Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 12°C
Hafif Yağmurlu
İstanbul
12°C
Hafif Yağmurlu
Paz 15°C
Pts 13°C
Sal 10°C
Çar 12°C

39 – Zümer Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

el-Ğuraf Sûresi adı da verilmektedir. Vehb b. Münebbih dedi ki: Aziz ve celil olan Allah’ın yarattıklarındaki kaza ve hükmünü bilmek isteyen kimse el-Ğuraf Sûresi’ni okusun. el-Hasen, İkrime, Ata ve Cabir b. Zeyd’in görüşüne göre Mekke’de inmiş­tir.

39 – Zümer Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Zümer Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi Tefsiri )

Rahman ve Rahim Allah’ın adı île

İbn Abbas dedi ki: Medine’de inmiş iki âyet-i kerime bundan müstesna­dır. Bu âyetlerin birisi: “Allah sözün en güzelini… indirmiştir.” (39/23) âye­ti, diğeri ise: “De ki: Ey nefisleri aleyhine ileri giden kullarım…” (ez-Zümer, 39/53) âyetidir.

Başkaları ise şöyle demişlerdir: Bundan (Medine’de inmiş) yedi âyet müstesnadır. Bu yedi âyetin başlangıcı yüce Allah’ın: “De ki: Ey nefisleri aley­hine ileri giden kullarım…” âyeti olup bundan itibaren yedinci âyetin sonu­na kadar olan ayetler Medine’de indirilmiştir. İleride de geleceği üzere bun­lar Vahşi ve arkadaşları hakkında inmiştir.

Tirmizî’nin rivayetine göre Âişe (r.anha) şöyle demiştir: Rasûlullah (sav) ez-Zümer ve Beni İsrail (İsra) sûrelerini okumadan uyumazdı. [1]Yetmişbeş âyet-i kerimedir, yetmiş iki âyet-i kerime olduğu da söylenmiş­tir. [2]

  1. Kitabın indirilmesi mutlak galib, her işi hikmet dolu Allah tara-fındandır.
  2. Muhakkak Biz sana kitabı hak ile indirdik. O halde Allah’a, dini yalnız O’na halis kılarak ibadet et.

3- Uyanık olun! Halis olan din yalnız Allah’ındır. O’ndan başka ve­liler edinenler: “Biz bunlara ancak bizleri Allah’a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz” (derler). Muhakkak Allah ihtilaf edip durduk­ları şeyler hakkında aralarında hüküm verecektir. Şüphe yok ki Allah yalan söyleyen, kâfir olan hiçbir kimseye hidayet vermez.

  1. Eğer Allah bir evlat edinmek istese idi, elbette yarattıklarından di­lediğini seçerdi. O, bundan münezzehtir. O, Allah’tır, birdir, her-şeye hükmünü geçirendir.

“Kitabın indirilmesi” anlamındaki buyruk, mübteda olarak merfudur, ha­beri ise: “Mutlak galib, her işi hikmet dolu Allah tarafındandır” buyruğu­dur. Bununla birlikte: “Bu, kitabın indirilmesidir” anlamında merfu olması da mümkündür. Bu açıklamayı el-Ferra yapmıştır.

el-Kisaî ve el-Ferra “indirilmesi” buyruğunun:şeklinde mefulün bih olmak üzere nasb ile gelmesini uygun görmüşlerdir. el-Kisaî: Bu “kita­bın indirilmesini” okuyun ve ona uyun demektir. el-Ferra da şöyle demiştir: Bu iğra (teşvik) olmak üzere nasbedilmiştir. Yüce Allah’ın: “Al­lah’ın üzerinizde yazdığına” (en-Nisa, 4/24) bağlı kalınız, buyruğu gibidir.

“Kitab” Kur’ân-ı Kerîm’dir. Ona bu ismin verilmesi yazılı olmasından dolayıdır.

“Muhakkak Biz sana kitabı hak ile indirdik.” Yani bu, kitabın Allah’tan indirilmesidir ve Biz bu kitabı hak ile yani doğruluk ile indirdik. Bu kitab ba­tıl veya eğlence, şaka değildir.

“O halde Allah’a dini yalnız O’na halis kılarak ibadet et” buyruğu ile il­gili açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız: [3]

1- Ihlas:

“(Ulü): Halis kılarak” buyruğu hal olarak nasbedilmiştir. O’na hiçbir şe­yi ortak koşmaksızın tevhid edici olarak, demektir.

“Dini yanlız O’na” itaati yanlız O’na halis kıl, demektir. Buradaki dinin ibadet anlamında olduğu da söylenmiştir, mefulün bihdir.

“Uyanık olun, halis olan” hiçbir şaibenin karışmadığı “din yalnız Allah’ın­dır.”

Hadis-i şerifte el-Hasen’in, Ebu Hureyre’den rivayet ettiğine göre bir adam şöyle demiş: Ey Allah’ın Rasûlü! Ben bir şeyler tasadduk ediyorum ve bir şeyler yapıyorum. Bununla hem Allah’ın rızasını arıyorum, hem de insan­ların beni övmesini arzu ediyorum. Rasûlullah (sav) da ona şu cevabı ver­miş: “Muhammed’in nefsi elinde olana yemin ederim ki, Allah kendisine or­tak koşulmuş hiçbir şeyi kabul etmez. “[4]Daha sonra Rasûlullah (sav) yüce Allah’ın: “Uyanık olun! Halis olan din yanlız Allah’ındır” âyetini okudu.

Bu anlamdaki yeterli açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/262. âyet, 2. başlıkta); en-Nisa Sûresi’nde (4/146. âyetin tefsirinde) ve Ke-hf Sûresi’nde (18/110. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. [5]

2- Amelde Niyetin Gereği:

İbnu’l-Arabî dedi ki: Bu âyet-i kerimede bütün amellerde niyetin vacib olu­şuna delil vardır. Bunun en büyüğü ise imanın yarısı olan abdesttir. Bu hu­susta Ebu Hanife ve el-Velid b. Müslim’in, Malik’ten rivayetine muhalefet söz-konusudur. Çünkü bunların ikisi: Niyet olmaksızın abdest yeterlidir, derler. Halbuki abdestin imanın yarısı olması ve tırnaklar ile tüyler arasından günah­ları çıkartma özelliği niyetsiz olamaz.

“Ondan başka veliler edinenler” buyruğunda velilerden kasıt putlardır. Haber hazfedilmiştir, yani onlar derler ki: “Biz bunlara ancak bizleri Allah’a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz.”

Katade dedi ki: Müşriklere Rabbiniz ve yaratıcınız kimdir? Gökleri ve ye­ri kim yaratmıştır? Semadan su (yağmur) indiren kimdir? diye sorulduğunda, Allah diyorlardı. Bu sefer onlara: Peki putlara ibadetinizin anlamı nedir? de­nilince, şöyle cevab veriyorlardı: Bizi Allah’a yakınlaştıranlar, O’nun nezdin-de bize şefaat etsinler diye.

el-Kelbî dedi ki: Bu sözün cevabı el-Ahkaf Sûresi’ndedir: “Kendilerini ya­kınlaştırmak üzere Allah’tan başka ilâh diye edindikleri onlara yardım et­meli değil miydi?” (el-Ahkaf, 46/28)

“Yakınlık” demektir. Yani bizi yüce Allah’a iyice yakınlaştıranlar diye onlara ibadet ediyoruz. Buna göre bu lafız, mastar (meful-i mutlak) ye­rinde kullanılmış olmaktadır.

İbn Mesud, İbn Abbas ve Mücahid’in kıraatinde:

“Ondan başka veliler edinenler, biz bunlara ancak bizleri Allah’a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyo­ruz derler.” şeklinde, Ubeyy’in kıraatinde ise:

“Ondan başka veli edinen­ler, biz sizlere ancak bizleri Allah’a yakınlaştırasınız diye ibadet ediyoruz (der­ler)” şeklindedir. Bunu en-Nehhas zikretmiş ve Buradaki hikaye (söyledik­leri nakledilen sözler) açıkça anlaşılmaktadır, demiştir.

“Muhakkak Allah… aralarında hüküm verecektir.” Kıyamet gününde çe­şitli din sahipleri arasında hüküm verecek ve herkese hakettiği karşılığı ve­recektir.

“Şüphe yok ki Allah yalan söyleyen, kâfir olan hiçbir kimseye hidayet vermez.” Yani ezelde küfre sapacağına dair hüküm verilmiş olan hidayet bul­maz. Yani yüce Allah’ın razı olduğu din olan İslâm dinine girmez. Nitekim yüce Allah: “Ve size din olarak İslâm’ı beğenip seçtim” (el-Maide, 5/3) diye buyurmuştur. Bu buyruk önceden de geçtiği üzere (mesela el-Fatiha, 1/6. âyet, 31. başlık; İbrahim, 14/4. âyetin tefsirinde) Kaderiye’nin ve diğerlerinin ka­naatlerini reddetmektedir.

“Eğer Allah bir evlad edinmek isteseydi, elbette yarattıklarından dile­diğini seçerdi.” Yani Allah yarattıklarından herhangi bir kimseye böyle bir ismi vermek isteseydi, bu işi onlara bırakmazdı.

“O bundan münezzehtir.” Evlat sahibi olmaktan yücedir, mukaddestir. “O Allah’tır, birdir, herşeye hükmünü geçirendir.” [6]

5- Göklerle yeri hak ile yarattı. Geceyi gündüze dolar, gündüzü de geceye dolar. Güneşi ve ayı müsahhar kıldı. Herbiri belirli bir sü­reye kadar akıp gitmektedir. Uyanık olun, o galib olandır, günah­ları çok çok bağışlayandır.

  1. Sizi bir candan yarattı. Sonra ondan eşini yarattı ve sizin için da­varlardan sekiz çift yarattı. Sizi analarınızın karnında üç karan­lık içinde bir yaratılıştan sonra, öbür yaratılışa geçirerek yaratı­yor. İşte bunları yapan Rabbiniz Allah… Mülk yalnız O’nundur, O’ndan başka ilâh yoktur. Böyle iken nasıl döndürülüyorsunuz?

“Göklerle yeri hak ile yarattı.” Yani herşeyi kemal derecesinde var et­meye kadir olan, eşe ve evlada ihtiyacı olmayan O’dur. Böyle olana yakışan, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca O’na ibadet etmektir.

Bununla yüce Allah, kullarına dilediği şekilde kendisine ibadet etmeleri­ni istemek hakkına sahib olduğuna dikkatlerimizi çekmektedir. Nitekim de böyle yapmıştır.

Yüce Allah’ın: “Geceyi gündüze dolar, gündüzü de geceye dolar” buy­ruğu hakkında ed-Dahhak şöyle demiştir: Yani O, bunu ötekinin, ötekisini de bunun üzerine bırakır. Bu da “tekvin dolamak” kelimesinin sözlükteki an­lamına göre yapılmış bir açıklamadır. Bu kelime bir şeyin, bir kısmını öbür kısmının üzerine atmak demektir. Mesela: “Eşyanın bir kısmını, bir kısmının üzerine bıraktı anlamında: denilir. “(Sarığı sardı, doladi” tabiri de buradan gelmektedir.

İbn Abbas’tan bu âyetin anlamına dair bu şekildeki açıklama rivayet edilmiş ve o şöyle demiştir: Geceden eksilen bölüm gündüze girer, gündüz­den eksilen de geceye girer. İşte yüce Allah’ın: “Geceyi gündüze bitiştirir, gün­düzü de geceye bitiştirir” (Fatır, 35/13) buyruğunun anlamı da budur.

Bir başka açıklamaya göre gecenin gündüze dolanması, gecenin gündü­zü karartması ve sonunda ışığını gidermesidir. Gündüzü de gecenin üzeri­ne örter ve böylelikle onun karanlığını giderir. Bu, Katade’nin açıklamasıdır. Yüce Allah’ın: “Geceyi durmadan kovaladığı gündüze bürür o” (el-Araf, 7/54) buyruğunun anlamı da budur.

“Güneşi ve ayı” kullarının menfaatine doğup batmak suretiyle “müsah-har kıldı. Herbiri belirli bir süreye kadar” kendi yörüngesinde dünyanın sonunun geleceği kıyamet gününe kadar “akıp gitmektedir.1′ İşte o vakit se­ma çatlayacak ve yıldızlar darmadağın olacaktır.

Belirli süre’nin (el-ecelu’1-müsemma) güneş ve ayın doğuş ve batışları için düzenlenmiş konak yerlerine gidişlerinin son bulacağı vakit olduğu da söy­lenmiştir. el-Kelbî dedi ki: Her ikisi de en uzak konaklarına doğru akıp gi­derler. Sonra tekrar en yakın oldukları konak yerlerine geri dönerler ve bu­nun sınırını aşmazlar. Buna dair açıklamalar da daha önceden Yasin Sûresi’nde (36/40. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Uyanık olun! O galib olandır, günahları çok çok bağışlayandır” buy-ruğundaki: ” Uyanık olun” dikkat çekmek ve uyarmak içindir. Yani dik­kat edin, şüphesiz ki ben herşeye galib olan “Aziz”im ve rahmeti ile kulla­rının günahlarını örten “Ğaffar”ım.

“Sizi bir candan” yani Âdem (a.s)’dan “yarattı. Sonra ondan” soyun de­vamının gerçekleşmesi için “eşini yarattı.” Bu husus da daha önceden el-Araf Sûresi’nde (7/189-190. âyet, 1. başlık ve devamında) ve başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır.

“Ve sizin için davarlardan sekiz çift indirdi.” Yüce Allah çiftlerin indi­rilmiş olduğunu bize haber vermektedir. Çünkü bu davarlar bitkiler sayesin­de, bitkiler de indirilen su sayesinde var olur. İşte buna “tedriç” (bir işi ted­ricen yani aşama aşama gerçekleştirmek) adı verilir. Yüce Allah’ın: “Size… bir elbise indirdik” (el-Araf, 7/26) buyruğu da buna benzemektedir.

“İndirdi” lafzının inşa etti ve var etti anlamında olduğu da söylenmiştir. Said b. Cübeyr de: Yarattı, diye açıklamıştır.

Denildiğine göre yüce Allah bu davarları cennette yaratmış, sonra onla­rı yere indirmiştir. Yüce Allah’ın şu buyruğunda belirtildiği gibi: “Ayrıca ken­disinde hem çetin bir güç bulunan… demiri de indirdik.” (el-Hadid, 57/25)

Çünkü Âdem (a.s) yeryüzüne indirilince, onunla birlikte demir de indirilmiş­tir.

“Sizin için davarlardan… indirdi” buyruğunun “verdi” anlamında oldu­ğu da söylenmiştir. Burada “yaratma”nın indirmek olarak zikredildiği de söy­lenmiştir. Çünkü yaratmak semadan inen bir emir ile gerçekleşir. O halde ma­na: O size bunları inen emri ile yaratmıştır, demek olur.

Katade dedi ki: Deve türünden iki, inek türünden iki, koyun türünden iki ve keçi türünden iki, bunların herbirisi bir çifttir. Buna dair açıklamalar da­ha önceden (el-En’am, 6/143-144. âyetler, 1 ve 2. başlıklarda) geçmiş bulun­maktadır.

“Sizi analarınızın karnında üç karanlık içinde bir yaratılıştan sonra öbür yaratılışa geçirerek yaratıyor” buyruğu hakkında Katade ve es-Süd-dî şöyle demişlerdir: Nutfeden sonra alaka (sülük gibi bir kan) sonra bir çiğ­nemlik et, sonra kemik, sonra da et olarak yaratıyor.

İbn Zeyd dedi ki: “Bir yaratılıştan sonra öbür yaratılışa geçirerek ya­ratıyor” buyruğu şu demektir: O Âdem’in belinde sizi yarattıktan sonra an­nelerinizin karnında yaratmaktadır.

Şöyle de açıklanmıştır: Önce babanın sırtında, sonra annenin karnında, sonra da doğumdan sonra yaratış ile yaratmaktadır. Bunu da el-Maverdî zik­retmektedir.

“Üç karanlık içinde” karın karanlığı, rahim karanlığı ve meşime (eş) ka­ranlığı. Bunu İbn Abbas, İkrime, Mücahid, Katade ve ed-Dahhak söylemiş­lerdir. İbn Cübeyr: Meşime (eş), rahim ve gece karanlıkları demiştir. Ancak birinci görüş daha sahihtir.

Erkeğin sulbünün karanlığı, kadının karnının karanlığı ve rahim karanlı­ğı diye de açıklanmıştır. Ebu Ubeyde’nin görüşü budur. Yani karanlık -ya­ratılmışları engellediği gibi- onu engellemez.

“İşte bunları yapan” bunca şeyleri yaratan “Rabbiniz Allah… Mülk yal­nız O’nundur, O’ndan başka ilâh yoktur. Böyle iken nasıl döndürülüyor­sunuz?” Nasıl olur da O’na ibadeti bırakıyor, O’ndan başkasına ibadete döndürülüyor ve yönlendiriliyorsunuz?

Hamza “analarınızın” anlamındaki buyruğu hem “hemze”yi, hem “mim”i kesreli olarak diye okumuştur. el-Kisaî ise “hemze”yi kesreli, ~mim”i fethalı okumuştur.

Diğerleri ise “hemze”yi ötreli, “mim”i ise fethalı okumuşlardır. [7]

  1. Eğer kâfir olursanız, şüphesiz Allah size muhtaç değildir. Bunun­la birlikte O, kullarının kâfir olmalarına razı olmaz. Eğer şükür ederseniz, faydanız için ondan razı olur. Yük (günah) yüklenici hiç­bir kimse başkasının yükünü yüklenmez. Sonra dönüşünüz Rabbinizedir, O, size neler yapmakta olduğunuzu haber verecektir. Çünkü O, göğüslerin özünü çok iyi bilendir.

“Eğer kâfir olursanız, şüphesiz Allah size muhtaç değildir” buyruğun­da şart ve cevab zikredilmiştir.

“Bununla birlikte, O kullarının kâfir olmalarına razı olmaz.” Onların kâfir olmalarını sevmez. İbn Abbas ve es-Süddî dediler ki: Bunun anlamı mü’min kullarının kâfir olmalarına razı olmaz. Bunlar da yüce Allah’ın hak­larında: “Benim gerçek kullarım üzerinde senin hakimiyetin yoktur” (el-İs-ra, 17/65) diye buyurduğu kimselerdir. Ayrıca yüce Allah’ın: “Allah’ın kul­larının kendisinden içtikleri… bir pınardır” (el-İnsan, 76/6) buyruğu da bu­nun gibidir ki, Allah’ın kullarından kasıt, mü’minlerdir. Bu açıklama rıza ile irade arasında fark gözetmeyenlerin görüşüne uygun bir açıklamadır.

Bir başka açıklamaya göre de O küfre -O’nu irade etse dahi- razı olmaz. Çünkü yüce Allah kâfirin küfre girmesini irade eder ve onun iradesi ile kâ­fir olur, fakat bu işe razı olmaz ve bunu sevmez. Buna göre O, razı olmadı­ğı şeyin olmasını murad edebilir. Yüce Allah İblisi yaratmayı murad etmiş­tir, fakat O’ndan razı değildir. Yani irade, rızadan başka bir şeydir. Ehl-i sün­netin kabul ettiği görüş de budur.

“Eğer şükür ederseniz, faydanız için ondan razı olur.” Yani sizin şük-redici olmanızdan razı olur. Çünkü “şükür ederseniz” buyruğu buna delâ­let etmektedir. Şükre dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/52. âyet, 3. başlıkta) ve başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır.

“Razı olur” sevab ve mükâfat verir ve över anlamındadır. Bu açıklamaya göre rıza ya O’nun sevap vermesidir, bu durumda bu bir fiil sıfatı olur. (Şu buyrukta dile geritildiği gibi) “Andolsun ki şükrederseniz, elbette size daha çok veririm.” (İbrahim, 14/7) Yahutta bu şükrün övülmesi olur, o takdirde bu bir zat sıfatıdır.

“Ondan razı olur” anlamındaki fiil Ebu Cafer, Ebu Amr, Şeybe ve Asım’dan rivayetle Hubeyre şeklinde “he” harfini sakin olarak okumuşlardır. İbn Zek-van, İbn Kesir, İbn Muhaysın, el-Kisaî ve Nafî’den, Verş ise dammeyi işba’ ile (açık ve anlaşılır şekilde) okumuşlardır, diğerleri ise bunu ihtilas ile (çok hafif bir şekilde) çıkartmışlardır.

“Yük (günah) yüklenici hiçbir kimse başkasının yükünü yüklenmez. Sonra dönüşünüz Rabbinizedir. O size neler yapmakta olduğunuzu haber verecektir. Çünkü O, göğüslerin özünü çok iyi bilendir” buyruğu(na da­ir açıklamalar) da önceden birden çok yerde (mesela el-İsra, 17/15- âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. [8]

  1. İnsana bir zarar isabet etse, Rabbine dönerek O’na dua eder. Sonra ona kendi lutfundan bir nimet verirse, evvelce O’na yalvar­dığını unutur ve yolundan saptırmak için Allah’a eşler koşar. De ki: “Küfrünle biraz eğlenedur. Muhakkak sen cehennemlikler­densin.”
  2. (O mu) yoksa âhiretten korkarak, Rabbinin rahmetini umarak, ge­ce saatlerinde kıyamda durarak, secde ederek, itaatte bulunan kim­se mi (hayırlıdır)? De ki: Hiç bilenlerle, bilmeyenler bir olur mu? Ancak özlü akıl sahihleri öğüt alır.

“İnsana” yani kâfire “bir zarar” fakirlik ya da bela türünden bir sıkıntı ve darlık “isabet etse Rabbine dönerek O’na dua eder.” Yani üzerindeki bu dar­lık ve sıkıntının kaldırılması için yüce Allah’a sığınarak, itaat ederek, O’na yö­nelerek ve dönerek dua eder.

“Sonra ona kendi lutfundan bir nimet verirse” ona birtakım bağışlarda bulunur ve birtakım şeylere malik kılarsa… demektir.

(Aynı kökten olmak üzere): “Allah sana o şeyi mülk ola­rak verdi” denilir. Ebu Amr b. el-Ala şu beyiti zikrederdi:

“işte orada malı mülk olarak vermeleri istenirse onlardan verirler, Ve onlardan bir şey dilenirse bağışlarlar ve eğer meysire [9]

Adamın oldukça özel yakın kimseleri” demektir, tekili: diye gelir. Ebu’n-Necm dedi ki:

“Verdi, -cimrilik etmedi ve cimrilik ettiği de söylenmedi-Yüksek hörgüçlü develeri, bağış ve ihsanda bulunup mülk verdi.”

“Evvelce O’na yalvardığını unutur.” Yani üzerindeki sıkıntının açılma­sından önce kendisine dua ettiği Rabbini unutur. Buna göre buradaki: yüce Allah’a ait olup anlamındadır. Bunun yüce Allah’ın: “Siz de be­nim ibadet ettiğime ibadet edecek değilsiniz” (el-Kafirun, 109/5) buyru­ğunda olduğu gibi anlamında olduğu da söylenmiştir. İkisinin de an­lamı (kişi, kimse şeklinde olup) birdir.

Bir başka açıklamaya göre; o yüce Allah’a yalvarıp yakarırken yaptığı du­ayı unutur, demektir. Yani yüce Allah’a duayı terkeder. Bu durumda fiil ile birlikte mastar (yalvarmasını, ibadet etmesini…) anlamını ifade eder.

“Ve yolundan saptırmak için” yani cahiller kendisine uysun diye “Allah’a eşler koşar.” O’nunla birlikte putlara, heykellere tapınır. es-Süddî dedi ki: Bu bütün işlerinde kendilerine güvenip dayandıkları insanlardan eşler ko-

.”Küfrünle biraz eğlenedur.” Yani sen bu durumda olan insana: “… eğ-lenedur” de. Bu ise tehdit ihtiva eden bir emirdir, çünkü dünya hayatının me-taı pek azdır.

“Muhakkak sen cehennemliklerdensin.” Yani sonunda varacağın yer ce­hennem ateşi olacaktır.

“(O mu) yoksa… gece saatlerinde kıyamda durarak… kimse mi (hayır­lıdır)?” Yüce Allah, mü’minin az önce sözü edilen kâfir gibi olmadığını açıklamaktadır.

el-Hasen, Ebu Amr, Asım ve el-Kisaî “yoksa” anlamındaki buyruğu “mim” harfini şeddeli olarak diye okumuşlardır. Nafî’, İbn Kesir, Yahya b. Ves-sab, el-A’meş ve Hamza ise nida anlamını vermek üzere şeddesiz olarak Ey o kimse” diye okumuştur. Sanki: Ey itaatte bulunan kimse! de­nilmiş gibidir.

el-Ferra dedi ki: Elif “ya” konumundadır. Mesela “ya Zeyd” denildiği gi­bi “ya” yerine hemze getirilerek de nida yapılabilir. Bu Sibeveyh’den ve bü­tün nahivcilerden böylece nakledilmiştir. Nitekim Evs b. Hacer de şöyle de­miştir:

“Ey Lubeynaoğulları, sizler bir el değilsiniz, Olsa olsa ancak pazusu olmayan bir elsiniz.”

Bir başkası yani Zu’r-Rimme şöyle demektedir:

“Ey Hüzva’da bulunan o ev, gözüm yaşlarını harekete getirdin, 0 sevgi suyu (gözyaşı) ardı arkasına düşüyor yahutta parıldayarak aktığı görülüyor.”

Buna göre âyet-i kerimenin takdiri şöyle olur: “De ki küfrünle biraz eğ­lenedur. Muhakkak sen cehennemliklerdensin.” Ey itaatte bulunan kimse, şüp­hesiz sen de cennetliklerdensin.

Nitekim konuşma esnasında şöyle denilir: Filan kişi ne namaz kılar, ne oruç tutar. Ey namaz kılıp oruç tutan kimse müjdeler olsun sana. Burada ifadenin buna delâleti dolayısıyla hazfedilmiştir.

“Yoksa… kimse mi”deki “elifin istifham (soru elifi) olduğu da söy­lenmiştir. “Yoksa… gece saatlerinde… itaatte bulunan kimse mi” üstündür, hayırlıdır? Allah’a ortak koşan kimse mi? demek olur. İfadenin takdiri de: İta­atte bulunan kimse hayırlıdır, anlamındadır.

“Kimse mi” şeklinde “nun” harfini şeddeli okuyanların kıraatine gö­re de anlam şöyle olur: Az önce sözü geçen isyankârlar mı hayırlıdır? “Yok­sa… itaatte bulunan kimse mi?” Buna göre: “Yoksa”nın karşılığında gel­mesi gereken cümle hazfedilmiştir. Aslı da şeklinde olup “mirrTler id-gam edilmiştir.

en-Nehhas dedi ki: “Yoksa” burada “Bilakis, hayır” anlamın­dadır. “Kimse” de; anlamındadır, ifadenin takdiri de: Hayır ita­atte bulunan kimse, sözü edilen kimseden daha üstündür, şeklindedir.

“Kanit: İtaat eden” dört türlü açıklanmıştır:

1- Bundan kasıt itaatkâr kimsedir. Bu açıklamayı İbn Mesud yapmıştır.

2- Namazında huşu duyan kimsedir. Bu açıklamayı İbn Şihab yapmıştır.

3- Namazında kıyamda duran kimse demektir. Bu açıklamayı Yahya b. Sel-lam yapmıştır.

4- Rabbine dua eden kimsedir.

İbn Mesud’un açıklaması bütün bunları toplamaktadır.

Peygamber (sav)’dan şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Kur’ân’da ge­çen bütün “kunut” lafızları aziz ve celil olan Allah’a itaat anlamındadır.'[10]

Cabir’den rivayete göre Peygamber (sav)’a hangi namaz daha faziletlidir diye sorulmuş, o da: “Kunutu uzun olan” diye cevab vermiştir.[11]

İlim ehlinden bir takım kimseler bunu kıyamın uzun olması diye yorum­lamışlardır.

