Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 16°C
Az Bulutlu
İstanbul
16°C
Az Bulutlu
Pts 14°C
Sal 17°C
Çar 17°C
Per 13°C

34 – Sebe Suresi | Şifa Tefsiri

Mekke’de nazil olmuştur, ellidört ayettir. Allah(c.c) Kur’an-ı Kerim’de, bizim geçmişimizi, şimdiki halimizi ve geleceğimizi ilgilendi­ren bilgiler verir. Geçmişten bilgiler vererek günlük hayatımızı düzen­lerken, bizi geleceğe hazırlar.

34 – Sebe Suresi | Şifa Tefsiri

Sebe Suresi | Şifa Tefsiri ( Mahmut Toptaş )

İşte bu geçmişten haber verirken Rabbim, geçmiş kavimlerin iyile­rinden ve iyiliklerinden haber verdiği gibi, kötülüklerinden de haber ver­mektedir. Kötülerin gittiği yoldan gitmemek ve iyilerin yolundan git­mek, rabbim tarafından bizden istenmektedir.

“Sebe” kelimesi bize “saba” diye geçmiştir. Yemen’de bir bölgenin adıdır. Veya Yemen’de devlet kurmuş “sebe” isimli bir şahsın devleti­nin adıdır da denilmektedir. Devlet 485 yıl yaşamıştır.

Allah (c.c.) Mekke insanı tarafından bilinen, harabelerine rastlanan, Yemen’de yaşamış olan bu toplumdan haber veriyor. Kısaca diyorki; “Sebeliler yeryüzüne kazık kakacakmış gibi Allah’ı unutarak yaşadılar.

Dünyevi bütün imkanları elde ettiler, ama bütün bu imkanları yaratan Allah’ı unuttular.

Unutmalarının cezası olarak hem bu dünyayı kaybettiler, hemde ahireti kaybettiler. Siz de dünyevi olarak bir çok imkanlar elde etmiş ola­bilirsiniz. Ama bu imkanları yaratan Allah’a (c.c.) inanmaz, O’nun in­dirdiği ayetleri reddeder, kabul etmez, çağdışı bulmaya kalkarsanız si­zin de akıbetiniz onlar gibi cehennem olabilir. Onun için aklınızı başına alın” diyor.[1]

1- Hamd, göklerde ve yerde olanların hepsi kendisine ait olan Allah’a aiddir. Hamd, ahirette de ona aittir. O, herşeye hikmetle hükmedendir, ve herşeyden haberdardır.

Bu sureye Allah (c.c.) hamd ile başlıyor Kur’an’ı Kerimde beş sure hamd ile başlar Göklerde ve yerde her ne var ise, kendisine ait olan Allah’a hamd olsun “Hamd” övmek diye terceme edilmiştir. Ancak bu “Övmek” keli­mesi, “hamd” kelimesinin tam karşılığı değildir. Hamd; yapılanların ta­mamı kime aitse ona yapılır. Mesela bir sanat eseri ortaya koyuyoruz. Ama bunu yaparken, el bizim değil akıl bizim değil, hava bizim değil, Bütün bunlar Allah’ındır. Eğer akıl bizim elimizde olsaydı bütün çocuk­larımızın çok akıllı olmasını sağlardık.

İnsan olarak en çok sevdiğimiz Peygamber efendimize bile hamd etmiyoruz. O’na salat-u selam getiriyoruz. Çünkü sevgili peygamberi­mizin bize getirdiği Kur’an’ı Kerim kendisine ait değildir. O Allah’a aittir

Göklerde ve yerde her ne var ise, O’na aittir Başka ayetlerde de, “göklerde ve yerde herne var ise Allah’ı teşbih eder.” Duyurulmaktadır. Dünyada hamd Allah’a aittir. Ahirette de hamd Allah’a aittir. “Onların en son duaları Alemlerin rabbi olan Allah’a hamd olsun” sö­züdür.[2] Cennette de Mü’minler “elhamdülillah” diyecekler, Allah bize cenneti vad etmiştir, işte o’ cennete kavuştuk, onun için Allah’a hamd olsun diyecekler. Ahirette cennete kavuşmanın hamdini yerine getirebilmek için bu dünyada Allah’a çok çok hamd etmek la­zımdır. O herşeye hükmeden, hükmünde hikmet sahibi olan, herşeyden ha­berdar olandır. Yıldıza o hükmediyor, çünkü onu yaratan odur. Peki, insanoğlu ne yapıyor? Mehmet Akif merhum çok güzel ifade etmiş.

“Ulum’ı şahikadan fışkıran sutuni ziya

Dayandı göklere lakin yetişmiyor hâlâ

Bülend nüshai icadın ilk sahif erine

Bu ilk sahife müebbed zalam içinde yine”[3]

2- Yeryüzüne gireni ve ondan çıkanı, gökyüzünden ineni ve gök­yüzüne çıkanı bilir. O Rahimdir, Gafurdur.

Yeryüzüne giren nedir?, Kaç damla yağmur indiğini bilir rabbim. Yeryüzünden gökyüzüne savrulan toz zerrelerinin sayısını bilmektedir, rabbim. Gökyüzüne yükselen buharı, o buharlardan ne kadar yağmur olacağını, o yağmur danelerinin hangi çiçeğin üzerine düşeceğini, o çi­çeğe ne tür renk vereceğini kokusunun ne olacağını Allah (c.c.) bilir.

Yerin derinliklerine giren danelerin ne kadarının çatlayıp yeryüzüne çıkacağını, ne kadarının çürüyüp yok olacağını ne kadarının kuşlar tara­fından yenileceğini o bilir. O kullarına karşı çok merhametlidir. O kullarının günahlarını bağış­layandır. Herşeyi bilen, herşeyi gören Allah’ın, ilmi kadar da rahmeti vardır.[4]

3- Kafirler: “Bize kıyamet gelmeyecektir” dediler. Deki “Hayır, gaybi bilen Rabbime yemin olsunki, o kıyamet size muhakkak gele­cektir. Göklerde ve yerde zerre ağırlığında hiçbir şey ondan gizli kal­maz. Bundan (zerreden) daha küçüğüde, daha büyüğü de apaçık bir kitabın içindedir.

4- (Kıyametin gelmesi) iman edip ameli salîh işleyenleri mükafat­landırmak içindir. İşte onlar için mağfiret ve güzel bir rızik vardır.

5- Ayetlerimizi geçersiz kılmak için çalışanları da cezalandırmak için (kıyamet gelecektir). İşte onlar için acı veren pis bir azap vardır.

Kafirler, “bize kıyamet gelmez” diyorlar. Yani bu dünyanın birgün yok olacağına, öldükten sonra bu insanların dirileceğine kafirler inanmamaktalar. Günümüz kafirleri de aynı fikirdedirler.

Günümüzde insanların inkarcı olmalarını isteyenler, bundan çıkar sağlayanlar var. Bunlar dünyanın her tarafında olduğu gibi Türkiye’de de var Bunlar, dünyayı dolaşıp, insanların din kaydından soyutlanma­sına dair konferanslar veriyorlar. Onlar bunu, her türlü ahlaksızlığın ve kötülüğün kanunlaşması için yapıyorlar.

Bunu yapabilmek içinde ahireti inkardan başlıyorlar. “Dünyanın sonu gelmez, insanlar öldükten sonra dirilmez” diyorlar.

“Onlara de; Gaybı bilen rabbime yemin olsun ki, elbette o kıyamet size gelecektir” “ki” tekidle bu bildiriliyor.

Göklerde ve yerde hiçbir zerre O’ndan uzak kalamaz, O’ndan gizli kalamaz.

Her şey apaçık bir kitapta kayıtlıdır. Bazıları bunun “levh-u mahfuz” olduğunu söylüyorlar.

Kıyamet, niçin mutlaka gelecek?. İman edenlerin, amel-i Salih işle­yenlerin mükafatlandırılması, ayetlerimize karşı duran ve bu yolda gay­ret gösterenlerinde cezalandırılması için. Onlar için pis ve acıklı bir azab vardır, diyor Allah (c.c). İnsanoğlunun hukukuna göre, insan ettiğini bulmalıdır. Bu bir tabiat kanunudur, rabbim koymuştur. Sevgili peygamberimiz, “Dünya ahiretin tarlasıdır” buyurmuştur. Bu dünyada kötülük ekerseniz, ahirette cehen­nem ateşini biçiyorsunuz. Dünyada iyilikler ekerseniz, ahirette cen­nette nimetler biçersiniz.

