar, menfaat ve rüşvet alarak yapılan kötü şefaatlerdir ve başkalarının haklarını çiğnemek, mallarını zalimce yollarla ele geçirmek için yapılmaktadır. Rivayet edildiğine göre Mesrûk bir şefaatte bulunmuş, lehinde şefaat ettiği kimse de hediye olarak Mesrûk’a bir cariye sunmuştu. Mesrûk hiddetlenerek hediyeyi reddetmiş ve “Kalbinde olanı bilseydim senin ihtiyacın hakkında tek kelâm etmezdim, tamamlanması için bir kelime bile söylemez­dim” demiştir. [15]

“Allah her şeye hakkıyla kadir ve nazırdır.” Herşeyi muhafaza edicidir, her şeye şahittir. Ayette geçen “mukît” kelimesinin kudret ve iktidar sahibi, hesabı lâyıkıyla görücü, manalarına geldiği de söylenmiştir. Cenab-ı Hak şefaatçılarm maksatlarına muttalidir, bilicidir. Herkese maksadına göre karşılık verecektir. Herkese hak ettiği ceza ve mükâfatı vermeye kadirdir. Çünkü O’nun koyduğu kanuna (sünnetullaha) göre ceza (karşılık) amel ile alâkalıdır.

Daha sonra yüce Mevlâ insanlara selâmı ve selamlaşma âdabını öğret­mektedir. Selamlaşma da güzel şefaat gibi insanlar arasında yakınlaşma ve iyi ilişki kurma vasıtalarındandır. Ayette geçen “tehiyye” kelimesinin aslı Allah’ın uzun ömürler vermesi için dua etmek demektir. “Tahiyyat Allah’a mahsustur” diye okunan duanın manası ise Allah’ın mülk ve kudretine delâlet eden ve ken­dileri yerine kinaye olarak kullanılan lafızlar, ifadeler demektir. Sahih olan bu­rada tehiyye kelimesinin “selâm” manasına gelmesidir. Nitekim Allah Teâlâ da “tehiyye” lafzı ile şöyle buyurmaktadır: “Onlar sana geldikleri zaman seni Al­lah’ın selâmlamadığı bir şeyle selâmlarlar.” (Mücadile, 58/8).

Size bir Müslüman selâm verdiği vakit kendisine ondan daha güzel veya aynı şekildeki bir selâm ile karşılık vermek vaciptir. Daha fazla bir ifade ile se­lâm almak mendup, benzer bir ifade ile karşılık vermek ise farzdır. Bu şahıs “Esselâmü aleykum” dediği zaman kendisine selâm verilen ya “Ve aleykümü’s-selâm” şeklinde yahut da “Ve aleykümü’s-selâm ve rahmetullah” şeklinde selâ­mı alır. Şayet “ve berakâtüh” lafzını eklerse bu daha faziletlidir. Her bir kelime için on hasene (derece) sevap elde eder. Selâmın güleryüz, sevinç ve güzel bir muamele ile alınması daha münasiptir.

İbni Cerir, Selmân-ı Fârisî (r.a.)’den rivayet ediyor: Bir adam Peygamberimize (s.a.) geldi ve “Esselâmü aleyke ya Resulullah” dedi. O da “Ve aleyke’s-selâmu ve rahmetullah” dedi. Sonra başka birisi gelip “Esselâmü aleyke ve rahmetullahi ve berakâtüh ya Rasulallah” dedi. Ona da Resulullah (s.a.) “Ve aleyke’s-selâm ve rahmetullahi ve berakâtüh” diye karşılık verdi. Daha sonra biri daha gelerek “es-Selâmü aleyke ya Rasulallah ve rahmetullahi ve berakâtüh” de­di. Ona ise cevabı “Ve aleyke” oldu. Bunun üzerine adam “Ey Allah’ın Peygambe­ri, anam-babam sana feda olsun, filân ve falan kimseler sana gelip selâm verdik­lerinde, bana verdiğin karşılıktan daha fazla ifadelerle onların selâmını aldın” deyince Hz. Peygamber (s.a.): “Sen bize bir şey bırakmadın ki. Allah Teâlâ “Bir selâm ile selâmlandığınız vakit ondan daha güzeli ile selâmı alın veya onu aynı-sıyla karşılayın” buyurdu. Biz de sana aymsıyla karşılık verdik” diye cevap verdi.

“Şüphesiz ki Allah her şeyin hesabını hakkıyla arayandır.” Sizi selâmlama ve onun dışındaki her şeyden dolayı hesaba çekecektir. Bu ifade selâmın yayıl­masını ve selâm verenin selâmını almanın vacip olduğunu tekit etmektedir. Ebu Davud’un Ebu Hureyre (r.a.)’den rivayet ettiğine göre Resulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Nefsim kudreti elinde olan Allah’a yemin ederim ki iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsı­nız. Size yaptığınız zaman birbirinizi seveceğiniz bir işi göstereyim mi?: Aranız­da selâmı yayınız.”

Daha sonra Allah Teâlâ onların selamlaşma, cihad, hayır işleri ve şefaat-tan dolayı mükâfat alacaklarını beyan etmekte ve varışın, dönüşün tek ve biricik ilâh bulunan Allah’a olacağını, ahirette yeniden diriliş (ba’s) ve amellerin karşılığının verileceğinin kesinlikle vuku bulacağını haber vermektedir. Bu ayet dinin iki esas rüknünü de takrir eylemektedir: Tevhid (Allah’ın tek ilâh ol-duğu)’nu ispat ediyor ve “O, öyle bir Allah’tır ki, ondan başka bir ilâh yoktur” ayetiyle bütün mahlukat üzerinde yegâne ilâhlık haklarının O’na ait olduğunu haber veriyor. Ahirette diriliş (ba’s) ve cezanın olacağı da müteakip kasem ile ispat olunmaktadır: “Olacağında hiçbir şüphe bulunmayan kıyamet [16] günü el­bette hepinizi toplayacaktır.” Cenab-ı Hak gelmiş geçmiş herkesi öldürüp top­rak altında toplayacak, sonra da hepsini tek bir sahada diriltecek ve herkese ameline göre karşılık verecektir. Ayet, yeniden dirilme hususunda şek ve şüphe duyanlar hakkında nazil olmuştur. Allah Teâlâ bunu tekit için kendi adına ye­min etmiştir.

“O Allah’tan daha doğru sözlü kimdir?” Yani sözünde verdiği haberde, va-ad ve tehdidinde Allah celle ve alâ’dan daha sadık ve doğru kimse yoktur, tek ilâh O’dur, başka bir rab olamaz. O’nun verdiği bu bilgi bütün kâinatı kuşatan ilminden kaynaklanmaktadır. Durum “Benim Rabbim hata da etmez, unutmaz da.” (Tâ-Hâ: 20/52) ayetinde buyurulduğu gibidir. [17]

Münafıkların Vasıfları, Hilekârlıkları, Müslümanları Küfre Düşürme Çabaları, Onlara Nasıl Davranılacağı

88- Siz hâlâ niçin münafıklar hakkında -Allah onları kazandıkları yüzünden tepesi aşağı getirdiği halde- iki kısım oluyorsunuz? Allah’ın saptırdığını siz mi doğru yola getirmek istiyorsunuz? Allah kimi saptırırsa artık onun için hiçbir yol bulamazsın.

89- Onlar, kendileri küfre girdikleri gi­bi sizin de küfredip onlarla beraber ol­manızı arzu ettiler. O halde, onlar Allah yolunda hicret edinceye kadar içlerin­den dostlar edinmeyin. Eğer yüz çevi­rirlerse onları nerede bulursanız yaka­layıp tutun, onları öldürün. Onlardan ne bir dost ne de bir yardımcı edinin.

90- Sizinle aralarında antlaşma bulunan bir kavme sığınanlar, yahut ne sizinle ne de kendi kavimleriyle savaşmak iste­medikleri için göğüsleri daralıp size ge­lenler müstesnadır. Allah dileseydi el­bette onları sizin başınıza musallat eder de sizinle herhalde savaşırlardı. Artık onlar sizi bırakıp bir tarafa çekilirler de sizinle vuruşmazlar ve size barış teklif ederlerse, o halde Allah size onların aleyhine bir yol bırakmamıştır.

91- Diğer bir takımını da şu halde bu­lacaksınız: Onlar hem sizden emin ol­mak, hem kendi kavimlerinden emin olmak isterler. Ne zaman fitneye dön­dürülürler ise onun içine baş aşağı atı­lırlar. Öyle ise onlar sizi bırakıp bir ta­rafa çekilmezler, size barış teklif et­mezler, ellerini çekmezler ise onları nerede bulursanız yakalayıp tutun, on­ları öldürün. İşte size onlar hakkında apaçık bir ferman verdik.

Nüzul Sebebi

“Siz hâlâ niçin münafıklar hakkında iki kısım oluyorsunuz?” 88. ayetin nüzul sebebi ile ilgili olarak: Buharî, Müslim ve başkaları Zeyd b. Sabit (r.a.)’ten şöyle rivayet eder: Resulullah (s.a.) Uhud savaşma çıktığında kendi­siyle beraber gidenlerden bazıları geri döndü. Onlar hakkında Ashab-ı Kiram iki kısma ayrıldı. Bir kısmı, “öldürelim derken diğer bir kısmı, hayır, öldürme­yelim, diyordu. Bunun üzerine bu ayet-i kerime nazil oldu.

İbni Cerir’in İbni Abbas (r.a.)’tan rivayetine göre ayet Mekke’de müslüman olduklarını izhar etmiş bir kavim hakkında inmiştir. Bunlar Müslümanlar aleyhine müşriklere yardım etmekte idiler. Müslümanlar bunlar hakkında hü­küm vermekte ihtilâfa düştüler de o yüzden bu ayet indi.

Saîd b. Mansur ile İbni Ebi Hatim, Sa’d b. Muaz b. Ubâde’nin şöyle dediği­ni tahric etmişlerdir: Resulullah (s.a.) insanlara hitap ederek buyurdu ki: Bana eza eden ve evinde bana eza verenleri toplayana karşı bana yardımcı olacak kim var? Sa’d b. Muâz hemen “Eğer Evs’ten ise onu öldürürüz, eğer Hazredi kardeşlerimiz ar. smda ise bize emredersiniz, sana itaat ederiz” dedi. Bunun üzerine Sa’d b. Ubade kalkıp “Ey Muâz’m oğlu, Resulullah’a (s.a.) itaat et. Sen­den meydana gelenleri bilmektesin” dedi. Useyd b. Hudayr da ayağa kalktı ve “Ey Ubâde’nin oğlu, sen münafıksın ve münafıkları seviyorsun” dedi. Onun üzerine ayağa kalkan Muhammed b. Esleme de şöyle dedi: “Ey insanlar susun, aramızda Allah’ın peygamberi bulunmakta. O bize emreder, biz de emrini infaz ederiz.” Bunun üzerine “Siz hâlâ niçin münafıklar hakkında iki kısım oluyor­sunuz?” ayeti indi.

Ahmed b. Hanbel, Abdurrahman b. Avf (r.a.)’tan rivayet etmiştir: Araplar­dan bir kavim Medine’de Resulullah’a (s.a.) geldiler ve müslüman oldular, son­ra Medine’nin o zaman yaygın olan hummasına yakalandılar. O yüzden gerisin geriye Medine’den çıktılar. Yolda onlarla bir kısım Ashab karşılaştılar ve sor­dular: “Ne oldu da Medine’den ayrıldınız?” Onlar “Medine’nin hummasına yakalandık” dediler. Ashab “Allah Rasulü’nde sizin için alınacak güzel bir örnek yok muydu? (O ve Ashabı bu çeşit şeylere sabrediyor)” dediler. O adamlar hak­kında bazısı “Bunlar münafık olmuş” derken, bazısı da “Münafık olmazlar” di­ye hüküm verirken bu ayet nazil oldu.

Ancak bu rivayetin isnadında tedlîs ve inkıta vardır, yani buna itimad et­mek sahih değildir.

“Ancak aralarında antlaşma bulunan bir kavme sığındılar…” 90. ayetin nüzul sebebi ile ilgili olarak: İbni Ebî Hatim ve İbni Merdûveyh, Hasan-ı Bas-rî’den şöyle dediğini tahric etmektedir: Sürâka b. Mâlik el-Mudlicî bize şöyle anlatmıştı: Resulullah (s.a.) Bedir ve Uhud’da zaferler elde edip etraftaki kabi­leler İslâm’a girmişti. Halid b. Velid’in bir askerî birlik ile kavmim olan Mudli-coğulları üzerine Resulullah (s.a.) tarafından sevk edileceği haberini aldım. He­men Medine’ye gelip Hz. Peygambeı-‘e dedim ki: “Nimet aşkına, benim kavmi­me asker sevk edecekmişsin. Ben, onlarla mütareke yapmanı istiyorum. Çünkü senin kavmin Kureyş müslüman olursa bizimkiler de müslüman olup İslâm’a girerler. Kureyş müslüman olmazsa kavminin onlar üzerine galip bulunması uygun olmaz.”

Bunun üzerine Resulullah (s.a.) Halid b. Velid’in elini tuttu ve “Onunla git ve istediğini yerine getir” dedi. Halid de onlarla Resulullah (s.a.)’a karşı kimse­ye yardım etmemeleri, Kureyş İslâm’a girerse onlarla beraber müslüman olma­ları şartıyla sulh yaptı. Bunun üzerine Allah Teâlâ “Sizinle aralarında antlaş­ma bulunan bir kavme sığınanlar müstesna.” ayetini indirdi. Onlara iltica edenler de onlarla yapılan antlaşmaya dahil oldular.

İbni Ebî Hatim, İbni Abbas, (r.a.)’ın şöyle dediğini tahric etmiştir: “An­cak… bir kavme sığınanlar…” ayeti Hilâl b. Uveymir el-Eslemî, Suraka b. Mâlik el-Mudlicî ile Cuzeyme b. Amir b. Abdi Menafoğulları hakkında indi. İbni Ebî Hâtim’in Mücahid’den naklettiği bir rivayete göre ayet Hilâl b. Uveymir el-Es­lemî hakkında inmiştir. Bu zat ile Müslümanlar arasında bir antlaşma vardı. Kavminden bazı kimseler ona gidip Müslümanlara karşı beraber olmaları tek­lifinde bulunmuş, Hilâl ise Müslümanlarla da kendi kavmiyle de savaşmak is­tememişti. [18]

Açıklaması

Münafıkların kâfir olduğu hususunda gerekli deliller mevcut olduğu halde müminlerin onlar hakkında farklı görüş ve gruplara ayrılmasını hoş karşıla­mayan Allah Teâlâ hitap ederek soruyor: Onlar hakkında niçin farklı görüşlere sahip taraflar haline geldiniz? Bir kısım onları temize çıkarıp haklarında hayır yollu şahitlik etmekte, diğer bir kısım ise münafıkları tan u teşnide bulunup küfre girdiklerine şehadet eylemekte. Halbuki münafıklar kâfirdirler. Allah Te­âlâ onları haktan ayırıp dalâlete düşürmüştür. Buna sebep ise isyanları, Al­lah’ın Rasulü’ne muhalefet etmeleri, batılın peşinden gidip Müslümanlara düş­manlıkta bulunmaları, Müslümanlara buğzedip aleyhlerine entrika ve komplo­lara girişmeleri, Mekke’den Medine’ye hicret etmemeleridir. Münafıklar aslî fıtratları artık bozulduğu için sanki baş aşağı ters çevrilmişler, yüzleri üzeri yürür bir vaziyete düşmüşlerdir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: ‘Yüz üstü, düşe kalka yürümekte olan kimse mi daha çok hidayete erendir. Yok­sa doğru bir yol üzerinde dümdüz yürüyen mi?” (Mülk, 67/22). “Allah onları ka­zandıkları yüzünden tepesi aşağı getirdi” cümlesinin manası şudur: Allah Te­âlâ onları daha önceden oldukları hâle, müşriklerin hükmüne döndürdü. Sebep ise irtidat edip müşriklere katılmaları ve Resulullah (s.a.) aleyhine komplo düzenleyip hilekârlık yapmalarıdır.

“Allah’ın saptırdığını siz mi doğru yola getirmek istiyorsunuz?” Yani kendi istek ve fiilleriyle dalâlete düşmüş, sapıtmış olanları İslâm’a hidayet etmeyi mi istiyorsunuz? Hak yoldan sapıtmış olan kişiyi ona geri çevirmek için bir yol bu­lamazsın ki. Çünkü hakkın yolu açıktır: O da fıtratın çizdiği, selim aklın götür­düğü ve hayır ile şer, faydalı ile zararlı, hak ile batıl hakkında tarafsızca edile­cek tefekkürün yolunu izlemek, o kadar.

Daha sonra Allah Teâlâ münafıkların garip bir tavrını zikrediyor: “Onlar sizin de dalâlete düşmenizi, sapıtmanızı arzu ediyorlar. Ta ki dalâlet bakımın­dan siz de onların haline düşesiniz ve islâm dini tamamen yok edilsin.” Bu şe­kilde temenni etmeleri ise sadece size şiddetli düşmanlık ve buğuzlarmdan, küfürdeki devamlı azgınlıklarından kaynaklanmaktadır. Zira kendi dalâlet ve kâfirlikleri, taşkınlıkları yetmiyor, başkalarını da sapıtmaya düşürüyorlar.

O yüzden Allah Teâlâ münafıkların hilelerinden ve bu türlü entrikaların­dan sakındırmaktadır. İman ettiklerine dair açık bir delil bulununcaya, Medi­ne’ye hicret etmelerine kadar putperest müşriklere karşı size yardım edecek diye münafıklardan dostlar, yardımcılar edinmeyin. Çeşitli dava ve meseleleri­nizde sadakatle size yardımcı olduklarını görürsen ve diğer şartları yerine geti­rirlerse o zaman imanlarında sadık olduklarını anlarsınız.

Fakat Allah yolunda hicret etmek gibi zahirî imandan yüz çevirip Medine dışındaki yerlerinde kalmaya devam edecek olurlarsa, nerede ve ne zaman, is­ter Harem sınırları içinde, isterse Harem dışında onları yakalayın ve öldürün; onlarla dostluk ve ittifak kurmayın ve hiçbir önemli işin başına da onları getir­meyin. Aynı halde devam ettikleri müddetçe Allah düşmanlarına karşı onlar­dan yardım da talep etmeyiniz.

Sonra Allah Teâlâ onlardan iki sınıfı bu hükmün dışında tutmuştur:

Birincisi, Müslümanlarla aralarında antlaşma bulunan bir kavime sığınan­lardır. Sizinle sulh veya zimmîlik antlaşması ile antlaşma yapmış olan bir kav­me, ahit ve antlaşma müddeti esnasında iltica edenlerin hükmünü de antlaşma­nız bulunanlarınki gibi kabul edin. Bu hüküm, Buharî’de de zikredilen Hudey-biye sulhuna uygun düşmektedir. “İsteyen Kureyş’in sulh ve antlaşmasına girer, isteyen de Muhammed ile ashabının sulh ve antlaşmasına girer.” Ebu Bekir er-Râzî diyor ki: İmam, kendisiyle kâfirlerden bir kavim arasında bir antlaşma ak­dederse, şüphesiz bu antlaşmaya her iki tarafa rahm (akrabalık), ittifak ve velâ yoluyla mensup olup taraftar ve destekçi durumunda bulunanlar da dahil olur­lar. Ama başka bir kavimden olan kimse, şart koşulmadıkça antlaşmaya dahil değildir. Başka bir kabileden olup antlaşma yapan tarafların akdine girmesi şart koşulan kişi ise, andlaşma buna göre akdolunmuş ise dahil olur. Nitekim Hudeybiye’de Kinâneoğulları Kureyş’in ahit ve tarafına dahil olmuş idi. [19]

İkincisi, tarafsızlardır: Başlan daralmış olarak gelen ve sizinle savaşmayı istemeyen, kendi kavimlerine karşı savaşmak da kendilerine kolay gelmeyen­ler. Bunlar sizin ne lehinize ve ne de aleyhinize bulunmaktalar. Bugünkü de­yişle tarafsız durumdadırlar. Onlar antlaşma icabı Müslümanlara karşı savaş­madıkları gibi ırk ve cins gibi köklü irtibatlarını korumak için kendi kavimle­riyle de savaşmazlar. Ne de olsa kendi kavimleridir, karşılarına çıkmak isteme­mekte mazurdurlar.

Her iki sınıfa Allah Teâlâ’nm şu ayeti ile muamele olunur: “Size harp açanlarla, Allah yolunda siz de savaşın. Fakat haddi aşmayın. Şüphesiz Allah haddi aşanları sevmez.” (Bakara, 2/190).

Allah Teâlâ’nm size bir lütf u keremi ve rahmeti neticesi onlar sulh yap­mışlardır. Böylece de Allah onların zararını sizden defetmiştir. Allah dileseydi, size karşı savaşa girmelerini ilham ederek onları size musallat kılardı ve sizin­le onlar da savaşırlardı.

Eğer bunlar ve benzerleri sizi bırakıp geri çekilir de savaşmazlarsa ve size barış teklif ederlerse, onlar bu halde devam ettiği sürece sizin onlarla savaşma­ya hakkınız yoktur. Bedir savaşma istemeye istemeye müşriklerle birlikte çık­mak zorunda kalan Abbas ve emsali, Haşimoğullarından bir grup böyleydi. O yüzdendir ki Peygamberimiz (s.a.) Abbas’ın öldürülmesini yasaklamış, esir edilmesini emreylemişti.

Zeroahşerî diyor ki: Allah Teâlâ’nm o insanları Müslümanlara karşı savaş­tan çevirmişolması onlara taarruz etmeme ve öldürülmekten kurtulma sebep­lerinden biridir.

Daha sonra Allah T&âlâ görünüşte yukarıda anlatılan zümreye benzeyen bir başka cemaatin hükmünü beyan eyliyor. Fakat bunların niyetleri ötekilerinki gibi değildir. Bunlar münafık bir kavimdir, Resulullah (s.a.) ve ashabına karşı müslüman gözüküyorlar ki o yönden canlarını, mallarını, çoluk çocukları­nı emniyet altına almış olsunlar. Fakat alttan alta da kâfirlere yardakçılık ya­pıyorlar, onların ibadet ettiklerine ibadet ediyorlar. Müslümanlardan emin ol­mak istiyorlar ama kalben içten kâfirlerle birliktedirler [20] Allah Teâlâ’nm şu ayetinde belirttiği bir halde bulunuyorlar: “Şeytanlarıyla başbaşa olunca, emin olun, biz sizinle beraberiz, derler.” (Bakara, 2/14). Burada da halleri şöyle tasvir ediliyor: “Ne zaman fitneye döndürülürler ise onun içine baş aşağı atılırlar.” Yani kavimleri onları ne zaman Müslümanlara karşı savaşmaya çağırırsa, en çirkin, azgın bir şekilde o çağrıya uyarlar ve savaşa tepe takla atılır ve diğer bütün düşmanlardan daha şiddetli bir şekilde harbe katılırlar. Zemahşerî diyor ki: [21] Süddî dedi ki: Fitne, burada şirk manasınadır. Yani münafıklar ne zaman şirke davet edilirler ise en kabih ve çirkin bir dönüşle ona dönerler. Onlar mü­nafıklık üzerinde idman yapmışlardır. İbni Cerir ise ayetin Esed oğulları ve Gatafan kabilesi hakkında indiğini hikâye eder. Başka kimseler hakkında indi­ği de söylenmiştir.

Bunların hükmü şudur: Eğer sizi bırakıp bir tarafa çekilmezler, size barış teklif etmezler ve tarafsız kalmazlar, müşriklerle birlikte olurlar ve sizinle sa­vaştan uzak kalmazlarsa onları esir edin, nerede karşılaşırsanız onları öldü­rün. Onlar aleyhinde size apaçık bir delil, düşmanlıkları ortaya çıktığı için öl­dürülmeleri hakkında gayet kesin bir ferman verdik.

Bu hükümler, İslâm’ın barışa, güvenliğe, ahde, antlaşma ve sulha ne ka­dar çok önem verdiğini göstermektedir. Razî diyor ki: Ekseri alimler “Bu da gösteriyor ki onlar bize karşı savaşı bırakıp bizden sulh talebinde bulunurlar ve savaştan ellerini tamamen çekecek olurlarsa, bizim de onlarla savaşmamız ve onları öldürmemiz caiz olmaz” demişlerdir. [22]

Hata Yoluyla Ve Kasten Öldürmenin Cezası

92- Bir müminin diğer mümini, yanlış­lık eseri olmayarak öldürmesi helâl ol­maz. Kim bir mümini yanlışlıkla öldü­rürse mümin bir köle azad etmesi ve ölenin ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi lâzımdır. Meğer ki onlar diyeti sadaka olarak bağışlamış olsunlar. Eğer ölen, mümin olmakla beraber size düşman bir kavimden ise mümin bir köle azad etmek lâzımdır. Şayet kendi­leriyle aranızda bir antlaşma olan bir kavimden ise o vakit ailesine bir diyet vermek ve bir de mümin bir köle azad etmek gerektir. Kim bunları bulamaz­sa, Allah tarafından tevbesinin kabulü için birbiri ardınca iki ay oruç tutması icap eder. Allah, herşeyi bilendir, ger­çek hüküm ve hikmet sahibidir.

93- Kim bir mümini kasten öldürürse cezası, içinde ebedî kalıcı olmak üzere, cehennemdir. Allah ona gazap etmiş­tir, ona lanet etmiştir ve ona çok bü­yük bir azap hazırlamıştır.

Nüzul Sebebi

“Bir müminin diğer mümini…” 92. ayetin nüzul sebebi ile ilgili olarak: İb-ni Cerîr, İkrime’nin şöyle dediğini rivayet ediyor: Amir b. Lueyy oğullarından Haris b. Yezîd, Ebu Cehil ile bir olup Ayyaş b. Ebî Rabia’ya işkence ederdi. Yıl­lar sonra Haris, Medine’ye Resulullah’a (s.a.) hicret için yola çıktı. Medine’nin Harra mevkiinde Ayyaş buna rastgeldi ve hâlâ kâfir olduğunu zannederek kılı­cı çekip adamı öldürdü. Sonra da Peygamberimize (s.a.) gelip yaptığını haber verdi. Bunun üzerine “Bir müminin diğer bir mümini, yanlışlık eseri olmaya­rak öldürmesi helâl olmaz.” ayeti indi.

“Kim bir mümini kasten öldürürse…” (93.) ayetin nüzul sebebi ile ilgili olarak: İbni Cerîr, Cüreyc yoluyla İkrime’den rivayet ediyor: Ensar’dan bir adam, Mıkyes b. Sabâbe’nin kardeşini öldürdü. Resulullah (s.a.) Mıkyes’e, kar­deşinin diyetini verdi, o da alıp kabul etti. Ama daha sonra kardeşinin katilini yakaladığında da adamı öldürdü. Cenab-ı Peygamber (s.a.) Hazretleri de onun hakkında “Ne Harem dahilinde, ne de hill bölgesinde ona eman vermiyorum” buyurdu ve adam Mekke fethedildiği sırada öldürüldü. İbni Cüreyc “Kim bir mümini kasten öldürürse…” ayeti onun hakkında inmiştir, demiştir. [23]

Açıklaması

Ne şekilde olursa olsun bir müminin diğer bir mümin kardeşini öldürme hakkı yoktur. Öldürme fiili sadece hata, yanlışlık eseri işlenmiş olabilir. Hata yoluyla öldürme ise, öldürme fiilini veya o şahsı ya da canının çıkmasını genel­de kasdetmeyecek bir surette meydana gelir. Çünkü insan öldürmek büyük bir cinayettir, helak edici yedi büyük günahtan birisidir. Allah Teâlâ “Kim bir canı, bir can karşılığında veya yeryüzünde bir fesat çıkarmasından dolayı olmayarak öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur” (Mâide, 5/32) buyurmaktadır.

Buhari ve Müslim’de İbni Mes’ud (r.a.)’un rivayet ettiği hadisinde Resulullah (s.a.) da buyuruyor ki: “Lâ ilahe illallah, Muhammedun Resulullah” diye şehadet etmiş Müslüman bir kişinin kanı ancak üç şeyden birisi ile helâl olur: “Bir can karşılığında can, zina eden evli, dinini terk edip cemaatten ayrı­lan bir kişi olması sebebiyle.” Bu üç durum karşısında ise halkın bir şey yapma yetkisi yoktur. Onların cezasını verme hak ve selâhiyeti sadece İslâm devlet başkanına ya da onun naibine aittir.

İbni Mace’nin, İbni Ömer (r.a.)’den rivayetinde Peygamberimiz (a.s.) buyu­ruyor ki: “Mümin bir müslümanın öldürülmesi işine yarım kelime ile de olsa yardımcı olmuş olan kişi, kıyamet gününde iki gözü arasına “Allah’ın rahme­tinden ümidi kesilmiş” diye yazılı olarak gelir.” Beyhâkî de Berâ b. Azib (r.a.)’den tahric eder ki: Nebi (a.s.) Hazretleri şöyle buyurdu: “Allah katında dünyanın yok olması mümin bir adamın öldürülmesinden daha hafif ve kıy­metsizdir. “

Hata yoluyla öldürmekten dolayı ceza verilmesinin sebebi, bunun da bir ihmal, dikkatsizlik, önemsememe gibi bir durumda işlenmiş olmasıdır ki o yüz­den de ceza icap etmektedir.

Hata yoluyla öldürme cezasında iki şey vardır: Mümin bir köleyi azad et­mek ve öldürülenin ailesine diyet vermek. Birinci vacip yani bir köle azadı, ha-taen de olsa işlenmiş olan bu büyük günahın kefareti olarak gerekmektedir. Bu­nun şartı ise kölenin mümin olmasıdır, kâfir köle azadı yetmez. Cumhura göre köle müslüman ise, yaşı küçük olsun büyük olsun kâfir bir maktulün kefareti olarak azad edilmesi sahihtir. İmam Ahmed, Abdullah b. Abdullah’tan, o da Su­saldan, bir adamdan rivayet ediyor: Adam siyah bir cariyeyi getirip dedi ki: Ya Rasulallah, benim mümin bir köle azad etme borcum var. Şayet şu cariyeyi mü­min görürsen (sayarsan) azad eyleyeyim. Resulullah (s.a.) de cariyeye: “Al­lah’tan başka ilâh olmadığına şehadet ediyor musun?” diye sordu. Evet, deyince yine: “Benim Allah’ın Rasulü olduğuma da şehadet ediyor musun?” diye sordu. Cariye, evet, dedi. Tekrar “Öldükten sonra dirilmeye inanıyor musun?” diye sor­duğunda cariye “Evet” deyince Hz. Peygamber (s.a.): “Azad et onu” buyurdular. Bu rivayet isnadı sahihtir, sahabinin isminin bilinmemesinin bir zararı yoktur.

İmam Malik’in Muvatta’sı, İmam Şafiî’nin ve İmam Ahmed’in Müsnedle-rinde, Müslim’in Sahih’i, Ebu Davud ile Nesâî’nin Sürenlerinde Muâviye b. el-Hakem (r.a.)’den şöyle rivayet olunmaktadır: Bu siyah cariye getirildiği vakit Resulullah (s.a.) ona “Allah nerede?” diye sordu. “Gökte” dedi. “Ben kimim?” dediğinde de “Allah’ın Rasulüsün” cevabını verince, Resulullah (s.a.) “Azad et onu, çünkü mümindir” buyurdu.

İkinci vacip olan diyete gelince, öldürülen kişinin ailesine kayıplarından dolayı bir bedel vermek icap etmektedir. Sünnet’te sabit olan miktarı yüz deve­dir. Kadının diyeti, erkeğin diyetininkinin yarısıdır. Zira erkeğin kaybından dolayı ailenin ziyan ettiği maslahat, kadının kaybından dolayı uğradığından da­ha büyüktür. Ebu Davud, Nesâî ve diğer imamların Amr b. Hazm’den rivayet­lerine göre Resulullah (s.a.) Yemen ahalisine bir mektup yazdı, onda şu husus­lar da yazılıydı: “Şer”! bir sebep olmaksızın bir mümini öldürdüğü delil ile sabit bulunan kimseye kaved, yani kısas icap eder. Ancak öldürülen kişinin velileri (mirasçıları) diyete razı olurlarsa ne âlâ. Bir can hususunda da diyet yüz deve­dir.” Mektubun ilerisinde daha sonra şöyle buyuruluyordu: “Altın ehli olan ise bin dinar verecektir.” Yani diyetin cinsi, yaygın olan sermayeye göre tayin edi­lir. Altın ile iş görenler bin dinar, gümüş ile iş görenler Hanefîlere göre on bin dirhem, cumhura göre on iki bin dirhem, devesi çok olanlar da yüz deve öder­ler. İmam Şafiî der ki: Altın veya gümüşle iş görenlerden de neye ulaşırsa ulaş­sın ancak yüz deve kıymeti alınır.

Deve cinsinden alınacak diyet beş sınıf halinde olur. İmam Ahmed ve Sü­nen sahiplerinin İbni Mes’ud (r.a.)’dan rivayetlerine göre Resulullah (a.s.) hata-en öldürmenin diyetinin şöyle ödenmesine hükmetti:

a) Yirmi adet bint-i mehaz (iki yaşına girmiş dişi deve).

b) Yirmi adet ibn-i mehaz (iki yaşına girmiş erkek deve).

c) Yirmi adet bint-i lebûn (üç yaşına girmiş dişi deve).

d) Yirmi adet hıkka (dört yaşma girmiş dişi deve).

e) Yirmi adet cezea (beş yaşına girmiş dişi deve).

Ahmed, Mâlik ve Şafiî’nin mezheplerinin görüşü budur. Ebu Hanife’ninki de böyledir, ancak o ibn-i lebûn yerine ibn-i mehazı saymıştır. [24]

Kasda benzer (şibh-i amd) katlin diyeti ise İmam Ebu Hanife’ye göre üç çeşitten alınır: Kırk adet halife (yüklü), otuz adet hıkka (dört yaşına girmiş dişi deve), otuz adet cezea (beş yaşma girmiş dişi deve) [25]

İmam Malik şibh-i amd şeklini, babanın oğlunu öldürmesi hali dışında ka­bul etmez. Kasden öldürmenin diyeti İmam Ebu Hanife ile İmam Mâlik’in meş­hur olan görüşüne göre zikredildiği gibidir. İmam Şafiî’ye göre ise şibh-i amd diyetine benzer.

Hata yoluyla öldürmenin diyetini ödemek, katilin âkılesine düşer. Âkile, Hicaz alimlerine göre katilin baba tarafından olan akrabası, yani asabesidir. Çünkü insanlar Peygamberimiz (s.a.) ile Hz. Ebu Bekir (r.a.) zamanında âkile usulüyle amel etmişlerdi, o zaman insanların kayıtlı olduğu bir divan/sicil yok­tu.

Hanefîlere göre âkile, katilin mensup olduğu divanda kayıtlı kimselerdir. Bunların tertibini Hz. Ömer (r.a.) yapmıştı.

Şayet âkile diyeti ödemekten aciz kalırsa diyet, beytu’l-maldan (hazine­den) alınır.

Burada şöyle bir sual sorulabilir: Allah Teâlâ “Herkesin kazanacağı kendi­sinden başkasına ait değildir. Günahkâr hiçbir nefis diğerinin günah yükünü taşımaz” (En’âm: 6/164) buyururken nasıl oluyor da âkile diyeti ödemek zo­runda kalıyor, katilin suçundan dolayı sorumlu tutuluyor? Bezzâr’m Abdullah b. Mes’ud (r.a.)’dan rivayet ettiği hadisinde de Resulullah (s.a.) “Hiçbir adam babasının suçuyla da, kardeşinin suçuyla da sorumlu tutulamaz” buyurmuş­tur. Ebu Davud ve Nesâî’nin naklettiği Ebu Ramse hadisinde geçtiği üzere Hz. Rasul-i Ekrem (s.a.) Ebu Ramse ve oğluna hitaben de: “O senin aleyhine cina­yet işlemiş olmaz, sen de onun aleyhine cinayet işlemiş olmazsın” buyurmuş­tur.

Bunun cevabı şöyledir: Gerçekte bu, başkasının işlediği suç ve günahı bir şahsa yüklemek kabilinden değildir. Çünkü diyet öncelikle katile aittir. Âkile bunu, nasıl başka bir katilin diyetinin ödenmesinde yardım etmesi mümkün oluyorsa, işte öylece kendi akrabası olan katile yardım etmek bakımından yük­lenmiş olmaktadır. Nitekim aynı kabile fertleri düşmana karşı zafer kazanmak için yardımlaşmakta, dıştan gelen baskınları defetmekte, mali yönden dayanış­maya girip birbirleri namına fidye ödemektedirler.

Bir takım hadisler de âkılenin, yani baba cihetinden asabe olan akrabala­rın diyeti yükleneceklerine delâlet etmektedir. Buhari ve Müslim Ebu Hureyre (r.a.)’den rivayetlerine göre bir kadm diğer bir kadının karnına vurdu ve kar­nındaki ceninin ölü olarak düşürmesine sebep oldu. Bunun üzerine Resulullah (s.a.) vuran kadının âkılesinin gurre (Hanefîlerce miktarı beş yüz dirhem olan mâli tazminat) vermesine hükmetti. Hamel b. Mâlik kalkıp “İçmemiş, yeme­miş, bağırmamış, ses çıkarmamış biri için nasıl fidye veriyormuşuz, böylesinin kanı heder olur” deyince, Rasul-i Ekrem (s.a.) Hazretleri “İşte bu cahiliye se­cicinden (süsCü nutukCarındanJdır” buyurdu.

Varit olduğuna göre Hz. Ömer (r.a.), Abdülmuttalib’in kızı Safiyye’nin kö­lesi bir cinayet işleyince fidyeyi ödeme işini Hz. Ali (k.v.)’ye yüklemişti.

Hz. Ali, Safiyye’nin erkek kardeşinin (Ebu Talib’in) oğlu idi. Safiyye’nin mirasının ise oğlu Zübeyr’e ait olduğuna hükmetmişti.

Cenin diri olarak anne karnından çıktığı takdirde, diyet ile beraber kefa­ret de icap ettiği hususunda alimler arasında ihtilâf yoktur. Ancak ölü olarak çıktığı zaman kefaret gerekip gerekmeyeceği hususu ihtilaflıdır.

İmam Mâlik “Bu durumda gurre ve kefaret gerekir” diyor. İmam Ebu Ha-nife ile İmam Şafiî ise “Gurre gerekir, kefaret değil” diyorlar.

Ceninden dolayı alınmış gurrenin miras malı olup olamayacağında da ihti­lâf bulunmaktadır. Mâlik ve Şafiî diyorlar ki: Ceninden dolayı alınmış gurre, Allah’ın kitabına göre ceninden geriye kalmış bir miras sayılır, çünkü gurre de bir diyettir.

Hanefîler de şöyle diyorlar: Gurre sadece annenin hakkıdır. Çünkü bu an­nenin vücudundaki organlardan bir organın kesilmesi suretiyle onun aleyhine işlenmiş bir cinayet olup diyet sayılmaz.

Fukahadan Ebu Bekir el-Esamm’a göre diyet, katilin bizzat kendisi üzeri­ne düşer, âkıleye değil. Çünkü “Mümin bir köleyi azad etmesi ve ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi lâzımdır…” (Nisa, 4/92) ayeti, kendisine bu hüküm icap eden kişinin katil olduğunu gerektirmektedir, diyet de böyledir.

Zamanımızda ise sosyal düzen, Arapların eski nizamından farklı bir hale gelmiş, kabile bağlan ve bağlılığı kaybolmuş, her şahıs kabilesine değil kendi kendine dayanır olmuştur. İbni Abidin’in de beyan ettiği üzere son devir Hanefi alimlerinin bazıları buna göre hüküm vermişlerdir. Maamafih, şartlar mevcut ise ve uygulaması mümkün olduğu taktirde âkile sistemini ne kadar faydalı olacağı inkâr edilemez.

