Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 16°C
Az Bulutlu
İstanbul
16°C
Az Bulutlu
Pts 14°C
Sal 16°C
Çar 16°C
Per 13°C

4 – Nisa Suresi | İbn Kesir Tefsiri

4 – Nisa Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Nisa Suresi | İbn Kesir Tefsiri

(Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla)

1 — Ey insanlar; sizi bir tek nefisten yaratan, ondan eşini vareden ve ikinizden birçok erkek ve kadın üreten Rabbınızdan korkun. Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’dan korkun da, akrabalık bağını kes­mekten sakının. Muhakkak ki Allah; sizin üzerinizde tam bir gözeticidir.

İlk Yaratılış

Allah Teâlâ yaratıklarına kendisinden korkmalarım —ki bu kork­ma”; eşi ve ortağı olmayan tek Allah’a ibâdet ve kulluktur— emrediyor, kendilerini bir tek nefisten Âdem (a.s.) den, yarattığı gücüne, kudre­tine dikkatleri çekiyor. Ondan da eşini Havva (a.s.) yi var ettiğini bil­diriyor. Allah Teâlâ Hz. Havva’yı, Hz. Âdem uyurken onun sol arka kaburga kemiğinden yaratmış, Hz. Âdem uyandığında Hz. Havva’yı gö­rerek hoşlanmış ve birbirlerine ısınmış (yek diğerini yadırgamamış) lardır.

tbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın… İbn Abbâs’tan rivayet et­tiğine göre; o şöyle demiştir : Kadın erkekten yaratıldı ve Allah kadım erkeğe muhtaç kıldı. Keza erkeği topraktan (yerden) yaratan Allah onun da ihtiyâcını topraktan (yerden) kıldı. Kadınlarınızı hapsediniz. (Kadınlarınıza sahip olunuz.)

Sahîh bir hadîs-i şerifte şöyle buyurulur : Muhakkak ki, kadın ka­burga kemiğinden yaratılmıştır. Kaburga kemiğinin en eğri kısmı da üst tarafıdır. Eğer onu düzeltmeye kalkarsan kırarsın. Eğer ondan fay-dalanacaksan eğri olarak faydalanabilirsin.

Allah Teâlâ : «İkisinden (Hz. Âdem ve Hz. Havva (a.s.) dan) bir­çok erkek ve kadın (yaratan) üreten (onları sınıf sınıf, renk renk, ni­telikleri ve dilleri ayrı ayrı, âlemin çeşitli köşelerine dağıtan) Rabbı-nızdan korkun. Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Al­lah’tan (O’na itaat etmek suretiyle) korkun da, akrabalık bağını kes­mekten sakının.» buyuruyor.

îbrâhîm, Mücâhid ve Hasan burayı şöyle anlamaktalar : Kendisi adına senden şunu diliyorum demen gibi, Allah’tan korkun.

Dahhâk ise şöyle demektedir: Adına anlaşma ve akidler yaptığınız Allah’tan korkun. Akrabalık bağlarım kesmekten sakınarak onlara iyi davranın gidip gelin. Bu sözler îbn Abbas, Mücâhid, İkrime, Hasan, Dahhâk, Rebî’ (îbn Enes) ve bunlann dışında birçoklarına aittir.

Allah Teâlâ buyuruyor:

«Allah sizin üzerinizde (sizin herbir işinizi ve durumunuzu) tam bir gözeticidir.»

Başka bir âyet-i kerîme’de de şöyle buyurur: «Ve Allah her şeye şâhiddir.» (Bürûc, 9)

Sahîh bir hadîs-i şerifte : Sanki görüyormuşun gibi Allah’a ibâdet et. Eğer sen O’nu görmüyorsan bil ki O, seni görmektedir, buyurarak herşeyi görüp gözeten Allah’ın murakabesine işaret edilmiştir. Yine bunun içindir ki; Allah Teâlâ burada yaratıkların aslının bir baba ve anneden olduğunu zikretmektedir. Böylece yekdiğerlerine sevgi besle­yecekler, güçsüzlerine merhamet ve şefkat göstereceklerdir. Nitekim Sahîh-i Müslim’de Cerîr îbn Abdullah’dan rivayet edilen bir hadîs-i şerife göre; Mudar kabilesinden fakirlikleri sebebiyle eski-püskü elbi­seler içinde bir grup geldiğinde; Rasûlullah (s.a.) öğle namazından sonra kalkıp halka bir hutbe îrâd etmiş; «Ey insanlar, sizi bir tek nefisten yaratan, ondan eşini var eden ve ikisinden birçok erkek ve kadın üre­ten Rabbınızdan korkun… Muhakkak ki Allah sizin üzerinizde tâm bir gözeticidir.» âyetinden sonra: «Ey îmân edenler, Allah’tan korkun. Ve herkes yarın için ne hazırladığına baksın.» (Haşr, 18) âyet-i kerî-me’sini tilâvet buyurarak, ashabını sadaka vermeye teşvik etmiş böyle­ce kimisi dînâr ve dirheminden, kimisi buğdayından, kimisi de hur masından sadaka vermişti.

Müslim hadîsin tamâmını zikretmiştir.

İmâm Ahmed ve Sünen sahipleri de Abdullah İbn Mes’ûd’dan Hut-bet’ül-Hâce de aynı hadîsi rivayet etmişlerdir. Orada şu ilâve vardır: Sonra üç âyet-i kerîme okudu ki «Ey insanlar, sizi bir tek nefisten ya­ratan… Rabbınızdan korkun…» âyeti bunlardandı.[1]

İzâhı

Tek Nefis, Hz. Âdem Mi?

Muhammed Abduh der ki: Burada tek bir nefisten maksad; ne zahir bakımından, ne de na&s bakımından Hz. Âdem değildir. Müfes-sirlerden bir kısmı derler ki: Bu gibi hitâblar ile Mekke halkı veya Ku-reyşliler kastedilir. Eğer bu görüş sahîh ise, buradan Kureyş oğulla­rının tek bir nefis olduğu anlamı çıkar ki, bu Kureyş kabilesi veya Adnan oğullarıdır. Eğer hitap araplara ise tek bir nefisten maksadın Ya’rûb ve Kahtân arapları olması muhtemeldir. Eğer bu hitâb İslâm’a çağırılan herkese, yani bütün milletlere yöneltilmiş bir davettir der­sek, şüphesiz ki her millet bundan kendi inandığını anlayacaktır. Bü­tün insanların Âdem’in soyundan geldiğini kabul edenler tek bir nefis hitâbıyla Hz. Âdem’in kasdedildiğini anlayacaklardır. Ancak her insa­nın bir atası olduğuna inananlar, buradaki bir tek nefis ta’bîrini kendi inandıkları atalanna hamledeceklerdir. (…)

Burdaki tek bir nefis ta’bîrinden Hz. Âdem’in kasdeüilmediğinin bir karînesi de «ve onlardan pek çok erkek ve kadınlar var etmiştir» kavlidir. Pek çok erkek ve kadınlar denirken ifâdeler nekire olarak kullanılmıştır. Halbuki bu tür ifâdede uygun olan, ma’rife olarak kul-lanılmasıydı ve onlardan bütün erkek ve kadınları varetmiştir denil-mesiydi. Öyle ise bu ifâde nasıl bilinen tek bir kişiye Hz. Âdem’e hamle-dilebilir? Hitâb bütün milletleredir ve umûmîdir. Hz. Âdem’in insan­lığın atası olduğu görüşü bütün milletlerce bilinen bir görüş değildir. Hz. Âdem’i ve Havva’yı tanımayan ve duymamış olan pek çok insan topluluğu vardır. Nûh peygamberin soyundan gelen meşhur şecere İbramlerden alınmıştır. Çünkü beşeriyet tarihini Hz. Adem’e bağlayan ve bunu yakın bir zamanla sınırlandıran İbrânîlerdir. Çinliler ise in­sanlığı bir başka ataya nisbet ederler ve onun tarihini İbrânîlerin bahsettikleri atanın tarihinden daha uzun zamana götürürler. îlmi araş­tırmalar ve antropolojik incelemeler, İbrânîlerin tarihini reddeder ni­teliktedir. Biz müslümanlar ise, yahûdî tarihini doğrulamak zorunda değiliz. Eğer bu görüşü Hz. Musa’ya malederlerse, Tevrât’da bu görü­şün Hz. Musa’ya âit olduğuna dâir güvenilir bir belgemiz yoktur. Mu-hammed Abduh der ki: Biz his ve aklın kavrayış alanının dışında ka­lan konularda sadece bizim peygamberimizin getirdiklerine dayanırız. Ve bu vahyin sınırlan içerisinde dururuz. Fazla veya eksik bir şey söy­lemeyiz. Daha önce birçok kez söylediğimiz gibi, Allah Teâlâ insanlığın yaratıldığı canlının durumunu burada mübhem kılmış ve nekire olarak ifâde etmiştir. Öyleyse biz de aynı müphemlik içerisinde bırakırız. Fi-renk araştırıcılarının, her insan türünün bir atası olduğuna dâir görüş­leri doğru çıkarsa, bu görüş bizim kitabımız bakımından bir önem ifâde etmez. Halbuki bu konuda açık hüküm bulunan Tevrat hakkında önem ifâde eder. İşte bu durum; araştırıcıların Tevrat’ın Allah katından gel­me ve ilâhî vahiy eseri olması konusunda şüpheye düşmelerine ve bunu reddetmelerine sebep olmaktadır.

Yine âyet-i kerîme’lerde; insanlara ey Âdemoğulları diye hitâb edil­mesi bu görüşle çelişmez ve bütün insanların Âdem’in torunları olduğu konusunda kesin bir delil ifâde etmez. Hitabın sıhhati bakımından ken­dilerine hitab tercih edilen ve Kur’an’ın indiği zamanda bulunan in­sanların Hz. Âdem’in soyundan gelmiş olmaları yeterli olabilir. Bu husus, Bakara sûresinin başında Âdem peygamberin kıssası anlatılır­ken geçmişti. Yine orada Âdem’den önce yeryüzünde bazı türlerin bu­lunduğu ve bunların yeryüzünde fesâd çıkarıp kanlar akıttığı konusu açıklanmıştı. Burada biraz daha izah için deriz ki: Herne kadar müfes-sirlerin cumhuru buradaki «bir tek nefis» ifâdesini Hz. Âdem, diye tefsir etmişlerse de, bu görüşlerini âyetin metninden veya zahirinden almış değillerdir. Sadece onlarca gerçek kabul edilen bir mes’eleden yani Hz. Âdem’in insanlığın atası olması mes’elesinden hareket ederek bu görüşü belirtmişlerdir. (…)

Sufîlerden ve imâmiyye mezhebi mensuplarından nakledildiğine göre ehl-i kitâb’ın ve bizim bildiğimiz meşhur Âdem’den Önce pek çok Âdem’ler varmış. Bu husus Rûh el-Meânî’de belirtilir. İmâmiyye’nin Câmî el-Ekber kitabının müellifi 15. fasılda uzun bir haber nakleder ki, buna göre; Allah Teâlâ atamız Âdem’den önce 30 Âdem yaratmış. Her Âdem arasında bin sene varmış. Ve dünya onlardan sonra 50.000 yıl harab kalmış. Sonra 50 bin yıl i’mâr görmüş ve ardından atamız Âdem (a.s.) yaratılmış. Keza îbn Bâbeveyh, Tevhîd kitabında Ca’fer el-Sâdık’dan uzun bir söz nakleder ki, o şöyle demiş: Belki de siz Al­lah’ın sizden başka bir İnsan yaratmamış olduğunu kabul ediyorsunuz. Doğrusu Allah binlerce Âdem yaratmıştır. Siz bu Adem’lerin sonun-cususunuz. (…)[2]

2 — Yetimlere mallarını verin. Temizi murdara de­ğişmeyin. Onların mallarını kendi mallarınıza katarak ye­meyin. Çünkü bu, büyük bir günâhtır.

3 — Eğer yetîm kızların haklarını gözetemeyeceğiniz-den korkarsanız; size helal olan diğer kadınlardan ikişer, üçer ve dörder olmak üzere nikahlayın. Şayet aralarında adalet yapamayacağınızdan endîşe ederseniz, o zaman bir tane almalısınız. Veya sahip olduğunuz câriye ile yetinme­lisiniz. Bu, adaletten sapmamanıza daha uygundur.

4 — Kadınların mehirlerini seve seve verin. Şayet on­dan bir kısmını gönül hoşluğu ile size bağışlar iseler, onu afiyetle yeyin.

Yetim Kızların Hakkı

Allah Teâlâ, yetimler baliğ olduklarında mallarının kendilerine ve­rilmesini emrederek, onların mallarının kendi mallarına katılarak ye­nilmesini yasaklıyor ve «Temizi murdara değişmeyin» buyuruyor.

Ebu Salih’ten naklen Süfyân es-Sevrî: Senin için takdir edilen helâl rızık; sana gelmeden önce acele ile haram rızka (haram nzık peşinden gitme) koşma, demiştir.

Saîd îbn Cübeyr der ki: İnsanların mallarından haram olam ken­di helâl mallarınızla değiştirmeyin. Yine o şöyle diyor: Kendi helâl malınızı saçıp savurup da onların haram mallarını yemeyin.

Saîd tbn el-Müseyyeb ve Zührî de : Zayıf, çelimsiz malı vererek besili malı alma, demiştir.

İbrahim en-Nehaî Ve Dahhâk: Bozuk malı verip iyi malı alma, demişlerdir.

Süddî de şöyle der: Onlardan biri; yetimin koyunlarından semiz koyunu alır ve yerine arık koyunu koyar, sonra da; «koyuna koyun,» derdi. İyi (ayarından) dirhem alır, yerine bozuk dirhem koyarak «dir­heme dirhem» derdi.

«Onların mallarını kendi mallarınıza katarak yemeyin.» âyetinin tefsirinde Mücâhid, Saîd İbn Cübeyr, Mukâtil İbn Hayyân, Süddî ve Süfyân İbn Htiseyn: Karıştırıp da hepsini (birlikte) yemeyin, demiş­lerdir.

«Çünkü bu, büyük günâhtır.» âyetindeki kelimesini

İbn Abbâs «günâh» olarak tefsir etmiştir. İbn Merdûyeh’in Ebu Hü-reyre’den rivayetine göre Rasûlullah (s.a.) a «çünkü bu, büyük bir gü­nâhtır…» âyeti soruldu. Efendimiz … büyük bir günâhtır, buyurdular. Ancak hadîsin senedinde bulunan râvîlerden, Muhammed İbn Yûnus zayıftır. İbn Abbâs’ın kavlinin benzeri Mücâhid, İkrime, Saîd İbn Cü­beyr, Hasan, İbn Şîrîn, Katâde, Dahhâk, Mukâtil îbn Hayyân, Ebu Mâlik, Zeyd İbn Eşlem ve Ebu Sinan’dan da rivayet edilmiştir.

Sünen-İ Ebu Dâvûd’da rivayet edilen bir hadîs-i şerifte de bu âye­tin anlamı «suçlarımızı (günâhlarımızı) ve hatâlarımızı bağışla» de­mektir.

İbn Merdûyeh, Ebu Uyeyne’nin kölesi Vasıl’a varan bir senedle… İbn Abbâs’tan rivayet eder ki; Ebu Eyyûb karısını boşamıştı da Rasû­lullah (s.a.) ona: Ey Ebu Eyyûb, Ümmü Eyyûb’u boşamak günâhtır, buyurmuşlardı. İbn Şîrîn «hûb» kelimesinin «günâh» anlamında oldu­ğunu söylemiştir.

Yine îbn Merdûyeh der ki: Bize Abdülbâkî’nin… Enes’ten rivaye­tine göre; Ebu Eyyûb, Ümmü Eyyûb’u boşamak istedi ve Rasûlullah (s.a.) dan bu konuda izin istedi. Efendimiz: «Ümmü Eyyûb’u boşamak günâhtır, onu tut (boşama), buyurdular. Bu konuda İbn Merdûyeh ve Hâkim Müstedrek’inde, Ali İbn Asım tarîkıyla… Enes îbn Mâlik’ten rivayet ederler ki; o şöyle demiştir: Ebu Talha, Ümmü Süleym’i bo­şamak istedi. Rasûlullah (s.a.) da ona : Muhakkak ki, Ümmü Süleym’i boşamak günâhtır, bundan vazgeç, buyurdular.

Buna göre âyet-i kerîme’nin anlamı şöyledir: «(Yetimlerin) mal­larını kendi mallarınızla beraber yemeniz büyük bir günâh; büyük bir hatâdır, bundan sakının.»

Allah Teâlâ : «Eğer (kendileriyle evlendiğinizde) yetîm kızların haklarını gözetemiyeceğinizden korkarsamz; size helâl olan diğer kadullardan ikişer… nikahlayın» buyuruyor. Sizden birinin yanında bir yetim kız bulunur da, ona mehr-i misil vermeyeceğinden korkarsa, onun dışındaki kadınlara yönelsin (ve onları nikâhlasın). Zîrâ onlar çoktur ve Allah Teâlâ bu konuda bir darlık (zorlaştırma) da koymamıştır.

Buhârî der ki: Bize İbrahim îbn Musa… Hz. Âişe (R. Anhâ) den rivayet etti ki; birisinin (yanında) yetîm bir kız vardı. Onu kendine nikahladı. Yetîm kızın bir hurmalığı vardı ve adam burayı da kendi elinde tutuyordu. Yetîm kıza kendinden bir şey (mehir) vermemişti. Bunun üzerine «Eğer (kendileri ile evlendiğinizde) yetim kızların hak­larım gözetemeyeceğinizden korkarsanız…» âyeti nazil oldu. Öyle sanı­yorum ki: Kız hem bu hurmalıkta, hem de onun malında ortak idi de, demişti.

Yine Buhârî der ki: Bize Abdülazîz İbn Abdullah… Urve İbn Zü-beyr’den rivayet etti ki o, Hz. Âişe. (R. Anhâ) ye «Eğer (kendileriyle evlendiğinizde) yetîm kızların haklarım gözetemiyeceğinizden korkar­sanız…» âyetini sormuş, o da şöyle demiştir : «Ey kızkardeşimin oğlu» bir yetîm kız, velîsinin evindedir ve velîsinin malında ona ortaktır. Kı­zın malı ve güzelliği velîsinin hoşuna gider de başkasının vereceği me­hir kadar mehir vermek suretiyle onun mehrinde adaletli davranmak-sızın onunla evlenmek ister. İşte bu durumda yetîm kızların mehirle-rinde adaletli davranma ve âdet olan şekilde en yüksek mehri vermek­sizin onlarla evlenmeleri yasaklanmış ve onların dışında hoşlarına gi­decek kadınları nikahlamaları emredilmiştir. Urve der ki: Hz. Âişe (R. Anhâ) şöyle dedi: «Halk bu âyetten sonra Rasûlullah (s.a.) dan (yine) sordular. (Fetva istediler). Allah Teâlâ da : «Kadınlar hakkında senden fetva istiyorlar…» (Nisa, 127) âyetini indirdi.» Hz. Âişe (R. An­hâ) devamla : Allah Teâlâ’nın : «Nikâhlanmayı istemediğiniz yetîm kız­lar hakkında…» sözüne gelince bu; sizden birinin malı ve güzelliği az olduğunda yetîm kızdan yüzçevirmesidir. Bu âyetle mallan ve güzel­likleri az olduğunda onlardan yüz çevirmeleri nedeniyle adaletle ol­ması dışında yetîm kadınlarla mal ve güzelliklerine göz dikerek evlen­mekten men’edildüer.[3]

Birden Fazla Kadınla Evlenme

Allah Teâlâ: «…İkişer, üçer ve dörder olmak üzere nikahlayın…» buyuruyor. Onlann (yetîm kızların) dışındaki kadınlardan dilediğinizi nikahlayın. Dileyen iki, dileyen dört nikâhlasın, Allah Teâlâ başka bir âyet-i kerîme’de: «Hamd, …melekleri ikişer, üçer, dörder; kanatlı el­çiler kılan Allah’a mahsûstur.» (Fâtır, 1) buyuruyor ki; onlardan kimi­nin iki, kiminin üç ve kiminin de dört kanadı vardır. (Başka) delil ol­duğundan melekler için bu sayıların dışında kanat olmadığı anlaşılmaz. Bu âyette ise durum böyle değildir. Ve erkeklerin evlenebilecekleri kadın sayısı dörtle sınırlandırılmıştır ki, îbn Abbâs ve ulemanın cum­huru bu görüştedirler. Zîrâ burada makam ihsan (da bulunma, nimet verme) ve mübâh kılma makamıdır. Şayet dört kadından fazlasını ay­nı anda almak (nikâhlarını cem’etmek) caiz olsaydı elbette âyette zikredilirdi.

Şafiî der ki: Allah Teâlâ’nın emirlerini beyân edici olan Rasûlul-lah (s.a.) in sünneti delâlet ediyor ki; Rasûlullah (s.a.) dan başka hiç kimseye dörtten fazla kadım bir nikâhla toplama (aynı anda dört ka­dından fazlasıyla evlenme) caiz değildir. Şafiî —Allah ona rahmet ey­lesin— nin söylediği budur ve âlimler arasında bu konuda icmâ’ var­dır. Sadece Şia’dan bazılarından nakledildiğine göre; bir erkek, dört­ten fazla kadını dokuza kadar nikâhı altında toplayabilir. Bazıları da sayı tahdidi koymamışlardır. Bir kısmı ise Rasûlullah (s.a.) m dört­ten dokuza kadar kadınlarla evlenmesine dayanmaktadırlar. Nitekim bu husus, Buhârî ve Müslim’de sabittir. Onbir sayısına gelince : Buhârî buna şöyle bir yorum yapıp der ki: Bize Enes’den rivayet edildi ki; Rasûlullah (s.a.) onbeş hanımla evlendi, bunlardan onüçü ile zifaf vu­ku’ buldu. Yanında (aynı zamanda) onbir tanesi bir arada bulundu. Vefatlarında dokuz hanımı vardı.

Âlimlere göre bu, ümmetinin diğer ferdlerine değil, sadece Rasû­lullah (s.a.) a âit özelliklerdendir. Ve biz, ancak dört kadınla evleni-lebileceğine (dört kadının nikâhının bir erkekte toplanabileceğine) delâlet eden hadîs-i şerifleri de zikredeceğiz.

Bu Konudaki Hadîs-i Şerifler :

İmâm Ahmed der ki: Bize İsmail ve Muhammed İbn Ca’ier*in… Sâlim’den, onun da babasından rivayetine göre; Ğaylân İbn Seleme es-Sekafî müslüman olduğunda, nikâhı altında on kadın vardı. Rasûlul­lah (s.a.) ona: İçlerinden dört tanesini seç, buyurdular. Hz. Ömer (r.a.) in zamanında Gaylân hanımlarını boşadı ve malını oğulları ara­sında paylaştırdı. Onun bu davranışı Hz. Ömer (r.a.) e ulaşınca: Hz. Ömer; öyle sanıyorum ki gökten gizlice haber aşıran şeytân, senin ölüm haberini alıp içine atmış. Herhalde sen çok yaşamayacaksın. Allah’a yemin ederim ki, ya kadınlarına döner (onları tekrar nikâhlar) ve ma­lına onları döndürürsün, ya da onları ben sana mirasçı kılar Ebu Ra-ğâl’in kabrinin taşlandığı gibi senin de kabrinin taşlanmasını emrede­rim… dedi. (Ebu Rağâl, uğursuzluk ve zulüm için verilen bir ör­nektir.)

Şafiî, Tirmizî, îbn Mâce, Dârekutnî, Beyhakî ve başkaları da ha­dîsi bu şekliyle Ismâîl İbn Uleyye, Ğunder, Yezîd îbn Zürey, Saîd îbn Ebu Arûbe, Süfyân es-Sevrî, îsâ îbn Yûnus, Abdurrahmân İbn Muham­med el-Muharİbî, Fazl îbn Mûsâ ve bunların dışındaki hafızlar kanalıyla Ma’mer’den «İçlerinden dört tanesini seç.» sözüne kadar olan kısmını rivayet etmişlerdir. Hadîsin Hz. Ömer (r.a.) ile ilgili kısmını ise sadece İmâm Ahmed rivayet etmiştir. Bu kısım, güzel bir İlâve ol­makla birlikte Tİrmizî’nin Buhârî’den nakline göre; Buhârî bu hadisi illetli görerek zayıf kabul etmiştir. Tirmizî hadîsi rivayet ettikten son­ra; Buhârî’nin şöyle dediğini işittim der: Bu hadîs mahfuz değildir. Sahîh olan, Şuayb ve başkalarının Zührî kanalıyla Muhammed tbn Şüveyd’den rivayet ettiklerini; Sâlim’den, o da babasından rivayet etti ki, sakîf ten bir adam hanımlarını boşadı. Ömer de kendisine : Ya ka­dınlarına dönersin, ya da Ebu Rağal’in kabrinin taşlandığı gibi ben de senin kabrini taşlattırırım (ya da taşlarım), dedi.

Bu ta’lîl şüphelidir ki doğrusunu Allah bilir. Hadîsi Abdürrezzâk… Zührî’den, Mâlik de Zührî’den mürsel olarak rivayet etmişler, Ebu Zür’a da; bu daha sahihtir, demiştir.

Beyhakî der ki: Bu hadîsi bize Akîl Zührî’den rivayet etti. O da: Bu hadîs bize, Osman tbn Muhammed İbn Ebu Şüveyd’den ulaştı, dedi. Ebu Hatim ise; bunun vehm olduğunu, Zührî’nin Muhammed îbn Şü­veyd’den naklen: Bize ulaştığına göre Rasûlullah (s.a.) (…) şeklinde rivayet ettiğini söyler. Beyhakî, bu hadîsi Yûnus ve İbn Uyeyne’nin Züh­rî’den onun da Muhammed îbn Şüveyd’den rivayet ettiğini söylemek­tedir. BU da Buhârî’nin ta’lîl ettiği hadîs gibidir. İmâm Ahmed’in Müs-ned’inden yukarıya aldığımız hadîsin isnâdındaki râvîler; Buhârî ve Müslim’in şartlarına göre güvenilir kişilerdir. Sonra Ma’mer ve hattâ Zührî tarîkından başka kanaldan da rivayet edilmiştir.

Hafız Ebu Bekr el-Beyhakî der ki: Bize Ebu Ali el-Hâfız’ın… îbn Ömer’den rivayetine göre: Ğaylân İbn Seleme muslüman oldu. Yanın­da on kadın vardı ve onlar da onunla birlikte muslüman oldular. Rasû­lullah (s.a.) öaylân’a, onlardan dört tanesini seçmesini emretti. Ha­dîsi Neseî de Sünen’inde bu şekilde tahrîc etmiştir. Ebu Ali îbn es-Se-ken: Hadîsi rivayette Serâr (?) îbn MÜceşşer tek kalmıştır, o da gü­venilir bir râvidir, derken, îbn Maîn de onu güvenilir bulmuştur. Ha­dîsi Semeydâ îbn Vâhib de Serâr (?) dan rivayet etmiştir.

Beyhakî der ki: Ğaylân İbn Seleme hadîsi, bize Kays İbn el-Hâris kanalıyla Urve îbn Mes’ûd ve Safvân İbn Ümeyye’den rivayet edil­miştir.

Hadîsin delâlet ettiği hükme gelince; şayet dörtten fazla kadınla aynı anda evli olmak, caiz olaydı —muslüman olduklarına göre- – Ğay-lân’ın diğer kadınlarıyla birlikte olmasına Rasûlullah müsâade buyu­rurdu. Dördünü bırakıp diğerlerinden ayrılmasını emrettiğine göre; bu, hiçbir şekilde dört kadından fazlasıyla aynı ânda evli olmanın caiz olmadığına delâlet eder. Devam eden (eskiden nlkâhlanılmış) kadınlar hakkında durum böyle olunca, başlangıç halindeki hüküm de evleviyyetle böyledir. Allah Teâlâ doğrusunu en iyi bilendir.

Ebu Dâvûd ve İbn Mâce Stinen’lerinde Muhammed îbn Abdurrah-mân İbn Ebu Leylâ tarikiyle… Kays İbn el-Hâris’ten —Ebu Davud’un bir rivayetinde Haris îbn Kays îbn Umeyra el-Esedî’den— rivayetlerine göre o şöyle demiştir: Müslüman olduğumda yanımda sekiz hanımım vardı. Bunu Rasûlullah (s.a.) a söyledim: Onlardan dördünü seç (ter-cîh et), buyurdular.

Hadîsin isnadı hasendir. Seneddeki bu gibi ihtilâf hadîsin başka şâhidleri de bulunduğu için herhangi bir zarar vemez.

îmâm Ebu Abdullah Muhammed îbn İdrîs eş-Şafiî Müsned’inde der ki: Bana İbn Ebu Zinâd’dan işiten birisinin… Nevfel İbn Muâvi-ye’den rivayet ettiğine göre; o şöyle demiştir : Yanımda beş kadın (ka­rım) olduğu halde müslüman olmuştum. (Müslüman olduğumda beş hanımım vardı.) Rasûlullah (s.a.) bana: Dilediğin dört tanesini seç, geriye kalan birini bırak buyurdular. Hanımlarının en eskisi, yaşlı ve doğumdan kesilmiş olanı —ki 60 seneden beri benimleydi— boşadım.

Hafız Ebu Bekr el-Beyhakî’nin de dediği gibi bütün bunlar, daha önce geçen Ğaylân hadîsinin sıhhatine delâlet etmektedir.

Allah Teâlâ : «Şayet aralarında adalet yapamayacağınızdan endîşe ederseniz o zaman bir tane almalısınız. Veya sahib olduğunuz câriye ile yetinmelisiniz.» buyuruyor. Başka bir âyet-i kerîme’de de «Ne kadar isteseniz yine de kadınlar arasında adalet yapamazsınız» buyrulduğu üzere kadınların birden fazla olması halinde; aralarında adaletli dav-ranamamaktan korkarsanız, böyle bir endişesi olan kişi bir kadınla ya da odalık cariyelerle yetinsin. Zîrâ onlar arasında vâcib değildir, müs-tehabdır. Yaparsa güzeldir, yapmazsa günâhı yoktur.

Allah Teâlâ : «Bu, adaletten sapmamanıza daha uygundur…» bu­yuruyor. Bazıları —ki Zeyd îbn Eşlem, Süfyân İbn Uyeyne ve Şafiî bun­lardandır— âyeti, ailenizin çoğalması için bu daha uygundur, şek­linde anlamışlardır. Bunlara göre bu, (Tevbe, 28) âyetinden alınmadır ve âyetteki ( *!>& ) fakirlik anlamınadır.

Ancak bu açıklama şüphelidir. Zîrâ hür kadınların sayılarının ço­ğalması ile ailenin çoğalmasından korkulacağı gibi, odalık cariyelerin sayılarının çoğalmasıyla da ailenin çoğalmasından korkulur. Bu ko­nuda cumhûr’un kavli en sahihidir ki, buna göre anlam zulmetme­menize daha uygundur, şeklinde olacaktır.

İbn Ebu Hatim, îbn Merdûyeh ve Sahîh’inde İbn Hibbân diyorlar ki: Abdurrahmân İbn İbrâhîm kanalıyla… Hz. Âişe’nin, Rasûlullah’-dan rivayetine göre; efendimiz : «Bu, adaletten sapmamanıza daha uy­gundur» âyetini, zulmetmemenize daha uygundur, buyurmuşlardır.

İbn Ebu Hatim; babasının, bu hatalı bir rivayettir. Hz. Âişe’den mevkuf olarak rivayeti sahihtir dediğini nakleder.

İbn Ebu Hâtim’in söylediğine göre; İbn Abbâs, Hz. Âişe, Mücâhid, îkrime, Hasan, Ebu Mâlik, Ebu Rezîn, Nehaî, Şa’bî, Dahhâk, Ata el-Horasanı, Katâde, Süddî ve Mukâtil îbn Hayyân’ın (Adaletten) mey­letmemenize, daha uygundur, şeklinde tefsir ettikleri’rivayet edilmiş­tir. İkrime merhum da Ebu Tâlib’in şiirini bu anlama delil getirmiştir. Ancak o, bu şiiri es-Sîre’de olduğu gibi nakletmiştir. İbn Cerîr bunu naklettikten sonra doğru şeklini de kaydetmiştir.

Allah Teâlâ : «Kadınların mehirlerini seve seve verin.» buyuruyor. îbn Abbâs’tan rivayetle Ali İbn Ebu Talha; âyetteki keli­mesinin mehir anlamına geldiğini, söylemiştir.

İbn İshâk şöyle der : Zührî, Urve kanalıyla Hz. Âişe’den nakleder ki; âyette geçen kelimesi, Fariza demektir. Mukâtil, Katâde ve İbn Cüreyc de aynı anlamı verirler. Ayrıca îbn Cüreyc müsemmâsını da ilâve eder.

İbn Zeyd de şöyle der : arap dilinde, vâcib anlamınadır. Allah Teâlâ bu âyette kadınların ancak vâcib bir şey (mehir) mukabili nikâhlanacaklanm bildiriyor. Hz. Peygamberden sonra hiç kimseye vâcib olan mehir ödemeksizin nikahlamanın haksız yere ve yalan me­hir kesmenin uygun düşmeyeceğini ifâde ediyor.

Bu konuda âlimlerin sözleri aşağı-yukarı şu anlamdadır:

Kadına mehir vermek, kesin olarak erkek üzerine vâcibtir ve bunu gönül hoşluğu ile vermelidir. Kişi nasıl hediye ve bahşişi gönül hoşluğu ile veriyorsa, kadına da mehrini aynı şekilde gönül hoşluğu ile vermesi gerekir. Mehir kesildikten sonra kadın, gönül hoşluğu ile mehrini, ya da mehrinin bir kısmını kocasına bağışlarsa koca, helâl ve temiz olarak ondan yesin. îşte bunun içindir ki, Allah Teâlâ âyetin devamında: «Şayet ondan bir kısmını gönül hoşluğu ile size bağışlar iseler, onu afi­yetle yeyin» buyurmuştur.

İbn Ebu Hatim der ki; Bize Ahmed İbn Sinan… Hz. Ali (r.a.) nin şöyle dediğini rivayet etti: Sizden biri birşeyden (hastalıktan) şikâyet ettiğinde hanımından üç dirhem, ya da ona yakın bir şey istesin. Onun­la bal satın alsın, sonra da yağmur suyu alarak ikisini şifalı, bereketli ve âfiyetli bir ilâç halinde birleştirsin. (Satın aldığı bal ile yağmur su­yunu birbirine katsın. Böylece şifalı, bereketli bir ilâç elde etmiş olur.)

Hüşeym, Seyyâr’dan o da Ebu Salih’ten rivayet ediyor ki; o şöyle demiştir: Birisi kızını evlendirdiğinde onun önünden (kızı vermeden önce) mehrini alırdı. Allah Teâlâ bunu onlara yasakladı ve «Kadınla­rınızın mehirlerini seve seve verin.» âyetini indirdi.

Bu hadîsi İbn Ebu Hatim ve İbn Cerîr Taberî rivayet etmişlerdir.

îbn Ebu Hatim diyor ki: Bize Muhammed İbn İsmail’in… Abdur-rahmân İbn el-Beylemânî’den rivayet ettiğine göre; Rasûlullah (s.a.) : «Kadınlarınızın mehirlerini seve seve verin,» âyetini okudu. Orada bu­lunanlar; mehirler nedir, ey Alalh’ın Rasûlü? diye sordu. Hz. Peygam­ber; ailelerinin karşılıklı olarak razı ve hoşnûd olduğudur, buyurdu.

İbn Merdûyeh, Haccâc İbn Artât kanalıyla… Ömer İbn el-Hattâb’-dan rivayet etti ki, o şöyle demiştir : Rasûlullah (s.a.) hutbede üç kerre : Dul (kadın ve erkekleri) evlendirin (nikahlayın…) buyurdular. Bir adam kalktı ve; ey Allah’ın Rasûlü, onların aralarındaki mehir nedir? diye sordu. Allah’ın Rasûlü: Ailelerinin üzerinde uyuştuğu (karşılıklı razı ve hoşnûd oldukları) dur, buyurdu.

Hadîsin senedindeki İbn el-Beylemânî zayıftır ve hadîsin senedin­de inkıta’ vardır, (hadîs, munkatı’ hadîstir.)[4]

İzahı

Teaddüd-i Zevcât (Polygami)

Birden fazla evlilik konusu; evlilik yoluyla da olsa, yetimlerin mal­larını yemekten nehyeden söz içerisinde vârid olmuştur. Ve deniliyor ki; eğer kendi içinizde yetîm eşinizin malını yemek endîşesini hisse­derseniz onlarla evlenmemeniz gerekir. Çünkü Allah Teâlâ, diğer ka­dınlarla dörde kadar evliliği mübâh kılmışken, yetimler konusunda bu­nu öngörmemiştir. Fakat eşler arasında adalet edemeyeceğinizden en­dîşe ederseniz, yalnız bir eşle yetinmeniz gerekir. Adaletsizlikten kork­ma; şek ve zan halinde mevcûd sayılır. Hattâ adaletsizlik vehmi bile, bu konuda geçerlidir. Ne var ki, şeriat vehim halindeki adaletsizliği affediyor. Çünkü bu gibi şeylerin bilinmesi çok zordur. İki veya daha fazla evlilik kendisine mübâh olan koca; hiçbir zan veya tereddüde mahal bırakmayacak derecede adaletli davranacağına güvenen koca­dır. Tereddüd zayıf da olabilir.

Allah Teâlâ; «Adalet edemeyeceğinizden endîşe ederseniz, bu tak­dirde bir tane» buyurarak bunun adaletten uzaklaşmamaya daha uygun olduğunu bildiriyor. Yani tek eşle yetinme, zulüm ve azgınlığın bulun­maması için en müsait yoldur. Şu halde çok evliliğin meşru’ kılınma­sının dayanağı zulümden uzaklaşmaktır. Adalet şartı, adaletin göze­tilmesinin vâcib oluşunu takviye için konulmuştur. Ancak her halü­kârda adaletin zor olduğuna da dikkat çekilmektedir. Allah Teâlâ Nisa sûresinin bir diğer âyetinde de şöyle buyurmaktadır: «Ne kadar özen gösterseniz de kadınlar arasında adalete güç yetiremezsiniz.» (Nisa, 129) Bu ifâde; gönüldeki temayüllerde adalete hamledilebilir. Eğer böyle olmasaydı, bu iki âyetin toplamı birden fazla evliliğin hiçbir şe­kilde caiz olmadığı sonucunu doğururdu. Daha önceki âyette geçtiği gibi «Tamamen de o tarafa meyletmeyin ki, onları muallakta bırakmış olmayanınız» buyurarak konu açıklanmaktadır. Yani Allah, kulun kal­bindeki meyillerini kontrol etmesine imkân olmayan noktalarda kulu affeder. Nitekim Hz. Peygamber son dönemlerinde Hz. Âişe’ye diğer ka­dınlarından daha çok temayül ediyordu. Fakat öbürlerinin rızâsı ve izni olmadan ona özel bir davranışta bulunmuyordu. Hatta; Allah’ım, benim sahib olduğum konuda payım bu. Sahip olmadığım konudan dolayı da beni sorumlu tutma, diyerek gönlündeki temayülünden dolayı sorumluluktan kurtulmak istiyordu.

Muhammed Abduh der ki: Bu iki âyeti dikkatle okuyanlar, İs­lâm’da birden fazla kadınla evliliğin mübâh oluşunun çok zorunlu hal­lerin ortaya çıkardığı bir zaruret olduğunu görür ve anlarlar. Zaruretler ise ihtiyâç halinde sahibine haramı mübâh kılar. Ancak zaruret hali de adalet ve zulümden emin olma şartına bağlanmıştır. Bu zaruri hale rağmen, günümüzde birden fazla evliliğin sebep olduğu bozuklukları iyi düşünen kişi, çok evliliğin yaygın olduğu toplumun yaşamasının müm­kün olmayacağı kanâatına kesinkes vanr. Doğrusu o ki; bir evde iki kadın bulunan ailenin durumu hiçbir zaman düzelmeyeceği gibi, ora­da nizâm ve düzen de bulunmaz. Erkek, eşleriyle birlikte evin düzenini bozmak için çalışır. Ve sanki eşlerden her biri diğerinin düşmanı gibidir. Sonra her eşten doğan çocuk, birbirine düşman hale gelir, öyleyse çok evliliğin doğurduğu bozukluk ferdlerden ailelere, ailelerden de millet­lere intikâl eder.

Muhammed Abduh der ki: İslâm’ın başlangıç döneminde çok ev­liliğin bazı faydalan vardı. En önemlisi neseb bağıydı. Ve kişinin asa-biyyetini güçlendiren sıhrî yakınlıktı. O zaman günümüzdeki gibi za­rarları mevcûd değildi. Çünkü o gün, kadınların ve erkeklerin ruhun­da din köklüce yer etmişti. Zarar görenin sıkıntısı zaranndan daha fazla olmuyordu. Ama günümüzde zarar her eşin çocuğuna babasına ve di­ğer akrabalarına kadar intikâl etmekte ve aralarında kin, düşmanlık tohumlarını ekmektedir. Zarar gören kadın, çocuğunu kardeşine düş­man etmekte, kocasını çocuğunun hakkını yemekle İtham etmektedir. Koca, budalalığından en çok sevdiği karısına boyun eğmekte ve böy­lece bütün ailede bozukluk yayılmaktadır. Eğer çok evlilikten doğan kötülükleri ve musibetleri açıklayacak olsaydınız, mü’minlerin böyle bir evliliğe tevessül etmekten tüyleri ürperirdi. Çok evliliğin doğur­duğu zararlar arasında hırsızlık, zina, yalan söyleme, hiyânet, korkak­lık ve tezvirin yanı sıra katil olayları da bulunmaktadır, öyle ki çocuk babasını, anasını öldürmekte, baba evlâdını, karı kocasını, koca karı­sını katletmektedir. Bütün bunlar mahkeme kayıtlarında sabittir. casınm değerini bilmeyen, çocuğunun değerini bilmeyen, kendini bil­meyen, dinini bilmeyen, din adına bir takım surdan burdan öğrendiği hurafe ve sapıklıktan başka bir şey bilmeyen ve din namına bildiği şey­lerden; Allah tarafından indirilmiş her kitabın ve her peygamberin uzak duracağı bir kadının; eğitilmesi durumu da bu konuda sizi önleyecek bir engeldir. Eğer kadın; sağlam bir dinî terbiye ile yetiştirilir ve onun dini duygulan yegane etken güç olursa; birden fazla evliliğin topluma bir zararı olmaz. Zarar, sadece kadınların kendilerine yönelik olur. Ama durum gördüğümüz ve duyduğumuz gibi olunca, birden çok evlilikle bir toplumun terbiye edilmesi imkânı yoktur. Binâenaleyh bilginlerin bu meseleyi iyice gözönünde bulundurmaları gerekir. Özellikle iktidarı elinde bulunduran ve kendi mezheblerine göre hüküm verilen hanefî-lerin bu konuda dikkatli olmaları îcâbeder. Hanefîler, dinin insanların faydası ve hayrı İçin indirilmiş olduğunu, karşılıklı zarar vermenin ya­saklanmasının dinî bir kaide olduğunu inkâr etmezler. Binâenaleyh daha Önce mevcûd değilken herhangi bir zamanda bir konuda bozukluk ortaya çıkarsa, şüphesiz ki, hükmün değiştirilmesi ve mevcûd duruma göre yeni bir hükmün konulması gerekir. Yani bozukluğu önlemek, fay­dayı celbetmekten Önce gelir. Muhammed Abduh der ki: Böylece ada­letsizlik endîşesi sözkonusu olunca; birden fazla kadınla evlenmenin ke­sinlikle yasak olduğu anlaşılmış oluyor.

Üstâd (Muhammed Abduh) ilk derste böyle söyleyerek âyeti tefsir etmişti. Sonra ikinci derste dedi ki: Birden fazla kadınla evlenmenin bir zaruret olduğu, gerçekleşmesi güç olan şartlara bağlandığı ve bunun sanki çok evliliğin yasaklanmış olduğu anlamına geldiği daha önce an­latılmıştı. Adalet edemeyeceğinden endişelenen kişinin, birden fazla ka­dınla evlenmesinin haram olduğu belirtilmişti. Ancak bazı arkadaşla­rın anladığı gibi bu ifâdeden adalet edememe endîşesinin mevcudiyeti halinde nikâh akdinin bâtıl veya fâsid olacağı sonucu çıkarılmamalıdır. Çünkü harâmlık geçicidir ve nikâh akdinin ibtâlini gerektirmez. Zîrâ kişi zulümden korkar ama zulmetmez. Veya zulmeder, sonra dönüp tev-be ederek adaletli davranıp, normal bir hayat yaşayabilir. (…)

Ben derim ki (Reşîd Rızâ); Taaddüd-i Zevcât, aslında evliliğin tabîatına aykırıdır. Esâs olan; bir erkeğin tek bir kadını olması ve o kadın nasıl kendisi için eş olarak o erkeği seçmişse, erkeğin de eş ola­rak o kadını seçmesidir. Ancak bazan toplumda zaruret hâsıl olur. Özel­likle İslâm toplumunda olduğu gibi, savaşçı toplumlarda bu durum açıkça görülür. Binâenaleyh taaddüd-i zevcât bir zaruret için mübâh kılınmış ve zulmetmeme, haddi aşmama şartına bağlanmıştır. (…)

Frenklerden büyük bir topluluk çok evlilik mes’elesini; —kendi dinî gelenek ve alışkanlıklarının etkisiyle ve bilhassa kadınlara aşırı saygı gösterme gayretkeşliği ile— İslâm’a sürülmüş en büyük leke ola­rak görmektedirler. Özellikle birden fazla kadınla evlenen pek çok müs-lümanm halini görerek veya işiterek bu değerlendirmeye varmakta­dırlar. Bazı müslümanlarm, Kur’an’ın koyduğu ve çok evliliğin ceva­zına neden olan şartlan, kayıtları nazar-ı itibâra almadan hayvani his­lerinin tatmininden İbaret davranışlarını gördükleri için veya bir ko­canın evinde birçok eşin bulunması halinde aile yuvasında meydana gelecek bozukluğu, çocuklar arasındaki didişme, kin, nefret ve kıskanç­lıkları gördükleri için bu kanâati belirtmektedirler. Ne var ki, böylesine büyük ve sosyal bir konuda dış görüşüne bakarak hüküm vermek ge­rekmez. Aksine hüküm vermeden önce erkekle kadının tabiatına ve ara­larındaki eşlik ilişkilerine, evlilikteki amaca, kadın ve erkek sayısının toplumlardaki miktarına, ev hayatının problemlerine, erkeğin kadının bakımını üstlenmesi veya aksi duruma, eşlerden birinin diğerinden bağımsız olmasına, insanlığın gelişme tarihine bakmak gerekmektedir. İnsanlığın bedevîlik döneminde; her erkeğin bir tek eşi bulunması ve bununla yetinmesi gereğinin mevcudiyetine bakmak îcâb etmektedir. Bütün bunlardan sonra; Kur’an’ın çok evlilik mes’elesini, istenen dinî bir konu olarak mı, yoksa çok daraltılmış şartlara bağlanmış zaruret­lerin gerektirdiği bir ruhsat olarak mı değerlendirdiğine gözatmak îcâb etmektedir. Siz tıp bilimleriyle uğraşanlar, insanlar arasında erkeğin yapısıyla, kadının yapısı arasındaki farkı ve ayrılığı en iyi bilenlersiniz. Bizim bildiğimize göre, tabiatı îcâbı kadının erkeği istediğinden daha çok erkek kadım ister. Harem ağalarından başka tabiatı gereği kadına karşı istek duymayan hiçbir erkek bulunmaz. Ama tabiatları gereği, erkeklere arzu duymayan pek çok kadın vardır. Eğer kadının, bir erkek tarafından sevilmiş, ve erkeğin ilgisini çekmiş olma gibi duygusu bu-lunmasaydı, bu günkünden çok fazla olarak pek çok kadının evlilikten uzak duracaktan görülürdü. Kadındaki bu arzu tabiî olarak soyun de­vamı içgüdüsünden doğan eğilimden farklıdır. Yaşlı erkekler evlenmek için süslenme ihtiyâcı duymazken, yaşlı dullarda bu ihtiyâç fazlasıyla duyulur. Benim değerlendirmeme göre; bunun sebebi, kadının tabiatın­da yer eden ve uzun asırlar boyunca süre gelen bir erkeğin himaye ve korumasına muhtaç olma duygusudur. Erkeğin kadına kol kanat ger­mesi ise, ancak ona göstereceği temayül ve sevgiye bağlıdır. Bu sebeple nesiller boyu kadınlar bu fıtrî duyguyu hissetmişler ve bunun için çalışmışlar, netîcede nesilden nesile tevarüs eden bir meleke haline gelmiştir. Hattâ bir kadın, erkekten nefret eder ve hoşlanmaz. Ama bu­nun yamsıra ondan yüzçevirmez. îster yaşlı, İster her şeyden el etek çekmiş rahibe olsun, kadınlar, kendilerine temayül etmeyen, kadutfa-nn büyüsüne kapılmayan, arzularına koşmayan bir erkek görmekten rahatsız olurlar. Netîce olarak diyebiliriz ki; erkekte soyun devamı iç­güdüsü kadından daha güçlüdür. Bu birinci mukaddimedir.

Sonra hikmet-i ilâhiyye gereği olarak, eşlerden birinin diğerine te­mayülünü sağlayan ve onu evlenmeye sevkeden ana faktör; türün ko­runmasını sağlayan tenasül içgüdüsüdür. Nitekim beslenme arzusun­da ana hikmet, şahsın kendisini korumasıdır. Kadın, bir İnsanın nor­mal olarak ömrünün yansı boyunca nesil vermeye elverişlidir. Bir İn­sanın normal ömrü yüz senedir. Bunun sebebi ellisinden sonra çoğun­lukla kadının gebe kalma gücünün zayıflamasıdır. Elli yaşını geçen ka­dınlarda âdet kanı kesilir, döllenmeyi sağlayan tenasül yumurtacıkları tükenir. Bu konuda ilâh: hikmet açıktır. Doktorlar bu konunun deta­yım daha iyi bilirler. Erkeğe bir kadından fazlasıyla evlenmek müsâa­desi verilmezse, normal olarak toplumda erkeklerin ömrünün yarısı, evlilik amacının ana motifi olan tenasül içgüdüsünü muattal halde bırakmaya vesîle olur. Bir erkeğin kendi yaşında bir kadınla evlendiği farzedilecek olursa; bunun elli seneden fazla kalan ömrü boşa gitmiş olur. Bilhassa kendisinden daha da yaşlı bir kadınla evlenen ve normal hayat yaşayan kişiler için bu kural geçerlidir. Kendisinden daha küçük bir kadınla evlenen için bu süre daha az olur. Herhalükârda erkek elli yaşında bile 15 yaşında bir kadınla evlenecek olsa 15 yıllık ömrünü bo­şa geçirmiş olur. Kaldı ki, normal olarak erkeklerde bulûğ yaşına er­meden önce meydana gelen erken ölüm, yaşlılık vb. hastalıklar görül­mekle beraber kadında, ancak âdetten kesilme yaşından önce bu gibi haller görülebilir. Hattâ bu farkı bazı Frenk filozoftan da görmüş ola­caklar ki, şöyle demişler: Bir erkeği, bir yıl boyunca, 100 kadınla baş-başa bıraksak, bir yılda bir erkekten 100 insan doğabilir. Ama yüz er­keği, bir yıl, bir kadınla başbaşa bıraksak, en çok soy alabilme imkânı­mız yalnızca bir tek insandır. Kesin olarak görüş odur ki; böyle bir kadın sadece bir mahsûl verebilir. Çünkü erkeklerden her biri diğerinin ekinini bozar. Tabiî kurallar uyarınca neslin çoğalması durumunun önemini dikkate alanlar ve buna mukabil milletlerin durumunu gözö-. nünde bulunduranlar, bu şartı çok iyi görürler. Bu da İkinci mukaddi­me.

Sonra kadınlarda doğum oranı yeryüzünün büyük bir kısmında er­keklerden daha fazladır. Erkekler kadınlardan daha az doğdukları hal­de, ölüm, meşgûliyyet gibi engellere daha çok ma’rûz kalırlar. Bu se­beple erkekler, evlenmeme durumuyla kadınlardan daha çok karşıla­şırlar. Genellikle savaşlarda, askerî ortamda ve eşlerin geçimini sağla­manın zor olduğu hallerde bu durum müşahede edilmektedir. Fıtrat nizâmının temeli böyle olduğu için, milletlerin ve toplumlann geleneği ve alışkanlığı böyle cereyan ettiği için umumiyetle ailenin geçimi er­keğe aittir. İstisnalar müstesna. Şu halde evlenme çağına gelmiş bir erkeğe birden fazla kadınla evlenmeyi engellesek, kadınlardan bir ço­ğunun evlenme imkânlarının elinden alınması neticesi doğar. Halbuki kadının tabiatı soyunun devamını arzular. (…)

Şimdi de sizi, eşler arasındaki geçim durumunun temeline indir­meye çalışacak ve akıl ve fıtratın bu noktadaki hükmünü göstermeye gayret edeceğiz : Erkek; kadının koruyucusunun, evin efendisinin ken­disi olmasını ister. Bedenî gücü, aklı, kazanma ve savunma yeteneğine sahip bulunması bunu gerektirir. Bunun için Allah Teâlâ; «erkekler kadınlar üzerinde kâimdirler.» buyurmaktadır. Kadın ise; sabırlı ol­duğu, yufka yürekli bulunduğu için, ev işlerinin sorumlusu ve çocuk­ların terbiyecisi olmak ister. Daha önce de söylediğimiz gibi kadın, er­kekle çocuk arasında ihsas ve düşünme vasıtasıdır. Kadın; erkek çocu­ğunu derece derece erkekliğe hazırlamak için kendisinin âciz olduğu­nun farkındadır. Keza kız çocuğunun da tabiî fonksiyonunu icra etmek için görevini üstlenmeye ve hassas olarak yetiştirmeye kendisini vazi­feli sayar. (…)

Benimle birlikte beşeriyyetin gelişim tarihini araştıracak olur da; evlilik ve aile ya da evlilik ve üretkenlik konusunda inceleme yapacak olursanız, hiçbir millette erkeğin bir tek kadınla yetindiğini göremez­siniz. Nitekim bu canlıların pek çoğunun özelliğidir. Bu konunun tabiî nedenini açıklama sadedinde değildir elbette. Bilâkis araştırmalar gös­termiştir ki; vahşî kabilelerde kadınla erkek arasında anlaşmaya bağlı bir hak vardır. Anne evin reisidir. Çünkü genellikle baba belirlenmiş değildir. Fakat insanlık ilerleyip geliştikçe, bu karışık ve ortaklaşa ha­yatın zararını farketti ve genelleşmeden özelleşmeye doğru meyletti. Kabiledeki ilk özelleşme; bir kadının bir erkeği olması, kabilenin başka erkekleriyle birleşmemesi oldu. Bu gelişme devam etti. Nihayet bir er­keğin belirli bir sayıyla sınırlandırılmaksızın birkaç kadına sahip ol­ması noktasına geldi. Kadın sayısı sınırlı değildi. Mümkün olduğu mik­tara bağlıydı. Böylece aileler tarihi yeni bir döneme geçti. Burada baba, soyun direği ve yuvanın temeli oldu. Nitekim son dönem Alman ve İn­giliz bilginleri aile tarihiyle ilgili kitaplarında bu konuyu açıklamış­lardır. Buradan hareketle Frenkler, bu tekâmülün sonuçta bir erkeğin bir kadını olması gerektiği noktasına ulaşmışlardır. Bu ana ilkedir. Ve bu ilkenin bütün evlerde geçerli olması gerekir. Ama tabiî ve sosyal gelişmelerle, kadınların menfaati, toplumun menfaati ve tabiî yetenek­lerinin gereği olarak bir erkeğin birden fazla kadına kol kanat ger­mesini gerektiren hallerde durum ne olacaktır? Acaba bu Özelleşme sonucu günümüzde hangi toplumda erkekler, bir tek kadınla yetinme gereğini duymuşlardır? Bize bildirilebilir mi? Avrupa’da yüzlerce, bin­lerce erkekten zina etmeyen kaç erkek vardır? Hayır, erkek tabiatı, ırsî kabiliyetleri gereği olarak tek bir kadınla yetinemez. Çünkü kadın her zaman erkeğin isteklerini karşılamaya yeterli değildir. Keza her vakit kadın, bu isteğin ürününü vermeye kabiliyetli olamaz. Ki bu ürün nesildir. Erkekte birleşme isteği, hiçbir vakte bağlı değildir. Ama ka­dının bunu kabul etmesi vakte bağlıdır. Bazı vakitlerde kadın bunu isterken, bazı zamanlarda istemez. Kadının erkeği kabulünün tabiî mo­tifi —fıtrî gücü dengeli olduğu takdirde— ancak âdetten temizlenme sonrasıdır. Âdet ve hamilelik anında ise tabiatı gereği birleşmek iste­mez. Öyle sanıyorum ki; kadın erkeği memnun etme isteğini kendi ru­huna yerleştirmemiş olsa ve bundan zevk duymasa, birleşme anında duyduğu zevki hatırlayıp buna dayalı hayaller Iturmasa, birleşmeyi tekrarlamak için yeni bir istek duymaz. Özellikle eğitimin etkisi ve genel alışkanlıkları nedeniyle kadınlar temiz kaldıkları günlerin ço­ğunda bile, erkeklerden kaçarlar. Çünkü üretimin ana ilkesi olan aşıla­ma için, kadının her anı müsâid değildir. Bu açıklamadan anlaşılıyor ki; erkeğin bir tek kadınla yetinmesi; tabiatı icâbı kadının kendisini kabule elverişli olmadığı uzun günler boyunca, kadına doğru hızla istek duymasını gerektirir. Bunun en belirgin hali âdet, hamilelik ve doğum sonrası halidir. En azı ise emzirme süresidir. (…)

Bu mukaddimeleri dikkatle okudunuzsa, detaylarını, temellerini iyice öğrendinizse, aşağıdaki neticelerin ortaya çıktığını görürsünüz. Aile hayatında mutluluğun temeli, erkeğin bir tek eşi olmasıdır. İnsan­lığın tekâmülünün en yüksek noktası budur. İnsanların eğitimle yön­lendirilmesi gereken nokta da budur. Buna inanmak ve kabullenmek gerekir. Ancak zaman zaman insanların bu esâsı tüm olarak benimse­melerini önleyen engeller zuhur edebilir. İhtiyâçlar; bir erkeğin bir­den çok kadını kanadı altına almasını gerektirebilir. Bu konuda kadın ve erkeklerin menfaati bunu îcâb ettirebilir. Sözgelimi bir erkeğin, kısır bir kadınla evlendiği halde soyunu devam ettirmek için, başka bir ka­dına başvurması îcâb edebilir ve bu her ikisinin de menfaatma olabilir. Bu gibi hallerde kadın, kendisini boşamaması kaydıyla kocasının başka bir kadınla evlenmesine müsâade edebilir. Özellikle krallar ve hüküm­darlar için bu husus geçerlidir. Yahut kadın, artık her türlü verimli­likten uzak bir yaşa girer, kocasının daha başka kadınlarla ilişki kur­maya müsâid olduğunu görür ve kocasına evlenmek için izin verir. Kendisini çocuklarının terbiyesine ve eğitimine verebilir. Veya erkek tek bir kadının kendisi için yeterli olmayacağını, tabiatı gereği daha çok ilişki kurmak istediğini kabul edebilir. Ancak eşinin tabiatı bunun tamamen tersi olabilir. Ya da kadının âdet görme süresi her ayda 15 güne kadar çıkabilir. Bütün bu durumlarda erkek; ya ikinci bir evlilik yapmak zorunda kalacaktır veya dini, malı ve sıhhati mahvedecek olan zinaya yönelecektir. Zina ise, bir başka eşin eklenmesinden aralarında eşitlik ve adalet kurmak kaydıyla daha kötüdür. Ancak İslâm’da birden fazla evliliğin mubah olmasının şartı adalettir. Bunun için birden fazla evliliği yasaklayan toplumlarda zina normal kabul edilmiştir. Bir­den fazla evlilik, toplumun menfaati için de gerekebilir. Sözgelimi; ka­dınlar sayı i’tibâriyle fazla olurlar. Bu da bugünkü İngiliz toprağında olduğu gibi fuhşun fazlalaşmasına neden olur. Savaşan her ülkede bin­lerce erkek ölüme gider ve bu sebeple kadın sayısı artar. Bu da kadın­ların çalışmalarını zorunlu kılar. Tabiî ihtiyâçlarını gidermek için çaba harcamalarım gerektirir. Halbuki kadınların çoğunlukla yaptıkları iş­ler karşılığında elde ettikleri bedel, kendi giderlerinden başka bir şey değildir. Kadınlar kendilerini kazanç uğrunda feda ettikleri takdirde, elbette ki bunun sonu huzursuzluk ve mutsuzluk olacaktır. Garantisi olmayan kadın, kendini satarak ayakta durmak gereğini duyarsa ra­hatsız olur. Bilhassa babasız dünyaya gelecek çocukları onu rahatsız eder. Çocuk emzirme, çocuk yetiştirme gibi doğum sonrası haller de onu huzursuz kılar. Nitekim İngiliz kadın yazarlardan bir kısmı fabri­kalarda ve diğer işyerlerinde çalışan, kendilerini ve namuslarını heba etmekten başka çıkar yolu bulmayan pek çok kadım görünce birden fazla evliliğin gerektiği kanısına varmışlardır. İslâm, zaruretler gerek­tirdiği ve zaruret kaydı ile sınırlı olduğu, erkeklerin genellikle menfaat-tan çok şehevî isteklerinin gâlibiyyeti sebebiyle bu yola yöneldikleri için çok evliliğe müsâade etmiştir. Fakat esâs olan; tek kadınla yetin­mektir. İdeal şekil de budur. Birden fazla kadınla evlenmek —İslâm’a göre— bir emir değil, bir ruhsattır. îstenen ve arzu edilen bir çözüm değildir. Sadece zaruretin gerektirdiği bir izindir. Âyetin belirttiği ve tekrar tekrar üzernde durduğu gibi bu izin belirli şartlara bağlıdır, sının mahdûddur.[5]

Şerîat-i Muhammediye erkeğe dört kadınla evlenme izni vermiştir. Ancak bunu, aralarında adalet yapabilme gücüne bağlamıştır. Aksi takdirde birden fazlasıyla evlenmek caiz olmaz. Nitekim Allah Teâlâ: «Adalet edemeyeceğinizden korkarsanız bir tane ile yetinmek gerekir.» buyurmaktadır. Eğer erkek eşlerinden her birinin hakkını tâm olarak veremezse evin düzeni bozulur, ailenin geçimi kötüleşir. Evin düzenini ayakta tutan ana direk, aile fertleri arasındaki birlik ve uyuşma­dır. (…) Gerek Hz. Peygamber gerekse ashâb-ı güzîn, Hulefâ-İ Râşidîn ve o günden bu güne sâlih bilginler birden fazla kadınla evlenmişlerse de eşler arasında adalet gözetmek için Allah’ın emirlerine itinâ etmiş­lerdir. Gerek Hz. Peygamber, gerekse o’nun ashabı ve sâlih kişiler; eş­lerinden birinin sırası olduğu akşam, onun izni olmadan diğer eşinin odasına dahi girmezlerdi. Hattâ Hz. Peygamber hasta iken bile omuz­larda taşınarak eşlerinin evine götürülürdü. Maksad adaleti korumaktı. Eşlerinden hiçbirinin evinde sürekli kalmaya razı olmamıştı. Birinin yarandayken yarın kimin yanındayım? diye sorardı. Eşleri o’nun Hz. Âişe’nin sırasını sorduğunu anlamışlar ve hastalığı boyunca Hz. Aişe’-nin yanında kalmasına izin vermişlerdi. O buna razı mısınız? dediğin­de, hepsi evet demişlerdi. Görülüyor ki, Hz. Peygamber eşlerinin rızâ­sını almadan Hz. Âişe’nin evinde kalmamıştır. (…)

Hattâ fakîhler derler ki: İmamların icmâına göre; birden fazla kadınla evlenen kocanın, evin yerleşimini taksim konusunda da eşitliğe riâyet etmesi vâcibdir. Keza aralarındaki nafaka dağıtımında da aynı eşitliği koiuması gerekir. Hattâ demişlerdir ki; bir deliye velayet eden kişinin, deliyi eşleri arasında gezdirmesi îcâb eder. Yine fakîhler der­ler ki; bir eşinin sırası olan akşam erkeğin diğer eşlerinin yanma gir­mesi caiz değildir. Ancak girmeyi mübâh kılan bir zaruret bulunursa caiz olur. Fakat kocanın evin dışında karısına selâm verip, içeri girme­den dışardan halini sorması caizdir. Fıkıh kitapları sırası gelen eşin yanma girmek istediği zaman, karısı kapıyı kapayacak olursa, kocanın o kadının odasında yatıp başka bir odaya geçmemesi gerektiğini, ancak soğuk ve benzeri bir engel olursa geçebileceğini belirtirler. Hanefî bil­ginler derler ki; âyetin zahirinden anlaşılıyor ki; adalet, ev seçmede, giymede, yemede, sohbette farzdır. Ancak cinsî temasta farz değildir. Bu konuda çok temas isteyenle, hiç temas edemeyen veya organı kesik olanla hastalanmış ve sağlıklı olan arasında fark yoktur. Onlar derler ki; âdâlet eşliğin hakkıdır. Ve şer’an diğer haklar gibi kocaya vâcibdir. Çünkü bunlar arasında bir farklılık yoktur. Hanefî fakîhler derler ki; koca adaletli davranmaz ve bu sebeple hâkimin huzuruna çıkarılırsa, onu bu davranışından nehyetmek ve azarlamak vâcib olur. Eğer yine tekrarlarsa ona sopa cezası verilir. Hapis cezası verilmez. Bütün bunlar, birleşmenin aslî maksadını korumak gayesine mahsûstur. Birleşmedeki asıl amaç, iyi davranmak ve geçimde yardımlaşmaktır, lefet etmeye aldırmaksızm nasıl birden fazla kadınla evlenebiliriz? tinime ihtimâli bulunmayan hükümlerden sonra; eşler arasında —bı­rakın bu ihtimâlin gerçekleşmesini— adaletli davranmaya güç yeti-rememe ihtimâli bulunursa nasıl birden fazla kadınla evlenmek caiz olabilir? Biz, fânî olan arzularımızı tatmin etmek ve belirli zevkler elde etmek için ortaya çıkacak bozukluklara ve şerefli şerîate muhâ-

Bunca şer’î tehdîdlerden ve onca zorunluluklardan ve te’vîl, değiş-Bu, ana ilkenin aksinedir ve kemâlin tersinedir. Ruhun huzurunu sağ­layan dostluk ve merhamete aykırıdır. Bunlar ise aile hayatının te­melleridir. (…) Bir müslümanın; ancak zaruret halinde bu yola baş­vurması ve buna başvururken de Allah’ın şart koştuğu adalet ilkesine sarılması gerekir.[6]

Çok Evlilik Emir Değil Ruhsattır

Taaddüd-ü zevcâtta, muhafazakâr davranmakla beraber, adaleti gözetememe endişesiyle birisiyle veya mâlik olduğu cariyeyle yetinmek hakkındaki bu ruhsat… Evet —Muhafazakârlıkla beraber— bu ruhsat; hikmetin berraklığını ve bu hikmetteki kurtuluşu hissettiriyor. Bir zamanlar insanlar, kendilerini yaratan Rablarına karşı bilgiçlik tas­layarak kendilerinin, insanın hayatı, yaratılışı ve mevzuatı hususunda Allah Teâlâ’nın bilgisinin üstünde bir bilgiye sahip olduklarını iddia ediyorlardı. Çünkü onlar bu ve diğer hususlarda sırf hevâ, arzu, cehalet ve körlüklerine dayanarak konuşuyorlardı. Bütün bu hâdiseler ve za­ruretler için konulan bu kanunların yapılışında Allah Teâlâ’nın İrâde ve kudretini hesaba katmadan, meseleyi bu açıdan mütâlâa ediyor­lardı!

Bu, câhilce, amiyane bir iddiadır. Bu bir küstahlıktır, edebsizlik-tir… Bu bir küfürdür, sapıklıktır. Fakat söyleniyor… Ne yazık ki, küfür ve dalâlette bulunan utanmaz nankörler, bu kör cehaletin içinde eridiler gittiler Zîrâ onlar, Allah’a ve şerîatine karşı böbürleniyorlar. Allah Teâlâ’nın büyüklüğü karşısında, kendilerinin daha büyük olduk­larını izhâr etmek istiyorlardı. Onlar, bu dine pusu kurmak için en nâzik noktalardan, korkmadan, kendilerini emniyette hissederek Al­lah’a ve O’nun yoluna çamur atıyorlardı.

Bu meseleyi —taaddüd-ü zevcâtın İslâm’ın yerleştirdiği muhafa­zakâr şekliyle mübâh olması meselesi— açıklık, kat’İyyet ve kolaylıkla ele almak gerekir. Bulunduğu pratik ve realist vakıaları bilmek yerin­de olur. (……………)

îslâm, erkeklerin —hiç bir kayd ve şarta bağlanmadan— on tane, daha fazla veya daha az kadınlara sahip oldukları bir zamanda geldi. Erkeklere şöyle seslenerek geldi: Bir hudûd vardır. Müslüman hiçbir zaman bu hududu çiğnemeğe yeltenmez. O da dörttür. Bir kayd var­dır : O da adaletin gözetilmesidir. Aksi tadîrde, bir taneyle yetininiz. Veyahutta mâlik olduğunuz cariyenizle iktifa ediniz.

İslâm hiç bir zaman bu meseleyi başıboş bırakmamış sadece me­seleyi sınırlandırmıştır. İslâm, işi erkeğin arzusuna terketmek için değil, taaddüd-ü zevcâtı adaletle zabt-u rabt altına almak için gelmiştir. Aksi takdirde verilen ruhsatı men’ederdi.

Peki îslâm bu ruhsatı niçin vermiştir?

Çünkü İslâm insani bir nizâmdır. İslâm, pratik ve müsbet bir ni­zâmdır. İnsanın fıtrat ve yapısına uygun bir nizâmdır. İnsanın zaruret ve vakıalarına muvafık bir nizâmdır. îslâm, muhtelif zaman ve mekân­larda, çeşitli durumlarda insanın dâima değişme halindeki hayat ger­çeklerine uygun bir nizâmdır.

îslâm, pratik ve müsbet bir nizâmdır. İslâm; insanı, içine düştüğü bataklıktan, içinde bulunduğu durumdan kurtarıp yükseklere, fıtratını inkâr etmeden, değiştirmeden yüksekliklerin en son noktasına çıkarmak ister. Değer ve kıymetlerini bozmadan, ihmâl etmeden… İnsanın şüpheye düştüğü, yanıldığı noktalarda zorluğa ve zulme başvurmadan yükseltir.

Çünkü İslâm, insanın fıtratını ve hayat gerçeklerini yıkıp toz eden kof palavracılığa, silinmeye mahkûm zerâfete, başıboş ve hayalî idea­lizme dayanmayan bir nizâmdır.

İslâm, insanın yaratılışına ve cemiyetin nezâfetine dikkat eden bir nizâmdır. Bunun için, bu gerçekleri sarsan zaruretlerin tokmağı altında ahlâkı bozmaya ve cemiyeti kirletmeye ma’tûf maddî bir esâsın getirilmesine asla müsâade etmez. Bilakis, ferd ve cemiyetin kolaylıkla yapabileceği, ahlâkî yapıyı ve cemiyetin temizliğini koruyabilecek esâs­ların konulmasını her fırsatta şiddetle teşvik eder.

Gelin, İslâm nizamındaki bu esâsların hususiyetlerini beraber in­celeyelim. Önce taaddüd-ü zevcât meselesini ele alalım. Bakalım neler göreceğiz?

İlk olarak… —Gerek günümüzde, gerekse tarihte— birçok cemi­yetlerin pratik hayatında evlenme çağma gelmiş kadınların, evlenme çağına girmiş erkeklerin sayısını aştığı bir vakıa olarak göze çarpar.

Ancak bir takım cemiyetlerde rastlanan bu farklılığın, tarihin hiç bir devresinde dörtte bir oranına düştüğü görülmemiştir. Her zaman bu nisbet muayyen bir oran dâhilinde kalmıştır.

Peki, muhtelif cemiyetlerde sık sık tekerrür eden bu meseleyi na­sıl halledeceğiz? Bu; inkârı hiç bir fayda te’mîn etmeyen bir meseledir.

Omuz mu silkeceğiz buna? Yoksa insanı nefsiyle başbaşa bırakarak, zamana ve tesadüflere mi terkedeceğiz?

Efendim bu mesele omuz silkmekle falan halledilmez! Aynı zaman­da böyle bir şey insanın şeref ve şahsiyetine itibâr etmeyen beşer cin­sine hürmet beslemeyen bir cemiyetten de beklenemez! Şu halde bir nizâm lâzım, icrâât lâzım… İşte o zaman kendimizi üç ihtimâl karşı­sında buluyoruz :

I- Evlilik çağına gelmiş her erkeğin, evlilik çağına gelmiş bir kadınla evlenmesi… Bu durumda —meydana gelen farkın derecesine göre— bir veya daha fazla kadın açıkta kalacaktır. Böylece hayatım —veya hayatlarını— erkek yüzü görmeden geçireceklerdir…

II- Evlilik çağma girmiş her erkeğin, evlenme usûllerine göre meşru* olarak ancak bir kadınla evlenmesi… Bu durumda cemiyet içe­risinde eşleri bulunmayan kadınlardan biri veya bir çoğu ister istemez metres hayatına veya sefîh bir hayata itileceklerdir. Netîce olarak er­keği, karanlık ve haram yerlerde bir metres, bir dost olarak tanıya­caklardır.

III- Erkeklerin —bir kısmının veya hepsinin— birden fazla ka­dınla evlenmeleri… Diğer kadınların erkeği, karanlık ve haram yer­lerde bir dost, bir metres olarak değil apaçık bir yerde şerefli bir koca olarak tanımaları…

Hayat boyunca erkek yüzü görmemiş bir kadının durumu gözönü-ne getirilecek olursa; birinci ihtimâl insan fıtratına aykırıdır, beşerî tâkatm dışındadır. Kadının kazanç ve işte erkekden müstağni olduğu­nu .iddia eden palavracılar ne derlerse desinler, hakikati hiç bir zaman değiştiremezler. Çünkü mesele, insanın fıtratına yabancı, bu palavracı, sathî görüşlü, donuk fikirli heriflerin zannettiklerinden daha da de­rindir. Zîrâ bin türlü iş, bin türlü kazanç kadını, tabiî hayatındaki fıtrî ihtiyâçlarından müstağni kılamaz… Bu, ister vücûdunun veya fıtra­tının istekleri olsun, ister ev bark sahibi olmak, hayat arkadaşı aramak gibi aklî veya ruhî istekler olsun, netice itibariyle aynıdır, değişmez… Erkek çalışır, kazanır, fakat bu ona kâfî değildir. Bir hayat arkadaşı edinmek ister, İşte —bu husûsda— kadın da erkek gibidir. Çünkü ikisi de aynı köktendirler.

İkinci ihtimâl; tertemiz İslâm prensiblerine, afif İslâmî cemiyet kaidelerine ve kadının insanî şeref telâkkisine temâmen zıttır. Şu fuh­şun, cemiyet içinde yayılmasına göz yumanlar yok mu, işte onlar Al­lah’a karşı bilgiçlik taslayan ve O’nun şeriatı önünde büyüklenenlerdir. Çünkü onlar kendilerini bu küstahlıktan men’edecek meydanda hiç kimse göremiyorlar. Aksine bu dine pusu kurmak için gece gündüz var güçleriyle çalışan eşkiyâlan buluyorlar yanlarında!..

Üçüncü ihtimâl: İslâm’ın seçtiği yoldur. Çünkü, İslâm bu yolu seçerken, omuz silkmenin, palavracılığın, yüksekten atmanın hiç bir zaman fayda vermeyeceği hakikatler muvacehesinde, bir takım kayıt­larla zabt u rabt altına alıyor. İslâm, insanın müsbet gerçekleriyle —fıtratıyla, hayatındaki faaliyetleriyle— yanyana, atbaşı yürüdüğü için bu yolu seçmiş bulunuyor. Evet, İslâm dâima temiz yaratılışa ve sâf cemiyete hürmet beslediği için bu yolu seçiyor. İslâm, insanı sefa­hatin bataklığından tutup çıkarmak, yükseklere yüceltmek, yüksekle­rin en son noktasına yerleştirmek için bu yolu ta’kîb ediyor. Ama nasıl? Kolaylıkla, güzellikle, pratik olarak!..

İkincisi; ister eski, ister yeni insan topluluklarında olsun, dün, bugün, yann velhâsıl kıyamete kadar insan hayatının bir yönü dâima göze batar.

Bunu kimse inkâr edemez veya bilmemezlikten gelemez.

Görüyoruz ki; erkeğin en verimli çağı, yetmiş yaşma kadar olan devredir. Kadının çocuk yapabilme çağı ise takriben elli yaşlarına ka­dardır. Görülüyor ki, burada erkeğin hayatındaki verimlilik çağı ile kadının hayatındaki çocuk yapma çağı arasında ortalama olarak yirmi yaş fark vardır. Şüphesiz, cinslerin farklı olması ve sonra birleşmeleri, hayatın nesillerle devam etme hedefine ma’tûftur. Hal böyle olunca, erkekteki fazla olan verimlilik devresinden fayda te’mîn edemeden ha­yattan el etek çekmek, hiç bir zaman umûmî fıtrat kanunlarıyla bağ­daşamaz. Fakat bu, ancak —her zaman ve her yerde her halükârda— geçerli fıtrî hakikatlerle dâima ittifak halinde bulunan —bu ruhsat— kanununu koymakla imkân dâhiline girebilir. Ferdî zorlama yolunu tutmadan. Bu fıtrî hakikatlere cevap verebilecek umûmî sahalar koya­rak. Gerektiği zaman hayattan istifâde edilmesine müsamaha göste­rerek… İşte bu, fıtrî hakikatler dâima ilâhi kaynaktan beslenen ka­nunî tevcîhâta uygundur. Beşerî kanunların sayısı çok değildir. Çünkü beşeriyyetin kısır düşünceleri bunu anlamaktan uzaktır. Uzak yakın bütün hâdiseleri idrâk edemez. Her türlü ihtimâlleri göz önünde bulun-duramaz.

Karı ve koca fıtrî vazifelerini yerine getirmek arzusu duydukları halde —hastalık veya yaşlılıklarının buna engel teşkil etmesi— yukar-daki hâdiselerdendir. Bununla beraber karı ve koca hayat arkadaşı olmaları sebebiyle aralarındaki bağların kopmasını istemez ve ayrıl­maktan şiddetle kaçınırlarsa, böyle durumlarda hangi yola baş vura­biliriz?

Sadece omuzlarımızı silkerek, her birinin kafalarım duvardan du­vara vurmaya mı terkederiz?… Yahut da başıboş palavracılık veya yap­macık bir zarafet olarak mı karşılarız?!..

—Dediğimiz gibi— omuz silkmekle hiç bir mesele halledilmez. Pa­lavracılık ve yapmacık nezâket insanlık hayatı ve onun gerçek prob­lemlerinin ciddiyetiyle bağdaşamaz…

îşte böyle bir zamanda kendimizi —bir defa daha— üç ihtimâl karşısında buluruz:

I- Erkeği şehvetini frenlemek ve bu fıtrî arzudan vazgeçirmek için kanun kuvvetine baş vurmak. Ve ona şöyle demek : Ayıp be adam! Bu sana yakışmaz. Hele hele kadın hakkındaki hak ve şeref ile hiç bağ­daşamaz!

II- Erkeği başıboş bırakıvermek. İstediği kadını metres edinsin. İstediği kadınla düşüp kalksın. Böylece sefîh bir hayat yaşasın.

III- Erkeğin —zaruret halinde— birden fazla kadınla evlenme­sini meşru* kılmak. Hem de ilk karısının nikâhını muhafaza ederek…

Birinci ihtimâl; fıtrata aykırıdır. İnsan takatinin dışındadır. Er-. keğin nefsi ve asabı değerlerine zıttır. Zîrâ —biz, erkekde kanun ve kuvvet yoluyla bu fıtrî arzuya karşı bir nefret uyandırdığımız za­man— bu aynı zamanda kendisine bu ağırlığı ve cehennemi hayata tahammülü yükleyen erkeklik hayatına karşı bir nefret olur…

îslâm buna rızâ göstermez… Çünkü İslâm, evi bir sükûnet yeri, kadını bir arkadaş, bir örtü olarak kabul eder.

îkinci ihtimâle gelince… Bu, İslâm’ın hilkat kanunlarına aykırı­dır. Aynı zamanda Allah Teâlâ’nın hayvanlardan üstün kıldığı insa­nın, insanlığına lâyık olabilmesi için beşerî hayatın gelişip yükselme­sinde, temizlenip tezkiye edilmesinde ta’kîb ettiği hareket tarzına zıt­tır!..

Üçüncü ihtimâle gelince… Evet, bu tek başına müsbet fıtrî zaru­retleri ve İslâm’ın; hilkat kanunlarında ta’kîb ettiği seyri bütün ayrın­tılarıyla gözler önüne sermektedir. İlk hanımı evlilik hayatlarına hür-meten muhafaza ediyor. Karı-kocayı aralarındaki sevgi ve hâtıralarla başbaşa bırakıyor. Netice itibariyle insanın kolay, mutedil ve pratik yoldan büyük adımlar atmasını kolaylaştırıyor…

Bu ve benzeri hususlar, kadın çocuk yapmak istediği halde ço­cuğu olmaması durumlarında da görülmektedir. O zaman önümüzde sa­dece iki yol vardır, üç değil…

I- Karısını boşayıp insanın fıtratında mevcûd olan çocuk sa­hibi olma. arzusuna cevap verebilecek başka bir kafiınla evlenir.

II- Veya ilk karısıyla olan ailevî bağlan koparmadan başka bir kadınla evlenir.

Şımarık erkeklerle, çığırtkan kadınlardan bir kısmı birinci yolun müdâfaasına yeltenebilirler. Ama kadınların en azından yüzde dok-sandokuzu; kocalarına, bu yolu tavsiye edenlere terinle karşılık vere­ceklerdir. Hiçbir karşılık gözetmeksizin kadınların evini başına yıkan bir yoldur bu.

Nitekim, kısır olup da bu kusurunu evlenme anında açıklayan ka­dınlar çok azdır. Çok kere kısır kocalar karılarının daha evvelki koca­larından yanlarında getirmiş oldukları küçük çocukları severek ken­dileri için bir rahat ve ünsiyyet vesilesi kabul ederler. Bu küçük yavru­lar ile —kendi çocukları olmamalarından dolayı her ne kadar üzüntü duyarlar ise de— evlerinin içi neş’e ve hareket ile dolup taşar.

Böylece biz lâf kalabalığına ve şaklabanlığa mahal bırakmayacak şekilde meseleyi pratik hayatın realitesi olarak düşünmeye çalıştık. Kat’î ve ciddî mevzularda boşboğazlığın ve iğrenç komedyenliğin yeri yoktur…

Biz, ulvî hikmetin pırıltılarını bu ruhsatın göstermiş olduğu nas-larda bulduk. Çünkü bu ruhsat, aşağıdaki âyet-i celîleyle tahkîm edil­miştir :

«Sizin için helâl olan kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikahlayın. Adaleti gözetemeyeceğinizden endîşe ederseniz, bir tane ile iktifa edin.» (Nisa, 3)

Nitekim ruhsat, fıtrî gerçeklere ve hayatî hakikatlere cevap verici mâhiyyettedir. Çeşitli pratik fıtrî zaruretlerin ağırlığı altında cemiye­tin çözülüp dağılması gibi büyük bir tehlikeye karşı koruyor… Kayda gelince… Bu, aile hayatını taşkınlık ve ayrılma gibi felâketlere karşı himaye ediyor. Kadım zulüm ve baskıdan koruyor. Zaruret olmaksızın sırf küçük düşürmek için girişilen tarruzlara karşı kadının şeref ve haysiyetini koruyucu tedbirler alıyor. îzzet-i nefsinin icâbı ve zaruret­lerin yüklediği vazifeleri garanti altına alıyor.

İslâm’ın ruhuna ve onun ta’lîmâtına vâkıf olan birisi, kalkıp «Ta-addüd-ü zevcât sadece erkeğin yararına olan bir şeydir….îçtimâî veya fıtrî zaruretler nazarı itibâra alınmadan yapılmış bir tercihtir… Bu, hayvânî bir şehvet hırsından başka bir şey değildir… Bu, kadın arka­daşlarla erkek arkadaşlar arasında yapılan değişim gibi zevceler ara­sında yapılan bir değişimdir.» diyemez.

Çünkü bu, zaruretler karşısında baş vurulan bir kapıdır. Problem­ler karşısında tercih edilen bir çözüm yoludur.

Hem taaddüd-ü zevcât, pratik hayatın bütün gerçeklerine eğilen îslâmî nizâmda hiç bir kayd ve şarta bağlanmadan başıboş bırakılmış da değildir.

Eğer bir grup bu ruhsatı ana gayesinden başka yönlere saptarsa, erkekler, ailevî hayatı bozmak ve kadını hayvani arzuların bir metâı durumuna getirmek için bu fırsatı değerlendirme yoluna giderlerse. Taaddüd-ü zevcâtı erkek dostlarla kadın dostlar arasındaki değişim gibi zevceler arası bir değişim telâkki ederler ve bunun yanında bozuk şek­liyle «harem» hayatını tercih ederlerse… Bu, İslâm’a uymaz. Bu tip kişiler İslâm’ı temsil etmekten fersah fersah uzaktırlar… Çünkü onlar İslâm’ın mübarek, temiz ruhunu idrâk edemedikleri için bu hale gel­mişlerdir. Bunun asıl sebebi, İslâm’ın hükmetmediği bir cemiyette ha­yat sürmeleri, İslâmî esâslara hayat hakkı tanımayan bir cemiyette yaşamalarıdır. İslâm nizâmının hâkimiyyetinden mahrum bir cemi­yette. Halkı, İslâm’ın prensiblerine, İslâm’ın tevcîhâtma, İslâm’ın âdâb ve erkânına ve İslâm’ın getirdiği geleneklere davet edecek müslüman bir iktidardan uzak talihsiz bir cemiyette…

İslâm nizamından ve İslâm şeriatından kopmuş İslâm düşmanı bir cemiyet, şüphesiz bu sapıklığın ilk sorumlusudur. Evet, başıbozuk «ha­rem» hayatının bu hale getirilmesinde baş rolü oynayan bu cemiyet şeklidir. Aynı zamanda ailevî hayatı, behîmî arzuların tatmin sahası haline getiren yine bu gayr-i îslâmî cemiyettir. Bu durumu kim düzelt­mek isterse insanları İslâm’a, İslâm’ın şeriatına ve İslâm’ın yoluna davet etsin… Evet, halkı temizliğe, nezâkete, doğruluğa ve i’tidâle ça­ğırsın… Bu bataklıktan kurtulmak isteyen insanları, İslâm’a davet et­sin, îslâmî hükümlerin bir kısmım alıp bir kısmım bırakmaya değil, İslâm’ı, hayatın bütün cephelerini kuşatıcı parçalanma kabul etmez bir bütün olarak kabullenmeye çağırsın… Çünkü İslâm, mütekâmil bir nizâmdır. Çünkü İslâm, beşerî hayatı kucaklayan külli, cihanşümul Ur sistemdir…

Âyet-i celîle’de istenen adalet; muamelelerde nafakada ve cinsî münâsebette adalettir. Kalbi arzu ve duygulardaki adalete gelince…

Hiçbir kimseden böyle bir şey taleb edilemez. Çünkü bu insanın irâdesi dışındadır. Allah Teâlâ bu sûrede diğer bir âyet-i kerîme’de bu nevî adaletten şu şekilde bahseder:

«Âdil hareket etmeye ne kadar uğraşsanız, kadınlar arasında eşit­lik yapamayacaksınız. Bari bir tarafa kalben tamamen meyletmeyin ki, öbürünü askıdaymış gibi bırakmayasınız.» (Nisa, 129)

Bazıları bu âyet-i celîleden taaddüd-ü zevc&tın haram olduğuna dâir delil çıkarmak sevdasındadırlar. Fakat mesele hiç de böyle değil­dir… Allah’ın şeriatı, sağdan verip soldan alma gibi, bir âyette emre­derken bir diğer âyette yasaklamaz. İstenilen adalet —ki bu tahakku­kundan korkulduğu zaman terkedilir— muamelâtta, nafakada, muâşe-râtta, cinsî münâsebette ve diğer durumlarda yerine getirilmesi iste­nen adalettir. Hiç bir husûsda kadınlarından birini noksan bırakma­yacak, veya diğerinden daha makbul saymayacak şekilde bir adalet… Tıpkı peygamber —salât ve selâm o’na olsun—in yaptığı gibi… Ki o, beşeriyetin tanıdığı insanların en yücesi ve en âdilidir. Çevresinde bu­lunanlardan, hattâ eşlerinden hiç birisi o’nun Hz, Âişe’yi (r.a.) hep­sinden fazla sevdiğini, ona gönülden bir sevgi ile bağlandığım ve bu sevginin sadece ona mahsûs olup diğerleriyle paylaşmadığını bilmeyen yoktu. Çünkü kalbler sahibinin mülkü değildir. Zîrâ «kalb Rahmân’m iki parmağı arasındadır.» İstediği tarafa çevirir… Halbuki Peygamber efendimiz (s.a.) dinini ve kalbini daha iyi biliyordu. Ve şöyle dyordu:

«Allah’ım! Mâlik olduğum şeyde benim payım budur. Senin mâlik olup da benim mülküm dâhilinde olmayan şeyden dolayı beni levmet-me.»

Bu noktayı geçmeden önce bir defa daha tekrar ediyoruz ki, İslâm taaddüd-ü zevcât meselesini başıboş bırakmamıştır. Bir takım sınırlar çizmiştir. Taaddüd-ü zevcâtı emrederken verilen ruhsatı çeşitli bağ­larla zabt u rabt altına almıştır. Beşerî hayatın gerçekleri, insanî fıt­ratın zaruretleri karşısında İslâm; bu ruhsatın verilmesini lüzumlu görmüştür. Çünkü zikrettiğimiz bu zaruretlere ve şu hakikatlere gü­nümüzde bile sık sık rastlanmaktadır. Aynı zamanda bu gerçeklerin ve zaruretlerin gerisinde başka milletlerin hayatî devirlerinde ve diğer durumlarda görülen daha birçok zorunluluklar ve sebebler vardır. Bu Rabbanî nizâmın getirmiş olduğu her türlü hüküm ve tâ’lîmâtta ol­duğu gibi. Ne yazık ki beşeriyyet, tarihin her devresinde her yasağın arkasında gizlenen fayda ve hikmeti sezmekten dâima âciz kalmıştır. Hikmet ve fayda, bütün ilâhî nizâmlarda olagelmiş iki farizadır. İnsan­lık, bu sınırlı beşerî İdrâki ile kısa insanlık tarihinde bu iki unsuru id­râk etse de, etmese de durum bu merkezdedir!..

Bu izahtan sonra, adaletin tahakkukundan korkulduğu an âyet-i celîle’nin ortaya koyduğu ikinci icrââta geçilebilir..

«Şayet aralarında adalet yapamayacağınızdan endîşe ederseniz, o zaman bir tane almalısınız veya mâlik olduğunuz câriye ile yetinme­lisiniz.»

Yani, birden fazla kadınla evlenen şahıs, şayet adaleti hakkıyla gözetemeyeceğinden endîşe ederse, bir kadınla yetinsin! Dikkat edile­cek olursa biri aşmayı yasaklamıyor. Yahut «Mâlik olduğunuz câriye ile yetinmelisiniz.» Evet, cariyenizi zevce olarak seçebilirsiniz. Böylece bu âyet-i celîle herhangi bir sınır çizmemiş oluyor.[7]

5 — Allah’ın sizi başına diktiği mallarınızı beyinsiz­lere vermeyin. Kendilerini bunların geliri ile rızıklandırıp giydirin ve onlara güzel söz söyleyin.

6 — Öksüzleri evlenme çağına gelene kadar deneyin. O vakit kendilerinde bir olgunlaşma görürseniz; mallarını kendilerine teslim edin. Büyüyecekler de geri alacaklar diye onları israf edip de tez elden yemeyin. Zengin olan sakınsın. Fakîr olan da uygun bir şekilde yesin. Mallarını, kendilerine verdiğinizde yanlarında şâhid bulundurun. Hesâb sorucu olarak Allah kâfidir.

Yetimlerin Hakkını Gözetmek

Allah Teâlâ; bu ftyet-1 kerîme’de, insanların ticâret ve başka yol­larla hayatlarının dayanağı olan mallar üzerinde beyinsizlere tasarruf (harcama) imkânı verilmesini yasaklıyor. Buradan, beyinsizlere hacr (tasarruftan men1) hükmü çıkarılır ki, bunlar da şu kısımlara ayrılır: Bazan hacr; küçüklükten dolayı olur. Zîrâ küçük (çocuğun) ifâdesi (meramım ifâde edebilmesi) alınmış (soyulmuş) tır. Bazen hacr; deli­likten (delilik sebebiyle) olur. Bazı kere de akıl ve din noksanlığından olur. İflâs, kişinin borçlarla çevrilmesi (borçlarını ödemeye) yetmemesi halidir. Bu durumda alacaklılar hâkimden hacr karan almasını ister­lerse hâkim onun üzerine hacr koyar.

«… mallarınızı beyinsizlere vermeyin.» âyeti hakkında Dahhâk, Abdullah İbn Abbâs’ın şöyle dediğini rivayet eder : Onlar (beyinsizler) sizin oğullarınız ve kadınlanmzdır. Abdullah îbn Mes’ûd, Hakem İbn Uteybe, Hasan ve Dahhâk da; onlar, kadınlar ve çocuklardır, demişler­dir. Saîd İbn Cübeyr; onlar yetimlerdir, derken; Mücâhid, İkrime ve

Katâde; onlar kadınlardır, demişlerdir.

İbn Ebu Hatim der ki: Bana babam… Ebu Ümâme’dan, Rasûlul-lah (s.a.) m şöyle buyurduğunu rivayet etti: Kocasına itaat edenler dışında kadınlar beyinsizdirler.

İbn Merdûyeh hadîsi uzunca rivayet etmiştir.

İbn Ebu Hatim der ki: Müslim İbn İbrahim… Ebu Hüreyre’den «Mallarınızı beyinsizlere vermeyin» âyeti hakkında şöyle dediğini zik­reder : Onlar, hadimlerdir, onlar insan şeytânlarıdır, onlar hadimlerdir.

Allah Teâlâ : «Kendilerini bunların geliri ile rızıklandırıp giydi­rin ve onlara güzel söz söyleyin» buyuruyor. Ali İbn Ebu Talha, Abdul­lah İbn Abbâs’ın şöyle dediğini rivayet ediyor : Malını, Allah’ın sana verdiklerini ve sana geçimlik kıldığı şeyleri; karma ve çocuklarına ve­rip de onların elindekilere bakma. Tersine malını elinde iyice tut. Ma­lını, onların giyeceklerine, geçimlerine ve rızıklanna harcayan sen ol.

İbn Cerîr der ki: Bize İbn el-Müsennâ’nm… Ebu Musa’dan riva­yetine göre; o şöyle demiştir : Üç sınıf var ki, Allah’a dua eder de Allah onların dualarına icabet etmez : Kötü huylu bir karısı olup da onu bo-şamayan adam, Allah Teâlâ: «… mallarınızı beyinsizlere vermeyin.» buyurduğu halde malını beyinsize veren adam ve birisinden alacağı olup da bu borcuna şâhid tutmayan adam.

Mücâhid «Onlara güzel söz söyleyin» âyeti hakkında; «iyilik ve sıla-i rahimde bulunun» demiştir.

Bu âyet-i kerîme aileye ve fiilen hacr altında bulunan kişilere ya­pılacak iyilikleri, onların giyeceklerine yapılacak harcamaları ve diğer harcamalarla güzel söz söylemeyi, ahlâkı güzelleştirmeyi düzenlemek­tedir.

Allah Teâlâ : «Öksüzleri evlenme çağma gelinceye kadar deneyin» buyuruyor. İbn Abbâs, Mücâhid, Hasan, Süddî ve Mukâtil İbn Hayyân âyetteki kavlini deneme, sınama olarak anlamışlardır. «Ev­lenme çağına kadar» kısmını ise Mücâhid; baliğ oluncaya kadar, şek­linde anlamıştır. Ulemânın cumhuru da şöyle demişlerdir : Çocukta, bulûğa erme; bazen ihtilâm ile olur. İhtilâm; çocuğun rüyasında ken­disinden çocuğun olmasını sağlayan suyu kuvvetle getiren şeyi görme­sidir. Ebu Dâvûd Sünen’inde Mü’minlerin emîri Hz. Ali (r.a.) nin şöyle dediğini rivayet ediyor : Rasûlullah (s.a.) dan ezberledim ki, ihtilâm ol­duktan sonra yetimlik (öksüzlük) ve gün boyunca ev de dâhil olmak üzere susmak suretiyle oruç tutmak yoktur. (Cahiliye devrinde bir gün ve bir gece hiç konuşmadan durur ve bunu oruç tutma sayarlardı.)

Hz. Âişe ve sahabeden başkalarından rivayet edilen başka bir ha-dîs-i şerifte de Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuşlardır: «Üç kişiden kalem kaldırılmıştır, (günâhları sayılmaz) : İhtilâm oluncaya kadar çocuktan, uyanıncaya kadar uyuyandan, ayılmcaya veya onbeş yaşını tamamlayıncaya kadar deliden. Bunu (yani onbeş yaşım tamamlama hususunu) Buhârî ve Müslim’de Abdullah îbn Ömer’den rivayet edilen şu hadise dayandırırlar : Abdullah îbn Ömer şöyle demiştir : Uhud günü beni Rasûlullah (s.a.) a gösterdiler. O sırada ondört yaşında idim. Be­nim harbe katılmama izin vermedi. Hendek muharebesi günü, beni Rasûlullah (s.a.) a gösterdiklerinde onbeş yaşında idim. Harbe katıl­mama izin verdi. Bu hadîs mü’minlerin emîri Ömer îbn Abdülazîz’e ulaşınca; bu fark, küçük ile büyük mânasındadır, dedi.

Cinsiyet organının etrafında sert kılların çıkmasının bulûğa delâlet edip etmediği konusunda ihtilâf edilmiş ve üç görüş ileri sürülmüştür. Bunlardan üçüncüsünde; çocuğun müslüman veya zimmı olmasına göre hükümün değiştiği belirtilir. Eğer çocuk müslüman ise tedâvî ihtimâ­line binâen bulûğa delâlet etmez. Zimmîlerin çocuklarına gelince; bu­lûğa ermelerinin ta’cîli (acele edilmesi) sadece onları cizye ile mükel­lef tutmak içindir. Dolayısıyla tedâvî edilmezler ve bunlar cinsiyet or­ganının etrafında sert kılların çıkmasıyla bulûğa ermiş sayılırlar. Sahîh olan görüş ise bunun; bütün çocuklar hakkında bulûğa delâlet etme­sidir. Zîrâ bu, fıtrî bir iştir ve bütün insanlar bunda eşittirler, tedâvî ihtimâli ise uzaktır. Sonra îmâm Ahmed’in rivayet ettiği şu hadîsdeki Rasûlullah (s.a.) m fiili de buna delâlet etmektedir: Atıyye el-Kurazî şöyle der: Kurayza (muharebesi) günü bizi Rasûlullah (s.a.) a göster­diler. Kimin kılı bitmişse öldürüldü, kılı bitmeyenler ise serbest bıra­kıldı. Ben kılı bitmeyenler içindeydim, beni de serbest bıraktı.

Bu hadîsin benzerini dört Sünen sahibi tahrîc ederken Tirmizî; ha-sendir, sahihtir, demiştir.

Durum gerçekten böyle olup Sa’d îbn Muâz onlar hakkında: Mu­harebe edenlerin (muhâriblerin) Öldürülmesi ve çocukların esîr edil­mesi, hükmünü vermişti.

İmâm Ebu Ubeyd Kasım İbn Sellâm, Kitâb’ül-Ğarîb’inde şöyle di­yor : Bize îbn Uleyye’nin… Hz. Ömer (r.a.) den rivayetine göre bir ço­cuk, şiirinde bir cariyeye yapmadığı bir şeyi yaptığım iddia etmişti. Hz. Ömer (r.a.) : Bakın ona, dedi. Baktılar ki, henüz kıl bitmemiş (kıl çık­mamış) cezayı kaldırdı. Ebu TJbeyd «İbtihâr» ı iftira etmek olarak an­lamıştır. İbtihâr, kişinin «yalancı olduğu halde (yalan yere) bir kadın hakkında ona şöyle şöyle yaptım.» demesidir. Eğer bu sözünde doğru olursa buna da ibtiyâr denilir.

Allah Teâlâ : «O vakit kendilerinde bir olgunlaşma görürseniz; mal­larını kendilerine teslim edin.» buyuruyor. Saîd îbn Cübeyr bu âyeti; onların dinlerinde bir düzelme ve mallarını korudukları görülürse, şek­linde anlamış; bu görüş, Abdullah İbn Abbâs, Hasan el-Basrî ve birçok imamlardan rivayet edilmiştir. Fakîhler de; çocuk, dini İçin faydalı olacak (dinini uygulayabilecek) yaşa ulaştığında, üzerindeki hacr çözülür (kaldırılır) ve velîsinin elinde bulunan malı onun tarafından ken­disine teslîm edilir, demişlerdir. (Buradan anlaşılıyor ki; yetimin malı­nın kendisine teslimi için ihtilâm görmesi yetmemekte, onda olgun­luğun gözlenmesi de gerekmektedir.

Alah Teâlâ : «Büyüyecekler de geri alacaklar diye onları israf edip de tezelden yemeyin» buyurarak yetimlerin mallarını zorunlu bir ih­tiyâç olmadan, onlar bulûğa ermeden israf ve acele ile yenilmesini ya­saklıyor ve «Zengin olan sakınsın» buyuruyor. Kim, yetimin malından müstağni ise (ona muhtaç değilse) ondan sakınsın (ifetli davransın) ve ondan hiçbir şey yemesin. Şa’bî bunun (zengin olan için yetîm ma­lının) ölü ve kan gibi haram olduğunu söylemiştir. «Fakir olan da uy­gun bir şekilde yesin.)»

îbn Ebu Hatim der ki: Bize Abdullah îbn Süleyman’ın… Hz. Âişe (R. Anhâ) den rivayetine göre «Zengin olan sakınsın» âyeti öksüz malı hakkında nazil olmuştur.

Eşecc ve Hârûn îbn îshâk’ın… Hz. Aişe (R. Anhâ) den rivayet et­tiğine göre «Fakîr olan da uygun bir şekilde yesin» âyeti; öksüz malına bakıp onu ıslâh edenin, muhtaç olması halinde ondan yiyebileceği hak­kında nazil olmuştur.

Bize babam… Hz. Âişe (R. Anhâ) den rivayet etti ki; o şöyle de­miştir : «Bu âyet yetimin velîsi (vasisi) hakkında nazil olmuştur : «Zen­gin olan sakınsın, fakîr olan da uygun bir şekilde (yetîm malına bak­tığı kadanyla) yesin.»

Bu hadîsi Buhârî de îshâk kanalıyla… Hişâm’dan rivayet etmiştir.

Fakîhler diyorlar ki: Velinin şu iki durumdan hangisi daha az ise ona göre yetîm malından yeme hakkı vardır, yaptığı hizmetin benze­rinin ücreti, ya da ihtiyâcının miktarı. Eli bollaştığında yediklerini geri verirler mi vermezler mi? bu konuda iki görüş vardır :

1- Hayır, geri vermez. Çünkü fakîr olduğu zamanda yapmış ol­duğu çalışmanın bir ücreti olarak yemiştir. Bu, Şafiî’nin taraftarları katında sahîh olan görüştür. Zîrâ âyet, yemeyi bedelsiz olarak mübâh kılmıştır.

îmâm Ahmed der ki; bize Abdülvehhâb… Amr İbn Şuayb’dan, jo, babasından, o da dedesinden rivayet ediyor ki, bir adam Rasûlullâh (s.a.) a; benim malım yok ve bir yetimim var (ne yapayım?), diye sordu. Rasûlullâh (s.a.) : Yetiminin malından israf etmeksizin, saçıp dağıtmaksızın, malı kökünden bitirip tüketmeksizin ve kendi malını onun malıyla karıştırmaksızın —Râvî, Hüseyn’in şüphe ettiğini, ve son olarak, kendi malını onunki ile korumaksızın dediğini bildiriyor— yet buyurmuştur.

îbn Ebu Hatim der ki: Bize Ebu Saîd el-Eşecc. Amr îbn Şuayb’dan, o, babasından, o da babasından rivayet etti ki; o şöyle demiştir: Bir adam Rasûlullah (s.a.) a gelerek: Yanımda bir yetîm var, onun malı var, —kendisinde hiçbir şeyi yoktu— Onun malından yiyeyim mi? diye sordu. Rasûlullah (s.a.) : Uygun bir şekilde, israf etmeksizin (ye), buyurdular.

Bu hadîsi Ebu Dâvûd, Neseî ve îbn Mâce Htiseyn’den rivayet et­mişlerdir.

Ebu Hâtiir, İbn Hıbbân Sahîh’inde, îbn Merdûyeh de Tefsirinde Ya’lâ İbn Mehdî tarîkıyla… Câbir*den rivayet ediyorlar ki; bir adam Rasûlullah (s.a.) a : Ey Allah’ın Rasûlü, yetimi ne için (hangi durum­larda) döveyim? diye sordu. Allah Rasûlü: Çocuğunu ne sebeble döv-müşsen (dövüyorsan) o nedenle döv. Malını onun malıyla korumaksızın ve onun malını temelden yok etmeksizin, buyurdular.

İbn Cerîr Taberî der ki: Bize Hasan İbn Yahya… Kasım îbn Mu-hammed’den rivayet etti ki; o şöyle demiştir: Bir bedevî Abdullah İbn Abbas’a gelerek; benim kucağımda (yanımda) yetimler var. Onların da benim de develerimiz var. Ben kendi develerimi (sütünden ve kı­lından) faydalanmaları ve binmeleri için başkalarına (geçici olarak) veriyorum. Onların sütlerinden bana ne (kadarı) helâldir? diye sordu. İbn Abbâs; kayıp olan (deve)lerini arıyor, uyuz hastalığına karşı onları katranlıyor, havuzlarını sıvıyor ve sulayıveriyorsan (develerin) nesline zarar vermeksizin ve sağmakta aşın gitmeksizin için, dedi. Bunu Mâ­lik Muvatta’ında Yahya îbn Saîd’den rivayet etmiştir.

Yetîm malından herhangi bir bedel verilmeden yenilmesi görüşü Atâ İbn Ebu Rebâh, İkrime, İbrahim en-Nehaî, Atıyye el-Avfî ve Hasan el-Basrî tarafından kabul edilmiş (söylenmiştir.)

2- İkinci görüşe göre; bir bedel verilmeli, geri ödenmelidir. Zîrâ yetîm malı haramdır, ancak bir ihtiyâçtan dolayı mübâh kılınır. İhti­yâç halinde muztar olan kişinin başkasının malını yemesinde olduğu gibi bedeli geri verilir, (verilmelidir).

Ebu Bekr İbn Ebu Dünya demiştir ki: Bize İbn Hayseme’nin… Hâ-rise’den rivayet ettiğine göre; Hz. Ömer (r.a.) şöyle demiştir: Ben, ken­dimi bu mal karşısında yetîm velîsi mesabesinde tutuyorum. Eğer zen­gin olursam ondan sakınır, muhtaç olursam borç alır ve elim bollaştığında da geri öderim.

Hadîsin başka bir tarîktan rivayeti de şöyledir:

Saîd îbn Mansûr… Berâ’dan rivayet ediyor, Hz. Ömer, bana dedi ki: Ben kendimi Allah’ın malı karşısında yetimin velîsi mesabesinde tutuyorum. Muhtaç olursam, ondan alır, elim genişlediğinde geri veri­rim. Zengin isem ondan sakınırım.

Bu hadîsin isnadı sahihtir ve Beyhakî bunun bir benzerini İbn Ab-bâs’tan rivayet etmiştir. İbn Ebu Hatim de Ali İbn Ebu Talha kana­lıyla «Fakîr olan da uygun bir şekilde yesin» âyet-i kerîme’sinden; borç alma kastedildiğini îbn Abbâs’tan nakleder. İbn Ebu Hatim der ki : Bu görüşün bir benzeri Ubeyde, Ebu’l-Âliye, Ebu Vâil rivayetlerin bi­risinde Saîd İbn Cübeyr, Mücâhid, Dahhâk ve Süddî’den rivayet edil­miştir. Süddî tarîkıyla… «Uygun bir şekilde yesin» âyet-i kerîme’si hak­kında İbn Abbâs’ın «Üç parmakla yer» dediği rivayet edilmiş olup bu söz i’tidâl ve aşırılığa kaçmadan yeme anlamına alınmalıdır.

Yine İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ahmed İbn Sinan… îbn Abbas’tan rivayet etti ki; o «Fakîr olan da uygun bir şekilde yesin.» âyet-i kerî­me’si hakkında şöyle demiştir: Onun malından yer ve yetimi gıdâlan-dınr. Tâ ki yetimin malına ihtiyâcı kalmayana dek. İbn Ebu Hatim bu görüşün Mücâhid, rivayetlerden birinde Meymûn İbn Mihrân ve Hakem’den de rivayet edildiğini söyler.

Âmir eş-Şâ’bî ise şöyle diyor: Ölü eti yemek zorunda kalanın du­rumunda olduğu gibi, yetîmin malından ancak zor durumda (mecbur kaldığında) yiyebilir. Bu durumda yerse (sonradan) geri öder. Bu gö­rüş İbn Ebu Hatim tarafından rivayet edilmiştir.

îbn Vehb şöyle diyor: Bana Nâfî İbn Nuaym rivayet etti ki; o, Yahya İbn Saîd ve Rabîa’ya «Fakîr olan da uygun bir şekilde yesin» âyetinden sormuş. Onlar demişler ki: Bu, yetîm hakkındadır: Eğer fakîrse fakirliği ölçüsünde ona harcar, ondan velî için bir §ey yoktur. Ancak bu izah tarzı âyetin akışına uzaktır. Zira Allah Teâlâ «(Velîler­den) zengin olan sakınsın (onlardan) fakîr olan da uygun bir şekilde yesin» buyuruyor. Nitekim başka bir âyet-i kerîme’de de : «Yetîmin ma­lına; erginlik çağına erinceye kadar en güzel olanından başka bir şe­kilde yaklaşmayın.» (En’âm, 152). Yetîm malına ancak onu ıslâh edici olarak yaklaşınız. Ona muhtaç olursanız ondan uygun bir şekilde yer­siniz, buyurulmaktadır.

Allah Teâlâ buyuruyor: «Malılarını kendilerine verdiğiniz za­man…» Onlar bulûğa erdikten sonra ve kendilerinde olgunlaşma gö­rürseniz, işte o zaman mallarını kendilerine teslîm edin. Mallarını on­lara teslîm ettiğinizde «yanlarında şâhid bulundurun».

Bu, Allah Teâlâ’nm yetîm velîlerine bir emridir : Velîler, yetimleri bulûğa erip de mallarım onlara teslîm edeceklerinde teslîm aldığım inkâr etmemesi için yanlarında şâhid bulunduracaklardır.

Allah Teâlâ: «Hesâb sorucu olarak Allah kâfîdir.» buyurur. Ye-tîmlere bakmaları halinde ve onlara mallarını teslîm durumunda velî­lerden hesâb sorucu, onları murakabe edici ve şâhid olarak Allah Teâlâ kâfîdir. Teslîm ettikleri mallar tâm ve eksiksiz mi, yoksa noksan ve eksik mi, işleri karıştırılıp hesabı birbirine katılmış mı? Bunların hep­sini Allah. Teâlâ bilir. İşte bunun içindir ki, Müslim’in Sahîh’indeki bir hadîs-i şerifte Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurur:

Ey Ebu Zerr, ben seni zayıf görüyorum ve kendim için sevip iste­diğimi senin için de seviyorum. İki (kişi) üzerine asla emir olma ve yetîm malına velî olmaktan kesinlikle sakın.[8]

7 — Ana-babanın ve yakınların bıraktıklarında er­keklere bir pay vardır. Ana-babanın ve yakınların bırak­tıklarında kadınlara da bir pay vardır. Bunlar; az veya çok farz kılındığı şekilde bir paydır.

8 — Mîrâs taksim olunurken; yakınlar, yetimler ve miskinler de hazır bulunursa, onları da rızıklandırın. Hem de güzel söz söyleyin.

9 — Arkalarında küçük ve âciz çocuklar bıraktıkları takdirde, (çocuklar için) endîşe edecek olanlar, haksızlık­tan çekinsinler. Allah’tan sakınsınlar ve sözü de dosdoğ­ru söylesinler.

10 — Yetimlerin mallarını zulmen yiyenler, karınla­rına sadece ateş doldurmuş olurlar. Zaten onlar çılgın bir ateşe gireceklerdir.

Veraset Hükümleri

Saîd İbn Cübeyr ve Katâde diyorlar ki: Müşrikler malı sadece bü­yük erkeklere bırakıyorlar, kadın ve çocuklara mîrâs olarak hiçbir şey vermiyorlardı. Bunun üzerine Allah Teâlâ: «Ana-babanın ve yakın­ların bıraktıklarında erkeklere bir pay vardır…» âyetini indirdi. Allah’ın hükmü karşısında hepsi müsavidir, ölüye nisbetle; akrabalık, kan-ko-calık ve hısımlık gibi, yakınlığa göre Allah’ın koymuş olduğu hissele­rinde farklılık olsa bile, vâris olma konusunda hepsi eşittirler, hısım­lık (el-Velâ) da mirasta nesebden olan akrabalık gibidir.

îbn Merdûyeh’in İbrahim İbn Herâse kanalıyla… Cabîr’den riva­yetine göre; Ümmü Kücce Rasûlullah (s.a.) a gelerek; ey Allah’ın Ra-sûlü, benim iki kızım var, babaları öldü ve hiçbir şeyleri yok, dedi. Bu­nun üzerine Allah Teâlâ: «Ana-babanın ve yakınların bıraktıklarında erkeklere bir pay vardır…» âyetini indirdi. Bu hadîs-i şerif mirasa dâir olan iki âyetin tefsirinde başka bir siyak ile gelecektir. Allah en iyisini bilir.

Allah Teâlâ buyuruyor: «… Mîrâs taksim olunurken… hazır bu­lunursa…» Burada maksadın vâris olmayan akrabalar mîrâs taksim olunurken hazır bulunursa… şeklinde olduğu söylenir. «Mîrâs taksim olunurken yakınlar, yetimler ve miskinler hazır bulunursa…» onlara da ölünün terekesinden bir miktar verilsin. Bu, İslâm’ın başlangıcında vâcib idi. Müstehab olduğu da söylenmiştir. Bu âyetin (hükmünün) neshedilip neshedilmediği konusunda iki görüş vardır : BUhârî, Ahmed İbn Humeyd tarîkıyla… İkrime’den «Mîrâs taksim olunurken, yakınlar, yetimler ve miskinler de hazır bulunursa…» âyeti hakkında îbn Ab-bâs’ın; bu âyet muhkemdir, mensûh değildir, dediğini rivayet etmiş, buna Saîd de İbn Abbâs’tan rivayetle tâbi olmuştur.

îbn Cerîr Taberî der ki: Bize Kâsım’m… îbn Abbâs’tan rivayetine göre; o, bu âyet durmaktadır, kendisiyle amel edilir, demiştir. Sevrî de İbn Ebu Necîh’den, Mücâhid’in bu âyet-i kerîme hakkında: O, mîrâs ehline gönülleri razı oldukça vâcibtir, dediğini nakleder. Abdullah İbn Mes’ûd, Ebu Mûsâ, Abdurrahmân îbn Ebu Bekr, Ebu’l-Âliye, Şa’bî, Ha­san el-Basrî, îbn Şîrîn, Saîd îbn Cübeyr, Mekhûl, İbrahim en-Nehaî, Atâ İbn Ebu Rebâh, Zührî ve Yahya îbn Ya’mer’den de bunun vâcib olduğu rivayet edilmiştir.

İbn Ebu Hatim, Saîd ibn el-Eşecc kanalıyla… Muhammed İbn-Sî-rîn’den nakleder ki, o şöyle demiştir:

Ubeyde bir vasiyeti üstlendi ve bir koyunun kesilmesini emrederek bu âyetin sahiplerine (bu âyeti duyanlara) yedirdi ve şöyle dedi: Eğer bu âyet olmasaydı bu, benim malımdan olurdu.

Mâlik kendisinden tefsir sahasında rivayet edilen toplu bir cüz’de el-Zührî’den rivayetle şöyle demiştir: Malı taksim edildiği sırada Mus’ ab’ın malından Urve’ye de verilmişti. Zührî bunun muhkem olduğunu söyler.

Mâlik, Abdülkerîm’den Mücâhid’in : O gönül hoşluğu ile olduğu sürece vâcib olan bir haktır, dediğini nakleder. Bu âyetin, (terekesin­den) onlara (yakınlar, yetimler, miskinler) verilmesinin vasiyet edil­mesini emrettiği görüşünde olanları zikredelim:

Abdürrezzâk der ki: Bize İbn Cüreyc… Esma Bint Abdurrahmân ve Kasım îbn Muhammed’den rivayet etti ki; Abdurrahmân İbn Ebu Bekr’in oğlu Abdullah, babası Abdurrahmân’ın mîrâsuu bölüştürdü. Hz. Âişe henüz hayattaydı. Esma ve Kasım derler ki: Evde babasının malından vermedik yakın ve miskin bırakmadı ve «Mîrâs taksim olu­nurken, yakınlar, yetimler ve miskinler de hazır bulunursa…» âyetini okudu. Kasım anlatıyor: Bunu İbn Abbâs’a anlattım. O : İsabet et­memiş (doğru yapmamış) buna hakkı yoktu. Bu, ancak vasiyete bağ­lıdır ve bu âyet-i kerîme vasiyyet hakkındadır. (Eğer) ölen kişi diler­se onlara (malından verilmesini) vasiyet eder.

Bunu İbn Ebu Hatim rivayet etmiştir.

Bu âyetin bütünüyle mensûh olduğunu söyleyenleri, zikredelim:

Süfyân el-Sevrî, Muhammed İbn Sâib el-Kelbî’den… İbn Abbâs’m «Mîrâs taksim olunurken yakınlar… hazır bulunursa…» âyeti men-sûhtur, dediğini nakleder. İsmâîl İbn Müslim de Katâde vasıtasıyla İbn Abbâs’tan «Mîrâs taksim olunurken yakınlar… hazır bulunursa…» âyetinin kendinden sonra gelen «Çocuklarınızın mirastaki durumu hak­kında, Allah size şöyle emir buyuruyor…» (Nisa, 11) âyeti ile neshe-dildiğini nakleder.

Avfî de «Mîrâs taksim olunurken yakınlar… hazır bulunursa…» âyeti hakkında İbn Abbâs’tan rivayetle şöyle diyor: Bu, ferâiz hakkın­daki âyet nazil olmadan önceydi. Allah bundan sonra ferâizi indirdi ve her hak sahibine hakkını verdi. Böylece sadaka, ölen kişinin belirttiği kısımda kalmış oldu.

Bunları îbn Merdûyeh rivayet etmiştir.

îbn Ebu Hatim diyor ki: Bize Hasan İbn Muhammed… İbn Ab­bâs’tan rivayet etti ki: «Mîrâs taksim olunurken yakınlar, yetimler ve miskinler de hazır bulunursa…» âyetini mîrâs âyeti neshetmiştir. Böy­lece ana-baba ve akrabaların bıraktıklarından az ya da çok herkes na­sibine kavuşmuş oldu.

Yine İbn Ebu Hâtim’den: Bize Üseyd İbn Âsim… Saîd îbn el-Mü-seyyeb’den rivayet etti ki; o şöyle demiştir : Bu âyet mensühtur. Bu uy­gulama ferâizden önceydi. Kişinin bıraktığı maldan bölüştürme sıra­sında hazır bulunduklarında yetimlere, fakirlere, miskinlere ve akra­balara da verilirdi. Sonra Allah Teâlâ bir hak sahibini kendi hakkına kavuşturdu. Ancak ölen kişi, malından akrabalarından dilediğine va­siyette bulunabilir.

Mâlik de… Saîd İbn el-Müseyyeb’den rivayetle : «Bu âyet mensûh olup mîrâs ve vasiyyet âyetleri ile neshedilmiştir.» demiştir.

İkrime, Ebu’ş-Şa’sâ, Kasım İbn Muhammed, Ebu Salih, Ebu Mâlik, Zeyd İbn Eşlem, Dahhâk, Ata el-Horasânî, Mukâtil İbn Hayyân ve Rabîa İbn Ebtr ^bdurrahmân’dan rivayet edildiğine göre; onlar da bu âyetin nıensûh olduğunu söylemişlerdir. Bu, fakîhlerin cumhurunun, dört imâm ve ashabının- mezhebidir.

Burada İbn Cerîr el-Taberî’nin tercih ettiği ve gerçekten garîb bir söz vardır ki; özet olarak şöyledir: Ona göre âyet şöyle anlaşılır : Va-siyyet malının taksiminde ölünün yakınları hazır bulunursa onlara da mirastan verin. Orada hazır bulunan yetimlere ve miskinlere ise güzel söz söyleyin.

Uzun bir ibare ve tekrarlardan sonra onun anlatmaya çalıştığı mâ­nâ budur ki şüphelidir. Doğrusunu Allah bilir.

İbn Abbâs’tan rivayetle Avfî şöyle demiştir:

«Taksim olunurken, yakınlar… hazır bulunursa…» âyetinde söz konusu olan mîrâs taksimidir. Birçokları da böyle söylemişlerdir. Mâ­nâ; Ebu Ca’fer İbn Cerîr’in izahına göre değil, buna göredir. Bu takdirde şöyle mânâ verilecektir: Akrabalardan vâris olmayan fakirler, yetim­ler ve miskinler fazlaca bir malın taksiminde hazır bulunduklarında onların da gönülleri çeker, şunun ve bunun aldığını görünce, kendile­rine bir şey verilmediği için ümitlerini keserler. Bu sebeple lutufkâr ve rahîm olan Allah; bir iyilik, bir sadaka ve bir ihsan olmak üzere onlara orta hallice bir şey verilmesini emretmiştir.

Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyet-i kerîme’de de : «Her biri mah­sûl verdiği zaman mahsûlünden yeyin, hasâd edildiği gün de hakkını verin.» (En’âm, 141) buyurarak muhtaçlar ve darlık çekenler görürler korkusuyla malı gizlice bir yerden bir yere nakledenleri yermektedir. Bahçe sahiplerinden haber verirken de şöyle buyurur: «Hani sabah olunca onu mutlaka devşireceklerine ve biçeceklerine yemîn etmişler­di… ve gizli gizli konuşarak yürüyorlardı. Sakın bugün hiçbir yoksul çıkmasın karşımıza ve oraya girmesin diye.» (Kalem, 17, 23, 24)

Yine Allah Teâlâ buyurur ki: «Allah onları yere batırmıştır* Ve kâfirlere de bunun benzerleri vardır.» (Muhammed, 10)

Kim Allah Teâlâ’nın kendi üzerindeki hakkım inkâr ederse, Allah kimseyi en kıymetli malında cezalandırır. Bunun içindir ki, bir hadîs-i şerifte şöyle buyrulmuştur : Bir mala sadaka karışınca (sadaka olarak verilmesi gereken kısım verilmez de içinde bırakılırsa) o malı mutlaka bozar. Sadakasının verilmemesi o malın bütünüyle mahvolmasına sebep olur.

. «Arkalarında küçük ve âciz çocukları bıraktıkları takdirde (çocuk­lar için) endîşe edecek olurlar…» âyet-i hakkında Abdullah İbn Ab­bâs’tan rivayetle Ali İbn Ebu Talha diyor ki: Bir adam ölüm halinde olur, başka bir adam da onuri vârislerine zarar verecek bir vasiyette bulunduğunu duyar. İşte âyet bunlar hakkındadır. Allah Teâlâ vâsiy-yeti duyan kişinin Allah’tan korkmasını, ölüm halinde olanı doğrult­masını, doğruya iletmesini emretmiştir. O kişi vârislere bakmalıdır. Kendi vârislerinin telef olmasından korktuğunda, onlara ne yapılma­sını seviyor ve istiyorsa karşısındakine de o yolu göstermelidir. Mücâ-hid ve birçokları da böyle söylemişlerdir.

Buhârî ve Müslim’deki bir hadîs-i şerife göre; Rasûlullah (s.a.) hasta halinde iken ziyarete gittiği Sa’d İbn Ebu Vakkâs’m yanma gir­diğinde; Sa’d kendilerine: Ey Allah’ın Rasûlü, ben varlıklı biriyim. Bir tek kızımdan başka vârisim yok. Malımın üçte ikisini tasadduk ede-, yim mi? diye sordu. Efendimiz : Hayır, buyurdular. Ya yarısını? sorusu-” na da hayır cevabını veren Hz. Peygamber, onun, ya üçte birini? sorusu­na da : Üçte bir mi, üçte bir çoktur, cevâbını verdi ve : Vârislerini zengin olarak bırakman, onları insanların verdikleri ile geçinen muhtaçlar olarak bırakmandan elbette daha iyidir, buyurdular.

Sahîh bir hadîste Abdullah İbn Abbâs şöyle demiştir : Keski insan­lar üçte biri, dörtte bire indirmiş olsalardı. Çünkü Rasûlullah (s.a.) üçte bir (mi?) üçte bir çoktur, buyurmuşlardır.

Fakîhler de şöyle diyorlar: Şayet ölünün vârisleri zengin iseler; onun vasiyyetinde üçte biri aşması, fakîr iseler üçte birden az vasiyyet etmesi müstehab olur.

Şöyle de denilmiştir: «Arkalarında küçük ve âciz çocuklar bırak­tıkları takdirde (çocuklar için) endîşe edecek olanlar haksızlıktan çe-kinsinler. Allah’tan sakınsınlar…» âyetini şöyle anlamak lâzımdır: «Yetimlerin mallarına dokunma hususunda Allah’tan sakınsınlar.» Ni­tekim başka bir âyette de : «Büyüyecekler de geri alacaklar diye israf edip de tez elden yemeyin» buyrulmaktadır.

Bu açıklama İbn Cerîr tarafından Avfî kanalıyla İbn Abbâs’tan nakledilmiş olup, güzel bir görüştür. Bunu ta’kîb eden âyette yetim­lerin malım yeme hakkında vârid olan tehdîd de bu görüşü kuvvetlen­dirmektedir. Anlatılmak istenen şudur: Kendinden sonraki nesline nasıl davranılmasını istiyorsan, insanların nesillerine de onların işle­rini üstlendiğinde aynı şekilde davran. Sonra bil ki; yetim malını zulüm­le yiyen, ancak karnına ateş doldurmuş olur. İşte bunun içindir ki, Al­lah Teâlâ: «Yetimlerin mallarını zulmen yiyenler karınlarına sadece ateş doldurmuş olurlar. Zaten onlar çılgın bir ateşe gireceklerdir.» bu­yuruyor. Yetimlerin mallarım sebepsiz yere yiyenler ancak kıyamet günü karınlarında tutuşup alevlenecek bir ateş yemiş olurlar.

Buhârî ve Müslim’de Süleyman îbn Bilâl kanalıyla… Ebu Hüreyre’ den rivayet edilen bir hadîs-i şerifte Rasûlullah (s.a.) şöyle.buyurmuş­lardır : Cezayı gerektiren yedi şeyden sakının (uzaklasın). Ey Allah’ın Rasûlü, nedir onlar? diye sordular. Şöyle karşılık verdi: «Allah’a ortak koşmak, sihir, hak ile olması dışında Allah’ın haram kıldığı bir nefsi (kimseyi) Öldürmek, faiz yemek, yetîm malı yemek, harpte yüz çevirip kaçmak, suçsuz mü’min kadınlara iftira ile zina isnâd etmek.

İbn Ebu Hatim diyor ki: Bize babam’ın… Ebu Saîd el-Hudrî’den rivayetine göre o, şöyle demiştir: Biz, ey Allah’ın Rasûlü İsrâ gecesi (Mi’râc gecesi) ne gördün? diye sorduk. Şöyle buyurdular: –

Beni götüren, Allah’ın yaratıklarının çok olduğu bir yere götürdü. Oradaki bir adamın deve dudakları gibi dudakları .vardı ve onların ba­şında görevliydi. İnsanlar oradakilerden birinin derisini soyuyorlar, sonra ateşten bir kaya getiriliyor ve onlardan birinin ağzına konulu­yor da ateş altından çıkıyordu. Bunun üzerine böğürüyor ve haykırıyor-lardı. Ben : Ey Cibril, kim bunlar? diye sordum. Bunlar yetimlerin mal­larını zulümle yiyenlerdir. Böylece karınlarına ateş doldurulmuş oldu­lar. Onlar çılgın ateşe gireceklerdir, diye cevâb verdi.

Süddî diyor ki: Yetîm malı yiyen kişi kıyamet günü ağzından, ku­laklarından, burun ve gözlerinden alevler çıkar halde diriltilecek. Onu gören, onun yetîm malı yediğini bilecektir.

Ebu Bekr İbn Merdûyeh diyor ki: Bize İshâk İbn İbrahim İbn Zeyd… Ebu Berze’den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdular: Kıyamet günü bir kısım insanlar ağızlarından ateşler çıkarak dirilti-leceklerdir. Bunlar kimler ey Allah’ın Rasûlü? diye soruldu. Efendimiz, Allah Teâlâ’nın : «Yetimlerin mallarını zulmen yiyenler…» sözünü gör­medin mi? buyurdular.

Hadîsi İbn Ebu Hatim Ukbe’den İbn Hibbân da Sahîh’inde… Ukbe İbn Mükerrem’den rivayetle tahrîc etmişlerdir.

tbn Merdûyeh diyor: Bize Abdullah İbn Ca’fer… Ebu Hüreyre’den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdular: İki güçsüzün —ki on­lar kadın ve yetimdir— malı vebâlli kılındı. Rasûlullah (s.a.) bununla; size onların malından uzaklaşmanızı tavsiye ederim, demek istemiştir.

Daha önce Bakara sûresinde de geçtiği gibi, Atâ İbn Sâib kana­lıyla… îbn Abbas’tan nakledildiğine göre; şöyle demiştir: «Yetimlerin mallarını zulmen yiyenler…» âyeti indirilince; yanında yetîm bulu­nanlar gidip yiyeceklerini ve içeceklerini yanlarındaki yetimlerin ma­lından ayırdılar. Yetîmİn yiyecek ve içeceğinden bir şey arttığında bu­nu saklıyor veya yetîm onu yeyinceye, ya da bözuluncaya kadar bek­liyorlardı. Bu, onlara zor ve ağır gelmeye başladı, durumu Rasûlullah (s.a.) a aktardılar. Bunun üzerine Allah Teâlâ: «Ve sana yetimlerden soruyorlar. De ki: Onlar için ıslâhta bulunmak hayırlıdır.» (Bakara, 220) âyetini indirdi. Râvî anlatıyor: Bunun üzerine onlar; yetimlerin yiyeceklerini kendi yiyeceklerine, içeceklerini kendi içeceklerine karış­tırdılar.[9]

11 — Çocuklarınızın, mirastaki durumu hakkında; Allah size şöyle emir buyuruyor: Erkeğe iki dişinin hissesi kadardır. Eğer kadınlar ikinin üstünde ise, bırakılan mal­ların üçte ikisi onlarındır. Şayet kız tek ise, yansı onundur. Ölenin çocuğu varsa, ana ve babadan herbirine bırakılan malın altıda biri; çocuğu olmayıp da ona ana ve babası mi­rasçı olduysa üçte biri, anasmındır. Kardeşleri varsa o va­kit altıda biri arasınındır. Bu hükümler ölenin borcu öde­nip yaptığı vasiyetler yerine getirildikten sonradır. Baba­larınız ve oğullarınızdan hangisinin fayda bakımından size daha yakın olduğunu bilmezsiniz. Bunlar Allah’ın koy­duğu farzlardır. Doğrusu Allah Alîm’dir, Hakîm’dir.

Mirasta Erkeğe İki Pay, Kadına Bir Pay

Bu ve bundan sonraki âyet ile bu sûrenin son âyeti ferâiz ilmine ‘dair âyetlerdir. Ferâiz ilmi; bu üç âyetten çıkarılmıştır. Ferâize dâir vârid olan hadîsler ise bu âyetlerin tefsiri mahiyetindedir. Bu âyetle­rin tefsiri sadedinde olanları buraya alacağız. Ancak meselelerin an­latılması, ihtilâflar, delilleri ile imamlar arasındaki münâkaşaların yeri «Ahkâm» kitabıdır. Yardım istenecek sadece Allah’tır.

Ferâiz’i öğrenmeyi teşvik sadedinde hadîs-i şerifler vârid olmuştur. Bunların en önemlileri işte şunlardır: Ebu Dâvûd ve îbn Mâce, Abdur-rahmân îbn Ziyâd kanalıyla… Abdullah îbn Amr (r.a.) dan naklederler ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: İlim üçtür. Bunların dı­şında kalanlar fazlalıktır: Ya muhkem âyet, ya sabit ve kâim sünnet ya da adaletli bir fariza.

Ebu Hüreyre’den rivayete göre de Rasûlullah (s.a.) şöyle buyu^ rurlar: Ey Ebu Hüreyre, ferâiz öğrenin ve öğretin. Zîrâ o, ilmin yan­sıdır. Unutulacak ve ümmetimden ilk sökülüp atılacak olan da ferâiz olacaktır.

Hadîsi İbn Mâce rivayet etmişse de isnadında zayıflık vardır. Bu hadîs Abdullah İbn Mes’ûd’dan ve Ebu Saîd’den de rivayet edilmiş olup her iki rivayet de şüphelidir.

İbn Uyeyne der ki: Rasûlullah (s.a.) ferâiz’i, ilmin yarısı olarak isimlendirmiştir. Zîrâ bu, bütün insanların başına gelecektir.

Buhârî, bu âyetin tefsirinde der ki: Bize İbrâhîm İbn Musa’nın… Câbir İbn Abdullah’tan rivayetinde o, şöyle demiştir: Ben hastalandı­ğımda; Selime oğullarının yanındayken Rasûlullâh (s.a.) ve Ebubekir yürüyerek beni ziyarete geldiler. Rasûlullah (s.a.) beni, hiçbirşeyi ak-letmez halde bulmuş, su istemiş, abdest almış ve benim üzerime de su serpmiş. Ben ayıldım ve sordum: Ey Allah’ın Rasûlü, malımı ne yap­mamı emredersiniz? Bunun üzerine «Çocuklarınızın mirastaki durumu hakkında; Allah size şöyle emir buyuruyor: Erkeğe, iki dişinin hissesi kadardır…» âyeti nazil oldu.

Hadîsi Müslim ve Neseî de Haccâc İbn Muhammed el-A’ver’den, o da îbn Cüreyc’den rivayet etmişlerdir. (Hadîsçilerden) bir cemâat da Süfyân İbn Uyeyne kanalıyla aynı hadîsi Câbir’den naklederler.

Bu âyetin nüzul sebebine dâir yine Câbir’den rivayet edilen bir di­ğer hadîs şöyledir:

İmâm Ahmed diyor : Bize Zekeriyyâ İbn Adiyy’in… Câbir’den nak­lettiğine göre; o şöyle demiştir : Sa’d İbn Rebî’in hanımı Rasûlullah (s.a.) a geldi ve; ey Allah’ın Rasulû, bu ikisi Sa’d İbn Rebî’in kızla­rıdır. Babalan Uhud’da sizinle birlikte şehîd edildi. Amcaları bunlann mallarını aldı ve bunlara hiçbir mal bırakmadı. Bunlar, ancak mallan olursa nikâhlanacaklar, dedi. Allah Rasûlü : Bu konuda Allah hüküm verir, buyurdular.

Câbir devamla şöyle anlatır: Mîrâs âyeti nazil oldu ve Rasûlullah (s.a.) kızların amcalanna haber gönderip çağırttı ve : Sa’d’ın iki kızma üçte iki, annelerine sekizde bir ver. Kalanı senindir, buyurdu.

