Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 13°C
Az Bulutlu
İstanbul
13°C
Az Bulutlu
Cts 12°C
Paz 16°C
Pts 14°C
Sal 11°C

4 – Nisa Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Bu sure tek bir ayet dışında Medine’de inmiştir. Söz konusu bu tek ayet: “Şüphesiz ki Allah size emanetleri ehline vermenizi…emreder” (en Nisa, 4/58) ayeti olup -ileride açıklanacağı üzere-Mekke’de fetih günü Osman b. Talha el-Haceb hakkında nazil olmuştur. En-Nakkaş der ki: Bu sûrenin Pey­gamber {.sav)’ın Mekke’den Medine’ye hicreti sırasında nazil olduğu da söy­lenmiştir.

4 – Nisa Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Nisa Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi Tefsiri )

Rahman ve Rahim Allah’ın Adı ile

(Medine’de inmiştir. 176 âyettir).

Kimisi de der ki: Yüce Allah’ın “Ey insanlar!” hitabının bulunduğu buy­ruklar, Mekke’de inmiştir, Alkarne ve başkaları da böyle demiştir. O bakım­dan bu sûrenin, baş taraflarının, Mekke’de inmiş olduğunu andıran bir nite­liği var demektir. Bununla birlikte Hicretten sonra nazil olan buyruklar, Medine’de nazil olmuştur. En-Nehhâs İse bu sûre Mekke’de inmiştir, der.

Ben derim ki: Birinci görüş daha sahihtir Çünkü Sahih-i Buharı’de Hz. Âi-şe’nin şöyle dediği rivayet edilmektedir: Nisa Sûresi ancak ben Rasûlullah (savcın yanında bulunduğum sırada nazil olmuştur.[2] Âişe bununla Hz. Peygamber’in kendisiyle gerdeğe girmiş olduğunu kastedmektedir. Pey­gamber (sav)’ın, Âişe (r.anlıaJ ile Medine’de gerdeğe girdiği hususunda iiim adamları arasında görüş ayrılığı yoktur.

Diğer taraftan bu sûrenin hükümlerini yakından inceleyen bir kimse bu-nun hiç şüphesiz Medine’de inmiş bir sûre olduğunu açıkça anlar. Yüce Al­lah’ın: “Ey insanlar” hitabının yer aldığı buyruklar Mekke’de inmiştir, şek­linde kanaat belirtenlerin görüşü doğru bir görüş değildir. Çünkü Bakara Sû­resi de Medine’de İnmiş bir sûre olmakla birlikte, o sûrede iki yerde: “Ey in­sanlar” hitapları yer almıştır. Nitekim bu husustaki açıklamalar önceden (el-Bakara, 2/21 ve 168. âyetlerde) geçmiş bulunmaktadır. Doğrusunu en iyi bi­len Allah’tır. [3]

  1. Ey insanlar! Sizi tek bir nefisten yaratan, ondan da zevcesini var eden ve her ikisinden bir çok erkekler ve kadınlar türetip ya­yan Rabbinizden korkun ve yine O’nun adı ile birbirinizden di­lekte bulunduğunuz Allah’tan sakının, akrabalık bağlarını kes­mekten de. Şüphesiz Allah, üzerinizde tam bir gözetleyicidir.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı akı başlık halinde sunacağız: [4]

1- Bütün İnsanlar Tek Bir Candan’dır.

Yüce Allah’lıın: “Ey insanlar! Sizi tek bir nefisten yaratan.., Rabbiniz­den korkun buyruğu ile ilgili olarak, daha ünce el-Bakara Sûresi’nde “en-Nâs: insanlar” kelimesinin iştikake, takvâ’nın, rabb’ın, yaratmanın, zevcin (eş) ve türetip yayma’mn (el-bess)’İn anlamına dair açıklamalar geçmiş bulundu­ğundan dolayı bunları tekrara gerek yoktur.[5]

Âyet kerimede aynı zamanda yaratıcının varlığına da dikkat çekilmek­tedir.

“Tek kelimesinin müennes “te”si ile gelmesi “nefs” kelimesinin müennesliği dolayısıyladır. Nefs kelimesi ise kendisiyle müzekker kast olun­sa dahi, müennes gelir. Bununla birlikte günlük konuşmada: “Tekbir nefisten” şeklinde gelmesi de mümkündür. O takdirde mana kaste­dilerek bu şekilde (müenneslik “te”si olmaksızın) söylenmiş olur. Bunun böy­le gelmesine sebep, nefs ile Âdem (a.s)’ın kast edilmiş olmasıdır. Bunu Mü-cahid ve Katade söylemiştir Aynı zamanda bu kelime, bu şekilde îbn Ebi Ab-le tarafından müenneslik “te”sİ olmaksızın şeklinde de okunmuştur.

“Türetip yayan” buyruğunun anlamı yeryüzünde dağıtıp yayan, demektir Yüce Allah’ın ; “Etrafa saçılmış kıymetli yaygılar vardır” (el-Gâşiye, 88/16) buyruğunda kullanılan kelime de aynı köktendir. Buna dair açıklamalar da daha önceden Bakara Sûresi’nde (2/164. âyet 8. baş­lıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“Her ikisinden” yine kasıt, Hz. Âdem ile Hz. Havva’dır. Mücâhid der ki Hz. Havva Hz. Âdem’in en alttaki kaburga kemiğinden yaratılmıştır.[6]’ Hadis-i şerifte de: “Kadın eğri bir kaburga kemiğinden yaratılmıştır'[7]’ diye buyrul-makladır ki, bu da daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/35. âyet 4. başlıkta) geç­miş bulunmaktadır.

“Bîr çok erkekler ve kadınlar” yani onların soyundan gelenleri yalnızca iki tür olarak yarattı. Bu buyruk, hunsanın müstakil bir tür olmamasını ge­rektirir. Fakat onun gerçek bir hüviyeti vardır ki, kendisini bu iki türe ait kıl­maktadır. Bu da onun Hz. Âdem soyundan gelmesidir. O bakımdan daha ön­ce el-Bakara Sûresi’nde (2/35, âyet 4. başlıkta) geçtiği üzere onda bulunan organların fazlalık ya da eksikliği gözönünde bulundurularak bu iki türden birisine katılır. [8]

  1. Allah Adına Dileklerde Bulunmak:

Yüce Allah in; “Kendisi adına birbirinizden dileklerde bulunduğunuz Allah’tan ve akrabalık bağını kesmekten de (sakının)” buyruğunda takva em­ri (Allah’tan korkmak, sakınmak) kendilerine emir yöneltilen kişilerin bu ko­nuda dikkatlerini çekmek ve onları uyarmak için tekrar edilmiştir,

“Kendisinden** edatı da sıfat olmak üzere nasb mahallindedir. “Ak­rabalık bağı” anlamındaki iafızda buna alfedilmiştir. Yani Allah’a karşı gel­mekten de sakının, akrabalık bağlarım kesmekten de sakının,

Medine’lileı: “Birbirinizden dileklerde bulunduğunuz anlamına gelen; kelimesini, şeklinde “t” harfini “sin” harfine idğam ile okumuşlardır. Kuleliler ise bunu, iki “t” bir arada geldiği için, birinci “t”yi hazf ederek “sîn”i de şeddesiz olarak okumuşlardır Çünkü bunun anlamının ne olduğu açıkça bilinmektedir. Yüce Allah’ın: Günah üzere birbirinizle yardımlaşmayınız” (el-Maide, 5/2) buyruğu ile: “; İnerde irce”{el-Kadr, 97/4) kelimeleri ve benzerlerinde olduğu gibi. [9]

“Akrabalık Bağı”Anlamına Gelen: Kelimesinin Okunuşuna Dair Farklı Görüşler ve Açıklamaları:

İbrahim en-Nehaîf Kaiade, el-A’meş ve Hamza, bu kelimenin sonunu esreli (cer ile) okumuşlardır. Nahivciler bu konuda çeşitli açıklamalarda bulunmuşlardır. Basra’h nahivcilerin ileri gelenleri bu şekilde okumak yan­lış bir okumadır, böyle bir okuyuş helâl (caiz) olamaz, demişlerdir. Kufeli na­hivciler ise; bu, çirkin bir okuyuştur, derler ve bundan fazla birşev söyleme­yip neden çirkin olduğunu da belirtmezler. en-Nelıhâs ise, bu konuda “bil-diğim kadarıyla” kaydını da eklemektedir.

Sîbeveyh ise der ki: Aslında cer mahallindeki zamire (burada “kendisi adı­na” anlamına gelen deki zamiri kastediyor) atıf yapılmaz. Çünkü böy­le bir zamir tenviri seviyesindedir. Tenvin’e ise ati” yapılmaz.

Bir gurup nahivci de der ki: Aslında bu (bu şekilde mecrur bir zamire de­ğil de) bilinen bir şeye atfedil m iştir. Çünkü Araplar akrabalık bağı adına bi-ribirlerinden dileklerde bulunur ve: “Allah adına ve akra­balık bağı adına senden dilekle bulunuyorum” derlerdi.

el-Hasen, en-Nehaî ve Mücahid de âyet-i kerimedeki bu ifadeyi böylece açıklamışlardır. Mesele ile ilgili doğru olan da -ileride de görüleceği üzere-budur.

Ancak aralarında ez-Zeccac’ın da bulunduğu bazı kimseler bu görüşü za­yıf kabul eder ve şöyle derler: Açık bir ismin, cer halinde, cerr’e sebep olan açıkça ifade etmedikçe, zamire atfedilmesi çirkin bir iştir. Mesela yüce Allah’ın şu buyruğunda buf açıkça zikredilmiştin “Biz onu ve onun. evini yerin dibine geçirdik” (el-Kasas, 28/81).

Bununla birlikte; Ona ve Zeyd’e uğradım, şeklindeki bir ifade çirkin görülmektedir. ez-Zeccâc, el-Mâzinî’den naklen der ki: Çünkü at­fedilen ile kendisine atfedilen aynı ifadede ortaktırlar, onların herbirisi öte­kinin yerini tutabilir. Buna göre; Zeyd’e ve sana uğradım kastıyla: ifadesi caiz olmadığı gibi; aynı şekilde; sana ve Zeyd’e uğradım kastıyla: ifadesi de caiz değildir. Sibeveyh’e göre ise böyle bir ifade çirkindir Ve ancak şiirde bunun kullanılması caiz olur, Şair’in şu ifadesinde olduğu gibi:

“Artık bugün yatın geldin, bizi yeriyor ve bize aövüp sayıyorsun

Çek git, artık sana da, günlerin bize gösterdiklerine de hayret etmiyoruz!”

Burada görüldüğü gibi; “Günler” kelimesinin başına ” lıarf-i cerr’inî getirmeksizin ” Sana” kelimesindeki kef harfine zaruret dola­yısıyla atfetmiştir. Bir diğer şair’in şu beyti de bu kabildendir:

“Kılıçlarımızı yüksek direklere benzer yerlere asarız

Ve onlarla (kıbçlarla) topuklar (imiz) arasında oldukça genişçe bir mesafe vardır.”

Burada görüldüğü gibi; Topuklar” kelimesini zorunlu olarak; onlarla… arasında” deki zamire atfetmiştir.

Ebû Ali (el-Farisî) der ki: Bu kıyasa (konuyla ilgili kurallara.) göre zayıf­tır. et-Tezkiretu’l-Mehdiyye adlı eserde el-Farisi’den nakledildiğine göre; Ebu’l-Abbas el-Müberred şöyle demiştir: Arkasında namaz kıldığım imam eğer: Ne de siz beni kurtarabilirsiniz” (ibrahim, 14/22) ile (aslolan bu kelimenin son “y” harfinin esreli değil de üstün okunmasıdır): “Kendisi adına birbirinizden dilekte bu­lunduğunuz Allah’tan ve akrabalık bağını kesmekten de. diye (son “mim” harfini esreli) okuyacak olursa ayakkabılarımı alır, giderim.

ez-Zeccâc der ki: Zayıf ve Arapça bakımından çirkin olmakla birlikte Hamza’nin bu şekildeki kıraati dini inanç açısından da oldukça büyük bir hata­dır. Çünkü Peygamber (sav): “Babalarınızın adına (babam hakkı için) diye) yemin etmeyiniz”[10] buyurmuştur. Allah’tan başkası adına yemin etmek ca­iz olmadığına göre, akrabalık bağı adına yemin nasıl caiz olur? Ben İsmail bin îshak’ın Allah’tan başkası adına yemin etmenin oldukça büyük bir iş oldu­ğu kanaatini açıkladığını ve yeminin yalnız Allah adına yapılabileceğini ifa­de ettiğini gördüm.

en-Nehas der ki: Bazılarının: “Akrabalık bağı adına kelime­sinin bir yemin olduğunu söylemeleri hem anlam hem de İ’rab bakımından bir yanlışlıktır. Çünkü Peygamber (sav)’dan gelen hadis bu kelimenin üstün okunması gerektiğine delâlet etmektedir. Şu’be, Avn b. Ebi Cuhayfe’den, o el-Münzİr b. Cerir’den o babasından şöyle dediğini rivayet etmektedir: Pey­gamber (sav)’ın yanında bulunuyorduk. Mudar’dan ayakları çıplak elbisesiz bir topluluk geldi. Rasûlullah {.sav)’ın yüzünün onların bu fakir halleri dola­yısıyla değiştiğini gördüm. Daha sonra öğlen namazını kılıp müslümanlara hutbe irad ederek dedi ki: “Ey insanlar! Rabbinizden korkunuz… ve akraba­lık bağını kesmekten de” diyerek -son kelime olan akrabalık bağı anlamına gelen: kelimesini üstün okudu[11] sonra: “Kişi dinarından, dirhe­minden, bir ölçek buğdayından tasaddukta bulunsun…diyerek” hadisin ge­ri kalan kısmını zikretti.[12]

Bunun ifade ettiği mana ise bu kelimenin nasb ile okunacağıdır. Çünkü Hz, Peygamber onları akrabalık bağlanın gözetmeye teşvik etmiştir. Yine Pey­gamber (sav)’tn: “Kim yemin edecekse ya Allah adına yemin etsin yahut sus-sun[13] dîye buyurduğu sahih rivayetle sabit olmuştur, İşte bu da: “Ben Al­lah adına ve akrabalık bağı adına senden istiyorum” diye ifade kullandıkla­rını söyleyenlerin’ (yani âyet-i kerimedeki bu kelimenin esreli okunabileceğini söylemek isteyenlerin) görüşlerinin doğru olmadığını ortaya koymakta­dır. Hbu tshak der ki: “Kendisi adına isteklerde bulunduğunuz” ifadesi, ken­disi adına haklarınızı istediğiniz, demektir. Buna göre yine bu kelimenin es-reli olarak okunmasının bir manası olmaz.

Derim ki: İşte, dil bilginlerinin bu kelimenin esreli olarak okunmasının doğru olmadığını belirten konu İle İlgili olarak tesbit edebildiğim açıklama­ları bunlardır. İbn Atiyye de bu görüşü tercih etmiştir. Ancak İmam Ebu Nasr Abdurrahim bin Abdulkerim el-Kuşeyrî bu görüşü red ederek kelimenin at­fedilmiş olduğunu yani (esreli okunacağı görüşünü.) tercih ederek şunları söy­lemektedir: Böyle bir açıklama, dinin ileri gelen ilim adamlarınca red olunur. Çünkü kıraat imamlarının okudukları okuyuşların hepsi Peygamber (sav)’dan tevatür yoluyla sabit olmuştur ve bu ilim adamları bunu bilirler. Peygamber (savVdan herhangi bir şey sabit olduğu takdirde bir kimse bunu red edecek olursa, o Peygamber (sav)’ı reddetmiş ve onun okuduğu şekli çirkin görmüş olur. Bu ise oldukça sakıncalı bir konumdur ve böyle bir durumda dil ve na-hiv’in iteri gelen ilim adamları takh’d edilmez. Çünkü Arapça esas itibariyle Peygamber {savj’den öğrenilir. Hiç kimse de onun son derece fasih olduğu hususunda şüphe etmez. Konuyla ilgili nakledilen hadise gelince; bu tartış­ma götürür bir husustur. Çünkü Hz. Peygamber Ebu’l-Uşerâ denilen bir sa-habiye: “Baban hakkı için, keşke onun böğrüne bir darbe İndirmiş olsaydın”[14] dîye buyurmuştur. Diğer taraftan böyle bir ya­sak, Allah’tan başkası adına yemin hususunda varid olmuştur. Bu ise akra­balık bağı hakkı ile başkasına iltimasta bulunmak (tevessül) dir. Bu konuda da yasak söz konusu değildir. Yine et-Kuşeyrî der ki: Evet, bunun akrabalık bağs adına bir yemin olduğu söylenmiştir. Yani : Ak­rabalık hakkı için Allah’tan korkun, demeye benzer.

Nitekim: Baban hakkı için sen bunu yap” da denil­mektedir. Kur’an-ı Kerîm’de ise: “Yıldıza andolsun, Tûr’a andolsun, incire andolsun, ömrün hakks için” gibi yeminler de yer almıştır.

Ancak böyle bir açıklama oldukça zorlanarak yapılmış bir açıklamadır, {da denilmiştir).

Derim ki: Hayır, bunda bir zorlama sözkonusu değildir. Çünkü “Akrabalık bağı için” kelimesinin bu kabilden olması uzak bir ihtimal değil­dir. Böylelikle Yüce Allah, birliğine ve kudretine delâlet eden diğer yaratık­larına yemin ettiği gibi, bu akrabalık bağını tekid etmek için de ona yemin etmiş olmakta ve bu tekidi kendisinin yüce adı birlikte zikredecek kadar İİeriye götürmüş bulunmaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Zaten yüce Allah’ın dilediği şeye yemin etme, dilediğini yasaklama, dile­diğini mubah kılma hakkıdır. O bakımdan bunun da bir yemin olma ihtima­li uzak değildir. Araplar da akrabalık bağı hakkı için yemin etmektedir, Di­ğer taraftan bu kelimenin başında “be” harfi kastetilmiş olmakla birlikte, şa­irin şu sözlerinde hazf edildiği gibi hazfedilmiş olması da uygundur:

“Onlar aşiretçe uğursuzdurlar ıslah edici değillerdir;

Ve ancak bir ayrılık dol ayısı ile kargaları öten kimselerdir.

Burada görıîîdüğü gibi kelimesi “be” harfi cerri gelmemiş ol­duğu halde mecrûrdur.

îbn ed-Dihân Ebu Muhammed Said b. Mübarek der ki: el-Kûfî zahirin (açık İsmin) mecrûr’a (mecrur zamire) affedilmesini caiz kabul eder ve bunun müm­kün olduğunu söyler Şairin şu beyitİ de bu kabildendir:

“Yazıklar olsun sana ! Ya bana seslen yahut da; Yaşlı, aert tabiatlı ve sür’atli e eşeklerden metanetli, mütahammil olanlarını çağır.”[15]

(Az önce geçen bir beyit’in son mısra’ı olan) şu mısra da bu kabildendir:

“Ve çek git artık, sana da günlerin getirdiklerine de hayret etmiyoruz. (.Yine az önce geçen) şu mısrada bu kabildendir:

Onlarla (kılıçlarla) topuklar(ımız) arasında genişçe bir mesafe vardır”

Şu mısra da bu kabildendir:

Sana ve ed-Dahhâk*a bir Hind kılıcı yeterî

Bir diğer şairin su beyti de bu kabildendir:

“Göğün ufuklarına çıkmak istedi de oralara

Çekip çıkartacak birisini bulamadı, yerde de oturacak bir yer bulamadı.

Bir diğeri de şöyle demektedir:

“Onda da bütün işlerde de boşa giden bir şey yoktur.

Onun gaybe dair herhangi bir emri ile hüküm verildi mi, mutlaka meydana gelir.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Bir bölüğün yanından geçiyorum, bilmiyorum ama Ölümüm orada mı gerçekleşecek, yoksa başka birisinde mi?”

Burada “başkasında” anlamına gelen; kelimesi, “…..de, da” an­lamına gelen ile cer ma hal Ündedir.

İşte bazıları da Allah’ın: Orada hem sizin için hem de miktarını temin edemeyeceğiniz kimseler için bir çok geçimlikler yarattık.” (el-Hicr, 15/20) buyruğundaki kelimesini Sizin İçin” kelimesindeki “kef” ve “mtm” harflerine atfetmiştir.

Abdullah bin Yezid de (âyet-i kerimedeki): Akrabalık bağ­ları” kelimesini mübtedâ olmak üzere ref ile okumuştur. Buna göre haber mukadderdir, takdiri de şöyledir; Akrabalık bağlarının ise gözetilmesi gerek­mektedir. Bununla birlikte bunun iğrâ (teşvik) olması da muhtemeldir. Çün­kü Araplar arasında iğra’yı ret”‘ edenler de vardır. el-Ferrâ bu kabilden olmak üzere şu beyitleri nakletmektedir:

“Şüphesiz ki aralarında Umeyr’in ve Umeyr’in benzerlerinin

bulunduğu bir kavim ile Yine birileri es-Seffâh olan bir kavim

Elbetteki yardıma çağıran: “Silaha, silaha (sanlın)” dediğinde Onlara karşı çıkmaya gerçekten değer.”

Âyet-i kerîmedeki Akrabalık bağları” kelimesinin nasb ile kendisi adına1′ kelimesinin mahalline atf olduğu da söylenmiştir. Çün­kü bu zamirin mahalli nasb’dır. Şairin şu mısra’ında olduğu gibi:

“…Çünkü biz dağ da değiliz, demir de değiliz.”

Zaten Araplar da önceden Allah adına ve akrabalık adına senden istiyorum” derlerdi. Bununla birlikte bu kelimenin mansub okunması İle ilgili daha kuvvetli görülen görüş, -önceden de belirttiğimiz gi­bi- mansub bîr fiilin takdiri ile nasb edilmiş olmasıdır. [16]

  1. Akrabalık Bağlarını Gözetmenin Hükmü:

Ümmet, akrabalık bağım gözetmenin vacib (farz), bu bağı kesmenin ha­ram olduğunu ittifakla kabul etmiştir. Peygamber (sav)in, kendisine: Anne­min akrabalık hakkını gözeteyim mi- diye soran Esmâ’y^: “Annenin akraba­lık hakkını gözet” diye buyurduğu sahih rivayetle sabit olmuştur. [17] Annesi henüz kâfir olmakla birlikte onun akrabalık bağını gözetmesini emretmiştir.

Böylece akrabalık bağını gözetmenin gereğini tekid için, kâfirin dahi akrabalık bağını gözetmekte bir fazilet olduğu belirtilmiştir, Hatta Ebu Ha-nife ve onun arkadaşları eğer asebe ve hissesi belli bir mirasçısı (ashâbu’l-ferâiz) yoksa, zevi’l-erhâm’ın[18] mirasçı olacaklarını söyleyecek kadar bu ko­nuda ileri gitmişlerdir.

Yine onların görüşlerine göre; akrabalık bağının saygınlığı dolayısıyla, ze-vi’1-erhâm olan akrabalar akrabaların! köle olarak satın alanların aleyhine azad edileceklerini dahi söylemişlerdir. Bunu Ebû Davud’un Peygamber (sav) ‘in söylediğini rivayet ettiği: “Her kim kendisiyle evlenümesi haram olan bir zu rahimini (akrabasını) mülkiyetine geçirirse o kişi hürdür'[19] hadisi ile pe­kiştirmişlerdir. Aynı zamanda bu ilim ehli çoğu kimsenin de görüşüdür.

Bu görüş, Ömer bin el-Hattab (ra) ile Abdullah bin Mes’ud’dan rivayet edil­miş, ashabı kiramdan bu hususla kendilerine muhalif olan kimse de bilinmeinektedir. Aynı zamanda Hasan-ı Basri, Cabir bin Zeyd, Ata, eş-Şa’bî ve ez-Zührî’nin de görüşü olup es-Sevrî, Ahmed ve İshak da bu kanaattedir

Bu konuda bizim ilim adamlarımızın (Maliki mezhebinin) üç görüşü var­dır. Birincisine göre bu hüküm babalara ve dedelere hastır. İkincisine göre bu hüküm kardeşlerle alakalıdır. Üçüncü görüş İse, Ebu Hanife’nin görüşü gibidir.

Şafiî ise der ki: Çocukları, babalan ve anneleri dışında kişinin mülkiyeti­ne geçirdiği kimseler, onun aleyhine azad edilmezler. Kardeşleri olsun diğer yakın akrabalarından olsun, herhangi bir kimse onun aleyhine azad edilmez.

Ancak doğru olan, belirtmiş olduğumuz ve aynı zamanda Tirmizî’nin de Nesâî’nin de rivayet ettiği hadis-i şerif dolayısıyla birinci olan görüştür. Bu hadisin rivayet yollarının en iyisi Nesâî’nin yaptığı rivayettir, O bunu Dam-ra’dan, o Süfyan’dan, o Abdullah bin Dinar’dan, o da İbn Ömer yoluyla ri­vayet etmiştir. îbn Ömer dedi ki; Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: “Her kim mahrem bir akrabasına (kendisiyle evlenmesi haram olan yakın akrabasına) malik olursa bu, onun aleyhine olmak üzere azadedilir.”[20]

Bu hadis-i şerif adil kimselerin adil kimselerden nakli ile sabit olmuş bir hadis olup hadis imamlarından her hangi bir kimse onunla ameli rerketme-yi gerektiren bir illet ile onu tenkid etmiş değildir. Şu kadar var ki Nesâî ha­disin sonunda: “Bu münker bir hadistir” derken başkası da bu hadisi Dam-ra tek başına rivayet etmiştir, demiştir.[21] İşte hadisçilerin ıstılahına göre ha­disin münker veya şazz olması bu demektir. Damra ise adil ve sika bir ravi olup, bir hadisi sika bir ravinin tek başına rivayet etmesi hadise zarar vermez. Doğrusunu en Eyi bilen Allah’tır. [22]

4, Süt Akrabalığı Yoluyla Zevi’l-erhâm (Yakın Akraba) Olanların Akrabalık Hakkım Gözetmek:

İlim adamları süt akrabalığı yoluyla zevi’l-erhâm olan akrabaların akraba­lık bağım gözetmenin hükmü hakkında farklı görüşlere sahiptirler.

İlim ehlinin çoğunluğu bu tür akrabaların, hadisin hükmü kapsamında ol­madığını söylemişlerdir.

Kadı Şerik ise bu akrabaların da azad edileceğini söylemiştir.

Zahiri mezhebine mensup bazı kimseler ile kimi kelam alimleri çocuk ba­basına malik olduğu takdirde, babasının oğlunun aleyhine azad edilmeye­ceğini söylemişler ve Hz. Peygamber’in şu buyruğunu delil göstermişlerdir:

“Bir oğulun babasını mükâfatlandırabilmesi, ancak babasını köle bulup ta onu satın atdığî ve onu azad ettiği takdirde mümkün olabilir.”[23] Derler kî: Satın almak sahih olduğu takdirde mülkiyet de sabit olur. Mülkiyet sahibinin de tasarruf hakkı vardır.

Ancak bu, onların şeriatın maksatlarını bilmediklerini ortaya koymakta­dır. Yüce Allah: “Ve anne-babaya da iyilik yapın,..” (el-İsrâ., 17/23)diye bu­yurmaktadır. Böylelikle kendisine ibadet emri ile anne-babaya iyiliğin gere­ğini bir arada zikretmiştir. Babanın çocuğunun mülkiyeli ve tahakkümü al­tında kalmaya devam etmesi ise asla iyilik olamaz. O halde ya: “Onu satın aldığı ve azad ettiği..,” hadisinin gereğince onu azad etmelidir; yahut âyet-i kerime gereğince ona iyilik yapmak tçin azad etmelidir.

Cumhurun kanaatine göre ise hadisin anlamı şudur: Evlat babasını satın almakla babasının azad edilmesine sebep teşkil etçiğinden dolayı, şeriat ba­basını azad etmeyi tıpkı ondan vaki olmuş gibi çocuğa nisbet etmiştir.

İlim adamlarının mülkiyet yoluyla kimlerin azad edileceğiyle ilgili farklı görüşlerine gelince; birinci görüşün delili zikrettiğimiz şekilde Kitap ve Sünnetten anlaşılandır.

İkinci görüşün delili ise, evliliği haram kılan akrabalığın hadis-i şerifte anı­lan babanın akrabalığı gibi kabul edilmesidir. Esasen bir kimseye oğlundan daha yakın kimse bulunmaz. O bakımdan bu hadis-i şerif baba ile İlgili ka­bul edilir. Kardeş ise bu hususta ona yakın bir derecededir. Çünkü kardeş kar­deşe baba yoluyla yakın olur. O bakımdan kardeş, ben onun babasının oğ­luyum diyerek kardeşine olan yakınlığını izah eder.

Üçüncü görüşün dayanağı ise az önce zikrettiğimiz Damra yoluyla gelen hadisi şeriftir. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır. [24]

5- “Akrabahk”ın Kapsamı:

Yüce Allah’ın: “Akrabalık bağı” buyruğunda sözü geçen akrabalık {er-ra­him), mahrem olan ile olmayan arasında her hangi bir fark söz konusu ol­maksızın bütün akrabaları kapsayan bir isimdir.

Ebû Hanife, yapılan hibeden vazgeçmenin yasaklılığı hususunda mahrem akrabalığa itibar eder. [25] Amca çocuklarına yapılan hibeden dönmek akraba­lık bağım kesmek ve akrabalık sözkonusu olmakla birlikte caizdir. Bundan dolayı bu tür (mahrem) akrabalıklara miras, velayet ve diğer hükümler de ta-aliuk etmektedir.

Burada yalnız mahrem akrabalığı nazarı itibara almak, esasen herhangi bir dayanak sözkonusu olmaksızın Kitabın nassına bir fazlalıktır. Onlar (Hane­fi’ler) böyle bir şeyi (mesnedsiz fazlalığı) bir nesli olarak değerlendirirler. Yi­ne bu görüşte akrabalık bağım kesmenin gerekçesine bir çeşit işaret de var­dır. Ayrıca onlar bunu (hibeden dönmeyi) amca çocukları, dayı ve teyze ço­cukları hakkında da caiz kabul etmişlerdir.[26] Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [27]

  1. Yüce Allah’ın Gözeticiliği:

Yüce Allah’ın: “Şüphesiz Allah üzerinizde tam bir gözetleyicidir.” O, her şeyi koruyup gözetendir, demektir. Bu açıklama İbn Abbas ve Mücahid’den nakledilmiştir. İbn Zeyd ise, her şeyi en iyi bilendir diye açıklamıştır.

“Gözetleyici” (er-Rakîb.) koruyucu anlamına geldiği söylendiği gibi, ko­ruyan anlamına geldiği de söylenmiştir. Buna göre gözetleyici (er-Rakîb), yü­ce Allah’ın sıfatlarındandır, er-Rakîb koruyan ve gözetleyen anlamındadır. Gö­zetleme halinde bu fiilden gelen kipler kullanılır. (Yine aynı kökten gelen): el-merkab, gözetl ey İçinin üzerinde durduğu ve etrafı görebilen yüksekçe yer (gözetleme kulesi) demektir. er-Rakîb belli paylan bulunan kısmet arama ok­larından olan yedi okun üçüncüsünün adıdır.[28] Bir çeşit yılana bu ismin ve­rildiği de söylenmiştir. O halde bu kelime müşterek bir lafızdır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [29]

2- Yetimlere mallarım verin, temizi murdar olana değiştirmeyin. Onların mallarını mallarınızla (karıştırarak) yemeyin. Muhakkak ki bu, büyük bir günahtır.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:

1- Yetimlere Mallarını Vermek:

Yüce Allah’ın: “Yetimlere mallarını verin” buyruğunda yer alan “yetim-ler”den kasıt, (bîr zamanlar) yetim olan kimselerdir. Yüce Allah’ın: “Ve sihirbazlar secdeye kapanıverdiler” (el-A’râf, 7/120) buyruğunda olduğu gibi. Çün­kü hem Allah’a secde etmek, hem sihirbazlık birlikte olmaz. Aynı şekilde büluğ sözkonusu olduğu takdirde de yetimlik sozkonusu olmaz. Peygamber (sav)’e d& “Ebu Talibin yetimi” denilmesi daha önceki durumu nazarı itiba­ra alınarak söyleniyordu.

*îtâ” mastarı vermek anlamındadır. Bağış ve verilen şey anlamına gelen “etv” kelimesi de bu kökten gelmektedir. Rüşvet anlamına gelen “ilâve” ke­limesi de burdandır.

Yetim ergenlik çağına varmayan kimse hakkında kullanılır Bakara Sûre-si’nde (2/83. âyet 5- başlıkta) buna dair yeteri kadar açıklamalar önceden geç­miş bulunmaktadır.

Bu âyet-i kerimelerde yetimlerin veli ve vasilerine hitab edilmektedir.

Mukatil ve el-Kelbî’nin açıklamalarına göre bu âyet-i kerime, çokça ma­lı bulunan ve yetim olan bir kardeşinin oğlu bulunan Gatafan’lı bir kişi hak­kında nazil olmuştur. Yetim, ergenlik çağma varınca amcasından malını kendisine vermesini istedi, fakat amcası malını ona vermedi. Bunun üzeri­ne bu âyet-i kerime nazil oldu. Amcası: Çok büyük bîr günah işlemiş olmak­tan Allah’a stğLnınz, diyerek inalı yeğenine geri verdi. Peygamber (sav) de şöyle buyurmuştur: “Her kim nefsinin dmriliğinden korunup bu şekilde geri döner (hakkı sahiplerine iade eder) ise artık o kendi yurduna konaklar” Burada ise yurdundan kasıt cennettir. Delikanlı bu malı eline geçirince onu Allah yolunda infak etti. Bu sefer Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Ecir tahak­kuk etti, fakat geriye günahı kaldı.” Nasıl Ey Allah’ın Rasûlu? diye sorulun­ca Hz, Peygamber şöyle açıkladı: “Bu delikanlının ecri tahakkuk etti, takat günahı da babası üzerinde kaldı.” [30] Çünkü babası müşrik bir kimse idi. [31]

  1. Yetimlere Mallarını Verme Şekli:

Yetimlere mallarının verilmesi iki şekilde olabilir. Birincisi yetimin velili­ği sözkonusu olduğu sürece yiyecek ve giyecek ihtiyacının karşılanması. Çün­kü küçük yahut yaşı büyük olmakla birlikte sefih (beyinsiz) gibi malının ta­mamını alıp kullanma hakkına sahip olamayanlar için bu, ancak bu yolla mümkün olabilir,

İkincisi ise malı ona teslim etmek ve malında tasarruf etme imkânım ve­recek şekilde malı ona vermek. Bu da yetimin denenip reşitliğinin ortaya çık­ması halinde sözkonusu olur. Böyle bir durumda olan kimseye “yetim” adı­nı vermek mecazen olur. İbarenin anlamı ise; Önceleri yetim olan… şeklin­de olur. Bu önceki durumda alınan ismin, sonraki halinde de devamını ifa­de eder. Nitekim önceleri sihirbaz olan (sonradan Hz. Musa’ya iman eden) ler hakkında da yüce Allah’ın: “Ve sihirbazlar secdeye kapaniverdiler” (el-A’râf, 7/120) buyruğu da bu kabildendir. Peygamber (sav) e da “Ebu Talib’in yetimi” deniliyordu. Artık velinin, yetimin reşitliğini gerçekten anladıktan sonra malını ona vermemesi haram olur ve vermediği takdirde asi olur. Ebû Ha-nîfe der ki: Yetim yirmibeş yaşına geldiği takdirde, durum ne olursa oisun malı ona teslim edilir. Çünkü o artık dede olacak yaştadır.

Derim ki: Yüce Allah bu âyet-i kerimede reşitliğin tesbit edilmesinden söz etmemiş te: ‘Yetimleri evlilik çağına erdikleri zamana kadar deneyin. Şa­yet onlarda bir reşittik görürseniz mallarını kendilerine teslim edin” (en-Nİsâ, 4/6) buyruğunda neden zikretmiştir. Hanefi mezhebine mensub Ebû Bekr er-Râzî, “Ahkamu’l-Kur’ân” adlı eserinde şunları söylemektedir: Yüce Allah bir yerde reşitlîk kaydını zîkretmeyip, bir diğer yerde reşîtlik kaydını zikrettiğine göre, bunların ikisi ile de amel edilmesi gerekmektedir. O bakım­dan derim ki: Yetim 25 yaşma vardığı halde henüz akimi başına almamış (se­fih) olup reşitiiği tesbit edilememişse dahi malının kendisine teslim edilme­si icabeder. Dalıa küçük olduğu takdirde ise bu iki âyet-i kerimeyle amei et­menin bir gereği olarak teslim etmek icap etmez. Ebu Hanife de der ki: Ar­tık kişi reşitliğine erince (25 yaşma ulaşınca) onun dede olabilmesi söz ko­nusu olur. Artık dede olabilecek yaşa geldiğine göre, yetim olduğu gerekçe­siyle ve yetim adı altında ona malının verilmesi nasıl doğru olabilir? Böyle bir şey oldukça uzak bir ihtimal olmaz mı?[32]

İbnu’î-Arabî ise der ki: Böyle bir görüş banidir. Açıklanabilecek bir tara­fı yoktur. Özellikle miktar belirten hükümlere dair onun kabul elliği görü­şe göre; bunlar kıyas yoluyla sabit olamaz, aksine bunlar ancak nass’tan alı­nıp öğrenilebilir. Bu meselede ise böyle bir nass sözkonusu değildir. Yüce Allah’ın izniyle ilim adamlarının hacr’a dair görüşleri ileride (bu sûrenin 5, âyetinin tefsirinde) gelecektir. [33]

  1. Yetime Malını Teslim Etme Halinde Hileli Yollara Sapmak:

Yüce Allah’ın: “Temizi murdar olana değiştirmeyin…” buyruğunun anlamı şudur; Yetimin malından olan semiz koyunu alıp zayıfını, hilesiz gümüş dirhemleri alıp hileli olanları vermeyiniz. Cahiliyye döneminde din diye bir şey tanımadıkları için, yetimlerin mallarını yemekten çekinmez, yetimin mallarından iyi ve kaliteli olanı alır, onun yerine kendi mallarından adi ve ba­yağı olanı verirler ve isme kargılık isim, başa karşılık baş derlerdi. Yüce Al­lah ise-bu şekildeki bir davranışı onlara yasakladı. Bu, Said bin el-Müseyyeb, ez-Zührî, es-Süddî ve Dahhak’m görüşüdür. Âyetin zahirinden anlaşılan da budur.

Şöyle de denilmiştir: Yani sizin için helâl olan kendi malınızı bırakıp, sizin için haram olan yetimlerin mallarını yemeyiniz. Mücahid, Ebu Salih ve Ba-zân derler ki: Allah’tan gelecek helâl rızkı beklemeyi bir kenara iterek^ eli­nizi çabuk tutup onların mallarından size murdar olanı yemeye kalkışmayı­nız. İbn Zeyd der ki: Cahiliyye dönemindeki insanlar kadınlara ve çocukla­ra mirastan bir pay vermez, mirasın en büyük bir bölümünü kendileri alır­lardı. Atâ der ki: Bir şeyden anlamaz ve küçük yaşta olup yanında barındır­dığın yetiminin aleyhine olarak kâr sağlama.

Bu iki görüş, âyetin zahirinden anlaşılanın dışında kalmaktadır.

(“Değiştirme” kelimesi): Bir şeyi bir şeyle değiştirmek, birini ötekinin ye­rine almak, demektir Bedel kelimesi de aynı kökten gelmektedir. [34]

  1. Velinin, Himayesindeki Yetiminin Mallarından Kendi Mallarına Karıştırması:

Yüce Allah’ın: “Onların mallarını mallarınızla (karıştırarak) yemeyin” buyruğu hakkında Mücalüd der ki: Bu âyet-i kerime harcamalarda malı ka­rıştırmayı yasaklamaktadır. Araplar kendi harcayacakları nafakalarını yetim­lerinin nafakalarına karıştırıyorlardı. Onlara bu şekilde davranmaları yasak­landı. Daha sonra bu, yüce Allah’ın: “Şayet onlarla bir arada yaşarsanız on­lar sizin kardeşlerinizdir”{v-Bakar<ır 2/220) buyruğu ile nesli olundu. İbn Fûrek, el-Hasen’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: İnsanlar CAshab-ı ki­ram) bu âyet-i kerimeden (nafaka ve harcamaları) karıştırmanın yasaklandı­ğı anlamın* çıkardılar ve kendiliklerinden bu işten uzaklaştılar. Bakara Sûre-si’ndeki âyet-i kerime ile, bu konudaki hüküm onlara hafifletildi.

Sonraki iiim adamlarından (müteahhirûn) bir kesim şöyle demiştir: Bura­daki: e, a” edatı, ile, birlikte” anlamındadır

Yüce Allah’ın: Allah’a giden yolda Benim yardımcı­larım kim olacak?” (es-Saff, 6l/l4) buyruğunda da olduğu gibi. el-Kutebîde şöyle bir beyit nakletmektedir:

“Oldukça sağlam kulplara bağlı olarak, gölgeliklerde bağladıkları; Zayıf atları ile çadırların önlerini kapatırlar.”

Ancak bu edat’ın bu anlama kullanılması pek uygun değildir. Bu konu­da işinin erbabı olan ilim adamları der ki: ” e, a” edatı asiî anlamı üze­re icullanılmış olup, bu “izafet: eklemek, katmak” anlamım da ihtiva etmek­tedir. Yani onların mallarını kendi mallarınıza katıp eklemek suretiyle yeme­yiniz. Böylelikle yetimlerin mallarının kendi mallan gibi olduğu kanaatine sa­hip olmaları sonucunda, o mallardan yemek veya yararlanmak suretiyle, ye­timlerin mallarında tasarrufta bulunmaları yasaklanmaktadır. [35]

5, Yetimlerin Mallarını Yemek, Büyük Bîr Günahtır:

Yüce Allah’ın: “Muhakkak bu büyük bir günahtır” buyruğu, bu şekilde onların mallarım yemek büyük bir günahtır, demektir.

İbııi Abbas, el-Hasen ve başkaları böyle açıklamışlardır. Buradaki “Hûb” kelimesi günah manasınadır. Aslında bu kelime develeri yaptıklarından alı­koymak için kullanılır. Günaha “Hûb” denilmesi ise işlenmesi yasaklandığı içindir.

Nitekim dua esnasında da: Allah’ım bana Havbe’mi yani günahımı bağış­la! diye dua edilir.[36] Havbe aynı zamanda İhtiyaç anlamına da gelir Yine dua esnasında: Havbe’mi sana arzediyorum, derken ihtiyacımı sana sunuyorum, demektir. Hûb, aynı zamanda yalnızlık anlamına da gelir. Hz, Peygamber de Ebû Eyyub’a: “Muhakkak Um Eyyûb’u boşamak büyük bir Hûb’dur” [37] diye buyurmuştur.

Bu kelimenin üç türlü söylenişi varır Birincisi “hâ” harfi ötreli olarak: şeklinde olup genel olarak bu şekilde okunmuştur ve bu, Hicazlıla-rın şivesidir el-Hasen: şeklinde okumuştur. el-Ahfeş dedi ki: Bu Te-mîmliler’in söyleyişidir, derken Mukati! bunun Habeşlilerin şivesi olduğunu nakletmektedir.

Hûb, bu kelimenin mastarıdır. Hiyâbe de aynı şekildedir. Yine Hûb isim de olabilir Ubey bin Ka’b ise bunu mastar olarak: şeklinde okumuş­tur. Bunun (azık anlamına gelen); “Zaad” kelimesi gibi bir isim olması da mümkündür. “Vav” harfinden sonra bir hemze ile “el-Hav’eb” geniş yer, de­mektir.

Yine bu, bir suyun da adıdır. “Allah ona Havbe’yi kattı” şeklindeki ifa­de, yoksulluk ve muhtaçlığı ona tattırdı, demektir. Kötü bir ihtiyaç ve yoksullukla geceledi, şeklindeki tabir de bu kabildendir. Burada ‘ya’ harfi aslında “vav”dır. Kendisini ibadete verdi, demektir. Yine bu kelime hüzünlenmek anlamına gelmekle birlikte; engellemek, alıkoymak için bağırmakta olduğu gibi, aşırı yüksek sesle bağırmak anlamına da gelir. Bir şeyden ağrı, sızı ve ızdırap duymaya da “tehavvub” denilir.

Tufayl der ki:

“Muhaecer sabahı bizim ta ciğerlerimizde duyduğumuz

Öfke ve üzüntü gibisini haydi siz de tadınız!” [38]

  1. Eğer yetim kızlara adaletli davranamayacağıniidaii korkarsanız sîze helâl olan kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere ni­kahlayın. Şayet adalet yapamayacağınızdan korkarsanız, o za­man bir tane almalısınız yahut sahibi olduğunuz cariyede r) ile yetinmelisiniz. Bu, sizi haksızlıktan daha çok alıkoyar.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı ondört başlık halinde sunacağız:

  1. Adaletsizlikten Korkmak:

Yüce Allah’ın: ” Eğer… korkarsanız” buyruğu şarttır. Bu şartın cevabı ise “… nikahlayın” buyruğudur. Yani eğer onlara vereceğiniz mehir. ve nafaka­larında âdil davran ama maktan korkarsınız “size helâl olan kadınlardan…” yanı onlann dışında kalan kadınlardan, “nikahlayın”

Lafız, Müslim’in olmak üzere hadis imamlarının rivayetine göre Urve bin ez-Zübeyr, Hz. Âişe’den yüce Allah’ın: “Eğer yetim kızlara adaletli davra-namayacağınızdan korkarsanız size helâl olan kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikahlayın” buyruğu hakkında şöyle dediğini naklet­mektedir; Kardeşimin oğlu, bu velisinin himayesinde bulunan yetim kız hakkındadır. Bu kızın malı velisinin mah iîe bir arada bulunmaktadır. Malı ile güzelliği İle velisinin hoşuna gittiğinden o da onunla evlenmek ister. Fa­kat ona vereceği mehirde adaletli davranarak, başkasının ona verdiği kadar mehir vermek istemez, İşte bu gibi yetim kızlara adaletli bir şekilde davran­madıkça ve böylelerine oniara ödenebilen mehr’in azami miktarını ödeme­dikçe nikahlamaları yasaklandı. Bunların dışında kalan ve kendileri için helâl olan kadınları nikâhlamakla emrolundular… diyerek hadisin geri kalan kısmını zikretti. [39]

İbn Huveyzimendâd der ki: İşte bundan dolayı biz şöyle deriz: Vast’nin kendi adına (himayesinde bulunan.) yetimin mahndan birşeyler satın alma­sı ve kendi malından ona birşeyler satması -kendisini kayırmaksızın- caizdir. Müvekkilin vekil tayin ettiği kimsenin kendisi adına satın aldığını yahut o yetim kıldan satın aklığını tetkik etmesi hakkı vardır. Ayrıca Sultanın (devlet yetkilisinin) vasi’nin bu kabilden yaptıklarına nezaret etmek hakkı da vardır. Bıı konuda kendisini kayırdığı agkça ortaya çıkmadıkça herhangi bîr kim­senin babayı gözetim altında tutma hakkı ise yoktur. Ancak kendisini kayır­dığı anlaşılırsa o takdirde Sultan bu işe müdahale: eder

Bu hususa dair açıklamadı11 bundan önce Bakara Sûresi’nde (2/220. aye­tin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

ed-Dahhâk, el-Hasen ve başkaları der ki: Bu âyet-i kerime cahiliyye dö­nemi ile İslâm’ın ilk dönemlerinde görülen, kişinin dilediği kadar hür kadtn-lar ile evlenebilme hükmünü nesi) etmekte (sona erdirmekteldir. AycM Ke­rime bu kadınların «ayısını döıt ile sınırlandırmıştır. İbn Abbas ile İbn Cübeyr ve başkaları da der ki: Âyet-i kerimenin anlamı şudur Eğer sizler yetimler hak­kında adalet yapamayacağınızdan korkuyor iseniz, aynı şekilde kadınlar hakkında da korkunuz. Çünkü onlar yetimler hakkında haksızlıktan çekin­dikleri halde, kadınlar hususunda bundan çekinmezlerdi.

Korkarsanız” kelimesi zıt anlamlı kelimelerdir. Kendisinden kor­kulan şey, vukua geleceği bilinen; zan olunan bir şey de olabilir. Bundan do­layı ilim adamları buradaki “korkmak”ın açıklanması hususunda farklı görüş­lere sahiptirler.

Ebu Ubeyde der ki burada “korkardanız” kesin olarak inanırsanız anlamın­dadır. Başkaları ise zannederseniz anlamınadjr derler. İbn Atıyye ise derki: İşte bu konuda maharetti ilim adamlarının tercih ettiği budur. Bu kelime: Ke­sin kanaat sahibi olmak anlamına değil de zannetmek şeklindeki asli anla­mı üzere kullanılmıştır. Buna göre ifadenin takdirî şöyle olur: Her kim yetim kıza adil davranmak hususunda kusurlu hareket edeceği zanmna sahip ise, o yelim kızdan vazgeçsin.

Adalet yapmanız…” demektir. Adalet yapmayı ifade etmek üze­re: denilir. Bir kimse başkasına haksızlık ve zulüm yaptığı zaman ise; denir. Allah da şöyle buyurmaktadır: Zalim olanlara gelince onlar cehenneme odundurlar” (el-Cin,72/15) bura­da ” el-kasilün” zulüm ve haksızlık yapanlar, demektir. Hz, Peygamber de şöy­le buyurmaktadır:

Dinde kist yapanlar Kıyamet gününde nurdan minberler üzerinde olacak­lardır, [40] Burada: “kist yapanlar11 adil olanlar, anlamındadır.

İbn Vessab ile en-Nelıai “te” harfini üstün olarak: şeklinde en ve (olumsuzluk edatı) takdiri ile okumuşlardır. Yanı; Eğer hak­sızlık yapmaktan korkardanız.., demiş gibi olmaktadır. [41]

  1. “Size Helâl Olan Kadınlardan… Nikahlayın” Buyruğundaki “Mâ” Edatının Kullanılmasına Dair:

Eğer: Burada edsü asıl iri bari ile aklı bulunmayım varlıklar hakkın­da olmakla birlikte, nasıl olur da insanlar hakkında kullanılmıştır? diye so­rulacak olursa, buna beş türlü cevap verilebilir:

Birinci cevap; Bu edat ile “O kimse” edatı birbirlerinin yerlerine kul­lanılabilmektedir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: ” Sema’ya ve onu bina edene andolsun ki…” (eş-Şems, 91/5) görüldüğü gibi burada bu edat, ;ıkıl sahibi varlıklar hakkında kullanılan diğer edatın yeri­ne kullanılmışın”. Yine bir başka yerde yüee Allah (akıl sahibi için kullanılan edatı aklı olmayan hayvanlar hakkında kullanarak) şöylece buyurmaktadır: “Allah bütün hayvanları sudan yarattı. Onlardan bazısı karnı üzere yürür, bazısı iki ayak üzere yürür, bazısı dört ayak üzere yürür…” (en-Nur, 24/45)

Görüldüğü gibi burada üefsirini yapmakta olduğumuz âyetin bu bölümün­de) “mâ” edatı akıl sahibi varlıklar olan kadınlar hakkında kullanılmakladır Çünkü bundan sonra yüce Allah “kadınlardan” diye buyurmakta ve müp­hem olan bir tabiri beyan etmektedir, ibn Ebi Able ise, akıt sahibi varlıklar için kullanılan edatı zikrederek: ‘

Helâl olan” diye okumuştur.

İkincisi: Basralılann dil bilginleri der ki: Bu edal akıl sahibi olmayan var­lıklar hakkında kullanıldığı gibi sıfatlar hakkında da kullanılır. Mesela; yanın­da ne (kim) var? diye sorulur. Cevab olarak: Oldukça kibar ve şerefli birisi (insan); diye cevap verilir. O halde âyet-i kerimenin anlamı şudur: Kadınlar­dan helâl olanları nikahlayınız. Haram olan bir şey ise helâl olamaz. Yine Kur’ân-ı Kerîmde: Âlemlerin rabbi (dediğin) nedir?” (eş-Şuarâ, 26/23) diye soran Firavun’a Musa (as) da onun sorusuna uygun bir şe­kilde cevap vermiştir. İleride gelecektir.

Üçüncüsü, bazı kimseler bu âyel-i kerimedeki “mâ” edatının zari edatı ol­duğunu nakletmekledir. Yani; sizler nikahlanınayı hoş ve güzel bir şey gör­düğünüz sürece… demektir. /Vneak İbn Atiyye der ki: Şu kadar var ki bu gö­rüş bir parça zayıflın

Dördüncü cevap: el-Ferra der ki burada “mâ” edatı mastar ekidir. en-Neh-has ise; bu oldukça u^ak bir ihtimaldir. Çünkü; Hoş olaru ni­kahlayınız, demek doğru olamaz. el-Ccvherî der ki: Bu kökten gelen kelime­nin, iiil ve mastar kullanılışı şöyledir: Alkame de der ki:

“Sanki onun kokusu burunda tütüyor gibidir

Beşinci cevap: Burada umâ”dan kasıt, akdin kendisidir. Yani helâl olan bir nikâh yapınız demektir. Ancak İbn Ebî Able’nin kıraati bu üç görüşü de red­detmektedir. Ebu Amr b. el-Ala’nın naklettiğine göre Mekkelliler gök gürül­tüsü işittiklerinde: Gökgürültüsü kendisini teşbih edenin şanı ne yücedir!” derler ve burada “mâ” edatını “men” anlamında kul­lanırlar. Yine onların: “Sizi bizlere müsahhar kılanın şanı ne yücedir” şeklin­deki sözleri de aynı durumdadır.

İlimle uğraşan herkes, yüce Allah’ın: ^Eğer yetim kızlara adaletli davra-namayacağuuzdan korkarsanız…” buyruğunun muhalif mefhumunun söz-konusu olmayacağını ittifakla kabul eder. Çünkü müslümanların icma ile ka­bul ettiklerine göre; yetim kızlar hakkında adalet yapamayacağından kork­mayan kimsenin de ikişer, üçer yahut dörder olmak üzere birden fazla ka­dını -tıpkı bundan korkanlar gibi- nikahlayabileceğim kabul etmişlerdir, işte bu da âyet-i kerimenin, bundan korkan kimselere cevap olmak üzere na­zil olduğunun hükmünün bundan daha genel kapsamlı olduğunun delilidir. [42]

  1. Yetim Kızın Bulûğdan Önce Nikâhlanması:

Ebû Hanife, bulûğdan önce yetim kızın nikahlanma s inin caiz kabul edil­mesi hususunda bu âyet-i kerimeye delil dîye yapışır ve der ki:

Kızın yetimliği bulûğdan önce sözkonusudur. Bulûğdan sonra ise o ye­tim değil mutlak olarak bir kadındır. Buna delil şudur: Eğer baliğ olmuş bir kızı nikahlamak sözkonusu olsa herhangi bir şekilde onun misline ödenen mehirden daha aşağı ödemesi ona yasaklanmaz di. Çünkü bu durumda ev­lenecek olan kadının kendisi bunu kabul etmiş olur. Böyle bir durumda böy­le bir nikah İcma ile caiz olur.

Malik, Şafii ve ilim adamlarının cumhuruna göre ise, böyle bir nikâh kiz bulûğa ermedikçe ve görüşü alınmadıkça caiz değildir. Çünkü yüce Allah şöy­le buyurmaktadır: “Kadınlar hakkında senden fetva isterler…” (en-Nisâ, 4/127.) “Kadınlar: en-Nisa” ise tıpkı erkeklerde “adamlar: er-Rical” kelimesi gibi ergenlik çağını geçmişler hakkında kullanılır. Adam (racul) kelimesi kü­çük yaştaki çocuğu kapsamaz. Kadınlar (nisa) ismi de aym şekildedir. Kadın (el-mer’a) küçük kızı kapsamaz. Yüce Allah aynı âyette: “Yetim kadınlar hak­kında…”(en-Nisâ, 4/127”) diye buyurmaktadır. O âyet-i kerimede sözü ge­çen bu yetim kadınlar» (tefsirini yapmakta olduğumuz) bu âyette sözü geçen yetim kızlardır Nitekim Hz. Âişe de böyle demiştir. Buna göre yaşı büyük ye­tim kız da âyet-i kerimenin kapsamına girmiş olduğundan onun izni alınmak­sızın evlendirilmez. Küçük yetim kız ise nikâhlanamaz. Çünkü onun izni di­ye bir şey sözkonusu olmaz.

Bulûğa erdiği takdirde ise nikâhlanması caiz olur. Şu kadar var ki izni ile olmadıkça evlendirilmez. Nitekim Dârakutnî, Muhammed bin İshak’dan, o Nafi’den, o da İbn Ömer yoluyla rivayet ettiği hadiste de bu böyledir. İbn Ömer der ki: Dayım Kudame bin Maz’un beni kardeşi olan Osman bin Maz’un’ un kızı ile evlendirdi. Muğire bin Şu’be o kızın annesinin yanına gi­derek ona mal vadinde bulundu ve kızını kendisine istedi. Durumu Peygam­ber (sav)’a götürülünce Kudame dedi ki: Ey Allah’ın Rasûlu, o kardeşimin kı­zıdır. Ve ben babasının tayin ettiği vasisiyim, onun hakkında da herhangi bir kusurum olmamıştır. Ben onu senin de faziletini ve bana olan akrabalığım bildiğin bir kişi ile evlendirdim. Rasûlullah (sav) ona şöyle dedi: “O yetim bir kızdır. Yetim olan kız ise kendi işini öncelikle kendisi halletmelidir”. Böyle­likle o kız benden alındı ve onu Muğire bin Şu’be ile evlendirildi. Dârakut-nî dedi ki: Bu hadisi Muhammed bin İshak Nafi’den işitmemiştir O bunu Ömer bin Hüseyin yoluyla Nafi’den işitmistir.[43]

Ayrıca bunu tbn Ebi Zi’b, Ömer bin Hüseyin’den, o Nafi’den, o Abdullah bin Ömer yoluyla şöylece rivayet etmiştir: Abdullah bin Ömer dayısı Osman bin Maz’un’un kızı ile evlendi. Abdullah dedi ki: Annesi Rasûlullah (sav)’a giderek; Benim kızım bu işten memnun değildir, dedi. Peygamber (.sav) Ab­dullah’a o kızdan aynlmaatm emretti, o da ayrıldı. Hz. Peygamber buyurdu ki: “Yetim kızları onların görüşünü sormadıkça nikahlamayınız. Susacak olurlarsa işte bu susmaları onların izni demektir”. Abdullah’tan sonra onun­la Muğire bin Şu’be evlendi.[44]

İşte bu, Ebû Hanife’nin nikâhın sahih olması için velinin şart olmadığı şek­lindeki aslî kaidesine binaen söylemiş olduğu, yetim kız bulûğa erdi mi ve­liye ihtiyacı yoktur, şeklindeki görüşünü de reddetmektedir. Bu husus daha önceden el-Bakara Sûresi’nde[45] geçmiş bulunmaktadır Buna göre Hanefi’­lerin; bu hadis-i şerif “izni ile olmadıkça5′ buyruğu dolayısı ile baliğ olmayan kız hakkında yorumlanır, şeklindeki görüşlerinin de bir anlamı yoktur. Çün­kü o takdirde ayrıca “yetim”den söz etmenin bir anlamı olmazdı. Doğrusu­nu en iyi bilen Allah’tır. [46]

  1. Yetim Kız’a Mehri Misil Verme Gereği:

Hz. Âişe’nin âyet-i kerimeyi açıklamasına dair söylediği sözlerinde (ki âye­tin tefsirinin baş tarafında geçmişti), Malik’in görüşü olan mehr-i misil’e da­ir bir delil vardır. Aynı şekilde eğer mehir olarak verilen malın bir kısmı bo­zulur ve miktarında da bir aldatma sözkonusu olursa yine mehr-i misl’e baş­vurulacağına dair de bir delil vardır. Çünkü Hz. Âişe: “Onun benzerine ve­rilen mehirden daha aşağısı ile….” diye bir ifade kullanmıştır. O halde mehr-i mislin her tür insan için durumlarına göre bilinen bir miktarda olması gerekmektedir.

Yine Malik der ki: İnsanların (çeşitli kesimlerinin) bilinen nikahlama âdabı ve yine kendileri tarafından bilinen usulleri vardır. Yani bu hususta on­ların bilinen mehtrleri ve bilinen küfüvlükleri (denklikleri) bulunmaktadır. Malike; zengin bir kızı bulunan bir adamın, fakir bir kardeşi oğluyla evlen­dirmesi üzerine annesinin kiraz etmesi ile ilgili sorulan soruya o: Ben bu hu­susta o kadının söyleyebileceği bir sözünün (itiraz hakkının) bulunduğu gö­rüşündeyim. Böylelikle bizzat babanın kendi kanaatine göre, annenin ken­disine itirazı hakkını düşürecek kadar bir süre geçinceye kadar annenin iti­raz hakkı olduğu görüşünü irade etmiştir. Bunun ‘görüyorum” anlamına ge­len ibarenin bir elif fazlasıyla; görmüyorum, şeklinde rivayeti de vardır. Ancak birincisi daha sahihtir,

Yetim olmayan kızın mehı-i mislinden daha aşağı mehir ile nikahlanma-sı caizdir. Çünkü âyet-i kerime yetimler hakkındadır Ayeti kerimenin mef­humu budur. Yetim olmayan kızın durumu bundan farklıdır. [47]

5- Yetim Kızın, Velisi İle Evlendirilmesi:

Yetim kız baliğ olup onun velisi de ona adil bir şekilde mehir verecek olur­sa o kızla evlenmesi caiz olur. Hz. Âişe’nin de açıklamasına uygun olarak, hem nikahlayan hem kendisine nikhâhlanan bizzat kendisi olur. Ebu llani-le. EvzaL, es-Sevri ve Ebu Sevr de bu görüşte olduğu gibi; tabiinden el-Ha-sen ve Rabia da bu görüşü ifade etmişlerdir. Aynı zamanda Ley s’in görüşü de budur.

Züfer ve Şafiî ise der ki: Velinin Suttan’ın izni olmadığı sürece o kızla ev­lenmesi: yahut o kı?.ı, kızın büyük dedesine kendisinden daha yakın olan bir veli taralından yahut böyle bir neseb akrabalığında onun gibi bir veli onun­la evlendirihnedikçe caiz olmaz, Bizzat kendisinin akdın iki taralım üstlene­rek hem nikahlayan hem de nikahlanan olması caiz değildir

Bu görüşlerine delil olarak da, Hz. Peygamberin: “Velisiz ve adil iki şa­hit olmaksızın nikâh olmaz41*1 * buyruğu sebebiyle, nikah akdinde velinin şart­lardan bir şait olduğunu gösterirler. O halde nikahlayan ve nikahlananlar ile şahitlerin birden fazla olması icabeder Onlardan iki kişi bir kişi taralından temsil edilecek olursa, sözü geçenlerden birisi sakıt olur.

Bu mesele hakkında üçüncü bir görüş daha vardır. Buna göre; böyle bir kadın kendisini evlendirme işini üçüncü bîr şalı ısa havale eder Bu el-Muğire bin Şube’den rivayet edilmiş olup, Ahraed bin Hanbel de bu görüştedir. Bunu İbnü’l-Münzir zikreder. [48]

  1. Helâl Olan Kadınların Nikâhlanması:

Yüce Allah’ın: “Size helâl olan kadınlardan,,.” buyruğu (âyeti kerime-deki: “tâbe” kelimesi el~Hasen, Ibn Cübeyr ve diğerlerinden nakledildiğine göre; size helâl olan kadınlardan anlamındadır, Âyet-i kerimede nikâhı ca­iz olanların ztkredilmesiyle yetinilmiştir. Çünkü haram kılınan kadınlar pek çoktur.

İbn İshak, el-Cahderî ve Hamza “tâbe” kelimesini imale İle okumuşlardır. Ubey Mushaf’ında İse bu kelime (elif ile değil de) “ye” ile olup şek­linde yazılıdır. İşte bu da bu kelimenin imale ile okunacağına bir delildir.

“Kadınlardan” ifadesi de ergenlik yaşına ulaşmamış olanlara “kadınlar: en-Nisâ” demlemeyeceğinin delilidir, “en-nisâ” kelimesinin tekili ise “nisve-tün”dur. Nisveiün kelimesinin kendi kökünden gelen tekil bir lafzı yoktur. Bunun yerine “imraetün” denir. [49]

  1. İkişer, Üçer Dörder Kelimelerine Dair Açıklama:

Yüce Allah’ın: “İkişer, üçer, dörder” buyruğu i’rab bakımından “mâ’dan bedel olmak üzere nasb mahallindedir. Bu kelimeler de nekire olup munsa-rıf değildir. Çünkü bu kelimeler hem adl’dir (başka vezinden nakledilerek kul­lanılmıştır) hem de birer sıfatta-. Ebû Ali böyle demiştir. Taberî ise bunların başına elif ve lam girmediği İçin marife olduklarını ve marifelik bakımından “Umer (Ömer)” durumunda olduklarını söyler. Bu açıklamayı da el-Kufi yapmıştır. Şu kadar var ki ez-Zeccâc bunun yanlış olduğunu söylemektedir. Bir diğer görüşe göre bunların munsanf olmayış sebebi, lafız ve mana itiba­ri ile üdl olmalarıdır. “Ühâd: birer birer” kelimesi (bir anlamına gelen) ehad ve vâhid kelimesinden, (ikişer anlamına gelen:) Me.snâ kelimesi isneyn i$-neyn’den, (üçer anlamına gelen) sülâse kelimesi selâse selâse’den, (dörder anlamını gelen) ruba’ kelimesi de erbaa erbaa’ den adPdir. Bunların herbi-risioİn söylenişi de iki türlüdür;

Fuâl ve Mef’al veznindenilir. Aynı şekîide Onar onar”a kadar böylece devam eder.

Ebu İshak es-Sa’lebî ise; şeklinde üçüncü bir görüş daha nakletmektedir: Tıpkı “Umer ve Zufer” kelimelerinin söylendiği gibi,

en-Nehaî de bu âyel-i kerimede böylece okumuştur. el-Mehdevî, en-Ne-lıai ve ibn Vessab’dan “ruba”1 kelimesinde “elif sız olarak; şeklinde oku­duğunu nakletmektedir. Bu okuyuş “elif’İi okuyuştan daha hafif geldiği için kası1 edilmiştir.

Şairin şu beyitinde yaptığı gibi:

“Allah’tan gelen bir sel geldi,

Mahsulü bol bahçenin mahsulüne doğru”

es-Sa’lebî der ki: Bu bina (kip) de “dört” den fazlası, el-Kü mey t’ten nak ledilen şu beyit müstesna, kullanılmaz.

“Artık sen diğer adamlardan onar haslet ile ileri geçip

Onları geride bırakmcaya kadar sana yetişmekten ümitlerini kesmemişlerdi.

(Ama artık ümitlerini kestiler).”

İbn Dehhân der ki: Bazıları da bu konuda araplardan işittikleri ile yetinir­ler. Bu da “Uhâd” dan “rubâ'”a kadar olandır. İstisnası dolayısıyla da beyite itibar etmezler. Ebu Amr b. el-Hacib der ki:

Bu hususta: birer birer… dörder dörder” denir. Acaba bunların dışında dokuza kadar bu şekilde kul­lanılır mu kullanılmaz mı hususunda da görüş ayrılığı vardır. Konu île ilgili görüşlerin en doğrusu; bu konuda kullanılacaklarına dair sabit bir rivayetin olmadığıdır. Buhârî de Sahih’inde bunu açıkça ifade etmiş bulunmaktadır.[50]

Bu kelimelerin adi oluşuna gelince; bunlar adî olmayan sayıların kullanıl­dığı yerlerde kullanılmazlar. Mesela senBana iki kişi ile üç kişi geldi, diyebilirsin. Amma daha öncesinden bir çoğul ifade eden ke­lime gelmedikçe İkişer ve üçer geldiler, demek caiz olmaz. Ço­ğul ifade eden ismin gelişine örnek de şudur O topluluk bana birer, ikişer, üçer, dörder geldi, denilerek bu kip’ten kelimeler kullanılır ve aynca bir tek­rara gidilmez. Burada olsun âyet-i kerimede olsun bu kelimeler hal mahal-iindedir; sıfat da olabilirler. Bu sayıların sıfat oluşları yüce Allah’ın şu buy­ruğunda açıkça görülmektedir: “Melekleri ikişer, üçer ve dörder kanatlı yo-ratan…” (Fâtır, 35/1.”). Burada bu sayılar “kanatlar”ın sıfatıdır ve bu kelime­ler burada nekire (belirtisiz) olarak gelmişlerdir. Sâide b, Cueyye de der ki:

“Fakat benim yakınlarım öyle bir vadide bulunuyorlar ki

Orada yaşayanlar, in&anları ikişer, üçer takip edip yakalayan kurtlardır.

el-Ferrâ da şöyle bir beyit nakletmektedir:

“Biz ona karşılık ikişer ve birer kişi öldürdük Aranızdan dört ve bir beşincilerini daha.”

Görüldüğü gibi burada belirtisiz olduğu halde “kurtlar” kelimesini ikişer ve birer ile vasfetmiştir, el-Ferra’nın beyiti de böyledir. Yani biz ona karşılık bir takım kimseler öldürdük.

Buna göre bu isimler, ister marıfe İster nekire ile birlikte kullanılsınlar, munsarıf değildirler. el-Kisaî ile el-Ferrâ ise bunların sayı olarak kullanılma­ları halinde belirtisiz olmaları dolayısıyla munsarıf olabileceklerini kabul eder­ken, el-Ahfeş ise eğer bunlar ismen zikredilecek olurlarsa, -artık adi olma özel­likleri ortadan kalkmış olacağından- ister marife ister nekireli hallerde kul­lanılmış olsunlar, bunların munsarıf olacağını iddia etmiştir. [51]

  1. Âyette Dörtten Fazla Kadın île Evtenitebileceğine Dair Delil Yoktur:

Şunu bil ki buradaki “ijdşer, üçer ve dörder” sayıları Kitap ve Sünneti an­lamaktan uzak, bu ümmetin selefinin kabul ettiklerinden yüz çeviren ve ara­daki “vav” harfinin cem edici olmak üzere (sayıları toplamak kastıyla) kul­lanıldığını iddia eden kimselerin söylediği gibi, dokuz kadın ile evlenmenin mubah olduğuna delâlet etmemektedir. Bu İddiada bulunanlar aynca Peygam­ber (sav)’ın dokuz hanım ile bir arada evli bulunduğunu ve bunların hepsi­ni aynı anda nikâhı altında tuttuğunu belirterek görüşlerini desteklemeye ça­lışırlar. Bu cahilce iddiada bulunup bu görüşü ileri sürenler Eâflzîlerie bir ta­kım Zahirîlerdir. Bunlar “ikişer” kelimesini iki diye anladıkları gibi “üçer ve dörder” kelimelerini de böylece anlamışlardır. Yine bazı Zahirîler bundan daha da çirkin bir iddiada bulunarak, onsekiz hanımı aynı anda nikâhı altın­da bulundurmanın mubah olduğunu söylemişlerdir. Onlar bu iddialarını ileri sürerken bu kip’lerin tekrarı İfade ettiğini ve aradaki “vav”ın da toplam ifade etmek için kullanıldığını delil diye ele alırlar Buna göre bunlar ikişer’i iki iki anlamında kabul ettikleri gibi üçer ve dörder kelimelerini de böyle­ce anlamışlardır. Ancak bütün buntar dili ve sünneti bilmemekten kaynak­landığı gibi, ümmetin icmaı’na da bir muhalefettir Çünkü ashab’dan olsun, tabiinden olsun herhangi bir kimsenin, nikâhı altında dört hanımdan fazla bu­lundurduğu işitilmiş değildir.

Malik, Muvatta\nd& en-Nesâî ve Dârakutnî de Sünen’lerinde rivayet et­tiklerine göre, Peygamber (sav) Sakiflî Gaylan b. Umeyye’ye İslâm’a girdiği sırada -ki nikahı altında on tane hanım vardı- şöyle demişti: “Sen bunlardan dört tanesini seç ve diğerlerinden ayrıl.”[52]

Ebû Davud’un Kitabında ela cl-Haris b, Kays’ın şöyle dediği rivayet edil­mektedir: Sekiz lıanıınım olduğu hakle İslâm’a girdim. Bundan Peygamber (savla sözedince: “Onlardan dördünü seç” diye buyurdu.”[53]

Mukaiil de der ki: Kays bin el-Haris’in nikâhı allında sekiz hür kadın var­dı. Eu âyet-i kerime nâzii olunca Rasûlullah (sav) ona dördünü boşamasını ve diğer dördünü do nikâbı akında tutmasını emr etti. Evet Mukati] “Kays bin el-Harİs11 diye nakletmişlir. Ancak doğrusu lîbû Davud’un da zikrettiği gibi bu kişinin adının fised’li Haris bin Kays olduğudur. Aynı şekilde Muhammed bin el-Hasen “Kitabu’s Siyer el-Kebir”inâc bu kişinin Haris bin Kays oldu­ğunu nakletmektedir. Bu rivayet f’ukalıâ taralından iyice bilinmektedir.

Peygamber (sav )’e bu kadar hanımla nikâhında tutmasının mubah kılını­şına gelince; bu ileride el-Ahzab Sûresi’nde (33/50- âyette) açıklanacağı üzere bu, onun özeliiklerindendir.

Bu iddiada bulunanların aradaki “vav” harfinin toplam ifade ettiği şeklin­deki iddialarına gelince; zayıf bir görüş olarak vav’ın bu anlamı ifade ettiği .söylenmese de yüce Allah, Araplara en fasih dil ile hitap etmiştir. Araplar ise dokuz demek varken onu bırakıp ta iki ve üç ve dört demezler. Aynı şekil­de Araplar: Filan kimseye dört, altı ve sekiz ver deyip de doğrudan onsekiz demeyen kimsenin bu söyleyişini çok çirkin görürler. Burada “vav” ancak ve ancak bedel mahallindedir. Yani sizler İki nikahlamak istemezseniz onun ye­rine üç, üçle yetinmek istemezseniz onun yerine dön kadın nikâhhyabilir-siniz.

İşte bundan dolayıdır ki burada atıf “vav” ile yapılmış “ev: veya” ile yapıl­mamıştır. Eğer bu atıf “ev” ile yapılmış olsaydı, bu durumda meselâ iki hanı­mı bulunanın üçüncü bir hanımı nikâhlcımamasının, üçüncü hanımı buluna­nın da dördüncü bir hanımı nikahlamamasınla anlaşılması mümkün olurdu.

Bu yanhş iddiada bulunanların “ikişer11 kelimesi iki, ‘üçer” kelimesi üç, “dörder” kelimesi de dört diye anlaşılmayı gerektirir; demelerine gelince, bu konuda dil bilginleri onlarla aynı kanaatte olmadıklarından delilsiz bir iddi­adır ve onların bir bilgisizliklerinin sonucudur. Diğer iddiada bulunanların cahillikleri de bu şekildedir. Bunlar “ikişer” kelimesinin iki iki, “üçer’in üç üç, “dörder”in dört dört anlamını ifade elliğini bilmedikleri gibi; İki iki, üç üç ve dört dörl’ün münhasıran o sayıyı ifade etmek İçin; ikişer, üçer ve dör-dcr’în ist1 bu anlama gelmediğini bilmediklerinden dolayıdır. Çünkü Arapla­ra göre adi olarak kullanılan sayılarda, o kelimelerin aslıncüı bulunmayan faz­ladan bir mana v:ırdu\ O bakımdan Araplar: Atlar ikişer ikişer (mesnâ) gel­di, dediklerinde, bundan kasıtları iki iki yani çifter çifter geldikleridir. el-Cev-lıerî der ki: Adi olan sayılar da bu şekildedir. Başkaları ise der ki: Sen: O topluluk barın ikişer yahut üçer yahut, teker veya onar geldi, diyecek olursan, bundan maksadın onların senin yanına tuk tek yahni ikişer ikişer veya üçer üçer yahut onar onar geldiklerini anlatmaktır. Asılda (yanf asıl sayı için kul­lanılan bir, iki, üç… sayılarında) ise bu anlam yoktur- Çünkü sen: Topluluk bana üç üç yahul on on geldi, diyecek olursan, o takdirde o gelen lopİulu-ğu üç: ve on sayılarına hasrettiğini ifade etmiş olursun. Fakat sen: Onlar ba­na dörder ve ikişer geldiler, diyecek olursan, sayılarını hasretmiş olmaksın. Aksine onların dört dön yahut iki İki geldiklerini kastetmiş olursun. Sayıla­rının daha fazla veya daha çok utmaları arasında fark olmaz.

O halde onların her bir kip’i o kip’in gerektirdiği miktarın asgarisini ifa­de ettiğini kendi kanaatlerine dayanarak Heri .sürmeleri delilsiz bir İddiadır. (Yani burada ikişerin iki. üçer’in üç daha.,, olmak üzere dokuz hanımla ay­nı anda evli olunabileceğini ve benzeri iddialarda bulunmak böyledir). [54]

  1. Dört Hanım île Evli Bulunan Bir Kimsenin Beşinci Bir Hanım île Evlenmesi İle İlgili Görüş Ayrılıkları:

Müslüman ilim adamlarının dört hanını ile evli bulunan kimsenin, beşin­ci hamın ile evlenmesine dair görüş ayrıhklanna gelince; bu konuda Maiik ve Şaiîî der ki: Eğer bunun yasak olduğunu biliyor ise ona had uygulanır. Ebu Sevr de bu görüştedir. ez-Zülıri ise der ki: Bunun yasak olduğunu biliyorsa recm edilir. Bilmiyor İse iki haddin (yani zina için belirlenmiş iki cezanın) da­ha azı olan sopa vurmaktır. Bu durumda da kadına mehri verilir ve ebediy-yen bir daha biribirleriylc evienememek üzere biribirlerinden ayrılırlar.

Bîr başka kesime göre ise, herhangi bir hususta ona had sözkonusu de­ğildir. Bu en-Nu’man’ın (Ebu Hanile’nin) görüşüdür. Yakub (Ebıı Yusuf) ile Mühammed ise der ki: Evlenîlinesi haram olan kimse ile haram akid halin­de, ona had uygulanır, fakat bunun dışında kaian diğer nikâhlar dolayısıy­la ona had uygulanmaz, Mccusj bir kadınla evlenmesi yahut bit akidde beş kadın İte evlenmesi, nıut’a evliliği yapması, şahitsiz evlenmesi efendisinin iz­ni olmaksızın bir cariye ile evlenmesi halleri buna örnektir.

Ebu Sevr der ki: Kğer böyle bir evliliğin kendisine helâl olmadığını bili­yor ise şalı ilsiz evlenme hali dışında, bütün bu hallerde ona had uygulanma­sı icabedeı\ Bu husuMa hanımlarının dördüncüsünün iddeli bitmeden önce kasti olarak beşinci bir kadını nikahlayan erkek hakkında en-Nehaî’ye ait olan üçüncü bir görüş daha vardır. Ona göre böyle birisine yüz sopa vurulur, fa­kat sürgüne gönderilme/.

İşte bizim (İslam) âlimlerimizin İbnü’l Münzır’in naklettiğine göre beşin­ci kadın ile ilgiiî fetvası bu olduğuna göre; ya bundan la/lasını nikahlamak hakkındaki görüşleri nü olabilir? [55]

  1. Erkeğin Yatağından Uzak Katabileceği Süre:

ez-Zübeyr bin Bekkâr nakleder ki: Bana ibrahim el-Hizâmî Muhammed bin Ma’n el-Ğıfarî’den naklederek dedi ki: Kadının birisi Ömer bin el Hattab (r.a)’ın yanına gelerek şöyle dedi: Mü’minlerin emiri! Gerçek şu ki benim ko­cam gündüzün oruç tutar, geceleyin namaz kılar ve: Sen o yüce Allah’ın ita­ati gereğince amel ettiği için ben de ondan şikâyetçi olmaktan hoşlanmam. Hz. Ömer ona; Senin kocan ne iyi bir kocadır! dedi. Kadın Hz. Ömer’e ay­nı sözlerini tekrarladıkça o da ona aynı şekilde cevabım tekrarlıyordu. Bu se­fer Ka’b el Esedî3 Hz. Ömer’e: Ey mü’mînlerin emiri, aslında bu kadın koca­sının yatakta kendisinden uzak duruşundan şikâyet etmektedir, deyince Hz. Ömer ona: Onun bu sözleriyle ne demek istediğini anladığına göre haydi iki­si arasında hükmünü ver, dedi. Bu sefer Ka’b: Kocasını bana çağırınız, de­di. Kocası yanına getirilince ona şöyle dedi: Senin bu hanımın senden şikâ­yet etmektedir. Kocası: Yemek yahut içecek ile ilgili bir hususta mı? Ka’b: Ha­yır deyince, kadın (şiir halinde) şöyle dedi:

“Ey doğru ve hikmetli hüküm veren hâkim

Candan arkadaşımın me&cidi kendisini yatağıma gelmekten alıkoydu

Onun kendisini ibadete vermesi, yanımda yatmaya olan rağbetini giderdi

Ey Ka’b, haydi hükmünü ver ve bu konuda tereddüte mahal bırakma

O, gece gündüz bir türlü rahat uyku uyumuyor

Ben kadınlar ile ilgili hususlarda ondan övgüyle söz edemiyorum.”

Bunun üzerine kocası da (şiir halinde) şu cevabı verdi:

Onun yatağına ve süslenmiş odasına rağbetimi azalttı: Çünkü ben inen sûrelerin dehşete düşürdüğü bir kimseyim Nahl Sûresi’nde ve yedi uzun sûrede Zaten Allah’ın Kitabında çok büyük korkutmalar vardır.”

Ka’b’de aynı şekilde (şiir halinde) şu cevabı verdi:

“Be hey adam, bunun senin üzerinde bir hakkı vardır

Akh eren kimseler için dört günde bir payı vardır.

İşte sen bu kadına bunu ver ve gerekçe bulmaktan vazgeç!”

Daha sonra dedi ki: Aziz ve celil olan Allah sana İkişer, üçer ve dörder ol­mak üzere kadın nikahlamanı helâl kıldı. O bakımdan senin kendini Rabbi-ne ibadete verebileceğin üç gecen vardır.

Bunun üzerine Hz. Ömer şöyle dedi: Allah’a yemin ederim, senin yaptı­ğın bu işlerden hangisine hayret edeceğimi bilemiyorum. Bu ikisinin durum-

larını iyice anlamana mı? Yoksa aralarında verdiğin hükme mi? Haydi git, se­ni Basra Kadısı tayin ediyorum.

Ebû Hudbe İbrahim bin Hudbe de rivayet ederek der ki: Enes bin Malik bize şunu anlattı: Peygamber (sav)’ın yanma kocasının haksızlığına karşı yar­dım taleb eden bir kadın gelip dedi ki: Kadınların lehine olan benim lehime değildir; (çünkü) benim kocam her gün (yıl boyunca) oruçludur. Bunun üze­rine Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Bir gün senin, bir gün onundur. İbadet için bir gün ve kadın için bir gün.”

  1. Birden Fazla Kadınla Evlilikte Adaletin Gözetileceği Hususlar:

Yüce Allah’ın: “Şayet adalet yapamayacağınızdan korkarsanız o zaman

bir tane almalısınız” buyruğu ile ilgili olarak ed-Dahhâk ve başkaları der ki; Kadınlarına meyletmek, sevgi beslemek, cima, işret, dört, üç, yahut iki ha­nım arasında günlerini paylaştırmak hususlarında eğer adalet yapamamak­tan korkarsanız “o takdirde bir tane almalısınız.” Böylelikle yüce Allah gün­leri paylaştırmakta ve güzel geçinmek hususunda adaleti terke götüren bir­den fazla evliliği yasaklamaktadır. Bu da adaletin vacib oluşuna delildir. Doğ­rusunu en iyi bilen Allah’tır.

“O zaman bir tane almalısınız” anlamına gelen: kelimesi ref ile de yani şeklinde okunmuştur. Bunun anlamı da bir tane lıamm ile evlenmeniz yeterli olur, şeklindedir. el-Kisaî der ki: O zaman bir tek ka­dın ite evlenmek yeterli olur. Bu kelimenin mansub okunuşu ise bir fiil tak­dir etmeye göredir. Yani: O takdirde tek bir kadın nikahlayınız, demektir.[57]

  1. Adalet Yapamayanın Cariyelerle Yetinmesi:

“Yahut sahibi olduğunuz cariye(ler)le yetinmelisiniz.” Buyruğunda “sağ ellerin malik oldukian”ndan kasıt cariyelerdir. Bu buyruk, “o zaman bir tane almalısınız” buyruğuna atf edilmiş olup anlamı şudur: Yani bir kadın hakkında dahi adalet yapamayacağından korkarsa o takdirde o kimse, sağ elinin malik olduklanyla yetinmelidir.

İşte bu buyrukta sağ elin sahip olduklarının (yani cariyelerin) ilişkide ve gün paylaştırmada haklarının olmadığına delil vardır. Çünkü buyruğun an­lamı şudur: “Şayet” paylaştırma hususunda “adalet yapamayacağınızdan kor­karsanız o zaman bir tane almalısınız yahut sahibi olduğunuz cariyeler­le yetinmelisiniz.” Böylelikle sahip olunan cariyelerin tümü tek bir kişi gi­bi ifade edilmiştir. Bu da cariyelerin ilişki yahut gün paylaştırma hususun­da hak sahibi olma ihtimallerini ortadan kaldırmaktadır. Şu kadar var ki salıip olunan cariyeler hususunda adalette bulunmak, onlara güzel şekilde sa­hip olup kölelerine yumuşak davranma vücubuna bağlıdır. Diğer taraftan yü­ce Allah âyel-i ktM’imede sahip olmayı ele nisbel etmiştir Çünkü bu, bir öv-gü sıkıtıdır Sağ el (el yemin) ise gücü dolayısıyla gü^el şeyleri yapmak hu­susiyetine sahiptir.

Onun ini ak eden el olduğu görülmüyor mit? Nitekim Hz. Peygamber şöy­le buyurmuştur: “O kadar ki onun sol eli sağ elinin ne İnfak ettiğini bilmez.” [58] Bey’at esnasında alı id veren el de odur. Yapılan yemine “yemin” adının ve­rilmesi de buradan gelmektedir. Şeref sancaklarını kaldırıp yükselten de odur. Nitekim şair şöyle demiştir

“Herhangi bir sancağın şeref için yükseltilmesi halinde Hemen onu Evs’li Arabe, sağ eliyle (yemîn ile) alıp kaldırır.” [59]

  1. Haksızlıktan Uzak Durmaya Götüren Yol:

Yüce Allah’ın: “Bu sizi haksızlıktan daha çok alıkoyar” buyruğu, bu sî­zin haktan sapmamanız ve zulme gitmemeniz için daha uygundur, demektir. Bu şekildeki açıklama İbn Abbas, Mücahid ve başkalarından nakledilmiştir.

Bir kimse zulmedip haktan meylettiği vakit bu fiil kullanılır. Ok hedefin­den saptığı zaman da bunu ifade etmek üzere denilir, îbn Ömer de: “Şüphesiz ki o, ölçü ve tartısı haktan sapan bir kimsedir” derken bu kök­ten gelen kelimeyi kullanmıştır. Şair de der ki:

“Allah Rasûlüne uyduk, dediler de Rasûlün sözünü bir kenara bıraktılar Ve ölçülerde haksızlık yaptılar (adaletten uzaklaştılar),”

Ebû Talib de der ki:

“Doğruluk terazisi ile (tartar) ve bir arpa dahi çalmaz Onun haktan asla sapmayan bir de kendinden şahidi vardır.

Bir başka şairde şöyle demektedir:

“Üç kişi ve (geçimlerini kendileriyle sağladığım) üç dişi deve Zaman gerçekten benim geçindirdiğim kimselere (ehl-i iyalime) karşı gerçekten zulmetti, haktan saptı.”

Kişi fakir ve yoksul düştüğü takdirde “ayn” harfinden sonra “vav” yerine “ye” harfi ile olmak üzere): denilir. Nitekim yüce Allah’ın: Şayet bir fakirlikten korkarfianız…” (et-Tevbe, 9/28) buy­ruğu da bu kabildendir Şairin şu beyiıi de beyledir

“Fakir bilemez ne zaman zengin olacağını Zengin de bilemez ne zaman fakir düşeceğini”

Fakir bir kişiyi ifade etmek üzere ‘”âil” topluluğu ifade etmek üzere “‘ay-le” denilir İhtiyaç hali muhtaçlık ve fakirliğe de ayle ve ‘file denilir. Aynı za­manda bir şey bir kimseye ağır ve zor geldiği takdirde de (“ayn” harfinden sonra “vav” ile olmak üzere): “‘âle ye’ûlu” denilir.

Şafiî derki: “Bu sizi haksızlıktan daha çok alıkoyar” buyruğunda yer alan: ‘m. geçindirmekle yükümlü olduğunuz aile halkınızın çoğalması­nı engeller, anlamında okluğunu söylemiştir.

es-Sa’lebî der ki: Böyle bir açıklamayı ondan başka bir kimse yapmamış­tır. Çünkü bir kimsenin geçindirmekle yükümlü olduğu aile halkı çoğaldığı takdirde (“ayn” harfinden sonra “ye” harfi yelmek üzere): e’âie yu’îİu deni­lir. İbnü’f-Arabi İse bu kelimenin, sekizincisi sözkonusu olmamak üzere ye­di anlam İhtiva ettiğini iddia etmekledir. Bunlar meyletmek, artmak, zulmet­mek, fakir düşmek, ağır gelmek anlamlandır. Bunları İhn Dureyd nakletmiş-tir. el-Hansâ İse şöyle demektedir;

“Ve aşirete za.te.iL üzerindeki ağır yükler yeterli gelir,”

Altıncısı, evjad-ı İyalin ilılıyaçlannı karşılamak anlamında. Nitekim Hz, Pey-pamber’in: ” Ve geçindirmekle yükümlü olduğun kimseler­den başla[60] buyruğu da bu kabildendir. Yedincisi galip gelmek anlamında­dır. Nitekim Sabn laştı” ifadesi de bu kabiEdendir. Geçindirmek­le yükümlü olduğu çoluk çocuğu çoğalan kimse için de: deni­lir. Ancak geçindirmekle yükümlü olduğu aile halkının çokluğu anlamında bunu kullanmak doğru değildir.

Jerinı kî: es-Sa’lebî’nin: “Bunu ondan başka söyleyen yoktur’1 şeklinde­ki sözüne gelince; Dârakutnî bunu Süncn’tnde Zeyd bin Eslem’e isnadı ile zikretmiştir. Bu Cabir bin Zeyd’in de görüşüdür. Bunlar ise İslam alimlerin­den ileri gelen iki imamdır, (Önder ilim adamıdır). Bu imamlar hu görüşü Şafiî’den önce Ueri sürmüşlerdir. İbnü’l-Arabi’nin zikrettiği şekilde bunun yal­nızca yedi anlamı vardır, bunun dışındaki anlamları doğru değildir, şeklin­deki açıklaraalan ise doğru olamaz. Nitekim biz bu kelimenin “işin zor ve için­den çıkılamaz bir hal alması” anlamına da kullanıldığını belirtmiştik ki bu­nu el-Cevherî nakletmektedir. el-Herevî ise öaribu’I-Hadîs adlı eserinde şun­ları söyler: “Ebû Bekr der ki bu kelime, bir kimsenin yeryüzünde yolculuk etmesi Cayn” harfinden sonra “ye” harfi gelecek şekilde) anlamında da kul­lanılır. el-Ahmer dedi ki: Bir iş bir kimseyi aciz bıraktığı takdirde:

denilir. ‘*

Bu kelimenin geçindirmekle yükümlü olduğu iyalin çokluğu anlamında kullanılışına gelince; el-Kisaî, Ebû Amr ed-Dûrî ve İbnü’l-A’rabî bunu zikret­miştir. el-Kisâî Ebu’l-Hasen Ali bin Hamza der ki: Araplar bu kelimeyi (“ayn” harfinden sonra “vav” harfi gelmek suretiyle) kişinin geçindirmekle yüküm­lü olduğu kimselerin çokluğunu ifade etmek üzere kullanırlar. Ebu Hatim de der ki: Şafiî Arap dilini bizden daha iyi bilen bir kimse İdi. Bu kelimenin ba­zı kabilelerce bu anlamda, kullanılmış olması muhtemeldir. Müfessir Sa’lebî ise der ki: Hocamız Ebu’l-Kasım bin Habib dedi ki: Ben Ebu Umer ed-Dû-rî’ye buna dair soru sordum -ki o dil hususunda tartışılmaz bîr önderdi-. Şöy­le dedi: Bu Himyerlilerin bir söyieyişidir. Daha sonra da şu beyiti okudu:

“Şüphesiz ki ölüm her canlıyı alıp yakalar

Evet, bunda şüphe yoktur, isterse onun davarları ve çoluk çocuğu

alabildiğine çok olsun.”

Ebû Amr bin el Alâ da der ki: Arapların kelimeleri farklı anlamda kullan­maları artık alabildiğine çoğalmış bulunuyor, O kadar ki artık ben bir yan­lış konuşan herhangi kimseden yanlış bir şey öğrenmekten korkar oldum.

Talha bin Musarrif, “Bu sizi haksızlıktan alikoyar…” anlamına gelen: buyruğunu -“ayn” harfinden sonra “vav” ile değil de “ye” ile-: şeklinde okumaktadır ki, Şafiî’nin, açıklamasına delili de budur.

İbn Atiyye derki: ez-Zeccâc ve başkaları *”âle” kelimesinin iyal’den geli­şi ile ilgili açıklamayı şu sözleriyle tenkid etmektedirler: Şanı yüce Allah çok­ça cariye edinmeyi mubah kılmıştır. Bu ise geçindirmekle yükümlü olduğu kimselerin sayısını çoğaltmayı gerektirir O halde bu buyruğun; geçindirmek­le yükümlü olduğunuz kimselerin sayısının çok olmamasına daha yakındır anlamında olması nasıl düşünülebilir?

Ancak böyle bir tenkid doğru değildir. Çünkü cariyeler, aslında satış su­retiyle kendilerinde tasarrufta bulunulan bir maldır. Kişiyi zor durumda bı­rakan geç indirilmesi gereken kimseler ise ancak yerine getirilmesi gereken

haklara sahip hür kadınlardır. İbnü’l-A’rabînin naklettiğine göre Araplar ki­şinin geçindirmekle yükümlü olduğu aile halkı çoğaldığı takdirde (“ayn” har­finden sonra “ye” harfi ile olmak üzere): derler.[61]

  1. Erkek Kölenin Evlenebileceği Kadın Sayısı:

Kölenin dört kadın ile evlenebileceğini caiz görenler bu âyet-i kerimeyi delil getirirler. Çünkü yüce Allah: “Size helal olan kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikahlayın” diye buyurmaktadır. Bundan maksat ise gö­rüldüğü gibi helâl olan kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikâlı-lamaktır. Bu buyrukta hür ile köle ayırımına gidilmemiştir. Bu Dâvûd (ez-Zâhirî) ve Taberi’nin görüşüdür. Malik’ten meşhur olan görüş bu olduğu gibi; Muuaîta’ındaki ifadelerinden de onun bu görüşü kabul ettiği anlaşılmakta­dır.[62] Aynı şekilde Ibnü’I Kasım ve Eşheb de ondan bunu böylece nakletmiş-tir. İbnü’i Mevâzîn naklettiğine göre de İbn Vehb, Mattk’ten kölenin ancak iki hanım ile evlenebileceğini rivayet etmektedir. Ayrıca bu, aynı zamanda el-Leys’in de görüşüdür, demektedir.

Ebû Ömer (İbn Abdi’1-Berr) der ki: Şafiî, Ebû Hanife ve bunların arkadaş­tan ite es-Sevrî ve Leys bin Sa’d kölenin iki kadından fazlası ile evleneme­yeceğini söylerler. Ahmed ve İshak da bu görüştedir. Ömer bin el-Hattab, Ali bin Ebi Talib ve Abdurrahman bin Avf’dan köle hakkında iki kadından faz­lasını nikâhlaya maya cağına dair rivayet gelmiştir. Ashabdan onlara muhale­fet eden kimse olduğunu da bilmiyorum. Bu, aynı zamanda Şa’bî, Ata, İbn Şîrîn, el-Hakem, İbrahim ve Hammad’m da görüşleridir.

Bu görüşün lehine olan delil ise, kölenin boşama hakkı ve haddine dair hükme kıyasta bulunmaktır. Kölenin haddi hür kimsenin haddinin yarısıdır. Boşama sayısı da ikidir. îlâ’da bulunma süresi de iki aydır, Ve buna benzer köleye dair hükümleri bu şekilde belirtirken, diğer taraftan köle dört kadın nikahlayabilir demesinin bir çelişki olduğunun söylenmesi uzak bir ihtimal değildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [63]

  1. Kadınlara mehillerini hoşnutlukla verin. Bununla beraber gö­nül hoşluğu ile size onun bir kısmını bağışlarlarsa onu da afi­yetle yeyin.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı on başlık halinde sunacağız:

  1. Kadınlara Mehir Verme Gereği:

Yüce Allah’ın: “Kadınlara mehillerini hoşnutlukla verin” buyruğunda-ki “Mehirler” kelimesi çoğul olup bunun tekili “” kelime­sidir. el-Ahfeş dedi kir Temimoğulları bunun tekilini “” diye çoğulu­nu da: “”diye söylerler. Bununla birlikte istendiği takdirde (“dal” har­fi) üstün ile de okunabilir, sakin de okunabilir. eS-Mâzinî dedi ki: Kadının meh-rini İfade etmek üzere “sad” harfi esreli olarak “sidâk” denilmekle birlikte, fethah olarak (sadak şeklinde) denilemez, Yakub ve Ahmed bin Yahya da en-Nehhâs’dan bunun üstün ile okunabileceğim nakletmîşlerdir.

Bu âyet-i kerimede hitap kocalaradır, Bu görüş İbn Abbas, Katade, İbn Zeyd ve İbn Cüreyc’in görüşüdür. Yüce Allah kocalara eşlerine gönül hoş-nuluğu ile mehirlerinİ vermelerini, onu karşılıksız bağışlamalarını emretmiş­tir.

Burada hitabın velilere olduğu da söylenmiştir. Bu görüşü de Ebû Salih ileri sürmüştür. Çünkü kadının velisi onun mehrini alır ve ona birşey vermez­di. Bu şekilde davranmaları yasaklandı ve bu mehri kadınlara vermekle emrolundular el-Kelbî bir rivayetinde der ki: Cahiliyye döeminde veliler, ve­layetleri altında bulunan bir kadını evlendirdiklerinde eğer onunla beraber yaşıyor iseler az olsun, çok olsun mehrinden ona bir şey vermezlerdi. Şayet yabancı bir kadın ise, bir deve sırtında onu kocasına götürür ve ona bu de­veden başka bîr şeyi de vermezdi. İşte bunun üzerine; “Kadınlara mehir-terini hoşnutlukla verin” âyeti nazil oldu.

el-Mu’temir bin Süleyman babasından naklen dedi ki: Hadramî, âyet-i ke­rimeden kastın kadınları şiğar yoluyla (yani bir kadını verip öbürünü almak karşılığında) evlenen kimselerdir’ işte bunlara mehir tayin etmeleri emrolun-du, demektir.

Ancak birinci açıklama daha kuvvetlidir. Çünkü zamirler aynıdır ve genel olarak hepsi de kocalara aittir ve maksat tâ kocalardır. Çünkü yüce Allah da­ha önce: “Eğer yetim kızlara adaletli davranamayacağmızdan korkar-sanız… kadınlara mehirlerini hoşnutlukla verin* diye buyurmaktadır. Bunlar .ise zamirler arasında bir uyumun olmasını ve ilkinde zamir ne ise, son­rakinde de o olmasını gerektirmektedir. [64]

  1. Kadına Mehir Vermenin Hükmü:

Bu âyet-i kerime kendisi ile evlenilecek kadına mehir vermenin vücubu-na delildir. Bu hususta da icmâ’ vardır Bu konuda, Iraklılardan bir takım ilim ehlinden gelen rivayet müstesna, görüş ayrılığı yoktur. Bunlara göre elen­di kölesini kendisine ait bir cariye ile evlendirecek olursa, ona mehir öde-

mek icabetmez. Ancak bu görüşün bir kıymeti yoktur. Çünkü yüce Allah: “Ka­dınlara mehirlerini hoşnutlukla verin” diye buyurmakta ve umumi bir ifa­de kullanmaktadır. Başka bir yerde de: “Onları velilerinin izni ile nikahla­yın, mahirlerini de güzellikle kendilerine verin” (en-Nisa,4/25) diye buyrul-maktadır, Yine ilim adamları icmâ’ ile mehrin çokluğunun herhangi bir sını­rı olmadığını belirtmekle birlikte; İleride yüce Allah’ın: “Önceki yüklerle mehir vermiş olsanız bile” (en-Nisâ,4/20) buyruğunda açıklanacağı üzere, mehrin aZL hususunda farklı görüşlere sahiptirler.

Bu buyruğun “mehirlerini” anlamına gelen: kelimesini “sad” harfini üstün, “dal” harfini de ötreli olarak okumuşlardır. Katâde ise bu ke­limeyi “sad” harfini ötreli, “dal” harfini de sakin olarak okumuştur, en-Nehaî ve İbn Vessâb ise bu iki harfi de ötreli ve tekil olmak üzere şek­linde okumuşlardır. [65]

  1. Mehir Allah’ın Kadınlara Bir Bağışıdır:

Yüce Allah’ın: Hoşnutlukla” buyruğu “nûn” harfi hem esreli, hem de ötreli olmak üzere iki türlü okunabilir

Bu kelimenin aslı vermekle alakalıdır Mehir (sidâkj da yüce Allah’tan ka­dına bir atiyye, bir bağıştır. Bunun kocalar tarafından herhangi bir anlaşmaz­lığa mahal vermeksizin gönül hoşluğu ile verilmesi anlamında olduğu söy­lenmiştir.

Katâde bu kelimeyi, yerine getirilmesi gereken bir fariza olmak üzere ve­rin, diye açıklamıştır. İbn Cüreyc ile İbn Zeyd miktarı belli, adı konulmuş bir farz olmak üzere verin, diye açıklarlar.

Ebû Ubeyd de der ki: Nihle olabilmesi için, onun adının konulmuş ve mik­tarının bilinmiş olması gerekir. ez-Zeccâc ise bu kelime; siz bunu dinî bir yü­kümlülük olarak yerine getiriniz, anlamındadır. Çünkü nihle kelimesi diya­net ve millet fdin ve şeriat) anlamındadır. Onun nihlesi budur, denilirken, di­ni budur, denilmek istenmektedir

Böyle bir açıklama ise cahiliyye döneminde mehri alıp yiyenlere bir hi-tab olarak kabul edilmesi halinde güzeldir. Nitekim kadınlardan birisi koca­sı hakkında şunları söylemektedir:

“O bizim kızlarımızdan mehirlerini almaz.”

Başkasının yaptığı gibi yapmaz, dernek istemektedir. İşte bu buyrukla yüce Allah, mehri velilerinden alıp onu hanımlara veril­mesini emretmektedir.

“Gönül hoşluğuyla” kelimesi başına takdir edilen bir fiildeki kocalara ait

zamirden, bir hal olmak üzere nasb edilmiştir ki söz konusu bu ful in takdi­ri de: “( U*j /jijL^l ) Onlara gönül hoşluğu ile mehir veriniz” şeklindedir, Bunun tefsiri (temyizi) olmak üzere nasb edildiği de söylenmiştir. Yine hal mahallinde ve zikredilen kelimenin kökünden olmamak üzere mastar (yani farklı kökten mef ulu mutlak) olduğu da söylenmiştir. [66]

  1. Kadının Mehrini Bağışlaması:

Yüce Allah’ın: “Bununla beraber gönül hoşluğu île stee onun bir kısmı­nı bağışlarlarsa-..” buyruğunda kocalara hitap edilmektedir. Bu hitab umu­mu ile kadının mehrini kocasına bağışlamasının -ister bakire, ister dul olsun-caiz olduğunun delilidir. Fukahanın cumhuru da bu görüştedir.

Ancak İmam Malik, bakirenin mehrini kocasına hibe etmesini kabul etme­mekte ve böyle bir yetkinin metırin mülkiyeti kadına ait olmakla birlikte, ve­linin olduğunu kabul etmektedir. el-Ferrâ ise bunun velilere hitab olduğu­nu iddia eder. Çünkü veliler Ccahiliyye döneminde) melıri alır ve ondan ka~ dınlara bir şey vermezlerdi. O halde, velilere mehirden ancak kadsnın gönül hoşluğu ile verdiği miktar muhalidir. Bununla birlikte birinci görüş daha sa­hihtir. Çünkü buyrukta bundan önce velilerden söz edilmemektedir.

“Onun* buyruğundaki zamir ise mehre aittir. İkrime ve başkaları da böy­le söylemiştir.

Âyet-i kerimenin nüzul sebebine gelince; nakledildiğine göre bazıları eşlerine ödedikleri mehirden kendilerine herhangi bir şeyin geri dönmesin­den çekindiler ve buna yanaşmak istemediler. Bunun üzerine: “Bununla be­raber gönül hoşluğu ile size…” âyeti nazil oldu.[67]

  1. Mehrini Bağışlayan Kadının Bağışından Vazgeçmesi:

İlim adamları kendisi adına tasarrufta bulunma imkânına sahip kadının meh­rini kocasına bağışlaması halinde, bunun gerçekleşeceğini ve kadının artık bu bağıştan vazgeçme hakkının olamayacağını ittifakla kabul etmişlerdir. Şu ka­dar var ki kadı Şüreyh böyle bir kadının bundan geri dönebileceği görüşün­dedir. Yüce Allah’ın: “Bununla beraber gönül hoşluğu ile size onun bîr kıs­mını bağışlarlarsa…n buyruğunu delil göstermiştir. Eğer mehrini geri isteye­cek olursa bu, onun gönül hoşluğu ile bunu vermediğini ifade eder.

İbnü’l-Arabî der ki: Böyle bir açıklama batıldır. Çünkü artık o gönül hoş­luğu ile onu bağışlamış, bunu yemiştir. Artık kadının bu konuda söyleyecek bir sözü kalmamıştır. Zira maksat fiilen yemek değildir. Aksine bu böyle bir şeyin helâl olacağını kinaye yoluyla ifade eder. Bu da açıkça anlaşılmaktadır. [68]

  1. Kadının Şart Koşarak Mehrini Bağışlaması:

Kadın nikâh akdi sırasında kendisinden başka bir kadın ile evlenmeme­sini şart koşup bundan dolayı da mehrinin bir kısmını kocasına bağışlayacak olsa, sonra da kocası başka bîr kadın ile evlenecek olursa; İbnu’l-Kasım yo­luyla gelen rivayete göre, kocanın herhangi bir sorumluluğu sözkonusu de­ğildir. Çünkü kadın esasen koşulması caiz olmayan bir şart ileri sürmüştür. Nitekim Berîre’nin yakınları vela (sahiplik hakkı) onu satanın ait olmak üzere Hz. Aişe’nin Berire’yi azad etmesini şart koşmuşlardı. Ancak Peygam­ber (sav) akdi sahih kabui ederken ileri sürdükleri şartı iptal etmiştir.[69]

İşte burada kadının kocasının ödemesi gereken mehrinin bir kısmını dü­şürmesi sahih, fakat akdin bu şekilde yapılması ve burada böyle bir şartın ile­ri sürülmesi batıldır.

İbn Abdu’l-Hakem ise dedi ki: Şayet kadının mehrinden onun misline öde­nen mehir kadarı veya daha fazlası kalmış ise, artık kocasından dönüp bir şey geri alamaz. Eğer mehrinin bir kısmını indirmiş ve bu sefer kocası on­dan başkası ile evlenmiş ise, kendi misline ödenen mehrin tamamını rücû! yoluyla alır. Zira koca bu hususta kendi aleyhine bir şart kabul etmiş, buna karşılık ise kadının kendisinden alması gereken bir miktarı koca almıştır. O halde Hz. Peygamber1 in: “Mü’minler kabul ettikleri şartlara riâyet ederler” [70] buyruğu dolayısıyla bu şartına bağlı kalması icabeder. [71]

  1. Azad Etmek Mehir Olur mu?

Âyet-i kerimede azad etmenin mehir olamayacağına delil vardır. Çünkü azad etmek bir mal değildir. Zira kadın bunu hibe edemeyeceği gibi koca­nın da bunu yemesine imkân yoktur.

Mâlik, Ebû Hanife, Züfer, Muhammed ve Şafiî de bu görüştedir,

Ahmed bin Hanbel ile tshak ve Yakub (Ebu Yusuf) ise der ki: Bu mehir olur ve böyle bir kadının azad edilmesi dışında bir mehri sözkonusu değil­dir. Zira Hz. Safiyye ile ilgili ve hadis imamları tarafından rivayet edilen ha­dis bunu ifade etmektedir. Buna göre Peygamber (sav) Hz. Safiyye’yî azad etti ve onun azadına onun mehri otarak kabul etti.[72] Enes’den de böyle bir uygulama yaptığı rivayet edilmektedir. Zaten Hz. Safiyye İle ilgili bu hadisi rivâyefeden de odur

Ancak birincileri şu sözleriyle buna cevap verirler: Hz. Safiyye ile ilgili ha­diste buna dair delil yoktur. Çünkü Peygamber (sav) nikâh hususunda mehirsiz olarak evlenmek gibi bir özelliğe sahipti. Hz. Zeyneb ile de evlenme­si velisiz ve mehîrsiz olmuştur. O bakımdan bir kimsenin bü şeyleri delil ola­rak ileri sürmemesi gerekir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [73]

  1. “” Kelimesinin Nahiv Açısından Durumu:

Bu kelimenin burada beyân (temyiz) olduğu için nasb edildiği söylenmiş­tir. Sibeveyh Üe Kûfeli nahivciler mansub gelen kelimenin beyân’dan önce gelmesini caiz kabul etme2İer. Ancak el-Mâzinî ve Ebu’l-Abbas el-Müberrid, amilin fiil olması halinde bunu caiz kabul ederler. Örnek olarak da şu mıs-rayı naklederler:

“Ve ayrılmak dolayısıyla gönül hoşnut olmaz.”

Kur’ân-ı Kerîmde de yüce Allah; Gözleri zelil olarak… çıkarlar” (el-Kamer, 54/7) diye buyurmaktadır. Bu takdire göre bu kelimenin: Derisi çatlarcasına yağla dolup taş­tı ve yüzü güzelletti” şeklindeki ifadeler kullanılabilir. Sibeveyh’in görüşü­nü kabul edenler derler ki: Bu masradaki “nefs” kelimesi, temyiz olmak üzere nasb edilmiş değildir. “Yani: kastediyorum” takdirinde bir fiil dolayı­sıyla nasb edilmiştir. Durum böyle olduğu takdirde bu beyit, âyet-i kerime­deki bu kelimenin bu şekilde okunuşun(un temyiz dolayısıyla olduğun)a de­lil gösterilemez. ez-Zeccâc da der kir Bu mısraın rivayeti:

“Ve benim nefsim ayrılıktan hoşlanmaz” şeklindedir.

Bununla beraber eğer âmil da olduğu gibi munsarıf olma­yan bir kelime olursa mümeyyizin takdim edilmesinin caiz olmayacağını her­kes ittifakla kabul etmiştir. [74]

  1. Mahirden Yemenin Miibak Oluşu:

Yüce Allah’ın: “Onu da— yeyin” buyruğundan kasıt, şeklen yemek değil­dir. Bundan kasıt hangi yolla olursa olsun mubah olduğudur. Bundan son­ra gelecek olan yüce Allah’ın: *Şüpheyok ki zulümle yetimlerin mallarını yerler…”(en-Nisâ, 4/10) buyruğunda kast edilen yemek ile aynı şeydir. Bur-da da maksat görüldüğü gibi bizzat yemek değildir. Şu kadar var ki yemek, maldan yararlanma şekillerinin en İleri derecesi olduğundan dolayı çeşitli ta­sarruf şekilleri “yemek” diye İfade edilmiştir.

Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın şu buyruğudur: “Cuma gününde na­maz için nida olunduğunda Allah’ın zikrine koşun ve alış verişi bırakın.” (el-Cumua, 62/9) Bilindiği gibi burada bizzat alış verişin şekil olarak kendi­si kast edilmemektedir. Aksine maksat nikâh ve buna benzer kişiyi Allah’ı zik­retmekten alıkoyan şeylerdir. Ancak burada alış verişin zikrediliş sebebi, onun kişiyi Allah’ı zikretmekten alıkoyan en önemli husus oluşundan dola­yıdır. [75]

  1. Bağışlanan Mehrin Katıksız Helâl Oluşu:

Yüce Allah’ın: Afiyetle buyruğu “onu yiyin” buyruğunda-ki “o” zamirinden hal olmak üzere nasb edilmiştir. Bunun hazfedilmiş bir mas­tarın sıfatı olduğu da söylenmiştir. Yani gönüllerinizin hoşluğu ile afiyette ye-yin, anlamında olur. Birinci kelimenin mastarı şeklindedir. Herhan­gi bir zorluk ve sıkıntı sözkonusu olmaksızın gelen her şeye denilir. Bu kelime kelimesinden ismi faildir.[76]

ın günah olmaksızın ‘ın da onda sizi rahatsız edecek, has­talık verecek bir şey olmaksızın, anlamına geldiği de söylenmiştir. Kuseyyir der ki:

“Arasına herhangi rahatsızlık verici bir şey karışmaksızm aiîyet olsun, Azze’ye bizim haysiyet ve şerefimiz helâl görüp çiğnedikleri,”

Hanımının mehrinden kendisine bağışladığı birşeyleri yiyen Alkame’nin huzuruna bir adam girdi ve ona şöyle dedi: Afiyetle yenilmesi söylenenden sen de ye!”

el-Henî! kelimesinin yenilmesi esnasında rahatsızlık vermeyen ve afiyet­le yenilen helâl şey; el-merî kelimesinin ise sonucu itibariyle güzel olan, ra­hatsızlık ta vermeyen eziyet de vermeyen tam anlamıyla hazmedilen şey de­mek olduğu da söylenmiştir.

Âyet-i kerimede bu buyrukla anlatılmak istenen şudur: Siz dünya haya­tında onun sizden isteneceğinden âhirette de bundan dolayı size bir sorum­luluk geleceğinden korkmaksızın yeyiniz. Bu anlama İbn Abbas’ın Peygam­ber (sav)’dan yaptığı su rivayet de delâlet etmektedir. Hz. Peygambere su: “Bununla beraber gönül hoşluğu ile size onun bir kısmını bağışlarlarsa onu da afiyetle yîyüı” buyruğu hakkında soru sorulmuş, o da şu cevabı ver­miştir: “Hanım eğer zorlanmaksızın, bu hususta herhangi bir otorite size bu konuda hüküm vermeksizin, kendi İradesiyle kocasına bir bağışta bulunacak olursa. Yüce Allah bundan dolayı âhirette sizleri sorumlu tutmayacaktır”

Hz. Ali’den de şöyle dediği rivayet edilmektedir: Sizden herhangi bir kim­se bir şeyden rahatsızlık duyacak olursa hanımından mehrinden kendisine bir dirhem vermesini istesin, sonra onunla bal satın alsın ve yağmur suyu ile birlikte onu içsin. Böylelikle yüce Allah onun hem ile merî (afiyetle yenendi ve gökten indirilen mübarek suyu bir arada yemesini sağlamış olacak. Doğrusunu en İyi bilen Allahtır[77]

  1. Allah’ın sizin için geçimlik kıldığı mallarınızı beyinsizlere ver­meyin. Kendilerine bunlardan yedirin, giydirin. Bir de onlara güzel söz söyleyin.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı on başlık halinde sunacağız:

  1. Âyetler Arası İlişki ve Vasi Tayini:

Yüce Allah: ‘Yetimlere mallarını verin” (en-Nisâ, 4/2 i buyruğunda yetim­lere mallarının verilmesini emr edip hanımlara da mehirlerinin ulaştırılma­sını buyurduktan sonra, sefih (aklı ermeyen, beyinsiz, bunak”) baliğ olmayan kimseye de malının verilmesinin caiz olmadığını beyan etmekledir O halde âyet-i kerime yetimler için vasi, veli ve kefil (ihtiyaçlarını görüp gözetecek kimse) tayininin sabit oluşuna bir delildir.

İlim ehli icma ile müslüman, hür, güvenilir ve adil bir kimsenin vasi ta­yin edilmesinin caiz olduğunu kabul etmişlerdir. Ancak hür bir kadını vasi tayın etmenin cevazı hususunda farklı görüşleri vardır.

Genel olarak ilim ehli kadının vasi tayin edilmesinin caiz olduğunu ka­bul ederler. Ahmed bin Hanbel de Hz. Ömer’in Hz. Hafsa’ya vasiyette bulun­duğunu delil gösterir.

Ata’bin Ebi Rebah’tan rivayet olunduğuna göre o kocası tarafından vasi tayin edilen kadın ile illgili olarak şöyle demiş: Kadın vasi olamaz. Koca böy­le birşey yapacak olursa kavminden başka bir erkeğe bu vasilik görevi ha­vale edilir.

İlim adamlarının köleye vasiyet hususunda da farklı görüşleri vardır. Şa­fiî, Ebu Sevr, Muhammed ve Yakub (Bbu Yusuf) bunu kabul etmezken; Ma­lik, Evzai ve îbn Abdi’I-Hakem ise bunu caiz kabul ederler, Bu -kendi kö-

İesini vasi tayin etmesi halinde- Nehaî’nin de kabu] eîtiği bir görüştür. Bu­na dair yeterli açıklamalar daha önce Bakara Sûresi’nde (2/180. âyet 5. baş­lıkta) geçmiş bulunmaktadır. [78]

  1. Sefihlerin Kimliği:

Yüce Allah’ın: “es-Sufehâ: Beyinsizler” buyruğu ile ilgili olarak “sefeh” kelimesinin anlamına dair açıklamalar bundan Önce e3-Bakara Sûresi’nde (2/13. âyette) geçmiş bulunmaktadır.

İlim adamları burada sözü geçen, sefihlerin kim oldukları hususunda farklı görüşlere sahiptir. Salim el-Aftas, Said bin Cübeyr’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Bunlar yetimlerdir, onlara mallarınızı vermeyiniz. en-Neh-hâs der ki: Bu, bu âyet-i kerime hakkında söylenenlerin, en uygunudur. İs­mail bin Ebi Halid de Ebu Malik’den rivayet ettiğine göre o şöyle demiş: Bun­lar küçük çocuklardır. Onlara mallarınızı vermeyiniz. Bu maliarr berbat ederler, telef ederler ve elinizde bir şey kalmaz. Süfyan da Humeyd el-A’rac’den o da Mücahid’den, bunların kadınlar olduğunu söylediğini rivayet etmektedir. en-Nehhâs ve başkaları ise, bu, sahih olmayan bir görüştür, de­mektedirler, Çünkü Araplar bu kelimeyi kadınlar hakkında çoğul yapacak olurlarsa “sefâih yahut sefîhât” derler. Zira kadınlar için kullanılan (ve bu ke­limenin kadın için kullanılan tekili olan sefîhe’nin vezni) taile’nin çoğulu, ço­ğunlukla bu şekilde gelir.

Şöyle de açıklanmıştır: Sen doğru dürüst ticareti bilmeyen bir kimseye ma­lım mudarebe ortaklığı için yahut bir vekilin eline teslim etme! Hz. Ömer’den de şöyle dediği rivayet edilmekledir: Kim tefekkuh etmezse (konu ile ilgili gerekli dini bilgileri bulunmazsa) bizim pazarlarımızda ticaret yapmaya kal­kışmasın. İşte yüce Allah’ın: “Mallarınızı beyinsizlere vermeyin” buyruğun­dan kastedilen budur. Yani hükümleri bilmeyen kimselere mallarınızı verme-yiniz-

Bunun mallar kâfirlere tesJim edilmez, anlamında olduğu da söylenmiş­tir. O bakımdan ilim adamları müslüman bir kimsenin alım satım için zım-mi birisini vekil tayin etmesini yahut da malını ona mudarebe yoluyla ver­mesini mekruh görmüşlerdir.

Ebû Mûsâ el-Eş’arî (r.a) dedi ki: Burada sözü geçen sefihler (beyinsizler), hacr altına alınmayı hak eden herkestir. Bu kapsamlı bir açıklamadır.

İbn Huveyzimendâd dedi ki: Sefîh’in hacr altına alınması hususuna gelin­ce, sefıh’in çeşitli halleri vardır: Birisinde küçüklüğü dolayısıyla hacr altına alınır. Delilik yahut başka bir sebep dolayısıyla, kit akıllı olması hali, kendi malını gereği gibi koruyup gözetememesi ve kö*ü tasarrufta bulunması ha­li. Baygın kimseye gelince, tmam Malik, bu durumunun çabucak gelip geç­mesi dolayısıyla hacr altına alınmamasını daha güzel görmüştür.

Hacr bazan kişinin bizzat kendisi hakkında söz konusu olur, bazan da ki­şinin başkası hakkında sözkonusu olur. Kişinin kendi hakkı dolayısıyla hacr altına hangi hallerde alınacağından az önce söz ettik. Başkasına ait haklar se­bebiyle hacr alüna alınanlar ise; köle, borca batmış, ölüm hastalığında olan kim­senin malının (vasiyet edebileceği miktardan arta kalan) üçte ikisinde tasarruf, iflas etmiş ve kocası bulunan kadının, kocasının hakkı dolayısıyla hacr altına alınması ve kendi hakkı hususunda bakire kızın hacr altında bulunması.

Küçük ve delinin hacr altına alınacağı hususunda görüş ayrılığı yoktur. Bü­yüğün hacr altına alınması ise kendi malında kendisi adına güzel tasarrufta bulunamayacağından ve kendi malını uygun olmayan yerlerde telef etmeye­ceğinden emin olunamadığı içindir. O bu haliyle küçüğe benzediğinden hacr altına aİmır. Böylesinin hacr altına alınacağı hususunda ise görüş ayrılığı var­dır. Buna dair açıklamalar gelecektir. Malını masiyetlerde, kendisini Allah’a yaklaştırıcı ibadetlerde ve mubah şeylerde telef etmesi arasında ise bir fark yoktur. Allah’a yakınlaştı nen amellerde malını telef eden kişiyi mezhebimi­ze (Maİiki mezhebine) mensup ilim adamları hacr akına almak hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Kimisi böylesini hacr altına alırken kimisi de hacr altına almaz. Kölenin hacr edilmesi hususunda görüş ayrılığı yoktur. Borca batmış olanın elindeki mal ise alacakları lehine elinden ahnır. Çünkü bu hu­susta aslıab-ı kiram’ın icmaı vardır. Aynca Hz. Ömer böyle bir uygulamayı Cü-heyneli Useyfi’ adındaki birisine yapmıştır. [79] Bunu Mâlik el-Muvatta’da. zik­reder. Bakire kız da bu hali devam ettiği sürece hacr altındadır. Çünkü ken­di işini gereği gibi çekip çeviremez. Onun bu durumu, evlenip insanlar onun yanına girip çıkıncaya, kendisi de evinden dışarı çıkıp yüzünü açıp faydalı­yı zararlıdan ayırd edecek hale gelinceye kadar devam eder. Kocasının hak­kı dolayısıyla hacr altında tutulan evli kadına gelince; buna sebep ise Rasû-lullah (sav)’m şu buyruğudur: “Kocası nikâhına sahip olmuş bir kadının üç­te biri dışında kendi malında tasarrufu caiz değildir,” [80]

Derim ki: Malını arttırması dolayısıyla ve savurgan olmaması dolayısıyla [81] hacr altında olmasa dahi, hükümleri bilmeyen kimseye de malı teslim edilmez. Buna sebep ise hangi alıç verişin fasit, hangisinin sahih olduğunu, han­gisinin helâl, hangisinin haram olduğunu bilmeyişjdir. Alış verişlere dair bil­gisizlik hususunda zımmi de onun gibidir. Diğer taraftan zımmi olan bir kim­senin faiz ve benzeri birtakım işlemlere gireceğinden de korkulur. Doğrusu­nu en iyi bilen Allah’tır.

Tefsir alimleri burada malın sefihlere ait olmasına rağmen muhataplara iza­fe edilmesinin sebebi hususunda farklı görüşlere sahiptirler.

Bir görüşe göre mallar muhatapların elinde olduğundan dolayı kendile­rine izafe edilmiştir. Bu muhataplar ise o maliara nezaret eden kimselerdir. O bakımdan ifadede bir genişletme yoluna gidilerek onlara nisbet edilmiş­tir. Yüce Allah’ın şu buyruklarında olduğu gibi: “… Kendinize Allah tarafın­dan bir selâm almak üzere selam, veriniz” (en-Nûr, 24/61); “Kendi kendini­zi öldürmeyiniz1* (el-Bakara, 2/54) Bunun muhataplara izafe ediliş sebebinin, onların mallarının da muhatapların mallarının türünden oluşu dolayısıyladır. Çünkü mallar bütün insanlar arasında elden ele intikal etmek, birisinin mül­kiyetinden diğerinin mülkiyetine geçmek bakımından ortak bir niteliğe sa­hiptin Yani bu mallar ona ihtiyaç duymaları halinde onlarındır. Tıpkı sizin ır­zınızı koruyan, sizi himaye eden, kadrinizi yükselten ve işlerinizi görmeni­zi sağlayıp ayakta tutan mallarınız gibi.

Ebû Musa el-Eş:arî, İbni Abbas, Hasan ve Katade’nin .söyledikleri bir başka görüş daha vardır: Burada kasıt, gerçekten muhatapların kendi mal­landır. İbn Abbas der ki: Geçimine sebep olan kendi malını hanımına ve oğ­luna vererek, sen onların elindekine bakacak ve sana bakmalarını gözetle­yecek hale düşen bir fakir olma. Aksine onlara infak eden bizzat sen ol.

Bu açıklamaya göre burada sefihlerden kasıt, kadınlar ve çocuklardır. Ya­ni kişinin küçük çocukları ve hanımıdır. Bu, Mücahid ve Ebû Mâlik’in sefih­ler hakkındaki görüşleri ile birlirte ele alınır. [82]

  1. Sefihin Hacr Altına Alınmasının Hükmü:

Âyet-i kerime sefihin hacr altına alınmasının caiz olduğuna delildir. Çün­kü yüce Allah bunu: “Mallarınızı beyinsizlere vermeyin” diye buyurduğu gibi bir başka yerde de: “Eğer üzerinde hak olan borçlu sefih ya da zayıf bir kimseise… onun velisi adaletle yazdırsın” (el-Bakara, 2/282.) diye buyurmak­tadır. Böylelikle zayıf kimsenin velayet altına alınmasını sözkonusu ettiği gi­bi, sefihin de velayet altına alınmasını ifade etmektedir,

“Zayıf* anlam İtibariyle küçük anlamını da ihtiva eder. Sefih ise anlam iti­bariyle baliğ olmuş büyük kimseyi ifade eder. Çünkü sefihlik bir yergi ismi­dir. İnsan ise sahip olmadığı şeyler dolayısıyla yerilmez. Diğer taraftan ba­liğ olmayan kimseden kalem kaldırılmıştır. Onun yeriimesi ve vebal altında kalması sözkonusu değildir. Bu açıklamayı el-Hattâbî yapmıştır. [83]

  1. Hacr Altına Alınmadan Önce Sefihin Fiilleri:

İlim adamları hacr altına alınmadan önce sefihin fiilleri hususunda fark­lı görüşlere sahiptirler. Malik ile, -İbnü’l-Kasım dışında kalan- bütün Mâliki alimler derler ki: İmam onun elini alıkoymadığı sürece sefihin bütün işleri ve yaptıkları caizdir. Aynı zamanda bu Şafiî’nin ve Ebu Yusufun da görüşü­dür.

İbnül-Kasım ise der ki: İmam onun elini tasarruftan çekmese dahi böy­le birisinin tasarrufları caiz değildir. Esbağ ise der ki: Eğer sefih olduğu açık­ça ortada ise onun fiilleri merduttur. Şayet sefıhîiği açıkça ortada değilse imam onu hacr altına alıncaya kadar fiilleri reddolunnıaz,

Suhnûnf Malik’in konu İle ilgili görüşüne şöylece delil getirmektedir: Eğer hacr’den önce sefihin fiilleri red edilecek olursa imamın herhangi bir kimseyi hacr akına almasına ihtiyaç kalmaz.

İbnü’l-Kasım’m delili ise Buhârtnin Câbir (ra> yoiuyla rivayet ettiği hadis-i şeriftir. Buna göre başka hiçbir malı bulunmayan adamın birisi bir köleyi azad eder. Peygamber (sav) ise onun bu azadını geri cevirir.[84] Bundan ön­ce de onun için herhangi bir hacr sözkonusu değildi. [85]

5- Büyüğün Hacr Altına Alınması:

Büyüğün hacr altına alınması hususunda fukahânın farklı görüşleri var­dır. Malik ve fukahânın cumhuru hacr altına alınabileceğini söylerken, Ebû Hanite âkil olarak bulûğa ermiş bir kimsenin, malını ifsad eden bir kişi du­rumunda olmadığı sürece, hacr altına alınmayacağını söylemektedir. Bu şe­kilde olduğu takdirde yirmibeş yaşma ulaşıncaya kadar malı ona teslim edilmez. Yirmibeş yaşına vardığı takdirde ise, malını ister ifsad eden bir kim­se olsun, ister olmasın her durumda maJı kendisine teslim edilir. Çünkü böy­le bir kişi oniki yaşında iken hanımını hamile bırakabilir. Altı ay sonra bu­nun bir çocuğu olup, nihayette baba ve dede de olur. İşte ben dede olabi­lecek yaşa gelen bir kimseyi hacr altına almaktan utanırım, der

Yine Ebu IlanEfe’den şöyle dediği nakledilmiştir: Malının kendisine veril­meyeceği süre içerisinde eğer (malını) ifsad edici bir şekilde bulûğa ererse mutlak olarak onun tasarrufları geçerlidir. Bununla birlikte ihtiyaten malı ken­disine teslim edilmez.

Ancak bütün bunlar gerek aklî bakımdan (kıyas bakımından), gerekse ri­vayet açısından zayıftır.

Dârâkutnî şunu rivayet eder: Bize Muhammed b. Ahmed b. eJ-Hasen es-Savvaf anlattı. Bize Hâmid b. Şuayb haber verdi. Bize Şureyh b, Yunus ha­ber verdi, Bize Yakub b. İbrahim -ki bu kadı Ebu Yusuftur- haber verdi. Bi­ze Hişanı b, Urve’nin babasından haber verdiğine göre, Abdullah b. Cafer, ez-Zübeyr’e gelip şöyle dedi: Ben şunları şunları satın aldım. Buna karşılık Ali, mü’minierin emirine gidip bu hususta bana hacr koymasını istemeyi dü­şünüyor. ez-Zübeyr dedi ki: Satişta ben de seninle ortağım. Bunun üzerine Hz. Alî, Hz. Osman’a varıp şöyle dedi: Cafer’in oğlu (Abdullah) şunları şun­ları satm aldı, haydi onu hacr altına al. Bu sefer ez-Zübeyr; Bu satışta ben de onun ortağıyım deyince Hz. Osman şöyle dedi: Ben kendisine ortağın Zü-beyr olduğu bir alış verişte bulunan bir kimseyi nasıl olur da hacr altına alı­rım? Yakub (Ebu Yusuf) der ki; Ben hacr altına alınacağı görüşünü kabul edi­yorum ve bu kanaatteyim. Böyie bir durumda hacr akında bulunan kimse­nin alış verişini iptal ederim. Eğer hacr altına alınmadan önce alır veya sa­tarsa onun bu alış verişini caiz kabul ederim, Yakub b. İbrahim der ki: Ebu Hanife ise böyle bir kimseyi hacr altına almaz ve konu ile ilgili hacr altına alınma görüşünü de kabul etmez. [86]

Buna göre Hz. Osman’ın: Ben böyie bir adamı naşı! hacr akma alabilirim? görüşü büyüğün hacr altına alınmasının caiz oluşuna delildir. Çünkü Abdul­lah b. Cafer Habeşistan’da iken dünyaya gelmiştir. Orada müslümanlann ilk doğan çocuğu da odur. Babası ile birlikte Peygamber (sav)’ın huzuruna Hayber’in fethedildiği yıl geldi ve Hz. Peygamber “den hadis dinledi, hadis bel­ledi, Hayber gazvesi ise lıicretîn beşinci yılında olmuştu. Bu da Ebu Hanifc’nin görüşünü reddetmektedir. İleride yüce Allah’ın izniyle bunun delili de gele­cektir. [87]

  1. Allah’ın Geçimlik Kıldığı Mallar;

“Allah’ın sizin için geçimlik kıldığı mallarınızı…” Sizin geçiminiz ve di­ninizin salâhı için varetmiş olduğu mallarınızı… Buyruğunda yer alan: … ki” kelimesi, ayrıca “te” harfinin esreii okunuşu ile: yine “te” har­finin sakin olarak okunması İle: şeklinde olmak üzere üç türlü söy­lenişi vardır.