“Meğer ki sadaka olarak bağışlamış olanlar” cümlesinin manası şöyledir: Diyet öldürülenin ailesine verilir. Ama onlar bunu affedip bağışlarlarsa o za­man diyet icap etmez. Çünkü diyet, onların hatırını ve gönüllerini almak için, katil ile aralarında bir düşmanlık ve kavga olmasın diye ve ölen kişi sebebiyle uğradıkları zarar yerine bir tazminat olmak üzere vacip olmuştur. Affettikleri takdirde ise gönülleri olmuş, bundan vazgeçmiş demektir. Zaten Allah Teâlâ bu şekilde affa teşvik için “sadaka olarak bağışlamış olsunlar” diye ifade etmiştir.

Şayet maktul (öldürülen şahıs) Müslümanlarla savaş hali üzere bulunan (ehl-i harp) düşman bir kavimden olup kendisi mümin ise ve hicret etmediği için onun iman ettiğini Müslümanlar bilmiyorsa, onlara diyet verilmez. O durumda katilin sadece mümin bir köle azad etmesi icap eder. Yukarıda geçen Haris b. Yezîd’i Ay-yâş’ın öldürmesi hadisesi buna bir misaldir. Aynı şekilde dar-ı harpte iman edip de müslümanlığı bilinmediği için öldürülmüş olan herkesin hükmü böyledir.

Fakat öldürülen şahıs Müslümanlarla barış üzerine antlaşma yapmış (muahid) bir kavimden ise, -zimmîler ve sulh akdi yapmış kimseler gibi- miras­çılarına da ölülerinden dolayı diyet verilmesi gerekir. Mümin veya kâfir muahi-din (antlaşmalınm) öldürülmesinden ötürü icap eden bedel tam bir diyet ve mümin bir köle azad etmektir. Bu İmam Ebu Hanife’nin görüşüdür. Çünkü ayetin misâk (antlaşma) ehli olan muahidler ve zimmîler hakkındaki zahir hükmü bunu göstermektedir. İmam Ebu Hanife kısas hususunda Müslüman ile zimmiye eşit kabul ettiği diyette de eşit kalmak etmektedir.

İmam Malik’e göre ise hataen ve kasten öldürme durumlarında muahidle-rin diyeti Müslümanların diyetinin yarısı miktarıdır. Ahmed ve Tirmizî’nin ri­vayet ettiği hadisinde Resulullah (a.s.) “Kâfirin diyeti Müslümanın diyetinin yarısıdır” buyurmaktadır. Amr b. Şuayb dedesinin şöyle dediğini nakleder: Resulullah (s.a.) zamanında diyet sekiz yüz dinar ve sekiz bin dirhem idi. Ehl-i Kitabın diyeti ise Müslümanların diyetinin yarısı kadardı. Bu böyle sürdü. Ömer (r.a.) halife seçilince kalkıp “Şüphesiz develerin kıymeti çok pahalandı” diye hitap ederek gümüş ehline on iki bin dirhem, altın ehline bin dinar, sığırı olanlara yüz sığır, koyunu olanlara iki bin koyun, hülle (kat elbise)den de iki-yüz hülle olarak diyet takdir etti. Zimmîlerin diyetini bıraktı ve hiçbir şeylerini artırmadı. Dört sünen sahibi de Rasul-i Ekrem (a.s.)’in “Muahidin diyeti Müs­lümanların diyetinin yarısı kadardır” hadisini rivayet etmişlerdir.

İmam Ahmed’den, kasten öldürme durumunda muahidin diyetinin Müslü-manın diyeti gibi başka hallerde ise yansı kadar olacağı rivayet edilmiştir.

İmam Şafiî ise şöyle diyor: Hataen ve kasten öldürme durumunda muahi­din diyeti Müslümanm diyetinin üçte biri kadardır. Çünkü bu meselede söyle­nen hükmün en azı budur. Hz. Ömer (r.a.) onun diyetini dört bin dirhem olarak takdir etmiştir ki bu da Müslüman diyetinin üçte biri olmaktadır.

Diyeti maktulün varisleri alırlar. Diyet miras gibidir. Borçlar ondan kapa­tılır, vasiyetler ondan yerine getirilir ve kalan da mirasçılara dağıtılır. Rivayete göre bir kadın gelerek kocasının diyetinden kendi hissesini talep eder. Hz. Ömer (r.a.) “Sana bir şey düştüğünü bilmiyorum, diyeti almak da âkile olan asabelere aittir” der. Bazı sahabiler Resulullah (s.a.)’ın kocanın diyetinden ka­rısına da miras verilmesini emrettiğine şahitlik edince Hz. Ömer (r.a.) de aynı hükmü verir.

Azad edecek köle veya bedeli olan mala sahip olmayan ya da zamanımız-daki gibi köle bulamayan (ki bu İslâm’ın hedeflerindendir) kimse, peşpeşe iki kameri ay müddetince oruç tutar, şerı bir özür bulunmaksızın iftar ile bu gün­lerin arası kesilmez, kesilecek olursa oruca yeniden başlamak lâzım gelir.

“Allah’tan bir tevbe olarak” Allah Teâlâ bu hükümleri kendi tarafından bir kabul ve rahmet olmak üzere, gönüllerinizi de, hataen öldürme cürmüne götü­ren kusur, ihmal, araştırmama ve dikkatsizlik izlerinden temizlemek için meş­ru kılmıştır.

Allah Teâlâ gönüllerin ahvalini, onları neyin tertemiz yapacağını hakkıyla bilendir. Hata yoluyla katil olanın kasten suç işlemediğini de bilmektedir. O yüzden ona kısas cezasını yüklememiştir. Yine Allah Teâlâ koyduğu hüküm ve kanunlarda hikmet sahibidir. Tazminat olarak diyet takdir etmesi de son dere­ce hikmet ve maslahat eseridir. [26]

Kasten Öldürme:

Bir mümini kasten (taammüden) öldüren kişinin bu fiilinden dolayı cezası ise ebedî cehennem azabıdır, yani orada temelli kalacaktır. Allah ona gazap et­miştir, bu büyük cürmü, cinayeti işlemesinden ötürü ondan intikam alır, rezil ve rüsvay eder. Ona lanet etmiştir, yani onu rahmet-i ilâhisinden uzak kılıp ona büyük bir azap hazırlamıştır.

Kasten o adamı öldüren katilin tevbesi kabul olunur mu?

İbni Abbas (r.a.) ile sahabe ve tabiinden bir kısım zevata göre [27] kasten katil olan kişi için tevbe söz konusu değildir. Bu suçun ne kadar büyük olduğu­nu gösteren birçok hadis mevcuttur. Nitekim yukarıda geçen İbni Ömer (r.a.) ve Berâ b. Azib (r.a.) hadisi bunlardandır. Durum burada şirkten tevbe etmiş kişininkinden -katil olmuş, zina etmiş olabilir- farklıdır, onun tevbesi kabul olunur. Çünkü o, müşrik haldeyken, bu gibi suçları haram kılan İslâm şeriatı­na iman etmiş değildi, onun bir nevi mazereti bulunuyordu. Ayrıca onunla ilgili hüküm İslâm’a girmesini teşvik edici mahiyettedir. Fakat öldürmenin haramlı-ğını, suç olduğunu bilen bir müminin böyle bir özrü bulunmamaktadır.

Cumhura göre ise taammüden, kasten katil olanın tevbesi de kabul olu­nur. Allah Teâlâ: “Ey kendilerinin aleyhinde haddi aşanlar Allah’ın rahmetin­den ümidinizi kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları mağfiret eder. Şüphesiz ki O çok mağfiret edici (yarlığayıcı), çok esirgeyicidir.” (Zümer, 39/53) buyur­maktadır. Bu hitap, küfür, şirk, şüphe, nifak, kati (öldürme), fasıldık vb. bütün günahlar hakkında umumidir. Her kim tevbe edecek olursa Allah da onun tev-besini kabul eyler. Yine Cenab-ı Mevlâ azze ve celle şöyle buyurur: “Şüphesiz ki Allah, kendisine şirk koşulmasını yarlıgamaz. Ondan başka şeyi dileyeceği kim­seler için, yarlıgar.” (Nisa, 4/48). Bu da Allah’a şirk koşma ve O’na eş tanıma dışındaki bütün günahlar için geçerlidir.

Buhari ve Müslim’de rivayet olunduğuna göre İsrâiloğulları zamanında bir adam yüz kişi öldürmüş, sonra da bir alime tevbe etmesine imkân kalıp kalmadığını sormuş. Alim de “Senin ile tevbe arasına kim girebilir ki, neden engel bulunsun?” demiş, sonra ona günahlarından uzaklaşıp tevbe ederek Al­lah’a ibadetle meşgul olacağı bir başka şehre gitmesini tavsiye etmiş. Adam da oraya hicret ederken yolda ölmüş. Adamı rahmet melekleri alıp götürmüşler. Israiloğullan zamanında böyle olduğuna göre bu ümmette olması daha da evlâ ve lâyıktır. Çünkü Allah Teâlâ İsrâiloğulları’na yüklediği ağır yük ve sorumlu­lukları bizden kaldırmış, sevgili peygamberimizi dosdoğru ve müsamahakâr İs­lâm dini ile göndermiştir.

Ayrıca kâfirlik, katillikten daha büyük bir günah ve suçtur. Kâfirlikten tevbe kabul olunduğuna göre adam öldürmekten tevbe etmek de daha evlâ ola­rak kabul edilir. Sonra Furkan süresindeki şu ayet de katilin tevbesinin kabul edileceğine delâlet etmektedir: “Onlar ki Allah’ın yanı sıra bir başkasını tanrı edinip ona tapmazlar. Allah’ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar, zina etmezler. Kim bunları yaparsa cezaya çarpar. Kıyamet günü de azabı katmerle-şir ve onun içinde hor ve hakir olarak ebedî bırakılır. Ancak tevbe ve iman edip salih (iyi) amel işleyen bunun dışındadır.” (Furkan, 25/68-70).

“Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası… cehennemdir.” ayet-i kerimesi­ne gelince, Ebu Hureyre (r.a.) ve seleften bir cemaat bu hususta şöyle demekte­dir. Allah Teâlâ, o kişiyi cezalandıracak olursa cezası budur. Her bir günaha dair bildirilen tehditler de buna göre izah edilir. Muvazene, yani iyilikler ile kö­tülüklerin tartılıp karşılaştırılacağı görüşünde olan alimlere göre günahkâr bir kişinin bir takım salih amelleri bulunabilir. Bunlar da bu yüzden gereken ceza­nın ona erişmesini engelleyebilir.

Cumhurun görüşüne göre, sayesinde kurtulacağı salih bir ameli bulunma­dığı taktirde o kişi ebediyen orada bırakılmaz. Hulud kelimesi, o taktirde de­vamlı kalmak değil, çok uzun bir müddet kalmak manasına hamledilir. Çünkü Resulullah’tan (s.a.) şu manada bir çok hadis tevatüren gelmiştir: “Kalbinde zerre ağırlığından daha az iman bulunan kimse de sonunda cehennemden çıka­rılır.”

İkrime ve İbni Cüreyc gibi bazı alimlerin kanaati ise ayet-i kerimenin hükmünün öldürmeyi helâl sayan kimseyle ilgili olduğu yolundadır. Onlar “kasten (müteammiden)” kelimesini “helâl sayarak” manasında tefsir etmekte­dirler. Öyle olanın cezası da cehennem azabında devamlı, ebediyen kalmaktır.

Fahreddin er-Râzf nin cevabmdaki tercihi ise şöyledir: Bu ayet-i kerime iki yerde tahsis olunmuştur:

Birincisi: Kasten öldürme, düşmanlık yoluyla olmadığı takdirde kısas du­rumundaki öldürme gibidir.

İkincisi: Katilin tevbe ettiği öldürme. Ayete bu iki yerde tahsis girdiği za­man, biz de “Ondan başka şeyi, dileyeceği kimseler için yarlıgar” (Nisa, 4/48) ayetine dayanarak affın hasıl olduğu durumlarda umum (genellik) ifadesini tahsis eyleriz. [28]

Selama Özen Göstermek Ve Hüküm Verirken İyice Araştırma Yapmak

94- Ey iman edenler, Allah yolunda harbe çıktığınız zaman, tam açıklan­masını bekleyin. Size selâm verene, dünya hayatının menfaatini arayarak “Sen mümin değilsin” demeyin. İşte Al­lah’ın katında bir çok ganimetler var­dır. Önceden siz de böyle iken Allah si­ze lütfetti. O halde iyice açıklanmasını bekleyin. Şüphesiz ki Allah ne yapar­sanız hakkıyla haberdardır.

Nüzul Sebebi

1- Buharî, Tirmizî, Hâkim ve diğer muhaddisler İbni Abbas (r.a.)’tan rivayet ediyorlar: Süleymoğullarından bir adam önüne katıp götürdüğü bir koyun sürü­sü olduğu halde Cenab-ı Peygamberin (s.a.) ashabından bir topluluğun yanından geçti ve selâm verdi. Onlar “Bu adam ancak bizden kendini korumak ve kurtar­mak için selâm verdi” deyip (müslüman değil zannıyla) adamın üzerine yürüdü­ler ve onu öldürdüler, koyunlarını da Peygamberimize (s.a.) getirdiler. Bunun üzerine “Ey iman edenler, Allah yolunda harbe çıktığınız zaman…” ayeti indi.

2- Bezzâr’m başka bir vecihle İbni Abbas’tan rivayetine göre Resulullah (s.a.) bir seriyye (askerî birlik) gönderdi. Seriyyede Mikdâd da bulunuyordu. Seriyye varıncaya kadar düşman dağılmış kaçmış, sadece yanında epeyce çok malı bulunan bir adam kalmıştı. Adam “Eşhedü enlâ ilahe illallah (=Allah’tan başka ilâh olmadığına şehadet ederim)” dedi ama Mikdâd onu öldürdü. Dön­düklerinde Nebi (s.a.) Hazretleri, Mikdâd’a ‘Yarın kıyamette “Lâ ilahe illallah”ı ne yapacaksın bakalım?” dedi. Allah Teâlâ da bu ayeti indirdi.

3- Ahmed, Taberânî ve başka muhaddisler Abdullah b. Ebî Hadrad el-Es-lemî (r.a.)’den onun şöyle dediğini tahric ediyorlar: Resulullah (s.a.) bizi arala­rında Ebu Katâde ve Muhallim b. Cessâme’nin de bulunduğu bir grupla sefere gönderdi. Yolda Amir b. el-Edbat el-Eşceî yanımızdan geçerken bize selâm ver­di. Muhallim ise adamın üzerine atılıp onu öldürdü. Medine’ye Nebi (s.a.)’nin yanma geldiğimizde durumu haber verdik. Hakkımızda şu Kur”an ayeti indi: “Ey iman edenler, Allah yolunda harbe çıktığınız zaman…” vd.

İbni Cerir de, İbni Ömer hadisi olarak bir benzer rivayeti tahric etmiştir.

4- Sa’lebî’nin İbni Abbas (r.a.)’tan rivayetine nazaran öldürülenin adı Fe-dek ahalisinden Mirdâs b. Nehîk el-Gatafanî idi. Öldüren ise Üsâme b. Zeyd, o seriyyenin emiri de Galib b. Fedâle el-Leysî idi. Mirdâs, kavmi yenildiğinde tek başına kalmış, koyunlarını da bir dağa sürmüştü. Müslümanlar kendisine yeti­şince “Lâ ilahe illallah Muhammedun rasulullah, esselâmü aleykum” demişti ama Üsâme b. Zeyd onu öldürmüştü. Döndüklerinde de bu ayet nazil olmuştu.

Ayetin iniş sebebinin bir kaç tane olmasına da bir engel yoktur. İster birin­ci ve üçüncü rivayetlerdeki gibi koyunların sahibinin İslâmî selâmı vermesin­den sonra inmiş, isterse savaşta hemen silâh kullanmaktan sakınmak için in­miş olsun, katil de ister Mikdâd veya Muhallim olsun, isterse Üsame olsun du­rum aynıdır. Resulullah (s.a.) ayet-i kerimeyi her vaka ve olayla ilgili olan kişi­lere okumuş olabilir.

Kurtubî der ki: İbni İshak’ın Siyeri, Ebu Davud’un Sünen’i ve İbni Abdi’l-Berr”in el-İstiâb’m&a da zikredildiği üzere ekseri alimlere göre katil Muhallim b. Cessame, maktul (öldürülen) de Amir b. el-Edbat idi. [29]

Açıklaması

Ey Allah’ı ve Rasulü’nü tasdik edenler! Düşmana karşı cihad için yola çık­tığınız ve Müslüman mı kâfir mi, barışçı mı savaşçı mı diye durumundan şüp­helendiğiniz birini gördüğünüz vakit onun hakkında hüküm vermekte acele et­meyin, hakikî durumunu iyice tahkik edin. Size selâm vermesi ve kelime-i şe-hadeti diliyle söylemesi, mümin oluşundan ötürü müdür diye araştırın. Onu öl­dürmekte acele davranmayın. Teslim olup sizinle savaşmayan ve müslüman ol­duğunu izhar eden kişiye “Sen mümin değilsin” demeyin. Siz zahire, dış duru­ma göre amel etmekle memursunuz. İç durumunu Allah Teâlâ daha iyi bilir.

Siz acele ederek dünya hayatının mal ve metamı sonunda kaybedecek olan fani ganimetlerini elde etmek istiyorsunuz ama biliniz ki Allah katında sayıla­mayacak kadar çok rızıklar, nimet ve lütufiar bulunuyor. Göklerin ve yerin ha­zineleri O’nun yanındadır. Allah’a itaat ve ibadet ederek o sonsuz nimetleri ta­lep edin, bu sizin için daha hayırlıdır. Sizin bu şekilde davranmanız ve insanla­rın kalplerindeki iman hakkında hüküm vermekte acele ederek onları “Yapma­cık olarak, bizden kendini korumak için, kılıç korkusundan dolayı böyle söylü­yor” diye itham etmeniz size yakışmaz ve zaten bu muameleniz sahih de olmaz.

Hem nasıl unutursunuz ki sizler de daha önce böyle idiniz. Gizlice iman etmiştiniz, imanınızı müşriklerden gizliyordunuz. Daha sonra imanınızı açığa vurdunuz. Öldürdüğünüz kişinin hali de işte böyleydi, imanını kendi kavmin­den gizlemekteydi. “O zaman da hatırlayın ki siz yeryüzünde azlıktınız, mus-taz’aflardan (aciz ve zayıf tanınanlardan) idiniz” (Enfâl, 8/26). Allah Teâlâ size lütfetti de emniyet ve huzur haline kavuştunuz, müminler sırasına katıldınız. Allah celle ve alâ size istikamet ve imanınızı açığa vurabilmek gibi nimetleri vermek, dinini aziz kılmak, İslâm’ın gücünü takviye etmek, öldürmekte acele davrananın tevbesini kabul eylemek gibi lütuflarda bulundu. Üsame, bu olay­dan sonra “Lâ ilahe illallah” diyen hiçbir kimseyi öldürmeyeceğine yemin et­miştir. Zemahşerî “Önceden siz de böyle idiniz” cümlesinin tefsirinde der ki: İs­lâm’a ilk girdiğiniz vakit siz de bu halde idiniz. Ağzınızdan kelime-i şehadet duyulur duyulmaz kanlarınız ve mallarınız dokunulmazlık kazandı, gönlünüz-dekinin dilinizden çıkana uygun olmadığının anlaşılması beklenmedi. [30]

Allah Teâlâ daha sonra iyice araştırma yapmak icap ettiği hususunu tekit etmiş, yapmaya girişecekleri bir iş ile ilgili açık delillere, yeterli karinelere sa­hip olmalarını, acele verilmiş bir karar ve zanla hareket etmemelerini emret­miş ve işin gerçeği anlaşılana dek düşünmeleri gerektiğini bildirmiştir. Çünkü

imanın bulunduğuna hüküm vermek için salt görünen hal kâfidir. Öldürmek için ise adamın kâfir olarak kaldığına dair kuvvetli bir delile dayalı zannı galip bulunmalıdır. O halde siz de İslâm’a yeni girenlere, size yapılanı yapın, öldür­mekten ve savaştan vaz geçmek için zahirî İslâm’ı muteber kabul edin.

Şüphesiz ki Allah Teâlâ yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır, ahvalinize niyet ve maksatlarınıza vakıftır. Onlara göre size hakettiğiniz karşılığı vere­cektir. Bu ifade bir tehdit ve vaiddir, aynı hataya düşmenin tekrarlanmaması için bir uyarıdır. O halde hemen öldürmek için koşturmayın, bu konuda ihti­yatlı olun, hataya düşmekten son derece sakının. [31]

Mücahidler İle Cihadı Bırakıp Evinde Oturanlar Arasındaki Üstünlük Farkı

95- Müminlerden özür sahibi olmaksı­zın oturanlarla, Allah yolunda malla­rıyla, canlarıyla cihad edenler bir ola­maz. Allah mallarıyla, canlarıyla cihad edenleri, derece itibarıyla, oturanlar­dan çok üstün kıldı. Allah hepsine de cenneti vaad etmiştir. Fakat Allah, ci­had edenlere oturanların üstünde da­ha büyük bir ecir vermiştir.

96- Kendi tarafından dereceler, mağfi­ret ve rahmet vermiştir. Allah, çok yarhğayıcıdır ve çok esirgeyicidir.

Nüzul Sebebi

Buharî, Berâ (r.a.)’dan rivayet ediyor: “Müminlerden, oturanlar… ile müca-hidler bir olamazlar” ayeti inince Resulullah (s.a.) “Filanı çağırın” dedi. O kim­se yanında yazı için gereken hokka, levha, kemik gibi malzemeler olduğu halde geldi. Resulullah (s.a.) “Müminlerden oturanlar ile Allah yolunda cihad edenler bir olamaz” diye yaz buyurdu. O sırada müezzin İbni Ümmi Mektûm, Peygam­berin (s.a.) arka tarafında bulunuyordu. Dedi ki: “Ey Allah’ın Rasulü, ben kö­rüm.” Bunun üzerine o ayet yerine “Müminlerden özür sahibi olmaksızın otu­ranlar ile… mücahidler bir olmaz…” ayeti nazil oldu.

Tirmizî, benzer bir sebebi İbni Abbas hadisinde şöyle rivayet etmiştir: Ab­dullah b. Cahş ile İbni Ümmi Mektûm “Biz ikimiz de kör kimseleriz” dediler.

İşte “Özür sahibi olmaksızın” cümlesinin eklenmesi sebebinin beyanı budur.

Sûyutî ise; “Müminlerden oturanlar… ile mücahidler bir olamaz” ayeti Müslüman oldukları halde hicret etmeyen, sonra da Bedir günü kâfirlerle bir­likte öldürülmüş olan bir topluluk hakkında inmiştir. Ayetin inişi Bedir Gazası zamanında olmuştur.” demektedir. [32]

Açıklaması

Bedir Gazasına gitmeyen bir topluluğun yaptığı gibi müminlerden cihada katılmayıp evlerinde, yurtlarında oturanlar ile zalimlerin tecavüzünü engelle­mek, hakkı hakim kılıp onu savunmak suretiyle Allah’ın rızasını kazanmak için mallarını ve canlarını O’nun yolunda feda ederek cihad edenler bir ve eşit olamazlar. İslâm’ın ilk devrinde, hicret sonrası Bedir Savaşma katılanların ci­hadı böyleydi.

Ancak Allah Teâlâ, cihad farizası yükümlülüğünden özür sahiplerini istis­na etmiştir. Özür sahipleri körlük, topallık gibi hastalığı bulunanlardır. Bu du­rum, cihadı terk etmeyi mubah kılıcı bir özürü bulunanlar için, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenlerle aynı olmaktan bir çıkış yolu olmaktadır. O sebeple bunlar, güçleri bulunsa cihad etmeye gönülden niyet ettikleri için kı­nanmaz ve azarlanmazlar. Buharî, Ahmed ve Ebu Davud’un rivayetine göre Resulullah (s.a.) Tebûk Gazasından sonra Medine’ye girerken “Medine’de öyle insanlar var ki gittiğiniz her yerde, geçtiğiniz her vadide sizinle beraber olmuş­lardır” buyurdu. Ashab “Kendileri Medine’de bulundukları halde mi?” diye so­runca Resulullah (s.a.): “Evet, Medine’de bulundukları halde. Onları cihada ka­tılmaktan özür alıkoydu” cevabını verdi.

Sonra Allah Teâlâ, cihad edenlerin, özrü bulunmadığı halde cihaddan geri kalıp yurtlarında oturanlara olan üstünlüğünü haber vermiştir. Allah Teâlâ öy­le bir dereceye yükselmiştir ki miktarını tahmin mümkün değildir: Dünyada zafer, nusret, iyi nam ve şöhret ile ganimetler, ahirette de cennette bulunan yüksek makamlar ve bol sevaplar…

Allah Teâlâ cihad edene de, cihadı temenni etmekle birlikte bir özrü veya aciz­liği sebebiyle cihaddan geri kalıp oturana da, her iki zümrenin de imanı kâmil, ni­yet ve ameli halis olduğu için hüsnâyı, yani cenneti ve bol mükâfat vaad etmiştir.

İbni Kesir diyor ki: Ayet, cihadın farz-ı ayn olmadığına, farz-ı kifâye oldu­ğuna delâlet etmektedir.[33]

Daha sonra Allah Teâlâ mutlak olarak mücahitlere özür sahibi olmaksızın cihaddan geri oturanların üstünde daha büyük bir ecir verdiğini haber vermek­tedir.

Bu büyük ecir, yüksek cennetlerin odalarında bulunan yüce makam ve de­recelerdir. İnsanların bunları dünyada sayı ve hesap ile takdir edip ölçmesi zordur. Nitekim Allah Teâlâ bir ayet-i kerimede de: “Baksana, biz onların kimi­ni kiminden nasıl üstün kıldık. Elbette ahiret, dereceler itibarıyla da daha bü­yüktür, üstün kılmak bakımından da daha büyüktür.” (İsra, 17/21) buyurmuş­tur. Derecelerdeki üstünlük farkı iman kuvvetine, Allah rızasını rahat ve ni­metlere, kamu menfaatini özel menfaate tercih etmeye dayalıdır.

Sahihayn’da Ebu Said el-Hudrî (r.a.) tarafından rivayet edilen hadisinde Resulullah (s.a.) buyuruyor ki: “Cennette yüz derece vardır. Allah bunları kendi yolunda cihad edenler için hazırlamıştır. Her iki derecenin arası, gök ile yeryü­zü arası gibidir.” Resulullah (s.a.), İbni Mes’ud (r.a.) tarafından rivayet edilen hadisinde de şöyle buyuruyor: “Kim bir ok atarsa ona bir derece ecir ve sevap verilir.” Bir adam “Ey Allah Rasulü, derece nedir?” diye sorunca Resulullah (s.a.): “Ona gelince, o senin annenin kapı eşiği değildir, iki derece arası yüz se­nedir.” [34] dedi.

Ecir ve sevap aynı zamanda günahların, hataların mağfiret edilmesidir. Bu rahmet ve berekât hallerini, Rahman onlara mahsus kılmış olup fazl u ke­remi ile mağfiretten fazla olarak vermiştir. O’nun tarafından sunulan bir ihsan ve ikramdır bunlar. Allah Teâlâ’nm şanı ve hiç ayrılmaz daimi sıfatı, hak etmiş olanlara mağfireti ile muamele etmesidir. Rahmeti de aklen bunun kendisine icap ettiği kimseleredir. Ancak bu, ilahî lütfa kalmış bir iştir. [35]

Mustaz’af Olanların Hicreti

97- Öz nefislerinin zalimleri olarak canlarını alacağı kimselere melekler derler ki: “Ne yaptınız!” Onlar: “Biz yeryüzünde mustaz’aflar (aciz kimse­ler) idik” derler. Melekler de: “Allah’ın arzı geniş değil miydi? Siz de oraya hicret edeydiniz ya” derler. İşte onlar var ya, onların barınakları cehennem­dir. O ne kötü bir yerdir.

98- Erkeklerden, kadınlardan, çocuk­lardan zaaf ve acizlik içinde bırakılıp da hiç bir çareye gücü yetmeyen ve bir yol bulamayanlar müstesna.

99- İşte onlar var ya, Allah’ın kendileri­ni affedeceğini umabilirler. Allah, çok affedici, çok yarlığayıcıdır.

100- Kim Allah yolunda hicret ederse, yeryüzünde gidecek barınacak bir çok yerler de bulur, genişlik de bulur. Kim evinden, Allah’a ve O’nun peygamberi­ne muhacir olarak çıkıp da sonra ken­disine ölüm yetişirse, muhakkak ki onun mükâfatı Allah’a düşmüştür. Al­lah çok yarlığayıcı, çok esirgeyicidir.

Nüzul Sebebi

  1. ayetin nüzul sebebi:

“Öz nefislerinin zalimleri olarak canlarını alacağı kimselere melekler der­ler ki…” Buharî’nin İbni Abbas (r.a.)’tan rivayetine göre Müslümanlardan bazı­ları müşriklerle beraber kalmışlardı. Bunlar Rasululah (s.a.)’a karşı müşrikle­rin kalabalığını çoğaltıyorlardı. Savaşta kendilerine isabet eden bir okla veya kılıç darbeleriyle ölebiliyorlardı. Bunun üzerine Allah Teâlâ “Öz nefislerinin za­limleri olarak canlarını alacağı kimselere melekler derler ki…” ayetini indirdi.

İbnül-Münzir ve İbni Cerir de İbni Abbas (r.a.)’ın şöyle dediğini tahric et­mektedir: Medine ahalisinden bir kavim müslüman olmuşlardı, fakat bunu giz­liyorlardı. Bedir günü müşrikler onları kendileriyle beraber çıkardılar. Bunla­rın bazıları savaşta ödürüldüler. Haklarında müslümanlar “Onlar müslüman-dı, savaşa zorla çıkarılmışlardı, onlar için af ve mağfiret dileyiniz” dediler. He­men ardından “Öz nefislerinin zalimleri olarak canlarını alacağı kimselere me­lekler derler ki. T ayeti nazil oldu. Müslümanlar, bu ayet-i kerimeyi Mekke’de kalmış olanlara yazdılar, hiçbir mazeretleri kalmadığını bildirdiler. Onlar da Mekke’den çıktılar. Ama müşrikler yetişerek eziyet ve tehditlere onları caydır­dılar ve geri döndüler. Bunun üzerine “İnsanlardan öylesi var ki “Allah’a inan­madık” der de Allah uğrunda eziyet olunduğu zaman insanların fitnesini Al­lah’ın azabı imiş gibi tanır.” (Ankebut, 29/10) ayeti indi. Müslümanlar bunu da Mekke’dekilere yazdılar, onlar da çok üzüntüye kapıldılar. Ardından “Sonra se­nin Rabbin işkencelere uğratıldıktan sonra hicret edenlerin, sonra da cihad edenlerin ve sabredenlerin lehinedir.” (Nahl, 16/110) ayeti indi. Bunu da onlara yazdılar ve onlar da Mekke’den çıktılar. Müşriker de arkalarından yetişti. Ar­tık kurtulan kurtuldu, ölen öldü.

  1. ayetin nüzul sebebi:

“Kim evinden… muhacir olarak çıkarsa…” İbni Ebi Hatim ve Ebu Yalâ’nm ceyyid bir sened ile İbni Abbas (r.a.)’tan rivayet ettiğine göre Damra b. Cündüb muhacir olarak evinden çıktı ve ailesine “Beni bir bineğe bindirin, müşriklerin topraklarından beni Rasululah’a (s.a.) çıkarın, dedi. Ama Peygamberimize (s.a.) kavuşamadan yolda öldü. Bunun üzerine vahiy geldi: “Kim evinden, Allah’a ve O’nun peygamberine muhacir olarak çıkıp da sonra kendisine ölüm yetişirse muhakkak ki onun mükâfatı Allah’a düşmüştür.”

Deniliyor ki: Leysoğullanndan Cunda’ b. Damra, Mekke’deki mustaz’aflar-dandı ve hastaydı. Allah Teâlâ’mn hicret hakkında indirdiği ayeti duyunca “Be­ni Mekke’den çıkaruı” dedi. Kendisi ve yatağını oğulları eliyle bir deveye yük­lettirdi. Yola çıktı. Fakat Ten’îm mevkiinde [36] vefat etti. Allah Teâlâ onun hak­kında “Kim evinden… muhacir olarak çıkarsa…” ayetini indirdi [37]

Açıklaması

Ecelleri bittiği vakitte hicreti terk etmeleri ve şirk diyarında ikamet etme­ye rıza göstermeleri sebebiye öz canlarına zulmedici oldukları halde canlarını alacakları kimselere melekler, onları kınayıp azarlayarak derler ki: Dininizin durumu hakkında ne işte idiniz? Yani onlar hiçbir iş yapmamışlardır, hicret et­meye güçleri bulunduğu halde hicret etmemişlerdir.

Bunlar Mekke ahalisinden müslüman olmuş bulunan bir topluluktu. Hic­retin farz olduğu o dönemlerde hicret etmemişlerdir.

Kınayıp tekdir olundukları hususta gerçek bir özür beyan edememeksizin şöylece kendilerini mazur göstermeye çalışanlar: “Bizler Mekke’de mustaz’af idik, zelil durumda bulunuyorduk, dini ve onun farzlarını tatbik etme gücüne sahip değildik” derler. Bu çürük bir delil olduğu için melekler tarafından kabul edilmez. Melekler, mazeretlerini reddederek “Allah’ın arzı geniş değil miydi? Siz de oraya hicret edeydiniz ya” derler. Bundan maksat şudur: Hayır, sizler Habeşistan’a hic­ret edenlerin yaptığı gibi dininizi açıkça ortaya koymanıza mani olmayan bazı ül­ke ve diyarlara gitmeye, yahut Resulullah’m yanına hicret etmeye kadir idiniz.

Bu da gösteriyor ki bir kişi, bir beldede dininin şeâir ve esaslarım tatbik edemiyorsa veya başka bir beldede Allah Teâlâ’nm hukukuna daha riayetkar, ibadette daha devamlı olacağını biliyorsa, hicret etmesi onun üzerine bir hak­tır. Dininin şeâir ve esaslarını tatbik edebiliyorsa -zamanımızda Avrupa ve Amerika’da ikamet edenler gibi- o taktirde hicret etmek onlara vacip değildir ama sünnettir, çünkü dar-ı küfürde (kâfirlerin diyarında) ikamet etmek mek­ruhtur.

Peygamberimiz (s.a.)’den rivayet edilmiştir: “Kim dini sebebiyle bir yerden başka bir yere firar ederse, bu mesafe bir karış toprak bile olsa, onun için cennet vacip kılınmış olur ve atası İbrahim (a.s.) ile peygamberi Muhammenin ‘s.a.) cennette yoldaşı olur. Allahım, benim sana hicretimin sadece dinim sebebiyle fi­rar olduğunu bilmekteysen, ömrümün hayırlı sona ermesine ümıd edilen fazl u keremine ve dilenen rahmetine kavuşmaya onu sebep eyle. Senin için beytinin yanında itikâf suretiyle ikamet edişimi, ikram yurdu olan cennetinde komşuluk ile birleştir, ey mağfireti çok geniş olan Allahım.” [38]

Hicret görevini yerine getirmekte kusurlu davranan o kimselerin meskeni, üzerlerine farz olan bir emri terk ettikeri için cehennemdir. Çünkü İslâm’ın ilk devirlerinde hicret etmek farz idi.

Onlar için cehennem ne kadar kötü bir varış yeridir! Zira orada başlarına hep çirkin ve kötü şeyler gelecektir.

Sonra Allah Teâlâ bu tehditten gerçekten mustaz’af, zayıf ve aciz durum­da olanları istisna etmiştir. Onlar fakirlik, acizlik veya ihtiyarlık gibi sebeper-den dolayı Mekke’den hicret etmeye kudret bulamıyorlardı. Erkeklerden Ay­yaş b. Ebî Rabia, Seleme b. Hişâm [39], kadınlardan İbni Abbas’ın annesi Üm-mü’1-Fadl, yeni yetişen delikanlılardan İbni Abbas ve emsali kimseler bunlar­dan idi.

Bunlar ya hastalık, düşkünlük gibi bir acizlikten ötürü hicret etme gücü­nü bulamıyorlar, yahut da fakirlikten dolayı çıkamıyorlar, geçilecek yollan bi­lemedikleri için yola gidemiyorlardı. İbni Abbas diyor ki: Ben ve annem, hiçbir çareye gücü yetmeyen ve bir yol bulamayan mustaz’af kimselerden idik. Ger­çekten de böyle yeni yetişen gençler hicret etmekten aciz olan kişilerdendir.

Onları Allah’ın affetmesi, hicreti etmeleri gerektiği halde şirk diyarında ikamet etmeleri sebebiyle hesaba çekmemesi ümid olunur. Burada hicreti terk etmenin büyük bir günah olduğuna da ima ve işaret edilmektedir.

Allah Teâlâ’nın şanı ahirette günahları affetmek, ayıpları örterek mağfiret etmektir.

Zemahşerî burada “Niçin Allah’ın onları affedeceğini umabilirler” diye ta­ma’ (ümid) ifade eden “asâ” kelimesi kullanıldı?” diye soruyor, cevabını da şöyle veriyor: Hicreti terk etme işinin sınırlarının çok dar olduğuna, o hususta ruh­sat olmadığına delâlet etmesi için bu ifade kullanılmıştır. Açık bir özür sebe­biyle hicretten geri kalmış kimsenin hakkı bile “Allah’ın beni affedeceğini uma­rım” demek olduğuna göre, artık başkasının hali nasıl olur, bilinmez. [40]

Daha sonra Allah Teâlâ aciz ve zayıf halde bulunanların himmetlerini, gayretlerini harekete geçirmek için teşvik ederek diyor ki: Kim Allah yolunda yani O’nun rızasını elde etmek ve gerektiği şekilde dinini tatbik etmek için hic­ret ederse Allah Teâlâ’nm şu geniş arzında hicret etmeye uygun pek çok yer de bulur, buna yol da bulur, kavimlerinden -onlara rağmen- ayrılıp giderler. Ayet­te geçen “rağm” kelimesi, zül ve horluk manasınadır. Bu kelime asıl olarak devenin burnunun toprağa sürünmesi manasındadır. Muhacir olan kişi, zillet ve itelenmekten kurtulmasının yanısıra, yeryüzünde hayırları ve geniş imkânları olan barınaklar bulur. Ayetteki “murâğan”, hoşlanmadığı şeylerden uzakta bu­lunan kimse, “seâten” de rızık, imkân demektir.

Allah Teâlâ ayette muhacirlere geçim yolarını kolaylaştıracağını, düşman­larının burnunu yerlere sürteceğini ve onlara karşı zafer vereceğini vaad et­mektedir. Bunların hepsi hicrete teşvik içindir.

Sonra Allah Teâlâ hicret niyetiyle evinden çıkarak yurdunu, ailesini, ma­lını terk eden, ama Medine’ye ulaşamadan yolda ölen kimseye, hicretinden ötürü Allah katında pek büyük ecir ve sevap vaad etmiştir. Bu hicretin sevabı O’nun nezdinde artık sabit ve vâkidir, ne şekilde mükâfatandıracağmı O bil­mektedir.

