Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 14°C
Yağmurlu
İstanbul
14°C
Yağmurlu
Cts 20°C
Paz 21°C
Pts 23°C
Sal 22°C

33 – Ahzab Suresi | Tefhimu’l Kur’an

Adı: Sure el-Ahzab adını 20. ayetten alır. Nüzul Zamanı: Sure üç önemli olayı ele alır: H.5. yılın, Şevval ayında meydana gelen Hendek Savaşı (Ahzab: Hizipler); H.5 yılının Zil-Kade ayında yapılan Beni Kurayza gazvesi ve yine H.5. yılının Zil-Kade ayında meydana gelen Peygamberimizin (s.a) Zeynep ile evlenmesi olayı. Bu tarihi olaylar, bu surenin nüzul tarihini bildirmektedir.

33 – Ahzab Suresi | Tefhimu’l Kur’an

Ahzab Suresi | Tefhimu’l Kur’an ( Ebu’l A’la el-Mevdudi )

Tarihsel Arka-plan: Hz. Peygamber’in (s.a) tayin ettiği okçuların hatası yüzünden İslâm ordusunun Uhud’daki geri çekilişi (H.3), Arap putperestlerin, Yahudilerin ve münafıkların moralini o denli yükseltmişti ki, en sonunda İslam’ı ve Müslümanları tamamen ortadan kaldıracakları ümidine kapılmaya başladılar. Onların bu moral yüksekliği, Uhud’dan bir yıl sonra meydana gelen olaylardan da anlaşılabilir. Henüz iki ay geçmişti ki, Necd’den Beni Esad kabilesi Medine üzerine sefer hazırlıklarına başladı. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a), onlar üzerine Ebu Seleme kumandasında küçük bir ordu göndermek zorunda kaldı. H.4. yılın sefer ayında Adel ve Kâre kabilelerinden bazı adamlar, Peygamber’den (s.a) kendilerine İslâm’ı öğretecek kimseler göndermesini istediler. Bu amaçla sahabeden altı kişi onlarla birlikte gönderildi. Fakat Raci’ye (Râbiğ ve Cidde arasında bir yer) ulaştıklarında Hudayl’ı onların üzerine gönderdiler. O da sahabeden dördünü şehit etti, diğer ikisini de (Hz. Hubeyb bin ‘Adiy ve Hz. Zeyd bin ed-Desihne) Mekke’ye götürüp düşmana sattı.

Yine Safer ayı içinde Beni Amir’den bir kabile reisinin isteği üzerine Hz. Peygamber (s.a) Ensarın gençlerinden oluşan 40 kişilik (bazılarına göre 70) bir tebliğci grubu da Necd’e gönderdi. Fakat onlar da kandırılmışlardı. Beni Süleym kabilesinin Useyye, Ri’l ve Zekvân kollarından bir grup adam onları Bi’r Mauna’da aniden sarıp şehit ettiler. O sırada Medine’deki Yahudi kabilesi Beni Nadir cesaret alarak anlaşmalara ihanet etmeye devam ediyordu. O denli ki, H.4. yılın Rabi’ul- Evvel ayında Peygamber’e (s.a) bizzat bir suikast girişiminde bulundular. H.4. yılın Cemaziyel-Evvel ayında Beni Gatafan kabilelerinden Beni Sa’lebe ve Beni Muharib, Medine’ye saldırı hazırlıklarına giriştiler ve Hz. Peygamber (s.a) onları cezalandırmaya gitmek zorunda kaldı. Yani, Uhud’daki yenilgiden sonra Müslümanlar, yedi veya sekiz ay boyunca sürekli geri tepen bir durum içinde yaşadılar. Bununla birlikte Hz. Peygamber’in (s.a) hikmeti ve kararlılığı ve sahabenin büyüklerinin fedakârlık ruhu, bu ters şartları kısa bir süre içinde değiştirdi. Arapların uyguladığı ekonomik boykot, Medinelilerin hayatını zorlaştırıyordu. Medine çevresindeki bütün müşrik kabileler isyan ediyorlardı. Medine içinde de Yahudiler ve münafıklar fitne çıkarıyorlardı. Fakat bir avuç samimi Müslümanın, Hz. Peygamber’in (s.a) önderliğinde ardı ardına aldığı önlemler, Arabistan’da İslâm’ın gücünü tekrar eski haline getirmekle kalmadı, aynı zamanda bu gücü artırdı.

Hendek Savaş’ından Hemen Önceki Gazveler

Böyle bir girişim Uhud Savaş’ından hemen sonra yeralmıştı. Savaşın hemen ertesi günü, Müslümanların büyük çoğunluğunun yaralandığı, hemen hemen her evin bir şehid vermesi nedeniyle üzüntü içinde bulunduğu ve Hz. Peygamber’in (s.a) hem yaralı, hem de amcasının şehadeti nedeniyle üzgün olduğu sırada, Peygamber (s.a), samimi İslâm erlerini, putperestlerin Medine’ye geri dönüp saldırmamaları için takibe çağırdı. Hz. Peygamber’in (s.a) bu tahmini tamamen doğruydu. O, Kureyşlilerin kazandıkları zaferin avantajını kullanmadan geri çekilmiş olmalarına rağmen, konakladıklarında bu akılsızlıklarından pişman olacaklarını ve yolculuk sırasında meseleyi soğukkanlılıkla ele alıp tekrar Medine’ye saldıracaklarını biliyordu. Bunun üzerine Kureyş ordusunun peşinden gitmeye karar verdi ve hemen Müslümanlardan 630 kişi gönüllü olarak ona katıldılar. Mekke yolu üzerindeki Hamra- El-Esed’e varıp orada üç gün boyunca konakladıklarında Hz. Peygamber (s.a) dost bir gayri- müslimden Ebu Süfyan’ın 2978 kişilik bir ordu ile Medine’ye 36 mil uzaklıkta olan Ravha’da kaldığını öğrendi.

Kureyş ordusu yaptığı hatadan pişman olmuştu ve Medine’ye tekrar saldırı planları yapıyordu. Fakat Peygamber’in (s.a) bir ordu ile peşlerinden geldiğini duyduklarında cesaretlerini yitirdiler ve bu planlarından vazgeçtiler. Bu hareketle sadece Kureyşliler safdışı bırakılmakla kalmamış, aynı zamanda Medine çevresinde yaşayan diğer düşmanlar da, Müslümanların, kararlı, bilgili ve tecrübeli bir şahıs tarafından yönetildiğinin ve Müslümanların onun emriyle her an onların güvenliklerini sarsmaya hazır olduklarının farkına varmışlardı. (Ayrıntılar için bkz. Ali İmran Suresi giriş bölümü ve an: 122)

Daha sonra Beni Esed, Medine’ye sefer hazırlıklarına girişir girişmez, Hz. Peygamber’in (s.a) gizli ajanları hemen onların bu niyeti hakkında ona bilgi ulaştırdılar. Böylece Beni Esed henüz Medine’ye saldıracak gücü toplayamadan Hz. Peygamber (s.a), onları bastırmak üzere Ebu Seleme (Hz. Seleme’nin ilk hocası) kumandasında 150 kişilik bir ordu gönderdi. Müslüman ordusu, Beni Esed’i ansızın bastırdı. Beni Esed bu şaşkınlıkla tüm mallarını Müslümanların eline geçecek şekilde geride bırakarak kaçtı.

Bundan sonra sıra Beni Nadir kabilesine gelmişti. Onların Peygamber’e (s.a) suikast düzenledikleri ve bu sırrın ortaya çıktığı gün, Hz. Peygamber (s.a) onlara on gün içinde Medine’yi terk etmelerini söyledi ve bu sürenin sonunda hâlâ gitmeyenlerin öldürüleceğini bildirdi.Münafıkların lideri Abdullah bin Ubeyy onlara bu teklifi kabul etmemelerini ve Medine’den ayrılmamalarını söyledi. Hatta onlara 2000 kişi ile yardım edeceğine dair söz verdi ve Necd’den Beni Gatafan’ın da yardımlarına geleceğini temin etti. Bunun üzerine Beni Nadir, Hz. Peygamber’e (s.a) ne yaparsa yapsın Medine’den çıkmayacaklarına dair haber gönderdi.

On günlük süre sona erer ermez, Hz. Peygamber (s.a) Beni Nadir’i kuşatma altına aldı, fakat hiçkimse onları kurtarmaya gelmedi. En sonunda Beni Nadir’liler, üç kişiye bir deve olmak üzere istedikleri kadar mal yükleyip, diğer mallarını geride bırakmak ve böylece Medine’den ayrılmak şartıyla teslim oldular.

Böylece Beni Nadir’in bütün evleri, bahçeleri ve diğer malları Müslümanların eline geçti ve bu hain kabile Hayber, Vad il-Kur’a ve Suriye’ye dağılarak yerleşti.

Daha sonra Peygamber (s.a) dikkatini, Medine’ye bir saldırı hazırlığı içinde olan Beni Gatafan’a çevirdi. 400 Müslümanı yanına alıp onlara Zat-ür-Rika’da baskın yaptı. Gatafanlılar o denli şaşırmışlardı ki hiç savaşmaksızın evlerini bıraktılar ve dağlara sığındılar.

Bundan sonra, H.4. yılın Şaban ayında Hz. Peygamber (s.a), Ebu Süfyan’la savaşmak üzere Bedir’e gitti. Uhud Savaşı’nın sonunda Ebu Süfyan Müslümanlara ve Hz. Peygamber’e (s.a) şöyle meydan okumuştu: “Sizinle bir yıl sonra tekrar Bedir’de karşılaşalım. ” Cevap olarak Peygamber (s.a) sahabeden birine şöyle söylemesini emretmişti: “Tamam, bu teklifinizi kabul ediyoruz.” Bu nedenle kararlaştırılan vakitte Peygamber (s.a) 1500 kişilik Müslüman ordusuyla Bedir’e gitti. Diğer taraftan Ebu Süfyan 2000 kişilik bir orduyla Mekke’den yola çıktı. Fakat Merr’ez-Zehran’dan (şimdiki Vad-i Fatıma) öteye ilerleme cesaretini gösteremedi. Hz. Peygamber (s.a) sekiz gün boyunca Bedir’de Ebu Süfyan’ın ordusunu bekledi. Bu sırada Müslümanlar bir ticaret kervanı ile çok kârlı alışverişler yaptılar.Bu olay, Uhud’da kaybedilen güçlülük imajını Müslümanlara tekrar kazandırdı. Aynı zamanda bütün Arabistan’ın, Kureyş’in artık tek başına Hz. Muhammad’i (s.a) durdurmaya güç yetiremeyeceğini farketmesini sağladı. (Ayrıca bkz. Al-i İmran an: 124)

Müslümanların bu güçlü itibarı başka bir olayla daha da desteklenmiş oldu. Dumat’ül-Cendel (Şimdiki Yauf), Suriye-Arabistan sınırında önemli bir merkezdi. Güneyde Irak ile Kuzeyde Suriye ve Mısır arasında ticaret yapan Arap kervanları, oradan geçtiklerinde yerliler tarafından soyulup yağmalanıyorlardı. H.5. yılın Rebi-ül-Evvel ayında, Hz Peygamber 1000 kişilik bir ordu ile bizzat onları cezalandırmaya gitti. Dumet-ül-Cendeliler ona karşı çıkıp savaşma cesareti gösteremediler ve orayı terkedip kaçtılar. Bu, bütün Kuzey Arabistan’ın, İslâm’ın gücünden korkmaya başlamasına neden oldu ve kabileler Medine’de doğan bu büyük gücün dehşet verici olduğunu ve artık bir veya iki kabile tarafından durdurulamayacağını farkettiler.

Hendek Savaşı

Hendek Savaşı meydana geldiğinde şartlar böyleydi. Aslında bu savaş, Medine’de doğan yeni gücü ortadan kaldırmak isteyen birçok Arap kabilesinin ortak bir saldırısıydı. Savaş, Medine’den çıkarıldıktan sonra Hayber’e yerleşen Beni Nadir Yahudileri tarafından teşvik edilmiştir. Beni Nadir Yahudileri Kureyş, Gatafan, Hudayl ve daha birçok kabileyi dolaşarak onlara tüm güçlerini birleştirip hep birden Medine’ye saldırmayı teklif etmişlerdi. Böylece H.5. yılın Şevval ayında, Arap kabilelerinden oluşan büyük bir ordu, Medine üzerine yürüdü.Kuzeyden, Medine’den sürüldükten sonra Hayber ve Va’dil-Kura’ya yerleşen Beni Nadir ve Beni Kaynuka Yahudileri geliyordu. Doğudan Gatafan kabileleri -Beni Süleym, Fezare, Mürre, Aşca, Sa’d, Esed, vs- Güneyden ise müttefikleri ile birlikte Kureyşliler geliordu.