Bu kelimenin resniyesi (ikili) de aynı şekilde üç türlü gelmektedir. Birin­cisi şeklinde, ikincisi “nün” harfi hazf edilerek: şeklinde, üçün­cüsü ise “nün” harfi şeddeii olmak üzere; şeklindedir.

Bu kelimenin çoğul halinin söyleniş şekillerine gelince; yüce Allah’ın iz­niyle bu sûrede yeri gelince (4/15. âyet 2. başlıkta) gösterilecektir.

(Mealde; “Geçimlik” diye ifade edilen);) aynı anlamda olmak üzere ayakta tutan şey, unsur demektir. Mesela, filan kişi aile halkının ve evinin “kıyamı ve kıvamıdır” denilirken yine; filan kişi durumunu ikame etmektedir denilirken ıslah edip düzeltmektedir, anlamındadır keli­mesinde yer alan “kaf harfi esreli olduğu için (âyet-i kerimede olduğu gi­bi) “vav” harfi “ye” harfi ile ibdal edilmiştir (değiştirilmiştir).

Medine’lilerin bu kelimeyi okuyuşu ise “elif siz olarak: şeklinde­dir. el-Kisâî ile el-Perrâ “Kıyam ve kivânT kelimelerinin (âyet-i kerimede yer alan): J’K.ıyâm” anlamında olduğunu söylemişlerdir. Onlara göre bu kelime mastar (mef’ûl-i mutlak) olmak üzere nasb edilmiştir. İşlerinizin kendisi ile ıslâh olduğu ve sizin geçinmek için bir araç kıldığı mallarınızı beyinsizlere vermeyin, takdirindedir.

el-Ahfeş bu kelimenin; işlerinizi ayakta tutan, işlerinizi gören şeyler an­lamına geldiğini söylemiştir. O bu kelimenin çoğul olduğu zehabına kapıl­mıştır. Basraİılar İse bu kelimenin ‘in çoğul olduğunu söylerler. Yani Allah malları eşyanın bir kıymeti olarak belirlemiştir, demektir. Ancak Ebu Ali bu görüşün hatah olduğunu belirterek şöyle der: Bu kelimenin aslı) şek­linde olup: kelimeleri gibi bir mastardır. Fakat AraplarınAtlar kelimesinin, at kelimesinin çoğulu ve benzeri erinde k i “vav” har­finin çoğul yapılırken “ye” harfine dönüştürülmesinde olduğu gibi, bîr istis­na teşkil etmiştir. ‘ın anlamı, durumun ıslahında sebat ve bu hususta devamlılık demektir

el-Hasen ve en-Nehaî; O ki” kelimesinin çoğulu olmak üzere şeklinde okumuşlardır. Ancak avam bu kelimeyi şeklinde çoğul lafzı ile okumuşlardır. el-Ferra” der ki Arapçada çoğunlukla; o kadınlar ki, o mallar ki kelimelerinde (ismi mevsullan) çoğul olarak kul­lanırlar. Aynı şekilde malların dışında kalan çoğul isimler de böyledir. Bunu da en-Nehhâs zikretmektedir. [88]

  1. Yetimlerin Nafakalarının Mallarından Karşılanması:

Yüce Allah’ın: “Kendilerine bunlardan yedirîn, giydirin” buyruğunun anlamının, siz o mallarda onîar için harcanmak üzere belli bir miktar tesbit edin, şeklinde olduğu söylenmiştir Bu İse kişinin nafakasını ve giyeceğini kar­şılamak durumunda olduğu eşi ve küçük çocukları hakkında sözkonusudur O halde bu buyruk, çocuğun nafakasının babaya, kadının nafakasının da ko­caya düştüğünün delilidir.

Buhârî’de, Ebu Hureyre (r.a)’dan şöyle dediği rivayet edilmektedir: Pey­gamber (sav!) buyurdu ki: “Sadakanın en faziletlisi geriye bir zenginlik bıra­kandır Yukarıdaki el aşağıdaki elden üstündür. Ve sen öncelikle geçimini sağ­lamak durumunda olduğun kimselerden başla. Kadın; Ya bana yiyecek ve­rirsin yahut beni boşarsın, der. Köle: Beni yedir ve beni çalıştır, der. Eviat da:

Beni yedir, beni kime bırakırsın? der.” Ey Ebu Hureyre sen bunu bizzat Ra-sûluüah (sav)’dan duydun mu? diye sorduklarında o şöyle dedi: Hayır, bu Ebu Hureyre’nin (söylenen ifadelerden çıkardığı güzel sonuçlardan birisidir. [89] el-Mühelleb dedi ki: Hanımın ve çocukların nafakasını sağlamak icma ile vacibtir. Bu hadis de bu hususta bir delildir. [90]

  1. Baliğ Olup Malı ve Kazancı Bulunmayan Oğulların Nafakasının Hükmü:

İbnü’i-Münzir dedi ki: Oğullardan bulûğa erip de malı ve kazancı bulun­mayanların nafakası hususunda fukananın farklı görüşleri vardır. Onlardan bir kesim babanın erkek baliğ oluncaya kadar kız çocuklarına da evlenip on­larla gerdeğe girilinceye kadar infak etmekle yükümlü olduğunu söylemiş­lerdir. Şayet onunla gerdeğe girildikten sonra kocası onu boşar yahut ölür­se babasının ona nafaka vermek yükümlülüğü kalmaz. Eğer onunla gerde­ğe girmeden önce boşayacak olursa, nafakası eskiden olduğu gibi babasına aittir. [91]

  1. Torunun Nafakası:

Oğlun oğlunun nafakasını dede karşılamakla yükümlü değildir. Bu, Mâ-lik’in görüşüdür. Bir diğer kesime göre ise dede erkek çocuklar ergenleşin-ceye, kız çocuklar da ay hali oluncaya kadar torunlarına nafaka vermekle yü­kümlüdür. Bulûğa ermelerinden sonra ise kötürüm olmaları hali müstesna na­fakalarını vermek yükümlülüğü yoktur. Malları bulunmadığı sürece çocuk­ların erkek yahut kız olmaları arasında bir fark olmadığı gibi, kendi çocuğu, çocuğunun çocuğu da ne kadar aşağıya inerse insin, ondan başka kendile­rine nafaka verecek gücü bulunan bir babalan bulunmadığı sürece nafaka­larım kendisi verir Bu da Şafiî’nin görüşüdür.

Rir başka kesim ise, babanın nafakasına muhtaç olmayacakları bir şekil­de malları bulunmaları hali dışında, erkek olsun, kadın olsun, küçük olsun, bulûğa ermiş olsun, bütün çocuklarının nafakasını babalarının sağlamasını vaciptir. Bunu da Hz. Peygamber’in Hind’e söylemiş olduğu şu: “Sana ve ço­cuğuna maruf ölçüler içerisinde yetecek miktarını al [92] hadisinin zahirinden çıkartırlar:

Ebû Hureyre yoluyla rivayet edilen: “Oğul: Bana yiyecek ver, beni kime terk ediyorsun der” ifadesi de şunu göstermektedir: Böyîe bir sözü kazan­maya ve meslek icra etmeye gücü yetmeyen bir kimse söyler Bulûğ yaşına ulaşmış olan bir kimse ise böyle bir söz söylemez. Çünkü bu yaşa gelen bir kişi artık kendisi için çalışacak ve kazanacak bir yaşa gelmiş demektir. Yü­ce Allah’ın: “Nihayet evlilik çağına erdikleri zamana kadar…” (en-Nisâ, 4/6) buyruğu buna delildir. Bu ayet-i kerime de evlilik çağma ulaşmayı bu hususta bir sınır olarak belirlemiştir,

Hadisteki: “Kadın: Ya bana yiyecek verirsin yahut da beni boşarsın der” ifadesi ise: “Geçim darlığı dolayısıyla hakim karı-kocayı birbirinden ayırmaz. Kadının sabretmesi gerekir ve hakimin hükmü ile nafaka onun zimmetine (borç olarak) taalluk eder” diyenlerin görüşlerini reddetmektedir. Bu da Ata ve ez-Zührî’nin görüşüdür, Kûfeliler de yüce Allah’ın şu buyruğuna ya­pışarak bu kanaate sahip olmuşlardır: “Eğer borçlu ödeme zorluğu çeken bir kimse ise ona kolaylık zamanına kadar bir mühlet veriniz.” (el-Bakara, 2/280) Derler ki: O halde kocaya da nafakayı kolaylıkla ödeyebileceği bir za­mana kadar süre tanımak icabeder. Diğer taraftan yüce Allah’ın: “Sizden eşi bulunmayanları nikahlayın…” (en-Nûr, 24/32) buyruğu ile ilgili olarak derler ki: Burada yüce Allah fakirin dahi evlendirilmesini teşvik etmiştir. Fa­kirliğe rağmen evlenmelerini teşvik etmişken fakirliğin hakim yoluyla boşan­malarına sebep olarak görülmesi caiz olamaz. Ancak ileride yeri gelince açık­lanacağı üzere bu âyet-İ kerimede onların lehine delil olacak bir taraf yok­tur. Görüş ayrılığı halinde ise, hadisteki ifadeler birer nass’dır (açık ve kafi delildir). Âyet-i kerimede bitabın, kendi nezareti altında bulunan malından yetime infak etmek üzere veliye yönelik olduğu da söylenmiştir, Nitekim bu­rada malın kime izafe edildiği hususuna dair görüş ayrılıkları açıklanırken de buna işaret etmiştik.

Vasi, yetimin malına ve durumuna göre infak eder. Şayet yetim küçük, ma­lı da çok ise, o yetime süt anne ve dadılar tutar ve ona bol bol harcamada bulunur. Eğer büyük ise ona yumuşak ve güzel elbiseler alır, güzel yiyecek­ler yedirir, hizmetçiler tayin eder. Şâyel daha aşağı bir durumda ise durumu­na göre harcamada bulunur. Eğer bundan da aşağı durumda bulunursa, o tak­dirde yemeğinin kaliteli olması gerekmez ve ihtiyaç kadar ona giyecek alır.

Şayet yetim, malı bulunmayan bir fakir ise, o takdirde îmanı’ın (İslâm Dev­let Başkanı’nın ve bu konuda yetkili olanların) Beytü’l-Mal’den onun nafa­kasını, karşılamalar] gerekir. İmam bu işi yapmayacak olursa, o takdirde ona yakınlık sırasına göre müslümanlar nafakasını karşılamakla görevlidir. An­nesi ise bu konuda en yakın olan kişidir. Böyle bîr durumda annenin çocu­ğuna süt emzirmesi ve onun ihtiyaçlarını görmesi gerekir. Buna karşılık da ne ondan ne de başka herhangi bir kimseden rücü’ yoluyla herhangi bir şey alamaz. el-Bakara Sûresİ’nde yüce Allah’ın: “Anneler çocuklarını iki bütün, yıl emzirirter…”buyruğunu açıklarken (2/233- âyet 1, 2,.. başlıklarda) bu hu­susta açıklamalarda bulunmuştuk. [93]

  1. Yetimlere Güzel Söz Söylemek:

Yüce Allah’ın: “Birde onlara güzel söz söyleyin” buyruğunda onlara yu­muşak hitap edilmesi, güzel vaadlerde bulunulması istenmiştir.

Güzel (maruf) sözün mahiyeti hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bunun onlara: Allah size bereketler ihsan etsin, sizi himayesine alsın, sizin iyiliğinize olan şeyleri takdir buyursun, ben senin sadece bir nezaretçinim, malın için böyle bir ihtiyat senin faydanadır; sana gibi onlara dua etmek an­lamına geldiği söylendiği gibi, bunun anlamının şöyle olduğu da söylenmiş­tir: Onlara güzel vaadlerde bulununuz. Yani; eğer reşit olursanız biz de siz­lere mallarınızı teslim ederiz, deyiniz. Baba da oğluna şöyle der: Nihayetle benim malım sana varacaktır. Allah’ın izniyle reşit olup da ne şekilde tasar­rufta bulunacağım öğrendiğin takdirde bu mala sen sahip olacaksın gibi,., [94]

  1. Yetimleri evlilik çağına erdikleri zamana kadar deneyin. Şayet onlarda bir reşitlik görürseniz mallarını kendilerine teslim edin. Büyüyecekler diye onları İsrafla tez elden yemeyin. Zen­gin olan afiflik etsin, fakir olan da örfe göre yesin. Mallarını ken­dilerine geri verdiğiniz zaman onlara karşı şah id bulundurun. Hesap sorucu olarak Allah yeter.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı onyedi başlık halinde sunacağız:

  1. Âyeti Kerîmenin Nüzul Sebebi:

Yüce Allah’ın: “Yetimleri… deneyin” buyruğundaki ibtilâ; denemek an­lamındadır. Buna dair açıklamalar daha

önceden (el-Bakara, 2/49. âyet 13-başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Bu âyet-i kerime yetimlere mallarının geri verilme keyfiyetini açıklama sa­dedinde herkese yönelik bir hitaptır.

Denildiğine göre âyeti kerime Sabit b- RifVe ile onun amcası hakkında nâzı! olmuştur. Şöyle ki: Rifa’e vefat ettiğinde oğlu (Sabit) küçüktü. Amcası

Sabit, Peygamber (sav)’ın yanına varıp şöyle dedi: Kardeşimin oğlu, benim himayemde küçük bir yetimdir Onun malından bana helal olan nedir ve ma­lını kendisine ne zaman geri vereyim? Bunun üzerine yüce Allah bu âyet-i kerimeyi indirdi.[95]

  1. Yetimlerin Denenmesinin Mahiyeti:

İlim adamları buradaki “deneme^nin mahiyeti hususunda farklı görüşle­re sahiptir. Bir görüşe göre buradaki denemek, vasinin himayesi altındaki ye­limin ahlâkını yakından takip etmesi, onun ne gibi maksatlar peşinde oldu­ğuna kulak vermesi demektir. Bu suretle onun ne kadar necib olduğunu öğ­renir, kendi maslahatları hususunda malını eüinde tutmak noktasındaki gay­retini yahut da bunları, ihmal edip etmeyeceğini bilir. Eğer bu konuda İyi şey­ler tesbit edecek olursa bizim (mezhebimize mensup) İlim adamlarımız da, başkaları da şöyle derler: Kendisinde tasarrufa müsaade edeceği kadar ma­lından bir miktarı ona teslim etmesinde bir sakınca yoktur. Şayet o, malım artırıp çoğaltır, güzel bir şekilde İdare edecek olursa, o takdirde deneme ger­çekleşmiş olur. Bu durumda vasinin de bütün malım yetime teslim etmesi icab eder. Eğer ona teslim ettiği malda kötü tasarrufta bulunursa, yetimin malını yanında alıkoyması İcab eder.

Bununla birlikte ilim adamları arasında: Küçük çocuğu deneyip de reşit olduğunu tesbit ederse, üzerindeki velayeti kalkar ve artık malanı ona teslim etmesi, malında serbestçe tasarrufta bulunmasına müsaade etmesi gerekir, di­yen ilim adamı yoktur. Çünkü yüce Ailalı: “Evlilik çağına erdikleri zama­na kadar” diye buyurmaktadsr.

Fukahâdan bir topluluk da şöyle demektedir: Küçük için iki durumdan bi­risi sözkonusudur. Ya erkek çocuktur yahut kız çocuktur Erkek çocuk ise na­sıl İdare edip tasarrufta bulunduğunu öğrenmek için bir ay bir süreyle evin nafakasını kendisinin görüp gözetmesini ister. Yahut da kendisinde tasarruf­ta bulunmak üzere ona az bir miktar mal verir. Bununla birlikte o malını te­lef etmemesi için de onu gözetmeyi İhmal etmez.

Telef edecek olursa, vasinin onun. tazminatım ödemesi de gerekmez. Eğer yetimin uygun olanı araştıran bir kimse olduğunu görürse, malım ona teslîm’eder ve bu hususta ona karşı da şahid tutar

Eğer himayesi altındaki çocuk kız ise, ipin eğirlilmesi pamuğun teslim edi­lip ücretinin ödenmesi ile eğrilmiş İp olarak geri alınması ve bunun kalite­sinin kontrol edilmesi hususunda eğiıicileri yakından ukibi gibi; ev hanımı­nın bu ve benzeri işleri ve evini idare etmesi, işlerini yakından takip edebil­mesi için gerekli miktar verilir.

Eğer bu kız çocuğunun reşit olduğunu lesbir ederse aynı şekilde malını ona teslim eder ve ona karşı şahid bulundurur. Aksi takdirde her ikisinin de reşitliği ortaya çıkıncaya kadar hacr altında kalmaya devam ederler.

el-Hasen, Mücalıid ve başkaları der kî: Akılları, dindarlıkları ve mallarım artırıp çoğaltmaları hususunda onları denerler. [96]

  1. Bulûğ ve Bulûğa Dair Bazı Hükümler:

Yüce Allah’ın: “Evlilik çağına erdikleri zamana kadar…” buyruğundan kasıt, ergenlik çağına ulaşmaktır. Çünkü yüce Allah bir başka yerde: “Sizden çocuklar baliğ oldukları takdirde…” (en-Nûr, 24/59) diye buyurmakladır. Bu­rada da baliğ olmaktan (ei Hulum) kasıt, bulûğ ve nikâlılanabilme halidir.

Bulûğ beş husus ile anlaşılır. Bunların üçü erkekler ve kadınlar arasında müşterektir. İkisi ise kadınlara hastır; bunlar da ay hali olmak ve gebe kal­maktır. Ay hali olmakla gebe kalmanın bulûğ demek olduğu hususunda ve farzlarla şer’î hükümlerin bunlar dolayısıyla vacib olduğu hususunda ilim adamları arasında görüş ayrılığı yoktur.

Ancak geri kalan üç hususta görüş ayrılıkları vardır. Bunlardan ikisi olan tüylerin bitmesiyle yaş hakkında Evzâi, Şafiî ve İbn Ilanbel şöyle derlen On-beş yaş ihtilâm olmayanın bulûğ yaşıdır. Aynı zamanda bu İb<~ wchb, Ksbağ, Abdulmelik b. el-Macışun, Ömer b. Abdulaziz ile Medme’lilerdcn bir guru­bun görüşüdür. İbnü’l-Arabi de bunu tercih etmiştir. Bunlara göre bu yaşa ula­şan kimselere hadler uygulanır ve farzlar; eda etmesi gerekir.

Esbağ b. el-l-‘erec der ki: Bizim kabul eniğimiz görüş ise şudur: Farzların yerine getirilmesinin gerektiği ve hadlerin uygulanabileceği bulûğ sınırı, onbeş yaştır. Bu benim en hoşuma giden ve bence en güzel görüştür. Çün­kü cihadda ve savaşta hazır bulunan kimseye ganimetten payın verildiği yaş sının budur.

Buna delil olarak îbn Ömer’in Hendek Gazvesi günü Rasûlullah’a arze-dilmesinî gösterir. O sırada İbn Ömer onbeş yaşında bulunuyordu. Hz. Pey­gamber de onun savaşa katılmasına izin vermişti. Oysa Uhud günü savaşa ka­tılması için henüz daha ondört yaşında bulunduğundan bu izni vermemiş­ti. Bunu Müslim rivayet etmiştir.[97]

Ebû’Ömer İbn Abdi’1-Berr derdi kî: Bu, doğum tarihi bilinen kimse hak­kında böyledir. Ne zaman doğduğu ve kaç yaşında olduğu bilinmeyen ya-hud da yaşını kabul etmeyen kimse hakkındaki uygulama ise, Nafı’den, onun Eslem’den, onun da Ömer b. el-Hattab (r.a)’dan yaptığı rivayete göre amel edilir. Buna göre Hz. Ömer ordu kumandanlarına şöyle bir mektup yaz­mıştır: “Şunu bilin ki, ustura kullanımına başlamamış hiçbir kimseye cizye yükümlülüğü koymayın.” Hz. Osman da hırsızlık yapan bir genç çocuk hakkın­da: “Durumuna bakınız, eğer eteklerinde kıl bitmiş ise elini kesiniz” demiş­tir. Atiyye el-Kurazî der ki: Rasûlullah (sav) Kurayza oğullarının kontrol edilmesini emr etli. Onlardan her kimin tüyleri bitmiş ise hepsini Saad b. Mu-az’ın verdiği hüküm gereğince öldürdü. Henüz tüyleri bitmemiş olanları da hayatta bıraktı. Ben de henüz tüyleri bitmemiş olanlardan idim. O bakımdan bana ilişmedi.[98]

Malik, Ebu Hanife ve başkaları ise der ki: İhtüarn olmayan bir kimse hak­kında artık o yaşa erişen herkesin mutlaka ihtilâm olduğu yaşa ulaşmadık­ça baliğ olduğuna hüküm verilmez. Bu yaş ise onyedi yaştır. Artık had uy­gulanmasını gerektiren bîr iş yapacak olursa, ona had uygulanır.

Malik de bir seferinde şöyle demiştir: Böyle birisinin baiig olması sesinin kalınlaşması ve burun yumuşağının sertleşmesi ile anlaşılır.

Ebû Hanife1 den bir diğer rivayet daha gelmiştir ki; bu da ondokuz yaşı ile bulûğa hükmedileceği şeklindedir. Daha meşhur olan da budur. Kız çocuğu hakkında ise şöyle demektedir: Kız çocuğunun bulûğu onyedi yaşına ulaş­makla tahakkuk eder. Bununla birlikte gözetim altında bulundurulur, el-Lu’hıî ise ondan, onsekiz yaşa ulaşmakla kız çocuğun baliğ olacağı rivayet etmek­tedir.

Dâvûd (ez-Zâhirî) der ki: llıtilam olmadıkça çocuk kırk yaşına varsa da­hi yaşı sebebiyle bulûğa ermiş kabul edilmez.

Tüylerin (koltuk altlarında ve etekte) bitmesine gelince; kimi fukaha: Bu bulûğa delil kabul edilir, demektedir. Bu da İbnü’l-Kasım ve Salim’den riva­yet edilmiştir. Malik de bir seferinde böyle demiştir. Şafiî’nin iki görüşünden birisi bu olduğu gibi, Alımed, İshak ve Ebu Sevr de bu görüştedir. Bunun bu­lûğun bizzat kendisi olduğu da söylenmiştir. Şu kadar var ki onunla kâfirler hakkında hükme varılır ve tüyleri bitmiş olan öldürülür, tüyleri henüz bitme­miş olan kimseler ise esir alınan çocuklar arasına katılır. Bu da Şafiî’nin Atiy-ye el-Kurazî yoluyla gelen (az önce kaydedilen) hadis dolayısıyla söylediği bir diğer görüşüdür. Henüz sertleşmemiş tüylere ve biter gibi görünen dip­siz kıllara itibar edilmez. Hüküm bizzat kıllara terettüp eder.

Îbnü’l-Kasım der ki: Malik’î şöyle derken dinledim: Bana göre uygulama Ömer b. el-Hattab hadisine göredir: Eğer artık o ustura kullanıyor ise mut­laka ona had uygularım. Esbağ der ki; İbnü’l-Kasîîn bana dedi ki: Bununla birlikte ben hem tüylerin bitimi hem de bulûğ bir arada olmadıkça ona had-din uygulanması hoşuma gitmez.

Ebû Hanife ise der ki: Tüylerin bilimiyle herhangi bir hüküm sabit olmaz.

Böyle bir şey bulûğ da değildir. Bulûğa delil de olamaz, ez-7,ührî ve Ata der­ler ki: İhtilam olmayana had yoktur. Aynı zamanda bu Şafiî’nin de görüşü­dür. Bir seferinde Malik de bu görüşe meyletmiştir. Malik’in bazı arkadaşla­rı da bu görüştedir. Bu görüşün zahirine göre İse yaşa ve tüy bitimine itibar edilmez.

İbnül-Arabî der ki: “Eğer İbn Ömer’in naklettiği hadis yaş hususunda de­lil olmuyor ise bunların yaş ve yıllarla ilgili olarak sözünü ettikleri her bir hu­sus asılsız bir iddia olur. Rasûlullah (sav)’ın geçerli ve uygun gördüğü yaş ise ona itibar etmeyenlerin ve bu konuda şer’î delil getiremeyenlerin görüşlerin­den daha uygundur. Aynı şekilde Peygamber (sav), Kurayza oğullan esirle­rine yaptığı uygulamada tüylerin bitmiş olmasına itibar etmiştir. Peygamber (sav)’ın itibar ettiği iki hususu terkedip tevile yönelen ve Peygamber’İn laf-zan muteber göstermediği Allah’ın da şeriatte kıyas ile varılacak bir sonuç ola­rak görmediği iki hususu kabul eden, bu gibi kimseleri ben nasıl mazur gö­rebilirim. Bunların mazereti ne olabilir?”

Derim ki: Bu (İbnü’l Arabi’nin) buradaki (bu âyeti tefsir ederken) söyle­diği sözdür. el-Enl’âl Sûresi’nde ise bunun aksini söylemektedir. Çünkü ora­da İbn Ömer’in hadisine baş vurmamakta ve bizim ilim adamlarımızın onu tevil ettiği gibi o da o hadisi tevil etmektedir. Bunun gereği de savaşmaya güç yetirip ona ganimetten pay verilen kişinin yaşı olan onbeş yaş ile buna güç yetiremedîğinden ona pay verilmeyen ve bundan dolayı da çoluk çocuk ara­sında değerlendirilen kimseler arasında fark gözetmektir Ömer b. Abdula-ziz’in bu hadisten (Atiyye el-Kurayzi hadisinden) anladığı da budur. Doğru­sunu en iyi bilen Allah’tır. [99]

  1. Âyet-i Kerîmedeki “Reşitlik” ve “İstinâs”ın Manaları:

Yüce Allah’ın; “Şayet onlarda bir reşittik görürseniz mallarını kendi­lerine teslim edin” buyruğunda geçen kelimesi, “görürseniz” an­lamındadır. Yüce Allah’ın: Tür tarafında bir ateş gördü…”(el-Kasas, 28/29) buyruğundâki kelime de bu manadadır. el-Ezherî der ki: Araplar: Git bak, kimseyi görecek mi­sin?” derler. Yani bak, gör gö^et anlamındadır. Şair en-Nâbiğa da der ki:

“Acaba bir kimse (avcı) var mı diye bakimp duruyordu…”

Şair burada kendisine hücum edecek bir avcı var mı diye etrafına bakı-nıp duran ve böylelikle ondan sakınmaya çalışan bir yaban öküzünü kastet­mektedir. Gördüm, hissettim, buldum kelimelerinin

aynı anlama olduğu da söylenmiştir. İşte yüce Allah’ın: “Şâyei onlarda bir

reşitlik görürseniz” buyruğu da bu kabildendir. Onların reşit olduğunu bi­lirseniz, demektir Bunun asıl anlamı ise; reşit olduklarını görürseniz, şeklin­dedir.

Genelde herkes: Reşitlik kelimesini “ra” harfini Ötreli “şin” harfi­ni de sakin olarak okumuştur, cs-Sülemî, İsa, es-Sekafi ve İbn Mes’ud İse bu kelimeyi ura” harfini de ıişin” harfini de üstün olarak okumuşlardır ki, bu iki türlü okuyuş iki ayrı söyleyiştir. Âyet-i kerimede geçen bu şekliyle kelime­nin, “”’m mastarı, “”’ın ise “”’m maştan olduğu söylenmiştir. “”kelimesi de böyledir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır[100]

  1. Reşitliğin Mahiyeti:

İüm adamları yüce Allah’ın: “Keşitlİk” buyruğunun tevili hususunda fark­lı görüşlere sahiptir. el-Hasen. Katâde ve başkaları der ki: Bundan kasit, akıl ve dinde bir salâhtır. îbn Abbas, es-Süddî ve es-Sevrî de der ki: Bundan ka-stt akılda salâh ve malın muhafaza edilmesidir. Said b. Cübeyr ile eş-Şa’bî der ki: Kişinin sakalı uzayıp gider ama bununla birlikte henüz reşit olmamış ola­bilir- Böyle bir durumda yaşlı başlı bir insan olsa dahi malı o yetime veril­mez. Tâ ki onun reşit olduğu görülünceye kadar. ed-Dahhak ta böyle demiş­tir: Yetim, malım ıslah ettiği görülüp bilininceye kadar yüz yaşma varsa da­hi malı kendisine teslim edilmez. Mücahid de der ki: Burada reşitlikterı ka­sıt, özel olarak akıldaki bir reşıtUktİr.

İtim adamlarının çoğunluğu ise, reşitliğin ancak bulûğdan sonra sözko-nusu olduğu ve eğer bir kimse îhtilâm olacak yaşa geldikten sonra, reşit ol­mamış ise isterse yaşım başım almış olsun, üzerindeki lıacr kaldırılmaz. Bu Malikin ve başkalarının görüşüdür.

Ebû Ilanife ise der ki: Hür ve baliğ olan bir kimse eğer adam olmak nok­tasına ulaşmış İse lıacr altına alınmaz- Aklıbaşında olduğu takdirde, isterse insanların en fâsıkı ve en ileri derecede malını saçıp savuran bir kimse ol­sun. Züfer b, el-Huzeyl de bu görüşü benimsemiştir. Bu, en-Nelıaî’nin de ka­bul ettiği görüştür. Onlar bu hususta Katade’nin Enes’ten yaptığı şu rivaye­ti deli! gösterirler: Buna göre Habban b. Munkiz bu hususta yeterli olmamak­la birlikte alış veriş yapardı. Ey Allah’ın Rasûlü, onu hacr altına al, çünkü bu konuda gerekli becerisi olmadığı halde, alış veriş yapıp duruyor, dediler. Pey­gamber (sav) onu yanına çağırıp: “Alış veriş yapma” diye buyurduysa da o: Ama yapmadan edemiyorum, dedi. Bu sefer Hz. Peygamber ona şöyle bu­yurdu: “Alış veriş yaptığın zaman aldatmak olmasın, de ve senin için üç gün muhayyerlik vardır.”[101]

İşte bu kanaati savunanlar derler ki: Yakınları tasarruflarında aldandığı için hacr allına alınmasını Hz. Peygamber’d en istedikleri halde, o bunu kabul et­mediğine göre, hacr’in caiz olmadığı da sabit olmuş demektir. Ancak bu hu­susta onların lehine delil olacak bir taraf yoktur. Çünkü bu, d-Bakara Sûre-si’nde (2/282. âyet, 17- başlıkta) de açıkladığımız gibi o kişiye has bir durum­dur. Başkasının durumu böyle değildir.

eş-ŞafİÎ der ki: Eğer kişi mahnı ve dinini ifsad eden yahut dinini değil de yalnızca malini ifsad eden bir kimse ise, hacr altına alınır. Şayet dinini ifsad edip de mahnı ıslah eden bir kimse ise, bu hususta İki görüş vardır. Bunlar­dan birisine göre hacr allına alınır. Ebu’l-Abbas b. Şüreylı’in tercihi budur. İkin­ci görüşe göre ise hacr altına alınmaz. Ebu tshak el-Mervezî’nin tercih etti­ği görüş de budur, Şafii mezhebinde daha zahir (kuvvetli) görünen görüş te budur. es-Sa’İebî der ki: Burada bizim sözünü ettiğimiz sefih’in hacr altına alınması hususu aynı zamanda Osman, Ali, Zübeyr, Âişe, İbn Abbas, Abdul­lah ve İbn Cafer (Allah hepsinden razı olsun); Eabiinden de Şüreyh bu gö­rüştedirler.

Fukaha’dan da Mâlik, Medineliler, Evzaî, Şamlılar, Ebû Yusuf, Muhammed, Ahmed, İslıak ve Ebu Sevr de bu görüştedirler. es-Sa’lebî der ki: Bizim mez-heb alimlerimiz bu meselede icma olduğunu iddia etmişlerdir. [102]

  1. Reşitliği Anlaşılan Kimseye Malını Teslim Etmenin Şartları:

Bu husus anlaşıldığına göre şunu bil ki; malm teslim edilmesi İki şartla olur. Bunlar da; reşitliğin anlaşılması ile baliğ olmaktır. Eğer bunlardan birisi bu­lunup da diğeri bulunmazsa, malın teslim edilmesi caiz değildir. Âyetin nassı bunu gerektirmektedir. Bu aynı zamanda İbnü’l-Kasım Eşheb ve İbn Ve-hb’in Malik’ten âyet ile ilgili olarak yaptığı rivayettir.

Ebû Hanife, Züfer ve Nehaî dışında fukahâ topluluğunun da görüşü bu­dur. Bunlar yirmibeş yaşa ulaşmak suretiyle reşitliğin görülüp anlaşılması şar­tını kabul etmezler. Ebû Hanife der ki: Çünkü bu yaşa gelen bîr kimse de­de olabilecek yaştadır. Bu ise onun görüşünün zayıf olduğunu ve Ebu Bekr er-Razi!nin Ahkâmu’l-Kur’ân adlı eserinde, Ebû Hanife lehine daha önceden geçtiği üzere iki âyeti değerlendirerek gösterdiği delilin, zayıflığını da orta­ya koymaktadır. Çünkü böyle bir şey, mutlak ve mukayyed kabilindendir. Mut­lak olan buyruk ise, usul âlimlerinin ittifakı ile mukayyet olana havale edi­lir, (Yani mukayyed’in getirdiği kayda itibar olunur). Eğer bir kimsenin bah­tı yoksa, onun dede olabilmesi ne ifade eder.

Şu kadar var ki bizim (Maliki mezhebine mensub) ilim adamlarımız, kız çocuk hakkında bulûğ ile birlikle kocasının onunla gerdeğe girmesi şartını koşmuşlardır. İşte o takdirde reşitlik hususunda gerekli deneme tahakkuk et­miş olur.

Ebû Hanıfe ile Şafiî bu görüşte değildirler. Onlar erkek ve kız çocuklar­da denemeyi az önce açıkladığımız şekilde kabul etmişlerdir. Şu kadar var ki bizim ilim adamlarımız şu sözleriyle aralarında fark görürler: Kız çocuğu erkek çocuğundan farklıdır. Çünkü kız çocuğu perde arkasındadır, işlerle ha­şir neşir olmaz. Bakire olduğundan dolayı da dışarılara çıkmaz. O bakımdan kız çocuğu hakkında onun nikâhlanması şartı gözönünde bulundurulmuştur. O vesile ile bütün maksatları anlamış olur, Erkek ise ondan farklıdır. Çünkü o tasarrufta bulunmak ve ilk yetişme çağından bulûğuna kadar insanlarla kar­şı karşıya bulunmak suretiyle bir takım bilgilere sahip olur. Bulûğ ile de ak­lı kemale erer. Böylelikle onun için maksat da hasıl olur.

Bununla birlikte Şafiî’nin görüsü daha doğrudur. Çünkü eğer kadın bü­tün iş ve maksatlarını bilen, malını saçıp savurmayan birisi ise, bizzat koca­sının onunla ilişkide bulunup haşefesini sokmuş olması reşitliğini hiç bir şe­kilde artırmaz.

Diğer taraftan ilim adamlarımız işi daha ileriye götürerek şöyle derler: Ko­casının kendisiyle gerdeğe girmesinden sonra çeşitli durumlarla içli dışlı ola­cak şekilde bir sürenin geçmesi de kaçınılmazdır, İbnü’l-Arabî der ki: Bu sü­renin belirlenmesi hususunda tlim adamlarımız birçok görüş ortaya koymuş­lardır. Babası olan kiz hakkında beş, altı ve yedi yıl ileri sürülmüş olması, bu görüşlerin bir kısmıdır. Babası da vasisi de bulunmayan yetim kız hakkında İse gerdeğe girmesinden sonra bîr yıl tesbit etmişlerdir. Ebedi olarak velayet altında tutulan kız için de, rüştü sabit olacağı zamana kadar, diye sınır ge­tirmişlerdir. Ancak bütün bunlara dair delil yoktur, Babası bulunan kız hak­kında bir takım yıllar sınırını getirmek oldukça zordur. Yeüm kız hakkında bir yıl diye sınır belirlemek ondan da zordur- Reşitliği açıkça ortaya çıkınca­ya kadar velayet altında bulunan kızın hacrinin devamına gelince; (reşitliği ortaya çıkınca) artık vasi, üzerindeki hacrini kaldırır, yahut da hakim o kızı onun hacri altından çıkartır, Kur’ârTın zahirinden anlaşılan budur.

Bütün bunlardan gozerilen maksat ve anlatılmak islenenler, yüce Al­lah’ın: “Şayet onlarda bLrreşitlik görürseniz” buyruğunun kapsamına gir­mektedir. O halde reşitliğın itibara alınması biricik yol olarak karşımıza çık­maktadır. Şu kadar var ki reşitliğın görülmesi, rüşte erenin durumunun fark-lılığına-göre farklılık arzeder. İşte sen bunu iyice belle; bunu esas alarak hü­kümler çıkar; fakat kendisine dair delil bulunmayan tahakkümlerden de uzak dur.[103]

7- Babası Bulunup Hacr Altındaki Kız Çocuğun Fiillerinin Hükmü:

Babası bulunan kız çocuğun bu süre (hacr süresi) içerisinde yaptıkları hu­susunda fukahâ farklı görüşlere sahiptir. Hacrin devamı dolayısıyla yaptık-lan red olunan işler diye değerlendirilir; hacrden sonra yaptıkları ise, caiz ola-

rak değerlendirilir, denilmiştir.

Diğer bir kısmı ise bu süre zarfında yaptıkları, yaptığı işin doğruluğu or­taya çıkmadıkça, reddedilecek işler olarak kabul edilir. Bundan sonra yap­tıkları ise, selîhliği ortaya çıkıncaya kadar geçerli olarak kabul edilir.

  1. Hacri Bitene Malını Teslim Etmenin Formaliteleri:

Hacr akında bulunan kimseye malını geri teslim etmek için Sultana (Dev­let yetkilisine) gerek var mıdır yok mudur, hususunda farklı görüşler vardın Bir kesim bu işin mutlaka Sultana götürülmesi ve onun huzurunda reşitliği-nin sabit olduktan sonra, malının ona teslim edilmesi kaçınılmazdır derken, bir diğer kesim de şöyle demektedir: Bu husus vasinin içtihadına bırakılmış­tır. Bu konuda işin Sultana götürülmesine gerek yoktur.

îbn Atiyye der ki; Günümüz vasilerinde doğru olan ise bu işin Sultana gö­türülmesinden ve onun huzurunda reşitliğinin tesbit edilmesinden uzak durmamaktır

Çünkü günümüzde bu husus çok az gerçekleşmekle birlikte vasîlerin ço­cuğu reşit kabul etmek, serihUği dolayısıyla hacı altında bulunanı ibra etmek üzere birbirleriyle anlaştıkları görülen bir husustur. [104]

  1. Reşitliği Tesbit Edildiğinden Malın Kendisine Teslim Edilmesinden Sonra Tekrar Sefihliği Görülecek Olursa:

Reşitliğinin ortaya çıkması sebebiyle malı kendisine teslim ediidikten sonra, savurganlığı ve doğru dürüst inalını idare edememesinin ortaya çık­masıyla tekrar sefil iliğe dönecek olursa, bize (Maliki mezhebine) göre hac­ri geri döner.

İki görüşünden birisine göre Şafiî de bu görüştedir.

Ebû Hanife ise tekrar hacri geri dönmez; çünkü o âkil ve baliğdir, der- Bu­na delil ise had ve kısaslardaki ikrarının geçerli olduğunun kabul edilme­sidir.

Bizim delilimiz yüce Allah’ın şu buyruklarıdır: “Allah’ın sizin içingeçim-lik kıldığı mallarınızı beyinsizlere vermeyin.” (cn-Nisâ, 4/5) Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “Eğer üzerinde hak olan (borçlu) be­yinsiz yahut zayif olur yahut bizzat yazdırmaya gücü yetr&ezse onun veli­si adaletle yazdırsın.” (el-Ba.ka.ra, 2/282)

Bu buyruklarda böyle bir kimsenin sefih olarak hacr altına alınması ile ser­best bırakılmasından sonra bu sefihliğin tekrar başgöstermesi arasında fark gözetilmemektedir. [105]

  1. Vasinin Yetimin Malında Tasarrufunun Sınırları:

Vasinin yelimin malında babanın yapma hakkına sahip olduğu ticaret, ibdâ'[106] alım ve satım gibi işleri yapması caizdir. Aynî ma Harından, ekin, davar gibi mallarından zekâtını ve fitresini de ödemesi gerekir. İşlediği cinayetle-rin diyetlerini ve para bedellerini, telef ettiği şeylerin kıymetlerini, anne-ba-banm nafakası ile ödenmesi gerekli diğer haklan da öder.

Yetimi evlendirmesi ve onan adına malından melırirû ödemesi caizdir. Onun adına cariye yatın alabilir, onun haklarını gözetmek şartıyla leh ve aley­hine sulh yapar.

AlacakİLİarın bazılarının borçlarını ödeyip geriye diğer borçlarını ödeye­bilecek kadar bir miktarı kalmış ise, vasinin bu yaptığı uygulama caiz (ge­çerli) dir. Şayet malının geri kalan kısmı lelcf olursa, diğer alacaklıların va­si üzerinde alacak bir şeyleri olmaz. Aynı şekilde borçlarını tahsil etmiş olan­lardan da alacakları olmaz. Alacaklılar malın bütününü borçlarına karşılık al­dıktan sonra, başka alacaklılar gelecek olursa, eğer vasi geri kalan borçlan biliyor yahut ölmüş kimsenin ödenmemiş borçları yapmış olduğu biliniyor ise- o takdirde vasi hisselerine uygun olarak kendilerine isabet edecek olan miktarı bu alacaklılara tazminat olarak öder ve daha önceden borçlarını tah­sil etmiş olanlara o miktarda rücü’ eder (geri alır). Şayet bu durumu bilmi­yor ve ölen şahsın da. böyle bir borçla borçlandığı bilinmiyor ise, vasinin her­hangi bir yükümlülüğü olmaz.

Eğer vasi şahid tutmaksızın ölenin borcunu ödeyecek olursa, tazminatı­nı öder. Şayet şahid tular ve şahidlerin öldüğü vakte kadar iş uzayıp gider­se (yani geri kalan alacaklıların alacaklarını İstemesi bu vakte kadar kalırsa) herhangi bir şey ödemesi gerekmez. Bakara Sûresi’nde yüce Allah’ın: “Şa­yet onlarla bir arada yaşarsanız onlar sizin kardeşlerinizdir.. ” (2/220. âyet, 6. başlıkta) buyruğunu açıklarken, vasinin harcama (infak) ve diğer hu­suslara dair hükümlerini yeteri kadar açıklamış bulunuyoruz.

Cenab-ı Allah’a hamd olsun-[107]

  1. Yetimlerin. Mallarını Büyümeden Önce Yemeye Kalkışmak:

Yüce Allah’ın: “Büyüyecekler diye onları israfla tez elden yemeyin” buy­ruğundan maksat, -hitabın delili nazarı itibara alınarak- israfa sapmaksızm mal­larını yemenin caiz olduğunu anlatmak değildir. Aksine inaksal, yetimlerin mallarını yemeyiniz, çünkü o bir israftır, demektir. Şanı yüce Allah vasilere -ileride açıklanacağı üzere- kendileri için mubah olan miktarın dışında ye­timlerin mallarından yemeyi yasaklamaktadır.

İsraf; sözlükte ifrata kaçmak ve haddi aşmak demektir. Âl-i İmran Sûre-si’nde (3/147. âyette) bu hususa dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır, İs­raf aynı zamanda infak ve harcamada yanlışlık yapmak demektir. Şair’in şu beyiti bu kabildendir:

“Onlar sekiz kişi tarafından güdülen yüz deve verdiler Bu bağışlarında ne bir başa kakma vardır, ne de bir israf.”

Yani verdikleri bu yerlerde hatalı davranmıyorlar. Bir başka şair de şöy­le demektedir:

Ye onlardan biri&i, atlar kendilerini çiğ^yip geçerken: Çok israf ettiniz

(lıaddî aşıp yanlışlık yaptınız), dedi. Biz de: Gerçekten biz böyle israf edenleriz, diye cevap verdik.”

en-Nadr b. Şumeyl der ki: Şeref, .savurganlık ve gaflet anlamına geiir. İle­ride yüce Allah’ın İzniyle el-En’am Sûresi’nde (. 6/110. âyet 23. başlıkta) is­rafa dair daha geniş açıklamalar gelecektir.

Tez elden” buyruğunun manası onlar büyümeden önce, acele ederek de­mektir. Büyümek ise bülûg halidir. Tez elden (el-bidâr) kelimesi mübadere şek­linde de aynı manada kullanılabilir. Tıpkı kıtal ve mukatele kelimelerinde ol­duğu gibi. Bu kelime Câyet-i kerimede) “isrâfen” buyruğuna atf edilmiştir.

“Büyüyecekler diye” buyruğu ise “bidat” kelimesi ile mahallen man-subdur. Anlamı da şudur: Yani ey yetimin vasisi, hacrin (himayen, gözetimin.) altında bulunanın malını ganimet bilerek, reşit olup da malım almadan ön­ce elini çabuk tutayım deyip yemeye kalkışmayasın.

Buyruğun bu şekildeki açıklanması îbni Abbas ve başkalarından nakle­dilmiştir. [108]

  1. Zengin Vasi, Yetimin Malından Yememelidir:

“Zengin olan afi fi i k etsin” buyruğunda yüce Allah, yetimlerin malların­dan vasilere nelerin helâl olduğunu beyan etmektedir. Bununla zengine velayeti altındaki yetimin malını yemekten uzak durmasını emretmekte, la-kir olan vasiye de onun malından maruf ölçüler içerisinde yemeyi mubah kıl­maktadır.

Kişinin bir şeyden uzak durmasını, kendini alıkoymasını ifade etmek

üzere; kelimeleri afiftik etti, afif davrandı, anlamında kul­lanılır. Bir şeyden afiftik etmek o şeyi terk etmek demektir. Yüce Allah’ın şu buyruğu da bu kabildendir: “Nikahlanmak imkânı bulamayanlar da iffet­li davransınlar.” (en-Nûr, 24/33) İffet, helâl olmayan ve yapılmaması gere­ken şeylerden uzak durmak demektir.

Ebû Dâvûd, Huseyn el-Muallim yoluyla Amr b. Şuayb’dan o babasından, o da dedesinden rivayetine göre bir adam Peygamber (sav)’ın huzuruna ge­lerek şöyle dedi: Ben fakirim ve hiçbir şeyim yok. Himayem altında da bir yetimim var (onun malından yiyebilir miyim)? Bunun üzerine Hz. Peygam­ber şöyle buyurdu: “İsrafa sapmaksızın, savurganlık etmeksizin ve onun ma­lından da kendin için bir şey satmaya^ biriktirmeye kalkışmaksızm yetiminin malından yiyebilirsin.”[109]

  1. İffetli Davranmaları Yahut Maruf Ölçüler İçerisinde Yemeleri Emrolunan Muhatapların Kimliği;

ilim adamları, muhatapların kimler oldukları, bu âyet-i kerimeden kimle­rin kastedildiği hususunda, farklı kanaatlere sahiptir. Müslim’in Sahih’inde Hz. Aişe’den yüce Allah’ın: “Zengin olan afifiik etsin, fakir olan da örfe göre yesin” buyruğu ile İlgili olarak şöyle dediği nakledilmektedir: Bu buyruk, gö­zetimi altında yetim bulunan ve onun durumunu İslah etmeye çalışan, yeti­min velisi hakkında nazil olmuştur. Eğer muhtaç bir kimse ise yetimin ma­lından yemesi caiz olur.

Bir rivayette de; malının miktarına göre maruf ölçüler içerisinde… denil­mektedir.[110]

Kimisi de şöyle demektedir: Maksat şudur: Eğer yetim zengin ise ona bol bol harcamada bulunur ve kendisi de yetimin malına elini sürmez. Şayet fa­kır ise, ona malının miktarına göre harcamada bulunur. Bu açıklamayı Rabia ile Yalıya b. Said yapmıştır.

Ancak birincisi cumhurun görüşü olup sahih olan görüştür. Çünkü yetim, küçüklüğü ve sefihliği dolayısıyla kendi malında tasarrufta bulunması husu­sunda muhatap alınmaz. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [111]

  1. Maruf Ölçüler İçerisinde Yemenin Mahiyeti;

Cumhur, maruf ölçüler içerisinde yemenin mahiyeti hakkında farklı gö­rüşlere sahiptir.

Bir topluluk der ki: Burda maruf ölçüler içerisinde yemek, muhtaç oldu­ğu vakit yetiminin malından borç alması, ödeme imkânı olduğunda da o borcunu ödemesi demektir. Bu, Ömer b. el-Hattab, İbn Abbas, Abîde (es-Selmâ-nî), İbn Cübeyr, eş-Şa’bî, Mücahid ve Ebu’l-Âliye’nin görüşüdür. Aynı zaman­da el-Evzaî de bu görüştedir Bununla birlikte, ihtiyacı olan miktardan faz­lasını da borç almaz. Hz, Ömer der ki: “Şunu bilin kt, ben Allah’ın malına kar­şı kendi durumumu, velinin yetimin malına karşı durumu gibi tesbit ettim. Eğer ihtiyacım olmazsa afiflik ederim. Eğer fakir düşersem maruf ölçüler içe­risinde yerim. Ödeme imkânım olduğu vakit de o aldığımı öderim.”[112]

Abdullah b. el-Mübarek de Asımdan, o Ebul-Aliye’den şunu rivayet et­mektedir; “Fakir olan da örfe göre yesin” yani borç olmak üzere yesin^ de­dikten sonra: “Mallarını kendilerine geri verdiğiniz zaman onlara karşı şa-hid bulundurun” buyruğunu okudu.

ikinci bir görüş de İbrahim, Atâ, Hasan-ı Basrî, Nehâî ve Katâde’den ri­vayet edilmiştir. Buna göre onlar, maruf ölçüler içerisinde bir şeyler yiyen fa­kir vasinin, o yediklerini ödeme yükümlülüğü yoktur Çünkü bu onun yeti­me nezaret etmesinin bir hakkıdır, Fukahânm kabul ettiği görüş de budur. e]-Hasen ayrıca der ki: Bu, Allah tarafından ona yedirilen, ikram edilen bir miktardır. Çünkü o açlığını giderecek kadar yer, avretini örtecek kadar giyi­nir. Bununla birlikte kalitesi yüksek keten ve takım elbiseler giyinme yolu­na gitmez-

Bu görüşün sıhhatine delil ise, ümmetin şu husus üzerinde icmâ’ etmiş ol­masıdır Müslümanların işlerini görüp gözeten İmamın (İslâm Devlet başka­nının) maruf ölçüler içerisinde yediğini ödemek yükümlülüğü yoktur. Çün­kü yüce Allah, onun payını Allah’ın malı arasında olmak üzere tesbit etmiş­tir O bakımdan Hz. Ömer’in söylediği kabul edilen: “Eğer imkânım olursa aldığımı öderim” şeklindeki ifadesinde (öbür görüşü savunanların lehine) de­lil yoktur.

İbn Abbas, Ebu’l-Âliye ve eş-Şa’bî’den rivayete göre maruf ölçüler içeri­sinde yemek, nasıl uyuz develeri katranlıyor, kaybolan bir malı ilan ediyor, havuzları su sızdırmasın diye sıvıyor, hurmaları topluyor ise, onun gibi da­varların sütlerinden yararlanmak, malın aslına zarar vermemek şartıyla kö­leleri istihdam etmek ve bineklerin sınma binmek gibi faydalar sağlamakla olur. Malların ayni kısmına ve asıllarına gelince; vasinin bunlardan birşey al­ma hakkf yoktur.

Bütün bunlar fukahânm şu sözlerinin kapsamına dahildir: O yaptığı işin ücreti kadarını alabilir. Bir gurup; işte maruf ölçüler içerisinde yemek budur. Bunun için Öötme yapması sözkonusu değildir, fakat bundan fazla yemesi ise haram kılınmıştır. cl-Hasen b. Salih b. Hayy -tbn Hayvan da denilir- ise babanın tayin ettiği vasi ile hakimin tayin ettiği vasi, arasında fark gözetmektedir. Ona göre babanın tayin ettiği vasi maruf ölçüler içerisinde yetimin ma­lından yiyebilirse de, hakimin tayın ettiği vasinin herhangi bir şekilde yeti­min malından yeme imkânı yoktur. îşte bu da üçüncü bir görüştür.

Konuyla ilgili dördüncü bir görüş de Mücahid’den şöylece rivayet edilmek­tedir: Vasi, yetimin maundan borç da alamaz, başka bir yolla da alamaz. Onun kanaatine göre âyet-İ kertme yüce Allah’ın şu buyruğu ile nesli edilmiştin “Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyin. Aranızda kar­şılıklı bir anlaşma ile gerçekleştirdiğiniz bir ticaret olması müstesna.” (en-Nisâ, 4/29) Böyle bîr yolla yemek ise, bir ticaret değildir. Zeyd b. Eslem de der ki: Bu âyet-i kerimedeki ruhsat yüce Allah’ın: “Şüphe yok ki zulüm­le yetimlerin mallarını yiyenler…” (en-Nisâ, 4/10) buyruğu ile nesh edilmiş­tir. Bişr ir el-Velid de libu Yusuf’tan şöyle dediğini nakletmektedir: Bilemi­yorum, belki de bu âyet-i kerime yüce Allah’ın: “Ey iman edenler! Malları­nızı batıl yollarla yemeyin, aranızda karşılıklı bir anlaşma ile gerçekleştir­diğiniz bir ticaret olması müstesna” (en-Nisâ, 4/29) buyruğu ile nesh edil­miştir.

Konu ile ilgili bir beşinci görüş ise; ikâmet hali ile yolculuk hali arasın­da fark gözeten bir görüştür. Eğer yetim ile birlikte şehirde ikamet etmekte ise; onun malından yiyemez. Şayet onun için yolculuk yapma gereğini du­yarsa o takdirde ihtiyaç duyduğu kadarını alabilir. Ve ondan herhangi bir şey brriktiremez. Bu, Ebû Hanife ile onun iki arkadaşı Ebû Yusuf la Muhammed’in görüşüdür.

Alttncı bir görüş; Ebû Kilâbe der ki; O topladığı mahsullerden maruf öl­çüler içerisinde yesin. Onun nakdî servetinden İse, borç olsun, başka türlü olsun herhangi bir şey almak hakkına sahip değildir.

Yedinci bir görüş İkrime, İbn Abbas’uın: “Fakir olan da öffe göre yesin” buyruğu ile ilgili olarak şöyle dediğini nakleder: Eğer muhtaç olur ve zorun­lu bir ihtiyaç duyarsa (yesin). eş-Şa’bı der ki: Böyle bir durumda kan ve do­muz eti yemesi helâl olacak olursa yetimin malından alır» daha sonra öde­me imkânı bulursa öder. en-Nelıhas ise der ki: Böyle bîr görüşün anlamı yok­tur Çünkü bu derecede zaruret haline düşecek olursa, o yetimin malından olsun, onun dışında başkasının malından kendisini hayatta tutacak kadarı­nı alabilir.

Yine ibn Ab bas ve en-Nehaî der ki: Maksat vasinin kendi malından ma­ruf ölçüler içerisinde yemesidir Tâ ki yetimin malından yemeye muhtaç ol­masın. Böylelikle zengin kimse zenginliği dolayısıyla afiftik etmiş olur, fakir kimse de kendisine (kendi öz malandan) harcamalarını alabildiğine kısar ki, yetiminin malına ihtiyaç duyacak hale düşmesin,

en-Nehlıas der ki: Bu açıklama bu âyet-i kerimenin tefsiri ile Ügiii olarak

yapılan rivayetlerin en güzelidir. Çünkü başkalarına ait mallar mahzur (hak-sîz yere el sürülmesi haram) olan mallardır. KaL’î bir delil ile olmadığı süre­ce o mallardan herhangi birine el sürmek serbest olamaz.

Derim ki: el-Kiyâ, et-Taberî, Ahkâmu’l-Kur’ân adlı eserinde bu görüşü ter­cih ederek şöyle demektedir: Seleften bazı kimseler bu âyet-i kerimenin hük­mü gereğince vasinin küçüğün malından israf sınırına ulaşmayacak bir mik­tarda yiyebileceği vehmindedir. Bu ise yüce Allah’ın: “Mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyin. Aranızda karşılıklı bir anlaşma ile gerçekleştirdi­ğiniz bir ticaret olması müstesna” (en-Nisâ, 4/29) buyruğuna muhaliftir. Böy­le bir şey ise yetimin malında tahakkuk etmemektedir. Yüce Allah’ın: “Zen­gin olan afiflik etsin” ifadesi, kişinin kendi malı ile alâkalıdır, yetimin ma­lı ile değil. Bunun da manası şudur: Yetimin malını kendi mallarınızla birlik­te yemeyiniz. Aksine yalnızca kendi mallarınızdan yemekle yetininiz. Buna yüce Allah’ın; “Onların mallarını mallarınızla karıştırarak yemeyin. Mu­hakkak bu büyük bir günahtır” < en-Nisâ, 4/2) buyruğu da buna delâlet et­mektedir. Yüce Allah’ın: “Zengin olan afiflik etsin, fakir olan da örfe gö­re yesin” buyruğu ile de yetecek miktarı aşmama hususu açıkça ortaya çık­makladır. Tâ ki yelimin malından yemek gereğim duymasın. İşte âyel-i ke­rimenin ihtiva ettiği anlamın tamamı budur Bizler başkasının malını rızası ol­maksızın -özellikle de yetim hakkında- yemeyi yasaklayan muhkem bir ta­kım âyetlerle karşı karşıya bulunuyoruz. Bu âyet-i kerimenin ise bir kaç ma­naya gelme ihtimali olduğunu görmekteyiz. O halde bu âyet-i kerimeyi ko­nu ile ilgili diğer muhkem âyetlerin manasına göre anlamak kaçınılmaz bir haldir.

Konu ile ilgili .selefin kanaatine destek bulmak amacıyla: Hakimler de müs-lümanlara yaptıkları iş dolayısıyla rızıkl arını (maaşlarını) almaktadır. Vasiyi de aynı şekilde yetim için çalışan bir kişi olarak göremez miyiz ve niçin yap­tığı iş kadar ücret almasın? diye bir som sorulacak olursa ona şöyle cevap ve­rilir:

Şunu bil ki, seleften hiçbir kimse vasinin zengin olmakla birlikte küçük çocuğun malından birşeyler almasını vasi için caiz kabul etmemiştir, Halbu­ki hakimin durumu böyle değildir. İşte bu, iki mesele arasındaki bir farktır. Aynı şekilde islâm’ın gerekli kıldığı işleri İfa eden l’akihlerin, hakimlerin ve halifelerin aldıkları malların muayyen bir maliki yoklur. Şanı yüce Allah bu sahipsiz malı belli bir lakım niteliklere sahip bazı sınıflara tahsis etmiştir. Ha­kimler de bu sınıflardan birisidir. Vasi ise yaptığı iş karşılığında muayyen bir kimsenin malını onun rızası olmaksızın almaktadır. Yaptığı işin miktarı ve ma­hiyeti ise meçhuldür. Aldığı ücret de meçhuldür. Böyle bîr şeyin ise hak edil­me ihtimali uzaklır.

Derim ki- hocamız İmam Ebul-Abbâs şöyle derdi: Fğer yetimin malı, ve­lisini kendi özel ihtiyaçlarını ve işlerini aksatacak derecede meşgul edecek şekilde büyük bir uğraşıyı gerektirecek kadar çok ise, o takdirde veliye yap­tığı işin ücreti tesbit edilir. Şayet kişiyi kendi ihtiyaçlarını görmekten alıkoy­mayacak kadar önemstz ise, o maldan hiçbir şey yemez. Bununla birlikte ye­time zarar vermeksizin ve çoğa da kaçmaksızın az miktarda bir süt İçmesi, yahut az miktarda yiyecek veya yağ yemesi de müstehabtır Hatta adeten ta­rafların biribirierine müsamaha ettikleri görülegeien miktarda dahi yiyebilir. Hocamız devamla der ki: Sözünü etçiğimiz ücret, az miktarda hurma, yahut süt yemek maruf” olan şeylerdir. O bakımdan âyetin buna göre anlaşılması uy­gun düşmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Derim ki: Bununla birlikte bundan daiıi sakınmak Allah’ın izniyle daha ia-ziletli oİandtr.

Miras paylaştırıcı hakimin alıp da rüsum adım verdiği ve ona tabi olan­ların yaptıkları talanlara gelince; ben bunun açıklanabilir veya helâl olabi­lecek tarafını bilmiyorum. Bunlar yüce Allah’ın: “Şüphe yok ki haksızlıkla ye­timlerin mallarını yiyenler karınlarına ancak bir ateş yemiş olurlar” (en-Nisâ, 4/10) buyruğunun genel kapsamına girmektedirler. [113]

  1. Yetimlere Mallarını Teslim Ederken Şahid Bulundurmak:

Yüce Allah: “Mallarını kendilerine geri verdiğiniz zaman onlara kar­şı şahid bulundurun” buyruğunda, gerekli şekilde korunmaya yahut töhmet­leri izale etmeye dikkat çekmek üzere şahid tutmayı emretmektedir. Bu şe­kilde şahid tutmak, bjr gurup ilim adamına göre müstehaptır. Bu konuda da vasinin sözü kabul edilir. Çünkü vasi güvenilir (emin) bîr kimsedir.

Bir diğer kesim ise, bu tarzdır, demektedir. Âyetin zahirinden anlaşılan da budur; ve vasi sözü kabul edilen emin bir kimse değildir. Tıpkı kendisine ve­rileni geri verdiğini iddia eden vekil yahut yanında emanet bırakılan kimse gibidir. Çünkü vasi olsa olsa baba tarafından emin görülen bir kimsedir. Ba­ba onu emin gördüğü sürece onun başkası hakkında söyleyeceği söz, kabul edilmez. Nitekim vekil olan bir kimse, adil olarak bilindiği için kendisine em-rolunanı Zeyd’e verdiğini iddia edecek olursa, beyyine ile bunu ortaya koy­madığı sürece bu iddiası kabul olunmaz, İşte vasinin durumu da böyledir,

Ömer b, cl-Hattab (r.a) ile İbn Cübeyr’in görüşüne göre ise burada sözü geçen şahid bulundurmak, vasinin daha önce fakirken yeşimin malından al­dığı borcu bolluğu esnasında ödemesi hali hakkındadır.

Abîde der ki: Bu âyet-i kerime, yetimin malından birşeyJer yiyenin o mik­tarı ödemesinin vacib oluşuna bir delildir. Buna göre âyetin manası şöyle olur; Sizler yetimin malından bir miktar borç alır yahut yiyecek olursanız, bunu öde­meniz halinde şahid bulundurunuz.

Doğrusu ise lafzın hem bu hali hem de diğer halleri de kapsadığı şeklin­dedir.

Buyruğun zahirine göre maksat şudur: Sizler velayetiniz altında buluna­na herhangi bir hacamada bulunacak olursanız, şahid tutunuz. Tâ ki herhan­gi bir anlaşmazlık ortaya çıkacak olursa, beyyine getirmek imkânı bulunsun. Çünkü şahid tutmak suretiyle emanet olmak üzere kabz olunan her bir maldan ibra olmak, ancak onun ödendiğine dair şahid tutmakla mümkün olur. Çünkü yüce Allah: “Şahid bulundurun” diye buyurmaktadır. O halde şayet şahid tutmaköizm birseyler kabz etmiş ise, o kabzettiğini tekrar ödemesi ha­linde ödediği kimseye karşı bunu ödediğine dair şahid tutmasına gerek yoktur.

Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [114]

  1. Veli Ya da Vasi, Yetimi, Bedenen Korumakla da Mükelleftir.

Vasi ya da kefil (yetimi gözeten kişi ya da veli) yetiminin malını korumak, o malı uygun şekilde artırıp çoğaltmakla yükümlü olduğu gibi, küçüğü be­denen de korumakla yükümlüdür. Yetimin malını korumayı, gereken şekil­de zaptu rapt altına almakla gerçekleştirir. Bedenini de edebiyle korur. Bu anlamdaki açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/220. âyette) geç­miş bulunmaktadır.

Rivayete göre adamın birisi Peygamber (sav)’a gelip şöyle demiş: Benim himayem altında bir yetim vardır, Onun malından birseyler yiyeyim mi? H2. Peygamber şu cevabı verdi: “Hvet, onun malından kendin için mal ayırıp bi-riktirmeksizin ve onun malıyla kendi malını korumak yoluna gitmeksizin (yi­yebilirsin).” Peki ey Allah’ın Rasûlü onu döveyim mi? deyince, Hz, Peygam­ber: “Hangi sebepten kendi çocuğunu dövüyorsan o sebepten dolayı (döve­bilirsin),”[115]

Îbnü’l-Arabi der ki: (Bu) her ne kadar senet itibari ile sabit değilse de, her­hangi bir kimse artık bundan başka bir çare de bulamaz.[116]

  1. Allah Herkesin Hesabını Görecek Olandır:

Yüce Allah’ın; “Hesap sonıcu olarak Allah yeter” buyruğu amellerinizi hesaba çeken ve onların karşılığını verecek kimse olarak Allah yeter, demek­tir. Bu herhangi bir hakkı inkâr eden herkes için bir tehdittir. Lafzatullah ba­şına gelen “be” harfi zaittir. Bu buyruk ref mahallindedir. [117]

  1. Baba ve anne ile yakın akrabaların bıraktıklarından erkekler için bir pay, yine anne ve baba ile yakın akrabaların bıraktıkların-dan kadınlar için 4e bir pay vardır. Bu, o maldan -az veya çok olsun- farz kılınmış bir paydır.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:

  1. Âyetler Arası İlişki ve Âyetin Nüzul Sebebi:

Yüce Allah yetimlerin durumunu sözkonusu ettikten sonra hemen ardın­dan mirasa dair hususları zikretmektedir.

Âyet-i kerime Ensardan Evs, b. Sabit hakkında nazil olmuştur. Evs vefat etmiş ve geriye Um Kucce[118] adında bir hanım ile yine ondan doğma üç kız bırakmıştı. Ölenin amcaoğullarından ve vasilerinden Süveyd ile Arfece adın­daki iki kigi kalkıp onun malını aldılar, hanımına ve kız çocuklarına hiçbir şey vermediler. Cahiliyye döneminde Araplar, kadınlara da, -erkek dahi ol­salar- küçük çocuklara da hiçbir miras vermezler ve atların sırtında savaşan, mızraklarla vuruşan, kılıçla dövüşen ve ganimet elde edenden başkasına bir-şey verilmez, diyorlardı.

Um Kücce bu hususu Rasûlullalı (sav)’a anlatınca, ölenin amca çocukla­rını çağırdı. Kendisine: Ey Allah’ın Rasûlü, dediler bu kadının çocukları ne ata biner, ne zayıf düşmüş birisine yardım edebilir, ne de düşmana bir zara­rı dokunabilir. Bunun üzerine Hz, Peygamber: “Şimdi gidiniz, Allah’ın bu hu­susta bana neler emredeceğine bir bakayım” dedi.

Bunun üzerine yüce Allah, onlan reddetmek, sözlerini ve cahilce giriştik­leri tasarruflarını iptal etmek üzere bu âyet-i kerimeyi indirdi.[119]

Çünkü küçük mirasçıların büyüklere nisbetle daha bir hak sahibi olma­ları gerekirdi. Zira onlar tasarrufta bulunmak, kendi menfaatlerine olan iş­lere nezaret etmek imkânına sahip değiller. Oysa cahiliyye Arapları hükmü tersyüz ettiler, mirastaki hikmeti iptal ettiler. Hevâlarına uyarak saptılar, gö­rüş ve tasarruflarında hataya düştüler.

  1. Âyet-i Kerîmenin İfade Ettiği Diğer Hususlar:

İlim adamlarımız der ki: Bu âyet-i kerimede üç husus ifade edilmektedir. Birincisi mirasın illeti (gerekçesi, sebebi) açıklanmaktadır, bu da akrabalık­tır. İkincisi, yakın yahut uzak olsun her türlüsüyle akrabalığın genelliği, üçüncüsü ise genel bir ifade ile farz olarak tesbit edilen payın dile getirilme­si. Bu mücmel İfadeler ise, mirası anlatan âyet-i kerimelerde açıklanmakta­dır. O bakımdan bu âyet-I kerime hüküm için ve bu bozuk görüşün iptal edil­mesi için bir hazırlık mahiyetindedir. Sonunda konu ile ilgili rahatlatıcı ve ye­terli açıklama geldi. [121]

  1. Akrabalık Kavramının Kapsamı:

Rivayette sabit olduğuna göre Ebu Talha malı olan Bi’ruhâ’yı sadaka ola­rak bağışlayıp, Peygamber (sav)’a bunu zikredince Hz. Peygamber ona: “Sen onu fakir akrabalarına tahsis et (vakfet)” diye emretmiş, bunun üzeri­ne o da orayı Hassan ve Ubeyy’e vermişti. F.nes der ki; Her ikisi de ona ben­den dalıa yakın idiler.[122]

Ebû Dâvûd der ki: Bana Muhammed b. Abdullah el-Ensari’den ulaştığına göre o şöyle demiş: Ensardan olan Ebu Tallıa’nın adı Zeyd’dir. Onun geriye doğru nesebi şöyledir: Zeyd b. Selıl b. el-Esved b. Haram b. Amr b. Zeydi Me-nat b. Adiyy b. Amr b. Malik b. en-Neccar, Hassanın da nesebi geriye doğ­ru şöyledir: Hassan b- Sabit b. el-Münzİr b. Haram. Böylelikle her ikisi Ha­ram adındaki üçüncü atalarında neseblcri bir araya gelmektedir. Ubey’in de geriye doğru nesebi şöyledir: Ubey b. Ka’b b. Kays b. Ubeyd b. Zeyd b. Mu-aviye b, Amr lx Malik b. en-Neccar. {Muhammed b. Abdullah) el-Ensarî der ki: İşte Ubû Talha İle benim babam arasında altı baba (göbek) vardır. [123] (Ebû Dâvûd) dedi ki: Amr b. Malik ise, Hassan’ın da, Ubey b. Kâab’ın da, Ebu Tal-ha’nın da nesebinin kavuştuğu dedeleridir.

Ebû Ömer (İbn Abdi’1-Berr) der ki: tşte bu ifadede, akrabalığın neseb iti­bari ile bu derecede ve buna yakın derecelerde olanlar için sözkonusu ol­masını gerektiren bir mana vardır. Bundan daha yakın olanın akrabalık kapsamına girmesi ise öncelikle sözkonusudur. [124]

  1. Kadınların da Mirastan Paylan Vardır:

“Bu, o maldan az veya çok olsun farz kılınmış bir paydır” buyruğuyla

yüce Allah, kız çocukların da mirasta bir paylarının olduğunu tesbit etmek­le beraber bunun ne kadar olduğunu beyan etmemektedir. Bunun üzerine Peygamber (sav), Suveyd İle Arlece’ye Evs’in malından herhangi bir şeyi da­ğıtmamaları için haber gönderdi. Çünkü yüce Allah, Evs’in kız çocukları için de bir pay ayırdığını belirtmektedir. Bununla birlikte bu miktarın ne kadar olduğunu beyan etmemiştir, O bakımdan Rabbimizin ne inzal buyuracağım beklemek gerekir (dedi). Bunun üzerine yüce Allah’ın: “Çocuklarınız hak­kında Allah size şöyle emrediyor…” buyruğundan itibaren: “En büyük kurtuluş işte budur” (en-Nisâ, 4/1143) buyrukları nazil oldu. Hz. Peygam­ber onlara: “Um Kucce’ye Evs’in geriye bıraktığı malın sekizde birini, kız ço­cuklarına üçte ikisini veriniz, malın geride kalan bölümü de sizindir” diye ha­ber gönderdi.[125]

  1. Gayrimenkullerin Paylaştırılması:

İlim adamlarımız bu âyet-i kerimeyi kalan mirasın durumunda değişiklik olacaksa da hisselere göre paylaştırılacağına delil göstermişlerdir. Hamam, ev, zeytinlerin toplandığı yer ve pay sahiplerinin orada yerleştirilmesi sure­tiyle faydalanılmaz hale gelen ev gibi.[126]

Malik der ki: Onlardan herhangi birisi kendisine düşen paydan faydalan­ması sözkonusu olmasa bile bu paylaştırılır. Çünkü yüce Allah: öBuf o mal­dan az veya çok olsun farz kılınmış bir paydır” diye buyurmaktadır.

Aynı zamanda bu İbn Kİnane’nin de görüşüdür. Şafiî de böyle demiştir, Ebû Hanife’nin görüşü de buna yakındır. Ebû Hanife der ki: İki kişinin or­tak olduğu küçük bir ev, ortaklardan birisi tarafından pay edilmesini ister­ken, diğeri bunu kabul etmiyorsa, ev kabul etmeyenin payına verilir.

İbn Ebi Leylâ ise der ki: Eğer pay sahipleri arasında kendisine verilecek paydan faydalanamayacak durumda olan varsa, o mal paylaştırılmaz. Pay sa­hiplerinden herhangi birisine zarar gelmenin sözkonusu olduğu herbir pay­laştırma yapılmaz. Bu Ebu Sevr’in de görüşüdür

Îbnü’l-Münzir der ki: îki görüşün daha sahih olanı budur. Ayrıca İbnü’l-Kasım da, -İbnü’l-Arabi’nin naklettiğine göre- bunu Malik’ten de rivayet et­miştir. İbnü’l-Kasım der ki: Benim görüşüme göre paylaştırılamayan ev, oda ve hamamlar ile paylaş tın İmasında zarar bulunup ta paylaştırıldtğı takdirde ondan yararl anı lamı yacak ise, o mai şuPa hakkı sözkonusu olmaksızın satı­lır. Çünkü Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Pay edilemeyen her şeyde şuf a sözkonusudur. Eğer sınırlar ortaya çıkacak olursa şuPa sözkonusu olmaz.”[127] Böylelikle Hz. Peygamber, sınırların belirlenme ihtimali bulunan herşey hakkında şuf a’nın sözkonusu olacağını, sınırlarının belirlenmesi mümkün olan arasından da paylaştırılmayan şeylere şuf a’nın taalluk edeceğini belirlemiş olmaktadır. Hadisin delil olarak ifadesi budur,

Derim ki: Bu görüşün lehine delillerden birisi de, Dârakutnî’nin İbn Cü-reyc yoluyla rivayet ettiği hadis-i şeriftir. İbn Güreye der ki: Bana Sıddık b. Mûsâ, Muhammed b. Ebi Bekr’den, o babasından, o da Peygamber (sav)’dan rivayetine göre, Peygamber şöyle buyurmuş: “Paylaştırılması kabil olan şey dışında mirasçılar aleyhine parçalayıp dağıtma olmaz.”[128]

Ebû Ubeyd der ki: Bu şöyle olur: Adam ölür ve geriye öyle birşey bıra­kır ki, mirasçıları arasında paylaştırılacak olursa bu ya onların hepsine zarar verir, yahut bir kısmına. İşte hadis böylesinin paylaştı almayacağını söylemek­tedir. Geriye bir mücevherat, hammam, atlas kumaş ve benzeri şey bırakmak buna bir örnektir. Hadis-i şerifte geçen “tadiye” kelimesi birşeyi parçalayıp dağıtmak demektir. Yüce Allah’ın şu buyruğu da bu kabildendir:

Onlar ki, Kur’ân’ı bölük pörçük ettiler” (el-Hicr, 15/91).

Yüce Allah, âyet-i kerimede: “Zarar verici olmayan,,,” diye buyurarak (en-Nisâ, 4/12) zarar vermeyi kabul etmemektedir. Nitekim Hz. Peygamber der “Zarar vermek de yoktur, zarara karşılık zarar da verilmez.[129] diye buyurmak­tadır. Aynı şekilde âyet-i kerîmede paylaştırma da sözkonusu edilmemekte­dir. Âyet-i kerime yalnızca az ya da çok olsun, küçüğün de, büyüğün de pay alması gerektiğini ortaya koymaktadır ve cahiliyyedeki kanaatleri reddetmek üzere: “Erkekler için bir pay… kadınlar için de bir pay vardır” diye buyur­maktadır. Bu husus oldukça açıktır.

Payım ortaya çıkarılmasına gelince; bu da bir başka delilden alınmaktadır. O da mirasçının şöyle demesi ite olur: Yüce Allah’ın buyruğu gereğince ba­na ödenmesi gereken bir pay vardır. O payı kullanmama imkân veriniz. Ona ortak olan kimse de ona şöyle cevap verir: Özel olarak o paydan yararlanma imkânını sana vermemize imkânımız yoktur. Çünkü böyle bir imkân ma­lın itsad edilmesi, şek] inin değiştirilmesi, kıymetinin eksilmesi gibi sebepler dolayısıyla, benim de, senin de zarar görmemiz sonucunu verir. Bu durum­da tercih sözkonusu olur. Daha zahir (kuvvetli) olan görüş, menfaati ortadan kaldıran ve malın kıymetini eksilten paylaştırmanın sözkonusu olmayacağı şeklindedir. Bunun da az önce sözünü ettiğimiz delil ile birlikte böyle olma­sı gerekir. Başarıya ulaştıran Allah’tır,

el-Ferrâ der ki: Farz kılınmış bir pay” ifadesi;

Vacib olan bir paylaştırma ve yerine getirilmesi gereken bir hak” ifadesine benzer. Bu, mastar anlamında bir isim olduğun­dan dolayı mansub gelmiştir. ez-Zeccac ise, hal olmak üzere nasb edilmiş­ti^ der. Yani sözügeçen bu kimselerin payları onlara farz olarak belirlenmiş­tir. el-Ahleş der ki: Yüce Allah bunu onlara bir pay olarak tesbit etmiştir, de­mektir. Farz kılınmış (el-mefrûd) ise miktarı tayin edilmiş ve yerine getiril­mesi gereken şey demektir.[130]

  1. Paylaştırma sırasında yakınlar, yetimler ve yoksullar da hazır bulunursa ondan kendilerini rızık I andırın ve onlara güzel söz­ler söyleyin.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

  1. Mirasın Pay Edilmesinde Hazır Bulunanlara Birşeyler Vermek:

Yüce Allah, mirastan pay hak etmemekle birlikte paylaştın I ma da hazır bu­lunan ve mirasçı olmayan akraba yahut yetim ve fakirlere, eğer mal çok ise ikramda bulunmayı ve onların mahrum edilmemelerini, şayet miras akar, ya­hut da az birşeyler vermeye dahi imkân vermeyecek kadar az olursa, onla­ra Özür beyan etmeyi emir buyurmaktadır. Bununla birlikte az miktardaki mi­rastan birşeyler vermenin ecri de çok büyüktür. Çünkü bazan tek bir dirhem yüzbin (dirhem)i geride bırakabilir.

Ayet-i kerime bu görüşe göre muhkemdtr. Bu görüş de İbn Abbas’ındır. Tabiînden de Urve b. ez-Zübeyr ve onun dışında kalan bir gurup da bunu benimsediği gibi; Ebu Mûsâ el-Eşârî de bunun böyle uygulanmasını emret­miştir.

İbn Abbas’tan bu âyet-t kerimenin nesh edilmiş olduğuna dair rivayet de elmiştir Onu nesh eden de yüce Allah’ın: “Çocuklarınız hakkında Allah si­ze şöyle emrediyor: Erkeğe iki dişinin payı kadar (veriniz).” (en-Nisâ, 4/11} âyetidir.

Said b. el-Müseyyeb ise, bunu miras ve vasiyet âyeti nesh etmiştir, demek­tedir. Bu âyet-i kerimenin nesh olduğunu söyleyenler arasında Ebu Malik, îk-rime ve ed-Delıhâk da vardır. Ancak birinci görüş daha sahihtir. Çünkü bu âyet-i kerime mirasçıların kendi paylarını lıakettiklerinİ; paylaştırma esnasın­da yanlarında hazır bulunup ta mirastan pay almayan kimseleri de mirasa or­tak etmenin müstehap olduğunu beyan etmektedir.

İbn Cübeyr der ki: İnsanlar bu ayeti zayi ettiler (yani onunla amel etmez oldular). el-Hasen der ki: Fakat insanlar cimrilik ettiler.

Buhârî de îbn Abbas’dan yüce Allah’ın; “Paylaştırma sırasında yakınlar, yetimler ve yoksullar da hazır bulunursa…’* âyeti hakkında bu âyet muh­kemdir. Nesh edilmiş değildir dediğini nakletmektedir. [131] Bir rivayete göre de şöyle demiştir: Birtakım kimseler bu âyetin nesh olduğunu iddia etmektedir Allah’a yemin ederim ki hayır o nesh edilmiş değildir. Fakat bu gereğince ame­lin ağırdan alındığı buyruklardan birisidir.

Âyet-i kerimede iki kesimden sözedilmektedir. Birisi mirasçıdır. İşte baş­kasını rızıklandıracak olan budur. Bir diğer kesim ise miras almamaktadır. İş­te maruf söz söyleyerek sana bir şey veremiyorum, der.[132]

İbn Abbas dedi ki; Yüce Allah mü’minlere miraslarını paylaştırmaları sı­rasında akrabalık bağlarını, yetimlerinize yoksullarını vasiyyet yoluyla gö­zetmelerini emretmiştir, Şayet ortada vasiyet yoksa o takdirde miras yoluy­la onların bağlan gözetilir en-Nehhâs der ki: Bu âyet-i kerime ile ilgili ola­rak söylenen sözlerin en güzeli budur. Yani mendupluk, hayır işlemenin teş­viki ve yüce Allah’a şükür olmak üzere bu buyruğun gereğinin yerine geti­rilmesi sözkonusudur.

Bir kesim de der ki: Bu şekilde az birşeyler vermek farz anlamında vacib-tir. Mirasçılar bu kesimlere gönüllerinin hoşluğu ile birşeyler verirler. Kap-kacak, eskimiş elbise ve hafif şeyler. Bu görüşü İbn Atİyye ve d-Kuşeyrî nak­letmektedir. Sahih olan bunun mendupluk ifade ettiğidir. Çünkü böyle bir-şey farz olsaydı, terikede kazandan bir hak ve mirasta bir ortaklık olurdu. Ta­raflardan birisinin hakkı bilinirken, diğer tarafın hakkı meçhul kalırdı. Bu ise hikmete ayktndır, anlaşmazlığa, güzel ilişkilerin kopmasına sebeptir.

Bir başka kesim de, âyet-i kerimede muhatap ve kast olunanların miras­çılar değil de, vasiyet ile mallarını paylaştıran ölümü yaklaşmış bulunan kimselerdir, der. Bu, İbn Abbas, Said b. et-Müseyyeb ile İbn Zeyd’den rivayet edil­miştir. Hasta bir kimse vasiyette bulunmak suretiyle malını dağıtmak ister ve o esnada mirasçı olmayan kişi yanında hazır bulunursa, onu mahrum etme­melidir.

Bu -doğrusunu en iyi bilen Allah’tır ya- vasiyetin vacib olduğu ve henüz miras âyetinin nazil olmadığı dönemlerde sözkonusu olabilirdi. Ancak birin­ci görüş daha sahihtir ve kabul edilen, alınması gereken görüş de odur. [133]

  1. Mirasçı Tasarrufta Bulunamayacak Kadar Küçük ise:

Şayet mirasçı malında tasarruf edemeyecek kadar küçük ise, bir kesimin görüşüne göre, küçük mirasçının velisi, hacri altında bulunan bu küçüğün malından uygun göreceği miktarda birşeyler verir. Birşeyler vermez, de de­nilmiştir. Aksine paylaştırmada hazır bulunanlara: Bu maldan bana ait birşey yoktur. Bu mal yetime aittir. Bulûğa erecek olursa ona hakkınızı öğretip bil­diririm der. İşte maruf söz de budur.

Ancak bu husus, ölenin herhangi bir vasiyette bulunmaması halinde böyledir. Şayet vasiyette bulunmuş ise, ona vasiyet edilen miktar ne ise ve­rilir.

Abîde ile Muhammed b. Sîrîn’in görüşüne göre ise; bu âyet-i kerimede sö­zü geçen nzı ki andırmaktan kasıt, onlara yiyecekleri bir yemek yapmaktır. Ni­tekim onlar bu şekilde davranmışlar ve terikeden bir koyun kesmişlerdi. Abî­de dedi ki:

Eğer bu âyet-i kerime olmasaydı bu benim öz malımdan olacaktı. Kata-det Yahya b. Ya’mer’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: İnsanların terket-tikleri üç muhkem âyet-i kerime vardır. Bu âyet isti’zan âyeti: “Ey mü’mirt-ler! Sağ ellerinizin malik olduğu… sizden üç defa izin istesinler…” (en-Nurf 24/58)- “Ey insanlar! Şüphesiz Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık…” (el-Hucurat, 49/13) âyetleridir. [134]

  1. Paylaştırma:

Yüce Allah’ın: ” Ondan” buyruğundaki zamir paylaştırma manası­na aittir. Çünkü bu, mal ve miras anlamındadır. Zira yüce Allah şöyle buyur­maktadır: “O da onu kardeşinin yükünden çıkardı.w (Yusuf, 12/76) Kasıt maş­rapa (sikâye)’dır. Çünkü bu manada kullanılan ve daha önce geçen “suvâ1” kelimesi müzekkerdir.[135]

Hz. Peygamber’İn: Bir de maz­lumun bedduasından sakın. Çünkü onunla, (beddua ile) Allah arasında bir perde yoktur.” [136] Görüldüğü gibi burada da müzekker bir zamir (manen mü-zekker olan) dua manasına iade edilmiş bulunmakladır.

Aynı şekilde Hz. Peygamber’in Süveyd b. Tarık el-Cu’fî’ye şarap hakkın­da soru sorduğunda verdiği cevap da böyledir: “Şüphesiz ki o, (şarap keli­mesi manen müennes bîr kelime olmakla birlikte buradaki zamir müzekker kullanılmıştır) bir ilaç değildir, aksine o bir hastalıktır.” [137] Burada da görül­düğü gibi zamir içkinin manasına iade edilmiştir. Bunun örneği pek çoktur. Paylaştırma anlamını ifade etmek üzere: O-nunla malı paylaştırdı, kendi aralarında paylaştılar, ikisi onu pay ettiler” de­nilir. Bu kelimenin İsmi ise müennes olmak üzere “kısmet” şeklinde gelin Kasm İse, bunun mastarıdır. Paylaştırma yerine “maksim” denilir. Taksim ise, darmadağın etmek, dağıtmak anlamındadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [138]

  1. Söylenecek Güzel Sözler:

Yüce Allah’ın: “Ve onlara güzel sözler söyleyin” buyruğu ile İlgili olarak Said b. Cübeyr şöyle demektedir: Onlara: Buyurun alın, Allah size bereket ihsan etsin, denilir, Şöyle de denilmiştir. Onlara birşeyler vermekle birlikte, keşke bundan daha fazlasını verebilseydim, deyiniz. Yine şöyle denilmiştir: Birşeyler vermekle birlikte ayrıca mazeret belirtmeye ihtiyaç yoktur. Evet on­lara hiçbirşey verilmeyecek olursa en azından güzel bir söz söylemeli ve bir çeşit mazeret beyan etmelidir. [139]

9- Arkalarında kendileri hakkında endişe edecekleri âciz ve güç­süz çocuklar bırakacak olanlar korksunlar. Allah’a karşı takvâ-h olsunlar da dosdoğru söz söylesinler.

Bu buyruğa ciair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Âyetin Muhatapları:

Yüce Allah’ın: Korksunlar” buyruğu emir olduğundan mec-zumdur ve sonundaki “elif1 (-i maksura olan “yâ” harfi) bundan dolayı hazf edilmiştir. Sibeveyh’e göre şiirdeki zaruret hali dışında, cer harflerine kıya-sen emir için (fiilin başına gelen) emir lâm’ının gizli olması caiz değildir. Kûfeliler ise, cezm ile birlikte lâm harfinin hazf edilmesini caiz görmüşlerdir. (Bu­na dair) herkes (örnek olarak) şu beyti nekleder:

“Ey Muhammed; eğer sen herhangi bir şeyin kötü akıbetinden Korkacak olursan; her nefis senin için feda olsun.”

Korksun” buyruğunun mef ulü ifadenin delâleti dolayısıyla hazf edilmiştir “Endişe edecekleri” buyruğu da Vin cevabıdır. İfade­nin takdiri ise: Eğer terkedecek olurlarsa, korkarlar… Bu edatın cevabında “lâm” harfinin hazf edilmesi de caizdir.

Bu âyet-i kerimenin tevili hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri var­dır. Bir kesim der ki: Bu vasilere bir Öğüttür. Yani sîz yetimlere kendinizden sonra öz çocuklarınıza yapılmasını arzu etliğiniz gibi muamele ediniz. Bu açık­lamayı İbn Abbas yapmıştır. İşte bundan dolayı (daha sonra) yüce Allah: “Şüp­he yok ki, zulümle yetimlerin mallarını yiyenler,.” (en-Nisâr 4/10) diye bu­yurmuştur.

Bir başka kesim şöyle demektedir: Maksat bütün insanlardır. Yüce Allah onlara hem yetimler hakkında hem de başkalarının çocukları hakkında, kendilerinin himayesinde olmasalar dahi, Allah’tan korkmalarını emir buyur­muştur. Onların her birisi kendisinden sonra öz çocuğuna neler yapılması­nı arzu ediyor ise, o şekilde başkalarının çocuklarına da güzel ve doğru söz söylesinler. .

eş-Şeybânî’nin naklettiği de bu kabildendir. Dedi ki: Mesleme b. Abdül-meiik’in kumandanlığında bir gurup asker ile birlikte Konstantiniyye (İstan­bul) önlerinde idik. Aralarında İbn Deylemî’nin de bulunduğu ilim ehlinden bir gurup ile birlikte oturduğumuz bir günde meclistekiler; âhir zamanda mey­dana gelecek dehşetli bir takım olaylardan sözetmeye başladılar Ben ona (tb-nü’d-Deylemî’ye): Ey Bişr’Ln (yahut Busr’un) babası, ben hiç çocuğum olma­sın diye arzu ederdim, dedim, Bana şöyle dedi: Buna gerek yok. Çünkü Al­lah’ın herhangi bir kimseden ortaya çıkmasını hükme bağladığı herbir can mutlaka ortaya çıkar. O kişi ister bundan hoşlansın, ister hoşlanmasın, Fakal eğer sen onlardan yana emin olmak isliyorsan, başkaları hakkında Al­lah’tan kork. Sonra bu ayeti kerimeyi okudu. Bir diğer rivayette de şöyle de­nilmektedir: Eğer ona yetişecek olursan Allah’ın seni kendisinden kurtara­cağı ve şayet sen kendinden sonra bir çocuk teıkedecek olursan Allah’ın .se­nin hakkında (kötülük yapmaktan) onları koruyacağı bir işi sana göstereyim mi? Ben: Tabii deyince, şu: “Arkalarında kendileri hakkında endişe edecek­leri…” âyetini sonuna kadar okudu.

Derim ki: Mulıammed b. Kâ’ab el-Kurazfnin Ebu Hureyre’den yaptığı şu rivayet de bu manayı ifade etmektedir: Ebu Hureyre’nin rivayetine göre Pey­gamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Her kim sadakayı güzel bir şekilde (ihsan ile) verirse Sırat’ı geçer. Her kim dui bir kadının ihtiyacını karşılayacak olursa, Allah da onun geride bırakacakları kimselere nezaret edecek halef­ler takdir eder.”[140]

Burada bir grup müfessirin ifade ettiği üçüncü bir görüş daha vardır: Bu âyet-i kerimeden kasıt, ölüm esnasında vasiyette bulunacağı sırada yanında hazır bulunanların kendisine şöyle söylediği kimsedir: Şüphesiz Allah senin çocuklarını rızıklandıraçaktır. Şimdi sen kendine bak, malını Allah yolunda vasiyet et, sadaka ver, köle azad et. Bu da nihayet bütün malını bu şekilde dağıtır. Yahut da onun tamamını kuşatacak şekilde bu tür işler yapar. Bu ise onun mirasçılarına zarar verir. İşte böyle bir uygulamaya gitmeleri yasak kı­lındı. Âyet-i kerime onlara şöyle diyor gibidir: Sizler; sizden sonra mirasçı­larınız ve geride bıraktığınız zürriyetiniz için korktuğunuz gibi, aynı şekilde sizden başkalarının mirasçıları için de korkunuz, onlan kendi mallarını sa­çıp savurmaya itmeyiniz. Bu açıklamayı İbn Abbas, Katade, es-Süddî, ibn Cü-beyr, ed-Dalıiıâk ve Mücahid yapmıştır. Said b- Cübeyr, İbn Abbas’tan söy­le dediğini rivayet eder: Kişi başkasının vasiyeti esnasında hazır bulunacak olursa: Malım vasiyet et, şüphesiz Allah senin çocuklarına nzık verecektir, de­memelidir. Bunun yerine şöyle desin: Kendin için önden hayır gönder ve ço­cuğun için de birşeyler bırak, İşte yüce Allah’ın: “Allah’a karşı takvâlı olsun­lar” buyruğunun anlamı budur.

Miksem ve Hadramî derdi ki: Âyet-i kerime bunun aksi bir durum hakkın­da nazil olmuştur. Bu da şudur. Ölümü yaklaşmış oîan kimseye yanında ha­zır bulunanlar: Sen mirasçıların için birşeyler sakla, çocuklarına birşeyler bı­rak, çünkü malında çocuklarından daha çok hak sahibi kimse yoktur, der ve böylelikle onun vasiyet yapmasını önlemeye çalışır. Bunun sonucunda da ak­rabaları ve kendisine vasiyetle bulunulma hakkına sahip olan herkesi zara­ra sokar. İşte böylelerine deniliyor ki: Sizler nasıl ki kendi soyunuzdan ge­lenler için korkuyor ve onlara iyilik yapılmasından hoşnut oluyorsanız, aynı şekilde yoksullar ve yetimler hakkında da bu şekilde güzel ve doğru söz söyleyiniz. Onlara zarar vermek hususunda Allah’tan korkunuz.

Bu iki görüş; mirasa dair âyet-i kerimenin nüzulünden önce vasiyetin va-cib olduğu zamanı gözönünde bulundurmak esasına mebnidir. (Böyle bir açıklama) Said b. Cübyr ile îbn Müseyyeb’den rivayet edilmiştir.

İbn Atiyye derdi ki; Bu iki görüşten hiçbirisi bütün insanlar hakkında uy­gulanamaz. Aksine insanlar iki kesimdir. Onlardan kimisine bu sözlerin bi­risi, kimine de diğeri uygun düşer. Şöyle ki; bir adam eğer mirasçılarının her-birisi kendi başına zengin halde terk ediyor ise, böyle birisine vasiyette bu­lunmayı teşvik etmek ve kendisi için önden hayır göndermeye itmek güzel­dir. Şayet mirasçılarını güçsüz, ihmal edilmiş, mal varlıkları az bir şekilde terk edecekse, böyle birisine de onlara birşeyler bırakmayı ve ihtiyatlı hareket et­meyi teşvik etmek uygundur. Çünkü hiç şüphesiz bu şekilde hareket etmek­ten dolayı alacağı ecir, yoksullara yardımcı olmak halinde alacağı ecir gibi­dir. O halde gözönünde bulundurulması gereken zayıflık halidir. Bu hale gö­re hareket etmek İcabeder.

Derim ki: Böyle bîr açıklama doğru ve yerindedir. Çünkü Hz. Peygamber, Hz. Sa’d’a şöyle demişti: “Şüphesiz ki senin, mirasçılarını varlıklı olarak bı­rakman, onları insanlara avuç açar halde fakir ve yoksul bırakmandan daha hayırlıdır. [141] Şayet insanın çocuğu yok, yahut çocuğu olmakla birlikte ken­disi de babasından ayrı ve zengin ise, babasının da ondan yana bir korku­su yoksa, böyle bir durumda insanın öncelikle yapması gereken malım önünden göndermesidir (kendisinin vasiyette bulunmasıdır). Tâ ki çocuğu ondan sonra uygun olmayan yerlere harcamasın ve ondan dolayı da veba­le girmesin. [142]

  1. Dosdoğru Söz Söylemek;

Yüce Allah’ın: “Allah’a karşı takvaİı olsunlar da dosdoğru söz söylesin­ler” buyruğundaki “dosdoğru” (es-sedîd); adalete uygun ve doğru söylemek-tir. Yanı sizler hasta olan kimseye; üzerinde bulunan ve malından ödenme­si gereken hakları çıkartmasını söyleyiniz. Artık bundan sonra da küçük mi­rasçılarına zarar vermeyecek miktarda da akrabalarına vasiyet etsin.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Sizler ölüye adaletli söz söyleyi­niz. Bu ise ona: Lâ ilahe illallah sözünü telkin etmesi, fakat böyle demesini emretmemesidir. Aksine o ölüm döşeğindeki şahıs, onun bu sözünü işitecek şekilde kendi kendisine söylesin ve böylelikle telkin elsin, Peygamber (sav): “Ölülerinize (yani ölüm vakti yaklaşmış olanlara) Lâ ilahe illallah’ı telkin ediniz”[143] diye buyurmakta, onlara böyle demelerini emrediniz, diye buyurma-maktadır. Zira böyle demesini emredecek olursa kızıp İnkâra yönelme ihti­mali vardır.

Bundan maksadın yetim olduğu da söylenmiştir. Yani yetimi azarlamasın­lar ve onu hafife alıp küçümsemesinler.[144]

  1. Şüphe yok ki zulümle yetimlerin mallarını yiyenler, karınları­na ancak bir ateş yemiş olurlar. Onlar yakında alevli bir ateşe de gireceklerdir.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı da üç başlık halinde sunacağız:

1- Âyetin Nüzul Sebebi ve Kimler Hakkında Sözkonusu Olduğu:

“Şüphe yok ki zulümle yetimlerin mallarını yiyenler…” buyruğunun Mer-sed b. Zeyd diye anılan Gatafanlı bir kişi hakkında nazil olduğu rivayet edil­mektedir. Bu kişi kardeşinin yetim olan küçük çocuğunun malına veli tayin edilmişti. Onun malını yedi. îşte yüce Allah bu âyeti kerimeyi onun hakkın­da indirdi. Bunu Mukatil b. Hayyân nakletmiştir. Bundan dolayı cumhur der ki: Bu buyrukta kast edilenler, yetimin malından kendilerine mubah olma­yan şeyleri yiyen vasilerdir.

İbn Zeyd ise der ki: Bu âyet-i kerime kadınları ve çocukları mirasçı ka­bul etmeyen, onlara miras vermeyen kâfirler hakkında nazil olmuştur.

Her türlüsüyle mal almaya “yeme” adı verilmiştir. Çünkü asıl maksat, ma­lın yenihnesidir ve eşya çoğunlukla yemek suretiyle tüketilir.

Özellikle “karinlar’dan söz edilmesi ise, onların düşüklüklerini açıklamak ve üstün ahlâkî değerlerin zıtlanna sahip oldukları için çirkinliklerini orta­ya koymaktır,

Yenîlen şeye “ateş* adının verilmesi ise, nihayette varılacak olan yerin o oluşundan dolayıdır. Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi; “Ben rüyam­da kendimi şarap sıkıyor gördüm.” (Yûsuf, 12/36.) Burada maksat üzüm sı-kıyorken görmektir.

Bir görüşe göre buradaki ateşten kast, haramdın Çünkü haram ateşi ge­rektirir. Yüce Allah o bakımdan harama bu ismi vermiştir. Ebû Said el-Hudrî’nin şöyle dediği rivayet edilmektedir: Peygamber (sav) bize kendisinin İs-râ’ya çıkarıldığı geceden sözederken buyurdu ki: “Deve dudaklan gibi du­dakları olan ve dudaklarıyla yakaladıktan sonra ağızlarına ateşten tas doldu­ran bir kimsenin de görevlendirildiği bir topluluk gördüm. Ağızlarına doldu­rulan bu ateşten taş altlarından çıkıyordu. Ey Cebrail, bunlar kim oluyor? di­ye sordum bana: Bunlar haksızca yetimlerin mallarını yiyenlerdir, dedi.”[145] Kitap ve sünnet yetimin malını haksızca yemenin büyük günahlardan ol­duğuna delâlet etmektedir. Hz. Peygamber de: “Helak edici yedi büyük gü­nahtan uzak durunuz” diye buyurmuş ve bunlar arasında: “Yetimin malını ye­meyi” da saymıştır.[146]

  1. Alevli Ateş

Yüce Allah’ın: ” Alevli bir ateşe de gireceklerdir” buy­ruğunu İbn Âmir ve Ibn Abbas’tan bir rivayete göre Âsim, meçhul fiiî olmak üzere Ciyâ” harfini ötreli olarak okumuşlardır (Anlamı: Alevli bir ateşe atıla­caklardır, şekiinde olur). Yüce Allah (aynı kökten gelen kelime ile) şöyle bu­yurmaktadır: “Ben onu SekarJa (cehenneme) sokacağım.” (el-Müddessir, 74/26) Ebû Hayve ise bu kelimeyi J’yâ” harfini ötreli, “sâd” harfini üstün, “lam” harfini de şeddeli olmak üzere kökünden gelen bir kelîmeymiş gi­bi okumuştur. Buna sebep ise bu fiilin ardı ardına çokça tekrarlanacağından

dolayıdsr. Bu okuyuşa dedi) de Yüce Allah’ın: Sonra onu. ardı ardına cehenneme sokunuz” (el-Hâkka, 69/31) buyruğudur. Arapların: Onu ardı ardına ısıtıp durdum, şeklindeki sözleri de burdan gelmektedir. Ateş ile ısınmayı İfade etmek üzere de: fiili kul­lanılır. Şair der ki:

“Defalarca onların savaşlarının kızgın ateşiyle ısmdım

Aşırı soğuktan elleri donmuş bir kimsenin ısınmak istemesi gibi.

Geri kalanları İse bu kelimeyi; den gelecek şekilde “yâ” harfini üstün olarak okumuşlardır. Nitekim yüce Allah şöyle bu-yurmaktadır: işte oraya bedbaht olandan başkası gir­mez. * (el-Leyl? 92/15) kelimesi, ateşe yaklaşarak yahut bizzat ona temas ederek ısınmak, demektir. el-Haris b. Abbâd’ın şu beyti de burdan gel­mektedir:

“Allah bilir ki ben bu cinayeti (suçu) işleyenlerden değilim Ve şüphesiz ki bugün ben onun ateşiyle yanıyorum”.[147]

Şair İse, alevli kor ateş demektir[148]

  1. Ayet-i Kerimedeki Tehdit Unsuru:

Bu âyet-î kerime tehdiL âyetlerinden birisidir. Günalı işleyenleri tekfir eden­ler lehine deli) olacak bir tarafı yoktur. Ehl-i sünnetin itikadına göre bu bir takım günahkârlar hakkında sözkonusudur. Bunlar önce cehenneme uğrar, sonra orada yanar ve bir çeşit ölümle ölürler. Halbuki ebediyyen cehennem­de kalacak olanlar orada ölmezler de, dirilmekler de.

Böyle bir açıklama ile Kitap ile sünnette varid olan buyruklar bir arada teiif edilip yorumlanmaktadıf. Tâ ki, her ikisinde varid olan haberler, haber verilen husus hakkında çelişkiliymiş gibi anlaşılmasın.

Bu husus (cehennemde ebedi kalış), ikıhi meşiet ile onların bir bölümün­den sakıt olacaktır. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Muhakkak Allah, kendisine şirk koşulmasını mağfiret etmez. Fakat bunun dışında olanı dilediği kimselere mağfiret eder” (en-Nisâv 4/48 ve 116. âyetler) Bu kabil­den varid olmuş karşı karşıya kalınacak bütün buyruklar hakkında söy­lenecek söz (yapılacak açıklama) bu şekildedir.

Müslim, Sahihinde, Ebû Sald el-HudıTdcn şöyle dediğini rivayet etmek­tedir: Rasûlullalı (sav) buyurdu ki: “Orada kalacak olan cehennemliklere gelin­ce, onlar orada asla ölmezler de dirilmezler de. Fakat günahları sebebiyle -veya hataları sebebiyle diye buyurdu- ateşin kendilerine İsabet edip de, Al­lah’ın bir çeşit ölümle öldüreceği bir takım kimseler de vardır. Nihayet bun­lar kömür olacaklarında şefaat için izin verilecek, guruplar halinde getirilerek cennetin nehirleri üzerine dağıtılacaklar. Daha sonra: Ey cennetlikler, bun­ların üzerine su dökünüz! denilecek. Onlar da selin sürüklediği çamurlar arasında biten tohum gibi yeşerecekler.” Orada hazır bulunanlardan birisi şöy­le dedi: Sanki Rasûlullalı (sav) adeta çölde davar otlatıyormuş gibi (.bunları anlatıyordu)[149]

  1. Allah, çocuklarınız hakkında size şöyle vasiyet ediyor: Erkeğe iki dişinin payı kadar (veriniz). Eğer kadınlar ikiden fazla ise­ler, mirasın üçte ikisi onlarındır. Şayet {kzj bir tek ise mira­sın yarısı onundur. (Ölenin) çocuğu varsa anne ve babanın her birine mirasın altıda biri (verilir). Çocuğu olmayıp da anne ve babası kendisine mirasçı olana gelince; üçte biri annesînin-«Hr. Şayet (ölenin) kardeşleri varsa o vakit altıda biri annesinin dk. Bu, yapacağı vasiyetten yahut borcun (un ödenmesin) dan sonradır. Babalarınız ve oğullarınızdan size faydaca hangisinin daha yakın olduğunu bilemezsiniz. Bunlar Allah’tan bir farz ola­rak (böyle tayin edilmiştir). Şüphesiz ki Allah Alîmdir» Hakimdir.
  2. Çocukları yoksa, hanımlarınızın geriye bıraktıklarının yarısı sizindir. Şayet çocukları varsa bıraktıklarının dörtte biri sizin­dir. Bunlar vasiyetlerinden yahut borç (lann) dan sonradır. Eğer çocuğunuz yoksa bıraktığınızın dörtte biri onlarındır. Şa­yet çocuğunuz varsa yapacağınız vasiyet ve borçtan sonra sekiz­de biri onlarındır. Eğer bir erkek veya kadına çocuğu ve baba­sı olmadığı halde (kelâle) mirasçı olunuyor ve bunların erkek veya kız kardeşi varsa, herbirine altıda bir düşer, şayet daha çok iseler o halde hepsi yapacağı vasiyet ve borçtan sonra üçte bi­re ortak olurlar. Ancak zarar verici olmamalıdır.

(Bunlar) Allah’tan bir vasiyet olarak (gelen buyruklardır), Allah her şeyi bilendir, Halimdir.

  1. İşte bunlar Allah’ın sınırlandır. Kim Allah’a ve Rasûlüne itaat ederse onu orada ebediyyen kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetlere sokar. İşte en büyük kurtuluş budur.
  2. Kim de Allah’a ve Rasûlüne isyan eder, şuurlarını aşarsa onu da orada ebedî kalmak üzere ateşe koyar. Üstelik onun için küçültücü bir azap da vardır.

Bu buyruklara dair açıklamalarımızı otuzbeş başlık halinde sunacağız:

Ferâiz (Miras Hukukunun) in Önemi:

Yüce Allah daha önce: „ Erkekler için birpay,,- kadınlar için de bir pay vardır” (en-Nisâ, 4/7) âyetinde mücmel olarak sözünü ettiği hususları bura­da “Allah çocuklarınız hakkında size şöyle vasiyet ediyor…” âyet-i kerime­sinde beyan etmektedir.

İşte bu> beyanın soru sorma zamanından sonraya bırakılmasının caiz ol­duğuna delil teşkil etmektedir.

Bu âyet-i-kerime dinin hükümlerinden bir hüküm, ahkâmın esas dayanak­larından bir dayanak, ana âyetlerden bir âyettir. Çünkü feraiz (İslâm miras hukukunun) in kıymeti çok büyüktür. O kadar ki o, ilmin üçte biri kabul edil­miştir. Yansı olduğuna dair rivayet de vardır. İnsanlar arasından çekip kal­dırılacak ve unutulacak ilk ilimdir. Bunu Dârakutnî, Ebû Hureyre (r.a)’dan ri-vây er etmiştir Buna göre Peygamber (.sav) şöyle buyurmuştur: “Feraizi öğ­reniniz ve onu insanlara öğretiniz. Çünkü o ilmin yansıdır. Unutulacak İlk şey o olduğu gibi, ümmetimin arasından çekip kaldırılacak ilk şey de odur,”[150]

Yine bu hadis Abdullah b. Mes’ud yoluyla da rivayet edilmiştir Abdullah b. Mes’ud dedi ki: Rasûlullah (sav) bana şöyle buyurdu: “Kurân’ı öğreniniz onu insanlara Öğretiniz. Feraizi de öğreniniz ve onu insanlara öğretiniz. İl­mi öğreniniz ve onu insanlara öğretiniz. Çünkü ben (zamanı gelince) ruhu kabz olunacak birisiyim. Şüphesiz ki, ilim de kabz olunacak ve fitneler or­taya çıkacaktır. O kadar ki, iki kişi bir miras taksimi hususunda anlaşmazlı­ğa düşecekler fakat, aralarında hüküm verecek bir kimseyi bulamayacaklar­dır.” [151]

Bu husus böylece sabit olduğuna göre; şunu bil kiT feraiz ashab-ı kiram’ın bilgilerinin en önemli bölümüdür. Onların tartıştıkları hususların en büyük­leridir. Fakat insanlar, bu ilmi zayi ettiler. Mutarrifin Malik’ten rivayetine gö­re; Abdullah b. Mes’ud şöyle demiştir: Bir kimse feraizi, boşamayı ve lıaccı (buna dair hükümleri) öğrenememiş ise çölde yaşayan (eğitim görmemiş) insanlara üstünlüğü nedir?

İbn Vehb de Malik’ten şöyle dediğini nakletmektedir; Rabia’yı zaman zaman şöyle derken dinlerdim: Her kim feraizi Kur’ândan öğrenmeksizin öğ­renecek olursa, onu çok çabuk unutur. Malik der ki: Gerçekten doğru söy­lemiş.[152]

2- Kitap ve Sünnete Dayalı İlmin Önemi:

Ebû Dâvûd ve Dârakutnî, Abdullah b. Amr b. el-As’dan şöyle dediğini ri­vayet eder: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: “İlim üç türlüdür Bunun dışında ka­lan ise bir fazlalıktır: Ya muhkem bir âyet, yahut uygulanan (kaim) sünnet veya adil bir fariza,” [153] Ebû Süleyman el-Hattabî der ki: Muhkem âyet, yü­ce Allah’ın Kitabıdır. Bunda muhkem olma şartını koşmasının sebebi şudur: Kimi âyet-İ kerime kendisi île amel edilmeyen mensuh bir âyettir; onu nes-heden ile amel olunur. Kaim sünnet ise, Hz. Peygamberden gelen sabit sün­netlerden olan her bir sünnettir.

“Âdil bir fariza” buyruğuna gelince, bunun iki türlü tevil edilme ihtimali vardır Birincisine göre bununla paylaştırmada adaletin kastedilmiş olması muhtemeldir. O taktirde bu. Kitap ve sünnette sözü geçen paylara uygun bir şekilde adil olarak paylaştırılan bir fariza (miras hissesi)dır İkinci şekle gö­re, bu Kitap ve sünnetten ve bunlann anlamlarından çıkartılmış bir fariza ola­bilir. O taktirde bu fariza (mirastaki hak) tıpkı Kitap ve sünnetten alınmış ola­na denk (ona muadîl olur. Zira nass yoluyla Kitap ve sünnetten alınmış gi­bidir.

îkrime rivayetle der ki: İbn Abbas, Zeyd b. Sabit’e bir kişi göndererek; ge­riye kocasını ve anne-babasını bırakıp ölen bir kadın hakkında sordurdu. Zeyd dedi ki: Malın yansı kocanındır. Geri kalanın üçte biri annenindir. Bu sefer ona şöyle sordu: Sen bunu Allah’ın Kitabında mı görüyorsun, yoksa görüşü­ne dayanarak mı söylüyorsun? Zeyd: Ben onu görüşüme dayanarak söylü­yorum. Hiç bir zaman bir anneye babadan daha fazla bir pay veremem. Ebû Süleyman (el-Hattabî) dedi ki: îşte bu, nass bulunmadığı takdirde bir farîza-nın tadil edilmesi kabilindendir. O da bunu nass ile tesbit edilmiş olan buy­rukları nazan itibara alarak söylemiştir. Sözü geçen nass ise yüce Allah’ın; “An-ne-babası da kendisine mirasçı olana gelince üçte biri annesinindir” buyruğudur, Burada annenin payı üçte bir olarak tesbit edildiğine göre, ge­ri kalan ve üçte ikiye eşit olan mal da babaya ait olur. Burada Zeyd, koca­nın payını almasından sonra, malın arta kalan yansını, eğer anne-baba ile bir­likte evlat yahut pay sahibi başka bir kimse yoksa, malın tümüne kıyas etmiştir. Bu malı da. ikisi arasında (anne-baba arasında) üçte birlere ayırarak paylaştırmış, anneye bir payf babaya da geri kalan miktar olan üçte iki pay vermiştir. Böyle bir paylaştırma ise, anneye malın geri kalan bölümünden ma­lın tümüne nisbetle üçte birinin verilip, babaya ise kalan ve altıda bire eşit olan miktarın verilmesinden daha bir adildir. Çünkü geri kalanın üçte biri an­neye verilecek olursa, asıl itibariyle baba mirasın aslında anneden daha fazla bir pay sahibi olmakla birlikte, anneye babadan daha fazla verilmiş olur. Halbuki baba asıl itibariyle anneden önce ve daha fazla pay alır. Böyle bir paylaştırma ise, îbn Abbas’ın kanaati olan genel malın üçte biri kadannın an­neye verilerek daha fazla pay ayrılırken, babanın payını da altıda bire düşü­rüp azaltmaktan daha bir adildir İşte bundan dolayı İbni Abbas’m görüşü terk edilerek, fukahânın geneli Zeyd’in görüşünü kabul edip benimsemiştir.

Ebû Ömer (îbn Abdi’1-Berr) der ki: Abdullah b. Abbas (r.a) geriye kalan koca ve ebeveyn hakkında şöyle demiştir: Kocaya malın yansı verilir. Anne­ye ise malın genelinin üçte biri verilir Babaya ise geri kalan verilir Bir ka­dın ve bir anne-baba hakkında da, dörtte biri kadının, anneye genel malın üçte biri, geri kalan ise babaya verilir, der. Kadı Şüreylı, Muhammed b. Şi­rin, Davud b. Ali ile aralarında İbn el-Lebbân diye tanınan Ebu’l-Hasen Mu-hammed b. Abdullah el-Faradî el-Mısrî’nin yer aldığı bir grup ela her iki me­selede de böyle söylemiştir. Ayrıca bunun Hz. Ali’nin müşterekeye[154] dair gö­rüşüne kıyasen verilmiş bir hüküm olduğunu da ileri sürmüştür.

(Ebu Ömer) bir başka yerde de şöyle demektedir: Bu Hz. Ali’den de ri­vayet edilmiştir. Ebu Ömer der ki: Ali, Zeyd, Abdullah, diğer ashab-ı kiram ile genel olarak ilini adamlarından meşhur olup bilinen görüş, Malik’in tes-bit ettiği husustur. Bunların lehine ve îbn Abbas’a karşı delillerden birisi de şudur: Anne-baba, beraberlerinde başka hiçbir kimse bulunmaksızın birlik­te mirasçı olacak olurlarsa, anne üçte bir, baba da üçte iki alır. Aynı şekilde kocadan artan yanda da ortak oldukları takdirde yine üçte bir ve üçte iki alır­lar. Bu hem aklî bakımdan konu üzerinde düşündüğümüz zaman doğrudur, hem de kıyasa göre doğrudur. [155]

3- Mirasa Dair Ayetin Nüzâl Sebebi:

Mirasa dair âyetin nüzul sebebi ile ilgili farklı rivayetler gelmiştir. Tirmi-zî, Ebû Dâvûd, İbn Mâce ve Dârakutnrnin Cabir b. Abdullah’tan rivayetine göre 5aJd b. er-Rabrin hanımı dedi ki: Ey Allah’ın Rasülü! Sa’d öldü, geriye de iki kız çocuğu ve kendi kardeşi kaldı. Kardeşi kalkıp Sa’d’in bıraktıkla­rını aldı. Kadınlar ise sahip oldukları mallar üzre nikahlanırlar. Hz. Peygamber o mecliste kendisine cevap vermedi. Daha sonra tekrar ona gelip dedi ki; Ey Allah’ım Rasûlü, Sa’d’ın kız çocukları (ne olacak)? RasÛlullah (sav) şöy­le buyurdu: “Bana (Sa’dın) kardeşini çağır” Kardeşi gelince ona şöyle de­di: “İki kız çocuğuna üçte iki, hanımına sekizde bir ver, geri kalanı da se­nindir.” Ebû Davud’un rivayetinin lafızları böyledir. [156] Tirmizî ve diğerleri­nin rivayetinde ise şöyle denilmektedir: Bunun üzerine miras âyeti nazil ol­du. (Tirmizî) dedi ki: Bu, sahih bir hadistir.[157]

Yine Hz, Cabir rivayetle dedi ki: RasÛlullah (sav) Ebu Bekir ile birlikte ben Benu Selime arasında olduğum sırada beni (hastalığımda) yürüyerek ziyare­te geldiler. Aklımın başımdan gitmiş olduğunu (baygın olduğumu) gördüler. Peygamber bir su getirilmesini istedi. Abdest aldı. Sonra o sudan üzerime serp­ti, ben de ayıldım. Ey Allah’ın Rasûlü! Malıma ne yapayım diye sordum. Bu­nun üzerine: “Allah, çocuklarınız hakkında size şöyle vasiyet ediyor: Er­keğe iki dişinin payı kadar (veriniz)” âyeti nazil oldu. Bu hadisi, Buhârî, ve Müslim rivayet etmiştir. [158] Bunu Tirmizî de rivayet etmiş olup orada ayrıca şu ifadeler yer almaktadır: Ey Allah’ın Rasûlü, dedim. Malımı çocuklarım ara­sında nasıl paylaştırayım? Bana bir şey söylemedi. Bunun üzerine: “Allah, ço­cuklarınız hakkında size şöyle rivayet ediyor: Erkeğe iki dişinin payı kadar (veriniz)” buyruğu nazil oldu, (Tirmizî) dedi ki: Bu hasen, sahil) bir ha­distir. [159]

Buhârî’de İbn Abbas’tan gelen rivayete göre, bu buyruğun nüzulü (önce­leri) miras kalan malın çocuklara, vasiyetin ise anne-baba’ya yapılması şek­lindeki uygulama dolayısıyla olmuştur. İşte o uygulama bu âyet-i kerimeler­le nesh olundu. [160]

Mukatil ve el-Kelbî der ki: Bu âyet-i kerime Um Kücce hakkında nazil ol­muştur. Bunu da daha önce zikretmiş bulunuyoruz.

es-Süddî der ki: Bu âyeti kerime Hassan b. Sabit’in kardeşi olan Abdur-rahman b. Sabit’in kız çocukları sebebiyle nazil olmuştur.

Şöyle de denilmiştir: Cahiliyye dönemi insanları savaşa katılıp düşmanla çarpışanların dışında kimseye miras vermezlerdi. İşte âyet-İ kerime küçük, büyük herkesin payını beyan etmek üzere nâzil oldu.

Bu buyruğun herkese bir cevap olmak üzere nazil olmuş olması da uzak bir ihtimal değildir. Nüzulünün gecikme sebebi de bundandır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

el-Kiyâ et-Taberî der ki: Bazı rivayetlerde vârid olduğuna göre cahiliyye döneminde uygulanan küçüğe mirastan pay vermemek İslâm’ın ilk dönem­lerinde de yapılıyordu. Bu âyetle bu uygulama nesli edilinceye kadar böy­le sürdü. Halbuki, bizim şeriatimizde böyle bir şey sabit olmamıştır. Aksine bunun hilafına hüküm sabit olmuştur.

Bu âyet-i kerime Sad b. er-Rabî’in mirasçıları hakkında nazil olmuştur. Bu­nun Sabit b. Kays b. Şemmas’ın mirasçıları hakkında nazil olduğu da söylen­miştir. Ancak birinci görüş, nakil ehline göre daha sahihtir. Bunun üzerine Rasûlullah (sav) amcaya verilmiş olan mirası geri aldı. Şayet onun şeriatimi-ze göre önceden miras alacağı sabit olmuş olsaydı» o verileni ondan geri al­mazdı. Hiçbir zaman bizim şeriatimizde at üzerinde savaşmayıp korunması gereken şeyleri koruyuncaya kadar küçüğe miras verilmez; diye bir hüküm sabit olmuş değildir.

Derim ki; Kadı Ebu Sekr İbnü’l-Arabî de bu görüştedir, O şöyle diyor: Bu âyet-i kerimenin nüzulü oldukça güzel bir nükteye de delâlet etmektedir. O da şudur Cahiliyye dönemi insanlarının uygulaması olan malı almak (ve mi­rasçılara vermemek) İslâm’ın ilk dönemlerinde ses çıkarılmamış ve ikrar edil­miş bir şer’î uygulama olmamıştır. Çünkü eğer ikrar ile kabul edilmiş bir şe­riat (hukuki uygulama) olsaydı, Peygamber (sav) iki kız çocuğunun amcası hakkında aldığı mallarım geri vermeleri şeklinde hüküm vermezdi. Herhan­gi bir hüküm uygulamaya konulduktan sonra neshedici hüküm gelecek otursa, bu ancak gelecekteki uygulamaları etkiler. Daha önce geçmiş hüküm­leri nakzetmez. Ancak bu, yapılmış haksız bir uygulama idi ve kaldınldt. Bu açıklamayı İbnü’l-Arabî yapmıştır. [161]

4- “Çocuklar” İfadesinin Kapsamı:

Yüce Allah’ın: “Allah, çocuklarınız hakkında size şöyle vasiyet edi­yor” buyruğu ile ilgili olarak Şafiî’ler derler ki: Yüce Allah’ın: “Allah, çocuk­larınız hakkında size şöyle vasiyet ediyor1* buyruğu, kişinin sulbünden ge­len çocuklan hakkında hakikat anlamındadır. Oğlun çocukları ise bunun kap­samına mecaz yoluyla girmektedir. Buna göre bir kimse, oğlunun oğlu bu­lunduğu halde oğlu olmadığına dair yemin edecek olursa, yemininde hânis (yalan söylemiş) olmaz. Filanın çocuklarına vasiyette bulunacak olursa, fi­lanın oğlunun çocukları bu vasiyetin kapsamına girmez. Ebu Hanife ise der ki:1 Eğer sulbünden oğlu yoksa, oğlunun çocukları bunun kapsamına gi­rer. Bilindiği gibi lafızlar söyledikleri ile değişiklik arzetmez. [162]

5- Miras Alamayanlar:

İbnü’l-Münzir der ki: Yüce Allah: “Allah, çocuklarınız hakkında size şöy­le vasiyet ediyor* diye buyurduğundan dolayı, âyetin zahirine göre mirasın mü’miniyle, kâfıriyle bütün çocukların bir hakkı olması icabeder. Şu kadar var ki, Rasûlullah (sav)’tn: “Müslüman kâfire mirasçı olmaz…”[163] diye buyur­duğu sabit olduğundan, yüce Allah’ın bu buyruğunda çocukların bir kısmı­nı kastetmiş olduğunu, bir kısmını da kastetmemiş olduğunu öğrenmiş olu­yoruz. Buna göre hadis-i şerifin zahiri gereğince müslüman kâfire, kâfir de müslümana mirasçı olmaz.

Derim ki: Yüce Allah: “Çocuklarınız hakkında…” diye buyurduğuna göre; kâfirlerin elinde esir bulunan çocuklar da onların kapsamına girer.

Müslüman olarak hayatta olduğu bilindiği sürece o da mirasçıdır. Nehaî müstesna, bütün ilim ehli böyle demiştir. Nehaî ise, esir çocuk miras alamaz demektedir. Eğer bu çocuğun hayatta olduğu bilinmiyor ise, o takdirde hükmü mefkûd [164] hükmündedir. Peygamber (sav)’ın mirası, şu buyruğu do­layısıyla âyetin kapsamına girmez: “Bize mirasçı olunmaz. Bizim bıraktığımız sadakadır.”[165] İleride buna dair açıklamalar, yüce Allah’ın izniyle Meryem Sû­resi’nde (18/7. âyet 2. başlıkta) gelecektir. Aynı şekilde babasını yahut de­desini, yahut kardeşini ya da amcasını kasten Öldüren kişi, hem sünnetteki delil dolayısıyla, hem de icma-ı ümmet dolayısıyla çocuklar arasına girmez. Yine daha önce Bakara Sûresi’nde (2/72, âyette.) geçtiği üzere öldürdüğü kim­senin malından da diyetinden de herhangi bir şeyi miras olarak alamam.

Eğer hata yoluyla öldürmüş İse, yine öldürdüğünün diyetinden miras ala­maz, fakat onun malından miras alır. Malik’in görüşüne göre bu böyledir, Şa­fiî, Ahmed, Süfyan ve Rey ashabının görüşüne göre ise -yine daha önce Ba­kara Sûresi’nde (2/72. âyette)- açıklandığı gibi ne malından ne de diyetinden herhangi bir miras alamaz. Malik’in görüşü ise daha sahihtir, tshak ve Ebu Sevr de bu görüştedir. Aynj zamanda Said b. el-Müseyyeb, Ata b. Ebi Rebâh, Mücahid, ez-Zührî, el-Evzaî ve İbnü’l-Münzir’in görüşü de budur. Çünkü yü­ce Allah’ın, Kitab-ı Keriminde mirasçı kıldığı kimsenin mirası sabit bir miras­tır. Ondan ancak sünnet ve icma ile herhangi bir kimse istisna edilebilir. Bu hususta, hakkında farklı kanaatlerin bulunduğu herbir husus, mirasın sözko-nusu olduğu âyetlerin zahirine havale edilir. [166]

6- İslâm’ın İlk Dönemindeki Mirasa Hak Kazanma Sebepleri:

Şunu bil ki, İslâm’ın ilk dönemlerinde birkaç sebepten dolayı mirasa hak kazanılıyor idi. Hilf (Kardeşlik antlaşması), hicret ve bu hususta yapılacak akidleşme bunlar arasındaydı. Daha sonra yine bu sûrede yüce Allah’ın iz­niyle: “Herbiri için mirasçılar kıldık” (en-Nisâ, 4/33) buyruğunu açıklarken belirteceğimiz üzere, bu nesholundu. İlim adamları icmâ1 ile eğer çocuklar­la beraber miktarı tesbit edilmiş farz hisse sahibi kimseGer) bulunuyor ise, onlara o farz hisselerinin verileceği ve geri kalan malın ise erkeğe, iki dişi­nin payı verilmek üzere paylaştınlacağı üzerinde icma etmişlerdir. Çünkü Hz. Peygamber: “Farz hisseleri sahiplerine ulaştırınız” [167] diye buyurmuştur. Bu hadisi hadis imamları rivayet etmiştir. Kastettiği, yüce Allah’ın Kitabında yer alan farz hisselerdir. Bunlar ise: Yarım, dörttebir, sekizdebir, üçteiki, üç-tebir ve altıdabir olmak üzere altı ayrı hissedir.

Yanın hisse; beş kişiye verilir Sulpten kızçocuğu, oğlun kızı, anne-ba-babir kızkardeş, bababir kızkardeş ve koca. Bütün bunlar bu hisseyi kendi­lerini o hisseyi almaktan hacb [168] edecek bir kimse bulunmadığı takdirde söz-k onu su dur.

Dörttebir; hacbedici kimsenin bulunması halinde, kocanın ve hacbedici kimse bulunmadığı takdirde ise hanımın ya da hanımların hissesidir.

Sekizde bir; hacbedici kimse olduğu takdirde hanımın ya da hanımların hissesidir.

Üçteiki; dört kişinin hissesidir Sulben iki ve daha fazla kızçocuklan, oğ­lun kızlarının, anne-bababir yahut bababir kızçocuklannin. Bütün bunlar da kendilerini bu payı almaktan hacbedecek kimselerin olmadığı halde bu pa­yı alırlar.

Üçtebir; iki kesimin payıdır. Çocuğun ve oğlun çocuğunun olmaması ile erkek ve kız kardeşlerden iki ve daha yukarısının bulunmaması halinde an­nenin payıdır. Bir de annebir çocuklardan iki ve daha yukarısının payıdır. Bu­radaki üçtebir bütün malın üçtebiridir. Geri kalanın üçtebiri ise, bu da koca yahut hanım ile birlikte anne-babanın bulunması halinde annenin payıdır. O takdirde anne kalanın üçtebirini alır. Buna dair açıklamalar az önce geçmiş­ti. Yine dedenin, beraberlerinde pay sahibi kimse bulunması şartıyla, kardeş­lerle birlikte bulunup, kalanın üçtebiri de dede için daha uygun bir pay ol­duğu meselelerde de böyledir.

Altıdabir; yedi kişinin hissesidir: Anne, baba, oğul ve oğlun oğlu ile bir­likte dedet nine ve birden çok olmaları halinde nineler, sulb yoluyla kız ile birlikte oğlun kızları, anne-bababir kızkardeşle birlikte bababir kızkardeşler ile erkek yahut dişi olsun anne bir tek çocuk.

Bütün bu farz hisseler, yüce Allah’ın Kitabından alınmıştır. Ancakj tek nine ile birden çok ninelerin hisseleri müstesnadır. Bu, sünnetten çıkartılmıştır.

Miras yoluyla bu hisselerin alınmasını gerektiren sebebler ise üç tanedir; Sabit neseb, akdolmuş nikâh ve azad yoluyla velâ.

Kimi zaman bu üç sebep bir arada bulunabilir. Erkek, hem Ölen kadının kocası, hem onu azad etmiş olan mevlâsı, hem de amca çocuğu olabilir.

Kimi zaman da yalnızca bu iki sebep bir arada bulunabilir. Kocanın ay­nı zamanda hanımının mevlâsı olması; yahut kocası ve amcasının oğlu olma­sı gibi. Bu durumda İki bakımdan miras alır ve tek başına olması halinde ma­lın tamamı onun olun Yansını kocası olması hasebiyle, diğer yansını velâ ya­hut neseb yoluyla ahr. Bir diğer örnek: Kadın kişinin hem kızı hem de onun velâ yoluyla azad ettiği olabilir. Tek başına olması halinde malın ta­mamını kendisi ahr. Yarısını neseb yoluyla, diğer yansını da velâ yoluyla alır. [169]

  1. Terikeden Borcun Ödenmesi, Vasiyetin Yerine Getirilmesi…

Borç ödenip vasiyet yerine getirilmedikçe, mirasdn paylaştırılması) söz-konusu olmaz. Mütevaffamn ölümünden sonra terikesindeki muayyen hak­lar çıkartılır. Daha sonra kefenlenmesi ve kabre gömülmesi için gereken mas­raflar, sonra da mertebelerine göre borçlar, bundan sonra da üçtebirinden va­siyetler ile vasiyet manasını taşıyan diğer hususlar, yine mertebelerine uygun olarak çıkartılır. Bunlann dışında kalan ise mirasçılar arasında (pay edilecek) mirastır

Mîrascılann hepsi onyedi kişidir. Bunlann onu erkeklerdendir: Oğul ve aşa­ğıya doğru istediği kadar gitse de oğlun oğlu, baba ve istediği kadar yuka­rıya gitse de babanın babası (ced, dede), erkek kardeş ile erkek kardeşin oğ­lu, amca ve amcanın oğlu, koca ve ni’met mevlâsı. Yani âzâd etmiş bulunan efendi.

Kadınlardan da yedi mirasçı vardır, bunlar: Kız, aşağı doğru ne kadar gi­derse gitsin oğlun kızı, anne ve ne kadar yukarı doğru giderse gitsin nine, kızkardeş, hanım ve ni’met’in mevlâsı yani âzâd eden hanımefendi.

Fazilet sahibi birisi bu mirasçıları sür halinde şöylece sıralamaktadır:

“Erkek mirasçıları toplamak istersen

Kadın mirasçıları da onlarla beraber zikrederek:

Erkeklerden mirasçılar toplam on kişidir.

Kadın mirasçılar ise yedi kişidir.