Allah Teâlâ’nın şanı daima bu muhacirleri mağfiret etmek, lütf u ihsanı ve şefkat göstererek şümullü rahmetini üzerlerine bol bol tamamlamak olmuştur. Buhari ve Müslim’de Hz. Ömer b. el-Hattab (r.a.)’dan rivayet edilen meşhur hadis de bu manayı tekit ediyor: Rasululah (s.a.) buyurmuştur ki: “Ameller ni­yetlere göredir. Herkes için ancak niyet ettiği şey vardır. Kimin hicreti Allah ve Rasulü’ne idiyse, hicreti Allah ve Rasulü’ne olarak sabit olmuştur. Kimin hicreti de elde edeceği bir dünyalık, nikahlayacağı bir kadına idiyse, onun hicreti de hicret ettiği şeye sabit olmuştur.”

Allah Teâlâ’nın bu açık ve kuvvetli vaadi ile, zayıflık veya acizlik sebebiyle hicreti terk edenlere mağfiret vaad edişi ve onlar için de Allah katında bir ümi­de yer oluşu arasındaki fark ne büyüktür! [41]

Yolculukta Namazı Kısaltmak Ve Korku Namazı

101- Yeryüzünde sefere çıktığınız za­man, eğer kâfirlerin size fenalık yapa­cağından endişe ederseniz namazı kı­saltmanızda üzerinize vebal yoktur. Şüphesiz ki kâfirler sizin apaçık düş-manınızdır.

102- Sen de içlerinde bulunup da kendi­lerine namaz kıldırdığın vakit, onlar­dan bir kısmı seninle birlikte dursun, silahlarını da alsınlar. Bu suretle secde ettikleri zaman da arka tarafınızda bu­lunsunlar ve henüz namazını kılmamış olan diğer bir kısmı gelip seninle bera­ber namazlarını kılsınlar ve onlar da ihtiyat tedbirlerini ve silahlarını alsın­lar. O küfredenler arzu ederler ki siz si­lahlarınızdan ve eşyanızdan gafil olsa­nız da üstünüze derhal bir baskın yap­sınlar. Eğer size yağmurdan bir eziyet olursa, yahut hasta bulunursanız silah­ları koymanızda üzerinize vebal yok­tur. Bütün ihtiyat tedbirlerini de yine alın. Şüphe yok ki Allah kâfirlere hor ve hakir kılıcı bir azap hazırlamıştır.

103- Artık namazı bitirdiğiniz vakit ayakta iken, otururken ve yanlarınız üzerindeyken Allah’ı anın. Sükûn ve güven haline geldiğiniz vakit ise na­mazı dosdoğru kılın. Çünkü namaz müminler üzerine vakitleri belli bir farz olmuştur.

Nüzul Sebebi

  1. ayetin nüzul sebebi:

“…yeryüzünde sefere çıktığınız zaman…” ayetinin nüzulü ile ilgili rivayet şöyledir: İbni Caerir et-Taberî’nin Hz. Ali (k.v.)’den rivayetine göre Beni Nec-câr”dan bir kavim Resulullah’a (s.a.) sorarak dediler ki: “Ey Allah’ın Rasulü, bizler yeryüzünde sefere çıkıyoruz, namazımızı nasıl kılacağız?” Bunun üzerine Allah Teâlâ “yeryüzünde sefere çıktığınız zaman, namazı kısaltmanızda üzeri­nize bir vebal yoktur.” cümlesini inzal etti. Sonra vahiy kesildi. Bundan bir yıl kadar sonra Resulullah (s.a.) gazaya çıktı ve orada öğle namazını kıldırdı. Müşrikler onları görünce “Muhakkak Muhammed ve ashabı sırtlarını size dön­dürmüş bulunuyorlar, onlara arkadan bir baskın yapsanız ya!” dediler. İçlerin­den biri ise “Onların bunun peşinden bunun benzeri bir namazları daha var” dedi. İşte Allah Teâlâ iki namaz (öğle ile ikindi) arasında “eğer kâfirlerin size fenalık yapacağından endişe ederseniz” cümlesinden başlayarak “hür ve hakir kılıcı bir azap hazırlamıştır” ibaresine kadar olan kısmı gönderdi ve böylece korku namazının hükmü inmiş oldu.

  1. ayetin nüzul sebebi:

“Sen de içlerinde bulunup da” kısmının indirilişi ile ilgili rivayet şöyledir.

Ahmed, Hakim (sahih olduğunu belirterek), Beyhâkî ve Darakutnî, Ebu Ayyaş ez-Zevkiyy (r.a.)’den tahric ediyorlar: Diyor ki: Resulullah (s.a.) ile bera­ber Usfân’da bulunuyorduk. Başlarında Hâlid b. Velid’in olduğu müşrikler kar­şımıza çıktılar. Onlar bizimle kıble arasında kalmışlardı. Resulullah (s.a.) ora­da bize öğle namazı kıldırdı. Müşrikler “Onlar bu haldeyken ansızın bir baskın yapsak” diye konuştular. Sonra da “Şimdi onlar öyle bir namaz vakti gelecek ki o kendilerine oğullarından ve canlarından daha sevimlidir” dediler. Cibril (a.s.) işte o zaman öğle ile ikindi arasında bu ayet-i kerimeyi indirdi: “Sen de içlerin­de bulunup da kendilerine namaz kıldırdığın vakit.” İşte bu olay, Halid b. Ve-lid’in İslâm’a giriş sebebi olmuştur.

Benzer bir rivayeti Tirmizî Ebu Hureyre (r.a.)’den, İbni Cerîr Câbir b. Ab­dullah (r.a.) ve İbni Abbas (r.a.)’tan nakletmiştir.

“Eğer size yağmurdan bir eziyet olursa…” kısmının indirilişi:

Buharî’nin tahririne göre İbni Abbas (r.a.) “Eğer size yağmurda bir eziyyet olursa, yahut hasta bulunursanız” kavli Abdurrahman b. Avf (r.a.) hakkında indi, kendisi o sırada hasta idi.” demiştir. [42]

Açıklaması

Yeryüzünde yolculuğa çıktığınız zaman kâfirlerden öldürmek, esir etmek gibi bir fenalıktan ya da yol kesici eşkiyadan korkarsanız dört rekâth namazla­rı kısaltmanızda üzerinize bir günah veya vebal yoktur. Ta ki kâfirler sizin na­mazla meşguliyetinizi fırsat bilip size galebe çalmasın. Onlara bu imkânı ver­meyin de namazı kısaltın. Ayetten muradın şöyle olması da sahihtir: Kâfirlerin siz rükû ve secdede bulunurken onların hareketlerini göremediğinizden size bir zarar vermelerinden korktuğunuz zaman böyle yapın. Sonra Allah Teâlâ düş­manlardan ne kadar çok sakınmanız gerektiğini tekit ederek buyuruyor ki: Kâ­firler sizin açkıca düşmanlarınızdır. Açık bir düşmanlık yapmaktadırlar. Size bir fenalık ve zarar vermelerinden ve galebe çalmalarından sakının. Garaz ve hedeflerini gerçekleştirme fırsatı tanımayın onlara.

“…size bir fenalık yapmalarından endişe ederseniz” ayetinin zahiri ile amel ederek bazı alimler diyor ki: Burada birinci ayet ile onu takip eden ikinci ayet­te ve Bakara süresindeki “Fakat korkarsanız o halde yürüyerek, yahut binekli olarak kılın.” (2/239) ayetinde açıklanan korku namazında rekâtları kısaltmak murad edilmektedir. İmam Şafiî (r.a.) demiştir ki: Korku dışında namazı kısalt­mak sünnet ile sabittir. Sefer esnasındaki korku namazında kısaltmak ise Kur*an ve sünnet ile sabittir. Sünnetten yüz çevirerek sefer durumunda nama­zın tam rekâth olarak kılınması hoş değildir.

Başka alimlere göre ise “…endişe ederseniz” ayeti genelde hakim olan hal göz önüne alınarak varit olmuştur. Çünkü Müslümanlar üzerinde galip olan hal seferlerde düşmandan endişe etmektir. O yüzden Müslim’in rivayetinde de zikredildiği üzere Ya’lâ b. Umeyye Hz. Ömer’e (r.a.) “Niçin emniyet içinde bu­lunduğunuz halde hâlâ seferde namazı kısaltıyoruz?” diye sorduğunda Hz. Ömer (r.a.) şöyle der: “Senin şaştığın şeye ben de şaştım ve Resulullah’a (s.a.) bunu sordum: “Bu Allah Teâlâ’nın size tasadduk ettiği bir sadakadır. O’nun sa­dakasını kabul edin” buyurdu.

Korku namazında iki şart (sefer ve düşmanların fenalık etmeleri) aran­maz. Yeryüzünde yola çıkılmasa ve sefer hali bulunmasa, bilâkis düşmanlar gelip bizi kendi ülkemiz ve beldemizde işgal etse, o zaman da korku namazı ca­izdir. İki şartın bulunması gerekmez.

Hz. Ali’den rivayet olunan ve yukarıda geçen nüzul sebebi misafirin (yol­cunun) namazı kısaltmasının meşru olduğuna delâlet ediyor. Kurtubî der ki: Bu haber sahih ise, buna karşı kimsenin bir diyeceği yoktur. O zaman onda korku dışında da namazın kısaltılacağına Kur”an’dan delil bulunmuş olmakta­dır. Zaten benzer bir rivayet İbni Abbas (r.a.)’tan gelmiştir. Demiştir ki: ‘Yeryü­zünde sefere çıktığınız zaman, namazı kısaltmanızda üzerinize bir vebal yok­tur” ayeti, seferdeki namaz hakkında indi: “…eğer kâfirlerin size fenalık yapa­cağından endişe ederseniz” kısmı bir sene sonra ‘korku hakkında indi’. Buna göre ayet iki hüküm ve meseleyi ihtiva etmektedir. “Yeryüzünde sefere çıktığı­nız zaman…” kısmı ile sefer, yolculuk murad edilmektedir ve söz tamamlan­mıştır. Sonra bir farzı zikretmeye başlamakta ve şartı belirtmektedir. Takdiri şu şekildedir: Kâfirlerin size bir fenalık etmesinden çekindiğiniz takdirde, sen de içlerinde bulunup da kendilerine namaz kıldırdığın vakit..” Cevabı arkadan gelmektedir: “…onlardan bir kısmı, seninle birlikte dursun…” “Şüphesiz ki kâ­firler sizin apaçık düşmanınızdır” cümlesi ise ara cümlesidir [43]

“Namazı kısaltmanızda üzerinize bir vebal yoktur” cümlesinin zahiri, na­mazı kısaltmak ile tam olarak kılmak arasında serbest bırakmakta, tam kılma­nın efdal olduğuna işaret etmektedir.[44] İmam Şafiî, serbestlik ifade ettiği görü­şündedir. Peygamberimiz (s.a.)’in seferde tam olarak kıldığı rivayet edilmiştir. Darakutnî Hz. Aişe (r.a.)’den rivayet ediyor: Resulullah (s.a.) ile beraber Medi­ne’den Mekke’ye umre yaptım. Mekke’ye gelince “Anam babam sana feda olsun Ey Allah’ın rasulü, sen namazı kısa kıldın, ben tam kıldım. Sen oruç tuttun, ben ise tutmadım” dediğimde “Ey Aişe iyi ettin” buyurdu ve beni ayıplamadı. Hz. Osman (r.a.) yolculuk halinde namazı kısaltarak da tam olarak da kılmıştır.

İmam Ebu Hanife’ye (r.a.) göre yolculukta namazı kısaltmak ruhsat değil, azimettir; kısaltma dışında bir şeyi işlemek caiz olmaz. Hz. Ömer (r.a.)’in şu sö­zü buna delildir: “Peygamberimizin lisanından varit olduğu şekilde yolculuk namazı iki rekâttir, bu iki rekât tam namazdır, kısaltma sayılmaz. Hz. Aişe (r.a.)’in şu sözü de buna delildir: “Namaz ilk önce ikişer rekât farz kılındı. Yol­culuk halinde bu hüküm aynen kaldı, ikamet halinde ise dörde çıkarıldı.”

Öte yandan Peygamberimiz (s.a.) bütün seferlerinde kısaltma hükmünü benimsemiş ve tatbik etmiştir. İbni Abbas’tan (r.a.) şöyle dediği rivayet olun­maktadır. Resulullah (s.a.) yolcu olarak çıktığı vakit, dönene kadar namazı iki rekât kılardı. İmrân b. Husayn (r.a.) diyor ki: Peygamberimiz (s.a.) ile beraber haccettim. Medine’ye dönene kadar namazları ikişer rekât olarak kılıyordu: “Mekke ahalisine de “Siz dört rekât kılınız, bizler şimdi seferi (yolculuk halinde bulunan) bir topluluğuz” demiştir.

Buhari ve Müslim’in rivayetine göre İbni Ömer (r.a.) de şöyle demiştir: Yolculuk halinde Resulullah (s.a.) ile beraber bulundum, farzda iki rekât üzeri­ne bir şey artırmadı. Ebu Bekir, Ömer, Osman (r. anhum) ile beraber de yolcu­luk yaptım, onlar da hayatlarının sonuna kadar iki rekât üzerine bir şey artır-madılar. Allah Teâlâ (c.c.) “Andolsun ki Resulullah’ta sizin için güzel bir örnek vardır” (Ahzab, 33/21); “O halde Allah’a ve O’nun ümmı peygamber olan rasu-îüne -ki kendisi de o Allah’a ve O’nun sözlerine iman etmektedir- iman edin, ona tâbi olun. Tâ ki doğru yolu bulmuş olunuz.” (A’raf, 7/158) buyurmaktadır. Eğer Allah Teâlâ’nın muradı namazı kısaltmak ile tam olarak kılmak arasında serbest bırakmak olsaydı, oruçta beyan ettiği gibi bunu da beyan eylerdi.

Hz. Osman (r.a.)’dan varit olan habere gelince onun mazereti bulunuyor­du. O Mekke’den evlenmiş ve demişti ki: Ben bu beldede evlendiğim için na­mazları tam olarak kıldım. Çünkü Resulullah (s.a.)’m şöyle buyurduğunu işit­tim: “Bir beldede evlenen kimse artık oranın ahalisindendir.”

Zamahşerî “Namazı kısaltmanızda üzerinize bir vebal yoktur” ayeti hak­kında şöyle diyerek cevap vermiştir. Ashab rekatları tam kılmaya yani dört re­kât kılmaya alışmış oldukları için hatırlarına namazı kısaltarak kılmaları ha­linde eksiklik varmış gibi bir his gelebileceğinden kendilerinden günah ve ve­bali nefyedilmiş, namazı kısaltma hususunda gönülleri hoş olsun, emniyet his­sine sahip olsunlar istenmiştir. [45]

Alimler buradaki kısaltma (kasr) ile ne murad edildiği, bunun namazların rekâtlarındaki kısaltma mı, görünüş ve şeklindeki bir kısaltma mı olduğu üze­rinde ihtilâf etmişlerdir. [46]

Bir kısmı muradın rekât adedinin kısaltılması olduğunu söylemiş, Müs­lim’de geçen Ya’lâ b. Ümeyye hadisini delil olarak göstermiştir. Ya’lâ der ki: Ömer b. Hattab’a (r.a.) sordum: “Artık emniyet içinde olduğunuza göre nasıl oluyor da namazları kısaltıyoruz?” Dedi ki: “Senin şaştığına ben de şaşmış ve Resulullah’a (s.a.) sormuştum. O da: “Bu, Allah’ın size tasadduk ettiği bir sada­kadır. O’nun sadakalarını kabul ediniz” buyurdu. Yukarıda açıkladığımız gibi bu da ayette geçen kısaltmanın rekât sayısını kısaltmak olduğuna delâlet et­mektedir. Müslim’in Sahih’inde İbni Abbas’ın (r.a.) şöyle dediği rivayet ediliyor: Allah Teâlâ namazı Peygamberimizin (s.a.) lisanı üzere ikamet (hazar) halinde dört, yolculuk halinde iki rekât olarak farz kıldı. Fakat Kadı İbnu’l-Arabî el-Kabes adlı kitabında demiştir ki: Alimlerimiz (Allah hepsine rahmet eylesin) bu hadisin icma ile merdûd (reddedilmiş) olduğunu söylemişlerdir.

Aynı, şekilde “kasır” kelimesi, bir şeyden onun sadece bir parçasını kısalt­mak, onunla yetinmek manasında kullanılır. Sıfatta kasretmek ise değiştirmek olup onun bir parçasını, bazısını yerine getirmek manasına gelmez. Çünkü sı­fattaki kasr, imayı-işareti meselâ rükû ve secde yerine koymaktır.

Yine “namazı kısaltmanızda…” ayetinde kullanılan, “min” cer harfi teb’îz (bazısını ifade etmek) içindir ve bazı rekâtlar ile yetinilmesine delâlet etmekte­dir.

Cassâs gibi diğer bir kısım alimlere göre ise, ayetteki namazı kısaltmak­tan murad olunan, namazın sıfat ve heyetinin (şeklinin) kısaltılmasıdır. Rekât sayılarının eksiltilmesi değildir. Kısaltma rükû, secde ve imayı, rükûya kalk­mayı terk etmek suretiyle olur. Çünkü ayet “yeryüzünde sefere çıktığınız za­man” cümlesi ile yolculuk namazı hakkındadır.

Hz. Ömer’in “Yolculuk namazı iki rekâttır…” şeklindeki sözü de yolculuk namazının -ister korku halinde, isterse emniyet halinde kılınsın- tamam oldu­ğunu, kısaltılmış olmadığını göstermektedir. O zaman da ayetteki kasr, rekât­ların adedinin eksiltilmesi değil, sıfat ve şeklinin kısaltılması manasına gelir.

Kasrı mubah kılan yolculuk hakkında ise farklı görüşler bulunmaktadır:

1- Hanefilere göre bu, Kûfe’den Medain şehrine kadar olan mesafedir ki üç günlük bir yürüyüştür. “İki gün ve üçüncü günün çoğu kadar süren bir mesafe­dir” diye de söyledikleri rivayeti vardır.

Hanefilerin delili, İmam Ahmed’in Avf b. Malik el-Eşceî’den mana olarak zikrettiği şu hadisi şeriftir: “Mukim bir gün ve bir gece mesheder, yolcu ise üç gün.” Sünnette ise kocası veya mahremi olmaksızın kadının üç günden fazla süren bir yolculuğa çıkması nehyedilmiştir. Bu da üç günden az olan yolculu­ğun sefer olmadığını, ikamet hükmünde olduğunu göstermektedir.

2- Mâliki ve Şafiîlere göre ise bu mesafe dört berîdlik yoldur. Bir berîd dört fersah gelir. Darakutnî İbni Abbas (r.a.)’tan, Peygamberimiz (s.a.)’in şöyle bu­yurduğunu rivayet eder: “Ey Mekkeliler, dört berîdden daha az bir mesafede, Mekke’den Usfan’a kadar bir yerde namazı kısaltmayınız.” Bir fersah 5544 m. dir. [47]

Korku Namazı:

Sonra Allah Teâlâ korku namazının nasıl olduğunu beyan etmiştir. Bunun Kur’ân’daki mücmel (kısa) şekli şöyledir:

Ey Muhammed veya O’nun makamında bulunan müslüman devlet başka­nı, Müslümanlardan bir cemaatın içinde bulunup, onlara namaz kıldırmak is­tediğin, ezan ve kamet ile onlara seslendiğin vakit orduyu iki kısma ayır. Bir kısmı seninle beraber cemaat olarak birinci rekâtı kılsın. Ansızın baskın yapa­bilecek düşmanla karşılaşmaya namazdan sonra hazır olabilmek için silahları­nı da yanlarına alsınlar. Siz secde ederken arkanızdaki diğer kısım sizi korur.

Çünkü namaz kılanın korunmaya en çok ihtiyacı olduğu an secde ettiği andır. Zira düşmanı görememektedir. Sonra bu birinci grup kendi başına ikinci rekâtı tamamlar. Sen ise ikinci rekâtın başında ayakta beklersin.

Ondan sonra askerin ikinci kısmı gelip seninle beraber birinci grubun kıl­dığı gibi bir rekât kılar. Bu senin ikinci rekâtın olmaktadır. Onlar da ilk kısmın yaptığı gibi bütün ihtiyat tedbirlerini alsınlar ve silahlarını yanlarında bulun­dursunlar. İkinci kısmın ihtiyatlı olmasını emretmekteki hikmet şudur. Çünkü düşman birinci grubun namazına pek dikkat edip anlayamaz. Olabilir ki secde ettiklerinde bir baskın yaparlar.

Ondan sonra ey habibim ikinci grubu son teşehhütte beklersin, onlar kal­kar, ikinci rekâtı tamamlarlar ve sonunda onlarla birlikte selâm verirsin.

Buna göre birinci grup insanla beraber tekbir alma ikinci grup da onunla birlikte selâm verme şerefine ermiş olurlar.

Daha sonra Allah Teâlâ namaz esnasında silahım yanında bulundurma, bütün ihtiyat tedbirlerini alma emrinin sebebini açıklamaktadır. Kâfirler, arzu ve temenni ederler ki siz namazınızla meşgul olurken silahlarınızdan ve eşya­nızdan gafil olasınız da üzerinize çullansınlar, birdenbire baskın düzenleyip si­zi öldürsünler, mallarınızı talan eylesinler. Allah Teâlâ sizin muvaffak olmanı­zı, zafer kazanmanızı istiyor, o yüzden sizi sakındırıyor ve daima hazırlıklı ol­manızı emrediyor.

Sonra silah taşımanın zor olduğu durumlara dair özürleri açıklayarak di­yor ki:

Eğer yağmur, hastalık veya başka bir mazeretten ötürü size bir eziyet olursa silahları koymanızda üzerinize bir günah yoktur. Ama bu, bütün ihtiyat tedbirlerini alarak ve düşmana karşı tam hazırlıkla birlikte olsun. Çünkü düş­man en ufak bir zaaf halinizi beklemekte, hareketlerinizi gözetlemektedir; ona karşı uyanık olun, gaflete düşmeyin.

Şüphesiz Allah Teâlâ kafirler için dünyada ve ahirette son derece hor ve hakir kılıcı bir azap hazırlamıştır. Dünyadaki perişanlıkları Müslümanların onları mağlup etmesi şeklinde olacaktır. Ahirette karşılaşacakları hüsran ise cehennem ateşi içinde görecekleri ebedi azaptır. Bu Allah’ın kâfirleri zelil kı­lacağı, onları yâr ve yardımcısız bırakıp zafer vermeyeceği yolunda bir tehdit­tir. Ancak sebep-müsebbeb (neden-sonuç) ilişkisi bakımından Allah’ın koydu­ğu sünnet (kanun) gereği Müslümanlardan istenen şey bütün ihtiyat tedbirle­rini almaktır. Ta ki gevşemesinler, sebeplere yapışmayı bir yana bırakmasın­lar.

İbni Mace hariç cemaatin (Kütüb-i Süte sahiplerinin) Sehl b. Ebî Hasme (r.a.)’den rivayetine göre, Zâtü’r-Rikâ’ gazvesinde ordunun bir kısmı Resulullah (s.a.) Hazretleri ile namaza durdu. Diğer kısmı düşman karşısında kaldı. Hz. Rasul beraberindekilere bir rekât kıldırdı sonra ayakta bekledi, on­lar kendileri ikinci bir rekâtı da tamamlayıp düşman karşısına geçtiler. Aske­rin ikinci kısmı geldi. Rasul-i Ekrem (s.a.) onlara kendi namazından kalan ikinci rekâtı kıldırdı, onların ikinci rekâtı tamamlamasından sonra onlarla birlikte selâm verdi.

Bu şekilde korku namazını eda ettikten sonra içinizden Allah Teâlâ’nın ni­metlerini, kendi dinine yardım edene dünyada zaferi, ahirette de sevaplar ve­receğine dair vaadini hatırlayarak zikreyleyin. Dilinizle de hamdü sena, tekbir ve dualar edin. Çünkü Allah’ı zikretmek kalbi kuvvetlendiren, himmet ve gay­reti yükselten şeylerdendir. Sabır ve sebat ile zafer ve nusret gerçekleşir. Nite­kim Allah Teâlâ: “Bir grup düşmanla karşılaştığınızda sebat edin ve Allah’ı çok anın ki felah ve zafere eresiniz.” (Enfâl, 8/45) buyurmaktadır.

Savaş bitip seferden beldenize dönerek sükûn ve emniyet haline kavuştu-rulduğunuz vakit, namazı mutad şekilde, rükün ve şartlarını tamamlayarak dosdoğru kılınız; çünkü namaz dinin direğidir.

Korku zamanında bile namazın farz oluşunun sebebi, namazın belirli va­kitlerde edası sabit halde bulunan bir farz olmasıdır. Ebedi şekilde hatta sa­vaşlarda ve korku anlarında bile namazın terk edilmesi doğru değildir. Cenab-ı Hak (c.c.) bunu beyan ederek: “Fakat korkarsanız o halde yürüyerek, yahut bi-nekli olarak namaz kılın. Emniyet haline kavuştuğunuz zaman bilmediklerinizi öğretmiş olduğu gibi Allah’ı zikredin…” (Bakara, 2/239) buyurmaktadır. [48]

Acıları Düşünmemek Suretiyle Savaşa Teşvik Etmek Ve İki Güzel Neticeden Birini Beklemek

104- O kâfir kavmi takip etmek husu­sunda gevşeklik göstermeyin. Siz (ya­ralarınızdan dolayı) acı duyuyorsanız onlar da sizin acı duyduğunuz gibi acı duyuyorlardır. Siz Allah’tan onların ummadıkları şeyleri umuyorsunuz. Al­lah herşeyi gayet iyi bilendir, sonsuz hikmet sahibidir.

Nüzul Sebebi

Bu ayetin (Nisa, 104) Uhud Savaşı hakkında nazil olduğu söylenmiştir. Bu savaşta Peygamberimiz (s.a.) müşriklerin izini takip etmek için yola çıkmıştı. Müminler içinde yaralılar da vardı. Peygamberimiz (s.a.) -Âl-i İmran suresinde geçtiği gibi- sadece bu savaşta bulunanların çıkmasını emretmişti.

Bu ayetten önceki ayetler savaş esnasında namazın nasıl kılınacağı hak­kında idi. Bu ayetler kâfirlerin son derece düşmanlık beslediklerine ve Müslü­manlara darbe vurmak için uygun bir fırsat kolladıklarına işaret etmişti. Yine bu ayetler müminlerin namaz esnasında almaları gereken tedbirlere de işaret etmişti.

Burada ise Allah Teâlâ savaşta zafiyet göstermekten nehyetmektedir. Çünkü savaşta acı duymak her iki taraf için ortak bir durum olsa da müminler şu iki güzellik sebebiyle yani zafer ya da cennet ve sevaba nail olmayı bekle­mek suretiyle Rabbi nezdindeki mükâfat sebebiyle ayrı özelliğe sahiptirler. Bu ayet müminleri gerçek hayattan alınmış ikna üslûbu ile mü’minlere canlılık vermekte ve onları savaşa teşvik etmektedir. [49]

Açıklaması

Düşmanlarla çarpışma hususunda zafiyet göstermeyin, gevşeklik göster­meyin. Namazı bitirdikten sonra daima onlarla çarpışmaya hazır olun. Size isabet eden yaralama acıları bahanesiyle düşmanlarla yapılacak çarpışmalara girme konusunda hiç tereddüt etmeyin. Zira acı çekme keyfiyeti savaşan her iki taraf arasında ortak bir durumdur. Çünkü onlar da sizin gibi beşer olup acı duymakta ve bu acılara tahammül etmektedirler. Siz sabretmeye ve tahammül etmeye daha lâyık iken size ne oluyor da sabretmiyorsunuz!

Gerçek şudur: Onların çarpışmalarının kabul edilmeye lâyık bir hedefleri yoktur. Zira onlar batıl üzerindedirler. Batıl ise sonunda yok olmaya mahkûm­dur. Halbuki sizler Hak üzerindesiniz. Allah size yardımı vaad ettiği halde on­lara yardım vaadinde bulunmadı. Savaşmaları sebebiyle onlara verilecek hiç­bir sevap ve semere yoktur. Allah size ceneti garanti etti.

Onların putlarda başka yardım isteyecekleri hiçbir merci yoktur. Putların ise hiçbir zararı veya faydası dokunmaz. Halbuki siz sadece Allah’a ibadet et­mekle yardım ve rahmet talep etmek hususunda O’na iltica ediyorsunuz. Gök­lerin ve yerin anahtarlarını elinde bulunduran O’dur. Zafer sadece O’nun kud­reti ve dilemesiyle gerçekleşir.

Siz Allah’tan onların hiçbir zaman ummadıkları şeyi, Hak dinin diğer din­lere galip gelmesini, bol sevap ve cennet nimetlerini umuyorsunuz.

Niyetinizi ihlâslı kılarsanız, Allah’ın dinine yardım ederseniz ve O’nun mukaddesatım müdafaa ederseniz Allah size iki güzellikten birini yani ya za­fer ya da şehitlik sebebiyle cenneti vaad etmiştir.

Ancak ümidini kaybeden, ahiretten ümit kesen kimse genellikle korkak, azmi zayıf, gayreti az bir kimse olur. Sadece emirleri yerine getirmek için ya da grupçuluk, ırkçılık ve diğer milletlere üstün gelme, lider olma arzusu için çar­pışır.

Allah herşeyi bilen sonsuz hikmet sahibidir. Halinizi gayet iyi bilir, size emrettiği ve nehyettiği hususlarda sonsuz hikmet sahibidir. Dininiz ve dünya­nızda sizin için mutlaka yararlı olan şeylerde ilmi ve hikmeti gereği sizi yü­kümlü kılar. [50]

Hak İle Ve Mutlak Adaletle Hükmetmek

105- Gerçekten biz sana, Allah’ın gös­terdiği şekilde insanlar arasında hük­metmen için Kitab’ı hak olarak indir­dik. Sen hainlerin savunucusu olma.

106- Allah’tan mağfiret dile. Şüphesiz ki Allah çok bağışlayan ve çok merha­met edendir.

107- Kendi kendilerine hainlik edenler­den yana mücadele etme. Çünkü Allah hainlikte ileri giden aşırı günahkâr kimseyi sevmez.

108- Onlar (yaptıkları kötülükleri) in­sanlardan gizliyorlar da Allah’tan giz­lemiyorlar!.. Oysa geceleyin Allah’ın razı olmadığı sözü planlarken Allah onlarla beraberdir. Allah onların yap­tıklarını (ilmiyle) kuşatıcıdır.

109- İşte siz dünya hayatında onları sa­vundunuz. Peki kıyamet gününde Al­lah’ın huzurunda onları kim savunacak­tır? Ya da onlara kim vekil olacaktır?

110- Kim bir kötülük işler veya nefsine zulmeder de sonra Allah’tan mağfiret dilerse Allah’ı çok bağışlayıcı ve çok merhamet edici bulur.

111- Kim bir günah işlerse ancak kendi aleyhine zarara girmiş olur. Allah her şeyi bilen sonsuz hikmet sahibidir.

112- Kim bir hata yapar ya da günah iş­ler ve sonra bunu suçsuz birinin üzerine atarsa şüphesiz o kimse büyük bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmiş olur.

113- Eğer Allah’ın senin üzerindeki lütuf ve rahmeti olmasaydı onlardan bir grup mutlaka seni saptırmaya çalışırdı. Hal­buki onlar ancak kendilerini saptırabi-lirler. Sana hiçbir zarar veremezler. Al­lah sana kitabı ve hikmeti indirmiş ve sana bilmediklerini öğretmiştir. Allah’ın senin üzerindeki lütfü çok büyüktür.

Nüzul Sebebi

Tirmizî, Hakim ve İbni Cerir’in Katade b. Numan’dan rivayet ettiklerine göre “Bu ayetler Tu’me b. Ubeyrık hakkında nazil olmuştu. Tu’me ensarın Zafe-roğullan kolundan bir kimse idi. Yanında emanet olarak bulunan amcasının zır­hını çalmıştı. Bu zırhı bir un çuvalının içine saklamıştı. Un zırhhın açtığı delik­lerden dökülüyordu. Bu un çuvalını da Zeyd b. Semîn adlı bir Yahudiye vermiş­ti. Zırhı Tu’me’nin evinde aradıklarında bulamadılar. Tu’me bu zırhı almadığına ve bunun hakkında hiçbir bilgisi olmadığına dair yemin etti. Unun izini takip ettiler. Nihayet Yahudinin evine ulaşıp zırhı aldılar. Yahudi:

  • Bu çuvalı bana Tu’me verdi, dedi. Yahudilerden bir grup da buna şahitlik ettiler. Fakat Tu’me bunu inkâr etti. Tu’me’nin kabilesi olan Zaferoğulları:
  • “Resulullah (s.a.)’a gidelim,” dediler ve Peygamberimiz (s.a.)’den arka­daşlarını savunmasını istediler. Peygamberimiz’e:
  • “Bunu yapmazsan arkadaşımız helak olur, rezil olur. Yahudi suçsuz olur.” dediler.

Peygamberimiz (s.a.) de olayın bu şekilde olmuş olacağını umuyordu. Gönlü onlarla beraber olup Yahudinin cezalandırılması şeklinde idi. Bunun üzerine bu ayet indi.

Müfessirlerden bir grubun görüşü budur, [51]

Rivayet olunduğuna göre Tu’me Mekke’ye kaçıp dinden dönmüş, bir hırsız­lık esnasında üzerine duvar yıkılmış, ölmüştü. [52]

Açıklaması

Allah Teâlâ Rasulüne insanlar arasında hiçbir kimsenin hatırını gözetme­den, gayri müslim bile olsa hiçbir kimseye haksızlık yapmadan hak ve adaletle hükmetmeyi emretti. Rasulüne hitaben şöyle buyurdu:

Gerçekten biz sana insanlar arasında Allah’ın sana vahyettiği ve bildirdiği hükümlerle hükmetmen için varsa vahiyle hükmetmen için, açık bir vahiy yok­sa içtihatla hükmetmen için bu Kur’an’ı haberinde, talebinde ve hükmünde hakkı gerçekleştirme ve beyan etme vasıflarıyla hak olarak idirdik.

O halde insanlar arasıda Allah’ın şeriatı ile hükmet. Sen kendine hainlik eden kimseyi müdafaa ederek, O’ndan hakkı isteyeni reddederek hain kimse­nin savunucusu olma. Husumette hasmın mücadele kuvvetinden etkilenerek hakkı araştırma hususunda gevşeklik gösterme.

Burada -Usûl alimlerinin zikrettikleri gibi- bu ayetin delaletiyle ve Buharî ve Müslim’in Sa/uMerindeki Ümmü Seleme hadisinin delaletiyle Peygamberi­miz (s.a.)’in içtihatla hükmetmeye hakkı olduğuna işaret vardır.

Ümmü Seleme (r.a.) validemiz anlatıyor: Resulullah (s.a.) odasının kapı­sında bir tartışma sesi duydu. Dışarı çıktı. Onlara hitaben şöyle buyurdu:

“Dikkat edin. Ben ancak bir beşerim. Ben duyduğum şeyle hükmederim. Olabilir ki sizden biriniz hüccet getirme hususunda diğer taraftan daha kabili­yetli olabilir, ben de onun lehine hükmedebilirim. Kimin lehine bir müslümanın hakkına hükmetmişsem bu ateşten bir parçadır. İster bu ateş parçasını yüklen­sin isterse terk etsin.”

İmam Ahmed’in Ümmü Seleme (r.a.)’den yaptığı rivayete göre, ellerinde delil bulunmayan kendi aralarında zamanı geçmiş miras davasını görmek üze­re Ensar’dan iki zat Peygamberimiz (s.a.)’e geldiler. Peygamberimiz (s.a.) onla­ra şöyle buyurdu: “Siz benim huzurumda davanızı arz ediyorsunuz. Ben sadece bir beşerim. Olabilir ki sizden biriniz hüccet getirme hususunda diğer taraftan daha kabiliyetli olabilir. Ben ancak duyduğum şeyle hükmederim. Kimin lehine kardeşinin hakkından bir şeyle hükmetmişsem onu almasın. Ben bu kimseye ateşten bir parça koparmış vermişim demektir. O kimse kıyamet günü boynun­da takılı olarak bu ateş parçasını getirecektir.”

Bunun üzerine bu iki zat da ağladılar. İkisinden her biri de:

  • Benim hakkım kardeşimin olsun, dedi. Peygamberimiz (s.a.):
  • “Söylediklerinize gelince, bu hakkı aranızda taksim edin. Sonra aranız­daki hak payını gözetin. Sonra da kur”a çekin. Daha sonra her biriniz arkada­şından helâllik dilesin.”

Ebu Davud’un Üsame b. Zeyd (r.a.)’den rivayet ettiği hadis-i şerifte şu zi­yade yer almaktadır: “Ben bana vahiy inmeyen konularda aranızda sadece ken­di reyimle hükmederim.”

Peygamberimiz (s.a.)’in içtihatta bulunmasını caiz gören alimlerin cumhu­ru şöyle demiştir: Bu olayın ve Bedir esirlerinden fidyenin kabul edilmesi olayının delaletiyle Peygamberimiz (s.a.)’in hata etmesi caizdir. Fakat O, hatayı onaylamaz, hatada ısrar etmez.

“Lil-hâinîn” ifadesindeki lâm sebeb bildirmek içindir. Yani seni götürmek istedikleri noktada hainlerin savunucusu olma. Hainler ise burada Tu’me ve Tu’me’nin kabilesidir.

Tu’me’nin davranışı yüzünden tam olarak tespit edemediğin suçsuzluğu ve Yahudinin cezalandırılması konusunda teşebbüs ettiğin hatadan dolayı Al­lah’tan mağfiret dile.

Bu ve benzeri konularda istiğfar etmekle emrolunması peygamberlerin masu­miyetine leke düşürmez. Çünkü O’nun bu konuda sadece arzusu olmuştu. Arzu ise günah olarak nitelendirilmez. Bilakis bu durum “iyilerin güzel amelleri Allah’a da­ha yakın kullar için günah sayılabilir” kabilindendir. O’nun istiğfar ile emrolunma­sı sadece hüküm verme hususunda kesinlikle ispat esasının vacip olduğu hususun­da O’nü ve O’nun ümmetini irşad etmek ve O’nun sevabını ziyade etmek içindir.

Peygamberimiz (s.a.) bu olay hakkında ayetler nazil olmadan hüküm ver­memiş, hak olduğuna inandığı ölçülerden başka bir şeyle amel etmemiştir. Efendimiz (s.a.) sadece Tu’me’nin kabilesini savunma hususunda hüsnü zanda bulunmuştu. Cenab-ı Hak da Rasulünün Müslümanm genellikle doğru sözlü, Yahudinin de genellikle yalan konuştuğu kanaatine aykırı olarak Rasulüne bu olayın gerçek yönünü beyan etmişti.

Sonra da Cenab-ı Hak Tu’me’nin kabilesini ve başkalarını tevbeye davet ederek: “Şüphesiz ki Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.” buyur­muştu. Yani Allah Teâlâ kendisinden mağfiret dileyen için çok mağfiret edici, rahmet niyaz eden için rahmeti çok geniştir.

Ya Muhammedi.. Başkalarının haklarına tecavüz etmek suretiyle kendi nefislerine hainlik edenler lehine mücadele etme.

Ayette, başkalarına karşı hainlikte bulunmak kendi nefislerine hainlikte bulunmak olarak tesmiye edilmiştir. Çünkü yaptıkları bu hainliğin zararı ken­dilerine ait olacaktır.

Şüphesiz ki Allah çok hainlik eden, günah işlemeyi alışkanlık haline geti­ren kimseye buğzeder. Emanet ve istikamet ehline ise sevap vermeyi ister.

Burada ayet, Tu’me’nin hıyanette ve günah işlemede aşırı gitmesini Al­lah’ın bildiğini mübalağa sigasıyla ifade etmiştir.