HARİTA -III –

Hz. Peygamber döneminde Arap kabileleri

HARİTA – IV –

Hendek Savaşı

Eğer bu ani bir saldırı olsa sonu felaket olabilirdi. Fakat Hz. Peygamber (s.a) Medine’de bundan habersiz değildi. Onun her kabilede düşmanın hareketlerini hemen kendisine haber veren adamları ve İslâmî hareketin sempatizanları vardı. Düşman şehre ulaşmadan önce Müslümanlar altı gün içinde Medine’nin kuzey-batısına bir hendek kazmışlar ve Sel Dağı’nı arkalarına alarak hendeği 3000 kişilik bir ordu ile korumaya hazır hale gelmişlerdi. Medine’nin güneyinde birçok bahçeler vardı (bugün de hâlâ vardır.) ve o taraftan saldırı olamazdı. Doğuda ise büyük bir ordunun geçmesini imkansız kılan kayalıklar vardı. Güney-batı tarafı için de aynı şey söz konusuydu. Bu nedenle sadece Uhud’un doğu ve batısından saldırı yapılabilirdi ve Hz Peygamber (s.a) buraları da bir hendek kazdırarak emniyete almıştı. Kafirler Medine’nin dışında bir hendekle karşılaşacaklarından habersizdiler. Böyle bir savunma stratejisi Araplara yabancıydı. Bu nedenle hazırlanmadıkları halde kış mevsiminde uzun bir kuşatmaya katlanmak zorundaydılar.

Bundan sonra kâfirlere sadece bir seçenek kalıyordu:Şehrin güney doğusunda oturan Yahudi kabilesi Beni Kurayza’yı ihanet ve isyana teşvik etmek. Müslümanlar, Yahudilerle şehre bir saldırı olduğunda onu birlikte savunacaklarına dair bir anlaşma yaptıkları için o tarafta hiçbir önlem almamışlar, hatta ailelerini güney-doğudaki korunmalı evlere yerleştirmişlerdi. Saldırganlar İslam savunmasındaki bu zayıflığın farkına vardılar. Beni Nadir’in lideri Huyay bin Ahtab’ı anlaşmayı bozup savaşa katılmaları için Beni Kurayza ile konuşmaya gönderdiler. Başlangıçta Beni Kurayzalılar bu teklifi kabul etmediler ve anlaşmaya tamamen sadık kalıp hiçbir şekilde ona ihanet etmeyen Muhammad”le (s.a) anlaşma halinde olduklarını söylediler. Fakat İbn Ahtab onlara: “Bakın, ona karşı bütün Arabistan’ın gücünü birleştirdim. Bu ona bir son vermek için mükemmel bir fırsat. Eğer bu fırsatı kaçırırsanız bir daha böylesi elinize geçmez.” deyince İslâm düşmanı, Yahudi kafası bütün ahlâkî sorumlulukları unuttu ve Beni Kurayzalılar anlaşmayı bozmaya ikna oldular.

Hz. Peygamber (s.a) bununla ilgili haberleri aldı. Bunun üzerine Ensar’ın ileri gelenlerinden Sa’d ibn Ubade, Sa’d ibn Muaz, Abdullah bin Revaha ve Havvat bin Cübeyr’i gerçeği araştırmak üzere gönderdi. Onlara eğer Beni Kurayza’nın hâlâ anlaşmaya bağlı olduğunu tespit ederlerse, gelip gerçeği bütün İslâm ordusu önünde açıkça söylemelerini, yok eğer onların anlaşmaya ihanet ettiklerini tespit ederlerse, Müslümanların moralinin bozulmaması için gerçeği sadece kendisine söylemelerini emretti. Oraya vardıklarında sahabîler Beni Kurayzalıları ihanete dalmış buldular. Onlar sahabîlere açıkça şöyle dediler: “Bizimle Muhammed arasında ne anlaşma, ne de bir sözleşme vardı.” Bunun üzerine sahabîler Peygamber’in (s.a) yanına döndüler ve “Adel ve Kare” dediler. Yani “Kurayzalılar, Adel ve Kare’nin Reci’de İslâm tebliğcilerine yaptıklarını yaptılar.” dediler.

Bu haber Müslümanlar arsında yayıldı ve büyük bir dehşete neden oldu, çünkü her taraftan sarılmışlardı ve şehirleri hiçbir savunma önlemi almadıkları, hatta ailelerini korunmak üzere gönderdikleri taraftan tehdit ediliyordu. Bu münafıkların cesaretini ve faaliyetini artırdı ve Müslümanların moralini yıkmak için psikolojik saldırıya geçtiler. Birisi şöyle diyordu: “Ne garip ! Bize Sezar’ın ve Kisra’nın topraklarını ele geçireceğimiz söyleniyor, oysa burada hiç birimiz kaçıp kendini kurtaracak halde bile değil.” Başka birisi de Hendek’teki görev yerini bırakıp tehlikede olan kendi evini savunmaya gitmek için izin istiyordu. Bir başkası da gizlice şöyle bir propaganda yapıyordu: “Saldırganlarla meselenizi kendiniz halledin ve Muhammed’i onlara teslim edin.” Bu, kalbinde ufak bir parça da olsa nifak taşıyan herkesin kendini eleverdiği çok kritik bir andı. Sadece hakikî ve samimi Müslümanlar bağlılık ve fedakârlıklarında sebat edip dayandılar.

Bu kritik anda Hz. Peygamber (s.a) Beni Gatafan ile barış görüşmeleri yaptı ve savaştan çekilmelerine karşılık onlara Medine hurma hasadının üçte birini kabul ettirmeye çalıştı. Fakat Ensarın ileri gelenlerinden Sa’d bin Ubade ve Sa’d bin Muaz’a barış şartları ile ilgili fikirlerini sorduğunda onlar şöyle dediler: “Ey Allah’ın Rasulü ! Bu senin fikrin mi, yoksa Allah’ın emri mi? Yoksa bu teklifi sadece bizi düşmandan korumak için mi yapıyorsunuz?” Hz. Peygamber (s.a) şu cevabı verdi: “Bunu sadece sizi kurtarmak için teklif ediyorum. Bütün Arabistan’ın size karşı ortak bir cephe oluşturduğunu görüyorum. Bu nedenle düşmanı bölmek istiyorum.” Bunu üzerine iki sahabe şöyle dediler: “Efendimiz, eğer bunu bizim için yapıyorsanız, hemen unutun. Bu kabilelere, müşrik olduğumuz dönemlerde haraç vererek boyun eğmedik. Şimdi Allah ve Rasulüne iman ile şereflendiğimiz halde, bu rezilliğe boyun mu eğeceğiz ? Allah aramızda hüküm verinceye dek kılıç aramızda hakem olacaktır.” Bu sözlerin ardından henüz imzalanmamış olan anlaşma metnini yırttılar.

O sırada Gatafan kabilesinin Asça koluna mensup olan Nuaym bin Mesud Müslüman olmuş, Hz. Peygamber’in (s.a) huzuruna gelip şöyle demişti: “Benim Müslüman olduğumu henüz kimse bilmiyor. Sana dilediğin şekilde hizmette bulunabilirim.” Buna karşılık Peygamber (s.a): “Git ve düşman arasına ayrılık tohumları saç.” dedi. Bunun üzerine Nuaym dost olduğu Kurayzalılara gitti ve şöyle dedi: “Kureyşliler ve Gatafanlılar kuşatmadan sıkılabilir ve bırakıp gidebilirler ve hiçbir kayıpları olmaz, oysa siz burada Müslümanlarla birlikte yaşamak zorundasınız. Eğer böyle olursa, durumunuzun nasıl olacağını bir düşünün. Dışarıdan kuşatanlar size bazı önemli şahısları rehin vermedikçe düşmanla işbirliği yapmamanızı tavsiye ederim.” Bu, Beni Kurayzalılar üzerinde istenen etkiyi yaptı ve kuşatma için birleşmiş olan kabilelerden rehine istemeye karar verdiler. Nuaym daha sonra Kureyş ve Gatafan liderlerine gidip: “Beni Kurayzalılar, gevşek ve kararsız görünüyorlar. Belki de sizden bazı rehineler isterler ve Muhammed’le (s.a) aralarını düzeltmek için bu rehineleri ona teslim ederler. Bu nedenle onlarla olan ilişkilerinizde çok dikkatli ve ihtiyatlı olun.” dedi. Bu, kuşatma için birleşen cephenin Beni Kurayzalılardan şüphelenmesine neden oldu ve onlara şöyle bir mesaj gönderdiler: “Bu uzun kuşatmadan bıktık, artık karşılıklı bir çarpışma olsun. Bu nedenle her iki taraftan ortak bir saldırı yapalım.” Beni Kurayzalılar da şu cevabı verdiler: “Bize ileri gelen önemli adamlarınızdan rehineler vermedikçe savaşa katılamayız.” Kureyş ve Gatafan kabileleri Nuaym’ın söylediğinin doğru olduğuna kani oldular. Rehine göndermeyi reddettiler. Diğer taraftan Beni Kurayzalılar da Nuaym’ın kendilerine iyi bir tavsiyede bulunduğu inancına vardılar. Yani uygulanan strateji işe yaramış, düşmanı bölmüştü.

1Bu olay sırasında Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştu: “Savaşta hile caizdir.”

Kuşatma 25 günden fazla sürdü. Mevsim kıştı. Yiyecek, içecek ve hayvan yemi stoku gün geçtikçe azalıyor ve taraflar arasındaki ayrılık kuşatıcıların moralleri üzerinde büyük bir baskı yaratıyordu. O sırada bir gece aniden gökgürültüsü ve şimşekle beraber bir rüzgar fırtınası çıktı. Soğuk ve karanlığa bir de bu eklenmişti. Rüzgâr çadırları yerinden söküyor ve düşmanı rahatsız ediyordu. Tabiatları icabı bu kadar şiddete dayanamazlardı. Bu nedenle henüz sabah olmadan savaş alanını terkedip evlerine döndüler. Müslümanlar sabahleyin uyandıklarında, savaş alanında bir tek düşman askerinin bile kalmadığını gördüler. Savaş alanını tamamen boş bulan Hz. peygamber (s.a) şöyle dedi: “Kureyş bundan sonra size hiçbir zaman saldıramayacak şimdi sıra sizde.”

Bu, durumu çok doğru değerlendiren bir sözdü. Sadece Kureyşliler değil, diğer bütün düşman kabileler de İslâm’a karşı son saldırılarını yapmışlar ve başaramamışlardı. Artık Medine’yi işgal etmeyi düşünemezlerdi bile, şimdi saldırı sırası Müslümanlardaydı.

Beni Kurayza Gavzesi

Hz. Peygamber (s.a) Hendek’ten döndüğünde, öğlen vakti Cebrail (a.s) geldi ve Müslümanların silahlarını bırakmayıp Beni Kurayza sorununu da halletmelerini söyleyen ilahi emri getirdi. Bu emri alan Peygamber (s.a) şöyle dedi: “İtaatinde sabit olan hiçkimse Beni Kurayza topraklarına varıncaya dek ikindi namazını kılmasın.” Bundan hemen sonra Hz. Peygamber (s.a) Hz. Ali (r.a) kumandasında küçük bir bölüğü öncü kol olarak Beni Kurayza’ya gönderdi. Öncü kol oraya ulaştığında, Yahudiler çatılara çıkıp Peygamber (s.a) ve Müslümanlar hakkında iyi sözler söylemeye başladılar, fakat yaptıkları hareketler onları ihanetlerinin kötü akibetinden kurtaramadı. Onlar, savaşın en kritik anında anlaşmaya ihanet etmişler, düşmanla işbirliği yapmışlar ve bütün Medinelileri tehlikeye atmışlardı. Beni Kurayzalılar Hz. Ali’yi (r.a) öncü birliği sandılar. Fakat Hz. Peygamber’le (s.a) birlikte bütün İslâm ordusu gelip etraflarını kuşatınca büyük bir dehşete kapıldılar. Bu kuşatmaya iki veya üç haftadan fazla dayanamadılar. En sonunda haklarında Evs’in lideri Sa’d ibn Muaz’ın (r.a) hüküm vermesi şartıyla teslim oldular. Hakim olarak Sa’d ibn Muaz ‘ı (r.a) seçmişlerdi, çünkü İslâm-öncesi dönemde Evs ve Kurayza müttefikti ve bu eski bağların, daha önce Beni Kaynuka ve Beni Nadir Yahudilerinde olduğu gibi, kendilerinin Medine’yi terketmelerini sağlayacağını umuyorlardı. Evs kabilesi mensupları da Sa’d’ın (r.a) eski müttefikleri olan Kurayzalılara yumuşak davranmasını istiyorlardı. Fakat Hz. Sa’d (r.a), daha önce Medine’den ayrılmalarına izin verilen Yahudi kabilelerinin, Medine çevresindeki diğer kabileleri nasıl savaşa teşvik ettiklerini ve nasıl Müslümanlara karşı on-oniki bin kişilik birleşik bir cephe oluşturduklarını görmüş ve bizzat yaşamıştı. Bu son Yahudi kabilesinin de, şehrin dışarıdan saldırıya maruz kaldığı ve bütün nüfusunun hayatının tehlikede olduğu kritik bir anda nasıl haince davrandığından haberdardı. Bu nedenle Beni Kurayza’nın bütün erkeklerinin öldürülmesi, kadın ve çocuklarının esir alınması ve mallarının Müslümanlar arasında dağıtılması hükmünü verdi. Ceza adil bir şekilde yerine getirildi. Müslümanlar, Yahudilerin evlerine girdiklerinde, bu hainlerin savaşa katılmak için 1500 kılıç, 300 zırh, 2000 mızrak ve 1500 kalkan toplamış olduklarını gördüler.

Eğer Müslümanlara Allah’ın yardımı ulaşmamış olsaydı, bütün bu silahlar, kâfirler Hendek’ten toplu bir saldırı yaptığı sırada Müslümanlara karşı arkadan kullanılmış olacaktı. Bu ortaya çıktığında, Hz. Sa’d’ın (r.a) bu insanler hakkında verdiği kararın tamamen yerinde olduğu anlaşıldı.