Erkek mirasçıları şiir halinde ş&ylece sıraladım:

Oğul, oğlun oğlu ve amcanın oğlu,

Baba da onlardandır ve o bu tertipdedir,

Dede de yakın erkek kardeşten önce gelir,

Yakın kardeşin oğlu ve bir de amca,

Koca, âzâd eden efendi; sonra anne,

Oğlun kızı ondan sonra gelir, bir de kız,

Hanım da, nine de ve kızkardeş

Mevlâ olan kadın yani âzâd eden hanımefendi

İşte aen bunu kendin için takdir edilmiş bir araç olarak yanına al.” [170]

8- “Çocuklar” Tabirinin Kapsamı:

Yüce Allah’ın: “Çocuklarınız link kın da” buyruğu, ister fiilen var olsun, isterse de annesinin karnında cenin olarak bulunsun, ister yakın, ister uzak olsun, erkek yahut dişi olsun -az önce geçtiği gibi kâfir dışında kalan- bü­tün çocukları kapsamına alır. Kimisi der ki: Bu yakın çocuklar hakkında ha­kikat, uzaklar hakkında mecazdır. Kimisi de şöyle der: Hepsi hakkında da ha­kikattir. Çünkü “evlâd; çocuklar11 kelimesi “tevellücTden gelmektedir Şu kadar var ki, çocuklar ölene yakınlıklarına göre miras alırlar. Yüce Allah da: “EyÂdemoğullartr(el-Arâf, 7/26) diye buyurmaktadır. Hz. Peygamberde: “Ben Âdemoğullannın efendisiyim”[171] diye buyurduğu gibi: “Ey İsmailoğul-ları! Ok atışı yapınız. Çünkü sizin atanız atıcı idi” [172] diye buyurmuştur

Şu kadar var ki bu kelime mutlak olarak kullanıldığında örfen çoğunluk­la hakikat üzere yakm ve a’yân çocuklar[173] hakkında kullanılır. Şayet sulbün­den gelen çocuklar arasında erkek çocuk varsa, artık çocuğun çocuğunun ala­cak birşeyi olmaz. İşte bu da ilim ehlinin icma ile kabul ettiği hususlardan birisidir. Şayet sulbünden gelen çocuklar arasında erkek çocuğu bulunma­yıp torunları arasında erkek varsa, önce sülb’den gelen kızlardan başlanarak onlara üçte ikiye kadar verilir. Bundan sonra geriye kalan üçtebir yakınlık­ta eşit olmaları halinde, yahut erkek kendisinden daha yukarıda bulunan kız­lardan aşağıda bulunuyor ise, torunlar arasında erkeğe iki, dişinin payı ka­dar miras paylaştırılır.

Bu Mâlik’in, Şafiînin ve Rey ashabının görüşüdür. Ashabdan, tabiînden ve onlardan sonra gelenler arasındaki İlim adamları da genel olarak bu görüş­tedir.

Ancak, İbn Mes’ud’un söylediği rivâyel edilen şu görüşü müstesnadır: Eğer erkek lorun ki£ çocuğun karşısında bulunuyor ise, (kalan üçicbir) ona geri verilir. Şayet ondan daha aşağıda bulunuyor ise, kalan kız çocuğa geri ver­ilmez. O bu görüşünü belirtirken yüce Allah’ın: “Eğer kadınlar ikiden faz­la ise, mirasın üçte ikisi onlarındır” buyruğuna riâyet eder ve kız çocuk­lara sayılan ne kadaf çok olursa olsun üçte İkiden fazlasını vermez.

Derim ki: İbnü’l-Arabî İbn Mes’ud’dan bu tafsilâtı böylece zikretmiştir. An­cak İbnü’l-Münzir ile el-Bâcî’nin İbn Mes’ud’tan naklettikleri şöyledir: Sülb’den olan kızlardan anan, oğlun oğullarına verilir. Fakat oğlun kız ço­cuklarına verilmez. İkisi de (İbnü’l-Münzir ve el-Bâcî de.) bunun dışında her hangi bir tafsilat zikretmezler. Aynca Îbnü’l-Münzir bunu Bbu Sevr’den de nak­letmektedir.

Buna yakın bir görüşü Ebû Ömer (İbn Abdi’i-Berr) de nakletmiştir. Ebû Ömer der ki: Bu hususta İbn Mes’ud muhalefet ederek der ki; Kız çocuklar üçte ikiyi tamamladıkları takdirde, geriye kalan yalnızca oğlun oğullarına ve­rilir. Onların kızkardeşlerine birşey verilmeyeceği gîbib onlardan daha yuka­rıda bulunan oğlun kızlarına da, onlardan aşağıdakilere de birşey verilmez. Ebû Sevr ile Davud b- Ali (ez-Zâhirî) de bu kanaattedir. Buna benler bir gö­rüş Alkarne’den de rivayet edilmiştir.

Bu kanaate sahip olanların delili, İbn Abbas’ın Peygamber (sav)’dan nak­lettiği şu buyruğudur: “Sız miras kalan malı, ferâiz sahipleri arasında Allah’ın Kitabına uygun olarak paylaştırınız. Ferâiz’den arta kalanı ise en yakıtı erkek kişiye veriniz”- Bunu Buhârî, Müslim ve başkaları rivayet etmiştir. [174]

Cumhurun delillerinden birisi yüce Allah’ın şu buyruğudur: «Allah, çocuk­larınız hakkında size şöyle vasiyet ediyor. Erkeğe iki dişinin payı kadar (veriniz).” Çünkü çocuğun çocuğu da çocuktur. Aklî düşünme ve kıyas ba­kımından da; malın genelinde kendi derecesinde bulunanı asabeleştiren herkesin, aynı şekilde malın arta kalan bölümünde de onu asabelik derece­sine ulaştırması gerekir. Tıpkı sulben çocuklarda okluğu gibi- O halde bu yol­la oğlun oğlunun, kız kardeşini mirasa ortak etmesi gerekir. Tıpkı sulb yo­luyla’gelen oğlun kız kardeşini ortak etmesi gibi.

Herhangi bir kimse Ebû Sevr ile Davud’un lehine: Oğlun kızı, tek başına üçte ikiden artandan herhangi bir miras alamamakta ve kardeşi de onu asabe kılamamaktadır diyecek olursa, cevabım!?, şu olur:

Böyle bir kız çocuğu eğer beraberinde kardeşi bulunacak olursa onunla güç kazanır ve onunla beraber asabe olur. Yüce Allah’ın: “Allah, çocukla­rınız hakkında size şöyle vasiyet ediyor…” buyruğunun zahirinden anlaşıl­dığı gibi, o da burada anılan çocuklardandır. [175]

9- Kız Çocukların Mirastaki Payları:

“Eğer kadınlar ikiden fazla iseler,, mirasın üçte ikisi onlarındır” buy­ruğunda yüce Allah, tek bir kıza mirasın yansını, ikiden fazfa olanlara da üç­te ikisini vermiş bulunmaktadır.

Ancak İki kız çocuğuna Kİtab-ı Kerim’inde nass ile belirttiği bir pay zik­redilme mistir.

İlim adanılan, iki kız çocuğuna üçte ikiyi vermenin delilinin ne olduğu hu­susunda bir takım açıklamalarda bulunmuşlardır. Bir görüşe göre bu husus­ta delil İcmâ’dır-

Ancak bu iddia rnerduttur. Çünkü İbni Abbas’tan sahih olarak nakledildi­ğine göre o iki kız çocuğuna mirasın yarısını vermiştir. Zira yüce Allah şöy­le buyurmaktadır: “Eğer kadınlar ikiden fazla iseler mirasın üçte ikisi onlarındır.” Bu da şart ve ceza cümlesidir. Der ki: Ben o bakımdan iki kız çocuğuna üçte iki kadarını vermem.

Bir diğer görüşe göre iki kız çocuğuna mirasın üçte ikisi, iki kızkardeşe kıyasen verilmiştir. Çünkü yüce Allah sûrenin sonlarında şöyle buyurmakta­dır: “Eğer çocuğu bulunmayıp da kızkardeşi bulunan bir erkek Ölürse bırak­tığının yarısı kız kardeşe kalır,.. Eğer kızkardeşler iki (veya daha fazla) ise erkek kardeşin bıraktığının üçte ikisini alırlar,” (en-Nisâ, 4/176) İşte bura­da üçte ikide ortak olmak noktasında iki kız çocuğu da iki kızkardeş gibi de­ğerlendirilmiştir, Kızkardeşler de ikiden fazla oldukları takdirde üçte ikide or­tak olmak bakımından kız çocuklar gibi değerlendirilmiştir.

Ancak buna da şöyle bir itiraz varittir: Kızkardeşler hususunda nass bu­nu belirlemiştir. İcma da bu şekilde olmuştur. O bakımdan buna dayanarak o kız çocukların payı böylece kabul edilir.

Bir diğer görüşe göre, âyet-i kerimede iki kız çocuğunun üçte ikiyi ala­cağına dair delil olacak bir yön vardır. Şöyle ki, erkek kardeşi ile birlikte bir kız çocuğu üçte bir aldığına göre; iki kız çocuğunun da üçte ikiyi alacakla­rını öğrenmiş oluyoruz. Bu sözü söyleyen ve bunu delil diye gösterenler, İs­mail el-Kadî ile Ebû’l Abbas el-Müberred’dir. en-Neiıhâs ise der ki; Böyle bir delil getirme nazar ehlince (akli mantıki esaslara göre) yanlıştır Çünkü gö­rüş ayrılığı iki kız çocuğu ile ilgilidir. Tek kız çocuğu hakkında değildir. Ona muhalif” oianîar ise şu cevabı verir: Ölen geriye iki kız çocuğu ile bir erkek çocuğu bırakacak olursa, kız çocukları yarısını abr (üçte ikisini almaz). O hal­de bu, onların farz hisselerinin bu kadar olduğunun delilidir.

Bir diğer görüşe göre “fazla” anlamına gelen kelimesinin zaid oldu­ğu söylenmiştir. Buna göre; eğer kadınlar iki kişi iseler, demek olur. Allah’ın: “Boyunların üstüne vurunuz.” tel-Enfâl, 8/121 Yani (üstü­ne anlamına gelen kelime olan fevka kelimesi zaid olup”) boyunlara vurunuz, demektir.

Şu kadar var ki en-Nehhas ile İbn Atiyye bu görüşü reddederek şöyle der­ler Bu açıklama yanlıştır. Çünkü zarfların da bütün İsimlerin de Arap dilin­de bir mana ifade etmeksizin zaid olarak gelmeleri caiz değildir. îbn Atiyye der ki: Diğer taraftan yüce Allah’ın: “Boyunların üstüne vurunuz” buyruğun-daki ifade fasih olan ifadedir. Ve burada “üstüne” anlamındaki kelime zaid gelmemiştir. Aksine manayı daha bir sağlamlaştırmakta, pekiştirmektedir. Çün­kü boyuna indirilen bîr darbenin beyinden aşağıda, eklem yerlerinde, kemik­lerin üzerinde olması İcabeder. Nitekim Dureyd b. es-Simme de şöyle demiş­tir: Sen darbeni beyinden aşağıda ve kemiklerin üzerine indir. Ben kahraman­ların boyunlarını böylece vuruyordum.

İki kız çocuğuna üçte ikinin verileceği hususundaki en güçlü delil, nüzul sebebinde rivayet edilen sahih hadistir.

Hicazlılarla Esedoğulları üçtebir, dörttebir… ondabire kadar: şeklinde söylerler. Temimoğulları ve Rabialılar ise, üçte bir derken lâm’ı sakin okurlar ve: Onda bir’e kadar böylece söyler­ler Üçe tamamlamayı ifade etmek üzere: Onları üçe tamamladım, dirhemleri üçe tamamladım, derler Ancak yüze ve bine tamam­lamayı ifade etmek için de derler. [176]

10- Ötenin Tek Bir Kız Bırakması Hali:

Yüce Allah’ın: “Şayet kız, bir tek ise mirasın yansı onundur” buyruğun­da geçen: kelimesini Nâfi1 ve Medineliler: şeklinde ve yi “oldu, idi” anlamında olmak üzere tam kabul ederek, merfu okumuşlar­dır. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

“Kış oldu mu artık beni ısıtınız,

Çünkü yaşlı bir kimseyi kış daha da yaşlandırır.”

Diğerleri ise bu kelimeyi nasb ile okumuşlardır. en-Nehlıâs der ki: Bu oku­yuş güzel bir okuyuştur. Eğer geriye bırakılan yahut kalan çocuk “bir tek İse” anlamına gelir. Nitekim: “Eğer kadınlar… İseler” buyruğunda da böyle okunmuştur.

Buna göre; sulbden gelen kız çocuklar ile birlikte oğlun kız çocukları var-

sa, sulbden gelen kızlar da iki ve daha fazla ise oğlun kız çocuklarını miras­tan hacb ederek, farz hisse almalarını önlerler. Çünkü oğlun kız çocukları­nın üçte ikilik miras hakları dışında farz hisse olarak miras almaları sözko-nusu değildir.

Şayet sulbden gelen kız çocuk bir tek ise, o takdirde oğlun kızı, yahut kız­ları sulbden gelen kız çocuklarla beraber üçteikiyi tamamlayacak şekilde mi­ras alırlar. Çünkü bu, iki ve daha fazla sayıdaki kız çocuğun miras olarak al­dıkları farz hisseleridir. Oğlun kızları da, -yoklukları halinde- öz kızların ye­rini tutarlar. Aynı şekilde oğlun oğulları da hacb ve miras hususlarında biz­zat öz oğulların yerini tutarlar. Bu şekilde kız çocukları arasında altıda bir ha-keden kimse olmadığı takdirde bu pay, oğlun kızın? ait olur. Oğlun kızı, mü­teveffanın anne-bababir kız kardeşinden altıdabiri almaya daha layıktır.

Ashab ve tabiinden rukahânın cumhuru bu görüştedir. Ancak Ebû Mûsâ ile Süleyman b. Ebi Rebîa’dan rivayet edildiğine göre kız çocuğu mirasın ya­rısını alırken, geri kalan yarısını da kız kardeş alu*. Oğlun kızının ise bunda bir hakkı yoktur. Ebû Musa’dan ise onun bu görüşünden dönmüş olduğunu gerektiren sahih rivayet gelmiştir. Bunu da Bulları rivayet etmektedir: Bize Âdem anlattı, bize Şu’be anlattı, bize Ebû Kays anlatarak dedi ki: Ben Huzeyl b ŞerahbîH şöyle derken dinledim: Ebû Musa’ya bir kız çocuk, oğlun krzı ve kız kardeşin (miras payları) hakkında soru soruldu. O da şöyle dedi: Kız çocuğuna yansı, diğer kız çocuğuna da yarısı verilir. Bununla birlikte İbn Mes’ud’a git, o da bana tabi olacaktır. İbnMes’ud’a sorulup ona Ebû Musa’nın söylediği haber verilince; şöyle dedi: Andolsun o vakit ben sapıtmış olurum, hidâyet bulmuş olanlardan olmam. Ben böyle bir mesele hakkında Peygam­ber (sav)’ın hüküm verdiği şekilde hükmümü vereyim: Kız çocuğa yansı, oğ­lun kızına üçte ikiyi tamamlamak üzere altıda biri verilir Geri kalan ise kız kardeşe aittir. Bunun üzerine biz de Ebû Musa’ya gittik. Ona İbn Mes’ud’un söylediğini haber verince şöyle dedi: Şu büyük bilgin aranızda bulunduğu sürece bana birşey sormayınız. [177]

Şayet oğlun kızı veya kızları ile birlikte o kızın derecesinde yahut ondan daha aşağıda ve onu asabe yapan bir oğul bulunuyor ise, geriye kalan -az önce geçtiği üzere tbn Mes’ud’un görüşüne hilafen- yarım, ikisi arasında er­keğe ifci dişinin hakkı olmak üzere pay edilir. Miktarı ne olursa olsun. Şu ka­dar var ki, sulbden gelen kız çocuklarının yahut sulbden gelen kız ve oğlun kız çocuklarının üçteikiyi tamamlamaları halinde bu böyledir. Anne-bababir kız kardeş ile bababir kız kardeş ve erkek kardeşler hakkında da şöyle de­nilir: Anne-bababir kızkardeşe yansı, geri kalan ise bababir erkek ve kızkardeşlere verilir. Kızkardeşlere altıdabirden fazla pay isabet etmediği sürece bu böyledir. Şayet altıdabirden fazlası onlara isabet edetek olursa, üçte ikiyi ta­mamlamak üzere onlara altıda bir verilir ve bundan fazlası onlara verilmez. Ebû Sevr de bu görüştedir. [178]

11- Ölümü Esnasında Hanımı Hâmile Bulunan Kimsenin Mirası:

Erkek ölüp de geriye hamile bir hanım terk edecek olursa, doğanın erkek mi, kız mı olduğu ortaya çıkıncaya kadar malı bekletilir-

İlim ehli icmâ’ ile şunu kabul etmişlerdir: Erkek ölüp de hanımını hami­le bırakacak olur ise, karnındaki çocuk miras alır. Canlı olarak doğup, do­ğum esnasında ağlayacak, olursa, bu sefer ondan da miras alınır.

Yine ilim adamları hep birlikte derler ki: Eğer ölü doğacak olursa miras almaz. Şayet canlı doğmakla birlikte, ağlamayacak olursa, bir kesim miras-ta hakkı olmadiğını söylerler. İsterse kıpırdasın yahut aksırmış olsun. Ağla-madıkça mirasta hakkı yoktur. Bu, Malik, Kasım b. Muhamined, îbn Sirîn, eş-Şâ’bî, ez-Zührî ve Katade’nin görüşüdür,

Bir başka kesim ise şöyle demektedir: Hareket etmek, feryad etmek, süt emmek, nefes atmak suretiyle doğanın hayatta olduğu anlaşılacak olursa, o da hayatta olanların hükümlerine tabi olur. Bu da Şafiî, Süiyân es-Sevrî ve el-Evzaî’nin görüşüdür.

İbnü’l-Münzir der ki: ŞâTıînin görüşünün kıyasen kabul edilebilme ihti­mali vardır. Şu kadar var ki varid olmuş haber buna engeldir. Bu da Rasû-lullah (sav)’ın şu buyruğudur: “Doğan herbir çocuğu mutlaka şeytan dürter. O da şeytanın bu dürtmesi dolayısıyla ağlayarak dünyaya gelir. Bundan tek istisna Meryem’in oğlu ve onun annesidir.”[179] İşte bu, konu ile İlgili varid ol­muş bir haberdir. Böyle bir haber hakkında ise nesh sözkonusu olamaz. [180]

12- Hunsânm Miras Alması:

Yüce Allah’ın: “Çocuklarınız hakkında” buyruğu, hunsâyı da kapsamı­na alır. Hunsâ ise iki ferci bulunandır.

îlim adamları icma ile onun mirasının küçük abdestini bozduğu yere gö­re verileceğini kabul ederler. Eğer küçük abdestini erkeklerin yaptığı yerden yapıyor ise, erkek mirası alır. Şayet kadının yaptığı yerden yapıyor ise kadın mirası alır.

İbnü’l-Münzir der ki; Ben bu hususta Malik’ten gelmiş herhangi bir riva­yet bellemiş değilim. Hatta Îbnü’l-Kasmı, Malik’e ona dair soru sormaktan çe­kindiğini de zikretmektedir.

Şayet her İki yerden de küçük abdestini yapıyor ise, o takdirde sidiğin öncelikle çıktığı yer muieberdir. Bu da Saki b. el-Müseyyeb, Alımed ve îshak’m görüşüdür, Bu aynı zamanda rey ashabından da nakledilmiştir. Katade Said b. el-Müseyyeb’den huasâ hakkında şöyle dediğini rivayet eder: Küçük ab-deslini bozduğu yere göre ona miras verilir. Eğer her ikisinden de abdestî-ni bozuyorsa öncelikle hangisinden bozduğuna bakılır. Heriki yerden de ay­nı anda abdest bozuyorsa yanm erkek ve yarım kadın (hissesi verilir). Yakub, (Ebû Yusuf) ile Muhammed der ki: Hangilerinden daha fazla çıkıyor ise ona göre mirasını alır. Bu görüş el-Evzâf den de nakledilmiştir. en-Numan b. Sa­bit (Ebû Hanife) de der kî: Şayet bir arada her İkisinden de çıkıyorsa o müş-kildir. Ben hangi tarai’tan daha çok çıktığına da bakmam. Ondan gelen baş­ka rivayete göre; bu şekilde olduğu takdirde onun hakkında bir görüş belirt­mekten kaçınmıştır. Yine ondan şöyle dediği de nakledilmiştir: Eğer müşkil olursa, ona iki paydan daha aşağısı hangisi ise o verilir. Yahya b. Adem ise der ki; Erkeğin bozduğu yerden abdestini bozuyor, bununla birlikte kadın gi­bi ay hali oluyor ise, abdestini bozduğu yere göre miras alır. Çünkü konu ile ilgili gelen haberde; küçük abdestini bozduğu yere göre ona miras verilir, de­nilmektedir,

Şafiî’nin görüşüne göre ise: Her iki yerden de abdestini bozuyor, onlar­dan biri ötekinden önce olmuyorsa, o takdirde bu hunsâ, müşkildir. Ona kız çocuk mirası verilir. Geri kalan miktar ise durumu açıkça ortaya çıkıncaya, yahut mirasçılar kendi aralarında sulh yaparak anlaşıncaya kadar kendisi ile .sair mirasçılar arasında pay edilmek üzere bekletilir. Ebû Sevr de bu görüş­tedir.

eş-Şa’bî der ki: Ona erkek mirasının yansı ile, kız çocuk mirasının yansı verilir el-Evzaî de bu görüştedir. Malik’in görüşü de budur. İbn Şaş da ael-Cevahirü’s-Sernine Alâ Mezhebi Malikin Âlimi’l-Medine” adlı eserinde şun­ları söylemektedir: Eğer hunsâmn biri erkek diğeri, dişi olmak üzere iki fer-ci var ise, hangisinden küçük abdesti bozduğuna bakılır ve abdestini bozdu­ğu yere göre hükmünü alır. Her ikisinden de abdestini bozuyor ise hangisin­den daha çok yaparsa o muteberdir. Şayet durum eşit olursa, öncelik naza­rı itibara alınır. Her ikisinden de beraber yapıyorsa, bu takdirde sakalda tüy bitimi ile memelerin büyüklüğü, bu memelerinin kadınların memelerine benzemesine itibar edilir. Her iki durum bir arada görülecek olursa, o tak­dirde bulûğ halindeki durumu muteberdir. Şayet ay hali olursa ona göre hü­küm verilir. Şayet yalnızca ihtilam olursa yine ona göre hüküm verilir. Eğer her İkisi bir arada bulunursa, o takdirde bu hunsâ, müşkildir. Şayet ne erkek­lere has, ne de kadınlara has olan fere’den birisi yoksa, bunun yerine sade­ce küçük abdestim yaptığı bir yer varsa bulûğu beklenir. Eğer ayırdedicî bir alâmet ortaya çıkarsa, o nazarı itibara alınır, aksi takdirde bu hunsâ müşkil-dîr. Artık müşkil olduğu hükmünü verdiğimiz takdirde tse, alacağı miras, erkek ve kız miraslarından yarımşar yarımşardır.

Derim ki: Sözünü ettikleri bu alâmetler müşkil hunsâ hakkındadır. Biz el-Bakara Sûresi’nde (2/35- âyet, 4. başlıkta) bu konuda bir alâmete, bu sûre­nin başlığında da bir takım alâmetlere işaret ettik. Bu alâmetler onu bu iki türden birisine katar. Bu da kaburga kemiklerinin nazarı itibara alınmasıdır. Bu konudaki açıklama, Ali (r.a)’dan rivayet edilmiştir ve o buna göre hüküm vermiştir. Faziletli alimlerden birisi, hunsâmn hükmünü pek çok beyitlerde şiir halinde açıklamış bulunmaktadır. Bunların ilki şöyledir:

“0 hallerine göre nazarı itibara alınır; Meme, sakal ve küçük abdestini bozma yeri”

Yine bu şiirinde şair (devamla) der ki:

“Eğer bütün halleri birbirine eşit olur da,

Açıkça anlaşılmaz ve belirtileri, içerisinden çıkılamayacak hal alırsa,

Onun yakın akrabasının mirasından alacağı pay,

Payın sekizde altısıdır

Müşkil olması sebebiyle hakkettiği işte budur;

Onun bu payında bir ekailme vardır.

Gerçekten böyle Mrisinin nikahlanmamak,

Dünyada yaşadıkça ve ona başkasını nikahlamamak gerekir.

Çünkü o katıksız bir aile halkı (dişi) değildir

Ve artık o erkekler arasında (dişi) sayılmamaktadır

Benim bu şiirde sözünü ettiğim her hususu

İlim ehlinin ileri gelenleri söylemiştir.

Bazıları onun hakkında söz söylemek istememiştir,

Bunlara da bundan dolayı kınama meyli olmaz.

Çünkü o söz konusu edilirken, açıkça

Aşırı bir çirkinlik sözkonusudur ve besbellidir bu.

İşte onun bu gizli durumu hakkında geçmiş olan

İmamı Murtaza Ali’nin hükmü şudur:

Eğer ki, kaburga kemikleri ekaik ise

Artık onun erkeklere katılması gerekir

Mirasta, nikâhta ve ihramda

Hacda, namazda ve (aairj hükümlerde

Eğer erkeklerden fazla bir kaburga kemiği varsa

O takdirde o, kadınlar arasında sayılır

Çünkü kadınların fazladan bir kaburga kemikleri vardır

Erkeklere göre bu faydalı bilgiyi ganimet belle

Çünkü daha önceden beri Âdem’den bu kemik eksilmişti Havva’nın yaratılması için ve bu aöz, bir haktır Çünkü Peygamberin söylediğinden de buna dair Bir delil vardır; selâm olsun Rabbimizden ona.

Ebû’l-Velid b. Rüşd de der ki; Hunsâ-yı müşkil, koca da olmaz, hanım da olmaz, baba da olmaz, anne de olmaz.

Şöyle de denilmiştir: Sırtından ve karnından çocuk doğuranlar da görül­müştür. İbn Rüşd der ki: Eğer bu sahih ise, o takdirde sulbünden olan oğ­lundan tam bir baba mirası alır. Karnından olan oğlundan ise tam bir anne mirası alır. Ancak bu oldukça uzak bir ihtimaldir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Dârakutnî’nin Sünen’inde Ebû Hâninin, Ömer b Beşir’den şöyle dediği rivayet edilmektedir: Âmir eş-Şa’bf ye erkek de olmayan dişi de olmayan, er­keğin de, dişinin de organına sahip bulunmayan, göbeğinin altından küçük ve büyük abdeste benzer birşeyler çıkartan yeni doğmuş bir çocuk hakkın­da sorulmuş. Âmir’e böylesinin mirası hakkında soru sorulunca Amir şu ce­vabı vermiş: (Ona) erkeğin payının yarısı ile dişinin payının yansı verilir. [181]

13- Anne ve Babaların Mirası:

Yüce Allah’ın: “Anne ve babanın her birine mirasın altıda biri (verilir)” buyruğunda yer alan anne-babadan kasıt, ölenin anne-babasıdır. Bu ise ay rica zikredilmeksizîn kinaye (zamirin zikredilmesi) yoluyla bilinir İfadenin buna delâleti dolayısıyla bu kinaye (yani hazf) caiz görülmüştür. Yüce Allah’ın: Nihayet o, (güneş) perdenin arkasına gizlendi.” (Sâd, 38/32); “Muhakkak Biz onu Kadir gecesinde indirdik.” (ei-Kadr, 97/1)

Altıdabîr” kelimesi de mübtedâ olmak üzere merfû’dur. Ondan önceki ise onun haberidir.

Aynı şekilde “Üçte bir, altıdabir” ile: “Bıraktı­ğının yansı” da böyledir. “Dörttebir sizindir” buyruğu da böy­ledir. Dörttebiri onlarındır” buyruğu da; Sekizde biri onlarındır” buyruğu da böyle olduğu gibi; Anne ve babanın herbirine mirasın altıda biri (verilir)” buyruğu da böyledir.

“el-Ebevân (ebeveyn, anne ile baba)” kelimesi baba anlamına gelen: ile anne anlamına gelen: tesniyesi (ikili) dir. Ancak arapçada “el-um: anne” lafzı kullanıldığından baba anlamına gelen “eb” kelimesi­nin müennesi anne hakkında kullanılmamıştır. Bununla birlikte araplar ara­sında birbirinden farklı iki şeyi birbirine uyan iki şeymiş gibi kullanarak, onlardan birisini ötekine ya söylenişi daha hafif, yahut da şöhreti dolayısıyla tağ-lib edenler vardır. Bu da buna elverişli birtakım İsimlerde semaî olarak gel­miştir. Anne ve babaya: “Hbevân,” güneş ile ay’a; ıtel-Kameran,” gece ile gün­düze; “el-melevân” demeleri bu kabildendir. Aynı şekilde Hz. Ebû Bekr ile Hz. Ömer’e; “el-Umerarv’ demeleri de böyledir.

Müzekkerliğin hafifliği dolayısıyla (ay anlamına gelen) el-Kamer’i, güneş anlamına gelen (eş-ŞemsVe tağlib ederek (el-Kamerân) demişlerdir. Aynı şe­kilde Hz. Ömer’in halifelik dönemi daha uzun ve daha ünlü olduğundan do­layı Hz. Ömer’in adını Hz. Ebû Bekir adına tağlîb ederek (el-Umerân) demiş­lerdir, Arapların el-Umerân tabiri ile Önler b. el-Ualtab ile Ömer b. Abdula-ziz’İ kastettiklerini ileri sürenin sözüne itibar edilmez. Çünkü Araplar bu ke­limeyi Ömer b. Abdulazizl görmeden önce kullanmaya başladılar. Bu açık­lamayı İbnü’ş-Şecerî yapmıştır.

“Çocuklarınız” buyruğunun kapsamına aşağı doğru ne kadar İnilirse bütün çocuklar girdiği şekilde; “babalarınız” buyruğunun kapsamına yuka­rı doğru ne kadar çıkılırsa çıkılsm bütün babalar girmez, Çünkü yüce Al Lalı’in: “Anne-babanın herbirine” buyruğu tesniye bir lafızdır- Genel olma ihtima­li de yoktur, çoğul olma ihtimali de yoktur. Halbuki “çocuklarınız” buyru­ğu böyle değildir. Bu görüşün sıhhatine delil ise, yüce Allah’ın şu buyruğu­dur: “Çocuğu olmayıp da anne ve babası kendisine mirasçı olana gelince, üçte biri annesinindir.” Yukarı anne ninedir. Ona ise farz hisse olarak üç> tebirin verilmeyeceği icma’ ile sabittir. O halde ninenin bu lafzın dışında kal­dığı kesindir Bunun dedeyi kapsadığı ise ihtilaflı bir husustur.

Dedenin, baba olduğunu söyleyip onun sebebiyle çocukları hacb eden­lerden birisi de Ebû Bekr es-Sıddîk (r.a)’dır. Hayatta olduğu sürece bu hu­susta ashab-ı kiramdan ona kimse muhalefet etmemiştir. Ancak onun vefa­tından, sonra bu hususta anlaşmazlığa düşmüşlerdir. Dedenin baba olduğu­nu söyleyenler arasında, İbn Abbas, AJbdullah b. ez-Zübeyr, Âişe, Muâz b. Ce­bel, Ubeyy b. Kâdb, Ebû’d-Derdâ ve Ebû Hureyre de vardır. Bunların hepsi de baba bulunmadığı takdirde dedeyi tıpkı baba gibi kabul ederler ve onun vasıtasıyla bütün kardeşleri hacb ederek, dedenin varlığı ile birlikte kardeş­ler hiç miras almazlar. Bu görüşü aynı zamanda Ata, Tâvüs, el-Hasen ve Ka-tâde de kabul etmiştir. Ebû Hanife, £bû Sevr ve îstıak da bu kanaattedir. Bu konuda onların lehine olan delil ise, yüce Allah’ın: “Babanız İbrahim’in dînine”(el-Hacc, 22/28) buyruğu İle: “Ey Ademoğulları” (el-A’raf, 7/26) buy­rukları ve Hz, Peygamberin: “Ey İsmail oğulları ok atını?., çünkü sizin baba­nız atıcı idi” buyruğudur.

Ali b. Bbi Talib, Zeyd ve İbn Mes’ud ise, kardeşlerle birlikte dedeye de mi­ras verileceği kanaatindedirler. Anne-baba bir kardeşler, yahut baba bir kar­deşlerle birlikte olduğu takdirde de payı -farz sahibi İle birlikte olması hali

müstesna- üçtebirden aşağı olmaz. Farz sahihleri ile birlikte olduğu takdir­de Zeyd’in görüşüne göre de payı altıda birden aşağı olmaz. Aynı zamanda bu, Malik, Evzaî, Ebû Yusuf, Muhammed ve Şâfıînın de görüşüdür.

Hz. Ali ise, kardeşler ile birlikte olması halinde dedeyi altıda bire kadar kardeşlerle birlikte (mirasa) ortak yapar ve ister farz sahipleriyle birlikte ol­sun, ister başkaları iie beraber bulunsun ona altıda birden aşağı pay vermez­di. Bu, îbn Ebi Leylâ ile bir kesimin de görüşüdür.

İlim adamlar! icmâ ile şunu kabul ederler: Dede, baba ile birlikle miras alamaz. Oğul babasını hacb eder. Onların dedeyi hacb ve miras hususunda baba seviyesinde değerlendirmeleri, ölen kişi geriye bütün konumlarda on­dan daha yakın bir baba terketmediğt halde sozkonusudur.

Cumhurun kanaatine göre dede, kardeş çocuklarını mirastan düşürür. An­cak Şa’bî’den, onun Ali’den yaptığı rivayet bundan müstesnadır. O, paylaş­tırma hususunda kardeş çocuklarını tıpkı kardeş gibi değerlendirmiştir.

Cumhurun görüşünün delili şudur: Buradaki kardeş erkek olarak kız kardeşini asabe yoluyla mirasçı kılmaz. O bakımdan tıpkı amca ve amcanın oğlu gibi dede ile mirası paylaşmaz.

eş-Şa’bî ise der ki: İslâm’da kendisine miras verilen ilk dede, Ömer el-Hat-tab (ral’dır. Ömer’in oğlu Asım’ın bîr oğlu öldü. Geriye iki kardeş bıraktı. Ömer onun malının tamamını almak istedi. Uz. Ali ile Hz, Zeyd’e bu husus­ta danışınca, onlar kendisine bir misal vermeleri üzerine şöyle dedi: Eğer iki­niz de aynı görüşte birleşmcmiş olsaydınız, ben kendi görüşüme göre onu oğlum gibi değerlendirmez, kendimi de onun babası gibi değerlendirmez­dim.

Dârakutnînin Zeyd b. Sâbİt’ten rivayetine göre Ömer b. el-Hattab bir gün yanma girmek üzere izin istedi. O da Hz. Ömer’e izin verdi. Bu sırada cari­yenin biri onu taramakta idi. Zeyd başını çekince Hz. Ömer ona: Bırak se­ni tarasın, dedi. Zeyd: Ey mü’mînlerin emiri, bana haber göndermiş olsaydın ben senin yanına gelirdim, deyince Hz. Ömer şöyle dedi: Hayır, ihtiyaç be­nimdir, ben sana dede hususunu tetkik etmen için gelmiş bulunuyorum, Zeyd: Allah’a yemin ederim ki? senin bu hususta söylediğin doğru değildir. Bunun üzerine Ömer dedi ki: Benim bu söylediğim vahiy değildir kir (farkiı bir şey söylemekle”) ona bir şeyler eklemiş yahut eksiltmiş olalım. Bu konuda da se­nin söyleyeceğin sana ait bir görüş olacaktır. Eğer senin görüşünün bana uy­gun düştüğünü görürsem ona uyarım. Aksi takdirde bu hususta senin aley­hine bir şey olmaz. Zeyd yine kanaat belirtmeyi kabul etmedi- Ömer kızgın bir şekilde çıkıp dedi kü: Ben senin yanına benim ihtiyacımı karşılarsın zan­nıyla gelmiştim.

Daha sonra yine daha önceki geliş saatinde geldi. Kanaatini açıklaması için ısrar etti. Nihayet Zeyd dedi kî: Bu hususta kanaatimi yazacağım. Zeyd, bu kanaatini bir bağırsak parçası üzerine yazdı ve ona bir misal verdi. Ona ver­diği misal, tek bir gövde üzerinde biten bir ağacın misali idi.

Bu ağaçtan önce bir dal çıkar, sonra bu daldan bir başka dal daha çıkar. Dala suyu ulaştıran gövdedir. Eğer sen ilk dalı kesecek olursan su öbür da­la kadar ulaşır. İkinci dalı da kesersen bu sefer su ilkine ulaşır. Hz. Ömer bu örneğin yazılı olduğu parçayı alarak insanlara bir hutbe irad etti. Daha son­ra bu bağırsak parçası üzerindeki örneği onlara okuyup dedi ki: Gerçekten Zeyd b- Sabit dede hakkında bir söz söyledi ben onu uygulamaya koydum. (Zeyd) dedi ki: Ömer bu şekilde ilk dede idi. O, oğlunun oğluna ait mira­sın tamamını diğer kardeşlerine (Ölenin kardeşlerine) bir şey vermeksizin al­mak İstemişti. Bundan sonra Ömer b. el-Hattab (r.a) o malı paylaştırdı.[182]

14- Ninenin Durumu:

Ölenin annesi yoksa ninenin altıda bir alacağı hususunda ilim ehlinin ic-mâ’ı vardır. Annenin kendi annesini de baba annesini de hacbedeceği üze­rinde de icma etmişlerdir. Ancak babanın anneanneyi lıacb edemeyeceği üze­rinde de icmâ1 vardır.

Şu kadar var ki oğlu hayatta iken ninenin miras alması hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bir grup, oğlu hayatta olduğu takdirde nine miras almaz, demek­tedir. Bu, Zeyd b. Sabit, Hz, Osman ile Hz. Ali’den rivayet edilmiştir. Malik, es-Sevrî, el-Evzaî, Ebû Sevr ve rey ashabı da bu görüştedir.

Bir diğer kesim ise, ninenin oğlu ile birlikte miras alacağım söyler. Bu gö­rüş de Hz. Ömer, İbn Mes’ud, Osman, Ali3 Ebû Mûsâ el-Eş’arî’den rivayet edil­miştir. Şüreyh, Câbir b. Zeyd, Ubeydullah b. el-Hasan3 Şureyk, Ahmed, İshak ve İbnü’l-Münzir de bu görüştedir. Aynca İbnü’i-Münzir de der ki: Nasılki de­deyi babadan başka kimse hacb edemiyor ise, nineyi de anneden başka bir kimse hacb edemez. Tirmizî’nin rivayetine göre Abdullah, oğlu hayatta bu­lunan nine hakkında şöyle demiştir: “Ob oğlu hayana iken oğlu ile birlikte olduğu halde Rasûlulİah’ın kendisine altıda bir yedirdiği ilk ninedir.”[183] Doğ­rusunu en iyi bilen Allah’tır[184]

15- Miras Alan Nineler ve Konu ile İlgili Görüş Ayrılıkları:

İlim adamları ninelerin miras almaları hususunda farklı görüşlere sahip­tir. Mâlik der ki: Miras alan ancak iki nine vardır. Bunlar annenin annesi, ba­ba anne ile her iki tarafın anneleridir, Ebû Sevr de Şafiî’den böylece rivayet­te bulunduğu gibi, tabiînden bir grup da bu görüştedir. Şayet bu iki nineden birisi tek başına bulunuyor ise, altıda bir alır. İki nine bir arada bulunur da yakınlıkları e§it olursa, altıda biri aralarında paylaşırlar. Aynı şekilde ikiden çok olur ve yakınlıkta biri birlerine eşit olmaları halinde de durum böyledir. Bütün bunlar üzerinde icmâ’ vardır

Eğer anne tarafından olan nine yakın olursa, yalnız başına o altıda biri alır. Şayet baba tarafından olan nine yakın olursa, uzak olsa dahi, anne tarafın­dan olan nine ile altıda bir aralarında pay edilir. Anne tarafından da yalnız­ca tek bir nine miras alır. Annenin babasının annesi olan nine, hiçbir halde miras alamaz. Zeyd b. Sabit’in kabul ettiği görüş budur. Bu hususta gelen en sağlam rivayet de budur. Malik’in ve Medinelilerin görüşü de böyledir.

Bir diğer görüşe göre nineler, anne durumundadır. Birarada bulundukla­rı takdirde a I uda bir onlar arasından en yakın olanlarına verilir. Nitekim ba­balar da bir arada bulundukları takdirde> onların en yakınları mirasa hak ka­zanır. Erkek çocuklar da erkek kardeşler de erkek kardeşlerin oğullan, am­ca çocukları da birarada bulundukları takdirde onların en yakın olanları mi­rasa hak kazandığı gibi, annelerde de durum böyledir.

İbnü’l-Münzir der ki: Bu daha sahihtir ve ben de bu görüşü kabul ediyo­rum. Evzaî üç nineye miras veriyordu. Bunların birisi, anne tarafından nine, diğer İkisi de baba tarafından ninedir. Bu aynı zamanda Ahmed b. Hanbel’in de görüşüdür. Bunu Dârakutnî Peygamber (sav)’dan mürsel olarak rivayet et­miştir.[185]

Zeyd b. Sabit’den ise bunun aksi rivayet edilmiştir. O üç nineye miras ve­riyordu. Bunların ikisi anne tarafından, birisi ise baba tarafından nine idi. [186] Ali (r.a) ın görüsü de Zeyd’in bu görüşü gibidir. Altıda biri nineleri ister an­ne tarafından, ister baba tarafından otsun daha yakın olanlarına verirlerdi. On-lann yakınlık derecesinde olmayanlarını da altıda birde kendilerine ortak et­mezlerdi. es-Sevrî, Ebû Hanife, arkadaşları ve Ebû Sevr de bu görüştedirler.

Abdullah b. Mes’ud ile İbn Abbas ise, dört nineye de miras veriyorlardı. Aynı zamanda bu Hasan-ı Basrî, Muhammed b. Sirîn ve Cabir b. Zeyd’in de görüşüdür. Îbnü’l-Münzîr der ki; Nesebi müteveffaya ulasan her bir nine, eğer neseb esnasında iki anne arasına bir baba giriyor ise, o nine miras alamaz. Bu kendisinden ilim bellenen her ilim adamının görüşüne göre böyledir.[187]

  1. Anne Babanın Mirası:

“(Ölenin) çocuğu varsa anne ve babanın her birine mirasın altıda bi­ri (verilir)” buyruğunda yüce Allah, çocuğunun bulunması halinde ebevey­nin her birisine altıda biri farz hisse olarak tayin etmiş ve çocuğu müphem bırakmıştır. O bakımdan bu hususta erkek ile dişi arasında bir fark yoktur. Buna göre bir kimse ölüp de geriye bir oğul ve anne-babasını bırakacak olur­sa, anne-babanın her birisi aluda birini alır, geri kalan ise oğlundur. Geriye bir kız çocuğu ile anne-baba bırakacak olursa, kız çocuk yansın t alır, anne-babanın lıer birisi altıda bir alır. Geriye kalan en yakın asabe olan babaya ve­rilir. Çünkü Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Farz hisselerden geri ka­lan en yakın erkek mirasçıya aittir.[188] Böylelikle baba iki yönüyle bir ara­da hak almaktadır Birincisi asabe olarak, diğeri de farz hisse olarak.

“Çocuğu olmayıp da anne ve babası kendisine mirasçı olana gelince; üçte biri annesinindir” buyruğunda şanı yüce Rabbimiz şunu bildirmekte­dir: Eğer anne ve baba çocuklarına mirasçı oluyorlarsa, anne mirasın üçte bi­rini alır.

“Anne ve babası kendisine mirasçı oluyorsa” buyruğu tle üçte birin an­neye ait olduğunu bildirmesi, geriye kalan üçte ikinin babaya ait olduğunu ortaya koymaktadır. Bu da iki kişiye: Bu mal aranızda paylaştırılacaktır de­dikten sonra, onlardan birisine: Ey filan, bunun üçte biri senindir, demeye benzer. Böylelikle diğerine o maldan ait olan miktarın üçte iki olduğunu açık ifade ile (nass ile) ifade etmiş oluruz- Çünkü yüce Allah’ın: “Anne ve baba­sı kendisine mirasçı olana” buyruğundaki ifadenin kuvveti, her ikisinin de çocuk olsun, başkası olsun bütün pay salnplerinden ayrı olduğunu göster­mektedir. Bu hususta görüş ayrılığı yoktur

Derim ki: Buna göre üçte İki, babaya ait miktarı tesbit edilmiş farz bir his­se olur Asabe yoluyla alınmış miktar onun kapsamında yoktur. İbnü’î-Ara-bî’nin naklettiğine göre ise, babaya çocuğun olmaması halinde fazladan bir üçtebir pay verilmesinin manası (hikmeti), erkek olması, yardımcı olması, ge­çimi kendisinin sağlamakla yükümlü olmasıdır. Anne ise sadece akrabalığı dolayısıyla asıl payı üzere kalır.

Derim ki: Ancak bu, reddedilen bir görüştür. Çünkü bu, çocuğun hayat­ta bulunması halinde de sözkonusudur. Neden altıda birden mahrum edil­mektedir? Ancak zahir olan şu ki, çocuk hayatta, olduğu takdirde akıda bir­den mahrum edilmesi, küçük çocuğa şefkat ve onun malını korumak mak-sadfna matufdur. Zira bu şekilde çocuğun malından bir miktarın çıkartılma­sı (ve ölenin babasına verilmesi), çocuğa karşı bir çeşit haksızlık olabilin Ya­hut da bu emir, taabbudî bir emirdir (sebebini kavramamız mümkün değil­dir. Bize itaat düşer). Bu konuda söylenen en uygun görüş budur, Başarıya ileten Allah’tır. [189]

17- Anne-Babanın Mirastan Pay Oranları İkili, Birlidir:

Eğer yüce Allah’ın: “Anne ve babası kendisine mirasçı oluyor­sa” buyruğunda fazladan “vav” harfinin gelmesinin faydası nedir? Halbuki ifa­denin zahirine göre bu harf eklen m eksizin: Eğer onun çocuğu olmayıp an-ne-babası ona mirasçı ise, denilmeliydi.

Böyle soran birisine cevabımız şudur: Bu harfin getirilmesi ile bu husu­sun karar kılmış ve sabit bir durum olduğu haber verilmek isLenmiştir. Böy­lelikle bu hususun sabit olup karar kıldığını bildirmektedir.

Bu da; tek başlarına kalmaları halinde annc-babanın durumunun çocuk­ların durumu gibi olduğunu ortaya koymaktadır. Yani onların paylarının nis-bett de erkeğe, [ki dişinin payı nisbetindedir.

Böylelikle baba, birisi farz hissesi, diğeri ise asabe hissesi olmak üzere iki türlü payı bir arada alır. Çünkü o da tıpkı çocuk gibi kardeşleri hacb eder. Bu da hükümde bir adalettir, hikmeti zahir olan bir husustur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [190]

18- Bir Kıraat:

Yüce Allah’ım Üçte biri annesinindir” buyruğunu Kûfeliler: şeklinde hemzeyi csıeli olarak okumuşlardır. Bu da Sibcveyh’in naklettiği bir söyleyiştir el-Kisai der ki: Bu, Hevâzîn ile HuzeyHilerden ço­ğunun söyleyişidir. Çünkü İâm” harfi esreli olup, bir başka harfe bitişik ol­duğundan, esreden sonra o bitişik harfi (burada hemze’yi) ötreli okumak is­temediklerinden, o harfin ötresini esreye değiştirir. Zira Arap dilinde vez­ninde bîr isim yoktur. Buradaki hemzeyi ötreli okuyanlar ise asla uygun ola­rak okumuşlardır. Diğer taraftan “lam” harfi ayrılabilmektedir. Zira bu harf, başına gelmektedir. Bütün bu açıklamaları en-Nehhâs yapmıştır. [191]

19- Kardeşlerle Birlikte Annenin Mirası:

“Şayet (Ölenin) kardeşleri varsa o vakit altıda biri annes in İndir.” buy­ruğunda görüldüğü gibi, kardeşler annenin payını üçtebirden allıdabire hacb etmekledirler. Bu da “hadb-ı noksan” (eksiltme hacb’ı) diye bilinir. Kar­deşlerin anne-baba bir, baba bir yahut anne bir olmaları arasında bir fark yok­tur. Bununla birlikte kardeşlerin bir payları da yoktur.

İbni Abbas’ian onun zaman zaman şöyle dediği rivayet edilmektedir: Kar­deşlerin anneden hacb ettikleri altıdabir kardeşlere aittir. Yine ondan diğer­lerinin görüşü gîbi bu payın babaya ait olacağı da rivâyel edilmiştir.

Katade der ki: Bu payı kardeşler değil de babanın alış sebebi, babanın kar­deşlerin ihtiyaçlarını karşılayıp onların nikâhlarının velisi olması ve onlara nafakalarım harcaması dolayisıyladır.

İlim ehli icma ile şunu belirtirler: İki ve daha yukarı kardeşler ister erkek, ister kız olsunlar, ister anne-baba bir, ister baba bîr, isterse de annebir olsun­lar, annenin üçtebir olan payını hacb ederek altıdabire indirirler. Bundan tek istisna İbn Abbas’tan gelen şu rivayettir: Buna göre iki kardeş, tek bir kar­deş hükmündedir. Annenin üçtebir payını üç kardeşten daha aşağısı hacb edip indirmez.

Bazı kimseler ise, kız kardeşlerin annenin payını üçtebirden altıdabire hacb etmiyeceği kanaatindedirler Çünkü yüce Allah’ın hitabı kardeşler hakkında­dır. Dişilerin mirastaki kuvvetleri ise, erkeklerin mirastaki kuvvetleri gibi de­ğildir ki, itibara alınmalarını, onların biribirlerine katılmalarını gerektirsin.

el-Kiyâ et-Taberî der ki: Bu şekilde kanaat belirtenlerin görüşleri, kız kar­deşlerin erkek kardeşlerle birlikte olmamalarını gerektirir. Çünkü “İhva (er­kek kardeşler)” lafa mutlak olarak kullanıldığı takdirde “ahavât (kız kardeş­ler)11! kapsamaz. Nitekim “benûn (erkek çocuklar)” lafzı da, “benat (kız ço-cuklar)”ı kapsamaz. Bu ise, bir erkek ve bir kız kardeşin varlığı ile annenin payının üçtebîrden altıdabire hacb edilmemesini gerektirir. Ancak bu müs-lümanlann İcmâınm hilâfmadır. Eğer âyet-i kerimede erkek kardeşlerle bir­likte kast ediliyor iseler, tek başlarına da kastediliyorlar, demektir.

Hepsi de çoğulun asgarî miktarının iki olduğunu da delil göstermişlerdir. Çünkü tesniye bir şeyin kendi misline cem edilmesi (katılması) dır. O halde anlam bunun çoğul olmasını gerektirir. Nitekim Hz. Peygamber de: “İki ve daha yukarısı cemaat (çoğul)’tır.” [192] Sibevyh’ten de şöyle dediği nakledilmek­tedir: Ben el-Halil’e: “Bu şekillerin en uygun olanı hangisidir?” diye sordum. O da.-. İki kişi cemaattir, dedi. Şairin şöyle dediği de sahih olarak nakledilmiştir;

“Suyu da, bitkisi de bulunmayan, oldukça uzak, son derece korkunç ve kurak

olan o iki arazi parçası; Onların yüksekçe olan yerleri, iki kalkanın dış tarafını andırmaktadır.”

el-Aİıfeş de şöyle bir beyit nakletmektedir:

“Kadınlar bizlere haberi getirip gelince

Dediler ki: Durum aramızda oldukça yaygınlık kazandı.

“Bir kavmin zenginine saygıyla aelâm verilirken Fakir olana cimrilik edilip selam verilmiyor İkisi arasında ölüm eşit değil midir Ölüp de kabirlere gömüldüklerinde.”[193]

Bu hususta (yani annenin mirasının kardeşler dolayısıyla üçtebirden at-tıdabire hacb edilmesi hususunda) Hz. Osman ile İbn Abbas arasında görüş alış verişi yapılırken, Hz. Osman dedi ki: Senin kavmin -Kureyşlileri kas­tediyor- fesahat ve belagat ehli oldukları halde anneyi hac bettiler.

Bu hususda çoğulun asgari miktarı üçtür, demese dahi, (başka hususlar­da) “çoğulun asgarisi üçtür” diyenler arasında İbn Mes’ud, Şafiî, Ebû Hanife ve başkaları da vardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [194]

20- Bir Kıraat Farkı:

Yüce Allah’ın: “Bu; yapacağı vasiyetten yahut borcundan sonradır.” Buy­ruğunda yer alan: Yapacağı vasiyyet” kelimesini İbn Kesîr, Ebû Arar, İbn Âmir ve Âsim “sâd” harfini fethalı olarak; Yapılacak vasiyyetden…” diye okumuştur. Diğerleri ise bu kelimenin bu harfini esreli olarak okumuştur. Bu vasiyet fiilinin geçtiği diğer yerlerde de böyledir.

Şu kadar var ki, iki yerde de Asımdan gelen rivayet farklı gelmiştir “Sâd” harfinin esreli okunuşu, Ebû Ubeyd ye Ebû Hakim’in tercihidir. Çün­kü bundan önce ölenden söz edilmektedir.

el-Ahfeş ise der ki; Bunun doğrulayıcı delili de yüce Allah’ın: “Yaptıkları vasiyet” ile; “Yapacağınız vasiyet” buyruklarıdır. [195]

21- Vasiyetin Yerine Getirilmesiyle Borcun Ödenmesi:

Borcun vasiyetten önce geldiği hususunda icmâ’ bulunduğu halde; âyet-i kerimede vasiyetin borçtan önce sözkonusu edilmesinin hikmeti nedir?

Tirmizî’nin el-Hâris1ten rivayet ettiğine göre Hz. Ali şöyie demiştir: Pey­gamber (sav), vasiyetten önce borcun ödenmesini hükme bağladığı halde, sizler borcun ödenmesinden önce vasiyeti yerine getirmeye kalkışıyorsunuz. (Tirmizî ayrıca) der ki: Bütün ilim ehlince de uygulama buna göredir.

Vasiyetten önce borcun ödenmesine başlanır.[196]

Dârakutnî de Âsim b. Damra yoluyla Hz. Ali’nin şöyle dediğini rivayet et­mektedir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: “Borç, vasiyetten öncedir. Mirasçıya da vasiyet yoktur.” [197] Bu hadisi onlardan (Haris ile Asımdan) Ebû İshak el-Hemdânî rivayet etmiştir.

Böyle bir soruya beş türlü cevap verilebilir:

Birincisi: Bu iki hususun (yani vasiyet ile borcun) mirastan öne alınacağı kastedilmiştir. Yoksa bunların kendileri arasında ayrıca bir öncelik sıralaması kastı yoktur. Bu bakımdan vasiyet lafzan önce geçmiştir.

İkinci cevap: Vasiyet bağlayıcılık (lüzum) itibariyle borçtan daha aşağıda olduğundan dolayı ona önem verilmek için öne alınmıştır. Nitekim yüce Al­lah: “Küçük büyük hiç birşey bırakmayıp sayıp dökmüş” (el-Kelıf, 18/49) diye buyurmaktadır.

Üçüncü cevap: Çokça vuku bulduğu ve meydana geldiğinden dolayı öne alınmıştır. Bundan dolayı şeriatın da nassıyla birlikte^ adeta her ölenle beraber ondan ayrılmaz birşey gibidir. İstisnaî olduğundan dolayı da borcu sonraya bırakmıştır. Çünkü borç kimi zaman olabilir, kimi zaman olmayabilir. O bakımdan öncelikle kaçınılmaz gibi olanı sözkonusu etti, daha sonra da zaman zaman meydana gelen bir şey olan borcu ona atfetti Bu açıklamayı ayrıca “ev; veya” ile atfedilmesi de pekiştirmektedir. Şayet borç, eğer rütbe itibari ile sonradan gelen bir şey olsaydı, atfın “vav” edatıyla olması gerekir­di.

Dördüncü cevap: Vasiyetin öne alınmasının sebebi, yoksul ve zayıfların payı oluşundan dolayıdır. Borcun sonraya bırakılması ise, güç, kuvvet, otorite ve bu hususta söz söyleme hakkı bulunan bir alacaklının istediği pay olu şundandır.

Beşinci cevap: Vasiyeti kişi kendiliğinden inşa ettiğinden dolayı öne alın­mıştır. Borç ise onu ister sözkonusu etsin, ister etmesin nasıl olsa ödenmesi gereken bir haktır. [198]

  1. Zekât ve Hac Gibi Allah’a Ait Hakların Terikeden Ödenmesi:

Bu husus bu şekilde sabit olduğundan dolayı Şafiî, zekât ve Hacc borcunun mirastan önce alınması gerektiğine delil göstererek der ki: Kişi zekâtını ödemekte kusurlu hareket etmiş ise, bunun sermayesinden ahnması icabed-er. Bu ilkin açık ve kuvvetli bir görüş gibi görülür. Çünkü bu da haklardan bir haktır. Âdemoğlunun haklan gibi ölümden sonra ölenin yerine edâ edil­mesi icabeder. Özellikle de zekâtın harcama yeri insanlardır.

Ebû Hanife ve Mâlik ise söyle demektedir: Eğer ödenmesini vasiyet ede­cek olursa, malının üçte birinden edâ edilir. Birsey söylemezse, onun adına malından birşey çıkartılmaz. Devamla derler ki: Çünkü böyle bir uygulama mirasçıları fakir bırakmayı gerektirir. Hatta bunu bazan kastî olarak yapar ve tamamıyla ödemez. Tâ ki, kendisi öldükten sonra bütün bu tür borçları malının tamamını kuşatır ve mirasçılara hiç bir hak bırakmamış olur.

23- Babalarınız ve Oğullarınız…

Yüce Allah’ın: “Babalarınız ve oğullarınız…” buyruğu mübtedâ olarak merfu’dur. Haber ise gizlidir. Takdiri şöyledir: İşte bunlar; kendilerine pay tesbit edilenler ve miras verilenlerdir. [200]

24- Akrabaların Faydası:

Yüce Allah’ın: “Sfcee faydaca hangisinin dana yakın olduğunu bilemez­siniz” buyruğu ile ilgili olarak, bunun dünyada dua ve sadaka ile bir yakın­lık olduğu söylenmiştir. Nitekim seleften rivayet edildiğine göre: “Şüphesiz kişi kendisinden sonra evlâdının duasıyla yüceltilir.” Sahih hadiste de şöy­le buyrulmuştur: “Kişi öldüğü takdirde ameli kesilir. Üç şeyden müstes­na…” Bunlar arasında da: “Yahut kendisine dua edecek salih bir evlat.”[201]

Bu yakınlığın âhirette olduğu da söylenmiştir. Evlat daha faziletli ol­duğundan babası hakkında şefaatçi olabilir. Bu açıklama İbn Abbas ve el-Hasen’den nakledilmiştir. Kimi müfesshier şöyle demektedir: Evlât, âhiret­te derece itibariyle babasından daha yüksekte ise, Allah’tan dilekte bulunarak babasının da kendi derecesine yükseltilmesini ister. Aynı şekilde baba da mev­ki itibariyle evladından daha yukarıda ise istekte bulunur. Buna dair açıklama ileride Tür Sûresi’nde (52/21. âyette) gelecektir. Hem dünya hem âhirette söz-konusu olduğu da söylenmiştir. Bunu da îbn Zeyd demiştir. İfadenin lafzı da bunu gerektirmektedir. [202]

25- Bu Şekilde Paylaştırma Allah’ın Emri ve Hikmetinin Tecelliyidir:

“Bunlar Allah’tan bir farz olarak (böyle tayin edilmiştir)” buyruğunda yer

alan: kelimesi tekid edici mastar olarak nasb edilmiştir, Çünkü “vasiyet ediyor” buyruğunun anlamı zaten size farz kılıyor, demektir.

Mekkî ve başkaları da; bu tekid edici bir haldir, demektedir. Bunun amili ise, “vasiyet ediyor” buyruğudur, Ancak bu açıklama zayıf bir açıklamadır. Bu âyet-i kerime bundan önce geçen buyruklarla ilgilidir. Şöyle ki, yüce Allah akrabalık hususunda ortak yanları bulunmakla bir­likte akrabalara vasiyet için alabildiğine gayret gösterme külfetinden kurtarıl­mış olduklarını kullarına öğretmektedir. Burada akrabalık noktasında müş­tereklikten kasıt şudur: Babalar ve evlatlar dünyada yardımlaşmak, koruyup, gözetmek, âhirette de şefaat ile birbirlerine faydalı olurlar. Bu husus baba ve çocuklar hakkında sözkonusu olduğu gibi, bütün akrabalar hakkında da ay­nı şekilde sözkonusudur. Eğer paylaştırma insanların kişisel kanaatlerine bırakılmış olsaydı, akrabaların her birisinin zenginlik durumlarına bakmak, onu gözönünde bulundurmak gerekirdi. Bu halde ise, işin belli bir disiplin ve kıstası olmak imkânı olmazdı. Çünkü durum alabildiğine farklılık ar-zederdi.

Bundan dolayı şanı yüce Allah şunu beyan etmektedir: Kula en yakışan şey, mirasın miktarlarım tesbit hususunda onu kişisel kanaatine terk et­memektir. Aksine yüce Allah, miras miktarlarını şer’t olarak alabildiğine açıklamış; daha sonra da: şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz ki Allah* mirasın ne şekilde paylaştınldığını çok iyi bilen “Alimdi*1, Hakimdir.” O bakımdan mi­rasın paylaştın İmasına dair hükümlerini koydu ve bu miktarların sahiplerini geniş geniş açıkladı .

ez-Zeccâc der ki: “AHmdlr.” Yani her şeyi yaratmadan önce en iyi bilen­dir. “Hakimdir.” Takdir ettiği şeylerde ve tayin ettiği takdirleri yerine getir­mekte hikmeti sonsuz olandır.

Bazılan da şöyle demiştir: Şam yüce Allah, ezelden beri de öyledir ve ebe­diyete kadar böyledir. Onun geçmişe dair verdiği haber, geleceğe dair haber vermesi gibidir. Sibevyh’in görüşüne göre ise, onlar (Araplar) bu hususta bir hikmet ve bir ilim olduğunu gördüler. Onlara: Muhakkak aziz ve celil olan Allah ezelden beri böyleydi ve ebede kadar gördüğünüz şekilde Alîm ve Hakimdir. [203]

26- Eşlerin Mirası:

Yüce Allah’ın: “Çocukları yoksa, hanımlarınızın geriye bıraktıklarının yarısı sizindir-..* diye başlayan iki âyet-i kerimede hitap erkekleredir. Bu­rada geçen çocuklar, sulben çocuklardır ve ne kadar aşağıya giderlerse git­sinler, onların çocuklarıdır Erkek ya da kız olmaları bir yada daha fazla ol­maları arasında fark yoktur. Bu icma ile kabul edilmiştir.

İlim adamları İcmâ’ ile şunu da kabul etmişlerdir; Çocuğun yahut çocuğun çocuğunun olmaması halinde koca mirasın yansını alır. Çocuğun bulunması halinde ise, dörtte biri kocanındır. Kadın ise, çocuk olmadığı takdirde ko­casının terikesinin dörttebirini miras alır. Çocuğu varsa sekizde bir alır.

Yine icmâ’ ile şu hükmü kabul etmişlerdir: Hanımın bir, iki, üç ya da dört olması halinde, eğer kocanın çocuğu yoksa dörtte birde, tek bir çocuğu var­sa sekizde birde ortaktırlar. Çünkü yüce Allah, tek bir kız çocuğu ile tek bir

kız kardeşin hükmü ve bunlardan daha fazla olmaları halinde hükümleri arasında fark gözetmediği gibi; burada hanımların bir tane olmaları ile bir­den fazla olmalarının hükmü arasında da fark gözetmemiştir. [204]

27- “Kelâle’nin Mahiyeti:

Yüce Allah’ın: “Eğer bir erkek veya kadına çocuğu ve babası olmadığı Gkelale) halde mirasçı olunuyor…” buyruğunda geçen “kelâle” nesebin kişiyi kuşatması anlamını ifade eden: “” tabirinden mastardır. (Taç anlamına gelen): “el-lklîl” ismi de buradan gelmektedir. Kelâle, aynı zaman­da ay’ın menzillerinden birisinin adıdır. Çünkü ay, bu menzile ulaştığında, onun etrafını kuşatır. Taç ve başın dörtbir yanım kuşatan bağ anlamına ge­len “el-İklîP de buradan gelmektedir.

Kişi, oğlu ve babası bulunmaksızın ölürse, işte onun mirasçıları kelafe’dir. Ebû Bekr es-Sıddîk, Ömer, Ali ve ilim adamlarının çoğunluğunun görüşü budur, Yahya b. Âdem ise, Şerik, Züheyr ve Ebû’I-Ahvas’tan, bunlann da Ebû İshak’tan, onun Süleyman b. Abd’den rivayetine göre Süleyman şöyle demiş­tir: Ben onların kelâle’nin oğlu ve babası olmaksızın ölen kimsenin adı ol­duğu hususu üzerinde icma edip anlaşmış olduklannı gördüm. “Kitabü’l-Ayn*m müellifi (Sîbeveyh) ite dilci Ebû Mansur, İbn Arefe el-Kutebî, Ebû Ubeyd ve îbnü’1-el-Enbârî de böyle demiştir.

Baba ve oğul kişinin iki yanını temsil eder. Bunlar gittikleri takdirde, ne-seb onu zayıf düşürmüş (tekellül olur, O bakımdan etrafı beyaz çiçeklerle kuşatılmış bulunan bahçeye; denilmesi de bundan dolayıdır. Şöy­le bir beyit nakledilmiştir:

“Onun mesken tuttuğu yer,

Her tarafim roka ve taze acurdun kuşattığı bir bahçedir.”

Şair burada iki çegit bitkiden söz etmekte {bunların bahçesinin her tarafını kuşattığını anlatmak istemekte)dir. Şair İmruu’J-Kays da der ki:

Arkadaş! Bir şimşek görüyorsan -ben de sana onun parıltısın] göstereyini-Etraû şimşeklerle kuşatdmış bulut içerisinde hareket eden iki elin parıltısı gibi,”

İşte bundan dolayı yakın akrabalara “kelâle” denilmiştir. Çünkü bunlar,

öleni dörtbir yanından çevrelemiş olmakla birlikte onlar da kendisinden değil, o da kendilerinden değildir. Onun etrafını çevrelemeleri ise neseblerinin onunla beraber olmasıdır. Nitekim bedevi bir arap şöyle demiş: Malım pek çok, bununla birlikte mirasçılarım bana nesebi eri oldukça gevşek olan (kelâle) kimselerdir. el-Ferazdak da der kî:

“Şan ve şeref mızrağını (yahut asasını) miras aldınız; Cama) kelâleden değil; Fakat Menafoğullarından ikiai olan: Abdi Şems ile Haşim’den”

Bir diğer şair ise şöyle demektedir:

“Şüphesiz kişinin babası kendisini daha candan himaye eder. Kelâle olan akraba (akrabalığı uzak, neseb bağı gevşek) olan ise hiç

(senin için) gazaplanmaz.”

Kelalenin bitkin düşmek anlamına gelen “el-Ketâl’den alınmış olduğu da söylenmiştir. Adeta miras, uzak akrabalıktan ve zorluk ve bitkinlikten son­ra sahibine ulaşıyor gibi olduğundan (bu tip mirasçılara bu isim verilmiştir),

el-A’şâ der ki:

“Yemin ettim kelâkliği dolayısıyla da.

Ayakları çıplak olduğu için de ona mersiye okumayacağım diye;

Muhammed ile karşılaşacağın zamana kadar.”

Ebû Hatim ve el-Eslem de Ebû Ubeyde’den şöyle dediğini nakletmekte­dir: Kelâle, baba, oğul veya kardeşin mirasçı olmadığı herkesin adıdır. Böy­le bir kimseye araplar kelâle adını verirler.

Ebû Ömer (îbn Abdi’1-Berr) der ki: Ebû Ubeyde’nin burada baba ve oğul ile birlikte kardeşi de kelâlelik için bir şart olarak zikretmesi, açıklanacak ta­rafı bulunmayan bir yanlışlıktır. Kelâle hakkında ondan başka bunu şart ola­rak zikreden kimse de yoktur.

Ömer b. el-Hattab’dan rivayet edildiğine göre kelâle, özellikle çocuğu ol­mayan kimsedir. Bu Ebû Bekir’den de rivayet edilmiş olmakla birlikte daha sonra her ikisi de bu görüşlerinden dönmüşlerdir.

İbn Zeyd der ki: Kelâle, hem hayatta olan hem ölen kimse hakkında kul­lanılır. Ata’dan nakledildiğine göre kelâle, Oöylelerinin miras olarak bıraktığı) mal demektir. İbnü’l-Arabî ise der ki: Bu ilginç bir görüştür, fakat açık­lanabilir bir tarafı da yoktur.

Derim ki: Bunun az önce i’râbını yaparken açıklanan şekilde açıklanabi­lir bir tarafı vardır. İbnül-Arabî’den, kelâlenin uzak amca çocukları olduğu rivayet edilmiştir, es-Süddî’den ise kelâlenin, ölenin adı olduğu nakledildi­ği gibi, yine ondan cumhurun görüşüne benzer bir görüş nakledilmiştir.

Bütün bu açıklamaların, uygun izahları i’râb ile ortaya çıkmaktadır

Şöyle ki; kimi Kûfeliler “re” harfini esreli ve şeddeli olarak ” Kelâleye miras bırakırsa” diye okumuşlardır. el-Hasen ve Eyyûb ise, -onlar­dan farklı rivayetler de gelmiş olmakla birlikte- “re” harfini esreU ve şedde-siz olarak: diye okumuşlardır. Bu iki kıraate göre kelâle, ancak ya mi­rasçılar, yahut malın kendisi olabilir. Meânî bilginleri de böyle nakletmişler-dir. Çünkü birinci okuyuş den ikincisi ise; den gelmektedir.

Kelâle kelimesi ise onun mef ulü; ise vaki oldu anlamın­da (tam bir fiiDdır.

Bu kelimeyi “re” harfini üstün olarak diye okuyanların okuyuşu­na gelince, bu okuyuşa göre kelâle’nin mal olma ihtimali vardır. İfade: Eğer bir takım mirasçılar kelâle olan mala mirasçı olurlarsa, …takdirinde olur. Böy-lelikte bu kelime hazfedilmiş bir mastarın sıfatı olur. Yine kelâle’nin miras­çıların adı olması ve Vin haberi olması da mümkündür. Buna göre ifa­denin takdiri: Mirasçıları olan bir kelâle… şeklinde olur.

Yine bu edatın vaki olduğu anlamında tam bir fiil olması da mümkündür O takdirde, da “erkek” kelimesinin sıfatı olur ve, erkek kelime­si de ile ref olmuş olur. ise temyiz veya hal olmak üzere man-sûb olur. Buna göre, “kelâle” Ölünün kendisi demektir, ifade: Eğer bir erke­ğe ölene nesebi mütekellil (zayıf) birisi taralından mirasçı olunuyor ise… tak­dirinde olur. [205]

28- Kelâle’nin Geçtiği İki Yer ve Anlamları:

Aziz ve celil olan Allah, kelâle’yi Kitab-ı Kerim’inin iki yerinde zikretmek­tedir. Sûrenin son tarafında ve burada. Her iki yerde de kardeşlerin dışında bir mirasçı zikretmemektedir.

Bu âyet-i kerimede ilim adamlarının icmaı ile sözü geçen kardeşlerden ka­sıt annebir kardeşlerdir. Çünkü yüce Allah: “Şayet bundan daha çok iseler… üçte bire ortak olurlar” diye buyurmaktadır. Sâd b. Ebî Vakkâs da burayı: Annebir erkek yahut kız kardeşi varsa…” açıklamasıyla bir­likte okurdu,

Anne-baba bîr kardeşlerin, yahut bababir kardeşlerin miraslarının bunun

gibi olmadığı hususunda ilim adamları arasında görüş ayrılığı yoktur O halde onların bu icmâlan sûrenin son tarafında zikredilen kardeşlerin, öle­nin anne-bababir yahut baba bir kardeşi olduğunun delilidir. Çünkü yüce Al­lah’ın: “Şayet (mirasçılar) erkek ve kız kardeşler iseler, o zaman erkek için ka­dının iki payt vardır” (en-Nisâ, 4/176) buyruğundan dolayı bu böyledir.

Yine ilim adamları annebir kardeşlerin mirasının bu şekilde olmadığı hususunda ihtilâf etmemişlerdir. O halde her iki âyet-i kerimede, bütün kardeşlerin hep birlikte kelâle olduklarının da delilidir. es-Şa’bî der ki: Ke­lâle, çocuk ve baba dışında kalan kardeş yahut onların dışında asabeden olan mirasçılardır. Ali, îbn Mes’ud, Zeyd ve İbn Abbas da böyle demiştir. İste bu, bizim ilk olarak zikrettiğimiz birinci görüşün aynısıdır. Taberî der ki: Doğ­rusu §u ki, kelâle, ölüye mirasçı olan baba ve oğlunun dışındaki mirasçılar­dır. Çünkü Hz. Cabir’den şu sahih haber nakledilmiştir: Ey Allanın Rasûlü! de­dim. Bana sadece bir kelâle mirasçı oluyor, malımın tümünü vasiyet edeyim mi? Hz, Peygamber: “Hayır” buyurdu. [206]

29- Kelâle Kelimesinin Dilde Kullanılışına Dair Bazı Açıklamalar:

Dil bilginleri der ki: Arapça’da: Kelâle erkek ve ke­lâle kadın,” denilebilmektedir. Bunun tesniyesi de çoğulu da yoktur. Çünkü bu kelime de vekâlet, delâlet, semahat, ve şecaat gibî bir mastardır.

Yüce Allah’ın: Ve onun kardeşi varsa buyruğunda zamir tekil ola­rak gelmiş ve ikile delâlet eden: İkisinin, dememiştir. Arapların iki isim zikredip daha sonra ikisinden haber verilen hükümleri aynıysa kimi zaman onlardan birisine, kimi zaman her ikisine bu hükmü izafe ederek kullanma­ları adetine uygun bir şekilde bu ifade kullanılmıştır.

Meselâ Araplar şöyle derler: Her kimin yanında bir köle yahut bir cariye varsa (erkeğe ait zamir kullana­rak) ona (yine kadına ait tekil zamir kullanarak) o cariyeye (tesniye zamiri kullanarak) ikisine (ve çoğul zamiri kullanarak) onlara iyilikte bulunsun” der­ler.

Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır: Sabır ve namaz ile yardım dileyin. Şüphesiz ki o çok büyüktür.” (el-Bakara, 2/45). Yine bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Zengin yahut fakir olsa dahi, Allah ikisine de daha yakındır.”(en-Nisâ, 4/135)

Burada (çoğul zamir kullanılarak) “Allah onlara daha yakındır” denilme­si de el-Ferrâ ve başkalarından nakledildiğine göre caizdir, (Kadın anlamı­na gelen): kelimesinde hemzesiz olarak denilebilir, aslolan da budur. (Kardeş anlamına gelen): kelimesinin aslı da: şeklindedir.

Bunun böyle olduğunun delili ise (tesniyesi yapıldığı Zaman): de-nilmesidir. Burada “vav” hazf edilmiş ve kıyasa uygun olmayarak değişikli­ğe uğratılmıştır.

d-Ferrâ der ki: (Kız kardeş anlamına gelen): kelimesinin ilk har­finin ötreli olması, ondan hazfedilen harfin “vav” oluşundan dolayıdır. Tıp­kı (kız çocuğu anlamına gelen): kelimesinin ilk harfinin esreti olması gibi. Çünkü ondan da hazf edilen harf “ye” harfidir. Yine böyle bir hazf ve böyle bir talil (gerekçelendirilmesD kıyasa uygun değildir. [207]

30- Kardeşlerin Mirasları:

“Şayet bundan daha çok iseler o halde hepsi üçte bire ortak olurlar”

buyruğundaki bu ortaklık, sayıca çok olsalar dahi erkek ile kız kardeşlerin eşit olmalarım gerektirmektedir. Şayet anne dolayısıyla mirasçı oluyorlarsa, erkek, kızdan daha fazla miras almaz. Bu hususta ilim adamlarının icmâ’ı var­dır. Erkek ve kızların mirastaki farz hisselerinde eşit aldıkları annebir kardeş­lerin mirasları dışında söz konusu değildir.

Bir kadın ölür, geriye kocasını, annesini ve annebir erkek kardeşini bıra­kacak olursa, kocası mirasın yansını, annesi üçte birini, anne bir erkek kar­deşi ise altıda birini alır. Şayet geriye bir kardeş yerine iki erkek ve iki de kız kardeş bırakacak olursa, -ve mesele aynı durumda ise- yine koca mirasın ya­nsını, annesi altıda birini, İki erkek ve iki kız kardeş ise üçte birini ahrlar. Böy­lelikle de fariza tamamlanmış olur. Ashabın geneli bu görüştedir. Çünkü on­lar, erkek ve kız kardeşler dolayısıyla annenin payını üçte birden altıda bi­re hacb ettiler. îbn Abbas ise, Avl’ı[208] kabul etmiyordu. Eğer anneye üçte bi­ri verecek olursa, meselede avl olurdu, o da bu görüşü kabul etmiyordu. Avl ise başka yerde sözkonusu edilmiştir. Onun sözkonusu edileceği yer bura­sı değildir.

Eğer ölen kadın geriye kocasını, annebir kardeşler ile baba-annebir bir kar­deş bırakacak olursa, koca mirasın yansını, annebir kardeşleri üçte birini alır­lar. Geriye kalan ise anne-baba bir kardeşine ait olur. İşte bu şekilde ken­disi için tesbit edilmiş farz hissesi bulunanlara o hisseleri verilir, geriye bir şey artacak olursa asabeye kalır.

Eğer kadın, farklı (anne-bababîr ve annebir) kardeşler olmak üzere altı kar­deşi terkedecek olursa, işte bu meseleye “Himariye Meselesi” adı verilir. Ay­nı zamanda “Müştereke” diye de bilinir. Bu durumda bâzılarına göre taksimat şöyle yapılır: Annebir kardeşlere üçte bir, kocaya yansı, anneye de al­tıda bir verilir. Anne-bababir erkek ve kız kardeşler ile, baba bir erkek ve kız kardeşler ise sakıt olur. Bu görüş Ali, İbn Mes’ud, Ebû Mûsâ, eş-Şa’bî, Şüreyk ve Yahya b. Âdem’den nakledilmiştir. Alımed b. Hanbel de bu görüştedir. İb-nü’t-Münzir’in tercih ettiği görüş de budur.

Çünkü koca, anne ve annebir kardeşler miktarları belli farz hisse sahibi­dirler. Asabeye ise herhangi birşey kalmamaktadır.

Bir başka kesim ise şöyle demektedir. Babalarının eşek olduğunu farzet-sek dahi, anneleri birdir. Böyle diyerek bütün kardeşleri üçte birde ortak ka­bul ederler. İşte bundan dolayı bu meseleye “müştereke” ve “himariye me­selesi” adı verilmiştir. Bu görüş de Ömer, Osman yine İbn Mes’ud1 dan, Zeyd b. Sabit, Mesrûk ve Şüreyh’den nakledilmiştir Mâlik, Şafii ve İshak da bu gö­rüştedir. Şu kadar var ki bu mesele ölenin erkek olması halinde istikamet bul­maz.

İşte bunlar, Ferâiz ilminin genel bir özelidir. Âyet,i kerime bütün bunla­rı ihtiva etmiş bulunmaktadır. Hidâyete ileten Allah’tır. [209]

Câhiliye Dönemi ile İslâm’ın İlk Yıllarında Mirasçılık Sebepleri:

Cahiliye döneminde mirasçılığa sebep, erkek olmak ve güç kuvvet sahi­bi olmaktı. Onlar kadınlara miras vermez, yalnız erkeklere miras verirlerdi. Yüce Allah da önceden de geçtiği gibi: “…Erkeklerin de bir payı vardın.. Ka­dınlarında bir payı vardır* (en-NIsâ, 4/7) buyruğu ile bunu iptal etti.

Yine cahiiiye dönemi ile İslâm’ın ilk dönemlerinde antlaşma da miras se-beplerindendi. Yüce Allah, ileride de açıklanacağı üzere: “Ve sağ elleriniz­le anlaşma yaptıklarınız…” (en-Nisâ, 4/33) buyruğu ile buna işaret etmek­tedir. Daha sonra antlaşma sebebiyle mirasçılık yerini hicret sebebiyle miras-çılığa bıraktı. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “îman edip de hicret etmeyen­ler ise, hicret edene kadar sizin onlarla hiçbir velayet bağınız yoktur.” (el-EnfaJ, S/72) Bu da ileride gelecektir. Yine orada yüce Allah’ın izniyle “Zevi’l erhâm” hakkında ve onların mirasına dair açıklamalar gelecektir. Ayrıca en-Nür Süresi’nde (24/6-10’ncu âyetler, 29’ncu başlıkta) Liân dolayısıyla nese­bi sabit olan çocuğun mirası, veled-i zinanın ve mükâtebin mirası -yüce Al­lah’ın izniyle- gelecektir.

İlim adamlarının cumhurunun görüşüne göre, hayatta olduğu bilinen esirin mirası sabittir (mirası hak eder, onun adına saklanır”). Çünkü o da üzer­lerinde İslâm hükümlerinin cereyan ettiği müslümanlar cümlesindendir. Sa-id b. el-Müseyyeb’den rivayet edildiğine göre o, düşman elinde bulunan esir hakkında, miras almaz, denmiştir. Mürted’in mirasına dair açıklamalar ise da­ha önce el-Bakara Sûresi’nde (el-Bakara, 2/ 217-218, âyetler, 11. başlıkta) geç­miş bulunmaktadır. Allah’a hamd olsun. [210]

  1. Vasiyette Mirasçılara Zarar Vermemek:

Yüce Allah’ın: “Ancak zarar verici olmamalıdır” anlamındaki buyruk hal olarak nasb edilmiştir. Âmil ise “yapacağı vasiyet” anlamına gelen: dır. Yani o zarar vermeksizin vasiyetini yapar. Bu da mirasçılara zarar verme­yecek şekilde vasiyetini yapmalıdır, demektir. Daha da açacak olursak, mi­rasçılara zarar vermek maksadıyla, olmayan borcunu, borçmuş gibi vasiyet etmemeli ve bu türden herhangi bir borç ikrarında bulunmamalıdır.

Buna göre zarar vermek, vasiyet ve borca râcidîr. Bunun vasiyete râci ol­ması ya üçte birden fazla vasiyette bulunması yahut miras alan birisine va­siyette bulunması şeklinde olur. Eğer yaptığı vasiyet üçte biri aşarsa o red olu­nur. Mirasçıların onu geçerli kabul etmeleri hali müstesnadır. Çünkü bura­da mirasçıların haklan engellenmektedir Allah’ın bir hakkı değildir.

Eğer mirasçı olan birisine vasiyette bulunacak olursa, yaptığı o vasiyet mik­tarı da miras gibi işlem görür. İlim adamları icmâ’ ile mirasçıya vasiyetin ca­iz olmayacağını kabul etmişlerdir. Bu hususa dair açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/180. âyet, 7-8. başlıklarda) geçmiş bulunmaktadır.

Zarar vermemenin borca raci olmasına gelince, bu da kişinin ikrarda bu­lunması caiz olmayan bir durumda borç ikrarını yapması suretiyle olur. Me­selâ ölümü ile neticelenen hastalığında mirasçı olan birisine yahut iyilikte bu­lunsun diye arkadaşı olan birisine borç ikrarında bulunması böyledir. Bize göre böyle bir ikrar caiz değildir.

el-Hasen’den onun: “Ancak zarar verici olmamalıdır. Allah’tan bir va­siyet olarak**.” anlamındaki buyruğu izafeten: Allah’tan gelen bu vasiyete (riâyet edip) zarar vermemek üzere” diye okumuştur, en-Nehhâs der ki: Kimi dilciler bunun bir lalın (yanlış okuma) olduğu iddiasın­da bulunmuştur. Çünkü ism-i fail mastara izafe edilmez. Şu kadar var ki bîr hazf sözkonsu olmak suretiyle bu kıraat güzel bir kıraattir. Anlamı da şöyle olur; Vasiyet sahibi zarar vermeksizin. Yani o, yapacağı bu vasiyet ile miras­çılarına alacakları miraslarında zarar vermeksizin…

İlim adamları hastalığı halinde mirasçı olmayan birisi lehine borç ikrann-da bulunmasının -eğer sağlıklı iken üzerinde borç bulunmuyor ise- caiz ol­duğunu icmâ’ ile kabul etmişlerdir. [211]

32- Hastalık Halinde Yabancı Lehine Borç İkrarının Hükmü:

Şayet sağlığı halinde beyyine ile ispatlanan borcu bulunmakla birlikte, ya­bancı birisine borç ikrarında bulunacak olursa, kimileri önce sağlıklı iken üze­rindeki borçlar ödenmeye başlanılır, demektedir. Bu en-Nehaî ile Kûfelüe-rin görüşüdür. Derler ki: Bu şekilde alacaklı olan alacağını aldıktan sonra, has­talık halinde lehlerine ikrarda bulunulan kimseler de hisselerine göre alacak­larını alırlar.

Bîr diğer kesim ise şöyle demektedir: Eğer bu ikrar mirasçıdan başkası le­hine yapılmış ise, bütün alacaklılar arasında fark yoktur. Bu da Şafiî, Ebû Sevr ve Ebû Ubeyd’in görüşüdür. Ebû Ubeyd’in naklettiğine göre bu, Medirtelile-rin de görüşüdür. Bunu el-Hasen’den de rivayet etmiştir. [212]

33- Vasiyette Zararın Tehlikesi ve Bunun Şekilleri:

el-Bakara Sûresi’nde (2/182. âyet, 6. başlıkta) vasiyette mirasçılara zarar vermek ve bunun şekillerine dair tehditler açıklanmış bulunmaktadır.

Ebû Dâvûdt (tenkide uğramış bir ravi olan) Şehr b. Havşeb yoluyla gelen hadiste, Ebû Hureyre’den, RasûluHah (sav)’ın kendisine şöyle dediğini nak­letmektedir: “Şüphesiz er kişi yahut kadın, altmış yıl süreyle Allah’a itaat üze­re amel eder. Daha sonra ölüm gelip onları bulur da vasiyette zarar verirler. Bu sefer onlara cehennem vacib olur,”

Şelırdedi ki: Ebû Hureyre de bana: “Hepsi yapacağı vasiyet ve borcun ödenmesinden sonra… ancak zarar verici olmamalıdır11 buyruğundan iti­baren; “işte ea büyük kurtuluş budur” buyruğuna kadar olan bölümü oku­du. W* İbn Abbas der ki: Vasiyette (mirasçıya) zarar vermek, büyük günah­lardandır. Ayrıca bunu Peygamber (sav)1 den rivayet etmiştir.t2)

Şu kadar var ki, Maliksin mezhebinde ve İbnü’l-Kasım’dan meşhur olan gö­rüş şudur: Vasiyetle bulunan kişi kendisine ait olan üçtebirinde vasiyette bu­lunduğu takdirde onun yaptığı bu iş zarar vermek değildir. Zira bu, onun hak­kıdır. O, bu miktarda dilediği şekilde tasarrufta bulunabilir. Yine Malikî mezhebinde şöyle bir görüş de vardır: Böyle bir vasiyet zarar vericidir ve red olunur. Başarı Allah’tandır. [213]

Vasiyet Kelimesinin Kıraati:

“Vasiyet kelimesi, hal mevkiinde mastar olmak üzere nasb edilmiştir. Âmi­li: Vasiyet ediyor” (11. âyet) buyruğudur. Bunda ârmTin: “Zarar verici” lafzı olması da uygun düşer. İfadenin anlamı şu olur: Yani va­siyetle zararın vaki ohna(ma)sı veya vasiyet sebebiyle zararın vukua gel-me(me)sidir. Bu kelimenin bu şekilde ameli uygun görülmüştür. Bu açıkla­mayı İbn Atiyye yapmaktadır.

Yine el-Hasen b, Ebil-Hasen izafet yapmak suretiyle; Va­siyet ile zarar verici olmaksızın, şeklînde okumuştur.

Nitekim: Savaş kahramanı demek böyledir, Tarafa b. el-Abd’in: “Çıplağın üzerindeki ucuz beyaz elbise” tabiri de böyledir.

Bunun ifade ettiği anlam ise, mananın sahih olması dolayısıyla önceden

Cl) Ebû Dâv&d Vesâyâ 3; Tirmizl, Ves3yâ 2; îbtt Mûce, Vesâyâ 3. (2)Dûrakutnl,lV, 151.

de belirttiğimiz gibi ifadedeki geniş bir kullanım tasarrufudur.

Daha sonra yüce Allah: “Şüphesin ki Allah Âlimdir, Halim’dir* diye buyurmaktadır. Yani O, mirasa layık miras ehlinin kimler olduğunu çok iyi bilendir, aranızdan bilmeyenlere kargı çok Halimdir Öncekilerden bazıları da: “AllahÂlimdir, Haklm’dir” diye okumuşlardır. Yani O, miras ve vasiye­tin taksimi hususunda hikmeti sonsuz olandır. [214]

35- Allah’ın Sınırlarına Riâyet île Allah’a ve Peygamberine İtaat:

Yüce Allah’ın: “İşte bunlar Allahıns«urlarHİırttbuyruğundaki: (ilk) buy­ruğu, anlamındadır. Yani sözü geçen bu hükümler, Allah’ın hükümle­ri olup, bunları bilesiniz ve gereklerinee amel edesiniz diye, O, sise bunla­rı açıklamıştır.

“Kim Allah’a ve Rasûlüne” mirasların taksimi hususunda “itaat ederse” ve bunları ikrarla kabul edip yüce Allah’ın kendisine emrettiği şekilde gerek­lerinee amel ederse, “onu orada ebediyyen İt alın ak ü%ere altından ırmak­lar akan cennetlere sokar.” Bu, cennetlere sıfat olmak üzere nasb mahal­linde bir cümledir.

“Kim de Allah’a ve Rasûlüne isyan eder” buyruğundan kasıt ise, miras­ların taksimi hususunda O’na karşı gelerek bu şekilde paylaştırmaz ve bu hü­kümler gereğince amel etmezse “sınırlarını aşarsa” yani emrine aykırı dav­ranırsa, “onu da orada ebedi kalmak üzere ateşe koyar.”

İsyandan eğer küfür kastediliyor ise, burada da “ebedi kalış (hulûd)” ifa­de ettiği bu anlamıyla kullanılmış demektir

Eğer isyandan kasıt, büyük günahlar ve yüce Allah’ın emirlerini aşıp çiğ­nemek ise, o takdirde ebedi kalış, uzunca bir süreyi ifade etmek üzere isti­are yoluyla kullanılmış bir kelimedir.

Nitekim: Allah mülkünü daim kılsın demek de bu kabildendir. Şair Züheyr de şöyle demiştir:

“Ve beü sapasağlam kazıklar gibi olan dağlar dışında ebedi birşey (göremiyorum).”

Bu anlamdaki açıklamalar daha önce birkaç yerde geçmiş bulunmaktadır.

Nâfi1 ile İbn Âmir: “Onu… sokar” buyruğunun: “Koyarız” şeklin­de her iki yerde de “nün” harfi ile, şanı yüce Allah’ın koymayı kendisine iza­fe etmek anlamında okumuştur.

Diğerleri ise, bu kelimeyi her iki yerde de “ye” harfi île okumuştur. Çün­kü daha önce yüce Allah’ın adi geçmiş bulunmaktadır. Yani Allah onu ora­ya koyar, demektir. [215]

  1. Kadınlarınızdan fuhuş yapanlara karşı içinizden dört şahit ge­tirin. Şayet şehâdet ederlerse, ölüm onları alıp götürünceye yahut Allah onlara bir çıkar yol göster inceye kadar onları ev­lerde alıkoyun.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı sekiz başlık halinde sunacağız:

1- Âyetler Arası İlişki:

Yüce Allah bu sûrede kadınlara iyilik yapmayı onlara iyi davranmayı, on­ların mehirlerini kendilerine teslim etmeyi sözkonusu edip, sonunda mese­le onların miraslarının erkeklerin miraslarıyla birlikte alınması noktasına kadar geldikten sonra, yine burada yaptıkları hayâsızlıklarda onlara verile­cek ağır cezayı sözkonusu etmektedir ki, kadm, herhangi bir şekilde iffetli olanı terk etme sinin uygun düşeceği vehmine kapılmasın. [216]

O Kadınlar ki” Kelimesinin Kullanılışına Dair:

Yüce Allah’ın: O kadınlar ki” buyruğu (o kadın ki anlamına ge­len): kelimesinin çoğuludur. Bu, rnüennesler için müphem bir isimdir. Aynı zamanda marifedir, Onu nekire (belirsiz) yapmak için başındaki elif ile lâm’ın alınması da caiz değildir. Çünkü bu edat elif ile lâm bir arada olma­dıkça tamam olmaz.

Daha Önceden de geçtiği gibi, bunun üç türlü söylenişi vardır. Aynı şekil­de bu kelime “yâ” harfini hazf etmek, esreyi bırakmak suretiyle şek­linde; hemzeli ve “yâ” harfini de zikredek şeklînde; hemzeli “ye” har­finin hazfı ile şeklinde ve hemzenin de hazfî ile de çoğulu yapı­labilir.

Eğer çoğul olan bu ismi bir daha çoğul yapmak istersek, şeklinde; şeklinde çoğul yaparız, Araplardan bunun “ye” harfini hazfedip, esreyi bırakmak suretiyle şeklinde bir söyleyiş de rivayet edilmiştir. Bunu Îbnü’ş-Şecerî bildirmektedir el-Cevherî der ki: Ebu Ubeyd şu beyiti nakletmektedir:

“O kadınlar, onlar ve o pek çok kadınlar ki;

Benimle birlikte doğan yaşıtlarımın yaşlandığını iddia ettiler,”

Yine “te” harfi düşürülerek “” diye de söylenir. ‘m küçültme is­mi, “te” harfi üstün ve “ye” harfi şeddeli olarak “” şeklinde gelir. Recez vezninde şair der ki:

“O kadıncağızdan, o kadıncağızdan ve o kadından sonra.”

Kimi şairler de bu edatın başına nida harfini getirirler. Şu kadar var ki ni­da harfleri elif ve lamın bulunduğu isimlerin başına, bizim: “Ya Allah” şek­lindeki sözümüzden başkasına girmez. Bu şekilde kullanan şairler, adeta bu edatı da elif ile lamın kendisinden ayrılmaması bakımından lafza-i celâle ben­zetmiş gibidir. İşte şair şöyle diyor:

“Senin yüzünden ey kalbime kasteden kadın [ Ve sen bana sevgide cimrilik ediyorsun”

Musibete duçar oldu, da denilir. Bu iki isim musibete ve­rilen iki isimdir. [217]

3- Fuhuş:

Yüce Allah’ın: “Kadınlarınızdan fuhuş yapanlar” buyruğunda yer alan “cl-fühişe” burada zina anlamındadır. Fahişe oldukça çirkin iş demektir. Akıbe(t) ile Âfiye(t) kelimeleri gibi mastardır. İbn Mes’ud bu kelimeyi harfi cer edatı olan “be” ile birlikte diye okumuştur. [218]

4- “Kadınlarınızdan” Lafzındaki İzafenin Anlamı:

Yüce Allah’ın; “Kadınlarınızdan buyruğundaki izafet, İslâm anlamında ve mü’min kadınların durumunu açıklamak sadedindedir. Nitekim yüce Al­lah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Erkeklerinizden iki şahit bulun­durun”Tel-Bakara, 2/282) Çünkü kâfir kadın, neseb dolayısıyla müslüman-ların kadınlarından olabilir. O vakit o, bu hükmün kapsamına girmez. [219]

5- Fuhuş Yapanlara Karşı Şakid Bulundurmak:

Yüce Allah’ın: “Kadınlarmızdan fuhuş yapanlara karşı içinizden dört şahid getirin” buyruğu, mü slü manlar dan dört şahid getirin demektir. Yüce Allah zinaya özel olarak, sahiciliği dört olarak tesbit etmiştir. Böylelikle bu­nu iddia edecek olanın durumunu ağırlaştırmayı ve kulların halini de setr et­meyi murat etmiştir. Zinada şahidlerin dört olmak suretiyle tesbit edilmesi, Tevrat’da da, İncil’de de, Kufân’da da sabit bir hükümdür. Yüce Allah bir baş­ka yerde: “Aiuksan kadınlara zina isnad edip sonradan dört şahid getireme­yen o kimselere seksen(er) deynek vurun” (en-Nûr, 24/4) diye buyurmakta­dır. Burada da: “Onlara karşı İçinizden dört şahld getirin* diye buyurmak­tadır.

Ebû Dâvûd, Câbir b. Abdullah’tan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Ya­hudiler kendilerinden zina etmiş bir erkek ve bir kadın getirdiler. Peygam­ber (sav) buyurdu ki: “Bana aranızdan en bilgin iki kişiyi getiriniz” Ona 5u-riya denilen birisinin iki oğlunu getirdiler. Hz. Peygamber onlara yemin ver­direrek: “Bu iki kişinin durumunu Tevrat’ta ne şekilde görüyorsunuz?” diye sordu. Suriya’nın iki oğlu: “Tevrat’ta gördüğümüz şudur: Eğer dört kişi, er­keklik organını kadının tercinde milin sürmedanhkta bulunduğu şekilde gördüklerine dair şahidlik ederlerse, ikisi de recm olunurlar” dediler. Hz. Pey­gamber sordu: “Peki, onları recm etmekten sizi alıkoyan nedir?” Dediler ki: Bizim hakimiyetimiz elimizden gitti, o bakımdan Öldürmekten hoşlanmadık. Bunun üzerine Rasûlullalı (sav) şahidlerin getirilmesini istedi. Şahidler gelipt erkeğin erkeklik organını kadının fercinde sürmedanlıktaki mil gibi gördük­lerine dair şalıidlik ettiler. Bunun üzerine Rasûlullah (sav) recm olunmala­rını emretti. [220]

Bir topluluk da şöyle demiştir: Zinada şahidlerin dört tane olmalarının se­bebi, zina eden her bir kişi için -diğer haklarda olduğu gibi- iki şahidinin bu­lunmasıdır. Çünkü bu her birisinin sorumlu tutulduğu bir haktır. Ancak bu açıklama zayıftır. Çünkü kasâmede levs halinde [221] yemin sözkonusu olmak­tadır. Burada onların herbirisinin herhangi bir dahli söskonusu değildir. [222]

6- Şahidlerin Erkek Olmaları Gereği;

Yüce Allah’ın: “İçiniidea” buyruğu dolayısıyla (ki buradaki zamir erkek­lere ait bir zamirdir) şahitlerin erkek olmaları kaçınılmazdır. Bu konuda ümmet arasında bir görüş ayrılığı da yoktur. Yine şahidlerin âdil olmaları ge­rekir. Çünkü yüce Allah, alış verişlerde ve boşadıktan sonra ric’at yapmak halinde şahidlerde adalet şartını aramıştır. Bu husus ise hem daha büyük, hem de adalet şartının aranması bakımından daha önceliklidir. İşte bu da fı­kıh usulü kitaplarında açıklandığı üzere, delile dayanarak mutlak olanın mu-kayyed olana hamledilmesi kabilîndendir Bu hususa dair şahidi i k yapacak olanlar zimmet ehlinden olamaz. İsterse zımmi bir kadın hakkında hüküm verilecek olsun. Nitekim bu husus ileride Mâide Sûresi’nde (5/106. âyet, 6. başlıkta) gelecektir.

Ebû Hanife, yüce Allah’ın: “İçinizden dört şahld” buyruğunu ileri süre rek, zina isnadında kocanın şahidlerden birisi olması halinde, onun lanetleş-emeyeceğini ileri sürmüştür. Buna dair açıklama da yine yüce Allah’ın izniy­le Nûr Sûresi’nde (24/6. âyet ve devamının tefsirinde) gelecektir. [223]

7- Zina Edenlere Önceleri Öngörülen Ceza:

Zina edenlere öngörülen ilk ceza yüce Allah’ın: “Şayet şehadet ederler­se., .onları evlerde alı koyun” buyruğunda dile getirilmektedir, islâm’ın ilk dönemlerinde bu böyte İdi. Bunu Ubade b, es-Sâbit, el-Hasen ve Mücahid söy­lemiştir. Daha sonra bir sonraki âyette sözü gelecek olan “eziyet etmek” ile bu hüküm nesh edildi. Bilâhare bu da Nûr Sûresi’ndeki âyet-i kerime ile ve evlilerin recm cezası ile nesh olundu.

Bir diğer kesim ise şöyle demektedir: Hayır, önce sözkonusu olan ceza ezi­yet vermekti. Daha sonra onları evlerde alıkoymakla nesh olundu. Şu kadar var ki3 âyetlerin tilâvetinde takdim ve tehir yapıldı- Bunu İbn Fûrek zikret­mektedir. Bu şekilde alıkoymak, evlerde haps etmek, bu suçlan işleyenlerin çoğalmasından Önce İslâm’ın ilk dönemlerinde idi. Bu suçu işleyenler çoğa­lıp da güçlenmelerinden korkulmaları üzerine, onlar için özel bir hapis ya­pıldı, Bunu İbnu’l-Arabî söylemektedir. [224]

8- Âyetteki Bu Hapis Bir Ceza mıydı, Bir Tehdit miydi?

İlim adamları, sözü geçen bu hapsedip alıkoymanın, bir had mi, yoksa bir had tehdidi mi, olduğu hususunda farklı iki görüşe sahiptirler. Bunlardan bi­risine göre bu, had uygulanacağı tehdidi idi.

İkinci görüşe göre ise, haddin kendisi idi. Bu da İbn Abbas ve el-Hasen’in görüşüdür.

İbn Zeyd şunu da eklemektedir: Bunlar nikâhı uygun yolundan başka bir yolda aradıkları için bir ceza olmak üzere ölünceye kadar evlilikten men olun­dular. İşte bu da böyle bir cezanın onlar için bir had, hatta daha da ağır bir ceza olduğunu göstermektedir. Şu kadar var ki, bu hüküm belli bir süreye kadar devam eden bir hükümdü. Bu da bir sonraki âyette sözü geçen eziyet hükmüdür.

Tabii bu konuda ilgili âyetlerden hangisinin daha erken nazil olduğuna dair yorum farkını nazan itibara almak gerekir. Her iki ceza da belli bir sü­reye kadar devam etmiştir.

Bu da Hz. Peygamberin Ubâde b. es-Sâmit yoluyla geİen hadisinde söy­lediği şu sözlerdir: “Benden alınız < öğreniniz), benden alınız! Allah onlara yol götermiş bulunuyor. Eğer evlenmemiş olan evlenmemiş olanla zina edecek olursa, yüz sopa ile bir yıl sürgün, evli evli ile zina edecek olursa, yüz so­pa ve recm ile cezalandırılacaklardır,” [225]

İşte bu, yüce Allah’ın: “Sonra orucu geceye kadar tamamlayın” (el-Baka-ra, 2/187) buyruğunu andırmakladır. Gece geldi mi, artık onun nihai vakti sona erdiğinden dolayı, orucun hükmü de kalkmaktadır. Yoksa nesh olun­duğundan dolayı değil. İşte bu usûl alimleri arasından muhakkik müteahhi-rînin görüşüdür. Çünkü nesih ancak telif edilmeleri bir türlü mümkün olma­yan ve her bakımdan biribirleriyle çelişen iki buyruk hakkında sözkonusu-dur. Burada ise, hapsetmek, ayıplamak, sopa vurmak ve recmin bir arada an­laşılıp yorumlanmasına İmkân vardır.

Kimi ilim adamı da şöyle demiştir: Eziyet ve ayıplama» sopa cezası ile bir­likte bakidir. Çünkü bu iki ce2amn birbiriyle çatışan {.tearuz eden) tarafı yok­tur. Aksine bunlar tek bir kişiye uygulanabilir. Hapsedilmek ise, icmâ ile nesli olmuştur. Önceki alimlerin (mütekaddimûn) neshi bu gibi şeyler hakkında da kullanmış olmaları, tabirin genişletilmesi (tecevvuz)den ibarettir. Doğru­sunu en iyi bilen Allah’tır. [226]

  1. Sizlerden fuhuş yapanların her İkisine de eziyet edin. Eğer tevbe edip hallerini düzeltirlerse, artık onları bırakm. Şüphesiz Al­lah tevbelerl çok kabul edendir. Rahimdir.

Bu buyruğa dair açıklamalarınızı yedi başlık halinde sunacağız:

1- Dil Bilgisi Açıklamaları:

Allah’ın: “kelimesi” O kimse ki”nin ikilidir. Kı­yasa göre bunun şeklinde olması gerekirdi, ke-

İlmelerinde olduğu gibi. Sibeveyh der ki: Burada “ye” harfinin hazf ediliş se­bebi, tam isim İle müphem isimlerin birbirlerinden ayırt edilmesi içindir. Ebû Ali ise der ki, “yâ” harfi kelimeyi daha da hafifletmek için hazf edilmiştir. Çün­kü de herhangi bir karışıklıktan yana emin olunmuştur.

Zira burada “nün” harfi hazf olunmaz. Tam isimlerde tesniye “nûn”u ise, kelimelerinde olduğu gibi, izafe halinde hazf edilebil­mektedir. Eğer “ya” harfi hazfedilecek oisa, bu sefer tekil kelime de ikile ben-zemiş olur.

İbn Kesir bu kelimeyi, şeklinde “nun” harfini şeddeli olarak oku­muştur. Bu, Kureyşlilerin bir söyleyişidir. Bunun sebebi; (la )ln “elifinden bedel olmak üzere şeddeyi kullanmış olmasıdır. Nitekim ileride Kasas Sûre-si’nde yüce Allah’ın İşte bu İkisi.., iki belgedir” (el-Kasas, 28/32) buyruğunu açıklarken belirtileceği gibi. Bu ismin kullanılışında “nün” harfinin hazf edilmesi suretiyle; şeklinde bir söyleyişi daha vardır. Bu, Kûfelilerin açıklamasıdır. Basrahlar ise şöyle derler: “Nûn” harfinin hazf ediliş sebebi sıla (yani tarif lâm’ının bitişmiş olması) ile ismin uzamış olma­sıdır. Aynı şekilde şeklinde ve: “. 3U ikisi… iki belgedir” şeklinde lıeı ikisinde de “nûn” harfleri şeddeli olarak da okumuştur. Diğer­leri ise şeddesin olarak okumuşlardır. Ebû Arnr bunu yalnızca dı şeddeli okumaktadır.

O ikisi” mübtedâ olmak üzere meıfu’dur. Sibeveyh der kiı Bu buy­ruğun anlamı şudur: Size okunan buyruklar arasında şu da vardır ki, onu ya­panlar, yani aranızdan o fuhşu irtikab edenler…

“ikisine de eziyet edin” buyruğunda “fe” harfinin geliş sebebi, ifadede emir manası bulunduğundan dolayıdır. Çünkü smi, fiile bi­tişik olarak gelince bu isimde şart manası ortaya çıkmış oldu. Zira bu isim hakkında muayyen bir şeyin varlığı sözkonusu değildir Burada bu isimde şart manası ve müphemlik bir arada bulununca, şart durumuna geldi ve o bakım­dan onun cevabının başına da “fe” harfi gelmiş oldu. Ondan önce zikredi­len zamirlerin nasb edilmeleri için, kendilerinden önce bir fiilin hazf edilme­si uygun düşmediğinden dolayı ikisi de müptedâ olmak üzere ref olundular. Bu, Sibeveyhrin tercihidir. Bununla birlikte mahzuf bir fiil takciiri ile nasb olun­maları da caizdir Böyle bir tercih ise ifadenin emir ve yasak anlamına gel­meyi halinde sözkonusudur. Kişinin: Yanında bulunan iki kişiye, onEara ikramda bulun, demesine benzer. [227]

2- Eziyetin Mahiyeti:

Yüce Allah’ın: “Her ikisine de eziyet edin” buyruğu ile ilgili olarak, Katade ve es-Süddî şunları söylerler: Burada eziyetin anlamı, azarlamak ve ayıplamaktır. Bir kesim İse bunun, ayıplamak sözkonusu ohnaksazın, ağır ve

katı sözler söylemektir derler. îbn Abbas der ki: Onlara ağır sözler söyleyip, ayakkabılarla vurmak demektir. en-Nehlıas der ki: Bazıları da bunun nesh olunduğunu ileri sürmüşlerdir. Derim ki: Bunu İbn Ebi Necîh, Mücahid’den rivayet etmiştir. Buna göre Mücahid der ki: “Kadınlarınızdan fuhuş yapan­lara…” buyruğu ile “Şistlerden fuhuş yapanların…” buyruğu ilk dönemler­de idi. Bunları en-Nur Sûresi’ndeki âyet-i kerime nesli etmiştir. Bunu en-Neh-has söylemiştir. Daha evla olmak üzere şöyle de denilmiştir: Bu nesh olmuş değildir. Çünkü her ikisinin de azarlanarak te’dib edilmeleri ve ikisine de: Siz suç işlediniz, fıska saptınız, yüce Allah’ın emrine muhalefet ettiniz, de­nilmesi gerekmektedir. [228]

3- Bu Âyetlerin Kapsamı:

İlim adamları yüce Allah’ın: “KacLınlafuuzdan…” buyruğu ile: “Sizler­den…” buyruğunun tevili hususunda farklı görüşlere sahiptir. Mücahid ve baş­kaları der ki: Birinci âyet-i kerime, muhsan olanlar ve olmaya nlarıyla kadın­lar hakkında umumidir. İkinci âyet-i kerime ise, özel olarak erkekler hakkın­dadır. Bu ikinci âyet-i kerimede tesniye lafzı, erkeklerden muhsan olan ve olmayan iki sınıfı beyan etmektedir. Kadınların cezası haps olunmaktır. Er­keklerin cezası ise eziyet edilmektir. İşte bu, âyetlerdeki lafzın gerektirdiği bir açıklamadır. İfadelerde kullanılan nass ise bütün zina kesimlerini kapsa­maktadır. Ayrıca lafız cihetinden birinci âyet-i kerimede * kadınlar iniz dair lafzı, ikincisinde ise (müzekker olarak): “Sîzlerden” lafzı bu görüşü teyid et­mektedir. Bunu en-Nehhâs tercih etmiş ve İbn Abbastan rivayet etmiştir.

es-Süddî, Katade ve başkaları ise şöyle demektedir: İlk âyet-i kerime muhsan kadınlar hakkındadır Demek istiyor ki: Erkeklerden de muhsan olan­lar anlam dolayısıyla onların hükmüne girmektedir, İkinci âyet-i kerime ise, muhsan olmayan bekâr erkek ile bakire kız hakkındadır. İbn Atiyye der ki: Bu sözün anlamı tam ve eksiksizdir. Şu kadar var ki, âyetin lafzı buna pek uygun düşmemektedir. Taberî bunu tercih etmiş olmakla birlikte, en-Nehhas bunu kabul etmeyip şöyle demektedir: Müennes ifadelerin müzekkere tağ-libî uzak bir ihtimaldir. Çünkü haki anlamı sahih olunca, hiç bir İfadeyi me­caz olarak yorumlama yoluna gitmemek gerekir.

Btr diğer görüş de şöyledir; Önceleri bu şekilde evlerde alıkoymak, zina eden kadınlar hakkında sözkonusuydu. Erkekler hakkında değildi. İşte bun­dan dolayı özellikle kadının evde alıkonulması sözkonusu edildi. Daha son­ra eziyet olunmaları hususunda erkek de, kadın da bir arada aynı hükümde ortak edildi.

Katade der ki: Kadın hem hapsedilir, hem eziyete maruz bırakılırdı. Erkek ise sadece eziyete maruz kalırdı. Bunun böyle olmasının sebebi ise, erkeğin gidip gelmeye ve kazanmaya muhtaç olmasıdır[229]

4- Zina Edenlerin Hükmü:

İlim adamları, açıkladığımız üzere zina edenlerin hükmünü beyan eden Ubade b. es-Sâmit yoluyla gelen hadisin muktezâsına göre hüküm belirtmek hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Ali b. Ebi TaKb, sözünü ettiğimiz ha­disin muktezâsına göre görüş belirtmiştir. Hz. Ali’den nakledildiğine göre, O, Hemdanlı Şurâha’ya önce yüz sopa vurmuş, bundan sonra da onu recm et­miş ve şöyle demişti: Allah’ın Kitabı gereğince ona sopa vurdum. Rasûlullah (sav)’in sünneti gereğince de onu recm ettim. [230] Hasan-ı Basri, Hasen b. Sa­lih b. Hay ve İshak da bu görüştedir.

Bir gurup ilim adamı da şöyle demektedir: Hayır, evli olana sopa söz ko­nusu olmaksızın sadece recm cezası vardır. Bu görüş Hz. Ömer’den rivayet edilmektedir. Aynı zamanda bu, ez-Zührî, en-Nelıaî, Malik, es-Sevrî, el-Ev-zaî, Şafiî, Rey ashabı, Ahmed ve Ebu Sevr’in de görüşüdür. Bunlar bu görüş-lerini açıklarken, Peygamber (sav)’ın Mâiz ite Gâmid’li kadını recmetmîş ol­duğunu, Hz. Peygamber’in Uneys’e: “Şu adamın hanımının yanına git, eğer itiraf ederse onu recm et” [231] demiş olduğunu ve sopa vurmaktan herhangi bir şekilde sözetmediğini belirtirler. Eğer sopa bu durumda meşru olsaydı el-betteki bunu açıklar ve susmazdı.

Onlara şöyle cevap verilir: Hz. Peygamberin onu açıkça İfade etmeyişinin sebebi, yüce Allah’ın Kitabıyla sabit olmasıdır. Bu cezanın meşhur olması, Ku-rân-ı kerimde de bunun açık nass ile ifade edilmiş olması dolayısıyla bun­dan sözetmemiş olabilir. Çünkü yüce Allah’ın; “Zina eden kadın Ue zina eden erkeğin herbirine yüzer değnek vurun” (en-Nur, 24/2), buyruğu bütün zina edenleri kapsamına almaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.

Aynı şekilde Hz. Ali’nin bu uygulamayı halifelerden alıp benimsemiş ol­duğu ve ona karşı bu uygulamada tepki gösteri lmeyip, sen nesh olunmuş hü­küm ile amel ettin, neshedeni terk ettinr denilmemiş olduğu da bunu açık­lamaktadır. Bu da gayet açık bir husustur. [232]

5- Zina Edenlere Sürgün Cezası:

Evlenmemiş olanların sopayla birlikte sürgüne gönderilip gönderilmeye­ceği hususunda ilim adamları farklı görüşlere sahiptir. Cumhurun kabul et­tiği görüş, böyle bir kimsenin sopa cezasından sonra sürgüne gönderilece­ği şeklindedir. Bu Raşit Halifeler Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali’nin görü­şüdür Aynı zamanda İbn Ömer’in de görüşü budur, (Allah hepsinden razı olsun). Ata, Tavus, SüJyan, Malik, İbn Ebi Leylâ, Şafiî, Ahmed, îslıak ve Ebu Sevr de bu görüştedir.

Sürgüne gönderilmeyeceği kanaatini ise Hammad b. Ebi Süleyman, Ebu Hanife ve Muhammed b, el-Hasen belirtmişlerdir.

Cumlıurun bu husustaki delili daha önce geçen Ubade b. es-Samİt yoluy­la gelen hadis ile Ebu Hureyre’nİn, Zeyd b. Halid’in rivayet ettiği işçinin zi­nası ile ilgili (ve az önce işaret edilen) hadis-i şeriftir. O hadiste şunlar da geç­mektedir: Peygamber (sav) buyurdu ki: “Nefsim elinde olana yemin ederim ki, aranızda Allahın Kitabı gereğince hüküm vereceğim. Senin koyunların ve cariyen sana geri verilecektir.” Oğluna yüz sopa vurduktan sonra bir sene de sürgüne gönderdi. Bunu hadis imamları rivayet etmiştir.[233]

Böyle birisinin sürgüne gönderilmeyeceği görüşünde olanlar ise Ebu Hureyre’nİn cariye ile ilgili hadisini delil gösterirler. [234] Orada ise yalnız so­padan sozedilrrıekte, sürgünden söz edilmemektedir. Abdurrezzak, Ma’mer’den, o, ez-Zührî’den, o, Said b, el-Müseyyeb’den şöyle dediğini nakletmektedir: Hz. Ömer, Rabia b. Ebi Ümeyye b. Halefi şarap içtiği için Hayber’e sürgüne göndermişti, O da, Heraklius’a katılıp lıtristi yan lığa girdi. Bunun Ü2erine Hz. Ömer: Bir daha hiç bîr müslümam artık sürgüne gönder­meyeceğim, dedi.

Bu görüşü savunanlar derler ki: Şâyei sürgün yüce Allah’ın koyduğu hadlerden bir ceza olsaydı, bundan sonra Ömer bu cezayı terk etmezdi. Di­ğer taraftan Kitab-ı Kerimde yer alan nass sopadır. Nassa bir şey ilave etmek ise neslidir. Bu durumda, kar/i delille sabit olmuş bir hüküm, vahid haberle neshedilmiş olur.

Böyle diyenlere cevap şudur:

Ebu Hureyre’nİn rivayet ettiği hadis, cariyeler hakkındadır. Hürler hakkın­da değildir, Abdullah b. Ömer’den ise, zina ettiği için cariyesini dövüp sür­güne gönderdiği sabit olmuştur.

Hz. Ömer’in: Artık bundan sonra hiçbir müslümam sürgüne göndermeye­ceğim, sözünden kasti; -doğrusunu en iyi bilen Allahtır ya- şarap içme hak­kındadır. Çünkü Nafi’in İbn Ömer’den rivayetine göre Peygamber (sav), hem sopa vurmuş, hem de sürgüne göndermiştir.

Hz. Ebû Bekir de hem sopa vurmuş, hem sürgüne göndermiştir. Hz. Ömer de hem sopa vurmuş, hem sürgüne göndermiştir. Bunu da Tirmizî Câmiinde, Nesâi Sünen’inde, Ebu Kureyb Muhammed b. el-Âlâ, el-Hemda-nî’den, o, Abdullah b. İdristen, o, Ubeyduîlah b. Ömer’den, o, Nafîden [235] rivayet etmiştir, [236] Dârakutnî der ki: Bu hadisi sadece Abdullah b. İdris ri­vayet etmiş ve ondan Ebu Kureyb dışında sika ravilerden herhangi bir kim­se muttasıl senetle nakletmiş değildir. Peygamber (sav)’dan ise, sürgüne gön­derdiğine dair rivayet sahih olarak bize ulaşmış olduğundan dolayı, artık kim­senin söyleyecek bir sözü kalmaz. Sünnetin kendisine muhalefet ettiği kira-senin karşısındaki davacı ise, sünnettir. Başarı Allah’tandır.

Nassa bir şeyler ilave etmek bir nesihtir şeklindeki iddialarına gelince, böy­le birşey doğru kabul edilemez. Aksine bu, asıl ceza ile birlikte bir başka hük­mün ziyadesidir. Diğer taraftan bizzat kendisi sahih olmayan bir habere da­yanarak, su île abdest almanın yanında nebiz ite abdest alınabileceği görü­şünü fazladan ileri sürmüş, Peygambere yakın akrabalarının {ganimetten pay alabilmeleri için) fakir olmaları şartını koşmuştur. (Bk. el-Enfâl, 8/41, âyet, 12. başlık) Bu ve buna benzer Kur’ân-ı Kerimde nass ile tesbit edilmemiş da­ha başka bir takım görüşleri de hep böyledir. Bu anlamda bir takım açıkla­malar bundan önce Bakara Sûresi’nde (2/106. âyette) geçmiştir. İleride de ge­lecektir. [237]

6- Sürgün Cezasını Kabul Edenler ve Erkek ile Kadının Hükmü:

Sürgüne gönderilme cezasını kabul edenler, hür erkeğin gönderileceği hu­susunda görüş birliği halindedirler. Ancak köle ve cariyenin sürgüne gönde­rilmesi hususunda farklı görüşleri vardır. Her ikisinin de sürgüne gönderile­ceğini kabul edenlerden birisi de İbn Ömer’dir Q, zina eden bir cariyesine sopa cezası vurduktan sonra Fedek’e sürgün göndermiştir.

Şafiî, Ebû Sevr, es-Sevrî, Taberî ve Davud da bu görüştedir. Kölenin sür­güne gönderilmesi hususunda Şafiî’nin farklı görüşleri vardır. Bir seferinde: Ben kölenin sürgüne gönderilmesi hususunda istihare yaparım derken, bir seferinde de altı ay süreyle sürgüne gönderileceğini söylemiştir. Bir başka se­fer ise, kendi beldesinin dışında bir yere bir sene sürgüne gönderilir, demiş­tir. Taberî de bu görüştedir. Yine Şafiî’den cariyenin sürgüne gönderilmesi hususuna dair iki farklı görüş nakledilmiştir.

Malik ise der ki: Erkek sürgüne gönderilir, fakat kadın da, köle de sürgü­ne gönderilmez. Sürgüne gönderilen kimse ise, sürgüne gönderildiği yerde haps edilir. Meselâ Mısır’dan Hicaz’a, Şağb’e, Asuvan’a ve benzeri yerlere, Medine’den de, Hayber ve Fedek’e sürgüne gönderilir. Ömer b. Abdulazİz de böyle yapmıştır. Hz. Ali de, Kûfe’den Basra’ya sürgüne göndermiştir. Şafiî der ki: Sürgün mesafesinin asgarisi bir gün bir gecelik yoldur. İbnü’l-Arabi der ki: Sürgünün asıl uygulaması şuna dayanır: İsmailoğulları Harem bölgesin­de herhangi bir cinayet ve suç işleyenin, o bölgeden sürgüne gönderilece­ği Üzerinde ittifak etmişlerdi. Böylelikle bu onlar arasında din gibi uygula­ya geldikleri adet haline geldi. İşte bundan dolayı insanlar, herhangi bir kimse bir suç işleyecek olursa, onu, beldesinden sürgüne gönderme geleneği­ni alıp kabul ettiler. Bu uygulama, cahiliyye döneminde de İslâm gelene ka­dar devam edip durdu. İslâm da bunu Özel olarak zinada kabul etti. Köle­nin sürgüne gönderilmeyeceğini ileri sürenler, Ebû Hureyre’nİn cariye ile il­gili hadisini delil göstermişlerdir. Çünkü kölenin sürgüne gönderilmesi, sür­güne gönderildiği süre zarfında o kölenin menfaatlerinden yararlanamamak şeklinde o kölenin sahibine bir cezadır. Bu ise şeriatın tasarrufuna uygun düş­memektedir. O halde bizzat cinayet işleyenden başkası cezalandmlamaz. Ay­nı şekilde köleden cuma, hac ve cjhad da sakıttır. Ve bunlar yüce Allah’ın onun üzerindeki haklarıdır. Bunların sakıt olması efendisinden dolayıdır. İş­te sürgüne göndermek de böyle olmalıdır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Kadın sürgüne gönderilecek olursa, bunun kendisi sebebiyle çıkanlıp sürgü­ne gönderildiği şey olan fuhuşa bir daha düşmesine sebep olma ihtimali de var­dır Diğer taraftan sürgüne göndermek, avretinin açılmasına, onun aslolan hali­nin zayi olmasına sebep teşkil eder. Çünkü asîolan kadının evinin dışına çıkma­sını engellemek ve evinde namazının daha faziletli olduğudur. Peygamber (sav) da şöyle buyurmuştur: “Kadınlara (gereğinden çok) dış elbise almayınız kif ev­lerden dışan çıkmasınlar.” [238] Böylelikle, sürgüne göndermeyi ifade eden hadi­sin umumunun muteber kabul olunacağına dair lehine şahadet edilen maslahat ile tahsis olunacağı ortaya çıkmaktadır. Bu ise usul alimleri ve kıyas bilginleri ara­sında hakkında ihtilaf olunmuş bir meseledir. Bir başka kesim, oldukça istisnai (şâz) bir görüş ortaya atarak şöyle demektedir: Yaşlı kimse hem sopa, hem de recm ile cezalandırılır. Genç ise sadece sopa cezasına çarptınlır. Bu görüşü İleri süren­ler, Zeyd b. Sabit yoluyla gelen hadiste geçen “eş-şeyh : yaşlı, ihtiyar” lafzına tu­tunurlar. Zeyd b. Sabit’in rivayetine göre o, Rasûlullah (sav)’ı şöyle buyururken dinlemiş: “Yaşlı erkek ve yaşlı kadın zina ettiklerinde, her ikisini de kesin olarak recm ediniz”. Hadisi Nesâî rivayet etmiştir.[239] Ancak bu görüş fâsid bir görüştür.

Çünkü başka bir hadiste bunun yerine “evli : es-seyyib” lafzı kullanılmıştım[240]

7- Tevbe Ederlerse:

Yüce Allah’ın: “Eğer tevbe edip” yani fuhuştan tevbe ederek vazgeçip “hal­lerini” bundan sonraki fiillerini “düzeltirlerse, artık onları bırakın”.

Yani onlara eziyet etmeyi ve ayıplamayı terk edin.

Bu uygulama hadlerin nüzulünden önce idi. Hadler nazil olunca, bu âyei-i kerimeyi nesh etti.

Burada sözü geçen “vazgeçmek’ten kasıt, onlardan ayrılmak, onlara da­rılmak anlamında bir vazgeçmek değildir. Bu onları yüzçeviren bir kimsenin terk edişi, birakışı ile terkedip bırakmaktır. Bu ise daha önce işledikleri masiyet ve bîr sonraki âyette de sözü edilecek cahillikleri sebebiyle onları hakir görmektir.

Allah’ın tevbeleri çokça kabul etmesi, masiyetten döndükleri takdirde kul­larının dönüşünü kabul edendir, demektir.

  1. Allah’ın tevbelerini kabul edeceği kimseler, kötülüğü ancak bilmeden yapanların, sonra da çarçabuk tevbe eden kimselerlnki d ir. İşte Allah’ın tevbelerinl kabul edeceği kimseler bunlardır. Allah Alimdir, Hakimdir.
  2. Yoksa kötülükleri İşleyip duran, nihayet onlardan birine ölüm gelip çattığında: “Ben şimdi gerçekten tevbe ettim” diyenlerin ve kâfir olarak öleceklerinki değildir. İşte Biz, onlar için çok acıklı bir azap hazırlamış izdir.

Bu iki âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1- Tevbeleri Kabul Olunacak Kimseler ve Allah’ın Tevbeleri Kabul Etmesinin Hükmü:

“Allah’ın tevbelerini kabul edeceği kimseler,.-” diye başlayan âyet-i kerimeyle ilgili olarak, bu âyetin günah işleyen herkes hakkında umumi ol­duğu söylendiği gibi, yalnızca bilmeyen kimseler hakkında olduğu da söy­lenmiştir. Günah işleyen herkesin tevbesi ise, başka bir yerde sözkonusu edil­miştir.

Ümmet, müzminlerin tevbe etmelerinin farz olduğunu ittifakla kabul et­miştir. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır; “Ey mü’mınler Allah’a top luca tevbe edin.” (en-Nûr, 24/31.)

Aynı türden olmayan bir başka günaha devam etmekle, belli bir günah­tan dolayı yapılan tevbe, sahih olur. Bu, şöyle diyen Mutezile’ye muhalif bir kanaattir: Herhangi bir günahı işlemekte olan bir kimse tevbe etmiş olamaz-Hiç bir masiyet arasında fark gözetmek mümkün değildir. Ancak bizim açık­ladığımız Ehl-i Sünnet’in bu konuya dair görüşüdür.

Kul tevbe ettiği takdirde, Şanı yüce Allah muhayyerdir. Dilerse o tevbe-yi kabul eder, dilerse etmez. Tevbenin kabul olunması, Ehi-i Sünnete muha­lif kanaat belirtenlerin söyledikleri gibi, aklî bakımdan Ailah için vacibtîr, de-nilemez- Çünkü, bir şeyin vacib olabilmesi için bunu o kimseye vacib kıla­nın rütbe itibariyle daha yukarıda olması şartı vardır. Gerçek ise şu ki, Allah, bütün yaratıkların yaratıcısı, onların maliki ve onlara mükellefiyetler koyan­dır. Dolayısıyla herhangi bir şeyin O’nun hakkında vacib olmakla nitelendi­rilmesi doğru değildir. O, bundan yüce ve münezzehtir. Şu kadar var ki, Şa­nı yüce Allah, -ki, O, va’dinde sadık olandır- kullarından isyan edenlerin tev­belerini kabul edeceğini şu buyruğu ile bizlere haber vermektedir: ‘Kulla­rından tevbeyi kabul eden, kötülükleri de affeden O’dur.” (eş-Şura, 42/25) Yüce Allah’ın: “Onlar, Allah’ın kullarının tevbesini kabul eden… olduğu­nu bilmediler nu’?M (et-Tevbef 9/104) buyruğu ile: ‘Muhakkak ki Ben, tev­be eden… olanlara çok çok mağfiret edenim” (Tâ-Hâ, 20/82). Buyrukları ise, yüce Allah’ın kendisi için vacib kıldığı bir takım şeyleri haber vermesine ge-Lİnce, bu buyruklarla haber verdiği o şeylerin kendisi için vacib olmasını ge­rektirir. Akide (inanç,) ise, aklen O’nun hakkında herhangi bir şeyin vacib ol­madığı şeklindedir Bu konudaki sem’î buyrukların zahiri ise, Onun tevbe edenin tevbesini kabul edeceğini ifade etmektedir.

Ebûl-Meâlî ve başkaları der ki: Bu zahir ifadeler, yüce Allah’ın tevbeyi kabul edeceğine dair zanm galip bilgi vermektedir. Yoksa yüce Allah hak­kında tevbeyi kat’î olarak kabul edeceğini ifade etmezler.

İbn Atiyye der ki; Ancak bu hususta Ebû’l-Meâlî ile (aynı kanaati payla­şan) başkalarına muhalefet edilmiştir. Bir kişinin şanları tam ve nasuh bir tev­be ile tevbe ettiğini farzetsek, Ebû’l-Meâlî der ki: Böyle birisinin tevbesinin

kabul olunacağına dair galip zan sözkonusudur. Başkası ise der ki: Yüce Allah’ın kendi zatı hakkında haber verdiği şekilde, O’mm böyle bir kimsenin tevbesini kat’î olarak kabul edeceği söylenir. İbn Atiyye der ki: Babam (Al­lah’ın rahmeti üzerine olsun) bu görüşe meyleder ve tercih ederdi. Ben de bu görüşteyim. Yüce Allah’ın; “O, kullarının tevbesini kabul edendir” (eş-Şûrâ, 42/25) buyruğu ile: “Şüphesiz ki Ben, çok çok mağfiret edenim” (Tâ-hâ, 20/82) buyruğunun ifade ettiği mananın bu şekilde tevbe ettiği farzolu-nan kimse hakkında sözkonusu olmaması, yüce Allah’ın kullan hakkındaki merhameti île bağdaşmaz. Bu husus bu şekilde anlaşıldığı takdirde, şunu bil ki, yüce Allah’ın: “Allah’ın tevbelerini kabul edeceği…” buyruğun­da bir hazf vardır. Zahiri üzere değildir. [241] Ancak bunun anlamı O’nun tevbe-leri kabul etmesinin, Allah’ın kullarına lütuf ve rahmeti ile olduğunu ifade etmektedir. Bu da Hz. Peygamber’in Muaz b. Cebel’e söylediği şu sözler ka-bilîndendin “Allah’ın kullan üzerindeki hakkının ne olduğunu biliyor musun?” O, Allah ve Rasûlü daha iyi bilir deyince, Hz. Peygamber: “Onları cennete koymasıdır” [242] diye buyurdu.

İşte bütün bunların ifade ettiği mana şudur:

Bu Allah’ın hak va’di ve doğru sözü dolayısı ile, Allah’ın lütuf ve rahme­tinden ötürü böyledir. Buna delil ise yüce Allah’ın: O, rahmeti kendi üze rineyazmıştır/’ (el-En’âm, 6/12) yani O? bunu vad etmiştir, demektir.

Burada üzerine buyruğunun : Yanında anlamına olduğu da söy-lenmişse de, ikisinin ifade ettiği mana birdir. İfadenin takdiri; Allah nezdin-de… şeklindedir. Yani O, sahih kılan şartları bulunduğu takdirde, tevbeyi ka­bul edeceğine dair vaadde bulunmuştur ve va’dinden cayması sözkonusu de­ğildir.