Hadîsi Ebu Dâvûd, Tirmizî ve îbn Mâce değişik tarîklerden ve Ab­dullah İbn Muhammed İbn Ukayl’den rivayet etmişler, Tirmizî; bunu sadece onun hadîsinden biliyoruz, demiştir.

İlerde geleceği gibi, birinci Câbir hadîsinin, bu sûrenin son âyeti­nin nüzul sebebi olduğu açıktır. Zîrâ onun sadece kız kardeşleri vardı. Kızları, mirasçı olarak babası ve erkek evlâdı da yoktu. Birinci Câbir hadîsini Buhârî’ye uyarak buraya aldık. Zîrâ o, bu âyetin tefsirinde ha­dîsi zikretmiş. İkinci Câbir hadîsi, bu âyetin nüzul sebebi olmaya da­ha muvafıktır. En doğrusunu Allah bilir.

Allah Teâlâ: «Çocuklarınızın mirastaki durumu hakkında; Allah size şöyle emir buyuruyor : Erkeğe, iki dişinin hissesi kadardır» buyu­ruyor. Onlar hakkında adaletli davranmanızı emrediyor. Zîrâ Cahiliye devri halkı mîrâsın tamâmını erkeklere bırakır, kadınlara hiçbir şey vermezlerdi. Mirasta hakkı olma bakımından Allah Teâlâ aralarında eşitliği emretmiş; ancak iki sınıf arasında fark gözeterek, erkeğe, iki dişinin hissesini vermiştir. Zîrâ erkek nafaka, külfet zahmetinden do­layı daha muhtaçtır. Erkek ticâret ve kazanç meşakkatleriyle boğuş­mak zorundadır. O halde kadının aldığının iki mislinin ona verilmesi uygun olacaktır.

Ebu’l-Kâsım Abdurrahmân İbn Abdullah «Çocuklarınızın miras­taki durumu hakkında, Allah Teâlâ size şöyle emir buyurur: Erkeğe, iki dişinin hissesi kadardır» âyetinden şu neticeyi çıkarır : Allah Teâlâ yaratıklarına karşı babanın oğluna acımasından, merhametinden daha fazla merhametlidir ki ana-babaya çocukları hakkında emirde bulun­muştur. Kaldı ki, kendisi de kendi zâtının, onlar (çocuklar) hakkında ana-babalarından daha merhametli olduğunu bilmektedir. Nitekim sa­hih bir hadîs-i şerîf’te anlatıldığına göre, Hasûlullah (s.a.) esîr bir ka­dının çocuğunu aradığını gördü. Kadın çocuğunu bulunca hemen aldı, göğsüne yapıştırdı ve emzirdi. Rasûlullah (s.a.) ashabına: Ne dersiniz, gücü yettiği halde bu kadın çocuğunu ateşe atar mı? diye sordu. As-hâb-ı kiram; hayır, ey Allah’ın Rasûlü, dediler. Efendimiz : Allah’a ye-mîn ederim ki Allah Teâlâ kullarına, bu kadının çocuğuna karşı mer­hametinden daha fazla merhametlidir, buyurdu.

Buhârî burada der ki: Bize Muhammed İbn Yûsuf’un… İbn Ab-bâs’tan rivayetine göre; o şöyle demişti: (Daha önceleri) mal çocuğa kalır, ana-baba. için de vasiyyette bulunulurdu. Allah bunlardan dile­diğini (sevdiğini) neshetti (kaldırdı da) erkeğe; iki dişinin hissesini, ana-babadan herbirine altıda bir ve üçte bir, kadına sekizde bir ve dörtte biri, kocaya da yarım ve dörtte biri verdi.

İbn Abbâs’tan naklederek Avfî: «Çocuklarınızın mirastaki duru­mu hakkında; Allah size şöyle emir buyuruyor: Erkeğe iki dişinin his­sesi kadardır» âyeti hakkında şöyle der:

Allah’ın farz kılmış olduğu ferâiz, erkek çocuk, kız çocuk ve ana-babanın (mirastaki hisselerini beyân eden) âyetler nazil olunca bu; hal­kın ya da bazılarının hoşuna gitmedi ve dediler ki: Kadına dörtte bir, ya da sekizde bir, kız çocuğuna yarı veriliyor. Küçük çocuğa da verili­yor. Halbuki bunlann hiçbiri insanlarla harbetmez, ganimet kazanmaz. Ama bunu konuşmayın. Herhalde Allah Rasulü bunu unutuyor, ya da biz söylersek değiştirilir. Diğer bir kısmı da şöyle konuştular: Ey Al­lah’ın Rasûlü, biz kız çocuğuna babasının bıraktığı mirasın yarısını ve­riyoruz. Halbuki o, ata binmez ve (düşman olan) halkla savaşmaz. (Küçük) çocuğa da mîras veriyoruz. Halbuki bu da bir işe yaramaz. On­lar câhiliye döneminde böyle yapıyor ve sadece (düşman) kavimle harp edebilenlerle dâima büyüğe, mîrâs veriyorlardı.

Hadîsi İbn Ebu Hatim ve İbn Cerîr de rivayet etmişlerdir.

Allah Teâlâ : «Eğer kadınlar ikinin üstünde ise, bırakılan malların üçte ikisi onlarındır» buyuruyor. Son âyetteki iki kız kardeş hakkın­daki hükümden anlaşıldığına göre; buradaki üçte iki, İki kız çocuğu hakkındadır. Allah Teâlâ o âyette iki kız kardeşe üçte iki hisse vermiş­tir. İki kız kardeş, mirastan üçte iki hisseye sahip olduğuna göre, iki kızın da üçte iki hisseye evleviyetle sahip olmaları gerekir. Nitekim da­ha önce geçen Câbir hadîsinde Rasûlullah (s.a.) in, Sa’d İbn Rebî’in iki kızına üçte iki hisse verilmesine hükmettiğini görmüştük. Kitâb ve sünnet buna delâlet etmektedir. Allah Teâlâ yine: «Şayet kız tek ise, yarısı onundur» buyurmaktadır. Eğer iki kız için mîrâsm yarısı ol­saydı; Allah Teâlâ bunu belirtirdi. Tek başına bir kız için hüküm ko­nulduğuna göre bu; iki kızın, üç mesabesinde olduğuna delâlet eder. En doğrusunu Allah bilir.

Allah Teâlâ «Ana-babadan herbirine, bırakılan malın altıda biri.» buyuruyor. Ana-babanın mirastaki durumları şöyledir:

1- Ana-baba çocuklarla birlikte mirasçı olurlar. Bu durumda on­lardan her birine altıda bir hisse düşer. Ölenin sadece bir tek kızı varsa, malın yansı onundur. Ana-babadan her birerine altıda bir hisse var­dır. Kalan altıda biri de, baba asabe olarak alır. Babanın hissesi böylece hem kendi hissesi ve hem de asabe olarak aldığının toplamıdır.

2- Ana-baba tek olarak mirasçı olurlar, (başka mirasçı bulun­mazsa) bu durumda anne üçte bir alır. Kalana, baba tek asabe olarak sahip olur. Böylece baba, ananın hissesinin iki mislini almış olur, ki bu da üçte ikidir. Bu durumda onlarla birlikte koca ya da kadın bulunur­sa koca yan, kadın da dörtte bir alır. Koca ve kadın hisselerini aldık­tan sonra, annenin ne alacağı, konusunda âlimler ihtilâf etmişler ve üç görüş ileri sürülmüştür.

a- Anne, iki meselede, kalanın üçte birini alır. Zîrâ kalan, ona göre mîrâsın tamâmıdır. Allah Teâlâ ana-babaya verilenin yarısını vermiştir. O halde anne, kalanın üçte birini, baba da üçte ikisini alır. Bu, Hz. Ömer, Hz. Osman ve kendisinden gelen iki rivayetin sahihinde Hz. Ali’nin kavilleridir. Abdullah îbn Mes’ûd ve Zeyd İbn Sabit de bu­nunla fetva vermişlerdir. Fukahâ-i SeVa’nın, dört imâmın ve Cum-hûr-u ulemânın da görüşü böyledir.

b- «Çocuğu olmayıp da ona ana ve babası mirasçı olduysa üçte biri anasımndır» âyeti, hükmü umûmî olduğuna nazaran anne, bü­tün malın üçte birini alır. Âyet-i kerîme, ölenin ana ile birlikte koca yada karı olmasından daha geneldir. Bu görüş İbn Abbâs’ındır. Hz. Ali ve Muâz îbn Cebel’den de bu görüşün benzeri rivayet edilmiştir. Şu-reyh ve Dâvûd îbn Ali ez-Zâhirî bununla fetva verirler, el-İ’câz fi ilm’il -Ferâiz adlı eserinde İmâm Ebu’l-Hüseyn Muhammed İbn Abdullah İbn Lebb£n el-Basrî de bu görüşü tercih etmiştir.

Ancak bu görüş şüphelidir, hattâ zayıftır. Zîrâ âyetin zahirinden terikenin tamamında tek kalmdığındaki durum anlaşılır. Bu meselede ise koca ya da karı hissesini alır, geriye kalan sanki terikenin tamamı olmuş olur ve daha önce de geçtiği üzere anne de bunun üçte birini alır.

c- Kan ile birlikte mîrâsçı olduğunda bütün malın üçte birini alır. Kan dörtte bir alacaktır ki, bu da on ikide üç eder. Anne de üçte bir alır ki, bu da onikide dört eder. Baba için de beş kalır.

Koca ile mîrâsçı olduğunda İse şayet bütün malın üçte birini alır­sa babadan daha fazla almış olacağından dolayı kalanın üçte birini (sü-lüs’ül-bâkî) alır. Bu durumda mesele altın üzerinden yapılır, yarısı ko­caya, kalanın üçte biri bir hisse olarak anneye, bundan sonra kalan da iki hisse olarak babaya verilir.

Bu görüş Muhammed İbn Sîrîn’den nakledilmiş olup ilk iki görü­şün birleştirilmişidir. Bir şekilde onlardan her birerine uygun düşmek­tedir. Ancak bu görüş de zayıftır. Sahîh olan birinci görüştür. Allah en doğrusunu bilendir.

3- İster ana-baba bir, ister baba bir ve isterse ana bir olsun er­kek kardeşlerle birlikte mîrâsçı olmalan durumu: Bu kardeşler baba ile birlikte mîrâsdan bir şey alamazlar, ama annenin hissesini üçte bir­den altıda bire düşürürler. Onlar varsa anneye altıda bir verilir. Ana­nın ve babanın dışında başka vâris yoksa baba, kalanı da alır.

Zikrettiğimiz üzre iki erkek kardeş, cumhura göre kardeşler hük­mündedir.

Beyhakî, İbn Abbâs’ın kölesi Şu’be kanalıyla îbn Abbâs’tan nakle­der ki o, Hz. Osman’ın yanma girmiş ve; iki erkek kardeş annenin üçte bir almasını engellemez. Zîrâ Allah Teâlâ: «Kardeşleri varsa…» buyu­ruyor. Senin kavminin dilinde iki kardeş (Ehavân), kardeşler (İhve) anlamında değildir, demiş. Hz. Osman da: Ben, benden öncekileri, ül­kede yaygın olan uygulamayı ve insanların tevarüs edegeldikleri şeyleri değiştiremem, diye cevap vermiştir.

Bu hadîsin sıhhati de şüphelidir. Zîrâ Mâlik îbn Enes bu Şu’be hak­kında konuşmuş (ve onun zayıf olduğunu söylemiştir.) Şayet bu ha­dîsin İbn Abbâs’tan rivayeti sahîh olsaydı, onun çok yakın arkadaşları da buna kail olurlardı. Halbuki onlardan bunun zıddı nakledilmiştir.

Abdurrahmân İbn Ebu Zinâd, Hârice îbn Zeyd’den, o da babasın­dan rivayet eder ki o, şöyle demiştir: İki erkek kardeş, erkek kardeş­ler diye isimlendirilir. Ben bu konuya müstakil bir cüz- tahsis ettim.

İbn Ebu Hatim diyor : Bize babam… «Kardeşleri varsa o vakit al­tıda biri anasınındır.» âyeti hakkında Katâde’den rivayet etti ki; o şöyle demiştir: Anneye zarar veriyorlar ve kendileri de mirasçı olamı­yorlar. Bir tek erkek kardeş ananın üçte birine mâni olmaz. Ancak bundan fazlası (birden fazla olurlarsa) mâni ölür. İlim ehlinin söyle­diğine göre; erkek kardeşler ananın üçte bir almasını engellerler. Zîrâ onları evlendirme görevi babanındır. Annenin değil de babanın nafaka­sı da onların üzerinedir.

Bu söz güzeldir. Ancak İbn Abbâs’tan sahîh bir isnâdla rivayet edildiğine göre; o, ananın alması gerektiği halde erkek kardeşlerin en­gel oldukları altıda birin erkek kardeşlere âit olacağı görüşündedir. Bu şâz bir görüş olup îbn Cerîr bunu tefsirinde rivayet eder ve der ki: Bize Hasan İbn Yahya’nın… îbn Abbâs’tan rivayetine göre o, şöyle de­miştir : Ananın almasına erkek kardeşlerin engel olduğu altıda bir, on­ların (erkek kardeşlerin) dır. Analarının bunu almasına, bu hisse baba­larına değil de kendilerine âit olsun diye engel olmuşlardır. Bunu riva­yet ettikten sonra İbn Cerîr der ki: Bu görüş, ümmetin bütününe mu­haliftir. Bize Yûnus… îbn Abbâs’ın şöyle dediğini rivayet eder : Kelâle, erkek çocuğu ve babası olmayan kişidir.

Allah Teâlâ : «Bu hükümler, ölenin borcu ödenip, yaptığı vasiyet­ler yerine getirildikten sonradır» buyuruyor. Selef ve halef âlimleri bor­cun vasiyyetten önce olduğunda icmâ’ etmişlerdir.

Âyet-i kerîme dikkatle incelendiğinde bu, rahatlıkla anlaşılabilir.

İmâm Ahmed, Tirmizî, îbn Mâce ve tefsir sahipleri Ebu İshâk ka­nalıyla… Ali İbn Ebu Tâlib’den naklediyorlar ki o, şöyle demiştir: Siz «Bu hükümler, ölenin borcu ödenip, yaptığı vasiyetler yerine getiril­dikten sonradır» âyetini okuyorsunuz. Rasûlullah (s.a.) vasiyetten ön­ce borcu öderdi. Ana oğullarının asılları (ana bir çocukların asılları) üvey ananın (yani baba bir ana ayrı) çocuklarından önce birbiri ara­larında vâris olurlar. Kişi, baba bir kardeşinden önce ana-baba bir kardeşine vâris olur.

Tirmizî; bunu, sadece Haris el-A*ver hadîsinden bilmekteyiz ki, bazı ilim ehli onun hakkında konuşmuşlardır, der. Ben de derim ki: Fakat o, bir ferâiz hafızıydı; ferâiz ve hesâbla ilgilenirdi. En doğrusunu Allah bilir.

Allah Teâlâ : «Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin, fayda ba­kımından size daha yakın olduğunu bilmezsiniz» buyuruyor. Biz baba­lar ve oğullara mirastan hisse ayırdık. Câhiliye devrindeki durumdan farklı olarak mirasçı olma konusunda onlan eşit kıldık. İslâm’ın İlk günlerinde durum böyle değildi. Mal çocuğa bırakılıyor, ana-babaya da vasiyette bulunuluyordu. Nitekim bu husus, daha önce İbn Abbâs’tan rivayetle zikredilmişti. Allah eski durumu kaldırarak bu yeni nizâmı koydu. Onlara ve diğerlerine (Hem babalara, hem oğullara ve diğerle­rine) yakınlıklarına göre hisse ayırdı. Zîrâ insana dünyevî veya uhrevî fayda, bazan da her ikisi birden; oğlundan değil de babasından gele­bilir. Bazen de bunun tersi olabilir. Bunun içindir ki; Allah Teâlâ : «Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin, fayda bakımından size daha yakın olduğunu bilmezsiniz.» buyuruyor. Birinden fayda beklenir ve umulurken diğerinden de beklenip umulabilir. Bunun için hem ona, hem diğerine hisse ayırdık ve mîrâsçı olma bakımından her iki kısmı eşit kıldık, buyuruyor. Allah Teâlâ en iyisini bilir.

Allah Teâlâ : «Bunlar, Allah’ın koyduğu farzlardır.» buyuruyor. Zikretmiş olduğumuz mîrâs konusundaki geniş bilgi, vârislerden bir kıs­mına diğerlerinden daha fazla verilmesi Allah’ın hükmedip koyduğu farzlardır. Allah Teâlâ Alîm’dir, Hakîm’dir. Eşyayı yerli yerince koyar ve herkese yakınlığına göre kazandığını verir. Bunun içindir ki: «Doğ­rusu Allah Alîm’dir, Hakîm’dir.» buyurmuştur.[10]

İzahı

Paylar Niçin Eşit Değil?

Erkeğin hissesinin kabının hissesinin iki katı olmasının hikmeti şudur : Erkek hem kendine, hem de eşine harcama gereğim duyar. Do­layısıyla erkeğin payı iki olmaktadır. Kadın ise kendi kendine harcamak durumundadır. Evlenecek olsa masraf lan kocasına âit olacaktır. Dola­yısıyla kadının mirastan payı bazı hallerde erkeğin payından daha’ faz­la olma durumuyla karşılaşılacaktır. Bazı müfessirlerin erkeğe iki, ka­dına bir pay verilmesinin hikmetini açıklarken; kadınların akıllarının noksan, kötü yollarda harcamaya vesile olan şehvetlerinin fazla oldu­ğunu söylemelerine gelince; bu, çok çirkin ve kötü bir sözdür. Kadın­ların akıllarının zayıf olması maldan paylanmn da az olmasını gerek­tirmez. Hattâ aksi de söylenebilir ve o takdirde kadınların payının daha fazla olmasını îcâb ettirebilir. Çünkü kadınlar beden yapıları itibariyle zayıf ve güçsüzdürler. Bunun için selef-i sâlihînden bazıları derler ki; mîrâs aklen kıyâsın aksine gelmiştir. Ben rivayetin doğru olmadığını kabul ettiğim gibi, anlamının da doğru olmadığım görüyorum. Çünkü yukarda bunun hikmetini belirtmiştim. Müfessirlerin, kadının şehve­tinin erkeğin şehvetinden daha fazla olduğunu iddia edip, buna daya­narak onların daha çok mal harcamaları neticesi doğuracağını söylemeleri ise; bir bâtıl üzerine bina edilmiş bir başka bâtıldır. Tecrübe­mizle biliyoruz ki; şehvetlerini tatmin etmek uğrunda mallarını daha çok erkekler harcıyorlar. Bu gibi yollarda kadınların mallarını harca­dıkları ise çok az duyulmuştur.’ Kadınlar tutumludurlar, alırlar, ver­mezler. Erkekler ise savurgandırlar. Çünkü onların şehevî güçleri da­ha fazladır ve arzulan daha şiddetlidir. Ancak kadınlar süslenme ko­nusunda israfa meylederler. Bu da pek çok harcamayı gerektirir. Hal­buki şeriat israfı yasaklamıştır. Binâenaleyh müfessirlerin hükmü bu esâsa istinâd etmiş olamaz. Ne var ki tecrübeler, daha çok kadınların iktisât yaptıklarım gösteriyor. Harcama işleri onlara bırakıldığında on­lar daha tutumlu davranıyorlar.[11]

12 — Çocukları yoksa, eşlerinizin geriye bıraktıkla­rının yarısı sizindir. Çocukları varsa, bıraktıklarının dört­te biri sizindir. Bunlar yaptıkları vasiyyet ve borç ödendik­ten sonradır. Çocuğunuz yoksa, sizin bıraktıklarınızın dörtte biri eşlerinizindir. Şayet çocuğunuz varsa bıraktık­larınızın sekizde biri onlarındır. Ancak bu; yaptığınız va­siyyet ve borç ödendikten sonradır. Eğer miras bırakan er­kek veya kadın; çocuğu ve ana-babası olmayan bir kimse olur da, bir erkek veya bir kızkardeşi bulunursa, bunlardan her birine altıda bir düşer. Eğer onlar bundan çoksa-lar, zarara uğratılmaksızın üçte birine ortak olurlar. Bun­lar, yaptıkları vasiyyet ve borç ödendikten sonradır. Bun­lar Allah’tan bir vasiyyet (emir) dir. Allah Alîm’dir, Ha-kîm’dir.

Miras Kaideleri

Allah Teâlâ erkeklere hitâb ediyor ve; çocuksuz ölen eşlerinizin bı­raktığı malın yarısı sizindir, buyuruyor. Eğer çocukları varsa bıraktık­ları mirastan vasiyyetleri yerine getirilip, borçlan ödendikten sonra dörtte biri sizindir. Daha önce de geçtiği üzere, borçlarının edası va-siyyetten öncedir ve âlimler bu konuda ittifak halindedir. Erkek ço­cukların, erkek çocukları da —kaç batın aşağı inerse insin— sulbî er­kek çocukları hükmündedir.

Allah Teâlâ: «Sizin bıraktıklarınızın dörtte biri eşlerinizindir.» buyuruyor. Dörtte bir veya sekizde birde eşlerin sayısı önemli değildir. Hanım bir, iki, üç ya da dört bile olsa bunlar bu hissede müşterek hak sahibidirler.

«Ancak bu, yaptığınız vasiyyet ve borç ödendikten sonradır.» âyeti hakkında bilgi daha önce geçmişti.

Allah Teâlâ: «Eğer mîrâs bırakan erkek veya kadın; çocuğu ve anası-babası olmayan bir kimse olur da…» buyuruyor. Bu âyette ge­çen ; kelimesi den türetilmiştir. İkili, başı çev­releyen şeydir. Burada ( süülS ) ile kastedilen kişi; aslî ya da ferdî

olmayan, yakınları, kendisine mirasçı olan kişidir.

Nitekim Şa’bî’nin Ebu Bekr es-Sıddîk’dan rivayet ettiğine göre; kendisine «Kelâle» yi sorduklarında şöyle demiş. Bu konuda kendi gö­rüşümü söyleyeceğim; eğer doğru ise Allah’tan, yanlış olursa benden ve şeytândandır. Bundan Allah ve Resulü beridirler. Kelâle, çocuğu ve babası olmayan (ölen) kişidir. Ömer İbn el-Hattâb halîfe olunca; ben Ebubekir’in görüşüne muhalefet etmekten utanırım, demiştir.

Bu hadîsi îbn Cerîr ve başkaları rivayet ederler.

İbn Ebu Hatim tefsirinde der ki: Bize Muhammed İbn Abdullah İbn Yezîd’in… Abdullah tbn Abbâs’tan naklettiğine göre o, şöyle de­miş : Ömer İbn el-Hattâb(a yetişenlerin sonuncusuydum. O demiş ki: Söz benim dediğimdir. —Bunu üç kerre tekrarladı— Şöyle demişti: Kelâle erkek çocuğu ve babası olmayan (ve o halde ölen) kişidir.

Ali İbn Ebu Tâlib ve îbn Mes’ûd da böyle söylediler. Abdullah İbn Abbâs ve Zeyd İbn Sâbit’den vaşka vecihlerle gelen rivayetlerin sahîh olam da budur. Şa’bî, Nehaî, Hasan el-Basrî, Katâde, Câbir İbn Zeyd ve Hakem, Medine, Küfe ve Basralılar bununla fetva vermişlerdir. Fu-kahâ-i Seb’a (Yedi Fakîh), dört imâm, selef ve halef (âlimleri) ve hattâ bütün âlimler aynı görüştedirler. Birçoklarının bu konuda icmâ’ ettiği nakledilmiştir.

Ebu Hüseyn tbn el-Lebbân, İbn Abbâs’tan, bunun hilâfına bir ri-* vâyet olduğunu söylemektedir ki, buna göre kelâle, erkek çocuğu ol­mayandır. Ancak İbn Abbâs’tan nakledilen rivayetlerin ilki sahîh olup herhalde râvî, onun kasdettiğini anlamamış olsa gerektir.

Mîrâs bırakan kişinin «Bir erkek veya bir kız kardeşi bulunursa, bunlardan herbirine altıda bir düşer. Eğer onlar bundan çoksalar, zaj rara uğratılmaksızın üçte birine ortak olurlar.» Sa’d îbn Ebu Vakkâs’m da içlerinde bulunduğu seleften bazılarının kanâatinden anlaşılacağı üzere, bu kız ya da erkek kardeş ana bir kardeştir. Katâde’nin rivaye­tine göre Hz. Ebubekir de âyeti bu şekilde açıklamıştır.

Ana bir kardeşler diğer varislerden birçok yönüyle ayrılırlar:

1- Kendisi sebebiyle mirasçı oldukları kişiyle —ki bu da ana­dır— birlikte mirasçı olurlar.

2- Erkek ve kızları müsavidir (eşittir).

3- Ancak ölenin kelâle olması halinde, mirasçı olabilirler. Ba­ba, dede, erkek çocuk, erkek çocuğun çocuğu ile birlikte mirasçı ola­mazlar.

4- Erkek ve dişileri (kadınları) ne kadar çok olursa olsun hisse­leri üçte birden fazla olamaz.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Yûnus’un… Zührî’den rivayetine gö­re; o şöyle demiştir: Ömer İbn el-Hattâb; anadan olan kardeşin mira­sının aralarında erkekler dişiler gibi olmak üzere olduğuna hüküm ver­di. Muhammed İbn Şihâb ez-Zührî: Şayet Hz. Ömer Rasûlullah (s.a.) dan bu konuda bir şey bilmese idi böyle bir hüküm vermezdi. Yine bu­nun içindir ki. Allah Teâlâ da : «Eğer onlar bundan çoksalar… üçte bi­rine ortak olurlar.» buyurmuştur, der.

Ortak olma meselesinde âlimler ihtilâf etmişlerdir. Ortak olanlar; koca, anne ya da nene, annenin çocuklarından ikisi ana-babanın ço­cuklarından bir veya daha fazlası. Cumhûr’un kavline göre koca; yan hisse, ana veya nene altıda bir hisse, ananın çocuğu üçte bir hisse alır. Ana ve babanın çocuğu da ana (bir) kardeş olduğuna göre aralarındaki müşterek mîrâsta onlara ortak olur.

Böyle bir mesele mü’minlerin emîri Hz. Ömer îbn el-Hattâb’ın za­manında meydana gelmiş ve o, kocaya yan hisse, anneye altıda bir his­se, ananın çocuklarına da üçte bir hisse vermişti. Ana-babanın çocuk-lan şöyle diyerek itiraz etmişlerdi: Ey mü’minlerin emîri, tut ki ba­bamız eşekti. Biz bir anneden değil miyiz? Bunun üzerine Hz. Ömer onlan da diğer (ana bir) kardeşlere ortak kılmıştı.

Hz. Ömer ve Hz. Osman’dan ortak kılmaya ilişkin sahîh rivayet vardır. Abdullah İbn Mes’ûd, Zeyd îbn Sabit ve Abdullah İbn Abbâs’-dan gelen iki rivayetten biri de böyledir. Saîd îbn el-Müseyyeb, Kadı Şureyh, Mesrûk, Tâvûs, Muhammed îbn Şîrîn, İbrahim en-Nehaî, Ömer İbn Abdulazîz, Sevrî ve Şureyk; bununla fetva vermişlerdir. Mâlik, Şa’bî ve İshâk îbn Râhûyeh’in mezheplerinde de böyledir.

Ali îbn Ebu Tâlib ise onları diğerlerine ortak etmez, üçte biri ana­nın çocuklarına verir. Ana-babanın çocuklarına ise bir şey vermezdi. Zîrâ onlar asabe oluyorlardı. Vekî’ îbn el-Cerrâh der ki: Hz. Ali’nin bu görüşte olduğu hususunda kimse ihtilâf etmemiştir.

Bu görüş aynı zamanda Übeyy İbn Kâ’b ve Ebu Mûsâ el-Eş’arî’nin de görüşü olup îbn Abbâs’tan meşhur olan da budur. Şa’bî, İbn Ebu Leylâ, Ebu Hanîfe, Ebu Yûsuf, Muhammed îbn el-Hasan, Hasan îbn Zİyâd, Züfer îbn el-Hüzeyl, İmâm Ahmed îbn Hanbel, Yahya İbn Âdem, Nuaym İbn Hammâd, Ebu Sevr, Dâvûd İbn Ali ez-Zâhirî’nin mezheb-leri de böyledir. Ebu’lnHüseyn îbn el-Lebbân el-Farazî de «el-İ’câz» adlı eserinde bu görüşü tercîh etmiştir.

Vasiyyeti adalet üzre olsun, vârislerden bir kısmını mahrum etmek, hisselerini azaltmak, ya da Allah’ın kendilerine vermiş olduğu payı artırmak suretiyle zarar vermek ve zulmetmek için olmasın diye Allah Teâla: «Zarara uğratılmaksızm… bunlar yaptıkları vasiyyet ve borç ödendikten sonradır.» buyuruyor. Kim bunun hilâfına hareket ederse hikmetinde ve taksiminde Allah’ın zıddına hareket etmiş olur. Bunun İçin İbn Ebu Hatim der ki: Bize babam’ın… îbn Abbâs’tan naklettiği­ne göre; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: Vasiyyete zarar ver­mek büyük günâhlardandır.

Bu hadîs yine îbn Abbâs’tan mevkuf olarak rivayet edilmiştir ve İbn Cüreyc; bu mevkuf rivayetin sahîh olduğunu söylemiştir.

Bunun içindir ki; imamlar, vâris lehine ikrar konusunda ihtilâf etmişlerdir: Vâris lehine yapılacak ikrar sahîh midir, değil midir? Bu konuda iki görüş vardır:

Vâris lehine ikrar sahîh değildir. Zîrâ vâris lehine ikrar sîgası ile vasiyette bulunmak töhmet sebebidir. Sahîh bir hadîs-i şerîf te Rasû­lullah (s.a.) : Allah her hak sahibine hakkını vermiştir ve vâris lehine vasiyet yoktur, buyurmuşlardır. Ebu Hanîfe, Mâlik ve Ahmed İbn Han-bel’in mezhebleri bu görüştedir. Şafiî’nin eski görüşü de budur. Ancak yeni kavlinde o, bunun sahîh olacağına kaildir.

Bu görüş, Tâvûs, Atâ, Hasan, Ömer İbn Abdülazîz’in de görüşü­dür. Ebu Abdullah el-Buhârî de Sahîh’inde bunu tercîh etmiş ve Râfi’ İbn Hadîc’in, «Fezâriyye»nin kapılarının kapatıldığı şeyin dışında açıl­mamasını vasiyet etmiş olduğunu buna delil olarak getirmiştir. O (Bu-hârî) şöyle der : Bazı kimseler, kötü zanna sebebiyyet verir diye kişinin vârisleri lehine ikrarının caiz olmadığını söylemişlerdir. Halbuki Ra-sûlullah (s.a.) : Zandan sakının (kaçının). Zîrâ zan, sözlerin en yalan olanıdır, buyurmuşlardır. Allah Teâlâ da : «Şüphesiz ki Allah, size, emânetleri ehline vermenizi… emreder.» (Nisa, 58) buyururken bunu vâris ya da bir başkasına tahsis etmemiştir.

Buhârî’nin zikrettikleri burada bitiyor.

İkrar; sahîh ve vakıaya mutabık olduğu takdirde bu ihtilâf nor­maldir. Ancak ikrar bir hîle, vârislerin bir kısmının hissesini artırma­ya, diğer bir kısmınınkini de azaltmaya vesile olacaksa bu ikrar icmâ’ ile haramdır. Bunun delili «Zarara uğratılmaksızm. Bunlar, Allah’tan bir vasiyet (emir) dir. Allah Alîm’dir, Halîm’dir.» âyetidir.[12]

13 — İşte bunlar Allah’ın hudududur. Kim Allah’a ve peygambere itaat ederse; Allah onu, altından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. İşte bu, en büyük kurtuluştur.

14 — Kim de Allah’a ve peygamberine isyan eder de hududunu aşarsa, (Allah) onu da içinde temelli kalmak üzere ateşe sokar. Hor ve hakir edici bir azâb vardır onun için.

Allah’ın Hududu

Allah Teâlâ’nın; ölülere yakınlıklarına, ihtiyâçlarına göre vâris­lere takdir etmiş olduğu bu farzlar (hisseler) ve ölçüler O’nun hudu­dudur. Onları aşmayın ve onlara tecâvüz etmeyin. Bunun için Allah Teâlâ şöyle buyurur:

«Kim Allah’a ve peygambere itaat ederse (hile ve bir takım vesi­lelerle vârislerden bir kısmının hissesini arttırmaz, diğer bir kısmınm-kini eksiltmez, bilakis onları Allah’ın hükmüne, hisselerine ve bölüş­türmesine bırakırsa) Allah, onu altından ırmaklar akan cennetlere ko­yacaktır. Orada temelli kalacaklardır. İşte bu, en büyük kurtuluştur. Kim Allah’a ve Peygamberine isyan eder de hududu aşarsa (Allah) onu da içinde temelli kalmak üzere ateşe sokar. Hor ve hakîr edici bir azâb vardır onun için.»

Allah’ın verdiği hükmü değiştirmek; Allah’ın hükmüne muhalefet etmek suretiyle ona ve Peygamberine isyan etmektir. Bu da Allah’ın hüküm ve taksimine razı olmamaktan neş’et eder. İşte bunları Allah Teâlâ yakıcı ve devamlı azâbıyla alçaltmak suretiyle cezalandıracaktır.

îmânı Ahmed, Abdürrezzâk kanalıyla… Ebu Hüreyre’den rivayet ediyor ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

Bir adam yetmiş sene hayır ehlinin işlediği amelleri işler de vasiy-yette bulunduğunda vasiyyetinde adaletten sapar (ve zulmeder) se (amel defteri) bu kötü ameli ile kapatılır ve ateşe girer. Bir adam da yetmiş sene kötülük ehlinin yaptığı amelleri yapar da vasiyyetinde ada­letten ayrılmazsa (amel defteri) hayırla kapanır ve cennete girer. Son­ra Ebu Hüreyre şöyle dedi: Dilerseniz : «İşte bunlar Allah’ın hududu­dur… Hor ve tahkir edici bir azâb vardır onun için…» âyetini okuyu­nuz.

Ebu Dâvûd Sünen’indeki «Vasiyyette zarar vermek» babında diyor ki: Bize Abd İbn Abdullah… Ebu Hüreyre’den rivayet etti ki Rasûlul­lah (s.a.) şöyle buyurdular:

Bir adam ya da kadın altmış sene Allah’a itaat eder ve tâatte bu­lunur da Ölüm vakti geldiğinde, vasiyyetinde zarar verirse ona ateş vâ-cib olur. Ravî der ki: Ebu Hüreyre burada : «Zarara uğratılmaksızın… bunlar, yaptıkları vasiyet ve borç ödendikten sonradır… İşte bu, en büyük kurtuluştur.» âyetini okudu.

Hadîsi Tirmizî ve İbn Mâce de Abdullah İbn Câbir kanalıyla riva­yet etmişlerdir. Tirmizî; hadîs hasendir, garîbdir dsmiştir. İmâm Ah-med’in rivayeti daha mükemmeldir.[13]

15 — Kadınlarınızdan fuhuş yapanlara karşı içiniz­den dört şâhid getirin. Onlar şehâdet ederlerse ölünceye veya Allah onlara bir yol gösterinceye kadar evlerde (göz altında) tutun.

16 — Sizden fuhuş yapanların her ikisine de eziyet -edin. Tevbe edip, ıslâh olurlarsa artık onlardan vazgeçin. Çünkü Allah Tevvâb, Rahîm olandır.

Fuhşa Sed Çekmek İçin

İslâm’ın başlangıcındaki hükme göre, bir kadın zina eder de bu suçu doğru bir belge ile sabit olursa bir evde hapsedilir ve ölünceye kadar o evden çıkmasına izin verilmezdi (o evden çıkartılmazdı.) Bu­nun için Allah Tealâ: «Kadınlarınızdan fuhuş (zina) yapanlara kar­şı aranızdan dört şâhid getirin. Onlar şehâdet ederlerse ölünceye veya Allah onlara bir yol gösterinceye —ki bu yol da Allah Teâlâ’nın bu hükmü neshetmesidir.— kadar evlerde (göz altmda) tutun.» buyuru­yor.

tbn Abbâs; Allah Teâlâ’nın Nur Sûresinde sopa ve recm cezası ile neshetmesine kadar hüküm böyleydi, der.

İkrime, Saîd İbn CÜbeyr, Hasan, Atâ el-Horasânî, Ebu Salih, Ka-tâde, Zeyd İbn Eşlem ve Dahhâk’tan rivayete göre bu âyet mensûh-tur. Bu konu, üzerinde ittifak edilmiştir.

İmâm Ahmed diyor: Bize Muhammed tbn Ca’fer… Ubâde tbn Sâ-mit’den nakletti ki, Rasûlullah (s.a.) a vahy indiğinde bu kendisine te’sîr eder, bu sebeple meşakkate uğrar (bu ona zor ve ağır gelir) ve yüzü değişirdi. Bir gün Allah Teâlâ kendisine vahy indirdi. Bu duru­mundan açılınca şöyle buyurdular: Benden alın (öğrenin ve rivayet edin); Allah onlara bir yol gösterdi: Dul dul ile, bakire bakire ile. Dula yüz değnek ve taş ile recm, bakireye yüz değnek ve bir yıl sürgün.

Hadîsi Müslim ve Sünen sahipleri muhtelif kanallardan… Ubâde’-den merfû* olarak rivayet etmişlerdir. Müslim’in lafzı şöyledir:

Benden alın, öğrenin. Benden alın, öğrenin. Allah onlara bir yol gösterdi. Bakire bakire ile (zina ederse) yüz değnek ve bir sene sür­gün, dul dul ile (zina ederse) yüz değnek ve taşlanarak (öldürmedir).’ Tirmizî; hadis hasendir, sahihtir, demiştir.

Ebu Bekr İbn Merdûyeh diyor: Bize Muhammed İbn Ahmed İbn İbrâhîm… Übeyy İbn Kâ’b’dan nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle bu­yurdu : (Zina eden) iki bakire (ise) sopa vurulur ve sürgün edilir, iki dul ise sopa vurulur ve taşlanarak (öldürülür), iki ihtiyar ise taşla­narak (Öldürülür).

Hadîsin bu şekildeki rivayeti garîbtir.

Taberânî, îbn Lehîa kanalıyla… İbn Abbâs’tan naklediyor ki, o şöyle demiştir: Nisa sûresi nazil olunca, Rasûlullah (s.a.) : Nisa sûresinden sonra artık (zina eden kadınların) hapsedilmeleri yoktur, bu­yurdular.

Bu hadîs gereğince İmâm Ahmed İbn Hanbel zina eden dulun hem sopa hem de taşlanarak öldürülme ile cezalandırılacağına kail olmuş­tur. Cumhur ise zina eden dulun sopa vurulmaksızın taşlanacağı gö­rüşündedir.

Onlar diyorlar ki: Rasûlullah (s.a.) Mâiz ve Gâmid kabilesinden olan kadım, iki yahûdîyi taşlamış ve taşlamadan önce onlara sopa vur­mamıştır. Bu da gösteriyor ki sopa vurmak vâcib değildir. Bilakis onla­rın söylediğine göre neshedilmiş, ‘kaldırılmıştır. En doğrusunu Allah bilir.

Allah Teâlâ : «Sizden fuhuş yapanların her ikisine de eziyet edin.» buyuruyor. îbn Abbâs, Saîd îbn Cübeyr ve başkalan bu eziyet vermenin sövme, ayıplama ve nalınla vurmak olduğunu söylemişlerdir. Allah Teâlâ bu hükmünü sopa ve taşlama cezasıyla değiştirinceye kadar on­lar hakkındaki hüküm böyleydi.

îkrime, Atâ, Hasan ve Abdullah îbn Kesîr bu âyetin, zina eden er­kekle kadın hakkında nazil olduğunu söylerken, Süddî evlenmeden Ön­ce (bu fiili işleyen) gençler hakkında nazil olmuştur, der. Mücâhid zina eden iki erkek hakkında nazil olmuştur derken, sanki bununla livâta’yı kasdetmiştir. En iyisini Allah bilir.

Sünen sahiplerinin Amr îbn Ebu Amr kanalıyla… îbn Abbâs’tan naklettiğine göre; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur : «Lût kavminin yaptığım yapan birini gördüğünüzde hem yapanı (fail) hem de yapıla­nı (mef’ûl) öldürün.»

Allah Teâlâ: «Tevbe edip ıslâh olurlarsa (yaptıkları şeyi bırakır, amellerini düzeltir ve güzelleştirirlerse) artık onlardan vazgeçin» buyu­ruyor. Artık onlara çirkin sözlerle kızıp ayıplamayın. Zîrâ günâhından tevbe eden, günahsız gibi olmuştur. Bir de «Çünkü Allah Tevvâb, Ra-hîm olandır.» Buhârî ve Müslim’de nakledilen bir hadîste şöyle buyu-rulur:

«Sizden birinin cariyesi zina ettiğinde onu sopayla dövsün ondan sonra artık ayıplamasın, azarlamasın». Yani yaptığının keffâreti olan haddi, cezayı uyguladıktan sonra bu yaptığından dolayı onu ayıpla­masın.[14]

Îzâhı

17 — Allah; ancak, bilmeyerek kötülük yapıp da he­men tevbe edenlerin tevbesini kabul eder. Allah Alim’dir, Hakîm’dir.

18 — Kötülükleri işleyip dururken, ölüm gelip çatınca: Şimdi işte gerçekten tevbe ettim, diyenlerin ve kâfir olarak ölenlerin tevbesi kabul değildir. İşte onlar için biz, elem verici bir azâb hazırlamışızdır.

Tevbe Kapıları

Allah Teâlâ; ancak bilmeyerek kötülük yapıp sonra da can boğaza gelmeden, ruhunu teslim alacak meleği görmeden önce bile olsa tevbe edenlerin tevbesini kabul edeceğini haber veriyor.

Mücâhid ve birçokları Allah’a gerek hata ile ve gerekse kasden isyan eden herkesin günâhtan vazgeçinceye kadar câhil olduğunu söy­lemişlerdir.

Katâde, Ebu’l-ÂIiye’nin şöyle dediğini nakleder: Rasûlullah (s.a.) in ashabı: Kulun düşmüş olduğu (işlemiş olduğu) her günâh bilgisiz­lik iledir, derlerdi.

Hadîsi İbn Cerîr rivayet etmiştir.

Abdürrezzâk diyor ki: Bize Ma’mer, Katâde’nin şöyle dediğini nak­letti : Rasûlullah (s.a.) in ashabı; ister kasden ister başka bir şekilde olsun kendisiyle Allah’a isyan edilen her şeyin bilgisizlik (cehalet) ol­duğu görüşünde birleştiler.

îbn Cüreyc der ki: Bana Abdullah İbn Kesîr, Mücâhidin, şöyle dediğini nakletti: Allah’a isyan olan bir şeyi yapan herkes; bu işi işle­diğinde (işlediği sırada) câhildir. îbn Cüreyc, Atâ îbn Ebu Rebâh’ın, kendisine bu sözün bir benzerini söylediğini nakleder.

îbn Abbâs’tan naklen Ebu Sâüh : Kötü iş yapması, o kişinin bilgi­sizliği cümlesindendir, der.

«Hemen tevbe edenlerin…» âyeti hakkında Ali îbn Ebu Talha, Ab­dullah İbn Abbâs’ın şöyle dediğini nakleder : O (hemen tevbeden mak-sad) işlediği günâhla, ölüm meleğine bakacağı zaman arasında tevbe edenler, demektir. Dahhâk : Ölümden önce olan herşey yakındır, derken, Katâde ve Süddî de; sıhhatte bulunduğu sürece, açıklamasını getir­mişlerdir ve bu açıklama İbn Abbâs’tan rivayet edilmiştir. Hasan el-Basrî âyeti; can boğazına gelmeden tevbe edenler, şeklinde anlarken’, İlerime de; dünyamn tümü yakındır, demiştir.

Şimdi bu konudaki hadîs-i şerifleri zikredelim: İmâm Ahmed der ki: Bize Ali İbn Ayyâş’ın… Abdullah İbn Ömer’ den, onun da Rasûlullah (s.a.) dan naklettiğine göre; efendimiz şöyle buyurmuştur: Canı boğazına gelmedikçe Allah Teâlâ kulun tevbesini kabul eder.

Tirmizî ve İbn Mâce de bunu Abdurrahmân İbn Sabit İbn Sevbân hadîsinden rivayet etmişler ve Tirmizî; hadîs hasendir, garîbtir, demistir, tbn Mâce’nin Sünen’inde Abdullah İbn Amr, şeklinde kayd edil­mişse de bu vehimdir. Doğrusu Abdullah İbn Ömer’dir.

Ebu Bekr îbn Merdûyeh diyor; Bize Muhammed İbn Ma’mer… Abdullah İbn Ömer’den nakletti ki o, Rasûlullah (s.a.) ı şöyle buyurur­ken işitmiş : Ölümünden bir ay evvel tevbe eden hiçbir mü’min kul yok­tur ki; Allah onun tevbesini kabul etmesin. Bundan (ölümünden) da­ha yakın ve hattâ ölümünden bir gün ve bir saat öncesinde Allah ku­lun tevbe ettiğini ve ihlasını bilirse; tevbesini kabul eder.

Ebu Dâvûd et-Tayâlisî der ki: Bize Şu’be’nin… Abdullah İbn Ömer’den naklettiğine göre; o şöyle demiştir : Kim ölümünden bir sene önce tevbe ederse, tevbesi kabul edilir. Kim ölümünden bir ay önce tev­be ederse, tevbesi kabul edilir. Kim ölümünden bir cuma önce tevbe ederse, tevbesi kabul edilir. Kim ölümünden bir saat önce tevbe ederse, tevbesi kabul edilir. Ben kendisine; ama Allah Teâlâ: «Allah ancak, bilmeyerek kötülük yapıp da hemen tevbe edenlerin tevbesini kabul eder» buyuruyor, dedim. Abdullah İbn Ömer; ben ancak sana Rasûlul­lah (s.a.) dan işittiğimi haber veriyorum, dedi.

Ebu’l-Velîd et-Tayâlisî, Ebu Amr el-kavzî ve Ebu Âmir el-Akadî de Şu’be’den böyle rivayet etmişlerdir.

İmâm Ahmed diyor: Bize Hüseyn İbn Muhammed’in… Abdurrah-mân İbn el-Beylemânî’den naklettiğine göre; o şöyle demiştir: Rasû-lullah (s.a.) m ashabından dördü bir araya geldi ve birisi Rasûlullah (s.a.) m; ölümünden bir gün önce Allah kulunun tevbesini kabul eder (Allah Teâlâ kulun tevbesini ölümünden bir gün önce kabul eder), bu­yurduğunu işittim, dedi. Diğeri; sen bunu Rasûlullah (s.a.) dan işittin mi? diye sordu. Evvelkisi evet, dedi. Diğeri şöyle devam etti: Ben de Rasûlullah (s.a.) in; Allah Teâlâ kulun tevbesini ölümünden (ölmeden) yarım gün önce kabul eder, buyurduğunu işittim, dedi. Üçüncüleri, sen Rasûlullah (s.a.) dan bunu mu işittin? diye sordu. O, evet deyince de şöyle dedi: Ben de Rasûlullah (s.a.) ı şöyle buyururken işittim : Allah kulun tevbesini ölmeden bir kuşluk vakti kadar önce kabul buyurur. Dördüncüleri; sen bunu Rasûlullah (s.a.) dan işittin mi? diye sordu. Üçüncüleri, evet deyince de şöyle devam etti; ben de Rasûlullah (s.a.) ı şöyle buyururken işittim: Allah Teâlâ kulun tevbesini can çekişme-dikçe kabul buyurur.

Hadîsi Saîd İbn Mansûr da… Abdurrahmân İbn el-Beylemânî’den buna yakın lafızlarla rivayet etmiştir.

Ebu Bekr tbn Merdûyeh diyor: Bize İshâk îbn İbrâhîm îbn Zeyd’ in… Ebu Hüreyre’den naklettiğine göre Rasûlullah (s.a.) : «Allah kulu-* nun tevbesini can çekişmedikçe kabul eder» buyurmuştur.

îbn Cerîr der ki: Bize İbn Beşşâr’ın… Hasan’dan rivayetine göre; o şöyle demiştir: Bana Rasûlullah (s.a.) in; Allah kulun tevbesini can çekişmedikçe kabul eder, buyurduğu haberi ulaştı.

Bu, Hasan el-Basrî (Allah o’na rahmet etsin) den menkûl, hasen ve mürsel bir hadîstir.

İbn Cerîr diyor ki: Bize İbn Beşşâr’ın… Katâde’den rivayetinde o şöyle demiştir: Biz Enes İbn Mâlik’in yanmdaydık. Ebu Kılâbe de oradaydı. Ebu Kılâbe rivayet edip dedi ki: Allah Teâlâ İblîs’e la’net ettiğinde; o mühlet istedi ve dedi ki: Senin izzet ve celâline yemîn ede­rim ki; onda rûh bulunduğu sürece Âdemoğlunun kalbinden çıkmaya­cağım. Allah Teâlâ da şöyle buyurdu : İzzetime yemîn olsun ki; Ben de kendisinde rûh bulunduğu sürece onun tevbesine engel olmayacağım (onun tevbe etmesini engellemeyeceğim ya da: Onun tevbesini geri çevirmeyeceğim.)

Bu ifade; merfû’ bir hadîs-i şerifte yer almaktadır. Şöyle ki: îmâm Ahmed Müsned’inde Amr îbn Ebu Amr kanalıyla… Ebu Saîd’den, o da Rasûlullah (s.a.) dan rivayet ediyor ki; O, şöyle buyurmuştur: İblîs: Senin izzetine yemîn ederim ki, ruhları cesetlerinde olduğu sürece on­ları azdırıp yoldan çıkaracağım, dedi. Allah Teâlâ da : İzzet ve celâlime yemîn olsun ki, onlar Benden bağışlanma diledikleri sürece, onları ba­ğışlayacağım, buyurdu.

Bu hadîsler, yaşama umudu içindeyken Allah’a tevbe edenin tev-besinin makbul olduğuna delâlet etmektedir. İşte bunun içindir ki, Allah Teâlâ : «İşte Allah onların tevbesini kabul eder. Allah Alîm’dir, Hakîm’dir.» buyurmuştur. Yaşamaktan ümit kesip (ölüm) meleğini gördüğünde, can boğazda hırıldamaya başlayıp, göğüs ona dar gelir. Nefes hırıldayıp boğazın başına kadar çıktığında —ki can çekişme ha­lidir— tevbe makbul değildir. O zaman, kaçılıp kurtulabilecek zaman da değildir. Buna delâlet etmek üzere Allah Teâlâ : «Kötülükleri işle­yip dururken ölüm gelip çatınca: Şimdi işte gerçekten tevbe ettim, di­yenlerin… tevbesi kabul değildir.» buyurmaktadır. Başka bir âyet-1 kerîme’de de şöyle buyurur : «Baskınımızı görünce : Yalnız Allah’a inan­dık ve O’na ortak koştuğumuz şeyleri inkâr ettik, dediler. Ama baskı­nımızı görüp de öylece inanmaları kendilerine fayda vermedi. Bu Al­lah’ın kanunudur…» (Gâfir, 84-85)

Daha başka bir âyet-i kerîme’de de Allah Teâlâ; güneşin batıdan doğduğunu gördüklerinde yer yüzü halkının tevbesinin kabul edilme­yeceğine hükmederek şöyle buyurur: «Rabbmm âyetleri geldiği gün; kişi daha önceden inanmamış veya îmânından bir hayır kazanama-mışsa îmânı ona hiç fayda vermez.» (En’âm, 158)

Allah Teâlâ: «Kâfir olarak ölenlerin tevbesi kabul değildir.» bu­yuruyor. Kâfir; küfür ve şirk üzere Öldüğünde pişmanlığı ve tevbesi ona fayda vermez. Yeryüzü dolusu dahi olsa ondan fidye de kabul edilmez.

İbn Abbâs, Ebu’l-Âliye ve Rebi’ îbn Enes «Kâfir olarak ölenlerin tevbesi kabul değildir.» âyeti şirk ehli hakkında nazil oldu, demişlerdir.

îmâm Ahmed diyor : Bize Süleyman İbn Davud’un… Ebu Zerr’den naklettiğine göre; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdular: Allah Teâlâ ku­lunun tevbesini hicâb (örtü) vuku’ bulmadıkça kabul eder —ya da ku­lunu bağışlar—. Orada bulunanlar; hicabın vukuu da nedir? diye sor­duklarında, şöyle buyurdu : Müşrik olduğu halde canının çıkmasıdır.

Allah Teâlâ da : «İşte biz onlar için elem verici (şiddetli ve devamlı) bir azâb hazırlamışızdır» buyuruyor.[15]

19 — Ey imân edenler, kadınlara zorla vâris olmaya kalkmanız size helâl değildir. Apaçık hayâsızlık etmedik­çe onlara verdiğiniz mehrin bir kısmını alıp götürmeniz için onları sıkıştırmayın, onlarla iyi geçinin. Eğer onlardan hoşlanmıyorsanız, olabilir ki; bir şey sizin hoşunuza git­mez de Allah onu çok hayırlı kılar.

20 — Bir eşin yerine başka bir eş almak istediğiniz takdirde; öncekine yüklerle mehir vermiş olsanız bile, bir şey almayın. İftira ederek ve günâha girerek ona verdi­ğinizi geri alır mısınız?

21 — Onu nasıl alırsınız ki; birbirinize karışıp katıl­dınız. Ve onlar, sizden kuvvetli te’minât da aldılar.

22 — Babalarınızın nikahladığı kadınları nikahla­mayın. Geçmişte olanlar artık geçmiştir. Çünkü o, çok çir­kin ve iğrenç bir şeydi. Ve o, fena âdetti.

Eşlerin Ayrılması ve Birleşmesi

Buhârî naklediyor : Bize Muhammed îbn Mukâtil’in… îbn Abbâs’-tan rivayetine göre o, «Ey îmân edenler, kadınlara zorla vâris olmaya kalkmanız size helâl değildir.» âyeti hakkında şöyle demiştir:

Bir adam öldüğünde; ölenin vârisleri onun karısı üzerinde en çok hak sahibi olurdu. Dilerse onlardan birisi o kadınla evlenir, dilerlerse kadını (bir başkasıyla) evlendirirlerdi. Ve dilerlerse hiç evlendirmez-lerdi. Bu işe onlar kadının ailesinden daha lâyıktılar. Bunun üzerine, bu âyet nazil oldu.

Hadîsi Buhârî, Ebu Dâvûd, Neseî, îbn Merdûyeh ve îbn Ebu Ha­tim, Ebu İshâk eş-Şeybânî kanalıyla… İbn Abbâs’tan rivayet etmiş­lerdir.

Ebu Dâvûd diyor ki: Bize Ahmed İbn Muhammed îbn Sabi t’in… İbn Abbâs’tan naklettiğine göre; o, «Ey îmân edenler, kadınlara zorla vâris olmaya kalkmanız size helâl değildir. Apaçık hayâsızlık etmedik­çe onlara verdiğiniz mehrin bir kısmını alıp götürmeniz için onları sı­kıştırmayın» âyeti hakkında şöyle demiştir: Kişi akrabasının karısına vâris olurdu da, ölünceye ya da mehrini alıncaya kadar onu sıkıştı­rırdı, îşte Allah Teâlâ bunu yasakladı. Bu hadîsi sadece Ebu Dâvûd rivayet etmiştir. Ancak birçokları İbn Abbâs’tan bunun benzerini ri­vayet etmişlerdir. Vekî’nin… îbn Abbâs’tan rivayetine göre; câhiliyye devrinde bir kadının kocası Öldüğünde bir adam gelip kadının üzeri­ne bir elbise atar ve o kadınla (evlenmeye) en lâyık aday o kişi olur­du. Bunun üzerine: «Ey îmân edenler, kadmlara zorla vâris olmaya kalkmanız size helâl değildir» âyeti nazil oldu.

Ali îbn Ebu Talha «Ey îmân edenler, kadınlara zorla vâris olma­ya kalkmanız size helâl değildir.» âyeti hakkında İbn AbbâsMın şöyle dediğini nakleder: Bir adam ölür de arkasında bir câriye bırakırsa ölenin bir arkadaşı (dostu) cariyenin üzerine elbisesini atar ve onu in­sanlardan men’ederdi. Ya güzelce onunla evlenir, değilse ölüp de mi­rası kendine kalıncaya kadar hapsederdi.

Avfî’nin İbn Abbâs’tan rivayetine göre; Medine’de birisinin samî­mi bir dostu öldüğünde gider (arkada bıraktığı) hanımının üzerine elbisesini atar ve onun nikâhına vâris olurdu. Bu takdirde o kadını bir başkası nikâhlayamazdı. O da kendini bundan kurtaracak bir fid­ye vermedikçe kadını hapsederdi. Bunun üzerine Allah Teâlâ: «Ey îmân edenler, kadınlara zorla vâris olmaya kalkmanız helâl değildir.» âyetini indirdi.

îbn Ebu Hâtim’in rivayetine göre Zeyd İbn Eşlem bu âyet hakkın­da şöyle demiştir: Câhiliyye devrinde iken Yesrîb’de aralarından bi­risi öldüğünde malına vâris olan kişi, karısına da vâris olur, kadına vâ­ris oluncaya ya da onu dilediği biriyle evlendirinceye kadar onu sıkış­tırır, evlenmesini engellerdi. Tühâme halkı ise; erkeğin kadını boşayıp, verdiği şeylerin bir kısmını karşılık olmak üzere dilediği kişiyle evlen­mesini şart koşmada’n, kadınla birlikte yaşamasını hoş karşılamıyorlar­dı. İşte Allah Teâlâ mü’minlere bunu yasakladı.

Ebu Bekr îbn Merdûyeh diyor ki: Bize Muhamrtıed İbn Ahmed İbn İbrahim’in… Ebu Ümâme İbn SehTden rivayetine göre; Ebu Kays îbn Eslet öldüğünde, oğlu; karısı ile evlenmek istemişti. Câhiliye dev­rinde bu mümkündü. Bunun üzerine Allah Teâlâ : «Ey îmân edenler, kadınlara zorla vâris olmaya kalkmanız size helâl değildir» âyetini in-: dirdi. Bu hadîsi Muhammed İbn Fudayl’dan rivayet eden îbn Cerîr sonra îbn Cüreyc kanalıyla Atâ’nın şöyle dediğini kaydeder : Câhiliyye devrinde halk; birisi ölüp ardında karışım bıraktığında kadını kendi­lerinden bir çocuğa verirlerdi. İşte bu konuda «Ey îmân edenler, kadın­lara zorla vâris olmaya kalkmanız helâl değildir» âyeti nazil oldu.

îbn Cüreyc, Mücâhid’in şöyle dediğini rivayet eder: Bir adam öl­düğünde ölenin oğlu; eğer isterse babasının eşini-nikahlama hakkına sahipti. Kadının oğlu yoksa onu ölenin kardeşiyle, ya da kardeşinin oğlu ile nikâhlarlardı.

îbn Cüreyc, İkrime’nin şöyle dediğini nakleder: Bu âyet Evs kabi­lesinden Kübeyşe bint Ma’n îbn Âsim hakkında nazil oldu. Kocası Ebu Kays İbn el-Eslet onu arkada bırakıp öldüğünde; oğlu onunla evlenmek istedi. O da Rasûlullah (s.a.) a gelip; ey Allah’ın Rasûlü, ben kocama vâris olmadım, onu terketmedim de. (Beni) evlendir, dedi. Bunun üze­rine bu âyet nazil oldu. Ebu Mâlik’den rivayetle Süddî şöyle der: Câ­hiliyye devrinde bir kadının kocası öldüğünde; kocasının ailesi gelir ve onun üzerine bir elbise atardı. Eğer ölenin küçük bir oğlu, ya da bir erkek kardeşi varsa o büyüyünceye, ya da kadın ölüp de ona vâris olun­caya kadar kadını hapsederlerdi. Kadın boşanıp kurtulur ve kendi ailesine giderse, ya da üzerine bir elbise atılmazsa bu takdirde kurtulur­du. İşte bunun için Allah Teâlâ: «Ey îmân edenler, kadınlara zorla vâris olmaya kalkmanız, size helâl değildir.» âyetini indirdi.

îbn Ebu Hâtim’in rivayetine göre; Mücâhid bu âyet hakkında dedi ki: Kişinin yanında yetîm bir kız bulunur ve adam onun İşlerini üst­lenirdi. Sonra da karım ölür ve onunla evlenirim, ya da oğlumla ev­lendiririm ümidiyle onu hapseder, yanında tutar (başkasıyla) evlen-dirmezdi.

Sonra İbn Ebu Hatim bu görüşün bir benzerini Şa’bî, Atâ Îbn Ebu Rebâh, Ebu Miclez, Dahhâk, Zührî, Atâ el-Horasânî ve Mukâtil İbn Hay-‘yân’dan da rivayet edildiğini söyler.

Ben de derim ki: Âyet-i kerîme gerek câhüiyye devri halkının ve gerekse Mücâhid ve onun görüşünde olanların söylediklerini kapsa­maktadır. Bu konuda meydana gelenlerin hepsi bunun bir çeşididir. Al­lah en iyisini bilir.

Allah Teâlâ «Onlara verdiğiniz mehrin bir kısmını alıp götürmeniz için onları sıkıştırmayın.» buyuruyor. Onlara verdiğiniz mehrin tamâ­mını, ya da bir kısmını veya sizin üzerinizdeki haklarından birisini size bırakması için onların geçiminde kendilerine zarar vermeyin. Onlara zulüm ve eziyet etmeyin.

İbn Abbâs’tan naklen Ali îbn Ebu Talha «Onları sıkıştırmayın» âyeti hakkında şöyle der: Onlara verdiğiniz mehrin bir kısmım alıp götürmeniz için, onlara zulmetmeyin. Burada, karısıyla beraber olmak­tan hoşlanmayan bir adam kasdediliyor. Kadının adam üzerinde mehri vardır. Adam verdiği mehrin kadın tarafından kendisine iadesi için onu sıkıştırmaktadır. Dahhâk, Katâde böyle söylemiş, İbn Cerîr de bu görüşü tercih etmiştir.

îbn el-Mübârek ve Abdürrezzâk… îbn el-Beylemânî’den naklen şöy-‘ le derler: Bu iki âyetten birisi; câhüiyye devrindeki durum hakkında, diğeri de îslâm dönemindeki durum hakkında nazil olmuştur. Abdullah İbn el-Mübârek «Ey îmân edenler, kadınlara zorla vâris olmaya kalk­manız size helâl değildir.» âyeti câhüiyye devrindeki durum hakkında; «Onları sıkıştırmayın» âyeti de îslâmî devredeki durum hakkında nâzü olmuştur, der.

«Apaçık hayâsızlık etmedikçe» âyetiyle İbn Mes’ûd, îbn Abbâs, Saîd İbn el-Müseyyeb, Şa’bî, Hasan el-Basrî, Muhammed îbn Şîrîn, Saîd İbn Cübeyr, Mücâhid, îkrime, Atâ el-Horasânî, Dahhâk, Ebu Kılâbe, Ebu Salih, Süddî, Zeyd İbn Eşlem ve Saîd İbn Ebu Hilâl zinanın kasdedü-diğini söylemişlerdir. Yani kadın zina ederse; vermiş olduğu mehri geri istemek ve onu sana bırakıncaya, ya da hülû’ yolu ile senden boşanın-caya kadar sıkıştırmak hakkındır. Nitekim AUah Teâlâ başka bir âyette şöyle buyurur: «Onlara verdiğinizden bir şeyi geri almanız sizlere helâl değildir. Meğer, erkekle kadın, Allah’ın hududunu ikâme edemeye­ceklerinden korkmuş olalar.» (Bakara, 229)

İbn Abbâs, İkrime ve Dahhâk’m söylediğine göre apaçık hayâsızlık; nefret etmek, kaçmak ve isyan anlamınadır.

İbn Cerîr ise bunun zina, isyan, kaçmak (yüz çevirmek), ağız bo­zukluğu vb. durumları içine aldığı görüşünü tercih etmiştir. Yani bu gibi durumlar; kadının, hakkının tamâmından ya da bir kısmından vaz­geçmesine ve erkekten- ayrılmayı kabul etmesine kadar onun sıkıştı­rılmasını mübâh kılmaktadır. Bu iyidir ve en doğrusunu Allah bilir.

Daha önce geçtiği üzere Ebu Dâvûd, Yezîd en-Nahvî kanalıyla… İbn Abbâs’ın «Ey îmân edenler, kadınlara zorla vâris olmaya kalkma­nız size helâl değildir.» âyeti hakkında şöyle dediğini rivayet eder : Kişi akrabalarından birinin karısına vâris olur, ölünceye, ya da mehrini kendisine geri verinceye kadar onu sıkıştırırdı. İşte Allah Teâlâ bunu yasakladı.

Bu hadîsin rivayetinde Ebu Dâvûd tek kalmıştır.

İkrime ve Hasan el-Basrî derler ki: Bu âyetin tamâmı âyetin ca-hiliyye devrindeki durum hakkında olmasını gerektirir. Halbuki Allah Teâlâ böyle davranılmasmı müslümanlara yasaklamıştır.

Abdurrahmân İbn Zeyd şöyle diyor ; Mekke’de Kureyş içinde «Azl» ( Jj**\ ) şöyle oluyordu: Bir adam şerefli bir kadını nikahlıyor, fa­kat kadın buna muvafakat etmiyordu. Erkek kadından ayrılmayı; an­cak kendi izniyle evlenebilmesi şartıyla kabul ediyordu. Buna şâhidler getiriyor ve bu durum kadın hakkında yazılarak belgelendiriliyordu. Kadına birisi tâlib olduğunda; kadın kendisini daha önce nikâhlayana mehrini verir ve onu razı ederse adam onun evlenmesine izin veriyor, değilse onu sıkıştırıyordu. İşte Allah Teâlâ’mn «Onlara verdiğiniz meh-rin bir kısmını alıp götürmeniz için, onları sıkıştırmayın» âyetinin an­lamı budur.

Mücâhid «Onlara verdiğiniz mehrin bir kısmını alıp götürmeniz için onları sıkıştırmayın» âyeti Bakara sûresinde azl hakkındaki 232. âyet gibidir.

Allah Teâlâ «Onlarla iyi geçinin» buyuruyor. Onlarla güezl konu­şun, işlerinizi ve durumlarınızı güç yetirebildiğiniz kadan ile güzelleş-tirin. Sana nasıl davranılmasmı istiyorsan, sen de öylece davran. Allah Teâlâ : «Kadınların da onlar üzerinde haklan vardır.» (Bakara, 228) buyuruyor. Allah Rasûlü : Sizin en hayırlınız ehline (hanımına) en hayırlı olanınızdır. Ben ehlime en hayırlı olanınızım, buyuruyor. Güzel geçim, devamlı güler yüzlülük, ehli ile oynaşmak, onlarla şakalaşmak, onların nafakasını (geçimini) geniş tutmak ve kadınlarını güldürmek efendimizin huylarmdandı. O kadar ki; mü’minlerin annesi Hz. Âişe ile yarışır ve bu davranışı ile ona olan sevgisini gösterirdi. Hz. Âişe şöyle diyor: Allah Rasûlü benim ile yarıştı. Ve ben onu geçtim. Bu, benim şişmanlamamdan Önce idi. Ben şişmanladıktan sonra, yarıştığı­mızda ise o beni geçti ve; işte bu, seninkine bir karşılıktır, buyurdu. Hz. Peygamberin kadınları onun akşamlayacağı evde her akşam top­lanırlar, efendimiz bazı kere akşam yemeğini onlarla birlikte yer, son­ra her biri kendi evine giderdi. Efendimiz hanımı ile bir örtü altında uyurlar, omuzundan ridâsım bırakır ve izar (iç çamaşırı) ile uyurdu. Yatsı namazını kıldıktan sonra evine girer, uyumazdan önce ehli ile bir miktar sohbet eder ve böylece onlara yakınlık sağlardı. Allah Teâlâ: «Sizin için, andolsun ki; Rasûlullah’ta güzel bir örnek vardır.» (Ahzâb, 21) buyuruyor. Kadınlarla geçim ve bunun tafsilâtının yeri «Ahkâm»’ kitabıdır. Hamd Allah’a mahsûstur.

Allah Teâlâ «Eğer onlardan hoşlanmıyorsanız, olabilir ki; bir şey sizin hoşunuza gitmez de Allah onu çok hayırlı kılar.» buyuruyor. Umu­lur ki; onları yanınızda tutmada sabretmeniz onların bunların hoşlan­maması ile birlikte size dünya ve âhirette çok hayırlar getirecektir. Ni­tekim İbn Abbâs bu âyet hakkında şöyle demiştir: Bu, erkeğin kadına şefkat göstermesi, Allah’ın kendisine bir çocuk ihsan etmesi ve bu ço­cukta bir çok hayırların bulunmasıdır. Sahîh bir hadiste şöyle buyuru-lur: Bir mü’min; mü’min kadına kızmasın, öfkelenmesin, onun bir huyuna kızarsa diğer bir huyundan hoşnûd olur.

Allah Teâlâ: «Bir eşin yerine başka bir eş almak istediğiniz tak­dirde; öncekine yüklerle mehir vermiş olsanız bile, bir şey almayın. İf­tira ederek ve günâha girerek ona verdiğinizi geri alır mısınız?» buyu­ruyor. Sizden birisi karısından ayrılmak ve onun yerine bir başkasını almak istediğinde, ona yüklerle mal vermiş olsa bile verdiği mehirden kat’iyyen bir şey almasın.

Âyette geçen kelimesi hakkında Âl-i İmrân sûresinde yeterli bilgi vermiştik. Burada tekrarına gerek görmüyoruz.

Bu âyet kadına çok mal ile mehir vermenin caiz olduğuna delâlet eder. Hz. Ömer İbn el-Hattâb çok mehir vermeyi yasaklamış, sonra bu görüşünden dönmüştür. Bunu rivayet eden İmâm Ahmed der ki: Bize İsmail’in… Ebu’l-Acfâ’dan naklettiğine göre; o, Ömer İbn el-Hattâb’ı şöyle derken işitmiş: Kadınların mehirlerinde aşın gitmeyiniz, şayet bu, dünyada bir şeref ya da Allah katında bir takva olsaydı Allah Rasûlü bu (şeref ve takvaya) en lâyık olamnızdır. Allah Rasûlü kadınlarından hiçbirine fazla mehir vermemiştir. Onun kızlarından hiç birine oniki okkadan fazla mehir verilmemiştir. Eğer kişi karısına verdiği mehir ile imtihan edilirse; sonunda ona karşı içinde bir düşmanlık doğar ve ni­hayet : (Sana kavuşabilmek için) kırbanın ipine bile muhtaç oldum, der. İmâm Ahmed ve Sünen sahipleri bu hadîsi değişik yollarla… Ebu’l -Acfâ’dan rivayet etmişlerdir. Ebu’l-Acfâ’nın ismi Heram İbn el-Müsey-yeb’dir. Tirmizî; bu, hasen, sahîh hadîstir, demiştir.

Bu hadîsin diğer bir yoldan rivayeti şöyledir: Hafız Ebu Ya’lâ di­yor ki: Bize Ebu Hayseme… Mesrûk’tan rivayet etti ki; o şöyle demiş­tir : Ömer îbn el-Hattâb Rasûlullah (s.a.) m minberine çıktı, sonra şöyle dedi: Ey insanlar size ne oluyor da kadınların mehirlerini ço­ğaltıyorsunuz? Rasûlullah (s.a.) ve ashabı arasında mehir dörtyüz dir­hem ve daha az olurdu. Mehirleri çoğaltmak, Allah katında bir takva ya da bir şeref olsaydı siz bunda onlara yetişemezdiniz. Bir kişinin ha­nımının mehrini dörtyüz dirhemden daha fazla arttırdığını ben kesin­likle bilmiyorum. Râvî anlatmaya şöyle devam eder: Ömer minberden indi, Kureyş’ten bir kadın onun karşısına çıkarak; ey mü’minlerin emî-ri, kadınların mehirlerini dörtyüz dirhemin üstüne çıkarmalarını in­sanlara yasakladın mı? dedi. O da: Evet, dedi. Kadın: Allah’ın Kur’ an’da indirdiğini işitmedin mi— diye sordu. Ömer o, hangisi? dedi. Kadın: Allah Teâlâ «Yüklerle mehir vermiş olsanız bile» buyurmuyor mu? dedi. Ömer, ey Allah’ım bağışla, bütün insanlar Ömer’den daha bilgili imiş, diyerek döndü ve minbere çıktı: Kadınların mehirlerini dörtyüz dirhemden fazla yapmanızı yasaklamıştım, dileyen malından dilediği kadar versin, dedi. Ebu Ya’lâ der ki: Zannediyorum, bu, kimin hoşuna giderse yapsm gönül hoşluğu ile olanını yapsın, demişti.

Hadîsin isnadı ceyyid ve kuvvetlidir.

Hadîsin diğer bir yoldan rivayeti şöyledir: İbn el-Münzir der ki: Bize îshâk İbn İbrâhîm… Ebu Abdurrahmân es-Sülemî’den nakletti ki; Ömer İbn el-Hattâb: Kadınların mehirlerinde aşırı gitmeyiniz, de­di. Bir kadın; ey Ömer, senin buna hakkın yok. Allah teâlâ : «Mehir olarak yüklerle altın vermiş olsanız bile.» buyuruyor. —Abdullah İbn Mes’ûd’un kırâetinde böyledir— Ondan bir şey almanız size helâl değildir, dedi. Ömer: Bir kadın Ömer’le hasım-laştı ve onu mağlûb etti, dedi.

Hadîsin diğer bir yoldan rivayeti şöyledir: Zübeyr İbn Bekkâr dedi ki: Bana amcam, Mus’ab İbn Abdullah’dan, o da dedemden nak­lettiler ki; Ömer İbn el-Htatâb şöyle demiştir : Zü’1-Gussa’nın kızı bile olsa kadınların mehirlerini artırmayınız. —Ömer bu sözüyle Yezîd İbn el-Husayn’ı kastediyordu— kim fazla, yaparsa, fazlalığı Beytülmâle ko­yanın. Kadınlar tarafından uzun boylu yassı ve çökük burunlu bir ka­dın : Buna hakkın yok, deyince Ömer; niçin? diye sordu. Kadın: Çün­kü Allah Teâlâ «Yüklerle mehir vermiş olsanız bile» buyurmuştur, dedi. Hz. Ömer bir kadın isabet etti de, bir erkek hatâ etti dedi.

Allah Teâlâ bunu (önceki kadına verilen mehrin geri alınmasını) hoş karşılamayarak: «Onu nasıl alırsınız ki; birbirinize kanşıp katıldiniz.» buyuruyor. Siz ona, o da size katılıp karıştığı halde mehri ka­dından nasıl geri alırsınız? İbn Abbâs, Mücâhid, Süddî ve birçokları bu ifâde ile cinsî temas’ın kastedildiğini söylemişlerdir.

Buhârî ve Müslim’de rivayet edildiğine göre; Allah Rasûlü karşı­lıklı olarak la’netleşen karı kocaya; onların la’netleşmeleri bittikten sonra; Allah biliyor ki, ikinizden birisi yalancıdır. İçinizde tevbe ede­cek var mı? diye üç kerre sordu. Adam ey Allah’ın Rasûlü, malım (ne olacak) diye karısına vermiş, olduğu mehrin ne olacağını sordu. Allah Rasûlü : Sana mal yok. O, değil de, sen doğru söylemişsen vermiş oldu­ğun mehir onun fercini helâl kılman karşılığıdır. Eğer ona karşı yalan söylemişsen vermiş olduğun mal, ondan çok uzaktır, buyurdular.

Ebu Davud’un Sünen’inde ve başka kitaplarda kaydedildiğine göre; Busra İbn Ektem örtüsü içinde bir kadınla evlenmişti. Bir de baktı ki; kadın zinadan hâmile imiş. Rasûlullah (s.a.) a geldi ve durumu ona anlattı. Allah Rasûlü mehrin kadına âit olduğuna hükmetti, aralarım ayırdı ve kadmın sopa ile döğülmesini emretti. Sonra şöyle buyurdu : Çocuk senin kölendir, mehir de ondan faydalanman (kadınla temasta bulunman) karşılığıdır. İşte bunun içindir ki, Allah Teâlâ : «Onu nasıl alırsınız ki; birbirinize karışıp katıldınız.» buyurmuştur.

«Ve onlar sizden kuvvetli te’mînat da aldılar.» âyetinden maksa­dın «akid» olduğu İbn Abbâs, Mücâhid ve Saîd İbn Cübeyr’den rivayet edilmiştir.

Süfyân es-Sevrî… îbn Abbas’ın «Onlar sizden kuvvetli te’mînat da aldılar.» âyeti hakkında şöyle dediğini nakleder : Kuvvetli te’mînâtı iyilikle tutmak; ya da güzellikle salıvermektir.» (Bakara, 229). İbn Ebu Hatim de bu görüşün benzerinin İkrime, Mücâhid, Ebu’l-Âliye, Hasan, Katâde, Yahya İbn Ebu Kesîr, Dahhâk ve Süddî’den de rivayet edil­diğini söyler.

Rebî’ îbn Enes’ten naklen Ebu Ca’fer el-Râzî bu âyet hakkında şöy­le der : Kuvvetli te’mînat; onları Allah’ın emâneti ile almanız, onların terelerini (namuslarını) Allah’ın kelimesiyle helâl kılmanızdır. Allah’ın kelimesi ise hutbedeki teşehhüd’dür. O, şöyle devam eder: Teşehhüd, miraçta Rasûlullah (s.a.) a verilenlerdendir. Ona şöyle denmiştir: Se­nin, kulum ve Rasûlüm olduğuna şehâdet etmedikçe senin ümmetine hiçbir hutbe caiz değildir. Hadîsi İbn Ebu Hatim rivayet etmiştir.

Müslim’in Sahîh’İnde Câbir’den rivayet edildiğine göre; Rasûlul­lah (s.a.) veda haccı hutbesinde şöyle buyurdular: Kadınlar hakkında birbirinize hayır tavsiye ediniz. Siz, onları Allah’ın emânı ile aldınız. Onların ferclerini (namuslarını) Allah’ın kelimesiyle helâl kıldınız.

«Babalarınızın nikahladığı kadınları nikahlamayın.» âyetinde ba­baların hanımları onlara bir hürmet olmak üzere, onları ta’zîmden do­layı ve babalardan sonra kendileriyle temasta bulunulmasından korumak üzere haram kılınmaktadır. Hattâ babanın bir kadını sadece ni-kâhlamasıyla (nikâh akdi yapmasıyla) o kadın oğula haram olur. Bu, üzerinde ittifak edilmiş bir husustur. İbn Ebu Hatim diyor ki: Bana babam… Adiyy İbn Sâbit’ten o da ansârdan bir adamdan nakletti ki; o şöyle demiş : Ebu Kays —îbn el-Eslet— öldüğünde —ki o ansârın sâlih kişilerindendi— oğlu Kays onun karısıyla evlenmek istedi. Ka­dın; ben seni bir oğul olarak görüyorum, sen kavminin sâlihlerindensin. Ben, Allah Rasûlüne gidip danışacağım, dedi. Rasûlullah (s.a.) a gele­rek : Ebu Kays öldü, dedi. Allah Rasûlü : Hayırdır, buyurdular. Kadın : Oğlu Kays beni istedi. Halbuki o kavminin sâlihlerindendir. Ben onu sadece bir oğul olarak görüyorum. Ne emredersin? diye sordu. Allah Rasûlü ona: Evine dön, buyurdu. Ve; «Babalarınızın nikahladığı ka­dınları nikahlamayın» âyeti nazil oldu.

İbn Cerîr der ki: Bize Kasım… İkrime’nin; «Babalarınızın nikah­ladığı kadınları nikahlamayın. Geçmişte olanlar artık geçmiştir») âyeti hakkında şöyle dediğini nakletti: Bu âyet Ebu Kays İbn el-Eslet hak­kında inmiştir. O, Ümmü Ubeydullah Bint Sahr ile evlenmek istemişti ve kadın babası Eslet’in nikâhı altındaydı. Yine bu âyet Esved İbn Halef hakkında inmiştir ki; o da babası Halefin yanında olan Ebu Talha İbn Abdüluzza îbn Osman İbn Abdüddâr’m kızı ile evlenmek istemişti. Yi­ne bu âyet Fâhite Bint Esved îbn Muttalib İbn Esed hakkında inmiştir. O da Ümeyye îbn Halefin yanında idi ve kendisinden sonra oğlu Saf-vân İbn Ümeyye onunla evlenmek istemişti.

Süheylî; çocuklarının babalarının kadınlarıyla evlenmelerinin câ-^ hiliyyet devrinde âdet olduğunu sanmıştır. Nitekim bunun için Allah Teâlâ «Geçmişte olanlar artık geçmiştir» buyurmuştur. Diğer bir âyette de Allah Teâlâ «îki kız kardeşi birlikte nikahlamanız da haramdır. Geçmişte olanlar artık geçmiştir» buyurmuştur. Süheylî şöyle der : Bu­nu, Kinâne îbn Huzeyme yapmış, babasının karısı ile evlenmiş ve on­dan Nadr İbn Kinâne adlı oğlu olmuştur. Allah Rasûlü : Nikâhtan do­ğurdun, zinadan değil, buyurmuşlardı. Süheylî şöyle devam eder: Bu da delâlet ediyor ki; bu nikâh onlarda caiz idi ve böyle yaparlarsa ara­larında nikâh sahîh kabul edilirdi.

İbn Cerîr diyor ki: Bize Muhammed îbn Abdullah… İbn Abbâs’ın şöyle dediğini rivayet etti: Babaların kadınları ve iki kız kardeşin bir­likte nikâhlanması dışında, câhiliyye devri insanları Allah’ın haram kıldıklarını haram kabul ederlerdi. Allah Teâlâ «Babalarınızın nikah­ladığı kadınları nikahlamayın» ve «İki kız kardeşi birlikte nikahlama­nız da haramdır» âyetlerini indirdi. Atâ ve Katâde de böyle söylemiş­lerdir. Ancak Süheylî’nin Kinâne olayı hakkında naklettikleri şüpheli­dir. En doğrusunu Allah bilir. Her halde bu, bu ümmete haramdır ve son derece çirkindir. Bunun için Allah Teâlâ : «Çünkü o çok çirkin ve iğrenç bir şeydir ve o fena âdetti» buyurmuştur. Yine bunun içindir ki; Allah Teâiâ. başka âyetlerde de : «Kötülüğün gizlisine de, açığına da yaklaşmayın.» (En’âm, 151). «Zinaya yaklaşmayın. Muhakkak ki o azgınlıktır ve yol olarak da kötüdür.» (İsrâ, 32) buyurmuş, burada da kelimesini ilâve etmiştir. Bu, haddi zâtmda büyük bir iştir. Ve karısıyla evlendikten sonra oğullarının babalarına karşı kin ve öfke beslemelerine sebep olur. Zîrâ çok kere bir kadınla evlenen kişi; kadının Önceki kocasına karşı kin ve kızgınlık besler. İşte bunun içindir ki; mü’minlerin anneleri (Hz. Peygamberin hanımları) bu ümmete haram kılınmıştır. Zîrâ onlar Hz. Peygamberin hanımları olduklarından bu ümmetin anneleridir. Rasûlullah (s.a.) da baba makâmındadır. Hattâ onun hakkı —icmâ’ ile— babaların hakkından daha büyük tutulmuş­tur. O’nun (s.a.) sevgisi mü’minlerin kendilerini sevmelerinden daha önde tutulmuştur.

Atâ îbn Ebu Rebâh «Çünkü o, çirkin ve iğrenç bir şeydir.» âyeti hakkında; Allah ona (bunu yapana) buğz eder, demiş. «Ve o fena adet­ti.» âyeti hakkında da; bu yola giren insanlar için ne kötü yoldur, bun­dan sonra bunu yapan, dininden dönmüş olur ve öldürülür. Malı da Beytülmâl için ganimet sayılır, demiştir. Nitekim İmâm Ahmed ve Sü­nen sahipleri Berâ îbn Âzib’den, o da dayısı Ebu Bürde’den —bir riva­yette îbn Ömer’den, başka bir rivayette de amcasından— naklediyor ki Rasûlullah (s.a.) onu babasının ölümünden sonra onun karısıyla ev­lenen bir adamı öldürmek ve malını almak üzere göndermişti.

İmâm Ahmed der ki: Bize Hüseyin,.. Berâ İbn Âzib’den nakletti ki, o şöyle demiştir : Bana amcam Haris îbn Amr —ya da Umeyr— uğ­radı. Yanında Rasûlullah (s.a.) .m kendisine bağladığı bir de sancak vardı. Ben; ey amca, Rasûlullah (s.a.) seni. nereye gönderdi? diye sor­dum. Şöyle dedi: Beni babasının hanımı ile.evlenen bir adama gönderdi ve boynunu vurmamı emretti.[16]

Mes’ele

Âlimler; babanın evlenerek, câriye olarak ya da şüphe ile temasta bulunduğu kadınların evlâda haram olduğu hususunda birleşmişlerdir. Ancak cinsî temas olmaksızın şehvetle yaklaştığı yabancı ise, bakıl­ması helâl olmayan yerlerine baktığı kadınların haram olup olmadığı konusunda ihtilâf etmişlerdir. İmâm Ahmed’den bunun da haram ol­duğu rivayet edilmiştir. îbn Asâkir, Hadîc —Muâviye’nin kölesidir— in’ hal tercümesinde rivayet ediyor ki; o şöyle demiştir: Muâviye için be­yaz ve güzel bir câriye satın alındı ve çıplak olarak yanma götürüldü. Elinde bir kırbaç vardı, onu kadının şeyine doğru uzatarak şöyle dedi:

Bu şey, eğer onun şeyi olsaydı? Bunu Yezîd İbn Muâviye’ye götür, dedi. Sonra; hayır, dedi. Bana Rebîa îbn Amr’ı çağır, dedi. Rebîa Fakîh idi. Yanına girince : Bu (câriye) bana çıplak olarak getirildi. Onun şurasını şurasını gördüm ve onu Yezîd’e göndermek istedim, dedi. Rebîa : Böyle yapma ey mü’minlerin emîri. Bu (câriye) onun için olmaz, dedi. Muâ-viye; fikrin güzel, dedi. Sonra; bana Abdullah İbn Mes’ade el-Fezârî’yi çağır, dedi. Onu çağırdım. Çok esmer bir adamdı. Muâviye; bunu al ve çocuğunu bununla beyazlat, dedi. Râvî şöyle anlatır: Bu Abdullah îbn Mes’ade Rasûlullah (s.a.) in kızı Fâtıma’ya verdiği onun da terbiye edip (yetiştirip) âzâd ettiği köledir. Daha sonra Hz. Ali’ye (Allah ondan razı olsun) karşı Muâviye ile birlikte olmuştur.[17]

23 — Analarınız, kızlarınız, kızkardeşleriniz, halala­rınız, teyzeleriniz, kardeşlerinizin kızları, kızkardeşlerini-zin kızları, sizi emziren süt anneleriniz, süt kardeşleriniz, karılarınızın anaları, gerdeğe girdiğiniz karılarınızdan ev­lerinizde bulunan üvey kızlarınız, size haram kılındı. Eğer üvey kızlarınızın anaları ile gerdeğe girmemişseniz, on­larla evlenmenizde bir vebal yoktur. Öz oğullarınızın karıları ile evlenmeniz ve iki kız kardeşi birlikte nikahla­manız da haramdır. Geçmişte olanlar artık geçmiştir. Şüp­hesiz ki Allah Ğafûr’dur, Rahim’dir.

24 — Ellerinize geçen cariyeler müstesna, evli kadın­larla evlenmeniz de (haram kılındı.). Bunlar, Allah’ın size farz kıldığı hükümlerdir. Geriye kalan (kadın) lan ise; zi­nadan kaçınıp iffetli yaşamanız şartı ile mallarınızla iste­meniz size helâl kılındı. Onlardan yararlandığınızın kar­şılığı olarak kararlaştırılmış olan mehirlerini verin. Karar­laştırdıktan sonra, aranızda anlaştığınız hususta size bir sorumluluk yoktur. Şüphesiz ki Allah Alîm olan, Hakîm olandır.

Evlenmeleri Yasak Olanlar

Bu âyet, neseb yoluyla ve buna bağlı olarak süt emme ve hısımlık yoluyla akrabaların haram kılındığı âyettir.

îbn Ebu Hatim der ki: Bize Ahmed İbn Sinan’ın… İbn Abbâs’tan naklettiğine göre; o: Size neseb yönünden yedi, hısımlık yönünden yedi (kadın) haram kılındı, demiş ve «Analarınız, kızlarınız, kızkardeş-leriniz… haram kılındı.» âyetini okumuş.

Bize Ebu Saîd İbn Yahya îbn Saîd’in… îbn Abbâs’tan naklettiğine göre; o : Neseb (yönüyle ve sebebiyle) yedi, hısımlıktan da yedi (kadın) haram kılınıyor, demiş ve : «Analarınız, kızlarınız, kızkardeşleriniz, ha­lalarınız, teyzeleriniz, kardeşlerinizin kızları, kızkardeşlerinizin kızla­rı… size haram kılındı.» âyetini okuyarak bunlar nesebden olanlardır, demiştir.

Cumhûr-u ulemâ «Kızlarınız size haram kılındı» âyetinin umûmî olmasına dayanarak, kişinin zinâ’dan olan kızının kendisine haram olduğu görüşündedir. Çünkü o da kızıdır ve umûmî olan hükmün içine girmektedir. Nitekim Ebu Hanîfe, Mâlik ve Ahmed îbn Hanbel’in mez-hebleri böyledir. îmâm Şafiî’den bunun mübâh olduğuna dâir bir kavil rivayet edilmiştir. Ona göre bu kız, meşru’ değildir. Çünkü «Çocukla­rınızın mirastaki durumu hakkında, Allah size şöyle emir buyuruyor…» (Nisa, 11) âyetinin de hükmüne girmemektedir. Ve vâris olmayışında icmâ’ vardır. O halde bu âyetin de hükmüne girmez, der. Allah en İyisini bilendir.

Allah Teâlâ : «Sizi emziren süt anneleriniz, süt kardeşleriniz… size haram kılındı.» buyuruyor. Seni doğuran annen, nasıl sana harâmsa, seni emziren anan da haramdır. Buhârî ve Müslim Sahîh’lerinde Mâlik İbn Enes hadîsinde… mü’minlerin annesi Âişe’den rivayet ediyorlar ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuşlardır: Süt emme; doğurmanın. haram kıldığım haram kılar. Müslim’in lafzı ise şöyledir : Neseb yönün­den haram olan, süt emmeden (dolayı da) haram olur.

Pakîhlerden bir kısmı; neseb ile haram olduğu gibi, süt emme ile de haram olur. Ancak dört durum müstesna, derken, bir başka grupta altı durumu hâriç tutmuştur. Bunlar fürû’ kitaplarında anlatılmıştır. Gerçekte ise, bunlardan herhangi bir şey istisna edilmemiştir. Zîrâ bir kısmının benzeri nesebde de bulunmaktadır. Bir kısmı ise hısımlık yö­nünden haram olmaktadır…

İmamlar haram kılan emme sayısında ihtilâf etmişlerdir. Bazıları âyetin umûmî olmasına dayanarak; mücerred emmenin haram kılacağı görüşündedirler. Bu, imâm Mâlik’in sözüdür. İbn Ömer’den de rivayet edilmiştir. Saîd îbn el-Müseyyeb, Urve İbn Zübeyr ve Zührî de bu gö­rüştedirler. Diğer bazıları da Müslim’in Sahîh’inde Hişâm îbn Urve ka­nalıyla… Hz. Âişe’den rivayet edilen Rasûlullah’ın «Bir ve iki emme haram kılmaz» sözüne dayanarak, üç emmeden aşağısının haram kıl­mayacağını söylemişlerdir. Katâde… ÜmmÜ’l-FazTm şöyle dediğini nak­leder : Rasûlullah (s.a.) : Bir ve iki emme, bir ve iki çekme (çocuğun bir ve iki yudum emmesi) haram kılmaz, buyurdular. Hadîsin diğer bir rivayette lafzı şöyledir: Bir ve iki emzirme haram kılmaz. Lafız, Müslim’indir.

İmâm Ahmed İbn Hanbel, İshâk İbn Rahûyeh, Ebu Ubeyd ve Ebu Sevr bu görüşte olanlardandır. Bu görüş Hz. Ali, Hz. Âişe, Ümmü’1-Fazl, İbn Zübeyr, Süleyman İbn Yessâr ve Saîd İbn Cübeyr (Allah hepsine rahmet eylesin) den nakledilmiştir.

Diğer bazıları da beş emmeden aşağısının haram kılmayacağını söylemişlerdir. Bunlar Müslim’in Sahîh’inde Mâlik kanalıyla… Hz. Âişe’den rivayet edilen şu hadîs-i delîl olarak alırlar: Hz. Aişe şöyle de­miştir: Bilinen, on kerre emmenin haram kılacağı; Kur’an’da indiri­lenler arasındaydı. Sonra bu beş bilinen emme ile kaldırıldı. Rasûlullah (s.a.) vefat ettiğinde, bunlar Kur’an’dan okunanlar içindeydi.

Abdürrezzâk da Hz. Âişe’den bunun benzerini rivayet etmiştir.

Senle Bint Süheyl hadîsine göre; Rasûlullah (s.a.) kendisine Ebu Huzeyfe’nin kölesi Sâlim’i beş kere emzirmesini emretmişti. Hz. Âişe’de yanına girmesini istediği kimseleri beş kere emzirmesini emretmişti. İmâm Şafiî ve ashabı bununla fetva vermişlerdir. Sonra bil ki; Cum-hûr’un kavline göre; emzirmenin İki seneden k\içük yaşta olması ge­rekir. Nitekim bu konuda Bakara süresindeki: «Anneler çocuklarını ta­mâm iki yıl emzirirler. Bu; emzirmeyi tamamlamak isteyen içindir.» (Bakara, 233) âyetinde bilgi vermiştik.

Dört İmâm’ın hepsinin ve başkalarının söylediğine göre; çocuğunun annesi olan kadınının emzirdiği çocukların, kocaya haram olup ol­mayacağı konusunda ihtilâf edilmiştir. Süt emme sadece anaya hastır ve baba tarafına şâmil değildir. Seleften bazıları bu görüştedir. İhtilâf sonucu ortaya çıkan iki görüş «EI-Ahkâm’ül-Kebîr» kitabında anlatıl­mıştır.

Allah Teâlâ; «karılarınızın anaları, gerdeğe girdiğiniz karılarınız­dan evlerinde bulunan üvey kızlarınız size haram kılındı. Eğer üvey kızlarınızın anaları ile gerdeğe girmemişseniz, onlarla evlenme­nizde bir vebal yoktur.» buyuruyor. Kızıyla sadece nikâhlanmakla (ni­kâh akdi yapmakla) nikahlanan kadının annesi haram olur. Gerdeğe girilmiş olması ile olmaması müsavidir. Evlenilen kadının kızına (üvey-kızı) gelince, annesi ile sadece nikâh akdinin yapılmış olması; gerdek vuku’ bulmadıkça kızını haram kılmaz. Gerdekten önce anneyi boşarsa kızı ile evlenmesi caiz olur. Bunun için Allah Teâlâ «Gerdeğe girdiğiniz kanlarınızdan evlerinizde bulunan üvey kızlarınız da size haram kılındı. Eğer üvey kızlarınızın anaları ile gerdeğe girmemişseniz, onlarla evlen­menizde bir vebal yoktur.» buyurmuştur. Ve bu, sadece üvey kızlara mahsûstur. Bazıları «Eğer onlarla gerdeğe girmemişseniz» kısmındaki zamîrin hem annelere hem de üvey kızlara işaret ettiğini kabul ederek; anne ve kızdan her bireri diğeri ile sadece nikâh akdi yapılmasıyla; ger­dek vuku* bulmadıkça haram olmaz, demişlerdir.

îbn Cerîr der ki: Bize İbn Beşşâr’ın… Hz. Ali’den naklettiğine gö­re; o, bir kadınla evlenip gerdeğe girmeden onu boşayan kimsenin o ka­dının annesiyle evlenip evlenemeyeceği konusunda şöyle demiştir: O, üvey kız gibidir.

Bize îbn Beşşâr’ın… Zeyd İbn Sâbit’ten naklettiğine göre; o şöyle demiştir: Bir kişi gerdeğe girmeden önce karısını boşarsa, onun anne­siyle evlenmesinde bir beis yoktur.

Katâde’nin… Zeyd İbn Sâbit’den rivayetine göre; o şöyle dermiş : Üvey kızı; yanında ölmüşse ve mirasını almışsa annesiyle evlenmesi mekruhtur. Ama onunla gerdeğe girmeden boşamışsa dilerse evlene­bilir.

îbn el-Münzir der ki: Bize İshâk… Bekr İbn Kinâne’den nakletti ki; onun babası kendisini Tâif’den bir kadınla nikahlamış. O, diyor ki; annesiyle evli olan amcam, ölünceye kadar onunla gerdeğe girmedim. Annesinin çok malı vardı. Babam; annesiyle evlenmek ister misin? dedi. Ben durumu İbn Abbâs’a sorup anlattım. O, annesini nikâhla, dedi. Abdullah İbn Ömer’e sordum, o da evlenme, dedi. îbn Ömer ve İbn Abbâs’ın söylediklerini babama yazıp bildirdim. Babam da durumu Mu-âviye’ye yazıp bildirdi. Muâviye, şöyle cevap yazdı. Ben Allah’ın haram kıldığım helâl, helâl kıldığını da haram kılmam. Sen bu mesele ile baş-başasın. (Meseleni kendin hallet) o kadının dışında çok kadın var. Yani yasaklamadı da, izin vermedi de. Babam da kadının annesinden vazgeç­ti ve onu nikahlamadı.

Abdürrezzâk diyor ki: Bize Ma’mer… Abdullah tbn Zübeyr’in şöy­le dediğini nakletti: Üvey kız ve anne eşittir. Kadınla gerdeğe girilme-mişse onunla evlenmekte bir beis yoktur. Bu hadîsin İsnadında müb-hem birisi vardır ve ismi kaydedilmemiştir.

tbn Güreye… Mücahid’in «Karılarınızın anaları, karılarınızın ev­lerinizde bulunan üvey kızlarınız size haram kılındı.» âyeti hakkında şöyle dediğini nakleder: Âyette her ikisi ile birlikte gerdeğe girmek kastedilmiştir. Bu söz daha önce de görüldüğü gibi Hz. Ali, Zeyd tbn Sabit, Abdullah tbn Zübeyr, Mücâhid, İbn Cübeyr ve İbn Abbas’tan da rivayet edilmiştir. Muâviye bu konuda duraklamış ve Râfiî’nin Abbâdî’-den naklettiğine göre; Şâfü bilginlerinden Ebu Hasan Ahmed İbn Mu-hammed İbn es-Sâbûnî buna kail olmuştur.

tbn Ebu Hatim diyor: Bize Ca’fer îbn Muhammed İbn Hârûn tbn Azre… îbn Abbâs’tan nakletti ki; o karısıyla gerdeğe girmeden önce onu boşayan, ya da gerdeğe girmeden karısı ölenin annesiyle evlenme­nin helâl olmadığım söylermiş. Ve (Bu annenin durumu) mübhemdir, diyerek onunla nikâhlanmayı hoş görmezmiş,

Yine îbn Ebu Hâtim’in söylediğine göre; bu görüşün benzeri tbn Mes’ûd, îmrân îbn Husayn, Mesrûk, Tâvûs, İkrime, Atâ, Hasan, Mek-hûl, tbn Şîrîn, Katâde ve Zührî’den de rivayet edilmiştir. Dört imâmın, yedi fakîhin (Fukaha-i Seb’a) ve fakîhlerin Cumhûr’unun eski ve yeni görüşleri böyledir. Hamd ve minnet Allah’a mahsustur.

İbn Cerîr der ki: «Anne, durumu mübhem olanlardandır.» diyen­lerin sözü doğrudur. Zîrâ Allah Teâlâ; üvey kızların anneleri ile bir­likte gerdeğe girmeyi şart koştuğu halde mübhemlerle gerdeğe girmeyi şart koşmamıştır. Şu kadarı var ki; bize ulaşan, Üzerinde ittifak edil­miş ve zıddına hareketin caiz olmadığı hüccetlerden biri de; icmâ’dır. Her ne kadar isnadı şüpheli ise de, bu konuda Rasûlulah’dan bir de hadîs rivayet edilmiştir. Şöyle ki; bana Müsennâ… Amr îbn Şuayb’-dan, o da babasından, o da dedesinden rivayet ettiler ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş : Bir adam bir kadım nikahladığında; o kadının annesi İle evlenmesi kendisine helâl değildir. Kızıyla ister gerdeğe gir­miş, isterse girmemiş olsun. Anne ile evlenir ve onunla gerdeğe gir­meden boşarsa, istiyorsa kızıyla evlenir. İbn Cerîr sonra şöyle der: Bu hadisin isnadı herne kadar- şüpheli ise de, bu sözün sıhhatine dâir İcmâ’ bulunması bunun bir başkasıyla sıhhatine delil aramaya gerek bı­rakmaz.

Allah Teâlâ «Evlerinizde bulunan üvey kızlarınız size haram kılın­dı.» buyuruyor. İmâmlann tamâmı kişinin ister evinde olsun, isterse olmasın, üvey kızların haram olduğunu söylemişlerdir. Onlar derler ki: Bu hitâb çoğunluğa hamledilmelidir. Ve mefhûm-i muhalifi yok­tur. Nitekim şu âyet-i kerîme’de de durum böyledir: «İffetli olmak is­teyen cariyelerinizi fuhşa zorlamayın.» (Nûr, 33)

Buhârî ve Müslim’de rivayet edildiğine göre; Ümmü Habîbe şöyle demiştir : Ey Allah’ın Rasûlü, kızkardeşimi, Ebu Süfyân’m kızım ni­kâhla —Müslim’in lafzına göre, kızkardeşim Azze Bint Ebu Süfyân^— Rasûlullah (s.a.); bunu ister misin? diye sordu. O : Evet, benden baş­ka zevcelerin olacağım biliyorum. Benimle hayırda ortak olmasını is­tediklerimin en sevimlisi kızkardeşimdir, dedi. Rasûlullah (s.a.) : Bu bana helâl değildir, buyurdular. Ümmü Habîbe: Bizim işittiğimize gö­re; Ebu Seleme’nin kızım nikahlamak istiyormuşsunuz, dedi. Rasûlul­lah (s.a.) : Ümmü Seleme’nin kızım mı? diye sorunca Ümmü Habîbe evet, dedi. Bunun üzerine efendimiz: Şayet o evimde üvey kızım ol­masaydı bana helâl olmazdı. Muhakkak ki, o süt kardeşimin kızıdır. Beni ve Ebu Seleme’yi Süveybe emzirmiştir. Bana kızlarınızı ve kızkar-deşlerinizi arzetmeyiniz, buyurdu.. Buhârî’nin rivayetinde ise : Ümmü Seleme ile evlenmemiş olsaydım, o bana helâl olmazdı, kısmı vardır.

Rasûlullah (s.a.) harâmlık ilgisini sadece Ümmü Seleme ile evlen­mesine bağlamış ve bunun için haram olduğu hükmünü vermiştir. Dört imâmın fukahâ-i Seb’a’mn ve halef, selef âlimlerinin cumhûr’u bu gö­rüştedir. Üvey kızın sadece adamın evinde bulunması halinde kendisi­ne haram olacağı, böyle değilse haram olmayacağı da söylenmiştir.

İbn Ebu Hatim diyor: Bize Ebu Zür’a… Mâlik İbn Evs’den nak­letti ki; o şöyle demiştir : Nikâhlı bir eşim vardı, vefat etti. Benden ço­cuğu olmuştu. Ali İbn Ebu Tâlib bana rastladı ve : Sana ne oldu? diye sordu. Ben: Hanımım öldü, dedim. Hz. Ali: (başkasından) kızı var mı? diye sordu. Ben : Evet o Tâif’tedir, dedim. Hz. Ali: Evinde miydi? diye sordu. Ben : Hayır Tâif’te idi, dedim. Hz. Ali: O halde onu nikâhla, dedi. Ben: «Evlerinizde bulunan üvey kızlarınız size haram kılındı.)) âyeti nerede kaldı? diye sordum. O : o senin evinde değil ki. Bu, ancak evinde olduğu zamandır, dedi. Müslim’in şartına göre, bu hadîsin isnadı Ali îbn Ebu Tâlib’e kadar kuvvetli ve sabittir. Ancak bu, gerçekten ga-rîb bir hadistir. Dâvûd İbn Ali ez-Zâhiri ve arkadaşları bununla fetva vermişler, Ebu’l-Kâsım er-Rafiî bunu Mâlik’ten rivayet etmiş, İbn Hazm da bunu tercih etmiştir. Şeyhimiz Hafız Ebu Abdullah Zehebî’nin bana anlattığına göre; o, bu hadîsi Takıyüddîn İbn Teymiye’ye arzet-miş, o da bunu müşkil görerek üzerinde duraklamıştır. En iyisini Allah

İbn el-Münzir’in… Ebu Ubeyde’den naklettiğine göre o âyetini «Evlerinizde bulunan» şeklinde anlamıştır.

Câriye olan üvey kıza gelince; İmâm Mâlik’in îbn Şihâb’ dan naklettiğine göre; Ömer İbn el-Hattâb’a câriye olan kadın ve kızı ile birbiri ardısıra evlenilip evlenilmeyeceğini sordular. Hz. Ömer; her ikisini birden mülkiyetim altına almayı (ya da ikisi ile birlikte temasta bulunmayı) arzu etmem diye cevapladı. Hadîsin isnadı munkatı’dır.

Süneyd İbn Dâvûd tefsirinde şöyle der: Bize Ebu’l-Ahvas’ın… Kays’dan rivayetine göre; o şöyle demiştir : İbn Abbâs’a; bir adam câ­riye olan ana-kız ile temasta bulunabilir mi? diye sordum. İbn Abbâs : O ikisini bir âyet helâl kıldı, bir diğeri de haram kıldı. Ben onu yapacak değilim, diye cevap verdi.

Şeyh Ebu Ömer İbn Abdülberr diyor ki: Câriye bir kadınla kızını aynı anda almanın helâl olmadığı konusunda âlimler arasında ihtilâf yoktur. Çünkü Allah Teâlâ bunu nikâhta haram kılmış ve «karıları­nızın anaları, gerdeğe girdiğiniz karılarınızın evlerinizde bulunan üvey kızlarınız size haram kılındı» buyurmuştur. Kişinin mülkiyetinde bu­lunan (cariyeler) da nikâhlı olana tabidirler. Ancak Hz. Ömer ve İbn Abbâs’tan rivayet edilenler bundan hâriçtir. Fakat fetva imamların­dan hiç kimse bu görüşe uymamış, onlardan sonra gelenler de bu gö­rüşe katılmamışlardır. Hişâm’ın Katâde’den rivayetine göre; üveykızı ve onun kızının kızı kaç batın aşağı inerse insin, evlenmeye elverişli değildirler. Katâde bunu Ebu’l-Âliye’den naklen söylemiştir.

«Gerdeğe girdiğiniz» âyetinden İbn Abbâs ve bir çokları «nikahla­dığınız» anlamını çıkarmışlardır. Atâ’dan rivayetle îbn Cüreyc şöyle der: Bu; kadmın, ona takdîm edilmesi (verilmesi) onun da açıp, kont­rol ederek, ayaklan arasına oturmasıdır. Ben; bunu kadının ailesinin evinde yaparsa ne dersin? deyince şöyle karşılık verdi: Durum aynı­dır. Bu, ona yeter. Allah, o kadının kızını ona haram kılmıştır.

İbn Cerîr diyor ki: Herkesin icmâ’ına göre; bir adamın karısı ile yalnız kalması (halvet halinde kalması) ona dokunmadan, yaklaşma­dan ya da kadının fercine şehvetle bakmadan onu boşarsa, bu, kadının kızım ona haram kılmaz.

Allah Teâlâ «Öz oğullarınızın karılan ile evlenmeniz de haramdır.» buyuruyor. Sizin sulbünüzden olmuş oğullarınızın kanlan size haram kılındı. Böylece câhiliyye devrindekilerin edindikleri oğulluklardan da sakındınlıyor. Allah Teâlâ başka bir âyette de şöyle buyurur: «Niha­yet Zeyd onunla bağını kopardığında, onu seninle evlendirdik ki, (böy­lece) evlâtlıklan eşleriyle bağlarını kopardıklannda onlarla evlenmek konusunda, mü’minlere bir vebal olmadığı bilinsin. (Ahzâb, 37)

İbn Cüreyc der ki: Atâ’ya «öz oğullarınızın kanlan ile evlenmeniz de haramdır.» âyetini sordum. O şöyle dedi: Bize anlatıldığına göre —doğrusunu Allah bilir— Rasûlullah (s.a.) Zeyd’in karısını nikahla­dığında müşrikler Mekke’de bu konuda dedikodu yaptılar. Alalh Teâlâ da : «öz oğullarınızın karılan ile evlenmeniz de size haram kılındı.» (Nisa, 23) ve «Evlâtlıklarınızı da öz oğullarınız gibi kılmıştır.» (Ahzâb, 24) «Muhammed sizin adamlarınızdan herhangi birisinin babası de­ğildir.» (Ahzâb, 40) âyetlerini indirdi.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ebu ZürVnın… Hasan İbn Muham-med’den naklettiğine göre; «Öz oğullarınızın karıları» ve «Kanlarınızın anaları» âyetleri mübhem âyetlerdendir. Sonra îbn Ebu Hatim şöyle der: Bu görüşün bir benzeri Tâvûs, İbrahim, Zûhrî ve Mekhûl’den de rivayet edilmiştir.

Ben derim ki: Mübhem olmanın anlamı şudur: Bu âyetler ger­değe girilmiş ve girilmemiş olanları kapsar, onlarla sadece nikâh ak­dinin yapılmış olması onlan haram kılar. Bu, ittifak edilmiş bir konu­dur. Süt çocuğunun karısı nereden haram oluyor? diye sorulursa, —ki bu, Cumhûr’un kavlidir. Bazılan bu konuda icmâ’ olduğunu da nak-letmişlerdir— buna Hz. Peygamberin şu sözüyle cevap veririz : Nesep yönüyle haram olan, süt emmeden de haram olur.

Allah Teâlâ «İki kız kardeşi birlikte nikahlamanız da haramdır. Geçmişte olanlar artık geçmiştir.» buyuruyor. İki kız kardeşle birlikte evlenmek, size haram kılındı. Ellerinizin altında bulunan (sahip oldu­ğunuz cariyeler) de böyledir. Ancak câhiliyyet devrinde yapmış olduk­larınızı affettik ve bağışladık. Âyetin delâlet ettiğine göre; gelecekte bu yapılamayacak ve geçmişte olanlar da istisna edilmeyecektir. Allah Teâlâ bir âyet-i kerîme’de de: «Orada ilk Ölümden başka ölüm tatma-yacaklardır.» (Duhân, 56) buyuruyor. Bu âyetin işaret ettiğine göre; onlar orada ebediyen ölümü tatmayacaklardır. Sahabe, Tabiîn, eski ve yeni bütün âlimler icmâ’ etmişlerdir ki; iki kız kardeşi nikâh altın­da toplamak haramdır. Yeni müslüman olan bir kişinin nikâhı altında iki kız kardeş var ise; o muhayyerdir. Birini tutar ve diğerini mutlaka boşar.

İmâm Ahmed İbn Hanbel diyor ki: Bize Mûsâ İbn Davud’un.., Dah-hâk İbn Fîrûz’dan, onun da babasından naklettiğine göre; o şöyle de­miştir : Yanımda kardeş olan iki kadın olduğu halde müslüman oldum. Hz. Peygamber ikisinden birini boşamamı emretti.

Hadîsi İmâm Ahmed, Tirmizî ve îbn Mâce, Ebu Lehîa’dan, Ebu Dâvûd ve Tirmizî de Yezîd İbn Ebu Habîb’den rivayet etmişlerdir. Tir-mizî’nin rivayetinde Hz. Peygamber: İkisinden dilediğini seç, buyur­muştur. Tirmizî; bu, hasen bir hadîstir, demiştir.

Hadîsi başka bir isnâd ile rivayet eden İbn Mâce şöyle der: Bize, Ebu Bekr îbn Ebu Şeybe… Ebu Hırâş er-Ruaynî’den nakletti ki; o şöyle demiştir: Rasûlullah (s:a.) a geldim, yanımda câhiliyyet devrinde evlendiğim iki kız kardeş vardı. Rasûlullah bana; döndüğünde bi­rini boşa, buyurdular.

Ben derim ki: Bu Ebu Hırâş’ın, Dahhâk îbn Fîrûz olması da bir başkası olması da mümkündür. Bu durumda Ebu Vehb, hadîsi iki kişi kanalıyla Fîrûz ed-Deylemî’den rivayet etmiş oluyor. En doğrusunu Allah bilir.

İbn Merdûyeh diyor ki: Bize Abdullah îbn Yahya İbn Muhammed îbn Yahya… Deylemî’den nakletti ki, o şöyle demiştir: Ey Allah’ın Rasûlü, benim nikâhım altında iki kız kardeş var, dedim. Allah Rasûlü : İkisinden hangisini diliyorsan boşa, buyurdular.

Zikredilen Deylemî’lerden birincisi; Dahhâk îbn Fîrûz ed-Deylemî olup Ebu Zür’a onun, Abdülmellk İbn Mervân’Ia birlikte olduğunu söy­lemiştir. İkincisi ise Ebu Fîrûz ed-Deylemî olup, peygamberlik iddia­sında bulunan Esved el-Ansî’yi öldürmekle görevlendirilen Yemen emirleri cümlesindendir. Kişinin mülkiyeti altında bulunan (câriye) iki kız kardeşi nikâhı altında toplaması da —âyet umûmî olduğu için—: haramdır. İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ebu ZürVnın… İbn Mes’ûd’dan rivayetine göre; ona iki kız kardeşi nikâhı altında toplayan bir adamı sordular. O da bunu hoşgörmedi. Soran kişi îbn Mes’ûd’a; Allah Teâlâ : «Ellerinizin altında bulunan cariyeler müstesna» buyurmuyor mu? dedi. îbn Mes’ûd: Deven de elinin altında bulunan şeylerdendir, diye cevâb verdi.

Herne kadar seleften bazısı bu konuda duraklamışsa da, Cum-hûr’dan, dört imâmdan ve başkalarından gelen rivayetlerin meşhur olanı budur. îmâm Ahmed der ki: İbn Şihâb’dan, Kabîsa îbn Züeyb’den nakledildiğine göre; bir adam Hz. Osman: îbn Affân’a câriye olan iki kız kardeşin, bir nikâh altında birleştirilip birleştirilmiyeceğini sordu. Hz. Osman : O ikisini bir âyet helâl kılmış, başka bir âyet de haram kıl­mıştır. Bu sebeple ben öyle bir nikâhı yapacak değilim, dedi. Hz. Os­man’ın yanında bulunan kişi oradan çıkarak Hz. Peygamberin asha­bından birisine rastladı ve bu meseleyi ona da sordu. Sorulan: Elim­de yetki olsa ve bunu yapan birini bulsaydım, onu cezalandırırdım diye cevâb verdi. Mâlik’in rivayetine göre İbn Şihâb: öyle zannediyorum ki, o kişi Ali îbn Ebu Tâlib idi. Bunun bir benzeri bana Zübeyr İbn el-Avvâm’dan da ulaşmıştır, demiştir.

Şeyh Ebu Ömer îbn Abdülberr «el-lstizkâr» adlı kitabında şöyle demektedir: Kabîsa îbn Züeyb, Abdülmelik îbn Mervân ile birlikte olduğundan; Ali İbn Ebu Tâlib’in ismini vermemiş ve ondan kinaye yolu ile bahsetmiştir. Çünkü onlar, Ali İbn Ebu Tâlib’i zikretmekten hoşlanmazlardı.

Ebu Ömer —Allah ona rahmet etsin— der ki: Bana, Halef îbn Ah­med.., amcam İyâs İbn Âmir’den nakletti ki; o şöyle demiştir: Ali îbn Ebu Tâlib’e: Benim elimin altında iki kızkardeş yardı. Birini odalık edindim. Ve bana çocuklar doğurdu. Sonra diğerini sevdim, (diğerine rağbet ettim) ne yapayım? diye sordum. Hz. Ali: Odalık edindiğini âzâd et, sonra diğeri ile temasta bulun, dedi. Ben dedim ki: Bazıları odalık edindiğini nikâhla (odalık edindiğin ile evlen), sonra diğeri ile temasta bulun, diyorlar. Hz. Ali; sayı hâriç Allah’ın kitabında hür kadınlardan haram olanlar gibi, elinin altında bulunan (cariyeler) de haramdır. —Dört sayısı hâriç demiş de olabilir— Allah’ın kitabında neseb yönünden haram olanlar, süt emme ile de sana haramdır, dedi.

Ben derim ki: Hz. Osman’dan yukarda nakledilen haber, Hz. Ali’­den de rivayet edilmiştir. Ebu Bekr İbn Merdûyeh der ki: Bize Muham-med İbn Ahmed İbn İbrahim’in… İbn Abbas’tan rivayetine göre; o şöyle demiştir: Ali İbn Ebu Tâlib bana; ikisini bir âyet haram kılmış, bir diğer âyet ise helâl kılmıştır, dedi. Bununla, iki kız kardeşi kaste­diyordu. İbn Abbâs şöyle diyor: Onları bana, onlara olan yakınlığım haram kılıyor. Birisinin diğerine olan yakınlığı ise, onları bana haram kılmıyor. —İbn Abbâs bununla cariyeleri kasdediyor— Câhiliyye dev-rindekiler babanın karısı ve iki kız kardeşi nikâhı altında toplama dı­şında, sizin haram saydıklarınızı haram sayarlardı. İslâm gelince, Al­lah Teâlâ «Babalarınızın nikahladığı kadınları nikahlamayın. Geçmiş­te olanlar artık geçmiştir» ve «İki kız kardeşi birlikte nikahlamanız da haramdır. Geçmişte olanlar artık geçmiştir» âyetlerini indirdi.

Ebu Ömer diyor ki: İmâm Ahmed İbn Hanbel Muhammed İbn Se­leme kanalıyla… İbn Mes’ûd’dan rivayet ediyor ki, o şöyle demiştir: Sayı dışında hürlerden haram olan, cariyelerden de haramdır. İbn Şi­rin ve Şa’bî’den de buna benzer bir rivayet nakledilmiştir.

Ebu Ömer —Allah ona rahmet etsin— der ki: Osman’ın sözünün benzeri; içlerinde İbn Abbâs’m da bulunduğu seleften bir gruptan ri­vayet edilmiştir. Fakat onlar, bu rivayetler üzerinde ihtilâf etmişlerdir. Bu görüşü zahire uymak ve kıyâsı reddetmek suretiyle cemâat dışına çıkmiş olanlar ve bizim üzerinde İttifak ettiğimiz uygulamayı terke-denler hâriç Hicaz, Irak, Şam, doğuda ve batıdaki şehirlerin fakîhle-rinden hiçbirisi bu görüşe iltifat etmemişlerdir. Fakîhlerin tamâmı, câ­riye olan iki kız kardeşin nikâhta birleştirilmesinin haram olduğunda ittifak etmişlerdir. Müslümanlar «Analarınız, kızlarınız, kız kardeşle­riniz…» âyetinin anlamının, nikâh ve elinde bulundurma (câriye edin­me) bunların hepsinde müsavidir, şeklinde olacağında icmâ’ etmişler­dir. Aynı şekilde ilci kız kardeşi nikâhı altında toplamak, kadınların an­neleri ve üvey kızlarını nikahlamak konusunda da nazar ve kıyâsın geçerli olması gerekir. Cumhûr’a göre bu böyledir. Cumhûr’a muhalefet eden ve Cumhûr’dan aynlanlara karşı bu bir hüccettir. Allah’a hamd ederiz.

Allah Teâlâ: «(Esîr etmek suretiyle) ellerinize geçen cariyeler müstesna (yabancı) evli kadınlarla evlenmeniz de haram kılındı.» bu­yurur. Esîr etmek suretiyle ellerinize geçen cariyelerle rahimleri te­mizlendikten sonra temasta bulunmak size helâl kılındı. Âyet bu ko­nuda nazil olmuştur. İmâm Ahmed diyor ki: «Bize Abdürrezzâk’ın… Ebu Saîd el-Hudrî’den rivayetine göre; o şöyle demiştir: Evtâs esirle­rinden kadınlar elimize geçmişti. Onların kocaları da vardı. Kocaları olduğu halde, onlarla temasta bulunmaktan hoşlanmadık. Hz. Peygam­bere sorduk ve «Ellerinize geçen cariyeler müstesna, (yabancı) evli ka­dınlarla evlenmeniz de haram kılındı» âyeti nazil oldu. Ve onların ferc-leri bize helâl kılındı.

Hadîsin başka bir şekliyle rivayeti şöyledir: İmâm Ahmed der ki; bize İbn Ebu Adiyy’in… Ebu Saîd el-Hudrî’den naklettiğine göre; Ra-sûlullah (s.a.) in ashabı, Evtâs muharebesi günü kadın esirler almış­lardı. Onların müşrik kocaları vardı. Rasûlullah (s.a.) m ashabından bazıları geri durarak, onlarla temasta bulunmayı günâh saydılar. Ve bu konuda «Ellerinize geçen cariyeler müstesna, (yabancı) evli kadın­larla evlenmeniz de haram kılındı» âyeti nazil oldu. Hadîsi Müslim, Ebu Dâvûd, Neseî, Saîd İbn Ebu Arûbe’den; Tirmizî’de Hemmâm İbn Yah­ya’dan rivayet etmişler ve Tirmizî; hadîs hasendir, demiştir…

Taberânî’nin Dahhâk kanalıyla… îbn Abbâs’tan rivayetine göre; bu âyet Hayber esirleri hakkında nazil olmuş ve Taberânî Ebu Saîd el-Hudrî hadîsinin benzerini zikretmiştir.

Bu âyetin umûmî oluşundan hareketle; seleften bir grup, cariyenin satılmasının kocasından boşanma sayılacağına kail olmuşlardır. İbn Ce-rîr der ki: Bize İbn Müsennâ’nın… İbrahim’den naklettiğine göre; ona kocası mevcûd olup ta satılan cariyenin durumunu sordular. Şöyle de­di : Abdullah; onun satılması, boşanmasıdır, der ve «ellerinize geçen cariyeler müstesna, evli kadınlarla evlenmeniz de haram kılındı.» âye­tini okurdu. Süfyân’ın Mansûr kanalıyla… İbn Mes’ûd’dan rivayetine göre; onun satılması boşanmasıdır, demiştir. Hadîsin isnadı munka-tı’dır.

Süfyân es-Sevrî, Mansûr kanalıyla… îbn Mes’ûd’un şöyle dediğini nakleder: Cariyenin talâkı altıdır: Satılması boşanmasıdır, âzâd edil­mesi boşanmasıdır, hîbe edilmesi boşanmasıdır, (mükâtebe ile) borç­tan kurtulması boşanmasıdır, kocasının boşaması boşanmasıdır.

Abdürezzâk, Ma’mer kanalıyla… îbn Müseyyeb’in «evli kadınlarla evlenmeniz haram kılındı» âyeti hakkında şöyle dediğini nakleder: Şunlar; kocaları olan kadınlardır. Cariyeler dışında onları nikâhlamayı, Allah haram kılmıştır. Cariyenin satılması ise boşanmayıdır. Ma’-mer; Hasan’ın da böyle söylediğini nakleder.

Saîd İbn Ebu Arûbe, Katâde’den, Hasan’ın aellerinizin altında bu* lunan cariyeler müstesna, evli kadınlarla evlenmeniz de haram kılın-1 di» âyeti hakkında şöyle dediğini rivayet eder : Eğer onun kocası varsa satılması boşanmasıdır.

Avf, Hasan’dan rivayetle şöyle der: Cariyenin satılması boşanma^ sidir, sahibinin satması da boşamadır.

Seleften zikrettiklerimizin bu görüşlerine karşılık Cumhûr’un eski ve yeni görüşü farklıdır. Onlar, cariyenin satılmasının boşanması ol­madığını söylemişlerdir. Çünkü satın alan, satıcının naibidir. Satıcı ise, cariyesi üzerindeki bu menfaatini mülkünden çıkarmıştır. Ve cariyesi­ni bu menfaatından uzaklaşmış olarak satmıştır. Bu konuda onlar Buharî, Müslim ve başka kitaplarda tahrîc edilen Berîre hadîsine da­yanmaktadırlar. Mü’minlerin annesi Hz. Âişe Berîre’yi satın alarak âzâd etmiş ve kocası Muğîs ile nikahlan feshedilmeyerek Hz. Peygam­ber, Berîre’yi nikahı feshetmek ve bırakmak arasında muhayyer bırak­mış, Berîre de nikâhı feshetmeyi seçmiştir. Berîre’nin hikâyesi meş­hurdur. Bunların söylediği gibi cariyenin satılması boşanması olsaydı; Hz. Peygamber Berîre’yi muhayyer bırakmazdı. Efendimizin onu mu­hayyer bırakması, nikâhın kaldığına delâlet eder. Âyette kasdedilen-ler ise, sadece emir edilenlerdir. En doğrusunu Allah bilir.

Âyetteki «evli kadınlar» dan maksadın, iffetli kadınlar olduğu da söylenmiştir. Onlar bir, iki, üç ya da dört tane olmak üzere; nikâh, şâ-hidler, mehir ve velî vasıtasıyla evlenmek suretiyle ismetlerine sahip olmadıkça, size haramdırlar. Bu görüşü İbn Cerîr; Ebu’l-Âliye, Tâvûs ve başkalarından nakletmiştir. Ömer ve Ubeyde ise : Dördün dışmda «ellerinize geçen cariyeler müstesna, evli kadınlarla evlenmeniz de ha­ram kılındı.» demişlerdir.

Allah Teâlâ «Bunlar Alalh’ın size farz kıldığı hükümlerdir.» buyu­ruyor. Bu haram kılma; Allah’ın size yazdığı bir kltâbtır. O’nun kita­bına yapışınız ve O’nun hadlerinden dışarı çıkmayımz. O’nun şeriatına ve koyduğu farzlara sarılınız. Ubeyde, Atâ ve SÜddî «Bunlar Allah’ın size farz kıldığı hükümlerdir.» âyetinde, dördün kastedildiğini söyle­mişler, İbrahim ise bu âyette, size haram kılınanların kastedildiğini ileri sürmüştür.

Atâ ve başkalarının söylediğine göre; «Geriye kalan kadınlar size helâl kılındı.» âyetinde zikredilen yakınlar dışında kalan kadınların, size helâl kılındığı kastedilmektedir. Ubeyde ve Süddî burada dörtten aşağısının helâl kılındığını söylemişse de bu uzak bir görüştür. Sahih olan Atâ’nın görüşüdür. Katâde ise, burada cariyelerin kastedildiğini söylemiştir.

Bu âyet iki kız kardeşi nikâhı altında toplamanın, helâl kılındığını söyleyerek: O ikisini bir âyet helâl kılmış, diğer bir âyet haram kıl­mıştır, diyenlerin dayanaklarıdır.

Allah Teâlâ «Zinadan kaçınıp İffetli yaşamanız şartı ile malları­nızla mehir vererek istemeniz size helâl kılındı.» buyuruyor. Dörde ka­dar olmak üzere hanımları ve meşru’ yoldan dilediğiniz kadar odalığı mallarınızla elde edebilirsiniz. Bunun için Allah Teâlâ «zinadan ka­çınıp, iffetli yaşamanız şartı ile» buyurmuştur.

Allah Teâlâ: «Onlardan yararlandığınızın karşılığı olarak karar­laştırılmış olan mehirlerini verin» buyuruyor. Onlardan istifâde etti­ğiniz gibi, bunun karşılığında onlara mehirlerini veriniz. Allah Teâlâ başka âyetlerde de şöyle buyurur: «Onu nasıl alırsınız ki; birbirinize karışıp katıldınız.» (Nisa, 21) «Kadınlarınızın mehirlerini seve seve ve­rin.» (Nisa, 4) «Onlara verdiğinizden bir şeyi almanız size helâl değil­dir.» (Bakara, 229)

Bu âyetin umûmî hükmü bazılarınca «müt’a nikâhı»na delil sa­yılmıştır. Şüphe yok ki bu, İslâm’ın başlangıcında meşru’ idi. Sonra kal­dırıldı. Şafiî ve âlimlerden bir gruba göre müt’a nikâhı mübâh kılın­mış, sonra kaldırılmış, sonra tekrar mübâh kılınmış ve tekrar kaldırıl­mıştır. Diğer bazıları; mübâh kılma ve kaldırmanın pek çok kerre ol­duğunu söylerken, bazıları da bir kerre mübâh kılındığını, sonra kal* dırıldığım ve bir daha mübâh kılınmadığını söylemişlerdir.

İbn Abbâs ve sahabeden bir grubun, müt’a nikâhının zaruret halin­de mübâh olduğunu söyledikleri rivayet edilir. Bu görüş, İmâm Ahmed îbn Hanbel’den de rivayet edilmiştir. îbn Abbâs, Übeyy îbn Kâ’b, Saîd îbn Cübeyr ve Süddî bu âyeti «O halde hangilerinden belli bir zamana kadar nikâh ile faydalanıyorsanız mehirlerini kendilerine veriniz ki, bu farzdır.» şeklinde okurlardı. Mücâhid bu âyetin mü’ta nikâhı hakkın­da nazil olduğunu söylemişse de Cumhûr’un görüşü bunun tersinedir. Bu konudaki mesned, Buhârî ve Müslim’de Ali İbn Ebu Tâlib’den ri­vayet edilen şu hadîstir: Ali îbn Ebu Tâlib şöyle demiştir: Hz. Pey­gamber, Hayber günü müt’a nikâhım ve ehlî eşek etlerini yasakladı. Bu hadîsin «el-Ahkâm» kitabında zikredilen çeşitli lafızları vardır.

Müslim’in Sahîh’inde Rebî’ îbn Sebre İbn Ma’bed’den onun da ba­basından rivayetinde o, Rasûlullah (s.a.) ile birlikte Mekke’nin fethin­de bulunmuş, Hz. Peygamber şöyle buyurmuş: Ey insanlar, ben size kadınlardan müt’a yoluyla faydalanmanız için izin vermiştim. Mu­hakkak ki bunu Allah Teâlâ, kıyamet gününe kadar haram kılmıştır. Kimin yanında onlardan birisi varsa serbest bıraksın. Onlara verdik­lerinizden hiçbir şey almayınız. Müslim’in rivayetine göre bu, veda hac-cında olmuştur ve «el-Ahkâm» kitabında zikredildiği üzere hadîsin de­ğişik lafızları vardır.

«Kararlaştırdıktan sonra, aranızda anlaştığınız hususta size bir so­rumluluk yoktur.» âyetini belli bir süreyle bağlı olan müt’a nikâhına hamledenler, derler ki: Süre bittiğinde verilecek malı arttırmada ve sü­reyi uzatmada karşılıklı anlaşmanızda size bir sorumluluk yoktur.

Süddî şöyle diyor: Aralarında kararlaştırdıkları sürenin bitimin­den önce faydalanması karşılığında kadına vermiş olduğu ücretten son­ra dilerse onu razı eder. Ve der ki: Senden şu ve şunun karşılığında faydalanacağım. Sürenin bittiği gün rahmi temizlenmeden önce süreyi artırır. İşte Allah Teâlâ’nın «Kararlaştırdıktan sonra, aranızda anlaş­tığınız hususta size bir sorumluluk yoktur» âyetinin anlamı budur.

Süddî: Süre bittiğinde artık, erkek için o kadına yol yoktur. Ve kadın, ondan kurtulmuştur. Kadına düşen de, rahmindekini temizle-mesidir. Aralarında mîrâs da yoktur. Biri diğerine vâris olmaz, demiştir. Bu âyeti müt’a nikâhına hamletmeyerek birinci görüşü alanlar ise; bu âyetin : «Kadınlarınızın mehirlerini seve seve verin.» (Nisa, 4) âyeti gibi olduğunu söylemişlerdir. Yani kadına bir mehir kestikten sonra, eğer o seni bundan ya da bir kısmından kurtarırsa, ne sana ne de ka­dına bir günâh ve sorumluluk yoktur.

İbn Cerîr diyor ki: Bize Muhammed İbn Abd’ül-A’lâ Mu’temer İbn Süleyman’dan, o da babasından nakletti ki, o şöyle demişAir : Hadra-mî’nin zannettiğine göre bazıları mehir kesiyorlar, sonra da birisi dar­lığa düşüyor ve şöyle diyordu: Ey insanlar, kararlaştırdıktan sonra, anlaştığınız hususta size bir sorumluluk yoktur. Yani kadın, kararlaş­tırılan şeyden size bir kısmını düşürürse, bu sizin için caizdir. İbn Cerîr bu görüşü tercih etmiş ve İbn Abbâs’tan naklen İbn Ebu Talha «Karar­laştırdıktan sonra, aranızda anlaştığınız hususta size bir sorumluluk yoktur.» âyeti hakkında şöyle demiştir: Karşılıklı anlaşma ve hoş-nûdluk kadına mehrini tâm olarak vermek ve sonra da kalma ve ayrıl­ma hususunda onu muhayyer bırakmaktır.

Allah Teâlâ «Şüphesiz ki Allah Alîm olan, Hakîm olandır.» buyu­ruyor ki; bu haramların konulmasından sonra Allah’ın bu iki sıfatının zikredilmesi son derece uygundur.[18]

İzahı

Müt’a Nikâhı

Denildi ki; bu âyet Mekke’nin fethi zamanında üç gün mübâh kı­lınıp sonra neshedilmiş olan müt’a nikâhı hakkında nazil olmuştur. Kişi bir veya iki gece ya da bir haftalığına bir elbise veya başka bir şey karşılığı olarak bir kadını muvakkaten nikahlıyordu. Onunla arzusunu giderdikten sonra tekrar serbest bırakıyordu. Buna müt’a adı verilmişti. Çünkü kadınla eğlenilmektedir ve verdiğinin karşılığında bir şey aldığı için bu ad verilmiştir. Hz. Ömer (r.a.) der ki; bana bir ka­dınla belirli bir süre için evlenen erkek getirilecek olursa, onu taşla recmederim. Hz. Peygamberin müt’a’yi önce mübâh kılıp, ertesi sabah; ey insanlar, ben size bu kadınlarla müt’a yapmanızı emretmiştim. An­cak Allah, kıyamet gününe kadar onu haram kılmıştır, demiştir. Denil­di ki; müt’a iki kerre mübâh, iki kerre haram kılındı. İbn Abbâs; müt’a hükmünün neshedilmemiş, muhkem bir hüküm olduğunu söyler. Ve bu âyeti de şeklinde okurmuş. Ancak vefatı sırasında; Allah’ım, müt’a konusundaki sözümden dolayı sana tevbe ediyorum, diyerek bundan döndüğü rivayet edilir.[19]

25 — Sizden; hür, inanmış kadınlarla evlenmeye güç yetiremeyen kimse, ellerinizdeki inanmış cariyelerinizden alsın. Allah sizin îmânınızı daha iyi bilir. Birbirinizdensi-niz. Aynı soydansınız. Onlarla, zinadan kaçınmaları, if­fetli yaşamış ve gizli dost tutmamış olmaları halinde, velî­lerinin izniyle evlenin. Ve ma’rûf şekilde mehirlerini ve­rin. Evlendiklerinde zina edecek olurlarsa; onlara, hür ka­dınlara verilen cezanın yarısı verilir. Bu; içinizden, günâha girme korkusu olanlaradır. Sabretmeniz ise sizin için daha hayırlıdır. Allah Ğafûr’dur, Rahîm’dir.

Cariyelik Müessesesi

îbn Vehb… Rabîa’nın; «Sizden; hür, inanmış kadınlarla evlenme­ye güç yetiremeyen kimse…» âyeti hakkında şöyle dediğini nakleder:

Âyetteki kelimesi arzu ve istek anlammadır. Böyle kişi, arzu edip meylettiği zaman câriye alsın. Bunu İbn Cerîr ve İbn Ebu Hatim rivayet etmişlerdir.