Hırsız Tu’me tek kişi olduğu halde ayette “hainler” ve “nefislerine hıyanet edenler” kelimeleriyle ifadeye yer verilmiştir. Bunun iki sebebi vardır:

Birincisi: Tu’menin kabilesi olan Zaferoğulları Tu’menin suçsuz olduğuna şahitlik ettiler ve O’na destek oldular. Dolayısıyla günahta O’na ortak oldular.

İkincisi: Bu ayette Tu’me’yi ve O’nun hıyanetiyle hainlik yapan herkesi içi­ne alması için cemi ifadesi kullanıldı. Yani “Hiçbir haini savunma ve hainden yana mücadele etme.” denmiş gibidir. [53]

Daha sonra Allah Teâlâ hainlerin durumlarını ve onların çirkin hasletleri­ni beyan ederek şöyle buyurdu: Bu hainlerin durumu şudur: Onlar suçu işleme durumunda ya utanarak ya da korkarak insanlardan gizleniyorlar da görünen ve görünmeyen âlemi bilen, onlarla beraber olan, onların durumunu bilen, bu­na muttali olan, onların gizli sırlarından hiçbir şey kendisine gizli kalmayan Allah’tan gizlenmiyorlar. Zira onlar Allah’ın razı olmadığı sözü planlıyorlardı. Bu tedbir, Tu’me’nin çaldığı zırhı Yahudi Zeyd’in evine atıp onu hırsızlıkla it­ham edip kendisinin suçsuz olduğuna yemin etmeyi planlamasıdır.

Allah onların amellerini kuşatmakta, yaptıklarını tespit etmektedir. Onla­rın Allah’ın azabından kurtulma ümitleri yoktur.

ZEmahşerî diyor ki: Bu ayet insanların Allah’ın huzurunda olduklarını, Allah’la aralarında hiçbir perde, hiçbir gaflet veya habersizlik olmadığını bil­melerine rağmen ne kadar hayasız ve Allah korkusu taşımayan kimseler oldu­ğunu açıkça ilân etmektedir.

Cenab-ı Hak daha sonra müminleri hainlere yardımcı olmaktan ve onlara sevgi beslemekten sakındırarak -mealen- şöyle buyurdu:

Ey hainlerden yana mücadele eden ve dünyada onları suçsuz göstermeye çalışan!.. Kıyamet gününde Allah’ın huzurunda onların amellerine ve durumla­rına tamamen vakıf olan Allah Teâlâ’nın hüküm verici olduğu zamanda onları kim savunacak? Kim onların yerine onların davalarının vekili ve onların avu­katı olacak? O halde müminlerin üzerine düşen Allah’ı murakabe etmek ve Al­lah Teâlâ’nın huzurundaki bu korkunç mahşer gününde cevap vermeye hazır­lanmaktır: “O gün hiçbir kimse kimseye bir fayda sağlayamaz. O gün emir Al­lah’ındır.” (İnfıtar, 82/19).

Diğer bir ifadeyle: Farzedelim ki siz dünyada Tu’me ve kabilesini savun­dunuz, peki ahirette Allah azabıyla yakaladığı zaman onları kim savunacak? Allah’ın azabına ve intikamına karşı kim onların vekili, koruyucu ve savunucu­su olacaktır?

Bu ayette Yahudiye karşı Tu’me’ye yardım etmek isteyenlere azarlama ve tenkit vardır. Yine bu ayetteki ifadeye göre hakiminin hükmü zahiren geçerli olur ama gerçek farklı olabilir. Yani lehinde hüküm verilen kişi için bu verilen hüküm haramı helâl kılmaz. Kendisinin hakkı olmadığını kesinlikle bildiği bir şeyi almasını caiz kılmaz.

Bundan sonra Cenab-ı Hak tevbe etmeyi teşvik ederek şöyle buyurdu: Kim başkasına kötülük yaparak çirkin bir günah işlerse yahut yalan yere ye­min gibi bir masıyetle kendi nefsine zulmederse, sonra da bu günahına karşı Allah’tan mağfiret dilerse Allah tarafından bir lütuf ve ihsan olarak O’nu gü­nahları çok çok affedici, ayıp işleyenlere karşı çok çok merhametli olarak bula­caktır.

Bu ayette Tu’me ve kabilesi tevbe ve istiğfara teşvik edilmekte ve günah­tan çıkış yolu beyan edilmekte, gerçekleri karalamak ve adalet kalesini yıkmak isteyen Hak düşmanlarına karşı uyarıda bulunulmaktadır.

Cenab-ı Hak daha sonra genel bir şekilde günah ve masiyet işlemekten sakındırarak şöyle buyurdu: Kim günahı gerektiren bir masiyet işlerse onun suçu ve yaptığı bu ameli kendi nefsine vebaldir, kendi şahsına zarardır. Bu­nun zararı başkasına geçmez. Çünkü bu fiiline karşılık cezalandırılacak olan kendisidir. Allah Teâlâ insanların yaptıklarını geniş ilmiyle bilmektedir. İn­sanlara koyduğu hükümleri aşmalarını engelleyecek esaslar koymuştur. O aynı zamanda günah işleyen kimse için koyduğu ceza ile büyük hikmet sahi­bidir.

En büyük suçlardan biri de bir insanın yanlışlıkla ve hiçbir kasdı olmaksı­zın ya da günah olduğunu bile bile bir günah iyleyip sonra suçsuz bir kimseyi bu günahla itham etmesidir. Bu davranış bühtandır, yalan yere iftirada bulun­maktır. Bu kimse iki suç işlemiş olmaktadır: Hem kendisini günahkâr kılan günahı işlemiş, hem de kendisinin iftiracı olarak adlandırılmasına sebep ola­cak olan suçsuz kimseye ithamda bulunmuştur.

Cenab-ı Hak daha sonra Peygamberini himaye ettiğini beyan ederek şöyle buyurdu: Eğer Allah’ın senin üzerindeki lütuf ve rahmeti, himaye ve ikramları olmasaydı, ayrıca onların sırlarına muttali kılmak üzere sana indirdiği vahiy olmasaydı Zaferoğulları’ndan bir grup seni Hak ile hükmetmekten ve adalet yolunu tutmaktan vazgeçirirlerdi. Halbuki onlar suçu işleyenin arkadaşları ol­duğunu gayet iyi bilmektedirler.

Yani Allah’ın sana verdiği peygamberlik, masumiyetle teyidi ve olayın ger­çeğini beyan etmek suretiyle rahmeti olmasaydı onlardan bir grup seni adaletli hüküm vermekten alıkoyabilirlerdi. Ancak onların bu teşebbüsleri başarısızlık­la sonuçlanmıştır. Zira vahiy senin için hakkı açık bir şekilde ortaya koymuş­tur.

Onlar gerçekte hak ve doğruluk yolundan sapmaları sebebiyle sadece ken­dilerini, saptırmaktadırlar. Zira günah sadece onların üzerinedir ve vebal sade­ce onlara aittir. Onlar sana hiçbir zarar veremezler. Çünkü sen durumun görü­nen şekliyle hareket ettin. Gerçeğin bunun zıddı olacağı aklına bile gelmezdi. Allah seni insanların şerrinden ve onların aralarında hüküm verirken nefsî ar­zulara tabi olmaktan ve her çeşit kötülüklerden korumaktadır.

Allah sana Kitab’ı -yani Kur’an’ı- ve Hikmeti -yani şeriatın ana esaslarını anlamayı ve sırlarını idrak etmeyi- indirmiştir. Sana kitap, şeriat ve gerçekle­rin anlaşılması hususunda daha önce bilmediğin gizli durumları, kalplerin es­rarını, din ve şeriatın emirlerini öğretmiştir.

Allah’ın senin üzerindeki lütfü gayet büyüktür. Zira seni bütün insanlara gönderdi. Seni peygamberlerin sonuncusu ve kıyamet gününde insanlar için şahit kıldı. Seni insanlardan korudu. Senin ümmetini orta yolda dengeli ve gü­venilir bir ümmet kıldı. O halde sen de buna karşı şükret. Ümmetin de bu ni­metlere şükretsin. Böylece insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet ve başka­ları için güzel bir örnek olsun. [54]

Hayırlı Gizli Konuşmalar, Resule Düşmanlığın Ve Müminlerin Yolundan Başka Yola Uymanın Cezası

114- Sadaka vermeyi, iyilik yapmayı ve insanlar arasında sulh yapılmasını em­reden kimse müstesna onların fısıltılı konuşmalarının çoğunda hiçbir hayır yoktur. Kim bunları Allah rızası için yaparsa ona büyük bir mükâfat vere­ceğiz.

115- Kim kendisine doğru yol açıklan­dıktan sonra Peygamberle ayrılığa dü­şer ve müminlerin yolunun dışında bir yol takip ederse onu gittiği bu yolda bırakırız ve cehenneme atarız. O ce­hennem ne kötü bir yerdir!…

Nüzul Sebebi

Bu ayetler Tu’me b. Übeyrık ailesinin bozgunculuk ve şer üzerine işbirliği, hırsızlık suçunun Yahudinin üzerine atılması hususunda kendi aralarında ge­celeyin gizlice konuşmaları hakkında nazil olmuştur.

Rivayete göre Peygamberimiz (s.a.) elinin kesilmesi şeklinde hüküm verince Tu’me Mekke’ye kaçmış, dininden dönmüş ve müşrik olarak ölmüştü. Bunun üzerine “Kim Rasul’e karşı gelirse…” (Nisa, 4/115) ayeti nazil oldu. [55]

Açıklaması

Tu’me’nin kabilesi gibi insanların kendi aralarında yaptıkları konuşmala­rın ve fısıldaşmalann pek çoğunda hiçbir hayır yoktur.

Ancak şu üç hususta yapılan gizli konuşmalar bundan müstesnadır:

1- Muhtaç olana yardım etmek, fakir ve yoksula yardımcı olmak için sada­ka vermekle emredilmesi.

2- Emri bi’1-maruf yapılması: Ma’ruf, şeriatın emrettiği umumî maslahat ve genel hayır bulunan hususlardır.

3- Dava ve çekişmelerinde insanların arasını düzeltmek ve ıslah etmek.

Nitekim bu husus İbni Merdûveyh, Tirmizî ve İbni Mace’nin Ümmü Habi-be’den rivayet ettiği hadiste de belirtilmektedir: Bu hadiste Efendimiz (s.a.) şöyle buyurmuşlardır:

“Ademoğlunun bütün sözleri lehine değil, kendi aleyhinedir: Ancak Allah’ı zikretmek, emri bi’l-maruf ve nehyi ani’l-münkeryapmak müstesnadır.”

İmam Ahmed, Ümmü Gülsüm bnt. Ukbe’den naklediyor: Resulullah (s.a.)’ın şöyle buyurduğunu işittim: “İnsanların arasını ıslah eden, hayrı geliş­tiren ya da hayır söyleyen kimse yalancı değildir.” Ümmü Gülsüm devam etti: “Ben Peygamberimiz (s.a.)’in insanların birbirlerine söyledikleri yalanların üç şeklinden başka hiçbir şekline izin verdiğini görmedim: Savaşta, insanların arasını düzeltmede, erkeğin hanımına ve hanımın erkeğine konuşmasında söy­lediği söz.”

İmam Ahmed’in İbni Ömer (r.a.)’den rivayet ettiğine göre Peygamberimiz (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Sadakanın en faziletlisi insanların arasını düzelt­mektir.”

Ebubekir el-Bezzar ve Beyhakî’nin Enes (r.a.)’ten rivayet ettiklerine göre Peygamberimiz (s.a.) Ebu Eyyüb (r.a.)’e şöyle buyurmuştu:

  • Sana bir ticaret göstereyim mi? Ebu Eyyüb:
  • Evet ya Rasulallah, dedi. Efendimiz (s.a.):
  • Bu, insanlar birbirleriyle bozuştukları zaman insanların arasını ıslah et­meye çalışmandır. İnsanlar birbirlerinden uzaklaştıkları zaman aralarını yak­laştır mandır.

Ayet-i kerimede “pek çoğunda” ifadesi kullanıldı. Çünkü fısıldaşmalarm bir kısmı tarım, ticaret, sanayi vb. özel işler ve mubah olan şeylerde olur. Bun­lar kötülükle nitelendirilmez. Bu işlerde hayır maksadı da yoktur. Ayette geçen kendisinde hayır vasfı bulunmayan pek çok fısıldaşmalar başkalarının durum­larını ilgilendiren konularda fısıldaşmadır.

Allah Teâlâ fısıldaşmayı genellikle günah ve şerrin kaynağı olarak saymış­tır: “Ey iman edenler! Aranızda fısıltı ile konuştuğunuz zaman günah işlemeyi, düşmanlık yapmayı ve Peygamberce karşı gelmeyi fısıldaşmayın. İyilik ve takva hakkında fısıldasın. Dirildikten sonra huzurunda toplanacağınız Allah’tan kor­kun.” (Mücadile, 58/9).

İmam Malik, Buharı ve Müslim’in İbni Ömer (r.a.)’den rivayet ettiklerine göre Peygamberimiz (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Bir araya gelenler üç kişi olun­ca iki kişi bir üçüncüsünü bırakıp kendi aralarında fısıldaşmasınlar. Zira bu durum üçüncü kişiyi üzecektir.” Bu bir zarar vermedir. Zarar verme ise icma ile haramdır.

Fısıldaşmanın çoğunlukla kötü bir şey olarak nitelendirilmesinin sebebi şudur: Genellikle hayrı açıkça ortaya koyma âdet olmuş, şer ve günah gizlilikle zikredilir, komplolar gizlice planlanır olmuştur.

Efendimiz (s.a.) buyuruyor ki: “Günah, gönlünde darlık meydana getiren, göğsünde tereddüt meydana getiren, insanların bilmesinden hoşlanmadığın ‘şeydir.” [56]

Ayette zikredilen bu şeylerin en hayırlı amel oluşu sadece gizli oldukları durumdadır, yoksa açıkta yapıldıkları zaman değildir. Bunun delili şu ayettir: ‘Sadakaları açıktan verirseniz bu ne güzeldir!.. Eğer sadakaları gizler de fakir­lere verirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.” (Bakara, 2/271).

Cenab-ı Hak bundan sonra bu üç amelin yapılması üzerine kararlaştırılan sevabı zikretti: Allah’ın rızasını kazanmak, O’nun emrine itaat etmek kasdıyla bu hususta ihlâslı bir şekilde ve Allah (c.c.) katında bunu yapmanın sevabını yalnızca Allah’tan bekleyerek kim bu üç ameli yaparsa şüphesiz Cenab-ı Hak buna bol, büyük ve geniş mükâfat verecektir.

Hayırlı fısıldaşma durumlarına karşılık güzel mükâfat ve hayırla yapılan bu vaadden sonra Cenab-ı Hak kötülükle fısıldaşan, insanlara komplo düzenle­yen, cemaatten ayrıldıklarını ve Rasul’e düşmanlıklarını ilân edenleri tehdit ederek şöyle buyurdu:

Kim İslâm dininden dönerek ve hidayet peygamberine ve onun sünnetine açıktan düşmanlık ederek Rasul’e karşı gelir ve düşmanlık ederse, Peygambe­rimiz (s.a.)’in getirdiği şeriat yolundan başka bir yola girerse, müminlerin ce­maatinin yolundan başka bir yola uyarsa Allah o kimseyi çevireceği yere çevi­rir. Yani bu kişiyi o yola giren, bu batıl yolda yürüyen, bir istidrac olarak bu durumdan memnun kalan bir kimse kılar, onu dalâlet çukurlarında bocalayan bir kimse olarak bırakır.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: “Bu sözü (Kur’an’ı) yalanlayanları sen bana bırak. Biz onları nereden geldiğini bilmedikleri bir azaba yavaş yavaş yaklaştıracağız.” (Kalem, 68/44).

“Onlar doğrudan sapınca Allah da onların kalplerini saptırmıştı.” (Saf, 61/5) “Onları azgınlıkları içinde bırakırız, bocalayıp dururlar.” (En’am, 6/110)

Allah ahirette o kimsenin varacağı yeri cehennem ateşi kılar. Onun vara­cağı bu yer ne kötü bir yerdir!.. Zira kim hidayetten çıkarsa kıyamet gününde onun yolu cehennem yolu olur.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Zulmedenleri ve eşlerini bir araya toplayın.” (Saffat, 37/22).

“Günahkârlar ateşi görürler ve oraya düşeceklerini anlarlar. Fakat ondan kaçıp sığınacak bir yer bulamazlar.” (Kehf, 18/53).

Burada şu gerçeğe işaret vardır: Kim kendi nefsini bir yola, bir yöne çevi­rirse ve gönlü memnun ve razı olduğu halde bu yola yönelirse Allah onu bu du­rumuyla başbaşa bırakır. Kötü yolu tercih ettiği ve doğru yoldan uzaklaştığı için o kimsenin cezası da beklenen ve adalet gereği bir durum olur. [57]

Şirk Ve Şirkin Akıbeti, Şeytan Ve Şeytanın Kötülükleri, İmanın Ve Salih Amelin Karşılığı

116- Şüphesiz ki Allah kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışın­daki günahları dilediği kimse için ba­ğışlar. Kim Allah’a şirk koşarsa mu­hakkak ki derin bir sapıklığa düşmüş olur.

117- Onlar Allah’ı bırakıp da sadece bir takım dişi varlıklara yalvarıp yakanr-lar. Böylece onlar ancak inatçı şeytana yalvarmış olurlar.

118- Allah o şeytana lanet etmiştir. Şeytan da şöyle dedi: Yemin olsun ki kullarından belirli bir kısmını mutlaka elde edeceğim.

119- Yemin olsun ki onları mutlaka saptıracağım. Onları boş kuruntulara sokacağım. Onlara emir vereceğim, hayvanların kulaklarını delecekler. Yi­ne onlara emir vereceğim, Allah’ın ya­ratışını değiştirecekler, dedi. Kim Al­lah’ı bırakıp da şeytanı dost edinirse şüphesiz ki o apaçık bir hüsrana uğra­mış olur.

120- Şeytan onlara vaadlerde bulunur ve onları boş kuruntulara sokar. Şeytan onlara sadece aldatıcı vaadlerde bulunmaktadır.

121- İşte böylelerin yeri cehennemdir. Onlar oradan kaçacak bir yer bulamayacaklardır.

122- İman edip salih ameller işleyenle­ri de altlarından ırmaklar akan cen­netlere koyacağız. Onlar orada ebedî olarak kalacaklardır. Bu, Allah’ın hak olan vaadidir. Allah’tan daha doğru sözlü kim vardır?

Açıklaması

Şüphesiz ki Allah, kendisine ortak koşulmasını ve şirk koşan kimseyi asla affetmez. Fakat O, şirkin dışındaki günahları affedebilir, onlara azap etmeye­bilir.

Kim Allah’a bir şeyi ortak koşarsa o kimse sapıtır ve hidayet yolundan uzaklaşıp azgınlık uçurumuna düşer, hak yoldan başka bir yola girer, hidayet­ten sapar, doğruluktan uzaklaşır. Nefsini helak eder, dünya ve ahirette nefsini kaybeder, iki cihanda saadetten mahrum kalır. Zira şirk sapıklık olup aklı ifsat eder, ruhun safiyetini bulandırır, müşrik evhamların ve hurafelerin kulu olur. Dolayısıyla şirk ruhun bozukluğunun ve akılların sapıklığının son noktası, hu­rafe ve batılların yuvasıdır.

Allah Teâlâ buyuruyor ki: “İnsanlardan bir kısmı Allah’tan başka eş edi­nen kimselerdir. Onlar bu eşleri Allah’ı sevdiği gibi severler, iman edenler ise en çok Allah’ı severler.” (Bakara, 2/165).

Bu ayetin zikri daha önce geçmişti. Burada da hasta gönüllerden şirkin te­sirlerini kökünden yok etmek, şirki ortadan kaldırmak ve İslâm’ın asıl mak-sadlarına aykırı esaslarını yıkmak için bu ayet tekit olarak tekrar edildi.

Şirk İslâm inancına, tevhid akidesine son derece zıt bir husustur. Allah’a imanı aşılamak için, şirk bataklığından, tehlikesinden sakındırmak için, şirkin fıtrat esasına ve akl-i selimin (bozulmamış aklın) gereklerine aykırı oluşunu bir defa daha tekit etmek için tekrar edilmesinde hiçbir kusur yoktur.

Tirmizî Hz. Ali (r.a.)’nin şu sözünü rivayet etmektedir: Kur’an’da bana bu ayetten daha hoş gelen bir ayet yoktur: “Şüphesiz ki Allah kendisine şirk koşul­masını affetmez.” Tirmizî diyor ki: Bu hadis “hasen-garib” bir hadistir.

Şirkin dışındaki günahların affedilmesi iman nurunun baki kalması sebe­biyledir. Bu mağfiret Allah’ın dilemesi şartına bağlıdır. Allah kullarından dile­diği kimseleri affeder. Nitekim O, tevbe ve kendisine yönelmek sebebiyle mağ­firet eder. Bu, günahların silinmesinin yoludur.

Ama o müşriklere gelince onlar ihtiyaçlarını görmek için sadece hiçbir fay­dası ve zararı dokunmayan ölülere yönelirler, yahut Lat, Uzzat ve Menat gibi dişi putlara [58] yönelir, onlara tapınırlar. Her kabilenin, “Falan oğullarının dişi­si” diye adlandırılan o kabileye has putu vardı. Yahut onlar müşriklerin kendi­leri hakkında “Allah’ın kızları” dedikleri meleklere yönelirler: “Onlar Rahma­nın kulları olan melekleri dişi olarak kabul ettiler.” (Zuhruf, 43/19).

Onlar gerçekte sadece eziyet vermek için inatçılık yapan, pis şeyler üzeri­ne alışkanlık yapan isyankâr şeytana tapıyorlar. Zira bu putlara tapınmayı emreden o şeytandır. Ona (şeytana) itaat etmek demek ona tapınmak demek­tir.

Allah o şeytana lanet etmiştir. Yani onu zelil kılmak ve horlamakla birlik­te rahmetinden ve lütfundan kovmuştur. Zira o insanın göğsüne verdiği vesve­selerle şerrin, fesatçılığın ve batılın davetçisidir.

Şeytanın azgınlığının ve bozgunculuğa davetinin örneklerinden biri şu şe­kilde yemin etmesidir: “Yemin olsun ki kullarından belirli bir kısmını mutlaka elde edeceğim.” Yani insanlardan belirli bir miktarını, bir grubunu kendime ta­lebe olarak alacağım. Bu ayet yine şeytanın sözünü nakleden şu ayete benze­mektedir: “Yemin olsun ki ben onların hepsini saptıracağım. Ancak içlerinden kendilerine ihlâs verilen kulların müstesna -Onlara dokunamam.-” (Hicr, 15/39-40).

Onları mutlaka saptıracağım. Yani onları haktan ve doğru inançtan çevi­receğim.

Onları boş kuruntulara sokacağım, yani geçici dünya lezzetlerini ve tevbe-yi terk etmeyi onlara süslü göstereceğim, ve onlara bazı kuruntular vaad ede­ceğim. Onlara ileri erteleme ve geciktirmeyi emredeceğim ve onları nefsî arzu­larına tabi olmaya teşvik edeceğim.

Onlara sapıklığı emredeceğim. Onlar da hayvanların kulaklarını kesecek­ler, yani kulaklarını yarıp işaretleyecekler ve bu hayvanları putlara has kıla­caklar. Tıpkı üzerine binmeyi terk ettikleri “bahîra”, dişi on yavru doğuran ve binilmeyip putlara tahsis edilen, yavrusu veya fakirlerden başkası tarafından sütü içilmeyen “sâibe”, bir erkek bir dişi yavru dünyaya getiren, dişisi erkek kardeş ile irtibat kurdu diyerek dişisi sebebiyle erkeği kesilmeyen, sütü sadece erkeklere ait olup kadınlar tarafından içilmeyen şaibe gibi kabul edilen “vasile” develeri gibi…

Onlara emir vereceğim. Onlar da hayvanları iğdiş yapmak, yüze dövme yapmak gibi fıtratı bozup Allah’ın yaratışını değiştirecekler.

İmam Ahmed ve Kütüb-i Süte müelliflerinin rivayet ettikleri sahih hadis-i şerifte İbni Mes’ud şöyle diyor: “Allah dövme yapan ve yaptıran kadına, kaş aldıran ve aldırtan kadınlara, güzellik için dişlerini seyrekleştiren kadınlara, Allah’ın yarattığı şekli değiştiren kadınlara lanet etmiştir.” İbni Mes’ud devam ediyor: Dikkat ediniz! Ben de Resulullah (s.a.)’ın lanet ettiklerine lanet ediyo­rum. Bu Allah’ın kitabında şu ayette yer almaktadır: “Rasul size neyi verdiyse onu alın. Sizi neden nehyettiyse onu bırakın.” (Haşr, 59/7).

Müfessirlerden bir grup alim demişlerdir ki: Allah’ın yarattığını değiştirmek Allah’ın dinini değiştirmek demektir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

‘Yüzünü bir tevhid ehli olarak tamamen dine çevir. Bu Allah’ın fıtrî dini­dir ki, Allah insanları yaratılıştan bu din üzerine kılmıştır. Allah’ın yaratışın­da hiçbir değişiklik yoktur.” (Rum, 30/30).

Yine Buharî ve Müslim’in Sa/uMerinde sabit olan hadis-i şerifte şöyle bu-yurulmaktadır: “Her doğan çocuk fıtrat üzerine (Hak dini kabule meyyal ola­rak) dünyaya gelir. Onu anne ve babası Yahudi, yahut Hristiyan, ya da Mecusî kılar. Tıpkı bir hayvan yavrusunun sağlam doğduğu gibi doğar. Siz hiç burnu, kulağı, eli veya dudağı kesik olarak doğan bir hayvan yavrusu gördünüz mü ?”

Kim şeytanı kendi işini üstlenecek bir dost veya itaat edilecek bir önder olarak kabul ederse dünya ve ahirette apaçık hüsrana uğramış olur, hatta ger­çekte hem dünyayı hem de ahireti kaybetmiş olur. Bu tekrar elde edilmesi mümkün olmayan, bunu kaçıranın tekrar kavuşamayacağı bir kayıptır. Kur*an hidayetini terk etmekten ve şeytanın üslûp ve metodlarına uymaktan daha bü­yük kayıp ne olabilir?

Şeytan kendi dostlarına batıl vaadlerde bulunmakta ve yalan kuruntular vermektedir. Mallarını Allah yolunda harcadıkları zaman fakirlik, hastalık ve kalkınma kervanından geri kalmakla onları korkutmakta, meselâ kumar oyna­makla onlara zenginlik ve servet vaadinde bulunmakta ve kendilerinin dünya ve ahirette kazanacakları temennisinde bulunmakta, bu hususta yalan ve ifti­ra uydurmaktadır.

Şeytan onlara sadece aldatıcı vaadlerde yani aldanacakları batıl vaadlerde bulunmaktadır. Bu vaadleri zina, kumar ve içki içmek gibi bazı şeylerde fayda­larla süslemektedir. Halbuki bunlar pek çok zararlı şeyler, kötülükler ve elem­lerle doludur. Nitekim Cenab-ı Hak kıyamet gününde İblis’in durumunu anla­tırken şöyle buyurmaktadır:

“Allah’ın emri yerine gelince şeytan dostlarına şöyle der: Şüphesiz Allah si­ze gerçek bir vaadde bulunmuştu. Ben de size bir vaadde bulunmuştum. Fakat ben size olan vaadimi bozdum. Benim sizin üzerinizde hiçbir nüfuzum, tesirim yoktu. Ben sadece sizi (sapıklığa) davet ettim. Siz de benim bu davetimi kabul ettiniz…” (İbrahim, 14/22).

İşte şeytanın yaptığı vaadleri ve ortaya koyduğu kuruntuları güzel gören­lerin varacağı ve ulaşacağı yer kıyamet gününde cehennemdir. Onlar orada ka­çacakları bir yer bulamazlar. Yani onların ayrılacakları, sığınacakları hiçbir yer yoktur, hiçbir kurtuluş yoktur, hiçbir sığınak yoktur. Onlar ateş üzerine yaygı serip oturan kimsenin sıçraması gibi cehennemde sıçrayıp dururlar.

Cenab-ı Hak bundan sonra saadete erenlerin ve takva sahiplerinin duru­munu ve verilen tam ikramı anlatarak şöyle buyurdu: İman edenler Allah’ı, peygamberlerini, kitaplarını, ahiret gününü tasdik edip O’nun kaza ve kaderi­ne razı olanlar, salih ameller işleyenler yani güzel amelleri ve kendilerine em­redilen hayırlı amelleri işleyenler, nehyedildikleri çirkin amelleri terk eden­ler… İşte bunları Allah ihtiva ettiği çeşitli ebedî nimetlerle birlikte altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Onlar orada diledikleri şekilde ve nereye isterlerse gideceklerdir. Onlar orada devamlı bir şekilde hiçbir zeval ve yer de­ğiştirme olmaksızın ebedî olarak kalacaklardır. İşte bu, gönüllerin arzuladığı en büyük, en yüce kazançtır.

Bu vaad hiçbir şüphe olmayan gerçek bir vaaddir. Yani bu Allah tarafın­dan bir vaaddir. Allah’ın vaadi ise hiç şüphesiz meydana gelecektir.

Bu sebeple bu ifadeyi haberin gerçekleşeceğine delâlet eden bir mastarla yani “hakkan” (gerçekten) ifadesiyle vurgulamıştır.

Her şeye kadir olan O’dur. O ikramı, rahmeti ve lütfü geniş olandır. Şeyta­nın vaadi ise aldatmacı bir söz ve yalandır. Bundan sonra Cenab-ı Hak şöyle buyurdu: “Allah’tan daha güzel sözlü kim olabilir?” Yani Allah’tan daha doğru sözlü, haberi daha doğru hiçbir kimse olamaz. O’ndan başka ilâh yoktur. O’ndan başka rab da yoktur.

Resulullah (s.a.) Tirmizî’nin rivayet ettiği hutbesinde şöyle buyurmuştur: “Sözlerin en doğrusu Allah kelâmıdır. Hidayetin en hayırlısı Muhammed (s.a.)’in hidayetidir. İşlerin en kötüsü sonradan çıkanlardır. Her sonradan çıkan şey bidattir. Her bidat de sapıklıktır. Her sapıklık da cehenneme lâyıktır.” [59]

Cennete Hak Kazanmak Boş Temennilerle Değildir, Kötü Veya İyi Amelin Karşılığında Dikkate Alınacak Hususlar

123- Bu durum ne sizin kuruntunuza, ne de Ehl-i Kitab’ın kuruntusuna göre­dir. Kim bir kötülük işlerse onun ceza­sını görecektir. O kimse kendisine Al­lah’tan başka hiçbir dost ve yardımcı bulamaz.

124- Erkek veya kadın kim mümin ola­rak güzel amelleri işlerse bu gibi kim­seler cennete girerler. Onlara zerre ka­dar haksızlık yapılmaz.

125- İyi ameller işleyerek kendisini Al­lah’a teslim eden ve İbrahim’in tevhid dinine tabi olan kimseden daha güzel dindar kim olabilir? Allah İbrahim’i kendine dost edinmişti.

126- Göklerde olan ve yerde olan her şey Allah’ındır. Allah her şeyi kuşatıcı­dır.

Nüzul Sebebi

İbni Ebî Hatim İbni Abbas (r.a.)’tan naklediyor: Yahudi ve Hıristiyanlar “”Bizden başkaları cennete girmeyecek dediler. Kureyşliler de “Biz tekrar diril-meyeceğiz” dediler. Bunun üzerine Cenab-ı Hak şu ayeti indirdi: “Bu durum ne sizin kuruntunuz, ne de Ehl-i Kitab’ın kuruntusuna göredir…” (Nisa, 4/123).

İbni Cerir et-Taberî Mesruk’un şu sözünü naklediyor: Hıristiyanlar ve İs­lâm ehli birbirlerine karşı övünmeye başladılar. Bu grup:

-Biz sizden daha üstünüz, dedi. Diğer grup da:

-Biz sizden daha üstünüz, dedi. Bunun üzerine Cenab-ı Hak şu ayeti indir­di: “Bu durum ne sizin kuruntunuz ne de Ehl-i Kitab’ın kuruntusuna göredir.” (Nisa, 4/123).

Yine Taberî Mesruk’tan naklediyor: “Bu durum ne sizin kuruntunuza ne de Ehl-i Kitab’ın kuruntusuna göredir” ayeti indiği zaman Ehl-i Kitap mümin­lere “Siz de bizimle eşitsiniz” dediler. Bunun üzerine şu ayet nazil oldu: “Erkek veya kadın kim mümin olarak güzel ameller işlerse bu gibi kimseler cennete gi­rerler…” (Nisa, 4/124). [60]

Açıklaması

Durum ne sizin kuruntularınıza bağlıdır ey Müslümanlar, ne de sizin ku­runtularınıza bağlıdır ey Kitap Ehli! Amellerin karşılığı yapılan amele bağlıdır. Mücerret temenni ile ne size, ne de onlara kurtuluş yoktur. İtibar edilen ve de­ğer verilen husus Allah’a itaat, değerli peygamberlerinin diliyle Allah’ın tayin ettiği şeriata uymaktır.

İbni Ebî Şeybe Hasan-ı Basrî’den -mevkuf olarak- naklediyor: “İman temenni­den ibaret değildir. Fakat kalpte yerleşen ve amelin de kendisini tasdik ettiği şey­dir.” Yine Hasan-ı Basrî diyor ki: “Bir kavmi mağfiret aldattı. Dünyadan günahlar­la dolu olarak çıktılar. Sadık ve samimi olsalardı amellerini güzelleştirirlerdi.”

Kim bir kötülük işlerse onun cezasını görecektir. Zira verilen karşılık ame­lin eseridir. Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Kim zerre ağırlığınca kötülük işlerse onu görür.” (Zelzele, 99/8).

İmam Ahmed Ebu Bekir b. Zübeyr’den rivayet ediyor: Haber verildiğine göre Hz. Ebu Bekir (r.a.) Peygamberimiz (s.a.)’e:

— Ya Rasulallah! “Bu durum ne sizin kuruntunuza ne de Ehl-i Kitab’ın ku­runtusuna göredir” ayetinden sonra kurtuluş nasıl olacaktır? Her işlediğimiz kö­tülükle cezalandırılacak mıyız? diye sordu. Peygamberimiz (s.a.) şöyle cevap verdi:

— Allah seni mağfiret eylesin ey Ebu Bekir! Sen hastalanmıyor musun? Yorulmuyor musun? Üzülmüyor musun? Sana bir sıkıntı isabet etmiyor mu? Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir (r.a.):

— Evet dedi. Efendimiz (s.a.):

— İşte bu cezalandırıldığınız şeylerdendir buyurdu,

Said b. Mansur, Ahmed, Müslim, Tirmizî ve Nesaî Ebu Hureyre (r.a.)’den rivayet ediyorlar: “Kim bir kötülük işlerse onun cezasını görecektir” ayeti indiği zaman bu durum Müslümanlara ağır geldi. Bunun üzerine Resulullah (a.s.):

— Doğru olun ve doğruluğa yaklaşın. Zira Müslümana isabet eden her şey­de Müslüman için kefaret vardır. Hatta ayağına batan dikende, çektiği sıkıntı­da kefaret vardır, buyurdu.

Bu hadis ve benzerleri dünyadaki hastalıklar, belâlar, musibetler ile dünya­nın dertleri ve korkulan sebebiyle Allah’ın hataları sileceğine delâlet etmektedir.

Kim kötülük işlerse kendisinin işini üstlenecek, kendisini koruyacak ve kendisinden cezayı kaldıracak hiçbir dost ve kendisine yardımcı olacak ve başı­na gelen bu durumdan kendisini kurtaracak hiçbir yardımcı bulamaz. Ölçü sa­dece iman ve amellerdir, temenni, kuruntu ve rüyalar değildir.

Buna mukabil olarak, karşılaştırma ve adalet gereği olarak -bu ameli işle­yen ister kadın ister erkek olsun- imanında sadık olduğu halde nefsini ıslah edecek salih amel işlerse bu şekilde amel edip Allah’a ve ahiret gününe iman eden kimseler cennete girecekler ve amellerinin ecirlerinden, isterse bu amel gayet basit ve zerre kadar bile olsa hiçbir haksızlığa uğramayacaklardır.

Cennetin ve saadetin yolu imanla birlikte salih amel işlemektir. Cehenne­min yolu ise kötü ameldir. Allah’ın şeriatı ve dinine uyulmadığı müddetçe övünmek bir millete veya gruba ya da peygambere mensup olmak hiçbir yarar sağlamayacaktır.

Cenab-ı Hak bundan sonra kemal derecelerini zikrederek devam etti ve şöyle buyurdu: Kalbini sadece Allah’a ihlâsla teslim eden, dua veya dileğinde O’ndan başkasına yönelmeyen, gönlünü O’ndan başka rab veya mabud tanımaksızın sa­dece Allah’a teslim eden kimseden din yönünden daha güzel kim olabilir?

Ayette kalbin yönelmesi ve maksat “yüzü teslim etmek” şeklinde ifade edil­miştir. Zira yüz kalpte bulunan duygu ve düşüncelerin aynasıdır.

O kimse bu kalbi ihlâs ile ve kâmil imanla birlikte güzel amel işler, yani iyilikleri yapar, kötülükleri terk eder, faziletli ahlâk ve hasletlerle muttasıf olur. Şirkten yüz çevirmekle, putperestlik ve putperestlerden uzak durmak su­retiyle tevhid dini olan Hz. İbrahim (a.s.)’in dinine tabi olur. Hak din olan İs­lâm dinine sarılır. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

“Bir zaman İbrahim babasına ve kavmine şöyle demişti: Ben sizin tapmakta olduğunuz bütün ilâhlardan kesinlikle uzağım. Ancak beni yaratan müstesna. Be­ni O hidayete ulaştıracaktır. İbrahim bu tevhid kelimesini kendisinden sonrakilere onlar hakka dönsünler diye, ebedî bir kelime olarak bıraktı.” (Zuhruf, 43/26-27).

“De ki: Hayır! Biz hakka yönelen İbrahim’in dinine uyarız. O Allah’a ortak koşanlardan değildi.” (Bakara, 2/135).

“Allah İbrahim’i kendine dost edinmiştir.” Bu cümle ara cümlesi olup me­cazi bir mana taşır. Yani Allah İbrahim (a.s.)’i seçti, O’na samimi dostun sami­mi dostuna yaptığı ikramına benzer özel ikramda bulundu. Allah katında Al­lah’ın kendisini samimi dost edinecek kadar yakın bir dereceye sahip olan kim­se dinine ve yoluna tabi olmaya lâyık bir kimsedir.

Yani Allah İbrahim (a.s.)’e selim bir fıtrat ve inanç, kuvvetli bir akıl ve terte­miz bir ruh, Allah’ı kâmil manada tanıma iradesi, güçlü bir azim, putperestlik ve şirkle savaşma hususunda yüce bir gayret vermek suretiyle lütufta bulunmuş; böylece İbrahim (a.s.) ulü’1-azm (son derece azimli ve yüksek mertebeli) peygam­berlerden biri olmuştu. O Rahman’ın samimi dostu ve şeytanın düşmanıdır.

Cenab-ı Hak bundan sonra itaat etmenin sebep ve hikmetini zikrederek şöyle buyurdu:

Göklerde ve yerde bulunan her şey Allah’ın mülkü, O’nun kullan ve yara­tıklarıdır. Bütün hepsinde tasarrufta bulunan sadece O’dur. O’nun takdir ettiği kaderi geri çevirecek bir güç, verdiği hükmü reddedecek bir kuvvet yoktur. Azameti ve kudreti, adaleti, hikmeti, lütfü ve rahmeti sebebiyle O’nun yaptı­ğından sual edilmez. O’nun kudretiyle birlikte ilmi her şeyi kuşatıcıdır, hepsin­de nüfuz sahibidir. Kullarından hiçbir şey O’na gizli kalmaz. O’nun ilminde göklerde ve yerde bulunan zerre ağırlığınca bir şey, zerreden küçüğü de büyüğü de gizli kalmaz. Kullarının amellerini bilen kimse hayırlı ve şerli amellerinin karşılığını onlara verecektir. Kulların üzerine düşen kendileri için en güzel ola­nı tercih etmektir.