Sosyal Düzenlemeler (Reformlar)

Uhud Savaşı ile Hendek Savaşı arasında geçen iki yıllık dönem, bir rahatsızlık ve karmaşa dönemiydi. Peygamber (s.a) ve ashabı rahat ve barış içinde bir gün bile geçirmemişlerdi. Buna rağmen bir bütün olarak reforma ve İslâm toplumunun yeniden inşasına hiç ara verilmeksizin devam edildi. İşte bu dönemde evlilik ve boşanma ile ilgili İslâm kuralları kondu, miras hukuku belirlendi, içki ve kumar yasaklandı, ekonomik ve sosyal hayatın diğer yönlerini kapsayan birçok kural ve düzenlemeler getirildi.

Bu hususta, düzeltilmesi gereken en önemli şey, evlat edinme olayı idi. Araplarda evlat edinilen çocuk gerçek bir oğul gibi kabul ediliyordu. Mirastan pay alıyor, evlat edinen anne onu gerçek bir oğul, kızı da onu öz kardeş gibi kabul ediyordu; evlat edinilen oğul,evlat edinen kişinin kızıyla veya ölümünden sonra onun dul karısıyla evlenemezdi. Evlatlık öldüğünde veya karısını boşadığında da aynı şey sözkonusuydu. Evlat edinen kişi, evlatlığının karısını gerçekten öz gelini imiş gibi kabul ediyordu. Bu gelenek, Bakara ve Nisa Surelerinde Allah tarafından ortaya konulan miras, nikah ve boşanma kuralları ile çatışma halindeydi. Bu gelenek aslında mirasta hiç hak sahibi olmayan bir kişiye mirastan hak veriyordu. Evlenmesi helâl olan kadın ve erkeğin evlenmelerini yasaklıyor ve herşeyin ötesinde İslâm Kanunlarının ortadan kaldırmaya çalıştığı ahlâksızlıkların yayılmasına yardım ediyordu. Çünkü ne kadar meşru ve kutsal kabul ederse etsin, hiçbir zaman evlatlık kız,evlatlık edinenin kızı gibi olmaz. Geleneksel meşruiyet ile izin verilen suni akrabalık ilişkileri serbestçe gerçek akrabalık ilişkileri ile karışırsa, bu ancak kötü sonuçlar doğurur. İşte bu nedenle İslâm’da boşanma ve nikâh hukuku, miras hukuku ve zinanın yasaklanmasını gerektiren hukuk kuralı, evlatlığı gerçek öz oğul gibi kabul etme gelenek ve fikrinin tamamen silinmesini gerektirmiştir.

Fakat böyle bir fikir sadece sözle: “Evlatlık, öz oğul gibi değildir” demekle zihinlerden silinemez. Yüzyılların getirdiği önyargı ve batıl inançlar sadece sözle değiştirilemez. İnsanlar bu ilişkilerin gerçek akrabalık ilişkisi olmadığını kabul etseler bile, evlatlık oğul ile evlat edinen annenin, evlatlık ile üvey kardeşinin, baba ile evlatlık kızın ve evlat edinen kişi ile evlatlığının karısının evlenmelerine hâlâ çirkin ve uygunsuz bakabilirler.

Bunun yanısıra hâlâ ilişkiler arasında bir karışıklık olmaya devam edebilir. Bu nedenle bu geleneğin bir uygulama ile ve Peygamber’in (s.a) bizzat kendisi tarafından kaldırılması zorunluydu. Çünkü hiçbir Müslüman; Peygamber’in (s.a) bizzat ve Allah’ın emri ile yaptığı bir şeyi çirkin ve iğrenç bulamazdı. Bu nedenle, Hendek Savaşı’ndan bir müddet önce, Hz. Peygamber (s.a) Beni Kurayza kuşatması sırasında bu emri yerine getirdi. (Emir ile uygulama arasında belirli bir zaman geçmesinin sebebi, henüz Zeyneb’in iddetinin dolmaması ve Peygamber’in (s.a) o sırada savaş hazırlıklarıyla meşgul olması olabilir.)

Hz. Zeyneb’in Evliliği Üzerine Çıkan Söylentiler

Evlilik gerçekleşir gerçekleşmez, Hz. Peygamber (s.a.) aleyhine bir yığın söylentiler yayılmaya başladı. Müşrikler, Yahudiler ve münafıkların hepsi onun ardı ardına kazandığı başarıları kıskanıyorlardı. Uhud’dan sonraki iki yıl içinde, Hendek Savaşı’nda ve Kurayza meselesinde aşağılanıp yenik düşmeleri onları çok sarsmıştı. Savaş alanında onu yenme ümitlerini de yitirmişlerdi. Bu nedenle bu evlilik meselesini Allah tarafından gönderilmiş bir fırsat bildiler ve bu olayın, onun asıl güç ve kudretini oluşturan ahlakî üstünlüğüne bir son vereceğini düşündüler. Bu nedenle Hz. Peygamber’in (s.a) -Allah korusun- gelinine aşık olduğu, oğlunun da bunu öğrenince karısını boşadığı ve onun da gelini ile evlendiği şeklinde hikayeler uydurdular. Fakat bu söylenti çok saçmaydı. Hz. Zeyneb, Peygamber’in (s.a) halasının kızıydı. Ve onu çocukluğundan beri tanıyordu. Bu nedenle onu bir kez görüp aşık olması sözkonusu olamaz. Bunun yanısıra onun Zeyd’le evlenmesine, Zeyneb’in ailesinin karşı çıkmasına rağmen bizzat kendisi önayak olmuştu. Ailesi Kureyşin soylu bir ailesine mensup olan kızlarını, azat edilmiş bir köleye vermek istememişlerdi. Hz. Zeyneb de bu evlilik teklifinden hoşnut olmamıştı. Fakat herkes kendisini Hz. Peygamber’in (s.a.) emrine uymak zorunda hissediyordu. Evlilik gerçekleştirildi ve bununla Arabistan’da İslâm’ın azatlı bir köleyi Kureyşli bir soylunun statüsüne çıkardığını gösteren bir örnek ortaya konmuş oldu. Eğer Hz. Peygamber (s.a), Hz. Zeyneb’i (r.a) istemiş olsaydı, onu Zeyd’le (r.a) evlendirmez, kendisi onu nikahlayabilirdi. Fakat bütün bunları öyle abartıp yaydılar ki, bazı Müslümanlar bile bu uydurma haberlere inanmaya başladılar.

Tesettürle İlgili İlk Emirler

İslâm düşmanları tarafından uydurulan dedikodu ve söylentilerin, Müslümanlar arasında da sohbet konusu teşkil etmesi, toplumdaki şehvet unsurunun her tür sınırı aştığını gösteren apaçık bir işarettir. Eğer bu illet bulunmasaydı, insanlar, Hz. Peygamber (s.a) gibi temiz ve ahlâklı bir kişiyle ilgili böyle saçma ve iğrenç hikayelere önem atfetmezlerdi. Bu olay, İslâm toplumunda Hicap veya tesettürle ilgili düzenleyici emirlerin verildiği zamanı belirlemektedir. Bu sosyal düzenlemelere ilk önce bu surede bir giriş yapılmış, bir yıl sonra Hz. Aişe’ye (r.a) iftira atılması olayı üzerine nazil olan Nur Suresi’nde bu emirler tamamlanmıştır. (Daha fazla izah için bkz. Nur, Giriş bölümü)

Hz. Peygamber’in (s.a) Aile Hayatı ile İlgili Meseleler

Bu dönemde çözümlenmesi gereken iki sorun daha vardı. Gerçi bunlar Peygamber’in (s.a) sadece kendi aile hayatını ilgilendiren sorunlardı, fakat Allah’ın Dinini yüceltmek uğrunda çaba sarfeden ve gece gündüz bu büyük görevle meşgul olan bu büyük şahsın zihinsel ve ailevî huzuru için bu sorunların çözümlenmesi şarttı.

Birinci sorun, Peygamber’in (s.a), o sıralarda ekonomik sıkıntılar içinde olmasıydı. İlk dört yıl boyunca Hz. Peygamber’in (s.a) hiçbir gelir kaynağı yoktu. H.4. yılda Beni Nadir kabilesinin sürgün edilmesinden sonra, onların topraklarından bir kısmı, Allah’ın emri ile Hz. Peygamber’in (s.a) kullanımına ayrıldı, fakat bu da onun ailevî gereksinimleri için yeterli değildi. Diğer taraftan peygamberlik görevi o kadar ağırdı ki, bedeninin, zihninin ve kalbinin tüm enerjisi ile zamanının tümünü harcamasını gerektiriyordu. Hayatını kazanacak zaman ve enerjisi kalmıyordu. Ekonomik zorluklar nedeniyle eşlerinin kendisini huzursuz ettikleri böyle durumlarda Hz. Peygamber (s.a) kuşkusuz kendisini iki yönden sıkışmış hissediyordu.

Diğer sorun ise şuydu: Hz. Peygamber (s.a) Zeyneb’le (r.a) evlenmeden önce dört hanımı daha vardı; Hz. Sevde, Hz. Aişe, Hz. Hafsa, Hz. Ümmü Seleme, Hz. Zeyneb beşinci hanımı oluyordu. Bunun üzerine İslâm düşmanları, başkalarının aynı anda dörtten fazla kadınla evli olamazken Peygamber’in (s.a.) nasıl olup da beşinci bir kadınla evlendiği şeklinde karşı çıkmaya, Müslümanlardan bazıları da şüphe duymaya başladılar.

Anafikir ve konular

Bunlar Ahzab Suresi nazil olduğu dönemde Hz. Peygamber’i (s.a.) ve Müslümanları meşgul eden sorunlardı ve bu sorunlara verilen cevaplar surenin ana fikrini teşkil etmektedir.

Anafikir ve arka-plan dikkatle okunduğunda surenin bir konuyu ele alan bir tek bölümden oluşmadığı, bilakis, dönemin önemli olaylarıyla bağlantılı olarak birbiri arkasına indirilen emir ve konulardan oluştuğu ve daha sonra bu konuların surede bir araya getirildiği anlaşılır. Birbirini takip eden bölümlerin her biri diğerinden farklıdır:

1) 1-8 ayetler Hendek Savaşı’ndan önce indirilmiş olmalıdır. Bu ayetler, arka-plan da gözönünde bulundurularak okunduğunda, bunlar nazil olmadan önce Hz. Zeyd’in (r.a.) Zeyneb’i boşamış olduğu anlaşılır. Hz. Peygamber (s.a.) evlatlık ile ilgili cahiliye inanç, gelenek ve önyargılarının ortadan kaldırılması gerektiğini hissediyordu ve kendisi bizzat bir önlem almazsa, insanların evlatlık ilişkileri ile ilgili sadece duygusal temellere dayanan hassas ve ince hislerinin ortadan kaldırılamayacağını da hissediyordu. Fakat aynı zamanda, Hz. Zeyd’in boşadığı karısı ile evlendiğinde, İslâm’a karşı bir propaganda fırsatı arayan münafıklar, müşrikler ve Yahudilerin fitne çıkaracağından endişe duyarak bu konuda tereddüt ediyordu. 1-8 ayetlerin müzul sebebi işte bu olaydı.

2) 9-27. ayetlerde Hendek Savaşı ve Beni Kurayza Gazvesi ile ilgili bir değerlendirme yer almaktadır. Bu da, bu ayetlerin bu olaylardan sonra nazil olduğunu göstermektedir.

3) 28-35. ayetlerde ele alınan konu iki bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde Allah, zor koşullardan sabırsızlığa düşen Peygamber’in (s.a.) hanımlarına dikkat çekerek şöyle demektedir. “Bu dünya hayatı ve nimetleri ile, Allah ve Rasûlü ve ahiret arasında seçiminizi yapın. Eğer birincisini seçerseniz, açıkça söyleyin; bir gün bile zorluk içinde bırakılmayacaksınız, güzellikle salıverileceksiniz.

Eğer ikincisini seçerseniz, Allah ve Rasûlü ile birlikte olmalı ve sabırla göğüs germelisiniz. İkinci bölümde, kafaları İslâmi görüş açısı ile şekillenen kişilerin zorunluluğunu hissetmeye başladıkları sosyal reformlarla ilgili ilk adımlar atılmaktadır. Bu hususta reform Peygamber’in (s.a.) kendi evinden başlamış ve onun hanımlarına islam öncesi zamanlardaki gibi davranıp hareket etmekten sakınmaları, vakarla evlerinde oturmaları ve diğer erkeklerle konuşurken dikkatli olmaları emredilmiştir.

4) 36-48. ayetler Hz. Peygamber’in (s.a.) Hz. Zeyneb’le (r.a.) evlenişi ile ilgilidir. Bu bölümde İslâm düşmanlarının bu evliliğe itirazlarına cevap verilmekte, Müslümanların zihninde beliren şüpheler ortadan kaldırılmakta, Müslümanlara Hz. Peygamber’in (s.a.) kanun ve statüsünün ne olduğu öğretilmekte ve Hz. Peygamber’e de (s.a.) kâfir ve münafıkların yaptığı karşı propagandaya sabretmesi söylenerek teselli verilmektedir.

5) 49. ayetle, boşanma (talak) hukukunun bir hükmü ortaya konulmaktadır. Bu ayet, büyük bir ihtimalle aynı olaylarla ilgili bir mesele üzerine indirilmiş tek bir ayettir.

6) 50-52. ayetler de, Peygamber’in (s.a.) evlilikle ilgili Müslümanlara uygulanan sınırlamalardan müstesna olduğunu işaret eden ve sadece Peygamber’in (s.a.) evliliğini kapsayan özel bir hüküm yer almaktadır.