Allah’ın ayetleriyle mücadele eden, bu yolda koşturan insanlar var. Yazık acımak lazım.

Dünyanın en büyük zalimi olan Firavun, yok olup gitmiştir. Eğitimi elinde tutan Haman, yok olup gitmiştir.

Ekonomiyi elinde tutan Karun, yok olup gitmiştir. Ama peygamberlerin o rahmani mesajları devam edmektedir. Kur’an devam edecektir. Kimse onu durduramaz, susturamaz, susturmaya ça­lışanların kendisi susar.[5]

6- Kendilerine ilim verilenler, Rabbinden sana indirilenin hak ol­duğunu, Aziz ve Hamid olanın yoluna ilettiğini görürler. Kendilerine ilim verilenler sana indirilenin gerçek hak olduğunu gö­rürler. Bu hakkında insanları Aziz ve Hamid olan Allah’ın yoluna götür­düğünü bilirler.

“İlim sahipleri” açıklarken Tefsircilerimiz, “Ehl-i Kitap’ın” kastedil­diğini söylerler. Gerçekten Tevrat’ı ve incil’i bilenler bu Kur’an-ı Kerimin hak bir kitap olduğunu, Cenab-ı Hak’tan geldiğini ve herşeye gücü yeten Allah’a (c.c.) insanları götürdüğünü bilirler.

İlim sahiplerinden; şu anda ilimle, bilimle uğraşanlarda anlaşılabilir Öyleyse inkarcılara “ilim sahibi” demek mümkün değildir. Bu ayet­ten hareketle, inkarcılığında direnen insanlara “İlim sahibi” demek ilme hakarettir.[6]

7- Kafirler dediler: “Size, parça parça edildikten sonra, yeni bir yaratılışla diriltileceğinizi haber veren adamı gösterelim mi?

8- “Allah yalanmi uydurdu, yoksa onda bir delilikmi var?” Hayır ahirete inanmayanlar azabda uzak bir sapıklığın içindedirler.

Kafirler dediler ki; “Size bir adam gösterelim o adam size, siz pa­ramparça olduktan sonra yeniden dirileceğinizi söylüyor.”

Peygamber efendimizle alay ediyorlar. Peygamber efendimiz için; “Bu delidir” diyorlar.[7]

9- Onlar gökyüzünde ve yerde önlerini ve arkalarını görmüyor-larmı? Dilersek onları yere batırırız ve gökyüzünden üzerlerine parçalar düşürürüz. İşte bunda, (Rabbine ) yönelen her kul için ibret vardır.

Bunlar geçmişte olmuştur. Râbbime yönelen, O’na sığınan her kul için, bunlarda ibretler vardır.

Biz Kur’an’ı Kerimi okumaya devam edeceğiz. Kötülerin halini oku­yup onlar gibi olmamaya, iyilerin halini okuyup onlar gibi yaşayıp onla­rın vardığı cennete ulaşmaya gayret göstereceğiz.[8]

10- Andolsun!, biz Davud’a tarafımızdan bir üstünlük verdik, “Ey dağlar, Ö’nun (Davud)Ia beraber teşbih edin. (dedik) ve Kuşlara da (teşbih etmelerini söyledik. Ona demiri yumuşattık.

11- Geniş zırhlar yap, dokunmasını ölçülü yap. Salih amel yapı­nız. Şüphesiz ben yaptıklarınızı görürüm.

Bu ayetlerde Hz. Allah (c.c), kısaca Hz Davud’a (a.s.) bakmamızı ister. Davut (a.s) Beni İsrail peygamberlerinden yani bizim peygam-berlerimizdendir. Hz. Adem’den Hz. Muhammed (a.s.)’a kadar gelen bütün peygamberler bizim peygamberlerimizdir.

Şu anda yahudiler, Davud ve Süleyman (a.s.)’ı kendilerine nisbet ederler ama ellerindeki Tevrat kitabını okuduğunuzda onların aleyhine birçok sözleri de vardır.

Allah (c.c) Davud (a.s.)’a üstünlük verdiğini belirtiyor. Bir başka ayette Allah (c.c.) “Biz onların bir kısmını bir kısmına üstün kıldık” bu­yurmaktadır. Her peygamberin bir üstün tarafı vardır. Ancak biz pey­gamberler arasında üstünlük yarıştırmasına girişmeyeceğiz. Çünkü Bakara suresinin 285. ayetinde “Biz peygamberler arasında ayırım yap­mayız” diyoruz.

Mesela Hz. Musa (a.s.)’ın Allah (c.c.) ile konuşması onun için ayrı bir özelliktir. Davut (a.s.) demiri elinde mum gibi eritti. Ayrıca Davud (a.s.)’ın sesinin çok güzel olduğu ifade edilir.

Allah’ın kendisine indirdiği “Zebur’u” çok güzel bir ses ve makamla okuyor. Sevgili peygamberimiz de Kur’an’ın güzel okunmasını teşvik etmek için, “Davut (a.s.)’ın Zebur’u okuduğu gibi okuyunuz” buyurmaktadır.

Allah (c.c.) dağlara hitaben; “ey dağlar! Davud’la beraber sizde onun çağrısına, onun zikrine katılınız, Kuşlar! siz de katılınız” buyuruyor.

Dağlan, taşları Yunus gibi dinleyeceğiz. Yunus bu ayetten hare­ketle;

“-Dağlar ile taşlar ile çağırayım mevlam seni. -Seherlerde kuşlar ile çağırayım mevlam seni.” diye söyleyivermiştir.

Çok satan bir gazetenin reklam işlerine bakan bir arkadaşla görüş­tüğüm de demiştim ki; “çok Önemli bir iş yapıyorsunuz, serçeyi bülbül diye satıyorsunuz. Biz ise Allah’ın kelamını insanlara tanıtmakta sı­kıntı çekiyoruz. Başarılı olamıyoruz. Bu konuda bana yardım etseniz” “Fikir olarak neler söyleyebilirsiniz? dedim.”

Dediki, “hocam bizim yaptığımız, Batıda reklam dünyasındaki geliş­meleri almak ve Türkiye’de uygulamaktır. Bizim de kendimizin geliştir­diği fazla önemli bir şey yok. Bizim örneğimiz batıda çoktur. Ancak si­zin Örneğiniz Batıda şu anda yoktur. Çünkü Batıda dini çalışma yapan papazlar çok başarısızdırlar. Onun için örnek alınamaz. Ama yinede bir araştırılması gerekir.” demişti.

Yani sözlü yayınların insan üzerinde daha etkili olabilmesi için neler yapılmalıdır? Özel mesajların güzel mesajların insanlara yalnızca duyu­rulması değil, etki etmesi, insanların hayatım değiştirecek sekile gel­mesi için neler yapılması konusunda özel çalışma, Özel gayret gereki­yor.

Sözlü yayınların etkisini araştırdığımızda görüyoruzki; Sevgili pey­gamberimizin tüm mesajları sözlüdür. Kur’an bize sözlü olarak gelmiş­tir. Hadisler sözlü olarak gelmiştir. Arafat dağındaki veda hutbesi çağ­lar boyu dilden dile nakledilerek gelmiştir. Hz. İsa’nın dağdaki vaazı hâlâ kulaklarda çınlamaktadır. Davud (a.s)’ın o avazesi hala dünya in­sanının gönüllerinde bir titreşim meydana getirmektedir.

Megafonu, telsizi, telefonu olmayan, küçük bir yerde az bir insana konuşulan bu mesajlar, çağlan delerek bütün insanlara nasıl ulaşabili­yor? Burada birinci derecede söyleyenlerin samimiyeti, söylediği söz­lerin, kelimelerin güzelliği, mananın güzelliği ve en başta Allah kelamı olmasından kaynaklanmaktadır.

Öyleyse bizlerde avazemizi aleme salarken, söylediğimiz sözler kendimize ait olmasın. Biz insanların üzerine Allah kelamını salalım Anlayacakları dil ile salalım. Çünkü bize ait sözlerin yarın tenkidi mümkündür. İnsanlara en güzel söz olan Allah’ın kelamını ulaştıralım.

“Biz ona demiri yumuşattık” ayetini tefsir eden müfissirlerden bir kısmı, gerçekten demiri elinde istediği şekilde evirip çevirebiliyordu şeklinde anlatmışlardır. Bir kısmı ise, Davud (a.s) demiri ateşte erit­meyi, istediği kalıba dökmeyi başarmıştı. Allah (c.c) O’na o bilgiyi ve gücü verdi, diye tefsir etmiştir. Bu ikinci görüşde, bunun bir mucize ol­madığı ama Allah (c.c.)’ın ona, o bilgiyi verdiği anlatılmış oluyor.

