Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 15°C
Az Bulutlu
İstanbul
15°C
Az Bulutlu
Cum 14°C
Cts 19°C
Paz 20°C
Pts 19°C

34 – Sebe Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Mekke’de nazil olmuştur.

34 – Sebe Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Sebe Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Rahman ve Rahim Olan Allah’ın Adıyla.

1 — Hamel O Allah’a ki, göklerde ve yerde bulunanlar kendisine aittir. Âhirette de hamd O’nadır. O; Hâkim’dir, Habir’dir.

2 — Yere gireni, oradan çıkanı, gökten ineni ve oraya yükseleni bilir. O; Rahîm’dir, Gafur’dur.

Hamd Olsun Allah’a

Allah Teâlâ, yüce zâtından haber vererek dünya ve âhirette mut­lak ilmin kendisine mahsûs olduğunu bildiriyor. Çünkü dünya ve âhi-ret ehline lutuflarla ihsanda bulunan, her şeyin mâliki ve her şeyin hâ­kimi ‘olan O’dur. Nitekim bir başka âyet-i kerîme’de şöyle buyurur:

«O öyle bir Allah’tır ki kendinden başka ilâh yoktur. Önünde de, so­nunda da hamd O’nadır. Hüküm O’nundur ve O’na döndürüleceksiniz.» (Kasas, 70). Bu sebeple burada da «Göklerde ve yerde bulunanlar ken­disine aittir.» buyuruyor. Yani hepsi O’nun mülkü, kulları olup O’nun tasarrufu ve hükmü altındadır. Nitekim bir başka ayette: «Doğrusu öbür dünya da, bu dünya da Bize aittir.» (Leyi, 13) buyurmaktadır.

«Âhirette de hamd O’nadır.» Ebediyyen ma’bûd O’dur. Bütün za­manlarda hamd O’na mahsûstur. Ve O, «Hakîm’dir.» Fiilleri, sözleri, takdir ve teşrîâtı bakımından hüküm O’nundur. «Hâbir’dir.» Hiç bir şey O’na gizli kalmaz ve hiç bir şey O’na uzak olmaz.

İmâm Mâlik, Zührî’den nakleder ki; o, bu âyete şöyle mânâ ver­miştir: Mahlûkâtmdan haberdârdır, emriyle hükmünü yürütendir. Bu­nun için ikinci âyette şöyle buyuruyor: «Yere gireni, oradan çıkanı… bilir.» Yeryüzünün her bölgesine inen yağmuru, ekilen taneyi ve topra­ğın gizlediği bitkiyi bilir. Oradan çıkanın sayılarını, şekillerini ve ni­teliklerini yine bilen O’dur. «Gökten ineni» yağmur ve rızkı, «oraya yükseleni» sâlih amelleri ve başka şeyleri bilir. «O; Rahîm’dir, Gafûr’-dur.» Kullarına merhamet sahibidir, kullarından isyan edenleri çabu­cak cezalandırmaz. Tevbe edenlerin ve O’na güvenenlerin tevbesini ka­bul eder, affeder.[1]

3 — Küfredenler dediler ki: Kıyamet saati bize gelme­yecektir. De ki: Hayır, gaybı bilen Rabbıma andolsun ki o saat, muhakkak size gelecektir. Göklerde ve yerde zerre kadar olanlar bile O’nun ilminin dışında değildir. O’ndan daha küçüğü de, daha büyüğü de istisnasız, mutlaka apa­çık kitabtadır.

4 — îmân etmiş olup ta sâlih amel işleyenleri mükâfatlandırması için. İşte onlara mağfiret ve cömertçe verilmiş bir rızık vardır.

5 — Âyetlerimiz hakkında Bizi âciz bırakmaya yelte­nenlere de, işte onlara çetin ve elîm bir azâb vardır.

6 — Kendilerine ilim verilmiş olanlar görürler ki; sa­na Rabbmdan indirilmiş olan, hakkın kendisidir. Ve Aziz, Hamîd olanın dosdoğru yoluna iletmektedir.

Allah Teâlâ’mn; Rasûlüne, kıyametin vuku’ bulacağı konusunda Rabbına kasem etmesini emrettiği üç âyetten birisi budur. Bunun dör­düncüsü yoktur. Küfür ehli inâd edip kıyametin vukuunu inkâr ettikle­rinde Allah Teâlâ; Rasûlüne, yüce Rabbına kasem etmesini emretmek­tedir. Bu üç âyetten birincisi Yûnus süresindeki şu âyettir: «O gerçek mi? diye senden haber sorarlar. De ki: Rabbıma andolsun ki O, muhak­kak gerçektir. Elbette siz O’nu âciz bırakacaklar değilsiniz.» (Yûnus, 53). İkincisi bu sûredeki bu âyet-i celîle’dir: «Küfredenler dediler ki: Kıyamet saati bize gelmeyecektir. De ki: Hayır, gaybı bilen Rabbıma andolsun ki o saat, muhakkak size gelecektir.»» (Sebe’, 3). Üçüncüsü ise Teğâbün süresindeki şu âyettir: «O, küfredenler Öldükten sonra kat’iy-yen diriltilmeyeceklerini ileri sürdüler. De ki: Evet, Rabbıma andolsun ki, muhakkak diriltileceksiniz ve sonra yaptıklarınız,size bildirilecektir. Ve bu, Allah’a göre pek kolaydır.» (Teğâbün, 7).

Allah Teâlâ bu sûrede «Hayır, gaybı bilen Rabbıma andolsun ki o saat, muhakkak size gelecektir.» buyurduktan sonra, bu saatin gelişini te’kîd edip belirleyen tavsife devam ediyor ve buyuruyor ki: «Göklerde ve yerde zerre kadar olanlar bile O’nun ilminin dışında değildir. Ondan daha küçüğü de, daha büyüğü de istisnasız, mutlaka apaçık kitabtadır.»

Mücâhid ve Katâde der ki: «O’nun ilminin dışında değildir.» kav­linden maksad; O’ndan uzak değildir, demektir. Her şey O’nun ilmi içe­risinde dercedilmiştir, O’na gizli hiç bir şey yoktur. Kemikler çürüse, paralansa ve toprağa karışsa da O, bunların nereye gittiklerini ve ne­rede parçalandıklarını bilir, sonra ilk defa olduğu gibi yeniden onları toplar ve diriltir. Çünkü O, her şeyi bilendir.

Sonra bedenlerin yeniden diriltilip kıyametin kopması konusundaki hikmetini beyân ederek buyuruyor ki: «îmân etmiş olup ta sâlih amel işleyenleri mükâfatlandırması için. İşte onlara mağfiret ve cömertçe .verilmiş bir rızık vardır. Âyetlerimiz hakkında Bizi âciz bırakmaya yel­tenenlere de, işte onlara çetin ve elîm bir azâb vardır.» Allah’ın yolun­dan alıkoyup Rasûlünü tekzîb edenlere. Mü’minlerden saadete erenleri nimetlendirmek, kâfirlerden şekâvete düşenleri azâblandırmak için. Nitekim başka âyet-i kerîme’lerde şöyle buyurur: «Cehennem ashabı ile cennet ahşabı bir olmaz. Cennet ashabı kurtulanların kendileridir.» (Haşr, 20) «îmân edip sâlih amel işleyenleri, yeryüzünde fesâd çıkaran­lar gibi mi kılarız? Biz müttakîleri, facîrler gibi kılmadık.» (Sâd, 28).

«Kendilerine ilim verilmiş olanlar görürler ki; sana Rabbından in­dirilmiş olan, hakkın kendisidir.» Bu da yukarıya bağlı olan bir başka hikmettir. Şöyle ki; peygamberlere indirilmiş olana inanmış olan mü’-minler kendilerinin dünya hayatında iken Allah’ın kitabından Öğren­dikleri şekilde kıyametin koptuğunu gördükleri, iyilerin mükâfata ve kötülerin de cezaya çarptırıldıklarını bizzat gözleriyle müşâhade ettik­leri zaman, o gün diyeceklerdir ki: «Andolsun ki Rabbımızm peygam­berleri hakkı getirmişlerdir.» (A’râf, 43). Yine «İşte bu, Rahmân’ın va’-detmiş olduğudur. Peygamberler doğru söylemişlerdi.» (Yâ-Sîn, 52). Keza yine «Andolsun ki, Allah’ın kitabında yazılan o yeniden diriliş gü­nüne kadar kaldınız. İşte bu, yeniden dirilme günüdür.» (Rûm, 56) de­nilecektir. «Kendilerine ilim verilmiş olanlar görürler ki; sana Rabbın­dan indirilmiş olan, hakkın kendisidir. Ve Azız, Hamîd olanın dosdoğru yoluna iletmektedir.» Azız; hiç bir şeyin kendisini alt edemediği, engel-leyemediği ve aksine O’nun her şeyi emri ve tasarrufu altına aldığı yüce zâttır. O, bütün kavillerinde, fiillerinde, teşrîât ve takdirinde övülendir. Her şeyde övgüye müstehak olandır.[2]

7 — Küfretmiş olanlar dediler ki: Siz didik didik par­çalanıp dağıldığınız zaman muhakkak sizin yeni bir ya­ratılışta bulunacağınızı haber veren bir adamı size göste­relim mi?

8 — Allah’a karşı yalan mı uyduruyor, yoksa kendi­sinde bir delilik mi vardır? Hayır, âhirete inanmayanlar azâbtadırlar, uzak bir sapıklık içindedirler.

9 — Gökten ve yerden önlerinde ve arkalarında olanı görmüyorlar mı? Biz istersek, onları yerin dibine geçirir veya üzerlerine gökten parçalar indiririz. Muhakkak ki bunda, Allah’a yönelen her kul için bir âyet vardır.

Bu da Allah Teâlâ’nm, mülhid kâfirlerin kıyametin kopacağını uzak gördükleri ve bunu haber veren Allah Rasûlünü istihza ile karşıladık­larını bildirdiği âyetlerinden birisidir. «Küfretmiş olanlar dediler ki: Siz didik didik parçalanıp dağıldığınız zaman muhakkak sizin yeni bir yaratılışta bulunacağınızı haber veren bir adamı size gösterelim mi?» Bedeniniz parçalanıp toprağa kanştığı ve her biri bir yana savrulup da­ğıldığı zaman, sizin bu halden sonra «Yeniden dirileceğinizi» yani can­lanıp bundan sonra da rızka nail olacağınızı haber veren bir adamı. Bu haber veriş konusu iki şıktan biriyle mümkündür. Ya o adam, Al­lah’a iftira etmiş ve Allah’ın kendisine böyle vahyettiğini kasden bil­dirmiştir. Ya da o, bunu kasdetmemiş ancak deliler ve bunaklar gibi kendisine gösterilen şeyler birbirine karışmıştır. Bunun için onlar dedi­ler ki: «Allah’a karşı yalan mı uyduruyor, yoksa kendisinde bir delilik mi vardır?)) Allah Teâlâ, onların bu sözlerini red sadedinde buyuruyor ki: «Hayır, âhirete inanmayanlar azâbtadırlar, uzak bir sapıklık içinde­dirler.» Mesele, onların iddia ettikleri veya sandıkları gibi değildir. Ha­yır, Muhammed Aleyhisselâm doğrunun, iyinin ve hakikat yolunda yü­rüyenin kendisidir. Onlarsa yalancı, beyinsiz câhillerdir. «Onlar azâb­tadırlar.» Kendilerini Allah’ın azabına sevkeden küfürdedirler. «Uzak bir sapıklık içindedirler» Dünyada gerçekten, uzaktadırlar.

Sonra Allah Teâlâ gökleri ve yeri yaratmasındaki kudretine dik­katleri çekerek buyuruyor ki: «Gökten ve yerden önlerinde ve arkala­rında olanı görmüyorlar mı?» Nereye dönüp giderlerse gitsinler, yukar­da gök kubbe onları gölgelemekte, altlarından da yeryüzü onları tut­maktadır. Nitekim Zâriyât sûresinde şöyle buyurur: «Göğü de Biz ken­di gücümüzle bina ettik. Doğrusu Biz, onu genişletenleriz. Yeryüzünü de Biz yaydık. Ne güzel yayıcılanz Biz.» (Zâriyât, 47-48), Abd İbn Hu-meyd der ki: Bize Abdürrezzâk, Ma’mer kanalıyla Katâde’den nakletti ki; o, bu âyeti şöyle tefsir etmiştir: Sen sağma veya soluna, önüne veya arkana baktığın zaman göğü ve yeri görürsün.

«Biz istersek, onları yerin dibine geçirir veya üzerlerine gökten par­çalar indiririz.» Eğer isteseydik zulümleri nedeniyle onlara böyle yapar­dık. Bizim buna gücümüz yeter ancak atfımızdan ve hilmimizden do­layı bu cezayı geciktiriyoruz.

«Muhakkak ki bunda, Allah’a yönelen her kul için bir âyet vardır.» Ma’mer Katâde’den naklen der ki; bu âyetteki kelimesi, tevbe eden anlammadır. Süfyân ise Katâde’den naklen bu kelimenin, Allah Azze ve Celle’ye yönelen anlamına geldiğini söylemiştir. Yani gök­lerin ve yerin yaratılışına bakmak; zekî ve akıllı her kulu, Allah’a, Al­lah’ın bedenleri hasretmeye gücünün yeteceğine ve tekrar dirilmenin vukuuna delâlet ettiği gerçeğine götürür. Çünkü bunca yüceliği ve ge­nişliği ile şu gökyüzünü, bunca yayvanlığı, eni ve uzunluğu ile şu yer­yüzünü yaratmaya gücü yeten zât, elbette ki bedenleri yeniden dirilt­meye ve çürümüş kemikleri yeniden canlandırmaya da muktedirdir. Ni­tekim Allah Teâlâ diğer âyetlerinde şöyle buyurur: «Gökleri ve yeri ya­ratmış olan, onlar gibisini yaratmaya kadir olmaz mı? Elbette O, hal-laktır, Alîm’dir.» (Yâ-Sîn, 81), «Şüphesiz ki göklerin ve yerin yaratıl­ması, insanların yaratılmasından daha büyüktür. Ancak insanların ço­ğu bilmezler.» (Ğâfir, 57).[3]

10 — Andolsun ki Davud’a, katımızdan lütuf ihsan et­tik. Ey dağlar onunla birlikte siz de tesbîh edin ve kuşlar da. Ona demiri yumuşak kıldık.

11 —~ Geniş zırhlar yap ve dokumasını sağlam tut, di­ye. Ve sâlih ameller işleyin. Muhakkak ki Ben, yapmakta olduğunuz şeyi görenim.

Ey Dağlar Tesbîh Edin

Allah Teâlâ kulu ve Rasûlü Dâvûd Aleyhisselâm’a verdiği nimet­leri ve ihsan ettiği apaçık lutufları haber veriyor. Hem peygamberliği, hem de sarsılmaz gücü, sayısı çok donanmış orduları emrine verdiğini, güzel sesi ihsan ettiğini bildiriyor. Öyle ki o, tesbîh çektiği zaman sarp dağlann da kendisiyle birlikte tesbîh çektiğini sarp ve katı kayaların dize geldiğini, uçan kuşların onun önünde durduklarını, sabah akşam gidib gelen kuşların değişik dillerle konuştuklarını bildiriyor. Nitekim sahîh hadîste vârid olduğuna göre, Rasûlullah (s.a.) geceleyin Kur’an okuyan Ebu Mûsâ el-Eş’arî’nin sesini duyunca durmuş ve kirâetini din­lemiş, sonra şöyle buyurmuş: Buna, Dâvûd ailesinin mezmûrlarından bir mezmûr verilmiştir. Ebu Osman en-Nehdî de der ki: Ne zil’in, ne barbût’un, ne de tanr’ın sesinin Ebu Mûsâ el-Eş’arî’nin sesinden daha güzel olduğunu görmedim.

Âyet-i kerîme’deki kelimesi, tesbîh edin anlamınadır. îbn Abbâs, Mücâhid ve bir başkası böyle demiştir. Ebu Meysere ise, bu­nun Habeş dilinde tesbîh edin, anlamına geldiğini iddia etmiştir ki bu görüşün üzerinde durulması gerekir. Çünkü lügat. bakımından kelimesi, tekrar demektir. Allah Teâlâ buyuruyor ki: Dağ­lara ve kuşlara da onunla birlikte onun sesini tekrarlamalarını emret­tik. Ebu’l-Kâsım Abdurrahmân Ibn İshâk ez-Zeccâcî, «el-Cümel» isimli eserinin nida babında der ki: «Ey dağlar, onunla birlikte siz de tesbîh edin ve kuşlar da.» Yani gündüz boyu onunla beraber siz de gezin. Çünkü kelimesi, gün boyu sürekli gezmedir. kelimesi ise gece boyu devamlı gezmedir. Zeccâcî’nin ifâdesi böyledir ve bu ifâde cidden garîbtir. Bir başkasında bu ifâdeyi görmedim. Her ne kadar lügatta bu mânâyı te’yîd eden anlam varsa da, âyetin buradaki mânâsından uzaktır. Âyetin buradaki en doğru anlamı, onunla beraber siz de tesbîhi tekrarlayın, demektir. Allah en iyisini bilendir.

«Ona demiri yumuşak kıldık.» Hasan el-Basrî, Katâde, A’meş ve başkaları dediler ki: Dâvûd demiri ateşte ısıtmaya gerek duymazdı. Üze­rine çekiçle vurmak ihtiyâcını hissetmezdi. Tıpkı tel gibi elinde eğip bükerdi. Bunun için Allah Teâlâ, «geniş zırhlar yap ve dokumasını sağ­lam tut» buyuruyor. kelimesi, zırhlar demektir. Katâde der ki: İnsanlar arasında ilk zırhı yapan Dâvûd Aleyhisselâm’dır. On­dan Önce yalnızca saç yapılırdı. İbn Ebu Hatim dedi ki: Bize Ali İbn Hü-seyn… İbn Şevzeb’den nakletti ki; o, şöyle demiş: Dâvûd Aleyhisselâm her gün bir zırh yapar ve altı bin dirheme satardı. İki binini kendisine ve ailesine ayırır, dört bin dirhemi de İsrâiloğullarma ekmek yapıp ye-dirirdi.