7) 53-55. ayetlerde sosyal reformla ilgili ikinci adım atılmaktadır. Bu adım şu emirlerden oluşur; diğer erkeklerin, Hz. Peygamber’in (s.a.) hanımlarının evlerini ziyaretinin sınırlanması; ziyaret ve davetlerde İslâmî adabı muaşeret kurallarının konulması, Peygamber’in (s.a.) hanımlarını evlerinde sadece yakın akrabalarının ziyaret edebilmesi; diğer erkeklerle perde arkasından konuşmaları, Peygamber’in (s.a) ölümünden sonra onlarla kimsenin evlenememesi.

  1. 56-57. ayetlerde Hz. Peygamber’in (s.a) evliliği ve aile hayatı konusundaki eleştirilerin kesilmesi ile ilgili bir uyarı yer almakta ve Müslümanlara, İslâm düşmanları gibi sürekli kusur aramayı bırakıp Peygamberleri için Allah’tan rahmet ve salat dilemeleri emredilmektedir. Ayrıca onlara, değil Peygamber’in şahsiyeti ile ilgili, birbirleri arasında bile asılsız ve yanlış suçlamalardan kaçınmaları emredilmektedir.

9) 59. ayette sosyal reform ile ilgili üçüncü adım atılmaktadır. Bütün Müslüman kadınlara, evlerinden zaruri bir ihtiyaç için çıktıklarında dış kıyafetlerini örtmeleri ve yüzlerini de örtmeleri emredilmektedir.

Bundan sonra surenin sonuna dek, münafıklar ve diğer anlayışsız kimseler, o dönemde İslâm’a ve Müslümanlara karşı yaptıkları kötü propaganda nedeniyle azarlanmaktadırlar.

Rahman Rahim olan Allah’ın adıyla

1 Ey Peygamber,1 Allah’tan sakın, kâfirlere ve münafıklara itaat etme. Şüphesiz Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.2

AÇIKLAMA

  1. Surenin giriş bölümünde de belirttiğimiz gibi, bu ayetler, Hz. Zeyd, Hz. Zeyneb’i boşadıktan sonra nazil olmuştur. O sıralarda Hz. Peygamber (s.a) evlatlık ile ilgili geleneğin ve cahiliye adetinin kökten kesilmesinin zamanının geldiğini bu konuda bizzat kendisinin önlem alması gerektiğini ve bu adetin tamamen ortadan kaldırılması için evlâtlığının (Zeyd) dul karısı ile evlenmesi gerektiğini hissediyor, Allah da ona bu şekilde ilham ediyordu. Fakat bu konuda çekimser kalmasının nedeni, bunun zaten başarıları nedeniyle kıskançlıktan çıldıran kafir ve münafıklara karşı bir propaganda malzemesi oluşturacağından duyduğu korkuydu. Bu, kişisel şöhretin kaybolacağından duyduğu korku değil, bilakis İslâm’a zarar vereceği korkusuydu. Böyle bir olay, İslâm’a yönelen kişilerde güvensizlik yaratabilir, tarafsız kişilerin düşmana katılmasına ve Müslümanlardan zayıf imanlı olanların şüpheye düşmelerine neden olabilirdi. Bu nedenle Hz. Peygamber (s.a), İslâm’ın amaç ve çıkarlarına daha büyük zararlar vereceğini düşünerek bu cahiliye adetini ortadan kaldırmak için bir girişimde bulunmamayı tercih etti.
  2. Konunun başlangıcında, daha ilk cümlede, Allah Hz. Peygamber’in (s.a) bütün endişelerini ortadan kaldırmaktadır: “Dinimiz için neyin hayırlı neyin hayırsız olduğunu biz daha iyi biliriz. Bu konuda neyin iyi neyin kötü olduğunu da biz biliriz. Bu nedenle münafıklara ve kafirlere uyan bir davranış içinde bulunmamalısın, bilakis bizim dileğimize uygun bir tavır içinde olmalısın. Bizden korkmalısın, kafirlerden ve münafıklardan değil.”

2 Ve sana Rabbinden vahyedilene uy. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızı haber alandır.3

3 Allah’a tevekkül et; vekil olarak Allah yeter.4

4 Allah, bir adamın kendi (göğüs) boşluğu içinde iki kalp kılmadı5 ve kendilerini annelerinize benzeterek yemin konusu yaptınız (zıharda bulunduğunuz) eşlerinizi de sizin anneleriniz yapmadı,6 evlatlıklarınızı da sizin (öz) çocuklarınız saymadı.7 Bu, sizin (yalnızca) ağzınızla söylemenizdir. Allah ise, hakkı söyler ve (doğru olana) yola yöneltip-iletir.

5 Onları (evlat edindiklerinizi) babalarına nisbet ederek çağırın; bu, Allah katında daha adildir.8 Eğer babalarını bilmiyorsanız, artık onlar, dinde sizin kardeşleriniz ve dostlarınızdır.9 Hata olarak yaptıklarınız da ise, sizin için bir sakınca (bir vebal) yoktur. Ancak kalplerinizin kasıt gözeterek (taammüden) yaptıklarınızda vardır.10 Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.11

AÇIKLAMA

  1. Bu cümle Hz. Peygamber’e (s.a) olduğu kadar, Müslümanlara ve İslâm düşmanlarına da hitap etmektedir: “Eğer Peygamber (s.a) Allah’ın emri doğrultusunda davrandığı için iftiraya uğrar ve düşmanın, şerefi konusundaki saldırılarına sabırla göğüs gererse, onun bu fedakâr ve samimi davranışları Allah’a gizli kalmaz. Peygamber’e (s.a) bağlılıklarında sebat eden, şüphe ve kararsızlığa düşen müminlerin durumu da Allah’a malumdur. Ve Allah, kafirlerle münafıkların Peygamber’e (s.a) iftira atma çabalarından da bîhaber değildir. Onun için perişan olmana gerek yok. Allah herkesin ameline göre hak ettiği ceza ve mükafatı verecektir.
  2. Bu cümlenin muhatabı yine Hz. Peygamber’dir (s.a). O’na şöyle talimat verilmektedir: “Sana emanet edilen görevi Allah’a güvenerek yerine getir ve bütün dünya sana düşman olsa bile buna aldırma.” Bir kimse, bir emrin kesin olarak Allah tarafından verildiğinden emin olduğunda, iyilik ve hayrın bu emri yerine getirmekte olduğu konusunda itminan içinde olmalıdır. Artık bu emrin sebep ve hikmetini görüp anlamasına gerek yoktur, o sadece tamamen Allah’a güvenerek bu emri yerine getirmelidir. Kulun bütün işlerinde yardımcı ve dayanak olarak Allah yeter. Allah onu doğru yola ulaştırma ve ona yardım etme konusunda kafidir ve kendi hidayet yolunda çalışan kimselerin kötü bir sonla karşılaşmamaları da sadece O’nun kefaletindedir.
  3. Yani, “Bir kimse aynı zamanda hem mümin, hem münafık, hem doğru yolda, hem sapık; hem salih, hem de günahkâr olamaz. İnsanın göğsünde iki kalp yoktur ki birinde samimi iman olsun, diğerinde de Allah’tan hiç korkmamak. O halde bir insan aynı zamanda sadece bir tek karaktere sahip olabilir: Ya mümin veya münafık, ya da kafir veya Müslüman olur. Eğer siz mümine münafık veya bir münafığa mümin derseniz, bu gerçeği değiştirmez. Kişinin gerçek karakteri aynı kalır.”
  4. Zihar arapça bir terimdir. Eskiden bir Arap, aile kavgaları sırasında sinirlenip karısına: “Senin sırtın bana annemin sırtı gibidir” dediğinde, karısını annesi ile mukayese ettiği için artık o kadının adama bir daha helal olmayacağına inanılırdı. Bu konuda Allah şöyle buyuruyor: “Bir adam, bir kadına anne dediği veya onu annesine benzettiği için o kadın onun annesi olmaz. Onun annesi, onu doğurandır. Karısını annesine benzetmesi, gerçeği değiştirmez.” Zihar hakkındaki İslâmî hükümler için bkz. Mücadele suresi: 2-4.
  5. Asıl söylenmek istenen söz budur. Bundan önce gelen iki cümle bu noktayı vurgulamak ve desteklemek amacıyla yer almıştır.
  6. Bu emrin uygulanması ile ilgili olarak ilk sunulan reform, Peygamber’in (s.a) evlatlığı Zeyd’in artık, Zeyd bin Muhammed yerine, babasına nisbet edilerek Zeyd ibn Hârise adıyla çağrılmasıdır. Buhari, Müslim, Tirmizî ve Neseî, Abdullah İbn Ömer’den (r.a) eskiden insanların Zeyd bin Harise’yi Zeyd bin Muhammed diye çağırdıklarını rivayet etmişlerdir. Bu ayetin nazil olmasından sonra onu, Zeyd ibn Harise diye çağırmaya başlamışlardır. Bunun yanısıra bu ayetin nuzulünden sonra insanların kendilerini gerçek babalarından başkalarına nisbet etmeleri de yasaklanmıştır. Buhari, Müslim ve Ebu Davud, Sa’d ibn Ebi Vakkas’tan (r.a) Hz. Peygamber’in (s.a) şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir: “Kendisini bildiği halde babasından başkasına nisbet eden kimseye cennet haram kılınmıştır.” Hadis kitaplarında bu davranışı büyük bir günah olarak bildiren başka hadisler de yeralmıştır.
  7. Yani, böyle bir durumda bile kişinin kendisini başka bir kimseye nispet etmesi caiz değildir.
  8. Bu, şu anlama gelir: “Bir kimsenin sevdiği için bir başkasına oğlum demesinde bir beis yoktur. Aynı şekilde sevgi ve saygı nedeniyle bir başkasına anne, baba, kardeş, evlat denilmesinde bir günah yoktur. Fakat eğer böyle söylendiğinde, o kişilerin gerçek akrabaların statü, hak ve konumunda olacağı düşünülüyorsa, o zaman bu davranış cezasız kalmayacak ve mutlaka hesaba çekilecektir.”
  9. Yani, “Allah bu konuda işlenen günahları affetmiştir, hiç kimse bunlardan hesaba çekilmeyecektir.” Şu anlama da gelebilir: “Allah istemeden yaptığı davranışlar nedeniyle kişiyi hesaba çekmez. Yasaklanmış bir davranış olsa bile Allah kişiyi istemeden, bilmeden yaptığı bu davranış nedeniyle cezalandırmaz.”

6 Peygamber, mü’minler için kendi nefislerinden daha evladır12 ve onun zevceleri de onların anneleridir.13 Rahim sahipleri (akrabalar) de, Allah’ın Kitabında birbirlerine öteki mü’minlerden ve muhacirlerden daha yakındır. Ancak dostlarınıza maruf üzere yapacaklarınız başka;14 bunlar Kitapta yazılmış bulunmaktadır.

7 Hani biz peygamberlerden kesin sözlerini almıştık; senden, Nuh’tan, İbrahim’den, Musa’dan ve Meryem oğlu İsa’dan. Biz onlardan sapasağlam bir söz almıştık.15

8 Doğru olanlara doğruluk (ve bağlılık)larını (Allah’ın) sorması için.16 Kâfirlere ise acıklı bir azab hazırlamıştır.17

AÇIKLAMA

  1. Yani, “Hz. Peygamber’in (s.a) Müslümanlarla, Müslümanların da Hz. Peygamber’le (s.a) olan ilişkileri, diğer insan ilişkilerinin ötesinde yüce bir özelliğe sahiptir. Hz. Peygamber’le (s.a) müminler arasındaki bu ilişki ile karşılaştırılabilecek başka hiçbir ilişki yoktur. Hz. Peygamber müminlere, ailelerinden, hatta kendi nefislerinden bile daha müşfik, yumuşak ve merhametlidir. Aileleri, eşleri ve çocukları onlara zarar verebilir, onlara bencilce davranabilir, onları yanıltabilir, onların hata ve günah işlemelerine neden olabilir ve onları cehenneme sürükleyebilirler.

Fakat Peygamber (s.a) başkadır: O, sadece müminleri ebedi saadet ve huzura yöneltecek davranışlarda bulunur. Müminler kendi felaketleri ile sonuçlanan hatalar işleyebilirler, fakat Hz. Peygamber (s.a) onlar için sadece iyi ve hayırlı olanı diler. Durum böyle olduğuna göre, Hz. Peygamber’in (s.a) müminler tarafından ailelerinden, çocuklarından, hatta kendi nefislerinden bile önde tutulmaya hakkı vardır. Müminlar, onu dünyadaki herkesten, herşeyden daha çok sevmeli; onun seçim ve hükmünü kendilerinkine tercih etmeli ve onun verdiği her emre boyun eğmelidir.

Buhari ve Müslim’in değişik lafızlarla rivayet ettikleri bir hadiste Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: “Hiç biriniz, ben kendisine, babasından, çocuklarından ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça gerçek bir mümin olamazsınız.”

  1. Yukarıda değinilen özel ilişki nedeniyle Hz. Peygamber’in (s.a.) eşleri müminlere gerçek anneleri gibi haramdır, yani onlarla evlenemezler. Bu durum sadece Peygamber’e (s.a.) mahsus bir durumdur.