Allah Teâlâ bu sözü daha da açarak ve tefsir ederek «Ellerinizdekİ inanmış cariyelerinizden alsın» buyuruyor. Mü’minlerin ellerinde bu­lunan mü’min cariyelerle evlenin. Bunun için Allah Teâlâ «İnanmış cariyelerinizden» buyurmuştur. İbn Abbâs ve başkaları mü’minlerin cariyelerinden nikâhlasın demişler. Süddî ve Mukâtil İbn Hayyân da aynı şeyi söylemişlerdir.

Allah Teâlâ devamla «Allah sizin imânınızı daha iyi bilir. Birbi-rinizdensiniz. Aynı soydansınız.» buyuruyor. O, işlerin gerçeklerini ve gizliliklerini bilendir. Ey insanlar, siz işlerin sadece dış yüzünü bilebi­lirsiniz. Size gerekli olan da budur. «Velîlerinin izniyle evlenin.» âyeti; cariyenin velîsinin efendisi olduğuna ve ancak onun izniyle evlenebi­leceğine, delâlet eder. Aynı şekilde kölenin velîsi de efendisidir. Efen­disinin izni olmadan köle de evlenemez. Nitekim bir hadîs-i şerifte: Efendisinin izni olmaksızın evlenen köle zânîdir (zina etmiştir), buyu-rulmuştur.

Cariyenin sahibi bir kadın ise, cariyeyi, kadının kendisinin izniyle evlendiği kişi evlendirir. Bunun dayanağı şu hadîs-i şeriftir: Kadın kadını ve kadın kendisini evlendirmez (evlendirmesin), zina etmiş ka­dın, ancak kendi kendisini evlendirmiş olandır.

Allah Teâlâ «Ma’rûf şekilde onların ücretlerini (mehirleri) verin» buyuruyor. Onlara uygun şekilde ve gönül hoşluğuyla mehirlerini verin. Câriye olmalarından dolayı onları küçük görerek mehirlerini kısmayın.

Allah Teâlâ «Zinadan kaçınmaları, iffetli yaşamış olmaları şar­tıyla…» buyuruyor, Onlardan, iffetli olanlar, zinadan kaçınanlar ile evlenin. Âyette geçen kelimesi; kendileriyle fuhşu iste­yen kimselerden, çekinmeyerek zina eden kadınlar kastedilmektedir.

Allah Teâlâ’nın «Gizli dost tutmamış olmaları halinde» kavlinden İbn Abbâs; zina edenlerin kastedildiğini söylemiştir. Bunlar açıkça zina edenlerdir. Kendilerinden zina talebinde bulunan hiç kimseyi bunlar geri çevirmezler…

Âyetteki kelimesini îbn Abbâs; dostlar diye tefsir et­miş. Ebu Hüreyre, Mücâiıid, Şa’bî, Dahhâk, Atâ el-Horasânî, Yahya îbn Ebu Kesîr, Mukâtil İbn Hayyân ve Süddî’den de aynı açıklama ri­vayet edilmiştir. Hasan el-Basrî ise bu kelimeyle; arkadaş’ın kastedil­diğini söylemiştir. Dahhâk da; bir dostu olan ve bunu ikrar eden, şek­linde açıklamıştır. Böyle devam ettiği sürece onunla evlenmeyi Allah yasaklamıştır.

«Evlendiklerinde zina edecek olurlarsa onlara; hür kadınlara veri­len cezanın yarısı verilir.» âyetindeki kelimesinin okunu­şunda ihtilâf edilmiştir bir kısmı şeklinde elifi ötüre okur­ken, bir kısmı da şeklinde elifi ve sâd’ı üstün olarak oku­maktadırlar. Her iki kırâete göre de mânâ aynıdır. Ancak bu konuda iki görüş rivayet edilir

1- Burada «ihsan» kelimesi ile nıüslüman olmak kastedilmiş­tir. Bu görüş; Abdullah İbn Mes’ûd, Abdullah îbn Ömer, Enes, Esved İbn Yezîd, Zürr İbn Hubeyş, Saîd İbn Cübeyr, Atâ, İbrahim en-Nehaî, Şa’bî ve Süddî’den rivayet edilmiştir. Aynı görüşü Zührî, Ömer İbn el-Hattâb’dan rivayet eder. Ancak bu rivayet munkatı’dır. Rebî’in ri­vayetinde Şa’bî’nin zikrettiği görüş de budur. O şöyle demiştir: Biz, sünnet ve ilim ehlinin çoğunun icmâ’ına delil olarak bu görüşü söy-lemişizdir.

Bu konuda nıerfû* bir hadîs rivayet eden İbn Ebu Hatim şöyle demiştir: Bize Ali îbn Hüseyin, İbn el-Cüneyd’in… Hz. Ali’den nak­lettiğine göre; Rasûlullah (s.a.) bu âyet hakkında şöyle buyurmuş : Ka­dının «ihsan» ı; müslüman ve iffetli olmasıdır. Râvî şöyle devam eder : Burada evlendirilmesi kasdedilmektedir. Hz. Ali ise; onları dövün (on­lara sopa cezası uygulayın), diye tefsîr etmiştir. İbn Ebu Hatim bu ha­dîsin münker olduğunu söylemiştir. Ben de derim ki: İsnadında za­yıflık vardır. İçlerinde ismi belirtilmeyen bir râvî bulunmaktadır ve bu hadîs hüccet olarak kabul edilemez.

Kasım ve Salim buradaki «İhsan» kelimesinden maksadın, kadının müslüman olması ve iffetli davranmasıdır, demişlerdir.

2- Burada, «İhsan» kelimesinden, evlendirme kastedilmiştir. Bu, İbn Abbâs, Mücâhid, İkrime, Tâvûs, Saîd îbn Cübeyr, Hasan, Katâde ve başkalarının görüşüdür. Bu görüşü, Ebu’l-Hakem İbn Abdülhakem’İn rivâyetiyle Ebu Ali et-Taberî «el-İzâh» adlı kitabında; Şafiî’den nak-letmiştir. Iays İbn Ebu Süleym, Mücâhid’in; cariyenin ihsanı; onu hür bir erkeğin nikahlaması, kölenin ihsanı ise onu hür bir kadının nikâhla-masıdır, dediğini nakleder. Aynı sözü İbn Ebu Talha, İbn Abbâs’tan ri­vayet etmiş olup, her ikisini de İbn Cerîr; tefsirinde rivayet etmiştir. Aynı görüşü; Şa’bî ve Nehaî’den rivayetle îbn Ebu Hatim de zikreder.

îkl kırâetin anlamının değişik olduğu da söylenmiştir. Rivayetlerin birinden evlendirme, diğerinden de müslüman olma anlaşılmaktadır. İmam Ebu Ca’fer İbn Cerîr, tefsirinde ikinci görüşü tercih etmiştir. Açık olan şudur ki; —en doğrusunu Allah bilir— burada ihsandan kas­tedilen evlendirmedir. Zîrâ âyetin akışı buna delâlet etmektedir. Allah Teâlâ yukarda «sizden; hür, inanmış kadınlarla evlenmeye güç yetire-meyen kimse, ellerinizdeki inanmış cariyelerinizden alsın.» buyurmuş­tur. —Allah en iyisini bilir— Âyet-i kerîme’nin akışı bütünüyle mü’min cariyeler hakkındadır. Böylece kısmından onların evlenme­lerinin kastedilmiş olduğu ortaya çıkar. Nitekim İbn Abbâs ve ona uyanlar bu şekilde tefsir etmişlerdir.

Cumhûr’un mezhebine göre; her iki kavilde de kapalılık ve muğ­laklık vardır. Şöyle ki; onlar, câriye; ister müslüman olsun, ister kâfir, ister evli olsun, ister bakire, zina ettiğinde elli sopa vurulur, demiş­lerdir. Halbuki âyetin mefhûmu, cariyelerden evlenmemiş olanlara had uygulanmamasını gerektirmektedir. Buna cevâbları değişik olmuştur.

Birinci cevâb; cumhur şöyle diyor: Şüphe yok ki dille söylenen lafız, düşünülen mefhûmdan öncedir. Cariyelere haddin uygulanma­sına dâir genel mânâda hadisler vârid olmuştur. Biz, bunları âyetin mefhûmundan Önce kabul ettik. Bu hadîslerden birisini Müslim Sa-hîh’inde Hz. Ali’den rivayet etmiştir. Şöyle ki: Hz. Ali bir hutbesinde şöyle buyurur: Ey insanlar, cariyelerinizden evlenen ve evlenmiyen-lere had uygulayın. Rasûlullah (s.a.) in bir cariyesi zina etmiş ve Allah Rasûlü; bana onu dövmemi emretmişti. O henüz lohusa idi. Döversem onu öldüreceğimden korktum. Ve bunu Allah Rasûlü’ne söyledim. Şöy­le buyurdular: İyi yaptın, yetişinceye kadar onu bırak, (ve haddi uy­gulama.)

Abdullah îbn Ahmed İbn HanbeTln; babasının dışında birinden rivayet ettiği hadiste ise lafız şöyledir : Lohusalıktan temizlenince onun haddi elliüir.

Ebu Hüreyre’den rivayete göre; o, Rasûlullah (s.a.) in şöyle bu­yurduğunu işittim demiştir: Sizden birinin cariyesi zina eder dç bu ortaya çıkarsa, ona haddi uygulasın (dövsün) ve onu suçlamasın. İkinci kerre zina ederse yine had olarak dövsün ve onu azarlamasın. Üçüncü kerre zina eder ve zinası ortaya çıkarsa, bu cariyeyi kıldan bir ip mu­kabili bile olsa satsın. Müslim’in lafzı ise şöyledir : Üç kerre zina ederse dördüncüsünde satsın.

Mâlik, Yahya tbn Saîd kanalıyla… Abdullah İbn Ebu Rabîa’nır şöyle dediğini rivayet eder: Ömer tbn el-Hattâb Kureyş’ten bazı genç lerle bana emretti de, emirlik cariyelerinden olan cariyeleri zina had dinden dolayı ellişer ellişer dövdük. (Ellişer sopa vurduk.)

İkinci cevâb; bazıları da evlenmemiş cariyeye had uygulanmaya­cağını, ancak te’dîb İçin dövüleceğinİ söylemişlerdir. Bu görüş, Abdul­lah îbn Abbâs’tan rivayet edilmiştir. Tavus, Saîd İbn Cübeyr, Ebu Ubeyd Kasım İbn Sellâm ve kendisinden gelen rivayetlerden birinde, Dâvûd İbn Ali ez-Zâhirî de bu görüştedirler. Bunların dayanakları âyetin mef­hûmudur. Bu, şartın mefhûmları kabilinden olup, onlardan çoğuna göre; hüccettir, onlara göre; umûm ifâde eden, delilden öncedir. Bu-hârî ve Müslim’de Ebu Hüreyre ve Zeyd İbn Hâlid’den rivayet edilen bir hadîs-i şerife göre Rasûlullah (s.a.) a; zina eden, evlenmemiş bir cariyenin durumunu sordular. Efendimiz : Zina ederse ona hadd uygu­layınız, sonra yine zina ederse onu dövünüz, sonra da bir ip karşılığı bile olsa onu satınız, buyurdular. İbn Şihâb: Üçten sonra mı yoksa dörtten sonra mı bilmiyorum, demiştir. Bu hadîste, evlenmemiş kadın­lara, evlenmiş olanların cezasının yarısı ta’yin edildiği gibi bir miktar konulmamıştır. O halde bu konuda âyet ile hadîsi birlikte mütâlâa et­mek gerekir, demişlerdir. En doğrusunu Allah bilir.

Saîd İbn Mansûr’un… îbn Abbâs’tan rivayet ettiği şu hadîs-i şerif öncekinden daha açıktır. Bu hadîste Rasûlullah (s.a.) : Evlenİnceye kadar câriye üzerine hadd yoktur. Bir koca ile korununca (evlenince) evli kadınlara uygulanan cezanın yansı ona uygulanır, buyurmuştur. Bu hadîsi merfû’ olarak Süfyân’dan rivayet eden îbn Hüzeyme, bu ha­dîsin Hz. Peygambere ref’edilmesinin hatâ olduğunu ve bunu ancak îbn Abbâs’ın sözü olabileceğini söylemiştir. Hadîsi Abdullah İbn İmrân’-dan rivayet eden Beyhakî de, îbn Huzeyme’nin söylediklerini tekrarlar.

Şöyle de demişlerdir: Ali ve Ömer’in hadîsleri seçkinlerin hüküm­leridir. Ebu Hüreyre hadîsine de şu cevâblar verilebilir:

a- Bu hükümle hadîsin arasım cem’etmek üzere bu hadîs, evli cariyeye hamledilmiştir.

b- Üçüncü cevâbdaki delile dayanarak, hadîsteki «hadd* keli­mesi bazı râvîler tarafından katılmıştır, denilebilir.

c- Diğer hadis; iki sahabeden rivayet edilmiş bu ise, sadece Ebu Hüreyre’den rivayet edilmiştir. İki kişiden rivayet edileni bir kişi­den rivayet edilenden öne geçirilmesi daha uygundur. Hadîsi; Müslim’in şartlarına uygun bir isnâdla Neseî, Abbâd îbn Temîm’den, o da amca­sından —ki o Bedir’de’ bulunmuştu— rivayet etmişlerdir. Bu hadîste» Allah Rasûlü şöyle buyurmuşlardır: Câriye; zînâ ederse onu dövün, sonra zina ettiğinde yine dövün, sonra zina ederse yine dövün, sonra tekrar zina ederse, bir ip karşılığı bile olsa onu satın.

d- Bazı râvîlerin «Celd» kelimesi yerine hadîste «Hadd» kelime­sini zikretmiş olmaları ihtimâli uzak değildir. Zîrâ râvî «Celd» in bir «Hadd» olduğuna inanmış; ya da hadd kelimesini ta’dîb yerine kullan­mış olabilir. Nitekim zina eden hastanın yüz salkımlı bir hurma salkımı (dalı) ile dövülmesine ve kadının izin vermesi halinde karısının cari­yesi ile zinada bulunanın yüz sopa ile dövülmesine de «Hadd» denilmiş­tir. İmâm Ahmed ve seleften başkalarının görüşüne göre bu, bir ta’zîr ve te’dîbdir. Gerçek «Hadd» ise; bakirenin yüz sopa ile dövülmesi, dul (ya da evli) veya livâta yapanın taşlanarak öldürülmesidir. En. doğru­sunu Allah bilir.

İbn Cerîr tefsirinde İbn el-Müsennâ kanalıyla… Saîd İbn Cübeyr’in; zina eden câriye, evlenmediği sürece dövülmez, dediğini nakleder.

Bu hadîsin isnadı sahihtir. Ama garîb bir mezhebtir. Şayet bunun­la; hadd olarak değil de, asıl itibariyle dövülmez, demek istiyorsa sanki kendisine hadîs ulaşmamış da, âyetin mefhûmunu almış gibidir. Şa­yet; hadd olarak dövülmez, demek istiyorsa bu da cariyenin te’dîb için dövülmemesini gerektirmez. Bu, İbn Abbâs ve ona uyanların bu konu­daki görüşleri gibidir. En iyisini Allah bilir.

Üçüncü cevâb; bu âyet-i kerîme; evli cariyeye, hür kadınlara uy-.gulanan cezanın yansının uygulanacağına delâlet eder. Evlenmeden önceki haline gelince kitâb ve sünnetin umûmu onun da yüz sopa ile cezalandırılacağını şâmildir. Nitekim Allah Teâlâ, bir âyet-i kerîme’de: «Zina eden kadın ve zina eden erkeğin her birine yüzer değnek vurun.» (Nûr, 2) buyurmuştur. Yine Ubâde İbn Sâmit hadîsinde Rasûlullah (s.a.) şöyle demiştir: Senden alın, Benden alın. Allah onlara bir yol koydu. Bakire bakire ile zina ettiğinde yüz değnek ve bir sene sürgün, dul (evli) zina ettiğinde yüz değnek ve taşla recm edilmesi. Hadîs; Müs­lim’in Sahîh’inde bulunmaktadır: Bu konuda başka hadîsler de vardır.

Dâvûd îbn Ali ez-Zâhirî’den rivayet edilen meşhur görüş budur. Ve son derece zayıftır. Zîrâ Allah Teâlâ, evli cariyelerin hür kadınlara uygulanan cezanın yarısıyla —ki elli sopadır— cezalandırılmasını em-retmişse, nasıl olur da evlenmeden önceki cezası evlendikten sonrakin­den daha şiddetli olur? Şeriatın bu konudaki kuralı onun söylediğinin tersinedir. Şeriatı getiren Hz. Peygambere; ashabı zina eden evlenme­miş cariyenin durumunu sorduklarında, o: Onu dövünüz, buyurmuş ve yüz sayısını zikretmemiştir. Şayet hüküm, yüz sopa olaydı —ki Dâ­vûd öyle söylemektedir— bunu, ashabına açıklaması gerekirdi. Zîrâ on­lar, bu konuyu efendimize cariyeler hakkında evlendikten sonra yüz sopa hükmü açıklanmamış olduğu için sormuşlardı. Değilse âyet inme­miş olsaydı, evlenmiş ile evlenmemiş arasında fark olmayacağına göre onların «Evlenmemiş» demelerinin ne faydası olabilirdi? Fakat onlaı hükümlerden birini bildikleri için, diğer halin hükmünü sormuşlar ve Allah Rasûlü de bunu kendilerine açıklamıştır. Nitekim Buhârî ve Müs­lim’de zikredilen bir hadîste, ashâb, efendimize; kendisi üzerine yapıla­cak salât ve selâmı sormuşlar, efendimiz de; bunu onlara zikrettikten sonra: Bildiğiniz selâm, buyurmuştu. Hadîsin bir başka rivayetinin lafzı şöyledir: Allah Teâlâ: «Ey îmân etmiş olanlar, siz de onu övün ve onun için selâmet dileyin.» (Ahzâb, 56) âyetini indirince, ashâb: Senin üzerine olan bu selâmı biz biliyoruz. Senin üzerine salât nasıl­dır? diye sormuşlardı… İşte evlenmemiş cariye hakkındaki soru da böyledir.

Dördüncü cevâb; âyetin mefhûmundan alınmadır ve Ebu Sevr’in cevâbıdır. Bunun mezhebi ise Davud’un sözüne göre, çeşitli yönlerden çok daha garîbdir. Şöyle ki: O; câriye evlendiğinde ona, evli hür ka­dınlara uygulanan cezanın —ki taşlanarak öldürülmesidir— yansı uy­gulanır. Recm cezası ikiye bölünmez. O halde evli câriye zina ettiğinde, onun da taşlanarak öldürülmesi gerekir. Evlenmeden önce ise elli sopa vurulması gereklidir, demiştir. O, âyeti anlamada hatâ etmiş ve hüküm­de Cumhûr’a muhalefet etmiştir. Hattâ Ebu Abdullah eş-Şâfiî’nin söy­lediğine göre; zina eden cariyenin (ya da kölenin) taşlanmıyacağı ko­nusunda müslümanlar ihtilâf etmemişlerdir. Bu böyledir. Zira âyetin delâletine göre: onların cezası, evli hür kadınların cezasının yarısıdır. Âyetteki ( Ol’. «•* ıH ) kelimesinin başındaki eliflâm, ahd içindir ve bunlar da âyetin başında zikredilen evli kadınlardır. «Sizden inanmış kadınlarla evlenmeye güç yetiremeyen kimse; ellerinizdeki inanmış ca­riyelerinizden alsın.» âyetinde sadece hür olan kadınlar kasdedilmiştir. «Hür kadınlara verilen cezanın yansı verilir.» âyeti de delâlet ediyor ki; burada, kasdedilen ceza ikiye bölünebilen cezadır. Ve o da recm değil, sopadır. Allah en doğrusunu bilir.

Ebu Sevr’in mezhebini reddetme sadedinde olmak üzere, îmâm Ah-med rivayet ediyor : Hasan îbn Sa’d babasından rivayetle şöyle anlatır : Safiyye, Hıms’dan bir adamla zina etmiş ve ondan bir çocuğu olmuş, zina eden adam çocuğunu istemişti. îkisi birden Hz. Osman’a giderek, dâva açtılar. O da bu ikisini Hz. Ali’ye gönderdi. Hz. Ali: Bu ikisi hak­kında Hz. Peygamberin hükmü ile hükmedeceğim diyerek, çocuk ya­tağa aittir, zina edene de hicr vardır, dedi ve ikisine ellişer değnek vurdu.

Cariyelere hadd uygulamasında, evli bile olsalar hür kadınların cezasının yansı uygulanır. Onlara kesinlikle ne evlenmeden önce> ne de evlendikten sonra recm uygulanmaz. Sünnete göre; onlara verilecek ceza her iki halde de sopadır, denilmiştir. «îfsâh» adlı eserin sahibi, tbn Abdülhakem; bunu Şafiî’den nakletmektedir. Aynı görüşü Beyhakî de es-Sünen ve’1-Âsâr isimli eserinde zikrederek; bu görüş, âyetin laf­zına göre uzaktır. Cezanın cariyelerde yanya indirilmesini biz âyetten anlıyoruz. Âyetten onların dışında kalanlann cezasının yanya indiril­mesi nasıl anlaşılabilir? der ve şöyle devam eder: Burada kasdedilen; evlilik halinde cezayı ancak İmâm’ın uygulayabileceğidir. Bu durum­da efendisinin ona ceza uygulaması, caiz değildir. —îmâm Ahmed’in mezhebindeki görüşlerden birisi böyledir— evlenmeden önce ise, ceza uygulaması efendiye aittir. Her iki durumda da ceza, hür kadının ce­zasının yarısıdır.

Bu görüş te uzaktır. Zîrâ âyetin lafzında buna delâlet eden bir şey yoktur. Böyle olmasaydı, İmâm’ın yarıya indirme hükmüne bakılmaz ve haddin yüze tamamlanmasında, ya da recm edilmelerinde âyetin umumî hükmüne girmeleri gerekirdi. Nitekim bu konuda delil sabit olmuş ve daha önce Hz. Ali’den rivayetle gördüğümüz gibi O : «Ey in­sanlar, evlenmiş ve evlenmemiş kölelerinize haddi uygulayınız» demiş­tir. Daha önce geçen hadîslerin umûmî olan hükümlerinde evlenmiş ve diğer cariyelerin durumları açıklanmamıştır. Nitekim Cumhûr’un delil olarak aldığı Ebu Hüreyre hadîsinde şöyle buyurulmaktadır: Sizden birinin cariyesi zina eder de, zinası ortaya çıkarsa onu hadd olarak dövsün ve onu azarlamasın.

Âyeti özetlememiz gerekirse; câriye zina ettiğinde :

1- Evlenmeden önce ve sonra elli değnek vurulur. Peki sürgün edilir mi? Bu konuda da üç görüş vardır, a — Sürgün edilir, b — Mut­lak olarak sürgün edilmez, c — Hür kadın bir sene sürgün edildiğine göre, bu da onun yarısı kadar sürgün edilir.

Bu ihtilâf İmâm Şafiî’nin mezhebindedir. Ebu Hanîfe’nin mezhe­bine göre ise; sürgün, haddin mütemmimi bir ceza değildir ve tmâm’ın görüşüne bırakılmıştır. Gerek erkekler ve gerekse kadınlar hakkında imâm isterse bu cezayı da verir, isterse terkeder. İmâm Mâlik’e göre ise, sürgün kadınlara değil, sadece erkeklere uygulanır. Zîrâ sürgün, kadınların korunmalarına engeldir. Ne kadınların, ne de erkeklerin sürgününe dâir bir şey vârid olmamıştır. (Haber vârid olmamıştır) Ubade ve Ebu Hüreyre hadîslerinde Rasûlullah (s.a.) in, evlenmeden zina eden kişi hakkında bir sene sürgün ve haddin uygulanmasına —hadîsi Buhârî rivayet etmiştir— hükmetmesi; mânâya mahsûstur ki, o da sürgünden maksad korumadır. Bu gaye ise kadınların sürgü­nünde gerçekleşemez. En doğrusunu Allah bilir.

2- Câriye; zina ettiğinde, evlendikten sonra elli değnek vurulur. Te’dîb için belli bir sayı olmaksızın dövülür. Daha önce İbn Cerir’in Saîd İbn Cübeyr’den naklen rivayet ettiğini görmüştük ki, buna göre; câriye evlenmeden önce dövülmez. Şayet sürgün edilmek istenirse bu te’vîl neticesi ortaya çıkmış bir görüş olur, değilse bu da ikinci görüş gibidir.

Diğer bir görüşe göre; câriye evlenmeden önce yüz, evlendikten son­ra elli değnekle cezalandırılır. Nitekim Dâvûd’dan gelen rivayetlerin meşhur olanı budur. Bu konudaki sözlerin en zayıfı; cariyenin evlen­meden önce elli değnekle cezalandırılması, evlendikten sonra ise taşlanarak Öldürülmesidir. Bu görüş Ebu Sevr’e aittir. Ve bu, daha zayıftır, doğruyu ancak Allah bilir.

Allah Teâlâ: «Bu; içinizden günâha girme korkusu olanlaradır.» buyuruyor. Yukarda geçen şartlarla câriye nikahlamak; ancak zinaya düşmekten korkan, cinsel temas konusunda kendisine sabır zor gelen, bu sebeple büsbütün günâha girenlere mubahtır. İşte bu durumda câ­riye ile evlenebilir. Câriye ile evliliği terk edip kendini zinadan alıkoy­maya çalışsa elbetteki bu, kendisi için daha hayırlıdır. Zîrâ câriye ile evlendiğinde, bu evlilikten doğacak çocuklar cariyenin efendisinin kö­leleri olacaktır. Ancak İmâm Şafiî’nin eski görüşüne göre; câriye ile evlenen arap ise, cariyenin ondan olacak çocukları köle olmaz. İşte bunlara işaretle Allah Teâlâ: ((Sabretmeniz ise sizin için daha hayırlı­dır. Allah Ğafûr’dur, Rahîm’dir.» buyuruyor.

Cumhûr-ı Ulemâ; cariyeleri nikahlamanın caiz olduğuna bu âyeti delil getirirler. Şu kadar var ki; onları nikâhlamakla doğacak çocuk­ların köleliği ve hür kadınların terk edilerek cariyelere yönelinmesi horlanma olduğundan dolayı, cariyelerle evlenebilmek için hür kadın­ları nikâhlamaya güç yetirememe ve günâha düşme korkusu şartları­nın bulunması gereklidir. Bu iki konuda (bu iki şartı aramada) Ebu Ha-nîfe ve arkadaşları Cumhûr’a muhalefetle, derler ki: Hür kadınla evli olmayan kişi, hür bir kadınla evlenmeye gücü yetsin ya da yetmesin, günâha girmekten korksun ya da korkmasın; mü’min veya ehl-i kitâb-ian bir cariyeyi nikahlayabilir. Bu görüşe varmalarında dayanakları; Mâide sûresinin âyetidir. Bu âyette iffetli kadınlar kasdedilmektedir. Ve hem hür hem de cariyeleri kapsamaktadır. Bu âyet ise umûmîdir. Cumhûr’un kavline göre delâleti de açıktır. En doğrusunu Allah bilir.[20]

İzahı

26 — Allah, size bilmediklerinizi açıkça bildirmek, sizden öncekilerin yollarını size göstermek ve tevbelerinizi kabul etmek ister. Allah Alîm’dir, Hakîm’dir.

27 — Allah sizin tevbelerinizi kabul etmek ister. Şeh­vetlerine uyanlar da sizin büyük bir sapıklığa düşmenizi isterler.

28 — Allah (tekliflerini) sizden hafifletmek istiyor. Çünkü insan, zayıf yaratılmıştır.

Kolaylık Dini

Ey îmân edenler, Allah Teâlâ bu ve başka sûrelerde size helâl ve haram kıldığı şeyleri açıklamak ister. Ayrıca «Sizden öncekilerin yolla­rını (onların güzel yollarını, sevdiği ve hoşnûd olduğu şeriatlarına uy­manızı) göstermek ve (günâh ve haramlardan) tevbelerinizi kabul et­mek ister. (Allah kanun koymada, kaderinde, işlerinde ve sözlerinde Alîm’dir, hikmet sahibidir.) Şehvetlerine uyanlar (yahûdî, hıristiyan ve zina edenlerden şeytâna uyanlar) da sizin büyük bir sapıklığa (hak­kı bırakıp ta bâtıla) düşmenizi isterler. Allah Teâlâ (şeriatlarında, emir­lerinde, yasaklarında ve sizin için takdir ettiği şeylerde) sizin yükünüzü hafifletmek istiyor. (Mücâhid ve başkalarının da dediği gibi bir takım şartlarla cariyeleri mübâh kılmıştır.) insan zayıf yaratılmıştır.» O hal­de nefsinde, azminde ve hükmündeki zayıflık sebebi ile; bu hafifletme ona münâsib düşmüştür.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Muhammed îbn İsmail’in… İbn Tâ-vûs’tan, onun da babasından naklettiğine göre; o : «Çünkü insan zayıf yaratılmıştır.» âyeti hakkında; kadınlar konusunda zayıf yaratılmış­lardır, demiştir. Vekî’ de; kadınların yanında aklı gider, demiştir.

İsrâ gecesi Peygamberimiz (s.a.) Sidre-i Müntehâ’dan dönüşünde yanma uğradığında Hz. Mûsâ (a.s.) Efendimize: Size ne farz kılındı? diye sormuş. Efendimizin; her gün ve gecede bana elli (vakit) namaz emretti, cevâbı, üzerine : Rabbına dön ve ondan hafifletme iste. Çünkü ümmetin buna güç yetiremez. Ben senden önce insanları bundan daha azı ile denedim de, yerine getirmekten âciz kaldılar. Senin ümmetin ise kulak, göz ve kalbleri yönüyle daha zayıftır, demişti. Efendimiz Rabbına dönmüş, o da on vakte indirmiş, sonra Hz. Musa’ya dönmüş ve bu gidip gelmeler sonunda namaz, beş vakte inmiştir.[21]

İzâhı

29 — Ey îmân edenler, mallarınızı aranızda karşılıklı rızâ ile gerçekleştirdiğiniz ticâret yolu hâriç; bâtıl yollarla yemeyin. Ve kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz ki Allah, si­zin için Rahîm olandır.

30 — Kim, zulüm ve düşmanlıkla bunu yaparsa, ya­kında biz onu cehenneme sokacağız. Bu, Allah’a kolaydır.

31 — Size yasaklanan büyük günâhlardan kaçınırsanız, küçük günâhlarınızı örter ve sizi şerefli bir mevkie koyarız.

Büyük Günâhlar

Allah Teâlâ bu âyette faiz, kumar ve bunlara benzeyen çeşitli meş­ru’ olmayan kazanç şekilleriyle mü’minlerin, birbirlerinin mallarını bâtıl yolla yemelerini yasaklıyor. Çeşitli hîleli yollar hüküm yönüyle meşru’ gibi görünse de Allah Teâlâ faiz için hile kastedildiğini, bunu yapanın bu maksadla yaptığım bilir.

İbn Cerîr der ki: Bize Abdülvehhâb’ın… tbn Abbâs’tan rivayet et­tiğine göre; bir adamdan bir elbise satın alarak; eğer hoşnûd olursam alırım, hoşnûd olmazsam yanında bir dirhem ile onu İade ederim, di­yen bir adam hakkında o, şöyle demiştir : Bu kişi Allah’ın : «Mallarınızı bâtıl yollarla yemeyin.» âyetinde işaret buyurduğu kişidir.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ali İbn Harb’ın… Abdullah’dan nak­lettiğine göre; bu âyet muhkemdir, neshedilmemiştir ve kıyamet gü­nüne kadar da neshedilmeyecektir.

İbn Abbâs’tan naklen Ali İbn Ebu Talha anlatıyor: Allah Teâlâ: «Ey îmân edenler, mallarınızı aranızda bâtıl yollarla yemeyin» âyetini indirince, müslumanlar; Allah Teâlâ, mallarımızı aramızda bâtıl yol­larla yemeyi, bize yasaklıyor. Yiyecek, malların en üstünüdür. Hiç kim­seye başka birinin yanında (yemek) yemesi helâl değildir. İnsanlar ne yapsınlar? Nasıl davransınlar, dediler. Allah Teâlâ da bundan son­ra; Nûr sûresinin 61. âyetini indirdi.

Allah Teâlâ : (‘Karşılıklı rızâ ile gerçekleştirdiğiniz ticâret yolu hâ­riç» buyuruyor. Mal kazanmada, haram yollara tevessül etmeyiniz. Sa­tıcı ve alıcının hoşnûdluğu (karşılıklı rızâ) ile olan meşru’ ticârete ge­lince; bunu yapm ve meşru’ ticaret ile mal kazanmaya çalışın. Nitekim Allah Teâlâ başka âyetlerde de şöyle buyurur:

«Allah’ın haram kıldığı canı öldürmeyin. Hak ile olması müstes­na.» (En’âm, 151)

«Orada Ölümü tatmazlar, ilk ölüm müstesna.» (Duhân, 56)

Bu âyet-i kerlme’yi delil getirerek İmâm Şafiî; satışın ancak ka­bul ile sahih olacağım söyler. Çünkü kabul, hoşnûdluğa (karşılıklı rı­zâya) delâlet eder. Karşılıklı alıp verme ise, hoşnûdluğa delâlet etmez. Bu konuda Cumhûr’a muhalefet eden Mâlik, Ebu Hanîfe, Ahmed ve bunların ashabı; sözlerin hoşnûdluğa delâlet ettiği gibi fiillerin de bazı yerlerde kesin olarak hoşnûdluğa (karşılıklı rızâya) delâlet ettiğini söyleyerek, karşılıklı alıp venne ile meydana gelen satışın, mutlak ola­rak sahîh olduğunu söylerler. Onlardan bu satışın küçük şeylerde ve İnsanların satış saydığı hususlarda sahîh olacağını söyleyenler de vardır. Bu, mezheb nıuhakkıklarınca ihtiyatlı bir görüş olarak ileri sü­rülmüştür. En doğrusunu Allah bilir.

Mücâhid âyetteki ticârete; birinin bir diğerine verdiği hediyeyi de ilâve ederek âyeti şöyle anlar : Aranızda karşılıklı rızâ ile gerçekleş­tirdiğiniz ticâret yani satış, ya da birinin bir diğerine hediye olarak vermesi yolu hâriç.

Bunu, İbn Cerîr rivayet eder ve der ki: Bize İbn Vekî’in… Mey-mûn İbn Mihrân’dan naklettiğine göre; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyur­muşlardır : Satış; karşılıklı rızâ iledir. Muhayyerlik de «Safka» (satıcı ile alıcının ellerini sıkmalarından) dan sonradır. Bir müslümanın di­ğer bir müslümam aldatması helâl değildir. Bu, mürsel bir hadistir.

Muhayyerliğin (alış-veriş yapılan) mecliste olması; karşılıklı rızâ­nın tamâmındandır. Nitekim Buhârî ve Müslim’deki bir hadiste Rasû­lullah (s.a.) : Satıcı ve alıcı birbirlerinden ayrılmadıkça muhayyerdir­ler, buyurmuştur. Buhârî’nin lafzı ise şöyledir:

îki kişi alış-veriş yaptığında, her bireri birbirlerinden ayrılmadıkça muhayyerdirler.

Bu hadîs gereğince Şafiî, Ahmed ve bunların ashabı ile, selef ve halefin cumhûr’u alış-veriş akdinden sonra üç güne kadar —ki bu süre içinde satılan malın (kusuru) ortaya çıkacaktır— muhayyerlik şartının meşru’ olduğunu söylemişlerdir. Bu, köylerde ve benzeri yer­lerde bir seneye kadar uzayabilir. Nitekim İmâm Mâlik’ten gelen ri­vayetlerin meşhur olanı budur. Bunlar, karşılıklı alıp verme şeklin­deki satışın mutlak olarak sahîh olduğunu söylerler. Bu Şafiî’nin mez­hebindeki kavillerden birisidir. Onlardan karşılıklı alıp verme şeklin­deki satışın, insanların satış sayacakları küçük şeylerde sahîh oldu­ğunu söyleyenler de vardır. Bu, ashâbdan bir grubun da tercih ettiği görüştür.

Allah Teâlâ «(Allah’ın haramlarını işlemek, O’nun günâh saydığı şeyleri yapmak ve mallarınızı aranızda batıl yollarla yemek suretiyle) kendinizi Öldürmeyin. Şüphesiz ki Allah (size emrettiği ve yasakladığı şeylerde) sizin için Rahîm olandır.» buyuruyor.

îmâm Ahmed der ki: Bize Hasan İbn Musa’nın… Amr îbn el-As’-dan naklettiğine göre; o şöyle demiştir: (Hz. Peygamber onu) Zât’üs-Selâşil senesi (bir yere seriyye olarak göndermişti.) Çok soğuk bir ge­cede ihtilâm oldum. Gusledersem helak olacağımdan korktum, teyem­müm ettim, sonra arkadaşlarıma sabah namazını kıldırdım. Rasûlul­lah (s.a.) a gelince durumu kendisine haber verdim. Şöyle buyurdu : Ey Amr, arkadaşlarına cünüp olarak mı namaz kıldırdın? Ben: Ey Allah’ın Rasûlü son derece soğuk bir gecede ihtilâm oldum. Gusledersem helak olacağımdan korktum. Allah Teâlâ’nm : «Ve kendinizi öldürme­yin, şüphesiz ki Allah, sizin için Rahîm olandır.» sözünü hatırladım. Teyemmüm ettim, sonra namaz kıldırdım, dedim. Allah Rasûlü güldü ve bir şey söylemedi.

îbn Merdûyeh bu âyetin tefsirinde, Ebu Hüreyre’den rivayet edi­len A’meş hadîsini zikreder. Bu hadîste Rasûlullah (s.a.) şöyle buyu­rur : Kim kendisini bir demirle Öldürürse kıyamet günü o demiri kar­nına vurarak cehennemde ebedî kalacaktır. Kim kendini zehirle öl­dürürse, cehennem ateşinde elindeki zehiri içerek ebedî kalacaktır. Kim bir dağdan kendini atarak (yuvarlayarak) öldürürse; o da ebedî kalmak üzere cehennem ateşine yuvarlanacaktır.

Bu hadîs; Buhârî ve Müslim’de mevcûddur. Aynı şekilde Ebu Ze-nâd’m… Sabit İbn Dahhâk’dan rivayetinde Rasûlullah (s.a.) : Kendi­sini bir şeyle öldüren kişi, kıyamet gününde o şeyle azâblandınlacak-tır, buyurmuştur. Bu hadîsi bir cemâat Ebu Kılâbe kanalıyla tahrîc etmişlerdir. Buhârî ve Müslim’de Hasan kanalıyla Cündüb İbn Abdul-lah’dan rivayet edilen bir hadiste Allah Rasûlü şöyle buyurmuşlardır: Sizden önceki ümmetlerden bir adam yaralanmıştı, (acısına dayana­mayıp) bir bıçak alarak elini kesti. Kan kesilmedi ve öldü. Allah Teâlâ: «Ona cenneti haram kıldım.» buyurdu.

Bunun için Allah Teâlâ : «Kim zulüm ve düşmanlıkla bunu ya­parsa (Allah’ın yapılmasını yasakladığı şeyi, zulüm ve düşmanlıkla hem de haram kılındığını bilerek, Allah’ın haram kıldığını yapmaya cesaret ederek işlerse, yakında biz onu cehenneme sokacağız.» buyuru­yor. Bu, şiddetli bir tehdîd, kuvvetli bir vaîddir. Kulak verip şâhid olan her akıl sahibi bundan sakınsın.

Allah Teâlâ : «Size yasaklanan büyük günâhlardan kaçınırsanız (size yasakladığımız günâhların büyüklerinden uzak durursanız), kü­çük günâhlarınızı örter ve sizi şerefli bir mevkie (cennete) koyanz» buyuruyor.

Bu âyet-i kerîme ile ilgili bir çok hadîs vârid olmuştıir. Şimdi bun­lardan bize ulaşanları zikredelim :

İmâm Ahmed der ki: Bize Hüşeym’in… Selmân el-Fârisî’den nak­lettiğine göre; o şöyle demiştir: Allah Rasûlü bana: Cum’a günü ne­dir, biliyor musun? diye sordu. Ben : Allah’ın babanızı topladığı gün­dür, dedim. Efendimiz: Fakat cum’a günü nedir, biliyor musunuz? Kişi, o gün temizlenir. Temizliğini güzelce yapar. Sonra Cum’a’ya gi­derek, İmâm namazını bitirinceye kadar susarsa bu; o gün ile gelecek cum’a arasındakiler için —öldürücü şeylerden sakındığı sürece— bir keffâret olur, buyurdular. Bu hadîsi değişik bir vecihle Buhârî de Sel-mân’dan rivayet etmiştir.

Ebu Ca’fer İbn Cerîr diyor ki: Bize Müsennâ’nın… Ebu Hüreyre ve Ebu Saîd’den naklettiğine göre; o ikisi şöyle demişlerdir: Bir gün Rasûlullah (s.a.) hutbesinde bize üç kerre : Nefsim (kudret) elinde olan (Allah) a yemîn ederim ki, diye hitâb ederek ağladı. Hepimiz ağ­ladık. Allah Rasûlünün neye yemîn ettiğini bilmiyorduk. Sonra başım kaldırdı. Yüzünde bir gülümseme ve müjde vardı. Bu, bize kırmızı de­velerden daha sevimli gelmişti. Şöyle buyurdu: Beş vakit namazı kı­lan, ramazân orucunu tutan, zekâtı veren ve yedi büyük günâhtan sa­kınan hiçbir kul yoktur ki; cennet kapılan ona açılarak, selâmet içinde buraya gir, denilmesin.

Hadîsi; Neseî, Hâkim Müstedrek’inde; Leys İbn Sa’d’dan rivayet ederler. Hadîsi Hâkim ve İbn Hibbân da Sahîh’inde Abdullah îbn Vehb kanalıyla… Saîd îbn Ebu Hilâl’den rivayet etmişlerdir. Hâkim; Buhârî ve Müslim’in şartlarına göre, sahihtir, ancak tahrîc etmemişlerdir, der.

Buhârî ve Müslim’de; Süleyman îbn Bilâl kanalıyla… Ebu Hü-reyre’den rivayet edildiğine göre; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş­lardır : Helak edici yedi günâhtan sakının. Ey Allah’ın Rasûlü, bun­lar nelerdir? diye soruldu. Allah’a şirk koşmak, hak ile olmaksızın Al­lah’ın haram kıldığı bir canı öldürmek, sihir, faiz yemek, yetim malı yemek, harp günü kaçmak, habersiz ve îmânlı evli kadınlara iftira at­maktır, buyurdular.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın… Ebu Hüreyre’den naklet­tiğine göre; Rasûlullah (s.a.) : Büyük günâhlar yedidir. îlki Allah’a şirk koşmaktır. Sonra haksız yere bir nefsi (insanı) öldürmek, faiz ye­mek, büyüyünceye kadar yetîm malı yemek, harpten kaçmak, evli ka­dınlara zina atfetmek ve hicretten sonra tekrar bedevîliğe dönmektir, buyurdular.

Bu yedi günâhın büyük günâh olarak belirtilmesi bunların dışında büyük günâh olmamasını gerektirmez. Ancak mefhûm-u muhalif ile hareket edenlere göre; sadece bunlar büyük günâhtır. Fakat karine olmaksızın mefhûm-u muhalif ile hareket etmek zayıftır. Özellikle mef­hûm-u muhalifin mümkün olmadığı konusunda delil var ise. Nitekim bu yedi günâhın dışında büyük günâhlar olduğunu belirten başka ha­dîsleri de zikredeceğiz. Bunlardan birisi Hâkim’in Müstedrek’inde ri­vayet ettiği şu hadîs-i şeriftir: Bize Ahmed İbn Kâmil el-Kâzî’nin… Umeyr İbn Katâde’den —ki ashâbtandır— bizzat imlâ ettiğine göre Rasûlullah (s.a.) veda haccında şöyle buyurmuşlardır: «Dikkat edin! Allah’ın dostları; üzerlerine farz kılınan beş vakit namazı kılanlar, raj mazânı oruçlu geçirerek sevabını AUah’dan bekleyenler, bunu üzerle­rinde bir hak olarak görenler, sevabını Allah’tan bekleyerek malının

zekâtını verenler ve Allah’ın yasakladığı büyük günâhlardan çekinen­lerdir (kaçınanlardır). Sonra bir adam; ey Allah’ın Rasûlü, büyük gü­nâhlar nelerdir? diye sordu. Allah Rasûlü: Dokuzdur; Allah’a şirk koşmak, bir mü’mini haksız yere öldürmek, harb günü kaçmak, yetîm malı yemek, faiz yemek, evli bir kadına zina iftirası atmak, müslü-man ana-babaya âsî olmak, Ölü ve diri iken kıbleniz olan Beyt’ül-ha-râm’ı helâl saymak. Bu büyük günâhları işlemeden namazı kılıp ze­kâtını vererek ölen bir kişi; kapı kanatları altından olan bir evde Pey­gamber (s.a.) ile birlikte olacaktır, buyurdular. Hâkim hadîsi uzunca rivayet etmiş, Ebu Dâvûd ve Tirmizî de Muâz İbn Hânî’den bu hadîsi muhtasar olarak tahrîc etmişlerdir. İbn Ebu Hatim, hadîsi genişçe ri­vayet ederken, Hâkim, Abdülhamîd îbn Sinan dışında senedindeki bü­tün ravîler Buhârî ve Müslim’de hüccet kabul edilen râvîlerdir, demiş­tir. Ben de derim ki: Abdülhamîd İbn Sinan Hicâzlıdır. Sadece bu ha-hîsi ile bilinir, tbn Hibbân kendisini «Kitab’üs-Sikâ» da zikreder. Bu­hârî de; onun hadîsi şüphelidir, der.

îbn Merdûyeh diyor ki: Bize Abdullah İbn Ca’fer’in… Abdullah İbn Amr’dan naklettiğine göre; o şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.) minbere çıktı ve, yemîn ederim, yemîn ederim, buyurarak indi. Sonra şöyle buyurdu: Müjdeler olsun size, müjdeler olsun size, kim beş va­kit namazı kılar ve yedi büyük günâhtan sakınırsa; cennet kapıların­dan çağırılır ve gir, denilir: Abdülazîz; selâmet ile gir, ilâvesini yapar. Muttalib der ki: Birisi Abdullah İbn Amr’a sordu. Rasûlullah’ın bun­ları (yedi büyük günâhı) zikrettiğini duydun mu? Abdullah, evet dedi: Ana babaya âsî olmak, Allah’a şirk koşmak, bir şahsı öldürmek, evli kadınlara zina iftirasında bulunmak, yetîm malı yemek, harpten kaç­mak ve faiz yemek.

Ebu Ca’fer İbn Cerîr tefsirinde der ki: Bize Ya’kûb’un… Taysele îbn Miyâs’dan naklettiğine göre; o şöyle demiştir: Haricîlerden bir grupla beraberdim. Büyük günâhlardan sandığım bazı günâhlar iş­ledim. İbn Ömer’e kavuştuğumda ona: Ben bir takım günâhlar işle­dim ki, onlann büyük günâhlardan olduğunu sanıyorum, dedim. Nedir onlar? diye sorduğunda, ben : Şöyle şöyle yaptım, dedim. O da : Büyük günâhlardan değildir, dedi. Ben : Şöyle şöyle yaptım, dedim. O da : Büyük günâhlardan değildir, dedi. —Taysele yaptıklarının ismini ver­miyor— ve şöyle devam etti: Büyük günâhlar, dokuzdur. Şimdi ben onları sana sayacağım: Allah’a şirk koşmak, haksız yere birisini (bir nefsi) öldürmek, harpten kaçmak, evli bir kadına zina iftirası atmak, faiz yemek, yetîm malını zulüm ile yemek, mescid-i harâm’da ilhâd, sihir yapmak (ya da sihir yaptırmak), âsî gelmekten dolayı ana baba­nın ağlaması. Râvî Ziyâd, der ki: Taysele şöyle der: Benim korkumu gören İbn Ömer: Ateşe girmekten korkuyor musun? diye sordu. Ben evet deyince anan – baban sağ mı? diye sordu. Ben evet annem yanım-dadır, dedim. Allah’a yemîn ederim ki; ona karşı sözünü yumuşatır ve yemek yedirirsen cehennemi gerektiren günâhlardan sakındığın müd­detçe, mutlaka cennete girersin, dedi.

tbn Cerîr der ki: Bize Süleyman İbn Sâbit’in… Taysele İbn Ali’­den naklettiğine göre; o şöyle demiştir: İbn Ömer’e vardım. Arafe’de bir misvak ağacının gölgesindeydi. Başına ve yüzüne su serpiyordu. Ona: Bana büyük günâhlardan haber ver, dedim. Bu günâhlar do­kuzdur, dedi. Ben : Nedir onlar diye sorunca o, şöyle cevapladı: Allah’a şirk koşmak, evli bir kadına zina iftirası atmak. Ben, Öldürmeden Önce mi? diye sordum. Evet, dedi, mü’min bir şahsı öldürmek, harpten kaç­mak, sihir, faiz ve yetim malı yemek, müslüman ana babaya âsî gel­mek ve ölüyken de diri iken de kıbleniz olan Beyt’ül-harâm’da ilhâd (küfür). İbn Cerîr hadîsi bu iki kanaldan mevkuf olarak rivayet etmiş­tir. Hadîsi Ali îbn el-Ca’d da… Taysele İbn Ali’den nakleder ki; Tay­sele şöyle demiştir : Arefe gecesi İbn Ömer’e vardım. O bir misvak ağa­cının gölgesinde idi. Başına su serpiyordu. Ona büyük günâhlardan sordum. Şöyle dedi: Rasûlullah (s.a.) ı, onların yedi tane olduğunu söylerken duydum. Ben: Onlar nelerdir? diye sordum. Şöyle cevapladı: Allah’a şirk koşmak, evli bir kadına zina iftirası atmak, —Ben: kan­dan önce mi? diye sordum. O, evet dedi.— Mü’min bir şahsı öldürmek, harpten kaçmak, sihir, faiz ve yetim malı yemek, ana babaya isyan etmek, diriyken ve ölü iken kıbleniz olan Beyt’ül-harâm’da ilhâd.

İmâm Ahmed der ki: Bize Zekeriyyâ îbn Adiyy’in… Ebu Eyyûb’-dan rivayetine göre; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdular: Kim, hiçbir şeyi O’na şirk koşmadan Allah’a ibâdet eder, namaz kılar, zekât verir, ramazân orucunu tutar ve büyük günâhlardan sakınırsa; cennet onun­dur —ya da cennete girer— Bir adam efendimize; büyük günâhlar ne-f lerdir? diye sordu. Efendimiz; Allah’a şirk koşmak, müslüman birisini öldürmek ve harp günü kaçmaktır, buyurdular. Hadîsi Ahmed ve Ne-seî başka bir şekilde Bakiyye’den rivayet etmişlerdir.

Hafız Ebu Bekr İbn Merdûyeh tefsirinde şöyle der: Süleyman İbn Dâvûd… Ebu Bekr İbn Muhammed İbn Amr İbn Hazm’dan o, baba­sından, o da, dedesinden naklediyor ki; şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.) yemenlilere; içinde ferâiz, sünnetler ve diyetler bulunan bir mektup yazarak Amr İbn Hazm ile gönderdi. Râvî der ki: Kıyamet günü, Allah katında büyük günâhların en büyüğü Allah’a şirk koş­mak, mü’min bir şahsı haksız, yere öldürmek, harp günü Allah yolun­da savaştan kaçmak, ana babaya âsî olmak, evli bir kadına zina iftirası atmak, sihir öğrenmek, faiz ve yetim malı yemek, mektupta yazılıydı. İmâm Ahmed rivayet ediyor: Bize Muhammed îbn Ca’fer’in… Enes İbn Mâlik’ten naklettiğine göre; Rasûlullah (s.a.) büyük günâhları zikretti —yada büyük günâhları efendimize sordular— ve şöyle bu­yurdu : Bunlar, Allah’a şirk koşmak, bir şahsı öldürmek, ana babaya âsî olmak. Rasûlullah şöyle devam etti: Büyük günâhların en büyü­ğünü size haber vereyim mi? Yalan söylemek veya yalan yere şâhidlik yapmaktır. Râvî Şu’be; kuvvetle sanıyorum ki, yalan şâhidlik buyurdu, demiştir.

Bu hadîsi Buhârî ve Müslim, Şu’be kanalıyla tahrîc etmişlerdir, Aynı hadîsi başka ve garîb iki kanaldan olmak üzere İbn Merduyeh Enes’ten rivayet etmiştir.

Abdurrahmân İbn Ebu Bekr’in, babasından rivayet ettiği ve Bu­hârî ile Müslim’in tahrîc ettikleri bir hadîste Rasûlullah (s.a.) : Size büyük günâhların en büyüğünü haber vereyim mi? dedi. Biz; evet ey Allah’ın Rasûîü deyince de; Allah’a şirk koşmak, ana babaya âsî gelmek, buyurdu. Efendimiz dayanmış duruyordu. Oturdu ve, dikkat edin, yalan şâhidlik, dikkat edin, yalan söz, buyurdu. Ve bunu o ka­dar tekrarladı ki, biz keski sussa dedik.

Buhârî ve Müslim’de Abdullah İbn Mes’ûd’dan rivayet ediliyor ki, o şöyle demiştir : Ey Allah’ın Rasûlü, günâhların hangisi en bü­yüktür? diye sordum. Seni yaratmış olduğu halde Allah’a şirk koş-mandır, buyurdular. Ben, sonra hangisi? diye sordum. Seninle bera­ber yiyecek korkusuyla çocuğunu öldürmendir, buyurdu. Ben, sonra hangisi? diye sordum. Komşunun hanımı ile zina etmendir, diye bu­yurdu. Ve : «Onlar ki, Allah’ın yanında başka bir tanrıya tapıp yal-varmazlar…» (Furkân, 68) âyetini okudular.

İbn Ebû Hatim diyor ki: Bize Yûnus İbn Abd’ül-A’lâ’mn… Ab­dullah İbn Amr İbn Âs’tan —ki o, Mekke’de Hicr’de idi— naklettiği­ne göre; ona içkiyi sordular. Allah’a yemin ederim ki, bu makamda benim gibi bir ihtiyarın Allah Rasûlü’ne isnâd ederek yalan söylemesi, Allah katında çok büyüktür, dedi. Sonra dönerek şöyle dedi: O’na içkiyi sordum. O; büyük günâhların en büyüğüdür, kötülüklerin ana-sıdır. Kim içki içerse namazı terkeder, annesi, teyzesi ve halası ile zina eder, buyurdular. Hadîs bu yönden garîbtir.

Hafız Ebu Bekr İbn Merduyeh, Abdülazîz İbn Muhammed kana­lıyla… Salim İbn Abdullah’dan, o da babasından rivayet ediyor ki, Hz. Ebu Bekr, Ömer İbn el-Hattâb ve Rasûlullah (s.a.) m ashabından bir grup —Allah hepsinden razı olsun— Rasûlullah (s.a.) in vefatın­dan sonra oturarak büyük günâhların en büyüğünü zikretti. Yanla­rında danışabilecekleri (bu konuyu soracakları) birisi yoktu. Beni bu konuyu sormam için Abdullah İbn Amr îbn el-Âs’a gönderdiler. Bü­yük günâhların en büyüğünün, içki içmek olduğunu bana haber verdi. Ben de onlara giderek bunu naklettim. Bunu garîb karşıladılar ve he­men evlerine gittiler. O da onlara haber verdi ki; Rasûlullah (s.a.) m yanında şöyle konuşulmuştu : îsrâiloğullarmdan bir kral bir adamı yakalayarak içki içmek, bir şahsı öldürmek, zina etmek, domuz eti yemek veya öldürülmek arasında istediğini seçmesi için muhayyer bı­raktı. O da içki içmeyi tercih etti. îçki içince dilediği her şeyi yap­maktan geri durmadı. Buna cevap olarak Allah Rasûlü bize şöyle bu­yurdu : Her kim içki içerse, kırk gece namazı kabul olunmaz. Mesa­nesinde içkiden bir şey olduğu halde ölen kimseye Allah cenneti haram kılar. Şayet kırk gece içinde ölürse, câhiliyyet ölümü üzre Ölmüş olur.

Hadîs bu yönden (bu şekliyle) gerçekten garîbdir. Hadisin sene­dinde bulunan Dâvûd İbn Salih, Ansâr’m kölesi Temnıâr el-Medenî’dir. İmâm Ahmed; Onda bir beis görmem, derken, İbn Hibbân onu sağlam râvîler arasında zikreder. Ben, onu cerheden birini görmedim, der.

İmâm Ahmed diyor ki: Bize Muhammed İbn Ca’fer’in… Abdul­lah İbn Amr’dan, onun da Rasûlullah (s.a.) dan naklettiğine göre; Hz. Peygamber şöyle buyurmuşlardır: Büyük günâhların en büyüğü Allah’a şirk koşmak, ana babaya âsî olmak, veya bir şahsı öldürmek ve yalan yemindir. Hadîsi Buhârî, Tirmizî ve Neseî, Şu’be kanalıyla rivayet etmişlerdir.

İbn Ebu Hatim diyor ki: Bize babamın… Abdullah İbn Uneys’den, onun da Rasûlullah (s.a.) dan naklettiğine göre; şöyle buyurmuşlar­dır : Büyük günâhların en büyüğü Allah’a şirk koşmak, ana babaya âsî olmak ve yalan yere yemîn etmektir. Kim yalan yere Allah adına yemin eder de; ona bir sinek kanadı kadar bir şey katarsa, kıyamet gününe kadar onun kalbinde siyah bir nokta oluşur. Hadîsi İmâm Ah­med Müsned’inde, Abd İbn Humeyd tefsirinde rivayet ederler. Tirmizî de hadîsi Abd İbn Humeyd’den rivayetle tahrîc eder ve bu, hasen, garîb bir hadîstir. Hadîsin senedinde geçen Ebu Ümâme el-Ansârî, İbn Sa’lebe olup ismi bilinmiyor. Rasûlullah (s.a.) dan hadîsler rivayet etmiştir, demektedir.

îbn Ebu Hatim diyor ki: Bize Amr îbn Abdullah’ın… Abdullah İbn Amr’dan — Süfyân hadîsi merfû’ olarak mis’âr ise Abdullah İbn Amr’da mevkuf olarak rivayet ederler— naklettiğine göre; o şöyle demiştir: Kişinin ana babasına sövmesi büyük günâhlardandır. Kişi, ana babasına nasıl söver, diye sordular. Şöyle dedi: Kişi başka biri­nin babasına söver, o babasına sövülen de kalkar onun babasına söver, annesine söver, o da kalkar şovenin annesine söver.

Bu hadîsi Buhârî, Ahmed îbn Yûnus kanalıyla… Abdullah İbn Amr’dan tahrîc etmiştir. Buna göre; Rasûlullah (s.a.) : Kişinin ana babasına la’net etmesi; büyük günâhların en büyüklerindendir, bu­yurdu. Kişi, ana babasına nasıl la’n’et eder? diye sordu. Efendimiz: Birisi başka birinin babasına söver, o da kalkar şovenin babasına söver. Anasına söver, anasına sövülen de kalkar diğerinin anasına söver, buyurdu.

Hadîsi Müslim merfû’ olarak rivayet ederken, Tirmizî sahîh oldu­ğunu söyler.

Sahîh bir hadîste Rasûlullah (s.a.) : Müslümanla (karşılıklı) sö­vüşmek fısk (günâh), onunla vuruşmaksa küfürdür, buyurmuştur.

İbn Ebu Hatim diyor ki: Bize Abdurrahmân îbn İbrahim’in… Ebu Hüreyre’den naklettiğine göre; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: Müslüman kişinin ırzı, iki sövme ve bir sövme büyük günâhların en büyüklerindendir.

Hadîs bu şekliyle rivayet edilmiş ve Ebu Dâvûd Sünen’inin Ki-tab’ul-Edeb kısmında bu hadîsi Ca’fer İbn Müsâfir kanalıyla… Ebu Hüreyre’den tahrîc etmiştir. Buna göre; Rasûlullah (s.a.) : Kişinin haksız yere bir müslümanın ırzına dil uzatması, büyük günâhlann en büyüklerindendir. Bir sövmeye karşılık iki sövme de büyük günâhlar­dandır, buyurmuşlardır.

İbn Merdûyeh de aynı hadîsi; Abdullah İbn Alâ kanalıyla… Ebu Hüreyre’den nakleder. İbn Ebu Hatim rivayet ediyor: Bize babamın..; İbn Abbâs’tan, onun da Hz. Peygamberden naklettiğine göre; Rasûlul­lah şöyle buyurmuşlardır: Kim özürsüz olarak iki namazın arasım birleştirirse; büyük günâhlann kapılarından bir kapıya varmış olur. Hadîsi Ebu îsâ et-Tirmizî, Ebu Seleme Yahya îbn Halef’den, o da Mu’temir îbn Süleyman’dan rivayet etmiştir. Tirmizî şöyle der: Ha­dîsin senedinde bulunan Haneş, Ebu Ali er-Rahabî’dir o da Hüseyin İbn Kays olup hadîs ehlince zayıf görülmüştür. Ahmed ve başkaları da onun zayıf olduğunu söylerler.

îbn Ebu Hatim, Hasan îbn Muhammed İbn Sabah kanalıyla,.. Ebu Katâde’den rivayet ediyor ki, o şöyle demiştir : Bize Ömer’in mek­tubu okundu. Mektupta; özürsüz olarak iki namazın arasını birleştir­mek, harpten kaçmak ve soygun; büyük günâhlardandır, diyordu.

Bu hadîsin isnadı sahihtir. Burada kasdedilen ve zikredilen teh-dîd, takdîm ya da te’hîr suretiyle öğle ve ikindi namazlarını birleşti­renler hakkındadır. Akşam ve yatsı namazları da böyledir. Şer’î se­beplerden birisi ile bu iki namaz birleştirilebilir. Ancak bir kimse bu şer’î sebepler olmaksızın bu namazların arasını birleştirirse büyük gü­nâh işlemiş olur. O halde tamamıyla terkedenler hakkında ne demeli? Bunun içindir ki, Müslim Sahîh’inde Rasûlullah (s.a.) dan naklediyor ki; o şöyle buyurmuş : Kul ile şirk arasında namazı terk vardır. Sünen kitaplarında rivayet edildiğine göre; Rasûlullah (s:a.) : Bizimle onla­rın arasındaki and (fark) namazdır. Kim namazı terkederse küfre düşmüş olur. Kim ikindi namazını terkederse ameli boşa gitmiş olur.

Kim ikindi namazım kaçırırsa ailesini ve malını kaybetmiş gibi olur, buyurmuşlardır.

İbn Ebû Hatim, Ahmed İbn Amr îbn Ebu Âsim en-Nebîi kanalıy­la… İbn Abbâs’tan rivayet ediyor ki; Rasûlullah (s.a.) yanı üzeri da­yanmış duruyorlardı. Yanma bir adam girerek; büyük günâhlar ne­lerdir? diye sordu. Efendimiz : Allah’a şirk koşmak, Allah’ın rahme­tinden ümit kesmek ve Allah’ın hilesinden emîn olmaktır. Bu ise büyük günâhların en büyüğüdür, buyurdular.

İbn Merdûyeh, Muhammed İbn İbrahim İbn Bündâr kanalıyla… İbn Ömer’den naklediyor ki; o; Allah hakkında kötü zanda bulunmak, büyük günâhların en büyüğüdür, demiştir. Bu, gerçekten gârib bir hadistir.

Ebu Bekr İbn Merdûyeh, Süleyman İbn Ahmed kanalıyla… Mu­hammed İbn Sehv İbn Ebu Hasme’den, o da babasından rivayet ediyor ki; o şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.) m : Büyük günâhlar yedi tane­dir, bana onları sormıyacak mısınız? Bunlar; Allah’a şirk koşmak, bir şahsı öldürmek, harp günü kaçmak, yetim malı yemek, faiz yemek, evli bir kadına zina isnadında bulunmak ve hicretten sonra bedevîliğe dönmektir, buyurduklarını işittim. Bu hadîsin isnadı şüphelidir ve merfû’ olarak rivayet edilmesi büyük bir hatâdır. Doğrusu, İbn Cerîr’in rivayet ettiği şu hadîstir: Bize Temîm İbn el-Muntasır’m… Muham­med İbn Sehl İbn Ebu Hasme’den, onun da babasından rivayetine göre; o şöyle demiştir : Ben bu mescidde idim. —Küfe mescidini kastediyor— Hz. Ali minberde insanlara (halka) hitaben şöyle diyordu : Ey insan­lar, büyük günâhlar yedi tanedir. Bunu insanlara işittirdi ve üç kere tekrarladı. Sonra, bana onları niçin sormuyorsunuz? dedi. Ey mü’min-lerin emîri, onlar nelerdir? diye sordular. Hz. Ali; Allah’a şirk koşmak. Allah’ın haram kıldığı bir nefsi öldürmek, evli bir kadına zina isnâd etmek, yetîm malı yemek, faiz yemek, harp günü kaçmak ve hicretten sonra bedevîliğe dönmektir, diye cevâb verdi. Babama; babacığım, hic­retten sonra bedevîleşmek buraya nasıl girmiş? diye sordum. Babam oğulcuğum, kişinin hicret edip de ganimetten hissesine kavuşup üze­rine cihâd vacip olduktan sonra bunu boynundan çıkarıp atarak eski­den olduğu hale, bedevîliğe dönmesinden daha büyük ne olabilir? diye cevâb verdi.

İmâm Ahmed’in Hâşim kanalıyla… Seleme İbn Kays el-Eşcai’den naklettiğine göre; Rasûlullah (s.a.) Veda haccında şöyle buyurmuş­lardır : Dikkat edin, onlar dörttür (büyük günâhlar). Hiçbir şeyle Allah’a şirk koşmamanız, haksız yere Allah’ın haram kıldığı bir canı öldürmemeniz, zina etmemeniz ve hırsızlık yapmamanızdır. Râvî der ki; ben bunları Rasûlullah’tan işittiğim için o sayılanlar üzerinde çok titiz davrandım. İmâm Ahmed, Neseî ve tbn Mâce ayrıca bu hadîsi Mansûr’dan aynı isnâdla rivayet eder.

Daha Önce Ömer îbn el-Muğîre rivayeti ile geçen ve Dâvûd İbn Ebu Hind’in… tbn Abbâs’tan onun da Rasûlullah (s.a.) dan rivayet ettiği bir hâdis-i şerifte efendimiz: Vasiyyette zarar vermek büyük günâhlardandır, buyurmuşlardır. Bu hadîsin sahih olanı başkalarının Dâvûd’dan, onun İkrime’den, onun da İbn Abbas’tan rivayet edilenidir. İbn Ebu Hatim : Sahîh olan bunun, İbn Abbâs’ın sözü olduğudur, de­miştir.

İbn Cerîr der ki: Bize Ebu Küreyb’in… Ebu Ümâme’den naklet­tiğine göre RasûluUah (s.a.) dayanmış dururken, ashabından bir grup büyük günâhları zikrettiler. Ve dediler ki: Allah’a şirk koşmak, yeti­min malını yemek, harpten kaçmak, evli bir kadına zina isnadında bu­lunmak, ana babaya isyan etmek, yalan söylemek, ganimet malına hi-yânet etmek, sihir ve faiz yemektir. Rasûlullah (s.a.) buyurdular ki: «Allah’ın ahdini ve kendi yeminlerini az bir pahaya değişenlerin, âhi-rette hiçbir payı yoktur.» (Âl-i îmrân, 77) âyetini nereye koyuyorsu­nuz? Hadîsin isnadında zayıflık olmakla birlikte hasen bir hadîstir.

Selefin bu konudaki sözleri:

Mü’minlerin emîri Hz. Ömer ve Hz. Ali’den rivayet edilenler daha önce zikredilen hadîsler içinde geçmişti. îbn Cerîr diyor ki; bize Ya’-kûb1 İbn İbrahim’in… Hasan’dan naklettiğine göre; Mısır’da halktan bir grup Abdullah îbn Amr’a: Biz Allah’ın kitabında bazı şeyler gö­rüyoruz. Orada bunların yapılması emrediliyor da amel edilmiyor. Biz bu konuda mü’minlerin emîrine varmak (ve ona sormak) istiyoruz, dediler. îbn Amr ve beraberindekiler Hz. Ömer’e geldiler. Hz. Ömer; Amr’a, ne zaman geldin? diye sordu. O da falanca zamandan beri, diye cevâb verdi. Hz. Ömer izin ile mi geldin? diye sordu. Râvî diyor ki: İbn Amr’ın bu soruya nasıl cevâb verdiğini bilmiyorum. Sonra; ey mü’­minlerin emîri, bir kısım insanlar Mısır’da bana gelerek biz Allah’ın kitabında; bazı şeylerin yapılmasının emredildiğini ve bunların muk^ tezâsınca amel edilmediğini görüyoruz, dediler. Ve bu konuda sizinle buluşmak istediler, dedi. Hz. Ömer; onlan bana topla, dedi. Onları —îbn Avn (râvî) geniş bir meydanda dediğini sanıyorum— topladım. Ömer; onların en aşağı derecede olanını tutarak; Allah ve İslâm adı­na söyle. Kur’an’m tamâmını okudun mu? diye sordu. Adam, evet de­yince, onu tâm ihata ile ezberleyip gereğini yerine getirdin mi? diye sordu. Adam; Allah için hayır, diye cevâb verdi. Râvî diyor ki: Şayet evet deseydi; Ömer onunla çekişecek ve münazara edecekti. Kur’an’ı gözün ile tâm olarak kuşattın mı? onu sözünde tâm olarak uyguladın mı, işlerinde tâm olarak yerine getirdin mi? diye sordu. Daha sonra sonuncularına varıncaya kadar hepsini bu şekilde sıradan geçirdi ve; annesi Ömer’siz kalsın, siz ona bütün insanları Allah’ın kitabına uy­durma görevini mi yüklüyorsunuz? Rabbımız biliyor ki elbette bizim günâhlarımız olacak, dedi ve; «size yasaklanan büyük günâhlardan kaçınırsanız, küçük günâhlarınızı örteriz.» âyetini okuyarak, Medine halkı sizin geldiğinizi biliyor mu? —Ya da Medine halkından sizin gel­diğinizi bilen birisi var mı?— diye sordu. Onlar; hayır diye cevaplayın­ca; eğer bilselerdi size nasihat ederlerdi, dedi.

Bu rivayetin isnadı ve metni hasendir. Herne kadar Hasan’ın Ömer’den rivayetinde înkitâ’ varsa da bu, meşhur olmuştur ve onun şöhreti yeterlidir.

îbn Ebu Hâtim’in Ahmed İbn Sinan kanalıyla… Hz. Ali’den riva­yetine göre; o şöyle demiştir : Büyük günâhlar Allah’a şirk koşmak, bir nefsi (şahsı) Öldürmek, yetimin malını yemek, evli bir kadına zina İftirasında bulunmak, harpten kaçmak, hicretten sonra bedevîliğe dön­mek, sihir, ana babaya âsî olmak, faiz yemek, cemâatten ayrılmak, anlaşılmış olan alış-verişten dönmektir.

Daha önce de geçtiği üzere İbn Mes’ûd şöyle demiştir: Büyük gü­nâhların en büyüğü Allah’a şirk koşmak, O’n’un Rahmetinden ümî-dini kesmek ve Allah’ın mekrinden emîn olmaktır.

İbn Cerîr, A’meş kanalıyla… İbn Mes’ûd’dan rivayet ediyor ki; o şöyle demiştir: Büyük günâhlar Nisa sûresinin başından 30. âyetine kadar (zikredilenlerdir). Yine Süfyân es-Sevrî ve Şu’be’nin… îbn Mes’ ûd’dan rivayetlerine göre, o; büyük günâhlar Nisa sûresinin başından 30. âyetine kadar (zikredilenlerdir) demiş ve «Size yasaklanan büyük günâhlardan kaçınırsanız…» âyetini okumuştur.

îbn Ebu Hâtûn diyor ki: Bize Münzir İbn Şâzân’m… İbn Bürey-de’den, onun da babasından naklettiğine göre; o, şöyle demiştir : Büyük günâhların en büyüğü; Allah’a şirk koşmak, ana babaya âsî olmak, kendisi suladıktan sonra suyun fazlasını salmamak ve ücret karşılığı olmadan erkek hayvanların dişileriyle çiftleşmesini men’etmektir.

Buharı ve Müslim’de rivayet edildiğine göre, Rasûlullah (s.a.) : Ürüne engel olmak için suyun fazlası men’edilmez, buyurmuşlardır. Yine Buhârî ve Müslim’de rivayet edildiğine göre; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuşlardır:

Üç kişi vardır ki, Allah Teâlâ kıyamet gününde onlara (rahmet nazarıyla) bakmaz, onları temize çıkarmaz ve onlara elem verici bir azâb vardır: Çölde yanında, fa/’a su olduğu halde bunu yolcuya ver­meyen kimse… ve râvî hadîsin tamâmını zikretti.

İmâm Ahmed’in, Müsned’inde Amr İbn Şuayb’dan, onun baba­sından, onun da dedesinden naklettiği merfû’ bir hadîste; kim, suyun ve otun fazlasını men’ederek (insanlara vermezse) Allah da kıyamet günü onu faziletinden mahrum eder, buyurulmuştur.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Hüseyn İbn Muhammed el-Vâsıtî’-nin… Hz. Âişe’den naklettiğine göre; o şöyle demiştir: Kadınlar için söz konusu edilmiş olan büyük günâhlar, şunlardır. İbn Ebu Hatim, «Allah’a şirk koşmamak ve hırsızlık yapmamak… üzere» âyetinin kas-dedilmiş olduğunu söyler. İbn Cerîr der ki: Bize Ya’kûb İbn İbra­him’in… Muâviye İbn Kurrâ’dan naklettiğine göre; o şöyle demiştir: Enes İbn Mâlik’e vardık. Onun bize rivayet ettikleri arasında dedi ki: Yüce Rabbımızdan bize ulaşan gibisini görmedim. Biz onun için bütün aile ve malımızdan uzak durmadık. Kısa bir süre sustu sonra; Allah’a yemin ederim ki; Rabbımız bize bundan daha hafîf bir şey yükleme-miştir. Büyük günâhlar dışında bizim diğer günahlarımızdan vazgeç­miş (onian bağışlamıştır). Biz niçin büyük günâhları işleyelim? diye­rek «Size yasaklanan büyük günâhlardan kaçınırsanız…» âyetini okudu.

İbn Abbâs’ın Bu Konudaki Sözleri:

îbn Cerîr, Mu’temer îbn Süleyman’dan, o babasından, o da Tâvûs’-tan naklediyor ki; o, şöyle demiştir : îbn Abbâs’ın yanında büyük günâh­lardan bahsederek onların yedi tane olduğunu söylediler. İbn Abbâs : Onlar, yedi kere yediden daha çoktur, dedi Selmân, onları kaç kere söy­lediğini bilmiyorum, der. îbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın… Tâ-vûs’tan naklettiğine göre; o, şöyle demiştir: İbn Abbâs’a; yedi büyük günâh nelerdir? diye sordum. Cevaben: Onlar; yediden çok yetmişe yakındır, dedi.

İbn Cerîr diyor ki: Bize Müsennâ’nın… Saîd İbn Cübeyr’den naklet­tiğine göre; bir adam İbn Abbâs’a: Büyük günâhlar kaçtır? yedi tane mi? diye sordu. O da : Onlar yediden çok yediyüze yakındır. Şu kadar var ki; istiğfar ile büyük günâh, ısrar ile devam edilmedikçe de küçük günâh yoktur, diye cevab verdi. îbn Ebu Hatim de bunu, Şibl kanalıyla rivayet etmiştir.

Ali îbn Ebu Talha «Size yasaklanan büyük günâhlardan kaçınırsa nız…» âyeti hakkında, îbn Abbâs’ın şöyle dediğini nakleder: Allah’ın ateşle, öfke ile, la’netle ya da azâb ile bitirdiği (sona erdirdiği) her günâh büyük günâhtır. Hadîsi İbn Cerîr rivayet etmiştir.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ali îbn Harb’ın… îbn Abbâs’tan rivâyetine göre; o şöyle demiştir : Allah’ın, neticesinde ateşle tehdîd ettiği her şey büyük günâhtır. Saîd İbn Cübeyr ve Hasan el-Basrî de böyle söyle­mişlerdir.

îbn Cerîr der ki : Bana Ya’kûb’un… Muhammed îbn Sîrîn’den nak­lettiğine göre; İbn Abbâs şöyle derdi: Allah’ın yapılmasını yasakladığı her şey, büyük günâhtır. Ben ona göz kaymasını hatırlatınca o; bu, ba­kıştır, dedi.

Yine İbn Cerîr’in Ahmed İbn Hazım kanalıyla… Ebu Velîd’den ri­vayetine göre; o, şöyle demiştir : İbn Abbâs’a büyük günâhları sordum. Kendisinde Allah’a isyan olan her şey büyük günâhtır, diye cevâb verdi.

Tâbiîn’in Sözleri:

îbn Cerîr diyor ki: Bana Ya’kûb İbn İbrahim’in… Muhammed’den naklettiğine göre; o şöyle demiştir : Ubeyde’ye büyük günâhları sordum. Allah’a şirk koşmak, haksız yere Allah’ın haram kıldığı bir nefsi öldür­mek, harb günü kaçmak, haksız yere yetim malını yemek, faiz yemek ve iftiradır. Hicretten sonra bedevîliğe dönmek de diyorlar. İbn Avn der ki; Muhammed’e : Ya sihir? diye sordum. O, iftira büyük kötülüğü top­lar, dedi.

İbn Cerîr diyor ki: Bize Muhammed İbn Ubeyd’in… Ubeyd İbn Umeyr’den naklettiğine göre; o şöyle demiştir : Büyük günâhlar yedidir. Onlardan şirk koşma hakkında Allah Teâlâ : «Kim Allah’a şirk koşar­sa, o gökten düşüpte kuşların kaptığı veya rüzgârın bir uçuruma attığı şeye uenzer.» (Hacc, 31) buyuruyor. Diğerleri hakkında da şu âyetler inmiştir : «Yetimlerin mallarım zulmen yiyenler, karınlarına sadece ateş doldurmuş olurlar.» (Nisa, 10), «Faiz yiyenler, ancak şeytân çar­pan kimsenin kalktığı gibi kalkarlar.» (Bakara, 275), «İffetli ve kötü­lükten habersiz mü’min kadınlara iftira atanlar, dünyada da âhirette de lanetlenmişlerdir.» (Nûr, 23)

Harpten kaçma hakkında : «Ey îmân edenler, toplu halde kâfir­lerle karşılaştığınız zaman onlara arkalarınızı dönmeyin.» (Enfâl, 15) buyuruyor. Hicretten sonra tekrar bedevîliğe dönme hakkında : «Mu­hakkak ki, kendilerine hidâyet belli olduktan sonra arkalarına dönen­leri; şeytân fitlemiş ve onlara ümit vermiştir.» (Muhammed, 25). Mü’-mini öldürmek hakkında da: «Kim de bir mü’mini kasden öldürürse, onun cezası; içinde ebediyyen kalacağı cehennemdir.» (Nisa, 93) bu­yurmuştur. Bunu, İbn Ebu Hatim Ebu İshâk’tan, o da Ubeyd’den riva­yet etmiştir.

Yine İbn Cerîr, Müsennâ kanalıyla… Ata İbn Ebu Rebâh’ın şöyle dediğini nakleder: Büyük günâhlar yedidir; insan öldürmek, faiz ve yetîm malını yemek, evli bir kadına zina iftirasında bulunmak, yalan şâhidlik, ana babaya âsî olmak, harpten kaçmak.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ebu Zür’a’nın.. Muğîre’den rivayetine göre; o şöyle demiştir: Ebubekir ve Ömer’e —Allah onlardan razı ol­sun— sövmenin de büyük günâhlardan olduğu söylenirdi.

Ben de derim ki: Âlimlerden bir grup, sahabeye şovenin kâfir sayı­lacağı görüşündedir. Bu, Mâlik îbn Enes’ten de rivayet edilmiştir. Mu-hammed İbn Şîrîn der ki: Rasûlullah (s.a.) ı seven herhangi bir kişi­nin Ebubekir ve Ömer’i kötüleyeceğini sanmam. Haberi Tirmizî rivayet etmiştir.

İbn Ebu Hatim der ki: Yûnus… Zeyd İbn Eslem’in «Size yasakla­nan büyük günâhlardan kaçınırsanız…» âyeti hakkında şöyle dediğini nakletti: Şunlar büyük günâhlardandır : Şirk koşmak, Allah’ın âyetle­rini ve peygamberlerini inkâr etmek, sihir, çocukları öldürmek, Allah’ın çocuğu veya arkadaşı bulunduğunu iddia etmek ve bunun gibi işler ile beraberinde amelin sahîh ve doğru olmadığı söz. Dinin kendisi ile bir­likte sahîh olduğu ve kendisi ile birlikte yapılan amelin makbul oldu­ğu günâhlara gelince; Allah kötülükleri iyilikler mukabilinde bağışla­yacaktır.

İbn Cerîr demiştir ki: Bişr îbn Muâz… bize Katâde’nin «Size ya­saklanan büyük günâhlardan kaçınırsanız» âyeti hakkında şöyle dedi­ğini nakletti: Büyük günâhlardan kaçınanlara Allah bağışlama va’-dinde bulunmuştur. Bize anlatıldığına göre; Hz. Peygamber : Büyük gü­nâhlardan kaçınınız, doğru olunuz ve müjdeleyiniz, buyurmuştur.

îbn Merdûyeh muhtelif kanallardan Enes ve Câbir’den rivayet edi­yor ki Rasûlullah (s.a.) : Şefaatim, ümmetimden büyük günâh işleyen­leredir, buyurmuştur. Fakat Abdürrezzâk’m Ma’mer kanalıyla… Enes’­ten merfû’ olarak rivayet ettiği Peygamberimizin : Şefaatim, ümmetim­den büyük günâh sahibi olanlaradır, sözü dışında diğerlerinin isnadı za­yıftır. Bunun isnadı ise, Buhârî ve Müslim’in şartlarına göre sahihtir. Hadîsi bu şekilde; Abbâs el-Anberî ve Abdürrezzâk’tan bir senedle sadece Tirmizî rivayet etmiş ve; sahîh, hasen hadistir, demiştir. Sahîh bir ha­dîs bunun manâsını te’yîd etmektedir. Şöyle ki: Rasûlullah (s.a.) şe-fâatı zikrettikten sonra: Bunun muttaki mü’minler için olduğunu mu sanıyorsunuz? Hayır o, (günâha) bulanmış ve kirlenmiş hatalılar İçin­dir, buyurmuştur.

Usûl ve Fürû’ âlimleri büyük günâhın ta’rîfinde ihtilâf etmişlerdir. Bir kısmı: Şerîatte haddi (ta’yin edilmiş bir cezası) bulunan şeydir, der­ken; onlardan; kitâb ve sünnette hakkında tehdîd bulunan şeydir, di­yenler de vardır. Başka ta’rîfleri de yapılmıştır.

Ebu’l-Kâsım Abdülkerîm İbn Muhammed, meşhur «Şerhu’l-Kebîr» in; şehâdetler bölümünde şöyle demiştir : Sahabe ve onlardan sonra ge­lenler büyük günâh ve büyük günâhlarla küçük günâhlar arasındaki fark konularında ihtilâf etmişlerdir. Büyük günâhın açıklanmasında sahabeden bazıları şu görüşleri serdetmişlerdir:

1- Büyük günâh; haddi (ta’yîn edilmiş bir cezayı) gerektiren suçtur.

2- Büyük günâh; kitâb ve sünnetin ifadesiyle yapan kimseye, şiddetli tehdîd vârid olan mâ’siyettir. Bu da onlar hakkında çokça bu­lunur. Bu görüş birinciye yakındır. Fakat bu ikincisi, büyük günâhın tefsirinde zikrettiklerine daha uygundur.

3- Îmâm’ul-Harameyn «el-îrşâd» adlı eserinde ve başkaları şöyle derler: Büyük günâh; onu işleyenin dine az aldırış ettiğini ve diyane­tinin zayıf olduğunu gösteren her suçtur ve bu, o günâhı işleyenin ada­let sıfatını ortadan kaldırır

4- Kâdî Ebu Saîd el-Harevî’nin zikrettiğine göre; büyük günâh; kitâbda «harâmlığına dâir nass bulunan her fiil, Öldürme ya da bir baş­ka cezayı gerektiren her ma’siyet, hemen yapılması emredilen her far­zın terkedilmesi; şâhidlik, rivayet ve yeminde yalan söylemektir.»

Kâdî Ebu Saîd şöyle devam eder: Kâdî er-Rûyânî tafsilâtlı bilgi verir ve der ki: Büyük günâhlar yedidir: Bir kimseyi haksız yere öl­dürmek, zina, livata (homoseksüellik), içki içmek, hırsızlık yapmak, bir malı zorla almak, zina iftirasında bulunmak. «eş-Şâmü» adlı eserinde de bu sayılan yediye; yalan şâhidliği ilâve eder. «el-İdde» isimli kitabın müellifi bunlara «faiz yemek, ramazân’da özürsü2 olarak oruç yemek, lüzumsuz yemîn etmek akrabalarıyla ilgiyi kesmek, ana babaya âsî ol­mak, harpten kaçmak, yetîmin malını yemek, ölçü ve tartıda haksızlık etmek, özürsüz olarak namazı vaktinden önce kılmak veya vaktinden sonraya bırakmak, haksız yere bir müsltimanı dövmek, kasden Hz. Pey-gamber’e isnâd ederek yalan söz söylemek, Rasûlullah (s.a.) in ashabına sövmek, özürsüz olarak şâhidlikten kaçmak (şehâdeti gizlemek), rüşvet almak, erkeklerle kadınlar arasında söz götürmek, sultânın yanında jur­nalcilik yapmak, zekât vermemek, gücü yettiği halde iyiliği emredip kö­tülükten sakındırmamak, öğrendikten sonra Kur’an’ı unutmak, bir hayvanı ateşte yakmak, sebepsiz olarak bir kadının kocasından çekin­mesi (ve onunla cinsî temasta bulunmaktan kaçınması), Allah’ın rahme­tinden ümidini kesmek ve Allah’ın mekrinden emîn olmak.» diye ilâve­ler yapar. Âlimlere ve hafızlara dil uzatmanın da büyük günâhlardan olduğu söylenir. Zıhar (karısına: Sen bana nisbetle anam gibisin de­mek) , domuz eti yemek ve zaruret durumu olmaksızın Ölü eti yemek de büyük günâhlardandır. Râfiî: Bu huylardan bazısı hakkında durakla­mak ve büyük günâh olduklarından şüphe etmek mümkündür, demiştir.

Ben de derim ki: Büyük günâhlar hakkında bazı kimseler müstakil eserler te’lîf etmişlerdir. Bunlardan şeyhimiz Hafız Ebu Abdullah ez-Zehebî, yetmiş kadar büyük günâhı toplayan bir eser te’lîf etmiştir. Şa­yet; büyük günâh; hakkında Allah Teâlâ’nın ateş (cehennem azabı) tendîdinde bulunduğu şeylerdir, denilirse —ki îbn Abbâs ve başkaları böyle söylemişlerdir— büyük günâhlar içerisinde birçok şey toplanabilir. Ama; Allah’ın yasakladığı her şey büyük günâhtır, denilirse bunlar ger­çekten pek çoktur. En doğrusunu Allah bilir.[22]

32 — Allah’ın sizi birbirinizden üstün kıldığı şeyleri özlemeyin. Erkeklere kazandıklarından bir pay vardır. Ka­dınlara da kazandıklarından bir pay vardır. Allah’ın faz­lından ve lutfundan isteyin. Muhakkak ki Allah, her şeyi çok iyi bilendir.

Kadının Mülkiyet Hakkı

İmâm Ahmed diyor ki: Bize Süfyân’m… Mücâhid’den naklettiğine göre Ümmü Seleme şöyle demiştir: «Ey Allah’ın Rasûlü, erkekler ga­zaya gidiyor. (Allah yolunda muharebe ediyor), biz gaza etmiyoruz, bize mirasın yansı (onların aldıklarının yarısı) oluyor. Bunun üzerine Allah Teâlâ : «Allah’ın sizi birbirinizden üstün kıldığı şeyleri özlemeyin.» âye­tini indirdi.

Hadîsi Tirmizî de İbn Ömer’den rivayet etmiştir. Süfyân… Ümmü Seleme’den nakletti ki; o, şöyle demiştir: Ben; ey Allah’ın Rasûlü… dedim. Sonra râvî hadîsin tamâmını zikreder. Hadîsi zikreden Tirmizî, daha sonra garîb olduğunu söylemiştir… İbn Ebu Hatim, İbn Cerîr, İbn Merdûyeh ve Müstedrek’inde Hâkim, hadîsi Sevrî kanalıyla… Mücâ-hid’den rivayet ederler ki Ümmü Seleme şöyle demiştir : Ey Allah’ın Ra­sûlü, biz harbetmiyoruz ki şehîd olalım, mîrâsı da ikiye bölmüyoruz? (erkeklerin aldığı kadar mîrâs alamıyoruz). Bunun üzerine «Allah’ın sizi birbirinizden üstün kıldığı şeyleri özlemeyin. Erkeklere, kazandık-, larından bir pay vardır. Kadınlara da; kazandıklarından bir pay vardır.» ve : «Sizlerden; gerek erkek olsun, gerek dişi olsun; çalışanın işini boşa çıkarmam.» (Âl-i İmrân, 195) âyetleri nazil oldu.

İbn Ebu Hatim sonra şöyle der; hadîsi bu lâfızla Süfyân İbn Uyeyne İbn Ebu Necîh’den rivayet etmiştir. Hadîsi Yahya el-Kattân ve Vekî’ İbn el-Cerrâh, Sevrî’den ve îbn Ebu Necîh’den, onlar da Mücâhid’den, o da Ümmü Seleme’den rivayet etmişlerdir. Hadîsin bir benzeri Mukâ-til İbn Hayyân ve Husayf’dan da rivayet edilmiştir.

İbn Cerîr’in İbn Cüreyc kanalıyla rivayetine göre; İkrime ve Mü-câhid, âyetin Ümmü Seleme hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir.

Abdürrezzâk rivayet ediyor : Bize Ma’mer’in naklettiğine göre; Mek­ke halkından bir şeyh şöyle demiştir; Bu âyet-i kerîme, kadınların; keski biz de erkek olaydık da onların cihâdda bulunduğu gibi biz de cihâd edebilseydik ve Allah yolunda gazada bulunabilseydik, demeleri üzerine nazil olmuştur.

Yine İbn Ebu Hatim diyor ki: Bize Ahmed İbn Kasım İbn Atiyye’-nin… İbn Abbâs’tan naklettiğine göre o «Allah’ın sizi birbirinizden üs­tün kıldığı şeyleri özlemeyin. Erkeklere, kazandıklarından bir pay var­dır. Kadınlara da; kazandıklarından bir pay vardır.» âyeti hakkında şöyle demiştir: Bir kadın Rasûlullah (s.a.) a gelerek; Ey Allah’ın Ra-sûlü, erkeklere iki kadının hissesi kadar hisse var, iki kadının şâhidliği bir erkeğin şâhidliği sayılıyor. Biz yaptığımız işlerde de böyle miyiz? Bir kadın bir iş yaptığında (güzel bir amel işlediğinde) ona bir sevabın yarısı mı yazılacak? diye sordu. Bunun üzerine Allah Teâlâ: «Allah’ın sizi birbirinizden üstün kıldığı şeyleri özlemeyin.» âyetini indirdi. Yani bu, Benim adâletimdir ve bunu Ben yaptım.

«Allah’ın sizi birbirinizden üstün kıldığı şeyleri özlemeyin.» âyeti hakkında Süddî şöyle diyor: Erkekler; mirasın paylaşılmasında bize nasıl ki iki pay ayrılıyorsa, ecir ve mükâfatta da kadınların ecirlerinin iki mislinin bizim olmasını isterdik, dediler. Kadınlar da; şehîd düşen erkeklerin ecri gibi bir ecrin bizim için de olmasını isterdik, biz harbe:-demiyoruz. Fakat bizim üzerimize harbetmek farz kılınsaydı biz de har-bederdik, dediler. Allah Teâlâ bunu kabul etmedi ve: «Benim fazlım­dan isteyin, dünya malıyla değil.» buyurdu.

Bu hadîsin bir benzeri Katâde’den de rivayet edilmiştir.

«Allah’ın sizi birbirinizden üstün kıldığı şeyleri özlemeyin.» âyeti hakkında Ali İbn Ebu Talha, İbn Abbâs’ın şöyle dediğini nakleder: Kişi; falanca adam ve ailesinin sahip olduğu mal keski benim olaydı, diyerek temenni ve özlemde bulunmasın. Allah Teâlâ işte bunu yasak^ lamıştır. Yalnızca Allah’ın lutfundan istenmelidir.

Muhammed İbn Şîrîn, Hasan, Dahhâk ve Atâ da bunun bir ben­zerini söylemişlerdir. Âyetin zahirinden de bu anlaşılmaktadır. Bu gö^ rüşe şu sahîh hadîsle karşı çıkılamaz : İki kişi hakkında hased yoktur : Allah, bir adama mal ve bu malı hak yolda tüketmek İmkânı vermiştir. Başka bir adam der ki: Benim falan adam kadar malım olsaydı da ben. de onun yaptığı gibi yapsaydım. İşte bu ikisi ecirde eşittirler. Zîrâ bu âyette, yasaklananın dışında bir şeydir. Hadîs, misâl olarak alınan nimetin *bir mislini temennî etmeye mahsustur. Âyette ise gösterilen ni­metin kendisinin (aynının) temennisi söz konusudur. Allah Teâlâ «Al­lah’ın sizi birbirinizden üstün kıldığı şeyleri özlemeyin.» buyuruyor ki burada; dünya işlerinde Allah’ın sizi birbirinizden üstün kıldığı şeyleri özlemeyin, anlamı kastedilmektedir. Ancak Ümmü Seleme ve îbn Ab-bas hadîslerinin delaletiyle dinî işlerde de bu, böyledir. Atâ İbn Ebu Re-bah da şöyle demiştir: Bu âyet falan kişiye âit bir şey temennî etmek ve kadınların erkek olup ta harbetmeyi temennî etmelerini yasaklama sadedinde inmiştir. Haberi îbn Cerîr rivayet etmiştir.

Allah Teâlâ «Erkeklere; kazandıklarından bir pay vardır. Kadınla­ra da; kazandıklarından bir pay vardır.» buyuruyor. Her birine ameline göre karşılık ve mükâfat vardır. Eğer yaptığı hayır ise; karşılığı hayır; yaptığı kötülük ise; karşılığı da öyledir. Bu tefsir İbn Cerîr’e aittir.

Burada mîrâsm kastedildiği de söylenmiştir. Buna göre; anlam şöyle olacaktır: Herkes, ölüye yakınlığına göre miras alacaktır. Bu açıklamayı Tirmizî İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.

Sonra Allah Teâlâ onlara uygun gelen hususu göstererek : «Allah’ın fazlından ve lutfundan isteyin.» buyuruyor. Allah’ın sizi birbirinizden üstün kıldığı şeyleri özlemeyin. Zîrâ bu, kesinleşmiş bir husustur, bu konudaki özlem bir fayda sağlamaz. Ama Benim fazlımdan isteyin ki, size vereyim. Zîrâ ben cömertim ve bol bol veririm.

Tirmizî ve İbn Merdûyeh’in Hammâd îbn Vâkıd kanalıyla… Abdul-^ lah îbn Mes’ûd’dan naklettiklerine göre; o, şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdular: Allah’tan fazlını isteyin. Zîrâ Allah kendisin­den istenmesini sever. İbâdetin en afdalı bolluğu beklemektir.

Tirmizî devamla; hadîsi Hammâd İbn Vâkıd da rivayet etmiştir. Ama o, hafız değildir, der. Hadîs Ebu Nuaym tarafından… Hakîm İbn Cebr’den, o da birisinden, o da RasuluHah’tan şeklinde bir isnâdla ri­vayet edilmiştir. Ebu Nuaym’ın hadîsi, daha sahîh görünmektedir. Aynı hadîsi İbn Merdûyeh de Vekî’ kanalıyla İsrail’den rivayet etmiştir. Yine İbn Merdûyeh Kays İbn Rebî’ kanalıyla… îbn Abbâs’tan nakleder ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuşlardır : Allah’ın fazlından isteyin. Zîrâ Allah, kendisinden istenilmesini sever. Kulların Allah’a en sevgili olanı; ferahlığa çıkmayı (gam ve kederden kurtulmayı) bekleyenidir.

Sonra Allah Teâlâ : «Muhakkak ki Allah, her şeyi çok İyi bilendir.» buyuruyor. Allah, dünyayı hakkedeni iyi bilir de ona dünyalık (ona dün­yadan) verir. Fakirliği hakkedeni iyi bilir de; ona fakirlik verir, (onu fakîrleştirir). Yine Allah Teâlâ, âhireti hakkedeni de iyi bilir ve ameline göre ona takdîrde bulunur. Kimin yalnız bırakılmayı hakkettiğini bi­lir de; onu hayır işlerinde bulunmaktan ve sebeblerinden mahrum bı­rakır. İşte bunun için Allah Teâlâ: «Muhakkak ki Allah, her şeyi çok iyi bilendir.» buyurmuştur.[23]

33 — Ana-babanın ve akrabanın geriye bıraktıkların­dan her birine vârisler kıldık. Yeminlerinizin bağladığı kimselere hisselerini verin. Muhakkak ki Allah; her şeye şâhid olandır.

îbn Abbâs, Mücâhid, Saîd İbn Cübeyr, Ebu Salih, Katâde, Zeyd tbn Eşlem, Süddî, Dahhâk, Mukâtil İbn Hayyân ve. başkalan; âyetteki kelimesinden; vârislerin kastedildiğini söylemişlerdir. İbn Abbâs’tan gelen bir rivayete göre ise, bunlar asaba (ölenin, baba tara­fından akrabaları) dır. îbn Cerir «Arapların amca oğluna «mevlâ» de­diklerini kaydeder.

«Ana-babamn ve akrabanın geriye bıraktıkları» kavliyle; kişinin ana-babasının ve akrabalarının bıraktığı mîrâs kastedilmektedir. Buna göre te’vîl, şöyle olacaktır: Ey insanlar, hepiniz için asaba kıldık. Bun­lar ana-baba ve akrabalarının bıraktıklarına mirasçı olacaklardır.

Allah Teâlâ : «Yeminlerinizin bağladığı kimselere hisselerini verin.» buyuruyor. Sağlam yeminlerle anlaştığınız (karşılıklı yemînleştiğiniz) kimselere; sağlam, kuvvetli yeminlerinizde va’dettiğiniz gibi mirastan hisselerini verin. Bu söz ve anlaşmalarınızda aranızda şâhid Allah’tır. Bu; İslâm’ın başlangıcında vardı (mevcûddu). Sonra neshedildi ve (da­ha önce) ahitleştikleri kimselere karşı sözlerinde durmaları emredildi. Ancak bu âyetin inmesinden sonra benzer bir anlaşma yapmamaları da emrolundu.

Buhârî diyor ki: Bize Salt îbn Muhammed’in… Saîd îbn Cübeyr*-den rivayetine göre İbn Abbâs âyetteki ( ^.r ) kelimesini vârisler diye tefsir etmiş «Yeminlerinizin bağladığı kimseler» kısmı hakkında da şöyle demiştir : Muhacirler Medine’ye geldiklerinde bir muhacir an-sârdan birine, kendi akrabalarından önce vâris oluyordu. Bu, Rasûlul-lah (s.a.) m onlar arasında te’sîs etmiş olduğu kardeşlikten kaynakla­nıyordu. «Ana-babanın ve akrabaların geriye bıraktıklarından her bi­rine vârisler kıldık.» âyeti nazil olunca; bu, neshedildi ve sonra Allah Teâlâ: «Yeminlerinizin bağladığı kimselere hisselerini verin.» buyurdu. Burada kastedilen hisse onlara yardım ve nasihattir. Böylece miras kalkmış oldu ve onlara sadece vasiyette bulunuldu.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ebu Saîd el-Eşecc’in… Saîd İbn Cübeyr’ den naklettiğine göre; İbn Abbas «Yeminlerinizin bağladığı kimsele­re…» âyeti hakkında şöyle demiştir : Muhacirler Medine’ye geldiklerin­de, muhacir arısâra kendi akrabalarından önce mirasçı oluyordu. Bu, Allah Rasûlü’nün aralarında kurmuş olduğu kardeşlikten dolayı idi. Ancak «Ana-babanın ve akrabanın geriye bıraktıklarından her birine vârisler kıldık.» âyeti inince; kaldırıldı. Sonra Allah Teâlâ: «Yeminle­rinizin bağladığı kimselere hisselerini verin.» buyurdu.

Yine îbn Ebu Hatim rivayet ediyor: Bize Hasan İbn Muhammed îbn es-Sabâh’ın… Atâ’dan naklettiğine göre; îbn Abbas «Yeminlerinizin bağladığı kimselere hisselerini verin.» âyeti hakkında şöyle demiştir: İslâm’dan önce bir adam, bir başkasıyla karşılıklı olarak anlaşır (akid yapar) ve derdi ki: Ben sana vâris olayım, sen de bana vâris ol. Ka­bileler de bu şekilde anlaşırlardı. Rasûlullah (s.a.) : Câhiliyye devrinde olup ta İslâm’ın ulaştığı zaman yapılan her yemîn ve akdi İslâm ancak sağlamlaştırır, kuvvetlendirir. İslâm döneminde İse (câhiliyyet devrin­den kalma) ne akid ne de yemin vardır. Bunları, «Hısımlar Allah’ın ki­tabına göre birbirine, daha yakındır.» (Enfâl, 75) âyeti kaldırmıştır, bu­yurdular.

Saîd İbn el-Müseyyeb, Mücâhid, Atâ, Hasan el-Basrî, Saîd İbn Cü­beyr, Ebu Salih, Şa’bî, Süleyman îbn Yessâr, İkrime, Süddİ, Dahhâk, Katâde ve Mukâtil İbn Hayyân’dan nakledildiğine göre; «Yeminlerinizin bağladığı kimseler» kavlinden maksad; karşılıklı yemînleşenlerdir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Affan’m… îbn Abbâs’tan merfû’ olarak naklettiğine göre; şöyle buyurulmuştur: Câhiliyyet devrinde olan ye­mini îslâm ancak kuvvetlendirir.

İbn Cerîr diyor ki: Bize Ebu Küreyb’in… değişik iki kanaldan ol­mak üzere îbn Abbâs’tan naklettiğine göre Rasûlullah (s.a.) : Câhiliy­yet devrinde olan her yemîni îslâm ancak kuvvetlendirir. Benim kır­mızı develerim olsaydı, Dâru’n-Nedve’de yapılan yemîni bozmam t>eni sevindirmezdi, buyurmuşlardır. Hadîsin lafzı İbn Cerîr rivayetidir. Yine İbn Cerîr der ki: Bana Ya’kûb îbn İbrahim’in… Abdurrahmân îbn Avfdan naklettiğine göre; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuşlardır :Mu-tayyiblerin —Bunlar kendilerine mutayyib ismi vermişlerdi. Zîrâ zayıfa yardım etmek, haklıya hakkını teslim etmek onlara hoş gelirdi. Ya da yeminlerinden önce ellerini hoş koku bulunan bir kaba daldırırlardı. Bununla yeminlerinin daha sağlam olacağına inanırlar ve yeminlerini böylece pekiştirirlerdi— yemininde, amcalarının yanında küçük bir çocuk olarak bulundum. Kırmızı develerim olsa da bu yemînden dönmek istemezdim. Zührî’nin rivayetine göre; Rasûlullah (s.a.) şöyle bu­yurmuşlardır : İslâm, bulduğu, karşılaştığı bir yemini ancak pekiştirir. Râvî devamla şöyle der: İslâm devrinde ise yemîn yoktur. Rasûlullah (s.a.) Kureyş ile ansârı birbirine kaynaştırmış, birbirlerini sevdirmişti. Hadîsi İmâm Ahmed de Bişr İbn Mufaddal kanalıyla Zührî’den rivayet etmiştir.

Yine îbn Cerîr’in Ya’kûb İbn İbrahim kanalıyla… Kays İbn Âsim dan rivayetine göre; o, Rasûlullah (s.a.) a yeminden sormuştu. Efendi­miz şöyle buyurdular: Câhilİyye devrinde olan yeminlerinize yapışınız (sarılınız ve koruyunuz). İslâm döneminde ise yemîn yoktur. Hadîsi İmâm’Ahmed de Hüşeym’den nakletmiştir.

Bize Ebu Küreyb’in… Amr İbn Şuayb’dan, onun babasından, onun da dedesinden rivayetine göre; o şöyle demiştir : Mekke’nin fetsi senesi Rasûlullah (s.a.) insanlar arasında kalktı ve hutbe îrâd ederek : Ey insanlar, câhiliyye devrinde yapılmış yeminleri, İslâm ancak kuvvetlen­dirir. İslâm devrinde ise yemîn yoktur, buyurdular.

İmâm Ahmed diyor ki: Bize Hüşeym… Kays îbn Âsım’dan rivayet etti ki; o, Rasûlullah (s.a.) a yemini sormuş. Efendimiz de : Câhiliyye devrinde olan yemine sarılınız (onu koruyunuz). Ama İslâm döneminde yemîn yoktur, buyurmuş. Hadîsi Şu’be de Muğîre’den —ki bu zât îbn Miksem’dir — o da babasından rivayet etmiştir.

Muhammed İbn İshâk diyor ki: Dâvûd îbn Husayn’dan rivayet edil­diğine göre; o, şöyle demiştir: Ümmü Sa’d Bint Sa’d îbn er-Rebî’e, to­runu Mûsâ îbn Sa’d ile birlikte (Kur’an) okuyordum. Ümmü Sa’d, Hz. Ebubekir’in yanında kalmış bir yetim kız idi. Kendisine «Yeminlerini­zin bağladığı kimselere…» âyetini okuduğumda âyeti şeklinde okumuştum. O; hayır, dedi. şek­linde olacaktır. Bu âyet Ebubekir ve oğlu Abdurrahmân hakkında nazil oldu. Abdurrahmân müslüman olmamış (müslüman olmak istememiş) Ebubekir de onu vâris kılmayacağına yemîn etmişti. Kılıç zoruyla müs­lüman olmaya mecbur bırakılıp da müslüman olunca, Allah Teâlâ ona da hissesini vermeyi emretti.

Hadîsi îbn Ebu Hatim rivayet etmiştir. Ancak bu; garîb bir sözdür. Sahîh olan birinci olarak serdettiğimiz görüştür. Buna göre; İslâm’ın başlangıcında yemîn ile birbirine mîrâsçı oluyorlardı. Sonra bu kaldı­rılmış, fakat daha önce yapılan yeminlerin hükmü kaldırılmamış, ge­çerli sayılmıştır. Zîrâ onlar; yapmış oldukları ahid ve yeminlere sâdık kalmakla emrolunmuşlardı. Sahabenin bundan Önce yapmış oldukları ahid ve yeminler, daha önce Cübeyr îbn Mut’im ve sahabeden başkalannın hadîslerinde geçmişti. Şöyle ki; bu hususta efendimiz : İslâm döne­minde yemin yoktur. Ancak câhiliyye devrinde yapılan yeminleri İs­lâm kuvvetlendirir, buyurmuşlardı.

Bu, hâlen de yemîn ile kişilerin birbirine vâris olacağı görüşünde olanların fikirlerini çürüten bir ifâdedir. Nitekim Ebu Hanîfe ve ashâbı’-nın mezhebi böyledir. Bu, İmâm Ahmed îbn Hanbel’den de rivayet edil­miştir. Ancak sahîh olan görüş, Cumhûr’un görüşüdür. Mâlik, Şafiî ve kendisinden gelen rivayetlerin meşhur olanında İmâm Ahmed de bu görüştedirler. Buna göre; Allah Teâlâ «Ana-baba ve akrabaların geriye bıraktıklarından her birine vârisler kıldık.» buyurmuştur ki; burada kastedilenler, diğer insanlar değil, kişinin ana-babasmdan ve akrabala­rından kendisine vâris olan yakınlarıdır. Nitekim Buhârî ve Müslim’de îbn Abbâs’tan rivayet edilen bir hadîs-i şerifte Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuşlardır: Farzları (hisseleri) ehline (sahiplerine) veriniz. «Ye­minlerinizin bağladığı kimseler» e gelince; bu âyetin inmesinden önce yeminlerinizin bağladığı kimseler varsa, işte bunlara da hisselerini ve­rin. Bundan sonra yapılacak yeminlerin bu konuda hiç te’sîri olamaz.

Bu âyetin gelecekteki yeminleri kaldırdığı, bununla birlikte geç­mişte de hükmünün geçerli olduğu ve geçmişte olan yeminlerle mirasçı olunmayacağı da söylenmiştir. Nitekim îbn Ebu Hatim, bu konuda şöyle demektedir: Bize Ebu Saîd el-Eşecc’in… İbn Abbâs’tan naklettiğine göre; o, «hisselerini verin» âyeti hakkında şöyle demiştir: Onlara yar­dım ve nasîhattan ibaret olan hisselerini verin. Onlara vasiyette bulu­nulur, ama mîrâs bitmiştir. Hadîsi îbn Cerîrde Küreyb’den, Ebu Üsâ-me’den rivayet etmiştir. Bu görüşün benzeri Mücâhid ve Ebu Mâlik’ten de rivayet edilmiştir.

«Yeminlerinizin bağladığı kimselere hisselerini verin.» âyeti hak­kında Ali İbn Ebu Talha, îbn Abbâs’ın şöyle dediğini nakleder: Kişi, başka birisiyle; hangimiz ölürsek kalanımız ona mirasçı olacaktır, şek­linde anlaşırdı (akid yapardı). Allah Teâlâ : «Akraba olanlar, Allah’ın kitabında (öteki) mü’minlerden ve muhacirlerden birbirilerine daha ya­kındırlar. Dostlarınıza yapacağınız uygun bir (vasiyyet) başkadır. Bu, kitâbda yazılmıştır.» (Ahzâb, 6) âyetini indirerek; daha önce anlaşmış olduğu dostları için malının üçte birinden vasiyette bulunmasının caiz olduğunu —ki bu da bilinen bir şeydir— bildirdi.

Seleften bir çoğu bu âyetin : (Ahzâb, 6) âyeti ile mensûh olduğunu ifâde etmişlerdir.

Saîd İbn Cübeyr «Yeminlerinizin bağladığı kimselere hisselerini ve­rin.» âyetinin tefsirinde; mirastan hisselerini verin, demiş ve şöyle an­latmıştır : Hz. Ebubekir bir köle ile anlaşmış (akid yapmış) ve onu vâris kılmıştı. Hadîsi îbn Cerîr rivayet etmiştir.

Saîd îbn el-Müseyyeb’den rivayetle Zühri şöyle der: Bu âyet, kendi çocuklarının dışındaki kişileri evlâd edinen ve onları mirasçı kılan­lar hakkında nâzi] olmuştur. Allah, onlar hakkında bu âyeti indirmiş ve böyle kimselere vasiyyetten bir hisse vererek mirası akrabadan olan­lara ve asabaya döndürmüştür. Böylece Allah Teâlâ onların, kendi ne-seblerine geçirdikleri ve oğul edindikleri kimselerden miras iddiasında bulunanların isteklerini kabul etmemiş, onlara sadece vasiyyetten bir pay ayırmıştır. Haberi İbn Cerîr rivayet etmiştir.

Böylece îbn Cerîr «Onlara hisselerini verin.» âyetinden; yardım ve nasîhattan ibaret hisselerini verin, anlamı çıkarmış, mirastan hissele­rini verin, anlamının kastedilmediğini söylemiştir ki, buna göre âyet mensûh değildir. Ayrıca bunun, daha önce var olup da sonradan kaldı­rıldığına da delâlet etmez. Bilakis âyet; sadece yardım ve nasihat üzere aktedilmiş yeminlere sadakat gösterilmesi gerektiğine delâlet eder. O halde âyet mensûh değil, muhkemdir.

îbn Cerîr’in söylediği bu söz şüphelidir. Zîrâ yapılmış yeminlerden karşılıklı yardımlaşma üzre olanları olduğu gibi, mîrâs konusunda ya­pılmış olanları da vardı. Nitekim seleften bu konuda bir çok rivayetler nakledilmiştir. Ve yine İbn Abbâs’ın söylediğine göre; muhacir, akra­balarından önce ansâra varis oluyordu sonra bu hüküm kaldırılmıştır. O halde îbn’ Cerîr bu âyetin neshedilmediğini ve muhkem olduğunu na­sıl söyler? En doğrusunu Allah bilir.[24]

34 — Erkekler, kadınlar üzerine hâkimdirler. Çünkü Allah kimini kiminden üstün kılmıştır. Hem de erkekler, mallarından infâk etmektedirler. îyi kadınlar; itaatli olan ve Allah’ın kendilerini korumasına karşılık, kendileri de gizliyi koruyanlardır. Serkeşlik etmelerinden endişelendi­ğiniz kadınlara öğüt verin, kendilerini yataklarında yalnız bırakın, (yine uslanmazlarsa) dövün, size itaat ederlerse aleyhlerinde bir yol aramayın. Muhakkak ki Allah, Aliyy ve Kebîr olandır.

Ailede Hâkimiyyet Erkeğindir

Allah Teâlâ: «Erkekler kadınlar üzerine hâkimdirler.» buyuruyor. Erkek kadın üzerine hâkimdir, onun reisidir. Büyüğüdür, onun üzerin­de hâkimdir ve eğrildiği zamanlarda onu terbiye edicidir. «Çünkü Allah kimini kiminden üstün kılmıştır.» Zîrâ erkekler kadınlardan daha üs­tündürler. Erkek, kadından daha hayırlıdır. Bunun içindir ki; peygam­berlik erkeklere mahsûstur. Peygamber efendimizin; işlerinin idaresini kadınlara veren bir kavim, asla kurtuluşa ermeyecektir, sözü gereğin­ce; en büyük hükümranlık (idarecilik) da erkeklere aittir. Hadîsi Bu-hârî, Abdurrahmân İbn Ebu Bekr’den o da babasından rivayet etmiştir. Hâkimlik makamı ve buna benzer makamlar da böyledir.

Allah Teâlâ «Hem de erkekler, mallarından infâk etmektedirler.» buyurmaktadır. Erkek mehir ve geçim için; Allah’ın kitabında ve pey­gamberinin sünnetinde kadınlar için üzerlerine yüklemiş olduğu külfet­ler sebebiyle; mallarından infâkta bulunmaktadırlar. O halde, erkek haddi zâtında kadından üstündür, erkek için kadın üzerinde bir fazlalık ve üstünlük sözkonusudur. O halde erkeğin kadınlara hâkim olması uy­gun düşmektedir. Nitekim Allah Teâlâ bir âyet-İ kerîme’de : «Erkekler onların üzerinde bir dereceye sahiptirler.» (Bakara, 228) buyurmuştur.

tbn Abbas’tan rivayetle «Erkekler kadınlar üzerine hakimdirler.» âyet-i kerîme’si hakkında, Ali İbn Ebu Talha şöyle demektedir: Bura­da erkeklerin, kadınların emirleri olduğu kastedilmektedir. Erkek ken­disine itaati emrettiğinde, kadının üzerine düşen ona itaat etmektir. Kadının itaati ise, kocasına karşı iyi davranması ve onun malını koru­masıdır. Mukâtil, Süddî ve Dahhâk da böyle söylemişlerdir.

Hasan el-Basrî şöyle diyor: Bir kadın Hz. Peygambere gelerek kocasının kendisini tokatlamasından şikâyet etti. Rasûlullah (s.a.) da kısas yapılmasını bildirdi. Bunun üzerine Allah Teâlâ: «Erkekler ka­dınlar üzerine hâkimdirler.» âyetini indirdi ve kısas yapılmadı. Hadîsi, İbn Cerîr ve değişik kanallardan İbn Ebu Hatim rivayet etmişlerdir. Hadîsi Katâde, İbn Cüreyc ve Süddî de mürsel olarak rivayet ederler: Hepsini îbn Cerîr zikretmiştir. Hadîsi müsned olarak ve değişik bir yön­den rivayet eden İbn Merdûyeh, şöyle demektedir : Bize Ahmed İbn Ali en-Neseî’nin… Hz. Ali’den rivayetine göre o şöyle demiştir: Ansârdan bir adam hanımını Rasûlullah (s.a.) a getirdi. Kadın : Ey Allah’ın Ra-sûlü, kocam ansârdan falan oğlu falandır. Beni dövdü ve yüzümde iz bıraktı, diye şikâyette bulundu, Allah Rasûlü: Buna hakkı yok, buyur­dular. Allah Teâlâ da: «Erkekler, kadınlar üzerine hâkimdirler.» âyetini indirdi. Yani terbiye konusunda erkekler kadınlar üzerine hâkim­dirler. Allah Rasûlü (s.a.) : Sen bir iş istedin, ama Allah onun gayrisini murâd etti, buyurdular.

Bu âyet-i kerîme hakkında Şa’bî şöyle diyor: «Erkekler kadınlar üzerine hâkimdirler. Çünkü Allah, kimini kiminden üstün kılmıştır,-Hem de erkekler, mallarından infâk etmektedirler.» Erkeklerin malla­rından yapmış oldukları bu infâk, kadınlara vermiş oldukları mehirdir. Görmez misin şayet erkek kadına zina isnadında bulunursa, onunla la’netleşir. Ama katlın erkek hakkında böyle bir iddiada bulunursa sopa cezası ile tecziye edilir.

Allah Teâlâ buyuruyor : «(Kadınlardan) iyi olanlar, —îbn Abbâs ve bir çoklarına göre (kocalarına)™ itaatli olan ve… kendileri de gizliyi koruyanlardır.»

Süddî ve başkalan bu âyetin tefsirinde : Kocasının yokluğunda nef­sini ve kocasının malını koruyanlardır, demişlerdir.

Allah Teâlâ : «Allah’ın kendilerini korumasına karşılık…» buyur­maktadır ki; korunmuş olan ancak Allah’ın koruduğudur.

İbn Cerîr diyor ki: Bize Müsennâ’mn… Ebu Hüreyre’den rivayeti­ne göre Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuşlardır : Kadınların en hayırlısı odur ki; ona baktığın zaman seni sevindirir, ona bir şey emrettiğinde sana itaat eder. yanında olmadığın zaman senin için nefsini ve malını korur. Sonra Allah Rasûlü : «Erkekler kadınlar üzerine hâkimdirler…» âyetini okudular. Hadîsi İbn Ebu Hatim de rivayet etmiştir.

İmâm Anmed der ki: Bize Yahya İbn îshâk’ın… Abdurrahmân İbn Avf’dan rivayetine göre Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdular: Kadın beş vakit namazını kıldığında, ramazân’da orucunu tuttuğunda, namusu­nu koruduğunda ve kocasına itaat ettiğinde, kendisine; «hangi kapısın­dan istersen cennete gir» denilir.

Hadisi bu kanaldan rivayetinde İmâm Ahmed tek kalmıştır.

Allah Teâlâ : «Serkeşlik etmelerinden endişelendiğiniz kadınlara öğüt verin.» buyuruyor. Âyette geçen ( j^i ) kelimesi yükselmek anlamındadır. Serkeşlik eden kadın ise, kocasına üstünlük taslayan, onun emrini yerine getirmeyen, ondan yüz çeviren ve ona kızan (buğz eden) kadındır. Ne zaman ki, kadında serkeşlik alâmetleri belirirse; er­kek, ona nasihat etsin ve bu isyanına karşılık Allah’ın azâbıyla korkut­sun. Muhakkak ki Allah Teâlâ; kocanın hakkını onun üzerine vacip kılmış itaatini emretmiş ve erkeğin onun üzerine üstünlüğü, fazileti se­bebiyle ona âsi gelmesini haram kılmıştır. Rasûlullah (s.a.) : Bir kim­seye başka birine secde etmesini emredecek olsaydım, üzerindeki hak­kının büyüklüğünden dolayı kadının kocasına secde etmesini emreder­dim, buyurmuşlardır. Buhârî’nin Ebu Hüreyre’den rivayetine göre Rasû­lullah (s.a.) şöyle buyurmuşlardır :

Erkek karısını yatağına çağırır da; kadın bundan yüz çevirirse ve kocası ona kızarak yatarsa sabah oluncaya kadar melekler, o kadına la’net ederler.

Hadîsi Müslim de rivayet etmiştir. Ancak onun lafzı şöyledir : Ka­dın kocasının yatağından ayrı olarak gecelediğinde; sabaha kadar me­lekler ona la’net ederler. İşte bunun içindir ki; Allah Teâlâ : «Serkeş­lik etmelerinden endişelendiğiniz kadınlara öğüt verin.» buyurmuştur.

Allah Teâlâ: «Kendilerini yataklarında yalnız bırakın.» buyuru­yor. İbn Abbâs’tan naklen Ali İbn Ebu Talha onları yalnız bırakmanın kendileriyle cinsî temasta bulunmamak, aynı yatakta yatmakla birlik­te onlara sırtını dönmek olduğunu söyler. Birçokları böyle söylemiş, iç­lerinde Süddî, Dahhâk, İkrime ve kendisinden gelen rivayetlerden birin­de, İbn Abbâs’m bulunduğu diğer bazıları ise; onlarla konuşmaması ve sohbet etmemesini de eklemişlerdir.

İbn Abbâs’tan rivayetle Ali İbn Ebu Talha şöyle diyor : Kadına na-sîhat eder. Kabul ederse ne âlâ, yoksa onu yatağında yalnız bırakır ve nikâhını terketmeksizin onunla konuşmaz. Bu ise kadına elbette ağır gelir.

Mücâhid, Şa’bî, İbrâhîm, Muhammed İbn Kâ’b, Miksem ve Katâde yalnız bırakmanın; onunla birlikte yatmamak olduğunu, söylemişlerdir.

Ebu Dâvûd der ki: Bize Mûsâ îbn İsmail’in… Ebu Hurre’den, onun da amcasından rivayetinde Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuşlardır: Eğer onların serkeşliklerinden korkarsanız, onları yatakta yalnız bı­rakınız. Hammâd burada Rasûlullah (s.a.) in nikâhı (cinsî temasta bulunmayı) kasdettiğini söyler.

Ebu Dâvûd Sünen’inde ve İmâm Ahmed’in Müsned’inde Muaviye İbn Hayde’den nakledildiğine göre; o: Ey Allah’ın Rasûlü, bizden bi­rinin karısının hakkı nedir? diye sormuştu. Allah Rasûlü bunu şöyle cevaplandırdılar: Yediğinden yedireceksin, giydiğinden giydireceksin, yüzüne vurmayacaksın, çirkin olduğunu söylemeyeceksin ve onu sa­dece evde yalnız bırakacaksın.

Allah Teâlâ : «Onları dövün.» buyuruyor ki; nasihatle ve yalnız bırakmakla yola gelmezlerse incitmemek şartıyla onları dövmeye hak­kınız vardır. Nitekim Müslim’in Sahîh’inde Câbir’den rivayete göre Ra-, sülullah (s.a.) veda haccmda şöyle buyurmuşlardır: Kadınlar hakkın­da Allah’tan korkunuz. Onlar sizin yanınızda size yardımcıdırlar. Sizin onlar üzerinizdeki hakkınız; sizin hoşlanmadığınız birini evinize ayak bastırmamalarıdır. Şayet bunu yaparlarsa; incitmeksizin onları dövünüz. Onların da sizin üzerinizdeki haklan; uygun şekilde geçimlerini ve giyimlerini sağlamanızdır.

İbn Abbâs ve birçokları «încitmeksizin dövmek» ta’bîrini kullan­mışlardır. Hasan el-Basrî de; iz bırakmayacak bir şekilde dövmek, de­miştir. Fakıhler de şöyle derler : Bir organım kırmamak ve iz bırakma­mak suretiyle dövmektir.

İbn Abbâs’tan rivayetle Ali tbn Ebu Talha şöyle diyor: Onu ya­takta yalnız bırakır. Şayet gelir ve yönelirse (yola gelirse) ne âlâ. De­ğilse onu incitmeyecek bir şekilde dövmene Allah izin vermiştir. Onun kemiğini kırmayasın. Şayet bununla yola gelirse ne âlâ. Değilse ondan kurtulmak sana helâl olmuştur.

Süfyân İbn Uyeyne, Zührî’den… İyâz îbn Abdullah’dan naklediyor ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdular: Allah’ın cariyelerini (kadınla­rınızı) dövmeyiniz. Bunun üzerine Hz. Ömer, Rasûlullah (s.a.) a ge­lerek; kadınlar kocalarına kafa tutuyorlar, diye şikâyet etti. Rasûlul­lah (s.a.) da onların dövülmesine müsâade buyurdu. Bundan sonra bir çok kadın, Rasûlullah (s.a.) in hanımlarına gelerek kocalarından şikâ­yet ettiler. Bunun üzerine Allah Rasûlü (s.a.) : Kocalarından şikâyet eden bir çok kadın Muhammed’in ailesine (hanımlarına) gelmektedir. Onlar sizin hayırlılarınız değillerdir, buyurdular. Hadîsi Ebu Dâvûd, Neseî ve îbn Mâce rivayet etmişlerdir.

İmâm Ahmed diyor ki: Bize Süleyman tbn Davud’un.., Eş’as tbn Kays’dan rivayetine göre; o şöyle demiştir: Ömer’e müsâfir oldum. Hanımına vararak dövdü ve şöyle dedi: Ey Eş’as, Rasûlullah (s.a.) dan ezberlediğim şu üç şeyi sen de benden ezberle : Bir adama karısını niçin dövdüğünü sorma, vitri kılmadan yatma. Râvî, üçüncüsünü unutmuş­tur. Hadîsi Ebu Dâvûd, Neseî ve tbn Mâce de rivayet etmişlerdir.

Allah Teâlâ: «Size itaat ederlerse aleyhlerinde bir yol aramayın.» buyuruyor. Allah’ın mübâh kıldığı hususlardan kocasının istediği her şeye kadın İtaat ettiğinde; artık kocaya, kansı aleyhinde herhangi bir yol (hak) yoktur. Onu dövme ve yalnız bırakma hakkı da olamaz.

Allah Teâlâ’nm : «Muhakkak ki Allah, Aliyy ve Kebîr olandır.» kav­li; kadınlara karşı sebebsiz yere zulümde bulunduklarında, erkeklere bir tehdîddir. Onların (kadınların) velîsi Allah Teâlâ olup O( Allyy ve Ke-bîr’dir. Kadınlara zulmedenlerden elbette intikamını alacaktır.[25]

35 — Eğer aralarının açılmasından endîşeye düşerse­niz, erkek tarafından bir hakem, kadın tarafından bir ha­kem gönderin. Bunlar barıştırmak isterlerse Allah; onların arasını bulur. Muhakkak ki Allah, Alîm, Habîr olandır.

Hakem Usûlü

Allah Teâlâ önce kadının yüz çevirmesi ve serkeşliğinden ibaret olan birinci durumu zikrettikten sonra, karı kocanın birbirlerinden nef­ret etmeleri (uzaklaşmaları) durumuna işaretle : «Eğer aralarının açıl­masından endîşeye düşerseniz; erkek tarafından bir hakem, kadın ta­rafından bir hakem gönderin.» buyuruyor.

Fakîhler şöyle diyorlar: Karı kocanın arası açıldığında; hâkim, her ikisini birden onların durumlarını görüp gözetecek güvenilir birinin yanma oturtur. Bu kişi, herhangi birinden gelecek zulmü ve kötülüğü engeller. İşleri zorlaşır ve hasımlıkları uzarsa, o zaman hâkim, kadirim ailesinden ve erkeğin ailesinden birer güvenilir kişi gönderir. Bunlar biraraya gelerek karı kocanın durumu üzerinde düşünürler ve faydalı görecekleri şekilde ya ayırırlar, ya da birleştirirler. Fakat kanun koyu­cu (şârî), burada birleşmeyi daha uygun görerek : «Bunlar barıştırmak isterlerse Allah onların arasını bulur.» buyuruyor.

İbn Abbâs’tan rivayetle Ali İbn Ebu Talha şöyle demiştir: Allah Teâlâ; erkeğin ailesinden bir kişi, kadının ailesinden de bir kişi olmak üzere; iki sâlih kişinin gönderilmesini emretmiştir. Bunlar bakacaklar; şayet kötülük yapan erkek ise, karısını ondan ayıracaklar ve erkeğin üzerine nafaka koyacaklardır. Şayet kötülük yapan kadın ise; bu du­rumda da onu kocasıyla birleştirecekler ve kadına nafakayı vermeyecek­lerdir. Kan kocayı; ayırmak ya da birleştirmek hususunda ittifak eder­lerse bunu emretmeleri caizdir. Şayet birleştirmeyi uygun görür de kan kocadan birisi buna razı olur, diğeri istemezse ve daha sonra da birisi razı olursa; razı olan diğerine vâris olur. Razı olmayan ise razı olana vâris olamaz. Hadîsi İbn’ Ebu Hatim ve İbn Cerîr rivayet etmişlerdir.

Abdürrezzâk, Ma’mer kanalıyla… İbn Abbâs’tan rivayet ediyor ki; o şöyle demiştir : Ben ve Muâviye hakem olarak gönderildik. —Ma’mer diyor ki: Bize ulaştığına göre onları gönderen Hz. Osman imiş— (Hz. Osman;) onlara şöyle demiş : Eğer birleştirmeyi uygun görürseniz bir-leştirin. Yok aynlmalannı uygun görüyorsanız ayırın.

Yine Abdürrezzâk rivayet ediyor: Bize Cüreyc’in îbn Ebu Müley-ke’den naklettiğine göre; Akîl İbn Ebu Tâlib, Fâtıma Bint Utbe İbn Rabîa ile evlenmişti. Fâtıma : Bana gelirsin ve ben de sana nafaka ve­ririm, demişti. Akîl yanına girdiğinde; Utbe İbn Rabîa ve Şeybe îbn Rabîa neredeler? diye sormuş. Akîl de : Ateşe girdiğin zaman, onlar senin sağındadırlar, diye cevâb vermiş. Bunun üzerine Fâtıma elbise­sini toparlayıp Hz. Osman’a gelip durumu anlatmış. Hz. Osman güle­rek; tbn Abbâs’ı ve Muâviye’yi göndermiş. İbn Abbâs : Ben ikisini ayı­racağım, demiş. Muâviye de: Abdimenâf oğullarından iki ihtiyarı ayı­racak değilim, demiş. îbn Abbâs ve Muâviye yanlarına gittiklerinde; yüzlerine kapılan kapatmışlar.

Yine Abdürrezzâk anlatıyor: Bize Ma’mer’in… Ubeyde’den naklet­tiğine göre; o şöyle demiştir: Hz. Ali’nin yanında idim. Bir kadın ko­casıyla birlikte ona geldi. Her birinin yanında bir grup bulunuyordu. Her iki grup da birer hakem çıkardılar. Hz. Ali hakemlere; üzerinize dü­şeni biliyor musunuz? Eğer birleştirmek isterseniz birleştirin, dedi. Ka­dın; lehime, ya da aleyhime olsun Allah’ın kitabına razıyım, dedi. Er­kek ise; ayrılık ise hayır (razı olmuyorum), dedi. Hz. Ali: Yalan söy­ledin, lehine veya aleyhine olsun Allah’ın kitabına razı oluncaya kadar böyle devam edeceksin, dedi. Hadîsi îbn Ebu Hatim rivayet etmiştir. îbn Cerîr de Ya’kûb kanalıyla… Hz. Ali’den bir benzerini rivayet et­miştir.

Cumhûr-u Ulemâ’nın mezhebine göre; hakemlerin ayırma ve bir­leştirme yetkileri vardır. İbrahim en-Nehâî şöyle demiştir: İki hakem karı-kocanm arasını bir, iki, üç talâk ile ayırmayı isterlerse böyle yapa­bilirler. Bu, Mâlik’ten de rivayet edilmiştir.

Hasan el-Basrî ise şöyle demiştir: Hakemler; birleştirmeye hükme­debilirler, ama ayırmaya hükmedemezler. Katâde ve Zeyd îbn Eşlem de böyle demişlerdir. Ahmed îbn Hanbel, Ebu Sevr ve Dâvûd bununla fetva vermişlerdir. Bunların dayanakları; Allah Teâlâ’nın : «Bunlar barıştır­mak isterlerse, Allah Teâlâ onların arasını bulur.» buyurup ayrılığı zik-retmemiş olmasıdır.

Şayet hakemlerin ikisi de kan-koca tarafından vekîl edilmişlerse; birleştirme ve ayırma hususundaki hükümleri geçerli olur ve bu konu­da ihtilâf yoktur. İmamlar hakemler konusunda da ihtilâf etmişlerdir : Hakemler; hâkim tarafından mı ta’yîn edilmişlerdir? —ki bu takdirde eşlerin her ikisi de razı olmasalar bile hüküm verebilirler— Yoksa iki eş tarafından ta’yîn edilmiş vekiller midir? Bu hususta iki görüş var­dır : Cumhur, birinci görüştedir. Zîrâ Allah Teâlâ : «Erkek tarafından bir hakem, kadın tarafından bir hakem gönderin.» buyurmuş ve bunları hakem diye isimlendirmiştir. Hakîm ise; hakkında hüküm verilenin rızâsına bakmaksızın hüküm verir. Âyetin zahiri de böyledir. Şafiî mez­hebinin yeni görüşü ile Ebu Hanîfe ve ashabının görüşleri budur. İkinci görüşe gelince bu; Hz. Ali’nin; koca; ayrılık olacaksa; hayır, dediğinde; ona yalan söyledin. Kadının söylediğini sen de söyîeyinceye kadar sö­züne dayanır. îkinci görüşe kail olanlar, derler ki: Şayet hakemler hâkim sayılsalardı, kocanın ikrarına ihtiyâç duyulmazdı. En doğrusunu Allah bilir.

Şeyh Ebu Ömer İbn Abdülberr der ki: Âlimlerin icmâ’ına göre; iki hakemin görüşleri ayrıldığında; diğerinin de sözüne i’tibâr edilmez. Karı-koca, iki hakemi vekîl kılmasalar bile hakemlerin birleştirme konu-1 sundaki sözleri geçerlidir. Âlimler; ayırma konusunda hakemlerin söz­lerinin geçerli olup olmadığı konusunda ihtilâf etmişlerdir. Ancak daha sonra Cumhûr’dan, hakemlerin bu konudaki sözlerinin de geçerli ola­cağı görüşü rivayet edilmiştir.[26]

36 — Allah’a ibâdet edin. O’na hiçbir şeyi ortak koş­mayın. Ana babaya, yakınlara, yetimlere, düşkünlere, ya­kın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolcuya ve elinizin altında bulunanlara iyilik edin, Allah kendini be­ğenip böbürlenenleri elbette sevmez.

Allah Teâlâ, tek ve ortağı olmaksızın kendisine ibâdeti emrediyor. Yaratan, rızık veren, nimetlendiren, her hal ve durumda yarattıklarına fazlı ile muamele eden O’dur. Onlar tarafından tevhide ve yaratıkla­rından hiçbir şeyle şirk koşulmamaya hak kazanmıştır. Nitekim Rasû-lullah (s.a.) Muâz’a şöyle demiştir: Allah’ın kullar üzerindeki hakkı nedir, biliyor musun? Muâz: Allah ve Rasûlü en iyi bilir, deyince; Ra-sûlullah: O’na ibâdet etmeleri ve O’na hiçbir şeyle ortak koşmamala-ndır, buyurmuş sonra tekrar sormuş: Bunu yaptıklarında kulların Allah üzerindeki hakkı nedir, biliyor musun? Onlara, azâb etmemesidir, demiş. Sonra Allah Rasûlü ana-babaya iyiliği tavsiye etmiş. Zira Allah Teâlâ, anam babanı senin var olman için bir sebep kılmış ve çok yerde kendine ibâdetin yanında ana babaya iyiliği zikretmiştir. Nitekim şu âyetler de böyledir : «Rabbın buyurmuştur ki: Kendisinden başkasına ibâdet etmeyesiniz, ana ve babaya iyi davranasmız.» (İsrâ, 23), «Bana ve ana-babana şükret. Dönüş ancak Bana’dır.» (Lokman, 14)

Sonra Allah Teâlâ ana babaya iyiliğin yanında erkek ve kadın ak­rabalara iyiliği de emretmiştir. Nitekim bir hadîste şöyle buyurulur:

Fakîre sadaka; sadakadır, akrabaya olursa; hem sadaka, hem de süa-i rahim’dir.