Bu ayet salih amel işleyenlerle kötü amel işleyenlerin zikredildiği ayetle sı­kı irtibat halindedir. Mana şu şekildedir: Göklerin ve- yerin mülkü Allah’ındır. O’na itaat etmek onların üzerlerine vaciptir. Kâinatı çevreleyen yüce kudret sa­hibi olmak, vaad ettiği ve tehdit ettiği şeyleri yerine getirmek sıfatıyla muttasıf olması sebebiyle her şeyde kendisine yönelmeye lâyık olan Allah Teâlâ’dır. Hatta İbrahim Halil (a.s.) ve diğer peygamberler de Allah’a yönelmek zorundadırlar. [61]

Yetimlerin Gözetilmesi, Geçimsiz Karı Kocanın Arasında Sulh Yapılması, Hanımlar Arasında Adalete Uyulması

127- Kadınlar hakkında senden fetva istiyorlar. De ki: Kadınlar hakkında size fetvayı Allah veriyor: Kendileri­ne yazılan haklarını vermediğiniz ve kendilerini nikahlamak istediğiniz yetim kızlar ve zavallı çocuklar hak­kındaki ve yetimlere adaletle davran­manız hususundaki hükümleri Kur’an’da size okunan ayetler açık­lar. Ne hayır işlerseniz şüphesiz ki Al­lah onu bilir.

128- Bir kadın eğer kocasının geçimsiz­liğinden ya da kocasının kendisinden yüz çevirmesinden endişe ederse karı-kocanın aralarında anlaşarak sulh ol­malarında ikisine de bir sakınca yok­tur. Sulh daha hayırlıdır. Ne var ki ne­fisler cimri olarak yaratılmıştır. Eğer iyi geçinir, gerçekten Allah’tan korkar-sanız şüphesiz Allah yaptıklarınızdan tamamen haberdardır.

129- Ne kadar isteseniz de hanımlar arasında adaleti sağlamaya gücünüz yetmez. O halde (hiç olmazsa) birine tamamen meyledip diğerini askılı gibi bırakmayın. Eğer nefsinizi ıslah eder, Allah’tan korkar sanız muhakkak ki Al­lah çok bağışlayıcı ve çok merhamet edicidir.

130- Eğer karı-koca birbirlerinden ay­rılacak olurlarsa Allah onların her bi­rini geniş lütfayla kimseye muhtaç bı-rakmaz. Allah lütfü geniş ve sonsuz hikmet sahibidir.

Nüzul Sebebi

“Kadınlar hakkında senden…” 127. ayetin nüzul sebebi: Buharı bu ayet hakkında Hz. Aişe (r.a.)’nin şu sözünü nakletmiştir: Yanında yetim bir kız yetiştiren, o yetim kızın velisi ve varisi olan, malında hatta hurma salkımında ortak kıldığı halde o yetim kızla evlenmekten yüz çeviren ve o kızı başka biriyle evlenmeyezorlayan, o şahsı yetim kızın malına ortak kılan ve o yetim kızın başkasıyla evlenmesine engel olan kişi hakkında bu ayet nazil olmuştur.

İbni Ebi Halim Süddi’den naklediyor: Cabir (r.a.)’in çirkin bir amca kızı vardı. O kızın babasından miras kalan malı vardı. Cabir o kızla evlenmek istemiyor, evleneceği kocası malını alır götürür korkusuyla kızı başkasıyla evlendirmiyordu.

Cabir bu durumu Peygamberimiz (s.a.)’e sordu. Bunun üzerine bu ayet nazil oldu.

“Bir kadın eğer kocasının geçimsizliğinden” 128. Ayetin nüzul sebebi:

Tirmizi İbni Abbas (r.a.)’tan bu ayetin Sevde bnt. Zem’a hakkında nazil olduğunu rivayet etmektedir. İbni Abbas (r.a.) anlatıyor:

Sevde Resulullah (s.a.)’ın kendisini boşamasından korkmuş ve “Beni boşama , beni tut, benimle olacağın günü Aişe’ye tahsis et” demişti. Peygamberimiz(s.a.) de böyle yapmıştı. Bunun üzerine “Karı-kocanın aralarında anlaşarak sulh yapmalarında ikisine de bir sakınca yoktur.” ayeti indi. Karı-kocanın üzerinde sulh yaptıkları şey caizdir. Tirmizi diyorki: Bu hadis “hasen-garib”dir.

Ebu Davud ve Hakim Hz. Aişe (r.a.)’den bunun benzerini rivayet etmişlerdir

İbni Uyeyne ve Said b. Mansur Zühri’den, o da Said b. Üseyyeb’den rivayet ediyorlarki Rafi b. Hadic’in nikahı altında Muhammed b. Mesleme’nin kızı Havle vardı. Ya kibrinden veya başka bir sebeple ondan hoşlanmamış, onu boşamak istemişti. Havle”Beni booşama da bana dilediğin malı ayır” demişti. Sünnet de bu şekilde ceryan etmişti. Bunun üzerine “Bir kadın kocasının geçimsizliğinden ya da kocasının kendisinden yüz çevirmesinden endişe ederse…” ayeti indi.

Buhari ve Hakim Hz. Aişe (r.a.)’den rivayet ediyor: “Bir kadın kocasının geçimsizliğinden ya da kocasının kendisinden yüz çevirmesinden endişe ederse…” ayeti hakkında Hz. Aişe diyor ki: “Benim durumum hakında sana helallik vereyim” diyen kadın hakkında bu ayet nazil oldu.[62]

Açıklama:

Ya Muhammed! Kadınların durumu ve onların miras ve aile hakları, mali durumları ve karı-koca durumları muamelede adaletle davranmak, güzel geçinmek ve geçimsizlik durumunu ıslah etmek hakkında sana fetva sorarlar.

De ki: Onlar hakkında size fetvayı Allah veriyor: Onların durumları hak­kındaki kapalı hususları size beyan ediyor. Yine bu surenin başından beri •vur’an’da size okunan miras hususunda yetim kızlara nasıl muamele edileceği -e yetimlerin mallarının verilmesi gibi diğer hükümleri açıklıyor.

“Yetimlere mallarını verin.” (Nisa 4/3). Yetim kızlarla evlenmekten sakın­ın ak hakkında ‘Yetimler hakkında adaleti sağlamaktan korkarsanız.” (Nisa, 4 31 buyrulmuştur.

Sizin çirkin âdetleriniz, yetim kızların velileri olduğunuz ve miras elinizde r olunduğu zaman onlara takdir edilen paylarını vermemek şeklinde devam et­ti Halbuki siz o yetim kızların güzelliğinden ve mallarından istifade etmek is­tiyorsunuz. Şu mana da ihtimal dahilindedir: Siz çirkinlikleri sebebiyle o yetim uzları nikâhlamaktan yüz çeviriyorsunuz.

Rivayet edilmiştir ki Hz. Ömer (r.a.) yetim bir kızın velisi kendisine geldi-i~ zaman ona:

— O yetim kızı biriyle evlendir. Onun için senden daha hayırlı birini bul ierdi. Yetim kız çirkin olur, malı da bulunmazsa velisine:

— Bu yetim kızla evlen, sen buna daha lâyıksın derdi. Zira bilindiği gibi :ahiliye devrinde adam yetim kızı ve malını kendi nefsi için alır, kız güzel olur­ca onunla evlenir ve malını da yerdi. Kız çirkinse ölünceye kadar evlenmesine engel olurdu.

“el-Müstaz’afîn” ifadesi yetim kızlar üzerine atfedilmiştir. Yani “Allah size vladınız hakkında tavsiyede bulunuyor…” (Nisa, 4/10) ayetinde açıkça belirti-~n miras hususundaki haklarını vermediğiniz zavallı çocuklar hakkında size :kunan ayetler… Cahiliye döneminde kadın ve çocuklar mirasçı olamaz, sadece idleri idare eden kadınlar mirasçı olurlardı.

“Yetim kızlar” üzerine atıf yapılması halinde amil olan kelimenin “yüftî-£üm” olması sahihtir. Yani O yetim kızlar, zavallı çocuklar ve yetimlere adalet­le davranmanız için size fetva veriyor.

Kısaca Allah iki güçsüz kimsenin hakkını hatırlatıyor. -Kadın, -Yetim çocuk.

Ayetlerin manalarını düşünmek ve içindekilerle amel etmek üzere bu ayetlerinden gafil oldukları için bu hatırlatmayı yapıyor.

“…yetimlere adaletle davranmanız…” Yani Allah size yetimlere adaletle muamele etmeniz ve onların işlerine özel bir itina göstermeniz hususunda yine size fetva veriyor.

Zemahşerî’nin zikrettiği gibi “Ve en-tekûmû” kelimesinin mukadder bir fi-ılîe yani “Ye’müruküm” fiiliyle nasbedilmiş olması da caizdir. Bu emir yetimle­re bakmaları, haklarını tam olarak vermeleri, hiçbir kimsenin onlara haksızlık yapmasına veya haklarını çiğnemesine müsaade etmemeleri hususunda üm­mete verilen bir hitaptır.

Yetimlere, güçsüzlere ve kadınlara büyük veya küçük bir hayır işlerseniz şüphesiz ki Allah bunu gayet iyi bilir. Buna karşılık size en güzel mükâfatı ve­rir.

Bu ifade hayırları işlemeye ve emirlere uyulmasına teşvik etmektedir. Al­lah (c.c.) bunların hepsini gayet iyi bilmektedir. Buna karşılık en kâmil ve en mükemmel mükâfatı verecektir.

Cenab-ı Hak daha sonra kan-koca arasında ihtilâfları ortadan kaldırma yollarını bildirmiş, burada üç durum zikretmiştir:

-Erkeğin hanımından nefret etmesi durumu -Erkeğin hanımıyla anlaşması durumu -Erkeğin hanımından ayrılması durumu

Birinci Durum: Kadın kocasının kendisinden nefret etmesinden veya ken­disinden yüz çevirmesinden endişe ederse, alacağı nafaka veya giyecek yahut geceleme yeri gibi haklarından ya da haklarının bir kısmından vazgeçebilir. Kocasının da bunu kabul etme hakkı vardır. Kadının kendi malından kocasına vermesinde hiçbir sakınca yoktur, erkeğin bunu kabul etmesinde de hiçbir sa­kınca yoktur. Burada “korku” kelimesi buna delâlet eden bir takım işaretlerin ortaya çıkması şartıyla gerçek anlamında kullanılmıştır.

Bu durumda ayetin manası şudur: Kadın kocasının kendi nefsini hanımı­na teslim etmemesi, nafaka vermemesi ve hanımına sevgi ve rahmetle muame­le etmemesi yahut küfürlü sözlerle, dövmekle ve benzeri davranışlarla eziyet etmesi gibi alâmet ve emarelerle kocasının geçimsizliğinden veya kendisine te­peden bakmasından endişe ederse yahut kendisinin kötü tabiatı ve ahlâkı, ya­şının ilerlemesi ya da çirkinliği veya usanç vermesi sebebiyle kocasının kendi­siyle konuşmaktan ve onunla huzur içinde yaşamaktan vazgeçmesi suretiyle kendisinden yüz çevirmesinden endişe ederse…

İşte bu durumda kadının kocasının nikâhı altında kalmaya devam etmesi için kendi haklarından bir kısmından ya da tamamından vazgeçmek suretiyle yahut kocasının kendisini boşaması için malından bir kısmını bağışlamak -hu-lu’ bedeli vermek- suretiyle karı-kocanm kendi aralarında sulha baş vurmala­rında hiçbir sakınca yoktur. “Karı-kocanm fidye konusunda anlaşmalarında hiçbir mahzur yoktur.”

Fakat eşler Allah’ın aralarında meydana getirdiği sevgi ve rahmet pren­siplerini daima hatırlasınlar. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

“Size kendi içinizden kendileriyle huzura kavuşacağınız eşler yaratması ve aranızda sevgi ve rahmet meydana getirmesi Allah’ın kudretinin alâmetlerin-dendir. Şüphesiz bu hususta düşünen bir topluluk için deliller vardır.” (Rum, 30/21).

Bu ayetlerin nüzul sebeplerini beyan ederken İslâm’ın ilk asrında kadının kocasının yanında kalması ve kocasının kendisini boşamaması için hanımın taksim anında (gecelemede) hakkını kumasına bırakması veya her iki ayda bir defa gecelemekle yetinmesi şeklinde bazı kadınlara ait bir kaç durumu zikret­miştik.

İkinci Durum: Bu durum “sulh* kelimesiyle ifade edilen eşler arasındaki söz birliği durumudur. Yani hanımın haklarından bir kısmını kocasına bırakıp kocanın bunu kabul etmesiyle karı-kocanm birbirleriyle sulh olmaları tama­men ayrılmaktan daha hayırlıdır.

Birbirleriyle anlaşmak Allah’a ayrılıktan daha sevimli olunca Allah Teâlâ ‘Sulh daha hayırlıdır” buyurdu. Yani eşlerin birbirlerinden ayrılmalarından, boşanmalarından, geçimsizlikten ve birbirlerinden yüz çevirmelerinden, kötü geçimden daha hayırlıdır. Ya da aile birliğini korumak için, aile düzeninin yı­kılmasını ve çocuklara zarar verilmesini engellemek için ayrıca boşanmanın helâller arasında en çok buğzedilen şey olması sebebiyle sulh her şeyde husu­met duymaktan daha hayırlıdır. [63]

Bütün bunlar iyilikle geçinmeye ve adaletle muamele etmeye dönmeyi ge­rektirir. Bu cümle bir ara cümlesidir. Yine “Nefisler cimri olarak yaratılmıştır” cümlesi de bu şekilde bir ara cümlesidir.

Yani Kur*an burada bir parantez açarak nefislerin bir tabiatım açıklamış­tır: Bu cimrilik üzerine hırs gösterilmesidir. Meselâ kadınlar hakkın paylaşıl­ması, nafaka ve iyi geçim hususunda, kocasını kıskanma, kocasının mehir ve iddet nafakası vermesi hususunda hırslıdırlar. Erkekler de kendi malları husu­sunda ve ailenin yıkılmasından hoşlanmamaları hususunda azami gayret gös­terirler. Dolayısıyla karşılıklı hoşgörü ve sulh devam ettiği müddetçe her iki ta­raf için daha hayırlıdır. Karşılıklı hırsların olduğu yerde sulh, anlaşma ve ba-nşma ayrılmaktan daha hayırlıdır.

Sulh, kadının kocasının gönlünü almak üzere kendi payına düşen hakkının tamamından veya bir kısmından vazgeçmesi şeklinde iki tarafın anlaşmalarıdır.

Nitekim Şevde bnt. Zem’a (r.a.) validemiz Peygamberimiz (s.a.)’in kendi­sinden ayrılmasını istemediği ve Hz. Aişe’nin Peygamberimiz (s.a.)’in kalbinde­ki yerini bildiği için kendi sırasını Hz. Aişe’ye hibe etmişti.

Yine rivayet olunduğuna göre kocası kendisinden hoşlanmadığı için hanı­mını boşamak isteyen ve kocasından bir çocuğu bulunan bir hanım kocasına:

—Beni boşama, bana dokunma da çocuğuma bakayım. Bana sadece iki ay­da bir defa uğra yeter diye teklifte bulundu. Kocası da:

—Sana yeterli ise bu durum benim için daha hoştur dedi ve hanımının bu teklifini kabul etti [64]

Sulh durumlarından biri de kadının mehrinin tamamını veya bir kısmını ya da nafakasını kocasına bağışlamasıdır. Kadın bunu yapmazsa erkeğin sade-

“Allahım… Bu benim yapabildiğim bir paylaştırmadır. Senin sahip olup da benim sahip olamadığım hususlarda -yani sevgi hususunda- beni ayıpla­ma.” Zira Hz. Aişe (r.a.) hanımları içerisinde en çok sevdiği hanımı idi.

“O halde (hiç olmazsa) birine tamamen meyletmeyin.” İstenmeyen hanıma tamamen zulmetmeyin. Onun rızası olmaksızın onun payına düşeni elinden al­mayın. Yani tamamen bir tarafa eğilmekten kaçınmak elde olan ve mümkün olan bir şeydir. Tam manasıyla adil olmakta kusurunuz olsa bile bu konuda ih­malkâr davranmayın. Burada bir parça azarlama yapılmaktadır. Onlardan bi­rine biraz meylettiğiniz zaman tamamen meyletmeyin, demektir.

“…diğerini askılı gibi bırakmayın.” Yani diğer hanım yahut istenmeyen hanım askıda gibi ne evli ne de boşanmış halde kalmasın. Bilâkis sizin üzeri­nizde onu razı etmek, onunla güzel geçinmek ve onun haklarını korumak göre­vi vardır.

İmam Ahmed, sünen müellifleri ve Ebu Davud et-Tayalisî’nin Ebu Hurey-re (r.a.)’den rivayet ettiklerine göre Efendimiz (s.a.) şöyle buyurmuşlardır: “Ki­min iki hanımı olur da birine meylederse kıyamet günü bir tarafı düşük olarak gelecektir.”

“Eğer nefsinizi ıslah eder, Allah’tan korkar sanız…” Yani işlerinizi ıslah eder ve adaletle paylaşma yaparsanız, birine meyletmek ve diğerine zulmet­mekten dolayı tevbe ederseniz, gelecekte her çeşit durumda Allah’tan sakınır­sanız Allah sizin geçmişte hanımlarınızdan birine diğerlerinden daha çok mey­letmeniz şeklindeki günahınızı affedecektir. Zaten Cenab-ı Hakk’m şanı ihmal­kâr kullarını affetmek, kendisine yönelen ve tevbe eden kullarına rahmette bu­lunmaktır.

Üçüncü Durum: Bu durum ayrılma durumudur: Allah Teâlâ eşlerin çö­züm, tedavi, uyum ve aralarında anlaşmalarının çok zor olması sebebiyle bir­birlerinden ayrıldıkları zaman Allah erkeği hanımına, hanımı da kocasına muhtaç kılmaz. Erkeğe o hanımdan daha hayırlısını verir. Hanıma da o koca­dan daha hayırlısını verir. Allah lütfü geniş, ikramı büyük, bütün fiilleri, takdi­ri ve şeriatında son derece hikmet sahibidir. [65]

Kâinatta Mülk, Mükemmel Kudret Ve İrade Gerçekte Sadece Allah’ındır, Mücahid İçin Dünya Ve Ahirette Mükâfat Vardır

131- Göklerde ve yerde bulunan her şey sadece Allah’ındır. Biz sizden önce ken­dilerine kitap verilenlere de size de Al­lah’tan korkun diye tavsiyede bulunduk. Eğer inkâr ederseniz (bilin ki) göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Al­lah hiçbir şeye muhtaç değildir. Sonsuz hamde lâyıktır.

132- Göklerde ve yerde bulunan her şey sadece Allah’ındır. Vekil olarak Allah ye­ter.

133- Ey insanlar!.. O dilerse sizi yok eder ve yerinize başkalarını getirir. Allah bu­na gerçekten kadirdir.

134- Kim dünya mükâfatını isterse (bil­sin ki) dünya ve ahiret mükâfatı Allah katandadır. Allah her şeyi çok iyi işiten ve çok iyi görendir.

Açıklaması

Cenab-ı Hak kendisinin, göklerin ve yerin gerçek sahibi ve hakimi olduğu­nu ifade etmektedir. Göklerde ve yerde bulunan mülk, yaratık, icad, tasarruf ve kul olarak her şey Allah’ındır, mutlak hüküm O’nundur.

Biz senden önceki Yahudiler, Hıristiyanlar ve diğerlerine size emrettiğimiz şeyle emrettik. Onlara size tavsiye ettiğimiz şekilde sadece Allah’a kulluk edip O’na hiçbir şeyi ortak koşmamalarını, O’nun emirlerim ve şeriatını yerine ge­tirmek suretiyle gerçekten Allah’tan korkmalarını tavsiye ettik.

Siz Allah’ın nimetlerini ve size olan ihsanını inkâr ederseniz, bilin ki Allah mülkün gerçek sahibidir. Sizin şükretmeniz ve takva sahibi olmanızın O’na hiçbir yararı dokunmadığı gibi sizin inkâr etmeniz ve isyanda bulunmanız da O’na hiçbir zarar vermez. O bunları size buna ihtiyacı olduğu için değil, rahme­ti sebebiyle tavsiye etti.

“Siz inkâr ederseniz” ifadesi “Allah’tan korkun” ifadesine atfedilmiştir. Zi­ra mana şudur: Biz onlara da size de takvayı emrettik. Onlara da size de şöyle dedik: Siz inkâr ederseniz bilin ki mülk Allah’ındır.

Zemahşerî’nin dediği gibi[66] mana şöyledir: Bütün mahlûkat Allah’ındır. O bütün yaratıkların yaratıcısı ve gerçek sahibidir, mahlûkata çeşitli şekillerde nimet veren O’dur. O halde mahlûkatı arasında O’na itaat olunması ve isyan olunmaması mahlûkatın O’nun cezasından sakınmaları ve mükâfatını umma­ları Allah’ın hakkıdır. Biz geçmiş ümmetlerden kendilerine kitap verilenlere ve size Allah’tan korkun diye tavsiyede bulunduk. Yani bu eski bir vasiyet olup Allah kullarına bu şekilde vasiyette bulunmaya devam etmektedir. Bu sadece size özel bir durum değildir. Zira onlar takva sebebiyle O’nun nezdinde saadete kavuşurlar. Onlar bununla neticede kurtuluşa nail olurlar. Onlara ve size şöyle dedik: İnkâr ederseniz bilin ki göklerinde ve yerinde bulunan, O’nu bir tanı­yan, O’na kulluk eden ve O’ndan korkan melekler, insanlar ve cinler ve diğer varlıklar Allah’ındır.

Allah zatıyla yarattıklarından, her şeyden ve hepsinin ibadetinden müs­tağnidir. Onlardan hiçbir kimse hamdetmezse de O kendi zatıyla ve mükemmel sıfatlarıyla nimetlerinin çokluğu sebebiyle hamdedilmeye lâyıktır. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Ben onlardan hiçbir rızık istemiyorum. Ben onlardan beni doyurmalarını da istemiyorum. Şüphesiz ki rızık verici olan, kuvvet sahibi ve güçlü olan Al­lah’tır.” (Zariyat, 51/57-58).

Daha sonra bu ifadeyi tekit için tekrar etti: Göklerde ve yerde bulunan her şey yaratık ve mülk olarak Allah’ındır. Göklerde ve yerde var etmek ve yok et­mek, diriltmek ve öldürmek hususunda Allah dilediği şekilde tasarrufta bulu­nur. Vekil olarak Allah yeter. Hakim olarak, koruyucu olarak, kullarının rızık-ları ve diğer işlerinde kefil olarak Allah yeter.

Zemahşerî diyor ki: “Göklerde ve yerde bulunan her şey Allah’ındır” ifade­sinin tekrar edilmesi O’ndan sakınmaları, O’na itaat etmeleri ve isyan etme­meleri için Allah’tan sakmılmasınm sebebini ispat etmektedir. Zira haşyetul-lah (Allah korkusu) ve takva bütün hayrın aslıdır. [67]

Cenab-ı Hak daha sonra umumî ve açık bir tehditte bulunarak şöyle bu­yurdu:

Ey insanlar!.. Yüce Allah dilerse sizi ortadan kaldırır ve sizin yerinize baş­kalarını getirir. O buna kadirdir. Çünkü göklerde ve yerdeki her şey O’nun kabzası altındadır ve O’nun hakimiyetine boyun eğmiştir. Allah yaratmaya ve yok etmeye son derece muktedir. O’nun dilediği hiçbir şey O’nun için imkânsız değildir.

Bu ifade Peygamberimiz (s.a.)’e eziyet eden ve O’nun davetine karşı çıkan müşriklere karşı gazap ve korkutma ifadesidir. Yani isyan ettiğiniz zaman sizi ortadan kaldırmaya ve değiştirmeye muktedir olduğunu beyan etmektedir. Ni­tekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Siz yüz çevirirseniz O sizi başka bir kavimle değiştirir. Onlar sizin gibi olmazlar.” (Muhammed, 47/38).

Seleften bir alim şöyle demiştir: Allah’ın emrini zayi ettikleri zaman kul­lar Allah’ın nazarında ne kadar da basittirler!..

Yine Cenab-ı Hak buyuruyor ki: “O dilerse sizi yok eder ve yeni bir yaratık getirir. Bu Allah’a ağır değildir.” (İbrahim, 14/19-20). Yani bunu yapmak O’nun için imkânsız değildir.

Cenab-ı Hak daha sonra şöyle buyurdu: “Kim dünya mükâfatını isterse…” Yani kim bu gayreti, ameli ve cihadıyla dünya mükâfatını yani mal, mevki vb. dünya nimetlerini isterse bilsin ki dünya ve ahiret mükâfatı Allah katındadır. Tıpkı cihadıyla sadece ganimet almak isteyen mücahid gibi… İstediği şey çok basittir. Bilâkis onun dünya ve ahiret hayırlarını istemesi gerekir. Allah rızası için cihad ederse hem ganimeti alır, hem de cennete nail olur.

Ayetin manası şudur: Eğer isterse Allah katında dünya ve ahiret mükâfatı vardır. İnsanın dünya ve ahiret mükâfatını birlikte arzu etmesi gerekir.

Burada dinin kendi mensuplarını dünya ve ahiret saadetine ulaştırdığına, r u hidayetin de Allah’ın lütuf ve rahmeti olduğuna hafif yolla işaret vardır. Müslümanlar Rablerinin emirleri ve düsturlarının hidayeti üzere dosdoğru de­vam ederlerse dünyanın efendileri olurlar.

Bu ayet şu ayetlerin bir benzeridir: “İnsanlardan bir kısmı, “Ey Rabbimiz! Nimetlerini bize dünyada ver” der. Bunların ahirette hiçbir nasibi yoktur. OnIardan bir kısmı da, ey Rabbimiz! Bize dünyada da ahirette de iyilik ver. Ve bizi :-ihennem azabından koru” der. İşte onların kazandıklarından payları vardır.” Bakara, 2/200-202).

“Kim ahiret menfaatini isterse onun mükâfatını artırırız. Kim de dünya “-,; ıfaatini isterse ona dünyada istediğinin bir kısmını veririz. Ahirette ise hiç-• -.- nasibi yoktur. (Şûra, 42/20).

“Kim geçici dünya hayatını isterse dünyada istediğimize dilediğimiz kadar .’.rıriz. Sonra da ona cehennemi hazırlarız. Oraya perişan bir halde Allah’ın ~z-.metinden kovulmuş olarak girer. Kim de ahireti diler, mümin olarak ahiret -r.n gerekeni yaparsa işte onların amelleri Allah katında makbuldür. Dünya ve z’.ıreti arzulayanlardan her ikisine de Rabbinin nimetlerinden veririz. Rabbi-•>.;•”. nimetleri kimseye yasak edilmiş değildir.” (İsra, 17/18-21).

Cenab-ı Hak ayeti şu ifade ile tamamladı: “Allah her şeyi çok iyi işiten ve :-:k iyi görendir.” Yani Allah geçmişte ve devamlı olarak kullarının sözlerini işi-ii her maksadı ve ameli çok iyi görendir. Kullar da sözlerinde ve davranışla-r.nda Cenab-ı Hakk’ı murakabe etme mecburiyetindedirler. [68]

Hüküm Verirken Adil Olmak, Hakkın Şahitliğini Yapmak, Allah’a, Resule Ve Semavî Kitaplara İman Etmek

135- Ey iman edenler!.. Kendiniz ya da anne babanız ve yakınlarınız aleyhin­de de olsa, Allah için şahitlik ederek adaleti hakim kılanlar olun. O kim­seler zengin de olsa fakir de olsa Allah onlara daha yakındır. O halde adaleti yerine getirmeyip nefsî arzularınıza uymayın. Eğer eğri davranır veya (haktan) yüz çevirirseniz şüphe yok ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır.

136- Ey iman edenler!.. Allah’a, Rasul’üne, Rasul’üne indirdiği Kitab’a ve daha önce indirdiği kitaba iman edin. Kim Allah’ı, meleklerini, kitap­larını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse, şüphesiz o derin bir sapıklığa düşmüştür.

Nüzul Sebebi

  1. ayetin nüzul sebebi:

İbni Ebî Hatim Süddî’den naklediyor: Bu ayet Peygamberimiz (s.a.)’e nazil rlduğu zaman biri zengin diğeri fakir iki kişi O’na davalı ve davacı olarak gel­diler. Peygamberimiz (s.a.) fakirin tarafını tutuyordu. Zira fakirin zengine zulmedemeyeceği görüşünde idi. Allah da bunu reddedip zenginle fakir hakkında sadece adaleti yerine getirmesini emretti. [69]

Açıklaması

Allah Teâlâ mümin kullarına adaleti yerine getirmelerini, Allah’ın emri “ususunda kınayanların kınamasına aldırış etmemelerini, birbirlerine yardım-r: ve destek olmalarını emretmektedir.

Ey müminler!.. Adaleti yerine getirme hususunda son derece gayretli olun. Adalet genel bir emir olup hem idarecilerin insanlar arasında hüküm vermede, -em herhangi bir sahadaki çalışmada, hem de ailede adil olmayı ihtiva etmek­tedir. Yani hakim yahut vali veyahut görevli kişi insanlar arasında verdiği r.-_ıkümlerde, meclislerde ve her çeşit ihtiyaçlarını görmede eşit davranacak, -er iş sahibi işçileri arasında eşit davranacak; kişi hanımları ve çocukları İrasında muamele ve bağış hususunda eşit davranacaktır.

Sizler Allah’ı razı kılacak hakkı araştırmak ve şahitliği Allah’ın rızasını irzu ederek yerine getirmek suretiyle Allah için hak şahitleri olun. Böylece .-ahitlik hiçbir kimseyi gözetmeksizin ve ayrıcalık yapmaksızın doğru, adil ve rerçek şahitlik olsun.

Şahitliğinizin sonucu kendi nefsinizin aleyhine bile olsa, zararı size dönse r.le hakkı ikrar edip gizlememek suretiyle sırf hak için şahitlik yapın. Kim tendi nefsi aleyhine hak sözle şahitlik yaparsa kendi aleyhine şahitlik yapmış :îur. Zira şahitlik hakkı ortaya çıkarmak demektir.

Yine şahitlik anne babanızın ve diğer yakınlarınızın aleyhine bile olsa ve zararı onlara dönse bile siz yine gerçek sözle şahitlik edin. Zira anne-babaya itaat ve akrabalarla irtibatı devam ettirmek Allah’ın rızasına uymayan şahit­likle olmaz, bilakis iyilik, ziyaret ve itaatte, hak yolda ve meşru hususlarda olur.

Zengini sadece zengin olduğu için, fakiri de fakirliği sebebiyle acıdığınız için gözetmeyin. Bilakis bu işi Allah’a bırakın. Allah zengini de fakiri de göze­tir. O ikisine sizden daha yakın ve menfaatlerini sizden daha iyi bilir.

Haktan batıla meyledip de nefsî arzularınıza uymayın. Zira nefsî arzular­da ayaklar kaymaktadır. Yahut nefsî arzular asabiyet ve insanların sizlere buğzetmesi sizi işlerinizde ve vazifenizde adaleti terk etmeye sevketmesin. Hangi durumda olursa olsun adalete sarılın. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyur­maktadır: “Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun. Çünkü bu (adaletli olmak) takvaya daha yakındır.” (Maide, 5/8).

Dilinizi eğer büker, şahitliği bozup değiştirirseniz, “Kitap Ehli’nden bir grup dillerini eğip bükerler.” (Âl-i İmran, 3/78) buyurulduğu gibi dillerinizi eğip bükerseniz yahut şahitliği eda etmekten yüz çevirirseniz… Yüz çevirme, şahit­liği gizlemek ve terk etmektir. Cenab-ı Hak “Kim şahitliği gizlerse şüphesiz o kalbi günahkâr kimsedir.” (Bakara, 2/283) buyurmaktadır.

Peygamberimiz (s.a.) de Müslim’in Zeyd b. Halid el-Cüheni (r.a.)’den rivayet ettiği hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır: “Size şahitlerin en hayır­lısını haber vereyim mi: Bu kimse şahitliği istenmeden yerine getiren kimsedir.”

Eğer yanlış davranır yüz çevirirseniz Allah sizin amellerinizden gayet haberdardır. Size bunun karşılığını verecektir. Burada Alîm (gayet iyi bilir) ifadesi yerine Habîr (gayet haberdardır) sıfatı kullanılmıştır. Zira haberdar ol­mak her şeyin inceliklerini ve gizli yönlerini gayet iyi bilmek demektir. Şahitlik­te ise aldatma, hile, lafı evirip çevirme sıkça görülmektedir. Cenab-ı Hak bunları gayet iyi bildiğine göre emre aykırı davrananlar bundan sakınsınlar demektir.

Cenab-ı Hak daha sonra Allah’a, Rasul’üne ve indirdiği kitaplara imanı emretti. Bu hitap müminlere ise bunun manası bu hususta sebat edin, buna devam edin, sürekli bu şekilde olun demektir.

Nitekim mümin her namazda “Bizi doğru yola ilet.” (Fatiha, 1/6) demek­tedir. Yani bu hususta bizi basiretli kıl, hidayetimizi artır, bize bunun üzerinde sebat ihsan eyle demektir.

Yine Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler!.. Allah’tan kor­kun. O’nun Rasul’üne iman edin.” (Hadîd, 57/28). Bu İbni Kesir ve Kurtubî’nin görüşüdür. [70]

“Rasul’üne indirdiği kitap” ifadesiyle Kur’an-ı Kerim’i kastetmektedir. “Daha önce indirdiği kitap” ifadesi ise cins isim olup bütün önceki kitapları içine almaktadır.

Eğer bu hitap Ehl-i Kitab’m müminlerine yapılmış ise bundan önceki pey­gamberlere ve Kur’an’dan önce indirilen-kitaplara iman ettikleri gibi Peygam­berimiz (s.a.)’e ve Kur’an’a iman etmelerinin emredildiği mâaası anlaşılmalıdır.

Rivayet edildiğine göre bu hitap Yahudilerden iman edenlere yapılmıştır. İbni Abbas ve aynı şekilde Kelbî diyor ki: “Bu ayet Abdullah b. Sellâm, Esed b. Ka’b, Übeyd b. Ka’b, Sa’lebe b. Kays, Abdullah b. Sellâm’ın kızkardeşinin oğlu Sellim ve Yamin b. Yamin hakkında nazil olmuştur. Zira bunlar Resulullah (s.a.)’a gelip “Biz sana, Kitabına, Musa’ya, Tevrat’a ve Üzeyr’e iman ediyoruz. Bunların dışındaki kitapları ve peygamberleri inkâr ediyoruz” dediler. Peygam­berimiz- (s.a.) de: “Hayır! Allah’a, Rasul’üne, kitabı Kur’an’a ve bundan önceki her kitaba iman edin” buyurdu. Onlar da “Bunu yapmayız” dediler. Bunun üzerine bu ayet nazil oldu. Hepsi de iman ettiler. [71]

Ayette Kur’an hakkında “nezzele” kelimesi kullanılmıştır. Çünkü Kur’an parça parça, zaman zaman, olaylara göre, kulların hayatları ve ahiretleri hak­kında ihtiyaç duydukları hususlara göre indirilmiştir.

Önceki kitaplar ise toptan bir bütün halinde indirilmiştir. Bu sebeple Cenab-ı Hak önceki kitaplar hakkında “enzele” kelimesini kullanmıştır.

Cenab-ı Hak imanı emrettikten sonra küfredenlere tehditte bulunmuştur:

Kim Allah’ı, meleklerini veya kitaplarından ve peygamberlerinden bir kıs­mım yahut ahiret gününü inkâr ederse sapıklığa düşmüştür. Yani hidayet ve hak yoldan dışarı çıkmıştır, istenen esaslardan tamamen uzaklaşmıştır.

Kim Allah’ın kitapları ve peygamberleri arasında ayırım yaparsa Yahudiler ve Hıristiyanlar gibi bir kısmına iman edip bir kısmını inkâr ederse bu kimsenin imanına itibar edilmez ve kabul edilmez. Bir kimse kendi pey­gamberine ve kitabına iman etse bile kendi kitabında müjdelenen Hz. Muham-med (s.a.)’i inkâr ederse bir kitabı veya bir peygamberi inkâr etmesi sebebiyle hepsini inkâr etmiş olacaktır. [72]

Münafıkların Sıfatları, Cezaları Ve Müminlere Karşı Tavırları

137- İman edip sonra inkâr eden, sonra iman edip tekrar inkâr eden, sonra da inkârlarında ileri gidenleri Allah ba­ğışlamayacak ve onları doğru yola eriştirmeyecektir.

138- Münafıklara kendilerine can yakı­cı bir azap olduğunu müjdele.

139- Onlar müminleri bırakıp kâfirleri dost ediniyorlar. Yoksa onların yanın­da izzet ve şeref mi arıyorlar? Hiç şüp­hesiz bütün izzet ve şeref Allah’a aittir.

140- Allah size kitabınızda “Allah’ın ayetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman başka bir söze geçmedikleri müddetçe onlar­la birlikte oturmayın. Aksi takdirde siz de onlar gibi olursunuz.” diye hüküm indirmiştir. Hiç şüphesiz Allah bütün münafıkları ve kâfirleri cehennemde toplayacaktır.

141- Onlar daima sizi gözetlerler. Allah tarafından size bir fetih nasip olursa “Biz de sizinle beraber değil miydik?” derler. Eğer kâfirlere bir nasip (zafer­den bir pay) olursa onlara “Biz size üs­tünlük sağlayıp sizi müminlerden ko­rumadık mı?” derler. Allah kıyamet gü­nünde aranızda hüküm verecektir. Al­lah müminlere karşı kâfirlere asla hiç bir imkân vermeyecektir.

Açıklaması

İmanlarını açığa vurup da sonra küfre dönenler, sonra iman edip daha son­ra küfredenler, daha sonra aşırı gidip küfürde devam edenler ve sonra da küfür üzerinde ölen kimseler için mağfiret yoktur. Onlara hayır yolu gösterilmez.

Yani kendilerinde dinden dönme fiili tekrar tekrar görülenler, ziyadesiyle küfür etmeleri ve küfür üzerinde ısrar etmeleri beklenenler, imanın gerçeğini anlamak için kabiliyeti kaybedenler, hidayet üzerine sebatkâr olmaya çalışma­yanlar, Allah’ın mağfiretini, rahmetini, ihsanını ve rızasını asla elde edemeye­ceklerdir. Bu tereddütten sonra cennete ve cennetteki hayır, kurtuluş ve saade­te asla ulaşamayacaklardır. Zira hayatları boyunca onların tevbe ettikleri gö­rülmemiştir. Onlar ölünceye kadar küfürleri, tuğyanları ve İslâm’a olan düş­manlıklarında devam etmişlerdir.

Ey Muhammed! Bu münafıkları ve kâfirlere meyleden ve onlarla dostluk kuran diğerlerini cehennem ateşinde derecesi bilinmeyen acıklı bir azapla müj­dele, yani bununla korkut.

Hayırb akıbetin takva sahiplerine ait olduğunu, zira Allah’ın takva sahip­leriyle beraber olduğunu bilmeyerek üstünlüğün kâfirlere ait olacağını zannet­meleri, bu sebeple de müminlerin dostluğunu terk etmeleri, kâfirleri dost ve yardımcı edinmeleri münafıkların sıfatlarındandır.

