Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 13°C
Hafif Yağmurlu
İstanbul
13°C
Hafif Yağmurlu
Per 9°C
Cum 7°C
Cts 9°C
Paz 10°C

35 – Fatır Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Rahman ve Rahim Allah’ın Adı İle, Herkesin görüşüne göre Mekke’de inmiştir. Kırkbeş âyet-i kerîmedir.

35 – Fatır Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Fatır Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi Tefsiri )

  1. Hamd, göklerle yeri yoktan var eden, melekleri ikişer, üçer ve dör­der kanatlı elçiler kılan Allah’a mahsustur. O, yaratılışta diledi­ğini arttırır. Gerçekten Allah herşeye gücü yetendir.

“Hamd, göklerle yeri yoktan var eden… Allah’a mahsustur” buyru­ğunda yer alan: “Yoktan var eden” lafzının sıfat olmak üzere esreli, bir mübteda takdiri ile merfu ve övmek maksadı ile de nasb olmak üzere üç türlü gelmesi caizdir. Nitekim, Sibeveyh: “Hamda layık ola­na hamdolsun” tabirinde de bunun gibi (üç şekil) caiz olduğunu nakletmiş-tir. Aynı şekilde: ” Melekleri… kılan” buyruğu da böyledir.

Fatır (yoktan var eden): Yaratan demektir. Yusuf Sûresi’nde (12/101. âyetin tefsirinde) ve başka yerlerde buna dair açıklamalar geçmiş bulunmak­tadır.

Bir şeyin üstünü yarmak” demektir. Mesela: “Ben onu yardım, o da yarıldı” denilir, “Devenin azı dişi çıktı” tabiri bu­radan gelmektedir. Böyle olan deveye de denilir. ” Bir şey çatladı” anlamındadır. “Çatlakları bulunan kılıç” demek olur. Şair Antere de şöyle demektedir:

“Kılıcım bir şimşek gibi parlaktır, yanımdan ayırmam onu, Silahım ne pürüzlüdür, ne de çatlağı vardır, onun.”

” Başlatmak ve icad etmek” demektir. İbn Abbas dedi ki: Ben “göklerle yeri yoktan var eden (fatır)”in ne demek olduğunu bilemiyordum. Nihayet bir kuyu hakkında çekişen iki bedevi bana geldi. Onlardan birisi: O kuyuyu ilk açan benim, anlamında; dedi.

Dişi deveyi baş parmak ile şehadet parmağıyla sağmaya denilir.

Göklerle yerin zikredilmesi ile kastedilen, alemin tümüdür. Bununla yü­ce Allah şuna dikkat çekmektedir: İlkin yaratmaya kadir olan tekrar yaratma­ya da kadir olandır.

“Melekleri… kılan” buyruğundaki lafzının tenvinli gelmesi caiz değildir, çünkü geçmiş hakkında kullanılmıştır.

“Elçiler” lafzı bir mefuldür. Bir fiil takdiri dolayısıyla meful oldu­ğu da söylenmiştir. Çünkü “fail (âyet-i kerîmedeki câil; kılan)” vezni eğer geç­miş hakkında kullanılacak olursa, ona hiçbir şey amel etmez. Onun muza-ri’ anlamında amel ettirilmesi halinde ise tenvin tahfif için hazfedilir.

ed-Dahhak: “Gökleri ve yeri yoktan var etmiş bulunan” diye mazi bir fiil olarak okumuştur.

Cebrail, Mikail, İsrafil ve ölüm meleği -Allah’ın salât ve selâmı hepsine ol­sun- buyrukta geçen: “Melekleri… elçiler kılan”de geçen “elçilerdendirler.

el-Hasen “melekleri kılan” anlamındaki lafızda geçen: “Kılan” laf­zını merfu’ olarak okumuştur. Huleyd b. Neşit de: Melekleri kıl­mıştır” diye okumuştur ki bütün bunlar açık ve anlaşılır şeylerdir.

“Kanatlı” ifadesi bir sıfat olup yani kanatlan bulunanlar, demektir.

“İkişer, üçer ve dörder” yani herbirisinin iki iki, üç üç ve dört dört ka­natları vardır. Katade dedi ki: Kimisinin iki, kimisinin üç, kimisinin dört ka­nadı bulunmaktadır. Onlar bu kanatları ile semadan yere inerler ve yerden de semaya yükselirler. Aldıkları bu mesafe ise, şu kadar olup onlar bunu azıcık bir vakitte alırlar. Yani onları rasûller kıldı, elçiler kıldı.

Yahya b. Sellâm dedi ki: Onların elçilikleri peygamberleredir. es-Süddî ise rahmeti veya intikamı ile kullaradır, demiştir.

Müslim, Sahih’inde, İbn Mes’ud’dan rivayete göre Peygamber (sav) Cib­ril (a.s)’ı altıyüz kanadı olduğu halde görmüştür[2]

ez-Zührî’den nakledildiğine göre Cebrail (a.s), Peygamber Efendimiz’e şöy­le demiş: “Ey Muhammedi Sen İsrafil’i bir görsen, onun onikibin kanadı var­dır. Bu kanadın biri meşrıkte, diğeri mağribtedir. Arş onun omuzu üzerinde­dir, o yüce Allah’ın azameti dolayısıyla o kadar küçülür ki; hatta küçük bir kuş gibi bir hale gelir, hatta Rabbinin Arşını ancak Onun azameti taşır. “[3]

“.lı” sahibi demek olup in çoğuludur. Tıpkı: “Bunlar” lafzının: ‘in çoğulu olduğu gibi. Bunların mütemekkin isimlerden benze­ri ise “Gebe develer” anlamındaki kelimenin çoğulunun: di­ye gelmesi gibi.

“İkişer, üçer ve dörder” lafızlarına ve bunların gayr-ı munsarıf olduğu­na dair açıklamalar daha önceden en-Nisa Sûresi’nde (4/3. âyet, 7. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“O, yaratışta dilediğini arttırır.” Müfessirlerin çoğunun açıklamalarına gö­re meleklerin yaratılışında… demektir. Bu açıklamayı el-Mehdevî zikretmiş­tir. el-Hasen ise şöyle demektedir: “O yaratılışta… arttırır” meleklerin ka­natlarında dilediğini arttırır, demektir.

ez-Zührî ve İbn Cüreyc şöyle demiştir: Bundan kasıt güzel sestir. Bu hu­susa dair açıklama ise daha önceden bu tefsirin mukaddimesinde (“Yüce Al­lah’ın Kitabı Nasıl Okunmalıdır?” bahsinde) geçmiş bulunmaktadır.

el-Heysem el-Farisî şöyle demiştir: Peygamber (sav)’ı rüyamda gördüm. Bana: “Sen Kur’ân-ı Kerîm’in sesiyle süslendiği el-Heysem adındaki kişisin. Allah sana hayırla mükâfat versin.”

Katade de şöyle demiştir: “O, yaratılışta dilediğini arttırır” buyruğundan kasıt, güzel gözler, güzel burun ve tatlı bir ağız demektir. Güzel nasib ve pay diye de açıklanmıştır. Muhacir el-Kelaî dedi ki: Peygamber (sav) şöyle bu­yurdu: “Güzel hat (yazı) ifadenin açıklığını daha da arttırır. “[4]

Bunun güzel yüz demek olduğu da söylenmiştir. Bu âyet-i kerîme hakkında gelen rivayette de şöyle denilmektedir: Maksat güzel yüz, güzel ses ve güzel saçtır. Bunu da el-Kuşeyrî zikretmektedir.

en-Nekkaş dedi ki: Bu hafif dalgalı saç demektir. Akıl ve temyiz (ayırdet-me) gücü olduğu söylendiği gibi, bilgiler ve sanatlardır diye de açıklanmış­tır.

“Gerçekten Allah” az ya da çok vermek hususunda “herşeye gücü yeten­dir.”

ez-Zemahşerî dedi ki: Âyet-i kerîme mutlaktır. Yaratılıştaki herbir fazla­lığı kapsamına alır. Uzun boy, çok dengeli bir suret, organların tamam olma­sı, yakalama gücü, keskin bir akıl, sağlam bir görüş, kalbi cesaret, nefsi iti­bariyle müsamahakâr olmak, akıcı bir dil, etkileyici bir konuşma, işleri gü­zel bir şekilde yapma ve buna benzer hiçbir nitelemenin kesinlikle sınırlan-dıramayacağı daha başka şeyler. [5]

  1. Allah, insanlara herhangi bir rahmeti açacak olursa, onu tutacak olmaz. Tuttuğunu da O’ndan başka salıverecek olmaz. O, emrin­de galibtir, her işinde hikmeti sonsuz olandır.

“Allah, insanlara herhangi bir rahmeti açacak olursa, onu tutacak ol­maz” buyruğunda nahivciler Kur’ân-ı Kerîm’in dışında: “Onu tutacak olmaz”

anlamındaki buyruğun: diye okunmasını -(zamiri): nın laf­zına göre kullanılması suretiyle caiz kabul etmişlerdir.

Âyet-i kerîmede: Onu” şeklinde kullanılması ise (rahmet lafzının müennes) manasına binaendir. Aynı şekilde: “Tuttuğunu da… salıverecek ol­maz” anlamındaki buyruğun; şeklinde okunmasını da ca­iz kabul ettikleri gibi; “Allah insanlara herhangi bir rahmeti açacak olur­sa” anlamındaki buyruğun da; “Açacak olursa” buyruğunun merfû’ okunmasını da caiz kabul etmişler ve bu durumda: ism-i mev-sul’ü anlamında olur.

Yani peygamberler insanlara rahmet olmak üzere gönderilmişlerdir. Al­lah’tan başka kimse onları peygamber olarak gönderme gücüne sahih değil­dir.

Bir başka açıklama da şöyledir: Allah’ın onlara gönderdiği bir yağmur ya­hut bir rızkı hiçbir kimse engelleme gücünü bulamaz. Bunlardan O’nun en­gellediğini de hiç kimse salıveremez.

Buradaki “rahmet”in dua olduğu söylenmiştir. Bunu ed-Dahhak söylemiş­tir. İbn Abbas tevbe demiştir. Tevfik ve hidayet diye de açıklanmıştır.

Derim ki: “Rahmet” lafzı bütün bunları kapsar. Çünkü bu lafız umum ve müphemlik ifade etmek için nekire (belirtisiz) gelmiştir. Bedel olarak her tür­lü rahmeti kapsamına alır. O halde sözü edilen bütün bu açıklamaları kap­sayan umumi bir lafızdır.

Malik, Muvatta’mda kaydettiğine göre Ebu Hureyre. sabah uyandığında yağmur yağmış olduğunu gördüğü vakit: “Fetih (açmak)’in doğuşu ile birlik­te bize yağmur yağdırıldı, dediğinin ve sonra da şu: “Allah, insanlara her­hangi bir rahmeti açacak olursa, onu tutacak olmaz” âyetini okuduğunun kendisine ulaştığını söylemiştir.[6]

“O, emrinde galibtir, her işinde hikmeti sonsuz olandır” buyruğuna da­ir açıklamalar ise daha önceden (el-Bakara, 2/129) geçmiş bulunmaktadır. [7]

  1. Ey insanlar! Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Gökten ve yerden size Allah’tan başka rızık veren herhangi bir yaratıcı var mıdır? Ondan başka hiçbir ilâh yoktur. Böyleyken nasıl olur da döndürülüyorsunuz?

“Ey İnsanlar! Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın” buyruğunda ge­çen “hatırlama (zikir)” şükür anlamındadır.

“…Allah’tan başka… bir yaratıcı var mıdır?” buyruğundaki: “Baş­ka” anlamındaki lafzın ref, nasb ve cer ile okunması caizdir. Ref ile okun­ması iki şekilde açıklanır: Birincisi; “Allah’tan başka yara\cvar mıdır?” şeklinde olup Allah’tan başka yaratıcı yoktur, anlamında ol­masıdır. İkinci şekil ise mahalli i’rabı gözönünde bulundurularak önceki ke­limeye sıfat olmasıdır. Çünkü asıl anlamı: “Allah’tan başka ya-ratıcı var mıdır?” şeklinde olup harf-i cerri fazladan gelmiştir.

Nasb ile okunması istisna dolayısıyla, mecrur okunması ise lafza göre olur.

Humeyd et-Tavil dedi ki: Ben el-Hasen’e: Şerri kim yarattı? diye sor­dum. O: Subhanallah dedi. Hiç aziz ve celil olan Allah’tan başka bir yaratı­cı var mıdır? Hayrı da şerri de yaratan O’dur.

Hamza ve el-Kisaî de cer ile: “Allah’tan başka bir yara­tıcı var mıdır?” diye okumuşlardır, diğerleri ise ref’ ile okumuşlardır.

“Gökten” yağmur ile “yerden” bitki ve nebat ile “size Allah’tan başka rı-zık veren herhangi bir yaratıcı var mıdır? O’ndan başka hiçbir ilâh yok­tur. Böyle iken nasıl olur da döndürülüyorsunuz?” buyruğunda geçen: ” Döndürülüyorsunuz” lafzı üstün olarak: den gelmektedir. Bu da “döndürmek” anlamına gelir. Mesela: Bu işten seni ne döndürdü?” denilir. Bunun: “Yalan ve iftira” lafzından geldiği de söy­lenmiştir. Bu da anlam itibariyle öncekine racidir. Zira yalan doğru ve hak­tan döndürülmüş bir sözdür. Yüce Allah’ın tevhidini nasıl yalanlayabilirsiniz? demektir.

Âyet-i kerîme, Kaderiye’ye karşı bir delildir. Çünkü yüce Allah’tan başka yaratıcı olmadığını ortaya koymaktadır. Onlar ise -daha önce birkaç yerde geç­tiği üzere- onunla birlikte yaratıcıların varlığını söylemiş gibi oluyorlar. [8]

  1. Eğer seni yalanlıyorlarsa, doğrusu senden önce de nice peygam­berler yalanlanmıştır. Bütün işler ancak Allah’a döndürülür.

“Eğer” Kureyş kâfirleri “seni yalanlıyorlarsa, doğrusu senden önce de nice peygamberler yalanlanmıştır” buyruğu ile yüce Allah, Peygamberine teselli vermektedir. O halde o da sabır hususunda kendisinden önceki pey­gamberlere uymalıdır.

“Bütün işler ancak Allah’a döndürülür” buyruğundaki: “Döndü­rülür” buyruğunu el-Hasen, el-A’rec, Yakub, İbn Amir Ebu Hayve, İbn Mu-haysın, Humeyd, el-A’meş, Hamza, Yahya, el-Kisaî ve Halef malum bir fiil ola­rak “te” harfini üstün olarak (“döner” anlamında) okumuşlardır. Ebu Ubeyd de bu okuyuşu yüce Allah’ın: “Şunu bilin ki, bütün iş­ler Allah’a döner” buyruğu dolayısıyla tercih etmiştir. Diğerleri ise meçhul bir fiil olarak “te” harfini ötreli okumuşlardır. [9]

  1. Ey İnsanlar! Şüphe yok ki Allah’ın vaadi haktır. O halde, sakın si­zi dünya hayatı aldatmasın ve çok aldatıcı da sakın sizi Allah ile aldatmasın.

“Ey insanlar! Şüphe yok ki Allah’ın vaadi haktır” buyruğu öldükten son-72 diriliş, mükâfat ve cezanın hak olduğuna dair sözünün doğruluğuna da- delilin açıklanmasından sonra, Allah Rasûlünü yalanlayan kimselere veri-.en bir öğüttür.

“O halde, sakın sizi dünya hayatı aldatmasın” buyruğu ile ilgili olarak r-jid b. Cübeyr şöyle demektedir: Dünya hayatının aldatması kişiyi: Keşke şu Ihiret) hayatım için önceden bir şeyler yapmış olsaydım, diyecek hale ge-

. inceye kadar âhiret için amel etmekten uzak kalacak şekilde, insanın dünyevi nimetleri ve lezzetleriyle uğraşmasıdır.

uVe çok aldatıcı da sakın sizi Allah ile aldatmasın” buyruğu ile ilgili ola­rak İbn es-Sikkît ile Ebu Hatim: “Çok aldatıcı (el-ğarur)” şeytandır, demiştir. Jarur; ‘in çoğuludur, da mastardır. Bununla birlikte “el-ğarur”u zji mastar olması sözkonusudur. Ancak Ebu İshak’ın dışındakilere göre ~_istar olma ihtimali uzaktır. Çünkü “Onu aldattım” fiili müteaddi (ge-;^li)dir. Müteaddi olan mastar ise vezninde olup “Onu vur-;.m, vurmak” gibidir. Ancak kıyasa esas kabul edilmeyecek bazı lafızlar bunzn müstesnadır. Mesela; ” Onun yanından ayrılmadım, ayrılmarr-sk”; “Hastalık onu çok zayıflattı, zayıflatmak” gibi, böyledir.

Bu lafzın buradaki manasına gelince, bu hususta yapılmış en güzel açık-jma, Said b. Cübeyr’in yaptığı açıklamadır. O da şöyle demiştir: Allah ile al­datmak, insanın masiyet işlemekle birlikte yüce Allah’ın kendisine mağfiret r:mesini dilemesidir.

Genel olarak “el-ğarur” şeklinde, “ayn” harfi üstün olarak okunmuştur. 3undan kasıt ise, şeytandır. Yani o yüce Allah, sizin faziletiniz dolayısıyla gü-ranlannızı affedeceği şeklinde size vesveseler vermek suretiyle sakın sizi al-z.amasın.

Ebu Hayve, Ebu’s-Semmal el-Adevî, Muhammed b. es-Semeyka’ ise “el-gurur” diye “ğayn” harfini ötreli olarak okumuşlardır ki, bu da batıl demek­tir. Yani batıl olan şey sakın sizi aldatmasın.

İbnu’s-Sikkit der ki: “el-Gurur” kendisi ile aldanışa düşülen dünya metaı demektir. ez-Zeccac da şöyle demektedir: “el-Ğurur”un: ‘in çoğulu ol­ması mümkündür. “Oturan” lafzının çoğulunun; diye gelmesi gibi. en-Nehhas dedi ki: Bu in çoğulu da olabilir:* Veya Arapların:

“Hastalık onu alabildiğine inceltti, onun yanından ayrılmadı” fiillerine de benzetilmiş olabilir. ez-Zemahşerî der ki: “Onu aldattı” fiilinin mastarı, ile gibidir. [10]

  1. Şüphe yok ki şeytan sizin bir düşmanınızdır. O halde siz de onu düşman tutun. O, kendi taraftarlarını ancak alevli ateşin arkadaş­larından olsunlar diye davet eder.
  2. O kâfir olanlar için çok şiddetli bir azab vardır. İman edip salih amel işleyenlere ise mağfiret ve büyük bir ecir vardır.

“Şüphe yok ki şeytan sizin bir düşmanınızdır. O halde siz de onu düş­man tutun.” Siz de ona düşmanlık edin. ona itaat etmeyin. Onun size düş­man olduğunu gösteren hususlardan birisi atanız Adem’i cennetten çıkartmış olması ve “Andolsun mutlaka onları saptıracağım, olmayacak kuruntula­ra boğacağım” (en-Nisâ, 4/119) ile: “Andolsun Senin doğru yolunda onla­ra engel olacağım. Sonra andolsun önlerinden… onlara sokulacağım” (el-A’râf, 7/16-17) sözlerinde sizi saptırmayı taahhüd etmiş olmasıdır.

Şanı yüce Allah, bizlere şeytanın bizim apaçık düşmanımız olduğunu ha­ber vermiş ve onun kıssasını bize anlatmış, babamız Adem (a.s)’a yaptıkla­rını biz var olmadan önce ve sonra bize düşmanlık etmek, bizi aldatmak için nasıl ortaya çıktığını bize anlatmaktadır. Buna rağmen bizler, bizi helake gö­türmek istediği hususlarda onu dost biliyor, ona itaat edebiliyoruz.

el-Fudayl b. İyad şöyle dermiş: Ey yalancı, ey iftiracı Allah’tan kork ve şey­tan gizli hallerinde senin arkadaşın iken, herkesin önünde de şeytana sövme!

İbnu’s-Simak şöyle demiştir: Kendisine yapılan iyiliklerini bilmekle birlik­te, iyilikte bulunan (yüce Allah)’a isyan eden kimsenin haline hayret edilir. Kendisine düşmanlık ettiğini bildikten sonra da o lanetliğe itaat edene hay­ret edilir. Bu anlamdaki geniş ve güzel açıklamalar daha önceden el-Baka-ra Sûresi’nde (2/167-168. âyet, 4. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“Şüphe yok ki şeytan sizin bir düşmanınızdır” buyruğunda geçen: Bir düşman” lafzının “Düşmanlık eden” anlamında olması müm­kündür. Bu durumda tesniye, cemi’ ve müennesi yapılır. Mensub isim ma­nasına da olabilir. O halde, her durumda tekil gelir. Yüce Allah’ın: “Onlar benim düşmanımdır” (eş-Şuara, 26/77) buyruğunda olduğu gibi. Bu kelime bu durumda müennes olarak kullanılsa dahi yine bu şekilde gelir.

en-Nehhas der ki: Bazı nahivcilerin “vav” gizli bir harftir. Bundan dolayı (müenneslik alameti olmak üzere) “he (yuvarlak te)” getirilmiştir demeleri bir yanlışlıktır, çünkü “vav” harfi (gizli değil) sağlam bir harftir.