Tevbenin sahih olmasının şartlan dört tanedir: Kalbten pişmanlık duymak, masiyeti derhal terk etmek, bir daha benzerini işlememek üzere karar ver­mek ve bu tevbeyi başkasından değil de, yüce Allah’tan haya ederek yap­mış olmak. Bu şartlardan birisi yerine gelmeyecek olursa tevbe sahih olmaz. Günahın itiraf edilip, çokça mağfiret dilenmesinin de tevbenin şartlarından olduğu söylenmiştir. Bundan önce Âli İmran Sûresi’nde, tevbenin anlamı ve hükümlerine dair geniş açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. (Bk. 3/90. âyet) Bildiğim kadarıyla tevbenin herhangi bir haddi düşürmediği hususunda gö­rüş ayrılığı yoktur. [243]

Bundan dolayı ilim adamlarımız der ki: Hırsız erkek> hırsız kadın ve başkasına zina iftirasında bulunan kimse, tevbe eder ve aleyhlerine sahicilik edilecek olursa onlara had uygulanır.

Buradaki “Üzerine” edatının “…deo, dan” anlamına geldiği de söylenmiştir. Yani Allah tarafından tevbeleri kabul olunacak kimseler.,, an­lamındadır. Bunu Ebûbekr b. Abdus söylemiştir. Doğrusunu en iyi bilen Al­lah’tır. İleride et-Tahrim Sûresİ’nde (66/8, âyette) nasûh tevbe ile kendisin­den tevbe olunacak hususlara dair açıklamalar gelecektir. [244]

2- Tevbe Bütün Günahkârlar Hakkında Umumidir:

Yüce Allah’ın: “Kötülüğü ancak bilmeden yapanların…” buyruğundaki: ‘Kötülük (es-sû’; ile el-En’âm Sûresİ’nde: “Aranız­dan kim bilmeksizin bir kötülük işlerse” (el-En’âm, 6/54) buyruğundaki “kö­tülük” tabiri küfür ve mahiyetlerin tümünü kuşatan umumi bir tabirdir. Rab-bine asi olan herkes, o masiyetinden vazgeçinceye kadar cahildir.

Katâde der ki: Peygamber (sav)’ın ashabı, herbir masiyetin ister kasten ol­sun, ister bilmeyerek olsun bir cehalet olduğunu icma ile kabul etmişlerdir, îbn Abbas, Katâde, ed-Dahhâk, Mücahid ve es-Süddî de böyle demiştir.

ed-Dahhâk ve Mücahid’den şöyle dedikleri rivayet edilmiştir; Burada ce­haletten, bilmemekten kasıt, kasten işlemektir. İkrime der ki: Dünyanın bü­tün işleri cehalettir. O, bununla özellikle İnsanı Allah’ın itaati dışına çıkartan­ları kastetmektedir Böyle bir ifade de yüce Allah’ın: “Muhakkak dünya ha­yatı bir oyun ve bir eğlencedir” (Muhammed, 47/36) buyruğu ile paralellik arzetmektedir,

ez-Zeccac der ki: Burada yüce Allah’ın: “Bilmeden” buyruğunun anlamı, fani zevklerini ebedi zevklerine tercih etmeleri demektir. Yine bu “bilmeden” kelimesinin, cezanın mahiyetini bilmeyerek işlemek anlamında olduğu söy­lenmiştir. Bunu İbn Fûrek na ki etmiştir. İbn Atiyye der ki: Ancak İbn Fürek’in görüşü zayıf görülmüş ve bu kanaati reddolunmuştur. [245]

3- Erken Tevbe Etmek Gereği:

Yüce Allah’ın: “…sortra da çarçabuk tevbe eden kimselerinkidir* buy­ruğu hakkında İbn Abbâs ve es-Süddî der ki: Bu buyruk, “ölüm hastalığın­dan önce tevbe edenlerinkidir…” demektir. ed-Dahhâk’tan da şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ölümden önce olan herşey yakın demektir.

Ebû Miclez ve yine ed-Dahhâk, İkrime, İbn Zeyd ve başkaları ise derler ki: Melekleri ve ruhunun kabz edilmekte olduğunun görülmesinden ve ki­şinin kendisini kaybetmesinden önceki tevbe, yakın zamanda yapılmış tev­be demektir.

Mahmud el-Verrak şu beyitleri ne güzel söylemiş:

“Ölümden ve dillerin tutulmasından önce; Kabul edilmesi umulan bir tevbeyi önden gönder, kendin için. Nefislerin çaresiz kalmasından önce bunu acele yap. Çünkü öylesi bir tevbe bir azıktır, bir ganimettir; güzel hareket eden ve

Rabbine dönen kimse için.”

İlim adamlarımız (Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun) derler ki: Böyle bir vakitte tevbenin. sahih oluş sebebi, henüz umudun devam etmesi, kişinin piş­manlık duymasının sahih olması, fiili terk azminin sahih olmasıdır.

Tirmizî, İbn Ömer’den Peygamber (savcın şöyle buyurduğunu rivayet et­mektedir: “Kişinin cam boğazına gelip dayanmadığı sürece, şüphesiz Allah kulunun tevbesini kabul eder.” Tîrmizî der ki, bu hasen garip bir hadistir.[246]

Can boğaza gelip dayanmadıkça” ifadesi ise, canının boğazı­na gelip kendisiyle gargara yapılan şey durumuna ulaşmaması halidir. Bu açık lamayı el-Herevî yapmıştır.

Şöyle de denilmiştir: Bunun anlamı; günah üzerinde ısrar efmeksizin, ya­kın bir zamanda (günahın işlenmesi üzerinden kısa zaman geçtikten sonra) tevbe etmeleri demektir. Sağlıklı iken acele edip tevbe edeninki daha fazi­letlidir. Ayrıca umduğu salih ameli daha çok yetişip yerine getirebilir. Ölüm ise, herşeyden uzak kalınan bir zamandır, Nitekim şair şöyle demiştir:

“Benim bu yerim (mezarım) dışında uzak kalınan bir yet var mı ki,

varsa neresidir?”

Salih el-Murrî, el-Hasenden şöyle dediğini rivayet etmektedir: Her kim iş­lemiş olduğu bir günahtan dolayı Allah’a tevbe etmiş bulunan kardeşini o gü­nahı dolayısıyla ayıplayacak olursa, Allah da o ayıplayanı mutlaka o günah­la müptela kılar.

Yine el-Hasen der ki: İblis yere indirilince şöyle dedi: İzzetin hakki için, ruh onun cesedinde bulunduğu sürece ben de Âdemoğlundan ayrılmayaca­ğım. Yüce Allah da şöyle buyurdu: “Ben de izzetim hakkı için Âdemoğlun­ canı boğazına gelip dayanmadığı sürece tevbeyi esirgemeyeceğim.” [247]

4- Tevbeleri Kabul Olunmayacaklar;

Yüce Allah: “Yoksa tevbe… kâfir olarak öleceklerinkl değildir” buyru­ğunda Ölümün gelip çatmış ve artık hayata dönmekten ümidini kesmiş olan kimselerin, tevbeleri kabul olunanlar kapsamına girmeyeceğini ifade et­mektedir. Nitekim Firavun, suya gömülüp boğulmak noktasına gelince, iz­har etmiş olduğu imanın taydaşını görmedi. Çünkü böyle bir zamanda tev-benin faydası olmaz. Zira bu vakit teklif zamanı bitmiş olmaktadır. İbn Ab-bâs, İbn Zeyd ve müfessirlerin cumhuru böyle demiştir. Kâfirler küfürleri üze­re ölürler, âhirette de onların tevbeleri kabul olunmaz. Yüce Allah’ın: “”İşte Biz onlar için çok acıklı bir azap hazırlamışladır'” buyruğunda onlara işa­ret edilmektedir. Bu da ebedi bir azaptır. Şayet bu buyruğu ile hepsine işa­ret edilmekte ise, o takdirde, isyankârlar hakkında ebediliğin sözkonusu ol­madığı bir azap vardır. Bu da buradaki “kötülüklerin (seyyiât’ın)” küfürden daha aşağı olan günahlar anlamına kullanılması demektir. Yani tevbe, küfür­den daha aşağı günahlar işleyip,, sonra ölüm gelip çatınca tevbe edenlerin-ki değildir. Kâfir olarak ölüp de Kıyamet gününde tevbe edenlerinki de de­ğildir.

Şöyle de açıklanmıştır: Burada sözü geçen “kötülükler (seyyiât.)” küfür de­mektir, O takdirde buyruğun anlamı şöyle olur: Makbul tevbe ölüm esnasın­da tevbe eden kâfirlerinki değildir. Kâfir olarak ölenlerinkî de değildir

Ebû’l-Âliye der ki: Âyetin baştanın olan: “Allah’ın tevbelerlnî kabul edeceği kimseler…” buyruğu mü’minler hakkında inmiştir Sonraki ikinci âyet-i kerime ise münafıklar hakkında inmiştir ki o da şudur: “Yoksa kötülükle­ri işleyip duran…değüdin” buyruğu fiilleri üzere ısrar eden kimselerin tev­beleri kabul olunmaz demektir.

“Nihayet onların birine ölüm gelip çattığında” kuyruğundaki ölümün gelip çatmasından kasıt, kişinin nefes alırken ağzındaki tükürüklerin boğa­zına kaçması, canının çekilip alınması ve ölüm meleğinin görülmesi halidir. “Ben şimdi gerçekten tevbe ettim diyenlerin… değildir.” İşte böylesi için tevbe yoktur.

Daha sonra yüce Allah, kâfirlerin tevbelerini sozkonusu ederek şöyle bu­yurmaktadır: ^Ve kâfir olarak üteceklerin ki de değildir. İşte Biz onlar için çok acıklı bir azap hazırlamış izdir.”

Yani oldukça ıstırap verici ve devamlı bir azap hazırlamısızdır. Buna da­ir açıklamalar daha önceden (bit, el-Bakara, 2/10. âyetin tefsiri) geçmiş bu­lunmaktadır. [248]

19- Ey iman edenler! Kadınlara zorla mirasçı olmanız sîze helâl ol­madığı gibi, -onlar apaçık bir hayasızlık işlemedikçe- kendile­rine verdiğinizden bîr kısmını alıp götürmeniz için onları sıkış­tırmayın. Onlarla iyi geçinin. Şayet onlardan hoşlanmadıysanız (sabredin). Çünkü hoşunuza gitmeyen bir şeyde Allah pek çok hayır takdir etmiş olabilir.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı sekiz başlık halinde sunacağız:

1- Kadınların Miras Alması Hususunda Cahiliye Âdeti, İslâm’ın Bunu Reddi ue Nüzul Sebebi:

“Kadınlara zorla mirasçı olmanız size helâl olmadığı gibi anlamın­daki bu buyruk, daha önce sözü geçen hanımlar ile ilgili açıklamalarla ilgi­lidir. Bundan maksat, onlara yapılan zulmü ve zararı ortadan kaldırmaktır. Hi­tap, onların velilerinedir.

-Mastar anlamını veren-: buyruğu ise, Helâl olmaz” buyru­ğu ile reP mahallindedir. Yani kadınlara zorla mirasçı oluşunuz size helâl de­ğildir.

“Zorla” anlamına gelen: hal mahallinde mastardır.

Bu âyetin nüzul sebebi ile ilgili yapılan rivayetler ve müfessirlerin görüş­leri farklı farklıdır. Buharı, “Ey İman edenler! Kadınlara zorla mirasçı ol­manız size helâl olmadığı gibi… kendilerine verdiğinizin bir kısmını ahp götürmeniz için onları sıkıştırmayın” buyruğu hakkında İbn Ab-bâs’m şöyle dediğini nakletmektedir: Adam öldüğü vakit onun velileri, ha­nımı üzerinde daha bir hak sahibi idiler. Onlardan birisi istediği takdirde, onunla evlenebilirdi. İsterlerse onu başkasıyla evlendirirler, istemezlerse evlendirmeklerdi. Onlar, akrabalarından daha çok (kadın üzerinde) hak sa­hibi idiler. Bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu. Bu hadisi ayrıca Ebû Davud bu manada rivayet etmiştir. [249]

ez-Zührî ve Ebû Miclez der ki; Birisi öldü mü, onun başka anneden olma oğlu, yahut asabeleri arasında en yakın olan, elbisesini kadının üzerine atardı. Böylelikle kişi o kadın üzerinde bizzat kendisinden ve velisinden da­ha bir hak sahibi olurdu. İstediği takdirde ölenin verdiği melıir dışında ona mehir vermeksizin onunla evlenirdi. İsterse de başkası ile evlendirir, meh-rini kendisi alır ona o mehirden birşey vermezdi. Dilediği takdirde ise Ölen­den aldığı mirası kendisine fidye olarak versin dîye ona engel olur yahut Ölüp de kendisi onun mirasını alsın diye bekletirdi. Bunun üzerine yüce Allah: “Ey İman edcolerî Kadınlara torla mirasçı olmanız size helâl olmadığı gibi…” buyruğunu indirdi. Buna göre âyet-i kerimenin anlamı şöyle olur; Sizin o ka­dınları kocalarından miras alarak, sizin onlara koca olmanız helâl değildir.

Şöyle de açıklanmıştır: Mirasçı elini çabuk tutup (kocası ölen kadının) üze­rine bir elbise bırakacak olursa, o kadın üzerinde kendisi daha bir hak sa­hibi olurdu. Şayet kadın çabuk davranıp ailesinin yanına gidebilirse, bu se­fer kadın kendisi hakkında daha bir hak sahibi olurdu. Bunu es-Süddî söy­lemiştir.

Bir başka görüş de şöyledir: Adam yaşlı bir kadınla evli iken canı genç bir kadınla evlenmek İsterdi. Fakat sahib olduğu mal dolayısıyla yaşlı kadından ayrılmaktan hoşlanmaz, onu yanında alıkoyardı. Ona yaklaşmazdı da. Kadtn malını ona fidye olarak verip kendisim kurtarıncaya veya kadın ölüp de ko­cası onun malına mirasçı oluncaya kadar bu böyle devam ederdi. Bunun üze­rine bu âyet-i kerime nazil oldu. Koca eğer onunla birlikte olmaktan hoşlan­mıyor ise boşamakla, onu zorla, istemeyerek yanında alıkoymamakla eraro-lundu. İşte yüce Allah’ın: “Kadınlara zorla (lıoşlanmaksızın) mirasçı olma­nız helâl olmadığı gibi.**” buyruğunda kastedilen budur.

Ayet-i kerimeden kasıt, cahİliye dönemindeki uygulamaları ortadan kal­dırmak, kadınların malın miras alınması gibi erkeklerden alınacak mirasın bir mal gibi değerlendirilmemesini sağlamaktır.

“(kjîi) kelimesinin “keP harfinin ötreli okunuşu Hamza ve Kisaî’ye gö­redir. Geri kalanlar ise bunu üstün okurlar. Her birisi ayrı bir söyleyiştir, el-Kutebî der ki, “kef harfinin üstün okunuşu ikrah (zorlamak) anlamındadır. Ötreli okunuşu; zorluk ve sıkıntı manasına gelir.

O bakımdan: sözü, isteyerek yahut istemeyerek, hoşuna gitsin veya gitmesin bu işi yapacaksın, anlamındadır.

Âyet-i kerimede hitab ve 1 üçleredir. Burada hitabın onun mirasına tamah ederek, kötü bir şekilde onlarla geçinerek, onları alıkoyan yahut mehirleri-nin bir bölümünü fidye olarak verip vazgeçinceye kadar onları alıkoyan kadınlann kocalarına olduğu da söylenmiştir, Bu görüş daha sahihtir. Bunu İbn Atiyye tercih ederek şöyle demiştir: Bunun delili ise yüce Allah’ın: “Onlar apa­çık bir hayasızlık işlemedikçe…* buyruğudur Eğer bir hayasızlık yapacak olurlarsa, artık velinin o kadının malım almak kastıyla alıkoyması, ümmetin icmaı ile (velinin) hakkı değildir. Böyle bir hak, bundan sonraki meselede açıklanacağı üzere kocaya aittir. [250]

2- Hayasızlık Yapan Kadına Karşı Takınılacak Tavır:

Yüce Allah’ın: “Onları sıkıştırmayın” buyruğu ile ilgili açıklamalar da­ha önceden geçmiş ve bunun “engellemek” anlamına geldiğine dair açıkla­malar el-Bakara Sûresi’nde (2/232. âyet, 3. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“Onlar apaçık bir hayasızlık işlemedikçe” buyruğunda yer alam “Haya­sızlık (el-fahişe)”nin anlamı hakkında insanların farklı görüşleri vardır. el-Ha-sen bunun zina demek olduğunu söylemektedir. Ona göre bakire zina etti­ği takdirde ona yüz sopa vurulur ve bir sene sürgüne gönderilir. Kocasından almış olduğu (melıri) de kocasına iade eder.

Ebû Kilâbe der ki: Kişinin karısı zina ettiği takdirde, kendisine fidye ve­rinceye (bul1 yapıncaya) kadar karısını sıkıştırmasında, ona zarar verecek uy­gulamalarda bulunup zorluk çıkartmasında bir mahzur yoktur.

es-Süddî de der ki: Kadınlar böyle yapacak olurlarsa, o takdirde mehir lerini geri alamazlar. İbn Sirîn ve Ebû Kilâbe der ki: Onun karnı üzerinde bir adam bulmadığı sürece ondan fidye alması helâl değildir. Çünkü yüce Allah: “Onlar apaçık bir hayasızlık işlemedikçe” diye buyurmaktadır.

İbn Mes’ud, İbn Abbâs, ed-Dahhâk ve Katâde der ki: Âyeti kerimede yer alan “apaçık hayasızlık79, nefret etmeleri ve serkeşlik etmeleridir. Devamla derler ki: Kadın serkeşlik ettiği takdirde kocasının, kansınin malını alması he­lâl olur. MâUk’in de görüşü budur.

İbn Atiyye der ki: Şu kadar varki, ben ondan nakledilmiş ve âyet-i keri­mede geçen “hayasızlık (el-iahişe)1’nin anlamına dair açık bir ifade bellemiş değilim.

Bir başka topluluk da şöyle demektedir: Buradaki hayasızlıktan kasıt, di­linin müstehcen olması, söz ve davranışı ile kölü geçimdir. Bu aynı zaman­da “en-nüşûz (serkeşlik)”in anlamlarından birisidir.

Kimi’ilim ehli; serkeşlik eden kadından hul’ olmak üzere mal almanın ca­iz olduğunu kabul ederler

Şu kadar varki, bu gibi kimseler ise, yüce Allah’ın: * Kendilerine verdi­ğinizin bir kısmını alıp götürmeniz için” buyruğunu nazarı itibara alarak, ondan alacağı hul1 bedelinin ona vermiş olduğu (mehir) den fazla olmama­sı gerektiği görüşündedirler.

Malik ve ilim ehlinden bir gurup ise şöyle demektedir: Koca serkeşlik eden kadından sahip olduğu malın tümünü dahi alabilir İbn Atİyye der ki: Kadı­nın zina etmesi ise, kocaya serkeşlikten, de, eziyet vermesinden de daha ağır­dır. Bütün bunlar ise, mal almayı helâl kılmayan hayasızlıklar (fahişe) dır.

Ebû Ömer (îbn Abdi’İ-Berr) der ki: İbn Sirîn ve Ebû Kilâbe’nin görüşleri bana göre hiç bîr kıymet ifade etmez. Çünkü hayasızlık (el-fahişe), kimi za­man müstehcenlik ve eziyet anlamına da gelebilir. Bundan dolayı müsteh­cen kimseye (el-berzî) fahiş ve mütefalıhiş adı verilmiştir. Koca, karısının fu­huş yaptığına muttali olduğu takdirde onunla la ne deşebilir, dilerse de onu boşayabilir. Bu durumdaki karısını, kendisine malını fidye vermek üzere sı­kıştırmasına gelince kocanın böyle bir hakkı yoktur. Ve ben herhangi bir kim­senin: Ebû Kitabe dışında, karısını zina ederken bulduğu takdirde ona hul’ verinceye kadar karısını sıkıştırabileceğini, ona kötü davranabileceğini söy­leyen başka bir kimse bilmiyorum. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır,

Yüce Allah’ın: “Allah’ın sınırlarım korumayacaklarından korkarsa-nız” yani birlikte güzel geçinmek, kadının kocasının haklarını, kocanın da karısının haklarını yerine getirmesi hususunda bir endişeniz olursa, “o hal­de kadının birşeyleri fidye vermesinde her ikisi için de bir vebal yoktur” (bk. el-Bakara, 2/229. ayet, 4. başlık) diye buyrulmaktadır. Bir başka yerde de:”Bununla beraber gönül hoşluğu ile size onun bir kısmını bağışlarlar­sa, onu da afiyetle yiyin” (en-Nisa, 4/4) diye buyrulmaktadır. İşte bu âyeti kerimeler bu hususta asıl delilleri teşkil etmektedir.

Ata el-Horasanî der kî: Bir kocanın hanımı eğer bir hayasızlık işleyecek olursa, daha ünce ona vermiş olduğu mehri geri alır ve onu dışarı çıkartır­dı. Bu ise indirilen hadlerle nesh edildi.

Bu konuda dördüncü bir görüş de vardır: “Onlar apaçık bir hayasızlık işlemedikçe* buyruğu, zina edip evlerde haps olunmadıkça anlamındadır. O takdirde bu neslıten önceki bir buyruktur. Aıa’mn sözünün anlamı da bu­dur, ancak bu zayıf bir görüştür. [251]

3- “Sıkıştırmama” Emrinin Muhatapları Veliler Kabul Edilirse…

Bizler, “sıkış Ur mama” hitabında kast edilenlerin “veliler” olduğu görü­şünü, kabul edersek; bunun fıkhı sonuçlan şöylece ortaya çıkar: Velinin, ve­layeti altındaki kadını sıkıştırdığı sahih olarak tesbit edilecek olursa, hakim, kadının ve kocasının durumuna bakar. Ancak kız çocuklarına yaptığı uygu­lamalarda baba bundan müstesnadır. Eğer babanın kız çocuklarını sıkıştırma­sında bir salâh varsa, ona itiraz olunmaz ve bu konuda tek bir görüş vardır. Bu (sıkıştırma) da evlenmeye talip olan kimseler hakkında söz konusu olur. Eğer onun bu sıkıştırması, sahili olarak tesbit edilirse, İmam Malik’in mez­hebinde bu konuda iki görüş vardır; Birisine göre, baba da diğer veliler gibidir. Hakim kızı ile evlenmek isteyenler arasından dilediği kimse ile evlen­dirir ve babasını da mahkemeye davet eder. Diğer bir görüş ise, bu husus­ta durum babasına arz olunmaz. [252]

4- “Kadınları Sıkıştırma Yasağının Atfedildiği Cümle ve Bir Kıraat:

Onları sıkıştırmayın”buyruğunun nehiy olması dolayısıyla

cezm olması mümkündür. O takdirde bunun başında yer alan “vav” harfinin, birinci cümle ile ilişkisi bulunmayan bir atıf harfi olması sözkonusudur. Bu­nunla beraber bunun mansub olmak üzere, Zorla mirasçı olma­nız” buyruğuna atfedilmiş olması da caizdir O takdirde “vav” harfi bir fiili bir diğer fiile atfeden bir edat olur. İbn Mes’ud ise, buradaki ibareyi: Ve onları sıkıştırmanız da” şeklinde okumuştur. Bu okuyuş ise, mansub olma ihtimalini kuvvetlendirdiği gibi, sıkıştırmanın nass ile ca­iz olmayan bir davranış olması ihtimalini de kuvvetlendirmektedir. [253]

5- “Apaçık” Buyruğunun Kıraat Farkları:

Yüce Allah’ın: Apaçık” buyruğu Nâfi’ ve Ebû Amr’ın kıraatine gö­re “ye” harfi şeddeli ve esreli olarak okunmuştur. Diğerleri ise “ye” harfini şeddeli olarak okurlar. İbn Abbâs ise, bir şeyin apaçık olması anlamını İfa­de eden: tabirinden “be” harfini esreli, “ye” harfini de sakin (med harfi) olarak; diye okumuştur. Bütün bu kıraat şekillerinin hepsi fasih söyleyişlerdir. [254]

6- Kadınlarla İyi Geçinmek:

Yüce Allah’ın: “Onlarla İyi geçinin buyruğuna gelince, Allah’ın size em­retmiş olduğu şekilde, güzel surette onlarla geçinin, demektir. Burada hitap herkesedir. Çünkü ister koca olsun, ister veli olsun, herkesin kadınlarla belli bir geçimi vardır. Buradaki emirde çoğunlukla kast olunanlar kocalar­dır. Bu da yüce Allah’ın: ifa iyilikle tutmak…” (bk. el-Bakara, 2/229. âyet, 4, baslık) buyruğunu andırmaktadır. Güzel geçim ise, kadının mehir ve na­faka gibi haklarını eksiksiz ödemek, suçsuz yere yüzüne karşı surat asmamak, onunla güzel konuşmak, kaba ve sert konuşmayıp başkasına meylettiğini iz­har etmemek suretiyle olur. Geçim (işret): İse, içli dışlı olmak, samimi bir şe­kilde konuşup şakalaşmak gibi anlamlara gelmektedir. Tarafeynin şu beyiti de bu kabildendir:

“Bir eefer alabildiğine uzak bir yere uzaklaşıp gitse de

Beraber oturup kalktığımız sevgili(ler)le geçen zamanımız buna üstün gelir.

Bir kimse ile geçinmeyi ifade etmek üzere topluluk halin­deki geçimi ifade etmek üzere de, denir.

Yüce Allah, kocalara, kadınları nikahladıkları takdirde onlarla güzel bir şekilde geçinmelerini emretmektedir ki, beraberlikleri, arkadaşlıkları ve bi-ribirleriyle içli dışlı olmaları mükemmel şekilde olsun. Çünkü böyle bir ge­çim şekli nefsi daha bir huzura kavuşturur ve geçimi daha bir tatlı laştınr. Bu ise koca hakkında vacib olan bir İştir. Mahkeme karan İle yerine getirmek zorunda olduğu bir husus değildir.

Kimisi de şöyle demektedir: Güzel geçim, kadının kendisi için süslendi­ği gibi, onun da karısına güzel görünmesidir. Yahya b. Abdurrahman el-Han-zalîder ki: Muhammed b. el-Hanefîyenin yanına gittim. O da benim yanı­ma kırmızı bir örtüye bürünmüş olarak çıktı. Sakalından ise misk, amber, ud ve yağ karışımı koku damlıyordu. Ona: Bu da ne? diye sordum. Dedi ki: Bu örtüyü hanımım üzerime sardı, bu kokulan da bana sürdü. Biz, canımızın çek­tiği şeyleri onlarda görmek istediğimiz gibi, onların da aynı şekilde bizde gör­meyi arzuladıkları şeyler vardır.

İbn Abbâs (r.a) der ki: Ben hanımımın bana süslenmesini sevdiğim gıbt, aynı şekilde hanımıma süslenmeyi severim. Bu ise bizim sözünü ettiğimiz ifa­denin kapsamına girmektedir İbn Atiyye der ki: Peygamber (sav) in şu buyruğu da âyet-i kerimenin anlamım ifade etmektedir: “Onda eğrilik oldu­ğu halde, sen ondan yararlanmaya bak.”[255] Yani eğriliğine rağmen sen onunla kötü geçinmeye kalkışma. O takdirde ayrılıklar buradan başgösterir ve anlaşmazlıklar bununla ortaya çıkar. Bu İse hul” yapmaya bir sebeptir. [256]

7- Hanıma Hizmetçi Tutma:

Yüce Allah’ın: “Onlarla İyi geçinin” buyruğunu, ilim adamlarımız şuna delil göstermişlerdir: Şayet kadına tek bir hizmetçi yeterli gelmiyor ise, bu sefer kocası ona yeteri kadar hizmetçi tutar. Halife ve hükümdar kızlan ile tek bir hizmetçinin yeterli gelmediği benzeri hanımlar böyledir. îşte iyi bir şekilde geçinmek budur.

Şafiî ile Ebû Hanife ise şöyle demektedir: Kocanın tek bir hizmetçiden baş­ka hizmetçi tutma yükümlülüğü yoktur. Bu ise bizzat kadının kendi hizme­ti için yeterlidir. Tek bir hizmetçinin yeterli gelmediği bir kadın dünyada yok-tur.’Bu da birden çok atı bulunan bir savaşçının durumuna benzer. Böyle bi­risine sadece tek bir at payı verilir. Çünkü böyle birisi ancak tek bir at üze­rinde savaşabilir.

Bizim (mezhebimiz olan Mâliki mezhebine mensup) ilim adamlarımız der ki: Bu yanlıştır Çünkü görülecek işleri pek çok olan hükümdar kızları gibi kimselere tek bir hizmetçi yetmez. Zira böyle bir kadının elbiselerinin yıkan­ması, yatağının düzeltilmesi ve buna benzer tek bir kişinin yapamayacağı pek çok işleri vardır. Bu da açıkça görülen bir husustur. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır. [257]

8- Kadınlardan Hoşlanmamaya Rağmen Katlanma Emri:

Yüce Allah’ın: “Şayet onlardan hoşlanmadıysaaız…” buyruğu şu demek­tir; Eğer -herhangi bir hayasızlık işlemeksizin ve serkeşlikte bulunmaksızın-çirkinlikleri, yahut kötü huylan dolayısıyla onlardan hoşlanmadınız ise, böyle bir durumda katlanma menduptur. Çünkü neticede Allah’ın o kadın­dan, salih evlatlar ihsan etmesi umulur.

şart edatı ise, ile merfu’dur ile birlikte fiil hoşlanmama fiili) mastardır.

Derim ki: Müslim’in Sakih inde Ebû Hureyre yoluyla varid olan şu hadis-i şerif de bu manayı ifade etmektedir: Ebû Hureyre dedi ki: Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: “Mü’min bir erkek, mü’min bir kadından tiksinip nefret et­mesin. Çünkü onun bir huyundan hoşlanmayacak olsa dahi bir diğer huyun­dan razı olur.” [258] Yani: Kansına ondan ayrılacak noktaya itecek kadar tam an­lamıyla buğz etmesin. Bu da böyle bir noktaya gelmemeye çalışılmalıdır, de­mektir. Aksine onun kötü halini iyi hallerine versin ve sevdiği hallerini gö-zönünde bulundurarak hoşlanmadığı hallerine gözyumsun. Mekhûl dedi ki: îbn Ömer’i şöyle derken dinledim: Erkek, yüce Allah’tan hayırlısını diler­se, ona hayırlı olan verilir. Bu sefer o aziz ve celil olan Rabbine karşı (ken­disi için hayırlı görüleni beğenmeyerek) kızgınlık gösterir. Aradan fazla za­man geçmeksizin kendisine yine en hayırlısının verilmiş olduğunu görür.

İbnu’l-Arabî naklederek dedi ki: el~Mehdiyye kentinde, Ebû’l-Kasım b. Ha-bib bana, Ebû’I-Kasım es-Seyyuri’den haber verdi. Ebû’l-Kasım, Ebû Bekr b. Abdurrahman’dan şöyle dediğini nakletmektedir:

Şeyh Ebû Muhammed b. Ebi Zeyd, ilim ve din bakımından yüksekçe bir mevkide ve ileri derecede bilgi sahibi idi. Geçimi kötü bir hanımı vardı. Ona karşı haklannı yerine getirmiyor, diliyle kocasına eziyet veriyordu. Karısı hak­kında ona birtakım sözler söyleniyor ve onun bu hallerine katlandığı için kı­nanıyordu O ise şöyle derdi: Ben bedenimin sağlığı, bilgim ve sahip olduklanmla Allah’ın bana eksiksiz nimet verdiği bir kimseyim Belki de bu kadın günahıma bir ceza olmak üzere baha gönderilmiştir. O bakımdan ondan ay­rılacak olursam, başıma ondan daha ağır bir cezanın geleceğinden korkarım. İlim adamlarımız derler ki: İşte bu da mubah olmakla birlikte, boşamanın mekruh oluşuna bir delildir. Peygamber (sav)’den da şöyle buyurduğu riva­yet edilmiştir: “Şüphesiz Allah, boşama ve (aşın) yemek yeme dışında mu­bah kıldığı hiçbir şeyi mekruh görmez. Ve şüphesiz Allah, dolup taşan bir ba­ğırsağa buğz eder. [259]

  1. Bir eşi bırakıp da yerine bir başka eş almak İsterseniz, önceki­ne yüklerle (mehir) vermiş olsanız bile ondan hiçbir şey alma­yın. Onu bir iftira veya apaçık bir günah diye alır mısınız?
  2. Hem birbirinize karışmış ve onlar sizden kuvvetli bir söz almış­ken onu nasıl alabilirsiniz?

Bu buyruklara dair açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız:

1- Ayetler Arası İlişki:

Bundan önceki âyet-i kerimede, kadının sebep teşkil ettiği ayrılmanın hük­mü ile, kocanın ondan (bu durumda) mal alabilme hakkına sahip olduğu be­lirtildikten sonra, bunun akabinde kocanın sebep teşkil ettiği ayrılıktan söz edilmekte ve eğer herhangi bir serkeşlik ve kötü geçim sözkonusu olmak­sızın boşanmak istiyor İse, erkeğin kadından herhangi bir mal isteme hak­kına sahip olmadığı beyan edilmektedir. [260]

2- Kötü Geçim ve Serkeştik Her İki Taraftan İse, Eşler Ayrılmak İsterlerse:

Eğer kan-koca da serkeşlik ediyor, biribirleriyle kötü geçiniyor ise, bunun­la, ikisi de ayrılmayı arzu ediyorlarsa, hükmün ne olduğu hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır.

Mâlik (r.a) der ki: Kadının ayrılığa sebep teşkil etmesi halinde, kocanın kadından mal alma hakkı vardır. Bu durumda da erkeğin bu ayrılığa sebep teşkil etmesi nazarı İtibara alınmaz. Bir gurup ilim adamı da şöyle demekte­dir: Serkeşliğin yalnızca kadın tarafından olması ve bu konuda kadının ko­cadan istekte bulunması hali müstesna, kocanın kadından mal alması caiz de­ğildir. [261]

3- Kadına Mehir Miktarı:

Yüce Allah’ın: “Öncekine yüklerle (melıir) vermiş olsanız bile…” âyeti mehirleri yüksek tutmanın caiz olduğuna delildir. Çünkü yüce Allah, mubah olmadık bir şeyi misal göstermez. Ömer (r.a.) irad ettiği bir hutbesinde şöy­le demişti; Şuna dikkat edin, kadınların (nehirlerini yüksek tutmayın. Şayet bu, dünyada bir şeref, Allah nezdinde de bir takva olsaydı, bunu sizden zi­yade elbette Rasûlutlah (sav)’ın yapması gerekirdi. Halbuki oT hanımlarından olsun, kızlarından olsun, hiçbir kimsenin mehrini onikî ukiyeden fazla tes-bit etmiş değildir.

Bu sefer bir kadın karşısına dikilerek; ey Ömer dedi, Allah bize vermig-ken sen bizi mahrum mu edeceksin? Şanı yüce Allah: “Öncekine yüklerle (mehir) vermiş olsanız bile ondan hiçbir şey almayın” demiyor mu? Hz. Ömer: Evet bir kadın isabet etti, Ömer hata etti, diye cevap verdi.

Bir rivayete göre de, Hz, Ömer başını önüne eğdi ve bir süre sessiz dur­duktan sonra dedi ki: Bütün insanlar senden daha fakihtir ey Ömer!

Bir diğer rivayete göre de şöyle demiştir: Bir kadın isabet etti ve bir er­kek de hata etti. Sonra böyle bir şeye (çok mehir vermeye) karşı tepki gös­termekten vazgeçti. Bunu Ebû Hatim el-Büstî, “Saftık Miisned^inde, Ebû’l-Acfa es-Sülemî’den rivayet ederek şöyle demiştir: Ömer insanlara hutbe irad etti… Daha sonra bu rivayeti oniki ukiyye ibaresine kadar nakletti. An­cak bu arada bir kadının kalkıp ona karşı söylediklerinden sonraki bölümü nakletmedi.

İbn Mace de bunu Sünen’inde Ebû’l-Acfa’dan rivayet eder ve: “…ukiyyeden sonra şu fazlalığı nakleder: Erkek hanımına verdiği mehri öyle bir ağırlaştı­rır ki, sonunda bundan dolayı içinde kadına karşı bir düşmanlık besler ve der ki: Ben senin yüzünden kırbanın İpine dahi muhtaç oldum -veya kırba gibi terieyinceye kadar çalışıp didinmek zonanda kaldım- (Ebu’1-Acfâ dedi ki): Ben, arap doğmuş bir kimse olduğum halde kırbanın ipinin yahut kırbanın terle­mesinin ne olduğunu bilmiyordum.”[262]

el-Cevherî der ki: Aslında; : Kırbanın ipi tabiri ibare­sinin başka bir söyleyişidir. Ondan başkaları ise şöyle demektedir: Kırbanın ipinden kasıt, kırbanın asıldığı bağı demektir. Burada hadiste şunu söylemek­tedir: Ben kırba ipine varıncaya kadar senin için mükellefiyet altına girdim. Kırbanın teri ise, kırbanın suyu demektir. Bununla da şu söylenmek istenmek­tedir: Senin için o kadar sıkıntılara katlandım ki, yolculuklar yaptım ve kır­banın terine dahi muhtaç oldum. Bu da kırbanın içindeki suyu demektir.

Şöyle de açıklanmıştır: Kırbanın teri tabiriyle, kırbanın terlemesi; terleyin-ceye kadar senin için yoruldum ve mükellefiyetler altına girdim, kast edilir,

Bir diğer görüşe göre: Araplar yolculuklarında beraberlerinde su alırlar. Bu suyu da develere asarlardı. Bunu da sırayla yapıyorlardı. Çünkü bu su sır­ta ağır bir yük teşkil ediyordu.

Bu açıklama ile hem “arak : ter” hem de, “alak : askı ipi” kelimeleri açık­lanmış olmaktadır. el-Esmaî der ki; Kırbanın arakı (teri) sıkıntı anlamındadır. Bunun aslının ne olduğunu da bilemiyorum demiştir. Yine el-Esmaî der ki: Ben Ebû Tarafe’nin oğlunu -ki gördüklerimin en fasih konuşanı idi- şöyle der­ken dinledim; Bizim yaşlılarımızın şöyle dediklerini diniemişimdir: Ben filan­dan kırbanın arakını (terini) gördüm diyorlar, bundan da çektikleri sıkıntı­yı anlatmak istiyorlardı. Sonra bana İbnü’l Ahmer’e ait şu beyıti okudu:

“Onun bu söyledikleri bir sövgü sayılmaz.

O sözün affedilmesi iae, yorgun deve üstündeki kırbanın teri gibidir”

Ebû Ubeyd der ki: Şairin anlatmak istediği şudur: Kendisini öfkelendiren, fakat sövgü de olmayan ve kendisine “kırbanın teri” gibi ulaştırılan bir söz işitir ve bundan dolayı o sözü söyleyeni sorumlu tutmaz. Şairin burada kır­ba kelimesini kullanması mümkün olmadığından yine aynı anlama gelen “es-sika” kelimesini kullanmış, bundan sonra da yorgun deve sırtındaki tabiri­ni kullanmıştır. Bunun da anlamı şudur: Araplar yolculuklarında kırbaları de­velere yükletirlerdi. Bu ifade ise el-Ferrâ’nın naklettiklerini andırmaktadır, el-Ferrâ’nın iddiasına göre araplar yolculuklarında dağlardan geçtiklerinde, beraberlerinde su taşırlar ve bunu da nöbetleşe develerin sırtına asarlardı, Çünkübu suyun sırt üzerinde taşınması bir yorgunluk ve bir meşakkat ve­riyordu. el-Ferrâ bu açıklamayı, “arak” kelimesi hakkında değil de, aalak” ke­limesi hakkında yapıyordu.

Bir kesim de şöyle demektedir: Âyet-i kerimeden yüksek miktarlarda rnehir vermenin cevazı anlaşılmamaktadır. Çünkü burada kantarın misal ve­rilmesi mübalağa yoluyladır. Şöyle buyurulmuş gibidir: Ve siz bu kadınlara kimsenin vermediği kadar büyük miktarda melıir vermiş olsanız dahî… de­mektir. Bu da Hz. Peygamberin: “Her kim Allah için bir mescid yapacak olsa, -velev ki bu bir kekliğin oturup yumurtladığı yer kadar dahi olsa- Allah da o kimseye cennette bir ev yapar” [263] buyruğuna benzemektedir. Bilindi­ği gibi bîr kekliğin oturabileceği kadar bir yer mescid olamaz.

Yine Peygamber (sav), ödeyeceği mehrinde kendisinden yardım iste­mek üzere gelmiş bulunan îbn Ebi Hadred’e bu mehrinin ne kadar olduğu­nu sormuş, o da ikiyüz deyince, Rasûlullah (sav) öfkelenmiş ve şöyle buyur-muştu: “Sanki siz, altını ve gümüşü Medine’nin kara taşlığının bir tarafından veya bir dağdan kesiyormuş gibisiniz.”[264]

Bazıları bunlardan mehillerin fazla miktarda verilmesinin yasaklandığı so­nucunu çıkartmışlar. Ancak böyle bir sonuç çıkartmayı gerektiren bir durum yoktur. Peygamber (sav)’ın evlenen böyle bir adama bu şekiİde tepki gös­termesi, mehrin fazlalığı ve çok verilmesi dolayısıyla değildir. Onun bu şe kilde tepki göstermesi, fakir olduğu bu halinde kendisini yardım istemek ve dilenmek ihtiyacına sokması dolayısıyladır. Çünkü bu, ittifakla mekruhtur Hz. Ömer ise, Hz. Ali’nin, Hz. Fatıma’dan olma kızı, Um Gülsum’e (Allah hep­sinden razı olsun) kırkbin dirhem mehir vermişti,

Ebû Davud, Ukbe b. Âmirden, Peygamber (savVin bir adama: “Seni filan kadın ile evlendirmeme razı mısın?” diye sormuş; evet deyince, bu sefer ka­dına: “Seni de filan erkekle evlendirmeme razı mısın?” diye sormuş, kadın da evet demişti. Hz. Peygamber de bunları birbirleriyle evlendirmiştL Erkek, ka­dın için herhangi bir mehir tayin edilmeksizin gerdeğe girdi ve ona birşey ver­medi. Bu koca, Hudeybiye’de hazır bulunmuş kimselerdendi. Hayber’de de ona ait bir pay vardı, Ölümü yaklaştığında dedi ki: Rasûlullah (sav) beni fi­lan ile evlendirdi ve ben ona bir mehir tayin etmediğim gibi, ona mehir ola­rak bir şey de vermemiştim. Sizi şahid tutuyorum ki, ben ona mehir olarak Hayber’deki payımı veriyorum. Bunun üzerine kadın, oradaki payını aldı ve bunu yüzbîne sattı. [265]

İlim adamları mehrin azamisi hususunda herhangi bir sınırlandırma olma­dığını icma ile kabul etmişlerdir. Çünkü yüce Allah: “Öncekine yüklerle (me­hir) vermiş olsanız bile…” diye buyurmuştur. Ancak asgari miktarının ne ol­duğu hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Yüce Allah’ın: “Mallarınızla… istemeniz” (en-Nisâ, 4/24) buyruğunu açıklarken bu hususlar ele alınacak­tır. Kıntann sınırı ile ilgili açıklamalar, daha önce Âli îmran Sûresi’nde ( âyet, 4.’başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

îbn Muhayssn: Öncekine… vermiş olsanız” buyruğu Birine” kelimesinin başındaki hemzeyi vasıl ile okumuştur ki, bu da bir söyleyiştir. Şairin şu sözü bu kabildendir:

“Ve toz dumanın altından onun sesini işitirsin.’* Bir diğeri de şöyle demektedir:

“Şayet savaşmayacak olursam bana bir peçe giydiriniz.” [266]

4- Mehirden Birşey Geri Alınamaması:

Yüce Allah’ın: “Ondan hiçbir şey almayın” buyruğu île ilgili olarak, Bekir b. Abdullah el-Müzenî şöyle demektedir: Koca hul’ ile ayrılmak iste­yen kadından birşey alamaz. Çünkü yüce Allah: “Hiçbir şey almayın*1 diye buyurmaktadır. O böylelikle bunu el-Bakara Sûresi’ndeki ayeti neshedici ola­rak kabul etmektedir. [267] İbn Zeyd ve başkaları da der ki: Bu âyet-i kerime yüce Allah’ın Bakara Sûresi’nde yer alan: “Onlara verdiklerinizden tirşeyi geri almanız sizin için helâl olmaz.” (el-Bakara, 2/229) Ayeti ile nesh edil­miştir.

Doğrusu, bu âyetlerin hepsinin muhkem olduğu, bunlar arasında nasih ve mensûhun bulunmadığı, her birisinin ötekisi ile birlikte ele alınacağıdır. Taberî der ki: Bu âyet-i kerime muhkem bir âyettir. Bekr (.el-Müzenî): “Eğer kadının kendisi birşey vermek isterse” şeklindeki ifadesinin bir anlamı yok­tur, çünkü Peygamber (sav), Sabit b. Kays’a hanımının vermiş olduğu meh-ri geri almasını caiz kılmıştır. [268]

“Onu bir İftira olarak…” anlamındaki kelime burada hal mevkiinde mastardır. “Veya apaçık bir sunan” buyruğu da ona atfedilmiştir. “Apaçık” kelimesi “günah”ın sıfatıdır. [269]

5- Mehrin Geri Ahnamayışınm Gerekçesi:

Yüce Allah’ın: “Hem birbirinize karışmış… iken onu nasıl alabilirsi­niz?” buyruğu halvet olması halinde mehrin geri alınmasının yasak oluşunun bir gerekçesidir. Bazıları der ki: Birbirine karışmak” kelimesi, ko­canın hanımı ile cima etsin etmesin tek bir örtü altında bulunması demek­tir. Bunu el-Herevî nakletmektedir ki> bu el-Kelbî’nin açıklamasıdır.

el-Ferrâ der ki: Bu kelime erkeğin kadın ile başbaşa kalıp onunla cima et­mesi demektir. îbn Abbas, Mücahid, es-Süddî ve başkaları der ki: Bu âyet-i kerimedeki bu kelime cima anlamındadır. îbn Abbas der ki; Ama yüce Allah kerimdir. O bakımdan kinayeli buyurmuştur, Sözlükte bu kelime asıl itiba­riyle karışmak anlamındadır. Birbirine karışmış şeylere “” denilir. Şair der ki:

0na: Ey halam dedim, devem senindir ve ayrıca Heybemde birbirine karışmış kuru burma ve kuru üzüm.’

Birbirine karışmış ve başkanlan bulunmayan topluluğa da: denilir.

Karışmış” kelimesi cima etmese dahi halvette bulunmak anlamı­na alındığı takdirde, acaba sadece halvetin varlığı ile mehrin ödenmesi ge­rekir mi, gerekmez mi hususunda ilim adamlarımız birbirinden farklı dört gö­rüş ortaya atmışlardır. Birisine göre, mücerred halvet ile mehrin Ödenmesi ge­rekir. Diğer görüş ilişki olmadıkça mehir tahakkuk etmez. Üçüncü görüş, ka­dının zifaf odasında kocası ile başbaşa (halvette) kalması ite mehrin öden­mesi gerekir. Dördüncü görüş ise, erkeğin evinde olması ile kadının evinde olması arasında fark gözetilip hükümlerin Farklı olacağını belirten görüştür.

Sahih olan, kayıtsız şartsız halvet ile mehrin ödenmesi gerektiği görüşü­dür, Ebu Hanife ve arkadaşları da bu görüştedir. Onlar derler ki: Koca ha­nımı ile sahih olarak halvette bulunacak olursa mehrin tamamı (ve ayrılık ha­linde) iddet gerekir. Duhul olmuş olsun, yahut olmasın farketmez. Dârakut-nî, Sevbân’dan şöyle dediğini nakletmektedir: Rasuhıllah (sav) buyurdu ki: “Kim kadının örtüsünü açar ve ona bakarsa mehir Ödemek icabeder.” [270]

Hz. Ömer de şöyle buyurmuştun “Kapıyı kapatır, perdeyi indirir ve (nikâh­sız olarak görülmesi haram yeri) avreti görürse mehir Ödemek icab eder.” [271]

Ali (r.a)’nin de şöyle dediği rivayet edilmektedir: “(.Erkek) kapıyı kapatır, per­deyi indirir, (.kadının) avrettim) görürse, mehir ödemesi vacip olur.”[272]

Malik de der ki: Bir sene ve buna benzer uzun bir süre koca karısı İle bir­likte kalacak olursa ve her ikisi de birbirlerine dokunmadıkları hususunda ittifak ederlerse ve kadın da mehrin tamamını isteyecek olursa^ ona hak ka­zanır.-

Şafii der ki: Böyle bir durumda kadının iddet bekleme yükümlülüğü yok­tur. Mehrin yansını hak eder. Buna dair açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/237. âyet, 5- başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. [273]

6- Kadınların Aldıkları “Kuvvetli Söz”:

Yüce Allah’ın: “Hem… onlar sizden kuvvetli birsöi almışken…” buyru­ğunun açıklaması ile ilgili üç görüş vardır.

Bir görüşe göre buradaki kuvvetli sözün, Hz. Peygamberin: “Kadınlar hakkında Allah’tan korkunuz. Çünkü siz onları Allah’ın emaneti diye aldınız ve onların fercleri Allah’ın adı ile size helâl oldu” buyruğunda dile getiril­miştir. [274] Bunu İkrirne ve er-Rabf söylemiştir.

İkinci görüşe göre, yüce Allah’ın: “Boşama iki defadır. Ya iyilikle tutmak, ya güzellikte salmaktır” (el-Bakara, 2/229) buyruğunda dile getirilmiştir Bu­nu el-Hasen, İbn Şîrînf Katade, ed-Dahhak ve Süddî söylemiştir

Üçüncü görüş ise, nikâh bağıdır. Kocanın ben nikahladım ve nikâh bağı­na malik oldum sözüdür. Bu da Mücahid İle İbn Zeyd’in görüşüdür. Bir gu­rup ise, kuvvetli sözden kasıt çocuktur demişlerdir.

Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [275]

  1. Babalarınızın nikahladığı kadınları nikahlamayın. Ancak geçmiş olan müstesna. Şüphe yok ki o, bir hayasızlıktı. İlahi gazaba se­bep İğrenç bir işti ve kötü bir yoldu.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1- Âyetin Nüzul Sebebi:

Yüce Allah’ın: “Babalarınızın nikahladığı kadınları nikahlamayın” buy­ruğu ile ilgili olarak denildiğine göre, insanlar yüce Allah’ın: “Ey iman edenler, kadınlara zorla mirasçı olmanız size helâl olmadığı gibi…” (en-Nisâ, 4/19) âyetinin nüzulünden sonra, babalarının hanımlarının rızasıyla ev­lenmeye devam ettiler. Ve bu durum: “Babalarınızın nikahladığı kadınla­rı nikahlamayın7* âyeti nazil oluncaya kadar böylece devam etti. Böylelik­le böyle bir evlilik her durumda haram oldu. Çünkü nikâh kelimesi hem ci­ma, hem evlenmek hakkında kullanılır.

Şayet baba bir kadın ile evlenmiş yahut, nikâhsız olarak onunla ilişkt kur­muş ise, ileride de yüce Allah’ın izniyle açıklanacağı gibi onun oğluna ha­ram olur. [276]

2- Üvey Anneyi Nikahlamanın Yasaklanışı….

Yüce Allah’ın: “Nikahladığı1 buyruğundan kastedilenlerin kadın­lar olduğu söylendiği gibi, akid olduğu yani babalarınızın Allah’ın dinine mu­halif olan Fasid nikâhını yapmayın, anlamında olduğu da söylenmiştir. Çün­kü yüce Allah, nikâhın ne şekilde olacağını sağlam esaslara bağlamış, şart­larını da geniş geniş açıklamıştır. Bu görüş, Taberî’nin de tercih ettiği görüş­tür. Buna göre; “…den: (mealde:…lan)” edatı, kelimesine taal­luk etmektedir.” Nikahladığı” ise mastardır.

Taberî der ki: Şayet bunun anlamı, babalarınızın nikahladığı kadınları ni­kahlamayın şeklinde olsaydı, o takdirde; ‘ın yerine ‘in gelmesi ge­rekirdi. Buna göre buradaki yasak, onların da, babalarının yaptıkları fasid ni­kâh gibi nikâh yapmamalarıdır. Ancak (maksadın kadınlar olduğunu söyle­yen birinci) görüş daha sahihtir. O takdirde ve edat­larının anlamında olur. [277]

Bunun böyle olduğunun delilide, ashab-ı kiramın âyet-i kerimeyi bu ma­nada ahp kabul etmiş olmalarıdır. Buradan, çocukların babalarının evlenmiş oldukları kadınları nikahlamalarının yasak olduğuna delil getirmişlerdir.

Araplar arasında oğlun, babasının hanımını ondan sonra nikâhlamayı alışkanlık haline getirmiş bir takım kabileler vardı. Bu uygulama Ensar ara­sında bağlayıcı bir uygulamaydı. Kureyşliler arasında ise, karşılıklı rıza ile mu­bahtı. Nitekim Amr b. Umeyye’nin babasının ölümünden sonra, babasının ha­nımı ile evlendiğini biliyoruz. Bu kadından Müsafir ve Ebu MuayE adındaki çocukları olmuştur. Bu sebepten Umeyye’den ise EbuVİs ve diğer çocuk­ları vardı. Umeyye oğullan, Müsaflr ile Ebu Muayt’ın hem kardeşleri hem am­caları idiler. Bu şekilde evlenenlerden birisi de Saftan b, Umeyye b. Halef idi. O, babasından sonra, babasının hanımı olan el-Esved b. el-Muttalib b, Esed kızı Fahite İle evlenmişti. Umeyye ise, henüz karısı hayatta iken öldürülmüş­tü. Yine bu tür evlilik yapanlardan birisi de Manzur b. Zebban’dt. O da ba­basının, Harice’nin kızı Müleyke adındaki hanımı ile evlenmişti. Bu kadın ise önceden Manzur’un babası Zebban b. Seyyar’ın nikâhı altında idi.

Bu kabilden evlenenlerden bir diğer kişi ise, Hısn b. Ebi Kays’dır. O, ba­basının hanımı olan Ma’n kızı Kubeyşe ile evlenmişti. el-Esved b. Halef de babasının hanımı ile evlenmişti.

el-Eşas b. Sevvâr der ki: Ebu Kays, ensardan salih kimselerdendi. Vefat ettikten sonra oğlu Kays, babasının hanımı ile evlenmeye talib olmuş, o da şöy­le demişti: Ben seni oğlum biliyorum. Fakat Rasululiah (sav)’a gidip onun­la danışayım. Bunun üzerine Rasulullah’a gidip durumu bildirdi. Yüce Allah da bu âyet-i kerimeyi indirdi.[278]

Araplar arasında kızıyla da evlenenler vardı. Bu kişi ise, Hacİb ^. Zürare idi. Bu Mecusilik dinîne girmiş ve bu kötü işi yapmıştı. Bunu da en-Nadr b. Şumeyl “Kitabü’l-Mesâlib” adh eserinde zikretmiştir. Yüce Allah da mü’min-lerer babalarının yaptıkları bu uygulamayı böylelikle yasaklamış oldu. [279]

3- Geçmiş Olanın İstisnası:

Yüce Allah’ın: “Ancak geçmiş olan müstesna buyruğu geçmiş ve daha önce olup bitmiş olan müstesna demektir.

Selef: geçmiş, senden önce geçmiş bulunan ataların ve akrabaların hak­kında kullanılan bir tabirdir.

Buradaki istisna munkatı’dır. Yanı, ama geçmiş olandan uzak durunuz ve onu terkediniz. Buradaki; “Ancak” kelimesinin “sonra” anlamına gel­diği de söylenmiştir. Yani geçmişte yapılan bu uygulamadan sonra… demek­tir. Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: Onlar orada ilk Ölümden başka ölümü tatmazlar” (ed-Duhân, 44/56} Bunun an­lamı ise: İlk ölümden sonra ölümü tatmazlar, şeklindedir.

Burada yer alan: “Ancak geçmiş olan müstesna” buyruğunun geçmiş olan da dahil olmak üzere nikahlamayın, anlamında olduğu da söylenmiştir. Yü­ce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: “Bir mü’min diğer bir mfrmini -yanlışlıkla olması müstesna- Öİdiiremez” (en-Nisa, 4/92) buyruğunda olduğu gibi. Yani hata yoluyla dahi öldüremez, demek­tir, âyet-i kerimede şu anlamda olmak üzere takdim ve tehir olduğu da söylenmiştir: Babalarınızın nikahladığı kadınları nikahlamayınız. Çünkü bu büyük bir hayasızlık idi, İlahi gazaba sebep iğrenç bir işti. Ve o kötü bir yol­du. Geçmiş olan müstesna. Bir görüşe göre de âyet-i kerimede: “Babaları-nızm nikahladığı kadınları nikahlamayın buyruğu dolayısıyla hazfedilmiş ifadeler vardır. Bu iradeler de şöyledir: Sizler bunu yapacak olursanız, ceza­landırılır ve sorgulanırsınız. Ancak geçmiş olan müstesna. [280]

4- Bu Nikahın Yasak Kılınış Sebebi:

Yüce Allah’ın: “Şüphe yofcki o, bir hayasızlıktı. (İlâhî gazaba sebep iğ­renç bir işti ve kötü bîr yoldu}.” Bunun ardından yüce Allah böyle bir nikâ­hı alabildiğine ve arka arkaya kötüleyici ifadelerle yerdi. Bu ise böyle bir işin ilerisi olmayacak şekilde son derece çirkin olduğunun delilidir Ebu’l-Abbas dedi ki: Ben İbnül-Arabi’ye bu şekildeki makt nikâhına dair soru sordum o şöyle dedi: Bu makt nikâhı, kişinin babasının hanımı ile babasının onu bo­şamasından yahut ölmesinden sonra evlenmesidir. Böyle evlilik-yapan ada­ma ise, dayzan adı verilir. İbn Arafe dedi ki: Bir kimse babasının hanımı İle evlenip ondan çocuğu olacak olursa, onun bu çocuğuna araplar el-maktî (ya­ni makt nikâhının çocuğu) adını verirlerdi. Makt, asıl itibarı ile buğzetmek anlamındadır. Bu kelime ‘den gelir.

Buğza ve gazaba uğrayan kimseye de; denilir. Araplar, bu şekilde babasının hanımı ile evlenen kimseye MakH derlerdi. Yüce Allah da o bakımdan böyle btr nikâh ve evliliğe aMakt” adını vermiştir. Çünkü bu, bu işi yapanı gelip bulan gazabı gerektiren bir iştir.

Âyet-i kerimeden maksadın, kişinin babaların herhangi bîr şekilde ilişki kur­muş olduğu kadın ile ilişki kurmayı yasaklamak olduğu da söylenmiştir. An­cak babaların cahiliyye döneminde, nikahlamak yoluyla değil def zina yo­luyla ilişki kurmuş olduğu kadınlar, bundan istisna edilmiştir. İşte bu tür ka­dınlarla sizin evlenmeniz caizdir. Daha Önce babalarınızın zina yoluyla iliş­ki kurmuş olduğu kadınlarla nikâh akdi yaparak, ilişki kurmanız sizin için caizdir. Bu açıklamayı İbn Zeyd yapmıştır. Bu açıklamaya göre istisna mut­tasıl olur. O takdirde bu, -ileride de açıklaması geleceği üzere- zinanın mahremliği gerektiren bir sebep olmayacağı hususunda aslî bir delil olur. Doğ­rusunu en iyi bilen Allah’tır. [281]

  1. Anneleriniz, kızlarınız, kızkardeşleriniz, halalarınız, teyzeleri­niz» kardeş kızları* hemşire kızları, sizi emziren süt annelerini*, süt hemşireleriniz, eşlerinizin anaları ve kendileriyle zifafa girdiğiniz eşlerinizden himayenizde bulunun üvey kızlarınız si­ze haram kılındı. Eğer o kadınlarla zifaf a girmemişteniz, sizin için bir vebal yoktur. Sulbünüzden oğullarinızın hanımları ve iki kız kardeşi birlikte almanız da (size haram kılındı). Ancak geç­miş olan müstesna. Şüphesiz Allah Gafurdur, Rahîmdlr.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı yirmibir başljk halinde sunacağız:

1- Kendileriyle Evlenilmesi Haram Olanlar (Muharremat):

Yüce Allah’ın: “Anneleriniz, kızlarınız… size haram kılındı” âyeti şu de­mektir: Annelerinizi nikahlamanız, kızlarınızı nikahlamanız… size haramdır. Yüce Allah, bu âyet-i kerimede nikâhlanmalan helâl ve haram olan kadın­ları zikretmektedir.

Bundan Önce babanın hanımı İle evlenmenin haram kılındığı zikredildiği gibi, yüce Allah, yedisi neseb yoluyla, altısı da süt emme ve sıhrî akrabalık yoluyla olmak üzere bazı kadınlarla evlenmeyi haram kılmıştır.

Mütevatir sünnet ise bunlara bir yedincisini daha katmıştır ki, bu da ka­dım halası ile birlikte nikâh altında tutmaktır. Ayrıca icma da bunu açıkça ifa­de etmiştir. İbn Abbas’tan da şöyle dediği sabittir: Neseb yoluyla yedi, sih­ri akrabalık yoluyla yedi kadın ile evlenmek haram kılınmıştır.

Daha sonra İbn Abbas, bu âyet-i kerimeyi okumuştur. Ensarın mevlası olan Amr b. Salim de böyle demiş ve şunu eklemiştir: Yedincisi ise yüce Allah’ın: “Evli kadınlar.,.0 (en-Nisâ, 4/24) âyetinde yer almaktadır.

Kendileriyle evlenilmesi haram olanlardan neseb yoluyla haram kılınan ye­di kadın şunlardır:

Anneler, kızlar, kızkardeşler, halalar, teyzeler, erkek kardeşin kızları ile kız-kardeşin kızları. Sıhrî akrabalık ve süt emme yoluyla haram kılman yedi ka­dın ise: Süt anneler, süt kizkardeşler, hanımların anneleri, anneleriyle evle­nilmiş himayedeki kız çocuklar, oğulların kızları ve iki kızkardeşi aynı nikah altında tutmak, yedincisi ise (bir önceki âyeti kerimede geçen: “Babaları­nızın nikahladığı kadınları nikahlamayın” buyruğunda zikredilmiştir,

Tahavî der ki: Bütün bunlar, üzerinde ittifak bulunan muhkem hükümler­dendir. Bunlardan bir tanesini nikahlamak, icma ile caiz değildir.

Şu kadar varki, kocalarının kendileriyle gerdeğe girmemiş olduğu kadın­ların anneleri bundan müstesnadır.

Selefin cumhuru, kızın nikâlılanması dolayısıyla, annesinin haram olaca­ğı, bununla birlikte kızın ise, annesiyle gerdeğe girilmedikçe haram olmayacağı görüşündedir. Değişik bölgelerdeki fetvj imamlarının tümü bu görüş­le fetva vermişlerdir.

Seleften bir başka kesim ise, anne ile kızının (rabîbe) aynı olduğu kana­atinde olup bunlardan herhangi birisi öteki ile gerdeğe girilmedikçe haram olmayacağını söylerler.

(Bunlar) derler ki; Yüce Allah’ın: “Eşlerinizin anaları” buyruğu, yani kendileriyle gerdeğe girmiş olduğunuz eşleriniz demektir. “Ve kendileriyle zifafa girdiğiniz eşlerinizden himayenizde bulunan üvey kızlarınız size ha­ram kılındı” diye buyurulmuştur. Bunlar gerdeğe girme şartının hem anne­ler hakkında, hem de himayede bulunan üvey kızlar hakkında olduğunu id­dia etmişlerdir. Bunu Hilas (b. Amr el-Hecerî), Ali b- Ebi Talib’den rivayet et­miştir, Ayrıca îbn Abbas, Cabir ve Zeyd b. Sabit’den de rivayet edilmiş olup, aynı zamanda bu, îbn ez-Zübeyr ile Mücahid’in görüşüdür.

Mücahid der ki: Gerdeğe girmek her İki halde de kast edilmiştir. Ancak cumhurun görüşü buna muhaliftir. Ve cumhurun görüşüne göre fetva veril­mektedir.

Iraklılar ise bu hususta, işi şöyle diyecek kadar ileri götürmüş ve sıkı tut­muşlardır: Zina yoluyla onunla ilişki kuracak olsa yahut öpse veya şehvet­le ona dokunmuş olsa, o kadının kızı ona haram olur.

Ancak bize ve Şafiî’ye göre kızı sahih nikâh olmadıkça haram olmaz. Ha­ram olan bir şey ise, hiçbir zaman helâl olanı -ileride de geleceği üzere- ha­ram kılamaz. Hilas’ın, Hz. Ali’den naklettiğine gelince» delil olmaya elveriş­li değildir. Hadis ilmi ehlince onun rivayeti sahih değildir. Ondan sahih olan rivayet İse, çoğunluğun görüşü gibidir.

İbn Cüreyc der ki: Ata’ya sordum: Bir kişi bir kadını nikâhlar, sonra o ka­dını görmeden onunla da cima etmeden onu boşayacak olsa, o kadının an­nesi ile evlenmesi helâl olur mu? Ata, hayır dedi. Çünkü onun nikahladığı o kadın serbest bırakılmıştır. O kadınla ister gerdeğe girmiş olsun, ister girme­miş olsun (farketmez). Bu sefer ona: Peki İbn Abbas: “Eşlerinizinanaları’ buyruğunu “kendileriyle gerdeğe girmiş olduğunuz eşleriniz.,,” diye mi okuyordu? diye sordum. O; hayır hayır diye cevap verdi.

Said, Katade’den, o, İkrime’den, o da İbn Abbas’tan yüce Allah’ın: “Eşle­rinizin anaları* buyruğu hakkında şöyle dediğini rivayet eder: Bu kadının durumu müphemdir. Kız çocuğa akid (nikâh) yapmakla (artık) o kadın he­lâl olmaz. Aynı şekilde Malik de Muvatta’mda, Zeyd b. Sabit’ten bunu böy­lece rivayet etmiştir. Muvatta’da şöyle denilmektedir: “Zeyd: Hayır dedi. Anne müphem bırakılmıştır. Yani onun hakkında bir şart koşulmamıştır. Şart sadece üvey kızlar hakkındadır.”[282]

İbnü’l-Münzir der ki: İşte sahih olan budur Çünkü bütün kadınların an­neleri yüce Allah’ın: “Eşlerinizin anaları* buyruğunun kapsamına girmek­tedir. Ayrıca bunu i’rab bakımından şu açıklama da desteklemektedir: İki ha­ber eğer âmil bakımından farklılık arzederlerse bunların nâ’ti (sıfatı) bir ol­maz, Nahivcilere göre, Senin hanımla­rına yolum uğradı ve Zeyd’in zarif hanımlarından da kaçtım-, şeklindeki ifa­dede “zarif hanımlar” kelimesinin, hem senin hanımlarının hem de Zeyd’in hanımlarının sıfatı olması caiz değildir.

Aynı şekilde âyet-i kerimede yer alan, ” kadınlar ki”, ismi mev-suhmun her iki kadın türü hakkında da nâ’t olarak kullanılmış olması caiz değildir Çünkü ikisine dair haber farklı farklıdır.

Şu kadar varki, “yani” anlamı kastedilerek caiz olur. el-Halil ve Sibeveyh (buna dair) şu beyiti zikrederler:

“Şüphesiz orada Bktel ve Rizam vardır.

Orada iki hırsızdırlar, bunlar ise kafaları kırarlar.”

Burada (ikinci mısra’ın başında) yani anlamı vardır. Bu ise Amr b. Şuayb’ın babasından, onun da dedesinden nakledilen hadiste açıkça ifade edilmiştir. Peygamber (sav) şöyle buyurmaktadır: “Adam bir kadını nikahladığı tak­dirde, artık onun annesiyle evlenmesi ona helâl olmaz. Kızı ile gerdeğe gir­miş olsun yahut olmasın. Anne ile evlendiği takdirde ise, şayet onunta ger­değe girmeksizin, onu boşayacak olursa, dilediği takdirde kızı ile evlenebi­lir.” Bu hadisi Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir.[283]

2- Şer’i Hükümler Neye Taalluk Eder:

Bu husus böylece açıklandıktan ve sabit olduktan sonra şunu bilki, haram kılmak: aynların sıfatı değildir. Aynların haram ve helâl kılınması diye birşey sözkonusu değildir, bunun kaynağı da olmazlar. Teklif ancak emir ve nehiy ile ve mükelleflerin hareket edip etmeme gibi fiillerine taalluk eder. Ancak fiiller aynlar hakkında sözkonusu olduğu şeyler olduklarından dolayı emir, nehiy ve hüküm onlara izafe edilmiş, mecazen onlara taalluk etmiştir.

Bu da kinaye (mecaz) yoluyla fiilin meydana geldiği yeri anlatmak için mahalli zikretmek anlamında bir mecazdır.[284]

3- Anneler:

Yüce Allah’ın; “Anneleriniz” buyruğunda herhangi bir şekle has olmak­sızın her halde ve genel bir şekilde annelerin haram kılındığını ifade etmek­tedir. Bundan dolayı ilim ehli buna müphem adını verirler. Yani bu husus­ta haramhğın kapanmasına bir yol olmadığı gibi, haram olmayan bir bölüm de yoktur. Haramlığın kuvveti dolayısıyla bu ismi almıştır. Kızların, kızkar-deşlerin ve diğer zikredilen muharrematın durumu da böyledir.

Anneler anlamına gelem kelimesi, kelimesinin çoğuludur. ile kelimeleri aynı anlamda olmak üzere “anne” demektir. Kur’ân-ı Kerim’de her ikisi de kullanılmıştır. Buna dair açıklamalar daha önceden Fa­tiha Sûresi’nde[285] geçmiş bulunmaktadır. Şöyle de denilmiştir: Anne ke­limesinin aslı şeklinde veznindedir. Tıpkı iki ayrı kuş ismi olan isimleri gibi. Bu kelimeden sondaki iki harf düşmüş, ancak çoğul yapılınca tekrar bu harfler yerlerini almıştır. Şair der ki:

“Benim annem Hindiftir, Devs ise babam.

Yine denildiğine göre; kel leyenler şu beyiti delil gösterirler:

Yine denildiğine göre; kelimesinin aslı (ot) kelimesidir. Bunu söy-

“Sen onu bütün musibetlerde dönüp sığındığın Bîr anneden diye kabul etlin/’

O cakdirde bunun çoğulu da: (od) şeklinde gelir. Çoban şöyle der:

“Müıkit ve Muharrik’in değerli yavruları anneleri idi onların. Onlara vuran (üstüne aşırüan) koçlar ise hakiki koçtu.”

Anne (el-unım) seni doğurmuş her dişinin adıdır. Bunun kapsamına yakın anne girdiği gibi, onun anneleri, nineleri, babanın annesi, nineleri ve ne ka­dar geriye giderlerse gitsinler hepsi girer.

Kız (el-bint) ise, senden doğma her dişinin adıdır. Şöyle de denilebilir; Bir derece yahut bir kaç derece ile doğum suretiyle nesebi sana ulaşan her di­şinin adıdır. Bunun kapsamına sulben kız girdiği gibi, o kızın kızları ve oğ­lun kızlarının -istedikleri kadar aşağıya doğru gitsin- hepsi girer.

Kız kardeş (el-uht), iki aslında veya o iki asıldan birisinde sana komşu olan her dişinin adıdır. Kız (bint)’in çoğulu benât gelir. Bunun asli; O’dır. Kullanılan kelimeleri ise kelimeleridir. el-Ferrâ der ki: Esrenin “ya” harfine delalet etmesi için kelimesinin “be” harfi esreli gelmiştir.

Buna karşılık “vav” harfinin hazfedildiğine delalet etmesi için; Kızkardeş” kelimesinin “elifi ötreli gelmiştir. Çünkü ‘ın aslı şek­lindedir. Çoğulu ise diye gelir.

Hala Cel-Amme), baban yahut deden ile iki aslında veya ikisinden birisin­de komşu olan her dişinin adıdır. Şöyle de denilebilir. Nesebi sana varan her bir erkeğin kızkardeşi senin halandır. Hala, anne cihetinden de olabilir. Bu da annenin babasının kızkardeşidir.

Tkyze (el-Hâle) iser iki aslında yahut ikisinden birisinde, annenle ortak olan herbir dişinin adıdır. Şöyle de denilebilir: Doğum yoluyla nesebi sana gelen her dişinin kızkardeşi senin teyzendir. Teyze baba cihetinden de olabilir. Bu da babanın annesinin kızkardeşidir.

Erkek kardeşin kızı, senin erkek kardeşinin onun üstünde vasıtalı veya va­sıtasız babalık nisbeti olan her bir dişidir. Kızkardeşin kızı da bu şekildedir. İşte bunlar neseb yoluyla haram kılınan yedi kadındır. Nâfi’ -Ebubekr b. Ebi Uveys’în rivayetine göre Kardeş” kelimesini başında elif-lâm gelmiş ise, “hı” harfini, harekeyi naklederek şeddeli okumuştur.[286]

4- Süt Anneler:

Yüce Allah’ın: “Sizi emziren süt anneleriniz” buyruğunda sözü geçen süt annelerin haramlılığı, açıkladığımız kimselerin haramlığı gibidir. Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Neseb yoluyla haram olan, aynı şekilde süt em­meden dolayı da haram olur.” [287] Abdullah (b. Mes’ud): Anne­lerinizi,.. şeklinde “tensizt hemzeli olarak okumuştur.

Yüce Ahllah’ın:” halinden kesilmiş olan kadınlar” (et-Talâk, 65/4) buyruğunda olduğu gibi.

Şair der ki:

“Ecrini umarak haccetmeyen,

Fakat suçsuz ve bir şeyden haberi olmayan kimseyi öldürmek isteyen

o kadınlardan…”

“Sizi emdiren kadınlarca gelince, bir kadın küçük bir çocuğa süt emzire-cek olursa, onun annesi olacağından dolayı, ona haram olur. Kızı da onun kızkardeşi olacağından, emzirene annenin kızkardeşi de çocuğun teyzesi ola­cağından, annesi de çocuğun ninesi olacağından, sütün sahibi olan o kadı­nın kocasının (üvey) kızı da onun kızkardeşi olacağından, kocanın kızkar­deşi de halası olacağından, kocanın annesi de ninesi olacağından, o kadının oğul ve kızlarının kızlan da onun erkek ve kız kardeşlerinin kızları olacağın­dan hepsi ona haram olurlar.[288]

5- Süt Kardeşliğe Dair Şahitlik:

Ebû Nuaym Ubeydullah b. Hişam el Halebî der ki: Malik’e: Bir kadın süt kardeşi ile birlikte hacceder mi? diye soruldu. O da: Evet dedi. Ebu Nuaym dedi ki, yine Malik’e şöyle soruldu: Bu kadın evlenip kocasıyla gerdeğe gir­se, sonra bir başka kadın gelip her ikisini de emzirdiğini iddia etse, (durum ne olur)? Malik dedi ki: Bunlar birbirlerinden ayrılırlar. Eğer kadın mehir di­ye herhangi bir şey almışsa, aldıkları ona aittir. Adamın ödemesi gereken bir-şey kalmışsa, artık birşey ödemesi gerekmez.

Sonra Malik dedi ki: Peygamber (sav)’e bunun benzeri bir durum hakkın­da soru sorulmuş, o da böyle emretmiş idi. Ey Allah’ın Rasulü dediler, o (şa­hit kadın) güçsüz bir kadındır. Bunun üzerine Peygamber (sav) şöyle buyur­du: “(Böyle bir durumda) filan kişi (süt kızkardeşi ile evlendi denilmez mi?” [289]

6- Evliliği Haram Kılan Süt Akrabalığı:

Süt emmek dolayısıyla evliliğin haram oluşu, daha önce el-Bakara Sûre-si’nde (2/233. âyet, 4 ve 5. başlıklarda) geçtiği üzere iki yıl içerisinde süt em­me gerçekleştiği takdirde sözkonusu olur.

Bize göre, bağırsaklara ulaştığı takdirde, bir defa emmiş olsa dahi, emilen sütün az yada çok olması arasında bir fark yoktur. Şafii ise, süt emzirmede iki şartı nazarı itibara alır. Bunlardan birisi, be§ defa emmiş olmaktır. Çün­kü Hz, Âİşe şöyle demiştir: Allah’ın indirdiği buyruklar arasında: Bilinen on defa emmenin haram kıldığı ifade edilmiş!!. Sonra bu on defa süt emme, bilinen btş süt emme ile nesh olundu- Sasulullah (sav) vefat ettiğinde bunlar Kur’ân-ı Kerimden okunan buyruklar arasında yer alıyordu.[290]

Bu rivayette delil olacak taraf şudur: On defa süt emmek, beş defa süt em­mekle nesholundu. Şayet haram kılma eğer beş defa emmekten daha aşağı­sına taalluk etseydi, o takdirde bu beş defa süt emmeyi nesli etmiş olurdu. Bunlara karşı ise, haber-i vahid veya kıyas delil olarak kabul olunamaz. Çün­kü bunlarla nesh olmaz. Diğer taraftan “Senle hadisi” diye bilinen hadiste şöy­le denilmektedir: “Sen ona beş defa süt emzir, onlarla haram olur,” [291]

İkinci şart ise, süt emmenin İki yaşın içinde olması, eğer iki yaştan sonra olursa haram kılmaz. Çünkü yüce Allah: “Anneler çocuklarını iki tam yıl em-zirirler. Bu, emzirmeyi tamamlamak isteyenler içindir” (el-Bakara, 2/233) diye buyurmaktadır. Bir şeyin tam olup kemalini bulmasından sonra ise, her­hangi birşey sözkonusu olamaz.

Ebu Hanife, iki yıldan sonra altı ayı da nazarı itibara alır. Malik ise, bir ay ve o civardaki süreyi muteber kabul eder. Züfer ise der ki; Sadece süt ile ye­tiniyor ve sütten kesilmemiş ise, süt emmektir. İsterse üç yaşını geçmiş ol­sun. el-Evzaî der ki: Eğer bir yaşında iken sütten kesilir ve bu sütten kesil­mesi devam edecek olursa, artık bu kesmeden sonra süt emme sözkonusu olmaz. el-Leys b. Sa’d ise, ilim adamları arasında tek başına büyük kişinin süt emmesinin haram kılmayı gerektireceği kanaatini kabul eder. Bu aynı zaman­da Aişe (r.anha)’nın da görüşüdür. Bu görüş, Ebu Musa el-Eşari’den de ri­vayet edildiği gibi, onun bu görüşten döndüğüne dair de rivayet vardır. Şöy­le ki: Ebu’l-Huseyn’in, Ebu Atiyye’den yaptığı şu rivayettir. Ebu Atiyye dedi ki: Adamın birisi hanımı ile Medine’den geldi. Bu kadın doğum yaptı ve me­meleri şişti. Kocası bu sütü emip tükürmeye koyuldu. Karnına ondan bir dam­la girdi. Ebu Musa’ya durumu sorunca, o senden bain talakla boşanmış ol­du dedi. Haydi İbn Mes’ud’a git ve durumu haber ver. Adam da îbn Mes’ud’a gidip durumu haber verince, îbn Mes’ud, Bedevi arap ile Ebu Musa el-Eşa-rİ’nin yanma geldi ve şöyle dedi: Senin görüşüne göre şu kır saçtı adam süt emecek çocuk mudur. Şunu bil ki süt emmekten dolayı ancak eti ve kemi­ği besleyip geliştiren emme halinde haram olmak sözkonusudur. Ebu Musa el-Eş’arî dedi ki: Bu büyük ilim adamı aranızda bulunduğu sürece bana her­hangi bir şey sormayınız. [292] İşte Ebu Musa’nın “bana herhangi bir şey sor-mayfruz” şeklindeki bu sözleri, onun bu görüşünden döndüğünün delilidir.

Hz. Aişe de, Ebu Huzeyfe^nin mevlası, Salim’in kıssasını delil olarak gös­terir. Salim o sırada yetişkin birisi idi. Peygamber (sav), Sehle bint Süheyl’e, O; ona süt emzir diye emir vermişti. Hadisi Muvatta ve başkaları rivayet et­miştir. [293]

Bir kesim de şaz olarak on defa süt emmeyi muteber kabul etmiştir. Bu­nu da indirilmiş buyruklar arasında “on defa süt emme” ibaresinin bulundu­ğunu delil diye kabul ederek ileri sürerler. Bu kesime görüldüğü kadarı ile nesh edici ifade ulaşmamış gibidir

Davud (ez-Zâhirî) der ki: Üç defa süt emmedikçe haram olmaz. Buna da Rasulullah (sav)’ın şu buyruğunu delil göstermiştir: “Bir defa süt emzirmek ile iki defa emzirmek haram kılmaz.” Bunu da Müslim rivayet etmiştir. [294]

Bu hadisi şerif Hz. Aişe ve İbn ez-Zübeyr yoluyla rivayet edilmiştir. Âhmed, İshak, Ebu Sevr ve Ebu Ubeyd de buna göre görüş belirtmişlerdir. Bu da Hitab’ın delilini kabul etmektir. Hitab’ın Delili [295] hususunda ise görüş ay­rılığı vardır.

Bunların dışında, kalan ve fetva veren, imamlar ise, tek bir defa süt emme­nin dahi tahakkuk ettiği takdirde -önceden de belirttiğimiz gibi- haram kıl­dığını kabul ederler. Bunlar da, hakkında süt emme adının kullanılabilece­ği asgari miktarı delil diye alırlar. Bu ise, Medine’de görülegelen uygulama ile sıhfî akrabalığa kıyasen desteklenmiştir. Bu kıyasın illeti ise şudur: Süt em­mek, haramhğm ebedi olmasını gerektiren sonradan meydana gelen bir husustur. Dolayısıyla bunda da tıpkı sihri” akrabada olduğu gibi sayı şartı aran­maz. el-Leys b. Sa’d da der ki: Müslümanlar süt emmenin, azının da çoğu­nun da oruçlunun orucunu bozacak kadar olduğu takdirde, beşikte emilir-se haram kılacağını icma ile kabul ederler, Ebu Ömer ise der ki: Leys bu hu­sustaki görüş ayrılığına vakıf olamamıştır.

Derim ki: Bu hususta en açık nass, Peygamber (savl’ın şu buyruğudur: “Bir ve iki defa süt emmek haram kılmak”. Bunu Müslim Sahihinde rivayet etmiş­tir. [296] Bu da yüce Allah’ın: “Sizi emziren süt anneleriniz” buyruğunu tefsir etmektedir. Yani sizi üç defa ve daha fazla süt emzirmiş anneleriniz demektir. Şu kadar var ki, bunun emilen sütün, süt emenin karnına varmış olduğun­dan kesin olarak emin olunmaması haline hamledîlmesi de mümkündür, Çün­kü: “Bilinen on defa süt emmek ve bilinen beş defa süt emmek” ifadeleri bu­nu ortaya koymaktadır. Burada süt emmeler, “bilinen” diye nitelendirilmiş­tir. Bu ise, emilen sütün küçüğün karnına vardığı vehmedilen, yahut bu hu­susta şüpheye düşülen emme hallerini dışarda bırakmaktır.

Bu Hitabın Delili şunu ifade etmektedir: Eğer süt emmeler “bilinen” tür­den değilseler haram kılmazlar. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Tahavî’nin de naklettiğine göre, bir ve iki defa süt emmeye dair hadis sabit bir hadis de­ğildir. Çünkü bu hadisi bir seferinde İbn Zübeyr, Peygamber (sav)’den, di­ğerinde Hz. Aişe’den, bîr diğerinde ise babasından rivayet etmektedir. Böy­le bir rivayet ise onu delil olmak mevkiinden düşürür.

Hz. Aişe’den ise, ancak yedi defa emmenin haram kılacağı rivayet edilmiş­tir. Yine Hz. Aişe’den kızkardeşi Um Gülsüm’e, Salim b. Abdullah’a on de­fa emzirmesini emrettiği rivayet edilmektedir Hz, Hafsa’dan da benzeri bir rivayet gelmiştir. Yine Hz. Hafsa’dan üç defa da rivayet edilmiştir. Şafii (r.a)’ın da dediği gibi beş defa da rivayet edilmiştir. Aynı zamanda bu îshak’dan da nakledilmiştir. [297]

  1. Süt Annenin Kocasının Durumu:

Yüce Allah’ın: “Sizi emziren süt anneleriniz” buyruğu lebenü’1-fahl[298] di­ye bilinen sütün, süt emziren kadının kocasına ait olduğunu kabul eden gö­rüşü reddedenler, delil diye göstermişlerdir, Bu görüşü reddedenler, Said b. el-Museyyeb, İbrahim en-Nehaî ve Ebû Seleme b. Abdurraliman’dır. Bunlar derler ki: Süt emme, koca tarafından herhangi bir kimseyi haram kılmaz.

Ancak cumhur şöyle demektedir: Yüce Allah’ın; “Sizi emziren süt anne­leriniz”[299] buyruğu fahrin (yani süt annenin kocasının) baba olduğunu göster­mektedir. Çünkü süt ona nisbet edilir, Zira o süt, o babanın çocuğu sebebiy­le gelmiştir.

Bu görüş zayıftır. Çünkü çocuk hem babanın hem annenin suyundan yaratılmıştır. Fakat süt, sadece kadından gelir, erkekten süt çıkmaz. Erkeğin yap­tığı ise ilişki kurmaktır. Bu da erkekten meninin inişine sebeptir. Çocuk doğ­duğu takdirde, Allah, herhangi bir şekilde babaya izafe edilmeksizin sütü hal-keder. Bundan dolayı babanın sütte herhangi bir hakkı yoktur. Süt tamamiy-le annenindir. Böyle bir hükmün (sütün) suya (meniye) kıyas edilerek çıkar­tılmasına imkan yoktur.

Ancak Rasulullah (sav)fın; “Nesebten ne haram oluyorsa, süt emmekten de haram olur” buyruğu ıli süt emmekten dolayı haram kılmayı gerektirmekte­dir. Bununla beraber suyun ona nisbet edilmesi açıkça görüldüğü gibi, süt emzirmenin aynı şekilde erkeğe nisbet yönü ortada görülmemektedir. Çün­kü süt emzirme anneden olmaktadır.

Evet, bu hususta asi olan ez-Zührî ile Hişam b. Urve’nin, Urve’den onun da Hz. Aişe’den rivayet ettikleri şu hadis-i şeriftir: Hicabın nüzulünden son­ra el-Kuays’ın kardeşi Hz. Aişe’nin süt amcası olan Eflah, gelip yanına gir­mek için izin istedi. Hz, Aişe dedi ki: Ona izin vermeyi kabul etmedim. Pey­gamber (sav) gelince durumu ona bildirdim. O da şöyle buyurdu: “Yanma girsin. Çünkü o, -ellerin toprakla dolasıcal- senin amcandır.” [300]

Ebû’l-Kuays ise, Hz, Aişe’ye süt emzirmis kadının kocasıydı. Aynı şekilde bu da bir haber-i vahid’dir. Sözü geçen Eflah’m, Hz. Ebû Bekir ile birlikte süt emmiş, onun süt kardeşi olma ihtimali de vardır. Bundan dolayı Hz. Peygam­ber: “Yanına girsin. O, senin amcandır” diye buyurmuştur.

Özetle söyleyeceğimiz şudur: Bu hususta bir şey söylemek doğrusu müş-kıldir. En iyi bilen Allah tır. Fakat, uygulama bu şekildedir. Haram kılma hu­susunda ise ihtiyat daha iyidir. Bununla birlikte yüce Allah’ın: “Geriye kalan­ları ise… size helâl kıhndı” (en-Nisa, 4/24) buyruğu ise, muhalif kanaatte olan­ların görüşünü kuvvetlendirmektedir.[301]

8- Süt Kızkardeşler ve Sthrî Akrabalar:

Yüce Allah’ın: “Süt hemşireleriniz buyruğunda kastedilen anne-baba bir süt kızkardeştir. Bu kızkardeş., kişinin annesinin babasından gelen süt ile em­zirdiği kızdır. Annenin buna kişinin kendisiyle birlikte süt vermiş olması, ya­hut kardeşin ondan önce veya sonra doğmuş olması arasında fark yoktur. Ba­ba bir kızkardeş ise, üvey ananın süt emzirdiği kızkardeştir. Annebir kızkar-deş, anhenin bir başka babadan olma sütüyle emzirdiği kızdır

Daha sonra yüce Allah, sıhrî akrabalık yoluyla haram olanları zikrederek: “Eşlerinizin anaları” diye buyurmaktadır. Sıhrî akrabalar dört kişidir; Hanımın annesi, hanımın (başka kocadan olma) kızı, babanın hanımı (üvey an­ne) ile oğlun kızı. Hanımın annesi, önceden de geçtiği üzere mücerred ola­rak kızının sahih akid ile nikâhlanmasıyla haram olur. [302]

9- Üvey Kızlar:

Yüce Allah’ın: “Ve kendileriyle zifafa girdiğiniz eşlerinizden himayeniz­de bulanan üvey kızlarınız size haram kılındı” buyruğu başlıbaşına bağım­sız bir ifadedir. Yüce Allah’ın: “Kendileriyle zifafa girdiğiniz eşleriniz­den” buyruğu birinci kesime racı değildir. Aksine bu, sadece üvey kızlara ra-cidir. Çünkü önceden de geçtiği gibi en yakın zikrolunan kimseler onlardır

(Himaye edilen üvey kız anlamına gelen) Rabîbe: Kişinin hanımının baş­ka kocadan olma kızıdır. Ona bu ismin veriliş sebebi, o kızı kendi himaye­sinde terbiye etmesidir. O bakımdan o kız, terbiye edilen (marbûbe) olur. Ve bu kelime (bu âyet-i kerimede) mef ûle vezninin verdiği anlamı vermek üze­re, faile vezninde kullanılmıştır

Fukahanın ittifakla kabul ettiğine göre rabîbe, üvey babasının annesi ile zifafa girmesi halinde haram olur. İsterse bu üvey kız, üvey babasının hima­yesinde bulunmasın. Kimi mütekaddîmin ile Zahirîler, istisnaî olarak şöyle demişlerdin Kızın annesi ile evlenen kocanın himayesinde olmadıkça üvey kız, ona haram olmaz. Üvey kız bir başka beldede bulunacak yahut da ba­ba zifafa girdikten sonra annesinden ayrılacak olursa, o üvey kızla evlene­bilir.

Bu görüşün sahipleri âyeti delil gösterir ve şöyle derlen Yüce Allah, üvey kızı iki şarta bağlı olarak haram kılmıştır Bunlardan birisi, o kızın annesiy­le evlenen kocanın himayesinde bulunması, ikincisi ise, annesiyle zifafa gir­mesi. Bu iki şarttan birisi olmadı mı, haram olmak da söz konusu değildir. Yine H.2. Peygamberin şu hadisini delil gösterirler: “Eğer o, benim himayem­de bulunan üvey kızım (rahibem) olmasaydı yine de bana helâl olmazdı. Çün­kü o, benim süt kardeşimin kızıdır.”[303]

Görüldüğü gibi burada himayede olmak şartını koşmuştur. Ayrıca Ali b. Ebi Talibden bunun caiz olduğunu da rivayet etmişlerdir. İbnül-Münzir ve et-Tahâvî de der ki: Evvela Ali’den rivayet edilen hadis sabit değildir. Çünkü onu rivayet eden İbrahim b. Ubeydullah, Malik b. Evs’den, O, Hz. Ali’den riva­yet etmiştir. Ancak bu İbrahim, bilinen bir ravi değildir. İlim ehlinin çoğun­luğu da bu hadise karşı başka hadisleri delil getirmiş ve bu hadisin diğer ha­dislere muhalif olduğunu söylemişlerdir. Ebû Ubeyd der ki: Bunu da Hz. Pey­gamberin: “Sakın bana kızlarınızı da, kızkardeşlerintei de (evlenme teklitı ile) arz etmeyiniz”[304] diyerek genel bir ifade kullanmış ve hiç bir zaman; “Hima­yemde bulunanları” kaydını getirmemiştir. Aksine haram oluşları hususun­da hepsini aynı şekilde değerlendirmiştir. et-Tahavî der ki: (âyet-i kerimede üvey kızların) “himayede olmak”la nitelendirilmeleri, üvey kızların çoğun­lukla üvey babalarının himayelerinde oluşlarından dolayıdır. Yoksa böyle ol­madıkları takdirde haram olmazlar, anlamında değildir. [305]

10- Üvey Kızların Haram Olma Şartı:

Yüce Allah’ın: *Eğer o kadınlarla zifafa girmenüşseniz” buyruğundan ka­sıt üvey annelerdir.

“Sizin için bir vebal yoktur” yani o kadınları boşamiş iseniz yahut ölmüş iseler kızlanni nikahlamanızda sizin için günah sözkonusu değildir. İlim adam­ları icma ile şunu kabul etmişlerdir: Erkek, kadın ile evlenir, sonra da onun­la zifafa girmeden önce o kadını boşar, yahut ölürse, o kadının kızını nikah­laması ona helâldir. Şu kadar var ki, üvey kızların haram kılınmasının ger­çekleşmesi için şart olan annelerle zifafa girmenin anlamı hakkında farklı ka-naatelere sahiptirler. İbn Abbas’tan şöyle dediği rivayet edilmektedir: Zifa­fa girmekten kasıt cimadır. Bu aynı zamanda Tavus, Amr b. Dinar ve diğer­lerinin de görüşüdür Malik, es-Sevrî, Ebû Hanife, el-Evzaî ve el-Leys de, ko­canın hanıma şehvet ile dokunması halinde o kadının annesinin de kızının da kocaya haram olacağını, aynı şekilde babaya da onun oğluna da haram olacağını ittifakla kabul etmişlerdir. Bu aynı zamanda Şafiî’nin iki görüşün­den birisidir.

Ancak, bakmak hususunda farklı kanaatleri vardır. Malik der ki: Saçına, göğsüne yahut da güzelliklerinden herhangi bir tarafına lezzet almak kastıy­la bakacak olursa, o kadının annesi ve kızı ona haram olur. Kûfeliler der ki: Şehvet kastıyla fere i ne bakacak olursa, bu da tıpkı şehvet kastıyla ona do­kunmak gibidir. es-Sevrî: Kasti olarak fercine bakar yahut ona dokunacak olur­sa, haramlık sözkonusu olur, der ve şehvet kaydım zikretmez. İbn Ebi Ley­lâ der ki: Dokunmadığı sürece bakmak dolayısıyla haram olmaz. Şafiî’nin gö­rüşü de budur.

Bakmakla haram olmanın tahakkuk edeceğine delil şudur: Bakmak bir çe­şit faydalanmak (İstimta) dır O bakımdan bu da tıpkı nikâh (cima) hükmün­de görülmüştür Zira hükümler lafızlara değil, manalara taalluk eder.

Şöyle denilebilir: Bu (yani bakmak) faydalanmak suretiyle bir araya gel­menin bîr çeşididir. Çünkü bakmak da bir araya gelmek ve kavuşmaktır. Bak­makta birbirini seven kimseler arasında bir faydalanma sözkonusudur. Şair­ler bu hususta işi oldukça ileriye götürmüş ve şöyle demişlerdir:

“Gece Ummu Amr’ ile bizleri bir araya getirmiyor mu? İşte böylesi bizim birbirimize yaklaşmamızdır. Evet» o da hilali görüyor tıpkı benim gördüğüm gibi, Gündüz de onu buruyor, tıpkı beni bürüdüğü gibi.”

Bir araya gelişi bu şekilde dile getirdiğine göre, ya bakmak, beraber otur­mak, karşılıklı konuşmak ve lezzet almak ne demektir! [306]

11- Oğulların Hanımları:

Yüce Allah’ın: “Oğullarınızın hanımları…” buyruğunda geçen “el-Halâ-il” kelimesi zevce anlamına gelen “halîle”nin çoğuludur. Ona “haille” deni-liş sebebi, kocanın hulul ettiği (konaklayıp kaldığı) yerde koca ile beraber kadının da hulul etmesidir. O bakımdan bu kelime “faîle” vezni anlamını ta­şıyan ve “faile” vezninde bir kelimedir. ez-Zeccâc ve bir topluluk, bu keli­menin “helâl” lafzından geldiği kanaatindedir. O bakımdan hanıma helâl kı­lınmış anlamında “halîle11 denilmektedir. Her birinin ötekinin izannı çözme­si (halletmesi) n den dolayı ona halîle denildiği de söylenmiştir. [307]

12- Oğulların Hanımları ile Babaların Hanımları da Haramdır:

İlim adamlan, babaların nikâh akdi yaptığı kadınların oğullara, oğulların da nikâh akdi yaptığı kadınların babalara haram olduğunu icma ile kabul et­mişlerdir, nikâh akdi ile birlikte zifafa girmenin gerçekleşip gerçekleşmeme­si durumu değiştirmez. Çünkü yüce Allah’ın: “Babalarınızın nikahladığı ka­dınları nikahlamayın” (en-Nisa, 4/22) buyruğu ile; “Sulbünüzden oğulla­rınızın hanımları…*1 buyruğu bunu gerektirmektedir. Herhangi birileri fâ-sid bir nikâh yapacak olursa, tıpkı sahih nikâhla haram olduğu gibi diğeri­nin onunla nikâh akdetmesi haram olur.

Çünkü fasid nikâh, ya ittifakla fasid olduğu kabul olunan bir nikâhtır, ve­ya fasid olduğu hususunda görüş ayrılığı vardır. Eğer fasid olduğu ittifakla kabul edilen bir nikâh ise, ek herhangi bir hükmü gerektirmez ve varlığı yok­luğu gibidir. Eğer fâsid olduğu hususunda görüş ayrılığı var ise, o takdirde sahih nikâh akdine taalluk eden harardık, aynen ona da taalluk eder. Çün­kü böyle bir nikâhın da mutlak lafzın kapsamına girme ihtimali vardır. Ev­lilik hususunda haram oluş ile helâl oluş, tearuz edecek olursa, haram oluş galip (üstün) tutulur. Doğrusunu da en iyi bilen Allah’tır.

İbnü’l-Münzir der ki: Kendisinden ilmin bellendiği İslâm âleminin değişik böl­gelerindeki alimlerinin her birisi icma ile şunu kabul etmişlerdir: Erkek fasid bir nikâha dayanarak bir kadın ile ilişkide bulunacak olursa, o kadın, onun baba­sına da, oğluna da, dedelerine de, torunlarına da haram ahır Satın alınması ha­linde cariyenin hükmüne gelince bunu da blf monraki başlıkta ele alacağız.[308]

  1. Satın Alınan Cariyenin Hükmü:

İlim adamları icma ile şunu kabul etmişlerdir Cariyenin satın alınması ak­di dolayısıyla, o cariyenin satın alanın, babasına ve oğluna haram olması­nı gerektirmez.

Bir kişi bir cariye satın alır, ona dokunur yahut öperse, babasına da oğ­luna da haram olur. Bu hususta ihtilâf ettiklerini bilmiyorum. O bakımdan on­ların (haramdan ) esenliğe kavuşmalan için haram kılınması İcabeder. Do­kunmakla değil de bakmak konusunda haram oluşu hakkında, ihtilaf halin­de olduklarından dolayı yine de bu ihtilafları dolayısıyla caiz olmaz. Yani böy­le bir cariyenin baba ve oğula haram olması gerekir.

İbnü’l-Münzir der ki: Rasulullah (sav):ın ashabından herhangi bir kimse­den bizim söylediğimize muhalif bir kanaat sahih olarak rivayet edilmiş de­ğildir, Yakub (Ebû Yusuf) ve Muhammed ise der ki: Bir kimse bir kadının fer-cine şehvetle bakacak olursa, o kadın onun babasına da oğluna da haram olur. O adama tercine şehvetle baktığı kadının annesi de kızı da haram olur.

Malik der ki: Cariye ile ilişki kursa, yahut ilişki kurmaksızm bu maksat­la otursa, yahut onu öpse veya tenini tenine değdirse, ya da zevk alacak şe­kilde eliyle yoklasa, oğluna helâl olmaz.

Şafiî ise der ki: Böyle bir cariye ancak dokunmakla haram olur. Dokunmak-sızın sadece bakmakla haram olmaz. Bu, Evzaî’nin de görüşüdür. [309]

  1. Zina İlişkisi Haram Kılar mı?

Fukaha, zina yoluyla ilişki kurmanın, kadını (ilişki kuranın usûl ve fürû’una) haram kılıp kılmadığı hususunda farklı kanaatlere sahiptirler.

İlim ehlinin çoğunluğu der ki: Bir adam, bir kadına zina yoluyla yakla­şacak olsa, bundan dolayı o kadını nikahlaması o kocaya haram olmaz. Ay­nı şekilde karısının annesi yahut kızı ile zina edecek olursa, yukarısı ona ha­ram olmaz, Ona had uygulanması yeterlidir. Bundan sonra artık kendi karı­sı ile duhulü mümkündür.

Kim bir kadın ile zina eder, sonra o kadının annesini yahut kızını nikah­lamak isterse, bundan dolayı her ikisi de ona haram olmaz.

Bir başka kesim ise ona haram olacağını söylemişlerdir. Bu görüş îmran b. Husayn’dan rivayet edilmiştir, eş-Şa’bî, Ata, el-Hasen, Süfyan-ı Sevrî, Ah-med.’fshak ve Rey ashabı bu görüştedir. Bu görüş Malik’ten de rivayet edil­miştir. Ondan gelen rivayete göre zina, anneyi ve kızı haram kılar ve (bu ba­kımdan) tıpkı helâl ilişki gibidir. Bu aynı zamanda (Mâliki mezhebine men­sup) Iraklıların da görüşüdür.

Malik ilcHicazlılardan nakledilen sahih görüş de şudur: Zinanın bu ba­kımdan bir hükmü yoktur. Çünkü yüce Allah; “Eşlerinizin anaları” diye bu­yurmaktadır. Halbuki kendisiyle zina ettiği kadın, kendi hanımının annele-

ri arasında olmadığı gibi, onun kızı da himayesi altına aldığı üvey kızların­dan, rebâîbinden) değildir. Bu Şafiî ve Ebû Sevr’in de görüşüdür. Çünkü zi­na halinde mehir, iddet, vücudu, miras, çocuğun nesebinin İlhakı kalkıp, bu­nun yerine had vacib olduğundan zina hakkında, caiz olan nikâhın hükmü gibi hüküm vermek de ortadan kalkar.

Darakutnî, ZührTden, o, Urve’den, o da Aişe’den gelen bir hadiste Hz. Ai-şe’nin şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasulullah (sav)’a bir kadın ile zi­na edip o kadınla yahut onun kızıyla evlenmek isteyen bir adam hakkında soru soruldu da, o da şöyle buyurdu: “Haram bîr iş helâli haram kılmaz. An­cak nikâh ile olan haram kılar.” [310]

Öbür görüşün lehine delillerden birisi de, Peygamber (sav)’ın Cüreyc’e da­ir verdiği haberde yer alan şu ifadelerdir: “Ey çocuk, baban kimdir?” diye so­rulunca o da: Falan çobandır demiş.[311] İşte bu, zinanın helâl ilişkinin haranı kıldığı gibi haram kıldığına delildir. Dolayısıyla kendisiyle zina edilen ka­dının annesi de, kızları da, zina eden kişinin babalarına da çocuklarına da helâl değildir. Bu aynı zamanda Îbnü’l-Kasım’ın çt-Müdevuene’deki kayıdı-dır. Yine bu hadis, zina eden kişinin suyundan yaratılan kızınf annesiyle zi­na edene helâl olmayacağının da delilidir. Meşhur olan görüş de budur.

Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Bir kadının fercine ve onun kızının-kine bakan adama Allah, (rahmet nazarı ile”) bakmaz.”[312] Burada ise Hz. Pey­gamber, haram ile helâl arasında herhangi bir fark gözetmemiştir.

Yine bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Allah, bir kadının örtüsünü açan, aynı şekilde onunda kızının örtüsünü açan kimseye (rahmet nazarıy­la) bakmaz.” [313] İbn Huveyzimendâd der ki: İşte bundan dolayı biz şunu söy­ledik: Öpmek ve sair faydalanma şekilleri haramhğı yaygınîaştmr. Abdulmelik el-Mâcişûn der ki: O kadın (yani kendisiyle zina edilen kadının annesi ya­hut kızı) helâldir. Sahih olan da budur. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmak­tadır: “Ve o sudan bir insan yaratandır. Ondan neseb akrabalığı ve sihri ak-rabalaryarattı.”(el-Furkan, 25/54) Bundan maksat ise, ileride Furkan Sûresi’nde (54. âyet 2. başlıkta) açıklanacağı üzere sahih nikâhtır. Bu iki me­sele ile ilgili olarak nakledilen hadisi şerifte delil yönü ise, Peygamber (sav)’ın Cüreyc’den, onun zinadan olma oğlu, zina edene nisbet etmiş oldu­ğunu nakletmesi, Allah’ın da Cüreyc için izhar ettiği harikulade bir olay olan çocuğun konuşup bunun böyle olduğuna tanıklık etmesi ile, bu nisbeti de tasdik etmesi, diğer taraftan Peygamber (sav)’ın da bunu, Cüreyc’den, onu övmek ve kerametini ortaya koymak sadedinde haber vermiş olmasıdır. Buna göre böyle bir nisbet, hem yüce Allah’ın tasdiki ile, hem Peygamber (sav)’ın bunu haber vermesiyle sahih olarak ortaya çıkmaktadır Böylelikle hem evlatlık hem de buna dair hükümler sabit olmaktadır.

Denilse ki; Buna göre evlatlığın ve babalığın diğer hükümleri olan karşı­lıklı miras alma, velayet ve diğer hükümlerin de cereyan etmesi gerekir Müs­lümanlar, bu tür iki kişi arasında karşılıklı miras almanın sözkonusu olama­yacağım ittifakla kabul etmişlerdir. O halde böyle bir nisbet sahih değildir.

Buna cevap şudur: Evet, bu husus bizim sözünü ettiğimiz noktaları da ge­rektirir. Bununla birlikte haklarında icmaın gerçekleştiği hükümleri de istis­na etmemiz gerekir, İstisnanın dışında kalan diğer hususlar İse o delilin ifa­de ettiği asıl üzere kalmaya devam eder.

Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [314]

15- Lut Kavminin Ameli, Nikâh Hurmiyetine Sebep Teşkil Eder mi?

Yine ilim adamları bu kabilden olmak üzere Lut kavminin ameli mesele­sinde de farklı görüşlere sahiptirler Mâlik, Şafiî, Ebû Hanife ve arkadaşları, bu amel dolayısıyla nikâh haram olmaz, derler.

es-Sevrî ise der ki: Küçük çocukla oynaşırsa, ona annesi haram olur. Bu Alımed b. Hambel’in de görüşüdür der ki: Hanımının oğlu yahut babası, ve­ya kardeşi ile Lut kavminin işini yapacak olursa, kendi hanımı ona haram olur. el-Evzî der ki: Bir çocukla Lut kavmi ameli türünden bir ilişkiye girse, ken­disiyle ilişki kurulan çocuğun kızı olsa, bu işi yapana o kız ile evlenmek ca­iz olmaz. Çünkü o kız kendisiyle duhul ettiği birisinin kızıdır. Ahmed b. Ham­bel’in de görüşü budur. [315]

  1. Evlatlıkların Durumu:

Yüce Allah’ın: “Sulbünüzden oğullarınızın” buyruğu bir tahsis ifade ed­er. Bu ifade ile araplann evlatlık edindiği sulbden gelmeyen herkesin dışa­rıda bırakılması istenmiştir. Peygamber (sav) ile (Peygamberlikten önce ev­latlık edinmiş olduğu) Zeyd b. Hârise’nin hanımı (Hz. Zeynep ) ile evlen­diğinde müşrikler, oğlunun kızı ile evlendi dediler. Peygamber (sav) onu ev­latlık edinmişti.

Nitekim buna dair açıklamalar ileride Ahzab Sûresinde ( 33/37. âyette) ge­lecektir.

Süt oğlun -sulbden olmasa dahi- hanımı da Hz. Peygamber’in: “Neseb yo­luyla haram olan süt emmek yoluyla da haram olur.”[316] Hadisine dayalı olan icma ile haram kabul edilmiştir. [317]

17- Kızkardeşlerin Aynı nikâh Altında Tutulması:

Yüce Allah’ın: “Ve iki kız kardeşi birlikte almanız da” buyruğu “anneleriniz… size haram kılındı” buyruğuna atfedilmiştir. “İki kızkardeş” ise,

hem nikâh yoluyla, hem de mülkiyet yoluyla onlarla birlikte olmayı kapsa­yan umumi bir lafızdır. Ümmet, icma ile bu âyeti kerime dolayısıyla kız kar­deşlerin tek bir nikâh akdi altında bulundurulmasının yasak olduğunu kabul etmiştir. Hz. Peygamberin şu hadisi de bu icmaın dayanaklanndandır: “Ba­na kızlarınızı da kızkardeşlerinîzi de arzetmeyiniz. (Onlarla evlenmemi tek­lif etmeyiniz).” [318]

Ancak mülkiyet yoluyla iki kız kardeş ile birlikte olmanın hükmü hakkın­da ihtilaf etmişlerdir. Bütün ilim adamları, mülkiyet yoluyla İki kız kardeşle ilişki kurulmasının caiz olmadığını kabul etmişlerdir. îcma ile ikisinin aynı an­da mülk edinilebilmeşinin caiz olduğunu kabul etmelerine rağmen bu böy­ledir. Kadın ve kızının da birlikte satın alınmasında da durum bu şekildedir. Fakat ilim adanılan, ilişki kurmuş olduğu cariyenin kız kardeşini nikâh ak­diyle almak hakkında farklı kanaatlere sahiptirler. el-Evzaî der ki: Mülkiye­ti altında bulunan bir cariye ile ilişki kuracak olursa, onun ki2 kardeşi ile ev­lenmesi caiz değildir. Şafiî der kir Kız kardeşlerden birini miHkiyeti altında bulundurmak, diğerini nikâhlamaya engel değildir.

Ebû Ömer İbn Abdi’l-Berr) der ki: nikâh akdini satın almak gibi kabul eden, bunu caiz kabul eder. Fakat onu ilişki kurmak gibi kabul eden , caiz görmez.( Fukaha) icma ile şunu kabul etmişlerdir: Zevcenin kızkardeşini ni­kâh akdi ile almak caiz değildir. Çünkü yüce Allah, ” iki kızkardeşi birlik­te ?hpaın? da* buyruğunda nikâh akdi ile iki kızkardeş ile evlenmeniz de ha­ramdır demektedir.

Sen bu hususta ilim adamlarının neyi icma ile kabul ettiklerini, hangilerin­de de İhtilafa düştüklerini vukufıyetle bil ki, yüce Allah’ın izniyle bu husus­ta da neyin doğru olduğunu açıkça anlayasın.

Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [319]

  1. Mülkiyet Yoluyla İki Kızkardeşle Olmanın Hükmü…

Zahirîler bu hususta istisna teşkil ederek şöyle derler: Mülk edinmek yo­luyla bîr arada iki kız kardeşle birlikte ilişki kurmak, mülkiyet akdiyle onla­rı bir arada bulundurmak caiz olduğu gibi caizdir Bu hususta onlar, Hz. Os­man’dan mülkiyet yoluyla bir arada bulunan iki kızkardeş hakkında: “Onla­rı bir âyet haram kılmış, bir diğer âyet ise helâl kılmıştır” şeklinde söyledi­ği rivayet edilen sözünü delil göstermişlerdir. Bunu Abdurrezzak zikretmektedir: Bize Ma’mer, ez-Zührîden anlattı, o, Kabisa b. Züeyb’den naklet­tiğine göre, Osman b. Affan’a, mülkiyet yoluyla elde bulundurulan iki kız kardeş hakkında soru soruldu da şöyle dedi: Bunu sana ne emrederim, ne de yasaklanırı. İkisinin bir arada bulundurulmasını bir âyet-i kerime helâl kıl­mış, diğer âyet de haram kılmıştır. Bu soruyu soran, Hz. Osman’ın yanından çıkınca, Rasulullah (sav)’ın ashabından bir adam ile karşılaştı. -Ma’mer: Zannederim Ali ile karşılaştı, dedi.- Adam dedi ki: Osman’a neye dair soru sordun? Adam sorduğu soruyu ve verdiği fetvayı ona bildirdi. Karşılaştığı zat ona dedi ki: Fakat ben sana bunu yasaklıyorum. Eğer senin aleyhine benim bir yolum bulunsaydı (otorite ve yetkim olsaydı) yine de bu işi yapsaydın, şüphesiz sana ibret alınacak bir ceza verirdim. Tahavî ve Darakutnî de Hz. Ali ve îbn Abbas’tan, Hz. Osman’ın sözüne benzer kanaat zikretmişlerdir.” [320]

Bu şekildeki, iki kızkardeşi helâl kılan âyet-i kerime yüce Allah’ın: “Geri­ye kalanları ise… size helâl kılındı” (en-Nisa, 4/24) buyruğudur. Ancak fet­va imamlarından hiçbir kimse bu görüşe iltifat etmemiştir. Çünkü onlar, yü­ce Allah’ın Kitabının tevilinden buna muhalif kanaat çıkarmışlardır. Onların bu anladıkları tevili tahrif etmeleri ise caiz değildir. Ashabı kiramdan bu gö­rüşü (yani bir arada bulundurulmalarını caiz kabul etmeyen görüşü) ifade edenler arasında, Ömer, Ali, İbn Mes’ud, Osman, İbn Abbas, Ammar, İbn Ömer, Aişe ve İbn ez-Zübeyr de vardır. Bunlar Allah’ın Kitabını bilen ilim eh­li kimselerdir. Onlara muhalefet eden bir kimse tevil hususunda işi alabildi­ğine zorlayan bir kimse demektir.

İbnü’l-Münzir’in naklettiğine göre de, Ishak b. Rahaveyh, ilişki kurmak su­retiyle bu şekilde iki kızkardeşi bir arada bulundurmayı haram kabul etmiş­tir. İlim ehlinin cumhuru ise bunu, mekruh görmüşlerdir. İbnü’l-Münzir, İmam Malik’i de bunu mekruh görenler arasında zikretmektedir. Bununla bir­likte, onlan aynı anda mülkiyet altında bulundurmanın caiz olduğunda gö­rüş ayrılığı yoktur. Anne ve kızının durumu da böyledir.

İbn Atiyye der ki: İshak’ın konu ile ilgili söylediği sözlerden birisine gö­re, bu şekilde iki kız kardeşi bir arada bulunduran ve onlarla cima eden kim­se recm edilir. İmam Malikin şu sözünden de bunu mekruh gördüğü neti­cesi çıkartılır: Önce birisi ile ilişki kursa, sonra diğeri Üe ilişki kursa, onlar­dan birisini kendisine haram olarak tayin ve tesbit edinceye kadar her iki­sinden de uzak tutulur Fakat ona had gerekmez.

Ebû Ömer der ki: “Hz. Ali’nin, sana ibret alınacak şekilde bir ceza verir­dim” diye söyleyip, ona zina haddini mutlaka uygulardım dememiş olması, bir âyeti, yahut bir sünneti tevil edip, kendi kanaatine göre haram ilişkide bu­lunmadığı görüşünü taşıyan kimsenin, bu görüşünde hatalı olsa dahi, icma ile zina eden bir kimse olarak değerlendirilmez. Şu kadar var ki, bilmeme­si mazeret olmayan bir iddiada bulunması hali bundan müstesnadır. Selef­ten bazılarının mülkiyet yoluyla iki kızkardeşi bir arada bulundurmak mese­lesi ile ilgili olarak: “Bu iki kızkardeşi bir âyet-i kerime helâl, diğeri de ha­ram kılmaktadır” şeklindeki ifadeleri ise, bilinen ve mahfuz bir rivayettir. Do-layısı ile bu kadar güçlü bir şüphesi bulunan bir işi yapan kimseye zina had­di nasıl uygulanabilir.[321] Başarı Allah’tandır. [322]

19- Kardeş Cariyelerden Birisi İle îlişki Kurmuşsa, Diğeri İle îlişki Kurmak İstediği Takdirde Ne Yapması Gerekir:

Cariyelerden birisi ile ilişki kurmayı sürdürürken, diğeri ile İlişki kurmak isteyecek olursa, yapması gerekenin ne olduğu hususunda ilim adamlarının görüşleri vardır.

Ali, İbn Ömer, Hasan-ı Basrî, Evzaî, Şafiî, Alımed ve İshak derler ki: Birin­cisi İle ilişki kurmayı, satmak yahut azad etmek veya bir başkasıyla onu ev­lendirmek suretiyle mülkiyetinden çıkartmadığı sürece diğeri ile ilişki kur­ması caiz değildir.

İbnü’l-Münzir der ki: Bu hususta Katade’nin ikinci bir görüşü vardır, O da şöyledir: Cariyelerden birisi ile ilişki kurmayı sürdürürken, diğeri ile ilişki kur­mak isterse, birincisini kendisine haram kılmayı ve ona yaklaşmamayı niyet eder. Daha sonra kendisine haram kıldığı bu birinci cariyenin istibrasını bek­ler ve bu arada her ikisinden de uzak durur. Birincisi İstibrasım tamamladık­tan sonra, ikincisi ile ilişki kurar.

Bu hususta üçüncü bir görüş de şöyledir: Yanında iki kız kardeş cariye var­sa, onlardan ikisine de yaklaşmaz. el-Hakem ve Hammad böyle demiştir. Bu anlamdaki bir görüş en-Nehaî’den de rivayet edilmiştir.

Malik’in görüşü ise şöyledir: Bir adamın yanında mülkiyet yoluyla iki kızkardeş bulunmakta ise, onlardan dilediği herhangi birisi ile ilişki kurabi­lir ve diğerinden de uzak durur. Bu hususta da iş onun güvenirliğine bıra­kılır, Eğer ikincisi ile ilişki kurmak.isterse, şu fiillerden herhangi birisi ile bi­rincisinin fercini kendisine haram kılar. Birincisini ya mülkiyetinden çıkarır, ya başkasıyla evlendirir, ya satar yahut belli bir süreye kadar azad eder ve­ya onunla mükâtebe akdini yapar, yahut uzun bir süre bir başkasının hizme­tine Verir. Şayet onlardan birisi ile ilişki kurarken, birincisini haram kılmak-sızın ikincisiyle İlişki kuracak olursa, her ikisinden de uzak durmalıdfr. On­lardan diğerini haram kılmadığı sürece birisine yaklaşması caiz değildir. Ve bu husus onun güvenirliğine bırakılmaz. Çünkü artık o, ilişki kurduğu kim­se hakkında İtham altındadır. Bundan önce ise itham altında değildir. Çünkü, o vakte kadar ancak birisi ile ilişki kurmakta idi.

Bu hususta Kefelilerin, yani es-Sevrî, Ebû Hanife ve arkadaşlarının görü­şü ise şöyledir: İki cariyesinden birisi ile ilişki kuracak olursa, diğeri ile iliş­ki kuramaz. Eğer birincisini satar, yahut evlendirecek olursa, sonra tekrar ona döndüğü takdirde, öbüründen uzak durur.

Bununla birlikte, yanındaki cariyenin kızkardeşi boşanmak yahut vefat do­layısıyla iddet bekleme süresi içerisinde olduğu sürece, mülkiyeti altındaki ile İlişki kurabilir, İddetinin bitmesinden sonra ise, ilişki kurmakta olduğu ca­riye ile, ilişki kurma hakkını başkasına vermediği sürece ilişki kuramaz. Bu anlamda bir görüş Ali (r.aVdan da rivayet edilmiştir, (Görüşlerinin gerekçe­si olmak üzere) derler ki: Çünkü baştan beri o cariye ile ilişki kurmayı en­gelleyen mülkiyet halen mevcuttur. O halde, o ikinci cariyenin ona tekrar dön­mesi İle mülkiyetinde kalması arasında bir fark yoktur.

Malik’in bu konudaki görüşü güzeldir. Çünkü bu halihazırda sahili olan bir haram kılmadır. Ayrıca bu noktada işin sonunu nazarı itibara almayı gerek­tiren bir durum yoktur. O bakımdan satmak yahut evlendirmek suretiyle onun­la ilişki kurmayı kendisine haram kılması yeterlidir. Böylelikle derhal o ca­riye ona haram olur. Azad hususunda görüş ayrılığı yoktur. Çünkü hiçbir şe­kilde azad ettiğinde tasarrufta bulunamaz. Kitabet yaptığı cariyeye gelince, kitabet bedelini ödemekten acze düşebilir ve sonunda tekrar onun mülkiye­tine geri dönebilir.

Eğer bir adamın yanında ilişki kurduğu bir cariye bulunuyorsa, sonra onun kızkardeşi ile evlenecek olursa, bu hususta Maliki mezhebinde nikâ­ha dair üç görüş vardır. Bu görüşlerin üçüncüsü, Müdevvene’deki şu görüş­tür: nikâh akdi gerçekleştiği takdirde her ikisinden de uzak tutulur. Onlar­dan birisini kendisine haram kılıncaya kadar bu böyle devam eder. Bunun­la birlikte böyle bir nikâh da mekruhtur. Zira bur ilişkinin caiz olmadığı bir husus üzerinde yapılan bir akiddir. İşte bu da -Şafiî’den daha önce nakledil­diği gibi- mülkiyetin nikâha mani olmadığını gösteren bir delildir. Yine biz­zat bu hususta bir başka görüş daha vardır: Böyle bir nikâh akdi gerçekleş­mez. Evzaînin konu ile ilgili görüşünün anlamı budur. Eşheb ise, KitabU’l-îstibrâ’âa. şöyle demektedir: Birisi hakkında yapılan nikâh akdi, mülkiyeti al­tında bulunan cariye ile ilişki kurmayı haram kılar. [323]

20- Rıcî Talâk İle Boşadığı Kadının Kız Kardeşini ve Yakınlarını nikahlamanın Hükmü:

İlim adamlan icma ile şunu kabul etmişlerdir: Koca, hanımını ricat imkâ­nına sahip olduğu bir şekilde boşayacak olursa, boşadığı kadının iddetî so­na erinceye kadar, o hanımının kız kardeşini, yahut onun dışında dört kadı­nı nikâhlayamaz.

Ancak, ricat yapma imkânı bulunmayan bir şekilde kadını boşamış oldu­ğu takdirde, farklı görüşleri vardır. Bir kesim der ki: Boşadığı kadının idde-tî sona ermedikçe o hanımın kızkardeşîni de, dördüncü bir hanımı da nikâh-layamaz. Bu görüş Hz. AH ve Zeyd b. Sabifden rivayet edilmiştir. Mücahid, Ata b. Ebi Rabah, Nehaî, Süfyan-ı Sevrî3 Ahmed b. Hanbel ve Rey ashabının görüşü de budur.

Bir diğer kesim ise şöyle demektedir: Bu şekildeki hanımının kızkardeşi-ni de nikahlayabilir, onun dışında dördüncü bir hanım da nikahlayabilir. Bu görüş, Ata’dan da rivayet edilmiştir. Bu ondan gelen iki rivayetten daha sağ­lam olanıdır. Bu görüş aynı şekilde Zeyd b, Sabifden de rivayet edilmiştir. Said b, el-Müseyyeb, el-Hasen, Kasım, Urve b. ez-Zübeyr, İbn Ebi Leyla, Şa­fiî, Ebû Sevr ve Ebû Ubeyd de bu görüştedir. İbnü’1-Münz.ir der ki: Zanne­derim Malik’in de görüşü budur. Biz de bu görüşteyiz. [324]

21- Geçmiş Olanın istisna Edilmesi:

Yüce Allah’ın: “Ancak geçmiş olan müstesna” buyruğunun ifade ettiği an­lamın, daha önce geçen: “Babalarınızın nikahladığı kadınları nikahlama­yın. Ancak geçmiş olan müstesna” buyruğundaki anlam gibi olması muhte­mel olduğu gibi, bunun fazladan bir manaya gelme ihtimali de vardır. O da geçmiş olanın caiz olduğu ve cahiliye döneminde görülegelen kardeşlerle bi-rarada evli bulunmanın, o dönemde sahih bir nikâh olmakla birlikte İslâm-da da bu durumun cereyan etmesi halinde, iki kardeşten birisini seçmek ara­sında muhayyer bırakılacağı hususudur. Mâlik ve Şafiî de böyle demiştir.

Bu hususta kâfirlerin yapmış oldukları akidlerin, îslamın öngördüğü ve şe­riatın gerektirdiği şekilde olmasına bakılmaz. Bu iki kızkardeşi tek bir akid­de bir arada almış olması ile, bunları ayrı ayrı akidlerde almış olması arasın­da da fark yoktur. Ebû Hanife ise, iki kızkardeşi tek bir akidde nikahlamış ise, her ikisinin de nikâhının batıl olduğu görüşündedir.

Hişam b. Abdullah, Muhammed b. el-Hasen’den şöyle dediğini rivayet ed­er: Cahiliye dönemi insanları, iki tanesi müstesna, bu âyet-i kerimede zikre­dilen bütün muharrematı biliyorlardı. Bu iki muharremattan birisi babanın ha­nımı, diğeri ise iki kızkardeşi bir arada bulundurmaktı.

Nitekim yüce Allah: “Babalarınızın nikahladığı kadınları nikahlamayın. Ancak geçmiş olan müstesna diye buyurmuştur.

Yine : “îki kızkardeşi birlikte almanız da (size haram kılındı). Ancak geç­miş olan müstesna” diye buyurmuştur.

Fakat, diğer haram kılınanlar hakkında ise; “ancak geçmiş olan müstesna” ibaresini tekrarlamarnıştır.

Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [325]

  1. Evli kadınlar da (size haram kılındı). Sahib olduğunuz cariyeler müstesna. (Bunlar) Allah’ın size yazdıklarıdır. Geriye kalanları ise -iffetinizi koruyup zinaya sapmaksızm- mallarınızla (nikâh yolunu) aramanız size helâl kılındı. O halde onlardan hangisi ile faydalandı iseniz, ondan dolayı onlara tayin edildiği şekil­de mehirlerini veriniz. Miktarını tayin ettikten sonra da, gönül hoşluğu İle uzlaştığınız şey hakkında size bir vebal yoktur. Şüphesiz Allah, hakkıyla bilendir, Hakimdir.

Bu buyruğa dair açıkla malan mızı onciört başlık halinde sunacağız:

  1. Evli (Muhsan) Kadınlar:

Yüce Allah’ın: “Evli kadınlar da” buyruğu, daha önce geçen ve evlenil-meleri haram kılınmış olan kadınlara atfedil mistir. Muhsan olmak, korunmak, kendisini himaye etmek demektir. İçinde korunulduğundan dolayı kaleye “hısn” adının verilmesi de buradan gelmektedir.

Yüce Allah’ın:: Ve Biz ona sizin fayda­nıza savaşlarınızda sizi korusun diye giyecek yapmak sanatını öğrettik” (el-Enbiya, 21/80) buyruğundaki “korumak” anlamını ifade eden kelime de bu kökten gelmektedir. Ata “hisan” denilmesi de burdan gelmektedir. Çünkü at, sahibini helak olmaktan korumaktadır. el-Hasan ise, kendisim helâktan ko­ruduğundan dolayı iffetini koruyan kadına denir demiştir Nitekim şair Has­san b. Sabit de, Hz. Âişe (r.anha) hakkında şöyle demiştir:

“İffetini koruyandır. Oldukça vakarlıdır.

En ufak bir şüphe dolayısıyla itham olunmaz asla.

Ve o, her zaman için birşeyden haberleri olmayanların etinin tadına bakmaz, {Kimsenin gıybetini yapmaz).”

Mastarı ise “eİ-hasâne” diye gelir. Htsn (kale) kelimesi de “ilm” kelimesi gibi (aynı vezinde) dir,

Muhsanât’tan burada kasıt, kocası bulunan kadınlardır. Muhsan kadın de­nilince, evli kadın anlaşılır. Muhsin kadın, ise, hür kadın anlamındadır. Yü­ce Allah’ın: “Mü’minlerden muhsan (.hür ve iffetli) kadınlarla sizden önce kendilerine Kitap verilenlerden muhsan kadınların…” (el-Maide, 5/5) buy-ruğundakî “muhsan” kelimeleri bu kabildendir. Muhsin kadın, iffettli kadın demektir. Nitekim yüce Allah: “Gizli dost edinmeyen muhsan kadınlar” (en-Nisa, 4/25) diye buyurduğu gibi, burada da: “İffetini koruyup (muh­san erkekler) zinaya sapmaksızın…” diye buyurmaktadır. Buna göre muh-sana, mutaine ve hasan kelimeleri, iffetli kadın, yani fısktan uzak duran, ken­disini koruyan kadın demektir. Hür olmak da kadını, kölelerin yaptığı, işle­diği İşlerden alıkoyar, engeller. Yüce Allah’ın: “Muhsan kadınlara iftirada bulunan kimseler…” (en-Nûr, 24/4) buyruğunda “muhsan kadınlardan ka­sıt hür kadınlardır.

Cahiliye döneminde cariyelerin zina etmeleri bir örftü. Nitekim Utbe kızı Hind, Peygamber (sav)’a beyât ettiği sırada; “Hiç hür kadın zina eder mi?” di­ye sormuştu. [326] Koca aynı zamanda hanımının bir başkasıyla evlenmesini en­gellemektedir (Evli kadına “muhsan” denilmesi bundandır,) Buna göre “Hâ, Sâd ve Nûn” harflerinin oluşturduğu kelimenin anlamı, açıkladığımız gibi, alı­koymak, engellemektir. İhsan kelimesi İslâm hakkında da kullanılır. Çünkü İslâm da koruyucu ve engelleyicidir. Ancak bu anlamda Kitapta vârid olma­mıştır. Fakat sünnette vârid olmuştur. Peygamber (sav)’ın şu hadis-i şerif bu kabildendir: İman, habersizce, suikast yoluyla öldürmenin bağıdır (engelidir).” [327] Şair el-Hüzelînin şu beyiti de bu kabildendir:

“Ey Mâlik’in anası, artık şimdi durum evdeki gibi değildir.

Fakat boyunları zincirler (yükümlülükler) çevrelemiş bulunmaktadır.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Haydi gel konuşalım, dedi. Olmaz, dedim. Allah da, İslâm da aenin bu halini kabul etmez.”

Suhaym’in şu mısraındakî ifade de bu türdendir: “Kişiyi engelleyici olarak, ağarmış saçları ve İslâm yeterlidir.”[328]

  1. Âyet-i Kerimenin Açıklanması île İlgili Görüşler:

Bu husus böylece anlaşıldıktan sonra, şunu belirtelim ki, âyet-i kerimenin tevili hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır.

İbn Abbas, Ebû Kılâbe, İbn Zeyd, Meklıûl, ez-Zührî ve Ebû Said el-Hud-rî der ki: Burada muhsan (evli) kadınlardan kasıt, özel olarak ve yalnızca ko­caları bulunan ve esir alınan kadınlardır. Yani bu kadınlar harp diyarından esir alınmak suretiyle kişinin mâlik oldukları dışında, haramdır. Esir olarak mülkiyete geçirilen kadınlar İse, payına düştükleri kimseye -kocaları bulun­sa dahi- helâldir. Bu aynı zamanda Şafiî’nin: Esirlik, nikâhın hükmünü kal­dırır şeklindeki görüşünü de ifade eder. îbn Vehb ve İbn Abdilhakem de böy­le demiş, bunu Mâlikten de rivayet etmişlerdir. Eşheb de bu görüştedir. Bu­na da Müslim’in Sahih’inde rivayet ettiği, Ebû Said el-Hudrî yoluyla gelen şu hadis-i şerif delalet etmektedir: Rasulullah (sav), Huneyn günü Evtas’a bir ordu gönderdi. Bu ordu düşman île karşılaştı, onunla savaştılar. Düşmana ga­lip gelip kadınlarını, çocuklannı esir aldılar. Peygamber (sav)’ın ashabından bazıları, müşrik kocaları dolayısıyla onlarla ilişki kurmaktan çekindiler. Bu­nun üzerine yüce Allah bu hususta: “Evli kadınlar da (size haram kılındı). Sahip olduğunuz cariyeler müstesna” buyruğunu indirdi. Yani bu kadınlar iddetleri sona erdikleri takdirde, size helâldirler,”[329]

İşte bu âyet-i kerime Peygamber (sav)’ın ashabının, kocalan bulunan esir alınmış kadınlarla ilişki kurmaktan çekinmeleri sebebiyle nazil olduğu hu­susunda sahih ve sarili bir nastır. Yüce Allah, onların bu çekinmelerine ce­vap olmak üzere; “Sahip olduğunuz cariyeler müstesna” buyruğunu indir­miştir. Mâlik, Ebû Hanife ve arkadaşları, Şafiî, Alımed ve tshak ile Ebû Sevr de bu görüştedir. Yüce Allah’ın izniyle sahih olan da budur.