Abdullah’ın, Nafî’den, onun İbn Ömer’den rivayetine göre İbn Ömer’e ku-nutun ne demek olduğu sorulmuş, o da: Benim bildiğim kunut namazda kı­yamı uzun tutmak ve Kur’ân okumaktan başka bir şey değildir, demiştir.

Mücahid dedi ki: Rüku’un uzunca yapılması ve gözün başka yerlere bak­maktan alıkonulması kunutun kapsamı içerisindedir.

İlim adamları namaza durdular mı gözlerini sağa sola bakmaktan alıkoyar ve hu’du’ ile hareket eder (boyun bükerek durur), namazlarında etrafa ba-kınmazlar. Bir yerleriyle oynamaz ve unutmaları hali dışında- dünya ile il­gili bir şeyi hatırlarına getirmezlerdi.

en-Nehhas dedi ki: Bunun asıl anlamı kunutun itaat demek olduğudur. Bu hususta yapılmış bütün açıklamaların hepsi de yüce Allah’a itaati anlatır. Bunların hepsi ve hatta bunlardan da fazlası itaatin kapsamı içerisine girer. Ni­tekim Nafî’ şöyle demiştir: İbn Ömer bana: Kalk namaz kıl dedi. Ben de kal­kıp namaz kıldım. Üzerimde de eski püskü bir elbise vardı. Beni çağırdı ve ba­na: Ben seni bir işi görmek üzere gönderecek olsam, bu şekilde mi giderdin diye sordu. Ben, hayır güzel elbiselerimi giyinir, süslenirdim, dedim. Bu sefer bana: Huzuruna güzelce giyinip çıkmak, başkalarından çok Allah’a yakışır.

Burada sözü geçen “kanit (itaat eden)”in muayyen olarak kim olduğu hu­susunda farklı görüşler vardır. Yahya b. Sellam’ın naklettiğine göre bu Ra-sûlullah (sav)’dır. ed-Dahhak’ın kendisinden yaptığı rivayete göre de İbn Ab-bas bu Ebu Bekir ve Ömer -Allah ikisinden de razı olsun-dirler, demiştir.

İbn Ömer de: Bu Osman (r.a)’dır demiştir. Mukatil, Ammar b. Yasir’dir. el-Kelbî, Süheyb, Ebu Zerr ve İbn Mesud’dur demiştir. Yine el-Kelbî’den nak­ledildiğine göre bu, bu durumda olan herkes hakkında geçerli bir niteleme­dir, demiştir.

“Gece saatlerinde” buyruğu ile ilgili olarak el-Hasen şöyle demiştir: Ge­cenin saatleri başı, ortası ve sonudur. İbn Abbas’tan ise “gece saatleri” ge­cenin ortası, yarısı demektir, dediği nakledilmiştir. İbn Abbas da şöyle de­miştir: Kıyamet gününde mevkıfte beklemenin Allah tarafından kendisine ha­fifletilmesini, kolaylaştırılmasını isteyen kimseyi Allah gece karanlığında secde ederken, ayakta durup namaz kılarken, âhiretten korkarak ve Rabbi-nin rahmetini umarak görsün.

Gece saatlerinin akşam ile yatsı arası olduğu da söylenmiştir. Bununla bir­likte el-Hasen’in açıklaması umumi bir açıklamadır.

“Âhiretten korkarak” buyruğunu Said b. Cübeyr âhiret azabından kor­karak diye açıklamıştır.

“Rabbinin rahmetini umarak” cennet nimetlerini umarak… demektir.

el-Hasen’den rivayet edildiğine göre o masiyetleri işleyip duran ve bunun­la birlikte Rabbinin rahmetini uman kimse hakkında soru sorulmuş da, o da: Böylesi olmayacak temennilerde bulunan bir kimsedir, diye cevab vermiş­tir.

“Yoksa… itaatte bulunan kimse mi” anlamındaki buyruğun “mim” har­fini şeddesiz olarak: “Ey itaatte bulunan kimse” anlamında ni­da ile okuyan bir kimse “Rabbinin rahmetini” buyruğu üzerinde vakıf

yapmaz, çünkü yüce Allah’ın: “De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” buyruğu ona bitişiktir. Ancak ifadede hazfedilmiş bir lafız takdir edil­mesi müstesnadır. Bu ise daha önceden açıklandığı üzere daha kolay bir yol­dur.

ez-Zeccac dedi ki: Yani nasıl bilenlerle bilmeyenler bir değil ise aynı şe­kilde itaat eden ile isyankâr kimse de eşit değildir.

Başkası ise şöyle demektedir: Bilenler, bildiklerinden istifade edenler ve gereğince amel edenlerdir. Bildiğinden faydalanmayan ve gereğince amel et­meyen bir kimse, bilmeyen kişi konumundadır.

“Ancak özlü akıl sahipleri” yani mü’minlerden akıl sahibi olan kimseler “,öğüt alır.” [12]

  1. De ki: “Ey iman eden kullarım! Rabbinizden korkun. Bu dünya­da ihsanda bulunanlara bir güzellik vardır. Allah’ın arzı da geniş­tir. Sabredenlere de ecirleri hiç şüphesiz hesapsız verilir.

“De ki: Ey iman eden kullarım” yani ey Muhammed, mü’min kullanma de ki: “Rabbinizden korkun” yani O’na karşı gelmekten, isyan etmekten sa­kının.

“Korkun” buyruğundaki “te”; “vav” harfinden bedel olarak gelmiş­tir. Buna dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/1-2. âyetler, 4. başlık­ta) geçmiş bulunmaktadır.

İbn Abbas dedi ki: Bununla Cafer b. Ebi Talib ile onunla birlikte Habe­şistan’a hicret edenler kastedilmektedir.

Daha sonra yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Bu dünyada ihsanda bu-lunanlara bir güzellik vardır.” Burada ilk olarak zikredilen “ihsanda bulu­nanların ihsanından kasıt itaattir. İkinci olarak zikredilen “hasene; güzel­likken kasıt ise cennetteki mükâfattu.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Dünyada ihsanda bulunan kimse­lere dünyada da bir güzellik vardır ve bu, âhiretteki sevaptan ayrı olarak ve niecektir. Dünyada ayrıca verilen güzellik ise sıhhat, afiyet, zafer ve ganimet­in. el-Kuşeyrî: Birincisi daha doğrudur, çünkü kâfir de dünya nimetlerine na­il olur, demiştir.

Derim ki: Mü’min de onunla birlikte dünya nimetlerine nail olur. Ayrıca bu nimetlere şükrettiği takdirde cennette ona fazlası verilir. Dünyadaki iyi­lik (hasene)’den kasıt güzel övgü, âhirettekinden kasıt ise mükâfat da ola­bilir.

“Allah’ın arzı da geniştir.” Orada siz de hicret edin ve vasiyetler işleyen kimselerle birlikte kalmayın. Buna dair yeterli açıklamalar daha önceden en-Nisa Sûresi’nde (4/100. âyet, 4. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.

Bundan kastın cennet arzı olduğu söylenmiştir. Yüce Allah onlara cenne­tin genişliğini ve nimetlerinin bolluğunu hatırlatarak teşvikte bulunmuştur. Yüce Allah’ın: “Eni göklerle yer kadar olan cennete koşuşun” (Al-i İmran, 3/73) buyruğunda olduğu gibi. Çünkü cennete de bazan “yer, arz” denile­bilir. Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Diyecekler ki: Bize olan vaadini yerine getiren, cennetten dilediğimiz yere konmak üzere arzı bize miras veren Allah’a hamdolsun.” (ez-Zümer, 39/74)

Ancak birinci görüş daha açık ve güçlüdür. O halde bu hicret etmeye da­ir bir emirdir. Yani Mekke’den güvenlik duyacağınız yere hicret ediniz.

el-Maverdî de şöyle demiştir: Arzın genişliği ile rızık genişliğini kastetme ihtimali de vardır. Çünkü yüce Allah insanlara arzdan rızık verir. Yani Allah’ın rızkı geniştir demektir, daha uygun görülen anlam da budur. Çünkü yüce Al­lah burada arzın genişliğini, lütuflannı dile getirmek sadedinde zikretmiştir.

Derim ki: O takdirde âyet-i kerime pahalılığın olduğu bir yerden ucuzlu­ğun olduğu bir yere taşınmaya delil olur. Süfyan es-Sevrî’nin dediği gibi: Sen torbanı bir dirheme ekmekle dolduracağın bir yerde ol.

“Sabredenlere de ecirleri hiç şüphesiz hesapsız verilir.” Yani herhan­gi bir miktara tabi olmaksızın verilir, mükâfata fazlası katılır, diye de açık­lanmıştır. Çünkü işlediği amel kadarı ile ona mükâfat verilecek olursa bu he­saplı verilmiş olur. “Hesapsız”ın herhangi bir takib ve bir taleb olmaksızın -dünya nimetlerinin karşılığının istendiği gibi- olması demektir.

Burada “sabredenler”den kasıt oruç tutanlardır. Delili de Peygamber (sav)’ın yüce Allah’tan söylediğini haber verdiği: “Oruç Benimdir ve onun kar­şılığını Ben vereceğim [13] hadisidir.

İlim ehli derler ki: Herbir mükâfat ölçü ve tartı ile verilir. Oruç müstes-nâ. O kucak kucak, avuç avuç mükâfatlandırılır. Bu, Ali (r.a)’dan da nakle­dilmiştir.

Malik b. Enes’in de yüce Allah’ın: “Sabredenlere de ecirleri hiç şüphe­siz hesapsız verilir” buyruğu hakkında şöyle dediği nakledilmiştir: Bu, dünyadaki musibetlere ve kederlere sabretmektir. Şüphesiz başına gelen musibetlerde teslimiyeti elden bırakmayıp kendisine yasak kılınan şeyleri ter-keden kimsenin alacağı ecrin miktarı, hesabı yoktur.

Katade de şöyle demiştir: Allah’a yemin ederim, bu durumda ne kile, ne de terazi olacaktır. Enes’in bana anlattığına göre Rasûlullah (sav) şöyle bu­yurmuştur: “(Kıyamet gününde) mizanlar konulur. Sadaka ehli getirilir. Ecir­leri terazilerle tastamam verilir. Namaz ve hac da aynı şekilde. Sonra bela ve musibete uğramış kimseler getirilir. Onlar için terazi konulmaz. Herhangi bir amel defterleri açılmaz. Ecir üzerlerine hesabsız bir şekilde sağnak sağnak yağdırılır.

Yüce Allah da: “Sabredenlere de ecirleri hiç şüphesiz hesabsız verilir”

diye buyurmuştur. Öyle ki dünyadaki afiyet ve esenlik içerisinde olanlar keş­ke cesetleri makaslarla kesilmiş olsaydı diye temenni edeceklerdir. Buna se-beb ise bela ve musibet ehlinin alıp gidecekleri fazilet ve lütuflardır.”[14]

el-Huseyn b. Ali -Allah ikisinden de razı olsun-den dedi ki: Dedem Rasû­lullah (sav)’ı şöyle buyururken dinledim: “Farzları eda et. İnsanların en çok ibadet edeni olursun. Kanaatkar olmaya bak, insanların en zengini olursun. Yavrucuğum, şüphesiz cennette bela ağacı diye bilinen bir ağaç vardır. Be­la ehli getirilir ve onlar için ne mizan kurulur, ne de amel defterleri açılır. Ecir ve mükâfat üzerlerine sağnak sağnak yağdırılır.”

Sonra Peygamber (sav): “Sabredenlere de ecirleri hiç şüphesiz hesab­sız verilir” buyruğunu okudu. [15]

“Sabin Sabreden” lafzı övmek için kullanılır. Bu masiyetlere karşı sabre­den kimse hakkındadır. Eğer musibete karşı sabreden bir kimseyi anlatmak istersek “şuna sabreden” denilir. Bu açıklamayı en-Nehhas yapmıştır.

Bu hususa dair yeterli açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/155. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. [16]

  1. De ki: “Ben Allah’a dini yalnız O’na halis kılarak ibadet etmek­le emrolundum.
  2. “Müslümanların ilki olmakla da emrolundum.”
  3. De ki: “Ben Rabbime isyan edersem, gerçekten büyük bir günün azabından korkarım.”
  4. De ki: “Ben dinimi kendisine ihlas ederek, ancak Allah’a ibadet ederim.
  5. “Artık siz O’ndan başka dilediğiniz şeye ibadet edin.” De ki: “Ger­çekten zarar edenler kıyamet gününde hem kendilerini, hem de bağlılarını kaybedenlerdir. Uyanık olun! İşte bu apaçık hüsra­nın ta kendisidir.”
  6. Onların üzerlerinde de ateşten tabakalar ve altlarında da taba­kalar vardır. İşte Allah bununla kullarını korkutuyor. Ey Benim kullarım, Benden korkun!

“De ki: Ben Allah’a dini yalnız O’na halis kılarak ibadet etmekle emro­lundum.” Buna dair açıklamalar sûrenin baş taraflarında geçmiş bulunmak­tadır.

Bu ümmet arasında da “müslümanların ilki olmakla da emrolundum.”

Nitekim öyle de olmuştur. Gerçekten o atalarının dinine muhalefet eden, put­ları terkedip onları paramparça eden, yüce Allah’a teslim olup O’na iman eden ve O’nun yoluna davet eden ilk kişi olmuştur.

“Olmakla” lafzındaki “lam” zaid bir sıladır. Bunu el-Cürcanî ve başkaları söylemiştir. Bunun lam-ı ecl (sebeblilik, için anlamında) olduğu da söylenmiştir. İfadede hazf de vardır. Ben “müslümanların ilki olmak için” iba­det etmekle emrolundum, demektir.

“De ki: Ben Rabbime isyan edersem, gerçekten büyük bir günün aza­bından korkarım.” Maksat kıyamet günü azabıdır. Kavmi kendisini ataları­nın dinine çağırdığı vakit bu sözleri söylemişti. Tefsir ehlinin çoğunluğu böy­le demiştir. Ebu Hamza es-Sümalî ile İbnu’l-Müseyyeb de şöyle demişlerdir: Bu âyet-i kerime yüce Allah’ın: “Allah geçmiş ve gelecek günahını bağışla­sın…” (el-Feth, 48/2) buyruğu ile neshedilmiştir. Bu durumda bu âyet-i ke­rime Peygamber (sav)’ın günahları bağışlanacağı bildirilmeden önce inmiş­tir.

“De ki: Ben dinimi” itaat ve ibadetimi “kendisine ihlas ederek, ancak Allah’a ibadet ederim.” Bu buyruktaki “Allah” lafzının mansub gelmesi; “İbadet ederim” fiili dolayısıyladır.

“Artık siz O’ndan başka dilediğiniz şeye ibadet edin.” Bu tehdidi ihti­va eden, azabı hatırlatan ve azar anlamında bir tehdittir. Yüce Allah’ın: “Di­lediğinizi yapın” (Fussilet, 41/40) buyruğu gibidir. Âyetin kılıç âyeti ile nesholduğu da söylenmiştir.

“De ki: Gerçekten zarar edenler kıyamet gününde hem kendilerini, hem de bağlılarını kaybedenlerdir” buyruğu ile ilgili olarak Meymun b. Mehran, İbn Abbas’tan şöyle dediğini nakletmektedir: Yüce Allah’ın kendisine cen­nette bir eş yaratmadığı hiçbir kimse yoktur. O kimse cehenneme girdi mi hem kendisini, hem de kendisine bağlı olanları (ehlini) kaybetmiş olur. İbn Abbas’tan gelen rivayete göre (şöyle demiştir): Kim yüce Allah’a itaat ile amel edecek olursa, bundan önce kendisinin olanlar müstesna, o konaklama ye­ri ve o eşler onun olacaktır. İşte yüce Allah’ın: “İşte bu kimseler mirasçılar­dır.” (el-Mu:minun, 23/10) buyruğunda kastedilen budur.

“Onların üzerlerinde de ateşten tabakalar ve altlarında da tabakalar var­dır” buyruğunda altlarında bulunanlara da “zulel: tabakalar” adının verilme­si, bunları altlarında bulunan kimseleri gölgelendirmeleri dolayısıyladır. Bu âyet-i kerime yüce Allah’ın: “Onlara cehennemden bir döşek vardır. [17]rinde de örtüler.” (el-Araf, 7/41); “Ogünde azab onları hem üstlerinden, hem ayakları altından bürüyecek…” (el-Ankebut, 29/55) buyruklarına benzemek­tedir.

“İşte Allah bununla kullarını korkutuyor” buyruğu hakkında İbn Abbas: Velilerini (dostlarını) korkutuyor, diye açıklamıştır.

“Ey Benim kullarım” yani ey Benim dostlarım “Benden korkun.” Bu buy­ruğun mü’min ve kâfir hakkında umumi olduğu söylendiği gibi, özellikle kâ­firler hakkında olduğu da söylenmiştir. [18]

  1. Tağuta ibadet etmekten sakınıp Allah’a dönenlere; işte onlara müjde vardır. O halde sen de müjde ver, o kullarıma ki;
  2. Onlar sözü işitip en güzeline uyarlar. İşte onlar Allah’ın kendi­lerini doğru yola ilettiği kimselerdir ve işte bunlar özlü akü sa­hibi olanların ta kendileridir.

“Tağuta ibadet etmekten sakınıp…” buyruğundaki “tağut” ile ilgili ola­rak el-Ahfeş şöyle demektedir: Bu kelime çoğuldur, tekil ve müennes olma­sı da mümkündür. Buna dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/256. âyet, 2. başlıkta, 4/50-53- âyet, 3- başlıkta…) geçmiş bulunmaktadır. Siz ta-ğuttan uzak durunuz, demektir. Esasen onlar tağuttan uzak duruyorlar ve ona ibadet etmiyorlardı.

Mücahid ve İbn Zeyd dedi ki: Tağut şeytan demektir. ed-Dahhak ve es-Süddî ise tağuttan kasıt putlardır demişlerdir. Tağutun kahin olduğu da söy­lenmiştir.

Tağutun, Talut, Calut, Harut ve Marut gibi Arapça olmayan bir isim oldu­ğu da söylenmiştir. Arapça bir isim olup “tuğyan”dan türemiş olduğu da söy­lenmiştir.

“…mek…” Tağuttan bedel olarak nasb mahallindedir. İfade: Tağu­ta ibadet etmekten sakınan kimseler… takdirindedir.

“Allah’a dönenlere” O’na ibadet ve itaate dönenlere “işte onlara müjde vardır.” Dünya hayatında, âhirette cennete girecekleri müjdesi vardır.

Rivayete göre bu âyet-i kerime Osman, Abdurrahman b. Avf, Sa’d, Said, Talha ve ez-Zübeyir (Allah hepsinden razı olsun) hakkında inmiştir. Bunlar Ebu Bekir (r.a)’a sordular, o da onlara iman ettiğini haber verince, kendile­ri de iman ettiler.

Bu âyet-i kerimenin Zeyd b. Amr b. Nufeyl, Ebu Zerr ve onların dışında Peygamber (sav)’ın peygamber olarak gönderilişinden önce Allah’ı tevhid eden kimseler hakkında nazil olduğu da söylenmiştir.

“O halde sen de müjde ver; o kullarıma ki; onlar sözü işitip en güzeli­ne uyarlar” buyruğu hakkında İbn Abbas şöyle demiştir: Bu güzeli de, kö­tüyü de işitip güzel olanı söyleyen, buna karşılık çirkin sözden yüz çevirip onu başkasına anlatmayan kimsedir.

Bir başka açıklamaya göre maksat Kur’ân-ı Kerîm’i de, başka sözleri de dinleyip Kur’ân-ı Kerîm’e tabi olan kimselerdir. Bir diğer açıklamaya göre Kur’ân-ı Kerîm’i ve Allah Rasûlünün sözlerini işitip onun en güzel olanına ya­ni muhkemine tabi olarak gereğince amel eden kimselerdir.

Bir başka açıklama da şöyledir: Bunlar hem azimet, hem de ruhsat ihti­va eden buyrukları işitirler de ruhsatları değil de azimeti alır ve onu uygu­larlar.

Bir başka açıklama da şöyledir: Bunlar başkalarını cezalandırmak hakkı­na sahip olduklarını ve af da edebileceklerini işitmekle birlikte, affetmek yo­lunu seçen kimselerdir. Bir diğer açıklamaya göre; bu âyet-i kerimenin İslâm’­dan önce Allah’ı tevhid eden kimseler hakkında olduğunu kabul edenlere gö­re, en güzel söz la ilahe illallah’tır.

Abdu’r-Rahman b. Zeyd dedi ki: Bu âyet-i kerime Zeyd b. Amr b. Nufeyl, Ebu Zerr el-Ğıfarî ve Selman el-Farisî hakkında inmiştir. Bunlar cahiliye dö­nemlerinde de tağuta ibadet etmekten uzak kalmışlar ve kendilerine ulaşan sözün en güzeline tabi olmuşlardır.

“İşte onlar Allah’ın kendilerini doğru yola” razı olduğu şeye “ilettiği kim­selerdir ve işte bunlar” akıllarından istifade eden, akıllarının faydasını gö­ren “özlü akıl sahibi olanların ta kendileridir.” [19]

  1. Ya aleyhine azab sözü hak olmuş kimseyi, ateşte bulunan kim­seyi sen mi kurtaracaksın?

“Ya aleyhine azab sözü hak olmuş kimseyi, ateşte bulunan kişiyi sen mi kurtaracaksın?” Peygamber (sav) birtakım kimselerin iman etmelerini çok arzu ediyordu. Oysa yüce Allah ezelden beri onların bedbaht olmalarını tak­dir etmişti. İşte bu âyet-i kerime bunun üzerine inmiştir.

İbn Abbas dedi ki: Bu buyrukla Ebu Leheb’i, onun çocuklarını ve Peygam­ber (sav)’ın aşiretinden olup iman etmekten geri kalan kimseleri kastetmek­tedir. Yüce Allah burada: “Sen mi” buyruğuyla soruyu ikinci defa tekrarla­ması, ifadenin uzunluğundan dolayı olup te’kid olmak üzere tekrarlanmış­tır. Sibeveyh daha önceden belirtildiği üzere yüce Allah’ın: “Acaba siz ölüp toprak ve kemik olduktan sonra muhakkak çıkartılacaksınız diye sizi teh­dit mi ediyor?” (el-Mu’minun, 23/35) buyruğu hakkında da böyle demiştir.

Buyruğun anlamı da şöyledir: “Aleyhine azab sözü hak olmuş kimseyi” sen mi kurtaracaksın? İfade şart ve cevabını ihtiva etmektedir. Soru edatının ge­tirilmesi ise tevkife (durumu bildirmeye) ve takrire (gerçeği söyletmeye) de­lâlet etmesi içindir.

el-Ferra dedi ki: Anlamı şöyledir: Aleyhine azab sözü hak olmuş kimse­yi sen mi kurtaracaksın? Anlam birdir.

Şöyle de denilmiştir: İfadede hazfedilmiş lafızlar da vardır. Takdiri şöyle­dir: Hiç aleyhine azab sözü hak olmuş kimse ondan kurtulabilir mi? Bundan sonrası ise yeni bir cümledir.

Burada yüce Allah: “Aleyhine… hak olmuş” diye buyururken, bir başka yerde: “Azab sözü hak olmuş” (ez-Zümer, 39/71) diye buyurmuştur. (Burada hak olmak fiilinin ilkinin sonunda “te” gelmedi­ği halde, ikincisinin sonunda “te” gelmesinin sebebi) şudur: -Burada oldu­ğu gibi- fiil başa gelip onun ile fiilin anlamı ile vasfedilen kelime arasına bir hail (başka lafız veya lafızlar) girecek olursa (burada kelime: “Söz” kelime­si girmiştir) fiilin müzekker gelmesi de, müennes gelmesi de caizdir. Üste­lik burada (kelime lafzının) müennesliği hakiki değildir. Aksine burada ke­lime, kelam ve söz söylemek manasınadır. Yani: “Aleyhine azab sözü hak ol­muş kimse mi?..” demektir. [20]

  1. Fakat Rabblerinden korkanlar (için, evet) onlar için konaklar bir­birleri üzere bina olunmuş, altlarından nehirler akan köşkler vardır. Allah’ın vaadidir (bu). Allah vaadinden dönmez.

Yüce Allah, kâfirler için üstlerinden de, altlarından da cehennem ateşin­den tabaka halinde gölgeler bulunduğunu beyan ettikten sonra; “Fakat Rabblerinden korkanlar…” buyruğu ile takva sahihleri için de konaklar bu­lunduğunu, bu konakların üstlerinde daha başka konakların bulunduğunu açıklamaktadır. Çünkü cennet birbiri üstünde birtakım derecelerdir.

Buradaki: “Fakat” istidrak için değildir. “Çünkü Zeyd’i görme­dim, lakin Amr’ı (gördüm)” sözünde olduğu gibi daha önceden nefy gelmiş değildir. Aksine bu bir kıssayı (bir durumu, ifadeyi) bitirip öncekinden fark­lı bir başka olayı anlatmaya geçiş dolayısıyladır. “Bana Zeyd geldi, lakin Amr gelmedi” demeye benzer.

“Bina olunmuş” İbn Abbas’ın dediğine göre zebercet ve yakuttan yapıl­mış “altlarından nehirler akan köşkler vardır.” Yani bu köşkler hoş ve gü­zel vakit geçirmek için gerekli bütün sebepleri ihtiva etmektedir.

“Allah’ın vaadidir ” buyruğunda “vaad” kelimesi mastar ola­rak nasbedilmiştir. Çünkü “onlar için… köşkler vardır” buyruğunun anla­mı Allah bunları kendilerine kesin bir vaad olarak vaadetmiştir şeklindedir. “Bu Allah’ın vaadidir” anlamında merfu olması da mümkündür. (Mealde ol­duğu gibi) “Allah” her iki kesime de yaptığı “vaadinden dönmez.” [21]

  1. Görmez misin ki Allah gökten bir su indirip onu yeryüzünde kaynaklara yerleştirmekte, sonra onunla renkleri türlü türlü ekinler çıkarmakta, sonra o ekinler kurumaktadır. Sen de onu sararmış görürsün. Sonra onu ufalanmış çöplere döndürür. Muhakkak bunda özlü akıl sahipleri için bir ibret vardır.

“Görmez misin ki Allah gökten bir su indirip…” Yani O, yaratıkları tek­rar diriltmek hususundaki sözünden mü’min ile kâfirleri birbirinden ayırde-deceğine dair vaadinden caymaz. O semadan su indirmeye kadir olduğu gi­bi, buna da kadirdir.

“Gökten” buluttan “bir su” yağmur “indirip onu yeryüzünde kaynakla­ra yerleştirmekte” yani yüce Allah bu suyu yeryüzüne sokup orada yerleş­tirmektedir. Nitekim bir başka yerde: “O suyu yerde durdurduk” (el-Mu mi-nun, 23/18) diye buyurmaktadır.

” Kaynaklar”; ‘in çoğuludur. “Yef’ul” veznindedir.

“Kaynadı, kaynar” şeklinde muzari fiilimin ikinci harfi ref, nasb ve kesreli gelir. en-Nehhas dedi ki: İbn Keysan şairin:

“Oldukça sert ve hızlı giden dişi devenin, kulakları arkasındaki

iki kemikten kaynar.”

Mısraında bu fiilin aslında: ” Kaynar” anlamında olduğu, fethayı iş­ba’ ile (toklukla) çıkartınca “elif haline gelmiştir. Mastarı: ” Çıkmak, kaynamak” demektir. “Su gözesi, su pınarı, su kaynağı” demektir, ço­ğulu da: diye gelir. Buna dair açıklamalar daha önceden el-İsra Sû-resi’nde (17/90-93- âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Sonra onunla” yani yerin kaynaklarından çıkan bu su ile “renkleri türlü türlü ekinler çıkarmakta.”