Hemen peşinden gelen ayette, “geniş zırh yapman için demiri sana yumuşattık” buyuruluyor. Fakat “yumuşattık” kelimesi, genelde müfessirlerimiz tarafından, “gerçekten demiri elinde bir mum gibi istediği şekle sokabildiği”, şeklinde anlaşılmıştır. Çoğunluk bu görüştedir.

“Onun örgüsünü de çok ince hesaplı yap” diyor. Demekki, tel tel örülmüş bir zırh yaptığı anlaşılıyor.

Dikkatimizi çeken şudur, Davud (a.s.)’a Rabbim zırh yapmasını em­rediyor. Elinde demiri mum gibi yapıp istediği şekle dönüştürüp zırh yapmasını istiyor. Ayetin işaret ettiği mana Allah’u alem şu olur. Rabbim; zırh yap, diyor da kılıç yap demiyor. Zırh; hem savunmayı hem de hücumu gerektiren bir alettir. Kılıç öldürür ama zırh öldürmez.

Allah (c.c.) ise bize, Davud (a.s.)’m hayatından verdiği bir örnekle öldürücü silah yerine, koruyucu silah yapmaya işaret etmiş oluyor.

Hedefimiz öldürmek değildir. Öldürmeye azmetmiş insanların o ha­reketlerini vaz geçirmek ve insanları onların peşinden de korumaktır bizim görevimiz.

Muhammed Hamidullah hoca efendi; “Peygamberimizin hayatı bo­yunca, Türkiye’nin iki katından fazla neredeyse 3 katına yakın bir top­rak fethettiğini, ama bu fetihler esnasında harb meydanında iki taraftan ölen insan sayısının 240 olduğunu” ifade ediyor. Dünya tarihinde gö­rülmüş değil!!.

Hedef insanların öldürülmesi değil. Hedef bütün insanların dirilme-sidir. Bunun içinde rabbim, “salın ameller yapınız” buyuruyor. Salih amel, yani Kur’an’ın özüne uygun, insanların menfaatine uygun işler yapınız. “Biz sizin yaptıklarınızı görüyoruz” diyor Allah (c.c).[9]

12- Rüzgarı da Süleyman’ın emrine verdik. Onun sabah gidişi bir aylık, akşam dönüşü bir aylık (mesafedir). Biz ona erimiş bakırı su gibi akıttık. Rabbinin izniyle cinlerin bir kısmı onun önünde (emrinde) çalışırdı. Onlardan kim emrimizden çıkarsa, ona çılgın azapdan tattırırdık.

13- Onlar (cinler), Süleyman’a köşklerden, heykellerden, havuzlar gibi çanaklar ve sabit kazanlardan dilediğini yaparlardı. Ey Davud ailesi, şükrediniz. Kullarımdan şükreden çok azdır. Süleyman (a.s.)’a da bir üstünlük verdik. Süleyman (a.s.)’m üstün­lüğü ise Allah’ın O’nun emrine rüzgarı vermesidir. Allah (c.c), sabah gidişi bir ay ve dönüşü bir aylık yola anında gidip gelen bir rüzgarı Süleyman (a.s.)’m emrine vermiştir.

Rüzgarın bu gücünü rabbim Süleyman (a.s.)’a lütfetmiştir. Bunlar peygamberlerin mucizeleridir.

“Bakır kaynağım O’nun için akıttık” diyor. Çeşitli işlerde kullanılmak üzere bakır eriğinden istifade edilmiş, Zülkarneyn’in şeddinde de bu bakırın eritilmiş halinin kullanıldığını, Kehf suresinde rabbim bize ha­ber vermişti.

Burada da müfessirlerimiz iki görüş ileri sürmüşler.

1- Bir kısmı diyor ki, bakır eritip onu sanayide kullanmıştır. Rabbim bu bilgiyi Süleyman(a.s)’a vermiştir.

2- Bir kısmı da, ayetin lafzından hareketle; toprağın derinliklerinden su kaynağı akar gibi erimiş bakırın akıtıldığım, bu ayetten anlamak mümkündür demişlerdir.

Kur’an-ı Kerim’de bir çok mucizeler anlatılmaktadır. Bu da Süleyman(a.s-) için bir mucizedir.

Süleyman (a.s.)’ın emrinde rabbimin izni ile cinlerin de çalıştığını ifade ediyor. Cinlerin yaptığı işleri de anlatıyor; Kaleler, sığmaklar, eş­yanın suretlerini yapmışlardır. Çiçek resmi, dağ manzarası yapmışlar­dır.

Timsal; Allah’ın yarattığı şeyin bir benzerini çamurdan, taştan, mer­merden oyarak yapma sanatıdır. Bazıları “heykel” diye terceme etmiş­lerdir ama heykel canlı şeyler için kullanılır. Kur’an’ın ifade ettiği “tim­sal ” kelimesi ise; hem canlıların hemde cansızların, yani yaratılmışla­rın benzerini yapmada kullanılır.

Büyük havuzların yapıldığını, yerinde sabit duran ve Süleyman (a.s.)’m ordusunun yiyeceklerinin pişirildiği büyük kazanlar yapıldığını ifade ediyor ayet-i kerime. Cinlerin bu işlerde kullanıldığı belirtiliyor. Bir başka ayet-i kerimede, denizde dalgıçlık yaptırıldığı belirtiliyor.[10] cinlerin, şeytanların Hz. Süleyman’ın emrinde ça­lıştığını bu ayetler bize açıkça bildirmektedir. Sad suresinin 35. ayetine dayanarak alimlerimiz, cinlerin insan emrinde kullanılamayacağını açıklamışlardır.

Cinlerin biz insanlar üzerinde etkisi varmı? Etkisinin olmadığını 21. ayet-i kerime belirtiyor. “O cinlerin, iblis’in onlar üzerinde bir sultası yoktur. “Ama ahirete inanmayanları etkilemektedir.” ama İman edenler üzerinde sultası yoktur, iman etmiyenler ise dilediği gibi yönlendirebiliyor. Çünkü o imansızlar genlerini şeytanlara teslim etmişlerdir.

Ey Davud ailesi! şükrediniz. Şükrü yerine getiriniz “Allah size pey­gamberlik nimetini vermiştir. Bir de dünya nimetini vermiştir. Bu nimetlere şükür gerekiyor. Kullardan çok azı şükreder” diyor rabbim. Biz, o şükreden az kullardan olmaya gayret edelim.[11]

14- Süleyman’ın ölümüne hükmettiğimizde, onun öldüğünü, an­cak onun değneğini yiyen ağaç kurdu gösterdi. Süleyman yere dü­şünce ortaya çıktı ki; eğer cinler gaybı bilmiş olsalardı, bu alçaltıcı azap içinde kalmazlardı.

Bu ayette Allah (c.c), cinlerin gaybı bilmediğini açıkça ifade ediyor.

“Süleyman (a.s.)’a ölüm emri geliyor. Allah (c.c.) Süleyman’ında ca­nını bir gün alıveriyor. Fakat başlanmış işlerinde bitmesi gerekiyor. Cinler Süleyman (a.s.)’ın öldüğü haberini alırlarsa çalışmayacaklar. Bunun üzerine Süleyman (a.s.) ölünce, ölmemiş gibi duruyor. Ayet bize kısaca şöyle haber veriyor. “O’nun öldüğünü ancak Süleyman (a.s.)’ın dayandığı asasını yiyen bir kurt işaret etmiştir.” Süleyman (a.s.)’a ölüm meleği geliyor. Süleyman (a.s.) ayakta asasına dayanmış vaziyette ölüyor. Öylece kalıyor. Rabbim O’nu koruyor. Ne zamanki ağaç kurdu Süleyman (a.s.)’ın dayandığı asayı yiyor. Süleyman (a.s.) yere kapanınca, cinler hakikati anlıyorlar.

Rabbim kıyamete kadar gelecek olan mü’minleri de uyarıyor; “Cinler gaybı bilmez.” Hiçbir cinci’ye, medyum’a, falcı’ya, ytldıznameye bakanlara gitmeyin inanmayın.!. Bu uygulama bizim tarihimizde de görülmüştür. Bazı devlet başkan­ları çok önemli bir olayda, bir yerin kuşatılmasında, baş komutan vefat edecek olursa, vefat haberi askere duyurulmuyor. Çünkü askere duyu­rulmuş olsa netice alınmaz.[12]

15- Sebe’HIerin yurdunda onlar için ibret vardır. Sağdan ve sol­dan iki bahçe vardır. Rabbinizin rızkından yiyin ve ona şükredin. Güzel bir ülke, bağışlayan bir Rab.