Bu hususta, Hz. Peygamber’in hanımlarının Müslümanların onlara saygı göstermesi ve hiçbir Müslümanın onlarla evlenememesi anlamında müminlerin anneleri olduğuna dikkat edilmelidir. Diğer meselelerde müminlerin kendi anneleri gibi değildirler. Mesela, gerçek akrabaları dışında bütün Müslümanlar onlara namahremdir, yani onların yanında tesüttürlü bulunmalıdırlar. Peygamber’in (s.a) eşlerinin kızları müminlerin gerçek kızkardeşleri gibi değildir, yoksa hiçbir Müslüman onlarla evlenemezdi. Onların kız ve erkek kardeşleri müminlerin teyze ve dayıları gibi de değildir. Gerçek akrabası olmadıkça hiç kimse Peygamber’in (s.a) eşlerine varis olamaz.

Bu hususta dikkati çeken bir nokta da, Kur’an’a göre bu statünün Hz. Aişe (r.a) dahil peygamber’in (s.a) bütün eşlerini kapsıyor olmasıdır. Fakat (Müslümanlardan) bir fırka, Hz. Ali’yi, Hz. Fâtıma’yı (r.a) ve onların çocuklarını imanlarının merkezi yaptıklarında, bütün dini onların etrafında bina ettiklerinde ve Hz. Aişe (r.a) dahil birçok sahabeyi bir alay ve lanet hedefi kıldıklarında, bu ayet onlara bir engel teşkil etmektedir. Çünkü bu ayete göre Müslüman olduğunu söyleyen herkes Hz. Aişe’yi (r.a) annesi olarak kabul etmek zorundadır.

Bu yüzden bu zorluğu çözümlemek amacıyla çok garip bir iddia öne sürülmüştür: Hz. Peygamber (s.a), Hz. Ali’ye (r.a), ölümünden sonra eşlerini boşama veya müminlerin annesi pozisyonunda bırakma yetkisi vermişti. Ebu Mansur Ahmet bin Ebu Talib Tebrizî, bunu Kitab’ül-İhticac adlı eserinde yazmış ve Süleyman bin Abdullah el-Behrâni, Hz. Peygamber’in (s.a), Hz. Ali’ye (r.a) şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Ey Ebu’l-Hasan; bu şeref, biz Allah’a itaatte sebat ettiğimiz sürece devam edecektir. Bu nedenle, benden sonra sana karşı gelerek Allah’a isyan eden eşlerimden dilediğini boşayabilir ve onu müminlerin annesi olma şerefinden mahrum bırakabilirsin.”

Bu hadis, isnad kurallarına göre bile uydurma bir hadistir. Fakat bu surenin 28-29 ve 51-52 ayetleri incelendiğinde, bu hadisin Kur’an ayetlerine de muhalif olduğu görülür. Çünkü “muhayyerlik” ayetinin (an.29) nüzulünden sonra, artık Hz. Peygamber’in (s.a) her tür zorluğa rağmen kendisiyle kalmayı seçen eşlerinden herhangi birini boşama hakkı yoktur. Ayrıntılı açıklama için bkz. yukarıda an:42 ve aşağıda an:93.

Bunların yanısıra, eğer önyargısız bir kimse hadisi dikkatle incelerse, hadisin çok saçma ve Peygamber’in (s.a) şahsiyetini alçaltıcı nitelikte olduğunu anlar. Allah’ın Rasûlü’nün (s.a) derece ve pozisyonu çok yücedir. Sıradan bir insana bile ölümden sonra karısını boşamayı düşünmesi ve eşiyle onun arasında bir anlaşmazlık çıktığında yeğenine eşini boşama hakkı ve yetkisi vermesi yakıştırılamaz. Bu da, bu fırkaların Ehli Beyt’in Hz. Peygamber’in (s.a), hatta İlahi Kanun’un şeref ve saygınlığı konusunda ne düşündüklerini göstermektedir.

  1. Ayet şu anlama gelir: Peygamber (s.a) için Müslümanların onunla ilişkileri eşsiz bir niteliğe sahiptir. Fakat sıradan Müslümanlar sözkonusu olduğunda, onların arasında ilişki, akrabalık ilişkilerinin diğer ilişkilerden önce gelmesi ilkesine dayanır. Eğer kişi kendi ailesinin, çocuklarının, kız ve erkek kardeşlerinin ihtiyaçlarını görmezden gelir ve başkalarına sadaka verirse, bu sadaka doğru değildir. Zekât da ilk planda fakir akrabalara, daha sonra diğer fakir ve muhtaçlara verilir. Miras, ölenle akrabalığı bulunan yakınlar arasında paylaştırılır. Diğer kimselere ise ölen kişi, hediye olarak servetinden bir miktar verebilir. Fakat ölenin hiçbir şekilde, kendi akrabalarını mahrum bırakıp herşeyini başkalarına verme hakkı yoktur.

Bu ilahi emirden sonra hicreti müteakip Muhacirlerle Ensar arasında kurulan “kardeşlik” müessesi de ortadan kalkmıştır. Çünkü bu müesseseye göre Muhacir ve Ensar, bu iman kardeşliğine dayanarak birbirlerinin varisi olabiliyorlardı. Allah, mirasın sadece kan bağı ilkesine dayanılarak paylaştırılmasını emretmiştir. Bununla birlikte bir kimse iman kardeşine dilerse hediye olarak yardımda bulunabilir.

  1. Allah, bu ayetle diğer peygamberlerden aldığı gibi Hz. Peygamber’den (s.a) de sağlam ve güvenli bir söz aldığını hatırlatmaktadır. Bir önceki ayet incelendiğinde bu misakın şu anlama geldiği anlaşılır: “Peygamber ilk planda kendisî Allah’tan gelen her emre uyup itaat etmeli, daha sonra da başkalarını bu emre uymaya çağırmalıdır. O, Allah’ın emirlerini diğerlerine aktaracak ve onları uygulamada zorlama konusunda hiçbir gevşeklik göstermeyecektir.” Bu ahde, Kur’an’da daha bir çok yerde değinilmektedir:

1) “Allah Nuh’a buyurduğu şeyleri size din olarak buyurmuştur. (Ey Muhammed) şimdi sana da vahyettik. İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya buyurduk ki: ‘Dini ikame edin, onda ayrılığa düşmeyin’.” (Şura: 13)

  1. “Hani Allah Ehli Kitap’tan ahid almış ve onlara: “Onu insanlara açıklayacaksınız ve gizlemeyeceksiniz.” diye emretmişti.” (Al-i İmran: 187)

3) “Hani Allah İsrailoğulları’ndan söz almıştı: ‘Allah’tan başkasına kulluk etmeyin…” (Bakara: 83)

4) “Onlardan ‘Size verdiğimiz kitaba sıkıca sarılın, içinde olanı düşünün ki kötü yollardan sakınanlardan olasınız.’ diye ahid almıştık.” (A’raf: 169-171).

  1. “Allah’ın size olan nimetini hatırlayın ve “işittik, itaat ettik” diye söz verdiğinizi unutmayın.” (Maide: 7)

Burada Allah’ın yapılan ahdi hatırlatmasının nedeni, Hz. Peygamber’in (s.a) bir cahiliye adeti olan evlatlık kurumunu kaldırmakla İslam düşmanlarının bundan yararlanacağından korkarak tereddüt etmesidir. Şu düşünceden çekiniyordu: “Mesele, bir kadınla evlenme meselesi. Ben bu meseleyi sadece sosyal bir reform olarak ele alıyorum. Fakat islâm düşmanları benim bunu şehevî duygularımı tatmin etmek için yaptığımı ve ıslahatçı kisvesi altında başkalarını kandırdığımı söyleyecekler.” işte bu nedenle Allah, Peygamber’i (s.a) şöyle temin etmektedir:

“Sen bizim tarafımızdan tayin edilmiş bir peygambersin. Diğer peygamberler gibi sen de, bizim verdiğimiz her emre uyacağına dair verdiğin sağlam söze bağlısın. Bu nedenle başkalarının iftira ve suçlamalarına aldırmamalı, başkalarının alaylarından korkmamalı ve senden istediğimizi hiç tereddüt etmeksizin yerine getirmelisin.”

İnsanlardan bazıları bu misakın (sağlam söz), Hz. Muhammed’den (s.a) önce gelen bütün peygamberlerden ve onların kavimlerinden, Hz. Muhammed’in (s.a.) peygamberliğine inançlarına ve onunla işbirliği yapacaklarına dair alınan ahid olduğu görüşündedirler. Bu yoruma dayanarak, peygamberlik kapısının hâlâ açık olduğunu ve Hz. Peygamber’in (s.a) de, ümmetinin kendisinden sonra gelecek peygambere inanacağına dair söz verdiğini iddia ederler. Fakat ayetin geçtiği konunun bütünlüğü içinde bakıldığında bu tefsirin tamamen yanlış olduğu anlaşılmaktadır. Konu içinde Hz. Muhammed’den sonra peygamber geleceğine ve onun ümmetinin gelecek peygambere inanması gerektiğine işaret eden hiçbir ifade yoktur. Eğer ayet bu anlamda okunursa, ilgisiz ve manasız olmaktadır. Bundan başka, ayette geçen sözlerde bu misak ile hangi sözleşmenin kastedildiğine dair bir işaret de yoktur. O halde, bu misakın (sağlam söz) mahiyetini anlayabilmek için Kur’an’da, peygamberlerden alınan sözlere değinen diğer ayetlere bakmalıyız. Eğer Kur’an’da sadece bir tür misaktan, yani insanların daha sonra gelecek peygamberleri tasdik edeceklerine dair verdikleri sözden bahsediliyorsa, o zaman burada da misak ile aynı şeyin kastedildiğini düşünmek doğru olur. Fakat Kur’an’ı açık bir zihinle inceleyen herkes, Kur’an’da peygamberlerden ve ümmetlerinden alınan birçok farklı misaktan (sağlam söz) bahsedildiğini bilir. O halde bu birbirinden farklı misaklardan sadece burada konunun akışına uygun olanını ve konu içinde anlamsız kalmayanını kabul etmek zorundayız. Bu tür yanlış tefsirler, Kur’an’dan hidayet almayı değil, onu değiştirerek yorumlamayı amaçlayan kişilerin kafa yapısını göstermektedir.

  1. Yani, “Allah sadece misak almakla kalmamıştır, bu söze ne kadar uyulduğunu da sorgulayacaktır. O zaman sadece Allah’a verdiği söze sadık kalanların sadık kullar oldukları açıklanacaktır.”
  2. (1-8) ayetlerde bahsi geçen konunun iyi anlaşılabilmesi için bu ayetlerin, aynı surenin 36-41. ayetleri ile birlikte okunması gerekir.

9 Ey iman edenler;18 Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani size ordular gelmişti; böylece biz de onların üzerine, bir rüzgâr ve sizin görmediğiniz ordular göndermiştik.19Allah, yapmakta olduklarınızı görendir.

10 Hani onlar, size hem üstünüzden, hem alt tarafınızdan gelmişlerdi;20 gözler de kaymış, yürekler hançereye gelip dayanmıştı ve siz Allah hakkında da (birtakım) zanlarda bulunuyordunuz.

AÇIKLAMA

  1. (9-27) ayetlerde Hendek Savaşı ve Beni Kurayza Gazvesi’nin bir değerlendirilmesi yeralmaktadır. Bu ayetler okunurken bu olayların ayrıntıları da (Giriş bölümünde verilmişti) gözönünde bulundurulmalıdır.
  2. Fırtına, düşman orduları hemen gelir gelmez ortaya çıkmamıştır; bilakis Medine yaklaşık bir ay kuşatma altında kaldıktan sonra meydana gelmişti. “Görmediğiniz ordular” ile insanlar haberdar olmaksızın Allah’ın emri ile insanların meselelerine müdahale eden gizli güçler kastedilmektedir. İnsan olayların görünen sebepler yüzünden meydana geldiğini kabul eder ve gizli sebepleri hesaba katmaz. Oysa çoğu kez bu gizli güçler tayin edici rolü oynar. Bu güçler Allah’ın meleklerinin emri ile hareket ettiğine göre, açık bir ima olmamasına rağmen burada “ordular” ile meleklerin kastedilmiş olması mümkündür.
  3. Şu anlama da gelebilir: “Düşmanlar size her taraftan saldırdı. Necd ve Hayber’den gelenler sizi yukarıdan, Mekke’den gelenler ise aşağıdan kuşattılar.”

11 İşte orada, iman edenler,21 denemeden geçirilmiş ve şiddetli bir sarsıntıyla sarsıntıya uğratılmışlardı.

12 Hani, münafık olanlar ve kalplerinde hastalık bulunanlar: “Allah ve Resulü, bize boş bir aldanıştan başka bir şey vadetmedi” diyorlardı.22

13 Onlardan bir grup da hani şöyle demişti: “Ey Yesrib (Medine) halkı, artık sizin için (burada) kalacak yer yok, şu halde dönün.”23 Onlardan bir topluluk da: “Gerçekten evlerimiz açıktır”24 diye peygamberden izin istiyordu; oysa onlar(ın evleri) açık değildi.25 Onlar yalnızca kaçmak istiyorlardı.

14 Eğer onlara (şehrin her) yanından girilseydi sonra da kendilerinden fitne (karışıklık çıkarmaları) istenmiş olsaydı,26 hiç şüphesiz buna yanaşır ve bunda pek az (zaman) dışında (kararsız) kalmazlardı.