«Ve dokumasını sağlam tut.» Bu da Allah Teâlâ’nın peygamberi Dâvûd Aleyhisselâm’a zırh örme san’atmı öğretme konusundaki irşa­dıdır. Mücâhid «Ve dokumasını sağlam tut.» kavli hakkında der ki: Çi­viyi ince tutma, o zaman kırılır ve halkası oynar. Ağır da tutma, çünkü o zaman halkayı kırat. Onu bir ölçüye göre yap. Hakem İbn Kuteybe ise, bu âyetin tefsirinde şöyle der: Onu ağır yapma kopar, ince yapma oynar. Katâde ve başkalarından da böyle rivayet edilmiştir. Ali İbn Ebu Talha İbn Abbâs’tan nakleder ki; o kelimesinin demirin hal­kası anlamına geldiğini bildirmiştir. Bazıları da derler ki: Zırhın hal­kası çivilendiği zaman ifâdesi kullanılır…

Hafız İbn Asâkîr, Dâvûd Aleyhisselâmın hal tercümesinde İshâk İbn Bişr kanalıyla —ki bu zât hakkında söz söylenmiştir— Ebu îlyâs’-tan, o da Vehb İbn Münebbih’ten özü şöyle olan bir ifâde nakleder: Dâvûd Aleyhisselâm tebdîl-i kıyafetle çıkar ve yolculara kendi duru­mundan ve ahlâkından suâl ederdi. Kime sorarsa, herkes onun ibâ­detini, ahlâkını ve doğru hareketlerini medh ile yâd ederdi. Vehb İbn Münebbih der ki: Nihayet Allah Teâlâ bir meleği insan şeklinde gön­derdi. Dâvûd Aleyhisselâm diğer insanlara sorduğu gibi ona da sordu. O; Dâvûd, kendisi ve toplumu için insanların en hayırlı olanıdır. An­cak onda bir özellik bulunmasaydı bu daha mükemmel olurdu, dedi. Dâvûd, nedir o? deyince, o; hem kendisi müslümanların hazînesinden yiyor, hem de ailesine yediriyor, dedi. Bunun üzerine D&vûd Aleyhis­selâm Rabbına yönelerek duâ’ etti ve kendisine başkalarına muhtaç olmamak için kendi eliyle bir şey yapmayı öğretmesini ve böylece aile­sini geçindirmesini diledi. Bunun üzerine Allah Teâlâ ona demiri yu­muşattı ve zırh yapma san’atım öğretti. O da zırh yaptı. Zırhı ilk ya­pan odur. Allah Teâlâ ona «Geniş zırhlar yap ve dokumasını sağlam tut.» dedi. Yani halkaların çivisini sağlam tut. Vehb İbn Münebbih dedi ki: Dâvûd Aleyhisselâm zırh yapardı. İşini bitirince zırhı satar üç­te birini sadakar olarak verirdi. Üçte biriyle kendisinin ve ailesinin ge­çimi için bir şeyler satın alırdı. Üçte birini de tutar diğerini yapıncaya kadar gün be gün tasadduk ederdi. Vehb İbn Münebbih dedi ki: Allah Teâlâ Davud’a öyle bir şey vermişti ki, ondan başka kimseye verme­mişti. O, güzel sesti. O, Zebur’u okuyunca, yabanî hayvanlar bile gelip dinlerler ve kulak verirlerdi. Öyle ki onların boyunlarından tutulurdu da hiç birisi kaçmazdı. Şeytânlar mezmûrlan, barbutları ve zilleri onun sesinin çeşidine göre yaptılar. Dâvûd Aleyhisselâm çok çalışırdı. O, Ze­bur’u okumak için açtığında sanki bir mezmûra üfürür gibi yapardı. Çünkü kendisinin boğazına yetmiş mezmûr gücü verilmişti.

«Ve sâlih ameller işleyin.» Allah’ın size verdiği nimetlerle sâlih amel işleyin. «Muhakkak ki Ben, yapmakta olduğunuz şeyi görenim.» Sizi murakabe eder, kavillerinizi ve fiillerinizi görürüm. Bu konuda Benim için gizli, saklı hiç bir şey bulunmaz.[4]

12 — Süleyman’a da rüzgârı müsahhar kıldık. Gündüz estiğinde gidişi bir aylık mesafedir. Akşamleyin de gelişi bir aylık mesafedir. Ve onun için su gibi erimiş bakır akıttık. Cinlerden de Eabbının izniyle elinin altında iş göreni verdik. Onlardan her kim Bizim emrimizden çıkarsa, ona alevli ateşin azabından tattırırız.

13 — Onlar, kalelerden, heykellerden, büyük havuzla­ra benzer çanaklardan ve taşınması güç kazanlardan ne dilerse kendisine yaparlardı. Ey Dâvûd hanedanı, şükre­derek çalışın. Kullarımdan pek azı şükredicidir.

Süleyman’a Rüzgârı Verdik

Allah Teâlâ, Dâvûd Aleyhisselâm’a verdiği nimetleri zikredince buna bağlı olarak Süleyman Aleyhisselâm’a verdiği nimetleri de zikre­diyor. Rüzgârları onun buyruğuna verdiğini ve sergisini gündüzün bir ay, geceleyin bir aylık mesafeye taşıttığını bildiriyor.

Hasan el-Basrî der ki: Sabahleyin Şam’dan halısına binerek kal­kar ve Istahr (İran’da bir şehir) da konaklar ve orada sabah kahvaltısını yapardı. Oradan kalkarak Kabil’de akşamlardı. Şam ve Istahr arası hızlı gidişle tâm bir aylık yoldur. Istahr’la Kabil arası da hızlı gidişle tâm bir aylık yoldur.

«Ve onun için su gibi erimiş bakır akıttık.» İbn Abbâs, Mücâhid, İkrime, Ata el-Horasânî, Katâde, Süddî, Mâlik, Zeyd İbn Eşlem ile Zeyd İbn Eslem’in oğlu Abdurrahmân’dan, naklederler ki; bu âyetteki ( JaJû\ ) kelimesi, bakır anlamındadır. Katâde der ki: Bu, Yemen’-deydi. İnsanların yaptıkları her şey, Allah Teâlâ’nın Süleyman Aley­hisselâm’a çıkardığı bakırdandı. Süddî der ki; bakır, Süleyman Aley­hisselâm’a ancak üç gün akıtılmıştı.

«Cinlerden de Rabbının izniyle elinin altında iş göreni verdik.» Allah’ın izni, takdiri ve meşiyyeti ile önünde iş gören cinlerden bazıla­rını onun enirine verdik. Allah’ın irâdesi dâhilinde yapılacak şeyleri onlar, kendisi için yaparlardı. «Onlardan her kim Bizim emrimizden çıkarsa» itâatımızdan çıkıp sapıtırsa, «ona alevli ateşin azabından tattırırız.» Buradaki kelimesi; yanmış, alevli ateş demektir.

İbn Ebu Hatim burada garîb bir hadîs naklederek der ki: Bize ba­bam… Sa’lebe el-Huşenî kanalıyla Rasûlullah (s.a.)ın şöyle buyurdu­ğunu nakletti: Cinler üç sınıftır: Bir sınıfının kanatları vardır, hava­da uçarlar. Bir sınıfı yılanlar ve köpeklerdir. Bir sınıfı ise sızıp yü­rürler. Bu hadîsin peygambere isnadı gerçekten garîbdir. Yine İbn Ebu Hatim der ki: Bana babam… İbn En’um’dan nakletti ki; o, şöyle de­miş: Cinler üç sınıftır. Bir sınıfı hem sevaba hem cezaya uğrar. Bir sınıfı gökle yer arasında uçarlar. Bir sınıfı da yılanlar ve köpeklerdir. Râvîler arasında yer alan Bekr İbn Mudar der ki: İyi bilmiyorum ama o, sanırım şöyle de demişti: İnsanlar da üç sınıftır: Bir sınıfını Allah Teâlâ, kıyamet gününde Arş’ın gölgesi altında gölgelendirir. Bir sınıfı hayvan gibidir, hattâ yol bakımından ondan daha da şaşkındır. Bir sınıfı da kalbleri şeytân, suretleri insan şeklinde olanlardır. îbn Ebu Hatim dedi ki: Bana babam… Hasan’ın şöyle dediğini nakletti: Cinler İblis’in, insanlar da Âdem’in çocuklarıdır. Bunlardan da onlardan da mü’minler vardır. Bunlar da onlar da sevâb ve cezada ortaktırlar. Bun­lardan veya onlardan kim mü’min olursa; o Allah’ın dostudur. Onlar­dan veya bunlardan kim de küfrederse; o, şeytândır.

«Onlar, kalelerden, heykellerden, büyük havuzlara benzer çanak­lardan ve taşınması güç kazanlardan ne dilerse kendisine yaparlardı.» Âyet-i kerîme’de geçen kelimesi; güzel yapılar, demektir. Evin en değerli ve orta yeridir. Mücâhid ise kelimesinin köşklerden daha aşağı yapılar olduğunu söyler. Dahhâk ise ma’bedler olduğunu söylemiştir. Katâde de bu kelimenin, ma’bedler ve köşkler anlamına geldiğini söyler. İbn Zeyd ise bunun meskenler demek oldu­ğunu bildirir. kelimesine gelince, Atiyye el-Avfî, Dahhâk ve Süddî bunun resimler anlamına geldiğini söylemişlerdir. Mücâhid bu­nun bakırdan olduğunu, Katâde ise çamur ve camdan olduğunu söy* lemislerdir. kelimesi ise kelimesinin cem’idir ki içerisinde su toplanan havuz demektir…

(…)

Ali İbn Ebu Talha, İbn Abbâs’ın bu kelimeye, toprakta açılan ge­niş yuvarlak çukur anlamını verdiğini bildirir. Avfî de bunun birikin­ti anlamına geldiğini bildirir. Mücâhid, Hasan, Katâde, Dahhâk ve başkaları da böyle demişlerdir. kelimesi; yerinde sabit du­ran ve bir yere kımıldamayan anlamına gelir. Onun kımıldatılıp dön-dürülemeyişi büyüklüğündendir. Mücâhid, Dahhâk ve başkaları böyle demişlerdir. İkrime ise der ki: Bu kelime, kazanın üzerine konduğu taş demektir.

«Ey Dâvûd hanedanı, şükrederek çalışın.» Yani onlara dedik ki: Ey Dâvûd ailesi, Allah’ın size dünya ve din konusunda lütfettiği nimet­lerine şükrederek çalışın. kelimesi, fiilden ayrı olarak masdar-dır veya onun mef’ûlüdür. Her iki takdirde de şükür, kavil ve niyyetle olduğu gibi bilfiil olacağını gösterir.

(…)

Ebu Abdurrahmân der ki: Namaz şükürdür. Oruç şükürdür. Allah için yaptığın her hayır şükürdür. Şükrün en değerlisi de hamddır. Bunu İbn Cerîr Taberî rivayet eder. îbn Cerîr Taberî ve İbn Ebu Hatim, Mu-hammed İbn el-Kurayzî’den naklederler ki; o, şöyle demiş: Şükür; Allah korkusu ve sâlih ameldir. Bilfiil yapılmış olan şeyler için bu fiil kul­lanılır. Çünkü Dâvûd Aleyhisselâm’ın ailesi aynı şekilde hem kavlen, hem de fiilen Allah’a şükretmişlerdi.

İbn Ebu Hatim dedi ki: Bana babam… Sabit el-Bünânî’den naklet­ti ki; o, şöyle demiş: Dâvûd Aleyhisselâm; hanımı, çocukları ve ailesi arasında namazı bölmüştü. Gece veya gündüzün hangi saati olursa ol­sun, onun ailesinden bir kişi mutlak ibâdette bulunurdu. İşte âyet-i ke-fîme onun için «Ey Dâvûd hanedanı, şükrederek çalışın. Kullarımdan pek azı şükredicidir.» buyurarak onları bunun içerisinde zikrediyor.

Sahîh-i Buhârî ve Müslim’de Rasûlullah (s.a.)ın şöyle buyurduğu nakledilir: Allah katında namazların en sevimlisi Davud’un namazıdır. Gecenin yarısını uyur, üçte birini kıyamda geçirir, altıda birinde yatar­dı. Allah’a oruçların -en sevimlisi de Davud’un orucudur. O bir gün oruç tutar bir gün iftar ederdi.. (Düşmanla) karşılaştığı zaman da kaçmazdı.

Ebu Abdullah İbn Mâce, Süneyd İbn Dâvûd kanalıyla Câbir’den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Dâvûd oğlu Süleyman’ın annes Süleyman’a dedi ki: Yavrucuğum, geceleyin çok uyuma. Çünkü geceleyin çok uyumak kıyamet gününde kulu muhtaç bırakır. İbn Ebu Hatim, Dâvûd Aleyhisselâm’dan naklen burada uzun ve gerçekten ga-rîb bir rivayeti aktarır. İbn Ebu Hatim aynca der ki: Bize babam… Fu-dayl’ın «Ey Dâvûd hanedanı, şükrederek çalışın.» kavli hakkında şöyle dediğini nakletti: Dâvûd; ey Rabbım Sana nasıl şükredelim? Şükür de Senin lutfun değil mi? dedi. Allah Teâlâ buyurdu ki: Sen, şükrün Benim bir lutfum olduğunu bildiğin şu anda Bana şükretmiş oldun.

«Kullarımdan pek azı şükredicidir.» Bu bir gerçeğin bildirilmesin­den ibarettir.[5]

14 — Onun ölümüne hükmettiğimiz zaman; ölümünü onlara ancak değneğini yiyen canlı farkettirdi. Yere dü­şünce ortaya çıktı ki; eğer onlar gaybı bilselerdi, horlayıcı azâb içinde kalmazlardı.

Süleyman’ın Ölümü

Allah Teâlâ, Süleyman Aleyhisselâm’ın ölüm keyfiyetini haber vererek, cinlerden onun emrine müsahhar kılınıp ağır işlerde çalıştırılanların onun ölümünü nasıl görmediklerini bildiriyor. Ibn Ab­bâs, Mücâhid, Hasan, Katâde ve başkalarının ifâdesine göre Süleyman Aleyhisselâm, yaklaşık bir sene değneğinin üzerine dayanmış olarak ayakta durup kaldı. Bir kurd değneğini yeyince değnek onu ayakta tu­tamadı ve yere düştü. Bunun üzerine uzun bir süre önce öldüğü anlaşıl­dı. Bu da gösteriyor ki; cinler ve insanlar gaybı bilmezler. Onların in­sanlara böyle vehmettirdikleri —veya insanların öyle vehmettikleri— gibi değil. Bu konuda merfû’ ve garîb bir hadîs vârid olur ki; bu hadîsin sıhhati üzerinde dikkatle durulmalıdır. İbn Cerîr Taberî der ki: Bize Ahmed İbn Mansûr… İbn Abbâs’tan nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Allah nebîsi Süleyman Aleyhisselâm namaz kıldığında gözü­nün önünde yeşermiş bir ağaç görürdü ve ona; senin adın ne? derdi. O da; şudur, derdi. Niçin yaratıldın; diye sorupta ondan fidan olarak diye cevâb alırsa fidan olarak diktirir, Eğer tedavi için diye cevâb alırsa ko-parttmrdı. O, bir gün namaz kılarken, önünde yine bir ağaç gördü. Ona; senin adın ne? dedi. O; Harrâb (bir nevi keçi boynuzu) dedi. Sen ne içinsin? deyince o; şu evin tahribi için, dedi. Süleyman Aleyhisselâm bunun üzerine dedi ki: Allah’ım, cinlere benim ölümü gösterme ki; in­sanlar cinlerin gaybı bilmediklerini öğrensinler. Kendisine bir değnek yonttu ve üzerine dayandı. Bir yıl onun üzerinde durdu. Cinler işini yap­maya devam ediyorlardı. Bir kurd değneği yedi ve bunun üzerine ölümü açığa çıktı. Yine insanlar öğrendiler ki; eğer cinler gaybı bilmiş olsalar­dı, bir yıl boyu ağır zahmete dayanmazlardı. Saîd İbn Cübeyr der ki: İbn Abbâs bu âyeti şöyle okurdu ve mânâ verirdi: Yere düşünce ortaya çık­tı ki; eğer onlar gaybı bilir olsalardı (bir yıl boyunca) horlayıcı âzab için­de kalmazlardı. İbn Abbâs der ki: Cinler kurda teşekkür ettiler, ona su getirirlerdi. İbn Ebu Hatim de bu haberi İbrahim İbn Tahmân kanalıyla İbn Abbâs’tan nakleder ki, bunun ref’inde hem garîblik, hem de mün-kerlik vardır. Ancak mevkuf bir haber olması gerçeğe daha yakındır. Atâ İbn Ebu Müslim el-Horasânî’nin pek çok garîb rivayetleri olduğu gibi, bazı hadîsleri, de münkerdir.

Süddî, Ebu Mâlik ve Ebu Salih kanalıyla Abdullah İbn Abbâs’tan, Mürve el-Hemedanî kanalıyla da Abdullah İbn Mes’ûd’dan ve peygam­berin ashabından bir topluluktan nakleder ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Süleyman Aleyhisselâm bir yıl, iki yıl, bir ay, iki ay Beyt el-Makdîs’e çekilirdi. Bundan daha çok veya daha az çekildiği de olurdu, yiyeceğini ve içeceğini ma’bede getirirdi. Vefat ettiğinde yiyeceğini ma’-bede götürmüştü. Bunun başlangıcı şöyle olmuştu: Her gün sabah olun­ca mukaddes evde bir ağaç yetişirdi. Süleyman peygamber gelir ve ağaca; senin adın nedir? diye sorardı. Ağaç ta; adım şu ve şudur, derdi. Eğer dikilecek bir fidansa fidanlığını, eğer deva için bir otsa hangi der­din devası olduğunu söylerdi: Bu durum böylece devam edip gitti. Nihâyet Harrûbe denilen bir ağaç bitti. Süleyman peygamber ona; senin adın nedir? dedi. Ağaç; benim adım, Harrübe’dir, dedi. Süleyman peygam­ber; ne için bittin? deyince, o; bu ma’bedi yıkmak için bittim, dedi. Sü­leyman peygamber; ben diri iken -Allah dilemedikçe- onu kimse yıkamaz, dedi. Öyleyse benim helak oluşum ve mukaddes evin harâb oluşu senin yüzünden olacaktır, diyerek onu çekip bir duvarın içine dikti. Sonra mihraba girdi, namaz kılmaya başladı, asasına dayanmıştı. O sırada vefat etti. Şeytânlar, onun vefat ettiğini bilmiyorlardı. Onlar Süleyman peygamberin çıkıp ta kendilerini cezalandırmasından korkarak ve asa­sına dayanmış vaziyette olduğu için diri sanıp çalışıyorlardı. Şeytânlar mihrabın etrafında toplanırlardı. Mihrabın önünde ve yanında ayrı de­likler vardı. Süleyman Aleyhisselâm, atmak istediği şeytâna; sen surdan girip öbür taraftan çıkacak güçte misin? derdi. Şeytân da ordan girip öbür taraftan çıkmak için giderdi. Şeytân ordan girip geçerken mihrâb-da Süleyman Aleyhisselâm’a bakacak olursa, mutlaka yanardı. Bir sefe­rinde şeytân oradan geçti ve Süleyman’ın sesini duymadı. Sonra döndü yine duymadı. Tekrar döndü evin içine girdi ve yanmadı. Baktı ki, Sü­leyman Aleyhisselâm düşüp ölmüş. Çıkıp halka onun öldüğünü haber verdi. Onlar da Süleyman Aleyhisselâm’ın mihrabını açıp ordan kendi­sini çıkardılar. Habeş dilinde âsâ demektir. Asasını kurdun yediğini gördüler. Ne zaman öldüğünü de bilemediler. Sonra o kurdu âsâ-nın üzerine koydular bir gün ve gecede asadan bir miktar yedi. Buna göre hesâb ettiler ve baktılar ki; o, bir yıl önce ölmüş. Onlar bir yıl boyunca Süleyman Aleyhisselâm’ın ölümünden sonra da işlerine devam etmiş­lerdi. İşte böylece cinlerin gaybı bildiklerine dâir sözlerinin yalan oldu­ğunu insanlar anladılar. Şayet onlar gaybı bilir olsalardı, Süleyman peygamberin ölümünü de bilirlerdi ve bir yıl boyunca onun için çalışıp yorulmazlardı. İşte Allah Azze ve Celle’nin: «Onun ölümüne hükmetti­ğimiz zaman; ölümünü onlara ancak değneğini yiyen canlı farkettirdi. Yere düşünce ortaya çıktı ki; eğer onlar gaybı bilselerdi, horlayıcı azâb içinde kalmazlardı» havlinin mânâsı budur. Allah Teâlâ insanlara on­ların durumunu açıklayarak yalan söylediklerini beyân ediyor. Sonra şeytânlar kurda dediler ki: Eğer sen yemek yiyeceksen, sana en güzel yemekleri getiririz. Eğer sen şarâb içeceksen en güzel içecekleri sana su­narız. Ancak biz sana su ve çamur taşırız. Râvî der ki: Nihayet onlar o kurda su ve çamur taşıdılar. Görmez misiniz, ağacın kovuğunda bulu­nan çamuru? Şeytânlar sırf ona teşekkür için bu çamuru taşımaktadır­lar. Bu haber —Allah bilir ya— ancak ehl-i kitâb bilginlerinin söyledik­leri sözlerden (isrâilîyyât) ibarettir. Bu türden sözler üzerinde dikkatle durulmalıdır. Hakikâta uygun olanları doğrulanır. Hakikâta aykırı olan­lar da yalanlanır. Geriye kalanlar ise ne doğru kabul edilir, ne de yalan sayılır.