Sebe halkının yerleşim merkezlerinde de ayetler, yani ibretler vardır. Sebe halkı Yemen’de yerleşmiştir. Türkiye’de saba diye bilinir.

Saba Melikesi Belkıs, Süleyman (a.s.)’a gelir ve iman eder. Halkı da iman eder. İman edince dünyaları da güzel olur. Ayette buna dikkat çekiliyor. Evlerinin yollarının iki tarafında bahçeler var. Evleri bahçele­rin içerisinde. Günümüzde parklar yapılıyor. Parkların yapılması aslında bizim için eksikliktir. Her ev bahçe içerisinde, her yol bahçe içerisinde imiş Sebe halkının yaşadığı yerde, Bunuda mü’min insanlar yapıyorlar.

Ayet bize çevrenin de önemini anlatıyor. Yani müslüman bir toplum böyle bir medeniyeti meydana getirmiş.

Rabbim bu topluma; “Allah’ın size verdiği rızıktan yiyiniz” diyor. Arkasından da “O’na şükrediniz” buyuruyor.

Tefsircilerimizin ifade ettiğine göre sebe halkı ısınmak için “Öd ” ağacını kullanmışlar. Böylece çevrenin çok güzel kokmasını sağlamış­lardır. Hatta Yemen’in güneyinde denizden geçen gemiciler, havanın kokusundan Yemen hizasına geldiklerini anlarlarmış. “Çok güzel bir belde, çok güzel bir ülke, ve bağışlayan bir rab.” Ne güzel değilmi?

Biz de bunu çok okuyalım ecdadımız bunu okumuş. Bazı hattatları­mız güzel bir şekilde yazmışlar. Güzel bir ülke, affeden bir Rab, İnsana lazım olan işte budur. Güzel olan ülke, güzel olan Allah’ın güzel olan kelamı Kur’an-ı Kerim’ine göre hareket eden bir toplumdan mey­dana gelecektir. Şu anda dünyanın hangi ülkesi böylesine güzeldir?

Biz önce yaşamakta olduğumuz yerden itibaren bütün dünyayı gü­zelleştirmekle görevliyiz. Tayyib; hem temiz hem de güzel manasına gelmektedir. Rabbim bize diyor ki; size lazım olan güzel bir ülke ile, affeden bir rab” Bizim rabbimiz affedicidir. Öyle bir rabbe gönül vereceğiz, öyle bir rabbin in­dirdiği Kur’an’a göre yaşayarak ülkeyi de güzelleştireceğiz

Günümüzde herkes şikayetçi Asker, polis, üniversite görevlisi, es­naf, kadınlar, erkekler şikayetçi. Herkes bir şeylerden şikayet ediyor. Her grub kendi haklarını almak için caddelerde yürüyor. Kimden? kim­den olduğuda belli değil.

Çünkü 50- 60 senedir kendilerinden hak istenenlerde yürüyüş yapı­yorlar, hak isteyenler de, bu curcuna devam ediyor. Belde-i Tayyibe özelliğini yitirmiş. Üzerind” an kokulan var bu toprağın. Laleler güller açması gerekirken, lale ve güller içerisinde kıtalarına karakollarına gitmeleri gerekirken, tam aksine kan izleri üzerinde gitmede ve her an bir silah sesinin yüreğini hoplatmasından korkar duruma düşürülüvermiş.

Ecdadımız Yemen’den, Viyana’ya kadar gitmiş. Ancak harp meydanlarında ölen insanların sayısı 70 senede kendi ülke insanımızın birbirini öldürdüğü sayıya ulaşmamıştır. Üniversiteyi bitirmiş çok zeki çocuklarımız dışarıya gider olmuştur. Ama ülke belde-i tayyibe iken ve Kur’an ile yönetilirken, Almanya’nın en ünlü ressamı geçimini temin etmek ve sanatını göstermek İçin İstanbul’a geliyor.

Viyana’nın en ünlü mimarı veya heykeltıraşı İstanbul’a geliyor. Yani dünyanın sanatkarları ilim adamları belde-i tayyibe olan İstanbul’a geli­yor. Onun için bu sureyi okurken bu ayet-i kerimeye geldiğimizde şunu anlıyalım. Bir ülkenin belde-i tayyibe olması için insanların hayatım Kur’an’a göre düzenlemeleri gerekir.[13]

16- Fakat onlar yüz çevirdiler. Bizde onlara Arim selini gönder­dik ve onların iki bahçelerini; acı meyveler, ılgın ağacı ve birazda sidr ağacı bulunan iki bahçeye çevirdik.

Sebe halkı İslam’dan yüz çevirmişler. Yollarının ve evlerinin etrafı bahçelerle donatılmış olan bu şehir ki, bu şehrin uzaklığı tefsircilerin ifadesine göre san’a şehrinden Suriye’nin Şam şehrine kadar bir atlı tek başına yolculuğa çıksa veya bir kadın tek başına Şam’a gelse güven içerisinde gidermiş.

Ayette, “geceleri ve gündüzleri güven içerisinde yürüyünüz” buyuru-luyor. Güven içerisinde gelinen bu yerleri şimdi biz çöl olarak görmek­teyiz. Halbuki tefsirciler buraların çöl olmadığını yazıyorlar. Çöl olma­dığını cahiliye dönemi şiirlerindende anlıyoruz. lAyet-i kerimede de birbirine girmiş ard arda gelen ve sırt sırta geçmiş bir şehir olarak ifade ediliyor.

“İşte bu sebe halkı İslam’dan yüz çevirdi, bizde onların üzerine arim selini gönderiverdik.

“Arim seli” sedd-i Ma’rib denilen, dünyanın harikalarından sayılan bir baraj ki, sebe halkı tarafında yapılmış. Barajın sularıyla her taraf yemyeşil yapılmış, her türlü nimetler ekilmiş, dikilmiş, biçilmiş, yenil­miş, eğlenilmiş. Yani İslami bir sistem içerisinde yönetilirken güzellik­ler arzetmiş.

Ama insanlar İslam’dan yüz çevirince, ma’rib şeddinin yıkılması ve suların boşalmasıyla o güzelim yerler yok olmuş ve yerlerine dikenli sidr ağaçlan ve ekşi meyvalar veren ağaçlar türemiş. Yani çöl iklimi

hakim olmuştur.

İçimizin güzelliği, dışınızın güzelliği ile ilgilidir. İçiniz güzel olursa dışınızda güzel olur. Bunu köylerde görürsünüz. Bahçesi en güzel olan insan çevresiylede en iyi geçinen insandır. Ayrıca namazını da en iyi şekilde kılar.[14]

17- Nankörlükleri sebebiyle onları işte böyle cezalandırdık. Biz nankör olmayana ceza verirmiyiz?

“İşte kafirlikleri sebebiyle bizde onları cezalandırdık” diyor Allah (c.c.) “Biz ancak nankör kafirleri cezalandırırız.”

“Kefur,” küfürde ileri giden anlamına geliyor. Yani şöyle bir ayırım var. Bir insan vardır, inanmaz inanmama özgürlüğü vardır insanın. Allah (c.c.) buyurmuş “Sen hakkı anlattıktan sonra dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin”[15]

Bir insanda vardır, inanmaz ama inançsızlığını diğer insanlara da ulaştırmaya çalışır, bu yolda gayret eder.[16]

18- Onlarla (sebelilerle) içinde bereket kıldığımız şehirler arasında ardarda şehirler meydana getirdik. Aralarında düzenli seferler belir­ledik. “Buralarda gecelerde ve gündüzlerde güven içinde yürü­yün” (dedik)

19- Bunun üzerine onlar: “Rabbimiz, yolculuk yaptığımız şehirle­rin arasını uzaklaştır” dediler ve kendilerine zulmettiler. Bizde onları masallaştırdık ve paramparça ettik. İşte bunda çok sabreden ve çok şükreden için ibretler vardır.

İslam’a sırt çeviren insanlar güzel bahçeler arasında güzel ülke içerisinde, güzel bir şekilde yaşarken rahatlık kendilerine batmış. Diyorlarki; “Ya rabbi! Beldelerimiz arasını aç” Yani şehirlerin yakın olmasımnda bir sıkıntısı başlıyor. İnsanlar arasında Ağaçlıktan, yeşil­likten rahatsız olan, hep çölleşmesini isteyen insanlar var.

