Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 13°C
Hafif Yağmurlu
İstanbul
13°C
Hafif Yağmurlu
Çar 14°C
Per 9°C
Cum 7°C
Cts 9°C

39 – Zümer Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Mekke’de nazil olmuştur.

39 – Zümer Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Zümer Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Rahman ve Rahîm olan Allah’ın Adıyla

1 — Kitâb’m indirilmesi; Azîz, Hakîm olan Allah katın-dandır.

2 — Şüphesiz ki Biz, kitabı sana, hak olarak indirdik. Öyle ise dini Allah için tahsis ederek O’na ibâdet et.

3 — îyi bilki, hâlis din Allah’ındır. O’ndan başka velîler edinenler; Onlara, sırf bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye ibâ­det ediyoruz, derler. Doğrusu Allah, ihtilâfa düştükleri şeylerde, aralarında hüküm verecektir. Muhakkak ki Allah, yalancı ve kâfir olan kimseyi hidâyete eriştirmez.

4 — Şayet Allah, çocuk edinmek isteseydi; yaratıkların­dan dilediğini elbette seçerdi. Tenzih ederiz O’nu. O, Vâhid ve Kahhâr Allah’tır.

Allah Teâlâ Kur’ân-ı Azîm’in Allah katından indirilmiş olduğunu haber veriyor. O, hakkında hiç bir şüphe olmayan gerçeğin ta kendi­sidir. Nitekim başka âyet-i kerîme’lerde: Muhakkak ki o, (Kur’ân) el­bette âlemlerin Rabbının indirmesidir. Onu Rûh el-Emîn indirmiştir; senin kalbine ki uyarıcılardan olasın. Apaçık arap diliyle (Şuarâ, 192-195), «Halbuki o, değerli bir kitâbdır. Önünden de, ardından da bâtıl sokulamaz. O; Hakîm, Hamîd katından indirilmedir.» (Fussilet, 41,42) buyururken burada da şöyle buyurmaktadır: Kitabın indirilmesi; Aziz, tarafı güçlü; sözlerinde, fiillerinde, şeriatında ve kaderinde Ha­kîm olan Allah katındandır.

«Şüphesiz ki Biz, kitabı sana hak olarak indirdik. Öyle ise dini Al­lah’a tahsis ederek O’na ibâdet et. Tek ve ortağı olmayan Allah’a ibâdet et ve yaratıkları buna çağır. Onlara, ibâdetin sâdece Allah için olduğu­nu bildir. Şüphesiz ki O’nun ortağı, dengi ve benzeri yoktur. Bu sebep­ledir ki: «İyi bil ki, hâlis din Allah’ındır.» buyurmuştur(o, amel işleye­nin amelini, tek ve ortağı olmayan Allah’a tahsis etmedikçe kabul bu­yurmaz. Katâde «İyi bil ki, hâlis din Allah’ındır.» âyeti hakkında: Bu, Allah’tan başka ilâh olmadığına şehâdet etmektir, demiştir.

Allah Teâlâ putlara ibâdet eden müşriklerin: «Onlara, sırf bizi Al­lah’a yaklaştırsınlar diye ibâdet ediyoruz.» dediklerini haber verir. On­lar kendi kanılarına göre melek şeklini verdikleri putlara yönelerek bu suretlere tapınmaktadırlar. Bu suretlere tapınmalarını meleklere tapın­ma derecesinde tutmaktadırlar. Güya onlar Allah katında kendilerine yakın olan dünya işlerinde, rızıklarında ve muzaffer kılınmalarında Allah katında kendilerine şefaatçi olacaklardır. Bu inançları onları bu putlara tapınmaya sevketmektedir. Âhiret yurduna gelince; onlar zâ­ten âhiret gününü inkâr etmektedirler. Zeyd İbn Eşlem ve İbn Zeyd’-den naklen Katâde, Süddî ve Mâlik, «Sırf bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye ibâdet ediyoruz.» âyetini şöyle anlatmaktadırlar: Onlar bize şefa­at etsinler ve Allah katında derece bakımından bizi O’na yaklaştırsınlar diye ibâdet ediyoruz. Yine bu sebepledir ki onlar, câhiliyyet döneminde haccettikleri zaman telbiyelerinde şöyle demekteydiler: «Buyur Rab-bımız, senin ortağın yok. Hem kendisine ve hem de mâlik olduklarına sahip olduğun sana ait bir ortak müstesna.» Eski ve yeni zamanlarda müşriklerin dayandığı yegâne şüphe budur. Allah’ın elçileri —Allah’ın salâtı ve selâmı hepsinin üzerine olsun— onlara gelmiş; bundan ken­dilerini alıkoyup men’etmişler, ibâdeti tek ve ortağı olmayan Allah’a tahsis etmeye çağırmışlardır. Bu durum müşriklerin kendiliklerinden uydurduğu bir şeydir. Yoksa Allah ne buna izin vermiş, ne de razı ol­muştur. Aksine buna buğzetmiş ve bundan men’etmiştir. «Andolsun ki her ümmete: Allah’a ibâdet edin ve putlardan kaçının, diye peygam­berler göndermişizdir.» (Nahl, 36), «Senden önce gönderdiğimiz her peygambere; Ben’den başka tanrı yoktur, Bana kulluk edin, diye vah-yetmişizdir.» (Enbiyâ, 25).

Göklerdeki mukarrebûn melekler ve diğerleri hepsi birden Allah’ın kullarıdır ve O’na boyun eğmişlerdir. Onlar ancak yine Allah’ın izniyle O’nun hoşnûd olduklarına şefaat edeceklerdir. Yoksa melekler hiç bir zaman kralların sevdiği veya sevmediği hususlarda kralların izni olmak­sızın krallar nezdinde şefaat eden kumandanları mesabesinde değil­dirler. «Allah’a benzerler koşmaya kalkmayın.» (Nahl, 74) Allah Teâlâ bütün bunlardan münezzeh ve yücedir.

«Doğrusu Allah, (kıyamet günü) ihtilâfa düştükleri şeylerde arala­rında hüküm verecek, (Allah’a dönecekleri günde bütün yaratıkların arasını hükmüyle ayıracak, her bir amel işleyenin amelinin karşılığını verecek)tir.» «O gün, onların hepsini topladıktan sonra meleklere: Bun­lar mıydı, size tapmakta olanlar? der. Melekler: Tenzih ederiz seni, bi­zim dostumuz onlar değil sensin. Hayır, onlar cinlere tapıyorlardı ve ço­ğu da onlara îmân etmişlerdi, derler.» (Sebe, 40, 41).

«Muhakkak ki Allah, yalancı ve kâfir olan kimseyi hidâyete eriş­tirmez.» Tek maksadı yalan ve Allah’a iftira olan, kalbi Allah’ı ve Allah’­ın âyetlerini, burhanlarını inkâr eden kimseyi Allah hiç bir zaman hidâ­yete eriştirmez.

Müşriklerin melekler hakkında, inatçı yahûdî ve hıristiyânların Uzeyr ve Hz. îsâ hakkındaki zanlarmın aksine Allah Teâlâ kendisinin çocuğu olmadığını beyânla şöyle buyurur: «Şayet Allah, çocuk edinmek isteseydi; yaratıklarından dilediğini elbette seçerdi.» Durum onların zannettiklerinin tersine olurdu. Bu, gerçekleşmesi ve caiz olması zorunlu olmayan bir şarttır. Aksine bu durum (Allah’ın çocuk edinmek istemesi ve yaratıklarından dilediğini seçmesi) muhaldir. Bununla sadece on­ların iddia ve zanlannda bilgisizliklerinin ortaya konulması kasdedil-miştir. Nitekim «Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, elbette onu kendi katımızdan edinirdik. Fakat asla edinmedik.» (Enbiyâ, 17), «De ki: Eğer Rahmân’ın çocuğu olsaydı, kulluk edenlerin ilki ben olurdum.» (Zuhruf, 81) âyetlerinde de durum böyledir ve hepsi de bu şart koşma kabî-lindendir. Konuşanın, maksadına ma’tûf olarak muhal olan bir şeye şartın bağlanması caizdir.

«Tenzih ederiz O’nu. Vâhid ve kahhâr Allah’tır.» Allah Teâlâ çocu­ğu olmaktan münezzeh, mukaddes ve yücedir. O Vâhid, Ehad, Ferd, Sa-med olandır. Her şey O’nun katında kuldur, O’na muhtaçtır. O, zâtının dışmdakilerden müstağnidir. O, her şeyi kahr u galebesi altına almış, her şey O’na boyun eğmiş ve huzurunda zelîl olmuştur.[1]

5 — Gökleri ve yeri hak olarak yaratmıştır. Geceyi gündüze örter; gündüzü de geceye dolar. Güneşi ve ayı müsahhar kılmıştır. Her biri belirli bir süreye kadar akıp gitmektedir. İyi bilin ki O, Azîz’dir, Gaffar’dır.

6 — Sizi bir tek nefisten yaratmış, sonra ondan eşini var etmiştir. Sizin için hayvanlardan sekiz çift indirmiştir. Sizi analarınızın karınlarında üç karanlık içinde, bir yara­tılıştan sonra öbür yaratılışa geçirerek yaratmaktadır, tş-te bu, Rabbınız olan Allah’tır. Mülk O’nun&ur. O’ndan başka ilâh yoktur. Böyleyken nasıl olup da döndürülüyor­sunuz?

Göklerin ve Yerin Yaratılışı Hak İledir

Allah Teâlâ göklerin, yerin ve bunlar arasındakilerin yaratıcısı ol­duğunu, mülkün sahibi, mülkte tasarruf sahibi olduğunu, gece ve gün­düzü peşpeşe getirdiğini haber veriyor ve şöyle buyuruyor: «Geceyi gün­düze örter, gündüzü de geceye dolar.» Her ikisini de buyruğu altına almıştır. Devamlı kalmaksızın peşpeşe cereyan ederler. Her biri diğerini takîp eder. Nitekim başka bir âyette de şöyle buyruluyor: «Gündüzü; durmadan kovalayan gece ile bürür.» (A’râf, 54). İbn Abbâs, Mücâhid, Katâde, Süddî ve başkalarından rivayet edilen açıklamaların anlamı böyledir.

Güneşi ve ayı müsahhar kılmıştır. Her biri belirli bir süreye kadar yörüngelerinde cereyan eder. Onlardan her biri Allah katında bilinen bir süreye kadar yörüngelerinde seyrederler sonra da kıyamet gününde bu seyir sona. erer. «İyi bilin ki O, Azîz’dir, Gaffâr’dır.» İzzeti, azameti ve kibriyâsıyla birlikte O, Önce isyan edip de sonra tevbe ile zâtına dö­nenlere karşı çokça bağışlayandır.

«Sizi bir tek nefisten yaratmıştır.» Cinsleriniz, sınıflarınız, dil ve renkleriniz muhtelif olmakla birlikte sizi bir tek nefisten yaratmıştır ki o da Hz. Âdem (a.s.)dir. «Sonra ondan eşi Havva’yı var etmiştir» Nitekim başka bir âyet-i kerîme’de şöyle buyrulur: «Ey insanlar; sizi bir tek ne­fisten yaratan, ondan eşini var eden ve ikinizden birçok erkek ve kadın üreten Rabbmızdan korkun.» (Nisa, 1).

«Sizin için hayvanlardan sekiz çift indirmiştir.» Hayvanların sırt­larından sizin için sekiz çift yaratmıştır ki bunlar, En’âm süresindeki «Sekiz çift; koyundan iki, keçiden iki… Deveden de iki, sığırdan da iki…» (En’âm, 143, 144) âyetlerinde belirtilen hayvanlardır.

«Sizi analarınızın karınlarında (takdir buyurmuştur ve) üç karan­lık içinde, bir yaratılıştan sonra öbür yaratılışa geçirerek yaratmakta­dır.» Sizden birisi önce nutfe, sonra aleka, sonra da bir çiğnem et olmak­tadır. Daha sonra da et, kemik, sinir ve damar teşekkül etmektedir. Daha sonra da ona ruh üfürülmekte ve başka bir yaratık haline gelmektedir. «Yaratanların en güzeli olan Allah’ın sânı ne yücedir.» (Mü’minûn, 14). «Analarınızın karınlarında üç karanlık içinde…» âyetinde ana rahminin karanlığı, çocuk için bir perde ve koruyucu durumunda olan çocuk zarının karanlığı ve karın (içinin) karanlığı kasdedümektedir. îbn Abbâs, Mücâhidi îkrime, Ebu Mâlik, Dahhâk, Katâde, 3üddî ve İbn Zeyd böyle söylemektedirler.

«İşte bu, Rabbınız olan Allah’tır.» Gökleri, yeri ve ikisi arasında-kileri sizi ve babalarınızı yaratan, mülk ve bütün bunlarda tasarruf sahibi olan Rab Teâlâ’dır. «O’ndan başka ilâh yoktur.» İbâdet yegâne ve ancak O’na yaraşır. «Böyleyken siz nasıl olup da (Hak’tan) döndürü­lüyorsunuz?» O’nunla birlikte bir başkasına ibâdet ediyorsunuz? Akıl­larınız nerede?[2]

7 — Eğer küfrederseniz; muhakkak ki Allah, sizden müstağnidir. Fakat O, kulları için küfre rızâ göstermez. Eğer şükrederseniz sizden hoşnûd olur. Hiç bir günahkâr diğerinin günâhını yüklenmez. Sonra dönüşünüz Rabbınr zadır. O zaman yaptıklarınızı size haber verir. Muhakkak ki O, göğüslerin özünü bilendir.

8 — İnsana bir sıkıntı dokunduğu zaman Rabbına yöne­lerek O’na yalvarır. Sonra O, kendi katından ona bir nimet verince; önceden O’na yalvarmış .olduğunu unutuverir. Ve Allah’ın yolundan saptırmak için O’na eşler koşar. De ki: Küfrünle biraz eğlenedur. Muhakkak ki sen, ateş yârânın-dansın.

Allah Teâlâ yüce zâtının kendisinin dışındaki bütün yaratıklardan müstağni olduğunu haber veriyor. Nitekim Hz. Mûsâ (a.s.) da şöyle demişti: «Siz ve yeryüzünde bulunanların hepsi nankörlük etseniz mu­hakkak ki Allah, (hepinizden) müstağni ve hamde lâyık olandır.» (İb-râhîm, 8). Müslim’in Sahîh’indeki bir hadîs-i kudsîde şöyle buyrulur: Ey kullarım, şayet sizin ilkleriniz, sonlarınız, insan ve cinleriniz içiniz­deki en günahkâr kalb üzere olsalardı bu Benim mülkümden hiç bir şey eksiltmezdi.

«Fakat O, kullan için küfre rızâ göstermez, (sevmez ve bunu em­retmez de.) Eğer şükrederseniz sizden hoşnûd olur.» Şükrünüzü elbet­te sever ve size lutfundan arttırır. «Hiç bir günahkâr diğerinin günâhı­nı yüklenmez.» Hiç kimse bir başkasının yerine bir günâhı yüklenmez. Aksine herkes kendi günâhından sorumlu tutulacaktır. «Sonra dönü­şünüz Rabbınızadır. O zaman yaptıklarınızı size haber verir. Muhak­kak ki O, göğüslerin özünü bilendir. (Ve gizli olan hiç bir şey O’na giz­li kalmaz).»

«İnsana bir sıkıntı dokunduğu zaman Rabbına yönelerek O’na yal­varır.» İhtiyâç halinde tek ve ortağı olmayan Allah’a tazarrûda bulu­narak O’ndan yardım diler. Nitekim başka bir âyet-i kerîme’de: «De­nizde size bir sıkmtı dokununca; yaşardıklarınızın hepsi kaybolur. An­cak Allah kalır. Ama O, sizi kurtarıp karaya çıkarınca yüz çevirirsiniz. Ve insan zâten pek nankördür.» (İsrâ, 67) buyrulurken burada da şöy­le buyrulmaktadır: «Sonra O, kendi katından ona bir nimet verince; önceden O’na nasıl yalvarmış olduğunu unutuverir.» Refah halinde da­ha önce yapmış olduğu duâ ve tazarrûları unutuverir. Nitekim başka bir âyet-i kerîmede şöyle buyrulur: «İnsan bir sıkıntıya düşünce; yan gelip yattığı, oturduğu veya ayakta bulunduğu anlarda Bize yalvarıp yakarır. Biz, sıkıntısını giderince de; karşılaştığı sıkıntıdan ötürü Bize hiç yalvarmamışa döner.» (Yûnus, 12).

«Ve Allah’ın yolundan saptırmak için O’na eşler koşar.» Afiyette iken Allah’a şirk koşup O’nun benzeri olduğunu ileri sürer. «De ki: Küfrünle biraz eğlenedur. Muhakkak ki sen, ateş yârânındansın.» Ha­li, tavrı, yolu bu olan kimseye söyle: Sen küfrünle biraz eğlenedur. Bu şiddetli ve güçlü bir tehdîddir. Nitekim şu âyetlerde de durum böyledir: «Yaşayın bakalım; varacağınız yer, şüphesiz ateş olacaktır, de.» (İbrâ-hîm, 30), «Onlan az bir süre geçindirir, sonra da katı bir azaba sürük­leriz.» (Lokman, 24).[3]

9 — Yoksa o, geceleyin secde ederek, kıyamda dura­rak itaat eden, âhiretten korkan ve Rabbınm rahmetini dileyen kimse gibi midir? De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak akıl sahipleri öğüt alıp dü­şünür.

Allah Teâlâ buyurur ki: Sıfatları bu olan kimse hiç Allah’a şirk koşan ve O’nun benzeri olduğunu iddia eden kimse gibi midir? Elbette Allah katında onlar eşit değildirler. Başka bir âyet-i kerîme’de «Hepsi bir değildir. Onlar (Ehl-i kitâb)dan, secdeye vararak geceleri Allah’ın âyetlerini okuyup duran bir topluluk vardır.» (Al-i İmrân, 113) buyrulurken burada da şöyle buyurmaktadır: «Yoksa o, geceleyin sec­de ederek, kıyamda durarak (secde ve kıyamı halinde) Allah’a itaat eden kimse gibi midir?» Kunût’un namazdaki huşu’ olduğunu ileri sü­renler bu âyeti delil getirirler. Buna göre Kunût; başkalarının ileri sür­dükleri gibi sâdece kıyamdan ibaret değildir. Sevrî’nin Firâs kanalıy­la… İbn Mes’ûd’dan rivayetine göre o, Kânit’i; Allah’a ve Rasûlüne ita­at eden, anlamına almıştır. İbn Abbâs, Hasan, Süddî ve İbn Zeyd âyet­teki kelimelerini; gecenin ortasıyla açıklarlar. Sevrî ise Mansûr’dan rivayetle der ki:. Bize ulaştığına göre bu, akşam ile yatsı arasıdır. Hasan ve Katâde ise bu ifâdeleri; gecenin evveli, ortası ve so­nu ile açıklamıştır.

«Yoksa o, (ibâdet ettiği sırada) âhiretten korkan ve Rabbının rah­metini dileyen kimse gibi midir?» İbâdette her ikisinin de (korku ve ümit halinin de) bulunması gerekir. Ayrıca korkunun hayat süresince gâlib duygu olması şarttır. Bu sebepledir ki: «Âhiretten korkan ve Rab­bının rahmetini dileyen…» buyurmuştur. Ölüm halinde ise gâlib olan duygu ümid olmalıdır. Nitekim İmâm Abd İbn Humeyd, Müsned’inde der ki: Bize Yahya İbn Abdülhamîd’in… Enes’ten rivayetine göre; o, şöyle anlatmış: Allah Rasûlü (s.a.) ölüm halindeki birinin yanına gir­mişti. Ona: Kendini nasıl buluyorsun? diye sordu da adam: Umuyo-yorum ve korkuyorum, diye cevab yerdi. Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyur­dular: Böyle bir yerde kulun kalbinde bu iki duygu birleşmişse şüphe­siz Allah Teâlâ onu umduğuna nail eder, korktuğundan emîn kılar. Hadîsi Tirmizî ve Neseî, Gece ve gündüz babında İbn Mâce ise Sey­yar İbn Hatim kanalıyla Ca’fer İbn Süleyman’dan rivayet etmişlerdir. Tirmizî hadîsin garîb olduğunu söyler. Bazıları ise hadîsi Sâbit’den, o Enes’ten, o da Hz. Peygamber (s.a.)den şeklinde bir isnâdla ve mürsel olarak rivayet ederler. İbn Ebu Hâtim’in Ömer İbn Şebbe kanalıyla… Yahya el-Bekkâ’dan rivayetine göre; o, İbn Ömer’i «Yoksa o, geceleyin secde ederek, kıyamda durarak itaat eden, âhiretten korkan ve Rabbı­nın rahmetini dileyen kimse gibi midir?» âyetini okurken işitmiş. İbn Ömer peşinden şöyle demiş: Bu, Osman İbn Affân (r.a.)dır. îbn Ömer’­in böyle demesi Hz. Osman’ın geceleyin çok namaz kılması ve Kur’ân okuması sebebiyledir. O1 kadar ki Hz. Osman bazan bir rek’atta bütün Kur’ân’ı okurmuş. Bu Ebu Ubeyde tarafından Hz. Osman’dan rivayet ediliyor. Şâir Hassan İbn Sabit onun hakkında şöyle diyor:

«Yüzünde secde nurları parlayan, Geceyi tesbîh ve kırâetle parçalayan, Ak saçlı bir ihtiyarı kurbân ettiler.»

İmâm Ahmed der ki: Rebî’ İbn Nafî’nin kitabet yoluyla… Temîm ed-Dârî’den rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Kim bir gecede yüz âyet okursa, ona bütün geceyi kunutla geçirmiş sevâbı yazılır. Bu hadîsi Neseî de gece ve gündüz babında İbrahim İbn Ya’kûb kanalıyla… Heysem İbn Humeyd’den rivayet etmiştir.