Burada: “Ekin” cins isimdir. Yani çeşitli renkleri bulunan, çeşitli ekinler çıkarmaktadır. Kırmızı, sari, mavi, yeşil ve beyazımtrak.

eş-Şa’bî ve ed-Dahhak dedi ki: Yerde ne kadar su varsa hepsi semadan inmiştir. Su semadan kayaya iner, ondan sonra da pınarlara ve kaynaklara paylaştırılır.

“Sonra o ekinler kurumaktadır. Sen de onu” yeşilliğinden sonra “sarar­mış görürsün.” el-Müberred dedi ki: el-Esmaî dedi ki: Yerin bitirdiği bitki gidip geriye bir şey kalmayınca: denilir, “Bitki ku­rudu, gitti” tabiri de böyledir. (el-Müberred) dedi ki: el-Esmaî de, başkaları da böyle demiştir.

el-Cevherî ise dedi ki: “Bitki kurudu, kurumak” demektir. “Yerin bitkisi kurudu ya da sarardı” demektir. “Rüzgar bitkiyi kuruttu”; “Yerin bitkisinin kurumuş olduğunu gör­dük”; “Oldukça kızıp köpürdü” anlamındadır, “Kızgınlığı dindi, geçti” demektir.

“Sonra onu ufalanmış çöplere döndürür.” Yani parça parça olmuş kı­rıntılara dönüştürür. Bu tabir: “Kurumaktan ötürü sopa ufalandi” ifadesinden gelmektedir. Yani bütün bunlara güç yetiren öldükten son­ra insanları tekrar yaratmaya kadir olandır.

Şöyle de açıklanmıştır: Bu, yüce Allah’ın Kur’ân-ı Kerîm’e ve yeryüzün­de bulunanların kalblerine dair verdiği bir örnektir. Yani yüce Allah sema­dan bir Kur’ân-ı Kerîm indirdi ve onu mü’minlerin kalplerine girdirdi.

“Sonra onunla renkleri türlü türlü ekinler çıkarmakta” yani biri diğe­rinden üstün, farklı din ve inanç çıkarmaktadır. Mü’minin bununla iman ve yakîni artar. Kalbinde hastalık bulunanın ise ekinin kuruması gibi (inancı) ku­rur, gider.

Yüce Allah’ın dünyaya dair verdiği bir misal olduğu da söylenmiştir. Ya­ni yeşil bitki değişip sarardığı gibi, dünya da önceleri göz alıcı iken sonra­dan değişikliğe uğramaktadır. [22]

“Muhakkak bunda özlü akıl sahihleri için bir ibret vardır.”

  1. Acaba -kendisi Rabbinden gelmiş bir nur üzere bulunup da- Al­lah’ın göğsünü İslâm için genişlettiği bir kimse (sapıklıkta olan gibi) midir? Allah’ı anmaktan kalbleri kaskatı olanların vay ha­line! İşte bunlar apaçık bir sapıklık içindedirler.

“Acaba kendisi Rabbinden gelmiş bir nur” Rabbinden gelmiş bir hida­yet “üzere bulunup da Allah’ın göğsünü İslâm için genişlettiği” açıp ge­nişlik verdiği; İbn Abbas: İslâm sağlamca yer edinceye kadar göğsüne geniş­lik verdiği, es-Süddî’nin açıklamasına göre; îslâm’ı sevinçle karşılayıp huzur ile kabul etmek üzere kalbine genişlik verdiği “bir kimse”; kalbini mühür-leyip katılaştırdığı kimse gibi “midir?” Buna göre göğse verilen bu genişlik ancak İslâm’dan sonra olur. Birinci açıklamaya göre ise genişliğin İslâm’dan önce olması da mümkündür.

İfadede (tefsirde açıklanan) bu hazfedilmiş lafızların varlığına delil yüce Allah’ın: “Kalbleri kaskatı olanların vay haline” buyruğudur.el-Müberred dedi ki: Kalb katılaşıp sertleştiği zaman: “Kalb katılaştı” denilir. Ay­nı şekilde de anlam itibariyle buna yakındır. ” Katı, incel-meyen ve yumuşamayan kalp” demektir.

Burada Allah’ın kalbine genişlik verdiği kimselerden kasıt, müfessirlerin naklettiklerine göre Ali ile Hamza (r.anhuma)’dır. en-Nekkaş’ın naklettiğine göre de Ömer b. el-Hattab (r.a)’dır. Mukatil, Ammar b. Yasir’dir derken, yi­ne ondan ve el-Kelbî’den nakledildiğine göre Rasûlullah (sav)’dır.

Bununla birlikte âyet-i kerime yüce Allah’ın kalbinde imanı halketmek su­retiyle, kalbine genişlik verdiği herkes hakkında umumidir.

Murre, İbn Mesud’dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Ey Allah’ın Ra-sûlü, dedik. Yüce Allah’ın: “Acaba kendisi Rabbinden gelmiş bir nur üze­re bulunup da Allah’ın göğsünü İslâm için genişlettiği bir kimse” buyru­ğunda sözü edilen kimsenin kalbine nasıl genişlik verilir? Şöyle buyurdu: “Nur kalbe girdi mi açılır ve genişler.” Ey Allah’ın Rasûlü bunun alameti nedir? di­ye sorduk, şöyle buyurdu: “Ebedilik yurduna dönüş, aldanış yurdundan uzak kalış, gelişinden önce ölüme hazırlanıştır.” [23]

Bunu et-Tirmizî el-Hakim de “Nevadiru’l-Usul” adlı eserinde İbn Ömer yoluyla şöylece rivayet etmektedir: Bir adam: Ey Allah’ın Rasûlü! Mü’minle-rin akıllısı kimdir? diye sordu, şöyle buyurdu: “Aralarında ölümü en çok ha­tırlayan, onun için en güzel hazırlanandır. Nur kalbe girdi mi kalb genişler ve açılır.” Ey Allah’ın peygamberi bunun alameti nedir? diye sordular şöyle buyurdu: “Ebedilik yurduna dönüş, aldanış yurdundan uzaklaşış ve gelişin­den önce ölüm için hazırlanıştır.” [24]

Böylece Rasûlullah (sav) üç haslet zikretmiş bulunmaktadır. Şüphesiz bu hasletlerin kendisinde bulunduğu kimsenin imanı kamildir. Çünkü dönüş (ina-be) iyi amellerde bulunmaktır. Zira ebedilik yurdu ancak iyilik amellerinin mükâfatı içindir. Yüce Allah’ın Kur’ân-ı Kerîm’in birçok yerinde bu yurttan nasıl sözettiğine dikkat etmek gerekir. Bunun akabinde de: “Dünyada iken yaptıklarının karşılığı olmak üzere” (el-Vakıa, 56/24) diye buyurduğunu gö­rüyoruz. O halde cennet amellerin karşılığıdır. Kul iyi amellerde bulunarak dünyadan geri çekilirse işte bu onun ebedilik yurduna dönüşü olur. Dünya­ya karşı tutkusu dinip de dünya talebi ile uğraşamayacak kadar başka şey­lerle uğraşıp dünyaya muhtaç olduğunu kendisine hissettirmeyecek şeylere yönelerek bunlarla yetinir ve kanaat getirirse o artık aldanış yurdundan uzak kalmış olur. Takva ile işlerini sağlamlaşürırsa her işe gereken dikkat­le bakmış, edebli, sağlam, tetikte durur ve şüpheli şeylerden sakınarak şüp­he bulunmayan işlere yönelirse, o vakitte ölüme hazırlanmış olur. İşte bu gi­bi kimselerin zahirdeki alametleri bunlardır. Böylesinin bu duruma gelme­si ölümü görmesi dolayısıyladır. Âhiretin dünyadan alıkoyucu olduğunu

görmesi dolayısıyladır. Dünyanın aldanış yurdu olduğunu görmesi dolayısıy-ladır. Onun bu gerçekleri bu şekilde görmesinin sebebi ise kalbine giren nur­dur.

Şanı yüce Allah’ın: “Allah’ı anmaktan (yana) kalbleri kaskatı olanların

vay haline!” buyruğundan maksadın Ebu Leheb ve çocukları olduğu söylen­miştir.

“Allah’ı anmaktan” buyruğunun anlamı şudur: Onların kalbleri Allah’ın anıldığını duydukça daha da katılaşır. Buradaki “…tan”in anlamın­da olduğu söylenmiştir. Kalbleri Allah’ı zikretmeye karşı katılaşmış kimseler anlamındadır. Taberî’nin tercih ettiği açıklama da budur.

Ebu Said el-Hudrî’den rivayete göre Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Yüce Allah buyurdu ki siz ihtiyaçlarınızı cömert ve müsamahakar kimseler­den isteyiniz. Çünkü Ben rahmetimi onlar arasında takdir ettim. Sakın ihti­yaçlarınızı kalbleri katılaşmış kimselerden istemeyiniz. Çünkü Ben gazabımı onlar arasında bıraktım.”

Malik b. Dinar dedi ki: Hiçbir kul kalb katılığından daha büyük bir ceza ile cezalandırılmış değildir. Yüce Allah bir kavme gazab etti mi mutlaka kalb-lerinden rahmeti çekip alır. [25]

23) Allah, sözün en güzelini, müteşabih, tekrar edilen (mesani) bir kitab halinde indirmiştir. Ondan dolayı Rabblerine kalpten saygı duyanların derileri ürperir, sonra Allah anıldığı için de­rileri ve kalbleri yumuşar. Bu Allah’ın hidayetidir. Onunla di­lediğine hidayet verir. Allah’ın saptırdığı kimseyi doğru yola ile­ten olmaz.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1- Sözün En Güzeli Kur’ân:

“Allah sözün en güzelini” yani Kur’ân’ı “…indirmiştir.” Yüce Allah da­ha önce: “Onlar sözü işitip en güzeline uyarlar” (Zümer, 39/23) diye buyur­duktan sonra burada da dinlenecek en güzel sözün Allah’ın indirdiği söz ol­duğunu beyan etmektedir. Bu söz de Kur’ân-ı Kerîm’dir.

Sa’d b. Ebi Vakkas dedi ki: Rasûlullah (sav)’ın ashabı: Bize bir şeyler an-latsan (lev haddestena) dediler. Bunun üzerine yüce Allah: “Allah sözün en güzelini… indirmiştir” buyruğunu indirdi. Daha sonra: Bize kıssa anlatsan, dediler, bunun üzerine de: “Biz sana… en güzel kıssayı sana anlatacağız.” vYusuf, 12/3) buyruğunu indirdi. Sonra: Sen bize öğüt versen, dediler, bu se­fer de yüce Allah’ın: “İman edenlerin kalblerinin Allah’ın zikrine… saygı ile boyun eğecekleri zaman… gelmedi mi?” (el-Hadid, 57/16) buyruğu indi. [26]

İbn Mesud (r.a)’dan rivayete göre Rasûlullah (sav)’ın ashabı, usanır gibi oldular, ona: Bize bir şeyler antlat, (haddisna), dediler. Bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu. [27]

Hadis (söz), söz söyleyenin söylediği şeydir. Kur’ân-ı Kerîm’e hadis (söz) adının verilmesi Rasûlullah (sav)’ın onu ashabına ve kavmine söz olarak ak­tarmasından dolayıdır. Bu yönüyle yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemek­tedir: “Artık bundan sonra hangi söze inanacaklar?” (el-Murselat, 77/50); “Şimdi siz bu sözden dolayı mı hayret edersiniz?” (en-Necm, 53/59); “Bu sö­ze iman etmezler diye… üzülerek kendini helak edeceksin nerdeyse” (el-Ke-hf, 18/6); “Allah’tan daha doğru sözlü kimdir?” (en-Nisa, 4/87); “Artık Be­ni ve bu sözü yalanlayanları başbaşa bırak?” (el-Kalem, 68/44)

el-Kuşeyrî dedi ki: Bazıları hadis (söz)ün hudus (meydana gelmek)den gel­diği vehmine kapılmışlardır. Böylelikle onun kelamının muhdes (sonradan yaratılmış) olduğuna delâlet etsin istemişlerdir. Ancak bu bir yanılmadır. Çün­kü yüce Allah’ın: “Kendilerine Rabblerinden yeni bir öğüt geldiği her sefe­rinde…” (el-Enbiya, 21/2) buyruğunda geçtiği anlamıyla “hadis” lafzını kas-tetmemektedir. Bunlar şöyle demişlerdir: Hudus (sonradan meydana geliş) okunan şeye değil, tilavete racidir. Bu ise bir kimsenin yüce Rabbin isimle­rinden birisini zikrettiği vakit mezkur (zikrolunan Allah’ın ismi) ile zikirin du­rumuna benzemektedir.

“Bir kitab halinde” anlamındaki buyruk “sözün en güzeli”nden bedel­dir. Ondan hal olma ihtimali de vardır.

“Müteşabih” güzellik ve hikmet itibariyle birbirine benzeyen ve birbiri­ni doğrulayan demektir. Onda herhangi bir çelişki ve bir tutarsızlık yoktur.

Katade dedi ki: Âyet ve harfleri bakımından birbirine benzer. Bir başka açıklamaya göre bu kitab da yüce Allah’ın diğer peygamberlerine indirilmiş kitabları gibidir. Çünkü bu kitab da emir, nehiy, teşvik ve korkutmaları ih­tiva etmektedir. Üstelik öbür kitablardan daha genel ve daha mucizevidir.

Daha sonra yüce Allah bu kitabının niteliklerini belirterek şöyle buyurmak­tadır: “Tekrar edilen (mesani)” yani yüce Allah bu kitabında kıssaları, öğüt­leri, ahkamı tekrar etmiştir. Ayrıca tekrar tekrar okunmakta ve ondan herhan­gi bir şekilde usanılmamaktadır.

“Ondan dolayı Rabblerine kalbten saygı duyanların derileri ürperir.”

O kitaptaki tehditlerden ötürü kalbleri korku ile hareket eder, çırpının

“Sonra Allah anıldığı için” yani rahmet âyetleri okununca “derileri ve

kalbleri yumuşar.” Bir başka açıklamaya göre Allah’ın kitabı gereğince amel etmek ve onu tasdik etmek için yumuşar. Buradaki “Allah anıldığı için” buyruğunun İslâm’a doğru yumuşar anlamına geldiği de söylenmiştir. [28]

2- Okunan Kur’ân’dan Etkilenmenin Ölçüsü:

Ebu Bekr es-Sıddîk’ın kızı Esma (Allah ikisinden de razı olsun)nın şöyle dediği nakledilmiştir: Peygamber (sav)’ın ashabı kendilerine Kur’ân-ı Kerîm okunduğu vakit yüce Allah’ın onları nitelendirdiği gibi idiler. Gözleri yaşa-rır, derileri ürperirdi. Ona: Bugün birtakım insanlara Kur’ân okunduğu va­kit bazıları baygın olarak yere düşmektedir denilince, kovulmuş olan şeytan­dan Allah’a sığınırım, dedi.

Said b. Abdurrahman el-Cumahî dedi ki: İbn Ömer Kur’ân ehli birisinin yanından geçerken yere düşmüş olduğunu gördü. Bu adamın hali nedir? di­ye sordu, yanındakiler: Bu adama Kur’ân okunup Allah’ın anıldığını duydu­ğu yerde düşer dediler. Bunun üzerine İbn Ömer şöyle dedi: Şüphesiz biz de Allah’tan korkuyoruz ama yere bayılıp düşmüyoruz. Sonra da şöyle de­di: Şeytan bunlardan birisinin içine girer. Muhammed (sav)’ın ashabının davranışı bu değildi.

Ömer b. Abdu’1-Aziz de dedi ki: İbn Sîrîn’in yanında kendilerine Kur’ân okundu mu bayılıp yere düşen kimselerden sözedildi. O da şöyle dedi: Bi­zimle onlar arasında şu hakem olsun: Onlardan birisi bir evin damında ayaklarını sarkıtmış olarak otursun, sonra ona Kur’ân-ı Kerîm başından so­nuna kadar okunsun. Eğer kendisini yere atarsa, o doğru bir kimsedir.

Ebu İmran el-Cevnî dedi ki: Musa (a.s) bir gün İsrailoğullarına öğüt ver­di. Bir adam da gömleğini yırttı. Yüce Allah Musa’ya şunu vahyetti: O göm­leğini yırtan kimseye gömleğini yırtmamasını söyle. Çünkü Ben savurganla­rı sevmem. O Bana (zikrime) kalbini genişletsin. [29]

3- Kalbin Yumuşadığı Zamanlarda Allah’a Dua Etmenin Önemi:

Zeyd b. Eşlem dedi ki: Ubeyy b. Ka’b, Peygamber (sav)’ın beraberinde as­habı da bulunduğu bir sırada peygamberin huzurunda Kur’ân-ı Kerîm oku­du. Kalbleri oldukça incelip yumuşadı. Peygamber (sav) da: “Kalbinizin yu­muşadığı sırada duayı ganimet biliniz, çünkü o bir rahmettir” diye buyurdu. [30]

el-Abbas’dan rivayete göre Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Allah kor­kusundan dolayı mü’minin derisi ürperecek olursa, çürümüş ağacın yaprak­lan nasıl dökülüyorsa, onun günahları da öylece dökülür. ” [31]

İbn Abbas’tan rivayete göre Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Allah kor­kusundan dolayı bir kulun derisi ürperdi mi mutlaka yüce Allah da onu ce­hennem ateşine haram kılar. ” [32]

Şehr b. Havşeb’den, o Umm ed-Derda’dan şöyle dediğini rivayet etmek­tedir: Adamın kalbinde Allah korkusu kurumuş hurma yaprağının yanması­na benzer. Sen ancak bir ürperti hissedersin değil mi? Ben de: Evet dedim. Dedi ki: İşte o vakit Allah’a dua et. Çünkü o sırada yapılan dua kabul olu­nur[33]

Sabit el-Bünanî’den dedi ki: Filan kişi: Ben duamın ne zaman kabul olu­nacağını biliyorum, dedi. Ona bunu nerden biliyorsun? diye sordular. O şöy­le dedi: Derim ürperip kalbim titreyip gözlerimden yaş boşandığı vakit, iş­te o zaman duamın kabul olunacağı zamandır.[34]

“Adamın derisi ürperdi, ürpermek” denilir. İsm-i faili: diye gelir, çoğulu şeklinde “mim” harfi hazfedilerek ge­lir, burada “mim” zaiddir. Çünkü: ” Onu bir ürperme aldı” denilir. Şa­ir İmruu’1-Kays da şöyle demiştir:

“Kışın o en uzun gecesinin sıkıntısını duya duya geçirdim geceyi, Kalb ise korkudan ürperti içindeydi.”

Denildiğine göre Kur’ân-ı Kerîm son derece akıcı ve beliğ olduğundan dolayı kâfirler de ona karşı benzerini koyacak bir söz söylemekten aciz olduk­larını görünce, onun büyüklüğünü görerek, güzel söz dizilişine hayret ede­rek, muhtevasının heybetine kapılarak, derileri ürperir, diken diken olurdu. Bu da yüce Allah’ın: “Şayet Biz bu Kur’ân’ı bir dağa indirse idik, muhak­kak ki Allah’ın korkusundan onun başını eğerek dağılıp parça parça oldu­ğunu görürdün” (el-Haşr, 59/22) buyruğunda dile getirimektedir. Buradaki “tasadduk (parça parça olmak)” derilerin ürpermesine yakındır. Huşu da yü­ce Allah’ın: “Sonra Allah anıldığı için derileri ve kalbleri yumuşar” buy­ruğunda anlatılanlara yakındır. Kalbin yumuşaması ise incelmesi, huzur ve sükun bulması demektir.

“Bu Allah’ın hidayetidir.” Yani Kur’ân Allah’ın hidayetidir. Yüce Al­lah’ın bunlara bağışlamış olduğu kendi cezasından korkmak, mükâfatını ümid etmek hasletleri Allah’ın hidayetidir diye de açıklanmıştır.

“Allah’ın saptırdığı kimseyi doğru yola ileten olmaz.” Yani Allah’ın yar­dımsız bıraktığı kimseye doğru yolu gösteren bulunmaz. Bu buyruk, Kade­riye ve diğerlerinin kanaatlerini reddetmektedir. Bütün bu hususlara dair ye­terli açıklamalar daha önceden birkaç yerde geçmiş bulunmaktadır. Yüce Al­lah’a hamdolsun.

İbn Kesir ve İbn Muhaysın: ” Doğru yola ileten” buyruğunu her iki yerde de (birisi bu âyet-i kerimede, diğeri 36. âyet-i kerimede) “ye”li oku­muşlardır, diğerleri ise “ye”siz okumuşlardır. [35]

  1. Kıyamet gününde azabın kötüsünden yüzünü korumaya çalışan kimse (azab görmeyecek kimse gibi) mi? Zalimlere de: “Kazandık­larınızı tadınız” denilir.
  2. Onlardan öncekiler yalanlamıştı da bilmedikleri bir yerden azab onlara geliverdi.
  3. Bu sebebten Allah dünyada onlara rüsvaylığı tattırdı. Âhiret aza­bı ise elbette daha büyüktür, eğer bilselerdi…

Zümer”Kıyamet gününde azabın kötüsünden yüzünü korumaya çalışan kim­se mi?” buyruğu hakkında Ata ve İbn Zeyd şöyle demiştir: Böyle bir kimse elleri, kolları bağlanmış olarak cehennem ateşine atılır. Vücudundan ateşe değecek ilk bölüm onun yüzü olacaktır.

Mücahid de: Cehennem ateşinde yüzü üstü sürüklenecektir demiştir. Mukatil de şöyle demiştir: Kâfir cehennem ateşine elleri boynuna bağlanmış olarak, boynunda da kibritten oldukça büyük bir dağ gibi muazzam bir ka­ya parçası olduğu halde atılacak. O ateş, boynuna asılı bulunduğu halde o taş parçasını yakacak. Onun hararet ve alevi de onun yüzünü örtecek. Elle­ri boynuna bağlı bulunduğundan ötürü de bu alevi ve ateşi yüzünden uzak-laştıramayacak.

Âyet-i kerimede haber hazfedilmiştir. el-Ahfeş dedi ki: Yani: “Azabın kö­tüsünden yüzünü korumaya çalışan kimse mi” daha üstündür, yoksa mut­lu olan kimse mi? Bu da yüce Allah’ın: “O halde ateşe atılacak kimse mi ha­yırlıdır. Yoksa kıyamet gününde emin olarak gelen kimse mi?” (Fussilet, 41/40) buyruğuna benzemektedir.

“Zalimlere de” yani cehennemin bekçileri kâfirlere: “Kazandıklarınızı” işlemiş olduğunuz masiyetlerin cezasını “tadınız, denilir.” Bunun bir ben­zeri yüce Allah’ın: “İşte bu kendiniz için toplayıp sakladıklarınız. Öyleyse sakladığınız şeyleri tadın” (et-Tevbe, 9/35) buyruğudur.

“Onlardan öncekiler yalanlamıştı da bilmedikleri bir yerden azab on­lara geliverdi. Bu sebebten Allah dünyada onlara rüsvaylığı tattırdı” buy­ruğunun anlamı daha önceden (el-Bakara, 2/114. âyet, 7. başlıkta) geçmiş bu­lunmaktadır.

el-Müberred dedi ki: Azaların nail olduğu herbir şey için: ” Onu tattı” denilir. Yani tatlılığın ve acılığın tadı tadana ulaştığı gibi, bu da o kim­seye ulaştı demektir. (Yine el-Müberred) dedi ki: hoş olmayan şey­lerde kullanılır, ise utanç verici şeyleri anlatmak için kullanılır. [36]

“Âhiret azabı ise” dünya hayatında onlara gelip çatan musibetlerden “daha büyüktür, eğer bilselerdi…”

  1. Andolsun ki Biz insanlara bu Kur’ân’da -belki öğüt alırlar diye-her misalden getirdik.
  2. Hiçbir eğriliği olmayan Arapça bir Kur’ân olarak (indirilmiştir). Olur ki sakınırlar.

“Andolsun ki Biz insanlara bu Kur’ân’da -belki öğüt alırlar diye-” öğüt kabul ederler diye gerek duyacakları “her misalden” örnekler “getirdik.” Bu da yüce Allah’ın: “Biz o Kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık” (el-En’am, 6/38) buyruğu gibidir. Şu anlama geldiği de söylenmiştir: Bizim geçmiş ümmetle­rin helak edildiğine dair sözünü ettiğimiz hususlar bunlara bir örnektir.

“Hiçbir eğriliği olmayan Arapça bir Kur’ân olarak” buyruğundaki “Arapça bir Kur’ân olarak” buyruğu hal olarak nasbedilmiştir. el-Ahfeş de­di ki: Çünkü yüce Allah’ın: “Bu Kur’ân’da” buyruğu marifedir. Ali b. Süley­man da şöyle demiştir: “Arapça olarak” lafzı hal olarak nasbedilmiş­tir- “Kur’ân” lafzı ise hale bir tevtie (hazırlık)dır.

Nitekim: “Salih bir adam olarak Zeyd’e uğradım.” de­diğiniz zaman “salih olarak” anlamındaki lafız hal olarak mansub gelen ke­limedir.

ez-Zeccac ise şöyle demektedir: “Arapça olarak” lafzı hal olarak nas­bedilmiştir. “Bir Kur’ân” ise te’kiddir.

“Hiçbir eğriliği olmayan” ile ilgili olarak en-Nehhas şöyle demektedir: Bu hususta yapılmış en güzel açıklama ed-Dahhak’a aittir. O: Hiçbir ihtilaf ve tutarsızlığı olmayan, diye açıklamıştır. İbn Abbas’ın açıklaması da budur ve bu açıklamayı es-Salebî zikretmiştir. Yine İbn Abbas’tan nakledildiğine gö­re mahluk değildir, diye açıklamıştır. Bunu da el-Mehdevî zikretmiş olup es-Salebî’nin belirttiğine göre es-Süddî de böyle demiştir.

Osman b. Affan da: Çelişkisizdir diye açıklamıştır. Mücahid: Karışıklığı bu­lunmayan bir kitap diye açıklamıştır. Bekr b. Abdullah el-Müzenî de: Lahni (yanlış anlatımı ve ifadesi) olmayan bir kitap, diye açıklamıştır. Herhangi bir şüphenin sözkonusu olmadığı diye de açıklanmıştır. el-Maverdî’nin naklet­tiğine göre bu açıklamayı es-Süddî yapmıştır. Şair şöyle demiştir:

“Sana hiçbir eğriliği olmayan kesin (söz ve vahiy) gelmiştir, O yüce İlâhtan ve hiçbir şekilde yalanı olmayan bir sözdür o.” [37]

“Olur ki” küfür ve yalandan “sakınırlar.”

29- Allah kötü huylu, ortak birkaç efendisi olan bir adam ile yalnız­ca bir efendiye ait olan bir diğer adamı misal verir. Bu ikisi ör­nek olarak eşit olurlar mı? Hamd yalnız Allah’adır. Fakat onla­rın çoğu bilmezler.

“Allah kötü huylu, ortak birkaç efendisi olan bir adam ile… misal ve­rir” buyruğu ile ilgili olarak el-Kisaî şöyle demektedir: Buradaki: ” Bir adam” lafzının nasb ile gelmesi: ” Misal” açıklaması olduğundan dola­yıdır. Arzu edilirse cer edatının hazfi ile nasbedildiği de söylenebilir. Bu da: Allah “kötü huylu, ortak birkaç efendisi

olan” bir adamı “misal verir” takdirindedir.

el-Ferra, “kötü huylu” lafzını birbiriyle anlaşmayan, anlaşmazlık içinde olan kimseler diye açıklamıştır. el-Müberred de şöyle demiştir: Birbirlerine zorluk çıkartan kimseler demektir. Bu da: ” Zorluk çıkarttı, çıkarır, zorluk çıkarmak” demek olup vezin itibariyle; “Kilitledi, kafile yola ko­yuldu” veznindedir.[38]Böyle olan kimseye: denilir. Vezin itibariyle: “Zor oldu, zor olur, zor olmak” zor olan şeye de: denil­mesi gibi. Yine zorluk çıkartan adam, huysuz adam anlamında olmak üzere: denilir. ile de­mektir (huysuz, zorluk çıkartan adam anlamına gelir). Bu açıklamaları el-Cev-herî yapmıştır.

ez-Zemahşerî de şöyle demektedir: ” Ayrılık içinde olmak, ayrılığa düşmek” demektir. Mesela: “Halleri birbirinden ayrı ve farklı oldu” ile: “Dişleri birbirinden ayrı ve farklı ol­du” denilir. Yine: “Hakkımı bana vermekte zorluk çıkardı, cim­rilik etti” demektir. el-Cevherî dedi ki: Sükun ile: ” Huyu, miza­cı zor” demektir. Recez vezninde şöyle denilmiştir:

“Kötü huylu, asık suratlı, zelil düşmüş ve geçimsizdir.”