İbn Vehb… Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eslem’den nakleder ki; o, «Ölümünü onlara ancak değneğini yiyen canlı fark ettirdi.» kavli hakkında şöyle demiş: Süleyman Aleyhisselâm ölüm meleğine; benim canımı almakla emrolunduğun zaman, bunu bana bildir, dedi. Ölüm meleği ona gelip dedi ki: Ey Süleyman senin canını almakla emrolun-dum. Senin yirmi dört saatten az bir zamanın kaldı. Süleyman Aleyhis­selâm şeytânları çağırıp kendisi için camdan bir köşk yaptırdı ve köşke kapı yapmadı. Ayağa kalktı asasına dayanıp namaz kılmaya başladı. Râvî der ki: Ölüm meleği onun yanına girdi ve o asasına dayanık iken ruhunu aldı. Süleyman peygamber ölüm meleğinden korktuğu için böy­le yapmış değildi. Cinler onun önünde çalışıyor ve onun diri olduğunu zannederek kendisine bakıp işlerine devam ediyorlardı. Allah Teâlâ ağaç kurdunu göndererek asanın içine girdirdi ve kurd âsâyı yedi. Asanın içini yiyip bitirince, değnek dayanamaz oldu ve Süleyman düştü. Cinler bunu görünce kalkıp etrafına koşuştular. İşte yukardaki âyetin kasdet-tiği anlam budur. Asbağ İbn Ferec der ki: Başkasının bana anlattığına göre; ağaç kurdu bir yıl boyunca ağacın içinden yiyordu ve o düşmemiş­ti. Seleften başkası da böylece zikretmiştir. Allah en doğrusunu bilen­dir.[6]

15 — Sebepliler için yurdlarında bir âyet vardı: Sağlı sollu iki bahçe. Rabbınızın rızkından yeyin ve O’na şükre­din. Güzel bir belde ve bağışlayan bir Rab.

16— Ama onlar yüz çevirdiler, böylece Biz de üzerle­rine Arim selini gönderdik. Ve onların iki bahçesini, buruk yemişli, ılgınlık ve içinde biraz da sedir ağacı bulunan iki bahçeye çevirdik.

17 -— tşte böylece küfretmiş olmalarından ötürü onları cezalandırdık. Biz, küfredenlerden başkasını cezalandırır mıyız?

Sebe’lilerin Yurdları

Yemen halkına ve krallarına Sebe’liler denirdi. Tubbâ’lar da bunlardandı. Süleyman peygamberin eşi olan Belkîs da bunlar­dandı. Ülkelerinde rahat ve nimet içerisinde herkesi imrendirerek yaşarlardı. Rızıklannın bolluğu, ekinlerinin ve meyvelerinin çokluğu on­ların rahat yaşamasını sağlamıştı. Allah Teâlâ, verdiği rızıktan yeyip kendisinin birliğini kabul ederek şükretmeleri ve kulluk yapmaları için kendilerine peygamberler göndermişti. Allah’ın dilediği sürece onlar böylece kaldılar. Sonra kendilerine emredilenden yüz çevirdiler. Bunun üzerine —az sonra Allah’ın izniyle tafsilâtı geleceği gibi— üzerlerine sel gönderilerek cezalandırıldılar ve Sebe’ diyarı yerle bir oldu.

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Ebu Abdurrahmân… Abdul­lah İbn Abbâs’ın şöyle dediğini nakletti: Adamın birisi Rasûlullah (s.a.)a Sebe’ nedir? diye suâl etti. Bir erkek midir, bir kadın mıdır, yok­sa toprak mıdır? Peygamber buyurdu ki: o, bir erkektir. On tane ço­cuğu oldu. Onlardan altısı Yemen’de, dördü Şam’da yurd edindi. Ye-men’liler; Mezhic, Kinde, Ezd, Eş’arî’ler, Enmâr ve Himyer halkıdır. Şam’lılar ise; Luham, Cüzam, Âmile ve Gassân kabileleridir. Bu ifâdeyi Abd İbn Humeyd de Hasan İbn Mûsâ kanalıyla İbn Ebu Lühey’a’dan nakleder. Bu hadîsin isnadı hasendir, ancak hadîs imamları onu tahrîc etmemişlerdir. Ebu Ömer İbn Abdül-Berr el-Kasd Ve’1-Ümem bi Ma’rifet’i-Usûl-i Ensâb’il-Arab ve’1-Acem isimli kitabında İbn Ebu Lü-hey’a kanalıyla İbn Abbâs’tan bunu zikreder. Bu rivayet bir başka şe­kilde de zikredilmiştir.

Aynı şekilde İmâm Ahmed İbn Hanbel ve Abd İbn Humeyd… Fer-ve İbn Müseyk’den naklederler ki; o, şöyle demiş: Ben Hz. Peygambere varıp; ey Allah’ın Rasûlü, kavmimin önde gelenleriyle mi savaşayım, arkadakilerle mi? dedim. Rasûlullah (s.a.); evet öndekileriyle de arka-dakileriyle de savaş, dedi. Dönünce beni çağırıp dedi ki: Onları İslâm’a davet etmedikçe kendileriyle savaşma. Ben; ey Allah’ın Rasûlü Sebe’ nedir, vâdî mi, adam mı veya başka bir şey mi? dedim. O; hayır arap-lardan bir kişidir. On tane çocuğu olmuştur. Altısı Yemen’e, dördü Şam’a yerleşmişti. Yemen’e yerleşen Ezd, Eş’arîler, Himyer, Mezhic ve Enmâr kabileleridir ki onlara Büceyle ve Hüş’am adı verilir. Lüham, Cüzam, Amile ve Ğassân ise Şam’a yerleşmişti. Bu rivayetin de isnadı sağlamdır. Ancak râvîler arasında yer alan Ebu Cenâb el-Kelbî hakkın­da bazı sözler söylenmiştir. Fakat İbn Cerîr Taberî bu rivayeti Ebu Kü-feyb kanalıyla… Yahya İbn Hânî’den nakleder ki; onun amcası veya babası —râvî olan Esbât bunda şüphelenmiştir— şöyle demiş: Ferve îbn Müseyk Hz. Peygambere gelip dedi ki… Ve yukardaki rivayeti ol­duğu gibi zikreder.

Bu hadîsin bir başka tariktan rivayetinde ise İbn Ebu Hatim der ki: Bize Yûnus İbn Abd’ül-A’lâ… Abdülazîz İbn Yahya’dan nakleder ki; o, şöyle haber vermiş: Biz İfrîkıyye’de Übeyde İbn Abdurrahmân’ın ya­nında idik. Bir gün o dedi ki: Bir topluluğun anıldığı bölgenin adıyla zikredildiğini sanıyorum. Bunun üzerine Ali İbn Rebâh dedi ki; hayır, bana falanca nakletti ki Ğutayf kabilesinden Ferve İbn Müseyk Hz. Peygambere gelip şöyle demiş: Ey Allah’ın Rasûlü, Sebe’ câhiliyyet dö­neminde kuvvetli ve şerefli bir toplumdu. Ben, onların İslâm’dan geri dönmelerinden korkarım. Onlarla savaşayım mı? Rasûlullah (s.a.); he­nüz onlar hakkında bana bir emir gelmedi, dedi. Bunun üzerine «Sebe’-liler için yurdlarında bir âyet vardır…» âyeti nazil oldu. Adamın biri ona dedi ki: Ey Allah’ın Rasûlü Sebe’ nedir? Râvî yukardaki hadîsin aynı­sını zikretti. Şöyle ki: Rasûlullah (s.a.)a Sebe’ soruldu, bir belde mi, bir adam mı, bir kadın mı, nedir? dendi. Rasûlullah (s.a.), hayır, o bir adamdır. On tane çocuğu olmuş onlardan altısı Yemen’e dördü Şam’a yerleşmiş. Yemen’e yerleşenler Mezhic, Kinde, Ezd, Eş’arî’ler, Enmâr ve Himyer’lilerdir. Şam’a yerleşenler ise Luham, Cüzam, Ğassân, Âmile kabîlesidir. Bu rivayette garîblik vardır. Çünkü âyetin Medine’de indiği sözkonusu ediliyor ki sûre bütünüyle mekkîdir. Allah en iyisini bilen­dir.

Bu hadîsin bir başka yoldan rivayetini İbn Cerîr Taberî şöyle nakle­diyor: Bize Ebu Küreyb… Ferve İbn Müseyk’den nakletti ki; o, şöyle demiş: Adamın birisi; ey Allah’ın Rasûlü, bana bildirir misin Sebe’ ne­dir? Bir toprak mı, yoksa bir kadın mı? Rasûlullah (s.a.) buyurmuş ki; O ne topraktır, ne de kadındır. On tane oğlu olan bir adamdır. Altısı Yemen’e dördü Şam’a yerleşmiştir. Şam’a yerleşenler; Luham, Cüzam, Âmile ve Ğassân idi. Yemen’e yerleşenler ise Kinde, Eş’arîler, Ezd, Mez­hic, Himyer ve Enmâr’dır. Adam dedi ki: Enmâr nedir? Rasûlullah bu­yurdu ki: Onlar Huş’am ve Büceyle kabilesinin mensûb oldukları kim­selerdir. Bu hadîsi Tirmizî Câmi’inde Ebu Küreyb kanalıyla Ebu Üsâ-me’den nakledej*,, Ancak bu hasen, garîb bir hadîstir, der. –

Ebu Ömer İbn Abdülberr der ki: Bize Abdülvâris İbn Süfyân… Te-mîm ed-Dârî’den nakletti ki; adamın biri Rasûlullah’a gelip, Sebe’nin ne olduğunu sormuş… Sonra İbn Abdülberr aynı hadîsi zikreder ve bu hadîsin sağlam, hasen olduğunu bildirir.

Neseb bilginleri —ki aralarında Muhammed İbn İshâk da bulun­maktadır— Sebe’in adının Abd Şems İbn Yeşcib, İbn Ya’rib, İbn Kah-tân olduğunu söylemişlerdir. Ona Sebe’ adı verilmesinin sebebi arap-larda ilk defa onun şarab satın almasında ndır. Ona ayrıca rüşvet yiyen de denirdi. Çünkü savaşta ilkin ganimet alıp kavmine dağıtan odur. Bu sebeple ona mal anlamına gelen kelimesinden ) adı verilmiştir. Onun çok önceden Hz. Peygamberin geleceğini müjdelediği de bildirilmiştir. Bu konuda şöyle bir şiir yazdığı da rivayet edilir:

Bizden sonra büyük bir mülke sahip olacaktır,

Harama ruhsat vermeyen bir peygamber.

Ondan sonra da hükümdarlar o mülke sahip olacaklardır,

Kmamaksızın kullan dinlerinde devam ettireceklerdir.

Onlardan sonra bizden hükümdarlar o mülke sahip olacaklardır,

Hükümdarlık bizde paylaşma ile olacaktır.

Kahtân’dan sonra bir peygamber hâkim olacaktır,

O peygamber muttaki, alçak gönüllü ve insanların en hayırlısıdır.

Adı Ahmed olacak o peygambere, ne olurdu ben,

Onun gönderildiği yıldan sonra yaşayıp da kendisine yetişseydim.

Ona destek olur ve gücümle ona yardımcı olurdum,

Bütün silâhım ve bütün kuvvetimle.

O ne zaman çıkarsa onun yardımcısı olurum,

Kim ona ulaşırsa benden ona selâm iletsin.

Bu şiiri, Hemedânî «el-İklîl» isimli kitabında zikretmiştir. Kahtân konusunda ise bilginler üç ayrı görüş bildirmişlerdir. Birincisine göre; Kahtân, Nûh peygamberin oğlu Şam’ın oğlu İrem’in sülâlesindendir. Onun nesebinin Nuh’a ulaştırılması konusunda üç ayrı yol kaydetmiş­lerdir.

İkinci görüşe göre, o Aber sülâlesindendir ve Hûd Aleyhisselâm’m kendisidir. Ancak onun da nesebinin Nuh’a ulaştırılması konusunda üç ayrı yol bildirmişlerdir.

Üçüncüsüne göre Kahtân, İbrâhîm Halîl Aleyhisselâm’m oğlu İs­mail’in sülâlesindendir. Fakat buna ulaştırılması konusunda da aym şekilde üç ayrı tarîk zikretmişlerdir. Hafız Ebu Ömer İbn Abdülberr, «el-İnbâ Ala Zikr-i Usûl’i-Kabâil er-Ruvât» isimli kitabında geniş olarak bunu zikretmiştir.

Hz. Peygamberin; «Sebe’, araplardan bir adamdır», sözüne gelince; yani İbrahim Halîl Aleyhisselâm’dan önce Âribe araplarmdandır de­mektir ki bu; Nûh Aleyhisselâm’ın oğlu Sâm sülâlesindendir. Üçüncü görüş Uyarınca İbrahim peygamber soyundan olmalıdır ki bu, neseb bilginlerinin yanında şöhret kazanmamıştır. Allah en iyisini bilendir.

Buhârî’nin Sahîh’inde, Rasûlullah (s.a.)ın Eşlem kabilesinden ok atan bir topluluğa rastlayıp onlara şöyle dediği bildirilir: Ey İsmail oğul­ları, ok atın çünkü babanız da okçu idi. Bilindiği gibi Eşlem Ansâr’dan bir kabiledir. Evs ve Hazrec kabilesiyle birlikte Ansâr Sebe’den gelen Ye­men araplarının Ğassân kulundandır. Sebe’ halkı Arabistan’a yayılınca, selden kaçanlardan bir kısmı da gelip Yesrib’e konmuşlardı. Bir başka grup ise Şam’a yerleşmişti. Onlara Ğatafân denmesinin sebebi daha önce Yemen’de üzerine kondukları bir sudan dolayıdır. Denilir ki; bu su Me-dîne yakınlarında Müşellel vadisinde yakın bir yerdir. Nitekim Hassan İbn Sabit bir şiirinde şöyle der:

Bizi mi sorarsın? Doğrusu biz seçkin bir topluluğuz,

Kabilemiz Ezd’e nisbet edilir, suyumuz İse Ğassân’a.

Hz. Peygamber’in; «Sebe’in araplardan on oğlu olmuştur.» kavline gelince; bu demektir ki, onun neslinden Yemen arab kabilelerinin kö­künün ulaştığı on tane çocuk meydana gelmiştir. Yoksa, bunlar onun soyundan veya onun çocuklarının soyundandır, demek değildir. Nitekim bu husus Neseb kitablarında kayıdlıdır.

Hz. Peygamberin; «onlardan altısı Yemen’e, dördü Şam’a yerleşti­ler.» kavlinin mânâsına gelince; Allah Teâlâ onların üzerine Arim selini gönderince bir kısmı yine ülkelerinde kaldılar, bir kısmı da ülkelerinin dışına dağıldılar. Sebe’ şeddinin durumu şöyle idi: İki dağın arasından bir su gelir ve şeddin olduğu yerde toplanırdı. Vadilerden akan yağ­mur suları da burada toplanırdı. Eski hükümdarlar oraya yüksek bir sed yaptılar. Nihâyej. su, şeddin hizasına kadar geldi. O iki dağın eteklerine ağaçlar diktiler ve orayı düzelterek çok güzel meyveler yetiştirdiler. Ni­tekim Katâde’nin de aralarında bulunduğu Seleften birçok kişinin zik­rettiğine göre; bir kadın başında bir zenbil veya sepet olarak o ağaç­ların altında gezinirdi. Ve ağaçların meyvesi sepetlere düşerdi de, ka­dın onu toplamak zahmetine katlanmazdı. Çünkü meyveler son derece yetişkin ve olgundu. Bu sed Me’rib’de idi. Ve burası San’â ile Yemen ara­sında üç konaklık yerde idi ki bugün «Me’rib şeddi» diye bilinir. Başka­ları da naklettiler ki; Sebe’ diyarında sinek, sivrisinek, bit ve pire’ gibi bir şey bulunmazdı. Haşerât da yoktu. Çünkü havası mu’tedil, mîzâc için sağlıklı idi. Allah Teâlâ da onlara lütfetmiş tevhîd ve ibâdete ken­dilerini vermeleri için bu ihsanını esirgememişti. Nitekim Allah Teâlâ

«Sebe’liler için yurdlarmda bir âyet vardır» buyuruyor. Sonra bunu şöy­lece açıklıyor: «Sağlı sollu iki bahçe.» Dağın iki tarafında sağlı sollu iki bahçe vardı ve şehir de bunun arasında idi. «Rabbınızın rızkından yeyin ve O’na şükredin. Güzel bir belde ve bağışlayan bir Rab.» Siz, tevhîd üze­re devam ettiğiniz sürece sizi bağışlar.

«Ama onlar yüz çevirdiler.» Allah’ın birliğinden, O’na ibâdetten, kendilerine sunduğu nimete şükretmekten kaçındılar ve dönüp güneşe tapınmaya başladılar. Nitekim Süleyman peygamberin ünlü kuşu Hüd-hüd, onlar hakkında Nemi sûresinde şöyle der: «Ve sana Sebe’den ger­çek bir haber getirdim. Ora halkına hükmeden, her şeyden kendisine bolca verilmiş olan ve büyük bir tahta sahip bir kadın buldum. Onun ve kavminin, Allah’ı bırakıp güneşe secde eder olduklarını gördüm. Şeytân onların yaptıklarını güzel göstermiş ve onları doğru yoldan alıkoymuş­tur. Bu yüzden onlar doğru yolu bulamazlar.» (Nemi, 23-24) Muhammed İbn İshâk, Vehb İbn Münebbih’den nakleder ki; Allah Teâlâ onlara on üç tane peygamber göndermiştir. Süddî ise Allah Teâlâ’nın on iki bin peygamber gönderdiğini bildirir. Allah en iyisini bilendir.

«Böylece Biz de üzerlerine Arim selini gönderdik.» Denildi ki; Arim’-den maksad sulardır. Bazıları da; vadidir, dediler. Başkalan ise; erkek farelerdir, dediler. Başkaları da; kaynak suyudur, dedi. Bu takdirde terkib, ismin sıfatına izafeti babından olur ki; «cami mescidi» ve «Gürz saîdi» dendiği gibi. Bu ifâde Süheylî’den nakledilmiştir. Aralarında İbn Abbâs, Vehb İbn Münebbih, Katâde ve Dahhâk’ın da bulunduğu birçok kişiden de nakledilmiştir ki; Allah Teâlâ onlara Arim selini göndermek­le ceza vermeyi murâd edince sedlerine topraktan çıkan bir canlı mu­sallat etmişti ki ona adı verilir. O şeddi delmişti. Vehb İbn Münebbih der ki: Onlar kendi kitaplarında sedlerinin harâb olmasının sebebinin bu erkek fareler olduğunu biliyorlardı. Bu sebeple uzun bir süre sedlerini kedilerle kontrol etmişlerdi. Ecelleri gelince fareler ke­dilere gâlib geldi ve şedde girip onu deldiler, böylece sedleri yıkıldı.