Bize çöl ver, diyen insanlar olurmu? hocam “derseniz olur. Ülkenin çölleşmesinden çıkar sağlayan insanlar 20001i yıllarda yokmu?

Türkiye’nin çeşitli yerlerinde orman yakanların hedefi nedir? Bu in­sanlar Kur’andan uzaklaştırılmış insanlardır.

İslamı yaşadığımız dönemlerde, mesela Osmanlı devleti zamanında; bir liramız, on tane amerikan dolarına, 20 tane Alman markına denk iken, İslam’dan uzaklaşınca, kendi paramızdan kaçıp, amerikan para­sıyla yatar kalkar hale geldik. Bunlar çölleşmenin işaretleridir. Allah (c.c.) o insanlar için diyor ki; “biz onları masal yaptık. Onları efsane haline getirdik. Gerçektende onlar daha sonra gelen devirlerde ve şu an bile masal olarak anlatılıyorlar.

Sabreden ve çok şükredenler için bunlarda ibretler vardır, diyor Allah (c.c).[17]

20- Yemin ederim ki, İblis onlar hakkındaki zannını gerçekleş­tirdi. Onlar uydular. Ancak Mü’minlerden bir gurup uymadı.

“İblis onları doğrulardan sapıttı” Bir başka ayet-i kerimede, şeytan; “Yarabbi! mademki sen beni cennetinden kovdun, bende senin kullarını sapıtacağım” diyordu.[18] İşte “İblis O vadini doğruluyor.”diyor Allah(cc).

Ancak mü’minler şeytana tabi olmazlar, şeytanın o sözünü de doğru çıkartmazlar. Ancak -şeytana uymak suretiyle- kafirler şeytanın o sö­zünü doğru çıkartırlar.[19]

21- İblis’in onlar üzerinde hiçbir otoritesi yoktu, Ancak ahirete iman edenle, ahiret hakkında şüphe içinde olanı ayird etmek için (İblise fırsat verdik). Rabbin herşeyi koruyandır.

Kur’an- Kerim bize mü’min ve kafir insanın, şeytanla olan ilişkisini anlatıveriyor. İslam’a gönül verince oluşan belde-i tayyibe’yi tarif edi­yor, İslam’dan uzaklaşınca çölleşen bir ülkeden haber veriyor.

Rabbim bunları bize anlatırken, günümüzdeki bir hastalığa da dikkat çekiyor.!!! Cincilik hastalığı. Bu konu ile ilgili bilgiler daha önce geçmiş­tir. Ahirete iman edenler şeytanın peşinden gitmezler. Ahirete iman etmeyenler şeytanın peşinden giderki,[20]

22- Deki: “Allah’dan başka ilah olduğunu iddia ettiklerinizi çağı­rın. Onlar göklerde ve yerde zerre ağırlığında bir şeye sahip değiller. Onların göklerde ve yerde hiçbir ortaklığı yoktur. Allah’ın onlardan bir yardımcısı da yoktur.

Allah’dan başkasının ilahlığını iddia eden insanlara deki; Allah’dan başka taptığınız putlarınız varya onlar bir zerreye malik değildir.

Yeryüzünde ilahlık iddiasında bulunmuş müşahhas örnek firavun­dur. O Firavun dahi bir zerreye sahip değildi.

Bu putlarında göklerde ve yerde hiçbir ortaklığı yoktur. Onların Allah(cc) yanında bir yardımcısı da yoktur.[21]

23- Allah’ın huzurunda Şefaat fayda vermez. Ancak onun izin verdiği (şefaat eder). Kalblerinden korku giderilince: “Rabbiniz ne buyurdu? derler “Hak olanı buyurdu. O herşeyden yüce ve büyük­tür’1 derler.

Orada, Allah’ın huzurunda izin verilmeyen hiçbir kimsenin şefaati de

kabul değildir.

Kafirlere zaten şefaat yorkur. Mü’minlere şefaat vardır. Kim şefaat edecektir? Allah (c.c.)ın izin verdikleri şefaat edecektir.[22]

Hatta onların yüreklerinden korku dağıldıktan sonra “Rabbiniz ne dedi” diyorlar. “Layık olanı söyledi” diyorlar. Hakkınızda layık olanı söyledi. Çünkü o yücedir ve en büyüktür.[23]

24- Deki “Size göklerden ve yerden rızık veren kimdir?” Deki: “Allah’dır Biz veya siz bir hidayet üzereyiz veya apaçık bir sapıklık

içindeyiz.

Rabbim, Peygamber efendimize emrediyor. Diyor ki; “Söyle” Kime söyliyecek? O gün yaşamakta olan insanlara ve kıyamete kadar gele­cek olan insanların hepsine birden söyleyecek.

Bu emir sevgili peygamberimizin şahsında bize de verilmiştir. “Söyle” emri Kur’an-ı Kerim’i okuyan herkese söylenmiş bir emirdir.Şöyle diyoruz;

“Göklerde ve yerde size rızık veren kimdir? Gökyüzünden yağmurlar indiren, yeryüzünde çekirdekleri (tohumları) çatlatan ve çekirdekleri sebze ve meyveye dünüştüren kim? Yeryüzündeki ve gökyüzündeki rızıkların tamamını size kim veriyor?”

Bunu ben çok düşündüm. Allah (c.c.) başka nimetini değilde, rızık nimetini neden hatırlatıyor?

1-Her can, her an rızıkla iç içedir de ondan. Şu anda bu satırları okurken bile Allah ‘in verdiği havadan istifade ediyorsunuz. Bu rızıklarm en başta gelenlerinden ve en güzellerindendir.

Bir anlığına onsuz olamadığımız bir rızık Her an alıp verdiğimiz, hava rızkının sahibini de düşünmemiz gerekiyor. Bize bedava olarak verilen bu hava nimetine karşı rabbimize şükretmemiz gerekmektedir.

Sorulan soruya cevabı yine biz veriyoruz Deki “Allah(c.c.)”Çünkü “Allah demeye dilleri varmıyor, Allah kelimesini gönüllerine almak içlerinden gelmiyor bir kısım insanların.

O kadar cahil, o kadar gafil insanlarki, soluduğu havanın sahibini ta­nımak istemiyor. Yediği yemeğin, içtiği suyun sahibini tanımak istemi­yor bir kısım insanlar

Bir kısım insanlar illaki gözünün gördüğünü tanımak istiyor. Günümüzde Yalnız Türkiye’de değil, Dünyanın her tarafında insanlar birbirlerini sapıklıkla itham ediyorlar.

Bir hiristiyan müslüman olduğunda, onun anne ve babası; “Oğlumuz sapıttı” diyorlar. Veya “Oğlumuz gavur oldu” diyorlar. Onlar kendi açı­larından olaya bakıyorlar.

Bizde kendi açımızdan olaya bakıyoruz. Biz de dinsiz imansız du­ruma düşmüş birine “kafir oldu” diyoruz. Hangimiz haklıyız? Herkes aynı akla sahip, herkes aynı hürriyete sahip, herkes aynı sözü söyleme hürriyetine sahiptir. Öyleyse hangimizin haklı olduğunu ortaya koyacak bir hakem olması gerekiyor. Hakem de bütün insanları yaratan Allah(c.c.)tır.

En doğru yolu, en sağlam yolu o bilir. Çünkü yaratan O’dur. O yara­tan diyor ki, doğru yol sırat-ı müstekim’dir. Peygamberlerin yürüdüğü yoldur.

Yani Hz. Adem’den Hz. Muhammed (A.S.V)’a kadar bütün peygamberlerin yürüdüğü yola “sırat-ı müştekim” denilir. Bu yolda yürüyen ve peygamberlerin ahlakı ile ahlaklanan insan hidayet üzeredir. O yolu terkeden insan dalalet üzeredir. Allah (c.c.) bizden, Allah (c.c.)’ı tanımazlıktan gelen, varlığını kabul edipte, emirlerini tanımayan insanlara bir de böyle bir soru sormamızı istiyor. Peki bizi yaratan Allah (c.c.)’ın yolundan giden mi hidayette veya dalalette.? Hangimiz kendinizin veya kendimiz gibi insanların uy­durduğu doğrular üzerinde yürüyoruz.