15 Oysa andolsun onlar, daha önce ‘arkalarını dönüp-kaçmayacaklarına’ dair Allah’a söz vermişlerdi; Allah’a verilen söz (ahid) ise, (ağır bir) sorumluluktur.27

AÇIKLAMA

  1. “Mü’minler”: Hz. Muhammed’i (s.a) Allah’ın Rasûlü olarak kabul edenler ve gerçek mümin olsun, münafık olsun onun ashabı arasına katılanların tümü. Bu paragrafta Allah Müslüman toplumundan bir bütün olarak söz etmektedir. Bunu takip eden üç paragrafta münafıkların tavırları konusunda yorum yapılmakta, ondan sonraki iki paragrafta ise Hz. Peygamber (s.a.) ve gerçek müminlerle ilgili konulara değinilmektedir.
  2. Yani “Müminlerin, sonunda Allah’ın yardım ve desteğine mazhar olacaklarına ve onlara zafer kazanmaları için yardım edileceğine dair verilen va’d.”
  3. Bu cümlenin iki anlamı vardır: “Zahiri anlamı şöyledir: Onların Hendek’te müşriklere karşı durma şansları yoktur, bu nedenle şehre geri dönmelidirler. Gizli anlam ise: Onların artık İslâm’da kalma şansları yoktur, bu nedenle atalarının dinine dönmelidirler ki, bütün Arabistan’ın düşmanlığını kazanarak içine girdikleri tehlikeli durumdan kurtulabilsinler. Münafıklar böyle kaypak sözler söylüyorlardı ki, karşılarındaki kişi gerçek gizli anlamı anlasın, sözleri nedeniyle sorguya çekildiklerinde ise bunu kastetmediklerini, yanlış anlaşıldıklarını iddia edebilsinler.
  4. Yani, “Beni Kurayza kabilesi de düşmanlara katılınca, münafıklar savaştan çekilmek için bir bahane bulmuş oldular ve Hz. Peygamber’den (s.a) tehlike halinde olan ailelerini korumak için savaştan ayrılıp geri gitme izni istemeye başladılar. Oysa o sırada Medine’deki bütün halkın korunma ve savunmasından bizzat Hz. Peygamber (s.a) sorumlu idi. Beni Kurayza’nın ihanetinden sonra Hz. Peygamber (s.a), fert fert ordudaki askerlerin değil bütün şehrin ve halkın korunmasını hedef alan planlar yapmak zorunda kaldı.”
  5. Yani, “Hz. Peygamber (s.a), İslâm Kuvvetlerinin Kumandanı olarak yaptığı genel savunma planında bu tehlikeye karşı da bazı önlemler almıştı. O halde bu insanların böyle özür öne sürebilecekleri acil bir tehlike durumu mevcut değildir.”
  6. “Kendilerinden fitne çıkarmaları istenseydi”: Kafirler, şehre galip olarak girip, onlardan, Müslümanları tamamen ortadan kaldırmak için kendileriyle işbirliği yapmalarını isteselerdi.
  7. Yani, “Onlar Uhud Savaşı’nda gösterdikleri zayıflıktan pişman olmuşlar ve bundan sonra karşılaşacakları ilk imtihanda bu zayıflığı tamir edeceklerine dair Allah’a söz vermişlerdi. Fakat Allah boş sözlerle kandırılamaz. O, kendisine söz verenlerin samimi olup olmadıklarını ortaya çıkarmak için, onları şu veya bu şekilde denemeden geçirir. İşte bu sebeple, Uhud Savaşı’ndan sadece iki yıl sonra, onları daha büyük bir tehlike ile karşı karşıya getirmiş ve verdikleri sözde ne kadar samimi olduklarını ortaya çıkarmıştır.

16 De ki: “Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçış size kesin olarak bir yarar sağlamaz; böyle olsa bile, pek az (bir zaman) dışında metalanıp-yararlandırılmazsınız.”28

17 De ki: “Size bir kötülük isteyecek olsa, sizi Allah’tan koruyacak veya size bir rahmet isteyecek olsa (buna engel olacak) kimdir?” Onlar, kendileri için Allah’ın dışında ne bir veli, ne de bir yardımcı bulamazlar.

18 Gerçekten Allah, içinizden alıkoyanları ve kardeşlerine: “Bize gelin”29 diyenleri bilmektedir. Bunlar, pek azı dışında zorlu-savaşlara gelmezler.

19 (Geldiklerinde de) Size karşı ‘cimri ve bencildirler.’30 Şayet korku gelecek olsa, ölümden dolayı üstüne baygınlık çökmüş kimseler gibi gözleri dönerek onların sana bakmakta olduklarını görürsün. Korku gidince de, hayra karşı oldukça düşkünlük göstererek sizi keskin dilleriyle (eleştirip incilterek) karşılaşırlar.31 İşte onlar iman etmemişlerdir; böylece Allah onların yapmakta olduklarını boşa çıkarmıştır.32 Bu ise Allah’a göre pek kolaydır.33

AÇIKLAMA

  1. Yani, “Bu kaçışınız sizin hayatınıza bir şey kazandırmayacaktır. Ne bu dünyada ebedi olarak yaşamanız, ne de dünyanın tüm servetini kazanmanız mümkün değildir. Kaçışınızdan sonra en fazla birkaç yıl yaşayabilirsiniz ve ne kadar tayin edilmişse, ancak o kadar ömür sürebilirsiniz.”
  2. Yani, “Bu Peygamberi bırakın, sadece iman ve hak yolunda bu kadar büyük tehlike ve zorluklara göğüs germekten vazgeçin. Siz de bizim yaptığımız gibi rahat ve kolay bir hayat sürün.”
  3. “İsteksiz olarak…” “Onlar müminlerin herşeylerini feda ettikleri yolda, enerjilerini, zamanlarını, servetlerini vs. harcamaya isteksizdirler. Değil çaba harcamak ve tehlikelere cesaretle göğüs germek, onlar müminlerle hiçbir konuda açık kalplilikle işbirliği yapmak bile istemezler.”
  4. Sözlük anlamı olarak bu ayet iki manaya gelir: 1) “Siz bir savaştan galip döndüğünüzde, sizi yumuşaklıkla karşılarlar ve sizi kendilerinin de samimi birer mümin olduklarına, İslâm uğrunda kendilerinin de çaba sarfettiklerine, bu nedenle ganimetten pay almayı hakettiklerine inandırmaya çalışırlar.” 2) “Zafer kazanıldığında bu kimseler, ganimetin paylaştırılması sırasında çok iddialı konuşurlar ve İslâm’a yaptıkları hizmetleri sayarak ganimetten büyük paylar isterler.”
  5. Yani, “Allah, onların kıldıkları namazları, tuttukları oruçları, ödedikleri zekatı ve İslâm’a girdikten sonra yaptıkları bütün iyi işleri boşa çıkaracak ve onlara bu amelleri için hiçbir mükâfat vermeyecektir. Çünkü Allah, amel ve davranışları dış şekline göre değil, bilâkis onların altında yatan gerçek iman ve samimiyete göre değerlendirir. Amel ve davranışlar bu nitelikten tamamen yoksunsa, o zaman sadece gösteriş, yani anlamsızlık kalacaktır. Burada, özellikle bir nokta dikkate değer: Allah’a ve Rasûlü’ne (s.a.) inandıklarını iddia eden, namaz kılan, oruç tutan, zekat veren ve diğer iyi işlerde Müslümanlarla işbirliği yapan kimselerin gerçekte hiç iman etmemiş oldukları konusunda kesin bir hüküm verilmektedir. Onlar İslâm ile gayr-i İslâm arasındaki savaşta ikiyüzlülük yaptıkları, kişisel çıkarlarını dinin çıkarlarına tercih ettikleri ve kendilerini, servet ve gayretlerini İslâm uğrunda harcamaktan çekindikleri için böyle bir hüküm verilmiştir. Bu da bir insan hakkında verilecek hükmün kriterinin görünen ameller değil, bağlılık ve fedakârlık olduğunu göstermektedir. Eğer bir kimse Allah’a ve O’nun yoluna bağlı değilse, onun iman ettiğini söylemesinin, ibadet etmesinin ve diğer iyi amellerinin hiçbir anlamı yoktur.”
  6. Yani, “Onların amel ve davranışları hiçbir değer taşımadığı için, Allah bu amelleri karşılıksız bırakır ve onların Allah’a karşı koyma güçleri bulunmadığı için, Allah bu amelleri helak edip boşa çıkarmakta hiçbir güçlük çekmez.”

20 Onlar (münafıklar, düşman) birliklerinin gitmediklerini sanıyorlardı. Eğer (askeri) birlikler gelecek olsa, çölde bedevi-Araplar arasında olup sizin haberlerinizi (ordan) sormayı cidden arzu ediyorlardı. Fakat içinizde olsalardı ancak pek az savaşırlardı.

21 Andolsun, sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için Allah’ın Resulünde34 güzel bir örnek vardır.35

22 Mü’minler36 (düşman) birliklerini gördükleri zaman ise (korkuya kapılmadan) dediler ki: “Bu, Allah’ın ve Resulü’nün bize vadettiği şeydir; Allah ve Resulü doğru söylemiştir.”37 Ve (bu,) yalnızca onların imanlarını ve teslimiyetlerini arttırdı.38

23 Mü’minlerden öyle erkek-adamlar vardır ki, Allah ile yaptıkları ahide sadakat gösterdiler; böylece onlardan kimi adağını gerçekleştirdi, kimi de beklemektedir.39 Onlar, hiç bir değiştirme ile (sözlerini) değiştirmediler.

24 Çünkü Allah, (sözüne bağlı kalıp doğru olan) sadıkları sadakatlerinden dolayı mükâfatlandıracak, münafıkları da dilerse azablandıracak veya tevbe (nasib edip tevbe)lerini kabul edecektir. Hiç şüphe yok Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.

AÇIKLAMA

  1. Bu ayetin geçtiği konunun bütünlüğü içinde bakıldığında, Hz. Peygamber’in (s.a) davranışlarının ve hayat tarzının bir örnek model olarak sunulmasının amacının, Hendek Savaşı sırasında kişisel çıkarlarını ve güvenliklerini düşünerek hareket eden kimselere bir ders vermek olduğu görülür. Onlara şöyle denilmektedir. “Siz mümin ve Müslüman olduğunuzu ve Allah Rasûlü’ne (s.a.) tabi olduğunuzu iddia ettiniz. Tabi olduğunuzu iddia ettiğiniz Rasûlün bu olayda nasıl davrandığını görmüş olmalısınız. Eğer bir grubun lideri kişisel güvenliği peşinde koşan, tembel, kişisel çıkarlarını herşeye tercih eden, tehlike anında her an kaçmaya hazır olan bir kimse ise, ona tabi olanların da böyle zayıflıklar göstermeleri beklenebilir. Hz. Peygamber (s.a) ise başkalarına emrettiği her iş ve yüke başkalarıyla birlikte katlandı. Hatta onlardan daha fazlasını yaptı. Başkalarının yaşayıp da onun hariçte kaldığı hiçbir güçlük yoktu. O, diğer müminlerle birlikte hendeği kazan, açlık ve diğer zorluklara göğüs gerenlerin yanında ve içindeydi. O, kuşatma sırasında savaş alanından bir an olsun ayrılmadı ve bir adım bile geri çekilmedi. Beni Kurayza’nın ihanetinden sonra, diğer Müslümanların aileleri gibi onun ailesi de tehlike ile karşı karşıya kalmıştı. O, kendisi ve ailesi için özel koruma tedbiri almamıştı. O, başkalarından istediği fedakârlıkların en büyüğünü ortaya koyabilmek için savaş alanında daima en ön saflarda yeralıyordu. O halde, ona tabi olduğunu söyleyen herkes, bu önderin ortaya koyduğu örnek davranışa da tabi olmalıydı.”

Bu, ayetin bu çerçeve içinde ele alındığında ortaya çıkan manadır. Fakat ayetin sözleri geneldir ve sadece bu manaya hasretmenin bir anlamı yoktur. Allah, Rasûlü’nun (s.a) hayatının sadece bu anlamda örnek model olduğunu söylememekte, bilakis mutlak bir örnek olduğunu bildirmektedir. O halde bu ayet, Müslümanların hayatlarının her yönünde Allah Rasûlü’nü bir örnek model kabul etmelerini ve kişilik ile karekterlerini bu modele göre şekillendirmelerini gerektirir.