Ancak fukahâ böyle bir cariyenin ne i!e istibra edileceği hususunda fark­lı görüşlere sahiptir. el-Hasen der ki: Rasulullah (savVın ashabı, esir aldık­ları cariyeyi bir defa ay hali olmakla istibra ediyorlardı.

Yine Ebû Said el-Hudrî yoluyla, Evtaslıl ardan alman kadın esirler hakkın­da şöyle dediği rivayet edilmektedir: “Hamile esir kadın ile doğum yapınca­ya, hamile olmıyan esir bir kadın ile de ay hali oluncaya kadar ilişki kurul­maz.” [330]

Görüldüğü gibi burada, önceki kocanın firaşı (yani onunla birlikte oluşu nikâhO’nın herhangi bir etkisi kabul edilmemiştir… “Esir alınan kadın mülki­yet altındadır.” Fakat o bir zevce idi ve nikâhı ortadan kalktı. O bakımdan cariyeler gibi iddet yapmalıdır denilemez.

Nitekim el-Hasen b. Salih’ten şöyle dediği nabledilmiştir: Böyle bir cari­ye kadının, eğer dar-ı harpte kocası var ise iddeti iki aydır. Şu kadar varki, ilim adamlarının tamamı bu şekilde kocası bulunan esir kadının da, kocası bulunmayan esir kadının da, istibralarmın aynı şekilde ve bir defa ay hali ol­makla gerçekleşeceği görüşündedirler. Mâlik’in mezhebinde meşhur olan gö­rüşe göre de kan-kocanın bir arada esir alınmaları ile, ayn ayrı esir alınma­ları arasında bir fark yoktur. İbn Bukeyr’in ondan rivayetine göre, eğer ka-rı-koca birlikte esir alınır ve kocası hayatta bırakılırsa, nikâhları üzere devam ederler Burada Mâlik’in bu rivayetteki görüşüne göre, kocasının bırakılma­sı, mâlik olduğu şeylerin de bırakılması demektir. Çünkü artık onun bîr ah­di olmuştur. Hanımı da mâlik olduğu şeyler arasındadır. Dolayısıyla birbir­lerinden ayrılmazlar. Bu Ebû Hanite’nin ve es-Sevrî’nin de görüşüdür, İbnü’l-Kasını da bu görüşte olup, aynca bunu Mâlik’ten rivayet etmiştir.

Sahih olan îse, zikrettiğimiz gerekçe dolayısıyla birinci görüştür. Diğer ta­raftan yüce Allah da: “Sahip olduğunuz cariyeler müstesna” diye buyurmak­tadır. Böylelikle yüce Allah, sağ elin sahip oluşuna (.mâlik olmaya) durumu bağlamakta ve bunu etkin sebep olarak ortaya koymaktadır. Böylelikle hem umum açısından, hem de gerekçelendirmek (talîl) açısından hüküm ona ta­alluk etmektedir. Bundan tek istisna delil ile tahsis edilendir.

Âyet-i kerime ile ilgili olarak Abdullah b. Mes’ud, Said b. el-Müseyyeb, el-Hasen b. Ebri-Hasen, Ubey b- Ka’ab, Câbir b. Abdullah ve İkrime’nin riva­yetine göre, İbn Abbas’ın ifade ettiği ikinci bir görüş daha vardır. Bu görü­şe göre âyet-i kerimede kastedilenler, kocaları bulunan kadınlardır. Yani bu kadınlarla evlenmek haramdır. Şu kadar var ki, kocanın, kocası bulunan bir cariye satın alması bundan müstesnadır, Çünkü böyle bir cariyeyi satmak, onu boşamak demektir. Yine onu sadaka olarak vermek, onu boşamaktır. Miras alınması da onu boşamaktır. Kocanın onu boşaması da onun boş anma sidir.

İbn Mes’ud der ki: Kocası bulunduğu halde cariye satılacak olursa, müş­teri, o cariye ile ilişki kurmakta daha bir hak sahibidir. Aynı şekilde esir alı­nan kadının durumu da böyledir.

Bütün bu hususlar, cariye ile kocasının birbirlerinden ayrılmalarını gerek­tiren sebeplerdir. Bu kanaatin sahipleri derler ki; Durum böyle olduğuna göre cariyenin satışının da onu boşamak gibi olması kaçınılmaz bir şeydir. Çün­kü, bütün müslümanların icmaı ile kabul ettikleri şu ki, aynı anda bir kadı­nın ferci iki kişiye birlikte helâl olamaz.

Derim ki: Ancak bu görücü Berîre ile ilgili hadisi şerif reddetmektedir. [331] Çünkü Aişe (r.anha) Berîre’yi satın almış ve onu azad etmiştir. Daha sonra Peygamber (sav)r onu, kocası olduğu halde muhayyer bırakmıştır.

Berîre’nin Hz. Aişe’nin onu satın alıp arkasından azad etmesinden sonra da kocası Muğîs’in nikâhı altında iken muhayyer bırakılmış olduğu üzerin­de icrna etmiş olmaları, cariyenin satışının onun boşanması demek olmadı­ğının delilidir. Rey ehli olsun, Hadis ehli olsun, değişik bölgelerin rukaha-sının topluluğu bu görüştedir. Bunlar, aynı şekilde, bu durumdaki cariyeye talâk verilmesi dışında herhangi bir yolla boşanmasının sözkonusu olmaya­cağını kabul etmişlerdir.

Bazıları yüce Allah’ın; “Sahip olduğunuz cariyeler müstesna” buyruğu­nun genel olduğunu ve bunun savaş esiri kadınlara kıyasen böyle olduğu­nu delil göstermişlerdir. Şu kadar varki bizim sözünü ettiğimiz Berîre ile il­gili hadis-i şerif, bunu tahsis etmekte ve bu kanaati reddetmekte; böyle bir hükmün Ebû Said el-Hudrî hadisine göre savaşta alınan esirlere has olduğu-nu ortaya koymaktadır. Yüce Allah’ın izniyle doğru ve gerçek olan da budur.

Âyet-1 kerime ile ilgili olarak üçüncü bir görüş daha vardır. es-Sevrî, Mücalıid’den, o, İbrahim’den, o da İbn Mes’ud’dan yüce Allah’ın: “Evli kadın­lar da (size haram kılındı). Sahip olduğunuz cariyeler müstesna” buyruğu hakkında dedi ki: Maksat, müslumanlardan olsun, müşriklerden olsun, ko­caları bulunan kadınlardır.,. Ati b. Ebi Talib de dedi ki: Maksat müşriklerden kocaları bulunan kadınlardır.

el-Mu vatta’da Said b. el-Müseyyeb’den: “Evli kadınlar da” buyruğunda kas­tedilenler, kocaları bulunan kadınlardır. Bu da yüce Allah’ın zinayı haram kıl­dığı anlamına gelir. [332]

Bir kesim de şöyle demektedir: Bu âyeti kerimede muhsan kadınlardan ka­sıt, iffetli kadınlardır. Yani bütün kadınlar haramdır. Allah, ister kocası bulun­sun, ister kocası bulunmasın bütün kadınlara “muhsan” adını vermiştir. Çün­kü şer’î hükümler özleri itibariyle bunun böyle olmasını gerektirmektedir.

“Sahip olduğunuz cariyeler müstesna” buyruğu, ister nikâh yoluyla, isterse de satın almak yoluyla sahip olduğunuz kadınlar demektir. Bu, Ebûl-Âliye, Abide es-Selmanî, Tavus, Said b. Cübeyr ve Atanın görüşüdür. Ayrı­ca Abîde bunu, Hz. Ömer’den de rivayet etmiştir. Böylelikle bunlar nikâhı da sahip olunan şeyler kapsamına sokmuşlardır. Bunlara göre yüce Allah’ın: “Sa­hip olduğunuz cariyeler müstesna” buyruğunun anlamı şöyle olur: Yani ni­kâhlarına sahip olduğunuz ve satın almak sureliyle de kendilerine mâlik ol­duğunuz cariyeler müstesnadır. Böylelikle, sanki nikâh altındaki kadınlar da, mâlik oldukları cariyeler de kişinin sağ elinin mâlik oldukları kimseler gibi­dirler. Bunların dışında kalanlar ise zina otur. Bu da güzel bir açıklamadır

İbn Abbâs der ki: “Evli kadınlar (muhsanâtrdan kasıt, müslümanlardan olsun, Kitab ehlinden olsun, iffetli kadınlar demektir. İbn Atiyye der ki: Bu açıklamaya göre, âyet-i kerimenin anlamı, zinanın haram kılınışına raci olur.

Taberî, isnadını kaydederek, bir kişinin Said b. Cübeyr’e şöyle dediğini nak­letmektedir: îbn Abbas’a bu âyet-i kerime hakkında soru sorulduğunda, bu âyet-i kerimeye dair herhangi bir şey söylemediğini görmedin mi. Said de­di ki: İbn Abbas bunu bilmiyordu. Yine Mücahid’den şöyle dediğini senediy­le nakletmektedir: Bana bu âyeti kimin tefsir edebileceğini bir bilsem, hiç şüp­hesiz develerin sırtında uzun yolculuklar yapar yine ona giderdim. Bu da yü­ce Allah’ın: “Evli kadınlar… Hakimdir” âyetidir. İbn Atiyye der ki: Bunun­la birlikte ben bu sözün İbn Abbas’a nasıl nisbet edildiğini de bilmiyorum, Mücahid’İn böyle bir sözü nasıl söylemiş olduğunu da bilmiyorum. [333]

  1. Allah’ın Yazdıkları:

Yüce Allah’ın: (Bunlar) Allah’ın size yazdıklarıdır” buy­ruğu tekid edici mastar olarak nasbedil mistir. Yani bu kadınlar sizin için Al­lah’tan size bir farz yazılarak haram kılınmıştır.

Buna göre: “Size haram kılındı* buyruğu, Allah size onların haram olduk­larını yazdı demektir. ez-Zeccac ile Kûfeliler derler ki: Bu buyruk, iğrâ oldu­ğu için nasbedilmiştir. Yani Allah’ın üzerinize yazdığına bağlı kalınız- Yahut Allah’ın yazdıklarına dikkat ve riâyet ediniz. Ancak, Abu’l-AH’nin naklettiği­ne göre böyle bir görüş su götürür, Çünkü iğra’da mansub olan ismin, iğrâ harfinden önce zikredilmesi caiz değildir. O bakımdan: “Zeyd’e dikkat et, Zeyd’i gözünden kaçırma” anlamında: denilemez.

Bunun yerine Zeyd’e dikkat et, Amr’ın gözünden kaçırma! denilir. Ebû’l-Ali’nin burada söylediği, ismin; “” ile mansub ol­duğunun kabul edilmesi halinde doğrudur. Ancak fiilin hazfedilmiş olduğu takdirine göre, böyle söylemek caizdir.

Ayrıca “Bu Allah’ın yazdığı ve farz kıldığıdır” anlamında olmak üzere merfu olması da caizdir.

Ebû Hayve ve Muhammed b. es-Semeyka’: “Allah üzerini­ze yazdı” anlamında, yüce Allah’a isnad edilen mazi fiil olarak okumuşlardır. Anlamı da; Allah size zikretmiş olduğu haram kılma hükümlerini yazmış bu­lunuyor.

Abîde es-Selmanî ve başkaları der ki: Yüce Allah’ın: “Allah’ın size yazdık­larıdır*’ buyruğu Kur’ân-ı Kerimde sabit olan: “İkişer, üçer ve dörder nikah­layınız” buyruğuna işarettir. Ancak bu u£ak bir İhtimaldir. Daha zahir olan ise: “Allah’ın size yazdıklarıdır” buyruğunun, insanlar ile Arapların yaptıkla­rı arasında engel teşkil eden haram kılmaya işaret olduğudur. [334]

  1. Âyet ile Haram Kılananlar ve Ayrıca Hadis-i Şerifte de Haram Kılındıkları Bildirilenler:

Yüce Allah’ın: Geriye kalanları ise… size helâl kılın­dı” buyruğunu Hamza, el-Kisaî ve Hafs rivayetinde Asım, Size he­lâl kılındı şeklinde daha önce geçen!”Size haram kılındı” buy­ruğuna paralel olarak okumuşlardır. Diğerleri ise, Yüce Allah’ın: “Allah’ın si­ze yazdıkları” buyruğuna uygun olarak üstün diye okumuşlardır.

Bu âyet-i kerime, kadınlardan sözü geçenlerin dışında kalanların haram kılınmamasını gerektirmektedir. Oysa durum böyle değildir.

Çünkü yüce Allah, Peygamberi (sav) aracılığı ile âyet-i kerimede zikretme­diği kadınları da haram kılmıştır ve onun vasıtasıyla haram kıldıkları da bun­lara ilave edilir. Zaten yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Peygamber size ne­yi verdiyse onu alın ve neyi yasak ettiyse (ondan) sakıttın.” (el-Haşr, 59/7)

Müslim ve başkaları da, Ebû Hureyre (ramdan Rasûlullah (sav)’ın şöyle bu­yurduğunu rivayet etmektedir: “Kadın halası ile de bir arada nikâh altında bu­lundurulmaz, yine bir kadın teyzesi ile de bir arada nikâh altında bulundu­rulmaz.” [335]

İbn Şihab der ki: a Kadının babasının teyzesini de, babasının halasını da aynı durumda görüyoruz.” Şöyle de denilmiştir: Kadının halası ve teyzesi ile birlikte nikâhlanmasımn haram oluşu, bizzat âyet-i kerimeden anlaşılmakta­dır. Çünkü yüce Allah, İki kızkardeşi bir nikâh altında tutmayı haram kılmış­tır. Kadının halası ile birlikte nikâh altında bulundurulması ise, iki kızkardeşin nikâh altında bulundurulması demektir Veya teyze bizzat anne makamın­da, hala da baba makamında olduğundan dolayı (âyet-i kerime ile yasaklan­mıştır).

Ancak sahih olan birinci görüştür. Çünkü, esasen Kitab ve sünnet de ay­nı şeydir. O bakımdan yüce Allah sanki şöyle buyurmuştun Kitabda sözünü ettiğimiz kadınlar ile, Muhammed (sav)’ın dili üzere açıklayarak beyanı ta­ma mladıklanmın dışında kalanları size helâl kıldım.

İbn Şihab’ın: “Babasının teyzesini de, babasının halasını da bu seviyede görüyoruz” şeklindeki sözüne gelince, o, bu görüşe şundan dolayı varmış­tır: hadis-i şerifteki teyze ve hala terimlerini umuma hamletmiştir ve böyle­likle , bunları da bu kapsama sokmuştur. Çünkü hala (amme), kişinin baba­sı ile iki aslında yahut onlardan birisinde ortak olan her dişinin adıdır. Tey­ze de, (anne cihetinden) böyledir Nitekim bunu açıklamıştık.

Ebû Davud’un Musannef(Sünne)’i ile diğer hadis kitablannda Ebû Hurey-re’nin şöyle dediği rivayet edilmektedir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: “Kadın halası üzerine nikahlanmaz. Hala da kardeşinin kızı üzerine nikahlanmaz. Yi­ne kadın teyzesi üzerine, teyze de, kardeşinin kızı üzerine nikahlanmaz. (Ara­larından) büyük kadın küçük kadın üzerine, küçük kadın da büyüğü üzeri­ne nikahlanmaz.[336]

Yine Ebû Davud, İbn Abbas’tan, o da Peygamber (sav)’den rivayet ettiği­ne göre, Hz. Peygamber, hala ile teyzenin bir arada nikâh altında tutulma­sını da mekruh görmüştür. İki hala ile iki teyzenin de bir arada nikâh altın­da tutulmasını mekruh görmüştür.[337]

Buradaki “aynı nikâh altında tutmaz” anlamında fadesi, “ayn” har­finin merfu okunuşu ile rivayet edilmiştir ki, bu da meşruiyete dair bir ha­ber vermektir. O halde bu, böyle bir şeyin nelıyedildiği anlamım ifade ed­er. Bu hadis-i şerif gereğince sözü geçenlerin, aynı anda nikâh altında tutul­masının haram kılınışı hususunda gereğince amel olunacağı icma ile kabul edilmiştir,

Ancak Hariciler, iki kızkardeş ile, bir kadının halası ve teyzesi ile birlikte aynı nikâh altında tutulmasını caiz kabul ederler. Şu kadar var ki, onlann mu­halefetine itibar edilmez. Çünkü Hariciler, dinden sıyrılıp çıkmış ve ondan uzak düşmüşlerdir. Zira Hariciler, sabit sünnete muhalefet etmişlerdir.

Hz. Peygamber’in: “İki hala ve iki teyze bir arada nikâh altında tutulmaz” buyruğuna gelince; bunun anlaşılması, kimi ilim ehlince, içinden çıkılmaz bîr hal almış ve bunun anlamı hakkında hayrete düşmüşlerdir. Böylelikle bu il­im adamları bunu, oldukça uzak bir ihtimale veya caiz olmayan bir mana­ya yorumlamış ve şöyle demişlerdir: İki haladan kasıt mecazi bir manadır. Ya­ni hâla ile onun kardeşinin kızı demektir. O bakımdan her ikisine de iki ha­la denilmiştir. Nitekim, Hz. Ebûbekir ile Hz. Ömer’in uygulamalarına “Sün-netü’l-Umerayn” denilmesi de böyledir. Bu açıklamayı yapan, iki teyze ile il­gili olarak da aynı şeyi söylemektedir.

Ancak en-Nehhas şöyle demektedir; Bu, nerdeyse benleri işitilmedik, ol­dukça zoriama bir açıklamadır. Yine bu açıklamada, zorlamayla beraber, fay­dasız yere sözün tekrar edilmesi de vardır. Zira bunun manası, hala ile kar­deşinin oğlunun bir arada nikanlanmayacağı olduğuna, iki hala ile de hala ve onun kardeşinin kızı kastedildiğine göre, o takdirde bu ifadelerde gerek-siz ve anlamsız bir tekrar var, demektir. Eğer durum bu ilim adamının dedi­ği gibi olsaydı, o takdirde “(Beyne: Arasında”, kelimesi ilavesiyle “ve teyze ara­sında” demesi gerekirdi. Oysa hadis böyle değildir. Çünkü hadis: “Hala ile teyzenin birarada nikâh altında tutulmasını yasakladı” şeklindedir. Hadisin lafzına göre; birisi diğerinin halası, diğeri ise ötekinin teyzesi olan iki kadı­nın aynı nikâh altında tutulmaması şeklindedir.

en-Nehhas der ki: İşte bu, doğru ve anlaşılır bir mana ifade eder. Şöyle-ki, bir adam ve onun oğlu, bir kadın ve kızı ite evlenirler. Yani adam kızı ile evlenir, oğul İse anne ile evlenir. Bunların herbirisinin bu hanımlarından bi­rer kızları olur. Bu durumda babanın kızı, oğlunun kızının halasıdır. Oğlun kızı ise babanın kızının teyzesidir. İki teyzeyi bir arada nikâh altında tutma­ya gelince, bu da her birisinin hanımının ötekisinin teyzesi olmasını gerek­tirir. Bu da bir kimsenin, bir adamın kızı ile evlenmesi, diğerinin de öteki­nin kızı ile evlenmesi şeklinde olur. Bunların her birisinin bir kız çocuğu do­ğar ve bunların herbirisinin kızı ötekinin teyzesi olur İki halanın bir arada nikâh altında tutulmasına gelince, bu da her birisi diğerinin halası olan iki kadını aynı nikâh alünda tutmamayı gerektirmektedir Bu da şöyle olur: Bir kimse bir diğerinin annesiyle evlenir, o da onun annesi ile evlenir. Bunlar­dan herbirisinin bir kızı olursa, bunların herbirinin kızı ötekinin halası olur. İşte bunlar, yüce Allah’ın, Rasûlü Muhammed (sav)’ın aracılığı ile Kurân-ı Ke­rimde sözü edilmeyen kimselerle evlenmeyi haram kıldığı kimselerdir. [338]

5- Bir Arada Nikâh Altında Tutulmaları Haram Olan Kadınlar:

Bu hususu bu şekilde açıkladıktan sonra şunu belirtelim ki, ilim adamla­rı bir arada nikâh altında tutulmaları haram olan kadınlar ile ilgili olarak gü­zel bir kaide tesbit etmişlerdir. Mu’temir b. Süleyman, Fudayl b. Meysere’den, o, Ebû Cerir’den, o da Şa’biden şöyle dediğini rivayet etmektedir: İki kadın dan birisi, erkek kabul edilecek olursa, eğer o erkeğin o kadınla evlenmesi caiz olmuyorsa, bu ikisinin aynı nikâh altında tutulmaları batıldır. Ben ona (Ebû Cerir, Şa’bi’ye) : Bunu kimden öğrendin? diye sorunca şöyle dedi: Bu­nu Rasûlullah (sav)3m ashabından öğrendim.

Süfyan es-Sevrî der ki; Bize göre bunun açıklaması, bu tür akrabalıkların neseb yoluyla akrabalar olmaları ile ilgilidir. Yoksa bu, bir kadının başka bir kocadan olma üvey kızı ile birlikte dilediği takdirde, onları bir nikâh altın­da bulundurması seviyesinde değildir.

Ebû Ömer der ki: Bu ise, Mâlik, Şafiî, Ebû Hanife ve Evzaî’nin mezhebi­ne göre böyledir. Hadis ehlinden olsun, diğerlerinden olsun, çeşitli bölge­lerin diğer fukahası da bildiğim kadarıyla bu asıl kaide hakkında farklı ka­naate sahip değillerdir. Seleften kimisi, kocanın başka kadından olma kızı ile bir kadını (yani o kızın üvey annesini) aynı nikâh altında tutmasını mekruh görmüştür. Buna sebep ise onlardan birisinin erkek olması halinde, diğeri­ne hela) olmayışıdır. Fakat ilim adamlarının kabul ettiği görüş, bunda bir mah­zur olmadığı ve bu konuda gözönünde bulundurulması gerekenin neseb ak­rabalığı olup, onun dışında kalan sıhrî akrabalığın bu hususta gözönünde bulundurulmayacağıdır.

Diğer taraftan bir takım haberlerde, sözü geçenlerin aynı nikâh altında bir arada bulundurulmalarının yasak kılınış gerekçesine de dikkat çekici ifade­ler varid olmuştur. Bu gerekçe (illet) ise, aynı nikâh altında bulundurmanın sebep teşkil edeceği yakın akrabalık bağlarının kesilmesidir. Bu ise, kuma­lar arasında görülen kıskançlık sebebiyle ortaya çıkan kin ve kötülüklerdir, îbn Abbas’ın şöyle dediği rivayet edilmektedir: Rasûlullah (sav), bir erke­ğin bir kadım halasının üzerine yahut teyzesinin üzerine almaşım yasakla­yarak şöyle buyurdu: “Sizler böyle birşey yapacak olursanız, o takdirde ak­rabalık bağlarınızı kesmiş olursunuz”. Bunu Ebû Muharnmed eİ-Asilî “Feva-id” adlı eserinde, îbn Abdi’l-Ber ve başkaları da zikretmiştir.[339]

Ebû Davud’un “el-Merasîl” adlı eserinde yer alan rivayetlerden birisi de şöyledir: Huseyn b. Talha dedi ki: Rasûlullah (sav) kadının akrabalık bağla­rının koparılması korkusuyla kızkardeşleri üzerine nikâhlanmastnı yasakla­dı. [340]

Seleften kimisi, bu illeti daha da ileriye götürüp genişleterek, kadının ya­kın herhangi bir akrabası ile birlikte aynı nikâh altında bulundurulmasını ka­bul etmemiştir. Bu akrabası İster amca kızı, ister hala kızı, ister dayı kızı, is­ter teyze olsun. Bu da İshak b. Talha ile İkrime, Katade ve tbn Ebi Necih yo­luyla gelen rivayette, Ata’dan nakledilmiştir. Ancak, İbn Cüreyc’in Ata’dan yap­tığı rivayete göre, bunda bir beis yoktur. Sahih olan da budur.

Hasan b. Hüseyn b. Ali, aynı gecede Muhammed b. Ali’nin kızı ile, Ömer b. AlTnin kızını nikahlayarak, iki amca kızını bir nikâh altında toplamıştır. Bu­nu Abdurrezzak zikretmektedir. İbn Uyeyne şunu da ilave eder: Böylece on­ların (akraba^ hanımları (ziyaret ya da tebrik için) bu ikisinden hangisinin ya­nma gideceklerini bilemez oldular. Mâlik ise, bunu mekruh görmekle birlik­te, ona göre böyle bir nikâh haram değildir.

ıbnü’l-Kasım’ın semâ’ yoluyla (işiterek) naklettiğine göre ise, Mâlik’e, iki amca kızı aynı nikâh altında toplanabilir mi diye sorulmuş, o da: Ben bunun haram olduğunu bilmiyorum, demiştir. Kendisine: Peki bunu mekruh görü­yor musun diye sorulunca, o da: Şüphesi2 bazı kimseler bundan sakınmak­tadırlar diye, cevap vermiştir.

İbnü’1-K.asım da der ki: Bu helâldir, bunda bir beis yoktur. İbnü’l-Münzir de der ki: Herhangi bir kimsenin böyle bir nikâhı batıl gördüğünü bilmiyo­rum. Bu şekilde akrabalar nikâh ile mubah kılınanlar arasında yer alırlar. Bun­lar Kitap, sünnet ve icma ile olsun, bu kapsamın dışında kalan kimseler de­ğillerdir. Aynı şekilde, iki hala kızı ile, iki teyze kızı arasında da durum böy­ledir. es-Süddî ise, yüce Allah’ın: “Geriye kalanları ise… size helâl kilindi” buyruğunu, yani fercin dışında kalan hususlarda nikâh demektir, diye açık­lamıştır. Bunun anlammın şu olduğu da söylenmiştin Yüce Allah sîze, mah­rem olanların dışında kalan diğer akrabalarınızı helâl kılmıştır. Katade’ye gö­re de: Bundan kasıt ise, özel olarak mülkiyet altında bulunan cariyelerdir, (Ya­ni cariyeleriniz bunun dışında olmak üzere size helâldir.)

  1. Nikâkda da îffeti Korumak Esastır:

Yüce Allah’ın: “Mallarınızla aramanız…” buyruğu hem evlenmeyi, hem satın almayı birlikte ifade eden bir sözdür. Burada (ol) -ki başına geldiği fi­ile mastar anlamını kazandırır- ( v)’den bedel nasb mahal ündedir, Hamza’nın kıraatine göre ise reff mahallinde olur. Bunun anlamının (ü^ ) yahut, (.&.) şek­linde olması da muhtemeldir. (Aramanız için veya aramanız suretiyle mana­larım verir). Bu durumda “lâm” yahut “be” hazf edilecek olursa, o takdirde kelime nasb mahallinde olur

“İffetinizi koruyup* anlamındaki kelime hal olmak üzere mansub’dur. Zi­nadan kendi iffetinizi koruyarak uzak kalmanız.,, anlamındadır.

“Zinaya sapmaksızın” zina etmeksizin demektir. Zinaya “sifâh” denilme­sinin sebebi, suyun dökülmesi ve akması anlamına gelen: Yden alınmış olmasından dolayıdır.

Peygamber (sav), bir düğün sırasında def seslerini işitince şöyle buyurmuş­tur: işte bu nikâhtır. Sifah (zina) da değildir. Giz­lice yapılan nikâh (fuhuş) da değildir.” [342]

Şöyle de denilmiştir: Yüce Allah’ın: “İffetinizi koruyup zinaya sapmak-sızın* buyruğunun iki anlama gelme İhtimali vardır Bunlardan birisi, açık­ladığımız mana. Bu da nikâh akdi ile iffetini korumaktır. Buna göre ifadenin takdiri şöyle olur: Sizler zina yoluyla değil, nikâh yoluyla mallarınızla evli­liğin menfaatlerini arayınız. O takdirde, bu âyet-i kerime umum ifade eder.

Bununla birlikte “iffetinizi koruyup” buyruğunda» iffeti korumak kadın­lara ait bir sıfattır, denilmesi ihtimali vardır. Bunun anlamı da şöyle olur: Ya­ni siz, o kadınlarla onların İffetli (muhsana) olmaları şartına bağlı olarak ev­leniniz, Fakat birinci şekil daha uygundur Çünkü, âyet-i kerimenin umumi anlamı ile anlaşılması mümkün olup, muktezasmı delil kabul etmek imkânı varsa, evlâ olan onu böylece anlamaktır, Diğer taraftan, ikinci anlamın muk-tezasına göre, zina yapan kadınlarla evlenmek helâl olmaz. Bu ise icma’a mu­haliftir. [343]

7- Mehir:

“Mallarınızla” buyruğunda yüce Allah, kadınları mallar karşılığında nıkâh-lamayı mubah kılmıştır. Bu ise, mal karşılığı olmaksızın nikâh yapıldığı tak­dirde, böyle bir nikâhla mübahlığm sözkonusu olmamasını gerektirmekte­dir. Çünkü bu çeşit bir nikâh, bu hususta kendisine bağlı olarak iznin veril­diği şart yerine getirilmeksizin yapılmıştır. Tıpkı şarap, domuz yahut da mülk edinilmesi sahih olmayan bir şeyi mehir olarak tayin edip nikâh akdi yapmaya kalkışmak gibi.

Ayrıca Ahmed’ln, azadlık da mehir olabilir, şeklindeki görüşü bununla red olunmaktadır. Çünkü böyle bir davranışta, herhangi bir malın teslim edilme­si sözkonusu değildir. Bunda yalnızca kendisine bir mal teslim edilmesi hak­kını kazanmaksızın cariye üzerindeki mülkiyetin ıskat edilmesi sözkonusu-dur. Mevlâmn, daha önce kendi nezdinde malik olduğu bir şey, ona intikal etmemiş, sadece sakıt olmuştur. Koca azad ettiği cariyesine bir şey teslim et­meyip, o eski cariyesinin de onun üzerinde herhangi bir şeyi hak etmesi söz­konusu olmamışsa koca bununla sadece mülkünü telef etmiş olur ve bu a£ad etmesi de mehir olmaz.

Bu emir, vücub gerektiren bir emirdir. Azadhğın (mehir olarak) verilme­si sahih birşey olamaz. Bu ise yüce Allah’ın: “Kadınlara mehirlerini veriniz” (en-Nisâ, 4/4) buyruğu ile birlikte gayet açıktır. Diğer taraftan yüce Allah’ın: “Bununla beraber gönül hoşluğu ile size onun bir kısmını bağışlarlarsa, onu da afiyetle yeyin”(en-Nisa, 4/4) buyruğunun ifade ettiği hususun azad etmek­te gerçekleşmesi imkânsızdır. O halde geriye raehrin mal olarak verilmesin­den başka bir şey kalmıyor. Çünkü yüce Allah; “Mallarınızla” diye buyur­maktadır.

Bu görüşü kabul edenler, mehrin miktarı hususunda farklı görüşlere sahip­tirler. Şafiî, yüce Allah’ın: “Mallarınızla” buyruğunun umum ifade ettiğini ile­ri sürerek, mehrin az olsun çok olsun caiz olacağını söylemiştir. Sahih olan görüş de budur.

Ayrıca bunu Uz, Peygamberin, kendisini bağışlayan (Peygamber Efendi­mize evlendirme yetkisini veren) kadın ile ilgili hadis-i şerifte: “Velev ki de­mirden bir yüzük olsun” [344] buyruğu ile şu hadis-i şerif bunu desteklemek­tedir: Hz. Peygamber: “Bekadan evlendiriniz” buyurdu ve bunu üç defa tek­rarladı. Ey Allahın Rasuiü, aralarında mehir ne olacak? diye sorulunca, şöy­le buyurdu: “Bir erak (misvak) çubuğu dahi olsa, akrabalarının üzerinde kar­şılıklı razı oldukları şeydir.”[345]

Ebu Said el-Hudrî dedi kî: Rasulullah (sav)’a, kadınlara verilecek mehir-ler hakkında sorduk da şöyle buyurdu: “Mehir, akrabalarının üzerinde anlaş­tıkları şeydir.” [346]

Hz. Cabir de, Rasulullalı (savVın şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: “Eğer bir adam, bir kadına avuçlarını dolduracak kadar yiyecek (buğday) ve­recek olursa, ona karşılık o kadın kendisine helal olur.” Bu iki hadisi de Da-rakulnî Sünen’inde rivayet etmiştir. [347]

Şafiî der ki: Herhangi bir şeye bir bedel olması yahut ücret olarak veril­mesi caiz olan her bir şey mehir olabilir Aynı zamanda bu, ilim ehlinin ço­ğunluğunun da görüşüdür. Medinelilerden olsun, diğer şehir halkından ol­sun, hadîs ehli topluluğunun da görüşü budur. Buniarın hepsi az olsun, çok olsun, mehri caiz görmüşlerdir. Aynı zamanda bu» Malik’in arkadaşı Abdul­lah b. Vehb’in görüşü olup, İbnü’l-Münzir ve başkalarının tercih ettiği görüş de budur.

Said b. el-Müseyyeb der ki: Kocası hanımına bir kamçı dahi mehir olarak verecek olursa, o kadın, o kamçı karşılığında ona helal olur. Said’in kendi­si de kızını Abdullah b. Vedaa’ya iki dirhem mehir ile nikahlamıştır. Rabia der ki: Bir dirhem karşılığında dahî nikâh caizdir. Ebu’z-Zinad da der ki: Kan-ko-carun akrabalarının karşılıklı razı oldukları miktardır. Malik der ki: Mehir, ya bir çeyrek dinardan, yahut da üç dirhemden -ölçek ile* daha aşağı olamaz. Mezhebimize mensup kimi ilim adamı, Malik’in bu görüşüne gerekçe olarak şunu göstermiştir: Nikah yoluyla kadının helai olmasına en çok benzeyen şey, (hırsızlıktan dolayı elin kesilmesidir). Çünkü kadının ferci de bir uzuvdur. El de bir uzuvdur. O bakımdan kadının ferci de belli miktarda bir mal karşılı­ğı ile mubah olur. Bu da ya dörttebir dinardır, yahut ölçek ile üç dirhemdir. İşte Malik burada ferci ele kıyasen bu hükme varmıştır.

Ebu Ömer der ki: Ancak Ebu Hanife bu kanaate ondan önce sahib olmuştur.

O da raehri, elin (hırsızlık dolayısıyla) kesilmesine kıyas etmiştir. Ona gö­re ise el, ancak ya altından bir dinar, yahut da keylî olarak on dirhem kar­şılığında kesilir. Ona göre bundan daha aşağı mehir olmaz. Arkadaşları ve mezhebine rnensub kimseler de bu kanaattedir. Mehrin asgarisi hususunda, değil de, elin kesilmesi hususunda onun hemşehrilerinin çoğunluğu bu gö­rüştedir. ed-Ûeraverdî de Malik’e, çeyrek dinardan daha aşağı mehir olmaz deyince, şöyle demiştir: Sen bu hususta Iraklıların yolunu izlemiş oluyorsun ey Abdullah’ın babası! Ebu Hanife ise, Cabir’in rivayet ettiği hadisi delil gös­termiştir. Buna göre Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur: “On dirhemden aşa­ğı mehir olmaz.” Bu hadisi de Dârakutnî rivayet etmiştir. [348] Şu kadar var ki, senedinde Mübeşşir b. Ubeyd vardır ki, metruk bir ravidin

Davud el-Evdî’den rivayet edildiğine göre, Davud, eş-Şa’bi’den, Şa’bi de Hz. Aliden şöyle dediğini rivayet etmektedir: Mehir on dirhemden aşağı ola­ma?. Ahmed b. Hanbel der ki; Ğıyas b. İbrahim, Davud el-Evdî’ye eş-Şa’bi’den o, Hz. Ali’den, on dirhemden aşağı mehir yoktur, ifadesini telkin etti. Böylelikle bu hadis oluverdi. [349]

en-Nahaî-dedi ki: Mehrin asgarisi kırk dirhemdir, Said b. Cübeyr elli dir­hemdir, İbn Şubrume, beş dirhemdir demektedir. Ayrıca bunu Dârakutnî, İbn Abbas’tan o da, Hz. Ali’den: Beş dirhemden daha aşağı mehir olmaz [350] di­ye de rivayet etmiştir.[351]

  1. Mehir Neyin Karşıhğtdtr:

Yüce Allah’ın: “O halde onlardan hangisi ile faydalandı iseniz, ondan dolay) onlara tayin edilen şekilde «nehirlerini verinin” buyruğunda: “Fa-yadalanmak”dan kasıt, burada, lezzet almaktır.

”EcirlerMen kasıt da (mealinde de gösterildiği gibi) mehirlerdir. Mehrin “ücret11 diye adlandırılış sebebi ise, bunun onlardan faydalanmanın karşılı­ğı olmasıdır Bu da mehre ücret denileceği hususunda açık bir nassdır.

Aynı zamanda bu, kadına sağlanan cinsel menfaati karşılığında mehrin ve­rildiğine delildir. Çünkü menfaatin karşılığı olan şeye ücret adı verilir. Bunun­la birlikte ilim adamları, nikâh yapıldığında akid konusunun ne olduğu hu­susunda farklı görüşlere sahiptir. Akid konusu kadının bedeni midir, yoksa cinsel menfeat midir, yoksa helâl oluşu mudur?

Bu hususta üç görüş vardır. Ancak kuvvetli olan görüş., üçünün de birlik­te kast edildiğidir. Çünkü yapılan akid, bütün bunları gerektirmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [352]

  1. Âyetten Kasıt Mehir midir, Mut’a Nikahı mıdır:

İlim adamları âyetin anlamı hususunda farklı görüşlere sahiptirler, el-Hasen, Mücahid ve başkalan der ki: Âyetin manası şudur: Kadınlardan sahih nikâh yoluyla cima’ suretiyle faydalanıp, lezzet aldığınız şeylere mukabil, siz de “onlara tayin edildiği şekilde mehirlerlnl veriniz” demektir,

Buna göre koca, hanımı ile bir defa dahi cima edecek olursa, eğer meh-rin miktarı tesbit edilmiş (müsammâ) ise, mehlr tümüyle vacib olur. Eğer tes-bit edilmemiş yani müsemma değil ise, mehr-i mislini ödemek icabeder.

Şayet nikâh iasid ise, iasid nikâh ile ilgili mehir hususunda Malik’den fark­lı rivayetler gelmiştir. Acaba bu durumda kadın, mehr-İ misle mi hak kaza­nır, yoksa sahih olarak tesbit edümiş bir mehir ise, mehr-i müsemmâ’ya mı hak kazanır? Bir seterinde: Mehr-i müsemmâ’ya hak kazanır demiştir. Mez­hebinden zahir olan (kuvvetli) görüş de budur. Çünkü, karşılıklı rıza ile tes­bit ettikleri şey, yakın olarak bilinen bir husustur. Mehr-i misil ise ictihad ile tesbit edilir. O bakımdan her ikisinin yakîn olarak bildiği şeye başvurmak ge­rekir. Zira şüpheye dayanarak mal hak edilmez. “Mehr-i misil” şeklindeki söz­lerinin izahı da şudur: Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur; “Herhangi bir ka­dın, eğer velisinin izni olmaksızın nikâhlanacak olsa, onun bu nikâhı batıl­dır. Şayet onunla zifafa girilirse o takdirde onun ferci helâl bilinmiş olması­nın karşılığında ona mehr-i misil vardır…”[353]

İbn Huveyzimendâd der ki: Âyet-i kerimenin mut’a nikâhının caiz oluşu şeklinde yorumlanması yerinde değildir, doğru olamaz. Çünkü Rasulullah (sav), mut’a nikâhını yasaklamış ve haram kılmıştır. Diğer taraftan yüce Al­lah da: “Onları velilerinin izniyle nikahlayın” (en-Nisa, 4/25) diye buyur­maktadır. Bilindiği gibi, velilerin izniyle yapılan nikâh şer’î bir nikâh olan ve bir veli ile iki şahidin huzurunda yapılan nikâhtır. Mut’a nikâhı İse böyle de­ğildir. Cumhur der ki: Bundan kasıt İslâmın ilk dönemlerinde uygulanan mut’a nikâhıdır. İbn Abbas, Ubey ve İbn Cübeyr ise, âyet-i kerimenin bu bölümü­nü şöylece okumuşlardır: O hal­de onlardan hangisi ile belli bir süreye kadar faydalandı İseniz, ondan do­layı onlara mehirlerini veriniz”. Ancak daha sonra Peygamber (sav), bu ni­kâhı yasaklamıştır. Said b. el-Müseyyeb der ki: Bunu miras ile ilgili âyet-i ke­rime nesh etmiştir. Çünkü mut’a da miras sözkonusu değildi. Aişe ile el-Kasim b. Muhammed ise der ki: Mut’anın haram kılmışı da, nesli olunuşu da Kur’ân-ı Kerimdedir. Bu da yüce Allah’ın şu buyruğunda yer almaktadır: “Ve onlar ırzlarını korurlar, meğerki eşlerinden yakut sahih oldukları cariye­lerinden müstesna. O vakit onlar kınanmazlar. (el-Mu’minun, 23/5-6) Mut’a ise ne nikâhtır, ne de cariye olarak mülkiyet edinmektir.

Dârakutnî, Ali b. Ebi Talib’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasûlul-lalı (sav) mut’a nikâhını yasakladı. CHz. Ali) dedi ki: Mut’a nikâhı evlenme imkânı bulamayan kimse içindi. Ama karı-koca arasında nikâh, talâk, İddet ve mirasa dair hükümler nazil olunca nesh olundu. [354] Ali (r.a)’dan şöyle de­diği de rivayet edilmiştir: Ramazan orucu, her türlü orucu (farziyetini) nesh etti. Zekat, her türlü sadakayı (farziyetini) nesh etti. Boşama, iddet ve miras da mutVyı nesh etti. Udhiye (kurban bayramı, kurban kesmek.) da her tür­lü kurbanı nesh etti. [355] İbn Mes’ud’dan da şöyle dediği rivayet edilmiştir: Muta nesh olunmuştur. Onu, talâk, iddet ve miras neshetmiştir.[356] Ata da İbn Abbas’tan şöyle dediğini rivayet etmiştir: Mut’a nikâhı, ancak yüce Allah’tan kendisiyle kullarına merhamet buyurduğu bir rahmet idi. Şayet, Ömer’in onu yasaklaması olmasaydı, bedbaht olan kimseler dışında zina eden olmazdı.[357]

  1. Mut’a Nikâhının Kaç Defa Mubah Kılınıp Nesh Olunduğu:

İlim adamları mut’anın kaç defa mubah kılınıp nesh olunduğu hususun­da ihtilaf etmişlerdir. Müslim’in Sahih’mde Abdullah b, Mes’ud’dan şöyle de­diği rivayet edilmektedir: Rasûlullah (sav) ile birlikte kadınlarımız olmaksı­zın gazaya çıkardık. Biz: Kendimizi hadımlaştırmayalım mı? diye sorduk. An­cak o bize bunu yasakladı. Sonra da belli bir süreye kadar elbise karşılığın­da kadınları nikâhlamaya ruhsat verdi. [358]

Ebû Hatim el-Büstî Sahih’inde der ki: Onlann Peygamber (sav)’e: “Ken­dimizi hadımlaştırmayahm mı” diye sormaları, mut’anın, kendilerine bu şe­kilde faydalanma mubah kılınmadan önce yasak olduğuna delildir. Çünkü ya­sak olmasaydı, onlann böyle bir soru sormalarının anlamı olmazdı. Daha son­ra onlara gazada iken belli bir süreye kadar elbise karşılığında kadınları ni­kahlamalarına ruhsat verildi. Sonra yine Hayber yolunda mut’ayı yasakladı. Sonra yine mut’aya Fetih yılı izin verdi. Daha sonra üçüncü defa akabinde onu haram kıldı. Ve artık o, Kıyamet gününe kadar haram kılınmıştır.

İbnül-Arabî der ki: Kadınlarla mut’a yapmaya gelince, bu şeriatin garip ha­diselerin dendir. Zira önce İslâm’ın ilk dönemlerinde mubah kılınmıştı.

Daha sonra Hayber yılı haram kılındı. Sonra Evtas gazasında mubah kılın­dı. Bundan sonra yine haram kılındı ve haram kılma işi nihai bir şekil ola­rak devam etti Şeriatte buna benzer Kıble meselesi dışında bir mesele da­ha yoktur. Çünkü Kıblede de nesh iki defa takahhuk etmiş, bundan sonra ni­hai şeklini almıştır. Bu hususta konu ile ilgili hadislerin çeşitli yollarını bir ara­ya getirenler şöyle demektedir: Bu rivayetler mut’anm yedi defa helâl ve ha­ram kılınmış olmasını gerektirmektedir. İbn Ebi Amra, İslâm’ın ilk dönemle­rinde mubah olduğunu rivayet ettiği gibi, Seleme b- el-Ekva ise, bunun Ev­tas gazvesinde mübalı kılınmış olduğunu rivayet etmektedir, Hz. Ali’nin ri­vayetinden ise, bunun Hayber günü haram kılınmış olduğu anlaşılmaktadır. er-Rabi’ b. Sebre rivayetinden, fetih günü mubah kılındığı anlaşılmaktadır.

Derim ki: Bütün bu rivayet yollannın hepsi, Müslim’in Sahih’inâe vardır.[359] Başka hadis kitaplarında ise, Uz. Ali’den, HZ- Peygamberin bunu Tebûk gaz­vesinde yasakladığı yer almaktadır. Bunu İshak b. Raşid, ez-Zührî’den, o, Ab­dullah b. Muhammed b, Ali’den, o, babasından o da Hz. Ali’den rivayet et­miştir. Şu kadar varki, İshak b. Raşid’in, İbn Şihab (ez-Zührî) den yaptığı bu rivayete uyan bulunmamıştır. Bunu Ebû Ömer (b. Abdi’1-Berr)- Allahın rah­meti üzerine olsun- söylemiştir. [360] Ebû Davud’un Musennefinde, er-Rabi’ b. Sebre’den gelen rivayete göre, muta Veda haccında yasaklanmıştır. Ebû Davud, bu hususta gelen en sahih rivayetin bu olduğu görüşündedir. [361]

Amr, el-Hasen’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Mut’a, kaza umresin­de üç gün helâl kılınmış olması müstesna, hiç bir zaman helâl kılınmış de­ğildir. Bundan önce de helâl kılınmamıştı, daha sonra da helâl kılınmadı. Bu, aynı zamanda Sebre’den de rivayet edilmiştir İşte bunlar, mut’anın helâl ve haram kılındığı yedi ayrı yerdir.

Ebû Cafer et-Tahavî der ki: Peygamber (sav)’dan mut’anın serbest bırakıl­mış olduğunu rivayet eden bütün bu ravilers hepsi de yolculukta olduğunu, yasaklamanın ise, bundan sonra yasaklanmış olduğunu haber vermektedir­ler. Onlardan herhangi bir kimse, bunun ikamet halinde olduğunu haber ver­memektedir. İbn Mes’ud’tan da böylece rivayet edilmiştir Peygamber (sav)’ın bunu, Veda haccında mubah kıldığına dair ifadelerin yer aldığı, Sebre yoluy­la gelen hadis ise, bütün bunların hepsinin ihtiva ettiği mana dışında bir ifa­de taşımaktadır. Biz, bu noktayı tetkik ettik. Ve bunu ancak Abdulaziz b. Ömer b. Abdulaziz’in rivayetinde bulduk, başkasında rastlayamadik. Bunu İsmail b. Ayyaş, Abdulaziz b, Ömer b. Abdulaziz’den rivayet etmiştir. O da, bu ola­yın Mekke fethinde olduğunu, ashabı kiramın Hz. Peygambere bekarlıktan şikâyet ettiklerini, bunun üzerine de bu hususta onlara ruhsat verdiğini nakletmektedir. Veda bacanda ise, onların bekarlıktan Hz. Peygambere şi­kâyette bulunmalarına imkân yoktur. Çünkü kadınlarla beraber haccetmiş-lerdi. Diğer taraftan Mekke’de kadınlarla evlenmeleri de mümkündü, O va­kit de, daha önceki gazvelerdeki halde değillerdi.

O halde, şu muhtemeldir: Peygamber (sav)’ın buna benzer bir hususu ga­zalarında ve toplu olarak bulunulan yerlerde tekrarlaması adeti olduğundan dolayı, mut’amn haram kılınışım Veda haccında bir daha zikretmiştir Çün­kü insanlar, orada birarada idi. Tâ ki, o ana kadar bunu işitmemiş olan kim­seler de haram kılındığını işitsin. Bunu bu şekilde tekid etti ki, helâl oldu­ğunu iddia edecek hiçbir kimsenin bir şüphesi kalmasın.

Diğer taraftan Mekkeliler bunu çokça kullanıyorlardı. [362]

  1. Mut’a Nikâhına Dair Hükümler:

Leys b. Sa’dr Bukeyr b. el-Eşec’denv o,.eş.-Şerrid’in mevlâsı Ammar’dan şöy­le dediğini rivayet etmektedir: îbn Abbas’a mut’a hakkında sordum. O zina mıdır, nikâh mıdır? diye. Bana; Zina da değildir, nikah da değildir dedi, Pe­ki nedir? diye sordum, şu cevabı verdi: Mut’a yüce Allah’ın dediği gibidir. Ben de: Peki kadının iddet bekleme yükümlülüğü var mıdır? diye sordum. O, evet bir defa ay hali olmak. Bu sefer, peki birbirlerine mirasçı olurlar mı? diye sor­dum, hayır dedi. Ebû Ömer dedi ki: Seleften olsun, haleften olsun, ilim adam­ları, mut’amn mirasın sözkonusu olmadığı, belli bir süreye kadar nikahlan­mak olduğu hususunda kimsenin ihtilafı yoktur. Süre bitimi ile birlikte bo­şama sözkonusu olmaksızın birbirlerinden ayrılırlar.

İbn Atiyye der ki: “Mut’a, iki şahid, velinin izni ve belli bir süreye kadar erkeğin kadın ile evlenmesi şeklindeydi. Bununla birlikte aralarında miras-çılık sözkonusu olmazdi- Karşılıklı olarak ittifak ettikleri ücreti de kadına ve­rirdi. Süre bitti mi, artık erkeğin kadın aleyhine bir yolu olmazdı. Bununla birlikte rahminin temizliğini gözetirdi. [363] Çünkü çocuk, hiç şüphesiz ona il­hak edilir, Eğer kadın hamile kalmamışsa, başkası ile nikâhlanması helâl olur. en-Nehhas’ın Kîtab’ında ise: “Bunda hata vardır. Çocuk mufa nikâhında ba­baya İlhak edilmez.” [364]

Derim ki: en-Nehhas’ın ibaresinden anlaşılan budur. Çünkü o, şöyle de­mektedir: Mut’a, erkeğin kadına ben seninle bir günlüğüne -veya buna ben­zer bir süre zikreder- evleniyorum. Şu şartla ki, senin iddet bekleme sorum­luluğun yoktur Aramızda miras da olmayacaktır, talâk da olmayacaktır. Bu­na şalıidlik edecek bir şah id de olmayacaktır. Bu ise, zinanın tâ kendisidir, İslam’da (böylesi) hiçbir zaman mubah kılınmamıştır. Bundan dolayı Hz. Ömer şöyle demiştir: Bana mut’a evliliği yapmış bir adam getirilecek olursa, mut­laka onu taşlar altında gömerim. [365]

  1. Mut’a Nikâhı Halinde Had Sözkonusu mudur?

Mut’a nikâhı Üe erkek, kadın ile zifafa girecek olursa, erkeğe had vuru­lup çocuk ona ilhak edilmez mi? Yoksa şüphe dolayısıyla had vurulmaz ve çocuk ona ilhak edilir, ama ta’zir edilip cezalandırılır mı? Bu hususta ilim adamlarımızın iki farklı görüşü vardır.

Bugün için mut’a nikâhının haram olduğu kabul edilmekle birlikte, kimi ilim adamlarının görüşüne göre, çocuk, mut’a nikâhında babaya ilhak edi­lir denildiğine göre, mubah görüldüğü o dönemde çocuk nasıl olur da ba­baya ilhak edilmesin? İşle bu, mut’a nikâhının o zamanlar sahih nikâh hük­münde olduğunu göstermektedir. Ancak, süresi belli olması ve miras husu­sunda ondan farkh idi.

el-Mehdevî3 İbn Abbas’tan şunu nakletmektedir: Mut’a nikâhı, velisiz ve şahidsiz yapılırdı. Ancak, onun bu naklettiğinde belirttiğimiz bu husus do­layısıyla bir zayıflık vardır.

İbnü’l-Arabî der ki: İbn Abbas mut’a nikâhının caiz olduğunu kabul edi­yordu. Sonradan bu görüşten döndüğü de sabit olmuştur. Böylelikle mut’anın haram olduğu hususunda icma gerçekleşmiş olmaktadır.

Mezhebimizde meşhur olan görüşe göre, bir kimse mut’a yapacak olursa recm edilir. Malik’ten gelmiş bir diğer rivayete göre ise, recm edilmez. Çün­kü mut’a nikâhı haram değildir.

Fakat bizim mezhebimizin İlim adanılan, diğer ilim adamları arasında yalnız kaldıkları garip bir usûl kaidesine dayanarak böyle söylemişlerdir. O garip kaide ise şudur:

Sünnet ile haram kılınan bir şey, acaba Kurân’ı-Kerim ile haram kılınan­lar gibi midir, değil midir? Malîk’ten, bazı Medineli alimlerimizin rivayetine göre, bunlar birbirlerine eşit değildir. Ancak bu görüş zayıfür.

Ebû Bekr et-Tartusî der ki; Mut’a nikâhına İmran b, Husayn, İbn Abbas, kimi ashab ve Ehl-i Beytten bir kesim dışında ruhsat veren yoktur,

İbn Abbas’ın bu husustaki ruhsatı hakkında şair de der ki:

“Kafileye diyorum* çünkü burada kalmaklığımız uzun sürdü: Arkadaş, ne dersin, îbn Abbas’m fetvasına göre amel etmeye var mısın? Yumuşak tenli ve bedenli birisi hakkında… İnsanlar dönünceye kadar senin sığınağın olsun.”

Sair ilim adamları, ashabın, tabiînin ve selef-i salihin fukahası, bu âyet-i kerimenin, nesh olduğu ve mut’anın haram olduğu görüşündedirler. Ebû Ömer der ki: Mekke halkından olsun, Yemenlilerden olsun, İbn Abbas’ın ahşabı (onun görüşünü benimseyenler), hepsi de mut’anın İbn Abbas’m görüşüne göre helâl olduğunu, diğer İnsanların ise onu haram kıldığını kabul ederler. Ma’mer dedi ki: ez-Zührî der ki: İnsanlar, bu mut’adan o derece nefret etti­ler ki, şairin birisi şöyle diyecek kadar İşi ileri götürdü:

“Konuşanın oturması uzun sürünce; dedi ki:

Ey arkadaş, ne dersin, İbn Abbas’ın fetvasına göre amel etmeye?,..” [366]

  1. Mehir Olarak Verilecek Değerin Mahiyeti:

Yüce Allah’ın: “Ecirlerini: mehirferinT buyruğu, hem mal olanı, hem ma­lın dışında olanı kapsar. O bakımdan mehrin, aynî malların menfaatleri ol­ması da caizdir. Şu kadar var ki bu hususta ilim adamlarının farklı görüşle­ri vardır. Malik, Müzenî, Leys, Ahmed, Ebû Hanife ve arkadaşları bunu ka­bul etmezler. Ancak Ebû Hanife şöyle demektedir: Böyle bir mehri zikrede­rek evlenecek olursa, nikâh caizdir ve böyle bir mehir kadına zikrolunma­mış, miktarı tesbit edilmemiş mehir hükmündedir. Eğer kadın ile gerdeğe gi­recek olursa, ona mehr-i misil verilir. Şâyec onunla gerdeğe girmeyecek olursa, kadın için mut’a hakkı (uygun bir hediye) vardır. İbnü’I-Kasınu Ki-tabu Mukammed’de bunu mekruh görürken, Esbağ bunu caiz kabul etmek­tedir, İbn Şâs ise der ki: Öyle bir şey vukua gelirse, ashabımızın (.mezhebi­mize mensup arkadaşlanmızın} çoğunluğunun görüşüne göre geçerlidir. Ayrıca bu Esbağ’ın İbnü’l-Kasım’dan rivayetidir.

Şafiî der ki: Bu durumda nikâh sabittir, Koca, karısına neyi tesbit etmiş­se onu öğretmesi gerekir. Eğer onu zifafa girmeden önce boşayacak olursa, Şafiî’nin bu hususta iki görüşü vardır: Bir görüşüne göre: Böyle bir sûreyi öğ-

retmenin ecrinin yarısını kadına verir, diğer görüşüne göre ise, mehr-İ mis­linin yarısını almayı hakeder.

İshak der ki: Nikah caizdir. Ebû’l-Hasan el-Lahmî der ki: Bütün bunların caiz olacağını söylemek görüşlerin en güzelidir îcare ve Hacda mülk edi­nilen, satılan ve alınan diğer mallar gibidirler. Şu kadar var ki Malik bunla-n kerih görmüştür. Çünkü o, melırin muaccel verilmesini müstehab kabul ed­er. İcare ve Hac İse müeccel anlamındadır.

Birinci görüşün sahipleri yüce Allah’ın: “Mallarınızla” buyurmuş oJduğu-nu delil gösterirler. Mal İse hakikatte insanların tama ettikleri, kendisinden yararlanılmak üzere hazırlanan şeydir. îcarede rakabeden yararlanmak ile il­im öğretmenin faydası gibi şeyler ise mal değildir.

Tahavî der ki: Görüş birliği ile kabul edilen esas şudur: Bir adam, bir di­ğer adamı kendisine ismini belirttiği Kur’ânJı- Kerim’in bir sûresini öğretmek üzere bir dirhem karşılığında ücretle tutsa> bu caiz değildir. Çünkü icare akid-leri ancak iki husustan birisi için caiz olur. Ya bir kumaşı dikmek ve buna ben­zer muayyen bir iş için yapıhr, yahut da muayyen bir süre için yapılır. Eğer bir sûreyi öğretmek üzere birisini ücrette tutacak olursa, böyle bir ücret ne belli bir süre içindir, ne de belli bir iş içindir. Aksine o, o kişiyi bir şeyler öğ­retmek üzere ücretle tutmuştur. Ancak, öğrenecek kişi, az bir zamanda çok şey de öğrenebilir, uzun bir zamanda az bir şey de öğrenebilir. Aynı şekil­de evini Kurân’i- Kerim’den herhangi bir sûreyi kendisine öğretmek üzere sa­tacak olursa, yine icareler ile ilgili sözünü ettiğimiz hususlar dolayısıyla ca­iz olmaz. Öğretmek ile ne menfaatler, ne de aynî mallar mülk olarak edini­leni iyeceği ne göre, kıyasen öğretme karşılığında kadının nikâhına malik olunamıyacağı ortaya çıkmaktadır. Başarıya ulaştıran Allah’tır.

Ancak bunu caiz kabul edenler; Sehl b. Sa’d’m rivayet ettiği, kendisini Hz. Peygambere (evlendirmek üzere) hibe eden kadın ile ilgili hadisi delil gös­terirler. [367] Bu hadis-i şerifte Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Haydi git, ben bu kadım Kurân’ı- Kerim’den bildiğin bölümler karşılığında evlendirdim”. Bir diğer rivayette ise şöyle buyurmuştur: “Haydi git, ben bu kadını senin­le evlendirdim, ona Kurân’dan (bildiklerini) öğret”. Bu görüşü savunanlar derler ki: İşte bu hadis-i şerifte, nikâh akdinin tahakkuk edip, öğretmek ola­rak belirlenen mehrin İse, sonraya kaldığına delil vardır. Bu da Hz. Peygam­berimKurân’dan bildiklerin karşılığında…” buyruğundan açıkça anlaşılmaktadır. Çünkü başa gelen “be” harfi karşılık (ivaz) ifade et­mek içindir. Bunu buna karşılık al, yani bunu bunun yerine buna İvaz ola­rak al, demek gibidir. Diğer rivayetteki: “Ona öğret” buyruğu da öğretme emri hususunda açık bir nassdır. Diğer taraftan hadisin akışı da bütün bunların nikâh için olduğunun tanıklığını yapmaktadır. Böyle bir tutum, adamın Ku-rân’ı- Kerim’den ezberledikleri dolayısıyla, ona bir ikram olsun diye kabul edilmiştir, şeklindeki söze de iltifat edilmez. Çünkü o takdirde bu “be” har­fi “lam” anlamına gelir. [368] İkinci rivayetteki: “Kurandan bildiklerini ona öğ­ret” sözü bunun böyle olmadığını açıkça ifade etmektedir. Yine Ebû Talha’dan rivayet edilen, Um SüleynYe talib oluşu ile ilgili rivayette görüşlerine delil ola­cak bir taraf yoktur. Bu rivayete güre, Ebû Talha, Om Süleym’e talib olmuş, o da kendisine müslüman olduğu takdirde onunla evleneceğini söylemiştir, Ebû Talha müslüman olunca Um Süleymle evlendi. O bakımdan o kadının mehrinden daha şerefli bir mehir bilinmemektedir. Çünkü onun mehri İslâm idi, [369] Bunun delil olamayış sebebi İse, bunun Ebû Talha’ya has oluşudur Ay­nı şekilde öğretmek ve buna benzer diğer menfaatlerde görülenin aksine is­lâm oluşda kocadan kadına herhangi bir şey (fayda) ulaşmamaktadır. Hz. Şu-ayb da Hz. Musa’yı mehri olmak üzere koyunlarına çobanlık etmesi karşılı­ğında kızıyla evi endi rmışti. Nitekim buna dair açıklamalar Kasas Sûresi’nde (bk. 28/27, âyet, 11. başlıkta) gelecektir.

İbn Abbasın rivayetine göre, Rasûlullah (sav) ashabından birisine:” Ey fi­lan evlendin mi? diye sormuş. Hayır kendisiyle evlenebileceğim bir şeyim yok deyince, Hz. Peygamber şöyle sordu: “Sen kul hu vallahu ahed’i biliyor mu­sun?” Adam: Evet biliyorum deyince, Hz. Peygamber “işte bu Kurân’ın üçte-birine denktir. Peki Âyete’l- Kürsî’yi biliyor musun?” Adam yine: Biliyorum dedi, Hz. Peygamber: “İşte bu da Kurân’ın dörtte birine denktir. Peki Nasr Sûresi’ni (110. süre”) bilmiyor musun?” diye sorunca, adam yine; biliyorum deyince, Hz.. Peygamber: “Bu da Kurân’ın dörtte birine denktir. Peki ya İza Zülzilet O9- sûre) ‘i bilmiyor musun” deyince, yine adam biliyorum dedi. Bu sefer Hz. Peygamber: “Bu da Kurân’ın dörtte biri demektir. Evlen, evlen di­ye buyurdu.”[370]

Derim ki: Dârakutnî, Sehl ile ilgili hadisi İbn Mes’ud yoluyla da rivayet etmiştir. Bu rivayette, Malik’in ve diğerlerinin gösterdiği delili açıklığa kavuş­turan bir fazlalık vardır. Bu rivayette Rasûlullah (sav) şöyle sormuştur: “Bu kadım kim nikahlamak ister.” Bunun üzerine o adam kalktı ve: Ben ey Al­lah’ın Rasulü dedi. Hz. Peygamber: “Senin malın var mı?” diye sorunca, ha­yır ey Allanın Rasulü, dedi. Hz. Peygamber: “Peki Kur’ân’dan (ezber) oku­duğun bir bölüm var mı?” diye sorunca adam: Evet dedi. Bakara Sûresi’ni ve mufassal sûrelerden bazılarım biliyorum. Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: “Bu kadım ona Kur’ân okutup öğretmen şartıyla sana nikahlıyorum. Allah sana rızık olarak verecek olursa da ona karşılık verirsin”.

Bunun üzerine o adam bu şartla o kadınla evlendi. İşte bu, -sahih oldu­ğu takdirde- öğretmenin mehir olamayacağına dair açık bir nassdır Dârakut-nî ise der ki: Bunu Utbe b. es-Seken tek başına rivayet etmiştir. O ise hadi­si metruk bir kimsedir. [371]

Tayin edildiği şekilde”1 kelimesi ise, hal mevkiinde mastar ola­rak nasb edilmiştir, Yani tayin edilmiş olarak, tayin edildiği gibi demektir. [372]

  1. Mehrin Artırılıp Eksiltilmesi:

Yüce Allah’ın: ‘Miktarım tayin ettikten sonra da gönül hoşluğu ile uz­laştığınız şey hakkında size bir vebal yoktur” buyruğu mehri artırmak ve­ya eksiltmek hususunda vebal sözkonusu değildir, demektir. Mehirin tesbit edilmesinden sonra karşılıklı rıza ile olursa bu mümkündür. Maksat ise, zi­fafa girmeden önce koca karısını boşayacak olursa, kadının kocayı mehirden ibra etmesi, yahutta kocanın mehri tamamen eksiksiz ödemesidir.

Âyet-i kerimenin mut’a hakkında olduğunu kabul edenler ise bunu şöy­le açıklarlar: İşte bu İslam’ın ilk dönemlerinde, mut’a süresini artırmak hu­susunda karşılıklı nza ile belirledikleri ücrete bir işarettir.

Çünkü mutJa yasaklanmadan önce, erkek kadın ile, mesela bir dinar kar­şılığında bir ay süre ile evlenir. Ay sona erdi mi kimi zaman, sen süreyi ar­tır ben de sana mehri artırayım, derdi, İşte bu âyet-i kerime, (mut’anın caiz olduğu dönemlerde) karşılıklı rıza ile bunun caiz olduğunu açıklamaktadır. [373]

25- İçinizden hür (muhsan) olan mü’min kadınları nikahlayacak bir bolluğa güç yetiremeyenler, sahip olduğunuz mü’min cariyele­rinizden (alsın). Allah imanınızı çok İyi bilendir. Kiminiz kinü-LÜzdensiniz, Onları velilerinin İzniyle nikahlayın. Mehlrlerini de güzellikle kendilerine verin; zinadan kaçınan, gizli dost edinmeyen, namuslu kadınlar olmaları halinde». Şayet evlen­dikten sonra fuhuş İşlerlerse, onlara hür kadınlara verilen ce­zanın yarısı verilir. Bu (izin) içinizden günaha girmekten kor­kanlar İçindir. Sabretmeniz ise sizin için daha hayırlıdır. Allah çok mağfiret edendir, Rahimdir.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı yirmibir başlık halinde sunacağız:

  1. Hür Kadınlarla Veya Cariyelerle Evlenmek:

“İçinizden hür (muhsan) olan mü’min kadınları nikahlayacak bir bol­luğa güç yetiremeyenler…” âyet-i kerimesiyle yüce Allah, nikahlamak hu­susunda hükümleri hafiflettiğine dikkat çekmektedir Bu da güç yetire-meyen kimsenin cariyeyi nikahlayabileceği hükmüdür.

İlim adamları, âyet-i kerimede geçen “et-Tavl: güç yetirme”nin anlamı hussunda üç farklı görüş belirtmişlerdir. Birinci görüşe göre bu, bolluk ve zen­ginliktir Bunu İbn Abbas, Mücahid, Said b. Cübeyr, es-Süddi, îbn Zeyd ve el-Müdevvene’de Malik söylemiştir. O bakımdan lütuf ve güç yetirmek hu­susunda başkasına göre daha İleri durumda olanın halini ifade etmek için bu kelimeler kullanılır. Mali bakımdan kudret sahibi olan kimseye: “Zû tavl” de­nilir. Tül ise kısalığın zıddı (uzunluk) demektir. Burada maksat ise ilim eh­linin çoğunluğuna göre, mehir verebilme kudretidir.

Şafiî, Ahmed, İshak ve Ebû Sevr de bu görüştedir. Ahmed b. el-Muazzel der ki: Abdulmelik dedi ki: Thvl, kendisi ile nikâha güç yetirilen nakit, ticaret ma­lı yahut ödeme gücü olan bir kimsedeki alacaktır. Yine der ki: Satılması^ ica-reye verilmesi mümkün olan herşey de tavl’dır. Yoksa bir, iki veya üç kadının nikahı altında bulunması tavl değildir. Yine der ki: Ben bunu Malik (r.a)’den işittim, Abdulmelik dedi ki: Çünkü kadın ile başka bir kadın nikâhlanılmaz. Onun aracılığı ile bir başka kadına ulaşılmaz. Zira kadın bir mal değildir,

Malik’e, güç ve imkânı bulunduğu halde bir cariye ile evlenen kişini du­rumu sorulunca, o şöyle demiş: Birbirlerinden ayrılmaları gerektiği görüşün­deyim. Bu kişi zinaya düşmekten korkuyor, denilince, bu sefer: Ona kamçı ile vurulur, diye cevap verdi. Sonra bu konudaki kanaatini hafifletti.

İkinci görüşe göre, burada tavl’dan kasıt hür kadındır. Malik’in hür kadın ‘in tavl olup olmadığı hususundaki sözleri farklıdır.

el-Müdevveneydç der ki; Hür kadın, (adam için) eğer bir başka kadını ni­kahlayacak kadar bolluğu yok ve zinaya düşmekten de korkuyor ise, cari­yeyi nikahlamasını engelleyecek türden bir tavl değildir. Kitabu Muham-med’de ise, hür kadının tavl mesabesinde olduğunu gerektirecek ifadeler kul­lanılmıştır. el-Lahmî der ki: Kur’ân’ın zahirinden anlaşılan da budur. Buna ya­kın bir görüş İbn Habib’den rivayet edildiği gibi, Ebû Hanife de böyle de­miştir. Bu ise şunu gerektirmektedir: Yanında hür kadın bulunan bir kimse­nin bolluğu olmasa ve zinaya düşmekten korksa dahi, cariyeyi nikahlaması caiz değildir. Çünkü böyle bir kişi hanımı olduğu halde, şehvetinin ardına düş­müş bir kimsedir. Taberî de bu görüşü benimsemiş ve bunun lehine delil gös­termiştir. Ebû Yusuf da der ki: Tavl’den kasıt, nikâhı altında hür kadının bu­lunmasıdır. Nikahı altında hür kadın varsa, o kimse tavl sahibi demektir. Böy-lesinin cariyeyi nikahlaması caiz değildir.

Üçüncü görüşe göre tavl ise, bir cariyeyi sevip aşık olan bir kimsenin, onu nikâhlamayıp sabredip direnç göstermesi demektir. Böyle bir kimse, eğer bu şekilde cariyeyi sever ve ondan başkası ile evlenemeyecek hale gelirse, eğer ona olan aşkına tahakküm edemiyor, onunla zina etmekten korkuyor ise, hür bir kadını nikahlamak için mali bakımdan genişlik içerisinde olsa da­hi, böyle birisinin cariye ile evlenmesi caizdir. Bu, Katade, Nehaî, Ata ve Süf-yan-ı Sevrî’nin görüşüdür. Bu açıklamaya göre ise; “Bu, içinizden günaha gir­mekten korkanlar içindir” buyruğu sabredememe ve direnememe haline sıfat olur.

Birinci te’vile göre ise, cariye ile evlenmenin iki şartı vardır. Birincisi, ma­lî genişliğe sahip olamama, diğeri ise günaha girme korkusu. Bu iki şart bir arada bulunmadıkça cariye ile evienmek sahih olmaz. Malikî mezhebinin İbn Nafi\ İbnü’l-Kasim, İbn Vehb ve îbn Ziyad rivayeti ile el-Müdevvene’âeki açık ifadesi ve görüşü budur Mutarrif İle İbnü’l-Macişûn ise der ki: Yüce Allah’ın buyurduğu gibi iki şart bir arada bulunmadığı sürece, erkeğin cariyeyi nikah­laması helâl değildir ve nikâhları üzere de bırakılmazlar. Esbağ da böyle de­miştir. Aynı zamanda bu görüş, Cabir b. Abdullah, İbn Abbas, Ata, Tavus, ez-Zührî ve Mekhul’den de rivayet edilmiştir.

Şafiî, Ebû Sevr Ahmed ve İshak bu görüşte olduğu gibi, İbnü’l-Münzir ve başkaları da bunu tercih etmiştir.

Mehir bulmakla birlikte nafakayı sağlama imkânı bulamama hali ile ilgi­li olarak Malik, aKitabu Muhammed”de şöyle demektedir: Böyle bir kimse­nin cariye ile evlenmesi caiz olamaz. Esbağ ise, bu caizdir demektedir. Çün­kü cariyenin nafakası, eğer onu yanına almazsa, cariyenin sahiplerine aittir.

Âyet-i kerime ile ilgili olarak dördüncü bir görüş daha vardır. Mücahid der ki: yüce Allah’ın bu ümmete sağladığı genişliklerden birisi de, cariyeyi ve hı-ristiyan kadını nlkâhlamaktın Velevki varlıklı olsa dahi, Ebû Hanife de böy­le demiştir. Ayrıca o, nikâhı altında hür bir kadın yoksa, günaha düşme şar­tını da koşmamıştır. Bu görüşün sahipleri derler ki: Çünkü, kendisiyle (me­hir olarak vermesi halinde) cariyeyle evlenmesi mümkün olan her bir mali, aynı şekilde hür kadına da vererek evlenebilir.

Buna göre âyet-i kerime, kayıtsız ve şartsız olarak, cariyenin nikâhlanma-sının caiz olduğu hususunda asli bir delildir. Mücahid der ki: Süfyan da bu görüşü alır. Şöyle ki: Ben ona cariyenin nikâhı hakkında soru sordum, o ba­na İbn Ebi Leyla’dan, o, el-Milhan’dan, o, Abbad b. Abdullah’dan, o, Ali (r.a)’dan şöyle dediğini rivayet etti: Hür kadın, cariye üzerine nikâhlanacak olursa, o takdirde hür kadına iki gün, cariyeye bir gün ayırır. Devamla de­di ki: Ali bunda bir beis görmüyordu. Bu, yüce Allah’ın: “Geriye kalanları ise… size helâl kılındı” (en-Nisa, 4/24) buyruğu iler “İçinizden hür (muhsan) olan mü’min kadınları nikahlayacak… güç yttiremeyenler… bu İçinizden günaha gir inekten korkanlar içindir11 buyruğu dolayısıyla böyledir. Zira yü­ce Allah’ın: “Size helâl olan kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere ni­kahlayın. Şayet adalet yapamayacağınızdan korkarsanız, o zaman bir ta­ne almalısınız..,”fen-Nisa, 4/3) buyruğu da bunu gerektirmektedir

Bununla birlikte herkes ittifakla şunu kabul etmiştir: Hür bir kimser ada­let yapamayacağından korksa dahi, dört kadın ile evlenebilir,

Derler ki: Aynı şekilde cariye ile de evlenebilir. Velev ki hür kadını nikah­layacak gücü bulunsun ve günaha düşmekten de korkmasın. Malikten hür bir kadın ile evlenecek gücü bulunanın cariye İle evlenebileceği rivayet edil­mekle birlikte, bu onun sözü olarak zayıf bir rivayettir. Bir başka seferinde ise şöyle demiştir: Böyle bir şey, açık seçik bir haram değildir. Onu caiz gö­rüyorum. Sahih ise, hür, müslüman bir kimsenin, müslüman olmayan bir ca­riyeyi hiç bir şekilde n i kanlamasının caiz olmadığıdır. Aynı şekilde müslüman bir cariye ile de açıklamış olduğumuz gibi, âyet-i kerimenin nassı île tesbit edilen iki şarta bağlı olarak evlenebilir.

Âyet-i kerimede geçen “el-anet (günaha düşme korkusu)” zina demektir. Eğer hür kadınla evlenme imkânı bulamıyor, bununla birlikte zinaya düşmek­ten de korkmuyorsa, cariyeyi nikahlaması caiz değildir. Hür kadın Üe evlen­me gücü bulunmakla birlikte, zinaya düşmekten korkması halinde de durum böyledir.

Hür, Kitab ehlinden bir kadını nikahlayabilecek gücü bulunması ile İlgi­li açıklamalar ise, bir sonraki başlığın konusudur. [374]

  1. Kitab Ekli Hür Kadını Nikahlayabilecek Durumda Olan Bir Kimse Cariye île Evlenir mi?

Hür ve Kitab ehli bir kadınla evlenebilme imkânı olan bir kimsenin cari­ye ile evlenebilmesi hususunda ilim adamlanmı&n farklı görüşleri vardır. De­nildiğine göre, cariye ile evlenir. Çünkü müsiüman cariye, hiçbir zaman kâ­fir kadın gibi değildir. Çünkü mümin bir cariye, hür müşrik bir kadından ha­yırlıdır. İbnü’l-Arabî de bu görüşü tercih etmiştir. Yine denildiğine göre, Ki­tab ehli olan kadın ile evlenir. Çünkü, cariye her ne kadar imam dolayısıy­la Kitab ehli kadından daha faziletli ve üstün ise de, kâfir kadın da hür ol­makla ondan üstündür ve hür kadın bu durumda zevce olur. Aynı şekilde onun oğlu da hür olur ve köJeleştirilmez. Cariyenin çocuğu İse köleleştiri-lir. İşte mezhebin benimsediği asıl kaidelerine uygun olan görüş budur. [375]

  1. Cariye Üzerine Hür Kadınla Evlenmenin Hükmü:

İlim adamları, cariye üzerine, durumdan haberdar olmayan hür bir kadın­la evlenenin hükmü hakkında farklı kanaatlere sahiptir. Bir kesim nikâh sa­bittir, demektedir. Said b. el-Müseyyeb, Ata b. Ebi Rebah, Şafiî, Ebû Sevr ve Rey ashabı böyle demiştir. Hz. Ali’den de bu görüş rivayet edilmiştir. Hür ka­dının, durumu bildiği takdirde muhayyer olacağı da söylenmiştir.

Diğer taraftan kadın, hangi hususlarda muhayyerdir? Bu konuda ez-Züh-rî, Said b. el-Müseyyeb, Malik, Ahmed ve İshak der ki; Onunla beraber kal­mak, yahut ondan ayrılmak hususunda muhayyerdir. Abdulmelik ise der ki; Cariyenin nikâhını kabul etmek yahut onu fesh etmek hususunda muhayyer­dir. Nehaî ise der ki: Eğer cariye üzerine hür kadın ile evlenecek olursa, on­dan çocuğu olması hali müstesna cariyeden ayrılır. Eğer çocuğu varsa, bir­birlerinden ayrılmazlar. Mesruk ise der ki: Cariyenin nikâhı fesholunur. Çünkü bu, meyte gibi zaruret dolayısıyla mubah kılınmış bir husustur. Zaru­ret kalktt mı, mübahlık da ortadan kalkar. [376]

  1. Nikahı Altında İki Cariye Varken, Hür Kadınla Evlenme Hali:

Nikâhı altında iki cariye bulunup, hür kadın

bunlardan birisini bilir, diğe­rinden haberdar değilse, muhayyerdir Nitekim eğer hür bir kadın üzerine ca­riye ile evlenecek olur ve hür kadın buna razı olursa, sonra bir cariye ile da­ha evlenir yine razı olursa, sonra üçüncü bir cariye ile daha evlenip de bu sefer bunu reddederse, hür kadının muhayyerlik hakkı vardır. O halde, iki cariye ile evli olduğunu bilmeyip yalnızca birisi ile evli olduğunu bilirse, yi­ne durum böyle olur, Îbnü’l-Kasım der ki; Malik dedi ki: Bizim bu meselelerde hür kadının muhayyerliğini kabul edişimizin sebebi, bizden önce ilim adamlarının böyle söylemiş olmasıdır. O, bununla Said b. el-Müseyyeb, İbn Şihab ve diğerlerini kastetmektedir. Malik ise der ki: Şayet onların bu dedik­leri olmasaydı ben bunu helâl görecektim.

Çünkü bu Allah’ın Kitabında helâldir. Eğer hür kadın ona yeterli gelmiyor, bir diğerine ihtiyaç duyuyor, fakat diğer kadına da mehir verme gücü yok­sa, cariye ile evlenmesi caizdir. Bu, Kur:ân-ı kerimin zahirine göre dört ka­dın ile evleninceye kadar böyledir. Bu görüşü Malik’ten İbn Vehb rivayet et­miştir. İbnül-Kasım’m Malik’ten rivayetine göre ise, yaptığı bu nikâhı geri çev­rilir. Îbnü’l-Arabî der ki: Delil bakımından birincisi daha sahihtir. Ayrıca Kur’ân-ı Kerimde olan da budur. Çünkü, muhakkak, sebebe razı olan bir kim­se, ona bağlı olarak oıtaya çıkacak sonuçlara da razı olur ve onun muhay­yerliğinin bulunmaması gerekir.

Çünkü, o kadın, onu dört kadın ile nikahlanma hakkına sahip olduğunu bilmektedir. Ayrıca hür bir kadın île evlenme gücü olmadığı için cariye ile evlendiğini bilmektedir. Allah’ın o kadın hakkında koştuğu şart, bizzat ka­dının kendisi için koştuğu şart gibidir. Yüce Allah’ın şartlarında ise, o kadı­nın, o şartları bilmesine itibar edilmez. İşte bu, bu konuda tahkikin en ileri derecesidir, insaf da bu görüşü kabul etmeyi gerektirmektedir. [377]

  1. Aynı Anda Nikâhı Altında Tutabileceği Cariye Sayısı:

Yüce Allah’ın: “el-Muhsanât” buyruğunda kastedilenler, hür kadınlardır. Buna delil ise, yüce Allah’ın: “Mü’nıin cariyelerinizden” buyruğu ile, cari yeleri zikretmiş olması buna delildir. Bir kesim tset burada muhsanat’tan ka­sıt, iffetli kadınlardır, demiştir. Ancak bu zayıf bir görüştür. Çünkü, cariye­ler de bu açıklamanın kapsamına girer. O bakımdan Kitab ehli cariyelerini nikâhlamayı da caiz görürler, mü’min kadınlardan fuhuş yapanlarla nikâh­lamayı ve Kitab ehli kadınlarla nikâhlamayı haram kabul ederler. Bu ise, ibn Meysere ve es-Süddî’nin görüşüdür.

İlim adamları, hür kadınlarla evlenme gücü bulamayıp, zinaya düşmekten korkan hür bir kimsenin, kaç cariye nikahlayabileceği hususunda farklı gö­rüşlere sahiptirler. Malik, Ebû Hanife, İbn Şihab ez-Zührî ve el-Haris el-Uk-lî: Dört cariye ile evlenebilir, derler. Hammâd b. Ebi Süleyman ise der ki: İki-de’n fazla cariye nikâhlamaya hakkı yoktur. Şâfıî, Ebû Sevr, Ahmed ve İshak ise der ki: Ancak tek bir cariyeyi nikahlamak hakkına sahiptir Bu, aynı za­manda İbn Abbas, Mesrûk ve bir gurubun görüşüdür.

Onlar yüce Allah’ın: “Bu içinizden günaha girmekten korkanlar içindir” buyruğunu delil gösterirler, Bu ise, tek bir cariye nikahlamak ile ortadan kal­kacak bir husustur. [378]

6- Kişi Kendi Öz Cariyesi İle Nikâhlanamaz;

Yüce Allah’ın: “Sahib olduğunuz mü’nün cariyelerinizden7′ buyruğu, baş­kasının cariyesi ile evlensin, anlamındadır. Kişinin kendisine ait cariye ile ev­lenmesinin caiz olmadığı hususunda ilim adamları arasında görüş ayrılığı yok­tur. Çünkü haklar (cariye ve zevce haktan) arasında tearuz ve farklılık söz-konusu olur. [379]

7- “Fetâ “Kelimesine Dair Açıklama:

Allah’ın: Cariyelerinizden1′ kasıt, mülkiyet altında bulunan ca­riyeler demektir. Bu kelime genç ksz, kelimesinin çoğuludur. Araplar, köle­ye “fetâ, cariyeye de fetât” derler. Sahih hadiste de Hz. Peygamber şöyle bu­yurmaktadır: Sakın sizden herhangi bir kimsev kölem ve cariyem demesin. Bunun yerine oğlum ve kızım desin.” [380] Bu hadis-i şerif ileride de gelecektir. Feta ve fetât kelimeleri aynı zaman­da gençlik çağının başlangıcında hür çocuklar hakkında da kullanılır, fienç ve yaşlı köleler için de kullanılır. [381]

8- Kitab Ehli Cariyelerle Evlenmenin Hükmü:

Yüce Allah’ın: “Mü’min cariyelerinizden” buyruğu, Kitab ehli olan cari­ye ile evlenmenin caiz olmadığını açıklamaktadır. Mü’min olma sıfatı, M islik ve arkadaşları, Şafiî ve arkadaşları, Sevrî, Evzaî, Hasan-ı Basrî, Zührî, Mc-k-hûl ve Mücahıd’e göre bir şarttır. Aralarında Rey ashabının bulunduğu ilim ehlinden bir kesim ise şöyle demiştir; Kitab ehli cariyenin nikâhlanması ca­izdir.

Ebû Ömer, (İbn Abdi’J-Berr) der ki: Bu hususta onların bu görüşlerini da-ha önceden söylemiş bir kimse biimiyorum. Şu kadar varki, Ebû Meysere, Amr b. Şurahbil şöyle demiştir: Kitab ehlinin cariyeleri, onların hür kadınları gi­bidir. Bu görüşün sahipleri derler ki: Yüce Allah’ın: “Mü’min cariyeleriniz­den” buyruğu daha üstün vasfı belirtmek içindir. Yoksa bunların böyle ol-mıyanlan caiz olrnıyacağı anlamında bir şart değildir. Bu da yüce Allah’ın: “Şa­yet adalet yapamayacağınızdan korkardanız, o zaman bir tane almalısınız” (en-Nisa, 4/3) buyruğunda olduğu gibidir, Eğer bir kimse, adaiet yapamaya­cağından korkar ve birden fazla kadınla evlenecek olursa, bu caizdir. Fakat, efdal olan evi en memesi din Burada da aynı şekilde, efdal olan mü’min olma­yan bir cariye ile evlenmemesidir. Ancak, rnü’min olmayan cariye ile evle­necek olursa, bu da caizdir DeüJ olarak da, cariyeleri hür kadınlara kıyas et­meleridir.

Diğer taraftan yüce Allah’ın: “Mü’min kadınlar” kaydk, hür kadınlar hak­kında, Kitab ehli olanlannı nikâhlarnayı engellemediği gibi, aynı şekilde ca­riyeler hakkında da “mti’mlıT kaydı Kitab ehli cariyelerin nikâhına mani de­ğildir. Eşheb ise, el-Müdevvene’de şöyle demektedir: Müslüman kölenin Ki-lab ehli bir cariye ile evlenmesi caizdir. O halde ona göre yasak olan, koca-nın hem hürriyet hem de din bakımından kadından üstün olması halidir.

Diğer taraftan ilim adamları arasında müslüman bir kimsenin, mecusî bir kadını, yahut putperest bir kadını nikahlaması mn caiz olmayacağı hususun­da görüş ayrılığı yoktur. Bu gibi kadınları nikahlamak icma ile haram oldu­ğuna göre, kıyasen ve aklî olarak, onların mülk edinilmeleri (..cariye olmala­rı) suretiyle de onlarla ilişki kurmak haram olur. Tavus’tan, Mücahid, Ata ve Amr b. Dinar’dan şöyle dedikleri rivayet edilmiştir: Mülkiyet altında bulunan mecusî cariyenin nikâhlanmasında bir mahzur yoktur. Ancak bu, istisnai (şâz) ve terkedilmiş bir görüştür. Bölge fakihlerinden hiçbir kimse buna iltifat et­miş değildir. Ancak bu görüşün sahipleri yine devamla derler ki: Fakat müs­lüman olmadıkça onunla ilişki kurması helâl değildir. Bu mesele ile ilgili hu­suslar, el-Bakara Sûresi’nde [382] yeteri kadar izah edilmiş bulunmaktadır. Allah’a hamdolsun-[383]

  1. Üstünlüğün Ölçüsü Takvadır:

Yüce Allah’ın: “Allah İmanınızı çok iyi bilendir” buyruğunun anlamı şu­dur; Allah, bütün işlerin gizliliklerini en iyi bilendir. Zahiri durumları ise si­ze aittir. Hepiniz Adem’in çocuklarısınız, Allah nezdinde sizin en değerli ola-nmi£, en takvalı olanımzdır. O halde, zaruret olduğu takdirde cariyelerle ev­lenmekten çekinmeyiniz. Velev ki esaretten yeni kurtulmuş olsun, yahut dil­siz ve benzeri bir durumda olsun. Bu ifadelerde bir cariyenin imanının, ki­mi zaman bazı hür kadınların imanından daha üstün olabileceğine dikkat de çekilmektedir. [384]

  1. Cariye île Evlenme Hakkındaki İslâm Öncesi Telakkilerin Reddi;

Yüce Allah’ın: “Kiminiz, kimînizdensiniz” buyruğu mübtedâ ve haber­dir. Zeyd, evdedir demek gibi. Yani siz Adem’in çocuklarısınız. Siz, mü’min kimselersiniz anlamında olduğu da söylenmiştir, İfadede takdim ve tehir ol­duğu da söylenmiştir. Bu görüşe göre anlam şöyledir: Sizden hür ve mü’min kadınları nikahlama gücüne sahip olamayanlar, biriniz ötekinin cariyesini ni­kâhlasın: Bu, bunun cariyesini, öbürü de Öbürünün cariyesini. Buna göre “ki­miniz” ifadesi, [.uygun) fiili ile ref edilmişti); ki, bu fiil de “nikâhlasın” anlamındaki fiildir. Bu ifadeden maksat, cariyenin çocuğunu iyi görmeyen ve onu ayıplayarak, ona “el-Hecîn (.arap’ın, arap olmayandan doğma çocuğu, melez)” adını veren arapların ruhların] bu işi kabul edecek hale getirmek için hazırlamaktır. Şeriat, cariyeyi nikahlamanın caiz olduğu hükmünü getirince, onlar bu işin hoş görülmemesinin anlamsız olduğunu öğrendiler. Fakat, ca­riyenin seviye olarak aşağıda görülüp, hür bir erkeğin zaruret olmadıkça onunla evlenmesi caiz görülmemiştir. Buna sebep ise, doğacak çocuğun kö-leİeştirilmesi ve cariyenin mevlâsının (efendilerinin) hizmeti ile meşgul ol­ması dolayısıyla devamlı olarak kendisini kocasına veremeyeceği gerçeğidir. [385]

  1. Cariyeler Sahiplerinin İzni İle Nikahlanır:

Yüce Allah’ım “Onları velilerinin izniyle nikahlayın” buyruğu; onlara sa­hip olanlann velayet ve izniyle nikahlayın dernektir. Köle de aynı şekilde efen­disinin izni olmadıkça evlenemez. Çünkü köle, müîkiyet altındadır. Onun böy­le bir yetkisi yoktur Bedenî tümüyie bu mülkiyet kapsamındadır. Ama ara­larındaki fark şudur: Köle efendisinin izni olmaksızın evlenecek olur ve efen­disi bunu geçerli kabul ederse, o nikâhı caizdir. Malik ve Rey ashabının gö­rüşü budur. Aynı zamanda bu, Hasan-ı BaSrî’nin, Ata b. Ebi Rebah’ın, Said b. el-Müseyyeb’in, Şüreyh ve eş-Şa’bPnin de görüşüdür. Cariye ise, sahiple­rinin izni olmaksızın evlenecek olursa, bu nikâh festi edilir, efendinin onu geçerli kabul etmesiyle geçerli olmaz. Çünkü, cariyede dişilik özelliğinden dolayı, sözkonusu olan velayet eksikliği kesinlikle nikâh akdinin gerçekleş­mesine engeldir.

Bir başka kesim ise şöyle demektedir: Köle efendisinin izni olmaksızın ni-kâhlanırsa, nikâhı fesh olunur. Bu, Şafiî, Evzaî ve Dâvüd b. Ali’nin görüşü­dür. Derler ki; Eğer nikâh esnasında bizzat hazır ise, efendinin bunu geçer­li kabul etmesi caiz değildir Çünkü, fasid akdin sonradan geçerli kabul edil­mesi sahih bir davranış değildir. Eğer, köle nikahlanmak istiyor ise, bunu, iz­lenmesi gereken yolla gerçekleştirmelidir. Müslüman ilim adamları icma İle şunu kabul ederler: Efendisinin izni olmaksızın kölenin nikâhı caiz değildir, ibn Ömer bu şekilde nikâhla evlenen köleyi zani sayar ve ona had uygular­dı. Bu Ebû Sevr’in de görüşüdür.

Abdurrezzak da, Abdullah b. Ömer (b. Hafs b. Âsim b. Ömer)’denv o, Nafi’den, o da İbn Ömer’den; ayrıca, Ma’mer’den, o, Eyyubvdan, o, Nafı’den, o da İbn Ömer’den naklettiğine göre, İbn Ömer, kendisinin izni olmaksızın ni­kâh yapmış bir kölesini aldı ve ona had uyguladı, nikahladığı kadın ile onu birbirinden ayırdı ve o nikahladığı kadına (.cariyeye) verdiği mehri iptal el­li. Yine Abdurrezzak der ki: Ayrıca bize, İbn Güreye, Musa b. Ukbe’den ha­ber verdiğine göre, Musa ona Nafi’den, o, îbn Ömer’den bildirdiğine göre, İbn Ömer, velisinin izni olmaksızın kölenin nikâhının zina olduğu görüşünde idi ve onun görüşüne göre böyle bir köleye had vurulmalıdır. Her ikisi­nin nikahlamasını sağlayanların da cezalandırılacağı kanaatine sahipti. (Yi-ne Abdurrezzak) dedi ki: Bize İbn Güreye de Abdullah b. Muhammed b Akîl’den şöyle dediğini haber verdi: Ben Cabir b. Abdullah’ı şöyle derken din ledim: Rasûlullalı (sav) buyurduki: “Herhangi bir köle efendisinin izni olmak­sızın nikahlayacak olursa, o kişi zinakârdır.” [386] Ömer b. el-Hattab (ra)’dan da şöyle dediği nakledilmektedir: Böyle bir kimse, haram bir nikâh yapmış­tır. Eğer efendisinin szniyîe nikâh yapacak olursa, o takdirde boşama, fere ki­min için helâl ise, onun elindedir. [387]

Ebû Ömer der ki: Hkaz ve Irak bölgelerinin fukahalarmın tümünün gö­rüşü budur. Boşama yetkisinin efendinin elinde olduğu hususunda İbn Ab-bas’tan farklı rivayet gelmemiştir. Cabir b. Zeyd ve bir gurup da bu hususta ona tabi olmuşlardır. Bu ise İlim adamlarına göre nazarı itibara alınmaması gereken şaz görüşlerdendir. Zannederim, İbn Abbas bu hususta, yüce Allah’ın: “Allah şöyle bir misal gösterdi: Hiçbir şeye gücü yetmeyen, başkasının mül-kiyetînde olan bir köle…” (en-Nahl, 16/75, ayrıca bk. aynı âyetin tefsirinde 2 ve 3. başlıklar) buyruğunu tevil ederek bu hükme varmış olmalıdır. İlim eh­li ise, kölenin nikâhının, efendisinin izniyle olması halinde caiz olduğunu ic-ma İle kabul etmişlerdir.

Şayet fâsid bir nikâh yapacak olursa, Şafiî der ki: Eğer nikahladığı Üe ger­değe girmemişse, kadına hiçbir şey verilmez. Şayet gerdeğe girmişse, azad edildiği takdirde ona mehir vermesi gerekir. Bu, Şafiî mezhebindeki sahih gö­rüştür Aynı zamanda, Ebû Yusuf ve Muhammed’in de görüşüdür. Onlara gö­re de azad edilinceye kadar mehir vermek yükümlülüğü yoktur

Ebû Hanife der ki: Onunla gerdeğe girecek olursa, kadına mehir verme­si gerekir. Malik ve Şafiî der ki: Köle, iki kişinin ortak mülkiyetinde ise, sa­hiplerinden birisi evlenmesi için ona izin verse, o da nikâhlansa, nikâh ba­tıldır. Cariye ise, nikâh hususunda, sahiplerinden izin ister, onlar da izin ve­rirse bu nikâhı caizdir. İsterse, akdi fiilen kendisi gerçekleştirmesin, bunun yerine nikâh akdini yapacak kimseleri görevlendirmiş olsun. [388]

  1. Mehir Ödeme Gereği:

Yüce Allah’ın: “Mahirlerini de güzellikle kendilerine verin” buyruğu ni­kâhta mehrin vacib oluşuna ve mehrin cariyeye ait olduğuna delil vardır.

“Güzellikle: Maruf ile” buyruğunun anlamı ise, şeriate ve sünnete uygun surette veriniz, demektir. Bu da, cariyelerin aldıkları mehre, efendilerinden daha bir hak sahibi olmalarını gerektirir. Malik’in görüşü de budur. Kitabu’r-Ruhun (Rehinler BahsO’inde der ki: Efendinin-, cariyesinin mehrini alıp, onu çeyizsiz bırakma hakkı yoktur. Şafiî ise der ki: Mehir efendiye aittir. Çün­kü o, bir ivazdır, Cariyeye aît olamaz. Bunun asıl dayanağı ise malın aslın­da (rakabesinde, yani cariyenin kendisinde) faydalanma hakkına sahip ol­maktır. Cariyenin burada sözkonusu edilmesi ise, mehrin ona sebep vatib olu­şundan dolayıdır. Kadı İsmail ise, Ahkâm adlı eserinde şunu zikretmektedir: Bazı İrak alimleri, bir kişi cariyesini kölesiyle evlendirecek olursa, ona me-lıir verilmeyeceğini iddia etmişlerdir. Ancak bu görüş, Kitap ve sünnete mu­haliftir der ve bu konuda uzun uzun açıklamalarda bulunur. [389]

  1. Evlenileceklerin İffetli Olma Gereği:

Yüce Allah’ın: “Zinadan kaçman, gizli dost edinmeyen, namuslu kadın­lar olmaları halinde” buyruğunda geçen muhsanât: namuslu kadınlar” if­fetli kadınlar demektir. El-Kisaî: “İffetli, namuslu kadınlar” ke­limesinin Kur’ân-ı kerimde geçtiği her yerde, “sâd” harfini esreli okumuştur. Bundan tek istisna ise, yüce Allah’ın: İçinizden hür olan kadınlar” buyruğudur. (Burada bu kelimenin “sâd” harfini üstün oku­muştur) Diğerleri ise, bu kelimeyi, Kur’ân-ı kerimde geçtiği her yerde (sâd harfini.) üstün olarak okumuşlardır.

Daha sonra yüce Allah: “Zinadan kaçınan” yani zina etmeyen, yani açık­tan açığa zinada bulunmayanlar olarak dîye buyurmaktadır. Çünkü cahiliye dönemi insanları arasında açıktan açığa zina eden kadınlar vardı, Bu kadın­ların tıpkı baytarların bayrakları gibi, dikili bayrakları olurdu.

“Gizil dost edinmeyen”; hayasızlık ve fuhuş yapmak için arkadaşları, dost­ları bulunmayan kimseler demektir. “Dostlar” anlamına gelen keli­mesinin tekili şeklinde gelir. Kişinin arkadaşına bu isim verilir. tabiri İse, çokça arkadaşları bulunan kimse hakkında kullanılır. Bu açıklamalar, Ebû Zeyd’den nakledilmiştir.

Denildiğine göre, “Müsâfiha”, açıktan açığa zina eden kadın demektir. Ya­ni bu iş için kendisini kiralayan kadın demektir. Dostu olan kadın ise, bu işi gizlice yapan kadın demektir. Bir diğer görüşe göre “Müsâfiha (zina eden) kadın” herkesle zina yapan, dostu bulunan kadın ise, tek bir kişi ile zina eden kadın demektir. Araplar, alenî zinayı ayıplarlar, fakat dost edinmeyi ayıpla-mazlarch. Daha sonra ise îslâm bütün bunları kaldırds. İşte İbn Abbas ve di­ğerlerinden nakledildiğine göre, yüce Allah’ın: “Gizlisiyle, açığıyla fuhşiya-ta yaklaşmayınız” (el-En*âm, 6/151) buyruğu bu hususta nazil olmuştur. [390]

  1. Köle ve Cariyelerin Zina Cezası:

Yüce Allah’ın: Şayet evlendikten sonra…” buyruğundaki ke limenin hemzesini, Âsim, Hamza ve Kisâî üstün olarak, diğerleri ise, ötre olarak okumuşlardın Üstün ile okuyuşun anlamı, “o cariyeler müslüman olur­larsa’1 ötre ile okumanın anlamı; “o cariyeler evlendirilirlerse” şeklindedir.

Müslüman bîr cariye zina edecek olursa, hür kadına verilen zina cezası olan celdin yansı verilir. Cumhurun, yani İbn Mes’ûd, Şa’bî, ez-Zührî ve diğerle­rinin görüşüne göre, cariyenin mulısan olması, müslüman olması demektir. Buna göre, kâfir bir kadın zina edecek olursa, had vurulmaz. Bu da îbnü’l-Münzİr’in zikrettiğine göre, Şafii’nin görüşüdür. Başkaları ise, cariyenin mulısan olması demek, hür bir erkekle evlenmesi demektir. Buna göre, ev­li bulunmayan müslüman cariye zina edecek olursa, ona had yoktur. Bunu da Said b. Cübeyr, el-Hasen ve Katade söylemiştir îbn Abbas ve Ebû’d-Der-dâ’dan da bu görüş rivayet edildiği gibi, Ebû Ubeyd de böyle demiştir.

Ebû Ubeyd der ki: Ömer b, el-Hattab (r.a)’dan rivayet edildiğine göre, ona cariyeyevurulacak had hakkında soru sorulmuş, o da şöyle demiştir; “Cari­ye başının üzerindeki kürkü evin arkasında bırakmıştır.” eİ-Asmaî der ki: Bu­rada kürk (el-Ferva), başın üzerindeki deridir. Ebû Ubeyd der ki: Burada Hz. Ömer, bizzat bu deriyi kast etmemiş tir, Kadın, evin arka taralında başının de­risini nasıl bırakabilir ki? Şu kadar var ki, bu bir örneklendirmedir. O, bunun­la başörtüsünü kastetmiştir. Cariyenin üzerinde başörtüsü ve hicabın sozko-nusu olmadığını, cariyenin sahiplerinin gönderdikleri her yere çjkıp gittiği­ni» bundan imtina edemediğini, böylelikle de zinadan kaçınma gücü bulun­mayan yere dahi gidebileceğini İfade etmek istemektedir. Koyun gütmek, ver­gi ödemek ve benzeri işler gibi. Sanki Hz. Ömer, zina etmesi halinde, işte bu lıusus dolayısıyla üzerinde had olmadığı görüşüne sahip gibidir.

Bir başka kesim ise şöyle demektedir: Cariyenin mulısan olması, evlenme­sidir. Şu kadar var ki, sünnet-i seniyye ile had, evli bulunmayan müslüman cariye hakkında vacibtir. Nitekim, Buharı ve Müslim’in Sahih’lerinde yer al­dığına göre: Ey Allah’ın Rasulü, cariye muhsan değilken zina ederse, ne olur? diye sorulması üzerine, o da: Cariyeye had vurulmasının vacib olduğunu be­lirtmiştir. [391] ez-Zührî der ki: Evli cariyeye, Kur’ân-ı kerîmin nassı gereği had uygulanır. Evli bulunmayan müslüman cariyeye ise, hadis gereği had uygu­lanır.

Kadı İsmail de, yüce Allah’ın: “Şayet evlendikden sonra” buyruğu hak­kında müslüman olmalarından sonra diye açıklayanların bu açıklaması, uzak bir ihtimaldir der. Çünkü, daha önce yüce Allah’ın: “Sahib olduğunuz mü’min cariyelerinizden” buyruğunda imanları sözkonusu edilmiştir. Şu ka­dar var ki, bunun evli olmaları demek olduğunu söyleyip, evlenmedikçe de cariyeye had uygulanmayacağı görüşünde olanlar, Kur’âiM Kerimin zahirinden anlaşılan kanaati benimsemişlerdir. Zannederim, bunlar da bu hadisi bil­miyorlardı. Bize göre durum şöyledir: Cariye, eğer evli olduğu takdirde zi­na edecek olursa, Allahın Kitabı gereğince ona celde vurulur. Şayet evlen-meksizin zina edecek olursa, bu seter Peygamber (sav)’ın hadisi gereğince yine ona celde vurulur, fakat onun için recm sözkonusu değildir. Çünkü recm ikiye bölünemez. Ebû Ömer (İbn Abdi’1-Berr) der kî: Yüce Allah’ın buyru­ğunun zahiri, müslüman dahi olsa, evlenmedikçe cariye hakkında haddin söz-konusu olmamasını gerektirmektedir.

Ancak sünneti seniyye, muhsan olmasa (evlenmese) dahi cariyeye celde vurulacağını ifade etmiştir. O halde bu fazladan bir beyandır.

Derim ki: Müminin sırtı, yasak bölgedir. Yakîn olmadıkça mubah olmaz-İhtilaf bulunması halinde ise yakîn yoktur. Ancak, sahih sünnette bu husus­la celde cezası gelmeseydi bu böyle olacaktı. Doğrusunu en iyi biten Allah’­tır. Ebû Sevr de İbnü’l-Münzir’in naklettiğine göre şöyle demiştir: İkisinin (kö­le ile cariyenin) recmedilecekleri hususunda (Fukahâ) ihtilaf halinde iseler de, ikisinin de muhsan olmaları halinde recm olunurlar. Şu kadar var ki, eğer reo molun mayaca ki a rina dair bir icma varsa, icmaı kabul etmek daha uygundur. [392]

15- Köle ve Cariyelere Zina Haddini Kim Uygular:

İlim adamları, zina eden köle ve cariyelere haddi kimin uygulayacağı hu­susunda farklı görüşlere sahiptir.

İbn Şihâb der ki: Zina eden köle ve cariyeyi, sahiplerinin cezalandırma­sı şeklinde sünnet uygu lana gelmiş tir. Ancak onların durumları, sultana (yö­netici ve hakime) götürülecek olursa, herhangi bir kimse onun önüne geç­mek hakkına sahip değildir. Bur Peygamber (sav)’in: “Sizden herhangi biri­nizin cariyesi zina çdecek olursa, ona haddi uygulasm” [393] buyruğunun muktezasıdır. Hz. Ali de irad ettiği hutbesinde şöyle demiştir Ey insanlar, kö­lelerinize haddi siz uygulayınız. Onlardan muhsan olana da, olmayana da. Çünkü Rasûlullah (sav)’a ait olan bir cariye zina etmişti. O da bana ona cel­de vurmamı emretti. Bir de baktım ki, henüz yeni doğum yapmış. Ona cel­de vuracak olursam öldürmekten korktum. Bunu Peygamber (sav)’e nakle­dince, iyi ettin diye buyurdu. Hadisi Müslim, Hz. Ali’ye mevkufen rivayet et­miştir. [394] Nesaî bu hadisi müsned olarak zikreder ve şöyle der: Rasûlullah (sav) buyurduki: “Sağ ellerinizin malik olduklarına hadleri uygulayınız. On­lardan muhsan olanına da, olmayanına da.” [395]

İşte bu, efendilerin malik oldukları kimselere muhsan olanlarına da, ol­mayanlarına da haddi uygulayacaklarına dair açık bir nasstır.

Malik (r.a) dedi ki: Efendi, zina eden kölesine, şarap içen ve zina iftira­sında bulunan kölesine şahitlerin şahidük etmesi halinde had uygular. Fakat, hırsızlık halinde elini kesemez. Onun elini imam keser. Bu, el-Leys’in de gö­rüşüdür.

Ayrıca, ashab-ı kiramdan bir topluluktan kölelerine had uyguladıklarına dair rivayetler gelmiştir. İbn Ömer ve Enes bunlar arasındadır. Ashab-ı kiram arasından bu hususta onlara muhalefet eden yoktur. îbn Ebi Leylâ’dan da şöy­le dediği rivayet edilmiştir: Ensar’ın geri kalanlarına yetiştim. Onlar, zina et­mesi halinde cariyelerine meclislerinde (had) vuruyorlardı.

Ebû Hanİfe ise der ki: Kölelere de, cariyelere de hadleri, zinada olsun, sa­ir haddi gerektiren suçlarda olsun veli değil, sultan (devlet yetkilisi) uygu­lar. Bu el-Hasen b. Hayy’in de görüşüdür.

Şafiî ise der ki: Haddi gerektiren her hususta, köleye haddi mevla uygu­lar ve (hırsızlık yaparsa) onun elini keser. Şafiî zikrettiğimiz hadisleri delil gös­termiştir.

es-Sevrî ve Evzaî de zina etmesi halinde ona had uygular demektedir. Ha­dislerin muktezası da budur. Doğrusunu en iyi bilen Ailahtir. Kölelerin sür­güne gönderilmesi ile ilgili açıklamalar da bu sûrede (4/16. âyet, 6, başlık­ta) geçmiş bulunmaktadır. [396]

  1. Zina Edip Had Uygulanmadan Azad Edilen Cariyenin Durumu:

Bir cariye, zina ettikten sonra, efendisi ona had uygulamadan önce azad edilirse, artık efendinin ona had uygulama yetkisi kalmaz. Bu husus nezdin-de sabit olduğu takdirde ise, ona sultan had uygular. Şayet zina eder, son­ra evlenirse, artık efendisinin ona yine had uygulama yetkisi -kocasının hakkı dolayısıyla- yoktur. Çünkü bu haddin kocaya da zarar verme ihtima­li vardır. Bu, Malik’in görüşüdür. Şu kadar varki, kocanın da aynı efendinin mülkiyetinde olmaması gerekir. Eğer, koca da aynı efendinin mülkiyetinde ise, o takdirde efendinin ona had uygulaması caiz olur. Çünkü her ikisinin (zina eden cariyenin de, kocasının da) hakkı efendilerinin hakkıdır. [397]

  1. Köle Zina Ettiğini İkrar Ederse:

Köle zina ettiğini İkrar edip, efendisi bunu kabul etmezse, ikrarı dolayı­sıyla köleye had uygulamak icabeder. Efendinin bunu inkâr etmesine de ba­kılmaz. Bu hususta ilim adamları arasında icma vardır.

Müdebber (azad edilmesi efendisinin ölümü şartına bağlanmış) köle, um-muîveled (efendisinden çocuğu olan cariye), mükâtep (belli bir bedel öde­mek şartıyla azad edilmesi yazışma ile tesbit edilmiş,) köle ve bir bölümü azad edilmiş kölenin durumu da böyledir.

Yine icma ile şunu kabul etmişlerdir: Cariye zina edip de sonra azad edi-lecek olursa, ona cariyelere uygulanan had uygulanır. Eğer, azad edildiğini bilmediği halde zina eder, sonra da bu durumu öğrenir ve ona (cariye) had­di uygulanmış ise, bu takdirde hür bir kadına uygulanan haddin geri kalan kısmı da tamamlanır. Bunu İbnü’l-Münzir zikretmiştir. [398]

  1. Efendinin Zina Eden Köle ve Cariyesini Affetmesinin Hükmü:

İlim adamları zina eden köle ve cariyesini af etmesinin hükmü hususun­da farklı görüşlere sahiptirler. Hasan-ı Basri affetmek hakkına sahiptir der­ken, ondan başkaları, haddi uygulamaktan başka bir şey yapamaz. Tıpkı sul­tanın öğrenmesi halinde haddi uygulamamak imkânına sahip olmadığı gibi. Efendi de ona, haddi uygulaması icabettiği takdirde cariyesini af edemez, der-İer. Bu da Ebû Sevr’in görüşüne göre böyledir. İbnü’l-Münzir der ki: Biz de bu görüşteyiz. [399]

  1. Köle ve Cariyelere Hadlerin Yarısının Uygulanması ve Hikmeti: Yüce Allah’ın:

“Onlara, hür kadınlara verilen cezanın yansı verilir” buy-

ruğundaki “cezaMan kasıt, celdedîr. “Hür kadınlar”dan kasıt ise, burada hür ve bakire olanlardır. Çünkü, evli ve hür kadının recmedilmesi gerekir. Eecm ise bölünme kabul etmez. Bakireye, evli olmasa dahi muhsana denilmesinin sebebi, daha sonra muhsan olacağından dolayıdır. Nitekim kurbanlığa, kur­ban edilmeden önce, “udhiye” denilir. İneğe de, henüz daha toprağı altüst etmeden önce (toprağı altüst eden anlamında) “musîra” denilir.

Buradaki Hel-Muhsanât”ın evli kadınlar anlamına geldiği de söylenmiştir. Çünkü hadis-i şerifte, muhsan kadınlar hakkında sopa vurmak ve recm ce-zasımn olduğu belirtilmiştir. Recm İse, bölünme kabul etmediğinden dola­yı, geriye onlar (zina eden cariyeler.) hakkında dövmenin yarısı ceza olarak kalmaktadır.

Cariyelerin hadlerinin eksilmesindeki faydaya gelince: Cariyelerin hür kadınlardan daha zayıf oluşudur. Şöyle de denilmektedir: Cariyeler hür ka­dınların vardıkları gibi muradlarına varamazlar. Yine şöyle denilmiştir: Ce­za da nimete göredir. Nitekim yüce Allah’ın, Peygamber (sav)’ın hanımları­na hitaben şöyle dediği görülmüyor mu: “Ey Peygamber hanımları, sizden kim apaçık bir hayasızlık işlerse, onun için azabı iki kat arttırılır..,” (el-Ah-zab, 33/30) Çünkü, Peygamber hanımlarının nimeti daha fazla olduğun­dan, onların cezaları da daha ağır olarak tesbit edilmiştir. Cariyelerin de sa­hip oldukları nimetler daha az olduğundan, cezaları da daha azdır,

Âyet-i kerimede özel olarak cariyelerin haddi zikredilmiş, fakat kö]eîerin haddi zikrediImemiştİr. Çünkü, kölelerin de, cariyelerin de haddi eşittir: Zina da elli celdedir. Zina iftirası ve içki içmek te, kırk celdedir. Çünkü cari­yenin haddi, köleliğin eksikliği dolayısıyla eksilmiştir. O bakımdan mülkiyet altında olmak gerekçesiyle, erkek köleler de bunun kapsamına girmiştir. Ni­tekim Hz. Peygamberin: “Her kim bir köledeki ortaklık hissesini azad ede­cek olursa…” [400] buyruğunun kapsamına cariyeler de girmiştir. İşte bu, ilim adamlarının asıl anlamında kıyas adını verdikleri şeydir. Yüce Allah’ın: “Muhsan kadınlara iftira atanlar…” (en-Nûr, 24/4) buyruğu da bu kabilden­dir. Bunun kapsamına ileride yüce Allah’ın izniyle, Nur Sûresi’nde (bk, en-Nûr, 24/4. âyet, 3- başlıkta) açıklanacağı üzere, muhsan olan erkekler de ka­ti olarak girmektedir. [401]

20- Zina Eden Cariyeyi Satmanın Hükmü:

İlim adamları, icma ile şunu kabul etmişlerdir: Zina eden cariyeyi satmak, o cariyenin sahibi için bağlayıcı ve vacib değildir. Bununla birlirke onu sat­masını tercih etmişlerdir. Zira Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur; “Sizden herhangi birinizin cariyesi, zina edip de, zinası açıkça ortaya çıktığı takdir­de ona had vursun. Bununla birlikte onu, bundan dolayı bir daha azarlayıp yüzüne vurmasın. Sonra bir daha zina edecek olursa, yine ona had vursun ama, onu azarlayıp zina ettiğini yüzüne vurmasın. Sonra üçüncü bîr defa da­ha zina edecek ve zinası açıkça ortaya çıkacak olursa, kıldan bir ip karşılı­ğında dahi olsa artık onu saüversin.” Bu hadisi, Müslim, Ebû Hureyre’den ri­vayet etmiştir. [402]

Zahiriler ise, dördüncüsünde zina ettiği takdirde satmanın vacib olduğu­nu söylemişlerdir. Dâvûd ve diğerleri bunlar arasındadır. Çünkü Hz. Peygam­ber: “Onu satsın” ve “sonra onu örülmüş bir ip karşılığında dahî olsa satınız” diye buyurmuştur, İbn Şihab der ki: Üçüncü defadan sonra mı, dördüncü de­fadan sonra mı (satın) dediğini bilemiyorum, Böyle bir cariyeyi satacak olursa, zina ettiğini bildirir, Çünkü bu gizlenmesi helâl olmayan kusurdur.

Eğer; hadisten maksat, zina eden cariyenin uzaklaştırılmasıdır. Onu sata­nın zina ettiğini bildirmesi vacib kabul edilirse, herhangi bir kimse onu sa­tın almaz. Halbuki biz onu uzaklaştırmakla emrolunmuşuz, denilecek olur­sa, buna cevap şudur:

Btjyle bir cariye, bir maldır ve zayi edilmez. Çünkü malın zayi edilmesi ya­saklanmıştır. Başıboşla bırakılmaz. O takdirde bu, onunla zinaya bir teşvik ve buna bir İmkân hazırlamak olur. Her zaman için de haps olunamaz.

Çünkü o takdirde onun efendisine sağlayacağı menfaat ortadan kalkmış olur. Geriye onu satmaktan başka çare kalmamaktadır. Olur ki, ikinci efen­di onunla ilişki kurmak suretiyle iffetini korur, yahut alabildiğine ona göz-kulak olur da böyle bir iş yapmasına engel olur. Özetle söylenecek olursa, sahiplerin değişmesi ile durumunda da değişmeler olabilir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [403]

  1. Bekârlığa Katlanmak, Cariyelerle Evlenmekten Hayırlıdır:

Yüce Allah’ın: “Sabretmeniz ise, sizin için daha hayırlıdır” buyruğunun anlamı şudur: Bekârlığa sabredip katlanmak, cariyeyi nikâhİamaktan hayır­lıdır. Çünkü cariye ile evlenmek, doğan çocuğun köleleşmesi sonucunu ve­rir. Oysa, kişinin kendisini koruması ve üstün ahlâkî değerlere sahiplenme­ye devam etmesi, bayağılıklara düşmekten daha iyidir. Ömer (‘r.a)’ın şöyle de­diği rivayet edilmektedir: Hür herhangi bir kimse, bir cariye ile evlenecek olur­sa, kendisini yan yanya köleleştirmîş demektir. Yani kendi çocuğunu köle yapar. O bakımdan böyle bir şeye karşı direnmek ve sabretmek, çocuğun kö-leleşmemesi için daha faziletlidir. Said b. Cübeyr de der ki: Cariyeyi nikah­lamak ancak, zinaya bir yakınlıktır. Yüce Allah da: “Sabretmeniz İse sizin için daha hayırlıdır” yani cariyeleri nikahlamadan durmanız daha hayırlı­dır, diye buyurmuştur,

İbn Mace’nln Sünen’inde ed-Dahhâk b, Müzahim’den şöyle dediği riva­yet edilmektedir: Ben Enes b. Maliki şöyle derken dinledim: Rasûlullah (sav)’ı şöyle buyururken dinledim: “Her kim temiz ve arındınlmış olarak Allah’ın hu­zuruna çıkmak istiyorsa, hür kadınlarla evlensin.” [404] Bunu Ebû İshak es-Sa’!e-bi de, Yunus b. Mirdas yoluyla rivayet etmiştir ki, Yunus, Enes’in hizmetçi­si idi. (Ebû İshak) şunu da ekler: Ebû Hureyre dedi ki; Rasûlullah (sav)’ı şöy­le buyururken dinledim: “Hür kadınlar evin salâhı, cariyeler ise evin helaki -veya- evin fesadıdırlar” [405]

26- Allah size açıkça bildirmek, sizi sizden öncekilerin sünnetleri­ne İletmek, tövbelerinizi kabul etmek ister. Allah hakkıyla bilen­dir, Hakimdir.

Yani Allah size, dininize dair hususları, işlerinizde faydanıza olan şeyle­ri, sizin İçin helâl ve haram olanları açıklamak diler.

Bu, yüce Allah’ın hükmünün bulunmadığı bir olayın varlığının imkânsız olduğuna delildir, yüce Allah’ın şu buyruğu da -ileride geleceği üzere- bu ka­bildendir: “Biz o Kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık* (el-En’arn, 6/38) Bundan sonra da yüce Allah: Allah sizden hafifletmek ister” (en-Nisa, 4/28) diye buyurmaktadır. Böylelikle bu âyet-i kerimeden son­ra gelmiştir. Tefsirini yaptığımız âyette bunun yerine “lâm” harfi gelmiş­tir. el-Ferra der ki: Araplar, Diye, için” anlamına gelen “lâm” ile ‘i birbirinin yerine kullanırlar. O bakımdan Araplar, “” anlamına gelen “lâm” harfini, dilemek ve emr etmek anlamındaki fiillerin başında edatını ge­tirir ve şöyle derler: Yapmanı istedim. Çünkü bunla­rın ikisi de gelecekteki isteği İfade eder.

Şu kadar var ki; Yapacağını zannettim, demek caiz değildir. Çünkü böyle bir durumda;) Senin kalkmış olduğunu sandım, denilir. Kur’an-ı kerimde de şöyle buyurulmaktadır: Aranız­da adalet yapmakla emrolundum.” (eş-Şura, 42/5)

Âlemlerin Rabbine teslim olmakla emr olunduk” (el-En’âm, 6/71); yine Ağızlarıyla Mlahın nurunu söndürmek isterler.” (es-Saff, 61/S)

Allah’ın nurunu söndürmek isterler.” (et-Tevbe, 9/32) Şair de şöyle demektedir:

“Ben onun hatırasını unutayım istiyorum, fakat sanki Leylâ her yolda benim gözüme görünüyor.”

Görüldüğü gibi burada” unutmak” fiilinin başına gelen “lâm” harfi -keli­meyi mastara çeviren- anlamındadır.

en-Nehhâs der ki: Fakat ez-Zeccâc, bu görüşün hatalı olduğunu belirtir ve der ki: Eğer lâm anlamında olsaydı, onun basma bir başka !’lâm”m da­ha gelmesi gerekirdi. Nitekim: Bana ikram etmen için geldim, denilip: “” şeklinde “lâm” harfi de getirilerek söylenebilir. Sonra bize, (ez-Zeccâc) şu beyiti okudu:

“Ben istedim ki insanlar bilgin bunların

Kays’ın şalvarları olduğunu ve heyetler buna tanık iken.

Burada ifade; ben bununla sizin için açıkça ortaya çıkmasını istedim, takdirindedir. en-Nehhas der ki: Bu konudaki kanaatler o derece arttı ki, ki­mi kurra işi bu “lâm”a en lâm’ı diyecek noktaya götürdüler.

Buyruğun anlamının: Yüce Allah size açıklamak istediğinden dolayı bu­nu dilemektedir, şeklinde olduğu da söylemiştir.

“Sizi sizden öncekilerin sünnetlerine İletmek” sîzden önceki hak ehli­nin sünnetlerine iletmek ister. Burada “sizi iletmek” ifadesinin anlamının si­zi, sizden önceki hak ve batıl ehlinin izlediği yolları açıklamak ister, şeklin­de olduğu da söylenmiştir. Bazı nazar ehli (.aklî yöntemlerle yaklaşan kim­seler) der ki: Bu buyrukta şuna da delil vardır: yüce Allah, bu âyeti kerime­den önce bize neyi haram kıldı ise, bizden öncekilere de haram kılınmıştır. en-Nehhas ise der ki: Bu yanlıştır. Çünkü o takdirde, buyruğun anlamı şöy­le olur: O, sizlere, sizden öncekilerden kendilerine yasak kılınan şeylerden uzak duranların durumunu beyan etmektedir. Oysa mana şöyle de olabilir; O, sizden önceki peygamberlere beyan ettiği gibi size de beyan etmektedir. O vakit, bu buyruk ile bizzat değindikleri bu hususa işaret etmiş olmaz.

Şöyle de denilmektedir: Yüce Allah’ın: “Allah size açıkça bildirmek is­ter—” buyruğu yeni bîr hususun başlangıcını teşkil etmektedir. Yani yüce Al­lah size, kendisine nasıl itaat edileceğini beyan etmeyi dUer ve “sizi, sizden öncekilerin sünnetine iletmek” öncekilerin sünnetlerini size bildirmek “is­ter. ” Onlar emrimi terk edince, akıbetlerinin nasıl olduğunu size göstermek isterim. Sizler ise, bunları yapacak olursanız, hemen sizi cezalandırmam. Fa­kat, tevbenizi kabul ederim. “Allah” tevbe eden kimseleri “hakkıyla inlen­dir”, tevbeyi kabul etmesi dolayısıyla da hikmeti sonsuz “Hakimdir.” [406]

27- Allah, tevbelerinizi kabul etmek ister. Şehvetlerine uyanlar ise, sizin büyük bir sapıklığa düşmenizi İsterler. 28. Allah, sizden (yükünüzü) hafifletmek İster. Zaten insan zayıf yaratılmıştır.

Yüce Allah’ın: “Allah tevbelerinizi kabul etmek ister” buyruğu nıübte dâ ve haberdir. ise, î ister” buyruğu ile nasb mahallindedir.

Aynı şekilde; sizden hafifletmek ister,” Âye­tinde Hafifletmek” buyruğu, İster” fiili ile nasb mahallin-dedir. Buyruğun anlamı şudur: Allah sizin tevbe etmenizi ister. Yani tevbe-nizi kabul edip, günahlarınızı affetmek ve üzerinizdeki yükleri hafifletmek İster. Denildiğine göre bu, şeriatın bütün hükümleri hakkında böyledir. Sa­hih olan dabudur.

Yine denildiğine göre, ha fitletme kten kasıt, cariyenin nikâh I a nab i İme sidir. Yani Biz, sizin kadınlara karşı sabretmek noktasındaki zayıflığınızı bildiğimiz­den dolayı, cariyelerle evlenmeyi mubah kılmak suretiyle yükünüzü hafiflet­tik. Bu açıklamayı, Mücahid, îbn Zeyd ve Tavus yapmıştır. Tavus der ki: İn­sanın kadınlara karşı zaaafı olduğu kadar hiçbirşeye karşı zaafı yoktur.

“Şehvetlerine uyanlar” dan muayyen olarak kimlerin kastedildiği husu­sunda farklı görüşler belirtilmiştir. Mücahid, bunlar zinakâriardir derken, es-Süddî, bunlar yahudi ve hıristiyanlardır, demektedir. Bir kesim de, özel ola­rak yahudüerdir. Çünkü yahudiler, müslümanların baba bir kızkardeşleri ni­kahlamak hususunda kendilerine tabii olmalarım istemişlerdir.

İbn Zeyd der ki: Bununla umum kastedilmiştir. Daha sahih olan da budur.

Meyi etmek (sapıklığa düşmek); doğru yoldan sapmak demektir. Doğru yo) üzerinde bulunmayan bir kimse.başkalarıntn da kendisi gibi o yol üzerinde olmasını isterki, (onların sapıkhğı dolayısıyla) kendisine herhangi bîr musi­bet gelip yetişmesin.

Yüce Allah’ın: “Zaten insan zayıf yaratılmıştır” buyruğundakiza­yıf” kelimesi hal olarak mansubtur Buyruğun anlamı da şudur: İnsanın he-vasi kendisini meylettirrneye, saptırmaya sebeptir. Şehvet ve kızgınlığı ise, onu aceleciliğe, hafifliğe iterler Bu da zayıflığın en ileri derecesidir. O ba­kımdan onun yükümlülüklerinin hafiflet ilmesine ihtiyacı vardır Tavus der ki: Bu, öüel olarak kadınlar hususunda böyledir. îbn Abbas’tan bu lafzı: Ve (Allah) insan! zayıf yaratmıştır” diye okuduğu rivayet edil­miştir. Yani Allah, insanı zayıf yaratmıştır Bu da kadınlara karşı sabır ve ta­kati yok, demektir. Ibnü’l-Müseyyeb der ki: Seksen yaşıma geldim. Gözümün biri kör oldu, diğeri ile çok az görüyorum. Benim bu adamım -erkeklik or­ganım kastediyor- ise, kör ve sağırdır. Bununla beraber yine de kadınların fitnesinden korkuyorum.

Buna yakın bir ifade Ubede b. es-Sabit (r-a)’dan rivayet edilmiştir, Ubadc der ki: Benim şu halimi görmüyor musunuz? Ancak başkasının bana destek vermesi halinde kalkabiliyorum. Ve ancak, bana yumuşatılan şeyleri -Yahya dedi ki: Yumuşatılıp ısıtılan şeyleri demek istiyor- yiyebiliyorum. Arkadaşım da -Yine Yahya: Erkeklik organını kastediyor, dedi- uzun bir zamandan be­ri ölmüş bulunuyor, buna rağmen benini için helâl olmayan bir kadın ile halvette kalmak hoşuma gitmez. İsterse bana karşılık güneşin üzerinde doğdu­ğu herşeyi bana versinler. Buna sebep ise, şeytanın bana gelip, arkadaşımı aleyhime harekete geçirmesinden korkmamdın Çünkü onun, ne görecek gö­zü, ne işitecek kulağı vardır. [407]

  1. Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda bâld yollarla yemeyin. Ara­nızda karşılıklı bîr rıza ile gerçekleştirdiğiniz bir ticaret olma­sı müstesna. Kendinizi öldürmeyin. Şüphe yok ki Allah, size çok merhamet edendir.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı dokuz başlık halinde sunacağız:

1- Batıl Ahş-Veriş Türlerinden; Urbûn (Kaparolu) Alış-Veriş.

Yüce Allah’ın: “Bâtıl yollarla” buyruğundan kasıt, hak olmayan yollarla demektir. Bunun şekilleri ise, Önceden de açıkladığımız gibi, pek çoktur. Bu buyruğun ne anlama geldiğini daha önce Bakara Sûresi’nde (2/188. âyet, 3-başlıkta) açıklamış bulunuyoruz,

Batıl yollarla malı yeme türlerinden birisi de, urban salısı diye bilinen satş çeşididir. [408] Bu şöyle olur: Bir kişi senden mal alır, yahut senden bineği­ni kiralar. Buna karşılık, bir dirhem veya daha fazla bir para teslim eder. Eğer o malı satın alır yahut bineğe binerse, teslim ettiği bu para malın bedelinden, yahut bineğin kirasından düşülür Şayet malı satın atmaktan vazgeçer, yahut bineği kiralamazsa, daha önce vermiş olduğu para da senin olur. Bu, Hicaz-lı ve Iraklı bölge fukahâları topluluğuna göre, uygun değildir ve caiz de de­ğildir Çünkü bir çeşit kumar, ğarar ve muhataralı alış-veriştir. Karşılıklı bir ivaz veya hibe sözkonusu olmaksızm, malın batıl bir yolla yeni İme sidir. Böy­le bir yolla mal yemek ise kma ile batıldır. Urban satışı, eğer bu şekilde meydana gelirse, kabzdan önce de, sonra da fesh edilen bir satıştır. Şayet mal, mevcut ise, geri verilir. Eğer tüketilmiş İse, o malın kabzedildiği günkü kıy­metini geri iade eder.

Aralarında îbn Sirîn, Mücahid, Nail1 b, Abdüllıarİs ve Zeyd b. Eslem’in de bulunduğu bir topluluktan, belirttiğimi?: şekildeki bir urban satışım caiz gördükleri rivayet edilmiştir. Zeyd b. Eşlem de şöyle dermiş; Rasûlullah (sav) bu alış-verişi caiz kabul ediyordu, Ebû Ömer (İbn Abdil’1-Berr) ise der ki: Böyte bir şeyi, Peygamber (sav)’m caiz gördüğü sahih bir yoHa bilinme­mektedir. Şu kadar varki, Abdurrezzak bunu, el-Eslemî’den, o da Zeyd b. Es-lem’den mürsel olarak zikretmiştir. Bu ve benzeri bir rivayet ise delil olamaz. Caiz olan urban satışının, Malik’in ve onunla birlikte diğer fakihîerin açıkla­dıkları şekilde olma ihtimali vardır. O da şöyle olur: Önce ona peşin bir ur-bun (kaparo) verir, sonra ödemiş olduğu bu miktar, satışın tamamını tercih edecek olursa, ödiyeceği bedelden hesap edilir. Malik’ten ve diğerlerinden gelen rivayete göre bu tür alış-verisin caiz olduğu hususunda görüş ayrılığı yoktur. Malik’in Muvatta’ında, kendisince sika kabul edilen raviden şöyle bir rivayet kaydedilmektedir: Amr b. Şuayb, babasından, onun, dedesinden ri­vayetine göre Rasûlullah (sav) urban satışım yasaklamıştır. [409]

(îbn Abdil’1-Berr) Ebû Ömer der ki: İnsanlar burada kendisince sika ka­bul edilen ravi hakkında tenkitte bulunmuşlardır. Bu konuda söylenen doğ­ruya en yakın olma ihtimali bulunan görüşe göre, o, bu hadisi İbn Lehia, ya­hut da îbn Vehb’den, o İbn Lehia yoluyla almıştır. Çünkü İbn Lehia bunu Amr b. Şuayb’dan işitmiş ve ondan rivayet etmiştir. İbn Lehia1 dan da bu hadisi, İbn Vehb ve başkaları nakletmişlerdir. İbn Lehia ise, ilim adamlarından bi­risi olmakla birlikte denildiğine göre onun kitapları yanmıştır. O bakımdan bu tarihten itibaren ezberinden hadis naklettiği takdirde, hata yapardı. îbnü’l-Mübarek ve İbn Vehb’İn ondan rivayetine gelince, bazılarına göre bu sahih­tir. Kimisi de, İbn Lehia’nın rivayet ettiği bütün hadisleri zayıf kabul eder. Ol­dukça geniş bilgisi vardı, bildiği hadisler de pek çoktu. Şu kadar var ki, ha­dis alimlerine göre, onun durumu bizim belirttiğimiz gibidir. [410]

  1. Karşılıklı Rızaya Dayalı Ticaret:

Yüce Allah’ın: Aranızda karşılıklı bir rıza ile ger­çekleştirdiğiniz bir ticaret olması müstesna” buyruğu munkatf bir istisna­dır. Yani, ama karşılıktı rıza ile yapılan ticaret yoluyla yiyebilirsiniz. Ticaret ise, ahş-veriştir. Bu buyruk, yüce Allah’ın -önceden de geçtiği gibi-t “Allak, ahş-verişi helâl, faizi haram kılmıştır” (el-Bakara, 2/285) buyruğunu andır­maktadır.