“O kendi taraftarlarını ancak alevli ateşin arkadaşlarından olsunlar di­ye davet eder” buyruğunda yer alan: “Ancak” lafzındaki başına gelen ‘in amelini engellediğinden dolayı, bundan sonra fiil gelmiş bulun­maktadır

Şeytanın düşmanlığı, taraftarlarını da cehennem ateşine davet etmesidir.

“O kâfir olanlar için çok şiddetli bir azab vardır” buyruğunda yer alan: “…lar…” daha önce geçen “arkadaşlarından” lafzının bedelidir. Bu durumda bu edat cer mahallinde olur yahut ta “taraftarlarını” lafzının bede­lidir, o takdirde de nasb mahallinde olur. Yahut ta “olsunlar” anlamındaki fiilin sonunda yer alan çoğula delalet eden “vav”dan bedeldir. O takdirde de ref” mahallinde olur. En güzelleri olan dördüncü bir görüşe göre ise, müb-:edâ olarak ref mahallinde olmasıdır. Haberi ise “…lar için çok şiddetli bir azab vardır” buyruğudur. Sanki yüce Allah, hangi hali uygun gördüğünü, han­gisini uygun görmediğini beyan etmiş gibidir. Buna göre “Alevli ateşin arkadaşlarından…” buyruğu ile ifade tamam olmakta, daha son­ra yeni bir ifade ile: “O kâfir olanlar için çok şiddetli bir azab vardır” di­re yeni bir cümleye başlamaktadır.

“İman edip salih amel işleyenlere ise” anlamındaki buyruk da mübte-Is olarak ref mahallindedir, haberi de günahlarına “mağfiret ve” cennet olan •büyük bir ecir vardır” buyruğudur. [11]

  1. Acaba kötü ameli kendisine süslü gösterilip de bu sebepten onu güzel gören kimse (bunun gibi olur mu)? Şüphesiz Allah, dilediği­ni saptırır, dilediğine hidayet verir. O halde onlar için hasretler duyarak helak olma! Çünkü Allah onların ne yapmakta oldukla­rını çok iyi bilendir.

“Acaba kötü ameli kendisine süslü gösterilip de…” buyruğunda yer alan; “Kendisi” lafzı mübteda olarak ref mahallindedir. Haberi ise haz-fedilmiştir. el-Kisaî dedi ki: Haberine yüce Allah’ın: “O halde onlar için has­retler duyarak helak olma!” buyruğu delalet etmektedir. Buna göre anlam şöyle olur: Kötü ameli kendisine süslü gösterilip de onu güzel gören kimse için sen hasretler duyarak kendini bitirecek misin? el-Kisaî dedi ki: Bu Arap­ça’da çok incelikli bir anlatım üslubudur ve onu çok az kimse bilir.

ez-Zemahşerî bunu ez-Zeccac’tan da nakletmektedir. en-Nehhas dedi ki: el-Kisaî’nin yaptığı açıklama âyet-i kerîme hakkında yapılmış en güzel açık­lamadır. Çünkü o bu açıklamasıyla hazfedilmiş ifadeye neyin delalet ettiği­ni de belirtmektedir. Anlam da şöyle olur: Şanı yüce Allah, peygamberine bu gibi kimseler dolayısıyla ileri derecede üzülüp onlar için kederlenmesini ya­saklamaktadır. Nitekim yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “İman etmezler diye arkalarından üzülerek kendini helak edeceksin nere­deyse.” (el-Kehf, 18/6) Tefsir alimleri kendini öldüreceksin neredeyse… di­ye açıklamışlardır.

Nasr b. Ali dedi ki: Ben el-Esmaî’ye, Peygamber (sav)’ın Yemen ahalisi hak­kında söylemiş olduğu: “Onlar kalbleri en ine, itaatleri en samimi olanlar­dır” sözünde geçen: “En samimi” lafzı ne demektir, diye sordum. O: “En içten, en hilesiz demektir.” Ben ona: Tefsir alimlerinden Mücahid ve baş­kası yüce Allah’ın (aynı kökten gelen kelimenin de kullanıldığı): “Kendini helak edeceksin neredeyse” (el-Kehf, 18/6) buyruğunu, kendini öldürecek­sin neredeyse, diye açıklamışlardır, dedim. O: Evet bizzat o demektir. O, on­lara karşı aşırı samimiyeti, iyiliklerini aşırı istemesi dolayısıyla neredeyse ken­disini öldürecek gibi olmuştu.

el-Huseyn b. el-Fadl dedi ki: Bu buyrukta takdim ve te’hir vardır. Bu ifa­denin buna göre şekli şöyledir: İşlediği kötü ameli kendisine güzel gösteril­diğinden dolayı onu güzel gören kimse için sen hasretler duyarak kendini bitirme! Şüphesiz ki Allah dilediğini saptırır ve dilediğini hidayete erdirir.

Cevabın hazfedilmiş olduğu da söylenmiştir. Yani: Kötü ameli kendisine süslü gösterilen kimse, hidayet üzere olan kimse gibi midir? Bu şekildeki bir hazfin olduğuna delil de yüce Allah’ın: “Şüphesiz Allah, dilediğini saptırır, dilediğine hidayet verir” buyruğudur. Yezid b. el-Ka’ka’: “Kendini bitirme” anlamındaki buyruğu: “Kendini yok etme!” diye okumuştur.

“Acaba kötü ameli kendisine süslü gösterilip de…” buyruğu ile ilgili dört görüş vardır:

Birinci görüşe göre bunlar yahudiler. hristiyanlar ve mecusilerdir. Bu gö­rüşü Ebu Kilabe ifade etmiştir. Buna göre “kötü ameli” Rasûlullah (sav)a kar­şı inatlaşmak olur.

İkinci görüşe göre bunlar Haricilerdir. Bunu da Ömer b. el-Kasım rivayet etmiştir. Buna göre “kötü ameli” te’vilin tahrif edilmesi demek olur.

Üçüncü görüşe göre bu kişi şeytandır. Bu açıklama da el-Hasen tarafın­dan yapılmıştır. Buna göre “kötü ameli” aldatması olur.

Dördüncü görüşe göre kasıt, Kureyş kâfirleridir. Bu da el-Kelbî’nin görü­şüdür. Bu durumda “kötü amel” şirk olur. el-Kelbî şunları da söyler: Âyet-i kerîme Sehmoğullarından el-As b. Vail ile el-Esved b. Muttalib hakkında in­miştir. Başkası ise Ebu Cehil b. Hişam hakkında indiğini söylemiştir.

“Bu sebepten onu güzel” el-Kelbî’ye göre doğru, bir başka açıklamaya gö­re de güzel “gören kimse…”

Derim ki: Kastın Kureyş kâfirleri olduğu görüşü bu görüşlerin en kuvvet­li olanıdır. Çünkü yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “Onların hidayete erme­si senin üzerine borç değildir” (el-Bakara, 2/272) “O küfürde yarışan kim­seler seni üzmesin” (Al-i İmran, 3/176); “Bu söze iman etmezler diye arka­larından üzülerek kendini helak edeceksin neredeyse” (el-Kehf, 18/6); “iman etmiyorlar diye neredeyse kendini öldüreceksin” (eş-Şuara, 26/3) ile bu âyet-i kerîmede yüce Allah’ın: “O halde onlar için hasretler duyarak ken­dini bitirme” diye buyurması da bunu göstermektedir ki, bu da çok açıktır. Yani onların küfür üzere kalışları dolayısıyla senin üzülmenin hiçbir fayda­sı yoktur. Çünkü onları saptıran Allah’tır.

Bu âyet-i kerîme önceden de geçtiği gibi Kaderiye’nin görüşlerini reddet­mektedir. Şu demektir: Ameli kendisine süslü gösterildiği için onu güzel gö­ren kimseyi sen mi hidayete erdireceksin. Bu Allah’a aittir, sana düşen bir iş değildir. Sana düşen sadece tebliğ etmektir.

Ebu Cafer, Şeybe ve İbn Muhaysın “helak olma” anlamındaki buyruğu­nu “te” harfini ötreli, “he” harfini de esreli olarak: “Yok etme!” di­ye; “Kendini” kelimesini de mef’ul olarak nasb ile okumuşlardır. Her iki anlam da birbirine yakındır. “Hasretler duyarak” da mef’ulün leh olarak nasbedilmiştir. Hasretler duyduğun için helak olma, anlamında­dır. “Onlar için” lafzı “Yok etme!” anlamındaki fiilin sılası-dır. Tıpkı: “Onu sevdiği için helak oldu, ona duy­duğu kederden dolayı öldü” demek gibidir. Bu sıla ile kendisi için hasret du­yulanı açıklamaktadır. Harf-i cerrin “hasretler” anlamındaki kelimeye taal­luk etmesi caiz değildir. Çünkü sıla mastarından önce gelmez. Bununla bir­likte hal olması da mümkündür. Sanki aşın hasret duyduğundan ötürü nef­sinin tamamı hasretler olmuş gibidir anlamına gelir. Nitekim şair Cerir şöy­le demiştir:

“Öğlenin şiddetli sıcağı ile gece boyu yol alması zayıflattı onları, Öyle ki, geriye bir boyunları, bir de göğüsleri kaldı.”

Bu sözleriyle (develerinin) çok zayıfladıklarından, geriye sadece boyun ve göğüs kısımlarının kalmış olduğunu anlatmaktadır. Bir başka şairin şu be-yitinde de bu şekildedir:

“Nefsim onların izinden düşüp düşüp gidiyor,

Hasretler halinde; onları anısını ise benîm için bir hastalıktır.”

Bunun mastar (mef’ul-i mutlak) olması da mümkündür.

“Çünkü Allah onların ne yapmakta olduklarını çok iyi bilendir/[12]

  1. Allah O’dur ki rüzgarları gönderip bulutları kaldırır. Sonra onu ölmüş bir beldeye süreriz. O su ile o yeri ölümünden sonra can­landırırız. İşte ölümden sonra diriliş de böyledir.

“Allah O’dur ki rüzgarları gönderip bulutları kaldırır. Sonra onu ölmüş bir beldeye süreriz” buyruğunda geçen ” Ölmüş” şekli ile şek­li aynıdır. İle da böyledir. İleri gelen nahivcilerin görüşü budur. Muhammed b. Yezid de: Bu Basralıların görüşüdür deyip kimseyi istisna et­memekte ve buna dair kati birtakım deliller getirerek, şu beyitleri de zikret­mektedir:

“Ölüp de rahat eden ölü değildir Asıl ölü, yaşayan ölüdür. Ölü, ancak kederli yaşayan kimsedir, Gönlü kırık, umudu az olandır.”

(Sonra Muhammed b. Yezid): Burada ikisi arasında herhangi bir fark gö­rebiliyor musun? diye sormakta ve şu beyiti de zikretmektedir:

“Yumuşak mı yumuşaktırlar, onlar kolaylık gösterirler, kolaylık gösterenin oğludurlar, Onlar şerefli siyasetçi (idareci)lerdir. Onlar varlıklı kimselerin oğullarıdır.”

(Muhamme İbn Zeyd devamla) dedi ki: Dilciler: ile ‘in aynı anlamda (yumuşak demek) olduğunu, aynı şekilde: ile aynı an­lamda (ölü); ile in de aynı (efendi demek) olduğunu ittifakla ka­bul etmişlerdir.

Yüce Allah’ın: “Allah O’dur ki rüzgarları gönderip bulutları kaldırır” di­ye buyurduktan sonra “onu… süreriz” diye buyurması telvinu’l-hitab (veya iltifat) sanatı[13] türündendir.

Ebu Ubeyde dedi ki: (Buradaki “onu… süreriz” anlamındaki buyruğun ay­nı kip kullanılması halinde) alacağı şekil: “Onu sürer” şeklindedir. Çünkü daha önceden: “Bulutları kaldırır” diye buyurmuştur.

ez-Zemahşerî de şöyle demektedir: Şayet sen öncesi ile sonrası gelen fi­illerden farklı olarak “kaldırır” fiilinin niçin müzari geldiğini soracak olursan, sana şöyle cevab veririz: Bu rüzgarların bulutları kaldırma halini anlatması ve bu Rabbani kudrete delalet eden harikulade tablonun canlandırılması için­dir. İşte edebiyat ustaları bir çeşit ayrıcalıklı ve kendine has özellikleri bu­lunan bir hale yahut muhatabı ilgilendiren bir hale veya başka bir hususa dik­kat çekmek istedikleri vakit böyle yaparlar. Nitekim Teebbata Şerran adlı şa­ir şöyle demiştir:

“Ben tıpkı kitab sahifesi gibi dümdüz uçsuz bucaksız yerlerde, Gulyabanileri hızlıca giderken gördüğüm için, Dehşete kapılmadan vururum onların ellerine ve boğazlarına, Onlar da yere yıkılıverdiler.”

Çünkü herbir dehşetli hale karşı cesareti ve her zorluğa karşı sebatı do­layısıyla hayret edilecek haline kavmini muttali kılmak ve adeta gözleriyle görüyormuşlar gibi gulyabanileri vururken göstermiş olduğunu iddia ettiği kahramanlık halini kavmine canlandırmak istemiştir. Aynı şekilde bulutların ölmüş bir beldeye sürülmesi de böyledir. Çünkü bunlar yüce Allah’ın göz ka­maştırıcı kudretinin delilleri olduklarından dolayı “süreriz” ile “canlandırı­rız” diye buyurulmuş ve bu fiillerde gaib lafzı değil de özelliği daha açık ifa­de eden ve ona daha açık delalet eden bir kip kullanılmıştır.

“Rüzgarları” buyruğu genel olarak: diye okunmuştur. Ancak İbn Muhaysın, İbn Kesir, el-A’meş, Yahya, Hamza ve el-Kisaî tekil olarak: “Rüzgarı” diye okumuşlardır. Bu âyet-i kerîmeye ait yeterli açıklama­lar daha önceden (el-Bakara, 164. âyet, 10 başlık ve devamında) geçmiş bu­lunmaktadır.

“İşte ölümden sonra diriliş de böyledir.” Yani ölümünüzden sonra böyle diriltileceksiniz. Burada “en-nuşur” buyruğu: “İnsan diriltildi, diriltilmek” şeklinden gelmektedir. “işte böy­le” lafzındaki “kef” harfi ref’ mahallindedir. Yani ölülerin diriltilmesinin mi­sali ölülerin ölümden sonra diriltilmeleridir.

Ebu Rezin el-Ukaylî’den şöyle dediği nakledilmiştir: Ey Allah’ın Rasûlü, dedim, Allah ölüleri nasıl diriltir? Yarattıkları arasında bunun delili nedir? Şöy­le buyurdu: “Sen kendi yakınlarının vadisinden önce kupkuru iken geçip son­ra da oranın yeşilliklerle sarsıldığını hiç görmedin mi?” Ben: Gördüm ey Al­lah’ın Rasûlü, deyince, şöyle buyurdu: “İşte Allah ölüleri böylece diriltir ve işte bu, O’nun yarattıklarındaki belgesidir.”[14] Biz bu rivayeti daha önceden el-A’raf Sûresi’nde (7/57. âyetin tefsirinde) ve başka yerlerde zikretmiş bu­lunuyoruz. [15]

  1. Kim aziz olmak istiyorsa, bilsin ki gerçekten izzet bütünüyle Al­lah’ındır. Güzel söz yalnız O’na yükselir. Onu da salih amel yük­seltir. Kötülüklerle tuzak kuranlar, onlar için çok şiddetli bir azab vardır ve bizzat onların tuzağı boşa çıkar.

“Kim aziz olmak istiyorsa, bilsin ki gerçekten izzet bütünüyle Al­lah’ındır” ifadesi el-Ferrâ’ya göre: Kim izzet ilmini istiyorsa… takdirindedir. Onun dışında başka ilim ehli de böyle söylemiştir. Yani kim beraberinde zil­letin sözkonusu olmadığı izzet bilgisini elde etmek istiyorsa… Çünkü izzet, eğer sonunda zillete götürüyor ise, böyle bir izzet zillet ile karşı karşıya kal­maya götürür. Beraberinde zilletin sözkonusu olmadığı izzet ise, ancak Al­lah içindir.

“Bütünüyle” lafzı hal olarak nasbedilmiştir. ez-Zeccac bunun anlamını şöylece takdir etmektedir: Yüce Allah’a ibadeti ile izzet sahibi ol­mak isteyen -ki izzet yalnız şanı yüce Allah’ındır- kimseyi, şüphesiz Allah âhi-rette de, dünyada da aziz kılar.

Derim ki: Bu daha güzeldir, ileride de geleceği gibi merfu olarak da ri­vayet edilmiştir.

“Gerçekten izzet bütünüyle Allah’ındır” buyruğunun zahirinden anlaşı­lan, işitenlerin Allah’ın izzeti ile ünsiyet sağlamaları ve onlara bu hususta Allah hakkında bilinmesi gerekenin ve başkasının hiçbir şekilde ummayacağı şekilde dahi bunun Allah’a ait olduğunun anlatılması sözkonusudur. Buna göre yüce Allah’ı tanıyanlar için bunun başındaki “elif-lam” ahid için ve iz­zet çerçevesi içerisinde onun hakkında kabul edilmesi gereken şeyler için­dir. Nitekim Yunus Sûresi’nde yer alan: “Onların söyledikleri seni üzmesin. Çünkü izzet bütünüyle yalnız Allah’ındır.” (Yunus, 10/65) buyruğundan an­laşılan da budur.

Şanı yüce Allah’ın bu buyruk ile gayret sahibi kimseleri izzetin nereden elde edileceği ve hangi yolla ona hak kazanılacağı hususunda uyarmak is­temiş olması da mümkündür. Bu durumda başta gelen “elif” ile “lam” istiğ­rak içindir. Bu sûrenin âyetlerinden anlaşılan da budur. Buna göre yüce Al­lah’tan izzeti isteyen ve onu istemekte samimi olarak ihtiyaç ve zilletini ar-zederek önünde saygı ile boyun eğdiğini gösteren bir kimse yüce Allah’ın iz­niyle bu izzeti O’nun yanında bulur. Böyle bir izzet, böyle bir kimseden en­gellenmez ve ona karşı perdelenmez. Nitekim Peygamber (sav) şöyle buyur­muştur: “Allah için alçak gönüllülük göstereni Allah yükseltir.”[16] İzzeti Al­lah’tan başka isteyen kimseyi ise yüce Allah izzeti istediği kimseyle başba-şa bırakır. İzzeti Allah’tan başkasının yanında arayan bir topluluğu sözkonu-su ederek şöyle buyurmaktadır: “Onlar mü’minleri bırakıp da kâfirleri dost edinenlerdir. İzzeti onların yanında mı arıyorlar? Gerçekten izzet bü­tünüyle Allah’ındır.” (en-Nisa, 4/139) Böylece yüce Allah, gayet açık ve an­laşılır bir şekilde izzetin kendisinin olduğunu, onunla dilediği kimseyi aziz kılıp dilediği kimseyi de zelil kıldığını bize haber vermektedir. Peygamber (sav) da yüce Allah’ın: “Kim aziz olmak istiyorsa, bilsin ki gerçekten izzet bütünüyle Allah’ındır” buyruğunu tefsir ederek şöyle buyurmaktadır: ” Her kim dünya ve âhirette aziz olmak istiyorsa, aziz olana itaat etsin.” [17]

ez-Zeccac’ın açıklamalarının anlamı da budur. Şu beyiti söyleyen de ger­çekten güzel söylemiş:

“Biz sana alçak gönüllülük arzederek boyunlar(ımız) zelil olursa Şüphesiz ki onların aziz olması, zillet göstermelerindedir.”

En büyük kurtuluşa nail olmak ve dâr-ı izzete girmek için -ki izzet Allah’ın­dır- izzeti isteyen kimse aziz olmak için Allah’a yönelsin ve O’nunla aziz olmaya baksın. Çünkü Allah’ın kulu yanında, kul aracılığı ile aziz olmaya ça­lışan kimseyi Allah zelil eder. Allah ile aziz olmak isteyen kimseyi de Allah aziz eder. [18]

“Güzel söz yalnız O’na yükselir. Onu da salih amel yükseltir” buyruğu ile ilgili açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız: [19]

1- Güzel Söz ve Salih Amel:

“Güzel söz yalnız O’na yükselir” buyruğunda ifade ta­mam olmakta ve yeni bir ifade: “Onu da salih amel yükseltir” buyruğu ile başlamaktadır ki, onu Allah yükseltir veya salih amel sahibini yükseltir, de­mek olur. Anlamın şöyle olması da mümkündür: Salih amel güzel sözü yükseltir. Bu durumda ileride açıklaması yapılacağı gibi ifadeler birbiriyle bağ­lantılı olur.

“Yükselmek, yukarı doğru hareket etmek” demektir. Uruc da ay­nı şeydir. Söz araz olduğundan ötürü onun hakkında böyle bir şey düşünü­lemez. Şu kadar var ki, onun yükselmesi kabulüne bir misal olarak verilmiş­tir. Çünkü mükâfatın veriliş yeri yukarıdadır, azap yeri ise aşağıdadır.

ez-Zeccac şöyle demektedir: Mesela, iş kadıya ref’edildi (kaldırıldı) deni­lir. Bu, kadı bunu bildi, anlamındadır. Buna göre burada bilmek, anlamın­da kullanılır. Özellikle “güzel söz”ün sözkonusu edilmesi ona verilecek mükâfatı beyan etmek içindir. “Ona” buyruğundan kasıt ise, bu sözün Allah’a

yükseldiğini anlatmaktır. Onun semasına Ve Ondan baçka tlİçbİT kimsenin hük­münün cereyan etmediği yere yükselir diye de açıklanmıştır. Bir diğer açık­lama da şöyledir: Yani kulun itaatlerinin yazılı bulunduğu kitab semaya yükseltilir.