Kötü huylu, geçimsiz kimseler” kullanım itibariyle: “Doğru sözlü adam ve doğru sözlü kimseler” lafzının kullanımına benzemektedir. kesreli olarak kullanılırsa, mastarı: diye gelir.

el-Ferra: “Kötü huylu adam” kullanımını nakletmektedir, kı­yasa göre böyle olması gerekir.

Bu buyruk birçok uydurma ilâha tapınan kimselere dair verilmiş bir ör­nektir.

“Yalnızca bir efendiye ait olan bir diğer adamı misal verir.” Yani sade­ce tek bir efendiye bağlı olan bir diğer adam. Bu da sadece Allah-u Teala’ya ibadet eden bir kimseye verilmiş bir örnektir.

“Bu ikisi örnek olarak eşit olurlar mı?” Şu bir ortaklar topluluğuna hiz­met eden, farklı huylara sahib, niyetleri birbirinden ayrı, efendilerinden onu kim görürse, onu alır ve hizmetinde kullanır. O bakımdan efendilerin­den zorluk, sıkıntı ve pek büyük yorgunluklarla karşılaşır. Bütün bunlarla bir­likte yükümlü olduğu hakların çokluğu sebebiyle, yaptığı hizmetlerle bun­ların hiçbirisini razı etmeyen bir kimse ile başka kimsenin ortaklığının söz-konusu olmadığı tek bir efendiye hizmet eden, yalnızca ona itaat ettiği va­kit efendisi tarafından hatırı sayılan, hata ettiği takdirde hatası affedilen iki kişiden hangisi daha az yorulur yahut hangisi dosdoğru yol üzerindedir?

Kufelilerle, Medineliler “yalnızca bir efendiye ait olan bir diğer adam”

anlamındaki buyruğu; diye okumuşlardır. İbn Abbas, Mücahid, el-Hasen, Asım el-Cahderî, Ebu Amr, İbn Kesir ve Yakub da: diye okumuşlardır. Bunu, bu husustaki açıklamanın sıhhati dolayısıyla Ebu Ubeyd tercih etmiş ve şöyle demiştir: Çünkü salim kişi ortak olunanın aksi olan ha­lis (katıksız olarak tek kişinin mülkü) demektir. savaşın zıttıdır, bu­rada ise savaşın herhangi bir yeri yoktur.

en-Nehhas da şöyle demektedir: Böyle bir delillendirme bağlayıcı değil­dir. Çünkü bir lafzın eğer iki anlamı var ise, mutlaka onların öncelikli ola­nına göre yorumlanması gerekir. Her ne kadar “(bir kişiye ait olmak anlamı verilen): selem” lafzı savaşın zıttı ise de, bunun bir başka yeri vardır. Nite­kim: ” Bu evde sana ortaklar vardır, artık yal­nız senin olmuştur” denilmesi de böyledir. Ayrıca Ebu Ubeyd’in “salim”hakkında başkasının kabul etmesi gerektiğini söylediği şeyin bir benzerini kabul etmesi gerekir. Çünkü “salim bir şey” denildiği zaman, herhangi bir ku­sur ve musibeti olmayan şey anlamına da gelir. O halde her iki kıraatde gü­zeldir ve her iki kıraati de kıraat imamları okumuştur. Ebu Hatim, Medine-lilerin:şeklindeki kıraatini tercih etmiş ve şöyle demiştir: Bu, hakkın­da anlaşmazlık ve çekişmenin olmadığı kimse demektir.

Said b. Cübeyr, İkrime ve Ebu’l-Aliye, Nasr “sin” harfi esreli, “lam” harfi sakin olarak; diye okumuşlardır. Her iki şekil de mastardır. İfade ise: “Kimsenin ortak olmadığı bir adam” takdirindedir, muzaf haz-fedilmiştir.

“Misal” lafzı temyiz olarak sıfatlarına dikkat çekmektedir. Yani bu ikisi­nin sıfatı ve hali birbirine eşit olur mu? Burada yalnız bir kişi hakkında tem­yiz kullanılması cinsin beyanı için kullanıldığından dolayıdır. [39]

“Hamd, yalnız Allah’adır, fakat onların çoğu” hakkı “bilmezler” ve bu bakımdan ona uymazlar.

  1. Muhakkak sen de öleceksin, hiç şüphesiz onlar da öleceklerdir.
  2. Sonra muhakkak sizler kıyamet gününde Rabbinizin huzurun­da muhakeme olacaksınız.

“Muhakkak sen de öleceksin, hiç şüphesiz onlar da öleceklerdir” an­lamındaki buyruğu İbn Muhaysın, İbn Ebi Able, İsa b. Ömer ve İbn Ebi İs-hak: diye okumuşlardır. Bu da güzel bir kıraattir, (aynı an­lamdadır). Abdullah b. ez-Zübeyr de böyle okumuştur.

en-Nehhas dedi ki: Bu kabilden olan elifler şaz kullanımlar da hazfedilir. Arap dilinde müstakbel (öleceksin) anlam(ın)da çokça kullanılır. Ni­tekim hasta olan kimseye: ” Şüphesiz ki o bu ye­mekten hastalanmıştır” denilir.

el-Hasen, el-Ferra ve el-Kisaî şöyle demişlerdir: “Meyyit” şeddeli olarak henüz ölmemiş fakat gelecekte ölecek kimse için kullanılır. “Meyt” ise canı ayrılmış olan kimse demektir. Bundan dolayı burada hafif (şeddesiz) okun­maz.

Katade dedi ki: Peygamber (sav)’a öleceği belirtildiği gibi size de ölece­ğiniz bildirilmektedir.

Sabit el-Bünanî de şöyle demiştir: Bir adam Sıla b. Eşyem’e kardeşinin öl­düğü haberini verirken, onun yemek yemekte olduğunu gördü. Sıla ona: Gel yemek ye, kardeşimin öleceği önceden beri zaten bana bildirilmişti. Adam: Nasıl olur? Bu hususta sana haber getiren kişi benim, deyince, o da şöyle de­miştir: Yüce Allah bana onun öleceğini haber vermiş ve: “Muhakkak sen de öleceksin, hiç şüphesiz onlar da öleceklerdir” diye buyurmuştur.

Bu buyruk Peygamber (sav)’a hem kendisinin hem de onların öleceğini haber verdiği bir hitabıdır. Bunun beş anlama gelme ihtimali vardır:

1- Bu buyruk âhiretten sakındırma anlamında olabilir.

2- Amele teşvik olmak için bu hatırlatılmıştır.

3- Ölüme hazırlık olması için hatırlatmıştır.

4- Ümmetler başkası hakkında anlaşmazlığa düştükleri şekilde, onun (Peygamberin) ölümü hususunda anlaşmazlığa düşmesinler diye öleceği haber verilmiştir. Öyle ki Ömer (r.a) Hz. Peygamber’in ölümünü kabul etme­yince, Ebu Bekir (r.a) ona karşı bu âyeti delil getirince vazgeçmiştir. [40]

5- Yüce Allah başka noktalarda faziletleri farklı farklı olmakla birlikte ölüm hususunda bütün yarattıklarını birbirine eşit kılmıştır; ta ki ölüm noktasın­da teselli imkânı çokça bulunsun ve bu husustan dolayı duyulacak hasret az olsun.

“Sonra muhakkak sizler kıyamet gününde Rabbinizin huzurunda mu­hakeme olacaksınız” buyruğunda muhakemeden (yahutta karşılıklı davalaş­ma) kasıt kâfir ile mü’minin, zalim ile mazlumun davalaşmalarıdır. İbn Ab-bas ve başkaları bunu böyle açıklamıştır. Uzunca bir haberde de şöyle de­nilmektedir: Davalaşma kıyamet gününde o dereceye varacak ki ruh cese­de karşı delil getirmeye kalkışacaktır.

ez-Zübeyr de dedi ki: Bu âyet-i kerime nazil olunca: Ey Allah’ın Rasûlü dedik. Özel birtakım günahlarla birlikte dünyada bizim aramızda meydana gelen şeyler bize karşı tekrar gösterilecek mi? O şöyle buyurdu: “Evet, an-dolsun ki her hak sahibine hakkı eksiksiz ödeninceye kadar size karşı tek­rarlanacaktır.” ez-Zübeyr dedi ki: Allah’a andolsun o zaman iş çok zor de­mektir.

İbn Ömer dedi ki: Biz bir süre yaşayıp bu âyet-i kerimenin bizim hakkı-mızda ve iki kitab ehli (yahudiler ve “Sonra muhakkak izler kıyamet gününde Rabbinizin huzurunda muhakeme olacaksınız.” Bunun üzerine biz: Bizler peygamberimiz bir, dinimiz bir iken nasıl olur birbirimizden davacı olacağız dedik. Nihayet ben birbiri­mize karşı kılıç kullandığımızı gördüm, o vakit bu âyetin bizim hakkımızda indiğini anladım.

Ebu Said el-Hudrî dedi ki: Rabbimiz bir, dinimiz bir, peygamberimiz bir peki bu davalaşma ne oluyor? diyorduk. Sıffin günü olup da birbirimize kar­şı kılıç kullanınca o vakit, evet işte o budur, dedik.

İbrahim en-Nehaî dedi ki: Bu âyet-i kerime inince Rasûlullah (sav)’ın as­habı: Bizim kendi aramızdaki davalarımız, davalaşmalarımız da ne oluyor? de­diler. Osman (r.a) öldürülünce: İşte bizim aramızdaki davalaşmamız budur, dediler.

Davalaşmalarının yüce Allah huzurunda muhakeme olunmaları olduğu da söylenmiştir. Zalimin iyiliklerinden yaptığı zulüm kadar alınacak ve zulmet­tiği kimsenin iyiliklerine katılacaktır. Bu ise Ebu Hureyre’nin rivayet ettiği ha­diste belirttiği gibi bütün haksızlıklar hakkında umumidir. Buna göre Rasû­lullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Siz müflisin kim olduğunu biliyor musunuz?” Ashab: Aramızda müflis herhangi bir dirhemi ve malı bulunmayan kimseye denir. Şöyle buyurdu: “Ümmetimden müflis kişi kıyamet gününe namaz kılmış, oruç tutmuş, zekat vermiş olarak gelir. Bununla birlikte şuna sövmüş, buna iftirada bulunmuş, şunun malını almış, berikinin kanını akıtmış, öbü­rünü dövmüş olarak gelir. Buna iyiliklerinden, öbürüne de iyiliklerinden ve­rilir. İyilikleri üzerindeki hakların karşılığı bitirilmeden bitip tükenecek olur­sa bu sefer onların günahlarından alınır, onun üzerine bırakılır, sonra da ce­henneme atılır. ” [41] Bu hadisi Müslim rivayet etmiştir. Bu anlamdaki güzel açık­lamalar Ali İmran Sûresi’nde (3/169-170. âyetler, 6. başlıkta) geçmiş bulun­maktadır.

Buhârî’de, Ebu Hureyre’den gelen rivayete göre Rasûlullah (sav) şöyle bu­yurmuştur: “Her kim bir başkasına namus, haysiyet ya da başka bir husus­ta haksızlık yapmış ise dinar ve dirhemin bulunmadığı bir gün gelmeden ön­ce ondan helallik dilesin. (Aksi takdirde) o kimsenin eğer salih bir ameli var­sa, yaptığı haksızlık kadariyle ondan alınır. Şayet hasenatı olmazsa bu sefer haksızlık yaptığı kimsenin günahlarından alınır, o kimsenin üzerine yükle­tilir. ” [42]

Senedi muttasıl bir hadiste de şöyle denilmektedir: “Dünya hayatındaki iş­lerden dolayı davalaşılacak ilk hususlar…” Biz bütün bu hususlara dair açık­lamaları “et-Tezkire” adlı eserimizde yeteri kadarıyla zikretmiş bulunuyoruz.

  1. Allah’a karşı yalan söyleyenden ve hak kendisine geldiğinde ya­lanlayandan daha zalim kimdir? Kâfirler için cehennemde yer mi yok?

33- Doğruyu getiren ve onu doğrulayan ise, onlar sakınanların ta kendileridir.

  1. Onlar için Rabblerinin yanında diledikleri herşey vardır. İşte bu ihsan edenlerin mükâfatıdır.

35- Ta ki Allah yaptıklarının en kötü olanlarını örtsün ve yapagel-diklerinin en güzeli ile onlara mükâfatlarını versin.

“Allah’a karşı” ortağının bulunduğunu, çocuğunun olduğunu iddia ede­rek “yalan söyleyenden ve hak” yani Kur’ân-ı Kerîm “kendisine geldiğin­de yalanlayandan daha zalim kimdir?” Daha zalim kimse yok demektir.

“Kâfirler” inkarcılar “için cehennemde” kalacak “yer mi yok?” Burada­ki: ” (kalacak) yer” kelimesi: “O yerde ikamet etti” tabirin-den türetilmiştir. Muzari fiili: şeklinde, mastarı da; diye gelir. ” Devam etti, gitti, gitmek” gibidir. Şayet burada ‘den gelmiş olsaydı, diye olması gerekirdi. Bu ise fasih söyleyişin (<s’y ) şek­linin olduğunu göstermektedir. Ebu Ubeyd ise; diye kullanıldığını da nakletmekte ve el-A’şa’nın şu beyitini zikretmektedir:

‘Kendisine azık verilsin diye, orada kaldı ve bir geceyi kısalttı (tamanjiyle geçirdi), Ve geçip gitti de Kuteyle’ye verdiği sözünde durmadı.”

el-Esmaî; ancak şeklini bilmekte, beyiti soru olmak üzere: ” Kaldı mı?” diye rivayet etmektedir.

“Benden başkasını bıraktım, barındırdım” fiili ise hem ge­çişli, hem geçişsiz kullanılır.

“Doğruyu getiren” buyruğu mübteda olarak ref konumundadır, haberi ise: “Onlar sakınanların ta kendileridir” buyruğudur. Doğruyu getirip onu tasdik edenin kimliği hususunda farklı görüşler vardır. Ali (r.a) şöyle demiş­tir: “Doğruyu getiren kişi” Peygamber (sav)’dır. “Onu doğrulayan” ise Ebu

Bekir (r.a)’dır.

Mücahid de şöyle demiştir: Kasıt Peygamber (sav) ile Ali (r.a)’dır.

es-Süddî der ki: Doğruyu getiren kişi Cebrail (a.s), onu tasdik eden kişi de Muhammed (sav)’dır.

İbn Zeyd, Mukatil ve Katade şöyle demişlerdir: “Doğruyu getiren” Pey­gamber (sav), “onu doğrulayan” ise mü’minlerdir. Buna da yüce Allah’ın: “Onlar sakınanların ta kendileridir” buyruğunu delil göstermişlerdir. Nitekim yüce Allah: “Takva sahihleri için bir hidayettir” (el-Bakara, 2/2) di­ye buyurmuştur.

en-Nehaî ve Mücahid de şöyle demişlerdir: “Doğruyu getiren ve onu doğ­rulayan” kıyamet gününde Kur’ân-ı Kerîm ile gelerek: İşte sizin bize verdi­ğiniz budur, biz de onun içindekilere tabi olduk, diyecek olan mü’minlerdir. Bu durumda: “…an” bu açıklamaya göre; çoğul anlamında olur. Tıp­kı: “(»>*): Kimse(ler)” lafzının çoğul anlamında olması gibi. Şöyle de açıklan­mıştır: Burada ism-i mevsulden ismin uzunluğu dolayısıyla “nun” hazfedil-miştir.

eş-Şa’bî bunu tekil olduğu şeklinde yorumlamış ve şöyle demiştir: “Doğ­ruyu getiren” Muhammed (sav)’dır. Bu durumda onun haberi de çoğul olur. Nitekim tazim edilen kimse hakkında: “O yaptılar, Zeyd şunu şunu yap­tılar” denilmesi gibi.

Bir başka açıklamaya göre: Bu yüce Allah’ı tevhide davet eden herkes hak­kında umumidir. İbn Abbas ve başkaları böyle açıklamışlardır, Taberî de bu­nu tercih etmiştir.

İbn Mesud’un kıraatinde: “Doğruyu getirenler ve onu söyleyerek doğru söyleyenler” şeklindedir. Bu ise tefsiri bir kıraattir. Ebu Salih el-Kufî’nin kıraatinde ise “Doğruyu ge­tiren ve o doğruyu söyleyerek doğru söyleyen” diye (dal harfini) şeddesiz ola­rak, onu getirdiğini söylemekle doğru söyleyen, anlamında okumuştur. Yü­ce Allah’a itaatte doğru söylemiş, demek olur.

Bakara Sûresi’nde (2/17. âyetin tefsirinde): mevsul ismi hakkında açıklamalar ve bunun hem tekil, hem çoğul için kullanılabileceğine dair ifa­deler geçmiş bulunmaktadır.

“Onlar için Rabblerinin yanında diledikleri herşey vardır.” Yani cen­nette diledikleri bütün nimetler onlara verilecektir. Nitekim bir kimseye: Se­nin benim nezdimde bir ikramın olacaktır, denilirken bu ikram benden sa­na ulaşacaktır, demek olur.

“İşte bu ihsan edicilerin mükâfatıdır.” Dünya hayatında övgü, âhirette de mükâfat vardır onlar için.

“Ta ki Allah yaptıklarının en kötü olanlarını örtsün.” Yani onlar “Allah yaptıklarının en kötüsünü örtsün diye” doğruyu tasdik etmişlerdir. Bu da şu demektir: Yüce Allah onlara ikramda bulunacaktır, İslâm’dan önce yaptıkla­rından dolayı onları sorgulamayacaktır.

“Ve yapageldiklerinin en güzeli ile” ki bu da cennettir “onlara mükâ­fatlarını versin.” Dünya hayatında işledikleri itaatlerin, sevabını versin. [43]

  1. Allah kuluna yetmez mi? Halbuki onlar seni ondan başkaları ile korkutuyorlar. Allah kimi saptırırsa, onu doğru yola ileten bu­lunmaz.
  2. Allah kime hidayet verirse, onu da saptıracak olmaz. Allah muhakkak galib ve intikam alıcı değil midir?

“Allah kuluna yetmez mi?” buyruğunda “yeter” anlamındaki: («-»tf)’in so­nundaki “ye” harfi sakin olduğundan ve ondan sonraki tenvin de sakin te­laffuz edildiğinden dolayı hazfedilmiştir. Aslolan tenvinin ortadan kalkması dolayısıyla vakıf halinde bunun hazfedilmesidir. Şu kadar var ki burada “ye’nin hazfedilmesi vasi halinde de böyle okunacağının bilinmesi içindir. Araplardan vakıf halinde asla uygun olarak, “ye’yi tesbit ederek: di­yenler vardır.

“Kuluna” lafzı genel olarak tekil olarak okunmuştur. Yani müşrik­lerin tehdit ve tuzaklarına karşı Allah Muhammed (sav)’a yeterlidir. Ancak Hamza ve el-Kisaî: “Kullarına” diye okumuştur ki, bunlar da peygam­berlerdir, yahut peygamberler ve onlara iman edenlerdir. Ebu Ubeyd cema­atin okuyuş şeklini yüce Allah’ın bundan sonraki: “Halbuki onlar seni on­dan başkaları ile korkutuyorlar” buyruğu dolayısıyla tercih etmiştir. Bunun­la birlikte “kul” lafzının cins ifade etmesi ihtimali de vardır. Yüce Allah’ın: “Şüphesiz insan ziyandadır.” (el-Asr, 103/2) buyruğunda olduğu gibi. Bu­na göre birinci okuyuş da, ikinci okuyuş gibi olmaktadır.

Burada sözü geçen “yeterli gelmek ten putların kötülüklerine karşı koru­mak demektir. Çünkü onlar mü’minleri putlarla korkutuyorlardı. Öyle ki İb­rahim (a.s) şöyle demiştir: “Siz Allah’a ortak koştuğunuz halde korkmuyor­sunuz da ben sizin ortak koştuklarınızdan nasıl korkarım?” (el-En’am, 6/81)

el-Cürcanî şöyle demiştir: Allah mü’min kuluna da, kâfir kuluna da yeter. Buna sevab ve mükâfat verir, ötekini de cezalandırır.

“Halbuki onlar seni ondan başkalarıyla korkutuyorlar.” Şöyle ki, on­lar Peygamber (sav)’ı putlar kendisine zarar verirler diye korkutuyor ve: Bi­zim putlarımıza mı sövüyorsun? Eğer sen onlardan kötülükle sözetmekten vaz­geçmeyecek olursan, bu putlar senin aklını başından alır yahutta başına kö­tü musibetler getirir, diyorlardı.

Katade dedi ki: Halid b. el-Velid Uzza’yı kırmak üzere elindeki balta ile üzerine yürüdü. Uzza’yı koruyan kişi ona şöyle dedi: Ey Halid! Onun sana zarar verebileceğini söylüyor ve seni sakındırıyorum. Çünkü bunun öyle sert bir tepkisi var ki, kimse onun karşısında duramaz. Bu sefer Halid Uzza’nın üzerine yürüdü ve balta ile burnunu kırdı. Onların Halid’i bu şekilde korkut­maları Peygamber (sav)’ı korkutmaları demekti. Çünkü Halid’i bu işi yapmak üzere görevlendiren Peygamber idi.

Âyet-i kerimenin kapsamına kendi çokluklarını ve güçlü olduklarını ile­ri sürerek Peygamber (sav)’ı korkutmaları da girmektedir. Nitekim yüce Al­lah şöyle buyurmaktadır: ‘Yoksa onlar: Biz birbirine yardım eden bir toplu­luğuz mu diyorlar?” (el-Kamer, 54/44)

“Allah kimi saptırırsa, onu doğru yola ileten bulunmaz” buyruğu da­ha önceden geçmiş bulunmaktadır.

“Allah kime hidayet verirse, onu da saptıracak olmaz. Allah muhakkak galib ve” kendisine ve rasûllerine düşmanlık eden kimselerden “intikam alı­cı değil midir?” [44]

  1. Andolsun ki onlara: “Göklerle yeri kim yarattı?” diye sorsan, el­bette: “Allah” diyeceklerdir. De ki: Bana haber verin, Allah’tan başka şu İbadet ettikleriniz eğer Allah bana bir zarar vermek di-Jese, onlar Onun zararını giderecekler mi? Veya bana bir rah­met dilerse, onlar o rahmetini tutabilirler mi?” De ki: “Bana Al­lah yeter. Tevekkül edecekler yalnız O’na güvenip dayanır.”
  2. De ki: “Ey kavmim! Haliniz üzere yapabileceğinizi yapın, doğ­rusu ben de yapacağım. Pek yakında bileceksiniz;
  3. “Kendisini rezil edecek azabın kime geleceğini ve kalıcı azabın kimin üzerine ineceğini.”
  4. Şüphesiz ki Biz sana kitabı insanlar için hak ile indirdik. Artık kim hidayet bulursa kendi lehine, kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapmış olur. Sen onların üzerinde bir vekil değilsin.

“Andolsun ki” ey Muhammed “onlara: Göklerle yeri kim yarattı, diye sorsan, elbette: “Allah” diyeceklerdir” buyruğu ile yüce Allah şunu açık­lamaktadır: Bunlar putlara ibadet etmekle birlikte yaratıcının yüce Allah ol­duğunu kabul etmektedirler. Yaratıcı Allah olduğuna göre Allah’ın yaratılmış varlıkları olan kendi ilâhları ile seni nasıl olur da korkutabilirler? Halbuki sen onları, gökleri ve yeri yaratan Allah’ın Rasûlüsün.

“De ki: Bana haber verin.” Ey Muhammed! Sen onların bu gerçeği itiraf etmelerinden sonra onlara: Bana haber verin, de. “Allah’tan başka şu iba­det ettikleriniz” yani bu putlar “eğer Allah bana bir zarar” zorluk, sıkıntı ve bela “vermek dilese, onlar O’nun zararını giderecekler mi veya bana bir rahmet” nimet ve bolluk “dilerse, onlar o rahmetini tutabilirler mi?”

Mukatil dedi ki: Peygamber (sav) onlara bu soruları sordu, onlar ise cevab vermeyip sustular.

Başkası da şöyle demiştir: Allah’ın takdir ettiği hiçbir şeyi bu putlar geri çeviremezler. Ancak putlar şefaat edebilirler, diye cevab verdiler. Bunun üze­rine: “De ki bana Allah yeter” buyruğu indi. İfadelerin delâleti dolayısıyla yani onlar: Hayır hiçbir zararı gideremezler, hiçbir rahmeti önleyemezler, di­yeceklerdir şeklindeki cevabı ayrıca zikretmemiştir.

Sen “de ki: Allah bana yeter” yani ben O’na güvenip dayandım demek­tir. “Tevekkül edecekler yalnız O’na güvenip dayanır.” Tevekküle dair açıklamalar daha önceden (Al-i İmran, 3/122. âyetin tefsirinde ve 159- âyet, 8. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Nafî’, İbn Kesir ve Asım dışında Kufeliler: ” Onlar O’nun za­rarını giderecekler…” şeklinde (“te” harfini) tenvinsiz okumuşlardır. Ebu Amr ve Şeybe ise -ki el-Hasen ve Asım’ın bilinen kıraati de budur. Onlar O’nun zararını giderecekler mi” diye ve Onlar o rahmetini tutabilirler” şeklinde aslına uygun olarak tenvinli okumuşlardır. Ebu Ubeyd ve Ebu Hatim’in tercih ettiği okuma şek-li de budur. Çünkü bu gelecek zaman anlamını ihtiva eden bir ism-i faildir. Durum böyle olduğu takdirde tenvinli okumak daha güzeldir. Şair de şöyle demiştir:

“Evlerinden uzaklaştırmak için Umeyr’i geceleyin vuranlar, Ki o gün Umeyr zalim ve haksız birisi idi.”

Şayet mazi anlamında kullanılmış ise sadece tenvinli okumak caiz olur. Tenvinin hazfedilmesi de tahkik için yapılır. Eğer tenvin hazfedilecek olur­sa, o takdirde iki isim arasında herhangi bir perde kalmaz ve bu durumda ikin­cisi izafet dolayısıyla mecrur gelir. Arapçada tenvinin hazfi çokça görülen ve güzel bir şeydir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: ” Ka­be’ye ulaştırılacak bir hediye kurbanı.” (el-Maide, 5/95); “Gerçekten Biz o dişi deveyi göndericileriz…” (el-Kamer, 54/27) diye buyur­muştur. Sibeveyh de şöyle demektedir: Yüce Allah’ın: ” Avlan­mayı helal saymaksızın” (el-Maide, 5/1) buyruğu da bunun gibidir. Sibeveyh şu beyiti de zikretmektedir:

“Sen bizim ihtiyacımızı görmek için bir dinar gönderen misin? Yahut Avn b. Mihrak’ın kardeşi olan bir efendinin kölesi mi?”

Nabiğa da şöyle demiştir:

“O kabilenin hanımının verdiği hüküm gibi hükmet ki baktığında, Azıcık suya ge/en ve yo/cfan bükülen güvercinlere baktığında

(güzel hüküm vermişti).”