Daha sonra Cenab-ı Hak onların bu tavırlarını reddetmiş, onları azarla­mış ve eğer onlar bu tavırlarıyla kâfirlerin yanında izzet, şeref ve üstünlük arı­yorlarsa hata ettiklerini belirtmiştir. Zira izzet, şeref ve üstünlük dünya ve ahi-rette Allah’ındır. Allah bunu dilediğine verir.

Ayetten murat izzet, şeref ve üstünlüğün sonunda Allah’ın, Yahudilere ve diğer insanlara karşı izzet vereceğini vaad ettiği Allah dostlarının olduğudur. Cenab-ı Hak buyurdu ki: “İzzet (şeref, üstünlük, kuvvet, hakimiyet ve yücelik) Allah’ın, Rasulünün ve müminlerindir.” (Münafikun, 63/8).

İbni Abbas diyor ki: “İzzeti onların yanında arıyorlar” ayetiyle Kaynuka oğul­lan kastedilmektedir. Zira Abdullah b. Übeyy b. Selul onlarla dostluk kurmuştu.

Cenab-ı Hak daha sonra imanında sadık olan müminleri ve kendini mü­min gösteren münafıkları Allah’ın ayetleriyle alay eden kâfirlerin meclislerin­de oturmaktan nehyetti. Onlara kulak vermeyin, başka bir söze girinceye kadar onlarla birlikte oturmayın. Çünkü siz onlarla birlikte oturursanız onların sözlerine razı olmanız sebebiyle küfürde onlara ortak olursunuz.

Bu ayet aynen şu ayet gibidir: “Bizini ayetlerimize dalan (ileri-geri konu­şan) kimseleri gördüğün zaman onlar başka bir söze dalıncaya kadar onlardan yüz çevir.” (En’am, 6/68).

Nehyin sebebi şudur: Müşrikler meclislerinde Kur’an hakkında ileri geri konuşuyorlar, Kur’an’la alay ediyorlardı. Müşrikler böyle ileri-geri konuşmaya devam ettikleri müddetçe Müslümanlar onlarla birlikte oturmaktan nehyolun-dular.

Medine’deki Yahudi alimleri de aynen müşrikler gibi hareket ediyorlardı. Bunun üzerine Müslümanlar Mekke’de müşriklerle birlikte oturmaktan nehyo-lundukları gibi Yahudi alimleriyle de oturmaktan nehyolundular. Kur’an hak­kında ileri geri konuşan Yahudi alimleriyle beraber oturanlar münafıklardı. Dolayısıyla onlara: “Siz de küfürde Yahudi alimleri gibisiniz” denilmiş oldu.

Burada münkerin karşısında susan kimsenin günaha ortak olduğuna ima edilmektedir.

Daha sonra Cenab-ı Hak hepsinin sonlarını beyan etti. Münafık ve kâfirle­rin tamamını yani kâfirler ve onlarla birlikte oturanların tamamını cehennemde toplayacağını kararlaştırdı. Zira bunlar dünyada Allah’ın ayetleriyle alay etmek üzere toplandıkları gibi kıyamet günü azapta bir araya geleceklerdir. Zira bir şe­ye razı olanın hükmü tamamen onu işleyen kimsenin hükmü gibidir.

Cenab-ı Hak sonra münafıkların bazı durumlarını beyan etti. Onlar mü­minler için meydana gelecek hayır ve şerri beklemektedirler.

Müminlere Allah tarafından bir zafer, fetih veya ganimet nasip olursa “Biz de destekleyici ve teyit edici olarak sizinle beraberdik, bize de ganimetten bir pay ayırın, bizim hak kazandığımız taksimde bizi de ortak edin” diye iddiada bulunmuşlardı.

Kâfirlere bir zaferden nasip olduğu zaman -Meselâ Uhud’da olduğu gibi-münafıklar onlara şöyle dediler: Sizi biz galip kılmadık mı? Size öldürme ve esir etme imkânını biz vermedik mi? Müminlere karşı size yardımcı olmadık mı? Biz Müslümanları sizin yerinize oyalamak, onların kalplerine korku ve en­dişe vermek suretiyle size yardımcı olduk. Bundan dolayı onlar sizinle çarpış­maktan çekindiler. Onların sizin üzerinize hakim olmasını engelledik. O halde elde ettiğiniz ganimetten bizim de nasibimizi getirin.

Müslümanların zaferinin “fetih”, kâfirlerin zaferinin “nasip” olarak adlan­dırılmasının sebebi Müslümanların şanını yüceltmek ve kâfirlerin elde ettiği payı küçümsemektir. Zira Müslümanların zaferi büyük bir hadise olup bu se­beple gök kapıları açılmakta, melekler Allah dostlarına yardım için inmekte­dirler. Kâfirlerin nasibi ise Zemahşerî’nin de dediği gibi[73], sadece basit bir his­sedir ve dünyadan elde ettikleri küçük bir paylardır.

Cenab-ı Hak daha sonra müminlerle münafıklar arasındaki durumu kesin çizgilerle belirtti: Ey sadık müminler ve ey yalancı münafıklar!.. Allah kıyamet günü aranızda hüküm verecek, herkese amelinin karşılığını verecektir. Mü­minler cennete, münafıklar cehenneme gireceklerdir.

Sonra da Allah Teâlâ vesveseci münafıkların sarılabilecekleri bütün ümit­leri de kesip attı: Müminler Allah’ın şeriatına ve dinine sarılmaya devam ettik­leri müddetçe Allah kâfirlere müminleri tamamen ortadan kaldırma, müminle­ri yok etme imkânı vermeyecektir. Bazan kâfirler bir zafer elde etseler de bu geçici bir zafer olacaktır. Zira hayırlı sonuç dünya ve ahirette sadece takva sa­hiplerinin olacaktır. “Müminlere yardım etmek bizim üzerimize borçtur.” (Rum, 30/47); “Siz Allah’a (Allah’ın dinine yardım ederseniz) O da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar.” (Muhammed, 47/7). [74]

Münafıkların Diğer Tutumları, Cezaları Ve Kâfirlerle Dostluktan Nehyedilmesi

142- Münafıklar Allah’ı aldatmak ister­ler. Halbuki Allah onların hilelerini kendilerine çevirir. Onlar namaza kalktıkları zaman tembel tembel kal­karlar. İnsanlara gösteriş yaparlar. Al­lah’ı pek az anarlar.

143- Onlar bu arada (iman ile küfür arasında) bocalamaktadırlar. Ne bun­lara (müminlere) ne de şunlara (kâfir­lere) bağlanırlar. Allah kimi doğru yol­dan saptmrsa sen artık ona bir yol bu­lamazsın.

144- Ey iman edenler!.. Müminleri bıra­kıp da kâfirleri dost edinmeyin. Al­lah’a kendi aleyhinize olacak apaçık bir delil mi veriyorsunuz?

145- Şüphesiz münafıklar cehennem ateşinin en aşağı tabakasındadırlar. Sen onlar için asla bir yardımcı bula­mazsın.

146- Ancak tevbe edenler, kendilerini düzeltenler, Allah’a sımsıkı sarılanlar, Allah için dinlerine ihlâsla bağlanan­lar müstesna. Çünkü bunlar müminler­le beraberdirler. Allah müminlere bü­yük bir mükâfat verecektir.

147- Eğer siz şükrederseniz ve iman ederseniz Allah size ne diye azap et­sin? Allah şükredenlerin mükâfatını veren ve her şeyi gayet iyi bilendir.

Açıklaması

Münafıklar cahillikleri, basitlikleri, bilgilerinin ve akıllarının azlığı, psiko­lojik hastalıkları ve anlayışsızlıkları sebebiyle hileye yönelirler. Hilekâr kimse­nin yaptığı gibi küfrü gizleme ve imanı açığa vurma şeklinde hareket ederler. Nitekim Bakara suresinin başlarında onların bu özellikleri şöyle anlatılmıştı: “Onlar Allah’ı ve iman edenleri aldatmak isterler.” (Bakara, 2/9).

Hiç şüphesiz Allah aldatılamaz. Zira O bütün sırları ve gizlilikleri bilir. Fakat onlar durumlarının insanlar arasında revaç bulduğu gibi, görünüşte kendilerine şeriat hükümleri uygulandığı gibi olacak zannederler. Kıyamet gü­nünde Allah katındaki hükümlerinin de böyle olacağını, durumlarının Allah katında da makbul olacağını zannederler.

Nitekim Cenab-ı Hak onların kıyamet gününde kendilerinin dünyada iken istikamet ve doğru yol üzerinde olduklarına yemin edeceklerini, bu yeminleri­nin kendilerine faydalı olacağına inandıklarını haber vermekte, şöyle buyur­maktadır: “O gün Allah hepsini diriltir. Onlar size yemin ettikleri gibi Allah’ın huzurunda da yemin ederler.” (Mücadile, 58/18); “Allah da onları aldatır (onla­rın hilelerine kendilerine çevirir).” Yani onların hilelerine karşılık onlara ceza verir. Bu birinci lafza uygun olsun diye “aldatma” şeklinde adlandırılmıştır. Meselâ “Onlar hile yapar, Allah da onlara hile yapar (yani hilelerinin karşılığı­nı verir)”. (Enfal, 8/30) ayeti de böyledir. Yahut O, aldatmaya karşılık genellik­le yapılacak şeyi onlara yapar. Yani zahiren kendilerine şeriat ahkâmı uygu­lansın diye bırakır. Dünyada kanlarına ve mallarına dokunulmaz. Ahirette ise onlara aşağı tabaka hazırlanır. Dünyada onları rezillik, perişanlık, sıkıntı, iş­kence ve sürekli korku hiç yalnız bırakmaz.

Cenab-ı Hak münafıkları ahirette insanların huzurunda rezil de edebilir. Sıratta müminlere nur verildiği gibi onlara da nur verilir; sonra nurları söndü­rülür. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

“O gün münafık erkek ve kadınlar müminlere: “Bize bakın da nurunuzdan istifade edelim” derler. Onlara: “Arkanıza dönün de nur isteyin” denilir. Mümin­lerle münafıklar arasına kapısı olan bir sur çekilir. Onun içinde rahmet, dış ta­rafında da azap vardır.”

“Münafıklar müminlere “Dünyada biz sizinle beraber değil miydik?” diye çağrıda bulunurlar. Müminler de “Evet, fakat siz kendinizi fitneye kaptırdınız, müminlerin bir belâya uğramasını beklediniz, din hususunda şüpheye düştü­nüz. Allah’ın emri gelinceye kadar boş emeller sizi aldattı. Sizi Allah’a karşı al­datıcı şeytan aldattı” derler.”

“Bugün ne sizden ne de kâfirlerden, kurtulmanız için hiç bir fidye kabul edilmeyecektir. Yeriniz cehennemdir. Sığınacağınız odur. O ne kötü bir yerdir.” (Hadîd, 57/13-15).

İmam Ahmed ve Müslim’in İbni Abbas (r.a.)’tan rivayet ettiği hadiste Efendimiz (s.a.) şöyle buyuruyor: “Kim ismini duyurmak isterse Allah (kıyamet­te kötü bir şekilde) ismini duyurur. Kim gösteriş yaparsa Allah da onu (kıyamet gününde kötü bir şekilde insanlara) gösterir.”

İbni Abbas diyor ki: “Allah’ın onları aldatmakla cezalandırması şu şekilde­dir. Allah kıyamet gününde insanlarla birlikte yürümek üzere onlara nur verir. Sırata ulaştıkları zaman nurları söner, karanlıkta kalırlar. Bunun delili Ce­nab-ı Hakkın şu ayetidir:

“Onların durumu aydınlanmak için ateş yakan kimsenin durumuna ben­zer: Ateş çevresini aydınlatınca Allah onların nurlarını giderdi ve onları karan­lıklar içerisinde bıraktı da görmez oldular.” (Bakara, 2/17).

“Namaza kalktıkları zaman tembel tembel kalkarlar.” Yani ağır ağır, üşe-ne üşene kalkarlar. Zira onları namaza sevkedecek imanları yoktur. Onların namaz hususunda hiçbir niyetleri yoktur. Namazın manasını da düşünmezler. Bu onların dış görünüşlerinin sıfatıdır.

Cenab-ı Hak daha sonra onların çürük iç durumlarını da anlatarak şöyle buyurdu: “İnsanlara gösteriş yaparlar.” Yani onların ihlâsı yoktur. Allahla hiç­bir irtibatları yoktur. Bilakis onlar sadece suni ve yapmacık bir tavırla hareket ederek insanların kendilerini görmelerini isterler, namazlarında gösteriş ve şöhret amacını güderler. Bunun için umumiyetle yatsı ve sabah namazlarından geri kalırlar.

Nitekim Buharî ve Müslim’in Sa/u’A’lerindeki bir hadis-i şerifte Peygam­berimiz (s.a.) şöyle buyurmaktadır: “Münafıklara en ağır gelen namazlar yatsı ve sabah namazlarıdır. İnsanlar bu iki namazdaki ecri bilselerdi sürünerek de olsa bu namazlarına gelirlerdi.”

“Onlar Allah’ı çok az zikrederler.”‘Yani namazlarında haşyetullaha uymaz­lar, ne dediklerini bilmezler. Onlar namazlarından gafil ve habersizdirler. Ger­çekte ise onlar namazı pek az kılarlar. Hiç kimse görmediği zamanlarda ise hiç namaz kılmazlar.

Münafıklar bununla birlikte imanla küfür arasında bocalamakta, tereddüt etmekte ve şaşkınlık geçirmektedirler. Onlar gerçekte ne müminlerle beraber­dirler, ne de gerçekten kâfirlerle beraberdirler. İçleri kâfirlerle beraberdir. On­lardan bir kısmı da şüphe rüzgârına kapılmışlardır. Bazan müminlere bazan da Yahudiler gibi kâfirlere meylederler: Tıpkı Cenab-ı Hakkın Bakara suresi­nin başlarında buyurduğu gibi: “Şimşek onları aydınlattıkça onun ışığında yü­rürler, üzerlerine karanlık çökünce de dikilip kalırlar.” (Bakara, 2/20). Bu iki gruptan birine hakimiyet nasip olursa kendilerinin o gruptan olduğunu iddia ederler.

“Allah kimi doğru yoldan saptırırsa sen artık ona bir yol bulamazsın.” Ya­ni amelleri, tavrı ve ahlâkı sebebiyle Allah kimi hidayet yolundan çevirirse ar­tık onun girebileceği hayır ve doğruluk yolu bulamazsın.

Cenab-ı Hak daha sonra müminleri münafıklar gibi davranmaktan ve kâ­firleri dost edinmekten sakındırdı. Şu mealde buyurdu:

Ey Allah’a ve Rasul’üne iman edenler!.. Müminleri bırakıp kâfirleri dost edinmeyin. Yani kendileriyle arkadaşlık, dostluk, samimiyet ve sıcak ilişki ku­racağınız, sevgiyle sırlarınıza ortak edeceğiniz, kendilerine müminlerin özel durumlarını açıklayacağınız dost ve yardımcılar edinmeyin.

Nitekim bir başka ayette Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Müminleri bırakıp kâfirleri dost edinmeyin. Kim böyle yaparsa Allah’tan (bekleyeceği) hiç­bir şey yoktur. Ancak onlardan sakınmanız hali müstesna, Allah sizi kendisin­den sakındırır.” (Âl-i İmran, 3/28).

“Ey iman edenler!… Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbi­rinin dostudur.” (Maide, 5/51).

Ancak İslâm devletinde zimmilerin umumi vazifelerde görevlendirilmeleri haram değildir. Çünkü bunlar sahabe asnnda divanlarda çalışmışlardı. Ebu İs-hak es-Sabî Abbasî Devletinde vezir idi.

“Allah’a kendi aleyhinize olacak apaçık bir delil mi veriyorsunuz?” Siz kâ­firleri dost edindiğiniz zaman cezayı hak etmekle Allah’a kendi amelleriniz aleyhinde olacak açık bir hüccet mi vermek istiyorsunuz? Yani kâfirlerle dost­luk münafıklığa delildir. Bu ancak bir münafıktan sadır olabilir.

Cenab-ı Hak daha sonra münafıkların meşhur cezasını zikretti: “Şüphesiz münafıklar cehennem ateşinin en aşağı tabakasındadırlar.” Yani onların yeri ateşin en alt derecesindedir. Ateş de yedi tabakadır: Bunlar sırasıyla cehennem, laz’â, hutame, setr, sekar, cehm, hâviye’dir. Bazan birbirlerinin adlarıyla da anılırlar. Cennet de derece derecedir. Bunlar da birbirlerinin üstündedirler.

Münafığın azabının kâfirin azabından daha şiddetli oluşunun sebebi mü­nafığın küfür bakımından kâfir gibi olması, küfrüne ilâve olarak İslâm ve Müs­lümanlarla alay etmesidir.

Münafıklar kendilerini bu azaptan kurtaracak yahut bu azabı hafifletecek kimseyi asla bulamayacaklardır.

Cenab-ı Hak daha sonra ıslah yolunu zikretti. Islah yolu münafıklıktan tevbe etme kapısının açılmasıdır. Cenab-ı Hak münafıkların tevbesinin sahih bir tevbe olarak kabul edilmesi için “Ancak tevbe edenler, kendilerini düzelten­ler, Allah’a sımsıkı sarılanlar, Allah için dinlerine ihlâsla bağlananlar müstes­na.” ayetinde dört şart zikretti. Bu şartlar şunlardır:

1- Geçmiş fiilden pişman olmak,

2- Nifak kirlerini temizleyen salih amelleri işlemekte gayretli olmak (ken­dini düzeltmek),

3- Allah’a sarılmak yani O’na güvenmek, O’nun kitabına sarılmak, Pey­gamberi Hz. Muhammed Mustafa (a.s.)’nın hidayetiyle hidayete ermek,

4- Allah rızası amacmı taşımak. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

“Allah’a iman edip O’na sarılanlara gelince, Allah onları kendi tarafından bir rahmet ve lütfa sokacak ve onları doğru yola iletecektir.” (Nisa, 4/175).

Allah için ihlâslı olmak, kulların sadece O’na ibadet etmeleri, O’na halisa­ne bir şekilde yönelmeleri, O’na itaat ederken sadece O’nun rızasını arzu etme­leri, bir zararı ortadan kaldırmak veya bir menfaat elde etmek için O’ndan baş­kasına iltica etmemeleri şeklinde olur. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuş­tur: “Biz ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım dileriz.” (Fatiha, 1/5).

İşte münafığın tevbesinin kabulünün şartları bunlardır. Kâfire gelince onun tevbesinin kabulünün şartı sadece küfrü terk etmesidir.

Nitekim Cenab-ı Hak buyuruyor ki: “Küfredenlere de ki: Eğer (küfürden) vazgeçerlerse onların geçmiş günahları bağışlanır.” (Enfal, 8/38).

Münafık, küfrünü gizleyip imanını açığa vuran kimsedir. Kâfir ise küfrü­nü açıktan ilân eden kimsedir.

Bu tevbe eden kimseler müminlerle beraberdirler yani müminlerin dostla­rı ve her iki dünyada arkadaşlarıdır, kıyamet günü onların zümresindedirler.

Allah müminlere mikdarı bilinmeyen büyük bir mükâfat verecektir. Onlar bu mükâfatta müminlerle ortak olacaklardır. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle bu­yurmuştur: “Hiçbir nefis yaptıklarına karşılık olarak kendileri için gizli kılınan gözlerinin nuru hurileri bilemez.” (Secde, 32/17).

Cenab-ı Hak daha sonra onlara azap edilmesinin sebebini -yani Allah’ın nimetlerini inkâr etmelerini- zikretti. İnkâr manasmdaki bir istifham ile şöyle buyurdu:

Ey insanlar! Allah size ne diye azap etsin? O size, öç ve intikam almak se­bebiyle yahut bir zararı engellemek veya bir fayda elde etmek için azap etmi­yor. Zira Allah bütün insanlardan müstağnidir. Bu hususta O’na hiçbir şey caiz değildir. Fakat O aynı zamanda adalet ve hikmet sahibidir. O salih kimse ile salih olmayanı eşit saymaz. Kâfir, münafık ve isyankâr kişi kendisine verdiği nimetlerinden dolayı Allah’a şükretmez. Allah’a hakikî iman hususundaki va­zifelerini yerine getirmezler. Allah’ın nimetlerini hayır yolunda sarf etmezler.

Eğer amellerini düzeltmek, O’na hakkıyla iman etmek suretiyle Allah’a şükretmiş olsalar benzerleri için hazırlanan bol sevaba lâyık olurlar. Allah şa-kirdir, şükredenlere karşı mükâfat verir, itaat edene sevap verir. Yaratıklarını gayet iyi bilir, O’na hiçbir şey gizli kalmaz

Kim Allah’a iman eder, nimetlerine şükretmek suretiyle vazifesini yerine getirirse Allah bunu gayet iyi bilir. Buna karşılık ona en bol mükâfatı verir.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Hani Rabbiniz ilân etmişti: Siz şükrederseniz size artırırım. Eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz benim aza­bım şiddetlidir.” (İbrahim, 14/7).

O, az ameli çok mükâfatla, basit bir şeyi büyük bir ecirle ödüllendiren, son derece ikramsever ve çok çok ihsan edendir. Bir iyiliği on misline hatta daha çok emsaliyle katlar.

Allahım! Bizi şükreden ve sabreden, ihlâslı takva sahibi, dünya ve ahiret-te kendilerinden razı olduğun müminlerden kıl! [75]

Kötü Sözü Açıkça Söylemek, Bunun Affedilmesi İle İyiliğin Açığa Vurulması Ve Gizlenmesi

Allah çirkin sözün açıktan söylenmesini sevmez. Zulme uğrayan müstesna. Allah Semî’dir, Alîm’dir.

149- Bir iyiliği açığa vurur veya gizler yahut bir kötülüğü affederseniz, şüphe Allah da affeden, Kadir olandır.

Nüzul Sebebi

Hennâd b. es-Serrî, Mücâhid’in şöyle dediğini rivayet etmektedir: “Allah çirkin sözün açıktan söylenmesini sevmez, zulme uğrayan müstesna” ayet-i ke­rimesi, Medine’de birisini misafir eden ve ev sahibi olarak misafirini iyi ağırla­mayan bir kimse hakkında nazil olmuştur. Misafir olan kişi daha sonra, gördü­ğü muameleyi anlatmaya koyuldu. Böylelikle ona ev sahibinden gördüklerini anlatma ruhsatı verilmiş oldu. Yani bu ayet-i kerime (bu durumda olan bir kimsenin) gerektiğinde şikayette bulunabileceği hususunda ruhsat vermek üzere inmiştir. Aynı zamanda, İbni Cüreyc’den de rivayet edilmiştir. [76]

Açıklaması

Yüce Allah kötü sözü açıkça söyleyen, insanların kusurlarını ulu orta an­latan kimseleri cezalandırır. Çünkü böyle bir tutum düşmanlığı körükler, nef­reti, kini galeyana getirir, ruhlara düşmanlık tohumlarını eker. Aynı şekilde bu, o sözleri dinleyenlere de bir kötülüktür. Bunun sonucunda o sözleri dinle­yenlere kötülükleri işleme, kötülük işleyeni taklit etme cesaretini verir, işiten­leri kötülük yapmaya iter. Çünkü kötülüğü dinlemek tıpkı kötülük yapmak gi­bidir.

Kötü sözü gizli söylemek de aynı şekilde haramdır ve cezayı gerektirir. Şu kadar var ki, ayet-i kerimede zararı daha fazla, fesadı daha genel ve daha teh­likeli olduğundan dolayı yalnızca açıkça söyleme hali zikredilmiştir. Çünkü Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz hayasızlığın mü­minler arasında yaygınlık kazanmasını isteyenler için dünyada da ahirette de oldukça acıklı bir azap vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Nûr, 24/19).

Daha sonra Yüce Allah kötü sözün açıkça söylenmesinin caiz olduğu bir hali istisna etmektedir: Bu, yöneticiye, hakime veya üzerindeki zulmü kaldır­ması, imdadına koşması umulan başka herhangi bir kimseye zalimin zulmün­den şikayette bulunma halidir. Zalimi şikayet etmek şer”an istenen bir iştir. Çünkü Yüce Allah kullarının zulme karşı sessiz kalmalarını yahut kendilerine yapılan haksızlıklara boyun eğmelerini yahut küçük düşürülmeyi kabullenerek zillete sessizlikle karşılık vermelerini sevmez. İmam Ahmed şunu rivayet et­mektedir: “Şüphesiz hak sahibinin söylemesi gereken bir söz vardır.” Bu ise iki zarardan daha hafif olanını işlemek ve iki kötülükten daha büyük olanını ber­taraf etmek kabilinden bir tutumdur.

Kötü sözü açıkça söylemenin caiz oluşu ile caiz olmayışı hallerinin her bi­risi, Yüce Allah’ın alabildiğine hassas gözetimi altındadır. O söylenen bütün sözleri işitir. Sözleri söylemeye iten niyet ve maksatları bilir. Bütün yaratık­ların yaptıkları her türlü fiil ve tasarrufları çok iyi bilendir. Haklı olana sevap verir. Batıl üzere olanı cezalandırır. Zulmün ortadan kaldırılmasına yardımcı olur, her zalimin zulmüne ceza verir.

İster söz, ister fiil kabilinden olsun, hayırlı herhangi bir şeyi açığa vurmak yahut gizlemek veya kötülük yapanı bağışlamak gibi amellerin her birisini Al­lah hayır ile mükâfatlandırır, hatta Allah böyle davranmaya teşvik bile eder.

Çünkü Yüce Allah hayırlı işler yapmayı sever, kötülükleri bağışlar. Bununla birlikte O, kötülük işleyeni cezalandırmaya tam anlamıyla kadir olandır. Yüce Allah’ın emrettiği ahlâkî güzelliklerle bezenmek ise güzel bir iştir ve teşvik edilmiştir. [77]

Küfür Ve İman İle Bunların Ceza Ve Mükâfatı

150- Allah’ı ve peygamberlerini inkâr edenler, Allah ile peygamberlerinin arasını ayırmak isteyenler “Bir kısmı­na inanır, bir kısmını da inkâr ederiz” deyip bu ikisinin arasında bir yol tut­mak isteyenler var ya;

151- İşte onlar gerçekten kâfir olanlar­dır. Kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırla-mışızdır.

152- Allah ve peygamberlerine iman edip onlardan birini diğerinden ayır-mayanlara; işte onlara Allah mükâfat­larını verecektir. Allah Gafûr’dur, Ra-hîm’dir.

Açıklaması

Yüce Allah bu ayet-i kerimelerde kendisini ve peygamberlerini inkâr eden Yahudi ve Hristiyan kâfirleri tehdit etmektedir. Çünkü Yahudi ve Hristiyanlar iman hususunda Allah ile peygamberleri arasında fark gözetmişler, ayırıma gitmişler, bazı peygamberlere iman ederken bazı peygamberleri inkâr etmiş­lerdir. Bunu da taassupları, miras aldıkları geleneklere körü körüne bağlılıkla­rı, heva ve heveslerinin arkasından gitmeleri dolayısıyla yapmışlardır. Yahudi­ler Hz. İsa ile Hz. Muhammed dışında diğer peygamberlere iman ederken, Hristiyanlar da bütün peygamberlere iman ettikleri halde, peygamberlerin so­nuncusu ve en şereflisi olan Hz. Muhammed (s.a.)’i inkâr etmişlerdir.

Peygamberlerden herhangi birisini inkâr eden kimse, diğer peygamberleri de inkâr etmiş demektir. Çünkü bütün peygamberlere iman etmek farzdır. Kıskançlık, taassup veya başka sebeplerle herhangi bir peygamberin peygam­berliğini reddeden kimse, böylece iman ettiği peygamberlere olan imanın şer”î bir iman olmadığını açıkça ortaya koymuş olur.

Bundan dolayı Yüce Allah; “Allah’ı ve peygamberlerini inkâr edenler” buy­ruğuyla onları Allah’ı ve peygamberlerini inkâr eden kâfirler olmakla damgala-mıştır. “Allah ile peygamberlerinin arasını ayırmak isteyenler”, iman hususun­da onlar arasında ayırım gözetmek isteyenler, “bir kısmına inanır bir kısmını da inkâr ederiz, diyerek bu ikisi arasında bir yol tutmak isteyenler var ya” İman ile küfür arasında bir yol tutturmak, İslâm ile Yahudilik arasında uydur­ma bir din icat etmek isteyenler. Bunlar hakkında Yüce Allah bizlere şu habe­ri vermektedir: “İşte onlar gerçekten kâfir olanlardır.” Onlar iman ettiklerini iddia ettikleri kimselere kesin ve tartışılmaz bir şekilde kâfir olmuşlardır. Çün­kü onların imanları şer”! bir iman değildir. Zira bir peygambere Allah’ın pey­gamberidir, diye iman eden kimselerden olsalardı, delil ve belge itibariyle daha açık bir şekilde peygamberliği ortada olana da iman etmeleri gerekirdi. Yüce Allah kayıtsız ve şartsız olarak dini inkâr eden her bir kâfire veya bir takım peygamberlere iman edip diğerlerine iman etmediği için kâfir olan başka din mensuplarına kısacası bütün kâfirlere zelil kılıcı, küçük ve hakir düşürücü bir azabı, küfürlerinin bir cezası olmak üzere hazırlamıştır.

Böylelikle peygamberleri inkârın iki türlü olduğu açıkça ortaya çıkmakta­dır: Birisi bütün peygamberleri inkâr, diğeri ise onların bir kısmını inkâr. Bi­rinci tür inkarcı kâfirler hiç bir peygambere iman etmezler. Çünkü bunlar pey­gamberliği ve peygamberleri inkâr ederler. İkinci tür kâfirler ise bir takım pey­gamberlere iman etmekle birlikte, bir kısmına iman etmezler. Hz. Musa’ya iman edip Hz. İsâ ile Hz. Muhammed’in peygamberliğini inkâr eden Yahudiler ile Hz. Mûsâ ve Hz. İsa’ya iman ettikleri halde Muhammed (s.a.)’i inkâr eden Hristiyanlar gibi.

Allah’ın azabını hak etmek bakımından bu iki kesim arasında bir fark yoktur. Çünkü Allah’a ve peygamberlerine iman parçalanma kabul etmez. Ger­çekten Allah’a iman eden bir kimse insanları doğru yola çağırmak üzere Al­lah’ın göndermiş olduğu peygamberlerinin tümüne iman eder. Çünkü peygam­berleri gönderen O’dur. Peygamberler Allah ile yarattıkları arasında elçidir. Al­lah’a iman ile birlikte onun bir takım peygamberlerinin inkârı düşünülemez. Böyle bir durumda ise Hz. Musa’ya iman ederken, Hz. İsa’nın inkâr edilmesi makbul değildir. Bütün peygamberlere iman ile birlikte Muhammed (s.a.)’in in­kâr edilmesi kabul olunamaz. Çünkü Hz. Peygamber onların kitaplarında anıl­mış, ellerindeki kitaplarda geleceği müjdesi verilmiş, o da beraberlerinde bulu­nan kitapları tasdik etmiştir. Kur’an-ı Kerim kendisinden önceki semavî kitap­lar üzerinde bir hakim (müheymin)dir ve Allah kime peygamberliği vereceğini en iyi bilendir. Yüce Allah: “Biz sizden her birinize bir şeriat ve bir yol tayin et­tik” (Mâide, 5/48) buyurmuştur.

Daha sonra Yüce Allah bundan önceki iki kesim ile birlikte üçüncü bir ke­simden daha söz etmektedir ki, bunlar Müslümanlardır. Bunlardan hep birlik­te söz etmesinin sebebi ise aralarında karşılaştırma yapmak, öğüt ve ibret al­maktır. İşte bu Müslümanlar Allah’a ve bütün peygamberlerine iman edenler­dir. Bunlar Allah tarafından indirilen bütün kitaplara, Allah’ın gönderdiği bü­tün peygamberlere iman ederler. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle bu­yurmaktadır: “Peygamber Rabbinden kendisine indirilenlere iman etti. Mümin­ler de. Onların her birisi Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman ettiler. Biz onun peygamberlerinden hiç bir kimse arasında fark gözetme­yiz (derler).” (Bakara, 2/285)

İşte bunlar için Yüce Allah çok büyük bir mükâfat ve oldukça şerefli bir sevap ve ecir hazırlamıştır: “İşte onlara Allah” Allah’a ve peygamberlerine iman ettikleri için “mükâfatlarını verecektir. Allah Gafûr’dir, Rahîm’dir.” Eğer onların bazılarının günahları varsa onların günahlarını bağışlayacaktır. Onla­ra iyilikle muamele edecek ve iyiliklerini kat kat artıracak şekilde onlara mer­hamet edecektir. Nitekim Yüce Allah kendilerini hidayete iletmek, en sağlıklı ve doğru yolu açıklamak, en üstün ve dosdoğru yolu bildirmek üzere peygam­berler göndermek suretiyle de bütün kullarına gerçekten Rahîm sıfatıyla mer­hamet etmiştir. [78]

Yahudilerin İnatçı Tutumları

153- Kitap Ehli senin kendilerine gök­ten bir kitap indirmeni isterler. Mû-sâ’dan da bundan daha büyüğünü iste­mişlerdi ve: “Bize Allah’ı apaçık gös­ter” demişlerdi de zulümlerinden dola­yı onları yıldırım yakalamıştı. Sonra da kendilerine bunca açık ayetler ve deliller geldiği halde yine de buzağıya taptılar. Nihayet biz bunları affettik, Musa’ya apaçık bir hüccet verdik.

154- Söz vermelerine karşılık Tûr dağı­nı üzerlerine kaldırdık ve onlara: “Ka­pıdan secde ederek girin.” dedik. “Cu­martesi gününde aşırı gitmeyin” dedik ve onlardan ağır bir teminat aldık.

155- Sözlerini bozmaları Allah’ın ayet­lerini inkâr etmeleri, peygamberleri haksız yere öldürmeleri, “kalplerimiz perdelidir” demeleri yüzünden; hayır Allah küfürlerine karşılık onların kalplerini mühürledi de artık pek azı hariç onlar inanmazlar.

156- Bir de kâfir olmaları ve Meryem’e iftirada bulunmalarından;

157- Ve: “Allah’ın Rasulü Meryem oğlu İsa Mesih’i öldürdük” demelerinden. Oysa onu öldürmediler ve asamadılar; ancak onlara (İsa’ya) benzer gösterildi. Onun hakkında ihtilâfa düşenler an-dolsun ondan yana şüphe içindedirler. Bu hususta onların bilgileri yoktur; ancak zanna dayanmaktadırlar. Onu gerçekten öldürememişlerdir.

158- Bilakis Allah onu kendi katına yükseltmiştir. Allah Azîz’dir, Ha-kîm’dir.

159- Kitap Ehli’nden olup ölümünden önce ona inanmayacak hiç bir kimse yoktur. Kıyamet günü de aleyhlerinde şahit olacaktır.

Nüzul Sebebi

İbni Cerîr et-Taberî, Muhammed b. Ka’b el-Kurazî’den şöyle dediğini riva­yet etmektedir: “Yahudilerden bazı kimseler Resulullah (s.a.)’m yanına gelerek dediler ki: “Musa bize, Tevrat levhalarını Allah’tan getirdi. Haydi, seni tasdik etmemiz için sen de bizlere bu şekilde levhalar getir!” Bunun üzerine Yüce Al­lah da: “Kitap Ehli senin kendilerine gökten bir kitap indirmeni isterler… Mer­yem’e büyük iftirada bulunmalarından…”a kadar olan buyrukları indirdi. Ya­hudilerden birisi diz üstü çöküp şöyle dedi: “Allah sana da, Musa’ya da ve hiç­bir kimseye de hiçbir şey indirmiş değildir.” Bunun üzerine Yüce Allah: “Allah’ı gerektiği gibi bilip tanıyamadılar.” (En’am. 6/91; Hacc, 22/74; Zümer, 39/67) buyruklarını indirdi.

Yine rivayet edildiğine göre Ka’b b. el-Eşref ile Finhâs b. Âzûrâ ve başka­ları Resulullah (s.a.)’a şöyle dediler: Sen gerçekten bir peygamber isen Musa’ya verildiği gibi sen de bize semadan toptan bir kitap getir. Bunun üzerine bu ayet-i kerimeler nazil oldu. İbni Cüreyc şöyle der: Hz. Peygamberden üzerleri­ne: “Allah’tan filâna, filâna ve filâna kendilerine getirmiş olduğu şeylerde onu tasdik etmelerine” dair yazılmış bir levha getirmesini istediler.

Müfessirlerce bilindiğine göre Yahudiler, Muhammed (s.a.)’den gözleri önünde semaya çıkmasını istemişlerdir. Bu şekilde semaya çıkıp üzerlerine tıp­kı Musa’ya Tevrat’ın verildiği gibi, bir defada iddia ettiği şeyler hususunda kendisini doğrulayacak yazılı bir kitabı üzerlerine indirmesini istemişlerdir. Onlar bu isteği Resulullah (s.a.)’la inatlaşmak üzere ileri sürmüşlerdi. Yüce Al­lah da böylelikle onların atalarının Hz. Musa’ya karşı bundan daha büyük ve daha muazzam bir istekte bulunmak suretiyle inatlaştıklarını bildirdi ve: “Bize Allah’ı apaçık göster” demiş olduklarını zikretti.

Onlar bu sözleri işi yokuşa sürmek, inatlaşmak, küfür ve inkâr kasdıyla söylemişlerdi. Nitekim daha önce Kureyş kâfirleri de Resulullah (s.a.)’tan böyle bir istekte bulunmuşlardı. Bu da İsrâ suresinde şöylece dile getirilmektedir. “Ve dediler ki: Sen bize yerden bir kaynak fışkırtmadıkça sana asla iman etmeyece­ğiz”. (İsrâ, 17/90). [79]

Açıklaması

Kitap Ehli olan Yahudiler senden, üzerlerine senin Allah tarafından ken­dilerine gönderilmiş peygamber olduğuna tanıklık edecek semavî bir hat ile ya­zılmış bir kitap indirmeni isterler. Bu, onların dinin gerçeğini, peygamberlik ve risaletin anlamını bilmediklerinin, ilâhî meşietin ve rabbanî hikmetin anlamı­nı idrâk etmediklerinin delilidir: “Eğer üzerine kâğıtlar içerisinde bir kitap in-dirsek, onlar da elleriyle ona dokunsalardı, hiç şüphesiz kâfir olanlar: Muhak­kak bu apaçık bir büyüdür, diyeceklerdi.” (En’âm, 6/7) Bu bilgisizliklerinin se­bebi ise, Allah’ın kendileriyle peygamberlerini desteklediği gerçek mucizeler ile büyücülerin hile ve göz bağcılıklarını ayırdedememeleridir.

Onların bu istekleri iyi niyetli bir istek değildir. Bu istek ikna olmak, sa­mimiyetle belge ve delil istemek maksadıyla yapılmış değildir. Böyle bir istek işi yokuşa sürmek, karşısındakini aciz bırakmak ve zora sokmak maksadıyla yapılmıştır. Hasan-ı Basrî şöyle der: Eğer onlar bunu doğruyu bulmak kasdıyla istemiş olsalardı, şüphesiz onlara istediklerini verirdi.

Ey Muhammedi Sen onların bu istekleri dolayısıyla hayrete düşme, şaşır­ma. Çünkü onlar Musa’dan bundan daha büyük bir istekte bulunmuş ve şöyle demişlerdi: Bize Allah’ı herhangi bir engel ve perde söz konusu olmaksızın göz­le görülecek şekilde, açıkça göster. İşte bu, onların Allah’ı gereği gibi bileme­diklerinin delilidir. Çünkü onlar Allah’ın gözler ile idrâk edilebilecek sınırlı bir cisim olduğunu sanmışlardı.