Allah Teâlâ: «Yetimlere iyilik edin.» buyuruyor. Çünkü onlar, iş^ lerini görecek ve kendilerine harcamada bulunacak sahiblerini kaybet­mişlerdir. İşte Allah Teâlâ bunlara iyiliği ve şefkati emrediyor ve «Düş­künlere iyilik edin.» buyuruyor. Bunlar, kendilerine yetecek şeyleri bu­lunmayan ihtiyâç sahipleridir. Allah Teâlâ onlara yetecek ve zarurî ihti­yâçlarını giderecek şeylerle yardımda bulunulmasını emretmiştir. Fa-kîr ve miskin (düşkün) lerden Tevbe sûresinde tekrar söz edilecektir.

«Yakın komşuya ve uzak komşuya iyilik edin.» âyeti hakkında İbn Abbâs’tan naklen Ali İbn Ebu Talha şöyle diyor : Yakın komşu, aranız­da akrabalık olan, uzak komşu da aranızda akrabalık olmayan komşu­dur. Bu tefsîr İkrime, Mücâhid, Me’mun İbn Mihrân, Dahhâk, Zeyd İbn Eşlem, Mukâtil İbn Hayyân ve Katâde’den de rivayet edilmiştir.

Ebu îshâk ise, nevf el-Bekkâlî’den rivayetle yakın komşunun müs-ltiman, uzak komşunun da yahûdî ve hıristiyan komşular olduğunu söy­lemiştir. Bu görüş îbn Cerîr ve İbn Ebu Hatim tarafından rivayet edil­miştir.

Cabir el-Cu’fi… Ali ve İbn Mes’ûd’dan rivayetle «Yakın komşu» dan kadının kastedildiğini söylemiştir. Mücâhid de «Uzak komşu» dan, yol­culuktaki arkadaşın kastedildiğini söyler.

Komşuya (iyilik yapmayı) emreden bir çok hadîs vârid olmuştur. Bunlardan bize ulaşanları zikredelim:

1- İmâm Ahmed der ki: Bize Muhammed İbn Ca’fer’in… Abdul­lah îbn Ömer’den naklettiğine göre; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş­lardır:

Cibril, bana komşuyu o kadar tavsiye etti ki; onu vâris kılacağını sandım. Hadîsi; Buhârî ve Müslim Sahîh’lerinde Ömer İbn Muhammed îbn Zeyd İbn Abdullah İbn Ömer’den rivayetle tahrîc etmişlerdir. .

2- İmâm Ahmed diyor ki: Bize Süfyân’ın… Abdullah İbn Amr’ dan naklettiğine göre; Rasûlullah (s.a.) : Cibril bana komşuyu o kadar tavsiye etti ki, onu vâris kılacağını sandım, buyurmuştur. Hadîsi Ebu Dâvûd da rivayet etmiştir. Hadîsin bir benzeri, Tirmizî tarafından Süf-yân îbn Uyeyne kanalıyla Beşîr’den rivayet edilmiştir. Tirmizî, hadîsin bu yönden garîb ve hasen olduğunu söyler. Hadîs, Mücâhid tarafından Âişe ve Ebu Hüreyre’den merfû’ olarak rivayet edilmiştir.

3- Yine İmâm Ahmed rivayet ediyor: Bize Abdullah İbn Yezîd’In… Abdullah îbn Amr îbn el-Âs’dan naklettiğine göre; Rasûlullah (s.a.) : Allah katında arkadaşların en hayırlısı, arkadaşına en hayırlı olanlarıdır. Yine Allah katında komşuların en hayırlısı komşusuna en hayırlı olanıdır, buyurmuştur. Hadisi Tirmlzî de Ahmed îbn Muhammed kanalıyla Hayve îbn Şüreyh’den rivayet etmiş ve hasendir, garîbtlr, de­miştir.

4- İmâm Ahmed der ki: Bize Abdurrahman İbn Mehdî’nin… Ömer’den naklettiğine göre Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdular: Kişi, komşusunun önünde karnını doyurmasın. Hadîsi sadece İmâm Ahmed rivayet etmiştir.

5- İmâm Ahmed, Ali İbn Abdullah kanalıyla… Mikdâd îbn el-Esved’den rivayet ediyor ki; Rasûlullah (s.a.) ashabına sormuştu : Zina hakkında ne dersiniz? Onlar: Onu, Allah ve Rasûlü haram kılmıştır, ve o kıyamet gününe kadar haramdır, dediler. Allah Rasûlü: Kişinin on kadınla zina etmesi, komşusunun hanımıyla zina etmesinden çok daha hafiftir, buyurmuştur. Sonra; hırsızlık hakkında ne dersiniz? diye sordular. Onlar yine: Hırsızlığı, Allah ve Rasûlü haram kılmıştır ve o haramdır, dediler. Allah Rasûlü : Kişinin on evden hırsızlık etmesi kom­şusundan hırsızlık etmesinden çok daha hafiftir, buyurdular. Hadîsi sa­dece İmam Ahmed rivayet etmiştir. Ancak Buhar! ve Müslim’de İbn Mes’ûd’dan rivayet edilen şu hadîs bunu desteklemektedir. İbn Mes’ûd der ki:

Rasûlullah’a; ey Allah’ın Rasûlü Allah katında hangi günâh en bü­yüktür? diye sordum. Seni yarattığı halde Allah’a şirk koşmandır, bu­yurdular. Ben : Bu, gerçekten büyük bir (suç) tur. Sonra hangisi? diye sordum. Seninle beraber yiyecek korkusuyla çocuğunu öldürmendir, bu­yurdular. Ben : Sonra hangisi? diye sordum. Komşunun hanımıyla zina etmendir, buyurdular.

6- Yine îmam Ahmed, Yezîd kanalıyla… Ebu’l-Âliye’den, o da ansârdan bir adamdan rivayet ediyor ki, o şöyle demiştir : Rasûlullah’ın yanına gitmek üzere ailemin yanından ayrıldım. Gördüm ki, Rasûlullah ayakta duruyor ve bir adam ona doğru gidiyor. Bir işleri (ihtiyâçları) olduğunu sandım. Ansârî anlatmaya devam eder ve şöyle der : Rasûlul­lah (s.a.) o kadar çok ayakta durdu ki, ayakta bu kadar uzun süre durduğu için Hz. Peygambere acıdım. Adam gidince; Rasûlullah (s.a.) a şöyle dedim : Ey Allah’ın Rasûlü, bu adam sizi o kadar çok ayakta bek­letti ki, uzun süre sizi ayakta beklettiği için size acıdım.

Rasûlullah (s.a.) : Onu gördün mü? diye sordu. Ben; evet deyince : Kim olduğunu biliyor musun? diye sordu. Ben; hayır dedim. O, Cibril’dir. Bana komşuyu o kadar tavsiye etti ki; onu vâris kılacağını sandım, bu­yurarak şöyle devam etti: Eğer ona selâm verseydin senin selâmım alırdı.

7- Abd tbn Humeyd Müsned’inde şöyle diyor : Bize Ya’lâ îbn Ubeyd… Câbir îbn Abdullah’dan nakletti ki; o şöyle demiştir : Rasûlul­lah (s.a.) Cibrîl ile birlikte cenaze namazı kılınan yerde namaz kılar­ken, Medine’nin üst kısımlarında oturan bir adam geldi. Cibrîl gidince adam sordu: Ey Allah’ın Rasûlü, seninle birlikte görmüş olduğum bu adam kimdir? Rasûlullah (s.a.) : Onu gördün mü? diye sordu. Adam, evet deyince; Öyleyse pek çok hayır gördün, bu Cibril’dir. Bana komşu­yu o kadar tavsiye etti ki; onu vâris kılacağını sandım, buyurdular. Bu tarîkten rivayetinde, Abd İbn Humeyd tek kalmıştır ve bu hadîs bir önceki hadîsi te’yîd etmektedir.

8- Ebu Bekr el-Bezzâr diyor ki: Bize Ubeydullah îbn Muhammed’ in… Câbir İbn Abdullah’tan naklettiğine göre; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdular: Komşular üçdür: Komşu vardır; bir hakkı olur. Komşu­ların hak yönüyle en aşağısı budur. Komşu vardır, iki hakkı olur. Komşu vardır, üç hakkı olur. Komşuların hak yönünden en üstünü de budur. Bir hakkı olan; müşrik ve akraba olmayan komşudur. Bunun yalnızca komşuluk hakkı vardır. İki hakkı olan komşu; müslüman komşudur. Onun; bir İslâm, bir de komşuluk hakkı vardır. Üç hakkı olan komşuya gelince; bu da müslüman ve akraba olan komşudur. Bunun bir kom­şuluk, bir İslâm ve bir de akrabalık hakkı vardır. Bezzâr diyor ki: Bu hadîsi Abdurrahmân îbn Fudayl’dan sadece tbn Ebu Füdeyk’in rivayet ettiğini biliyorum.

9- îmâm Ahmed, Muhammed îbn Ca’fer et-Taberî kanalıyla… Hz. Âişe’den rivayet ediyor ki o, Rasûlullah’a; benim iki komşum var-, hangisine hediye vereyim? diye sormuş. Allah Rasûlü de, kapısı sana daha yakın olanına, buyurmuş. Hadîsi Buhârî, Şu’be’den rivayet etmiş­tir.

Âyette geçen «Yakın arkadaş» hakkında Sevrî… Ali ve İbn Mes’ûd’ dan rivayetle; bu, kadındır (kişinin karışıdır) demiştir.

İbn Ebu Hatim şöyle diyor : Bu açıklamanın benzeri Abdurrahmân İbn Ebu Leylâ, İbrahim en-Nehaî, Hasan ve kendisinden gelen rivayet­lerden birinde Saîd İbn Cübeyr’den nakledilmiştir, tbn Abbâs, Mücâhid, îkrime ve Katâde bunun; yol arkadaşı olduğunu söylerken, Saîd îbn Cübeyr; sâlih arkadaştır, demiş. Zeyd İbn Eşlem de, o hazarda (ikâmet halinde) seninle birlikte oturan, yolculukta da arkadaş olandır, demiştir.

Âyette ki kelimesi; îbn Abbâs ve bir cemâatten ri­vayete göre müsâfirdir. Mücâhid, Ebu Ca’fer el-Bâkır, Hasan, Dahhâk ve Mukâtil de; yolculukla geçerken, sana uğrayan kişidir, demişlerdir. Bu görüş daha kuvvetlidir. Müsâfir olduğunu söyleyenlerin maksadı yol­dan geçen kişi ise, iki görüş aymdır. Yolcular hakkında Tevbe sûresinde bilgi verilecektir. Allah’a güvenir ve O’na tevekkül ederiz.

Allah Teâlâ’nın: «Elinizin altında bulunanlara iyilik edin.» buy­ruğu; kölelere iyiliği tavsiye etmektedir. Çünkü köle çaresiz ve zayıf olandır. İnsanların ellerinde esîrdir. Rasûlullah (s.a.) ölümünden ön­ceki hastalığında ümmetine vasiyette bulunup şöyle buyurmuşlardı: Namaza sanlın ve ellerinizin altında bulunanlara (kölelere) dikkat edin. Bunu çok tekrarlamışlardı.

İmâm Ahmed der ki: Bize İbrahim İbn Ebu’l-Abbas’ın… Mikdâm İbn Ma’dîkerib’den naklettiğine göre; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş­lardır : Kendi nefsine yedirdiğin, senin için bir sadakadır. Çocuğuna ye­dirdiğin, senin için bir sadakadır. Karına yedirdiğin, senin için bir sa­dakadır. Hizmetçine yedirdiğin, senin için bir sadakadır. Hadîsi Neseî, Bakiyye’den rivayet etmiştir ve isnadı sahihtir. Allah’a hamdederiz.

Abdullah ibn Amr’dan rivayet edildiğine göre; o, kâhyasına şöyle demişti: Kölelere yiyeceklerini verdin mi? O, hayır deyince de : Git ve onlara yiyeceklerini ver. Çünkü Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Kişiye günâh olarak; sahib olduklarına (kölelerine) yiyeceklerini ver­memek yeter. Hadîsi Müslim rivayet etmiştir.

Ebu Hüreyre’den rivayete göre; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş­lardır : Kölenin yiyecek ve giyeceği (efendisinin üzerinde) bir hakkı­dır. Ona ancak gücünün yetebileceği iş yüklenir. Bu hadîsi de Müslim rivayet etmiştir. Yine Ebu Hüreyre’den rivayete göre; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuşlardır : Sizden birinin hizmetçisi yemeğini getirdiğinde, şayet birlikte oturtmuyorsa, bir veya iki lokma, bir veya iki yiyecek ona versin. Zîrâ o, kendisinin rahat ettirilmesini ve tedavisini üstlenmiştir. Hadîsi Buhârî ve Müslim tahrîc etmişlerdir. Lafız, Buhârî’nindir. Müs­lim’in lafzı ise şöyledir : Kendisiyle birlikte oturtsun ve o da yesin. Şa­yet yemek az ise eline bir veya iki yiyecek koysun.

Ebu Zerr’den rivayet edildiğine göre; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyur­muşlardır :

Onlar, kardeşleriniz, köle ve câriyelerinizdir. Allah onları sizin el­leriniz altında, kılmıştır. Kimin kardeşi elinin altındaysa; ona yediğin­den yedirsin, giydiğinden giydirsin ve güç yetiremeyecekleri işi onlara yüklemesin. Şayet onlara böyle bir iş yüklerseniz onlara yardım ediniz. Hadîsi Buhârî ve Müslim tahrîc etmiştir.

Allah Teâlâ: «Allah kendini beğenip, böbürlenenleri elbette sev­mez.» buyuruyor. Yani kendi kendini beğenen, kibirlenen, büyüklenen, insanlara karşı övünen, kendini insanlardan daha hayırlı gören kişileri Allah elbette sevmez. O kendince büyük, ama Allah katında hakir ve küçüktür. İnsanlar katında da sevilmeyen kişidir.

Mücâhid «Allah kendisini beğenenleri sevmez.» âyetinde kibirle-nenlerin; «Böbürlenenleri sevmez.» kısmında da verdiklerini sayan ki­şilerin kastedildiğini söyler. Bu kişi, Allah’a şükretmez ve Allah’ın ken­disine vermiş olduğu nimetlerle insanlara karşı böbürlenir. Bu nimetler­den dolayı Allah’a çok az şükreder, demiştir.

İbn Cerîr der ki: Bize Hüseyn’in… Abdullah İbn Vâkıd Ebu Reca* el-Hervî’den naklettiğine göre; o, kölelerine kötü davrananları, aynı zamanda kendini beğenip böbürlenir bulursun, demiştir. Ve «Elinizin altında bulunanlara, iyilik edin.» âyetini okudu. Sonra, her bir âsîyi; aynı zamanda zâlim ve şaki bulursun, dedi ve : «Bir de anneme iyi dav­ranmamı öğütledi ve beni bedbaht bir zorba kılmadı.» (Meryem, 32) âyetini okudu.

Kendini beğenip böbürlenenler hakkında İbn Ebu Hatim, Avvâm îbn Havşeb’den rivayetle şöyle diyor: Bize babamın… Mutarrif’den naklettiğine göre; o şöyle demiştir : Bana Ebu Zerr’den bir hadîs ulaştı. Onunla buluşmayı çok arzu ediyordum. Onunla buluştuğumda: «Ey Ebu Zerr; bana ulaştığına göre, sen Rasûlullah (s.a.) in: Allah Teâlâ üç kişiyi sever ve üç kişiye de buğz eder, buyurduğunu iddia ediyormuş-sun, doğru mu? dedim. O, evet dedi. Ve üç kere : Dostuma İsnâd ederek yalan söyleyeceğimi sanmıyorum, dedi. Ben; Allah’ın buğz ettiği üç kişi kimlerdir? diye sordum. O; kendini beğenip böbürlenen kişidir. Onu, size indirilen Allah’ın kitabında da bulmuyor musunuz? deyip «Allah, kendini beğenip böbürlenenleri elbette sevmez.» âyetini okudu; Yine îbn Ebu Hatim rivayet ediyor : Bize babamın… Ebu Temîme’den, onun da Belhüceym’U bir adamdan naklettiğine göre; o, ey Allah’ın Rasûlü, bana tavsiye et, demişti. Allah’ın Rasûlü de: Elbiseni yerde sürümek-ten sakm. Çünkü elbiseyi yerde sürümek kendini beğenme alâmetidir. Allah ise kendini beğenenleri sevmez, buyurmuştu.[27]

37 — Onlar ki hem cimrilik ederler, hem de insanlara cimrilik tavsiye ederler ve Allah’ın kendilerine lutfundan verdiği şeyleri saklarlar. Biz, kafirler için hor ve rüsvây edici bir azâb hazırladık.

38 — Mallarını, insanlara gösteriş için sarfeden, Al­lah’a ve âhiret gününe inanmayanları da Allah sevmez. Şeytân kime arkadaş olursa o ne kötü bir arkadaştır.

39 — Ne olurdu sanki; onlar, Allah’a, âhiret gününe inanmış ve Allah’ın verdiği rızıklardan riyasızca infâk et­miş olsalardı. Allah onları çok iyi bilendir.

Allah Yolunda İnfâk

Allah Teâlâ; mallarıyla cimrilik edip de emretmiş olduğu şekilde ana-babaya iyilikte, yakınlara, yetimlere, düşkünlere, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolcuya, ellerinin altında bulunan kö­lelere, infâk etmeyen, Allah’ın onlar üzerindeki hakkını vermeyen ve aynı zamanda insanlara cimriliği emredenleri burada kötülüyor. Ra-sûlullah (s.a.) da hadîs-i şeriflerinde : Hangi hastalık, cimrilikten da­ha ağırdır? ve; cimrilikten sakınınız. Zîrâ o, sizden öncekileri helak etmiştir. Onlara sıla-i rahm’i kesmeyi (onlara gelip gitmemeyi, onlara iyilik yapmamayı) emretmiş, onlar buna uymuş; günâhları işlemeyi emretmiş, onlar da günahkâr olmuşlardır, buyurmuştur.

Allah Teâlâ : «Allah’ın kendilerine lutfundan verdiği şeyleri sak­larlar.» buyuruyor. Cimrilik, Allah’ın vermiş olduğu nimetleri İnkârdır. Bu nimetler o kişide görülmez ve açığa çıkmaz. Ne yemesinde, ne giyi­minde ve ne de harcamasında. Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyette: «Doğrusu insan, Rabbına karşı çok nankördür. Doğrusu kendisi de buna hakkıyla şâhiddir.» (Âdiyât, 6) buyururken; burada da «Allah’ın kendilerine lutfundan verdiği şeyleri saklarlar.» buyurup onları «Biz kâ­firler için hor ve rüsvây edici bir azâb hazırladık.» âyetiyle tehdîd edi­yor. Küfür; örtme ve gizlemedir. Cimri de Allah’ın kendisine verdiği nimetleri örter, gizler ve inkâr eder. O da Allah’ın kendine verdiği ni­metlerini inkâr etmiştir. Bir hadîste : Allah Teâlâ bir kula nimet ver­diğinde o kulun üzerinde nimetinin görünmesini sever, buyurulmuştur. Rasûlulah (s.a.) duâlannda şöyle derlerdi: Bizi nimetine şükreden ve onu kabul ederek sana senâ’da (övgüde) bulunan kıl. Nimeti bizim üze­rimize tamâmla.

Seleften bazıları bu âyetin Rasûlullah (s.a.) in sıfatına dâir yan­larındaki bilgiyi açığa vurmayarak gizleyen yahûdîlerin cimriliğine hamletmişlerdir. Bunun içindir ki; Allah Teâlâ «Kâfirler için hor ve rüsvây edici bir azâb hazırladık.» buyurmuştur. Bu görüşü İbn tshâk… İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir. Mücâhid ve bir çokları da böyle söyle­mişlerdir.

Şüphe yok ki; âyetin buna da ihtimâli vardır. Ancak âyetin zahirin­den anlaşılan, —her ne kadar ilimde cimrilik de evleviyetle buna da-hilse de— maldan cimrilik hakkında sevkedilmiş olmasıdır. Sözün akışı; akrabalara ve zayıflara infâkda bulunma hakkındadır. Bundan sonraki âyet de böyledir. Ki o âyette de önce : «Mallarım insanlara gösteriş için sarfeden» buyurularak kötülenmiş (zemmedilen) ve eli sıkı olanlar zik­redilmiş ki; bunlar cimrilerdir. Sonra da gösteriş İçin dağıtanlar zik­redilmişlerdir. Bunlar, bu vermeleriyle Allah’ın mâsını istemezler de, şân ve şöhrete kavuşmak ve insanlar tarafından cömertlik sebebiyle övülmek isterler. Cehenneme ilk atılacak üç sınıfın zikredildiği ha-dîs-i şerifte bunların «Yaptıklarını gösteriş için yapan âlim, gazi ve mal sarfedenler olduğu» bildirilmektedir. Mal sahibi şöyle der: Senin yo­lunda harcanmasını istediğin hiçbir şey bırakmadım ve senin yolunda harcadım. Allah Teâlâ’da; yalan söyledin, sen cömert denilmesini iste­miştin ve sana böyle denildi, buyurur. Yani ona : Sen mükâfatını dün­yada aldın. Yapmış olduğun iş ile senin maksadın da buydu, denilir.

Bir hadîste Hz. Peygamber (s.a.) Adiyy’e : Baban bir iş (şey) İste­di de, ona ulaştı (kavuştu), buyurdular.

Başka bir hadîste de Rasûlullah (s.a.) a Abdullah İbn Cüd’ân’ın du­rumu sorulur. İnfâkda bulunması ve köle azâd etmesi ona fayda vere­cek mi? denir. Rasûlullah; Şöyle buyurur: Hayır, bir gün olsun; Al­lah’ım, din günü hatâmı bağışla, dememiştir.

Bunun içindir ki; Allah Teâlâ : «Allah’a ve âhiret gününe inanma­yanları da Allah sevmez.» buyuruyor. Yani onları bu kötülükleri yap­maya, ma’rûf şekilde itaatte bulunmaktan yüzçevirmeye şeytân sürük­lemiştir. Onlara arkadaş olarak gaflete düşürmüş, haktan yüz çevirtmiş ve onlara çirkinlikleri güzel göstermiştir. Allah Teâlâ: «Şeytân kime arkadaş olursa, o ne kötü bir arkadaştır.» buyurmuştur.

Sonra Allah Teâlâ : «Ne olurdu sanki onlar, Allah’a, âhiret gününe inanmış ve Allah’ın verdiği nzıklardan riyasızca infâk etmiş olsalardı…» buyuruyor ki; en güzel yola girseler, âhiret hayatında Allah’ın, güzel amel işleyenlere va’dettiklerini umarak gösterişi bırakıp Allah’a îmâna ve ihlâsa dönseler, Allah’ın sevip hoşnûd olduğu şekilde Allah’ın kendi­lerine verdiği nzıklardan infâk etselerdi; bir daha onları hiçbir şey üzemez, kederlendiremezdi.

Allah Teâlâ : «Allah onları çok iyi bilendir.» buyurmuştur. Allah Teâlâ onların sâlih veya bozuk niyyetlerini iyi bilir. Onlardan kimin tevfîka müstehak olduğunu bilir de onu muvaffak kılar, doğru yola eriş­tirir, razı olacağı sâlih ameller işlemeye muvaffak kılar. İlâhî katından kovulup terkedilmeye hak kazananı da iyi bilir. Onlar, kapısından ko­vulmuş dünya ve âhirette zarar ve ziyana uğramışlardır. Allah bundan korusun.[28]

40 — Allah; şüphesiz zerre kadar haksızlık yapmaz. Zerre kadar iyilik yapılsa onu kat kat arttırır. Ve kendi ka­tından büyük bir mükâfat verir.

41 — Her ümmetten bir şâhid kıldığımız ve onlara da seni şâhid getirdiğimiz zaman (bakalım) nice olacak?

42 — tşte o gün, o küfredip peygambere âsî olanlar, isterlerdi ki; yerle bir olsalardı da Allah’dan o bir sözü giz­lememiş bulunsalardı.

İslâm Ümmetinin Şâhidliği

Allah Teâlâ haber veriyor ki; kıyamet günü, kullarından hiç biri­sine bir hardal tanesi ve bir zerre ağırlığınca zulmedilmeyecektir. Bila­kis eğer kul; güzel ameller işlemişse, karşılığını tâm olarak ve kat kat fazlasıyla verecek. Nitekim Allah Teâlâ, başka âyetlerde de şöyle bu­yurmuştur : «Oğulcuğum, işlediğin şey bir hardal tanesi kadar da olsa; bir kayanın içinde veya göklerde, yahud yerin derinliklerinde de bu­lunsa, Allah onu getirir.» (Lokman, 16), «O gün insanlar, yaptıklarının kendilerine gösterilmesi için bölük bölük dönerler. Kim zerre kadar ha­yır yapmışsa onu görür. Kim de zerre kadar kötülük yapmışsa onu gö­rür.» (Zilzâl, 6-8).

Buharî ve Müslim’de Zeyd İbn Eşlem kanalıyla… Ebu Saîd el-Hud-rî’den, onun da Rasûlullah (s.a.) dan rivayetine göre uzun şefaat hadî­sinde şöyle buyurulmuştur: Allah Teâlâ : Dönün, kimin kalbinde har­dal tanesi kadar îmân bulursanız, onu ateşten çıkarın, buyuracak. Ha­dîsin diğer bir rivayetinin lafzı şöyledir : İnin, inin, inin. Bir zerre ağır­lığınca îmânı olam ateşten çıkarın. Ve bir çok kişiyi çıkaracaklar. Ebu Saîd sonra şöyle demiştir : Dilerseniz, «Allah şüphesiz zerre kadar hak­sızlık yapmaz.» âyetini okuyunuz.

İbn Ebu Hatim şöyle diyor: Bize Ebu Saîd el-Eşecc’in… Abdullah îbn Mes’ûd’dan rivayetine göre; o şöyle demiştir: Kıyamet günü kadın ve erkek kul getirilecek. Bir münâdî ilklerin ve sonların (bütün insan­ların) huzurunda şöyle nida edecek : Bu falan oğlu falandır, kimin hakkı var ise gelsin hakkını alsın. Kadın, babası, kardeşi ya da kocası üzerin­de hakkı olduğu için sevinecek. Sonra Abdullah îbn Mes’ûd : «O gün aralarında soy yakınlığı fayda vermez. Birbirlerine bir şey de soramaz­lar.» (Mü’nıinûn, 101) âyetini okuyarak, şöyle devam etti: Allah Teâlâ kendi hakkından dilediğini bağışlar. Ama insanların haklarından hiç­birisini bağışlamaz. Kişi insanların huzuruna dikilir de şöyle nida edi­lir : Bu, falan oğlu falandır. Kimin hakkı var ise gelsin, hakkını alsın. Bunun üzerine kült Rabbım, dünya bitti (geçti) onların haklarını ne reden vereyim? der. Allah da şöyle buyurur: İyi amellerinden alın ve hak sahibine isteği kadar verin. Şayet kul Allah’ın dostu (sevdiği bir kul) ise; ona bir zerre ağırlığı ihsanda bulunur. Ve bu zerre miktarını artırarak onu cennete koyar. Sonra Abdullah bize : «Allah zerre kadar haksızlık yapmaz. Zerre kadar iyilik yapılsa onu kat kat artırır.» âyetini okudu. Ve şöyle devam etti: Onu cennette koyar. Âsî bir kul ise melek; Rabbım, iyilikleri bitti ve bir çok istekli kaldı (ne yapalım) ? der. Allah Teâlâ da: Onların kötülüklerinden alın ve o kulun kötülüklerine ekle­yin, buyurur. Sonra da cehenneme gönderilmesi hükmü yazılır.

Hadîsi İbn Cerîr başka bir şekliyle Zâzân’dan rivayet etmiştir. Bu hadîsin bir kısmını destekleyen (kuvvetlendiren) sahîh bir hadîs var­dır. Nitekim İbn Ebu Hatim diyor ki: Bana babamın… Abdullah İbn Ömer’den rivayetine göre; o şöyle demiştir : Bu âyet; yani «Kim bir iyi­likle gelirse, ona onun on katı vardır.» (En’âm, 160) âyeti bedevîler hak­kında inmiştir. Bir adam: Ey Ebu Abdurrahman muhacirler için ne var? diye sordu. îbn Ömer: Ondan daha üstünü «Allah şüphesiz zerre kadar haksızlık yapmaz. Zerre kadar iyilik yapılsa onu kat kat artırır. Ve kendi katında büyük bir mükâfat verir.» ayetidir, dedi.

Bize Ebu Zür’a’nın… «Zerre kadar İyilik yapılsa onu kat kat artı­rır.» âyeti hakkında Saîd İbn Cübeyr’den naklettiğine göre; müşrikin kıyamet gününde azabı hafifletilecek. Ama ebedi olarak ateşten çıka­rılmayacak. Sahih bir hadîsde buna delil vardır. Şöyleki: Abbâs: Ey Allah’ın Rasûlü, Ebu Tâlib seni korur ve sana yardım ederdi. Senin ona bir faydan olacak mı? demişti. Allah Rasûlü bunun üzerine : Evet, o az bir ateştedir. Eğer ben olmasaydım, ateşin en alt derecesinde olacaktı, buyurdular.

Ebu Dâvûd et-Tayâlisî’nin Sünen’inde rivayet ettiği şu hadîse na­zaran bu; diğer kâfirlere değil de, sadece Ebu Tâlib’e mahsûs olabilir: Buna göre; îmrân’ın… Enes’den rivayetine göre; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuşlardır: Allah Teâlâ mü’minin hiç bir iyiliğini boşa gidermez. Dünyada ona karşılık kendisine nzık verilir. Âhirette de onunla mükâ­fatlandırılır. Kâfire gelince; yaptığı iyilikle dünyada yedirilip, içirilir. Kı­yamet günü olunca da onun hiçbir iyiliği olmaz.

Ebu Hüreyre, îkrime, Saîd İbn Cübeyr, Hasan, Katâde ve Dahhâk «Kendi katında büyük bir mükâfat verir.» âyetiyle cennetin kastedildi­ğini söylemişlerdir.

.İmâm Ahmed diyor: Bize Abdüssamed’in… Ebu Hüreyre’den nak­lettiğine göre; o şöyle demiştir : Bana ulaştığına göre; Allah Teâlâ, mti’-min kulunun bir tek iyiliği karşılığında, bin kerre bin iyilik verecektir. Ravî şöyle anlatır : Hacca veya umreye gitmem nasîb oldu da, Ebu Hü-reyre’ye kavuştum ve ona dedim ki: Bana söylendiğine göre; sen şöyle Dır söz söylemişsin : Allah Rasûlünden duydum : Allah Teâlâ, mü’min kulunun bir iyiliğine karşı bin kere bin iyilik verecek. Doğru mu? Ebu HÜreyre şöyle dedi : Hayır, Allah Rasûlünü şöyle derken işittim : Allah Teâlâ ona, iki bin kere bin iyilik verecektir. Sonra «Allah onu kat kat artırır ve katında büyük bir mükâfat verir.» âyetini okuyarak; onun miktarını kim ölçebilir? dedi.

İmâm Ahmed şöyle rivayet ediyor : Bize Yezîd’in… Ebu Osman’dan naklettiğine göre; o şöyle demiştir : Ebu Hüreyre’ye giderek ona : Bana ulaştığına göre, sen; muhakkak iyilik bin kere bin kat artırılır, demişsin (doğru mu?) diye sordum. O dedi ki: Allah’a yemîn ederim ki; Allah Rasûlü’nün şöyle buyurduğunu işittim: Şüphesiz Allah, iyiliği iki bin kere bin kat artıracaktır. Hadîsin senedindeki Ali İbn Zeyd’in bazı ha­dîsleri münkerdir. En doğrusunu Allah bilir.

Allah Teâlâ : «Her ümmetten bir şâhid kıldığımız ve onlara da seni şâhid getirdiğimiz zaman (bakalım) nice olacak» buyuruyor. Allah Teâlâ burada kıyamet gününün korkularından, şiddetinden haber vere­rek, <(Kıyâmet günü işler ve durum nasıl olacak? O gün her ümmetten bir şâhid getirilecek —ki bunlar peygamberlerdir—» buyuruyor. Nite­kim başka âyetlerde de şöyle buyurmaktadır: «Yer, Rabbının nuru ile aydınlandı, kitâb konuldu, peygamberler ve şâhidler getirildi.» (Zümer, 69), «O gün her ümmetten bir kişiyi aleyhlerine şâhid tutarız.» (Nahl, 89)

Buhârî der ki: Bize Muhammed İbn Yûsuf’un… Abdullah îbn Mes’ ûd’dan rivayetine göre; o şöyle demiştir: Allah Rasûlü bana; bana (Kur’an) oku, buyurdular. Ben: Ey Allah’ın Rasûlü, Kur’an sana in­dirilirken, sana Kur’an’ı ben mi okuyayım? diye sordum. Evet, onu bir başkasından dinlemeyi severim, buyurdu. O’na Nisa sûresini okudum. «Her ümmetten bir şâhid kıldığımız ve onlara da seni şâhid getirdiği­miz zaman bakalım nice olacak?» âyetine gelince; şimdi bu yeter (bu sana kâfidir), buyurdu. Baktım gözleri yaşarmıştı.

Hadîsi Buhârî ve Müslim, A’meş kanalıyla da rivayet etmişlerdir. Hadîs müteaddid kanallarla İbn Mes’ûd’dan rivayet edilmişse de, bu rivayetler maktu’ rivayetlerdir. Aynı hadîs İmâm Ahmed tarafından Ebu Hayyân ve Ebu Rezîn kanalıyla rivayet edilmiştir.

îbn Ebu Hatim şöyle diyor: Bize Ebu Bekr İbn Ebu Dünya’nın… Yûnus İbn Muhammed İbn Fudâle el-Ansâri’den, onun da babasından —ki bu zât Hz. Peygamberin ashâbmdandır— naklettiğine göre; Ra-sûlullah (s.a.) Zafer oğulları içindeyken onlara gelmiş ve o gün Zafer oğullan yurdunda bulunan bir kayanın üzerine oturmuştu. Yanında İbn Mes’ûd, Muâz îbn Cebel ve ashabından bazıları vardı. Hz. Peygam­ber Kur’an okuyan birine emrettiler de Kur’an okudu. «Her ümmetten bir şâhid kıldığımız ve onlara da seni şâhid getirdiğimiz zaman bakalım nice olacak?» âyetine gelince; Hz. Peygamber ağladı. O kadar ki, sakalı ve iki yanı titriyordu. Şöyle buyurmuştu : Ey Rabbım, ben aralarında bulunduklarıma şahidim, görmediklerim nice olacak?

îbn Cerîr der ki: Bize Abdullah İbn Muhammed ez-Zühri’nin… «Her ümmetten bir şâhid kıldığımız…» âyeti hakkında Abdullah İbn Mes’ûd’dan rivayetine göre; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuşlardır: Aralarında bulunduğum sürece onlara şahidim. Benim ruhumu aldı­ğında ise onları gözetecek olan Sensin.

Ebu Abdullah el-Kurtubî «Tezkire»sinin, Hz. Peygamberin ümme­tine şâhidliğine dâir rivayet edilenler babında şöyle diyor : Bize İbn el-Mübârek’in… Saîd İbn el-Müseyyeb’den naklettiğine göre; o şöyle der­miş : Hiçbir gün yoktur ki, Hz. Peygambere ümmeti sabah ve akşam arzedilmesin. O, onlan isimleriyle ve amelleriyle tanır. Böylece onlar hakkında şâhidlik yapar. Allah Teâlâ; «Her ümmetten bir şâhid kıl­dığımız ve onlara da seni şâhid getirdiğimiz zaman bakalım nice ola­cak?» buyurmuştur.

Bu hadîsin isnadında kopukluk vardır. Senedde ismi verilmeyen birisi bulunmaktadır. Bu söz Saîd îbn el-Müseyyeb’e aittir ve o bu sözü Hz. Peygambere ulaştırmamıştır (hadîs merfû’ değildir). Kurtubî ha­dîsi kabul edip, serdettikten sonra şöyle diyor : Ameller her salı ve per­şembe günü Allah’a, cuma günleri de peygamberlere, babalara ve ana­lara arzedilir. Bu, yukardaki hadîslerle çatışmaz. Çünkü amellerin pey­gamberimize her gün, diğer peygamberlerle birlikte de cum’a günü ar-zedilmesi mümkündür.

Allah Teâlâ : «İşte o gün o küfredip peygambere asî olanlar ister­lerdi ki; yerle bir olsalardı.» buyuruyor. O gün, görecekleri korkular ve başlarına gelecek perişanlık, rüsvâylık ve azarlamadan dolayı yerin ya­rılıp da kendilerini yutmasını isterlerdi. Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyette de şöyle buyurur: «O gün kişi elleriyle sunduğuna bakacak.» (Nebe’, 40).

Allah Teâlâ «Allah’dan o bir sözü gizlememiş bulunsalardı» buyu­rarak onların bütün yaptıklarını i’tirâf edeceklerini ve ondan hiçbir şeyi gizlemeyeceklerini haber vermiştir.

tbn Cerîr der ki: Bize İbn Humeyd’in… Saîd İbn Cübeyr’den nak­lettiğine göre; o şöyle demiştir: Bir adam İbn Abbâs’a gelerek; Allah Teâlâ bir âyette, kıyamet günü müşriklerin : «Ey Rabbımız, biz müşrik­ler değildik.» (En’âm, 23) diyeceklerini haber verirken başka bir âyette de: «Allah’dan o bir sözü gizlememiş bulunsalardı.» buyurmaktadır, dedi. İbn Abbâs şöyle cevâb verdi: Onların; vallahi ey Rabbımız, biz müşrikler değildik, demelerine gelince; onlar cennete sadece nıüslüman olanların girdiğini görünce; gelin, inkâr edelim, diyerek: Vallahi ey Rabbımız, biz müşrikler değildik, derler. Allah Teâlâ onların ağızlarını mühürler de, elleri ve ayaklan konuşur. «Ve Allah’dan o bir sözü gizle­mezler.»

Abdürrezzâk diyor ki: Bize Ma’mer’in… Saîd İbn Cübeyr’den riva­yet ettiğine göre; o şöyle demiştir : Bir adam îbn Abbâs’a gelerek; Kur’ an’da bana ters görünen şeyler var, dedi. İbn Abbâs; nedir onlar? Kur’ an’da şüphe mi Var? diye sordu. Adam: Hayır, bu bir şüphe değildir. Sadece bir ihtilâftır (çelişkidir, zıtlıktır), dedi. îbn Abbâs: Sana zıt gelen şeyleri söyle, dedi. Adam, şöyle konuştu : Allah Teâlâ bir âyette : «Vallahi ey Rabbımız biz müşrikler değildik.» (En’âm, 23) buyuruyor. Başka bir âyette de «Allah’dan o bir sözü gizlememiş bulunsalardı.» bu­yuruyor ki gizlememişlerdir. İbn Abbâs, adama şöyle cevâb verdi: Al­lah Teâlâ’nın : «Vallahi ey Rabbımız biz müşrikler değildik.» buyurma­sının anlamı şudur : Onlar, kıyamet günü Allah’ın sadece müslümanları bağışladığını, günâhları bağışlayıp şirk koşmayı bağışlamadığını, müş­riklerin inkârının bağışlanmayacak kadar büyük olduğunu gördükle­rinde; vallahi ey Rabbımız biz müşrikler değildik, diyecekler ve bunun­la bağışlanacaklarını umacaklar. Ama Allah Teâlâ onların ağızlarını mühürleyecek. Yapmış olduklannı elleri ve ayaklan söyleyecek. «İşte o gün, küfredip de peygambere âsî olanlar isterlerdi ki; yerle bir olsalardı da Allah’tan o bir sözü gizlememiş bulunsalardı.»

Cüveybir’in Dahhâk’dan rivayetine göre; Nâfi’ tbn el-Ezrâk, fbn Abbâs’a gelerek şöyle sordu : Ey Abbâs’ın oğlu, Allah Teâlâ bir âyette : «İşte o gün, o küfredip de peygambere âsî olanlar isterlerdi ki; yerle bir olsalardı da Allah’tan o bir sözü gizlememiş bulunsalardı.» buyururken; başka bir âyette de onların : «Vallahi ey Rabbımız, biz müşrikler de­ğildik.» diyeceklerini haber veriyor. Ne dersin? İbn Abbâs şöyle cevâb verdi: Öyle sanıyorum ki; sen arkadaşlarının yanından kalktın ve; İbn Abbâs’a Kur’an’ın müteşâbihini söyleyeceğim, dedin. Sen onlara dön­düğünde haber ver ki; Allah Teâlâ kıyamet günü insanları bir düzlükte toplayacak. Müşrikler : Allah Teâlâ kendini bir sayan tevhîd ehli dışın­da hiç kimseden hiçbir şeyi kabul etmeyecek. Gelin inkâr edelim, diye­cekler. Allah Teâlâ kendilerine sorduğunda : «Vallahi ey Rabbımız, biz müşrikler değildik.» diyecekler. Ağızlarına mühür vurulacak ve organ­ları konuşturulacak da, onların müşrikler olduğuna organları şâhidlik edecek. İşte o zaman yerle bir olup Allah’dan o bir sözü gizlememiş bu­lunmayı dileyecekler.

Hadisi îbn Cerîr rivayet etmiştir.[29]

43 — Ey îmân edenler, sarhoşken, ne söylediğinizi bi-linceye kadar, bir de cünübken —yolcu olmanız müstes­na— gusül yapmadıkça namaza yaklaşmayın. Eğer hasta veya yolculukta iseniz, yahud herhangi biriniz heladan gelirse veya kadınlara yaklaşıp da su bulamazsanız teiniz bir toprağa teyemmüm edin, yüzlerinize ve ellerinize sü­rün. Şüphesiz ki Allah, Afüvv ve Ğafûr olandır.

Allah Teâlâ; kişinin ne dediğini bilmediği sarhoşluk halinde na­maz kılmayı mü’min kullarına yasaklıyor. Cünüblerin namaz mahalli olan mescidlere yaklaşmasını da yasaklıyor. Kalmaksızın bir kapıdan diğer bir kapıya geçme hali müstesnadır. Bu, içkinin haram kılınma­sından öncedir. Nitekim Bakara sûresinin 219. ayetinin tefsirinde zik­retmiş olduğumuz hadis de buna delâlet etmektedir. Rasûlullah (s.a.) o âyeti Hz. Ömer’e okumuş; Ömer de: Ey Allah’ım, içki hakkında bize yeterli bir açıklama gönder, demişti. Bu âyet inince Hz. Peygamber (s.a.) bu âyeti Ömer’e okuduğunda, Ömer: Ey Allah’ım, içki hakkında bize yeterli bir açıklama gönder, demişti. Onlar namaz vakitlerinde içki içmezlerdi. «Ey îmân edenler; içki, kumar, putlar ve fal okları şeytân işi pisliklerdir. Bunlardan kaçının ki felaha eresiniz… Artık vazgeçer­siniz değil mi?» (Mâide, 90 – 91) âyeti nazil olunca Ömer: Vazgeçtik, vazgeçtik, demişti.

İsrail’in… içkinin haram kılınması kıssasında, Ömer İbn Hattâb’-dan rivayet ettiği hadîste şöyle geçmektedir : Nisa süresindeki «Ey îmân edenler, sarhoşken, ne söylediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşma­yın.» âyeti nazil oldu. Namaza kalkıldığında Rasûlullah (s.a.) m münâ-dîsi; sarhoş olan namaza yaklaşmasın, diye nida ederdi. Hadîsin lafzı Ebu Davud’undur.

Bu âyetin nüzul sebebi hakkında îbn Ebu Hatim şöyle rivayet eder : Bize Yûnus İbn Habîb’in… Sa’d’dan rivayetine göre; o şöyle demiştir: Benim hakkımda dört âyet indi: Ansârdan bir adam yemek yapmış; muhacir ve ansârdan bazılarını da davet etmişti. Yedik ve sarhoş olun­caya kadar içtik. Sonra övünmeye başladık. Bir adam devenin çene ke­miğini alarak Sa’d’ın burnunu yaraladı. Sa’d’ın burnu kırılmış idi. Bu, içki haram kılınmadan Önceydi. Bunun üzerine «Ey îmân edenler, sar­hoşken namaza yaklaşmayın.» âyeti nazil oldu.

Hadîs uzun şekliyle ve Şu’be rivâyetiyle Müslim’de mevcûddur. İbn Mâce dışında diğer Sünen sahipleri de, hadîsi muhtelif yollardan olmak üzere Semmâk’den rivayet etmişlerdir.

Bu âyetin nüzul sebebine dâir İbn Ebu Hatim şu hadîsi rivayet eder: Bize Muhammed İbn Ammâr’ın… Ali İbn Ebu Tâlib’den naklettiğine göre; o şöyle demiştir: Abdurrahmân İbn Avf bize yemek yaptı. Bizi davet ederek içki ikram etti. İçki bizden alacağını aldı (sarhoş olduk). Namaz vakti gelince birisini (imâm olarak) öne geçirdiler. O da Kâfi-rûn Sûresini «De ki ey kâfirler, sizin ibâdet ettiğinize ben ibâdet etmem. Biz sizin ibâdet ettiğinize ibâdet ederiz.» şeklinde okudu. Bunun üzerine Allah Teâlâ: «Ey îmân edenler, sarhoşken, ne söylediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın.» âyetini indirdi.

Hadîsi İbn Ebu Hatim böyle rivayet ediyor. Tirmizî ise Abd İbn Hu-meyd’den hadîsi rivayet etmiş ve hasendir, sahîhdir, demiştir. İbn Ce-rîr de Muhammed İbn Beşşâr kanalıyla… Ali’den rivayet ediyor ki; Ali, Abdurrahmân ve diğer bir adam içki içmişlerdi. Abdurrahmân on­lara namaz kıldırdı ve namazda Kâfirûn sûresini okudu. Ancak onu karıştırdı. Bunun üzerine «Sarhoşken namaza yaklaşmayın» âyeti nazil oldu.

Ebu Dâvûd ve Neseî bu hadîsi Sevrî’den rivayet etmişlerdir.

Yine İbn Cerîr rivayet ediyor: tbn Humeyd… Ebu Abdurrahmân es-Sülemî’nin şöyle dediğini rivayet ediyor : Hz. Ali Rasûlullah’ın asha­bından bir grup ile kendilerine getirdiği içkiden içtiler. Bu, içki haram kılınmazdan önceydi. Namaz vakti gelince, Ali’yi (imâm olarak) öne geçirdiler. O da namazda Kâfirûn sûresini okudu. Ama gerektiği şekilde değil. Bunun üzerine Allah Teâlâ «Ey îmân edenler, sarhoşken namaza yaklaşmayın.» âyetini indirdi.

Yine İbn Cerîr rivayet ediyor: Bana Müsennâ’nm… Abdullah îbn Habîb —bu zat Ebu Abdurrahmân es-Sülemî’dir— den naklettiğine gö­re; Abdurrahmân İbn Avf, yemek ve içki hazırlamış, Rasûlullah (s.a.) m ashabından bir grubu davet etmişti. Onlara akşam namazı kıldırdı ve

Kâfirûn sûresini ev kâfirler, ben sizin ibâdet ettiğinize İbâdet ederim. Siz benim ibâdet ettiğime ibâdet edersiniz. Ben sizin ibâ­det ettiğinize ibâdet ediciyim. Sizin dininiz size benim dinim bana.» şeklinde okudu. Bunun üzerine Allah Teâlâ : «Ey îmân edenler, sarhoş­ken, ne söylediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın.» âyetini in­dirdi.

Avfî «Ey îmân edenler, sarhoşken namaza yaklaşmayın.» âyeti hak­kında İbn Abbâs’tan rivayetle şöyle der: İçki haram kılınmadan önce, bazı kimseler namaza sarhoş olarak geliyorlardı. Bunun üzerine Allah Teâlâ «Sarhoşken namaza yaklaşmayın.» buyurdu. Hadîsi îbn Cerîr ri­vayet etmiştir. Ebu Razı ve Mücâhid de böyle söylemişlerdir. Abdürrez-zâk Ma’mer’den, o da Katâde’den rivayetle şöyle demiştir: Namaz va­kitlerinde sarhoşluktan sakınıyorlardı. Sonra bu, içkinin haram kılın* masıyla kaldırıldı.

Dahhâk, «Ey îmân edenler, sarhoşken namaza yaklaşmayın.» âyeti hakkında şöyle demiştir: Bununla içki sarhoşluğu değil, uyku sarhoş­luğu kastedilmiştir. Bu söz İbn Cerîr ve İbn Ebu Hatim tarafından riva­yet edilmiştir.

Yine İbn Cerîr der ki: Doğrusu; burada içki (içilerek) sarhoş ol­manın kastedildiğidir. Yasaklama; söyleneni anlamayan sarhoşa yönelik değildir. Çünkü o, deli hükmündedir. Burada yasaklamaya muhâtab olan, teklifi anlayabilen sarhoştur.

İbn Cerîr’in söylediklerinin özeti budur.

Usûlcülerden bir çoğu; kendisine söyleneni anlamayan sarhoşun dışında hitabın sözü anlayabilene yöneltileceğini söylemişlerdir. Zîrâ anlama teklifin şartıdır. Âyetten maksadın ta’rîz şeklinde sarhoşluğu bütünüyle yasaklaması da mümkündür. Zîrâ onlar gündüz ve gecede olmak üzere beş vakitte namaz kılmakla emrolunmuşlardı. Halbuki içki içen, devamlı olarak namazları vaktinde edâ etme imkânı bulamaz. En doğrusunu Allah bilir. Buna göre âyet: «Ey îmân edenler, Allah’tan na­sıl korkmak lazımsa öylece korkun ve herhalde müslüman olarak can verin.» (Âl-i İmrân, 102) âyeti gibi olur ki; o âyette de onlara, İslâm üzere ölmeye hazır olmak ve bunun için de ibâdetlere devam etmek em-redilmektedir.

«Ne söylediğinizi bilinceye kadar» âyeti sarhoşluğun ta’rîfinde söy­lenebileceklerin en güzelidir. Buna göre sarhoş; ne söylediğini bilme­yendir. Sarhoş okuduğunu karıştıracak, düşünmeyecek ve huşu’ için­de olamayacaktır.

İmâm Ahmed şöyle diyor: Bize Abdüssamed’in… Enes’ten nak­lettiğine göre; Hz. Peygamber: Sizden birisi namaz kılarken uyukla-dığmda namazı bıraksın ve dediğini anlayacak hale gelinceye kadar uyusun, buyurmuştur. Hadîsi sadece İmâm Buhârî tahrîc etmiş, Müslim tahrîc etmemiştir. Hadîsi Buhârî ve Neseî, Eyyûb kanalıyla rivayet et­mişlerdir. Hadîsin bir rivayetinde «Olur ki, istiğfar edeceğim derken kendine söver.» fazlalığı vardır.

«Cünübken yolcu olmanız müstesna, gusül yapmadıkça namaza yak­laşmayın.» kısmına gelince :

îbn Ebu Hatim der ki: Bize Muhammed İbn Ammâr’ın naklettiğine göre… îbn Abbâs : «Cünübken yolcu olmanız müstesna gusül yapma­dıkça namaza yaklaşmayın.» âyeti hakkında şöyle demiştir : Gelip geçme durumu hâriç cünübken mescide girmeyiniz. (Kişi bu durumda) otur-maksızm oradan geçebilir. Sonra İbn Ebu Hatim, bu görüşün benzerinin Abdullah îbn Mes’ûd, Enes, Ebu Ubeyde, Saîd îbn Müseyyeb, Ebu’d-Duhâ, Atâ, Mücâhid, Mesrûk, İbrahim en-Nehaî, Zeyd İbn Eşlem, Ebu Mâlik, Amr İbn Dînâr, Hakem İbn Uteybe, Hasan el-Basrî, Yahya îbn Saîd el-Ansârî, İbn Şihâb ve Kat&de’den de rivayet edildiğini kaydeder.

îbn Cerîr Taberî de şöyle demiştir:

Bize Müsennâ… «Yolcu olma durumu dışında cünübken namaza yaklaşmayınız» âyeti hakkında Yezîd îbn Ebu Habîb’den nakletti ki, ansârdan bazılarının kapısı Mescid’e açılıyordu. Bazen cünüb oluyorlar­dı, yanlarında su bulunmuyor, su almaya gitmek istiyorlar ve mescidden geçmekten başka çâre bulamıyorlardı. Bunun üzerine Allah Teâlâ «Yolcu olma (gelip geçme) durumu hâriç cünübken namaza yaklaşmayın» âyetini indirdi.

Sahîh-i Buhârî’de mevcûd şu hadîs de Yezîd İbn Ebu Habîb’in söy­lediğinin doğruluğunu destekler mâhiyettedir: Hz. Peygamber: Ebu-bekir’in kapısı dışında mescide açılan bütün kapıları kapatınız, buyur­muşlardır. Hz. Peygamber bunu, hayatının sonlarında buyurmuştur. Zîra o, kendisinden sonra Hz. Ebubekir*in halîfe olacağını biliyordu ve Hz. Ebubekir, müslümanlann menfaatine olan önemli işler dolayısıyla çokça mescide girme ihtiyâcı duyacaktı. İşte Hz. Peygamber bunun için onun kapısı dışında mescide açılan kapıların kapatılmasını emretmişti. İmamlardan bir çoğu cünübün mescidde durmasının haram olduğuna bu âyeti delil getirmişlerdir. Ancak cünübün mescidden geçmesi caiz­dir. Hayızlı ve lohusa kadın da aynı durumdadır. Hayızlı ve lohusa ka­dınların mescidden geçmelerinin de yasak olduğunu söyleyenler bulun­duğu gibi; hayızlı ve lohusa kadınların mescidden geçmeleri halinde orayı pisletmeyeceklerinden emîn olunursa geçmeleri caizdir, değilse geçemezler, diyenler de vardır.

Müslim’deki bir hadîste Hz. Âişe’den rivayete göre, o şöyle demiş:

Rasûlullah (s.a.) bana : Mescidden kendisine bir seccade alıverme-mi emretti, Ben de; hayızlıyım, dedim. Hz. Peygamber: Getir onu ha­yızlı olmak senin elinde değil ya, buyurdular. Aynı hadîs Buhârî’de de Ebu Hüreyre’den rivayetle zikredilmektedir ki, bu da hayızlınm mes­cidden geçmesinin caiz olduğuna delâlet eder. Lohusa da aynı durum­dadır. En doğrusunu Allah bilir.

Ebu Dâvûd, Eflet îbn Halîfe el-Âmirî kanalıyla… Hz. Âişe’den nak­lediyor ki; o şöyle demiş : Hz. Peygamber bana : Ben hayızlı ve cünübe mescidi helâl kılmıyorum, buyurdu.

Ebu Müslim el-Hattâbî (bu hadîs) hakkında şöyle der : Bazıları bu hadîsi zayıf bulmuş ve hadîsin isnâdındaki Eflet meçhuldür, demişler­dir. Ancak aynı hadîsi îbn Mâee de Ebu’l-Hattâb kanalıyla… Ümmü Se-leme’den rivayet etmiştir.

Ebu îsâ et-Tirmizî’nin Salim îbn Ebu Hafsa’dan, onun Atıyye’den, onun da Ebu Saîd ei-Hudrî’den rivayet ettiği, Hz. Peygamberin: Ey Ali, benden ve senden başka mescidde hiç kimseye cünüb olmak helal değildir, buyurduğu şeklindeki hadîs ise zayıftır ve hadîsin isnâdındaki Salim metruktür. Şeyhi Atiyye de aynı şekilde zayıftır. En doğrusunu Allah bilir.

Âyetin anlamı konusunda bir diğer görüş:

İbn Ebu Hatim dedi ki: Bize Munzir İbn Şâzân’ın… «Yolcu olma durumu hâriç cünübken namaza yaklaşmayın.» âyeti hakkında Hz. Ali’den naklettiğine göre; o şöyle demiştir: Yolcu, cünüb olma hali dı­şında namaza yaklaşmasın. (Bu durumda yolcu) su bulamazsa, su bu­luncaya kadar namazını (teyemmümle) kılar. Hz. Ali’nin sözünü başka bir kanaldan daha rivayet eden tbn Ebu Hatim aynı görüşün —kendisin­den gelen rivayetlerin birinde— İbn Abbâs’tan, Saîd îbn Cübeyr’den ve Dahhâk’dan da rivayet edildiğini söyler.

Bu söze İmâm Ahmed ve Sünen sahiplerinin rivayet ettiği şu hadîs delil getirilmektedir : Ebu Kılâbe kanalıyla… Ebu Zerr’den rivayet edil­diğine göre; Hz. Peygamber şöyle buyurmuş : On sene su bulamasa dahi, temiz toprak müslüijhan’ın temizleyicisidir. Su bulduğunda onu derine sür. Muhakkak ki en hayırlısı budur.

Her iki görüşü de naklettikten sonra îbn Cerîr Taberî şöyle der: «Gelip geçme durumu hâriç cünübken namaza yaklaşmayınız.» âyetin­den; yolu üzerinde olup da geçme durumu hâriç anlamı çıkaranların sözü; bana göre daha uygundur. Zîrâ cünübken su bulamayan yolcunun hükmü «Hasta ya da seferde olduğunuzda…» âyetinde açıklanmıştır. Şayet «Gelip geçme hali dışında gusledinceye kadar namaza yaklaşma­yın» âyetinde yolcu kastedilmiş olsaydı «hasta ya da yolda olursanız…» âyetinde tekrar zikredilmesinin ma’kûl bir izahı bulunamazdı. Zîrâ aynı hüküm ondan Önce zikredilmiştir. O halde âyetin te’vîli şöyle olacaktır : Ey îmân edenler, ne söylediğinizi bilinceye kadar içinde namaz kılmak üzere mescidlere yaklaşmayınız. Gelip geçme durumu dışında gusledin­ceye kadar cünübken de oraya yaklaşmayınız. Âyetteki ( ifâdesi, kasdetmek suretiyle geçen anlamındadır.

îbn Cerîr’in bu sözünü Cumhûr’un kavli de kuvvetlendirdiği gibi âyetin zahiri de böyledir. Böylece Allah Teâlâ, maksadına ters düşen eksik bir halde namaz kılmayı ve namaz yerine yine bu eksik halde girmeyi yasaklamış oluyor ki; bu eksik durum da namaza ve namaz yerine uzak olan cünüblük halidir. Allah en doğrusunu bilir.

Âyetin «Gusledinceye kadar…» kısmı üç imâmın; Ebu Hanîfe, Şa­fiî ve Mâlik’in görüşlerinin delilidir. Onlara göre, gusledinceye veya su bulamazsa, ya da bulur da kullanamazsa, teyemmüm edinceye kadar cünübün mescidde durması haramdır. İmâm M$lik ise kendisinin ve Saîd İbn Mansûr’un, Sünen’inde şahîh isnâdla; sahabenin böyle yap­tıklarına dâir rivayetine dayanarak; abdest aldığı takdirde cünübün mescidde durmasının caiz olduğu görüşündedir. Saîd İbn Mansûr şöyle der: Bize Abdülazîz İbn Muhammed’in… Atâ İbn Yessâr’dan naklet­tiğine göre; o şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.) m ashabından bazıları­nın, cünüb iken namaz abdesti gibi abdest alarak mescidde oturdukla­rını gördüm. Bu hadîsin isnadı, Müslim’in şartlarına uygundur. En doğ­rusunu Allah bilir.

Allah Teâlâ : «Eğer hasta veya yolculukta iseniz, yahut herhangi biriniz heladan gelirse veya kadınlara yaklaşıp da su bulamazsanız pâk bir toprağa teyemmüm edin.» buyuruyor. Âyette zikredilen hastalık; teyemmümü mübâh kılan hastalıktır. Bu da kendisiyle birlikte su kul­lanıldığı takdirde bir organın kaybedilmesi, özürlü kalması ya da iyileş­mesinin uzamasmdan korkulan türden hastalıktır. Âyetin umûmî ol­masına dayanarak; mücerred hastalanmakla teyemmümün caiz oldu­ğunu söyleyen âlimler de vardır.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın… Mücâhid’den naklettiğine göre; o «Eğer hasta iseniz…» âyeti hakkında şöyle demiştir: Bu âyet ansârdan birisi hakkında nazil oldu. Hasta olmuştu ve kalkıp abdest alamıyordu. Kendisine abdest^aldınverecek bir hizmetçisi de yoktu. Rasûlullah (s.a.) a gelerek durumunu anlattı. Bunun üzerine Allah Teâlâ bu âyeti indirdi. Hadîs mürsel bir hadîstir. Yolculuk ma’lûm olup uzunu ile kısası arasında fark yoktur.

«Yahut herhangi biriniz heladan gelirse» âyetindeki ( l»;ujl ) kelimesi emîn yer anlamındadır. Bununla büyük abdest bozma kinaye olunur.

«Ya da kadınlara yaklaştığınızda…» âyetinde imamlar ve müfes-sirler ihtilâf etmişler ve iki açıklama getirmişlerdir:

1- (Bakara, 237) ve (Ahzâb, 49) âyetlerinin delaletiyle bu, cimâ’dan (cinsî temastan) kinayedir.

îbn Ebu Hatim der ki: Bize Ebu Saîd el-Eşecc’in… îbn Abbâs’tan naklettiğine göre; o, «Kadınlara dokunup da…» âyetindeki dokunma­nın cima* olduğunu söylemiştir. Aynı görüş Hz. Ali, Übeyy İbn Ka’b, Mücâhid, Tâvûs, Hasan, Ubeyd İbn Umeyr, Saîd İbn Cübeyr, Şa’bî, Kar tâde ve Mukâtil İbn Hayyân’dan da rivayet edilmiştir.

İbn Cerîr der ki: Bana Humeyd İbn Mes’ade’nin… Saîd İbn Cü-beyr’den naklettiğine göre; o,şöyle demiştir: (Bir toplulukta) dokun­ma konusu zikredildi. Mevâlîden bazıları; bu, cima’ değildir, dediler. Arap olan bazıları da; dokunma, cimâ’dır, dediler. Ben İbn Abbâs’a gi­derek ona: Mevâlî ve araplardan bir grup dokunma kelimesinin anla­mında ihtilâf ettiler. Mevâlîden olanlar bu, cima’ değildir; arap olanlar da bu, cimâ’dır dediler, dedim. İbn Abbâs : Sen hangi gruptandın? diye sordu. Ben: Mevâlîler tarafmdandım, dedim. O: Mevâlîler grubu yenildi. Muhakkak ki dokunma, elleme ve mü­başeret cimâ’dır. Fakat Allah dilediği şeyi dilediği ile kinaye olarak zikreder, dedi.

Bize Abdülhamîd İbn Beyân’m… İbn Abbâs’tan naklettiğine göre; o şöyle demiştir: Dokunmak (el-Mülâmese) cimâ’dır. Fakat Allah ke-rîm’dir. Bunu, dilediği şeyle kinayeli olarak zikreder.

Değişik kanal ve lafızlarla gelen sahîh rivayete göre; İbn Abbâs böyle demiştir. Bu görüşü İbn Cerîr, İbn Ebu Hâtim’in kendilerinden ri­vayette bulunduğu kimselerden naklederek zikretmiştir.

Yine İbn Cerîr şöyle demektedir : Diğer bazıları da derler ki: Bu­nunla (dokunmak kelimesiyle) Allah Teâlâ, el ile ya da insandaki di­ğer herhangi bir organ ile dokunmayı kasdetmiştir. Böyle diyenler, vü­cûdunun herhangi bir kısmıyla kadınm vücûdunun herhangi bir yeri­ne dokunan herkes üzerine abdest almanın vâcib olduğunu söylemiş­lerdir…

Bu görüşü nakleden İbn Cerîr sonra şöyle der : Bize İbn Beşşâr’ın… Abdullah îbn Mes’ûd’dan rivayetine göre; o şöyle demiştir :

yani dokunma cimâ’ın dışındaki şeylerdir.

İbn Cerîr bu görüşü müteaddid kanallardan olmak üzere, İbn Mes’-ûd’dan rivayet etmiştir. Yine o’nun A’meş kanalıyla… Abdullah İbn Mes’ûd’dan rivayetine göre; İbn Mes’ûd : Öpme dokunmadandır ve bun­dan dolayı abdest gerekir, demiştir.

Yine İbn Cerîr şöyle der: Bana Yûnus’un… Nâfi’den rivayetine göre; İbn Ömer kadım öpmeden dolayı abdest alırdı ve bunun abdesti gerektirdiği görüşündeydi. Şöyle derdi: O, (öpme) dokunmadandır.

îbn Ebu Hatim şöyle der : Bu görüş İbn Ömer, Ubeyde, Ebu Osman en-Nehdî, Ebu Ubeyde —ki bununla Abdullah İbn Mes’ûd’un oğlunu kasdediyor— Âmir eş-Şa’bî, Sabit İbn el-Haccâc, İbrahim en-Nehaî ve Zeyd İbn Eslem’den de rivayet edilmiştir.

Ben de derim ki: Mâlik’in… Salim İbn Abdullah îbn Ömer’den ri­vayetine göre; babası (Abdullah İbn Ömer) şöyle dermiş: Kişinin ka­rısını öpmesi ve eliyle dokunması dokunmadandır. Kim karışım öper veya eliyle ona dokunursa abdest alması gerekir.

Bu görüşü; Hafız Ebu’l-Hasan Dârekutnî de mü’minlerin emîri Ömer İbn el-Hattâb*dan rivayet etmişse de bize diğer bir kanaldan ri­vayet edildiğine göre o; karısını öper, sonra namaz kılarmış ve abdest de almazmış. Ondan gelen rivayetler muhteliftir ve şayet sahîh ise ab­dest almanın gerektiğine dâir ondan gelen rivayet abdest almanın müs-tehab olduğuna hamledilir. Allah en doğrusunu bilendir.

(Kadına) dokunmakla abdestln vâcib olduğu görüşü İmâm Şâfü ve arkadaşlarına (ashabına), îmâm Mâlik’e ve kendisinden gelen riva­yetlerin meşhur olanında İmâm Ahmed İbn Hanbel’e aittir. Bu görüşü savunanlar şöyle derler: Âyetteki dokunmayı ifade eden kelime ve şeklinde okunmuştur. Şeriatta bu kelime elle dokunmaya verilen isimdir. Allah Teâlâ: «Şayet sana kitabı bir kâğıt­ta indirmiş olaydık, elleriyle dokunurlardı.» (En’âm, 7) buyurmuştur. Hz. Peygamber de zina ikrarında bulunan Mâiz’e, bu ikrarından dönme­sini i’mâ ederek; herhalde onu öptün, ya da ona dokundun, demişti. Sahîh bir hadîste: Elin zinası dokunmaktır, Duyurulmuştur. Hz. Âişe: Rasûlullah (s.a.) in bize uğrayıp öpmediği ve dokunmadığı günler az­dır, demiştir. Buhârî ve Müslim’deki bir hadîse göre; Hz. Peygamber mülâmese ile satışı yasaklamıştır. Bu da her iki ta’bîre göre; elle dokun­maya râcîdir. Bu görüş sahipleri derler ki: Bu kelime lisân bakımından, cima’ hakkında kullanıldığı gibi, elle dokunma hakkında da kullanılır. Nitekim şâir:

«Zenginlik umarak (dileyerek) elimi eline dokundurdum.» demiş ve kelimesini elle dokunmak anlamında kullanmıştır.

Bu görüş sahipleri İmâm Ahmed îbn Hanbel’in rivayet ettiği şu hadisten de destek görüyorlar:

Bize Abdullah îbn Mehdî ve Ebu Saîd’in… Muâz’dan naklettikleri­ne göre; o şöyle demiştir : Bir adam Rasûlullah (s.a.) a gelerek; ey Al­lah’ın Rasûlü, tanımadığı bir kadına varıp da cima’ dışında karısıyla yaptığı her şeyi onunla yapan bir adam hakkında ne dersin? diye sordu. Bunun üzerine Allah Teâlâ : .«Gündüzün iki tarafında ve gecenin (gün­düze) yakın saatlerinde namaz kıl. Çünkü iyilikler kötülükleri giderir. Bu; öğüt kabul edenlere bir öğüttür.» (Hûd, 114) âyetini indirdi. Ve Hz. Peygamber : Abdest al, sonra namaz kıl, buyurdu. Ben : Ey Allah’ın Rasûlü, bu hüküm sadece ona mı mahsûs, yoksa bütün mü’minlere mi? diye sordum. Allah Rasûlü: Bilakis bütün mü’minlere mahsûstur, bu­yurdu.

Hadîsi Zâide’den rivayet eden Tirmizî (senedinin) muttasıl olma1 dığını söyler. Aynı hadîsi Neseî de Şu’be kanalıyla… Abdurrahmân îbn Ebu Leylâ’dan mürsel olarak tahrîc eder.

Kadına dokunmakla abdestin vacip olacağı görüşünde olanlar; Hz. peygamber abdest almasını emretmiştir. Zîrâ o, kadına dokunmuş ama onunla cima’ etmemiştir derken, diğerleri hadîsin isnadının îbn Ebu Leylâ ile Muâz arasında kopuk olduğunu, zîrâ İbn Ebu Leylâ’nın Muâz’a yetişemediğini söylerler. Ayrıca Hz. Peygamber’in o kişiye tevbe için abdest alıp namaz kılmasını emretmiş olması da mümkündür. Nitekim

Ebubekİr es-Sıddîk hadîsinde —daha önce de geçtiği gibi— hiçbir kul yoktur ki bir günâh işledikten sonra abdest alsın ve iki rek’at namaz kılsın da Allah onu bağışlamış olmasın, buyurulmaktadır. Biz bu hadîsi Âl-i İmrân sûresinin 135. âyetinin tefsirinde zikretmiştik.

tbn Cerîr diyor ki: Bu iki görüşten doğruya en yakın olanı; Hz. Peygamber’in eşlerinden bir kısmını öptükten sonra abdest almadan namaz kıldığına dâir haberin sıhhatine binâen «Ya da kadınlara yak­laşıp da…» âyetinde kelimesinin diğer anlamlarının değil de, cima’ anlamının kastedildiğini söyleyenlerin görüşüdür. Zîrâ bize îsmâîl İbn Mûsâ es-Süddî’nin… Hz. Âişe’den naklettiğine göre; o şöyle demiştir : Rasûlullah (s.a.) abdest alır, sonra (beni ya da bir başka ha­nımını) öper, sonra da namaz kılar ve abdest almazdı.

Yine bize Ebu Küreyb’in… Urve’den rivayetine göre; Hz. Âişe; Hz. Peygamber, kadınlarından birini (ya da bazısını) öptü, sonra namaza çıktı ve abdest almadı, demiştir. Ben; herhalde o senden başkası de­ğildir, dedim. O da güldü.

Hadîsi bu şekliyle Ebu Dâvûd, Tirmizî ve İbn Mâce şeyhlerinden bir gruptan, onlar da Vekî’den rivayet etmişlerdir.

îbn Cerîr diyor ki: Bize Ebu Zeyd Amr tbn Şebbehe’nin… Hz. Âişe’den naklettiğine göre; o şöyle demiştir: Hz. Peygamber abdest al­dıktan sonra beni öper ve abdestini yenilemezdi.

îbn Cerîr’in Saîd İbn Yahya el-Emevî kanalıyla… Ümmü Seleme’-den rivayetine göre; Hz. Peygamber oruçlu iken onu öper sonra da ne iftar eder (orucunu bozar), ne de yeniden abdest alırmış.

Bize Ebu Küreyb’in… Zeyneb es-Sehmiyye’den rivayetine göre Hz. Peygamber (hanımlarından birini) öper, sonra abdest almadan (abdes^ tini yenilemeden) namaz kılarmış.

Fakîhlerden bir çoğu : «Su bulamazsanız pâk bir toprağa teyem­müm edin.» âyetinden; yanında su bulunmayan kimsenin, ancak su ara­dıktan sonra teyemmüm etmesinin caiz olacağı hükmünü çıkarmışlar­dır. Ne zaman su arar da bulamazsa; işte o zaman, kendisine teyem­müm caiz olur. Yanında su olmayanın, nasıl su arayacağı fürû* kitap­larında anlatılmıştır. Ayrıca Buharî ve Müslim’de îmrân İbn Husayn’-dan rivayet edilen bir hadîste Hz. Peygamber topluluktan ayrılmış ve namaz kılmayan bir adam görmüş, ona : Ey falan, seni toplulukla na­maz kılmaktan alıkoyan nedir? Sen müslüman bir kişi değil misin? di­ye sormuş.. Adam: Evet (müslümanım) ey Allah’ın Rasûlü, fakat cünüb oldum, su da yok, demişti. Bunun üzerine Hz. Peygamber : Toprağa yönel (toprakla teyemmüm et) bu sana yeter, diye buyurmuşlardı.

İşte bunun İçindir ki, Allah Teâlâ : «Su bulamazsanız pâk bir top­rağa teyemmüm edin.» buyurmaktadır. Teyemmüm dilde kastetmek,

yönelmek anlamındadır. Araplar : «Allah sana mu­hafazası ile yönelsin.» derler.

kelimesinin; yeryüzünde yükselen (yeryüzünde bulu­nan) herşey anlamına geldiği söylenmiştir. Böylece bunun içine toprak, kum, ağaç, taş ve bitkiler girmektedir ki, îmâm Mâlik’in görüşü böyle­dir. Bu kelimenin toprak cinsinden olan şeyler anlamında olduğu da söylenmiştir ki; toprak, kum, zırnık ve alçı taşına mahsûstur. Bu da İmâm Ebu Hanîfe’nin mezhebidir. Sadece toprak anlamına geldiği de söylenmiştir ki; İmâm Şafiî, İmâm Ahmed İbn Hanbel ve ashabının mezhebinde böyledir. Bunlar bu görüşlerine «Kaypak bir toprak haline getirilebilir.» (Kehf, 40) (yani düz ve temiz topras) âyetini ve Müslim’in Sahîh’inde Huzeyfe İbn el-Yemmân’dan rivayet edilen şu hadîsi delil getirirler : Rasûluilah (s.a.) buyurdu ki: İnsanlardan şu üç şeyle üstün kılındık : Saflarımız meleklerin safları gibi kılındı. Yeryüzünün tamâmı bize mescid kılındı. Yeryüzünün toprağı —su bulamadığımızda— bize te­mizleyici kılındı. Bu görüşte olanlar derler ki: Hz. Peygamber temizleyi­ciliği nimet sadedinde olmak üzere toprağa tahsis etmiştir. Onun yerine geçecek başka bir şey daha olsaydı mutlaka onunla birlikte bunu da zikrederdi.

Âyette geçen kelimesinin anlamı hakkında muhtelif görüşler İleri sürülmüştür: Bazıları bu kelimenin «Helâl» anlamında olduğunu söylerken; diğer bazıları da «pis olmayan» mânâsına geldi­ğini söylemişlerdir. İmâm Ahmed ile îbn Mâce dışındaki Sünen sahip­leri Ebu Kılâbe kanalıyla… Ebu Zerr’den rivayet ediyorlar ki; Hz. Pey­gamber şöyle buyurmuş : On yıl su bulamasa da temiz toprak müslüma-nın temizleyicisidir. Onu (temiz toprağı) bulduğunda derisine sürsün. Bu, onun için en hayırlı olanıdır.

Tirmizî; hadîsin hasen, sahîh olduğunu söylemiş, İbn Hibbân da sahîh görmüştür Hadîsi Hafız Ebu Bekr el-Bezzâr Müsned’inde Ebu Hüreyre’den rivayet etmiş; Hafız Ebu’l-Hasan el-Kattân da sahîh oldu­ğunu söylemiştir. îbn Abbâs’m bu sözünü îbn Ebu Hatim rivayet etmiş, İbn Merdûyeh de tefsirinde bu hadîsi merfû’ olarak zikretmiştir.

Allah Teâlâ : «Yüzlerinize ve ellerinize sürün» buyuruyor ki; temiz­lenmede teyemmüm, abdestin yerine geçer. (Ancak abdestte yıkanan) uzuvlann tamâmının (teyemmümde meshedilmesi şeklinde) ondan bedel değildir. Aksine —icmâ’— ile sadece yüzün ve iki ellerin meshedil-mesi yeterlidir.

Bununla birlikte teyemmümün keyfiyetinde imamlar ihtilâf etmiş­lerdir. Bu konudaki görüşler şöyledir :

Birinci görüş; yeni görüşünde Şafiî mezhebine aittir ki, buna göre; iki (kerre toprağa) vurma ile yüzün ve dirseklere kadar ellerin nıeshe-dilmesi gerekir. Zîrâ «iki el» ta’bîri; vücûdun hem omuzlara, hem de dirseklere kadar olan kısmına isim olarak verilebilir ve her ikisi de doğ­rudur. Nitekim abdest âyetinde böyledir. «Ellerini kesin.» (Mâide, 38) mealindeki hırsızlık âyetinde olduğu gibi; bileklere kadar olan kısma da el ismi verilmektedir. Bu görüşte olanlar şöyle diyorlar : Abdest âye­tinde belirtilen kısma hamledilmesi temizlik alâkası sebebiyle daha uy­gundur. Bazıları da Dârekutnî’nin İbn Ömer’den rivayet ettiği şu ha­dîsi zikrederler : Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurdular : Teyemmüm iki vuruştur : Bir vuruş yüz için ve bir vuruş da dirseklere kadar iki el için.

Ancak hadîs sahih değildir. Zîrâ isnadında kendileriyle hadîsin sa­bit olmayacağı zayıf râvîler vardır.

Ebu Davud’un îbn Ömer’den rivayet ettiği bir hadîse göre; Hz. Pey­gamber iki elini bir duvara vurmuş ve iki eliyle yüzünü meshetmiş; son­ra ellerini bir kerre daha duvara vurarak bununla da kollarını meshet-miştir. Ancak bu hadîsin isnadında da Muhammed İbn Sabit vardır ki, bazı hafızlar bu râvîyi de zayıf saymışlardır. Ebu Dâvûd’dan başkaları ise, hadîsi İbn Ömer’in fiili ve mevkuf olarak güvenilir râvîler kana­lıyla rivayet etmişlerdir. Buhârî, Ebu Zür’a ve İbn Adiyy doğru olan budur, demişlerdir. Beyhakî de bu hadîsin merfû’ olarak rivayeti mün-kerdir, demiştir.

İmâm Şafiî; îbrâhîm İbn Muhammed’in… İbn es-Samme’den riva­yet ettiği Hz. Peygamber (s.a.) in teyemmüm edip yüzünü ve kollarını meshettiğini ifâde eden hadîsi delil olarak almıştır.

İbn Cerîr der ki: Bana Mûsâ İbn Sehl’İn… Ebu Cüheym’den riva­yetine göre; o şöyle demiştir : Rasûlullah (s.a.) ı küçük abdest bozarken gördüm ve selâm verdim. Selâmımı almadı. İşini bitirince kalktı, elle­rini duvara vurarak elleriyle dirseklerine kadar meshetti ve sonra se­lâmımı aldı.

İkinci görüş; iki vuruşla yüzü ve bileklere kadar elleri meshetme-nin gerektiği şeklindeki görüş İmâm Şafiî’nin eski görüşüdür.

Üçüncü görüş ise; bir tek vuruşla yüzün ve iki elin meshedilmesinin yeterli olduğu görüşüdür. İmâm Ahmed der ki: Bize Muhammed îbn Ca’fer’in… îbn Abdurrahmân’dan, onun da babasından naklettiğine göre; bîr adam Hz. Ömer’e gelerek; ben cünüb oldum ve su bulamadım, dedi. Hz. Ömer; namaz kılma, dedi. Orada bulunan Ammâr şöyle ko­nuştu : Hatırlamıyor musun ey mü’minlerin emîri? Sen ve ben bir seriyyede İdik. Cünüb olmuş ve su bulamamıştık. Sen namaz kılmamıştm. Ben ise, toprakta yuvarlanarak (toprağa bulanarak) namaz kılmıştım. Rasûlullah (s.a.) m yanına geldiğimizde bunu o’na söylemiştim de; bu sana yeter, buyurmuş, elini yere vurmuş, sonra ellerini üfleyerek onunla yüzünü ve ellerini meshetmişti.

Yine İmâm Ahmed’in Af fan kanalıyla… Ammâr’dan rivayetine gö­re; Hz. Peygamber (s.a.) teyemmüm hakkında; yüz ve eller için bir vuruş, buyurmuştur.

Hadîsin başka bir kanaldan rivayeti ise şöyledir:

İmâm Ahmed rivayet ediyor: Bize Affân’ın… Şakîk’ten nakletti­ğine göre; o şöyle demiştir : Abdullah ve Ebu Mûsâ ile birlikte oturuyor­dum. Ebu Mûsâ, Abdullah’a; kişi su bulamadığında namaz kılmaz öyle mi? diye sordu. Abdullah; hayır deyince Ebu Mûsâ şöyle dedi: Hatır­lamıyor musun ki Ammâr, Ömer’e; hatırlamıyor musun; Rasûlullah (s.a.) seni ve beni develerin peşinden göndermişti de, ben cünüb olmuş ve toprağa yuvarlanmış (ve toprağa bulanmıştım). Rasûlullah (s.a.) a döndüğümde ona bunu haber vermiştim. O da gülerek; böyle yapman sana yeterdi buyurmuş ve iki elini yere vurarak, sonra ellerini bütünüy­le meshetmiş ve aynı vuruşla yüzünü bir kerre meshetmişti, demişti. Abdullah bana (cevaben) : Şüphesiz. Ama Ömer’in bununla ikna’ ol­duğunu görmedim, dedi. Ebu Mûsâ bu sefer ona; peki Nisa süresindeki «Su bulamadığınızda pâk bir toprağa teyemmüm edin.» âyeti ne ola­cak? diye sordu. Abdullah onun ne söylemek istediğini anlamadı ve şöy­le dedi: Şayet onlara teyemmüm hakkında ruhsat verirsek, olur ki onlardan biri suyu soğuk bulur da teyemmüm ediverir.

Allah Teâlâ Mâide süresindeki âyette «Ondan yüzlerinizi ve elle­rinizi mesnedin» buyuruyor. Şafiî bunu delil olarak alıp teyemmümde toprağın mutlaka yüz ile ele bulaşacak şekilde tertemiz tozlu olmasının gerekli olduğunu söylemiştir. Biraz önce geçen isnadı ile İmâm Şafiî îbn es-Samme’den rivayet ediyor ki; İbn es-Samme Hz. Peygamber (s.a.) e abdest bozarken uğramış ve selâm vermiş. Hz. Peygamber (s.a.) onun selâmını almamış (işini bitirince kalkıp) duvara yönelmiş; elindeki bir asâ İle onu kazımış, sonra da elini ona vurarak yüzünü ve kollarım meshetmişti.

«Allah Teâlâ (Sizin için koyduğu dinde) bir zorluk koymak iste­miyor. Bilakis sizi temizlemek istiyor.» İşte bunun içindir ki, su bula­madığınızda teyemmüme yönelmenizi mübâh kılmıştır. «Ayrıca belki şükredersiniz diye size nimetini tamamlamak istiyor.» buyurmuştur.

Teyemmümün meşru’ kılınması diğer ümmetlere değil sadece bu ümmete mahsûstur. Nitekim Buhârî ve Müslim’de Câbir İbn Abdullâh’-dan rivayet edilen bir hadîste Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuşlardır : Bana beş şey verildi ki; benden önce bunlar hiç kimseye verilmemişti:

Bir aylık (yoldan) korku ile yardım olundum. Yeryüzü bana mescid ve temizleyici kılındı. Ümmetimden herhangi birisi namaz vaktine ulaş­tığında (ulaştığı yerde) namaz kılsın. Hadîsin başka bir rivayetine göre : Onun temizleyicisi ve mescidi yanındadır. Benden Önce hiç kim­seye helâl kılınmamışken ganimetler bana helâl kılındı, bana şefaat verildi ve peygamber (sadece) kendi milletine gönderilirken ben bütün insanlara gönderildim.

Huzeyfe’den rivayetle Müslim’de zikredilen bir hadîs-i şerifte şöy­le buyurulur : Üç şeyle insanlardan üstün kılındık : Saflarımız melek­lerin safları gibi kılındı. Yeryüzü bize mescid, su bulamadığımız zaman da toprak bize temizleyici kılındı.

Bu âyette de Allah Teâlâ : «Pâk bir toprağa teyemmüm edin yüzle­rinize ve ellerinize sürün. Şüphesiz ki Allah Afüvv ve Ğafûr olandır.» buyuruyor. Size teyemmümü meşru’ kılması, size bir kolaylık ve ruhsat olmak üzere su bulamadığınızda, teyemmümle namazı mübâh kılma­sı bu af ve bağışlanması cümlesindendir.

Bu âyet-i kerîme’de sarhoş ayılıncaya ve ne söylediğini anlayınca­ya kadar, cünüb olan gusledinceye kadar, kendisinden hades sâdır olan abdest alıncaya kadar namazın eksik olarak edâ edilmesi önlenmiş oluyor. Ancak hasta olan ya da su bulamayanın durumu müstesnadır. Bu durumlarda Allah Teâlâ kullarına olan şefkat ve acımasından, on­lara bir kolaylık (genişlik) olmak üzere tehemmüme izin vermiştir, Hamd ve minnet Allah’a mahsûstur.[30]

Teyemmümün Meşru’ Kılınmasının Sebebi

Teyemmümün meşru’ kılınmasının nüzul sebebini burada veriyo­ruz. Zîrâ Nisa süresindeki bu âyetin nüzulü Mâide süresindeki konu ile ilgili âyetin nüzulünden öncedir. Şöyle ki:

Bu âyet, içkinin kesinlikle haram kılınmasından önce nazil ol­muştur. İçki Uhud harbinden sonra ve bir rivayete göre ühud’un he­men akabinde Hz. Peygamber’in Benû Nadîr’i muhasarasında haram kılınmıştır. Mâide sûresi ve özellikle baş kısımları ise son nazil olan âyetlerdendir. Dolayısıyla teyemmümün meşru’ kılınmasına sebep olan hadiseyi burada zikretmemiz daha uygun olacaktır. Güvenimiz Allah’a­dır.

İmâm Ahmed diyor ki: Bize İbn Numeyr’in… Hz. Âişe’den nak­lettiğine göre; o, Hz. Esmâ’dan bir gerdanlık ödünç almış ve bu ger­danlık kaybolmuştu. Rasûlullah (s.a.) kaybolan gerdanlığı aramak üze­re bazılarını göndermiş, onlar da bunu bulmuşlardı. (Yolda) namaz vakti gelmişti ve yanlarında su yoktu. Onlar abdestsiz olarak namaz kıldılar ve bu durumdan Hz. Peygamber’e şikâyette bulundular. Bunun üzerine AUah Teâlâ teyemmüm âyetini indirdi. Üseyd îbn Hudayr Hz. Âişe’ye şöyle dedi :Allah seni hayırla mükâfatlandırsın. Allaha yemîn ederim ki; senin başına hoşlanmayacağın bir şey geldiğinde, Allah Teâlâ sana ve müslümanlara mutlaka bir hayır ihsan etmiştir.

Hadîsin başka bir kanaldan rivayeti şöyledir :

Buhârî der ki: Bize Abdullah İbn Yûsuf’un… Hz. Âİşe’den riva­yetine göre o şöyle demiştir: Seferlerden birinde, Rasûlullah (s.a.) ile birlikte çıkmıştık. Beydâ’da —ya da Zât’ul-Ceyş’de— benim bir ger­danlığım koptu. Rasûlullah (s.a.) ve yanındakiler onu aramaya ko­yuldular. Bir su başında değillerdi ve yanlarında su da yoktu. Halk Hz. Ebubekir’e gelerek; Âişe’nin yaptığını görüyor musun?, Rasûlullah (s.a.)ı ve halkı (burada) tuttu. Su başında değiller, yanlarında su da yok, dediler. Rasûlullah (s.a.) başını dizime koymuş uyurken Ebubekir gel­di ve Rasûlullah fs.a.s.) ı ve insanları hapsettin, su başında değiller, yanlarında su da yok, dedi. Hz. Âişe şöyle anlatır : Ebubekir beni azar­ladı ve Allah ne dilediyse söyleyerek eliyle böğrüme vurmaya başladı. Rasûlullah (s.a.) dizimde olduğu için hareket etmemeye çalışıyordum. Rasûlullah (s.a.) susuz olarak sabahleyin kalktığında Allah Teâlâ te­yemmüm âyetini indirdi de teyemmüm ettiler. Bunun üzerine Useyd İbn Hudayr: Ey Ebubekir ailesi, bu sizin ilk bereketiniz değil, dedi. Hz. Âişe şöyle der: Üzerinde olduğum deveyi kaldırdık ve gerdanlığı altında bulduk.

Hadîsi Buhârî, Kuteybe ve İsmail’den; Müslim de Yahya İbn Yah­ya kanalıyla Mâlik’ten rivayet etmiştir.

İmâm Ahmed, Ya’kûb kanalıyla… Ammâr îbn Yâsir’den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.) yanında hanımlarından Hz. Âişe de bulundu­ğu halde Evlâ’ul-Ceyş (herhalde Zât’ul-Ceyş olmalıdır) de geceledi. Hz. Âişe’nin Zafâr [31] taşından bir gerdanlığı kopmuş ve halk onu aramak üzere orada kalmıştı. Sabah aydınlanıncaya kadar (gün ağarıncaya) da aramaya devam etmişlerdi. Yanlarında su yoktu. Allah Teâlâ pey­gamberine temiz toprakla teyemmüme ruhsatını indirdi de müslüman-lar Rasûlullah (s.a.) ile birlikte kalktılar, ellerini toprağa vurdular, sonra (ondan) bir şey almaksızın ellerini kaldırdılar ve elleriyle yüzle­rini, omuzlarına kadar ellerini, avuçlarının İçlerinden koltuk altları­na kadar mesnettiler.

Hadîsi İbn Cerîr de şöyle zikreder: Bize Ebu Küreyb’in… Ebu’l-Yakzân’dan rivayetine göre; o şöyle demiştir : Rasûlullah (s.a.) ile bir­likteydik ve Hz. Âişe’nin bir gerdanlığı kaybolmuştu. Rasûlullah (s.a.) gün ağanncaya kadar (orada kaldı). Hz. Ebubekir Hz. Âişe’ye kızmış­tı. Allah Teâlâ peygamberine (ya da bu olay üzerine) temiz toprakla meshetme ruhsatını indirdi. Ebubekir, Âişenin yanına girerek; şüphe­siz ki sen (çok) bereketlisin (ya da mübareksin). Senin sebebinle (bize) bir ruhsat indi (indirildi), dedi. Ellerimizi (toprağa) vurduk: Bir vu­ruş yüzlerimiz için, bir vuruş da omuz ve koltuk altlarına kadar olmak üzere ellerimiz içindi.

Hafız Ebu Bekr İbn Merdûyeh rivayet ediyor : Bize Muhammed İbn Ahmed îbn İbrahim’in… Eslâ İbn Şureyk’den naklettiğine göre; o şöy­le dedi: Rasûlullah (s.a.) in devesini yürütüyordum ve soğuk bir gece­de cünüb oldum. Rasûlullah (s.a.) yola çıkmak istedi. Cünüb olduğum halde devesini yürütmek istemedim. Ölürüm veya hastalamnm diye soğuk su ile yıkanmaktan da korktum. Ansârdan birisine söyledim ve Rasûlullah (s.a.) in devesini o yürüttü. Sonra bir miktar taşı (gü­neşte) ısıtarak suya attım ve suyu böylece ısıttım. Onunla yıkanarak Rasûlullah (s.a.) ve ashabına yetiştim. Rasûlullah (s.a.) : Ey Eslâ, gö­rüyorum binitim değişmiş, buyurdular. Ben; Ey Allah’ın Rasûlü deveyi ben değil, ansârdan birisi yürüttü, dedim. Allah Rasûlü niçin? diye sor* duğunda da; cünüb olmuştum, soğuktan korkup (gusül etmedim). (Ansârdan olan o kişiye) deveyi yürütmesini söyledim ve taşları kız­dırarak onlarla suyu ısıtıp yıkandım, dedim. Bunun üzerine Allah Teâlâ : «Allah Afüvv ve Ğafûr olandır.»a kadar olmak üzere : «Ey îmân edenler, sarhoşken, ne söylediğinizi bilinceye kadar… namaza yaklaş­mayın.» âyetini indirdi.

Hadîs Eslâ îbn Şureyk’ten başka bir şekilde daha rivayet edilmiştir.[32]

Îzâhı

44 — Bakmaz mısın şu kendilerine kitâbdan bir şey verilmiş olanlara? Kendileri sapıklığı satın aldıkları gibi sizin de yoldan sapmanızı istiyorlar.

45 — Allah düşmanlarınızı daha iyi bilir. Allah size dost olarak da yeter, yardımcı olarak da yeter.

46 — Yahudilerden öyleleri var ki; kelimeleri yerle­rinden değiştirir, işittik ve karşı geldik, duy, duymaz ola­sı ve dillerini eğip bükerek «Rainâ» diyenler vardır. Eğer işittik ve itaat ettik, dinle ve bizi gözet demiş olsalardı, onlar için daha iyi ve daha doğru olurdu. îşte Allah, in­kârları yüzünden onlara la’net etmiştir. Onların ancak pek azı îmân eder.

Allah Teâlâ (bu âyetlerde) Yahudilerden —kıyamete kadar Al­lanın la’neti onların üzerine olsun— bahsediyor. Onlar, hidâyeti bıra­kıp sapıklığı almışlar, Allah’ın; Rasûlüne indirdiklerinden yüz çevir­mişler, az bir karşılık olan dünya menfaatlerini elde edebilmek için eski peygamberlerden devralmış oldukları Hz. Muhammed (a.s.) in ni­teliklerine dâir ellerindeki bilgileri terketmiş, bir kenara atmışlardır.

«Sizin de yoldan sapmanızı istiyorlar» Yani ey mü’minler, sizler, size indirilenleri inkâr edip içinde bulunduğunuz hidâyeti ve faydalı ilmi terketmiş olsanız ne kadar sevineceklerdir.

«Allah düşmanlarınızı daha iyi bilir.» ve sizi onlardan sakındı­rır. «Allah size dost olarak yeter, yardımcı olarak da yeter.» Kendine sığmana dost, kendinden yardım dileyene de yardımcı olarak Allah yeter.

Allah Teâlâ sonra şöyle buyurur :

«Yahudilerden öyleleri var ki; kelimeleri yerlerinden değiştirir.» Kasıtlı ve bir iftira olarak sözü; te’vîl edilmeyecek şekilde te’vîl eder, Allah’ın muradının dışındaki şeylerle yorumlar, tefsir ederler. «İşittik ve karşı geldik, derler.» Ey Muhammed, söylediklerini işittik ama bu konuda sana itaat etmeyiz, derler. Mücâhid ve îbn Zeyd, burayı bu şekilde tefsîr etmişlerdir ve maksad da budur ki; onların küfür ve inâdlannı çok beliğ bir şekilde ifade etmektedir. Onlar, bu yüzden ka­zandıkları günâh ve başlarına gelecek azabı bile bile anladıktan sonra, Allah’ın kitabına sırt çevirmektedirler.

«Duy, duymaz olası» kısmına gelince; bizim söylediğimizi duy, duy­maz olası, demektir. Bu tefsiri Dahhâk, tbn Abbâs’tan rivayet etmiş­tir. Mücâhid ve Hasan ise: Dinle senden kabul edilmeyecektir, şeklin­de tefsîr etmişlerdir.

îbn Cerir der ki; bunlardan birincisi daha sahihtir. Bu, onun da söylediği gibi onlarla bir alay etme ve onlara hakarettir. Allah’ın la’ne-ti onların üzerine olsun.

Allah Teâlâ buyuruyor: «Dillerini eğip bükerek «Râinâ» diyenler vardır.» Onlar «Râinâ» demeleriyle «seni işitmemiz için bizi gözet» de­dikleri vehmini vermek istiyorlar. Halbuki bu kelimenin ahmaklaşma anlamını kasdetmekteydiler. Bu konuda «Ey îmân edenler râinâ deme­yin, bize bak deyin» (Bakara, 104) âyetinde bilgi verilmişti.

Yine bunun içindir ki, Allah Teâlâ; sözleriyle izhâr ettiklerinin tersini kasdeden bu yahûdîlerüı dillerini bükerek, dini kötüleyerek böyle söylediklerini haber vermektedir. Yani onlar bu sözleriyle Hz. Peygamber (s.a.) e hakaret etmek İstiyorlardı.

Sonra Allah Teâlâ: «Eğer, işittik ve itaat ettik, dinle ve bizi gö­zet demiş olsalardı onlar için daha iyi ve doğru olurdu. îşte Allah; inkârları yüzünden onlara la’net etmiştir. Onların ancak pek azı îmân eder.» buyuruyor ki; onların kalbleri hayırdan uzaktır. Kendilerine fayda verecek şekilde îmândan hiçbir şey, onların kalblerine girmez. «Onların ancak pek azı îmân eder.» âyeti hakkında daha önce bilgi verilmişti. Onlar, kendilerine fayda verecek bir îmânla îmân etmez­ler, anlamı kastedilmektedir.[33]

47 — Ey kendilerine kitâb verilenler. Biz bir takım yüzleri silip de enselerine çevirmezden veya onları ashâb-ı sebt’i la’netlediğimiz gibi la’netlemezden önce, gelin de elinizdekini doğrulayıcı olarak indirdiğimize îmân edin. Allah’ın emri dâima yapılagelmiştir.

48 — Allah kendisine ortak koşmayı bağışlamaz. Bun­dan başkasını dilediğine bağışlar. Allah’a ortak koşan kim­se, hiç şüphesiz pek büyük bir günâhla iftira etmiş olur.

Allah Teâlâ bu âyetlerde ehl-i kitâb’a, ellerinde bulunan müjde­lere dâir haberleri tasdîk eden, kulu ve elçisi Muhammed (a.s.) e in­dirdiği büyük kitâb Kur’an’a îmân etmelerini emrediyor. Bunu yap­madıkları takdirde de onları «Bir takım yüzleri silip de enselerine çe­virmezden evvel…» sözü ile tehdîd ediyor. «Bir takım yüzleri silmez-den» âyeti hakkında bazıları şöyle derler: Yüzlerin silinmesi, onların arkaya çevrilmesi ve gözlerinin arkada bulunmasıdır. Burada maksa­dın, yüzleri göz ve kulak kalmamacasına silmemiz, buna ilâveten arka taraflarına çevirmemizden önce, şeklinde olması da mümkündür.

îbn Abbâs’tan rivayetle Avfî «Bir takım yüzleri silmezden önce» âyeti hakkında şöyle der: Yüzlerin silinmesi kör edilmeleridir. «Ense­lerine çevrilmezden önce» kısmı hakkında da o şöyle demiştir: Yüzle­rini enselerine çeviririz de arkaya doğru yürürler. Onların enselerinde iki göz yaparız.

Katâde ve Atiyye el-Avfî de böyle demiştir. Ceza ve azabı ifâde bakımından Jbu son derece beliğdir.

Bu, Allah tarafından onların haktan döndürülüp bâtıla çevrilme­lerine, nurlu, aydınlık yoldan dönüp, sapıklık yollarına girerek arka­larına doğru gerisin geri gitmelerine verilmiş bir örnektir. Bazıları­nın söylediğine göre bu ifâde: «Biz doğrusu boyunlarına, çenelerine kadar varan demir halkalar geçirdik. Bunun için artık başlan yukarı kalkıktır, önlerinden bir sed ve arkalarından da bir sed yapmışızdır.» (Yâsîn, 8-9) âyetleri gibidir ki; bu da onların sapıklıkları ve hidayet­ten uzaklaştırılmalarına dâir Allah’ın vermiş olduğu güzel bir örnektir.

Mücâhid «Biz bir takım yüzleri silmezden…» âyetini; biz bazı yüz­leri doğru yoldan çevirip sapıklığa döndürmezden, şeklinde anlamış­tır, îbn Ebu Hatim aynı te’vîlin İbn Abbâs ve Hasan’dan da rivayet edildiğini söyler.

Süddî ise «Enselerine çevirmezden evvel…» âyetini; onları haktan men’edip kâfirler olarak döndürürüz ve maymuna çeviririz, şeklinde anlamıştır.

İbn Zeyd de; onları Hicaz topraklarından Şam ülkelerine çevir­mezden önce, şeklinde anlar.

Ka’b el-Ahbâr’ın bu âyeti işitince müslüman olduğu söylenir.

İbn Cerîr şöyle der : Bize Ebu Kureyb’in… îsâ îbn Muğîre’den nak­lettiğine göre; o şöyle demiştir: İbrahim’in yanında Ka’b’ın müslü­man oluşu hakkında konuşuyorduk. îbrâhîm şöyle dedi: Ka’b, Hz. Ömer zamanında (onun halifeliğinde) müslüman oldu. Beyt’ül-Mak-dis’e doğru yola çıkmış ve Medine’ye uğramıştı. Hz. Ömer ile karşılaş­tıklarında Hz. Ömer ona; ey Ka’b, müslüman ol, demiş; Ka’b cevaben; siz kitabınızda: «Kendilerine Tevrat yükletildiği halde…» (Cum’a, 5) diye okumuyor musunuz? Ben Tevrat’ı yüklenmişim, deyince Hz. Ömer onu bıraktı. O da yola çıkarak Hıms’a kadar geldi. Ora halkının üzün­tülü bir şekilde : «Ey kendilerine kitâb verilenler, biz bir takım yüzleri silip de enselerine çevirmezden önce… gelin o elinizdekini doğrulayı­cı olarak indirdiğimize îmân edin.» âyetini okuduğunu işitti ve bu âye­tin kendisine isabet etmesinden (âyetin hükmünün kendisini etkile­mesinden) korkarak, Ey Rabbım, îmân ettim, ey Rabbım müslüman ol­dum, dedi. Sonra Yemen’deki ailesine dönerek onları da müslüman edip (Medine’ye) getirdi.

Hadîsi başka bir kanaldan ve başka bir lafızla İbn Ebu Hatim de rivayet eder ve der ki: Bize babamın… Ebu İdrîs el-Havlânî’den naklettiğine göre; o, şöyle demiştir: Ebu Müslim el-Celîlî, Ka’b’ın hocasıydı ve Hz. Peygamber’e gitmekte geciktiği için onu ayıplardı. Kâ’b’ı (Tevrât’da ve İncil’de müjdelenen) peygamber olup olmadığına bakmak üzere Hz. Peygamber’e gönderdi. Bundan sonrasını Kâ’b şöy­le anlatır: (Binitime) bindim ve Medine’ye geldim. O (Hz. Peygam­ber) Kur’an okuduğunda «Ey kendilerine kitâb verilenler, biz bir ta­kım yüzleri silip de enselerine çevirmezden önce… gelin o elinizdekini doğrulayıcı olarak indirdiğimize îmân edin.», âyetini okudu. Hemen suya koştum ve yıkandım. Yüzümün silinmesi korkusuyla yüzümü meshediyordum. Sonra müslüman oldum.

Allah Teâlâ: «Ashâb-ı sebt’i la’netlediğimiz gibi la’netlemezden önce…» buyuruyor ki; avlanmaya bir çâre bularak (hîle ile avlanmak suretiyle) sebt günleri hakkında haddi aşmışlar, maymun ve domuz haline getirilmişlerdi. Hikâyeleri geniş olarak A’râf sûresinde gelecek­tir.

Allah Teâlâ: «Allah’ın emri dâima yapılagelmiştir.» buyuruyor ki; O, bir emir verdiğinde; ona muhalefet edecek ve manî olacak hiçbir “güç yoktur.

Sonra Allah Teâlâ: Kendisine ortak koşmayı bağışlamayacağım haber verjyor. Kendisine, ortak koşmuş olarak kavuşan bir kulu ba-ğışlamıyacaktır. «Ama bunun dışında (günahkâr kullarından) diledik­lerini bağışlar.»

Bu âyetle ilgili olarak bir çok hadîs-i şerîf vârid olmuştur. Bunlar­dan imkân bulduklarımızı buraya alalım :

îmâm Ahmed der ki: Bize Yezîd’in… Hz. Âişe’den rivayet ettiği­ne göre; Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurdular: Allah katında dîvân­lar üçtür : Allah’ın hiç değer vermediği (Önem vermediği) dîvân, Allah’­ın içinden hiçbir şeyi bırakmadığı dîvân ve Allah’ın asla bağışlamaya­cağı dîvân. Allah’ın asla bağışlamayacağı dîvân, Allah’a ortak koşu­lan (dîvân) dır. Zîrâ Allah Teâlâ: «Kim Allah’a ortak koşarsa, mu­hakkak ki Allah ona cenneti haram kılar.» buyurmuştur. Allah’ın hiç önem vermediği dîvân; kulun kendisiyle Rabbı arasındaki bir gün orucu, ya da bir namazı terketme nevinden olan hususlarda kulun kendi nef­sine zulmetmiş olduğu dîvândır. Allah dilerse bunu bağışlar ve vazge­çer. Allah’ın, içinden hiçbir şeyi bırakmayacağı dîvâna gelince; bu da kulların birbirlerine zulümlerinin (bulunduğu) dîvândır. Bunda kısas kaçınılmazdır.

Hadîsi sadece îmâm Ahmed rivayet etmiştir.

Hafız Ebu Bekr el-Bezzâr Müsned’inde der ki: Bize Ahmed îbn Mâlik’in… Enes îbn Mâlik’ten, onun da Hz. Peygamber (s.a.) den nak­lettiğine göre Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdular :

Zulüm üç çeşittir: Allah’ın bağışlamayacağı, Allah’ın bağışlaya­cağı ve Allah’ın bırakmayacağı zulüm. Allah’ın bağışlamayacağı zulüm (kendisine) ortak koşmadır. Allah Teâlâ : «Şüphe yok ki şirk, büyük bir zulümdür.» (Lokman, 13) buyurmuştur. Allah’ın bağışlayacağı zu­lüm; kulların, kendileriyle Allah arasında olan hususlarda kendilerine yapmış oldukları zulümdür. Allah’ın bırakmayacağı zulme gelince; o da kulların birbirlerine yapmış oldukları zulümdür ki; Allah birileri­nin hakkım diğerinden mutlaka alacak (kısas yapacak) tır.

îmâm Ahmed der ki: Bize Safvân îbn îsâ’nın… Muâviye’den naklet­tiğine göre; o, Rasûlullah (s.a.) ı şöyle buyururken işitmiş: Kâfir ola­rak ölen, ya da bir mü’mini kasden öldüren kişinin (günâhı) dışında Allah’ın her günâhı bağışlaması umulur.

Bu hadîsi Neseî de Muhammed îbn Müsennâ’dan, o da Safvân îbn îsâ’dan rivayet etmiştir.

îmâm Ahmed der ki: Bize Hâşim İbn Kâsım’m… Ebu Zerr’den, onun da Rasûlullah (s.a.) dan naklettiğine göre; Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur : Allah Teâlâ buyurur ki; Ey kulum, Bana ortak koşma­dığın sürece yeryüzü dolusu günâhla Bana kavuşsan da, Ben seni bir onun kadar bağışlama ile karşılarım.

Bu şekliyle hadîsi sadece îmâm Ahmed rivayet etmiştir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Abdüssâmed’in, babamın ve Hüseyn’in… Ebu Zerreden naklettiğine göre; o şöyle demiştir: Allah Rasûlüne var­dım. Rasûlullah; «Lâ tlâhe İllallah» deyip de bu ikrar üzere ölen her kul mutlaka cennete girecektir, buyurdular. Ben: Zina edip hırsızlık yapsa da mı? dedim. Zina edip hırsızlık yapsa da, buyurdular. Ben : Zina edip hırsızlık yapsa da mı? dedim. Üç keresinde : Zina edip hırsız­lık yapsa da, buyurdular. Dördüncüde; Ebu Zerr istemese de diye ilâ­ve buyurdular. Râvî devamla şöyle Uer: Ebu Zerr elbisesini sürüyerek ve Ebu Zerr’in burnu yere sürünse de diyerek çıktı. Daha sonraları Ebu Zerr bu hadîsi rivayet eder ve Ebu Zerr’in burnu yere sürünse de, derdi.

Bu hadîsi Buhârî ve Müslim, Hüseyn’den rivayetle tahrîc etmiş­lerdir.

Hadîsi başka bir kanaldan İmâm Ahmed şöyle rivayet ediyor : Bize Ebu Muâviye’rün… Ebu Zerr’den naklettiğine göre; o şöyle demiştir: Bir gece Medine’nin taşlık bir yerinde (ya da Harratu’l-Medîne deni­len bölgede) Rasûlullah (s.a.) ile birlikte yürüyordum. Uhud’a bakı­yorduk. Ey Ebu Zerr, buyurdular. Ben: Buyur, ey Allah’ın Rasûlü, dedim. Şu Uhud (dağı) benim yanımda (benim elimde) altın olsa, bir borç için bekleteceğim dışında ondan yanımda bir dînârı kalmış ola­rak üçüncü bir gece geçirmeyi istemez; onu Allah’ın kullarına şöyle dağıtırdım, buyurup sağına, önüne ve soluna birer avuç dağıtma işa­reti yaptılar. Sonra tekrar yürüdü. (Bir süre sonra) Ey Ebu Zerr, şöy­le yapanlar —sağına, önüne ve soluna birer avuç dağıtma İşareti yap­tılar— dışında ( dünyada) çok mal sahibi olanlar kıyamet günü çok az şeye sahip olanlardır, buyurdular. Biraz daha yürüdük ve: Ey Ebu Zerr, ben gelinceye kadar (burada) kal buyurdular ve yürüyerek kay­boldular. Bir gürültü işittim ve (kendi kendime) herhalde Rasûlullah (s.a.) in karşısına biri çıktı dedim. Peşinden gitmek istediysem de, onun; Ben gelinceye kadar burada kal; buyurmuş olduğunu hatırlaya­rak (gitmedim). Gelinceye kadar bekledim ve (gelince) duyduğumu kendisine naklettim. Bu gelen, Cibril idi. Dedi ki: Ümmetinden her kim Allah’a hiçbir şeyle ortak koşmaksızın ölürse cennete girer. Ben, zina etmiş ve hırsızlık yapmış olsa da mı? dedim. O, zina etmiş ve hır­sızlık yapmış olsa da, dedi, buyurdular.

Buharî ve Müslim hadîsi A’meş’ten rivayetle tahrîc etmişlerdir.

Aynı hadîsi Buhârî ve Müslim, Kuteybe kanalıyla… Ebu Zerr’den rivayet ederler. Buna göre Ebu Zerr şöyle der: Bir gece (dışarı) çık­mıştım. Birden yalnız başına yürüyen Rasûlullah (s.a.) ı gördüm. Ya­nında kimse yoktu. Kendisiyle birinin yürümesini istemediğini san­dım ve ayın gölgesinde yürümeye başladım. Döndü ve beni görerek, kimdir o? diye sordu. Ebu Zerr, Allah beni sana feda eylesin, dedim.

Ey Ebu Zerr gel, buyurdular. Onunla birlikte bir süre yürüdüm. Al­lah’ın hayır ihsan ettikleri ve bu ihsanla sağına, soluna, önüne, ardı­na iyilikte bulunan, hayırlı işler yapanlar dışında, kıyamet günü müş­rikler az şeye sahip olacaklar, buyurdular. (Sonra) onunla bir süre (daha) yürüdüm. Burada otur, buyurarak beni etrafında taşlar bulu­nan bir yere oturttu ve yanına geri dönünceye kadar burada otur, bu­yurdular. Sonra taşlık arazîde yürüyerek uzaklaştılar. Ve ben onu gör­mez oldum. Uzun süre orada yalnız oturduktan sonra geldiğini duy­dum. Şöyle diyordu: Hırsızlık yapsa da, zina etse de… Gelince daya­namadım ve sordum: Ey Allanın peygamberi, Allah beni senin yolu­na feda etsin. Taşlık arazî yönünde kim konuştu. Ben, sana cevâb ve­ren birini duymadım. O Cibril idi, buyurdular. Taşlık arazî yönünde karşıma çıktı ve; Ümmetine müjdele, kim Allah’a hiçbir şeyi ortak koş­madan ölürse cennete girer, dedi. Ben: Ey Cibril, hırsızlık yapıp, zina etse de mi? diye sordum. O, evet, dedi. Ben : Hırsızlık yapıp, zina etsede mi? diye sordum. O, evet, içki içmiş olsa da, diye cevâb verdi.

Abd tbn Humeyd Müsned’inde zikrediyor: Bize Ubeydullah İbn Musa’nın… Câbir’den naklettiğine göre; o, şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.) a bir adam gelerek cennet ve cehennemi gerektiren iki şey ne­dir ey Allanın Rasûlü? diye sordu. Hz. Peygamber: Kim, Allah’a hiç­bir şeyle ortak koşmaksızın ölürse cennet; kim de Allah’a herhangi bir şeyle ortak koşarak ölürse, cehennem kendisine vâcib olur, buyurdular.

Râvi, hadîsin devamını da zikretmiştir. Hadîsi bu kanaldan sade­ce Abd İbn Humeyd rivayet etmiştir.

Hadîsi başka bir kanaldan rivayet eden îbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın… Câbir İbn Abdullah’dan naklettiğine göre; Hz. Peygam­ber (s.a.) şöyle buyurmuş : Allah’a hiçbir şeyle ortak koşmaksızın ölen her nefsi Allah’ın bağışlaması mümkündür. Allah dilerse ona azâb eder, dilerse bağışlar. ((Allah kendisine ortak koşmayı bağışlamaz. Bun­dan başkasını dilediğine bağışlar.»

Hafız Ebu Ya’lâ’nın, Müsned’inde Musa İbn Ubeyde kanalıyla… Câbir’den rivayet edildiğine göre; Hz. Peygamber, araya örtü inmedik­çe (Allah’ın) bağışlaması kul üzerinedir, buyururlar. Ey Allah’ın elçisi, örtü nedir? dediler. Allah’a ortak koşmaktır. Allah’a hiçbir şeyle ortak koşmaksızın Allah’a kavuşan her nefsi Allah’ın bağışlaması helâl olur. Dilerse ona azâb eder, dilerse bağışlar, buyurup «Allah kendisine or­tak koşmayı bağışlamaz. Bundan başkasını dilediğine bağışlar.» âye­tini okudular.

İmâm Ahmed der ki: Bize Ebu Nuaym’ın… Ebu Saîd el-Hudrî’den rivayetine göre; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdular: Allah’a hiçbir şey­le ortak koşmadan ölen cennete girer.

Bu kanaldan rivayette İmâm Ahmed tek kalmıştır.

İmâm Ahmed der ki: Bize Hasan İbn Musa’nın… Ebu Eyyûb el-Ansârî’den rivayetine göre; o şöyle demiştir : Bir gün Rasûlullah (s.a.) onların yanına gelerek; Azîz ve Celîl olan Rabbınız, beni ümmetimden yetmiş bin kişiyi hesâbsız olarak cennete koymak ile ümmetim için ka­tında saklamış olduğu şey arasında muhayyer bıraktı, buyurmuştu. As­habından bazısı; Ey Allah’ın Rasûlü, bunu (dediğini) Rabbın mı sak­ladı? diye sordular. Rasûlullah (s.a.) (hanelerine) girdiler ve (biraz sonra) tekbîr getirerek çıktılar ve sakladığı da beraber olmak üzere Rabbım her bin kişi ile birlikte yetmiş bin kişi artırdı, buyurdular. (Râvî) Ebu Rûhm : Ey Ebu Eyyûb, Rasûlullah (s.a.) m gizlediğini söy­lediği şeyin ne olduğunu samyorsun? dedi. (Etrafta bulunan) kişiler onu ağızlarıyla yediler (kızdılar) ve sana ne, Rasûlullah (s.a.) m giz­lediğinden? dediler. Ebu Eyyûb : Bırakın adamı, ben size tahmin hattâ kesin olarak anladığım kadarıyla Rasûlullah (s.a.) in gizlediğini haber vereyim. Onun gizlediği (Rabbmın) şu sözüdür: Kim kalbi dilini doğ­rulayarak tek ve ortağı olmadığı halde Allah’tan başka tann olmadı­ğına ve Muhammed’in O’nun kulu ve elçisi oluğuna şehâdet ederse onu cennete koyarım.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın… Ebu Eyyûb el-Ansârî’den rivayet ettiğine göre; o, şöyle demiştir: Bir adam Rasûlullah (s.a.) a gelerek; benim bir kardeşimin oğlu var. Haramdan vazgeçmiyor, dedi. Hz. Peygamber; onun dini ne? diye sordular. Adam: Namaz kılıyor ve Allah’ı biliyor, dedi. Allah Rasûlü : Ondan dinini hîbe etmesini iste, eğer kabul etmezse satın al. Buyurdular. Adam (gidip) bunu ondan İstedi, o razı olmadı ve Hz. Peygamber (s.a.) e gelerek (durumu) an­lattı : Onu dini konusunda (çok) cimri buldum, dedi. (Bunun üğerine Râvî’nin söylediğine göre) «Allah kendisine ortak koşmayı bağışlamaz. Bundan başkasını dilediğine bağışlar» âyeti nazil oldu.

Hafız Ebu Ya’Iâ der ki: Bize Amr İbn ed-Dahhâk’ın… Enes’ten naklettiğine göre; o şöyle demiştir: Bir adam Rasûlullah (s.a.) a ge­lerek : Ey Allah’ın Rasûlü, hiçbir ihtiyâç ve ihtiyâç sahibi kimse bırak­madım. (Hepsini) yerine getirdim, dedi. Hz. Peygamber (s.a.) üç kere : Allah’tan başka tann olmadığına ve Muhammed’in Allanın elçisi oldu-, ğuna şehâdet eder misin? diye sordular. Adam; evet deyince; muhak­kak ki bu, diğer hepsinin üzerinde gelir, buyurdular.

İmâm Ahmed der ki: Bize Ebu Emir’in… Damdam İbn Cevş el-Ye-mâmî’den naklettiğine göre; o şöyle demiştir : Ebu Hüreyre bana : Ey Yemâmî, sakın bir kimseye «Allah seni bağışlamaz.» Ya da «Sen ebe-diyyen cennete giremezsin» deme, demişti. Ben : Ey Ebu Hüreyre, bun­lar, bizden birinin kızdığında kardeşine söylediği sözlerdir, dedim. O, bunları söyleme, dedi. Ben Rasûlullah (s.a.) ı şöyle buyururken işit­tim : îsrâiloğulları içinde iki adam vardı. Onlardan birisi ibâdet etmeye gayret eder, diğeri de nefsi aleyhine (günâh işlemede) aşırı gider­di. Aralarında kardeşlik bağı kurmuşlardı. (İbâdete) çalışan, diğerini devama günâh üzere görür ve : (Günâh işlemeyi) bırak, derdi. Öteki’ de: Beni Rabbımla yalnız bırak, sen beni gözetlemek için mi gönderil-din? derdi. Bu durum birinin öbürünü, büyük gördüğü bir günâh üzre görmesine kadar devam etti. îşte o zaman (ibâdete çalışan diğerine) : Günâh işlemeyi bırak, dedi. Öteki yine : Beni Rabbımla yalnız bırak, sen beni gözetleyici mi gönderildin? dedi. Birincisi: Allah’a yemîn ede­rim ki; Allah seni bağışlamaz —veya ebediyyen Allah seni cennete koymaz.— dedi. Allah bunlara bir melek göndererek ruhlarını aldırdı da Allah katında bir araya geldiler. (Allah Teâlâ) günahkâra : Git, rahmetimle cennete gir, diğerine de: Sen Beni biliyormuydun, Benim elimde olana gücün yetermiydi? Götürün bunu da cehenneme buyur­dular. Ebu’l-Kâsım’ın nefsi kudret elinde olan (Allah) a yemîn ederim ki, o hem dünyasım, hem âhiretini mahveden bir söz söylemişti.

Hadîsi Ebu Dâvûd da İkrime İbn Ammâr kanalıyla Damdam İbn Cevş’den rivayet etmiştir.

Taberânî der ki: Bize Ebu Şeyh’in… İbn Abbâs’tan, onun da Ra-sûlullah (s.a.) dan naklettiğine göre; Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: Kim Benim, günâhları bağışlamaya gücüm yettiğini (bağışlayabilece-ğimi) bilirse, Bana herhangi bir şeyle ortak koşmadığı sürece (diğer yaptıklarına) bakmaz onu bağışlarım.

Hafız Ebu Bekr el-Bezzâr ve Hafız Ebu Ya’lâ diyorlar ki: Bize Hudbe —ki bu, İbn Hâlid’dir— nin… Enes’ten naklettiğine göre Ra-sûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: Allah kimin ameline bir sevâb vaV dinde bulunmuşsa; bu va’dini yerine getirecektir. Kime de yaptığı bir işten dolayı ceza tehdidinde bulunmuşsa; Allah bu tehdîdini isterse yerine getirir.

Hadîsi sadece Ebu Bekr el-Bezzâr ve Ebu Ya’lâ rivayet etmişlerdir.

îbn Ebu Hatim der ki: Bize Bahr îbn Nasr’ın… İbn Ömer’den ri­vayetine göre; o şöyle demiştir : Hz. Peygamber’in arkadaşı olan bizler bir kişiyi öldüren, yetîm malı yiyen, namuslu kadınlara zina iftirasın­da bulunan ve yalan şâhidlikte bulunanlar hakkında şüphe etmezdik (bunların bağışlanmayacağı konusunda şüphemiz yoktu). Ne zaman ki «Allah kendisine ortak koşmayı bağışlamaz. Bundan başkasını dile­diğine bağışlar.» âyeti nazil oldu. Hz. Peygamberin ashabı artık (bu konuda) şehâdette bulunmayı bıraktılar.

Bu hadîsi îbn Cerîr de Heysem îbn Hammâd kanalıyla rivayet et­miştir.

Yine îbn Ebu Hatim der ki: Bize Abdülmelik îbn Abdurrahmân’-ın… İbn Ömer’den rivayet ettiğine göre; o şöyle demiştir : «Allah, ken­disine ortak koşmayı bağışlamaz. Bundan başkasını dilediğine bağışlar.» âyeti nazil oluncaya kadar; Allanın, kitâbda kendilerine ateşi (ce­hennemi) vâcib kıldıkları hakkında şüphe etmez (ve bunlar mutlaka cehenneme girecektir, der) dik. Bu âyeti işitince (onlar hakkında bu tür) şehâdette bulunmayı terkettik. Ve işleri Allah Teâlâ’ya havale ettik.

(Hafız Ebu Bekr) el-Bezzâr der ki: Bize Muhammed İbn Abdur-rahîm.’in… tbn Ömer’den rivayetine göre; o şöyle demiştir: Biz, Pey­gamberimiz (s.a.) in «Allah kendisine ortak koşmayı bağışlamaz. Bun­dan başkasını dilediğine bağışlar.» buyurduğunu işitinceye kadar; bü­yük günah işleyenlere mağfiret dilemezdik. Hz. Peygamber (bu âyeti okudu ve) buyurdu ki: Ben şefaatimi kıyamet gününde ümmetimden büyük günâh işleyenlere bıraktım.

Ebu Ca’fer er-Râzî der ki: Rabî’in… Abdullah tbn Ömer’den nak­lettiğine göre; o şöyle demiştir : <cDe ki: Ey kendi nefislerine yazık eden kullarım, Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin.» (Zümer, 53) âye­ti nazil olunca; bir adam kalktı ve; ey Allah’ın peygamberi, Allah’a şirk koşsa da mı? diye sordu. Rasûlulalh (s.a.) bundan hoşlanmayarak: Allah kendine ortak koşmayı bağışlamaz. Bundan başkasını dilediğine bağışlar. Allah’a ortak koşan kimse, hiç şüphesiz büyük bir günâhla if­tira etmiş olur, buyurdular.

Hadîsi îbn Cerîr rivayet etmiş; İbn Merdûyeh de îbn Ömer’e va­ran muhtelif kanallardan tahrîc etmiştir.

Zümer süresindeki âyet, (bağışlamayı) tevbe şartına bağlamakta­dır. Bir kimse; hangi günâh olursa olsun, tekrarlamış dahi olsa tevbe ettiğinde Allah onu bağışlar. Bunun için Allah Teâlâ: «Ey kendileri­ne yazık eden kullarım, Allah’ın bağışlamasından (rahmetinden) ümi­dinizi kesmeyin. Şüphesiz ki Allah, bütün günâhları bağışlar.» (Zü­mer, 53) buyurur. Ancak bu, tevbe şartına bağlıdır. Böyle olmasaydı bu günâhların içine Allah’a ortak koşma da girerdi. Bu ise, doğru de­ğildir. Zîrâ Allah Teâlâ burada; kendine ortak koşmayı asla bağışla­mayacağım, bunun dışındakileri ise dilediğine bağışlayacağını haber veriyor. Yani bu günâhları işleyen tevbe etmese bile. O halde bu âyet bu yönüyle Zümer süresindeki âyetten daha çok ümit vericidir. En doğrusunu Allah bilir.

«Allah’a ortak koşan kimse, hiç şüphesiz pek büyük bir günâhla iftira etmiş olur.» âyeti «Muhakkak ki şirk büyük bir zulümdür.» (Lok­man, 13) âyeti gibidir. Buhârî ve Müslim’de bulunan bir hadîste İbn Mes’ûd şöyle der: Ey Allanın Rasûlü, günâhların en büyüğü hangisi­dir? diye sordum. Seni yarattığı halde Allah’a ortak koşmandır… bu­yurdular. Ve Ravî hadîsin tamâmını zikretti.

îbn Merdûyeh der ki: Bize İshâk tbn îbrâhîm îbn Zeyd’in… îm-rân İbn Husayn’dan naklettiğine göre; Rasûlullah (s.a.) : Size büyük günâhların en büyüğünü haber veriyorum : O, Allah’a ortak koşmaktır buyurarak «Allah’a ortak ko*an kimse, şüphe yok ki pek büyük bir günâhla iftira etmiş olur» âyetini; «Ana-babaya âsî olmaktır» buyu­rarak da «…Bana ve ebeveynine şükret. Dönüşün Banadır.» (Lokman, 14) âyetini okudular.[34]

49 — Bakmazmısın şu kendilerini temize çıkaranla­ra? Halbuki dilediğini temize çıkaran yalnız Allah’tır. Ve kıl paya zulme uğratılmazlar.

50 — Bir bak; Allah’a karşı nasıl yalan uyduruyor­lar? Apaçık bir günâh olarak bu, yeter.

51 — Kendilerine kftâb verilmiş olanların puta ve ta-ğût’a inanıp, küfredenlere : Bunlar mü’mirilerden daha doğru yoldadırlar, dediklerini görmedin mi?

52 — Allah’ın la’netlediği; işte onlardır. Allanın la’-netlediği kişiye sen yardımcı bulamazsın.

Hasan ve Katâde: «Bakmaz mısın şu kendilerini temize çıkaran­lara?» âyetinin «Biz Allah’ın oğullan ve dostlarıyız.» dediklerinde Ya-hûdî ve Hıristiyanlar hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir.

İbn Zeyd bu âyetin «Biz Allah’ın oğullan ve dostlanyız» ve «Cen­nete ancak Yahudi ve Hıristiyan olanlar girecek» sözleri hakkında nâ-zil olduğunu söylemiştir.

Mücâhid de şöyle der: Kendilerine imâm olarak duâ ve namaz­da çocuklan öne geçirir ve ‘onların günâhlan olmadığını sanırlardı.

İbn Cerîr’in rivayet ettiğine göre; tkrime ve Ebu Mâlik de böyle söylemişlerdir. «Bakmaz mısın şu kendilerini temize çıkaranlara?» âyeti hakkında İbn Abbâs’tan naklen Avfî şöyle der: Bunlar Yahûdî-lerdir. Derlerdi ki: Ölen çocuklarımız bizim için Allah katında bir ya kınlıktır. (Bizim için iyi ameller mesabesindedir.) Onlar bize şefaat edecek ve bizi temize çıkaracaklardır. Bunun üzerine Allah Teâlâ Mu-hammed’e: «Bakmaz mısın şu kendilerini temize çıkaranlara?» âyeti­ni indirdi. Hadîsi tbn Cerîr rivayet etmiştir.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın… îbn Abbâs’tan rivayetine göre; o şöyle demiştir: Yahudiler çocuklarını öne geçirirler de ibâdet­lerini onlara yaptırırdı. Kurbân takdim ederler ve onların hatâ ve gü­nâhlarının olmadığım sanarak yalan söylerlerdi. Allah Teâlâ: «Ben, bir günahkârı günâhı olmayan biriyle temize çıkarmam.» buyurarak «Bakmaz mısın şu kendilerini temize çıkaranlara?» âyetini indirdi.

îbn Ebu Hatim sonra şöyle der: Bu görüşün benzeri; Mücâhid, Ebu Mâlik, Süddî, İkrime ve Dahhâk’tan da rivayet edilmiştir.

Dahhâk’ın dediğine göre onlar (Yahudiler) : Çocuklarımızın gü­nâhları olmadığı gibi bizim de günâhlarımız yok, derlerdi, fşte Allah Teâlâ bu âyeti onlar hakkında indirmiştir.

Bir görüşe göre ise; bu âyet genel olarak övünme ve (kendisini) temize çıkarmayı kötüleme sadedinde nazil olmuştur.

Müslim’de Mikdâd îbn el-Esved’den rivayet edilen sahih bir ha­dise göre o şöyle demiştir :

Rasûlullah (s.a.) bize meddahların yüzlerine toprak atmamızı emretmişti,

Buhârî ve Müslim’de Hâlid el-Hazzâ kanalıyla Abdurrahmân îbn Ebu Bekre’den, onun da babasından rivayetle tahrîc edilen diğer bir hadîste de Rasûlullah (s.a.) bir adamın başka birisini övdüğünü du­yar ve şöyle buyurur:

Yazıklar olsun sana, arkadaşının boynunu kopardın, yazıklar ol­sun sana, arkadaşının boynunu kopardın. Birkaç kere tekrarladı. Siz­den birisi arkadaşını, mutlaka medhedecekse; falancayı böyle sanıyo­rum, ama Allah onun hesabını bilendir. Ben ise Allah’a karşı kimse­yi temize çıkarmam desin.

îmâm Ahmed der ki: Bize Mu’temir’İn… Nuaym İbn Ebu Hind’-den rivayetine göre; Ömer İbn el-Hattâb şöyle demiştir: Kim, ben mü’miriim derse; o kâfirdir. Kim, bu âlimdir derse; o da câhildir. Kim, bu cennnettedir derse; o da cehennemdedir, (ateştedir.)

İbn Merdûyeh’in Mûsâ îbn Ubcyde kanalıyla rivayet ettiğine göre… Ömer (r.a.) şöyle demiştir: Sizin hakkınızda en korktuğum şey kişi­nin kendi görüşünü beğenmesidir. Kim, o mü’mindir derse o kişi kâ­firdir. Kim, o âlimdir derse o kişi câhildir. Kim, o cennettedir derse o kişi de ateştedir.

îmâm Ahmed der ki: Bize Muhammed îbn Ca’fer’in… Ma’bed el-Cuhenî’den rivayetine göre; o şöyle demiştir: Muâviye, Hz. Peygam­ber (s.a.) den az hadîs rivayet ederdi. Yine çok az cuma vardı ki, şu sözleri Hz. Peygamber’den naklen zikretmemiş olsun : Allah kimin hay­rını dilerse onu dinde fakîh kılar. Bu (dünya) malı tatlıdır, kim onu hakkı ile alırsa o mal kendisi için bereketlendirilir (arttırılır). Övün­mekten sakının. Zîrâ o boğazlamadır (övülen kişinin boğazlanmasıdır).

îbn Mâce’nin rivayetine göre şöyle buyrulmuştur: övünmekten sakının. Zîrâ o boğazlamadır. Hadîs Ebu Bekr İbn Ebu Şeybe, Gündür, Şu’be kanalıyla rivayet edilmiştir. Hadîsin isnadında bulunan Ma’bed, Ma’bed İbn Abdullah İbn Uveym el-Basrî el-Kaderî’dir.

İbn Cerîr der ki: Bize Yahya İbn İbrahim el-Mes’ûdî’nin… Abdul­lah İbn Mes’ûd’dan rivayetine göre; o şöyle demiştir; Kişi sabahleyin dindar olarak çıkar da sonra döndüğünde dininden kendisinde hiçbir şey kalmamış olur. Şöyle ki; kendisine ne faydası ne de zararı olma­yacak biriyle karşılaşır ve ona; Allah’a yemîn ederim ki sen şöyle söy­lesin, der. Döndüğünde herhangi bir ihtiyâcının da giderilmediğini gö­rür. Bununla birlikte Allah’ı öfkelendirmiştir. Sonra Abdullah îbn Mes’-ûd: «Bakmaz mısın şu kendilerini temize çıkaranlara?» âyetini okudu.

Bu konuda genişçe bilgi: «Kendinizi temize çıkarmayın.» (Necm, 32) âyetinde gelecektir. Allah Teâlâ: «Halbuki dilediğini temize çıka­ran yalnız Allah’tır.» buyurur ki; bu konuda dönüş Allah’adır. Zîrâ o işlerin gerçeklerini ve kapalılıklarını en iyi bilendir. Sonra Allah Teâlâ : «Ve kıl payı zulme uğratılmazlar» buyurur ki; hiç kimsenin kıl payı tutanndaki ecri asla bırakılmayacaktır.

İbn Abbâs, Mücâhid, îkrime, Afö, Hasan ve seleften bir çokları âyette geçen kelimesinin, hurma çekirdeğinin yangında olan şey için kullanıldığını söylerler. Yine îbn Abbâs’tan rivayete göre; o parmaklar arasında bükülen şeydir, denilmiştir. Her iki mânâ da bir­birine yakındır.

Allah Teâlâ : «Bir bak Allah’a karşı nasıl yalan uyduruyorlar» bu­yuruyor. Kendilerini temize çıkarmada; Allah’ın oğullan ve dostlan olduklan iddiasında; «Cennete ancak Yahûdî ve Hıristiyan olanlar gi­recek» ve «Bize ateş ancak sayılı günler dokunacak» sözlerinde; Allah Teâlâ babaların amellerinin çocuklara hiçbir fayda vermeyeceğini ke­sinlikle bildirmişken, babalarının sâlih amellerine güvenmelerinde; on­lar Allah’a karşı yalan uyduruyorlar. Allah Teâlâ babaların işledikleri güzel amellerin çocuklara hiçbir fayda getirmeyeceğini şu âyet-i kert-mede açıkça bildirmektedir: «Onlar bir ümmetti gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandığınız da sizin.» (Bakara, 134) Allah Teâlâ: «Apaçık bir günâh olarak bu yeter» buyurmaktadır ki; onların bu davranışları yalan ve açık bir iftira olarak onlara yeter. Allah Teâlâ: «Kendilerine kitâb verilmiş olanların puta ve tâgût’a

inanır…» buyurmaktadır. Âyette geçen kelimesinin iza­hında Muhammed İbn îshâk… Ömer el-Hattâb’ın şöyle dediğini nak­leder : «Cibt, sihirdir. Tâgût ise şeytândır.»

Bu açıklama îbn Abbâs, Ebu’l-Âliye, Mücâhid, Atâ, îkrime, Saîd İbn Cübeyr, Şa’bî, Hasan, Dahhâk ve Süddî’den de rivayet edilmiştir.

îbn Abbâs, Ebu’l-Âliye, Mücâhid, Atâ, tkrime, Saîd îbn Cübeyr, Şâ’bî, Hasan ve Atiyye’deh rivayete göre Cibt; şeytândır. İbn Abbâs kelimenin Habeş dilinde bu anlamda kullanıldığını ilâve etmiştir. îbn Abbâs’tan gelen rivayetlere göre Cibt, şirktir, ya da putlardır da, de­nilmiştir. Şa’bî’den rivayete göre cibt, kâhindir. Yine İbn Abbâs’tan rivayet edildiğine göre Cibt, Huyey İbn Ahtab’tır. Mücâhid’den riva­yete göre ise cibt, Kâ’b İbn-Eşref tir.

İmâm Ahmed Müsned’inde zikreder: Bize Muhammed İbn Ca’-fer’in… Kabîsa îbn Muhârik’ten naklettiğine göre; o, Hz. Peygamber (s.a.) i şöyle buyururken işitmiş: Kuşların uçuşundan mânâlar çıkar­mak, yere çizgi çizmek (suretiyle kâhinlik yapmak ve tahminlerde bu­lunmak) ve bazı şeylerde uğursuzluk görmek cibttendir. Râvî Avf der ki: Hadîste geçen kıyafet, kuşların uçuşundan manâlar çıkarmaktır. Tark, yere çizilen çizgidir. Cibt ise Hasan’ın söylediğine göre şeytândır.

Hadîsi Ebu Davûd Sünen’inde, Neseî ve İbn Ebu Hatim de tefsirle­rinde Avf el-A’rabî’den bu şekilde rivayet etmişlerdir.