Ticaret” kelimesi merfu’ olarak da okunmuştur. Yani ortada bir ticaret olması hali müstesna, demek olur. Sibeveylı de buna uygun olarak, şu beyiti zikretmektedir:

“Zühl b. Şeybanoğullarına feda olsun şu devem Yıldızı bol ve aydınlık bir gün (gece) olursa.”

Buradaki -ve benzeri cümlelerdeki- “kine et-tâamme” denir. Çünkü bu, Faili ile birlikte tam bir anlam ifade etmekte, ayrıca mefule İhti­yacı kalmamaktadır.

Ticîiret” kelimesi, nasb olarak da okunmuştur, o takdirde “kâne” nakısa olur. Çünkü habersiz, sadece ismi ile tamam olmamaktadır. Bu oku­yuşa göre de ismi kendi bünyesinde müstetirdir. Dilersen bunu takdir de ede­bilirsin. Yani, malların ticaret mallan olması hali müstesna- Bu durumda, rau-zaf hazfedilmiş, muzafun lieyh de onun yerine ikame edilmiştir. Buna dair açıklamalar önceden geçmiştir. Yüce Allah’ın; Eğer ödeme zor­luğu çeken birisi ise…” (el-Bakara, 2/280) buyruğu da bu kabildendir. [411]

  1. Kur’ân-ı Kerim’e Göre Ticaretin Mahiyeti:

Yüce Allah’ın buyruğundaki “ticaret” kelimesi, sözlükte karşılıklı ivazlaş-madan ibarettir. Şanı yüce Allah’ın kuluna yaptığı işlerin bir bölümü olan sa-lih amellere karşılık olarak verdiği ivaza, ecir denilmesi bundan ötürüdür, yü­ce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler, size, sizi can yakıcı bir azap­tan kurtaracak bir ticaret göstereyim mi?” (es-Saf, 61/10); “Onlar asla dur­gunluk bulmayacak bir ticaret umarlar” (Fâtır, 35/29); “Muhakkak Allah, kendilerine cenneti vermek karşılığında, mü’minlerden canlarını ve malla rint satın almıştır.” (et-Tevbe, 9/111)

Böylelikle yüce Allah, bütün bunlara mecazi olarak aJım ve satım adını ver­miştir. Bu da kendisi vasıtasıyla maksatlara ulaşılan alım ve satım akidleri-ne benzetilerek yapılmıştır. Bu da iki yolla gerçekleşir:

Birincisi, herhangi bir taşıma ve yolculuk olmaksızın, yalnızca mukim hal­de îketı meydana gelen değişikliklerdir. Bu da fiyatların yükselmesini bek­lemek ve ihtikârdır. Değerli kimseler, bundan yüz çevirmiş, buna rağbet gös­termemiştir. Kendini bilenler de buna iltifat etmemişlerdir.

İkincisi ise, mal ile birlikte yolculuklar yapmak ve onu bir beldeden bir beldeye taşımakla olur. Bu, insanlık sahibi kimselere daha bir yakışır, daha faydalı ve faydası da daha kapsamlıdır. Şu kadar var ki, böyle bir ticaretin teh­likesi daha büyük, aldanma ihtimali daha fazladır. Peygamber (sav)’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Muhakkak malıyla beraber yolculuk yapan kişi, Allah’ın korudukları müstesna, tehlike ile, helak olmakla karsı karşıyadır.” [412] Rivayete göre, Tevrat’ta şöyle denilmiştir: Ey Ademoğlu, sen yeniden bir yolculuk yap, Ben de sana yeniden bir rıztk vereyim. Taberî der ki: Bu âyet-i kerime …[413] diyenlerin sözlerinin yanlış olduğunun en açık bir delilidir. [414]

  1. İvazlı ve İvazsız Akidler:

Şunu bilki, ivazlı her türlü akid, ivaz hangi şekilde olursa olsun bir tica­rettir. Şu kadar var ki, yüce Allah’ın: “Batıl yollarla* buyruğu, Şer’an caiz ol-rnıyan, faiz yahut İvazın bilinememesi veya şarap, domuz ve buna benzer fâ-sid bir ivaz tesbit etmek gibi caiz olmayan her türlü ivazı kapsamın dışında tutmuştur.

Yine bu ifade ile, karşılığında ivaz bulunmayan her türlü akid de kapsa­mın dışına çıkarılmıştır. Karz, sadaka ve -sevap hibesi (karşılığında bir be­del verme şartı koşularak yapılan hibe) olmaması şartıyla- hibe ve teberru akidleri ise, ilgili yerlerinde sözkonusu edilmiş başka delillerle caizdir. Bun­lar, ittifakla kabul edilmiş akidlerin iki ayn bölümünü teşkil etmektedir. Yi­ne bir kardeşinin, seni yemeğe davet etmesi de bu kapsamın dışındadır.

Ebû Dâvûd, İbn Abbas’tan, yüce Allah’ın: “Mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyin. Aranızda karşılıklı bir rıza Ue gerçekleştirdiğiniz bir ti­caret olması müstesna* buyruğu hakkında şöyle dediğini rivayet etmekte­dir. Bu âyet-i kerimenin nüzulünden sonra, herhangi bir kimse, başka bir kim­senin yanında yemek yemekten çekinirdi,

Bu, Nur Sûresi’nde yer alan diğer âyet-i kerimede nesh edildi.

Yüce Allah: “Âmâya vebal yoktur, topala vebal yoktur, hastaya vebal yok­tur ve size de evlerinizden yemeniz dolayısıyla vebal yoktur… sizin için topluca veya ayrı ayrı yemenizde bir vebal yoktur” (en-Nur, 4/61) diye bu-yurunca, bu sefer zengin kişi, yakınlarından bir başkasını yemeğine davet ed­er ve şöyle derdi:

Ben bu yemeği yemekten çekiniyorum, der ve şöyle devam ederdi: Yoksul bir kimse buna benden daha bir hak sahibidir. İşte bu gibi tutumları dolayısıyla, yüce Allah onlara, üzerinde Allah’ın adının anılmış olduğu şeylerden ye­mek ile, Kitab ehlinin yiyeceklerini helâl kıldı. [415]

  1. Satın Alınmak îstenen Matın Tadına Bakmak:

Çarşıdan bir şey satın almak isterken, o malın sahibi satın almadan önce sana: Ye helâl olsun, diyecek olsa dahi sen ondan yeme. Çünkü sana ondan yemek için izin vermesi, satın alasın diyedir. Belki bu alış veriş aranızda ger­çekleşmez. O takdirde senin yediğin o şeyde (helâl oluşu açısından) bir şüp­he olur. Fakat sana, o şeyin niteliğini anlatsa, sen de ona binaen satın alıp da, o niteliklere sahip olmadığını görürsen, alıp almamakta muhayyersin. [416]

  1. Ticarette Gabn:

Cumhur, ticarette ğabn’ın caiz olduğunu kabul etmektedir. Mesela, bir ki­şi, yüz dirhem değerindeki bir yakutu, bir dirheme satacak olsa, bu caizdir. Bu yolla o yakutu satın alan kişinin mülkiyeti sahihtir, Kişinin çokça malını değersiz ve az miktardaki bir şeye satması caizdir. Bu, ğabnin miktarı bilin­diği takdirde, İlim adamları arasında görüş ayrılığı bulunmayan bir husustur. Nitekim, bağışta bulunacak olursa, hibe caizdir. Ancak bu miktarın bilinme­mesi halinde ulemânın farklı görüşleri vardır Kimisi şöyle demiştir:-Gabn mik­tarını ister bilsin, ister bilmesin, akidde bulunan şahıs reşid, hür ve baliğ ol­duğu takdirde caizdir.

Bir başka kesim ise şöyle demektedir: Gabn üçte biri aştığı takdirde mer-duîtur. GabnJın mubah olan bölümü, ticaretlerde örfen bilinen ve asıl kıyme­te yakın olan fiyatlarda olması halindedir. Aşırı ve fahiş ğabn ise mubah de­ğildir. Bunu Malik (Allah’ın rahmeti üzerine olsun )’in arkadaşlarından İbn Ve-hb demiştir. Ancak birincisi daha sahihtir. Çünkü Peygamber (sav), zina eden cariye ile ilgili hadîste şöyle buyurmuştur: “Velev ki kıldan örülmüş bir İp kar­şılığında dahi olsa, onu satsın.” [417]

Yine Hz. Peygamber’in, Hz. Ömer’e söylediği şu sözîer bunu gerektirmek­tedir: “Onu sana tek bir dirheme dahi satacak olsa yine onu -atı- alma.” [418] Yine Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır: “İnsanları bırakınız, Allah onla­rın kimini kiminden nzıklandırsın.” [419] “İkâmet eden bir kimse, dışardan ge­len bedevi bir kimseye satmasın.” [420]

Görüldüğü gibi bütün bu hadi.s-i şeriflerde, ğabn (satılan/satmalınan malın gerçek değerinden az ya da çok miktarda satılması/alınması) miktarı­nın üçte bir veya başka bir oranda olması gibi, azı ya da çoğu arasında her­hangi bir ayrım gözetilmemektedir. [421]

  1. Alış Verişte Rızanın Mahiyeti ve Buna Dair Hükümler:

Yüce Allah’ın: “Aranızda karşılıklı bîr rıza ile..»” buyruğu görüldüğü gi­bi, (bir işin karşılıklı yapıldığını ifade eden) müfaale kipi île gelmiştir. Çün­kü ticaret, iki kişi tarafından yapilır.

İlim adamları karşılıklı rızanın ne olduğu hususunda Farklı kanaatlere sa­hiptirler. Bir kesim der ki: Karşılıklı rızanın tamam olması ve kesinleşmesi, alış-veriş akdi yapıldıktan sonra bedenen ayrılmadır. Veya birisinin diğerine: tercihini bildir deyip, diğerinin de lercih ettim, demesiyle olur. Bu da yine, akidden sonra olur ve bedenen ayrılmasalar dahi alış veriş kesinlik kazanır. Bunu ashab ve tabiinden bir topluluk ifade etmiştir. Şafiî, es-Sevrî, el-Evzaî, el-Leys İbn Uyeyne, İshak ve başkaları da böyle demiştir.

el-Evzaî der ki: Birbirlerinden ayrılmadıkları sürece her iki taraf da muhay­yerdir. Bundan üç alış veriş müstesnadır: İslam devlet yöneticisinin (veya yet­kilisinin) ganimetleri satışı, mirastaki ortaklık ve ticaretteki ortaklık. Bu üç hususta alış veriş olduğu takdirde, artık alış veriş vacib (bağlayıcı) olur ve ta­raflar için muhayyerlik sözkonusu olmaz. Yine el-Evzaî der ki: Ayrılmanın sı­nırı ise, taraflardan herbirisinin diğerinin gözünden kaybolmasıdtr But Şam­lı fakihlerin görüşüdür, el-leys ise der ki: Aynimak, onlardan birisinin yerin­den kalkmasıdır. Ahmed b. Hanbel de şöyle dermiş: Bedenleriyle biribîrle-rinden ayrılmadıkları sürece mu hay yerdirler. İster ikisi de: Bunu tercih ettik desinler, ister böyle bir sözü söylemesinler. Bulundukları yerden bedenleri ile ayrılmadıkları sürece (muhayyerlikleri) devam eder. Bu görüşü yine Şa­fiî de ifade etmiştir.

Bu hususta varid olan hadisler dolayısıyla bu konuda sahih olan da budur. Aynı zamanda bu kanaat, İbn Ömer, Ebû Berze ve bir gurup ilim adamından da rivayet edilmiştir.

Mâlik ve Ebû Hanife derler ki: Alıç verişin tamam olması, alış veriş akdi­nin dil ile yapılmasıdır. Bununla akid kesinleşir ve muhayyerlik ortadan kal­kar Muhammed b. el-Hasan ise der ki: Hadis-i şerifteki: “Alış veriş tarafları birbirlerinden ayrılmadıkları sürece muhayyerdirler”[422] hadisinin anlamı şudur: Satıcı, ben bunu sana sattım dediği takdirde, müşteri: Kabul ettim de­mediği sürece bu sözünden dönebilir. Bu, Ebû Hanife’nin de görüşüdür, Mâ-likî. mezhebindeki açık ifade de böyledir. Bunu da İbn Huveyzîmendâd nakletmektedir. Bu durumda satıcının dönme hakkı olmadığı da söylenmiş­tir. Buna dair açıklamalar, daha önce Bakara Sûresinde (2/275. âyet, 16 ve 17-başhklar da.) geçmiş bulunmaktadır.

Birinci görüşün sahipleri, Semura b. Cundub, Ebü Berze, ibn Ömer, Ab­dullah b. Amr b. el-Âs, Ebû Hureyre ve Hakim b. Hızara ile başkalarının ri­vayetlerinden sabit olan, Peygamber (sav)’ın şu buyruğudur: “Satıcı tarafla­rı birbirlerinden ayrılmadıkları sürece, yahut onlardan birisi diğerine: Tercih et, demedikleri sürece muhayyerdirler.” [423]

Bu hadisi, Eyyub Nafi’den, o da İbn Ömer’den rivayet etmiştir. Hz. Pey­gamberin: “Yahut birini diğerine: Tercih et” demesi, diğer rivayette yer alan: “Muhayyerlik satışı müstesna” demesi İle: “Onların satışlarının muhayyerlik üzere olması müstesna”[424] ifadelerinin ve benzerlerinin anlamım izah etmek­ledir. Yani, onlardan birisi diğerine, alış verişin tamamlanmasından sonra: Hay­di alış verişin geçerliliğini yahut feshini tercih et, der. Eğer alış verişin geçer­li olduğunu tercih ederse, birbirlerinden aynlmasalar dahi aralarında alış ve­riş tamam olur. İbn Ömer, -ki bu hadisi rivayet eden odur- herhangi birisiy­le alış veriş yapar ve alış verişin geçerli olmasını isteyecek olursa, az bir şey yürür, sonra geri dönerdi. Usul (fıkıh) kaidelerine göre, bir hadisi rivayet e-den bir kimse, onun tevilini (yorumunu) daha iyi bilir. Özellikle bu ashab için böyledir. Çünkü onlar, söylenen sözü daha iyi bilirler ve söylenen durumu daha iyi bellemişlerdir.

Ebû Dâvûd ve Dârakutnî, Ebu’l-Vadî’den şöyle dediğini rivâyetetmektedir: Bir ordu ile birlikte bir seferde bulunuyorduk. Beraberinde at bulunan bir adam geldi. Bizden birisi ona: Şu atı şu köle karşılığında satar mısın? diye sor­du. O da: Evet dedi. Atı sattı, sonra da bizimle birlikte geceyi geçirdi. Sabah olunca kalkıp atının yanma gitti- Bizden olan adam ona: Senin atla ne ilgin kaldı ki, bu atı bana satmamış miydin? diye sordu. O da şöyle dedi: Benim böyle bir alış verişe ihtiyacım yok. Satın alan adam: Buna hakkın yok. Sen onu bana satmıştın deyince, hazır bulunanlar ikisine de şöyle dedi: İşte Ra-sulullaiı’m arkadaşı Ebû Berze buradadır. Haydi onun yanına gidiniz. O da onlara şunu sordu: Rasulullah (savcın hükmüne ikinizde razı mısınız? Her iki­si: Evet dediler. Bunun üzerine Ebû Berze şöyle dedi: Rasulullah (sav) bu­yurdu ki: “Alıcı ve satıcı birbirlerinden ayrılmadıkları sürece muhayyerdirler”. Ben de sizin birbirinizden ayrıldığınızı görmüyorum.[425]

tşte iki tane sahabi. Bunlar hadisin ne maksatla söylendiğini bilen kimselerdi. Ve bu hadis muktezasınca amel ettiler. Hatta tüm ashabın uygulama­sı böyleydi. Salim dedi ki: İbn Ömer dedi ki: Bizler alış veriş yaptığımız tak­dirde, alan ve satan birbirlerinden ayrılmadıkları sürece her bi­rimiz muhayyer olurdu. (İbn Ömer) dedi ki: Ben ve Osman bir alış veriş yap­tık. Ona vadideki malımı arazimi Hayberdeki arazisi karşılığında sattım. (İbn Ömer) der ki: Ona satınca, Osman “ben kendisinden ayrılmadan alış verişi geri çevirir korkusuyla geri geri gitmeye başladım. Bu­nu Dârakutnî rivayet ettikten sonra, şunları söyler: Dilciler kelimesi­nin şeddesiz olarak okunuşu ile şeklinde şeddeli okunuşu arasında fark gözetmişlerdir. Birincisini sözde ayrılmak (Türkçedeki fiyat kesişmek) hakkında, ikincisini ise bedenen ayrılmak hakkında kullanmışlardır.[426]

Ahmed b. Yalıya Sa’leb der ki: Bana İbnü’kA’râbî haber vererek, el-Mufad-dai’dan şunu nakletti; Şeddesiz olarak bu kelime kullanıldığında sözlerin ay­rılması demektir. Şeddeli olarak kullanılırsa, iki kişinin ayrılması anlamında­dır. O bakımdan sözle ayrılmak hakkında “iftirak” mastarının, bedenen ay­rılmak hakkında da “teferruk” mastarının kullanılacağım bildirmiş oldu.

Mâlikîler görüşlerine delil olarak, dalıa önce Deyn âyetinde (el-Bakara, 2/280. âyette) açıklanan hususları ve yüce Allah’ın: “Akidhrinizi tamı tamı­na yerine getiriniz.” (el-Mâide, 5/1) buyruğunu delil göstermişlerdir. İşte bu­rada iki taraf birbirleriyle akidleşmiş bulunuyorlar. Bu hadiste ise, akidlere eksiksiz bağlı kalmak iptal edilmektedir. Devamla derler ki: Ayrılmak bazan nikâh akdi ve yüce Allah’m fırâk (ayrılık) adını verdiği talak’ın vukuu akid-lerde olduğu gibi, sözle de olabilir, Nitekim yüce Allah (talak hakkında) şöy­le buyurmaktadır: “Eğer birbirlerinden ayrılırlarsa, Allah her birini geniş lütfundan zengin kılar.” (en-Nisâ, 4/130″) Bir başka yerde de şöyle buyurmak­tadır: “Ayrılığa düşenler gibi olmayın,” (.Âli İmran, 3/105) Hz. Peygamber de; “Ümmetim… fırkaya ayrılacaktır”[427] diye buyurmuş ve burada bedenleriyle ayrılacaklarından söz edilmemiştir. Dârakutnî ve başkaları Amr b« Şüayb’dan şöyle dediğini rivayet etmektedirler: Amr dedi ki: Şuayb’ı şöyle derken din­ledim: Ben, Abdullah b. Amr’ı şöyle derken dinledim: Ben Peygamber (savVı şöyle buyururken dinledim: “Herhangi bir kimse, bir başkasından bir şey sa­tın alacak olursa, yerlerinden ayrılıncaya kadar onların her birisi muhayyer­dir. Ancak onların bu alış verişlerinin muhayyerlik alış verişi olması hali müs­tesnadır. O takdirde onlardan herhangi birisinin, karşı taraf alış verişini ge­ri çevirir korkusuyla arkadaşından ayrılması helal olmaz.[428]

İşte Mâtikî mezhebi alimleri derler ki: Bu da ayrılmadan önce alış verişin aralarında tamam olduğunun delilidir. Çünkü, ikâle (alış verişten vazgeçmek) ancak, tamamlanmış olan alış verişlerde sahili olur. Yine derler ki: Hz. Peygamber’in: “Alış veriş yapanlar muhayyerdirler” buyruğunun anlamı, akid yap­madıkları sürece alış veriş hakkında konuşan ve pazarlık yapanlar muhay­yerdirler, demektir Akid tamamlandıktan sonra artık o alış verişte muhayyer­lik batıl olur.

Bu iddialara cevap: Bunların sözlü ayrılışı gerekçe diye ileri sürmelerin­den kasıt, Âli îmran Sûresi’nde (105. âyette) açıkladığımız gibi dinlerdir. Ba­zı yerlerde bu açıklama sahih olsa bile, bu konuda bu açıklama doğru de­ğildir. Bunu şöylece açıklayalım: Kendisiyle bir araya gelişin meydana gel­diği ve alış verişin tamam olduğu sözün ne olduğunu bize söyleyiniz. Bu, ken­disiyle ayrılışın kastedildiği bir söz müdür, yoksa başkası mıdır? Şayet: Baş-kasıdır, diyecek olurlarsa, bunlar imkânsız bir iddiada bulunmuş ve aklen ka­bul olunmayacak bir şey söylemiş olurlar. Çünkü ortada bundan başka bir söz bulunmamaktadır. Eğer: Bundan kasıt bizzat o sözün kendisidir diyecek olurlarsa, onlara şöyle denilir: Taraflann kendisiyle biraraya geldikleri ve ken­disi vasıtasıyla alış verişlerinin tamam olduğu söz, nasıl ayrıldıkları sözün ken­disi olabilir. Bu imkânsızın tâ kendisidir ve tutarsız bir sözdür. Hz, Peygam-ber’in: “Arkadaşı vazgeçer korkusu ile onlardan herhangi birisinin diğerin­den aynlması helal değildir” buyruğunun anlamına gelince -eğer bu sahih ise-mendupiuk ifade eder. Buna da Hz. Peygamber’in: “Kim bir müslümanm ika-lesini (alış verişi geri çevirmek istemesini) kabul ederse, Allah da onun bir tökezlemesini bağışlar.”[429] buyruğu delildir. Yine müslümanların, hadisin za­hirinden anlaşılanın hilafına böyle bir şeyin (ayrılmanın) helâl oluşu üzerin­de icma etmiş olmaları da buna delildir.

Bir başka delil de onların, alış verişin geçerli olması ve -bizzat kendisinin istemesi hali dışında- alış verişinden vazgeçmemesi için aynlmasının caiz olu­şu üzerinde icma etmiş olmalarıdır. Müslümanların bu husus üzerinde böy­lece icma etmiş olmaları: “…helâl değildir” rivayetini, eğer bundan kasıt men-dupluk ifade etmesi değil ise, reddetmeleridir. Bu rivayetten kasıt bu değil­se, icmâ ile bâtıldır.

Alış veriş yapan iki kişinin, pazarlık yapan kişiler diye tevil edilmesine ge­lince, bu da lafzın zahirim bırakıp başka manaların peşine yönelmektir. Çünkü bu, alış veriş yapanlar akidlerinin tamamlanmasından sonra, meclis­lerinde bulundukları sürece muhayyerdirler, anlamındadır. Taraflardan biri­sinin diğerine: Haydi tercihini yap deyip, onun da tercihini bildirmiş olma­sı hali bundan müstesnadır. Birbirlerinden ayrılmayacak olsalar dahi artık atış veriş (yapılmış veya yapılmamış olsun) kesinlik kazanmış olur. Buna göre or­tada bir muhayyerlik kabul edilecek olursa, kabul edilen bu muhayyerliğin, muhayyerlik şartı ile alış veriş yapılması demektir. Böyle bir muhayyerlik, be­deni ayrılıktan sonra da devam eder. Bu bölüme dair tamamlayıcı bilgiler, hi­laf (mezhepler arası görüş ayrılıklarını eie alan) kilaplarda dır.

Amr b. Şuayb’ın: “Babamı şöyle derken dinledim” demesi de onun riva­yet ettiği hadisin sıhhatine bir delildir. Çünkü Dârakutnî şöyle demektedir: Bize Ebu Bekir en-Neysaburî anlattı, bize Muhammed b. Ali el-Verrâk anlat­tı dedf ki: Ben Ahmed b. Hanbel’e şöyle dedim: Şuayb babasından herhan­gi birşey dinledi mi? O şöyle dedi: (Şuayb), Babam bana nakletti der Ben şöy­le dedim: Peki, babası Abdullah b. Amr’dan (hadis) dinledi mi? O: Evet, gö­rüşüme göre ondan hadis dinlemiştir. Dârakutnî dedi ki: Ben Ebu Bekr en-Neysaburîyi şöyle derken dinledim: O, Amr b. Şuayb b. Muhammed b. Ab­dullah b, Amr b. el-As’dır. Amr b. Şuayb’ın babasının Şuayb’dan hadis din­lemesi, Şuayb’ın da dedesi Abdullah b. Amr’dan hadis dinlemesi sahih ola­rak sabit olmuştur.[430]

  1. Doğru Sözlü Tacir:

Dârakutnî, İbn Ömer’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasulullah (sav) buyurdu ki: “Doğru sözlü, güvenilir ve müslüman tacir, Kıyamet gününde pey­gamberlerle, sıddîklarla ve şehidlerle birlikte olacaktır.”[431]

Tacirin malının propagandasını yapmak ve onu güzel göstermek için ye­min etmesi, yahut da malını sunarken Peygamber (sav)’a Sallallahu alâ Mu­hammed, bu ne kadar güzeldirf diyerek salavât getirmesi mekruhtur. Tica­retle uğraşanın, ticaretinin kendisini farzları eda etmekten alıkoymaması müstehaptır.

Namaz vakti geldiği takdirde, şu âyet-i kerimenin sözünü ettiği kimseler­den olabilmesi için ticaretini bırakması gerekir; “Onlar öyle erlerdir ki, ne ti­caret, ne de kârlı bir alış veriş kendilerini Allah’ı anmaktan… alıkoymaz.” (en-Nür, 24/37) İleride gelecektir.[432]

9- Cahil Safîlerin Yanlış Kanaati:

Bu âyet-i kerime ile naklettiğimiz hadis-i şeriflerde, ticaret ve sanayi ile ge­çimini talep etmeyi kabul etmeyen cahil sufilerin görüşleri reddedilmekte­dir. Çünkü yüce Allah, malların batıl yollarla yenilmesini haram kılmış, tica­ret ile helâl kılmıştır. Bu da gayet açık bir gerçektir.[433]

  1. Can Öldürmek[434]:

Yüce Allah’ın: “Kendinizi öldürmeyin” buyruğunda yer alan”öl­dürmeyin” kelimesini el-Hascnf çokluk ifade eden: diye okumuştur.

Tefsir alimleri, bu âyet-i kerimeden maksadın, insanların birbirlerini öldür­melerini nehyetmek olduğunu icma île kabul etmişlerdir. Diğer taraftan âyet-i kerimenin lafzı, bir kimsenin dünyaya olan hırsı ve mal isteği uğrun­da maksatlı olarak kendisini öldürmesi yasağını da kapsamaktadır. Bu ise, ki­şinin kendisini telef olmaya götürecek aldatıcı işlere itmesi suretiyle olur. Yü­ce Allah’ın: “Kendinizi öldürmeyin” buyruğunun kızgınlık veya öfke halin­de öldürmeyin, anlamına geldiği de söylenebilir. Ama yasak, bütün bunları kapsamaktadır. Amr b. el-As, Zâtiisselâsiî gazvesinde; telef olurum korkusuy-ia cünüp olduğu vakit .soğuk suyla gusletmeyi kabul etmediğinde, bu âyet-i kerimeyi delil göstermişti. Peygamber (sav) da onun bu şekilde delil gös­termesine karşı çıkmayıp, birşey söylerneksizin bundan dolayı gülmüştü, Bu hadisi Ebû Dâvûd ve başkaları rivayet etmiştir.[435] tleride gelecektir. [436]

30- Kim haddi aşarak ve haksızlık ederek bunu yaparsa, yakın­da Biz onu ateşe sokacağız. Bu da Allah’a pek kolaydır.

Buyrukta yer alan “bunu” ile öldürmeye işaret edilmektedir. Çünkü bu işa­rete en yakın olarak zikrolunan şey odur. Bunu Ata söylemiştir. Bu işaretin, batıl yollarla mal yemeye ve canı öldürmeye ait olduğu da söylenmiştir. Çün­kü her ikisine dair yasak, birbiri ardında ve birbiriyle uyumlu bir şekilde gel­miş bulunmaktadır. Akabinde de nehye uygun olarak tehdit yer almaktadır.

Yine denildiğine göre bu, yüce Allah’ın sûrenin baş tarafından itibaren; “Kim… bunu yaparsa” buyruğuna kadar yasak kılınan bütün hususlarda umu­mi bir, tehditc işarettir.

Taberî de der ki: “Bunu” işareti, son yapılan tehditten itibaren yasak kilınan şeylere aittir. Bu son tehdit de yüce Allah’ın: “Ey iman edenler, kadın­lara zorla mirasçı olmanız size helâl olmadığı gibi…” (en-Nisâ, 4/19) buy­ruğudur. Çünkü sûrenin baş tarafından itibaren zikrolunan her yasak İle bir tehdit gelmiştir. Ancak; “Ey iman edenler, kadınlara zorla mirasçı olmanız size helal olmadığı gibi…” buyruğu bundan müstesnadır. Bu buyruktan iti­baren: “Kim haddi aşarak ve haksızlık ederek bunu yaparsa…” buyruğun­dan başka herhangi bir tehdit gelmemiştir.

Udvan, haddi aşmak demektir. Haksızlık (zulüm) ise, bir şeyi konulma­sı gereken yerden başka yere koymak demektir. Buna dair açıklamalar da­ha önceden geçmiş bulunmaktadır. (Bk. el-Bakara, 2/35- âyet, 13- başlık).

Burada tehdidin, haddi aşmak ve zulüm kayıtlarıyla birlikte sözkomısu edil­mesi, yanılarak ve yanlışlıkla yapılan işin kapsam dışında tutulması içindir. Manaları birbirlerine yakın olmakla birlikte, haddi aşmanın ve zulmün bir ara­da zikrolunirtası, lafızlarının farklı oluşundan dolayıdır. Böyle bir kullanım, şu rmsrada da olduğu gibi, söz esnasında güzeldir:

“Ve onun söylediği sözü yalan ve dolan buldu,”

Lafızların farklı oluşu dolayısıyla atıf güzel düşmüştür. Nitekim, uzak ve ala­bildiğine uzak olsun anlamında; denilmektedir. Hz Yakub’un söylediği bildirilen şu ifadelerde de böyledir: Ben ke­der ve üzüntümü ancak Allah’a şikâyet ederim.” (Yusuf, 12/86) Burada da lafızların farklı oluşu dolayısıyla bu uygun düşmüştür.

Onu… sokacağız” buyruğu ateşin sıcağım ona dokunduracağız; de­mektir Bu âyet-i kerimelerle Ebû Said el-Hudrî’nin, haklarında tehdidin sözkonusu edildiği isyankâr ve büyük günah işleyenlere dair rivayet ettiği ha­disin bir arada ne anlam ifade ettiğine dair açıklamaları daha önceden yap­mış olduğumuzdan, burada onları tekrarın bir anlamı yoktur. el-A’meş ve en-Nehaî “Onu… sokacağız” anlamındaki bu kelimeyi, şeklinde “nün” har­fi üstün olarak- den nakledilmiş gibi okumuştur.

Bunun da ifade ettiği anlam aynıdır. Ötreli okuyuş da gibi hemzelisinden nakledilmiş demektir. [437]

  1. Size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız, (diğer) gü-nalüann m mağfiret ederiz ve sizi şerefli bir mekâna koyarız.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız: [438]

  1. Büyük Günahların Mahiyeti ve Buna Dair Görüşler:

Yüce Allah bu sûrede, büyük günahları yasakladığından dolayı bunlardan sakınmaya karşılık, küçük günahların yükünü hafifleteceği vaadinde bulun­maktadır. Bu ise günahların, büyük ve küçük günahlar olmak üzere iki kıs­ma ayrıldığının delilidir. Tevil ehli (müfessirler) ile fukahâ bu görüştedir.

Yine onlann görüşlerine göre, büyük günahlardan sakınmak şartıyla do­kunmak ve bakmak, bu onun için vacib olduğundan dolayı değil- yüce Al­lah’ın doğru vaadi ve gerçek sözü gereğince – kafi olarak örtülür, affedilir. Bu hususta yapılacak açıklamalann bir benzeri, daha önce Yüce Allah’ın: “Al-lahhn tevbelerini kabul edeceği kimseler…” (en-Nisâ, 4/17) buyruğunu açık­larken yaptığımız açıklamalara benzemektedir. Şanı yüce Allah, büyük gü­nahlardan kaçınmak suretiyle küçük günahları bağışlar.

Şu kadar var ki, büyük günahlardan kaçınmaya bir hususun daha eklen­mesi gerekir. O da farzların yerine getirilmesidir. Müslim, Ebû Hureyre’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasufullah (sav) buyurdu ki: “Beş vakit na­maz, cumadan cumaya (kılınan cuma namazı.) ile ramazandan ramazana (tu­tulan oruç) kulun büyük günahlardan kaçınması şartıyla, aradaki küçük gü­nahların bağışlanmasına sebep teşkil eder.” [439]

Ebû Hatim eE-Bustî de Sahih Müsned’inde Ebû Hureyre ile Ebû Said el-Hud-rîden Rasulullah (sav)m minberinin üzerine oturduktan sonra şöyle buyur­duğunu nakletmektedir: -Üç defa-: “Nefsim elinde olana and ederim ki” de­di, sonra sustu. Herbirimiz başını önüne eğip, Rasulullah (sav) bu yemini do­layısıyla üzüntüyle ağlamaya koyuldu. Sonra şöyle buyurdu: “Beş. vakit na­mazı eda eden, Ramazanı oruç tutan, yedi büyük günahtan uzak duran her bir kula, mutlaka Kıyamet gününde cennetin sekiz kapısı açılır. Hatta o se­vincinden yerinde dahi duramaz”. Sonra Hz. Peygamber: “Size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız, (diğer) günahlarınızı mağfiret ederiz” âyetini okudu.[440]

Kitab-i Kerimin buyrukları ile, sahih sünnetteki rivayetlerde yer alan, ha­rama bakmak ve buna benzer küçük günahlann, (bu suretle) kesin olarak ba­ğışlanacaklarını İfade eden buyrukları birbirini desteklemektedir. Sünnet-i seniyye de “kaçınmak”dan maksadın, bütün günahlardan bütünüyle kaçınmak olmadığını da açıklamıştır. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.

Usulu’d-Din – Tevhid, Akaid, Kelâm- âlimleri ise şöyle demişlerdir: Büyük günahlardan kaçınmaktan dolayı küçük günahların bağışlanması kafi olarak vacib değildir. Bunun, zann-ı galible, kuvvetli bir umut ile böyle olacağı şek­linde yorumlanır. İlahî meşîetin bu konuda dilediğini yapacağı da sabittir. Bu­na da delil şudur: Eğer bizler, büyük günahlardan kaçınıp, farzları yerine ge­tiren kimseye kesin olarak küçük günahlarının bağışlanacağını, affedilece­ğini söyleyecek olursak, şüphesiz ki bu, hiç bir sorumluluğun kesinlikle söz-konusu olmadığı mubah hükmünde olur. Bu ise, şeriatın kulplarını sökmek demektir. Bize göre küçük günah diye birşey yoktur, el-Kuşeyrî Abdurrahim der ki: Sahih olan şu ki (bütün günahlar) büyüktür. Fakat, onlardan kimisi, kiminden daha büyük ve daha ağırdır. Bunlar arasında herhangi bir ayrıma gitmemekteki hikmet ise, kulun bütün masiyetlerden kaçınmasını sağla­maktır.

Derim ki: Yine bazılarının dediği dediği: Sen günahın küçüklüğüne bak­ma, kime karşı gelip isyan ettiğine bak; sözünde olduğu gibi, bizzat emre mu­halif hareket etmeye bakanlara göre bu bakımdan bütün günahlar büyük olm\ İşte kadı Ebu Bekr b. et-Tayyib’ın sözü de Ebû İshak el-İsferayini( Ebu’l-Me-âli (el-Cuveynî), Ebu’n-Nasr Abdurrahim el-Kuşeyrî ve benzerlerinin söyle­dikleri şu sözleri de bu şekilde açıklanıp anlaşılmalıdır: Kimi günaha küçük günah denilmesinin sebebi, ondan daha büyük olan günaha nisbetledir Me­selâ, küfre nisbetle zinaya küçük günah demek gibi. Zinaya nisbetle de, öpül-mesİ haram olan birisini öpmeye küçük günah demek gibi. Bize göre, baş­ka bir günahtan kaçmıldığı için bağışl anılması sözkonusu olan bir günah yok­tur. Aksine, bütün bunlar büyük günahtır ve bu günahları işleyenin -küfür müstesna- işi Allah’ın meşîyetine kalmıştır. Çünkü yüce Allah: “Şüphesiz Al­lah, kendisine şirk koşulmasını mağfiret etmez. Ondan başkasını da dile­diğine bağışlar” (en-Nisâr 4/48) diye buyurmaktadır.

Bunlar, yüce Allah’ın bu buyruğunu, büyük günahlarını tekil olarak şu: “Size yasaklanan büyük günahtan kaçınırsanız” diye okuyanların kıraatini de delil göstermişlerdir. Büyük günah ise, şirktir. De­vamla derler ki: “Günahlar şeklindeki çoğul kıraate göre ise maksat, küfrün çeşitli türleridir. İşte bu konudaki hükme kaytt getiren bu âyet-i kerimeye bu alanda mutlak olarak vârid olmuş bütün buyruklar red olunur. (Onun ışığın­da anlaşılır). İşte yüce Allah’ın: “Ondan başkasını dilediğine bağışlar” buy­ruğu bu kaydı getirmektedir. Bunlar Müslim’in ve diğerlerinin Ebû Umâme’den rivayet edilen Rasülullah’ın şu buyruğunu delil gösterirler: “Her kim, sağ eliy­le müslüman bir şahsın hakkını kesip alırsa, Allah, cehennemi ona vacib kı­lar ve cenneti ona haram kılar”. Bir adam ona şöyle dedi: Ey Allah’ın Rasûlü, ya basit bir şey olsa dahi mi? Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “İsterse erâk (mis­vak) ağacından bir çubuk olsun.” [441]

Görüldüğü gibi, çokça günah hakkında ağır tehditler sözkonusu olduğu gibi, basit ve önemsiz görülen şeyler hakkında da tehditler varid olmuştur. İbn Abbas der ki: Büyük günah, yüce Allah’ın (Kur-an’ı Kerim’in”) sonunda cehennem azabı, yahut gazap, lanet veya azap ile sona erdirdiği her günah -ür, İbn Mes’ud da der ki: Büyük günahlar, yüce Allah’ın, bu sûrede 33- âyet-i kerimenin sonuna kadar yasakladığı günahlardır. Bunu doğrulayan, yüce Allah’ın: “Size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız…” buyruğudur.

Tavus der ki: İbn Abbas’a büyük günahlar yedi tane midir? diye sorulmuş, o: Hayır yetmiş olma ihtimali daha yakındır. Said b. Cübeyr de der ki: Bir adam İbn Abbas’a: Büyük günahlar yedi tane inidir? diye sormuş, o da: Ha­yır, yediyüz olması yecti olmasından daha yakın bir ihtimaldir. Şu kadar var ki, istiğfar ile beraber büyük günah (in günahı) kalmaz, ısrar ile küçük gü­nah (küçük günah olarak) kalmaz.

İbn Mes’ud’dan da şöyle dediği rivayet edilmiştir: Büyük günahlar dört ta­nedir Allah’ın lütuf ve inayetinden ümit kesmek Allah’ın rahmetinden ümit kesmek, Allah’ın mekrinden emin olmak ve Allah’a şirk koşmak. Bunların bü­yüklüğüne de Kur-an’ı Kerimin buyrukları delildir.

İbn Ömer’den de bunların şu dokuz günah oldukları rivayet edilmiştir: Haksız yere canı öldürmek, faiz yemek, yetim malını yemek, suçsuz iffetli ka­dına zina iftirasında bulunmak, yalan şahitlik yapmak, anne-baba haklarına riâyet etmemek, savaştan kaçmak büyücülük yapmak ve Beyt-i Haram’da İl­li ad (zulüm) yapmak.

İlim adamlarına göre şunlar da büyük günahlar arasında sayılır: Kumar, hır­sızlık, içki içmek, selef-i saliha sövmek, hakimlerin haktan uzaklaşıp hevâ-ya tabi olmaları, yalan yere yemin etmek, Allah’ın rahmetinden ümit kesmek, kişinin kendi anne-babasına -birisine sövmesi üzerine onun da anne-baba­sına sövmesi suretiyle- sövmesi, yeryüzünde fesad çıkarmak uğrunda koşuş­mak ve buna benzer Kur-an’ı Kerimde ve hadis İmamlarının rivayet ettikle­ri hadis-i şeriflerde beyan edildiğine göre, sayıp dökülmesi pek çok olan gü­nahlar. Müslim’de “Kûabü’1-İman” adını verdiği bölümde, bu büyük günah­lardan pek çoğunu zikreder.

Bu husustaki rivayetlerin farklılığı dolayısıyla, ilim adamları bunların sa­yıp dökümü hususunda farklı görüşlere sahiptir. Konu ile ilgili benim görü­şüm de şudur: Bu hususta münhasıran bu kadardır, demek maksadı güdül­memiş, pek çok sahih ve hasen hadis gelmiştir. Fakat, zarannın çokluğuna nisbetle elbetteki, bunların kimjsi kimisinden daha büyüktür. Şirk bütün bu günahların en büyüğüdür. Yüce Allah’ın bu husustaki açık nassı dolayısıy­la şirk bağışlanmaz.

Bundan sonra İse Allah’ın rahmetinden ümit kesmek gelir. Çünkü Al­lah’ın rahmetinden ümit kesmek, Kur-an’ı Kerimî yalanlamaktır. Zira sözü hak­kın tâ kendisi olan yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “‘Rahmetim, herşeyi ku­şatmıştır.” (el-Ârâfr 7/156) Allah’ın rahmetinden ümit kesen ise, kendisine mağfiret olunmayacağım söylemekle, geniş olan bir şeyi daraltmış olur. Ta­bii bu, onun böyle olacağına inanması halinde sözkonusu olur.

İşte bundan dolayı yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Çünkü kâfirler top­luluğundan başkası Allah’ın rahmetinden ümit kesmez.” (Yusuf, 12/87) Bun-dan sonra, Allah’ın rahmet edeceğinden yana ümit kesmek: (el-Kunût) ge­lir, Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “RahMinin rahmetinden sapıklardan başka kim ümit kesebilir ki” (el-Hicr, 15/56). Bundan sonra Al)ahin mekrinden yana kendisini emin görüp, masiyeüer-de dizginden boşalıp aşırıya gitmesi ve amelsin olarak Allah’ın rahmetine bel bağlaması gelir. Yüce Allah, bu konuda da şöyle buyurmaktadır: “Allah’ın mekrinden, hüsranda olan topluluktan başkası emin olamaz” (el-Âraf, 7/99). Bir başka yerde de şöyle buyurülmaktadır: “İşte sizin Rabbiniz hak­kındaki bu zannınızdır sizi helake götüren. Bunun sonunda siz, hüsrana uğ­rayanlardan oldunuz.” (Fussilet, 41/23)

Daha sonra haksızca adam öldürmek günahı gelir. Çünkü, bununla can­lar yok edilir, varlık imha edilir.

LiH kavminin ilişkisinde ise? neslin kesilmesi sözkonusudur. Zina ile suların karışması dolayısıyla nesebler karışır. İçki içmekle, teklifin temel sebebi oLan aklın giderilmesi sözkonusudur. Namaz ve ezanın terkedilmesiyle, İslâm şeâirinin açığa çıkarılması terke­dilmiş olur.

Yalan şahidlikte ise, başkalarının haram olan kanları, namusları, mallan he­lal kılınmış olur.

Ve buna benzer zararları açıkça ortada olan diğer günahlar… İşte şeriatın ağır ceza tehdidinde bulunduğu yahut da sözünü ettiğimiz şekilde varlık âle­minde zararının büyük olduğunu ifade ettiği her bir günah, büyük bir günah­tır. Bunun dışında kalanlar ise küçük günahlardır, işte bu açıklama bu hu­susta sağlam bir ölçü ve bir kıstas ortaya koymaktadır. Doğrusunu en iyi bi­len Allah’tır. [442]

  1. Günahtan Kaçınmanın Mükâfatı:

Yüce Allah’ın: “Ve sizi şerefli bir mekâna koyarız” buyruğunda “mekân” anlamına gelen kelimesini Ebû Amr ve Kulelilerin çoğunluğu “mim” harfini ötreli olarak; diye okumuşlardır. Bunun mastar olma ihtimali vardır. Sizleri şerefli bir girdirişle girdiririz demek olur. Mef ul de mahzuf olur. Sizleri cennete şerefli bir girdirişle girdiririz, anlamına gelir. Bu kelimenin me­kân ismi olması da muhtemeldir. O takdirde bu kelime mef ül olur. (Meal­de de böyle yapılmıştır).

Medinelîler İse, bu kelimeyi ” harfini üstün olarak okumuşlardır. Bu durumda bunun, mastar olup, takdirî bir fiil ile nasb edilmiş olması da ca­izdir. Takdirî de şöyledir: Biz sizi girdiririz, siz de şerefli bir girişle girersi­niz. Bu takdire ifade delâieE etmektedir. Bu kelimenin ismi mekân olması da mümkündür. O takdirde mefulün bilî olduğu için mansubtur. Yani, biz siz­leri şerefli bir yere girdiririz, o da cennettir.

Ebû Said b. el-Ârabî der ki: Ben, Ebû Dâvûd es-Sicistanî’yi şöyle derken dinledim : Ebû Abdullah Ahmed b. Hanbel’i şöyle derken dinledim: Bütün müslümanlar cennette olacaktır. Ona: Nasıl diye sordu, dedi ki: Aziz ve ce-lil olan Allah: “Size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız, (diğer) günahlarınızı mağfiret ederiz ve sizi şerefli bir metana koyarız” diye buyurmaktadır. Bu “şerefli mekândan kasıt, cennettir.

Peygamber (sav) de şöyle buyurmuştur: “Ben şefaatimi, ümmetimden büyük günah sahibi olan kimselere sakladım.” Aziz ve celil olan Allah, bü­yük günahların dışında olanları mağfiret ettiğine göre, Peygamber (sav) de büyük günahkârlara şefaatçi olacağına göre, geriye müslümanların üzerin­de hangi günah kalır ki?

İlim adamlarımız derler ki: Ehli sünnete göre büyük günahlar, önceden de geçtiği üzere -ölümden önce- o günahları işlemekten vazgeçenlere mağfiret olunur. Müslüman olup da o günahları işlemeye devam edenlere de, bu gü­nahlar mağfiret olunabilir.

Nitekim, yüce Allah; “Bunun dışında kalanı da dilediğine bağışlar” di­ye buyurmaktadır. Bundan maksat ise, o günahları işlemeye devam ederken ölen kimselerdir. Şayet maksat ölümden önce tevbe edenler olsaydı, şirk ile diğer günahlar arasında ayırım gözetmenin bir anlamı olmazdı. Çünkü şirk­ten dahi (ölümden önce) tevbe eden kimse mağfiret olunur.

İbn Mesud’dan şöyle dediği rivayet edilmektedir: Nisa Sûresl’nde beş âyei-1 kerime vardır ki onlar, benim için bütün dünyadan daha sevimli (ve değerli)’dir. Bunlar da yüce Allah’ın: “Size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız” buyruğu; “Şüphesiz Allah kendisine şirk koşulmasını mağ­firet etmez” (en-Nisâ, 4/48) buyruğu; “Kim bir kötülük yapar yahut nefsine zulmeder de…” (en-Nisâ, 4/110) buyruğu; “Şayet (yapılan) bir iyilik olursa onu kat kat artırır” (en-Nisâ, 4/40) buyruğu ile: “Allah’a ve peygamberleri­ne iman edip…” (en-Nisâ, 4/152) buyruğudur.

îbn Abbas da der ki: Nisa Sûresi’nde sekiz âyet-i kerime var. Bunlar, bu üm-mel için güneşin üzerine doğup battığı herşeyden daha hayırlıdır: “Allah si­ze açıkça bildirmek…ister” (en-Nisâ, 4/26); “Allak tevbelerinizi kabul etmek ister” (en-Nisâ, 4/27); “Allah sizden, hafifletmek ister” (en-Nisâ, 4/28); “Si­ze yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız (diğer) günahlarınızı mağfiret ederiz”; “Şüphesiz AHah, kendisine şirk koşulmasını mağfiret etmez…” (.en-Nisâ, 4/48); “Allah şüphesiz zerre ağırlığı kadar dahi zul­metmez” (cn-Nisâr 4/40); “Kim bir kötülük yapar yahut nefsine zulmeder de sonra Allah’tan mağfiret dilerse…” (en-Nisâ, 4/110); “Eğer şükredip iman ederseniz, Allah size azabı neylesin?” (en-Nisâ, 4/147)

  1. Allah’ın kendisiyle kiminizi kiminize üstün kıldığı şeyleri temen­ni etmeyin. Erkeklere kazandıklarından bir pay okluğu gibi, ka­dınlara da kazandıklarından bir pay vardır. Allah’tan, O’nun lüt-fundan isteyin. Şüphesiz Allah, herşeyi çok iyi bilendir.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

  1. Ayet-i Kerimenin Nüzul Sebebi:

Ttrmizî, Um Seleme’den şöyle dediğini rivayet eder: Erkekler gazaya gi­diyor, kadmlar gazaya gidemiyor ve biz mirasın (erkek hissesinin) yansım alı­yoruz. Bunun üzerine yüce Allah: “Allah’ın kendisiyle kiminizi kiminize üstün kıldığı şeyleri temenni etmeyin” buyruğunu indirdi. Mücahicl der ki: Yine bu hususta yüce Allah: “Şüphesiz müslüman erkekler ve müslüman kadınlar.” (el-Ahzab, 33/35) âyetini de indirdi. Um Seleme de, Medine’ye hic­ret ederek gelen ilk kadın olmuştu. Ebû îsa (et-Tirmizî) der ki: Bu mürsel bir hadistir. Kimisi bunu, İbn Ebİ Necîh’ten., o, Mücahid’den diye mürsel olarak, 13m Seleme böyle böyle dedi, diye rivayet etmiştir.[1]

Katade de der ki: Cahil iye dönemi insanları, kadınlara da, çocuklara da miras vermiyorlardı, İslam’da bunlara miras verilip de erkeğe iki dişi payı mi­rastan verilince bu sefer kadınlar, keşke paylan erkeklerin paylan gibi olsay­dı diye temenni ettiler. Erkekler de şöyle dedi: Bizler miras hususunda ka­dınlara üstün kılındığımız gibi, âhirette de hasenatımızla kadınlara üstün ola­cağımızı umarız. Bunun üzerine: “Allah’ın kendisiylekiminizi kiminize üs­tün kıldığı şeyleri temenni etmeyin.” âyeti nazil oldu. [2]

  1. Temenni, Gıpta ve Kıskançlık:

Yüce Allah’ın: “Temenni etmeyin…” buyruğunda geçen temenni, gelecek ile alâkalı bir çeşit istekte bulunmaktır. Telehhüfiesef) ise, geçmiş ile alaka­lı bir isteğin türünü ifade eder. Yüce Ailalı müzminlere burada temenniyi ya­saklamaktadır. Çünkü, temenni ile gönül taalluk eder ve ecel unutulur. Îİim adamları, bunun kapsamına gıpta yasağının girip girmediği hususunda fark­lı kanaatlere sahiptirler.

Gıpta, kişinin arkadaşının durumuna gelmeyi -onun durumunun yok ol­masını arzulamasa dahi- temenni etmesidir. Cumhur -yani Mâlik ve diğerle­ri- bunun caiz olduğu görüşündedir. Bazılarına göre, f iz. Peygamber’in şu buyruğunda kast ettiği de odur: “İki şey dışında kıskançlık (hased) yoktur: Allah birisine Kur-an’ı Kerimi verir o da, gece gündüz onun gereğince amel eder, diğeri ise, Allah, kendisine bir mal verir o da gece gündüz onu intak eder,”[3] Hadis-i şerifte geçen “kıskançlık yoktur. buyruğu ile bu iki husus­taki gıptadan daha üstün ve daha büyük bir gıpta olamayacağı anlatılmak­tadır. Buhârî bu hadisin başında: “İlim ve hikmet hususunda gıpta etmek” di­ye bir başlık açmakla bu anlama dikkat çekmiştir.[4] el-Mühetleb der ki; Yü­ce Allah, bu âyet-i kerimede temenni edilmesi caiz olmayan şeyleri açıkla­maktadır. Bu da dünya malı ve benzeri şeyler hakkındadır,

İbn Atiyye der ki: Salih ameller hususunda temenni ise, güzel bir şeydir. Şu kadar var ki kişi, Allah’tan -daha önce sökünü ettiğimiz herhangi bir işi ile birlikte olmamak üzere bir takım temennilerde bulunacak olursa bu ca­izdir. Bu aynı zamanda Peygamber (sav)’m şu buyruğundaki hadisinde de gö­rülmektedir; “Diriltileyim sonra öldürüleyim… diye temenni ettim.”[5]

Derim ki: Bu hadis-i şerif, Buharî’rün Sahihinde Kitabu’t-Temennî (Temen­ni bölümü)’nün başına aldığı hadis-i şeriftir.[6] Bu ise, hayrı iyi davranışlar­da bujunmayı temenni etmenin ve bunları arzulamanın, güzelliğine delâlet etmektedir. Aynı zamanda bu hadis-i şerifte, şehidliğtn diğer hayırlı amellerdi den üstünlüğü de vurgulanmaktadır. Çünkü Hz. Peygamber, başka bir ame­li değil de şehidi İği temenni etmiştir. Bu ise, şehidliğin yüksek bir makam ol­ması ve bu makama yükselenlerin şerefi dolayısıyladır. Nitekim yüce Allah ona bu şehidliği de ihsan etmiştir. Çünkü Hz. Peygamber şöyle buyurmuş­tur: “Hayberde yediğim (zehirlenmiş koyundan) o lokma, kalbime giden da­marı kestiği o an, zaman zaman gidip gelmektedir…” [7]

Yine es-Sahih’ıe (Buhari’de) şöyie denemektedir: “Şehide temennide bu­lun, denilir- O da: Senin yolunda bir daha öldürülünceye kadar dünyaya ge­ri döndürülmeyi temenni ederim, diyecektir…” [8]

Rasûlullah (sav) de, Ebû Talib’in. Ebû Leheb’in ve Kureyş’in ileri ge­lenlerinin böyle bir şeyin gerçekleşmiyeceğini bildiği halde- iman etmeleri­ni temenni eder ve zaman zaman şöyle derdi: “Benden sonra gelip beni gör­meyecekleri halde bana İman edecek kardeşlerimi pek çok özledim.” [9]

İşte bütün bunlar, eğer temenni, kine, nefretleşmeye götüren bir sebep ol-muyorsa, temenninin yasak olmadığının deliUeridir, Âyet-İ kerimede yasak kılınan temenni ise, bu kabilden (kin ve kıskançlığa kadar götüren türden) olan temennidir. Dolayısıyla, bunun kapsamına bir kimsenin bir diğerinin sa­hip bulunduğu dini veya dünyevi halini zeval bulmasını temenni etmek de girmektedir. Bununla beraber, zeval bulması istenen o hale sahip olmayı te­menni etmek ile etmemek arasında fark yoktur. İşte kıskançlık bizatihi bu-dur. Yüce Allah’ın: “Yoksa onlar, Allak lütfundan verdi diye insanları mı kıs­kanıyorlar?” (en-Nisâ, 4/54) buyruğunda kınadığı, yerdiği kıskançlık da iş­te budur.

Yine bir kimsenin müslüman kardeşi tarafından istenmiş bir hanıma talip olması, onun satın almak isetediği bir şeyi, vazgeçmeden satın almaya kal­kışması da bunun kapsamma girer. Bütün bunlar kjskançhğa ve nefretleşme­ye davetiye çıkartır. Kimi ilim adamı, gıptayı da mekruh görmüş ve gıptanın da âyet-i kerimedeki yasağın kapsamına girdiği görüşünü ifade etmiştir. Sa­hih olan ise, açıkladığımız üzere gıptanın caiz olduğudur. Başarımız Allah-tandır

ed-Dahhâk der ki: Bir kimsenin bir diğerinin durumunu temenni etmesi helâl olamaz. Nitekim: “Keşke Karun’a, verilenler gibi bize de verilseydi..” (el-Kasas, 28/79) buyruğu ile başlayan kıssada: Kendisinin, evinin ve malla­rının yerin dibine geçirilmesi üzerine: “Dün onun yerinde olmayı temenni edenler, sabah şöyle diyorlardı…Eğer Allah bize lııtfetmeseydi, bizi de elbette yerin dibine geçirirdi” (el-Kasas, 28/82) demeye başladılar. İşte Yüce Al­lah’ın bu buyruklarını gözonünde bulundurmak gerekir.

el-Kelbî der ki: Hiç bir kimse, kardeşinin malını, hanımını, hizmetlisini, bi­neğini temenni etmesin. Fakat, Allah’ım bana da onun gibi nzık ver deyiver­sin. Bu Tevrat’ta da böyledir,

Kur’ân-ı Kerimde de: “Allahtan, onun lütfundan isteyin” diye buyurul-makladır İbn Abbas der ki; Yüce Allah, bir kimsenin her hangi birisinin ma­lını, ailesini temenni etmesini yasaklamakta ve mü’min kullarına lütfundan dilekte bulunmasını emretmektedir.

Cumhurun lehine delil olanlardan birisi de, Peygamber (savcın şu buyru­ğudur: “Dünya ancak dört kişiyedir: Allah’ın mal ve ilim vermiş olduğu ve o da, bunlar vasıtasıyla Rabbinden korkan, akrabalık bağım gözeten, Allah’ın onda bir hakkının bulunduğunu bilen bir kimse. Bu mevkilerin en üstün olan­larıdır. Allah’ın, ilim vermekle mal vermediği bir kimse. Bu kişi samimi ni­yeti ile der ki: Eğer benim de bir malım olsaydı, mutlaka o malımda filanın amel ettiği şekilde amel ederdim. İşte bu niyetine göre ecir alır ve her iki­sinin de ecri birbirine eşittir.” Hadisinde bunlar zikredilmiştir. [10] Hadîs da­ha önceden geçmiş bulunmaktadır. Bunu TInwi rivayet etmiş ve sahih ol­duğunu belirtmiştir.

el-Hasen der ki: Sizden herhangi bir kimse mal temenni etmesin. O ma­lın helakine sebep teşkil etmeyeceğini nereden bilebilir? Böyle bir ifade an­cak kişinin o malı dünya için temenni etmesi halinde doğru olur. Hayır mak­sadıyla o malı temenni edecek ohırsa, şeriat bunu caiz kılmıştır. Kul, Rabbine kavuşmak için o malı temenni eder, Allah’ın dediği olur. [11]

  1. Erkek, Kadın Herkese Kazandığından Bir Pay Vardır: Yüce Allah’ın:

“Erkeklere kazandıklarından bir pay olduğu gibi” buyru­ğu İle, sevap ve cezadan erkeklerin kazandıklarından bir payları olduğu gi­bi “kadınlara daH aynı şekilde bir paylan vardır. Bu açıklamayı Katade yap­mıştır. Buna göre tıpkı erkeklere verildiği gibi kadınlara da? bîr iyiliğe on ka­tı ile karşılık verilir ve mükâfatlandırılırlar.

İbn Abbas der ki: Bundan kasıt mirastır. Bu görüşe göre “kazanmak” isa­bet etmek anlamındadır. Yani erkeğe iki dışmin payt kadar mirastan pay var­dır. Yüoe Allah, kıskançlığı gerektiren hususları dolayısıyla bu şekilde temen­nilerde bulunmayı yasaklamış bulunmaktadır. Çünkü yüce Allah, onların (er­kek ve kadınların) maslahatlarını onlardan daha iyi bilir. Onların maslahat­larına dair olan bilgisine dayalı olarak, aralarında mirası farklı şekillerde pay-laştırmıştır. [12]

  1. Allah’ın Lütfundan Dilemek:

Yüce Allah’ın: “Allah’tan, O’mm HU fundan isteyin” buyruğu ile ilgili olarak TirmiZÎ, Abdullah’tan şöyle dediğini rivayet etmektedir; Rasûlullah (sav) buyurdu ki: “Allah’ın, lütfundan dileyin. Çünkü O, kendisinden dilekte bu­lunulmasını sever. İbadetin en faziletlisi de kurtuluşu beklemektir.” [13] İbn Mâce, Ebû Hureyre (r.a”)’ın şöyle dediğini rivayet eden Rasûlullah (sav) buyur­du ki: “Kim Allah’tan dilekte bulunmazsa, Allah da ona gazap eder.” [14]

Bu da yüce Allah’tan dilekte bulunma emrinin vücup ifade ettiğini gös­termektedir. Bir ilim adamı da bu temadan hareketle bunu, nazım halinde şöy­le ifade etmiştir:

“Gaaaplartır Allah, O’ndan dileği terk edersen Gazaplanır insan kendisinden dilekte bulunulursa”

Mâliki fakihi Ahmed b. el-Muazil Ebu’î-Fadl da gayet güzel bir şekilde şöy­le demiştir:

“Sen naıklarını öyle bir tûmaenin yanında ara ki O’ndan istekte bulunulunca arada bir perdedarı yoktur Kendisinden dilekte bulunmayı terkedenlere buğzedip Dileklere bulunanlardan razı olan kimseden lütuf istemelisin Ve O kimse ki, buyurduğunda hemen söaü yerine gelir Bir kâtibe yazdırıp mühürlemeye gerek olmaksızın.”

Bu hususa dair açıklamaları “Kam’ul-Hırsı bi’z-Zühdi ve’l-Kanaah”adlı eserimizde yeterince yapmış bulunuyoruz.

Said b. Cübeyr de der ki: “Allah’tan, O’nutit lütfundan isteyin” buyruğun­dan kasıt, dünyalık ile ilgili değildir. Bir görüşe güre de anlamı şudur: Siz yü­ce Allah’tan O’nu razı edecek şeyler işlemeye muvaffakiyeti isteyiniz. Aişe (r.anha)’dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rabbinizden karnınızın doyma­sı dahil her şeyi isteyiniz. Çünkü yüce Allah, bunu kolaylaştırın ayacak olur­sa, bu kolay bir şey değildir. Süfyan b. Uyeyne der ki: Eğer vermeyecek ol­saydı, dilekte bulunmayı emretmezdi,

el-Kisâi ve İbn Kesir: “Allah’tan, O’nun lütfundan isteyiniz” şeklinde “sîn” ile “lârn” harfleri arasında hemzesiz olarak okumuşlardır. Bu kelimenin Kurân-ı Kerimde geçtiği her yçrde onlann oku­yuşu böyledir. Diğerleri İse, bunu hemzeli olarak; “” şeklinde okumuş­lardır, Bu kelimenin aslı hemzelidir. Şu kadar var ki, tahfif için hemze hazf edilmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır, [15]

  1. Anne-babanın ve yakın akrabanın terk ettiklerinden her biri için mirasçılar (mevâlt) kıldık. Yeminlerinizin bağladığı kimselere de nasiblerini verin. Muhakkak Allah herşeye şâhİd olandır.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:

İ. Âyetin Nüzul Sebebi:

Şanı yüce Allah, her bir insanın mirasçılarının ve mevâlîsinin (yakınlarının) olduğunu açıklamaktadır O halde her birisi Allah’ın kendisi için paylaştır­mış olduğu mirastan paylar alsın ve bir diğerinin malını temenni etmesin. Bu­harı, Kitabul-Feraiz’de Said b. Cübeyr’den gelen rivayetle yüce Allah’ın: “An-ne-babanın ve yakın akrabaların terk ettiklerinden her biri için mirasçı­lar (mevalî) kıldık. Yeminlerinizin bağladığı kimselere de..,” buyruğu hakkında İbn Abbas’ın şöyle dediğini nakletmektedir: Muhacirler, Medi­ne’ye geldiklerinde, Ensar, Muhacir’e akrabası dururken mirasçı olurdu. Bu­na sebep ise, Rasûlullah (sav)’ın aralarında kurduğu kardeşlik akdi idi. “Ya­kın akrabaların terkettiklerinden her biri için mirasçılar kıldık* âyeti nazil olunca, ondaki bu hükmü “Yeminlerinizin bağladığı kîmselere de nasiblerini verin” buyruğu nesh etti. [16]

Ebu’l-Hasen b. Battal der ki: Bütün Bulıârî nüshalarında; “Her biri için mirasçılar (mevali) kıldık*1 buyruğunu: “Yeminlerinizin bağladığı kim­selere de…” buyruğu nesh etmiştir şeklînde naklolmuştur. Doğrusu ise, nesli eden ayetin: “Her biri için mirasçılar (mevâlî) kıldık” buyruğu, nesh olunanın ise: “Yeminlerinizin bağladığı kimselere de…” buyruğunun mensûiı olduğudur. Taberî de böylece rivayet etmiştir. [17]

Selefin cumhurunun dar bu: “Yeminlerinizin bağladığı kimselere de…” anlamındaki buyruğunu nesli eden âyetin, el-Enfâl Sûresi’nde yer alan: ‘ya­kın akrabalar, Allah’ın Kitabı gereğince birbirlerine daha yakındırlar1’ (el-Enfal, 8/75) buyruğu olduğunu söyledikleri rivayet edilmiştir. Bur İbn Ab-basv Katade ve Hasan-ı Basrî’den rivayet edildiği gibi, Ebu Ubeyd’in “en-Nâ-sîh ve’l-Mensûh” adlı eserinde kaydettiği görüş de budur.

Ayet-i kerime ile ilgili bir diğer görüş daha vardır: Bunu ez-Zührî, Said b, el-Müseyyeb’den rivayet etmiştir, Said der ki: Yüce Allah, cahiliyye dönemin-de kendi öz çocuklarından başka evlat edinip, İslam geldikten sonra miras bırakacak olanlara evlâtlıklarına vasiyetle bir pay vererek, miraslarının ya­kın akrabalarına ve asabelerinc verilmesini emretmektedir. Bir başka kesim de: Yüce Allah’ın: “Yeminlerinizin bağladığı kimselere de…” buyruğu muhkemdir. Mensûh değildir demektedir. Yüce Allah, mü’minlere yeminle­ri ile bağlandıkları kimselere yardım ve nasihat ve buna benzer hakkettik­leri paylarını vermelerini emretmektedir. Bunu, Taberîyine İbn Abbas’tan nak­letmektedir. “Yeminlerinizin bağladığı kimselere de” yardım, nasihat, on­lara bağışlarda bulunmak, gözetmek, onlara vasiyette bulunmak suretiyle “na­siplerini verin” Miras, artık sozkonusu değildir. Bu, aynı zamanda Mücahid ve es-Süddî’nin de görüşüdür.

Derim ki; en-Nehhâs bunu tercih etmiş ve Said b. Cübeyr’den de rivayet etmiştir. Neshe dair rivayet sahih değildir. Çünkü, Taberî’nin naklettiğine gö­re, ibn Abbas’ın da açıkladığı gibi, buyrukların arasını telif etmek mümkün­dür, Buharı bunu, Kitabu’t-Tefsirinde rivayet etmiştir. [18] İleride Allah’ın iz­niyle el-Enfâl Sûresi’nde (8/75. ayet, 6- başlıkta) Zevil-Erham’ın mirasına da­ir açıklamalar gelecektir. [19]

  1. Yeminlerle Bağlantılar:

Arapça’da; Her biri, bütünü, Arap dilinde kuşatıolık ve genellik an­lamını ifade eder. Bu kelime tek başına geldi mi, tüm nahivcilere göre, ira­dede mutlaka hazfedilmiş bir söz takdir edilir. Kimileri “herbiri-ne uğradım” tabirini kutlanmıştır; Önce ve sonra kelimeleri gibi.

Buyrukta hazfedilen kelimenin takdiri de “Her bir kim­se için mevâir yani mirasçılar kıldık” şeklindedir.

“Yeminlerinizin bağladığı kimselere” de kastedilen, Katade’den nakle­dildiğine göre, hilf (yemin antlaşması.) İle yapılan bağlantılar kastedilmekte­dir. Şöyle ki, bir kişi bir diğer kişi ile akidleşerek şöyle derdi: Kanım senin kanın, benim yıkmam senin yıkmandır. (Yani biz birbirimize yardımcı ve des­tek oluruz). İntikamım senin intikamın, savaşım senin savaşın, barışım senin barışındır. Sen de bana mirasçı olursun, ben de sana. Benden dolayı sen takibata uğrarsın ve senden dolayı da ben takibata uğrarım. Benim yerime sen diyet Ödersin, ben de senin yerine diyet öderim. O takdirde böyle bir ant-laşmalıya (el-Halif) diğer anlaşmalının mirasının altıdabiri verilirdi. Daha son­ra bu nesh edildi. [20]

  1. Müşterek (birkaç mana için kullanılan); Mevlâ ve Veli Lafızları:

Yüce Allah’ın: “Mevâlî” lafzı ile ilgili olarak şunu belirtelim ki, mevlâ laf­zı birkaç mana hakkında kullanılan müşterek bir lafındır. Azad edene de, edi­lene de mevlâ adı verilmiştir. el-Mevlâ el-Esteİ ve el-Mevlâ el-Âlâ da denilir. Yardımcı olan kimseye de mevla denilir. Nitekim yüce Allah’ın: “Ve çünkü kâ­firlerin ise mevlası yoktur.” (Muhammed, 47/11) buyruğunda olduğu gibi. Am­ca oğluna da mevla denilir, komşuya da mevla denilir. Yüce Allah’ın: “Her-biri için mevâlî Cmevlalar) kıldık” buyruğuna gelince, burada maksat asa-be bağlandır. Çünkü Peygamber (sav): “(Alacakları belli olan. mirasçıların al­dıkları) paylardan arta kalan en evla erkek asabeye verilir” buyurmuştur. [21]

Bilindiği gibi ilim adamlarının çoğunluğunun görüşüne göre esfel mevla değil de âlâ mevla asabelerdendir. Çünkü, azad eden kişi hakkında sözko-nusu olan mana, onun azad ettiği kimse üzerinde bir nimete sebep olduğu­dur. Adeta onun için bu nimeti icadeden kimse gibidir. İşte bu husus dola­yısıyla onun mirasına, (yani âla mevlâ diye bilinen) azad eden, esfel mevla diye bilinen azad edilenin mirasına hak kazanmıştır.

Tahâvî, el-Hasen b. Ziyad’dan şunu nakletmektedir: Esfel mevlâ da âlâ mev-lâdan miras alır. Bu hususta da şu rivayeti delil gösterir: Adamın birisi köle­sini azad ettikten sonra vefat etti ve azad ettiği kimseden başkasını da geri­ye bırakmadı. [22] Bunun üzerine Rasûlullah (sav), onun. mirasını azad edile­ne verdi. Tahavî der ki: Bu hadis ile tearuz eden bir şey yoktur. O halde bu hadis gereğince hüküm vermek gerekir. Diğer taraftan bizler, köleyi azad ede­ni, azad ettiği köleyi var eden (varlığına sebep olan) bir kimse gibi kabul eder­sek, o takdirde onun bu durumu babanın durumuna benzer, Mevlây-ı esfe-lin (yani azad edilen kölenin) durumu da oğlun durumuna benzer. Bu da mi­rasta aralarında eşitliği gerektirir. Ve aslolan da aradaki bir ilişkinin genel kap­samlı olarak görülmesidir. Haberde de: “Bir kavmin mevlâsı (azadlısı) onlar­dandı/” [23] denilmektedir.

Buna muhalefet eden cumhur ise şöyle der: Miras akrabalık bağını gerektirir. Ortada akrabalık diye bir şey yoktur. Şu kadar var ki, bizler azad ede­ne miras verileceğini, onun azad ettiği kimseye bir ihsanda bulunmasından dolayı kabul etmiş bulunuyoruz. Böyle bir durum ise, mevlây-ı esfel olan (azad edilen) hakkında sözkonusu edilemez. Oğula gelince, babasının ha­lefi ve onun yerini tutan kişi olması, bütün insanlar arasında öncelikle onun hakkında sözkonusudur. Azad edilen kimse ise, kendisini azad eden kişinin yerine geçme selahiyetınde değildir. Çünkü, azad eden kişi, ona ihsanda bu­lunmuştur- Şeriat da onu, azad edilen kölesinin mirasında daha bir hak sa­hibi kılmak suretiyle ona mukabelede bulunmuştur. Bu husus ise, mevlây-ı esfelde sözkonusu olamaz. Böylelikle ikisi arasındaki fark ortaya çıkmakta­dır. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır. [24]

4- Kıraat Farkları:

Yüce Allah’ın: Yeminlerimizin bağladığı kimsele­re…” buyruğunu Ali b. Kebşe, Hamza’dan çoğul ifade etmek üzere “kâf” har­fini şeddeli olarak; çokça bağladığı” diye okumuştur. Şu kadar var-ki, Hamze’den meşhur olan kıraat “kâf” harfi şeddesiz olarak Yeminlerinizin bağladığı” diye okuduğudur. Aynı zamanda bu Asıtn’ın ve el-Kisaî:nin de kıraatidir. Bu ise uzak bir kıraattir. Çünkü muakade (akidleş-me) ancak iki ve daha çok kişi tarafından yapılır. Bunun da babı (fala) (mu-fâla) dır. Ebu Cafer en-Nehhas der ki: Hamza’run kıraati, Arapça açısından bir parça kapalı olsa da, biraz kaideleri zorlamaktadır.

Bu okuyuşa göre ifadenin takdiri: Yeminlerinizin kendileriyle antlaşma akdettiği kimseler” demek olup, iki mef ule geçiş yap­mış (teaddi etmiş)dir. Bu da: Yeminlerinizin kendile­ri lehine antlaşma akdettiği kimseler” takdirindedir.

Bu ise, Allah’ın: Onlara ölçü ile…verdiklerinde” (el-Mutaffifin, 83/3) buyruğunda olduğu gibidir. Anlamı: Onlara ölçü ile verdik­lerinde” takdirinde olup» ikinci mef’ul hazf edilmiştir.Sana ölçtüm” denilince Sana bundan ölçtüm” demektir.

ÇÂyet-i kerimede) birinci (yani kendilerine akid yaptığınız kimseler anla­mını ifade eden) mef 1ûlün hazfedilmiş olması, sıla cümlesine bitişik oluşun­dan dolayıdır. [25]

5- Ahidlerinize Bağlı Kalınız:

Yüce Allah’ın: “Allah, herşeye şâhid olandır” buyruğu Allah, sizin onlar­la yaptığorz akidlere şahiddir ve O, akidlere tamı tamına bağlı kalmayı se­ver demektir. [26]

  1. Erkekler kadınlar üzerine yöneticidirler (kavvâmdırlar)* Bu , Allah’ın bazılarını bazılarına üstün kılmış olmasından ve erkek­lerin mallarından intak etmelerinden dolayı böyledir. İyi kadın­lar itaatli olan ve Allah’ın korumasıyla kendileri de gizli olanı koruyanlardır. Serkeşliklerinden endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin; kendilerini yataklarında yalnız bırakın; (nihayet) dö­vün. Eğer size İtaat ederlerse, artık aleyhlerine yol aramayın. Şüphe yok ki Allah, çok yücedir, çok büyüktür.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı onbir başlık halinde sunacağız:

  1. Âyetin Nüzul Sebebi:

Yüce Allah’ın: “Erkekler kadınlar üzerine yöneticidirler” buyruğu müb-tedâ ve haberdir. Yani erkeklert kadınların nafakalarını sağlar, onları gereği gibi korur ve himaye ederler. Aynı şekilde yöneticiler, ümerâ ve gazaya çı­kanlar da erkekler arasından çıkar. Kadınlar hakkında bu durum sözkonusu değildir.: Kavvam ve Kayyım (yönetici ve işleri çekip çeviren) ifa­deleri aynı anlamda kullanılır.

Ayeti kerime, Sâ’d b, er-Rabr hakkında nazil olmuştur. Hanımı, Zeyd b. Ha­rice b.’Ebi Züheyr kızı olan Habibe, ona karşı serkeşlik etmiş, o da ona bir tokat atmıştı. Babası ise şöyle dedi: Ey Allah’ın Rasûlü, kızımı ben onun ni­kâhı altına verdim, o da kalktı, onu tokatladı. Bunun üzerine Hz. Peygam­ber: “Kocasına kısas yapsın” diye buyurdu. Kocasına kısas yapmak üzere ba­basıyla geri dönüp gidince, Hz. Peygamber: “Geri dönün. İşte Cebrail bana gelmiş bulunuyor” dedi. Yüce Allah da bu âyet-i kerimeyi indirdi.

Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Biz bir iş murad ettik, Allah da ondan başkasım murad etti” Bir diğer rivayette ise: “Ben bir iş diledim. Allah’ın dile­diği ise, hayırlı olandır” diye buyurdu. Ve verdiği birinci hükmü bozdu.[27]

Şöyle de denilmiştir: İşte bu red olunan hüküm hakkında yüce Allah’ın: “Sa­na o Kurân’ın vahyi tamamen ulaştırılmazdan önce de, onu (.okumakta) acele etme” (Tâ-Hâ, 20/114) buyruğunun nazil olduğu da söylenmiştir. İsmail b. tshak şunu zikreder:

Bize Haccac b, el-Minhâl ile Âlim b. el-Fadl -ki lafız el-Haccac’ındır- an­lattı dedi ki; Bize Cerir b. Hazini anlattı, dedi ki: Ben el-Hasen’i şöyle der­ken dinledim: Bir kadın Peygamber (sav)’e gelip şöyle dedi: Kocam yüzü­me bir tokat vurdu, Hz. Peygamber: “O takdirde ona kısas uygulamam ge­rekir1′ diye buyurunca, yüce AHah: “Sana o Kuranın vahyi tamamen ulaş-tmlmazdan önce onu (okumakta) acele etme.” (Tâ-Hâ, 20/114} ayetini indir­di Peygamber (sav) da: “Erkekler, kadınlar üzerine yöneticidirler” ayeti nazil oluncaya kadar hüküm vermemişti.[28]

Ebû Ravk der ki: Bu âyet-i kerime, Ubey kızı Cemile ile kocası olan Sabit b. Kays b. Şemmas hakkında nazil olmuştur. El-Kelbv de der ki: Bu âyet-i ke­rime, Muhammed b, Meslerne’nin kuzı Âmira ile onun kocası Sa’d b. er-Rabî hakkında nazil olmuştur. Bu âyetin nüzul sebebinin daha önce nakletti­ğimiz Um Seleme’nin sözü olduğu da söylenmiştir.[29]

Bu durumda, ayetlerin İfade düzeni ve aralarındaki ilişki şöyle açıklana­bilir: Kadınlar, miras hususunda erkeklerin üstün kılınışından sözetmeleri üze­rine: “Allahın kendisiyle kiminizi kiminize üstün kıldığı şeyleri temenni et­meyin” (en-Nisa, 4/32) âyeti nazil oldu. Daha sonra yüce Allah, erkekleri mi­ras hususunda kadınlara üstün kılmasının, erkeklerin mehir vermek ve ka-dmların nafakasını, sağlamak yükümlülükleri dolayısıyla olduğunu beyan et­mekledir. Diğer taraftan erkeklerin bu şekilde üstün kılınmalarının faydası, neticede kadınlara racidir.

Şöyle de denilmektedir: Erkeklerin aklî olgunluk ve idarecelik bakımından bir üstünlükleri vardır. İşte bundan dolay] kadınlar üzerinde yöneticilik hakkı erkeklere verilmiştir. Yine denildiğine göre erkeklerin, kadınlarda bulunmayan bir şekilde ruhi bakımdan ve karakter itibariyle bir üstünlükle­ri vardır.

Çünkü erkeklerin karakterinde (tabiatında) hararet ve kuruluk baskın ol­duğundan dolayı, erkekte bir kuvvet ve bir çetinlik bulunur. Kadınların ka­rakterinde ise baskın olan, nemlilik ve soğukluktur, O bakımdan, yumuşaklık ve zayıflık anlamındaki hususlar karakterlerinde yer eder, [30] Bu bakım­dan, erkeklere, kadınlar üzerinde kıyam (yöneticilik, işlerini görüp gözetme) hakkı verilmiştir. Yüce Allah’ın: “Mallarından infak etmelerinden dolayı da böyledir” buyruğu dolayısıyla da bu hak onlara verilmiştir. [31]

2- Erkeklerin Hanımlarını Te’dip Hakkı ve Sınırı:

Bu âyet-i kerime, erkeklerin hanımlarını te’dip edebileceklerine delildir. Kadın kocasının haklarını koruduğu takdirde, erkeğin, hanımı ile kötü ge­çinmemesi gerekir.

“Kavvâm” ifadesi, fa’âl vezninde mübalağa ifade eden bir kelime olup, bir şey üzerinde durmak, onu gözetmek, bütün gayreti ile onu korumak, ona ne­zaret etmek anlamındadır. Erkeklerin kadınlar üzerinde kaim olmaları, işte bu çerçeve içerisindedir. Erkeğin, kadının işlerini çekip çevirmesi, onu te’dip etmesi, evinde tutması, onu (gereksiz yere) dışarı çıkmaktan alıkoy­ması ile olur. Kadının da kocasına itaat etmesi ve masiyet olmadığı sürece em­rini kabul etmesi görevidir. Buna gerekçe olacak fazilet, nafakayı karşılama yükümlülüğü, akıl, cihad, miras, emr-i bilmaruf ve nehy-î anılmünker husus­larında daha güçlü oluşu olarak gösterilmiştir. Bazıları sakallı oluşu da üs­tünlükte gözönünde bulundurmuş ise de, bunun hiç bir kıymeti yoktur. Çün­kü, bir kimsede sakal bulunmakla, sözünü ettiğimiz hususların hiçbirisi bu­lunmayabilir. el-Bakara Sûresi’nde bu kanaati reddeden açıklamalar (2/ 228. âyet, 3. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. [32]

  1. Erkek Karısının Nafakasını Sağlayamazsa, Kadının Nikâhı Feshetme Hakkı Doğar mı?

İlim adamları, yüce Allah’ın: “Mallarından intak etmelerinden dolayı böy­ledir* buyruğundan şunu anlamışlardır: Koca, hanımıma nafakasını vermek­ten acze düşerse, artık onun üzerinde yönecici (kavvâm) olamaz. Onun üzerinde kavvâm olamayacak olursa, o takdirde kadın, bu nikâh akdini feshetmek hakkına sahip olur. Çünkü kendisinden dolayı nikahın meşru kı­lındığı maksat ortadan kalkmıştır. İşte bu bakımdan da, nafakayı ve kadının giyimini sağlamak hususunda zorlanması halinde, nikahın feshedilmesinin sa­bit olduğuna açık bir delalet vardır. Bu, Mâliki ve Şafiî’nin de görüşüdür.

Ebu Hanife ise, nikah fesli olmaz demiştir. Buna sebep ise, yüce Allah’ın: “Eğer o darlık içindeyse, geniş bir zamana kadar mühlet veriniz’ (el-Bakara, 2/280) buyruğudur. Buna dair açıklamalar yine bu sûrede de önceden geç­miş bulunmaktadır. [33]

4- İyi Kadınların Bazı Özellikleri:

Yüce Allah’m: “İyi kadınlar, itaatli olan ve Allah’ın korumasıyla kendi­leri de gizli olanı koruyanlardır” buyruğunda iyi kadınların durumu haber verilmektedir. Bundan maksat ise, kocaya itaati ve malında kocasının hazır olmaması halinde, kadının kendi nefsinde kocanın hakkım yerine getirme­yi ennr etmektir. Ebu Davud et-Tayalisî’nin Müsned’inde, Ebu Hureyre (r.a)’dan şöyle dediği rivayet edilmektedir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: “Kadınların hayırlısı, kendisine baktığın, zaman seni sevindiren, emir verdi­ğin zaman sana itaat eden, yanında hazır olmadığın takdirde de kendi nef­sinde ve senin malında seni (haklarını) koruyan kadındır.” Daha sonra şu: “Er­kekler, kadınlar üzerine yöneticidirler…” ayetini sonuna kadar okudu.[34]

Hz. Peygamber, Hz. Ömer’e şöyle demiştir: “Kişinin en hayırlı hazinesinin ne olduğunu sana bildireyim mi? O, saliha kadındır. Kocası ona baktığında onu sevindirir. Ona emrettiğinde ona itaat eder, yanında hazır bulunmadığın­da da onu korur.” Bu hadisi de Ebu Dâvud rivayet etmiştir [35]

İbn Mes’ud’un mushafında îyi kadınlar itaat-lı olan… koruyanlardır” buyruğu şeklindedir. Bu şekil­deki bir çoğul kalıbı ise, dişilere has bir kalıptır. İbn Cinnî der ki: Cem’i tek­sir (yani îbn Mes’ud’un Mushaf’ında kine uygun çoğul) mana itibari ile daha uygun bir lafız görünmektedir. Çünkü bu çoğul şekli, çokluk anlamım ver-mektedirki, burada maksat olarak gözetilen de odur.

Allah’ın koruması ile” buyruğundaki “mâ” edatı mastar ma­nasını veren “ma”dır. Yüce Allah’ın kendilerini koruması sebebiyle… demektir- Bunun; Ki o; anlamında olması da doğru bir mana olur. O takdir­de,

Allah’ın koruduğu” kelimesindeki ait zamir nasb zamiri olur. (Ya­ni Allah’ın kendisini koruması ile.,, anlamına gelir).

Ebu Cafer’in kıraatinde lafzatullah mansup olmak üzere Allah’ı (onun hükümlerini) korumasıyla” şeklindedir. en-Nehhas der ki; Ancak lafzatullahın merfu olarak okunması daha açıktır. Yani o kadınlar, Allah’ın ko­ruması, yardımı ve doğrultması sayesinde kocalarının hazır olmamaları ha­linde, kocalarının haklarını koruyanlardır, anlamındadır.

Bunun şu anlama geldiği de söylenmiştir: Allah’ın onları mehirleri ve geçimleri konusunda koruması dolayısıyla… Yine bunun şu anlama geldiği de söylenmiştir: Allah’ın onlardan korumalarım istediği kocalarına ait emanet­leri yerine getirmeleri sebebiyle…

Lafzatullahın üstün olarak okunmasının anlamına gelince: Onların, Allah’ı yani O’nun emrini yahut dinini korumaları suretiyle demektir. Bu okuyuşun takdiri ile ilgili olarak da: “Onların, Allah’ı (emrini yahut dinî-ni) korumaları sebebiyle” şeklinde olduğu da söylenmiştir. Bu şekilde ço­ğulken daha sonra tekil olarak gelmiştir. Nitekim şöyle denilmiştir:

“Başa gelen musibetler onu helak ettiüer)*

Bu okuyuşun anlamı: Allah’ı (dinini) korumak suretiyle… şeklinde oldu­ğu da söylenmiştir. [36]

  1. Serkeşliğin ve Ondan Endişe Etmenin Mahiyeti:

Yüce Allah’ın: “Serkeşliklerinden endişe ettiğnlz kadınlara.-7” buyruğun­da geçen O kadınlar, O kadın, kelimesinin çoğuludur. Buna dair açıklamalar daha önceden geçmiştir, İbn Abbas der ki; “Endi§e ettiğiniz, korktuğunuz” buyruğu burada bildiğiniz ve kat’i olarak İnandığınız anlamın­dadır. Bu kelimenin asıl anlamı üzere kullanıldığı da söylenmiştir en-Nüşûz (mealde: serkeşlik etmek) kelimesi, isyan etmek demektir. Yeryüzünün tüm­sekçe yeri demek olan den alınmıştır.

Bir kimse, oturur iken kalkıp ayakta durursa; denilir.

Yüce Allah’ın: “Kalkın denildiğinde de kalkıveritı ki…” (el-Mücâdele, 58/11) buyruğundaki “kalkmak” da buradan gelmektedir. Ya­ni savaşa, yahut yüce Allah’ın emirlerinden herhangi bir emir için kalkın, de­mektir. Âyet-i kerimenin anlamı ise: Allah’ın kendilerine farz kıldığı kocaya itaat hususunda isyan etmelerinden, serkeşlik edip kabarmalarından korktu­ğunuz kadınlar, demektir.

Ebu Mansur el-Lüğavî der ki: Nüşûz, eşlerden her birisinin ötekinden hoşlanmaması demektir. Burada “ze” harfi yerine “sad” harfi geldiği takdir­de, o zaman geçimi kötü olan kadın hakkında kullanılan bir fiil olur. İbn Fa-ris der ki: Kadının nüşûz etmesi, kocasına karşı sert ve zorlu bir hal alması demektir Erkeğin nüşûz etmesi ise^ karısını dövmesi ve ona ağır davranma­sı, ondan uzak durması demektir.

îbn Cüreyc der ki, bu fiilin kadın hakkında kullanılıp, son harfinin “ze” ol­ması da “sad11 olması da aynı anlamı ifade der. [37]

6- Öğüt Vermek;

“Öğüt verin” buyruğundan kasıt, Allah’ın Kitabı ile onlara öğüt verin, de­mektir. Yani onlara, Allah’ın kendileri için vacib kılmış olduğu güzel arka­daşlık, koca ile güzel geçimi hatırlatın, kocasının, kendisi üzerindeki üstün­lüğünü itiraf etmesi gerektiğini hatırlatın. Öğüt verirken ayrıca der ki: Pey­gamber (sav) buyurdu ki: “Herhangi bir kimseye secde etmesini emredecek olsaydım, kadına, kocasına secde etmesini emr ederdim.”; [38] “Kadın, deve sırtında olsa dahi, kendisini kocasından uzak tutamaz”; [39] “Herhangi bir ka­dın, kocasının yarağından ayrı olarak geceyi geçirecek olsa, sabahı edince­ye kadar melekler ona lanet eder.” [40] Bir rivayette de şöyle denilmektedir: “Geri dönünceye ve elini kocasının eline koyuncayy. kadar…” diye buyurmak­tadır. Bu ve buna benzer buyrukları hatırlatarak (ona öğül verir). [41]

  1. Te’dip Kastıyla Kadınları Yataklarında Yalnız Bırakmak:

Yüce Allah’ın: “Kendilerini yataklarında yalnız bırakın” buyruğuna ge­lince, “yataklarda” anlamına gelen kelimesini İbn Mes’ud, en-Nehaî ve başkaları tekil olarak Yatakta” diye oku muş t ardır. Adeta bunu çoğul anlamını da ifade eden cins ismi gibi kabul etmişlerdir.

Yatakta terk etmek (hecr) ise, onunla birlikte yatıp, cima etmeksizin ona sırtını dönmesi demektir. Bu açıklama İbn Abbas ve başkalarından nakledil­miştir. Mücahid der ki: Onlarla yattığınız yerler arasında bir mesafe bulun­sun. Bu açıklamaya göre, ifadede hazfedilmiş bir sözün varlığı kabul edilir Bunu da., uzaklık anlamına gelen hecr etmekten “”6 onlardan uzak du­run ifadesi desteklemektedir. Onu hecr etti, ondan uzaklaştı, ondan Hak düş­tü anlamındadır. Kadından uzak durmak İse, ancak onunla birlikte yatmayı terketmekle mümkün olur. Bu anlamdaki bir açıklamayı, ibrahim en-Kehaî, eş-Şa’bî, Katâde ve Hasan-ı Basrî de yapmış olup, İbn Vehb ve Îbnü’l-Kasım da bunu Mâlik’ten rivayet etmiştir. İbnü’NArabî de bunu tercih edip şöyle de­miştir: Bunlar buradaki emri maksadı daha çok gerçekleştirecek olan mana­ya hamletmişierdir. Bu da: Allah yolunda ondan uzak dur, demene benzer. İmam Mâük’in kabul ettiği asıl da budur,

Derim ki: Bu güzel bir görüştür. Koca, kadının yatağından yüz çevirecek olursa, kadın kocasmı seven birisi ise, bu ona ağır gelir ve doğru yola dö­ner. Şayet ona buğzeden birisi ise, böylece kadımn serkeşliği açıkça ortaya çıkar. Böylelikle serkeşliğin ondan olduğu da netlik kazanmış olur.

Buradaki lin çirkin söz demek olan “el-hucr” den geldiği de söy­lenmiştir. Yani onlara sert ve kaba söyleyiniz, bununla birlikte cima ve baş­ka maksatla onlarla beraber yatınız- Bu anlamda açıklamayı Süfyan yapmış­tır, İbn Abbas’tan da rivayet edilmiştir.

Şöyle de denilmiştir: Yani siz, onları evlerinde sağlamca bağlayınız. Bu da hicâr diye bilinen devenin kendisiyle bağlandığı ip olan ip ile “deveyi hecr etmek” tabirinden alınmış bir açıklamadır. Bu, Taberînin tercihidir. Taberî, bu tercihi yapmakla birlikte, diğer görüşleri de tenkid etmektedir. Ancak onun bu açıklaması tartışılır bir açıklamadır, Nitekim, Kadı Ebu Bekir b. el-Arabî de, Ahkâmu.’1-Kur’ân adlı eserinde bu görüşünü reddederek şunİan söyle­mektedir: Kur’ân ve sünneti çok iyt bilen bir alimin nasıl bir tökezlem esidir ki bu? Onu, böyle bir açıklamaya iten ise, İbn Vehb’in, Mâlik’ten rivayet et­tiği garip bir hadis-i şeriftir. Buna göre, Ebu Bekr es-Sıddık’in kızı ve ez-Zü-beyr b. el-Avvâm’m hanımı Esma, evinden dışarı çıkar gezerdi.

Nihayet bu hususta ona serzenişlerde bulunuldu. O da, hem kendisine hem de diğer kumasına serzenişte bulundu. Birinin saçını diğerine bağladıktan son­ra onlan ağır bir şekilde dövdü. Öbür kuması kendisini daha iyi koruyorken, Esma, kendisini korumadığından darbeler daha çok ona isabet ediyordu. Es­ma bu durumundan babası Ebu Bekr (r.a)’a şikayette bulundu. Babası ana şöyle dedi: Kızcağızım sabret. Çünkü Zübeyr salih bir insandır. Belki cennet­te senin eşin olur. Bana ulaştığına göre, bir koca evlendiği ilk hanım ile cen­nette de evlenir. Taberî burdan hareketle, bir taraftan lafzın bu manaya muh­temel olması, diğer taraftarı da ez-Zübeyr’in bu davranışı dolayısıyla bağla­yıp düğümleme anlamına geldiği görüşünü ortaya attı ve böyle bir açıklama­da bulundu.

İlim adamlanna göre, kadından bu şekilde uzak durmanın azami süresi bir aydır. Nitekim Peygamber (sav) da Hz. Hafsaya bir sır söyleyip, Hz. Âişe de bunu açığa çıkarıp her ikisi de Hz. Peygamberin aleyhine birbirine yardıma koyulunca böyle yapmıştı. [42] Bununla birlikte Allah’ın, îlâ yapan (hanımın­dan uzak kalacağına yemin edenj bir kimse için mazeret olarak belirlediği dört aylık süreye kadar bu işi uzatmaz. [43]

  1. Ve, Nihayet Dövmek:

Yüce Allah’ın: “(Nihayet.) onları dövün” buyruğuna gelince, Allah, kadın­lara önce öğüt vermekle İşe başlanılmasını, sonra onlardan uzak durmayı em­retti. Şayet bunlar fayda vermeyecek olurlarsa, o takdirde dövmeye başvu­rulur. Çünkü kadını, yola getirecek ve kocasının hakkını ödemeye itecek olan odur. Bu âyet-i kerimede dövmek, etki ve iz bırakmayan, te’dip yollu döv­mektir. Bu daf bir kemiğini kırmayan, herhangi bir uzvunu çirkinleştirmeyen dövmedir. Dürtmek ve benzeri şekillerdir. Çünkü bundan maksat salâhtır. Baş­ka birşey değildir. Helak olma sonucunu verecek bir dövme hiç şüphesiz taz­minatı gerektirir. Kur’ân-ı Kerim öğretmek ve te’dip etmek kastıyla, oğlunu te’dip edenin dövmesi hakkında da bunlar söylenebilir. Müslim’in Sahih’in-deki rivayete göre Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmaktadır: “Kadınlar hakkında Allah’tan korkunuz. Çünkü sizler onlan Allah’ın emaneti ile aldınız. Allah’ın adı İle onların ferden size helal oldu. Sizin onlar üzerindeki hakkı­nız, hoşlanmadığınız herhangi bir kimseye yataklannızı çiğnetmemeleridir Eğer böyle birşey yapacak olurlarsa, iz bırakmayacak şekilde onları dövünüz.” [44]

Bu hadisi Müslim, Hz. Cabir’in hacc ile ilgili uzunca hadisi arasında nak-letmiştir. Anlamı şudur: Onlarf gerek akrabalarınızdan, gerek yabancı kadın­lardan hoşlanmadığınız herhangi bir kimseyi evlerinize almamalıdırlar, işte Tirmizînin rivayet edip sahih olduğunu belirttiği A*nr b. el-Ahvas yoluyla ge­len hadis de buna göre yorumlanır. Amr b. el-Ahvas, Veda Haccında, Rasûlul-lah ile birlikte bulunmuştu. Hz, Peygamber, Allah’a hamdu sena etti ve öğütler verip nasihatiarda bulunduktan sonra şöyle buyurdu: “Şu hususa da dikkatinizi çekerim. Kadınlar hakkında birbirinize hayır tavsiye ediniz. Çün­kü onlar, sizin yanınızda esir gibidirler. Siz onlar üzerinde bundan başka bir şeye sahip değilsiniz. Apaçık bir hayasızlık yapmış olmaları hali müstesna. Böyle bir şey yapacak olurlarsa, yataklarda onlardan uzak durunuz ve on­ları î.z bırakmayacak şekilde dövünüz. Size itaat edecek olurlarsa, onların aleyhlerine bir yol aramayınız. Şunu bilin ki, sizin kadınlarınız üzerinde hak­larınız vardır. Kadınlarınızın da sizin üzerinizde bir hakkı vardır. Sizin kadın­larınız üzerindeki hakkınız: Hoşlanmadığınız kimselere yataklarınızı çiğ­netmemeleri ve evlerinizde hoşlanmadığınız kimselere izin vermemeleridir. Onların sizin üzerinizdeki haklarına gelince: Giyimlerinde ve yiyeceklerinde onlara iyilikte bulunmamzdır.” Tirmizî dedi ki: Bu basen, sahih bir hadistir.[45]

Hz. Peygamber’în; “Apaçık bir hayasızlık buyruğuyla anlatmak istediği: Kocalarının hoşlanmayıp buğz ettikleri kimseleri evlerine almamaları demek­tir. Yoksa bundan kasıt zina etmeleri değildir. Çünkü zina haramdır ve bun­dan dolayı had gerekir.

Yine Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır: “Maruf olan bir hususta size ita­atsizlik ederlerse kadınları, iz bırakmayacak bir şekilde dövünüz.[46]

Ata (b. Ebi Rebâh) da der ki: İbn Abbas’a şöyle dedim: İz bırakmayan mek ne demektir. O da, misvak ve benzeri şeyle dövmektir dedi. Yine riva­yet edildiğine göre, Ömer (r.a) hanımını dövmüş, bundan dolayı kınanma­sı üzerine şöyle demişti; Ben Rasulullah (sav)’ı şöyle buyururken dinledim: “Erkeğe hanımını neden dövdüğü sorulmaz.[47]

9- İtaat Edenler Aleyhine Yol Yoktur;

Yüce Allah’ın: “Eğer sîze itaat ederlerse” yani serkeşlik etmekten vazge­çer, terkederlerse “artık aleyhlerinde yol aramayın” yani, söz veya iîüle on­lara karşs cinayet işlemeyin. İşte bu, onlar üzerinde üstün oluşun vurgulan­masından, te’dip edilmeleri için imkân verilmesinden sonra kadınlara zulmü yasaklayan bir buyruktur. Bunun; onların sizleri sevmeleri için onları mükel­lef tutmayın. Çünkü bu onların elinde olan birşey değildir anlamına geldiği de söylenmiştir.

10- Çok Yüce ve Çok Büyük Olan Allah:

Yüce Allah; “Şüphe yokJd Allah çok yücedir, çok büyüktür” buyruğu ile, işaret yoluyla kocalara alçak gönüllü olmalarını, yumuşak davranmalarını em­retmektedir. Yani sizler, o kadınlara güç yetiriyor olsanız dahi, Allah’ın kud­retini hatırlayınız: Çünkü O’nun kudret elir her kişinin gücü üzerindedir. O bakımdan herhangi bir kimse, hanımına karşı üstünlük taslamaya kalkışma­sın. Allah, onu görüp gözetmektedir. İşte bundan dolayı, burada yüce Allah’ın, yücelik ve büyüklükle vasfedilmesi gayet güzel düşmüştür. [49]

  1. Kadının Serkeşliği Dolayısıyla Kullanılabilecek Haklar:

Bu husus böylece sabit olduğuna göre, şunu bil ki: Aziz ve celil Allah, Kitab-ı Keriminde açıktan açığa dövmeyi yalnız burada ve bir de büyük had­leri gerektiren suçlarda emretmiştir. Böylelikle onlann, kocalarına olan ma-siyetleri ile büyük günahlar işlemekle onaya çıkan masiyeti eşit tutmuş gi­bidir. Bu konuda da imamlara (İslam devletinin yetkililerine) değil de göre­vi ve yetkiyi kocalara vermiştir. Yüce Allah’ın kadınları kocalara emanet ola­rak vermesi, bu konuda kocalara güvenmesi sebebiyle de sahi d ve beyyineye gerek kalmaksızın; hakimlere değil de kocalara bu yetkiyi vermiştir.

el-Mühetleb der ki: KadınSann cima hususunda kocalarından imtina etmeleri dolayısıyla kadınlan dövmeyi caiz kılmıştır. Ancak hizmette bulunmaması halin­de kadının dövülmesinin vücubu hususunda ihtilâf edilmiştir. Kıyasa göre, cima hususunda İmtina etmesi halinde dövmek caiz ise, kocanın kadın üzerindeki hak­kı olan maruf ile hizmet dolayısıyla da dövmesini vacib kılmaktadır.

İbn Huveyzimendâd der ki: Serkeşlik etmek, nafaka hakkını da evlilik do layısıyla sahip olduğu bücün haklan da ortadan kaldırır. Serkeşlik gösterme­si halinde kocanın iz bırakmayacak şekilde te’dip edici bir surette serkeşli­ğinden vazgeçinceye kadar dövmesi, Öğüt vermesi, yatağından ayrı durma­sı caizdir. Serkeşlikten dönecek olursa, bütün haklan da geriye döner. Aynı şekilde, te’dibin gerektirdiği herbir davranış da böyledir Kocanın karısını te’di-bi caizdir. Bununla birlikte üstün bir kadının ie’dibİ ile aşağılık birisinin te’di-binde durum farklıdır. Üstün kadının te’dibi kınamaktır. Aşağılık kadının te’di-bi ise kırbaçtır. Peygamber (sav) da şöyle buyurmuştur; “Kamçısını asıp da aile halkını te’dip edene Allah rahmet buyursun.” [50] Yine şöyle buyurmuş­tur: “Şüphesiz Ebû Cehm omuzundan asasını bırakmıyan bir kişidir,” [51]

Beşşar da şöyle demektedir:

“Hür olan kimse kınanır, sopa ise kölenin hakkıdır.” İbn Dureyd de şöyle demiştir:

“Hür kimseye kınamak, devamlı bir engelleyicidir. Köleyi ise sopadan başka birşey engellemez.”

İbnül-Münzir der ki: İlîm ehli baliğ a olmalan halinde bütün hanımların na­fakalarının kocalarına ait olduğu ve bunun vücubunu ittifakla kabul etmiş-lerdir. Bundan tek istisna ise, kocasına karşı serkeşlik eden ve ondan imti­na eden kadındır.

Ebu Ömer (İbn, Abdi’1-Berr) der ki: Gerdeğe girişinden sonra karısı ken­disine karşı serkeşlik eden üzerinden, hamile olması hali müstesna, karısı­nın nafakası sakıt olur. Şu kadar var ki, serkeşlik eden kadının nafakası hu­susunda İbnü’l-Kasım, f’ukaha topluluğuna muhalefet ederek onun da nafa­kasının vacib olduğunu kabul etmiştir Serkeşlik eden kadın, kocasına itaat­le dönecek olursa, bundan sonra o kadının nafakası kocasına vacib olur. Ser­keşlik dışında hiçbir sebep dolayısıyla, kadının, kocası üzerindeki nafaka hak­kı sakıt olmaz, Hastalık olsun, ay hali olsun, lohusalık olsun, oruç, hac, ko­casının yanında bulunmaması, sözünü ettiğimiz hususların dışında, haklı ya da haksız kocasının ondan uzak durması gibi bütün haklerde kadının koca­sı üzerindeki nafakası sakıt olmaz.[52]

  1. Eğer aralarınım açılmasından korkar s anı/, o vakit, erkeğin ak­rabasından bir hakem, kadının ailesinden bir hakem gönderin. Her ikisi de aralarının düzelmesini isterlerse, Allah da araları­nı bulur. Şüphesiz ki Allah, herşeyî bilendir, herşeyden haber­dardır.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:

1- Aralarının Açılmasından Korkutursa:

Yüce Allah’ın: “Eğer aralarının açılmasından korkarsanı/” buyruğunda yer alan “açılmak ve ayrılmak” anlamına gelen “şîkak^m manası ile ilgili açık­lamalar daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/74. ayet üe 137- âyetlerde) geç­miş bulunmakladır. Sanki eşlerden herbiri.si, ötekinin yer almadığı bir tarai-îa bulunuyor ve o yöne çekiyor gibi bir anlam ifade etmektedir, ikisinin ara­yı nda bir ayrılığın varlığından korkarsanız, demektir.

Burada mastar zarfa izafe edilmiştir: Ayın aydınlattığı bir gecede yürümek ve arafe günü oruç tutmak hoşuma gider” gibi. Âyet-i kerimede de: Geceleyin ve gündüzün hilekârlı­ğınız…” (Sebe, 34/33) diye buyurulmaktadn-.

Şöyle de denilmiştir: “Arasında” kelimesi isim gibi kullanılmış ve ondaki zarf anlamı izale edilmiştir. Çünkü burada maksat onların durumları ve bir­birleriyle geçimleridir. Yani eğer sizler onların geçimlerinin ve arkadaşlıkla­rının arasında bîr uzaklık girdiğinden korkarsanız, “hîr hakem gönderin*1 an­lamındadır.

Buradaki “korkardanız” buyruğu ile ilgili görüş ayrılıklarına dair açıkla­malar da daha önceden (en-Nisâ, 4/2. ayet, L başlıkta) geçmiş bulunmak­tadır. Said b, Cübeyr der ki: Konu ile ilgili hüküm, önce ona öğüt vermesi­dir. Eğer kabili ederse mesele yok, değilse yatağından ayrılır. Bu sefer kabul ederse eder, aksi takdirde onu döver. Bundan sonra kabul ederse mesele yok, aksi takdirde hakim, kocanın ailesinden bir hakem, hanımın ailesinden bir hakem gönderir Ve onlar da zararın hangi taraftan geldiğini tetkik ederler. İşte bu durumda hul’ denilen ayrılma şekli ortaya çıkar.

Şöyle de denilmiştir: Koca öğüt vermeden önce de dövmek hakkına sahip­tir. Ancak bu hususun, âyet-i kerimede tertip ile zikredilişi dolayısıyla birin­ci görüş daha sahihtir. [53]

  1. Muhatapların Kimlikleri:

İlim adamlarının çoğunluğuna göre, yüce Allah’ın: “Eğer… korkarsam” buyruğuna muhatap olanların yöneticiler, ümerâ ve hakimler olduğu görü­şündedir. Diğer taraftan: “Her ikisi de aralarının düzelmesini isterlerse, Al­lah da aralarını bulur” buyruğunda kast edilenlerin de, İbn Abbas, Müca-hid ve diğerlerinin görüşüne göre, iki hakem olduğu söylenmiştir. Yani eğer her iki hakem aralarının düzelmesini isterlerse, Allah da o eşlerin ara­sını düzeltir. Bundan kastın eşîer olduğu da söylenmiştir. Yani eğer eşler ara­larının düzelmesini ister ve her iki hakeme verdikleri haberlerde doğru söyleyecek olurlarsa, “Allah da aralarını bulur.”

Hitabın velilere olduğu da söylenmiştir, Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Eğer korkarsanız” yani, eşler arasında bîr aynlığın olduğunu bilirseniz, “o vakit, erkeğin akrabasından bir hakem, kadının ailesinden bir hakem gön­derin.” Her iki hakem, ancak kocanın ve kadının akrabalarından olmalıdır. Çünkü bunlai\ karı-kocanın hallerini daha iyi bilirler. Adalet ehli kimseler­den, bakışları sağlam ve tutarlı, fıkhî basireti ve bilgisi olan kimselerden ol­malıdırlar Şayet akrabaları arasında bu ige elverişli kimse bulunmayacak olur­larsa, o vakit, onların dışında adaletli ve bilgili İki kişi gönderilir, Bu da her iki tarafın işi, anlaşılmaz olup kötülüğün hangisinden olduğu bilinmemesi ha Ünde sözkomısudur. Şayet kimin zalim olduğu bilinecek olursa, o vakit, o za­limden karşı tarafın hakkı alınır ve zararı izale etmeye mecbur tutulur.

Şöyle de denilmektedir Kocanm akrabalanndan olan hakem, koca ile baş-başa kaiır ve ona şöyle der; Bana kalbinde olanı bildir. Sen bu kadını sevi­yor musun, sevmiyor musun? Bunu bana söyle ki, ben de senin maksadını bilmiş olayım. Eğer koca: Bu kadına benim ihtiyacım yoktur, sen bana on­dan alabildiğini al ve beni ondan ayır, diyecek olursa, o takdirde serkeşliğin koca tarafından olduğu bilinir. Şayet: Ben onu seviyorum. Malımdan ona is­tediğini al ve beni ondan ayırma diyecek olursa, onun serkeşlik etmediği an­laşılır. Kadın tarafından gönderilen hakem de, kadınla başbaşa kalır ve ona söyle der: Kocanı seviyor musun, sevmiyor musun? Eğer kadın, beni ondan ayır, malımdan ne istiyorsa ona ver diyecek olursa, serkeşliğin kadın tarafın­dan olduğu bilinir. Şayet: Bİ?i birbirimizden ayırma. Fakat onu nafakamı artırmaya, bana iyi davranmaya teşvik et, diyecek olursa, bu sefer serkeşliğin kadın tarafından olmadığı anlaşılır. Her iki hakem de, hangi tarafın serkeşliik ettiğini açıkça anlayacak olursa, o kişiye yönelerek öğüt verirler, azarlar­lar, yaptığından uzak durmasını söylerler. İşte yüce Allah’ın: “O vakit, erke­ğin akrabasından bir hakem, kadının ailesinden bir hakem gönderin” buy­ruğunda anlatılanlar bunlardır. [54]

  1. Kadınların îtaat ve Serkeşlikleri Halinde Hakemlerin Yetkileri:

İÎİm adamları derler ki: Bu âyet-i kerime kadınları aklî bir şekilde taksime tabi tutmuştur. Çünkü kadınlar, ya itaat ederler, ya serkeşlik ederler. Serkeş­liğin sonunda da ya itaate dönüş sözkonusudur, yahut değildir. Eğer birin­ci husus (İtaate dönüş) sözkonusu olursa terkediîirler, Çünkü Nesaî şunu ri­vayet etmiştir: Akîl b. EbîTâlîb, Utbe b. Rabia’nm kızı Fatıma ile evlendi. O, Falıma’nın yanına girdi mi, Fatma; ey Haşimoğulları Allah’a yemin ederim ki, ebediyen kalbim sizi sevmez. Nerde boyunları gümüş ibrikleri andıranlar, bu­runları dudaklarına doğru sarkanlar, nerde Utbe b- Rabia, nerde Şeybe b. Rabia ? derdi. Karısı böyle söylerken, kendisi sesini çıkarmazdı. Nihayet birgün kızgın ve bezgin bîr halde yanına girince, yine karısı ona: Nerde Utbe b. Ra-bia ? deyince, o da: Oraya girdiğinde cehennemde sol tarafında onu görecek­sin. Bunun üzerine elbiselerini üzerine alıp gitti. Hz. Osman’ın yanına var­dı, ona durumu anlattı. O da İbn Abbas ve Muaviye’yi gönderdi. İbn Abbas dedi ki: Ben bunları mutlaka birbirinden ayıracağım. Muaviye: Ben Abdime-nafoğuilarından iki yaşlıyı birbirinden ayırmam dedi, Yanlarına vardıkların­da, üzerlerine kapılarını kapatıp, işlerini düzeltmiş olduklarını gördüler.[55]

Eğer, anlaşmazlık içerisinde olduklarım, başarıîıadıklarını, işlerinin daha da kötüye gittiğini görecek olurlarsa, iki hakem, bütün güçleriyle on tan bir­birleriyle kaynaştırmaya çalarlar. Onlara Allah’ı, beraber geçirdikleri zaman­lan hatırlatırlar. Eğer vazgeçer ve dönerlerse, onları bırakırlar. Şayet başka bir durum sözkonusu olur ve birbirlerinden ayrılmalarını uygun görürlerse, bu sefer onları birbirlerinden ayırırlar. Hakemlerin onları bu şekilde ayırma­sı, karı-koca aleyhine olmak üzere caizdir. Belde hakiminin hükmü buna uy­gun düşsün yahut düşmesin farkeimez. Bu hususta karı-koca onlara ister ve­kalet vermiş olsun, ister vermemiş olsun yine farketmez. Böyle bir durum­daki ayrılık ise bain bir talaktır.

Bir kesim de şöyle demiştir: Koca, bu hususta hakemlere vekâlet verme­diği sürece hakemler, onları birbirlerinden boşayamazlar, Durumu imama (halifeye ya da yetkili kıldığı kimseye) bildirmelidirler. Bu onların şahid ve iki elçi olmaları esasına göredir. Sonra İmam, isterse onları ayırır ve hakeme de ayırmaları emrini verir. Bu Şafiî’nin iki görüşünden birisidir. Kuleliler de bu görüştedir. Aynı damanda bu, Ata’nın, İbn Zeyd’in ve el-Hasen’in de görü­şüdür- Ebu Sevr de böyle demiştir.

Sahih olan birinci görüştür ve hakemlerin vekâlet olmasa bile boşama yet­kisine sahip olduklarıdır. Bu da Mâlik’in, Evzai’nin ve îslıak’ın görüşüdür, Hz. Osman, Ali ve İbn Abbas’tan, eş-Şa’bî ve en-Nehaî’den de bu görüş rivayet edilmiştir. Şafiî’nin görüşü de budur. Çünkü yüce Allah: “Erkeğin akrabasın­dan bir hakem, kadının ailesinden bir hakem gönderin” diye buyurmak tadLr. Bu da şanı yüce Allah’ın bu iki hakemin vekil ve şahid değil, iki kadı olduklarına dair açık bir nassıdır Vekilin ise şeriatte özel bir ismi ve özel bir anlamı vardır. Hakemin de şeriavte özel bir ismi ve öze! bir anlamı vardır. Şa­nı yüce Allah, bunların her birisinin ne anlama geldiğini açıklamış olduğu­na göre, alim kişi bir tarafa, şâz görüş ortaya atan bir kişinin bile bunların birisinin manasını öteki ile karıştırmaması gerekir.

Dârakutnî, Muhammed b, Sîrîn’den o, Abîde’den, “Eğer aralarının açıl­masından korkar s anız, o vakit erkeğin akrabasından bir hakem, kadının ailesinden bir hakem gönderin” ayeti hakkında dedi ki: Bir erkek ve bir ka­dın, Hz, Ali’ye, herbirisi ile bir gurup insan bulunduğu halde geldi. Hz- Ali onlara emir verdi. Bu topluluk da erkeğin akrabalarından bir hakem, kadı­nın akrabalarından bir hakem gönderdiler. Hz. Ali iki hakeme şöyle dedi: Va­zifenizin ne olduğunu biliyor musunuz? Eğer onlan, ayırmayı uygun görür­seniz, onları ayıracaksınız. Bu sefer kadın şöyle dedi: Ben lehimde ve aley­himde olanıyla Allah’ın Kitabında olana razıyım. Koca da dedi ki: Ayrılığa ra­zı olmam. Bu sefer Hz. Ali şöyle dedi: Yalan söyledin. Allah’a yemin ederim kadının ikrar edip kabul ettiğinin bir benzerini sen de ikrar edip kabul et­mediğin sürece sana hiçbir fırsat tanımam. [56]

Bu, isnadı sahih ve sabit bir hadis olup, Hz. Ali’den, İbn Sirin’den o, Abi­de yoluyla ve değişik yollarla sabit olarak rivayet edilmiştir. [57] Bunu Ebû Ömer (b. Abdi’1-Berr) söylemiştir. Şayet iki hakem vekil yahut şahid olsalardı, Hz. Ali onlara görevinizin ne olduğunu biliyor musunuz demezdi. Bunun yeri­ne: Size hangi hususlarda vekalet verildiğini biliyor musunuz derdi. Bu da gayet açık bir husustur.

Ebu Hanife de, Hz. Ali’nin kocaya söylediği “Kadının razı olduğu şeye sen de razı olmadıkça buradan ayrılamazsın” sözünü delil göstermiştir İşte bu, Ebu Hanife’nin mezhebine göre, onların, kocanın rızası île olmadıkça aynlmayacaklarına delil görülmektedir. Diğer tara İta a, icma ile kabul olunan asıl kaide şu ki, talak, kocanın elinde yahut da kocanın bu yetkiyi verdiği kim­senin elindedir. Mâlik ve ona tabi olanlar ise, devlet yetkilisini, köle ve in-nî’nin (iktidarsızın) aleyhine boşamada bulunması kabilinden kabul etmiş­lerdir. [58]

4- Hakemler Arasında Ayrılık Olursa:

Eğer iki hakem arasında aynlık görülürse, söyledikleri geçerli olmaz ve gö­rüş birliği halinde kabul ettikleri şey dışında hiçbir sözleri bağlayıcı olmaz. Bir mesele hakkında hüküm veren iki hakem hakkında durum böyledir. On­lardan birisi ayrılığa hüküm verse, diğeri de buna hüküm vermeyecek olsa, yahut onlardan birisi belli bir mal ödenmesi hükmünü verse, diğeri bunu ka­bul etmese, ikisi de ittifak etmedikleri sürece, her iki hüküm de birşey ifa­de etmez.

Mâlik, üç Ealak ile karı-koca’yı boşayan iki hakemin durumu hakkında şöy­le demektedir: Bu üç talaktan birisi bağlayıcıdır. Onların tek bâin bir talak­tan daha fazlasıyla ayırma yetkileri yoktur. Bu İbnü’l-Kasım’ın da görüşüdür.

Yine İbnü’l-Kasım der ki: Eğer bu hususta iki hakem görüş birliğine varır­larsa, üç talâk da bağlayıcı olur. el-Muğire, Eşlıeb, İbn Mâcişûn ve Esbağ da bu görüştedir. tbnu’l Mewâz der ki: Hakemlerden birisi bir talak, diğeri üç talak hükmünü verecek olursa , bir Ealak s özk onu su dur. İbn Habib de Es-bağ’dan bunun bir değer ifade etmeyeceğini nakletmektedir. [59]

5- Tek Bir Hakem Yeterli midir?

Tek bir hakem göndermek yeterlidir. Çünkü yüce Allah, zina hususunda dört şahid ile hüküm verdiği halde, Peygamber (sav) zina eden kadına yal­nızca Uneys’i göndermiş ve ona: “Kadın zina ettiğini itiraf ederse, onu rec-met! demişti.” [60] Abdulmelik de el-Müdevuene’de böyle demiştir.

Derim ki: Tek kişinin hakem olarak gönderilmesi caiz olduğuna göre, eş­ler bir kişiyi hakem kabul edecek olurlarsa bu da yeterlidir. Hatta, her iki­sinin buna razı olmaları halinde bunun caiz olması öncelikle söz konu su dur,

Yüce Allah, hakemleri gönderme hususunda eşleri değil de onların dışın­da kalanları muhatap almıştır. O halde, eşlerin kendileri iki hakem gönde­rip her ikisi hüküm verecek olurlarsa hakemlerin hükmü geçerli olur. Çün­kü bize göre tahkim (hakem kabul etmek) caizdir. Hakemlik uygulaması her meselede geçerlidir. Ancak bu, hakemlerin herbirisinin başlı başına adil olmaları halinde böyledir. Eğer hakem adil değilse, Abdulmelik: Hakemin hükmünün nakzolacağını (bozulacağını) söylemektedir, Çünkü bunlar ken­dilerini aşan. bir işe kalkışmışlardır.

İbni’l-Arabî der ki: Sahih olan adil hakemin vereceği hükmün geçerli ola­cağıdır. Eğer bu şekilde bîr hakem tayin etme bir vekalet verme ise, bilindi­ği gibi vekilin fiili geçerlidir. Eğer bir tahkim ise, onlar o hakemi kendilik­lerinden Öne geçirmiş oluyorlar, Vekâlet verme hususunda etkili olmadığı gi­bi, ğarann bunda da herhangi bir etkisi olmaz. Diğer taraftan yargı mesele­leri tümüyle ğarara (aldanma, hata yapma, kandırılma risk ve ihtimali) daya­lıdır, Mahkûmun aleyhine hükmün kendi için ne gibi sonuçlar getireceğini bilmesi bu konuda gerekli değildir.

(Devamla) İbnü’l-Arabi der ki: İki hakem tayini meselesini yüce AİSah açık hükme (nassa) bağlamıştır. Ve eşler arasında herhangi bir ayrılığın yahut an­laşmazlığın ortaya çıkması halinde hükmün bu şekilde olacağını bildirmiş­tir. Bu ise, ümmetin hakem göndermek hususunda bunun asıl dayanağı teşki) ettiği üzerinde icma ile kabul ettiği büyük bîr meseledir. Hakem gön­dermenin doğuracağı sonuçlann tafsilatı hususunda ümmet alimleri ihtilaf et­miş olsa dahi bu böyledir.

Diğer taraftan, bu hususta Kitab ve Sünnetin gerektirdiğinden gafil olup: İki hakem emin bir kimsenin eline teslim edilir diyen bizim beldemizin halkına gerçekten hayret edilir. Açıkça göreceğiniz gibi, nassa karşı bir inat­laşma vardır. Bu hususta onlar, ne Allah’ın Kitabına danıştılar, ne kıyas yap­makla yetindiler. Ben bu konuda gerekli uyarı ve teşviklerimi yaptığım hal­de, kan-koca arasındaki anlaşmazlık halinde iki hakem gönderme teklifini. yalnızca bir hakim kabuî etti, sahi d ile birlikte yemine dayanarak hüküm ver­meyi de bir başka hakimden başkası kabul etmedi. Allah bu hususta bana im­kân verince de, (kadı olunca da.) gereken şekliyle Sünneti uygulamaya ko­yuldum. Her taraflarını Örten cehaletleri dolayısıyla sen bizim beldemizin hal­kına hayret etme! Fakat, iki hakemden hiçbir haberi bulunrmyan Ebu Hanîfe’ye hayret et; hatta Şafiî’ye İki defa hayret et! Çünkü Şafiî şöyle demiştir “Bu ayetin zahiren ifade eder gibi göründüğü husus, bunun her iki eşi de bir­likte kapsayan hususlara dair olduğudur. Tâ ki, her ikisinin hali bu durum­da birbirine benzesin, Bunun böyle olması şundandır: Ben yüce Allah’ın, ko­canın serkeşlik etmesi halinde, karı-kocanın birbirleriyle sulh etmelerine izin. verdiğini gördüğüm gibi, Allah’ın hududunu ayakta tutamamaktan korkma­ları halinde ise, hul1 yapmalarına izin verdiğini gördüm. Bu ise, (hul’un) an­cak hammın rızası ile olabileceği ihtimaline kuvvet kazandırmaktadır.

Yine yüce Allah, kocanın bir eşi bırakıp yerine bir başka eş almak isledi­ği takdirde, önceki hanıma verdiğinden herhangi bir şey almasını yasakla­mıştır. Bizim aralarında anlaşmazlık doğmasından korktuğumuz hususlarda. iki hakem göndermeyi emrermesi de, bu iki hakemin hükmünün eşlerin hük­münden ayrı olacağının delilidir. Durum böyle olduğu takdirde, kocanın ai­lesinden bir hakem, hanımın ailesinden de. bir hakem gönderilir. Her iki ha­kem, ancak eşlerin nzası ve vekil tayin edilmeleri ile güvenilir iki şahıs ola­rak gönderilirler. Bu konuda uygun gördükleri takdirde iki hakem onları bir araya da getirebilir, birbirinden ayırabilir de. îşte bu, iki hakemin her iki eşin vekili olduklarının delilidir.” [61]

  1. Allah’a ibadet edin. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-baba-ya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşularınıza ve uzak komşularınıza, yanınızdaki arkadaşa» yolda kalmışa, elle­rinizin altında bulunanlara iyilik edin. Allah, büyüklenip böbür­lenenleri elbette sevmez.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı onsekiz başlık altında sunacağız:

1- Allah’a Şirk Koşmaksızm İbadet:

İlim adamları icma ile bu âyet-i kerimenin, üzerinde ittifak olunan muh­kem buyruklardan olduğunu, bundan hiç bir şeyin nesli olmadığını kabul et­mişlerdir. Aynı şekilde bütün (ilâhî) kitaplarda da bu âyet-i kerime böylece yer almıştır. Bu böyle olmasaydı dahi, buna dair Kitabta bir hüküm indiril­memiş olsa bile, aklî bakımdan bu böylece bilinecekti. Daha önce ubudiye­tin hüküm koymak ve tercihte bulunmak (ihtiyar) yetkisine sahip olana (Allah’a) karşı zillet arzetmek ve ihtiyacını sunmak anlamında olduğuna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

Yüce Allah, kullarına kendisinin huzurunda zilletlerini arzetmelerini ve bu­nu yaparken de ihsâsiı olmalarını emretmektedir. Âyet-i kerime, amellerin Al­lah’a ihlâs ile yapılmaları, riya ve benzeri şeylerin şaibelerinden arındırılma­ları gerektiği hususunda aslî bir dayanaktır.

Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Artık kim Rabbine kavuşma­yı ümid ederse salih bir amel işlesin ve Rabbinin ibadetine hiçbir kimseyi ortak tutmasın.” (ei-Kehf, 18/110) Bu o, kadar önemlidir ki, kimi ilim adam­larımız şöyle demiştir: Bir kişi serinlemek kastıyla abdest alsa, yahut mide­sini rahatlatmak için oruç tutsa, bununla beraber de yüce Allah’a yaklaşma­yı niyet eıse, bu yeterli olmaz. Çünkü o, Allah’a yakınlaşmak niyetine bir de dünyevî bir niyeti karıştırmıştır. Halbuki, halis olmayan amel, Allah için olamaz. Nitekim yüce Allah: “Şunu bitki, halis din yalnız Allah’ındır” (ez-Zümer, 39/5) diye buyurmaktadır. Yine bir başka yerde de: “Onlar Allah’a ancak dini yalnız O’na halis kılanlar olarak ibadet etmekle etnrolundular” (el-Beyyine, 93/5.) diye buyurmaktadır. Aynı şekilde imam olarak namaz kıl­dırmakta olan bir kimse, bir başkasıntn rükûa eğilmekte olduğunu hissede­cek olursa, onu (rükûdan kalkma vakti sona ermişse) beklemez. Çünkü, onun da rükûa eğilmesini beklemek suretiyle rükûnun yüce Allah’a ihlâsla yapıl­mış olmasını ortadan kaldırır.

Müslim’in Sahihinde Ebu Hureyre’den şöyle dediği rivayet edilmektedir: Rasulullah (sav) buyurdu ki: “Şanı yüce ve mübarek olan Allah buyurdu ki: “Ben ortaklar arasında şirke en muhtaç olmayanım. Her kim bir amel işleyip de o amelde Benimle beraber Benden başkasını ortak edecek olursa, onu o şirk koşmasıyla başbaşa terkederim.”[62]

Dârakutnî Enes b. Malik’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasulûllab (sav) buyurduki: “Kıyamet gününde mühürlü sabiteler getirilir. Bunlar yüce Allah’ın huzurunda dikilir. Yüce Allah meleklere bunu bırakın, bunu kabul edin, diye buyurur. Melekler derler ki: İzzetin hakkı için biz hayırdan baş­ka birşey görmemiştik (de ona binaen yazmıştık). Aziz ve celil olan Allah, -ki O, en iyi bilendir- şöyle buyurur: Bu benden başkası içindi. Ben bugün ancak kendisiyle Benim rızam aranmış bulunan ameli kabul ediyorum,” [63]

Yine Dârakutnî, ed-Dahhâk b. Kays el-Fİhrî’den şöyle dediğini rivayet et­mektedir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: “Muhakkak yüce Allah şöyle buyur­maktadır: Ben hayırlı bir ortağım. Her kim Benimle birisini ortak koşacak olur­sa, o şey Benim ortağıma aittir. Ey insanlar, amellerinizi ihlasla, yalnız yüce Allah için yapınız. Çünkü muhakkak Allah, ancak kendisi için ihlâsla yapı­lanı kabul eder. Hiçbir zaman bu Allah içindir ve akrabalık hakkı İçindir, de-meyinim. Çünkü o takdirde o, akrabaltk hakkı için olur. Ondan Allah için hiç-birşey olmaz. Hiçbir zaman; Bu Allah içindir ve bu sizin içindir, demeyiniz, O takdirde o, (hepsi) sizin için dediğiniz kimseler için olur ve onlardan yü­ce Allaha ait hiçbir şey olmaz.” [64]

Şirkin Mertebeleri: [65]

Bu husus sabit olduğuna göre, şunu bil ki, ilim adamlarımız (Allah onlar­dan razı olsun) şöyle demişlerdin Şirkin üç mertebesi vardır ve hepsi de ha­ramdır. Şirkin esası, ulûhiyeünde Allah’ın ortağının bulunduğuna inanmak­tır. İşte en büyük şirk ve cahiliye şirki budur. Yüce Allah’ın: “Şüphesiz Al­lah, kendisine şirk koşulmasını mağfiret etmez. Ondan başkasını diledi­ğine bağışlar” (en-Nisa, 4/48) Buyruğunda kastedilen şirk de budur.

Bundan hemen bir sonraki mertebe ise, fiilinde yüce Allah’ın ortağı oldu­ğuna inanmaktır Bu da: Allah’tan başka herhangi bir varlık, bir fiili bağım­sız olarak meydana getirip icad eder, diyenlerin görüşüdür. Böyle bir varlı­ğın ayrıca ilâh olduğuna inanmasa dahi bu bir şirktir. Bu ümmetin mecusi-leri olarak bilinen Kaderiye gibi. Cibril Hadisinde de görüldüğü gibi, İbn Ömer, bunlardan u^ak olduğunu ifade etmiştir. [66] Bundan sonraki mertebe ise, ibadette Allah’a ortak koşmaktır ki, bu da riyakârlıktır. Riyakârlık ise, yü­ce Allah’ın yalnızca kendisi için yapılmasını emretmiş olduğu İbadetlerden herhangi birisini başkası için yapmak demektir. İşte haram oluşunu beyan et­mek üzere birçok âyet-i kerimelerin ve hadis-i şerifin varid olduğu şirk tü­rü de budur. Bu amelleri iptal eden bir iştir. Ve oldukça gizlidir. Cahil ve an­layışsız olan kimseler bunu bilemezler.