Katâde ve başkaları derler ki: Gözleri kör olan fareler şeddin alt kısmını deldiler. Nihayet altı delinince sed zayıf düştü ve yıkıldı. Bunun üzerine sel zamanı sular dolunca su taşıp şeddi yıktı. Su, vadinin alt kısmına yayıldı ve önünde bulunan evleri, ağaçları yıktı, harâb etti. Dağın iki tarafında bulunan ağaçlıklar susuz kalınca kuruyup yıkıldı­lar. O verimli ve değerli meyveler, ağaçlıklar yerini buruk yemişli, ıl-gınlık ve içinde biraz sedir ağacı bulunan iki bahçe bıraktı. İbn Abbâs, Mücâhid, İkrime, Atâ el-Horasânî, Hasan, Katâde ve Süddî derler ki: kelimesi, ılgın ağacı demektir. kelimesi ise Tar-fâ (ılgın cinsinden bir ağaç) anlamına gelir. Bunu Avfî İbn Abbâs’tan nakletmiştir. Başkaları da derler ki; bu Tarfâ’ya benzeyen muğeylân ağacıdır. Allah en iyisini bilendir.

«Ve içinde biraz da sedir ağacı bulunan iki bahçeye çevirdik.» Bu­rada kalan ağaçların en değerlisi sedir olduğu için Cenâb-ı Allah o ol­gun ve verimli meyveliklerden, güzel manzaralardan, derin gölgelikler­den ve akan ırmaklardan, sonra bu iki bahçeden kalan şeyin, bi­raz ılgın ağacı ile içinde az bir sedir ağacı olduğunu bildiri­yor. Sedir ağacının meyvesi az, dikeni bol olur. Bu da onların küfürleri ve Allah’a şirk koşmaları, hakkı yalanlayıp bâtıla yönelmelerinden do-layıdır. Bunun için Allah Teâlâ «İşte böylece küfretmiş olmalarından ötürü onları cezalandırdık. Biz, küfredenlerden başkasını cezalandırır mıyız?» buyuruyor. Onları küfürlerinden dolayı bu cezaya çarptırdık. Mücâhid der ki; âyetin son kısmı, ancak küfredenler cezalandırılır, an­lamındadır. Hasan el-Basrî ise şöyle demiştir: Yüce Allah doğru-söyler. Bu gibi cezaya ancak küfredenler çarptırılır. Tâvûs ise; kâfirler ancak en zor hesaba çekilirler anlamını, vermiştir. İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ali İbn Hüseyn’in… İbn Hayve’den naklettiğine göre —ki bu zât Hz. Ali’nin arkadaşlanndandır— o, şöyle demiş: Günâhın cezası ibâdette tenbellik, maişette sıkıntı, zevkte zorluktur. Kendisine zevkte zorluk nedir? denilince o şöyle demiş: Halâl bir şeyin zevkini tattığı zaman mutlaka onun zevkini yokeden bir şeyle karşılaşır.[7]

18 — Onlarla mübarek kıldığımız kasabalar arasında, görünebilen kasabalar var ettik. Ve orada gezilecek belir­li yerler yaptık. Orada geceleri ve gündüzleri emniyet içe­risinde gezin.

19 — Fakat onlar dediler ki: Rabbımız, yolculukları­mızın arasını uzaklaştır. Ve kendi öz nefislerine zulmetti­ler. Biz de onları efsâneler kılıverdik, darmadağınık ettik. Muhakkak ki bunda, çok sabreden ve çok şükreden her­kes için âyetler vardır.

Kutlu Kasabalar

Allah Teâlâ onların içinde bulunduğu mutlu ve huzurlu hali, rahat hayatı, geniş imkânları, birbirine bağlanan kasabaları ve imrendirici refahı hatırlatıyor. Ağaçlarının çokluğu, ekinlerinin ve meyvelerinin fazlalığına rağmen, yolculuğun kolay olduğunu, hiç bir yolcunun bera­berinde su ve azık taşıma gereğini duymadığını, istediği yere indiği za­man orada su ve meyve bulabildiğini, bir kasabada sabah yemeğini ye-yip akşam yemeğini bir başka kasabada yediğini, dilediği kadar yolda yürüdüğünü beyân ederek buyuruyor ki: «Onlarla mübarek kıldığımız kasabalar arasında görünebilen kasabalar var ettik.» Vehb İbn Müneb-bih; bu kasabaların, Sanâ’da olduğunu söylemiştir ki Ebu Mâlik de böy­le der. Mücâhid, Hasan, Saîd İbn Cübeyr ve Zeyd İbn Eslem’den Mâlik, Katâde, Dahhâk, Süddî, İbn Zeyd ve başkaları da bu kasabaların Şam’­ın çevresindeki şehirler olduğunu bildirir. Yani; onlar Yemen’den Şam’a kadar açık ve birbirine bağlı kasabalardan geçip gidiyorlardı, demektir. Avfî İbn Abbâs’tan nakleder ki; mübarek kıldığımız kasabadan maksad, Beyt-el-makdis’tir. Yine Avfî İbn Abbâs’tan nakleder ki; bu kasabalar, Medine ile Şâm arasında bulunan Arap kasabalarıdır.

«Görünebilen kasabalar» müsâfirlerin tanıdıkları ve apaçık bilinen, birinde sabah yemeğini, diğerinde akşam yemeğini yiyebilecekleri kadar belirgin şehirler demektir. Bunun için âyetin devamında «Ve orada gezilecek belirli yerler yaptık.» orada müsâfirin muhtaç olduğu gezile­cek yerlerin hepsini halk ettik. «Orada geceleri ve gündüzleri emniyyet içerisinde gezin.» İster gece ister gündüz olsun onların bütün gezintile­rini emniyyet ve güven içerisinde kıldık.

«Fakat onlar dediler ki: Rabbımız, yolculuklarımızın arasını uzak­laştır. Ve kendi öz nefislerine zulmettiler.» Başkaları da bu âyet-i kerî-me’yi: Yolculuklarımızın arası uzaklaştı, anlamına ( UjUJjoOju ) şeklinde okumuşlardır. Bu sözü” söyleyişlerinin sebebi, kendilerine veri­len nimete şımarmış olmalarıdır. Nitekim İbn Abbâs, Mücâhid, Hasan ve bir başkası böyle demiştir. Onlar rahat yolculuk yerine azığa, bineğe, korku ve sıcaklık altında yürüyüp zahmet çekmeye muhtaç olarak yol­culuk yapmayı istediler^ Tıpkı İsrâiloğullarının Allah’tan kendilerine vermiş olduğu Men ve Selva nimetinin ve daha istedikleri nimetlerle ra­hat ve huzur içerisinde yaşama yerine, bakla, sarmışak, soğan ve merci­mek istemeleri gibi. Halbuki onlar çok değerli yiyecekler içerisinde ra­hatça yaşıyorlardı. Bunun için Hak Teâlâ onlar hakkında şöyle buyur­muştur: «Ey Mûsâ, bir çeşit yemeğe elbette dayanamayız. Rabbına duâ et de bizim için yerde yetişen sarmışak, sebze, acur, mercimek ve soğan bitirsin, demiştiniz, Mûsâ da: Siz bayağı olan şeyle hayırlı olanı değiştir­mek mi istiyorsunuz? Öyleyse bir şehre inin, istediğiniz şeyler vardır, demişti. Onların üstüne horluk ve yoksulluk vuruldu. Allah’ın gazabına uğradılar.» (Bakara, 61). Kasas sûresinde ise şöyle Duyurulmaktadır: «Biz, nimet ve refâhıyla şımarmış nice kasabaları yok etmişizdir.» (Kasas, 58). Nahl sûresinde de şöyle buyurmaktadır: «Allah, size güven ve huzur içinde olan bir kasabayı misâl olarak verir. Her yandan oraya bol bol rızık geliyordu. Ama Allah’ın nimetine nankörlük ettiler de yaptık­larından dolayı Allah onlara açlık ve korku belâsını tattırdı.» (Nahl, 112) Bu sebeple burada da şöyle buyurmaktadır: «Kendi öz nefislerine zulmettiler. Biz de onları efsâneler kılıverdik, darmadağınık ettik.» Kü­fürlerinden dolayı onlar nefislerine zulmettiler ve Biz de onları, insan­ların dilinde dolaşan bir söz ve geceleyin haberlerini anlattıkları bir ef­sâne kıldık. Allah’ın onlara musibeti nasıl olmuştur, onu gösterdik. Al­lah topluluklarını dağıtmış, rahat hayatlarını darmadağın ederek onları ülkenin şurasına burasına göndererek paramparça etmiştir. Nitekim Araplar dağılan bir topluluk için darb-ı mesel olarak derler ki: «Onlar Sebe’ yoluna dağıldılar.» Veya «Onlar Sebe’ yolları gibi oldular.» Keza her tarafa serpilip, her tarafa dağılıp gittiler.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ebu Saîd İbn Yahya… İbrahim İbn Ha-bîb’den nakletti ki; o, babamın şöyle dediğini işittim, demiş: İkrime’den Sebe’ halkının sözünü anlatırken şöyle dediğini duydum: «Sebe’liler için yurdlarında bir âyet vardı…» âyetini okudu ve şöyle açıkladı: On­ların arasında kâhinler bulunuyordu. Şeytânlar kulak vererek gökyü­zünün haberlerinden çaldıkları bazı sözleri kâhinlere ulaştırıyorlardı. İçlerinde malı pek çok, zengin bir kâhin vardı. Ona vaziyyetin kötüleş­mesinin yakın ve azabın inmek üzere olduğu haberi getirilmişti. O, ne yapacağını şaşırdı. Çünkü pek çok gayr-i menkûl malı vardı. Çocukla­rından birine —ki o en değerlisi ve en sevimlilerindendi— dedi ki: Ya­rın ben sana bir şey emredersem yapma, kızarsam sen de kız, sana bir şeyle dokunursam sen de beni tokatla. Çocuk; babacığım yapma, bu çok zor bir iş ve ağır bir şeydir, dedi. Adam; yavrucuğum öyle bir şey oldu ki, mutlaka bunun yapılması gerekir, dedi. Çocuğa o kadar ısrar etti ki; nihayet bu konuda anlaştılar. Ertesi gün halk toplanınca dedi ki: Oğlum şöyle ve şöyle yap. Çocuk yapmadı. Babası onu azarladı, ço­cuk ona karşılık verdi. Bu durum devam ederken babası onu dövmek istedi, çocuk babasına karşı çıkıp onu tokatladı. Adam; oğlum beni to­katlıyor ha? dedi. Bana bir bıçak verin. Bıçakla ne yapacaksın? dedik­lerinde; keseceğim onu, dedi. Onlar; çocuğunu mu keseceksin? Onu to­katla veya istediğini yap, dediler. Adam; hayır, dedi. Çocuğun dayıla­rına haber gönderdiler ve durumu kendilerine bildirdiler. Dayıları gel­diler ve dediler ki; istediğini bizden al. Adam; hayır, onu keseceğim, dedi. Dayıları; onu kesmeden önce sen öldürülürsün, dediler. Adam; du­rum böyle ise ben, çocuğumla arama girilen bir ülkede oturmak iste­mem. Binâenaleyh evimi ve arazîlerimi benden satın alın, dedi. Böylece evini, arazîsini sattı. Parası eline geçince onu sakladı ve dedi ki: Ey kavmim, sizin üzerinize azâb gelmek üzeredir. Yıkılışınız yaklaştı. İçinizden yeni ev, kuvvetli deve ve uzak sefer sahibi olmak isteyenler Amman’a gitsinler. İçinizden içki ve meyvelik, sıkılacak üzüm sahibi olmak iste­yenler —İbrahim der ki; Babam bir kelime daha söyledi ama onu ezbe­rimde tutamadım— Busrâ’ya gitsinler. Derin çamurlara batmak ve ço­rak arazîde otlamak, az suyun başında geçinmek isteyenler meyvelikli Yesrib’e gitsinler. Bunun üzerine kavmi ona itaat edip Amman halkı Amman’a, Ğassân’lılar Busrâ’ya, Evs ve Hazrec kabilesinden Osman oğullan da meyvelikli Yesrib’e gittiler. İkrime der ki: Mekke yakınların­daki Batn Mürr’e geldiklerinde Osman oğulları dediler ki: Burası güzel ve elverişli bir yer, başka bir yer aramayız. Ve oraya yerleşip buraya Huzâa âdını verdiler. Çünkü onlar arkadaşlarından geri kalmışlardı ve bu sebeple oraya geri kalman yer anlamına Huzâa demişlerdi. Evs ve Hazrec kabileleri ise doğruca yürüyüp Medine’ye kondular. Amman halkı Amman’a, Ğassân halkı Busrâ’ya yerleşti. Bu haber; hem garîb-tir, hem de acâibtir. Bu kâhin de Sebe’ halkının önde gelen liderlerin­den ve kâhinlerinden olan Amr İbn Âmir’dir.

Muhammed İbn İshâk İbn Yessâr, Sîret’inin baş tarafında Yemen ülkesinden Arim seli sebebiyle kaçan ilk kişi olarak Amr îbn Âmir’in durumunu şöylece anlatır: Bana Ansâr’dan Ebu Zeyd’in anlattığına göre, Amr İbn Âmir’in Yemen’den çıkış sebebi şöyle idi: O arkasında suyu tuttukları ve diledikleri zaman arazîlerini suladıkları nehrin şed­dini kazan bir fare gördü. Bunun üzerine şeddin devam etmeyeceğini anladı. Yer değiştirmeye karâr verdi. Çocuklarının en küçüğüne, kendi­sine hakaret ettiği ve dövdüğü zaman karşı gelip kendisini dövmesini emretti. Oğlu kendisine emredileni yaptı. Amr dedi ki: Çocuklarımın en küçüğünün yüzüme tokat attığı bir ülkede kalmam. Mallarını satışa çı­kardı. Yemen eşrafının zenginlerinden birisi dedi ki: Amr’ın kızgınlığı­nı ganimet bilin. Böylece mallarını satın aldılar o da çocuklan ve to­runlarıyla beraber Yemen’den ayrıldı. Ezd kabilesi de; biz Amr İbn Âmir’den geri kalmayız, dediler ve onlar da mallarını satıp onunla be­raber yola çıktılar. Nihayet Akk ülkesine kondular. Başka bir yer ara­mak için buradan geçmek istiyorlardı. Akk kabilesi onlarla savaştı. Sa­vaş kimi zaman onların lehine, kimi zaman bunların lehine cereyan et­ti. Nitekim Sülem kabilesinden Abbâs İbn Mirdâs bu kabile hakkında şöyle der:

Ğassân’a hâkim olan Adnan oğlu Akk kabilesi, Kovulacak her keşi ondan kavup duran kabîle.

Bu beyt onun bir kasidesinden alınmıştır.

Muhammed İbn İshâk der ki: Sonra buradan göç edip ülkeye da­ğıldılar. Amr İbn Âmir’in oğullarından Cüfne ailesi, Şam’a, Evs ve Haz­rec ailesi, Yesrib’e, Huzâa Merre’ye konakladı. Serât Ezd’inden olan Serât’a, Umman Ezd’inden olanlar Ummân’a yerleştiler. Sonra Allah Te-âlâ şeddin üzerine bir sel gönderdi ve şeddi yıktı. İşte Allah Teâlâ bu âyetleri o konuda inzal buyurmuştur. Süddî de Amr İbn Âmir’in kıssa­sını Muhammed İbn îshâk’ın zikrettiği şekilde kaydeder. Ancak İbn İs-hâk’m; oğlu diye belirttiği ifâdenin yerine; «kardeşinin oğlu», der. Bu­nu da İbn Ebu Hâtûn rivayet eder.

İbn Cerîr Taberî der ki: Bize Abd îbn Humeyd… İbn îshâk’ın şöyle dediğini nakletti: Amr İbn Âmir’in —ki o topluluğun amcasıydı— kâ­hin olduğu iddia edilir. O kehâneti arasında, kavminin darmadağın ola­cağını ve yolculuklarının arasının ayrılacağını görmüştü. Ve demişti ki: Ben, sizin darmadağın olacağınızı öğrendim. İçinizde güçlü develere ve su taşıyacak kaplara ve uzak yerlere gidecek güce sahip olanlar Ke’s veya Kerrûd’a gitsinler. (Buralar yer isimleri) İbn İshâk der ki: Oraya Amr’ın oğlu Vadîa gitmişti. İçinizden şehirler kurmak ve zor işler yap­ma gücü olanlar Senn diyarına gitsin. Avf İbn Amr oraya gitmişti ki bunlara Bârik adı verilir. İçinizden rahat bir hayat ve emîn bir harem isteyenler Erzîn’e gitsinler. Huzâa oraya gitmişti. İçinizden çamurlara dalmak, çorak arazîlerde yiyecek aramak isteyenler meyvelikli Yesrib’e gitsin. Evs ve Hazrec oraya gitmişti ve bunlar Ansâr’ın iki kabilesi idi­ler. İçinizden içki ve içecek, altın ve ipek isteyenler, hükümdarlık ve emirlik arzulayanlar Kûsî ve Busrâ’ya gitsinler. İşte Şâm hükümdarı olan Cefne oğullan bunlardandı. Irak’ta olanlar da bu kabiledendi.

İbn İshâk der ki: Ben, bazı ilim ehlinin şöyle dediğini işittim: Bu sözü söyleyen Amr İbn Âmir’in hanımı Turayfe’dir. O, kâhin bir kadındı ve kehânetinde böyle görmüştü. Hangisinin söylediğini en iyi Allah bilir.

Saîd, Katâde kanalıyla Şa’bî’den nakleder ki: Ğassân Şam’a, Ansâr Yesrib’e, Huzâa da Tühâme’ye yerleşmişlerdi. Ezd ise Hummân’a var­mıştı. Allah hepsini ayrı bir yere dağıtmıştı. İbn Ebu Hatim ve îbn Ce­rîr bunu böylece rivayet ederler.

(……)

«Muhakkak ki bunlarda, çok sabreden ve çok şükreden herkes için âyetler vardır.)) Şüphesiz ki azâb ve belâya dûçâr olan, nimeti değiştiri­lip rahatı kaçırılan bu kavmin durumunun onların işledikleri küfür ve günâhın neticesi olduğunu bilen, her belâya dayanıklı ve nimete şükre­den kul için deliller, ibretler ve âyetler vardır.

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Abdurrahmân ve Abdürrez-zâk… Sa’d İbn Ebu Vakkâs kanalıyla Rasûlullah (s.a.)ın şöyle buyurdu­ğunu naklettiler: Mü’minin Allah’ın hükmü karşısındaki tavrına hay­ret ettim. Ona bir hayır isabet edecek olursa; Rabbma hamdeder, şük­reder. Eğer bir musibet isabet edecek olursa; Rabbına hamdeder, sab­reder. Mü’min her şeyinde mükâfata nail olur. Hattâ karısının ağzına koyduğu bir lokmada bile. Bu hadîsi Neseî, Gece ve Gündüz Bahsinde Ebu İshâk kanalıyla Sa’d İbn Ebu Vakkâs’tan rivayet eder. Bu hadîsin Ömer İbn Sâ’d kanalıyla babasından rivayeti azîz’dir (Azız bir hadîs­tir. Daha geniş bilgi için Bkz. 2. Cild, S. XXV) Ancak bu hadîs Ebu Hü-reyre’den menkûl olan ve Buhârî ve Müslim’in Sahîh’lerinde yer alan şu hadîsle desteklenmektedir: Ne garîbtir şu mü’minin işi. Allah onun için ne hüküm verirse, mutlaka hayır olur. Ona rahatlık gelecek olursa şükreder bu, kendisi için hayır olur. Sıkıntı gelecek olursa sabreder bu, kendisi için hayır olur. Bu durum mü’minden başkası için mümkün de­ğildir. Abd İbn Humeyd der ki: Bize Yûnus, Şeybân kanalıyla Katâde’-den nakletti ki; o, «Muhakkak ki bunda çok sabreden ve çok şükreden herkes için âyetler vardır.» kavli hakkında Mutarrif’in şöyle dediğini bildirmiş: Çok sabreden ve çok şükreden kul, ne güzeldir. Ona verildiği zaman şükreder, denendiği zaman da sabreder.[8]

20 — Andolsun ki îblîs, onlar hakkındaki zannım doğ­ru çıkarmış ve mü’minlerden bir topluluk hâriç ona tâbi olmuşlardır.