Âyet-i kerîme’de geçen kelimesi hakkında Bakara sû­resinde bilgi verilmişti ki burada tekrarına gerek görmüyoruz.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın Ebu Zübeyr’den rivayetine göre; o Câbir îbn Abdullah’a kelimesinin sorulduğunu işitmiş. Câbir cevaben şöyle demiş : Onlar, üzerlerine şeytânların indiği kâhinlerdir.

Mücâhid şöyle demiştir: Tâğût, insan şeklindeki şeytândır. İnsan­lar onun hakemliğine başvururlar, işlerinin sahip ve mâliki odur.

îmâm Mâlik’e göre tâğût, Allah Teâlâ’dan başka tapınılan her şey­dir.

Allah Teâlâ : «Küfredenlere : Bunlar mü’minlerden daha doğru yoldadırlar, dediklerini görmedin mi? buyuruyor. Onlar bilgisizliklerin­den, dinlerine kıymet vermediklerinden ve ellerindeki Allah’ın kitabını kabul etmediklerinden dolayı kâfirleri müslümanlara tercih ederler.

îbn Ebu Hatim rivayet ediyor : Bize Muhammed İbn Abdullah îbn Yezîd’in… İkrime’den naklettiğine göre; o şöyle demiştir: Huyey îbn Ahtab ve Kâ’b îbn Eşref mekkelilere geldiler. Mekkeliler onlara : Siz kitap ve ilim sahibisiniz. Bize, bizim ve Muhammed’in durumunu ha­ber verin, dediler. Onlar da: Siz nesiniz, Muhammed nedir (nasıldır?) diye sordular. Mekkeliler : Biz akrabalarımıza gider geliriz, yüksek hör-güçlü develeri kurbân ederiz (boğazlarız), süt üzerine su veririz, esîr-leri salıveririz, hacılara su veririz. Muhammed ise ebter bir adamdır, yakınlarımıza gidip gelmeyi terketmiştir. Gaffâroğullan hacılarının hır­sızlan ona uymuştur. Biz mi daha hayırlıyız, yoksa o mu? dediler. Bu­nun üzerine Huyey ve Kâ’b : Siz daha hayırlı ve daha doğru yoldasınız, dediler. Allah Teâlâ da: «Kendilerine kitâb verilmiş olanların puta ve tâğûta inanıp küfredenlere : Bunlar mü’minlerden daha doğru yolda­dırlar, dediklerini görmedin mi?» âyetini indirdi.

Buradakinden daha değişik şekliyle hadîs îbn Abbâs ve seleften bir gruptan da rivayet edilmiştir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Muhammed İbn Ebu Adiyy’in… İbn Ab-bâs’tan rivayetine göre; o şöyle demiştir : Kâ’b İbn Eşref Mekke’ye gel­diğinde Kureyş kendisine: Şu ebter ve kavminden kesilen adamı gör­mez misin? Kendisinin bizden daha hayırlı olduğunu sanıyor. Biz ha­cıların ehliyiz, Kâ’be’nin örtüsünün sahibiyiz ve hacılara su verenleriz, dediler. Kâ’b da: Siz daha hayırlısınız, dedi. Bunun üzerine: «Sana buğzeden, şüphesiz ki zürrîyetsiz olan, işte odur.» (Kevser, 3) ve «Ken­dilerine kitâb verilmiş olanların puta ve tâğût’a inanıp… Allah’ın la’-netlediği kişiye sen yardımcı bulamazsın.» (Nisa, 51-52) âyetleri nazil oldu.

İbn İshâk der ki: Bize Muhammed İbn Ebu Muhammed’in… İbn Abbâs’tan rivayetine göre; o şöyle demiştir : Kureyş, Ğatafan ve Kuray-za oğullarından toplulukları (müslümanlara karşı) kışkırtanlar Huyey İbn Ahtab, Selâm İbn Ebu Hukayk, Ebu Râfi’, Rebî’ İbn Ebu Hukayk, Ebu Ammâr, Vahûh İbn Âmir, Heyze İbn Kays idiler. Bunlardan Vahûh, Ebu Ammâr ve Hevze Vail oğullarından olup diğerleri Nadir oğullarm-dandı. Bunlar Kureyş’e gelince Kureyşliler: Bunlar Yahûdîlerdir, ilk kitâbları bilenlerdir. Onlara sorun bakalım, sizin dininiz mi yoksa Mu­hammed’in dini mi daha hayırlıdır? dediler. Kureyş’in kendilerine sor­ması üzerine; onlar da şöyle dediler: Bilakis sizin dininiz onun dinin­den daha hayırlıdır. Siz ondan ve ona uyanlardan daha doğru yolda­sınız. Bunun üzerine Allah Teâlâ da: «Yoksa Allah’ın bol nimetinden verdiği insanları mı çekemiyorlar?» âyetine kadar olmak üzere kendilerine kitâb verilmiş olanlann puta ve tâğût’a inanıp, küfredenlere : Bunlar mü’minlerden daha doğru yoldadırlar, dediklerini görmedin mi?» âyetlerini indirdi.

Bu; onlara bir la’net olup, onların ne dünyada, ne de âhirette yar­dımcıları olmadığını haber vermedir. Zîrâ onlar müşriklerden medet ve yardım ummak üzere gitmişler ve yukarıda kaydedilen sözlerini on­lar kendilerine yardım etsinler diye söylemişlerdi. Müşrikler de bu çağ­rılarına müsbet cevâb vererek Ahzab gününde onlarla beraber gelmiş­lerdi. Hz. Peygamber (s.a.) ve ashabı Medine çevresine hendek kazmış­lar ve Allah onların kötülüklerini böylece engellemişti. Allah Teâla bir âyeti kerîme’de ise şöyle buyurur: «Allah küfredenleri kinleriyle geri çevirdi. Ve bir hayra nail olamadılar. Allah savaşta müminlere yetti. Ve Allah Kavi, Aziz olandır.» (Ahzâb, 25)[35]

53 — Yoksa onların mülkten bir payı mı var? Öyle ol­saydı onlar insanlara bir çekirdek parçası bile vermezlerdi.

54 — Yoksa Allah’ın bol nimetinden verdiği insanları mı çekemiyorlar? Doğrusu biz, tbrahîm soyuna da kitâb ve hikmet verdik. Ve onlara büyük bir nimet bahşettik.

55 — Onlardan bir kısmı ona inandı, bir kısmı da on­dan yüz çevirdi. Çılgın bir ateş olarak cehennem yeter.

Allah Teâlâ : «Yoksa onların mülkten bir payı mı var?» buyuruyor ki; bu inkâr anlamında bir sorudur. Onların mülkten hiçbir paylan yok­tur, demektir. Sonra Allah, onları cimrilikle niteleyip: «Öyle olsaydı onlar insanlara bir çekirdek parçası bile vermezlerdi» buyuruyor. Zîrâ onlar (sandıklan gibi) mülk ve bu mülkte tasarruf payına sahip olsa­lardı; insanlardan hiçbirine ve özellikle Muhammed (s.a.) e hiçbir şey ve dolduracak bir miktan bile vermezlerdi. îbn Abbâs ve bir çoklarının görüşüne göre; çekirdek üzerinde bir nokta­dan ibarettir.

Bu âyet-i kerîme : «Zâten insan pek cimridir.» (îsrâ, 100) âyeti gibidir. Yani siz, bitmesi tasavvur dahi edilmezken ellerinizdeki şeylere gidiverecek korkusuyla sımsıkı yapışırsınız. Bu, sizin şiddetli cimriliği-nizdendir. Bunun içindir ki, Allah Teâlâ âyet-i kerîme’nin sonunda «in­san cimridir» buyurmuştur.

Allah Teâlâ: «Yoksa Allah’ın bol nimetinden verdiği insanları mı çekemiyorlar?» buyurmaktadır ki, bununla; onların (Yahudilerin) Hz. Peygambere Allah’ın büyük peygamberliği vermesi ve onları da kendi­sini tasdîkden alıkoyması yüzünden Hz. Peygamberi çekememezlikleri kastedilmektedir. Onlar Hz. Peygamberi çekemiyorlardı. Çünkü o, îs-râiloğullarmdan değil de Araplardan gelmişti.

Taberânî der ki: Bize Muhammed İbn Abdullah el-Hadramî’nin… Ibn Abbâs’tan naklettiğine göre; o, «Yoksa Allah’ın bol nimetinden ver­diği insanları mı çekemiyorlar?» âyeti hakkında şöyle demiştir: Biz, âyette zikredilen insanların dışındayız. Allah Teâlâ: «Doğrusu biz îb-râlüm soyuna da kitâb ve hikmet verdik. Ve onlara büyük bir nimet bahşettik.» buyuruyor. Yani biz, İbrahim soyundan gelen îsrâiloğullan boylarına Peygamberlik verdik, onlara kitâblar indirdik. Onlara kurak­lık seneleri olsun diye hükmettik ki, bu bir hikmet idi. Onların arasın­dan krallar çıkardık. Bununla birlikte yani onlara peygamberlik ve ni­metler vermemize rağmen «Onlardan bir kısmı ona İnandı, bir kısmı da ondan yüz çevirdi.» küfredip yüz çevirmekle de kalmadılar ve o (Peygamber) kendi soylarından, tsrâiloğullanndan olduğu halde insan­ları ondan yüz çevirtmeye çalıştılar ve onlar hakkında ihtilâfa düştü­ler. O halde ey Muhammed, sen îsrâiloğullanndan olmadığın halde sana nasıl davranacaklar dersin?

Mücâhid «Onlardan bir kısmı ona inandı» âyetinde Muhammed (s.a.) in kastedildiğini söyler. «Bir kısmı da ondan yüz çevirdi» onların kâfir olanları seni yalanlayanların en şiddetlileri ve onlara getirmiş olduğun hidâyet ve açık gerçekten en uzak olanlarıdır. Bunun İçindir ki, Allah Teâlâ onları tehdîd ederek «Çılgın bir ateş olarak cehennem yeter» buyurmuştur. Küfürleri, inadlan ve Allah’ın kitaplarına, pey­gamberlerine muhalefet etmelerine karşı bir ceza olarak ateş onlara yetecektir.[36]

56 — Şüphesiz ki âyetlerimizi inkâr edenleri yakında ateşe atacağız. Derileri piştikçe azabı duysunlar diye, deri­lerini değiştirip yenileyeceğiz. Allah Azîz, Hakim olandır.

57 — İmân edip, salih amel işleyenleri, içinde ebedî kalacakları, altından ırmaklar akan cennetlere koyacağız. Onlara orada tertemiz zevceler (eşler) vardır. Onları koyu bir gölgeye sokacağız.

Allah Teâlâ, âyetlerini inkâr ederek elçilerinden yüz çevirenleri ce­hennem ateşiyle cezalandıracağım haber vererek : «Şüphesiz ki âyetleri­mizi inkâr edenleri yakinda ateşe atacağız» buyuruyor. Onları öyle bir ateşe sokacak ki; ateş onların her parçalarını ve her yerlerini ihata ede­cek. Sonra Allah Teâlâ onların ceza ve azablannın nasıl devam ede­ceğine temasla «Derileri piştikçe azabı duysunlar diye, derilerini değiş­tirip yenileyeceğiz» buyurmaktadır. İbn Ömer’den rivayetle A’meş şöy­le demektedir: Derileri yandığında, mısırlıların beyaz elbiseleri misâli beyaz derilerle değiştirilecektir. İbn Ömer’in bu sözünü İbn Ebu Hatim rivayet etmiştir.

Yine İbn Ebu Hâtİm’in rivayetine göre Yahya İbn Zeyd el-Hadramî, kendisine ulaştığına göre, «Derileri piştikçe azabı duysunlar diye, deri­lerini değiştirip yenileyeceğiz» âyeti hakkında şöyle demiştir : Kâfir için yüz deri verilecek. Her iki derinin arasında değişik bir azaba dûçâr kala­caktır.

Yine îbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın… «Derileri piştikçe…» âyeti hakkında Hasan’dan rivayetine göre o şöyle demiştir : «Cehennem ateşi onları bir günde yetmiş bin kerre pişirecek.» Râvî Hüseyn şöyle der : Bu hadîste Fudayl, Hişâm’dan, o da Hasan’dan rivayetle ilâve eder ve der ki: Ateş onları her pişirdiğinde etlerini yiyecek. Sonra onlara; dönün, denecek ve onlar da dönecekler.

Yine îbn Ebu Hatim, Hişâm İbn Ammâr’dan rivayetle şöyle zikre-dildiğini söyler : Bize Saîd İbn Yahya’nın… İbn Ömer’den naklettiğine göre; o şöyle demiştir: Bir adam Ömer’in yanında «Derileri piştikçe azabı duysunlar diye, derilerini değiştirip yenileyeceğiz» âyetini okudu. Ömer : Bu âyeti bana tekrar oku, dedi. Adam tekrar okuduğunda; Muâz İbn Cebel: Ben bu âyetin tefsirini biliyorum: Bir saatte yüz kere de­ğiştirilecek, dedi Hz. Ömer’de: Rasûlullah (s.a.) dan böylece işittim, dedi.

Hadîsi İbn Merdûyeh de Muhammed İbn Ahmed tbn İbrahim ka­nalıyla… Hişâm îbn Ammâr’dan rivayet etmiştir. Hadîsi başka bir şe­kilde de rivayet eden İbn Merdûyeh, bu rivayetinde şöyle der : Bize Mu­hammed İbn îshâk’ın… İbn Ömer’den rivayetine göre; o şöyle demiştir: Bir adam Hz. Ömer’in yanında «Derileri piştikçe…» âyetini oku­muştu. Hz. Ömer: Onu bana tekrar oku, dedi. Kâ’b’da oradaydı. Dedi ki: Ey mü’minlerin emîri, bu âyetin tefsiri bendedir. Ben onu İslâm’­dan önce okumuştum. Hz. Ömer: Getir onu ey Kâ’b, şayet Rasûlullah (s.a.) dan duyduğum gibi söylersen seni doğrularım, değilse ona hiç bakmayız, dedi. Kâ’b: Ben onu İslâm’dan önce : «Derileri piştikçe bir saatte 120 kerre başka derilerle değiştiririz» şeklinde okumuştum, de­yince Hz. Ömer: Rasûlullah (s.a.) dan böylece işittim, dedi.

Rebî’ îbn Enes şöyle demiştir: İlk kitâbda şöyle yazılmıştı: Onlar­dan birinin derisi 40 kulaç, yaşlı olanı da 90 kulaçtır. Öyle bir karnı var­dır ki, üzerine bir dağ konsa içine alırdı. Ateş onların derilerini yedikçe başka derilerle değiştirilir.

Hadîste bundan daha belîğ bir ifâde vârid olmuştur. Şöyle ki: İmâm Ahmed’in Vekî’ kanalıyla… İbn Ömer’den rivayet ettiğine göre; Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştu : Ateş yârânı ateşte büyür. O kadar ki, onlardan birinin kulağının yumuşağı ile omuzu arası 700 yıllık yıl, derisinin kalınlığı 70 kulaç, azı dişi de Uhud dağı gibidir. Hadîsi bu şek­liyle sadece İmâm Ahmed rivayet etmiştir.

îbn Cerîr’in naklettiğine göre; «Derileri piştikçe azabı duysunlar diye derilerini değiştirip yenileyeceğiz» âyetinde derilerinden maksad; gömlekleridir, denilmişse de, zahirî mânânın hilâfına olduğu için bu görüş zayıftır.

«îmân edip, sâlih amel işleyenleri içinde ebedî kalacakları, altından ırmaklar akan cennetlere koyacağız.» âyet-i kerîme’si, mutlu kişilerin Adn cennetlerindeki durumlarını haber vermektedir. O Adn cennetle­rinin her yerinde ve köşesinde ırmaklar akmaktadır. Onlar diledikleri ve istedikleri yerlerde kalacaklar ve orada sürekli olacaklardır. Oradan çev­rilmeyecekler, orada sonları olmayacak ve oradan çevrilmek de isteme­yeceklerdir.

Allah Teâlâ : «Onlara orada tertemiz zevceler vardır.» buyuruyor ki; oradaki zevceler hayızdan, nifâstan, eziyyetten, kötü huylardan ve eksik sıfatlardan tertemiz olacaklardır. îbn Abbâs’ın da dediği gibi; oradaki zevceler pisliklerden ve eziyyetlerden temizlenmişlerdir. Nite­kim aynı açıklamayı Atâ; Hasan, Dahhâk, Nehaî, Ebu Sâlih, Atiyye ve Süddî de tekrar etmişlerdir. Mücâhid, oradaki zevcelerin sidik, hayız, tükrük, menî ve çocuktan temizlenmiş olduklarını söylemiştir. Katâde de onların, eziyyet ve günâhlardan temizlenmiş olduklarını, hayız gör­meyeceklerini ve yüzlerinde beneklerin (kırmızı ve siyah arası renkte lekelerin) olmayacağını söylemiştir.

Allah Teâlâ: «Onları koyu bir gölgeye sokacağız.» buyuruyor. De­rin, çok, bol ve son derece güzel bir gölgedir bu. Bu konuda İbn Cerîr, îbn Beşşâr kanalıyla… Ebu Hüreyre’den şöyle rivayet eder: RasûIuMah (s.a.) buyurur ki; Cennette Öyle bir ağaç vardır ki; binitli birisi onun gölgesinde 100 sene gider de yine bitiremez. Bu, ebediyyet ağacıdır.[37]

58 — Şüphesiz ki Allah, size, emânetleri ehline verme­nizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Gerçekten Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz ki Allah, Semi’, Basîr olandır.

Allah Teâlâ bu âyet-i kerîme’de; emânetlerin ehline verilmesini emretmektedir. Semûre’den rivayet edilen hasen bir hadîste Rasûlullah (s.a.) : Sana güvenene emâneti öde (sana bir şey emânet edene emâ­net ettiği şeyi geri ver). Sana hainlik edene sen hıyanet etme, buyur­muşlardır. Hadîsi İmâm Ahmed ve Sünen sahipleri rivayet etmişlerdir ki; bu hadîs insana vâcib olan bütün emânetleri kapsamaktadır. Bu cüm­leden olmak üzere; namaz, zekât, keffâretler, adaklar, oruç, kulların muttali’ olmayacakları ve kulun kendisine güvenildiği buna benzer hu­suslardan ibaret olmak üzere Allah Teâlâ’mn kulları üzerindeki hak­ları buna dâhildir. İsbâtı için bir beyyineye (delile) gerek duyulmaksı-zın kullarından bazısının bazısına güvenmiş olduğu emânet bırakılan mal ve benzeri konularda olmak üzere kullardan bazısının diğer bazısı üzerindeki haklan da bu emânetler cümlesindendir. İşte Allah Teâlâ bütün bu emânetlerin yerine getirilmesini emretmiştir. Bu dünyada bu işi yapmayanlardan kıyamet günü bunlar alınacaktır. Sahih bir ha­dîs-i şerifte Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuşlardır :

Kıyamet günü sahiplerine haklarım mutlaka vereceksiniz. Öyle ki, boynuzlu koyuna boynuzsuz koyundan dolayı kısas yapılacaktır.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Muhammed îbn İsmail’in… Abdullah İbn Mes’ûd’dan naklettiğine göre; o şöyle demiştir: Şehîdlik, emânet dışında bütün günâhlara keffârettir. Kıyamet günü kişi; Allah yolun­da öldürülmüş dahi olsa getirilecek ve kendisine : Emânetini yerine ge­tir (öde), denilecek. O da : Ben onu nasıl ödeyeyim? Dünya (elimden) gitti, diyecek. Emânet cehennem çukurunda onun için tasvir edilip canlandınlacak da o kişi buna doğru indirilecek ve emâneti omuzun-da taşıyacak. Emânet onun omuzundan indirilecek ve bunun eseri ebedi olarak onda kalacaktır. Râvî Zâzân der ki: Berâ’ya gittim ve ona bu hadîsi okudum. Berâ : Kardeşim doğru söylemiş, dedikten sonra : «Şüp­hesiz ki Allah, size, emânetleri ehline vermenizi… emreder.» âyet-i ke-rîme’sini okudu.

Süfyân es-Sevrî… îbn Abbâs’tan rivayetle «Şüphesiz ki Allah, size, emânetleri ehline vermenizi… emreder.» âyeti hakkında şöyle demiştir : Bu âyet, iyiler ve günahkârlar için mübhem bırakılmıştır. Muhammed tbn el-Hanefiyye de aynı görüşü paylaşarak bu âyetin iyi ve günahkar­lar hakkında mutlak olarak irâd edildiğini söylemiştir. Ebu’1-ÂUye ise emânetin; emredilen ve yasaklanılan şeyler olduğunu söylemiştir.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ebu Saîd’in… Übeyy tbn Kâ’b’dan nak­lettiğine göre; o, namusu korunmak üzere alman kadın da emânetten­dir, demiştir.

Ali İbn Ebu Talha; «şüphesiz ki Allah, size emânetleri ehline ver­menizi… emreder.» âyeti hakkında îbn Abbâs’ın şöyle dediğini nakleder: Bayram günü sultânın kadınlara vaaz etmesi de emânete girer.

Müfessirlerden bir çoğunun zikrettiğine göre; bu âyet Osman İbn Talha İbn Ebu Talha hakkında nazil olmuştur. Ebu Talha’mn ismi: Abdullah İbn Abd’ül-Uzzâ İbn Osman İbn Abdü’d-Dâr îbn Kusayy îbn Kilâb el-Kureyşî el-Abderî olup Kâ’be-i Muazzama’nın perdedârı idi. Bu zat, Kâ’be perdedârlığının bu güne kadar nesline âit olarak kaldığı Şeybe îbn Osman îbn Ebu Talha’mn amca oğludur. Bu Osman Hudey-biye barış antlaşması ile Mekke fethi arasmda müslüman olmuştur. Onunla birlikte Hâlid İbn el-Velîd ve Amr îbn el-Âs da müslüman ol­muşlardı. Amcası Osman îbn Talha İbn Ebu Talha’ya gelince; Uhud harbi günü müşriklerin sancağı onda idi ve o gün kâfir olarak öldürül­müştü. Bu nesebe İşaret etmemizin sebebi; müfessirlerin bir çoğunun bu konuyu karıştırmış ve açıklığa kavuşturamamış olmalarıdır. Bu âyetin sebeb-İ nûzülü şöyledir : Rasûlullah (s.a.) Mekke’nin fethi günü Kâ’be’nin anahtarını ondan (Osman îbn Talha) almış, daha sonra da geri vermiştir.

Muhammed îbn İshâk, Mekke’nin fethi gazası konusunda şöyle di­yor : Bize Muhammed İbn Ca’fer İbn Zübeyr’in… Safiyye Bint Şeybe*-den naklettiğine göre; Rasûlullah (s.a.) Mekke’ye inip insanlar huzura kavuşunca Kâ’be’ye geldiler. Biniti üzerinde onu yedi defa tavaf ettiler. Tavafı sırasında elindeki asâ ile rüknü selâmladılar. Tavafını bitirince; Osman îbn Talha’yı çağırıp Kâ’be’nin anahtarını ondan aldılar. Kâ’be’-nin kapısı kendisine açıldı ve girdiler. Kâ’be’nin içinde ahşaptan yapıl­mış bir güvercin bularak elleriyle kırıp sonra attılar. Kâ’be’nin kapısında durdular. Bu sırada insanlar mescidde (onun konuşmasını diri-lemek üzere) toplanmışlardı.

Yine îbn İshâk şöyle diyor: tüm erbabından birinin bana naklet­tiğine göre; Rasûlullah (s.a.) o gün Kâ’be’nin kapısında durup şöyle buyurmuşlardı: Tek ve ortağı olmayan Allah’tan başka ilâh yoktur. Va’dinde doğru oldu. Kuluna yardım etti. Ve Ahzâbı yalnız başına he­zimete uğrattı. Hacılara su verme ve Kâ’be’nin perdedârlığı dışında her intikam veya kan veya iddiası yapılan mallar şu iki ayağımın altında­dır, îbn İshâk o gündeki Rasûlullah’ın hutbesinin bütününü zikredip sonra şöyle demiştir: Sonra Rasûlullah (s.a.) mescidde oturdular. Kâ’­be’nin anahtarı ellerinde iken Ali îbn Ebu Tâlib kendilerine gelerek: Ey Allah’ın Rasûlü, hacılara su vermeyle beraber Kâ’be perdedârlığını da bizde topla. Allah sana salât ve selâm eylesin, dedi. Rasûlullah (s.a.) ise: Osman îbn Talha nerede? buyurdular. Osman İbn Talha çağırılıp oraya gelince de: Ey Osman, anahtarını al. Bu gün vefa ve iyilik gü­nüdür, buyurdular.

İbn Cerîr der ki: Bize Kâsım’ın… İbn Cüreyc’den naklettiğine gö­re; o, bu âyet hakkında şöyle demiştir : Bu âyet Osman İbn Talha hak­kında nazil olmuştur. Rasûlullah (s.a.) Mekke’nin fethi günü Kâ’be’nin anahtarını ondan alarak Kâ’be’ye girmişlerdi. Bu âyet-i okuyarak (Kâ’-be’den) çıktılar ve Osman İbn Talha’yı çağırarak anahtarı ona verdiler. Râvî şöyle devam eder. Rasûlullah (s.a.) bu âyeti okuyarak Kâ’be’den çıktıklarında Ömer İbn el-Hattâb şöyle demişti: Babam, anam ona feda olsun. Bundan önce bu âyeti okuduğunu duymamıştım.

Kâsım’ın… Zührî’den rivayetine göre; o şöyle demiştir: Rasûlul­lah (s.a.) (anahtan) ona (Osman İbn Talha’ya) vererek; ona yardımcı olunuz, buyurmuşlardır.

tbn Merdûyeh’İn Kelbî kanalıyla… İbn Abbâs’tan naklettiğine gö­re; o, «şüphesiz ki Allah, size emânetleri ehline vermenizi… emreder.» âyeti hakkında şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.) Mekke’yi fethettiğin­de, Osman îbn Talha İbn Ebu Talha’yı çağırdılar. Osman geldiğinde : Anahtan bana getir, buyurdular. Osman anahtan Rasûlullah’a getirip vermek üzere elini uzatınca, Abbâs kalktı ve : Ey Allah’ın Rasûlü, anam. babam sana feda olsun. Hacılara su verme ile bu işi (Kâ’be’nin perde­dârlığı işini) bende topla, dedi. Osman elini geri çekince, Rasûlullah (s.a.) : Ey Osman, anahtan bana göster (ver), buyurdular. Anahtan Ra-sûlullah’a vermek üzere Osman elini uzatınca, Abbâs birinci söylediğini tekrarladı ve Osman yeniden elini geri çekti. Bunun üzerine Rasûlul­lah (s.a.) : Ey Osman, eğer Allah’a ve âhiret gününe inamyorsan anah­tan bana ver, buyurdular. Osman da: Allah’ın emâneti olarak al (bu­yur) dedi (ve anahtarı Rasûlullah’a verdi). Rasûlullah (s.a.) kalkıp Kâ’be’nin kapısını açtılar ve Kâ’be içinde yanında fal oklan bulunan İbrahim (a.s.) in bir heykelini buldular: Müşriklerin yaptığına bakı­nız. Allah onları kahretsin. İbrahim nerede, fal okları nerede? buyur­duktan sonra; içinde su bulunan bir çanak istediler ve çanaktan su alarak onu yıkadılar. Sonra da heykelleri suya daldırdılar. Kâ’be’nin içinde bulunan makâm-ı İbrahim’i dışarı çıkararak Kâ’be’nin duvarına yapıştırdılar ve: Ey insanlar, bu Kıble’dir, buyurdular. Râvî anlatma­ya şöyle devam eder: Rasûlullah (s.a.) Kâ’be’den çıkarak bir veya iki şavt tavaf buyurdular. Ve bize anlatıldığına göre Cebrail anahtarın (Osman tbn Talha’ya) geri verilmesine dâir olan âyeti getirdi. Rasû­lullah (s.a.) : «Şüphesiz ki Allah, size emânetleri ehline vermenizi… emreder.» âyetini sonuna kadar tilâvet buyurdular.

Bu âyetin bu konuda (Osman İbn Talha hakkında) nazil olduğu­na dâir meşhur haberlerden bir kısmını burada verdik. Her ne kadar âyet onun hakkında nazil olmuşsa bile hükmü geneldir. Bunun içindir ki, İbn Abbâs ve Muhammed îbn el-Hanefî’ye : Bu hüküm hem iyiler, hem de günahkârlar içindir, demişlerdir. Yani her biri için bir emirdir.

Allah Teâlâ’nın : «İnsanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.» âyet-i kerîme’si insanlar arasında adaletle hükmetmeyi emretmektedir. Muhammed İbn Kâb, Zeyd İbn Eşlem ve Şehr İbn Havşeb : Bu âyet emirler, yani insanlar arasında hüküm veren­ler hakkında nazil oldu, demişlerdir. Bir hadîste : Zulmetmediği sürece Allah Hakim ile beraberdir. O, zulüm ettiği zaman Allah onu kendisine (kendi nefsine) havale eder, buyurulmuştur. Yine bir hadîste :

Bir günlük adalet; kırk senelik ibâdet gibidir, buyurulmuştur. Allah Teâlâ : «Gerçekten Allah bununla size ne güzel öğüt veriyor.» buyurmak­tadır ki; emânetleri ehline verme, insanlar arasında adaletle hükmetme ve benzeri emirleri şümullü ve mükemmel kanunlarıyla Allah bize ne güzel Öğüt vermiştir. Allah Teâlâ : «Şüphesiz ki Allah Semî’, Basîr olan­dır.» buyurmuştur ki o, —İbn Ebu Hâtim’in de dediği gibi— gizin söz­lerinizi işiten, yaptıklarınızı görendir.

İbn Ebu Hatim şöyle diyor : Bize Ebu Zür’a’nın… Ukbe İbn Âmir1-den rivayet ettiğine göre; o, şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.) 1 «Şüphe­siz ki Allah Semi*, Basîr olandır.» âyetini okurken gördüm. Şöyle buyur­muştu : O her şeyi görendir.

Yine İbn Ebu Hâtim’in, Yahya îbn Abdek e.l-Kazvînî kanalıyla… Ebu Yûnus’tan rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Ebu Hüreyre «Şüp­hesiz ki Allah, size emânetleri ehline vermenizi… emreder… Allah Semî’, Basîr olandır.» âyetini okuyor ve bu âyeti okurken baş parmağını da gözüne koyarak şöyle diyordu: Rasûlullah (s.a.) ı bu âyeti bu şekilde

—iki parmağından birini kulağına, birini gözüne koyarak— okurken işittim. Ebu Zekeriyyâ der ki: (Râvî) el-Mukri (Ebu Abdurrahmân) bize bu şekilde anlattı. (Rivayet şeklini anlatan) Ebu Zekeriyyâ sağ elinin baş parmağını sağ gözü üzerine, sağ elinin baş parmağı yanındaki parmağını da sağ kulağı üzerine koydu. Ve bize göstererek : İşte böyle, işte böyle, dedi.

Hadisi Ebu Dâvûd, İbn Hibbân Sahîh’inde, Hâkim Müstedrek’inde ve tbn Merdûyeh Tefsîr’inde Ebu Abdurrahmân el-Mukri’den onun isnâ-dıyla rivayet etmişlerdir. Hadîsin isnadında bulunan Ebu Yûnus, Ebu Hüreyre’nin kölesi olup İsmi Süleym îbn Zübeyr’dir.

59 — Ey îmân edenler, Allah’a itaat edin. Peygambere ve sizden olan emîr sahiblerine itaat edin. Eğer bir şeyde çekişirseniz Allah’a ve âhiret gününe inanmışsanız onun hallini Allah’a ve rasûlüne bırakın. Bu; hem hayırlı hem de netice itibariyle daha güzeldir.

Allah’a ve Sizden Olan Ülü’l-Emr’e İtaat

Buhârî der ki: Bize Sadaka İbn el-Fadl’ın… îbn Abbâs’tan rivaye­tine göre o : «Ey îmân edenler, Allah’a itaat edin. Peygambere ve sizden olan emir sahiplerine de itaat edin.» âyeti hakkında şöyle demiştir : Bu âyet Rasûlullah (s.a.) in bir seriyyede göndermiş olduğu Abdullah İbn Huzâfe îbn Kays îbn Adiyy hakkında nazil olmuştur.

îbn Mace dışındaki diğer muhaddisler de bu hadîsi Haccâc İbn Mu-hammed el-A’ver kanalıyla tahrîc etmişlerdir. Tirmizî ise, hadîsin hasen, garîb olduğunu, sadece İbn Cüreyc kanalıyla gelen rivayetini bildikle­rini kaydetmiştir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Ebu Muâviye’nin… Ali’den rivayetine göre; o şöyle demiştir : Rasûlullah (s.a.) bir seriyye (askerî birlik) gön­derip başlarına ansârdan birisini başkan tayîn etti. Yola çıktıklarında başkanlan bir konuda onlara kızarak: Allah Rasûlü (s.a.) bana itaat etmenizi emretmedi mi? dedi. Onlar, evet dediler. Bunun üzerine : Bana odun toplayın, deyip ateş istedi ve bununla toplanan odunlan ateşleye­rek : Size kesin olarak söylüyorum ki; bu ateşin içine mutlaka girecek­siniz, diye emretti. Topluluk ateşe girmeye kalkışınca içlerinden bir genç : Siz ateşten kaçarak Allah’ın Rasûlüne sığındınız. Rasûlullah (s.a.) a varıncaya kadar bunu yapmayın (ateşe girmeyin). Şayet o gir­menizi emrederse bu takdirde girin, diye müdâhelede bulundu. Rasûlul­lah (s.a.) a dönerek olayı kendisine haber verdiler. Şöyle buyurdu : Şa* yet ona girmiş olsaydınız ebediyyen ondan çıkmayacaktınız. İtaat ancak iyiliktedir. Hadîsi Buhârî ve Müslim sahihlerinde A’meş kanalıyla tah-rîc etmişlerdir.

Ebu Dâvûd da şöyle rivayet eder : Bize Müsedded’in… Abdullah îbn Ömer’den, onun da Rasûlullah’dan naklettiğine göre; o, şöyle buyur­muştur : Sevdiği ve hoşlanmadığı konularda müslüman kişiyi dinleyip ona itaat etmek; o, bir kötülükle emretmediği sürecedir. Bir kötülüğün yapılması emredildiğinde; bunu dinleme de, itaat etme de yoktur. Ha­dîsi Buhârî ve Müslim de Yahya el-Kattân kanalıyla tahrîc etmişlerdir.

Ubâde tbn Sâmit’den nakledildiğine göre; o şöyle demiştir: Hoşu­muza giden ve gitmeyen konularda, zorluk ve kolaylık anlarımızda Ra­sûlullah (s.a.) a onu dinleyip itaat etmek üzere biat ettik. Herhangi bir işte onun ehli olanla münâkaşa da etmeyecek idik. Şöyle buyurdu: Allah katından bir burhanınız varken onda açık bir küfür görme haliniz müstesnadır. Hadîsi Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir. Enes’den rivayet edilen diğer bir hadîs-i şerifte Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyur­muşlardır :

Başı kuru üzüm gibi (siyah) bir habeşli köle dahi sizin üzerinize emîr olsa; dinleyip itaat ediniz. Hadîsi Buhârî rivayet etmiştir. Ebu Hüreyre’den rivayete göre o şöyle demiştir:

Dostum (Allah Rasûlü) bana, kolları kesik Habeşli bir köle bile olsa dinleyip itaat etmemi tavsiye etti. Hadîsi Müslim rivayet etmiştir.

Ümm el-Husayn’dan rivayete göre; o, Allah Rasûlü’nü veda haccın-daki hutbesinde şöyle buyururken işitmiş :

Sizi Allah’ın kitabı ile idare eden bir köle dahi sizin üzerinize vâll yapılsa; onu dinleyip itaat ediniz. Hadîsi Müslim rivayet etmiştir. Yine onun değişik lafızla olan bir rivayetinde : Kollan kesik Habeşli bir kö­le… buyurulmuştur.

İbn Cerîr der ki: Bana Ali İbn Müslim et-Tûsî’nin… Ebu Hürey-re’den naklettiğine göre; Hz. Peygamber şöyle buyurmuşlardır : Benden sonra size bir takım kişiler vali olacaklardır. İyi olanlar iyilikleriyle sizi idare edecek, günahkar olanları günahkârlıklarıyla sizi idare edecektir. Onların hakka uyan her bir işinde onları dinleyip itaat edin ve arkala­rından gidin. Eğer iyilik yaparlarsa; hem onlara hem size sevâb vardır. Eğer kötülük yaparlarsa size sevâb, onlara ceza vardır.

Ebu Hüreyre’den rivayete göre; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş­lardır : İsrâiloğullanm peygamberler idare etmiştir. Bir peygamber öl­düğünde peşinden bir peygamber gelmiştir. Benden sonra ise peygam­ber gelmeyecek bir çok halîfe gelecektir. (Ashâb) Ey Allah’ın Rasûlü, (bu konuda) bize ne emredersiniz? diye sordular. En öncekilere bîat edi­niz. Sonra ondan sonrakilere. Onlara haklarını veriniz.. Muhakkak ki Allah Teâlâ onların güdümüne verdiklerinden kendilerini sorguya çe­kecektir, buyurdular. Hadîsi Buhârî ve Müslim tahrîc etmişlerdir.

İbn Abbâs’tan rivayet edildiğine göre; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle bu­yurmuşlardır :

Kim emîrinden hoşlanmayacağı bir şey (davranış) görürse sabret­sin. Zîrâ cemâatten bir karış ayrılan kimse; câhiliyet Ölümü ile ölmüş olur. Hadîsi Buhârî ve Müslim tahrîc etmişlerdir.

İbn Ömer’den rivayete göre o, Allah Rasûlü (s.a.) nü şöyle buyu­rurken işitmiş : Kim itaatten elini çıkarırsa kıyamet günü hiçbir delil (hüccet) i olmadığı halde Allah’a kavuşur. Kim de boynunda bir biy’at olmaksızın ölürse câhiliye ölümü ile ölmüş olur. Hadîsi Müslim rivayet etmiştir. Yine Müslim’in Abdurrahmân’dan rivayetine göre; o şöyle de­miştir : Mescide girdim ve Abdullah îbn Amr İbn el-Âs’i Kâ’be’nin göl­gesinde oturur gördüm. İnsanlar onun etrafında toplanmışlardı. Onla­rın yanına giderek oturdum. Şöyle diyordu: Biz Allah Rasûlü ile bir­likte bir seferde idik. Bir yerde konakladık. Kimimiz çadırını kuruyor, kimimiz ok atıyor, kimimiz henüz hayvanının üzerindeydi. Bu sırada Allah Rasûlü’nün habercisi şöyle nida etti: Toplarım namaza (namaz için toplanın). Allah Rasûlü’nün yanında toplandık. Şöyle buyurdu­lar : Benden önce hiç bir peygamber yoktu ki; ümmetine hayırlı oldu­ğunu bildiği her bir şeye onları iletme ve onlara kötü olduğunu bildiği şeylerin kötülüğünden de onları sakındırma hakkı olmasın. Sizin bu üm­metinize gelince; bu ümmetin afiyet üzre olması evvelindedir. Sonunda musibetler, sizin hoşlanmayacağınım şeyler ve birbiri içine girmiş fit­neler gelecektir. Bir fitne geldiğinde ınü’min: îşte benim helakim, di­yecek. O fitne açılıp da bir başkası geldiğinde mü’min yine : İşte benim helakim diyecek. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete girmeyi sevi­yorsa, Allah’a ve âhiret gününe îmân eder olduğu halde ölümüne kavuş­sun. İnsanlara, kendisine davranılmasım istediği gibi davransın. Kim de elini uzatıp ihlas ile bir imâma biat ederse, gücü yettiği kadar ona itaat etsin. Şayet bir diğeri (bir diğer imâm yani devlet başkanı) çıkar da onunla mücâdeleye kalkarsa; onun boynunu vurunuz. Râvî anlatmaya şöyle devam eder : Ona yaklaştım ve dedim ki: Allah için söyle, bunları Allah ftasûlünden işittin mi? Elleriyle kulaklarını ve kalbini göstererek: İki kulağım işitti ve kalbim onu ezberledi, diye cevâb verdi. Ben kendi­sine : Amcanın oğlu Muâviye bize, mallarımızı aramızda bâtıl yollarla yemememizi, birbirimizi öldürmemizi emrediyor. Halbuki Allah Teâlİ: «Ey îmân edenler, mallarınızı aranızda karşılıklı nzâ ile gerçekleştirdi­ğiniz ticâret yolu hâriç; bâtıl yollarla yemeyin. Ve kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz ki Allah sizin için Rahîm olandır.» (Nisa, 29) buyuruyor, de­dim. Bir süre sustuktan sonra şöyle dedi: Allah’a itaat olan konularda ona itaat et, Allah’a isyan olan konularda ona isyan et.

Bu konudaki hadîsler pek çoktur.

İbn Cerîr der ki: Bize Muhammed İbn Hüşeym’in… Süddî’den naklettiğine göre; o, «Allah’a itaat edin. Peygambere ve sizden olan emir sahiplerine de itaat edin.» âyeti hakkında .şöyle demiştir: Allah Rasûlü, Hâlid İbn el-Velîd’in başkanlığında bir seriyye gönderdi. İçle­rinde Ammâr İbn Yâsir de vardı. Üzerlerine gönderildikleri kavme doğ­ru yürüdüler. Onların yakınına ulaşınca gecelediler. O kavme bir câsûs gelerek durumu onlara haber verdi. Bir kişi dışında hepsi kaçtılar. Ka­lan kişi, ailesine emrederek eşyalarını topladı, sonra gece karanlığı al­tında yürümeye başlayarak Hâlid’in karargâhına geldi. Ammâr İbn Yâ-sir’i sordu. Ammâr yanma gelince : Ey Ebu Yakzân (Ammâr İbn Yâ-sir’in künyesi) ben müslüman oldum. Allah’dan başka ilâh olmadığına, Muhammed’İn O’nun kulu ve elçisi olduğuna şehâdet ettim. Kavmim sizin geldiğinizi işitince kaçtı ,ben ise kaldım. Benim müslüman olmam şayet yarın bana fayda vermeyecekse kaçayım, dedi. Ammâr: Bilakis bu sana fayda verir, kal, diye cevâb verdi o da kaldı. Sabah olunca Hâ­lid hücum edip o kişiden başka hiç kimseyi bulamadı. Onu yakalayıp malını aldı. Bu haber Ammâr’a ulaşınca o; Hâlid’e gelerek : Bu adamı bırak, o müslüman olmuştur ve benim emânım altındadır, dedi. Hâlid : Sen ne hakla onu kurtarıyorsun? dedi ve münâkaşa ederek Hz. Peygam-ber’e geldiler. Hz. Peygamber Ammâr’ın emânım geçerli kılarak, bîr daha bir emîre rağmen emân vermekten onu men’etti. Hâlid ve Ammâr Al­lah Rasûlü’nün yanında tartışmaya devam ettiler, Hâlid: Ey Allah’ın Rasûlü, şu kollan kesik kölenin bana hakaret etmesine müsâade mi ede­ceksin? dedi. Allah Rasûlü de : Ey Hâlid, Ammâr’a hakaret etme. Kim Ammâr’a hakaret eder ve onu kızdınrsa Allah da ona kızar, kim Ammâr’a la’net ederse Allah da ona la’net eder, buyurdular. Ammâr kızarak kalktı (çıktı). Hâlid onun peşinden giderek, elbisesinden yakaladı ve ondan özür diledi. O da kendisinden hoşnûd oldu. Bunun üzerine Allah Teâlâ : «Allah’a itaat edin. Peygambere ve sizden olan emir sahiplerine de itaat edin.» âyet-i kerîme’sini indirdi.

Hadîsi İbn Ebu Hatim de Süddî kanalıyla mürsel olarak rivayet etmiştir. Bu hadîsin bir benzerini İbn Merdûyeh, Hakem kanalıyla… İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.

İbn Abbâs’tan naklen Ali îbn Ebu Talha; «Sizden olan emir sahip­lerine de itaat edin.» âyet-i kerîme’sinden din ve fıkıh âlimlerinin kas- -tedildiğini söylemiştir. Mücâhid, Atâ, Hasan el-Basrî ve Ebu’l-Âliye de aynı görüşte olup bu âyette âlimlerin kastedildiğini söylemişlerdir. Aye­tin zahiri ise —en doğrusunu Allah bilir ya— âyetin, emîr ve âlimlerden bütün emir sahipleri hakkında genel olduğudur. Nitekim başka âyet­lerde de Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: «Rabba kul olanlar ve bil­ginler onları günâh söylemelerinden ve haram yemelerinden vazgeçir­meye çalışmalı değiller miydi?» (Mâide, 63), «Şu halde bilmiyorsanız bilgi sahiplerine sorun.» (Nahl, 43).

Müttefekun aleyh olan ve Ebu Hüreyre’den rivayet edilen sahîh bir hadîste, Allah Rasûlü şöyle buyurmuşlardır: Bana itaat eden Allah’a itaat etmiştir. Bana karşı gelip isyan eden de Allah’a isyan etmiştir. Be­nim emîrime itaat eden bana itaat etmiştir. Benim emirime isyan eden de bana isyan etmiştir.

Bunlar, âlimlere ve emirlere itaati içeren emirlerdir. Bunun ipin Allah Teâlâ : «Allah’a itaat edin.» buyuruyor ki; bundan maksad O’nun kitabına uymaktır. «Peygambere itaat edin.» buyuruyor ki; bundan maksad, o’nun sünnetine sarılmaktır. «Sizden olan emir sahiplerine de itaat edin.» buyuruyor ki; emirlerin Allah’a itaat olan konularındaki emirlerine itaat edilecek; değilse Allah’a isyan olan konulardaki emir­lerine itaat edilmeyecektir. Daha önce geçen sahîh bir hadîste : İtaat ancak İyiliktedir, buyurulduğu üzre Allah’a isyan olan konularda ya­ratıklara itaat yoktur. İmâm Ahmed der ki: Bize Abdurrahmân’ın… İmrân İbn Husayn’dan, onun da Hz. Peygamber’den naklettiğine göre; Rasûlullah (s.a.) :

Allah’a isyan olan konuda itaat yoktur, buyuruyor.

«Eğer bir şeyde çekişirseniz —Allah’a ve âhiret gününe inanmışsanız— onun hallini Allah’a ve peygambere bırakın.» âyet-i kerîme’si hak­kında Mücâhid ve seleften bir çoklaıi şöyle demişlerdir : Bunların halli­ni Allah’ın kitabına ve Rasûlü’nün sünnetine bırakın.

Allah Teâlâ’nın bu emri delâlet ediyor ki; insanların gerek dinin usûlüne ve gerekse fürûuna dâir ihtilâfa düştükleri her husus, Allah’ın kitabına ve sünnete bırakılacaktır. Nitekim Allah Teâlâ bir âyet-i ke-rîme’de: «İhtilâfa düştüğünüz herhangi bir şeyde hüküm vermek Al­lah’a mahsûstur.» (Şûra, 10) buyuruyor ki Allah kitabının ve Rasûlü-nün sünnetinin verdiği hükümle sıhhatine şehâdet ettikleri şey haktır, gerçektir. Bu hak ve gerçeğin dışındakiler de ancak sapıklık olabilir. Bunun içindir ki Allah Teâlâ : «Allah’a ve âhiret gününe inanmışsanız.» buyurmuştur. Yani husûmetleri ve bilmediklerinizi Allah’ın kitabıyla Rasûlünün sünnetine bırakarak aranızda ihtilâf konusu olan şeylerde onları hakem kılın. «Eğer Allah’a ve âhiret gününe inanmışsanız.» Âyet-i kerîme’nin bu kısmı; ihtilâf konularında kitâb ve sünnetin ha­kemliğine başvurarak bu konuda onlara dönmiyenlerin, Allah’a ve âhi­ret gününe inanmamış olduklarına delâlet eder.

Allah Teâlâ : «Bu hayırlıdır.» buyuruyor ki; Allah’ın kitabı ve Ra­sûlünün sünnetini hakem kılmak ve ihtilâfı halletmede bunlara müra­caat etmek daha hayırlıdır. «Hem de netice itibariyle daha güzeldir.» Süddî ve bir çokları âyet-i kerîme’nin bu son kısmını «netice itibariyle daha güzeldir.» şeklinde anlamışlardır. Mücâhid İse «Karşılık ve mü­kâfat yönüyle daha güzeldir.» şeklinde anlamıştır ki, bu doğruya daha yakındır.[1]

60 — Sana indirilene ve senden önce indirilenlere; inandıklarını iddia edenleri görmedin mi? Küfretmeleri emrolunmuş iken Tâğût’un önünde muhakeme edilmele­rini isterler. Halbuki şeytân, onları uzak bir sapıklıkla sap­tırmak istiyor.

61 — Onlara: Allah’ın indirdiğine ve peygambere ge­lin, denilince; münafıkların senden büsbütün uzaklaştık­larım görürsün.

62 — Kendi işledikleri yüzünden başlarına bir musî^ bet geldiğinde, nasıl hemen sana geldiler de; gayemiz sa­dece bir iyilik etmek ve ara bulmaktan ibaret idi, diye ye­min ediyorlar.

63 — Onlar öyle kimseler ki; kalblerindekini Allah bi­lir. Sen onlara aldırma da öğüt ver haklarında te’sirli söz­ler söyle.

Tâğût’un Hükmüne İtaat Edenler

Allah Teâlâ bu âyet-i kerîme’de Rasûlullah’a ve daha önce geçen peygamberlere inzal olunanlara îmân ettiğini İddia etmekle birlikte, ih­tilâfların çözümünde Allah’ın kitabıyla Rasûlünün sünnetinden başka şeyleri hakem kılmak isteyenleri kötülemekte ve onların bu davranış­larını hoş karşılamamaktadır. Bu âyet-i kerîme’nin nüzul sebebi olarak zikredilenlere göre; bu âyet, ansârdan biri ile bir yahûdî hakkında nazil olmuştur. İhtilâfa düşmüşler ve Yahûdî: Benimle senin aranda Mu-hammed hakemdir, derken öteki de: Benimle senin aranda Kâ’b İbn Eşraf hakemdir, demiştir. Bir görüşe göre ise, bu âyet-i kerîme; zahiren müslüman olup da câhiliyye hâkimlerini hakem kılmak isteyen bir grup münafık hakkında nazil olmuştur. Başka görüş ve rivayetler de vardır. Ancak âyet-i kerîme hepsi hakkında genel olup, kitâb ve sünnetten yüz çevirerek bunların dışındaki bâtılları hakem kabul eden herkesi kötüle­mektedir. Âyetteki «Tâğût»tan bu kasdedilmektedlr. Allah Teâlâ : «Tâ­ğût’un önünde muhakeme edilmelerini isterler…» buyurmuştur.

Allah Teâlâ: ((Onların (münafıkların) senden büsbütün uzaklaş­tıklarını görürsün.» buyuruyor. Onlar, büyüklenerek inkâr edenlerin yüzçevirmeleri gibi senden yüzçevirip uzaklaşırlar. Allah Teâlâ müşrik­lerden haber vererek, şöyle buyuruyor: «Onlara: Allah’ın indirdikleri­ne uyun, denilince; hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola (dîne) uyarız, derler.» (Lokrnân, 21).

Bunlar ve diğerleri (müşrikler ve münafıklar) Allah Teâlâ’nın: «Aralarında hüküm verilmek üzere Allah’a ve Rasûlüne… çağırıldık­ları zaman; mü’minlerin sözü, sadece; işittik ve itaat ettik, demekten ibarettir…» (Nûr, 51) buyurduğu mü’minlerin zıddına hareket ederler. Allah Teâlâ münafıkları zemmetme (kötüleme) sadedinde : «Kendi işle­dikleri yüzünden başlarına bir musibet geldiğinde…» buyuruyor. Yani günâhları sebebiyle başlarına gelen musibetlerde takdir, onlan sana sü­rükleyip getirdiği zaman onlar nasıl hemen sana geldiler ve bu musi­betler yüzünden nasıl sana muhtaç oldular. Allah Teâlâ; onların duru­mu hakkında devamla şöyle buyuruyor : «Nasıl hemen sana geldiler de; gayemiz sadece bir iyilik etmek ve ara bulmaktan ibaret idi, diye yemîn ediyorlar.» Senden özür dileyerek : Senden başkasına gitmek ve senden gayrisi Önünde muhakeme edilmemizi istemekten gayemiz; sadece iyilik etmek ve ara bulmaktan; yani bu muhakeme edilmenin sıhhatine inan­dığımızdan değil, sırf idare ve yapmacık kabilinden İdi, diye yemîn edi­yorlar. Allah Teâlâ şu âyet-i kerîme’de de onlardan haber vererek: «Kalblerinde hastalık olanların : Bize bir felâket gelmesinden korkuyo­ruz, diyerek onlara koştuklarını görürler… Onlar, içlerinde gizledikle­rinden dolayı pişman olurlar.» (Mâide, 52) buyuruyor.

Taberânî diyor ki: Bize Ebu Zeyd Ahmed îbn Zeyd’in… İbn Abbâs’-tan naklettiğine göre; o şöyle demiştir : Ebu Berze el-Eslemî kâhin olup ihtilâf ettikleri konularda Yahudiler arasında hüküm verirdi. Müslü­manlardan bir kısmı ihtilâflarında ona gidince Allah Teâlâ : «Sana in­dirilene ve senden önce indirilenlere inandıklarını iddia edenleri gör­medin mi?… Gayemiz sadece bir iyilik etmek ve ara bulmaktan ibaret İdi, diye yemîn ediyorlar.» âyetlerini indirdi.

Allah Teâlâ : «Onlar öyle kimseler ki; kalblerindekini Allah bilir.» buyuruyor. İnsanların böyleler! münafıklardır ve Allah onların kalble­rindekini iyi bilir de bu yüzden onlan cezalandırır. Hiçbir şey ona gizli kalmaz. Ey Muhammed, sen de onlar hakkındaki bu bilgi ile yetin. Allah Teâlâ onların içlerini ve dışlarını çok iyi bilendir. Bunun içindir ki, Allah Teâlâ elçisine : «Sen onlara aldırma.» Kalblerinde olanlardan ötü­rü onlara kızma. «Ve onlara öğüt ver.» Kalblerindeki nifak ve gizli kö­tülüklerden onları nehyet. «Haklarında te’sîrli sözler söyle.» Seninle on­lar arasındaki konularda belîğ ve te’sîrli sözler, onlan kötülüklerden alakoyacak sözlerle onlara nasihat et.[2]

64 — Biz, hiç bir peygamberi Allah’ın izniyle itaat edilmekten başka bir gaye ile göndermedik. Onlar kendi­lerine yazık ettikleri zaman, sana gelip Allah’tan mağfiret dileseler ye peygamberleri de onlara mağfiret dileseydi elbette Allah’ı Tevvâb ve Rahim olarak bulacaklardı.

65 — Hayır, Rabbina andolsun ki; aralarında çekiş­tikleri şeylerde seni hakem ta’yin edip sonra haklarında verdiğin hükümden dolayı içlerinde bir sıkıntı duymadan İftendilerini tamamen teslim etmedikçe îmân etmiş olmaz­lar,

Peygamber’e İtaat Etmedikçe Mü’min Olamazsınız.

Allah Teâlâ: «Biz, hiçbir peygamberi itaat edilmekten başka bir gaye ile göndermedik.» buyuruyor ki; peygamberi kimlere göndermişse onların bu peygambere itaat etmesini farz kılmıştır. «Allah’ın izniy­le…» kısmı hakkında Mücâhid şu açıklamayı getirir: Benim iznim ol­madan hiç kimse ona itaat etmez. Yani benim, îmâna muvaffak kıldık­larım dışında hiç kimse ona itaat etmez. Bu âyet: «Hani Allah size va’-dinde doğru çıkmıştı da O’nun izni ile onları doğruyordunuz.» (Âl-i İm-rân, 152) âyeti gibidir. Yani bu, O’nun emri, takdiri, dilemesi ve sizi onlara musallat kılmasıyladır.

Allah Teâlâ : «Onlar kendilerine yazık ettikleri zaman, sana gelip Allah’tan mağfiret dileseler ve peygamberleri de onlara mağfiret dile­seydi elbette Allah’ı Tevvâb ve Rahîm olarak bulacaklardı.» buyurarak isyan edenleri ve günahkârları doğru yola İletiyor. Onlara gösterdiği yol şudur: Onlardan bir hatâ ve isyan vuku’ bulduğu zaman, Allah Rasû-lüne gidip onun katında Allah’tan mağfiret dileyecek, Allah Rasûlün-den kendileri için Allah’tan bağışlama dilemesini isteyeceklerdir. îşte böyle yaptıkları takdirde Allah Teâlâ onların tevbelerini kabul edecek, onlara acıyacak ve onları bağışlayacakdır. Bunun için Allah Teâlâ : «Elbette Allah’ı Tevvâb ve Rahîm olarak bulacaklardı.» buyurmuştur.

İçlerinde eş-Şâmil isimli eserin müellifi Şeyh Ebu Nasr îbn es-Sab-bâğ’ın bulunduğu bir grup âlim Utbâ’dan şu meşhur hikâyeyi naklederler ; Utbâ şöyle anlatmıştır : Hz. Peygamber (s.a.) in kabri yanında otu­ruyordum. Bir bedevî gelerek: Selâm sana ey Allah’ın Rasûlü, Allah Teâlâ’nm : »Onlar kendilerine yazık ettikleri zaman, sana gelip Allah’­tan mağfiret dileseler ve peygamberler de onlara mağfiret dileseydi el­bette Allah’ı Tevvâb ve Rahîm olarak bulacaklardı.» buyurduğunu işit­tim. İşte günâhlarımdan mağfiret dileyerek ve Rabbıma benim hakkım­da şefaatte bulunmanı isteyerek sana geldim, dedi ve şu şiiri söyledi:

«Ey yeryüzündeki efendilerin en hayırlısı ve en büyüğü; onların güzel kokularıyla yeryüzünün alçak ve yüksek yerleri hep güzelleşmiş­tir.

Senin bulunduğun kabre benim nefsim feda olsun. Orada iffet, ora­da cömertlik ve şeref vardır.»

Sonra Bedevi ayrılıp gitti ve bana bir uyku hali geldi. Rü’yâmda Hz. Peygamberi (s.a.) gördüm. Şöyle buyurdular: Ey Utbâ, Bedevi’ye var ve Allah’ın kendisini bağışladığını ona müjdele.

Allah Teâlâ: «Hayır, Rabbına andolsun ki; aralarında çekiştikleri şeylerde; seni hakem ta’yîn etmedikçe îmân etmiş olmazlar.» buyurarak kendi şerefli, mukaddes zâtına yemînle ifâde buyuruyor ki, bütün iş­lerde Allah Rasûlünü hakem ta’yîn etmedikçe hiç kimse gerçekten îmân etmiş olmaz. Onun verdiği hüküm gizli ve açık her zaman bağlanılması vâcib olan hak ve gerçektir. Bunun içindir ki, Allah Teâlâ : «Sonra hak­larında verdiğin hükümden dolayı içlerinde bir sıkıntı duymadan ken­dilerini tamamen teslim etmedikçe îmân etmiş olmazlar.» buyurmuş­tur. Yani seni hakem ta’yîn ettiklerinde; içlerinden sana itaat ederler. İçlerinde senin verdiğin hükme karşı herhangi bir sıkıntı duymazlar. İç ve dışlanyla bu hükme uyarlar. Bir karşı koyma, bir müdâfaa ve mü­nâkaşa olmaksızın bütünüyle bu hükme teslim olurlar. Nitekim bir ha-dîs-i şerifte şöyle Duyurulmuştur: Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki; arzusu benim getirdiğime tâbi olmadıkça hiç biriniz gerçekten îmân etmiş olmaz.

Buhârî der ki: Ali İbn Abdullah’ın… Urve’den naklettiğine göre; o şöyle demiştir: Zübeyr bir adamla Harre adı verilen yerdeki bir su yolu hakkında çekişmişti. Hz. Peygamber (s.a.) : Ey Zübeyr sula, sonra suyu komşuna gönder, buyurdu. Zübeyr’in hasmı olan ansârî: Ey Al­lah’ın elçisi, halanın oğlu olduğu için mi böyle? deyince Allah Rasûlü (s.a.) nün yüzünün rengi değişti ve şöyle buyurdu : Ey Zübeyr sula, son­ra duvara dönünceye kadar suyu tut, hapset. Sonra da suyu komşuna gönder. Böylece ansârî kendisini öfkelendirince Hz. Peygamber Zü­beyr’in hakkını açık bir çözümle tâm olarak vermiş oldu. Halbuki daha önce her ikisi için de daha uygun olan bir duruma işaret buyurmuş­lardı. Zübeyr der ki: İşte; «Hayır, Rabbına andolsun ki; aralarında çe­kiştikleri şeyde seni hakem ta’yîn etmedikçe… îmân etmiş olmazlar.» âyeti bu konuda nazil olmuştur. Bu hadîsi İmâm Buhârî Sahîh’inin Ki-tâb’üt-Tefsîr, Kitab’üş-Şürb ve Kitab’üs-Sulh bölümlerinde rivayet et­miştir. Hadîs mürsel gibi görünüyorsa da, mânâ itibariyle muttasıl bir hadîstir.

Aynı hadîsi bu şekliyle İmâm Ahmed de mürsel olarak rivayet et­miştir.

Hadîsin isnadı Urve ve babası Zübeyr arasında kopuktur. Çünkü o, babasından işitmemiştir. Bilâkis kardeşi Abdullah’dan bu hadîsi İşitmiş-tir. Ebu Muhammed Abdurrahmân İbn Ebu Hatim de bu hadîsi tefsirin­de şöyle nakleder: Bize Yûnus İbn Abd’ül-A’lâ’nm… Zübeyr İbn el-Avvâm’dan rivayetine göre; o, Harre’deki bir su yolu konusunda Allah Rasûlü ile birlikte Bedir’de bulunmuş, ansârdan birisiyle hasımlaşmış-lardı. Her ikisi de bu su yolundan hurmalıklarım suluyorlardı. Ansârî: Suyu serbest bırak gitsin, dediyse de Zübeyr bunu kabul etmedi. Allah Rasûlü: Ey Zübeyr, sula, sonra komşuna gönder, buyurunca ansârî kızarak : Ey Allah’ın Rasûlü, halanın oğlu olduğu için mi? dedi. Bunun üzerine Allah Rasûlünün yüzü değişti ve : Ey Zübeyr, sula, sonra su duvara dönünceye kadar suyu hapset, buyurdu. Böylece Allah Rasûlü Zübeyr’in hakkını tâm olarak vermiş oldu. Halbuki bundan Önce Allah Rasûlü Zübeyr’e, hem ona ve hem de ansârîye daha uygun olan bîr görüş bildirmişti. Ansârî Allah Rasûlünü öfkelendirince açık bir hüküm halinde Zübeyr’e hakkını tâm olarak vermiş oldu. Zübeyr der ki: Öyle sanıyorum ki «Hayır, Rabbma andolsun ki; aralarında çekiştikleri şey­lerde seni hakem ta’yîn edip sonra haklarında verdiğin hükümden do­layı içlerinde bir sıkıntı duymadan kendilerini tamamen teslim etmedik­çe îmân etmiş olmazlar.» âyet-i kerime’si işte bu hâdise hakkında nazil olmuştur.

Hadîsi Neseî de bu şekliyle İbn Vehb’den naklen rivayet etmiştir. İmâm Ahmed ve bir grup hadîsi Leys’ten rivayet eder ve Abdullah İbn Zübeyr’in Müsned’inde mevcuttur, derler. İmâm Ahmed de hadîsi Ab­dullah îbn Zübeyr’in Müsned’inde zikretmiştir. En doğrusunu Allah Teâlâ bilir. Garîbtir ki, Hâkim Ebu Abdullah en-Neysâbûrî bu hadîsi îbn Şihâb’m yeğeni kanalıyla Abdullah İbn Zübeyr’den, o da Zübeyr’-den rivayet etmiş ve : İsnadı sahihtir. Ancak Buhârî ve Müslim tahrîc etmemişlerdir, demiştir. Ben, Zührî’den gelen bir isnâd ile bu hadîsi rivayet eden ve Abdullah İbn Zübeyr’i zikreden hiç kimseyi bilmiyorum. Ancak onun kardeşi oğlu (Zührî’nin kardeşinin oğlu) hâriç. O ise Züh­rî’den rivayetinde zayıftır.

Hafız Ebu Bekr İbn Merdûyeh der ki: Bize Muhammed İbn Ali’­nin… Seleme’den —Ebu Seleme ailesinden bir kimsedir— rivayetine göre; o şöyle demiştir : Zübeyr bir konuda bir adamla Allah Rasûlü huzûrunda hasımlaştı da Allah Rasûlü Zübeyr’in lehine hükmetti. Adam: Halası oğlu olduğu için onun lehine hükmetti, deyince: «Hayır, Rabbı-na andolsun ki; aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem ta’yîn edip sonra haklarında verdiğim hükümden dolayı içlerinde bir sıkıntı duy­madan… îmân etmiş olmazlar.» âyeti nazil oldu.

İbn Ebu Hatim şöyle diyor : Bize babamın… Saîd îbn el-Müseyyeb’ den naklettiğine göre, o, «Hayır, Rabbına andolsun ki… îmân etmiş olmazlar.» âyet-i kerîme’si hakkında şöyle demiştir: Zübeyr îbn el-Av-vâm ve Hâtib tbn Ebu Beltea hakkında nazil olmuştur. Bir su hakkında çekişmişler ve Allah Rasûlü önce yukarda olanın, sonra aşağıda olanın sulaması hükmünü vermişti. Bu hadîs mürsel olmakla birlikte Zübeyr ile hasımlaşan ansârî’nin ismini verdiğinden faydadan hâlî değildir.

Âyetin nüzul sebebi olarak zikredilen ve gerçekten garîb diğer bir olay: İbn Ebu Hatim der ki: Kıraat yoluyla Yûnus İbn Abd’ül-A’lâ’-nın… Ebu’l-Esved’den rivayetine göre, o şöyle demiştir : İki adam Allah Rasûlü huzurunda hasımlaştılar da Allah Rasûlü aralarında hükmetti: Aleyhine hüküm verilen kişi: Bizi Ömer İbn Hattâb’a gönder, dedi. Allah Rasûlü de: Ona gidiniz, buyurdu. İkisi Hz. Ömer’e varınca; on­lardan birisi: Ey Hattâb’m oğlu, Allah” Rasûlü bunun aleyhine ve be­nim lehime hükmetti. O, bizi Ömer’e gönder dedi, Rasûlullah da bizi sana gönderdi, dedi. Ömer’in : Böyle mi? sorusuna öteki evet diye cevâb verince, Ömer : Ben sizin yanınıza gelip aranızda hüküm verinceye ka­dar yerinizden ayrılmayın, dedi. Ömer, kılıcını kuşanmış olarak ikisinin yanına geldi ve Bizi Ömer’e gönder, diyene vurarak onu öldürdü, öteki arkasını dönerek Rasûlullah (s.a.) in yanma kaçtı ve : Ey Allah’ın el­çisi, Allah’a yemîn ederim ki, Ömer arkadaşımızı öldürdü. Şayet mü-dâhele etseydim beni de öldürürdü, dedi. Allah Rasûlü (s.a.) : Ömer’in bir mü’mini öldürmeye kalkışacağını sanmazdım, buyurdu da Allah Teâlâ : «Hayır, Rabbına andolsun ki; aralarında çekiştikleri şeyde seni hakem ta’yîn etmedikçe… îmân etmiş olmazlar.» âyetini indirdi. Böy­lece o kişinin kanı heder edilirken onu öldürmesinden dolayı Hz. Ömer de temize çıkarıldı. Ancak bunun bir sünnet olarak yerleşmesini Allah Teâlâ hoş görmeyerek: «Şayet onlara : Kendinizi feda edin, yahut: Memleketinizden çıkın, diye emretmiş olsaydık, pek azı müstesna bunu yapmazlardı. Kendilerine öğüt verilen şeyleri yerine getirseydiler elbet­te bu; haklarında çok hayırlı ve daha sağlam olurdu.» (Nisa, 66) âye­tini indirdi. Hadîsi İbn Merdûyeh îbn Lehîa kanalıyla Ebu’l-Esved’den rivayet etmiştir. Ancak hadîs garîb ve mürsel olup îbn Lehîa zayıf bir râvîdir. En doğrusunu Allah bilir.

Hadîsin diğer bir kanaldan rivayeti şöyledir : Hafız Ebu îshak İbra­him îbn Abdurrahmân İbn İbrâhîm îbn Dihyem tefsîr’inde der ki: Bize Şuayb tbn Şuayb’ın… Utbe îbn Damre’den, onun da babasından rivâyetine göre; iki adam Hz. Peygambere gelerek hasımlaştılar. Allah Ra-sûlü hak sahibi lehine hükmetti. Aleyhine hüküm verilen : Razı olmam, deyince arkadaşı: Ne istiyorsun? dedi. O da : Ebu Bekr es-Siddîk’a gi­delim, dedi ve ona gittiler. Lehine hüküm verilen Ebu Bekir’e : Biz Hz. Peygambere gidip hasımlaştık ve benim lehime hükmetti, dedi. Ebu Be­kir : İkiniz de Hz. Peygamber (s.a.) in verdiği hüküm üzre olacaksınız, (ikiniz de Allah Rasûlünün hükmüne uyacaksınız) dedi. Ancak (aleyhi­ne hüküm verilen) arkadaşı razı olmayarak : Ömer îbn el-Hattâb’a gi­delim, dedi ve Ömer’in yanına vardılar. Lehine hüküm verilen Ömer’e : Biz Hz. Peygambere vararak hasımlaştık. O, benim lehime, bunun aley­hine hükmetti. Bu, razı olmayıp reddetti, dedi. Ömer’in sorusu üze­rine (aleyhine hüküm verilen) durumun böyle olduğunu söyledi. Ömer evine girdi ve elinde çekilmiş kılıcı olarak tekrar çıktı. Kılıcıyla razı ol­mayı reddedenin başına vurarak onu öldürdü. Bunun üzerine Allah Teâ-lâ: «Hayır, Rabbına andolsun ki; aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem ta’yîn edip… îmân etmiş olmazlar.» âyetini indirdi.[3]

66 — Şayet onlara: Kendinizi feda edin, yahut; mem­leketinizden çıkın, diye emretmiş olsaydık, pek azı müstes­na bunu yapmazlardı. Kendilerine öğüt verilen şeyleri ye­rine getirseydiler elbette bu; haklarında çok hayırlı ve pâ-yidâr olma açısından daha sağlam bir hareket olurdu.

67 — O takdirde onlara katımızdan büyük bir mükâ­fat verirdik.

68 — Ve şüphesiz onları doğru yola eriştirirdik.

69 — Kim Allah’a ve peygambere itaat ederse; işte onlar, şehîdler ve sâlihlerle birliktedirler. Ne iyi arkadaş­tır onlar.

70-— Bu büyük lütuf Allah’tandır. Allah, her şeyi bi­lici olarak kafidir.

Allah’a Ve Peygambere Îtâat Edenler

Allah Teâlâ, bu âyetlerde haber veriyor ki; insanların çoğu yapa-gelmekte oldu klan kötülükleri yapmakla emredilselerdi bunlan işle­mezlerdi. Zîrâ onlann kötü tabiatları, emirlere karşı gelme temâyü-lündedir. Bu, vuku’ bulmuş ya da vuku’ bulmamış olsun Allah Teâlâ’-mn ilmi dahilindedir. Olacaklar hakkındaki durum o halde nasıldır? Bunun içindir ki, Allah Teâlâ : «Şayet onlara : Kendinizi feda edin, ya­hut; memleketinizden çıkın, diye emretmiş olsaydık pek azı müstesna bunu yapmazlardı.» buyurmuştur.

İbn Cerîr Taberî der ki: Bize Müsennâ’nın… Ebu îshâk es-Sübey’î’-den naklettiğine göre; o şöyle demiştir : «Şayet onlara : Kendinizi feda edin, yahut; memleketinizden çıkın, diye emretmiş olsaydık pek azı müs­tesna bunu yapmazlardı…» âyeti nazil olunca; bir adam : Şayet biz em­redilmiş olsaydık mutlaka yapardık. Bizi bundan affeden Allah’a ham-dolsun, dedi. Bu, Hz. Peygambere (s.a.) ulaşmca şöyle buyurdu: Üm­metimden öyle insanlar vardır ki; îmân, onlann kalblerinde muhkem dağlardan daha sağlamdır.

İbn Ebu Hatim şöyle diyor : Bize Ca’fer tbn Münir’in… Hasan’dan naklettiğine göre; o şöyle demiştir : «Şayet onlara : Kendinizi feda edin, diye emretmiş olsaydık pek azı müstesna bunu yapmazlardı.» âyeti na­zil olunca, Hz. Peygamber (s.a.) in ashabından bazıları: Rabbımız böyle yapsaydı (emretseydi) biz mutlaka yapardık, dediler. Bu, Hz. Peygam-ber’e ulaşınca şöyle buyurdu: Ehlinin kalblerinde îmân, muhkem dağ­lardan daha sağlamdır.

Süddî diyor ki: Sabit tbn Kays İbn Şemmâs ve bir Yahûdî karşı­lıklı övünüyorlardı. Yahûdî: Allah’a yemîn ederim ki; Allah bize katli (öldürmeyi) farz kıldı da biz kendilerimizi öldürdük, deyince, Sabit: Allah’a yemîn ederim ki; Allah bize: Kendinizi feda edin (öldürün), diye farz kılsaydı biz de mutlaka öldürürdük, dedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ bu âyeti indirdi. Hadîsi İbn Ebu Hâtİm rivayet etmiştir.

Yine İbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın… Âmir İbn Abdullah İbn Zübeyr’den naklettiğine göre; o şöyle demiştir : «Şayet onlara : Ken­dinizi feda edin, yahut; memleketlerinizden çıkın, diye emretmiş olsay­dık; pek azı müstesna bunu yapmazlardı.» âyeti nazil olunca; Allah Ra-sûlü (s.a.) şöyle buyurdular : Şayet (bu âyet) inseydi bir kölenin anne­sinin oğlu da kölelerden olurdu. (?)

Bize babamın… Şureyh İbn Ubeyd’den naklettiğine göre; o şöyle demiştir : Allah Rasûlü : «Şayet onlara : Kendinizi feda edin, diye emretmiş olsaydık…» âyetini okuduktan sonra eliyle Abdullah îbn Revâ-ha’yı işaret ederek: Şayet Allah Teâlâ bunu onlara farz kılsaydı bu —İbn Revâha’yı kasdediyor— o az kimselerden olurdu, buyurdu.

Bunun içindir ki Allah Teâlâ : «Kendilerine öğüt verilen şeyleri ye­rine getirseydiler…» buyuruyor. Yani kendilerine emredilenleri yapıp yasaklananları terketseydiler «Haklarında çok hayırlı olurdu.» emredi­lenleri yapmaları, yasaklananları terketmeleri emre karşı gelme ve ya­saklananları işlemekten çok daha hayırlı olurdu. «Payidar olma açısın­dan daha sağlam bir hareket olurdu.» âyetin bu kısmı hakkında Süddî şöyle diyor: Tasdik bakımından daha sağlam bir hareket olurdu.

Allah Teâlâ • «O takdirde katımızdan büyük bir mükâfat olmak üze­re onlara cenneti verirdik. Ve şüphesiz onları (dünya ve âhiret de) doğru yola eriştirirdik.» buyurmuştur.

Daha sonra Allah Teâlâ şöyle buyuruyor : «Kim Allah’a ve Pey­gambere itaat ederse, işte onlar, Allah’ın nimetine eriştirdiği peygam­berler, sıddîkler, şehîdler ve sâlihlerle birliktedirler. Ne iyi arkadaştır onlar.» Kim Allah’ın ve elçisinin emrettiklerini yapar, Allah ve elçisinin yasakladıklarını terkederse, işte Allah Teâlâ o kişiyi şerefli evinde otur­tur ve onu peygamberine, sonra rütbece onlardan sonra gelenlere —ki bunlar da sıddîkler, şehîdler, genel olarak mü’minler olup içleri ve dış­lan temiz sâlih kişilerdir— komşu yapar.

Daha sonra Allah Teâlâ onları överek : «Ne iyi arkadaştır onlar.» bu­yurmuştur. Buhârî der ki: Bize Muhammed îbn Abdullah İbn Havşeb’ İn… Âişe’den naklettiğine göre; o, şöyle demiştir: Allah Rasûlü (s.a.) nü şöyle derken işittim : Hiçbir peygamber yoktur ki; hastalandığında dünya ile âhiret arasında muhayyer bırakılmış olmasın. Allah Rasûlü vefat ettiği hastalığında; Allah’ın nimetine eriştirdiği peygamberler, Sıddîkler, şehîdler ve sâlihlerle birlikte, buyurduğunu işittim ve anla­dım ki, muhayyer bırakılmıştı.

Hadîsi Müslim de Şu’be kanalıyla Sa’d İbn İbrahim’den rivayet et­miştir. Allah Rasûlünün üç defa «Ey Allah’ım, Refik-i A’Iâ’da.» buyurup sonra vefat buyurduğu hakkındaki hadîs ile bu hadîs-İ şerîf aynı an­lamdadır.

Bu âyet-i kerîme’nin nüzul sebeplerinden bir diğeri : İbn Cerîr der ki: Bize İbn Humeyd’in… Saîd İbn Cübeyr’den naklettiğine göre; o, şöyle demiştir : Ansârdan bir adam Allah Rasûlüne üzüntülü bir şekilde gelmişti. Allah Rasûlü kendisine : Ey falan kimse, ne oldu ki seni üzün­tülü görüyorum? buyurdular. O kişi: Ey Allah’ın Peygamberi, bir konu beni düşündürüyor, dedi. Allah Rasûlü’nün : Nedir o? diye sorması üze­rine : Biz (şimdi) sana gelip gidiyoruz, yüzüne bakıyoruz ve seninle bir­likte oturuypruz Yarın sen peygamberlerle birlikte yükseleceksin ve biz sana ulaşamayacağız, dedi. Allah Rasûlü ona bir cevâb vermediler.

Cibril: »Kim Allah’a ve Peygambere itaat ederse, işte onlar, Allah’ın nimetine eriştirdiği peygamberler… ile birliktedirler.» âyetini getirin­ce; Allah Rasûlü o kişiye haber göndererek kendisini müjdeledi.

Bu hadîs Mesrûk, İkrime, Âmir eş-Şa’bî, Katâde, Rebî’ İbn Enes’-den de mürsel olarak rivayet edilmiş olup isnadı en güzeldir.

Yine îbn Cerîr der ki: Bize Müsennâ’nın… Rebî’den rivayetine göre o; «Kim Allah’a ve peygambere itaat ederse…» âyeti hakkında şöyle de­miştir : Hz. Peygamber (s.a.) in ashabı şöyle konuştular: Biz; Hz. Pey­gamber (s.a.) in cennette kendisine uyup doğrulayan mü’minlerden de­rece bakımından daha üstün olduğunu biliyoruz. Cennette toplandık­larında; bir kısmı diğerlerini nasıl görecekler? Bunun üzerine Allah Teâlâ bu âyet-i kerîme’yi indirdi. Râvî şöyle devam eder : Allah Rasûlü şunu demek istedi: (Cennette) yüksek derecelerde olanlar; kendilerin­den daha aşağıda olanlara inip gelecekler. Cennet bahçelerinde topla­nacaklar. Allah’ın kendilerine verdiği nimetleri hatırlayıp onu övecek­ler. (Yüksek) derecelerde olanlar onların yanma inip isteyip arzu ettik­leri şeyleri kendilerine getirecekler (ya da haber verecekler). Onlar bir bahçede nimetler içinde olacaklar.

Bu hadîsin Ebu Bekr İbn Merdûyeh tarafından merfû* olarak ri­vayeti şöyledir : Bize Abdurrahîm İbn Muhammed İbn Müslim’in… Hz. Âişe’den rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Bir adam Hz. Peygambere (s.a.) gelerek şöyle dedi: Ey Allah’ın Rasûlü; sen, bana kendimden, ailemden ve çocuğumdan daha sevgilisin. Ben evde olup da seni hatır­ladığımda, sabredemez gelir sana bakarım. Ölümü ve senin ölümünü hatırladım ve bildim ki; sen cennete girdiğinde peygamberlerle birlikte yükselecek (yüksek derecelerde bulunacak) sin. Eğer ben cennete gi­rersem seni göremeyeceğimden korkarım. Allah’ın Rasûlü (s.a.) bu ki­şiye «Kim Allah’a ve peygambere itaat ederse, işte onlar, Allah’ın nime­tine eriştirdiği peygamberler, sıddîkler, şehîdler ve sâlihlerle birlikte­dirler. Ne iyi arkadaştır onlar.» âyet-i kerîme’si nazil oluncaya kadar cevâb vermediler.

Bu hadîsi Hafız Ebu Abdullah el-Makdisî «Sıfat’ül-Cenne» kitabın­da Taberânî kanalıyla… Abdullah İbn İmrân el-Âbidî’den rivayet etmiş ve; isnadında bir zayıflık olduğunu sanmıyorum, demiştir. Allah en doğrusunu bilir.

îbn Merdûyeh de şöyle diyor: Bize Süleyman İbn Ahmed’in… İbn Abbâs’tan naklettiğine göre; bir adam Hz. Peygambere (s.a.) gelerek: Ey Allah’ın Rasûlü, seni o kadar seviyorum ki, seni evde hatırladığımda bu bana zor ve ağır geliyor. İsterdim ki, seninle aynı derecede olayım, dedi. Allah Rasûlü (s.a.) ona cevâb vermedi ve Allah Teâlâ bu âyeti in­dirdi. Hadîsi bu şekliyle İbn Cerîr de İbn Humeyd’den, Cerîr’den, Atâ’-dan, Şa’bî’den mürsel olarak rivayet etmiştir. Müslim’in Sahîh’inde Hikl İbn Ziyâd kanalıyla… Rabîa İbn Kâ(b el-Eslemî’den rivayet edildiğine göre; o, şöyle demiştir: Hz. Peygamber (s.a.) in yanında gecelemiş, ona abdest suyunu ve ihtiyâçlarını getirmiştim. Bana; iste, buyurdular. Ben de: Ey Allah’ın Rasûlü, cennette seninle birlikte olmayı diliyorum, de­dim. Ya başka? buyurdular. Ben, sadece bu dedim. O halde bu konuda çok secde etmek suretiyle bana yardımcı ol, buyurdular.

îmâm Ahmed der ki: Bize Yahya ibn İshâk’ın… Amr İbn Mürre el-Cühenî’den rivayetine göre; o şöyle demiştir : Bir adam Allah Rasûlü (s.a.) ne gelerek : Ey Allah’ın elçisi, Allah’dan başka ilâh olmadığına ve senin O’nun elçisi olduğuna şehâdet ettim. Beş vakit namazı kıldım. Malımın zekâtını verdim ve Ramazân ayında oruç tuttum, dedi. Allah Rasûlü : Kim bu minval üzere ölürse ve anne babasına karşı gelmemiş­se; kıyamet gününde peygamberler, sıddîkler ve şehîdlerle şöyle şöyle­dir, buyurup iki parmaklarını işaret buyurdular. Hadîsi sadece İmâm Ahmed rivayet etmiştir.

Yine îmâm Ahmed der ki: Bize Ebu Hâşim’in kölesi Ebu Saîd’in… Sehl îbn Muâz İbn Enes’den, onun da babasından rivayetine göre; Allah Rasûlü şöyle buyurmuşlardır; Kim Allah yolunda bin âyet okursa; kı­yamet günü inşâallah peygamberler, sıddîkler, şehîdler ve sâlihlerle bir­likte yazılır. Onlar ne iyi arkadaştırlar.

Tirmizî’nin Süfyân es-Sevrî kanalıyla… Ebu Saîd’den rivayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuşlardır: Doğru ve emîn tüccar peygamberler, sıddîkler ve şehîdlerle beraberdir. Hadîsi bu şekliyle ri­vayet eden Tirmizî sonra şöyle der : Bu, hasen bir hadîs olup, sadece bu tarîkdan bilmekteyiz. Hadîsin isnadında bulunan Ebu Hamza’nm ismi Abdullah İbn Câbir olup Basralı bir hadîs şeyhidir.

Bütün bu hadîslerden müjdece daha büyük olanı sahîh hadîs kitap­larında, müsned’lerde ve başka eserlerde sahabeden bir grup tarafından mütevâtir kanallarla rivayet edilen şu hadîs-i şeriftir: Allah Rasûlü (s.a.) ne, bir kavmi sevip de onlara kavuşamayan bir adamın durumu, sorulduğunda, kişi, sevdiği ile beraberdir, buyurdular. Enes der ki: Müs­lümanlar bu hadîs-i şerîf ile sevindikleri kadar hiç sevinmemişlerdi. Enes’den rivayet edildiğine göre; o, şöyle demiştir: Ben Allah Rasûlü (s.a.) nü seviyorum. Ebubekir ve Ömer’i de seviyorum. Onların amelleri gibi amellerim olmasa, da Allah’ın beni onlarla birlikte dirilteceğini umarım.

İmâm Mâlik İbn Enes der ki: Safvân İbn Süleym’in… Ebu Saîd el-Hudrî’den rivayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuşlardır : Cennet ehli kendilerinden üstte bulunan köşklerde kalanları araların­daki mesafenin büyüklüğünden dolayı doğudan veya batıdan ufukda kaybolan büyük yıldızı gördükleri gibi göreceklerdir. Ey Allah’ın elçisi, bunlar peygamberlerin yerleri olup onlardan başkası bu derecelere ulaşamayacak mı? diye sordular. Evet, nefsim kudret elinde olana yemîn ederim ki, bunlar Allah’a îmân etmiş ve Rasûlleri doğrulamış kimse­lerdir, buyurdular. Hadîsi Buhârî ve Müslim Sahîh’lerinde Mâlik’den rivayetle tahrîc etmişlerdir. Hadîsin lafzı Müslim’indir.

îmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Fezâre’nin… Ebu Hüreyre’-den rivayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuşlardır: Cennet ehli, cennette birbirlerini —dereceleri birbirinden çok farklı olduğu için— ufukta doğan, ya da batan büyük bir yıldız gibi göreceklerdir. Ey Allah’ın Rasûlü, onlar peygamberler mi? diye sordular. Evet, nefsim kudret elinde olan Allah’a yemîn ederim ki, onlar Allah’a îmân etmiş, Rasûlleri doğrulamış kavimlerdir, buyurdular. Hafız Ziya el-Makdısî: Bu, Buhârî’nin şartlarına uygun bir hadîstir, demiştir ki, en doğrusunu Allah bilir.

Hafız Ebu el-Kâsım Taberânî, el-Mu’cem el-Kebîr’inde şöyle demek’ tedir: Bize Ali İbn Abdülazîz’in… İbn Ömer’den naklettiğine göre; o, şöyle demiştir: Habeşistan’dan bir adam Allah Rasûlü’ne (bir şeyler) sormak üzere gelmişti. Allah Rasûlü kendisine: Sor, anlatayım, buyur­dular. Adam: Ey Allah’ın Rasûlü, siz şekillerde, renklerde ve peygam­berlikte bizden üstünsünüz. Senin îmân ettiğine îman eder, senin ame­lin gibi amel işlersem ben de seninle birlikte cennette olur muyum? diye sordu. Allah Rasûlü (s.a.) : Evet, nefsim kudret elinde olan Allah’a ye­mîn ederim ki; cennette siyahların (zencilerin) nuru bin yıllık yoldan parlayacaktır, buyurdular. Râvî şöyle devam eder: Allah Rasûlü (s.a.) sonra şöyle buyurdular: Kim La İlahe İllallah derse bu, Allah katında onun için bir ahid olur. Kim de Sübhânallah ve bihamdihî (Allah’ı tes-bîh eder ve O’na hamdederim) derse, bununla onun için yüzyirmidört-bin hasene (sevâb) yazılır. Bir adam: Bundan sonra biz nasıl helak oluruz ey Allah’ın Rasûlü? diye sordu. Allah Rasûlü cevaben şöyle bu­yurdular : Kıyamet günü kişi, ameliyle gelecektir. Birinin Öyle ameli olacak ki; bu ameli bir dağın üzerine konsa dağa ağır gelecek. Allah’ın nimetlerinden bir nimet gelecek ve Allah rahmeti ile uzanıvermese o amelin tamamını bitiriverecek. Bunun üzerine : «İnsanın üzerinde uzun bir devirden öyle bir zaman geçmiştir ki, o anılmaya değer birşey bile değildi.» (İnsan, 1) âyeti nazil oldu. Habeşli bunun üzerine şöyle konuş­tu : Benim gözlerim cennette senin gözlerinin gördüğünü görecek mi? Allah Rasûlü; buna evet, diye cevâb verdiler de adam o kadar ağladı ki sonunda vefat etti. İbn Ömer der ki: Allah Rasûlünün (s.a.) bu adamı mezarına elleriyle indirdiğini gördüm. Hadîs garîb olup ifâdelerinde gâ-riblik vardır ve senedi de zayıftır.

Allah Teâlâ : «Bu büyük lütuf Allah’tandır.» buyuruyor ki; bu lü­tuf, onların amelleri mukabili olmayıp, Allah katından ve O’nun rahmetindendir. «Allah herşeyi bilici olarak kâfidir.* O hidâyete ve tevfîke hak kazananlan çok iyi bilicidir.[4]

71 — Ey îmân edenler, korunma tedbîrinizi alın da si­lâhlanarak, birlikler halinde veya toptan seferber olun

72 — Aranızda pek ağır davranacak olanlar da var. Size bir musibet geldiği takdirde: Allah bana gerçekten lütfetti de onlarla beraber bulunmadım, der.

73 — Şayet Allah’ın büyük bir nimetine mazhar olur­sanız; andolsun ki, sizinle bir dostluk ve tanışıklığı yokmuş gibi: Keski onlarla beraber olsaydım da ben de büyük bir başarıya erişseydim, der.

74 — O halde dünya hayatını âhirete satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Allah yolunda savaşan kimse öldü-rülse de, gâlib gelse de Biz, ona büyük bir mükâfat vere­ceğiz.

Allah Teâlâ mü’min kullarına; düşmanlarına karşı korunma ted­bîri almalarını emrediyor. Bu, gerek silâh hazırlama ve gerekse Allah yolunda seferber olmak, sayı ve hazırlıkları çoğaltmak suretiyle hazır­lanmayı gerektirir.

Âyet-i kerîme’deki kelimesi topluluklar, fırkalar ve seriyyeler halinde, demektir. İbn Abbâstan naklen Ali İbn Ebu Talha «Birlikler halinde seferber olun.» kışınım muhtelif seriyyeler halinde; «Toptan seferber olun.» kısmını da bütününüz-seferber olun, şeklinde anlamıştır.

Aynı görüş Mücâhid, İkrime, Süddî, Katâde, Dahhâk, Atâ el-Horasânî, Mukâtil İbn Hayyân ve Hıısayf el-Cezerî’den de rivayet edilmiştir.

Mücâhid ve birçoklarından rivayete göre; «Aranızda pek ağır dav­ranacak olanlar da var.» âyet-i kerîme’-si münafıklar hakkında nazil olmuştur. Mukâtil İbn Hayyân «Pek ağır davranacak olanların» cihâd-dan geri kalacaklar olduğunu söylemiştir.

Bu kişiler kendileri yavaş davrandıkları gibi, başkalarını da cihâda gitmekten ağır davranmaya teşvik edebilirler. Nitekim Abdullah İbn Übeyy îbn Selûl böyle yapmıştır. Kendisi cihâddan geri durduğu gibi, insanları da cihâda çıkmaktan alıkoymaya çalışırdı. Bu izah İbn Cü-reyc ve îbn Cerîr’e aittir. Bunun içindir ki; Allah Teâlâ münafıklardan haber vererek, onların cihâddan geri durmalan hakkında şöyle buyu­ruyor : Allah’ın hikmeti gereği düşman size gelip de şehîd olma ve öl­dürülme gibi «bir musibet size geldiği takdirde : Allah bana gerçekten lütfetti de onlarla beraber (harpte) bulunmadım, der.» Bunu Allah’ın kendisi üzerine nimetlerinden sayar ve öldürüldüğü takdirde şehîdlik ya da sabır ecirlerinden neler kaybettiğini bilmez. «Şayet Allah’ın, (yar­dımı, zafer ve ganimet gibi) büyük bir nimetine mazhar olursanız; an-dolsun ki, sizinle bir dostluk ve tanışıklığı yokmuş (sizin dininizden de­ğilmiş) gibi: Keski onlarla beraber olsaydım da ben de (onlarla bir­likte bana da bir pay ayrılması ve bir pay elde etmem şeklinde) büyük bir başarıya erişseydim, der.» Zaten onun en büyük maksadı ve mura­dının son mertebesi de budur.

«O halde (seferber olan mü’minler) dünya hayatını âhirete sa­tanlarla (küfürleri ve imansızlıkları sebebiyle dinlerini az bir dünya malı mukabili satanlarla) Allah yolunda (Allah için) savaşsınlar. Allah yolunda savaşan kimse öldürülürse de, gâlib gelse de Biz, ona büyük bir mükâfat vereceğiz.» Allah yolunda savaşan kimseler, Öldürülseler ya da gâlib gelip ganimet alsalar da; onlar için Allah katında büyük sevâb ve bol ecir vardır. Nitekim Buhârî ve Müslim’in Sahîh’lerinde yer alan bir hadis-i şerife göre; Allah Teâlâ kendi yolunda savaşan mü-câhid’i şayet ölürse cennete koymayı, ya da çıkmış olduğu evine ecir ve ganimete nail olmuş bir şekilde döndürmeyi tekeffül etmiştir.[5]

75 — Size ne oluyor da: Rabbımız, halkı zâlim olan şu şehirden bizi kurtar, katından bize bir sahip gönder, bir yardımcı yolla, diyen; zavallı çocuklar, erkekler ve kadın­lar uğrunda ve Allah yolunda savaşmıyorsunuz?

76 — îmân edenler Allah yolunda savaşırlar. Küfür edenler ise, Tâğût yolunda harbederler. O halde şeytânın dostlarıyla savaşın. Şüphesiz ki şeytânın hilesi zayıftır.

Allah Teâlâ îmân eden kullarını kendi yolunda cihâda (savaşma­ya) ve Mekke’de kalmak zorunda olan zayıf erkek, kadın ve çocukları kurtarmak için çalışmaya teşvik ediyor. Ve buyuruyor ki: «(Onlar Rabbımız, halkı zâlim olan şu şehirden bizi kurtar… derler.» Bu âyet-i kerîme’de «Nice kasabaları yok ettik ki, onlar, seni sürüp çıkaran kasa­badan daha kuvvetli idiler.» (Muhammed, 13) âyetinde olduğu gibi Mekke şehri kaydedilmektedir.

Allah Teâlâ âyet-i kerîme’de bu şehri «Halkı zâlim olan» şeklinde niteleyip orada bulunan zavallı ve zayıfların sözlerini şöyle nakledi­yor : «Katından bize bir sahip gönder, bir yardımcı yolla.»

Buhârî der ki: Bize Abdullah İbn Muhammed’in… İbn Abbâs’tan naklettiğine göre o: Ben ve annem (âyet-i kerîme’de belirtilen) zaval­lılardan idik, demiştir. Yine Süleyman İbn Harb kanalıyla… îbn Mü-leyke’den nakledildiğine göre; İbn Abbâs: «Ancak erkek, kadın ve ço­cuklardan çaresiz kalan… zavallılar müstesnadır.» (Nisa, 98) âyetini okuduktan sonra: Ben ve annem Allah Teâlâ’nın özrünü kabul ettikle­rinden idik, demiştir.

Sonra Allah Teâlâ: «îmân edenler Allah yolunda savaşırlar, küf­redenler ise tâğût yolunda harbeder.» buyuruyor ki, îmân edenler Al­lah’a itaat ve O’nun rızâsını kazanma yolunda harbederler. Kâfirler ise, şeytâna itaat yolunda savaşırlar. Sonra Allah Teâlâ : «O halde şey­tânın’dostlarıyla savaşın. Şüphesiz ki, şeytânın hilesi zayıftır.» sözü ile mü’minleri, düşmanlarıyla savaşa teşvik etmektedir.[6]

77 — Kendilerine: Ellerinizi savaştan çekin, namazı kılın, zekâtı verin, denilmiş olanlara bakmaz mısın? Şimdi onların üzerine savaş farz kılınınca içlerinden bir grup Al-lah’dan korkar gibi, hattâ daha şiddetli bir korku ile insan­lardan korkuyorlar. Bunlar: Ey Rabbımız, üzerimize şu savaşı niye farz kıldın? Ne olurdu bizi yakın bir geleceğe kadar geri bırakaydın, dediler. Onlara de ki: Dünyanın geçimi azdır. Âhiret ise, müttakîler için elbet daha hayır­lıdır. Ve kıl kadar haksızlığa uğratılmayacaksınız.

78 — Nerede olursanız olun, sağlam kaleler içinde da­hi olsanız ölüm sizi bulacaktır. îmân etmeyenlere bir iyilik gelirse : Bu Allah’tandır. Bir kötülük erişirse de: Bu senin yüzündendir, derler. De ki: Hepsi Allah tarafındandır. Bunlara ne oluyor ki hiçbir sözü anlamaya yanaşmıyor­lar?

79 — Sana gelen her iyilik Allah’tandır. Sana gelen her fenalık ta kendindendir. Seni İnsanlara peygamber olarak gönderdik. Buna şâhid olarak Allah yeter.

İslâm’ın başlangıcında ve mü’minler Mekke’de iken namazla, ze­kâtla emredilmişlerdi. Zekâtın her ne kadar ölçüleri verilmemiş ise de içlerinden fakîr olanlara yardımcı olmakla emrolunmuşlardı. Belli bir zamana kadar müşrikleri af ve müsamahayla karşılamaları ve sabret­meleri de emredilmişti. Düşmanlarından kurtulabilmeleri için kendi­lerine savaşın emredilmesini istiyor ve bu istekle tutuşuyorlardı. Hal­buki bir çok sebepten dolayı durum buna müsait değildi. Meselâ düş­manlarının sayıca çokluğu yanında onlar henüz azdılar. Müşriklerin memleketindeydiler. Orası yeryüzünün en şerefli yeri olup, haram bir belde idi. Dolayısıyla orada savaşla emredilmesi başlangıçta uygun de­ğildi. Onlar ancak kendilerinin bir ülkesi, cemâati ve yardımcıları ol­duktan sonra Medine’de cihâd ile emredildiler. Bununla birlikte şid­detle istemiş oldukları şeyle emredilince, bazıları bundan feryâd ile in­sanlarla (müşriklerle) karşı karşıya gelmekten müthiş bir şekilde kork­tular ve «Ey Rabbınıız, üzerimize şu savaşı niye farz kıldın? Ne olurdu bizi yakın bir geleceğe kadar geri bırakaydın?» dediler. Yani onu farz kılmayı ilerdeki bir zamana te’hîr edeydin. Zîrâ onda kan dökme, oğul­ların yetîm, kadınların dul kalması ihtimâli vardır, dediler. Bu âyet-i kerîme: «îmân etmiş olanlar: (Cihad hakkında) keski bir sûre indi­rilmiş olsaydı, derler» «Derken muhkem bir sûre indirilir de orada mü-câhede zikrolununca…» (Muhammed, 20) âyeti ile aynı anlamdadır..

îbn Ebu Hatim der ki: Bize, Ali İbn Hüseyn’in… îbn Abbâs’tan naklettiğine göre; Abdurrahmân tbn Avf ve onun bazı arkadaşları Mek­ke’de Hz. Peygambere gelerek : Ey Allah’ın nebisi, biz müşrikler iken izzet ve şeref içindeydik; îmân ettiğimizde ise, zelîl (perişan) kimseler olduk, dediler. Allah Rasûlü: Ben, affetmekle emrolundum, kavimle (müşriklerle) savaşmayınız, buyurdular. Allah Teâlâ peygamberini Me­dine’ye intikâl ettirdikten sonra; o’na savaşmayı emretti de geri dur­dular. Bunun üzerine Allah Teâlâ : «Kendilerine ellerinizi savaştan çe­kin… denilmiş olanlara bakmaz mısın?» âyet-i kerîme’sini inzal bu-yordu.

Hadîsi; Neseî, Hâkim ve Ibn Merdûyeh, Ali îbn Hasan İbn Şakîk kanalıyla rivayet etmişlerdir.

Süddî’den rivayetle Esbât şöyle demiştir: Onlara sadece namaz ve zekât yüklenmiştir. Allah Teâlâ’dan kendilerine savaşmayı farz kılma­sını istediler. Savaşma onlara farz kılınınca da «İçlerinden bir grup, Allah’dan korkar gibi, hattâ daha şiddetli bir korku ile insanlardan kor­kuyorlar. Bunlar: Ey Rabbımız, üzerimize şu savaşı niye farz kıldın? Ne olurdu bizi yakın bir geleceğe —ki bu da ölümdür— kadar geri bi-rakaydın, dediler.» Allah Teâlâ da bunlara cevaben «Onlara de ki: Dün­yanın geçimi azdır. Âhiret ise, müttakîler için elbette daha hayırlıdır.» buyurdu.

İbn Cerîr’in Mücâhid’den rivayetine göre ise; bu âyetler Yahudiler hakkında nazil olmuştur.

Allah Teâlâ: «Onlara de ki: Dünyanın geçimi azdır. Âhiret ise, müttakîler için elbette daha hayırlıdır.» buyuruyor ki; müttakî olan kişinin âhireti dünyasından daha hayırlıdır.

Allah Teâlâ : «Ve kıl kadar haksızlığa uğratılmayacaksınız.» buyu­ruyor ki; siz, amellerinizin karşılığını tâm olarak alacaksınız, demek­tir. Bu, onları (inananları) dünya üzüntülerine karşı bir teselli, âhirete Özendirme ve cihâda teşviktir.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın… Hişâm’dan naklettiğine gö­re Hasan, «Dünyanın geçimi azdır.» âyetini okur ve şöyle derdi: Bu âyet ölçüşünce ona sahip olan kula Allah rahmet etsin. Öncesiyle, son-rasıyla ve bütünüyle dünya bir süre uyuyan ve rü’yâsında sevdiklerinin bir kısmım görerek sonra uyanan kişi gibidir.

Allah Teâlâ : «Nerede olursanız olun, sağlam kaleler içinde dahi olsanız ölüm sizi bulacaktır.» buyuruyor. Mutlaka Ölüme gideceksiniz ve sizden hiç kimse ondan kurtulmayacaktır. Nitekim Allah Teâlâ başka âyet-i kerîme’lerde de şöyle buyurur: «Yeryüzünde bulunan her şey sonludur.» (Rahman, 26); «Her canlı ölümü tadacaktır.» (Âl-i îmrân, 185); «Senden önce hiçbir insanı ebedî kılmadık.» (Enbiyâ, 34). Bu âyetlerden murâd; herkesin mutlaka ölecek olmasıdır. Bundan onları hiçbir şey kurtaramayacaktır. îster Allah yolunda savaşsın, ister sa­vaşmasın. Onun için kesin bir ecel ve belirlenmiş bir son (gaye) var­dır. Nitekim kendi yatağında Ölen Hâlid İbn Velîd şöyle demiştir: Şu şu savaşlarda bulundum. Organlarımda ok ve kılıç yarası olma–yanı yok. Ama işte ben yatağımda ölüyorum. Korkakların göz# aydın olsun.» Allah Teâlâ : «Sağlam (güçlü, yüksek) kaleler içinde dahi olsa­nız ölüm sizi bulacaktır.» buyuruyor. Âyetteki burçlar,

kelimesini Süddî, gökteki burçlar ile tefsir etmişse de bu görüş zayıftır. Sıhhatli olan görüşe göre, bunlar sağlam kalelerdir. Yani sakınma ve korunma, ölüme çâre değildir.

Burada ibn Cerîr ve îbn Ebu Hatim, Mücâhid’den naklen şu hikâ­yeyi zikrederler: Bizden öncekilerden bir kadının doğum sancısı tut­muş ve hizmetçisine kendisine bir ateş getirmesini emretmişti. Hiz­metçi dışarı çıktığında kapıda duran bir adam gördü. – O kişi: Kadın ne doğurdu? diye sordu. Hizmetçi, kız olduğunu söyleyince, şöyle dedi: Bu kız yüz adamla zina edecek, hizmetçisi onunla evlenecek ve Ölümü bir Örümcek yüzünden olacak. Hizmetçi hemen geri dönerek kızın kar­nını bıçakla yardı ve kaçıp gitti. Kızın öldüğünü sandı. Kızın annesi onun karnını dikti ve o da iyileşerek büyüdü, memleketinin en güzel kadını oldu. Hizmetçi gidebildiği kadar gitti. Denizlerde dolaştı, çokça mal kazanarak memleketine döndü ve evlenmek istedi. İhtiyar bir ka­dına : Bu ülkenin en güzel kadını ile evlenmek istiyorum, dedi. îhtîyâr kendisine: Burada falan kadından daha güzeli yok, deyince de; onu bana iste, dedi ve kadın onu istemeye gidince; kız bunu kabul etti. Adam onun (kızın) yanına girince; adam kızın çok hoşuna gitti ve durumunu, nereden geldiğini sordu. Adam da durumunu ve kaçmasıyla İlgili olan hikâyesini anlattı. Kız : îşte ben o kızım, diyerek, bıçak yerini ona gös­terdi. Adam bunu kabullenerek dedi ki: Şayet sen o kız isen mutlaka şu iki şeyi bana bildirmelisin : Birisi sen yüz adamla zina ettin. Kız:

Evet bir şeyler oldu. Ama sayılarını bilmiyorum, dedi. Adam : Onlar yüz­dür, diyerek şöyle devam etti: İkincisi sen mutlaka bir örümcek yüzün­den öleceksin. Adam onu bundan (örümcekle ölmekten) korumak üze­re kendisi için sağlam ve muhteşem bir saray yaptı. Onlar bir gün orada iken tavanda bir örümcek göründü. Adam kıza örümceği gösterdi­ğinde : Beni sakındırdığın şey bu mu? Allah’a yemîn ederim ki onu mutlaka ben öldüreceğim, dedi ve örümceği tavandan indirdi. Kız örümceğe yönelerek ayağının baş parmağı ile ona basıp öldürdü. Örüm­ceğin zehirinden bir parça sıçrayarak tırnağı ile eti arasına girdi ve ayağı karararak eceli bu yüzden oldu.

«îmân etmeyenlere bir iyilik gelirse…» âyetindeki iyilik anlamına gelen kelimesini; bolluk, meyveler, ekinler ve çocuklar­dan ibaret rızık olarak tefsîr etmişlerdir. Bu tefsir İbn Abbâs, Ebu’1-Âli-ye ve Süddî’nin tefsirlerine uygundur. «Bu Allah’tandır. Bir kötülük erişirse de bu senin yüzündendir, derler.» Âyet-i kerîmedeki kelimesi; kıtlık, kuraklık, meyve ve ekinlerde noksanlık, çocukların, hayvanların ve başka şeylerin ölümü olarak tefsîr edilmiştir. Ebu’l-Âliye ve Süddî bunlar arasındadır. Böyle kimseler kendilerine bir kötülük eriştiğinde; «bu senin yüzündendir» derler. Yani bütün bunlar senin yüzünden, sana ve senin dinine uymamız sebebiyledir, derler. Nitekim Allah Teâlâ, başka bir âyet-i kerîme’de Firavn’ın kavminden haber ve­rerek şöyle buyuruyor : «Onlara bir iyilik geldiğinde : Bu bizim içindir, dediler. Şayet kendilerine bir fenalık gelirse, Mûsâ ile beraberindekilere uğursuzluk yüklerlerdi.» (A’râf, 131)

Başka bir âyet-i kerîme’de de Allah Teâlâ «İnsanlardan Allah’a bir harf üzere ibâdet edenler vardır.» (Hacc, 11) buyurur ki, zahiren is­lâm’a girmiş ve fakat gerçekte ondan hoşlanmayan münafıklar böy­ledir. Onlara bir kötülük geldiğinde bunu Hz. Peygambere uymuş ol­malarına isnâd ederlerdi.

Bu âyetin tefsirinde Süddî şöyle diyor: Âyette geçen kelimesi; bolluk anlamındadır. Atlan, hayvanları ve koyunları yavrula-dığında, durumları güzel olduğunda ve kadınları erkek çocuklar doğur­duğunda : «Bu Allah’tandır derler.» Onlara bir kötülük erişirse de —âyetteki kelimesi kuraklık ve mallarındaki zarar anla­mındadır.— Bunu Hz. Muhammed’in, uğursuzluğu sayarak : «Bu senin yüzündendir, derler.» Onlar derler ki: «Dinimizi terketmemiz ve Mu-hammed’e uymamız yüzünden bu belâ bize gelmiştir.» İşte bunun üze­rine Allah TelHâ : «De ki: Hepsi Allah tarafındandır.» buyuruyor. Her şey, Allah’ın kaza ve kaderi iledir. O’nun kaza ve kaderi iyi ve günah­kâr, mü’min ve kâfir hakkında geçerlidir.

«De ki: Hepsi Allah tarafındandır.» âyeti hakkında İbn Abbâs’tan naklen Ali îbn Ebu Talha şöyle der : Burada iyilik ve kötülük kasdedil-mektedir. Hasan el-Basrî de böyle demiştir.

Şek ve şüpheden, anlayış ve ilmin noksanlığından, bilgisizlik ve zul­mün çokluğundan neş’et eden böyle bir sözü söyleyenler hakkında Allah Teâlâ: «Bunlara ne oluyor ki hiçbir sözü anlamaya yanaşmıyorlar.» buyuruyor.

«De ki: Hepsi Allah taraf ındandır.» âyeti hakkında rivayet edilen garîb bir hadîs şöyledir : Hafız Ebu Bekr el-Bezzâr diyor ki: Bize Seken İbn Saîd’in… Amr îbn Şuayb’dan, onun babasından, onun da dedesin­den rivayetine göre; o şöyle demiştir : Allah Rasûlünün yanında oturu­yordum. Ebubekir ve Ömer iki grup ile geldiler, yüksek sesle konuşu­yorlardı. Ebubekir Allah Rasûlünün yalanına, Ömer de onun yakınına oturdu. Allah Rasûlü : Sesleri niçin yükselmişti? diye sorduklarında, bir adam ey Allah’ın Rasûlü, dedi. Ebubekir de : Ey Allah’ın Rasûlü, iyilik­ler Allah’tan, kötülükler kendimizdendir, dedi. Allah Rasûlü: Sen ne dedin ey Ömer? diye sordular. Ömer de*: İyilikler ve kötülükler Allah Teâlâ’dandır, dedim diye cevâb verdi. Allah Rasûlü şöyle buyurdular: Bu konuda ilk konuşan Cebrâîl ve Mikâîl’dir. Ey Ebubekir, Mikâîl senin dediğin gibi dedi. Ey Ömer Cebrâîl de senin söylediğin gibi söyledi Biz ihtilâfa düşüyoruz, gök ehli de ihtilâfa düşüyor. Gök ehli ihtilâfa dü­şerse, yer halkı da ihtilâfa düşer. Mikâîl ve Cebrâîl, İsrafil’in hakem­liğine başvurdular da o aralarında iyilik ve kötülüklerin Allah’dan ol­duğuna hükmetti. Sonra Allah Rasûlü Ebubekir ve Ömer’e dönerek: Aranızdaki hükmümü iyi belleyin, şayet Allah Teâlâ kendisine isyan edilmemesini isteseydi İblîs’i yaratmazdı, buyurdular. Şeyhülislâm Ta-kiyyuddîn Ebu el-Abbâs îbn Teymiyye bu hadîsin ma’rifet ehlinin itti­fakıyla uydurma olduğunu söylemiştir.

Sonra Allah Teâlâ elçisine hitaben ve bir cevap olmak üzere bü­tün insanları kasdederek şöyle buyuruyor: «Sana gelen her iyilik Al­lah’tandır. (Allah’ın fazlından, nimetinden, lutfundan ve rahmetinden-dir.) Sana gelen her fenalık ta kendindendir. (Senin tarafındandır, se­nin amelindendir.)» Başka bir âyet-i kerîme’de de Allah Teâlâ şöyle bu­yuruyor : «Başınıza gelen bir musibet kendi ellerinizle işledikleriniz yü­zündendir. Bununla beraber O, çoğunu affeder.» (Şûra, 30).

Süddî, Hasan el-Basrî, tbn Cüreyc ve İbn Zeyd «Sana gelen her fenalık da kendindendir.» âyetini; senin günâhındandır, şeklinde anla­mışlardır. Katâde de «Sana gelen her iyilik Allah’tandır. Sana gelen her fenalık da kendindendir.» âyetinin tefsirinde şöyle demiştir: Sana gelen her ceza, ey Ademoğlu senin günâhın yüzündendir. Devamla Ka­tâde şöyle der: Bize anlatıldığına göre; Allah Rasûlü şöyle demiştir: Kişiye gelen diken batması, ayak sürçmesi ve damar çatlaması ancak bir günâh sebebiyledir. Allah’ın bağışladığı ise pek çoktur. Katâde’nin mürsel olarak rivayet ettiği bu hadîs-i şerif sahîh-i Buhârî’de muttasıl olarak rivayet edilir. Buhârî’de şöyle buyuruluyor : Nefsim kudret elin­de olan Allah’a yemîn ederim ki; mü’min kişiye bir üzüntü, bir dert ve zahmet geldiğinde, hattâ bir diken battığında; Allah Teâlâ bunu onun hatâlarına bir keffâret kılar.

Ebu Salih de «Sana gelen her iyilik Allah’tandır. Sana gelen her fenalık da kendindendir.» âyetinin tefsirinde şöyle demiştir: Sana ge­len her fenalık da kendi günâhın yüzündendir. Ve bunu senin aleyhine takdir eden de Benim. Bu görüşü İbn Cerîr rivayet etmiştir.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Muhammed İbn Ammâr’m… Mutarrif îbn Abdullah’dan rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Kaderden ne istiyor­sunuz? Nİsâ süresindeki «îmân etmeyenlere bir iyilik gelirse bu Allah’­tandır; bir kötülük erişirse bu da senin yüzündendir derler.» âyeti size yetmiyor mu? Yani gelen kötülük sendendir. Allah’a yemîn ederim ki; kadere havale olunmadılar, emredildiler ve ona gideceklerdir, Kaderiy-ye ve Cebriyye’ye red makamında olmak üzere bu; sağlam, kuvvetli bir sözdür ve izahı başka bir yerde gelecektir.

Allah Teâlâ : «Seni insanlara peygamber olarak gönderdik.» buyu­ruyor ki; sen (Ey Rasûlüm) onlara Allah’ın kanunlarım, sevip hoşnûd olduğunu ve hoşlanmadığı hususları tebliğ edip ulaştıracaksın. «Buna şâhid olarak Allah yeter.» Onun seni elçj olarak gönderdiğine Allah ye­ter. Seninle onlar arasında şâhid O’dur. Senin onlara tebliğ ettiğin, se­nin onlara ulaştırdığın hak karşısında küfür ve inatlarından sana ver­dikleri cevâbı en iyi bilen de O’dur.[7]

80 — Peygambere itaat eden Allah’a itaat etmiş olur. Kim de yüzçevirirse; Biz, seni onlara bekçi göndermedik.

81 — Sana; peki, derler. Yanından ayrıldıktan sonra da içlerinden bir grup sana söylediklerinin hilâfına gecele­yin plân kurarlar. Allah gece tasarladıklarını yazıyor. On­lara aldırış etme. Allah’a güven. Vekîl olarak Allah yeter.

Allah Teâlâ; bu âyet-i kerîme’de kulu ve elçisi Muhammed’e itaat edenin Allah’a itaat etmiş olacağını; o’na isyan edenin de Allah’a is­yan etmiş olacağını haber veriyor. Bunun yegâne sebebi, Hz. Peygam­berin kendi arzusuyla konuşmaması, konuştuğunun da ancak kendisine vahyedilenden ibaret oluşudur. îbn Ebu Hatim der ki; Bize Ahmed İbn Sinan’ın… Ebu Hüreyre’den rivayetine göre; Allah Rasûlü şöyle buyur­muşlardır : Bana itaat eden; Allah’a itaat etmiş, bana isyan eden de; Allah’a isyan etmiştir. Emîre (başkana) itaat eden, bana itaat etmiş; emîre isyan eden de bana isyan etmiştir. Bu hadîs A’meş’den rivayet­le Buhârî ve Müslim’de zikredilmiştir.

Allah Teâlâ : «Kim de yüz çevirirse; Biz, seni onlara bekçi gönder­medik.» buyuruyor ki; burada Allah Teâlâ elçisine, bundan dolayı sana bir vebal yoktur, sana düşen sadece tebliğ etmektir. Sana uyan mutlu olup kurtulur. Onun için meydana gelen ecrin bir misli aynı zamanda sanadır. Kim de senden yüz çevirirse, kaybetmiş ve hüsrana düşmüş olur. Onun durumundan sen sorumlu değilsin, demek istemiştir. Nite­kim bir hadîs-i şerifte şöyle buyrulur: Kim Allah’a ve elçisine isyan ederse o sadece kendine zarar vermiş olur.

«Sana peki derler…» âyet-i kerîme’sinde Allah Teâlâ, münafıkların Allah Rasûlüne itaat ve muvafakat izhâr ettiklerini haber veriyor. «Ya­nından ayrıldıktan sonra da içlerinden bir grup sana söylediklerinin hi­lâfına geceleyin plân kurarlar. Allah onların gece tasarladıklarını ya­zıyor.» Yani Allah Teâlâ bunları biliyor ve kullarının yaptıklarını bilen, kullarının yaptıklarını yazmakla görevli meleklerine emrettiği üzere bu yaptıklarını onların aleyhine yazıyor. Bu tehditteki mânâ şudur: Allah Teâlâ, onların kendi aralarında gizleyerek konuştuklarını, Allah Ra­sûlüne isyan ve muhalefete dâir geceleyin söz birliği ettiklerini iyi bil­mektedir. Onlar; her ne kadar elçisine itaat ve muvafakat ızââr etseler de gizlice, geceleyin yaptıkları bu işten dolayı onları cezalandıracaktır. Nitekim başka bir âyet-i kerîme’de şöyle buyurur : «Allah’a da, peygam­bere de inandık ve itaat ettik, derler.» (Nûr, 47).

Allah Teâlâ : «Onlara aldırış etme,» buyuruyor ki; elçisine onlara müsamahalı davranmasını, onlara yumuşaklıkla muamele etmesini, on­ları cezalandırmamasını, durumlarını İnsanlara açıklamamasını ve aynı zamanda onlardan korkmamasını emrediyor. «Allah’a güven. Vekîl ola­rak Allah, yeter.» buyuruyor. Kendisine güvenen ve dayananlara dost ve yardımcı olarak Allah, yeter.[8]

82 — Onlar hâlâ Kur’an’ı gereği gibi düşünmeyecek­ler mi? Eğer o, Allah’tan başkası tarafından gelseydi, mu­hakkak ki içinde birbirini tutmayan bir çok şeyler bulur­lardı.

83 — Kendilerine güven ve korkuya dâir bir haber geldiğinde; onu yayarlar. Halbuki o haberi peygambere veya mü’min kumandanlara götürselerdi; onlar, ondan ne gibi netice çıkaracaklarını bilirlerdi. Eğer üzerinizde Al­lah’ın nimet ve rahmeti olmasaydı, pek azınız müstesna, muhakkak şeytâna uymuş gitmiştiniz.

Allah Teâlâ bu âyet-i kerîme’de kullarına Kur’an’ı iyice düşünme­lerini emrediyor. Ondan yüz çevirmekten, onun belagattı lafızlarını ve muhkem mânâlarını, uygun düşmeyecek şekilde yorumlamaktan da men’ediyor. Kur’an’da hiçbir ihtilâfın ve zıtlığın bulunmadığını haber veriyor. Çünkü o, Hakîm ve Halım olan Allah tarafından indirilmiştir. Hak’dan indirilmiş bir gerçektir. Bunun için Allah Teâlâ : «Onlar hâlâ Kur’an’ı gereği gibi düşünmeyecekler mi?» buyurduktan sonra «Eğer o, Allah’tan başkası tarafından gelseydi —münafık ve müşriklerin câ­hillerinin içlerinden söyledikleri gibi uydurma olsaydı— muhakkak ki, içinde birbirini tutmayan birçok şeyler (bir çok zıtlıklar ve ihtilâflar) bulurlardı.» buyuruyor. Yani bu Kur’an ihtilâftan salimdir. O, Allah katındandır. Nitekim Allah Teâlâ, «Onlar hâlâ Kur’an’ı gereği gibi dü­şünmeyecekler mi?» buyurduktan sonra «Eğer o, Allah’tan başkası ta­rafından gelseydi —münafık ve müşriklerin câhillerinin içlerinden söy­ledikleri gibi uydurma olsaydı— muhakkak ki, içinde birbirini tutma­yan birçok şeyler (bir çok zıtlıklar ve ihtilâflar) bulurlardı.» buyuru­yor. Yani bu Kur’an ihtilâf tan-salimdir. O, Allah katındandır. Nitekim Allah Teâlâ, ilimde derinleşenlerden bahsettiği bir âyet-i kerîme’de onların: «Ona inandık, hepsi Rabbımiz katındandır.» dediklerini kay­deder. Yani onun muhkemi de, müteşâbihi de hak ve gerçektir. Bunun için onlar, müteşâbihleri muhkemlere döndürür de hidâyete ererler.

Kalblerinde eğrilik olanlar ise muhkemleri müteşâbihlere döndürüp sa­pıtırlar. Bunun için Allah Teâlâ ilimde derinleşenleri övüp, kalblerinde eğrilik olanları da zemmetmiştir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Enes İbn İyâz’m… Amr İbn Şuayb’dan, onun babasından, onun da dedesinden naklettiğine göre; dedesi şöyle demiştir: Ben ve kardeşim, bana kırmızı develerim olmasından daha sevimli gelen bir mecliste oturmuştuk. Ben ve kardeşim geldik ve bir de baktık ki kapılarından birinde Allah Rasûlü’nün ashabından bir grup var. Onların arasına girerek ayırmaktan hoşlanmadığımız için on­lardan ayrı bir yere oturduk. Kur’an’dan bir âyeti zikrederek onun hak­kında münâkaşaya başladılar ve sesleri yükseldi. Bunun üzerine Allah Rasûlü öfkeli bir şekilde çıktılar. (Mübarek) yüzleri kızarmıştı. Onların üzerine toprak atarak şöyle buyurdular: Ey kavim, yavaş olunuz. Siz­den önceki ümmetler peygamberlerine muhalefet etmeleri ve kitâbların bir kısmım diğer bir kısmına vurmaları yüzünden helak oldular. Kur*an, bir kısmı diğer kısmını yalanlamak üzere inmemiştir. Bilakis bir kısmı diğer bir kısmını doğrular. Ondan bildiğinizle amel edin, bilmediğinizi de bir bilene götürün.

Yine İmam Ahmed bu hadîsi Ebu Muâviye kanalıyla… Amr İbn Şuayb’dan, o babasından, o da dedesinden kendi isnâdıyla şöyle rivayet eder: Bir gün insanlar kader hakkında konuşurlarken Allah Rasûlü (s.a.) çıktılar. Öfkeden yüzleri nar gibi kızarmıştı. Onlara şöyle bu­yurdular : Size ne oluyor da Allah’ın kitabının bir kısmını diğer bir kıs­mına vuruyorsunuz? Sizden Öncekiler işte bununla helak oldular.

Hadîsin bir benzerini İbn Mâce’de Dâvûd İbn Ebu Hind kanalıyla rivayet etmiştir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Abdurrahmân İbn Mehdî’nin… Abdul­lah İbn Amr’dan rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Bir gün erkenden Allah Rasûlünün yanına gitmiştim. Biz otururken iki kişi bir âyet üze­rinde ihtilâfa düştüler de sesleri yükseldi. Bunun üzerine Allah Rasûlü : Sizden önceki ümmetler ancak kitâb hakkındaki ihtilâfa düştükleri için helak oldular, buyurdu. Hadîsi Müslim ve Neseî de Hammâd İbn Zeyd kanalıyla rivayet etmişlerdir.

Allah Teâlâ : «Kendilerine güven veya korkuya dâir bir haber gel­diğinde onu yayarlar.» âyeti kerîme’sinde işler gerçekleşmeden onları haber vererek belki de sıhhatli olmadıkları halde yayanları hoş karşıla­mamaktadır. İmâm Müslim Sahîh’inin mukaddimesinde şöyle demek­tedir: Bize Ebu Bekr İbn Ebu Şeybe’nin… Ebu Hüreyre’den rivayetine göre; Hz. Peygamber şöyle buyurmuşlardır: Duyduğu her şeyi rivayet etmek, kişiye yalan olarak yeter. Hadîsi Ebu Dâvûd Sünen’inin «Kitab’ül-Edeb» bölümünde müsned olarak; Müslim ve Ebu Dâvûd da mürsel olarak rivayet etmişlerdir.

Buhârî ve Müslim’de Muğîre İbn Şu’be’den rivayete göre; Allah Ra-sûlü dedikoduyu yasaklamışlardır. Yani insanların söylediği sözler hak­kında sağlamlığını öğrenmeden, düşünmeden ve açıklığa kavuşturul­madan çokça konuşan kimseyi bundan men’etmiştir. Ebu Davud’un Sü-nen’inde zikredildiğine göre; Allah Rasûlü şöyle buyurmuşlardır : (Doğ­rusu bilmeden) şöyle şöyle diyorlar, demek kişinin ne kötü bineğidir. Sahîh bir hadîste de şöyle buyurulur: Kim yalan olduğunu bile bile bir sözü naklederse, o da yalancılardan birisidir.

Burada Ömer tbn el-Hattâb’ın müttefekunaleyh olan hadîsini de zikredelim: Kendisine Allah Rasûlü’nün hanımlarını boşadığı haberi geldiğinde; hemen evinden ayrılıp mescide gelmiş ve orada insanların bu konuda konuştuklarını görmüş. Sabredemeyerek Allah Rasûlü’nün huzuruna girmek için izin istemiş ve efendimize sormuştu: Hanımla­rını boşadm mı? Allah Rasûlü, hayır diye karşılık verince, Ömer Allahû Ekber demişti. Hadis uzun uzadıya zikredilmiştir. Müslim’deki rivaye­tinde ise şunlar vardır: (Ömer anlatıyor) Ben: Onları boşadın mı? diye sordum. Allah Rasûlü hayır buyurunca; ben mescidin kapısında durdum ve yüksek sesimle: Allah Rsûlü (s.a.) hanımlarını boşamadı, diye bağırdım ve «Kendilerine güven veya korkuya dâir bir haber gel­diğinde onu yayarlar. Halbuki o haberi peygambere veya mü’min ku­mandanlara götürselerdi onlar, ondan ne gibi netice çıkaracaklarını bilirlerdi.» âyeti nazil oldu. Bu işi işte ben netîce olarak çıkarmıştım

(…………………)

îbn Abbâs’tan rivayetle Ali İbn Ebu Talha «Pek azınız müstesna, muhakkak şeytâna uymuş gitmiştiniz.» âyetiyle îmân edenlerin kasde-dildiğini söylemiştir. Ma’mer kanalıyla Katâde’den rivayetle Abdürrez-zâk da bu âyette herkesin kasdedildiğini söylemiştir.[9]

84 — Allah yolunda savaş. Sen ancak kendinden so­rumlusun, îmân edenleri de savaşa teşvik et. Umulur ki; Allah küfredenlerin şiddet ve baskısını önler. Allah’ın kah­rı da, cezası da pek şiddetlidir.

85 — Kim iyi işte aracılık ederse, ondan kendisine bir pay ayrılır. Kim de kötü bir şeyde aracılık yaparsa, o kö­tülükten kendisine bir pay vardır. Allah her şeye hakkıyla kadir ve nazır’dır.

86 — Size bir selâm verildiği zaman; ondan daha iyi-siyle selâm verin. Veya aynısıyla mukabele edin. Muhak­kak ki Allah, her şeyin hesabını arayandır.

87 — Allah ki O’ndan başka ilâh yoktur. Geleceğinden şüphe olmayan kıyamet günü sizi mutlaka toplayacaktır. Allah’dan daha doğru sözlü kim olabilir?

Allah Teâlâ bu âyet-i kerîme’de elçisi Hz. Muhammed’in bizzat savaşa katılmasını emtefflyoT. Kto w$M geri torum bunun IÎ2. Pey­gambere bir zararı yoktur. Bunun içindir ki «Sen ancak kendinden so­rumlusun.» buyurmuştur.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın… Ebu İshâk’dan rivayetine göre; o şöyle demiştir : Berâ İbn Âzib’e sordum : Kişi yüz düşmanla kar­şılaşır ve savaşırsa Allah Teâlâ’nın «Kendinizi ellerinizle tehlikeye at­mayın» (Bakara, 195) âyetinde sözünü ettiğim kimselerin arasına girer mi? Berâ dedi ki: Allah Teâlâ Peygamberi (s.a.) ne; «Allah yolunda sava§. Sen ancak kendinden sorumlusun. îmân edenleri de savaşa teş-vîk et.» buyurmuştur. Hadîsi tmâm Ahmed de Süleyman îbn Dâvûd kanalıyla… Ebu îshâk’dan rivayet etmiştir. Bu hadîste Ebu İshâk şöyle demiştir: Berâ’ya sordum : Müşriklere hücum eden kişi, eli ile kendini tehlikeye atanlardan mıdır? O, hayır dedi. Çünkü Allah Teâlâ elçisi (s.a.) ni göndermiş ve «Allah yolunda savaş. Sen ancak kendinden so­rumlusun.» buyurmuştur. Bu, ancak nafaka husûsundadır.

Hadîsi İbn Merdûyeh de Ebu Bekr İbn Ayyaş ve Ali îbn Salih kana­lıyla… Berâ’dan rivayet etmiştir. Daha sonra İbn Merdûyeh şöyle de­miştir: Bize Süleyman İbn Ahmed’in… Berâ’dan rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Hz. Peygamber’e «Allah yolunda sava§. Sen ancak ken­dinden sorumlusun. îmân edenleri de savaşa teşvik et.» âyeti nazil olunca; ashabına: Rabbım bana savaşı emretti, savaşınız, buyurdular. Bu hadîs garîbtir.

Allah Teâlâ’nın : «îmân edenleri de savaşa teşvik et.» buyruğu; pey­gamberine, îmân edenleri savaşa teşvik etme ve savaş esnasında onları cesaretlendirme emridir. Nitekim Allah Rasûlü, Bedir savaşında safları düzeltirken şöyle buyurmuşlardı; Genişliği göklerle yer kadar olan cen­nete kalkınız.

Bu konuda teşviki içeren bir çok hadîs vârid olmuştur. Bunlardan Buhârî’de Ebu Hüreyre’den rivayet edilen bir hadîs-i şerifte Allah Ra­sûlü şöyle buyurmuşlardır: Kim Allah’a ve elçisine îmân eder, namazı kılar, zekâtı verir ve ramazânı oruçlu geçirirse; ister Allah yolunda hicret etsin, isterse doğduğu yerde otursun; Allah’ın onu cennete koyması ken­disi için bir haktır. Ey Allah’ın Rasûlü, bunu insanlara müjdelemiyelim mi? diye sordular. Allah Rasûlü şöyle buyurdu : Cennette yüz derece vardır ki; Allah Teâlâ bunları Allah yolunda savaşanlar için hazırlamış­tır. Her iki derece arasında gökle yer arası mesafe vardır. Allah’tan iste­diğiniz zaman Firdevs’i isteyiniz. Muhakkak ki o, cennetin ortası ve en yücesidir. Onun üstü Rahmanın arşıdır ki cennet ırmakları oradan kaynar. Aynı hadîs Muâz, Ebu Derdâ ve Ubâde’den de rivayet edil­miştir.

Ebu Saîd el-Hudrî’den rivayet edildiğine göre; Allah Rasûlü : Ey

Ebu Saîd, kim Rabb olarak Allah’ı, din olarak İslâm’ı, peygamber ola­rak Muhammed’i kabul edip hoşnûd olursa; cennet kendisine vâcib olur, buyurdular. Bundan çok hoşlanan Ebu Saîd; bunları bana tekrarlar mısın ey Allah’ın Rasûlü? dediğinde; Allah Rasûlü tekrarlayıp sonra şöyle buyurdular: Bir diğeri daha var ki Allah Teâlâ onunla kulu cen­nette yüz derece yükseltir. Her iki derece arasındaki mesafe gökle- yer arasındaki mesafe kadardır. Ebu Saîd el-Hudrî: O nedir ey Allah’ın Ra­sûlü? diye sordu. Allah Rasûlü : Allah yolunda cihâddır, buyurdular. Hadîsi Müslim rivayet etmiştir.

Allah Teâlâ «Umulur ki Allah küfredenlerin şiddet ve baskısını ön­ler.» buyuruyor. Burada Allah Teâlâ; peygamberine şöyle sesleniyor: Ey Rasûlüm, senin onları savaşa teşvik etmen, onların hikmetlerini düşmanlarla mücâdeleye, İslâm beldesini ve halkını müdâfaaya, mu­kavemete ve sabra yöneltir.

Allah Teâlâ : «Allah’ın kahrı da cezası da pek şiddetlidir.» buyu­ruyor. Nitekim başka bir âyette de şöyle buyuruyor: «Eğer Allah di-leseydi, onlardan intikam alırdı. Fakat kiminizi kiminizle denemek ister.» (Muhammed, 4).

Allah Teâlâ : «Kim iyi işte aracılık ederse ondan kendisine bir pay ayrılır.» buyuruyor. Kim yapılmasından dolayı hayır meydana gelecek bir işi yapmaya çalışırsa; bundan dolayı kendisine bir pay vardır. «Kim de kötü bir işte aracılık ederse, bu kötülükten kendisine bir pay var­dır.» Çalışması ve niyyeti ile husule gelecek işten dolayı ona bir günâh vardır. Sahîh bir hadîste Allah Rasûlü şöyle buyurmuşlardır : «Şefaat ediniz ki ecre nail olasınız. Allah Teâlâ peygamberinin dilinden diledi­ğine hükmeder.»

Mücâhid İbn Cebr bu âyetin insanlardan bir kısmının diğer bir kıs­mına şefaatleri hakkında nazil olduğunu söylemiştir.

Allah Teâlâ: «Allah her şeye hakkıyla kadir ve nazırdır.» buyuru­yor. Âyet-i kerîmedeki ( £jl. ) kelimesini İbn Abbâs, Atâ, Atiyye, Katâde ve Matar el-Varrâk; muhafaza edicidir, şeklinde anlarken; Mü­câhid, şâhiddir, der. Ondan gelen diğer bir rivayette de hesaba katladır, şeklinde anlamıştır. Saîd İbn Cübeyr, Süddî ve İbn Zeyd ise bu kelime­yi; güç yetiricidir, diye anlamıştır. Abdullah İbn Kesîr; en güzel şekliy­le idare edicidir, diye anlamış; Dahhâk da; rızık vericidir, şeklinde tefsir etmiştir.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın… Abdullah İbn Revâha’dan rivayetine göre; bir adam kendisine «Allah her şeye hakkıyla kadir ve nazırdır.» âyetini sormuştu. O, şöyle cevab verdi: Her insana ameli miktarmca rızık vericidir.

Allah Teâlâ : «Size bir selâm verildiği zaman; ondan daha iyisiyle selâm verin veya aynıyla mukabele edin.» buyuruyor. Size bir müslüman selâm verdiğinde; ona onun verdiği selâmdan daha üstünüyle mukabele edin veya onun verdiği selâmın misliyle mukabelede bulunun. Burada ziyâde mendûb, aynıyla mukabele ise farzdır.

İbn Cerîr der ki: Bize Mûsâ îbn Sehl’in… Selmân el-Fârisî’den naklettiğine göre; o şöyle demiştir : Bir adam Hz. Peygambere gelerek : Allah’ın selâmı senin üzerine olsun ey Allah’ın Rasûlü dedi. Allah Rasû­lü : Allah’ın selâm ve rahmeti senin üzerine olsun, buyurdu. Sonra bir diğeri gelerek: Allah’ın selâm ve rahmeti senin üzerine olsun ey Al­lah’ın elçisi, dedi. Rasûlullah (s.a.) ona : Allah’ın selâmı, rahmeti ve be­reketleri senin üzerine olsun, buyurdular. Sonra bir diğeri gelerek : Al­lah’ın selâmı, rahmeti ve bereketleri senin üzerine olsun ey Allah’ın Rasûlü, dedi. Allah Rasûlü de kendisine : Senin de üzerine olsun, buyu-runca adam, kendisine : Ey Allah’ın peygamberi, anam ve babam sana feda olsun. Sana falan falan kişiler gelerek selâm verdiler. Sen de on­lara bana verdiğin cevaptan daha fazlasıyla cevap verdin, dedi. Allah Rasûlü: Sen bize bir şey bırakmadın ki. Allah Teâlâ: «Size bir selâm verildiği zaman ondan daha iyisiyle selâm verin, veya aynıyla mukabele edin.» buyuruyor. Biz de sana aynı ile mukabele ettik, buyurdular.