Böyle bir isteği ataları yapmış olmakla birlikte Hz. Peygamberimiz çağın­da yaşayan Yahudilere bu istekte bulunmanın nisbet ediliş sebebi, atalarının yaptıklarına razı olan ve onları taklit eden mirasçıları oluşlarmdandır. İşte bu da fertlerinin bir kısmının yaptığı işlere razı olması halinde, aynı ümmetin bir­biri ile dayanışma içerisinde, birlik içerisinde oluşunun şekillerinden birisidir.

Aciz bırakmak arzusuyla yapılan bu istekleri dolayısıyla, kendilerinin ölümlerine sebep olan yıldırımın düşmesi ile cezalandırılmışlardı. Sonra Allah onları diriltmişti.

Söz konusu bu diriltme Bakara suresinde yer alan şu buyruklarda açık­lanmaktadır: “Hani: Ey Mûsâ! Allah’ı açıktan açığa görmedikçe asla sana iman etmeyeceğiz, demiştiniz de bu sebepten siz bakıp dururken yıldırım gelip sizi ya­kalamıştı. Sonra da şükredersiniz diye ölümünüzün ardından sizi diriltmişti” (Bakara, 2/55-56).

Diriltmelerinden sonra Mısır topraklarında Hz. Mûsâ tarafından gösterilen bunca göz kamaştırıcı mucizeleri ve reddedilemez gerçekleri görüp düşmanları olan Firavun ve askerlerinin denizde boğulup helak edilişini görmelerine rağ­men, henüz bu yerden fazla uzaklaşmamışken putlara tapınan bir topluluğun yanından geçtiler de Hz. Musa’ya: “Onların tanrıları olduğu gibi sen de bize bir tanrı yap” dediler. Yüce Allah onların buzağıya ilâh edinmelerini A’râf suresinin 152. ayetinde Ta-ha suresinin de 88. ayetinde söz konusu etmektedir. Buzağıyı bu şekilde ilâh edinmeleri ise Hz. Musa’nın Yüce Allah’a münacata gidişi sıra­sında olmuştu. Hz. Mûsâ yanlarına dönünce yaptıklarından tövbe ettiler ve bir­birlerini öldürdüler. Aralarından buzağıya tapınmamış olanlar tapınmış olanla­rı öldürdü. Daha sonra Yüce Allah onları diriltti ve tövbe etmeleri üzerine onla­rı affetti. Hz. Musa’ya da apaçık bir delil ve belge verdi. Yani güçlü, açık seçik, rahatlıkla görülüp tanınacak bir belge: Asa, denizin yarılması ve beyaz el gibi. Bunlara ayet-i kerimede “sultan” adının veriliş sebebi ise, bu gibi belgeleri geti­renin belgesinin kahredici, yani ister istemez kabul edilmesi gereken bir belge oluşundandır. Bu belge görülmekte insanların benzerini getirmelerinin müm­kün olmadığı bilindiğinden, kalpler buna boyun eğmek zorunda kalır.

Onların tövbeleri birbirlerini öldürmeleri şeklinde olup bu kendilerine: “Artık bırakınız” denilinceye kadar devam edip gitti. Bu öldürülen kimse için şehitlik, hayatta kalan için bir tövbe idi. Nitekim Yüce Allah Bakara suresinde şöyle buyurmaktadır: “Hani Mûsâ kavmine şöyle demişti: Kavmim, şüphesiz sizler buzağıyı ilâh edinmekle kendinize zulmettiniz. Haydi sizi yaratana tövbe ediniz, bunun için de kendinizi (birbirinizi) öldürünüz. Böylesi sizi yaratan nez-dinde sizin için daha hayırlıdır. O da tövbenizi kabul etti. O tövbeleri çokça ka­bul edendir, Rahîm’dir.” (Bakara, 2/54) İsrailoğulları’nın karşı karşıya kaldık­ları durumlardan ve tedip edilme üslûplarından hayrete düşürücü birisi de Yü­ce Allah’ın üzerlerine Tûr dağını adeta bir gölge yapan bir bulut gibi kaldırmış olmasıdır. O sırada onlar o dağın vadisinde bulunuyorlardı. Tûr”un bu şekilde tepelerine kaldırılması ise, Tevrat hükümlerine bağlı kalmayı kabul etmeyip Hz. Musa’nın getirdiklerine itaati reddetmeleri esnasında olmuştu. Bu şekilde cezalandırılmalarının sebebi ise, Yüce Allah’ın önceden kendilerinden almış ol­duğu, kendilerine indirilenler gereğince tam bir ciddiyet ve ihlâs ile amel ede­ceklerine dair sözleriydi.

Daha sonra itaat etmeye mecbur edildiler, onlar da itaate dönüp secde et­tiler. Dağ, tepelerine düşer korkusuyla başlarının üstünde duran dağa baka kaldılar. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Hani biz bir zaman dağı üzerlerine sanki bir gölgelikmiş gibi çekip kaldırmıştık da üstlerine düşecek sanmışlardı. Size verdiğimizi kuvvetle alın (demiştik)” (A’râf, 7/171).

Onlara kasabanın, yani Beytulmakdis’in kapısından secde ederek, yani zillet ve itaatle boyun eğerek girmeleri, girerken de “hıttah” demeleri emrolun-muştu. Bunun anlamı şuydu: “Allah’ım, Cihadı terkedip ondan yüz çevirdiği­miz için ve bundan dolayı da kırk yıl boyunca şaşkın şaşkın dolaştığımız için kazanmış olduğumuz günahları üzerimizden kaldır.” Ancak hem söylemeleri emrolunan sözü söylemeyip muhalefet ettiler, hem de yapmaları istenen davra­nışı da değiştirdiler. Kendilerinden söylemeleri istenilen söz yerine “Arpa için­de bir buğday”, diye bir söz söyleyerek ve kıçları üstünde sürünerek girdiler.

Yüce Allah, cumartesi yasağına riayet etmelerini ve bu kendileri için şer”î bir hüküm olarak devam ettiği sürece Allah’ın kendilerine yasak kıldıklarına bağlı kalmalarını emrederek Hz. Dâvûd aracılığı ile şöyle buyurmuştu: “Cumar­teside haddi aşmayın.” Yani dünyevî işlerle uğraşmak suretiyle o hususta Al­lah’ın size belirlemiş olduğu sınırları çiğnemeyin. Ancak onlar bu hususta balık avlamak ile ilgili bilinen hilelerini yaptılar ve emre muhalefet ettiler: “Andolsun sizler cumartesi hususunda aranızdan haddi aşanları bilmişsinizdir. Biz de ken­dilerine: Hor ve hakir maymunlar olunuz, dedik.” (Bakara, 2/65)

Allah da onlardan çok ağır bir misak almıştı. Yani Tevrat’a tam bir ciddi­yetle, bütün güçleriyle sarılıp onun gereğince amel edeceklerine, Hz. İsa ile Hz. Muhammed’in gönderilecekleri müjdesini gizlemeyeceklerine dair oldukça sağ­lam bir söz almıştır, fakat onlar bu hususta da muhalefet ettiler, isyan ettiler, Allah’ın haram kıldıklarını işlemek için hileli yollara saptılar. Nitekim A’râf suresinde bu hususa şöyle değinilmektedir: “Bir de onlara deniz kaıyısındaki o kasabayı sor. Hani onlar cumartesi gününde haddi aşmışlardı. Çünkü cumarte­silerinde balıklar akın akın meydana çıkarak yanlarına geliyor; cumartesi tatil yapmadıklarında ise gelmiyorlardı. İşte biz itaatten çıktıklarından dolayı ken­dilerini böylece imtihan ediyorduk.” (A’raf, 7/163)

Yüce Allah bu misakı söz konusu ettikten sonra, onların başlarına gelen ilâhî ceza ve gazabın sebeplerini de zikretmektedir. Bu sebep ise ilâhî emirlere karşı gelmenin en çirkinlerinden olup Allah’ın kendilerinden almış olduğu sözü bozmuş bulunmalarıdır. Böylelikle onlar Allah’ın haram kıldığını helâl, helâl kıldığını da haram kıldılar. “Sözlerini bozmaları… yüzünden” Yahudilerin söz­lerini bozmaları, peygamberlerinin doğruluklarına delil teşkil eden Allah’ın ayetlerini (ve mucizelerini) inkâr etmeleri, Zekeriyyâ ve Yahya (a.s.) (ikisine de selâm olsun) gibi peygamberleri de günahsız ve haksız yere öldürmeleri, kalp­lerimiz perdelerle kaplıdır demeleri yüzünden senin kendilerini davet ettiğin hiç bir şey onların kalplerine ulaşmamaktadır: “Ve dediler ki: Bizim kalpleri­miz bizi kendisine davet ettiğin şeye karşı örtüler içerisindedir. Kulaklarımızda bir ağırlık da vardır. Bizimle senin aranda da bir perde bulunmaktadır. Haydi sen yapacağını yap, biz de yapanlarız.” (Fussilet, 41/5) Yüce Allah onlara ger­çeğin böyle olmadığını aksine İsa ve Muhammed (a.s.)’i inkâr etmeleri sebebiy­le Allah’ın kalplerini mühürlediğini, bundan dolayı da hidayet nurunun kalple­rine ulaşmadığını bildirdi; tıpkı başka bir nakış ve şekle sokulamayan sikke haline getirilmiş paralar gibi. Onlar, aralarından Abdullah b. Selâm ve arka­daşları gibi pek azı müstesna, iman etmezler.

İsa (a.s.)’ya kâfir olmaları, İncil’i inkâr etmeleri, bakire ve tertemiz Hz. Meryem’i fuhuş ile itham etmeleri, aralarında salih bir insan olarak bilinen Yûsuf en-Neccâr ile ilişki kurduğunu söylemeleri -ki bu suçsuz bir kimseyi deh­şete düşüren büyük bir iftira, uydurulmuş bir yalandır-, Meryem oğlu İsa’yı öldürdüklerini iddia etmeleri ve onun daveti ile alay olsun diye onu Allah’ın pey­gamberi diye nitelendirmeleri… Buna karşılık Kur’ân-ı Kerîm: O Allah’ın oğlu­dur, diyen Hristiyanlara cevap olmak üzere Meryem’in oğlu olmak ile onu nite­lendirmekte ve Yahudilere de şu şekilde cevap vermektedir: Durum şu ki, onlar iddia ettikleri gibi İsa’yı ne öldürdüler, ne de astılar; fakat Allah bir başka kişi­yi ona benzetti ve onlar da onu astılar. Onlar kesin olarak İsa’yı öldürmediler. Yani öldürdükleri kişinin bizzat İsa olduğunu kesin bir kanaate sahip olarak öldürmüş değillerdir. Çünkü Hz. İsa’ya benzeyen kişiyi öldürüp asanlar, İsa’yı tanımıyorlardı. İncillerde bilindiğine göre ise Hz. İsa’yı askerlere teslim eden kişi İsharyotlu Yahuda’dır.

Diğer taraftan Hz. İsa’nın kendisinin mi, yoksa başkasımn mı çarmıha geril-diği hususunda ihtilâf içerisindedirler. Onlar durumun gerçek mahiyeti hakkında şüphe ve tereddüt etmekte olup, kesin bir bilgiye sahip değillerdir. Bu hususta zanna, karinelere ve hakka asla ulaştıramayan bazı emarelere uymaktadırlar.

Yüce Allah Hz. İsa’yı Yahudilerin ellerinden kurtarmış ve onu kendisine kaldırmıştır. Nitekim Âl-i İmran suresinde şöyle buyurulmaktadır: “Hani Allah şöyle demişti: Ey İsâ! Şüphesiz ben seni vefat ettirecek, seni bana doğru kaldıra­cak ve seni inkâr edenler arasından tertemiz edip çıkaracağım, demişti.” (Âl-i İmran, 3/55) İbni Abbâs şöyle der: Ben seni vefat ettireceğim, sözünün anlamı “seni öldüreceğim”dir. Vehb: Allah onu üç gün boyunca ölü bıraktı, sonra diriltti, sonra da onu yükseltti, demiştir. İbni Cerîr de şöyle der: Onun vefat ettirilmesi yükseltilmesi, kaldırılması demektir.[80] Çoğunluk ise şöyle demiştir: Burada ve­fattan kasıt uykudur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Geceleyin (uyku ile) size vefat ettiren (öldürür gibi uyutan) odur.” (En’âm, 6/60) Bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Allah ölümleri vaktinde ruhları alır. Ölmeyeninkini de uy­kusunda (ruhunu alır).” (Zümer, 39/42) Hasan-ı Basrî Resulullah (s.a.)’m Yahu­dilere dediğini söyler: “İsa ölmedi. Şüphesiz o Kıyamet gününden önce size geri dönecektir.” Yani müfessirler arasında meşhur olan görüşe göre Yüce Allah Hz. İsa’yı ruh ve cesedi ile semaya kaldırmıştır. Râzî şöyle der: Bundan maksat: “Ben seni kendime has lütuf ve keremime mazhar kılacağım yere yükseltece­ğim.” demektir. Bunu kendisine doğru kaldırma diye nitelendirmesi ise bu duru­mun şanını yükseltmek, azametine dikkat çekmek içindir. Nitekim Yüce Allah’ın Hz. İbrahim’in söylediğini naklettiği: “Ben Rabbime gidiyorum.” (Saffat, 37/99) ifadesi de bu kabildendir. Oysa Hz. İbrahim Irak’tan Şam’a doğru gitmişti. Bü­tün bunlardan kasıt ise azametine ve yüceliğe dikkat çekmektir. “Seni bana doğ­ru yükselteceğim, kaldıracağım.” ayeti derece ve mevki itibariyle yüksekliğe delil olup mevki ve cihet itibariyle değildir. Nitekim Yüce Allah’ın’: “Sana tabi olanları Kıyamet gününe kadar kâfir olanların üstünde tutacağım.” (Âl-i İmran, 3/55) buyruğundaki üstünde olmak da mekân itibariyle bir üstünlük değildir, derece ve yükseklik itibariyle bir üstünlüktür.[81]

Daha sonra Yüce Allah, Hz. İsa’yı çarmıha gerilmekten koruyup, onu zalim Romalılarla Yahudilerden kurtarıp kendisine doğru yükseltmesine: “Allah Azîz’dir, Hakîm’dir” buyruğunu delil getirmektedir. Yani şüphesiz ki, Allah asla mağlup edilemeyen güçlüdür. O yaptıklarında, bütün takdirlerinde ve yaratmayı takdir et­tiği, hükmettiği bütün işlerinde hikmeti sonsuz olandır. Her kişiye amelinin karşı­lığını verir. Dünyada Yahudilere verdiği karşılıklardan birisi de onların karşı kar­şıya kaldıkları zillet, yoksulluk ve yeryüzünün dört bir tarafına dağılmışlıktır.

İsâ Mesih’in çarmıha gerilmesi ve yükseltilmesi ile ilgili bizim bu akide­miz, varlık âleminde en sağlam ve güvenilir bir kaynak olan Allah’ın kelâmı Kur’an-ı Kerim’dendir ve Kur’an-ı Kerîm bizlere tevatür yoluyla nakledilmiştir. O bakımdan sıhhati sabit olmamış başka bir takım rivayetleri tasdike mahal yoktur. Hatta sağlam olmayan bu rivayetler arasındaki çelişkiler ve pek çok tutarsızlıklar da kendileri hakkında kesin bir şüpheyi ortaya koymakta, diğer taraftan da bunların asla güvenilir olmadıklarını kesinlikle ifade etmektedir.

Ayrıca Hz. İsa’nın aşılmadığını söylemek, Hz. İsa’nın şerefine daha çok ya­kışır, onun üstünlüğünü daha iyi ifade eder. Onun insanlığın ve dünyanın, Hz. Adem ve çocuklarının günahlarını affettirmek için kendisini feda ettiğini, söy­lemeye gelince: Bu, Hristiyanlığın vehimlerinden ve insanlar tarafından tedvin edilmiş İndilerde yer alan hikâyelerdendir. Çünkü Yüce Allah günahtan kur­tulmayı tövbe etmeye bağlı kılmıştır. Hz. Âdem de tövbe etmiş ve bu problem böylelikle sona ermiş, Allah da onun tövbesini kabul etmiştir: “Derken Âdem Rabbinden bir takım kelimeler telakki etti, Allah da onun tövbesini kabul etti. Şüphesiz ki O, çokça tövbeleri kabul edendir, Rahimdir.” (Bakara, 2/37)

Aklı başında hiçbir kimse Hz. İsa’nın kendisini feda etmesi ve Mesih’e uyanların masiyetleri işlemelerini mubah kılmasını kabul edemez. Çünkü Me­sih, onlara göre günahlarını affettirmek üzere asılmıştır.

Daha sonra Yüce Allah Hz. Mesih hakkında kesin sözü söylemekte ve Kitap Ehli’nden herkesin, ölüm gelip kendisini bulduğu esnada Hz. İsa hakkın­daki gerçeği açıkça göreceğini ve herhangi bir eğrilik söz konusu olmaksızın gerçek ve doğru şekilde ona iman edeceğini, böylelikle Yahudilerin Hz. İsa’nın yalan söylemeyen doğru sözlü bir peygamber olduğunu, Hristiyanlarm da ne ilâh ne de ilâhın oğlu olmayıp insan olduğunu bileceğini ortaya koymaktadır.

Yüce Allah’ın: “Ölümünden önce ona inanmayacak hiç bir kimse yoktur.” buyruğuna gelince: Bu, şu takdirdeki hazfedilmiş bir mevsufa sıfat olarak gel­miş bir yemin cümlesidir: Yani -Andolsun ki- Kitap Ehli’nden olup da ona iman etmeyecek hiç bir kimse yoktur. Yüce Allah’ın şu buyrukları da bu kabildendir: “Bizden bilinen bir mevkii bulunmayan hiç bir kimse yoktur.” (Sâffât, 37/164); “Aranızdan ona uğramayacak hiçbir kimse yoktur.” (Meryem, 19/71). Buyru­ğun anlamı şudur: Yahudi ve Hristiyanlardan olup da ölümünden önce Hz. İsa’ya iman etmeyecek, onun Allah’ın kulu ve rasulü olduğuna inanmayacak hiç bir kimse yoktur. Yani bunlardan her bir kimse ölümü görüp canı çıkmadan önce imanın kendisine fayda vermeyeceği bir zamanda ona inanacaktır. İmanın bu zamanda fayda vermeyişinin sebebi ise teklif (dinî sorumlulukla muhatap olma) zamanının artık sona ermiş olmasıdır.[82] Diğer taraftan artık herkesin bilmediği hususlar açıkça ortaya çıkacak ve ona iman edecek; ancak bu iman ölüm meleğini gördükten sonra ona fayda vermeyecektir.[83]

Kıyamet gününde de Hz. İsa Yahudiler aleyhine, kendisini yalanladıkları­na dair, Hrıstiyanlar aleyhine de kendisini Allah’ın oğlu diye çağırdıklarına da­ir şahitlik edecek ve böylelikle onun gerçek durumu ortaya çıkmış olacaktır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ben onları senin bana emretmiş ol­duğun, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah’a ibadet ediniz, demek­ten başka bir şey söylemedim ve ben aralarında bulunduğum sürece onlara kar­şı şahit idim.” (Mâide, 5/117) Yani o aralarından iman eden kimselere iman et­tiklerine, kâfir olan kimseler aleyhine de kâfir olduklarına dair şahitlik ede­cektir. Çünkü her bir peygamber Yüce Allah’ın şu buyruğunda da olduğu gibi ümmetine karşı bir şahittir: “Her ümmetten birer şahit getirip bunların üzerine de seni şahit olarak getirdiğimiz zaman (halleri) nice olur.” (Nisa, 4/41) Katâde “kıyamet günü de aleyhlerinde şahit olacaktır.” ayetiyle ilgili olarak şunları söylemektedir: Onlara karşı Allah’tan aldığı risaleti kendilerine tebliğ ettiğine ve Yüce Allah’a kulluğunu ifade ettiğine dair şahitlik edecektir. [84]

Yahudilerin Zulümlerinin Ve Faiz Almalarının Akıbeti İle Aralarından İman Edenlerin Ecirleri

160- Yahudilerin zulümleri sebebiyle ve bir de Allah yolundan çokça alıkoy­malarından dolayı, kendilerine helâl kılınmış hoş şeyleri yasakladık.

161- Bir de kendilerine yasaklanan fa­izi almalarından ve haksız yere insan­ların mallarını yemelerinden ötürü. Onların kâfir olanlarına elem verici bir azap hazırladık.

162- Fakat onlardan ilimde derinleş­miş olanlar ve iman edenler sana indi­rilene ve senden önce indirilmiş olana da iman ederler. Namaz kılanlara, ze­kât verenlere, Allah’a ve ahiret günü­ne inananlara gelince: elbette onlara büyük bir mükâfat vereceğiz.

Açıklaması

Yüce Allah Yahudilerin işlemiş oldukları çok büyük günahlar sebebiyle, yani zulümleri dolayısıyla onlara -belki dönerler diye- daha önce helâl kılmış olduğu hoş ve temiz bir takım şeyleri haram kılmış olduğunu haber vermekte­dir. Nitekim bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Tevrat’ın indirilmesinden önce İsrail’in (Yakûb’un) kendisine haram ettikleri şeyler müstesna, bütün yiye­cekler îsrailoğulları’na helâl idi.” (Âl-i İmran, 3/93) Maksat bütün yenecek şeylerin Tevrat’ın indirilişinden önce onlara helâl olduğudur. Bunlardan tek is­tisna, İsrail’in kendisine haram kılmış olduğu deve eti ve sütü idi.

Daha sonra Yüce Allah Tevrat’ta pek çok şeyi haram kıldı. Nitekim şöyle buyurmaktadır: “Biz Yahudilere bütün tırnaklıları haram kıldık. Sığır ve koyu­nun iç yağlarını da haram kıldık. Ancak karınlarındaki yağlar ile sırtlarına ve bağırsaklarına yapışan veya kemiklere karışan (yağlar) müstesna. Bunu onlara zulümleri yüzünden ceza olarak verdik. Şüphesiz biz doğru söyleyenleriz.” (En’âm, 6/146) Biz bunları Yahudilere haram kıldık. Çünkü haddi aşmaları, az­gınlıkları, peygamberlerine muhalefet etmeleri ve onlara aykırı davranmaları sebebiyle bu haram kılmayı hak etmişlerdir. Bundan dolayı Yüce Allah burada: “Yahudilerin zulümleri sebebiyle…” buyurmaktadır. Yani bu, onların zulümleri, insanları ve kendilerini hakka uymaktan alıkoymaları, kötülüğü emretmeleri, iyilikleri engellemeleri, peygamber Muhammed (s.a.)’in geleceği müjdesini giz­lemeleri sebebiyledir. Bu onların geçmiş ve gelecek bütün zamanlarda sahip ol­dukları bir nitelik, karakteristik bir özelliktir. İşte bundan dolayı onlar pey­gamberlerin düşmanıdırlar. Bundan dolayı bir takım peygamberleri öldürdüler ve Hz. İsa ile Muhammed’i yalanladılar.

Allah’ın Peygamberler aracılığıyla kendilerine yasak kılmış olduğu faizi almaları sebebiyle de azaba uğrayacaklardır. Çünkü onlar faiz yemek için çe­şitli hileli yollara saptılar. İnsanların mallarını rüşvet, hainlik ve bunlara ben­zer yollarla, herhangi bir karşılık olmaksızın yediler. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onlar yalana kulak verenler, haram kazançları pek çok yiyen­lerdir.” (Mâide, 5/42).

Ahiretteki cezaları ise, hem kendilerine hem de kendilerine benzeyen bü­tün kâfirlere cehennem ateşinde oldukça can yakıcı acıklı bir azabın hazırlan­mış olmasıdır.

Dikkat edilecek olursa temiz şeylerin haram kılınışı genel olmakla birlikte, uhrevî azap aralarında küfür üzere ısrar eden ve kâfir olarak ölen kimseler için­dir. Bundan dolayı Yüce Allah hemen şöyle buyurmaktadır: Faydalı bilgide derin­leşmiş olup bu bilgi üzere sebat gösteren, dinin gerçeklerine muttali olan, Allah’a ve sana indirilenlere samimi olarak iman eden, senden önceki -Mûsâ ve İsa gibi-peygamberlere indirilenlere iman edip onlardan herhangi birisi arasında ayırım gözetmeyen, Allah’a ve ahiret gününe, yani ölümden sonra dirilişe, amellerin kar­şılıklarının görüleceğine gerçek manada iman eden, mallarının zekâtını hak sa­hiplerine eda eden, Rablerinin emirlerine itaat eden ve aralarından özellikle de en mükemmel şekliyle şart ve rükünlerini yerine getirerek namazı eda eden kim­selere gelince; işte bütün bu niteliklere sahip olanlara Rableri çok büyük bir ecir olan cenneti mükâfat olarak verecektir. Bu ecrin gerçek mahiyetini Allah’tan baş­kası bilemez. Namaz kılmanın özel olarak övülmesinin sebebi ise bunun zekât vermeyi gerektirmesi, hayasızlıklardan, münkerden alıkoyması, ruhu arındırma­sı, insan nefsine malı hak sahibine vermeyi kolaylaştırmasıdır. Nitekim Yüce Al­lah şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz ki, insan mal toplamaya tutkun olarak yara­tılmıştır. Kendisine zarar erişince feryadı basar, ona bir hayır dokunursa cimrilik eder, infak etmez. Ancak namaz kılanlar müstesna…” (Meâric, 70/19-22)

İbni İshâk ve Beyhakî, Delâilu’n-Nübüvve’ de İbni Abbâs’tan: “Fakat on­lardan ilimde derinleşmiş olanlar…” ayetinin Abdullah b. Selâm, Üseyd b. Sa’ye, Salebe b. Sa’ye ve Esed b. Ubeyd hakkında, Yahudilerden ayrılıp İslâmı kabul etmeleri, yani Allah’ın Muhammed (s.a.) ile gönderdiklerini tasdik etme­leri üzerine nazil olduğunu rivayet etmişlerdir. [85]

Peygamberlere Gönderilen Vahyin Birliği İle Peygamber Göndermenin Hikmeti

163- Nuh’a, ondan sonra gelen peygam­berlere vahyettiğimiz gibi şüphesiz sa­na da vahyettik. ibrahim’e, İsmâile, İs-hâk’a, Ya’kûb’a ve Esbât’a; İsa’ya, Ey-yûb’a, Yunus’a, Harun’a ve Süleyman’a da vahyettik. Davud’a da Zebur’u ver­dik.

164- Kıssalarını daha önce sana anlat­tığımız peygamberler ile kısasını sana anlatmadığımız peygamberlere de; ve Allah Mûsâ ile konuşmuştur.

165- Müjdeleyici ve uyarıcı peygamber­ler olarak; ta ki peygamber geldikten sonra insanların Allah’a karşı hüccet­leri kalmasın. Allah Azîz’dir, Ha-kîm’dir.

166- Lâkin Allah sana indirdiğine şa­hitlik eder ki, onu ilmiyle indirmiştir. Melekler de şahitlik eder; esasen şahit olarak Allah yeter.

Nüzul Sebebi

“Nuh’a… sana da vahyettik.” diye başlayan 163. ayetin nüzulü ile ilgili ola­rak İbni İshâk, İbni Abbâs’tan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Adiyy b. Zeyd dedi ki: “Biz Allah’ın Musa’dan sonra herhangi bir insana bir şey indirdiğini bilmiyoruz.” Bunun üzerine Yüce Allah bu ayet-i kerimeyi indirdi.

O halde bu ayet-i kerime -Sukeyn ve Adiyy b. Yezid’in aralarında bulundu­ğu ve -Peygamber (s.a.)’e: Allah, Musa’dan sonra herhangi bir kimseye vahiy ile bir şey bildirmiş değildir diyen bir topluluk hakkında nazil olmuştur. Allah onları böylelikle yalanlamaktadır.

“Lâkin Allah… şahitlik eder ki” diye başlayan 166. ayet-i kerimenin nüzulü ile ilgili olarak da İbni İshâk İbni Abbâs’ın şöyle dediğini nakletmektedir: Yahudi­lerden bir topluluk Resulullah (s.a.)’m huzuruna girdiler. Hz. Peygamber onlara: “Gerçek şu ki, Allah’a yemin ederim, siz benim hakikaten Allah’ın rasulü olduğu­mu biliyorsunuz.” dedi. Onlar: Hayır biz böyle bir şey bilmiyoruz, deyince Yüce Allah da: “Lâkin Allah sana indirdiğine şahitlik eder ki…” buyruğunu indirdi. [86]

Açıklaması

Şanı Yüce Allah kulu ve rasulü Muhammed’e tıpkı kendisinden önce gelen di­ğer peygamberlere vahyettiği gibi vahyettiğini zikretmektedir. Muhammed (s.a.) peygamberler arasında benzeri görülmedik bir kimse değildir. Onlar gerçekten bü­tün peygamberlere iman eden kimseler olsalardı, Resulullah (s.a.)’a da iman eder­lerdi. Çünkü vahyin türü birdir, onda değişiklik yoktur. Ayrıca onların kitapların­da onun peygamber olarak geleceğinin müjdesi ve nitelikleri de yazılıdır.

Vahiy, Yüce Allah’ın bir peygambere yahut bir resule, Allah’ın kendisine bildirdiğini kesin olarak ondan geldiği bilgisini ifade edecek bir yolla bir sözü yahut bir anlamı bildirmesidir. Risâletü’t-Tevhid’de denildiğine göre, vahiy, ki­şinin içinde duyduğu bir irfandır ki, bununla beraber duyduğu bu irfanın -vası­talı ya da vasıtasız olsun- Allah’tan geldiğinden kesin olarak emindir.

Vahiy örnek olarak birdir. Hz. Nuh’a gelen vahiy ile diğer vahiyler arasın­da bir fark yoktur. Hz. Nuh’un öncelikle zikredilmesinin sebebi, peygamberle­rin en önce geleni ve kendisi vasıtasıyla şeriatlerin ortaya konulduğu ilk pey­gamber oluşundan dolayıdır. Ondan sonra gelen peygamberlere de aynı şekilde vahiy gelmiştir. Bunlar da peygamberlerin atası Allah’ın Halîli Hz. İbrahim, onun büyük oğlu Arapların atası Peygamber (s.a.)’in büyük dedesi Hz. İsma­il’dir. Hz. İsmail Mekke’de vefat etmiştir. Hz. İbrahim’in diğer oğlu ve İsrail di­ye bilinen Hz. YaTaıb’un babası Hz. İshak da bu peygamberlerden birisidir. Yahudiler ona nispet edilir. Şam bölgesinde vefat etmiştir. Sonra Hz. Lût zikredil­mektedir. İbrahim (a.s.) onun amacısıdır. Daha sonra Hz. Ya’kub, sonra da Hz. Ya’kub’un on evladı olan Esbât ile Hz. YaTuıb’un Yusuftan olan iki torunu gelir. Böylelikle toplam olarak 12 sıbt (torun) olmaktadırlar. İsrailoğulları arasında Hz. İshak’ın soyundan gelen esbât diye bilinen torunlar, Hz. İsmail’in soyundan gelen kabileleri andırmaktadır. Daha sonra Hz. Musa’ya, Hz. Harun’a, Hz. Ey-yûb’a, Hz. Davud’a Hz. Davud’un oğlu olan Hz. Süleyman’a ve Hz. Yûnus’a va­hiy bildirildiği zikredilmektedir. Meryem’in oğlu Hz. İsa’nın bunlardan önce zikredildiğini görüyoruz. Çünkü Yahudiler ona dil uzatmışlardır, “vav” harfi ile atıf ise tertibi gerektirmektedir. Özellikle bu peygamberlerin anılış sebebi ise, Allah nezdindeki şerefleri ve değerleri dolayısıyladır.

Allah, Hz. Davud’a Zebur’u vermiştir. Zebur Yüce Allah’ın Hz. Davud’a vahyettiği kitabın adıdır. Bu 150 sureden ibaret idi. İçinde herhangi bir hü­küm, helâl veya harama dair bir şey yoktu. Zebur bir takım hikmet ve öğütler­den ibaretti. Hz. Davut güzel sesli birisiydi. Zebur okumaya koyulduğunda in­sanlar, cinler, kuşlar ve yabanî hajTanlar dahi sesinin güzelliği dolayısıyla et­rafında toplanırdı. Alçak gönülle ve kendi el emeğiyle zırh yaparak geçinirdi.[87]

Ey Muhammed! Biz bunlardan başka peygamberler gönderdiğimiz gibi seni de peygamber olarak gönderdik. Bu peygamberlerin bir kısmını bu surenin indi-rilişinden önce sana anlattık ve Mekkî surelerde onlar söz konusu edildi. Nite­kim Yüce Allah En’âm suresinde Hz. İbrahim’den şöylece söz etmektedir: “Biz ona İshâk’ı ve Ya’kub’u bağışladık. Onların her birisine hidayet verdik. Önceden Nuh’a da hidayet vermiştir. Onun (İbrahim’in) soyundan da Dâvûd’, Süleyman, Eyyûb, Mûsâ ve Harun’a da (hidayet verdik). İşte biz iyi davrananları böyle mü­kâfatlandırırız. Zekeriyyâ, Yahya, İsâ ve îlyâs da; bunların hepsi salihlerdendi. Ismâîl, el-Yesa’, Yûnus ve Lût da. Biz hepsini âlemlere üstün kılmıştık.” (En’âm, 6/84-86). Kur’ân-ı Kerîm’de isimleri anılan peygamberler 25 tanedir. Bunlar; Âdem, İdrîs, Nûh, Hûd, Salih, İbrahim, Lût, İsmâîl, İshâk, Ya’kûb, Yûsuf, Ey­yûb, Şuayb, Mûsâ, Hârûn, Yûnus, Dâvûd, Süleyman, İlyâs, Yesa’, Zekeriyyâ, Yahya ve İsa’dır. Aynı şekilde müfessirlerin bir çoğuna göre Zülkifl ve bütün peygamberlerin efendisi Muhammed (s.a.)’dir. Peygamberlerin kıssalarını en kapsamlı şekilde ihtiva eden sureler ise Hûd ve Şuarâ sureleridir.

Diğer taraftan kıssaları Kur’ân-ı Kerîm’de anılmayan başka peygamberler de vardır. Bu peygamberlerin ümmetleri bilinmemektedir. Böyle olmayanların anılması ise daha faydalıdır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “An-dolsun ki, biz her ümmet arasında, Allah’a ibadet edin ve tâğûttan uzak durun, diyen bir peygamber göndermişizdir.” (Nahl, 16/36) Yine Yüce Allah şöyle bu­yurmaktadır: “içinde korkutucu bir peygamberin geçmediği hiç bir ümmet yok­tur.” (Fâtır, 35/24)

Peygamber kıssalarının anlatılmasından maksat ise öğüt, sebat vermek ve hatırlatmaktır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Andolsun ki onların kıssalarında özlü akıl sahipleri için bir ibret vardır. Bu (Kur’an) uydurulan bir söz değildir…” (Yûsuf, 12/111) Yine Yüce Allah başka yerde şöyle buyurmakta­dır: “Peygamberlere dair bütün haberleri onlarla kalbine sebat verelim diye sa­na kıssa olarak anlatıyoruz. Bunda da sana hak ve müminlere bir öğüt ve bir ihtar gelmiştir.” (Hûd, 11/120).

Peygamber ve rasullerin sayısı hususunda meşhur olan ise Ebu Zerr yo­luyla gelen uzunca hadistir. Bu da İbni Merdûveyh’in (r.a.) Tefsir’ inde rivayet ettiğine göre şöyledir: Ebu Zerr şöyle der: Ey Allah’ın rasulü, dedim, peygam­berlerin sayısı kaçtır? O: “124 bindir” buyurdu. Ey Allah’ın peygamberi, arala­rından rasul olanlar kaç tanedir? diye sorunca şöyle buyurdu: “Üç yüz on üç; büyük bir kalabalık.” Ey Allah’ın rasulü, onların ilki kimdir? diye sordum. “Adem” dedi. Ey Allah’ın rasulü, o hem bir peygamber hem bir rasul müydü? diye sordu. Hz. Peygamber: “Evet, Allah onu kendi eliyle yarattı, sonra ona ken­di ruhundan üfledi. Sonra onu dosdoğru bir insan olarak düzenledi.” Sonra şöyle buyurdu: “Ey Ebu Zerr! Bunlardan dört tanesi Süryanî (ce konuşurlar) idi. Bunlar: Âdem, Şît, Nûh ve İdris’in kendisi olan Ahnûh’dur. O aynı zaman­da kalemle ilk yazı yazandır. Dört tanesi Araplardandır! Hûd, Salih, Şuayb ve, ey Ebu Zerr, senin peygamberin. İsrail oğullarının ilk peygamberi Mûsâ, son peygamberleri İsa’dır. Peygamberlerin ilki Âdem, sonuncuları ise senin peygam­berindir.” Yine bu hadisi Ebu Hatim b. Hibban el-Büstî de el-Envâ Ve’t-Tekâsim adlı eserinde zikretmiş ve bunun sahih olduğuna işaret etmiştir. [88]

Daha sonra Yüce Allah Hz. Musa’nın bir meziyetini söz konusu etmekte­dir. Bu ise Yüce Allah’ın ona tahsis etmiş olduğu “Kelîmullah” sıfatıdır. Çünkü bu açıklamalarla kastedilenler onun kavmidir: “Ve Allah Mûsâ ile konuşmuş­tur.” Yani aracısız olarak, gerçek manada, sahih şekilde. Peygamberler ile ko­nuşmak ise “vahiy” diye adlandırılır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Vahiy ile veya bir perde arkasından yahut izniyle dilediğine vahyetmesi için bir elçi göndermesi yoluyla olmadıkça hiç bir insana Allah’ın söz söylemesi söz ko­nusu olmamıştır. Şüphesiz ki O, yücedir, Hakîm’dir.” (Şûra, 42/51) Perdedeki hikmet ise, gereken dikkat ve önemin tek şeye yöneltilmesidir. Allah’ın izniyle onun dilediklerini vahyeden elçi ise vahiy meleği olan ve kendisinden “er-Rû-hu’1-Emîn” diye söz edilen Hz. Cebrail’dir. Söz söylemenin keyfiyeti hakkında araştırmalara girişmek, bunun yüzyüze olup olmadığını araştırmak, bizim işi­miz değildir. Bunu en iyi bilen Yüce Allah’tır.

Daha sonra Yüce Allah peygamber göndermekteki hikmetini söz konusu etmektedir. Bunun hikmeti insanlara delil göstermek ve hidayet yolunu açıkla­maktadır. Allah peygamber göndermeyecek olsaydı, insanlar aslî görevleri olan iman ve salih ameli bilmeyişlerini delil olarak ileri sürebileceklerdi. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Eğer bizler onları, ondan önce bir azap ile helak etmiş olsaydık, mutlaka: Rabbimiz bize bir peygamber gönderseydin de zelil ve hakir olmadan önce ayetlerine uy saydık ya, diyeceklerdi.” (Tâ-Hâ, 20/134); “Zaten Biz bir peygamber göndermedikçe azap ediciler değiliz.” (İsrâ, 17/15) Buna göre peygamber göndermenin, kitaplar indirmenin maksadı, her­hangi bir kimsenin ileri sürecek bir mazeretinin kalmamasıdır.

Peygamberlerin görevi ise Allah’a itaat edenleri ve O’nun rızasına tabi olanları hayırlarla müjdelemek, Allah’ın emrine aykırı hareket edip peygam­berleri yalanlayanları da ceza ve azap ile korkutmaktır.

Allah kimsenin mağlup edemeyeceği kadar güçlü olan, Aziz olandır. Sana­tında ve bütün fiillerinde hikmeti sonsuz, Hakîm’dir. Hiç kimsenin ileri süre­cek bir itirazını bırakmaz.