21 — Halbuki îblîs’in onlar üzerinde hiç bir hâkimiyeti yoktu. Ancak Biz, âhirete inananlarla, ondan şüphede olan­ları belirtmek için yaptık. Ve Rabbın, herşeye Hafîz’dir.

Allah Teâlâ şeytâna ve heveslerine uyan Sebe’ halkının kıssasını ve durumunu anlattıktan sonra, onlar gibi İblîs’e ve heveslere tâbi olan ve doğru yola, hidâyete karşı çıkanların durumunu mü’minlere haber vererek buyuruyor ki: «Andolsun ki Îblîs, onlar hakkındaki zannım doğru çıkarmış.» İbn Abbâs ve başkaları derler ki: Bu âyet Hz. Âdem’e secde etmekten kaçındığı zaman îblîs’in durumunu haber veren Allah Teâlâ’nın şu kavli gibidir: «Benden üstün kıldığını görüyor musun? Eğer beni kıyamet gününe kadar te’hîr edersen; pek azı müstesna onun soyunu emrim altına alırım, demişti.» (İsrâ, 62) Keza A’râf süresindeki şu ilâhi kavle benzer. «Beni azgınlığa mahkûm ettiğin için ben de an­dolsun ki; Senin dosdoğru yolun üzerinde onlara karşı duracağım. Sonra andolsun ki; onların önlerinden, arkalarından, sağ ve sollarından ge­leceğim. Ve Sen onların çoğunu şükreder bulmayacaksın.» (A’râf, 16-17) Bu konuda pek çok âyet vardır.

Hasan el-Basrî der ki: Allah Teâlâ, Hz. Âdem’i Hz. Havva ile birlik­te yeryüzüne indirince onların başına gelenden dolayı İblîs Aleyhilla’ne sevinerek yeryüzüne indi ve; sen anne ve babadan bunca şeyler gördün, onun soyundan olanlar daha fazla yapacaklardır, dedi. Bu, İblîs’in bir tahmini idi. İşte bunu îmâ ederek Cenâb-ı Allah «Andolsun ki İblîs, on­lar hakkındaki zannını doğru çıkarmış ve mü’minlerden bir topluluk hâriç ona tâbi olmuşlardır.» buyuruyor. Bu sırada İblîs dedi ki: Ruhu bulunduğu sürece âdemoğlundan ayrılmayacağım. Onu aldatıp hayâl­lere sevkedip doğru yoldan çıkaracağım. Bunun üzerine Allah Teâlâ da buyurdu ki: İzzetim hakkı için, ölüm son nefesini alıncaya kadar onlar­dan tevbeyi engellemeyeceğim. Bana duâ ettikleri takdirde mutlaka ica­bet edeceğim. İstedikleri takdirde muhakkak istediklerini vereceğim. Ben den mağfiret diledikleri sürece, elbette onları bağışlayacağım. Bu riva­yeti İbn Ebu Hatim nakleder.

«Halbuki İblîs’in onlar üzerinde hiç bir hâkimiyeti yoktu.» îbn Aft-bâs der ki: İblîs’in onlar üzerinde hiç bir hücceti yoktu. Hasen el-Basrî der ki: Allah’a andolsun ki İblîs, ne onları sopayla dövdü, ne de bir şeye zorladı. Ancak gurur ve heveslerle onları kendisine çağırdı. Onun da­vetine koştular.

«Ancak Biz, âhirete inananlarla, ondan şüphede olanları belirtmek için yaptık.» Şeytânı onların üzerine musallat edişimizin sebebi; âhirete, kıyamete, hesâb ve cezaya inanıp ta dünyada Rablarına ibâdet eden­lerle, ondan şüphede olanları ayırıp belirtmek içindir.

«Ve Rabbın her şeye Hafîz’dir.» Rabbının korumasına rağmen on­lardan sapıtanlar, sapıtmış ve İblîs’e tâbi olmuşlardır. Yine O’nun ko­ruyuculuğu ve vekilliği sayesinde mü’minlerden kurtulanlar kurtul­muş peygamberlere tâbi olup selâmete ermişlerdir.[9]

22 ~ De ki: Allah’tan başka, taptıklarınızı çağırın. Onlar ne göklerde, ne de yerde zerre kadar bir şeye sâhib değildirler. Ve onların bu ikisinde ortaklığı da yoktur. O’nun, bunlardan hiçbir yardımcısı da yoktur.

23 — O’nun katında, kendisine izin verdiğinden başka­sı şefaat edemez. Nihayet kalblerindeki korku giderilince: Rabbınız ne dedi? dediler. Hakkı, dediler. Ve O, Aliyy’dir, Kebîr’dir.

Şefaat İzni

Allah Teâla kendisinden başka ilâhın bulunmadığını bir ve tek Al­lah’ın kendisi olduğunu, nazîrinin ve şerikinin bulunmadığını, Ferd ve Samed’in kendisi olduğunu beyân ediyor. Kendisiyle tartışanın ve ken­disine karşı gelenin bulunmadığını bildirerek «De ki: Allah’tan başka (tann diye) taptıklarınızı çağırın.» Allah’tan başka ibâdet ettiğiniz tanrılara yalvarın. «Onlar ne göklerde, ne de yerde zerre kadar bir şeye sâhib değildirler.» Nitekim Allah Teâlâ Fâtır sûresinde de şöyle buyur­maktadır: «O’ndan başka taptıklarınız ise hurma çekirdeğinin zarına bile mâlik değildirler.» (Fâtır, 13).

«Ve onların bu ikisinde ortaklığı da yoktur.» Ne ortaklık yoluyla, ne de bağımsız olarak onlar hiç bir şeye sâhib değildirler. «O’nun, bun­lardan hiç bir yardımcısı da yoktur.» Katâde bu âyetin tefsirinde şöyle der: Hiç bir şeyle Allah’a yardım edecek bir yardımcı da yoktur.

«O’nun katında, kendisine izin verdiğinden başkası şefaat edemez.» Allah’ın azameti ve büyüklüğü nedeniyle katında izin verdiğinden baş­ka kimse hiç bir şeye şefaat etme cesaretini gösteremez. Ancak izin ver­diği kimseler şefaat edebilirler. Nitekim diğer âyet-i kerîme’lerde bu hu­susta şöyle buyurmaktadır: «O’nun izni olmadan katında şefaat ede­cek kimdir?» (Bakara, 255), «Allah, dilediğine ve hoşnûd olduğuna izin vermedikçe; göklerde bulunan nice meleklerin şefaati bir şeye yara­maz.» (Necm, 26). Enbiyâ sûresinde ise şöyle buyurmaktadır: «Onlar, Allah’ın hoşnûd olduğu kimseden başkasına şefaat edemezler ve O’nun korkusundan titrerler.» (Enbiyâ, 28).

Bunun için Buhârî ve Müslim’in Sahîh’lerinde muhtelif yollarla Hz. Peygamber’den nakledilir ki; o, Âdem Aleyhisselâm’ın çocuklarının efendisi ve Allah katında şefaat edenlerin en büyüğüdür. O, makâm-ı Mahmûd’a gelip bütün insanlara şefaat edeceği ve bütün insanların hüküm için Allah’ın huzurunda toplandıkları zaman der ki: Ben secdeye varırım Allah dilediği kadarını benim için bırakıverir. Şu anda saya­mayacağım övgülerle bana kapılarını açar, sonra denilir ki: Ya Muham-med, başını kaldır, söyle dinlenirsin, iste verilirsin, şefaat et şefaatin kabul edilir… hadîsi tamamıyla zikreder. (Bu hadîs tefsirde birçok kere geçmiştir.)

«Nihayet kalblerinde ki korku giderilince; Rabbınız ne dedi? dediler. Hakkı, dediler. Ve O, Aliyy’dir, Kebîr’dir.» Bu da aynı şekilde azamet bakımından yüce bir makamın ifadesidir. Şöyle ki; Allah Teâlâ vahyi söyleyince bütün gök ehli O’nun kelâmını duyar. Korkudan titrerler ve nihayet kendilerini ğaşy içinde bulurlar, tbn Mes’ûd ve Mesrûk ile baş­kaları böyle demişlerdir.

«Nihayet kalblerindeki korku giderilince» Üzerlerinden korku zail olunca, demektir. İbn Abbâs, İbn Ömer, Ebu Abdurrahmân es-Sülemî, Şa’bî, İbrâhîm en-Nehaî, Dahhâk, Hasan ve Katâde «Nihayet kalblerin­deki korku giderilince» kavli hakkında; bu, kalbleri aydınlanınca de­mektir, demişlerdir. Seleften bazıları bu kelimeyi şeklinde okumuşlarsa da, mânâ bakımından fark yoktur. Onlar bu durumday­ken birbirlerine sorarlar: «Rabbınız ne dedi?» derler. Bu, onlardan önce gelen Hamele-i Arş’a haber verilir. Sonra onlardan sonrakilere, sonra onlardan sonrakilere bildirilir, nihayet haber dünya göğüne gelir. Bunun için onlar «Hakkı, dediler.» Duyuruluyor. Yani eksiksiz ve fazlasız ola­rak hakikati söylediler. «Ve O, Aliyy’dir, Kebîr’dir» yücedir, büyüktür.

Başkaları da dediler ki: «Nihayet kalblerindeki korku giderilince…» kavlinin mânâsı şöyledir: Ölüm gelip kıyamet günü üzerlerindeki dün­ya gafleti giderilip uyarıldıkları ve kafaları kıyamet gerçeğine döndüğü zaman müşrikler; Rabbınız size ne dedi? derler. Onlara, hak söylenir ve dünya hayatındaki oyun ve eğlenceleri kendilerine bildirilir. İbn Ebu Necîh, Mücâhid’in «Nihayet kalblerindeki korku giderilince» kavline şöyle mânâ verdiğini bildirir: Kıyamet günü kablerinden örtü kaldırı­lınca. Hasan ise; kablerindeki şek ve yalan giderilince, şeklinde mânâ vermiştir. Abdunahmân İbn Zeyd İbn Eşlem de; kalblerindeki şek gide­rilince, demiştir. O zaman şeytân kalblerinden uzaklaşır ve onları sapıt­mak için uydurduğu hayâller ortadan kalkar. «Rabbımız ne dedi? de­diler. Hakkı, dediler. Ve O, Aliyy’dir, Kebîr’dir.» Abdurrahmân îbn Zeyd İbn Eşlem; bu, ölüm anında âdemoğlunun söylediği sözdür. İkrarın fay­da vermediği zamanlarda onlar ikrar ederler.

İbn Cerîr Taberî, birinci görüşü tercih ederek zamirin meleklere râci olduğunu bildirir. Bu konuda vârid olan sahîh hadîsler nedeniyle üzerinde tartışma bulunmayan mânâ budur. Biz, bu hadîslerden bazısını zikredelim.

Buhârî Sahîh’inde bu âyet-i kerîme’nin tefsirinde der ki: Bize Hu-meydî… İkrime’den nakletti ki: O, Ebu Hüreyre’nin şöyle dediğini duymuş: Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Allah Teâlâ gökyüzünde emrini ka­rarlaştırıp hükmünü yerine getirince, melekler O’nun emrine boyun eğerek kanatlarını çırparlar. Kalblerinden dehşet kaldırılınca derler ki: Rabbınız size ne dedi? Onlar da bunu sorana; hakkı söyledi, O yücedir, büyüktür, derler. Kulak hırsızlığı yapan bunu duyar. Kulak hırsızlığı yapan bu şekilde birbiri üzerinde bulunur. —Süfyân eliyle parmakları­nın arasını açarak bu durumu tavsif etti— söyleneni duyar ve bunu kendinden aşağıda bulunana iletir. Öteki daha aşağıda bulunana iletir, nihayet sihirbazın veya kâhinin diline ulaştırır. Bazan da ona ulaşma­dan önce bir yakıcı ateş ona ulaşır veya o kulak hırsızı; sözü ulaştırma­dan önce atar ve böylece kâhin yüzlerce yalan söyler. Ve ona; falan gün bize şöyle şöyle dememiş miydin? denilir. O da gökten işitilen sözlerle bunu doğrulamaya çalışır. Bu hadîsin tahrîcinde bu vecîhle Buhâri münferid kalmıştır. Müslim’de de yoktur. Ebu Dâvûd, Tirmizî, İbn Mâce de bu hadîsi Süfyân İbn Uyeyne kanalıyla Ebu Hüreyre’den nakleder­ler.

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Muhammed İbn Ca’fer ve Abdürrezzâk… Abdullah İbn Abbâs’ın şöyle dediğini naklettiler: Rasû­lullah (s.a.) ashabından bir toplulukla birlikte oturuyordu. —Abdür­rezzâk bu topluluğun Ansâr’dan olduğunu bildirir— Bu sırada bir yıl­dız kaydı ve aydınlık saçtı. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Câhiliyye dev­rinde bunun gibi bir şey olsaydı ne derdiniz? Bir büyük adam doğdu ve­ya öldü derdik, dediler. —Ben Zührî’ye dedim ki: Câhiliyyet devrinde de böyle yıldız kayar mıydı? O; evet, ancak Hz. Peygamber gönderilince bu daha çok kuvvetlendirildi, dedi— Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Yıl­dız ne bir kimsenin ölümü ne de yaşaması için kayar. Ancak Rabbımız Tebâreke ve Teâlâ bir konuda hüküm verince; Arş’ı taşıyan melekler tesbîh ederler. Sonra onların altında bulunan gök ehli tesbîh eder, ni­hayet bu tesbîh bizim dünyamıza kadar ulaşır. Sonra Arş’ı taşıyan me­leklerin altında bulunan gök ehli haberin ne olduğunu soruşturarak Arş’ı taşıyan meleklere derler ki: Rabbımız ne dedi? Onlar da, bu hük­mü kendilerine haber verirler. Her gök ehli diğer gök ehline durumu bildirir, nihayet haber bu şök sakinlerine kadar ulaşır. Cinler bu haberi kulak hırsızlığı ile çalarlar da bunun üzerine onlar kovalanır. Onların bu şekilde getirdikleri haber haktır. Ancak kendileri değişiklik yapıp artırma eksiltmede bulunurlar. Bu hadîsi Ahmed İbn Hanbel bu şekilde rivayet etmiştir. Müslim de Sahîh’inde Salih İbn Keysân kanalıyla… İbn Abbâs’tan ve Ansâr’dan bir adamdan nakleder. Yûnus ise Ansâr’­dan bazı kişilerden bu hadîsi nakleder. Neseî tefsir babında Zebîdî ka­nalıyla Ebu Hüreyre’den bu hadîsi nakleder. Tirmizî de Hüseyn İün Hu-reys kanalıyla îbn Abbâs’tan ve Ansâr’dan bir kişiden nakleder. Allah en iyisini bilendir.

İbn Ebu Hatim dedi ki: Bize Muhammed İbn Avf ve Ahmed İbn Mansûr…-Nüvâs İbn Sem’ân’dan nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Allah Teâlâ emrini vahyetmek istediğinde vahyi tekellüm eder. O konuşunca, bu vahyin te’sîriyle gökyüzünü bir titreme veya şid­detli bir sarsıntı kaplar. Bu sarsıntı Allah korkusundandır. O sarsıntıyı gök ehli duyunca onlar da korkup kendilerinden geçerek secdeye kapa­nırlar. Başını ilk kadıran Cebrail olur. Allah Teâlâ; kendi vahyinden dilediğini ona iletir. Cibril bu vahyi meleklere götürür. O, her göğü geç­tikçe o göğün melekleri ona; ey Cebrail, Rabbımız ne dedi? derler. O da; hakkı dedi. O Yücedir, Büyüktür, der. Her gök ehli de Cebrail’in dediği gibi söylerler. Nihayet Cebrail, vahyi Allah’ın emrettiği göğe veya yeryüzündeki bir yere iletir. Bu hadîsi İbn Cerîr ve İbn Huzeyme Zekeriyyâ İbn Hibbân kanalıyla… Nüvâs’tan naklederler.

İbn Ebu Hatim der ki: Babamın şöyle dediğini işittim: Bu hadîs Şam’da Velîd İbn Müslim merhûm’dan alınmış değildir. Yine İbn Ebu Hatim, Avfî kanalıyla İbn Abbâs’tan ve katâde’den nakleder ki; onlar, bu âyetin Allah Sübhânehu ve Teâlâ’nın Hz. Peygamberle îsâ Aleyhis-selâm arasındaki fetret döneminden sonra Muhammed Aleyhisselâm’a ilk vahyi indirmeye başlaması şeklinde tefsir etmişlerdir. Şüphesiz ki bu mânâ, âyetin muhtevası içerisinde yer alan mânâların en uygunu­dur.[10]

24 — De ki: Sizi gökten ve yerden rızıklandıran kim­dir? De ki: Allah’tır. Ya biz, ya siz; elbette doğru yolda ve­ya apaçık bir sapıklıktadır.

25 — De ki: Bizim işlediğimiz suçlardan siz sorumlu ol­mazsınız, biz de sizin yaptıklarınızdan sorumlu olmayız.

26 — De ki: Rabbımız aramızı birleştirir, sonra da ara­mızda hak ile hükmeder. Fettâh, Alim O’dur.

27 — De ki: O’na, hâşâ ortaklar olarak iliştirdiklerinizi gösterin bana. Hayır, O Allah; Azîz’dir, Hakîm’dir.

Kim Rızıklandırır Sizi

Allah Teâlâ; yaratma ve rızık vermedeki eşsizliğini ve ulûhiyyette yalnız başına tek olduğunu belirtiyor. Nasıl onlar gökten ve yerden yağ­mur veya bitki bitirme yoluyla kendilerini rızıklandıranm yalnız ve yal­nız Allah olduğunu kabul ediyorlarsa; aynı şekilde Allah’tan başka ilâh bulunmadığını da bilmelidirler.

«De ki; Allah’tır. Ya biz, ya siz; elbette doğru yolda veya apaçık bir sapıklıktadır.» Bu ifâde leffe ve neşr kabîlindendir. Yani iki gruptan bi­risi doğru diğeri yanlıştır. Sizin veya bizim birlikte hidâyet ya da sapık­lık üzerinde birleşmemize imkân yoktur. İçimizden birisi.doğru-,yokla­dır. Biz, tevhidin delillerini ikâme ettiğimize göre; artık sizin üzerinde bulunduğunuz şirkin bâtıl olduğu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. «Ya biz, ya siz; elbette doğru yolda ve apaçık bir sapıklıktadır.» Katâde der ki: Bunu Hz. Muhammed’in ashabı müşriklere karşı söylemiş de olabilirler. İki gruptan elbette birisi doğru yoldadır. Allah’a andolsun ki sizin veya bizim aynı noktada bulunmamız mümkün değildir. îkrime ve Ziyâd îbn Ebu Meryem bu âyete şöyle mânâ vermişlerdir: Muhak­kak ki biz, elbette doğru yoldayız ve yine muhakkak ki siz, elbette apa­çık bir sapıklık içindesiniz.