Bu hadîsin delâletine göre; «Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketleri sizin üzerinize olsun.» şeklinde selâm verildiğinde; buna verilecek cevab-da fazlalık yoktur. Şayet bundan daha fazlası konulmuş olsaydı, elbette Allah Rasûlü bunun üzerine ziyâdede bulunurdu.

İmâm Ahmed der ki: Bize Muhammed îbn Kesîr’in… İmrân İbn Husayn’dan rivayetine göre; bir adam Hz. Peygambere gelerek : Allah’ın selâmı sizin üzerinize olsun, diye selâm verdi. Allah Rasûlü, selâmını aldı ve adam oturdu. Allah Rasûlü : «On» buyurdular. Sonra bir diğeri geldi ve : Allah’ın selâmı ve rahmeti üzerinize olsun, diye selâm verdi. Allah Rasûlü onun selâmını aldı ve o da oturdu. Hz. Peygamber: «Yir­mi» buyurdular. Sonra bir diğeri gelerek; Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketleri üzerinize olsun, diye selâm verdi. Allah Rasûlü onun da se­lâmını aldı ve o kişi de oturdu. Allah Rasûlü «Otuz» buyurdular.

Hadîsi Ebu Dâvûd da Muhammed İbn Kesîr’den rivayet etmiştir. Aynı hadîsi aynı kanaldan Tirmizî, Neseî ve Bezzâr da tahrîc etmişler ve Tirmizî; Hasendir, bu yönden garîbtir, demiştir. Aynı konuda Ebu Saîd, Ali ve Sehl İbn Huneyf den de hadîs rivayet edilmiştir, demiştir.

Bezzâr : Bu hadîs Hz. Peygamberden değişik şekillerde rivayet edil­mişse de isnadı en güzel olanı budur, demiştir. İbn Ebu Hatim de şöyle diyor : Bize Ali İbn Harb’in… İbn Abbâs’tan rivayetine göre; o şöyle de­miştir : Mecûsî bile olsa, Allah’ın yaratıklarından sana kim selâm ve­rirse onun selâmına karşılık ver. Zîrâ Allah Teâlâ: «Ondan daha iyi-siyle selâm verin veya aynıyla mukabele edin.» buyurmuştur.

Katâde ise «Daha iyisiyle selâm vermenin» müslümanlara; «Ay­nıyla mukabelenin» de zimmet ehline âit olduğunu söylemiştir. Ancak bu açıklama şüphelidir. Daha önce de hadîste geçtiği gibi maksad; ken­disine verilen selâmdan daha güzeli ile mukabele etmektir. Müslüman; selâmda meşru kılman miktarın en üst seviyesine çıktığında; ona, ver­diği selâmın aynı ile mukabelede bulunulur. Zimmet ehline gelince; on­lara selâm ile başlanılmaz. (Müslümanlar onlara ilk selâm verenler ol­maz.) Ve onlara ziyâdede de bulunulmaz. Bilakis Buhârî ve Müslim de İbn Ömer’den rivayet edilen ve Allah Rasûlü’nün : Size Yahûdî selâm verdiğinde ancak, belâ, musibet senin üzerine olsun, diye selâm verir. Sen de; Senin de üzerine olsun, diye cevap ver, buyurduğu hadîs gere­ğince; onlara aynı ile mukabelede bulunulur.

Müslim’in Sahîh’inde Ebu Hüreyre’den rivayet edilen bir hadis-i şerifte Allah Rasûlü şöyle buyurmuşlardır :

Yahûdî ve Hıristiyanlara ilk selam veren siz olmayınız. Onlara bir yolda rastladığınızda onları yolların en darına mecbur bırakınız.

Süfyân es-Sevrî, …Hasen el-Basrî’nin : Selâm sünnet, selâma kar­şılık vermek ise farzdır, dediğini nakleder. Hasen el-Basri’nin bu sözü âlimlerce genelde kabul edilen görüştür ki selâma karşılık vermek vâ-cibtir. Kişi yapmadığı takdirde günahkâr olur. Zira Allah Teâlâ’rım : «Ondan daha iyisiyle selâm verin, veya aynı ile mukabele edin.» emrine karşı gelmiş olur. Nitekim bu konu onun rivayet ettiği bir hadîste de belirtilmiştir.

Allah Teâlâ’nın: «Allah ki ondan başka ilâh yoktur.» kavli, onun bütün yaratıkların ilâhı olmada tek ve yegane olduğunu bildirmekte ve yemin mânâsı taşımaktadır. Zîrâ Allah Teâlâ bundan sonra : «Gelece­ğinde şüphe olmayan kıyamet günü sizi mutlaka toplayacaktır.» buyur­maktadır. Buranın başındaki «Lâm harfi» yemine bir hazırlıktır. Dola­yısıyla «Allah ki ondan başka ilâh yoktur.» kavli Allah Teâlâ’nın ilkleri ve sonları bir yerde toplayacağını, her amel işleyeni ameli ile mükâfat­landırıp, cezalandıracağını haber vermekte ve yemini içermektedir.

Allah Teâlâ: «AUah’dan daha doğru sözlü kim olabilir?» buyuru­yor ki; sözünde, haberinde, müjdesinde ve tehdidinde ondan daha doğ­ru hiç kimse yoktur, ondan başka ilâh ve onun dışında Rabb yoktur.[10]

88 — Size ne oluyor ki münafıklar hakkında iki fır­kaya ayrıldınız? Allah onları yaptıklarından dolayı başa-şağı etmiştir. Allah’ın saptırdığını doğru yola getirmek mi istiyorsunuz? Allah’ın saptırdığı kimse için, asla yol bula­mazsın.

89 — Kendileri küfrettikleri gibi, sizin de küfretme­nizi isterler. O halde onlar, Allah yolunda hicret edinceye kadar içlerinden dost edinmeyin. Eğer yüzçevirirlerse: bul­duğunuz yerde onları yakalayıp öldürün ve onlardan ne bir dost, ne de bir yardımcı edinin.

90 — Ancak sizinle kendileri arasında bir anlaşma bu­lunan bir millete sığınanlar ve sizinle savaşmaktan veya kendi milletleriyle harbetmekten bunalarak size başvuran­lar müstesnadır. Allah dileseydi; onları size musallat eder­di de sizinle savaşırlardı. Eğer sizden uzak durur, savaş­maz ve size barış teklif ederlerse, Allah onlara dokunma­nıza izin vermez.

91 — Diğerlerinin de sizden ve kendi milletlerinden güvende olmayı istediklerini göreceksiniz. Fitneciliğe ça­ğırıldıklarında ona can atarlar. Eğer sizden uzak durmaz­lar, barış teklif etmezler ve sizinle savaşmaktan geri dur­mazlarsa; onları tutun ve bulduğunuz yerde öldürün, işte onların aleyhlerine, size apaçık ferman verdik.

Allah Teâlâ bu âyet-i kerîme’lerde mü’minlerin münafıklar hakkın­da ikiye bölünmelerini hoş karşılamıyor. Bu âyetin nüzul sebebinde ih­tilâf edilmiştir. İmâm Ahmed der ki: Bize Behz’in… Zeyd İbn Sâbit’den naklettiğine göre; Allah Rasûlü Uhud’da (savaşa) çıktı. Onunla bera­ber çıkanlardan bazıları geri döndüler. Bu geri dönenler hakkında Al­lah Rasûlünün ashabı ikiye ayrılmıştı. Bir grup onları öldürelim der­ken; diğer bir grup hayır diyordu. Bunun üzerine Allah Teâlâ: «Size ne oluyor ki münafıklar hakkında iki fırkaya ayrıldınız?» âyetini in­dirdi de Allah Rasûlü (s.a.) : O (Medîne) temizdir. Ve ateşin gümüşün kirini giderdiği gibi o da pislikleri giderir.» buyurdular. Bu hadîsi Bu-hârî ve Müslim, Şu’be’den rivayetle Sahîh’lerinde tahrîc etmişlerdir.

Muhammed İbn İshâk İbn Yessâr’ın Uhud vakasında zikrettiğine göre; o günde Abdullah İbn Übeyy İbn Selûl ordunun üçte biriyle geri dön­müştü. O, üçyüz kişi ile geri dönünce Hz. Peygamberin yanında yedi-yüz kişi kalmıştı.

İbn Abbâs’tan rivayet ile Avfî şöyle der : Bu âyet Mekke’de müslü-man olduklarını söyleyen ve müşriklere yardımcı olan bir kavim hak­kında nazil olmuştur. Onlar ihtiyaçlarını gidermek üzere Mekke’den çıkmışlardı. (Kendi aralarında) : Eğer Muhammed’in ashabına rast­larsak; onlardan bize bir zarar gelmez, diyorlardı. Onların Mekke’den çıktıklarını mü’minler haber alınca içlerinden bir grup: Haydi binin korkakların üzerine gidip onları öldürün. Zîrâ onlar size karşı düşman­larınıza yardımcı oluyorlar, demişti. İçlerinden bir grup da : «Sübhâ-nallah, sizin söylediğiniz gibi söyleyen bir kavmi mi öldüreceksiniz? Memleketlerini terketmemeleri ve hicret etmemeleri sebebiyle kanlan ve malları helâl mi kılınacak? demiş ve ikiye bölünmüşlerdi. Allah Ra-sûlü onların yanında olup bu iki gruptan hiç birini menetmemişti. Bu­nun üzerine Allah Teâlâ : «Size ne oluyor ki münafıklar hakkında iki fırkaya ayrıldınız?» âyetini indirdi. Hadîsi İbn Ebu Hatim rivayet et­miştir. Bu hadîse yakın bir hadîs-i şerîf Ebu Seleme İbn Abdurrahmân, İkrime, Mücâhid, Dahhâk ve başkalarından da rivayet edilmiştir.

Sa’d İbn Muâz’ın oğlundan rivayetle Zeyd îbn Eşlem şöyle demiş­tir : Bu âyet-i kerîme îfk hadisesinde Allah Rasûlü minbere çıkıp Ab­dullah îbn tjTbeyy hakkında konuştuğu zaman, Evs ve Hazrecin onun hakkındaki söyleşileri üzerine nazil olmuştur. Bu hadîs garîbdir. Başka nüzul sebepleri de zikredilmiştir.

Allah Teâlâ : «Allah onları yaptıklarından dolayı başaşağı etmiştir.» buyuruyor ki; Allah Teâlâ onları geri çevirmiş ve hatâya düşürmüştür. İbn Abbâs, âyetteki f M__Sji ) kelimesini; onları düşürmüş, başa­şağı etmiştir, şeklinde anlarken, Katâde; onları helak etmiştir, Süddî de; sapıklığa düşürmüştür, şeklinde anlamışlardır.

Allah Teâlâ : «Allah onları yaptıklarından dolayı başaşağı etmiştir.» buyuruyor ki; onların yaptıkları şey; isyan etmeleri, Allah Rasûlüne muhalefet etmeleri ve bâtıla uymalarıdır.

Allah Teâlâ : «Allah’ın saptırdığını doğru yola getirmek mi istiyor­sunuz? Allah’ın saptırdığı kimse için sen asla yol bulamazsın.» buyu­ruyor ki; onlar için hidâyete hiçbir yol yoktur ve onları kurtarıp hidâ­yete götürecek kimse de bulunamaz.

Allah Teâlâ: «Kendileri küfrettikleri gibi onlarla müsavi olasınız diye sizin de küfretmenizi isterler.» buyuruyor ki; siz ve onlar müsâvî olasınız diye, sizin için sapıklık dilerler ve isterler. Bu da ancak size olan düşmanlık ve kinlerinin şiddetinden dolayıdır. Bunun içindir ki, Allah Teâlâ : «O halde onlar Allah yolunda hicret edinceye kadar, içle­rinden dost edinmeyin. Eğer yüzçevirirlerse —İbn Abbâs’tan rivayetle Avfî’ye göre; hicreti terkederlerse, Süddî’ye göre ise; küfürlerini açığa vururlarsa— bulduğunuz yerde yakalayıp, onları Öldürün ve onlardan ne bir dost, ne de bir yardımcı edinin.» buyuruyor ki; sizler onları dost edinmeyin ve bu durumda devam ettikleri sürece düşmanlarınıza karşı onlardan yardım beklemeyin. Sonra Allah Teâlâ bunlardan bazılarını istisna ederek: «Ancak sizinle kendileri arasında anlaşma bulunan bir kavme sığınanlar… müstesnadır.» buyuruyor. Ancak sizinle, araların­da barış veya zimmet anlaşması bulunan bir kavme sığınanlar müstes­nadır. Onların hükmünü; anlaşmalı olduğunuz kavmin hükmü gibi yapınız. Bu açıklama Süddî, İbn Zeyd ve İbn Cerîr’e aittir.

îbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın… Sürâka İbn Mâlik el-Müd-lecî’den rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Allah Rasûlü Bedr ve Uhud’-da gâlib gelip civarlarında bulunanlar, müslüman olduğunda; Sürâka şöyle dedi: Allah Rasûlü’nün kavmim Müdleç oğulları üzerine Hâlid İbn Velîd’i göndermek istediğini duydum. Ona (Allah Rasûlü’ne) gide­rek : Sana nimetini hatırlatırım, dedim. (Orada bulunanlar) sus, dedi­ler. Allah Rasûlü de : Bırakın onu, ne istiyorsun? diye sordular. O (Sü­râka) , şöyle dedi: Kavmim üzerine (asker) göndermek istediğini duy­dum. Ben, onlarla mütâreke yapmanızı istiyorum. Şayet senin kavmin müslüman olursa onlar da İslâm’a girerler. Eğer müslüman olmazlar­sa, kavminin kalbi onlara karşı sert ve haşîn olmasın. Allah Rasûlü (s.a.) Hâlid İbn Velîd’in elini tutarak: Onunla git ve istediğini yap, buyurdular. Hâlid de onlarla Allah Rasûlüne karşı başkalarına yardım etmemeleri, Kureyş müslüman olursa onlarla birlikte müslüman olma­ları şartıyla barış yaptı. Allah Teâlâ da: «Kendileri küfrettikleri gibi onlarla müsavi olasınız diye sizin de küfretmenizi isterler… onlardan ne bir dost, ne de bir yardımcı edinin.» âyetini indirdi. Bu hadîsi, Ham-mâd İbn Seleme kanalıyla… rivayet eden İbn Merdûyeh; Allah Teâlâ : «Ancak sizinle kendileri arasında anlaşma bulunan bir millete sığı­nanlar… müstesnadır.» âyetini indirdi ve onlara ulaşanlar onlarla bir­likte ve onların anlaşmasına bağlı oluyordu, demektedir ki bu; sözün-akışına göre daha uygun bir açıklamadır.

Hudeybiye barışı hakkında Buhârî’nin Sahîh’inde şöyle denilir: Kureyş ile yapılan barış ve ahde girmek isteyenler oraya giriyor, Mu-hammed ve ashâbiyla yapılan barış ve ahde girmek isteyen ve seven­ler de onların barış ve ahdine giriyordu.

İbn Abbâs’tan rivayete göre; bu âyet: «Haram olan aylar çıkınca artık müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün.» (Tevbe, 5) âyeti ile nes-hedilmiştir.

Allah Teali : «Bunalarak size başvuranlar müstesna.» buyuruyor ki; bunlar daha önce zikredilen ve kendileriyle harpten istisna edilen­lerden başka bir gruptur. Bunlar, kalbleri (gönülleri) bunalmış olarak harbe gelenlerdir. Sizinle harp etmeyi gönülleri istememektedir. Sizinle beraber kavimlerine karşı harbetmek de onlar için kolay değildir. Ne sizin lehinizde ne de aleyhinizdedirler. «Allah dileseydi onları size mu­sallat ederdi de, sizinle savaşırlardı.» Onlar; sizden uzak durur, sa­vaşmaz ve size banş teklif ederlerse; Allah onlara dokunmanıza izin vermez.» Onlar bu halde oldukları sürece, sizin onlarla savaşmaya hak­kınız yoktur. Nitekim Bedir günü Hâşim oğullarından bazıları müşrik­lerle birlikte gelmişler ve istemeye istemeye savaşta hazır bulunmuş­lardı. Abb&ö da bunlar arasındaydı. İşte o gün Hz. Peygamber (s.a.) Abbâs’ın öldürülmesini yasaklamıştır.

Allah Teâlâ : «Diğerlerini de sizden ve kendi milletlerinden güven­de olmayı istediklerini göreceksiniz.» buyuruyor ki; bunlar da dış gö­rünüşü itibariyle biraz önce geçenler gibidir. Ancak bunlann milletleri diğerlerininkinden başkadır. Zîrâ bunlar münafıklar olup, Hz. Peygam­ber (s.a.) ve ashabına müslüman olarak görünüyorlardı. Bununla kan­larını, mallarını ve zürriyyetlerini onların yanında emniyette kılmak istiyorlar. Maamafih onlar içlerinden, kâfirlerle birlikte çalışıyorlar. On­ların yanında emniyette olmak için onların ibâdet ettiklerine tapıyor­lardı. Bunlar, içlerinden onlarla birlikte idiler. Nitekim Allah Teâlâ baş­ka bir âyet-i kerîme’de : «Şeytânları ile başbaşa kalınca da : Biz, sizinle beraberiz… derler.» (Bakara, 14) buyurduğu gibi burada da: «Fitneci­liğe çağırıldıklarında ona can atarlar.» buyurmaktadır. Süddî’nin söy­lediğine göre; buradaki fitne şirktir. İbn Cerîr’in Mücâhid’den naklet­tiğine göre; bu âyet-i kerîme Mekke ehlinden bir grup hakkında nazil olmuştur. Allah Rasûlüne gelmişler ve gösteriş için müslüman olarak Kureyş’e dönmüşler, tekrar putların önünde eğilmişlerdi. Bununla hem orada, hem burada emniyet içinde olmak istemişlerdi. Allah Teâlâ da şayet ayrılıp barış yapmazlarsa onlarla savaşı emretmişti. Bunun için­dir ki, Allah Teâlâ : «Eğer sizden uzak durmazlar, barış teklif etmezler ve sizinle savaştan geri durmazlarsa, onları tutun ve bulduğunuz yerde öldürün. İşte onların aleyhlerine, size apaçık ferman verdik.» buyur­muştur.[11]

92 — Bir mü’min’in, diğer mü’min’i hatâ dışında öl­dürmesi olur şey değildir. Bir mü’minT yanlışlıkla öldüre­nin bir mü’min köleyi azâd etmesi ve öldürülenin ailesi ba­ğışlamadıkça ona teslim edilmiş bir diyet ödemesi gerekir. Öldürülen mü’min; düşmanınız olan bir topluluktan ise, mü’min bir köle âzâd etmek gerekir. Şayet sizin ile kendi­leri arasında andlaşma bulunan bir topluluktan ise, ailesi­ne verilecek bir diyet ve mü’min bir köle âzâd etmek gere­kir. Bunları bulamayan kimsenin Allah tarafından tevbesi-nin kabulü için iki ay ardarda oruç tutması gerekir. Allah Alîm, Hakim olandır.

93 — Kim de bir mü’mini kasten öldürürse onun ce-zâsi; içinde ebediyyen kalacağı cehennemdir. Allah ona gazab etmiş, la’net etmiş ve büyük bir azâb hazırlamıştır.

Allah Teâlâ bu âyet-i kerîmelerde bir mü’minin hiçbir şekilde mü’­min kardeşini Öldürme hakkı olmadığını haber vermektedir. Nitekim Buhârî ve Müslim’de İbn Mes’ûd’dan rivayet edildiğine göre; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuşlardır: Allah’dan başka ilâh olmadığına ve benim Allah’ın elçisi olduğuma şehâdet eden müslüman bir kişinin kanı ancak şu üç. şeyden biri ile helâldir: Bir nefis mukabili olması, evli iken zina etmesi ve dinini terkederek (müslüman) cemâatten ay­rılması. Bu üçten birisi vuku’ bulduğunda dahi tebea’dan hiç kimsenin onu öldürmeye yine de hakkı yoktur. Bu hak, ancak imâmın (devlet

başkanının) ya da onun vekîlinindir. Bazıları derler ki: ( ifû^. V\ ) kavli istisnamı münkatı’dır.

Bu âyetin nüzul sebebinde ihtilâf edilmiş olup Mücâhid ve birçok­ları şöyle diyorlar: Bu âyet Ebu Cehil’in ana bir kardeşi olan Ayyaş İbn Ebu Rabîa —ki anneleri Esma Bînt Muharribe’dir— hakkında nâzil olmuştur. Ayyaş; müslüman olduğundan dolayı kardeşi (Ebu Cehil) ile birlikte kendisine işkence eden bir adamı —ki bu da Hârîs İbn Ye-zîd el-Âmirî’dir.— öldürmüştü. Yaptığı işkencelerden dolayı Ayyaş ona kötü hisler beslemişti. Haris müslüman olmuş ve hicret etmişti. Ancak Ayyâş’ın bundan haberi yoktu. Mekke’nin fethi günü Ayyaş onu gördü­ğünde, onu hâlâ eski dini üzre sanarak hücum etmiş ve öldürmüştü. İş­te bunun üzerine Allah Teâlâ bu âyeti indirmiştir.

Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem de şöyle diyor: Bu âyet Ebu’d-Derdâ hakkında nazil olmuştur. O, bir adamı öldürmek için kılıcını kal­dırmış ve kılıcı ona doğru indirirken altta kalan kişi İslâm kelimesini (müslüman olmak için gerekli olan kelimeleri) söylemişti. Buna rağmen Ebu’d-Derdâ o kişiyi öldürmüştü. Bu olay Hz. Peygamber (s.a) e anla­tılınca; Ebu’d-Derdâ : O, bu kelimeleri sadece korunmak için söylemiş­ti, demiş, Allah Rasûlü de kendisine : Kalbini mi yardın? buyurmuş­lardı.

Allah Teâlâ : «Bir mü’mini yanlışlıkla öldürenin bir mü’min köleyi âzâd etmesi ve öldürenin ailesi bağışlamadıkça ona teslim edilmiş bir diyet ödemesi gerekir.» buyuruyor ki yanlışlıkla öldürme halinde bu ikisi vâcibtir. Bunlardan birisi yanlışlıkla bile olsa işlemiş olduğu bü­yük günâhı için keffâret vermesidir. Bunun şartı da mü’min bir köleyi âzâd etmektir. Burada kâfir bir köle azâd etmek yeterli görülmüyor. İbn Cerîr’in rivayetine göre; İbn Abbâs, Şa’bî, İbrâhîm en-Nehaî ve Hasan el-Basrî: îmân şartı olduğundan dolayı küçük (çocuk) kölenin âzâd edilmesi yetmez, demişlerdir. Yine Abdürrezzâk kanalıyla,.. Katâde’-den rivayete göre, çocuğun âzâd edilmesi bu konuda yeterli değildir.

İbn Cerîr’in tercih ettiği görüşe göre ise; âzâd edilecek kölenin müs­lüman ana babadan doğmuş olması yeterlidir. Değilse olmaz. Cum-hûr’un görüşüne göre ise; küçük veya büyük olsun, müslüman kölenin âzâd edilmesi keffâret olarak sahihtir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Abdürrezzâk’ın… Abdullah İbn Abdul-lah’dan, onun da ansârdan birinden nakline göre; o, siyâhî bir câriye getirmiş ve şöyle demişti: Ey Allah’ın Rasûlü, benim bir mü’mini âzâd etme borcum var. Şayet bu cariyeyi mü’min sayarsanız, onu âzâd edece­ğim. Allah Rasûlü cariyeye: Allah’dan başka ilâh olmadığına şehâdet eder misin? diye sordular. Kadın; evet, dedi. Benim Allah’ın elçisi ol­duğuma şehâdet eder misin? diye sordular. Kadın; evet, dedi. Ölüm­den sonra dirilmeye inanır mısın? diye sordular. Kadın; yine evet, dedi. Allah Rasûlü de : Onu âzâd et, buyurdular. Bu hadîsin isnadı sahîh olup sahabenin isminin belirtilmemiş olması (sıhhatine) zarar vermez.

Mâlik’in Muvatta’ında, Şafiî ve İmâm Ahmed’in Müsned’lerinde, Müslim’in Sahîh’inde, Ebu Dâvûd ve Neseî’nin Sünen’lerinde Hilâl İbn Ebu Meymûne kanalıyla… Muâviye îbn el-Hakem’den rivayet edildiğine göre; o, bu zenci cariyeyi getirdiğinde Allah Rasûlü (s.a.) cariye­ye : Allah nerede? diye sormuş. O da : Gökte, diye cevâb vermiş. Ben kimim? sorusuna da câriye: Sen, Allah’ın elçisisin, diye cevâb vermiş. Bunun üzerine Allah Rasûlü : Onu âzâd et, muhakkak ki o, mü’mindir, buyurmuşlardı.

Allah Teâlâ : «Öldürülenin ailesi bağışlamadıkça ona teslim edil­miş bir diyet ödemesi gerekir.» buyurur ki; katil ile öldürülenin ailesi arasındaki ikinci vâcib budur. Bu ödeme onların yakınlarım kaybetme­lerine bir karşılıktır. Bu diyetin beşe bölünerek ödenmesi gerekir. Nite­kim İmâm Ahmed ve Sünen Sahiplerinin Haccâc İbn Ertât kanalıy­la… îbn Mes’ûd’dan rivayetlerine göre; o, şöyle demiştir : Allah Rasûlü (s.a.) yanlışlıkla (hatâ ile) öldürmenin diyeti olarak; yirmi (adet) iki yaşma girmiş dişi deve, yirmi (adet) İki yaşma girmiş erkek deve, üç yaşına girmiş yirmi tane deve, dört yaşım tamamlamış yirmi erkek deve ve dört yaşma girmiş yirmi dişi deve olarak hükmettiler.

Hadîsin lafzı Neseî’nindir. Tirmizî ise şöyle der: Hadîsi sadece bu yönden merfû’ olarak biliyorum. Bu hadis Abdullah’dan mevkuf olarak rivayet edilmiştir. Keza hadîs bir gruptan da rivayet edilmiştir.

Diyetin dörde bölünerek verilmesinin vâcib olduğu da söylenmiştir. Bu diyet katilin kendi malına değil, baba tarafından olan akrabaları üzerine vâcibtir. Şafiî, —Allah ona rahmet eylesin— şöyle diyor: Allah Rasûlü (s.a.) nün diyetin baba tarafından olan akrabalar üzerine ola­cağına hükmettiği konusunda bir muhalifin olduğunu bilmiyorum… İmâm Şafiî’nin işaret ettiği bu husus, birçok hadîste sabittir. Bunlar­dan birisi Buhârî ve Müslimde Ebu Hüreyre’den rivayet edilmiştir ki; bu hadîste Ebu Hüreyre şöyle diyor : Hüzeyl kabilesinden iki kadın dö­vüşmüş, biri diğerine bir taş atarak hem onu, hem de karnındaki (ço­cuğu) öldürmüştü. Bunlar, Allah Rasûlü’nün huzuruna gelerek hasım-laşmışlar ve Allah Rasûlü (kadının karnındaki) cenînin diyetinin bir köle veya câriye olmasına, kadının diyetinin ise baba tarafından akra-bâlarınca ödenmesine hükmetmişti.

Buna göre; yanlışlıkla ve kasden (genelde öldürmede kullanılma­yan bir şeyle) öldürmenin hükmünün; diyetin vâcib olması konusunda, sırf yanlışlıkla Öldürmenin hükmü gibi olmasını gerektirir. Ancak bu durumda diyet, aradaki benzerlikten dolayı kasden öldürmenin diye­tinde olduğu gibi üçe bölünerek verilir.

Buhârı’nin Sahîh’inde Abdullah İbn Ömer’den rivayet edilen bir hadîste o, şöyle demiştir : «Allah Rasûlü (s.a.) Hâlid İtin Velîd’i Hüzey-me oğullan üzerine göndermişti. Hâlid, onları Islanma çağırdığında; müslüman olduk, demeyi becerememişler ve sâbiî olduk, sâbiî olduk, demeye başlamışlardı. Hâlid de onları öldürmeye girişmişti. Bu olay, Allah Rasûlü (s.a.) ne ulaştığında ellerini kaldırarak: Ey Allah’ım, Halid’in yaptıklanndan sana suçsuzluğumu iletirim, buyurmuş, Ali’yi gön­dererek ölülerin ve köpeklerinin yiyecek yediği kaplarına varıncaya ka­dar Hâlid’in telef ettiği mallarının fidyelerini verdirmişti. Bundan an­latıldığına göre devlet başkanının veya vekilinin yaptığı hatalar beyt’ül -mâl’den ödenir.

Allah Teâlâ : «öldürülenin ailesi bağışlamadıkça…» buyuruyor ki; diyetin Öldürülenin ailesine teslim edilmesi gerekir. Ancak onlar bağış­larlarsa diyet vâcib değildir.

Allah Teâlâ: «Öldürülen mü’min, düşmanınız olan bir topluluk-tan ise; mü’min bir köle âzâd etmek gerekir.» buyurmuştur ki; öldü­rülen mü’min olmakla birlikte dostları (ailesi) ehl-i harb olan kâfirler-den ise onlara diyet verilmez. Sadece katilin, mü’min bir köle âzâd et­mesi gerekir.

Allah Teâlâ : «Şayet sizin ile kendileri arasmda andlaşma bulunan bir topluluktan ise; ailesine verilecek bir diyet ve mü’min bir köle âzâd etmek gerekir.» buyuruyor ki; şayet öldürülenin dostları (ailesi) zim­met ehli, ya da anlaşmalı bulunan bir halktan ise; öldürülenin diye* tini onların almaya hakkı vardır. Şayet öldürülen mü’min ise diyetin tâm olması gerekir. Âlimlerden bir gruba göre; kâfir de olsa hüküm aynıdır. Öldürülenin kâfir olması halinde müslümana ödenen diyetin yarısı, ya da üçte biri olması gerektiği söylenmiştir. Nitekim bu konu genişçe anlatılmıştır. Bu durumda katilin mü’min bir köle âzâd etmesi de vâcibtir.

Allah Teâlâ : «Bunları bulamayan kimsenin, Allah tarafından tev besinin kabulü için iki ay ardarda oruç tutması gerekir.» buyurur ki; iki ay arasında iftar edeceği (oruçsuz geçireceği) günler olmayacak ve her iki ayı da sonuna kadar oruçlu geçirecektir. Hastalık, hayız, ya da nifâs gibi bir özrü olmaksızın İftar edecek olursa yeniden başlar. Se­fer durumunda ihtilâf edilmiş olup sefer halinde orucu kesip kesmeye­ceği hakkında iki görüş bulunmaktadır.

Allah Teâlâ : «Allah tarafından tevbesinin kabulü için iki ay ardar­da oruç tutması gerekir. Allah Alîm, Hakîm olandır.» buyuruyor ki; bu yanlışlıkla öldürenin tevbesidir. Âzâd edecek bir şey bulamadığında peş-peşe İki ay oruç tutar. Oruç tutmaya gücü yetmeyen kişi hakkında ih­tilâf edilmiştir. Acaba bunun altmış yoksulu yedirmesi, zıhâr keffâre-tinde olduğu gibi vacip midir, değil midir? Bu konudaki iki görüşten birine göre, altmış yoksulu doyurmalıdır. Nitekim zıhâr keffâretinde bu, açık olarak konulmuş ve fakat burada açıkça zikredilmemiştir. Zîrâ makam; tehdîd ve korkutma makamıdır. Altmış yoksulu doyurma bir çeşit kolaylık ve ruhsat olduğu için burada zikredilmesi uygun düşmez­di. İkinci görüşe göre ise; yedirip içirmeye dönülmez. Zîrâ, şayet vâcib olsaydı, burada beyân edilmesi gerekirdi.

Allah Teâlâ : «Allah Alîm, Hakîm olandır.» buyuruyor ki; bunun tefsiri daha önce defalarca geçmiştir.

Allah Teâlâ yanlışlıkla öldürmenin hükmünü beyân ettikten son­ra kasden Öldürmenin hükmünü beyâna başlayarak : «Kim de bir mü’-mini kasden Öldürürse…» buyuruyor ki; büyük günâhı işleyen için bu, şiddetli ve kuvvetli bir tehdîddir. Allah’ın kitabında bir çok âyette bu, Allah’a şirk koşma ile birlikte zikredilmiştir. Nitekim aşağıdaki ve bun­lardan başka birçok âyette durum böyledir: «Onlar ki Allah’ın yanın­da başka bir tanrıya tapıp yalvarmazlar. Allah’ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar.» (Fürkân, 68), «De ki: Gelin, Rabbınızın size ne­leri haram kıldığını ben söyleyeyim; O’na hiçbir şeyi şirk koşmayın.» (En’âm, 151).

öldürmenin haram kılındığına dâir hadîsler gerçekten çoktur. Bun­lardan birisi Buhârî ve Müslim’de îbn Mes’ûd’dan rivayet edilen şu ha-dîs-i şeriftir: Allah RasûlÜ (s.a.) şöyle buyurmuşlardır :

Kıyamet günü insanlar arasında verilecek hükümlerin ilki, kanlar hakkında olacaktır. Ebu Davud’un Amr İbn el-Velîd îbn Abde el-Mısrî kanalıyla Ubâde İbn Sâmit’ten rivayet ettiği bir hadîste de Allah Ra-sûlü (s.a.) şöyle buyurmuşlardır: Haram olan bir kanı dökmedikçe mü’min; Allah’a itâata koşar ve sâlih durumdadır. Haram bir kanı dök­tüğünde ise yorulur, kalır. Diğer bir hadîste : Allah katında dünyanın yok olması, müslüman bir adamın öldürülmesinden daha hafiftir, bu-yuruluyor. Başka bir hadîste : Gökler ve yer ehli müslüman bir adamın öldürülmesinde birleşseler, Allah Teâlâ onların tümünü ateşe sokar, buyurulurken; diğer bir hadîste de : Bir müslümanın öldürülmesine ya­rım kelimeyle bile olsa yardım eden kişi, kıyamet günü iki gözü arasına «Allah’ın rahmetinden ümîdi kesik.» yazılmış olarak gelecektir, buyu-rulmuştur.

îbn Abbâs, —Allah ondan razı olsun— bir mü’min’i kasden öldü­renin tevbesinin mümkün olmadığı görüşündeydi.

Buhârî der ki: Bize Âdem’in… İbn Cübeyr’den naklettiğine göre; o, şöyle demiştir: Küfe halkı (îbn Abbâs’ın bu görüşte olup olmadığı konusunda) ihtilâf ettiler. Ben îbn Abbâs’a giderek kendisine bunu sor­dum. Şöyle dedi: Bu âyet, «Kim de mü’mini kasden öldürürse onun cezası; içinde ebediyyen kalacağı cehennemdir» son nazil olan âyettir ve onu hiçbir şey neshetmemiştir.

Hadîsi Buhârî, Müslim ve Neseî muhtelif kanallardan olmak Üzere Şu’be’den rivayet etmişlerdir.

Ebu Dâvûd; hadîsi Ahmed tbn Hanbel’den rivayet etmiştir. Şöyle “ki: İbn Mehdî’nin… İbn Abbâs’tan rivayet ettiğine göre o: «Kim de bir mü’mini kasden öldürürse onun cezası; içinde ebediyyen kalacağı cehennemdir.» âyeti hakkında: Onu hiçbir şey neshetmedi. «Onlar ki, Allah’ın yanında başka bir tanrıya tapıp yalvarmazlar.» (Fürkân, 68) âyeti hakkında da; şirk ehli hakkında nazil oldu, demiştir.

îbn Cerîr der ki: Bize İbn Humeyd’in… Saîd İbn Cübeyr’den nak­lettiğine göre; o, şöyle demiştir: İbn Abbâs’a: «Kim de bir mü’mini kasden öldürürse onun cezası; içinde ebediyyen kalacağı cehennemdir.» âyetini sordum. Kişi, İslâm’ı ve İslâm’ın hükümlerini bilir (kabul eder) sonra kasden bir mü’mini öldürürse; cezası cehennem olup ona tevbe yoktur, dedi. Bunu Mücâhid’e söyledim. Pişman olan müstesnadır, dedi.

Yine İbn Cerîr der ki: Bize İbn Humeyd’in… Salim îbn Ebu Ca’d’-den naklettiğine göre; o, şöyle demiştir : Gözleri kör olduktan sonra İbn Abbâs’ın yanındaydım. Ona bir adam gelerek şöyle seslendi: Ey Abdul­lah İbn Abbâs, bir mü’mini kasden öldüren kişi hakkında ne dersin? tbn Abbas : «Onun cezası içinde ebediyyen kalacağı cehennemdir. Allah ona gazab etmiş, la’net etmiş ve büyük bir azâb hazırlamıştır.» diye ce-vâb verdi. Adam : Tevbe eder, sâlih ameller işler, sonra da hidâyete erer­se ne dersin? deyince; İbn Abbâs şöyle dedi: Anası ağlasın, tevbe ve hidâyet ona nereden gelsin ki? Nefsim kudret elinde olan (Allah) a yemîn ederim ki; Peygamberimiz (s.a.) den şöyle dediğini işittim : Bir mü’mini kasden öldürenin anası ağlasın, (öldürülen mü’min) kıyamet günü Rah-mân’m arş’ı önünde sağ veya sol eliyle kanlar akan boyun damarlarını; sol eliyle yani diğeriyle de katilini yakalamış olarak gelecek ve şöyle diyecek: Sorun şuna, beni niçin öldürmüş? Abdullah’ın nefsi kudret elinde olan (Allah) a yemîn ederim ki; bu âyet nazil olmuş ve peygam­berimiz (s.a.) ruhunu teslim edinceye kadar onu hiçbir âyet neshet-memiş, ondan sonra bir burhan da nazil olmamıştır.

İmam Ahmed der ki: Bize Muhammed İbn Ca’fer’in… Salim İbn Ebu Ca’d’dan, onun da İbn Abbâs’tan naklettiğine göre; bir adam îbn Abbâs’a gelerek: Bir adamı kasden öldüren kişi hakkında ne dersin? diye sormuştu. O: «Cezası içinde ebediyyen kalacağı cehennemdir…» âyetini okuduktan sonra şöyle dedi: Bu âyet son nazil olan âyetler içinde nazil oldu ve Allah Rasûlü (s.a.) vefat edinceye kadar onu hiçbir âyet neshetmedi. Allah Rasûlü (s.a.) nden sonra ise vahiy inmemiştir. Adam: Eğer tevbe eder, îmân eder, sâlih ameller işler sonra hidâyete ererse ne dersin? diye sorduğunda; İbn Abbâs şöyle dedi: Tevbe ona nereden gelsin ki? Ben Allah Rasûlü (s.a.) nün şöyle buyurduğunu işit-miştim : Bir adamı kasden öldürenin anası ağlasın. (Öldürülen kişi) kı­yamet günü arş’m önünde sağ veya sol eliyle katilini; sağ veya sol eliyle boyun damarlarından kan akar olduğu halde başını tutmuş olarak gelecek ve şöyle diyecek: Ey Rabbım, sor kuluna beni niçin öldürmüş?…

İbn Ebu Hâtim’in naklettiğine göre; seleften Zeyd îbn Sabit, Ebu Hüreyre, Abdullah İbn Ömer, Ebu Seleme İbn Abdurrahmân, Ubeyd îbn Umeyr, Hasan, Katâde ve Dahh&k îbn Müzâhim kasden adam öl­dürenin tevbesinin kabul olmayacağı görüşündedirler. Bu konuda bir çok hadîs-i şerîf vârid olmuş olup, bunlardan birisini Hafız Ebu Bekr tbn Merdûyeh tefsirinde şöyle zikreder: Bize Da’lec İbn Ahmed’in… Abdullah İbn Mes’ûd’dan, onun da Hz. Peygamber (s.a.) den rivayetine göre; Rasûlullah şöyle buyurmuşlardır: Öldürülen, kıyamet günü (bir eliyle) katiline yapışmış, diğer eliyle başını tutmuş olarak gelir de : Ey Rabbım, sor şuna, beni niçin öldürmüş? der. Katil: (Ey Rabbım) İzzet ve şeref Senin için olsun diye onu öldürdüm, der. Bunun üzerine Allah Teâlâ : O (İzzet ve şeref) Benimdir, buyurur. Bir diğer maktul, katiline yapışmış olarak gelir ve: Rabbım, sor şuna beni niçin öldürmüş? der. Katil: îzzet ve şeref falancanın olsun diye onu öldürdüm, diye cevâb verir. Allah Teâlâ : O (İzzet ve şeref) onun değildir, buyurur da günâhı ona yüklenir ve yetmiş güz (sene) cehenneme inmeye devanı eder.

Hadîsi Ebu Bekr îbn Merdûyeh, Neseî’den İbrâhîm İbn el-Mu’temir kanalıyla… Mu’temir îbn Süleyman’dan rivayet etmiştir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Safvân İbn isa’nın… Muâviye —Allah ondan razı olsun— den naklettiğine göre; o, şöyle demiştir: Allah Ra-sûlü (s.a.) nün: Kâfir olarak ölen veya bir mü’mini kasden öldürenin dışında her bir günâhı Allah’ın bağışlaması umulur, buyurduklarını işit­tim. Hadîsi, Neseî de Muhammed İbn el-Müsennâ kanalıyla Safvân îbn îsâ’dan rivayet etmiştir.

İbn Merdûyeh der ki: Bize Abdullah îbn Ca’fer’in… Ebu’d-Derdâ” dan rivayetine göre; o, Allah Rasûlü (s.a.) nü şöyle buyururken işit­miş : Müşrik olarak ölen veya bir mü’mini kasden öldürenin dışında Allah Teâlâ’nın her günahı bağışlaması umulur. Hadîs bu kanaldan rivayetinde gerçekten garîb olup mahfuz olan rivayeti bundan bir ön­ceki Muâviye rivayetidir. En doğrusunu Allah bilir.

Yine İbn Merdûyeh’in Bakiyye îbn Velîd kanalıyla… İbn Ömer’den, onun da Hz. Peygamber (s.a.) den rivayetine göre Rasûlullah şöyle bu­yurmuştur : Kim bir mü’mini kasden öldürürse; Allah Teâlâ’yı inkâr etmiş (Allah’a küfretmiş) olur. Bu hadîs de münker olup, isnadı hak­kında çok şey söylenmiştir.

İmâm AhmeoVder ki: Bize Nadr’ın… Ukbe İbn Mâlik el-Leys’den ri­vayetine göre; o şöyle demiştir : Hz. Peygamber (s.a.) bir seriyye (askerî birlik) gönderdi. Bunlar bir kavme saldırdılar. O kavimden bir adam kaçtı. Seriyye’den birisi; kılıcını çekmiş olarak onun peşine düştü. Kav­min içinden kaçan kişi; ben müslümanım, dediyse de onun söylediğine bakmayarak vurdu ve öldürdü. Haber Allah Rasûlü (s.a.) ne ulaşınca bu konuda ağır sözler söyledi ve bu da katile ulaştı. Allah Rasûlü (s.a,) hutbe okurken katil: Allah’a yemîn ederim ki söylediği sözleri sadece öldürülmekten kurtulmak için söylemişti, dedi, Allah Rasûlü hem on­dan ve hem de onun tarafından olan insanlardan yüzünü çevirerek hut­besine devam buyurdu. Katil tekrar : Ey Allah’ın Rasûlü, söylediği söz­leri sadece Öldürülmekten kurtulmak için söylemişti, dedi. Allah Rasûlü yine ondan ve onun tarafındaki insanlardan yüzünü çevirerek hutbe­sine devam buyurdu. Adam sabredemeyerek üçüncü defa : Ey Allah’ın Rasûlü, Allah’a yemîn ederim ki o, bunları sadece Öldürülmekten kur­tulmak için söylemişti, dedi. Bunun üzerine Allah Rasûlü yüzünde hoş­nutsuzluk ifadesiyle ona dönerek üç defa : Muhakkak ki Allah Teâlâ bir mü’nıini öldürenden yüzçevirmiştir, buyurdu. Hadîsi Neseî de Süley­man İbn Muğîre’den rivayet etmiştir.

Halef ve selef âlimlerinin cumhurunun görüşü ise şöyledir : Katilin kendisi ile Rabbı arasındaki hususlarda tevbesi vardır, (makbuldür). Şayet tevbe eder, rücû’ eder, boyun eğer ve sâlih ameller işlerse; Allah onun kötülüklerini iyiliklere çevirir. Öldürülenin karanlığım giderir de onu istediğinden hoşnutlukla vazgeçirir. Allah Teâlâ : «Onlar ki, Al­lah’ın yanında başka bir tanrıya tapıp yalvarmazlar… Ancak tevbe eden, inanıp sâlih amel işleyenlerin, işte onların Allah kötülüklerini iyi­liklere çevirir.» (Furkân, 68 – 70) buyurur ki; bu, neshedilmesi ve müş­riklere hamledilmesi caiz olmayan bir haberdir. Bu âyetin mti’minlere hamledilmesi ise zahirin tersine olup delile muhtaçtır. En doğrusunu Allah bilir.

Allah Teâlâ başka bir âyet-i kerîme’de de : «De ki: Ey kendi nefis­lerine karşı haddi aşan kullarım, Allah’ın rahmetinden ümidinizi kes­meyin.» (Zümer, 53) buyurur ki; bu âyet küfür, şirk, şüphe, nifak, öl­dürme ve fısk, ya da bunların dışındaki bütün günâhlar hakkında umû­mîdir. Her kim neden dolayı tevbe etmiş olursa olsun Allah Teâlâ onun tevbesini kabul eder. Yine başka bir âyet-i kerîme’de de: «Allah ken­disine ortak koşmayı bağışlamaz. Bundan başkasını dilediğine bağış­lar.» (Nisa, 48) buyuruluyor ki; bu âyet de şirkin dışında bütün gü­nâhlar hakkında umûmî olup, bu sûrede bu âyetten Önce ve sonra ümîdi kuvvetlendirmek üzere zikredilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

Buhârî ve Müslim’de zikredilen İsrâiloğullarma âit bir habere göre; birisi yüz kişiyi öldürmüş sonra bir âlime : Benim için tevbe var mı? diye sormuştu. O da : Seninle tevbe arasına kim girebilir? diye cevâb ve­rerek ona, Allah’a ibâdet edilen bir memleketin yolunu göstermiş, o da oraya doğru yola çıkmıştı. Yolda öldüğü zaman kendisini rahmet me­lekleri almıştı. Müteaddid defalar zikrettiğimiz gibi şayet bu, İsrâiloğul-ları hakkında vuku’ bulmuşsa evleviyyetle bu ümmet hakkında da tevbenin makbul olması gerekir. Zîrâ Allah Teâlâ onların üzerine konulmuş olan yükleri, mükellefiyetleri bizden kaldırmış ve peygamberimizi mü­samahalı hanîf dini üzre göndermiştir. «Kim de bir mü’mini kasden öldürürse onun cezası; içinde ebediyyen kalacağı cehennemdir.» âyet-i kerîmesine gelince; Ebu Hüreyre ve seleften bir grubun söylediğine göre eğer Allah Teâlâ cezâlandmrsa bu takdirdeki cezası budur. Bu açıkla­mayı îbn Merdûyeh, Muhammed İbn Cami el-Attâr kanalıyla… Ebu Hü-reyre’den merfû’ olarak rivayet etmiştir. Ancak bu, sıhhatli değildir. Bu ifâdenin mânâsı: «Şayet cezalandırılacak olursa cezası budur.» şek­linde olup, her günâh hakkındaki tehdîd bu kabildendir. Muvâzene ya da düşürme (ihbât) görüşlerine sâhib olanların söylediğine göre; bu cezanın kendilerine ulaşmasına işlemiş oldukları sâlih ameller engel olmuş olabilir. Tehdîd babında söylenecek sözlerin en güzeli de budur. Allah Teâlâ doğruyu en iyi bilendir.

Katilin ateşe gireceği noktasından hareket edersek bu, —İbn Abbâs ve onun görüşünde olanların söylediğine göre— kendisi için tevbe olma-masındandır. Cumhûr’un kavline göre ise, kendisini bundan kurtaracak sâlih amelleri olmamasından dır. Ama orada ebedî kalması sözkonusu

değildir; âyetteki kelimesi, uzun süre kalma anlamında­dır. Rasûlullah (s.a.) m birçok hadîsinde vârid olduğu üzere; kalbinde îmândan bir zerre miktarı olan kimse; mutlaka ateşten çıkacaktır. Muâ-viye’nin hadîsine gelince ki; burada: Kâfir olarak ölen veya bir mü’-mini kasden öldürenin dışında Allah’ın her günâhı bağışlaması umulur, denilmektedir. Buradaki kelimesi tereccî içindir. Her iki şe­kilde tereccî’nin nefyedilnıesi durumunda, bunlardan birinden vuku’ nefyedilmiş olmaz ki, bu da zikrettiğimiz deliller ışığında kati yani Öl­dürmedir. Kâfir olarak ölen kimsenin ise, kesinlikle bağışlanmayacağı­na dâir açık nass vardır. Öldürülen kişinin kıyamet gününde katilden hakkını istemesine gelince bu; insanların hukukundan bir hak olup tevbe ile sakıt olmaz. Bu konuda öldürülen kişiyle malı çalınan, malı gasbedüen, iftira edilen ve diğer İnsan haklan arasında fark yoktur ve bunların tevbe ile düşmeyeceği, tevbenin sıhhatli olabilmesi İçin bu hakların kendilerine mutlaka ödenmesi gerektiği ve şayet ödenmesi mümkün olmaz ise kıyamet gününde İsteneceği konusunda icma* var­dır. Ancak cezalandırmanın vuku’ bulması bu hakların istenmemesini gerektirmez. Bu durumda katilin sâlih amelleri olabilir. Bunların bir kısmı öldürülene çevrilir ve sonra ona Allah’ın fazlından bir ecir (mü­kâfat) verilir ve o da cennete girer. Ya da Allah Teâlâ öldürülen kim­seye bu öldürülmüş olmasına karşılık olmak üzere cennet köşkleri, ni­metleri, cennette derecesini yükseltme ve benzeri şeylerle fazlından di­lediğini bağışlar. Allah Teâlâ en iyi bilendir.

Kasden öldürmenin dünyada ve âhirette ayrı ayrı hükümleri var­dır. Dünyada; öldürülenin ailesinden katil üzerine tasallutu sözkonu-sudur. Allah Teâlâ bir âyet-i kerîme’de : «Kim zulmedilerek öldürülür-se; gerçekten biz, onun velîsine bir hak tanımışızdır.» (îsrâ, 33) buyu­ruyor ki; öldürülenin ailesi şu üç konuda muhayyer bırakılmıştır: Ya öldürme, ya affetme, ya da kırk hâmile deve, otuz adet dört yaşını ta­mamlamış erkek deve, otuz adet dört yaşına girmiş dişi deve olmak üze­re üçe bölünmüş halde ağır diyet alma. Nitekim bu konu, ahkâm kitap­larında anlatılmıştır.

İmamlar; köle âzâd etme keffâreti, ya da peşpeşe iki ay oruç tutma veya altmış yoksulu doyurma şeklinde bir keffâretin gerekip gerekme­yeceği konusunda aynen hatâ ile öldürmenin keffâretinde olduğu gibi iki görüşe sahiptirler. Şafiî ve ashabı ile âlimlerden bir grup keffâretin gerekeceğini söylemişlerdir. Zîrâ hatâ ile (yanlışlıkla) öldürmede kef-fâret gerekiyorsa; kasden öldürmede bu, evleviyyetle gereklidir ve bu konuyu yemîn-i gamûs’un keffâretine benzeterek bu konuda kasten terkedilen namazlar hakkında verilen hükümle görüşlerini kuvvetlen­diriyorlar. Yanlışlıkla olduğunda ise, bu konuda zâten ittifak etmiş­lerdir.

İmâm Ahmed’in ashabı ve diğerleri ise şöyle demişlerdir: Kasden öldürme; keffâretlendirilmeyecek kadar büyüktür ve bunda keffâret yoktur. Yemîn-i gamûs da böyledir. Bu iki şekil ile kasden terkedilen na­mazlar arasını ayırmaya imkân yoktur. Onlar; kasden terkedilmiş bile olsa namazların kazasının vâcib olduğu görüşündedirler.

Kasden öldürmede keffâretin vâcib olduğu görüşünde olanlar, İmâm Ahmed’in rivayet ettiği şu hadîs-i şerîf’e dayanmaktadırlar: Bize Ârim İbn Fadl’ın… Vasile İbn Eska’dan rivayetine göre; o şöyle demiştir: Süleym oğullarından bir grup Hz. Peygamber (s.a.) e gelerek : Bizim bir arkadaşımız ateşi (cehenneme girmeyi) gerektiren bir iş işledi, demiş­lerdi. Allah Rasûlü şöyle buyurdular: Bir köle azâd etsin. Allah Teâlâ âzâd edilen kölenin her bir uzvu karşılığında onun bir uzvunu ateşten kurtarır.

İmâm Ahmed der ki: Bize İbrahim İbn İshâk’ın… Garîf ed-Dey-lemî’den rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Biz, Vasile îbn Eska’a gide­rek; bize Allah Rasûlü (s.a.) nden duyduğun bir hadîs rivayet et, dedik. Şöyle konuştu: Bizden cehennemlik olmasını gerektiren bir iş yapmış olan Dir arkadaşımız hakkında Allah Rasûlü’ne gitmiştik. Bir köle âzâd ediniz. Allah Teâlâ o kölenin her bir uzvu mukabilinde onun bir uzvunu ateşten âzâd eder, buyurdular.

Hadîsi Ebu Dâvûd ve Neseî de İbrahim İbn Ebu Able kanalıyla ri­vayet etmişlerdir. Ancak Ebu Davud’un Garîf ed-Deylemî’den rivâyetin-deki lafzına göre Garîf ed-Deylemî şöyle demiştir: Vasile îbn el-Eska’a vardık ve : Bize içinde fazlalık ve noksanlık olmayan bir hadîs rivayet et, dedik. Kızarak : Sizden biri evinde mushaf asılı dururken Kur’an okur da eksiltip, fazlalaştırır mı? dedi. Allah Rasûlünden işittiğin bir hadîs istemiştik, dedik. O da şöyle dedi: Öldürmek suretiyle kendi­sine ateşi vâcib kılmış olan bir arkadaşımız hakkında Allah Rasûlü (s.a.) ne gitmiştik. Şöyle buyurdular: Ondan (onun yerine) bir köle âzâd ediniz. Allah Teâlâ kölenin her bir uzvu mukabilinde onun bir uz­vunu ateşten âzâd eder.[12]

İzahı

Kasıdlı ve hatalı öldürme konusu; İslâm Ceza hukukunun en önemli konularıdır. Öldürme ve kısas üzerinde hassasiyetle duran İs­lâm; beşerî hukuk sistemlerinin hiçbirinde rastlanmayan esâslar ge­tirmiştir. Bu esâsları detaylı olarak etüd- etmiş olan Abdülkâdir Ûdeh kasıdlı ve hatalı öldürmenin ahkâmını şöyle açıklıyor ;

Kasıdlı Öldürme Suçunun Hükümleri

İslâm hukukunda kasıdlı öldürme suçunun hükümleri üçtür :

a) Öldürülen kişi canlı bir insan olmalıdır.

b) Öldürme suçlunun kendi fiilinin neticesi olmalıdır.

c) Suçlu öldürmeyi kasdetmelidir.

İslâm hukukunda kasıtlı öldürme suçlarının rüknü olarak kabul edilen bu esaslar, Mısır ceza kanunu ve diğer beşerî hukuk sistemlerinin esâs olarak aldıkları rükünlerin aynıdır.

1 — Öldürülen Canlı Bir İnsan Olmalıdır

Bir canlıya yönelmiş bulunan öldürme suçu tabîatı itibarıyla canlı varlıklara tecâvüz anlamını taşır. Bunun için İslâm hukukçuları buna cana saldırı adını vermişlerdir. Binâenaleyh suçun gerçekleşmesi için saldırıya uğrayan kişinin insan olması gerekir, ayrıca öldürme suçu­nun işlendiği anda hayatta bulunması îcâbeder. Meselâ canlı bir hayvanı öldürmek üzere ateşli silahım boşaltan birisi, kasıdlı öldürme suçun­dan sorumlu olmaz. Ancak bir hayvanı telef etme suçundan sorumlu olur. Keza ölü bir insanın öldüğünü bilmeden öldürmek kasdıyla kar­nını yaran veya başını vücûdundan koparan kimse onun katili olarak kabul edilmez. Çünkü ölüm fiili, onun eyleminin neticesinde ortaya çık­mamıştır. Ayrıca işlediği suç, canlının ölümünden sonra vuku’ bulmuştu ki, canlının ölümünden sonra onu tekrar öldürmek imkânı mevcut de­ğildir. Veya bir başka ta’bîrle işlediği fiil mümkün olmadığından dolayı bir kişi kasıdlı öldürme suçundan sorumlu tutulamaz. Ancak bir ölüye saygı göstermediği ve mahremiyetini çiğnediği için cezalandırılır.

İslâm hukukunda ittifakla kabul edilmektedir ki, ölüm fiili muhak­kak ölüme sebeb olan bir fiil olsa, ancak hayatta kalabilmesi ve hayatını sürdürebilme imkânı da mevcut olsa meselâ karnını yarsa veya bağır- • sağını deşse ve ikinci kişi de boynunu koparsa bu vak’ada katil ikinci­sidir. Çünkü hayatı ortadan kaldıran veya hayat hükmünde olan du­rumu yokeden kişi ikincisidir. İslâm Hukukçuları bu hâdiseye delil ola­rak Hz. Ömer (r.a.) in bir vak’asını naklederler. Şöyle ki, Hz. Ömer (r.a.) yaralanınca yanına doktor girer ve ona süt içirir. Yavaş yavaş katılaş­maya başlar. Doktor onun ölmek üzere olduğunu anlar ve halka vasiyet et, der. Hz. Ömer de vasiyet eder ve hilâfetin şûra ehline kalması gerek­tiğini belirtir. Bunun üzerine ashâb-ı güzîn onun vasiyyetini icmâ’ ile kabul ederler. Şu halde yaralanan kişinin hayatta kalma ihtimâli bu­lunduğu müddetçe onu ikincisi öldürmüş sayılır ve katil odur. Tıpkı iyi­leşmesi mümkün olmayan bir hastayı öldürmek gibi.

Fakat birinci suçlunun fiili, tecâvüze konu olan kişiyi hayat hük­münde olan durumdan çıkarmışsa, meselâ bağırsaklarını koparmış ve tamamen dağıtmışsa ikinci şahıs ta gelip onu kesmişse bu noktada İslâm hukukçuları ihtilâf etmişlerdir. Bir grup, katilin birinci kişi ol­duğunu kabul etmektedir. Zîrâ birinci şahıs, maktulü öldürecek bir hale getirmiştir. Binâenaleyh onun durumu artık mutlak mânâda ölünün durumu gibidir. Ancak bu duruma düşen kişinin konuşmaktan âciz. idrâkini yitirmiş seçme yeteneğini kaybetmiş olmasını şart koşmakta­dırlar. Eğer muntazam bir sözle konuşmuşsa onun bu konuşmasını iste­mek gibi.

Diğer bir grup ise, katilin ikinci şahıs olduğunu kabul etmektedir­ler. Çünkü cam çıkmak üzere olan kişi, hayatta olmasa bile hayatta hükmündedir. Ruhunu teslîm etmediği sürece başkasına vâris olabilir. Vasiyet edecek kişi, ondan önce ölecek olursa ona vasiyet etmesi caiz­dir. Keza konuşabilecek güçte olur da müslüman olduğunu izhâr eder­se, müslümanlığ’ı kabul edilir ve müslüman olan vârislerinin mirasına hak kazanır. Şu halde o, ya canlıdır ya ölüdür. Bunun dışında bir başka değerlendirme sözkonusu olamaz. Ruhunu teslîm etmediğine göre ölü olduğu söylenemez.. Öyleyse ne kadar yaralanmış olursa olsun, o kişi canlıdır. Binâenaleyh ona herhangi bir şey yapan kişi, yaptığı fiiliyle ölümünü çabuklaştırmıştır. Ve o kişi, kasıtlı katildir.

Anne karnındaki cenîn; hiçbir şekilde canlı insan olarak kabul edi­lemez, îslâm hukukunda cenîn için «bir bakımdan canlı bir bakımdan cansız» ta’bîri kullanılır. Binâenaleyh cenîni öldüren kişi, kasıdlı katil olarak kabul edilemez. Sadece özel bir türden kati suçunu işlemiş olarak değerlendirilir ve ona husûsî bir ceza verilir. Bu konudan ilerde söze-deceğiz. Mısır ceza kanunu da bu hususta İslâm hukukuna uymaktadır. Çünkü ceza kanununa göre ana karnındaki bir cenîni öldürme için ka­rarlaştırılmış bulunan ceza uygulanmaz. Bunun yerine 260. maddede ve hâmile kadınların hamlini iskât başlıklı 2. ve 3. bentteki cezalar uy­gulanır.

Tecâvüze uğrayanın (suça konu olanın) cinsiyetinin, dininin, renginin, yaşının, türünün, zayıflığının veya sağlıklı olmasının kasıdlı olarak öldürülmüş kabul edilmesi için hiçbir te’s’îri yoktur. Binâenaleyh maktulün yabancı veya suçlunun bağlı bulunduğu devletin vatandaşı olması arasında fark yoktur. Keza katilin dinine veya bir başka dine mensûb olması, mütedeyyin olup olmaması, siyah veya beyaz olması, Arap veya Arap olmayan bir kavimden olması, küçük veya büyük ol­ması, erkek veya dişi olması, güçlü veya zayıf olması, hasta veya sağ­lam olması arasında hiçbir fark yoktur. Keza maktul hasta ise, hasta­lığının basit veya öldürücü olması şifâyâb olmasının mümkün olup ol­maması gibi hususların hiçbir önemi yoktur. Binâenaleyh herhangi bir insanı —nasıl olursa olsun— öldüren kişi kasıdlı katil olarak kabul edilir. İsterse katil maktulü dayanılmaz acılarından kurtarmak için öldürmüş olan bir doktor olsun. Neticede bir insanı öldüren kişi, kasıdlı katildir.

Maktulün cüssesinin mevcut olması, kat] suçunun işlenmiş olarak kabul edilmesi için şart değildir. Kati vak’asmın gerçekleştiğine dâir deliller bulunduğu sürece dâvanın açılabilmesi için maktulün vücûdu­nun ortada bulunması şartı yoktur.

Bu anlattığımız hususlarda İslâm hukukuyla Mısır ceza hukuku arasında bir ayrılık mevcut değildir. Mısır ceza kanunu, bu birinci rük­nün mevcudiyeti için saydıklarımızın dışında bir şart araştırmaz. Ancak İslâm hukuku, bu sayılanların dışında maktulün ma’sûm olmasını yani kanının heder sayılmamış bulunmasını şart koşar.

İslâm hukukuna göre ma’sûmiyetin esâsı müslümanlık ve emândır. Emân sözünün muhtevası içerisine cizye, sözleşme, barış andlaşması gibi akidlerin hepsi girer. Buna göre müslüman, zimmî ve müslüman-larla sözleşmiş bulunan kimseler, barış andlaşması yapmış olanlar, İs­lâm devletinin topraklarına emân ahdiyle girmiş bulunanlar, —isterse İslâm devletine savaş açmış bulunan bir devletin vatandaşı olsun emân ahdine hâiz bulunduğu sürece— ma’sûm sayılır. Bir devletin topraklan içerisine girme izninin verilmesi, izin sona erinceye kadar emân ahdi sayılır. İşte bu saydıklarımızın tümü İslâm hukukuna göre ma’sûmdur. Yani malları ve kanlan mübâh değildir. Herhangi bir kişi kasıdlı olarak bunları Öldürecek olursa, katili kasıdlı öldürme suçundan sorumlu tu­tulur. İmâm Mâlik’in, Şafiî’nin ve Ahmed îbn Hanbel’in görüşü budur.

İmâm A’zam Ebu Hanîfe’ye göre ma’sûmiyetin esâsı İslâmiyet değildir. Ona göre kişi; bulunduğu yerine ma’sûmiyeti, İslâm’ın dokunul­mazlığı ve emân ahdiyle ma’sûrndu*. Binâenaleyh İslâm diyânnda ya­şayan kişiler dâr’ül-İslâm’da bulunudklan sürece ma’sûmdurlar. Kay­nağını Müslümanlann kuvvet ve topluluğundan alan İslâm’ın dokunul­mazlığına hâiz bulunanlar ma’sûmdurlar. Dâr’ül-Harb ahâlisi ise ma’-sûm değildir. Çünkü onlar, İslâm devletine karşı muhârib durumunda­dırlar. Eğer dâr’ül-Harb’te bir müslüman varsa onun müslüman olması; müslüman kuvvetler içerisine dâhil olmamış bulunduğu için, ma’sûmiy-yet kazandırmaz.

Ebu Hanîfe’nin görüşü ile diğer imamların görüşü arasındaki fark şuradan gelmektedir: Ebu Hanîfe’ye göre; dâr’ül-Harb’teki bir müslü-manın öldürülmesi cezaî müeyyide konusu olamaz. Çünkü o, ma’sûm değildir. Diğer imamlara göre ise cezalandırılır. Çünkü o, müslüman olmakla ma’sûmiyet kazanmıştır. Kanı ve cam haram’dır. Ve dâr’ül-îslâm dışında yaşamasının hiçbir Önemi yoktur.

Ma’sûmiyetin esâsı İslâm ve emân olduğuna göre bu hükmün da­yandığı esâs ortadan kalkınca ma’sûmiyet de ortadan kalkar. Binâena­leyh müslüman irtidâd etmekle, müste’men veya muâhid emânının sona ermesiyle veya ahdini bozmakla kanları heder sayılır. İslâm devleti ile muharebe halinde bulunan devletin vatandaşları için asla ma’sûmiyet sözkonusu değildir. İslâm devletiyle muhârib durumda olan devletin vatandaşlarına İslâm hukuku ıstılahında harbî adı verilir. Harbinin as­lında kanı hederdir. Ancak emân dileyip kendisine emân verilmesiyle muvakkat olarak —emân süresince— kanı ma’sûm olur. Ayrıca muhârib olan devletin vatandaşı; bağlı bulunduğu devlet İslâm devletiyle söz­leşme yapıp muvakkat olarak harb haletini ortadan kaldırınca veya zim­met akdi yapıp İslâm devletinin zimmeti altına girinci harbînin kanı ma’sûm sayılır. Şu halde ma’sûmiyet barış akdine veya zimmet sözleş­mesine bağlıdır.

Emânın son bulması ve irtidâdla ma’sûmiyetin ortadan kalkması evli kişinin zinası, yol kesmek ve kasıdlı öldürmek gibi bazı suçların iş­lenmesiyle ma’sûmiyet ortadan kalkar. Bunlar sayıca bellidirler. Ebu Hanîfe’ye göre isyan suçunu işlemekle de ma’sûmiyet zail olur. İsyan; devletin düzenine ve kanunlarına karşı çıkıp, düzeni yürüten ve kanunu tatbik edenlere baş kaldırmaktır. İslâm hukukunda âsîlere, bâgîler adı verilir. Bu suçların her birisi üzerinde dururken, bu nokta üzerinde birer birer tafsilâtlı bilgi vereceğiz.

Kişinin ma’sûmiyeti ortadan kalkınca kanı heder sayılan kişileri öldürenlere, âmme kuvvetlerinin görevini üstlenmek suçundan dolayı ceza verilebilir. Yoksa katil olarak ceza verilemez. Dört mezhebte de kuvvetli olan görüş budur.

Harbî: İslâm devletiyle savaş halinde bulunan bir devlete mensûb olan kişidir, tcmâ-i Ümmet’le harbînin kanı heder sayılır. Binâenaleyh onu öldüren, kasıdlı katil olarak kabul edilemez. Sadece kendisini âmme kuvvetlerinin yerine koyarak onların yapması gereken bir fiili yaptığı için ceza verilebilir.

Harbî, savaş alanında veya savaş alanı dışında nefs-i müdâfaa du­rumunda Öldürülürse hiçbir şekilde ceza vârid olmaz. İslâm hukuku­nun bu hükmü, beşeri hukukun hükümleriyle tamamen uyuşmaktadır. Eğer harbî savaşta müslüman topraklarda yakalanır veya esîr edilirde yakalanan yahut esîr eden kişi veya bunların dışında bir başka şahıs tarafından öldürülürse, İslâm hukuku hükümlerince katleden kişi katil olarak kabul edilip muaheze olunmaz. Çünkü aslında harbînin kanı mü-bâhtır. Mübâh olması da harbî oluşundadır. Dolayısıyla onun yakalan­ması veya esîr edilmesi kendisine ma’sûmiyet kazandırmaz ve harbî sıfatını değiştirmez. Yakalandıktan veya esîr edildikten sonra da kanı mübâh olarak kalır. Binâenaleyh böyle bir kişiyi öldüren kimse, kanı mü­bâh olan birisini öldürmüştür ve kanı mübâh olan birisinin öldürülme­sinden dolayı da mes’ûliyet terettüb etmez. Ancak daha önce de belirt­tiğimiz gibi katil olarak değil, âmme kuvvetlerinin görevini üstlenmiş olarak cezalandırılabilir. İslâm hukukunun bu hükmü, beşerî hukukun hükmüne muhaliftir. Çünkü beşerî hukuk, her zaman kati fiilini ka­sıdlı öldürme olarak kabul eder ve böyle değerlendirerek cezalandırır. Ancak pratikte vukûbulan, bu teorik şekilden farklıdır. Pratikte mahke­meler, suçlunun ve suça konu olan kişinin şartlarını değerlendirir ve suçluyu imkân nisbetinde hafîf bir cezaya çarptırırlar. Şu halde beşerî hukukun teorik olarak benimsediği fikir değil ama pratikte benimsediği tatbikat İslâm hukukuyla bir noktada uyuşmaktadır. Sadece aradaki ih­tilâf suça verilen hukukî şekil konusundadır. Beşerî hukuk, bu tür suç­lan kati olarak kabul eder. Beşerî hukuk hâkimlere, suçlunun ve suçun durumunu nazar-ı i’tibâra alarak cezayı hafifletme hakkı verir. Bunun gibi İslâm hukuku da devlet yöneticilerine bu tür kati fiillerine ta’zîr cezası verme veya vermeme yetkisi tanımıştır. Çünkü âmme kuvvetle­rinin vazifesine tecâvüz, ta’zîri gerektiren suçlardandır. Binâenaleyh devlet yöneticileri bu tür suçlan isterlerse hafîf, isterlerse ağır ceza­larla cezalandırabilirler.

Dinini değiştiren müslüman, mürted olur. Binâenaleyh gayr-i müs-lim dinini değiştirirse mürted sayılmaz, İslâm hukukuna göre mürtedin kam hederdir. Binâenaleyh mürtedi bir kişi öldürürse kasıdlı öldürme suçundan sorumlu tutulamaz. İster tevbeye davet etmezden önce öldür­müş olsun, ister davet ettikten sonra. Çünkü mürted; mürted olduğu müddetçe ona yapılan hareketler heder olarak kabul edilir.

Aslında mürtedi öldürme yetkisi, âmme kuvvetlerine aittir. Eğer âmme kuvvetlerinin izni olmadan herhangi bir kişi, onu öldürürse yanlış hareket etmiş olur ve âmme kuvvetlerinin görevini üstlenmiş olur. Bu­nun için de kendisine ta’zîr cezası verilir. Ancak kati fiilinden dolayı cezâlandırılamaz. Dört mezheb fukahâsımn görüşü budur. Sadece Mâ­liki mezhebinde muhalif bir görüş vardır. Buna göre mürted, irtidâd etmekle ma’sûmiyetini kaybetmektedir. Ancak Mâliki mezhebinde bu görüşe mensûb olanlar, mürtedi öldürene ta’zîr cezası verilmesini ve kan sahihlerine de devlet hazînesinden diyet ödenmesini gerekli görürler Onlann delili şudur : Mürted öldürülmeden önce tevbeye davet olunur. İrtidâd ettikten sonra kâfir sayılacağından onu öldüren kişi, öldürül^ mesi yasak olan bir kâfiri öldürmüş olarak kabul edilir. Binâenaleyh ona devlet hazînesinden diyet Ödenmesi îcâb eder. Zîrâ mürtedin ma­lına vâris olan devlet hazinesidir. Onun için diyeti ödemesi gereken de devletin hazînesi olmalıdır. Bu görüşü benimseyenler, mürtedin irtidâd etmekle ma’sûmiyetinin yıkıldığım ancak kâfir olmakla ma’sûmiyet kes-bettiğini kabul etmektedirler ki bu, açıkça tenakuzdur. Çünkü onlara hemen şunlar söylenecektir: Mürted müslüman olduğu sürece ma’sû-miyet sahibidir. Kâfir olunca ma’sûmiyet zail olur ve kâfir kişinin ma’-sûmiyeti yoktur. Kâfire ma’sûmiyet kazandıran husus, onun emân ve­ya zimmet ahdiyle İslâm devletiyle sözleşme yapmış olmasıdır. Mürted ise, bunların hiçbirisinin içerisine dâhil olmaz. Binâenaleyh kâfir ol­duktan sonra ma’sûm saymak imkânı yoktur.

Beşerî hukuk, bu noktadan İslâm hukukundan ayrılır. Çünkü be­şerî hukuk, din değiştirmeyi cezalandırmaz. îslâm hukukuyla beşerî hukuk arasındaki bu ayrılığın esâsı; her iki sistemin dayandığı te­mellere racîdir. Beşerî hukuk, din dışı esâslara dayanır. Binâenaleyh o, kendi mantığı gereği olarak din değiştirmeyi cezalandırmaz. İslâm hu­kuku ise, İslâm dinin esâslarına dayanır ve tabiatı îcâbı, üzerine dayan­dığı dini değiştiren kişiyi cezalandırması îcâbeder. Mısır ceza kanunu-da; alındığı beşerî hukuk sistemlerinin izlediği yolu izlemiş ve mürtede hiçbir ceza vaz’etmemiştir. Ceza kanununda bir hükmün bulunmaması irtidâdın mübâh olması ve cezâlandırılamayacağı anlamına gelmez. Çünkü irtidâd, İslâm hukuku hükümlerince ölüm cezasıyla cezalandırıl­ması gereken bir suçtur. İslâm hukuku, müslüman olan halk arasında hâlen carîdir. Birinci cildimizde beyân ettiğimiz gibi beşerî hukuk tara­fından neshedilmesi veya lağvedilmesi imkânı yoktur. Binâenaleyh şu anda Mısır’da mürted birisini öldüren kişi, katil olarak değerlendirile­mez. Çünkü o, şeriatın mübâh karşıladığı bir fiili işlemiş ve kendisine tanıdığı bir hakkı kullanmış olmaktadır.

Herhangi bir şahıs, Allah tarafından ölüm cezası verilmiş bulunan had suçlarından birisini işlerse kanı heder sayılır. Bu suçu işlediği an­dan itibaren ma’sûmiyeti ortadan kalkar. Çünkü suç mahalli, Allah’ın koyduğu hudûdtan bir haddir. Had ise, aslında suçun işlendiği anda tatbîki gereken bir cezadır. Te*hîr veya umursamazlık kabul etmez. Ayrıca cezanın durdurulması ve affı ihtimâli mevcut değildir. Had cezasını ge­rektiren bir suçu işlemiş bulunan kişinin ma’sûmiyeti; hakkında hüküm verildiği günden itibaren değil, suçu işlediği günden itibaren kalkar. Çünkü ma’sûmiyetin ortadan kalkmasının esâsı, suç işlemektir. Yoksa ceza hükmünün verilmesi değildir. Binâenaleyh evli bir zânînln cezası, recm yani taşla öldürülmedir. Eğer bir kişi bu suçu işlerse, o suçu işle­diği andan itibaren kam heder sayılan kişiler safına girer. Binâenaleyh bir diğer kişi gelir onu Öldürürse, öldürülmesi mübâh olan bir şahsı öl­dürmüş sayılır ve zînâ ettiğini kesin delillerle isbât imkânı bulunduğu müddetçe onu öldürene kati cezası verilemez. Ama zina ettiği isbât edi­lemezse, bu takdirde onu öldüren kişi katil olarak kabul edilir ve ka-sıdlı öldürme suçu için takarrür etmiş bulunan cezaya çarptırılır. Şayet zina ettiği sabit olursa öldüren kişi tümüyle cezadan kurtulamaz. Çün­kü o, bu takdirde âmme kuvvetlerinin yapması gereken bir fiili kendi üstüne almış ve başkasının vazifesine tecâvüz etmiş sayılır, âmme kuv­vetlerinin görevini üstlenmekten cezalandırılabilir.

Evli kimsenin zinası gibi, ölüm veya hem Ölüm hem de asılma ce­zası verilen yol kesicilik suçunu işleyenlerin durumu da aynıdır. Böyle bir suçu işleyen kişi suçu işlediği andan İtibaren ma’sûmiyetini yitirir ve kanı heder sayılır. Binâenaleyh onu öldüren kişi, öldürme suçundan değil âmme kuvvetlerinin görevini üstlenmek suçundan cezalandırılır.

Had suçlarından; evli olup zina eden, dinden dönen ve yol kesen kişiye Allah tarafından takdîr olunan bir ceza olarak, ölüm cezası ve­rilir.. Bunların dışındaki suçlara ise ölüm cezası verilmez.

Kısas cezası olarak ölüm, Allah’ın koyduğu bir haddir. Ancak bu haddin tatbik yetkisi ferdlere bırakılmıştır. Onun tatbik hakkı Allah’a veya topluma âit değil ferdlere aittir. Bunun için biz; zina, irtidâd ve yol kesme gibi cezasının tatbik hakkı Allah’a veya topluma bırakılmış bulunan suçlarla, ferdlere bırakılmış olan kısas suçu arasında ayırım yaptık.

Kısası gerektiren öldürme suçunu işlemiş olan kişinin ma’sûmiyeti zail olur ve suçu işlediği andan itibaren kam heder sayılır. Ancak bu­radaki heder, nisbî bir hederdir. Katilin kanı sadece maktulün sahible-rine aittir. Diğerlerine göre ma’sûmiyeti bakîdir. Binâenaleyh kan sa-hiblerinden birisi onu öldürürse, kasıdlı kati suçundan cezâlandınlanıaz. Çünkü kan sahibleri îslâm hukukuna göre katilden kısas hakkım biz­zat alabilirler. Tabiî katil fiili düşmanlıkla ve zulümle işlenmişse. Çün­kü bu hususta yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

«Kim de zulmedilerek öldürülürse, Biz onun velîsi için bir yetki kıl-mışızdır.» Ama o kişiyi kan sahibi olmayan birisi öldürürse, öldüren ka­sıdlı öldürme suçundan olur. Çünkü birinci katil yani kısas uygulanacak kişi, ikinci katil için kanı ma’sûm olan bir kişidir. Ancak kan sahibleri için ma’sûmiyeti yoktur. Bu hususta birinci cildde «hakların kullanılması ve vazifenin îfâsı» konusundan sözederken etraflıca ma’-lûmât vermiştik.

Meşru’ yollara başvurmadan düzeni değiştirmek veya ihtilâle da­vet etmek, bu konuda kuvvet kullanmak isyandır. îsyâna davet eden­lere îslâm hukukunda (bâğîler) âsîler adı verilir. Ayrıca kâim olan dü­zeni destekleyen gruba da ehl-I Adi adı verilir. Âsîlerin durumu, ihtilâf konusudur. Mâlik, Şafiî ve Ahmed Ibn Hanbel âsîlerin ehl-i adi ile savaş halinde olmaları veya ehl-i adl’e saldırmaları veya ehli adl’in malına tecâvüz etmeleri hali dışında ma’sûm olduklarını kabul etmektedirler. Ebu Hanîfe ise, asîlerin hiçbir şekilde ma’sûm olmadıklarını dolayısıyla kanlarının heder sayılacağını ve isyan etmekle ma’sûmiyetlerinin orta­dan kalkacağını kabul etmektedir. Bu görüş uyarınca âsîyi öldüren kişi, kasıdlı öldürme cezasıyla cezalandırılmaz. Sadece âmme kuvvetlerinin görevini üstlenmek suçundan sorumlu tutulur. Harp halinde ise, îslâm hukukçularının ittifakıyla öldüren kişi suçlu sayılmaz. İmam Mâlik, Şafiî ve Ahmed İbn Hanbel’e göre ise, âsîyi savaş veya nefs-i müdâfaa hali dışında öldüren kişi, kasıdlı katil olarak kabul edilir ve cezalan­dırılır.

Hakkında kati cezası verilen herhangi bir suça ek olarak bir başka suç işlememekle cezası had veya kısas değilse ma’sûmiyet zail olur. Çünkü had ve kısas suçlarının dışında suçu ve cezayı affetme hakkı dev­let yöneticilerine verilmiştir. Binâenaleyh onları anında öldürmek ge­reği yoktur. Şu halde kesin olarak ölüm cezası verilemeyen suçlar, ma’­sûmiyeti ortadan kaldırmaz ve hakkında ölüm cezası verilse bile suçlu­nun kam heder sayılmaz. Çünkü devlet yöneticisinin son anda cezayı affetmesi mümkündür.

Bu noktada beşerî hukukla îslâm hukuku muvafıktır. Beşerî hu­kuk; hakkında i’dâm hükmü verilse bile suçluyu ma’sûm kabul eder. Sadece beşerî hukukla îslâm hukuku birbirinden bu hükmün bütün suçlara ta’mîm edilmesi konusunda ayrılır. Ayrılığın esâsı şuna dayan­maktadır. İslâm hukukuna göre had ve kısas suçlan; af kabul etmeyen ve cezanın te’hîrine müsâade etmeyen suçlar olarak kabul edilir. Bu ise, hakkında kati cezası verilmiş bulunan suçlan işleyen kişilerin, suçu iş­ledikleri andan itibaren kanlannın heder sayılmasını gerektirir. Çünkü onları, o anda cezalandırmak vâcib ve kesindir. Beşerî hukuk ise, bütün suçlarda affı kabul eder. Binâenaleyh cezanın anında verilmesi gereği kalmaz. Aynı durum îslâm hukukunda haddi ve kısası gerektiren suç-lann dışında kalan fiiller için de variddir. Beşerî hukuk mantığı, hakkın­da i’dâm hükmü çıktıktan sonra bile suçluyu ma’sûm saymayı gerek­tirir. Çünkü suçlunun her zaman affı mümkündür.

Suçlunun ma’sûmiyet ânının bilinmesinin büyük önemi vardır. Çünkü suçlunun mes’ûliyetinin ta’yîni tecâvüze uğrayanın halinin bilinmesine bağlıdır. Eğer tecâvüze uğrayan kişi kanı ma’s’ûm olan birisi ise, suçlu, onun katlinden sorumludur. Eğer ma’sûm değil de kanı heder sayılan birisiyse sorumluluğu yoktur.

Ma’sûmiyet vaktinin ta’yîni konusunda ihtilâf vardır. Ebu Hanîfe ma’sûmiyet vaktinin, fiilin işlendiği vakit olduğunu kabul eder. Suça konu olan kişi, suçu işlendiği anda ma’sûm ise suçlu fiilinden sorum­ludur, aksi takdirde sorumlu değildir. Meselâ bir kişi, müslüman olan birisini öldürmek kasdıyla yaralasa yaralı bilâhere irtidâd eder ve ölürse yaralayan kişi öldürme suçundan sorumlu tutulmaz. Sadece ma’sûm bir kişiyi yaralama suçundan sorumlu olur. Ebu Hanîfe’nin delili şudur: Suçlunun fiiliyle değil kati fiilinin meydana gelmesiyle katiden sorumlu olması gerekmektedir. Suçlunun fiilinin kati olarak kabul edilmesi ancak maktulün Ölmesiyle mümkün olabilir. Maktulün hayatını kaybetmesi ma’sûm olmadığı bir anda vukûbulmuştur. Bir nâenaleyh o anda öldürmek, kanı heder olan birisini öldürmek de­mektir.

îmâm Ebu Yûsuf ve Muhammed ise ma’sûmiyet anının hem fiilin işlendiği hem de Ölümün vukûbulduğu an olması gerektiği görüşün­dedir. Onlara göre fiilin katil ve maktul ile alakası vardır. Çünkü ka­tilin fiilinin te’sîri maktulün hayatını kaybetmesiyle belirmektedir. Binâenaleyh ma’sûmiyetin her iki vakitte toplanmış olduğunu kabul etmek gerekir. Aslında Ebu Hanîfe’nin delilini kabul edecek olursak onunla diğer iki imâmın görüşü arasında hiçbir fark yoktur. Çünkü Ebu Hanîfe delilinde ölüm vaktine dayanmakta ve suçlunun mes’ûli-yetini reddetmektedir. Çünkü suçlunun fiilinin ölüm haline dönüştüğü yani tecâvüze uğrayanın öldüğü vakitte maktul ma’sûm değildir. Bu görüşüyle Ebu Hanîfe, fiilin ve ölümün vaktini birlikte nazar-ı itibâre almaktadır ki, Ebu Yûsuf ve Muhammed’in dediği de bundan farklı değildir. îmâm Züfer ise ma’sûmiyet vaktinin ölüm vakti olduğunu kabul eder.

İmâm A’zam Ebu Hanîfe ile Ebu Yûsuf ve Muhammed (kurşun veya ok) atmadaki ma’sûmiyet vaktinin ta’yîninde farklı görüşlere sahihtirler. Ebu Hanîfe’ye göre ma’sûmiyet vakti, isabet vakti değil atma vaktidir. Ebu Yûsuf ve Muhammed’e göre ise ma’sûmiyet vakti, atma vakti değil isabet vaktidir. Ebu Hanîfe’nin delili şudur: Suç­lunun sorumluluğu işlediği fiile terettüb eder. Onun fiili atmaktır. Atmanın ötesindeki neticeler onun kudreti tahtinde değildir. Eğer tecâvüze uğrayan kişi, atma anında ma’sûm ise suçlu katil olur. İmâm Ebu Yûsuf ve Muhammed’in delili ise şudur : Asıl itibâr edilecek vakit, tecâvüze uğrayanın helak olduğu vakittir ki, atılan şeyin İsabet anıdır.

Eğer telef olma fiili ma’sûm bir mahalde vukûbulmuşsa suçlu cezayı haketmiştir. Eğer telef olma anında suça konu olan mahal ma’sûm değilse ceza yoktur. Buna göre bir kişi bir başkasına kurşun sıksa, kurşun sıkılan kişi kurşunun sıkılmasından sonra ve isabet almazdan önce irtidâd etse Ebu Hanîfe’ye göre sorumludur. Çünkü kurşunun sı­kıldığı anda maktul ma’sûmdur. İmâm Yûsuf ve Muhammed’e göre sorumlu değildir. Çünkü kurşunun isabet ettiği anda ma’sûm değildir. Şafiî, Haribelî ve Mâlikîler ise ma’sûmiyet vaktinin, fiilin ve ölü­mün vukûbulduğu vakitler olduğu görüşündedirler. Ancak her üç mezhebin fakîhleri de atma anındaki, ma’sûmiyet vaktinin ta’yîni konusunda ihtilaflıdırlar. Bazıları atma anını ma’sûmiyet vakti ola­rak kabul ederken, diğer bir kısmı da vurma anım ma’sûmiyet vakti olarak kabul etmektedirler.

Şafiî mezhebi fakîhleri tecâvüze uğrayanın ma’sûm veya heder olması halinin değişmesini şöyle bir kaideye bağlayarak açıklamış­lardır :

Başlangıçta tazmin edilemeyen her yaralama, neticede halin de­ğişmesiyle tazmin olunur duruma gelemez. Her iki halde de tazmin olunur durumda bulunan yaralama, neticedeki tazmin olunan duru­ma göre değerlendirilir. Buna göre bir kişi harbî veya mürted olan birisini yaralasa harbî veya mürted bilâhere müslüman olur ve müs-lüman olduktan sonra o yaralamadan dolayı Ölürse yaralayana mesu­liyet yoktur. Çünkü yaralama, tazmîn olunmayan bir anda vakûbul-nıuştur. Yani heder olarak kabul edilmiştir. Heder olarak kabul edilene vukûbulan fiilden dolayı ceza yoktur. Eğer bir müslüman, müslüman iken yaralanır, yaralandıktan sonra irtidâd eder ve bu yaradan ölürse; suçlu, ancak yaralamadan sorumludur. Ölümü ise hederdir. Çünkü fiil, irtidâddan sonra ölüm haline inkılâb etmiştir. Mürtedin öldürül­mesi ise cezayı gerektirmez. Eğer irtidâd ettikten sonra kişi; bu du­rumda öldürmüş olsaydı yine öldürmekten sorumlu olmazdı. Bazı fa-kîhlere göre yaralanan ölümden sorumlu olmadığına göre yaralama­dan da sorumlu olmaması gerekir.

2 — Öldürücü Fiil, Suçludan Sâdır Olmalıdır.

Suçun ikinci rüknünün tahakkuk edebilmesi için kati olayının suçlunun fiilinin neticesinde meydana gelmesi ve fiilin öldürücü ol­ması şarttır. Eğer kati olayı suçluya nisıbet edilmesi mümkün olmayan bir fiilin neticesi ise, yahut ta suçlunun fiili öldürücü bir fiil değilse suçluyu katil olarak kabul etmek mümkün olmaz..

Bir fiilin kati olarak kabul edilebilmesi için muayyen bir nev’i bu­lunması şart. değildir. Fiil vurma olabilir. Yaralama olabilir, kesme olabilir, yakma olabilir, boğma olabilir, zehirleme olabilir ve daha buna benzer fiiller olabilir. Öldürücü fiil suçludan bir defa da, uzun veya kısa süreler içerisinde tedâvî ederek zuhur etmiş olabilir.

Örf gereğince her âletin kullanıldığı bir yer vardır. Öldürücü fiil­lerde her fiilin meydana gelmesini sağlayan bir âlet veya vâsıta bu­lunur. Öldürücü fiilin bu âlet ve vâsıta olmaksızın sudûru mümkün değildir. Öldürücü vâsıta ve âletler kuvvet ve zaaf bakımından olduğu gibi kullanılışı, vücûda etkisi ve vücûdun onunla etkilenmesi bakımın­dan da farklı şekillerde olabilir. Bunun için İslâm hukukçularının ek­seriyeti öldürücü vâsıta ve aletlerin değişikliğine ve te’sîrlerine göre farklılık arzetmesinden dolayı hüküm ve şartlarını da farklı şekillerde sıralamışlardır. Şimdi bu hususta İslâm hukukçuları arasındaki deği­şik görüşleri açıklamaya çalışalım.

İmâm Mâlik, öldürücü fiilde veya öldürme âletinde özel şartlar aramaz. Ona göre : İnsanın tokat, tekme, silah, taş, sopa veya diğer şeylerle kasıdlı olarak vurduğu darbe sonucunda meydana gelen ölüm darbeye uğrayan kişi öldüğü takdirde kasıdlı ölüm sayılır. İnsan bazı şeyleri yapmayı kasdeder ama öldürme kasdi gütmez. Meselâ iki kişi güreşir, biri diğerini yıkar veya iki kişi taş atar yahutta eğlence kasdıyla birisi diğerinin ayağına çelme takar, o da düşer ve ölür. İşte bu gibi hallerin hepsi de hatalı öldürmedir. Buna öldürme denemez. Çünkü suçlu fiili kasdetmektedir ama öldürmek için değil oyun mak­sadı ile. Şayet öldürmek kasdıyla yapar, kızgınlıkla karşısındakine yak­laşır ve öldürürse, yahut ayağına çelme takar düşürür ve adam öldü­rürse hatalı öldürme değil kasıdlı öldürme olur.

Mâliki mezhebinin meşhur kitabı El-Müdevvene’nin ifâdesi böyle. Buradan anlaşılıyor ki, öldürücü fiil veya vâsıtada Mâlikîlere göre özel şartlar tekme veya tokat genellikle öldürücü nitelikte değildir. Tekmeyi veya toka ti yiyen kişi öldüğü takdirde umumiyetle kasıdlı öl­dürme olarak değerlendirilmez. Sopayla, veya çelme takarak yahut gü­reşerek veya taş atarak ölüm halleri de böyledir. Bütün bu hallerde ölümün, kasıdlı ölüm olarak kabul edilebilmesi için suçlunun fiilini öldürme kasdıyla olmasa bile düşmanlık kasdıyla işlemiş olması şarttır. Aksi takdirde kasıdlı ölüm olarak değerlendirilemez.

Bazı Maliki fakîhler buna rağmen kasıdlı öldürmeyi şöyle ta’rîf etmektedirler: Nev’i ne olursa olsun genellikle öldürücü olan bir âletle veya sıkma ve boğma gibi öldürücü yollarla nefsin telef edilme­sidir. Bu ta’rîften anlaşılıyor ki, bazı Mâliki fakîhleri öldürücü âletin umumiyetle öldürücü nitelikte olmasını gerekli görmektedirler.

Diğer bir kısım Mâlikî fakîhler ise, öldürme âleti ister genellikle öldürücü olan —kılıç gibi— bir âlet olsun veya öldürücü olmayan —sopa gibi— bir âlet olsun ölüm kaaıdli olarak vukûbulduğu takdirde fiili kasıdlı öldürme olarak kabul etmektedirler. Kasıdlı öldürme fiilini değerlendirirken şart koştukları şey; fiilin sadece uslandırma veya oyun ve eğlence tadıyla vukûbulmuş olmamasıdır. Bu görüş; îmâm Mâlik’in katli kasıdlı ve hatalı olmak üzere ikiye ayırıp, bunun dışında bir ayırım kabul etmeyen görüşüyle tamamen uyuşmaktadır. İmâm Mâlik’e göre, (öldürücü) fiil ya kasıdlıdır veya hatalıdır. Bunun dı­şında üçüncü bir şık yoktur. Genellikle öldürücü olmayan bir âletle —sopa gibi— meydana gelen Öldürme fiilini, suçlunun öldürme kasdı ve fiili ortada iken hatalı öldürme olarak değerlendirmek imkânı bu­lunamaz.

îmâm Şafiî ve Ahmed îbn Hanbel, kati olayının genellikle öldü­rücü bir vâsıta ile vukûbulmasıni şart koşarlar. Onlara göre isterse Öldürücü olan âlet sopa ve taş gibi ezici yanlan bulunmasın, öldürücü olarak kabul edilen bir âletle vukûbulan ölüm kasıdlı öldürmedir. Eğer öldürücü âlet, genellikle ölüme sebeb olmayacak bir âletse; bu takdir­de kati, kasıdlı öldürme değil kasda benzer öldürmedir. Onlara göre kati aletleri üç türlüdür:

a) Tabiatı itibarıyla hep öldürücü olan kati aletleri… Kılıç, bıçak, ok, zehirli iğne, tabanca, tüfek, çöp ve demir sopa gibi…

b) Tabiatı itibâriyla çoğu kerre Öldürücü olan amma hep Öldürücü olarak kabul edilmeyen aletler: Kırbaç, küçük sopa gibi…

c) Tabiatı itibarıyla çok az kerre öldürücü olan âletler: Tekme, tokat ve zehirleyici olmayan iğne gibi…

Tabiatı itibarıyla çoğu kere veya ender olarak öldürücü olan bir âlet, bazı hallerde büyük bir ihtimâlle ölüme sebeto olabilir.

Tecâvüze uğrayanın hastalıklı olması, küçüklüğü veya öldürücü bir noktasına isabet ettirmek gibi… Bir âletin çoğunlukla öldürücü olup olmadığını bilmek için diğer şartları nazar-ı i’tibâra almadan sa­dece âletin kendisine bakmamız yetmez. Bilakis hem öldürücü âleti nazar-ı i’tibâra almalı hem de fiilin işleniş şeklini ve şartlarını, öldü­rülenin halini ve fiilin öldürülenin bedenindeki yerini ve te’sîrini araş­tırmamız îcâbeder.

Bu unsurlardan birisini veya tümünü hesaba katınca âlet genel-lilke öldürücü nitelikte ise, fiil kasıdlı öldürmedir. Bu unsurlardan bir kısmını veya tümünü nazar-ı i’tibâra almakla beraber âlet, öldürücü âlet değilse fiil kasda benzer öldürmedir. Meselâ kırbaçla, küçük sopayla vurmalar genellikle öldürücü olmaz. Pek çok kerre öldürür ise de umumiyetle öldürücü nitelikte değildir. Ama şiddetli sıcaklıkta veya şiddetli soğuklukta sopa veya kırbaçla dövmek, küçük çocuk­ları, yaşlıları hastalan ve güçsüzleri gerek küçük sopa ile gerek­se kırbaçla dövmek, öldürücü bir noktaya vurmak, umumiyetle öldü­rücü neticeler doğurur. Öldürücü bir yere vurmamakla beraljer vurulur vurulmaz Ölüme sebeb olan veya ölümle neticelenecek acı ve elemlere neden olan ve izler bırakan vurmalar da böyledir. Öldürme vâsıtası ender olarak öldürücü nitelikteyse —zehirli olmayan iğne gibi—ve öldürücü noktaların dışında aşın derecede şırınga edilmişse veya boğaz, mesane ve diğer hassas noktalar gibi öldürücü yerlere vu-rulmuşsa, yahut iğnenin vurulması o anda ölüme sebeb olmuşsa, bu gibi hallerde de öldürücü olmayan vâsıta, öldürücü olarak kabul edilir. Anında ölüm hali ihtilaflıdır. Bazıları bunu kasıdlı Öldürme olarak kabul ederken, bazıları kasda benzer öldürme olarak kabul etmekte­dirler. Zîrâ, farazi olarak âlet öldürücü bir noktaya isabet etmediği sürece umumiyetle öldürücü olarak kabul edilmez. Fiilin şartlan, şekJİ veya ölenin durumu, fiili umumiyetle öldürücü olarak kabul edilmez. Fiilin şartlan şekli veya ölenin durumu, fiili umumiyetle öldürücü ni­teliğe sokmak için yeterli sebebler değildir. Keza ölümle neticelenen yara ve bereler bırakmak, acı ve elemler vermek de aynı şekildedir.

İmâm A’zam Ebu Hanîfe Şafiî ve Ahmed îbn Hanbel’in öldürücü âlette koştuklan şartlardan daha çok şartlar koşar. îmâm A’zam da Şafiî ve Ahmed tbn Hanbel gibi öldürücü âletin çoğunlukla öldürücü nitelikte olmasını, onlardan ayrı olarak Öldürücü âletin ölüm için ha­zırlanmasını şart koşar. Ona göre birinci şart, ikinciyi geçersiz hale getiremez. İmâm A’zam’a göre ister demirden, ister bakırdan, ister tahtadan, ister bunlann dışında kılıç bıçak, ok, ibre ve benzeri âletler olsun, ister bu âletlerin gördüğü yaralama vurma ve ezme işini gören ateş, cam parçası, mızrak ve benzeri türlerden olsun, insan vücudunda iz bırakan yaralayıcı veya delici her alet öldürücüdür. İmâm A’zam Ebu Hanîfe’den nakledilen bir diğer rivayete göre; yaralayıcı veya de­lici olmasa da demirden sopa, terazi mili, baltanın arka kısmındaki kurşun, bakır ve benzeri madenlerden olan aletler de öldürme için ha­zırlanmış âlet ta’rîfi içine girer.

Bir rivayete göre öldürücü âletin, ister yaralasın ister yaralama­sın, demirden veya demir hükmünde olan madenlerden olması gerekir. Bir önceki rivayete göre ise, ister demirden olsun, ister demirden baş­ka şeylerden olsun yaralayıcı veya delici olması gerektir. İmâm A’zam Ebu Hanîfe’den kuvvetle rivayet edilen görüş budur.

Öldürücü âlet umumiyetle öldürücü nitelikte bulunur ve öldürme için hazırlanmış olursa —kılıç veya talsanca gibi— fiil İmâm A’zam Ebu Hanîfe’ye göre kasıdlı öldürmedir. Eğer âlet genellikle öldürücü olmakla beraber yaralayıcı veya delici değilse, o zaman fiil kasda ben­zer öldürmedir. Şayet alet kırıcı ve incitici bir aletse —’büyük taş ve odun gibi— yine fiil kasda benzer öldürmedir. İmâm A’zam Ebu Ha­nîfe’ye göre; vuranın niyeti öldürme olsa bile aşağıda sayacağımız öldürme şekilleri, kasıdlı öldürme olarak kabul edilmez. Sadece kasda benzer öldürme olarak kabul edilebilir:

a) Suçlu, küçük bir sopa veya taşla yahut tekme ile genellikle öl­dürücü olmayacak şekilde öldürmeyi kasdeder de darbeleri ardarda devam etmezse, vukûbulan ölüm kasda benzer öldürmedir. Çünkü bu­rada öldürücü âlet değildir. Ayrıca öldürme için de hazırlanmamıştır, îmâm Mâlik’e göre ise bu tür öldürme kasıdlı öldürmedir. İmâm Mâlik ayrı bir şart ta gözetmez. İmâm Şafiî ve Ahmed îbn Hanbel’e göre ise öldürme fiilinin şekli, şartı, öldürülenin hali, isabet eden nokta ve öl­dürücü âletin ölenin cisminde bıraktığı izler, âleti genellikte öldürücü niteliğe girdirecek şekilde ise, bu tür öldürme kasıdlı Öldürme olarak kabul edilir.

b) Suçlu, genellikle öldürücü olmayan bir âletle öldürmeyi kas-detse ve tecâvüze uğrayan kişi ölünceye kadar darbelerini ardarda de­vam ettirse, bu öldürme tarzı da Ebu Hanîfe’ye göre kasıdlı öldürme olarak kabul edilmez. Çünkü suçlunun kullandığı âlet, genellikle öl­dürücü nitelikte ve öldürme kasdıyla hazırlanmış değildir. îmâm Mâlik, Şafiî ve Ahmed îbn Hanbel’e göre ise bu tür öldürme kasıdlı öldür­medir. İmâm Mâlik’e göre fiil, sırf düşmanlık kasdıyla işlendiği için kasıdlı ölüm olarak kabul edilir. İmâm Şafiî ve Ahmed İbn Hanbel’e göre ise; fiil, ölenin ölümüne kadar ardarda devam ettiği ve kullanılan âlet genellikle öldürücü olduğu için bu şekildeki öldürme fiili kasıdlı öldürmedir. Onlara göre daha önce de belirttiğimiz gibi âletin çoğun­lukla öldürücü nitelikte olması fiilin kasıdlı öldürme olması için yeter­lidir.

c) Suçlu genellikle öldürücü nitelikte olan ağır bir âletle öldürme­yi kasdetse, meselâ yaralayıcı ve delici olmayan kasaraların tokmağı veya büyük taş yahut ta büyük copla öldürmek isterse, Ebu Hnîfe’ye göre bu da kasıdlı ölüm olarak kabul edilemez. Çünkü öldürücü âlet her ne kadar umumiyetle öldürücü nitelikte ise de, öldürme için hazır­lanmamıştır. Binâenaleyh fiil kasıdlı öldürme olarak kabul edilemez.

İmâm Mâlik, Şafiî ve Ahmed İbn Hanbel ise, bu tür öldürmeyi kasıdlı öldürme olarak kabul ederler. Hanefî mezhebine mensûb fakîh-lerden Ebu Yûsuf ve İmâm Muhammed de İmâm Mâlik, Şafiî ve Ah­med îbn Hanbel’in görüşünü benimseyerek Ebu Hanîfe’ye muhalefet etmekte ve bu tür öldürmeyi kasıdlı öldürme olarak kabul etmektedir­ler. Hanefî mezhebinde kuvvetli olan görüş de bu iki imâmın görüşü­dür.

İmâm Ebu Yûsuf ve Muhammed’in diğer üç mezheb imamına uy­maları onlardan birisinin görüşünü benimseyip de Ebu Hanîfe’nin gö­rüşünü reddetmeleri manasına gelmez. îmâm Muhammed ile Ebu Yûsuf diğer üç mezheb imâmıyla Ebu Hanîfe’nin kaidesine bağlı olarak muvafakat etmişlerdir. Şöyle ki, İmâm A’zam Ebu Hanîfe’ye göre öldürücü âlet, umumiyetle öldürücü nitelikte olmalı ve öldürme için hazırlanmalıdır. İmâm Ebu Yûsuf ve Muhammed’in görüşü işte İmâm A’zam’ın bu temel kaidesine uymaktadır. Şöyle ki; onlar, ağır öldürücü vâsıtaları öldürme fiili için hazırlanmış bir âlet olarak değerlendir­mektedirler. Çünkü bu tür vâsıtalar, umumiyetle öldürme için kulla­nılır ki, bu kullanış onların öldürücü âlet niteliğini kazanmalarına se-beb olmuştur. Bu hal, o âletlerle vukûbulan öldürmelerin Ebu Hanî-fe’nin kaidesine göre kasıdlı Öldürme olarak kabulünü gerektirir. Gö­rülüyor ki, İmâm Muhammed ve Ebu Yûsuf’un İmâm A’zam’a muha­lefet ederek diğer üç imâmla birleşmeleri, temelde üç mezheb imamı­nın görüşlerini kabul etmekten doğmamakta, öldürme için kullanılan âletin değerlendirilmesinden doğmaktadır. Yani yine kendi imamla­rının kaidesine riâyet ederek ona karşı çıkmaktadırlar.

İmâm Mâlik’le diğer üç mezheb imâmı arasındaki ihtilâfın esâsı, İmâm Mâlik’in kasda benzer öldürmeyi kabul etmemesine dayanır. Ona göre Allanın kitabında sadece kasıdlı ve hatalı öldürme hükümleri var­dır. Bunun dışında üçüncü bir hüküm yoktur. Üçüncü bir hükmün varlığım söyleyenler nassın üstünde birşey söylemektedirler. Çünkü Kur’an-ı Kerîm’de kasıdlı ve hatalı öldürmeye dâir nass vardır, bunun ötesinde hiçbir nass yoktur. Nitekim Nisa sûresinde şöyle buyurul-maktadır:

«Bir mü’min’in, diğer mü’min’i hatâ dışında öldürmesi olur şey değildir. Bir mü’min’i yanlışlıkla öldürenin, bir mü’min köleyi âzâd etmesi ve öldürülenin ailesi bağışlamadıkça ona teslim edilmiş bir di­yet ödemesi gerekir. Öldürülen mü’min; düşmanınız olan bir toplu­luktan ise, mü’min bir köle âzâd etmek gerekir. Şayet sizin ile kendi­leri arasında andlaşnıa bulunan bir topluluktan ise ailesine verilecek bir diyet ve mü’min bir köle âzâd etmek gerekir. Bunları bulamayan kimsenin, Allah tarafından tevbesinin kabulü için iki ay ardarda oruç tutması gerekir. Allah Alîm, Hakîm olandır.»

. «Herkim bir mü’mini kasden öldürürse onun cezası içinde ebedî kalmak üzere cehennemdir. Allah ona gazâb etmiş, la’net etmiş ve onun için büyük bir azâb hazırlamıştır.»

İmâm Mâlik’e göre, kasıdlı öldürme; düşmanlık kasdıyla işlenen —hangi tür öldürücü âlet kullanırsa kullarısın— ve Ölümle neticelen­miş olan her fiildir. Eğer fiil; oyun, eğlence yahut da te’dîb kasdıyla işlenirse fiil, oyun, eğlence ve te’dîb kaidelerinin dışına çıkmadığı ve oyun, eğlence ve tedîb için hazırlanan âletlerle icra. olunduğu takdirde hatalı öldürme olarak kabul edilir. Ama bunun dışına çıkarsa kasıdlı öldürmedir.

Öldürmeyi, kasıdlı ve hatalı olarak ikiye ayırmanın tabiî neticesi olarak; suçlunun, fiili düşmanlık kasdıyla yapmış olmasını dikkate alıp bunun ötesinde öldürme için kullanılan âleti dikkate almamak gerekir. Zîrâ öldürücü âlette bazı şartların aranması, (genellikle öl­dürücü olmak, öldürme için hazırlanmış bulunmak gibi) küçük sopa ve kırbaç gibi genellikle öldürücü olmayan âletle meydana gelen ka-sıdlı fiillerin hepsinin (ardarda da olsa) hatalı olarak kabul edilme­sini gerektirir. Keza öldürme için hazırlanmamış olan âletlerle meyda­na gelen kasıdlı fiillerin de —bir insanı duvardan düşürmek, yardan atmak veya büyük bir sopa ile dövmek gibi— hatalı öldürme olarak kabul edilmesi îcâbeder. Ki böyle bir görüş serdeden olmamıştır. Şu halde öldürmeyi kasıdlı ve hatalı olarak ikiye taksim etmenin tabu neticesi olarak İmâm Mâlik, öldürücü âlette herhangi bir şart ara­mamak zorunda kalmıştır. Âlet ister genellikle öldürücü olsun, ister çoğunlukla veya ender olarak öldürücü olsun, fiil düşmanlık kasdıyla ve kasden işlendiği takdirde kasıdlı öldürmedir. Hattâ bu ikili taksim, öldürme kasdının bile şart koşulmamasını gerektirmektedir, çünkü öldürme kasdının şart koşulması, çoğu kerre kasıdlı öldürme halleri­ni hatalı öldürme haline çevirir ki, aslında durum hiç de böyle değil­dir.

Diğer mezheb imamları ise Öldürmeyi kasıdlı, kasda benzer ve ha­talı öldürme olarak üçe ayırırlar. Onların kasda benzer öldürme ko­nusunda dayandıkları delilleri Rasûlullah (s.a.) in yukarda bahsetti­ğimiz hadîs-i şerifleridir. Bu taksimin tabiî neticesi olarak kasıdlı öl­dürmeyle kasda benzer öldürme arasındaki fiillerin nev’inin tefriki gerekir. Üç mezheb imâmı bu iki tür arasındaki tefrikte, ayıncı bir özelliğe sahib bulunan unsuru dikkate almışlardır ki, o da öldürme kas-dıdır. Binâenaleyh suçlu, öldürmeyi kasdederse fiil kasıdlı öldürme­dir. Kasdetmezse kasda benzer öldürmedir. Ancak üç mezheb imâmı da suçlunun öldürme kasdmın anlaşılmasının kendini alâkadar eden bir husus olduğunu, suçlunun niyetine bağlı bulunduğunu .ye onun dı­şında birisinin bunu anlamasının çok zor olduğunu görmüşler, haricî bir delil bulunmadan bu durumun dâima su götürür olduğunu mü­şahede etmişler, haricî bir delil ile ancak şüphenin ortadan kalkaca­ğını görmüşler ve bu yüzden de suçlunun öldürme kasdının bulunup bulunmamasının sübûtu için sadece niyetini yeterli görmemişler, bu­nun yanısıra kullandığı âletin ve vâsıtanın mâhiyetini araştırmayı şart koşmuşlardır. Suçlunun kullandığı âlet niyetini ve suç kasdını ortaya koyan bir unsur, niyetini açıklayan haricî bir delildir. İşte bu delili belirlemek isteyince, üç mezheb arasındaki ihtilâf ortaya çıkmıştır. İmâm Şafiî ve Ahmed ibn Hanbel’e göre Öldürme kasdının delili, ge­nellikle öldürücü nitelikte olan bir âlet ve vâsıtanın kullanılmasıdır. İmâm A’zam Ebu Hanîfe’ye göre, öldürme kasdının dışa yansıyan de İlli, genellikle öldürücü olan bir vâsıta ve âletin kullanılması ve ayrı­ca bu vasıta ve âletin öldürme için hazırlanmış olmasıdır.

Yukarıdanberi yaptığımız açıklamalardan Öldürme kaselinin iki şekilde tesbît olunacağım belirtebiliriz.

a) Suçun işlenmesinde kullanılan âlet yoluyla

b) İtiraf ve şâhidlerin şehâdeti gibi normal delillerle.

Ne var ki, birinci yolla öldürme kasdı sabit olmadan hiçbir şekil­de kasdın sabit olduğunu değerlendirmek mümkün değildir. Zîrâ ikin­ci yolla gelen bütün isbât şekilleri meşkuk olarak kabul edilir. Ancak öldürmede kullanılan vâsıta ve âlet yoluyla kasdın sübûtü kesinlik ka­zanırsa şüphe zail olur. Öldürücü bir âlet kullanılmasıyla öldürme kasdmın var kabul edilmesi, reddi mümkün olmayan bir delil ve ke­sin bir karine değildir elbette. Suçlu, öldürücü âleti öldürme kasdıyla kullanmadığını isbât edebilir. Eğer savunmasında bunu isbât ederse, kasıdlı öldürmenin varlığı ortadan kalkar ve fiil kasda benzer öldür­me olarak kabul edilir.

îmâm Şafiî ve Ahmed ibn Hanbel ile İmâm A’zam Ebu Hanîfe arasındaki ihtilâfın esası, kasıdlı katli ta’yîn konusundaki farklı gö­rüşlerine istinâd eder. İmâm A’zam Ebu Hanîfe kasıdlı öldürme suç­larında kasdın sonuna kadar mevcudiyetini gerektirdiğini öne sür­mektedir. Böylece kasıdlı kati olduğu hiç şüpheye mahal kalmadan açıkça ortaya çıkmış olur. Çünkü Allanın Rasûlü: Katlin karşılığı kı­sastır, buyurmuştur. Kısas şartı her türlü kayıttan mutlak olarak vâ-rid olur. Mutlak kasıd ise, her bakımdan tamamen mevcut olan ka­sıttır veya hiçbir şüphenin bulunmadığı kasıttır. Ortada kasdın mev­cudiyetine dâir bir şüphe varsa, kasdın bütünüyle vâki’ olduğu kabul edilemez. Zîrâ kasıdla kasda benzer hal arasındaki fark, sadece öldür­me kasdıdır. Öyleyse kasdın ortaya çıkabilmesi için ortada şüphenin bulunmaması gerekir. Şüphe ise ancak, öldürmenin umumiyetle öldü­rücü ve öldürme için hazırlanmış bir âletle vukûbulması halinde vâ-rid olamaz. Çünkü öldürme için hazırlanmış ve umumiyetle öldürü­cü olan bir âletin öldürme fiilinde kullanılması, suçlunun hiçbir ihti­mal ve şüpheye mahal bırakmayacak derecede maksadını ortaya çı­karır. Böyle bir öldürme ‘fiilinde kasıd her yönde mevcûd olduğu fiil kasıdlı öldürme olarak kabul edilir. Bunun için Ebu Hanîfe, bir veya iki darbe ile ve Öldürme kasdıyla vukûbulan öldürmeleri, kasıdlı öl­dürme olarak kabul etmemiş kasda benzer öldürme olarak kabul et­miştir. Çünkü bir veya iki darbe ile normal olarak öldürme kasdının vürûdu sözkonusu değildir. Sadece tehdîd veya uslandırma kasdı gü-dülmüştür. İşte bu normal değerlendirme kasıdda bir şüphenin mev­cudiyetine delildir. Kasıdda şüphe mevcut olunca, kasıdlı öldürme du­rumunun varlığı sözkonusu olamaz. Keza İmâm A’zam Ebu Hanîfe artlarda ve sürekli olarak vurma ile vukûbulan ölümleri de kasda ben­zer öldürme olarak değerlendirmektedir. Zîrâ ölümün meydana gel­mesi için tek başına bir veya iki darbenin yeterli olması muhtemeldir. Bunun gerisindeki darbelere ihtiyâç kalmaz. Bir veya iki darbe ile ölüm yukarda belirtildiği gibi kasıdlı öldürme olarak kabul edilmediğine göre —çünkü bununla uslandırma veya te’dîbin kasdolunma ihtimâli vardır— Ebu Hanîfe genel kaide olarak ihtimâl halinde şüphenin vârid olduğunu, şüphe vârid olunca da kasıdlı öldürmenin sözkonusu ola­mayacağını ve bu nedenle fiilin kasıdlı öldürme olarak değerlendirile­meyeceğini öne sürmektedir.

İmâm A’zam Ebu Hanîfe’ye göre, genellikle öldürücü olmakla beraber öldürme için hazırlanmamış olan bir âletle vukûbulan ölüm­lerde bu durum; kasdın bulunmadığına delildir. Çünkü ona göre aslo-lan, her fiilin o fiili gerçekleştirmek için hazırlanan âletle yapılma­sıdır. Binâenaleyh o fiilin gerçekleşmesi için hazırlanan âletle yapıl­mamış olan fiil, failin bu fiili bizzat kasdetmemiş olması ihtimâlini ortaya çıkarır ki, ihtimâl durumu şüpheyi celbeder, şüphe ise kasıdlı Öldürmenin varlığından sözetmeyi imkânsız kılar.

İmâm Şafiî ile Ahmed ibn Harîbel, nev’i ne olursa olsun kullanı­lan âletin genellikle öldürücü olmasını kasıdlı öldürme için yeterli gö­rürler. Onlara göre âletin genellikle öldürücü olması, kati kasdının bulunduğuna delil, te’dîb ve uslandırma kasdının bulunmadığına işa­rettir. Failin öldürme kasdının mevcudiyetine bu da eklenince kasid bütünleşmiş olur ve şüphe durumu ortadan kalkar, binâenaleyh fiilin kasıdlı öldürme olarak değerlendirilmesi gerekir.

Bu esâsa dayanarak İmâm Şafiî ve Ahmed İbn Hanbel, küçük sopa ile bir veya iki kere vurmayı âlet genellikle öldürücü nitelikte ise, kasıdlı öldürme olarak kabul etmektedirler. Öldürülenin şartları veya fiilin vukûbulduğu mahal ve diğer durumlardan dolayı âletin genel­likle öldürücü hüviyette bulunması mümkündür. Ayrıca İmâm Şafiî ve Ahmed îbn Hanbel kuvvetli ve devamlı vurmayı da kasıdlı kati olarak kabul etmişlerdir.

Çünkü âletin devamlı olarak kullanılması çoğunlukla Öldürücü olmasına vesiledir. İmâm Şafiî ve Ahmed ibn Hanbel, umumiyetle öl­dürücü nitelikte olan, delici ve yaralayıcı hüviyette olmayan ağır maddelerle vukûbulan öldürmeleri kasıdlı öldürme olarak kabul eder­ler. Çünkü bu vâsıtaların umumiyetle öldürücü ve bunu kullanmanın kati maksadına delil olduğunu öne sürerler. Suçlunun niyetinde gizli olan kasıd esasıyla bu âletin kullanılması da birleşince kasıd tamam­lanmış olur ve ortada şüphe durumu kalmaz.

İmâm Ebu Yûsuf ve Muhammed, delici ve yaralayıcı olmayan taş ve odun gibi ağır vâsıtalarla vukûbulan öldürmeler konusunda Ebu Hanîfe’ye muhalefet ederler ve bu tür vâsıtalarla öldürmeyi kasıdlı öldürme olarak kabul ederler. Yukarda belirttiğimiz gibi Ebu Hanîfe bunu kasda benzer öldürme olarak kabul etmekteydi. İmâm Ebu Yû­suf ve İmâm Muhammed’in delilleri şudur: Yaralayıcı ve delici olma­yan ağır odun ve taşla vurmak çoğunlukla öldürücü niteliktedir. Öl­dürme kasdı olmadan böyle vâsıtalarla vurmak kullanıla gelen usûl değildir. Binâenaleyh suçlunun böyle bir vâsıtayı kullanmış olması, onun öldürme için hazırlanmış bir âlet kullandığını gösterir, dolayı­sıyla bu vâsıtayı kullanması çoğunlukla öldürücü olan ve öldürme için hazırlanmış bir âleti kullandığına ve öldürme kasdının bulundu­ğuna delildir. Kasıdda şüphe bulunmadığı için ve kasdın bütün un­surlarıyla mevcut olmasından dolayı bu tür öldürmeyi kasıdlı öldür­me olarak kabul etmek gerekir.

Beşerî hukuk bilginlerinin görüşleri çoğunlukla İslâm hukukçu­larının yukarda belirttiğimiz görüşlerinden ayrı değildir. Beşerî hu­kuk bilginleri de aynen İslâm hukukçuları gibi öldürücü fiille öldür­me âleti arasında ayırım yapmaktadırlar. Hiçbir iz bırakmadan vukû­bulan öldürmelerde kullanılan âletin öldürücü nitelikte olmasını be­şerî hukuk bilginleri de şart koşarlar. Zîrâ bu şartın bulunmaması suç­lunun kullandığı âletle suçun vukuunu imkânsız hale getirir.

Beşerî Hukuk bilginleri, öldürme için kullanılan âletin genellikle öldürücü nitelikte olmaması, ender veya bazı kerreler öldürücü olma­sı halinde değişik görüşler serdetmektedirler. Meselâ birisine tokat veya tekme atan veya kuvvetli bir sopayla vuran yahutta öldürmek kasdıyla ama öldürücü olmayan yerlerine vurup yaralayan kişinin du­rumu konusunda hukukçular değişik görüşler serdederler. Bazıları fiil ölümle netîcelenmemişse, kasıdlı öldürmeye başlangıç olarak kabul etmezler. Çünkü onlara göre kasıdlı katl’ın mevcudiyeti için katilin niyeti tek başına yeterli değildir.

Ayrıca katide kullanılan âletin genellikle öldürücü nitelikte ol­ması îcâbeder. Yaralama veya vurma nâdir olarak veya bazı kerreler öldürebilirse tokat ve tekme, hafif dövme ve Öldürmeyecek yerleri ya­ralama böyle değildir. Binâenaleyh bu durumda ‘beşerî hukuk bilgin­lerinin bir kısmı, vurma ve yaralamayı âdî dövme olayı olarak ka­bul etmektedirler. Diğer bir kısmı ise, bu gibi fiillerin katle başlan­gıç olarak kabul edileceğini, çünkü tekrarı halinde çoğunlukla öldü­rücü olacağını öne sürerler. Eğer vurma, yaralama veya öldürücü ol­mayan noktalara saldın üstüste devam ederse saldırıya uğrayanın öl­mesi muhtemeldir. Birinci grubun görüşü basit vurmalarla sürekli vurmalar konusunda Ebu Hanîfe’nin görüşüne uymaktadır. Ağır vâ­sıtalarla vurmalar konusunda ise, Ebu Yûsuf ve Muhammed’in görüsüne uymaktadır. Çünkü bu grubtan olanlar, suçlunun kullandığı öl­dürme âletinin yapısına bakmakta, fiilin tekrarını, şartlarına, tecâvü­ze uğrayanın halini ve üzerinde bıraktığı izleri nazar-ı i’tibâra alma­maktadırlar. İkinci grubun görüşleri ise bütünüyle İmâm Şafiî ve Ah-med ibn Hanbel’in görüşüne ve daha çok da İmâm Mâlik’in görüşü­ne uymaktadır. Ancak buradaki ittifak, sadece kati vâsıtasına mün­hasırdır, sorumluluğu münhasır değildir.

Vurma ve basit yaralamaların neticesinde ölüm hâdisesi vukûbu-lursa, Fransız hukukçularının çoğunluğu bu fiili, ölümle sonuçlanan vurma olarak kabul etmektedirler (vurma ve yaralamadan doğduğu kesin olduğu takdirde). Fakat maktulün önceden tutulduğu bir has­talığın, bilâhare yakalandığı bir illetin yahut da tedavîyî ihmâl etme­sinin neticesinde ölümün vukûbulması kesinlik kazanırsa, suçlu sade­ce vurmadan sorumlu tutulur, ölümden sorumlu tutulmaz. İsterse ölen kişi, vurma ve yaralamanın te’sîriyle ölmüş olsun. Çünkü bu gö­rüşü benimseyen hukukçulara göre ölüm, doğrudan doğruya suçlu­nun fiilinin neticesinde vukûbulmuş değildir. Yani suçlunun fiili, ölü­mü doğuran sebeb değil arızî bir sebebtir. Bu görüş tamamıyla Ebu Hnîfe’nin bilumum kasıdlı öldürme konusundaki görüşüne uyduğu gibi, Ebu Yûsuf ve Muhammed’in delici ve yaralayıcı olmayan ağır vâsıta­larla öldürme konusundaki görüşüne uymaktadır.[13]

Kasıdlı Öldürmenin Cezaları

İslâm hukukunda kasıdlı öldürmenin cezası birden çoktur. Ka­sıdlı öldürmenin bir aslî bir de tebaî (bağlantılı) olmak üzere iki tür cezası vardır. Aslî cezalar şunlardır :

a) Kısas,

b) Diyet,

c) Ta’zîr,

d) Ve bir görüş uyarınca keffâret,

Tebaî (asla bağlı) olarak verilen cezalar ise, ikidir:

a) Mirastan mahrumiyet,

b) Vasiyetten mahrumiyet.

Kısas : İslâm hukukunda kasıdlı öldürme suçu işleyen kişiye kı­sas cezası uygulanır. Kısas demek misliyle mukabele demektir. Yani, suçluyu işlediği fiilin aynıyla cezalandırmaktır. Öldürme suçunda’mis­liyle mukabele yine öldürmedir. Kısas cezasının verilmesi için öldür­me fiilinin önceden planlı suçun eşlik etmesiyle etmemesi arasında bir fark yoktur. Kasıdlı öldürme fiilinin cezası her halükârda kısasdır.

Ancak harabe (çatışma) hali müstesnadır, ölümle birlikte hırsızlık durumu da mevcut olursa, bu takdirde verilecek ceza hem öldürme, hem de asılmadır. Ancak burada verilen ceza suçluyu kasıdh katil olarak değerlendirmekten neş’et etmemekte yol kesici ve savaş çıkar­tıcı olarak değerlendirilip cezalandırılmaktadır.

Diyet ve ta’zîr cezalan İse, kısas cezasına bedel olarak verilir. Bi­nâenaleyh, meşru’ sebeblerden her hangi birisiyle kısas yapmak müm­kün olmazsa, onun yerine diyet ve buna ilâve olarak, teşri’ yetkisini hâiz kurullar uygun görürse tâzîr cezası verilir. Keza, diyet cezası da yine normal sebeblerden her hangi birisi dolayısıyla mümkün olmaz­sa yerine ta’zîr cezası verilir. Sadece diyet cezasının bedel olarak geç­mesiyle, ta’zîr cezasının diyetin yerine geçmesi halinde aradaki fark şuradandır: Ta’zîr cezası zaman zaman kısas cezasına bedel olarak, zaman zaman da aslî cezası kısas olan ama kısas uygulanamadığı için yerine diyet cezası gereken cezalara bedel olarak verilir. Demek ki ta’zîr cezası, hem kısas hem de diyet cezasına bedel, diyet cezası ise, sadece kısasa bedel olarak verilir.

Diyetin kısasa bedel olarak değerlendirilmesinin neticesinde iki durum ortaya çıkar:

a) Hâkim bir fiile iki cezayı birlikte veremez. Ancak fiiller bir­den fazla olursa, bunları birleştirerek cezalandırmak caizdir. O kişi­ye, bazı fiillerinden dolayı kısas, diğer bazı fiillerinden dolayı da di­yet cezası verilir. Meselâ, bir kişi bir başka kişiyi kasıdlı olarak öldü­rürse, ona ancak kısas cezası verilebilir. Ama kısas cezası vermek im­kânı olmazsa; ya ta’zîr cezasıyla birlikte diyet, yahut sadece diyet ce­zası verilir. Eğer diyet cezası vermek de mümkün olmazsa, sadece ta’­zîr cezası verilebilir. Bir kişi iki şahsı birden Öldürürse, ölenlerden bi­risinin ölmesine karşılık kısas cezası ikincisinin öldürülmesine karşı­lık kısas cezası vermek imkânı kalmadığı için diyet ve ta’zîr cezası verilir. Eğer, kısas ve diyet cezası vermek mümkün olmazsa, sadece ta’zîr cezası verilir. Neticede adama verilen hüküm, kısas diyet ve ta’­zîr cezalan olur. Hulâsa, ikinci ceza; birinci cezaya bedel olarak ve­rilmişse, aslî ve bedelî cezaların birleştirilmesi caiz olmaz. Ancak, iki. aslî cezayı veya iki bedel cezasını cem’ etmek caizdir. Meselâ hem di­yet, hem de ta’zîr cezasını birleştirmek mümkündür. Çünkü her ikisi de kısas cezasına bedeldir. Kısas cezasıyla keffâret cezasını da birleş­tirmek mümkündür. Çünkü, her ikisi de aslî cezadır. Eğer ortada ak-Ien, şer’an bir engel yoksa, aslî ceza ile bedelî cezayı birleştirmek de caizdir.

Kısasın asıl, diyet ve ta’zîrin bedel cezası olduğunun kabul edil­mesi neticesinde; hâkimin ancak aslî ceza vermek imkânı olmadığı takdirde bedel cezası verebileceği ortaya çıkar. Kısası önleyen meşru’ bir sebeb varsa, kısas cezası yerine bedeli ceza verilir. Böyle bir engel yoksa aslî cezanın verilmesi vâcibdir.

Kısas’a engel olan hususlar :

Kasıdlı öldürmenin ilk ve aslî cezası kısasdır. Suçun rükünleri mevcûd olduğu müddetçe, suçluya kısas cezası vemek îcâb eder. An­cak, kısas cezasını vermeyi önleyen bir sebeb varsa, durum değişir. Kısas hükmünü önleyen sebebler üzerinde ittifak edilmiş değildir. Hepsinde de ihtilâf vardır. Hukukçuların ekseriyeti bir kısmını kabul ederken, bazıları da bir kısmını kabul etmemektedir, ki aşağıda bun­ları açıklayacağız.

Kısası engelleyen birinci mania, maktulün, katilin bir parçası ol­masıdır. İmâm A’zam, Şafii ve Ahmed maktulün, katilin bir cüz’ü ol­ması halinde kısas hükmünün mümtenî’ olacağı görüşündedirler. Mak­tul, katilin çocuğu olduğu takdirde bir cüz’ü sayılır. Binâenaleyh, baba, evlâdını kasıdlı olarak öldürürse, kısas cezası uygulanmaz. Çünkü, Al­lah’ın Rasûlü : Baba çocuğundan dolayı tutuklanamaz. Sen ve malın babanındır, buyurur. Birinci hadîs kısası açıkça men’etmekte, ikinci­si, açıktan açığa men’etmemekle beraber umûmî hükmünden men’etti-ği anlaşılmaktadır. Çünkü, çocuğun, babanın malı olarak değerlendi­rilmesi, her ne kadar gerçek manâda bir mülkiyeti isbât etmez ise de, kısası durduracak bir şüphe olarak kabul edilir. Ve İslâm hukukunda «hadlerin şüphelerle durdurulacağı» gerçeği bir umûmî kaidedir.

Çocuk babasını veya annesini öldürürse İslâm hukukunun umûmî kaideleri uyarınca, kısas hükmü uygulanır. Çünkü, husûsî hüküm; umûmî hükümden sadece ana ve babayı çıkarmıştır. İslâm hukukçu­ları ana ve babayla çocuklar arasındaki bu farklı hükmün nedeni ola­rak şunu göstermektedirler: Çocuğun korku ve sindirilmeye ihtiyâcı babadan daha çoktur. Çünkü, baba ve anne çocuğunu bir menfaat karşılığı olarak ve kendisi için değil, içten gelen bir duyguyla sever­ler. Çünkü çocuk babanın hâtırasını canlandırır. Bu ise, baba ve an­nenin çocuğun hayatına karşı son derece titiz olmalarını îcâb ettirir. Çocuk ise, baba ve annesini onlar için değil, kendisi için sever. Yani çocuk, anne ve babasına gördüğü fayda mukabilinde muhabbet bes­ler. Bu ise, baba ve annesinin hayatını titizlikle korumasını gerektir­mez. Çünkü, anne ve babanın malı, onların ölümünden sonra kendi­sine kalacaktır. Kendi nefsine karşı olan sevgisiyle, anne ve babası­nın hayatım muhafazaya karşı göstereceği titizlik çatışır.

Diğer bazı İslâm hukukçuları ise, hükümdeki bu ayrılığın nedeni olarak şunu gösterirler: Anne ve baba çocuğun dünyaya gelmesine sebeb olmaktadırlar. Çocuk ise, onların yok olmasına sebeb olamaz. Bu görüş, İslâm hukukçularının bazıları tarafından derinlikten uzak olarak nitelendirilmiştir. Çünkü, baba kızıyla zina ettiği takdirde recmolunur. Binâenleyh, onu dünyaya getirmeye sebeb olduğu halde, zina etmesi kendisinin dünyadan giderilmesine sebeb olmaktadır. Ger­çekte ise, babanın veya annenin yok olmasının sebebi, kız veya oğlan çocuğu değil, babanın veya annenin işlemiş oldukları suçtur.

Üç İslâm mezhebine göre, anne ve baba terimine anne ve baba tarafından yukarılara doğru çıkan bütün cedler girer. Çocuk ve evlâd teriminin içine de aşağıya kadar giden bütün nesiller girer. Baba de­nince, babanın babası, anne denince de annenin babası ve bütün de­deler girerler. Çocuk deyince de, torunlar, torunların torunları ve en alta kadar bütün küçükler dâhil olur.

Annenin hükmü de babanın hükmü gibidir. Bir anne çocuğunu öldürürse, ona kısas hükmü uygulanmaz. Çünkü, âyet-i kerîme’de «vâlid» denilmektedir ki, bu doğuran anlamına gelir. Anne de çocu­ğu doğurandır. Binâenaleyh hüküm bakımından baba ile anne müsa­vidir. Kaldı ki, anne daha çok ihsana muhtaçtır. Öyleyse anneye kı­sas hükmünün uygulanması gayr-i mantıkîdir. İmâm Ahmed’in amel edilmeyen bir başka görüşüne göre, anne çocuğunu öldürse, öldürü­lür. İmâm Ahmed bu görüşünü şu nedene dayandırır: Annenin çocuk üzerinde velayet hakkı yoktur. Öyleyse, çocuğunu öldüren anne de öl­dürülür. Ancak bu görüşe hemen şöyle karşılık verilebilir: Kısasın engellenmesi konusunda velayetin olup olmaması söz konusu değil­dir. Çünkü, babanın da büyük çocuk üzerinde velayet hakkı kalma­dığı halde, kısas hükmü tatbik edilmez.

Nine de anne hükmündedir. İster baba tarafından olsun ister anne tarafından ninenin hükmü aynen dedenin hükmü gibidir. Anne ve baba çocuklarıyla din ve hürriyet konusunda ister müsavi olsun, is­ter ayrı düşüncede olsun, kısas hükmü uygulanmaz. Çünkü, kısas hükmünün uygulanmayışının esâsı babalık ve annelik şerefidir ve bu şeref ister aynı dinden olsun, isterse olmasın her zaman için mevcut­tur. Meselâ, kâfir olan bir baba, müslüman olan evlâdım öldürse, veya bir köle hür olan çocuğunu öldürse, babalık şerefinden dolayı kısas hükmü tatbik edilmez. İmâm Ahmed’in, jöne amel edilmemiş olan bir başka görüşüne göre, baba çocuğundan dolayı öldürülemediği gibi, ço­cuk da babasından dolayı öldürülemez. Bu görüş, hemen şöylece red­dedilebilir. Eğer babanın evlâdından dolayı öldürülemeyeceğine dâir husûsî hüküm bulunmamış olsaydı, her ikisinin umûmî şer’î hüküm­ler muvacehesinde öldürülmeleri îcâb ederdi. Kaldı ki, çocuk için baba herhangi bir yabancıyla kıyaslanmayacak hürmet hakkına hâizdir. Çocuk yabancı bir kişiyi öldürdüğü zaman kısas uygulanacağına göre, babasını öldürdüğü takdirde, bu hükmün uygulanması daha evlâdır

İmâm Malik ise, diğer üç mezheb imamına muhalefet ederek, ev­lâdını te’dîb kasdıyla dövüp de babanın öldürdüğüne dâir şüphesi vârid olmadıkça veya kati olarak öldürmek istediği sabit oldukça, öldü­rüleceği görüşünü serdeder. Babanın öldürme, kasdı, çocuğunu ağır şekilde dövmesi, yahut karnını yarması, yahut bir uzvunu koparması ile sabit olur. Bu davranışları te’dîb kasdı gütmeyip, öldürmek istedi­ğinin delilidir, binâenaleyh bu fiillerinden ötürü katlolunur. Fakat bir baba, evladını te’dîb kasdıyla döver, boğazını sıkar veya kılıcıyla çar­par, yahut demir bir çubukla vurur çocuk ölürse kısas hükmü tatbik olunmaz. Çünkü babanın evlâdına karşı besleyeceği babalık şefkati ve sevgisi tabiatı itibarıyla, bir babanın evlâdının evlâdını öldürme kas-dının mevcudiyeti konusunda şüphe îrâs eder. Bu ise hadlerin durdu­rulması için yeterli bir sebeptir. Bu takdirde kısas yerine, ağırlaştırıl­mış diyet hükmü verilir.