«De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?» Bu kimse ile bun­dan Önce zikredilen ve Allah yolundan saptırmak için Allah’a eşler ko­şan kimse hiç bir olur mu? «Doğrusu, ancak akıl sahipleri hakkıyla düşünür.)» Bu ikisi arasındaki farkı ancak aklı olanlar bilir.[4]

10 — De ki: Ey imân eden kullarım, Rabbmızdan kor­kun. Bu dünyada iyilik yapanlara, iyilik vardır. Ve Allah’­ın arzı geniştir. Yalnız sabredenlere ecirleri, hesapsız öde­necektir.

11 — De ki: Ben, dini yalnız Allah’a tahsis ederek ibâ­det etmekle emrolundum.

12 — Ve ben, müslümanlarm ilki olmakla emrolun­dum.

Allah’ın Arzı

Allah Teâlâ, inanan kullarına devamlı Allah’a itaat ve Allah kor­kusu üzere olmalarını, emrediyor ve şöyle buyuruyor: «De ki: Ey îmân eden kullarım, Rabbımzdan korkun. Bu dünyada iyilik yapanlara, iyi­lik vardır.)) Bu dünyada güzel amel işleyenlere hem dünyalarında hem de âhiretlerinde iyilik vardır. «Ve Allah’ın arzı geniştir.)* Mücâhid der ki: Orada hicret edin, cihâd edin ve putlardan uzaklasın. Şerîk’in Man-sûr’dan, onun da Atâ’dan «Ve Allah’ın arzı geniştir.» âyeti hakkında: Bir günâha davet edildiğiniz zaman ondan kaçın, demiş sonra da: «Al­lah’ın yeri geniş değil miydi? Hicret etseydiniz?» (Nisa, 97) âyetini oku­muştur.

«Yalnız sabredenlere ecirleri hesâbsız ödenecektir.» Evzâî der ki: Onlara ölçü ile, tartı ile verilmeyecek; onlara avuç avuç verilecektir. İbn Cüreyc de şöyle demiştir: Bana ulaştığına göre, onlara amellerinin sevabı hiç bir şekilde hesâb edilmeyecek, ancak bunun üzerine onlara artırılacaktır. Süddî de «Yalnız sabredenlere ecirleri hesapsız ödene­cektir.» va’dinin cennette gerçekleşeceğini söyler.

«De ki: Ben, dini yalnız Allah’a tahsis ederek O’na ibâdet etmekle emrolundum.» Ben ancak ibâdeti tek ve ortağı olmayan Allah’a tahsis etmekle emrolundum. «Ve ben, müslümanların ilki olmakla emrolun­dum.» Süddî burayı şöyle anlıyor: Ve ben Muhammed ümmetinden müslümanların ilki olmakla emrolundum.[5]

13 — De ki: Rabbıma karşı gelirsem; doğrusu büyük günün azabından korkarım.

14 — De ki: Ben, dinimde muhlis olarak Allah’a ibadet ederim.

15 — Artık siz de O’ndan başka dilediğinize tapın. De ki: Hüsrana uğrayanlar; kıyamet gününde kendilerini de, ailelerini de hüsrana uğratanlardır. îyi bilin ki, apaçık hüsran işte budur.

16 — Onların üstlerinde kat kat ateşler, altlarında kat kat ateşler vardır. Allah, kullarım bununla korkutur. Ey kullarım, Benden korkun.

Allah Teâlâ buyurur ki: Ey Muhammed, sen Allah’ın Rasûlü ol­duğun halde şöyle de: Rabbıma karşı gelirsem; büyük günün, kıyamet gününün azabından korkarım. Buradaki Allah Rasûlünün «Rabbıma karşı gelirsem…» sözü cevabı bulunmayan yani gerçekleşmesi muhal olan bir şarttır. Anlamı ise bir başkasına ta’rîzde bulunmaktır. Allah’­ın elçisi böyle olursa elbette diğerleri hakkında evleviyyetle azâb vukua gelecek demektir. «De ki: Ben, dinimde muhlis olarak Allah’a ibâdet ederim. Artık siz de O’ndan başka dilediğinize tapın.)) Âyetin bu kısmı da bir tehdîd ve Allah Rasûlünün onlardan berî olduğunu beyân sadedindedir. «De ki: (Gerçek anlamda) hüsrana uğrayanlar; kıyamet gününde kendilerini de, ailelerini de hüsrana uğratanlardır.» Onlar birbirlerinden ayrılacaklar ve ebediyyen bir araya gelemeyeceklerdir. İster aileleri cennete kendileri cehenneme gitmiş olsun veya hepsi ce­hennemde yerleştirilmiş olsun. Hiç bir zaman onlar için bir araya gel­me ve sevinç yoktur. «İyi bilin ki apaçık hüsran işte budur.»

Sonra Allah Teâlâ onların cehennemdeki durumlarım tavsifle şöy­le buyurur: «Onların üstlerinde kat kat ateşler, altlarında da kat kat ateşler vardır.» Başka âyetlerde de şöyle buyrulur: «Onlar için cehen­nemde bir döşek ve üstlerine de örtüler vardır. Biz, zâlimleri işte böy­le cezalandırırız.» (A’râf, 41), «O günde hem tepelerinden, hem de ayak­larının altından azâb kendilerini kaplayacaktır. Ve yaptıklarının kar­şılığım tadın, diyecektir.» (Ankebût, 55).

«Allah, kullarını bununla korkutur.» Allah Teâlâ şüphesiz meyda­na gelecek olan bu olayı, kullarım bununla korkutmak için haber ve­riyor. Belki böylece haramlardan ve günâhlardan sakınırlar.

«Ey kullarım Ben’den (baskınım, satvetim, azabım ve intikamım­dan) korkun.»[6]

17 — Tâğût’a tapmaktan kaçınıp Allah’a yönelenlere; işte onlara müjde vardır. Öyle ise kullarımı müjdele.

18 — Onlar ki; sözü dinlerler de, en güzeline uyarlar. İşte bunlar; Allah’ın kendilerini hidâyete eriştirdiği kim­selerdir. Ve işte ^bunlar akıl sahiplerinin kendileridir.

Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eslem’in babasından rivayetle söyle­diğine göre «Tâğût’a tapmaktan kaçınıp Allah’a yönelenlere…» âyeti Zeyd îbn Amr İbn Nüfeyl, Ebu Zerr ve Selmân-ı Fârisî hakkında nazil olmuştur. Sahîh olanı ise, bu âyetin hem onlara hem de putlara tapın­maktan sakınıp Rahmân’ın ibâdetine dönen diğerleri hakkında umû­mî olmasıdır. Hem bu dünya hayatında ve hem de âhirette müjdele-nenler bunlardır. Sonra Allah Teâlâ buyurur ki: «Öyleyse kullarımı müjdele. Onlar ki; sözü dinlerler (anlarlar) de en güzeline uyarlar (ve gereğince amel ederler).» Nitekim Allah Teâlâ Hz. Musa’ya Tevrat’ı verdiği zaman.ona şöyle buyurmuştu: «Öyleyse sen, bunları kuvvet ve metanetle al, kavmine de emret, onları en güzel şekilde tutsunlar.» (A’râf, 145).

«İşte (bu sıfatlarla nimetlenmiş olan kimseler) Allah’ın (dünya­da ve âhirette) kendilerini hidâyete eriştirdiği kimselerdir. Ve işte bunlar (gerçek) akıl (ve dosdoğru fıtrat) sahiplerinin kendileridir.»[7]

19 – Hakkında azâb hükmü gerçekleşmiş kimseyi mi? Ateşte olanı sen mi kurtaracaksın?

20 — Fakat Bablarmdan korkanlar için, üzerlerine konaklar yapılmış, altlarında ırmaklar akan yüksek men­ziller vardır. Bu, Allah’ın verdiği sözdür. Allah, verdiği sözden caymaz.

Müttakîler

Allah Teâlâ buyurur ki: Allah’ın mutsuz olarak yazdığı ve takdir buyurduğu kimseyi içinde bulunduğu sapıklık ve helakten sen kurta­rabilir misin? Elbette Allah’tan başka onu hidâyete eriştirecek hiç kimse yoktur. Zîrâ Allah kimi saptırmışsa ona hidâyet verecek, kimi de hidâyete eriştirmişse onu saptıracak kimse yoktur. Sonra Allah Te­âlâ, mutlu kullarının cennette yüce ve muhteşem köşklere sahip ola­caklarını haber vererek şöyle buyurur: «Fakat Rablarından sakınanla­ra, üzerlerine (kai kat, sağlam, son derece süslü) konaklar yapılmış, altlarında ırmaklar akan yüksek menziller vardır.» Abdullah îbn İmâm Ahmed der ki: Bize Abbâd İbn Ya’kûb’un… Hz. Ali (r.a.)den rivayeti­ne göre Allah Rasûlü (s.a.): Şüphesiz cennette öyle odalar vardır ki; içleri dışlarından, dışlan da içlerinden görülür, buyurmuştur. Bir be-devî: Bunlar kimin içindir ey Allah’ın elçisi? diye sordu da şöyle bu­yurdu: Güzel söz söyleyen, yemek yediren, geceleyin insanlar uykuday­ken namaz kılanlar içindir. Hadîsi Tirmizî, Abdurrahm^n İbn îshâk kanalıyla rivayetten sonra hasen ve garîb olduğunu söyler. İlim eh­linden bazısı hafızasının zayıflığı sebebiyle onun hakkında konuşmuş­lardır. İmâm Ahmed’in Abdürrezzâk kanalıyla… Ebu Mâlik Eş’arî’den rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Cennette öyle bir oda vardır ki; dışı içinden, içi de dışından görünür. Allah Teâlâ bu odayı yemek yediren, sözü yumuşak söyleyen, oruca devam eden ve in­sanlar uykudayken namaz kılanlara hazırlamıştır. Hadîsi Abdullah İbn Muânik kanalıyla Ebu Mâlik’den sâdece İmâm Ahmed rivayet etmiş­tir. Yine İmâm Ahmed’in Kuteybe İbn Saîd kanalıyla… Sehl îbn Sa’d’-dan rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuş: Şüphesiz cen­net halkı cennetteki odalarında birbirlerini sizin gökteki yıldızlan gör­düğünüz gibi göreceklerdir. Râvî der ki: Bu hadîsi Nu’mân İbn Ebu Ayyâş’a rivayet ettim de o Ebu Saîd el-Hudrî’nin şöyle dediğini naklet ti: Sizin doğu veya batı ufkunda inci gibi parıldayan yıldızları gördü­ğünüz gibi… Hadîsi Buhârî ve Müslim Sahîh’lerinde Ebu Hâzim’den rivayetle tahrîc etmişlerdir. Yine Buhârî ve Müslim Sahîh’lerinde bu hadîsi Mâlik kanalıyla… Ebu Saîd’den, o da Hz. Peygamber (s.a.)den şeklinde bir isnâd ile tahrîc ederler.

İmâm Ahmed der ki: Bize Fezâre’nin… Ebu Hüreyre (r.a.)den ri­vayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurdu: Şüphesiz cennet hal­kı, cennetteki yüksek derecelere sahip olanları sizin doğu ufkunda ba­tan, inci gibi parıldayan yıldızı gördüğünüz gibi göreceklerdir. Bu, yüksek derecelere sahip olanların üstünlüğündendir. Ashâb-ı Kiram : Ey Allah’ın elçisi, onlar peygamberler mi? diye sordular da şöyle bu­yurdu: Evet onlardır. Nefsim kudret elinde olan (Allah) a yemîn ede­rim ki, peygamberlerle beraber Allah’a îmân eden ve Allah’ın elçilerini doğrulayan kavimlerdir. Hadîsi Tirmizî de Süveyd kanalıyla… Füleyh’-ten rivayet etmiş ve hasen, sahîh olduğunu söylemiştir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Ebu Nadr ve Ebu Kâmilin… Ebu Hü-reyre’den rivayetine göre o, şöyle demiş: Biz: Ey Allah’ın elçisi, biz se­ni gördüğümüz zaman kalblerimize bir rikkat geliyor ve bizler âhiret adamları oluyoruz. Senden ayrıldığımız zamanda ise dünya bizim ho­şumuza gidiyor, kadınları ve çocukları kokluyoruz, demiştik. Şöyle bu­yurdu: Şayet sizler bütün hallerde benim yanımda bulunduğunuz du­rumdaki gibi olsanız melekler elleriyle sizinle musâfaha eder ve evle­rinizde sizi ziyaret ederlerdi. Şayet sizler günâh işlememiş olsaydınız Allah Teâlâ bağışlayabilmek için günâh işleyecek bir kavim getirirdi. Biz: Ey Allah’ın elçisi, bize cennetten bahset, binaları nasıldır? diye sorduk da şöyle buyurdu: Al tun ve gümüş kerpiçten, sıvası miskden, çakılları inci ve yakuttan, toprağı za’ferândandır. Kim oraya girerse nimete garkolur ve asla yoksul düşmez. Ebedî olur ve ölmez. Elbiseleri eskimez, gençliği sona ermez. Üç kimse vardır ki duaları geri çevrilmez: Adaletli devlet başkanı, iftar edinceye kadar oruçlu, mazlumun duası bulutlar üzerinde taşınır ve göklerin kapılan ona açılır da Rab Teâlâ: İzzetim adına yemîn olsun ki, bir süre sonra bile olsa sana mutlaka yardım edeceğim, buyurur. Hadîsin tamâmını Tirmizî, bir kısmını ise İbn Mâce, Ebu Mücâhid Tâî —ki bu zât güvenilir bir râvîdir— den, o da yine güvenilir bir râvî olan Ebu Müdellih’ten rivayet etmiştir.

«Altlarında ırmaklar akan yüksek menziller vardır.» Bu yüksek menziller arasından nehirler akar ki onlar bu ırmakları diledikleri şe­kilde, diledikleri yere çevirirler. «Bu; Allah’ın verdiği sözdür.» Bu zik-rolunanlar Allah’ın inanan kulları için va’didir. «Allah, verdiği sözden caymaz.»[8]

21 — Görmez misin ki, gerçekten Allah gökten bir su indirip onu yerdeki kaynaklara yerleştirmiş, sonra da onunla türlü türlü ekinler çıkarmaktadır. Sonra onları kurutur ve sen onları sararmış görürsün. Sonra da onu çör-çöp haline çevirir. Muhakkak ki bunlarda, akıl sahip­leri için ibret vardır.

22 — Allah, kimin göğsünü İslâm’a açmışsa, artık o, Rabbından bir nûr üzeredir. Allah’ın zikrinden kalbleri katılaşmış olanların vay haline. İşte onlar apaçık bir sa­pıklık içindedirler.

Allah Teâla yeryüzündeki suyun – aslının gökten olduğunu haber veriyor: Nitekim bir başka âyette şöyle buyurur: «ve Biz, gökten terte­miz bir su indirdik.» (Furkân, 48). Allah Teâlâ gökten suyu indirdiği zaman bu su yeryüzünün içine girip kaybolur, sonra Allah Teâlâ yer­yüzünün bölümlerinde dilediği gibi suyu çekip çevirir, ihtiyâca göre büyük veya küçük pınarlar fışkırtır. Bu sebepledir ki: «Onu yerdeki kaynaklara yerleştirmiş.» buyurmuştur. İbn Ebu Hatim —Allah ona rahmet eylesin— der ki: Bize Ali İbn Hüseyn’in… «Görmez misin ki, gerçekten Allah gökten bir su indirip onu yerdeki kaynaklara yerleş-tirmiştir.» âyeti hakkında İbn Abbâs’tan rivayetine göre o, şöyle de­miştir: Yeryüzünde hiç bir su yoktur ki gökten inmiş olmasın. Fakat yeryüzünde damarlar vardır ki bunlar suyu değiştirirler. İşte Allah Teâlâ’nın: «Onu yerdeki kaynaklara yerleştirmiş.» kavli budur. Kim tuzlu suyun tatlı suya dönüşünü görmek isterse o suyu yükseltsin (buhâr-laştırsın). Saîd İbn Cübeyr ve Amîr eş-Şa’bî de aynı şekilde: Yeryüzün­deki bütün suların aslı göktendir, demişlerdir. Saîd İbn Cübeyr der ki: Suyun aslı kardandır. Yani kar dağların üzerinde birikir, dağların de­rinliklerine iner sonra da dağların eteklerinden kaynaklar fışkırır.

«Sonra da onunla türlü türlü ekinler çıkarmaktadır.» Sonra gök­ten inen ve yeryüzünden fışkıran su ile şekilleri, tatları, kokuları ve faydaları türlü türlü ekinler yetiştirmektedir. Bu parlaklık ve tazelik­ten sonra onlar olgunlaşır da sen yarı kurumuş sapsan görürsün. «Son­ra da onu çör-çöp haline çevirir. Muhakkak ki bunlarda, (düşünen ve dünyanın böyle olduğunu kabul edip ibret alan) akıl sahipleri için ib­ret (deliller) vardır.» Dünya önce yemyeşil, parlak ve güzeldir. Sonra çirkin bir ihtiyar haline gelir. Genç de zamanla zayıf, büyük, yaşlı bir ihtiyar haline döner. Bütün bunlardan sonra da ölüm gelir. Mutlu ki­şi, gençliğinden sonra hali (durumu) hayra giden kişidir. Çoğu kere Allah Teâlâ gökten indirmiş olduğu suyu, bu su ile bitirmiş olduğu ekinler ve meyvelerin daha sonra çör-çöp haline gelişini dünya haya­tına misâl olarak verir. Nitekim şu âyet de böyledir: «Dünya hayatının misâlini de anlat onlara. O, gökten indirdiğiniz su gibidir. Ki bununla yeryüzünde yetişen bitkiler birbirine karışır. Ama sonunda da rüzgârın savuracağı çör-çöpe döner. Allah, her şeyin üstünde bir kudret sahi­bidir.» (Kehf, 45).

«Allah kimin göğsünü İslâm’a açmışsa artık o, Rabbından bir nûr üzeredir.» Hiç bu kimse ile kalbi katı ve haktan uzak olan kişi eşit olur mu? Allah Teâlâ başka bir âyet-i kerîme’de: «Ölü iken dirilttiğiniz ve insanlar arasında yürüyebileceği bir nûr verdiğiniz kimse, karanlıklar­da kalıp ondan çıkamayan kimse gibi midir hiç?» (En’âm, 122) buyu­rurken aynı sebeple burada da şöyle buyuruyor: «Allah’ın zikrinden kalbleri katılaşmış olanların, (Allah’ı anma sırasında kalbleri yumuşa-mayan, huşu’ duymayan, Allah’ın zikrini içlerine sindirip anlamayan­ların) vay haline. İşte onlar apaçık bir sapıklık içindedirler.»[9]

23 — Allah, sözün en güzelini ahenkli, ikişerli bir kitab halinde indirmiştir. Rablanndan korkanların ondan derileri ürperir. Sonra hem derileri hem de kalbleri Allah’­ın zikrine karşı yumuşar. Bu, Allah’ın hidâyet rehberidir, onunla istediğini hidâyete eriştirir. Allah kimi de saptırır-sa, ona bir daha yol gösteren bulunmaz.

Sözlerden En Güzeli

Allah Teâlâ, şerefli Rasûlüne indirilen kitabı Kur’ân-ı Azîm’i med-hederek şöyle buyurur: «Allah, sözün en güzelini ahenkli, ikişerli bir kitab halinde indirmiştir.» Mücâhid der ki: Kur’ân’ın bütünü müteşâ-bihtir ve ikişerlidir. Katâde İse şöyle diyor: Âyet âyete, harf harfe ben­zer. Dahhâk da âyetteki ( (Jlı* ) kelimesini şöyle açıklar: Rablann­dan geleni anlasınlar diye sözün tekrârlanmasıdır. İkrime ve Hasan şöyle diyorlar: AUah Teâlâ onda hükmü ikişerli kılmıştır. Hasan şöyle ilâve eder: Bir sûredeki bir âyet, başka bir sûredeki ayete benzer. Ab-durrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem de kelimesini: O, tekrar­lanmıştır. Kur’ân’da Hz. Mûsâ, Salih, Hûd ve diğer peygamberler bir­çok yerlerde tekrarlanmıştır, şeklinde îzâh eder. Saîd İbn Cübeyr’in naklettiğine göre ise İbn Abbâs kelimeyi: Kur’ân’ın âyetleri birbirine benzer ve bir kısmı diğer bir kısmına döndürülür, şeklinde açıklamış­tır. Âlimlerden bazısı şöyle derler: «Ahenkli, ikişerli…» âyetinin anla­mı Süfyân İbn Uyeyne’den şöyle naklediliyor: Kur’ân’ın ifâdeleri ba-zan bir tek anlamda olur. Bu müteşâbihtendir. Bazan da herhangi bir şey zıddı ile birlikte zikredilir. Önce mü’minler, sonra kâfirlerin. Önce cennetin, sonra cehennemin niteliklerinin zikredilmesi ile buna benzer âyetlerde olduğu gibi ki bu da ikişerli olan kısımdandır. Nitekim şu âyetlerde durum böyledir: «İyiler nimet içindedirler. Allah’ın buyru­ğundan çıkanlar cehennemdedirler.» (İnfitâr, 13,14), «Sakının; Allah’­ın buyruğundan dışarı çıkanlar, muhakkak «Siccîn» adlı defterde ya­zılıdır. Ama iyilerin defteri îlliyyîn’dedir.» «Doğrusu kötülerin kitabı Siccîn’dedir… Şüphesiz ki, iyilerin defteri de îlliyyîn’dedir.» (Mutaffi-fîn, 7,18), «Bu bir zikirdir. Ve muhakkak ki müttakîler için güzel bir sonuç vardır… Bu böyle; azgınlar için de çok kötü bir sonuç vardır.» (Sâd, 49, 55). Bu ve benzeri Kur’ânî ifâdeler, ikişerli olan kısımdandır. Yani bunlarda ikişer mânâ vardır. Bütün bir ifâdenin birbirine benze­yen bir tek anlamda olması haline gelince; işte müteşâbih budur. Bu­radaki müteşâbih, «Onun bazı âyetleri muhkemdir ki, bunlar kitabın anasıdır. Diğer bir kısmı da müteşâbihlerdir.» (Âl-i İmrân, 7) âyetinde zikrolunan müteşâbih değildir. Âl-i İmrân’daki müteşâbih bundan baş­ka bir anlama gelmektedir.