Burada anlam şeklinde olup tenvin hazfedilmiştir. Yüce Al­lah’ın: “Onlar onun zararını giderecekler (mi)” buyruğu da bu­nun gibidir.

“De ki: Ey kavmim! Haliniz üzere yapabileceğinizi yapın. Doğrusu ben de” imkânım üzere yani bence mümkün olan şekliyle “yapacağım. Pek yakında bileceksiniz…”

Ebu Bekir “haliniz üzere” anlamındaki buyruğu: “İmkanlarınız ” diye okumuştur. Daha önceden el-En’am Sûresi’nde (6/135- âyetin tef­sirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Kendisini rezil edecek azabın” yani dünyada kendisini hakir ve zelil kı-irıcak azabın -ki bu açlık ve kılıç ile olacaktır- “kime geleceğini ve” âhiret-te “kalıcı azabın kimin üzerine ineceğini (pek yakında bileceksiniz).”

“Şüphesiz ki Biz sana kitabı insanlar için hak ile indirdik. Artık kim hidayet bulursa kendi lehine, kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapmış olur. Sen onların üzerinde bir vekil değilsin.” Bu âyet-i kerimi, ile ilgili açık­lamalar daha önceden yeteri kadarıyla birkaç yerde (mesela Yunus. 10 108. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. [45]

  1. Allah, ölümleri vaktinde ruhları alır. Ölmeyeninkini de uyku­sunda (alır). Hakkında ölüm hüküm ettiğini tutar, diğerini ise bir süreye kadar salıverir. Muhakkak bunda iyice düşünen bir top­luluk için âyetler vardır.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1- Ölümleri Esnasında Canları Alan Allah:

“Allah ölümleri vaktinde ruhları alır.” Yani ecelleri bittiği sırada ruhla­rı O alır.

“Ölmeyeninkini de uykusunda” buyruğu hakkında farklı görüşler vardır. Ruhları cesetlerinde kalmakla birlikte, tasarruftan onları alıkoyar diye açık-.anmıştır.

“Hakkında ölüm hüküm ettiğini tutar, diğerini ise belirli bir süreye ka­dar salıverir.” Salıverdiği, uykuda olandır. Onu ölüm vakti gelinceye kadar tasarrufta bulunmak üzere serbest bırakır. Bu açıklamayı İbn İsa yapmıştır.

el-Ferra şöyle demiştir: Yani uykusunda ölmeyeninkini eceli bitliği vakil lır. Bazan uyuması onun ecelinin bitmesi yani vefatı olur. Bu açıklamaya iure ifadenin takdiri şöyle olur: Ölmeyenin vefalı (ölümü) ise onun uyuma­zdır.

İbn Abbas ve diğer müfessirler şöyle demişlerdir: Ölü ve dirilerin ruhla-n uykuda biraraya gelir, Allah’ın dilediği ruhlar birbirlerini tanırlar. Yüce Allaha hepsinin bedenlere dönmesini istediği vakit o zaman ölülerin canlarını vanında alıkoyar, dirilerin ruhlarını bedenlerine geri gönderir.

Said b. Cübeyr de şöyle demiştir: Yüce Allah ölümleri halinde ölenlerin ruhlarını alır. Hayatta olanların da uyumaları halinde ruhlarını alır. Allah di­lediği kadar birbirleriyle tanışırlar. “Hakkında ölüm hükmettiğini tutar, di­ğerini ise… salıverir.” Yani iade eder.

Ali (r.a) dedi ki: Uyuyan kimsenin ruhu geri gönderilmeden önce sema­da iken gördüğü şeyler sadık rüyadır. Geri bırakıldıktan ve henüz cesedine girip yerleşmeden önce gördüğü şeyler ise şeytanın telkinidir ve şeytan ona batıl şeyleri hayal olarak gösterir. İşte yalan çıkan rüya da budur.

İbn Zeyd dedi ki: Uyku da bir vefat (ölüm)dür, ölüm de bir vefattır. Pey­gamber (sav)’dan şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Uyuduğunuz gibi öleceksiniz, uykudan uyandırıldığınız gibi de diriltileceksiniz.'[46]

Ömer (r.a): Uyku ölümün kardeşidir, demiştir. Ayrıca bu Cabir b. Abdul­lah yoluyla merfu bir hadis olarak da rivayet edilmiştir: Ey Allah’ın Rasûlü! Cennet ehli uyurlar mı? diye sormuşlar, o da: “Hayır, uyku ölümün kardeşi­dir. Cennette ise ölüm yoktur.” diye buyurmuştur. Bu hadisi Darakutnî riva­yet etmiştir. [47]

İbn Abbas dedi ki: Âdemoğlunda bir nefis, bir de ruh vardır. Her ikisi ara­sında güneş ışığı gibi bir şey vardır. Nefis, akıl ve ayırdetme gücünün ken­disinde bulunduğu şeydir. Ruh ise nefsin ve harekete getirmenin bulundu­ğu şeydir. Kul uykuya daldı mı Allah onun nefsini kabzeder, fakat ruhunu kabzetmez.

İbnu’l-Enbarî ve ez-Zeccac’ın kabul ettiği görüş de budur. el-Kuşeyrî Ebu Nasr dedi ki: Ancak bu uzak bir ihtimaldir, çünkü âyet-i kerimeden an­laşılan her iki halde de alınan canın aynı şey olduğu şeklindedir. Bundan do­layı yüce Allah: “Hakkında ölüm hüküm ettiğini tutar, diğerini ise belir­li bir süreye kadar salıverir” diye buyurmuştur. O halde yüce Allah hem uy­ku halinde, hem ölüm halinde ruhu kabzeder. Uyku halinde kabzettiği şe­yin anlamı adeta alıkonulmuş bir şeymiş gibi, onu tasarruftan alıkoyan şey­ler ile onun üstünü örtmesi demektir. Ölüm halinde alıp tuttuğunu ise yanın­da alıkor ve kıyamet gününe kadar serbest bırakmaz. Yüce Allah’ın: “Diğe­rini ise… salıverir” buyruğu ise onu alıkoyan engeli ortadan kaldırır ve es­ki haline döner, demektir. O halde uyku esnasında canların alınması, hisset­menin ortadan kaldırılması ve gaflet halinin yaratılması, idrak mahalli olan yerde de idraksizliğin var edilmesidir. Ölüm halinde canın alınması ise ölümün yaratılması ve duyuların tamamiyle ortadan kaldırılması ile olur.

“Hakkında ölüm hüküm ettiğini tutar” bu ise onda idraki yaratmaması suretiyle olur. Çünkü onda ölüm halini yaratmış bulunmaktadır. [48]

“Diğerini ise…” his ve duyuları ona geri iade etmek suretiyle “salıverir.”

2- Nefs ve Ruh Aynı Şeyler mi, Ayrı Şeyler mi?

İnsanlar bu âyet-İ kerimeden hareketle -belirttiğimiz gibi- nefs ve ruh ay­nı şey midir, ayrı şeyler midir? hususunda farklı kanaatlere sahihtirler. An­cak daha kuvvetli görünen her ikisinin aynı şey olduklarıdır. Sahih eserle­rin (rivayetlerin) bu hususta zikredeceğimiz üzere- delâlet edip gösterdiği de budur. Bunlardan birisi Um Seleme yoluyla gelen şu hadis-i şeriftir. De­di ki: Rasûlullah (sav) Ebu Seleme’nin yanına girdi. O sırada gözü açıktı, göz­lerini kapattı, sonra şöyle buyurdu: “Şüphesiz ruh kabzedildiğinde göz arka­sından ona bakar. ” [49]

Ebu Hureyre’den de şöyle dediği nakledilmektedir: Rasûlullah (sav) bu­yurdu ki: “İnsan öldüğünde gözünün kaydığını görmez misiniz?” Devamla bu­yurdu ki: “İşte bu, gözünün nefsine tabi olduğu (arkadan izlediği) bir zaman­dır. [50]Bu iki hadisi de Müslim rivayet etmiştir.

Yine Ebu Hureyre’den gelen rivayete göre Peygamber (sav) şöyle buyur­muştur: “Melekler (can çekişen kimsenin) yanında hazır bulunurlar. Eğer ki­şi salih birisi ise: Ey hoş ve güzel olan nefis, çık derler ki bu nefis hoş ve te­miz bir bedende idi. Övülmüş olarak çık ve sana rahat ve hoş kokular ile ga-zab etmeyen, hoşnut olan bir Rabbin (huzuruna gideceğin) müjdesini veri­yoruz. Bu sözler ona bedenden çıkıncaya kadar söylenir, durur. Sonra da o ruh semaya yükseltilir… [51]

Bu hadisi -ki isnadı da sahihtir- İbn Mace rivayet etmiştir. Biz de bunu “et-Tezkire” adlı eserimizde zikretmiş bulunuyoruz.

Müslim’in Sahih’inde Ebu Hureyre’den şöyle dediği rivayet edilmektedir: “Mü’minin ruhu (bedeninden) çıktı mı iki melek onu karşılar ve onu (sema­ya) yükseltirler”[52] deyip hadisin geri kalan bölümünü zikretmektedir.

Bilal de “Vadi hadisi” diye bilinen hadiste şunları söylemektedir: Ey Allah’ın Rasûlü! Senin nefsini alan benim nefsimi de aldı. Rasûlullah (sav) -Zeyd b. Hadî Eşlem yoluyla gelen hadiste- bu hususta ona şöyle cevab verdiği kay­dedilmektedir: “Ey insanlar! Şüphesiz Allah bizim ruhlarımızı kabzetmiş bu­lunmaktadır. Eğer dileseydi, bu zamandan başka bir vakitte onları bize ge­ri çevirirdi.” [53] [54] [55]

3- Ruhun Özellikleri:

Ruh hakkında sahih olan onun maddi cisimler ile iç içe girmiş, latif bir ci­sim olduğudur. Bu cisim (bedenden) çekilir, çıkartılır. Kefenlerine sarılır ve giydirilir. Onunla semaya çıkılır, ne ölür, ne yok olur. Ruh başlangıcı olup sonu olmayan şeylerdendir. Ruhun iki gözü, iki eli vardır. Kimisinin koku­su hoş, kimisininki kötüdür. Ebu Hureyre yolu ile gelen hadiste belirtildiği gibi.

Bütün bunlar ise arazların değil, cisimlerin sıfatıdır. Bizler bütün bu hu­suslara dair haberleri “et-Tezkira bi Ahvani’l-Mevta ve Umuri’l-Ahira” adlı eserimizde zikretmiş bulunuyoruz. Nitekim yüce Allah da: “Hele (o can) bir boğaza gelince” (el-Vakıa, 56/83) diye buyurmaktadır. Nefsin (canın) vücut­tan çıkış noktasına geldiğinde demektir. Bu ise cismin bir sıfatıdır. Doğru­sunu en iyi bilen Allah’tır. [56]

4- Uyurken Ruhun Alınması ve Ölme İhtimali Bulunması Dolayısıyla Yapılması Tavsiye Edilen Dua:

Buhârî ve Müslim’in rivayet ettiklerine göre Ebu Hureyre Rasûlullah (sav)’ın şöyle buyurduğunu nakletmektedir: “Sizden herhangi bir kişi yata­ğına girecek oldu mu elbisesinin iç tarafı ile yatağını silkelesin, Allah’ın adı­nı ansın (besmele çeksin). Çünkü o kendisinden sonra yatağına neler geldi­ğini bilemez. Yatmak istedi mi sağ yanı üzere yatsın ve: Rabbim seni eksikliklerden tenzih ederim. Rabbim senin (adın) ile yanımı (yatağa) koydum. Senin (adın) ile kaldıracağım. Eğer canımı (nefsimi) alıkoyarsan, ona (günahını) bağışla.” [57]

Buhârî, İbn Mace ve Tirmizî ise “ona (günahını) bağışla” yerine “ona merci) hamet buyur” diye rivayet etmişlerdir.

(Devamı da şöyledir): ” Eğer salıve­rirsen salih kullarını ne ile koruyor isen, onu da onlarla koru.” (der). [58]

Tirmizî ayrıca şunu ilave etmektedir: Uyandığı vakit de şöyle desin: “Bedenimde bana afiyet ve­ren ve ruhumu bana geri verip kendisini zikretmem için bana izin veren Al­lah’a hamdolsun.”[59]

Buharı de Huzeyfe’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasûlullah (sav) gece uyumak üzere yatağına çekildi mi elini yanağının altına koyar, son­ra da: “Allah’ım, Senin adınla ölüyor ve dinliyorum” der­di. Uyandı mı da: ” Bizi öldürdükten son­ra dirilten Allah’a hamdolsun. Öldükten sonra diriliş de O’na olacaktır” der­di. [60]

“Hakkında ölüm hükmettiğini tutar” anlamındaki buyruk genel olarak: şeklinde faili (Allah) olup “ölüm” anlamındaki lafız da (meful ola­rak) nasb ile okunmuştur. “Allah’ın hakkında… hükmettiği” demek olur. Ebu Hatim ile Ebu Ubeyd’in tercih ettiği okuyuş şekli budur. Çünkü âyetin ba­şında yüce Allah: “Allah… ruhları alır” diye buyurmaktadır. Onlar hakkında hüküm veren de O’dur.

el-A’meş, Yahya b. Vessab, Hamza ve el-Kisaî ise meçhul bir fiil olarak: ” Hakkında ölüm hükmü verilen” diye okumuşlardır, en-Nehhas şöyle demiştir: Anlam birdir. Şu kadar var ki birinci kıraat daha açık ve anlaşılırdır, ifadenin akış ve insicamına da daha uygundur. Çünkü hepsi de icma ile: “Salıverir” diye okumuşlar ve; “Salıverilir” diye okumamışlardır.

Âyet-i kerimede yüce Allah’ın kudretinin büyüklüğüne ve uluhiyette tek ve eşsiz olduğuna, O’nun dilediğini yaptığına, hayat verip öldürdüğüne ve bütün bunlara O’ndan başka hiçbir kimsenin güç yetirmediğine dikkat çe­kilmektedir.

“Muhakkak bunda” yani yüce Allah’ın ölenin ve uyuyanın canını alıp uyu­yanın canını salıverip ölenin canını alıkoymasında “iyice düşenen bir top­luluk için âyetler (belgeler) vardır.”

el-Esmaî dedi ki: Ben Mu’temir’i şöyle derken dinledim: İnsanın ruhu bir yün ipliği yumağına benzer. Ruh serbest bırakılır ve gider. Sonra tekrar serbest bırakılır, sonra sarılmaya başlanır, sonra gelir (bedene) girer. O halde âyetin anlamı uyku halinde ruhtan bir parça serbest bırakılır, fakat onun bü­yük bir bölümü yine beden ile bitişiktir ve ondan çıkan bölüm ile de ilişki­si gizli bir ilişkidir. Kişi uyandı mı ruhunun (bedende kalmış olan) büyük bö­lümü onun dışarı çıkan bölümünü geri çeker, o da geri döner demektir. Bun­dan başka açıklamalar da yapılmıştır. Kur’ân-ı Kerîm’de de şöyle buyurulmuştur: “Bir de sana ruhu soruyorlar. Deki: Ruh Rabbimin emrindendir.” (el-İsra, 17/85) Yani onun gerçek mahiyetini Allah’tan başkası bilemez. Bu da­ha önce el-İsra Sûresi’nde (17/85. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. [61]

  1. Yoksa onlar Allah’tan başka şefaatçiler mi edindiler? De ki: “Ya onlar bir şeye malik olmasalar ve akıl erdirmeseler de mi?”
  2. De ki: “Bütün şefaat Allah’ındır. Göklerle yerin mülkü yalnız O’nundur. Sonra O’na döndürülürsünüz.”
  3. Allah bir olarak anılsa, âhirete inanmayanların kalbleri tiksi­nir. Ondan başkası anılsa, hemen yüzleri güler.

“Yoksa onlar Allah’tan başka şefaatçiler mi edindiler?” Aksine onlar Al­lah’tan başka putları şefaatçi edindiler, demektir. İfadede: olumsuzluk edatını ihtiva eden bir anlam da vardır. Yani: “Muhakkak bunda iyice düşü­nen bir topluluk için âyetler vardır.” (42. ayet) Ancak onlar düşünmediler, bunun yerine kendi putlarını şefaatçiler edindiler.

“De ki: Ya onlar bir şeye malik olmasalar…” Yani ey Muhammed onla­ra de ki: Bunlar şefaat namına hiçbir şeye sahib olamasa;ar”ve” cansız olduk­ları için”akıl erdirmeseler de mi?” Yine onları şefaatçi edinecek misiniz? Bu, inkâr anlamını ihtiva eden bir sorudur.

“De ki: Bütün şefaat Allah’ındır.” Bu buyruk, şefaatin yalnızca Allah’a ait olduğu hususunda açık bir nasstır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onun izni olmaksızın nezdinde kim şefaat edebilir?” (el-Bakara, 2 255) O halde O, izin vermedikçe hiçbir kimse şefaatçi olamaz. “Onun razı olduğu kimselerden başkasına şefaat etmezler.” (el-Enbiya, 21/28)

“Bütün” hal olarak nasbedilmiştir. “Bütün” ancak iki ve daha faz­lası hakkında kullanılır, şefaat ise bir tanedir diye sorulacak olursa, şöyle ce-vab verilir: Şefaat mastardır, mastar ise iki ve çoğul hakkında da kullanılır.

“Göklerle yerin mülkü yalnız O’nundur. Sonra O’na döndürülürsünüz.”

“Allah bir olarak anılsa” buyruğundaki “bir olarak” anlamındaki: el-Halil ve Sibeveyh’e göre mastar olarak nasbedilmiştir. Yunus’a gö­re ise hal olarak nasbedilmiştir.

“Tiksinir” lafzını el-Müberred: Kalbleri sıkılır ve rahatsız olur diye açık­lamıştır. İbn Abbas ve Mücahid’in görüşü de budur. Katade de şöyle açıkla­mıştır: Nefret eder, büyüklük taslar, kâfir olur, asileşir. el-Müerric de: İnkâ­ra sapar diye açıklamıştır. “Tiksinme”nin asıl anlamı nefret etmek ve sapmak, uzaklaşmak demektir. Amr b. Külsunı dedi ki:

“Mızrakları düzeltmek için kullanılan tahta parçası ona değdi mi,

O nefret eder,

Ve onlara karşı büyük bir sertlik, şiddet ve itmek ile karşı koyar (kimse bizi düzeltmeye kalkışırsa başaramaz, karşı koyarız demek istemektedir).”

Ebu Zeyd de şöyle demiştir: ” Adanı korkudan dehşete kapıl­dı” demektir. İşte müşriklere de “la ilahe ilallah: Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur” denildi mi bundan nefretle uzaklaşır ve küfre saparlardı.

“O’ndan başkası anılsa” bununla putlar kastedilmektedir. Şeytan Peygam­ber (sav) en-Necm Sûresi’ni okuduğu esnada peygamberin okuması arasına: “Ve işte bunlar üstün putlardır ve şüphesiz onların şefaatleri umulur” söz­lerini telkin etmişti. (Bk. el-Hac, 22/52. âyetin tefsiri) Müfessirler topluluğu bu açıklamayı yapmıştır.

“Hemen yüzleri güler.” Sevinç ve neşe yüzlerinde belirir. [62]

  1. De ki: Ey gökleri ve yeri yaratan, gizliyi ve açığı bilen Allah’ım. Ayrılığa düştükleri şeyler hakkında kullarının arasında Sen hüküm vereceksin.
  2. Eğer yeryüzünde olanların hepsi ve onunla birlikte bir o kada­rı daha zulmedenlerin olsa kıyamet gününde azabın şiddetin­den (kurtulmak için) onları muhakkak fidye vererek kurtulmak isteyeceklerdi. Halbuki Allah’tan ummadıkları şey kendilerine görünür.
  3. Kazandıkları amellerin fenalıkları kendilerine görünecek ve ala­ya aldıkları şey onları çepeçevre sarıp kuşatacaktır.

“Deki: Ey gökleri ve yeri yaratan” buyruğıındaki: ” Yaratan'” laf­zının nasb ile gelmesi muzaf bir nida oluşundan dolayıdır. “Gizliyi ve açığı bilen” anlamındaki lafızlar da böyledir. Sibeveyh’e göre bunun sıfatı olma­sı da caiz değildir.

“Allah’ım, ayrılığa düştükleri şeyler hakkında kullarının arasında Sen hüküm vereceksin.” Müslim’in Sahih’inde yer alan rivayete göre Ebu Sele­me b. Abdurrahman b. Avf şöyle demiştir: Âişe (r.anha)’ya Peygamber (sav) geceleyin namaza kalktı mı namazının başında ilk olarak ne okurdu? diye sor­dum, şöyle dedi: Geceleyin namaza kalktı mı namazına şu sözleri söyleye­rek başlardı: “Cebrail’in, Mikail’in ve İsrafil’in Rabbi olan Allah’ım, ey gök­leri ve yeri yaratan, gizliyi ve açığı bilen, ayrılığa düştükleri şeyler hakkın­da kullarının arasında Sen hüküm vereceksin. Hakkında ihtilafa düşülmüş hu­susa iznin ile beni doğruya ilet. Şüphesiz ki Sen dilediğin kimseyi dosdoğru yola iletirsin.” [63] er-Rabî b. Haysem, el-Huseyn b. Ali (r.anhum)’in şehid edildiği haberini alınca, yüce Allah’ın: “Ey gökleri ve yeri yaratan, gizliyi ve açığı bilen Al­lah’ım! Ayrılığa düştükleri şeyler hakkında kullarının arasında Sen hüküm vereceksin” âyetini okudu.

Said b. Cübeyr de şöyle demiştir: Ben öyle bir âyet biliyorum ki her kim o âyeti okur da Allah’tan bir şey isterse, mutlaka o istediğini ona verir. (Bu) yüce Allah’ın: “De ki: Ey gökleri ve yeri yaratan, gizliyi ve açığı bilen Allah’ını. Ayrılığa düştükleri şeyler hakkında kullarının arasında Sen hüküm vereceksin” buyruğudur.

“Eğer yeryüzünde olanların hepsi ve onunla birlikte bir o kadarı da­ha zulmedenlerin” yani yalanlayıp şirk koşanların “olsa, kıyamet günün­de azabın şiddetinden” yani o günün kötü azabından… Buna dair açıklama­lar daha önce Al-i İmran Sûresi’nde (3/91. âyetin tefsirinde) ve Rad Sûresi’nde (13/18. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Halbuki Allah’tan ummadıkları şey kendilerine görünür.” Bu husus­ta gelmiş rivayetlerin en değerlisi Mansur’un, Mücahid’den şöyle dediğine da­ir yaptığı rivayettir: Bunlar güzel ve hasenat olduğunu vehmettikleri birtakım ameller işlediler, onların hep günah ve seyyiat olduklarını gördüler, es-Süddî de böyle demiştir.

Bir başka açıklamaya göre onlar ölümden önce tevbe edeceklerini veh­mettikleri birtakım ameller işlediler. Fakat tevbe etmeden önce ölüm gelip onlara yetişti. Onlar tevbe ile kurtulacaklarını zannediyorlardı.

Tevbesiz olarak günahlarının bağışlanacağı vehmine kapılmış olmaları da mümkündür. Fakat “Allah’tan ummadıkları şey kendilerine görünür.” Bu ummadıkları şey ise cehennem ateşine girmektir.

Süfyan es-Sevrî bu âyet-i kerime hakkında şöyle demiştir: Vay riyakarla­rın haline, vay riyakarların haline! Bu âyet onlar hakkındadır, burada anla­tılan onların durumudur.

İkrime b. Ammar dedi ki: Muhammed b. el-Münkedir ölümü esnasında ol­dukça korktu, dehşete kapıldı. Ona: Bu korku ve dehşet neden? diye soru­lunca şöyle dedi: Allah’ın kitabındaki şu âyetten dolayı korkuyorum: “Hal­buki Allah’tan ummadıkları şey kendilerine görünür.” Ben daha önce um­madığım şeylerin bana görüneceğinden korkuyorum.

“Kazandıkları amellerin fenalıkları” yani işledikleri küfür ve masiyet-lerin cezası “kendilerine görünecek.” Karşılarına çıkacak “ve alaya aldık­ları şey onları çepeçevre sarıp kuşatacaktır” üzerlerine inecektir. [64]

  1. İnsana bir zarar dokunduğunda Bizi çağırır. Sonra Biz ona ta­rafımızdan bir nimet lütfedersek: “Bu bana ancak bilgi(m)den dolayı verilmiştir” der. Bilakis o bir imtihandır. Fakat onların çoğu bilmezler.
  2. Gerçekten onlardan önce geçenler de bunu demişlerdi, ama on­ların kazandıkları şeyler kendilerine fayda vermedi.
  3. Sonunda da kazandıkları o amellerin kötülükleri kendilerine ge­lip çattı. Bunlardan zulmedenleri de kazandıklarının kötülük­leri yakında gelip bulacaktır.
  4. Bilmezler mi ki muhakkak Allah rızkı dilediği kimseye yayar ve kısar. Şüphesiz bunda inanan bir topluluk için âyetler vardır.

“İnsana bir zarar dokunduğunda Bizi çağırır.” Bu buyruğun Huzeyfe b. el-Muğire hakkında indiği söylenmiştir.

“Sonra Biz ona tarafımızdan bir nimet lütfedersek, bu bana ancak bil-gi(m)den dolayı verilmiştir, der.” Katade dedi ki: Buradaki “bilgiden dola­yı” benim çeşitli kazanç yollarını bilmemden ötürü diye açıklamıştır. Yine on­dan gelen bir açıklamaya göre bendeki bir hayırdan ötürü (bana verilmiştir) diye açıklamıştır. Bir başka açıklamaya göre “bilgiden dolayı” yani Allah’ın benim üstünlük ve faziletimi bilmesinden ötürü demektir. el-Hasen de şöy­le demiştir: “Bilgiden dolayı” Allah’ın bana öğretmiş olduğu bilgiden dola­yı demektir. Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: O dedi ki: Artık ben şunu biliyorum ki; bu dünya hayatında bana verildiğine göre, Allah nezdinde benim önemli bir yerim var demektir.

Bunun üzerine yüce Allah: “Bilakis o bir imtihandır” diye buyurmakta­dır. Yani aksine sana verilmiş bulunan bu nimetler kendisi vasıtasıyla sınan­dığın bir fitne (imtihan)dır.

el-Ferra dedi ki: Buradaki: “O” zamirinin müennes gelmesi “fitne (im­tihan)” lafzının müennesliğinden dolayıdır. Eğer: “Hayır o bir imtihandır” şeklinde (müzekker zamir ile) gelmiş olsaydı, yine caiz olurdu. en-Nehhas dedi ki: İfade: Hayır, bu sana bir fitne (imtihan) olmak üzere ve­rilmiştir, takdirindedir.

“Fakat onların çoğu bilmezler” yani yüce Allah kendilerine mal ve ser­vet verdiği takdirde bunun bir sınama olduğunu bilmezler.

“Gerçekten onlardan önce geçenler” Karun ve daha başkaları arasından “bu ancak bana bendeki bir ilim dolayısıyla verilmiştir” (el-Kasas, 28/78) diye söyleyen onlardan önceki kâfirler “de bunu demişlerdi.”

Bu buyruktaki: ” Bunu demişlerdi” buyruğundaki zamirin müennes gelmesi (söylenen söz anlamındaki “kelime”)nin müennesliğinden ötürüdür.

“Ama onların kazandıkları şeyler kendilerine fayda vermedi” buyru­ğundaki; ” …me” red ve inkâr içindir, yani onların mallarının, çoluk-ço-cuklarının Allah’ın azabına karşı hiçbir faydası olmadı. Bunun; “mallarının ken­dilerine faydası ne oldu?” anlamında olduğu da söylenmiştir. O takdirde bu edat soru edatı olur.