Biz, Allah (c.c.)’ın koyduğu doğrular üzerinde yürüyoruz. Hangimiz doğruluktayız, hangimiz sapıklıktayız? Kendilerinin yanlışta olduklarını yine kendileri bilirler. Neden bilirler? Çünkü, dün doğru dediklerine bu gün yanlış diyebiliyorlar. Veya aynı gurupta ve imansız kesimle birlikte olanlar, kendi aralarında da doğrunun ve eğrinin tartışmasını yaparlar.[24]

25- Deki:” Siz bizim işlediğimiz suçlardan sorulmayacaksınız, bizde sizin yaptıklarınızdan sorulmayacağız.”

Allah (c.c.) bir başka ayette ise; “dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin” buyuruyor.[25]

Ancak biz Rahim olan Allah’ın rahmetiyle dopdolu olduğumuzdan, sizin de yanmamanız için tebliğimize devam ediyoruz. Çünkü Allah (c.c.) Önce peygamber efendimize sonra da bize, kıyamete kadar gele­cek olan insanların yollarına çıkıp onların cehenneme gitmelerine engel olmamızı ve yanmamalan için çalışmamızı emrediyor.

Biz bu emri yerine getiririz, getirmeye devam ederiz. Ama siz o kü­für yolunda yürüme hürriyetine sahipsiniz. Bizde iman yolunda yürüme hürriyetine sahip olmalıyız. Sizin yaptığınızdan biz sorumlu değiliz, bi­zim yaptığımızdan da siz sorumlu değilsiniz. Her kes ahirette kendi hesabıyla başbaşa kalacaktır.[26]

26- Deki “Rabbimiz hepimizi bir araya toplayacak, sonra aramızı hak ile açacak. O açandır, herşeyi bilendir.

Rabbim hepimizi kıyamet gününde bir araya getirecek. Sonra ara­mızda hak ile hükmedecektir. Hak ile batılı birbirinden açacaktır.

Bu dünyada bazıları hakkı batıla karıştırmışlar. Onun için rabbim yahudilere emrederken veya bir yasak koyarken, “hak ile batılı birbirine karıştırmayınız” diye bir yasak koymuş.[27]

Zehiri billur kâse içinde verip balıda suç ortağı yapmak gibi. İnkarcının yaptığıda; imanla inkarı birbirine karıştırmaktır.[28]

27- Deki: “Allah’a ortak kattıklarınızı bana göseterin. Hayır (yoktur). O Allah güçlü, hükmünde hikmet sahibi olandır.

O Allah’a(c.c) ortak koştuklarınızı bana bir gösterin bakalım, Veya Allah’ın ortaklısına ilhak ettiklerinizi bana bir süsleriniz bakalım. Kendi hastalığına mani olamamış, kendisinin ölmesine mani olamamış, ilah-laştırdığınız bu insanlar, sizin bütün geleceğinizi nasıl tayin eder. Bana onları bir gösterin bakalım.

Hayır! O Allah (c.c.) Aziz dir, Herşeye gücü yetendir, Hakimdir, hükmedendir, hükmünde hikmet sahibi olandır.[29]

28- Biz seni bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gön­derdik. Ancak insanların bir çoğu bilmezler.

Günümüzde bir kısım saygısız, kaygısız insanlarımız sevgili pey­gamberimiz (s.a.v.)’in Mekke’de gönderilmesi, Arapça konuşması, Arap ırkından olması nedeniyle sanki yalnız Arapların peygamberiymiş veya yalnız o döneme hitab etmek üzere gönderilmiş bir peygamber gibi kabul ediyorlar. Bu inancı yaymaya çalışıyorlar.

Bu inancı böyle yayabilmek içinde, Kur’an ayetlerinden yararlanıyor­lar. Mesela, “En yakın akrabalarını uyar, İslam’ı onlara anlat”[30] ayet-i kerimesini delil getirirler. “Mekke halkını ve Mekke’nin çev­resindekileri”[31] ayet-i kerime’sinede dayanarak bu sözü söyler­ler. Halbuki bizim o yanık sesli müezzinlerimiz bir ayet-i kerimeyi bü­tün bir millete mal ettiler. “Ve ma erselnake illa rahmeten lil alemin” “Biz seni bütün alemlere peygamber olarak gönderdik” Hocam alem-i anlayamadık diyenlere; “Biz seni ancak bütün insanlara peygamber olarak gönderdik.” demektir.

Allah (c.c.) peygamberimizi müjdelemek üzere göndermiştir. Neyi müjdeleyecek? Hem dünya saadetinin imanla olacağını, hem de ebedi saadet yeri olan cennetin İslam’la kazanılacağını müjdelemek için.

Uyaracak, neyi uyaracak? Küfrün, inançsızlığın bu dünyayı da fesada bırakacağını, dünyada bozgunculuk meydana getireceğini ahirette ce­hennemi uyarmak üzere gönderilmiştir. Ancak ne yazık ki, insanların bir çoğu bu gerçeği bilmiyor.[32]

29- “Eğer doğru iseniz, bu va’d ne zamandır” derler.

30- Deki: “Size öyle bir günün va’di vardırki, siz ondan bir an geri kalamazsınız, bir an öne geçemezsiniz”

Diyorlarki, ne zaman o va’d? O kıyamet ne zaman? Ma’dem doğru söylüyorsunuz o kıyamet ne zaman gelecek? Onlara söyle o günün vakti, geldimi, bir an geriye kalmaz, bir an ileriye de gitmez. Kimse onun gelişini geciktiremez, gelmesini de öne alamaz. O gelmeden biz ölebiliriz.

O zaman bizim kıyametimiz gelecektir. Biz büyük kıyameti beklemiyelim.[33]

31- Kafirler, “biz bu Kur’an’a da inanmayacağız, bundan önceki(kitap)lere de inanmayacağız” dediler. Sen, zalimler Rablerinin huzurunda tutuklu dururken, birbirlerine laf atışlarını bir görsen. Zayıf sayılanlar büyüklük taslayanlara: “Siz olmasaydınız, muhak­kak biz mümin olurduk” derler.

Kafirler derki; biz bu Kur’an’a inanmayız. Bundan öncekilere de inan­mayız. Bunlar bu günün ifadesiyle ateistlerdir. İst’lerin hepsinde pislik vardır.

“O zalimleri, tutukluluk esnasında bir görsen.” Allah (c.c.) Cehennemliklerin kıyamet gününde aralarında geçen bir konuşmayı bize haber veriyor. Bu dünyada zayıf kabul edilen insanlar, cehennem­lik olmuşlar, bir de müstekbirler var. Yani bu dünyada büyüklük tasla­yan yönetici kadro, yönetilen kadro diyor ki; “eğer önümüzde sizler ol­mamış olsaydınız biz iman ederdik, bizi gavur eden sizsiniz.”[34]

32- Büyüklük taslayanlar zayıf sayılanlara; “size hidayet geldi de ondan sonra sizi hidayetten biz mi alıkoyduk? Hayır, siz suçlu idiniz” diyecekler.

Yönetici ve büyüklük taslayan kadro diyor ki, “biz mi sizi hidayetten ve imandan alıkoyduk? Siz imana girdinizde, hidayet size geldi de, biz mi alıkoyduk? Siz zaten suçluydunuz.” diyorlar.[35]

33- Zayıf sayılanlarda, büyüklük taslayanlara; “(işiniz) gece-gündüz tuzak kurmaktı. Siz bize Allah’ı inkar etmemizi ve Allah’a ortaklar koşmamızı emrediyordunuz” derler. Azabı gördüklerinde içlerinden pişman olurlar. Bizde kafirlerin boyunlarına (ateşden) halkalar takarız. Yaptıklarından başkasıyla cezalandırılmazlar.

Yönetilen ve zayıf olan kadro, yöneticilere diyorlar ki; “siz, gece gündüz bizi dinsizleştirmek için planlar kurdunuz, tuzaklar kurdunuz ve siz, bizim Allah’ı inkar etmemiz ve Ona ortaklar koşmamız için çalıştı­nız. Allah’ı inkar etmemizi ve O’na ortaklar koşmamızı emrettiniz. Eğitim ve öğretim programlarıyla beynimizi yıkadınız.”

Mü’mini erle kafirlerin ahiretteki konuşmalarım anlatan bir çok ayet-i kerimeler var. Bu ayette de; Azabı gören yönetici kadro diyor ki; Biz, sizin üzerinizde sözlerimizi geçirecek bir otoriteye sahip değildik. Siz kendi suçluluğunuz nedeniyle bize uymuştunuz” Yönetilenlerde diyor ki; “Bizi gavur etmek için siz gece gündüz planlar kurdunuz. Allah’a or­tak koşmak için bize emir verdiniz.”