“Güzel sözMden kasıt güzel akideden sadır olan tevhiddir. Tevhid, temcid, (Allah’ın şanını yüceltip O’nu ta’zim etmek), Allah’ı zikretmek ve buna ben­zer sözler olduğu da söylenmiştir. Şöyle denilmiştir:

“Hiçbir kimsenin tatlı sözünü beğenme,

O söylediklerini yaptıklarıyla süslemediği sürece,

Eğer o kimsenin davranışlarını sözleriyle ölçecek olursan,

Dengede durduklarını gördüğün kişi, işte böylesiyle kardeşlik güzelliktir.”

İbnu’l-Mukaffa şöyle demiştir: Amelsiz söz yağsız tirit, yağmursuz bulut, kirişsiz yay gibidir. Böylesi hakkında da şöyle denilmiştir:

“Söz fiilsiz olamaz,

Fiilsiz herbir söz boştur.

Güzel davranış olmadan söylenen bir söz,

Tıpkı velisiz yapılan bir nikah gibidir.”

“Yükselir” anlamındaki fiili ed-Dahhak “ye” harfini ötreli olarak: “( Yükseltilir” diye okumuştur. Cumhur “söz” anlamındaki kelimeyi: di­ye ve; “Söz”ün çoğulu olarak okumuşlardır. Ebu Abdurrahman ise bu kelimeyi: “Söz, kelam” diye okumuştur.

Derim ki: Buna göre kelam; anlamında kullanılabildiği gibi, aksi de sözkonusu olabilir. İşte Ebu’l-Kasım’ın: Kelamın kısımları üçtür şeklindeki ifa­deleri buna göre açıklanır. O böylelikle “kelam”ı, yerine kullanmış ol­maktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Onu da salih amel yükseltir.” İbn Abbas, Mücahid ve başkaları şöyle de­mişlerdir: Yani salih amel güzel sözü yükseltir. Hadis-i şerifte de şöyle bu-yurulmuştur: “Allah, amelsiz hiçbir sözü kabul etmediği gibi, hiçbir sözü ve hiçbir ameli de niyetsiz kabul etmez. Hiçbir sözü, ameli ve niyeti ise, sün­nete uygun olmadıkça kabul etmez.”[20]

İbn Abbas dedi ki: Kul Allah’ı zikredip güzel söz söyleyip farzlarını eda edecek olursa, sözü de ameli ile birlikte yükselir. Söz söyleyip farzlarını eda etmeyecek olursa, bu sefer sözü ameline döndürülür.

İbn Atiyye dedi ki: Ancak bu ehl-i sünnet itikadınca kabul edilemeyecek bir görüştür. İbn Abbas’tan da böyle bir rivayet sahih yolla gelmiş değildir. Gerçek şudur: Farzları terkeden günahkar bir kimse yüce Allah’ı zikredip gü­zel bir söz söyleyecek olursa, şüphesiz ki bu onun lehine yazılır ve ondan kabul olunur. İyilikleri onun lehinedir, kötülükleri de aleyhinedir. Yüce Allah, şirkten sakınan herkesin yaptığı amelini (şartlarını taşıması şartıyla) ka­bul eder. Aynı şekilde güzel söz de salih bir ameldir. Güzel sözü yükselten ameldir, diyenin görüşünün doğru bir şekilde anlaşılması için, onun yüksel­tilmesini daha da ileriye götürür, onunla birlikte olması halinde ulaşacağı yer daha güzel bir yer olur, diye anlaşılmalıdır. Nitekim namaz, oruç ve buna ben­zer amelleri bulunan bir kimse, bu amelleri arasında güzel sözler söyleyip yüce Allah’ı zikredecek olursa, amelleri onun sözlerinden daha şerefli olur. Bu durumda yüce Allah’ın: “Onu da salih amel yükseltir” buyruğu bir Öğüt, bir hatırlatma ve amel işlemeye bir teşvik olur. Bizatihi ameller olan tev-hid ve teşbih gibi birtakım sözler ise makbuldür.

İbnu’l-Arabî de şöyle demektedir: “Kişinin yüce Allah’ı zikretmek suretiy­le söylediği söz ile birlikte salih amel bulunmayacak olursa fayda vermez. Çünkü sözü davranışına aykırı olan bir kimsenin bu sözü aleyhine bir vebal­dir. Bunun tahkiki şudur: Bir sözün kabul edilmesi için eğer amel şart olur­sa veya amele bağlı bulunursa, hiç şüphesiz o amel olmaksızın, o söz kabul edilemez. Şayet amel o sözün kabulü için bir şart değilse, söylediği güzel söz onun için iyilik olarak yazılır. Kötü ameli de onun aleyhine yazılır ve her iki­si arasında bir muvazene (denge) gerçekleşir. Sonra yüce Allah da kurtulu­şa, kârlı oluşa veya hüsrana dair hükmünü verir.”

Derim ki İbnu’l-Arabî’nin bu söyledikleri bir tahkikin ifadesidir. Bunun­la birlikte kuvvetli görünen görüş şudur; Salih amel güzel sözün kabul edil­mesi için bir şarttır. Nitekim şöyle bir rivayet de gelmiştir: Kul samimi bir ni­yet ile lâ ilahe illallah diyecek olursa, melekler onun ameline bakar. Şayet ameli onun sözüne uygun ise her ikisi birlikte yükselir. Eğer ameli aykırı ise amelinden tevbe edinceye kadar sözü askıda kalır.”[21]

Buna göre salih amel, güzel SÖZÜ yüce Allah’a yükseltir. “Onu da… yük­seltir” lafzındaki zamir de “güzel söz”e ait olur. İbn Abbas, Şehr b. Havşeb, Said b. Cübeyr, Mücahid, Katade, Ebu’l-Aliye ve ed-Dahhak’ın görüşü budur.

“Güzel söz”den kasıt, tevhid kabul edilecek olursa, bu durumda salih ame­li yükselten o olur. Çünkü salih amel ancak iman ve tevhid ile birlikte ka­bul edilebilir. Yani salih ameli de güzel söz yükseltir. Bu durumda zamir sa­lih amele ait olur. Bu görüş de Şehr b. Havşeb’den rivayet edilmiştir. O şöy­le demiştir: “Güzel söz” Kur’ân-ı Kerîm’dir. “Onu da salih amel yükseltir.” Yani Kur’ân, salih ameli yükseltir.[22]

Zamirin yüce Allah’a ait olduğu da söylenmiştir. Yani salih ameli yüce Allah güzel sözün üzerine yükseltir. Çünkü amel, söylenen sözün gerçekleş­tirilmesi demektir. Amelde bulunan bir kimse de söz söyleyenden daha çok emek harcar. Sözün hakikati de işte budur, çünkü yükselten de, alçal­tan da Allah’tır.

İkinci ve birinci açıklamalar mecazdır, ancak böyle mecazlar uygundur ve caizdir. en-Nehhas şöyle demektedir: Bu sözlerin en uygunu ve en doğru­su birinci görüştür. Çünkü bu görüşü benimseyenler üstün kimselerdir ve böy­le bir açıklama Arapça açısından da daha uygundur. Zira kıraat alimleri “amel” kelimesini merfu okumuşlardır. Eğer anlam salih ameli Allah yükseltir, ya­hut salih ameli güzel söz yükseltir, şeklinde olsaydı, “amel” kelimesinin nasb ile okunmasının tercih edilmesi gerekirdi. Halbuki bu kelimeyi İsa b. Ömer’den gelen rivayet dışında mansub okuyan kimse olduğunu bilmiyoruz. Bu rivayete göre o şöyle demiştir: Bazı kimseler: “(M ****- Salih amele gelince, onu da Allah yükseltir” diye okumuşlardır.

Salih amel, o amelin sahibini yükseltir, diye de açıklanmıştır. İşte izzeti dileyen ve yüce Allah’tan isteneceğini bilen kimse de böylesi bir kimsedir. Bu açıklamayı da el-Kuşeyrî zikretmiştir. [23]

2- Kadının, Eşşeğin ve Siyah Köpeğin Namazı Bozduğuna Dair Rivayet ile Dine Dair Hükümlerin Delile Dayalı Olması Gereği:

İbn Abbas’ın huzurunda köpeğin namazı bozduğu sözkonusu edilince, o: “Güzel söz yalnız O’na yükselir, onu da salih amel yükseltir” âyetini oku­yarak cevab vermiştir. Bu, selefin umumi delilleri kabul ettikleri hususuna genel bir istidlaldir. Çünkü (İbn Abbas’ın bu açıklamasından anlaşıldığına gö­re) bir kimse namaza şartlarına uygun olarak başladığına göre; böyle bir şe­yi gerektiren bir husus sabit olmadıkça, herhangi bir şey namazını iptal ede­mez. Bu da bu hususta sabit olmuş Kur’ân, sünnet veya icma gibi umumi bir delile dayanarak kabul edilebilir.

Bu görüşte olanlar ise Peygamber (sav)’ın şu buyruğunu delil gösterirler: “Kadın, eşek ve siyah köpek namazı bozar.” Ben: Siyah köpeğin, beyaz kö­pekten, kırmızı köpekten farkı nedir ki? diye sordum, şöyle buyurdu: “Siyah köpek bir şeytandır.” Bu hadisi Müslim rivayet etmiştir[24]

Ancak bununla çatışan rivayetler de gelmiştir. Bu rivayetlerden birisi de Buharî’nin, İbn Şihab’ın kardeşinin oğlundan naklettiği rivayettir. Buna gö­re o amcasına: Herhangi bir şey namazı bozar mı? diye sormuş, o da: Hiç­bir şey namazı bozmaz, demiştir. Çünkü Urve b. ez-Zübeyr’in bana bildirdiğine göre Peygamber (sav)’ın hanımı Âişe (r.anha) şöyle demiştir: Rasûlul-iah (sav) geceleyin kalkar namaz kılardı. Ben ise kendisi ile kıble arasında yatağı üzerinde uzanmış bulunuyordum.[25]

“Kötülüklerle tuzak kuranlar” buyruğu ile ilgili olarak Taberî “Kitabu Adabi’n-Nufus” adlı eserinde şunu zikretmektedir: Bana Yunus b. Abdi’1-A’la anlattı dedi ki: Bize Süfyan anlattı, o Leys b. Ebi Süleym’den, o Şehr b. Hav-seb el-Eş’arî’den yüce Allah’ın: “Kötülüklerle tuzak kuranlar, onlar için çok şiddetli bir azab vardır ve bizzat onların tuzağı boşa çıkar” buyruğu hak­kında şöyle demiştir: Bunlar riyakar kimselerdir. İbn Abbas, Mücahid ve Ka-rade’nin görüşü de budur.

Ebu’l-Aliyede şöyle demiştir: Bunlar Peygamber (sav) hakkında Daru’n-Nedve’de toplanıp plan kuran kimselerdir.

el-Kelbî: Dünya hayatında iken kötülük işleyen kimseleri kastetmektedir, demiştir. Mukatil de şirki kastetmiştir, demiştir. Bu açıklamalara göre “kötü­lükler” anlamındaki kelime mef’uldür.

(“Boşa çıkar” anlamındaki kelimenin mazi ve muzari fiili): He-lâk oldu, olur, boşa çıktı, çıkar” denilir. “Pazar durgunlaştı” de­mektir. “Dul kadının (kocasız olarak) perişan oluşundan Allah’a sığınırız”[26] duasında da bu kökten gelen lafız kullanılmıştır. Yüce Al­lah’ın: “Siz esasen helak olmuş bir topluluksunuz.” (el-Feth 48/12) buyruğunda da bu kökten gelen lafız kullanılmıştır.

el-Mekr (tuzak) ise hile ve aldatmak kastı ile yapılan iş demektir. Buna dair açıklamalar daha önceden Sebe’ Sûresi’nde (34/33. âyetin tefsirinde) geç­miş bulunmaktadır. [27]

  1. Allah sizi topraktan, sonra nutfeden yarattı. Sonra sizi çiftler kıl­dı. O’nun ilmi dışında hiçbir dişi ne hamile kalır, ne de doğu­rur. Uzun ömürlünün ömrünün uzatılması da ömrünün eksil-tilmesi de ancak bir kitaptadır. Şüphesiz ki bu Allah’a göre pek kolaydır.

“Allah sizi topraktan” buyruğu ile ilgili olarak Said’in rivayetine göre Ka topraktan “sonra nutfeden yarattı.” Yine Katade dedi ki: Bundan kasıt da babalarınızın belinden çıkarttığı nutfedir.

“Sonra sizi çiftler kıldı.” (Yine Katade) dedi ki: Yani kiminizi kiminizle cşleştirdi. Erkek dişinin eşidir. Böylelikle dünyanın sonu gelinceye kadar dün­yada kalmak gerçekleşmiş olmaktadır.

“O’nun ilmi dışında hiçbir dişi ne hamile kalır, ne de doğurur.” Yani O, sizi birbirinize eş kılmıştır. Erkek dişi ile evlenir ve yüce Allah’ın ilmine uygun olarak bunların nesilleri devam eder. Ne kadar gebelik ve doğum olu­yorsa, mutlaka Allah onu bilir. Hiçbir şey O’nun tedbir ve idaresi dışına çık­maz.

“Uzun ömürlünün ömrünün uzatılması da ömrünün eksiltilmesi de an­cak bir kitaptadır.” Yüce Allah’ın ömür verilen kimseyi “muammer: Uzun ömürlü” diye adlandırmış olması, onun ulaşacağı sonuç itibariyledir.

Said b. Cübeyr, İbn Abbas’tan şöyle dediğini rivayet etmektedir: “Uzun ömürlünün ömrünün uzatılması” mutlaka ömrü yazılır demektir. Kaç yıl, kaç ay, kaç gün ve kaç saat diye. Sonra bir başka kitapta: Onun ömründen bir gün eksildi, bir ay eksildi, bir sene eksildi diye ecelini tamamlayıncaya kadar yazılır.

Said b. Cübeyr de şöyle demiştir: Kişinin ecelinden geçip giden eksilme­dir. Gelecekte yaşayacağı süre de onun yaşatıldığı ömürdür. Buna göre za­mir “yaşatılan ömürlü”ye aittir. Yine Said b. Cübeyr’den şöyle dediği nakle­dilmiştir: Bunun ömrü şu kadar, şu kadar yıldır diye yazılır. Sonra bunun al­tına: Bir gün gitti, iki gün gitti, diye ömrünün sonu gelinceye kadar (eksil-tilenler) yazılır.

Katade de şöyle demiştir: Uzun ömürlü altmış yaşına ulaşan kimsedir. Ek­sik ömürlü ise altmış yaşından önce ölen kimsedir.

el-Ferra’ya göre “uzun ömürlünün ömrünün uzatılması” ömrünün ne ola­cağı demektir. “Ömrünün eksiltilmesi de” buyruğu ise, bir başka kişi hak­kında sözkonusudur. Yani bir başkasının da ömrünün eksiltilmesi “ancak bir kitaptadır.” Buna göre “ömrünün” lafzındaki zamir birincisinin dışında bir başkasına aittir. Ancak birincisi imiş gibi onun hakkında “ne: o” zamiri kul­lanılmıştır. Bu da “benim yanımda bir dirhem ve onun yarısı vardır” deme­ye benzer, yani bir de yarım dirhem daha vardır demeye benzer.

Şöyle de açıklanmıştır: Yüce Allah, itaat etmesi halinde insanın ömrünü (mesala) yüz yıl, isyan etmesi halinde ise doksan yıl yazmıştır. Hangisine ula­şırsa, o bir kitapta demektir. Bu da Peygamber (sav)’ın şu buyruğunu andır­maktadır: “Kim rızkının genişletilmesini, ecelinin ertelenmesini arzu ediyor ise o akrabalık bağını gözetsin. “[28]

Yani Levh-i Mahfuz’da filanın ömrü şu kadar yıldır, diye yazılır. Eğer ak­rabalık bağını gözetirse, onun ömrüne şu kadar yıl ilave edilir. Bu hususu Levh-i Mahfuz’un bir başka yerinde de şöyle beyan eder: Bu kimse akraba­lık bağını gözetecektir. İşte yalnız birincisini bilip de, ikincisini bilmeyen bir kimse burada bir artma ya da eksiltme olduğunu zanneder. Bu anlamdaki açıklamalar daha önce yüce Allah’ın: “Allah dilediğini siler ve bırakır. Ana kitab ise O’nun nezdindedir.” (er-Rad, 13/39) buyruğu açıklanırken geçmiş bulunmaktadır. Buna göre de zamir ömüre ait olur.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: “Uzun ömürlünün” çok yaşlının “ömrünün uzatılmasının da” bir başkasının “ömrünün eksiltilmesi de ancak bir kitaptadır.” Yani yüce Allah’ın hükmü ve takdiri iledir. Bu anlam­daki açıklama ed-Dahhak’tan da rivayet edilmiş, en-Nehhas bunu tercih edip şöyle demiştir: Kur’ân’ın zahirine en uygun açıklama da budur. Buna benzer bir açıklama İbn Abbas’tan da rivayet edilmiştir. Bu açıklamaya gö­re zamirin “uzun ömürlü”ye ait olması mümkün olduğu gibi, ondan başka­sına ait olması da mümkündür.

“Şüphesiz ki bu” amellerin ve ecellerin yazılması “Allah’a göre pek ko­laydır.” O’nun için olmayacak bir şey değildir.

“Eksiltilmesi” anlamındaki buyruk genel olarak “ye” harfi ötreli, “kaf” har­fi de üstün olarak; diye okunmuştur. Aralarında Ya’kub’un da bulun­duğu bir kesim de “ye” harfi üstün, “kaf” harfi de ötreli olarak: ” Ek­silmesi” diye okumuşlardır ki; onun ömründen bir şey eksilmesi de… demek olur. Mesela; “Bir şey kendisi ek­sildi, başkası onu eksiltti; kendisi arttı, başkası onu arttırdı” diye hem müte-addi, hem lazım (geçişli ve geçişsiz) kullanılabilir.

el-A’rec ve ez-Zührî, “ömrünün” anlamındaki buyruğu “mim” harfini sa­kin olarak diye okumuş, diğerleri ise ötreli okumuşlardır. Bu da: “Kovmak” gibi iki ayrı söyleyiştir.

“Pek kolaydır” yani ömürlerin uzunluğunu da, kısalığını da tesbit etmek Allah için olmayacak bir şey değildir ve bu Allah’ın bilgisi dışında ol­maz. Bunun fiili: “Kolay oldu” şeklindedir, eğer bir kimseye bu (Ye-sir) isim olarak verilecek olursa, munsarıf olur. Çünkü “fail” veznindedir. [29]

  1. İki deniz bir olmaz. Bu çok tatlı, içimi hoş ve kolaydır. Diğeri ise çok acı ve tuzludur. Bununla birlikte her ikisinden de taze et yersiniz. Giyeceğiniz bir süs çıkartırsınız. O’nun lutfundan aramanız ve şükretmeniz için gemilerin onda suyu yararak yü­rüdüğünü görürsün.

Yüce Allah’ın: “İki deniz bir olmaz. Bu çok tatlı, içimi hoş ve kolaydır.” buyruğu ile ilgili açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız: [30]

1- Acı ve Tatlı:

İbn Abbas dedi ki: “Tatlı”; “Acı” demektir.

Talha: “Diğeri ise çok acı ve tuzludur” şeklinde (tuzlu an­lamındaki kelimenin) “mim” harfini üstün, “lam” harfini esreli ve “elif’siz ola­rak okumuştur. ise “içine tuz katılan, tuzlu” anlamındadır.

İsa ve İbn Ebi İshak “içimi hoş ve kolay” anlamındaki buyruğu: di­ye okumuştur ki birinci kelimesi “seyyid” ve “meyyit” (kelimelerinin-, “said” ve “mart” olarak da okunmaları) gibidir.

“Bununla birlikte her ikisinden de taze et yersiniz.” Her iki denizden (acı ve tatlı sulardan) yersiniz anlamında olduğu hususunda görüş ayrılığı yok­tur. Buna dair açıklamalar daha önceden en-Nahl Sûresi’nde (16/14. âyet, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. [31]

2- Denizden Çıkartılan Süsler:

“Giyeceğiniz bir süs çıkartırsınız” buyruğu ile ilgili olarak Ebu İshak’ın görüşü şudur: Süs eşyası ancak tuzlu sulardan çıkartılır. Her ikisinden denil­mesi bunların birbirine karışması dolayısıyladır. Bir başkası da şöyle demiş­tir: İnci ve diğer süs eşyalarının bulunduğu sadefler pınarları andıran şekil­de tatlı ve tuzlu suların bulunduğu yerlerden çıkartılır. Dolayısıyla bu süs eş­yaları her ikisinden çıkartılıyor demektir. Çünkü denizde tatlı su pınarları var­dır. Bunların birbirleriyle karıştıkları yerde aradan inci çıkar.