«Rablanndan korkanların ondan derileri ürperir. Sonra hem de­rileri, hem de kalbleri Allah’ın zikrine karşı yumuşar.» Bunlar Cebbar Müheymin, Azız ve Gaffar olan Allah’ın kelâmını dinlemeleri esnasın­daki iyilerin sıfatlarıdır. Zîrâ onlar Allah’ın kelâmındaki vaadi, tehdi­di, korkutmayı iyi anlarlar. Bu sebeple de korku ve haşyetlerinden de­rileri ürperir. «Sonra (Allah’ı anmakla) hem derileri, hem de kalbleri Allah’ın zikrine karşı yumuşar.» Zîrâ onlar, Allah’ın rahmetini ve lut-funu uman kimselerdir. Böyleleri diğer kâfirlerden birçok yönden ay­rılırlar:

1- Bunlar ancak âyetlerin tilâvetini dinlerler. Diğerlerinin din­lediği ise beyit nağmeleri ve şarkıcıların sesleridir.

2- Bunlara Rahmân’ın âyetleri okunduğu zaman edeb, haşyet, ümid, sevgi, anlayış ve ilim ile ağlayarak secdeye kapanırlar. Nitekim Allah Teâlâ onlar hakkında şöyle buyurmaktadır: «Mü’minler ancak onlardır ki; Allah anıldığı zaman kalbleri ürperir. Allah’ın âyetleri ken­dilerine okunduğu zaman îmânları artar ve Rablarma tevekkül eder­ler. Onlar ki; namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak ver­diğinizden de infâk ederler. İşte onlar; inanmışların ta kendileridir. Onlara Rablannın katından dereceler, mağfiret, ve cömertçe verilmiş rızıklar vardır.» (Enfal, 2-4), «Onlar ki; kendilerine Rablanmn âyetle­ri hatırlatıldığı vakit, onlara karşı kör ve sağır davranmazlar.» (Fur-kân, 73). Onlar Kur’ân âyetlerini dinledikleri zaman başka şeylerle meşgul olup oyalanmak yerine ona kulak verirler, mânâları hakkında basiret ve anlayış sahibidirler. Bu sebepledir ki mucebince amel eder, bir başkasına uyarak ve bilgisizlikle değil de basiretle secdeye kapanır­lar.

3- Kur’ân âyetlerini dinlerken edeb tavrı takınırlar. Nitekim Sahabe —Allah onlardan hoşnûd olsun— Allah Rasûlü (s.a.) Allah’ın kelâmını okurken dinlerler ve ondan derileri ürperirdi. Daha sonra kalbleri Allah’ı anmakla sükûn bulurdu. Onlar bu sırada yüksek ses­le konuşmazlar, üzerlerine düşmeyen şeyleri yapmaya kalkışmazlardı. Aksine başkalannda olmayan bir haşyet, edeb, sükûn ve sebat vardı onlarda. Bu sebepledir ki dünya ve âhirette en üstün kısmeti elde et­mişlerdi.

Abdürrezzâk der ki: Bize Ma’mer’in rivayetine göre o, şöyle demiş­tir: Katâde —Allah ona rahmet eylesin— «Rablanndan korkanların ondan derileri ürperir. Sonra hem derileri, hem de kalbleri Allah’ın zik­rine karşı yumuşar.» âyetini okuyup şöyle dedi: Bunlar Allah dost­larının nitelikleridir. Allah Teâlâ onları derilerinin ürpermesi, gözlerinin ağlaması, kalblerinin Allah’ı zikirle sükûn bulmasıyla nitelemiş­tir. Onları akıllarının gitmesi ve bayılmakla nitelememiştir. Bu, an­cak bid’at sahipleri hakkındadır ki aslında şeytândandır. Süddî der ki: «Sonra hem derileri, hem de kalbleri Allah’ın zikrine karşı yumu­şar.» âyetindeki Allah’ı anmaktan maksad Allah’ın vaadini anmaktır.

«Bu, Allah’ın hidâyet rehberidir, onunla istediğini hidâyete eriş­tirir.» Bu, Allah’ın hidâyete eriştirdiği kimsenin sıfatıdır. Durumu bu­nun tersine olan kimse ise ancak Allah’ın saptırdıklarındandır. «Allah, kimi saptırırsa; ona doğru yolu gösteren bulunmaz.» (Ra’d, 33).[10]

24 — Zâlimlere: Kazandıklarınızın karşılığım tadın, denilirken kıyamet günü yüzünü azabın kötüsünden kim koruyacak?

25 — Onlardan öncekiler de peygamberleri yalanla­mışlardı da hiç farkında olmadıkları bir yönden azâb ken­dilerine çatıvermişti.

26 — Allah, dünya hayatında onlara rüsvâylığı tattır­dı. Âhiret azabı ise daha büyüktür. Keski bilselerdi.

Bu âyetlerde Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: Kıyamet günü yüzünü azabın kötüsünden korumaya çalışan, azarlanan, ona ve benzeri zâ­limlere: Kazandıklarınızın karşılığını tadın, denilen kimse kıyamet gü­nü güven içinde gelen kimse gibi midir? Nitekim başka âyetlerde de şöyle buyrulur: «Yüzükoyun sürünen mi, yoksa doğru yolda düpedüz yürüyen mi daha doğru yoldadır?» (Mülk, 22), «Yüzükoyun ateşe sü­rüldükleri gün, onlara: Cehennemin dokunan azabını tadın, denir.» (Kamer, 48), «Kıyamet gününde ateşe atılan mı, yoksa güven içinde gelen kimse mi daha iyidir?» (Fussilet, 40). Bu âyet-i kerîme’de sâde­ce kıyamet günü yüzünü azabın kötüsünden korumaya çalışarak ge­len kimse zikredilmiş, güven içinde gelen kimse zikredilmemiş, birin­cisi ile yetinümiştir ki, bu üslûb arapçada kullanılagelmiştir. (…)

«Onlardan öncekiler de peygamberleri yalanlamışlardı da hiç farkında olmadıkları bir yönden azâb kendilerine çatıvermişti.» âyetin­de Allah’ın elçilerini yalanlayan geçmiş nesiller kasdedilmektedir. Gü­nâhları sebebiyle Allah Teâlâ onları helak buyurmuş, Allah’tan başka bir koruyucuları da olmamıştı.

«Allah dünya hayatında onlara (azâb ve ceza indirmekle) rüsvây-lığı tattırdı.» Böylece inananların da gönüllerini ferahlandırdı. İşte bu haberlerin muhatabı olan kimseler bu durumdan sakınsınlar. Zîrâ onlar rasûllerin en şereflisi ve peygamberlerin sonuncusunu yalanla­mıştılar. Allah Teâlâ’nm âhiret yurdunda onlar için hazırlamış olduğu şiddetli azâb, dünyada isabet edenden çok daha büyüktür. Bu sebeple­dir ki: «Âhiret azabı ise daha büyüktür. Keski bilselerdi.» buyurmuş­tur.[11]

27 — Andolsun ki Biz, bu Kur’ân’da insanlara her çe­şit misâli verdik. Belki öğüt alırlar.

28 — Eğriliği bulunmayan arapça bir Kur’ân’dır. Bel­ki sakınırlar.

29 — Allah, bir misâl verir: Bir adamın, huysuz ve bir­biriyle ortak birkaç efendisi var. Bir adamın da tek bir efendisi var. Bu ikisi bir olur mu hiç? Hamd Allah’a mah­sûstur; ama onların çoğu bilmezler.

30 — Şüphesiz sen de öleceksin, onlar da ölecekler.

31 — Sonra siz, kıyamet günü Rabbmızın huzurunda duruşmaya çıkacaksınız.

Allah’ın Verdiği Misâl

Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: «Andolsun ki Biz, bu Kur’ân’da, insan­lara her çeşit misâli verdik (gerçekleri misâllerle anlattık). Belki öğüt alırlar.» Çünkü misâller anlatılmak istenen mânâyı zihinlere daha iyi yerleştirir. Allah Teâlâ başka âyetlerde de şöyle buyurur: «O size kendi­nizden (kendi nefislerinizden bilebileceğiniz) bir örnek verdi.» (Rûm, 28), «İşte misâller. Biz onları insanlara anlatıyoruz. Bilenlerden baş­kası bunları anlamaz.)) (Ankebût, 43).

«Eğriliği bulunmayan arapça bir Kur’ân’dır.» Bu; apaçık arap di­liyle gelmiş bir Kur’an’dır. Onda herhangi bir eğrilik, herhangi bir sap­ma ve kapalılık yoktur. Aksine o; apaçıktır, bir burhandır. Allah Teâlâ onu bu şekliyle indirmiştir ki, belki onlar Kur’ân’da vaîde konu olan şeylerden sakınır, vaadedilen şeyleri de yaparlar.

«Allah, bir misâl verir: Bir adamın, huysuz ve birbiriyle ortak bir­kaç efendisi var.» Aralarında müşterek olan bu kul hakkında-çekişiyor­lar. «Bir adamın da tek bir efendisi var.» Onun üzerinde başka hiç kim­senin mülkiyet hakkı yok. İşte «Bu ikisi bir olur mu hiç?» Elbette bu, diğeri ile eşit değildir. Aynı şekilde Allah ile beraber başka ilâhlara ta­pınan müşrik ile tek ve ortağı olmayan Allah’a ibâdet eden ihlâslı mü’-min de eşit değildir. Bunlardan birisi nerede, diğeri nerededir? İbn Ab-bâs, Mücâhid ve birçokları derler ki: Bu âyet müşrik ile tek bir Allah’a îmân eden mü’min hakkında verilmiş bir misâldir. Bu misâl son dere­ce açık olduğuna göre Allah Teâlâ peşinden şöyle buyurur: «(Onların aleyhine hüccet konulduğundan dolayı) hamd Allah’a mahsustur, ama onların çoğu bilmezler (de bu sebeple Allah’a şirk koşarlar).»

«Şüphesiz sen de öleceksin, onlar da ölecekler.» Allah Rasûlü (s.a.) vefat buyurduğu zaman Hz. Sıddîk bu âyet ile «Muhammed; sâdece bir peygamberdir. Ondan önce de nice peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse geriye mi döneceksiniz? Kim geriye dö­nerse Allah’a hiç bir zarar vermez. Allah, şükredenlerin mükâfatını ve­recektir.» (Âl-i İmrân, 144) âyetlerini okumuş ve böylece insanlar Al­lah Rasûlünün vefat ettiğine inanmışlardı. Âyeti şöyle anlamak da mümkündür: Şüphesiz ki sizler, hiç çâresi yok bu yurttan ayrılıp âhi-ret yurdunda Alîah katında toplanacaksınız. Orada, dünyada iken için­de bulunduğunuz tevhîd ve şirk konusunda Allah’ın huzurunda duruş­maya çıkarılacaksınız. Allah Teâlâ da sizin aranızı ayıracak, gerçeği açıklayacaktır ki O, Fettâh ve Alîm olandır. İnananları, ihlâslı olanları ve Allah’ı birleyenleri kurtaracak, Allah’ın elçilerini yalanlayan, müş­rik, inkarcı ve kâfirleri de azaba dûçâr kılacaktır. Bu âyet-i kerîme her ne kadar mü’minler ve kâfirler hakkında indirilmiş ve âhiret yurdunda aralarındaki hasımlaşmayı zikretmişse de dünyada çekişen herkes hak­kında umûmîdir. Şüphesiz bu çekişmeleri âhiret yurdunda onlar hak­kında tekrarlanacaktır. İbn Ebu Hatim —Allah ona rahmet eylesin— der ki: Bize Muhammed İbn Abdullah İbn Yezîd’in… Zübeyr’den riva­yetine göre o, şöyle demiştir: «Sonra siz, kıyamet günü Rabbmızm huzûrunda duruşmaya çıkacaksınız.» âyeti nazil olduğu zaman Zübeyr: Ey Allah’ın elçisi, hasımlaşma bize tekrarlanacak mı? diye sordu da Allah Rasûlü: Evet, buyurdu. Bunun üzerine Zübeyr: Şüphesiz ki iş gerçekten zor, dedi. Hadîsi İmâm Ahmed de Süfyân’dan yukardaki şe­kilde rivayet etmiştir. Ancak bu rivayette şu fazlalık vardır: «Sonra andolsun ki o gün, size verilmiş olan her nimetten sorguya çekilecek­siniz.» (Tekâsür, 8) âyeti nazil olduğunda-Zübeyr: Ey Allah’ın elçisi, bize sorulacak olan nimet hangisidir? diye sordu. Bununla iki siyahı yani hurma ve suyu kasdediyordu. Allah Rasûlü: Evet, şüphe yok ki bu olacaktır, buyurdu. Bu fazlalığı Tirmizî ve İbn Mâce de Süfyân ka­nalıyla rivayet etmişlerdir. Tirmizî hadîsin hasen olduğunu söyler.

Yine İmâm Ahmed’in İbn Nemîr (veya Nümeyr) kanalıyla… Zü­beyr İbn Avvam’dan rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Allah Rasûlü (s.a.)ne: «Şüphesiz sen de öleceksin, onlar da ölecekler. Sonra siz, kı­yamet günü Rabbınızm huzurunda duruşmaya çıkacaksınız.» âyetleri nazil olduğunda Zübeyr: Ey Allah’ın elçisi, dünyada iken bizim aramız­da olan son derece’ şahsî günâhlar da bizim üzerimize tekrarlanacak mı? diye sordu da Allah RaŞûlü: Evet, şüphesiz onlar size tekrarlana­caktır ki sonunda her bir hak sahibine hakkı verilsin, buyurdu. Zü­beyr: Allah’a yemîn olsun ki iş çok zor, dedi. Hadîsi Tirmizî de Muham-med İbn Amr kanalıyla rivayet etmiş ve hasen, sahîh olduğunu söyle­miştir. İmâm Ahmed’in Kuteybe İbn Saîd kanalıyla… Ukbe İbn Amir’-den rivayetine göre Allah Rasûlü <s.â.) şöyle buyurmuştur: Kıyamet günü duruşmaya çıkarılacakların ilki iki komşudur. Hadîsi sâdece İmâm Ahmed rivayet etmiştir. Yine İmâm Ahmed’in Hasan İbn Mûsâ kanalıyla… Ebu Saîd (el-Hudrî)den rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuş: Nefsim kudret elinde olan (Allah) a yemîn ederim ki (kıyamet günü) hasımlaşma mutlaka olacaktır. Hattâ (dünyada iken) birbiriyle boynuzlaşan iki koyun bile duruşmaya çıkarılacaktır. Hadîsi sâdece İmâm Ahmed rivayet etmiştir. Yine İmâm Ahmed’in Müsned’-inde Ebu Zerr (r.a.)deri rivayete göre o, şöyle demiştir: Allah Rasûlü (s.a.) birbiriyle boynuzlaşan iki koyun görmüştü. Ey Lbu Zerr, niçin birbirleriyle boynuzlaşıyorlar biliyor musun? diye sordu. Ben: Hayır, dedim. Fakat Allah Teâlâ biliyor ve ikisi arasında hüküm verecektir, buyurdu.

Hafız Ebu Bekr el-Bezzâr der ki: Bize Sehl İbn Bahr’ın… Enes’ten rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Kıyamet günü hâin devlet başkanı getirilecek ve tebeası ile duruşmaya çıkarılacak da, onlar bu hâin devlet başkanına üstün gelecek, ona gâlib gelecek­lerdir. Bunun üzerine o hâin devlet başkanı hakkında: Bununla cehen­nemin temellerinden bir temeli kapatın, buyrulacaktır. Hafız el-Bez­zâr hadîsi rivayetten sonra hadîsin isnadında bulunan Ağleb İbn Temîm’in hafız olmadığını söyler. İbn Abbâs (r.a.)tan rivayetle Ali İbn Ebu Talha şöyle diyor: «Sonra siz, kıyamet günü Rabbınızm huzurun­da duruşmaya çıkacaksınız.» âyetinde şöyle buyrulur: Doğru sözlü olan yalancıyla, mazlum zâlim ile, hidâyette olan sapıklıkta olanla, za-•yıf da büyüklenenle duruşmaya çıkarılacaktır. İbn Mende, «er-Rûh» adlı kitabında İbn Abbâs’ın şöyle dediğini naklediyor: Kıyamet günü insanlar hasımlaşacaklar, duruşmaya çıkarılacaklardır. Hattâ Rûh, ce-sed ile hasımlaşacak da rûh cesede: Sen şöyle şöyle yaptın, diyecek. Ce-ced de ruha: Sen emretmiştin, sen beni aldatıp baştan çıkarmıştın, di­yecek. Allah Teâlâ onlara bir melek gönderecek de aralarını ayırıp şöy­le diyecek: Sizin ikinizin benzeri kötürüm ve gözleri gören bir adamla kör olan bir adamın misâli gibidir. İkisi bir bahçeye girmişler. Kötürüm olan, köre: Ben şurada meyveler görüyorum, fakat onlara ulaşamıyo­rum, demiş. Kör olan da kötürüme: Benim üremize bin de onları al, de­miş. Kötürüm olan kör olanın üzerine binip o meyveleri almış. İşte bu ikisinden hangisi haddi aşandır? Rûh ve cesed: İkisi birden, diye cevab verirler. Bunun üzerine rûh ve cesede melek: Şüphesiz siz kendi hakkı­nızda hüküm verdiniz, diyecek. Yani cesed, rûh için bir binit mahiye­tindedir, rûh da o binite binmiş olan kimsedir.

İbn Ebu Hâtim’in Ca’fer İbn Ahmed kanalıyla… İbn Ömer’den ri­vayetine göre o, şöyle diyor: Bu âyet indi, biz hangi konuda indiğini bilmiyorduk. ((Sonra siz, kıyamet günü Rabbmızın huzurunda duruş­maya çıkacaksınız.» âyeti nazil oldu da biz: Kiminle duruşmaya çıka­cağız? Bizimle kitâb ehli arasında bir hasımlık yok ki, kiminle hasım-laşacağız? dedik. Nihayet (İslâm ümmeti içindeki) fitne meydana gel­di de İbn Ömer: İşte Rabbımızın bize va’dettiği budur, biz bu hususta duruşmaya çıkacağız, dedi. İbn Ömer’in bu sözünü Neseî, Muhammed îbn Âmir’den, o da Mansûr İbn Seleme’den rivayet etmiştir. Ebu’l-Âü-ye’ye göre ise «Sonra siz, kıyamet günü Rabbınızm huzurunda duruş­maya çıkacaksınız.» âyetinde kıble ehli kasdedilmektedir. İbn Zeyd de burada müslümafrılar ile küfür ehlinin kasdedildiğini söyler. Daha ön­ce de belirttiğimiz üzere bu görüşler içinde sahîh olanı, bu âyetin umû­mî oluşudur. En doğrusunu Allah bilir.[12]

32 — Allah’a karşı yalan söyleyenden ve kendisine gel­miş olan gerçeği yalan sayandan daha zâlim kimdir? Kâ­firler için cehennemde bir karargâh olmaz olur mu?

33 — Doğruyu getiren ve onu tasdik edenler; işte on­lar müttakîlerdir.

34 — Rabları katında diledikleri her şey onlarındır. Bu, ihsan edenlerin mükâfatıdır.

35 — Çünkü Allah, onların yaptıklarının en kötüsünü örtecek ve yapmakta olduklarının en güzeliyle karşılığını verecektir.

Allah Teâlâ, zâtına karşı iftiralar atan, Allah ile beraber başka ilahlar kılan, meleklerin Allah’ın kızları olduğunu, Allah’ın çocuğu ol­duğunu iddia eden —ki Allah Teâlâ onların bu sözlerinin hepsinden yüce ve münezzehtir— müşriklere hitâb ediyor. Onlar bütün bu iddia­ları yanında kendilerine Allah’ın elçilerinin diliyle gerçek (Hak) gel­diği halde onu yalanlamışlardır. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ şöyle buyurur: «Allah’a karşı yalan söyleyenden ve kendisine gelmiş olan gerçeği yalan sayandan daha zâlim kimdir?» Elbette bundan daha zâ­lim hiç kimse yoktur. Zîrâ o, bâtılın iki tarafını kendinde toplamıştır: Önce Allah’a karşı yalan uydurmuş, Allah’ın elçisini de yalanlamıştır. Onların söyledikleri bâtıldır ve gerçeği de yalanlamışlar, reddetmişler­dir. Bu sebepledir ki onları tehdîdle: «Kâfirler için cehennemde bir ka­rargâh olmaz olur mu?» buyurmuştur ki, onlar yalanlayanların ve in­karcıların ta kendileridir.

«Doğruyu getiren ve onu tasdik edenler; işte onlar müttakîlerdir.» âyeti hakkında Mücâhid, Katâde, Rebî’ İbn Enes ve İbn Zeyd şöyle di­yorlar; Doğruyu getiren, peygamberdir. Süddî ise doğruyu getirenin Cibril, onu tasdik edenin de Muhammed (s.a.) olduğunu söyler. Ali İbn Ebu Talha’rnn İbn Abbâs’tan rivayetine göre o, şöyle demiştir: Doğ­ruyu getiren; Allah’tan başka ilâh yoktur, sözünü getirendir. Onu doğ­rulayan da Allah Rasûlü (s.a.)’dür. Rebî’ İbn Enes, âyetteki ism-i mev-sûlü çoğul olarak okumuş ve böylece doğruyu getirenlerin; peygamber­ler, onları tasdik edenlerin de; onların tabileri, olduğunu söylemiştir. Leys îbn Ebu Süleym’in Mücâhid’den rivayetine göre o, «Doğruyu ge­tiren ve onu tasdik edenler…» âyeti hakkında şöyle demiştir: Kur’ân ashabı olan mü’minler kıyamet günü gelerek: İşte bize verdiğiniz bu­dur ve biz emretmiş olduğunuzla amel ettik, diyeceklerdir. Mücâhid’in bu sözü, bütün inananları içine almaktadır. Mü’min kişi gerçeği söyler ve gerçekle amel eder. Bu açıklamaya göre, bu âyetin hükmü içine gir­meye insanların en lâyık olanı Allah’ın Rasûlü (s.a.)dür. Zîrâ o, doğ­ruyu getirmiş ve rasûlleri tasdik etmiştir. Hem o, hem de inananlar Rabbından ona indirilene îmân etmişlerdir. Onların hepsi Allah’a, me­leklerine, kitâblanna ve rasûllerine îmân etmişlerdir. Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem de der ki: Doğruyu getiren; Allah Rasûlü (s.a.)dür. Onu tasdik edenler demüslümanlardır. «İşte onlar, müttâkîlerdir.» İbn Abbâs burada onların şirkden korunduklarını söyler.