Allah, Haris el-Muhasibî’den razı olsun ki, o bunu, er-Riâye adlı eserinde açıklamıştır. Ve riyanın amelleri bozduğunu da beyan etmiştir. İbn Mâce’nin Sünenînde, Ebu Said b. Ebi Fedale el-Ensarîden -ki ashab-ı ki ramdandır- şöy­le dediğini rivayet etmektedir: Rasulullah buyurdu ki: “Allah kendisinde hiç bir şüphenin bulunmadığı bir gün olan Kıyamet gününde, öncekileri de sonrakileri de toplayıp biraraya getirdiğinde, bir münadi şöyle seselenecek-tir: Her kim, aziz ve celil olan Allah için yapması gereken amelinde bir baş­kasını ortak koşmuş ise, haydi gitsin o amelinin ecrini Allah’tan başkasının nezdinde arasın. Çünkü şüphesiz Allah, ortaklar arasında, ortaklığa en ihti­yaç* olmayandır.” [67] İbn Mâce’de, Ebû Said el-Hudrî’den şöyle dediği riva­yet edilmektedir: Bizler el-Mesih el-Deccal hakkında konuşurken, Rasulul­lah (s.a) yanımıza çıkageldi ve şöyle dedi: “Bence sizin için el-Mesih el-Dec-cal’den daha da korkulması gereken bir şeyi size haber vereyim mi?”. Ebû Said el-Hudrî dedi ki: Evet bildir, Ey Allah’ın Rasulü dedik. Şöyle buyurdu; “O, gizli şirktir; kişi namaza kalkar durur da, bir kişinin kendisine baktığını gördüğünden dolayı namazını süslemesidir.” [68]

tbn Mâce’de Şeddad b. Evs’den şöyle dediği rivayet edilmektedir: Rasulullah (sav) buyurdu ki: “Şüphesiz ümmetim için en çok korktuğum şey, Alla­h’a şirk koşmalarıdır. Ben onların güneşe, aya ve puta tapacaklarını söyle­miyorum. Şu kadar var ki, Allah’tan başkası İçin yapacakları ameller ve ita­at edecekleri gizli bir şehvetten (korkuyorum), [69]

Bunu ayrıca Tirmizî el-Hakîm (Nevâdirü’î-Usûl’de) [70] rivayet etmiştir, ileride el-Kehf Sûresi’nin sonlarında (.18/110. âyetin tefsirinde) bu hadts-i şe­rif gelecektir, orada ayrıca gizli şehvetin mahiyeti de açıklanacaktır. [71] İbn Lehîa de, Yezict b. Ebi Habib’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasûlul-lah (sav)’a gizli şehvet hakkında soru soruldu da o da şöyle buyurdu: “Giz­li şehvet, kişinin gelip etrafında oturulmasını sevdiği için öğrenmesidir.”

Sehl b. Abdullah et-Tüsteri (r.a) der ki: Riya üç türlüdür. Birincisi, kişinin fiilini aslı itibarı ile Allah’tan başkası için yapması ve bununla berabai’ o fi­ilinin Allah için yaptığım bilinmesini istemesidir. Bu bir çeşit münafıklık ve imanda şüpheye düşmektir. İkinci çeşit; Bir işe Allah için başlar, Allah’tan baş­kası da ona muttali oldu mu, bundan sevinir ve gayrete gelir. Böyle bir kim­se tevbe edecek olursa, bütün yaptığını yeniden iade etmelidir.

Üçüncüsü ise, ilılas ile bir amele başlayıp, Allah için o amelini bitirir, bu hali ile o kişi bilinir ve bundan dolayı övülür, o da bu övülmeden huzur du­yarsa, işte yüce Allah’ın yasakladığı riya budur. Sehl der ki: Lukman, oğlu­na şöyle demiş: Riyakârlık, amelinin ecrini dünya yurdunda istemendir. Halbuki, iyi insanların ameli âhiret için olmalıdır. Ona riyanın İlacı nedir di­ye sorulunca, o da ameli gizlemektir dedi. Peki, amel nasıl gizlenilir diye so­rulunca, şöyle dedi; Açıktan yapmakla mükellef tutulduğun amele ancak ih-lâs ile gir (başla). Açığa vurmakla mükellef tutulmadığın şeye de, Allah’tan başka hiçbir kimsenin muttali olmasını isteme- Yine devamla der ki: İnsan-lann muttali olduğu hiçbir ameli sen amelden sayma. Eyyûb es-Sahüyanî der ki: Ameli dolayısıyla mevkiinin bilinmesini istiyen bir kimse akıllı bir kim­se değildir. Derim ki: Sehl’in: “Bir amele ihlas ile başlayıp…” ifadesi ile ilgi­li olarak şunları söyliyelim: Eğer o kişinin, başkalarının söyledikleri dolayı­sıyla huzur ve sükûn bulup sevinmesi, kalplerinde yer edip bundan dolayı kendisini övmeleri, ona saygı ve ta’zim göstermeleri, iyilikte bulunmaları, onlardan elde etmeyi İstediği mal ve bundan başka birtakım şeylere nail oîmak için olursa, bu yerilen bir şeydir. Çünkü, böyle birisinin kalbi, onların o ame­line muttali olmaları dolayısıyla sevinçle dolup taşmış demektir. Velevki onlar, o amelini yapıp bitirdikten sonra muttali olmuş olsunlar.

Kendisi ameline muttali olmalarım sevmemekle, Allah’ın insanları mutta­li kılmasını sevmekle ve Allah’ın lütfü dolayısıyla sevinmesine gelince; onun bu sevinci Allanın lütfuyla bir itaat olur. Nitekim yüce Allah, şöyle buyurmak­tadır; “De ki, Allah’ın lütfü ve rahmetiyiz ve yalnız bunlarla sevinsinler. Bu onların toplaya geldiklerinden daha hayırlıdır.” (Yunus, 10/58). Buna da­ir geniş açıklamalar ve bu açıklamaların tamamlanması, el-Muhasibî’nin er-Riaye adlı eserindedir. Bu bilgilere vakıf olmak isteyenler, oraya baksınlar.

Yine Selıl’e, Peygamber (sav)’ın: “Ben bir ameli gizlice yapıyorum da, ona muttali olunur ve bundan dolayı bu benim hoşuma gider.” [72] Hadisi soru­lunca şu cevabı vermiş: Bunun hoşuna gitmesi Allah’ın açığa vurduğu ame­li dolayısıyla şükretmesi bakımından veya buna benzer bir cihetten dolayı­dır. İşte bu açıklamalar, riyakârlık ve amellerin Allah İçin ihlas ile yapılma­sı gereğine dair yeterli özettir Bakara Sûresİ’nde (2/139- âyette) İhlasın ger­çek mahiyeti ile ilgili açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Allah’a lıamd olsun. [73]

  1. Anne-Baba Hukuku:

Yüce Allah’ın: “Ana-babaya… iyilik edin” buyruğuna gelince, (köle olma­ları halinde) anne-babayı azad etmenin, onlara yapılacak iyilikler tümiesin-den olduğu bu sûrenin baş tarafında açıklanmış bulunmaktadır. İleride Sub-hân (el-İsra) Sûresİ’nde onlara iyilik yapmanın hükmü (17/23-24. âyetlerin tefsirinde 2-14. başlsklarda) yeterince açıklanacaktır. îbn Ebî Able, “iyilik yapın” kelimesini ötrelî olarak şeklinde okumuştur. Yani on­lara iyilik yapmak vaciptir. Diğerleri ise onlara iyilik yapın, anlamında olmak üzere bu kelimeyi nasb ile okumuşlardır. îtim adamları der ki: Lütuf ve ih­sanda bulunan yaratıcıdan sonra, şükre, iyi davranmaya, onlara iyilik ve ita­atle bağlı kalmaya, boyun eymeğe en layık olan kimseler, Allah’ın kendisi­ne ibadet, itaat ve şükrü ile iyilikte bulunmayı zikrettiği kimselerdir. Bunlar-sa anne ve babadır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Bana ve anne-baba na şükret diye…” (Lukman, 31/14) İkisi de Vasıflı olan Şube ve Huşeym’ün Ya’la b\ Ata’dan o, babasından o, Abdullah b. Amr b. el-As’dan naklettiğine göre: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: “Rabbîn rızası, anne-babanın rızasına bağ­lıdır. Onun gazabı da anne-babanın gazabından ötürüdür.”[74]

  1. Akrabaya, Yetimlere ve Yoksullara İyilik:

Yüce AHahın: “Akrabaya, yetimlere, yoksullara iyilik edin” buyruğuna gelince, buna dair açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresİ’nde (2/83. âyet, 4 ve 5. başlıklarda) geçmiş buiunm akta dır. [75]

  1. Komşular:

Yüce Allah’ın: “Yakm komşularınıza ve uzak komşularınıza”, iyilik edin” buyruğuna gelince: Yüce Allah, komşunun korunması, hakkının ye­rine getirilmesini emretmiş ve onun haklarına gereken riâyetin, gösterilme­sini de hem Kitabında, lıern Peygamberinin diliyile tavsiye etmiştir. Nitekim yüce Allah, anne-baba ve akrabalardan sonra komşu hakkını sözkonusu ede­rek: “Yakın komşularınıza* diye buyurduğu gibi: “U/ak komşularınıza” ya­ni yabancı komşularınıza da iyilik edin diye buyurmuştur. “el-Câr el-cunub”u yabancı komşu diye açıklayan İbtı Abbas’tır. Sözlükte de “el-cunub” uzak ve yabancı demekti):. Filan kişi ecnebidir sözü de buradan gelmektedir. Uzak­lık anlamına gelen “cenabet” de böyledir. Dilciler şu beyiti zikrederler:

“Artık sen beni Nâil’den[76] uzak tutmak suretiyle mahrum bırakma beni; Çünkü ben çadırlar ortasında yabancı kalmış bir kişiyim.”

el-A’şâ da der ki:

“Uzak bir yerden Hureya’e ziyaretçi olarak geldim

Fakat Hureys bana birşeyler bağışlamaktan yana donuk idi.

el-A’meş ile el-Mufaddal, Uzak komşuknmza” buyruğunu şeklînde ikinci kelimedeki ”cim1′ harfini üstün ve “nun” harfini sakin olarak okumuştur ki, bu da bu kelimenin bir başka söyleyişidir. Ara­da herhangi bîr akrabalık bulunmadığı takdirde denilir. Çoğulu da; şeklinde gelir.

Burada bir muzafın takdir edildiği de söylenmiştir. Buna göre; yanı bulu­nan, komşu takdirindedir. Yan tarafta (bitişik komşu) anlamına geldiği de söy­lenmiştir.

Nevt” eş-Şami der ki: “Yakın komşu”dan kasıt, müsiüman komşudur, “uzak komşu”dan kasıt ise, yahudi ve hıristiyan komşudur.

Derim ki: Buna göre, komşu hakkına riâyetin tavsiye edilmesi, müsiüman olsun, kâfir olsun emrolunmuş ve teşvik olunmuş bir iştir. Sahih olan görüş de budur. İyilik yapmak, bazan gözetmek anlamındadır. Bazan güzel geçin­mek, eziyet vermekten uzak durmak ve onu korumak anlamına da gelir.

Buhari, Aişe (r,anha)’dan Peygamber (sav)’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: “Cebrail bana komşuyu o kadar tavsiye etti ki, nerdeyse onu mi­rasçı kılacak zannettim.” [77] Ebu Şureyh Peygamber (sav)’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir:

“Allah’a yemin ederim kî iman etmiş olmaz. Allah’a yemin ederim ki iman etmiş olmaz. Allah’a yemin ederim ki iman etmiş olmaz”- Ey Allahın Rasûlü kim (den sözediyorsunuz)? diye sorulunca, şöyle buyurdu: “Vereceği sıkın­tılardan yana komşusu kendisini emniyette hissetmeyen kişi.” [78]

İşte bu, bütün komşular hakkında umumi bir buyı-uktur. Hz. Peygamber üç defa yemin etmek suretiyle ve komşusuna eziyet eden bir kimsenin ka­mil bir iman ile iman etmiş olmayacağını belirterek, komşuya eziyeti terk et­meyi tekid etmiştir, O halde, rnü’minin komşusunu eziyet vermekten çekin­mesi, Allah’ın ve Rasûlünün yasakladığı şeyden uzak durması, her ikisinin de ra2i olacağı ve kullarını işlemeye teşvik ettikleri şeylere de rağbet duyması gerekmektedir. Peygamber (savVdan şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Komşular üç türlüdür Bir koms.u vardır ki, üç hakkı vardır. Bir komşu var­dır ki, iki hakkı vardır. Bir komşu vardır ki, bir hakkı vardır. Üç hakkı olan komşu, müsiüman ve yakın akraba olan komşudur. Bunun komşuluk hak­kı, akrabalık hakkı ve müslüman olmak hakkı vardır. İki hakkı bulunan kom­şu, müsiüman komşudur. Bunun müslümanlık dolayısıyla bir hakkı ve kom­şuluk dolayısıyla bir hakkı vardır. Bir tek hakkı olan komşu ise, kâfir kom­şudur. Bunun yalnızca komşuluk hakkı vardır. [79]

  1. Yakın Komşu ve Bazı Haklarına Örnekler:

Buhârî, Âişe (r.anha)’dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Ey Allah’ın Rasûlü dedim. Benim iki tane komşum vardır. Bunların hangisine hediye ve­reyim. Şöyle buyurdu: ” Kapısı sana daha yakın olana” [80]

Bir gurup ilim adamı, bu hadis-i şerifin, yüce Allah’ın, “Yakın komşula­rınıza* buyruğundan ne kastedildiğini açıkladığı görüşündedir. Bu ise, mesken itibari ile sana yakın olan komşu demektir. “Uzak komşu” isey meske­ni senden uzak olandır. Ayrıca bunu, komşu lehine şuf anın gerekliliğine de delil göstermişler ve Hz. Peygamberin: “Bitişik komşu buna daha bir hak sa­hibidir” [81] hadisi ile desteklemişlerdir.

Fakat bunda buna dair delil olacak bir taraf yoktur. Çünkü Hz. Aişe, Pey­gamber (sav)’a komşulardan kime hediye vermekte başlayacağına dair soru sormuş, Hz. Peygamber de, kapısı kendisine daha yakın olandan bağlıyaca­ğını, böyle bir komşunun ötekilerinden daha önce geldiğini bildirmiştir.

İbnü’l-Münzir der ki: Bu hadis-i geril;, duvarı bitişik olmıyan kimse hakkın­da da komşu tabirinin kullanılacağına delildir. Ebû Hanife, bu hadisin zahi­rinden uzaklaşarak şöyle demiştir; Bitişik komşu eğer şufayı istemez, (şufa talebinde bulunmaz) buna karşılık ona bitişik olan ancak (satılan) eve biti­şik, yolu da, duvan da yoksa, o komşunun bu evde şuf’a hakkı yoktur. Hal­buki genel olarak ilim adamları şöyle demektedir Kişi komşuları lehine bir vasiyette bulunacak olursa, ona bitişik olan komşuya da verilir, diğerlerine de verilir. Ancak Ebû Hanife, genel olarak ilim adamlarından (.onların kanaatlerinden), ayrılarak: Yalnızca bitişik olan komşuya verilir, demektedir. [82]

  1. Komşuluk Sınırı:

Komşuluğun sınır» hususunda insanlar farklı görüşlere sahiptir. el-Evzaî şöy­le dermiş: Her taraftan kırk ev. İbn Şihab da böyle demiştir. Rivayet edildi­ğine göre, bir adam Peygamber (sav) gelip şöyle demiş: Ben bir kavmin kal-dığı mahallede konakladım. Onların arasında bana en yakın komşu olanla­rı bana en fazla eziyet edenleridir. Peygamber (sav), Ebû Bekir, Ömer ve Ali’yi mescidlerin kapılarında yüksek sesle şöyle bağırmak üzere gönderdi: “Şunu bilinki, kırk ev komşudur. Komşusu vereceği zararlardan emniyet altında ol­mıyan btr kimse, cennete giremez.”[83]

Ha. Ali b. Ebi Talİb der ki: Ezan sesini işiten kişi komşudur. Bir kesim de şöyle demiştir: Namaz için kamet getirildiğini duyan kişi o mescidin kornşu-sudur. Bir diğer kesim de şöyle demektedir; Bir kimse ile aynı mahallede, ya­hut aynı şehirde oturan kimse komşudur. Yüce Allah da; “Eğer münafıklar… vazgeçmezlerse… sonra da onlar orada ancak az bîr zaman seninle komşu­luk tcterler,” Cel-Ahzab, 33/60) diye buyurmakta ve böylelikle onlarm Medi­ne’de bir arada bulunmalarını komşuluk olarak değerlendirmektedir. Kom­şuluğun bir takım mertebeleri vardır ve biri diğerine daha çok yakındır. Bunların en yakın olanları ise zevcedir. Nitekim şair şöyle demiştir;

“Ey komşum, (hanımım) bâin talakla benden boş ol! Sen haydi sen boş oldun.” [84]

  1. Komşuya İyilik Yapma Örnekleri;

Müslim’in Ebû zer’den rivayet ettiği şu hadiste komşuya iyilik türlerinden bimine örnek Ebû Zer dedi ki: Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: “Ey Ebû Zer, sen bir çorba pişirecek olursan suyunu çok kat ve komşularını gözet.”[85]

Böylelikle Hz. Peygamber üstün ahlâkî değerlere teşvikte bulunmuştur. Çünkü bu şekildeki davranışlar, karşılıklı sevgiyi, güzel geçimi doğurduğu gibi, ihtiyacı ve fesadı da defederler. Komşu komşusunun penceresinin çı­kardığı kokulardan rahatsız olabilir. Belki, onun çoluk çocuğu vardır da, bun­ların zayıflannın o kokular dolayısıyla o yemeğe canı çeker. Onların. İhtiyaç­larını karşılamak durumunda olan. kimse ise, çoluk çocuğunun acıları ve bun­dan dolayı karşı karşıya kalacağı mükellefiyet ona ağır gelebilir. Bilhassa on­ların sorumluları zayıf veya dul bir kadın ise, bu zorluk daha bir artar, bu acı ve hasret daha da ileri derecelere vanr.

Denildiğine göre, Hz. Yakub’un Hz. Yusuf’un ayrılma cezasına sebep bu olmuştu. İşte bütün bunlar onlara götürülüp verilecek bir parça yemeğe on­ları ortak etmek suretiyle bertaraf edilir İşte bu anlam dolayısıyla Hz. Pey­gamber yakın komşuya hediye vermeyi teşvik etmiştir. Çünkü yakın komşu, komşusunun evine girip çıkana bakar. Bunları gördüğü vakit, bu hususlar­da ona ortak olmayı arzular.

Yine gaflet ve gafil avlanabilme zamanlarında karşıkarşıya kalabildiği bir ihtiyaç halinde, komşunun yardımına en çabuk koşan yine komşudur. Bun­dan dolayı evi daha yakın olmakla birlikte kapısı daha yakın olana (hediye vermekle) başlamayı irşad buyurmuştur.

Doğrusunu en İyi bilen Allahtır. [86]

  1. Hediyeleşme Adabı:

İlim adanılan der ki: Hz. Peygamber: “Suyunu çok kat!” buyurmakla cim­ri olana işi kolaylaştırmaya oldukça incelikli bir şekilde dikkat çekmiş, işa­ret buyurmuştur. Artırılacak olan şeyi parasız olan su dîye belirlemiştir. Bundan dolayı o: “Bir çorba pişirdiğin zaman onun etini artır” dememiştir. Çünkü bunu yapmak herkes için kolay değildir

Şair ne güzel söylemiş:

“Birdir benim tencerem ile komşumun tenceresi O tencere bana gelmeden önce ona gider.”

Hz. Peygamberin: “Sonra komşularından bir aile halkını gör ve onlara bu çorbadan maruf olan birşeyler gönder”[87] buyruğu sebebiyle hakir görülen ve oldukça basit ve Önemsiz şeyler hediye olarak verilmez. “Onlara maruf olan birşeyler gönder” sözü, hediye olarak verilmesi örf haline gelmiş olan birşey gönder, demektir. Az bir miktar her ne kadar hediye olarak verilen şey­lerden ise de? bu azıcık miktar bu seviyeye çıkamıyabilir. Eğer azıcık mik­tardan fazlasını hediye edemiyecek durumda, ise, onu hediye ediversin ve onu da basit ve önemsiz görmesin. Kendisine hediye verilen kabul etmelidir. Çün­kü Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Ey mü’min kadınlar, sizden herhan­gi biriniz, yanık bir koyun bacağı olsa dahi komşusuna (yereceği hediyeyi) asla önemsiz görmesin.” Bunu Mâlik, Muvattâ adlı eserinde zikretmiştir.[88]

Biz bu hadisteki “Ey mü’min kadınlar” anlamına gelen: ke­limesindeki “mü’mineler” anlamına gelen “el-MÜ’minat” kelimesini muzaf ola­rak değil, merfu olarak kaydetmiş bulunuyoruz. İfadenin takdiri İse: şeklindedir. Nitekim Ey kerim adamlar! denil­mesi de böyledir Görüldüğü gibi burada da münâdâ olan; ibaresi hazf edilmiştir. Kadınlar anlamına gelen; kelimesi ise, buna sıfat takdirin­dedir. Mü’mineler ise “kadınlar” kelimesinin sıfatıdır- Bunun izafet şeklinde diye söyleneceği söylenmiş ise de birincisi daha çok görülen bir husustur. [89]

  1. Komşu Haklarının Kapsamı:

Komşuya gereken şefkati göstererek, onun bir kerestesini (kendi duva­rına) yerleştirmesine engel olmamak da komşuya ikram kabilindendîr. Rasûlullah (say) şöyle buyurmuştur: “Sizden herhangi bir kimse, komşusu­nun kendi duvarına bit1 kalası gömüp yerleştirmesine engel olmasm.” Daha sonra Ebû Hureyre şöyle der: Bana ne oluyor ki sizin bundan yüz çevirdi­ğinizi görüyorum? Allah’a yemin ederim ki, ben bunu sizin huzurunuzda gö­zünüzün önünde açıkça söyİüyeceğim. (Bundan geri durmayacağım).[90]

Buradaki “kalas” kelimesi çoğul olarak ve: Kalaslarına şeklinde çoğul olarak da, tekil olarak da rivayet edilmiştir. Ayrıca “aranızda, önünüz­de” anlamına gelen: kelimesi de kollarınız arasında (veya önünüz­de)” anlamına gelecek şekilde: diye de rivayet edilmiştir. Mutlaka ben bunu atacağım ifadesi ise; ben bu sözü ve bu olayı mutlaka size nakle­deceğim! demektir,

Buna dayanarak bunun vücup ifade ettiği mi söylenecektir, yoksa mendup-luk ifade ettiği mi? Bu hususta ilim adamlan arasında görüş ayrılığı vardır.

Mâlik, Ebû Hanife ve arkadaşları bunun komşuya iyilik yapmak, onu müsamaha İle karşılamak, ona ihsanda bulunmaya teşvik anlamında olduğu görüşündedirler Yoksa bu bir vücup ifade etmez. Buna delil ise Hz, Peygam-ber’in: “Gönül hoşluğu ile olmadıkça müslüman bir kimsenin malı helal ol­maz”[91] hadisidir. Derler ki: Hz. Peygamberin “Komşusuna engel olmasın” buyruğunun anlamı da tıpkı Hz. Peygamberin şu buyruğundakî mana gibi­dir: “Sizden herhangi birisinden hanimi mescide gitmek üzere izin İstiyecek olursa ona engel olmasın.[92] Bunun ise herkese göre ifade etçiği mana, ko­canın bu hususta göreceği salah ve hayra göre mendupluk ifade ettiğidir.

Şafiî, arkadaşları, Ahmed b. Hanbel, tshak, Ebû Sevr, Davud b. Ali ve ehl-i hadisten bir gurup da bunun vücup ifade ettiği kanaatindedirler. Derler ki: Şayet Ebû Hureyre, Peygamber (sav)’den işittiklerinden vücup anlamını çı­kartmamış olsaydı, vacip olmayan birşeyi onlara vacip kılmazdı. Aynı zaman­da bu, Ömer b. el-Hattab (r.a)’ın da görüşüdür. Çünkü o, Muhammed b. Mes-leme’nin arazisinden geçecek su arkı ile ilgili meselede» ed-Dahhâk b. Ha-life’nin lehine, Muhammed b. Mesleme’nin aleyhine hüküm vermiş, Muham­med b, Mesleme: Vallahi olmaz deyince, Hz. Ömer de şöyle demişti: “Valla­hi onu senin karnının üzerinden olsa dahi ordan geçireceğim” dedikten son­ra Hz. Ömer, cd-Dahhak’a su arkını oradan geçirmesini emretmiş, cd-Dah-hak da böyle yapmıştı.

Bunu da Mâlik Muvatta’da rivayet etmiştir.[93]

Şafiî de “er-Bed” adlı eserinde Mâlik’in bu bölümde Hz.Ömer’e muhalif sa­habeden her hangi bir kimse bulunmadığını iddia etmekte ve Mâlik’in bu­nu rivayet edip kitabına almasına rağmen bunu delil olarak kabul etmeyip kendi görüşüne istinaden reddetmesini tepki ile karşılamaktadır. Ama Ebû Ömer (b. Abdi’1-Berr) şöyle demektedir: Durum Şafiî’nin iddia ettiği gibi de­ğildir. Çünkü Muhammed b. Mesleme’nin bu husustaki görüşü Hz. Ömer’in görüşüne muhalifti.

Ensar’ın[94] görüşü de aynı şekilde Hz. Ömer’in görüşüne muhalif idi. Ab-durrahman b, Avf’ın kendisine ait olan bir suyu, bir başkasının bahçesinden geçirmesi kıssasında ve bunu değiştirmesinde de (Ha. Ömer’e muhalif kana­ate sahip olan ashabın) bulunduğunu görmekteyiz. Ashab-ı kiram arasında görüş ayrılığı bulunduğu takdirde ise, kıyasa başvurmak gerekir. Kıyas, müslümanların kanlarının, mallarının, ırzlarının özel olarak gönül hoşluğu ile olanları müstesna, birbirlerine haram olduklarına delâlet etmektedir. İşte Pey­gamber (sav)’dan sabit olan da budur. Ebû Hureyre’nim Bana ne oluyor ki sizin bundan yüz çevirdiğinizi görüyorum. Allah’a yemin ederimki bunu önü­nüze atacağım, şeklindeki sözü, veya buna benzer ifadesi, bu husustaki ka­naatin hilâfına delil olarak gösterilebilir. Ancak birinci görüşün sahipleri şu şekilde cevap vermektedirler: Burada irtifak hakkı gereğince hüküm vermek, sünnetten sabit olan delil ile Hz. Peygamberin: “Gönül hoşluğu ile olmadık­ça müslüman bir kimsenin malı helal olmaz” buyruğunun kapsamı dışına çık­maktadır. Çünkü bunun anlamı temlik ve tüketmektir. Bu hadiste irtifak hak­kıyla alakalı birşey yoktur. Çünkü Peygamber (sav) bu ikisi arasında hüküm bakımından fark gözetmiştir. O bakımdan Rasûlullah {.sav)’ın fark gözettiği şeylerin aynı hükümde bir arada görülmemesi gerekir. Yine Mâlik şunu nakletmektedir: Medine’de Ebû’l-Muttalip adında bu şekilde hüküm veren bîr hakim varmış. Bu görüşün sahipleri ayrıca el-A’meş’in Enes’den rivayet et­tiği şu haberi de delil gösterirler; Enes dedi ki: Uhud gününde bizden bir genç şehid düştü. Annesi yüzündeki toprağı silip: Müjdeler olsun sana, ne mutlu sanaki cennetliksin demeye koyuldu. Peygamber (sav) ise ona şöyle dedi: “Nerden biliyorsun? Belki o, kendisini ilgilendirmeyen hususlar hakkında söz söyler ve kendisine zarar vermeyen şeylere mani oluyordu.” el-A’meş’in Enes’den hadis dinlediği sahih bir rivayet yoktur. Doğrusunu en iyi bilen Al­lah’tır.[95] Bu açıklamaları Ebû Ömer yapmıştır. [96]

  1. Komşunun İrtifak Hakları:

Vârid olan’bir hadis-İ şerifte Peygamber (sav), komşunun irtifak hakları­nı bir arada zikretmiş bulunmaktadır. Bu hadisi Muaz b. Cebel şöylece riva­yet etmektedir: Ey Allah’ın Rasûiü Komşunun hakkı nedir? dedik. Şöyle bu­yurdu: “Senden borç isterse ona borç verirsin. Senden yardım İsterse ona yar­dım edersin. Muhtaç olursa ona verirsin. Hastalanırsa onu ziyaret edersin. Ölürse cenazesinin arkasından gidersin. Ona bir hayır isabet ederse bu se­ni sevindirir ve bundan dolayı onu tebrik edersin. Ona bir musibet isabet eder­se bu da seni rahatsız etmeli ve bundan dolayı ona taziyetlerini bildirirsin.

Tencerenin koku ve dumanı ile onu -ona o tencereden bir kepçe gönder­medikçe- rahatsız etmezsin. Yukardan onun evini gözetlemek üzere ve ona gelecek rüzgarı kapatsın diye onun izniyle olmadıkça binanı ondan daha yük­seğe çıkarmazsın. Herhangi bir meyve salın alacak olursan ondan ona da he­diye gönder. Aksi takdirde gizlice onu evine sok. Çocukların ondan herhan­gi bir parçayı alıp dışarı çıkarak onun çocuklarını bu sebepten dolayı rahat­sız etmesin. Benim söylemek istediğimi iyice anlıyor musunuz? Allah’ın rah­meti ile esirgediği az sayıdaki kimseter müstesna, komşunun hakkı ödene­mez.” Veya buna yakın ifadelerle bunu açıkladj. Bu hadis kapsamlı bir ha­distir Ve hasen bir hadistir. İsnadında, Ebû’i-Fadl, Osman b. Macar eş-Şeybani vardır ki, pek hoş karşılanan bir ravi değildir. [97]

  1. Komşuluk Haklarının Sabit Olması İçin îman Şart mıdır?

İlim adamları der ki: Komşuya ikrama dair hadis-î şerifler, kayıtlı oîarak de­ğil, mutlak olarak gelmiştir. Açıkladığımız gibi kâfir dahi bunun kapsamın­dadır. Bu hususta vârid olan haberde ashabın şöyle dediği nakletilmektedir: Ey Allah’ın Rasûlü, biz onlara (kâfir komşularımıza), kurban etlerinden ye-direlim mi? Hz. Peygamber; “Müşriklere müslümanîann kestiği kurbanlıklar­dan birşey yedirmeyiniz” diye buyurmuştur. <2)*

Hz. Peygamberin, müşriklere mü si umanların kestikleri kurbanlardan ye­dirmeyi yasaklaması, muhtemeldirki, kurban kesenin kendisinin de yemesi, zenginlere de yedirmesi caiz olmayan kişinin ve zimmetinde vacip olan kur­bandır. Zenginlere yedirmesinin de mümkün görüldüğü vacip olmıyan kur­banlara gelince, bundan zimmet ehline yedirmek caizdir. Peygamber (sav) da kurban etinin dağıtılması esnasında Hz, Aişe’ye: “Yahudi komşumuzdan başla1′ diye buyurmuştur.[98]

Yine rivayet edildiğine göre, Abdullah b. Arar b. el-Âs’ın ailesi arasında bir koyun kesilmiş idi. Abdullah eve gelince üç defa: Yahudi komşumuza hedi­ye ettiniz mi? diye sordu. Çünkü ben RasüluHah (sav)’ı şöyle buyururken din­ledim: “Cebrail bana komşuyu o derece tavsiye etti ki, neredeyse onu miras­çı kılacak sandım.” [99]

  1. Yakıtı Arkadaş:

Yüce Allah’ın: “Yanınızdaki arkadaşa” buyruğundan kasıt, yol arkadaşı­dır. Taberî muttasıl senetle naklettiğine göre, Rasûlullah (sav) ile birlikte as­habından bir kişi vardı. Her ikisi de birer deve üzerinde idi. Rasûllah (sav) su kenarındaki bir koruluğa girdi- Oradan birisi eğri olan iki sopa kopardı. Ağaçlar arasından çıkıp düzgün olanını arkadaşına verdi. Arkadaşı: Ey Allah’ın Rasûlü, bu daha çok senin hakkmdır deyince, Hz. Peygamber, “Asla, Ey fi­lân. Çünkü bir başkasıyla arkadaşhk ederi her bir kişi, onunla yaptığı arka­daşlıktan -günün kısacık bir anı kadar dahi olsa- sorumlu tutulacaktır ” di­ye buyurdu.[100]

Rabia b. Ebi Abdurrahman da der ki: Yolculuğun kendine göre üstün ada­bı, ikâmet halinin de üstün adabı vardır. Yolculuk halindeki üstün adap, azı­ğı bol bo! başkasına verebilmek, arkadaşlarla az anlaşmazlık çıkarmak ve Al­lah’ın gazap ettiği şeyler dışında çokça şakalaşmak. İkamet halinde üstün ada­ba gelince, mescidlere nnutad bir şekilde gitmek, Kur’an okumak ve Allah yo­lunda çokça kardeşleri bulunmak, Esedoğullanndan birisi -ki, bunun Hâtem- Taî olduğu da söylenmiştir- şöyle demiştir:

“Eğer arkadaşımın ayrıca bir bineği olmayıp, benim bineğimin arkasında değilse,

Hiçbir zaman benim ayağım bineğin üzerine çıkmaz.

Eğer benim azığımın yansı onun azığı olmazsa,

Ben azıksız da kalayım, benim fazladan hiçbirşeyim de olmasın.

Sahib olduğumuz şeylerde içinde bulunduğumuz bu durumda ikimiz de ortağız.

Bazen şöyle görüyorum:

Benim lütfumdan nail olduğu için adeta o bana lütuf etmiş gibidir.”

Hz. Ali, İbn Mes’ud ve İbn Ebi Leylâ: “Yanınızdaki arkadaş” dan zevce olduğunu söylemişlerdir. İbn Güreye ise der ki: Yakın arkadaş, senden fayda sağlar umuduyla seninle arkadaşlık yapıp yanından ayrılmayandır. An­cak birinci görüş daha sahihtir. Bu İbn Abbas, İbn Cübeyr, îkrime, Mücahid ve ed-Dahhak’ın da görüşüdür. Âyet-i kerime umum ifadesi dolayısıyla bü­tün bu hususları da kapsıyor olabilir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [101]

  1. Yolda Kalmış;

Yüce Allah’ın: “Yolda kalmışa…” buyruğu İle ilgili olarak Mücahid der ki: Bundan maksat, senin yanından yolu sana uğrayıp geçip giden kimsedir.

Yol (es-Sebîl) geçip gidilen yol demektir. (Îbnü’s-Sebil yol oğlu şeklinde-yolcunun yola nisbet edilmesi ise, onun yoldan geçmesi ve yoldan aynlmaması dolayısıyladır. Ona birşeyler vermek, ona yumuşak davranmak, ona git­mek istediği yeri göstermek ve doğruya yöneltmek de yolcuya yapılacak iyi­likler cüm! esindendir. [102]

  1. Ellerinizin Altında Bulunanlara da İyilik Edin:

Yüce Allah: “Ellerinizin altında bulunanlara iyilik edin” buyruğu ile, sa­hip olunan kölelere de iyilikte bulunmayı emretmektedir. Peygamber (sav) de bu emri beyan etmiştir. Müslim ve başkaları el-Ma’rur b. Süveyd’den şöy­le dediğini rivayet etmektedirler: Rebeze’de iken yolumuz Ebû Zer’e uğra­dı. Ebû Zer1 in üzerinde de bir bürde (sarınılan bir örtü), kölesinin üzerinde de onun gibi bir bürde vardı. Biz Ey Ebû Zer, dedik. İkisini bîr araya getir­sen tam bir hülle olurdu. Şöyle dedi: Benim ile kardeşlerimden bir diğeri ara­sında sözlü bir atışma olmuştu. Onun annesi arap değildi. Annesi dolayısıy­la onu ayıpladım. Beni Peygamber (sav)’e şikâyet etti. Peygamber (sav) ile karşılaşınca şöyle buyurdu; “Ey Ebû Zer, sen kendisinde cahüiyye (nin) iz­leri bulunan birisisin/’ Ey Allalı’m Rasûlü, dedim. İnsanlara şovenin annesi­ne de babasına da söverler. Şöyle dedi: “Ey Ebû Zer sen, kendisinde cahi-liyye (nin) İzleri bulunan birisisin. Bunlar sizin kardeşlerinizdîr. Allah onb-rı elinizin altına hizmet etmek üzere vermiştir. O bakımdan yediklerinizden onlara yediriniz, giydiklerinizden onlara giydiriniz. Onlara ağır gelecek, al­tından kalkamıyacaklan işleri yüklemeyiniz. Eğer yükleyecek olursam?., on­lara yardımcı olunuz.”[103]

Ebû Hureyre’den rivayet edildiğine göre: Bir gün bindiği bir katırın terki­sine kölesini de bindirdi. Birisi ona şöyle dedi: Onu indirsen de bineğinin ar­kasından yürüse, Ebû Hureyre şöyle dedi: Ateşe dönüşmüş iki demet odu­nun, yakabildikleri kadar beni yakacak şekilde benimle yürümeleri benim için kölemin arkamda yürümesinden daha sevimlidir. Ebü Davud da, Ebû Zer’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasûllulah (sav) şöyle buyurdu: “Kölele­riniz arasından size uygun bulduğunuz kimseye yediğinizden yediriniz, giy­diğinizden giydiriniz- Size uygun düşmeyeni de satınız ve Allah’ın yarattık­larına azap etmeyiniz.”[104] Yine Müslim, Ebû Hureyre (r.a)’dan Peygamber (sav.)’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: “Yedirmek ve giydirmek kölenin hakkıdır. Köleye kaldırabileceğinden fazla iş yükletilmez.”[105] Yine Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Sizden herhangi bir kimse, kölem ve ca­riyem demesin. Bunun yerine, fetam (oğlum”) ve fetatî (kızım) desin.”[106]

İleride Yusuf (a.s) Sûresİ’nde buna (feta) kelimesine dair açıklamalar ge­lecektir, (12/30-36 ve 62. âyetler) Böylelikle Peygamber (sav), efendilere, üs­tün ahlâkî değerlere bağlılığı teşvik etmiş, iyilikte bulunma yollarını göster­miş, alçakgünüllülük yolunu izlemelerini istemiştir. Tâ ki, kendilerinin kö­leleri üzerinde üstün bir meziyetleri olduğu görüşüne sahip olmasınlar. Çünkü herkes Allah’ın kuludur ve mal Allah’ındır. Fakat Allah, insanların ki­mini kimine müsalıhar kılmıştır. Kimini kiminin mülkiyetine vermiştir. Bunu da nimetini tamamlamak ve hikmetini gerçekleştirmek için yapmıştır. Eğer onlara, kendilerinin yediklerinden daha az yedirecek olur, giydiklerinden ni­telik itibariyle daha aşağı ve daha az miktarda giydirecek olurlarsa, bu hu­susta üzerlerindeki görevleri yerine getirmeleri şartıyla caiz olur, bu konu­da görüş ayrılığı da yoktur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Müslim’in rivayetine göre, Abdullah b. Artır, bir seferinde huzuruna gelip giren haznedarına şöyle demiş: Köleiere yiyeceklerini verdik mi? O Hayır de­yince, Abdullah: Git onlara yiyeceklerini ver. Çünkü Rasûlullah (sav): “Sahib olduğu kölelerine vereceği yemeği engellemesi kişiye günah olarak yeter di­ye buyurmuştur” dedi.[107]

  1. Köleye ve Hizmetçiye Yapılan Haksızlıkların Kefareti:

Peygamber (sav)’in şöyle buyurduğu sabittir: “Her kim kölesine yapmadı­ğı bir işin cezasını (haddini) vurur yahutta yüzüne bir tokat atarsa, bunun kef-fâreti o köleyi azad etmesidir.”[108] Bundan maksat, haddi gerektiren bir su­çu olmadığı halde had miktarına ulaşacak kadar kölesini dövmesidir,

Ashab-ı kiramdan bir topluluğun dövmek hususunda köleleri lehine ço-cuklanna kısas uyguladıkları, çocukları kısası kabul etmemeleri halinde de köleyi azad ettikleri rivayet edilmiştir,

Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur: “Kölesine zina iftirasında bulunan bir kimseye Kıyamet gününde seksen celde olarak had ona uygulanır.”[109] Yi­ne Hz, Peygamber şöyle buyurmuştur: “Kölelerine kötü davranan bir kimse cennete girmez.[110] Hz. Peygamberin bir başka buyruğu da şöyledir:

“Kötü huyluluk bir uğursuzluktur. Mülkiyeli altında bulunanlara güzel bir şekilde davranmak bir berekettir.[111] Akrabalık bağım gözetmek, ömrü artı­rır, sadaka da kötü bir ölümle ölümü bertaraf eder.”[112]

  1. Köle mi Efdaldir, Hür Olan mı?

İlim adamları bu kabilden, hür mü daha faziletlidir, yoksa kölemi husu­sunda ihtilâf etmişlerdir. Müslim, Ebû Hureyre’den şöyle dediğini rivayet ed­er: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: “Islah edici mülkiyet akındaki kölenin iki ec­ri vardır.” Ebû Hureyre’nin nefsi elinde olan Allah’a yemin ederim ki, eğer Allah yolunda cilıad, hac ve anneme iyi davranmak gereği bulunmasaydı, kö­le olduğum halde ölmeyi arzu edecektim.[113]

îbn Ömer’den rivayet edildiğine göre de, Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuş­tur: “Şüphesiz ki köle, efendisine karşı samimi ve doğru davranır, Allah’a iba­detini de güzel bir şekilde yaparsa, ecri ona iki kat verilir.”[114]

İşte bunlar ve buna benzer buyrukları kölelerin daha faziletli olduğunu söy­leyenler delil diye göstermiştir. Çünkü köle, İki cihetten muhataptır: Bir ta­raftan Allah’a ibadet etmesi istenmiştir, diğer taraftan da efendisine hizmet etmesi istenir. İşte Ebû Ömer Yusuf b. Abdil-Berr, en-Nemrî ile Hafız Ebû Be­kir Muhammed b. Abdullah b. Ahmed el-Amirî el-Bağdadî bu görüştedir.

Hürrün daha faziletli olduğunu söyleyenler de şu sözleriyle görüşlerini de­lille ndirmektedirler: Din ve dünya işlerinde tam bir bağımsızlık ancak hür­ler için gerçekleşir. Köle ise bağımsızlığı olmadığından doîayı yitik şahıs ve zorla istenen yere çekip çevirilen alet tle, mecburen emir altına verilmiş bir canlıya benzer. Bundan dolayı köle, şahidlik etmek makamından ve birçok velayetlerden birtakım hak ve görevleri ifa edebilmek, makamları işgal ede­bilmek, selahiyetinden mahrum edilmiş, ona uygulanan hadler, hürlerin hadlerinden daha aşağı tutulmuştur. Bunlar kölenin kadrinin daha aşağı ol­duğunu hissettirmektedir.

Hür kimseden her ne kadar bir tek cihetten talepte bulunulsa dahi o yönde onun vazifeleri daha çoktur. Onun görevlerini ifa ederken karşı kar­gıya kaiacağs sıkıntı ve yükümlülükler daha büyüktür. O bakımdan sevabı da daha fazladır.

İşte Ebû Hureyre: “Şayet cihad ve hac olmasaydı…” sözleriyle buna işaret etmektedir. Yani şayet bu işleri yerine getirememe dolayısıyla kölenin kar­şı karşıya kaldığı eksik konum olmasıydı… (köle olmayı temenni edecektim) demektir. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır. [115]

  1. ‘Hz. Cebrail’in Diğer Tavsiyeleri:

Enes b. Mâlik, Peygamber (sav)den şöyle buyurduğunu rivayet ermekte­dir: “Cebrail bana komşuyu o kadar çok tavsiye etti ki, neredeyse onu mirasçı kılacak zannettim.[116] “Kadınları bana o kadar çok tavsiye etti ki, az kal­sın onları boşamayı haram kılacağını zannettim. Köleleri bana o kadar çok tav­siye etti ki, adeta onlar için belli bir süre tayin edip o süreye eriştiler mi» azad olacaklarını hükme bağlıyacağını zannettim.” [117] “Bana misvak kullanmayı o kadar çok tavsiye etti ki, ağzımın derisinin soyulacağından korktum.” [118] …Ne­redeyse… soyulacaktı diye de rivayet edilmiştir-, Gece namazı kılmayı bana o kadar çok tavsiye etmeye devam etti ki, neredeyse1 ümmetimin hayırlıla­rının geceleyin, hiç uyuyamayacaklannı zannettim.” Bunu Ebû’1-Leys es-Se-markandî, Tefsir’inde zikretmiştir. [119]

  1. Allah Büyüklenip Böbürlenenleri Sevmez:

“Allah büyüklenip böbürlenenleri elbette sevmez” buyruğu, onlardan razı olmaz demektir. Şanı yüce Allah, bu niteliğe sahip olanları sevmiyeceği, onlardan razı olmayacağını belirtmektedir. Yanf böyleleri üzerinde Allah’ın nimetinin etkileri görülmez. Bu da bîr çeşit tehdittir.

Büyüklenen kimse, (el-Muhtât) kibir duyan kimse demektir. Böbürlenen (el-fahûr) ise, büyüklük taslamak kastıyla kendi menkıbelerini (güzel halle­rini) anlatıp durandır. Falır etmek, yükselip kabarmak, başkalarına karşı haddini aşmak demektir. Özellikle burada bu iki niteliğin anılış sebebi, bu iki olumsuz niteliği taşıyan kimselerin bunların etkisi altında kalarak, fakir akraba, fakir komşu ve âyet-i kerimede sözü edilen diğerlerine karşı büyük-Lenmcye götürüp, Allah’ın bunlara iyilik yapma emrinin zayi olmasına sebep teşkil ettiklerinden ötürüdür.

el-Mufaddal’ın naklettiğine göre Asım, Yakın komşularınıza” anlamındaki buyruğu, “cim” harfini üstün ve “nun” harfini de sakin olarak: şeklinde okumuştur. el-Mehdevî der ki: Bu okuyuş, bir muzafın hazf edilmiş olması takdirine bina endir. Yani yakın tarafında bulunan kom­şu demektir. el-Ahfeş de şunu nakleder:

“Bütün insanlar bir yanda, emir de bir yanda.”

Yan (el-Cenb), cihet ve taraf demektir. Akraba cihetinden… demektir Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [120]

  1. Onlar ki, cimrilik edenler, insanlara cimriliği emredenler ve Al­lah’ın Ki t fuy la kendilerine- verdiğini gizi iye illettik. Biz o İnkar­cılar için küçültücü bir azap hazırlamışızdır.

Yüce Allah’ım “Onlar ki cimrilik edenler, insanlara cimriliği emredenler.. buyruğu ile ilgili açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

  1. Nahiv Bakımından Cümlenin Durumu:

Yüce Allah’ın: “Onlar ki cimrilik edenler” anlamındaki: buyruğundaki; “Onlar ki” buyruğu, (önceki âyeite geçeen):

“Onlar ki…” buyruğunda yer alan O kimseleri buyruğundan bedel olmak üzere nasb mahallindedir. Bu sıfat olmaz. Çünkü O kimsej o kimseler ile, O şey, o şeyler edatları ne vasfedilirler, ne de sıfat olurlar. Bu buyruğun Böbürlenen kelimesindeki zamirden bedel ol­mak üzere ref mahallinde olması da mümkündür. Aynı şekilde bunun ref ma­hallinde olup. ona (bir sonraki âyetin) atfedilmesi de caizdir. Bunun müp-ledâ olup, haberinin mahfuz olması da caizdir. Yani: Onlar ki, cimrilik eden­ler… onlar için şu şu vardır. Yabutla haberin: “Allah şüphesiz zerre ağırlığı kadar… zulmetmez” (en-Nisâ, 4/40) buyruğunun olması da mümkündür. Yine bu buyruğun, lafzının hazfı ile mansub olması da mümkündür. O tak­dirde âyet-i kerime mü’minler hakkında olur.

Bu açıklamaya göre âyet-i kerime şunu ifade eder: Cimrilik edenler Allah tarafından sevilmezler. O halde ey mü’minler, adı anılan kimselere iyilikte bu­lununuz, Çünkü şüphesiz Allah, iyilik yapmaktan alıkoyan niteliklere sahip olan kimseleri sevmez. [121]

  1. Cimrilik Yapanlar, Cimriliği Emredenler:

Yüce Allah’ın; “Cimrilik edenler, insanlara cin iriliyi emredenler” buy­ruğunda zikredilen ve şeriat tarafından yerilen cimrilik, yüce Allah’ın farz kıl­dığı şeyleri edâ etmekten uzak durmaktır. Bu da yüce Allah’ın: şu “Allah’ın lütfü kereminden kendilerine verdiği şeylerde cimrilik gösterenler zannet­mesinler fei…” (Ali îmran» 3/180) buyruğunu andırmaktadır. Esasen Ali İmran Sûresi’nde cimrilik ve cimriliğin gerçek mahiyetine dair açıklamalar İle, cimrilik İle eli sıkılık (eş-Şuh) arasındaki farka dair yeterli açıklamalar geç­miş bulunmaktadır {3/180, âyet 2 ve 3. başlıklar).

İbn Abbas ve diğerlerinin görüşüne göre, bu âyet-i kerîme ile kastedilen­ler ya hu dilerdir. Çünkü yahudiler, hem mallan dolayısıyla böbürlenen ve cim­rilik edip büyuklenen kimselerdir, hem de Allah’ın Tevrat’ta indirmiş oldu­ğu Muhammed (sav)’in niteliklerine dair buyrukları da gizlemiş olanlardır.

Bu buyruklar İle takiyye yaparak (iman etmediklerinin ortaya çıkması halinde karşı karşıya kalacakları durumlardan sakınarak) infak ve iman eden münafıklar kastedilmiştir Yani şüphesiz Allah, büyüklenip, böbürlenen hiçbir kimseyi sevmediği gibi -i’râba dair belirttiğimiz şekilde- cimrilik eden kimseleri de sevmez.

“Biz o inkarcılar için küçültücü bir azap hazırlamışızdır” buyruğunda yüce Allah, cimrilik eden mü’minlere yaptığı azap tehdidi ile, kâfirleri tehdidi arasında bîr fark bulunduğuna dikkat çekmekledir. Bunu da birinci şe­kilde davrananları sevmeyeceğini, ikinciler için de küçültücü bir azabın bu­lunduğunu beİirterek ifade eimektedîr.[122]

  1. Hem onlar Allah’a ve âhiret gününe iman etmedikleri hakle, mal­larını İnsanlara gösteriş için harcayanlardır. Şeytan kime arka­daş olursa (bilsin ki) o, kötü bir arkadaştır.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız;

1- Riyakârlık Yapanlar:

Yüce Allah, bir önceki âyet-i kerimede geçen “Onlarki, cimrilik eden­ler…dir” buyruğuna buradaki “Mallarını İnsanlara gösteriş için harcayanlardır” buyruğunu atfetmiş bulunmaktadır. Bunun (bir önceki âyet-i kerime­nin sonunda geçen) ‘inkarcı kâfirler”e atfolduğu da söylenmiştir. O takdir­de bu buyruk cer mahallinde olur. “Vav” harfinin fazladan geldiği görüşün­de olanlar ise, ikinci buyruğun birincisinin haberi olmasını caiz kabul eder. Cumhurun kanaatine göre bu buyruk münafıklar hakkında nazil olmuştur Çünkü yüce Allah: “Gösteriş için” diye buyurmaktadır. Gösteriş ve riyakâr­lık İse münafıklıktan gelir.

Mücahid yahudiler hakkında inmiştir derken, Taberi bu görüşü xayıf bulmaktadır. Çünkü yüce Allah, bu kesimde Allah’a ve âhiret gününe imanın söz-konusu olmadığını belirtmektedir. Yahudiler ise, böyle değillerdir.

İbn Atiyye der ki: Mücahid’in açıklaması, mübalağa ve onlar için bağlayı­cı bîr buyruk olması şeklinde açıklanabilir. Zira onların âhirete imanları kendilerine fayda vermeyeceğinden ötürü hiç imanları yok gibidir.

Bu âyet-i kerimenin Bedir gününde insanlara yemek yediren kimseler hak­kında nazil olduğu da söylenmiştir. Bu kimseler Mekke’nin ileri gelen ele-başlarıdır Bunlar insanlara, Bedir savaşma katılsınlar diye İnfâkta bulunmuş­lardı. İbnü’İ-Arabî der ki: Riyakârlık olsun diye yapılan harcamalar, aslında Kurân’ın fayda vermeyeceğini belirlediği hükümler arasında yer alır.

Derim ki: Buna yüce Allah’ın Kitab-ı Keriminden şu buyruğu da delil teş­kil eder: “De ki: Gerek isteyerek, gerek istemiyerek infak edin. Sizden asla kabul olunmayacaktır” (et-Tevbe, 9/53). İleride buna dair açıklamalar da gelecektir. [123]

  1. Şeytanın Arkadaşlık Ettiği Kimseler:

Yüce Allah’ın: “Şeytan kime arkadaş olursa, o kötü bir arkadaştır” buy ruğunda hazfedilmiş bir ifade vardır ki, bunun takdiri de şöyledir: “Allah’a ve âhiret gününe iman etmedikleri halde… harcayanların” arkadaşları şeytan­dır. “Şeytan kime arkadaş olursa, o kötü bir arkadaştır.”

Arkadaş anlamına gelen “el-Karîn™ kelimesi, kişi ile birlikte bulunan kim­se demektir. Arkadaş ve candan dost anlamındadır. Adiyy b. Zeyd der ki:

“Sen kişiyi sorma. Onun arkadaşının kim olduğunu sor. Çünkü herbir arkadaş kendi arkadaşına uyup gider.”

Buyruğun anlamı şudur: Her kim dünya hayatında şeytanın dediklerini ka­bul ederse, şeytanı arkadaş edinmiş, onunla birlikçe olmuş oîur.

Şu anlama gelmesi de mümkündür: Cehennemde şeytanın kendisiyle bir­likte tutulacağı kimsenin bu arkadaşı ne kadar kötüdür! Yani, arkadaş ola­rak şeytan çok kötüdür, Ayet-i kerimenin sonundaki; *Arkadaş,” tem-yîz olmak üzere mansubtur. [124]

39- Onlar, Allah’a ve âhiret gününe iman edip te Allah’ın kendileri­ne verdiğinden infak etselerdi ne kaybederlerdi ki, Allah onla­rı çok İyi bilendir.

“Mâ” Edatı mübtedâ olarak ref’ mahallinde da onun haberidir. Ve bu kelime “O ki” anlamındadır ‘nin tek bir isim olması da mümkündür. Birincisine göre ifade Bundan dolayı ne zararla­rı olur? takdirindedir.

İkincisine göre ise, Ne kaybederler ki? takdirindedir.

“Allah’a ve âhiret gününe iman edip” yani vacibül-vücud olan Allah’ın varlığını tasdik ile, Rasûlünün getirdiği âhirete dair tafsilatı doğrulamış olsalardı, “Allah’ın kendilerine verdiğinden de infak etselerdi ne kaybeder­lerdi ki?” “Allah onları çok iyi bilendir” buyruğunun anlamına dair açık­lamalar daha önce birkaç yerde geçmiş bulunmaktadır. [125]

40- Allah şüphesiz zerre ağırlığı kadar dahi zulmetmez. O, (yapılan iş) bir iyilik olursa onu kat kat artırır ve lütfundan büyük bir mü­kâfat verir.

Yüce Allah’ın; “Allah şüphesiz zerre ağırlığı kadar dahi iulmetmez” buy­ruğunun anlamı şudur: İşledikleri amellerin sevaplarını bir zerre ağırlığı ka­dar dahi azaltıp eksiltmek. Aksine bunun dahi karşılığını onlara verir ve bun­dan dolayı onları mükâfatlandırır.

İfadeden maksat, yüce Allah’ın, az olsun çok olsun asla zulmetmiyeceğidir. Nitekim yüce Allah’ın: “Muhakkak Allah, insanlara en ufak bir şey dahi zulmetmez” (Yunus, 10/44) buyruğu da böyledir.

Zerre; İbn Abbas ve diğerlerinden nakledildiğine göre kırmızı karıncadır. Kırmızı karınca ise karıncaların en küçüğüdür. Yine İbn Abbas’tan nakledil­diğine göre zerre, karıncanın kafasıdır. Yezid b. Harun da der ki: Zerrenin ağırlığının olmadığını iddia ettiler. Nakledildiğine göre, adamın birisi bir ek­mek koydu ve zerre denilen bu kanncalar bütünüyle üzerini kapattı. Tekrar o ekmeği tarttı ve bu karıncaların ekmeğin ağırlığım artırma diki arım gördü.

Derim ki: Kur’an-ı. Kerim ve Sünnet-i Seniyye ise zerrenin bir ağırlığı ol­duğuna delalet etmektedir. Tıpkı bir dinarın ve onun yarısının bir ağırlığı olduğu gibi. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır

Zerrenin hardal tohumu olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah şöyle buyur­maktadır: “Hiçbir nefse hiçbir şeyle zulmolunmaz. Bir hardal tanesi ağır­lığınca olsa bile Biz onu getiririz…” (el-Enbiyâ, 21/47) Bundan başka açık­lamalar da yapılmıştır. Özetle söyleyecek olursak, bütün şeyler arasında en az ve en küçük olandır. Müslim’in Salih’inde Enes’den şöyle dediği rivayet edilmektedir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: “Allah hiç bir ınıTmine bir hase-ne kadar dahi haksızlık etmez. O, hem bunun sebebiyle dünyada bağışta bu­lunur, hem de ona karşılık âhirette mükâfat verir. Kâfire gelince, Allah için yaptığı iyilikler karşılığında dünyada ona yedirilir. Nihayet âlıirete vardığın­da onun karşılığını göreceği herhangi bir İyiliği kalmamış olur.” [126]

Yüce Allah’ın: “O, bir iyilik olursa onu kat kat artırır buyruğu sevabı­nı çoğaltır demektir. Hicazlılar “İyilik” kelimesini ötreli diye okumuşlardır. Fakat genel olarak kurra bunu mansub okurlar. Birinci oku­yuşa göre (vît); Olursa kelimesi, meydana gelirse,anlamında olup, tam bir fiil olur, İkinci okuyuşa göre ise, eksik (yardımcı) bir fiil olur. Yani onun yap­tığı iş iyilik olursa demektir. el-Hasen: “Onu kat kat artırır” anlamındaki ke­limeyi azamet nun’u ile, Onu kat kat artırırız» şeklinde okumuş­tur. Diğerleri ise* “ye” ile okumuş olup, daha sahih olan budur. Çünkü “Ve­rir” buyruğunda da böyledir.

“Onu kat kat artırtr” anlamındaki kelimeyi, Ebû Recâ şeklinde okurken, diğerleri ise diye okumuşlardır. Bu iki okuyuş da çokluk anlamım ifade eden iki ayrı söyleyiştir. Ebû Ubeyde der ki: “Onu kat kat artırır1 buyruğunun anlamı, onu pek çok kat fazlası ile çoğaltır de­mektir. şeklinde şeddeli okuyuş, iki kat yapar anlamındadır. Kendi katından” da kendi nezdinden dernektir.

Bu kelimenin şeklinde dört türlü söylenişi vardır. Bu ke-fime nefse izafe edildiği takdirde, “nün” harlı şeddeli gelir. Başına; “… den” kelimesi gelmiştir ki, bu kelime bu şekilde geldiği takdirde gayenin baş­langıcını ifade eder. İndinden, nezdinden kelimesi de böyledir. Her ikisi de böyle bir benzerlik arzettiklerinden dolayı, bunun başına ‘in gel­mesi güzeldir. Bundan dolayı Sibevylı, bu kelime hakkında; bu, gayenin ba­şını teşkil eden yer demektir, diye açıklamada bulunmuştur.

“Büyük bir mükâfat” dan kasıt cennettir. Müslim’in Sahih’inde Ebû Said el-Hudrî yoluyla gelen uzunca hadis olan -ki Şefaat hadisi diye bilinir- şöy­le denilmektedir: “Nihayet mü’minler cehennemden kurtulurlar. Nefsim elin­de olana yemin ederim ki, sizden .herhangi birinizin dünyadaki hakkı uğrunda mücadele etmesi, mü’minlerin cehenneme atılmış buİunan kardeşleri hakkında Rableri ile mücadelesinden daha ileri derecede bir mücadele de­ğildir. Diyecekler kh.Rabbimiz onlar da bizimle beraber oruç tutuyorlardı. Na­maz kılıyor, haccediyorlardı. Bu sefer onlara, şöyle denilir: Haydt tanıdığı­nız kimseleri oradan çıkartınız. Bunların suretleri cehenneme haram kılınır ve oradan cehennemin, kiminin bacaklarının ortasına kadar, kiminin dizka-paklanna kadar alıp yaktığı pek çok kimseyi çıkartırlar. Ve sonra şöyle der­ler: Rabbimiz kendisini çıkartmamızı emrettiğin kimselerden orada kimse kal­madı. Aziz ve celil olan Allah şöyle buyurur; Geri dönünüz. Kalbinde hayır namına bir dinar ağırlığı kadar bir şey bulduğunuz kimseleri çıkartınız. Yi­ne pek çok sayıda çıkartırlar, sonra şöyle derler: Rabbimiz, oradan çıkartma­mızı emrettiklerinden kimseyi orada bırakmadık. Sonra yine şöyle buyurur: Geri dönünüz. Kalbinde hayır namına yarım dinar ağırlığı kadar birşey bul­duğunuz herkesi oradan çıkartınız. Yine çok sayıda kimseyi çıkartırlar. Son­ra şöyle derler: Rabbimiz, bize emrettiklerinden hiçbir kimseyi orada bırak­madık. Tekrar şöyle buyurur: Haydi dönünüz. Kalbinde zerre ağırlığı kadar hayır namına birşeyler bulduğunuz kimseleri çıkartınız. Yine çok kimseyi çı­kartırlar, sonra: Rabbimiz, orada hayır namına birşey bırakmadık derler”. Ebû Said el-Hudri şöyle derdi: Eğer bu hadisin doğruluğu konusunda beni tas­dik etmiyor iseniz, arzu ettiğiniz takdirde: “Allah şüphesiz zerre ağırlığı ka­dar dahi zulmetmez. O» bir iyilik olursa onu kat kat artırır ve lüıfundan bir mükâfat verir” âyetini okuyunuz. [127]

İbn Mes’ud’dan da rivayete göre o, Peygamber (savVın şöyle buyurdu­ğunu nakletmektedir: “Kıyamet gününde kul getirilir, (hesab için) durduru­lur. Herkesin önünde bîr münadi şöyle seslenir: İşte bu, filan oğlu filandır. Her kimin bunun üzerinde bir hakki varsa gelsin hakkını alsın. Sonra şöyle buyurur: Haydi bunlara haklarını ver. Der ki: Rabbim, dünya elimden kaçıp gitmiş bulunuyor, ben bunların haklarını nereden verebilirim? Yüce Allah, me­leklere şöyle buyurur: Bunun salih amellerine bîr bakınız. Hak sahiplerine o amellerinden veriniz. Eğer geriye zerre ağırlığı kadar bir iyilik kalmış ise, melekler derler ki: Rabbimiz -ki O, bunu onlardan daha iyi bilir- bu artık her hak sahibine hakkını vermiş ve geriye zerre ağırlığı kadar bir iyiliği kalmış bulunuyor Yüce Allah, meleklere şöyle der: Onu kulumun lehine kat kat ar-tınmz. Rahmetimin fazileti sayesinde onu cennete koyunuz. İşte bu buyru­ğu tasdik eden de: “Allah şüphesiz zerre ağırlığı kadar dahi zulmetmez. O, bir iyilik olursa onu kat kat artırır” buyruğundadır. Eğer bu kul bedbaht bir kimse ise, melekler şöyle derler: İlahımız, bunun iyilikleri tükendi, geriye kötülükleri kaldı. Ondan hak isteyen pek çok kişi de kaldı. Yüce Allah şöy­le buyurur: Onlann (hak sahiplerinin) günahlarından alınız, onun günahla­rına ekleyiniz, sonra ona cehenneme gitmek üzere bir belge yazınız.” [128]

Bu âyet-i kerime, bu açıklamaya göre hasımlar hakkındadır. Şanı yüce Al­lah da bir hasmın bir diğer hasım üzerindeki hakkından zerre ağırlığı kadar bir miktar, dahi düşürüp zulmetmez ve ondaki o hakkını, hak sahibi lehine tahsil eder. Onun geriye kalan zerre ağırlığı kadar bir iyiliği dolayısıyla da­hi onu haksızlığa uğratmaz. Aksine bu iyiliğinden dolayı ona sevap verir ve bunu onun için kal kat artırır, çoğaltır. İşte yüce Allah’an: “O, bir iyilik olur­sa, onu kat kat artırır” buyruğu bunu adatmaktadır.

Ebû Hureyre’nin şöyle dediği rivayet edilmekledir: Rasûlulullah (sav)’ı şöy­le buyururken dinledim: “Şüphesiz şanı yüce Allah, mümin kuluna, bir tek iyiliğine karşılık ikimilyon iyilik verir.” Daha sonra Ebû Hureyre şu âyet-i ke­rimeyi okudu: “Allah, şüphesiz zerre ağırlığı kadar dahi zulmetmez. O, bir iyilik olursa onu kat kat artırır ve lütfiından büyük bir mükâfat verir.” Abı de dedi kî: Ebû Hureyre şöyle dedi: Yüce Allah da: “Büyük bir mükâfat” di­ye buyurduğuna göre bunun miktarını kim takdir edebilir? [129]

İbn Abbas ve İbn Mes’ud’dan da bu âyet-i kerimenin, güneşin üzerinde doğduğu şeylerden daha hayırlı olan âyetlerden birisi olduğuna dair sözle­ri önceden geçmiş bulunmaktadır.[130]

  1. Her ümmetten birer şahid getirip, bunlara karşı da seni şahid getireceğimiz zaman halleri nice olur?

Yüce Allah’ın: “Nice ohır?” kelimesinde ikinci “fe” harfinin üstün olması “fe” harfinin sakin okunması halinde iki sakinin bir arada olacağın­dan dolayıdır. “” edatı ise, zaman zarfıdır. Bundaki amil ise, “Ge­tirip” fiilidir.

Ebû’1-Leys es-Semerkandî şunu nakletmektedir: Bize el-Haİil b, Alımed an­lattı dedi ki: Bize İbn Meni’ anlattı dedi ki: Bize Ebû Kâmil anlattı dedi ki: Bize Fudayl, Yunus b. Muhammed b. Fedale’den anlattı. Yunus babasından naklettiğine göre, Rasûlullah (sav) Zaferoğulları arasında bulunduktan sıra­da yanlarına gelip, Zaferoğulları (nın.) kaldığı yerde bulunan kaya parçası üze­rine oturdu. Beraberinde ise İbn Mes’ud, Muâz ve ashabından birkaç kişi da­ha vardı. Birisine Kur’an okumasını emretti. Kur’an okuyan şu: “Her ümmet­ten birer şahld getirip bunlara karşı da seni şahid getireceğimiz zaman halleri nice olur” buyruğuna varınca, Rasûlullah (sav) yanakları islanmca-ya kadar ağladı ve şöyle buyurdu: “Rabbim, bu benim aralarında bulundu­ğum kimseler hakkında böyledir. Peki, benim görmediğim kimseler hakkın­da (tanıklığım) nasıl olacak! [131]

Buharı de Abdullah b. Mesud’dan şöyle dediğini rivayet etmektedir. Rasûlullah (sav) bana; “Bana kur’an oku” dedi. Ben, kur’an sana indirilmiş olduğu halde sana Kur’an mı okuyayım diye sorunca, şöyle buyurdu: “Şüp­hesiz ben Kur’an-t Kerimi benden başkasından da dinlemeyi severim”- Ona, Nisa Sûresi’ni okudum. Nihayet; “Her ümmetten birer şahid getirip, bun­lara karşı da seni şahid getireceğimiz iaman halleri nice olur” ayetine ge­lince; “Bu kadar yeter” dedi. Gözlerinin yaş akıttığını gördüm. [132]

Müslim de bu hadisi rivayet etmiş ve: “Bu kadarı yeter” buyruğu yerine şun-lan nakleder: Başımı kaldırdım -veyahut da yanımdaki bir adam beni dürte­rek işaret etti bunun üzerine başımı kaldırdığımda-gözyaşlarının aktığını gördüm. [133]

İlim adamlarımız der ki: Peygamber (sav)’m ağlaması, bu âyet-i kerimenin ihtiva ettiği dehşetli başlangıç ve işin ağırlığı dolayısıyla dır. Zira Peygamber­ler, ümmetlerine karşı doğrulayıp, yalanladıklarına dair şahidler olarak ge­tirileceklerdir. Hz.. Peygamber de Kıyamet gününde bir şahid olarak getiri­lecektir. Yüce Allah’ın: “Bunlara” buyruğu ile de hem Kureyş kâfirlerine, hem diğer kafirlere işaret vardır. Özellikle Kureyş kâfirlerinin anılmasının sebe­bi, azabın bu Kureyş kâfirleri üzerinde diğerlerine göre daha ağır olacağın­dan dolayıdır. Çünkü onlar, mucizeleri ve Allah’ın onun elleri vasıtasıyla or­taya çıkardığı harukulâde halleri görmekle birlikte inad ettiler.

Âyet-i kerimenin anlamı da şudur: “Her ümmetten birer şahid getirip, bunlara karşı da seni şahid getireceğimiz zaman” Bu kâfirlerin kıyamet gü­nünde halleri nasıl olacaktır. Azaba mı uğratılacaklar, yoksa nimete mi mazhar olacaklardır? Bu, azar anlamında bir istifham (sorudur).

Buradaki işaretin bütün ümmete olduğu da söylenmiştir. İbn Mübarek şöy­le nakleder: Ensar’dan bir adam, el-Minhâl b. Amr’dan kendisine şunu anlattığını haber vermektedir: el-Minhâl naklettiğine göre o, Said b. el-Müseyyeb’i şöyle derken dinlemiş: Sabah akşam Hz. Peygambere ümmetinin arzolunma-diğı hiçbir gün yoktur O, onları simaları ile ve amelleri ile tanır. İşte bun­dan dolayı haklarında şahidlik edecektir. Nitekim Şanı Yüce ve Mübarek olan Allah: “Her ümmetten birer şahid” yani peygamberlerini getirip bunlara karşı da seni şahid getireceğimiz zaman halleri nice olur” diye buyurmak­tadır.

“Nice” kelimesi malızûf bir fiil üe nasb mahallindedir. ifadenin tak­diri önceden de belirttiğimin gibi; halleri nice olur şeklindedir. Gizli olan bu fiil de bazan, “Zaman” kelimesinin i’rabdaki yerini tutar, deki amil olan fiil de; “Getirip” fiilidir; “Şahid” kelimesi de haldir

Bu âyetin okunuşu ile ilgili hadis-i şerifteki fıkhi inceliklerden birisi de şu­dur: Öğrencinin hocasına okuması ve okuyuşunu ona arzetmesi caizdir. Bunun aksi de caizdir. Yüce Allah’ın izniyle Lem Yekûn Sûresi’nde (.98. sû­re olan el-Beyyine Sûresi’nde) nakledeceğimiz Ubey hadisinde buna dair açık­lamalar gelecektir.

  1. O gün initâr edenler ve O peygambere isyan edenler, yerle bir edilselerdi temennisinde bulunacaklardır. Allah’tan hiçbir sö­zü de gizleyemeyeceklerdir.

İsyan edenler” kelimesindeki “vav” harfinin ölre olması, iki sa­kinin ardarda gelmesinden dolayıdır. Bu harfin esreli okunuşu da caizdir, Na­lı’ ve İbn Amir, “… bir edilseler” kelimesini “te” harfi ötreli, “sîn” har­fi de şeddeli olarak ; şeklinde okumuşlardır. Hamza ve ei-Kisaî de böy­le okumakla birlikte onlar, “sin” harfini şeddesin okurlar. Diğerleri ise, laiiin zikredilmediğl bina-i meçhul (meçhul fiil) olmak üzere “te” harfini ölreli, “sin” harfini’de şeddesiz okumuşlardır.

Buyruğun anlamı da şudur: Keşke Allah onları yerle dümdüz etse. Yani on­ları yerle bir etse. Bir diğer anlamı da şöyledir: Keşke Allah, onları diriltme-se idi ve yer, üzerlerinde dümdüz olarak kalsalardı. Çünkü onlar, topraktan nakledilip diriltiîmişlerdir. Birinci ve ikinci kıraate göre ise, “yer* faildir. An­lamı da şöyle olur: Yer yarılsa da içine girseler diye temenni edeceklerdir. Şöy­le de açıklanmıştır. Buradaki “te**; harfi Üzerinde, anlamındadır. Yani

keşke yer onların üzerlerinde dümdüz edilse. Bu da keşke yer yarılıp ta, on­lar da içine girip üzerlerinden dümdüz edilse diye temenni edeceklerdir de­mek olur. Bu açıklama da el-Hasen’den nakledilmiştir.

“Sin” harfinin şeddeli okunması bir Hte”nin “sin”e idğam edilmesi esasına göredir. Şeddesiz okunması ise bu “te”nin hasfedilmesi esasına göredir.

Şöyle de denilmiştir: Bunlar, hayvanların toprak olduklarını görüp, ken­dilerinin ise cehennemde ebediyyen kalacaklarını öğrenecekleri vakit bu te­mennide bulunacaklardır. Bu da yüce Allah’ın: “Ve kâfir, keşke toprak olsay­dım diyecek” (en-Nebe, 78/40) buyruğunun anlamıdır.

Yine denildiğine göre onlar, daha Önce Bakara Sûresi’nde “Böylece Biz, sizi vasat bir ümmet kıldık” (el-Bakara, 2/143^ âyetini açıklarken geçtiği üze­re- bu ümmetin peygamberlerin lehine şahidlik edeceğini görecekleri vakit bu temenniyi yapacaklardır. O zaman geçmiş ümmetler şöyle diyecekler: Bun-Ur arasında zinakârlar ve hırsızlar vardır. O bakımdan şahidlikleri kabul olun­maz. Bu sefer Peygamber (sav) onları tezkiye edecektir. Bunun üzerine müşrikler: “Rabbimiz Allah hakkı için biz müşrikler değildik” Cel-En’am, 6/23) diyeycekler. Bunun üzerine de ağızlarına mühür vurulacak, ayakları ve et­leri dünyada iken kazandıklarına dair şahidlik edecektir, İşte yüce Allah’ın: “O günde inkâr edenler ve Peygambere İsyan edenler, yerle bir edilseler-di temennisinde bulunacaklardır” yani keşke yerin dibine geçiritselerdi, di­ye temenni edeceklerdir, buyruğunda anlatılan durum budur. Doğrusunu en iyi bilen Allalıtır…

Yüce Allah’ın: * Allah’tan hiçbir »özü de glaleyemeyeceklerdir.” Buyru­ğu ile ilgili olarak ez-Zeccâc şunları söylemektedir: Kimisi: “Allah’tan hiç bir sözü de gizleye deyeceklerdir” buyruğu yeni bir cümle (isti’naf) dır. Çün­kü onların dünyada iken yaptıkları, zaten Allah nezdinde apaçık ve besbel­lidir. Onu gizlemeye de güçleri yetmez demektedir. Kimisi de: Bu ifade, ön­ceki cümledeki temenniye atfedil m iştir demiştir, Buyruğun da anlamı şöyle olur: Keşke yerle bir edilselerdi ve Allah’tan bir sözü gizlememiş olsalardı di­ye temenni edeceklerdir Çünkü onlann yalan söyledikleri ortaya çıkmış ola­caktır, İbn Abbas’a bu âyet-i kerime ile: “Rabbimiz olan Allah hakkı için biz müşrikler değildik” âyeti hakkında soru sorulmuş, o da şu cevabı vermiştir. Onlar cennete ancak müslümanlann girdiğini görecekleri vakit: “Rabbimiz olan Allah hakkı için biz müşrikler değildik” diyecekler. Allah da bunun üze­rine onların ağızlarına mühür vuracak, el ve ayakları da konuşmaya başla­yacak, böylelikle Allah’tan hiçbir sözü gîzleyemeyecekierdir.

el-Hasen ve Katade der ki: Âhiretin değişik yerleri ve durumları vardır. Bir âyette sözedilen bir durum birisinde, ötekinde sözedilen bir diğer durum bir başka konumda olacaktır* Bu buyruğun anlamı da şudur: Herşey onlar için apaçık ortaya çıkıp hesaba çekileceklerinde hiçbir şey gizlemeyecekler.

Buna dair daha geniş açıklamalar, yüce Allah’ın izniyle el-En’âm Sûresi’n-de (6/23. âyetin tefsirinde.) gelecektir.[135]

43- Ey iman edenler! Sarhoşken ne söylediğinizi bilinceye kadar ve bir de cüjıup iken -yolcu olmanız müstesna- gusledinceye kadar namaza yaklaşmayın. Eğer hasta olur yahut yolculukta iseniz, yada herhangi biriniz ayak yolundan gelirse, veya kadınlara do­kunur da su bulamazsanız, temiz bir toprağa teyemmüm edin. Yüzlerinizi ve ellerinizi mesnediniz. Şüphesiz Allah, çok affe­dicidir, çok bağışlayıcıdır.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı kırk dört başlık [136] halinde sunacağız:

  1. Âyetin Nüzul Sebebi, Sarhoşluk Veren İçkilerin Haram Kılınma Aşamaları ve Mü’minlere Hitabın Sebebi:

Yüce Allah; “Ey iman edenler! sarhoşken… namaza yaklaşmayın” buy­ruğunda, bu kitabıyla özel olarak mü’minlere seslenmektedir. Çünkü mü’min-ler, bir taraftan namaz kılarken, içki de içmeye devam ediyorlardı. İçki ise, onların zihinlerini aleyhlerine olmak üzere telef edip gitmişti

O bakımdan bu buyrukla özel olarak onlara hitab edildi. Zira kâfirler ne sarhoşken, ne de ayıkken namaz kılmazlardı,

Ebû Davûd, Ömer b. el-Hattab (r.a) dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: İçkinin haram kılınışına dair buyruk nazit olmadan Önce Ömer şöyle dedi; Allah’ım, içki hakkında bize rahatlatıcı bir beyanda bulun.

Bunun üzerine Bakara Sûresi’ndeki; “Sana içki ve kumardan soruyorlar” (el-Bakara, 2/219) buyruğu nazil oldu.

Bunun üzerine Ömer çağrıldı ve ona bu âyet-i kerime okundu- Yine: Al­lah’ım içki hususunda bize rahatlatıcı bir beyanda bulun dedi. Bu sefer Ni­sa Sûresinde yer alan: “Ey iman edenleri Sarhoşken ne söylediğinizi bilin-ceye kadar… namaza yaklaşmayın” âyeti nazil oldu. O bakımdan Rasûlul-lah (sav)’ın rminadîsi namaz için kamet getirildiğinde şöyle seslenirdi. Dik­katli olun, namaza sarhoş bir kimse yaklaşmasın. Yine Ömer çağırıldı, ona bu âyeti kerime okundu, bu sefer tekrar: Allah’ım içki hususunda bize ra­hatlatıcı bir beyanda bulun. Bunun üzerine şu: “Artık vazgeçtiniz değilmi?” (el-Maide, 5/91) âyeti nazil oldu. Bu sefer Ömer: “Vazgeçtik” dedi.[137]

Said b. Cübeyr der ki: İnsanlar, kendilerine bir emir, yahut bir yasak bil-dirilinceye kadar tahiliyye dönemindeki durumlarını devam ettirip gidiyor­lardı. O bakımdan İslâm’ın ilk dönemlerinde “Sana içki ve kumar hakkın­da soru soruyorlar. De ki: Onlarda büyük bir günah ve insanlar için bazı menfeaatler vardır” (el-Bakara, 2/219) ayeti nazil oluncaya kadar, içmeye de­vam ediyorlardı. Bu âyet nazil olunca: Biz günah için değil de menfeati için içeriz, dediler. Adamın birisi-içki içti ve cemaatin önüne geçip namaz kıldı­rırken: De ki: Ey kâfirler, ben sizin taptıklarınıza taparım, diye okudu. Bu­nun üzerine: “Ey iman edenler, sarhoşken… namaza yaklaşmayın” âyeEi nazil oldu. Bu seter, biz namazın dışında (içeriz), dediler. Bunun üzerine Ömer (r.a) şöyle dedi; AllaVum içki hususunda üzerimize şifa verici (rahat­latıcı) açıklama indir. Bunun üzerine: “Muhakkak şeytan… ister’7 (el-Maide, 5/91) âyeti nazil oldu.

Bunun üzerine Ömer de: Vazgeçtik, vazgeçtik, dedi. Daha sonra Rasûlul-lah (sav’)’m münadîsi (.Medine sokaklarında) dolaşarak: Şunu biliniz ki, içki haram kılındı, diye nida etmeye başladı. İleride yüce Allah’ın izniyle Maide Sûresi’nde de açıklaması gelince görüleceği gibi.

Tirmizî de Ali b, Ebû Talib’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Abdur-rahman b. Avf, bize bir yemek hazırladı. Bizi çağırdı. Bize içki içirdi. îçki bi­zi sarhoş etti. Bu arada namaz vakti girdi. Beni namaz kıldırmak üzere öne geçirdiler. Ben de: “Deki ey kâfirler, sizin taptıklarınıza ben tapmam” (el-Kâfîrûn, 109/1-2) ve, biz sizin taptıklarınıza taparız diye okudum. Bunun üze-rine-yüce AUah: Ey iman edenle1, sarhoşken ne söylediğinizi bitinceye ka­dar.,, namaza yaklaşmayın” buyruğunu İndirdi. Ebû İsa (et-Tümizî) der ki: Bu hasen, sahih bir hadistir. [138]

Bu âyet-i kerimenin daha önceki buyruklar ile ilişki yönü ve âyetler ara­sındaki yerine gelince: Şam yüce Allah Daha önce “Allah’a ibadet edin, ona hiçbir şeyi ortak koşmayın” (en-Nisa, 4/36) diye buyurdu. İmandan sonra da ibadetlerin başı olan namazı söz konusu etti.

Bundan dolayı namazı İsrarla terk eden kişi öldürülür ve t’arziyeti sakıt ol­maz. Bu şekilde anlatıra, kendileri bulunmaksızın sahih olması sözkonusu ol­mayan namazın şartlarım açıklamaya kadar geldi. [139]

  1. Âyet-i Kerimedeki Sarhoşluğun Mahiyeti:

İlim adamlarının cumhuru fukalıâ topluluğunun kanaatine göre, âyet-i ke­rimede geçen sekr (sarhoşluk) dan kasıt, içki dolayısıyla sarhoşluktur. An­cak, ed-Dahhâk, buradaki sarhoşluktan kasıt, uykudur demektedir. Çünkü, Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Sizden herhangi bir kimse, namazday­ken uyuklayacak olursa, uykunun etkisi üzerinden gidinceye kadar yatıp uyu­sun. Çünkü, belki de o, mağfiret dilemek isterken, kendi kendisine beddua edebilir.” [140]

Abide es-Selmanî der ki: “Sarhoşken* den kasıt idrarın seni sıkıştırmış­ken demektir. Çünkü Hz. Peygamber: “Sizden herhangi bir kimse, sakın id­rarı kendisini sıkıştırmışken -bir rivayette de: Bacakları arasındakini sakışür-mış olduğu halde- asla namaz kılmasın.” [141]

Derim ki: ed-Dahhâk ve Abîde’nin söyledikleri, mana itibari ile doğrudur. Çünkü namaz kılandan istenen şey, bütün kalbiyle yüce Allah’a yönelmesi, başka şeylere iltifatı terketmesi, uyku, idrar sıkışıklığı ve açlık gibi şaşırma­sına sebep olabilecek, gönlünü, hatırını meşgul edecek, halini değiştirecek herseyden uzak durması gibi şeyler istenir. Hz. Peygamber de şöyle buyur­maktadır: “Akşam yemeği hazırken, namaz için kamet getirilirse, akşam ye­meğini yiyerek işe başlayın.” [142]

Böylelikle Hz. Peygamber, insanın hatırına taalluk edebilecek şaşırtıcı her-bir unsurun ortadan kalkmasını gözönünde bulundurmuştur. Tâ ki kul, baş­ka şeylerle meşgul olmayan bir kalp ve bütün özü ile Rabbine ibadete yö-nelsin ve namazında gerektiği gibi huşu duysun. Bu âyet-i kerimenin kap­samına ileride geleceği üzere; “Mü’minler felah bulmuşlardın Onlar ki, na­mazlarında huşu gösterenlerdir” (el-Mu’minun, 23/1-2) buyrukları da girmek­tedir. İbn Abbas da der ki: Yüce Allah’ın: “Ey İmaö edenler, sorhoşken… na­maza yaklaşmayın” buyruğu, Maide Sûresi’nde yer alan: “Ey iman edenler namaza kalkacağınız zaman-., yıkayınız” (el-Maide, 5/6) âyeti ile nesh ol­muştur. Bu görüşe göre de mü’mînlere sarhoş oldukları halde namaz kılma­mak emri verilmiş olmaktadır.

Daha sonra ise her halükârda namaz kılmaları emrolunmuştur. Bu ise ni­hai haram hükmü gelmezden önce böyleydi. Mücahid ise der ki; Bu âyet-i kerime, içkiyi haram kılan âyetle nesh olmuştur, İkrime ve Katade de böy­le demiştir. Daha önce zikrettiğimiz Hz. Ali yoluyla gelen hâdis-i şerif dola­yısıyla bu konuda sahih olan da budur.

Rivayet olunduğuna göre Ömer b. el-Hattab (r.a) şöyle demiştir: Namaz için kamet getirildi. Rasûllullah (sav)’in münadisi de şöyle seslendi: Sakın sarhoş olan bir kimse namaza yaklaşmasın.[143] Bunu da en-Nehhâs nakletmiştir. ed-Dahhak ve Abîde’nin görüşlerine göre ise, âyet-i kerime muhkem olup, âyette nesh sözkonusu değildir. [144]

  1. Sarhoşken Namaza Yaklaşmama Hitabının Muhatapları:

Yüce Allah’ın: Yaklaşmayın” buyruğundaki fiilin “râ” harfi üs­tün okunacak olursa, öyle bir fiili İşlemeye, kalkışmayın anlamına gelir. Şa­yet ötreli okunursa, böyle birşeye kalkışmayın, yaklaşmayın anlamına gelir.

Âyet-i kerimede hitap, aklıbaşında, sarhoş olmayan bütün ümmetedir. Sarhoş bir kimse ise, sarhoşluğu dolayısıyla temyiz gücünü kaybedecek olursa, aklı başından gitmiş olduğundan dolayı o vakitte muhatab değildir. Ancak o, kendisi için vacib olan emirleri yerine getirmekle muhataptır. Di­ğer taraftan sarhoş olduğu sıralarda, sarhoş olmadan önce mükellef olduğu kesinlik kazanmış hükümlerden vakti geçtiği için yerine getirmediklerinin de ayrıca keftaretini (yani kazasını v.b.) yerine getirmelidir. [145]

  1. “Namaza Kalkmaksın Anlaşılması:

İlim adamları burada namaz (es-Salât) ile neyin kastedildiği hususunda fark-iı görüşlere sahiptirler. Bir kesim, bundan maksat bizatihi bilinen ibadettir, demektedir. Bu, Ebû Hanife’nin de görüşüdür. O bakımdan daha soma: “Ne söylediğinizi biUnceye kadar” diye buyuru Imuştur.

Bir başka kesim ise bundan kasıt, namazın kılındığı yerlerdir, demektedir. Bu da-Şâflî’nin görüşüdür. Ona göre, burda muzaf hazfedilmiştir. Nitekim yü­ce Allah bir başka yerde: “Elbette birçok manastırlar, kiliseler, havralar (sa-lavat) yıkılır giderdi” (el-Hac, 22/40) diye buyurmaktadır. Görüldüğü gibi, burada da namaz kılanan yerlere “sâlat” adı verilmektedir Bu açıklamaya yü­ce Allah’ın: “Ve bir de cüoüp iken -yolcu olmanız müstesna- buyruğu da delalet etmektedir, Bu ise, cünüp olan bir kimsenin mescidden -orada namaz kılmak için değil de- geçip gitmesinin caiz olmasını gerektirmektedir.

Ebû Hanife: “Birde cünüp İken -yolcu olmanız müstesna-” buyruğundan maksat, su bulamaması halindeki yolcudur. Böyle bir kimse teyemmüm ed­er ve öylece namazını kılar der. Buna dair açıklama da ileride gelecektir.

Bir başka kesim de şöyle demektedir: Bu buyrukta unamaz”dan kasıt, hem namaz kılınan yerdir, hem da namazın kendisidir. O dönemlerde ashab-ı ki-raiüj ancak namaz için mescide gelirler ve hep birlikte namaz kılarlardı. O bakımdan namaz ile namaz kılınan yer birbirinden ayrı görülmezdi. [146]

  1. “Sekr Sarhoşluk” Kelimesinin Anlamı.

Tekil ve Çoğul Olarak Kullanılışı:

Yüce Allah’ın “Sarhoşken, sarhoş olduğunuz halde” buyru­ğu mübtedâ ve haberdir. “Yaklaşmayın” emrinden hal mahallinde bir cümledir, “Sarhoşlar” kelimesi, Sarhoş kelimesinin ço­ğuludur. en-Nehaî, bu kelimeyi “sin” harfini üstün^olarak; diye oku­muştur ki, bu da kelimesinin mükesser çoğuludur. Bunun bu şekil­de teksir ediliş sebebi, sekr’in aklı ilgilendiren bir âfet oluşudur, O bakım­dan, bu kelime de, sara’ya düşmüş kimseler anlamını veren; kelime­si ve bu türden diğer kelimeler vezninde çoğul yapılmıştır. el-A’meş İse bu kelimeyi “sin” harfini Ötreli olarak “hublâ” gibi okumuştur. O takdirde bu ke­lime tekil bir sıfat olur. Çoğul ile ilgili olarak, tekil bir sıfat ile haber verme­nin caiz oluşu da çoğula dair tekil bir kelime ile haber vermek şeklindeki kul­lanışlarına (Arapların kullanışlarına) göre caiz görülmüştür.

Sekr (sarhoşluk), sahv’ın (ayıklığın) zıddıdır. Bu kelime şe­killerinde kullanılır. Kişinin gözünün şaşkınlığını ifade etmek için; de denilir. Yüce Allah’ın: “Şüphesiz ki gözlerimiz döndürülmüş, şaşırtılmış… ” (el-Hicr, 15/15.) buyrugundaki “sekr” bu anlam­dadır. Bu kelime, “keP harfi şeddeli olarak, açık birşeyi kapatmak, yarığı ka­patmak anlamında da kullanılır. Buna göre sekrân (sarhoş), sahip olduğu akıl­lı halden kopan, ondan uzaklaşan kimse demektir. [147]

6- İslâm’ın îlk Dönemlerinde İçkinin Yasak Olmayışı:

Bu âyet-i kerimede, İslamın ilk dönemlerinde içki içmenin, kişiyi sarhoş­luk derecesine ulaştırıncaya kadar mübâh olduğuna dair bir delil, hatta açık bir nass vardır. Şöyle de denilmiştir: Sarhoş olmak aklî bakımdan haram gö­rülmektedir. Ve hiçbir dinde de mübâh kılınmış değildir. Onlar, bu âyet-i kerimedeki sekr’i de uyku diye yorumlamışlardır. el-Kaffâl der ki: Muhtemel­dir ki onlara, İnsan tabiatını cömertliğe, kahramanlığa ve hamiyette hareke­te geçirecek miktarda içki içmeleri mubah kılınmıştır. Derim ki, böyle bir ma na onların gürlerinde de vardır. Nitekim Hassan (b. Sabit) şöyle demiştir;

“Biz onu (şarabı) içeriz, o da bizi kır almışız gibi yapar.”

Bu anlamda daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/219. âyet, 6. başlıkta) do­yurucu açıklamalarda bulunmuştuk. el-Kaffâl der ki: Kişiyi, delilik ve baygın­lık noktasına getirecek kadar aklı İzale eden sarhoşluğa gelince, böyle bir maksatla içki içmek mubah kılınmış değildir. Ancak böyle bir kastı olmak­sızın bu derece sarhoş olsa, bunun sorumluluğu bu şekilde sarhoş olandan kaldırılmış bulunuyordu.

Derim ki: Bu doğru bir açıklamadır. Bu açıklamalar, Maide Sûresi’nde, Uz. Hamza kıssasında (el-Maide, 5/ 90-92. âyetler, 3- başlıkta) gelecektir. Müs­lümanlar, bu âyet-i kerime nazil olunca, namaz vakitlerinde içki içmekten uzak duruyorlardı. Yatsı namazını kıldıktan sonra içki içerlerdi. Yüce Allah’ın: “Ar­tık vazgeçtiniz değil mi” (eİ-Maide, 5/91) buyruğunda haram kılındığı hük­mü nazil oluncaya kadar bu halde devam ettiler. [148]

  1. Sarhoş îken Yapılan Tasarruflar ve Bu Tasarrufların Hükmü:

Yüce Allah’ın: “Ne söylediğinizi bitinceye kadar” buyruğunun anlamı: Söy­lediğini zden-yanliş olmadığından emin olarak, kesin olarak doğru olduğu­nu bilinceye kadar… elemektir. Sarhoş ise ne söylediğini bilmez.

Bundan dolayı Osman b. Affan (r.a) şöyle demiştir; Sarhoşun boşaması ge­çerli değildir. Aynı zamanda bu, İbn Abbas, Tavus, Ata, el-Kasım, ve Ra-bia’dan da rivayet edilmiştir Bu aynı zamanda, Leys b. Sa’d’ın, İshak, Ebû Sevr ve el-Müzenî’nin de görüşdür.

Tahavî de bunu tercih etmiş ve şöyle demiştir: İlim adamları bunakın bo­şamasının caiz olmadığını icma ile kabul etmişlerdir.

Sarhoş oları bir kimse ise vesvese dolayısıyla bunaljlaşmış bir kimse gibidir. Yine ilim adamları, (uyuşturucu bir ot olan) ban otunu alıp, aklı gi­den kimsenin boşamasının caiz olmadığı hususunda ihtilaf etmemişlerdir O bakımdan içkiden dolayı sarhoş olanın da durumu böyledir.

Bir kesim de sarhoşun boşamasını geçerli kabul etmişlerdir. Ömer b. el-Hattab, Muaviye ve bir gurup tabiinden bu görüş rivayet edilmiştir. Aynı za­manda bu, Ebû Hanife, es-Sevri ve el-Evzai’nin de görüşüdür, Şafiî’nin bu konudaki görüşleri farklı farklı gelmiştir.

Mâlik ise, sarhoşun talakını geçerli kabul ettiği gibi, yaralamalarda ve Öldürmede kısası da öngörür. Ancak, sarhoşun nikah ve satışını onun için bağlayıcı kabul etmez.

Ebû Hanife derki: Sarhoşun bütün fiilleri ve akidleri, tıpkı aklı başında olan kimseninki gibi sabit ve geçerlidir. Bundan irtidat müstesnadır.

Böyle bir kimse irtidat edecek olursa, -istihsanen kabul edilmesi müstes­na- hanımı ondan bain olmaz.

Ebu Yusuf der ki: Sarhoşluk halinde mürted olur. Aynı zamanda bu, Şafiî’nin de görüşüdür, Şu kadar var ki, sarhoş halde iken onu öldürmez ve tevbe et­mesini de istemez.

İmam Ebu Abdullah el-Mâzerî ise âer ki : Bizde gaz bir rivayet vardır. Bu­na göre sarhoşun talakı bağlayıcı değildir. Muhammed b. Abdİlhakem ise der ki; Sarhoşun talakı da, boşaması da geçerli değildir İbn Şâs da şöyle demek­tedir: eg-Şeyh Ebu’l-Velid, konu İle Mgili görüş ayrılığını bir parça aklı başın­da bulunan, ancak kendiliğinden karışıklığın önüne geçemeyip hem hata, hem isabet eden ve böylelikle karıştıran kimse ile ilgili olarak kabul etmekte ve şöyle demektedir: Göğü yerden, erkeği kadından tanı yamayacak, ayırt ede­meyecek kadar sarhoş olana gelince, böylesinin hem kendisiyle insanlar ara­sında, hem de kendisiyle Allah arasındaki bütün fiil ve hallerinde deli gibi değerlendirileceği hususunda görüş ayrılığı yoktur. Bundan tek İstisna, va­kitleri geçen namazlardır. Bu konuda şöyle denilmiştir: Deliden farklı olarak böyle bir sarhoştan namaz sakıt olmaz. Çünkü o, bizzat kendi kendisini sar­hoşluğa itmekle, vakti çıkıncaya kadar, kasten o namazı terkettniş gibi olur.

Süfyan es-Sevrî der ki: Sarhoşluğun sının, aklî dengenin bozulmasıdır. Eğer Kur’ân okuması istendiğinde, bu kıraati karıştırır ve bilmediği şeyler söyli-yecek olursa, ona sopa cezası uygulanır.

Ahmed de der ki: Sağlıklı haline göre aklında değişme görülecek olursa, o kişi sarhoş demektir. Malik’ten de buna yakın bir tanım nakledilmiştir.

İbnü’l-Münzir der ki: Kur’an okuyuşu sırasında kanşttrırsa sarhoş demek­tir. Buna delil de, yüce Allah’ın: “Ne söylediğinizi bitinceye kadar” buyru­ğudur. Eğer ne söylediğini bilmeyecek halde ise, orayı kirletme korkusuyla mescidden uzak durur. Kılacağı namaz da sahih olmaz. Kılacak olsa, (ayıkın-ca) kazasını yapar. Şayet söylediğini bilecek durumda olup, namaz kılacak olursa, hükmü ayık kimsenin hükmü gibidir. [149]

  1. “Cünup” Kelimesinin Anlamı;

yüce Allah’ın: “Bir de cünup İken… yaklaşmayın” buyruğu, yüce Allah’ın: “Ne söylediğinizi bitinceye kadar” buyruğundaki mansûb cümlenin mahal­line atfedilmiştir. Yani, cünup iken de namaz kılmayınız demekîir O kullanılışları aynı anlamda, cünup oldunuz demektir. Cü­nup lafzının müennesi de yoktur, tesniye ve çoğulu da yoktur. Çünkü bu ke­lime, “buud ve kurb; uzaklık ve yakınlık” kelimesi gibi mastar veznindedir. Bazan bu kelimeyi hafifleterek, diye söylerler. Bu kelimeyi bu şekil­de okuyanlar da olmuştur. el-Ferrâ der ki: “Kişi cünub oldu,” ifadesi cenabetten gelmektedir. Bîr şivede cünup kelimesinin, tıpkı “unk” ve “a’nâk,” “tunub ve etnab” (boyun, boyunlar, çadır kazığı ve kazıklar) gibi ço­ğul yapıldığı da söylenmiştir. Tekili kastederek “cânib” diye bu kelimeyi kullanmak halinde, çoğul için “cünnab’1 tabiri kullanılır. Binici ve biniciler için “râkib ve rukkâb” dernek gibi. Kelime asü itibariyle uzaklık demektir. Âde­ta cünup, şehvetle çıkardığı su dolayısıyla namaz halinden uzaklaşmış gibi olduğundan bu isini alır. Şair der ki:

“Beni (yanında esir bulunan) kardeşimden uzak tutarak mahrum etme! Çünkü ben, çadırlar ortasında garip kalmış bir kimseyim.”

Cunub adam, yabancı adam anlamına da kullanılır. Aynı şekilde cenabet (mücanebet) erkeğin kadın ile içli dışlı olması demektfr. [150]

  1. Cünupluğun Mahiyeti:

Ümmetin cumhuru, cünup kimsenin, ya inzal (menisinin şehvetle ve kuv­vetle akması) veya sünnet yerlerinin birbirine kavuşması dolayısıyla temiz ol­mayan kimse olduğunu kabul etmektedir. Ashabtan bazılarından, inzal olma­dıkça gusül olmayacağına dair görüş rivayet edilmiştir. Çünkü Hz. Peygam­ber: “Su (ile yıkanmak), ancak sudan (meninin gelmesinden) dolayıdır” di­ye buyurmuştur. Bu hadisi Müslim rivayet etmiştir. [151]

Buharî’de tse Ubeyy b. Kâ’b’dan şöyle dediği rivayet edilmektedir: Ey Al­lah’ın Rasulü, erkek kadın ile cima edip de inzal olmazsa (hüküm nedir) di­ye sorması üzerine, Hz. Peygamber de: “Kendisinden kadına temas eden ta­rafını yıkar, sonra da abdest altr, namaz kılar.” Ebu Abdullah (Bûhâri) der ki: Ancak gusletmek daha ihtiyatlıdır. Öbür görüşü ise, bu konudaki (ilim adamlarının) ihtilâfları dolayısıyla açıkladım. [152]

Müslim de Sahih’inde bunu, yukarıda belirttiğimiz şekilde bu manada ri­vayet etmiş ve hadisin sonunda şöyle demiştir: Ebu’1-Alâ b. eş-Şilıhîr dedî ki: Nasıl ki Kur’ân’ın bazısı diğer bazısını nesli ediyor idiyse, Rasulullah (s.a)’ın hadisinin de bazısı bazısını nesh ederdi. Ebu İshak der ki; İşte bu nesh ol­muştur. [153] Tirrnizî de der ki: Bu hüküm, tslâmın ilk dönemlerinde böyley­di, sonra nesh oldu. [154]

De/im ki: Ashabdan, tabiinden ve İslam aleminin değişik bölgelerindeki fakihlerinden büyük bir topluluk bu görüştedir. Aynı zamanda, iki sünnet ye­rinin birbirine kavuşması ile guslün icabettiğini kabul etmektedirler. Bu hususta Önceleri ashab-ı kiram arasında görüş ayrılığı var idiyse de, daha son­ra bu hususta Hz. Âişe’nin Peygamber (savî’den yaptığı rivayetten anlaşılan hükmü kabuİ etmişlerdir. Buna göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Er­kek, hanımının dört dalı arasına oturup, sünnet yeri, sünnet yerine değerse gusül icabeder” Bu hadisi Müslim rivayet etmiştir. [155] Buharı ile Müslim’de de, Ebu Hureyre yoluyla geien hadiste Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Erkek kadının dört dalı arasında oturur, sonra da üzerine kendisini İterse, erkeğe (de kadana da) gusül icabeder.”[156] Müslim ayrıca: “İnzalde bulunma­sa dahi” fazlalığını eklemektedir. [157] İbnü’l-Kassâr der ki: Kendilerinden ön­cekilerin hilafından sonra, tabiin ve onlardan sonra gelenler: “İki sünnet ye­ri birbirine kavuştuğu takdirde” hadisi gereğince amel etmeyi icma ile kabul etmişlerdir. Görüş ayrılığından sonra icma sahih olarak nakledilecek olur­sa, o vakit icma, görüş ayrılıklarım ortadan kaldırır (hükümsüz kılar).

Kadı İyad der ki: Ashab’ın konu ile ilgili görüş ayrılığından sonra bu ka­naati izhar eden bir kimse olduğunu bilmiyoruz? Bundan tek istisna, el-A’meş’den ve Davud el-Asbâhâni’den bu doğrultuda nakledilen görüşlerdir. Rivayet oJunduğuna göre Ömer (ra) insanları, “su, sudan dolayı gerekir” ha­disi gereğince amel etmeyi terk etmeye mecbur etmiştir. Buna sebep ise, on­ların bu konudaki ihtilâfları olmuştur, îbn Abbas ise bu hadisi, ihtilama te­vil etmiş ve böyle açıklamıştır. Yani su ile gusletmek, İhtilam halinde suyun inzali dolayısıyla (meninin gelmesi dolayısıyla) icabeder, İnzal olmadığı takdirde, rüyasında cima ettiğini görse dahi, gusletmesi gerekmez. Bu ise, bü­tün ilim adamlart arasında görüş ayrılığı bulunmayan bir meseledir. [158]

  1. Yoldan Geçmek (Obur) île İlgili Açıklama:

Yüce Allah’ın: “Yolcu olmanız müstesna” buyruğunda yer alan, “Yoldan geçenler” kelimesi ile aynı kökten Yolu aştım, geçtim tabiri, yolu bir tarafından öbür tarafına katettim demektir. Nehir hakkında da kullanılır, mastarı “u’bur” gelir. “İbr’u’n-Nehr” ise, nehrin kıyısı demektir, Bu­na ” ıubr” da denilebilir. Mt’ber ise, üzerinden yolun aşıldığı gemi veya köp­rü demektir. Âbirü’s-Sebîl yoldan gelip geçen demektir. “” İse, üzerinde devamlı yolculuk yapıian ve hızlıca yürüdüğü için sırtında, öğlenin şiddetli sıcağında dahi geniş arazilerin, mesafelerin kat edildiği deve hakkın­da kullanılır. Şair de der ki:

“(O öyle bir devedir ki) gayretle, hızlıca ve bütün gücüyle yol alır. Uzun tüylü deve kuşu gibi, gün ortası sıcağında çölleri kateder.”

Bir başka şair de der ki:

“Allah’ın kazası herşeye galip gelir.

Sabırsız olanla da, çok sabırlı olanla da oynar o.

Eğer ölürsek, şüphesiz bizim de denklerimiz vardır.

Şayet hayatta kalırsak, ölümümüz, zaten adanmışız gibi, kaçınılmazdır.” [159]

11- Cünupken Yolculuk ve Cünupken Mescidden Geçmeye Dair Hükümler ve Görüş Ayrılıkları:

îlim adamları, yüce Allah’ın: “Yolcu olmanız müstesna* buyruğunun an­lamı hakkında farklı kanaatlere sahiptir. Alî (r.a) ile îbn Abbas, İbn Cübeyrv Mücahid ve el-Hakem, Abirü’s-Sebil, yolculuk yapan kimse demektir derler. Herhangi bir kimsenin gusletmedikçe, cünub olduğu halde namaza yaklaş­ması sakili değildir. Bundan istisna yolcu olandır, o da teyemmüm eder. Bu, Ebû Hanifc’nin görüşüdür. Çünkü ikâmet olunan yerlerde çoğunlukla su bu­lunur. O bakımdan, ikâmet halinde bulunan kişi, su bulunduğundan dola­yı gusleder. Yolculuk yapan kimse ise. su bulamazsa, teyemmüm eder.

İbnü’l-Münzir der ki: Rey ashabı, yolculukta bulunan cünup kimsenin eğer içinde su bulunan bir mescidden yolu uğmyacaksa, önce teyemmüm eder. sonra mescide girip oradan su çeker, daha sonra da suyu mescidin dışına çı­kartır (ve gusleder).

Bir kesim ise, cünıtbun mescide girmesine ruhsat vermiştir. Bazıları da Pey­gamber (sav)’ın: “Mümin necis değildir” [160] hadisini delil gösterirler. İbnü’l-Münzir der ki: Biz de böyle diyoruz, bu görüşleyiz.

Yine İbn Abbas, îbn Mes’ud, îkrime ve en-Nehaî der ki: Âbirü’s-Sebil, yol­dan geçip giden kimse demektir. Aynı zamanda bu, Amr lx Dinar ile Maiik ve Şafiî’nin de görüşüdür.

Bir başka kesim de şöyle demektedir: Cünup olan bir kimse, çaresiz kal­madıkça mescidden geçmez. Çaresiz kalırsa teyemmüm eder ve öylece cidden geçer es-Sevrî ve İshak b. Rahaveyh böyle demiştir.

Ahmed ve İshale, cünub kimse hakkında, abdest aldığı takdirde mescid-de oturmasında mahzur yoktur, demektedirler. Bu görüşlerini tbnü’l-Münzir nakletmektedir. Bazıları da, âyet-i kerimenin nüzul sebebi hakkında şunu ri­vayet ederler: Ensardan bir topluluğun, evlerinin kapılan mescide açılırdı- On­lardan herhangi birisi cünub oldu mu, mescidden geçmek zorunda kalırdı.

Derim ki: Bu doğrudur. Ayrıca bunu, Ebu Davud’un, Decace’nin kızı Ces-re’den yaptığı şu rivayet desteklemektedir: Cesre dedi ki: Aişe (r.anha)’yı şöy­le derken dinledim: Rasûlullah (sav), ashabının evlerinin yüzlerini (kapıla­rı n) mescide doğru açılmakta olduğunu gördü ve: “Bu evlerin yolunu mes-cidden başka tarafa çeviriniz” diye buyurdu. Daha sonra Peygamber (sav) içe­ri girdi. Fakat ev sahipleri, konu ile ilgili kendileri hakkında bir ruhsat iner umudu ile, hiçbir değişiklik yapmadılar. Yine Hz. Peygamber yanlarına çı­kıp şöyle buyurdu: “Bu evlerin yönlerini mescidden başka tarara çeviriniz. Çünkü ben mescidi, ay hali olan bir kadına da, cünub bir kimseye de helal kılmıyorum.”[161]

Müslim’in Sahih’inde de şöyle denilmektedir: “Me.scidde Ebu Bekir’in ka­pısından başka, oraya açık hiç bir kapı bırakılmasın.” [162] Böylelikle Rasûlul­lah (sav), bütün kapıların kapatılmasını: emretti. Çünkü bu durum, mescidin yol edinilmesini ve. mescidden geçip gitmeyi beraberinde getiriyordu. Hz. Ebu Bekir’e ikram olsun ve özelliği dolayısıyla onun kapısını istisna etmişti. Çünkü, çoğunlukla birbirlerinden ayrılmazlardı.

Peygamber (sav)’ın, Ali b. Ebi Talib (r.a.) dışında herhangi bir kimseye, mes­cidden yol gibi geçip gitmesini ve orada lüzumsuz oturmasına izin verme­diği rivayet edilmiştir. Ayrıca bunu Atiyye el-Avfî de Ebu Said el-Hudrî’den rivayet etmektedir. Ebu Said dedi ki: Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: “Mescidde cünup olmak, hiçbir müslüman için -ben ve Ali müstesna- uygun düşmez ve olacak şey de değildir.” [163]

İlim adamlarımız derler ki: Bunun böyle olması caiz (mümkün) dir. Çün­kü, Hz. Ali’nin evi de mescidin bünyesi İçerisinde idi. Tıpkı Peygamber (.sav)’in evinin de mescidin bünyesi içerisinde olduğu gibi. Her ne kadar her ikisinin evi de mescidin içerisinde değil ise de bizzat mescide bitişiktiler ve evlerinin kapıları mescide açılıyor idi. Rasûlullah (sav), böylelikle onları mes-ciddenmiş gibi değerlendirdi ve “hiçbir müslüman için.,, caiz değildir” hadi­sini irad buyurdu. Hz. Ali’nin evinin mescidde olduğuna delalet eden riva­yetlerden birisi de, ibn Şihab’ın Salim b. Abdullah’tan şöyle dediğine dair ri­vayetidir: Adamın birisi babama, Ali ve Osman’dan (Allah ikisinden de razı olsun) hangisinin daha hayırlı olduğuna dair soru sordu. Abdullah b. Ömer ona şöyle dedi: İşte bu Rasûlullah (sav)’ın evi, Yanıbaşında da Hz. Ali’nin evi­ne işaret elti. Mescidde bu iki evden başkası yoktu dedi ve hadisin geri ka­lan bölümünü zikretti.

Buna göre Hz.. Peygamber ve Hz. Ali, mescidde cünup olmuyorlardı. Ev­lerinde cünub oluyorlardı. Fakat evleri, mescidin bünyesindendi. Çünkü kapılan mescide açılıyordu, O bakımdan, cünub halde evlerinden çıkacak olurlarsa, mescidi yol gibi geçiyorlardı.

Diğer taraftan bunun onlara has bir özellik olması da mümkündür. Pey­gamber (sav’)’in, zaten öze) bir lakım durumları vardı. İşte bu da onun özel­liklerinden birisi kabul edilir. Daha sonra Peygamber (sav) da bu konuda Hz. Ali’ye bir Özellik tanıyarak, başkasına ruhsat olmayan bir hususu ona da ruh­sat olarak verdi. Her ne kadar evlerinin kapılan mescidin içerisinde bulunu­yor idiyse de, mescidde onların evlerinin kapılarından başka birtakım kapı­lar da vardı. Öyleki Peygamber (sav), Hz. Ali’nin kapısı dışında diğer kapı­ların kapatılmasını emretmişti. Artır b. Meymûn, İbn Abbas’tan şöyle dediği­ni rivayet eder: Rasûllullah (sav) buyurdu ki: “Bütün kapıları -Alî’nin kapı­sı müstesna- kapatınız.” [164] Böylece H2. Peygamber, Hz. Ali’ye kapısının mes­cide açılmasına ilişmemek suretiyle bir özellik tanımış oldu. Hz. Ali de evi mescidde olduğu halde evinde cünup olurdu.

Hz. Peygamber’in: “Mescide açılan kapılardan Ebu Bekir’in kapısından baş­ka bir kaps bırakmayınız11 hadisine gelince, bu -Allahu âlem- şöyle idit Mes­cide bakan çıkış olarak kullanılan birtakım kapılar vardı. Evlerin asıl kapı­lan ise mescidin dışında bulunuyordu. Hz. Peygamber, işte bu İkinci çıkış­ların kapatılmasını emrederken, ona ikram olmak üzere, Hz, Ebu Bekir’in çı­kışını bırakmıştı. Buna karşılık Hz. Ali’nin ana kapısı^ giriş ve çıkışta kutlan­dığı kapısı (mescide açılıyordu), işte İbn Ömer bunu: mescidde ikisin­den başkası yoktu” diyerek açıklamaktadır.

Denilse ki: Atâ b. Yesâr’dan şöyle dediği sabittir: Peygamber £sav)’ın as­habından bazı kimseler, cünup oluyor, buna karşılık abdest alıp mescide ge­liyor ve mescidde konuşuyorlardı. İşle bu, cünup bir kimsenin abdest aldı­ğı lakdirde mescidde kalmasının caiz olduğuna delildir. Bu, Ahmed’in ve İs-hak’ın da -belirttiğimiz gibi- görüşüdür.

Buna cevap şudur: Abdest almak cünupluk hadesini kaldırmaz. İbadet için va7′ olunmuş ve zahiri pislikten korunmuş her bir yere, bu iş için yapacağı ibadeti kabul olunmayanın ve bu ibadete başlaması sahih olmayanın girme­mesi gerekir. Onlardan nakledilen, çoğunlukla bilinen halleri ise, evlerinde gusledip geldikleridir.

Eğer abdest bozucu başka haller sizin bu dediğinizi iptal eder, denilecek olursa, şöyle deriz: Öbür haller, çokça vaki olur ve bunlardan dolayı abdest almak zor gelir, yüce Allah’ın: “…ve bir de cünup iken -yolcu olmanız müstesna- …” buyruğu başka açıklamalara ihtiyaç bırakmayacak şekildedir ve ye­terlidir. Mescîdde cünupken durup beklemek caiz olmadığına göre, mushafa el değdirmenin ve onda okumanın caiz olmaması öncelikle sözkonusudur. Çünkü mushaîın saygınlığı (hürmeti) daha büyüktür. Buna dair açıklamalar ise, yüce Allah’ın izniyle, el-Vâkıa Sûresinde (.56/75-80. âyetler, 5- başlıkta) gelecektir. [165]

  1. Cünub Olanın Yapamayacağı İşler

Bizim mezhebimizin alimlerine göre, cünup olan bir kimsenin, az sayıda­ki bir lakım âyetleri istiâze (ve dua) maksadı iLe okumak dışında, çoğunluk­la K.ur’an-3 Kerim okumasına engel olunur. Musa b. Ukbe, Nafl’den, o, İbn Ömer’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasûlullah (sav) buyurdu kî: “Cü­nup ve ay hali olan kimse, Kur!an-ı Kerimden herhangi birşey okumasın”. Bu­nu îbn Mâce rivayet etmiştir. [166]

Dârakutnî de, Süfyan’dan o, Mis’ar ve Şu’be’den, Mis’ar ve Şu’be, Amr b. Murve’den, o, Abdullah b. Seleme’den, o da Hz. Ali’den şöyle dediğini riva­yet etmektedir: “Rasûluîlah (sav)ı cünup olması hali müstesna, hiçbir şey Kuranı Kerim okumaktan engellemezdi. Süfyan dedi kır Şu’be bana şöyle dedi: Bu benim naklettiğim hadislerin en gürelidir.” [167]

Bunu İbn Mace de rivayet edip. Bize Muharamcd b, Beşşâr anlattı, bize Muhammed b. Cafer anlattı, bize Şu’be, Amr b. Murre’den anlattı diyerek, bu ma­nada bir hadis zikretmektedir, [168] Bu ise, sahih bir isnaddır.

İbn Abbas’ın, Abdullah b. Revaha’dan rivayetine göre, “Rasûlullah (sav), bizden herhangi bir kimsenin cünup olduğu halde Kur’ân okumamızı yasak­ladı” demektedir. Bunu Dârakutnı rivayet etmiştir. [169]

Yine’İkrime’den şöyle dediğini rivayet etmektedir; îbn Revaha, hanımının yanında yatmakta iken, odanın bir tarafında bulunan cariyesinin yanına kalkıp gitti ve onunla cima etti. Hanımı uyandığında onu yatağında göreme­yince, ayağa kalktı, odadan dışarıya çıkınca, onu cariyesi üzerinde gördü. İçe­ri dönüp, bıçağı aldıktan sonra tekrar dışarı çıktı. Bu sırada Abdullah işini bi­tirmiş, ayağa kalkmıştı. Hanımının elinde bıçak taşıdığını görünce, ne olu­yorsan? diye sordu. Karısı ona. Ne mi oluyorum? Eğer az önce seni gördü­ğüm şekilde görse idim, bu bıçağı senin omuzlarının arasına saplayacaktım. Abdullah hanımına. Beni nerede gördün ki? diye sorunca, hanımı. Seni ca­riyenin üzerinde gördüm, dedi. Bu sefer Abdullah: Hayır, beni öyle görmüş olamazsın. Ayrıca şunu bil ki, Rasûlullah (sav) bizden herhangi bir kimsenin cümıpken Kur’an okumasını yasaklamış bulunmaktadır. Karisi: O halde sen de Kur’an oku bakayım dedi. -Karısı Kur’ân okumasını bilmiyordu- Bu sefer Abdullah şöyle dedi;

“Rasulullah bize geldi -Allah*m Kitabını okuyarak-

Tan yeri ağardığında parıldayan bir kılıcın aydınlık saçışı gibi.

Körlükten sonra hidâyeti getirdi o, kalplerimiz ona ‘

İnanmaktadır. Onun dediği olacaktır, diye.

Geceyi geçirir, yaaı yatağından uzaklarda.

Müşrikler yataklarında uyuyup ağırlattıkları vakit.”

Hanımı bunun üzerine:

Allah’a iman ettim ve güzümün gördüğünü yalanladım. Sabah olunca, Rasûlullah’m (sav)’ın yanına gitti. Ona olanları haber verin­ce, Rasûlullah (sav) azı dişleri görününceye kadar güldü. [170]

  1. Gusletme Keyfiyeti

yüce Allah: *Gusledinceye kadar…” buyruğu ile, cünup olanın gusletme-dıkçe namaz kılmasını yasaklamaktadır.

Gusletmek, aklen kavranılabilen bir iştir. Araplarca bu kelimenin ne an­lama geldiği bilinmektedir. Bu kelime iles suyun el ile birlikte yıkanan şey üzerinden geçirilmesi kast edilir. O bakımdan Araplar, “elbiseyi gaslettim (yı­kadım) tabiri ile, üzerine suyu döktüm ve elbiseyi suya daldırdım tabirleri için farklı İfadeler kullanmışlardır.

Bu husus böylece anlaşıldığına göre, şunu bil ki, ilim adamları cünup olan bir kimsenin, vücuduna suyu dökmesi yahut suya dalmakla ovalamaması ha­linde hükmün ne olacağı hakkında farklı görüşlere sahiptir. Malik’in mezhe­binde meşhur olan görüşe göre, vücudunu ovalamadıkça, sadece suya daJ-ması yeterli değildir. Çünkü yüce Allah, cünup olana gusletmesini emretmek­tedir. Tıpkı namaz kılan kimseye, yüzünü ve ellerini gasletmesi (yıkaması­nı) emrettiği gibi. Abdest alan bir kimsenin, su ile, ellerini yüzüne ve elle­rinin üzerine geçirmesi kaçınılmaz birşeydir. İşte, cünubun bütün bedeni de böyledir. Onun başı da abdest alan kimsenin yüzü ve elleri hükmündedir.

Bu aynı zamanda el-Müzenî’nin de görüşü ve tercihidir. Ebu’l-Ferac Amr b. Muhammed el-Malikî der ki: Gusletmek lafzından anlaşılması makul olan mana budur. Çünkü iğtisâl, sözlükte iftial kipindedir. Ellerini (yıkadığı şeyin) üzerinden geçirmiyen bir kimse, aslında su dökmekten başka bîr İş yapmış olmuyor. Dilciler, bu şekilde davranan bir kimseye, gusleden kimse adını ver­mezler. Böyle birisine ya su döken, ya da suya dafan kimse adını verirler.

Ebu’l-Ferac devamla) der ki: İşte Peygamber (sav)’den rivayetler bu doğ-rultuda gelmiştir. Meselâ, onun şöyle buyurduğu nakledilmektedir: “Her bir kılın altında cenabet vardır. O halde saçları (kılları) yıkayın ve teni iyice te­mizleyin.” [171] Temizlemek (ink ise, -doğrusunu en iyi bilen Allalıtır ya- an­cak, belirttiğimiz şekilde, elin tenin üzerinden ovalamak suretiyle geçirilme­siyle olabilir

Derim ki; Delil diye gösterilen bu hadiste, su iki sebeplen dolayı (.görü­şüne) delil olacak bir tarat yoktur: Evvelâ, bu hadisin tevilinde farklı kana-allcr İzhar edilmiştir. Süfyan b Uyeyne der ki: Hz. Peygamber’in: “Teni iyi­ce temizleyiniz” buyruğundan kasıt, tercin yıkanması ve temizlenmesidir Hz. Peygamber burada, ten ile, kinaye yoluyla ferci kastetmiştir. İbn Vchb de der ki: Ben, hadislerin açıklanması konusunda İbn Uyeyne’dcn daha bilgili bir kimseyi görmedim. İkinci olarak, bu hadisi, Ebu Davud, Sünen’İnde rivayet etmiş ve bunun hakkında: “Bu hadis zayıftır” demektedir. İbn Dase yoluyla gelen (Ebu Davud) rivayetinde böyle denilmektedir el-Lu’luî’nin [172] Ebu Dâvud’dan rivayetinde ise, şu ifade vardır: Haris b. Vecih, zayıf bir ravidir. Onun hadisi münkerdir [173]

Böylelikle bu hadisin delil gösterilme imkânı ortadan kalkmakta, geriye, daha önceden de açıkladığımız gibi, dildeki bu kelimenin anlamını dayanak

almak kalmaktadır. Ayrıca bunu, sahih hadiste sabit olan şu rivayet de des­teklemektedir: Peygamber (sav)’e küçük bir çocuk getirildi- Hz. Peygambe­rin üzerine işedi. Hz. Peygamber, bir su getirilmesini istedi. Bu suyu çocu­ğun sidiği üzerine serpiştirdi, fakat elbisesini de yıkamadı. Bunu Hz. Âişe ri­vayet etmiştir. [174] Buna yakın bir rivayet, Um Kays bint. Mihsan’dan da riva­yet edilmiştir. [175] Her iki hadisi de Müslim rivayet etmiştir.

İlim adamlarının cumhuru ile, lukaha topluluğu da şöyle demiştir: Cünup için su dökmek ve suya dalmak, dokunduğu su ve içine daldığı su her bir tarafım kuşatacak olursa, vücudunu ovalamayacak olsa dahî yeterli gelir. Bu da Peygamber (sav)’ın guslüne dair, Hz. Meymûne üe Hz. Âişe’nin rivayet et­tikleri hadislerin muktezâsınca böyledir. Bu iki rivayeti de lıadis imamları kay­detmişlerdir. [176] Bunlara göre Peygamber (sav) suyu vücudu üzerine bol bol dökerdi. Muhammed b, Abdulhakem de bu görüşte olduğu gibi, Ebu’l-Ferac (Amr b. Muhammed el-Malikî) daha sonra bu görüşü kabul etmiş ve Malik’ten de bunu rivayet etmiş ve şöyle demiştir: Gusül halinde, elleri beden üzerin­de gezdirmeyi emretmesinin sebebi: Şüphesiz, ellerini bedeni üzerinde gez­dirmeyen bir kimsenin bedenine su ulaşması gereken bölgelerinden bazısın­dan uzak kalabilme ihtimalidir.

Îbnü’l-Arabhi ise der ki: Ben, mezhep sahibinden bu olmaksızın guslün ola­bileceğini nakleden ve bunu rivayet eden Ebu’l-Ferac’a gerçekten hayret edi­yorum. Çünkü, İmam Mâlik bunu, ne açık açık ifade etmiştir, ne de onun ifa­delerinden böyle bir şey anlaşılmaktadır. Böyle bir kanaat, Ebu’l-Ferac’ın ve­himler indendir

Derim ki: Hayır, bu husus Mâlik’ten açık bir nass ile rivayet edilmiş bulun­maktadır. Mervan b. Muhammed ez-Zahiri -ki o, Şamlı sika ravjlerden biri­sidir- der ki: Ben, Mâlik b, Enes’e, cünup olup abdest almaksızın bir suya da­lıp çıkan kimse hakkında soru sordum. O da: Onun kılacağı namaz geçerli­dir, dedi. Ebu Ömer (îbn Abdi’1-Berr) der ki: Bu rivayette, ayrıca “vücudu­nu ovalamaksızın ve abdest almaksızın” ibaresi de vardır ve Mâlik’e göre, bu şekilde suya dalıp çıkan için gusül gerçekleşmiş demektir Ancak, onun mezhebinde meşhur olan rivayet, vücudunu ovalamadıkça bunun gusül ye­rine’ geçmeyeceğidir, Bu da yüzün ve ellerin gusledilmesine kıyasen böyle söy­lenmiştir. Çoğunluğun delili şudur: Üzerine su dökünen herkes gusletmiş olur.

Araplar, sema beni gasletti, der. (Yani, yağmur beni yıkanırca sına ıslattı). Hz. Âişe ve Hz. Meymûne de, Rasûlullah (sav)ın ne şekilde guslettiğini nak­lederken, vücudunu ovaladığından söz etmemektedirler. Eğer bu vacip bir şey olsaydı Hz. Peygamber bunu terk etmezdi. Çünkü, Allah’ın muradını bi­ze beyan eden odur. Ve o böyle bir işi yapmış olsaydı, tıpkı suyu saçının di­bine ulaştırmak için hilallemesi, avuçlayarak başına su dökmesi ve buna ben­zer gerek guslederken, gerek abdest alırken yaptığı davranışları bize nakle­dildiği gibi, bu da ondan nakledilirdi.

Ebu Ömer der ki: Arapçada, kimi zaman ovalayarak, kimi zaman bol bol su dökerek yıkamaya “gasletme” adının verilmesi tepki ile karşılanacak, reddedilecek bir durum değildir. Bu böyle olduğuna göre, yüce Allah’ın, ab­dest alırken kullarından su ile ellerinin yüzlerin üzerinden geçirmelerini ve bu davranışlarına gasletmek adının verilmesi, diğer taraftan cünupluk ve ha-yızdan yıkanmak halinde de üzerlerine su dökünmekle yetinmelerini ve bu­nun da sünnete uygun, dildeki anlamının da dışına çıkmayacak bir gaslet­mek (yıkanmak) olmasını engelliyecek bir durum yoktur. Bu şekillerin her birisi de kendi zati hakkında asıl olur. Onlardan birisini, öteki gibi kabul et­mek de gerekmez. Çünkü, asıl olan hükümlerin biri kıyas yoluyla ötekine ir­ca edilmez. Bu ise ümmetin ilim adamları arasında görüş ayrılığı olmaksızın kabul edilmiş bir konudur. Aksine, kıyas yoluyla feri meseleler, asli mesele­lere irca edilirler. Başarı Allah’tandır. [177]

  1. Gusül Esnasında Azalar Kaçar Defa Yıkanır:

Hz. Meymûne ile Hz. Âişe yoluyla gelen lıadis-i şerifler, îbn Abbas’ın azad-hsı olan Şu’be’nin, İbn Abbas’tan: O, cünupluktan yıkandığı zaman, ellerini de yedi defa, fercini de yedi defa yıkardı[178] şeklindeki rivayetini reddetmek­tedir. İbn Ömer’in de şöyle dediği rivayet edilmiştir: Namaz elli vakitti. Cü­nupluktan yıkanmak yedi defa, sidikten dolayı elbiseyi yıkamak da yedi de­fa idi. Rasûlullah (sav), namaz beş vakit, cünupluktan gusletmek de, sidik­ten dolayı yıkamak da bir defaya indiril inceye kadar Rabbinden niyazda bu­lunmaya devam etti. [179]

İbn Abdi’1-Berr der ki: Bu hadisin, İbn Ömer’e kadar isnadı zayıf ve gev­şek (levyirO bir isnaddır. Her ne kadar bu ve bundan önceki hadîs Ebû Dâ-vûd İbn Abbas’ın azadlısı Şubeden rivayet etmiş ise de, Şu’be pek o kadar kuvvetli bir ravi değildir. Hz. Aişe ve Hz. Meymurie’nin rivayet ettikleri ha­disler, bu ikisini de reddetmektedir.[180]

15- Vücudunu Ovalayamayan Kimse Ne Yapar:

Elini vücudu üzerinden geçirme imkânı bulamayan kişi hakkında Suhnûn şöyle demiştir: Bu işi yapmakla birisini görevlendirir yahut kendisi bir bez parçasıyla oraları ovalar. el-Vâdiha’da şöyle denilmektedir: Ellerini yetişebil­diği kadarıyla vücudunun üzerinden geçirir, daha sonra ellerinin ulaşmadı­ğı yerleri de kapatıncaya kadar üzerine su döker. [181]

16- Cünup Kimsenin Guslederken Sakalını Hilâllemesi:

Cünup kimsenin, kıl diplerine suyu ulaştırmak maksadıyla sakalının ara­sını ayırması (hilâllemesi) hususunda, Mâlik’in farklı görüşleri nakledilmiş­tir. İbnü’l-Kasım’ın ondan rivayetine göre Mâlik: Bunu yapmakla yükümlü de­ğildir, demektedir. Eşheb ise, yine Mâlik’ten bunu yapmakla yükümlü oldu­ğunu rivayet etmiştir. İbn Abdilhakem der ki: Böylesi bizim için daha sevim­lidir. Çünkü Rasûlullah (sav), cünupluktan dolayı guslettiğinde saçlarını hi­lallerdi. [182] Bu ifadeden her ne kadar daha zahir olan başının saçları ise de, bunun umumi olarak anlaşılması uygundur. İlim adamları, bu iki görüşten bi­risini kabul etmişlerdir. Mana bakımından, gusülde bütün vücudun kaplan­ması (tamamen yıkanması) vaciptir. Sakalın altındaki ten de vücudun bir par­çasıdır. O halde suyun oraya ulaştırılması ve bu işin el ile gerçekleştirilme­si icabeder. Küçük taharette (abdest alırken) farziyetin (tenden) sadece sa­ça intikal etmesi, bu taharetin hafifletilmek ve zaruret olmadığı halde, bedel­lerin aslın yerine kâim olması esasına mebni olmasından dolayıdır. O bakım­dan küçük taharette (abdestte ayakları yıkama yerine) meshler üzerine mesh etmek caiz iken, gusülde bu caiz değildir.

Derim ki: Bunu Hz. Peygamberin: “Her kılın altında cünupluk vardır ha­disi de bunu desteklemektedir. [183]

  1. Mazmaza ve İstinşakın Hükmü:

Bazıları işi aşırıya götürerek, yüce Allah’ın: “Gusledinceye kadar” buyru­ğu dolayısıyla mazmaza ve istinşak’ı da vacib (farz) görmüşlerdir. Bunlardan birisi de Ebu Hanife’dir. Çünkü bunlara göre, mazmaza ve istinşak yerleri (olan burun ve ağız) yüzün kapsamı içerisindedirler. Bunların da hükmü, tıp­kı yanaklar ve alın gibi, yüzün dış bölümlerinin hükmü gibidir. O halde her kim bunları (mazmaza ve istinşakı) terk edip namaz kılacak olursa, tıpkı ab­dest alıp yahut yıkanırken, yıkanması gereken bir tarafı yıkamaksızın terke-den kimsenin durumunda olduğu gibi, namazını iade eder. Bununla birlik­te abdest esnasında bunları, (yani mazmaza ve istinşakı) terk edenin nama­zını iade etmesine gerek yoktur.