Yağmur suyundan çıktığı da söylenmiştir. Muhammed b. Yezid dördün­cü bir görüş olarak şöyle demektedir: Süs eşyası sadece tuzlu sudan çıkar. en-Nehhas da şöyle demiştir: Bu görüşlerin en güzeli budur. Çünkü bu özellik öbüründe (tatlı suda) bulunmamaktadır. Her iki sudan birlikte söze-dilmiş, sonra da bunlardan birisi hakkında (bu özelliği ile) haber verilmiş­tir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Geceyi ve gündüzü sizin için ^birinde) sükun bulaşınız ve (diğerinde) lutfundan arayasınız diye yarat­mış olması O’nun rahmetindendir.” (el-Kasas, 28/73)

Ayrıca bu bir kimsenin şöyle demesine benzer: “Sen el-Hasen’i ve el-Hac-cac’ı görecek olursan, bir hayır ve bir şer görmüş olursun. Eğer el-Esmaî’yi ve Sibeveyh’i görürsen, elini lügat ve nahiv ile doldurursun.” Böyle bir ifa­de kullanıldığında bunun manası açıkça bilinir ve böyle bir ifade hem fasih, hem de çokça kullanılan bir tarzdır. Aynı şekilde: “Bununla birlikte her iki­sinden de taze et yersiniz, giyeceğiniz bir süs çıkartırsınız” buyruğu da böy­ledir. Birincisinde her ikisi de ortaktır, ikincisi ise sadece tuzlu su hakkında sözkonusudur. [32]

3- Herbir Eşyanın Giyilmesi Kendisine Göredir:

Yüce Allah’ın: “Giyeceğiniz” buyruğunda herbir şeyin giyilmesinin ken­disine göre olduğuna delil vardır. Mesela, yüzük parmağa giyilir, bilezik bi­leğe geçirilir, gerdanlık boyna takılır, halhal ayağa takılır. Buharı ve Nesaî de Ibn Sîrîn’den şöyle dediği kaydedilmektedir. Ben Abide’ye: İpeğin üzerine oturmak onu giymek gibi midir? diye sordum o, evet dedi.[33] Sahih eserler­de de Enes’ten şöyle dediği kaydedilmektedir: “Uzun süre giyildiğinden (kullanıldığından) ötürü kararmış bir hasırımız vardı. Onu gidip aldım…”[34]

4- Denizi Yararak Giden Gemiler:

“Ve şükretmeniz için gemilerin onda suyu yararak yürüdüğünü görür­sün” buyruğu ile ilgili olarak en-Nehhas şöyle demiştir: Gemiler sadece tuz­lu suyu yararak giderler. Çünkü böyle olmasaydı -Onda” yerine İkisinde” demesi gerekirdi. ” Gemi suyu yararak gitti, gider” denilir. Bu anlamdaki açıklamalar daha önce en-Nahl Sûre-si’nde (16/14. âyet, 9. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“O’nun lütfundan aramanız… için” buyruğu hakkında Mücahid şöyle de­mektedir: Bundan kasıt, uzak yerlere kısa bir süre içerisinde gemilerle tica­ret yapmaktır. Nitekim daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/164. âyet, 3- baş­lıkta) geçtiği gibi.

Oradan çıkartılan, süs eşyaları ve avlanılan balıklardır, diye de açıklan­mıştır.

“Ve” size lütfundan verdiklerine karşılık “şükretmeniz için…” Denizin deh­şetli hallerinden sizi kurtardığı için, diye de açıklanmıştır. [35]

  1. Geceyi gündüze bitiştirir, gündüzü de geceye bitiştirir. Güneşe ve ay’a da boyun eğdirdi. Hepsi de belirli bir süreye kadar akıp giderler. İşte bunları yaratan Rabbiniz Allah’tır. Mülk (hakimi­yet) yalnız O’nundur. O’ndan gayrı çağırdıklarınız ise bir hur­ma çekirdeğinin zarına bile malik değildirler.

“Geceyi gündüze bitiştirir, gündüzü de geceye bitiştirir” buyruğuna da­ir açıklamalar daha önceden Al-i İmran Sûresi’nde (3/27. âyetin tefsirinde) ve başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır.

“Güneşe ve ay’a da boyun eğdirdi. Hepsi de belirli bir süreye katlar akıp giderler” bölümüne dair açıklamalar da daha önceden Lukman Sûresi’nde (31/29- âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“İşte bunları yaratan Rabbiniz Allah’tır. Mülk yalnız O’nundur.” Yani O’nun yaptıklarının bir bölümünü teşkil eden bunlar, biricik yaratıcı ve ka­inatın işlerini idare edenin O olduğunu, kadir ve muktedirin O olduğunu or­taya koymaktadır. O halde yalnız O’na ibadet edilmelidir.

“Ondan gayrı çağırdıklarınız” yani putlar “ise bir hurma çekirdeğinin zarına bile malik değildirler.” Buna güç yetiremezler, bunu yaratamazlar.

Âyet-i kerîmede geçen (ve “hurma çekirdeğinin zarı” diye meali verilen) kıtmir: Hurma ile çekirdeği arasında bulunan beyaz ince zardır. Müfessirle-rin çoğu bunu böyle açıklamıştır. İbn Abbas da şöyle demiştir: Bu çekirde­ğin üzerindeki yarıktır. el-Müberred’in tercih ettiği görüş budur. Katade de böyle demiştir. Yine Katade’den gelen rivayete göre Kıtmir çekirdeğin baş tarafındaki küçük kabarcıktır. el-Cevherî de şöyle demektedir: Hurma çekir­değinin sırt tarafında bulunan ve hurma ağacının kendisinden çıktığı beyaz noktacık olduğu da söylenmiştir. [36]

  1. Onlara dua etseniz, dualarınızı işitmezler. İşitseler dahi istedi­ğinizi yerine getiremezler. Üstelik onlar kıyamet gününde or­tak koşmanızı inkâr da edeceklerdir. Herşeyden haberdar olan (Allah) gibi kimse sana haber veremez.

“Onlara dua etseniz, dualarınızı işitmezler.” Musibetlerle karşılaştığınız takdirde onları yardıma çağıracak olursanız, sizin bu çağırmalarınızı işitemez-ler. Çünkü onlar görmeyen, işitmeyen, cansız varlıklardır.

“İşitseler dahi istediğinizi yerine getiremezler.” Çünkü işiten herbir var­lık, natık değildir. Katade de şöyle demiştir: İşitseler dahi size fayda veremez­ler, anlamındadır. Şöyle de açıklanmıştır: Biz onlara akıl ve hayat versek ve sizin çağrılarınızı işitseler dahi, onlar sizden daha çok Allah’a itaat ederler ve kendilerini küfre çağırmanızı kabul etmezler. “Kıyamet gününde ortak koşmanızı inkâr da edeceklerdir.” Sizin kendilerine ibadet etmenizi inkâr edecekler ve sizden uzak olduklarını bildirecekler.

Diğer taraftan bunun akıl sahibi mabudlar hakkında olması da mümkün­dür. Melekler, cinler, peygamberler ve şeytanlar gibi. Yani bunlar sizin yap­tığınız işin hak olduğunu kabul etmeyecekler, kendilerine ibadet etmenizi em­retmediklerini de söyleyecekler. Nitekim yüce Allah İsa (a.s) hakkında şöy­le diyeceğini bize haber vermektedir: “Hakkım olmayan bir sözü söylemek bana yakışmaz.” (el-Maide, 5/116)

Putların da bu kapsama girmeleri mümkündür. Yani yüce Allah, onlara ha­yat verecek ve bu putlar da kendilerinin ibadete layık olmadıklarını söyle­yeceklerdir.

“Herşeyden haberdar olan” -ki o aziz ve celil olan Allah’tır- “gibi kim­se sana haber veremez.” Yani yüce Allah’ın mahrukatını Allah’tan daha iyi bilen kimse olmadığı gibi, yaptıkları hususunda da kendisi gibi sana kimse haber veremez. [37]

  1. Ey insanlar! Allah’a muhtaç olan sizlersiniz. Allah ise O, kim­seye muhtaç olmayandır, her hanide layık olandır.

“Ey insanlar! Allah’a muhtaç olan sizlersiniz.” Hayatta kalmak ve bü­tün hallerinizde O’na muhtaçsınız.

ez-Zemahşerî şöyle demektedir: Şayet: “el-Fukara (muhtaç olanlar)” laf­zı niye marife olarak gelmiştir diye soracak olursanız, şöyle cevab veririz: O böyle buyurmakla onların yüce Allah’a ne kadar ileri derecede muhtaç ol­duklarını kendilerine göstermek istemiştir. Çünkü “el-fukara” bir cins ismi­dir. Her ne kadar insan olsun, diğerleri olsun bütün yaratıkların ona ihtiyaç­ları sözkonusu olsa da bu böyledir. Zira fakirlik zayıflığa tabi olan özellik­lerdendir. Fakir kimse ne kadar zayıf ise, o kadar fakirdir. Nitekim yüce Al­lah; “İnsan zayıf olarak yaratılmıştır” (en-Nisa, 4/28) buyruğu ile “Allah si­zi bir zaaftan yaratan” (er-Rum, 30/54) buyruğunda, insanın zayıf olduğu­na tanıklık etmektedir. Eğer (muhtaç oluş anlamındaki lafız) nekre (belirti­siz) gelmiş olsaydı, anlam: Siz bazı fakirlersiniz demek olur.

Şayet “el-fukara (muhtaç olanlar, fakirler)”in karşılığında “gani (kimseye muhtaç olmayan)” ismi kullanılmıştır. Bu durumda “hamid (her hamde layık olan)”ın faydası nedir? diye soracak olursanız, cevabımız şu olur:

Yüce Allah insanların kendisine muhtaç olduklarını ve kendisinin de onlara ihtiyacının bulunmadığını tesbit ettikten sonra, herbir gani (muhtaç olmayan) muhtaç olmayışı ile faydalı olmayıp ancak cömert ve nimet ihsan eden kişi olması halinde faydalı olduğundan ötürü, böyle bir varlıklı, cömert­lik edip nimet ihsan ettiği takdirde de kendilerine nimet ihsan edenler ona hamdettiklerinden ve kendisine hamdetmelerini de hakettiğinden dolayı “el-Hamid” (her hamde layık olan) ismini de zikretmiştir. Bununla zengin-liğiyle, muhtaç olmayışıyla yarattıklarına fayda sağlayan gani; onlara nimet ihsan eden, cömert (cevad) ve verdiği nimetleri dolayısıyla da kendisine ham-detmeleri hakkına sahib olduğuna delalet etsin diye bu ismini zikretmiş bu­lunmaktadır.”

“..e fakirler…” lafzındaki ikinci hemzenin tahfif ile okunması el-Halü’e göre kıraat şekillerinin en güzel olanıdır. Bununla birlikte yalnız­ca birincisinin tahfif edilmesi de, her ikisinin tahfifi de ve her ikisinin tah­kik ile okunması da caizdir.

“Allah ise O, kimseye muhtaç olmayandır. Her hamde layık olandır” buyruğundaki: “O” zamiri zaiddir. O bakımdan i’rab’ta yeri olmaz. Müb-teda da olabilir, o vakit ref konumunda olur. [38]

  1. Eğer dilerse sizi giderir ve yeni yaratık(lar) getirir.
  2. Ve bu Allah’a göre zor değildir.

“Eğer dilerse sizi giderir” buyruğunda hazfedilmiş lafızlar vardır. Yani eğer O, sizi gidermek isterse giderir, yani sizi yok eder.

“Ve” sizden daha itaatkâr ve daha temiz “yeni yaratıklar getirir.”

“Ve bu, Allah’a göre zor” zor gelen ve olmayacak, imkansız bir şey “de­ğildir.”

Bu buyruk, daha önce İbrahim Sûresi’nde (l4/19-20)’de geçmiş idi. [39]

  1. Yük (günah) taşıyan bir kimse başka bir kimsenin yükünü yüklenmez. Eğer ağır yüklü bir kimse kendi yüküne (birini) ça­ğırırsa -akraba dahi olsa- o yükünden hiçbir şey yüklenmez. Sen ancak gıyaben Rabblerinden korkanları ve namazı dosdoğru kı­lanları korkutursun. Kim temizlenirse ancak kendisi için temiz­lenmiş olur. Dönüş yalnız Allah’adır.

Buna dair açıklamalar daha önceden (el-A’raf, 6/164. âyet, 2. başlıkta) geç­miş bulunmaktadır. Bu buyrukların önceki buyruklarla ilgisi yoktur.

“Yüklenmez” anlamındaki buyruğun aslı; olup bundan “vav” har­fi; Yüklenir”e uyarak (itba’) hazfedilmiştir.

Yük taşıyan” lafzı da hazfedilmiş bir kelimenin sıfatıdır. Yük ta­şıyan nefis, demektir. Aynı şekilde: “Eğer ağır yüklü bir kimse kendi yükü­ne çağırırsa” buyruğunda da böyledir.

el-Ferra: Ağır yüklü bir can yahut bir canlı diye açıklamıştır, “Ağır yüklü kimse” lafzı hem müzekker, hem müennes için kullanılır. el-Ah-feş de şöyle açıklamıştır: Eğer ağır yüklü bir kimse bir insanı kendi günah­ları demek olan yükünü taşımaya çağıracak olursa, demektir.

Yük” sırtın üzerinde bulunan demektir. “Hamile kadının yükü ile hurma ağacının yükü (meyvesi)” anlamındadır. Bu kullanımı el-Ki-saî sadece (ha harfinin) üstün telaffuzu ile nakletmiştir. İbnu’s-Sikkit ise hur­ma ağacının yükü hakkında hem üstün, hem esreli kullanımı nakletmiştir.

“Akraba dahi olsa o yükünden hiçbir şey yüklenmez” buyruğunda el-Ahfeş’in açıklamasına göre takdiri ifade; “Eğer çağrılan o insan akraba dahi olsa…” şeklindedir.

el-Ferra ise “Akrabalığı olan birisi dahi olsa” diye takdir edi­lebileceğini de kabul etmiştir. Bu Sibeveyh’e göre de uygundur. Nitekim yüce Allah’ın ” Eğer o (borçlu) darlık içinde ise…” (el-Bakara, 2/280) buyruğu bunun gibidir. Bu durumda: Vaki oldu, meydana gel­di” anlamında yahut da haberi hazfedilmiş olur. “Eğer kendilerinden (borcunuzu) taleb ettiğiniz kimseler arasında ödeme zorluğu çeken birisi varsa…” demek olur.

Sibeveyh de buna uygun olarak: “insanla­ra amellerine göre karşılık verilir, hayırsa hayır…” diye bir kullanımı naklet-miştir. Birinci açıklamaya (el-Ahfeş’in açaklamasına) göre: “Ha­yırsa hayır” diye kullanılmalıdır.

İkrime’den şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bana ulaştığına göre yahudi ve hristiyan kıyamet gününde müslüman bir kimseyi görecek ve ona (herbiri) şöyle diyecektir: Ben sana iyilikte bulunmamış mıydım? Ben sana yardım eli­mi uzatmamış mıydım? Müslüman: Evet diyecek, bu sefer (yahudi ya da hris­tiyan): Haydi bana bir faydan dokunsun, diyecek. Bunun üzerine müslüman da o kimsenin azabından eksiltilinceye kadar yüce Allah’dan dilekte bulu­nur.

Yine kişi kıyamet gününde babasına varacak ve: Ben sana karşı iyilikle hareket eden ve sana karşı şefkatle davranan, sana iyi muamele yapan biri­si değil miydim? İşte şu anda sen içinde bulunduğum bu hali görüyorsun. Hay­di bana iyiliklerinden bir iyilik ver yahut da benim yerime bir günahı yük­len. Bu sefer ona şöyle diyecek: Şüphesiz ki benden istediğin şey kolay bir iş; fakat senin korktuğun gibi ben de korkuyorum. Baba da oğluna aynı şe­yi söyleyecek ve o da buna benzer bir şekilde cevap verecektir.

Erkek hanımına: Ben seninle iyi geçinen birisi değil miydim? Haydi be­nim adıma bir günahı yüklen belki kurtulabilirim diyecek, hanımı ona şöy­le diyecek: Şüphesiz ki bu kolay bir iş, fakat kendisinden korktuğun şeyden ben de korkuyorum. Daha sonra İkrime: “Eğer ağır yüklü bir kimse kendi yüküne (birini) çağırırsa -akraba dahi olsa- o yükünden hiçbir şey yüklen­mez” buyruğunu okudu.

el-Fudayl b. İyad dedi ki: Bu buyruk, evladı ile kendisi arasında şu konuş­manın geçeceği anne hakkındadır: Evladım karnım sana bir barınak, memem sana bir çeşme, bağrım sana döşek değil miydi? Evladı ona: Evet öyleydi ana­cığım diyecek. Bunun üzerine annesi ona: Haydi yavrucuğum günahlarım ba­na çok ağır geliyor, benim yerime bir günah olsun taşıyıver. Oğlu: Bırak be­ni anacığım, günahlarım seninle uğraşmama fırsat tanımıyor, diyecek.

“Sen ancak gıyaben Rabblerinden korkanları… korkutursun.” Yani senin korkutup uyarmanı ancak yüce Allah’ın vereceği cezadan korkanlar ka­bul eder. Bu da yüce Allah’ın: “Sen ancak zikre uyan ve gayb ile Rahman’dan kalbinden saygı duyarak korkan kimseleri uyarırsın” (Yâsîn, 36/11) buyruğunu andırmaktadır.

“Kim temizlenirse, ancak kendisi için temizlenmiş olur.” Yani kim hidayet bulursa, ancak kendisi için hidayet bulmuş olur. Bu buyruk; diye de okunmuştur.

“Dönüş yalnız Allah’adır.” Yani bütün yaratılmışlar O’na döneceklerdir. [40]

  1. Bir olmaz: Kör ile gören.
  2. Karanlıkla, aydınlık.
  3. Ve gölge ile sıcak.
  4. Dirilerle, ölüler de bir olmaz. Şüphesiz Allah dilediği kimseye işittirir. Sen kabirde olanlara işittiremezsin.

“Bir olmaz: Kör ile gören” kâfir ile mü’min, cahil ile alim demektir. Yü­ce Allah’ın: “De ki: Murdar ile temiz hiçbir zaman bir olmaz” (el-Maide, 5/100) buyruğu da bunun gibidir.

“Karanlıkla, aydınlık” el-Ahfeş Said dedi ki: -İkinci- olumsuzluk edatları fazladan gelmiştir, “Karanlıkla ay­dınlık ve gölge ile sıcak…” demektir. el-Ahfeş dedi ki: “Sıcak” an­cak gündüz güneşi ile birlikte olan sıcak hakkında kullanılır. ise an­cak geceleyin olan sıcak demektir, aksi de söylenmiştir.

Ru’be b. el-Accac da şöyle demiştir: sadece gündüzün sıcağı için, sadece gecenin sıcağı için kullanılır. Bunu da el-Mehdevî nakletmiş-tir.

el-Ferra ise şöyle demiştir: ancak gündüzün olan sıcak, ise gece de, gündüz de görülen sıcak demektir. en-Nehhas: Bu daha doğru bir açıklamadır, demiştir. Çünkü şekli; ” Sıcak”ın “feul” veznidir. Bunda çokluk anlamı vardır ki, rahatsızlık veren sıcak anlamına gelir.

Derim ki: Müslim’in, Sahih’inde kaydedildiğine göre Ebu Hureyre (r.a) Rasûlullah (sav)’dan şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: “Cehennem ateşi: Rabbim, ben kendi kendimi yiyip bitiriyorum, nefes almama izin ver, dedi. Ona birisi kış mevsiminde diğeri de yaz mevsiminde olmak üzere iki nefeslik izin verdi. İşte siz herhangi bir soğuk ya da bir zemherir gördüğü­nüzde o cehennemin nefesinden ötürüdür. Herhangi bir sıcak yahut harur (çok sıcak) duyduğunuzda ise bu da cehennemin nefesindendir.”[41]

Bu, ez-Zührî’den, o Said’den, o da Ebu Hureyre’den diye şöyle de riva­yet edilmiştir: “Gördüğünüz sıcak onun semumundan ve duyduğunuz aşın soğuk ise onun zemheririnden ötürüdür.”[42] İşte bu. bu konudaki görüşleri birarada ifade etmekte ve semum ile harurun gece de. gündüz de olabilece­ğini ortaya koymaktadır. Bunun üzerinde dikkatle düşünmek gerekir.

Buradaki “gölge ile sıcak”dan kastın, cennet ve cehennem olduğu da söy­lenmiştir. Çünkü cennet sürekli bir gölgedir. Nitekim yüce Allah şöyle bu­yurmaktadır: “Oranın yiyecekleri de, gölgeleri de devamlıdır.” (er-Ra’d, 13/35) Cehennem ateşi ise çok sıcak (harur)dur. Bu anlamdaki açıklamayı es-Süddî de yapmıştır.

İbn Abbas şöyle demiştir: Bundan kasıt gecenin gölgesi ile gündüzün gö­rülen semum sıcağıdır. Kutrub da: Harurdan kasıt sıcak, gölgeden kasıt da soğuktur.

“Dirilerle, ölüler de bir olmaz” buyruğu ile ilgili olarak İbn Kuteybe şöy­le demiştir: Dirilerden kasıt akıllılar, ölülerden kasıt cahillerdir. Katade de şöy­le demiştir: Bunların hepsi misaldir. Yani bunlar eşit olmadığı gibi, aynı şe­kilde kâfir ile mü’min de eşit olmaz.