“Sonunda da kazandıkları o amellerin kötülükleri” yani kötü amelleri­nin cezası -çünkü bazan kötülüğün cezası (seyyie)na da kötülük (seyyie) de­nilir- “kendilerine gelip çattı. Bunlardan” bu ümmetten “zulmedenleri” şirk koşanları”de kazandıklarının kötülükleri” açlık ve kılıç “yakında gelip bulacaktır. Onlar” Allah’ı “aciz bırakamazlar” azabından kurtulamazlar, önü­ne geçemezler. Buna dair açıklamalar daha önceden (el-En’am, 6/134. âye­tin tefsiri ile Yunus, 10/53- âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Bilmezler mi ki muhakkak Allah rızkı dilediği kimseye yayar ve kısar. Şüphesiz bunda inanan bir topluluk için âyetler vardır.” Özellikle mü’min-leri sözkonusu etmiştir. Çünkü âyetler üzerinde iyiden iyiye düşünen ve on­lardan yararlananlar onlardır. Rızkın genişliğinin kimi zaman bir tuzak ve bir istidrâc olduğunu, kısılmasının da yükseklik ve ecri büyütmek için verildi­ğini yalnız onlar bilirler. [65]

  1. De ki: “Ey nefisleri aleyhine ileri giden kullarım! Allah’ın rah­metinden ümit kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları mağfi­ret eder.” Muhakkak O, çok çok mağfiret edendir, rahmet eden­dir.
  2. Size azab gelmezden önce Rabbinize dönün ve O’na teslim olun. Sonra size yardım olunmaz.
  3. Farkında olmadan ansızın azab size gelmezden önce Rabbi-nizden size indirilenin en güzeline uyun.
  4. Ta ki kimse: “Allah’a karşı işlediğim kusurlardan dolayı vay be­nim halime ve gerçekten ben alay edenlerdendim” demesin.
  5. Veya: “Eğer Allah bana hidayet etse idi. Elbette takvalılardan olurdum.” demesin;
  6. Ya da azabı gördüğünde: “Eğer benim için bir dönüş imkânı ol­saydı, ihsan edicilerden olurdum” demesin.
  7. “Hayır, sana âyetlerim gerçekten gelmiş idi. Sen ise onları ya­lanlamış, büyüklenmiş ve kâfirlerden olmuş idin.”

“De ki: Ey nefisleri aleyhine ileri giden kullarım. Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin!” buyruğunda yer alan: “Ey kullarım” buyruğun­da arzu edilirse “ya” hazfedilebilir. Çünkü nida hazf yerlerindendir.

en-Nehhas dedi ki: Bu hususta gelmiş en değerli rivayetlerden birisi de Mu-hammed b. İshak’ın Nafî’den, onun İbn Ömer’den, onun Ömer’den şöyle de­diğine dair yaptığı şu rivayettir: Biz hicret etmek üzere karar verince, ben ile Hişam b. el-As b. Vail es-Sehmî ile Ayyaş b. Ebi Rabia b. Utbe ile sözleştim ve buluşma yerimiz Ğıfaroğulları suyu olsun, dedik. Ayrıca şunu da söyledik: Bizden geciken olursa, onun alıkonulmuş olduğunu bileceğiz, diğerleri yol­larına devam etsin. Sabah ben ile Ayyaş b. Utbe buluştuk, Hişam ise yanımı­za gelemedi. Onun fitneye (azab ve işkenceye) maruz kaldığını öğrendik. O da bu fitneye boyun eğdi. Medine’de iken şöyle diyorduk: Bunlar aziz ve ce-lil olan Allah’ı tanıdılar, Rasûlü (salat ve selam ona)ne iman ettiler. Sonra da başlarına gelen bir bela dolayısıyla fitneye düştüler (dinlerinden döndüler). Onların tevbelerinin kabul edilebileceği görüşünde değiliz. Kendileri de kendi kendilerine böyle diyorlardı. Fakat yüce Allah Kitabında: “De ki: Ey ne­fisleri aleyhine ileri giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin” buyruğundan “…büyüklük taslayanlara cehennemde yer mi yok?” buyru­ğuna kadar olan bölümleri indirdi. Ömer dedi ki: Ben bunları kendi ellerim­le yazdıktan sonra Hişam’a gönderdim. Hişam dedi ki: Âyetler bana ulaşın­ca, onları alıp Zu Tuva’ya çıktım ve şöyle dedim: Allah’ım, Sen bu buyruk­ları anlamamı sağla. Anladım ki bu buyruklar bizim hakkımızda inmiştir. Son­ra geri döndüm, deveme bindim, Rasûlullah (sav)’a kavuştum.

Said b. Cübeyr’den de İbn Abbas’tan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Müşriklerden bir topluluk çokça kişi öldürmüş, çokça zina etmişlerdi. Pey­gamber (sav)’a ya şöyle dediler, yahutta ona şöylece haber gönderdiler: Se­nin kendisine davet ettiğin şey, hiç şüphesiz güzel bir şeydir. Tevbe eder­sek, tevbemiz kabul olur mu dersin? Bunun üzerine aziz ve celil olan şu: “De ki: Ey nefisleri aleyhine ileri giden kullarım…” âyetini indirdi. Bunu Bu-hârî bu manada rivayet etmiştir. [66]Bu el-Furkan Sûresi’nin sonlarında (25/68-69- âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Yine İbn Abbas’tan gelen rivayete göre bu âyet-i kerime Mekkeliler hak­kında inmiştir. Onlar şöyle demişlerdi: Muhammed putlara tapan, Allah’ın ha­ram kıldığı canı öldüren kimsenin günahının bağışlanmayacağını söylüyor. Peki nasıl hicret edelim? Nasıl müslüman olalım? Biz hem Allah ile birlikte başka ilâha ibadet ettik, hem Allah’ın haram kıldığı canı öldürdük. Bunun üze­rine yüce Allah bu âyet-i kerimeyi indirdi. [67]

Bir başka açıklamaya göre bu âyet-i kerime ibadet hususunda kendi aleyhlerine aşırıya gitmiş ve cahiliye döneminde işlemiş oldukları birtakım günahlar dolayısıyla bu ibadetlerinin kabul olunmayacağından korkmuş birtakım müslümanlar hakkında inmiştir.

Yine İbn Abbas ve Ata şöyle demiştir: Âyet-i kerime Hamza (r.a)’ın kati­li Vahşi hakkında inmiştir. Çünkü Allah’ın onun müslüman olmasını kabul et­meyeceğini zannetmişti. İbn Cüreyc’in Ata’dan, onun İbn Abbas’tan rivaye­tine göre ise İbn Abbas şöyle demiştir: Vahşi Peygamber (sav)’a gelerek: Ey Muhammed, ben sana himaye istiyerek geldim. Allah’ın kelamını dinleyin-ceye kadar beni himayene al, dedi. Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: “Ben se­ni himayesiz olarak görmek isterdim. Fakat madem benden himaye isteye­rek geldin, Allah’ın kelamını dinleyinceye kadar seni himayeme alıyorum” de­di. Vahşi dedi ki: Ben Allah’a ortak koştum, Allah’ın haram kıldığı canı öl­dürdüm, zina ettim. Allah benim tevbemi kabul eder mi? Rasûlullah (sav); “Onlar ki Allah ile birlikte başka bir ilâha ibadet etmezler. Hak ile olması dışında Allah’ın öldürülmesini haram kıldığı nefsi de öldürmezler, zina da etmezler” (el-Furkan, 25/68) âyet-i kerimesi sonuna kadar nazil oluncaya ka­dar sustu. Sonra bu âyeti Vahşi’ye okudu. Vahşi ben burada bir şart koşul-duğunu görüyorum, belki ben salih bir amel işlemeyeceğim, Allah’ın kela­mını dinleyinceye kadar ben senin himayende kalmaya devam ediyorum. Bu­nun üzerine şu âyet-i kerime indi: “Doğrusu Allah kendisine şirk koşulma­sını mağfiret etmez. Ondan başkasını da dilediğine bağışlar” (en-Nisa, 4/48 ve 116) âyeti indi. Onu çağırttırdı ve ona bu âyeti okudu. Bu sefer şöy­le dedi: Belki ben mağfiret etmeyi dilemeyeceği kimselerdenim. Onun için Allah’ın kelamını dinleyinceye kadar senin himayende kalıyorum, dedi. Bu sefer: “Ey nefisleri aleyhine ileri giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin” âyeti nazil oldu. Bunun üzerine: Evet şimdi oldu, ayrıca herhan­gi bir şart koşulduğunu görmüyorum, dedi, sonra da müslüman oldu. [68]

Hammad b. Seleme, Sabit’ten, o Şehr b. Havşeb’den, o Esma’dan rivayet ettiğine göre Esma Peygamber (sav)’i: “De ki: Ey nefisleri aleyhine ileri gi­den kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları mağfiret eder” ve bunlara aldırış etmez “Muhakkak o çok çok mağfiret edendir, rahmet edendir” buyruğunu (“ve aldırış etmez'” ilavesiy­le birlikte) okurken dinledim.

İbn Mesud’un Mushafında ise “Allah dilediği kimseler için bütün günah­ları mağfiret eder” şeklindedir.

Ebu Cafer en-Nehhas dedi ki: Bu iki okuyuş da (Esma’nın naklettiğiokuyuş ile Abdullah b. Mesud’un mushafındaki okuyuş) tefsiri açıklamaya gö­redir. Yani Allah dilediğinin günahını bağışlar. Yüce Allah da kime bağışla­mayı dileyeceğini bilmiştir. Bu ise tevbe eden veya küçük günah işlemekle birlikte büyük günahı bulunmayan kimsedir. Bununla tevbe eden kimseyi kas­tettiği de daha sonra gelen: “Size azab gelmezden önce Rabbinize dönün” buyruğu göstermektedir. O halde tevbe eden kimseye bütün günahları ba­ğışlanacaktır. Buna da yüce Allah’ın: “Muhakkak Ben tevbe eden… kimseye de çok çok mağfiret ediciyim” (Ta-Ha, 20/82) buyruğu delâlet etmektedir. Bun­da açıklanamayacak bir taraf yoktur.

Ali b. Ebi Talib dedi ki: Kur’ân-ı Kerîm’de şu: “De ki: Ey nefisleri aley­hine ileri giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin.” buyru­ğundan daha geniş bir âyet-i kerime yoktur. Bu husus daha önceden el-İs-ra Sûresi’nde (17/84. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Abdullah b. Ömer de dedi ki: Kur’ân-ı Kerîm’de en çok ümit verici âyet-ı kerime bu âyet-i kerimedir. İbn Abbas ise onların bu sözlerine cevab ve­rerek şöyle demektedir: Kur’ân-ı Kerîm’de en ümit verici âyet-i kerime yü­ce Allah’ın: “Doğrusu Rabbin zulümlerine rağmen insanlara yine de mağ­firet edendir” (er-Rad, 13/6) âyetidir. Bu husus daha önceden er-Rad Sûre-sinde (belirtilen âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Ümit kesmeyin” anlamındaki buyruk: şeklinde “nun” harfi esreli olarak okunduğu gibi, üstün olarak da okunmuştur. Buna dair açıkla­ma daha önceden el-Hicr Sûresi’nde (15/55. âyetin tefsirinde) geçmiş bulun­maktadır.

“Size” dünya hayatında “azab gelmezden önce Rabbinize dönün” itaat :1e O’na yönelin. Yüce Allah şirkten tevbe eden kimselere mağfiret edece­ğini açıkladıktan sonra tevbe etmeyi ve kendisine dönmeyi emretmektedir. [69]İnabe” ihlas ile yüce Allah’a dönmek demektir. “Ve O’na teslim olun” ka­ide boyun eğin, emirlerine uyun. “Sonra size yardım olunmaz.” Yani Onun azabından kimse sizi kurtaramaz.

Cabir (r.a)’ın rivayet ettiği hadise göre Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuş-rur: “Şüphesiz ki Allah’ın kişinin itaatte ömrünü uzatması ve ona dönüşü na->ib etmesi mutluluktandır/1′ Kişinin amelde bulunup amelini beğenmesi ise bedbahtlıktandır.'”

“Farkında olmadan ansızın azab size gelmezden önce Rabbinizden size indirilenin en güzeline uyun” buyruğunda geçen “indirilenin en gü­zeli” Kur’ân-ı Kerîm’dir. Onun hepsi güzeldir. Anlamı el-Hasen’in dediğine göre şöyledir: Ona itaate bağlanın, isyan etmekten uzak durun.

es-Süddî de şöyle demiştir: En güzel olan Allah’ın Kitab-ı keriminde em­rettikleridir. İbn Zeyd de şöyle demiştir: Bunlar muhkem buyruklardır. Mü-teşabihin bilgisini ise onu bilene havale ediniz. Yine İbn Zeyd şöyle demiş­tir: Yüce Allah, Tevrat, İncil ve Zebur gibi kitabları indirdikten sonra Kur’ân-ı Kerîm’i indirdi ve ona uymayı emretti. En güzel olan odur, mucize olan odur.

Şöyle de açıklanmıştır: Bu (kitab, Kur’ân-ı Kerîm) en güzel olandır. Çün­kü o (önceki kitabları) neshedici, bütün kitablar hakkında hüküm vericidir. Onun dışındaki diğer bütün kitablar ise neshedilmiştir.

Bunun affetmek olduğu da söylenmiştir, çünkü yüce Allah peygamberi­ni affetmek ile kısas uygulamak arasında serbest bırakmıştır. Bir başka açık­lamaya göre yüce Allah’ın Peygamber (sav)’a öğrettiği Kur’ân’dan olmayan şeyler, güzel şeylerdir. Kur’ân olarak vahyettikleri ise en güzel olandır.

Bir diğer açıklamaya göre geçmiş ümmetlerin haberlerine dair size indi­rilenlerin en güzeline (uyun), demektir.

“Taki… demesin” buyruğundaki ” …me…” nasb mahallindedir. Ya­ni böyle demesi hoşuna gitmeyeceğinden böyle de(yecek duruma düş)me-sin demektir. Kufelilere göre ise: ” Demesin” şeklinde; Basralılara göre ise: “Söyler diye korksun” takdirindedir.

Şöyle de açıklanmıştır: “Ta ki kimse… de”mesinden önce… demektir. Çün­kü bundan önce de: “Azab size gelmezden önce” diye buyurulmuştur.

ez-Zemahşerî dedi ki: Şayet “kimse” anlamındaki lafız niçin nekre (belir­tisiz) gelmiştir diye soracak olursan, derim ki: Çünkü bundan maksat bazı kim­selerdir, bu da kâfirin nefsi (kâfir)dir. Bununla birlikte diğer kimselerden ay­rı bir kimsenin kastedilmesi de mümkündür. Bunun kastedilmesi ise ya aşı­rı derecedeki küfründen ötürüdür, veya göreceği büyük azabtan dolayıdır. Bununla çokluk ve fazlalığın kastedilmiş olma ihtimali de vardır. el-A’şa’nın şu beyitinde olduğu gibi:

“Nice ağaçlık yer var ki eğer içine doğru seslenecek olsam, Bana başını silkeleyen öfkeli ve şerefli (pekçok kimse) gelir.”

O bu sözleriyle şerefli tek bir kimseyi değil, kendisine yardım edecek ka­labalıklar halinde şerefli kimselerin geleceğini kastetmektedir. Bunun ben-zeri de: ” Nice ülkeler katettim, nice kahraman­la çarpıştım” ifadeleridir. Bununla anlatılmak istenen çokluktan başkası de­ğildir.Vay benim halime” buyruğunun aslı şeklindedir, ye’nin yerine “elif gelmiştir. Çünkü hem daha hafiftir, hem de istiğasede (yardım istemek halinde) sesi uzatmak imkânını daha çok verir. Kimi zaman bundan sonra bir “he” harfi getirdikleri de olur. el-Ferra şu beyiti nakletmek­tedir:

“Çok hızlı koşan bir eşeğe merhaba,

O geldi mi hemen onu su taşımaya yaklaştırırım.”

Bazan “eliften sonra izafete delâlet etmek üzere “ye” harfini kattıkları da olur. Nitekim Ebu Cafer: (diye okumuştur. Burada sözü edilen “has­ret” pişmanlık demektir.

“Allah’a karşı işlediğim kusurlardan dolayı” buyruğu ile ilgili olarak el-Hasen: Allah’a itaat hususundaki (kusurlarımdan dolayı) diye açıklamıştır, ed-Dahhak yüce Allah’ı anmaktaki kusurlarımdan dolayı diye açıklamış ve şöy­le demiştir: Bundan da maksat Kur’ân-ı Kerîm ve gereğince amel etmektir.

Ebu Ubeyde dedi ki: “Allah’a karşı” Allah’ın mükâfatı hususundaki “ku­surlarımdan dolayı” demektir.

el-Ferra da dedi ki: “Cenb (mealde karşı): yakınlık ve civarında bulunmak” demektir. Mesela: ” Filan kişi filanın civarında yaşar” de­mektir. ” Yakın komşuya” (en-Nisa, 4/36) buyruğunda da bu kökten gelen lafız kullanılmıştır. Buyruk: Yüce Allah’ın yakınlığını ve kom­şuluğunu aramaktaki kusurlarından dolayı anlamındadır ki; bu da cenneti is­temekteki kusurdur.

ez-Zeccac da şöyle demiştir: Yüce Allah’ın beni kendisine davet ettiği ve Allah’ın yolunun kendisi olan o yolu izlemekteki kusurlarımdan dolayı has­retler olsun bana (vay benim halime)! demektir. Çünkü Araplar da bir şeye götüren, ulaştıran yola ve sebebe de “cenb” adını verirler. Mesela: “Senin için, senin hoşnutluğun için ben hiç de yutul­mayacak lokmaları sıkıntı ile yuttum” denilir.

“Allah’a karşı” buyruğunun, yüce Allah’ın rıza ve sevabına ulaştıran cihet ve tarafta, anlamına geldiği de söylenmiştir. Araplar: ” Cihet ve tarafa” da bu ismi verirler. Nitekim şair şöyle demiştir:

“Bundan ötürü kalb bitkin bir şekilde bölündü, İnsanlar bir tarafta, emir bir tarafta.”

Bununla insanların ayrı bir cihette, emirin ayrı bir cihette bulunduğunu kastetmektedir. İbn Arafe dedi ki: Bununla Allah’ın emirlerini terkettiğinden dolayı… demek istemektedir. Nitekim: “Ben bu işi ih­tiyacım yanında (ihtiyacımdan dolayı) yapmadım” denilir. Şair Küseyyir de şöyle demiştir:

“Senin için yanan, parça parça olan bir ciğeri bulunan, Bir aşık hakkında Allah’tan korkmaz mısın?”

Mücahid de böyle demiştir. Allah’ın emirlerinden zayi ettiklerimden (ye­rine getirmediğimden) ötürü… demektir, diye açıklamıştır. Peygamber (sav)’dan da şöyle dediği rivayet edilmektedir: “Bir adam bir mecliste otu­rur, bir yerde yürür, bir yerde yatar uzanır da orada aziz ve celil olan Allah’ın adını anmayacak olursa, mutlaka bu onun aleyhine kıyamet gününde bir has­ret (sebebi) olacaktır. [70]” Bu hadisi Ebu Dâvûd bu manada rivayet etmiştir.

İbrahim et-Teymî dedi ki: Kıyamet gününde duyulacak hasletlerden (vay halime, dedirtecek şeylerden) birisi de kişinin Allah’ın dünya hayatında kendisine vermiş olduğu malı, başkasının mizanında görmesidir. Başkası o malı ondan miras almış ve o malı hak ile kullanmıştır. O bakımdan o malın ecrini o kimse almış, diğeri de onun günahını yüklenmiş olacaktır.

Yine hasret duyma sebeplerinden birisi de kişinin dünyada iken Allah’ın kendi hizmetine vermiş olduğu kölesinin yüce Allah’a daha yakın bir konum­da olduğunu görmesi veya dünyada iken kör diye bildiği bir adamın kıya­met gününde görüyor olduğunu görüp kendisinin ise kör kılınmış olmasıdır.

“Ve gerçekten ben alay edenlerdendim.” Ben ancak dünyada iken Kur’ân ile Rasûl ile Allah’ın gerçek dostları ile alay eden kimselerden idim.

Katade dedi ki: Böyle bir kimse yüce Allah’a itaati elden kaçırmakla kal­mayarak itaat ehli ile alay dahi eder.

” Gerçekten ben…dim” hal olarak nasb mahallindedir. Ben alay ediyorken kusurlu hareket ettim veya alay etme halinde kusurlu hareket etım. demiş gibidir.

Şöyle de açıklanmıştır: Ben ancak alay, oyun, eğlence ve batıl içinde idim. Yani benim bütün yaptıklarım ancak yüce Allah’tan başkasına ibadet yolun­da idi.

“Veya” bu kişi “eğer Allah bana hidayet etse idi” dininin yolunu bana gös­terse idi “elbette” şirk ve masiyetlerden sakınan “takvalılardan olurdum, de­mesin.” Buradaki: Şayet Allah bana hidayet vermiş olsaydı, ben de hidayet bulurdum, sözü doğrudur. Şanı yüce Allah’ın şu buyruğunda bize haber ver­diği müşriklerin şu şekildeki delil göstermelerine de yakındır: “Müşrikler: Al­lah dileseydi, biz de babalarımız da ortak koşmazdık… diyeceklerdir.” (el-En’ara, 6/148) Ancak bu kendisi ile batıl kastedilen hak bir sözdür. Tıpkı Ali «xa)’ın Haricilerden: “Hüküm ancak Allah’ındır” diyen kimseye bu cevabı ver­diği gibi.

“Ya da” bu kişi “azabı gördüğünde: Eğer benim için bir dönüş imkânı olsaydı, ihsan edicilerden olurdum, demesin” buyruğundaki: ” Olurdum” lafzının nasb ile gelmesi temenninin cevabı oluşundan dolayıdır. Bununla birlikte “bir dönüş” lafzına atfedilmiş olarak da kabul edilebilir, çün­kü: “Dönme imkânım…” anlamındadır. Nitekim şair şöyle demiştir:

“Andolsun ki göz aydınlığı içinde giyineceğimTJîr aba, İncecik (ipekli) elbiseler giymekten daha çok hoşuma gider.”

el-Ferra da şu beyiti zikretmektedir:

“Ondan sana geri kalan bir anı ve korkudan başkası değildir, Bir de onun süvari kafilesinin nereye doğru gittiklerini sorarsın.”

Burada “sorarsın” anlamındaki fiili “anı” anlamındaki lafzın mahalline atıf ile nasb ile okumuştur. Çünkü ifade: “Ondan sana geriye kalan anmaktan başkası değildir” şeklindedir. “Aba giyinmek ve… aydın ol­ması” ifadesi de bu kabildendir, yani: “Aba giymek ve gö­zümün aydın olması…” takdirindedir.

Ebu Salih dedi ki: İsrailoğullanndan arif bir kişi vardı. O bir yazı gördü: Kişi uzun bir süre Allah’a itaat ile amel etmekle birlikte onun ameli cehen­nemliklerin amelleri ile mühürlenir. Bu sebebten cehenneme girer ve bir adam da uzun bir süre Allah’a masiyet olan şeyleri işler, sonra ameli cennet ehlin­den birisinin ameli ile mühürlenir, o da cennete girer. Bunun üzerine adam: O halde ben ne diye kendimi yoruyorum deyip yaptığı amellerini bıraktı, fa-sıklığa ve masiyete koyuldu. İblis ona dedi ki: Senin uzun bir ömrün var. Dün­yadan faydalan, sonra tevbe edersin. Fasıklığa koyuldu, malını hayasızlıkla­ra harcayıp tüketti. En lezzetli anında ölüm meleği ona gelince bu sefer: “Al­lah’a karşı işlediğim kusurlardan dolayı vay benim halime! Ömrüm şeytana itaatle geçti” dedi ve pişmanlığın fayda vermeyeceği bir zamanda pişman ol­du İşte yüce Allah bu kimseye dair haberi Kur’ân-ı Kerîm’de indirdi.

Katade de şöyle demiştir: Bunlar çeşitli grublardır. Onlardan bir kesim: “Al­lah’a karşı işlediğim kusurlardan dolayı vay benim halime” demiş, bir diğer kesim: “Eğer Allah bana hidayet etse idi, elbette takvalılardan olurdum” de­miş, bir öteki kesim: “Eğer benim için bir dönüş imkânı olsaydı, ihsan edi­cilerden olurdum” demiş olacaktır. Yüce Allah da onların hepsinin bu söy­lediklerini reddetmek üzere şöyle buyurmaktadır:

“Hayır, sana âyetlerim gerçekten gelmiş idi.” ez-Zeccac dedi ki: Bura­daki: ” Hayır” olumsuz bir sorunun cevabıdır. Halbuki ifadede olum­suz lafzı yoktur. Şu kadar var ki; “Eğer Allah bana hidayet etse idi” buyru­ğu Allah bana hidayet vermedi, anlamındadır. Sanki bu sözü söyleyen kim­se: Bana hidayet verilmedi, demiş gibidir. Bunun üzerine ona: Hayır, sana hidayet yolu açıkça gösterilmiştir. Sen eğer iman etmek isteseydin, iman et­mek imkânını bulurdun.

“Âyetlerim”den kasıt, Kur’ân-ı Kerîm’dir. “Âyetler” ile mucizelerin kas­tedildiği de söylenmiştir. Yani delil senin için açıklık kazanmış, fakat sen onu inkâr edip yalanlamıştın.

“Büyüklenmiş” yani imana karşı büyüklük taslamış “ve kâfirlerden ol­muş idin.” Yüce Allah burada müzekkere hitab kipi ile “büyüklenmiş ve kâfirlerden olmuş idin” diye buyurmaktadır. Çünkü “nefs: kimse” hem er­kek, hem dişi hakkında kullanılır. Mesela: “Üç kişi, kimse” deni­lir. el-Müberred dedi ki: Araplar “bir insan” anlamında: “Bir kim­se” derler.

er-Rabî’ b. Enes, Um Seleme’den rivayet ettiğine göre Peygamber (sav) bu buyruğu şöyle okumuştur: “Sana (dişiye hitab kipi ile) âyetlerim gerçekten gelmiş idi. Sen ise onları yalanlamış, büyüklenmiş ve kâfirlerden olmuş idin.” el-A’meş de “Hayır, sana âyetlerim… gelmiş idi” anlamındaki buyruğu: “Hayır, ona âyetlerim gelmiş idi” diye okumuştur. Bu da (hi-tab kipinin) müzekker oluşuna delil teşkil etmektedir. er-Rabî’ b. Enes, Um Seleme’ye yetişmemiştir, ancak bu kıraat de caizdir. Çünkü “nefs (kimse)” hem erkek, hem dişi için kullanılabilir. Kimileri bu kıraati kabul etmeyerek şöy­le demiştir: O takdirde “te” harfi kesreli okunmalı ve ayrıca: ” Ve sen kâfir dişilerden idin” şeklinde olması ge­rekirdi.

en-Nehhas şöyle demektedir: Böyle olması gerekmemektedir. Çünkü on­dan öncesinin: “Kimse… demesin” şeklinde olmakla birlikte da­ha sonradan: “ Ve gerçekten ben alay edenlerdendim” diye buyurmakta, bunun yerine (müennes çoğul olarak getirilmesi gereken de denilmemiştir. Arapçada “te” harfi esreli okunmak suretiyle: ” Büyüklenmiş… ve olmuş idin” ifadesinin takdiri ise “Alay eden topluluktan yahut alay eden insanlardan yahut alay eden kimselerden (oldun)” şeklindedir. [71]

  1. Kıyamet gününde Allah’a yalan söyleyenleri yüzleri kararmış görürsün. Büyüklük taslayanlara cehennemde yer mi yok?
  2. Allah takva sahihlerini umduklarına erdirmek sureti ile kurta­rır. Onlara hiçbir fenalık dokunmaz ve onlar üzülmezler de.
  3. Allah herşeyin yaratıcısıdır, O herşeye vekildir.
  4. Göklerle yerin anahtarları yalnız O’nundur. Allah’ın âyetleri­ni inkâr edenler ise, onlar zarara uğrayanların ta kendileridir.
  5. De ki: “Artık ey cahiller, bana Allah’tan başkasına ibadet etme­mi mi emredeceksiniz?” gazab ve intikamından ötürü olacaktır.

el-Ahfeş dedi ki: “Görürsün” buyruğu yüce Allah’ın: “Yüzleri Tcarar-mış” buyruğunda amel etmemiştir. Bu mübteda ve haber cümlesidir. ez-Ze-mahşerî dedi ki: Eğer “görürsün” buyruğunda kastedilen gözle görmek ise, hal konumunda bir cümledir. Eğer maksat kalbin görmesi ise ikinci meful-dür.