Mâlik ise şöyie demektedir: Mazmaza ve istinşak, guslederken de, abdest alırken de farz değildir. Çünkü bunlar, vücudun iç tarafındandırlar. Bedenin içi gibi yıkanmaları gerekmez. Muhammed b, Cerir et-Taberî, el-Leys b. Sa’d, el-Evzaî ve tabiin topluluğu da böyle demiştir. îbn Ebi Leylâ ve Ham-mâd b. Ebi Süleyman ise, mazmaza ve istintakın hem abdestte, hem gusül-de farz olduğunu söylemişlerdir. Bu aynı zamanda îslıakın, Ahmed b. Han-bel’in ve Davud’un (ez-Zahirî’nin) kimi arkadaşlannın da görüşüdür. ez-Züh-rî ve Ata’dan da buna benzer görüş rivayet edilmiştir. Yine Ahmed b. Han-bel’den, mazmazanın sünnet, istinşak’ın farz olduğu görüşü de nakledilmiş­tir. Davud ez-Zahirî’nin mezhebinden kimi ilim adamı da bu görüştedir. Bunîan farz kabul etmeyenlerin delili şudur: Şam yüce Allah, bunları Kitab-ı Kerim’inde zikretmiş değildir. Rasûlü de bunları farz kılmarruştır. Herkes te bu hususta ittifak etmiş değildir (icma yoktur). Farz olan bir şey ise ancak bu yollarla sabit olur.

Mazmaza ve istinşakı farz kabul edenler ise, bu âyet-i kerimeyle ve yüce Allah’ın; “Yüzlerinizi yıkayın” (el-Msiide, 5/6.) buyruğunu delil gösterirler. Do­layısıyla, bunlardan birisinde yıkamak eğer vacib ise, ötekinde de vaciptir. Peygamber (sav)’dan da, abdestinde olsun, cünupluktan dolayı gustedişin-de olsun, mazmaza ve istinşakı terkettiğine dair bir rivayet kaydedilmiş de­ğildir. Hz. Peygamber ise, hem sözü İle, hem davranışa ile yüce Allah’ın mu­radım beyan edendir. Mazmaza ile istinşak arasında fark gözetenler ise, Peygamber < sav)’ın mazmaza yaptığını ve onu emretmediğini, delil ile olma­dıkça da fiillerinin vacip olmayıp, mendup olacağını, diğer taraftan istinşak yaptığını ve yapılmasını emrettiğini, onun emrettiği bir şey ise, ebediyyen vü-cub İfade edeceğini delil göstermişlerdir. [184]

  1. Niyetin Hükmü:

İlim adamlarımız der ki: Cünupîuktan dolayı gusletmek için niyet, mutla­ka gereklidir. Çünkü yüce Allah: “Gusledinceye kadar” diye buyurmaktadır. Bu ise niyet etmeyi gerektirir. Malık, Şafiî, Ahmed, İshak ve Ebû Sevr bu gö­rüştedir. Abdest ve teyemmümde de hüküm böyledir, Bu görüşlerini de yüce Allah’ın: “Onlar, Allah’a ancak dinlerini O’na halis kılanlar olarak iba­det etmekle emrolundular” (el-Beyyine, 98/5) buyruğu ile desteklemişlerdir, îhlas denilen şey ise, yüce Allah’a yaklaşmakta niyetin samimi olmasıdır. Mü’min kullarına farz kıldığı şeyleri eda ederken, ona yönelmektir. Hz, Peygamber de ayrıca: “Ameller ancak niyetler iledir” [185] diye buyurmuştur.

Bu da bir ameldir. el-Evzaî ve el-Hasen derler ki: Abdest ve teyemmüm ni­yetsiz olarak yeterli olur. Ebu Hanife ve arkadaşları derler ki: Su ile yapılan bütün taharetler niyetsiz olarak geçerli ve yeterlidir. Fakat teyemmüm niyet olmadan olmaz. Bu İse beden ve elbiselerden necaseti izale etmek için ni­yet gerekmediğinin icmâ ile kabul edilmiş olmasına kıyasen böyledir. Ayrı­ca bunu, el-Velîd b. Müslim, Mâlik’ten de rivayet etmiştir. [186]

  1. Guslederken Kullanılacak Su Miktarı:

Gusülde kullanılacak su miktarı ile ilgili olarak, Mâlik, İbn Şihab’dan o, Ur-ve b. ez-Zubeyr’den o, mü’minlerin annesi Aişe (ranhâ)’dan rivayet ettiği­ne göre Rasülullah (sav) cünupluktan dolayı guslederken, el-Ferak diye bi­linen bir kabtan yıkanırdı.[187] “el-Farak” ise, el-Fark diye de söylenir. îbn Ve-hb der ki: Fark, ahşaptan bir ölçektir. İbn Şihab da şöyle derdi: Fark, Umey-yeoğulları kıstlanndan beş kist alır. Muhammed bi İsa el-A’şa daf Fark, üç sa’dır diye açıklamış ve üç sa’ da beş kıst’Ur diye belirtmiştir. Yine der ki: beş kist ise, Peygamber (sav)’in muddü ile oniki mud eder. Müslim’in Sahih’in-de, Süfyan’dan: Fark, üç saJdır dediği nakledilmektedir.[188]

Enes’ten de şöyle dediği rivayet edilmektedir: Peygamber (sav) bir mud ile abdest alır ve bir sa’ ile beş mud arası miktarla guslederdi. [189] Bîr başka ri­vayette de şöyle denilmektedir: Hz. Peygamber, beş mekkük [190] ile gusleder tek bir mekkük ile abdest alırdı. [191]

Bu hadisler ise, herhangi bir Ölçeğe veya tartıya varmaksızın az su kullan­manın müstehab olduğuna delalet etmektedir, İnsan, yetecek kadar su alır ve fazla su kullanmaz. Çünkü fazla su kullanmak bîr israftır. İsraf da yeril­miş bir şeydir. İbadiye mezhebinin görüşüne göre; çok su kullanılır. Bu ise şeytandandır. [192]

  1. Teyemmüm île İlgili Buyruklar ve Bu Buyrukların Nüzul Sebebi:

Yüce Allah’ın: “Eğer hasta olur, yahut yolculukta iseniz, yada herhan­gi biriniz ayak yolundan gelirse, ve kadınlara dokunur da su bulamazsa­nız, temiz bir toprağa teyemmüm edînT yüzlerinizi ve ellerinizi mesh ediniz” buyruğuna gelince; İşte bu, teyemmüm âyetidir.

Bu âyet-i kerime, yaralı iken cünup olan Abdurrahman b. Avf hakkında na­zil olmuştur. Bununla kendisine, teyemmüm yapma ruhsatı verildi. Daha son­ra bu ayet-i kerime tüm insanlar hakkında umumî bir buyruk olarak geçerli oldu. [193] Âyet-i kerimenin nüzulü hakkında şöyle de denilmiştir: Âyet, Hz, Âişe’ye ait gerdanlığın kopması esnasında, Mureysi gazvesinde ashab-ı kira­mın su bulamaması üzerine nazil olmuştur. Bu hadisi Mâlik, Abdurrahman lx el-Kasım’dan, o, babasından, o da Hz. Aişe yoluyla rivayet etmiştir. [194]

Buharî ise, bu âyet-i kerimeyi, Kitabu’t-Tefsİr’de bab başlığı yaparak şöy­le demektedir: Bize Muhammed anlatarak dedi ki: Bize Abde, Hişam b. Ur-ve’den haber verdi: Hİşam babasından, o, Aişe (r.anhâ)’dan dedi ki: Esma’ya ait olan (âriyeten almış olduğum) gerdanlık kayboldu. Peygamber (sav) de onu aramak üzere bazı kimseleri gönderdi. Namaz vakti geldi, fakat (asha­bın) abdesti yoktu, su da bulamadılar. Abdestsiz olarak namaz kıldılar. Bu­nun üzerine yüce Allah da teyemmüm âyetini indirdi. [195]

Derim ki: Bu rivayette, Mâlik’in rivayetinden farfih olarak, yerden sözko-nusu edilmemekte ve gerdanlığın Esmâ’ya ait olduğu belirtilmektedir. Nesaî de Ali b. Müshir’den o, Hişam b, Urve’den o, babasından, o da Hz. Âişe yo­luyla naklettiği rivayette Hz. Âişe’nin, Hz. Esmâ’dan gerdanlığını ariyet ola­rak aldığını zikretmektedir. [196] Bu ise, Rasûlullah (sav) ile birlikte bulundu­ğu bir seferde olmuştur. Bu gerdanlığını kaybetmişti. Gerdanlığını kaybetti­ği yere Sulsul denilmekteydi. Daha sonra Nesaî hadisin geri kalan bölümü­nü zikretmektedir.

Bu rivayette, Hişam’dan nakledildiğine göre, gerdanlık Hz. Esma’ya ait olup, Hz. Aişe bunu Esma’dan ariyet olarak almıştı. Bu da Mâlik’in: “Aişe’ye ait olan gerdanlık koptu” ifadesiyle, Buharî’nin: “Esma’ya ait olan gerdanlık kaybol­du” ifadelerini beyan etmektedir. Yine, Nesaî’nin bu rivayetinde, gerdanlığın koptuğu yerin Sulsul diye anıldığı belirtilmektedir. Tirmizî de bu hadis şöy­lece rivayet edilmektedir: Bize el-Humeydî anlattı, bize Süryan anlattı, bize Hişam b. Urve, babasından naklederek anlattı, babası Urve, Aişe’den naklet­tiğine göre: Ebvâ’da bulundukları gece gerdanlığı düşmüştü. Rasûlullah (sav) onu aramak üzere iki kişiyi göndermişti- Tirmizî daha sonra hadisin geri kalan bölümünü zikreder.

Bu rivayette yine Hişam’dan., gerdanlığın Hz, Âişe’ye izafe edildiği görül­mektedir. Fakat, bu izafe, ariyet olarak alan kişiye yapılan bir izafedir. Bu­na delil ise, Nesaî’nin hadksindeki açık ifadelerdir. Tirmîzî bu rivayette, Mâ-lik’in dediği gibi, Ebvâ ismini zikretmektedir. Şu kadar var kî, Tirrnizî’deki bu rivayette herhangi bir şüphe sözkonusu değildir. Mâlik’in rivayetinde ise şöy­le denilmektedir: Nihayet üzerinde bulunduğum deveyi yerinden kaldır­dık, gerdanlığın onun altında olduğunu gördük. Buharî’deki rivayette ise şöy­le denilmektedir: Rasûlullah (sav) gerdanlığı buldu.

Bütün bunlar mana itibariyle doğrudur. Gerek gerdanlık, gerekse konak-lanılan yer İle ilgili rivayeti nakledenlerin farklı İfade kullanmaları, hadisi eleş­tirmeyi gerektiren bir sebep olmadığı gibi, hadisi zayıflatan bir özellikte de değildirler. Çünkü, hadisle anlatılmak istenen ve gözetilen maksat, teyemmüm ile İlgili ruhsatın nüzulüdür. Bütün rivayetler de gerdanlık meselesini tesbit etmektedir.

Tirmizî’nin hadisinde yer alan: İki adam gönderdi. Bunlardan birisinin Useyd b, Hudayr olduğu söylenmiştir ifadesine gelince, muhtemeldir ki, Bu-harTnin hadisinde “adamlar gönderdi’1 ifadesiyle kastedilenle ayns şeylerdir. Bubarî’deki rivayette, iki kişiden çoğul sigasıyla söz edilmiştir. Çünkü çoğu­lun asgari miktarı ikidir. Yahut da iki kişinin akabinde üz. Peygamber daha sonra başka bîriGerOni de göndermiş olabilir. O takdirde çoğul lafzının mutlak olarak kullanılması doğru düşer. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Ni­hayet gerdanlığı aramak üzere bu kişiler gönderildi. Bunlar, gittikleri yerler­de herhangi bir şey bulamadılar. Geri döndüklerinde deveyi yerinden kaldır­dılar, gerdanlığı devenin altında buldular.

Rivayet edildiğine göre, Rasûlullah (sav)’ın ashabı, bazı yaralar almış, bu yaralar şifa bulduktan sonra, cünup olmuşlardı. Bundan dolayı Rasûlullah CsavJ’a şikâyetlerini arzetmeleri üzerine bu âyet-i kerime nazil olmuştur.[197] Bu da aynı şekilde sözünü etliğimi/, rivayetlere muhalif değildir Çünkü, ge­ri dönmekte oldukları sözü geçen bu gazada yara almış olmaları muhtemel­dir. Çünkü bu savaşta çarprşma olmuştu. Bunun üzerine Hz. Peygamber’e şi­kâyet arzettiler, Bu arada Hz. Âişe’nin beraberindeki gerdanlık da kaybolmuş­tu ve bu âyet-i kerime bu sırada nazil olmuştu. (Bu ihtimal de varittir). Şöy­le de denilmiştir; Hz. Âişe’nin gerdanlığı, Mustalıkoğullan gazasında kayb ol­muştur. Yine bu, Mureysi1 gazasında olmuştur, diyenlerin görüşlerine muha­lif değildir. Çünkü her ikisi aynı gazadır. Peygamber (sav), Halife b. Hayyât ile, Ebu Ömer b. Abdi’l-Berr’in söylediklerine göre, hicretin altıncı yılı Şaban ayında Mustalıkoğulları gazasını yapmış ve bu sırada Medine’de yerine Ebu Zer el-Ğıfarî’yi vekil bırakmıştı.

Hz. Peygamber’in, Ebu Zer’i değil ele, Numeyle b, Abdullah el-Leysi’yi ya­rine vekil bıraktığı da söylemiştir. Rasülullah (sav) Mustalıkoğu Harına, hiç-birşeyden haberleri yokken baskın düzenlemişti. Onlar o sırada, sahil cihe­tinden Kudeyd tarafından ei-Mureysi’ diye bilinen bir su kenarında idiler. Hz. Peygamber, onlar arasından kimilerini öldürdü. Kadın ve çocukları da esir al­dı. O gün için parolaları “emit, emit (ötdürf öldür)” idi. Şöyle de denilmiş­tir: Mustalıkoğulları, Rasûlullah (sav)’a karşı ordu hazırlıyor ve onun üzeri­ne hücum etmek istiyorlardı. Hz. Peygamber durumu haber alınca, üzerle­rine gitmek üzere yola koyuldu ve bir su kenarında onlarla karşılaştı.

İşte teyemmümün başlaması ve ona dair buyruğum nüzuî sebebi ile ilgili olarak gelen rivayetler bunlardır. Maide Sûresi’ndeki -orada açıklanacağı üze­re- âyetin (el-Mâide, 5/6. âyet) “teyemmüm âyeti” olduğu da söylenmiştir. Ebu Ömer (b. Abdi’1-Berr) der ki: Bunun üzerine yüce Allah teyemmüm âyetini indirdi. Bu âyet-i kerime ise, Maide Sûresinde sözü geçen abdest âyeti, ya­hut da Nisa Sûresi’ndeki âyet-i kerimedir. Teyemmüm, bu iki âyetten başka bir yerde söz.konusu edilmiş değildir. Bu iki âyet de Medine’de inmiştir. [198]

  1. Hastalığın Mahiyeti ve Ruhsatları;

yüce Allah’ın: “Eğer hasta olur” buyruğunda geçen hastalık, bedenin iti­dal ve itiyat sınırları dışına çıkarak, eğrilik ve istisnaî hallere düşmesidir. Bu da, ağır ve hafif (çok ve az) olmak üzere iki türlüdür. Şayet, suyun soğuk­luğu yahut hastalığı dolayısıyla ölümden ya da bazı organlarının telef olma­sından korkacak kadar ağır hasta ise, böyle bîr hasta icma i!e teyemmüm ed­er. Bundan, el-Hasen ve Ata’dan gelen» ölecek olsa dahi taharet alır (su ile temizlenir) rivayetleri müstesnadır. Ancak onların bu görüşleri: “Dinde size bir güçlük vermedi” (el-Hac, 22/78) buyruğu ile: “Kendinizi öldürmeyin” (en-Nisa, 4/29) buyrukları ile red olunur. Dârakutnî, Said b. Cübeyr’den, o, tbn Abbas’tan, yüce Allah’ın: “Eğer hasta olur veya yolculukta iseniz…” buyru­ğu hakkında şöyle dediğini rivayet etmektedir: Şayet kişinin Allah yolunda yarası, yahut irin toplamış yaralan veya çiçek hastalığı varsa, cünup olup da gusledecek olursa, öleceğinden korkarsa, teyemmüm yapar. [199]

Yine Said b. Cübeyr’den, o da İbn Abbas’m şöyle dediğini rivayet etmek­tedir: Hasta olana toprakla teyemmüm etmesi ruhsatı verilmiştir. Amr İbnü’l-Âs da aşın soğuktan telef olmaktan korkunca, teyemmüm ettiği halde Pey­gamber (sav) ona, ne gusletmesini emretti, ne de teyemmümle kıldığı namaz­larını iade etmesini. [200]

Şayet hastalık hafif olsa ve bu hastalıkla beraber bir başka hastalığın ortaya çıkacağından veya artacağından, yahut iyileşmesinin gecikeceğinden kor-karsa, bütün bu durumda olanlar, mezhebimizin icmaı İle teyemmüm eder­ler. İbn Atiyye: “Bu konuda bildiğime göre böyledir” demektedir.

Derim ki: Ancak, el-Bâcî bu hususta görüş ayrılığından sözetmektedir. Ka­dı Ebu’l-Hasen der ki: Meselâ, sağlıklı olan bir kimsenin, nezle veya ateşi­nin yükselmesinden korkması, aynı şekilde eğer hasta olan bir kimse, has­talığının artmasından korkuyorsa, (teyemmüm eder.)

Ebu Hanife de buna yakın ifadelerle görüşünü belirtmiştir. Şafiî ise der ki: Su bulunmakla birlikte, telef olmaktan korknıadığı sürece teyemmüm etme­si caiz olmaz.

Bu görüşü kadı Ebu’İ-Hasen de Mâlik’ten rivayet etmiştir. İbnü’l-Arabt der ki: Şafiî, telef olacağından korkmadığı sürece, hastanın teyemmüm etmesi mu­bah değildir, demektedir. Çünkü, hastalığın artacağı muhakkak değildir. Zi­ra, olabilir de olmayabilir de. Oysa farz olduğu muhakkak olan bir şeyin ter­ki, şüpheli bir korku dolayısıyla caiz değildir. Biz deriz ki: Bu ifadenle çe­lişki içerisindesin. Çünkü sen, soğuktan telef olmaktan korkarsa teyem­müm eder diyorsun. Telef korkusu, teyemmümü mubah kıldığına göre, has­talanmak korkusu da aynı şekilde onu mubah kılar. Çünkü, telefe maruz kal­mak yasak olduğu gibi, hastalığa maruz kalmak da İstenmemiştir.

Şöyle diyen Şafiî’ye gerçekten hayret edilir: “Şayet, satın alınacak suyun değeri, bir habbe kadar daha fazla olursa, (abdest yada gusüi) alacak olanın onu satın alması, malı korumak için gerekmez. Böyle birisinin teyemmüm et­mesi gerekir.”

Ya aynı kişi bedeninin hastalığa maruz kalmasından korkuyorsa, niye (teyemmüme) müsaade edilmiyor? Bu hususta bunu reddetmek için, onların (Şafiî’lerin) dinlenilmeye değer söyledikleri bir sözleri yoktur.

Derim ki: el-Kuşeyrî Ebu Nasr Abdurrahim’in Tefsirinde belirttiğine gö­re, Şafiî’nin bu konudaki sahih olan görüşü şudur: Teyemmümü mubah kı­lan hastalık, suyu kullanması halinde ölüm korkusunun yahut bazı organla­rın telef olacağı korkusunun bulunmasıdır. Şayet, hastalığın uzayacağından korkulursa, Şafiî’nin sahih görüşü, teyemmümün caiz olduğu şeklindedir. Ebu Davud ve ûarâkutnî, Yahya b. Eyyub’den o, Yezid b. Ebî Habib’den, o, İmran b,”Ebi Enes’den, o, Abdurrahman b. Cübeyr’den, o, Amr b. Asdan şöy­le rivayet etmektedirler: Zâtu’s-Selâsil gazvesinde, soğuk bir gecede ihtilâm oldum. Gusledecek olursam, helak olacağımdan korktum. O bakımdan ön­ce teyemmüm yaptım, sonra da beraberimde bulunan arkadaşlarıma namaz kıldırdım. Bunu Rasûlullah (savVa anlattılar.

Hz. Peygamber: “Ey Amr, sen arkadaşlarına cünup olduğun halde mi na­maz kıldırdın?” dîye sordu. Ben ona, beni gusletmekten alıkoyanın ne oldu­ğunu haber verip şöyle dedim: Aziz ve celil olan Allah’ın: “Kendinizi öldürmeyiniz. Şüphe yok ki Allah, size çok rahmet edendir” (en-Nisâ, 4/29) diye buyurduğunu dinledim dedim. Bunun üzerine Allah’ın Peygamberi -salât ve selâm ona- güldü ve hiçbirşey demedi. [201]

İşte bu hadis-i şerif, yakîn olmamakla sadece korkunun bulunması halin­de teyemmümün mubah olduğunun delilidir. Yine, teyemmüm yapmış bir kimseye cünup denilebileceği ve teyemmüm yapmış bir kimsenin abdest al­mış olanlara namaz kıldırabileceği bu hadisten anlaşılmaktadır. Mezhebimiz­de konu ile ilgili iki görüşün birisi budur. Sahih olan da budur. Mâlik’in Mu-vatta’mâa. okuttuğu ve ölünceye kadar da kendisine okunan görüş de budur.

İkinci görüş ise, böyle bir kimse, abdestti olanlara namaz kıldıramaz. Çünkü abdestli olandan daha aşağı fazilete sahiptir. İmamın hükmü ise, rüt­be itibariyle daha yüksekte olmasını gerektirir. Dârakutnî de Cabir b. Abdul­lah yoluyla gelen hadiste onun şöyle dediğini nakletmektedir: Rasûlullah (sav): “Teyemmüm yapmış, bir kimse, abdestlilere imam olamaz” diye buyur­muştur. Ancak, hadisin senedi zayıftır.[202]

Ebû Dâvûd ve Dârakutnî de Uz. Cabir’den şöyle rivayet ederler: Bir yol­culukta bulunuyorduk. Bizden birisine bir taş isabet etti ve başından yara al­dı. Daha sonra o kişi ihtilam oldu. Arkadaşlarına: Teyemmüm hususunda be­nim ruhsatım olduğuna kanaatiniz var mı diye sordu. Onlar: Sen kullanabi­lecekken teyemmüm ruhsatından yararlanabileceğin kanaatinde değiliz, de­diler. Bunun üzerine o da gusletti ve öldü. Peygamber (,sav)’ın huzuruna var­dığımızda, ona durum bildirildi, o da şöyle buyurdu: “Onu öldürdüler. Allah kahretsin onları. Madem bilmiyorlardı niye sormadılar. Şüphe yok kî ceha­letin şifası soru sormaktır. Böyle bir kimseye teyemmüm yapıp, yarasının üze­rine bir bez sıkması veya bağlaması -şüphe hadisin ravîlerinden olan Musa’dan geliyor- ona yeterdi. Sonra o bezin üzerine mesheder, vücudunun geri ka­lan bölümünü de yıkardı.”[203]

Dârakutnî der kî: “Ebu Bekr dedi ki: Bu Mekke halkının tek başlarına ri­vayet ettikleri bir sünnettir. Bu rivayeti Cezirdiler de tahammül etmiş (riva­yette bulunmuş”), fakat bunu Ata’dan, o, Cabir yoluyla ez-Zübeyr b. Hu-reyk’den başkası rivayet etmemiştir. ez-Zübeyr ise pek güçlü bir ravi değil­dir, el-Evzaî ona muhalefet ederek, bunu Ata’dan, o, Ibn Abbas’tan diye ri­vayet etmiştir ki, doğru olan da budur. Ancak, burada el-Evzafye hilâfen, on­dan (ez-Zübeyr’den) o, Ata’dan denilmiştir Yine ondan: Ata’dan bana ulaş­tığına göre.,, da denilmiştir. el-Evzaî ise, hadisin sonrasını mürsel yaparak, Ata’dan, O, Peygamber (sav)’den diye rivayet etmiştir ki, doğru olan da budur. İbn Ebİ Hatim de şöyle demiştir: Ben babama ve Ebu ZurVya bu hu­susta sordum, ikisi de bana şöyle dedi: Bu hadisi, îbn Ebi’l-Işrin, el-Evzaî’den, o, İsmail b. Müslim’den, o, Ata’dan, o da İbn Abbas’tan rivayet ederek, ha­disi müsned olarak nakletti (ler). [204]

Dâvud der ki: Kendisine hasta denilebilen herkesin teyemmüm etmesi ca­izdir. Çünkü, yüce Allah: “Eğer hasta olur,..” diye buyurmaktadır. İbn Atiy-ye der ki; Bu ise, kabul gören görüşe muhalif bir kanaattir. Çünkü, ümme­tin ilim adamlarına göre teyemmüm, suyu kullanmaktan korkan yahut ondan dolayı rahatsız olmaktan çekinen içindir. Çiçek ve kızamık hastalığına yaka­lanmış kimseler gibi. Yine sudan dolayı artacaklarından korkulan hastalık­lar için de böyledir. İbn Abbas’tan daha önce geçtiği gibi. [205]

  1. Yolculuk;

yüce Allah’ın: “Veya yolculukta iseniz” buyruğuna göre, su bulunmadı­ğı takdirde, yolculuk ister uzun, ister kısa olsun, yolculuk sebebiyle teyem­müm caizdir. Yapılan yolculuğun, namazın kısaltılmasını gerektirecek kadar uzun olması şartı ela yoktur. Mâlik’in ve ilini adamlarının cumhurunun görü­şü budur. Bir kesim ise şöyle demektedir: Ancak namazın kısaltılacağı bir yol­culukla teyemmüm edebilir. Başkaları da yapılan bu yolculuğun, itaat yol­culuğu olması şartını koşmuşlardır. Bütün bu görüşler zayıftır.

Doğrusunu en iyi bilen Allahtir. [206]

  1. Teyemmüm Yapmanın Cevazı;

Belirttiğimiz gibi, yolculukta teyemmümün caiz olduğu ürerinde ilim adamları icma etmişlerdir. Ancak, hazarda (ikâme; halinde) teyemmüm hu­susunda farklı görüşler vardır. Mâlik ve arkadaşları, teyemmümün hazarda da, seferde de caiz olduğu görüşündedirler. Aynı zamanda bu Ebu Hanife ve Muhammed’in de görüşüdür.

Şafiî ise şöyle demektedir: Sağlıklı ve mukim bir kimsenin, telef olmaktan korkması hali dışında teyemmüm etmesi caiz değildir. Bu, Taberî’nin de gö­rüşüdür. Yine Şafiî, el-Leys ve Taberî şöyle demişlerdir: Mukimken su bula­mayıp, vaktin takmasından da korkulacak olursa, sağlıklı olan da hasta olan da, teyemmüm eder, namaz kılar, daha sonra (su bulunca) iade eder.

Ebû Yusuf ve Züfer ise şöyle demektedir: Mukimken teyemmüm etmek, hastalık dolayısıyla da vaktin çıkacağı korkusuyla da caiz değildir. el-Hasen ve Ata ise şöyle demişlerdir: Hasta olan bir kimse de, sağlıklı olan da su bul­duğu takdirde teyemmüm yapamazlar.

Bu konudaki görüş ayrılığının sebebi, âyetin farklı anlaşılmasındandır.

Mâlik ve ona tabi olanlar şöyle demektedir: Yüce Allah’ın teyemmüm şar­tında hasta ve yolcuları zikretmesinin sebebi, suyu bulamayan kimselerin ço­ğunlukla bu kabiiden olmalarından dolayıdır. Mukim olanlar, çoğunlukla su bulabilirler. Dolayısıyla özel olarak nassda onlardan söz edilmem iştir. O hal­de, su bulamayan, yahut da herhangi bir engel dolayısıyla suyu kullanamayan ya da namaz vaktinin geçmesinden korkan herkes, yolcu ise nass gereği, mu­kîm ise buyruğun manası gereği teyemmüm eder. Hasta olan kimse nass ile, sağlıklı olan da bu nassın manası dolayısı ile teyemmüm edebilir.

Mukimken teyemmüm yapılmasını kabul etmeyenler ise şöyle demekte­dir: yüce Allah, teyemmümü hasta ve yolcuya bir ruhsat olarak teşri buyur­muştur. Tıpkı bu durumda olanların oruç açmalarına, namazlarını kısaltma­larına izin verdiği gibi. Yüce Allah, teyemmümü, ancak iki şarta bağlı ola­rak mubah kılmıştır. Bu şartlar hastalık ve yolculuktur. Dolayısıyla mukim ve sağlıklı olan bir kimsenin bu hususla herhangi bir ilgisi yoktur. Çünkü o, yüce Allah’ın öngördüğü şartın dışında kalmaktadır

Su bulunduğu takdirde her durumda teyemmümü kabul etmeyen el-Ha-sen ve Ata’nın görüşlerine gelince, bunlar şöyle demektedirler: Yüce Allah, teyemmümü suyun bulunmaması sartma bağlamıştır. Çünkü yüce Allah: “Su bulamazsanız temiz bir toprağa teyemmüm edin” diye buyurmakta ve su bulunmaması hali dışında kimseye teyemmümü mubah kılmamaktadır.

Ebû Ömer der ki: Şayet, cumhurun görüşü ve bu hususta gelen rivayetler bulunmasaydı, şüphesiz el-Hasen’in ve Ata’nın söyledikleri doğru olurdu. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Rasûlullah (sav) da, yolculuk halinde bulunan Amr İbn Âs’ın teyemmüm etmesini caiz bulmuştur. Çünkü Amr, su ile gusledecek olursa öleceğinden korkmuştu. Dolayısıyla hasta olanın teyemmüm yapabilmesi öncelikle söz-konusu olmalıdır.

Derim ki: Suya gittiği takdirde, namaz vaktinin çıkacağından korkması ha­linde mukim olan kimsenin teyemmüm etmesinin caiz olduğunun, Kitap ve sünnette delilleri vardır.

Kitaptan delili, yüce Allah’ın: “Yahut, herhangi birini/ ayak yolundan ge­lirse’* buyruğudur. Bu ise, mukim olan bir kimse su bulamayacak olursa te-yemmü’m eder demektir Bunu, el-Kuşeyrî Abdurrahim, açıkça şöyle de ifa­de etmektedir: Bundan sonra, nazar (kıyas.) böyle bir namazın kaza edilme­sinin vücubunu kesinlikle ortaya koymaktadır. Çünkü, ikâmet halinde suyun bulunmaması, nadiren karşı karşıya kalınan bir mazerttir. Kaza konusunda da iki görüş vardır.

Derim kiı İşte bu şekilde, bizim mezhebimizin ilim adamları, mukimken teyemmüm edecek bir kimse hakkında, suyu bulacak olursa namazını iade eder mi, etmez mi hususunda açık ifade kullanmışlardır. Mâlik’in mezhebin­de meşhur olan görüş, namazını iade etmesine gerek olmadığıdır, Sahih olan da budur, ibn Habib ve Muhammed b. Abdilhakem ise, herhalükârda nama­zını İade eder, derler. Ayrıca bunu İbnü’l-Münzîr de Mâlik’ten rivayet etmiş­tir el-Velid ondan şöyle dediğini nakletmektedir: Güneş doğacak olsa dahi gusleder. (Yani teyemmüm etmez).

Sünnetten deliline gelince, Buharînin Ebu Cuheym b. el-Haris b. es-Sım-me el-Ensarî’den şöyle dediğine dair yaptığı rivayettir; Peygamber (sav) Bi’ri Cemel taraflarından gelince, bir adam onunla karşılaştı, ona selam ver­di. Peygamber (sav), duvara yönelip (ellerini) yüzüne ve ellerine sürünce-ye kadar selamını almadı. Bundan sonra selamım aldı. [207] Bu hadisi, Müslim de rivayet etmiştir. Orada ayrıca, “Bi’ri Cemel” tabiri zikredilmem iştir, [208] Ay­rıca bunu, Dârakutnî de tbn Ömer’den rivayet etmiştir. O hadiste şu ifade­ler de vardın Daha sonra Hz. Peygamber, o adamın selamını aldı ve şöyle de­di: “Selamını almamı engelleyen tek şey, taharetli olmayıştmdı.” [209]

24- “Ayak Yolundan Gelenler”;

Yüce Allah’ım “Yahut, herhangi biriniz ayak yolundan gelirse” buyru­ğunda yer alan (ve “ayak yolu” diye meâU verilen) kelimesi asıl an­lamı itibariyle, yeryüzünün alçak tarafları demektir. Bunun çoğulu ise, şeklinde veya diye gelir. “Dimaşk Gûtası” adı da burdan gel­mektedir. Araplar böyle yerlere, insanların gözünden saklanmak maksadıy­la def-i hacette bulunmak üzere giderlerdi. Daha sonra, insandan çıkana da bu ortak anlam dolayısıyla “ğâit” adı verilmiştir. Bu kelimenin fiili, bir top­rakta kaybolup görünmeyecek hale gelmeyi ifade etmek için kullanılır.

ez-Zührî, bu kelimeyi : diye okumuştur. Bunun aslının: olup, şeddesiz söylenmiş olması ihtimali de vardır, Kolay ve olu kelimeleri ve benzerlerinde olduğu gibi.

Yine bu kelimenin aslının dan gelme ihtimali de vardır. Buna de­lâlet eden ifade ise, def-i hacet için giden bir kimse hakkında Def-i hacette bulundu, tabirini kullanmalarıdır. Böylelikle, buradaki “vav” harfi “ya” harfine dönüşmüş olmaktadır.

Nitekim, araplann yerine demeleri buna benzer. Âyet-i ke­rimedeki “ev: yahut, veya” buyruğu burada “vav; ve” anlamındadır.

Yani sizler hasta olursanız veya yolculukta iseniz, ve bu arada herhangi bi­riniz ayak yolundan gelirse, teyemmüm ediniz demektir. Buna göre teyem­mümü gerektiren sebep, had estir. Yoksa hastalık yada yolculuk değildir. İş­te bu önceden de açıkladığımız gtbi, mukimken teyemmümün caiz olduğu­na delildir.

Şu kadar var ki, buradaki “ev” ile ilgili olarak nazar ehlince (tetkik erba­bına göre) “ev” edatının asıl anlamı üzere kullanılmıştır. Çünkü “ev veya”nm üer.C-ne has bir anlamı, “vav ve”mn de kendine has bir anlamı vardır. On­lara göre, bunun anlamının böyle olması, ifadede hazf bulunduğunu ortaya koymaktadır. Buyruğun anlamı da şöyle olur: Eğer suya el değdirmeye güç yetiremeyecek şekilde hasta olur, yahut yolculukta bulunup ta su bulamayıp, ancak su kullanmaya da ihtiyacınız olursa… anlamındadır.

Doğrusun en iyi bilen Allah’tır.[210]

25- Abdesti Bozan Şeyler:

Âyet-i kerimedeki “el-Gâit” lafzı, mana yoluyia küçük tahareti bozan bü­tün hadesleri bir arada ifade etmektedir Ancak, ilim adamları bunları tesbit-te ihtilâf etmişlerdir. Bu hususta yapılan açıklamaların en üstünü, bunların ^ türlü olduğudur. Mezhebimizde bunlar hakkında görüş ayrılığı yoktur: Bun-lar, aklın zail olması, mutad otan şeylerin çıkması ve dokunmaktır.

Ebu Hanîfe’nin mezhebine göre ise, vücuttan çıkan necasetlerdir. O, bu ne­casetlerin çıkış yerini de nazarı itibara almaz» dokunmayı da abdesti bozan sebepler arasında saymaz.

Şafiî ve Muhammed b. AbdilhakenVin mezhebine göre ise, her iki yoldan çıkanlardır Bunlar, mutad olan şeyleri gözönünde bulundurmazlar, fakat do­kunmayı (abdesti bozan) sebepler arasında sayarlar.

Bu husus bu şekilde anlaşıldığına göre şunu bil ki, müslümanlar, baygın-hk, delilik yahut sarhoşluk sebebiyle aklı zail olan kimsenin abdest almak­la yükümlü olduğunu icma ile kabul etmiş, fakat uykunun diğer hadesler gi­bi bir hades mi yoksa hades değil de hadesli olma halinin zannedildiği bir hal mi olduğu hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bu konuda ikisi uç ve birisi de orta olmak üzere üç görüş vardır:

Uç görüşlerden birisi şöyledir: el-Muze Ebu İbrahim İsmail, bunun hades olduğu’görüşündedir. Diğer hadesler gibi, uykunun azı da çoğu da abdest almayı gerektirir. Mâlik’in Muvatta’daki görüşünün muktezası da budur. Çünkü o, orada şöyle demektedir: Ya önden yahut arkadan çıkan bir hades veya uyku sebebiyle de olmadıkça abdest almaz. [211]

Yine SafVân b. Assal’dan gelen ve Nesâî, Dârakutnî ve -sahih olduğunu da belirterek- Tirmizî’nin rivayet ettiği hadisin muktezası da budur Hepsi de bu hadîsi Asım b. Ebi’n-Nücûd’dan, o, Zir b. Hubeyş’den rivayet etmektedirler. Zir dedi ki: Safvân b. Assai el-Muradi’ye gidip şöyle dedim: Ben sana mest­ler üzerine mesh etmeye dair soru sormak üzere geldim. Dedi ki: Peki, ben Rasûlullah (sav)’ın gönderdiği askerler arasında bulunuyordum. O, bizlere “Taharet (tere onları giydiğiniz takdirde mestler üzerine yolculuğa çıkmamız halinde üç gün süreyle mesh etmemizi, ikâmet edecek olursak da, bir gün bir gece mesh etmemizi ve küçük abdest bozmaktan, büyük abdest bozmak­tan, uykudan dolayı çıkarmamamızı, ancak cünupluktan dolayı çskairmami-zı” emretti.[212]

Bu hadis-i şerifte ve Mâlik’in naklettiğimiz görüşünde, büyük abdest boz­mak, küçük abdest bozmak île uyku eşit değerlendirilmektedir. Bunlar der­ler ki: Kıyasa göre fazîa uyku ve aklı örten bölümü hades kabul edildiğine göre, uykunun azının da bby\e olmasv icabeder.

Ali b. Ebi Talib’den de şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasûlullah (sav) bu­yurdu ki: “Dübürün bağı, iki gözdür (uyanık olmaktır). O bakımdan kim uyur­sa abdest alsın.”[213] Bu ise umumi bir buyruktur. Ve bu hadisi Ebu Davud ri­vayet etmiştir. Dârakutnî bunu, Muaviye b. Ebi Süfyan yoluyla Peygamber (sav)’dan rivayet etmiştir. [214]

jkind uç görüş; Ebû Mûsâ el-Eşârî’den, uykunun hangi durumda olursa ol­sun, hades-olmayacağı görüşünde olduğuna delâlet eden bir rivayet gelmiş bulunmaktadır. Ona göre, uyuyan bir kimse uyku dışında bir başka badesi olmadıkça abdestlidir. Çünkü, uyuduğu vakit kendisini koruyan kimseler gö­revlendirirdi. Eğer kendisinden hades çıkmayacak olursa, uykusundan kal­kar ve namaz kılardı. Bu Abîde, Said b, el-Müseyyeb ve Mahmud b. Halid’in rivayetinde, el-Evzaî’den de rivayet edilmiştir,

Cumlıur ise bu iki uç kanaate muhalif görüştedir, Mâlik’in görüşü özetle şöyledir: Her kim uyur, uykusu ağırlaşır ve uzayıp giderse, hangi durumda olursa olsun onun abdest alması icabeder. Bu aynı zamanda, ez-Zûhrî, Rabia ve el-Velid b. Müslim’in rivayetine göre -el-Evzaînin de görüşüdür.

Ahmed b, Hanbel ise der ki: Şayet uyku hafif olup, kalbi Örtmeyecek ve onu daldırmayacak türdense zarar vermez.

Ebu Hanife ve arkadaşları der ki: Yatarak ya da teverrük ederek (sağ kal­çasını sağ ayağına dayayıp, sol ayağını da sağ ayağının altından çıkarması şek­lindeki oturuş) uyuyan dışında herhangi bir kimsenin abdest alması gerekmez.

Şafiî der ki: Oturarak uyuyanın abdest alması gerekmez. Ayrıca bunu İbn Vehb de Mâlik’ten rivayet etmiştir.

Bu görüşlerden sahih olanı, Mâliki ınezhebindckt meşhur görüştür. Çün­kü İbn Ömer’in rivayet ettiği bir hadise göre, Rasûlullah (sav) bir gün bir meş­guliyeti sebebiyle yatsı namazını ertelemek durumunda kaldı. Nihayet biz, mescidde uyuduk. Sonra ayandık, sonra yine uyuduk. Sonra bir daha uyan­dık. Sonra Peygamber (sav) yanımıza çıkageidi. Sonra da şöyle buyurdu: “Şu anda yeryüzündeki insanlar arasında sizden başka namazı bekleyen kimse yoktur” Bu hadisi hadis imamları rivayet etmiştir. Lafız ise, Buhârî’nindir. [215]

Bu hadis, hem isnad, lıcm amel bakımından bu konuda gelen rivayetle­rin en sahih olanıdır.

Mâlik’in Muvatta’mda söyledikleri ile Safvân b. Assai yoluyla gelen hadis­te söylenenlere gelince, bunun da anlamı şudur: Kişiyi etkisi altına alan ağır uyku abdesti bozar. Bu hadis-i şerif ile bu manadaki diğer hadisler bu açık­lamaya delildir. Aynı şekilde Saffan’ın bu hadisini;Veki’, Mis’ar’den o, Asım b Ebi’n-Necüd’dan rivayet etmiştir. Bu rivayete göre Âsim, “yanut uyku” ye­rine “yahut yel” demiştir. Darakutnî der kt: Bu hadiste “yahut yel” ifadesini, Vckİ’in Mis’ar’den rivayetinden başka diyen olmamıştır. [216]

Derim kî: Vekî’, sika ve güvenilir bir imamdır. Buharı, Müslim ve benze­ri hadis imamları ondan hadis rivayet etmişlerdir. O bakımdan uykunun bir hades olduğu hususunda Saffan’ın hadisine yapjşanîarm bu hadisi delil gös-termelerinejmkân kalmamaktadır. Ebu Hanife’nin görüşü ise zayıftır. Dâra-kutnî’nin İbn Abbas’tan rivayetine göre Rasûlullah (sav) secde halinde iken uykusu derin leşi ne ey e, yahut hafifçe horlayıncaya kadar uyudu, sonra kalk­tı ve namazanı kıldı. Ey Allah’ın Kasûlu uyudun, dedim. Şöyle buyurdu: “Ab­dest ancak, yatarak uyuyan kimse için vaciptir. Çünkü bir kimse yattı mı, ar­tık onun mafsalları gevşer”. [217] Bu hadisi tek başına £bû Halid, Katade’den rivayet etmiştir. Sahih bir rivayet değildir. Bunu da Dârakutnî söylemiştir. [218]

übû Dâvûd da bu hadisi rivayet etmiş olup şöyle demiştir : Hz. Peygam­berin: “Yatarak uyuyana abdest almak düşer” ifadesi, münker bir hadis olup, bunu Ebu Halid Yezid ed-Dâlânî, dışında kimse Katade’den rivayet et­memiştir. Baştarafını ise bir topluluk, İbn Abbas’tan nakletmekle birlikte bu kabilden birşeyden söz etmemişlerdir. [219]

Ebu Ömer b. Abdi’1-Berr de şöyle demektedir: Bu, münker bir hadistir. Ka-tade’nin sika ravilerinden herhangi bir kimse bunu rivayet etmiş değildir. Bu­nu tek başına Ebû Halid ed-Dâlânî rivayet etmiş ve onun bu fazlalığını in­kâr etmişlerdir. Bu kabilden naklettiklerinde ise, delil teşkil edemez,

Şafiî’nin, yalnızca oturan müstesna, uyuyan herkese abdest almak düşer ile mutedil halden meyleden ve böylelikle uyuyan herkesin de abdest alma­sı gerekir, sözüne gelince, bu aynı zamanda Taberî ve Davud’un da görüşü­dür. Ali, İbn Mes’ud ve İbn Ömer’den de rivayet edilmiştir. Zira bu şekilde uyuyan kimsenin uykusunun ağırlaşması pek rastlanan bir hadise değildir. O bakımdan böyle bir uyku hafif uyku mesabesindedir.

Dârakutnt de Amr b. Şuayb’dan, o, babasından, o da dedesi yoluyla, Rasûlullah (sav)’in şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir; “Her kim otura­rak uyursa, onun için abdest almaya gerek yoktur. Her kim yanını yatağa ko­yarsa onun abdest alması gerekir.” [220]

İnsan vücudundan çıkanların abdestİ bozmasına gelince, bizim lehimize, Buharînin yaptığı şu rivayet delildir Buharî dedi ki: Bize Kuteybe anlam, de­di ki, bize Yezid b. Zurey anlattı. Yezid, Halid’den, o, îkrime’den, o, Aişe’den şöyle dediğini nakletti: Rasûlullah (sav) ile birlikte hanımlarından birisi iti-kâfa girdik. O kadın, kırmızı ve san renkte akıntı görüyordu. Namaz kılar­ken altına leğen koyduğumuz dahi olurdu. [221] Görüldüğü gibi bu mutad ol­mayan bir şekilde çıkmaktadır. Bu kesilen bir damardan ötürü gelmektedir. O haİde bu bir hastalıktır. İki yoldan gelip de bu şekilde olan bir akıntı do­layısıyla bize göre -belirttiğimiz gibi Şafiî’ye hilâfen- abdest almak vacib de­ğildir. Başarımız Allah’tandır. Ayrıca bu Hanelilerin, çıkanın necaset olması­na itibar etmesi şeklindeki kanaatini de reddetmektedir. Böylelikle Mâlik b. Enes’in mezhebinin sahih olduğu ve açıkça anlaşıldığı ortaya çıkmaktadır. Ne­fes alıp verildiği sürece Allah, ondan ve diğerlerinin tümünden razı olsun. [222]

  1. “Kadınlara Dokunmak” Buyruğunun Anlaşılması île İlgili Görüş Ayrılıkları:

Yüce Allah’ın: Ya da kadınlara dokunur da…” buyruğunu, Nâfi’, İbn Kesir, Ebû Âmr, Âsim ve İbn Amir Dokunursam” diye oku­muşlardır. Hamza ve el-Kisaî iser eklinde okumuşlardır.

Bu* kelimenin anlamı ile ilgili olarak üç görüş vardır: Biricisi, bunun cima-da bulunursanız anlamına gelmesi, ikincisi tenleriniz değerse anlamına gel­mesidir. Üçüncüsü ise her ikisini de bir arada mütalaa eden görüş.

Bunun şeklindeki okunuşu da çoğu kimseye göre aynı anlamda­dır. Şu kadar var ki, Muhammed b. Yezid’den şöyle dediği nakledilmektedir: Sözlükte evlâ olan ‘ınf öpseniz veya buna benzer bir anlam ifade et­mesidir. Çünkü bu durumda, her bir tarafın bir Fiili vardır. Diğer okuyuş olan ise, onların üstüne varırsanız ve onlara temas ederseniz, demektir. Bunda ise kadının herhangi bir fiili yoktur

İlim adamları, âyet-i kerimenin (bu bölümünün) hükmü hakkında, beş fark­lı görüş ortaya atmışlardır. Bir kesim der ki: Burada mülamese, ele has bir tabirdir. Cünup olan kimse ise, ancak su ile birlikte sözkonusu edilmiştir. Do­layısıyla yüce Allah’ın: “Eğer hasta olur…” buyruğu ile kast edilen anlamın kapsamına girmemektedir. O bakımdan cünubun teyemmüm etmesi sözko­nusu olmaz. Cünup, ya gusleder yahut da suyu buluncaya kadar namazı bı­rakır. Bu görüş, Hz. Ömer ve îbn Mes’ud’dan rivayet edilmiştir.

Ancak, Ebu Ömer (b. Abdi’1-Berr) der ki: bu meselede, İslam âleminin de­ğişik bölgelerindeki fukabalarından, Hz. Ömer ve Abdullah b. Mes’ud’un gö­rüşü doğrultusunda rey sahipleri olsun, hadis ehlinden olsun, görüş belirten kimse olmamıştır. Bunun sebebi, -doğrusunu en iyi bilen Allahtır ya- Ammâr ve İmran b. Husayn ile Ebu Zer’in Hz. Peygamber’den cünup olan kimsenin teyemmümüne dair yaptıkları rivayetler olmalıdır.[223]

Ebu Hanife, bu görüşün aksini ileri sürer ve der ki: Burada mülâme-se’den kasıt, cima demek olan lemse hastır. Cünup olan bir kimse teyemmüm eder, eliyle-dokunan kimselerden ise burada sözedilmemiştir. Çünkü bu, ha-des de değildir. Abdesti bozan bir iş de değildir. Kişi lezzet almak kastıyla hanımını öpecek olsar abdestî bozulmaz. Onlar bu görüşlerini, Dârakutnî’nin Hz. Âişe’den gelen şu rivayeti île de desteklerler: Rasülullah (sav) hanımla­rından birisini öptü, sonra da abdest almaksızın namaza çıktı. Urve dedi ki: Bçn ona: Sözünü ettiğin bu kadın senden başkası olabilir mi diye sordum. O da güldü.[224]

Mâlik der ki: Cima yoluyla mülâmesede bulunan kişi, (su bulamayacak olur­sa) teyemmüm eder, el ile mülâmesede bulunan (dokunan) kimse ise, lez­zet aldığı takdirde teyammüm eder. Şehvetsiz olarak dokunacak olursa, ab-dest almasını gerektiren bir durum yoktur. Ahmed ve İshak da bu görüşte­dir. Âyetin muktezâsı da budur.

Ali b. Ziyad der ki: Eğer hanımının üzerinde kalın bir elbise varsa, herhangi bir şey yapması gerekme?.. Şayel elbisesi ince ise abdest alması gerekir. Abdulmelik b. el-Macışûn der ki; Oynaşmak kastıyla eliyle hanımına kasten dokunan bir kimse lezzet alsın almasın, abdest alsın, Kadı Ebu’l-Velid el-Bâ-ci ise, el-Münteka’âsL şöyle demektedir: Mâlik ve arkadaşlarının mezhebin­de tahkik sonucu varılan hüküm şudur: Abdest almak, onun lezzet kastıyla elini değdirmesi dolayısıyla icabeder. Bizzat lezzetin varlığı dolayısıyla de­ğil. Hanımına dokunmakla lezzet almak maksadını güden bir kimse için ab­dest almak icabeder. Bu dokunmakla lezzet alsın veya. atmasın fark etmez fşte İsa’nın, İbnü’l-Kasım’dan gelen rivayetinde, el-Utblyye’deki ifadelerin ma­nası budur. Sadece erkeklik organının sertleşmesine gelince, İbn Nafi’nin Mâlik’ten rivayetine göre, beraberinde dokunma yahut mezi olmadığı sürece, ne abdesti gerektirir, ne de gusletmeyi.

eş-Şeyb E bu îshak der ki: Erkeklik organı sertleşenin abdesü bozulur. Bu, Mâlîk’İn de el-Müdevvene’ de yer alan görüşüdür.

Şafiî ise der ki: Erkeğin bedeninin herhangi bir tarafı kadın bedeninin her­hangi bir tarafına dokunacak olursa, bu ister el ile olsun, ister vücudun aza­larından bîr başkasıyla olsun, bundan dolayı abdesti bozulur. Aynı zaman­da bu, İbn Mes’ud, İbn Ömer, ez-Zülırî ve Rabla’nın da görüşüdür.

el-Evzaî der ki: Dokunma el ile olursa, abdest bozulur. El ile olmazsa ab­dest bozulmaz. Çünkü yüce Allah: “Kendileri de elleriyle ona dokunsalar-di” (el-En’âm, 6/7) diye buyurmaktadır.

İşte bu hususta, beş ayrı görüş bunlardır. Bunların en isabetli olanları, Mâ-lik’in görüşüdür. Bu, Ömer ve onun oğlu Abdullah’tan rivayet edildiği gibi, Abdullah b. Mes’udfun da görüşüdür. Çünkü Abdullah b. Mes’ud der ki: Mü-lâmese cimadan ayrıdır. Ve bundan dolayı da abdest almak icabeder. Fuka-hânın çoğunluğu da bu görüştedir.

İbnü’l-Arabî der ki: Âyetin anlamından zahiren anlaşılan da budur. Çün­kü, yüce Allah’ın bu âyetin baş tarafında yer alan: “Cünup iken” buyruğu cimayı ifade eder. “Yahut herhangi biriniz ayak yolundan gelirse” buyruğu, Iıadesi ifade eder. “Yahut kadınlara dokunur da” buyruğu da, dokunmayı ve öpmeyi ifade eder. Böylelikle bunlar, üç ayrı hüküm için üç ayrı cümle olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu da ilmin ve i’lâmın (bilip bildirmenin, ni­hai bir derecesidir). Şayet, dokunmaktan (lems ve mülâmese’den) maksat ci­ma olsaydı ifadede bir tekrar olurdu.

Derim ki: Ebu Hanife’nin delil diye gösterdiği, Hz. Aİşe yoluyla gelen ha­dise gelince, bu mürsel bir hadistir. Bunu Veki\ el-A’mcş’ten, o, Habib b. Ebi Sabitten, o, Urve’den, o, Aişe’den rivayet etmiştir Yahya b, Said, el-A’meş’in 1-iabib’den, onun da Urve’den rivayet ettiği hadisi zikredip şöyle der:

Süfyan es-Sevri’ye gelince, o, insanlar arasında bunu en iyi bilen kimse idi. İşte o, Habib’in Urve’den hiçbir şey işitmemiş olduğunu iddia etmiştir.

Bunu da Dârakutnî söylemiştir.[225]

Denilse ki: Sizler mürseli kabul ediyorsunuz, O halde bunu da kabul et­meniz ve gereğince amel etmeniz gerekir. Deriz ki: Biz bunu âyetin zahiri ve ashab-ı kiramın ameli dolayısıyla terk ettik. Denilse ki: Mülâmese cimanın ken­disi demektir. Ayrıca bu İbn Abbas’tan da rivayet edilmiştir. Deriz ki: Ömer el-Faruk ve onun oğlu bu hususta ona muhalefet ettiği gibi, Abdullah b. Mes’ud da -ki, o Kûfelidir, (yani Küfede yerleşmiş bir sahabidirV bu konu­da onlara uymuştur, Siz ne diye ona muhalefet etmektesiniz.

Yine denilse ki: Mülâmese, müfâafe (yani iki taraflı işin yapıldığını ifade eden kip) babındandır. Bu ise ancak iki taraftan olur. Elle lems (dokunmak), ancak tek taraflı olur. Böylelikle mülâmesenin cima olduğu sabit olmaktadır. Deriz ki: Mülâmesenin muktezası, iki tenin birbirine değmesidin Bu, ister bir taraftan, ister iki taraftan yapılmış olsun farketmez. Çünkü, bunların her bi­risi aynı zamanda hem lems eden, hem lems olunan diye nitelendirilir.

Bir diğer cevap da şöyledir: Mülâmese, bazan tek taraflı da olabilir. Bun­dan dolayı Peygamber (sav) mülâmese satışını[226] yasaklamıştır. Elbise ise, mel-mûs (kendisine dokunulan) olur. Hiçbir zaman kendisi dokunan olamaz, İbn Ömer def bizzat kendisi hakkında şöylece haber vermektedir: “Ve o günler­de ben, ihtilâm olacak yaşlarda idim. (Burada müfeale kipinden nâheztü’yü kullanmıştır,) Araplar da: Hırsızı cezalandırdım. Ayak­kabıyı çekiçle dövdüm, derler (ve tek taraflı yapıtdtğı halde müşareke ifade eden kipi kullanırlar.) Bu kabilden kullanımlar da pek çoktur

Denilse ki: Şanı yüce Allah, İmdesin sebebi olan ayak yolundan gelişi zik­rettiği yerde, cünupluğun sebebini zikretmiştir kir o da mülâmesedir. Böy­lelikle su bulmama halinde, İmdesin ve cünupluğun hükmünü beyan etmek­tedir. Tıpkı suyun bulunması halinde bunların hükümlerini açıkladığı gibi. Deriz kî: Bizler, bu kelimenin aynı zamanda hem cima, hem lems {dokun­mak) anlamına alınmasına mani görmüyoruz, Açıkladığımız gibi bu aynı za­manda her iki hükmü de ifade etmektedir. Ve belirttiğimiz gibi bu (müşare­ke olmayan kiple): diye de okunmuştur.

Şafiî’nin sözünü ettiği, erkeğin kadına, arada bir engel olmaksızın herhan­gi bir uzvuyla şehvetli ya da şehvetsiz dokunmasının abdesti gerektirdiği seklindeki görüşüne gelince; bu da Kuran-ı Kerimin zahirinden anlaşılan ifade­dir. Aynı şekilde, kadın da ona değmiş olacağından onun da abdest alması icabeder. Saç, bundan müstesnadır. Bir kimse, şehvetli veya şehvetsiz, hanı­mının saçına dokunacak olursa, abdest alması gerekmez. Diş ve tırnak da böy­ledir Çünkü bunlar, tenden farklı şeylerdir. Hanımının saçına dokunduğu tak­dirde ihtiyat yolunu seçip abdest alacak olursa, bu güzel bir şey olur Koca? hanımına yahut kadın, kocasına eîiyie ve elbisenin üst tarafından dokunup bundan dolayı da lezzet alacak veya almayacak olsa, bizzat tene dokunma­dığı sürece her ikisinin de abdest alması gerekmez. Bunu kasten veya unu­tarak yapmaları farketmez. Kadının hayatta olması, yahut -yabancı olması ha­linde- ölü olması da durumu değiştirmez. Eliyle küçük bir kıza yahut yaşiı-c;ı acuze bir kadına, veya nikahlaması kendisine helâl olmayan mahremle­rinden birisine dokunması haline dair farklı görüşleri gelmiştir. Bir seferin­de abdest bozulur demiştir. Çünkü yüce Allah: “Ya da kadınlara doku­nur,,.” buyruğunda fark gözetmemiştir, İkinci seferinde ise, abdest bozulmaz, demiştir. Çünkü böylelerinc karşı şehvet duyulmaz.

el-Mervezî der ki: Şafiî’nin görüşü kitabın zahirine daha uygun düşmek­tedir. Çünkü yüce Allah: ‘Yada kadınlara dokunursanız” diye buyurmak­la, şehvetli ya da şehvetsiz dememektedir.

Aynı şekilde Peygamber (sav)ın ashabından bu durumda abdest almayı va­cip görenler de şehvet şartını koşmamışlardır. Tabiinin geneli de aynı şekil­de bu şartı koşmamışlardır. el-Mervezî der ki: Mâlik’in kabul ettiği şekilde şeh­veti ve elbisenin üstünden lezzet almayı gözönünde bulundurup bunun abdest almayı gerektirdiği kanaatine gelincet bu hususta el-Leys b. Sa’d da ona muvafakat etmiştir. Bu ikisinden başka bu, kanaatte olan kimseyi bilmi­yoruz. Ancak bu kıyasen de sahih değildir. Zira bu şekilde hareket eden bir kimse, hanımına dokunan (lems eden) olmaz. Ve hakikatte de onunla temas etmiş (teni tenine değmiş) değildir. Bu olsa olsa, onun elbisesine temas eden bir kimsedir. Fukaha, icma ile şunu kabul etmişlerdir: Lezzet alacak olsa ve canı ona dokunmayı çekse, bundan dolayı abdest alması icabetmez. Aynı şe­kilde elbisenin üst tarafından dokunanın durumu da böyledir. Çünkü bu du­rumda olan bir kimse, kadına temas etmiyor demektir.

Derim ki: el-MervezTnin sözünü ettiği bu hususta Mâlik ile el-Leys b. Sa’d’dan başka aynı görüşü paylaşan yoktur, iddiasını ele alalım. Hafız Ebu Ömer b. Abdi’l-Beıfin naklettiğine göre bu, aynı zamanda İshak’m ve Ah-med’İn de görüşüdür

Ayrıca bu görüş, eş-Şa’bî ve cn-Nehaî:den de rivayet edilmiştir. Bunların hepsi der ki: Dokunup da lezzet alacak olursa abdest alması icabeder. Lez­zet almazsa abdest gerekmez. el-Mervezî’nin: “Bu kıyasen de sahih ola­maz” sözüne gelince; Onun bu görüşü de sahih değildir. Çünkü Hz- Aişe’den

sahih haberde şöyle dediği zikredilmektedir: Ben Rasûluliah (sav) önünde ayaklarım onun kıblesi tarafında olduğu halde uyurdum. Secde ettiği vakit, eliyle benî dürter (ğamezenî) ben de ayaklarımı kendime doğru çekerdim. O ayağa katklı mı, tekrar oniarı uzatırdım. Hz. Aişe der ki: O günlerde ev­lerde kandil bulunmuyordu.[227]

İşte bu, Peygamber (sav)’in dokunan kimse olduğu ve onun Hz. Aişe’nin ayaklarına el değdirdiği hususunda açık bir nastır. Nitekim el-Kasım’ın Hz, Aîşe’den rivayetinde de şöyle denilmektedir: “Secde etmek istediğinde elle­riyle ayaklarıma dokunurdu, ben de ayaklarımı çekerdim.” Bunu Buharı ri­vayet etmiştir.[228]

İşte bu yüce Allah’ın; “Ya da kadınlara dokunursanız” buyruğundaki umum ifadeyi tahsis etmektediı D halde âyetin zahiri ne şekilde dokunur­sa dokunsun, dokunan herkesin abdestinin bozulmasını gerektirir. Ancak, yüce Allah’ın Kitabının beyanı demek olan sünneti seniyye de abdestin ba­zı dokunanlar için gerektiğine, bazıları için de gerekmediğine delâlet etmek­tedir. Gerekmeyen kimse ise, lezzet almayan ve lezzet kastı ile dokunmayan kimsedir. Burada: Belki de Hz. Aişe’nin ayaklan üzerinde bir örtü bulunu­yordu. Yahut da Hz. Peygamber, ayaklarını elbisenin yeni ile dürtüyordu, de­nilemez. Çünkü buna karşılık biz şöyle cevap veririz: Dürtmenin fel-Ğamz gerçek mahiyeti Ele yapılmasıdır. Semiz olup olmadığım anlamak amacıy­la koçu el İle yoklamak için de bu mastardan türemiş fiiller kullanılır.

Ancak, elbisenin yeni ile vurmak anlamını ifade etmek üzere “ğamz” ke­limesi kullanılmaz. Uyuyan kişinin ayağı ise, çoğunlukla çıplak olur ve dı­şarıda kalır, Özellikle uzunlamasına yatıp uyumuş ve darlık çeken birisi ise bu böyledir. O dönemde durum bu idi. Nitekim Hz. Âîşe’nin: Ayağa kalktı mı, ayaklarımı uzatırdım sözleriyle: “O günlerde evlerde kandil bulunmuyor­du”‘ ifadelen dikkatimizi çekmektedir.

Yine Hz. Âişe’den gayet açık bir şekilde şöyle dediği nakledilmiştir; “Pey­gamber (sav) namaz kılarken ayaklan mt onun kıblesine doğru uzatırdım. Sec­deye vardı mı, o beni eliyle dürter, ben de ayaklarımı kıblesinden çekerdim. Kendisi ayağa kalktı mı, yine onları uzatırdım.” Bu hadisi de BuhSrî rivayet etmiştir[229] Böylelikle dürtmenin (eJ-Gamz) tenlerin dokunmasıyla gerçek an­lamı ile kullanıldığı ortaya çıkmaktadır.

Bir diğer delil de, yine Hz. Âişe’den rivayet edilen şu sözleridir: “Gecenin birinde Rasûluliah (sav)’ı yanımda yatakta bulamadım. Onun nerede olduğunu araştırmaya koyuldum. Ellerim kendisi mescidde iken ve ayaklan (secde halinde) dikilmiş olduğu halde, ayaklarının iç tarafına değdi” diyerek hadisin geri kalan kısmını nakletmektedir.[230] Hz. Aişe ellerini, secdede iken Peygamber efendimizin ayaklarına koyduğu vakit, o da secdesini devam et­tirdi. İşte bu, abdestin her tenleri değenler hakkında değil de, bir kısmı hak­kında bozulacağının delili olmaktadır.

Denilse kir el-Müzenî’nin de dediği gibi, Hz. Peygamberin ayaklan üze­rinde bîr hail (tenlerin değmesini engelleyen bir örtü) bulunmakta idi. Şöy­le cevap verilir : Ortada bir hâil olduğu sabit oluncaya kadar, ayak denildi­ği zaman, onun hâilsiz (yani çıplak) olduğu anlaşılır. Aslolan da zahiri ifa­delerin sınırını aşmamak, orada durmaktır. Hatta bütün bu anlattıklarımızdan ayağın çıplak olduğu adeta nass ile açıkça ifade edilmiş gibi anlaşılmaktadır.

Denilse ki; Ümmet icma ile şunu kabul etmiştir; Bir erkek, bir kadını zor-lasa ve onun sünnet yeri kadmın sünnet yerine dokunsa, bundan dolayı da o kadın hiçbir lezzet almasa, yahut kadın uykuda bulunup bundan dolayı zevk almasa ve hiçbir şekilde arzu da duymasa yine de o kadının gusletmesi va­ciptir. Aynı şekilde şehvetli, ya da şehvetsiz öpen veya elini değdirenin hükmü de böyle olmalıdır. Onun da abdesti bozulmuş olur ve abdest alma­sı icabeder. Çünkü, dokunmak, el İle yoklamak ve öpmekten anlaşılması ge­reken bunların, ifade ettiği manadır, lezzet değildir.

Buna şöyle cevap veririz; el-A’meş ve başkalarının sizin bu hususta iddia ettiğiniz ietnaa muhalefet ettiğinden daha Önceden sözetmiş bulunuyoruz.

Bununla birlikte biz icmaı kabul etsek dahi, bu anlaşmazlık mahallinde icmaı bize karşı delil göstermek bağlayıcı bir delil olamaz. Çünkü bizler, mezhebimizin doğruluğuna sahih bir takım hadisleri delil göstermiş bulunu­yorum. Sizin iddianıza göre: “Hadis sahih olduğu takdirde o hadisi alınız, be­nim sözümü bırakınız” sözünü ilk defa Şafiî söylemiştir. Oysa, bizce meşhur olduğu gibi, ondan önce hocası Mâlik bunu söylemiş bulunmaktadır.

Şimdi bu konuda hadis sabit olduğuna göre, niçin hadisin gereğini söyle­miyorsunuz? Sizin mezhebinize göre, bir kimse hanımına tedip etmek ve ona karşı sert davranmak kastıyla eliyle bir tokat vuracak olsa, abdesti bozulur. Çünkü maksat fiilin, varlığıdır, Bildiğim kadarıyla, kimse böyle bir görüş ile­ri sürmemiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Hadis İmamları Malik ve diğerlerinin rivayetine göre, Peygamber (sav), kı­zı Zeynep ile Ebu’l Âs’dan olma kız torunu Umâme, omuzları üstünde oldu­ğu halde namaz kılardı.

Rükû’a vardığında onu yere bırakır, sücuddan kalkığı vakiı de tekraı es­ki yerine koyardı.[231]

Bu iser Şafiî’nin nakledilen iki görüşünden birisi olan şu sözünü reddet­mektedir: Küçük bîr kıza dokunacak olsa yine abdesti bozulur. Şafiî bunu ile­ri sürerken “nisa” (kadınlar) lafzına tutunur. Ancak bu zayıf bir görüştür. Çün­kü küçük kıza dokunmak duvara dokunmak gibidir. Diğer taraftan lezzeti na­zarı itibara almadığından dolayı, mahrem kadınlara dokunması hususunda farklı görüşleri gelmiştir.

Bizler ise, lezzeti nazarı itibara aldığımızdan, lezzet bulunduğu takdirde hükmün varlığından sözedilir ki, o da abdestin gereğidir, Evzaî’nin özel ola­rak el ile dokunmayı nazarı itibara alması şeklindeki görüşüne gelince, Bu­nun sebebi, dokunmanın (lemsin) çoğunlukla el ile olmasından dolayfdır. O da dokunmayı, diğer azalar bir tarafa yalnızca ele münhasır kabul etmiştir. Öytekı, koca, ayaklarını hanımının elbiseleri araşma sokup fercine yahut da karnına dokunacak olsa, bundan dolayı abdesti bozulmaz. Hanımını öpen ko­ca hakkında da şunları söylemektedir: Böyle birisi gel İp bana soru soracak olsa, abdest alır derim. Fakat abdest almayacak olsa. da ayıplamam. Ebu Sevr de şöyle demektedir: Hanımını öpen, yahut îeni tenine değen veya ona do­kunan kimsenin abdest alması gerekmez. Bu görüşler ise, Ebu Hanife’nin mez­hebine göre izah edilebilir.

Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.[232]

  1. Teyemmümü Mubah Kılan Sebepler ve Su Bulamamanın Mahiyeti:

Yüce Allah’ın: “Su bulamazsanız” buyruğunda işaret edilen yolcunun su bulamama sebepleri şöylece sıralanabilir: Yolcu, ya bütünüyle ya da kısmen su bulamıyabilir. Yahut su aramaya koyulacağından, yol arkadaşlarından ge­ri kalmaktan ya da eşyalarına zarar gelmesinden korkabilir. Yahut hırsız ya da yırtıcı hayvanlardan, ya da vaktin çıkmasından korkabilir. Veya (suyunu kullanacak olursa) kendisinin ya da başkasının susuz kalacağından korkabi­lir. Bedeninin mashalatı için pişireceği yemeğe gerek duyacağı suyun hük­mü de böyledir.

İşte bütün bunlardan herhangi birisi sözkonusu olduğu takdirde, teyem­müm alır ve namazını kılar. Hastanın kendisine su verecek kimseyi bulama­ması, yahut suyu kullanmaktan zarar göreceğinden korkması da suyu bula­mamak demektir. Ayns şekilde bütün herşeyİ kuşatan bir pahalılık, yahut hap­se atılmak veya bağlanmak da mukim ve sağlıklı olan kimse için su yok hükmündedir. el-Hasen der ki: Kişi gerekirse bütün malını vererek su alır, var­sın parasız kalsın. Bu, zayıf bir görüştür. Çünkü Allah’ın dini bir kolaylıktır. Bir başka kesim de şöyle demektedir: Gerçek değerinin üçtebîr ve daha ‘ fazla miktarını aşmadığı sürece onu satın alır. Birbaşka kesim de şöyle der: Bir dirhemlik suyu, iki ve üç dirheme ve bu civarda bir Fiyata satın alır (ve abdestini alır). Bütün bunlar, Mâlik (Allah’ın rahmeti üzerine olsun )’în görü­şüdür. Eşheb’e: Bir kırba su on dirheme satın alınır mı? diye sorulmuş, o da, insanların bu şekilde bir alış veriş yapmakla yükümlü oldukları görüşünde değilim, demiştir, Şafiî ise, fazla olmaması gerektiği görüşünü belirtmiştir[233]

  1. Su Aramanın Hükmü:

Teyemmümün sahih olabilmesi için, su arama şart mıdır, değil midir hu­susunda ilim adamlarının farklı kanaatleri vardır. Mâlikin mezhebinin zahi­rinden anlaşıldığına göre bu şarttır. Şafiî’nin görüşü de budur. Kadı Ebu Mu-hammed b. Nasr’m kanaatine göre ise, teyemmümün sahih olabilmesi için su aramak şartı yoktur.

Bu aynı zamanda Ebu Hanife’nin de görüşüdür. İbn Ömer’den rivayet edil­diğine göre o, yolculukta iken, su, yolundan iki ok atımlığı bir mesafede bu­lunduğu halde yolunu bırakıp suya gitmezdi. İshak, ancak bulunduğu yer­de suyu aramakla yükümlüdür, der ve İbn Ömer’den gelen bu rivayeti zik­rederdi. Şu kadar var ki, birinci görüş daha sahihtir.

Muvatta’üa Mâlik’in mezhebinden meşhur olan da odur. Çünkü şanı yüce Allah: “Su bula m az sanı’/” diye buyurmaktadır. Bu ise, ancak suyun aranıl­masından sonra teyemmüme başvurmayı gerektirmektedir. Aynı şekilde kı­yas cihetinden de, teyemmüm mübdel olan (taharet, abdest almak)’den aciz olmak halinde yerine getirilmesi emrolunan bir bedeldir. O bakımdam onun mübdelinin bulunmayacağından kesin olarak emin olmadıkça teyem­müm yapmak yeterli olmaz. Tıpkı keffârette köle azad etmek ile oruç tutma­nın birinin diğerinin yerine geçmesi gibi. [234]

  1. Vakit Çıkmadan Önce Su Bulma Umudu Varsa Ne yapar:

Bu husus böylece tesbit edildikten sonra ve su da bulunamayacak olursa, mükellef, zannı galibi ile, ya namazın vakti içerisinde su bulmaktan ümidi­ni keser yahut da zanni galibi ile su bulacağı kanaatine sahip olur, suyu bu­lacağına dair ümidi de pekişir, yahud da bu iki husus eşit ihtimal kazanır. Gö­rüldüğü gibi üç ayrı durum sözkonusudur: Birinci halde, vaktin başında te­yemmüm alıp namaz kılması müstehabtır. Çünkü, su ile taharet almak fazi­letini elden kaçırmış olsa bile, namazını ilk vaktinde kılma faziletini ele ge­çirmesi onun için müstehabtır. İkinci durum sözkonusu ise, vaktin ortaların­da teyemmüm alır. Bunu Mâlik’in arkadaşları Mâlik’ten nakletmektedir. Su iîe

abdest alma faziletini elde eder umuduyla ilk vakitte kılma faziletini elden kaçırmayacağı sürece namazını tehir eder. Çünkü, namazın ilk vaktinde kı­lınma fazileti, ilk vaktin yakınlığı dolayısıyla orta vakitlerde kılınması ile de elde edilebilir.

Üçüncü durumda, vaktin sonunda suyu bulacağı zamana kadar namazını tehir eder. Çünkü su ile taharet fazileti, vaktin başında namazı kılmak fazi­letinden daha büyük fazilettir. Zira, vaktin başında namazın kılınmasının fa­ziletli oluduğu hakkında görüş ayrılığı vardır. Su ile taharet almanın fazile­ti, ittifakla kabul edilmiştir.

Diğer taraftan, namazı ilk vaktinde kılma faziletinin terki, zaruret olmak­sızın dahi caizdir. Fakat, su ile taharet alma faziletinin zaruretsiz terkedilme-si caiz değildir. Bunun için de öngörülen vakit, o namaz için uygun görülen vaktin son zamanıdır. Bunu İbn Habib demiştir.

Eğer vaktin sonunda suyun bulunacağını bilirse, vaktin başında teyemmüm alır ve namaz kılacak olursa, İbnül-Kasım der ki: Kıldığı bu namaz yeterli­dir. Şayet su bulacak olursa, yalnızca vakit çıkmamışsa namazını iade eder. Abdulmelik b. el-Macişûn der ki; Bundan sonra su bulduğu takdirde mutla­ka namazını iade eder. [235]

  1. Su Bulamamanın Ölçüsü:

Suyun bulunması konusunda gözönünde bulundurulması gereken ölçü, ta­hareti için yeteri kadar su bulmaktır.

Eğer yeterinden az su bulacak olursa, teyemmüm eder ve bulduğu kadar suyu kullanmaz. Bu, Mâlik’in ve arkadaşlarının görüşüdür. Ebu Hanife ile iki görüşünden birisinde Şafiî de bu görüştedir. İlim adamlarının çoğunluğunun da görüşü budur. Çünkü yüce Allah, taharetin farzı olarak, iki şeyden biri­sinin yerine getirilmesini emretmiştir. Bu da ya su ya topraktır. Şayet su te­yemmüme ihtiyaç bırakmayacak miktarda değilse, şer’an yok hükmündedir. Çünkü onun var olabilmesi için istenen miktar yeteri kadar olmasıdır.

Şafiî’nin diğer görüşü ise şöyledir: Beraberinde bulunan suyu kullanır ve teyemmüm eder. Çünkü o bir miktar da olsa bir su buîmaktadır. O halde te­yemmümün şartı tahakkuk etmemektedir. O miktarı kullanıp suyu tükene­cek olursa bulamadığı andan itibaren teyemmüm eder.

Suyu* yükünün arasında unutup teyemmüm eden kimsenin durumu hak­kında da Şafiî’den farklı görüşler nakledilmiştir. Sahih olana göre abdest alır ve namazını iade eder. Çünkü yanında su bulunduğuna göre, O, suyu bulan bir kimsedir. Fakat bu konuda kusurlu davranmıştır.

Diğer bir görüşü ise namazını iade etmez. Mâlik’in de görüşü budur. Çünkü suyun bulunduğunu bilmeyecek olursa, onu bulmamış demektir. [236]

  1. Nitelikleri Değişmiş Suyun Hükmü:

Ebu Hanife, değişmiş su ile abdest almayı caiz görmektedir. Çünkü yüce Allah: “Su bulamazsanız” diye buyurmuştur. Burada da nekire (belirti-siz)’nin nefyedilmesi şeklindedir, Dilde bu kullanım umum ifade eder. O hal­de ister değişmiş olsun, ister değişmemiş olsun, bütün sularla abdesJ alma­nın caiz olduğunu ifade etmektedir, Zira değişmiş olan su hakkında da su ke­limesi kullanılabilir.

Deriz ki: Evet dediğiniz gibi nekirenin nefyedilmesi umum ifade eder. Fa­kat cinsinde bir umumdur bu. O bakımdan ister sema, ister nehir, ister tatlı bir pınar suyu, İster tuzlu olsun bütün suları kapsayan umumi bir ifadedir. Cins İsmin dışında kalan, değişikliğe uğramış olan su ise, bunun kapsamına girmez. Nitekim bakla ve gül suları da bunun kapsamına girmediği gibi- İle­ride yüce Allah’ın izniyle, el-Furkan Sûresi’nde Cbk. 25/48. âyetin tefsirinde) suların hükmüne dair açıklamalar gelecektir. [237]

32- Sudan Başka içeceklerle Abdest Almak:

Abdest ve guslün, su bulunmaması halinde nebizin dışında herhangi bir içecek ile caiz olmayacağını ilim adamları iema ile kabul etmişlerdir. Ancak yüce Allah’ın: “Su bulamazsanız temiz bir toprağa teyemmüm edin” buy­ruğu bu görüşü reddetmektedir. Nebiz ile abdestin alınacağından sözeden ha-dis-i şerifi İbn Mes’ud rivayet etmiştir.[238] Ancak bu hadis sabit değildir Çünkü, buji adisi İbn Mesud’dan rivayet eden Ebû Zeyd adında birisidir. Bu da Abdullah b. Mes’ud’la arkadaşlık yaptığı bilinmeyen meçhul bir ravidir. Bunu İbnü’l-Münzir ve başkaları söylemiştir. İleride Allah’ın izniyle buna da­ir açıklamalar el-Furkan Sûresi’nde (az önce belirtilen yerde) gelecektir. [239]

33- Yokluğu Teyemmümü Mubah Kılan Suyun Nitelikleri:

Yokluğu teyemmüm etmeyi mubah kılan su, tâhir, mutahhir ve yaratılış ni­telikleri üzerine kalmış sudur. Kur’an ahkâmına dair telifde bulunanların ki­misi şöyle demiştir: Yüce Allah: “Su bulamazsanız temiz bir toprağa teyem­müm edin” buyurmakla suyun hiç bir parçasının, kısmının bulunmaması ha­linde teyemmümü mubah kılmaktadır Çünkü bu, suyun her cüzünü kapsa­yan nekire bir lafızdır. Su ister başka şeyle karışmış olsun, ister hiç birşeyle

karışık olmayıp baş/lıbaşına varolmuş olsun farketmez. Bununla birlikte her­hangi bir kimse, hurmadan yapılan nebîzde su vardır diyebilir. Durum böy­le olduğuna göre hurma nebizi bulunmakla beraber teyemmüm caiz olmaz, denilir. Bu, Kulelilerden Ebû Hanîfe ve ashabının görüşüdür. Buna ileride el-Furkan Sûresİ’nde belirtilecek, zayıf bir takım haberleri delil göstermişlerdir. Yine orada, yüce Allah/ın izniyle su ile ilgili açıklamalar, da gelecektir. [240]

  1. Teyemmümün Anlamı ve Hikmeti:

Yüce Allah’ın: “Teyemmüm edin” buyruğundaki teyemmüm, bu ümme­te genişlik olmak hikmetine binâen, bu ümmete has özelliklerdendir. Pey­gamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Bizler sair insanlarla şu üç özelliğimizle üstün kılındık: Bütün yeryüzü bize mescid kılındı, yeryüzünün toprağı da bi­ze temizlenme aracı oldu…” deyip hadisin geri kalan bölümü aktardı.[241]

Bundan önce, teyemmüm ruhsatının iniği ve bunun açıkladığımız üzere gerdanlığın kayboluşu sebebiyle olduğuna dair açıklâ’malar geçmiş bulunmak­tadır. Teyemmümü mubah kılan sebepler de dalıa önceden açıklandı. Bura­da ise, teyemmümün sözlük anlamı ve şer’î bir kelime olarak anlamı üzerin­de durulacaktır. Teyemmümün nitelikleri , keyfiyeti, kendisi ile ve kendisi do­layısıyla teyemmüm yapılan sebepler, teyemmümün kimin için caiz olacağı, teyemmümün şartları ve bunun dışında teyemmüme dair diğer hükümleri ele alacağız.

Sözlük anlamı itibariyle teyemmüm, kastetmektir. “Filan şeye teyemmüm ettim” demek, onu kastettim, demektir. “Toprağa teyemmüm ettim” demek, kasıtlı olarak toprağa yöneldim, demektir. “Okumla ve mızrağımda ona teyem­müm ettim” derken, diğerleri arasından onu kastederek, nişan aldım, vurdum, demek olur. el-Halil şu beyîti zikretmektedir:

“Mızrağı yanlamasına onu kastederek fırlattım. Sonra ona dedim ki: Kahramanlık işte budur. Bu kaydırak oyunu (çocuk oyuncağı) değildir.

el-Halil der ki: Bu beyitte ilk kelimeyi: diye nakleden hatalı nak-letmiştir. Çünkü o, ” Yanlamasına” ifadesini de kullanmıştır.

Bu ise, ancak yan taraftan atılırsa kullanılan bir kelimedir. Yoksa bunun­la önünü kastetmiş değildir. İmruu’l Kays da der ki:

“Ta Ezriat’tan onu kastederek geldim. Ailesi ise, Yesrib’te bulunuyor. Evine en yakın olan kişinin (uzaklığı dolayısıyla) oldukça yükseği ve uzağı görmeye ihtiyacı vardır.”

Yine (İmruu’l Kays der ki):

“Üzerinde yosunun yükseldiği ve gölgenin kapladığı Dâric yakınlarındaki pınarı kastetti (oraya yöneldi).”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“İşte bu şekilde bir belde hoşuma gitmezse

Devemi bir başka beldeye böylece yöneltirim (yüzünü oraya doğru çeviririm];.

Bahile’li A’şa da der ki:

“Ve böylelikle ben Kays’a doğru yöneldim. (Ona gitmeyi kastettim) Halbuki ona varıncaya kadar nice uzun yollar, geçitler ve gerçekten yol almanın zor olduğu sert araziler vardır,”

Humeyd b. Sevr de şöyle demektedir:

“Rab’a sor, Um Tarık nereyi kastetti (nereye gitmek İçin yola koyuldu) Acaba Rab’ın konuşmak diye bir adeti var mı ki?”

Şafii (r.a)’ın da şöyle bir beyiti vardır:

“İlmim benimle beraberdir. Nereyi kastetsem onu beraberimde taşırım Kalbim onun için bir kalptır, yoksa o bir sandığın içinde (gömülü) değildir.”

İbnü’s-Sikkit der ki: Yüce Allah’ın: “Temiz bir toprağa teyemmüm edin”

buyruğu, temiz bir toprağa, kastedin, anlamındadır Daha sonra Araplar bu kelimeyi çokça kullanmaya başladılar. Nihayet teyemmüm, yüz ve elleri toprak ile meshetmek anlamını İfade eder oldu. İbniTl-Enbari der ki: Arap­ların: “Adam teyemmüm etti” şeklindeki ifadeleri, artık toprağı yüz ve elle­rine mesnetti, demektir.

Derim ki: İşte Allah’a yakınlaşmak kastıyla yapılması halinde şer’î teyem­müm de budur. Hastaya teyemmüm yaptırdım ve namaz için teyemmüm eL-üm, gibi ifadeler kullanılır. Müyemmem kişi ise, dilediği lıerşeyi elde eden kişi demektir. Bu açıklamalar eş-Şeybanî’den nakledilmiştir.

eş-Şeybanî ayrıca şu beyiti zikreder:

Bizler, A’sur b. Sa’d’m

Ailece istediği herşeyi elde eden ve şanı yüksek bir kimse olduğunu gördük,”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Ezher hiçbir zaman cimrilik yıldızı ile birlikte doğmadı

O, ailece istediğini elde eden ve soyu itibari ile kerim olan bir kimsedir.” [242]

  1. Teyemmüm Kelimesinin Kur’ân-ı Kerim de Kullanılması ve Uz. Âişe’nin “Teyemmüm Âyeti” Derken Kastettiği Âyeti Kerime:

“Teyemmüm” lafzını, yüce Allah Kitab-ı Keriminde el-Bakara Sûresi’nde (2/2Ğ7. âyette), bu sûrede ve bir de el-Maide Sûresi’nde (5/6. ayette) zikret­miştir. Bu sûredeki âyet, teyemmüm âyetidir. Doğrusunu en iyi bilen Allah-tır. Kadı Ebu Bekr İbnü’l-Arabî der ki: Bu benim için kimsenin yanında ila­cını bulamadığım içinden çıkılamaz bîr haldir. Karşımızda iki âyet var, ikisinde de teyümmiim sözkonusu edilmektedir. Bunlardan birisi Nisa Sûresi’nde, diğeri el-Maide Sûresi’ndedir. Hz. Aişe’nin: “Allalı teyemmüm âyetini indir­di” sözüyle hangi âyeti kastettiğini bilmiyoruz. Sonra şöyle demektedir: Onun naklettiği hadis bundan önce teyemmümün bilinmediğini ve onlar ta-raFindan teyemmüm uygulamasının sözkonusu olmadığını göstermektedir. Derim ki, Îbnü’l-Arabfnin: “Aişe’nin hangi âyeti kastettiğini bilmiyoruz” sö­zünü ele alacak olursak, onun kastettiği âyet, daha önceden de belirttiğimiz gibi bu âyet-i kerimedir.[243] Doğrusunu en iyi bilen Allahtır. Yine îbnü’1-Ara-bî’nin: “Hz. Aişe’nin bu hadisi, teyemmümün bundan önce bilinmediğini ve onlar tarafından uygulanmadığını göstermektedir” sözlerine gelince bu, doğrudur. Bu hususta siyer alimleri arasında görüş ayrılığı yoktun Çünkü bi­linmektedir ki, cünupluktan gusül, abdestten önce farz kılınmamıştır. Yine bütün siyer alimleri şunu bilmektedir ki: Peygamber (sav)’a Mekke’de namaz farz kılındığından beri, günümüzde aldığımız abdest gibi bir abdest almak­sızın namaz kılmış değildir. İşte bu da abdest ile ilgili âyeti kerimenin da­ha önceden farz kılınmış olan bu fiili ile ilgili buyrukların Kur-an’ı Kerimde tilavet edilmesi için nazil olduğunu göstermektedir. “Bunun üzerine teyem­müm âyeti nazil oldu” ifadesinin kullanılıp,[244] abdest âyeti denilmemesi, on­ların o zamanda yeniden öğrendikleri hususu, abdest ile ilgili hüküm değil, teyemmüm hükmü olduğunu göstermektedir. Bu da gayet açıktır. Ve bunda içinden çıkılamayacak bir taraf ta yoktur. [245]

  1. Teyemmüm Mükellefiyetinin Muhatapları:

Namaz kılmakla yükümlü olan her mükellef, su bulamayıp namazın vak­ti girecek olursa, teyemmüm yapmakla yükümlüdür. Ebû Hanife ile iki arka­daşı ve Şafiî’nin arkadaşı el-Müzenî der ki: Vaktin girişinden önce de teyem­müm caizdir. Çünkü, onlara göre suyun aranması nafileye kıyasen şart de­ğildir. Nafile için teyemmüm, su aranmaksızın caiz olduğuna göre, farz na­maz için de aynı şekilde caiz olur. Sünnetten de Hz. Peygamberin Ebû Zer’e söylediği şu buyrukları delil göstermişlerdir: “Temiz toprak, müslüman için abdest alınacak yerdir, isterse on yıl süreyle suyu bulmasın.”[246] Böylelikle Hz. Peygamber, temiz toprağı tıpkı suya denildiği gibi, “abdest alınacak araç” adını vermiştir. O halde, temiz toprağın hükmü ile suyun hükmü aynıdır. Doğ­rusunu en iyi bilen Allah’tır.

Bizim delilimiz ise, yüce Allah’ın: “Su bulamazsanız” buyruğudur. Suyu ara­yıp da bulamayan kimse dışındakilere su bulamamış denilemez. Bu anlam­daki açıklamalar önceden geçmiştir. Diğer taraftan bu şartlar altında alına­cak bir taharet (abdest veya gusül yerine geçen teyemmüm), istihazah kadı-nın tahareti gibi bir zaruret hali taharetidir. Ayrıca Peygamber (sav) da şöy­le buyurmuştun “Namaz vaktine nerede erişirsen, orada teyemmüm eder ve namaz kılarsın.” Bu, aynı zamanda Şafiî’nin ve Ahmed’in de görüşüdür. Ali, tbn Ömer ve İbn Abbas’tan da rivayet edilmiştir. [247]

  1. Teyemmüm Almış Kimse Suyu Bulursa:

İlim adamları icma ile, teyemmümün cünupluğu da, badesi de kaldırma­yacağını ve cünupluk veya hades dolayısıyla teyemmüm aimıs bir kimsenin suyu bulması halinde önceki gibi cünup veya hadesli olacağını kabul etmiş­lerdir. Çünkü Hz. Peygamber Ebu Zer’e: “Suyu bulduğun takdirde, sen onu tenine dokundur” diye buyurmuştur.[248] Ancak, Ebû Seleme b. Abdurrah-man’dan gelen bir rivayet bu icma’sn dışında kalmaktadır. Bunu da İbn Cüreyc ve Abdulhamid b. Cübeyr b. Şeybe, Ebû Seleme’den rivayet etmiştir. Yi­ne îbn Ebi ZE-‘b, bu görüşü Abdurrahman b, Harmele’den rivayet etmiştir. Bu rivayete göre o, teyemmüm almış cünup bir kimse, su bulacak olursa, nor­mal taharet üzeredir ve yeni bir hades olmadığı sürece gusletmeye ve abdest almaya da ihtiyacı yoktur, demiştir. Yine ondan, teyemmüm alıp namaz kıl­mış, sonra da vakit çıkmadan su bulmuş kimsenin, abdest alıp teyemmüm­le kıldığı o namazı iade edeceğini söylediği de rivayet edilmiştir. İbn Abdi’l-Berr der ki: Bu bir çelişkidir ve dikkat azlığıdır. Onlara göre Ebû Seleme, hiç­bir zaman Medine’de bulunan diğer tabiin arkadaşları kadar fakih değildi. [249]

38, Teyemmüm Almış Kimsenin Namaza Başlamadan ve Namazı Kıldıktan Sonra Suyu Bulmasının Hükmü:

İlim adamları icma ile şunu kabul etmişlerdir: Teyemmüm aldıktan sonra namaza başlamadan önce su bulan kimsenin o teyemmümü batıl olur ve onun suyu kullanması icabetler.

Cumhurun görüşüne göre, teyemmüm alıp namaz kılan ve namazını bitirmiş olan bir kimse, eğer su aramakta üzerine düşen gayreti göstermiş ve yük­leri arasında da su bulunmayan bir kimse İse, bu namazı eksiksizdir, yerini bulmuştur. Çünkü o, emrolunduğu üzere farzını edâ etmiştir. O bakımdan her­hangi bir delil olmaksızın onun namazı iade etmesini vacip görmek caiz oîa-maz. Kimi ilim adamı ise, abdest alıp guslettiği takdirde vakit çıkmamışsa, na­mazını iade etmesini müstehab görmüştür. Tavus, Ata, el-Kasırn b. Muham-med, Mekhûl, İbn Şîrîn, ez-Zührî ve Rabhrdan hepsinin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bu durumda olan kişi namazını iade eder. Ancak el-Evzaî bunu müstehab görür ve şöyle den Namazım iade etmesi vacib değildin

Çünkü, Ebû Said el-Hudrî şöyle bir rivayette bulunmuştur: İki kişi yolcu­luğa çıktı. Namaz vakti girdi. Beraberlerinde de su yoktu. Her ikisi de temiz bir toprağa teyemmüm edip namaz kıldılar. Daha sonra vakit içinde suyu bul­dular. Onlardan birisi abdesfc alarak namazım iade etti. Diğeri ise iade etme­di. Daha sonra Rasülullah (sav)’ın yanma gelip bu hususu ona naklettiler. Hz, Peygamber, namazını iade etmeyen kimseye: “Sen sünneti isabet ettirdtn ve kıldığın namaz senin için yeterli geldi” dedi. Abdest alıp namazını iade edene de: “Senin için iki defa ecir vardır” diye cevap verdi. Bu hadisi Ebû Dâvûd rivayet eder ve şöyle der: Şu kadar var ki, İbn Nafi’ bu hadisi el-Leys’den, o, Umeyre b, Ebi Naciye’den, o, Bekr b. Sevade’den, o, Ata’dan,, o da Peygamber (sav)’dan rivayet etmiştir. Ebû Said el-Hudrî’nin bu senet­te anılması bellenmiş bîr rivayet yolu değildir.[250] Bu hadisi Dârakutnî de ri­vayet etmektedir. O rivayette şunları da söylemektedir: “…Sonra vakit çıkma­dan suyu buldular…”[251]

  1. Namaza Başladıktan Sonra Suyu Bulanın Hükmü:

Namaza başladıktan sonra suyu bulanın hükmü hakkında İlim adamları­nın farklı görüşleri vardır

Malik der ki: Namazım kesmek ve suyu kullanmakla yükümlü değildir. Na­mazını tamamlasın, daha sonra kılacağı namazlar için abdest alsın. Şafiî de böyle demiş ve Îbnü’l-Münzir de bu görüşü tercih etmiştir.

Ebû Hanife ile aralarında Ahmed b. Hanbel ve el-Müzenî’nin de bulundu­ğu bir topluluk ise şöyle demekledir: Su bulduğundan dolayı namazını ke­ser, abdest alır ve namazını yeniden kılar. Delilleri ise şudur: Teyemmüm na­maz bitmeden önce su bulunduğu için batıl olduğuna göre, namazın geri ka­lan kısmı da aynı şekilde batıl olur. Namazın bir bölümü batıl oldu mu, bü­tünüyle batıl olur Zira ilim adamları icma ile şunu kabul etmişlerdir: Ay he­sabı ile iddet bekleyen kadının iddetinin kısa bir süresi kaldıktan sonra ay hali olacak otursa, artık of iddetini ay hali hesabı ile yapar.

Derler ki: İşte namazda iken suyu bulan bir kimse de kıyasen ve aklen bu durumda olmalıdır.

Bizim delilimiz ise, yüce Allah’ın: “Amellerinizi de iptal etmeyin” (Muhammed, 47/33) buyruğudur Herkes, su bulunmadığı takdirde teyemmüm ile na­maza başlamanın caiz olduğunu ittifakla kabul eder ve su göründüğü takdir­de namazı kesmek hususunda görüş ayrılığına düşmüşlerdir.

Namazın kesileceğine dair ne sünnette bir rivayet, ne de icma ile sabit ol­muş bir şey vardır. Mezhebimizin bu konudaki delillerinden birisi de şudur: Zihar veya (hataen) öldürme dolayısıyla oruç tutması gereken bir kimse, bu orucun daha fazla olan bölümünü tutup, sonradan azad edecek bir köle bu­lacak olursa, tuttuğu o orucu lağvedip köle azad etmeye yönelmez. Aynı şe­kilde teyemmüm ile namaza başlayan kişi de namazını kesip su île abdest al­maya avdet etmez. [252]

  1. Teyemmüm İle Birden Çok Namaz Kılınabilir mi?

Aldığı teyemmüm ile birçok namaz kılabilir mi, yoksa farz ve nafile her bir namaz için ayrıca teyemmüm mü alması gerekir? hususunda ilim adamları­nın farklı görüşleri vardır.

Kadı Şüreyk b. Abdullah der ki: Nafile olsun, farz olsun her bir namaz için yeni bir teyemmüm alır.

Malik İse, -her bir farz için teyemmüm alır, demektedir. Çünkü o, her bir farz namaz için su aramakla yükümlüdür. Su arayıp da bulamayan bir kim­se teyemmüm eder,

Ebû Hanife, es-Sevrî, el-Leys, el-Hasen b. Hayy ve Dâvûd ise derler ki: Ab-destini bozmadığı sürece tek bir teyemmüm ile dilediği kadar namaz kiiar. Çünkü o, su bulamadığı sürece taharet üzeredir. Su bulmaktan yana ümidi­ni kestiği taktirde ise , su aramakla yükümlü değildir.

Bizim söylediğimiz görüş daha sahihtir. Çünkü yüce Allah, namaza kalka­cak kimsenin su istemesini vacip kılmış ve suyun bulunmaması halinde de namaz vakti çıkmadan önce namaz kılabilmek için teyemmümü vacip kılmış­tır. O bakımdan müslümanların abdest bozacak bir durumu olmasa dahi su­yu bulurjarsa teyemmümün batıl olacağı üzerinde icma etmelerini delil gös­tererek teyemmüm eksik ve bir zaruret hali taharetidir, derler.

Buna göre vaktin girişinden önce teyemmümün cevazı hususunda da bu görüş ayrılığına bu husus esas teşkil edebilir.

Bilindiği gibi, Şafiî ve birinci görüşün sahipten, bunu (vaktin girişinden ön­ce teyemmümü) kabul etmezler. Çünkü yüce Allah: “Su bulamazsanız temiz bir toprağa teyemmüm edin diye buyurmaktadır. İşte buradan teyemmü­mün her bir fiilinin ihtiyaca taalluk ettiği ortaya çıkmaktadır.

Vakitten önce ise, teyemmüme ihtiyaç yoktur. Buna göre tek bir teyemmüm ile iki farz namaz kılamaz. Bu gayet açıktır.

İlim adamlarımız, tek bir teyemmüm ile tarz iki namaz kılan kimsenin hük­mü hakkında farklı görüşlere sahiptirler. Yahya b. Yahya, İbnü’I-Kastm’dan, vakit çıkmadığı sürece ikinci farzı iade eder, dediğini rivayet etmektedir. Ebû Zeyd b. Ebi’1-Gumr da yine İbnü’l-Kasım’dan, her halükârda ebediyyen ia­de eder, dediğini rivayet etmektedir. Aynı şekilde Mutarrif ve Îbnü’1-Macî-şûn’dao da ikinci farzı ebediyyen iade edeceği rivayet edilmiştir.

İşte bizim mezheb sahiplerimizin üzerinde tartıştıkları konu budur. Çün­kü su aramak (her farz vakit girdikçe) bir şarttır. İbn Abdus’un naklettiğine göre, İbn Nafi1 iki namazı cem ile kılan bir kimse hakkında, her bir namaz için ayrıca teyemmüm alacağını söylediğini rivayet etmektedir. Ebu’l-Ferec ise, bir kaç namazı kılmamış olduğunu hatırlayan kimse hakkında şöyle de­mektedir: Tek bir teyemmüm ile unuttuğu bu namazlarını kaza edecek olur­sa, ayrıca bîrşey gerekmez, bu onun için caizdir.

Bu görüş ise, (her bir namaz için) ayrıca su aramanın şart olmadığı kana­atine binaen ileri sürülmüştür. Fakat birincisi daha sahihtir.

Doğrusunu en iyi bilen Allahtır. [253]

  1. Temiz Bir Toprak;

Yüce Allah’ın: “Temifc bir toprak” buyruğunda geçen Üzerinde toprak olsun, olmasın yeryüzüdür. Bu açıklamayı, el-Halil, İbnü’l-Ârâbî ve ez Zeccac yapmıştır. ez Zeccac der ki: Bunun bu anlama geldiği hususunda dil bilginleri arasında görüş ayrılığı olduğunu bilmiyorum. Yüce Allah da şöy­le buyurmaktadır: “Bununla beraber Biz onun üstün­de olan şeyleri elbette kupkuru bir toprak yapanlarız,” (el-Kehf, 18/8} Ya­ni biz, üzerinde hiçbir bitki bulunmayan sert bir arazi haline getiririz.

Yine yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: Böy­lelikle kaypak bir toprak haline geliverir.” (el-Kehf, 18/40)

Zu’r-Rimme’nin şu beyiti de bu kabildendir:

“Sanki o, (ceylan yavrusu) içtiği saf şarab -başının kemiklerine kadar

sirayet edip sarhoş ettiğinden-Kuşluk vaktinde toprağa kendisini düşürmüş gibidir.”

Bu şekilde toprağa “saîd” deniliş sebebi, yerden kendisine doğru çıkılan mekânın son nokta oluşundan dolayıdır. Çoğulu, “suudât” diye gelir.

Hadis-i Şerifteki: “Sakın ha yollarda oturmayınız”[254] hadisi de bu kabildendir.

İlim adamları burada toprağın “temiz” (et-tayyib)” ile kayıtlandı rıh şı do­layısıyla bu hususta farkh görümlere sahiptirler. Bîr kesim şöyle demektedir: Toprak olsun, kum olsun, taş olsun, maden otsun yahut kıraç olsun, bütün yeryüzü ile teyemmüm edebilirsin, demektedir. Malik, Ebû Hanife, es-Sevrî ve Taberînin görüşü budur. *Tayyib”in anlamı İse tahir ve temiz demektir. Bİr kesim de şöyle demektedir: “Tayyib”nin anlamı helal demektir. Ancak bu bir tutarsızlıktır. Şafiî ve Ebû Yusuf İse der ki: Saîd, bitki yetişen topraktır. Tay-yib ile aynı şeydir.

Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Ziracâe elverişli ülkenin bitkisi, Rabbinin izniyle (kolay ve bol) çıkar,” (el-A’rai”, 7/58) O bakımdan onlara göre başka bir toprakla teyemmüm caiz değildir.

Şafiî ise der ki: Saîd, ancak tozu çıkan toprak hakkında kullanılır. Abdur-rezzak’ın rivayetine göre İbn Abbas’a; Hangi saîd daha tayyıb’dır diye sorul­muş, o da sürülen sâid (toprak) diye cevap vermiştir.

Ebû Ömer der ki: İbn Abbas’ın bu sözü, saîd’in sürülüp ekilen araziden baş­ka bir şey olduğuna delâlettir. Ali (r.a) da şöyle demiştir: Saîd, özel olarak toprak demektir. el-Halil’in Kitab’\nâa da şöyle denilmektedir: Saîd ile teyem­müm et demek, tozundan al, demektir. Bunu îbn Fâris nakletmektedir. Bu ise, teyemmümün toprakla olmasını gerektirmektedir. Çünkü sert taşın tozu yoktur. el-Kiya, et-Taberî der ki: Şafiî toprağın ele yapışmasını şart koşmuş­tur. Bu, toprakla teyemmüm edip toprağın azalarına tıpkı, suyun abdesî aza­larına nakledildiği gibi nakledilsin diyedir. Yine el-ya der ki: Şüphe yok ki saîd lafzı, Şafiî’nin söylediğine göre bir nass (açık bir ifade) değildir. Şu ka­dar var ki Rasûlullah (sav}’ın: “Yeryüzü bana mescid, onun toprağı da benim için taharetlenme aracı (yani abdest ve gusül yerine teyemmüm aracı) kılın­mıştır”[255] buyruğu bunu beyan etmektedir.

Derim ki: Bu görüşün sahipleri, Hz. Peygamberin:”Ve yerin toprağı bizim için taharet atacı kılınmıştır” ifadesini delil göstermiş ve şöyle demişlerdir: Bu buyruklar, mutlak ve mukayyed kabilindendirler. Oysa durum böyle değil­dir. Bu ancak ve ancak umum ifade eden buyruğun ihtiva ettiği bütün birim­lerin bazılarının nass ile tayin edilmesi kabil indendir. Yüce Allah’ın şu buy­ruğunda olduğu gibi: “0 ikisinde meyve, hurma ve nar ağaçları vardır ” (er Rahman, 55/68) Bu tür açıklamaları daha önce Bakara Sûresi’nde: “Meleklerine Peygamberlerine, Cebraile ve Mikaile…”(el-Bakara, 2/98) buyruğunu açıklarken zikretmiş bulunuyoruz.

Dil bilginleri “5aîd'”in, önceden de belirttiğimiz gibi yeryüzünün adı oldu­ğunu nakletmişlerdİ. Açıkladığımız gibi Kur’ân’ın nassı da budur. Yüce Al-lah’m beyanından sonra ise herhangi bir beyana gerek yoktun (Ya da onun ötesinde beyan olmaz). Peygamber (sav) da cünup olan bir kimseye: “Sana, saıdi salık veriyorum. O sana yeter1′ diye buyurmuşturki, bu hadis ileride ge­lecektir.[256] Buna göre “saîd” kelimesi, âyet-İ kerimede mekân zarfıdır. Saîd’în toprak olduğunu kabul eden kimselere göre ise, bu kelime “be” harfinin tak­diri İle mePulun bih olması gerekir. Yani Toprağa teyemmüm ediniz, demek olur. “Temiz” de onun sıfatı olur. Ancak bu kelimeyi “helal” an­lamına kabul eden, bunu hal veya maşlar olmak üzere nasb okur. [257]

42- Teyemmüm Nelerle Yapılabilir:

Bu husus bu şekilde açıklık kazandığına göre şunu bil ki: Yaptığımız açık­lamalardan, şu hususlar üzerinde icma olduğu anlaşılmaktadır: Kişi, münbit, temiz, toprak değilken, toprağa dönüşmüş olmayan tgayr-ı menkul) ve gas-bedilmemiş toprakla teyemmüm edebilir

Kendileriyle teyemmüm yapılamayacağı icma ile kabul edilen şeyler de şun­lardır: Halis altın, gümüş, yakut, zümrüt gibi madenler, ekmek, et ve benze­ri yiyecekler ile veya necis şeylerle teyemmüm edilemez. Fakat bunların dı­şında kalan madenler hakkında- görüş ayrılığı vardır Bunu caiz görenler var­dır. Bu da Malik’in ve diğerlerinin görüşüdür. Bunu kabul etmeyenler de var­dır. Bu da Şafiî’nin ve diğerlerinin görüşüdür.

İbn Huvey mendâd der ki: Malik’e göre yere yakın olduğu takdirde ot ile teyemmüm caizdir. Şu kadar var ki, kar ile ceyemmüm hususunda ondan fark­lı rivayet gelmiştir. el-Müdevvene ve el-Mebsut’ta. caiz olduğu belirtilmekte­dir. Diğer kaynaklarda ise, bunu kabul etmediği nakledilmektedir. Tahta par­çası ile teyemmüm hususunda mezhepte farklı görüşler vardır. Cumhur bu­nu kabul etmemektedir.

el-Vakar (.Mısırlı Maliki fakihi, Zekeriya b- Yahya b. İbrahim’in lakabıdır) Muhtasarda bunun caiz olduğunu belirtmektedir Değneğin ayrı veya ye­re bitişik olması arasında fark olduğu da söylenmiştir. Bitişik olanla teyem­müm caiz kabul edilmiş, bitişik olmayanla teyümmüm kabul edilmemiştir.

es-Sa’lebî ise, Mâlik’in şöyle dediğim zikretmektedir; Elini ağaca vursa, son­ra da onunla teyemmüm azalarını mesh etse, bu onun için yeterli gelir. Sa’le-bî devamla der ki: el-Evzaî ve es-Sevrî de şöyle demektedir: Yer ile teyem­müm caiz olduğu gibi, onun üzerinde bulunan her türlü ağaç, taş, ot ve benzeri şeylerle de caizdir. Hatta şöyle demişlerdir: Elini buz ve kara bile vura­cak olsa bu dahi yeterlidir

İbn Atiyye ise der ki; Çamur veya başka şeylerden toprağa dönüşmüş (men-kûl)Ja gelince mezhep alimlerinin çoğunluğu onunla teyemmümün caiz ol­duğunu kabul ederler. Yine mezhepte bunun caiz olmadığı görüşü de var­dır. Bizim mezhebimizin dışındaki alimlerden bunu kabul etmeyenler daha çoktur. Alçı ve kireç gibi pişirilen şeylere gelince, bu hususta mezhebimiz­de iki görüş vardır. Caiz ve değil, şeklinde, Duvar üzerinde teyemmüm hu­susunda ise görüş ayrılığı vardır.

Derim ki: Sahih olan bunun caiz olduğudur. Çünkü, Ebû Cüheym b. el-Ha-ris b. es-Sımme el-Ensarî şöyle demiştir: Rasululiah (sav), Bi’ri Ceme! deni­len cihetten geldi. Onunla bir adam karşılaştı. Ona selam verdi. Peygamber (sav), Onun selamını bir duvara yönelip, yüz ve ellerini mesh etmedikçe al­madı. Böyle yaptıktan sonra onun selamını aldı. Bu hadisi Buhari rivayet et­miştir.[258] îşte bu, Malik ve ona mavat’akat edenlerin dedikleri gibi, toprak­tan başkası ile teyemmümün sahih olduğuna delildir.

Şafiî ve ona tabi olanların da, ellerin kendisine sürüleceği yerin, ele yapı­şacak cinsten tozlu ve temiz toprak olması şeklindeki görüşlerini de reddet­mektedir.

en-Nakkâş, İbn Uleye ve İbn Keysan’dan misk ve zaferan ile teyemmüm almayı caiz gördüklerini nakletmektedir, tbn Atiyye der ki: Bu ise, birçok ba­kımdan katıksız bir hatadır. Ebû Ömer ise şöyle demektedir: İlim adamları­nın çoğunluğu, tuzlu kıraç arazi İle teyemmüm almanın caiz olduğunu ka­bul ederler. Ancak îshak b. Rahaveyh bundan müstesnadan Çamur içerisin­de bulunup, teyemmüm etmesi gereken kimse hakkında îbn Abbas’tn şöy­le dediği rivayet edilmektedir: Çamurdan alır ve onunla cesedinin bir bölü­münü sıvar. Sıvadığı bu çamur kuruduktan sonra onunla teyemmüm eden es-Sevrî ve Ahmed derler ki: Keçe tozlaııyla teyemmüm caizdir. es-Sa3lebî der ki: Ebû Hanife, sürme, zırnık, kıl döken tozlar, kireç, öğütülmüş cevherler­le teyemmüm yapılmasını caiz kabul etmektedir Fakat, altın tozu, gümüş, sa­rı bakır, kırmızı bakır ve kurşun gibi şeylerle teyemmüm caiz değildir. Çün­kü bunlar yerin cinsinden değildirler. [259]

  1. Yüz ve Ellere Meshetmek:

Yüce Allah’ın: “Yüzlerinizi ve ellerinizi meshediniz” buyruğundaki “mesh” lafzı müşterek bir kelimedir. Bu kelimenin anlamlarından birisi cimadır. Erkek kadın ile cima ettiğinde, “onu mesnetti” denildiği gibi, kıbçja birşey kesildiğinde de: O şeyi kılıçla meshetti, denilir. Yine deve, gün boyunca yol aldığı takdirde, “deve günboyunca meshetti” denilir. Kalçaları zayıf olan kadına da “el-mar’etül meshâ” denilir. Yine Filanda bir parça güzellik vardır denilir. Burada mesh’den kasıt ise, Özel olarak eli mes-hedilen şey üzerinden geçirmektir, çekmektir.

Şayet bu bir âlet ile yapılacak olursa, o âleti önce ele nakletmek, ondan sonra da meshedilen şey üzerinde çekmekten ibarettir. Bu da yüce Allah’ın el-Mâide Sûresi’nde yer alan: “Onunla yüzlerinizi ve ellerinizi meşherimiz” (el-Mâide, 5/6) buyruğunun muktezasıdır. Çünkü yüce Allah’ın: “Onunla” buyruğu, toprağın teyemmüm mahalline taşınmasının kaçınılmaz olduğuna delâlet etmektedir. Şafiî’nin görüşü de budur. Ancak biz bunu şart görmüyo­ruz. Çünkü Peygamber (sav), ellerini yere koyup kaldırdığında her ikisine de üflemiştir. Bir rivayette ise onları silkelemiştir İşte bu, aletin şart olma­dığına dalâlet etmektedir, bunu da Hz, Peygamber’in duvar üzerinde teyem­mümü açıklamaktadır. Şafiî der ki: Başın mesh edilmesinde, başa bir parça ıslaklık taşımak kaçınılmaz bir şey olduğu gibi, toprakla meshetmekte de ay­nı şekilde toprak taşımak kaçınılmaz bir şeydir.

Teyemmümde ve abdestte yüzün hükmünün, tamamıyla kaplanması ve yü­zün her tarafının meshedilmesinin kaçınılmaz olduğu hususunda görüş ay-nhğı yoktur. Bazıları ise, mestlerdeki kıvrımlar ile başa meshedilirken par­mak aralarında olduğu gibi, her tarafının mesh ile kaplanmamasını caiz görmüşlerdir. Bu bizim (Maliki) mezhebimizde Muhammed b. Meslenıe’nin görüşüdür-, bunu İbn Atiyye nakletmiştir,. Yüce Allah da: “Yüzlerinizi ve el­lerinizi” buyurarak, yüzü ellerden önce zikretmiştir. Cumhur da bu görüş­tedir. Buharı’de ise, Ammâr b. Yâsir yoluyla gelen ve “Teyemmüm bir vuruş­tur babı” başlığı altında zikredilen hadiste ellerden, yüzden önce söz edil­miştir.[260] Kimi ilim ehli, abdest azalarının yerlerinin değiştirilmesi hususu­na kiyasen bu görüştedir. [261]

44- Teyemmümün Sınırı:

İlim adamları, teyemmüm esnasında ellerin nereye kadar ulaştırılacağı hu­susunda farklı görüşlere sahiptirler. İbn Şihab, omuzlara kadar ulaştırılır de­mektedir. Bu, Ebu Bekr es-Sıddîk’tan da rivayet edilmiştir, Ebû Davud’un Mu­sannifinde, el-A’meş’ten rivayete göre Rasulullah (sav), kollarını yanlarına kadar meshetmiştir.[262]

İbn Atiyye der ki: Bellediğim kadarıyla hiçbir kimse bu hadis gereği olan görüşü belirtmemiştir. Abdeste kıyasen dirseklere kadar meshedilir de denilmistir. Bu Ebû Hanife, Şafiî ve arkadaşları ile es-Sevrîf İbn Ebi Seleme ve el-Leys’in görüşüdür. Hepsi de teyemmümün dirseklere kadar ulaştınlmasının vacib olduğu görüşündedirler Muhammed b. Abdullah b. Abdûlhakem ile İbn Nafi’ de bu görüştedir. Kadı İsmail de bu kanaattedir.

İbn Nâfi’ der ki: Her kim yalnızca bileklerine kadar teyemmüm edecek olur­sa, (bu şekilde teyemmümle kılmış olduğu) bütün namazları ebediyyen ia­de etmelidir. Malik, el-Müdevveneyde şöyle demektedir: Yalnız vakit içerisin­de ise iade eder. Dirseklere kadar teyemmümün yapılacağına dair Peygam­ber (sav)’dan rivayeti, Cabir b, Abdullah ile İbn Ömer yapmışlardır. İbn Ömer bu görüşte idi,

Dârakucnî der ki: Katade’ye yolculukta teyemmüme dair soru soruldu, o şöyle dedi: İbn Ömer, dirseklere kadar teyemmüm yapılır, derdi. Aynı şekil­de el-Hasen ve İbrahim en-Nehaî de “dirseklere kadar” derlerdi. Dedi ki: Bir hadis bilgini de bana eş-Şa’bî’den anlattı. O, Abdurrahman b. Ebza’dan, o, Amraar b, Yasir’den rivayete göre Rasûlullah (sav) buyurdu ki: “Dirseklere kadar (mesheder).”

Ebû Tshak dedi ki; Ben bunu Ahmed b. Hanbel’e naklettim, o, bundan çok hoşlandı ve: Bu ne kadar güzel bir hadistir! dedi.[263]

Bir kesim de bileklerine kadar meslıi ulaştırır, demektedir. Bu, Ali b. Ebi Talib, el-Evzaî, Ata ve bir rivayette de eş-Şa’bî’den nakledilmiştir. Ahmed b. Hanbel, İshak b. Rahaveyh, Davud b, Ali ve et-Taberî de böyle demiştir. Yi­ne bu görüş, Malik’ten de rivayet edilmiştir. Şafiî’nin kadim görüşü de budur. Mekhul der ki: Ben ve Zülırî bir araya geldik, teyemmümü sözkonusu ettik. ez-Zührî şöyle dedi: Teyemmümde mesh koltuk altlarına kadardır. Ben: Bu­nu kimden naklediyorsun? diye sordum. O da: Ben bunu aziz ve celil olan Allah’ın Kitabından çıkarıyorum, dedi.

Çünkü yüce Allah: “Yüzlerinizi ve ellerinizi meshedin” diye buyurmak­tadır. Hepsine el denilir. Ben ona şöyle dedim: Yine yüce Allah: “Hırsız er­kek ve kadının ellerini kesiniz” (el-Maide, 5/38) diye buyurmaktadır. El ne­reden kesilir. Böylece onu susturmuş oldum,

ed-Deraverdfden bileklere kadar meshin farz olduğunu, koltuk altlarına kadar meshin ise fazilet olduğunu söylediği nakledilmektedir. İbn Atiyye ise der ki: Bu ne kıyasın, ne de herhangi bir delilin desteklediği bir görüştür.

Şu kadar var ki, bazdan “el” lafzını umumi kabul ederek, meshin omuz­dan başlamasını farz görmüşlerdir. Bir kısmı da bunu abdeste kıyas ederek dirseklere kadar meshi vacip görmüşlerdir. Ümmetin cumhuru da bu görüş­tedir Bazıları da hadiste bileklere kadar denildiğini göstererek, bu kadarıy­la yetinmişlerdir.

Yine bu, el kesmeye de kıyas edilmiştir. Zira bu, şer’î bir hükümdür ve bir temizlemedir. Tıpkı bunun da bir temizleme olduğu gibi-

Baziları da, Ammâr b. Yâsir’in rivayet ettiği hadiste zikredilen el avuçları ile yetinmiştir. Bu da eş-Şa’bînin görüşüdür. [264]

45- Teyemmümde Tek Vuruş Yeterli midir:

Yine ilim adamları, teyemmümde eek vuruşun yeterli olup olmadığı husu­sunda farklı görüşlere sahiptirler. Malik, el-Müdevvene’de teyemmümün, iki vuruş ile gerçekleşeceği görüşündedir, Bir vuruşu yüz için, bir vuruş da eller için. Bu aynı zamanda, Evzaî’nin, Şafiî, Ebû Hanife ve arkadaşlarının, es-Sevrî’nin, el-Leys’in ve İbn Ebİ Seleme’nîn de görüşüdür

Ayrıca bunu Cabir b. Abdullah ve İbn Ömer Peygamber (sav)’dan rivayet etmişlerdir. İbn Ebi’3-Cehm der ki: Teyemmüm tek bir vuruş ile yapılır. Yi­ne bu el-Evzaî’den daha meşhur olarak rivayet edilmiştir. Ata ve bir rivaye­te göre eş-Şa’bînin de görüşü böyledir.

Ahmed b. IIanbelr İslıak, Davud (ez-Zahirî) ve Taberî de bu görüştedir. Bu görüş, bu hususta rivayet edilen Ammâr b. Yâsir hadisinden daha sağlamdır.

Malik de “Kitabu Muhammed” de şöyle demektedir: Eğer tek bir vuruş ile teyemmüm edecek olursa, bu da onun için yeterli gelir. İbn Nafi1 ise, bu şe­kilde teyemmüm ederse, ebediyyen (kıldığı namazlarını) iade eder, der.

Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) der ki: İbn Ebi Leyla ve el-Hasen b. Hayy şöy­le derler: Teyemmüm iki vuruş ile yapılır. Bu vuruşlardan her birisi ile hem yüzünü, hem de kollarını ve dirseklerini mesheder- Ancak, ilim ehli arasın­da onlardan başka bunu diyen kimse olmamıştır.

Ebû Ömer der ki: Teyemmümün keyfiyetine dair rivayetler farklı olup bir­birleriyle tearuz (çatışma) halinde olduğu takdirde, bu hususta vacib olan Ki­tabın zahirine başvurmaktır.

Kitabın zahiri de, birisi yüz için, diğeri ise dirseklere, kadar eller için ol­mak üzere iki vuruş olacağına delâlet etmektedir. Bu da hem abdeste kıya-sen böyledir. Hem de îbn Ömer’in uygulamasına ittibaen böyledir.

Çünkü İbn Ömer, Allah’ın Kitabını bilmek hususunda karşı konulamıya-cak bir kimsedir. ŞâyeE Peygamber (sav)’dan bu hususta herhangi bir rivayet sabit olur ise, o rivayetin belirttiği sınırda durmak icabeder.

Başarı Allah’tandır.

Yüce Allah’ın: “Şüphesiz Allah, çok affedicidir, çok bağışlayıcıdır” buy­ruğu şu demektir:

Yüce Allah ezelden beri affedicidir. O, kolaylık gösterir, günahları mağfi­ret eder. Yani O, günahın cezasını örter, setreder, cezalandırmaz-[265]

44- Kendilerine kitaptan bir pay verilmiş olanlara bakmaz mısın? Onlar hem sapıklığı satın alıyorlar, hem sizin de doğru yoldan sapmanızı işitiyorlar.

45- Allah, düşmanlarınızı daha iyi bilir. Gerçek bir dost (veli) olarak da Allah yeter, yardımcı olarak da Allah yeter.

  1. Yahudilerden kelimeleri yerlerinden tahrif edenler vardır. Dil­lerini eğerek, bükerek, dine de saldırarak: “İşittik, İsyan ettik. İşit, işitmez olası ve râinâ derler. Eğer onlar: Dinledik ve ita­at ettik, işit ve bizi de gözet” deselerdi elbette kendileri için da­ha iyi ve daha doğru olurdu. Fakat Allah, küfürleri yüzünden kendilerini fânetlemiştir. Onlar, ancak pek az İman ederler.

47- Ey kendilerine ki lap verilenler, Biz, birtakım yüzleri silip tanın­maz hale getirip de arkalarına çevirmezden, yahut Cumartesi sa­hiplerini lanetlediğimiz gibi, onları da lânetlemezden önce, (gelin) beraberinizdekiıü doğrulayıcı olarak İndirdiğimize iman edin. Allah’ın emri mutlaka yerine gelir.

  1. Şüphesiz Allah, kendisine şirk koşulmasını mağfiret etmez. On­dan başkasını da dilediğine bağışlar. Allah’a ortak koşan kim­se, şüphesiz büyük bir günah iftira etmiş olur.

49- O kendilerini temize çıkaranlara bakmaz mısın? Hayır, dilediği­ni temize çıkaran Allah’tır. Onlara kıl kadar zulmedilmez.

  1. Bir bak, Allah’a karşı nasıl olmadık yalanlar uyduruyorlar? Apaçık bir günah olarak bu < onlara) yeter.
  2. Şu kitaptan kendilerine biraz pay verilenlere bakmaz mısın? Cîbt’e ve Tağut’a inanıyorlar. Ve diğer inkâr edenlere de: “Bun­lar mü’minlerden daha doğru bir yoldadır” derler.
  3. İşte onlar, Allah’ın lanet ettiği kimselerdir. Allah’ın lanet ettiği­ne sen, asta hiçbir yardımcı bulamazsın.
  4. Yoksa onların, mülkten bir payı mı vardır? Böyle olsaydı, insan­lara hurma çekirdeğinin çukurcuğu kadar dahi bir şey ver­mezlerdi.

Buyrukların Nüzul Sebebi:

Yüce Allah’ın; “Kendilerine kitaptan bir pay verilmiş olanlara bakmaz

mısın” buyruğundan itibaren: ”Onlardan bir kısmı ona iman etti, bir kısmı da ondan yüz çevirdi.” (en-Nisâ, 4/S5’nci âyet.) buyruğuna kadar olan âyet­ler Medine ve Medine çevresindeki yahudiler hakkında nazil olmuştur.

İbn İshak der ki: Rifaa b. Yezid b. et-Tâbut, yahudilerin büyüklerindendi. Rasulullah (sav.) ile konuştuğunda dilini eğer büker ve: Ya Muhammed, ne söylediğini anhyalım diye bizim de dinlememizi sağlayacak şekilde bizi gozet diyordu. Sonra da İslama dil uzattı ve İslamı ayıplamaya koyuldu. Bunun üzerine aziz ve celil olan Allah: “Kendilerine kitaptan bir pay verilmiş olan­lara bakmaz mısın?” buyruğundan itibaren: “Onlar ancak pek az iman ederler” (46. âyet) buyruğuna kadar nazil oldu.[266]

  1. âyetteki: “Satın alıyorlar1 buyruğu anlamı değiştiriyorlar, anlamında­dır ve bu kelime, hal olmak üzere nasb tna ha 11 İndedir. İfadede şu takdirde bir hazf vardır; Onlar hidâyeti vermek karşılığında sapıklığı satın alıyorlar. Ni­tekim yüce Allah bir başka yerde: “İşte onlar, hidayet karşılığında dalale ti satın almışlardır” (el-Bakara, 2/16) diye buyurmaktadır. Bunun bu anlam­da olduğunu el-Kutebî ve başkaları söylemiştir.

“Hem sizin de doğru yoldan sapmanızı istiyorlar” buyruğu da ona atfe-dilmiştir. Yani onlar, sizin hak yoldan sapmanızı istiyorlar. el-Hasen ise, “dâd” harfini üstün olmak üzere Yoldan saptırılmanızı istiyorlar .an­lamında okumuştur.

Yüce Allah’ın: “Allah düşmanlarınızı daha iyi bilir” buyruğu ile, O, siz­den daha iyi bilir, demek istiyor. O halde onlarla sohbet ve arkadaşlığınız ol­masın. Çünkü onlar, hakikatte sizin düşmanlannızdır. Buradaki “daha İyi bi­lir: ( buyruğunun En iyi, çok iyi bilir, anlamında olması da mümkündür. Yüce Allah’ın: T& ot kendisine daha kolaydır”(er-Rûm, 30/27). Yani pek kolaydır, buyruğunda olduğu gibi.

Dost (veli) olarak da Allah yeter” buyruğundaki “be” har­fi zaiddir Bunun fazladan getirilmesinin sebebi, ifade ettiği anlamın, siz de Allah’ı dost edinmekle yetinin. O, düşmanlarınıza karşı size yeter anlamın­da olduğundan dolayıdır.

“Veli olarak” buyruğu Yardımcı olarak” buyrukları, beyan (temyiz) olmak üzere nasb edilmiştir. Dileyen bunu hal olarak man-sub kabul edebilir. (“Mealde olduğu gibi).

Yüce Allah’ın: “Yahudilerden” anlamındaki buyruğunun, baştarafmda gelen: edatı ile ilgili olarak ez-Zeccac şöyle demektedir: Eğer bu edat, kendisinden önceki buyruklara müteallik (alâkalı) kabul edilecek olursa, yü­ce Allah’ın: Yardımcı olarak” buyruğu üzerinde vakıf yapılmaz. Şa­yet munkatı (önceki buyrukla ilgisi olmayan yeni bir cümlenin başı) olarak kabul edilirse, o takdirde bu kelime üzerinde vakıf caiz olur ve ifade: Ya­hudilerden sözleri tahrif eden bir kavim vardır takdirinde olur. Daha sonra bu takdiri ifade hazf edildiğinden zikredilmem iştir. Bu, Sibeveyh’in görüşü­dür. Nahivciler şu beyiti zikrederler:

“Onun kavmi arasında ne şerefinden,

Ne de gülümsemesi (nin görüldüğü ağzı)ndan daha güzeli yoktur;

diyecek olsan günah işlemiş olmazsın.

Nahivciler derler ki: Bunun anlamı: Eğer, onun kavmi arasında… ondan da­ha üstün kimse yoktur, şeklindedir. Daha sonra bu, (kimse kelimesi) hazf edilmiştir. el-Ferrâ der ki: Burada hazf edilen “kimse, kimseler” anlamında kelimesi olup, buyruğun anlamı şöyledir: “Yahudiler arasında sözleri de­ğiştiren kimseler vardır”. Bu da (ifade Earzı itibariyle) yüce Allah’ın; “Aranız­dan bilinen bir makamı olmayan yoktur” (es-Saffât, 37/164) buyruğunu an­dırmaktadır. Yanı aramızda bilinen bir makamı olmayan kimse yoktur, demek­tir. Zu’r-Rimme de şöyle demektedir:

“Aralarından kiminin gözyaşı akıp gidiyordu, Kimisi de gözüne dolan yaşlan tutamıyordu.”

Şair, burada aralarından gözyaşını tutamayan kimseler vardı demek iste­mekte ve kimse anlamına gelen ism-i mevsulu hazf edilmiş bulunmak­tadır. Ancak, el-Müberred ve ez-Zeccac bunu kabul etmezler. Çünkü ism-i mevsuİtin. hazf edilmesi, kelimenin bîr bölümün haztedilmesi gibidir.

Ebû Abdurrahman es-Sülemîile İbrahim en-Nehaî, “Kelimden” ye­rine, “Sözü” diye okumuşlardır, en-Nehhâs ise, burada birinci oku­nuşun daha uygun olduğunu söylemiştir. Çünkü onlar, ancak ya Peygamber (sav)*ın sözlerini, yahut da yanlarında Tevrat’ta bulunan birtakım sözleri de­ğiştiriyorlardı. Sözlerin tamamını değiştiriyor değillerdi.

Yüce Allah’ın: Tahrif edenler” buyruğu, yani olmadık şekilde, uygun ol­mayan bir şekilde tevil edenler demektir. Yüce Allah, bunu kasten yaptıkla­rı için, bu davranışlarından dolayı onları yermiş bulunmaktadır.

“Yerlerinden” ile maksadın, Peygamber (sav)’ın sıfatları olduğu da söy­lenmiştir, “İşittik (fakat) İsyan ettik… derler yani biz, senin söyiediğin sö­zünü işittik, fakat emrine de İsyan ettik.

“İşit işitmez ola»” buyruğu ile ilgili olarak İbn Abbas şöyle demektedir: Onlar, Peygamber (sav.)’a: İşit, işitmez olası, diyorlardı. Onların maksatları bu­dur. -Allah’ın laneti üzerlerine olsun- Fakat onlar, bu sözleriyle hoşuna git­meyecek ve seni rahatsız edecek şeyler işitmeyesin demek istedikleri izleni­mini veriyorlardı.

el-Hasen ve Mücahid de der ki: Bunun anlamı; senden kimse dinlemez şek­lindedir. Yani senin söylediklerin kabul olunmaz ve isteğin, yerine getirilmez.

en-Nehhâs der ki: Eğer böyle olsaydı, o takdirde ifadenin şek­linde olması gerekirdi:

“Râinâ buyruğuna dair açıklamalar da daha önceden (el-Bakara, 2/104. âyetle) geçmiş bulunmaktadır.

Yüce Allah’ın: “Dillerini eğerek bükerek” buyruğunun anlamına gelince: Onlar, dillerini hakka karşı eğip bükerek yani, hakkı dile getirmek isterken, dillerini kalplerinde olana göre eğip büküyorlardı.

Eğip bükmek demek olan (el-leyy), asıl anlamı itibariyle ip ve benzeri şey­leri üst üste bükmek demektir. Bu kelime mastar olarak nasb edilmiştir, Mef ulun leh de olabilir. (Mastar olduğu takdirde, dillerini eğdikçe eğmek su­retiyle gibi bir anlama, mef ulun leh olduğu takdirde de, dilleriyle eğip bük­mek için, anlamında olur). Bu kelimenin aslı da; dır. “Vav” “ye” h