“Şüphesiz Allah dilediği kimseye işittirir.” Yani cenneti için yaratmış ol­duğu dostlarına işittirir.

“Sen kabirde olanlara” küfrün kalblerini öldürdüğü kimselere “işittire-mezsin.” Yani ölmüş kimselere işittiremeyeceğin gibi, kalbi ölmüş olana da ıjittiremezsin.

el-Hasen, İsa es-Sakafî ve Amr b. Meymun: “O-“^1 ^ >> ,Crî~*l): Kabirde banlara işittiremezsin” buyruğunu “ayn” harfindeki tenvini hafifletmek kas-v.yla hazf ile okumuşlardır.

Yani onlar işittiklerinden faydalanamamak ve onu kabul etmemek bakı­mından kabirdekiler ayarındadırlar. [43]

  1. Sen ancak bir nezirsin.

Yani uyarıp korkutan bir rasûlsün. Sana düşen ancak tebliğdir. Hidayete iletmek gibi bir imkanın yoktur. Hidayet ancak şanı yüce ve mübarek olan Allah’ın elindedir. [44]

  1. Şüphe yok ki Biz, seni hak ile müjdeleyici ve uyarıcı olarak gön­derdik. Arasında bir uyarıcının gelip geçmediği hiçbir ümmet de yoktur.

“Şüphe yok ki Biz, seni hak ile” itaat eden kimseleri cennet ile “müjde­leyici ve” kendisine isyan eden kimseleri de cehennem ile “uyarıcı” ve kor­kutucu olarak “gönderdik. Arasında bir uyarıcının” bir peygamberin “ge­lip geçmediği hiçbir ümmet de yoktur.” İbn Cüreyc: Tek istisna Araplardır, demiştir. [45]

  1. Eğer seni yalanlıyorlarsa, onlardan öncekiler de yalanlamışlar­dı. Peygamberleri onlara apaçık delillerle, sahifelerle ve nur sa­çan kitaplarla geldilerdi.
  2. Sonra kâfir olanları yakaladım. Şimdi onlara azabım nasümış?

“Eğer” Kureyş kâfirleri “seni yalanlıyorlarsa, onlardan öncekilerde” pey­gamberlerini “yalanlamışlardı” buyruğu ile yüce Allah, Rasûlünü (salât ve seiâm ona) teselli etmektedir.

“Peygamberleri onlara apaçık delillerle” apaçık mucizelerle, net ve anlaşılır şeriatlerle “sahifelerle” yazılı kitaplarla “ve nur saçan” açık seçik “kitaplarla geldilerdi” buyruğunda yüce Allah’ın, aynı şey olmakla birlikte sahifeler (ez-zubur)” ile kitabı tekrarlamasının sebebi, iki lafzın farklı olu­şundan dolayıdır.

Bir görüşe göre apaçık deliller, sahifeler ve kitaplar aynı hususlardır. Bu da peygamberlere indirilen kitaplar demektir.

“Sonra kâfir olanları yakaladım. Şimdi onlara azabım n as dm iş?” On­ları cezalandınşım nasılmış?

“Azabım” buyruğunun sonunda Verş’in rivayetine göre Nafî’ ile Şey­he -bu buyruğun geçtiği yerlerde- vakıf halinde değil de, vasi halinde; diye “ye”yi isbat ile okumuşlardır. Yakub her iki halde “ye’yi isbat ederken, diğerleri her iki halde de hazfetmişlerdir. Bütün bunlara dair açık­lamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’a hamdolsun. [46]

  1. Allah’ın gökten bir su indirdiğini görmedin mi? Biz onunla çe­şitli türden meyveler çıkardık. Dağlardan beyaz, kırmızı çeşit­li renklerde ve son derece siyah yollar (yaptık).
  2. İnsanlardan, yerde yürüyen hayvanlardan ve davarlardan da bu­nun gibi çeşitli renklerde olanlar vardır. Kulları arasında Al­lah’tan ancak alimler korkar. Şüphesiz Allah Azizdir, Gafur­dur.

“Allah’ın gökten bir su indirdiğini görmedin mi?” buyruğunda sözü edi­len “görmek” kalbin görmesi ve ilim sahibi olmak anlamındadır. Yüce Allah’ın …indirdiğini kalbinle görüp buna dair bilgin olmadı mı? demektir. Buna gö­re: nin ismi ile onun haberi “görmek” fiilinin iki mef’ulünün yerini tut­maktadır.

“Biz, onunla çeşitli türden meyveler çıkardık.” Bu, hitabın çeşitlendi­rilmesi (telvinu’l-hitab) kabilinden bir üslubtur.

“Çeşitli” lafzı “Meyveler”e sıfat olarak nasbedilmiştir. “Türden” lafzı da “çeşitli” anlamındaki lafız ile ref edilmiştir. Bunun­la birlikte “meyveler”e ait bir zamiri bulundurması dolayısıyla da “meyve­ler” lafzının sıfatı da olabilir. Kur’ân-ı Kerîm’in dışındaki kullanımlarda mer-fu olarak gelmesi de caizdir. “Ben babası çıkmakta olan bir adam gördüm” ifadesi buna örnektir.

“Onunla” su ile demektir. Su bir olmakla birlikte meyveler farklı farklıdır.

“Dağlardan beyaz, kırmızı çeşitli renklerde… yollar (yaptık)” buyruğun­da geçen Yolları” lafzı in çoğulu olup bu da “çeşitli renkler­deki yollar” anlamındadır. Hepsi taş ve toprak olmakla birlikte renkleri çe­şitli olabiliyor. el-Ahfeş şöyle demektedir: Eğer bu lafız: “Yeni” laf­zının çoğulu olsaydı, hem “cim”, hem de “dal” harfi ötreli olarak di­ye gelmesi gerekirdi. Tıpkı; Döşek, yatak”ın çoğulunun: diye gelmesi gibi. Züheyr de şöyle demektedir:

“Sanki onun iki yanağı kırmızıya çalan siyah ve renkli yolları var gibidir, Aç kalıp duruyor, yazdan sonra ise çıplak olarak otluyor.”

Burada sözü geçen: lafzının, parçalar anlamına geldiği de söylen­miştir ki, bu da Bir şeyi parça parça ettim” tabirinden alınmış demek olur. Bunu İbn Bahr nakletmiştir.

el-Cevherî dedi ki: “Eşeğin sırtında olup renginden farklı çizgi ve yollara” denilir. yine yol anlamına gelir, çoğulu: şeklinde ge­lir. Nitekim yüce Allah da: “Dağlardan beyaz, kırmızı çeşitli renklerde yol­lar (yaptık)” diye buyurmaktadır ki bu da dağın renginden farklı yollar an­lamındadır. Arapların “Filan kişi bu hususta belli bir gö­rüş ortaya koydu” şeklindeki tabirleri de buradan gelmektedir.

Çeşitli çizgileri olan elbise” demektir.

ez-Zemahşerî şöyle demektedir: ez-Zührî şeklinde ötreli ve: ‘in çoğulu olarak okumuştur ki bu; “Yol” anlamındadır. Me­sela: “Yol” diye kullanılan tekil lafzın çoğulu: ile şek­linde gelir. Tıpkı: “Gemi” lafzının çoğulunun: ile şe­killerinde gelmesi gibi. Nitekim Ebu Züeyb’in şu mısraında da bu kelime böy­lece açıklanmıştır:

“İleri gelenlerin izledikleri yolun, dört tane (ayrılan) yolu vardır.”

Yine ez-Zührî’den iki üstün ile: diye okuduğu da rivayet edilmiş­tir. Bu da; açık ve aydınlık yol, demektir. Böylelikle bu lafız, biri diğerinden ayrı açık ve belirgin çizgiler ile yollar anlamına kullanılmış olmaktadır.

“İnsanlardan, yerde yürüyen hayvanlardan” buyruğunda geçen: “Yerde yürüyen hayvanlar” lafzı (son harfi olan be harfi) şeddesiz olarak da okunmuştur. Böyle bir okuyuşun bir benzeri de yüce Allah’ın “…ve yolunu sapıtanlarınkine değil” (el-Fatiha, 1/7) buyruğunu; diye şeddesiz okuyanların okuyuşudur. Çünkü bu şekilde okuyanların herbirisi iki sakini arka arkaya getirmekten kaçınmak istediğinden birisi bunların ilkine hareke vermişken, diğeri sonundakinin şeddesini hazfetmiştir. Bu açıklama­yı da ez-Zemahşerî yapmıştır.

“Ve davarlardan da bunun gibi çeşitli renklerde olanlar vardır.” Yani onlar arasında da kırmızı, beyaz, siyah ve başka renklerde olanlar vardır. Bü­tün bunlar istediğini yapmakta serbest olan bir yaratıcının varlığına delil teş­kil etmektedir. Yüce Allah burada: “Çeşitli renklerde olanlar var­dır.” buyururken, “…dan” lafzına riayet ederek zamir müzekker gel­miştir. Bu açıklamayı el-Müerric yapmıştır.

Ebubekir b. Ayyaş da şöyle demektedir: Buradaki zamirin müzekker gel­mesinin sebebi mukadder olarak varlığı kabul edilen: ya ait olmasından dolayıdır.

Bunun da takdiri şöyle olur: “İnsanlardan, yerde yürüyen hayvanlardan ve davarlardan da çeşitli renkler­de olanlar vardır.” Yani beyaz, kırmızı ve siyah olanları vardır.

“Ve son derece siyah yollar” buyruğu ile ilgili olarak Ebu Ubeyde şöy­le demektedir: Tekil olan: “Oldukça siyah” demektir. İfadede tak­dim ve te’hir vardır. “Ve dağlardan siyahı oldukça koyu (olan) yollar (yaptık)” takdirindedir. Araplar rengi karga gibi oldukça si­yah olan şeylere; “Oldukça siyah, koyu siyah” derler. el-Cevherî dedi ki: “Bu oldukça siyahtır” denilir. Eğer: şek­linde kullanılacak olursa, bu takdirde “siyah” lafzı “oldukça koyu” lafzından bedel yapılmış olur. Çünkü renklerin te’kidi öne geçirilmez. Hadiste Peygam­ber (sav)’ın şöyle buyurduğu kaydedilmektedir: “Mu­hakkak Allah oldukça siyah(lı) yaşlıya buğzeder.”[47] Yani siyaha (saçlarını) boyayan yaşlı kimseye buğzeder, demektir. İmruu’1-Kays de şöyle demiştir:

“Gözünü uzağa dikmiş, eli (ön ayağı) yüzercesine geniş adım atıyor, (Arka) ayağı ise (adeta) yalayıp geçmektedir, yüzü ise simsiyahtır.”

Bir başkası da bir üzüm bağını nitelendirirken şöyle demektedir:

“Allah’ın hayret verici yarattıklarından birisi de dallarını yerin

üzerinde uzatan (bir ağaç)dır. Onun beyaz (üzüm)ü de sıkılır, simsiyahı da.”

“Bunun gibi” buyruğunda ifade tamam olmaktadır. Yani kulların durumları da Allah’tan korkmak açısından böylece farklılık gösterir. Daha son­ra yüce Allah yeni bir cümle ile şöyle buyurmaktadır-.

“Kulları arasında Allah’tan ancak alimler korkar. Şüphesiz Allah, Aziz­dir, Gafurdur.” Bu buyruk ile, Allah’ın kudretinden korkan ilim adamları kas­tedilmektedir. Yüce Allah’ın herşeye kadir olduğunu bilen bir kimse günah dolayısıyla cezalandıracağına da kesinlikle inanır. Nitekim Ali b. Ebi Talha, İbn Abbas’tan yüce Allah’ın: “Kulları arasında Allah’tan ancak alimler korkar” buyruğu hakkında şöyle dediğini rivayet etmektedir: Bunlar yüce Al­lah’ın herşeye kadir olduğunu bilen kimselerdir.

er-Rabî’ b. Enes dedi ki: Allah’tan korkmayan bir kimse alim değildir. Mü-cahid de şöyle demiştir: Alim ancak Allah’tan korkan kimsedir. İbn Mes’ud’dan da şöyle dediği nakledilmiştir: İlim olarak yüce Allah’tan korkmak, cahillik olarak da gurura kapılmak yeterlidir.

Sa’d b. İbrahim’e: Medinelilerin en fakihi kimdir? diye sorulmuş, o da: Ara­larından Rabblerine karşı en çok takvalı olanlarıdır, diye cevab vermiştir.

Yine Mücahid’den şöyle dediği nakledilmiştir: Fakih (dinde derin bilgi sa­hibi) ancak yüce Allah’tan korkan kimsedir.

Ali (r.a)’dan da şöyle dediği nakledilmiştir: Gerçek anlamıyla fakih, insan­lara Allah’ın rahmetinden ümit kestirtmeyen, Allah’a isyan etmeleri için on­lara ruhsatlar bulmayan, Allah’ın azabından emin olmalarına sebep teşkil et­meyen, başkasına duyduğu arzu sebebiyle Kur’ân’dan yüz çevirmeyen kim­sedir. Çünkü ilimsiz ibadette hayır olmadığı gibi, fıkhı bulunmayan ilimde hayır yoktur, tedebbürü (iyiden iyiye düşünmeyi) olmadan da kıraat (Kur’ân okumak) olmaz.

Darimî Ebu Muhammed, senedini kaydederek Mekhul’den şöyle dediği­ni nakletmektedir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: “Alimin, abide olan üstün­lüğü benim sizden en alt mertebede olanınıza göre üstünlüğüm gibidir.” Da­ha sonra şu: “Kulları arasında Allah’tan ancak alimler korkar” âyetini oku­du. (Devamla buyurdu ki): “Muhakkak Allah, O’nun melekleri, semavatın-dakiler, yeryüzünde bulunanlar, denizde balıklar, insanlara hayrı öğreten kim­selere dua ederler.”[48]

Bu haber mürseldir. Darimî dedi ki: Bana Ebu’n-Nu’man anlattı (dedi ki): Bize Hammad b. Zeyd anlattı: O Yezid b. Hazim’den dedi ki: Bana amcam Cerir b. Zeyd anlattı: O Tubey’i, Ka’b’tan rivayetle şöyle derken dinlemiş: Ben amelden başka maksatla ilim öğrenen, ibadetten başka maksatla fıkıh öğre­nen, âhiret ameliyle dünya isteyen, kalbleri Ebu Cehil karpuzundan daha acı olmakla birlikte koyun postları giyinen kimseleri, niteliklerini biliyorum. (Yü­ce Allah, haklarında şöyle buyurmaktadır): Onlar Benim rahmetime mi alda­nıyorlar? Beni mi kandırmaya çalışıyorlar? Kendi zatıma yemin ederek söy­lüyorum ki; onlar için aralarında bulunan aklı başındaki kimseleri dahi şaş­kın bırakacak bir fitnenin zamanını bekliyorum.[49]

Bu hadisi Tirmizî merfu olarak Ebu’d-Derda yoluyla rivayet etmiştir.[50] Biz de bunu kitabımızın mukaddimesinde (Kur’ân ve ilim ehlinin riyakarlık ve başka hususlardan sakındırılması bahsinde) kaydetmiş bulunuyoruz.

ez-Zemahşerî der ki: Şayet: “Allah’tan ancak kul­ları arasında alimler korkar” buyruğunda geçen “Allah” lafzının ref ile “alim­ler” anlamındaki lafzı da nasb ile okuyan kimsenin -ki bu Ömer b. Ab-dulaziz’dir, Ebu Hanife’nin de böyle okuduğu nakledilmiştir- şeklindeki kıraatinin izahı nedir? diye sorarsan, şöyle cevab veririm: Bu okuyuştaki “haş­yet (korkmak)” istiaredir. Anlamı da: İnsanlar arasında heybetli ve kendile­rinden korkulan kimselere nasıl ta’zim gösteriliyor ise, yüce Allah da bütün kulları arasından böylelerini tebcil eder ve onları yüceltir.

“Şüphesiz Allah, Azizdir, Gafurdur” buyruğu korkmanın gereğinin ge­rekçesidir. Çünkü bu buyruk isyankârları cezalandırmasına ve onları kahret­mesine, itaat ehli olan kimseleri mükâfatlandırıp onları affedeceğine delalet etmektedir. Cezalandıran ve mükâfatlandıran kimseden ise korkmak gerekir. [51]

29- Muhakkak Allah’ın Kitabını okuyanlar, namazı dosdoğru kılan­lar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık infak eden­ler, asla durgunlaşmayacak bir ticaret umabilirler.

  1. Tâ ki mükâfatlarını tastamam versin. Hatta lutfundan onlara faz­lasını da versin. Çünkü O, Gafurdur Şekurdur.

“Muhakkak Allah’ın Kitabını okuyanlar, namazı dosdoğru kılanlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık infak edenler…” ayeti, ilmiy­le amil, namazı farzıyla ve nafilesiyle dosdoğru kılan, Kur’ân okuyanların ve aynı şekilde gereği gibi infak edenlerin durumunu dile getiren bir âyet-i ke­rîmedir. Kitabımızın mukaddimesinde Kur’ân okuyucusunun sahib olması ge­reken ahlaka dair açıklamalar (Kur’ân hamili, kimliği ve ona düşmanlık eden ile ilgili rivayetler, adlı başlıkta ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.

“Asla durgunlaşmayacak bir ticaret umabilirler” buyruğu hakkında Ahmed b. Yahya şöyle demektedir: “Muhakkak”ın haberi “umabilir­ler” anlamındaki buyruktur.

“Hatta lutfundan onlara fazlasını da versin” buyruğu hakkında denildi­ğine göre, buradaki “fazlalık” âhiretteki şefaattir. Bu bir başka âyet-i kerîmede­ki şu buyrukları andırmaktadır: “(Bunlar) kendilerini ticaretin de, alışveri­şin de Allah’ı anmaktan, namazdan, zekatı vermekten alıkoymadığı yiğit­lerdir… ve onlara lutfundan fazlasıyla verecektir.” (en-Nur, 24/37-38)

en-Nisa Sûresi’nin sonlarındaki şu buyruğa da benzemektedir: “İman edip salih ameller işleyenlere gelince, onlara mükâfatlarını eksiksiz ödeye­cek, hem de lütfundan onlara fazlasını verecektir.” (en-Nisa, 4/173) Nitekim bu hususları orada açıklamış bulunuyoruz.

“Çünkü O” günahları bağışlayan “Gafurdur” ihlasla yapılmış ameli az da­ra olsa kabul eden ve ona pek çok mükâfatlar veren “Şekurdur.” [52]

  1. Kitap’tan sana vahyettiğimiz, kendinden öncekileri doğrulayı­cı olmakla beraber hakkın da ta kendisidir. Muhakkak Allah kul­larından haberdardır, görendir.

“Kitap’tan” yani Kur’ân-ı Kerîmden “sana vahyettiğimiz kendinden öncekileri” yani önceki kitabları “doğrulayıcı olmakla beraber, hakkın da ta kendisidir. Muhakkak Allah kullarından haberdardır, görendir.” [53]

  1. Sonra Kitabı kullarımızdan seçtiklerimize miras verdik. Onlar­dan kimisi nefsine zulmedicidir, kimisi itidal üzeredir, kimisi de Allah’ın izni ile hayırlarda öne geçmiştir. İşte bu büyük lüt­fün tâ kendisidir.
  2. (Bu mükâfat) Adn cennetleridir ki, oraya girerler. Orada altın bi­leziklerle ve incilerle süslenirler. Orada elbiseleri de ipektir.
  3. Diyeceklerdir ki: “Bizden üzüntüyü gideren Allah’a hamdolsun. Muhakkak Rabbimiz mağfiret edicidir, Şekûrdur.
  4. “O ki lütfü ile bizleri ebedi kalıcılık yurduna yerleştirdi. Bura­da bize hiçbir yorgunluk değmeyecek, burada bize hiçbir usanç da dokunmayacak.”

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız: [54]

1- Kitabı Miras Alan Seçkin Kullar ve Kısımları:

Bu âyet-i kerîme, müşkil (anlaşılması zor) bir âyettir. Çünkü yüce Allah, önce “kullarımızdan seçtiklerimiz” diye buyurmakta, sonra da “onlardan kimisi nefsine zulmedici” diye buyurmaktadır.

Ashab, tabiin ve ondan sonra gelen alimler bu âyet-i kerîme hakkında çe­şitli açıklamalarda bulunmuşlardır. en-Nehhas şöyle demektedir: Bu husus­ta gelmiş rivayetlerin en sahihlerinden birisi de İbn Abbas’tan gelen şu riva­yettir: “Onlardan kimisi nefsine zulmedicidir” buyruğu ile kastedilen kâ­fir kimsedir. Bunu İbn Uyeyne, Amr b. Dinar’dan, o Ata’dan, o da İbn Ab­bas’tan diye rivayet etmiştir.

Yine İbn Abbas’tan gelen rivayete göre “onlardan kimisi nefsine zulme­dicidir, kimisi itidal üzeredir, kimisi de Allah’ın izni ile hayırlarda öne geç­miştir” buyruğu hakkında şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bunlardan iki ke­sim kurtuluşa erecektir. Buna göre Arapça’da ifadenin takdiri şöyle olur: O kullarımızın arasından kimileri kendi nefsine zulmedicidir, yani kâfirdir, el-Hasen ise yani fasıktır, diye açıklamıştır. Bu durumda “oraya girerler” buy-ruğundaki zamir itidal üzere hareket eden, orta yollu kimse ile hayırlarda öne geçen kimseye ait olur, zalime ait olmaz.