«(Cennette) Rabları katında diledikleri her şey onlarındır.» Her ne isterlerse bulacaklardır. Bu, ihsan edenlerin mükâfatıdır. «Çünkü Al­lah, onların yaptıklarının en kötüsünü örtecek ve yapmakta oldukları­nın en güzeliyle karşılığım verecektir.» Allah Teâlâ başka bir âyet-i kerîme’de de şöyle buyurur: «İşte, işlediklerini en güzel şekilde kabul ettiğimiz ve kötülüklerini seçtiğimiz bu kimseler cennetlikler içinde­dirler. Bu, verilen doğru bir sözdür.» (Ahkaf, 16).[13]

36 — Allah kuluna kâfî değil mi? Seni O’ndan başka­larıyla korkutuyorlar. Allah kimi saptırırsa; onu hidâyete erdirecek yoktur.

37 — Allah kimi de hidâyete erdirirse; onu saptıracak yoktur. Allah Azîz, intikam sahibi değil midir?

38 — Andolsun ki onlara: Gökleri ve yeri yaratan kim­dir? diye sorsan; muhakkak, Allah’tır, diyecekler. De ki:

Öyleyse söyleyin bakalım; Allah bana bir zarar vermek istese, O’nu bırakıp da taptıklarınız O’nun verdiği zararı giderebilir mi? Yahut bana bir rahmet dilerse, O’nun rah­metini önleyebilir mi? De ki: Allah, bana yeter. Tevekkül edenler O’na tevekkül ederler.

39 — De ki: Ey kavmim; elinizden geleni yapın. Doğru­su ben de yapacağım. Ve yakında bileceksiniz.

40 — Kendisine rüsvây edici bir azâ’b gelecek olan kim, üzerine sürekli azâb inecek olan kim?

Allah Kuluna Kâfî Değil mi?

Allah Teâlâ: «Allah kuluna kâfî değil mi?» buyuruyor. Bazıları âyetteki kul anlamına gelen ( oO-£- ) kelimesini ( oLp ) şeklinde çoğul olarak okumuşlardır. Buna göre anlam: Allah Teâlâ kendisine ibâ­det eden ve tevekkül eden kullarına yeter, şeklindedir.

tbn Ebu Hatim burada der ki: Bize İbn Vehb’in kardeşi oğlu Ebu Ubeydullah’ın… Fudâle İbn Ubeyd el-Ansârî’den rivayetine göre; o, Al­lah Rasûlü (s.a.)nü şöyle buyururken işitmiş: Şüphesiz İslâm’a eriş­tirilen, geçimi kendisine yetecek kadar olup bununla kanâat eden kur­tulmuştur. Hadîsi Tirmizî ve Neseî de Hayve İbn Şureyh’ten, o ise Ebu Hânî el-Havlânî’den rivayet etmiştir. Tirmizî hadîsin sahih olduğunu söyler.

«Seni O’ndan başkalarıyla korkutuyorlar.» Yani müşrikler Allah Rasûlünü korkutup bilgisizlik ve sapıklıklarıyla, Allah’ın dışında tapın­dıkları ilâhları ve putlarıyla onu tehdîd ediyorlardı. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: «Allah kimi saptarsa; onu hidâyete erdirecek yoktur. Allah kimi de hidâyete erdirirse; onu saptıracak yok­tur. Allah Azız, intikam sahibi değil midir?» Şüphesiz O’nun tarafı sağlam, muhkemdir, gâlib gelinemez. Kim sırtını O’na dayar ve kapı­sına iltica ederse; şüphesiz O, zâtından daha azîzi olmayan Azîz’dir, Allah Rasûlü (s.a.) ile inâdlaşan, Allah’a şirk koşan ve Allah’ı inkâr edenlerden intikamında O’ndan daha şiddetli olan hiç kimse yoktur.

«Andolsun ki onlara: Gökleri ve yeri yaratan kimdir? diye sorsan; muhakkak, Allah’tır, diyecekler.» Müşrikler Allah’ın her şeyi yaratan olduğunu itiraf ediyor, bununla birlikte hiç bir zarar ve faydaya gücü yetmeyen Allah’tan başka şeylere tapınıyorlardı. Bu sebepledir ki şöy­le buyrulur: «De ki: öyleyse söyleyin bakalım; Allah bana bir zarar vermek isterse, O’nu bırakıp ta taptıklarınız O’nun verdiği zararı giderebilir mi? Yahut bana bir rahmet dilerse, O’nun rahmetini önleye­bilir mi?» Elbette bunlardan hiç birine güç yetiremezler. İbn Ebu Ha­tim burada Kays İbn Haccâc kanalıyla… İbn Abbâs’tan rivayet edi­len meriû’ bir hadisi zikreder ki şöyledir: Allah’ı (emirlerini) koru ki O da seni korusun. Allah (m emirlerini) muhafaza et ki O’nu karşında bulasm. Bollukta Allah’ı tanı ki darlıkta seni tanısın. Bir şey istediğin zaman Allah’tan iste. Yardım ve imdâd dilediğinde Allah’tan yardım dile. Bil ki bütün bir ümmet, Allah’ın senin hakkında yazmamış oldu­ğu bir zararı sana eriştirmek üzere bir araya gelseler sana zarar vere­mezler. Allah’ın senin lehine yazmamış olduğu bir faydayı sana ulaş­tırmak üzere bir araya gelseler sana hiç bir fayda veremezler. Sahife-ler kurumuş, kalemler kaldırılmıştır. Yakın üzere şükürle Allah için amel et. Bil ki, hoşlanmadığın bir şeye sabırda çok hayırlar vardır ve zafer sabırla beraber, ferahlık sıkıntıyla beraber, zorluk kolaylıkla be­raberdir.

«De ki: Allah, bana yeter.» Allah, bana kâfidir. O’na tevekkül et­tim, dayandım. Tevekkül edenler de O’na tevekkül ederler. Nitekim Hz. Hûd (a.s.)a : «İlâhlarımızdan biri seni fena çarpmış, demekten başka bir şey de söylemeyiz.» dediklerinde o, şöyle demişti: «Doğrusu ben, Al­lah’ı şâhid tutuyorum. Siz de şâhid olun ki; sizin Allah’tan başka şirk koştuğunuz şeylerden ben uzağım. Hepiniz birlikte tuzak kurun bana. Sonra da hiç müsâade etmeyin. Ben, sâdece benim de sizin de Rabbmız olan Allah’a tevekkül ettim. Yürüyen hiç bir canlı yoktur ki, O alnın­dan tutmasın. Elbette doğru yoldadır benim Rabbım.» (Hûd, 54-56).

İbn Ebu Hâtim’in Ahmed İbn Isam el-Ansârî kanalıyla… İbn Ab­bâs’tan rivayetine göre —İbn Abbâs hadîsi Allah Rasûlü (s.a.) ne ulaş­tırıyor— O, şöyle demiştir: Kim insanların en güçlüsü olmayı isterse, Allah’a tevekkül etsin. Kim de insanların en zengini olmak isterse, elin-dekinden ziyâde Allah katında olanlara güvensin. Kim de insanların en şereflisi olmayı sevip isterse Allah’tan korksun.

«De ki: Ey kavmim; durumunuzun (yolunuzun) gerektirdiğini yapın.» âyeti bir tehdîddir. «Doğrusu ben de (yolum üzere) yapacağım. Ve yakında (bunun akıbetini ve vebalini) bileceksiniz. Kendisine (dün­yada) rüsvây edici bir azâb gelecek olan kim, üzerine sürekli (ve hiç bir şekilde kurtulamayacağı devamlı) azâb inecek olan kim?» Bu so­nuncusu da kıyamet günü olacaktır.[14]

41 — Şüphesiz ki Biz, kitabı sana insanlar için hak olarak indirdik. Kim hidâyete ererse; bu kendi lehinedir. Kim de sapıtırsa, kendi aleyhine sapıtmış olur. Ve sen on­ların üzerinde vekîl değilsin.

42 — Allah, ölüm anında ruhları alır. Ölmeyenin ise uykusunda. Ölmelerine hükmettiği kimselerinkini tutar, diğerlerini belli bir süreye kadar salıverir. Doğrusu bun­da, düşünen bir kavim için âyetler vardır.

Allah Teâlâ, elçisi Muhammed (s.a.)e hitaben şöyle buyurur: «Şüp­hesiz ki, Biz, kitabı (bu Kur’ân’ı) sana insanlar için hak olarak indir­dik.» İnsanlar ve cinnler dâhil bütün yaratıkları bununla uyarasın di­ye indirdik. «Kim hidâyete ererse; bu kendi lehinedir. Bunun faydası yalnız kendisine döner. Kim de sapıtırsa kendi aleyhine sapıtmış olur. Bunun vebali de ancak kendisine döner. «Ve sen, onların üzerinde ve­kîl değilsin.» Onlann hidâyete erdirilmesiyle görevlendirilmiş değilsin. «Sen, ancak bir uyarıcısın. Ve Allah her şeye Vekîl’dir.» (Hûd, 12), «Senin vazifen, sâdece tebliğ etmektir. Hesâb görmekse Bize düşer.» (Ra’d, 40).

Allah Teâlâ yüce zâtının varlıklarda dilediği şekilde tasarrufta bu­lunduğunu, nefisleri gönderdiği hafaza melekleriyle kabzettirmek su­retiyle büyük ölümle, uyku sırasında da küçük ölümle öldürdüğünü ha­ber verir. Nitekim başka bir âyette de: «O’dur, geceleyin sizi kendiniz­den geçiren, Gündüzün de ne yaptığınızı bilir. Sonra sizi tekrar kaldı­rır. Tâ ki, belirli bir ecelin hükmü yerine gelsin. Sonra sizin dönüşünüz O’nadır. Sonra ne yaptığınızı size haber verecektir. O, kullan üzerinde yegâne hâkimdir. Ve size, koruyucu (melek) lar yollar. Nihayet herhan­gi birinize ölüm gelince, elçilerimiz bir eksiklik yapmaksızın onun ca­nım alırlar.» (En’âm, 60-61) buyrularak önce küçük sonra büyük ölüm zikredilmektedir. Bu âyette ise tâm tersine önce büyük sonra da küçük ölüm anılmaktadır. Bu sebepledir ki şöyle buyurur: «Allah, ölüm anın­da ruhları alır. Ölmeyenin ise uykusunda. Ölmelerine hükmettiği kim­selerinkini tutar, diğerlerini belli bir süreye kadar salıverir.»

Bu âyetin de delaletiyle ruhlar mele-i A’lâ’da bir araya gelip top­lanırlar. Nitekim bu, merfû’ bir hadîste de vârid olmuştur ki bu merfû’ hadîsi Ibn Mende ve başkaları rivayet etmektedirler. Buhârî ve Müs­lim’in Sahîh’lerinde Ubeydullah İbn Ömer kanalıyla… Ebu Hüreyre (r.a.)den rivayet edildiğine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuş­tur: Sizden birisi yatağına girdiğinde önce elbisesinin bir tarafıyla ya­tağını silkelesin. Zîra o başına ne geleceğini bilmez. Sonra şöyle desin: Ey Rabbım, Senin adınla yanımı (yatağa) koydum ve Seninle kaldıra­cağım. Şayet ruhumu tutacaksan ona rahmet eyle, yok eğer salıvere-ceksen sâlih kullarını muhafaza ettiğin gibi onu muhafaza eyle. Selef­ten birisi şöyle diyor: Ölülerin ruhları Öldükleri zaman kabzolunur, di­rilerin ruhları da uyuduklarında. Allah’ın tanışmalarını diledikleri (iş­te o zaman) tanışırlar. «Ölmelerine hükmettiği kimselerin ruhlarını tutar (da böylece Ölmüş olurlar) diğerlerini belli bir süreye kadar sa­lıverir.» Süddî der ki: Diğerlerini de belli bir süreye kadar, yani ece­linin kalan kısmının sonuna kadar salıverir. İbn Abbâs der ki: Ölüle­rin ruhlarını (nefeslerini) tutar, dirilerin nefeslerini de salıverir, asiâ hatâ etmez, yanılmaz. «Doğrusu bunda, düşünen bir kavim için âyet­ler vardır.»[15]

43 — Yoksa onlar Allah’tan başka şefâatçüar mı edin­diler? De ki: Onlar hiç bir şeye güç getiremez ve akü er­diremez olsalar da mı?

44 — De ki: Bütün şefaat Allah’ındır, Göklerin ve ye­rin mülkü O’nundur. Sonra hepiniz O’na döndürülecek-

siniz,

45 – Allah bir olarak aiuldlğl zaman, ahırete inanma­yanların kalbleri tiksinir. Ama O’ndan başkaları anıldıg! vakit hemen yüzleri güler.

Allah’tan Başka Şelâatçılar

Allah’ın dışnıda; puttan ve Allah’a eş saydüdarını buna sevi: eden bir £ufvJChânlan olmaksın kendiliklerinden şefâatçüar edmen müşrikleri Allah Teâlâ zemmediyor. Halbuki bu putlar hiç bir şeye sa­hip değildirler. Hattâ onların akledebilecekleri akılları, işitebilecekleri kulakları, görebilecekleri gözleri bile yoktur. Durumları hayvanlardan çok daha kötü cansız şeylerdir. Sonra Allah Teâlâ şöyle buyurur: Ey Muhammed, kendileri için Allah katında şefâatçılar edindiklerini zan­neden şu beyinsizlere haber ver ki; Allah katında şefaat, ancak Allah’ın hoşnûd oldukları ve izin verdiklerine fayda verir. Şefaatin bütününün mercii Allah’tır. «O’nun izni olmadan katında şefaat edecek kimdir?» (Bakara, 255).

«Göklerin ve yerin mülkü O’nundur.» Onların hepsinde tasarruf sahibi O’dur. «Sonra kıyamet günü hepiniz O’na döndürüleceksiniz» de adaletiyle aranızda hüküm verecek ve herkesi ameline göre cezalandı­racaktır.

Daha sonra Allah Teâlâ yine müşrikleri zemmederek şöyle buyu­rur: «Allah bir olarak anıldığı (Allah’tan başka ilâh yoktur denildiği) zaman âhirete inanmayanların kalbleri tiksinir.» Mücâhid, âyetteki tiksinmeyi kalblerinin kapanması (kabul etmemesi) olarak açıklamış­tır. Süddî kelimesini; nefret eder, şeklinde açıklarken Katâde: İnkâr eder ve büyüklenir; şeklinde açıklar. Zeyd İbn Eslem’-den rivayetle Mâlik de; büyüklenir, şeklinde açıklamıştır. Nitekim Al­lah Teâlâ başka bir âyet-i kerîme’de şöyle buyurur: «Çünkü onlara; Al­lah’tan başka ilâh yoktur, denildiğinde, (bu söze tâbi olmaktan ve bo­yun eğmekten büyüklenir) büyüklük taslarlardı.» (Sâffât, 35). Zîrâ onların kalbleri hayrı kabul etmez. Hayrı kabul etmeyen ise ancak kö­tülüğü kabul eder, demektir. Bu sebepledir ki şöyle buyrulur: «Ama O’ndan başkaları-, —Mücâhid’in söylediğine göre putlar ve Allah’a denk saydıkları— anıldığı vakit hemen yüzleri güler (sevinirler).»[16]

46 — De ki: Ey gökleri ve yeri yaratan, görülmeyeni ve görüleni bilen Allah’ım, ayrılığa düştükleri şeyler hak­kında kulların arasında Sen hükmedersin.

47 — Yeryüzünde olanların hepsi ve bir misli daha zâ­limlerin olsaydı; kıyamet günündeki kötü azâb için elbet­te bunları fidye verirlerdi. Halbuki Allah katından onla­ra hiç hesâblamadıkları şeyler belirmiştir.

48 — Onlara, işledikleri kötülükler belli olmuş, alaya aldıkları şeyler de kendilerini çepeçevre sarmıştır.

Ey Göklerin ve Yerin Yaratanı

Allah Teâlâ şirki sevmeleri ve tevhîdden nefret edip uzaklaşmaları sebebiyle müşrikleri zemmettikten sonra şöyle buyurmaktadır: «De ki: Ey gökleri ve yeri yaratan, görüleni ve görülmeyeni bilen Allah’ım…» Ey Rasûlüm, bizzat sen de tek ve ortağı olmayan Allah’a duâ et. O Al­lah ki, gökleri ve yeri önceden misâli olmaksızın yaratmıştır. Gizliyi ve açığı en iyi bilendir. De ki: «Ey Allah’ım, (dünyada iken) ayrılığa düş­tükleri şeyler hakkında kulların (Allah’a dönüşleri, kabirlerinden kal­dırılarak haşrolunacakları gün) arasında Sen hükmeder (aralarını ayırır) sin.

Sahîh’inde Müslim der ki: Bize Abd İbn Humeyd’in… Ebu Seleme İbn Abdurrahmân’dan rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Hz. Âişe’ye: Allah Rasûlü (s.a.) geceleyin namaza kalktığında namaza ne ile baş­lardı? diye sordum da şöyle dedi: Geceleyin kalktığı zaman namaza şöyle diyerek başlardı: Ey Allah’ım, Cibril, Mikâîl ve İsrafil’in Rabbı, gökleri ve yeri yaratan, gizliyi ve açığı bilen; ayrılığa düştükleri şeyler hakkında kullarının arasında şüphesiz Sen hükmedeceksin. Kendi iz­ninle hakkında ihtilâfa düşülen gerçeğe beni eriştir. Şüphesiz ki Sen, dilediğini dosdoğru yola iletirsin. İmâm Ahmed’in Affân kanalıyla… Abdullah İbn Mes’ûd’dan rivayetine göre Allah Rasûltt (s.a.) şöyle bu­yurmuştur: Kim^ki: Ey Allah’ım, ey göklerin ve yerin yaratıcısı, gizliyi ve açığı bilen, bu dünyada Sana söz veriyorum ki yegâne ve ortağın ol­madığı halde Senden başka ilâh olmadığına, Muhammed’in Senin ku­lun ve elçin olduğuna şehâdet ediyorum. Eğer beni kendi nefsime bıra­kacak olursan, beni kötlüğe yaklaştırıp hayırdan uzaklaştırır. Ben ancak Senin rahmetine güvenir, dayanırım. Kendi katında kıyamet gü­nü tam olarak vereceğin bir ahdi bana nasîb et. Şüphesiz Sen sözün­den caymazsın, derse; Allah Teâlâ da kıyamet günü meleklerine şöyle buyurur: Şüphesiz ki kulum Bana bir söz verdi, verdiği sözü kendisine tâm olarak verin. Ve Allah Teâlâ o kulu cennete koyar. Süheyl der ki: Kasım İbn Abdurrahmân’a Avn’ın şöyle bir hadîs rivayet ettiğini ha­ber verdim de: Bizim ailemizde hiç bir câriye yoktur ki odasında bunlan.söylemesin, dedi. Bu haberi sâdece İmâm Ahmed rivayet ediyor.

Yine İmâm Ahmed’in Hasan kanalıyla… Ebu Abdurrahman’dan rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Abdullah İbn Amr bize bir kâğıt çı­kardı ve şöyle dedi: Allah Rasûlü (s.a.) bize öğreterek şöyle buyurdu : Ey Allah’ım, ey göklerin ve yerin yaratıcısı, görülmeyeni ve görüleni bilen, Sen her şeyin Rabbı, her şeyin ilâhısın. Tek ve ortağın olmaksı­zın Senden başka ilâh olmadığına, Muhammed’in Senin kulun ve elçin olduğuna şehâdet ederim, melekler de buna şehâdet ederler. Şeytân­dan ve şirkinden Sana sığınırım. Kendime karşı bir günâh işlemekten veya müslümana herhangi bir günâhı sürükleyip taşımaktan yine Sa­na sığınırım. Ebu Abdurrahmân der ki: Allah Rasûlü (s.a.) Abdullah îbn Amr’a uyumak istediği zaman bu duayı okuması için öğretmişti. Bu haberi de sâdece İmâm Ahmed rivayet etmiştir. Yine İmâm Ahmed der ki: Bize Halef İbn Velîd’in… Ebu Râşid el-Hubrânî’den rivayetine göre o, şöyle demiştir; Abdullah İbn Amr’a geldim ve ona: Allah Ra­sûlü (s.a.)nden işitmiş olduğun bir hadîsi bize rivayet et, dedim. Önü­me bir sayfa attı ve: İşte bu, Allah Rasûlü (s.a.)nün benim için yaz­dığıdır, dedi. Sayfaya baktım, sayfada şunlar yazılıydı: Ebubekir es-Sıddîk: Ey Allah’ın elçisi, sabah ve akşamleyin ne söyleyeceğimi bana öğret, demişti. Allah Rasûlü (s.a.) ona şöyle dedi: Ey Ebubekir; ey Al­lah’ım, ey göklerin ve yerin yaratıcısı, görülmeyeni ve görüleni bilen, Sen’den başka ilâh yok. Ey her şeyin Rabbı ve Mâliki (veya hükümda­rı), nefsimin şerrinden, şeytân şerrinden ve şeytânın şirkinden, kendi­me karşı bir kötülük işlemekten veya kötülüğü bir müslün*ana sürük­leyip çekmekten Sana sığınırım, de. Hadîsi Tirmizî de Hasan İbn Are-fe’den, o ise İsmâîl İbn Ayyâş’dan rivayet etmiştir. Tirmizî hadîsin bu kanaldan rivayetinin hasen, garîb olduğunu da ekler. İmâm Ahmed der ki: Bize Hâşim’in… Ebubekir es-Sıddîk’dan rivayetine göre o, şöyle demiştir: Allah Rasûlü (s.a.) sabah, akşam ve gece yatağıma girdiğim­de şöyle dememi emretti: Ey Allah’ım, ey göklerin ve yerin yaratıcısı… Ve Râvî hadîsin tamâmım zikretti.