Buharî ile Müslim’de İbni Mes’ud’un şöyle dediği sabittir: Resulullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Allah’tan daha gayretli (kıskanç) yoktur. İşte bundan dolayı açığıyla gizlisiyle hayasızlıkları haram kılmıştır. Yine Aziz ve Celil olan Al­lah’tan daha çok övülmeyi seven yoktur. Ondan dolayı kendisini övmüştür. Kimsenin ileri sürecek mazeretini bırakmamayı Allah’tan daha çok seven yok­tur, İşte bundan dolayı o, müjdeleyiciler ve uyarıcılar olmak üzere peygamberle­ri göndermiştir.” Bir başka lafızda da: “işte bundan dolayı peygamberler gön­dermiş, kitaplar indirmiştir.” buyurulmaktadır.

Bundan önceki ayet-i kerime: “… şüphesiz sana da vahyettik.” ifadesiyle Hz. Peygamberin peygamberliğini isbatı ve bunu inkâr eden müşriklerle Kitap Ehli’nin iddialarını reddini ihtiva ettiğinden dolayı, Yüce Allah: “Lâkin Allah sana indirdiğine şahitlik eder…” buyurmaktadır. Böylelikle önceki ayet-i keri­mede zımmen ifade edilen, burada açıkça ifade edilmektedir. Çünkü ifadelerin akışından Yahudilerin ve müşriklerin ve onların dışında kalanların Resulullah (s.a.)’ın peygamberliğini inkâr ettikleri, onun peygamberliğini kabul etmedikle­ri anlaşılmaktadır. Bu ek açıklamanın muhtevası da şudur: Yüce Allah Hz. Peygamber’in (s.a.) lehine, üzerine Kur’ân-ı Azîm diye bilinen kitabı indirdiği rasulü olduğunu şahitlik etmektedir. O kitap, “önünden de arkasından da batı­lın kendisine erişmediği bir kitaptır. Hakim ve Hamîd (olan Allah) tarafından indirilmiştir.” (Fussilet, 41/42) İsterse seni yalanlayan, sana muhalefet eden­ler arasından onu inkâr edenler bulunsun; bu gerçeği değiştirmez.

Daha sonra Yüce Allah: “Onu ilmiyle indirmiştir.” buyruğuyla şahitliğini pe­kiştirmektedir. O kitapta kullarının muttali olmasını dilediği bilgisi vardır. Mut­tali olmasını istediği şeyler o kitapta yer alan apaçık belgeler, hidayet, hakkı ba­tıldan ayıran ölçüler (Furkan), Allah’ın sevip razı olduğu veya sevmeyip isteme­diği şeyler, geçmiş ve geleceği ihtiva eden gayba dair bilgiler, Allah bunları bil­dirmedikçe gönderilmiş bir peygamberin de, mukarreb bir meleğin de bilemeye­ceği Allah’ın yüce ve mukaddes sıfatlarıdır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmak­tadır: “Onun dilediğinden başka onlar onun ilminden hiç bir şeyi kuşatamazlar.” (Bakara, 2/255) Melekler de aynı şekilde buna şahitlik etmektedir. Yani onlar da Yüce Allah’ın bu hususa dair olan şahitliği ile birlikte sana gelenin doğruluğuna ve sana gelen vahyin gerçekliğine, bu Kitab’m sana indirildiğine şahitlik etmek­tedirler. “Esasen şahit olarak Allah yeter.” Onun senin lehine yaptığı şahitliği ka­fidir. Çünkü bu konuda o gerekli delili ortaya koymuş ve onu açık bir şekilde aydınlatmıştır. Zaten onun şahitliği en doğru ve en gerçek şahitliktir: “De ki: Şahit­lik itibariyle en büyük olan hangisidir? De ki: Benimle sizin aranızda Allah şa­hittir. Ve bu Kur’ân bana onunla hem sizleri hem de bu Kur’an’ın kendisine ulaş­tığı kimseleri uyarıp korkutayım diye vahyolundu.” (En’âm, 6/14). [89]

Kâfirlerin Sapıklığı, Cezaları, İnsanların Son Peygambere İman Etmeye Davet Edilmeleri

167- İnkâr edip insanları Allah yolun­dan alıkoyanlar şüphesiz uzak bir sa­pıklığa düşmüşlerdir.

168-169- Muhakkak ki kâfir olan ve zul­medenleri Allah bağışlayacak, onları cehennem yolu dışında bir yola da ite­cek değildir. Onlar orada ebedi kalıcı­dırlar. Bu ise Allah’a pek kolaydır.

170- Ey insanlar! Peygamber size Rab-binizden hak ile gelmiştir. O halde kendi faydanıza olarak hemen iman edin. Eğer küfre saparsanız, muhak­kak ki, göklerde ve yerde olanlar Al­lah’ındır. Allah Alîm’dir, Hakîm’dir.

Açıklaması

Şüphesiz ki, Allah’ı, Peygamberini, Kur’ân-ı Kerîm’i inkâr ederek kâfir olanlar, başkalarını da İslâm dininden, Muhammed (s.a.)’e uyup onun izinden gitmekten, kalplerine şüphe tohumlan saçmak suretiyle, alıkoyanlar, -meselâ “Eğer bu bir peygamber olsaydı Kitabını tıpkı Tevrat’ın Musa’ya indirildiği şe­kilde semadan bir defada getirirdi.” şeklindeki sözleri yahut “Yüce Allah Tev­rat’ta Musa’nın şeriatının asla değiştirilmeyeceğim Kıyamet gününe kadar nesh olunmayacağını belirtmiştir.” şeklindeki sözleri veya Peygamberler ancak Harun ve Davud’un soyundan gelenler arasından çıkar gibi iddiaları- işte bun­lar, oldukça uzak bir sapıklıkla sapmış bulunuyorlar. Yani hak ve doğrunun dı­şına çıkmış, ondan alabildiğine uzaklaşmış bulunuyorlar.

Daha sonra Yüce Allah, ayetlerini, Kitabını ve rasulünü inkâr edip küfre sapan, hem bununla, hem onun yolundan başkalarını alıkoymakla ve hem de çeşitli günahlar işleyip onun yasaklarını çiğnemekle kendilerine zulmeden kâ­firler hakkındaki hükmünü açıklamaktadır: Allah böylelerine mağfiret etmeye­cek, onları hayır yoluna iletmeyecek, artık bir daha onları doğruya muvaffak kılmayacaktır. Artık O, bu gibi kimseleri amellerinin cezası olan cehennem yo­lundan başka bir yola ulaştırmaz. Yüce Allah’ın: “Cehennem yolu dışında” buy­ruğu munkatı’ bir istisnadır. Çünkü bu yol zalim kâfirlerin yoludur.

Bunların cehennemdeki akıbeti de, ebediyen kalmak şeklindedir. Yani ora­da tek bir hal üzere kalacaklardır. Orada bir değişiklik, yok olma söz konusu değildir, orada ebedîlik vardır. Ebedilik ise uzayıp giden, sonu gelmeyen zaman demektir. Bunun amelleriyle mütenasip bir şekilde nasıl devam edeceğini en iyi bilen Allah’tır. Amellerine karşılık böyle bir ceza vermek Allah için pek ko­laydır. Çünkü O, her şeye gücü yetendir, bir ve tektir, Kahhâr’dır, hikmet ve adaletin gerektirdiğini yapandır. Bu ifadeler ile onların değerlerinin oldukça düşük olduğuna da işaret edilmektedir.

Yüce Allah Yahudilerin şüphesine cevap verip delillerini çürüttükten, izle­dikleri yolun tutarsızlığını açıkladıktan sonra, bütün insanlara hitap etmekte ve bu hitabıyla onlara Muhammed (s.a.)’in davetine itaat ile boyun eğmelerini, risaletine iman etmelerini emretmektedir.

İşte bu peygamber sizlere hidayeti, hak dini ve yüce Allah’tan türlü dertlere şifa verecek, kalpleri rahatlatacak açıklamaları getirmiştir. O bakımdan onun si­ze getirdiklerine iman ediniz, ona tabi olunuz. Bu iman sizin için hayırlı olacak­tır. Çünkü o sizi temizleyip arındırır; pisliklerden, kirlerden temizler. Dünya ve ahirette mutluluğunuzu sağlayacak hidayete iletir. Rabbinden getirdiği hak ise Kur’ân’dır; yalnızca Allah’a kulluk edip O’ndan başkasmdan yüz çevirmektir.

Daha sonra cenab-ı Hak şöylece uyarı ve tehditte bulunmaktadır: Eğer kâ­fir olursanız şüphesiz ki, Allah’ın size bir ihtiyacı yoktur. İmanınıza muhtaç de­ğildir. Sizi cezalandırmaya gücü yeter. Küfre sapmanız dolayısıyla onun bir za­rarı olmaz. Çünkü göklerde ve yerde bulunan her şey, mülkiyeti, yaratması ve kulluğu itibariyle yalnız O’nundur. Kâinatta bulunan her şey, Yüce Allah’ın mülküdür. Onları yaratan O’dur. Hepsi O’nun kulu olup, O’nun hükmüne itaat­le boyun eğenlerdir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Mûsâ dedi ki: Sizler de yeryüzünde bulunanların hepsi de kâfir olursanız, şüphesiz ki Allah Ganî’dir (imanınıza muhtaç olmayandır), Hamîd’dir (her türlü hamde lâyık olandır).” (İbrahim, 14/8) Burada ise Yüce Allah “Allah Alîm’dir” buyurmakta­dır, yani aranızdan kimin hidayeti hak ettiğini bilir, o bakımdan onu hidayete iletir. Kimin de sapıklığa lâyık olduğunu bilir, o bakımdan onu saptırır. Kulla­rının amellerinden hiç bir şey O’na gizli kalmaz. “Hakîm’dir.” Sözleri, fiilleri, şeriat ve kaderi sonsuz hikmetlerle dopdolu ve sapasağlamdır. Kullarından herhangi bir amel işleyen bir kimsenin amelini zayi etmez. Mümin ile kâfiri, kötülük yapan ile iyilik yapanı da eşit tutmaz. Çünkü Yüce Allah şöyle buyur­maktadır: “Yoksa biz iman edip salih amel işleyen kimseleri yeryüzünde fesat çı­kartan kimseler gibi mi kılacağız? Yahut takva sahibi olan kimseleri günahkâr­lar gibi mi kılacağız?” (Sâd, 38/28). [90]

Kur’ân-ı Kerim’de Meryem Oğlu İsâ Mesih

171- Ey Kitap Ehli! Dininizde taşkınlık etmeyin. Allah hakkında ancak gerçeği söyleyin. Meryem oğlu İsa Mesih ancak Allah’ın peygamberi, Meryem’e ulaştır­dığı kelimesi ve kendinden bir ruhtur. Artık Allah’a ve peygamberlerine iman edin. “(Allah) üçtür” demeyin. Kendi yararınıza olarak bundan vazgeçin. Al­lah sadece tek bir ilâhtır. Çocuğu ol­maktan münezzehtir. Göklerde olanlar da yerde olanlar da O’nundur. Vekil olarak Allah yeter.

172- Mesih de, mukarrep melekler de Allah’a kul olmaktan asla çekinmez. Kim ona kulluktan çekinir ve büyük­lük taslarsa bilsin ki, O hepsini huzu­runa toplayacaktır.

173- İman edip salih ameller işleyenle­re gelince: Onlara mükâfatlarını eksik­siz ödeyecek, lütfundan daha fazlasını da ihsan edecektir. Kulluk etmekten çekinenleri ve büyüklük taslayanları can yakıcı bir azaba uğratacaktır. On­lar kendilerine Allah’tan başka bir dost ve yardımcı bulamazlar.

Açıklaması

Yüce Allah Kitap Ehli’ne aşırılığı, haddi aşmayı yasaklamaktadır. Çünkü Hristiyanlar Hz. İsa hakkında haddi aştılar ve sonunda onu ilâhlaştırdılar. Onu peygamberlik makamından alıp çıkardılar. Hatta onun dini üzere olduğunu iddia eden, ona bağlı olduğunu, tabi olduğunu söyleyenler hakkında dahi aşırıya giderek, bunların masum olduklarını, günah işlemediklerini iddia etti­ler. Söyledikleri her hususta, hak olsun batıl olsun, onlara tabi oldular. Yahudi­ler de aynı şekilde Hz. İsa’yı tahkir etmek, küçük düşürmek hususunda aşırıya gittiler, onu inkâr ettiler. Halbuki istenen, bu iki hal arasında orta yoldur. Ne Hz. İsa’yı tazimde aşırıya gitmek, ne de onu tahkir ederek ileriye gitmek.

Ey Kitap Ehli! Dinde fazlalık yahut eksiklik suretiyle Allah’ın çizdiği sı­nırları aşmayınız. Ancak ya mütevatir dini bir nass ile yahut kesin aklî bir de­lil ile sabit olan hak şeylere inanınız. Allah’ın insanlara hulul etmesi, onlarla bir arada olması, eş ve çocuk edinmesi gibi uydurduğunuz iddialardan sakının. Yahudilerin yaptığı şekilde İsa’yı inkâra kalkışmayın, annesine iftira etmeyin, onu küçük görmeyin, küçük düşürmeyin. Hristiyanlarm yaptığı şekilde de İsa’yı tazim ve takdis hususunda aşırıya gitmeyin. Çünkü onlar sonunda İsa’yı bir ilâh yahut Allah’ın oğlu kabul etme noktasına kadar vardılar.

Her türlü iftiradan uzak, tertemiz, bakire Meryem’in oğlu İsa Mesih, an­cak Allah’ın İsrâiloğulları’na gönderdiği bir peygamberdir. O kavmine, hiç bir şeyi ortak koşmaksızm yalnızca Allah’a ibadet etmelerini emredip, şirki yasak­lamış, takvalı olmayı teşvik etmiş, dünyaya rağbet etmemelerini söylemiş, pey­gamberlerin ve rasullerin sonuncusunun geleceği müjdesini vermiştir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim Hz. İsa’nın şöyle dediğini bizlere nakletmektedir: “Ve benden sonra gelecek adıAhmed olan bir rasulü müjdelemek üzere… size geldim.” (Saff, 61/6).

Hz. İsa “kün=ol” şeklindeki tekvînî bir emir ile babasız olarak var edilmiş­tir. Çünkü “O, bir şeyi diledi mi ona emri “ol” demesidir, o da derhal oluverir.” (Yâsîn, 36/82); “Bir işe hüküm verdiği zaman ona sadece: “Ol” der, o da hemen oluverir.” (Âl-i İmran, 3/47).

Yüce Allah, Hz. Âdem’i yarattığı şekilde babasız ve annesiz bir insan ya­ratmaya yahut Hz. Havva’yı yarattığı gibi annesiz, fakat bir babadan yahut bir anne ve bir babadan olmak üzere alışılmış zahirî bir sebebe bağlı olarak bir in­san yaratmaya kadir olduğu gibi, Hz. İsâ gibi babasız bir insan yaratmaya da kadirdir: “Şüphesiz Allah nezdinde İsa’nın misali Âdem’in misali gibidir. Onu (Adem’i) topraktan yarattı sonra, da ona “ol” dedi, o da hemen oluverdi.” (Âl-i İmran, 3/59) Yine Yüce Allah Hz. İsa’nın beşer olduğunu ve Allah’ın kulu oldu­ğunu şöylece haber vermektedir: “O ancak kendisine nimet verdiğimiz ve onu İsrâiloğulları’na bir misal kıldığımız bir kuldur.” (Zuhruf, 43/59) Madde yahut tabiat da özü itibariyle başkasını yaratmaktan âciz olan bir yaratıktır. O halde yaratılmış her şeyin ilk aslını da yaratan Yüce Allah’tır.

Ayrıca Hz. İsa Yüce Allah tarafından var edilmiş bir ruh ile desteklenmiş­tir, yoksa bu ruh (Hristiyanlarm anladıkları gibi) Allah’tan bir parça değildir. Öyle olsaydı, Melek aracılığıyla Allah’tan bir ruhun üflenmesiyle yaratılmış her bir insanın Allah’ın bir parçası olması gerekirdi: “O kendi nezdinde gökler­de ve yerde bulunan her şeyi size müsahhar kılandır.” (Müellif burada; “kendin­den” ifadesi Allah’tan bir parça anlamına gelmeyeceği gibi, Hz. İsa hakkında “kendinden bir ruhtur” demesi de kendisinden bir parçadır anlamına gelmez, demek istemektedir. -Çeviren-) Hz. İsa’nın Ruhu’1-emin ile desteklenmiş olması da Yüce Allah’ın şu buyruklarıyla sabittir: “Ve Biz onu Ruhu’l-Kudüs ile destek­ledik.” (Bakara, 2/87 ve 253). Yine Yüce Allah müminleri Allah’tan bir ruh ile desteklenmekle de nitelendirmiş ve şöyle buyurmuştur: “İşte bunlar Allah’ın kalplerine imanı yazdığı ve kendinden bir ruh ile desteklediği kimselerdir.” (Mücâdele, 58/22)

Mücâhid şöyle demektedir: “Kendinden bir ruhtur.” Yani tarafından gön­derilmiş bir peygamberdir. Yani o, halk edilmiş bir ruhtan yaratılmıştır. Ruhun Yüce Allah’a izafe edilmesi onun şerefini yüceltmek içindir. Nitekim Yüce Al­lah’ın şu buyruklarında dişi devenin ve Beyt’in Allah’a izafe edilmesi de böyle­dir: “İşte bu, Allah’ın devesidir.” (A’râf, 7/173); “Ve benim evimi tavaf edenler için temizle” (Hacc, 22/26) Nitekim hadis-i şerifte de şöyle buyurulduğu rivayet edilmiştir: “Ve Rabbimin evinde, Rabbimin huzuruna girerim.” buyruğundaki izafe de bir şerefi yükseltme izafesidir. Bütün bunlar aynı kabildendir ve aynı üslûpta kullanılmış ifadelerdir.

İsa’yı da, başkasını da yaratan Yüce Allah olduğuna göre, artık sizler de bir ve tek olan Allah’a iman edin. Allah’ın bir ve tek olduğunu çocuğu ve eşi ol­madığını tasdik edin. İsa’nın Allah’ın kulu ve rasulü olduğunu da bilin ve buna kesin olarak inanın. Hiç bir fark gözetmeksizin bütün peygamberlere uygun şe­kilde iman edin. Sakın “baba, oğul ve Rûhu’l-Kudüs’ gibi üç ilâh olduğunu ya­hut her biri diğerinin aynı olmak üzere Allah’ın üç uknumdan meydana geldi­ğini, her birisinin tam bir ilâh olduğunu ve bunların toplamının da tek bir ilâh ettiğini söylemeye kalkışmayın. İsa’yı ve annesini Allah’a ortak koşmayın. Yü­ce Allah bundan alabildiğine münezzeh, alabildiğine yücedir. Çünkü böyle söy­lemek, asıl itibariyle Mesihîliğin de getirmiş olduğu halis tevhidi terketmektir. Çünkü tevhid Hz. İsa’dan da önce Hz. İbrahim ve diğer peygamberlerin de yay­maya çalıştıkları temel bir ilkedir. Teslis ile tevhidin bir arada kabul edilmesi ise mümkün değildir. Bu, akim temel ilkelerinin reddettiği bir çelişkidir. Bun­dan dolayı Yüce Allah teslisi kabul edenleri şöylece tenkit etmektedir: “Andol-sun! Muhakkak, Allah üçün üçüncüsüdür, diyenler kâfir olmuşlardır. Halbuki bir tek ilâhtan başka ilâh yoktur.” (Maide, 5/73) Mâide suresinin sonlarında da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Hatırla ki Allah: ‘Ey Meryemoğlu İsa! İnsan­lara Allah’ı bırakıp da beni ve annemi iki ilâh edinin, diye sen mi söyledin?’ di­yecektir.” (Maide, 5/116) Mâide suresinin baş taraflarında ise şöyle buyurul-maktadır: “Allah Meryem oğlu Mesih’in kendisidir, diyenler, andolsun ki, kâfir olmuşlardır.” (Maide, 5/17)

Ey Hristiyanlar! Teslis iddiasından “vazgeçin!” sizin için bundan daha ha­yırlı olacak bir başka söz söyleyin. Bu söz ise aralarında İsa’nın da bulunduğu bütün peygamber ve rasullerin kendisine çağırdığı katıksız tevhiddir.

“Allah sadece bir tek ilâhtır” O zatı itibariyle bir ve tektir, birden çok ol­maktan münezzehtir. Onun parça yahut uknumlarının varlığı söz konusu de­ğildir. O bir takım cüzlerden de meydana gelmiş değildir; O bunlardan münezzehtir. Halbuki siz Mesih hakkında “Mesih onun oğludur” yahut “bizzat onun kendisidir” demektesiniz. Eğer gerçek evlât sahibi olmayı kastediyorsanız bu Yüce Allah hakkında imkânsız bir şeydir. Çünkü bu da Allah’ın baba olmasını yahut bir eşi olmasını gerektirir. Şayet mecazî olarak evlât oluşunu kastediyor­sanız bu da Hz. İsa’ya has bir özellik olamaz.

Gerçek anlamıyla Allah’ın çocuğunun varlığı söz konusu değildir. Aksine göklerde ve yerde bulunan her şey O’nundur. Yani her şey Allah’ın mülküdür, onun yaratığıdır. Göklerde ve yerdekilerin hepsi O’nun kuludur. Hepsi onun tedbir ve tasarrufu altındadır. O her şeyin üzerine vekildir. Mesih de O’nun ya­rattıkları arasında bir yaratıktır. O halde bu yaratılmışlardan Allah’ın nasıl olur da bir eşi ve çocuğu bulunabilir? Zira bir şeye malik olmak, o şeyi mülk edinmeye aykırıdır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Göklerde ve yerde bulu­nan herkes mutlaka Rahman (olan AllahJ’a kul olarak gelecektir.” (Meryem, 19/93); “Gökleri ve yeri yoktan var edendir. Nasıl olur da onun bir çocuğu olur?” (En’âm, 6/101)

‘Vekil olarak Allah yeter” ibaresi buna tanık olarak Allah yeter manasm-dadır. Bunun manasını açıklarken er-Râzî şöyle der: Şanı Yüce Allah tek başı­na mahlükatı idare eder, yaratılmışları gereği gibi koruyup muhafaza eder. Onunla beraber bir başka ilâhın varlığını kabul etmeye, böyle bir iddiada bu­lunmaya ihtiyaç yoktur. [91]

“…asla çekinmez” ibaresi Mesih yalnızca Allah’a ibadet etmekten çekinmez yahut buna karşı tekebbür etmez ya da Allah’ın bir kulu olmaktan çekinmez, manalarına gelir. Çünkü o Yüce Allah’ın azametini, Allah’ın lâyık olduğu ubu-diyyet ve şükrü bilir. Aynı şekilde mukarrep melekler de Allah’ın bir kulu ol­maktan daha üstün bir makamda kendilerini görmezler.

Her kim yalnızca Allah’a ibadet etmekten çekinir, kendini daha yüce bir makamda görür, şirk yahut teslis iddiasında bulunacak olursa bilsin ki, Allah amelinin karşılığını vermek üzere hepsini kendi huzuruna toplayacaktır. Amel­lerinden dolayı onları hesaba çekecek ve cezalandıracaktır. Kıyamet gününde o bunların hepsini huzurunda toplayacak ve asla haksızlık ve zulmün söz konu­su olmayacağı mutlak âdil hükmüyle aralarında hüküm verecektir. Allah, salih amel işleyen ve kendisine iman edenlere eksiksiz olarak, tam tamına amelleri­nin mükâfatını ve ecirlerini verecektir. Salih amelleri miktarmca onlara sevap vereceği gibi bundan ayrı olarak lütfü, ihsan ve geniş rahmetiyle fazlasını da verecektir onlara.

Ona kulluktan çekinen bunu büyüklüklerine yedirmeyen, yani Allah’a itaat ve ibadetten uzak duranlara gelince: Onları lâyık oldukları, hak ettikleri şekilde dünyada da ahirette de can yakıcı bir azap ile azaplandıracaktır. Yüce Allah’tan başka işlerini yerine getirecek, düzene koyacak başka bir kimse bula­mayacakları gibi, Allah’ın azabına karşı kendilerine yardımcı olup üzerlerin­den azabı kaldıracak bir kimse de bulamayacaklardır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Şüphe yok ki, bana kulluk etmeyi büyüklüklerine yedirme-yenler cehenneme hor ve hakir olarak gireceklerdir.” (Mü’min, 40/60) Dünyada ibadet etmeyen ve buna karşı büyüklük taslayan müstekbirler ahirette küçül­tülmüş ve zeliller olacaklardır. [92]

İnsanların “Nurun Mübin=Apaçık Nur” Olan Kur’ân’a İmana Davet Edilmeleri

174- Ey insanlar! Rabbinizden size apa­çık bir delil gelmiştir. Size apaçık bir nur da indirdik.

175- Allah’a iman edenleri ve ona sarı­lanları o rahmetine ve bol nimetine ka­vuşturacak, onları kendisine götüre­cek doğru yola eriştirecektir.

Açıklaması

Ey insanlar! Sizlere Allah’a iman gerçeğini, daha erdemli bir hayat için uy­gun toplumsal düzenleri açıklayan Rabbinizden sizlere ulaşan açık seçik bir belge ve kesin bir delil bulunmaktadır ki, bu da cahiliye döneminde aranızda yetişmiş bulunan güvenilir, ümmî, Arabî peygamber Muhammed (s.a.)’dir. Cahiliye döne­minde aranızda yetişmiş olmakla birlikte o dönemin bozuklukları ve pislikleri ile kirlenmemiş, aksine ilâhî risaleti yüklenmek için Rabbinin koruması altında özel bir terbiye ile yetişmiştir. O bakımdan yaşayışı, ahlâkı, gidişi ve liderliği itibariy­le en üstün bir örnektir. O, risaletinin doğruluğuna çok büyük ve pratik bir belge-iir: “Allah risaletini nereye bırakacağını en iyi bilendir.” (En’am, 6/124).

Biz sizlere bu apaçık delil ile birlikte yine hakkı açıkça ortaya koyan bir nur, bir ışık da indirmiş bulunuyoruz. Bu da akideyi ve yaşanılan düzeni tashih etmek üzere gelmiş bulunan Kur”ân-ı Kerim’dir. Katıksız tevhidi ortaya koy­muş; putperestlik ve şirke karşı sa^aş açmış; halihazırda tahrif edilmiş bulunan Yahudilik ve Hristiyanhğm tutarsızlığını beyan etmiş; doğru yolun (hidayetin) belirgin işaretlerini sapasağlam yerleştirmiş; Yüce Allah’a ibadetin yolunu açık­ça göstermiş; siyaset, savaş, barış ekonomi, toplumsal hayat, kâinata dair bilgi­ler gibi bütün alanlarda dosdoğru ahlâkî esasları ortaya koymuştur. Aynı za­manda bütün bunlar peygamberin şahsî yaşayışına ek olarak, bu dinin eşsiz ve terkedilmemesi gereken hak din olduğunun da açık bir belgesidir.

Buna bağlı olarak Allah’a iman edip Kur’ân’a ya da İslama sımsıkı bağla­nıp sarılanları ve onun nuruna tabi olanları Allah rahmetine sokacak, dünya ve ahirette lütfuyla onların hepsini kuşatacaktır. Yani Kur’an-ı Kerim sayesin­de onlara rahmet edip onları cennetine koyacak, sevaplarını artırıp mevkilerini yükseltecektir. İbni Abbâs şöyle der: Rahmet cennettir. Fazladan vereceği bir nimet ise onlara lütfedeceği, hiç bir gözün görmediği, hiç bir kulağın işitmediği ve hiç bir insanın hatırına gelmeyen lütuflar ve nimetlerdir [93] Ayrıca onları dünyada izzet, şeref ve üstünlük ile itikat ve amelde dosdoğru yola tabi olmak suretiyle, ahirette de cennete ve rızasına nail olmak suretiyle mutluluğu elde edecek noktaya da ulaştıracak, dosdoğru yola ulaşma başarısını onlara ihsan edecektir. Çünkü şerefli Kur’ân-ı Kerim’e sımsıkı yapışmadan, Muhammed Mustafa’nın sünnetine tabi olmadan özel bir hidayetin varlığı ve ilâhî tevfike mazhar olmak söz konusu değildir. Tirmizî Ali b. Ebî Tâlib’den Hz. Peygambe­rin şu buyruğunu rivayet etmektedir: “Kur’ân-ı Kerim Allah’ın dosdoğru yolu ve sapasağlam ipidir.” [94]

Kelâlenin Yahut Baba Ve Anne Bir Yahut Sadece Baba Bir Erkek Ve Kız Kardeşlerin Mirası

176- Senden fetva isterler. De ki: “Allah size babası ve çocuğu olmayan (kelâ-lehn mirası hakkında hükmü şöyle ve­riyor: Çocuğu olmayıp bir kız kardeşi bulunan bir erkek ölürse, bıraktığının yarısı kız kardeşe kalır, fakat (ölen) kız kardeşinin çocuğu yoksa kendisi ona tamamen varis olur. Eğer (ölenin) iki kız kardeşi kalmışsa bıraktığının üçte ikisi onlaradır. Eğer erkekli kadınlı bir çok kardeşi varsa erkeğe iki kadının hissesi kadar pay vardır. Şaşırırsınız (şaşırmayasınız) diye Allah size açıklı­yor, Allah her şeyi en iyi bilendir.

Nüzul Sebebi

Nesaî, Câbir’in şöyle dediğini nakleder: Bir gün, hastalandım. Resulullah (s.a.) yanıma geldi. Ey Allah’ın Rasulü! dedim. Kızkardeşlerime malımın üçte birini vasiyet edeyim mi? O bana: “İyilikte bulun” dedi. Ben: Ya yarısını? deyin­ce, o yine: “İyilikte bulun” dedi, sonra çıktı, sonra tekrar yanıma girip şöyle de­di: “Ben bu rahatsızlığının ölümünle sonuçlanacağı kanaatinde değilim. Allah hüküm indirip kız kardeşlerinin payını açıklamış bulunuyor ki, bu da üçte iki­dir.” O bakımdan Hz. Câbir “Senden fetva isterler. De ki: Allah size babası ve ço­cuğu olmayanın mirası hakkındaki hükmü şöyle veriyor…” ayet-i kerimesi be­nim hakkımda nazil olmuştur, derdi. Hafız İbni Hacer şöyle der: Bu, Hz. Câ­bir’in surenin baş taraflarında (yani 11. ayette) geçen kıssasından farklı, başka bir olaydır.

Bir rivayette de şöyle denilmektedir: Ben hastalandım. Resulullah (s.a.) yanıma girdi. Yedi kız kardeşim vardı. İbni Merdûveyh de Hz. Ömer’den, Resulullah (s.a.)’a kelâle’ye nasıl miras­çı olunacağını sorduğunu, bunun üzerine Yüce Allah’ın, “Senden fetva isterler, de ki: Allah size babası ve çocuğu olmayanın mirası hakkındaki hükmü şöyle veriyor…” buyruğunu indirdiğini rivayet etmiştir.

Ahmed, Buharî ve Müslim ile bazı kimseler Cabir b. Abdullah’ın şöyle de­diğini rivayet ederler: Hasta olup aklımın başında olmadığı bir sırada Resulullah (s.a.) yanıma geldi, abdest aldı, sonra o abdestten üzerime serpti, benim aklım başıma geldi ve şöyle dedim: Bir kelâle dışında kimse bana miras­çı olmuyor. Mirasım nasıl olacak? Bunun üzerine mirasa dair ayet-i kerime -ki bu ayeti kastediyor- nazil oldu.

Yine Buharî ve Müslim, el-Berâ’dan bunun inen son ayet olduğunu rivayet ederler ki, bundan maksat, feraize dair inen son ayettir. el-Hattabî şöyle der: Yüce Allah kelâle hakkında iki ayet-i kerime indirmiştir. Onlardan bir tanesi kışın nazil olmuştur ki, Nisa suresinin baş taraflarındaki ayet budur. Bu ayet-i kerimede hem bir icmal, hem de bir müphemlik vardır ki, zahirinden anlamın ne olduğu hemen hemen anlaşılamamaktadır. Daha sonra Yüce Allah diğer ayeti yaz mevsiminde indirdi ki, bu da surenin sonlarındaki ayettir. Bu ayet-i kerimede kış mevsiminde nazil olan ayette bulunmayan fazladan açıklamalar vardır. Böylelikle soru soran bu ayete gönderilmiş olmaktadır. Bununla orada anılan kelâle’den maksat açıkça anlaşılmış olmaktadır. Birinci ayet-i. kerime kışın inmiş ayet, ikincisi ise yazın inmiş ayet diye adlandırılmaktadır. [95]

Açıklaması

İlim adamları icma ile bu ayet-i kerimenin anne baba bir yahut sadece ba­ba bir kardeşlerin mirası hakkında olduğunu kabul etmişlerdir. Anne bir erkek ve kız kardeşlere gelince: Bunlar hakkında da surenin baş tarafında yer alan şu ayet-i kerime nazil olmuştur: “Eğer mirası aranan erkek veya kadın, çocuğu veya babası olmayan (ana bir erkek) veya kız kardeşi bulunursa bunlardan her birine altıda bir vardır.” (Nisa, 4/12).

Rivayet edildiğine göre Hz. Ebubekir hutbesinde şöyle demiştir: “Şunu bi­lin ki Allah’ın Nisa suresinde ferâize (miras hukukuna) dair indirdiği ayetlerin ilki, çocuk ve baba ile ilgili, ikincisi koca, zevce ve anne bir kardeşlerle ilgilidir. Nisa suresinin sonunda yer alan ayet-i kerimeyi de baba ve anne bir yahut baba bir erkek ve kız kardeşler hakkında indirmiştir. Enfâl suresinin sonundaki ayet-i kerimeyi de ulu’l-erham (yakın akrabalar) hakkında indirmiştir. [96]

Ey Peygamber! Senden Câbir b. Abdullah gibi babası ve çocuğu bulunma­yan, fakat asabeden kız kardeşleri bulunan kelâlenin mirası hakında fetva ver­meni isterler. Bunlar hakkında daha önce terekeden belli bir pay ayrılmamıştı. Anne bir kardeşlere, bir kişi olması halinde, altıda bir, iki ve daha çok olmaları halinde de üçte bir miras tayin edildi.

Kelâle ise, başın dört bir yanını kuşatan (ve taç anlamına gelen) el-İk-lü’den alınmıştır. Bu ise hem mirasçı hakkında, hem miras bırakan hakkında kullanılan bir isimdir. Mirasçı hakkında kullanılacak olursa, baba ve oğul dı­şındakiler kastedilir. Hz. Ebu Bekir şöyle der: “Kelâle baba ve oğlu dışında ka­lanlardır.” Eğer miras bırakan hakkında kullanılacak olursa, o takdirde anne ve babanın da çocuklarının da kendisinden miras alması söz konusu olmaksı­zın ölen kimsedir.

Oğlu olmadan ölen bir kişinin anne baba bir yahut baba bir kız kardeşi te­rekesinin yarısını alır. Hz. Ömer, kelâlenin hükmü hakkında tereddüde düşe­rek Buharî ile Müslim’de sabit olduğuna göre şöyle demiştir: “Üç şey vardır ki, onlar hakkında Resulullah (s.a.)’m bize kendisine nihaî olarak başvuracağımız bir açıklama bırakmış olmasını çok arzu ederdim. Bunlar dede, kelâle ve riba türlerinden bir tür.” (Burada kastedilen riba türü Bakara suresinin sonlarında­ki ayetlerde geçmektedir.) İbni Mâce de Sünen’inde “Kelâle, riba ve halifelik” lafzı ile bunu rivayet etmektedir.

Burada “çocuk”tan kasıt erkek ve kız çocuklarıdır. Çünkü söz konusu kelâ-ledir. Kelâle ise erkek olsun kız olsun hiç bir şekilde çocuğu bulunmayan ve ba­bası da olmayan kimse demektir. Mesele gayet açık olduğundan dolayı yalnızca “çocuk” zikredilmekle yetinilmiştir.

“Kız kardeş”ten kasıt da ya anne baba bir kız kardeş veya sadece baba bir kız kardeştir. Anne bir kız kardeşin hükmünü ise Yüce Allah’ın, -önceden de geçtiği gibi- surenin baş tarafında açıkladığı, icma ile kabul edilmiştir.

Eğer ölenin bir kız çocuğu varsa kız kardeşi bıraktığının yarısını alır. Öle­nin oğlu varsa kız kardeşi bir şey almaz. Ayet-i kerimenin zahirine göre kız kardeş, erkek veya kız olsun herhangi bir çocuğu bulunmadığı takdirde yarısı­nı alır gibi anlaşılmakta ise de, asıl maksat bu değildir. Aynı şekilde bu kız kardeşin mirasın yarısını alabilmesi için ölenin babasının da olmaması gerekir. Ayetin zahirinden eğer ölenin oğlu yoksa yarısını hak edeceği anlaşılmakta ise de, asıl anlatılmak istenen bu değildir. Çünkü kız kardeşin baba ile birlikte ol­ması halinde mirası almayacağı icma ile kabu edilmiştir. [97]

“Fakat (ölen) kızkardeşinin çocuğu yoksa kendisi ona tamamen varis olur.” buyruğunun anlamı da şudur: Şayet kız kardeşin kendisini miras almaktan hacb edecek çocuğu ya da babası bulunmuyorsa, erkek kardeş kız kardeşinin mirasının tamanını -ta’sîb yoluyla- alır. Burada kardeşten kasıt, ana baba bir yahut sadece baba bir kardeştir. Anne bir kardeş ise mirasın tamamını almaz, onun payı sadece altıda birdir.

Eğer mirasçı iki veya daha fazla kız kardeş ise -ki burada kız kardeşten kasıt, anne baba bir yahut baba bir kız kardeş olup anne bir kız kardeş kaste-dilmemektedir- kelâle olan erkek kardeşinin bıraktığının üçte ikisini alırlar. İki ve daha fazla olmaları arasında da bir fark yoktur, Çünkü Hz. Câbir’in kız kardeşleri yedi taneydi.

Mirasçılar erkek ve kız kardeş karışık iseler o takdirde erkeğin payı iki di­şi kadardır. Anne bir erkek kardeşler ise mirasın üçte birin de ortaktırlar.

“Şaşırırsınız diye Allah size” dininize dair hususlar; helâl, haram gibi bü­tün hükümleri “açıklamaktadır.” Küf eli âlimlere göre ifadenin takdiri, mirasın paylaştırılması ve diğer hususlarda bu açıklamadan sonra haktan sapmayası-nız, şeklindedir. Birinci tevile göre Basralı âlimlerin görüşünce muzaf hazfedil-miştir. Bu da “şaşırmanızı” istemediğinden anlamındadır. Yüce Allah’ın: “O ka­sabaya sor.” (Yusuf, 12/8) buyruğu gibidir. (Bundan maksat ise kasaba halkına sor, şeklinde hazfedilmiş bir muzafın takdir edildiğidir. -Çeviren) İkinci tevile gelince, bu da İbni Ömer’den sabit olan şu hadiste olduğu gibidir: “Allah tara­fından duanın kabul edileceği vakte rastgelir diye sakın sizden herhangi bir kimse çocuğuna beddua etmesin.” [98] Bunun anlamı ise ‘Allah’ın duaları kabul edeceği vakte denk gelmemesi için’ şeklindedir.

“Allah her şeyi en iyi bilendir”, yani sizin için teşri buyurduğu hükümlerde sizin hayrınız ve menfaatiniz vardır ve bu hükümler Allah’ın geniş ilminden sadır olmuştur. O bakımdan onun açıklaması hak, onun bildirdikleri doğrunun kendisidir.

Kuran

Nisa Suresi

Tefsir’ül Münir ( Vehbe Zuhayli ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.