İkrime, Katade, ed-Dahhak ve el-Ferra’dan nakledildiğine göre itidal üzere olan kimse isyankâr mü’mindir. İleri giden kimse ise mutlak olarak tak­va sahibi olan kimsedir. Derler ki: Bu âyet-i kerîme Vakıa Sûresi’nde yer alan yüce Allah’ın şu; “Sizler de üç sınıf olduğunuzda…” (el-Vakıa, 56, 7) buyru­ğuna benzemektedir. Bunlar şöyle derler: Yüce Allah’ın seçtiği kimseler arasında zalimin bulunması uzak bir ihtimaldir. Bu açıklamayı ayrıca Mücahid. İbn Abbas’tan rivayet etmiştir. Mücahid şöyle demektedir: “Onlardan ki­misi nefsine zulmedicidir” buyruğundan kasıt, Ashabu’l-Meş’eme (kitabla-n sol tarafından verilecek olanlar)dır. “Kimisi itidal üzeredir”den kasıt, As-habu’l-Meymene (kitabları sağ taraflarından verilecek olanlar)dır. “Kimisi de Allah’ın izni ile hayırlarda öne geçmiştir” buyruğundan kasıt ise bütün in­sanlar arasından öne geçen kimselerdir.

Buradaki “oraya girerler” buyruğundaki zamirin üç kesime de ait oldu­ğu söylenmiştir. Ancak burada zalimin kâfir ve fasık olarak anlaşılmaması ge­rekir. Bu görüşte oldukları rivayet edilenler arasında Ömer, Osman, Ebu’d-Derda, İbn Mes’ud, Ukbe b. Amr ve Âişe (Allah hepsinden razı olsun) da var­dır. Buna göre ifadenin takdiri şöyle olmalıdır: Nefsine zulmeden kişi küçük günah işleyen kimsedir. İtidal üzere olan kimse hakkında da Muhammed b. Yezid şöyle demiştir: Bu dünyaya da hakkını veren, âhirete de hakkını ve­ren kimsedir. “Adn cennetleridir ki, oraya girerler” buyruğu bu açıklama­ya göre hepsi hakkında sözkonusu olur. Bu görüş ayrıca Ebu Said el-Hud-rî’den de rivayet edilmiştir.

Ka’b el-Ahbar da şöyle demiştir: Ka’be’nin Rabbi hakkı için, onlar hep ay­nı boyda olacaklar, ancak amelleri ile biri diğerinden üstün gelecektir.

Ebu İshak es-Sebîi şöyle demektedir: Benim altmış yıldan beri duyduğum şu ki bunların hepsi de cehennemden kurtulan kimselerdir.

Üsame b. Zeyd’in rivayetine göre Peygamber (sav) bu âyet-i kerîmeyi oku­muş ve: “Hepsi cennettedirler” diye buyurmuştur[55]

Ömer b. el-Hattab da bu âyet-i kerîmeyi okuduktan sonra şöyle demiştir: Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Bizim ileri geçenimiz, zaten ileri geç­miş olacaktır. Bizim itidal üzere olanımız kurtulacaktır, zalimimize de günah­ları bağışlanmış olacaktır.”[56]

Bu görüşe göre yüce Allah’ın: “Kitabı kullarımızdan seçtiklerimize mi­ras verdik” buyruğunda geçen “seçme”nin mef ulü, hazfedilmiş bir muzaf ola­rak takdir edilir. Tıpkı:.Şehire sor” (Yusuf, 12/82) buyruğun­da muzafın hazfedilmesi gibi. Yani Biz onların dinlerini seçtik, demek iken geriye sadece onları seçtik anlamı kalmış olmaktadır. Bu durumda mevsule

ait olan zamir de hazfedilmiş olmaktadır.

Bu da yüce Allah’ın: “Gözlerinizin hor gördüğü

kimselere de… demiyorum.” (Hud, 11/31) buyruğundan aidin hazfedildiği gi­bi. “Kendilerini hor gördüğü…” takdirindedir. Buna göre burada seçilmişlik onların dinleri hakkındadır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmakta­dır: “Allah sizin için bu dini beğenip seçti.” (el-Bakara, 2/132)

en-Nehhas dedi ki: Burada üçüncü bir görüş daha vardır. Buna göre za­lim büyük günah işleyen, itidal üzere olan orta halli ise, iyilikleri kötülük­lerinden fazla gelmediği için cennete hak kazanmayan kimse demektir. Bu durumda “Adn cennetleridir ki oraya girerler” buyruğu sadece hayırlarla öne geçen kimseler hakkında sözkonusu olur, başkaları hakkında değil. Eh-lu’n-Nazar (kelam ve benzeri aklî ilimlerle uğraşanlar)dan bir topluluğun gö­rüşü budur. Çünkü zamirin aklen hemen kendisinden önce gelene ait olma­sı daha uygundur.

Derim ki: Yüce Allah’ın izni ile ortadaki görüş en uygun olanlarıdır. Çün­kü kâfir ile münafık -yüce Allah’a hamdolsun ki- seçilmiş kimseler değildir­ler. Onların dinleri de seçilmiş olamaz. Bu, Ashab-ı Kiram’dan altı kişinin ka­bul ettiği bir görüştür ve bu da kabul edilmesi için yeterlidir. Ayet-i kerî-me’nin geri kalan bölümleri açıklanırken daha geniş açıklamalarda buluna­cağız. [57]

2- Kitabı Miras Almış Seçkin Kullar ve Kısımları:

“Kitabı… miras verdik.” İhsan ettik, anlamındadır. Miras gerçek veya me­cazi anlamıyla vermek demektir. Bir başkasının ölümünden sonra insanın eli­ne geçen şey hakkında da kullanılır.

“Kitab” ile burada kitabın anlamları, ilmi, hükümleri ve inanç esasları kas­tedilmektedir. Sanki yüce Allah, Muhammed (sav) ümmetine -aynı zaman­da indirilmiş kitabların anlamlarını da ihtiva eder halde bulunan- Kur’ân-ı Ke-rîm’i vermekle, Muhammed (sav)’ın ümmetine bizden önceki ümmetlerde bu­lunan kitabı da vermiş gibidir.

“Seçtiklerimiz” buyruğundaki fiilin türediği kök: olup bu da her türlü bulanıklık şaibesinden uzak ve arınmışlık demektir. Asıl şek­li: olup “te” “tı”ya, “vav” da “ya”ya ibdal edilmiştir.

“Kullarımızdan” buyruğu ile kastedilenlerin Muhammed (sav)’ın ümme­ti olduğu söylenmiştir. Bu açıklamayı İbn Abbas ve başkaları yapmıştır. As­lında lafzın her ümmetin bütün mü’minlerini kapsama ihtimali bulunmakta­dır. Şu kadar var ki; Kitabın miras verilmesi tabiri, ancak Muhammed (sav)’ın ümmeti hakkında söz konusu olmuştur. Önceki ümmetler ise Kitabı miras al­mış değillerdir.

Seçilenlerin peygamberler oldukları da söylenmiştir. Onların Kitabı miras almaları ise kitabın birinden diğerine geçmesi anlamındadır. Nitekim yüce Al­lah şöyle buyurmuştur: “Süleyman, Davud’a mirasçı oldu.” (en-Neml, 27/16); “Bana da mirasçı olsun, Yakub oğullarına da mirasçı olsun.” (Mer­yem, 19/6) Peygamberliğin miras alınması caiz olduğuna göre; Kitabın mi­ras verilmesi de aynı şekilde caizdir.

“Onlardan kimisi nefsine zulmedicidir.” Küçük günah işleyen kimseler kastedilmiştir. İbn Atiyye dedi ki: Bu, birkaç sebebten ötürü reddedilmesi ge­reken bir görüştür.

ed-Dahhak dedi ki: Yüce Allah’ın: “Onlardan kimisi nefsine zulmedici­dir” buyruğunun anlamı, onların soylarından gelenler arasında nefsine zul­meden kimse vardır demektir ki, bunlar da müşrik kimselerdir. el-Hasen ise -zalimin kimliği hususunda önceden sözü edilen görüş ayrılıkları ile birlik­te- onların ümmetlerinden (nefsine zulmeden vardır) diye açıklamıştır. Âyet-i kerîme ise Muhammed (sav)’ın ümmeti hakkındadır.

Kalb ehli kimselerin zalim, itidal üzere olan orta yollu ile ileri geçen kim­senin kimliğine dair kullandıkları ifadeler de birbirinden farklı bulunmakta­dır.

Sehl b. Abdullah şöyle demiştir: İleri giden alim, itidal üzere olan öğre­nen, zalim ise cahil kimsedir.

Zünnun el-Mısrî: Zalim sadece diliyle Allah’ı zikreden, orta yollu itidal üze­re olan, kalbiyle Allah’ı zikreden, ileri geçen ise Allah’ı asla unutmayan kim­sedir.

el-Antakı der ki: Zalim sadece konuşan kimse, orta halli mutedil davra­nış sahibi kimse, ileri geçen kişi ise hal sahibi kimsedir.

İbn Ata da şöyle demiştir: Zalim dünya dolayısıyla Allah’ı seven, orta hal­li mutedil âhiret dolayısıyla onu seven, ileri geçen kimse ise hakkın mura­dı dolayısıyla kendi muradını bir kenara iten kimsedir.

Zalim cehennem korkusuyla Allah’a ibadet eden, orta halli ise cennet ümi­diyle Allah’a ibadet eden, ileri geçen ise herhangi bir sebebe bağlı olmak­sızın Allah için Allah’a ibadet eden kimsedir.

Bir başka açıklamaya göre, zalim dünyada zahid kimsedir, çünkü böyle bir kimse nefsine zulmederek dünyaya bir pay bırakmıştır ki, bu da marifet ve muhabbettir. İtidal üzere olan kişi arif, ileri geçen kişi ise muhib (seven kimse)dır.

Zalim belalar karşısında sabırsızlık gösteren, orta halli belalara karşı sab­reden, ileri geçen ise belalardan lezzet alan kimsedir, diye de açıklanmıştır.

Zalim gafletle ve adet gereği Allah’a ibadet eden, orta halli umutla ve kor­ku ile Allah’a ibadet eden, ileri geçen ise heybeti dolayısıyla Allah’a ibadet eden kimsedir, diye de açıklanmıştır.

Bir diğer açıklamaya göre; zalim kendisine verildiği halde başkasına ver­meyen, orta halli kendisine verildiği için cömertçe dağıtan, ileri geçen ise ken­disine bir şey verilmemiş olduğu halde şükreden ve başkasını kendisine ter­cih eden kimsedir.

Rivayet edildiğine göre; iki abid karşılaşmış. Biri diğerine: Basra’da kar­deşleriniz nasıldır? diye sormuş, o: İyidirler, onlara bir şey verilirse şükreder­ler, bir şey bulmazlarsa sabrederler, demiş. Bunun üzerine diğeri: Bizim Belh’te de köpeklerin hali budur, diye cevab vermiş. Bizim abidlerimize bir şey verilmediği takdirde şükrederler, bir şey buldukları vakit de başkaları­nı tercih eder (dağıtırlar).

Zalim malı dolayısıyla kendisinin muhtaç olmadığını zanneden, orta hal­li ise dini dolayısıyla başkasına ihtiyaç duymayan, ileri geçen ise Rabbi do­layısıyla başkasına muhtaç olmayandır.

Bir başka açıklama da şöyle yapılmıştır: Zalim Kur’ân’ı okumakla birlik­te onunla amel etmeyen, itidal üzere olan kişi Kur’ân’ı okuyup onunla amel eden, ileri giden kimse ise Kur’ân’ı okuyan onunla amel eden ve onu bilen kimsedir.

Bir diğer açıklama: İleri geçen kişi müezzinin ezan okumasından sonra mescide girendir, orta halli ezandan sonra mescide giren, zalim ise namaza ikamet getirildikten sonra mescide giren kimsedir. Çünkü böyle bir kimse ecir­den mahrum kalarak nefsine zulmetmiş ve başkasının kazandığı ecri kaza­namamış olur.

Bazı ilim ehli de bu hususta şöyle demişlerdir: İleri geçen hem vakte, hem de cemaate yetişerek her iki fazileti elde eden, orta halli vakit hususunda ku­suru bulunmamakla birlikte cemaati kaçıran, zalim ise vakti de cemaati de kaçırıncaya kadar namazdan gaflete düşen kimsedir. Böyle bir kimsenin za­lim olması en uygundur.

Zalimin kendi nefsini seven, itidal üzere olan orta hallinin dinini seven, ileri gideninse Rabbini seven kimse olduğu da söylenmiştir.

Bir başka açıklamaya göre zalim, adalete talib olmakla birlikte kendisi adil olmayan, orta halli mutedil, hem adalet yapılmasını isteyen hem de adalet yapan, ileri geçen ise adalet yapmakla birlikte (kendisine) adalet yapılma­sını istemeyen kimsedir.

Âişe (r.anha) da şöyle demiştir: İleri geçen hicretten önce İslâm’a giren, orta yollu hicretten sonra müslüman olan, zalim kimse ise ancak kılıç zoruy­la müslüman olan kimsedir. Bunların hepsine de mağfiret olunmuştur.

Derim ki: es-Sa’lebî tefsirinde bu görüşleri ve hatta daha fazlasını zikret­miş bulunmaktadır. Özetle burada iki uç ve ortadakilerden sözedilmektedir.

Ortadaki itidal üzere olan, orta yolu devam ettiren kimse demektir. (Mukta-sıd’ın türediği kök olan “el-kasd”) başka tarafa meyletmeyi terketmek demek­tir. Cabir b. Huneyy et-Tağlibî’nin şu beyitinde de bu anlamda kullanılmıştır:

“Krallara biz barışı teslim ederiz, onlar bize karşı itidalli (adaletli)

davrandıkları sürece, Bununla birlikte onlarla savaşıp onları öldürmek de bize haram değildir.”

Yani onlar bize karşı orta yollu hareket ettikleri yani zulmetmedikleri sü­rece biz de onlarla barış içinde yaşarız. Bununla birlikte adaletsizlik ve za­limlik yapacak olurlarsa, onları öldürmek de bize haram kılınmış değildir. İş­te bundan dolayı itidalli kimse (muktesid), iki uç nokta arasındaki bir yer­dedir. Böyle bir kimse kendisine zulmedenin yukarısında, hayırlarda ileriye geçmiş olanın da altındadır.

“İşte bu” yani bizim onlara kitabı verişimiz “büyük lütfün tâ kendisidir.”

Kusurlarını bilmekle birlikte onları bu şekilde seçişimiz, büyük lutfun ken­disidir, diye açıklandığı gibi, bu üç gruba da cenneti vaadetmek büyük lüt-fun kendisidir, diye de açıklanmıştır. [58]

3- Âyet-i Kerîmede Öncelikle “Nefsine Zulmeden” Kesimin Sözkonusu Edilmesinin Sebebi:

İlim adamları zalimin, itidal üzere hareket eden ile ileri geçenden önce söz­konusu edilmesini ele alıp açıklamalarda bulunmuşlardır. Onlardan öncelik­le sözedilmiş olması daha şerefli olmalarını gerektirmez, denilmiştir. Yüce Al­lah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: “Cehennemlikler ile cennetlikler bir olmaz.” (el-Haşr, 59/20)

Zalimin öncelikle sözkonusu edilmesi, fasıkların çokluğu ve daha fazla olu­şundan dolayıdır. Orta halli olanlar ise onlara nisbeten azdır, ileri geçenler ise azdan da daha azdır, diye açıklanmıştır. ez-Zemahşerî sadece bu açıkla­mayı zikretmiş ve başka açıklamadan sözetmemiştir.

Bir açıklama da şöyledir: Zalimi öncelikle sözkonusu etmesi, Allah’ın rah­metini ummasının pekiştirilen bir husus olması gerektiğinden dolayıdır. Zi­ra böyle bir kimsenin Rabbinin rahmetinden başka güvenecek hiçbir şeyi yok­tur. Orta halli kimse ise hüsn ü zannına binaen Allah’a güvenir, ileri geçen ise itaati dolayısıyla ümit sahibidir.

Şöyle de açıklanmıştır: Zalimin öncelikle sözkonusu edilmesi, Allah’ın rah­metinden ümit kesmemesi, ileri geçenin sonradan sözkonusu edilmesi ise ameline kanarak kendisini beğenmemesi içindir.

Cafer b. Muhammed b. Ali es-Sadık (r.a) da şöyle demiştir: Yüce Allah’ın zalimi önce zikretmiş olması, ilâhî rahmet ve keremi dışında hiçbir şeyde ona yakınlaşamayacağından, zulmün ise, eğer ilâhî bir inayet sözkonusu ise, se­çilmiş olmayı etkilemeyeceğinden dolayıdır. Daha sonra yüce Allah orta hal­lileri sözkonusu etmiştir, çünkü bunlar korku ile ümit arasında bir yerdedir­ler. Son olarak da ileri geçenleri zikretmiştir. Kimse Allah’ın mekrinden kendisini emniyette hissetmesin diye. Bununla birlikte hepsi de ihlas kelime­si olan “la ilahe illallah Muhammedu’r-Rasûlullah” kelimesi hürmetine cen­nette olacaklardır.

Muhammed b. Ali et-Tirmizî şöyle demiştir: Yüce Allah hepsini seçilmiş-lik noktasında ilâhî bağışlara dair ileri sürülecek gerekçeleri ortadan kaldır­mak için toplamıştır. Çünkü seçilmek mirasçı olmayı gerektirir, yoksa miras­çı olmak seçilmeyi değil. Bundan dolayı hikmetli sözler arasında şöyle de­nilmiştir: Önce nesebin sahih olduğunu ortaya koy, sonra miras sahibi oldu­ğunu iddia et.

Bir açıklama da şöyledir: Yüce Allah’ın ileri geçeni sonradan sözkonusu etmesi (anılışı itibariyle), cennet ve mükâfatlara daha yakın olması içindir. Nitekim el-Hac Sûresi’nde (22/40. âyet-i kerîmede) manastırlar ile kilise ve havraları mescidlerden önce sözkonusu etmiştir. Böylelikle manastırlar yıkıl­maya ve harab olmaya (anılış itibariyle) daha yakın olsun, mescidler de yü­ce Allah’ın adının anılmasına daha yakın olsun diye.

Bir diğer açıklamaya göre hükümdarlar bir kaç şeyi birarada anmak iste­dikleri takdirde daha alt mertebede olanı öncelikle zikrederler. Yüce Allah’ın şu buyruklarında olduğu gibi: “Şüphe yok ki Rabbin cezayı çabucak veren­dir ve muhakkak ki O, mağfiret ve rahmet edendir.” (el-Araf, 7/167); “Dile­diğine kızlar ihsan eder, dilediğine de erkek evlat bağışlar.” (eş-Şura, 42/49); “Cehennemlikler ile cennetlikler bir olmaz.” (el-Haşr, 59/20)

Derim ki: Şu beyiti söyleyen ne güzel söylemiş:

“Bu cömertliğin gayesi sensin ve ancak, Gayelere işin sonunda ulaşılır.” [59]

4- Mü’minlere Mükafat Olarak Verilecek Olan Cennet İle Cennetliklerin Allah’a Hamdetmeleri:

“Adn cennetleridir ki oraya girerler” buyruğu ile yüce Allah, hepsinin cennete gireceklerinden sözetmektedir. Çünkü o bir mirastır. (Anne-babası-na) kötü davranan ile iyi davranan kimse eğer nesebleri kabul edilen kim­seler iseler mirasta aynı durumdadırlar. O halde isyankâr da, itaatkar da Rab-bin varlığını kabul etmektedir.

“Adn cennetleri” buyruğu tekil olarak; diye de okunmuştur. Bu önceden de geçtiği gibi sanki azlıkları dolayısıyla ileri geçen kimselere has olan bir cennet gibi bir izlenim vermektedir.

“Adn cennetlerine” diye zahir olan fiilin açıkladığı bir fiil tak­diri ile nasb ile de okunmuştur. Yani onların girecekleri yer Adn cennetle­ridir. Bu da hepsi için sözkonusu olacaktır. Yüce Allah’ın izniyle sahih olan görüş de budur.

Ebu Amr, “oraya girerler” anlamındaki buyruğu: “Oraya girdi­rilirler” diye “ye” harfini ötreli, “hı” harfini de üstün olarak okumuş ve şöy­le demiştir: Çünkü “süslenirler” diye buyurulmuştur.

“Orada altın bileziklerle ve incilerle süslenirler. Orada elbiseleri de

ipektir” buyruğuna dair açıklamalar daha önceden el-Hac Sûresi’nde (22/23.

âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Diyeceklerdir ki: Bizden üzüntüyü gideren Allah’a hamdolsun” buy­ruğu hakkında Ebu Sabit şöyle demiştir: Bir adam mescide girip şöyle demiş: Allah’ım garipliğime merhamet buyur, yalnızlığımı tesellilendir ve bana sa-lih bir kimseyi meclis arkadaşı kıl. Bunun üzerine Ebu’d-Derda şöyle demiş: Eğer bu söylediklerinde samimi ise şüphesiz bundan dolayı ben senden da­ha mutluyum. Çünkü Peygamber (sav)’ı şöyle buyururken dinledim: “Son­ra Kitabı kullarımızdan seçtiklerimize miras verdik. Onlardan kimisi nefsine zulmedicidir, kimisi itidal üzeredir, kimisi de Allah’ın izni ile hayırlarda öne geçmiştir.” İşte şu ileri geçen kişi gelir ve hesabsız olarak cennete girer. Or­ta halli kimse ise kolay bir şekilde hesaba çekilir. Nefsine zulmeden kişi ise, makamda hapsedilir, azarlanır, ona sitemler edilir. Sonra da cennete girer. İşte; “bizden üzüntüyü gideren Allah’a hamdolsun. Muhakkak Rabbimiz merhamet edicidir, Şekurdur” diyecekler bunlardır. Bir başka lafızda da şöy­le denilmektedir: Nefislerine zulmedenlere gelince, işte mahşer boyunca alı­konulacaklar bunlardır. Sonra bunları yüce Allah rahmeti ile karşılar. İşte bun­dan dolayı: “Bizden üzüntüyü gideren Allah’a homdulsun. Muhakkak Rabbimiz mağfiret edicidir, Şekurdur… Burada bize hiçbir usanç da dokunmayacak diyecekler bunlardır.”[60]

Şöyle de denilmiştir: Bu bulunduğu yerde yaptıklarının cezası kendisine verilen kimsedir. Yani karşı karşıya kalacağı keder ve üzüntü dolayısıyla gü­nahları keffaret edilecektir. İşte yüce Allah’ın: “Kim bir kötülük yaparsa, onun cezasını görür” (en-Nisa, 4/123) buyruğu da bu kabildendir ki, dünyada ce­zasını çeker, demektir.

es-Sa’lebî de şöyle demektedir: Bu açıklama buyrukların zahirine daha uy­gun görülmektedir. Çünkü yüce Allah: “Adn cennetleridir ki oraya girer­ler.” diye buyurmaktadır. Ayrıca “kullarımızdan seçtiklerimize” diye buyur­muştur. Kâfir ve münafık ise seçilmiş kimseler değildirler.

Derim ki: İşte sahih olan budur. Nitekim Peygamber (sav) da şöyle bu­yurmuştur: “Kur’ân’ı okuyan münafıkın misali reyhan (fesleğen)e benzer. Ko­kusu hoş fakat tadı acıdır.[61] Böylelikle Peygamber münafıkın da Kur’ân oku­duğunu haber vermektedir. Şanı yüce Allah da münafıkın cehennemin en aşa­ğısında olacağını bildirmiştir. Günümüzde de birçok kâfir, yahudi ve hristi-yan bunu okumaktadırlar. Malik dedi ki: Kendisinde hiçbir hayır bulunma­yan kişi de Kur’ân okuyabilir.

Yorgunluk; da “usanç ve bitkinlik” demektir. [62]

  1. O inkarcılara gelince, onlar için cehennem ateşi vardır. Onlar hakkında hüküm verilmez ki ölsünler. Onların üzerinden (ce­hennem) azabından bir şey de hafifletilmez. İşte Biz küfürde ıs­rar eden herkesi böyle cezalandırırız.
  2. Ve onlar orada feryad ederler: “Rabbimiz, bizi çıkar ki önceden işlediğimizden başka türlü salih bir amel işleyelim.” “Sizi düşü­necek kimsenin öğüt alabileceği kadar yaşatmadık mı? Ve size uyarıcı gelmedi mi? O halde şimdi tadın (azabı). Zalimlerin hiç­bir yardımcısı yoktur.”

Yüce Allah cennetlikleri, hallerini ve söyleyecekleri sözleri sözkonusu et­tikten sonra, “o inkâr edenlere gelince, onlar için cehennem ateşi vardır”

buyruğu ile de cehennemlikleri, onların hallerini ve söyleyecekleri sözleri zik­retmektedir.

“Onlar hakkında hüküm verilmez ki ölsünler” buyruğu: “Orada ölmez de, dirümez de.” (Ta-Ha, 20/74) buyruğuna benzemektedir.

“Onların üzerinden (cehennem) azabından bir şey de hafifletilmez” buy­ruğu da; “Derileri piştikçe azabı tatmaları için derilerini başka derilerle de­ğiştireceğiz” (en-Nisa, 4/56) buyruğuna benzemektedir.

“İşte Biz, küfürde ısrar eden herkesi” yani Allah’ı ve Rasûlünü inkâr eden herkesi “böyle cezalandırırız.”

el-Hasen “ölsünler” anlamındaki buyruğu şeklinde, sonunda bir “nun” ile okumuştur. Bu durumda nefyin cevabı zikredilmemiş olur ve o tak­dirde bu lafız “hüküm verilmez” anlamındaki fiile atfedilmiş olur. İfadenin takdiri de şöyle olur: Onlar hakkında hüküm de verilmez ve ölmezler de. Yü­ce Allah’ın: “Onlara izin de verilmeyecek ki, özür dilesin­ler.” (el-Murselat, 77/36) buyruğuna benzemektedir.

el-Kisaî şöyle demektedir: “Onlara izin de verilmeyecek ki özür dilesin­ler” (el-Mürselat, 77/36) buyruğu Mushaf’ta “nun” iledir. Çünkü bu âyet so­nudur. Diğer taraftan “onlar hakkında hüküm verilmez ki ölsünler” buy­ruğu âyet sonu değildir. Bununla birlikte bunların birisi hakkında söylene-bilen şey, öbürü hakkında da söylenebilir.

“Ve onlar orada feryad ederler.” Yani cehennem ateşi içerisinde yüksek sesle yardım isterler.

“Yüksek ses”; “Yüksek sesle yardım isteyen”; “( Yardıma koşan” anlamındadır. Şair şöyle demektedir:

“Bize dehşete kapılmış yardım isteyen bir kimse geldi mi,

Ona yüksek sesle verilen karşılık, mızrak uçlarının tahtalarına çakılmasıydı.”

“Rabbimiz bizi çıkar ki” yani onlar: Rabbimiz bizi cehennemden çıkar ve dünyaya geri döndür, derler. “Önceden işlediğimizden” yani şirkten “baş­ka türlü salih bir amel işleyelim.” İbn Abbas: La ilahe illallah diyelim diye açıklamıştır. İşte onların “önceden işlediğimizden başka türlü” sözlerinin anlamı da budur. Yani biz küfür yerine iman edelim, masiyet işlemek yeri­ne itaat edelim ve rasûllerin emirlerine uyalım.

“Sizi düşünecek kimsenin öğüt alabileceği kadar yaşatmadık mı?” buy­ruğu onların bu dualarına verilecek cevabtır. Onlara şöyle denilecektir… de­mektir. Buna göre “denilecektir” buyruğu hazfedilmiştir.

Buhârî şöyle bir başlık açmıştır: “Altmış yıl yaşayan bir kimsenin yüce Al­lah’a karşı ileri sürecek bir mazereti kalmamıştır. Çünkü yüce Allah: “Sizi dü­şünecek kimsenin öğüt alabileceği kadar yaşatmadık mı? Ve size uyarıcı”

yani saçların ağarması “gelmedi mi?” diye buyurmaktadır.”: Bize Abdu’s-Se-lam b. Mutahhar anlattı dedi ki: Bize Ömer b. Ali anlattı, dedi ki: Bize Ma’n b. Muhammed el-Ğıfarî, Said b. Ebi Said el-Makburî’den anlattı. O Ebu Hu-reyre’den, o Peygamber (sav)’dan naklen dedi ki: “Yüce Allah bir kimsenin ecelini altmış yıl yaşayacak kadar ertelediği takdirde o kimsenin Allah’a kar­şı ileri sürecek bir mazereti kalmaz.”[63]

el-Hattabî dedi ki: “Ona ileri sürecek bir mazeret bırakmadı” ya­ni bu hususta en ileri noktaya varıncaya kadar hertürlü mazeretini elinden aldı, demektir. Arapların: “( j-üt^jitf ai ): Uyaran kimseye karşı bir mazeret ileri sürülemez” sözleri de buradan gelmektedir. Yani böyle bir kimse önce­likle uyarmış olduğundan ötürü artık ona karşı bir mazeret ileri sürmeye im­kan kalmamıştır. Anlamı şudur: Yüce Allah, bir kimseye altmış yıllık bir ömür verecek olursa, onun ileri sürecek bir mazereti kalmamış olur. Çünkü altmış yaşı artık ölümün yakınlaştığı bir yaştır. Bu Allah’a dönüşün, huzurunda say­gıyla eğilişin, ölümü ve yüce Allah’a kavuşmayı bekleyişin yaşıdır. Bu yaş­ta ardı arkasına uyarılar gelir ve mazeretler bir bir çürütülür. Birincisi Pey­gamber (sav) iledir. Ondan sonra ölüm (çoğunlukla) kırk ve altmış yaşların­da görülür.

Ali, İbn Abbas ve Ebu Hureyre yüce Allah’ın: “Sizi düşünecek kimsenin öğüt alabileceği kadar yaşatmadık mı?” buyruğunun te’vili hakkında: Bu alt­mış yaştır, demişlerdir.

Peygamber (sav)’ın da verdiği bir öğütte şöyle buyurduğu rivayet edilmek­tedir: “Öncelikle uyaran bir kimse gerçekten başkalarının mazeretlerini çü­rütmekte oldukça ileri gitmiş demektir. Gerçek şu ki, yüce Allah tarafından bir münadi altmış yaşında olanlara: “Sizi düşünecek kimsenin öğüt alabileceği kadar yaşatmadık mı?” diye seslenir. “[64]

Tirmizî el-Hakim de Ata b. Ebi Rebah’ın rivayet ettiği İbn Abbas’ın şu söz­lerini zikretmektedir: İbn Abbas dedi ki: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: “Kıya­met günü olacağında altmış yaşındakilere seslenilir. Bu ise yüce Allah’ın: “Si­zi düşünecek kimsenin öğüt alabileceği ‘-adar yaşatmadık mı?” diye bu­yurduğu yaştır.”[65]

Yine İbn Abbas’tan gelen rivayete göre bu, kırk yaşıdır. Hasan-ı Basrî ve Mesruk’tan da buna benzer bir görüş rivayet edilmiştir. Bu görüşün de açık­lanabilir bir tarafı vardır ve doğrudur. Bu görüşün lehine delil, yüce Allah’ın: “Nihayet o yiğitlik ve olgunluk çağına ulaşanca ve kırk yaşma varınca…” (el-Ahkaf, 45/15) buyruğudur. Kırk yaşında akıl en ileri derecesine ulaşır, olgun-iaşır. Bundan önce ve sonraki dönemlerde ise akıl bu yaştakinden daha ek­siktir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Malik dedi ki: Ben bizim şehrimizde ilim ehlini hem dünyayı, hem ilmi ta-leb ederken yetiştim. İnsanlarla oturup kalktıklarını gördüm. Bu onla* ian her­hangi birisi kırk yaşına gelinceye kadar böyle sürüyordu. Bu yaşa geldiler mi insanlardan ayrılır ve ölüm gelip kendilerini buluncaya kadar kıyamet ile meş­gul olurlardı. Bu anlamdaki açıklamalar daha önceden el-A’raf Sûresi’nde (7/142. âyet, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

İbn Mace’nin kaydettiği rivayete göre Ebu Hureyre, Rasûlullah (sav)’dan şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Ümmetimin ömürleri altmış ile yetmiş arasıdır. Bu yaşı aşanları çok azdır. “[66]

“Ve size uyarıcı gelmedi mi?” buyruğu “Size uyarıcılar gelmedi mi?” diye de okunmuştur.

Uyarıcının mahiyeti hakkında farklı görüşler vardır. Kur’ân-ı Kerîm oldu­ğu söylendiği gibi, Allah Rasûlü olduğu da söylenmiştir. Bu Zeyd b. Ali ile İbn Zeyd’in görüşüdür.

İbn Abbas, İkrime, Süfyan, Vekî’, el-Hüseyn b. el-Fadl, el-Ferra ve ef-Ta-berî ise saçların ağırmasıdır, demişlerdir. Uyaranın sıtma (yüksek ateş) oldu­ğu söylendiği gibi, aile fertlerinin, akrabaların ölümü olduğu, aklın kemal de­recesine ulaşması olduğu da söylenmiştir.

Buradaki “Uyarıcı” uyarmak anlamındadır.

Derim ki: Saçların ağarması, ateşin yükselmesi, yakınların ölmesi hep ölüm ile ilgili uyarıcılardır. Nitekim Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Humma (ateş yükselmesi) ölümün öncüsüdür.”[67]

el-Ezherî şöyle demiştir: Bunun anlamı hummanın ölümün elçisi olduğu­dur. Sanki humma ölümün yaklaşmakta olduğunu hissettirir ve gelmek üze­re olduğunu belirterek uyarır. Saçların ağarması da aynı şekilde bir uyarıcı­dır. Çünkü bu, olgunlaşma yaşında baş gösterir. Artık oyun ve oyalanma ya­şı olan gençlik yaşından uzaklaşmanın bir alametidir. Şair şöyle demiştir:

“Ağaran saçları kişiye (gelen) ölümün uyarıcılarından gördüm, Uyarıcı olarak da sana bu yeter.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Ben ona: Ağaran saçlar ömrümün uyarıcısıdır, Ve uyaranın yüzünü karartacak değilim, dedim.”

Yakınların, akrabaların, arkadaşların, kardeşlerin ölümü ise, her vakit ve her anda, her lahza ve her zamanda yolculuğa çıkma zamanının geldiğini ha­tırlatmakta ve uyarmaktadır. Şair şöyle demiştir:

“Görüyorum ki, sen onları taşıyor ve geri getirmiyorsun,

Sanki ben seni taşınmış ve geri getirilmemiş halde görür gibiyim.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Her zaman ölüm kefeni açmakta,

Bizler ise bize yapılmak istenenlerden yana gafletteyiz.”

Aklın olgunluğuna gelince, bununla işlerin hakikati bilinir ve iyiliklerle, kö­tülükler arasındaki fark anlaşılır. Aklı başında olan bir kimse âhireti için ameı eder ve Rabbinin nezdinde bulunanlara rağbet eder. İşte bu da bir uyarıcıdır.

Muhammed (sav)’a gelince, yüce Allah, onu bütün kullarına ileri sürebi­lecekleri herhangi bir delilleri kalmaması için bir müjdeci ve bir uyarıcı ola­rak göndermiştir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “…Ta ki insan­ların peygamberlerden sonra Allah’a karşı bir bahaneleri olmasın.” (en-Ni-sa, 4/165); “Biz bir rasûl göndermedikçe de azab ediciler değiliz.” (el-İsra, 17/15)

“O halde şimdi tadın.” Yani cehennem azabını… Çünkü sizler ibret de al­madınız, öğüt de almadınız.

“Zalimlerin” kendilerini Allah’ın azabından kurtaracak “hiçbir yardım­cısı yoktur.” [68]

  1. Şüphe yok ki Allah göklerin de, yerin de gaybını bilendir. Çün­kü O, göğüslerin özünde olanı çok iyi bilendir.

Bu buyruğun anlamı daha önce birkaç yerde geçmiş bulunmaktadır. Ya­ni O, eğer sizleri dünyaya tekrar geri döndürecek olsaydı, hiçbir şekilde sa-lih amel işlemeyeceğinizi bilmiştir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Eğer geri döndürülürlerse, yine kendilerine yasaklanan şeylere geri döner­ler.” (el-En’am, 6/28)

Çok iyi bilendir” lafzının) okuyuşu eğer tenvinsiz gelirse, hem mazi, hem de muzari fiil anlamını taşır. Eğer tenvinli gelirse, sadece mazi an­lamında kullanılabilir. [69]

39- O, sizi yeryüzünde halifeler yapandır. Artık kim inkâr ederse, küfrü kendi aleyhinedir. Kâfirlere küfürleri Rabblerinin nezdin-de aşırı bir buğzdan başka şeylerini arttırmaz. Kâfirlere kü­fürleri zarardan başka şeylerini arttırmaz.

“O, sizi yeryüzünde halifeler yapandır” buyruğunu Katade: Bir nesil di­ğerinin yerini, bir kavim diğerinin yerini tutmak suretiyle, diye açıklamıştır.

“Halef önce gidenden sonra gelen demektir. Bundan dolayı Ebube-kir’e: Ey Allah’ın halifesi denildiğinde o: Ben Allah’ın halifesi değilim, ben Rasûiullah (sav)’ın halifesiyim ve ben buna razıyım, diye cevab vermiştir.

“Artık kim inkâr ederse, küfrü” nün cezası ki, bu dünyadaki ikab ile âhi-retteki azabdır “kendi aleyhinedir.”

“Kâfirlere küfürleri Rabblerinin nezdinde aşırı bir buğzdan” yani öf­ke ve gazaptan “başka şeylerini arttırmaz.”

“Kâfirlere küfürleri zarardan” helak oluştan ve sapıklıktan “başka şey­lerini arttırmaz.” [70]

  1. De ki: “Allah’tan gayrı ibadet ettiğiniz ortaklarınızı gördünüz mü? Yerden ne yarattılar? Bana gösterin. Yoksa onların göklerde bir ortaklıkları mı vardır? Yoksa Biz onlara bir kitab verdik de ken­dileri ondan apaçık bir delil üzerinde midirler? Halbuki zalimler birbirlerine aldatmaktan başka bir vaadde bulunmazlar.”

“De ki: Allah’tan gayrı ibadet ettiğiniz ortaklarınızı gördünüz mü?” buy-ruğundaki “ortaklarınızı” anlamındaki lafız “gördünüz mü?” fiili ile nasbe-dilmiştir. Merfu okunması caiz değildir. Ancak Sibeveyh’e göre; “Ben Zeyd’in kimin babası olduğunu bildim” sözün­de ref caiz olabilir. Çünkü bu durumda “Zeyd” mana itibariyle hakkında soru sorulan kimsedir. Eğer: “Ne dersin, sence Zeyd kimin babasıdır?” denilecek olursa, sadece ref hali caizdir. Aralarındaki farka ge­lince: Bunun anlamı: Bana onun hakkında haber ver, şeklindedir. İşte bura­da bu buyruğun anlamı da şudur: Siz bana Allah’tan gayrı çağırdığınız ortak­larınız hakkında haber verin. Siz onlara göklerin yaratılışında bir ortaklıkla­rı olduğu için mi yoksa yerden herhangi bir şeyi yarattıkları için mi ibadet ediyorsunuz?

“Yoksa Biz onlara bir kitab verdik.” Yani onların yanında ortaklıklarına dair indirmiş olduğumuz bir kitab mı vardır?

Bu ifadede yüce Allah’tan başkasına ibadet edenlerin tutumları reddedil­mektedir. Çünkü onlar herhangi bir kitapta yüce Allah’ın kendisinden baş­kasına ibadet edilmesini emrettiğine dair bir şey bulamazlar.

“…de kendileri ondan apaçık bir delil üzerinde midirler?” buyruğun-

daki”Apaçık bir delil üzerinde” lafzını İbn Kesir, Ebu Amr, Ham-za ve Asım’dan rivayetle Hafs, tekil olarak okumuşlar, diğerleri ise çoğul ola­rak okumuşlardır. Her ikisi de anlam itibariyle birbirine yakındır, ancak ço­ğul kıraati daha uygundur. Zira tekil ile okuyanların kıraatinin büyük çoğun­luğun kıraatine muhalefet etmiş olma ihtimali yahut da; “Tal-ha bana geldi” deyip “te” harfi üzerinde vakıf yapanların kullanışı gibi ola­bilir. Ancak böyle bir kullanım çok az ve istisnai bir şekildir. Bu açıklama­yı en-Nehhas yapmıştır. Ebu Hatim ve Ebu Ubeyd ise şöyle demişlerdir: Ço­ğul ile okuyuş, hatta uygunluğu dolayısıyla daha uygundur. Çünkü Osman (r.a)’ın Mushaf’ında; “Apaçık deliller” şeklinde “elif” ve “te” iledir.

“Halbuki zalimler birbirlerine aldatmaktan başka bir vaadde bulunmaz­lar.” Yani onların vaadleri aldatan batıllardan ibarettir. Bu ise ileri gelenle­rin aşağı mertebede olanlara söyledikleri: Bunlar sizin ilâhlarınızdır, size fay­da verir ve sizi yakınlaştınr şeklindeki sözleridir. Şeytan bu hususları müş­riklere vaadeder diye açıklandığı gibi, onlara karşı zafer kazanacaklarına da­ir vaadde bulunmuştur, diye de açıklanmıştır. [71]

4l. Muhakkak ki Allah, göklerle yeri zeval bulmasınlar diye tutar. Eğer zeval bulsalar, andolsun ki O’ndan başka hiçbir kimse onları tutamaz. Muhakkak O, Halimdir, mağfiret edicidir.

Yüce Allah, onların ilâhlarının göklerle yerden hiçbir şey yaratma gücü­ne sahip olmadıklarını açıkladıktan sonra “muhakkak ki Allah, göklerle ye­ri zeval bulmasınlar diye tutar” buyruğu ile her ikisinin yaratıcısının da, on­ları tutanın da Allah olduğunu ve O var etmedikçe yaratılmış hiçbir varlığın var olmadığını, O’nun verdiği beka olmadıkça kalıcılığını sürdüremeyeceği­ni açıklamaktadır.

“Diye” nasb mahallinde ve zeval bulmaları istenmediğinden yahut ta zeval bulmamaları için, anlamındadır yahut ta manaya hamledilir, çünkü anlam şudur: Yüce Allah, göklerin ve yerin zeval bulmalarını engeller. O tak­dirde böyle bir hazfedilmiş ifadenin varlığını kabul etmeye gerek kalmaz, ez-Zeccac’ın görüşü de budur.