«De ki: Bizim işlediğimiz suçlardan siz sorumlu olmazsınız, biz de sizin yaptıklarınızdan sorumlu olmayız.» Bu âyet, müşriklerden uzak­laşma anlamına gelir. Siz bizden değilsiniz, biz de sizden değiliz. Biz si­zi Allah’a, Allah’ın birliğine ve yalnız O’na ibâdete davet ediyoruz. Eğer bu davetimize icabet ederseniz, siz bizdensiniz biz de sizdeniz. Eğer ya­lan söylerseniz biz sizden uzağız, siz de bizden uzaksınız. Allah Teâlâ’nın şu âyet-i kerîme’lerindeki kavli de böyledir: «Şayet seni yalanlarlarsa: Benim yaptığım bana, sizin yaptığınız sizedir. Siz, benim yaptığımdan uzaksınız, ben de sizin yaptığınızdan uzağım, de.» (Yûnus, 41), «De ki: Ey kâfirler, ben sizin taptığınıza tapmam, siz de benim taptığıma tapa­cak değilsiniz. Ben sizin tapmış olduğunuza tapmam, siz de benim tap­tığıma tapacak değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim bana.» (Kâ-firûn, 1-6).

«De ki: Rabbımız aramızı birleştirir, sonra da aramızda hak ile hükmeder.» Kıyamet günü Allah Teâlâ bütün mahlûkâtı bir arada top­lar ve sonra aramızda hak ile hüküm verir, adaletle karâr verir. Ve her amel işleyeni, ameline göre cezalandırır. Hayır işlemişse hayır ile, şer işlemişse şer ile cezalandırır. İşte o gün siz, izzetin, zaferin ve ebedî mutluluğun kime âit olduğunu bileceksiniz. Nitekim Allah Teâlâ Rûm sûresinde de şöyle buyurmaktadır: «Kıyametin kopacağı gün; işte o gün (inananlar ve inanmayanlar birbirinden) ayrılırlar. îmân edip sâlih amellerde bulunanlara gelince; onlar bir bahçede sevinç içinde ağırla­nırlar. Ama küfredip te âyetlerimizi ve âhirete kavuşmayı yalanlayan­lara gelince; işte onlar, azâb için hazır bulundurulurlar.» (Rûm, 14-16). Bunun için âyetin devamında «Fettan, Alîm O’dur.» buyuruyor. O’dur işlerin gerçek yönünü bilip adaletle hüküm veren.

«De ki: O’na hâşâ ortaklar olarak iliştirdiklerinizi gösterin bana.» Allah’a eş kabul edip denk saydığınız ortaklarınızı gösterin bana. Hâşâ Allah’ın nazîri ve dengi yoktur. Şeriki ve benzeri yoktur. Bunun için Allah Teâlâ, âyetin devamında buyuruyor ki: «Hayır, O Allah; Azîz’dir, Hakîm’dir.» Ortağı olmayan bir tek ilâh O’dur, izzetiyle O her şeyi ez­miş ve mağlûb etmiştir. Fiillerinde ve kavillerinde hikmet sahibidir. Şeriatında ve takdîrâtında Hakîm’dir, Yüce’dir, Münezzeh’tir.[11]

28 — Biz, seni ancak bütün insanlara müjdeci ve uya­rıcı olarak gönderdik. Ne var ki insanların çoğu bilmez­ler.

29 — Derler ki: Doğru sözlüler iseniz, bu vaad ne za­mandır?

30 — De ki: Sizin için bir günün mîâdı vardır. Ondan bir an ne geri kalabilirsiniz, ne de öne geçebilirsiniz.

Bütün İnsanlığın Müjdecisi

Allah Teâlâ kulu ve Rasûlü Muhammed Aleyhisselâm’a hitâb ede­rek buyuruyor ki: Biz seni ancak bütün insanlara müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik. Mükellefiyeti hâiz olan bütün mahlûkâta peygamber olarak gönderdik. Nitekim Allah Teâlâ, başka âyet-i kerîmelerde şöyle buyurmaktadır: «De ki: Ey insanlar; ben gerçekten, Allah’ın hepiniz için gönderdiği peygamberiyim.» (A’râf, 158), «Âlemleri uyarmak üzere kuluna Furkân’ı indiren ne Yücedir.» (Furkân, 1). Sen, sana itaat edenleri cennetle müjdeler, isyan edenleri de korkutursun.

«Ne var ki insanların çoğu bilmezler.» Bu âyet-i kerîme, Allah Teâlâ’nın şu kavli gibidir: «Sen, ne kadar hırs göstersen de yine insan­ların çoğu inanmazlar.» (Yûsuf, 103), «Eğer sen, yeryüzünde bulunan­ların çoğunluğuna uyarsan; seni Allah’ın yolundan saptırırlar.» (En’âm, 116).

Muhammed İbn Kâ’b «Biz, seni ancak bütün insanlara müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik.» âyetine şu anlamı vermiştir: Bilumum in­sanlığı uyaran ve müjdeleyen olarak. Katâde ise, bu âyetin tefsirinde der ki: Allah Teâlâ, Muhammed Aleyhisselâm’ı Arab’a ve Arab. olmaya­na elçi olarak göndermiştir. Allah katında en şereflileri, Allah Azze ve Celle’ye en çok itaat edenlerdir. İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ebu Abdul­lah ez-Zahrânî… İkrime’den nakletti ki; o, İbn Abbâs’ın şöyle dediğini işittim, demiştir. Muhakkak ki Allah Teâlâ Hz. Muhammed’i, gök eh­linden ve peygamberlerden üstün kılmıştır. Orada bulunanlar dediler ki: Ey Abbâs’ın oğlu, Allah Teâlâ Hz. Muhammed’i peygamberlere ne­den üstün kılmıştır? O, dedi ki: Allah Teâlâ: «Biz, her peygamberi kendi milletinin diliyle gönderdik ki; onlara apaçık anlatsın.» (İbrahim, 4) buyuruyor. Ancak Hz. Peygamber için «Biz, seni ancak bütün insanlara müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik.» buyurmaktadır. Allah Teâlâ Hz. Muhammed’i cinlere ve insanlara peygamber olarak göndermiştir. İbn Abbâs’ın söylediği bu söz, Buhârî ve Müslim’in Sahîh’lerinde Câbir’den nakledilen Rasûlullah (s.a.)ın şu hadîsiyle de sabit olmuştur. Bana beş şey verildi ki; benden önce hiç bir peygambere onlar verilmemiştir: Ben, bir aylık yoldan korku ile desteklendim. Bütün yeryüzü benim için mescid ve temiz kılındı. Ümmetimden her kim, nerede namaza erişirse orada namazım kılsın. Benden öncekilere helâl kılınmamışken bana ganimetler helâl kılındı. Bana şefaat verildi. Her peygamber, kavmine peygamber olarak gönderilirken, ben bilumum insanlığa peygamber ola­rak gönderildim. Yine sahih bir hadîste Rasûlullah (s.a.) buyurur ki:

Ben, bütün siyah ve kızıla peygamber olarak gönderildim. Mücâ-hid bu hadîsi, cinlere ve insanlara diye te’vîl ederken başkaları araplara ve arap olmayanlara diye te’vîl etmişlerdir.

Sonra Hak Teâlâ kâfirlerin kıyamet saatim uzak gördüklerini bil­direrek buyuruyor ki: «Ki; Doğru sözlüler iseniz, bu vaad ne zaman­dır?» Bu âyet-i kerîme Allah Teâlâ’nın şu kavli gibidir: «îmân etme­yenler onun çabucak gelmesini isterler. îmân etmiş olanlar da ondan çekinirler ve onun hakkın kendisi olduğunu bilirler.» (Şûra, 18).

«De ki: Sizin için bir günün miadı vardır. Ondan bir an ne geri kalabilirsiniz ne de öne geçebilirsiniz.» Sizin için sınırlı, sayılı ve belirli mîâd vardır. Bu süre ne artar, ne de eksilir. O süre geldiği zaman, bir an ne öne alınabilir ne de arkaya. Tıpkı Allah Teâlâ’mn buyurduğu gibi; «Allah’ın belirttiği süre gelince geri bırakılamaz.» (Nûh, 4), «Biz o günü, ancak belirli bir süreye kadar erteleriz. O gün gelince; Allah’ın izni olmadan kimse konuşamaz. Onlardan kimisi bedbaht, kimisi de bahtiyardır.» (Hûd, 104-105).[12]

31 — Küfretmiş olanlar dediler ki: Biz kesin olarak ne bu Kur’ân’a ne de ondan öncekine inanırız. Bir görseydin, hani zâlimler Rablannın huzurunda dikilmişler, bir kısmı bir kısmına söz atıyordu. Güçsüz sayılanlar büyüklük tas-layanlara diyorlardı ki: Siz olmasaydınız, biz. muhakkak inananlar olurduk.

32 — Büyüklük taslayanlar da güçsüz sayılanlara de­diler ki: Size hidâyet geldikten sonra biz mi sizi ondan alı­koyduk? Bilakis siz, suçlular idiniz.

33 — Güçsüz sayılanlar da, büyüklük taslayanlara dediler ki: Hayıd, gece ve gündüzün (işiniz) hilekârlıktı. Hani siz, bizim Allah’a küfretmemizi ve O’na eşler koşma­mızı emrediyordunuz. Azabı gördüklerinde ettiklerine iç­leri yandı. Ve küfretmiş olanların boyunlarına demir hal­kalar vurduk. Yapmakta olduklarından başkasıyla mı, ce­zalandırılacaklardı?

Allah Teâlâ, kâfirlerin inâd ve azgınlığa devam edip Kur’an’ın ha­ber verdiği âhirete inanmamakta ısrar ettiklerini haber vererek bu­yuruyor ki: «Küfretmiş olanlar dediler ki: Biz, kesin olarak ne bu Kur’ân’a ne de ondan öncekine inanırız.» Allah Teâlâ, onları tehdîd ederek ve azabını hatırlatarak kendi katma geldikleri zaman horlanmış ve alçalmış durumda birbirleriyle çekişip tartışacaklarını haber veriyor ve şöyle buyuruyor: «Bir görseydin, hani zâlimler Rablarımn huzurun­da dikilmişler; bir kısmı bir kısmına söz atıyordu. Güçsüz sayılanlar, büyüklük taslayanlara diyorlardı ki:» Güçsüz sayılanlar emre uyanlar­dır, büyüklük taslayanlar da onların liderleri ve kumandanlarıdır. «Siz olmasaydınız, biz muhakkak inananlar olurduk.» Siz, bizi doğru yoldan alıkoymamış olsaydınız muhakkak biz, peygamberlere uyar ve onların getirdikleri gerçeklere îmân ederdik. Büyüklük taslayan liderleri ve ku­mandaları da onlara derler ki: «Size hidâyet geldikten sonra biz mi sizi ondan alıkoyduk? Bilakis siz, suçlular idiniz.» Biz ise fazla bir şey yap­madık. Yalnızca davet ettik, siz de deiil ve bürhân olmaksızın bize uy­dunuz. Peygamberlerin getirmiş olduğu hüccetlere, delillere ve burhan­lara arzu ve heveslerinize uyarak muhalefet ettiniz. Bu sebeple de suç­lular oldunuz. «Güçsüz sayılanlar da büyüklük taslayanlara dediler ki: Hayır, gece ve gündüzün (işiniz) hilekârlıktı.» Siz aksine gece ve gün­düz bize tuzak kuruyor ve bizi aldatıp hülyalara sevk ediyordunuz. Bi­zim doğru bir yolda olduğumuzu bize bildiriyordunuz. Ama bir de bak­tık ki; bunun hepsi bâtılmış ve apaçık bir yalanmış.

Katâde ve İbn Zeyd «Hayır, gece ve gündüzün (işiniz) hilekârlık­tı.» kavline şu anlamı verir: Onlar geceleyin ve gündüzleyin tuzaklar ve hileler hazırlıyorlardı. Mâlik de Zeyd İbn Eslem’in aynı anlamı ver­diğini nakleder.

«Hani siz, bizim Allah’a küfretmemizi ve O’na eşler koşmamızı em­rediyordunuz.» Siz, bizim Allah’a benzer ilâhlar edinmemizi istiyor ve bize uydurma şüpheler, birtakım deliller ikâme ediyordunuz. Böylece bizi yoldan çıkartmaya çalışıyordunuz. «Azabı gördüklerinde ettiklerine içleri yandı.» Hem liderler, hem de onlara uyanlar azabı gördüklerinde yaptıkları her şeyden dolayı pişmanlık duydular. «Ve küfretmiş olan­ların boyunlarına demir halkalar vurduk.)) Elleriyle boyunlarını birleş­tiren halkalar geçirdik. «Yapmakta olduklarından başkasıyla mı ceza­landırılacaklardı.» Biz, sizi ancak amellerinize göre cezalandırırız. Her­kes kendi durumuna göre bir cezaya uğrar. Önderlerin kendi durumla­rına göre bir azabı vardır. Tıpkı Allah Teâlâ’nın şu buyruğunda olduğu gibi: «Her birine bir kat vardır ne var ki siz bilmezsiniz.» (A’râf, 38). îbn Ebu Hatim der ki: Bize babam… Ebu Hüreyre’den nakletti ki; Ra-sûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Cehennem ehli cehenneme sürüklenin­ce, cehennemin alevi onları yakalar ve öyle bir yakışla yakar ki üzerlerinde hiç bir parça et kalmaz, hepsi dizlerinin üstüne çöker. Yine İbn Ebu Hatim der ki: Bana babam… Hasan İbn Yahya’dan nakletti ki; o, şöyle demiş: Cehennemde hiç bir ev, hiç bir sığınak, hiç bir zincir ve hiç bir bukağı yoktur ki, üzerine onun sahibinin adı yazılmış olmasın. Hasan İbn Yahya der ki: Ben bunu Ebu Süleyman ed-Dârânî merhûm’a anlatınca, ağlayıp şöyle dedi: Yazıklar olsun sana. Ya bir de bütün bun­lar bir kişinin üzerinde toplanır da bukağı ayağına, zincir boynuna ve kelepçeler eline vurulup cehennemin içindeki evde bir deliğe sokulursa ne olur?[13]

34 — Uyarıcı gönderdiğimiz her kasabanın varlıklıları dediler ki: Biz, sizin gönderildiğiniz şeyi inkâr edenleriz.

35 — Ve dediler ki: Biz, malca ve evlâdça dalta çoğuz. Hem biz, azâb edilecekler değiliz.

36 — De ki: Rabbım dilediğinin rızkım genişletir ve kı­sar, ama insanların çoğu bilmezler.

37 — Ne mallarınız, ne de çocuklarmızdır sizi, Bizim katımıza yaklaştıracak olan. Ancak imân edip sâlih amel işleyen kimselerin, işte onların yaptıklarına karşılık kat kat mükâfat vardır. Ve onlar, yüksek dereceler içinde emindirler.

38 — Âyetlerimizde bizi âciz bırakmaya çalışanlar, iş­te onlar azâbla yüzyüze bırakılmışlardır.

39 — De ki: Rabbım, rızkı kullarından dilediğine geniş­letir ve kısar. Hangi şeyden de infâk ederseniz; O, yerine koyar. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.

Kasabanın Varlıklıları

Allah Teâlâ, peygamberini teselli ederek kendisinden önce geçen peygamberleri düşünüp onları örnek almasını emrediyor. Yüce pey­gamberine bildiriyor ki; hangi kasabaya peygamber göndermişse, ora­nın azgınları onu yalanlamışlar, güçsüzleri de ona tâbi olmuşlardır. Ni­tekim Nûh kavmi de şöyle demişti: «Sana mı. inanacağız? Halbuki sana uyanlar en rezîl kimselerdir.» (Şuarâ, 111), «Bunun üzerine kavminden küfredenlerin elebaşıları dediler ki: «Biz; senin ancak kendimiz gibi bir insan olduğunu görüyoruz. İçimizde sâdece ayak takımının, başlangıç­ta düşünmeden sana uydukları gözümüzün önündedir.» (Hûd, 27).

Salih peygamberin kavminin büyüklenenleri de şöyle demişlerdi: «Onun kavminden büyüklük taslayan ileri gelenleri kendilerine hor gö­rünenlere, içlerinden îmân edenlere: Siz; Salih’in gerçekten Rabbı ta­rafından gönderilmiş olduğuna inanıyor musunuz? dediler. Onlar da dediler ki: Doğrusu biz, onunla gönderilene inanıyoruz. Büyüklük tas-layanlar dediler ki: Biz, doğrusu sizin îmân ettiğinizi inkâr edenleriz.» (A’râf, 75-76), «Biz böylece onları bir kısmını bir kısmıyla denedik ki: Aramızdan Allah bunlara mı lütfetti? desinler. Allah, şükredenleri da­ha iyi bilen değil midir?» (En’âm, 53), «Ve böylece her kasabada oranın ileri gelenlerini hîle yapan suçlular kıldık.» (En’âm 123), «Biz bir kasa­bayı da helak etmek istediğimiz zaman; varlıklılarına emir veririz de, orada fâsıklık yaparlar.» (İsrâ, 16).

Burada ise buyuruyor ki: «Uyarıcı gönderdiğimiz her kasabanın varlıklıları dediler ki» Hangi kasabaya bir peygamber veya rasûl gön-dermişsek liderlik, servet, ihtişam ve nimet sahibi olan varlıklıları dedi­ler ki. Katâde der ki: Bunlar, o kasabanın azgınları ve kötülükteki li­derleri ve önderleridir. «Biz, sizin gönderildiğiniz şeyi inkâr edenleriz.» Biz, ona inanmaz ve tâbi olmayız.

Ibn Ebu Hatim der ki: Bize Ali İbn Hüseyn… Ebu Rezîn’in şöyle de­diğini nakletti: İki ortak vardı, birisi deniz kıyısına gitmiş, diğeri Mek­ke’de kalmıştı. Hz. Peygamber elçi olarak gönderildiğinde uzakta olan Mekke’de kalan arkadaşına yazıp; ne yaptı? diye sordu. O da arkada­şına; Kureyş’ten kimse ona tâbi olmadı, ona tâbi olanlar halkın en za­vallıları ve en sefîl takımıdır, dedi. O, alış-verişini bırakıp arkadaşına geldi ve; o peygamberi bana göster, dedi. Ebu Rezîn der ki: O adam bazı kitaplar okurdu. Hz. Peygambere gelip dedi ki: Sen neye davet ediyor­sun? Hz. Peygamber de şuna ve şuna, dedi. Adam; ben şehâdet ederim ki sen, Allah’ın Rasûlüsün, dedi. Adama; bunu nasıl bildin? dediklerin­de, o; hangi peygamber gönderilmişse ilkin ona halkın zavallıları ve en horlanmış kişileri tâbi olmuşlardır, dedi. Ebu Rezîn der ki: İşte bu âyet bunun üzerine nazil oldu. Peygamber ona haber göndererek; Allah Te-âlâ senin söylediğini tasdik eden bir âyet indirdi, buyurdu. Keza Bizans imparatoru Heraklius da Ebu Süfyân’a Hz. Peygamber hakkında suâl sorduğunda demişti ki; ben, sana insanlann güçsüzleri mi yoksa seç­kinleri mi ona tâbi oluyor diye sorduğumda; sen güçsüzleri, demiştin. İşte onlar peygamberlerin tâbileridir.