«Yeryüzünde olanların hepsi ve bir misli daha zâlimler (olan müş­rikler) in olsaydı, (bütün yeryüzünün mülkiyeti ve onun bir katı daha onların olsaydı); kıyamet gününde Allah Teâlâ’nın onlar için vâcib kıl­mış olduğu kötü azâb(dan kurtulmak) için elbette bunlara fidye ve­rirlerdi.» Ama başka bir âyette (Âl-i İmrân, 91) işaret edildiği üzere yeryüzü dolusu altun bile olsaydı, onlardan fidye kabul edilmeyecekti. «Halbuki Allah katından onlara hiç hesâblamadıklan şeyler belirmiş­tir.» Onların hesâblannda ve akıllarında olmayan azâb ve cezalandır­ma Allah tarafından onlar için belirivermiştir. Dünya yurdunda işle­miş oldukları haramlar ve kazanmış oldukları günâhların cezası onlara belli olmuş, dünya yurdunda iken alaya aldıkları azâb ve cezalan­dırma da kendilerini çepeçevre sarmıştır.[17]

49 — İnsana bir sıkıntı gelince Bize yalvarır. Sonra katımızdan ona bir nimet verdiğimizde: Bu, bana bilgim­den dolayı verilmiştir, der. Hayır, bu bir imtihandır. Fa­kat çokları bilmezler.

50 — Onlardan öncekiler de bunu söylemişlerdi. Ama kazandıkları şey kendilerine bir fayda vermemişti.

51 — Böylece kazandıkları kötülükler başlarına geldi. Bunların içinden zulmedenlerin kazandıkları kötülükler de kendilerini çarpacaktır. Ve onlar âciz bırakacaklar da değillerdir.

52 — Bilmezler mi ki Allah, dilediğine rızkı genişletir ve kısar. Doğrusu bunda inanan kimseler için âyetler var­dır.

Allah Teâlâ, insanın darlık ve sıkıntı halinde Allah’a tazarrû* ve niyazda bulunduğunu, Allah’a dönüp duâ ettiğini ona bir nimet bah­şettiği zamanda ise haddi aşıp azdığını, «Bu, bana bilgimden dolayı ve­rilmiştir.» Allah Teâlâ bunamüstehâk olduğumu bildiğimden dolayı bunları bana vermiştir. Şayet Allah katında özel bir yerim olmasaydı elbette bunlan bana vermezdi, dediğini haber veriyor. Katâde «Bu, ba­na bilgimden dolayı verilmiştir.» kısmını; bende bulunan hayırdan do­layı verilmiştir, şeklinde açıklar.

Allah Teâlâ da buyurur ki: «Hayır, bu bir imtihandır.» Durum on­ların zannettikleri gibi değildir. Aksine Biz ona bu nimeti, nimet olarak verdiklerimiz konusunda onu denemek, imtihan etmek için bah-şetmişizdir. Bakalım itaatkâr mı olacak, yoksa isyan mı edecek? As­lında Biz, ezelî olan ilmimizle onun bunlardan hangisine gireceğini iyi bilmekteyiz. Bu sâdece bir imtihan, bir denemedir. Fakat onların çoğu bilmezler de bu yüzden sözler söyler ve görüşler ileri sürerler.

«Onlardan öncekiler de bunu söylemişlerdi.» Bu sözü, bu zannı ve iddiayı geçmiş ümmetlerden bir çoğu söyleyip ileri sürmüşlerdi. «Ama kazandıkları şey kendilerine bir fayda vermemişti.» Sözleri doğru çık­mamış, toplulukları ve kazandıkları şeyler onlardan az?.bı engelleye­memişti. «Böylece kazandıkları kötülükler başlarına geldi. Bunların (yani muhâtablann) içinden zulmedenlerin kazandıkları kötülükler de (onlardan öncekilerin başına geldiği gibi bunların da başına gele­cek) kendilerini çarpacaktır. Ve onlar âciz bırakacaklar da değillerdir.» Nitekim Allah Teâlâ Karun’dan haber verdiği bir âyette: «Kavmi ona şöyle demişti: Şımarma, çünkü Allah şımarıkları sevmez. Allah’ın sa­na verdiği şeylerde âhiret yurdunu gözet. Dünyadaki nasibini de unut­ma. Allah’ın sana ihsan ettiği gibi sen de ihsanda bulun. Yeryüzünde bozgunculuk arama. Doğrusu Allah bozguncuları sevmez. Dedi ki: Bu (servet) bana; ancak bende olan bilgiden ötürü verilmiştir. Bilmez mi ki Allah, önceleri ondan daha güçlü ve topladığı daha fazla olan nice nesilleri yok etmiştir? Suçlulardan günâhları sorulmaz.» (Kasas, 76-78) buyururken başka bir âyet-i kerîme’de de şöyle buyurmaktadır: «Ve dediler ki: Biz, malca ve evlâdca daha çoğuz. Hem biz, azâb edilecek­ler değiliz.» (Sebe’,.35).

«Bilmezler mi ki Allah, dilediğine rızkı genişletir ve (başka bir kav­me de daraltarak) kısar. Doğrusu bunda inanan kimseler için âyetler (ibretler ve hüccetler) vardır.»[18]

53 — De ki: Ey kendi nefislerine karşı ölçüyü aşan kul­larım, Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Muhak­kak ki Allah bütün günâhları bağışlar. Çünkü O, Gafur’-dur, Rahîm’dir.

54 — Ve Rabbmıza yönelin. Size azâb gelmeden önce O’na teslim olun. Sonra yardım edilmezsiniz.

55 — Siz farkında değilken ansızın azâb gelmezden önce Rabbınızdan size indirilen sözün en güzeline uyun.

56 — Kişinin: Allah’a karşı aşırı gitmemden dolayı vay bana, yazıklar olsun; gerçekten ben, alaya alanlar­dandım, diyeceği gün gelmezden önce.

57 — Veya: Allah beni hidâyete erdirseydi, ben de müttakîlerden olurdum, diyeceği gün,

58 — Yahut azabı gördüğü vakit: Keski benim içiiî bir dönüş daha olsaydı da ihsan edenlerden olsaydım,, diyece­ği gün,

59 — Hayır, sana âyetlerim gelmişti de, onları yalan­lamış, büyüklük taslayarak kâfirlerden olmuştun.

Ölçüyü Aşanlar

Bu âyet-i kerîme, kâfir olsun veya olmasın bütün âsîleri tevbeye ve Allah’a dönmeye bir çağrıdır. Âyet-i kerîme’de tevbe eden ve günâh­tan dönen herkesin günâhlarını, ne olursa olsun, ne kadar çok ve hat­tâ denizin köpükleri kadar bile olsa Allah’ın bağışlayacağını haber ve­riyor. Bu âyetin, tevbe edilmeksizin bağışlanmanın vukuuna hamledil-mesi doğru değildir. Zîrâ şirkden tevbe etmeyenin şirki bağışlanmaz. Buhârî der ki: Bize İbrahim İbn Musa’nın… îbn Abbâs’tan rivayetine göre müşriklerden bazı kimseler kıtal yapmışlar ve çok kişi Öldürmüş­ler, çok zina etmişlerdi. Bunlar Hz. Muhammed (s.a.)e geldiler ve: Se­nin söylediğin ve kendisine çağırdığın şüphesiz güzeldir. Keski yapmış olduklarımıza keffâret olacağım bize haber vermiş olsan, dediler. Bu­nun üzerine; «Onlar ki; Allah ile beraber başka bir tanrıya tapmazlar. Allah’ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar. Zina etmezler.» (Furkân, 68) ve «De ki: Ey kendi nefislerine karşı ölçüyü aşan kulla­rım, Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin.» âyeti nazil oldu. Ha­dîsi bu şekliyle Müslim, Ebu Dâvûd ve Neseî de îbn Cüreyc kanalıyla… İbn Abbâs’tan rivayet etmişlerdir. Buradaki birinci âyet «Ancak tevbe edip îmân ederek sâlih amel işleyenler müstesnadır.» (Meryem, 60) âyeti ile birlikte mütâlâa edilmelidir.

İmâm Ahmed’in Hasan kanalıyla… Allah Rasûlü (s.a.)nün kölesi Sevbân’dan rivayetine göre o, Allah Rasûlü (s.a.)nü şöyle buyururken işitmiş: «Ey kendi nefislerine karşı ölçüyü aşan kullarım…» âyeti mu­kabilinde dünya ve dünyadakilerin benim olmasını sevip istemezdim. Bir adam: Ey Allah’ın elçisi ya müşrikler (onlar da Allah’ın rahme­tinden ümîdlerini kesmesinler mi)? dedi. Hz. Peygamber bir süre susup sonra üç kere: Dikkat ediniz, şirk ko&an bile, buyurdular. Hadîsi sâ­dece İmâm Ahmed rivayet ediyor. Yine İmâm Ahmed’in Süreye İbn Nu’mân kanalıyla… Anar İbn Abese’den rivayetine göre o, şöyle an­latmış: Hz. Peygamber (s.a.)e yaşlı, ihtiyar, asasına dayanan bir adam geldi ve: Ey Allah’ın elçisi, şüphesiz benim haksızlıklarım ve günâhlarım var, acaba ben bağışlanır mıyım? diye sordu da Allah Rasûlü: Al­lah’tan başka ilâh olmadığına şehâdet etmiyor musun? diye sordu. Adam: Evet, şehâdet ediyorum, senin Allah’ın elçisi olduğuna da şe­hâdet ediyorum, dedi de Hz. Peygamber: Şüphesiz Allah senin haksız­lıklarım ve günâhlarını bağışlar, buyurdu. Bu hadîsi de sâdece İmâm Ahmed rivayet ediyor.

Yine İmâm Ahmed-def ki: Bize Yezîd İbn Harun’un… Yezîd’in kı­zı Esmâ’dan rivayetine göre o, şöyle demiş: Allah Rasûlü (s.a.)nü: «Şüphesiz o sâlih olmayan bir âmeldir.» âyeti ile «Ey kendi nefislerine karşı ölçüyü aşan kullarım, Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Muhakkak ki Allah, bütün günâhları bağışlar (ve aldırmaz). Çünkü O, Gafûr’dur, Rahîm’dir.» âyetlerini okurken işitmiş. Hadisi Ebu Dâvûd ve Tirmizî de Sabit kanalıyla rivayet etmişlerdir. Bütün bu hadîsler delâlet ediyor ki âyetten maksad şudur: Şüphesiz Allah Teâlâ tevbe ile beraber bütün bunları (bütün günâhları) bağışlamaktadır. Günâhla­rı ne kadar büyük ve çok olursa olsun hiç bir kul Allah’ın rahmetinden asla ümidini kesmemelidir. Zîrâ tevbe ve rahmet kapısı geniştir. Allah Teâlâ başka âyetlerde: «Bilmezler mi ki Allah, muhakkak kullarından tevbeyi kabul edecek olanın kendisidir.» (Tevbe, 104), «Kim bir kötü­lük yapar veya nefsine zulmeder de sonra Allah’tan mağfiret dilerse; Allah’ın Gafur ve Rahîm olduğunu görür.» (Nisa, 110) buyururken, münafıklar hakkında da şöyle buyurmaktadır: «Doğrusu münafıklar; cehennemin en alt tabakasmdadırlar. Onlara yardımcı bulamazsın. An­cak tevbe edenler müstesnadır.» (Nisa, 145-146). Başka âyetlerde ise şöyle buyrulur: «Allah, gerçekten üçün üçüncüsüdür, diyenler andol-sun ki; kâfir olmuşlardır. Halbuki hiç bir tanrı yoktur, ancak bir tek tanrı vardır. Söylediklerinden vazgeçmezlerse onlardan kahr olanlara acıklı bir azâb dokunacaktır. Hâlâ Allah’a tevbe edip O’ndan mağfiret dilemezler mi? Halbuki Allah, Gafûr’dur, Rahîm’dir.» (Mâide, 73-74), «Şüphesiz ki, mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara işkence ederek onları dinlerinden çevirmeye uğraşanlar, eğer tevbe etmezlerse, onla­ra cehennem azabı vardır. Can yakıcı azâb da onlaradır.» (Bürûc, 10). Hasan el-Basrî der ki: Şu kerem ve cömertliğe bakınız; onlar Allah’ın dostlarını öldürdüler, O ise onlan tevbe ve bağışlanmaya çağırıyor. Bu husustaki âyetler gerçekten pek çoktur.

Buhârî ve Müslim’in Sahîh’lerinde Ebu Saîd’den, o da Allah Rasû­lü (s.a.)nden şeklinde bir isnâdla doksan dokuz kişiyi Öldüren kimse ile ilgili bir hadîs rivayet edilir ki, buna göre o kişi pişman olmuş ve İsrail-oğulları zâhidlerinden birisine tevbesinin kabul olunup olunmayacağı­nı sormuş da, o zâhid hayır cevabını vermiş. Bunun üzerine o kişi, bu zahidi de öldürüp sayıyı- yüze tamamlamış sonra İsrâîloğulları âlimle­rinden birisine kendisi için tevbe olup olmadığını sormuş. O âlim: Seninle tevbe arasına kim girebilir? deyip Allah’a ibâdet olunan bir kasabaya gitmesini emretmiş. O kişi anılan kasabaya doğru yola çıkmış, yolda iken ölüm kendisini yakalamış? Rahmet ve azâb melekleri onun hak­kında çekişirlerken Allah Teâlâ iki yer arasındaki mesafeyi ölçmelerini emretmiş. Bunlardan hangisine yakın ise o taraftan olacakmış. Hicret etmekte olduğu yere bir karış daha yakın bulmuşlar ve onu rahmet melekleri almış. Anlatıldığına göre o kimse, ölüm sırasında ayrılmış ol­duğu yerden uzaklaşmaya çalışmış. Allah Teâlâ hayırlı ülkeye yaklaş­masını, diğer ülkeden de uzaklaşmasını emretmiş. Hadîsin mânâ ola­rak rivayeti böyledir. Biz hadîsi rivayet olunduğu lâfızlarla başka bir yerde, daha önce vermiştik.

Ali İbn Ebu Talha «De ki: Ey kendi nefislerine karşı ölçüyü aşan kullarım, Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Muhakkak ki Al­lah, bütün günâhları bağışlar…» âyeti hakkında İbn Abbâs’m şöyle de­diğini nakleder: Allah Teâlâ Mesih’in Allah olduğunu, Mesih’in Allah’­ın oğlu olduğunu, Uzeyr’in Allah’ın oğlu olduğunu, Allah’ın fakır ol­duğunu, Allah’ın elinin boynuna asılı olduğunu, Allah’ın üçün üçün­cüsü olduğunu sananları bağışlamasına davet etmiştir. Allah Teâlâ bunlar hakkında: «Hâlâ Allah’a tevbe edip. O’ndan mağfiret dilemezler-mi? Halbuki Allah, Gafûr’dur, Rahîm’dir.» (Mâide, 74) buyurmuştur. Daha sonra söyledikleri söz bunlardan daha büyük olanları da tevbeye davet etmiştir. Bir kimse ki: «Ben sizin en yüce Rabbınızım, benim dı­şımda sizin için bir ilâh tanımıyorum.» demişti. İbn Abbâs der ki: Bü­tün bunlardan sonra kim Allah’ın kullarını tevbeden ümit kestirirse; şüphesiz o, Allah’ın kitabını inkâr etmiştir. Fakat Allah Teâlâ tevbeye muktedir kılmadıkça hiç bir’kul tevbe etmeye güç yotiremez. Taberâni, Şâ’bî kanalıyla Şüteyr İbn Şekel’den rivayet ediyor ki o, îbn Mes’ûd’u şöyle derken işitmiş: Allah’ın kitabındaki en büyük âyet: «Allah, O’dur ki, kendisinden başka hiç bir ilâh yoktur.» (Bakara, 255) âyetidir. Kur’-ân’da hayır ve şerri ençok toplayan âyet de: «Muhakkak ki Allah; ada­leti, ihsanı emreder…» (Nahl, 90) âyetidir. Kur’ân’da ençok ferahlığı ihtiva eden âyet ise Zümer süresindeki: «De ki: Ey kendi nefislerine karşı ölçüyü aşan kullarım, Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin…» âyetidir. Allah’ın kitabındaki en şiddetli âyet ise: «Kim Allah’tan kor-karsa, ona bir çıkış yolu ihsan eder ve ona beklemediği yerden rızık ve­rir.» (Talâk, 2,3) âyetidir. Mesrûk ona: Doğru söyledin, dedi. A’meş’in Ebu Saîd’den, onun da Ebu Kenûd’dan rivayetine göre o, şöyle demiştir: Abdullah İbn Mes’ûd insanlara va’zetmekte olan bir hikayeci (kıssacı) ye uğramıştı. Ey (vaiz) niçin insanları ümitsizliğe düşürüyorsun? deyip sonra da: «De ki: Ey kendi nefislerine karşı ölçüyü aşan kullarım, Al­lah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin.» âyetini okudu. Bu haberi İbn Ebu Hatim rivayet etmiştir.[19]

Allah’ın Rahmetinden Ümit Kesmeyi Yasaklayan Hadîsler :

İmâm Ahmed der ki: Bize Süreye İbn Nu’nıân’ın… Enes İbn Mâ-lik’den rivayetine göre; o, Allah Rasûlü (s.a.)nü şöyle buyururken işit­miş: Sizler, hatâlarınız gökle yer arasını dolduruncaya kadar hatâ et­seniz, sonra Allah’tan bağışlanma dileseniz şüphesiz Allah sizi bağış­lar. Muhammed’in nefsi kudret elinde olan (Allah) a yemîn ederim ki, şayet sizler hatâ etmemiş olsaydınız; Allah, hatâ edecek bir kavim ge­tirirdi de onlar Allah’tan bağışlanma dilerler ve O da onlan bağışlar­dı. Hadîsi sâdece îmâm Ahmed rivayet etmiştir.

İmâm Ahmed der ki: Bize İshâk İbn îsâ’nın… Ebu Eyyûb el-En-sârî (r.a.)den rivayetine göre; o, vefatı sırasında şöyle demiş: Allah Rasûlü (s.a.)nden işitmiş olduğum bir şeyi sizden gizlemiştim. O, şöy­le buyurdu: Şayet siz günâh işlememiş olsaydınız, şüphesiz Allah Te-âlâ günâh işleyecek bir kavim yaratırdı da onları bağışlardı. Hadîsi İmâm Ahmed bu şekilde rivayet ediyor. Sahîh’inde Müslim ve Tirmizî hadîsi Kuteybe’den, o da Leys İbn Sa’d’dan rivayet etmiştir. Ayrıca hadîsi Müslim başka bir şekliyle Muhammed İbn Kâ’b el-Kurazî ka­nalıyla… Ebu Eyyûb’dan rivayetle tahrîc etmiştir. İmâm Ahmed der ki: Bize Ahmed İbn Abdülmelik el-Harrânî’nin… İbn Abbâs’tan riva­yetine göre Allah Rasûlü (s.a.): Günâhın keffâreti pişmanlıktır, bu­yurmuştur. Yine Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyuruyor: Şayet sizler gü­nâh işlememiş olsaydınız, Allah Teâlâ günâh işleyecek başka bir kav­mi getirir ve onları bağışlardı. Hadîsi sâdece İmâm Ahmed rivayet et­miştir. İmâm Ahmed’in oğlu Abdullah der ki: Bana Abd’ül-A’lâ İbn Hammâd’ın… Ali İbn Ebu Tâlib (r.a.)den rivayetine göre Allah Ra­sûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Şüphesiz Allah fitneye dûçâr kalıp da çokça tevbe eden kulu sever. Hadîsi bu şekliyle tahrîc etmemişlerdir.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın… Abdullah îbn Ubeyd İbn ümeyr’den rivayetine göre; o, şöyle demiştir: İblîs —Allah’ın la’net-Leri onun üzerine olsun—: Ey Rabbım, şüphesiz beni cennetten Âdem yüzünden çıkardın. Ben ancak Senin beni musallat kılmanla onlara güç yetirebilirim, demişti. Allah Teâlâ: Sen onlara musallat kılındın, buyurdu. İblîs; Ey Rabbım, bana artır, dedi de Allah Teâlâ: Onun ne zaman bir çocuğu olsa onun bir misli de senin için doğacak, buyurdu. İblîs: Ey Rabbım, bana artır, dedi. Allah Teâlâ da: Onların göğüsle­rini sizin için meskenler kıldım, onlarda kan yerine akacaksınız, bu­yurdu. Şeytân: Ey Rabbım, bana artır, dedi de Allah Teâlâ: Atlıların ve adamlarınla onları kendine çek. Onlann mal ve çocuklarında on­lara ortak ol. Onlara vaadlerde bulun. Şeytânın onlara va’dedeceği, gururdan başka (aldatmadan başka) bir şey değildir, buyurdu. Hz. Âdem ise: Ey Rabbım, İblîs’i benim üzerime musallat kıldın, şüphesiz ben ancak Seninle ondan korunabilirim, dedi. Allah Teâlâ: Senin ne zaman bir çocuğun olsa onu kötü arkadaşlardan koruyacak birini gö­revlendiririm, buyurdu. Hz. Âdem: Ey Rabbım, bana artır, dedi de Al­lah Teâlâ: İyilik, on veya daha çok katıdır; kötülük ise ya birdir veya onu silerim, buyurdu. Hz. Âdem: Ey Rabbım, bana artır, dedi de Al­lah Teâlâ: Rûh cesedde olduğu sürece tevbe kapısı açıktır, buyurdu. Hz. Âdem’in: Ey Rabbım, bana artır, demesi üzerine Allah Teâlâ şöyle buyurdu: «Ey kendi nefislerine karşı ölçüyü aşan kullarım, Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Muhakkak ki Allah, bütün günâh­ları bağışlar. Çünkü O, Gafûr’dur, Rahîm’dir.»