“Eğer zeval bulsalar, andolsun ki O’ndan başka hiçbir kimse onları tu­tamaz” buyruğu hakkında el-Ferra şöyle demektedir: Yani eğer zeval bulsa­lar hiçbir kimse onları tutamaz. Buradaki buyruğu, olumsuzluk eda­tı anlamındadır. (el-Ferra devamla) dedi ki: Bu da yüce Allah’ın: “Eğer Biz bir rüzgar göndersek, onlar da ardından onu sararmış görürlerse, bundan sonra onlar muhakkak inkâra saparlar” (er-Rum, 30/51) buyruğuna benze­mektedir.

Kıyamet gününde sonlarının gelmesinin kastedildiği de söylenmiştir. İb­rahim’den de şöyle dediği rivayet edilmiştir: İbn Mes’ud’un arkadaşlarından bir adam Ka’b el-Ahbar’ın yanına ilim öğrenmek üzere gitti. Geri döndüğün­de İbn Mes’ud ona: Ka’b’dan neler öğrendin? diye sordu. Ka’b’ı şöyle derken dinledim diye cevab verdi: Sema bir meleğin omuzu üzerindeki bir sütunda değirmen taşının ekseni gibi bir eksen üzerinde döner. Abdullah ona şöyle dedi: İsterdim ki, sen bineğinle ve üzerindeki yüküyle yıkılmış olsaydın. Ka’b yalan söylüyor, o yahudiliğini terketmemiştir. Çünkü yüce Allah şöyle buyur­maktadır: “Muhakkak ki Allah, göklerle yeri zeval bulmasınlar diye tutar.” Şüphesiz ki semalar dönmez. Eğer dönseydi zeval bulmuş olacaklardı.

İbn Abbas’tan da buna benzer bir rivayet gelmiştir. O Şam’dan gelen bir adama: Orada kiminle karşılaştın? diye sormuş. Adam, Ka’b ile karşılaştım de­miş. Peki Ka’b’ın neler söylediğini duydun? diye sorunca, şu cevabı vermiş: Ben onu şu sözleri söylerken dinledim: Gökler bir meleğin omuzu üzerin­dedir. İbn Abbas, Ka’b yalan söyledi, o hâlâ yahudiliğini terketmedi mi? Şüp­hesiz yüce Allah: “Muhakkak ki Allah, göklerle yeri zeval bulmasınlar di­ye tutar” diye buyurmaktadır demiş.

Semavat yedi, yerler de yedi tanedir. Ancak yüce Allah, her ikisini de mü-zekker olarak zikredince, onları iki şeymiş gibi zikretmiştir (bundan dolayı tesniye: ikil zamir kullanmıştır.) O bakımdan zamir her ikisine ait olmuştur. Bu da yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir: “…ki göklerle yer (ikisi) birleşik ve yapışık idi. Biz onları (o ikisini) ayırdık.” (el-Enbiya, 21/30) Daha sonra yüce Allah âyet-i kerîmeyi “muhakkak O, Halimdir, mağfiret

edicidir” buyruğu ile bitirmektedir. Çünkü bazı te’vil bilginlerinin naklettik­lerine göre anlam şöyledir: Yüce Allah, göklerle yeri kâfirlerin küfrü ve “Al­lah evlat edindi” şeklindeki sözleri dolayısıyla zeval bulmasınla; diye tutar. el-Kelbî şöyle demektedir: Yahudiler: Uzeyr, Allah’ın oğludur. Hristiyan-lar: Mesih, Allah’ın oğludur demeye koyulunca, göklerle yer neredeyse yerlerinden zeval bulacaklardı. Yüce Allah, onları tuttu ve bu hususta şu âyet-i kerîmeyi indirdi: “Andolsun ki siz pek çirkin bir şey söylediniz. Bundan dolayı nerdeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak ve dağlar parçalanıp da­ğılarak yıkılacak. Rahman’a evlat isnad ettiler diye.” (Meryem, 19/89-91) [72]

  1. Onlar, eğer kendilerine bir korkutucu gelse mutlaka o ümmet­lerin (her) birinden daha çok hidayette olacaklarına yeminleri­nin en büyüğü ile, Allah’a and içtiler. Fakat onlara bir korkutu­cu geldiğinde bu onların uzaklaşmalarından başka bir şeyleri­ni arttırmadı.
  2. Yeryüzünde büyüklenerek ve kötü düzenler kurarak.. Kötü dü­zen ise ancak sahiplerini kuşatır. Acaba onlar geçmiş olanların sünnetinden başkasını mı gözlüyorlar? Sen Allah’ın sünnetin­de asla bir değişiklik bulamazsın. Sen Allah’ın sünnetinde asla bir değiştirme bulamazsın.

“Onlar eğer kendilerine bir korkutucu gelse… yeminlerinin en büyü­ğü ile Allah’a and içtiler” buyruğunda kendilerinden sözedilenler Kureyşli-lerdir. Onlar; Allah, Rasûlü Muhammed (sav)’ı peygamber olarak gönderme­den önce yemin etmişlerdi… Bu yemini de Kitab ehlinin rasûllerini yalanladıklarına dair bilgi sahibi olduklarında yapmışlardı. Bundan ötürü onlardan peygamberini yalanlayan kimselere lanet ettiler ve şanı yüce Allah’ın adına yemin ile: “Eğer kendilerine bir korkutucu” yani peygamber “gelse, mut­laka o ümmetlerin (her) birinden” yani kitab ehlinden, rasûlleri yalanlayan kimselerden “daha hidayette olacaklarına yeminlerinin en büyüğü ile Al­lah’a and içtiler.” Araplar, İsrailoğullarından peygamberler geldiği gibi, kendilerinden de bir peygamber gelmes.ni temenni edip duruyorlardı. Bu te­menni ettikleri ve kendilerinden olan o uyarıcı peygamber onlara gelince, on­dan uzaklaştılar, ona iman etmediler.

‘Yeryüzünde büyüklenerek” imana karşı büyüklük göstererek “ve kötü düzenler kurarak” yani kötü amellerinin düzeni olarak… Bu ise küfür ve za­yıfları aldatmaktır. Kendilerine uyanların sayısı artsın diye onları imandan alı­koymaktır.

“O ümmetlerin birinden” buyruğunda “biri” anlamında­ki lafzın müennes gelmesi “ümmet” lafzının müennes oluşundan dolayıdır. Bu açıklamayı el-Ahfeş yapmıştır.

.Hamza ve el-Ahfeş de: kötü düzenler kurarak… Kötü düzen ise ancak sahihlerini kuşatır” diye (kötü anlamında­ki) ilk kelimeden i’rabı hazfedip ikincisinde i’rablı okumuşlardır.

ez-Zeccac der ki: Böyle bir okuyuş lahndir (yanlış okumadır). Bunun lahn oluş sebebi ise bu kelimeden i’rabın hazfedilmesidir. el-Müberred ise böy­le bir şeyin konuşmada da, şiirde de caiz olmayacağını iddia etmiştir. Çün­kü i’rabın harekelerinin hazfi caiz değildir. Zira bu harekeler anlamlar ara­sındaki farkı ortaya çıkarmak için gelmişlerdir. Bazı nahivciler ise üstün de­ğerine ve konumuna rağmen el-A’meş’in bu şekilde okumasını çok büyük bir iş kabul etmiş ve şöyle demiştir: O bu kelime üzerinde vakıf yapardı, yan­lışlık ondan bunu rivayet edenindir. Buna delil ise sakin okuduğu kelime­de anlamın tamam oluşudur. İkincisinde ise anlam tamam olmadığından do­layı (rivayet edenlerin) ittifakı ile i’rablı okumuştur. Diğer taraftan ikincisin­de hareke, birincisinden daha da ağırdır. Çünkü ikinci hareke iki kesre ara­sında bir ötredir. Bazı nahivciler de bu hususta Hamza’nın lehine Sibe-veyh’in görüşünü ve onun ve başkalarının şu beyiti zikretmiş olduğunu de­lil göstermişlerdir:

“Eğrildiklerinde: Arkadaş doğrult derim.” Bir başka şair de şöyle demektedir:

“İç, bugün Allah’a karşı bir günaha girme endişesi, Taşımadan ve içmeye davet edilmesen bile.”

Ancak bunun delil olacak tarafı yoktur. Çünkü Sibeveyh böyle bir şeyi ca­iz kabul etmiş değildir. O sadece bazı nahivcilerden bunu nakletmiştir. Ki­mi ilim adamı, ilim adamlarından bazısı, birisi diye nakledilen bir rivayette delil olacak bir taraf yoktur. O bunu sadece istisnai ve şiir zaruretine bir ör­nek olmak üzere zikretmiştir. Kaldı ki bu hususta ona muhalefet de edilmiş­tir. ez-Zeccac’ın iddiasına göre Ebu’l-Abbas (bu mısraı) ona şöylece zikret­miştir:

“Eğrildiklerinde: Arkadaş doğrult, derim.” Yine o:

“İç, bugün günaha girme endişesi taşımadan.”

Diye emir olarak vasıl elifi ile nakletmiştir. Bütün bunları en-Nehhas zik­retmiştir.

ez-Zemahşerî şöyle demektedir: Hamza: “Kötü düzen” laf­zını hemzesi sakin olarak okumuştur. Buna sebeb ise onun harekeleri ağır bulmasıdır. Bu harekeyi gizlice (ihtilas) çıkartmış olup da onun sakin oku­duğu sanılmış yahut ta hafif bir vakıf yaptıktan sonra; Ancak… ku­şatır” diye okumaya başlamış olabilir. İbn Mes’ud ise; “Kötü bir düzen (kurarak)” diye okumuştur.

el-Mehdevî de şöyle demektedir: Yüce Allah’ın: “Kötü düzen­ler” buyruğunda hemzeyi sakin okuyanlar, orada vakıf takdirine göre oku­muşlar, sonra da vakıf kaidesine uygun olarak vasıl ile okumuş yahut da kes­reler ile “ye”lerin arka arkaya gelişi dolayısıyla hemzeyi sakin olarak okumuş olabilirler.

Şairin şu mısraında olduğu gibi:

“İç, bugün günaha girme endişesi taşımadan.”

el-Kuşeyrî de şöyle demektedir: Hamza: “Kötü düzenler” buyruğunu hemzeyi sakin olarak okumuştur. Bazıları onun bu okuyuşunu ha­talı bulmuşlar, bazıları da: İfade burada tamam olduğundan dolayı vakıf yap­mış ve bu noktada ravi hata etmiş olabilir, demişlerdir. Ancak bu onun dere ile okumasında da bu şekilde rivayet edilmiştir. Daha önce benzeri husus­larda açıklamalarımız geçmiş bulunmaktadır. Orada şöyle demiştik: İstifaza (çok kalabalık sayıdaki kimseler yoluyla) yahut da tevatür yoluyla Peygam­ber (sav)’ın okuduğu sabit olan bir kıraat şeklinin caiz olması kaçınılmaz bir şeydir. Onun lahn olduğunu söylemek caiz olamaz. Bu hususta hata diyen­lerin maksadı -(hata dedikleri şekil) fasih olsa bile- başka bir kıraatin ondan daha fasih oluşundan dolayıdır.

“Kötü düzen ise ancak sahiplerini kuşatır.” Yani şirkin akıbeti ancak şirk koşanların başına iner. Bunun Bedir’de öldürüleceklerine bir işaret olduğu da söylenmiştir. Şair de şöyle demektedir:

“Ölümü bertaraf ettiler, o da çekildi,

Bir arşın kadar, halbuki daha önce iniyordu.”

Görüldüğü gibi burada bu fiil “inmek” anlamında kullanılmıştır. Bu da Kut-rub’un görüşüdür.

el-Kelbî ise bu “kuşatıyor” anlamındadır, demiştir. “Kuşatmak” de­mektir. Mesela, “Onu filan şey kuşattı” denilir.

İbn Abbas’tan rivayete göre Ka’b kendisine şöyle demiş: Ben Tevrat’ta şu ifadeyi görüyorum: “Kim kardeşine bir çukur kazarsa, içine düşer.” İbn Ab-bas da şu cevabı vermiş: Aynısını ben sana Kur’ân’da gösterebilirim. Ka’b ne­rede? diye sormuş, İbn Abbas: Yüce Allah’ın: “Kötü düzen ise ancak sahiple­rini kuşatır” buyruğunu oku, demiştir.

Arapların darb-ı mesellerinde de “kim kardeşine bir kuyu kazarsa, içine kendisi başaşağı düşer.” denilmektedir.

ez-Zührî’nin rivayetine göre Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Sakın kötü düzen kurma! Kötü düzen kuran hiçbir kimseye de yardımcı olma. Çün­kü yüce Allah: “Kötü düzen ise ancak sahihlerini kuşatır” diye buyurmak­tadır. Hiçbir zaman haddi aşma, haddi aşan kimseye de yardımcı olma. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Kim (ahdini) bozarsa, ancak ken­di aleyhine bozmuş olur.” (el-Feth, 48/10); “Sizin taşkınlığınız ancak ken­di aleyhinizedir” (Yunus, 10/23) diye buyurmaktadır.”[73] Hikmet sahihlerinden birisi de şöyle demiştir:

“Ey yaptıklarında zalim olan kişi,

Zulüm zalimlik edene geri döndürülür.

Ne zamana kadar ve ne vakte kadar,

Musibetleri sayıp durursun da, nimetleri unutursun?”

Hadiste de: “Kötü düzen ve aldatma cehennemdedir” denilmektedir.[74] Bu­radaki “cehennemdedir” ifadesi âhirette bunları yapanları cehennem ateşi­ne sokar, demektir. Çünkü bu, kâfirlerin huylarındandır. Hayırlı mü’minle-rin huyundan değildir. Bundan dolayı Peygamber (sav) bu hadisin devamın­da şöyle demiştir: “Kötü düzen, aldatmak ve hainlik mü’minin ahlakından de­ğildir.”

İşte bu ifadeler bu kötü huya sahib olmaktan ve imanın şerefli ahlakının sınırları dışına çıkmaktan en ileri derecede sakındırmaktadır.

“Acaba onlar geçmiş olanların sünnetinden başkasını mı gözlüyorlar.”

Yani onlar ancak önceki kâfirlerin tepesine inmiş azabı gözetlemektedirler.

“Sen Allah’ın sünnetinde asla bir değişiklik bulamazsın ve sen Al­lah’ın sünnetinde asla bir değiştirme bulamazsın.” Yani yüce Allah kâfir­lere azab göndermiştir. Bunu kâfirler hakkındaki bir sünneti kılmıştır. O bu azaba hak kazananları benzeri ile azablandırır. Kimse bunu değiştiremez, kim­se bu azabı kendisinden uzaklaştırıp başkasının başına gelmesini sağlayamaz.

Sünnet yol demektir, çoğulu sünen gelir. Al-i İmran Sûresi’nde (3/137. âye­tin tefsirinde) buna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah sün­neti kendisine izafe etmiş bulunmaktadır. Bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “(Bu) senden önce gönderdiğimiz peygamberler için de uyguladı­ğımız sünnettir.” (el-İsra, 17/77) Burada da sünneti belli bir topluluğa iza­fe etmiştir, çünkü durum her iki taraf ile alakalıdır. Bu, ecel gibidir, kimi za­man yüce Allah’a izafe edilir, kimi zaman da topluluğa izafe edilir. Yüce Al­lah: “Allah’ın belirlediği ecel elbette gelicidir.” (el-Ankebut, 29/5) diye bu­yurduğu gibi, bir başka yerde de: “Onların ecelleri geldiğinde” (en-Nahl, l6/6l) diye buyurmaktadır. [75]

  1. Onlar kendilerinden öncekilerin akıbetinin nasıl olduklarını görmeleri için yeryüzünde dolaşmadılar mı? Hem onlar bunlar­dan daha çetin bir güce sahib idiler. Göklerde olsun, yerde ol­sun hiçbir şey Allah’ı aciz bırakacak değildir. Muhakkak O, en iyi bilendir, herşeye güç yetirendir.

Yüce Allah, sözkonusu ettiği sünneti açıklamaktadır. Yani bunlar Ad ve Semud ile Medyen ve benzerlerine rasûlleri yalanlamaları dolayısıyla indir­diğimiz azabı görmediler mi? Onlar yaşadıkları yerlere, evlerine bakarak ve başlarına gelenlere dair tevatür yoluyla işittikleri üzerinde iyice düşünmedi­ler mi? Bunda bir ibret ve onlara bir açıklama yok mu? Bunlar öbürlerinden daha hayırlı ve daha güçlü değillerdir. Öncekiler daha güçlü idiler.

Buna delil yüce Allah’ın şu buyruğudur: “Hem onlar bunlardan daha çe­tin bir güce sahib idiler. Göklerde olsun, yerde olsun hiçbir şey Allah’ı aciz bırakacak değildir.” Yani O, bir kavme azabı indirmeyi murad edecek olursa, bunların hiçbirisi O’nu aciz bırakamaz. “Muhakkak O, en iyi bilen­dir, herşeye güç yetirendir.” [76]

  1. Eğer Allah, kazandıkları sebebi ile insanları sorgulayacak olsay­dı, onun sırtında dolaşanların hiçbirini bırakmazdı. Fakat O, bunları belirlenmiş bir vakte kadar geri bırakıyor. Belirlen­miş olan o vakitleri gelince, muhakkak Allah, kullarını en iyi gö­rendir.

“Eğer Allah, kazandıkları” yani işledikleri günahları “sebebi ile insan­ları sorgulayacak olsaydı, onun sırtında dolaşanların hiçbirini bırak­mazdı.” İbn Mes’ud dedi ki: Bununla yüce Allah, hareket eden ve yürüyen bütün canlıları kastetmektedir. Katade dedi ki: Bu Nuh (a.s)’ın döneminde yapıldı.

el-Kelbî dedi ki: “Dolaşanlar” buyruğunyla, sadece cinleri ve insanları kas­tetmektedir. Çünkü akılları dolayısıyla mükellef tutulanlar bunlardır. İbn Ce-rir, el-Ahfeş ve el-Huseyn b. el-Fadl da şöyle demişlerdir: Burada canlı (dabbe) ile sadece insanları kastetmiştir.

Derim ki: Birinci görüş daha kuvvetlidir, çünkü o görüş büyük bir saha-biden nakledilmiştir. İbn Mes’ud dedi ki: Ademoğlunun günahları dolayısıy­la nerdeyse pislik böceği dahi yuvasında azaba mahkum edilecek.

Yahya b. Ebi Kesir dedi ki: Bir adam iyiliği emredip münkerden sakındır­dı. Bir başka adam ona: Sen kendine bak, çünkü zalim bir kimse ancak ken­disine zarar verir, dedi. Bunun üzerine Ebu Hureyre şu cevabı verdi: Ken­disinden başka ilâh bulunmayan Allah adına yemin ederim ki, yalan söyle­din. Sonra (devamla) dedi ki: Nefsim elinde olana yemin olsun ki, toy kuşu dahi, kendi yuvasında açlıktan zalimin zulmü sebebiyle ölür.

es-Sumalî ile Yahya b. Sellam bu âyet-i kerîme hakkında şöyle demişler­dir: Allah yağmur yağdırmayıverir ve herşey helak olur gider. el-Bakara Sû-resi’nde buna benzer bir rivayet İkrime’den ve Mücahid’den yüce Allah’ın: “…Hem de lanet edenler, lanet eder.” (el-Bakara, 2/159) âyetinin tefsirinde (7. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Buna göre bunlar haşerat ve hayvanlardır. Hakkı gizleyen kötü alimlerin günahları sebebiyle bunlar da kıtlık ve kurak­lık musibetine duçar edilirler, bunun üzerine onlara lanet okurlar. Yine orada el-Bera b. Azib’in rivayet ettiği şu hadisi de zikretmiştik: Rasûlullah (sav) yüce Allah’ın: “Ve onlara lanet edenler, lanet eder” buyruğu hakkında: “(Bunlar) yeryüzündeki canlı varlıklardır” demiştir.[77]

“Fakat O bunları belirlenmiş bir vakte kadar geri bırakıyor” buyruğu hakkında Mücahid şöyle demektedir: Belirlenmiş vakit (ecel-i müsemma) yüce Allah’ın Levh-i Mahfuz’da kendilerine vaadettiği süredir. Yahya da o, kı­yamet günüdür, diye açıklamıştır.

“Muhakkak Allah, kullarını” aralarından cezayı kimin hakettiğini “en iyi görendir.”

Burada: ” …ce” lafzındaki amilin: “Görendir” olması caiz de­ğildir. Nitekim: “Bugün muhakkak Zeyd çıkacaktır” ifade­sinde de caiz olmadığı gibi. Onda amil: “Geldi” fiilidir. Çünkü bu edat şart harflerine (edatlarına) benzemektedir. Ceza anlamı taşıyan isimlerde son­radan gelen lafızlar amel edebilir. Sibeveyh ise ancak şiirde ‘in ceza eda­tı olarak kullanılabileceği görüşündedir. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

“Kılıçlarımız kısa gelecek olursa, onları ulaştıran, Düşmanlarımıza bizim adımlarımız olur, o vakit de çarpışırız.”

Fatır Sûresi burada sona ermektedir. Allah’a hamd u senalar olsun.

Kuran

Fatır Suresi

el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.