Allah Teâlâ bu azgın yalanlayıcıların durumunu haber vererek bu­yuruyor ki: «Ve dediler ki: Biz, malca ve evlâdça daha çoğuz. Hem biz azâb edilecekler değiliz.» Onlar malları ve çocuklarıyla iftihar ettiler ve bunun Allah katında kendilerine değer verildiğinin işareti, sevildiklerinin delili olduğunu kabul ettiler. Allah Teâlâ’nın kendilerine dünyada bu ni­metleri verip te âhirette azâb etmesinin mümkün olmayacağını söyledi­ler. Nitekim Allah Teâlâ Mü’minûn süresinde de şöyle buyurur: «Zanne­derler mi kendilerine mal ve oğullar vermekle iyilikte onlar için acele davranmaktayız. Hayır, farkında değiller.» (Mü’minûn, 55-56). Tevbe sû­resinde ise şöyle buyurmaktadır: «Artık onların malları da çocukları da seni imrendirmesin. Doğrusu Allah, ancak bununla onlara dünya ha­yatında azâb etmeyi ve kâfirler olarak canlarının çıkmasını ister.» (Tevbe, 55). Müddessir sûresinde ise şöyle buyrulur: «Tek olarak yara­tıp kendisine bol bol mal, çevresinde bulunan oğullar verdiğim ve ni­metleri yaydıkça yaydığım o kimseyi Bana bırak. Bir de verdiğim ni­metten arttırmamı umar. Hayır, çünkü o, Bizim âyetlerimize karşı son derece inâdçıdır. Onu sarp bir yokuşa sardıracağım.» (Müddessir, 11-17).

Allah Teâlâ, o iki bahçe sahibinden haber veriyor. Onlardan birisi; mal, evlâd ve meyvece zengindi ama bunların hiç birisi ona yarar sağ­lamamış, âhiretten önce hepsi dünya hayatında elinden alınmıştı. Ni­tekim burada da buyuruyor ki: «De ki: Rabbın dilediğinin rızkını ge­nişletir ve kısar, ama insanların çoğu bilmezler.» İster sevsin ister sev­mesin Allah dilediğine mal verir, dilediğini fakîr kılar, dilediğini zengin kılar. Bu konuda erişilmez hikmet ve kesin hüccet O’nundur. Ama in­sanların çoğu bilmezler.

«Ne mallarınız, ne de çocuklarınızdır, sizi Bizim katımıza yaklaş­tıracak olan.» Bunlar Bizim sizi sevdiğimizin ve size değer verdiğimi­zin delilleri değildir. İmâm Ahmed merhum der ki: Bize Kesîr… Ebu Hüreyre’den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş:

Muhakkak ki Allah Teâlâ sizin şekillerinize ve mallarınıza bakmaz. Ancak ve ancak kalblerinize ve amellerinize bakar. Müslim ve İbn Mâce bu hadîsi Kesir kanalıyla Ca’fer İbn Burkân’dan naklederler.

Bunun için âyetin devamında buyuruyor ki: «Ancak îmân edip sâ-lih amel işleyen kimsenin» Sizi Bizim katımıza yaklaştıracak olan, yal­nızca îmân ve sâlih ameldir. «İşte onların yaptıklarına karşılık kat kat mükâfat vardır.» Onların yaptıkları iyilikler on mislinden yedi yüz mis­line kadar artırılır. «Ve onlar, yüksek dereceler içinde emindirler.» Her türlü korkudan, endîşeden, kötülükten ve eziyetten güvendedirler, ko­runurlar.

İbn Ebu Hatim der ki: Bana babam… Hz. Ali’den nakletti ki; Ra-sûlullah {s.a.) şöyle buyurmuş: Cennette öyle odalar” vardır ki, içlerin­den dışları, dışlarından içleri görünür. Bir bedevi; onlar kimindir? dedi. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Güzel söz söyleyip yemek yediren ve oruç tutanındır.

«Âyetlerimizde Bizi âciz bırakmaya çalışanlar.» Allah’ın yolundan alıkoymaya, peygamberine tâbi olup âyetlerini tasdik etmeye engel olanlar. «İşte onlar azâbla yüz yüze bırakılmışlardır.» Onların hepsi yaptıklarına göre cezalandırılacaklardır.

«De ki: Rabbım, rızkı kullarından dilediğine genişletir ve kısar.» Bu konudaki hikmeti uyarınca şuna pek çok mal verir, öbürüne az ve­rir ve rızkını gerçekten daraltır. O’nun bu konuda başkasının farkına varamayacağı hikmetleri vardır. Nitekim Allah Teâlâ bir başka âyet-i kerîme’de şöyle buyurur: «Bak, nasıl onları birbirlerinden üstün kıldık. Elbette ki âhiret; dereceler bakımından da büyüktür, üstünlükler bakı­mından da.» (İsrâ, 21). Yani onlar dünyada nasıl farklı durumlarda iseler; şu fakir ve sıkıntıda, öbürü zengin ve bollukta ise, âhirette de aynı şekildedirler. Şualar derecelerin en üstünü olan odalarda ağırlanır­lar. Şunlar da basamakların en altı olan alçaklıklarda boğulurlar. Dün­yadaki insanların en iyisi, Rasûlullah {s.a.)m buyurduğu hadîse uygun olandır: Teslim olan, kendisine yetecek bir rızık verilen ve Allah’ın ver­diğine kanâat eden kimse felah buldu. Bu hadîsi Müslim, İbn Amr’dan nakleder.

«Hangi şeyden de infâk ederseniz; O, yerine koyar.» Allah’ın size emredip mübâh kıldığı hangi konuda infâk ederseniz; Allah onu dün­yada yerine koyduğu gibi, âhirette de ceza ve sevaba vesile kılar. Nite­kim hadîste şöyle buyurulur: Allah Teâlâ: Kendin için infâk et, infâk et, buyurmuştur. Yine bir başka hadîste buyurulur ki: İki melek her gün şöyle seslenir. Biri diğerine der ki: Allah’ım, tutanlara telef ver. Digeri de der ki: Allah’ım, infâk edenlere devamını ver. Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: Ey Bilâl infâk et, malının azalmasından dolayı Arş’ın sahibinden korkma. İbn Ebu Hatim der ki: Bize Yezîd İbn Ab-dülazîz… Mekhûl’dan nakletti ki; o, Huzeyfe’den bana anlatıldığına gö­re, Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu demiştir: Dikkat edin, sizden sonra çok zor bir gün gelecektir. O gün mal sahibi olan elindekini sıkacak, in­fâk etmekten korkacaktır. Sonra «Hangi şeyden de infâk ederseniz; O, yerine koyar…» âyetini okumuştur.

Hafız Ebu Ya’lâ el-Mavsılı… Mekhûl’den nakleder ki: o, bana Hu-zeyfe’den aktarıldığına göre, Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu demiştir: Dikkat edin, sizin şu gününüzden sonra sıkıntılı günler gelecektir. O gün mal sahibi olan elindekini sıkacak, infâk etmekten korkacaktır. Allah Teâlâ «Hangi şeyden de infâk ederseniz; O, yerine koyar. O rızık verenlerin en hayırlısıdır.» buyuruyor. Halkın şerirleri de hiç bir vic­dan duygusuna bağlı kalmadan zorda kalanlarla alış-veriş yaparlar. Dik­kat edin, zorda kalanların alış-verişi haramdır. Müslüman müslümanm kardeşidir. Ona zulmetmez ve onu horlamaz. Senin yanında bir ma’rûf varsa onu kardeşine de ulaştır. Aksi takdirde sen de bir başka helak ile onun helak olmasını artırma. Bu hadîs, bu şekliyle garîbtir ve isnadın­da zayıflık vardır.

Süfyân es-Sevrî, Ebu Yûnus Hasan İbn Yezîd’den nakleder ki; Mü-câhid şöyle demiş: Sizden biriniz «Hangi şeyden de infâk ederseniz; O, yerine koyar. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır» âyetini te’vîle yelten­mesin. Yanında bulunan şeylerde dengeyi gözetsin, çünkü nzık paylaş­tırılmıştır.[14]

40 — O gün, onların hepsini topladıktan sonra melek­lere; Bunlar mıydı, size tapmakta olanlar? der.

41 — Melekler: Tenzih ederiz Seni, bizim dostumuz on­lar değil Sensin. Hayır, onlar cinlere tapıyorlardı ve çoğu da onlara îmân etmişlerdi, derler.

42 — İşte bugün, bir kısmınız, bir kısmınız için ne bir fayda, ne de bir zarar verebilir. Zulmetmiş olanlara da de­riz ki: Yalanladığınız ateşin azabını tadın.

Allah Teâlâ kıyamet günü mahlûkâtm gözü önünde müşrikleri ezeceğini haber veriyor. Orada müşriklerin Allah’a şirk koşmak için ibâ­det ettikleri ve melekler suretinde düşündükleri ilâhları hakkında me­leklerin kendilerine soru sorup: «Bunlar mıydı size tapmakta olan­lar?» diyeceklerini, bildiriyor. Siz mi bunların bize tapmalarım buyur­muştunuz? Furkân sûresinde Duyurulduğu gibi: «Bu kullarımı siz mi saptırdınız, yoksa kendileri mi yoldan saptılar?» (Furkân, 17) Ve yine îsâ Aleyhisselâm’a buyurulduğu gibi: «Sen mi insanlara: Beni ve anne­mi Allah’tan başka iki ilâh edinin, dedin? Demişti ki: Tenzih ederim Seni, hak olmayan bir sözü söylemek bana yaraşmaz.» (Mâide, 116). Melekler de burada aynı sözü söylüyorlar: «Tenzih ederiz Seni» Sen, yücesin ve Seninle beraber bir başka ilâhın bulunmasından uzak ve münezzehsin. «Bizim dostumuz onlar değil, Sensin.» Biz, Senin kulları­nız ve bunlardan kaçıp Sana sığınırız. «Hayır, onlar cinlere tapıyorlar­dı.» Şeytânlara tapıyorlardı. Çünkü puta tapmayı onlara şeytânlar gü­zel göstermişlerdi de onları doğru yoldan sapıtmışlardı. «Ve çoğu da onlara îmân etmişlerdi.» Tıpkı Allah Teâlâ’nın Nisa sûresinde buyur­duğu gibi: «O’nu bırakıp ta yalnız dişi putlara tapıyorlar. Aslında on­lar, inâdçı şeytândan başkasına tapmıyorlar.» (Nisa, 117), «İşte bugün bir kısmınız, bir kısmınız için ne bir fayda, ne bir zarar verebilir.» Put­lardan, sıkıntılı ve zor günlerinizde kendilerine ibâdet edip Allah’a eş koşarak yalvardığınız şeylerden beklediğiniz hiç bir fayda bugün size ulaşamaz. Çünkü bugün onlar size ne fayda verebilirler, ne de zarar. «Zulmetmiş olanlara da deriz ki: Yalanladığınız ateşin azabını tadın.» Müşriklere de uyarı ve ihtar olarak böyle denilir.[15]

43 — Onlara apaçık âyetlerimiz okunduğu zaman dediler ki: Bu, ancak sizi atalarınızın ibâdet etmekte oldu­ğundan alıkoymak isteyen bir adamdır. Ve dediler ki: Bu da düpedüz bir uydurmadan başka bir şey değildir. Hak kendilerine geldiğinde hakkı inkâr etmiş olanlar dediler ki: Bu, sadece apaçık bir büyüdür.

44 — Halbuki Biz, onlara okuyacakları bir kitâb ver­memiş ve senden önce onlara bir uyarıcı da göndermemiş­tik.

45 — Kendilerinden öncekiler de yalanlamışlardı. Hal­buki bunlar, onlara verdiklerimizin onda birine bile ula­şamamışlardır. Peygamberlerimi yalanladılar. Beni inkâr nasıl olurmuş?

Allah Teâlâ, kâfirlerin elîm azaba müstehak olduklarını haber ve­riyor. Bunun sebebinin de Allah Rasûlünün izniyle kendilerine okunan apaçık âyetleri duydukları zaman; «Bu, ancak sizi atalarınızın ibâdet etmekte olduğundan alıkoymak isteyen bir adamdır.)» diyorlardı. Yani onlar atalarının dinlerinin hak olduğunu, Rasûlullah’m getirdiği dinin bâtıl olduğunu söylüyorlardı. Allah’ın la’neti onların ve atalarının üze­rine olsun. Ve dediler ki: «Bu da düpedüz bir uydurmadan başka bir şey değildir.» Kur’an’ı kasdediyorlardı. «Hak kendilerine geldiğinde hakkı inkâr etmiş olanlar dediler ki: Bu, sadece apaçık bir büyüdür.»

«Halbuki Biz, onlara okuyacakları bir kitâb vermemiş ve senden önce onlara bir uyarıcı da göndermemiştik.» Allah Teâlâ araplara Kur’-an’dan önce bir kitab göndermemiş ve Hz. Muhammed’den önce de bir peygamber irsal etmemişti. Onlar kendilerinden bir peygamber gelmesi­ni istiyor ve; eğer bize bir uyarıcı gelseydi, ya da bir kitâb indirilmiş olsaydı biz başkalarından daha doğru yolda olurduk, diyorlardı. Ama Allah, onlara lütfedip te istediklerini verince; onu yalanladılar, kibir ve inâdla inkâr ettiler.

«Kendilerinden öncekiler de yalanlamışlardı.» Öteki milletler de. «Halbuki bunlar, onlara verdiklerimizin onda birine bile ulaşamamışlar­dır.» İbn Abbâs der ki; onlara dünyada verdiğimiz kuvvetin onda biri­ne, demektir. Katâde, Süddî ve İbn Zeyd de bu âyete böyle mânâ ver­mişlerdir. Nitekim Allah Teâlâ Ahkâf sûresinde de şöyle buyurur: «An-dolsun ki onları, sizi yerleştirmediğimiz yerlere yerleştirmiştik. Onlara kulaklar, gözler ve kalbler vermiştik. Ama kulakları, gözleri ve kalbleri onlara bir fayda sağlamadı. Zîrâ Allah’ın âyetlerini bile bile inkâr edi­yorlardı. Alaya aldıkları şey onları kuşatıp yok ediverdi.» (Ahkâf, 26), Ğâfir sûresinde ise şöyle buyurur: «Yeryüzünde dolaşıp kendilerinden çok daha kuvvetli, yeryüzünde bıraktıkları eserler daha sağlam olan ön­cekilerin akıbetinin nasıl olduğunu görmezler mi? Kazandıkları da on­lara bir fayda vermemiştir.» (Ğâfir, 82). Onların kazandığı şeyler ken­dilerinden Allah’ın azabını defedemediği gibi, geri de çevirememiştir. Peygamberleri yalanladıkları zaman Allah Teâlâ onları helak etmiştir. Bunun için de bu âyet-i kerîme’de «Peygamberlerimi yalanladılar. Beni inkâr nasıl olurmuş?» Benim peygamberlerime desteğim, onlara azâb ve cezam nasıl olurmuş görsünler, buyuruyor.[16]

46 — De ki: Ben, size ancak Allah için ikişer ikişer ve teker teker kalmanızı, sonra arkadaşınızda bir delilik ol­madığını iyice düşünmenizi öğütlerim. O, ancak şiddetli bir azabın öncesinde sizin için bir uyarıcıdır.

Allah Teâlâ buyuruyor ki: Ey Muhammed, senin deli olduğunu id­dia eden şu kâfirlere de ki: «Ben, size ancak Allah için ikişer ikişer ve teker teker kalmanızı, sonra arkadaşınızda bir delilik olmadığım iyice düşünmenizi öğütlerim.» Ben, size; yalnızca bir tek şeyi emrederim: O da Allah için ikişer ikişer ve teker teker kalıp sonra arkadaşınızda bir delilik olmadığını iyice bilip düşünmenizdir. Arzu ve hevese tâbi olma­dan, taassuba kapılmadan, Allah rızâsı için hepiniz durup birbirinize sorun: Muhammed’de bir delilik var mı? Birbirinize öğüt verin, sonra da düşünün. Herkes Muhammed Aleyhisselâm’m durumuna kendisi baksın ve müşkil bir^durumla karşılaşıyorsa başkalarına sorsun ve dü­şünsün. Bunun için Allah Teâlâ: «Ben, size ancak Allah için ikişer iki­şer ve teker teker kalmanızı, sonra arkadaşınızda bir delilik olmadığını iyice düşünmenizi Öğütlerim.» buyuruyor. Müc?hid, Muhammed İbn Kâ’b, Süddî, Katâde ve başkalarının verdikleri mânâ budur. Âyetten kasdedilen de budur. İbn Ebu Hâtim’in rivayet ettiği hadîse gelince; o der ki: Bana babam… Ebu Ümâme’den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Benden öncekilere verilmeyen üç şey bana verildi. Ben bununla öğünmem. Bana ganimetler helâl kılındı ki benden önce kim­seye helâl kılınmamıştı. Benden öncekiler ganimetlerini topluyor, yakı­yorlardı. Ben, siyah ve kızıl tenlilere peygamber olarak gönderildim. Halbuki her peygamber kavmine gönderiliyordu. Yeryüzü benim için mescid ve temiz kılındı. Temiz toprakla teyemmüm ederim ve nerede namaza erişirsem orada kılarım. Çünkü Allah Teâlâ: «Allah için ikişer ikişer ve teker teker kalmanızı» buyurmuştur. Ben bir aylık mesafeden korku ile desteklendim. Bu hadîsin isnadı zayıftır. Buradaki âyetin top­luca ve tek tek namaz kılmaya hamledilip tefsir edilmesi ise uzak bir ihtimâldir. Olabilir ki bu hadîs, bazı râvîler tarafından yanlış değerlen­dirilmiştir. Çünkü aslı sahîh hadîs kitaplarında ve başka yerlerde sa­bittir ve böyle değildir. Allah en iyisini bilendir.

«O, ancak şiddetli bir azabın öncesinde sizin için bir uyarıcıdır.» Buhâri bu âyetin tefsirinde der ki: Bize Ali İbn Abdullah… Abdul­lah İbn Abbâs’tan nakletti ki; o, şöyle demiş:

Rasûlullah (s.a.) bir gün Safa tepesine çıktı. Ve seslendi. Kureyş’-liler etrafına toplanıp neyin var senin? dediler. Rasûlullah (s.a.) bu­yurdu ki: Görüyor musunuz, ben size sabahleyin veya akşam üzeri şu­radan düşmanın gelmekte olduğunu haber versem, beni doğrular mı­sınız? Onlar; evet, dediler. Hz. Peygamber; ben, önünüzdeki günlerde gelecek olan şiddetli azâbdan sizi uyarırım. Ebu Leheb; elin kurusun se­nin dedi, bizi bunun için mi topladın? Bunun üzerine Allah Teâlâ «Ebu Leheb’in eli kurusun» âyetini inzal buyurdu.

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Ebu Nuaym, Abdullah İbn Büreyde’den nakletti ki; babası Büreyde şöyle demiş: Bir gün Rasûlul­lah (s.a.) bizirrr yanımıza gelerek üç kere seslendi ve dedi ki: Ey insan­lar, benim ve sizin misâlinizin ne olduğunu biliyor musunuz? Halk; Al­lah ve Rasûlü en iyi bilendir, dediler. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Be­nim ve sizin misâliniz, üzerlerine gelen düşmandan korkan bir toplu­luğun misâlidir ki; o topluluk, düşmanı gözetlemek üzere bir adam gön­dermişti. O adam düşmanın geldiğini görmüş ve kavmini uyarmak üze­re dönüp gelmiş, ancak kavmini uyarmadan önce düşmanın gelip çat­masından korktuğu için elbisesini yırtınıştır. Ey insanlar, size verilmiş­tir, ey insanlar, size verilmiştir. Bunu üç kere tekrarladı. Aynı isnâdla Rasûlullah (s.a.) buyurur ki: Ben ve kıyamet birlikte gönderildim. Az kalsın o, beni geçiyordu. Bu hadîsin rivayetinde İmâm Ahmed Münfe-rid kalmıştır.[17]

47 — De ki: Sizden bir ücret istersem eğer, o sizin ol­sun. Benim ücretim, ancak Allah’a aittir. Ve O, her şeye sahicidir.