El-Müdevvene adlı eserde belirtildiği gibi, kasıdlı öldürmede —ha­talı öldürme değil— baba tarafından akrabalara hiçbir sorumluluk yükletilemez.

Aslında hatalı öldürmenin diyeti ağırlaştırılmış diyet değil, hafîf-leştirilmiş diyettir. Ağırlaştırılmış diyet ise, kısas cezasının yerine ge­çen, yani kasıdlı öldürme suçuna uygulanan cezanın bedeli olan bir cezadır. Acaba; İmâm Mâlik, fiili kasıdlı olarak değerlendirmiş ve Al­lah’ın Rasûlü’nün «şüphelerle hadleri durdurunuz» sözlerine uygun olarak, şüphe durumu vârid olduğu için, kısası durdurmuş ve kısas yerine ağırlaştırılmış diyet hükmünü mü uygun görmüştür? Yoksa fiili hatalı öldürme olarak değerlendirmiş ve suçun şenâatmdan dola­yı diyetin ağırlaştırılmasını mı istemiştir? Tercih olunan görüş, İmâm Mâlik’in, fiili kasıdlı olarak kabul edip biraz sonra açıklayacağımız gibi mevcud şüpheden dolayı, kısası durdurduğu noktasındadır. Bu­nunla beraber fiili hatâ olarak değerlendirmiş olduğunu, ancak iğ­rençliğinden dolayı suçu ağırlaştırdığını söylemek mümkündür. Diye­tin ağırlaştırılması halinde, annenin hükmü de babanın hükmü gibi­dir. Dede ve nine de anne ve baba gibidir. Çocukları ve torunlar da aynı çocuklar gibidir.

Üçüncü bir görüş de şöyle demektedir: İmâm Mâlik kasda ben­zer öldürmeyi ancak bu gibi hallerde kabul etmiş ve bu fiili kasda ben­zer öldürme olarak değerlendirmiştir. Maliki mezhebinde bu görüşün de dayanağı bulunmakla beraber, Mâlikîler tarafından hükme setoeb olarak serdedilmiş olduğu söylenebilir. Şüphesiz ki, Mâliki mezhebi­nin prensiblerine, ilk iki görüş daha uygun ve yakındır.

Yeri gelmişken, şüpheli hallerde hadlerin durdurulması kaidesi­nin öldürme suçunun tatbikatıyla ilgili biraz bilgi vermemiz faydalı olacaktır. Şüpheli hallerde hadlerin durdurulması “kaidesi uyarınca, suçlunun fiilinde veya kasdında mevcut bulunan her şüphenin neti­cesinde, suç; haddi gerektiren bir suç ise had durdurulur. Ve suçluya had cezasına bedel olarak ta’zîr cezası verilir. Bu şekilde had ce­zalarında kaidenin tatbiki kolaydır. Ancak öldürme suçlarında kaide­nin tatbiki mümkün olmakla beraber nâdirdir. Hemen hemen tatbik edilmemektedir. Vakıa, tatbiki şekilde, mânâdadır. Çünkü kati fiili bir çeşit olmakla beraber kasıdlı kati, kasda benzer kati, hatalı kati gibi muhtelif nev’ilere ayrılır. Kasıdlı katl’de fiilde şüphe mevcut olunca, şüpheyle haddi durdurmak mümkün olmaz. Çünkü, şüphe vârid olun­ca fiil hatalı kati veya yaralama fiili olur. Eğer, şüphe kasıdda vârid-se, fiil, kasda benzer katl’dir. Böylece kati fiilinin çeşitli adlar alarak şekillenmesi, haddi durdurma hâdisesinin tatbikini Önler. Keza fiil, kasda benzer öldürme fiili olursa, şüphe ya fiilde olacaktır, ya da ka­sıdda. Eğer fiilde veya kasıdda şüphe olursa fiil hatalı öldürme ve ya­ralama olarak kabul edilir. Şayet şüphe, hatalı öldürmede vârid olur­sa, fiil hatalı yaralama olarak kabul edilir. Şu halde, öldürmedeki şüp­he öldürmenin nevini daha aşağıdaki bir yere indirmekte ve hadd daha aşağı bir hüküm ile geçiştirilmektedir. Demek ki, bu durumda kaide, ma’nen tatbik olunmakta fakat şeklen tatbik olunamamakta­dır. Mâliki mezhebine göre ise, kaidenin tatbikine yer yoktur. Çünkü, Mâlikîler Ölümü, hatalı ve kasıtlı öldürme diye iki çeşit olarak kabul ederler. Kasıdlı öldürme olarak kabul edilmeyen öldürmeler hatalı öl­dürme olarak kabul edilir. Şüphe kasıdda veya fiilde vârid olursa, kati hatalı öldürme veya yaralama olarak kabul edilir.

Leys İbn Saad ve Zührî, kocayı, babaya kıyâs etmektedir. Çocuk ve malı —Rasûlullah’ın hadîsi uyarınca— babanın mülküdür. Karı da kocanın nikâh akdiyle mülküne girdiğine göre, o cariyeye benzemekte­dir. Binâenaleyh cariyede mülk şüphesi vârid olduğu için, kısas tat-bîk olunamadığı gibi, karıya da kısas tatbik olunamaz. Ancak, cum-hûr-u fukahâ ve özellikle dört mezheb imâmı bu görüşe asla itibâr et­mezler. Dört mezheb imamına göre, eşlerden her biri ötekinden ayn iki şahsiyet olarak kabul edilir. Birbirlerini Öldürmeleri halinde, tıpkı yabancıları öldürmede olduğu gibi sorumluluk yüklenmiş olurlar ve öldürülürler. Kocanın karıya mâlik olduğu görüşü ise, asla doğru de­ğildir. Karı, hürdür. Koca ancak kocalık haklarını kullanmak yetki­sine sahiptir. Bu bakımdan o, kiralanmış bir nesneye benzer. Kaldı ki, nikâh koca tarafından karıya akdolunduğu gibi, kan tarafından da kocaya akdolunmaktadır. Çünkü, nikâh ile beraber, koca onun ba-cısıyla evlenmeme akdi yapmakta ve onun dışında dörtten fazla ka­dın almama hakkı vermektedir. Birleşme hakkı konusunda kadından istenen şey, kocadan da istenmektedir. Sadece kocanın kadın üzerin­de Allah’ın verdiği bir hak olarak hâkimiyet hakkı vardır. Bu da ona verdiği malı, nafaka ve mihirden dolayıdır. Eğer bu durum bîr şüphe ise, îrâs olunan bu şüphe tek taraflı değil, iki taraflı olur.

Kısasa mâni’ olan ikinci engel, maktul suçluya denk olmalıdır.

İmâm Mâlik, Şafiî ve Hanbel, maktulün katile denk olmasını şart koşarlar. Eğer denk değilse, kısas hükmü mümtenî olur. Maktu]; katile, katil; maktule hürriyet ve islâmiyet dışında denk olarak ka­bul edilir. Eğer, hürriyet ve İslâmiyet konusunda denk iseler müsâvî olarak kabul edilir ve aralarındaki diğer farklara bakılmaz. Kişisel ol­gunluk ve organların selâmeti şeref ve haysiyet bakımından bir üstün­lük, bir eşitlik şartı yoktur. Uzuvları sağlam olan; uzuvları eksik biri tarafından öldürülebilir. Sağlıklı; hasta tarafından öldürülebilir veya bunun tersi de olabilir. Küçük büyüğü, güçlü güçsüzü, cahil âlimi, deli akıllıyı, me’mûr âmiri, dişi erkeği ve benzer şekilde birbirlerini öldür­me olabilir. İslâm hukukçuları arasında, erkeğin erkeği, kadının ka­dını öldürmesi arasında bir fark yoktur. Çünkü yüce Allah : «Hüre hür, köleye köle, kadına kadın» diye buyurmuştur. Ancak, İslâm hukukçu­ları bu âyetin tefsirinde değişik görüşlere sahiptirler. Kimilerine göre, âyet-i kerîme, nev’in hükmünü ele almıştır. Bir nev’i diğer bir nev’iyi öldürdüğü zaman, o nev’e dâir hüküm koymuştur. Ancak, iki nev’iden birisi diğerini öldürdüğü takdirde bu konuya temas etmemiştir. Bu­nun için İslâm hukukçuları bu konuda iki ayrı görüşe sahiptirler. Bi­rinci görüş taraftarları (bu Hz. Ali’den nakledilen bir rivayettir) ka­dını Öldüren erkeğin öldürülüp sahiplerine yan diyet verileceğine kâni’dirler. Bu grubun delili; nass’ın ancak, nev’in nev’i öldürmesi ha­linde hüküm vaz’ettiğini ve bunun dışında bir hüküm vaz’etmediğidir. Kadının diyeti, erkeğin diyetinin yarısıdır. Binâenaleyh kadını Öldü­ren erkek Öldürülür ve geriye kalan yarısı için öldürülen kişiye diyet ödenir. Eğer, kadının sahipleri isterlerse erkeği öldürmezler ve ondan kadının diyetini alırlar.

Bir kadın bir erkeği öldürürse, maktulün sahipleri isterlerse, ka­dını öldürürler ve yan diyet alırlar, isterlerse öldürmezler ve tâm di­yet alırlar.

İmâm Kurtubı der ki: Ebu Ömer bu görüşe ek olarak demekte­dir ki, kadın erkeğe denk olmazsa ve Allah Rasûlünün «müslümanla-nn kanlan birbirine denktir» hadîs-i şerîfi’nin hükmü altına girmez­se, kendisiyle denk olmayan bir kadın yüzünden bir erkek, niçin öldü­rülecektir? Ayrıca ulemânın, diyetle kısasın birleşemeyeceği konusun­daki icmâ’a rağmen, hem yan diyet, hem de öldürme nasıl olur? Di­yetin kabulü katilin ölümünü haram kılar ve kısası engeller.

İkinci görüş taraftarları ise, kadına mukabil erkeğin, erkeğe mu­kabil kadının öldürüleceği görüşündedirler. Dört mezheb imamının görüşü de bu merkezdedir. Ve delil olarak yüce Allah’ın : «Hür’e hür», âyeti celîle’si ile, Allah Rasûlünün «müslümanların kanlan birbirine denktir» hadîs-i şerîfi’ni serdetmektedirler. Allah’ın Rasûlü Yemen halkına farzları ve sünnetleri bildiren bir mektub yazmış ve bu mek-tubda erkeğin ve kadının iki ayrı şahsiyet olduklarını ve her birinin diğerine karşı iftira etmesi halinde katlolunacağını, iki erkek gibi ka­dının erkeğe, erkeğin kadına mukabil öldürüleceğini bildirmiştir. An­cak kısasla beraber, başka bir şey gerekmez. Çünkü, vârid olan kısas-dır. Kısasda niyetlerin değişik olmasına itibâr yoktur. Çünkü, bir kişi için bir topluluk öldürülür, hıristiyan mecûsı için dinleri değişik olmasına rağmen öldürülür. Keza, değerler fazla olmasına rağmen, bir hür bir köle için öldürülür.

Şia’nın Zeydiyye koluna mensûb olanlara göre de, bir kadın er­keği Öldürürse, erkeğe karşılık kadının öldürülmesi gerekir ve bunun ötesinde bir şey yapılmaz. Bir erkek kadını öldürürse, kadına karşı­lık erkek öldürülür ve erkeğin vârislerine yan diyet verilir. Kısas; an­cak bir hükmü iltizâm etmeleri şartıyla vâcibdir.

Kısasın uygulanabilmesi için denklik katil tarafında değil mak­tul tarafında olmalıdır. Eğer maktul katile denk değilse, kısas müm­kün olmaz. Meselâ, katil müsiüman, maktul kâfir olursa, veya katil hür maktul köle olursa, kısas mümtenî olur. Katilde denklik şartı yok­tur. Eğer katil maktule denk değlise, bu; kısası önlemez. Çünkü denk­lik şartı üstünün daha aşağıdan birisine mukabil öldürülmesini önle­mek için konmuştur. Yoksa, aşağıdan birisinin üstüne mukabil öldü­rülmesi için değil. Meselâ, bir kâfir bir müslümam Öldürürse veya bir köle hür birisini öldürürse, aralannda denklik olmamasına rağmen, onlar da öldürülürler. Çünkü buradaki eksiklik, katilde değil maktul­dedir. Bu eksiklik, küfür, kölelik, farklılık ise, hürriyet ve müslüman-hktır.

a) Hürriyet: îmâm Mâlik, Şafiî ve Hanbel, hürr’ün köleye mu­kabil öldürülemeyeceği görüşündedirler. Çünkü, Allah Rasûlünden şöyle bir hadîs rivayet olunmuştur: «Hürr’ün köleye mukabil öldürül­meyeceği bir kaidedir» veya bir kölenin, köleliği dolayısıyla eksik sa­yılacağını ve hür’e denk olmayacağını kabul ederler. Onlara göre hür­riyet; suçluda değil, maktulde lâzımdır. Eğer tecâvüze uğrayan hür, suçlu köle ise, suçluya kısas uygulanmaz.

İmâm A’zam ise, hürlerle köleler arasında hiçbir fark olmadığını ve her ikisine de karşılıklı olarak kısas uygulanacağını kabul eder. Kısasda hürriyet şartını ileri sürmez. Ona göre, ister hür köleyi Öl­dürsün, isterse köle hürr’ü öldürsün, her iki halde de suçluya kısas yapmak gerekir.

îmâm A’zam, istisnaî olarak efendinin kölesine karşı öldürüleme-yeceğini söyler.

Şayet maktul, katilin kölesi ise veya katilin, kısasa mâlik oldu­ğu şüphesi varsa, Rasûlullah (s.a.) m «Ne baba evlâdından dolayı, ne de efendi kölesinden dolayı kısas olunur» fermanına binâen katile kı­sas uygulanmaz. Kısas uygulanmamasının sebebi şudur: Şayet kısas gerekecek olsaydı —kısas hakkına tüm olarak sahip ise— efendiye ge­rekecekti ki, bu hadîs uyarınca onun ne lehinde ne de aleyhinde kısas hükmü verilebilir. Eğer efendi kısasa tüm olarak sahip değil se kıs­men sahib ise bu takdirde de kısas uygulanamaz. Çünkü kısas bölün­mez bir bütündür, bir kısmının uygulanıp bir kısmının uygulanma­ması mümkün değildir. Kısasa mâlik olma durumu vârid ise, şüphe söz konusu olduğu için kısas uygulanmaz. Çünkü kısas olunan kısım­da vârid olan şüphe, haddi önleyici bir unsurdur. Fakat köle, efendi­sini öldürürse kısas uygulanır. Zîrâ kısas emri umûmî bir emirdir ve bu umûmî emrin istisnası sadece baba ve efendidir. Bu açıklamalar­dan ortaya çıkıyor ki, İmâm A’zam Ebu Hanîfe, efendinin kölesi kar­şısındaki durumunda diğer imamlarla müttefik, geriye kalan konu­larda ise muhaliftir.

Diğer bazı fukahâ da, efendi kölesini öldürdüğü takdîrde kısas uygulanması gereğine inanırlar. Nehaî ve Dâvûd, efendinin kölesini öldürmesi halinde onun da öldürüleceği görüşündedirler. Çünkü Al-lahın Rasûlünden şu hadîsi rivayet ederler: Kim kölesini öldürürse, biz de onu öldürürüz. Kim kölesinin kulağını keserse, biz de onun ku­lağını keseriz.

Hürle kölenin denkliği konusunda İslâm hukukçularının görüşle­rinin hülâsası budur. Bu görüşleri serdederken, İslâm hukukunun bu noktayla ilgili düşüncelerini ortaya koymak istedik. Biliyoruz, kölelik günümüzde ortadan kalkmış durumdadır. Artık ne efendi vardır, ne de köle. Ve Öyle sanıyoruz ki, yeryüzünde köleliğin ibtâline çalışan ve bu noktada teşvik eden ilk sistem İslâm hukuk sistemidir.

b) İslâmiyet:

Müslümanm gayr-i müslim’i öldürmesi.

İmâm Mâlik ve Şafiî’ye göre, bir müslüman bir kâfiri öldürdüğü takdîrde nasıl olursa olsun katlolunmaz. Çünkü, kâfir müslümana denk değildir. Ama kâfir bir müslümam öldürdüğü takdîrde, müslü­mana mukabil kâfir öldürülür. Çünkü bu şekildeki ölüm, bir alt de­recede olanın bir üst derecede olanı öldürmesidir. İmâm Mâlik ve Şafiî, cizye ödeseler bile, bu hükmün zimmîlere tatbik edileceği görü­şündedirler. Onlara göre, İslâm’ın hükümleri zimmîlere de uygulanır. Delilleri ise şudur: İslâm’da kısasın vâcib olmasının şartı denkliktir. Küfür ise bir büyük eksikliktir. Eğer, bir tarafda kâfir bir tarafta müslüman varsa, müsavat ortadan kalkmıştır ve kısas vücûbu müm­kün olmaz. Çünkü Allah’ın Rasûlü şöyle buyurmuştur:

Müslümanların kanları birbirine eşittir. Onlardan en aşağılarda olanlar ahidlerini yerine getirirler. Ve bir mümin bir kâfire mukabil öldürülemez.

Aslında küfür; kişinin kanım mübâh kılar, ancak zimmet sözleş­mesinin yapılması, bu mübâhiyeti ortadan kaldırır. Nasıl bir müslü-man; kâfir bir müste’mene karşılık öldürülemezse, zimmîye mukabil de öldürülemez.

İmâm A’zam ise, müslümanın zimmîye mukabil, zimmînin de müslümana mukabil öldürüleceği görüşündedir. O demektedir ki, kı­sas hükmünü bildiren nass, umûmî olarak vârid olmuştur. Allah Kita­bında «Size öldürmelerde kısas farz kılındı.»

«Ve onda (Tevrat’ta) onlara yazdık ki, cana can…»

«Kim de zulmedilerek öldürülürse biz onun velîsi için bir yetki kılmışızdır.» buyurmaktadır. Görülüyor ki bu nass’lar, umûmî olarak varid olmuştur. Hiç bir ölü ve can arasında fark yoktur. Kim bu nass-lann tahsîs veya takyîd olunduğunu iddia ederse, bu iddia delilsizdir. Allah Teâlâ kitabında «Sizin için kısasda hayat vardır, ey akıl sahib-leri» buyurmaktadır. Zimmîye karşılık müslümanın katledilmesinde, müslümana karşı müslümanın katledilmesinde, kısasdaki hayatiyet gerçeği daha derin olarak tezahür etmektedir. Çünkü müslümam, zimmîyi öldürmeye sevkeden hususiyet, kızdığı anda dinî düşmanlığı olacaktır. Böyle bir tahriki önleyecek mühim bir engelin bulunması lâzımdır. Bunun için zimmîyi öldüren müslümana kısas hükmünün farz olması, kısastaki hayatiyet manasını gerçekleştirmek bakımından son derece manidardır.

îmâm Mâlik ise, İmâm A’zam’dan farklı olarak şöyle düşünmek­tedir : Bir müslüman bir zimmîyi aldatarak öldürürse, müslümanın katli gerekir. Aldatma malım almak için yanlış bir yere sürükleme ve benzer şekillerde olabilir.

Bir kişiyi malını almak için aldatarak bir yere götürüp öldürmek, İmâm Mâilk’e göre bir nev’i harabe şeklidir. İmâm Şafiî Hanbel ve Ebu Hanîfe ise, bu görüşü benimsemezler. Onlar hileli öldürmenin özel bir durumu olduğunu kabul ederler. Hileli öldürme eğer öldür­menin şartlan bulunursa, kasıdlı öldürme olarak kabul edilir ve kısas uygulanır. İmâm Mâlik hileli öldürmeyi, harabe suçuna kıyâs ediyorsa da diğer imamlar bunu kabul etmezler.

Keza, diğer imamlar Rasûlullah’dan nakledilen ve bir kâfire kar­şı bir mü’mine kısas uygulandığını belirten rivayeti hüccet olarak gös­tererek, Rasûlullah’m : Ben sözümü yerine getirmeye daha çok mec­bur olan biriyim, buyruğunu öne sürerler. Onlar; bir kâfire karşılık bir mü’min, andlaşması olmayana karşılık, andlaşması olan öldürül­mez, hadîsini kâfirden murâd, müste’mendir ve andlaşmalı da mü’mi­ne ma’tûftur diye yorumlarlar. Hadîs’e kâfire karşılık mü’min ve kâfire karşılık andlaşmalı birisi Öldürülemez, diye mânâ vermektedirler. Keza, zimmînin ma’sûm olmasının şüpheli olduğunu, şüphenin de kısası ortadan kaldıracağını söyleyenlere şu karşılığı vermektedir­ler : Zimmînin kanı haramdır, zimmînin zimmet ahdi kâim olduğu sürece mübâh olmaz. Ve zimmet ahdi yapmış olan zimmînin durumu, İslâm olarak kâim olan müslümamn durumu gibidir. Hem küfür ge­niş anlamda kanı mübâh kılmaz. Kanı mübâh kılan küfür, harbe ve-sîle olan küfürdür. Harbe bâis olmayan zimmînin küfrü kanını helâl kılmaz. Keza, dinde müsavat; kısasın şartı değildir. Eğer bir zimmî di­ğer bir zimmîyi öldürür ve sonra da müslüman olursa, kısas hükmü uyarınca, müslüman olan zimmî öldürülür. Halbuki aralarında din bakımından bir müsavat yoktur. Nitekim bu hususta Hz. Ali şöyle der: Zimmîler cizye vermekle kanlarının bizim kanımız gibi, malları­nın bizim malımız gibi ma’sûm olmasını istemektedirler. Binâenaleyh onların kam ve malı müslümamn kanı ve malı gibi ma’sûmdur. Buna göre bir müslüman, bir zimmînin malını çalarsa eli kesilir. Eğer, zim­mînin malının ma’sûm olduğunda bir şüphe bulunsaydı çalanın eli ke­silmezdi. Nitekim müste’men’in malının çalınmasında el kesilmez. Çünkü mal cana bağlıdır. Malın durumu canın durumundan daha az ehemmiyetlidir. Hırsızlıktan dolayı el kesildiğine göre, öldürmeden dolayı kısas uygulanması daha evlâdır. Çünkü söylediğimiz gibi can, maldan daha önemlidir.

Ebu Hanîfe’nin görüşü, çağdaş, beşerî hukuk bilginlerinin görü­şüyle uyuşmaktadır. Çağdaş hukuk bilginleri de, din ayrılığından do­layı ceza farklılığını kabul etmezler. Mısır yasaları da, zimmî ve müslü­man ayrımı yapmaksızın her ikisine aynı hükümleri tatbîk etmek­tedir.

Ebu Hanîfe’ye göre, bir müslüman müslüman olmuş, fakat dâr’ül-harb’den dar’ül-İslâm’a hicret etmemiş olan bir harbîyi öldürürse, kı­sas uygulanmaz. Çünkü, katil her ne kadar bir müslümanı öldürmüş ise de maktul dâr’ül-İslâm ahâlîsinden değil, dâr”ül-harb ahâlîsinden-dir. Binâenaleyh, dâr’ül-harb halkından olması, ma’sûmiyeti konusun­da şüphe îrâs eder. Çünkü, müslüman olduğu halde dâr’ül-îslâm’a hic­ret etmeyip de dâr’ül-harb’de kalan kişi kâfirlerin hâkimiyetini önem­siyor demektir. Bir kavmin hâkimiyetini önemseyen ve büyüten kişi Allah Rasûlünün diliyle, her ne kadar onların dinine mensûb olmasa da onların kavminden sayılır. Binâenaleyh o kavmin yurttaşıdır. Bu durum ise, bir şüphe ortaya çıkarmaktadır. Keza, iki müslüman dâr’ül-harb’de ticâret veya esaretle bulunsalar ve biri diğerini öldürse, kı­sas hükmü tatbîk olunmaz. Çünkü ortada şüphe durumu vâriddir ve hükmün tatbiki imkânı yoktur. Fakat, diğer üç imâm, kati vak’ası, ister dâr’ül-harb’de olsun, ister dâr’ül-İslâm’da, ve maktul ister hicret etmiş olsun ister etmemiş, kısasın uygulanacağı’görüşündedirler.

Kâfirin başkasını öldürmesi: Zimmî bir müslümam öldürürse, buna karşılık öldürüleceği ittifakla kabul edilir. Zîrâ, Ebu Hanîfe’ye göre, katil olan zimmî, umûmî nass’lann hükmü içine dâhil olmakta­dır. Diğer üç imâma göre arada farklılık olmakla beraber katil öldü­rülür. Ancak farklılık katilin aleyhine işlememektedir. Bilindiği gibi katil ile maktul arasında bir farklılık var ise ve bu farklılık zimmî-nin aleyhinde ise kısas durdurulmaz. Müslümamn aleyhinde ise dur­durulur. Zimmînin harbîyi öldürmesi suç olarak kabul edilmez. Çün­kü harbî demek, kanı mübâh kişi demektir.

Ebu Hanîfe’ye göre, müste’men’e karşılık zimnüye kısas uygulan­maz. Çünkü müste’men’in ma’sûmiyeti mutlak değil muvakkattir. Dar’ül-İslâm’daki ikâmeti süresine bağlıdır. Aslında müste’men dar’ül-harb halkından bir kişidir. Dar’ül-İslâm’a girişi bir sebebden ötürü­dür ve tekrar aslî yurduna dönecektir. Bunun için ma’sûmiyeti şüp­helidir, îmâm Ebu Yûsuf’a göre ise, kâtl fiilinin işlendiği zaman ma1-sûmiyet mevcut olduğu için kısas uygulanır ve öldürülür. Ebu Hanî-fe’ye göre ise, kıyâs yapılarak müste’men’e karşılık müste’men öldü­rülür, îmâm Mâlik, Şafiî ve Hambel’e göre, birbirini öldüren kâfirler ayırım gözetilmeksizin öldürülürler. Binâenaleyh, her hangi bir kitâ-bî’yi, mecûsî veya müste’meni öldüren zimmî de Öldürülür. İsterse ara­larında din farkı bulunsun.

Bu şartın yeri, suçluların birden fazla olması halindedir. Suçlu tek başına olunca, suçu ister mübâşereten işlesin, isterse teşebbüben işlesin sorumlu bizzat kendisidir. Ama, birden fazla olursa içlerinden birisi bizzat suçu işleyecek kimisi onlara yardımcı olacak, kimisi de suça teşvik edecektir. Dört mezheb imâmmca ittifakla kabul etmek­tedirler ki, suçlulardan her biri bizzat suçu işledikleri takdirde, bir­den fazla olmaları herbirine ayrı ayrı kısas hükmünün tatbîk edilme­sini önlemez. Her ne kadar kısasda eşitlik gereği var ise de, bu fiilde olup suçluların veya tecâvüze uğrayanların sayısında şart değildir. Bir topluluk birleşerek bir kişiyi öldürürse, onlara kısas uygulanması hakkın icâbıdır. Çünkü, öldürme vak’alan genellikle topluca işlenir. Topluca işlenen cinayet vak’alarına kısas hükmü uygulanmasaydı, kı­sası tatbîk etme imkânı kalmazdı. Çünkü, başkasını öldürmeyi plan­layan kişi» kısasdan kurtulabilmek için etrafına birçok kişiyi toplar ve böylece suçu işler ve kısasdan kurtulmuş olurdu. Halbuki kısasda-ki gaye hayatın devamı ve öldürmenin önlenmesidir. Allah kitâb-ı ke-rîm’inde: «Kısasda sizin için hayat vardır ey akıl sahipleri, ta ki ko-runasınız» buyurmaktadır.

Ahmed ibn Hanbel’den nakledilen bir rivayete göre, suçlular birden fazla olduğu takdirde kısas sakıt olur yerine diyet îcâb eder. İbn Zübeyr ve İbn Sinin’e göre ise, katillerden birisi öldürülür ve diğer­lerinden de paylarına düşen diyet alınır. Bu görüşü serdedenlerin de­lili şudur: Yüce Allah kitabında: «Cana can» ve «hür bir kişiye hür bir kişi» buyurmaktadır. Buna göre, bir cana karşı bir candan fazlası alınamaz. Binâenaleyh, birden fazla kişi toplanarak bir kişiyi öldü­rürse, birisine kısas diğerine diyet îcâb eder.

Dört mezheb imâmı; topluluk, ferdi öldürdüğü takdirde, kısas uygulanması konusunda ittifak etmişlerse de, öldürmeye yardım veya teşvik konusunda ihtilâf etmişlerdir. Bu konuda ihtilâfa sebeb olan dört mesele vardır:

a) Elbirliği ile öldürmeye yardım etme,

b) Maktulü tutup katilin öldürmesini sağlama,

c) Öldürmeyi emretme,

d) Öldürmeye zorlama.

a) Elbirliği ile öldürme halinde yardımcı olmak : İmâm A’zam’a göre, elbirliğinden maksat önceden anlaşmadır, diğer imamlara göre ise, bunun önceden anlaşma adını alabileceğini ve elbirliği manasına gelmeyeceğini, elbirliğinden maksadın da öldür­me suçunu işlemek için önceden ittifak olduğunu yukarıda zikretmiş­tik. Bu iki durum arasındaki fark şuradan ileri gelmektedir. Önceden ittifak halinde, suçu doğrudan doğruya işleyenler —tek başına fiil­leri öldürücü olmasa da— katil olur. Topluca işlenen fiillerin neticesi ölüm olduğu takdirde suça fiilen iştirak edenlerin hepsi katildir..; Elbirliği bu demektir. Önceden anlaşmada ise, topluca öldürme ko­nusunda şartlarını açıkladığımız gibi, ancak fiilen iştirak eden katil olarak kabul edilir.

Her iki halde de, suça fiilen iştirak edenlerin birden fazla olması durumunda katillere kısas uygulanacağı ister önceden öldürme konu­sunda ittifaktan doğmuş olsun, ister beklenmeyen bir buluşma ile gerçekleşmiş bulunsun, farksızdır. Asıl ihtilâf edilen konu, suçlularla ittifak edip de vak’ada hazır bulunmayan veya suçun işlenmesine yardımcı olup da, bizzat suça katılmayan kişilerin durumudur. îmâm A’zam, Şafiî ve Hanbel’e göre; kısas hükmü, yalnız bizzat suça karı­şana verilir. Suça bizzat iştirak etmeyene de ta’zîr cezası verilir. îmâm Mâlik’e göre, ise, kısas hükmü hazır bulunup da bizzat karışmayana ve yardımcı olup da bizzat iştirak etmeyene de uygulanır. Kapıyı tu­tan veya ölümü sağlayan kimse gibi. Suçlularla ittifak edip fiilde ha­zır bulunmayan kişiye ise, tercih olunan görüş uyarınca ta’zîr ce­zası verilir. Suça yardımcı olan veya suç işlenirken hazır bulunan ki­şinin cezalandırılabilmesi için, kendisinden yardım istenince yardı­ma koşacak veya arkadaşlarından birisi bizzat suçu işlemezse, kendisinin onu bizzat işleyecek nitelikte olması şarttır. Şu halde, kısasın uygulanabilmesi için elbirliği eden kişinin bizzat fiil işlemese de hâ­dise mahallinde veya hâdise mahallinin yakınında olması şarttır. Bu takdîrde bizzat ölüm fiilini işlemesi şartı yoktur.

tbn Teymiye’nin fetvalarında, bu değişik hallere dâir misâller verilir. Bu misâllerden birisi şöyledir. Topluca bir kitle nıa’sûm bir kişiyi (öldürülmesi haram olan birisini) öldürmeye iştirak ederse, içlerinden hepsi bizzat adamın öldürülmesine mübaşeret etmişlerse, hepsine birlikte kısas vâcib olur. Ama bir kısmı bizzat fiili işle­miş, bir kısmı da ona bekçilik etmiş ve yardımcı olmuşsa, bu konuda iki görüş vardır. Birisine göre kısas ancak mübaşire uygulanır. Ki bu görüş, Ebu Hanîfe, Şafiî ve Hanbel’in görüşüdür. İkincisine göre ise, hepsine kısas uygulanır. Bu görüş İmâm Mâlik’in görüşüdür. İbn Teymiye’nin fetvâlannda şöyle bir örnek de verilir: Bir kişinin çocuk­ları babalarını öldürme konusunda yabancı kişilerle anlaşır ve fiile iştirak ederlerse, hepsinin birlikte Öldürülmesi caizdir. Fakat, fiili biz­zat işlemiş olan mübaşirin cezası bütün mezheb imamlarının ittifakı ile fiili bizzat işlememiş olup da, işlenmesine yardımcı olmuş olan (adamı eve sokan ve kapıları kapayan kimse gibi) in öldürülmesi ko­nusunda iki görüş vardır. İmâm Mâlik’e göre, hepsinin öldürülmesi şarttır. îbn Teymiye’nin fetvâlarındaki bir başka misâl de şöyledir : Bir kimse ma’sûm bir kişiyi öldürmesi için bir adama belirli bir mik­tarda mal vaad ederse, ve adam da bu mal mukabilinde söylenen kişi­yi öldürürse, vaad olunan kişinin öldürülmesi îcâb eder. Vaad edilen kişiye de, sindirici bir ceza verilmesi ve böylelikle başkalarına örnek olması gerekir. Bazı fakîhlere göre, onun da öldürülmesi îcâb eder.

Bir kişi bir adamı tutar, ikinci bir kişi de gelir onu öldürürse, tutan kişinin adamın öldürülmesi kasdıyla tutmadığı veya üçüncü şahsın gelip onu öldüreceğini bilmediği takdirde mes’ûliyeti yoktur. Ama tutan kişi adamı öldürme kasdıyla tutmuşsa ve üçüncü kişi de gelip ötdürmüşse, bizzat öldürme fiilini işleyene kısas uygulayıp öldü­rüleceği konusunda ihtilâf yoktur. Ancak, öldürme fiilini bizzat işle-meyip tutmuş olan kişinin durumu ihtilaflıdır. Aşağıda bu farklılıkla­rı açıklayacağız.

İmâm Mâlik; tutan kişinin maktulü katilin öldürülmesi için tut­ması ve üçüncü şahsın tuttuğu kişiyi öldüreceğini farketmesi halinde kısas uygulanarak öldürülmesi görüşündedir. İmâm Mâlik’e göre tu­tan kişi, adamı tutmakla ölümüne sebep olmuştur. Bazı fakîhler ise, tutan kişinin Öldürülmesi için şu şartı ileri sürmektedirler. Eğer onun tutması olmasa, üçüncü şahsın gelip adamı öldürmesi mümkün olma­malıdır. Ancak bazı fakîhler bu şartı ileri sürmezler.

Şayet tutan kişi, adamı kovalayanın normal bir darbe ile dövmesi için tutarsa, yahut kovalayan kişinin adamı öldürmek istediği­ni bilmezse (kovalayanın öldürücü bir âlet taşıdığını görmemiş olabi­lir) veya tutulanın öldürülmesi, tutanın tutmasına bağlı değilse, bu takdirde tutan kişiye kısas değil, ta’zîr cezası verilir.

îmâm Mâlik, birisini öldürmek konusunda delâlet ve onun delâ­leti olmadığı takdirde maktulün öldürülmesi imkânının bulunmadığı vak’aları da buna ilhak etmektedir.

Ebu Hanîfe ve Şafiî ise; tutan kişi, katilin öldürme kasdıyla ko­valadığım ve öldürüleceğini bilerek dahi tutsa, ta’zîr cezasıyla ceza­landırılacağı görüşündedir. Çünkü, onlara göre, kovalayan kişinin fiili mübaşeret, tutarunki ise tesebbübdür. Bu olayda mübaşeret hali te-sebbüb haline gâlib olmuş ve tesebbübü etkisiz kılmıştır. Ayrıca se-beb, mülcî bir sebeb değildir.

Hanbelî mezhebinde ise iki görüş vardır. Birinci görüş uyarınca, tutan kişiye kısas uygulanır. Çünkü, o adamı tutmamış olsaydı, kova­layan kişi adamı yakalayıp öldüremeyecekti. Şu halde öldürme fiili ikisinin fiilinin birleşmesi sonucu meydana gelmiştir. Binâenaleyh ikisi de fiilde ortaktırlar ve her ikisine de kısas uygulamak îcâb eder. Her ne kadar kovalayan kişinin fiili mübaşeret, tutan kişinin fiili te­şebbüs ise de, öldürme olayının vukuuna ikisi birden iştirak etmiş ve fiilleri birbirine denkleşmiştir. Bu görüş, Mâliki mezhebinin görüşüne uymaktadır ki, HanbeJî mezhebinde pek kuvvetle tercîh olunmamış­tır.

İkinci görüş taraftarları ise, tutan kişinin ölünceye kadar hap-solması fikrindedirler. Onlar ibn Ömer’in, Allah’ın Rasûlünden nak­lettiği şu hadîse istinâd etmektedirler : Bir adam bir adamı tutar ve başkası da onu öldürürse, öldüren kişi öldürülür ve tutan kişi hapso-lunur. Çünkü o, tutmakla adamı ölüme mahkûm etmiştir. Hz. Ali de, fiilen bu hükmü tatbik etmiştir, katilin öldürülmesine, tutanın da ölünceye kadar hapsolunmasına hükmetmiştir.

Bu görüş taraftarlarından bir kısmı, hapis süresinin ölünceye kadar olmayıp yöneticilerin takdirine bağlı olduğunu ileri sürmüş­lerdir. Çünkü, hapis cezası bir nev’i ta’zîr cezasıdır ve haci cezası de­ğildir. Hapis cezasını had değil ta’zîr cezası olarak değerlendirsek, ikinci görüş Hanefî ve Şafiî mezhebinin görüşüne uyar. İslâm hukuk­çuları tutmayı geniş anlamda kabul eder ve sadece elle tutmaya inhi­sar ettirmezler. Tutmak terimiyle maktulün çıkamayacağı bir yere tı­kanıp bırakılması ve hiçbir şekilde karşı koyamayacak şekle sokul­masını kasdederler. Bir kişi birisini öldürmek için kovalar, üçüncü bir kişi tutar ve adamın ayağını keser, bilâhare kovalayan da gelip ada­mı öldürürse, bu takdirde üçüncü kişi adamın kaçmasını Önlemek ve kovalayanın tutmasını sağlamak için ayağını kesmişse, öldürmeye taalluk eden suç da tutan kimsenin hükmüne tâbidir. Çünkü, fiiliyle adamı hapsetmiş ve Ölüme mahkûm etmiştir. Bundan sonra da, ka-sıdlı ayak koparma suçundan sorumlu tutulur.

İslâm hukukçuları öldürmeyi emretmekle öldürmeye zorlamak arasında fark gözetirler. Öldürme emrinde, emredilen kişi suçu işle­meye zorlanmış olmaz. Ve suçu kendi iradesiyle yerine getirmiş olur. Herne kadar suçu işlemek için emir almışsa da bu emrin kendi irâ­desi üzerinde bir etkisi yoktur. Emreden kişi, emredilenin üzerinde hakimiyeti olabilir. Babanın küçük çocuğuna emretmesi gibi. İdareci­nin emri altında bulunan kimseye emretmesi de böyledir. Emreden kişinin emrolunan kişi üzerinde bir etkisi olmayabilir de. Bu durum­da emir, suçu işlemek hususunda sadece teşvik anlamı taşır. Bu hal­lerin her birisinin ayn ayrı hükmü vardır.

Emrolunan kişi, çocuk veya deli gibi mümeyyiz olmayan birisi ise, imâm Mâlik Şafiî ve Hanbel, emredene »kısas hükmünün uygu­lanması görüşündedir. Her ne kadar emrolunan kişi öldürme fiilini bizzat işlemişse de, öldürmeye sebeb olmuş emrolunan emredenin bir âleti durumuna gelmiştir. îmâm A’zam ise, emredene, kısas hükmü­nün uygulanmasını kabul etmez. Çünkü, âmir, öldürmeyi bizzat yap­mamış, sadece sebeb olmuştur. Ebu Hanîfe’ye göre, mütesebbibe kısas hükmü uygulanmaz.

Emrolunan kişi, âkil ve baliğ birisi ise ve emredenin onun üze­rinde hiçbir etkisi yoksa, İmâm Mâlik, Şafiî ve Hanbel, emrolunana kısas uygulanacağı, emredene de ta’zir cezası verileceği görüşündedir­ler. İmâm Mâlik, emreden katil anında hazır bulunursa, kısas uygu­lanacağı görüşündedir ki, bu görüşü elbirliği konusundaki görüşüne uymaktadır. Ona göre, emreden katil anında hazır bulunmamışsa, ta’zîr cezası vermek gerekir. Öldürme anında emredenin hazır bulun­masını öldürmeye yardım olarak değerlendirmek îcâb eder. Çünkü, İmâm Mâlik’e göre, Öldürmeye yardım eden kişiye de kısas uygulanır.

Emrolunan kişi âkil baliğ biri ise ve emreden kişinin de üzerin­de etkisi ve hâkimiyeti var ise şayet emrine itaat etmezse, (öldürüle­ceğinden korkuyor ise) emrolunana ve emredene kısas uygulanır. Çün­kü, bu durumda emir ikrah sayılır. Eğer emrolunan emredenin emri­ne itaat etmediği takdirde öldürüleceğinden korkmazsa, sadece emro­lunana kısas uygulanır, emredene ise ta’zîr cezası verilir. Yalnız bu durumda, emrolunamn işlediği fiilin haksız olduğunu bilmesi şarttır. Ama emrolunan işlediği fiilinin haklı olduğunu kabul ederse, kısas emrolunana değil, emredene uygulanır. Çünkü, bu takdirde, emrolu­nan emre itâatta ma’zûrdur. Tabiî, bu durum vâlî veya hükümdar gibi, emir hakkına hâiz bulunan bir kişi tarafından verilmiş ise söz konusudur. Ama, emir verme hakkına hâiz olmayan birisi tarafından verilmişse kısas; emredene değil, emrolunana îcâb eder. Çünkü, emro-lunanın emre itaat etme mecburiyeti yoktur. Hem emredenin öldür­me emri vermek yetkisi dâhilinde değildir. Hükümdar ve yöneticinin durumu ise, bundan farklıdır. Onun öldürme emri verme hakkı vardır ve bu emre itaat Allah’a isyan olmadığı takdirde vâcibdir.

Bu konuda İmâm Ahmed’in görüşü, İmâm Mâlik’in görüşüyle ta­mamen ittifak halindedir.

Şafiî’nin görüşü de bunlara uymakla beraber Şafiî mezhebinde emrin ikrah sayılması halinde, me’mûrun durumu ile alâkalı iki gö­rüş vardır. Birinci görüş, taraftarları, âmire kısas hükmünün uygula­nacağını, me’mûra uygulanmayacağını ileri sürerlerken, ikinci görüş taraftarları —ki doğru olanı da budur— her ikisine birlikte kısas hük­münün uygulanacağını Öngörmektedirler.

Ebu Hanîfe’ye göre, ikrah halinde, sadece âmire kısas hükmü uy­gulanır. Ona göre me’mûr, âmir için bir âlet durumundadır. O âleti dilediği gibi hareket ettirir. Binâenaleyh âmir; kendi emriyle öldürme fiiline mübaşeret etmiş gibidir. Eğer emir ikrah olmazsa, âmire kısas hükmü uygulanmaz. Çünkü, o bizzat öldürme fiiline iştirak etmemiş­tir. Eğer âmir ikrah edici durumda değilse, kısas hükmü me’mûra uy­gulanır. Ancak emirin emir verme yekisi olmayan birinden çıkmış olması şarttır. Emir verme yetkisine sahip birisinden sâdır olmuşsa me’mûra kısas uygulanmaz. Me’mûr, emrin haksız olduğunu bilse bile kısas yoktur. Çünkü me’mûrun durumu ‘bir şüphe îrâs eder, şüphe ise kısası önler.

Kitabımızın birinci cildinde, ikrah konusunda yeterli ma’lûmat vermiştik. Burada sözü tekrarlamak niyetinde değiliz. Ancak, konumu­zun gereği olarak ikrah olunan ve ikrah edenin cezalandırılmasının nev’i üzerindeki fukahâ’nın görüşünü özetlemekle yetineceğiz.

İmâm Mâlik, Hanbel ve Şafiî mezhebinden sahih olan görüşe göre, kısas; hem ikrah edene hem de ikrah edilene birlikte uygulanır. Çün­kü, ikrah eden kişi genellikle öldürücü olan bir fiile âlet olmaktadır. İkrah edilerek mübâşereten fiili işlemiş olan kişi ise, maktulü zulmen öldürmektedir ve öldürmekten maksadı kendi nefsinin bekâsını sağ­lamaktır. Bu durum zorlanan kişinin birisini öldürüp yemesi gibidir. İkrahın mücbir olduğunu söylemek doğru değildir. Çünkü, ikrah olu­nan kişi öldürmekten imtina’ edebilir. Ama o, kendi nefsinin bekâsı­nı sağlamak için imtina’ etmemektedir.

İmâm A’zam ve İmâm Hanbel’e göre, ise ikrah eden kişiye kısas îcâb eder, ikrah olunana îcâb etmez. Çünkü, Allah’ın Rasûlü, buyur­maktadır : Benim ümmetimden hatâ unutma ve zorlandıkları şey kalkmıştır. Bir şeyin affedilmesi demek, o şeyin gereği olan şeylerin de affedilmesi demektir. Hadîsin zahiri ikrah sonucu yapılan fiillerin affolunacağına delâlet etmektedir. Ve bir mânâda ikrah eden kişinin katil olacağını anlatmaktadır. Aslında, fiili işleyen her ne kadar şek­len katil ise de, ma’nen katil ikrah eden kişidir. Çünkü, ikrah oluna­rak öldürme fiilini işleyen kişi, ikrah edenin bir âleti durumundadır. Ve o âletini dilediği gibi hareket ettirme kudretine hâizdir. Bu görüş Şafiî mezhebinde zayıf olan görüşe uymaktadır.

İmâm Züfer, ise sadece mübâşerin (ikrah olunarak fiil işleyenin) öldürüleceğini, hakîkî katilin o olduğunu, kabul etmektedir.

İmâm Ebu Yûsuf ise, ikrah edilene de ikrah edene de kısas hük­münün uygulanamayacağı görüşündedir. Çünkü, ikrah eden kişi ölü­me sebebiyet vermektedir. Bilindiği gibi mütesebbibe kısas hükmü uy­gulanmaz. İkrah eden kişiye tatbik edilmediğine göre, ikrah neticesi fiili işleyene kısas hükmünün tatbik edilmemesi daha doğru olur.

Fail ile şerîk arasında ayırım :

Bu açıklamalardan anlaşılıyor ki, İslâm hukukçuları, suçu doğ­rudan doğruya işleyenle, suça ittifak eden, yardımcı olan veya teşvik eden kişi arasında bir ayırım yapmamaktadırlar. Mübaşir suçu tek ba­şına veya başkasıyla işleyen yahut da suçu oluşturan fiillerden birini icra eden kişidir. Yine İslâm hukukçuları tarafından ittifakla kabul edilmiştir ki, mübâşerin cezası kısasdır. Mübaşir ile birlikte, yardım eden, ittifak eden veya teşvik eden, yani suça iştirak eden kişinin du­rumuna gelince, onlar da aynı durumdadır. Teşvik eden veya suçun işlenmemesinde iştirak edenin cezası İmâm Mâlik’in dışındaki imam­lara göre ta’zîr cezasıdır. Suça yardımcı olanın cezası ise, İmâm Mâ-lik’e göre kısas, diğer imamlara göre de ta’zîrdir.. Mısır ceza kanu­nunda, öldürme olayında suça iştirak edenlerle aslî faillerin cezasını birbirinden ayırmaktadır. Mısır ceza kanununun 352. maddesine göre failine i’dâm hükmünü gerektiren kati olayına iştirak eden kişilere ya i’dâm cezası verilir, yahut da müebbet ağır çalışma cezası. Yani, Mısır ceza kanunu faille, suça iştirak eden arasında ayırım yapmak­tadır. Ve ikisini aynı şekilde görmemektedir. Bu konuda İslâm hukuk­çularının görüş açısı da budur.

Mısır ceza kanununun bu konudaki hükmü İslâm hukukçularının görüşlerinin tatbikinden ibarettir. Kanun i’dâm hükmüne cevaz ver­diğine göre, ta’zîr cezaları da i’dâm cezalarının zımnında kendiliğin­den mevcûd olur.

Yukarda gördük ki, katillerin birden fazla olması halinde kasıdü öldürme suçuna kısas cezasının hükmolunmasım önleyecek bir neden yoktur. Ancak failler arasında kasıtlı öldürme nisbet edilemiyen birisi bulunabilir.. Meselâ birisi yamlarak maktule vurur, kasıtlı olarak vuranların fiiliyle yanılarak vuranın fiili maktulün ölümüne vesile ola­bilir.

İşte, bu gibi hallerde failler arasında İslâm şeriatının prensibleri uyarınca kısas cezasının tatbik edilmesi mümkün olmayan kimseler de bulunabilir. Çocuklar ve deliler gibi. Hatalı yahut küçük yahut deli suçlulardan birisinin kısas cezasının affedilmesi diğer faillerin duru­muna te’sîr eder ve onların da kısasdan affolunmalarına sebeb olur mu? İşte bu noktaları aşağıda açıklamaya çalışacağız. Faillerden biri­sine veya birkaçına kısas hükmünün uygulanamaması, iki durumda söz konusudur. Üçüncü bir durum yoktur.

a) Kısasın uygulanmaması ya fiildeki bir nitelikten dolayıdır, ya da faildeki bir nitelikten dolayıdır.

b) Fiildeki bir nitelikten dolayı kısasın mümkün olmaması.

Failin fiili, kısası gerektiren bir fiil olmazsa kısas hükmünü ver­mek mümkün olmaz. Meselâ, fail; fiilini hatalı olarak veya kasda ben­zer bir şekilde icra eylemişse, fiilindeki bir nitelikten dolayı veya fiilin kısası îcâb ettirmediğinden ötürü, kısas hükmü mümkün olmaz.

İslâm hukukçuları bu durum karşısında iki fırkaya ayrılırlar.

Bir kısmı fiilinin kısası gerektirmediği gerekçesiyle faillerden bi­risine kısas hükmünün uygulanmaması halinde, diğer faillere de fiil­leri isterse hatâ ile kasdın birleşmesi gibi kısası gerektiren bir fiil ol­sun, kısas hükmünün uygulanamayacağı görüşündedirler. Bilindiği gibi, hatalı olarak fiil işleyenlere uygulanmaz. Çünkü fiili kısas hük­münü gerektirmez. Kasıdlı olarak işleyene ise kısas uygulanır, zîrâ ka-sıdh öldürmenin cezası kısastır. Ama, kasıdlı fail ile hatalı fail bir vak’ada birleşirse, hatalı faile kısas hükmünün uygulanmamasıyla ka­sıdlı failden de kısas hükmü sakıt olur. Çünkü, hatalı failin fiilinin; ölüm olayına vesile olması ihtimâl dahilindedir. Belki de ölüm olayı­nı gerçekleştiren kasıdlı fiilidir. İşte bu ihtimâlin bulunması bir şüp­hedir, «şüphelerle hadleri durdurunuz» kaidesinin uygulaması netice­sinde, kasıdlı katiden de haddin durdurulması îcâ,t eder. Hanefi, Şafiî ve Mâliki mezhebinde tercih olunan görüş budur.

a) Diğer bir kısım fakîhlere göre de, failin fiili gerektirmediği için, kısas cezasını faillerden birisine veya bir kısmına uygulamanın; fiilleri kısası gerektiren diğer suçluların kasıdlı olarak kati fiiline işti­rak ettikleri sürece müstahak oldukları kısas cezasına etkisi olamaz. Onlara kısas hükmünün uygulanması gerekir. Çünkü herkes kendi fiilinden sorumludur. Bir kişinin fiili bir başkasına te’sîr edemez. Bu görüş Mâlikî ve Hanbelî mezhebinde kuvvet kazanmamış olan görüş­tür.

Birinci grub hatalıyla kasıdlmın birlikte olduğu bir olaya uygu­ladığı kaideye ittifak etmiş, hatâh kişinin ortağına kasıdlı da olsa kı­sas hükmünü uygulamamak konusunda jttifâk etmişlerdir. Ancak, bunun ötesinde aralarında görüş farklılığı vardır. Bu görüş farklılığı ise kaidenin tatbikinden gelmektedir. Başka değil, bir kısım îslâm hu­kukçuları, ortaklardan birisinin cezalandırılmadığı her cezaya kaideyi tatbik ederken, —ki bunlar Hanefî fakîhleriyle diğer mezheblerin bazı tasrihleridir— bir kısmı da affolunamn fiilinin kasıdsız olması halin­de bu kaidenin tatbikini öngörmektedirler. Şayet, fiil kasdıysa, kaide­nin intibak etmeyeceğini kabul etmektedirler.

b) Failin bir niteliği dolayısıyla kısas hükmünün uygulanma­ması :

Bu durum birinci yoldan şu noktada ayrılır. Burada kısas fiildeki nitelikten dolayı değil faillerden birisindeki bir nitelik dolayısıyla tat­bik olunamamaktadır. Failde bulunan bu nitelik yüzünden şer’an kı­sas hükmünün uygulanmaması gerekir. Bunun örneği, babanın bir ya­bancıyla birlikte çocuğunu öldürmeye iştirak etmesidir. Böyle bir vak’ada baba kâim olan babalık niteliği dolayısıyla oğlunun öldürme suçundan dolayı kısas hükmüne çarptınlamaz. Bir başka örnek de, kısas hükmünü uygulama, yahut da, kendi nefsini savunma için bir başkasının elini koparmaktır. Eli kopanlan kişiye, üçüncü bir kişi sal­dırarak ölümüne sebeb olur, bu vak’ada kısas hükmü uygulayan veya nefsi müdâfâda olan kişiye kısas hükmü tatbik olunamaz. Çünkü, mü­dâfaa ve kısas niteliği vardır. Şer’an bu nitelikler dolayısıyla kısas hükmünü uygulamak mümkün değildir.

Bu durumda verilecek hüküm konusunda da fukahâ arasında ih­tilâf vardır. Ebu Hanîfe’ye göre, ortaklardan birisinin hakkında kısas hükmünün verilmemesi diğerleri hakkında da kısas hükmünün ve­rilmemesini îcâb ettirir, çünkü, kısasdan muaf olan suçluların öldür­me fiilini gerçekleştirme ihtimâli vardır. Bu ihtimâl ise şüphedir, bi­lindiği gibi şüphe hadleri kaldırır. Binâenaleyh, kısas îcâb eden diğer ortaklara da kısas uygulanamaz.

Hanbelî mezhebinde İmâm Ahmed’den rivayet edilen kuvvet ka­zanmamış bir görüş vardır ki, buna uyar. Mâlikî mezhebinden bazı fakîhler de bu görüştedirler.

İmâm Şafiî, Hanbelî ve Mâlikî mezhebinden bazı fakîhler ortak­lardan birisinin kısasdan muaf tutulmasının diğerlerine kısasın tat­bikini önleyemeyeceği görüşündedirler. Çünkü, kısas faillerden biri­sine has bir özellikten dolayı mümkün olmamaktadır ki, bu özellik ortaklardan bir başkasında bulunmamaktadır. Binâenaleyh bu özellik bulunmadığı sürece, muafiyet hakkı onlara kadar ulaşmaz. Bu görü­şü benimseyen fukahâ, çocuk ve deli konusunda değişik fikirler ser-detmişlerdir. Bazıları çocuk ve delinin suç ortağının kısas hükmüne tâbi olmayacağını öne sürmektedirler. Bu görüşü serdedenler, çocu­ğun ve delinin fiiline bakmaktadırlar. Fukahâ’nın ekseriyeti arasında ittifakla kabul edilmiştir ki, çocuğun ve delinin kasıdlı fiili hatâ ola­rak kabul edilir. Madem ki onların fiili, hatâ olarak tavsif olunmak­ta, hatâ halinde de kısas uygulanmamaktadır, öyleyse, onlarla birlik­te suça iştirak eden kişi de hatalı olarak kabuledilen suçluların hük­müne tâbidir. Dolayısıyla kısas hükmü uygulanamaz. Bu görüş, fiildeki niteliği, faildeki niteliğe galip getirmektir. îkinci grup ise Şafiî’nin gö­rüşünü kabul etmekte ve demektedir ki, çocuğun ve delinin kasdı kasıt­tır. Ve onlann kısasdan muaf tutulmasının esâsı failin niteliğidir. Öy­leyse onlarla birlikte suça iştirak edenlerin bu nitelikten istifâde et­meleri mümkün değildir. Üçüncü bir grub ise, şerikin fiilini nazar-ı i’tibâra almayı öngörmektedir. Eğer, şerikin fiili kasıdlı fiil ise, ona fiiline bakmadan ve ortağının niteliğini nazar-ı itibâra almadan kasıtlı fail cezası vermek îcâb eder.

Diğer imamların hâricinde, îmâm A’zam, tesebbüben katide kı­sas hükmünün verilemeyeceği görüşündedir. Ona göre kısas; mübaşe­ret yoluyla işlenen bir fiildir. Öyleyse, kısas hükmünün uygulandığı fiilin mübaşeret yoluyla işlenmiş olması gerekir. Çünkü, kısas hük­münün esâsı, fiilde mübaşerettir. (Denklik ve benzerlik).

Öyleyse, Ebu Hanîfe’ye göre, kısas yerine diyet vermek gerekir. Ancak, İmâm A’zam’ın dışındaki diğer üç imâm, tesebbüben katile mü­başeretten kati arasında bir fark gözetmemektedirler. Onlara göre her ikisi de kati vak’asıdır ve kısas cezasının verilmesi gerekir. Üç imâmın bu görüşü, Mısır kanunlarıyla da, diğer beşerî hukuk prensib-leriyle de uyuşmaktadırlar.

Kan sahibi meçhul olmalıdır.

Maktulün sahibi meçhul olursa, Ebu Hanîfe’ye göre, kısas hükmü gerekmez. Çünkü, kısasın vücûbiyeti kısasın ifâsını istemeye bağlıdır. Meçhul olan birisinin böyle bir şeyi istemesi ise mümkün değildir. Bi­nâenaleyh, mümkün olmayan bir şeye cevâb vermek de mümkün de­ğildir.

Diğer imamlar ise, bu noktada Ebu Hanîfe’ye muhaliftirler. Öl­dürme fiili dâr’ül-harbde olmamalıdır:

Öldürme fiili dâr’ül-harb’de olursa, Ebu Hanîfe’ye göre kısas ge­rekmez. Ancak Ebu Hanîfe, şu iki durum arasında fark gözetir. Mak­tul dür’ül-harb ahâlîsinden çlup, müslüman olmuş fakat dâr’ül-îslâm’a hicret etmemiş ise, durum farklıdır. Maktul, dâr’ül-îslânVdan olup, izinle ticâret için yahut da mecburî olarak esirlik gibi, dâr’ül-harb’e gitmek zorunda kalmışsa, durum daha farklıdır. Birincide katile ceza verilemez. İkincide, eğer ticâret için gitmişse diyet cezası verilir. Esa­ret halinde ise üzerinde hiçbir şey gerekmez. İmâm Muhammed ve Ebu Yusuf bu konuda İmâm A’zam’a muhalefet ederler. İki durum arasındaki farklılığın esası şuradan gelmektedir: Birincide ma’sûmiyet şüphe îrâs eden bir konudur. Maktul her ne kadar müslüman ise de dâr’ül-harb ahâlîsindendir. Çünkü âyet-i kerîme’de açıkça buyrul-maktadır ki: «Eğer o size düşman olan bir kavimden ve mü’min bir kişi ise…» Şu halde maktulün dâr’ül-harb ahâlîsinden olması ma’sû-miyetine şüphe îrâs etmektedir ve kâfirlerin kuvvetini önemseyerek İslâm diyarına hicret etmemiş bulunmaktadır. Bir kavmin hâkimiyeti­ni önemseyen kişi Rasûlullah’ın söylediği gibi, onun dininden olmasa da, onların milliyetine mensûb sayılacağından, müslümanlığı onu ma’süm kılmaz. Çünkü, Ebu Hanîfe’ye göre müslümanlık, tek başına ma’sûmiyet elde etmek için yeterli değildir. İslâm’ın yanı sıra, İslâm diyarının garantisi altına girmek şarttır. İkinci durumda ise, kısas gerekmez. Çünkü, hâdise müslümanların velayeti altında bulunmayan bir mahalde cereyan etmiştir. Ebu Hanîfe’ye göre, had cezalarında hükmün tatbiki için olayın vuku’ bulduğu anda ifâ kudretinin müm­kün olması şarttır.

Mâlik, Şafiî ve Ahmed ibn Hanbel ise, maktul ister dâr’ül-İslâm ahâlîsinden olsun, ister dâr’ül-harb ahâlîsinden olsun, ister dâr’ül-harb’den hicret etmiş bulunsun, ister etmemiş bulunsun, maktulün müslüman olduğunu bilerek onu öldürürse katilin de kısas tatbik edi­lerek öldürülmesi gerektiği görüşündedirler. Çünkü onlara göre, katil İslâm olarak ma’sûmiyet kazanmış birisini zulmen öldürmüş bulun­maktadır.

Kısas cezası mutlaka icra edilmesi lâzım olan bir cezadır. Ancak, kan sahibi affederse, kısas tatbik olunmaz. İslâm hukukçuları arasın­da ittifakla kabul edilmektedir ki, kan sahibinin katile kısas hükmü­nü uygulama veya diyet mukabili, yahut da bedelsiz olarak affetme yetkisi vardır. Ancak İslâm hukukçuları, kan sahiplerinin kısası affet­mesi halinde diyeti alıp almayacağı hakkında ihtilâf etmişlerdir. İmâm Mâlik ve Ebu Hanîfe’ye göre, kan sahibinin affı, suçluya diyet ödemek mecburiyetini getirmez. Ancak, suçluyu affetmek mukabilin­de diyet vermeyi kabul ederse müstesna, İmâm Şafiî ve Ahmed ibn Hanbel’e göre ise, kan sahibinin kısas hakkını affetmesi halinde suç­lu diyet vermeye zorlanır. İsterse af onun rızâsı hilâfına olsun. Ara­daki ihtilâfın sebebi şudur: İmâm Malik ve İmam A’zam, kısasın ay­nen vâcib olduğu görüşündedirler. Halbuki İmâm Şafiî ve Hanbel kı­sasın aynen vâcib olmadığını, vacibin kısas veya diyetten birisi oldu­ğu görüşüne sahip olmalarıdır: Kan sahibinin ta’yîn hakkı kendisine aittir. İsterse kısas hükmünün uygulanmasını ister, isterse katilin rızâj sına dayalı olmaksızın, diyet alır. Veya diyete mukabil ta’zîr cezasını kabul eder.

Kısasın yerini diyet ve ta’zîr cezalarım kabul etmenin neticesin­de iki önemli sonuç ortaya çıkar ;

a) Hâkim bir fiilden dolayı hem ceza hem de onun bedelini bir-leştiremez. İster bedel olarak konan ceza aslî ceza olsun, ister aslî cezanın yerine geçen bedeli ceza olsun. Çünkü bedel ile bedel oluna­nı birleştirmek değiştirmek fiilinin tabiatına aykırı düşer. Ancak, iki bedel cezayı veya iki aslî cezayı birleştirmek caizdir. Meselâ, bir öl­dürme suçu işleyen kişiye hem kısas hem diyet, yahut da, hem kısas hem ta’zîr cezası verilemez. Çünkü, diyet ve ta’zîr cezalarının her iki­si de kısasın yerine geçen bedelî cezadır. Ve bu cezalar ancak esâs ceza hükmünün tatbiki mümkün olmadığı zaman verilir. Binâenaleyh, kısas hükmünü tatbik etmek mümkün olmazsa diyet ve ta’zîr cezala­rını topluca veya teker teker vermek caiz olur. Çünkü, ikisi de kısas cezasına bedel cezalardır. Ayrıca, her ikisi de aslî ceza olan kısas ve keffâret cezalarını birleştirmek mümkün ve caizdir.

b) Bu umûmî kaide kalmak kaydıyla, bedel ve aslî cezaların arala­rını birleştirmek de caizdir. Şöyle ki, fiiller birden fazla olur ve hük-molunan bedel cezası, hükmolunan aslî cezaya bedel olarak verilmez. Üç kişiyi öldürmüş olan birisine birini öldürmekten dolayı kısas hük­mü, ikinciyi öldürmekten dolayı diyet hükmü verilirse ve kısası uy­gulamak mümkün olmadığı için diyete hükmolunmuşsa, meselâ, mak­tul katilin çocuğu ise, üçüncü şahsı öldürmekten dolayı da, kısas ve diyet hükmü vermek mümkün olmadığı için, ta’zîr cezası verilmişse, meselâ, maktulün velisi katili mutlak mânâda affetmişse, bu gibi hal­lerin hepsinde kısas diyet ve ta’zîr cezaları birleştirilebilir ve umûmî kaide bozulmuş olmaz. Çünkü, bu vak’ada birinci kısas cezası aslî ce­zadır. İkinci ve üçüncü cezalar ise, bedelî cezalardır. Aslî ceza ile be­delî cezanın birleşmesi caiz olmuştur, çünkü, hükmolunan cezalardan birisi diğerinin yerine geçmemiştir. Bilâkis, bedelî olarak verilen ceza, hükmolunmamış olan bir cezayı temsil eder.

Katil bir kişi olursa, yaralıların birden fazla olması halinde yu-kardaki değişik iki görüş arasındaki farklılığın önemi ortaya çıkar. İmâm Mâlik ve Ebu Hanîfe’ye göre, bir kişi bir topluluğu öldürürse kısas olarak o da öldürülür. Öldürmenin ötesinde başka bir şey ge­rekmez. İster suçlu topluluğu bir kerede Öldürmüş olsun, isterse teker teker öldürmüş olsun. İster kan sahiplerinin hepsi katilin öldürülme­sini istesin, ister bir kısmı öldürülmesini istesin, ister bir kısmı da di­yet taleb etsin. Kan sahiplerinden birisi acele davranıp diğerleri görüş­lerini açıklamadan önce, suçluyu öldürürse, diğerlerinin kısas hakkı sakıt olur ve diyet îcâb etmez, işte bu hüküm kısasın aynen vâcib ol­ması gerektiğini belirten kaide tatbikinden ibarettir. Zîrâ hepsinin ortak olan hakkı kısasdır. Binâenaleyh suçlu öldürüldüğü zaman hep­si de haklarını eksiksiz almış olmaktadırlar. Ve bunun dışında hiçbi­risinin diyet taleb etmeye hakkı kalmaz. Zîrâ, kan sahiplerinden birisi kısas hükmünün tatbikini isterse, diğerlerinin kısastan vazgeçme­lerinin bir önemi yoktur. Ancak, diyet, kısas hükmünün tatbîki müm­kün olmadığı hallerde kısasa bedel olarak îcâb eder ve burada kan sa­hiplerinden birisi kısası talep ettiği sürece kısasın imkânsızlık duru­mu bahis konusu olamaz. Zîrâ kısas mahallî nisbetle birdir.

İmâm Şafiî ise, kan sahiplerinin haklarının birbirine müdâhale edemeyeceği görüşündedir. Eğer suçlu, birden fazla öldürdüğü kişi­leri teker teker Öldürmüşse, önce öldürülmüş olanın kısası uygulanır. Zîrâ onun öncelik hakkı vardır. Eğer birincinin hakkı af ile sakıt olur­sa ikincinin kısas hakkı uygulanır ve bu böylece sonuncuya kadar de­vam edip gider. Eğer, kan sahiplerinden birinin isteği yerine getirilir­se, diğerlerinin diyet hakkı bakî kalır. Çünkü, kısas hükmü onların rı­zâsı alınmadan tatbik olunmuştur. Binâenaleyh onların hakkı diyete inkilâb eder. Ve bu vak’a katilin ölmesi vak’asında olduğu gibi değer­lendirilir. Katil öldürdüğü kimseleri bir kerede öldürmüş veya hangi­sini önce hangisini sonra öldürdüğünü ayırmak mümkün değilse, o za­man kan sahipleri arasında kur’a çekilir. Ve kur’a kime isabet eder­se onun kısas hakkı tatbîk olunur. Kan sahiplerinden birini diğeri­nin önüne geçirecek bir hak bulunmadığı için kur’a ile böyle bir ön­celik hakkı kazanılmış olur. Eğer, kendisine isabet eden kişi katili af­federse, kur’a geri kalanlar arasında tekrarlanır. Çünkü, hepsinin hak­kı eşittir. Kısas hakkı kur’a yoluyla kan sahiplerinden birisine sabit olur fakat bir başkası ondan Önce davranarak kısas hükmünü tatbîk ederse hakkını kullanmış olur. Ancak, kendinden daha önce hak sa­hibi olanın önüne geçmekle kötü bir davranış, yapmış olur.

Savaş halinde bir topluluğu öldüren muharibin hükmünde, Şâfü fakîhleri arasında ihtilâf vardır. Başlıcalarma göre, hüküm yukarda-ki gibidir. Yani muharebe dışında topluca öldürmenin hükmüne tâbi­dir. Bazı fakîhlere göre ise, hepsine mukabil olarak o da öldürülür. Çünkü, muharebe halinde öldürmüş olanın hakkı Allah’a aittir ve Al­lah’ın bu hakkı af ile sakıt olmaz. Binâenaleyh burada cezalar iç içe girerler. Ama insanoğlunun hakkı söz konusu ise, bu takdirde tedahül bahis konusu değildir.

Hanbelî mezhebi de, Şafiî mezhebiyle bu konuda müttefiktir. On­lar sadece kan sahiplerine katili öldürme konusunda itham hakkı ta­nımakla ayrılırlar. Kan sahiplerinin ikisi veya daha fazlası katili öl­dürmek konusunda ittifak ederse, katil öldürülür ve başkaları için bunun dışında bir hak söz konusu olmaz. Ama kan sahiplerinden bir kısmı kısası bir kısmı da diyeti isterse, kısası isteyenlere mukabil öl­dürülür, geriye kalanlara da diyet verilir. Hanbelî’lerin bu husûsdaM görüşü şuna dayanmaktadır: Kısas mahalli olan katile kısasla bera­ber mümkün olmayan bazı haklar taalluk etmiştir. Kısas hakkına hâiz bulunanlar, kısas mahallinde haklarım kullanmakla yetinirlerse, o da bununla yetinmiş olur. Bu düşüncenin temeli şudur. Madem ki, kısas hakına sahip bulunanlar, kısasla yetinmişlerdir, bunun dışındaki hak­larından vazgeçmiş olmaktadırlar.

Bir kişi bir adamın elini keser, sonra da bir başkasını öldürürse, eli kesilen de, kesilme sonucu ölürse, el kesen ve ölüme sebep olan kişi, her ikisinin de katilidir. Binâenaleyh önce öldürdüğü adamın kısası tatbik olunur. Çünkü, öldürme kesmeden önce olmuştur. Ve eli kesilenin ölmesi ancak sirayetle, yani bilâhare cereyan etmiştir. Binâ­enaleyh öbürünün önceliği vardır. Fakat, eli kesilenin kısas hakkının uygulanması mümkün ise, ve Öldürmekle kısas hakkı ortadan kalkı­yorsa, ölmezden evvel eli kesilenin kısas hakkı alınır. Yani, katilin eli kesilir. Eli kesilen kan sahibi, Şafiî, ve Hanbel’e göre, yan diyet alır. Hanefî ve Mâlikîlere göre ise, hiçbir şey alamaz. Eli kesilenin elinin kesilmesi ölüme sebep olmazsa önce el kesme kısası uygulanır. İster­se katil el kesmeden Önce olsun isterse sonra… Bu konuda İmâm A’zam, Şafiî ve Ahmed ibn Hanbel müttefiktirler. İmâm Mâlik ise, her hal ü kârda adamın öldürülmesine ve elinin kesilmesine taraftar de­ğildir. Ona göre ölümle, bir organ telef olmaktadır ve kısas mahalli­nin yok olması kısası sakıt eder. Elin kesilmesi katilden sonraya kal­ması halinde de hüküm aynıdır.

Bütün bunlarda vârid olan ihtilâfın esâsı kasıdlı öldürmede ge­rekli olan cezadaki ihtilâfa müsteniddir. Daha önce de söylediğimiz gibi, İmâm A’zam ve Mâlik, kısasın aynen vâcib olduğu görüşünde­dirler. Ve maktulün kan sahiplerinin hakkı, suçluyu diyete mecbur etmez. Ancak suçlu buna razı olursa başka. İmâm Şafiî ve Hanbel ise, kasıdlı öldürmeye ceza olarak kısas veya diyetten birisini gerekli gör­mektedirler. Kan sahipleri bu iki cezadan birini seçmeye me’zûndur-lar. Suçlunun muvafakatine gerek yoktur.[14]

İslâm hukukunda kasıdlı öldürmeye benzeyen kati olayları için de farklı hükümler vardır. Bu konuda Üdeh şöyle diyor:

Kasda Benzer Öldürme

Daha önce kasda benzer öldürme konusunda ihtilâf olduğunu be­lirtmiştik.

İmâm Mâlik, ölümün iki bölümde mütâlâa edileceğini kabul et­mekte ve bunların da kasıd ve hatalı olarak ifâdelendirilebileceğini belirtmektedir. Ona göre, bu şıkkın dışında ayrı bir şey söyleyen kişi, nassm üzerine yeni bir şey eklemiş demektir. İmâm Mâlik bu görü­şünü desteklemek için demektedir ki: Kur’an-ı Kerîm’de, sadece kasıdlı ve hatalı öldürmeden bahseden hüküm bulunmakta ve bunun dı­şında bir hüküm bulunmamaktadır : «Kim de bir mü’mini kasıdlı ola­rak öldürürse»

«Hatâ ile olması müstesna bir mü’minin diğer bir mü’mini öldür­mesi olur şey değildir»

Ebu Hanîfe, Şafiî ve Ahmed ibn Hanbel ise, kasda benzer öldür­meyi kabul ederek öldürme fiilini, kasıdlı öldürme, hatalı öldürme, kasda benzer öldürme diye üçe ayırmaktadırlar. Bu görüşlerini des­tekleyici delil olarak da, Allah Rasûlünün şu hadîs-i şerîfi’ni bildir­mektedirler : Dikkat edin, kasıddaki hatâ dolayısıyla Öldürmede, sopa, kırbaç ve taşla öldürmede yüz deve diyet vardır.

Keza bu iki İmâm: Hz. Ömer’in, Ali’nin, Osman’ın, Zeyd ibn Sâ-bit’in, Ebu Mûsâ eJ-Eş’arî’nin, Muğîre’nin, kasda benzer öldürmeyi ka­bul ettiklerini ve onların görüşüne sahabeden kimsenin muhalefet et­mediğini belirtmektedirler. Ayrıca, kasdın suçlunun niyetine bağlı bu­lunduğunu, niyetleri de ancak Allah’ın bileceğini, hükümlerin niyet­lere göre değil, zahire göre verilebileceğini öne sürmekte, niyetin en açık delilinin öldürme için kullanılan âlet olduğunu ifâde etmekte-d’rler. Binâenaleyh, bir kimseye genellikle öldürücü nitelikte olan bir âletle vuran kişi, o âletin genellikle kullanıldığı gaye için verilen ceza­ya çarptırılır. Yani, öldürme kasdına hükmolunur. Genellikle öldürü­cü olmayan bir âletle başkasını döven kişinin hükmü hatâ ile kasıd arasında değişmektedir. Kasda benzemektedir; çünkü, kişi vurmayı kasdetmiştir, hatâya benzemektedir, çünkü, genellikle öldürücü olma­yan bir âletle vurmuştur. Genellikle öldürücü olmayan bir âletle vur­mak, suçlunun öldürme kasdınm bulunmadığının delilidir.

İşte, bu nedenle sözünü ettiğimiz üç mezheb imâmı bu tip öldür­melere kasda benzer öldürme adını vermişlerdir. Zîrâ, suçlunun fiili her bakımdan kasıdlı öldürmeye benzemekte, ancak, öldürürken güt­tüğü maksat bakımından kasıdlı öldürmeden ayrılmaktadır. Farazi olarak, kasıdlı öldürmek isteyen kişinin maktule öldürmek kasdıyla saldırması gerekir. Kasda benzer öldürme fiilini işleyen kişi ise, mak­tule öldürmeyi düşünmeden sırf tecâvüz kasdıyla saldırmaktadır.

Şu halde kasıdlı öldürmeyle kasda benzer öldürme arasındaki fark, suçlunun niyetidir. Suçlunun niyetinin delili ise, suçu işlerken kullan­dığı âlettir. Binâenaleyh, her iki öldürme fiili arasında çok yakın ben­zerlikler bulunmaktadır. Bu yüzden birisine kasıdlı öldürme adı ve­rilirken, diğerine kasda benzer öldürme adı verilmektedir.

Hanefî fakîhleri kasda benzer öldürmeyi şöyle ta’rîf etmektedir­ler :

Sopa ile, değnekle, kırbaçla, taşla veya elle, yahut da bunların dışında ölüme sebeb olan bir vâsıtayla, kasıdlı olarak vurmaktır. Böyle bir fiilin iki anlamı olmak gerekir. Birincisi kasıd anlamı. Çünkü, failin vurmayı kasdettiği kabul edilmektedir. İkincisi ise, hatâ anlamı taşır, çünkü, failin öldürme kasdı mevcut değildir. Şu halde, bu fiilin sureti bakımından suçlu fiili kasdettiği için, suç kasıdlı fiil haline benzemektedir.

Şafiî mezhebi imamları ise kasda benzer öldürmeyi şöyle ta’rîf etmektedirler:

«Fiilde kasıd, öldürmede hatâ olan fiildir.» Yani, öldürme kasdı güdülmediği halde, sonu öldürmeyle biten fiillerdir. Bazı Şafiî fakîh-leri ise, kasda benzer öldürmeyi şöyle ta’rîf ederler : «Genellikle öldü­rücü olmayan bir âletle isabet ettirmeyi kasdedip, isabet alan kişinin ölmesidir.» Bu fiil, kasıdlı öldürme fiili olarak cezâlandırılamaz. Çün­kü, suçlu öldürme maksadı gütmemiştir. Şafiî’lerin ekseriyeti ise, kas­da benzer öldürme ta’rîfinde şu hususların bulunması gerektiğinde müttefiktirler. Kasda benzer öldürmede, genellikle öldürücü olmayan bir âlet kullanılmalı, belirsiz dahi. olsa, fiil veya şahıs kasdedilmiş ol­malıdır.

Hanbelîler ise, kasda benzer öldürme fiilini şöyle ta’rîf etmekte­dirler :

«Genellikle öldürücü olmayan bir âletle suçu kasdedip öldürmek­tir. Kişi tecâvüzü ya düşmanlık kasdıyla yapar, yahut da te’dîb mak­sadıyla yapar, fakat fiilinde aşın gider. Sopa, kırbaç, küçük taş, el ve benzeri şeylerle vurmak, hafîf suya itmek, veya damda duran bir ço­cuğun yahut bunağın yanında bağırarak düşürmek, yahut da aklını yitirmesine vesîle olmak gibi fiiller kasda benzer fiillerdir. Suçlu bu­rada vurmayı veya diğer fiilleri kasdetmekte, fakat öldürmeyi kas-detmemektedir. Kasda benzer öldürme fiiline kasıdlı hatâ, yahut ha­talı kasıd gibi adlar da verilir. Çünkü, burada, hem kasıd, hem de hatâ birleşmektedir. Suçlu fiili kasdetmekte, ancak öldürmede hatâ etmektedir.»

Yukarda anlatılanlardan ortaya çıkıyor ki, kasda benzer öldür­me fiilinin içine, suçlunun düşmanlık kasdıyla işlediği ancak öldür­me kasdı gütmediği fiillerin tümü girer. İslâm hukukundaki kasda benzer öldürme terimi, beşerî hukuktaki ölümle sonuçlanan vurma veya dövme ta’bîrine tekabül eder. Fakat İslâm hukukunun kasda ben­zer öldürme terimiyle ifâde ettiği gerçek, beşerî hukukun ölümle so­nuçlanan vurma veya dövme ta’bîrinin ifâde ettiğinden mantık bakı­mından daha şahindir. Çünkü, kasda benzer ta’bîrinin içine vurma, ya­ralama, zehirli maddeler verme, boğma, öldürücü’ gıda yedirme, yak­ma, yuvarlama, suya atma ve öldürme kasdı güdülmeden yapılan bü­tün ölüm şekilleri girer. Kasda benzer öldürmede suçlunun öldürme niyeti yoktur, ama saldırı niyeti vardır. Öldürme ta’bîrinin içine ölüm­le sonuçlanan her fiil girer.

İslâm hukukçularının bu ta’bîri seçmeleri, adım saydığımız muh­telif saldırı ve işkence türlerinin hepsine delâlet etmesi içindir. Binâe­naleyh bu ta’bîr başarılı bir seçmedir. Beşerî hukukda ifâde edilen ölümle sonuçlanan vurma ve dövme ta’bîrinin içerisine el veya başka başka her hangi bir âletle yapılan dövme ve vurma fiilleri girer ama bunun dışında yukarda saydığımız, boğma, yakma, yuvarlama, suya atma ve diğer saldırı şekilleri girmez. Nitekim Mısır hukukçuları, bu ta’bîrin kapsamının geniş olmadığını ve bunun bir eksiklik olduğu­nu itiraf etmektedirler.

Kasda benzer öldürmenin rükünleri:

Kasda benzer öldürmenin rükünleri üçdür :

a) Suçlu, tecâvüze uğrayanın ölümüne vesile olan fiili işlemiş olmalıdır.

b) Suçlu, öldürme fiilini düşmanlık kasdıyla yapmış olmalıdır.

c) Fiille ölüm arasında sebebiyet bağlantısı bulunmalıdır.

Bu rüknün oluşabilmesi için, suçlunun ne şekilde olursa olsun (vurma, yaralama veya bunun dışında saldın ve işkence nev’ilerin-den birisiyle veyahut boğma, yakma ve öldürmek kasdıyla yaralayıcı veya zehirli maddeleri vermek gibi) tecâvüze uğrayanın ölümüne ve-sile olan fiili işlemesi şarttır.

Vurma ve yaralamada suçlunun belirli bir âlet kullanması şart değildir.

Hattâ, tekme, tokat, ısırma ve boğma gibi hiçbir vâsıta kullan­madan fiil oluşabilir. Sopa, kılıç, balta, bıçak, ok, mızrak, keskin veya kör, yaralayıcı veya delici bir âlet kullanılarak işlenebilir. Keza, taş, kurşun ve ok atılarak ayı gibi yırtıcı bir hayvanı üzerine saldırtarak veya köpek gibi evcil bir hayvanı üzerine kışkırtarak işlenebilir.

Fiilin tecâvüze uğrayanın vücûdunda maddî bir iz bırakmasıyla, hayatım etkileyen psikolojik bir te’sîr icra etmesi arasında fark yok­tur. Bir insana kılıç veya tabanca çekerek korkutup ölümüne sebeb olmak, bir insanı uçurumun kenarına götürüp ordan atarak dehşetin­den ölmesine vesile olmak, hâmile bir kadım korkutarak çocuğunu düşürmesine sebeb olmak veya çocuk aldırılmasına zorlayarak ölümü­ne sebeb olmak arasında bir fark yoktur. İsterse, suçlunun fiili tecâ­vüze uğrayanın vücûdunda doğrudan doğruya maddî bir iz bırakma­sın, mütecaviz kasda benzer kati suçundan sorumlu tutulur.

Bu konuda Mısır kanunları ile Fransız yasaları, İslâm hukukuna uymaz. Ancak hukukçuların ekseriyeti bu gibi hallerde cezaî müeyyi­deyi uygulamamanın büyük bir eksiklik olduğunu belirtmektedirler. İngiliz yasaları ise, bu gibi fiillere aynı şekilde ceza uygular.

Şafiî ve Hanbelî mezhebinde, ölüm, doğrudan doğruya suçlunun mübâşereten işlediği fiilinin sonucu olmasa da, kasda benzer kati su­çundan sorumlu tutulmasını önleyici hiç bir engel yoktur. Meselâ bir kişi kılıcını kınından çıkararak, yahut silahını göstererek veya korku­tucu başka bir âleti izhâr ederek bir başkasının peşine düşülen kişi de korkarak kaçarken —bir yardan düşerek, bir tavanın altında kala­rak, suda boğularak, ateşte yanarak, tökezleyip düşerek veya bir ku­yuya, bir çukura düşerek— ölse bütün bu vak’alarda kovalayan kişi —fiili her ne kadar doğrudan doğruya öldürücü değilse de— kasda benzer katil olarak kabul edilir. Sadece hükmün genel ve sınırlı ola­rak kabulünde Hanbelîlerle Şafiîler arasında ihtilâf vardır ki, biz bunu yukarda açıklamıştık.

Bu durumda tecâvüze uğrayanın ma’sûm olması şarttır. Eğer ma’-sûm olmazsa fiil öldürme suçu olarak kabul edilemez. Sadece âmme kuvvetlerinin, yani zabıta ve adliyenin işine müdâhale etmiş olarak kabul edilir. Biz ma’sûmiyet konusunda kasıdlı öldürmeden söz eder­ken etraflı açıklamalarda bulunduk. Ancak kasıdlı öldürme konusun­da zikredilmesi gereken kimseler anlatıldığından, burada onların dı­şında kalanları açıklamak istiyoruz. Bunlar, kasıdlı öldürme suçunun îcâbı olmayan ve durumları heder sayılan kimselerdir. Hırsız el kesil­mesini gerektiren bir hırsızlık yapınca, evli olmayan yânî, zina suçu İşleyince, iftira ve içki suçunu işleyince, cezârun tatbiki ile ilgili ko­nular heder sayılırlar. Binâenaleyh, el kesilmesini gerektiren hırsızlık suçu işleyen hırsızın elini koparan, bu koparma suçundan sorumlu tu­tulmaz, sadece hırsızın elinin kesilmesini vazife olarak almış olan in­faz kuvvetlerinin görevlerine tecâvüz etmiş olarak kabul edilir. Keza, evli olmayan zânîye sopa vuran, içki ve iftira suçunu işlemiş olan­ları cezalandıran bu sopa fiilinden dolayı cezalandırılmaz, ancak bu görevi yapmakla yükümlü infaz kuvvetlerinin görevini üstlendiğin­den dolayı cezalandırılır. Bu fiilleri işlemenin mübâh oluşunun set>ebı ise, Dunların affa cevaz vermeyen had cezalan olmasındandır. Bilin­diği gibi had cezası affedilemez veya geciktirilemez. Toplumun bu ce­zalan tatbik etmesi vazifesidir ve tatbikinden her fert mes’ûldür. Te­câvüze uğrayanın kanı, küllî olarak heder olduğu takdirde mesele ko­laydır. Ama, şu anda zikrettiğimiz gibi, had cezası ölümü gerektirme­yen cüz’î heder şeklinde olursa ve bir kişi had cezasını tatbik ederken tecâvüze uğrayan ölecek olursa, fiil, kasıdlı kati olarak mı değerlen­dirilir, yoksa kasda benzer kati olarak mı?

Hırsızın elini koparmak:

Elinin kesilmesi îcâb eden bir hısızlık fiili işlemiş olan hırsızın, kesilmesi gereken uzvu ma’sûm değildir. Geriye kalan uzuvlan ise ma’-sûmdur. Keza canı da ma’sûmdur. Şu halde bir insan hırsızın üzerine saldırır ve kesilmesi gereken elini ayağını koparırsa ma’sûm olma­yan bir uzvunu kopardığı için, yaptığı bu hareketten dolayı cezalan­dırılmaz. Ahmed İbn Hanbel’e göre, koparma fiilinin hırsızın elinin koparılmasına dâir hüküm verilmezden önce veya sonra olmasında bit fark yoktur. Yeter ki, hırsızın hırsızlık yaptığı sabit olsun. AncaK Ahmed ibn Hanbel dâvasının açılmış olmasını şart koşar. Eğer, dâva açümamışsa, hırsızın kolunu koparan kişi kol koparma suçundan do­layı sorumlu olur. Şayet, kolu koparılan kişinin hakkında şâhidler şa­hadet ederler ve hâkim de şâhidlerin doğru söyleyip söylemediklerini araştırmak için hükmünü vermemişse, şâhidlerin adaleti ve dürüstlüğü sabit olunca, hırsızın kolunu koparan kişiye ceza verilmez. Ama, şâhid­lerin adaleti sabit olmazsa kasıdlı olarak ma’sûm bir eli koparma su­çundan sorumlu olur. İmâm Şafiî de İmâm Hanbel’in görüşündedir.

İmâm Mâlik ve İmâm A’zam ise, koparma fiilinin hükümden sonra olmasını şart koşarlar. Eğer, koparma fiili hükümden sonra ise, kopar­madan dolayı bir sorumluluk yoktur. Sadece âmme kuvvetlerinin vazi­fesine tecâvüz etmiş olmaktan mes’ûl olur. Fakat koparma fiili hüküm­den önce ise, koparan kişi koparmaktan mes’ûl olur.

Koparma fiili, koparılan kişinin ölümüne sebeb olursa; koparan kişi, koparmaktan mes’ûl olmadığı şartlarda Ölümden de mes’ûl olmaz. Ama koparmaktan mes’ûl olursa, kasıdlı öldürmekten de mes’ûl tu­tulur.

Koparmaktan mes’ûl olmayınca ölümden de mes’ûl olmamanın de­lili şudur : Ölüm hali, elin ve ayağın koparılmasından ortaya çıkmıştır. Koparma fiili ise bir vecîbedir. Hadleri tatbik etmek vecîbe olduğundan ve te’hîre tahammülü bulunmadığından, zaruretler haddin tatbikinden doğan neticeleri müsamaha ile karşılamayı gerektirmektedir. Ki, hadle­rin tatbik edilmemesi durumu doğmasın.

Ebu Hanîfe’ye göre, bu durumla kısas arasındaki fark şuradan gel­mektedir : Kısas; kısas yapan kişinin üzerine düşen bir vecîbe değil, bir haktır. Kişi bu hakkım kullanmakta muhayyerdir. İsterse uygular, is­terse affeder. Hattâ, affetmesi daha uygundur. Bilindiği gibi hakkın kullanılması selâmet şartlarına bağlıdır. Vecibenin yerine getirilmesi ise, selâmet şartına bağlı değildir. Şurası bir gerçektir ki, haklan ikâme etmek için toplum adına görevlendirilmiş özel görevliler bulunsun.

Sorumluluk için fiilin tecâvüze uğrayanının ölümüne vesile olması şarttır. Ölümün fiilin neticesinde hemen vukûbulmasıyla, sonra vuku bulması arasında bir fark yoktur. Tecâvüze uğrayan, sorumluluk ko­nusu olan fiilden dolayı ölmez iyileşirse, suçlu, dövme, yaralama veya koparma suçlarından dolayı cezalandırılır. Eğer tecâvüze uğrayanın bir uzvunu koparmış, veya kullanamaz hale getirmişse, suçlu bu neticeden dolayı sorumlu tutulur ve cezalandırılır. Bu prensibin tatbikatında beserî hukukla İslâm hukuku uyuşmaktadır. Beşerî hukuk, ölümle sonuç­lanmayan dövmelerde suçluyu, ölümle sonuçlanan dövmeye başlangıç suçundan dolayı mes’ûl tutmaz. Sadece, tecâvüze uğrayanın durumu­nun aldığı şekle göre, dövme veya zarar verme suçundan sorumlu tutar.

Fiilin suçlu tarafından doğrudan doğruya işlenmesiyle (tecâvüze uğrayana sopa ile vurması ve taş atması gibi) fiili doğrudan doğruya işlemeyip, ona sebeb olması (üzerinebir köpeği kışkırtıp ısırtarak ölümü­ne sebeb olması veya yolda bir çukur kazıp çukura düşürerek Ölümüne vesile olması) arasında bir fark yoktur. Gerek mübaşeret ye gerekse te-sebbüb hallerinde suçlu kasda benzer öldürme suçundan mes’ûldür. Ebu Hanîfe’ye göre, kasıdlı öldürmelerde olduğu gibi, kasda benzer öl­dürmelerde, mübâşereten öldürmenin cezasıyla, tesebbüben öldürmenin cezası arasında bir fark yoktur.

Kasıdlı öldürme konusunda, mübaşeret ve tesebbüb ile ilgili olarak belirtilen mesele ve şartlara dâir tüm kaideler kasda benzer öldürme konusuna da intibak eder. Mübaşeret ve sebebiyet durumunun birden fazla olması, toplu öldürme, anlaşarak öldürme, ta’kîb ederek öldürme, mübaşeret haliyle sebebiyet halinin birleşmesi gibi konularda, kasıdlı öldürmelerdeki kaidelerin hepsi kasda benzer öldürmelerde de carîdir. Biz bu hususta yukarda gerekli bilgiyi verdiğimiz için, burada işaret etmeyi lüzumlu bulmuyoruz.

Bir kimsenin bir başkasında, parmak, el, ayak veya kulak gibi her hangi bir uzvu koparmak konusunda kısas hakkı olsa, o kişi kısas sa­hibi için hakkı olan konuların içerisinde ma’sûm sayılmaz. Ancak kısas hakkı olan kişinin benzer uzuv dışında bir uzvu koparmaması şarttır. Aksi takdirde kasıdlı koparma suçundan sorumlu olur. Eğer benzer uzvu (koparılan uzva kısas olarak koparılması îcâb eden uzuv) koparırsa so­rumlu tutulmaz, sadece âmme kuvvetlerinin görevlerini üsîenmekten ve kısasda acele davranmaktan mes’ûl olur. Ama kısasa hak kazanmış kişi değil de bir başkası koparacak olursa koparma suçundan sorumlu olur. Zîrâ koparılan uzuv onun için ma’sûmdur.

Kısas hakkı olan kişi, kısası uygulayarak birisinin uzvunu koparır­sa, bu kısas uygulamasından o kişi ölürse kısası uygulayan kişi kasda benzer öldürme suçundan sorumlu olmaz. Çünkü, ölen kişi kısasın tat­biki mübâh bir fiilin neticesinde ölmüştür. İmâm Mâlik, îmâm Şafiî, İmâm Ahmed, İmâm Ebu Yûsuf ve İmâm Muhammed’in görüşü budur.

İmâm A’zam ise, kısas hakkını uygulayan kişinin kasda benzer su­çundan sorumlu olacağı görüşündedir. Birinci grubun delili şudur. Ölüm, me’zûn olunan bir fiilden doğmuştur ve suç olarak kabul edilemez. Çün­kü, izin verilen bir konuda doğan bir neticeden sorumluluk olmaz. Zîrâ, mübâh bir şeyden neş’et eden netice de mubahtır. Ebu Hanîfe’nin delili de şudur: Me’zûn olunan fiil, kısas sahibinin mümasil bir uzvu kopar-masıdır. Ve bu onun hakkıdır, ama hakkını kullanırken hakkını aşarak, kısas yapılan kişinin ölümüne sebeb olmaktadır. Bunun için fiilinden sorumludur.

Suçlunun işlediği fiil kendisi için yasaklanmış olmalıdır. Eğer suçlu hakkı olan veya vazifesi (üzerine vecîbe) olan bir fiili işlerse, ve bu fiil ölümle neticelenirse, mes’ûliyet; hakkın hududuna hak sahiplerine ve hakkı yüklenen şahısların, durumuna göre değişir. Aşağıda; te’dîb hak­kını, doktorluk hakkını, sportif oyunları, kısas hakkını, ta’zir, hırsız­lık ve had cezasını anlatırken bu noktayı açıklayacağız.

Suçlu fiili kasıdlı olarak yapmalıdır :

Suçlu tecâvüze uğrayanı öldürmek kasdı gütmeden ölüme sebeb olan fiili kasdetmelidir. İşte kasıdlı öldürmeyle, kasda benzer öldürme arasında biricik aymm buradadır. Kasıdlı öldürmede suçlu tecâvüze uğ­rayanı, vurmayı ve öldürmeyi kasdeder. Kasda benzer öldürmede ise, suçlu tecâvüze uğrayana vurmayı kasdeder, fakat öldürmeyi kasdetmez. Şu halde, her iki suç arasındaki ayırıcı çizgi suçlunun maksadıdır. Suçlu öldürmeyi kasdederse fiil kasıdlı öldürmedir. Suçlu, öldürmeyi kasdet­mez, sadece fiili kasdederse, fiil kasda benzer öldürmedir. Suçlunun ni­yetini gösteren delil, her şeyden önce öldürme için kullandığı vasıtadır. Eğer âlet, genellikle öldürücü ise, suçlunun öldürmek kasdı gütmediğini başka bir delille isbât edemediği takdirde fiil kasıdlı katidir. Alet ge­nellikle öldürücü nitelikte değilse, suçlu kati fiilini kasdetmiş olsa bile, fiil katle benzer öldürmedir. Çünkü fiil, ancak öldürücü olan bir âletle yapılabilir. Şayet kullanılan âlet öldürmeye elverişli değilse, öldürme niyeti yok demektir.

Kullanılan âletlerden sonra, suçlunun kasdını gösteren diğer delil­ler; şahidlerin şahadetiyle kendi itirafıdır. Kasda benzer öldürme suçu hatalı öldürme suçundan failinin kasdı ile tefrik olunur. Kasda benzer Öldürme suçunda, fail fiili öldürme kasdıyla değil saldın kasdıyla iş­ler. Hatalı öldürme suçunda ise, fail fiili saldın kasdıyla işlemez veya fiil failin ihmâli ve ihtiyatsızlığı neticesinde ve maksatsız olarak vu-kûbulur.

Kasda benzer öldürmede suçlu; ihtimâli kasdından dolayı sorum­ludur. Çünkü, suçlu, hâdiseyi irtikâb ederken tecâvüze uğrayanı Öldür­mek niyetinde değildir. Ve hâdisenin Ölümle sonuçlanmasını da bek­lememiştir. Fakat, suçlu fiilinin neticesi değerlendirilerek öldürme su­çundan ötürü sorumlu tutulur. Çünkü fiilinin ölümle neticeleneceğini tahmin etmesi gerekirdi.

Kasda benzer öldürme vak’alarında suçlunun ölüme vesile olan fiili, muayyen bir şahıs için kasdetmesiyle, gayr-i muayyen şahıs için kas-detmesi arasında İslâm hukukçularına göre bir fark yoktur. Her iki halde de fail sorumludur. Ve fiili ölümle sonuçlanırsa, kasda benzer öl­dürme suçundan dolayı cezalandırılır.

Suçlu muayyen bir kişiyi kasdeder ve hatâ ederek başka birisine isabet ettirirse (Meselâ, bir kişiye taş atar fakat attığı kişiye isabet ettiremez ve başka birisine isabet ettirirse, yahut, bir şahsın Zeyd ol­duğunu zannederek atar, fakat attıktan sonra onun Amr olduğu ortaya çıkarsa) suçlu tecâvüze uğrayanın ölümü halinde hatalı Öldürmeden so­rumlu tutulur. Bu gibi hallerde kasda benzer öldürme hali söz konusu olmaz. Hanefî ve Şafiî mezhebinin görüşü budur. Hanbelî mezhebinden bazı fakîhlerin görüşleri de bu merkezdedir. Ancak diğer bir kısım fa-kîhler suçlunun, kasdettiği fiilin yasak olması halinde kasda benzer öl­dürme suçundan sorumlu tutulması gerektiği noktasındadır. Suçlunun kasdettiği fiil yasak değilse, bu takdirde hatalı öldürme suçundan so­rumlu tutulur.

Tecâvüze uğrayan şahıs Ölümle sonuçlanan fiile izin verir de fiil ölümle neticelenecek olursa, Ebu Hanîfe, suçlunun kasda benzer öldür­me suçundan sorumlu olduğu görüşündedir. Ona göre suçlu, öldürmeye değil yaralamaya me’zûndur. Tecâvüze uğrayan öldüğüne göre, fiil yaralama olarak değil, kati olarak cereyan etmiş bulunmaktadır. Bu görüşüne İmâm Yûsuf ve Muhammed muhalefet ederler. İmâm Şafiî ve İmâm Hanbel de muhalif görüştedirler. Onlara göre bu durumda suçluya bir sorumluluk yoktur. Kasıdlı öldürme konusunu açıklarken bu husûsda yeterli bilgi vermiştik.

Suçluyu fiili işlemeye sevkeden faktörlerin hiçbir değeri yoktur. Suçluyu fiili işlemeye sevkeden sebebler ister değerli olsun ister değersiz, ne suç ne ceza üzerinde bir te’sîri olamaz. Çünkü, had cezasının, tahfifi, durdurulması ve affı caiz değildir.

Fiille ölüm arasında sebebiyet rabıtası bulunmalıdır :

Suçlunun işlediği fiille ölüm arasında sebebiyet rabıtası bulunması şarttır. Yani fiil, ölümün doğrudan doğruya ilk sebebi, yahut da ölme sebeblerinden birisi olmalıdır. Suçlunun fiiliyle ölüm arasında bir rabıta bulunmazsa suçlu tecâvüze uğrayanın ölümünden sorumlu olamaz. Sa­dece yaralama ve dövme suçundan sorumlu tutulur.

Suçlunun fiilinin ölümün vukuunda ilk sebeb olması kâfidir. İster­se ölümün vukuu için diğer sebebler birbirine yardımcı olsun. Meselâ, ilâcın ihmâl edilmesi, yahut yanlış kullanılması, yahut tetâvüze uğra­yanın zaafı veya hastalığı gibi sebebler ölümüne sebeb olsa da, suçlu­nun fiilinin ölüm hâdisesinin vukuunda ilk sebeb olması yeterlidir. Ka­sıdlı Öldürmeden söz ederken, bu noktada yeterince bilgi verdik. Orada söylediklerimiz bütünüyle buraya a”a uymaktadır.

Mısır ceza hukuku Fransız hukuk sistemine muhalif olarak İslâm hukukunun izini ta’kîb eder. Mısır temyiz mahkemesi maktulün bir başka darbenin isabetliyle Ölmesini, her türlü ihtiyat tedbîrini almak mecburiyetinde bulunduğu halde uzun süre, iyileştirici tedbîri almaya­rak durumunun kötüye gitmesine neden olmasını hafifletici bir unsur kabul etmemiştir. Keza, Mısır temyiz mahkemesi; ihtiyarlık za’fiyeti nedeniyle aldığı darbeden doğan zehirlenme neticesinde meydana gelen ölüm olayında da aynı hükmü önermiştir. Vurma ile ölüm arasında se­bebiyet bağlantısı bulunmayışını öne süren sanığın iddiası kabul edil­memiştir. Madem ki, sanıktan vâki’ darbe, direkt veya endirekt olarak nihâî neticenin doğumunda neden olmuştur, binâenaleyh, sanık fiilin­den doğan bütün neticelerden sorumludur ve bu neticeleri tahmin et­mese dahi, ihtimâli kasıd suçundan mes’ûl tutulur. Çünkü, kanunen sanığın bu neticeleri tahmin etmesi îcâb eder.

Hatalı Öldürme

«Bir mü’min’in, diğer mü’min’i hatâ dışında öldürmesi olur şey de­ğildir. Bir mü’min’i yanlışlıkla öldürenin bir mü’min köleyi azâd et­mesi ve öldürülenin ailesi bağışlamadıkça ona teslim edilmiş bir diyet ödemesi gerekir. Öldürülen mü’min; düşmanınız olan bir topluluktan ise, mü’min bir köle âzâd etmek gerekir. Şayet sizin ile kendileri ara­sında andlaşma bulunan bir topluluktan ise, ailesine verilecek bir di­yet ve mü’min bir köle âzâd etmek gerekir. Bunları bulamayan kim­senin Allah tarafından tevbesinin kabulü için iki ay ardarda oruç tut­ması gerekir. Allah Alîm, Hakîm olandır.»

Bazı İslâm hukukçuları hatânın bir çeşit olduğunu kabul ederken bazılan da iki çeşit olduğunu belirtmektedirler. İki kısım olduğunu ka­bul edenler bunu şöyle ifâde etmektedirler :

a) Mahzâ hatalı öldürme,

t>) Hatalı öldürme anlamına gelen öldürme.

Mahzâ hatalı öldürme, suçlunun fiili kasdedip şahsı kasdetmeme-sidir. Suçlu fiili kasdetmiş, ancak tahmininde veya fiilinde yanılmıştır. Fiilde hatâya misâl, bir av hayvanına atarken bir insana isabet ettir­mektir. Failin tahmininde hatâ ise, kanını heder sandığı kişiye atıp, kanı ma’sûm olan birisini öldürmektir. Veya hayvan zanniyle silahını ateşleyip, bir insanı öldürmektir.

Hatalı öldürme anlamına gelen öldürme ise, suçlunun fiili ve şahsı kasdetmediği hallerdir. Yani, suçlu, ölüme sebeb olan fiili işlemeyi ve tecâvüze uğrayan kişiyi öldürmeyi kasdetmemektedir. Bu tür hatalı öl­dürme fiili bazen doğrudan doğruya suçludan sâdır olur, bazen de suçlu fiile sebeb olur. Birinciye örnek, yanında yatan birisinin üzerine yuvar­lanıp ölmesine sebeb olmaktır. Bir başkasının üzerine yüklemek ister­ken, düşen eşyanın altında kalan kişinin ölmesi de buna örnektir. İkinciye misâl ise, bir çukur kazıp bir başka insanın o çukura düşerek öl­mesi. Veya duvarını yıkık bırakıp düşen taşlarla geçenlerden birisinin ölmesi, yahut, yola su akıtıp, geçenlerden birisinin ayağı kayarak düş­mesi ve hayatını kaybetmesi halidir. Hatâyı bölümlere ayırmayan fa-kîhler, her iki kısma giren fiilleri tek bir başlık altında toplarlar. Şu halde iki grub arasındaki fark, bölme ve tertîb bakımındandır. Bunun dışında bir ayrılık yoktur.

Hatâyı taksim edenleri böyle bir bölümlemeye sevkeden sebeb; öyle sanıyoruz ki, mahzâ hatâ ile, hatâ mânâsında öldürme anlarında fiilin tabiatında mevcûd olan farklılıktır.

Mahzâ hatâ olan fiilde; suçlu fiili kaydetmektedir. Ama hatâ mânâ­sına olan fiilde, fiili kasdetmemektedir. İkinci kısmı mübâşereten Öl­dürme ve tesebbüben öldürme diye taksim etmenin nedeni ise, mübâşe­reten öldürmede keffâretin gerekip, tesebbüben öldürmede, keffâretin gerekmemesidir. Keffâret taabbüdî bir cezadır veya ceza ile ibâdet ara­sında değişen bir cezadır. Ancak müslümana verilebilir, gayr-i müslim’e verilemez.

İslam hukukunda yer alan hatâ ile ilgili hükümler bütünüyle beşerî hukukla uyuşur. Hukukçular her ne kadar hatâyı bölümlere ayırma­makta, tek bir başlık altında toplamakla yetinmekte iseler de, (bazı İslâm hukukçularının yaptıkları gibi) Hatâ olarak değerlendirdikleri fiiller, İslâm hukukçularının zikrettikleri tasniflerden farklı bir hüviy-yet arzetmez.

İslâm hukukçularının verdikleri misâlleri inceleyenler, görürler ki, suçlunun işlediği veya terk ettiği fiil ihmâlin, eksikliğin, ihtiyatsızlığın, tedbirsizliğin, düşüncesizliğin, yahut da şerîat’ın veya âmme kuvvetle­rinin emirlerine muhalefetin neticesi ise, sonucundan sorumlu olur. Binâenaleyh İslâm hukukundaki, hatâ ile ilgili suçların cezası, beşerî hukuk da, özellikle Mısır ve Fransız hukuklanndaki esâsın aynıdır. Aşağıda, İslâm hukukçularının hatâya misâl olarak verdikleri örnekleri açıklarken bu görüşümüzü destekleyici bölümleri göreceğiz.

Genellikle İslâm hukukçuları, hatâda suçlunun sorumluluğuna hü­küm verdikleri iki genel kaide üzerinde yürümektedirler. Biz, bu iki genel kaideyi uygulayarak bir kişinin hatalı veya hatasız olduğuna ka­râr verebiliriz.

a) Birinci kaide şudur: Başkasına zararı erişen herşeyi yapan veya sebeb olan kişi, ondan sakınması mümkün ise doğacak neticeden sorumlu tutulur. Kişi eğer ihmâl etmemiş, tedbîrini eksik almamış ve dar görüşlülük etmemişse sakınma imkânını kullanmış sayılır. Ama sa­kınma imkânı yoksa, hiç bir anlamda mes’uliyet de olamaz.

b) İkinci kaide şudur: Suçlunun işlediği fuTşer’an mübâh olma­yan bir fiil ise ve fail zorlayıcı bir neden olmadan o fiili işlemişse, gereksiz yere tecâvüz etmiş olduğundan işlediği fiilin neticesinden sorum­ludur. İster işlediği fiilin neticesinden kaçınmak imkânı olsun, ister ol­masın…

Yolda odun taşıyan birisinin odunu düşer ve oradan geçen birisinin ölümüne sebeb olursa, o kişi öldürmekten sorumludur. Çünkü, isterse, tedbîr alıp başkasına zarar vermeyi önlemek imkânına sahiptir. Ama o, ne tedbîr almış ne de böyle bir sonucu önleme yoluna başvurmuştur. Fakat, yolda yürürken bir insanın ayağından kalkan tozlar bir başka insanın gözüne girer ve adamın gözü kör olursa, yürüyen kişi toz kal­dırmaktan sorumlu tutulamaz. Çünkü, yürürken tozun kalkması kaçı­nılması mümkün olmayan hallerdendir.

1- Bir hayvanı sürerek bir insanı ezdiren, üzerine bastıran veya çarptıran kişi bu fiillerinin neticesinden mes’ûldur. Çünkü, hayvanını gemleyerek veya halkı ikâz ederek çiğnenmelerini ve çarpılmalarını önle­yebilir. Fakat, hayvanın tekme atmasını, işemesini, pislemesini ve sal­yasını akıtmasını önlemek mümkün değildir.

2- Bir hayvan, ayağıyla veya kuyruğuyla bir insana çarpsa ve o insan bu çarpmadan yaralanıp ölse, yahut da bir hayvanın idrarı, dış­kısı ve salyası bir insanın elbisesini kirletip, mahvetse yahut da hayvan bir insana çarpsa, insan düşüp yaralansa, binenin, sürenin ve çekenin mes’ûliyeti yoktur. Çünkü, isabet sebebi kaçınılması mümkün olmayan bir şeydir. Bu konuda Allah’ın Rasûlü şöyle buyurmaktadır : Hayvanın ayağı ile basmasında mes’ûliyet yoktur.

3- Hayvanın yürürken çıkardığı toz, toprak, küçük taş ve ben­zeri şeylerden mes’ûliyet yoktur. Çünkü, bunlardan kaçınmak mümkün değildir. Büyük taş atması haline gelince, bunda da sorumluluk vardır. Çünkü, hayvan ancak hızlı ve şiddetli yürüdüğü zaman ayağından taş fırlayabilir ve kalabalık yerlerde bundan kaçınmak imkân dahilindedir.

4- Bir kişi hayvanın halkın gelip gittiği genel yollardan birisin­de de durdursa ve bir insanı öldürse onu durduran kişi ölümden dolayı mes’ûldur. Hayvan ister ayaklarıyla çiğneyerek, ister çarparak, ister ezerek, ister basarak, öldürmüş olsun, farksızdır. Keza, onu durduran kişi, hayvanın bevli, pisliği veya salyası ile verdiği zararlardan da mes’ûldur, ister binili olsun, ister olmasın, farksızdır. Ve zararı tazmîn etmek mecburiyetindedir. Çünkü, halkın gelip gittiği yolda hayvan dur­durmak şer’an müsâade edilmeyen bir şeydir. Yol, halkın gelip geçmesi için yapılmıştır. Durmak, zaruret gereği değilse, gayr-i zarurî olarak yapılmış demektir. Gayr-i zarurî olarak yapılmış olan şeylerden de do­ğacak neticeler tazmîn olunur. İster bu neticelerden sakınmak imkân dâhilinde olsun ister olmasın, netice değişmez. ‘

5- Hayvanını umûmun mülkü olmayan bir yere bağlayan kişi hayvanın ön ve arka ayaklarıyla, verdiği zararlardan sorumludur. Çünkü mülkü olmayan bir yere hayvanını bağlamakla hududu tecâvüz etmiş demektir.

6- Hayvanını kendi mülkünde -bağlı tutan kişi, hayvanının ver­diği zararlardan mes’ûl değildir. Ancak ön ve arka ayağıyla, binilmiş iken vermiş olduğu zararlar tazmin edilir. Şayet durduğu yer; umûmun gelip geçtiği mahallerde hayvanların durması için tahsis olunmuş bir yer ise veya hayvanlara ayrılmış bir park ise, burası kendi mülkü gibi­dir. Hayvanını istediği gibi, durdurmak serbestisine sahiptir.

7- Bir kişi hayvanını kaçırsa veya hayvan sahibinin isteği ol­madan elinden çıkıp gitse, hayvanın yaptığı hallerden sahibi mes’ûl değildir. Çünkü, efendimiz şöyle buyurmaktadır: Hayvanların yarala­masında mes’ûliyet yoktur. Kaldı ki, sahibinin hayvanın kaçmasında bir dahli yoktur ve bunu önlemek imkânına da sahip değildir.

8- Balkonunu yola taşıran, yolun üstüne oluğunu uzatan, dük­kân yapan, yolun üstüne taş, ağaç veya başka bir şey koyan kişi bundan doğacak neticeden sorumludur. Meselâ yoldan geçen birisi bunlara ta­kılır veya onlar üzerine düşerse ve ölürse, yahut su dökülen yolda biri­sinin ayağı kayar ve oradan geçen birisinin üzerine düşer, Öldürürse

tim m ÛUrUnÛZm 0g tlfffin hSJi mesÜdür. Çünkü yaptığı tecâvüz yoluyla ısrardır, binâenaleyh tecâvüz yoluyla doğurduğu zararları izâle etmek mecburiyetindedir.

9- Bir kişi evinde veya kendi arazîsinde ateş yakar ve havanın fazla esintili olması nedeniyle ateş başkasının evine veya arazîsine sira­yet ederse ihtiyatsızlığı ve basiretsizliği nedeniyle yakmış olduğu kısmı tazmin etmek durumundadır.

10- Bir kişi kendi arazîsini sularken suyu fazla kaçırır ve kom­şusunun arazîsine zarar verirse, yahut kendi arazîsinde bir yarık olup oradan akar ve komşusunun arazîsine dalarsa, basiretsizliği ve kusuru sebebiyle verdiği zararı tazmin etmek mecburiyetindedir.

11- Bir kişi yolu sular ve sulamada aşın giderse, bu aşırılığını tazmin etmek zorundadır.

12- Bir kişi son derece ihtiyatlı ve tedbirli olur da beklenmeyen bir hâdise zuhur eder veya bir yıldırım düşer ve bunun üzerine damdan herhangi bir şey düşer ve oradan geçen bir insanı öldürür veya bir şeyi mahvederse, o kimseye mes’ûliyet ve ceza gerekmez.

İşte îslâm hukukçularının hatâ konusunda verdikleri örneklerden bazıları. Bunlardan anlaşılıyor ki, hatâ, işlenen fiilin mübâh olmasıyla mübâh olmaması arasında değişik mâhiyet arzetmektedir. Eğer işlenen fiil mübâh ise, mes’ûliyet; ihmâle, ihtiyatsızlığa, tedbirsizliğe ve eksik­liğe dayanmaktadır. Ama işlenen fiil mübâh değilse mes’ûliyet, mü­bâh olmayan fiili işlemeye istinâd etmemiştir. İsterse fiili işleyen kişi­den hiçbir kusur sâdır olmasın. İşte İslâm hukukunun hatâda mes’û­liyet konusunda dayandığı prensibler. Mısır ceza kanununun Fransız ceza kanunundan alınan Mısır yasalarına göre muhtelif şekillerde, ihti­yatsızlık, ihmâl ve dikkatsizlik sonucu işlenen ve işaretlere, levhalara uymamaktan doğan suçlarda mes’ûliyet vardır. Ancak bu son halde eksiklik şartı aranmamaktır.

Hatalı öldürmenin rükünleri: Hatalı öldürmenin üç rüknü vardır :

a) Fiil, tecâvüze uğrayanın ölümüne sebeb olmalıdır.

b) Fiil, suçlunun hatâsı neticesi vukûTbulmalıdır.

c) Hatâ ile ölüm arasında sebebiyet bağlantısı bulunmalıdır. I — Fiil tecâvüze uğrayanın ölümüne sebeb olmalıdır :

Hatalı öldürmenin tahakkuku için ölüm fiilinin, suçlunun sebe­biyet verdiği bir şeyden sudur etmesi şarttır. Suçlu, fiili ister kasdetsin, isterse ihtiyatsızlığı ve ihmâli neticesi kasdetmeksizin vukû’bulsun fark­sızdır. Bir av hayvanına ateş edip insana isabet ettirmek, yanında yatan çocuğun üzerine yuvarlanıp ölümüne sebep olmak arasında bir fark yoktur.

Fiilin belirli bir nev’iden olması şart değildir. Meselâ, illâ yaralama şeklinde olması diye bir kayıt yoktur. Ölüme sebeb olan her hangi bir fiil olabilir. Bir insanla karşılıklı müsademe, birşeyin çarpışması, yolda ayağı kaydırmak, kuyu kazıp içine düşürmek, sıcak suyu üzerine dök­mek, birisini ateşe atmak, derin bir suya düşürmek, veya bir duvarın altında bırakmak ve daha benzeri fiiller arasında bir fark yoktur.

Fiil doğrudan doğruya fail tarafından işlenebileceği gibi, failin se­beb olması da mümkündür. Birisi yolun üzerine su döker, yahut da muz veya kavun kabuğu atar, bir başka kişi bilmeyerek üzerine basar ve ayağı kayarak yaralanıp ölürse, o suyu döken veya kabuğu atan kişi bu ölümden mes’ûldür. Bir kişi kuyu veya çukur kazar, çevresinde gelip geçenlerin düşmesini önleyecek bir tedbîr almaz, birisi de gelip bun­lardan herhangi birisine düşer ve ölürse, kişi ölümden sorumludur.

Fiil müsbet olabilir. Meselâ, balkonundaki bir taştan kurtulmak için her hangi bir kişiye isabet ettirmek kasdı gütmeksizin taşı atan bir kişinin attığı taş geçen birisine isabet eder ve ölümüne sebeb olabilir. Keza terk fiili de olabilir. Kudurmuş köpeği yolda bırakır ve oradan geçen bir insanı köpek ısırır, ölümüne sebeb olur, yahut, yıkılmak üzere olan eğik duvarı olduğu gibi bırakır, oradan geçen bir insanın üzerine yıkılır ve ölümüne sebeb olur.

Ölüm vâsıtası maddî olabileceği gibi ma’nevî de olabilir. Hâmile bir kadına iğrenç bir koku serpip hamlini düşürmesine ve ölmesine sebeb olmak gibi. Bir hayvana iz’âc edici bir avazla bağırıp, o çığlıktan kor­karak endişeye düşen bir insanın ölümüne sebeb olmak gibi, bütün bu ve benzeri olaylarda katil; hatalı katil olarak kabul edilir.

Hatalı “fiilin oluşabilmesi için, fiilin Ölüme vesile olması şarttır. Hâ­disenin vukuundan hemen sonra ölmekle bir müddet sonra ölmek ara­sında bir fark yoktur. Eğer tecâvüze uğrayan kişi ölmezse, fiil, canın dı­şında kalan (ölümle neticelenmeyen) hatalı bir suç olarak değerlen­dirilir.

Mübaşeret, sebebiyet, -şart, mübaşeretin birden fazla olması, sebe­biyetle mübaşeretin bir birinin içinde bulunması ve peşpeşe öldürme gibi konularda kasıdlı öldürme konusunda zikrettiğimiz kaidelerin hepsi hatalı öldürme konusuna da intibak eder.

Suçlunun, fiilden mes’ûl olabilmesi için, tecâvüze uğrayanın ma’-sûm olması gerekir. Ma’sûmiyet konusunu kasıdlı ölüm suçundan söz ederken etraflıca anlattığımız için burada aynca ele almıyoruz.

Fiil, suçlunun hatâsı neticesi vukû’bulmalıdır.

Hatâen işlenen suçları diğer genel suçlardan ayıran en büyük esâs hatâ unsurudur. Hatâ unsuru bulunmayınca, hatalı fiilden dolayı mes’û-liyet de doğmaz. Hatâ durumu; ancak bir fiilin veya terkin, suçlunun doğrudan doğruya veya dolaylı olarak istemediği neticelerin doğması halinde vârid olur. Suçlu, fiili ister kasdetsin, ister kasdetmesin. Her iki halde de netice şerîat’m prensiblerine ve âmme kuvvetlerine muhale­fetten veya tedbirsizlikten vukû’bulmaktadır.

Bizatihi tedbirsizliğin veya emirlere muhalefetin bulunmadığı hal­lerde ceza bulunmaz. Ancak tedbirsizlikten, emir veya hükümlere mu­halefetten zarar doğarsa mes’ûliyet vardır, zarar doğmazsa yoktur.

İslâm hukukunda hatânın ölçüsü tedbirsizliktir. Tedbirsizlik der­ken, düşünülebilecek her türlü tedbirsizlik; ihmâl, ihtiyatsızlık, dikkat­sizlik, lâubalilik, aşırılık ve benzeri bütün eksiklikler girer.

Emir ve hükümlere muhalefet, İslâm şeriat ve hükümlerine muha­lefet olduğu gibi kanunlara, lâyihalara ve teşrî* yetkisine sahip mües­seselerin çıkardığı buyruklara da muhalefettir. İster tedbîr alma imkânı bulunsun ister bulunmasın muhalif kişiye sorumluluk terettüb eder. Sadece, mes’ûliyetin terettübü için bir zararın mevcut olması şarttır.

Hatânın belli bir nisbette ve büyüklükte olması şart değildir. Suç­lunun hatâsının büyük veya küçük olması arasında bir fark yoktur. Ha­tânın işlenmesi sorumluluk .doğurur, kişi hatâsının neticesine katlan­mak mecburiyetindedir. Netîce, hatânın büyüklüğü ve küçüklüğü ile değişmez. Çünkü İslâm hukukunda hatalı öldürme suçunun cezası sı­nırlıdır. Bunu azaltmak veya çoğaltmak, durdurmak veya affetmek âmme kuvvetlerinin yetkisi dâhilinde değildir. Binâenaleyh, tecâvüze uğ­rayan kişi, uğradığı zararı tazmin etmeyi taleb edemez. Mahkeme suç­luyu berâet tetirirse zararın tazmini düşünülemez. Çünkü, zarar suç­lunun hatâsı neticesi zuhur etmemiştir.

II- Hatâ ile ölüm arasında sebebiyet bağlantısı bulunmalıdır:

Suçlunun sorumlu tutulabilmesi için suçun hatâ sonucu olarak or­taya çıkması lâzımdır. Öyle ki; bu hatâ, ölümün sebebi olmalıdır, ölüm­le hatâ arasında sebebiyet bağlantısı bulunmalıdır. Sebebiyet bağlan­tısı bulunmazsa suçluya sorumluluk yüklenemez.

ölüm hâdisesinin doğuşuna kötü tedavi, tecâvüze uğrayanın sih-hatınm bozulması, yaşının küçüklüğü, bünyesinin zayıflığı gibi diğer faktörler neticeye yardımcı olsa bile, suçlu sorumlu olur. Keza, hatalı fiile birden fazla kişiler iştirak etmiş olsa, her failin sebebiyetle dâhil olma nisbetleri nazar-ı i’tibâra alınmaksızın bir faile nisbet edilen isabet bizatihi öldürücü olduğu veya ölüm halini gerçekleştirmekte pay sahibi bulunduğu takdirde, fail Ölümden sorumlu tutulur, ölüm ister doğru­dan doğruya hatânın neticesi olsun. Meselâ elindeki tabanca ile oyna­yan birisinin tabancası ateş alarak yanlışlıkla maktule isabet edip öl­dürmesi gibi, ister doğrudan doğruya hatânın neticesi olmasın düşman­lık kasdıyla bir çukur kazıp, kenarına taş yığmak ve maktulün o taşlara basarak ayağının kayması sonucu çukura düşüp ölmesi gibi, her iki şe­kilde de sebebiyet rabıtası mevcut olduğundan suçlu sorumlu olur.

Sebebin zinciri uzasa ve netice bir kaç halka öteye gitse de örfen, suçlu işlediği fiilin neticelerinden sorumlu olduğu takdirde hatâdan da mes’ûl olur. Kasıtlı öldürme konusunda söz ederken sebebiyet bağlantısı üzerinde uzun uzadıya durduk. Orada söz konusu olan hususlar bura­da da tekrarlanabilir.

Bir kişinin veya birçok kişinin hatâya iştirak etmesi suçluyu ka-sıdlı öldürme sorumluluğundan kurtarmaz. Sadece cezayı hafifletir. Çün­kü, maktule karşı ödenecek diyet, suçların sayısına göre takdir olunur. Açtıkları yaralara göre değil. Meselâ, üç kişi bir dördüncü kişinin ha­talı ölümüne iştirak etseler, verilecek diyet herbirine diyetin üçte biri olarak takdir olunur. Teker teker açtıkları yaraların cesameti nazar-ı i’tibâra alınmaz. Madem ki öldürme fiilini işlemekte ortaklaşa hareket etmişlerdir, ödeyecekleri diyet de ortaklaşa olacaktır.

Maktul katil ile birlikte hatâya iştirak ederse, maktulün iştirak payı nisbetinde ceza hafifletilir. Çünkü, maktul; de katille birlikte ha­tâya iştirak etmiş ve kendi ölümüne yardımcı olmuştur. Meselâ, dört ki­şi bir kuyu kazmaya iştirak etseler, dördü birlikte kuyuya düşse ve iç­lerinden birisi ölse, geriye kalan üç kişinin ödeyeceği diyet, normal di­yetin dörtte biridir. Meselâ, on kişi bir kaldıraçla bir cismi kaldırıp at-salar, attıkları cisim hatalı olarak tekrar dönüp kendilerinin üzerine düşse ve içlerinden birisi ölse, geriye kalanların herbirine normal diye­tin dokuzda biri düşer. Arta kalan onda bir diyet ise, maktulün iştirak ettiği hatânın mukabilidir. Nitekim Hz. Ali, böyle bir vak’a üzerine şu hükmü vermiştir: On kişi bir hurma ağacını kaldırırlar, ağaç içle­rinden birisinin üzerine düşerek birinin Ölümüne sebeb olur. Hz. Ali, geriye kalanların herbirine diyetin dokuzda birini ödettirir. Onuncusu ise, öldürülenin payına düşen miktardır. Çünkü, maktul kendi kendi­sinin ölümüne yardımcı olmuştur.

İslâm, hukukçuları müsademe konusunda ihtilaflıdırlar. Bazıları, müsademeye girişenlerden herbirinin fiilinden dolayı tâm olarak ceza­landırılması gerektiği görüşündedirler. Diğer bir kısmı da, ölümün iki tarafın müsademesi neticesinde vukû’bulduğunu ve cezalarının da ikiye bölüumesi gerektiğini ileri sürerler.

İslâm hukukçularının serdettikleri ikinci görüş, Mısır ve Fransız mahkemelerinin benimsedikleri görüşe uyar. Maktul hatâya iştirak ederse, cezaî sorumluluktan kendisini kurtarmaz ama, tazminata te’sîr eder ve cezayı hafifleştirir.

Ölüm olayı isterse doğrudan doğruya suçlunun fiilinin neticesi ol­sun, suçlu fiilde mütesebbib olduğu sürece sebebiyet rabıtası var kabul edilir. Meselâ, bir kişi tabancasıyla oynarken tetiğe basıp hatalı olarak bir inşam öldürse, ölen insanın ölümünden mes’ûldür. Keza, bir kişi yol üstüne bir çukur kazmak üzere bir işçiyi tutsa, geçenlerden birisi ge­lip o çukura düşerek ölürse, işçi mal sahibinin emrinde ücretle çalıştığı ve çalışmakta olduğu yerin kendi patronunun olmayıp, başkasına âid olduğunu bilmediği için katil işverendir. Bir kişi hayvanı götürürken hayvan kudurur, bir şahsı ısırır ve o şahıs da kudurmuş hayvanın ısır­ması sonucu ölürse, katil o hayvanı götüren kişidir.[15]

94 — Ey îmân edenler, Allah yoluna koyulduğunuz zaman, iyice araştırın. Size selâm verene; dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek; sen mü’min değilsin, deme­yin. Allah katında çok ganimetler vardır. Önce siz de öyleydiniz de Allah size lütfetti. Onun için iyice araştırın. Muhakkak ki Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.

Cihâd ve Ganimet

îmâm Ahmed der ki: Bize Yahya İbn Ebu Bükeyr’in… İbn Abbas’-tan naklettiğine göre; o, şöyle demiştir : Süleym oğullarından bir adam Hz. Peygamber (s.a.) in ashabından bir gruba rastladı. Koyunlarını güdüyordu ve onlara selâm verdi. Onlar: Bu, sadece bizden korunmak için selâm verdi, diyerek üzerine yürüdüler ve onu öldürerek koyunla­rını Hz. Peygamber (s.a.) e getirdiler. Bunun üzerine : «Ey îmân eden­ler, Allah yolunda cihâda çıktığınız zaman iyice araştırın…» âyeti nazil oldu.

Hadîsi tefsir babında rivayet eden Tirmizî; bu, hasen bir hadîstir, demiştir. Bu konuda Üsâme îbn Zeyd’den de bir hadîs rivayet edil­miştir.

Hadîsi Ubeydullah İbn Musa, kanalıyla rivayet eden Hâkim; İsnadı sahihtir, fakat Buhârî ve Müslim rivayet etmemişlerdir, der.

Hadîsi İbn Cerîr de Ubeydullah İbn Mûsâ ve Abdurrahîm İbn Sü­leyman kanalıyla İsrail’den rivayet etmiştir. Tefsirinden ayrı olarak ki­taplarından birinde hadîsi sadece Abdurrahmân kanalıyla rivayet et­tikten sonra da şöyle demiştir : Bu, bize göre senedi sıhhatli bir haber­dir. Diğerlerinin mezhebine göre ise sağlam olmıyabilir. Bunun se­beplerinden birkaçı şöyledir: Hadîsin Semmâk’den rivayeti şüphelidir. Âyetin kimin hakkında nazil olduğu da ihtilaflı olup bazıları Muhallem İbn Cessâme hakkında, diğer bazıları Üsame İbn Zeyd hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir. Başka görüşler de ileri sürülmüştür.

Ben de derim ki: Bu, garîb ve çeşitli yönlerden kabut edilemeyecek bir sözdür. Şöyle M; Hadîsin Semmak’den rivayeti sabit olup büyük­lerden birçokları bu hadîsi ondan rivayet etmişlerdir. İkinci olarak; îk-rime, sahîh hadîs kitâblannda hüccet kabul edilmiştir. Üçüncü ola­rak; hadîs, bu kanaldan başka bir kanal ile İbn Abbâs’tan rivayet edil­miştir. Nitekim Buhârî der ki: Bize Ali tbn Abdullah’ın… İbn Abbâs’­tan rivayetine göre o : ((Size selâm verene; dünya hayatının geçici men­faatlerine göz dikerek; sen mü’min değilsin, demeyin.» âyeti hakkında şöyle demiştir: Bir adam sürüsü ile birlikteydi. Müslümanlar ona ka­vuştuğunda; Allah’ın selâmı üzerinize olsun, dedi. Onlar da onu öldü­rerek sürüsünü aldılar. Bunun üzerine: «Size selâm verene., sen mü’­min değilsin, demeyin.» âyeti nâzü oldu. Hadîsi îbn Cerîr ve İbn Ebu Hatim, Süfyân İbn Uyeyne kanalıyla rivayet etmişlerdir. Muhallem İbn Cessâme’nin kıssasına gelince; İmâm Ahmed der ki: Bize Ya’kûb’un… Abdullah İbn Ebu Hadred —Allah ondan razı olsun— den rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Allah Rasûlü (s.a.) bizi İdam (bir yer adı) a gönderdi. Müslümanlardan bir grubla çıktık. İçlerinden Ebu Katâde Haris İbn Rattî ve Muhallem İbn Cessâme îbn Kays da vardı. İdam vâ-dîsine vardığımızda devesi üzerinde ve yanında bir miktar eşyası ile süt kabı bulunan Âmir İbn Azbat el-Eşcaî bize uğradı. Yanımıza geldi­ğinde bize selâm verdi. Biz de onu yakaladık. Aralarında olan bir şey­den dolayı Muhallem İbn Cessâme onun üzerine hücum ederek Öldürdü, devesini ve eşyasını aldı. Rasûlullah (s.a.) a vardığımızda kendisine du­rumu haber verdik de bizim hakkımızda : «Ey îmân edenler, Allah yo­lunda cihâda çıktığınız zaman iyice araştırın… Muhakkak ki Allah yap­tıklarınızdan haberdârdır.» âyeti nazil oldu. Hadîsi bu şekliyle sadece İmâm Ahmed rivayet etmiştir.

İbn Cerîr der ki: Bize Vekî’in.., İbn Ömer’den rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Allah Rasûlü (s.a.) Muhallem İbn Cessâme’yi bir seriy-yeye göndermişti. Âmir İbn el-Azbat onlara uğrayıp kendilerini İslâm selâmıyla selâmladı. Aralarında câhiliye devrinden bir kin vardı. Muhallem ona bir ok atarak öldürdü. Haber Allah Rasûlü (s.a.) ne ulaştığın­da; Uyeyne ve Akra bu konuda konuştular. Akra : Ey Allah’ın Rasûlü, bu gün konuldu ve yarın değiştirdi, dedi. Uyeyne ise: Benim kadınla­rımın tattığı acıyı onun kadınları tadmcaya kadar Allah’a yemîn ede­rim ki hayır, dedi. Muhallem iki bürde içinde geldi ve kendisinin ba­ğışlanması için Allah Rasûlü (s.a.) nün huzurunda oturdu. Allah Ra­sûlü (s.a.) : Allah seni bağışlamasın, buyurdular. Bunun üzerine göz­yaşları bürdelerine dökülürken kalktı gitti. Aradan yedi gün geçmişti ki öldü. (Götürüp) defnettiler. Ancak yer kendisini dışarı attı. Hz. Peygamber (s.a.) e gelerek bunu anlattıklarında şöyle buyurdu: Yer sizin arkadaşınızdan daha şerli olanı kabul etmiştir. Ancak Allah Teâlâ (bununla) size öğüt vermek istemiştir. Sonra onu götürüp bir dağ yamacına attılar ve üzerine de taşlar koydular. (Bunun üzerine) «Ey îmân edenler, Allah yolunda cihâda çıktığınız zaman iyice araştırın…» âyeti nazil oldu.

Buhârî der ki: İbn Abbâs’tan rivayetle Habîb îbn Ebu Amre şöyle demiştir : Allah Rasûlü (s.a.) Mikdâd’a : Mü’min bir kişi; inanmış bir kavimle birlikte olduğunda îmânım gizliyordu. îmânını açığa vurdu sen de onu öldürdün. Bundan Önce sen de Mekke’de îmânını gizliyordun, bu­yurmuşlardır.

Buhârî bu hadîsi, Muhtasar ve Muallak olarak bu şekilde zikretmiş­tir. Hadîsi uzun ve mevsûl olarak Hafız Ebu Bekr el-Bezzâr şöyle rivayet eder : Bize Hammâd İbn Ali el-Bağdâdî’nin… İbn Abbâs’tan rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Allah Rasûlü (s.a.) bir seriyye göndermişlerdi. İçlerinde Mikdâd İbn el-Esved de bulunmaktaydı. (Üzerlerine gönde­rildikleri) kavme vardıklarında, oniarı dağılmış buldular. Sadece ya­nında çok mal bulunan bir adam ayrılmayıp kalmıştı. O da: Allah’dan başka ilâh olmadığına şehâdet ederim, dedi. Mikdâd ise üzerine yürüyüp onu öldürdü. Arkadaşlarından birisi Mikdâd’a: Allah’dan başka ilâh olmadığına şehâdet eden bir adamı mı öldürdün? Allah’a yemîn ederim ki, bunu Hz Peygamber (s.a.) e anlatacağım, dedi. Allah Rasûlü (s.a.) nün yanına geldiklerinde : Ey Allah’ın Rasûlü, bir adam Allah’dan başr ka ilâh olmadığına şehâdet ettiği halde Mikdâd onu öldürdü, dediler. Allah Rasûlü : Bana Mikdâd’ı çağırın buyurarak; ey Mikdâd, Allah’tan başka ilâh yoktur, diyen bir adamı mı öldürdün? Yarın kelime-i tevhîd ile senin durumun nasıl olacak? buyurdular. Allah Teâlâ da : «Ey îmân edenler, Allah yolunda cihâda çıktığınız zaman iyice araştırın. Size se”>-lâm verene; dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek; sen mü’­min değilsin, demeyin. Allah katında çok ganimetler vardır. Önce siz de Öyleydiniz. Allah size lütfetti. Onun için iyice anlayın.» âyetini in­dirdi de Allah Rasûlü (s.a.) Mikdâd’a: Mü’min bir adam, inanmayan bir kavimle beraber olarak îmânını gizliyordu. îmânını açığa vurdu sen

de onu Öldürdün. Bundan önce Mekke’de sen de îmânını gizliyordun, buyurdular.