  1. Yani, “Hz. Peygamber’in (s.a) hayatı Allah’tan gafil olan kimse için değil, bilakis Allah’ı sadece zaman zaman değil devamlı ve çok anan kimseler için bir örnek modeldir. Aynı şekilde onun hayatı, Allah’tan ümidi kesen ve kıyametin kopacağına inanmayan kimseler için değil, bilakis Allah’ın rahmet ve lütfundan ümitli olan ve akibetinin, bu dünyada iken kişilik ve davranışlarının ne derece Allah Rasûlü’nün kişilik ve davranışlarına benzediği hükmüne bağlı olacağı bir Hüküm Günü’nün geleceğinden emin olan kimseler için örnektir.”
  2. Hz. Peygamber’in (s.a) örnek hayatına dikkat çektikten sonra Allah (c.c), şimdi de onun ashabını örnek olarak vermektedir ki, mümin olduğunu iddia eden yalancılarla Allah Rasûlü’ne (s.a.) gerçekten tabi olanlar arasındaki fark meydana çıksın. Her iki grup da dıştan inanmış göründüğü, Müslüman sayıldığı ve namazlara katıldığı halde, denenme zamanı geldiğinde bu iki grup birbirinden ayrılır ve kimlerin Allah ve Rasûlü’ne (s.a.) gerçekten bağlı olduğu, kimlerinse sadece ismen Müslüman olduğu ortaya çıkar.
  3. Burada, 12. ayet gözönünde bulundurulmalıdır. Orada, münafıklar ve kalplerinde hastalık bulunanların, on-oniki bin kişilik büyük bir ordu tarafından sarıldıklarını ve Beni Kurayza’nın da arkadan saldırıya hazır olduğunu gördüklerinde açıktan şöyle dedikleri belirtilmişti: “Allah ve Rasûlü’nün bize verdiği sözler aldatmacadan başka bir şey değilmiş. Bize, eğer Allah’ın Dini’ne inanırsak, O’nun yardım ve desteğinin hep arkamızda olacağına, bütün Arabistan’ı ve diğer ülkeleri yöneteceğimize, Sezar ile Kisra’nın bütün servetlerinin bizim olacağına dair söz verilmişti. Oysa bakın şimdi bütün Arabistan bizi yok etmeye gelmiş ve bizi bu felaketten kurtaracak melek ordusundan hiçbir eser de yok.” Şimdi onlara şöyle denmektedir: “Allah ve Rasûlü’nün verdiği sözün bir anlamı, bu mümin olduğunu iddia eden yalancıların anladığıydı. Diğer anlamı ise samimi ve gerçek müminlerin anladığıydı. Onlar da bu toplanan tehlikeyi gördüklerinde Allah’ın va’dini hatırladılar. Fakat bu va’dler, onlar mümin olduklarını söyledikleri anda, hiç çaba sarfetmeksizin bütün dünyaya galip gelecekleri ve meleklerin gelip onların yapması gereken işi yapacağı anlamına gelmiyordu. Bilakis bu va’dler, onların çok şiddetli sınavlardan geçirilecekleri, büyük tehlike ve zorluklar yaşayacakları, fedakârlıklarda bulunacakları ve işte ancak o zaman Allah’ın onlara lütfunu bahşedeceği ve Allah’ın inanan kullarına vadettiği hem dünya hem ahiret saadet ve başarısına ulaşacakları anlamına geliyordu.

“Yoksa siz, sizden önce geçenlerin durumu başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluk ve sıkıntı dokunmuştu, öyle sarsılmışlardı ki, nihayet peygamber ve onunla birlikte inananlar: “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyecek olmuşlardı. İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara: 214)

“İnsanlar yalnız ‘inandık’ demekle hiç sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar? Andolsun ki biz onlardan öncekileri sınadık. Elbette Allah doğruları bilecek, yalancıları da bilecektir.” (Ankebut: 2-3).

  1. Yani, “Onlar zor dönemlerin geldiğini gördüklerinde, imanlarında tereddüt etmediler, bilakis imanları daha da güçlendi ve onlar Allah’a itaati bırakmak yerine, tam bir kararlılık ve samimiyet içinde herşeylerini Allah yolunda feda edip, O’na teslim olmayı tercih ettiler.”

Burada iman ve tevekkülün, dinin her emir ve isteğinde denemeye tabi tutulan nefsin bir niteliği olduğuna dikkat edilmelidir. Hayatın her safhasında insan, dinin bir şey emrettiği veya yasakladığı, veya kişiden hayatını, servetini, zamanını ve kişisel arzularını feda etmesini istediği durumlarla karşı karşıya gelir. Bu tür durumların her birinde itaatten sapan kişinin iman ve itminanı azalır, emre itaat eden kişinin iman ve itminanı ise artar ve güçlenir. Kişi başlangıçta sadece İslâm’ın temel akidesini kabul ederek (Kelime-i şehadet) Müslüman ve mümin olabiliyorsa da, onun iman durumu sabit kalmaz, bilakis gerilemeye veya ilerlemeye müsaittir. Samimiyet ve itaat ruhundaki bir azalma, imanın gerilemesine neden olur, öyle ki bu sürekli gerileme kişiyi, ufacık bir hareketinde müminlikten münafıklığa geçeceği bir uç sınıra getirebilir. Bunun aksine bir kimse ne kadar çok samimi ise, onun itaati o kadar mükemmel, din yoluna bağlılık ve fedakarlığı o kadar büyük olacak, imanı da o denli artıp sadıklar derecesine yükselebilecektir. Fakat imandaki bu artma ve azalma sadece manevi bir olaydır ve sadece Allah tarafından tespit edilip hüküm verilebilir. İnsanlar içinse iman, bir Müslümanın İslâm’a girdiğini söylerken yaptığı şehadettir ve kişi bu şehadetinde sebat ettikçe Müslüman sayılır. Bu hususta, falanca kişinin yarı Müslüman olduğunu, falancanın üçte bir, bir diğerinin iki kat, ötekinin üç kat Müslüman olduğunu söyleyemeyiz. Aynı şekilde hukukî işlemlerde bütün Müslümanlar aynı ve eşittir. Bir kimseye daha fazla imanı olduğu için fazla hak, bir diğerine az imanlı olduğu için daha az hak verilmesi imkansız bir şeydir. Bu yönlerden imanın azlığı veya çokluğu sözkonusu değildir ve işte bu anlamda İmam Ebu Hanife: “İslâm’da iman eksilip artmaz.” demiştir. Bkz. Enfal an: 2, Feth an: 7.

  1. Yani, “Bazıları Allah yolunda hayatlarını feda etmiş, bazıları da imanı uğrunda hayatını feda edeceği bir fırsat beklemektedir.”

25 Allah, küfredenleri kin ve öfkeleriyle geri çevirdi, onlar hiç bir hayra varamadılar. Savaşta Allah, (yardımcı ve zafer nasib edici olarak) mü’minlere yetti. Allah çok güçlüdür, üstün ve galib olandır.

26 Kitab ehlinden onlara arka çıkanları da kalelerinden indirdi40 ve onların kalplerine korku düşürdü. Siz (onlardan) bir kısmını öldürüyordunuz, bir kısmını ise esir alıyordunuz.

27 Ve sizi onların topraklarına, yurtlarına, mallarına ve daha ayak basmadığınız bir yere mirasçı kıldı. Allah, her şeye güç yetirendir.

28 Ey peygamber41 eşlerine söyle: “Eğer siz dünya hayatını ve onun süslü-çekiciliğini istiyorsanız, gelin sizi yararlandırayım ve güzel bir salma tarzıyla sizi salıvereyim.”

29 “Eğer siz Allah’ı, Resulü’nü ve ahiret yurdunu istiyorsanız, artık hiç şüphe yok Allah, içinizden güzellikte bulunanlar için büyük bir ecir hazırlamıştır.”42

30 Ey Peygamberin kadınları, sizden kim açık bir çirkin-utanmazlıkta bulunursa, onun azabı iki kat olarak arttırılır.43 Bu da Allah’a göre pek kolaydır.44

AÇIKLAMA

  1. Beni Kurayza Yahudileri.
  2. Buradan itibaren 35. ayete kadar olan ayetler, Hendek Savaşı ve Beni Kurayza Gazvesi’nden hemen sonra nazil olmuştur. Bu olaylarla ilgili geniş bilgiyi surenin giriş bölümünde yer vermiştik. Müslim’de Hz. Cabir ibn Abdullah’tan rivayet edilen bir hadise göre: “Bir gün Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer (r.a), Hz. Peygamber’i (s.a) ziyaret ettiler. Hanımlarının çevresinde oturduğunu ve Hz Peygamber’in de (s.a) sessiz olduğunu gördüler. Hz. Ömer’e (r.a) hitaben: “Gördüğün gibi çevremde oturuyorlar ve benden harcamaları için para istiyorlar.” dedi. Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir ve Ömer (r.a) kızlarını azarladı ve: “Niçin, Nebî’yi (s.a) üzüyor ve sahip olmadığı şeyleri ondan istiyorsunuz?” dediler.” Bu olay, Hz. Peygamber’in (s.a) o dönemde ekonomik yönden ne kadar zorluklar içinde olduğunu ve İslâm’la putperestliğin şiddetli bir çatışma halinde olduğu o dönemde eşlerinin isteklerinden ne kadar üzüntü duyduğunu göstermektedir.
  3. Bu ayet nazil olduğunda Peygamber’in (s.a) dört hanımı vardı: Hz. Sevde, Hz. Aişe, Hz. Hafsa, Hz. Ümmü Seleme, Henüz Hz. Zeynep (r.a) ile evlenmemişti. (ibn A’rabi: Ahkamül-Kur’an, Mısır baskısı, 1958, cilt. 11, s. 51213) Bu ayet nazil olduğunda ilk önce Hz. Aişe ile konuştu ve şöyle dedi: “Sana birşey soracağım; cevap vermekte acele etme, anne-babana sor, daha sonra karar ver.” Daha sonra Allah’ın emrini ona bildirdi ve bu ayeti okudu. Hz. Aişe’de şu cevabı verdi: “Bu konuda anne-babama mı danışayım? Allah’ı, Rasulünü ve ahireti tercih ediyorum.” Bundan sonra teker teker hanımlarına gitti ve her birine aynı şeyi sordu. Hepsi de Hz. Aişe’nin verdiği cevabı verdiler. (Müsned-i Ahmet, Müslim, Nesaî)

Bu olaya tahyir adı verilir, yani kocanın karısına boşanma veya yanında kalma konusunda karar vermede serbest bırakılması. Bu, Hz. Peygamber (s.a) için bir zorunluluktu, çünkü Allah ona eşlerini muhayyer bırakmasını emretmişti. Eğer Hz. Peygamber’in (s.a) hanımlarından biri ayrılmayı seçmiş olsaydı, Hz. Peygamber’in (s.a): “Size istediklerinizi vereyim ve sizi güzellikle bırakayım.” sözlerinden de anlaşılacağı gibi otomatik olarak tamamen boşanmış olmayacak, bilakis Peygamber (s.a) tarafından boşanacaktı. Fakat Hz. Peygamber (s.a) onu mutlaka boşardı. Çünkü sözünde durmamak bir peygambere yakışmaz. Tabii ki boşandıktan sonra bu hanım, Hz. Peygamber’in eşleri statüsünde olmayacak ve hiçbir Müslümana da artık haram olmayacaktı. Çünkü o kendisine verilen seçenekler içinde dünyayı, onun nimet ve süsünü seçmiştir ve evlenmesi yasaklandığında bu seçeneği gerçekleştiremez. Diğer taraftan ayetten, Hz. Peygamber’in, (s.a) dünyaya karşılık Allah’ı, Rasulü’nü ve ahireti tercih eden eşlerini boşama hak ve yetkisinin olmadığı anlaşılmaktadır. Çünkü tahyirin sadece iki yönü vardır: Eğer eşlerden biri dünyayı seçerse boş olacak; eğer Allah’ı, Rasûlünü ve ahiret hayatını seçerse boşanmayacaktır. Tabii ki, eğer hanımlarından biri bir seçeneği tercih ederse, diğeri ona haram olur.

İslâm Hukukunda tahyir aslında boşanma hakkının devredilmesi anlamına gelir. Koca, karısına boşanma veya kendisi ile birlikte kalma seçeneği verir. Bu konuda fakihlerin kitap ve sünnetten çıkardıkları hükümler şunlardır:

1) Koca, karısına bu hakkı bir kez verdi mi, onu geri alamaz ve karısının bu hakkı kullanmasını engelleyemez. Fakat kadın mutlaka bu hakkı kullanmak zorunda değildir. Kocası ile evli kalmaya veya boşamaya, ya da hiçbir şeyi tercih etmeyip tahyir hakkının iptaline karar verebilir.

2) Bu hakkın kadına aktarılacağı iki durum vardır: a) Koca, boşanma hakkını karısına verdiğini açıkça ifade etmelidir. Eğer açıkça bu boşanmadan bahsetmezse, bu niyete sahip olmalıdır. Mesela: “Seçim senin” veya “Sen bilirsin” derse, bu dolaylı ifadeler eğer kocanın niyeti sabit değilse, boşanma hakkının kadına geçmesine neden olmaz. Eğer kadın hak iddia eder, kocası da bunu kastetmediğine dair yemin ederse, kadın bu sözlerin bir kavga sırasında veya boşanma ile ilgili olarak söylendiğini ispat etmedikçe kocanın sözüne itibar edilir. Kavga sırasında bu sözler sarfedildiğinde, bunlar boşanma kastı ile söylenmiş ve tahyire niyet edilmiş olur. b) Kadın boşanma hakının kendisine verilmiş olduğunu bilir. Eğer söylendiği sırada orada yoksa, başkalarından öğrenir, eğer orda bulunduysa kendisi duyar. Kadın bu sözleri duymadıkça veya bunun haberini almadıkça boşanma hakkı kadına geçmez.

3) Kadının bu hakkının kullanacağı sürenin sınırlarına gelince, eğer kocası boşanma hakkını herhangi bir süre belirmeksizin vermişse bu konuda fakihler farklı görüşlere sahiptirler. Bazı fakihler kocasının kendisine bu hakkı verdiği mecliste hakkını kullanması gerektiği görüşündedirler. Eğer kadın, meclisi herhangi bir cevap vermemeksizin terkederse veya cevap vermek istemediğini gösterircesine dikkatini başka bir şeye çevirirse kendisine verilen haktan vazgeçmiş olur ve artık onun için muhayyerlik sözkonusu değildir. Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. İbn Mes’ud, Hz. Cabir b. Abdullah, Atâ, Cabir bin Zeyd, Mücahid, Şa’bi, Naha’i, İmam Malik, İmam Ebu Hanife, İmam Şafî, İmam Evzâi, Süfyan-ı Sevri ve Ebu Sevr’in görüşü budur. Diğer görüşü ise, seçim kararının o meclisle sınırlı olmadığı, bilakis kadının daha sonra da kararını verebileceğini söyler. Hz. Hasan Basrî, Kadade ve Zührî bu görüştedir.