Muhammed İbn İshâk der ki: Nâfi’in… Hz. Ömer (r.a.)den riva­yetine göre o, şöyle anlatıyor: Bizler: Başlarına gelen bir musibetle Al­lah’ı bilip tanıdıktan sonra küfre dönenlerin ve böylece fitneye dûçâr olanların Allah Teâlâ ne tevbesini, ne fidyesini, ne de küfürden çev­rilmesini kabul etmez, derdik. Böyleleri de bunu kendileri için söyler ve kabullenirlerdi. Allah Rasûlü (s.a.) Medine’ye geldiğinde; Allah Te­âlâ onlar hakkında, bizim yukardaki sözümüz hakkında ve onların kendileri hakkında söyledikleri için: «Ey kendi nefislerine karşı ölçü­yü aşan kullarım, Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Muhak­kak ki Allah, bütün günâhları bağışlar. Çünkü O, Gafûr’dur, Rahîm’­dir. Ve Rabbmıza yönelin. Size azâb gelmeden önce O’na teslim olun. Sonra yardım edilmezsiniz. Siz farkında değilken ansızın azâb gelmez­den önce Rabbınızdan size indirilen sözün en güzeline uyun.» Âyetle­rini indirdi. Hz. Ömer anlatmaya şöyle devam eder: Bu âyetleri kendi ellerimle bir sayfaya yazdım ve (Mekke’de bulunan) Hişâm İbn Âs’a gönderdim. Hişâm der ki: Bu sayfa bana geldiğinde Tuvâ vadisinde okumaya başladım. Bir yukarı, bir aşağı gidip geliyor, yüksek sesle okuyor, hiç bir şey anlamıyordum. Nihayet: Ey Allah’ım, bana bunun anlayışını (bunu anlamayı) bahşet, dedim. Allah Teâlâ benim kalbi­me ilham buyurdu ki bu âyet bizim hakkımızda, bizim kendi kendimi­ze söylediklerimiz hakkında ve bizim hakkımızda söylenenlere bir ce-vab olarak inzal olunmuştur. Hemen deveme yöneldim, üzerine bin­dim ve Medine’de Allah Rasûlü (s.a.)ne iltihâk ettim.

Sonra Allah Teâlâ, kullarını tevbede acele etmeye teşvikle: «Ve Rabbınıza yönelin.» O’na teslim olun. Allah’a dönün, Allah’a teslîmiy-yet gösterin. Bunu size azâb gelmeden önce yapın ki, sonra yardım edilmezsiniz. Allah’ın azabı ve intikamı başınıza gelmeden önce tevbe ve salih amellerde acele edin. «Siz farkında değilken, (bilmediğiniz ve hissetmeyeceğiniz bir yerden) ansızın azâb (başınıza) gelmezden ön­ce Rabbınızdan size indirilen sözün en güzeline (Kur’ân-ı Azîm’e) uyun. Kişinin: Allah’a karşı aşın gitmemden dolayı vay bana, yazıklar olsun, bana, diyeceği gün gelmezden önce…» Kıyamet günü tevbe ve Allah’a dönüşten mahrum olan günahkâr kişi, kuvvetli bir hasret du­yarak (dünyada) Allah’a itaat eden ihlâslı, ihsan sahibi kimselerden dolayı arzulayacaktır. «Yazıklar olsun bana, gerçekten ben alaya alan­lardandım, diyeceği gün gelmezden önce…» Gerçekten benim dünya­daki amelim, sâdece inanmayan, tasdik etmeyen alay edici kimsenin amelinden ibaretti.

«Veya; Allah beni hidâyete erdirseydi, ben de müttakîlerden olur­dum, diyeceği gün. Yahut azabı gördüğü vakit: Keski benim için bir dönüş daha olsaydı da ihsan edenlerden olsaydım, diyeceği gün…» Yani kişi o gün dünya yurduna geri çevrilmiş olmayı ve böylece güzel ameller işlemeyi temenni edecektir. İbn Abbâs’tan rivayetle Ali İbn Ebu Talha der ki: Allah Teâlâ kulların söyleyeceklerini onlar söylemez­den önce, işleyecekleri amellerini o amelleri işlemezden önce haber ve­riyor ve şöyle buyuruyor: «Haberdâr olan gibi, kimse sana haber vere­mez.» ‘(Fâtır, 14), «Kişinin: Allah’a karşı aşırı gitmemden dolayı vay bana, yazıklar olsun; gerçektsn ben, alaya alanlardandım, diyeceği gün gelmezden önce. Veya; Allah beni hidâyete erdirseydi, ben de müt­takîlerden olurdum, diyeceği gün. Yahut azabı gördüğü vakit: Keski benim için bir dönüş daha olsaydı da ihsan edenlerden olsaydım, di­yeceği gün.» Allah Teâlâ haber veriyor ki onlar geri çevrilmiş olsa­lardı bile yine de hidâyete eremezlerdi. Zîrâ O, şöyle buyuruyor: «Eğer geri döndürülselerdi yine kendilerine yasaklanan şeylere döneceklerdi. Doğrusu onlar, yalancılardır.» (En’âm, 28).

İmâm Ahmed der ki: Bize Esved’in… Ebu Hüreyre (r.a.)den ri­vayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyuruyor: Cehennemlikler cennetteki yerlerini görür ve: Keski Allah beni hidâyete _ erdirseydi, der, bu onun için bir hasret olur. Her cennetlik de ateşteki yerini gö­rür ve: Ya Allah beni hidâyete eriştirmeseydi, der ve bu onun için bir şükür olur. Neseî de hadîsi Ebu Bekr İbn Ayyaş kanalıyla rivayet et­miştir.

Günahkârlar dünyaya dönmeyi temenni edip Allah’ın âyetlerini tasdik edip Allah’ın elçilerine tâbi olmadıklarından dolayı hasretleri­ni dile getirince Allah Teâlâ şöyle buyurur: «Hayır, sana âyetlerim gel­mişti de, onları yalanlamış, büyüklük taslayarak kâfirlerden olmuş­tun.» Ey yaptıklarına pişman olan kulum, sana dünya yurdunda iken âyetlerim gelmişti, senin aleyhine hüccetlerim dikilmişti de sen onları yalanlamış, onlara tâbi olmaktan yüz çevirerek büyüklenmiş ve on­ları inkâr eden kâfirlerden olmuştun.[20]

60 — Ve kıyamet günü Allah’a karşı yalan uyduran­ların yüzlerinin simsiyah olduğunu görürsün. Mütekebbir için cehennemde bir karargâh olmaz olur mu?

61 — Allah müttakîleri, kurtuluşlarına sebep olan ile selâmete erdirir. Onlara hiç bir kötülük gelmez ve üzül­mezler de.

Yalan Uyduranlar

Allah Teâlâ kıyamet günü bazı yüzlerin simsiyah, banlarının da bembeyaz olacağını haber veriyor. Ayrılık ve ihtilâf ehlinin yüzleri kapkara olacak, ehl-i Sünnet ve’1-Cemâatın yüzleri ise bembeyaz ola­caktır. Allah Teâlâ burada şöyle buyuruyor: ((Ve kıyamet günü Allah’a karşı (Allah’ın ortakları ve çocuğu olduğu iddiasıyla) yalan uyduran­ların (bu yalanlamaları ve iftiraları yüzünden) yüzlerinin simsiyah olduğunu görürsün. Mütekebbir için cehennemde bir karargâh olmaz olur mu?» Böyleleri için cehennem bir hapishane olarak yetmez mi? Elbette onlara büyüklenmeleri, hakka boyun eğmekten yüz çevirmele­ri sebebiyle rüsvâylık ve alçaltılma vardır. İbn Ebu Hatim der ki: Bi­ze İbn Vehb’in kardeşi oğlu Ebu Ubeydullah’ın… Amr İbn Şuayb’dan, onun babasından, onun da dedesinden rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Büyüklenenler kıyamet günü insanlar şek­linde ve zerrelere benzer halde haşrolunacaklardır. Her bir alçaltılma onları kaplayacak ve sonunda cehennemde en yalımlı ateşten Bols adındaki bir vadide bulunan zindana girecekler. Orada irin balçığın­dan ibaret cehennemliklerin usaresi onlara içecek olarak sunulacak.

«Allah müttakîleri, kurtuluşlarına sebep olan (güzel amel) ile (Allah katında onlar için daha önceden yazılan saadet ve kurtuluşla) selâmete erdirir. (Kıyamet günü) onlara hiç bir kötülük gelmez ve üzülmezler de.» O en büyük korku bile onları üzmez. Aksine onlar kor­kudan emniyyette, kötülükten uzak, hayrı umar durumdadırlar.[21]

62 — Her şeyi yaratan Allah’tır ve her şeye vekîl O’dur.

63 — Göklerin ve yerin anahtarları O’nundur. Allah’ın âyetlerine küfredenler; işte onlar hüsrana uğrayanlardır.

64 — De ki: Bana, Allah’tan başkasına ibâdet etmemi mi emredersiniz ey câhiller?

65 — Andolsun; sana da, senden öncekilere de vahyo-lunmuştur ki: Eğer Allah’a ortak koşarsan, şüphesiz amel­lerin boşa gider ve muhakkak hüsrana uğrayanlardan olursun.

66 — Hayır, yalnız Allah’a ibâdet et ve şükredenlerden ol.

Allah Teâlâ her şeyin yaratıcısı, Rabbı, sahibi ve onlarda tasarruf sahibi olduğunu haber veriyor. Her şey O’nun idaresi, kahr u galebesi ve gözetimi altındadır. «Göklerin ve yerin anahtarları O’nundur.» âye­tinde Mücâhid der ki: kelimesi, Farsça’da anahtarlar anlamınadır. Katâde, İbn Zeyd ve Süfyân İbn Uyeyne de böyle söy­lemiştir. Süddî ise kelimeyi: Göklerin ve yerin hazîneleri şeklinde açık­lar. Her iki görüşe göre âyeti şöyle anlayabiliriz: İşlerin dizginleri Al­lah’ın elindedir. Mülk ve hamd O’nundur. O’nun hsr şeye gücü ye­ter. Bu sebepledir ki: «Allah’ın âyetlerine (hüccet ve burhanlarına) küfredenler; işte onlar hüsrana uğrayanlardır.» buyurmuştur. İbn Ebu Hatim burada gerçekten garîb bir hadîs rivayet eder ki sıhhati da zâ­ten şüphelidir. Fakat biz yine de burada onun zikrettiği şekilde kay­dedeceğiz. O, şöyle diyor: Bize Yezîd İbn Sinan el-Basrî’nin Mısır’da… Osman İbn Affân (r.a.)dan rivayetine göre; o, Allah Rasûlü (s.a.)ne «Göklerin ve yerin anahtarları O’nundur.» âyetinin tefsirini sormuş da Allah Rasûlü: Ey Osman, bunu bana senden önce hiç kimse sor­madı, buyurup şöyle devam etmiş: Bunun tefsiri şöyledir: Allah’tan başka ilâh yoktur. Allah, O en yücedir. Allah’ı tesbîh eder, O’na ham-dederim. Allah’tan bağışlanma (mağfiret) dilerim. Güç ve kuvvet, an­cak Allah iledir. O Evvel’dir, Âhir’dir, Zâhir’dir, Bâtm’dır. Hayırlar O’nun elindedir. Diriltir ve öldürür. O’nun her şeye gücü yeter. Ey Osman, kim bu kelimeleri sabaha çıktığında on kere söylerse; ona al­tı şey verilir: Birincisi; İblîs ve ordularından korunmuş olur. İkincisi; ona bir kantar ecir ve mükâfat verilir. Üçüncüsü; cennette onun için bir derece yükseltilir. Dördüncüsü; hurilerle evlendirilir. Beşincisi; onun yambaşında on iki melek hazır kılınır. Altıncısı; Kur’ân, Tev­rat, İncil ve Zebur’u okuyan kimseninki gibi ona ecir ve mükâfat ve­rilir. Ey Osman, bunlarla beraber ona haccetmiş de haccı kabul olun­muş, umre yapmış da umresi kabul olunmuş kimsenin mükâfatı gibi mükâfat vardır. Şayet o gün ölürse, ona şehîd damgası vurulur. Ha­dîsi Ebu Ya’lâ el-Mavsılî de Yahya İbn Hammâd kanalıyla yukardaki-tıe benzer şekilde rivayet etmiştir. Bu da aynı şekilde garîb olup bu ha­dîste şiddetli bir münksrlik vardır. En doğrusunu Allah bilir.

«De ki: Bana, Allah’tan başkasına ibâdet etmemi mi emredersi­niz ey câhiller?» âyetinin nüzul sebebi olarak İbn Ebu Hatim ve baş­kaları İbn Abbâs’tan şöyle bir olay naklederler: Bilgisizlikleri nede­niyle müşrikler Allah Rasûlü (s.a.)nü kendi ilâhlarına ibâdete çağırdı­lar. Şayet o böyle yaparsa, onlar da Allah Rasûlü ile birlikte onun ilâ­hına ibâdet edeceklerdi. İşte bunun üzerine: «De ki: Bana, Allah’tan başkasına ibâdet etmemi mi emredersiniz ey câhiller? Andolsun; sana da, senden öncekilere de vahyolunmuştur ki: Eğer Allah’a ortak koşar­san, şüphesiz amellerin boşa gider ve muhakkak hüsrana uğrayanlar­dan olursun.» âyetleri nazil oldu. Bu, Allah Teâlâ’nın şu kavli gibi­dir: «Eğer onlar da şirk koşsalardı, yapageldikleri şeyler boşa çıkardı.» (En’âm, 88).

«Hayır, (sen, seninle beraber olanları; sen ve sana tâbi olarak se­ni tasdik edenler) yalnız Allah’a ibâdet et ve şükredenlerden ol, (ibâ­deti tek ve ortağı olmayan Allah’a tahsis et.j».[22]

67 — Onlar Allah’ı sânına yaraşır şekilde tanıyamadı­lar. Halbuki kıyamet günü bütün yeryüzü O’nun avucun-dadır. Gökler de O’nun sağ eliyle durulmuştur. O, koştuk­ları ortaklardan münezzehtir, yücedir.

Allah’ı Yeterince Tanımayanlar

Allah Teâlâ buyurur ki: Allah ile beraber bir başkasına tapındıklan zamanda Allah’a şirk koşanlar O’nu gereği gibi takdir edemedi­ler. Halbuki kendisinden daha büyüğü olmayan en büyüktür O. Her şeye güç yetirendir. Her şeye sâhib olandır ve her şey O’nun kahr u ga­lebesi, kudreti altındadır. Mücâhid, âyetin Kureyş hakkında nazil ol­duğunu söylerken; Süddî: O’nu gereği gibi ta’zîm etmediler. O’na ge­reği gibi ta’zîmde bulunmadılar, der. Muhammed İbn Kâ’b da: Şayet O’nu gereği gibi takdir etmiş olsalardı, O’nu yalanlamazlardı, der. İbn Abbâs’tan rivayetle Ali İbn Ebu Talha, «Onlar Allah’ı şanına yaraşır şekilde tanıyamadılar.» âyeti hakkında şöyle der: Onlar; Allah’ın ken­dilerine güç yetirebileceğine inanmayan kâfirlerdir. Her kim, Allah’ın her şeye güç yetirici olduğuna îmân etmişse; o, Allah’ı gereği gibi tak-dîr etmiştir. Her kim de buna inanmamışsa, Allah’ı gereği gibi takdir edememiştir. Bu âyet-i kerîme ile ilgili birçok hadîs vârid olmuştur. Bu ve benzeri âyetlerde ta’kîb edilecek yol Selefin yoludur ki; o da, bu âyetleri keyfiyyeti araştırılmadan ve tahrif etmeksizin olduğu hal­de kabul edip îmân etmektir.

Buhârî, «Onlar Allah’ı şanına yaraşır şekilde tanıyamadılar.» âye­tinde der ki: Bize Âdem’in… Abdullah İbn Mes’ûd’dan rivayetine gö­re; o, şöyle demiştir: Allah Rasûlü (s.a.)ne bir haham gelip: Ey Mu-hammed, biz (Tevrat’ta) buluyoruz ki; Allah Teâlâ gökleri bir parmak, yeryüzünü bir parmak, ağaçları bir parmak, su ve toprağı bir parmak, diğer yaratıkları da bir parmak üzerinde tutacak ve: Ben kralım, bu­yuracak, dedi. Allah Rasûlü (s.a.), bu hahamın sözlerini tasdik ma­kamında olmak üzere azı dişleri görününceye kadar tebessüm buyura­rak, «Onlar Allah’ı sânına yaraşır şekilde tanıyamadılar. Halbuki kıya­met günü bütün yeryüzü O’nun avucundadır…» âyetini tilâvet buyur­du. Buhârî hadîsi Sahîh’inin başka yerlerinde de rivayet etmiştir. Ay­rıca İmâm Ahmed, Müslim ve Sünen’lerinin tefsir bölümlerinde Tir-mizî ve Neseî hadîsi Süleyman îbn Mihrân el-A’meş kanalıyla… İbn Mes’ûd (r.a.)dan yukardakine benzer şekilde rivayet etmişlerdir.

İmâm Ahmed’in Ebu Muâviys kanalıyla… Abdullah İbn Mes’ûd (r.a.)dan rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Kitâb ehlinden birisi Hz. Peygamber (s.a.)e geldi ve: Ey Ebu’l-Kâsım, Allah’ın yaratıkları bir parmağı; gökleri bir parmağı, yeryüzünü bir parmağı, ağaçları bir par­mağı, toprağı da bir parmağı üzerinde taşıyacağı haberi sana ulaştı mı? diye sordu. Allah Rasûlü (s.a.) o kadar tebessüm buyurdu ki, azı dişleri göründü. Allah Teâlâ da âyetin sonuna kadar olmak üzere: «Onlar Allah’ı sânına yaraşır şekilde tanıyamadılar…» âyetini inzal buyurdu. Hadîsi Buhârî, Müslim ve Neseî muhtelif kanallardan olmak üzere A’meş’den bu şekilde rivayet etmişlerdir. İmâm Ahmed der ki: Bize Hüseyn İbn Hasan el-Aşkar’ın… İbn Abbâs’tan rivayetinde o, şöy­le anlatıyor: Allah Rasûlü (s.a.) otururken bir yahûdî kendisine uğradı ve şöyle dedi: Ey Ebu’l-Kâsım, Allah Teâlâ’nın göğü şunun —işa­ret parmağını işaret etti—, yeryüzünü şunun, dağları şunun, yaratık­ları da şunun —her birisini söylerken bir parmağına işaret ediyordu— üzerinde kılacağı gün hakkında ne dersin? Bunun üzerine Allah Te-âlâ: «Onlar Allah’ı sânına yaraşır şekilde tanıyamadılar…» âyetini in­dirdi. Hadîsi Tirmizî de Tefsir babında Abdullah İbn Abdurrahmân ed-Dârimî kanalıyla… Ebu Duhâ Müslim İbn Subeyh’ten rivayet et­miş, sonunda şöyle demişti: Hasendir, sahihtir, garîbdir. Sâdece bu kanaldan rivayetini bilmekteyiz.

Buhârî şöyle diyor: Bize Saîd İbn öufeyr’in… Ebu Hüreyre (r.a.)’ den rivayetine göre o, Allah Rasûlü (s.a.)nü şöyle buyururken işitmiş: Allah Teâlâ yeryüzünü avucu içine alacak, göğü kudret eliyle dürecek, sonra da: Hükümdar Benim, yeryüzünün kralları nerede? buyuracaktır. Hadîsi bu kanaldan sâdece Buhârî rivayet etmiştir. Müslim ise hadîsi başka bir kanaldan rivayet eder. Başka bir yerde Buhârî der ki: Bize Mu­kaddem İbn Muhammed’in… İbn Ömer’den, onun da Allah Rasûlü (s.a.)1 nden rivayetine göre o, şöyle buyurmuş: Şüphesiz Allah Teâlâ yeryü­zünü kıyamet günü bir parmak üzerinde avucuna alacak, gökler sağ elinde olacak, sonra da: Ben, hükümdarım, buyuracaktır. Hadîsin bu kanaldan rivayetinde Buhârî yine tek kalmıştır. Müslim ise hadîsi yi­ne başka bir kanaldan rivayet ediyor. İmâm Ahmed de hadîsi başka bir kanaldan, başka lâfızlarla ve bu ifâdelerinden daha geniş, daha uzun bir şekilde rivayetle der ki: Bize Affân’m… İbn Ömer’den riva­yetine göre Allah Rasûlü (s.a.) bir gün minber üzerinde «Onlar Allah’ı sânına yaraşır şekilde tanıyamadılar. Halbuki kıyamet günü bütün yeryüzü O’nun avucundadır. Gökler de O’nun sağ eliyle durulmuştur. O, koştukları ortaklardan münezzehtir, yücedir.» âyetini okumuş ve ellerini öne, arkaya doğru hareket ettirerek şöyle buyurmuş: Rab Te­âlâ yüce zâtını temcîd edip överek: Ben Cebbâr’ım, Ben Mütekebbir’-im, Ben Melik’im, Ben Azîz’im, Ben Kerîm’im, buyuracak. Minber Al­lah Rasûlü (s.a.)nü öyle bir sarstı ki biz: Herhalde onu yüzüstü üze­rinden atacak, dedik. Hadîsi Müslim, Neseî ve İbn Mâce de Abdülazîz İbn Ebu Hazîm’den rivayet etmişlerdir. Müslim şu ilâveyi getirir: Ya’-kûb İbn Abdurrahmân kanalıyla… îbn Ömer’den hadîsin bir benzeri rivayet edilmiştir. Müslim’in bu hadîsi Ubeydullah İbn Miksem’den rivayetinin lâfzı şöyledir: Ubeydullah İbn Miksem, Abdullah İbn Ömer’in Hz. Peygamber (s.a.) i anlatırken nasıl davrandığına bakıyor­muş. Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuş: Allah Teâlâ gökleri ve yer­leri avucuna alır ve: Ben hükümdarım, buyurur. Allah Rasûlü burada parmaklarını kapatıp açıyor ve: Ben hükümdarım, buyuruyormuş. İbn Ömer bu arada bir de minbere bakmış ki sanki alt tarafından bir şey minberi sarsıyor. Kendi kendine şöyle demiş: Yoksa şu Allah Rasûlü (s.a.)nü üzerinden düşürecek mi? Bezzâr der ki: Bize Süleyman İbn Seyfin… Abdullah îbn Ömer’den rivayetine göre, Allah Rasûlü (s.a.) minber üzerinde «Onlar Allah’ı şanına yaraşır şekilde tanıyamadılar,» âyetini okumuş da «O, koştuklan ortaklardan münezzehtir, yücedir.» kısmına gelince minber üç defa gidip gelmiş. Hadîsi İmâm Hafız Ebu’l-Kasım et-Taberânî de Ubeyd İbn Umeyr kanalıyla Abdullah İbn Amr’-dan rivayet etmiş ve sahîh olduğunu söylemiştir.