Allah Teâlâ : «Allah katında çok ganimetler vardır.» buyuruyor ki; sizin göz diktiğiniz dünya hayatının menfaatlanndan onlar daha hayır­lıdır. O dünya menfaatleri ki; sizi, selâm veren, îmânını açıklayan birini öldürmeye sevketmiştir. Siz, onun îmânından gafil oldunuz da, dünya hayatının menfaatlarma göz dikerek onu yapmaeıklıkla ve korunma ile itham ettiniz. Halbuki Allah katındaki helâl ganimetler sizin için onun -malından çok daha hayırlıdır.

Allah Teâlâ: «Önce siz de Öyleydiniz. Allah size lütfetti.» buyuru­yor ki; siz de bu durumunuzdan önce îmânını kavminden gizleyen bu kişi gibiydiniz. Nitekim bu durum biraz önce geçen merfû’ hadîste de zikredilmiştir. Allah Teâlâ başka bir âyet-i kerîme’de de şöyle buyur­muştur : «Hatırlayın ki bir zamanlar siz, yeryüzünde azlıktınız, zayıf sayılırdınız.» (Enfâl, 26).

Bu açıklama Saîd İbn CÜbeyr’in mezhebi olup Sevrî… Saîd İbn Cü­beyr’den nakleder ki; o: «Önce siz de öyleydiniz.» âyet-i kerîme’sini; müşrikler içinde siz de îmânınızı gizliyordunuz, şeklinde tefsir etmiştir.

Abdürrezzâk’ın… Saîd îbn Cübeyr’den naklettiğine göre; o, «Önce siz de öyleydiniz.» âyet-i kerîme’si hakkında : «Bu çobanın îmânını giz­lemek istediği gibi, siz de îmânınızı gizliyordunuz, demiştir.

Bu görüş, îbn Cerîr tarafından da tercih edilmiştir. İbn Ebu Hatim ise şöyle demektedir : Kays’dan, Sâlim’den, Saîd îbn Cübeyr’den naklen zikredildiğine göre; o, «Önce siz de öyleydiniz.» âyet-i kerîme’sini; mü’-minler değildiniz, şeklinde açıklamış; «Allah size lütfetti» âyeti hakkın­da da şöyle demiştir : Allah sizin tevbenizi kabul etti. Üsâme İbn Zeyd; Allah’dan başka ilâh yoktur, diyen hiç kimseyi bu adamdan sonra Öl-dürmemeye yemin etmiş ve bu konuda Allah Rasûlü (s.a.) nden her­hangi bir azarlamaya da muhâtab olmamıştır.

«Onun için iyice anlayın.» âyeti bundan önce geçen kısmı kuvvet­lendirmektedir. Saîd îbn Cübeyr’in söylediğine göre «Muhakkak ki Al­lah, yaptıklarınızdan haberdârdır.» âyeti bir tehdîd ve vaîd’dir.[16]

95 — Mü’minlerden özürsüz olarak yerlerinde otu­ranlar ile Allah yolunda malları ve canlan ile cihâd eden­ler bir değildir. Allah, mallarıyla ve canlarıyla cihâd eden­leri derece bakımından üstün kıldı. Bununla beraber Al­lah, her ikisine de güzelliği vaad etmiştir. Fakat Allah, ci­hâd edenlere; oturanların üzerine büyük bir mükâfat ver­miştir.

96 — Kendi katından dereceler, mağfiret ve rahmet vardır. Ve Allah; Ğafûr’dur, Rahîm’dir.

Mücâhidlerin Derecesi

Buhârî der ki: Bize Hafs İtan Ömer’in… Berâ’dan rivayetine göre; «Mü’nıinlerden yerlerinde oturanlar ile…» âyeti nâzü olduğunda; Al­lah Rasûlü (s.a.) Zeyd’i çağırdı ve o da âyeti yazdı. îbn Ümm Mektûm gelerek a’mâlığmdan şikâyet ettiğinde; Allah Teâlâ: «Özürsüz olarak yerlerinde oturanlar…» âyetini indirdi.”

Muhammed îbn Yûsuf’un… Berâ’dan rivayetine göre; o, şöyle de^ mistir : «Mü’minlerden yerlerinde oturanlar ile… cihâd edenler bir de­ğildir.» âyeti nazil olduğunda; Hz. Peygamber (s.a.) ; Falanı çağır, bu­yurdular. O da yanında divit, levha ve kürek kemiği ile geldi. Allah Ra­sûlü : «Mü’minlerden yerlerinde oturanlar ile Allah yolunda mallan ve canlarıyla cihâd edenler bir değildir.» yaz, buyurdular. Hz. Peygamber (s.a.) in arkasında Îbn Ümm Mektûm vardı. Ey Allah’ın Rasûlü, ben körüm, dedi de bu âyetin yerine : «Mü’minlerden Özürsüz olarak yerle­rinde oturanlar ile Allah yolunda cihâd edenler bir değildir.» âyeti nâzü oldu.

Yine Buhârî şöyle diyor: Bize îsmâîl Îbn Abdullah’ın… Zeyd îbn Sâbit’den rivayetine göre; o, şöyle haber vermiştir: Allah Rasûlü bana, bu âyeti yazdırırken a’mâ olan îbn Ümm Mektûm gelerek : Ey Allah’ın Rasûlü, Allah’a yemin ederim ki; cihâda gücüm yetseydi mutlaka cihâd ederdim, dedi. Allah Teâlâ elçisi (s.a.) ne vahiy indirdi. Onun dizi benim dizim üzerindeydi. O kadar ağırlaştı ki dizimin kırılacağından korktum. Sonra açıldı da Allah Teâlâ: «Özürsüz olarak yerlerinde oturanlar…» âyetini indirdi. Hadîsi sadece Buhârî rivayet etmiş, Müslim ise zikret-memiştir. Bu hadîsi yine Zeyd İbn Sâbit’den İmâm Ahmed şöyle rivayet eder: Bize Süleyman İbn Davud’un… Zeyd İbn Sâbit’den rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Allah Rasûlü (s.a.) nün yanında oturuyordum. Birden ona vahiy geldi de kendisini bir sükûnet (durgunluk) kaplayı-verdi. Onu sekînet kapladığında dizi dizim üzerine düştü. Allah’a yemîn ederim ki; Allah Rasûlü (s.a.) nün dizinden daha ağır hiçbir şey görmedim. Sonra açıldı ve: Ey Zeyd yaz, buyurdu. Bir kürek kemiği al­dım ; «Mü’minlerden yerlerinde oturanlar ile Allah yolunda cihâd eden­ler bir değildir… Fakat Allah, cihâd edenlere; oturanların üzerine büyük bir mükâfat vermiştir.» yaz, buyurdu. Ben bunu kürek kemiği üzerine yazdım. İbn Ümm Mektûm —ki kör idi— cihâd edenlerin faziletini işi­tince ; Ey Allah’ın Rasûlü, kör ya da benzeri durumda olup da cihâda güç yetiremiyenlerin durumu ne olacak? dedi. Zeyd anlatmaya şöyle devam eder: O, sözünü henüz bitirmişti ki, Hz. Peygamber (s.a.) i ye­niden sekînet kapladı ve dizi dizim üzerine düştü. Birinci seferde ol­duğu gibi ağırlığını hissettim. Sonra açıldı ve bana: Oku, buyurdu. Ben de : «Mü’minlerden yerlerinde oturanlar ile Allah yolunda cihâd edenler bir değildir.» şeklinde okudum. «Mü’minlerden Özürsüz olarak yerlerinde oturanlar…» buyurdular. Ben de bunu âyete ilâve ettim. Al­lah’a yemîn ederim ki; kürek kemiği üzerinde bulunan yarıktaki bu ilâveye hâlâ ‘bakar gibiyim.»

Hadîsi Ebu Dâvûd da Saîd İbn Mansûr kanalıyla Zeyd İbn Sâbitf-den rivayet etmiştir.

Abdürrezzâk der ki: Bana îbn Cüreyc’in… İbn Abbâs’tan rivayeti­ne göre; o : «Mü’minlerden yerlerinde oturanlar»ın Bedr’e katılmayan­lar; diğerlerinin de Bedir savaşma çıkanlar olduğunu haber vermiştir. Hadîsi rivayette Buhârî tek kalmış olup Müslim de yoktur. Tirmizî’nin Haccâc kanalıyla… İbn Abbâs’tan rivayetine göre ise; o, şöyle demiştir : «Mü’minlerden özürsüz olarak yerlerinde oturanlar…»dan maksad Bedir’e katılmayarak yerlerinde oturanlardır. Diğerleri de Bedir’de bu­lunanlardır. Bedir harbi ile ilgili âyet nazil olunca Abdullah îbn Cahş —ya da Ebu Ahmed İbn Cahş— ve İbn Ümm Mektûm : Ey Allah’ın Ra­sûlü, biz körüz. Bize ruhsat var mı? dediler. Bunun üzerine; «Mü’min­lerden özürsüz olarak yerlerinde oturanlar… bir değildir.» âyeti nazil oldu. Allah Teâlâ cihâd edenlerin derecesini oturanlardan üstün kılmış­tır. Bunlar, özürsüz olarak yerlerinde oturanlardır. «Allah, cihâd eden­lere; oturanların üzerine büyük bir mükâfat vermiştir.» Mü’minlerden özürsüz olarak yerlerinde oturanların dereceleri üzerine cihâd edenle­rin derecelerini yükseltmiştir.’

Hadisin lafzı Tirmizî’nin olup o: Bu, hasen bir hadîstir ve bu ka­naldan rivayeti garîbtir, demiştir.

Allah Teâlâ’mn : «Mü’minlerden yerlerinde oturanlar ile Allah yo­lunda cihâd edenler bir değildir.» kavli önce mutlak idi. Bununla bera­ber inen bir vahiy ile «özürsüz olarak» kısmı nazil olunca bu; körlük, aksaklık ve hastalık gibi cihâdı terketmeyi mübâh kılıcı özür sahipleri için Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihâd edenlere müsâvî öhna konusunda bir çıkış yolu oldu. Sonra Allah Teâlâ; cihâd edenlerin yerlerinde oturanlardan daha üstün olduklarını haber veriyor —ki îbrt Ab-bâs’ın dediğine göre— yerlerinde oturanlar, özürsüz olarak kalanlardır. Bunun böyle olması gerektiğine Buhârî’de Züheyr îbn Muâviye Ana­lıyla Enes’den rivayet edilen şu hadîs-i şerîf delâlet etmektedir. Bu ha­dîste Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuşlardır : Medine’de öyle kavim­ler var ki, siz bir yol yürüdüğünüzde, bir vâdîyi katettiğinizde onlar bu hususta sizinle beraberdirler. Ey Allah’ın Rasûlü, ama onlar Medine’de değiller mi? dediklerinde; evet, onları özür. hapsetmiştir, buyurdular. Hadîsi îmâm Ahmed de Muhammed îbn Ebu Adiyy kanalıyla Enes’den rivayet ederken; Buhârî muallak olarak zikretmiştir. Hadîsi Ebu Dâvûd şöyle rivayet eder: Hammâd tbn Seleme’nin… Enes îbn Mâlik’ten rivayetine göre Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuşlardır: Siz Medine’de öyle kavimler bıraktınız ki; siz bir mesafe yürüdüğü­nüzde, bir nafakada bulunduğunuzda, bir vâdîyi katettiğinizde onlar bu hususta sizinle birliktedirler. Ey Allah’ın Rasûlü, onlar Medîne’de iken nasıl bizimle birlikte olurlar? dediler. Allah Rasûlü de : Onları özür hap­setmiştir, buyurdular.

Allah Teâlâ : «Bununla beraber Allah, her ikisine de cenneti (ve bol mükâfatı) vaad etmiştir.» buyuruyor ki bu; cihâdın farz-ı ayn değil, farz-ı kifâye olduğuna delâlet eder.

Bundan sonra Allah Teâlâ: «Fakat Allah, cihâd edenlere; oturan­ların üzerine büyük bir mükâfat vermiştir.» buyurarak; onlara yüce cennetlerin odalarında dereceler, günâh ve hatâlarının bağışlanması,-üzerlerine rahmet ve bereketlerin yağması gibi ihsanlarda bulunduğu­nu haber veriyor, ve: «Kendi.katından dereceler, mağfiret ve rahmet vardır. Ve Allah; Ğafûr’dur, Rahîm’dir.» buyurur.

Buhârî ve Müslim’de Ebu Saîd el-Hudrî’den rivayet edilen bir ha­dîs-i şerîf’te Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuşlardır :

Cennette yüz derece vardır ki, Allah Teâlâ bunları kendi yolunda cihâd edenler için hazırlamıştır. Her iki derece arasında gökle yer ara­sındaki kadar mesafe vardır.

A’meş… Abdullah İbn Mes’ûcTun şöyle dediğini nakleder: Allah Rasûlü: Kim bir ok eriştirdrse bunda onun için bir derece vardır, bu­yurdular. Bir adam : Ey Allah’ın Rasûlü, derece nedir? dedi. Allah Ra­sûlü de şöyle buyurdular: O, senin annenin eşiği değildir. îki derece arası yüz yıldır.[17]

97 — Melekler; nefislerine zulmedenlerin canlarını aldıkları zaman : Ne yapıyordunuz? deyince; biz yeryüzün -de zayıf düşürülmek istenmiş kimselerdik, diyecekler. Me­lekler de: Allah’ın yeri geniş değil miydi? Hicret etseydi-niz? diyecekler. Onların varacakları yer cehennemdir. Dö­nülecek yer olarak ne kötüdür orası.

98 — Ancak erkek, kadın ve çocuklardan çaresiz ka­larak bir yol bulamayan zavallılar müstesnadır.

99 — Umulur ki Allah onları affetsin. Ve Allah; Afüvv, Ğafûr olandır.

100 — Her kim Allah yolunda hicret ederse; yeryü­zünde bereketli yer ve genişlik bulur. Allah’a ve Rasûlüne hicret ederek evinden çıkan kimseye ölüm gelirse; onun ecrini vermek Allah’a düşer. Ve Allah Ğafûr’dur, Rahim’-dir.

Cihâd ve Hicret

Buhâri der ki: Bize Abdullah îbn Yezîd el-Mukrî… İbn Abbâs’tan rivayet etti ki; müslümanlardan bir grup müşriklerle beraberdiler. Bu ise, Allah Rasûlüne karşı olan müşriklerin çok görünmesine sebep olu­yordu. Atılan bir ok gelip onlardan birine isabet ederek öldürdü. Ya da birinin boynuna vurdu ve öldürdü. Bunun üzerine Allah Teâlâ : «Melekler, “kendilerine yazık edenlerin canlarını aldıkları zaman…» âyetini indirdi. Hadîsi Leys de Ebu’l-Esved’den rivayet etmiştir.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ahmed îbn Mansûr er-Remâdî’nin… îbn Abbâs’tan rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Mekke halkından bir kavim müslüman olmuştu ve müslümanlıklannı gizliyorlardı. Bedir gü­nü müşrikler onları beraberlerinde çıkardılar ve onlardan bazısı yara­lanıp (öldü). Müslümanlar: Bu arkadaşlarımız müslüman idiler, de­diler ve bu kendilerine zor geldi de onlar için bağışlanma dilediler. Bu­nun üzerine : «Melekler kendilerine yazık edenlerin canlarını aldıkları zaman…» âyeti nazil oldu. Bu âyet müslümanlardan kalanlara yazıldı ve bildirildi ki; onlar için özür yoktur. Râvî devamla şöyle anlatır : On­lar (hicret etmek üzere) çıktıklarında müşrikler kendilerine kavuşup aralarına fitne saldılar. Bunun üzerine: «İnsanlardan öyleleri vardır ki; inanmadıkları halde; Allah’a ve âhiret gününe inandık, derler.» (Bakara, 8) âyeti nazil oldu.

îkrime şöyle diyor: Bu âyet Mekke’de müslüman olduklarını söy­leyen Kureyş’ten bazı gençler hakkında nazil olmuştur. Ali îbn Ümeyye İbn Halef, Ebu Kays îbn Velîd İbn Mugîre, Ebu’l-Âs İbn Münebblh İbn el-Haccâc ve Harîs İbn Zem’a bunlardandır.

Dahhâk da şöyle der: Bu âyet Allah Rasûlü ile birlikte hicret et­meyip Mekke’de kalan bazı münafıklar hakkında nazil olmuştur. Bun­lar Bedir günü müşriklerle birlikte çıktılar ve ölenler içinde bunlar da öldü. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme genel olarak dinini yaşama imkanı olmadığı ve hicrete gücü yettiği halde müşriklerin arasında kalanlar hakkında nazil olmuştur. Bu kişi icmâ’ ile nefsine zulmetmiş, haramı işlemiş sayılır. Bu âyet-i kerîme’nin metni de onların kendilerine yazık ettiklerini ve haram işlediklerini bildirmektedir İd; bu âyette Allah Teâlâ: Melekler (hicreti terketmek suretiyle) kendilerine yazık eden­lerin canlarını aldıkları zaman: Ne yapıyordunuz (Niçin hicreti terke-derek burada kaldınız?) deyince; biz, yeryüzünde zavallı kimselerdik (yerde gitmeye ve memleketten çıkmaya güç yetiremezdik.) diyecekler. Melekler de: Allah’ın yeri geniş değil miydi? cevâbını verecekler.

Ebu Dâvûd der ki: Bize Muhammed İbn Dâvûd İbn Süfyân’ın… Semûre İbn Cündeb’den rivayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle bu­yurmuşlardır : Kim müşrikle birleşir ve onunla birlikte oturursa onun gibidir.

Süddî der ki: Abbâs, Akîl ve Nevfel esîr olduklarında; Allah Rasûlü Abbâs’a: Kendin ve kardeşinin oğlu yerine fidye ver, buyurdular. Ab­bâs : Ey Allah’ın Rasûlü, senin kıblene namaz kılmadık mı? Senin şe-hâdetini getirmedik mi? deyince; Allah Rasûlü; Ey Abbâs, siz hasım-laştınız, size de hasım olundu, buyurdular ve : «Allah’ın yeri geniş değil miydi?…» âyetini okudular. Hadîsi İbn Ebu Hatim rivayet etmiştir.

Allah To&lk: «Ancak erkek, kadın ve çocuklardan çaresiz kalarak bir yol bulamayan zavallılar müstesnadır.» buyuruyor ki; bu âyet ile AUah Teâlâ, müşriklerin ellerinden kurtulmaya gücü yetmediği için hicreti terkeden kişilerin özürlerini kabul buyurmuş oluyor. Şayet bil­diklerine güç yetirebilselerdi o yola girerlerdi. Bunun içindir ki, Allah Teâlâ : «çaresiz kalarak bir yol bulamayanlar…» buyurmuştur. Âyet­teki kelimesini Mücâhid, tkrime ve Süddî; yol olarak tefsir etmişlerdir.

Allah Teâlâ: «işte Allah’ın onları affetmesi umulur.» buyuruyor ki; Allah Teâlâ onların, hicreti terketmek suretiyle kazanmış oldukları günâhlarından vazgeçecektir. Allah Teâlâ hakkında kullanılan kelimesi bir çeşit kesinlik ifâde etmektedir ki, Allah Teâlâ: «Ve Allah, Afûvv, Ğâfûr olandır.» buyurmuştur.

Buhârî der ki: Bize Ebu Nuaym’m… Ebu Hüreyre’den rivayetine göre; o, şöyle demiştir”: Allah Rasûlü (s.a.) yatsı namazını kılarlarken (rükû’dan doğruluklarında); Allah, kendisine hamdedeni işitir, dedik­ten sonra secdeye varmadan önce: Allah’ım; Ayyaş îbn Ebu Rebîa’yı kurtar, Allah’ım; Seleme îbn Hişâm’ı kurtar, Allah’ım; Velîd îbn Ve-lîd’i kurtar, Allah’ım; mü’minlerin zavallılarım kurtar. Allah’ım; Mudar üzerine baskım şiddetlendir. Allah’ım; onlara Yûsufun seneleri gibi (kıtlık) seneleri ver, diye duâ buyurdular.

îbn Ebu Hatim der ki :Bize babamın… Ebu Hüreyre’den rivaye­tine göre; o, şöyle demiştir -.Allah Rasûlü (s.a.) selâm verdikten sonra kıbleye dönerek şöyle buyurdular: Allah’ım, Velîd îbn Velîd’i, Ayyaş îbn Ebu Rebîa’yı, Seleme İbn Hişâm’ı ve kâfirlerin ellerinden kurtul­mak için çaresiz kalarak bir yol bulamayan müslümanlann zavallıla­rını kurtar, buyurdular.

îbn Cerîr der ki: Bize Müsennâ^mn… Ebu Hüreyre’den rivayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.) Öğle namazının peşinden şöyle duâ buyurur­lardı : Allah’ım; Velîd’i, Seleme îbn Hişâm’ı, Ayyaş îbn Ebu Rabîa’yı ve müşriklerin ellerinden kurtulmak için çâre ve bir yol bulamayan müslü­manlann zayıflarını kurtar.

Bu hadîsi te’yîd eden ve başka kanallardan rivayet edilmiş sahih hadîsler mevcûddur.

Abdürrezzâk der ki: Bize îbn Uyeyne’nin… îbn Abbâs’tan rivaye­tine göre, o; ben ve annem kadın ve çocuklardan olan zavallılardan idik, demiştir.

Buhârî der ki : Bize Ebu Nu’mân’ın… îbn Abbâs’tan rivayetine gö­re, o; annem, Allah Teâlâ’nın özrünü’ kabul ettiklerinden idi, demiştir.

Allah Teâlâ: «Her kim Allah yolunda hicret ederse, yeryüzünde bereketli yer ve genişlik bulur.» buyuruyor ki; bu hicret ve müşriklerden ayrılma konusunda bir teşviktir. Mü’min nereye giderse gitsin, müş­riklerden (kurtulacağı) geniş yer ve korunacağı bir sığınak bulur.

(…………………..)

îbn Abbâs; bir yerden başka bir yere gitmektir, de­miştir. Bu açıklama Dahhâk, Rebî’ îbn Enes ve Sevrî’den de rivayet edilmiştir. Mücâhid ise; hoşlanmadığından uzak bir yer, şeklinde tefsir etmiştir. Süfyân İbn Uyeyne de bu kelimeyi; burçlar ile tefsir etmiştir. Zahir olan mânâya göre ise —ki en doğrusunu Allah bilir— bu kelime, kendisiyle korunulacak ve düşmanlardan kaçılıp kurtulunacak koru­naklı yer anlamındadır.

Âyet-i kerîme’deki «Genişlik» kelimesinden bir çokla­rının söylediğine göre nzık kasdedümektedir. Katâde bu görüşte olup «Yeryüzünde bereketli yer ve genişlik bulur.» âyeti hakkında o, şöyle demiştir: Allah’a yemîn ederim ki, sapıklıktan hidâyete, azlıktan zen­ginliğe kavuşur.

Allah Teâlâ : «Allah’a ve Rasûlüne hicret ederek evinden çıkan kim­seye, ölüm gelirse; onun ecrini vermek Allah’a düşer.» buyuruyor ki; bir kimse evinden hicret niyetiyle çıkar da yolculuk esnasında ölürse; onun için Allah katında, hicret edenin sevabı hasıl olur. Nitekim Bu-hârî, Müslim, diğer sahihler, Müsnedler ve Sünen’lerde zikredilen ve Yahya îbn Saîd el-Ansârî kanalıyla… Ömer İbn el-Hattâb’dan rivayet edilen bir hadîs-i şerifte Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuşlardır:

Ameller, niyyetlere göredir. Her kişi için niyet ettiği vardır. Kimin hicreti Allah ve Rasûlüne ise, onun hicreti Allah ve Rasûlünedir. Kimin de hicreti elde edeceği bir dünyalık, ya da evleneceği bir kadın ise hic­reti, ancak hicret ettiği şeyedir.

Bu, hicret ve her amel için genel bir hükümdür. Buhârî ve Müs­lim’de zikredilen bir hadîs-i şerife göre bir adam doksandokuz kişiyi öldürmüş sonra bir âbid ile sayıyı yüze tamamlamıştı. Sonra da bir âlime; kendisi için tevbe olup olmadığını sormuştu. Âlim: Senin ile tevbe araşma kim girebilir? diyerek ona kendi memleketinden Allah’a ibâdet edilen diğer bir memlekete gitmesini tavsiye etmişti. Memleke­tinden diğer memlekete muhacir olarak giderken ölüm onu yolda yaka­lamış ve rahmet melekleri ile azâb melekleri onun hakkında ihtilâfa düşmüşlerdi. Birinciler; tevbe etmiş olarak geldi, derken diğerleri; henüz ulaşmadı, diyorlardı. Onlara iki yer arasının ölçülmesi emredildi. Hangisine daha yakınsa ondan sayılacaktı. Allah Teâlâ birine yaklaş-tırılmasıru, diğerinden uzaklaştırılmasını emretti de hicret ettiği yere bir karış yakın buldular. Onu rahmet melekleri aldı. Diğer bir rivayette ise onun; kendisine ölüm geldiğinde; göğsü ile hicret etmekte olduğu yere doğru ilerlediği kaydedilmiştir.

îmâm Ahmed der ki: Bize Yezîd îbn Harun’un… Abdullah İbn Atîk’den rivayetine göre; o, Allah Rasûlü (s.a.) nü şöyle buyururken işitmiş: Kim evinden Allah yolunda hicret etmek üzere çıkarsa —bu sırada Allah Rasûlü orta, işaret ve baş parmaklarını birleştirerek: Ne­rede cihâd edenler? buyurdular— ve hayvanından düşer de ölürse; onun ecri Allah üzerinedir. Kendisini bir hayvan sokar da Ölürse* onun ecri yine Allah üzerinedir. Ya da yatağında ölürse yine ecri Allah üze­rinedir.

Râvî der ki: Allah’a yemîn ederim ki; Allah Rasûlünden önce araptan hiç kimseden bu sözü duymamıştım. Kim de kendisine vurul­mak suretiyle olduğu yerde Öldürülürse; güzel bir dönüş kendisine vâ-cib olmuştur.

îbn Ebu Hatim der ki: Bize Ebu Zür*a’mn… Zübeyr İbn Avvâm’-dan rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Hâlid İbn Hizam, Habeş ülke­sine hicret etti ve yolda onu bir yılan soktu, öldü. Onun hakkında : «Allah’a ve Rasûlüne hicret ederek evinden çıkan kimseye, ölüm gelirse; onun ecrini vermek Allah’a düşer. Ve Allah Ğafûr’dur, Rahîm’dir.» âyeti nazil oldu. Zübeyr şöyle anlatır: Ben Habeşistan ülkesinde iken onun gelmesini gözlüyor ve bekliyordum. Onun vefatı haberi bana ulaştığın­da, bundan daha fazla beni üzen bir şey olmamıştı. Zîrâ akrabalarından ya da ailesinden bir kısmıyla Kureyş’ten hicret edenlerin sayısı bir kişi daha eksilmişti ve benim yanımda Esed îbn Abdüluzzâ oğullarından hiç kimse yoktu. Ondan başkasını da ummazdım.

Bu hadîs gerçekten garîbtir. Zîrâ bu hâdise Mekke’de olmuştur.” Halbuki bu âyet, Medine’de nazil olmuştur. Şayet bu hâdise bu âyetin nüzul sebebi değilse bile herhalde Zübeyr, bu âyetin hükmünün baş­kalarıyla birlikte ona da şâmil olmak üzere nazil olduğunu kastetmek istemiştir. Allah en doğrusunu bilir.

îbn Ebu Hatim der ki: Bize Abdullah İbn Cafer’in kölesi Süley­man İbn Davud’un… İbn Abbâs’tan rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Damre İbn Cündeb Allah Rasûlü (s.a.) nün yanına gitmek üzere çık­mıştı. Allah Rasûlü (s.a.) ne ulaşmadan önce yolda öldü. Bunun üze­rine; «Allah’a ve Rasûlüne hicret ederek evinden çıkan kimseye, Ölüm gelirse…» âyeti nazil oldu.

Yine İbn Ebu Hatim der ki: Bize Abdullah İbn Racâ’ın… Saîd İbn Cübeyr’den rivayetine göre; Ebu Damre —ya da Ebu Dumeyre— İbn Ays kör olup Mekke’de idi. «Ancak erkek, kadın ve çocuklardan çaresiz kalarak bir yol bulamayan zavallılar müstesnadır.» âyeti nazil olunca; ben zenginim ve çârem de var, diyerek Hz. Peygamber (s.a.) e gitmek üzere hazırlandı. Ancak Ten’îm denilen yerde ölüm kendisine kavuştu da «Allah’a ve Rasûlüne hicret ederek evinden çıkan kimseye, ölüm ge­lirse…» âyeti nazil oldu.

Hafız Ebu Ya’lâ der ki: Biae İbrahim îbn Ziyâd’ın… Ebu Hürey-re’den rivayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuşlardır: Kim haccetmek üzere çıkar da ölürse; kıyamet gününe kadar ona hacc mü­kâfatı yazılır. Kim umre yapmak üzere çıkar da ölürse; kıyamet gü­nüne kadar ona umre yapmış mükâfatı yazılır. Kim de Allah yolunda savaşmak üzere çıkar da ölürse; kıyamet gününe kadar ona gâzî (Allah yolunda savaşan kişinin) mükâfatı yazılır. Bu hadîs bu kanaldan riva­yetinde garîbtir.[18]

101 — Yeryüzünde (sefere) koyulduğunuz zaman, kâfirlerin size bir fenalık yapmasından korkarsanız; na­mazı kısaltmanızda size bir vebal yoktur. Şüphe yok ki kâfirler sizin apaçık düşmanınızdır.

Seferde Namaz

Allah Teâlâ bu ayet-i kerîme’de kelimesini; sefere çık­mak anlamında kullanmıştır ki; başka bir âyet-i kerîme’de de durum aynıdır. Orada şöyle buyurulur: «İçinizden hasta olacakları, Allah’ın lutfundan aramak üzere yeryüzünde dolaşacak kimseleri… Şüphesiz ki Allah bilir.» (Müzzemmll, 20)

Allah Teâlâ : «Namazı kısaltmanızda size bir vebal yoktur.» buyu­ruyor ki; bu, Cumhûr*un bu âyetten anladığı üzre dört rek’âtli namaz­ların iki rek’at olarak kılınmasıyla miktarının azaltılması şeklinde ha-fîfletilmesidir. Cumhur bu konuda ihtilâf etmekle beraber bu âyeti yolculukta namazı kısaltmaya delil getirmişlerdir. Onlardan bir kısmı; yolculuğun, mutlak cihâd, hacc, umre, ilim talebi, ziyaret ve benzeri bir tâat için olmasını gerekli bulmuşlardır. Nitekim bu görüş İbn Ömer ve Atâ’dan rivayet edilmiş; «Kâfirlerin size bir fenalık yapmasından korkarsanız.» kısmının zahirî mânâsına dayanarak kendisinden gelen rivayetlerden birinde Malik’den de aynı husus hikâye edilmiştir.

Bazıları da; bu yolculuğun, bir ibadet yolculuğu olması şart değil­dir, mübâh bir yolculuk olması gerekir, demişlerdir. Bu görüşlerine: «Her kim ki açlıktan darda kalırca günâha kaymaksızın bunlardan ye­meğe mecbur kalırsa…» (Mâide, 3) âyetini delil getirmektedirler. Bu âyet; yolculukta haddi aşmamak şartıyla mecbur kalırsa kişiye ölü etin1 yemeyi mübâh kılmaktadır. Bu, Şafiî, Ahmed îbn Hanbel ve diğei imamların görüşüdür.

Ebu Bekr İbn Ebu Şeybe der ki: Bize Vekî’in… İbrahim’den riva­yetine göre; o, şöyle demiştir: Bir adam gelerek: Ey Allah’ın Rasûlü, ben ticâret yapan birisiyim, Bahreyn’e gidip geliyorum, demiş. Allah Rasûlü de ona namazları iki rek’at olarak kılmasını emretmiş. Bu hadîs mürseldir.

Bazıları da mübâh veya haram olsun mutlak olarak yolculuğun ye­terli olduğunu söylemişlerdir. Hattâ yol kesmek ve yolu korkulu kılmak (yolda korku yaratmak) İçin çıkmış bile olsa mutlak olarak yolculuk bulunduğundan (namazları kısaltma) ruhsatı vardır, derler. Ayetin umûmî olmasından dolayı bu, Ebu Hanîfe —Allah ona rahmet etsin— Sevrî ve Davud’un görüşüdür. Cumhur ise onların görüşüne katılma­mıştır. «Kâfirlerin size bir fenalık yapmasından korkarsanız…» âyetine gelince; âyetin nüzûlündeki durum genelleştirümiş oluyor. Hicretten sonra İslâm’ın başlangıcında müslümanlann yolculuklarının çoğu kor­kulu idi. Onlar yola çıktıkları zaman, ya genel bir harbe, ya da özel bir askerî sefere çıkarlardı. Diğer kabîleler müslümanlarla harp halin­deydiler. Anlatılmak istenen mânâ genelleştirildiğinde veya bir hâdi­seye münhasır olduğunda bunun mefhûm-u muhalifi olmaz. Nitekim şu âyetlerde de durum böyledir: «İffetli olmak isteyen cariyelerinizi fuhşa zorlamayın.» (Nûr, 33), «Gerdeğe girdiğiniz karılarınızdan ev­lerinizde bulunan- üvey kızlarınız size haram kılındı.» (Nlsâ, 23).

İmâm Ahmed der ki: Bize îbn İdrîsln… Ya’lâ îbn Ümeyye’den rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Ömer îbn Hattâb’a sordum: Allah Teâlâ : «Sefere çıktığınız zaman kâfirlerin size bir fenalık yapmasından korkarsanız; namazı kısaltmanızda size bir vebal yoktur.» buyuruyor. Halbuki Allah Teâlâ insanları emîn kılmıştır. Ömer bana dedi ki: Se­nin şaştığına ben de şaştım ve bunu Allah Rasûlü (s.a.) ne sordum da : Bu, Allah’ın size bahşettiği bir sadakadır; onun sadakasını kabul ediniz, buyurdu.

Hadîsi Müslim ve Sünen sahipleri de bu veçhile rivayet etmişlerdir. Tirmizî: Bu hasen, sahîh bir hadîstir, derken; Ali İbn el-Medînî de : Ömer’den rivayet edilen bu hadîs sahihtir. Sadece bu kanaldan mahfuz olup senedinin ricali bilinen kimselerdir, demiştir.

Ebu Bekr İbn Ebu Şeybe der ki: Bize Ebu Nuaym’ın… Ebu Han-zala el-Hazzâ’dan rivayetine göre; o, şöyle demiştir: îbn Ömer’e yol­culuk namazını sorduğumda iki rek’at olduğunu söyledi. Ben; biz em-niyyette olduğumuz halde «Kâfirlerin size bir fenalık yapmasından korkarsanız…» âyeti nerede kalıyor? diye sordum. Allah Rasûlü (s.a.) nün sünnetidir, diye cevâb verdi.

İbn Merdûyeh der ki: Bize Abdullah tbn Muhammed İbn îsâ’nm… Ebu’l-Veddâk Cebr îbn Nevf’den rivayetine göre; o, şöyle demiştir: tbn Ömer’e yolculuktaki (namazın) iki rek’at oluşunu sordum. O; bir ruhsattır, gökten inmiştir. Dilerseniz onu reddedersiniz, dedi.

Ebu Bekr îbn Ebu Şeybe der ki: Bize Yezîd İbn Harun’un… İbn Abbâs’tan rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Biz Mekke ve Medine ara­sında emniyyette olup korkmaz iken, Allah Rasûlü (s.a.) ile birlikte (namazı) ikişer rek’at olarak kıldık.

Hadîsi Neseî de Muhammed İbn Abd’ül-A’lâ kanalıyla… Abdullah İbn Avn’dan rivayet etmiştir. Ebu Ömer îbn Abdülberr der ki: Hadîsi Eyyûb, Hişâm ve Yezîd îbn îbrâhîm de… İbn Abbâs’dan rivayet etmiş­lerdir.

Ben de derim ki: Tirmizî ve Neseî’nin Kuteybe kanalıyla… İbn Ab­bâs’tan rivayetlerine göre; Allah Rasûlü (s.a.) Medine’den Mekke’ye doğru (yola) çıkmışlar ve âlemlerin rabbından başka hiçbir şeyden kor­kulan olmadığı halde (namazları) ikişer rek’at’ kılmışlardır. Hadîsi ri­vayetten sonra Tirmizî, bu hadîsin sahîh olduğunu söylemiştir.

Buhârî der ki: Bize Ebu Ma’mer*in… Enes’den rivayetine göre; o, şöyle dermiş : Allah Rasûlü (s.a.) ile birlikte Medine’den Mekke’ye doğru (yola) çıktık. Medine’ye dönünceye kadar namazları ikişer rek’at olarak kıldılar. Râvî der ki: Mekke’de biraz ikâmet ettiniz mi? diye sordum. Enes: Orada on gün ikâmet ettik, dedi.

Hadîsi diğer hadîsçiler de muhtelif kanallardan olmak üzere Yahya İbn Ebu İshâk el-Hadramî’den rivayetle tahrîc etmişlerdir.

îmâm Ahmed der ki: Bize Vekî’in… Harise İbn Vehb el-Huzâî’den rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Hz. Peygamber (s.a.) ile birlikte öğle ve ikindi namazlarını —insanların en çok ve en emniyette oldukları— Minâ’da iki rek’at olarak kıldım.

Hadîsi İbn Mâce dışındaki muhaddisler değişik kanallardan ve Ebu İshâk es-Sübey’îden rivayet etmişlerdir. Muharî’nin lafzı şöyledir : Bize Ebu Velîd’in… Harise tbn Vehb’den rivayetine göre; o, şöyle demiştir: En fazla emniyyette olduğu halde Allah Rasûlü (s.a.) Minâ’da bize na­mazı iki rek’at olarak kıldırdılar.

Buhârî der ki: Bize Müsedded’in… Abdullah tbn Ömer’den riva­yetine göre; o, şöyle demiştir: (Yolculukta) Hz. Peygamber (s.a.) Ebu-bekir, Ömer ve halifeliğinin başlarında Osman ile birlikte namazı iki rek’at olarak kıldım. Sonra Osman namazı (dört rek’ate) tamamladı. Müslim de hadîsi Yahya İbn Saîd el-Kattân’dan rivayet etmiştir.

Buhârî der ki: Bize Kuteybe’nin… Abdurrahmân İbn Yezîd’den ri­vayetine göre; o, şöyle dermiş: Osman îbn Affân —Allah ondan razı olsun— bize Mina’da namazı dört rek’atlı olarak kıldırdı. Bu konu, Ab­dullah îbn Mes’ûd’a söylendiğinde, innâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn de­dikten sonra; Minâda namazı Allah Rasûlü (s.a.) ile birlikte iki rek’at olarak kıldım, Ebubekir ile birlikte iki rek’at olarak kıldım. Ömer îbn Hattâb ile iki rek’at olarak kıldım, keski bu dört rek’attaki nasibim o iki rek’atlar kadar olaydı, dedi

Hadîsi, Buhârî, Sevrî kanalıyla A’meş’den rivayet etmiştir. Keza Müslim de değişik kanallardan —ki daha önce geçen Kuteybe kanalı bunlardandır— tahrîc etmiştir.

Bu hadîsler, açık bir şekilde korku durumunun namazın kısaltıl­ması için şart olmadığına delâlet etmektedir. Bunun içindir ki, âlimler­den bazıları: Burada namazı kısaltmaktan maksad; keyfiyyet bakımın­dan kısaltmadır, değilse kemmiyyet (rek’atların sayısı) bakımından değildir, demişlerdir. İlerde geleceği üzere bu görüş Mücâhid, Dahhâk ve Süddî’ye aittir. Bunlar İmâm Mâlik’in rivayet ettiği şu nadîse daya­nıyorlar : Salih İbn Keysân kanalıyla… Âişe —Allah ondan razı olsun— den rivayet edildiğine göre; o, şöyle demiştir: Yolculukta ve ikamette namaz ikişer rek’at olarak farz kılındı. Yolculuk namazı böylece kaldı da ikâmet halinde kılman namaz artırıldı.

Bu hadîsi Buhârî; Abdullah İbn Yûsuf’dan, Müslim; Yahya îbn Yahya’dan, Ebu Dâvûd; Ka’nebî’den, Neseî; Kuteybe’den ve bunların dördü de Mâlik’ten rivayet etmişlerdir.

Bunlar diyorlar l<i: Yolculuktaki namazda asıl, iki rek’at olduğu­na ve «Namazı kısaltmanızda size bir vebal yoktur.» Duyurulduğuna göre; burada kısaltmaktan maksadın kemmiyyet yönünden (rek’atlann miktarında) olduğu nasıl söylenebilir?

Delâlet yönünden bundan dıaha da açığı İmâm Ahmed’in rivayet ettiği şu hadîstir : Bize Vekî’in… Ömer —Allah ondan razı olsun— den rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Muhammed (s.a.) in dilinden kısalt-masız ve tamâm olarak yolculuk namazı iki rek’at, ramazân bayramı iki rek’at ve cum’a namazı iki rek’attır.

Hadîsi bu şekliyle Neseî, İbn Mâce ve Sahîh’inde İbn Hibbân deği­şik kanallardan olmak üzere Zübeyr el-Yâmî’den rivayet etmişlerdir. Bu, Müslim’in şartlarına uygun bir isnâddır. Müslim de kitabının mu­kaddimesinde bu hadîsin İbn Ebu Leylâ kanalıyla Ömer’den rivayet edildiğini zikretmiştir. Bu durum gerek bu hadîste ve gerek başkala­rında açık olarak gelmiştir. İnşâallah doğru olan da budur. Gerçi Yah­ya îbn Maîn, Ebu Hatim ve Neseî, İbn Ebu Leylâ’nın Ömer’den hadîs işitmediğini söylemişlerdir. Bunun yanında Ebu Ya’lâ el-Mavsılî ve Sev-rî’den gelen kanallarla… Ömer’den rivayetler vaki’ olmuştur, tbn Mâce ise bu hadîsi, Yezîd İbn Ebu Ziyâd İbn Ebu Sa’d kanalıyla… Ömer’den rivayet etmiştir. Allah en doğrusunu bilir.

Sahîh’inde Müslim, Ebu Dâvûd, Neseî ve İbn Mâce, Ebu Avâne el-Vaddâh îbn Abdullah el-Yeşkûrî kanalıyla… Abdullah İbn Abbâs’tan rivayet ediyorlar ki; o, şöyle demiştir: Allah; peygamberinizin dilinden namazı hazarda dört, yolculukta iki ve korku sırasında bir rek’at olarak farz kılmıştır. Nasıl ki, hazarda önce ve sonrasında (sünnet) namaz kı­lmıyorsa yolculukta da böylece namaz kılınır.

îbn Mâce de hadîsi Üsâme îbn Zeyd kanalıyla Tâvûs’tan rivayet etmiştir.

Bu hadîs İbn Abbâs’tan, —Allah ondan razı olsun— rivayetle sabit olup daha önce geçen ve namazın aslının iki rek’at olduğunu belirten Âişe hadîsine zıd değildir. Fakat hazardaki namazda ziyâdelik vuku’ bulmuştur. Bu, böylece ortaya çıktıktan sonra şöyle denebilir: Hazar­daki namazın farziyyeti dört rek’attır. Nitekim îbn Abbâs da öyle söy­lemiştir. En doğrusunu Allah bilir. Fakat îbn Abbâs ve Âişe hadîsleri yolculuk namazının iki rek’at olup; bunun kısaltılmış olmayıp tâm ol­duğunda birleşmişlerdir. Nitekim bu husus Ömer —Allah ondan razı olsun— hadîsinde de açıkça belirtilmiştir. Durum böyle olunca «Namazı kısaltmanızda size bir vebal yoktur.» âyetinden maksad, korku nama­zında olduğu gibi namazın keyfiyyet bakımından kısaltılmayıdır. Bu­nun içindir ki, Allah Teâlâ «Kâfirlerin size bir fenalık yapmasından korkarsanız…» buyurmuş, sonra da «Sen onların içinde olup da na­mazlarını kıldırdığın zaman…» buyurmuş ve böylece kısaltmaktan mak­sadın ne olduğunu açıklamış, bunun niteliğini ve keyfiyyetini belirtmiş­tir. Yine bunun içindir ki, Buhârî «Korku namazı kitabı» bölümünü; «Yeryüzünde (sefere) koyulduğunuz zaman, kâfirlerin size bir fenalık yapmasından korkarsanız… şüphesiz Allah, kâfirlere hor ve hakîr edici bir azâb hazırlamıştır)) âyetleriyle başlatmıştır.

Dahhâk’dan rivayetle «Namazı kısaltmanızda size bir vebal yok­tur.» ayeti hakkında Cüveybir demiştir ki: Bu, savaş sırasındadır. Bi­nitti olan kişi, yüzü ne tarafa olursa olsun iki tekbîrle namaz kılar.

Süddî’den rivayetle: «Yeryüzünde (sefere) koyulduğunuz zaman, kâfirlerin size bir fenalık yapmasından korkarsanız, namazı kısaltma­nızda size bir vebal yoktur.» âyeti hakkında Esbât şöyle demiştir: Yol­culukta namazı iki rek’at kıldığında bu tamâmdır, kısaltma helâl de^ ğildir. Ancak kâfirlerin sana bir fenalık yapmasından korkarsan kısalt­ma bir rek’attır.

Mücâhid’den naklen «Namazı kısaltmanızda size bir sorumluluk yoktur.» âyeti hakkında îbn Ebu Necîh der ki: Allah Rasûlü (s.a.) ve ashabı Üsfân’da, müşrikler de Dacr^n’da idiler. Karşılaştıklarında Hz. Peygamber (s.a.) ashabına öğle namazını rükû’, sücûd ve kıyamları İle ve tâm olarak dört rek’at kıldırmıştı. Müşrikler de onların eşya ve ağır­lıklarını yağmalamaya kalkmışlardı. Bu hadîsi Mücâhid, Süddî, Câbir ve İbn Ömer’den naklederek bu konudaki diğer görüşleri de zikrettik­ten sonra; doğru olan budur, demiştir.

İbn Cerîr der ki: Bana Muhammed İbn Abdullah İbn Abdülha-kem’in… Ümeyye îbn Abdullah îbn Halid tbn Üseyd’den naklettiğine göre o, Abdullah İbn Ömer’e : Biz, Allah’ın kitabında korku namazının kısaltılmasını buluyoruz da yolcu namazının kısaltılmasını bulmuyo­ruz, demiş. Abdullah da şöyle cevâb vermiştir: Biz peygamberimizi (s.a.) hangi ameli işlerken bulmussak onu yaparız. Korku namazı, kı­saltılmış olarak isimlendirilmiştir. Âyet bunun üzerine hamledilmiş olup yolcu namazının kısaltılmasına hamledilmemlştir. îbn Ömer bunu ka­bul etmiş ve yolculukta namazı kısaltmaya delil olarak Kur’an’ın met­nini değil, kanun koyucu (Hz. Peygamber) nun fiilini almıştır. Bundan daha açığı yine İbn Cerîr’in rivayet ettiği şu hadîstir : Bize Ahmed îbn Velîd el-Kuraşî’nin… Semmâk el-Hanefî’den rivayetine göre; o, şöyle demiştir : İbn Ömer’e yolculuk namazını sordum. Şöyle dedi: O, kısalt-masız ve tâm olarak iki rek’attır. Kısaltma ancak korku namazındadır. Ben: Korku namazı nedir? diye sordum. Şöyle cevâb verdi: İmâm bir gruba bir rek’at kıldırır, sonra bunlar diğer grubun yerine; diğer grup da bunların yerine gelir ve imâm onlara da bir rek’at kıldırır. Böylece imâmın iki rek’atı, her bir grubun da birer rek’atı olmuş olur.[19]

İzahı

Namazı kısaltmak, onun bazı bölümlerini terk etmektir. Böylece namaz, kısaltılmış olur. Bazı rek’atlann terk edilmesi veya rükû’, sü: cûd, teşehhüd için oturma gibi bazı rükünlerini terk etmek de kısalt^ madır. Bilginler, bu âyet üzerinde ihtilâf etmişlerdir. Bazıları derler ki: Namazı kısaltmaktan maksad, bazı rek’atlannı terk etmektir. Bü da seferde kılman ve yalnızca dört rek’at olan namazların İki rek’ata indirilmesi şeklindeki kısaltılmış namazdır. Bazıları da demişlerdir ki: Burada kasd edilen husus, mutlak olarak korku namazı veya namazui şekillerinden bir şekildir ki; bu husus bir sonraki âyet-i kerîme’de açık­lanacaktır. Bazı -bilginler de, namazın rek’atlannın değil şeklinin kı­saltılmasının kasd edildiğini söylerler. Diğer bir grup da der ki: Kısal­tılmadan maksad, hem sayısının, hem de rükünlerinin kısaltılmasıdır.

Bugün genellikle müslümanlann kendilerine uydukları fakîhler derler ki: Namazı Josaltmak —cem’ etmek ve Ramazân’da oruç yemek de böyledir— her seferde olmaz. Mutlaka uzun sefer olmalıdır. Bu uzun seferin en azı da Mâliki ve Şafiî’lere göre iki konak, Hanefî’lere göre üç konaktır. Bir konak ise, Hâşimî mili ile yirmidört mildir ki; yaya olarak bir günlük mesafedir. Veya yüklü hayvanlarla bu kadar-lık mesafedir. Bu konu üzerinde icmâ’ edilmiş değildir… Bu husûsda sahîh bir hadîs de vârid olmamıştır. Eski fakîhler ve imamlar bu ko­nuda İhtilâf etmişlerdir. îbn el-Münzir Peth el-Bârî’de bu konuda; yir­mi değişik görüş zikretmiştir. Ramazân’da oruç bozmajc, lügat bakı­mından sefer adı verilebilecek her yolculuk İçin mubahtır. Âyetten an­laşıldığı şekliyle kısaltma da böyledir. Sünnet-i Seniyye’de bu mutlak ifâdeyi sınırlayacak bir kayıt yoktur… Java’dan Muhammed Abduh’a şöyle bir soru soruldu : Hadîs-i şerifte yer alan «ey Mekke halkı, Mekke’den Usfân’a ve Taife kadar olan dört bürdden daha aşağı me­safede namazınızı kısaltmayınız.» ifâdesine binâen sefer için bir me­safe ta’yîni mümkünmüdür değil midir? Dört bürd ise, Hâşimî mili ile kırksekiz mil eder. Buna-göre kilometre hesabı ile şer’an muteber olan mesafe ne kadar olabilir?

Muhammed Abduh, verdiği cevâbda dedi ki: Soranın zikrettiği ha­dîsi, Taberânî İbn Abbâs’dan nakletmiştir. Hadîsin isnadında yer alan Abdülvehhâb tbn Mücâhid İbn Cübeyr’in rivayeti hakkında İmâm Ah-med zayıf bir tarafı yoktur derken, Nevevî onun yalancı olduğunu söy­ler. Ezdî ise, ondan hadis rivayet etmenin doğru olmadığım belirtir. Mâ­lik ve Şâfü, bu hadîsi Abdullah İbn Abbâs’dan mevkuf olarak rivayet etmişlerdir. Eğer hadîsin Peygambere ulaştırılması sahîh değilse, delil olarak kullanılamaz. Enes’ İbn Mâlik’e namazı kısaltmanın mesafesi sorulduğunda demiş ki; Hz. Peygamber üç mil veya üç fersah yola çı­kınca, iki rek’at namaz kılardı. İmâm Ahmed ve Müslim ile Ebu Dâvûd bu hadîsi Şu’be kanalıyla da rivayet ederler. Şu’be, fersah ve millerde şüphe eden râvîdir. Fukahâdan bazıları derler ki; dört mil, üç fersahın içinde yer alır, dolayısıyla daha fazlası için benimsenmesi, gerekir. Daha az olduğu görüşü ise, kesinlik kazanan görüştür. (………)

Şöhret bulan rivayete göre, bir berîd dört fersahtır. Fersah üç mil­dir. Bir mil İse gözün alabildiği mesafedir. Çünkü kelime buradan alın­mıştır. Bu mesafeden sonra göz yanılır, görmez. Kıyas yoluyla gözün görebileceği mesafenin altıbin kulaç olduğunu, her’kulacınsa ondört parmak olduğunu söylemişlerdir. Parmak, yaygın ve mu’tedil parmak olacaktır. Bir parmak, altı arpa tanesi boyundadır. Arpa tanesi, dengeli ve yaygın olacaktır. Bazıları derler ki; Bu, insan ayağıyla onikibin

ayaktır. Fersah metre olarak beşbin beşyüz kırkbir metredir : (………)[20]

Ömer îbn Hattâb der ki: Yolcu namazı, iki rek’attır. Cum’a namazı iki rek’attır, bayram namazı iki rek’attır. Bu, Hz; Muhammed’in lisa­nıyla kısaltılmaksızın iamâmıdir. Ona iftira eden, kaybetmiştir. Bu hu­sus, Hz. Ömer’den sabittir. Hz. Peygambere biz emniyette olduğumuz halde (savaş korkusu bulunmadığı halde) namazı neden kısaltıyoruz? diye sorduğunda Hz. Peygamber ona, şöyle demiştir: Bu, Allah’ın size vermiş olduğu bir sadakadır. O’nun sadakasını kabul edin. Bu iki hadîs arasında bir çelişki yoktur. Çünkü Hz. Peygamber ona, bu Allah’ın size verdiği bir sadakadır, diye cevâb vermiştir. Bu, Allah’ın müsamaha ver­diği kolaylık değildir. Bu cevâb karşısında Ömer, âyette halktan bir ço­ğunun anladığı gibi sayı bakımından kısaltmanın bulunmadığını anla­mış ve yolcu namazı İM rek’attır, kısaltılmaksızin tamâmı budur, de­miştir. Buna göre âyette, namazın sayısını kısaltmanın mübâh olduğuna ve bunun yasaklandığına dair bir delalet yoktur. Namaz kılan istense kısaltır, isterse tamâmlar. Böyle bir delâlet yoktur. Rasûlullah (s.a.) seferlerinde ikişer rek’at namaz kılardı ve hiçbir zaman için dört rek’at kılmaimstı. Sadece korku namazında böyle kılmıştı. Enes der ki: Ben, Hz. Peygamberle Medine’den Mekke’ye gittim. O, biz Medine’ye dönünceye kadar iki rek’at namaz kıldırdı. Abdullah îbn Mes’ûd’a, Os­man İbn Affân’m Minâ’da dört rek’at kıldığı haberi ulaşınca; innâlillah ve innâüeyhi râciûn, biz Rasûlullah’la Minâ’da iki rek’at kıldık, Ebu-bekir’le Min&’d’a iki rek’at kıldık, Ömer’le ben iki rek’at kıldım. Benim hiçbir zaman dört rek’attan payım olmadı, demiştir… Abdullah İbn Ömer der ki: Ben Rasûlullah (s.a.) ile arkadaşlık ettim. O, seferde iki rek’attan fazla kılmazdı. Ebubekir, Ömer ve Osman da böyle yaptılar. Osman, hilâfetinin sonunda bunu dörde tamamladı. İşte aleyhindeki hareketlerin başlamasının sebeplerinden birisi de bu idi. Ve onun bu davranışı içür değişik yorumlar yapılmıştır.[21]

102 — Sen içlerinde olup da namazlarını kıldırdığın zaman, bir kısmı seninle beraber namaza dursun ve silâh­larını da alsınlar. Secdeye vardıklarında onlar arkanıza geçsinler; kılmayan öbür kısım gelsin, seninle beraber kıl­sınlar. Tedbirli olsunlar, silâhlarını ^alsınlar Kâfirler size ansızın bir baskın vermek için silâh ve eşyanızdan gafil bulunmanızı arzu ederler. Yağmurdan zarar göreeekseniz veya hasta olursanız, silâhlarınızı bırakmanıza bir beis yoktur. Fakat dikkatli olun. Allah, şüphesiz alçaltıcı kâfir­lere bir azâb hazırlamıştır.

Savaşta Namaz

Korku namazının bir çok çeşitleri vardır. Düşman bazen kıble yö­nünde olabileceği gibi, bazen başka yönlerde de olabilir. Namaz dört rek’atlı, akşam namazında olduğu gibi üç rek’atlı, sabah ve yolculuk namazında olduğu gibi iki rek’atlı olabilir. Sonra bazan cemaatle kılı­nabileceği gibi harbin kızıştığı durumlarda cemaatle namaza güç yeti-rüemeyebilinir. Kıbleye karşı veya kıbleye dönmeden; yaya, ya da bi-nitli olarak tek başına kılınabilir. Sonra hem yürür ve hem de düşman­la vuruşurken namaz kılınabilir. Daha önce geçen İbn Abbas hadîsine dayanarak âlimlerden bazıları (bu durumlarda) namazın bir rek’at kılınacağım söylemişlerdir. Ahmed îbn Hanbel böyle der. Münzirî’nin «el-Havâşî» de naklettiğine göre; Ata, Câbir, Hasan, Mücâhid, Hakem, Katâde ve Hammâd bu görüşü paylaşmışlar; Tâvûs ve Dahhâk da bu görüşe zâhib olmuşlardır. Ebu Âsim el-Abbâdî de Muhammed İbn Nasr el-Mervezî’nin, korku halinde sabah namazının bir rek’at olarak kılına­cağı görüşünde olduğunu, nakletmiştir. İbn Hazm da bu görüşe katıl­mıştır. İshâk îbn Rahûye der ki: Karşılıklı çarpışma durumunda; îmâ ile kılacağın bir rek’at sana yeter. Şayet buna da güç yetiremezsen bir secde yeterlidir. Çünkü bu da; Allah’ı zikretmektir. Diğerleri, bir tek­bîrin yeteceğini söylemişlerse de herhalde bu; bir rek’at olmalıdır. Ni­tekim Ahmed İbn Hanbel ve ashabı bu görüşte olup aynı görüşü Câbir îbn Abdullah, Abdullah İbn Ömer, Kâ’b, bir çok sahâbî ve Süddî kabul etmişlerdir. Bu görüşü îbn Cerlr de rivayet etmiştir. Ancak bu görüşü rivayet edenler, bir tekbîrin yeterli olacağı konusundaki görüşü zahirî ile alarak rivayet etmişlerdir. Nitekim İshâk İbn Rahûye’nin mezhebi böyledir. Bu görüşe zâhib olan Emîr Abdülvehhâb İbn Buht el-Mekkî şöyle demiştir: Şayet tekbîre de güç yetiremez ise, kendi kendine olanı (yani niyeti) terk etmez. Bu görüşü Saîd îbn Mansûr Sünen’inde İs-mâîl İbn Ayyâş’dan, Şuayb İbn Dinar’dan rivayet etmiştir. En doğru­sunu Allah bilir.

Âlimlerden bazıları da; savaş özrüne binâen namazı geciktirme­nin mübâh olduğu görüşündedirler. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.), Ah-zâb (Hendek muharebesi) günü öğle ve ikindi namazlarını geriye bıra­karak ikisini birden güneş battıktan sonra kılmış; bunlardan sonra da akşam ve yatsıyı kılmışlardır. Bu olaydan sonraki Kurayza oğullan gü­nünde, orduyu onların üzerine göndermek üzere hazırladığında: Ku­rayza oğullarına ulaşmadan içinizden hiç kimse ikindiyi kılmasın, bu­yurmuşlardı. Onlar yolda iken ikindi namazı vakti gelmiş; içlerinden bir kısmı: Allah Rasûlü (s.a.) bizden sadece yürümeyi hızlandırmamızı istemiş; değilse namazı vaktinden sonraya bırakmamızı istememiştir, diyerek namazı vaktinde ve yolda kılmışlar; diğer bir bölümü ise, ikindi namazını geriye bırakarak güneş battıktan sonra ve Kurayza oğulları­nın yurdunda kılmışlardı. Allah Rasûlü (s.a.) bu iki gruptan hiç birine kızmamiştı. Biz bu konuyu «es-Sîre» kitabında ele alarak ikindi nama­zını vaktinde kılanların doğruya daha yakın hareket ettiklerini, di­ğerlerinin de ma’zûr olduklarını açıklamıştık. Cihâd ve la’netlenmiş Yahûdî grubundan ahdi bozanları muhasara altına almaları sebebiyle, namazı te’hîr etmiş olmaları onların ma’zûr görülmelerinin delilidir. Cumhur ise şöyle demektedir: Bütün bunlar korku namazıyla neshe-dilmiş, kaldırılmıştır. Korku namazı o sırada henüz nazil olmamıştı. Korku namazı nazil olunca; namazı geciktirme de bununla kaldırılmış oldu. Bu, İmâm Şafiî ve Sünen sahiplerinin rivayet etmiş oldukları Ebu Saîd el-Hudrî hadîsinde daha açıktır. Ancak Buhârî’nin Sahîh’inde «Kale Harblerinde ve Düşmanla Karşılaşmalarda Namaz Babı» bölü­münde rivayet ettiği şu hadîs gerçekten müşkildir : Evzaî der ki: Fetih hazır olup da namaza güç yetiremezlerse; herkes kendi kendine ve îmâ ile namaz kılar. îmâ ile namaza güç yetiremezlerse; savaşın duru­mu açıklığa kavuşuncaya veya emîn oluncaya kadar namazı te’hîr eder­ler ve iki rek’at olarak kılarlar. Eğer buna da güçleri yetmezse; sadece tekbîr onlara yeterli olmayıp emîn oluncaya kadar namazı te’hîr eder­ler. Mekhûl de bu görüştedir. Enes tbn Mâlik der ki: Şafak sökerken ve savaş kızışmış iken Tüster kalesi savaşında bulundum. Namaza güç yetiremediler de namazı ancak gün yükseldikten sonra kılabildiler. Biz namaz kılarken Ebu Mûsâ da bizimle beraberdi ve fetih bize nasîb oldu. Enes der ki: Bu namaz mukabilinde ne dünya ne de ondakiler beni se-vindiremezdi. Buhârî’nin zikrettikleri burada bitiyor. Bundan sonra Buhârî Ahzâb (Hendek savaşı) günündeki namazın tefsirine dâir olan hadîsi, sonra da Kurayza oğulları hâdisesinde ikindi namazını (Kuray­za oğullarına varmadan) ikindiyi kılmaları emredilen hadîsi zikreder ki, ona göre tercih edilen görüş bu gibidir. En doğrusunu Allah bilir.

Bu görüşe zâhib olanlar; görüşlerine Tüster fethi günü Ebu Mûsâ ve ashabının yaptıklarını delil getirirler. Bu hâdise meşhurdur. Ancak bu Ömer İbn Hattâb’m halifeliğinde vuku’ bulmuştur ve ne Hz. Ömer’in, ne de sahabeden birinin bunu hoş karşılamadığı rivayet edilmemiştir. En doğrusunu Allah bilk. Bunlar diyorlar ki: Korku namazı Hendek muharebesinde meşru’ kılınmıştır. Çünkü siyer ve Meğâzî âlinıleriyle diğer âlimlerin Cumhurunun kavline göre Zât’ür-Rikâ gazvesi Hendek’­ten öncedir. Bu, Muhammed İbn îshâk, Mûsâ İbn Ukbe, Vâkidî, onun kâtibi Muhammed İbn Sa’d, Halîfe İbn Hayyât ve başkalarınca zikre­dilmiştir. Buhârî ve başkaları da Zât’ür-Rikâ’nm Ebu Mûsâ hadîsine dayanılarak, Hendek harbinden sonra; Hayberden önce olduğunu söy­lemişlerdir. En doğrusunu Allah bilir. Müzeni, Kadı Ebu Yûsuf ve İb­rahim İbn îsmâîl İbn Uleyye’nin korku namazının Hendek günü Hz. Peygamberin namazı geciktirmesi ile neshedilmiş olduğunu söylemeleri gerçekten garîb ve şaşırtıcıdır. Şurası muhakkaktır ki; Hendek harbin­den sonra korku namazına delâlet eden hadîsler sabit olmuştur. O gün­de namazın te’hîrinin Mekhûl ve Evzafnin söylediklerine hamledilmesi daha kuvvetli ve doğruya daha yakındır. Yine de en doğrusunu Allah bilir.

Allah Teâlâ: «Sen onların içinde olup da namazlarını kıldırdığın zaman…» buyuruyor ki; burada Hz. Peygambere hitâb ile korku na­mazında sen onlara imâm olarak namaz kıldırdığında… denilmektedir. Bu, birinci durumdan farklıdır. Zîrâ hadîsin delâleti üzre; orada nama­zın tek başına, yaya ve binitli olarak, kıbleye dönülerek veya dönülme-yerek bir rek’at’e indirilmesi söz konusudur. Sonra cemâatle ve bir imâ­ma uyarak kılman namazın durumu zikredilmiştir. Cemaatta bir çok iyiliğin bulunması nedeniyle —bu âyet-i kerîme’yi delil getirerek— ce­mâatin vâcib olduğu görüşüne zâhib olanlar ne güzel delil getirmiş oluyorlar. Şayet vâcib olmasaydı; buna cevaz verilmezdi. «Sen onların içinde olup da…» âyetini delil getirerek ondan sonra bu sıfatın ortadan kalktığını söyleyip, korku namazının Hz. Peygamberden sonra neshe­dilmiş olduğunu söyleyenlerin istidlali zayıftır. Burada onlara : «Onla­rın mallarından sadaka al ki bununla onları temizleyip arıtmış olasın. Ve onlara duâ et. Senin duan şüphesiz ki onlar için bir sükûnettir.» (Tevbe, 103) âyetini delil getirerek zekât vermek istemeyenlere cevâb verilir. Onlar diyorlardı ki: Biz, zekâtımızı Hz. Peygamber (s.a.) den sonra hiç kimseye vermeyiz. Bununla birlikte sahabe onları reddet­miş, bu istidlallerini kabul etmemiş, onları zekât vermeye zorlayarak vermeyenlerle savaşmışlardır.

Bu namazın niteMğini anlatmadan önce âyet-i kerîme’nin nüzul se­bebini zikredelim:

İbn Cerîr der ki: Bize Müsennâ’ın… Ali —Allah ondan razı olsun— den rivayetine göre o şöyle demiştir: Neccâr oğullarından bir kavim Allah Rasûlü (s.a.) ne : Ey Allah’ın Rasûlü, biz yeryüzünde yolculuk yapıyoruz, nasıl namaz kılalım? diye sordular. Allah Teâlâ da : «Sefere çıktığınız zaman… namazı kısaltmanızda size bir vebal yoktur.» âyetini indirdi. Sonra vahiy kesildi. Bundan bir sene sonra Allah Rasûlü (s.a.) harbe çıktı ve öğle namazı kıldırdı. Müşrikler: Muhammed ve ashabı arkalarından size bir imkân ve fırsat verdiler. Onlara hücum etmeye­lim mi? dediler. Onlardan birisi de : Bunun peşinden onlar için bir diğer misli daha var, dedi ve Allah Teâlâ da iki namaz arasında ; «Kâfirlerin size bir fenalık yapmasından korkarsanız…» âyetlerini indirdi ve korku namazı (savaş halinde kılınacak namazın şekli) nazil oldu.

Bu hadisin sevkedilişi gerçekten garîbtir. Ancak Ebu Ayyaş Zeyd îbn Sâmit’den rivayet edilen §u hadîs-i şerîf bunun bazı kısımlarını des­teklemektedir :

İmâm Ahmed der ki: Bize Abdürrezzâk’ın… Ebu Ayyâş’dan riva­yetine göre, o, şöyle demiştir : Biz Allah Rasûlü (s.a.) ile birlikte Usfân’-da idik. Müşrikler bizi karşıladılar. Başlarında Hâlid îbn Velîd vardı. Onlar bizimle Kıble arasmda idiler. Hz. Peygamber (s.a.) bize öğle na­mazını kıldırdı. (Müşrikler) : Onlar bu halde iken haklarından gelsek ya, dediler. Ancak peşinden de: Şimdi onlara oğullarından ve nefisle­rinden daha sevimli olan bir namaz gelecek, dediler. Râvî der ki: Öğle ile ikindi arası Cibril: «Sen onların içinde olup da namazlarını kıldır­dığın zaman…» âyetlerini getirdi. Namaz vakti gelince Hz. Peygamber (s.a.) onlara emretti, silâhlarını aldılar. Bizi arkasında iki sâf olarak dizdi. Sonra sükû’a vardı, hepimiz rükû’a vardık. Rükû’dan başını kal­dırdı, hepimiz rükû’dan doğrulduk. Sonra Hz. Peygamber (s.a.) arka­sındaki bir saf ile secdeye vardı. Diğerleri ayakta onları koruyordu. Onlar secde edip doğrulunca diğerleri oturdular ve yerlerinde secdeye vardılar.-Sonra bunlar diğerlerinin safına ilerledi ve öndekiler arkadaki safın yerine geçtiler. Sonra Allah Rasûlü rükû’a vardı ve hepsi rükû’a eğildiler. Rükû’dan doğrulduklannda hepsi birden rükû’dan doğruldu. Sonra arkadakiler ayakta kalıp kendilerini (onları) korurken, Allah Ra­sûlü (s.a.) ve arkasındaki halk secde ettiler. Onlar oturunca diğerleri de oturup secde ettiler. Sonra Allah Rasûlü, hepsi ile birlikte selâm verdi ve namazdan ayrıldı. Râvî der ki: Allah Rasûlü bu namazı biri Usfân’da, diğeri Selîm oğulları yurdunda olmak üzere iki kerre kıldırdı.

Bu hadîsi İmâm Ahmed, Ğundür’den, o Şu’be’den, o da MansûrMan rivayet etmiştir. Hadîsi Ebu Dâvûd Saîd İbn Miansûr’dan, o da Cerîr İbn Abdülhamîd’den; Neseî ise Şu’be ve Abdülazîz İbn Abdüssamed kanalıy­la Mansûr’dan rivayet etmiştir.

Bu hadîsin isnadı sahîh olup, diğer hadîsler bunu desteklemekte­dir. Bu cümleden olarak; İmâm Buhârî şöyle rivayet eder: Bize Hayve İbn Şureyh’in… İbn Abbâs’tan naklettiğine göre; o, şöyle demiştir : Hz, Peygamber (s.a.) namaza kalktı, insanlar da onunla birlikte namaza kalktı. Allah Rasûlü, tekbîr getirdi, insanlar da onunla birlikte tekbîr getirdiler. Rükûa vardığında; onlardan bir grup rükûa vardı. Secde et­tiğinde bir grup onunla birlikte secde etti. Sonra Allah Rasûlü ikinci rek’ata kalktı. Secde edenler kalkıp kardeşlerini korudular. Sonra diğer grup gelerek rükû’ ve secdeye Hz. Peygamber ile birlikte var­dılar. Hepsi toptan namazda idiler. Ancak bir kısmı diğer bir kısmını koruyordu.

îbn Cerîr der ki: Bize tbn Beşşâr’ın… Süleyman el-Yeşkürî’den riva­yetine göre; o. namazı kısaltmanın hangi gün nazil olduğunu ya da o günün hangi gün olduğunu Câbir tbn Abdullah’a sormuştu. Câbir şöyle dedi: Şam’dan gelen bir Kureyş kervanını karşılamak üzere çık­mıştık. Biz bir hurmalıkta iken kavimden bir adam Allah Rasûlü (s.a.) ne gelerek: Ey Muhammed, dedi. Allah Rasûlü evet, buyurdu Adam: Benden korkuyor musun? diye sordu. Allah Rasûlü hayır, buyurdu. Adam : Seni benden kim koruyacak? diye sordu. Allah Rasûlü de : Beni senden Allah korur, buyurdu. Adam kılıcını çekti sonra onu tehdîd etti. Sonra Allah Rasûlü binitlere binilmesini ve silâhların alınmasını nida ettirdi. Daha sonra namaza çağrıldı. Allah Rasûlü (s.a.) bir grup ken­dilerini korurken, diğer bir gruba namaz kıldırdı. Arkasındakilere iki rek’at kıldırdı. Sonra arkasındakiler topukları üzere geri geri giderek, arkadaşlarının saflarında durdular. Diğerleri geldi ve Allah Rasûlü on­lara iki rek’at kıldırdı, selâm verdi. Arkaya geçenler onlan koruyordu. Hz. Peygamber böylece dört rek’at kılmış olurken kavmin namazları ikişer rek’at olmuştu. İşte o gün Allah Teâlâ namazların kısaltılmasını bildirerek mü’nıinlere silâhlarını almalarını emretti.

İmâm Ahmed der ki: Bize Süreyc’in… Câbir îbn Abdullah’dan ri­vayetine göre; o, şöyle demiştir: Allah Rasûlü (s.a.) Hasafe savaşçıla-nyla savaşıyordu. Onlardan Gavres îbn Haris adındaki birisi gelerek kılıcı ile Allah Rasûlü (s.a.) başına dikildi ve : Seni benden kim kurta­rır? diye sordu. Allah Rasûlü de : Allah, buyurdu. Adamın kılıcı elinden düştü ve Allah Rasûlü onu alarak; şimdi seni benden kim kurtarır? bu­yurdu. Adam : Alanların hayırlısı ol, dedi. Allah Rasûlü : Allah’dan baş­ka ilâh olmadığına, benim Allah’ın Rasûlü olduğuma şehâdet eder mi­sin? buyurdu. Adam; hayır, dedi. Fakat seninle harbetmiyeceğime ve seninle savaşan kavmimle beraber olmayacağıma sana söz veririm, de di. Allah Rasûlü onu serbest bıraktı da adam kavmine vararak : însan* \ann ©n hayırlısının yanından geldim, dedi. Namaz vakti gelince Allah Rasûlü (s.a.) korku namazı kıldırdı. İnsanları ikiye ayırmıştı: Bir grup düşmanın karşısında dururken diğer grup Allah Rasûlü (s.a.) ile bir-: likte namaz kıldılar. Yanında olan gruba Hz. Peygamber iki rek’at na­maz kıldırdı ve onlar çekilerek düşmanlarının karşısında olanların ye­rinde durdular. Düşmanlarının karşısında olanlar gelerek Allah Ra­sûlü (s.a.) ile birlikte iki rek’at namaz kıldı. Böylece Allah Rasûlü (s.a.) dört rek’at, topluluk da ikişer rek’at namaz kılmış oldu.

Hadîsi bu yönden sadece İmâm Ahmed rivayet etmiştir.

îbn Ebu Hatim der ki: Bize Ahmed.îbn Sinan’ın… Yezîd el-Fakîr’-den rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Câbir îbn Abdullah’a yolculuk­taki iki rek’atin kısaltılmış olup olmadığım sordum. Câbir İbn Abdul-, lah şöyle cevâb verdi: Yolculuktaki iki rek’at tamâmdır, (kısaltılmamistir.) Kısaltma savaş sırasında bir rek’attır. Biz bir keresinde Allah Rasûlü (s.a.) ile birlikte savaşta idik. Namaza kalkıldı. Allah Rasûlü (s.a.) onları ikiye bölerek bir yarısını kaldırdı, diğer grubu da düşma­nın karşısına koydu. Birinci gruba bir rek’at kıldırdı ve onlara iki sec­de yaptırdı. Sonra geriye kalanlar bunların yanma gelerek yerlerinde durdular. Bunlar da diğerlerinin düşmana karşı olan yerlerini aldılar. Gelenler kalkarak Allah Rasûlü (s.a.) nün arkasında durdular ve Allah Rasûlü onlara bir rek’at kıldırarak iki secde yaptırdı. Sonra Allah Ra-sûlti oturup selâm verdi. Hem arkasında olanlar, hem de diğerleri se­lâm verdiler. Böylece Allah Rasûlü .iki rek’at, toplulukta birer rek’at namaz kılmış oldu. Sonra Câbir : «Sen onların içinde olup da na­mazlarını kıldırdığın zaman…» âyetini okudu.

İmâm Ahmed der ki: Bize Muhammed ton Ca’fer’in… Câbir îbn Abdullah’dan rivayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.) onlara korku na­mazı kıldırdı. Bir saf önünde, bir saf arkasında durdu. Allah Rasûlü ar­kasında olanlara iki secdeli bir rek’at kıldırdı. Sonra bunlar ilerleyerek arkadaşlarının yerinde durdular. Diğerleri de gelerek bunların yerinde durdular. Allah Rasûlü onlara da iki secdeli bir rek’at kıldırıp selâm verdi. Hz. Peygamber (s.a.) iki rek’at, onlar da bir rek’at kılmış oldu.

Hadîsi Neseî de Şu’be kanalıyla rivayet etmiştir. Hadîs Câbir’den gelen muhtelif kanallardan rivayet edilmiş olup başka bir kanaldan ve başka bir lafızla Müslim’in sahîh’inde de bulunmaktadır. Gerek sahîhde ve gerekse Sünen ve Müsned’lerde hadîsi Câbir’den büyük bir cemâat rivayet etmiştir.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın… Sâlim’den, onun da baba­sından rivayetine göre; o, «Sen onların içinde olup da namazlarını kıl­dırdığın zaman…» âyeti hakkında şöyle demiştir: Bu, korku namazı­dır. Allah Rasûlü (s.a.), bir grup düşmanın karşısında dururken İki gruptan birine bir rek’at namaz kıldırdı. Sonra düşmanın karşısında olan grup geldi ve Allah Rasûlü (s.a.) onlara tiiğea* bir rek’atı kıldırdı ve onlara selâm-verdirdi. Sonra her bir grup kalkıp birer rek’at daha kıldılar.

Muhaddislerden bir cemâat bu hadîsi Ma’mer kanalıyla kitapla­rında rivayet etmişlerdir. Bu hadîs sahabeden bir cemâatten bir çok kanaldan da rivayet edilmiştir. Hafız Ebu Bekr îbn Merdûyeh bu ha­dîsin tarîklerini ve lafızlarını güzel bir şekilde zikretmiştir. İbn Cerîr de böyledir. İnşâallah bunları «el-Ahkâm el-Kebîr» kitabında zikrede­ceğiz. Güvenimiz Allah’adır.

Korku namazında silâh taşımanın emredilmesine gelince; âyetin zahirine göre âlimlerden bir grup bunun vâcib olduğunu söylemişler­dir. Şafiî’nin iki kavlinden biri böyledir. «Yağmurdan zarar görecekse-niz, veya hasta olursanız, silâhlarınızı bırakmanıza engel yoktur. Bunuınla beraber dikkatli olun.» âyeti de buna delâlet eder. Yani korku üzre olur ve silâhlara ihtiyâç duyarsanız külfet olmaksızın onları kuşa­nabilirsiniz. «Allah, kâfirlere hor ve hakîr edici bir azâb hazırlamıştır.»[22]

İzahı

Tantâvî Cevheri de şöyle diyor: Bu konuda bilginlerin görüşleri:

1- Müsâfir namazı; kısaltılnıaksızın tâm olarak iki rek’attır. Ab­dullah İbn Abbâs, Abdullah İbn Ömer, Câbir îbn Abdullah, Süddî ve Ebu Hanîfe’ye göre böyledir. Bu takdirde kısaltılması, rükû’ ve secdelerin hafîfletilmesidir.

2- Müsâfir namazı esâs iki rek’at değil, kısaltılmış olarak iki rek’attır. Bu, Mücâhid’in, Tâvûs’un ve Şafiî ile Ahmed İbn Hanbel’in görüşüdür.

3- Mübâh olan her seferde kısaltmak caizdir. Şafiî, Mâlik, Ahmed İbn Hanbel ve Cumhûr’un görüşü budur.

4- Namazı kısaltmak ancak hacc, umre, cihâd veya Allah’a itaat için yapılan seferlerde caizdir.

5- Günâh için çıkılmış seferde namazı kısaltmak, caiz değildir. Ebu Hanîfe ve Sevrî, bu tür seferde de namazı kısaltmayı caiz görürler.

Hangi seferde namaz kısaltılacaktır?

1- Dâvûd ve Zahirî mezhebi mensûblan, uzun olsun kısa olsur her seferde namazı kısaltmanın caiz olduğunu söylerler. İmâm Mâlik’ den de bu görüş rivayet edilir.

2- Evzaî, bir günlük sefer şartını öngörür.

3- Hasan ve Zührî, iki günlük sefer şartını ön görür.

4- Şafiî, iki gecelik yürüyüşü şart koşar. Bu da on altı fersah tutar. Her fersah üç mildir. Binâenaleyh Hâşimî mili ile kırksekiz mil mesafe gerekir. Hâşimî mili altıbin kulaçtır. Her kulaç, yayılan ve mu’tedil parmaklar ile yirmidört parmakdır. Bir parmak, altı arpa tâ nesidir. Bunlar da yayılan ve orta halli olacak.

5- Abdullah İbn Ömer, İbn Abbâs dört bürdlük mesafede namazı kısaltır ve orucu bozarlardı. Bu <ia daha Önce geçtiği gibi onaltı fersah eder. İmâm Mâlik, Ahmed îbn Hanbel ve İshâk’ın görüşü böyledir.

Sevrî, Ebu Hanîfe ve Küfe halkı üç günlük mesafeden daha az sü­rede namaz kısaltılmaz, derler. Görülüyor ki, Ebu Hanîfe şiddetli dav­ranmış, Dâvûd ve zahirî mezhebi mensûblan kolaylaştırmışlar, geriye kalanlar da ortak tavır takınmışlardır. Hz. Ömer (r.a.), Hz. Peygam­bere bu konuyu danıştığında, Rasûlullah’ın, bu Rabbuuzın size verdiği bir sadakadır onun sadakasını kabul edin, dediği rivayet edilir ki, bu rivayeti Müslim tahrîc etmiştir. Şafiî’ye göre, seferde namazı kısaltmak bir ruhsattır. Tamamlamak ise azimettir. Çünkü, «vebal yoktur» kavli tahfif ve ruhsat sadedinde kullanılır, azîmet sadedinde kullanılmaz. Ha-nefîler ise derler ki: Bu bir azimettir, ruhsat değildir. Hz. Ömer’in se­fer namazı kısaltılmaksızın Peygamberimiz Muhammed (s.a.) in di­linde tamı tamına iki rek’attır, kavline göre tamamlamayı caiz kabul etmezler.[23]

103 — Namazı kıldıktan sonra ayakta iken, oturur­ken, yanlarınız üstü yatarken de Allah’ı anın. Emniyete ka­vuştuğunuzda; namazı dosdoğru kılın. Namaz; şüphesiz mü’minler üzerine vakitleri belli bir farz olmuştur.

104 — O (düşman olan) kavmi aramakta gevşek dav­ranmayın. Siz acı çekiyorsanız onlar da sizin çektiğiniz gibi acı çekiyorlar. Halbuki siz, Allah’tan onların bekle­medikleri şeyleri bekliyorsunuz. Ve Allah Alîm, Hakîm olandır.

Namaz ve Cihâd

Başka namazlardan sonra meşru’ ve teşvîk edilmiş olmakla bir­likte Allah Teâlâ bu âyette korku namazının peşinden Allah’ı çokça anmayı emretmektedir. Zîrâ namazın rükünlerindeki hafifletme ve başka namazlarda olmayan gidip gelme ve benzeri ruhsatlardan dolayı burada Allah’ı çokça anma emri apayrı bir anlam taşımaktadır. Allah Teâlâ haram aylar hakkında : «Onlarda kendilerinize zulmetmeyiniz.))

(Tevbe, 36) buyumyor. Haram ayların dışında kişinin kendine zul­metmesi elbette yasaklanmıştır. Fakat bu aylardaki bu yasak bu ayla­rın büyüklüğü ve harâmlığı sebebiyle daha da anlamlıdır, Allah Teâlâ bunun içindir ki; burada da: «Namazı kıldıktan sonra ayakta iken, otururken, yanlarınız üstü yatarken de (diğer hallerinizde de) Allah’ı anın.» buyurmuştur.

Sonra Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: «Emniyete kavuştuğunuzda (emniyete kavuşup korku bittiğinde ve sükûnet hâsıl olduğunda) na­mazı dosdoğru (tâm olarak, emredildiğiniz şekilde hadlerine, huşû’una, secdelerine, rükû’larına ve bütün şartlarına uymak suretiyle) kılın.»

«Namaz, şüphesiz mü’minler üzerine vakitleri belli bir farz. olmuş­tur.» âyetindeki ( Çi^ ) kelimesini İbn Abbâs, farz şeklinde tefsir etmiştir. Aynı tefsir Mücâhid, Salim îbn Abdullah, Ali İbn el-Hüseyn, Muhammed îbn Ali, Hasan, Mukâtil, Süddî ve Atiyye el-Avfî’den de rivayet edilmiştir.

Abdürrezzâk’ın Ma’mer’den, onun Katâde’den rivayetine göre; İbn Mes’ûd, «Namaz, şüphesiz mü’minler üzerine vakitleri belli bir farz olmuştur.» âyeti hakkında şöyle demiştir: Haccın vakti gibi namazın da bir vakti vardır.

Zeyd İbn Eşlem de bu âyet hakkında şöyle demiştir : Dağınık ve -değişik vakitlerde belli bir farz olmuştur. Bir yıldız geçince başka bir yıldız gelir. Yani bir vakit geçince diğer bir vakit gelir.

Allah Teâlâ : «O kavmi aramakta gevşek davranmayın.» buyuru­yor ki; düşmanlarınızı aramakta (peşlerinden gitmekte) zayıt davran­mayın, bu konuda gayretli olup onlarla savaşın ve onlar için her bir gözetleme yerinde oturun, demektir. Allah Tealâ : «Siz acı çekiyorsanız, şüphesiz onlar da sizin çektiğiniz gibi acı çekiyorlar.» buyuruyor ki; size nasıl yara ve öldürülme isabet etmişse aynı şey onların da başına gelmiştir: Başka bir Ayet-i kerîme’de de Allah Teâlâ şöyle buyurur: «Eğer size bir yara dokunduysa şüphesiz o kavme de o kadar yara do­kunmuştur.» (Âl-i îmrân, 140).

Bundan sonra: «Halbuki siz Allah’tan onların beklemedikleri şey­leri bekliyorsunuz.» buyuruyor. Yara ve acılara dûçâr kalma bakımın­dan siz ve onlar eşitsiniz. Ancak siz Allah’tan sevâb, zafer ve destek­lenme bekliyorsunuz. Halbuki onlar böyle bir şey beklemiyorlar. O hal­de sizler cihâda onlardan daha lâyıksınız. Allah’ın kelimesini (dinini) doğrultmak ve yüceltmekte arzu ve isteğiniz daha şiddetli olmalıdır. «Ve Allah Alîm, Hakîm olandır.» Kaza ve kaderinde, şer’î ve kevnî hü­kümlerinden yerine getirip terkettiğinde O, hikmet ve’ ilim sahibidir. Her durumda hamdedilen de O’dur.[24]

İzahı

İnsanın Kâinattaki Yeri Ve İbâdet Vazifesi

İnsan, kalb ve aklıyla, şeref ve özelliğiyle; kıyam, rükû’, sücûd, Allah’a hamd etme, O’nu tenzih etme ve O’nu lisânına fütur gelmeden anma gibi ibâdetleri devamlı yapmaya yaratıkların hepsinden daha lâ­yıktır. Cenâb-ı Hakk’m özellikle insana bahşettiği lutuflar ilâhî itinâya mazhar oluşu ve bir sağanak yağmuru gibi üzerine yağan nimetler, bu ibâdetin kesilmemesini ve insanın, bu namazdan bir an olsun yüz çe­virmemesini, Cenâb*ı Hakk’ın şu sözüyle vasfettiği melekler gibi olma­sını icâb ettirir:

«Göklerde ve yerde kim varsa O’nundur. O’nun huzûrundakiler kendisine ibâdet etmekten asla kibirlenmezler, yorulmazlar da. Onlar gece gündüz ara vermeyerek O’nu tesbîh (ve tenzih) ediyorlar.» (En­biyâ, 19-20).

Fakat insan, yeryüzünde Allah’ın halîfesi olarak seçildi. Bu makam için hazırlandı, kendisinde şehvetler yaratıldı, seçme yeteneği verildi ve ona duygular, şefkat ve istekler, sevgi ve merhametler, elem ve lezzetler verildi Bunların yanında ona, Allah’ı bilme kabiliyeti ve Allah’ın yer­yüzüne serpiştirdiği nimetleri, güç ve enerjileri kullanabilme istîdâdj verildi. Cenâb-ı Hakk’ın, meleklerden ayrı olarak husûsiyle insana eş­yanın ismini öğretmesi, yaratılışındaki bu istidada işaret ve onun yer­deki vekâletinin bir belirtisi, aynı zamanda hâkimiyet ve tasarruf hak­kının kendisine verildiği yer gezegeniyle irtibatını sağlayan anahtarlar­dan biridir.

Beş vakit namaz, Allah’ın (celle celâlühû) «Namaz, mü’minler üze­rine vakitleri belli bir farz olmuştur.» buyurarak ta’yîn ettiği, ayrıca Kur’an’da işaret buyurduğu vakitlerde edâ edilir. Namazların sayılı rek’atleri vardır, beş vakit namaz da devamlı ona göre kılınır.»Peygam­ber (s.a.) hayâtı boyunca, hattâ savaşlarda bile bu şekilde kılmıştır. Bu husustaki haber, hiç bir ümmetin ibâdetinde ve tarihin hiç bir dev­rinde görülmemiş kuvvete, nesilden nesile —bir gün bile ara verme­den, hattâ en nâzik ve kritik zamanlarda bile— tevatür yoluyla akta-nlagelmiştir.

Vakit ve rek’atlanyla bu beş vakit namaz; yalnız ruhların tabibi değil, aynı zamanda yaratıcısı olan Mûcid-i Hakîm’in koyduğu ruhî ve­cîbeler ve sıhhî devalardır. Öyleyse mutlaka onun hikmetine ye teşrî’İne îmân etmek ve boyun eğmek lâzımdır. Aynı şekilde namaza sımsıkı sa­rılmak ve vaktinde kılmak gerektir. Çünkü o vakitlerin sırrım, onlar­daki tecellîleri, inen rahmet ve bereketleri ve onlarda güneş ve yıldıza tapanlara, put ve ateşe ibâdet edenlere muhalif olarak, Allah için ya­pılan ibâdetlerin getireceklerini hiç kimse hakkıyla bilemez. İnsan ne­silleri ve akl-ı selîm; kendi cinslerinden olan aynı seviyedeki tabîb in­sanların; bâzı sınırlı tecrübe ve tahminlere dayanarak yaptıkları tav­siye, perhiz ve irşâdlanna öteden beri uyagelmiştir. Bir insanın tavsi­yesine bu derece uyulursa, hakîm olan : «Her şeye hilkatini veren sonra da yolunu gösteren» (Tâhâ, 50) Allah’ın emrine nü uyulmayacak. «Ya­ratıp duran (Allah) mı bilmeyecekmiş? O, lâtîfdir, her şeyden haber-, dardır.» (Mülk, 14)

Gece ve gündüz namazların tekerrüründe ve birbirlerinin ardından gelmelerinde; derin bir hikmet, ruhlar için bir gıda ve nefisleri Al-lah’dan gaflet etmekten koruma, aynı zamanda kalb ve ruha madde­nin hâkim olmasını önleme vardır. Veliyyullah Dihlevî her gece ve gündüz namazların tekrarı ve birbirlerini ta’kîb etmelerindeki hikmet hak­kında şöyle, der : Ümmet-i Muhammed’in işi, ancak sık şık nefsini kont­rol etmekle tâm ve mükemmel olur. Bunun için müslüman, namazı kıl­madan önce ona hazırlanmalı ve onu beklemelidir. Zâten kıldıktan sonra namazın zevkinin devam etmesi ve nurunun yağmasının kesil­memesi, namaz hükmündedir. Böylece vakitlerinin tamâmı değilse bile, ekserisi namazla meşgul olarak geçmiş olur. Tecrübe etmişizdir ki, gece kıyam etmek isteyen kimse hayvanca bir uykuya dalmaz. Gönlü dün­yalık bir şeye takılan, namaz veya virdini kaçırmak istemeyen biri de hayvanlaşmak (hayvanca uykuya dalmak) için soyunmaz. îşte Peygam­ber (s.a.) in: Uyumayıp döşekte sağa sola dönen kimse… sözünün sırrı budur. Allah’ın şu sözünün sırrı da aynıdır:

«(Öyle adamlar) vardır ki, onları ne bir ticâret, ne bir alışveriş Allah’ı zikretmekten alıkoymaz.» (Nûr, 37)

Namazın İslâm Dinindeki Yeri:

Mutlaka teşrî’in hikmetine ve namazın, Allah’ın kullan üzerinde farzı olduğuna; dînin direği, müslümanlarla kâfirler arasında alâmet-i farika ve kurtuluşun şartı, îmânın bekçisi bulunduğuna inanmak ve boyun eğmek gerekir. Cenâb-ı Hak namazı, hidâyete ermenin ve takva sahibi olmanın temel şartı saymış ve şöyle buyurmuştur:

«Elif, Lâm, Mîm. Bu, O kltâbdır ki kendisinde hiç şüphe yoktur. (O) takva sahipleri için doğru yolun ta kendisidir, onlar ki gayba inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızk olarak verdiğimizden infâk ederler.» (Bakara. 1 – 4).

«Hakikat iyi temizlenen ve Rabbının adını zikredip de namaz kı­lan kimse umduğuna erişmiştir.» (A’lâ, 14 -15)

«Namaz kılanlar öyle değil. Onlar namazlarına devam edenler­dir.» (Meâric, 22 – 23)

«(Öyle mü’minler) ki onlar namazlarına devam ederler.» (Mü*-minûn, 9)

«Sizi cehenneme sokan nedir? (Günahkârlar) derler ki; biz, na­maz kılanlardan değildik.» (Müddessir, 42 – 43)

Münafıklar hakkında da şöyle buyurmuştur :

«Hakîkat, münafıklar Allah’a oyun etmek isterler. Halbuki O, kendi oyunlarını başlarına geçirendir. Onlar namaza kalktıkları vakit üşene üşene kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar.» (Nisa, 142)

Namaz; hür ve köleye, fakir ve zengine, hasta ve sağlama, mü-sâfir ve müsâfir olmayana mutlak surette ve devamlı olarak farzdır. Rüşdüne ermiş kimseden hiç bir hâl-ü kârda, hattâ harp meydanın­da bile sakıt olmaz. Muhtelif şartlarla ve muayyen vakitlerde farz olan oruç, zekât ve hac böyle değildir. Bunun içindir ki, «Korku Namazı» meşru’kılınmıştır. (…)

Cenâb-ı Hak Rasûlüne hitaben şöyle buyurmuştur:

«Sana ölüm gelinceye kadar Rabbına ibâdet et.» (Hicr, 99) Kim, ma’rifetinin üstünlüğünden, yakîn ve müşahedeye ulaşmış olmasın­dan, İslâm.uğruna yaptığı güzel cihâd ve mücâdelelerinden veya geç­mişinden ve birçok eserlerinden ötürü bu farzın (namazın) kendisin­den düşeceğini sanırsa, kendisini büyük bir tehlikeye atmış olur.

Herhangi bir şeye güvenip namazı bırakanın hali, aynen gemi yol­cularından —faziletli ve hakîm (!) olan— birinin, gemideki lüzumlu bir tahtayı fuzûlî sayarak parçalaması veya can alıcı noktalardaki çi­vileri israf sanarak fodulluk yapıp onları sökmesi gibidir ki; bu hal, hem gemiye hem de kendisine felâket getirir ve korkunç faciaya se­bep olur.

Namazda, îman ve dînin selâmetinin sırrı, Allah’a ulaşmanın, İs­lâm dâiresinde kalmanın ve mü’minler dizisine eklenmenin hikmeti vardır ki; bunu ancak Allah bilir. Bâzı arifler buna şöyle bir misâl vermişlerdir:

Aklı başında zenginlerden birinin göz alıcı bir bahçesi vardı. Ölüm yaklaşınca, oğlunu çağırıp ona şöyle dedi: Bu bahçeyi, ağaç ve çiçek-leriyle, bitki ve otlanyia, hiç bir şey kesmeden, hiçbirine luzûm kalma­dı demeden olduğu gibi muhafaza etmeni tavsiye ederim. Çünkü hep­si bir sebebe dayalı ve hepsinin gizli bir faydası vardır. Adam ölüp iş çocuğuna intikâl edince, bir bitkiyi suyunu çekmiş ve kurumuş gördü. Kendisine göre bu bitki boş yere 4uruyor ve bahçenin güzelliğini bo­zuyordu. Tuttu onu kökünden söktü. Az sonra onun yerine bir yılan girdi ve bahçe sahibini soktu, o da derhal öldü. Geride kalan insanlar anladılar ki, o bitkinin kökü ve etrafındaki toprağı, yılan, çıyan ve bütün haşerât için bir barikat teşkil ediyormuş, onun bulunduğu yere haşerât glremezmiş.

Aynı şekilde; gaye ve neticelere ulaştığına güvenerek, namazın da o gayeler için farz .kılındığına ve onlara köprülük yaptığına inana­rak veya müslümanlara yaptığı bir hizmete, geçmişteki ibâdetlerinin çokluğuna, müslümanlar için büyük faydalar sağlayan işlerle meşguli­yetine veya uzun cihâd ve mücâdelelerine güvenerek namazı terke-den de; kendisini tehlikeye, amellerini yok olmaya, îmânım da kay­bolmaya mahkûm etmiş olur ve kurtların kapıp yediği, sürü ve çoban­dan ayrılmış koyuna döner.

Namaz, beşer cinsine has tabu ihtiyâçları karşılar. Namaz insandaki eksiklik, zayıflık ve isteme, sığınma, sarılma, duâ etme ve yalvarma ar­zularını karşılaması yanında, zengin ve kuvvetli, cömert ve kerîm, Rauf ve Rahîm, koruyan ve önleyen, veren ve bol bol saçan birinin eşiğine kendini atma isteğini de tatmin eder. Aynı zamanda vefakârlık ve şük­retme, sevgi ve şefkat, mütevazı’ olma ve boyun eğme, kulluk ve zelîl olma isteklerini de karşılar. İnsan bu hususta aynen balık gibidir. Balık susuz yaşayamaz; sudan çıktı mı tekrar ona ihtiyâç hisseder. Suya dal­mak için can atar. îşte Peygamber (s.a.) in: Gözümün aydınlığı na­mazda kılınmıştır, sözüyle, müezzini Bilâl (r.a;) e söylediği: Namaza kamet getir de, bizi rahata kavuştur, sözünün mânâsı budur.

Namaz mü*min için; kimsesiz ve bîçâre yetîme açılan bir anne ku­cağından daha sıcak ve daha yakındır. Çocuk, terslenip azarlandığında, acıkıp susadığında veya korkup ürperdiğinde nasıl kendisini annesinin kucağına atarsa; namaz da aynı şekilde müslümanın sığınağı ve ken­disiyle Rabbı arasında uzanan, kopması mümkün olmayan, sanlabile-ceği yegâne iptir. O namaz ki; ruhun gıdası, yaranın yargısı, nefislerin devası, feryâd edenlerin ilk yardımı, korkanın emniyeti, zayıfın kuvveti ve silâhsızın silâhıdır. Bunun içindir ki, Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuş­tur:

«Ey îmân edenler, bir de namazla yardım isteyin. Şüphesiz ki Allah (in yardımı) sabredenlerle beraberdir.» (Bakara, 238) Peygamber (s.a.) de netameli bir işle karşılaştığında namaza koşardı. Huzeyfe (r.a.) bu hususu şöyle anlatır:

«Peygamber (s.a.) i netameli bir iş sıkıştırdı mı namaz kılardı.» Ebu’d-Derdâ’nın rivayeti de şöyledir:

Fırtınalı bir gece oldu mu Peygamber (s.a.) mescide koşardı, fırtına dininceye kadar (da orada kalırdı). Semâda, ay veya güneş tutulması gibi bir hâdise oldu mu Peygamber (s.a.) namaza dururdu. Ortalık açı­lıncaya kadar (devam ederdi).

Ashâb-ı güzîn’in de durumu bundan farklı değildi; Ebu Davud’un Nadr’dan tahrîcine göre o, şöyle demiştir: Enes (r.a.) zamanında bir karanlık oldu. Ona gelerek: Ey Ebu Hamza, peygamber zamanında böyle şeyler başınıza gelir miydi dedim. Allah korusun, rüzgâr şiddet­lendi mi, kıyamet olabilir korkusuyla mescide koşardık, dedi.

Ashabın namaza olan. şevk ve aşkları, onu insan nefsinin sevdiği her şeyden üstün tutmaları ve namazın uğruna hayatlarını tehlikeye atmaları, müşriklerce bile bilinirdi. İmâm Müslim’in Câbir (r.a.) den rivayetine göre o, şöyle demiştir:

Rasûlullah’la birlikte Cüheyne’den bir grupla savaştık. Şiddetli şekilde çarpıştılar… (nihayet Câbir şöyle dedi) onlar dediler ki: Onla­rın (müslümanların) namaz vakitleri gelecek ki, namaz onlar için çoluk-çocukîanndan daha sevim’/idir.[25]

Diğer Dinlerde «Namaz»

tslâmiyetteki diğer namazlardan, şekillerinden, rûh ve hayattaki te’sîrlerinden bahsetmeden önce; İslâm’dan evvel gelip, zamanımıza ka­dar devam etmiş olan dinlerdeki namaza, inceleyici bir göz atmak ve onun, adı geçen dinlerdeki anlamını, hakîykatini, durumunu, ahkâm ve âdabını mümkün olduğu kadar öğrenmek yerinde olacaktır. Söz ko­nusu namazın özüne ve hakikatine; bir sürü görüşler, tefsirler, kıyâs ve tahminlerin içinden çıkıp ulaşmak, Islâmiyetteki namazlarda yap­tığımız gibi bütün detayları ve incelikleriyle tablolarını ortaya koya­bilmek cidden zor bir iştir, hattâ imkânsızdır. Fakat mutlaka karşılaş­tırmalı bir araştırma ve sağlam bir bilgiye dayanan hüküm de lâzımdır. İslâmiyeti, getirdiği ahkâm ve âdabı, bu dinin asırlar geçmesine, men-sûblannın çeşitli milletlerden olmasına rağmen nasıl aslını koruyup her türlü tahriften uzak kalabildiğini takdîr etmek İçin de bu (karşı­laştırmalı araştırma) şarttır.

a- Yahudiler

Yahudilik tarihinde namazın tesri’ tarihçesi, ahkâmı ve durumu büyük bir kapalılık arzetmektedir. Bunun içindir ki, bütün asır ve ne­sillerde kılmagelen namaz için tek ve açık bir suret ortaya koymak zprdur. Çünkü Yahudilikte namaz, îslâmiyetteki namazın hilâfına, za­manla ve olaylar karşısında asliyetini kaybetmiş, büyük değişikliklere uğramıştır. Hâlen de yenileme ve geliştirme akımlarının te’sîri altın­dadır. Binâenaleyh bir araştırıcının, Yahudilik tarihinin derinliğine inip de; Yahudi Peygamberlerinin, hahamlarının ve fakîhlerinin kılmış ol­dukları namaz şudur, diyebilmesi güçdür. Biz burada, büyük bir Yahûdî bilgininin —ki Amerika Birleşik Devletleri’nde büyük bir Yahûdî Fa­kültesinde «Yahudilik Dini» kürsüsünün profesörüdür— konuyu özet­leyen sözlerini takdim ediyoruz. (Samuel S. Cohon, professor of Gevish Theology At The Hebrew Union College, Omcinnati, Ohio.) Samuel S. Cohon diyor ki:

«Tevrat’ta namazı emreden açık bir nass olmamakla beraber —çün­kü ahd-i kadîm’tie geleneksel ibâdetler hemen hemen kurbanlara mün­hasır idi— (Fakat daha evvelki kitaplara hâkim olarak gelen Kur*an, yahûdîlerde namazın olduğuna ve sâlih olanların onu muhafaza ettiği­ne delâlet eden hususları zikretmiştir. Nitekim Enbiyâ sûresinde İbra­him, İshâk ve Ya’kûb hakkında şöyle vârid olmuştur: «Onları emri­mizle1 yol gösterecek rehberler kıldık, kendilerine hayırlı işler yapmayı, dosdoğru namaz kılmayı, zekât vermeyi vahyettik. Onlar bize ibâdet edi­cilerdi.» Meryem sûresinde İsa’nın kendi hakkındaki sözü ise şöyledir: «Ben her nerede bulunursam mübarek kıldı. Bana, ben hayatta oldukça, namazı, zekâtı emretti.» Âl-i İmrân sûresinde de şöyle vârid olmuştur : «Ey Meryem huşu1 ile Rabbm dîvânına dur, secdeye kapan, (Allah’a) rükû’ edenlerle beraber eğil (cemaatla namaz kıl.)» Anlaşılıyor ki ya-hûdîler, çok eskiden namazı bir kenara itmişler. Yine Meryem sûresin­de Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır : «İşte bunlar, Allah’ın kendileri­ne nimetler verdiği Peygamberlerden, Âdem’in zürriyetinden, Nûh ile beraber taşıdıklarımızdan, tbrâhîm ve İsmail’in neslinden, hidâyete erdirdiğimiz ve seçtiğimiz kimselerdendir. Onlara çok esirgeyici (Al­lah’ın) âyetleri okunduğu zaman ağlayarak secdeye kapanırlardı. Son­ra, arkalarından öyle kötü bir nesil geldi ki, namazı bıraktılar, şehyet-lerine uydular. İşte bunlar da azgınlıklarının cezasına uğrayacaklar­dır.») v Yahudiler duâ ve ibâdeti Allah’a.yaklaşma vesilesi telâkkî et­mişlerdir. Yahûdî Peygamberleri, bazen mistik bir hayat yaşamış, tevbe ve istiğfarla vakit geçirmişlerdir. Meselâ, Peygamber Yeremiyâ, hayâtm dağdağa ve külfetlerinden kaçıp tevbe ve tezellülle vakti geçirmiş, Bâbil sürgününde bulunan Yahudilere de ibâdet ve duâ yoluyla Allah’a yak­laşmalarını ve O’nun için nefislerini hazırlamalarım tavsiye etmişti. Mezmûrlann müellifleri de bu yolda devam etmişlerdir; bunların din­darlık ve takvaları, Yahudilikteki ferdî ve toplu olarak yapılan namaz­ları meydana getirmiş ve onları kendilerine has olan şekillerle klişeleş­tirmiştir.»

Tevrât’da namazın aslım araştıran Yahûdî hahamları, namaz mef­hûmunu «’Teşriiye» kitabında yer alan bir âyetten çıkarmışlardır. Bu âyette deniliyor ki: «Sen O’nu seversin, bütün kalbinle ve ruhunla O’na ibâdet edersin.» (Tesniye, 12, 10).

Duâ ve ibâdet anlamına gelen îbrânice kelimeler, Yahûdîlerdeki na­maza ve ondan kasd olunan mânâya delalet etmektedirler. Bu deyimle­rin en meşhuru «Tephillahndır ki, bunu «Goldziher» Hâkim olan Al­lah’a yalvarma ve O’na teslîm olma şeklinde tercüme etmiştir.

Ahbâr devrinde ferdî ve toplu namazlar; sabah, öğle ve gurûb vak­tinde olmak üzere üç vakitti. Heykel devrindeki dindarların yaptıkları da bu şekilde idiv Bu üç vakit namaz (duâ demek yerinde olur) ve üs-lûblan, cumartesi gününün üslûblan, yeni ay namazı, ilâve edilen mukaddes günler namazı, özel keffâret günü namazı; Heykel devrin­deki kurban ve diğer ibâdetlere denk sayılmıştır. –

Yahûdîlerdeki geleneksel ibâdet sistemi; namazda kadınla erke­ğin ayrı olmasını emrettiği gibi, başın örtülmesini, rükû’ şeklinde eğil­meyi, (anlaşıldığına göre yahûdüerde secde yoktur. Kur’an-ı Kerîm on­ların namazından bahsederken rükû’ ile yetinmiştir: «Rükû’ edenlerle rükû’ et.») muayyen namazlarda ayakta durmayı, «Amîdâh» ve «He-zekiel))in baş kısmı okunurken üç adım kadar namaz kılanın (duâ ede­nin) geri çekilmesini de îcâb ettirmektedir.

Sabah namazında (duasında) bir duâ atkısı «Tallıt» örtünülür. Sol pazu ile alına, muskayı andıran «Duâ kayışı» takılır ve bunu yap­mak onüç yaşını geçmiş erkekler için mutlaka lâzımdır. Keffâret gü­nünde, «ölümden sonra kefende kullandıkları» beyaz bir takke kulla­nılır. Yahudilikte, «Hepsi Allah’ın önünde eşittir» diye hahamlarla di­ğer namaz kılanların arasında fark gözetilmemiştir.

Yahûdîterdeki yenilikçi kuşak; ibâdette, ruha daha te’sîrli olur dü­şüncesiyle müziğe çok önem vermişler, hattâ her namaz için ayrı bir makam ve beste seçmişlerdir. Zevk ve estetik düşkünü bu kuşak; cisim hareketlerini azaltmış, kadın ve erkeklerin ayrı saf tutuşlarını kaldır­mış, baş örtmeyi ve özel elbise giymeyi lağvetmiştir. Bu kuşak, kutsal sayılan günler ve cumartesi gününün namazıyla iktifa edince, duâ ka­yışlarına ihtiyâç kalmamış; ayakta durmak, susmak ve baş eğmek gibi hususlar da çok mahdut olan özel zamanlarda yapılır olmuştur.

Yahudilikteki namaza (duâ) müziğin eklenmesi, namazın birçok bölüm ve maksatları için büyük bir cinayet olmuştur. Gerek reformcu­lar gerek muhafazakârlar, yahûdî olmayan müzisyenlerin koyduğu mü­zikler dolayısıyla ibâdetin ruhu olan huşû’dan ve hem kalb, hem de kalıpla Allah’a yönelmekten tamamen uzaklaşmışlardır. O müzikler ki, yahûdî sinagoglarım içten yıkmış ve ibâdet sistemlerini altüst et­miştir. (Judasm, A. Way of Ufe page : 298, 316-to-318-And-358-to-360.).

«Yahudilik Ansiklopedisi»ndeki «Yahûdîlerde Namaz» başlıklı yazı, yukarda anlatmaya çalıştıklarımıza ışık tutucu mâhiyette olduğu için ondan bazı pasajları alıyoruz : «Yahudiler Rablannın huzuruna çıkmak için lüzumlu hazırlıkla emrolunduğundan…» Yahudiler namazdan önce özel hazırlıklar yaparlardı. Dînine bağlı eski yahûdîler, bu hazırlıklar için tâm bir saatlerini harcar ve büyük bir itinâ ile cisimlerini yıkar­lardı. Ayrıca Üzeyr Peygamberin emrini yerine getirmek için de özel .namaz elbiselerini giyerlerdi.

«Namaz Duası», Kudüs’e dönülerek ayakta okunur. Bundan dolayı buna «Amîdâh» denilirdi.

Namaz (duâ) kılan kimsenin, yüksek bir sekide değil, alçak bir yer­de kılması lâzımdır; ayaklar da meleklerin yaptığı gibi birbirine bitişik ve doğru olmalıdır. Ellerini uzatmalı ve «Hâkim-i Mukaddes»e kaldır­malıdır. Başmı öne eğmeli, gönlünü yücelere bağlamalıdır. Duâ eden, hamd ve ta’zîm esnasında rükû’a varır ve bismillah diye kalkar.

«Amîdâh» dan sonra üç adım geriler, sonra sağa sola eğilir. Bu hal, eskiden pâdişâhlardan izin alma ameliyesine benzemektedir.

Cemaatla namaz, en azından on kişiyle kılınır. Namazın (duanın) umûmî bir yerde edası, son derece güzel sayılır. Genç kızlar hâriç, erkek ve kadınlara bu vâcibtir.

Namazdaki duâ ve tahmîdlerin, seksen peygamber devrinde ve yüz-yirmi sâlih kimse tarafından te’lîf edildiği ileri sürülür. Bu söz konusu duaların, insanlara sözlü olarak mı öğretildiği, yoksa yazı halinde mi tesbît olunduğu bilinmemektedir. Anlaşılan şudur ki; insanlar, bunları uzun bir müddet ezberlemiş ve dilden dile intikâl ettirmişlerdir. Bu hal Geonic zamanına kadar devam etmiştir.

Johannah’a göre, günde bir namaz kâfidir. Fakat diğer yahûdî ileri gelenlerine göre ise, oruç günlerinde dört, diğer günlerde üç defa na­maz kılınmalıdır.

Samuel ise şöyle der : «Gündüz kılınan üç namaz, gündüzün üç de­ğişikliğiyle ilgilidir. Bunlar da; güneşin doğma esnası, öğleyin ve gurûb zamanlarıdır. (Jewİsh Encyclopaedia.)

b- Katolik Hıristiyanlar:

Dördüncü asırda İznik’te toplanan konsül («Din ve Ahlâk Ansiklo­pedisinde «Hıristiyanlarda Namaz» makalesini yazan yazar, Hz. isa’nın havralara gittiğini ve yahûdîlere namazlarında iştirak ettiğini, eski hı-ristiyan ileri gelenlerinin de aynı şeyi yaptığını, hıristiyanlıktaki iba­detin bu Uk hıristiyan neslinin hareketleri üzerine kurulduğunu, hıris­tiyan kilisesinin yahûdîlikle alâkasını kesmediğini, yahûdîliğin hıris­tiyan kiliseleriyle ilişkisini kestiğini ileri sürer.) Hıristiyanlıktaki na­mazı kabul ve tesbît etmiştir. Bugün dahi Vatikan, onun üzerinde rotüş ve değişiklikler yapıp Katolik hıristiyan âlemine göndermektedir. Aynı şekilde, ileri gelen kiliseler de onda (namazda) değişiklik yapabilmek­tedirler. Katolik kilisede yapılan geleneksel mistik namazdan bir örnek:

Papaz kiliseye girer, içerdekiler hürmeten ayağa kalkarlar. Na­maza (ibâdete) niyet ederek «Pederin, Oğulun ve Rûh’ül-kıidüs’ün is­miyle kilise Mezbahına ibâdete yöneliyorum» der. İşte burada papazla cemâat arasında, Allah’ı, takdîs ve O’na sena hakkında karşılıklı ko­nuşma cereyan eder.

Sonra papaz, günâhlarını itiraf ederek şöyle der : «Ben Kadîr olan Allah’a, Meryem-i Azrâ’ya, Mîkâîl meleğe, vaftizci Yahya’ya Allah’ın mübarek elçileri olan, Petrus ve Pavlos’a ve bütün hıristiyan azizlerine şehâdet eder ve itiraf ederim ki, ben gerek fikrî, gerek lisânî, gerek amelî yönden sayılamayacak kadar çok hatâ ve günâh irtikâb ettiın. Onları ben yaptım ve yalnız ben sorumluyum. Bundan dolayı Meryem-i Azrâ’dan, mübarek Mîkâîl’den, vaftizci Yahya’dan, Petrus ve Pavlos’-tan, bütün azizlerden ve siz kardeşlerimden, benim için, her şeyin sa­hibi Allah’a duâ etmenizi istirham ediyorum.»

Orada bulunan cemâat «âmîn» der ve aynı duâ ve isteği tekrarlar. Bu defa papaz, bu isteğe duâ ile karşılık verir, cemâat de «âmîn» der, sonra papazla cemâat arasında, umûm için dua, rahmet, selâmet ve mağfiret istemeler devam eder.

Sonra papaz Mezbah’a çıkar ve Allah’ın (kendi anladıkları mânâda) günâhları affetmesi için latince duâ okur, Mesîh ve kilisede hâtıraları bulunan azizler vasıtasıyla tevessül eder, sonra papaz: «Allah’ım bize merhamet et! Ey îsâ bize merhamet et!» der. Cemâat da «Ey îsâ, bize merhamet et!» diye iki defa tekrarlar, sonra papaz ve cemâat tekrar Allah’dan merhamet dilerler.

Kilisede ibâdet vakitlerinde okunan Gloria’ya gelince; bu, hamd ve senayı içine aldığı gibi, onda peder, oğul kelimeleri de tekrarlanır. Ay­rıca Hz. îsâ’nın Allah’ın kuzusu olduğu, kulların günahlarını affettiği, Allah’ın sağında oturduğu ifâde edilir ve tekrar O’ndan rahmet istenip O’nun herşeyin mâliki ve herşeyin yücesi olduğu dile getirilir.

Kitâb-ı Mukaddes’ten, papazın ta’yîn ettiği bir parça okunur ve cemâat ona hürmet olsun diye ayağa kalkar.

Katolik kilisesinde pazar günü yapılan haftalık namaz (ibâdet), diğerlerinden; durumun icâbına göre okunan bir hutbe ve inanç taze­lemekle, ayrılır. Bu esnada Hz. îsâ; Allah’ın biricik oğlu, Allah’tan ya­ratılma, bütün zamanlardan önce, rablann rabbı, nurun nuru, hak ilâh, pedere varlığında ortak, onunla herşey var oldu ve bizim kurtuluşumuz için semâdan indi… gibi sıfatlarla nitelendirilir. İşte o zaman, oradaki­ler diz çökerler. Bunlardan başka Hz. îsâ’nın, Rûh’ül-Kudüs ve Meryem-i Azrâ vasıtasıyla insan şeklinde göründüğü ifâde edilir. Böylece bu söz­ler; Hz. îsâ’nın ilâhlık sıfatlarını, çarmıha gerilmesini, dünyadaki ki­liselerin birliği meselesini ve onların hidâyet merkezi oluşlarını, vaftiz-cüiği, cesedlerin haşrini ve ba’s-ü ba’d el-mevt’i… içine alır.

Namazı (ibâdeti), şaraplı kutsal ekmeği (Kominyon) yeme faslı ta’kîb eder. Bunun aslı şudur: Eskiden kiliseye gidenler, beraberlerin­de ekmek ve şarap götürürler ve kilisenin kurbanlığına takdim eder­lerdi. Papaz da ekmeği şaraba batırırdı. Bu ekmekle şarabın, Mesih’in kanıyla etine dönüştüklerine ve yiyenin de Hz. İsa’nın kanıyla etini ta­şıdığına inanırlardı. Mukaddes ekmek (Kominyon veya Evharistiya), Hz. îsâ’nın sağlığında yediği son yemeği temsil eder. Şimdi Evharistİ-ya’nın yerini, kiliseye gelenlerin Piskoposlara verdikleri paralar tutmak­tadır. Fakat âyini idare eden papazların, mutlaka bu kutsal ekmekten yemeleri ve mevcûdlara dağıtmaları lâzımdır.

Bütün bu ameliyeler kısa bir duâ ile bitirilir, işte o zaman namaz (âyin) biter ve cemâat dağılır.

c- Protestanlar:

Gerek Metodist, gerek Anglikan bölümleriyle Protestan kiliseleri, Katolik namazına (âyinine); günâh itirafı, tevbe, îmân tazeleme, temel inançları sağlamlaştırma, hamd ve sena, duâ ve İncil okuma gibi hususlarda uyar. Şu kadar var ki, üslûb ve lâfızlar kiliselerin karar­laştırdığı tarzdadır. Bunun da bazı özellikleri vardır.[26]

Protestan kiliseleri, kat’iyyen laünceyi kullanmazlar, ikincisi de, bütün duaları ayrı makam ve besteler haline sokmuşlardır. Adı geçen kiliselerin özelliklerinden biri; Allah anılırken sükûtun hâkim olması ve Hz. îsâ’yı tannlaştıran açık ifâdelerin kaldırılması, diğeri de; bâzı dualar esnasında sükût ve düşüncenin mevcudiyetidir. Koro halinde okunan geleneksel duâ örneği:

«Ey semavî Peder, sevginle bizi Sen yarattın; sevgin üzerine bizi Sen devamlı kıldın; Senin sevgin, bizi mükemmelleştirecek. Biz bütün acizliğimizle itiraf ediyoruz ki, Seni bütün kalbimiz ve ruhumuzla sev­medik, Mesîh îsâ’nın bizi sevdiği gibi biz birbirimizi sevmedik. Ruhla­rımızda -hâlâ hayat vardır, fakat bizim bencilliğimiz bizi Senden uzak-latşırdı. Biz kendimizi Senin mukaddes ruhundan mahrum ettik, Senin yardım ve desteğinden gaflet ettik, geçmişteki hatalarımızı bağışla, şim­diki durumumuzu düzelt ve ruhunla istikbâlde bizi irşâd et ki, Mevlâ-mız ve Efendimiz olan Mesîh îsâ vasıtasıyla hem bizim, hem yarattık­larının nefislerinde, halketmekliğin azameti tecellî etsin.»

Anglikan kilisesindeki namaza (âyine) gelince : Âyinden evvel onu ilan eden çanlar çalınır. İncil’den bir parça okunur ve inançla ilgili söz­ler bir manzum eser gibi terennüm edilir.

özel durumlarda kutsal ekmek (Kominyon) âyini yapılır. Anglikan kiilsesine tâbi olanlar, bu hâtırayı (kutsal ekmek) canlandırmakla ne­fislerini temizlediklerine, ruhlarını kuvvetlendirdiklerine inanırlar.[27]

d- Hindular

Hinduizm’deki namaza (Daha doğrusu âyine) gelince: En bariz karakteri; zaman ve mekânların, mezheb ve mevsimlerin değişmesiyle, üslûb ve sistemlerinde değişikliğin meydana gelmesi ve zikzaklı bir halde olmasıdır. Bu konuda etüd yapan kimse, kendisini çukurlu, tüm-sekli bir mağarada zanneder. îşte Hindistan’daki yaygın olan gele­neksel, dinî sistem ve inançların en belirgin vasfı budur. Bundan dola­yıdır ki, dinler üzerinde etüd yapan bilginler, Hinduizm’i dinî yönden tam ve mantıkî olarak ta’rîf etmekte büyük zorluklarla karşılaşmış­lardır.

Hinduizm dinindeki mecburî ibâdet çok zikzaklıdır : Şartlan derin, durumu kapalı, üslûb ve sistemi darmadağınıktır. Şekil ve i’tikâd bir­liği yoktur. Bundan dolayıdır ki, bu konuda araştırma yapan; ne bir kitap, ne de bu dine mensûb meşhur bir yazarın yazısında tatmin edici bir açıklama, bütün incelikleri içine alan bir tablo bulabilir. Belki de-, Hinduizm’e mensûb büyük bir bilginin ortaya koyduğu ve bizim nak­letmeyi uygun bulduğumuz tablo, Hindistan’da en büyük yeri tutan ve oradaki ibâdet şekillerinin çoğunu içine alanıdır.

Madras Üniversitesi’nde Felsefe bölümünün direktörü olan T.M.P., Mahadevan «Hinduizm Dininin Özeti —Outlines of Hinduism» (299 sayfalık bir eserdir. The Tana Limited, Bombay, India) kurumu 1956 da neşretmiştir. Hindistan Reisicumhuru Râdâ Krişnen bir takriz yaz­mıştır.) adlı kitabında, söz konusu dindeki mistik ibâdet sistemini ele alarak diyor ki:

Vişnu ve onun insan şeklindeki suretleri ve Şiva’nın Putları, ma’-bedlerde tapılan, âmmenin kabulüne mazhar olmuş olan putlardır. Fakat kuzeyde «Krişnannm, güneyde «Kartikaya»nın pek çok olan put­ları Hinduizme mensûb halkın taptığı ve onların şahsında tek tanrıyı müşahede ettikleri putlardır.

Hinduizm’in mensubu, tanrısını evindeki misafir gibi telâkki eder, ma’bede gittiğinde beraberinde «Krallar Kralına» takdim etmek üzere meyve ve çiçekler götürür. Bunlar da onun putuna karşı olan sevgi ve ta’zîmini temsil eder. Tapınma sistemi, gerçekte insanın misafirine veya bir krala yaptıklarını taklîdden başka bir şey değildir: Putuna hoş geldin der, onun için ayrı bir yer ayırır, ayaklarım yıkar, sandal (Hindistan’da yetişen güzel kokulu bir ağaç) ve pirinç takdîm eder ki, bu hareket takdir ve bağlılığı sembolize eder. Putlara ipten gerdanlık­lar takılır, alnına sandalın suda eritilmiş hamurundan sürülür, bu­hurdanlıkla tütsü verilir, fenerler yakılır ve etraflarında dolaştırılır, önlerine yemek konur, daha sonra tünbül (ağzı tadlandıran bazı kim­yevî maddeleri ihtiva eden ve misafire ikram edilen bir yaprak) takdîm edilir, kâfur yakılır, hediye olarak altun takdîm edilir. Sonunda tanrıya veya tanrılara veda edilir.

Ma’bedlerde tanrılara, krallara yapılan muamele yapılır; müzik ve şarkılarla uyandırılır, sembolik bir yıkamadan sonra kral-vârî bir elbise giydirilir, zînet ve çiçeklerle süslenir. Çeşitli renkteki ışıklıklar etrafla­rında döndürülür, muayyen vakitlerde yemek takdîm edilir, her gün bir kral gibi tahta oturtulur ki, kullarını, bakmak suretiyle şereflen­dirsin, şikâyetlerini dinlesin, rahmet ve nimetine onları garketsin. Bayram ve özel günlerde bir kral edasıyla gezmeye çıkarılır.

Bu tanrısal sahne, kapkaranlık ve usandırıcı hayâtlarından kurtu­lamayanları aldatmak ve avutmak için Hindistan’daki bütün ma’bet-lerde oynanır.[28]

Bir Avrupalı yazar olan Louisrenon «Hinduizm» adlı kitabında Hinduizm’in ibâdet şeklini, yukarıda anlatılandan biraz daha geniş ola-rak şöyle anlatır:

«Çok eski çağlarda heykellere tapınma bilinmezdi. Fakat taş yont­ma ve heykeltıraşlık san’atı ilerleyince, putlara tapınma adeti de yayıl­maya başladı. Zamanla put yapmak, onu mukaddes bir yere dikmek, ona canlı imiş gibi bakmak ve onu yağlayıp boyamak vazgeçilmez bir gelenek halini aldı.»

«Dinî hareketin başlangıcı ve esâsı ibâdettir. Dindar toplumlarda yaygın olan yolu da; «tapanın» tanrısını bir misafir gibi karşılaması, onu yıkayıp giydirmesi, süsleyip püslemesi, sonra ona yemek takdim et­mesi, onun etrafına kokular saçması, mum veya fener yakıp etrafında şarkı söyleyerek dolaşması şeklindedir. Bâzan putunu tantanalı bir şe­kilde dışarı çıkarır ki, böylece eski dinî efsânelerle halk efsâneleri ka­rışmış ve birleşmiş olur. Bu âdetler ma’betlerde toplu olarak icra edilir, ferdin de kendine hâs bazı vazifeleri vardır.»

«Bazı insanlar —belki de ezici bir çoğunluk— putlara bizatihi tan­rı gözü ile bakarlar ki, buna putperestlik denir. Bazıları da putları, mu­ayyen kıymetlerin sembolü telâkkî eder. Bunlara göre putlara yapılan tapınma ve takdis, bu manevî kıymetleri cisim haline getirmek ve sem­bolize etmekten başka bir şey değildir.»

«Âbid —özellikle dinine bağlı olursa— tapınmaya başlamadan ön­ce büyük bir hazırlık yapar : Yıkanır, temizlenir, yiyeceklerini oruç veya rejimle sınırlar, cisim ve parmakların özel durumlarını muhafaza eder, nefsine gem vurur ve tanrının nefsine hâkim olduğunu gösterir, sü­kûnet içinde mukaddes sözleri (Minter) tekrarlar. Bu Minter belki bir, belki yüz veya daha fazla kelime olabilir. Bu kelimeler uzayıp, söyleyen tekrarladı mı mesele tamâm demektir, artık sesin ve lâfzın önemi yok­tur, çünkü bu ikisi mücerred şekildir. Bir âdet olarak söylenen bu söz­ler, bazan hiç bir mânâ ifâde etmeyebilirler. Bazan da bu Minterler, tan­rının basit isimlerini ihtiva ederler: Râmrâm gibi. Bu tapınmalar, zihni bir noktada toplamaya yardım eder ve bunları yapanlar da, fer­din bu şekilde emniyet bulduğuna, ahidlerini yerine getirdiğine ve gü­nâhlarım affettirdiğine inanırlar.

«Şahsî ibâdet şekillerinden biri de mukaddes kitapları okumaktır. Daha fazlası da «Yog»da anlatılan özel bir yolla düşünceye dalmaktır. Bu tefekkür, bir nevî zühul ve benlikten sıyrılmayı doğurduğu gibi, ay­rıca ruhun sonsuzluk gerçeğine kavuşmasını da mümkün kılar. Bu ise, bütün Hind dinlerinin gerçek maksadı ve ana hedefidir.»

«Yapılması gereken ibadetler, aşağı yukarı ferdin evinde yapabile­ceği cinstendir. Ferd bunları; sabah, kuşluk ve akşam olmak üzere üç vakitte yapar. Birçokları da putlar ve geçmiş ataları için adaklar adar­lar.»[29]

Hindistan’ın çeşitli bölge ve muhtelif cemâatlanndaki ibâdet sis­temini araştıran kimse, bunların iki şeyde birleştiğini görür:

Birincisi: Müzik ve şarkı söylemeye son derece Önem verilmesidir ki, gerek evlerde gerek ma’bedlerde yapılan ibâdetler, şarkı ve çalgısız, özellikle el çırpmasız (bu, Gandi’nin her aksam yaptığı ibâdetinden ay­rılmaz bir parça idi. Onun ayrı bir usûlü vardı ki, adamları onu yeni misafirlere öğretirdi) hemen hemen yapılmaz. Müzik ve şarkı, Brah­manizm’in temel rükünlerinden biri sayılmıştır. Bu dinin bilgin ve filo­zofları; ibâdet edenleri —kadın ve erkek— duygulandırmak, aşka getir­mek için buna başvurmuşlardır. Tahrifata uğrayıp şirkin girdiği ve in­san tecrübesine dayanan bütün dinler, bu hususta Brahmanizm ile müş­terektir. Nitekim Cenâb-ı Hak, Câhiliyyet devri Arapları hakkında şöyle buyurmuştur : «Onların Beyt’teki namazları ıslık çalmak ve el çırpmak­tan ibarettir.» Bazılarının dediği gibi, her ne kadar bu neş’eli şarkılar, duygulu çalgılar ve tahrik edici alkışlar, his yönünden birşeyler ifâde ederse de, Allah’a ibâdetin îcâbı olan huşu’ ve vakar yönünden pek çok zararı vardır.

Çeşitli zaman ve mekanlardaki ibâdet sistemlerinin birleştiği nok­tanın ikincisi: Putlara tapmak ve Hind felsefesi ile Hind dinlerinin puta tapmanın kıymeti ve faydalan üzerinde ısrar etmeleridir. Bu konuda etüd yapan kimse; Brahmanizm’in müceddidi ve ıslâh edicisi olan, onal-tıncı asırda yaşamış bulunan ve Hindistan’dan Budizm’i kovup Brah­manizm’i eski mevkî ve itibârına kavuşturan «Sankar Acharya» gibi bir adamın puta tapmayı savunmasına ve onu dinî zihniyetin gelişmesinde tabiî, bir merhale olarak kabullenmesine hayret etmekten kendini ala­maz. Bombay Üniversitesinin Hinduizm Araştırmaları kısmının direk­törü olan ve kendisi de bu dine mensûb bulunan Ghate «Din ve Ahlâk Ansiklopedisi» ndeki makalesinde şöyle der :

«Sankar Acharya, puta tapma düşüncesine karşı olmamış ve ona hücum etmemiştir, p, putları bir sembol olarak telâkki etmiş, aksine mistik sisteme (Ritualism), amel ve mükâfatı felsefesine çatmıştır. Fa­kat o (Sankar Acharya) âmme nezdinde kabul gören tanrıları savun­muş ve şöyle demiştir:

«Putperestlik, bizim tekâmül merhalelerimizden muayyen bir mer­halede tabiî bir ihtiyâcımızdır. Ne zaman ki, dinî rûh olgunlaşır ve er­ginlik çağına ulaşır, işte o zaman insan, putperestliğe ihtiyâç hisset­meyecek, yine o zaman sembol ve alâmetleri bir kenara atmak gereke­cektir.» (hEncyclopaedia of Religion and Ethics» 4th Edition, 1958 -Vol XI- Article – Sankar Acharya.)

Putperest olan filozof ve bilginler, buna ne kadar sembol ve geçici bir merhale gözüyle bakarlarsa baksınlar putperestlik; tevhîd inancı, Allah’a yalvarma ve ona karşı huşu’ gösterme hususunda büyük cinâyet olmuştur. Çünkü puta tapanlar onlara-sİÖrt elle sarılmışlar, sıkıntı ve ihtiyâç anlarında onlara yalvarmış, bu şekilde yaşamış ve bu şekilde Ölmüşlerdir. Putperestlik merhalesini geçip nihâî hakikate ve bu tapın-malardaki gayeye —bu filozofların hayâl ettikleri gibi— ulaşan ve yal­nız Allah’a yalvarıp O’na ibâdet edenler, kırmızı kibrit ve Anka gibi hiç bulunmayan veya çok az bulunan cinsindendir bu memleket ve mil­letlerde… Belki de koskoca bir ülkeyi dolduran bir milletin içinde, böy-leleri parmak sayılarını bile geçmez. Bundan dolayıdır ki, Cenâb-ı Hakk’ın İbrâhîm (a.s.) in ağzından belirttiği şikâyet, putperestler için tastamam doğrudur: «Rabbım, onlar insanlardan çoğunu sapıttı­lar.» Aslında bu putlar sapıttırmadılar ve onların dinî bir daveti de yoktur. Ancak onlar, kendilerine tapanların zihinlerini tam manâsıyla i§gâl edip ona hâkim olmuşlar ve onları bir olan Allah’a tapmaktan ala-koymuşlardır. Böylece onlar da Allah’a ibâdet etme saadetinden mah­rum olmuşlardır; bu ise, apaçık bir sapıklıktır.[30]

105 — Doğrusu Biz sana kitabı hak olarak indirdik ki; insanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği gibi hüküm ve­resin. Hâinlerin savunucusu olma.

106 — Ve Allah’tan mağfiret dile. Şüphesiz ki Allah Ğafûr’dur, Rahîm’dir.

107 — Nefislerine hainlik etmiş kimseleri savunma. Allah, hainlikte direnen günahkârları sevmez.

108 — insanlardan gizlerler de Allah’tan gizlemezler. Halbuki Allah’ın razı olmayacağı sözü, geceleyin uydurup düzdükleri zaman da Allah onlarla beraberdir. Allah,”ya­pacakları her şeyi kuşatıcıdır.

109 — İşte siz öyle kimselersiniz ki; dünya hayatında onları savunuyorsunuz. Ama kıyamet günü Allah’a karşı onları kim savunacak? Yahut onlara kim vekil olacak?

Allah’ın Hükmü

Allah Teâlâ elçisi Muhammed (s.a.) e hitaben : «Doğrusu Biz sana kitabı hak olarak indirdik.» buyuruyor ki; bu kitâb Allah’dan gelen bir gerçektir. Haberlerinde ve isteklerinde o ancak hakkı içerir.

Allah Teâlâ: «İnsanlar arasında Allah’uı sana gösterdiği gibi hÜ-küm veresin diye Biz sana’ kitabı hak olarak indirdik.» buyuruyor. Usûl âlimlerinden bazıları; Hz. Peygamberin içtihadı ile hükmetme hakkı bulunduğuna bu âyeti ve Buhârî ile Müslim de Hişâm İbn Urve kanalı ile… Ümmü Seleme’den rivayet edilen şu hadîsi delil getirirler : Bu ha­dîse göre Rasûlullah (s.a.) hâne-i saadetlerinin kapısında hasımların şamata yaptığını işitip yanlarına çıkmış ve şöyle buyurmuştur : Dikkat ediniz, ben ancak bir beşerim. Ben anc