Sanki günümüz dünyası anlatılıyor. Günümüzde de -dünyanın her ta­rafında- yönetici kadro aynı şeyi yapmaya devam ediyor. Müslümanların bu dünyada birinci görevi buna karşı durmaktır.

Bu kafirler, Ahiretteki azabı gördüklerinde, nedametlerini iç dünyalarında hissedip, pişmanlık duyacaklar. Çünkü azabı anlatırken Allah (cc) buyuruyorki; Kafirlerin boyunlarına biz ateşten zincirler taktık İnsanlar ancak yaptıklarının karşılığını görürler.[36]

34- Biz hangi ülkeye peygamber göndermişsek oranın kodaman­ları “Biz size gönderileni inkar ediyoruz” dediler.

Bunu bütün peygamberlere söylemişlerdir. Bunu söyleyenlerin ba­şında, dünyalıkları elde etmeleri sebebiyle şımaranlardir. Şu anda dünya genelinde İslam’a karşı bayrak açanlar, haram yollardan mülk edinen ve bu mülkün elinden gitmemesi için çalışanlardır.

Kur’an-ı Kerim, bunların da mallarını tağut yolunda harcadıklarını bize haber verir.[37]

35- Ve “Biz Mal ve evladca da çoğuz, biz azap olunmayız” dedi­ler.

Yani askeri gücümüz de fazla ekonomik gücümüzde fazla diyorlar. Ve devam ediyorlar, “madem ki bu dünyada bu nimetlere sahibiz, ahirettede biz azab edilmeyiz.” Yani dünya kiminse, ahirette onun olur di­yorlar.[38]

36- Deki: Muhakkak benim Rabbim dilediğine rızkı bol verir ve (dilediğine) kısar. Ancak insanların bir çoğu bilmezler.

37- Mallarınız ve evladınız sizi bizim huzurumuza yaklaştıramaz. Ancak iman eden ve salih amel işleyenler (yaklaşır) İşte onlar için kat kat mükafat vardır. Onlar (cennette) odalarda güven içindedirler.

Sizin mallarınız, evlatlarınız, yani ekonomik gücünüz, askeri gücü­nüz, sizi Allah’a yaklaştırmaz. Ancak sizi, Allah’a yaklaştıracak olan iman ve salih amel in izdir. Mal mülk, iman ve amel-i salih ile kazanılır ve o yolda kullanılacak olursa, o zaman o mal bizi Allah’a yaklaştırır.

“Onlar için mükafatlar kat kat verilecektir. Onlar cennetteki köşk­lerde emniyet içerisinde güven içerisinde kalacaklardır.[39]

38- Bizim ayetlerimizi geçersiz kılmak için koşanlara gelince; işte onlarda azabın içinde hazır tutulacaklar.

Tarihin her döneminde Allah’ın ayetlerine karşı bilek gücünü, söz gücünü, ekonomik güçlerini ve askeri güçlerini çıkaran insanlar olmuştur.

Sevgili peygamberimize karşı Mekke putperest devleti bütün gü­cüyle karşı durmuştur. Sonra Medine’ deki Yahudiler; Ben-i Kaynuka, Ben-i Kurayza, Ben-i Nadr yahudileri bütün güçlerini, bütün hilelerini plan ve programlarını uygulamışlardır. Mekke’deki müşriklere, Medine’deki münafıklara Bizans devleti lojistik destek sağlamıştır.

Allah’ın ayetlerini tesirsiz bırakmak, gücünü azaltmak, sonra yok et­mek ve işini bitrmek üzere koşuşturuyorlar. Rabbim diyor ki; Ayetlerimize karşı gelmek konusunda gayret gösteren, koşuşturan ve bu konuda bütün imkanlarını çok süratli bir şekilde seferber eden insanlar varya; işte onlar azabın içerisinde ihzarlı olarak getirileceklerdir. “İhzarlı” olarak; yani zebaniler tarafından tutulup en aşağılanmış bir halde cehenneme getirileceklerdir.

Çeşitli basın ve yayın organlarında, Kur’an’a ve İslama karşı yazılan yazıları bu günlerde okumaktayız. Hayrete düşmeyiniz!. Dünyanın en değerli insanı olan sevgili paygamberimize (s.a.v.) karşı da yapılıyordu bunlar.

Sonra bizim Türkiye’de küçücük küçücük insanların, bu tür saldırıları kendiliğinden değildir.

Hani Marmara Denizinin ortasından bir büyük gemi geçse, sahildeki küçücük sandallar sallanmaya başlar, Kur’an’a karşı, islam’a karşı olan saldırılar da, başka merkezlerde çok şiddetli bir şekilde yapılıyor ama küçük merkezlere ulaşması zayıf oluyor.

Şu günlerde, Plan ve paroğramlar yapılmakdır. Çünkü Batı’nın ahlak­sızlığına Batı’nın soygunculuğuna, Batının bütün pislikleri yapabilme­sine yeryüzünde tek engel kaldı, oda Kur’an’a iman etmiş insanlardır.

Bunlarında yok edilmesi gerekiyor. Türkiye’deki bu tür çalkantılar onların sahile yansıyan küçük dalgaları gibidir. Ama biz öylesine mer­hametle dolu insanlarız ki, bizi öylesine öldürmeye gelen, Sad b. Muaz gibi, Ömer gibi insanlara da Kur’an-ı okuyarak; “Bakınız karşı geldiği­niz Kur’an da neler var? sizi, eşinizin ve çocuklarınızın iki dünya saadetini temin edecek, ayetler işte burada. Siz, sizin reçetenizi yırtıyor­sunuz. Saadet reçetenizi okumamızı engelliyorsunuz. Ne olur? Eşinizi seviyorsanız, çocuğunuzu seviyorsanız, bir milleti seviyorsanız, top yekûn insanlığı seviyorsanız şu Kur’an-ı okuyunuz, iman ediniz iki dün­yanızda mutlu olsun” diye yalvarmaktayız.

Bu yalvarmakta da fayda vardır. “Ancak siz gönlünüzü ferah tutun. Zira Allah; “kafirler istemesede Allah nurunu tamamlayacaktır” buyu­ruyor.[40]

39- Deki: “Muhakkak benim Rabbim, kullarından dilediğine rızkı bol verir, (dilediğine) kısar. Siz hayırdan neyi verirseniz O, Onun yerine başkasını verir. O rızık verenlerin en hayırlısıdır.

Bu konu ile ilgili müfessirlerimiz geçmişten birçok örnekler vermek­tedir. Ancak ben günümüzden bir örnek vermek istiyorum. Günümüzde ölen bir iş adamının muhasebe müdürü bana anlatmıştı.

-“Ölen iş adamı 800 kişiye maaş verirdi. Bunlar işçi değildi, bunlar mahallelerden tespit edilmiş fakirler idi. Fakat Rabbim bu iş adamına, başka yerden kat kat verirdi. Nasıl verirdi?

-Herkesin alamadığı malı alır, bir anda değerlenir ve o da bu malı sa­tardı. Yani çok büyük paralar gelirdi. Yani o dağıttığımız para, gelen paranın yanında çok az kalırdı.

Derken iş adamı öldü. Çocukları bana talimat verdiler. “Hele şu fa­kirlere dağıtılan para bir dursun. Hesaplan düzeltinceye kadar bekle” dediler. O aydan itibaret işler tersine gitmeye başladı. Neticede, gayri menkulleri satıp satıp İstanbul’daki çocuklarına gönderiyorlar. Yani adamın saltanatı bitti. Bütün mal mülk gitti. Allah yolunda harcadığımızın karşılığı, ya hemen verilmekte veya hemen sevabı yazılmaktadır.[41]

40- O gün hepsini bir araya toplar, sonra Meleklere “size tapınanlar bunlarmıydı?” derler.

41- Melekler: “Seni teşbih ederiz. Sensin bizim velimiz, onlar de­ğil, Belki onlar cinlere tapıyorlardı. Onların çoğu onlara (cinlere ) iman etmişti” derler

Kıyamet gününde Allah onların hepsini bir araya getirecek Sonra meleklere diyecek ki; bunlar mı? size ibadet edenler.

Yer tanrısına, gök tanrısına tapınanlar, insanlar arasından birini ilahlaştırıp ona tapınanlar. İşte bunlar kıyamete kadar da devam edecek.