Taberânî, el-Mu’cem el-Kebîr’inde der ki: Bize Abdurrahmân îbn Muâviye’nin… Cerîr’den rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) ashabın­dan bir gruba: Size Zümer sûresinin sonundan bazı âyetler okuyaca­ğım. İçinizden kim (ben bu âyetleri okuyunca) ağlarsa; cennet ona vâcib olur, buyurup «Onlar Allah’ı sânına yaraşır ‘şekilde tanıyamadı­lar…» âyetinden itibaren sûrenin sonuna kadar tilâvet buyurdular. Bizden kimisi ağladı, kimisi de ağlamadı. Ağlamayanlar: Ey Allah’ın elçisi, ağlamak için kendimizi zorladık, fakat ağlayamadık, dediler. Allah Rasûlü: Size bu âyetleri tekrar okuyacağım, kim ağlamaz ise, hiç olmazsa ağlar görünsün, buyurdu. Bu, gerçekten garîb bir hadîs­tir. Bundan daha garibi yine Taberânî’nin el-Mu’cem el-Kebîr’inde ri­vayet etmiş olduğu şu hadîstir: Bize Hâşim İbn Zeyd’in./.. Ebu Mâlik el-Eş’arî’den rivayetine göre, Allah Rasûlü (s.a.) şöyle -buyurmuştur: Şüphesiz Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: Üç şey vardır ki; bunları kul­larımdan gizledim. Bir kimse onları görecek olursa bir daha ebediy-yen kötülük işlemez: Örtümü açmış olsaydım Beni görür ve nihayet kesin olarak inanır, yaratıklarıma yöneldiğim zaman onlara nasıl dav­ranacağımı bilirdi. Ben gökleri, sonra da yerleri avucuma aldım, sonra da: Ben Melik’im, Benim dışımdaki mülk sahipleri kimlerdir? buyur-dum. Sonra onlara cenneti, cennette onlar için hazırlamış olduğum her bir hayn gösteririm de buna kesin olarak inanırlar. Yine onlara cehennemi ve orada onlar için hazırlamış olduğum kötülükleri göste­ririm de kesin olarak inanırlar. Fakat Ben kasden bunları kullarım­dan gizledim ki bakayım nasıl amellerde bulunacaklar bileyim, sonra da bunu onlara beyân ettim, buyurdu. Bu hadîsin isnadı mütekârib olup birçok hadîslerin rivayet olunduğu bir nüshadadır. En doğrusunu Allah bilir.[23]

68 — Ve Sûr’a üflenmiştir. Artık Allah’ın dilediği bir yana, göklerde olanlar ve yerde olanlar baygın düşmüş­tür. Sonra ona bir daha üflenmiş ve bir de bakacaksın ki ayakta bakınıp duruyorlar.

69 — Yer, Rabbınm nuru ile aydınlandı, kitâb konuldu, peygamberler ve şâhidler getirildi. Onlara haksızlık yapıl­madan aralarında hak ile hükmolundu.

70 — Her kişiye ne yaptıysa eksiksiz ödendi. Ve Allah onların yaptıklarını en iyi bilendir.

Sûr’a Üflendiği Gün

Allah Teâlâ kıyamet gününün korkularını, o günde olacak büyük âyetler ve korkunç sarsıntıları haber veriyor. «Ve Sûr’a üflenmiştir. Artık Allah’ın dilediği bir yana, göklerde olanlar ve yerde olanlar bay­gın düşmüştür.» âyetinde sözkonusu edilen üfürme, ikinci üfürme olup bu Allah’ın diledikleri müstesna olmak üzere gökler ve yer halkından diri olan herkesin öleceği üfürmedir. Bu, meşhur Sûr hadîsinde geniş biçimde açıklanmıştır. Sonra kalanların ruhları da kabzolunacak ve öleceklerin sonuncusu ölüm meleği olacaktır. Böylece Evvel, devamlı­lığı ve bakâsı ile Âhir, Bakî, Hayy ve Kayyûm olan Allah tek kalacak, üç kere: «Bugün mülk kimindir?» diye soracak, sonra bu sorusuna biz­zat kendisi cevab vererek: «Vâhid, Kahhâr olan Allah’ındır.» (Ğâfir, 16) buyuracaktır. O Vâhid ve Kahhâr olan Allah ki tektir, her şeyi kahr u galebesi altına almıştır, her şeyin yok olmasına hükmetmiştir. Sonra dirilteceklerinin ilki İsrâfîl olacak, ona ikinci bir sefer Sûr’a üfürmesini emredecektir. Bu, diriltilme nefhası olan üçüncü üfürme­dir. Allah Teâlâ buyurur ki: «Sonra ona bir daha üflenmiş ve bir de bakacaksın ki ayakta bakınıp duruyorlar.» Kemik ve un-ufak olduk­tan sonra onların, diriler olarak ayakta bakınıp durduklarını görecek­sin. Onlar dirilmişler, kıyamet gününün korkularına bakmaktadırlar. Nitekim başka âyetlerde şöyle buyrulur: «Doğrusu bir tek çığlık yete­cektir. Hepsi hemen bir düzlüğe dökülecektir.» (Nâziât, 13 -14), «O, sizi çağırdığı gün; hamdederek davetine uyarsınız. Ve çok az kalmış oldu­ğunuzu zannedersiniz.» (İsrâ, 52), «Göğün ve yerin O’nun emri ile ayak­ta durması da yine O’nun âyetlerindendir. Sonra sizi bir çağırmaya-görsün, hemen çıkı verirsiniz.» (Rûm, 25).

İmâm Ahmed der ki: Bize Muhammed İbn Ca’fer’in… Ya’kûb İbn Âsim İbn Urve İbn Mes’ûd’dan rivayetine göre; o, şöyle anlatmış : Bi­risinin Abdullah İbn Amr’a: Sen, kıyamet şöyle şöyle kimselere kopa­cak, diyormuşsun, öyle mi? diye sorduğunu işittim. Abdullah İbn Amr: Bir daha hiç bir şeyi size rivayet etmemeye niyyet etmiştim. Ben: Az zaman sonra büyük bir iş göreceksiniz, demişimdir, deyip şöyle devam etti: Allah Rasûlü (s.a.) buyurdu ki: Ümmetim içinde Deccâl çıkıp kırk(ı) kalacak. —Bilmiyorum ki kırk gün, veya kırk sene, veya kırk ay, veya kırk gece— Allah Teâlâ peşinden Meryem Oğlu İsa’yı diril­tecek. O, Urve İbn Mes’ûd es-Sekafî gibidir. Allah Teâlâ onu gâlib kı­lacak ve Deccâl’r helak buyuracaktır. Sonra insanlar bunu ta’kîben yedi sene kalacaklar ki, iki kişi arasında düşmanlık olmayacak. Sonra Allah Teâlâ Şam tarafından soğuk bir rüzgâr gönderecek de kalbinde zerre ağırlığı îmân olan hiç kimseyi bırakmayıp ruhunu kabzedecek. Hattâ onlardan birisi bir dağın ortasında bile olsa rüzgâr oraya girip onun ruhunu kabzedecek. Allah Rasûlü (s.a.)nden şöyle işittim: İn­sanların en kötüleri, kötülükleri işlemede kuş hafifliğinde ve yırtıcı hayvanların rü’yâları gibi olacaklar. Hiç bir iyiliği bilmeyecek, hiç bir kötülüğü hoş karşılamamazlık etmeyecekler. Şeytân onların karşısına çıkıp: Bana icabet etmeyecek misiniz? deyip putlara tapınmalarını emredecek de onlar putlara tapınacaklar. Onlar bu haldelerken rızık-ları bol bol gelecek, yaşantıları güzel olacaktır. Sonra Sûr’a üfürülecek de onu işiten hiç kimse kalmayıp Sûr’a kulak kesilecek. Sûr’u ilk işite­cek olan kimse, havuzunu sıvamakta olan birisi olacak ve bayılıp dü­şecek. Sonra bayılıp düşmeyen hiç kimse kalmayacak. Daha sonra Al­lah Teâlâ ince ince yağan bir yağmur gönderecek de insanların cesed-leri bu yağmurla bitecek (bitki gibi bitecek) ler. Sonra diğer bir kere Sûr’a üfürülecek de bir de bakacaksın onlar kalkmışlar bakınıp duru­yorlar. Daha sonra: Ey insanlar, Rabbınıza geliniz: «Onları durdurun, şüphesiz onlar sorumludurlar.» (Sâffât, 24) denilecek. Daha sonra da: Cehenneme gidecekleri ayırıp çıkarın, denilecek. Kaç? diye sorulacak da: Her bin kişiden dokuz yüz doksan dokuz, denilecek, İşte o gün ço­cukların saçları ağaracak ve baldırlar sıvanıp açığa çıkacak. Hadîsi Sahîh’inde sâdece Müslim, tahrîc etmiştir. Buhârî der ki: Bize Ömer İbn Hafs’ın… Ebu Hüreyre’den, onun da Hz. Peygamber (s.a.)den ri­vayetine göre: İki üfürme arası kırktır, buyurmuştu. Ebu Hüreyre’yi dinleyenler: Ey Ebu Hüreyre, kırk gün mü? diye sordular da o: İşitme­diğim bir haberi size nakledemem, dedi. Onlar: Kırk sene mi? diye sordular, aynı cevabı aldılar. Kırk ay mı? sorularına da Ebu Hüreyre aynı cevabı verip şöyle devam etti: Ucbu zeneb kemiği dışında insanın her şeyi çürüyecektir. Yaratılış ondan birleştirilip toplanacaktır.

Ebu Ya’lâ’nm Yahya İbn Maîn kanalıyla… Ebu Hüreyre’den, onun da Hz. Peygamber (s.a.)den rivayetine göre; o, şöyle buyurdu: Cibril (a.s.)e «Ve Sûr’a üflenmiştir. Artık Allah’ın dilediği bir yana, gökler­de olanlar ve yerde olanlar baygın düşmüştür.» âyetini sorarak: Allah’^ m, bayılıp düşmelerini dilemedikleri kimlerdir? dedim. Onlar şehîdler-dir, deyip şöyle devam etti: Onlar Allah’ın Arş’ının çevresinde kılıçla­rını kuşanmış halde iken kıyamet günü melekleri onlan yakuttan soy­lu develer üzerinde mahşere getirecekler. Bu develerin üzerlerindeki Örtüler ipekten daha yumuşaktır. Bu develer adımlarını insanın göz­lerinin ulaşabileceği en uzak noktaya atarlar. Onlar cennette yürür­lerken bu uzun gezinti süresince: Bizi Rabbımıza götürün de yaratık­ları arasında nasıl hüküm verdiğine bakalım, diyecekler ve Benim ilâ­hım onlara gülecek. Allah bir kula bir yerde güldüğü zaman biliniz ki ona hesâb (hesaba çekilme) yoktur. İsmail İbn Ayyâş’ın şeyhi dışın­da bu hadîsin isnadının bütün râvîleri güvenilir kimselerdir. îsmâîl İbn Ayyâş’ın şeyhi ise bilinmemektedir. En doğrusunu Allah bilir.

Kıyamet günü hükümleri ayırmak üzere Allah Teâlâ yaratıkları­na tecellî buyurduğu zaman yer, Rabbınm nuru ile aydınlandı, amel kitabları konuldu, ümmetlerine Allah’ın mesajlarını tebliğ ettiklerine dâir şehâdette bulunmak üzere peygamberler, kulların hayır veya şer amellerini kaydeden meleklerden şâhidler getirildi. «Onlara haksızlık yapılmadan aralarında hak ile hükmolundu.» Allah Teâlâ başka âyet-i kerîme’lerde: «Biz, kıyamet günü adalet terazileri kurarız. Hiç bir kim­se hiç bir şeyle haksızlığa uğratılmaz. Hardal tanesi kadar bile olsa yapılanı ortaya koyarız. Hesâb görenler olarak da Biz yeteriz.» (Enbi­yâ, 47), «Allah; şüphesiz zerre kadar haksızlık yapmaz. Zerre kadar iyilik yapılsa onu kat kat arttırır. Ve kendi katından büyük bir mükâ­fat verir.» (Nisa, 40) buyururken, bu sebeple burada da şöyle buyur­maktadır: «Her kişiye (hayır veya şer olarak) ne yaptıysa eksiksiz ödendi. Ve Allah onların yaptıklarını en iyi bilendir.»[24]

71 — Küfredenler bölük bölük cehenneme sürüldü. Oraya vardıklarında kapıları açıldı ve bekçileri onlara de­diler ki: İçinizden, size Rabbmızm âyetlerini okuyan ve bu­güne kavuşacağınızı ihtar eden elçiler gelmedi mi? Onlar da: Evet, dediler. Fakat azâb sözü küfredenlerin üzerine hak oldu.

72 — Onlara denildi ki: İçinde temelli kalacağınız ce­hennemin kapılarından girin. Büyüklenenlerin durağı ne kötüdür.

Cehenneme Sürülenler

Allah Teâlâ bahtsız kâfirlerin durumunu ve cehenneme nasıl sü­rüleceklerini haber veriyor. Onlar şiddetli ve hakâretâmiz bir sürülüş­le, tehdîd ve vaîdlerle ateşe sürüleceklerdir. Nitekim başka bir âyet-i kerîme’de: «O gün cehennem ateşine itildikçe itilirler.» (Tür, 13) buy-rulur ki, onlar susuzluktan yanıp kavrulmuş bir halde ateşe atılacak­lardır. Yine başka bir âyet-i kerîme’de de şöyle buyrulur: «Müttakî-leri o gün Rahmân’ın huzurunda, O’na gelmiş konuklar olarak topla­rız. Mücrimleri de suya götürür gibi cehenneme süreriz.» (Meryem, 85-86). Onlar bu durumda sağır, dilsiz ve kör olacaklardır. Onlardan kimisi yüzü üzere sürünür halde yürüyecektir. «Biz, onları kıyamet günü körler, dilsizler ve sağırlar olarak yüzüstü hasredeceğiz. Yurdları cehennemdir. O ne zaman sönmeye yüz tutsa, hemen alevini arttırı­rız.» (Isrâ, 97).

Cehenneme vardıklarında, mücerred oraya ulaşmaları ile azabın çabuklaştırılması için kapıları hemen açıldı ve son derece sert tabiat­lı, güçlü kuvvetli zebanilerden ibaret cehennemin bekçileri onlan azar­layarak ve suçlayarak dediler ki: Kendileriyle konuşabilesiniz ve on­lardan Allah’ın şeriatlarını alasınız diye içinizden, kendi cinsinizden size ftabbınızın âyetlerini okuyan, size getirdiklerinin ve davet ettik­lerinin sıhhatına delâlet eden burhanlar ve hüccetler koyan, bugüne kavuşacağınızı ihtar eden, bu günün kötülüğünden sizi sakındıran el­çiler gelmedi mi? Kâfirler de onlara: Evet, bize geldiler ve bizi uyar­dılar, bizim aleyhimize hüccet Ve burhanlar koydular, fakat azâb sö­zü küfredenlerin üzerine hak oldu, dediler. Dediler ki: Fakat biz, bi­zim hakkımızda daha önceden yazılan ve hakdan bâtıla dönüşümüz sebebiyle hak ettiğimiz mutsuzluk dolayısıyla onları yalanladık ve on­lara muhalefet ettik. Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyet-i kerîme’de onların durumunu şöyle haber verir: «İçine her bir topluluk atıldığın­da, bekçileri onlara sorar: Size bir uyarıcı gelmemiş miydi? Onlar: Evet; doğrusu bize bir uyarıcı geldi, fakat biz yalanladık ve dedik ki: Allah hiç bir şey indirmemiştir. Siz büyük bir sapıklık içindesiniz, der­ler. Eğer kulak vermiş veya akletmiş olsaydık, bu çılgın alevli cehen­nemlikler arasında bulunmazdık, derler. Günâhlarını itiraf ederler. Yok olsun çılgın alevli cehennem ashabı» (Mülk, 8-11).

«Onlara denildi ki; İçinde temelli kalacağınız cehennemin kapı­larından girin.» Onları her gören ve durumlarını bilen, azaba müste-hak olduklarına şehâdet edecektir. Bu sebepledir ki buradaki söz be­lirli bir kimseye isnâd edilmemiş ve bütün yaratıkların âdil ve yaptık­larından haberdâr olan Allah’ın hükmü ile onların bu durumlarına müstehak olduklarına şâhid olacağına delâlet etsin diye mutlak ola­rak bırakılmıştır. Bu sebeple Allah Teâlâ ; «Onlara denildi ki: İçinde temelli kalacağınız, (asla çıkamayacağınız ve sizin için son bulmaya­cak) cehennemin kapılarından girin. Büyüklenenlerin durağı ne kö­tüdür.» buyurmuştur. Yani dünyadaki büyüklenmeniz hakka tâbi ol­maktan imtina etmeniz sebebiyle varacağınız ve kalacağınız yer ne kötüdür. Sizi içinde bulunduğunuz bu duruma getiren haliniz ve ne-tîce olarak varacağınız yer ne kötüdür.[25]

73 — Rablarından sakınanlar ise fevc fevc cennete götürüldüler. Oraya varıp da kapıları açılınca, bekçileri onlara dediler ki: Selâm olsun size. Hoş geldiniz. Temelli olarak girin buraya.

74 — Onlar da dediler ki: Bize vaadinde sâdık olan ve bizi yeryüzüne vâris kılan Allah’a hamd olsun. Cennette istediğimiz yerde oturabiliriz. Çalışanların ecri ne de gü­zeldir.

Fevc Fevc Cennete Götürülenler

Bu âyetlerde de soylu develer üzerinde cennete doğru götürülen mutlu ve inanan kişilerin durumu haber veriliyor. Onlar önce Mukar-rebûn, sonra iyiler, sonra onları ta’kîb edenler, sonra onları ta’kîb edenler olarak fevc fevc, bölük bölük cennete götürüleceklerdir. Her bir grup, kendilerine uygun düşen grupla beraber olacaktır. Peygam­berler peygamberlerle, sıddîkler benzerleriyle, şehîdler benzerleriyle, âlimler akranlarıyla, her sınıf diğer bir sınıfla, her bir zümre birbiri­ne uygun kimselerden müteşekkil olarak cennete götürülecekler.

«Oraya varıp da kapıları açılınca…» Sırât’ı geçtikten sonra cen­netin kapılarına ulaşacaklar. Cennet ile cehennem arasında bir köprü­de tutularak dünyada iken aralarında vuku’ bulmuş haksızlıklardan dolayı aralarında kısas yapılacak. Nihayet tertemiz olduktan sonradır ki cennete girmelerine izin verilecektir. Sûr hadisinde de belirtildiği üzere mü’minler, cennetin kapılarına ulaştıkları zaman, kendilerinin cennete girmeleri için kimin izin isteyeceği konusunda müşavere ede­cekler; önce Adem’e, sonra sırasıyla Nûh, İbrahim, Mûsâ, îsâ ve en sonunda da Hz. Muhammed (s.a.)e gelecekler. Nitekim Allah Teâlâ’-dan gelip aralarında hüküm vermesi hususunda Arasâtta iken Allah’a kendileri için şefâatta bulunacak kimseyi aramaları meselesinde yap­tıkları gibi. Bu; her yerde Hz. Muhammed (s.a.)in diğer insanlardan üstünlüğünün ortaya çıkarılması içindir. Müslim’in Sahîh’inde Enes (r.a.)den rivayetle sabit olduğuna göre, Allah Rasûlü (s.a.) şöyle bu­yurmuştur: Cennette ilk şefaat edecek olan benim. Müslim’in lafzın­da şu kısım da vardır: Cennetin kapısını ilk çalacak olan da benim.