“Büyüklük taslayanlara cehennemde yer mi yok?” buyruğunda geçen: “Büyüklenmenin, kibrin” anlamını Rasûlullah (sav) açıklamış ve şöyle bu­yurmuştur: “Hakkı kabul etmemek ve insanları küçük görmektir. [72]

Bu hususa dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/34. âyet, 7. başlıkta) ve başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır. Abdullah b. Amr’ın ri­vayet ettiği hadise göre de Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Kıyamet gü­nünde büyüklük taslayanlar küçücük karıncalar şeklinde haşredileceklerdir. Onları küçülmüşlük öyle bir yakalayacak ki sonunda cehennemdeki bir ha­pishaneye götürüleceklerdir. “[73]

“Allah takva sahihlerini umduklarına erdirmek suretiyle kurtarır”

buyruğundaki: ” Kurtarır” buyruğu diye de okunmuştur. Şirk­lerden ve masiyetlerden kurtarır, demektir. “Umduklarına erdir­mek suretiyle” lafzı da genel olarak tekil okunmuştur, çünkü mastardır. Ku-feliler: şeklinde çoğul okumuşlardır. Bu da: “Mutluluk-larıyla” demek gibi caizdir.

Ebu Hureyre yoluyla gelen hadiste de Peygamber (sav)’dan bu âyetin tef­siri mahiyetinde şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Yüce Allah her kişi ile birlikte amelini de hasreder. Mü’minin ameli kişi ile birlikte en güzel bir su­rette ve en hoş bir koku ile yer alır. Korku ya da dehşetli bir hal oldu mu ameli kendisine: Korkma, bundan maksat sen değilsin. Bununla sen kas­tedilmiyorsun, der. Nihayet bu sözleri ona çokça söyleyince kişi (ameline): Sen ne kadar iyisin, kimsin sen diye sorar. Ameli ona: Beni tanımadın mı? Ben senin salih amelinim, ağırlığıma rağmen sen beni taşıdın. Allah’a ye­min ederim ki, ben de seni taşıyacağım ve seni savunacağım, der. İşte yü­ce Allah’ın: “Allah takva sahiplerini umduklarına erdirmek sureti ile kur­tarır, onlara hiçbir fenalık dokunmaz ve onlar üzülmezler de” diye bu­yurduğu budur.[74]

“Allah herşeyin yaratıcısıdır. O, herşeye vekildir.” Herşeyin koruyucusu, herşeyi görüp gözetendir. Daha önceden de geçmiş bulunmaktadır.

“Göklerle yerin anahtarları yalnız O’nundur” buyruğundaki: “Anahtarlar” lafzının tekili; dır. Tekilinin olduğu da söylenmiş­tir. Fakat çoğunlukla kullanılan; şeklidir, ‘in “anahtarlar” demek olduğu İbn Abbas ve başkalarından rivayet edilmiştir.

es-Süddî: Göklerin ve yerin hazineleridir derken, başkaları: Göklerin ha­zineleri yağmur, yerin hazineleri bitkidir, demişlerdir.

“Anahtarların bir başka çoğul şekli vardır ki; diye gelir. Bunun tekili ise; şeklindedir.

el-Cevherî dedi ki: ” Anahtar” demektir, da (vezin itibariy­le) orak demek olan gibi olup bazan yaş yoncanın, sarılıp bükülme­si halinde yapıldığı gibi, otların kendisi ile büküldüğü bir anahtar çeşididir, çoğulu da; şeklinde gelir. “Deniz pekçok kim­senin üzerine kilitlendi” yani onları suda boğdu. Sanki üzerlerine kapanarak onları boğmuş olduğundan böyle denilmiş gibidir.

Beyhakînin, İbn Ömer’den rivayet ettiğine göre Osman b. Afvan (r.a), Ra-sûlullah (sav)’a yüce Allah’ın: “Göklerle yerin anahtarları yalnız O’nundur.” buyruğunun tefsirinin ne olduğunu sormuş, Rasûlullah (sav) da şöyle buyur­muştur: “Buna dair kimse bana soru sormadı. Bu:

“Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. Allah en büyüktür, O’na hamd ile Al­lah hertürlü eksiklikten münezzehtir. Allah’tan günahlarımın bağışlanması­nı dilerim. Pek yüce ve pek büyük olan Allah’ın yardımı ile olmadıkça hiç­bir şeye güç yetirilemez, takat getirilemez. O ilktir, sondur, en üstün olan­dır, gizli olandır, diriltir, öldürür, hayır yanlız O’nun elindedir, O herşeye güç yetirendir.” [75]

es-Salebî bunu Tefsir’inde zikretmiş ve ayrıca şunu da ilave etmiştir: “Sa­bahı ya da akşamı ettiğinde bunları on defa söyleyen kimseye yüce Allah al­tı haslet verir:

1- İblise karşı korunur.

2- Onikibin melek onun yanında bulunur.

3- Ona bir kantar ecir verilir.

4- Onun bir derecesi yükseltilir.

5- Yüce Allah onu huru’1-în ile evlendirir.

6- Kur’ân’ı, Tevrat’ı, İncil’i ve Zebur’u okuyan kimse gibi ona ecir verilir. Aynı zamanda hacceden ve umre yapan, haccı ve umresi de kabul edilen kim­se gibi ona ecir verilir, o gece ölürse, şehid olarak ölür.

el-Haris, Ali (r.a)’dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Ben Rasûlullah (sav)’a “el-Makalid: anahtarların tefsirini sordum da şöyle buyurdu: “Ey Ali! Gerçekten büyük bir şeye dair soru sordun. “Anahtarlar” sabah ettiğin vakit on defa, akşamı ettiğin vakit on defa:

“Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur, Allah en büyüktür, Allah hertürlü ek­siklikten münezzehtir, hamd Allah’ındır, Allah’tan mağfiret dilerim. Güç ve takat ancak Allah iledir, O ilktir, sondur, zahirdir, batındır. Mülk yalnız O’nundur, hamd yalnız O’nundur. Hayır, yalnız O’nun elindedir ve O her-şeye güç yetirendir.”

Kim sabahı ettiği vakit bunları on defa söyler, akşamı ettiği vakit de on defa söylerse, yüce Allah ona altı özellik verir.

1- Onu şeytana ve askerlerine karşı korur. Onların o kimse üzerinde hiç­bir etkileri olmaz.

2- Ona cennette bir kantar verilir. Bu ise onun terazisinde Uhud dağın­dan daha ağır basar.

3- Ancak ebrar (iyi kimseler)in ulaşabildiği bir dereceye yükseltilir.

4- Yüce Allah onu huru’1-în ile evlendirir.

5- Onikibin melek onun yanında tanık olurlar. Bu söylediği sözleri onun için apaçık bir sahifede yazarlar ve kıyamet gününde bu hususta onun lehi­ne şahitlik ederler.

6- Tevrat’ı, İncil’i, Zebur’u ve Furkan’ı okuyup hac ve umre yapıp Allah’ın hac ve umresini kabul ettiği kimse gibi ona ecir verilir, eğer o gün yahut o gece ya da o ay ölürse, ona şehidlerin mührü vurulur.

Denildiğine göre “anahtarlar” itaat demektir. “Filana anahtarlarını bıraktı” derken verdiği emirlerde ona itaat etti, denilmek iste­nir. O halde âyet-i kerime: Göklerde ve yerde olanlar ona itaat ederler, an­lamındadır.

“Allah’ın âyetlerini” Kur’ân’ı, ilâhi belge ve delilleri “inkâr edenler ise onlar zarara uğrayanların ta kendileridir.” Buna dair açıklamalar daha ön­ceden geçmiş bulunmaktadır.

“De ki: Artık ey cahiller, bana Allah’tan başkasına ibadet etmemi mi em­redeceksiniz?” Bu Peygamber (sav)’ı izlemekte oldukları putlara ibadet et­meye çağırdıkları ve Bu senin atalarının dinidir, dedikleri vakit (onlara ce-vab olarak gelmiştir).

” Başka” buyruğu: ” ibadet etmemi” anlamındaki fiil ile: Sizin emrettiğiniz hususlarda Allah’tan başkasına (mı) ibadet edeyim?” takdiri ile nasb mahallindedir. Bununla birlikte; ” Bana… emre­deceksiniz” ile harf-i cerrin hazfine binaen mansub olması da caizdir. İfade-nin takdiri de şöyle olur: “Siz bana Allah’tan başkasına, ona ibadet etmeyi mi emrediyorsunuz?” Çünkü buradaki: mukadderdir ve bu harf, fiil ile birlikte geldiği vakit mastar anlamındadır. “Başka” lafzından da bedel­dir, ifade de “Siz bana Allah’tan başkasına ibadet etme­yi mi emrediyorsunuz?” takdirindedir.

Naff “bana… emredeceksiniz” anlamındaki lafzı: şeklinde şedde-siz bir tek “nun” ile ve “ye” harfi üstün olarak okumuştur. İbn Amir ise bu­nu: şeklinde aslına uygun olarak şeddesiz iki “nun” ile okumuştur. Diğerleri ise idgam ile şeddeli tek bir “nun” ile okumuşlardır. Ebu Ubeyd ve Ebu Hatim de bunu tercih etmiştir. Çünkü Osman (r.a)’ın Mushaf ında bu ke­lime tek bir “nun” ile yazılmıştır. Nafî ise ikinci “nun’u hazfederek okumuş­tur. Hazfedilenin ikinci nun olmasının sebebi tekrarın ve şeddenin onunla gerçekleşmesinden dolayıdır. Ayrıca birincisinin hazfi caiz değildir, çünkü o ref haline delâlet etmektedir. Buna dair açıklamalar En’am Sûresi’nde yüce Allah’ın: “…Benimle… mücadele mi ediyorsunuz” (el-En’am, 6/80) buyruğunu açıklarken geçmiş bulunmaktadır.

“İbadet ederim” buyruğu “İbadet etmemi” anlamındadır. hazfedilince fiil ref ile gelmiştir. Bu açıklamayı el-Kisaî yapmıştır. Şa­irin şu mısraında da böyledir:

“Ey savaşta hazır olmamdan dolayı beni azarlayan kişi…” [76]

Bu şeklin doğruluğunun delili, bunu nasb ile: diye okuyanların kı­raatidir.

  1. Andolsun sana ve senden öncekilere vahyolundu ki: “Eğer şirk koşarsan, andolsun ki amelin boşa çıkar ve muhakkak zarar edenlerden olursun.
  2. “Hayır -işte bundan ötürü- yalnız Allah’a ibadet et ve şükür edenlerden ol.”

“Andolsun sana ve senden öncekilere vahyolundu ki: Eğer şirk koşar­san…” buyruğu ile ilgili olarak şöyle denilmiştir: İfadede bir takdim ve te­hir vardır. İfadenin takdiri şöyledir: Andolsun ki sana vahyolundu ki: Eğer şirk koşarsan… ve senden öncekilere de böylece vahyolundu. Takdim, tehir olmadığı da söylenmiştir.

Mukatil dedi ki: Yani sana ve senden önceki peygamberlere tevhid vah-yolunmuştur. Burada “tevhid” lafzı hazfedilmiştir. Sonra da: Ey Muhammedi “Eğer şirk koşarsan, andolsun ki amelin boşa çıkar.” Bu da özel olarak Pey­gamber (sav)’a bir hitaptır. Hitabın ona olmakla birlikte maksadın onun üm­meti olduğu da söylenmiştir. Çünkü yüce Allah onun şirk koşmadığını ve koş­mayacağını bilmiştir.

” Boşa çıkarmak ve bozulmak” demektir. el-Kuşeyrî dedi ki: Kim irtidad ederse, ondan önceki itaatlerinin kendisine bir faydası olmaz. Fa­kat riddet dolayısıyla amelin boşa çıkması küfür üzere ölmek şartına bağlı­dır. Bundan ciolayı yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Artık içinizden her kim dininden irtidad eder de kâfir olarak ölürse, işte böylelerinin bütün amel­leri… heder olup gider” (el-Bakara, 2/217) diye buyurmuştur. O halde bu­rada mutlak olan buyruk, kayıtlı olarak gelen buyruk ışığında anlaşılmalıdır. Bundan dolayı şöyle diyoruz: Kim hacceder, sonra irtidad ederse, sonra tek­rar İslama dönerse, haccını tekrar yapması gerekmez.

Derim ki: Bu-Şafiî’nin kabul ettiği görüştür. İmam Malik’e göre ise yeni­den haccetmesi icab eder. Buna dair yeterli açıklamalar daha önceden el-Ba­kara Sûresi’nde (2/217-218. âyetler, 10. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“Hayır -işte bundan ötürü- yalnız Allah’a ibadet et!” en-Nehhas dedi ki:

Benim Ebu İshak’tan yazılı olarak kaydettiğime göre “Allah” lafza-i celali “iba­det et” anlamındaki buyruğu ile nasbedilmiştir ve şöyle demiştir: Bu husus­ta Basralılar ile Kufeliler arasında görüş ayrılığı yoktur.

en-Nehhas dedi ki: el-Ferra da şöyle demiştir: Bu bir fiil takdiri ile nas­bedilmiştir. Ayrıca el-Mehdevî bunu el-Kisaî’den de nakletmiştir. ” -iş­te bundan ötürü- …ibadet et” lafzındaki “fe” harfi hakkında ez-Zeccac: Bu, şartın cevabının başına gelen “fe’dir demiştir. el-Ahfeş ise bu fazladan gel­miştir (zaiddir) demiştir.

İbn Abbas da şöyle demiştir: “İbadet et” tevhid et demektir. Başkası ise; “hayır, bundan ötürü yalnızca Allah’a” itaat et diye açıklamıştır. [77]

“Ve” müşriklerin aksine O’nun nimetlerine “şükür edenlerden ol.”

  1. Onlar Allah’ı gereği gibi takdir edemediler. Halbuki kıyamet gü­nünde arz bütünü ile O’nun kabzasındadır. Gökler ise O’nun sağ eli ile durulmuş olacaktır. O, şirk koştuklarından münezzehtir ve çok yücedir.
  2. Sûra üfürülmüş -Allah’ın diledikleri müstesna- göklerde ve yer­de olanların hepsi ölmüş (olacak )dır. Sonra ona ikinci bir defa üfürülür, o anda onlar ayağa kalkar, bakınırlar.

“Onlar Allah’ı gereği gibi takdir edemediler” buyruğunu el-Müberred: Allah’ı hakkettiği şekilde ta’zim edemediler, diye açıklamıştır. Bu ifade: ” Filanın kadri büyüktür” tabirinden gelmektedir. en-Nehhus de­di ki: Buna göre anlam şöyle olmaktadır: Bunlar Allah’ı layıkı şekliyle tazim edemediler. Çünkü O’nunla birlikte başkasına ibadet ettiler. Halbuki O, herşeyin yaratıcısı ve malikidir. Daha sonra yüce Allah kudret ve azameti hak­kında haber verip şöyle buyurmaktadır:

“Halbuki kıyamet gününde arz bütünü ile O’nun kabzasındadır. Gök­ler ise O’nun sağ eliyle durulmuş olacaktır.” Daha sonra yüce Allah bunun herhangi bir organ ile olacağından kendi zatını tenzih ederek:

“O, şirk koştuklarından münezzehtir ve çok yücedir” diye buyurmak­tadır.

Tirmizî’de Abdullah (b. Mesud)’dan şöyle dediği kaydedilmektedir: Bir ya-hudi Peygamber (sav)’a gelip şöyle dedi: Ey Muhammedi Allah semavatı bir parmak üzerinde diğer bütün yaratıkları da bir parmak üzerinde tutar, son­ra da: Ben el-Melik’im (mutlak malik ve egemenim) der. Peygamber (sav) azı dişleri görülünceye kadar güldü, sonra şöyle dedi: “Onlar Allah’ı gereği gi­bi takdir edemediler.” (Tirmizî) dedi ki: Bu hasen, sahih bir hadistir. [78]

Buhârî ve Müslim’de de Ebu Hureyre’den şöyle dediği kaydedilmektedir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: Allah kıyamet gününde yeri kabzasına alır, se­mayı da sağında dürer. Sonra da: “Ben melik olanım, yeryüzünün melikleri (hükümdarları) nerede?” diye buyurur. [79]

Tirmizî’deki rivayete göre, Âişe (r.anha) Rasûlullah (sav)’a yüce Allah’ın: “Halbuki kıyamet gününde arz bütünü ile O’nun kabzasındadır. Gökler ise O’nun sağ eli ile durulmuş olacaktır” buyruğu hakkında soru sormuş ve şöy­le demiştir: Ogün insanlar nerede olacaktır, Ey Allah’ın Rasûlü? dedim. Pey­gamber: “Cehennem (üzerindeki) köprü üzerinde (olacaklardır).” diye buyur­du. Bir rivayette de “sıratın üzerinde ey Âişe” diye buyurmuştur. (Tirmizî) de­di ki: Bu hasen, sahih bir hadistir[80]

Yüce Allah’ın: “Halbuki… arz bütünü ile O’nun kabzasındadır” buyru­ğu ile “Allah yeri kabzasına alır” ifadeleri yüce Allah’ın kudretini ve bütün mahlukatı kuşatıcılığını anlatan tabirlerdir. Mesela: Filan kişi ancak benim kab-zamdadır, denilir. Bu filan kişi ancak benim güç ve kudretim çerçevesinde­dir, anlamındadır. İnsanlar da: Herşey O’nun kabzasındadır derken, O’nun mülk ve kudreti içerisindedir demek isterler. Bazan bir şeyin kabzedilmesi ve katlanıp dürülmesi, o şeyin yok edilip giderilmesi anlamına da gelebilir. Buna göre yüce Allah’ın: “Halbuki… arz bütünü ile O’nun kabzasındadır” buyruğunda, kıyamet gününde arzın bütünüyle yok olup fani olacağının an­latılmak istenmiş olması ihtimali de vardır. Arz (yer)den kasıt ise yedi arz­dır. Bunun da iki tanığı vardır. Birisi “halbuki… arz bütünü ile” ifadesidir, çünkü burada ifade azametli bir hali anlatmanın sözkonusu olduğu bir yerdir. Bu ise mübalağayı gerektirir. İkincisi de yüce Allah’ın: “Gökler ise O’nun sağ eli ile durulmuş olacaktır” buyruğudur. Bununla anlatılmak is­tenen, herhangi bir vasıta ile katlamak ve ayakta dikilmek değildir. Bundan maksat yok olup gitmektir. Nitekim içinde bulunduğumuz durum önümüz­den katlanıp gitti, başkası geldi, denilir. Üzerimizden bir süre katlanıp gitti, denilirken de bu sürenin geçip gittiği kastedilir. Ayrıca Arap dilinde sağ (ye­min) kudret ve mülkiyet anlamında da kullanılabilir. Yüce Allah’ın: ‘Yahut sağ ellerinizin malik olduğu” (en-Nisa, 4/3) buyruğunda maksat, malik ol­maktır. Yine bir başka yerde: “Biz onu elbette sağımızla alırdık” (el-Hakka, 69/45) diye buyurmaktadır ki, kuvvet ve kudretimizle alırdık demektir. Ya­ni Biz onun güç ve kudretini alırdık. el-Ferra ve el-Müberred de sağ (yemin) kuvvet ve kudret demektir, derler ve şu beyiti zikrederler:

“Şayet bir sancak şan ve şeref için yükseltilecek olursa, Arabe hemen onu sağı ile alıverir.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Güneşin ışığının parıldadığını gördüğümde, Ona ihtiyacımı sağımla (kudretimle) alıverdim. Önce Şuneyfi, ondan sonra da Faran’ı öldürdüm, O belgeler üzerinde emin olmayan birisi idi.”

Yüce Allah’ın kudreti herşeyi kapsayıcı olmakla birlikte, özellikle kıyamet gününün sözkonusu edilmesi o günde ileri sürülecek bütün iddiaların orta­dan kalkacağından ötürüdür. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ve o günde emir yalnız Allah’ındır.” (el-İnfitar, 82/19); “Din gününün maliki” (el-Fatiha, 1/4) Daha önce Fatiha Sûresi’nde (4. bölüm, 18. başlıkta) geçti­ği gibi. Bundan dolayı hadis-i şerifte de şöyle buyurmuştur: “Sonra yüce Al­lah: Ben melik olanım, yeryüzünün melikleri nerede? diye buyurur.” [81]

Biz bu hususa dair daha geniş açıklamaları “et- Tezkire” adlı eserimizde kay­dettik ve orada İbn Ömer’in rivayet ettiği hadiste geçen “sonra yeri soluna dürer” ifadesindeki “sol (şimal)”in sözkonusu edilmesine dair açıklamalarda da bulunduk.

“Sûra üfürülmüş -Allah’ın diledikleri müstesna- göklerde ve yerde olanların hepsi ölmüş (olacak)dır. Sonra ona ikinci bir defa üfürülür, o anda onlar ayağa kalkar, bakınırlar” buyruğu ile yüce Allah yerin kabza­sına alınmasından, semaların da katlanıp dürülmesinden sonra neler olaca­ğını açıklamaktadır. Bundan sonra Sûr’a üfürülecektir.

Sûra iki defa üfürülecektir. Bunların birincisinde bütün mahlukat ölecek, ikincisinde de diriltileceklerdir. Buna dair açıklamalar daha önce en-Neml Sû-resi’nde (27/87-90. âyetlerin tefsirinde) ve aynı şekilde el-En’am Sûresi’nde (6/73- âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Sûra üfürecek olan İsrafil (a.s)’dır. Ebu Said el-Hudrî hadisi dolayısıyla onunla birlikte Cebrail’in ola­cağı da söylenmiştir. Ebu Said el-Hudrî dedi ki: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: “Sûrun sahipleri (ona üfürecek iki kişi) ellerine iki boynuz almışlar ve ne za­man kendilerine emir verilecek, diye bakıyorlar.” Bu hadisi İbn Mace, Sü-nen’inde rivayet etmiştir.[82]

Ebu Davud’un Kitabında (Simen’inde) ise Ebu Said el-Hudrî’den şöyle de­diği kaydedilmektedir: Rasûlullah (sav) Sûrun sahibini (ona üfleyecek ola­nı) sözkonusu etti ve dedi ki: “Sağında Cebrail ve solunda da Mikail vardır.” [83]

(Âyet-i kerimede) istisna edilenlerin kimler oldukları hususunda farklı gö­rüşler vardır. Bunların Arşın etrafında kılıçlarını kuşanmış bulunan şehidler oldukları söylenmiştir. Bu, el-Kuşeyrî’nin zikrettiğine göre Ebu Hureyre yo­luyla; es-Sa’lebî’nin naklettiğine göre de Abdullah b. Ömer yoluyla gelen mer-fu hadisler halinde rivayet edilmiştir.

Müstesna olanların Cebrail, Mikail, İsrafil ve ölüm meleği (hepsine selam olsun) oldukları da söylenmiştir.

Enes yoluyla rivayet edilen hadise göre de Peygamber (sav) yüce Allah’ın: “Sûra üfürülmüş -Allah’ın diledikleri müstesna- göklerde ve yerde olan­ların hepsi ölmüş (olacak)dır” buyruğunu okudu, ashab: Ey Allah’ın pey­gamberi! Allah’ın istisna ettiği kimseler kimlerdir? diye sordular. Peygamber şöyle buyurdu: “Bunlar Cebrail, Mikail, İsrafil ve ölüm meleğidir. Yüce Al­lah ölüm meleğine -daha iyi bilen o olduğu halde- ey ölüm meleği yarattıklanmdan geriye kim kaldı? diye soracak, ölüm meleği: Rabbim diyecek Ceb­rail, Mikail, İsrafil ve senin zayıf kulun ölüm meleği kaldı, diyecek. Yüce Al­lah: İsrafil ve Mikail’in canını al, diyecek. Her ikisi de koca bir dağ gibi ölü olarak yere yıkılacaklar. Yüce Allah bu sefer: Öl, ey ölüm meleği diye bu­yuracak, o da ölecek. Yüce Allah Cebrail’e: Kim kaldı ey Cebrail? diye sora­cak, Cebrail: Ey celal ve ikram sahibi senin şanın yüce ve mübarektir. Geri­ye sadece senin ebedi kalıcı zatın bir de ölmeye ve yok olmaya mahkum Cib­ril kaldı. Bu sefer yüce Allah: Ey Cebrail! Senin de ölmen kaçınılmaz bir şey­dir, diye buyuracak. Cebrail secdeye kapanacak, kanatlarını çırpacak ve: Se­ni tenzih ederim Rabbim, şanın yüce ve mübarektir, ey celal ve ikram sahi­bi” diyecek. Peygamber (sav) devamla buyurdu ki: “Onun hilkat itibariyle Mi­kail’in hilkatine üstünlüğü büyükçe bir dağın küçük tepeciklerden birisine üstünlüğü gibidir.” [84] Bunu es-Sa’lebî zikretmiştir.

Bunu en-Nehhas da Muhammed b. İshak, Yezid er-Rukaşî’den, o Enes b. Malik’ten, o da Peygamber (sav)’dan yoluyla rivayet etmiştir. Yüce Allah’ın: “Allah’ın dilediği müstesna, göklerde ve yerde olanların hepsi ölmüş

(olacak)dır” buyruğunu açıklarken Peygamber (sav) buyurdu ki: “Bunlar Ceb­rail, Mikail, Arşın taşıyıcıları, ölüm meleği ve İsrafil’dir.” Bu hadiste şunlar da vardır: “Onlar arasından en son ölecek kişi Cebrail (a.s)’dır.”

Ebu Hureyre’nin şehidler hakkındaki hadisi ise en-Neml Sûresi’nde (27/87. âyetin tefsirinde) belirtildiği gibi, az önce zikredilen hadislere göre daha sahihtir.

ed-Dahhak şöyle demiştir: Burada istisna edilenler (cennetin bekçisi) Rıdvan, huriler, Mâlik ve zebanilerdir.

Bunların cehennemliklerin akrepleri ve yılanları olduğu da söylenmiştir.

el-Hasen de şöyle demiştir: İstisna bir ve tek ve kahhar olan Allah’tır. Se­ma ve arz ehlinden ölümü tattırmayacağı hiçbir kimse bırakmayacaktır.

Katade: Allah kimleri müstesna kıldığını en iyi bilendir, demiştir.

Yüce Allah’ın: “Allah’ın diledikleri müstesna” buyruğundaki istisnanın, birinci Nefha’dan önce ölmüş olanlara raci olduğu da söylenmiştir. Daha ön­ce ölmüş olanlar dışında (birinci üfürüş esnasında) göklerde ve yerde bulu­nan herkes ölecektir, demektir. Öncekilerin istisna edilmeleri ise önceden öl­müş olmalarıdır.