Rabbim meleklere soruyor, “Bunlar size mi taparlardı? Melekler cevap veriyor Ya Rabbi seni tenzih ederiz, seni teşbih ederiz, Bizim dostumuz sensin onlar değil. Onlar cinlere taparlardı. Cinler, şeytanlar onlara vesvese verirdi ve onların çoğunluğu iman et­mezdi.”[42]

42- İşte o gün birbirinize fayda veya zarar vermeye gücünüz yetmeyecek. Biz de o zalimlere; “yalanladığınız azabı tadın” diyeceğiz.

43- Onlara apaçık ayetlerimiz okunduğunda “Bu, sizi atalarınızın taptıklarından alıkoymak isteyen bir adamdır” dediler. (Kur’an için) “Bu, uydurulmuş bir iftiradır” dediler. Onlara hak geldiğinde “bu apaçık bir sihirden başka bîrşey değildir” dediler.

Bu ayet bu gün nazil olmuş gibidir. “Gelin ayetleri dinleyin” diyerek ayetleri apaçık manalarını vererek okursanız diyorlar ki, ” bu adamlar sizin atalarınızın taptıkları şeylerden sizi alıkoymak istiyorlar.

“Müşrikler; “bu uydurulmuş bir iftiradır” diyorlar. Yani peygamber kendisi uydurmuştur diyorlar. Ancak bunu söyleyenler buna kendileri de inanmıyorlar.[43]

44- Halbuki biz onlara okuyacakları kitaplar vermemiştik, onlara senden önce bir uyarıcı da göndermemiştik.

Hz. İsa’dan beri peygamber gönderilmemişti. Yani son 610 senelik zaman içerisinde peygamber görderilmediğini, bu sapıklıklarının kendi­lerinden kaynaklandığını, yoksa sapıklıklarının bir semavi kitaba dayanmadığım ifade ediyor Allah (c.c.).[44]

45- Bunlardan öncekilerde (peygamberleri) yalanlamışlardı. Onlara verdiğimizin onda birine bunlar ulaşmadı. Peygamberleri mi yalanladılar.? Beni inkar nasilmiş (gör)!!.

Rabbim; Bu inkarcılar adet bakımından, güç bakımından, sanat ba­kımından, teknoloji bakımından daha öncekilerin gücünün on da birine erişebilmiş değiller diyor. Onlar peygamberlerini inkar ettiler. Ben de onlara gösterdim diyor.

“Beni inkar etmelerinin neticesi nasılmış onlar gördüler” diyor Allah (c.c.) Günümüzde yaşayan inkarcılar da görecekler.[45]

46- Deki; “Size ancak birtek öğüt vereceğim: “Allah için çifter çifter veya teker teker kalkın sonra düşünün. Arkadaşınızda (peygamberimizde) hiçbir delilik yoktur. O ancak şiddetli bir azab-dan önce, sizin için bir uyarıcıdır.

Tek başına veya ikili görüşmeler yaparak bir düşününüz!!!.

Çok önemli bir nasihat. Bu ayet-i okuduğum da benim gözümün önüne bir takım insanlar geliyor. Şahsen görüştüğüm, ikili görüştüğüm insanlar, benimle görüşürken hoca olmam münasebetiyle bana, “Kur’an’ın bütün ayetlerine inandıklarını ve Kur’an’da hiçbir kusur ol­madığına da inandıklarını” söylüyorlar, islam’ın güzelliklerini kendi uslublan içerisinde bana güzel güzel anlatıyorlar.

Sonra aynı adamlar, başka bir mecliste 20-25 kişi olarak bir araya geldiklerinde, “biri diğerinden daha çok gavur görünmek” için gayret gösteriyorlar.

Rabbim bunlara şöyle söylenmesini istiyor. “Bu güne kadar yaptık­larınızı konuştuklarınızı, yazdıklarınızı, toplu olarak ve cemiyet halinde olmaksızın, tek başınıza bir gözden geçirin”

Kişi yatağına girip yorganını başına örttüğünde bir düşünsün. Biraz sonra uyuyacak, sabaha kadar ne olduğunu bilemeyecek. Rüyasından başka bir şey hatırlamıyacak. Ama o inkar ettiği Allah (c.c.) onun ka­nını hareket ettirmeye, kalbini çalıştırmaya devam edecek. “O uyuma­yan ve uyuklamayan Allah (c.c.) o insanın saçlarının büyümesine tır­nağının uzamasına, kanının hareketine ve kalbinin hareketine nezaret edecek.” Öyle bir Allah’ı bu insanlar!nasıl inkar ederler?

“Sizin sahibiniz deli değildir” Yani sevgili peygamberimiz deli de­ğildir. İfade çok güzel. “Sizin arkadışınız deli değildir. Ne demek isti­yor? Yani bu peygamberim diyen adam, 40 sene sizinle arkadaşlık ya­pan bir insandır. Hepinizin güvendiği ve onun için “emin” ismini koydu­ğumuz bir insandır.

“Şiddetli bir azab gelmeden önce sizi uyaran adam” Yani sizin gide­ceğiniz yeri daha gitmeden önce size hatırlatan insandır bu adam.[46]

47- Deki: “Sizden bir ücret istemişsem o sizin olsun. Benim ücretim ancak Allah’a aittir. O herşeye şahittir.”

Kur’an-ı Kerimde hemen hemen bütün peygamberlerin söylediği bir söz vardır. “Sizden ücret istemiyorum.”

Biz de günümüzde para için hizmet yapmayalım. Kur’an’ı tebliğ için para almayalım.[47]

48- Deki: “Şüphesiz Rabbim (batıl üzerine) hakkı atar. O bütün gayblan çok iyi bilendir.”

Söyle, batılda direnmesinler, eninde sonunda hakk batıla galip gele­cektir.[48]

49- Deki: “Hak geldi, Artık batıl yeni bir şey yapamaz geçmişi geri getiremez.”

Işık gelince karanlık gider. Hak gelince batıl gider. “Günümüzde batıl hakimdir” denirse, Bizde derizki bu, güneşin tutulmasıyla birlikte karanlığın gelişi gibidir. Güneş ortaya çıkınca gidecektir. Çünkü bu din kıyamete kadar bakidir.[49]

50- Deki: “Eğer ben yanihrsam kendi aleyhime yanılmış olurum. Eğer doğru yolu bulursam, buda Rabbimin bana vahyi sayesindedir. Şüphesiz o işitendir, yakındır.

Kafirin mantığına hitaben söyleniyor. Yoksa efendimizin hiçbir sap­kınlığı yoktur. “Bana sapıtmış” diyorsunuz, öyle ise zararı kendime, ya doğru yolda isem yani bu vahiy Allah’dan ise sizin haliniz ne olur?[50]

51- Telaşa düştüklerinde onları bir görsen, kaçıp yok olmak, Yakın bir yerden (öldükleri yerden) yakalanmışlardır.

“Sen onları korkudan titrerken bir görsen. Ne ileri gidebilirler, ne kaçıp, kurtulabilirler. “Ve hemen yakından cehenneme alınıverirler”[51]

52- “Ona iman ettik” dediler. Fakat onlara uzak yerden el uzat­mak nasıl olur. (dünyada iken iman etmeyenler ahirete gidip azabı görünce “iman ettik” derler ama iman yeri olan dünyaya uzak ol­dukları için imana ulaşamazlar)

Orada şöyle derler; “Valla doğruymuş, cennette, cehennemde var­mış, peygamber hakmış, iman ettik. “Rabbim diyor ki; “iman yeri dün­yadır, ahiretteki imanın faydası yok. Ahirette de dünyadaki imanı elde etmek ne mümkün?[52]

53- Halbuki daha önce (dünyada iken) onu (hakkı) inkar etmiş­lerdi. Onlar uzak yerden gayba atıyorlar. Dünyada iken ahireti inkar ediyorlardı, ahiret hakkında atıp tutuyor­lardı.[53]

54- Daha evvel bunların benzerlerine yapıldığı gibi onlar ile arzu­ladıkları arasına perde çekilir. Şüphesiz onlar kuşku saçan şüphenin içinde idiler.

Günümüzde Allah’ı inkar edenlerde, ahireti inkar edenlerde, kendi gönüllerinin sesini bastırabilmiş değiller. Müslümanlara karşı hırçınlık­ları da kendi iç çekişmelerinden kaynaklanır. Allah(cc), iman edenlerin imanını kemale erdirsin, imansızlara da hi­dayet nasip etsin.

Kuran

Sebe Suresi

Şifa Tefsiri ( Mahmut Toptaş ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.