İmâm.Ahmed’in Hâşim kanalıyla… Enes İbn Mâlik (r.a.)den ri­vayetine göre, Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Kıyamet günü cennetin kapısına gelip açılmasını isteyeceğim. Cennetin bekçisi: Sen kimsin? diye soracak, Ben: Muhammed’im, diyeceğim. Senden önce kimseye açmamakla emrolundum, diyecek. Hadîsi Müslim de Arar en-Nâkıd ve Züheyr İbn Harb kanalıyla… Enes’ten rivayet etmiştir. Yine İmâm Ahmed der ki: Bize Abdürrezzâk’ın… Ebu Hüreyre’den rivaye­tine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Cennete girecek ilk zümrenin suretleri, ayın ondördüncü gecesindeki ay şeklindedir. On­lar cennette tükürmeyecekler, sümkürmeyecekler ve büyük abdest bozmayacaklardır, Kabları ve tarakları altun ve gümüştür. Buhurdan­lıkları öd buhuru doludur. Terleri misktir. Onlardan her birinin iki eşi vardır. Bu eşlerin baldır kemikleri güzelliğinden ötürü etlerinin ardın­dan görülecektir. Aralarında anlaşmazlık ve düşmanlık yoktur. Kalb-leri, bir tek kalb gibidir. Sabah akşam Allah’ı teşbih edeceklerdir. Ha­dîsi Buhârî, Muhammed İbn Mukâtil’den, o ise İbn Mübârek’den ri­vayet etmiştir. Müslim de aynı hadîsi Muhammed İbn Râfi’ kanalıy­la… Ebu Hüreyre’den o’da Allah Rasûlü (s.a.)nden rivayet etmiştir.

Hafız Ebu Ya’lâ der ki: Bize Ebu Hayseme’nin… Ebu Hüreyre’den rivayetine göre, Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurdu: Cennete girecek ilk zümre, ayın ondördüncü gecesindeki ay şeklindedirler. Onları ta’-kîb edenler, parlaklıkta gökteki en parlak yıldızın ışığı gibidirler. On­lar küçük ve büyük abdest bozmayacaklar, tükürmeyecekler ve sümük­leri de olmayacaktır. Tarakları altun, terleri misk buhurdanlıkları öd buhuru doludur. Eşleri hurilerdir. Huyları bir tek kişinin huyu gibidir ki, babalan Âdem sûretindedirler. Uzunlukları altmış kulaçtır. Hadîsi Buhârî ve Müslim de Cerîr kanalıyla tahrîc etmişlerdir.

Zührî’nin Saîd’den, onun Ebu Hüreyre (r.a.)den, onun da Allah Rasûlü (s.a.)nden rivayetine göre Efendimiz şöyle buyurmuş: Cennete ümmetimden yetmiş bin kişilik bir zümre girecek; onların yüzleri, par­laklıkta ayın ondördüncü gecesindeki ayın parlaklığı gibidir. Ukkâşe İbn Mihsan kalkıp: Ey Allah’ın elçisi; Allah’a dua et de beni onlardan kılsın, dedi. Allah Rasûlü: Ey Allah’ım, Ukkâşe’yi onlardan kıl, diye dua buyurdu. Sonra ensâr’dan birisi kalkıp: Ey Allah’ın elçisi, Allah’­ın beni onlardan kılması için duâ buyur, dedi de Allah Rasûlü (s.a.): Ukkâşe bu hususta senden Önce davrandı, buyurdu. Hadîsi Buhârî ve Müslim tahrîc etmişlerdir. Yetmiş bin kişinin cennete hesâbsız olarak gireceğine dâir hadîsi Buhârî ve Müslim; İbn Abbâs, Câbir İbn Abdul­lah, İmrân İbn Husayn, İbn Mes’ûd, Rifâa İbn Urâbe el-Cühenî ve Mih­san kızı Ümmü Kays’tan rivayet etmişlerdir. Yine Buhârî ve Müslim’­in Ebu Hâzim’den, onun da Sehl İbn Sa’d’dan rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Ümmetimden yetmiş bin —veya ye­di yüz bin— kişi cennete birbirlerine tutunmuş olarak girmeye başla­yacak, nihayet ilkleri ve sonuncuları cennete girecek. Yüzleri, ayın ondördüncü gecesindeki ayın sûretindedir. Ebu Bekr İbn Ebu Şeybe’-nin İsmâîl İbn Ayyâş’dan, onun Muhammed İbn Ziyâd’dan, onun da Ebu Ümâme el-Bâhilî’den rivayetine göre; o, Allah Rasûlü (s.a.) nü şöyle buyururken işitmiş: Rabbım bana, ümmetimden yetmiş bin ki­şiyi cennete koyacağını va’detti. Her bin kişi ile beraber yetmiş bin kişi de cennete girecektir. Onlara ne heşâb, ne de azâb vardır. Bir de Rabbımın avucu ile üç avuç (cennete hesâbsız ve azâbsız olarak gire­cektir). Hadîsi aynı şekilde Velîd İbn Müslim de Safvân İbn Amr ka­nalıyla… Ebu Ümâme’den rivayet etmiştir. Taberânî’nin Utbe İbn Abd es-Sülemî’den rivayetine göre; sonra her bin kişi, yetmiş bin kişi lehin­de şefâatta bulunacaktır. Hadîsin benzeri Sevbân ve Ebu Saîd el-En-mârî’den de rivayet edilmiştir ve birçok yönlerden bu hadîsin şâhid-leri bulunmaktadır.

«Oraya varıp da kapıları açılınca, bekçileri onlara dediler ki: Se­lâm olsun size. Hoş geldiniz, temelli olarak girin buraya.» Burada cüm­ledeki şartın cevâbı zikredilmemiştir. Takdiri şöyle olacaktır: Onlar nihayet cennete gelirler. Kapılar onlara ikram ve ta’zîmle açılır. Cennetin bekçileri olan melekler onlar) müjde, selâm ve Övgü ile karşılar­lar. Bu durum zebanilerin kâfirleri azarlama ve suçlama ile karşıla­malarının tersinedir. İşte bütün bunlar olduğunda; onlar son derece sevinir, hoşnûd olur, sevince garkolurlar. Tabiîdir ki bütün bunlar her bireri için orada bulunan nimet ölçüsüncedir. İşte bu cümledeki cevab hazfedilip zikredilmediğinden bu âyeti okuyanların zihinleri ümit ve emel yoluna dalmaktadır. Bazıları «Kapıları açılınca.» kısmının ba­şında bulunan «vâv» harfini arapçada sayıları sayarken sekiz sayı­sının başına getirilen «vâv» olduğunu zannederek bunu cennetin ka­pılarının sekiz olduğuna delil getirmek istemişlerdir. Ancak onların bu te’vîl ve tevcihleri uzak bir te’vîl’dir. Cennetin kapılarının sekiz oldu­ğu buradan değil, sahîh hadîslerden anlaşılmaktadır.

İmâm Ahmed der ki: Bize Abdürrezzâk’ın… Ebu Hüreyre’den ri­vayetine göre, Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Malından her kim Allah yolunda bir çift harcarsa, cennetin kapılarından çağırılır. Cennetin kapıları vardır; namaz ehli namaz kapısından, sadaka ehli sadaka kapısından, cihâd ehli cihâd kapısından, oruçlular ise Reyyân kapısından çağrılırlar. Ebubekir (r.a.) dedi ki: Ey Allah’ın elçisi, bir kimse hangi kapıdan çağırılmışsa oradan girmek zorunda mıdır? Bü­tün bu kapıların hepsinden çağrılacak bir kimse var mıdır ey Allah’­ın elçisi? Allah Rasûlü: Evet, senin onlardan olacağını umarım, bu­yurdu. Buhârî ve Müslim de hadîsi Zührî kanalıyla yukardakine ben­zer şekilde rivayet etmişlerdir.’Yine Buhârî ve Müslim’in Sahîh’lerin-de Ebu Hâzim Seleme İbn Dinar’ın Seni îbn Sa’d’dan, onun da Allah Rasûlü (s.a.)nden rivayetine göre Efendimiz şöyle buyurmuş: Şüphe­siz ki cennetin sekiz kapısı vardır. Bu kapılardan Reyyân adında ola­nından ancak oruçlular gireceklerdir. Müslim’in Sahîh’inds Hz. Ömer İbn Hattâb (r.a.)dan rivayete göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuş­tur: Sizden birisi abdesti güzelce alır sonra da: Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed O’nun kulu ve elçisidir, derse; onun için cennetin sekiz kapısı açılır da dilediğinden girer. Hasan îbn Arafe’nin İsmâîl İbn Ayyaş kanalıyla… Muâz İbn Cebel (r.a.)den rivayetine göre, Allah Rasûlü (s.a.): Cennetin anahtarı Lâ İlahe İllallah sözüdür, buyurmuş­tur.[26]

Cennet Kapılarının Genişliğine Dâir Vârid Olan Haberler:

Buhârî ve Müslim’in Sahîh’îerinde Ebu Zür’a kanalıyla Ebu Hü­reyre’den rivayet edilen uzun şefaat hadîsinde anlatıldığına göre, Al­lah Teâlâ şöyle buyuracak: Ey Muhammed, ümmetinden hesaba çe­kilmeyecekleri cennetin sağ kapısından koy. Onlar insanlarla diğer kapılarda ortaktırlar. Muhammed’in nefsi kudret elinde olan (Allah) a yemîn ederim ki, cennetin kapılarının kanatlan arası —cennet kapılannın söveleri arası— Mekke ve Hecer arasındaki mesafe kadardır. Di­ğer bir rivayette: Mekke ve Busrâ arasındaki mesafe kadardır, buy-rulmuştur. Müslim’in Sahîh’inde Utbe İbn Ğazvân’dan rivayete göre o, bir hutbesinde şöyle demiş: Bize anlatıldığına göre cennet kapısının kanatlarından iki kanadın arası kırk senelik yoldur. Bu kapı kanatla­rının üzerinden öyle bir gün geçecek ki, izdihamdan dopdolu olacak­tır. İmâm Ahmed’in Müsned’inde Hakîm İbn Muâviye kanalıyla Allah Rasûlü (s.a.)nden bu haberin bir benzeri rivayet edilmiştir. Abd İbn Humeyd der ki: Bize Hasan İbn Musa’nın… Ebu Saîd’den, onun da Al­lah Rasûlü (s.a.)nden rivayetine göre; o, şöyle buyurmuştur: Cennet kapılarının iki kanadı arası kırk senelik yoldur.

«Bekçileri onlara dediler ki: Selâm olsun size. Hoş geldiniz.» Sizin amelleriniz ve sözleriniz ne hoştur. Çalışmanız güzel olmuş, neticede mükâfatınız da hoş olmuştur. Nitekim Allah Rasûlü (s.a.) de gazvele­rinden birisinde müslümanlara şöyle nida olunmasını emretmişti: Şüphesiz ki cennete ancak müslüman olan girecektir. Diğer bir riva­yette; mü’min olanlar girecektir, denilmiştir.

«Temelli olarak girin buraya.» Onlar orada ebedî olarak kalacak­lar, oradan asla ayrılmak istemeyeceklerdir. «Onlar da dediler ki: Bi­ze vaadinde sâdık olan Allah’a hamdolsun.» İnananlar cennetteki bu bol sevabı, yüce ihsanları, devamlı nimetleri, büyük saltanatı gördük­leri, gözleri ile müşâhade ettikleri zaman diyecekler ki: «(Şerefli ra-sûllerinin dili ile) bize va’dettiği ve va’dinde sâdık olan Allah’a ham­dolsun.» Nitekim onlar dünyada iken de şöyle dua etmekteydiler: «Rabbımız; bize peygamberlerinin va’dettiklerini ver ve kıyamet gü­nü rezîl etme bizi. Sen, sözünden asla dönmezsin.» (Âl-i İmrân, 194), «Hamdolsun Allah’a ki, bizi hidâyetiyle buna ulaştırdı. Eğer O bizi ulaştırmasaydı biz hidâyete ulaşamazdık. Andolsun ki; Rabbınıızm peygamberleri hakkı getirmişlerdir.» (A’râf, 43), «Hamd, bizden üzün­tüyü gideren Allah’a mahsûstur. Muhakkak ki, Rabbımız elbette Ga-fûr’dur, Şekûr’dur. Ki O lutfuyla bizi kalınacak diyara yerleştirdi. Bi­ze orada ne bir yorgunluk dokunacaktır, ne de halsizlik gelecektir.» (Fâtır, 34-35).

«Ve bizi yeryüzüne vâris kılan Allah’a hamdolsun. Cennette iste* diğimiz yerde oturabiliriz. Çalışanların ecri ne de güzeldir.» Ebu’1-Âli-ye, Ebu Salih, Katâde, Süddî ve İbn Zeyd, âyette zikredilen yeryüzü ile cennet arazîsinin kasdedildiğini söylerler. Bu, Allah Teâlâ’mn şu kavli gibidir: «Andolsun ki Biz, Zikir’den sonra Zebur’da da yazdık ki: Yeryüzüne ancak sâlih kullarım vâris olur.» (Enbiyâ, 105). Bu se­bepledir ki: «Cennette istediğimiz yerde oturabiliriz. Çalışanların ecri (çalışmamız üzerine bize bahşolunan mükâfat) ne de güzeldir.» diye­ceklerdir. Buhârî ve Müslim’in Sahîh’lerinde Zührî kanalıyla Enes’ten rivayet edilen mi’râc kıssasında Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuş­tur: Cennete konuldum. Bir de baktım ki orada inciden kubbeler var ve oranın toprağı da misktir. Abd îbn Humeyd’in Revh îbn Ubâde ka­nalıyla… Ebu Saîd el-Hudrî’den rivayetine göre, Allah Rasûlü (s.a.) İbn Sâid’e cennetin toprağını sormuş da o: Bembeyaz, hâlis misktir, demiş. Bunun üzerine Allah Rasûlü (s.a.): Doğru söyledin, buyurmuş. Hadîsi Müslim de Ebu Seleme kanalıyla… Ebu Saîd’den nakletmiştir. Müslim’in Ebu Bekr İbn Ebu Şeybe kanalıyla… Ebu Saîd’den rivaye­tine göre; İbn Sâid, Allah Rasûlü (s.a.)ne cennetin toprağını sormuş da Efendimiz: Bembeyaz, hâlis misktir, buyurmuş.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın… «Rablarmdan sakınanlar ise fevc fevc cennete götürüldüler…» âyeti hakkında Hz. Ali İbn Ebu Tâlib (r.a.)den rivayetine göre o, şöyle demiştir: Götürülürler ve ni­hayet cennet kapılarına ulaşırlar. Cennet kapılarının yanında bir ağaç bulurlar. Dibinden iki kaynak çıkmaktadır. Onlardan birisine yönelir ve ondan temizlenirler. Üzerlerine güzellik nimetleri akıtılır. Bir daha asla derileri değişmez, bundan sonra ebediyyen saçları dağınık olmaz. Sanki onlar yağlanmış gibi olurlar. Sonra diğer kaynağa yönelirler. Sanki ondan içmekle emrolunmuş gibidirler de o kaynaktan içerler. Böylece içlerindeki pislikler bütünüyle gider. Cennet kapılarında me­lekler kendilerine: «Selâm olsun size. Hoş geldiniz. Temelli olarak gi­rin buraya.» derler. Hizmetçiler efendilerini karşılayıp kuşatırlar ve gençlerin bir süre kaybolduktan sonra gelen dostlarını karşıladığı gibi onları karşılayarak: Müjdeler olsun sana, Allah Teâlâ sana şöyle şöyle ikramlar hazırladı, Allah Teâlâ sana şöyle şöyle şerefler hazırladı, der­ler. Hizmetçilerinden birisi, hurilerden olan eşlerine giderek o kimse­nin dünyadaki ismiyle: Bu gelen filândır, der. Eşleri: Sen onu gördün mü? diye sorarlar da o; evet, der. Sevinçten âdeta uçarak kapının eşi­ğine çıkarlar. O gelir bir de bakar ki sıra sıra dizili yastıklar, önüne konulmuş kaplar, yayılıp serilmiş saçaklı halılar vardır. Sonra binanın nasıl yapılmış olduğuna bakar ve görür ki o kırmızı, yeşil, san ve her renkten yuvarlak incilerden inşâ olunmuştur. Bir de gözünü tavana kaldırır ki, şayet Allah Teâlâ takdir buyurmamış olsaydı neredeyse gözleri kamaşacak hale gelirdi. Zîrâ o, bir şimşek gibidir. Sonra huri­lerden olan eşlerine bakar, koltuklardan birisine yaslanır ve: «Bizi bu­na eriştiren Allah’a hamdolsun, eğer Allah bize hidâyet bahsetmemiş olsaydı elbette hidâyete erişemezdik…» (A’râf, 43) der.

Yine İbn Ebu Hâtim’in babası kanalıyla… Ebu Muâz el-Basrî’dsn rivayetine göre; o, şöyle anlatmış: Bir gün H2. Ali (r.a.) Allah Rasûlü (s.a.)nün yanındaydı. Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurdular: Nefsim kudret elinde olan (Allah) a yemin ederim ki onlar, kabirlerinden çık­tıkları zaman kendilerini kanatlı, soylu develer karşılar. Bu develerin üzerlerinde altun eğerler vardır ve koşumları parıldayan nurdur. Bu develerin her bir adımı, gözün ulaşabileceği kadar uzak bir mesafe uzunluğundadır. Nihayet kökünden iki kaynak fışkıran bir ağaca ula­şırlar. Birinden içerler de karınlanndaki kirler yıkanır. Diğerinden de yıkanırlar ve bir daha asla derileri pislenmez, saçları dağılmaz. Üzer­lerine güzellik nimetleri akar. Cennetin kapısına ulaşırlar —veya ge­lirler— bir de bakarlar ki cennet kapısının altun kanatları üzerinde kırmızı yakuttan bir halka var, halkayı kapının kanadına vurup kapıyı çalarlar. Ey Ali, öyle bir tınlama işitilir ki, bu ses her bir huriye eşinin gelmekte olduğunu haber verir. Hûrî, hizmetçisini gönderip onun için kapıyı açtırır. Kişi o hizmetçiyi görünce yere kapanır, —Mealene der ki: Öyle sanıyorum secdeye kapanır, dedi— hizmetçi: Kaldır başını, ben ancak senin hizmetçinim, senin emrine verildim, der. O önde, hiz­metçi arkasında yürürler. Huriler koşuşarak inci ve yâkût çadırlardan çıkar ve onu kucaklayarak: Sen benim sevgilimsin, ben de senin sev-gilinim. Ben asla ölmeyecek ebedîyim, asla eskimeyecek bir nimetim, asla kızmayacak hoşnûd olanım, asla usanmayacak ebedî kalanım, der. Tabanından tavanına yüz bin kulaç olan bir eve girer. Bu ev, inci taşlarından yapılmıştır. Sâri, yeşil ve kırmızı yolludur. Bu yollardan hiç biri bir diğerine benzemez. Evde yetmiş taht (yatak) her bir ya­tağın üzerinde yetmiş örtü, her örtü üzerinde yetmiş zevce, her bir zevcenin üzerinde yetmiş hülle vardır. Güzelliklerinden baldır kemik­leri bu hülleler içinden görülür. Sizin gecelerinizden bir gece kadar sü­rede onlarla bir araya gelirler. Altlarından nehirler devamlı akar. Saf, bulanık olmayan nehirlerdir bunlar. Tadı hiç değişmeyen, bir koyu­nun memelerinden sağılmamış, sütlerden nehirler; insanların ayaklan ile ezmedikleri ve içenlere lezzet veren.içki nehirleri, arıların karınla­rından çıkmamış hâlis, sâf bal nehirleri. Dilerse oturarak, dilerse ayak­ta ve dilerse yaslanarak meyveler koparır. Sonra Allah Rasûlü: «Mey­ve ağaçlarının gölgeleri üzerlerine sarkmış ve onların koparılması ko­laylaştırılmıştır.» (İnsan, 14) âyetini tilâvet buyurup şöyle devam et­ti: Bir yemek arzuladığı zaman beyaz bir kuş —veya yeşil bir kuş bu­yurmuştur— kendisine gelir, kanadını kaldırır ve o kişi de hangi çeşidi diliyorsa, o kuşun kanadı yanından yer. Sonra kuş uçup gider. Melek yanına girip: Selâm size, işleyegelmekte olduklarınız karşılığı miras­çısı kılındığınız cennet işte budur, der. O hurilerin kıllarından bir tek kıl yeryüzü halkına düşmüş olsaydı, güneş onun yanında aydınlık için­deki siyah bir nokta gibi kalırdı. Bu, garîb bir hadîs olup mürsele ben­zemektedir. En doğrusunu Allah bilir.[27]

75 — Görürsün ki melekler de Rablarına hamd ile tes-bîh ederek Arş’ın etrafını kuşatmışlardır. Artık onların arasında hak ile hükmolunmuştur ve denildi ki-. Hamd ol­sun âlemlerin Rabbı Allah’a.

Allah Teâlâ, cennet ve cehennem halkı hakkındaki hükmünü, on­lardan her birerini kendilerine yaraşan ve uygun olan yere indirdiğini haber verir. Elbette O, bu hususlarda asla zulmetmeyen adaletli hâ­kimdir. İşte bunları haber verdikten sonra da meleklerinin yüce Arş’-ın çevresini çevrelemiş, kuşatmış bir halde Rablarının hamdi, teşbihi, temcidi, tazimi ile meşgul olduklarını, Rablarını her türlü noksan ve zulümden tenzih ve takdis eylediklerini zikreder. O hükümleri ayırmış, adaletle hükmetmiş, işi bitirmiştir. Bu sebepledir ki: «Artık onların (yaratıkları) arasında hak ile hükmolunmuştur.» buyurur.

«Ve denildi ki: Hamdolsun âlemlerin Rabbı Allah’a.» Konuşanı ve konuşmayanı ile bütün yaratıklar, âlemlerin Rabbı Allah’a, hükmü ve adaleti sebebiyle hamdederler. Buradaki söz, herhangi bir kimseye is-nâd olunmamış, bütün yaratıkların Allah’a hamd edeceğine delâlet et­sin diye mutlak olarak bırakılmıştır. Katâde der ki: Mahlûkât, «Hamd, gökleri ve yeri yaratan Allah’a mahsûstur.» (En’âm, 1) âyetinde hamd ile söze başlar ve «Artık onların arasında hak ile hükmolunmuştur ve de­nilir ki: Hamdolsun âlemlerin Rabbı Allah’a.» kavlinde de söz yine hamd ile bağlanmıştır.

Kuran

Zümer Suresi

İbn Kesir Tefsiri | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.