48 — De ki: Hiç şüphesiz Ratabım, hakkı koyar. O, gö-rünmezlikleri çok iyi bilendir.

49 — De ki: Hak gelmiştir. Artık bâtıl, ne yeniden bir şey ortaya koyabilir, ne de geri getirebilir.

50 — De ki: Eğer ben, sapacak olsam, ancak kendi aleyhime sapmış olurum. Şayet hidâyete erersem, Rabbr mın bana vahyetmesinden ötürü ererim. O, muhakkak ki Semî’dir. Karîb’tir.

Sizden Bir Ücret İstemiyorum

Allah Teâlâ Rasûlüne, müşriklere şöyle demesini emrediyor: «De ki: Sizden bir ücret istersem eğer, o sizin olsun.» Ben, sizden Allah’ın risâletini yerine getirdiğim ve sizje öğüt verip Allah’a ibâdete çağırdığım için hiç bir yardım istemiyorum. «Benim ücretim, ancak Allah’a ait­tir.» Ben sevabımı Allah katından dilerim. «Ve O, her şeye şâhiddir.» Bütün işleri bilir. Benim size peygamber olarak O’nun tarafından gön­derildiğime dâir verdiğim haberle, sizin üzerinde bulunduğunuz durumu da en iyi O bilir.

«De ki: Hiç şüphesiz Rabbım hakkı koyar. O, görünmezlikleri çok iyi bilendir.» Bu âyet-i kerime Allah Teâlâ’nm şu kavli gibidir: «Ruh, kulla­rından dilediğine Ö’nun emrinden götürür.» (Ğâfir, 15). Yani yeryü­zünde kullarından dilediğine meleğini gönderir. O gayblan bilendir. Göklerde ve yeryüzünde hiç bir şey O’na gizli değildir.

«De ki: Hak gelmiştir. Artık bâtıl; ne yeniden bir şey ortaya koya­bilir, ne de geri getirebilir.» Allah katından hak ve yüce şeriat gelmiştir. Bâtıl yıkılıp gitmiş, ezilip yok olmuştur. Allah Teâlâ’nın bir başka sû­rede buyurduğu gibi: «Hayır; Biz gerçeği bâtılın tepesine indiririz de onun beynini parçalar.» (Enbiyâ, 18) Bunun için Rasûlullah (s.a.) fetih günü Mescid el-Harâm’a girdiğinde, Kâ’be’nin etrafında putların dikil­miş olduğunu görünce; okunun bir kulpu ile putlara vuruyor ve «De ki: Hak geldi bâtıl yıkıldı. Muhakkak ki bâtıl zâten yıkılacaktı.» âyetini ve ayrıca «De ki: Hak gelmiştir. Artık bâtıl; ne yeniden bir şey ortaya ko­yabilir, ne de geri getirebilir.» âyetlerini okuyordu. Bu hadîsi Buhârî, Müslim, Tirmizî ve Neseî bu âyetin tefsirinde Sevrî kanalıyla İbn Ebu Necîh, Mücâhid ve Ebu Ma’mer Abdullah İbn Sahre’den, o da Abdullah İbn Mes’ûd’dan nakletmektedir. Âyetin mânâsı; bâtılın söyleyebileceği bir sözü, bir gücü ve liderliği kalmamıştır. Katâde ve Süddî burada bâ­tıl ile, îblîs’in kasdedildiğini ve İblîs’in artık hiç bir kimseyi yoldan çı­karamayacağını veya geri döndüremeyeceğini, buna gücünün yetmeye­ceğini belirtmek istediğini iddia etmiştir. Bu tefsir her ne kadar haki-kata uygunsa da burada âyette kasdedilen mânâya uygun değildir. Al­lah en iyisini bilendir.

«De ki: Eğer ben, sapacak olsam; ancak kendi aleyhime sapmış olu­rum. Şayet hidâyete erersem Rabbımm bana vahyetmesinden ötürü ererim.» Bütün hayır Allah katındandır ve Allah tarafından indirilen vahiy apaçık hakkın kendisidir. Hidâyet, beyân ve doğruluk, ondadır. Kim sapıtırsa; kendiliğinden sapıtır. Nitekim Abdullah İbn Mes’ûd’a mufevvide (bir hanımla evlenip gerdeğe girmeden ölen kişi)nin duru­mu sorulduğunda; bunu, kendi görüşüme göre söylüyorum, eğer doğ­ruysa, Allah’tandır, eğer yanlışsa benden ve şeytândandır. Allah ve Ra-sûlü bu kanâattan uzaktırlar, demiştir.

«Muhakkak ki O, Semî’dir, Karîb’dir.» Kullarının sözünü işitir, ya­kındır, duâ edenin duasına icabet eder. Neseî burada Buhârî ve Müslim’­in Sahihlerinde de yer alan Ebu Mûsâ hadîsini nakleder ki; buna göre Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: Siz görmeyen ve duymayan birine duâ etmiyorsunuz. İşiten, yakın olan ve icabet edene duâ ediyorsunuz[18]

51 — Bir görsen, hani onlar korkmuşlardı. Artık ka­çacak yerleri de yoktur, yakın bir yerde yakalanmışlardır.

52 — O’na inandık, demişlerdir. Ama uzak bir yerden nasıl kolayca îmâna ulaşılır?

53 — Halbuki daha önce onu inkâr etmişlerdi. Uzak bir yerden gayba atıp tutuyorlardı.

54 — Onlarla arzuladıkları şeylerin arasına bir engel konmuştur. Daha önce benzerlerine yapıldığı gibi. Şüphe­siz onlar şiddetli bir tereddüt ve şüphe içindedirler.

O Korkaklar

Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Ey Muhammed kıyamet gününü yalan­layanların durumunu bir görsen. Hani o gün onlar için kaçacak ve sı­ğınabilecek hiç bir yer bulunmaz. «Yakın bir yerde yakalanmışlardır.» Onlar kaçmaktan alıkonulmamışlar, aksine ilk anda tutuluvermişler-dir. Hasan el-Basrî; bunun, kabirlerinden çıktıkları zaman olduğunu söylemiştir. Mücâhid, Atiyye ve Katâde de bu durumu ayaklarının al­tından yakalanmaları şeklinde belirtmiştir. İbn Abbâs ve Dahhâk ise dünyadaki azâblarmın kasdedildiğini bildirmişlerdir. Abdurrahmân İbn Zeyd, Bedir günü öldürülmelerinin kasdedildiğini bildirmektedir. Sahîh olan, burada kıyamet gününün kasdedilmiş olmasıdır. En büyük yaka­lanış o gündür.

İbn Cerîr Taberî, bazılarından nakleder ki; burada kasdedilen, Abbâs oğullan döneminde Mekke ve Medine arasında batan bir ordu­dur. Taberî burada bilâhare tamamen mevzu* olan bir hadîs îrâd eder ve arkasından bu hadîsin mevzu’ olduğuna dikkatleri çekmez. Bu onun için çok garîb ve tuhaf bir hâldir.

«Ona inandık, demişlerdir.» Yani bunlar kıyamet günü Allah’a, ki-tâblanna ve Rasûlüne inandık, derler. Nitekim Allah Teâlâ bunlar hakkında Secde sûresinde de şöyle buyurmaktadır: «Suçluları Rabları-nın huzurunda başları öne eğilmiş olarak: Rabbımız gördük, dinledik, artık bizi dünyaya geri çevir de sâlih ameller işleyelim, doğrusu kesin olarak inandık, derlemken bir görsen.» (Secde, 12). Âyetin devamında Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Ama uzak bir yerden nasıl kolayca îmâna ulaşılır?» Onlar îmânın kabul edileceği yerden uzaklaşmışlar ve âhiret diyarına göç etmişlerdir. Artık nasıl îmâna ulaşabilirler. Çünkü âhiret imtihan diyarı değil ceza diyarıdır. Eğer dünyada iken îmân etmiş olsa­lardı, îmânları kendilerine fayda verirdi. Ama âhirete intikâl ettikten sonra, îmânın kabule şâyân olması imkânı yoktur. Tıpkı uzaktan bir şeyi elde etme imkânı olmayan kimseler gibi.

Mücâhid bu âyet-i kerîme’deki kelimesinin, ona ulaş­mak anlamına geldiğini bildirir. Zührî ise îmâna ulaşmaları diye mânâ verir ki onlar artık dünyadan uzaklaşmış ve âhirete gitmişlerdir. Hasan el-Basrî ise der ki: Onlar, elde edilemeyecek bir yerde îmânı istiyorlar.

Uzak bir yerden istiyorlar. İbn’Abbâs der ki: Onlar dünyaya dönmek ve tevbe etmek istiyorlar, ama âhiret, dönüş ve tevbe yeri değildir. Mu-hammed İbn Kâ’b el-Kurazî merhum da böyle demiştir.

«Halbuki daha önce onu inkâr etmişlerdi.» Yani onlar âhirette na­sıl îmâna dönebilirler ki dünyada iken hakkı inkâr edip peygamberleri yalanlamışlardı.

«Uzak bir yerden gayba atıp tutuyorlardı.» Mâlik, Zeyd İbn Eslem’-den rivayetle, görmeden dil uzatmanın, zan anlamına geldiğini bildir­miştir. Ben derim ki; bu, Allah Teâlâ’mn «Karanlığa taş atar gibi.» (Kehf, 22) kavli gibidir. Onlar bazan Rasûlullah’a şâir, bazan kâhin, bazan büyücü, bazan da deli diyorlardı. Daha buna benzer birçok batıl sözler söylüyor, gaybı, hasrı ve neşri inkâr ediyorlardı. Ancak zanda bu­lunuruz, kesin bir bilgiye sahip değiliz, diyorlardı.

Katâde der ki: Onlar, boşu boşuna konuşarak dirilişin, cennetin ve cehennemin olmadığını söylüyorlardı.

((Onlarla arzuladıkları şeylerin arasına bir engel konmuştur.» Ha­san el-Basrî, Dahhâk ve başkaları; bunun, îmân olduğunu, söylerler. Süddî ise; bunun tevbe olduğunu söyler ki, İbn Cerîr merhum da bu görüşü tercih etmiştir. Mücâhid ise; bu dünyada arzuladıkları, mal, güzellikler ve eşlerin kaydedildiğini bildirir. İbn Abbâs, İbn Ömer ve Rebî’ îbn Enes’ten böyle rivayet edilmiştir. Buhârî’nin ve bir topluluğun görüşü budur. Sahih olan her iki görüş arasında çelişki bulunmadığıdır. Çünkü Allah Teâlâ onların bu dünyadaki arzularıyla, âhiretteki istek­leri arasına bir engel koymuş ve bundan onları men’etmiştir.

Burada İbn Ebu Hatim gerçekten garîb bir hadîs nakleder ki; biz uzun olmasına rağmen bunu zikredeceğiz: Bana Muhammed İbn Yah­ya. .. îbn Abbâs’tan nakletti ki; o, «Onlarla arzuladıkları şeylerin ara­sına bir engel konmuştur. Daha önce benzerlerine yapıldığı gibi.» âyeti hakkında şöyle demiş: İsrâiloğullan arasında Allah’ın kendisine mal kapışım açtığı bir adain vardı. Öldüğünde ona kötü bir evlâd vâris oldu. O, Allah’ın malıyla, Allah’a isyan için çalışıyordu. Babasının arkadaş­ları bu durumu görünce delikanlıya vanp onu kınadılar ve azarladılar. Delikanlı kızarak altun ve gümüşle gayr-i menkûlünü sattı. Oradan gi­dip bol sulaklı bir çeşmenin yanına konakladı ve malını burada yaya­rak bir köşk yaptırdı. O, bir gün köşkünün içerisinde otururken, rüz­gâr ona yüz bakımından insanların en güzeli, koku bakımından en se­vimlisi olan bir kadını getiriverdi. Kadın ona; ey Allah’ın kulu, sen kimsin? dedi. Adam; ben İsrâiloğullarmdan bir kişiyim, dedi. Kadın; bu köşk ve şu mallar senin mi? dedi. Adam; evet, dedi. Kadın, eşin var mı? deyince, adam; hayır, dedi. Kadın; burada eşsiz nasıl rahat ede­bilirsin? dedi. Adam; böyle oldu, senin kocan var mı? dedi. Kadın; ha­yır deyince, adam ister misin seni kendime eş alayım? dedi. Kadın; ben senden bir günlük mesafede oturan bir kadınım. Yann bir günlük azı­ğını al, bana gel. Eğer yolda bir dehşetle karşılaşırsan o dehşet seni kor­kutmasın, dedi. Ertesi gün olunca, adam bir günlük azığını aldı ve çı­kıp yola koyuldu. Nihayet bir köşke vardı. Köşkün yüce kapışım çaldı. Ona yüz bakımından insanların en güzeli, koku bakımından en sevim­lisi bir genç çıkıp; kimsin sen ey Allah’ın kulu? dedi. Adam; ben İsrâü-oğullarındanım, dedi. Çocuk; ihtiyâcın nedir? deyince, o; beni bu köş­kün sahibi olan kadın kendisi için davet etti, dedi. Çocuk, doğru söy­lersin, ancak yolda bir korku ile karşılaştın mı? dedi. Adam; evet eğer o bana bunu haber vermemiş olsaydı, gördüğüm şey beni gerçekten kor­kuturdu, dedi. Çocuk; ne gördün? deyince, adam; buraya doğru yönel­dim, yolum açılınca ağzını açmış bir dişi köpek gördüm. Köpek ürküp kaçtı. Bir de baktım ki, ben onun arkasındayını. Köpeğin karnında enikleri inleyip duruyordu. Delikanlı ona dedi ki: Sen, bunu kavramaz mısın? Bu âhir zamanda olacak bir şeydir. Gençler yaşlı kadınların meclislerinde otururlar ve onların sözlerini, lakırdılarını tekrarlarlar.

Adam dedi ki: Sonra yola koyuldum. Yolum açılınca baktım ki yüz tane sütü bol keçi var. İçlerinden bir oğlak bir keçiyi emiyor. Onu biti­rip bir şey bırakmadığını zannettiği zaman, ağzını açarak daha fazla­sını bekliyor. Delikanlı adama; sen buna ulaşacak değilsin, bu âhir za­manda olacak. Bir hükümdar bütün insanların gelirini toplayacak, bir şey bırakmadığını sandığı zaman ağzını açarak daha fazlasını isteyecek. Adam dedi ki; sonra yola koyultlum. Yolum açılınca bir ağaç gördüm. Ağacın yaprağındaki olgun meyve benim hayretimi mûcib oldu, onu ko­parmak istedim. Öbür ağaç; ey Allah’ın kulu, benden al, dedi. En so­nunda bütün ağaçlar hep birden; ey Allah’ın kulu, bizden al, dediler. Delikanlı adama dedi ki: Sen buna ulaşacak değilsin. Bu âhir zamanda olacak. Erkekler azalacak, kadınlar çoğalacak. Öyle ki bir erkek bir ka­dınla nişanlanacak,da on veya yirmi kadın onu kendine çağıracak. Adam dedi ki: Sonra yola koyuldum, yolum açılınca bir pınar üzerine otur­muş bir adam gördümf Eliyle her insana bir avuç su veriyordu. İnsan­lar suyun başından ayrılınca, testisini suya attı fakat testisine hiç su girmedi. Delikanlı dedi ki: Sen buna da erişecek değilsin. Bu âhir za­manda olacaktır. Kıssahân insanlara bilgi öğretecek, sonra onlara mu­halefet ederek Allah’a isyan edecek. Adam dedi ki: Sonra yola koyul­dum. Yolum açılınca bir keçi gördüm. Bir topluluk keçinin ayakların­dan tutmuşlar, bir adam iki boynuzundan tutmuş, bir adam kuyruğun­dan tutmuş ve bir başka adam da keçiye binmiş, bir diğeri de keçiyi sa­ğıyordu. Delikanlı dedi ki: Keçi dünyadır. Ayaklanndan tutanlar dünya hayatı için kendilerini aşağılara atanlardır. Boynuzlarından tutanlar, sıkıntılı bir hayat yaşayanlardır. Kuyruğundan tutanlar, dünyadan yüz çevirmiş olandır. Ona binen ise dünyayı terketmiştir. Keçiyi sağana ne mutlu, o dünya ile birlikte gitmiştir. Adam dedi ki: Sonra yola ko­yuldum, yolum açılınca bir adam gördüm, bir kuyunun başında su çe­kiyor. Kuyudan kovasını çıkardıkça havuza döküyor ancak su tekrar dönüp kuyuya akıyor. Delikanlı dedi ki: İşte o kişi de, Allah’ın iyi amel­lerini reddedip kabul etmediği kişidir, Adam dedi ki: Sonra yola koyul­dum, yolum açılınca bir adam gördüm, tohumunu ekiyor ve hemen biç­mek istiyor, bir de bakıyor ki güzel bir buğday elde etmiş. Delikanlı de­di ki: Bu da yaptığı iyi amelleri Allah Teâlâ’nın kabul edip kendisini arıttığı kişidir.

Adam dedi ki: Sonra yola koyuldum, yolum açılınca kafası üzeri uzanmış bir adam gördüm. Adam bana dedi ki: Ey Allah’ın kulu bana yaklaş, elimden tut ve beni oturttur. Allah’a andolsun ki, Allah beni ya­rattı yaratalı hiç oturmadım. Adamın elini tuttum, kalktı, yürüdü ni­hayet ben, onu görmez oldum. Delikanlı ona dedi ki: İşte bu da Ömür­dür. Tükenip kaybolan ömür. Ben, ölüm meleğiyim ve ben sana gelen kadınım. Allah ruhunu burada kabzetmemi emretti, sonra onu cehen­nem ateşine götürürüm. İşte «Onlarla arzuladıkları şeylerin arasına bir engel konmuştur.» âyeti bu konuda nazil olmuştur.

Bu haber garîbtir, sıhhati üzerinde durulması gerekir. Ayetin bu ve benzerleri hakkında nazil olmuş olması şu anlamda doğrudur. Bütün kâfirler dünya hayatına rûhlanyla bağlanırlar. Tıpkı şu aldanmış mağ­rur adam gibi. O, maksadını elde etmek için koşarken, anîden ölüm me­leği karşısına çıkıyor ve onunla arzuladığı şeyin arasına girip canını alıyor.

«Daha önce benzerlerine yapıldığı gibi.» Yani peygamberleri yalan­layan geçmiş milletlerin başından geçen haller gibi. Onlara Allah’ın azabı geldiğinde îmân etmeyi istemişler, ama bu istekleri kabul edilme­mişti. Nitekim bu konuda Allah Teâlâ Ğâfir sûresinde şöyle buyurur: «Şiddetli azabımızı gördüklerinde; yalnız Allah’a inandık. O’na koştu­ğumuz eşleri inkâr ettik, dediler. Ama Bizim şiddetli azabımızı gördük­ten sonra inanmış olmaları kendilerine fayda vermedi. Bu, Allah’ın kullan hakkında öteden beri yürürlükte olan kanunudur. İşte kâfirler o zaman hüsranda kaldılar,» (Ğâfir, 84-85).

«Şüphesiz onlar şiddetli bir tereddüt ve şüphe içindedirler.» Yani dünyada şüphe ve endîşe içinde kalmışlardır. Bu sebeple azabı gördük­leri zaman, îmân etmiş olmaları kabul buyrulmamıştır. Katâde der ki: Şek ve şüpheden sakının. Çünkü kim şek üzere ölürse, onunla dirilir. Kim de yakîn üzere ölürse, onunla diriltilir.

Kuran

Sebe Suresi

İbn Kesir Tefsiri | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.