Buhârî, Müslim ve -lafız kendisinin ait olmak üzere- İbn Mace’de Ebu Hu-reyre’den şöyle dediği kaydedilmektedir: Yahudilerden bir adam Medine çar­şısında: Musa’yı diğer insanlardan üstün kılıp seçene yemin ederim ki.dedi. [85] Ensar’dan bir adam elini kaldırıp ona bir tokat indirdi ve: Rasûlullah (sav) aramızda iken sen böyle bir söz mü söylüyorsun? dedi. Ben bunu Rasûlul­lah (sav)’a naklettim de şöyle buyurdu: “Yüce Allah: “Sûra üfürülmüş -Al­lah’ın diledikleri müstesna- göklerde ve yerde olanların hepsi ölmüş (olacak)dır. Sonra ona ikinci bir defa üfürülür, o anda onlar ayağa kalkar, bakınırlar” diye buyurmaktadır. Ben başını ilk kaldıracak kişi olacağım. An­cak Musa’nın Arş’ın bacaklarından birisini yakalamış olduğunu göreceğim. Bilemiyorum, acaba başını benden önce mi kaldırmış olacaktır, yoksa yüce Allah’ın istisna ettiği kimselerden mi olacaktır? Her kim ben Metta’nın oğlu Yunus’tan hayırlıyım, diyecek olursa, yalan söylemiş olur.”

Bunu Tirmizî de rivayet etmiş ve hakkında: Hasen, sahih bir hadistir de­miştir.[86]

el-Kuşeyrî dedi ki: İstisnayı Musa ve şehidler hakkında kabul eden kim­selere gelince, bunlar ölmüş bulunuyorlar. Şu kadar var ki, bunlar Allah nez-dinde diridirler. Bununla birlikte baygınlığın hayatın sona ermeden sadece aklın zevali ile olması da mümkündür, ölüm ile olması da mümkündür. Hem ölüm, hem hayatın olması da uzak bir ihtimal değildir. Bütün bunlar aklen mümkün kabul edilebilen şeylerdir. Bunların hangisinin gerçekleşeceği hu­susunu tesbit etmek bu konuda haber-i sadıka bağlıdır.

Derim ki: Ebu Hureyre (r.a)’ın rivayet ettiği hadisin rivayet yollarından bi­risinde Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Benim Musa’dan daha hayırlı olduğumu söylemeyiniz. Çünkü insanlar baygın düşecekler, ilk ayıkacak ki­şi ben olacağım ama bir de Musa’nın Arş’ın bir tarafını eliyle yakalamış ol­duğunu göreceğim. Bilemiyorum acaba o baygın düşüp benden önce ayılan kimselerden biri midir? yoksa yüce Allah’ın istisna ettiği kimselerden midir?” [87]

Bu hadisi Müslim rivayet etmiştir. Buna yakın bir ifade de Ebu Said el-Hud-rî’den gelmiştir. “Ayıkmak” ise ancak baygınlıktan ve aklın baştan gitmesin­den sonra sözkonusu olur. Ölüm dolayısıyla hayatın geri verilmesiyle değil. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“O anda onlar ayağa kalkar bakınırlar.” Yani gerek yerdekilerden, ge­rek semadakilerden olup ölmüş olanlar kabirlerinden diriltilerek hayat bul­muş olacaklar, beden ve ruhları kendilerine geri verilmiş olacak ve kendi­lerine verilecek emri gözetleyip bekleyecekler.

Ayakları üzerinde dikilip kendilerine vaadolunan ba’sı gözetleyecekler, diye de açıklanmıştır.

Bir başka açıklamaya göre buradaki bakınmak (nazar), intizar (beklemek, gözetlemek) anlamındadır. Yani kendilerine neler yapılacağını gözetleyecek, bekleyeceklerdir.

el-Kisaî “ayağa kalkar” anlamındaki buyruğun: ( uy ) şeklinde nasb ile okunabileceğini de kabul etmiştir. Nitekim: “Dışarı çıktım, bir de ne göreyim Zeyd oturuyor” demeye benzer. [88]

  1. Yer, Rabbinin nuruyla aydınlanacak. Kitab konulacak, pey­gamberlerle, şahidler getirilecek, aralarında hak ile hüküm edilecek. Onlara zulmedilmez.
  2. Ve her nefse işlediğinin karşılığı eksiksiz ödenecek. O, yapmak­ta olduklarını en iyi bilendir.

“Yer, Rabbinin nuruyla aydınlanacak.” Yerin “işrak”ı aydınlanması de­mektir. Mesela: “Güneş aydınlattı” denilir, “güneşin doğduğu bildirilmek istenirse, denilir.

“Rabbinin nuru” Rabbinin adaleti demektir. Bu açıklamayı el-Hasen ve başkaları yapmıştır. ed-Dahhak ise: Rabbinin hükmü diye açıklamıştır. An­lam birdir. Yani yer Allah’ın adaleti, kullan arasında hakkıyla hüküm verme­si ile aydınlanmış olacaktır. Çünkü zulüm, zulumat (karanlıklar), adalet ise bir nurdur.

Şöyle de açıklanmıştır: Yüce Allah kıyamet gününde bir nur yaratacaktır ve bu nur yeryüzünü kaplayacak, yeryüzü onunla aydınlanacaktır.

İbn Abbas da şöyle demiştir: Burada sözü edilen nur, güneş ve ayın nu­ru türünden değildir. Bu, yüce Allah’ın yaratacağı ve onunla yeryüzünü ay­dınlatacağı bir nurdur.

Rivayet edildiğine göre o gün yeryüzü gümüşten olacaktır ve ayırdedici hükmünü vermek üzere geleceği vakit, Allah’ın nuru ile aydınlanacaktır.

Buyruğun anlamı şudur: Yer, yüce Allah’ın yaratacağı bir nur ile aydın­lanmış olacaktır. Burada mülkün malike izafe edilmesi kabilinden nuru ken­disine izafe etmiş bulunmaktadır.

Şöyle de açıklanmıştır: Bugün, yüce Allah’ın yarattıkları arasında hüküm vereceği gündür. Çünkü o gün, beraberinde gecenin olmayacağı bir gündüz olacaktır.

İbn Abbas ile Ubeyd b. Umeyr “yer… aydınlanacak” buyruğunu: “Yer aydınlatılmış olacak'” şeklinde meçhul bir fiil olarak oku­muşlardır ki; bu tefsiri bir okuyuştur.

Birtakım kimseler bu noktada sapıklığa düşmüş, yüce Allah’ın hissedilen maddi nur ve ziya cinsinden olduğu vehmine kapılmışlardır. Halbuki O, his­sedilen maddi şeylere benzemekten yüce ve münezzehtir. Aksine O, gökle­rin ve yerin nurlandırıcısıdır. Yaratılması ve var edilmesi itibariyle her nur O’n-dandır.

Ebu Cafer en-Nehhas dedi ki: Yüce Allah’ın: “Yer Rabbinin nuruyla ay­dınlanacak” buyruğunun anlattığı bu manaya, sahih bir çok yoldan gelmiş bulunan merfu (senedi peygambere ulaşan) şu hadis açıklık getirmektedir: “Aziz ve celil olan Allah’a bakacaksınız ve onu görmek için biriniz ötekini sıkıştırmayacak.”

Bu hadis(te son cümleye tekabül eden lafız), dört şekilde rivayet edilmek­tedir. [89] Bunlardan birisi şeklindedir. Yani dünyada hükümdarla­ra baktığınız esnada herhangi bir sıkıntı çekmediğiniz gibi, bir sıkıntı ile kar­şılaşmayacaksınız.

Diğeri “Herhangi bir zarar ile karşılaşmayacaksınız” demektir.

Üçüncüsü “Onu kendisine göstermeyi istemek için biriniz di­ğerinize katılmayacaksınız” demektir. Diğeri; şeklinde olup bu ko­nuda birbirinize muhalefet etmeyeceksiniz, demektir. Nitekim: “Ona muhalefet etti, muhalefet etmek” denilir.

“Kitab konulacak” buyruğu hakkında İbn Abbas: Levh-i Mahfuz’u kastet­mektedir demiştir. Katade ise: Bununla Âdemoğullarının amellerinin yazılı olacağı kitab ve sahifeleri kastetmektedir. Kimisi kitabını sağından, kimisi so­lundan alacaktır, diye açıklamıştır.

“Peygamberlerle” ümmetlerinin kendilerine ne şekilde cevab verdikle­rini onlara sormak üzere Muhammed (sav)’ın ümmetinden de diğer ümmet­lere şahitlik edecek olan “şahitler getirilecek.” Nitekim yüce Allah şöyle

bu­yurmaktadır: “Böylece sizi vasat bir ümmet kıldık. Bütün insanlara karşı şa­hitler olasınız…” (el-Bakara, 2/143)

Şöyle de açıklanmıştır: “Şahitler”den kasıt, Allah yolunda şehit düşenler­dir. Bunlar kıyamet gününde Allah’ın dinini himaye eden, savunan kimseler lehine şahitlik edeceklerdir. Bu açıklamayı es-Süddî yapmıştır.

İbn Zeyd de dedi ki: Bunlar insanların amellerini tesbit eden Hafaza melekleridir. Yüce Allah: “Herkes beraberinde bir sürücü ve bir şahit bulun­duğu halde gelecektir” (Kaf, 50/21) diye buyurmaktadır. Buradaki “Saik (sü­rücü)” herkesi hesaba doğru sürükleyen “şahit” ise onun hakkında şahitlik edecek olandır. Bu da ileride Kaf Sûresi’nde (belirtilen âyet-i kerimenin tef­sirinde) açıklaması geleceği üzere insan üzerinde görevli olan melektir.

“Aralarında hak ile” doğruluk ve adalet ile “hüküm edilecek. Onlara zul­medilmez.” Said b. Cubeyr dedi ki: Ne onların hasenatından bir şey eksil­tilir, ne de kötülüklerine bir şey ilave edilir.

“Ve her nefse” ister hayır, ister şer türünden olsun “işlediğinin karşılı­ğı eksiksiz ödenecek. O,” dünyada iken “yapmakta olduklarını en iyi bi­lendir.” Yüce Allah’ın bu hususta herhangi bir kitaba ya da şahide ihtiyacı yoktur. Bununla birlikte kitaplar (amel defterleri) ve şahitler delilin bağlayı­cı olması için şahidlik edeceklerdir. [90]

  1. Kâfirler de cehenneme zümre zümre sürülecek. Nihayet onlar oraya geleceklerinde kapıları açılacak ve bekçileri onlara şöy­le diyecek: “Size aranızdan Rabbinizin âyetlerini üzerinize oku-

yan ve bu gününüze kavuşmakla sizi korkutan peygamberler gel­medi mi?” Onlar: “Evet” diyecekler. “Fakat azab sözü kâfirler aleyhine hak olmuştur.”

  1. Denilecek ki: “Orada ebedi olduğunuz halde, cehennemin ka­pılarından girin. Büyüklük taslayanların yeri ne kötüdür!”

“Kâfirler de cehenneme zümre zümre sürülecek” buyruğu herbir nef­sin amelinin karşılığının kendisine eksiksiz verileceğini açıklamaktadır. Kâ­fir cehenneme, mü’min cennete doğru götürülecek.

“Zümreler, cemaatler” demektir. Bunun tekili “zümre” şeklinde ge­lir. (Vezin itibariyle) ” Zulmet ve oda” kelimeleri gibidir. el-Ahfeş ve Ebu Ubeyde şöyle demişlerdir: “Zümre zümre” biri diğerinin arkasından giden, ayrı ayrı cemaatler demektir. Şair şöyle demiştir:

“Sen insanların onun evine doğru gittiklerini görürsün, Zümreler halinde biri, diğerinin ardından ona varır.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Nihayet toplandıklarında,

Bir zümreden sonra diğer zümre.”

Zurna sesi gibi bir sesle itilerek ve kakılarak götürülecekleri, şeklinde de açıklanmıştır.

“Nihayet onlar oraya geleceklerinde kapıları açılacak.” Bu (“kapıları açı­lacak” anlamındaki ifadeler); ‘in cevabıdır. Bu kapılar yedi tanedir. Da­ha önce el-Hicr Sûresi’nde (15/43-44. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmak­tadır.

“Ve bekçileri” anlamındaki: ‘in tekili: şeklindedir, ” Put hizmetkarlard)” lafzının tekilinin şeklinde gelmesi gibi.

“Onlara” azarlamak üzere “şöyle diyecek: Size aranızdan Rabbinizin âyetlerini” peygamberlere indirilen kitapları “üzerinize okuyan ve bu gününüze kavuşmakla sizi” uyarıp “korkutan peygamberler gelmedi mi? On­lar: Evet” bize geldi “diyecekler.” Bu, onların kendilerine karşı delilin or­taya konulmuş olduğuna dair bir itirafları olacaktır.

“Fakat azab sözü kâfirler aleyhine hak olmuştur.” Bu da yüce Allah’ın: “Cehennemi bütünü ile cinlerden ve insanlardan elbette dolduracağım” (es-Secde, 32/13) buyruğudur.

“Denilecek ki: Orada ebedi olduğunuz halde cehennemin kapılarından girin.” Yani onlara: …Cehennemin kapılarından girin, denilecektir. Cehen­nemin kapılarına dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır. Vehb dedi ki: Zebaniler onları ateşten kargılarla karşılayacak ve bu kargıla-rıyla onları iteceklerdir. Cehenneme bir defa itmeleri ile düşecek kişiler, Ra-bia ve Mudar kabilesi insanları sayısınca olacaktır.

“Büyüklük taslayanların yeri ne kötüdür!” Buna dair açıklamalar daha önceden (en-Nahl, 16/29. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. [91]

  1. Rabblerinden korkanlar da cennete zümre zümre götürülecek. Nihayet oraya gelip kapıları açılacağında cennetin bekçileri onlara diyecek ki: “Selam olsun üzerinize! Tertemiz geldiniz. He­men oraya ebediler olarak girin.”
  2. Onlar da diyecekler ki: “Bize olan vaadini yerine getiren, cen­netten dilediğimiz yere konmak üzere arzı bize miras veren Al­lah’a hamdolsun. (Güzel iş) işleyenlerin mükâfatı ne güzeldir!”

75- Melekleri de Arşın etrafını kuşatmış görürsün. Rabblerini hamd ile teşbih ederler. Aralarında hak ile hükmolunur ve: “Alemle­rin Rabbi Allah’a hamdolsun” denilir.

“Rabblerinden korkanlar da cennete zümre zümre götürülecek.” Şehid-ler, zahidler, alimler, Kur’ân okuyup amel edenler ve diğerlerinden yüce Al­lah’tan korkup takvalı hareket eden ve itaati gereğince amel eden kimseler kastedilmektedir.

Her iki kesim hakkında da; “Sürülecek, götürülecek” şeklinde ay­nı lafız kullanılmıştır. Cehennemliklerin sürülmesi esirlere ve sultana karşı çı­kıp ayaklanan kimselerin hapsedilmek yahut öldürülmek üzere sürüklenir­ken yapılan uygulama gibi, horluk ve hakirlik ile kovalanmalarıdır. Cennet ehlinin götürülmeleri ise onların bineklerinin ilâhi Iutuf ve rıza yurduna sü­rülmeleri şeklinde olacaktır. Çünkü cennetliklere tıpkı teşrif edilen ve ken­dilerine ikram olunan birtakım hükümdarlara giden değerli heyetler gibi mu­amelede bulunulacak ve ancak binekleri üzerinde cennete götürülecekler­dir. İşte bu iki sevk (sürmek, götürmek) arasında çok büyük fark vardır.

“Nihayet oraya gelip kapıları açılacağında” buyruğundaki “açılaca­ğında” lafzının başında gelen “vav” harfinin burada atıf için olup cümlenin cümieye atfedildiği, cevabının da mahzuf olduğu söylenmiştir. el-Müberred dedi ki: Yani oraya geleceklerinde mutlu olacaklar ve kapıları açılacak de­mektir. Arapçada cevabın hazfi bir belağattir. Daha sonra şu beyiti zikret­mektedir:

“Keşke o topluca (bir defada) ölen bir can olsaydı,

Fakat o canlar(mış gibi parça parça) düşüp dökülen bir tek candır.”

Burada: ” Keşke”nin cevabını hazfetmiştir. İfade; …elbette daha ra­hat olurdu, takdirindedir.

ez-Zeccac da şöyle demiştir: “Nihayet oraya gelip kapıları açılacağında”

oraya girecekler, takdirindedir. Bu da birinci açıklamaya yakın bir açıklama­dır.

Buradaki “vav”ın fazladan geldiği söylenmiştir. Bu açıklamayı Kufeliler yap­mıştır, ancak Basralılara göre bu bir hatadır.

Şöyle de açıklanmıştır: “Vav”ın fazladan gelişi kapıların yüce Allah nez-dindeki şeref ve değerleri dolayısıyla oraya gelmeden önce açılmış olacağı­na delildir. İfadenin takdiri de şöyledir: Nihayet onlar oraya kapıları da açılmış iken geleceklerinde… Buna yüce Allah’ın: “Kendileri için kapıları açıl­mış haldeki Adn cennetleri” (Sad, 38/50) buyruğu delil teşkil etmektedir.

Cehennemliklerden söz edilirken “vav” harfinin hazfedilmesine gelince; onların cehennemin yakınında durdurulmalarından sonra kapılarının açıla­cağından dolayıdır. Bu ise onları zelil kılmak ve onların kalblerini dehşete boğmak için böyle olacaktır. Bunu el-Mehdevî zikretmiş olup ondan önce en-Nehhas da bu anlamda bir açıklama nakletmiş bulunmaktadır.

en-Nehhas dedi ki: İkincisinde “vav” harfinin zikredilmekle birlikte birin­cisinde hazfedilmesinin hikmetiyle ilgili olarak ilim ehli bir kimse daha ön­ce bu konuda kimsenin açıklamada bulunduğunu bilmediğim bir açıklama yap­mıştır. Yüce Allah cehennemlikler hakkında: “Nihayet onlar oraya gelecek­lerinde kapıları açılacak” diye buyurması, daha önceden kapıların kapalı ve kilitli olduğunu göstermektedir. Cennetlikler hakkında ise: “Nihayet oraya ge­lip kapıları açılacağında” diye buyurması da onların buraya gelmeden ön­ce kapılarının açılmış olduğuna delildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Buradaki “vav”ın vavu’s-semaniye (sekizinci şık veya maddeyi bildiren vav) olduğu da söylenmiştir. Çünkü Kureyşliler birden itibaren saymaya başlayıp beş, altı, yedi dedikten sonra; ve sekiz demeyi adet edinmişlerdir. Yediye var­dıktan sonra “ve sekiz” diye sayarlar. Bu açıklamayı da Ebu Bekr b. Ayyaş yapmıştır. Nitekim yüce Allah da şöyle buyurmaktadır: “O rüzgarı onlara ye­di gece ve sekiz gün peşpeşe musallat kıldı.” (el-Hakka, 69/7); “Tevbe eden­ler, ibadet edenler…” diye buyurduktan sonra sekizincisinde… “ve kötülük­ten vazgeçirmeye çalışanlar.” (et-Tevbe, 9/112) diye buyurmaktadır. Yine bir başka yerde de: “Yedidir ve sekizincileri köpekleridir diyecekler.” (el-Kehf, 18/22); “Dullar ve bakireler olmak üzere” (et-Tahrim, 66/5) diye buyurmak­tadır. Bu hususa dair yeterli açıklamalar daha önceden et-Tevbe Sûresi (9/112. âyet, 3- başlıkta) ile Kehf Sûresi’nde (18/22. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Derim ki: Cennetin kapılarının sekiz tane olduğunu söyleyenler bunu de­lil gösterirler ve ayrıca Ömer b. el-Hattab’ın şu hadisini zikrederler: Rasûlul-lah (sav) buyurdu ki: “Sizden her kim abdestini iyice alır -abdest azalarını iyi­ce yıkar-; sonra da: “Şehadet ederim ki Al­lah’tan başka hiçbir ilâh yoktur ve Muhammed onun kulu ve Rasûlüdür” di­yecek olursa, mutlaka ona cennetin sekiz kapısı açılır ve bunlardan hangi­sinden dilerse girer.” Bu hadisi Müslim ve başkaları rivayet etmiştir.” [92]

Tirmizî de Ömer (r.a)’ın bu hadisini rivayet etmiş ve bu rivayetinde şöy­le dediğini kaydetmiştir: “Mutlaka ona kıyamet gününde cennet kapılarından sekiz kapı açılır. ” [93]Burada: “…dan” fazlalığı ile bu rivayeti kaydetmiştir. Bu da cennet kapılarının sekizden fazla olduğuna delil teşkil etmektedir. Biz bu hususu “et-Tezkire” adlı eserimizde zikretmiş ve orada cennet kapı­larının sayısının onüçe kadar ulaştığını göstermiştik. Yine oradan cennet ka­pılarının bu hususa dair varid olmuş hadislerden hareketle büyüklük ve ge­nişliklerini de zikretmiş bulunuyoruz. Bu hususta bilgi sahibi olmak isteyen­ler oraya bakabilirler.

“Cennetin bekçileri onlara diyecek ki” Yine bu buyruğun başındaki “vav” ile ilgili olarak fazladan geldiği ve ifadenin takdirinin: Nihayet oraya gelip ka­pıları açılacağında “cennetin bekçileri onlara diyecek ki” takdirinde oldu­ğu söylenmiştir.

“Selam olsun size! Tertemiz geldiniz.” Yani dünyada böyle idiniz. Mü-cahid de: Allah’a itaat sayesinde… diye açıklamıştır. Salih amel ile geldiniz, diye de açıklanmıştır. Bu açıklamayı en-Nekkaş nakletmiştir, anlam aynıdır.

Mukatil de şöyle demiştir: Cennetlikler cehennem üzerindeki köprüyü geç­tikten sonra cennet ile cehennem arasındaki bir köprü üzerinde alıkonula­caklar, dünyada aralarındaki haksızlıklar sebebiyle birinden diğeri lehine kı­sas yapılacak. Nihayet tertemiz edilip kötülükleri giderileceği vakit onlara Rıd­van ve arkadaşları “selam olsun üzerinize” diye onları selamlayacaklar. “Ter­temiz geldiniz, hemen oraya ebediler olarak girin” diyeceklerdir.

Derim ki: Burada sözü geçen “köprü” hadisini Buhârî “Camî”inde Ebu Sa-id el-Hudrî’den rivayet etmiştir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: “Mü’minler ateş­ten geçip kurtulduktan sonra cennet ile cehennem arasındaki bir köprü üzerinde alıkonacaklar. Dünya hayatında iken aralarındaki birtakım haksız­lıklar sebebiyle birinden diğeri lehine kısas uygulanacak. Nihayet tertemiz edilip (kirlerinden) arındırılacaklarında cennete girmelerine izin verilecek­tir. Muhammed’in canı elinde olana yemin ederim ki, onlardan herhangi bi­risinin cennetteki yerini bilmesi dünyadaki yerini bilmesinden daha ileri de­recede olacaktır. “[94]

en-Nekkaş’ın naklettiğine göre cennetin kapısı üzerinde dibinden iki pı­narın fışkırdığı bir ağaç vardır. Mü’minler bunlardan birisinden içecekler ve içlerindeki pislikler gidecektir. İşte yüce Allah’ın: “Rabbleri onlara son de­rece temiz bir şarap içirecektir” (el-İnsan, 76/21) buyruğunda anlatılan bu­dur. Sonra diğer pınardan yıkanacaklar, bununla da tenleri temizlenecek ve güzelleşeceklerdir. İşte o vakit cennetin bekçileri onlara: “Selam olsun üze­rinize, tertemiz geldiniz (bu açıklamaya göre; “oldunuz” demek daha uygun­dur) hemen oraya ebediler olarak girin” diyeceklerdir. Bu anlamda bir riva­yet Ali (r.a)’dan da nakledilmiştir.

“Onlar da” cennete girecekleri vakit “diyecekler ki: Bize olan vaadini ye­rine getiren, cennetten dilediğimiz yere konmak üzere arzı” cennet arzı­nı “bize miras veren Allah’a hamdolsun!”

Denildiğine göre onlar, mü’min olmaları halinde cennete girmiş olsalar­dı, cehennem ehline verilecek olan yerin mirasçısı olacaklardır. Bu açıkla­mayı Ebu’l-Aliye, Ebu Salih, Katade, es-Süddî ve müfessirlerin çoğu yapmışlardır. Bir başka açıklamaya göre buradan kasıt, -takdim ve tehir ile- dünya arzıdır.

Yüce Allah’ın: “(Güzel iş) işleyenlerin mükâfatı ne güzeldir!” buyruğu­nun onların söyleyecekleri sözün devamı olduğu söylenmiştir. Yani bu mü­kâfat ne güzeldir! diyeceklerdir. Bir başka görüşe göre bu, yüce Allah’ın söyleyeceği bir buyruktur. Güzel ve iyi hareket eden kimselere vermiş olduğum bu mükâfat ne güzeldir! demek olur.

“Melekleri de” ey Muhammed “Arşın etrafını” o günde “kuşatmış” et­rafında toplanmış “görürsün.”

“Rabblerini hamd ile teşbih ederler.” Onlar bu hamd ve teşbihlerini iba­det olsun diye değil, bununla lezzet almak üzere yapacaklardır. Yani onlar Rabblerine şükretmek üzere Arşın etrafında dua eder, namaz kılarlar.

“Kuşatıcılar” lafzı bir şeyin etrafı ve çevresi, kenarları anlamın­da olan ‘den alınmıştır.

el-Ahfeş bunların (Arşın etrafını kuşatanların) tekilinin;olduğunu söylerken, el-Ferra bunun tekili yoktur, zira isimleri bunlar hakkında ancak toplu oldukları takdirde kullanılır demiştir.

“Etrafını” lafzının başına: ( y. )’in gelmesi zarf oluşundan dolayıdır. Fiil ise harfli ve harfsiz olarak zarfa teaddi (geçiş) eder. el-Ahfeş de buradaki bu edatın fazladan geldiğini yani: “Arşın etrafını kuşatmış” şek­linde olduğunu söylemiştir. Bu da “kimse bana gelmedi” derken; ı kul­lanmaya benzer ki, burada te’kid için kullanılmıştır.

es-Salebî dedi ki: Araplar “teşbih” lafzı ile birlikte “be” harfini kimi zaman kullanırlar, kimi zaman hazfederler ve şöyle derler: “Rabbini hamd ile teş­bih et, Allah’a hamdederek teşbih et. Yüce Allah da şöyle buyurmuştur: “En yüce Rabbinin ismini teşbih et.” (el-A’la, 87/1) Bir başka yerde de şöyle bu­yurmaktadır: “O halde Rabbini o büyük ismi ile teşbih et” (el-Vakıa, 56/74) diye buyurmaktadır.

“Aralarında” cennetlikler ile cehennemlikler arasında “hak ile hükmo-lunur.” Bir başka açıklamaya göre şahidlerle (ya da şehidlerle) birlikte ge len peygamberler ile, onların ümmetleri arasında hak ve adalet ile hükmo lunur, demektir.

“Ve âlemlerin Rabbi Allah’a hamdolsun, denilir.” Yani mü’minler şöy­le diyeceklerdir: Bize mükâfat olarak vermiş olduğu nimet ve ihsanları, ba­ğışlan dolayısıyla, bize zulmedenlere karşı yardım edip muzaffer kıldığı için Allah’a hamdolsun.

Katade bu âyet-i kerime hakkında şöyle demektedir: Allah yaratmanın baş­langıcını “hamd, Allah’ındır” diye sözkonusu ederek şöyle buyurmuştur: “Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah’ındır.” (el-En’am, 6/1)

Sonu da hamd ile bitirerek: “Aralarında hak ile hükmolunur ve: Alem­lerin Rabbi Allah’a hamdolsun denilir” diye buyurmaktadır. O halde ona uymak ve yapılan herbir işin başına ona hamd ile başlayıp sonunu hamd ile bitirmek gerekir.

“Alemlerin Rabbi Allah’a hamdolsun” sözünün meleklerin söyleyeceği sözlerden olduğu söylenmiştir. Buna göre onların yüce Allah’a hamdetme-leri adaleti ve hüküm vermesi dolayısıyla olacaktır.

İbn Ömer yoluyla rivayet edilen hadise göre Rasûlullah (sav) minberin üze­rinde ez-Zümer Sûresi’nin sonlarını okumuş ve minber iki defa hareket etmiştir.

Kuran

Zümer Suresi

el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.