4) Eğer koca verdiği hak için bir süre belirler ve mesela: “Bir ay veya bir yıl seçme süren var, ya da şu süre içinde muhayyersin” derse, kadın bu hakkı ancak o süre içinde kullanabilir. Fakat, eğer: “Bu hakkı istediğin zaman kullanabilirsin” derse, kadın bu hakkını süresiz kullanabilir.

5) Eğer kadın boşanmaya karar verirse, bu niyetini açıkça ve kararlı bir şekilde ifade etmelidir. Niyeti tam olarak ortaya çıkarmayan belirsiz ve kaypak sözler bir hüküm ifade etmez.

6) Kanunî olarak koca, karısına bu hakkı üç şekilde verebilir: a) “Senin işin senin elindedir” diyebilir veya b) “Kendini ihtiyar et” (seçimini kendin yap) veya c) “Dilersen kendini boşa” diyebilir. Bu sözlerin her birinin hukukî sonuçları farklıdır:

a) Eğer koca “senin işin elindedir” derse ve kadın da açıkca boşanma kararında olduğunu söylerse, Hanefilere göre bu, bâyin (geri dönülmeyen) talâk olur. Yani bundan sonra kocanın karı-koca eğer isterlerse tekrar nikahlanabilirler. Eğer koca “Senin işin senin elindedir, ama sadece bir talak için” derse, bu, bir talâk (ric’i) sayılır, yani koca iddet süresi içinde karısına dönebilir. Fakat koca muhayyerlik hakkını kadına verdiği sırada üç talakın hepsine birden niyet etmişse veya bunu bizzat ifade etmişse, o zaman kadının bu hakkı kullanması, kadın üç kez boşandığını söylese de söylemese de, geri dönülmesi mümkün olmayan talâk anlamına gelir. (üç bâyin talak)

b) Eğer koca karısına bu hakkı “kendini ihtiyar et” (seçimini kendin yap) sözleriyle verirse, kadın da bu hakkı açık bir ifadeyle kullanırsa, Hanefilere göre, koca üç-tabaka niyet etmiş olsa bile geri dönülebilen talak (ric’i) anlamına gelir.

Fakat koca açık bir ifadeyle üç talak için muhayyerlik vermişse, kadının bu hakkı kullanmasıyla üç talâk gerçekleşmiş olur. İmam Şafii’ye göre, koca muhayyerliği verdiği sırada boşama niyeti taşıyorsa ve kadın da bu hakkı kullanırsa bu geri dönülebilir bir boşama (bir ric’i talak) olur. İmam Malik’e göre, eğer medhule-zifaf görmüş kadına bu hak verilmişse üç talak anlamına gelir, eğer gayrı medhule-zifaf görmemiş kadına bu hak verilmişse kocanın bir talaka niyet etmiş olduğu iddiası kabul edilir.

c) “Dilersen kendini boşa” sözleri kullanıldığında, kadın da bu hakkı kullanır ve boşanmayı seçerse, bu bâyin (nikahsız geri dönülemeyen) değil, bir ric’î (kocanın iddet süresi içinde karısına dönme hakkının varolduğu) talâk anlamına gelir.

7) Eğer koca muhayyerlik hakkını verdikten sonra kadın nikahlı kalmayı seçerse, boşanma vuku bulmaz. Hz. Ömer, Hz. Abdullah bin Mes’ud, Hz. Aişe, Hz. Ebu’d-Derda, İbn Abbas ve İbn Ömer bu görüştedirler. Daha birçok fakih de bu görüşü kabul etmişlerdir. Mesrûk, bu konuda Hz. Aişe’ye (ra) sorduğunda şu cevabı vermiştir: “Hz. Peygamber (s.a) eşlerini muhayyer bıraktı, onlar da onun nikahı altında yaşamayı seçtiler. Öyleyse bu talak sayılabilir mi?” Bu konuda gelen rivayetlere göre, Hz. Ali ve Hz. Zeyd (r.a) böyle bir durumda bir ric’i talakın meydana geldiği görüşündedirler. Fakat başka bir rivayete göre, bu iki sahabî de talakın meydana gelmeyeceği görüşündedirler.

  1. Bu, Hz. Peygamber’in (s.a) hanımlarından birinin böyle bir edepsizlik yapmış olma ihtimali (Allah korusun) olduğu anlamına gelmez. Bu uyarı, onların müminlerin anneleri olduklarının farkında olmaları gerektiği, bu nedenle ahlakî sorumluluklarının büyük olduğu ve davranışlarının mükemmel ve saf olması gerektiği anlamına gelir. Buna benzer bir şekilde Allah Hz. Peygamber’e de (s.a) şöyle hitap etmektedir: “Eğer şirk koşarsan, bütün amellerin boşa gider.” (Zümer: 65). Bu da Hz. Peygamber’in (s.a), Allah korusun, şirk koşma ihtimali olduğu anlamına gelmez, bilakis Hz. Peygamber’in (s.a), bu vesileyle de diğer Müslümanların, şirk’in çok dikkat edilmesi gereken büyük bir günah olduğunun farkında olmaları gerektiğini anlatmak ister.
  2. Yani, “Siz, Peygamber’in (s.a) hanımları olmanız hasebiyle Allah’ın azabından kurtulacağınız veya dünyada yüksek makam ve dereceye sahip olduğunuz için Allah’ın sizi hesaba çekmekte güçlüğe düşeceği gibi yanlış bir zanna kapılmayın.”

31 Ama sizden kim de Allah’a ve Resulü’ne gönülden-itaat eder ve salih bir amelde bulunursa, ona da ecrini iki kat veririz.45 Ve biz ona üstün bir rızık da hazırlamışızdır.

32 Ey peygamberin kadınları, siz kadınlardan herhangi biri (gibi) değilsiniz;46 eğer sakınıyorsanız, artık sözü çekicilikle söylemeyin ki, sonra kalbinde hastalık bulunan kimse tamah eder. Sözü maruf bir tarzda söyleyin.47

33 Evlerinizde vakarla-oturun48 (evlerinizi karargah edinin), ilk cahiliye (kadınları)nın süslerini açığa vurması gibi, siz de süslerinizi açığa vurmayın,49 dosdoğru namazı kılın, zekâtı verin, Allah’a Resulü’ne itaat edin. Ey Ehl-i Beyt, gerçekten Allah, sizden kiri (günah ve çirkinliği) gidermek ve sizi tertemiz kılmak ister.50

AÇIKLAMA

  1. Bu insanların günahları nedeniyle iki kat azaba çarptırılmalarının, iyi bir amel karşılığında da onlara iki kat mükafat verilmesinin nedeni, Allah’ın toplum içinde yüksek makam verdiği kişilerin insanlara lider olmaları ve insanların çoğunun iyi de olsa kötü de olsa bu liderlere tabi olmasıdır. Bu nedenle onların kötü amelleri sadece kendileriyle sınırlı kalmaz, bilakis bir topluluğun bozulmasına sebep olur. İyi amelleri de kendileri ile sınırlı kalmaz ve birçok başka insanın da kurtuluşuna neden olur. İşte bu yüzden cezalandırıldıklarında hem kendi günahları, hem de başkalarının doğru yoldan sapmaları için cezalandırılır. İyi amel işlediklerinde de, sadece kendi işledikleri iyi ameller nedeniyle değil, iyiye yönelttikleri diğer insanlar nedeniyle de mükafatlandırılırlar.

Bu ayet aynı zamanda, bir kişi ve eşyanın güvenilirlik ve yasaklanma derecesi ne kadar yüksek olursa, bu güven ve yasağı çiğnemenin o kadar ciddi olacağı ve cezasının da o kadar büyük olacağı ilkesini ifade etmektir. Mesela, camide içki içmek, evde içmekten daha bir günahtır ve bu nedenle daha şiddetli bir cezayı gerektirir. Aynı şekilde mahrem akrabalarla zina etmek etmek, başka bir kadınla zina etmekten daha büyük bir günahtır. Ve bu nedenle daha büyük bir cezaya sebep olacaktır.

  1. Buradan itibaren paragrafın sonuna kadar olan ayetler, İslâm’da tesettür emrinin yeraldığı ayetlerdir. Bu ayetlerde sadece Hz. Peygamber’in (s.a) hanımlarına hitap edilmesine rağmen bütün Müslümanların evlerinde aynı reformun yapılması amaçlanmaktadır. Hitaba Hz. Peygamber’in (s.a) evinden başlanmasının nedeni, böyle temiz bir hayat tarzı onun evinden başlarsa, diğer Müslüman evlerindeki hanımların da bu tarza uyacakları gerçeğidir. Çünkü onun evine bütün Müslümanlar tarafından örnek alınacak bir model olarak bakılmaktadır. Bazı kimseler, bu ayetlerin sadece Peygamber’in (s.a) hanımlarına hitap ettiğini görüp bu emirlerin sadece onları kastettiğini iddia ederler. Fakat bu ayetlerin devamını okuyan bir kimse, müslüman kadınları değil de sadece müminlerin annelerini kasteden bir emir olmadığını hisseder. Allah’ın (c.c) sadece Hz. Peygamber’in (s.a) hanımlarının pislikten temizlenmesini, sadece onların Allah’a ve Rasûlüne itaat etmesi ve namazı kılıp zekatı vermesi gerektiğini kastetmiş olması mümkün müdür? Eğer kasıt bu olamazsa, onların evlerinde vakarla oturmaları, cahiliye yürüyüşünden kaçınmaları, namahrem erkeklerle yumuşak sözlerle konuşmamaları konusundaki emirler nasıl sadece onlar için geçerli olabilir? Aynı konu içinde bazı emirlerin genel (âm), bazılarınınsa özel (has) olduğuna delalet eden bir hüccet var mıdır?

“Siz diğer kadınlar gibi değilsiniz” cümlesi, diğer kadınların süslü bir şekilde sokağa çıkıp, erkeklerle rahatça konuşabilecekleri ve flört edebilecekleri, “siz ise böyle davranamazsınız” anlamına gelmez. Bunun aksine kullanılan uslûp bir adamın sadece kendi çocuğuna şöyle demesi gibidir: “Sen sokak çocukları gibi değilsin, küfürlü konuşmamalısın.” Bu cümleden hiç kimse, bu adamın sadece kendi çocuğunun küfretmesini kötü gördüğü, diğerlerinin böyle bir dil kullanmasına ise aldırmadığı sonucunu çıkarmaz.

  1. Yani, “Zaruretler halinde erkekle konuşmasında bir beis yoktur, fakat böyle bir durumda kadının ses tonu ve konuşma tarzı karşısındaki erkeğin boş ümitlere kapılmayacağı bir ciddiyette olmalıdır. Kadının ses tonunda bir yumuşaklık, konuşmasında bir kaypaklık ve dinleyen erkeğin duygularını harekete geçirecek ve onu ilerisi için ümide teşvik edecek şekilde bir tatlılık, olmamalıdır.

Bu tür bir konuşma hakkında Allah, böyle konuşmanın, kalbinde Allah korkusu ve kötülükten sakınma olan bir kadına yakışmayacağını söyler. Başka bir deyişle, bu Müslüman ve muttakî bir kadının değil, hafif ve günahkâr bir kadının konuşma tarzıdır. Eğer bu ayet Nur Suresi 31. ayetle birlikte okunursa (“gizli zinetleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar”) Allah’ın, kadınların sesleriyle veya takılarından çıkan seslerle başka erkekleri cezbetmemelerini ve başka erkeklerle konuşmak zorunda kaldıklarında ise ciddi bir şekilde konuşmalarını murad ettiği anlaşılır. İşte bu nedenle kadınların ezan okuması yasaktır. Bunun yanısıra eğer bir kadın cemaatle namaza iştirak eder ve imam da bir hata yaparsa, kadın erkekler gibi Sübhanallah diyerek imamı uyaramaz; sadece ellerini çırparak imama hatasını hatırlatabilir.

Şimdi de şunlara bir göz atalım: İslâm, kadının başka erkeklerle tatlı ve yumuşak bir sesle konuşmasına izin vermez, hatta zaruri bir ihtiyaç olmaksızın erkeklerle konuşmasını yasaklarken, kadının sahneye çıkıp dansetmesine, şarkı söylemesine, flört etmesine ve cazibesini ortaya koyarak dolaşmasına izin verebilir mi? Kadının radyoda aşk şarkıları söylemesine müsaade edebilir mi? Veya kadınları uçak hostesi yapıp onları özellikle yolcuları cezbetmek üzere yetiştirebilir mi? Ya da kadınların süslü püslü bir şekilde kulüplere, toplantılara ve sosyal faaliyetlere katılmasına, erkeklerle karmakarışık bir ortamda bulunmasına ve onlarla eğlenip vakit geçirmesine izin verebilir mi? Bu kültür hangi Kur’an’dan çıkarılmıştır? Çünkü Allah’ın gönderdiği Kur’an’da bunlara izin verildiğine dair hiçbir işaret yoktur.

  1. Metindeki “garne” kelimesi bazı dilbilimcilere göre karâr dan, bazılarına göre ise vekâr dan türemiştir. Birinciyi kabul edersek “oturun, sebat edip durun”, ikinciyi kabul edersek “Huzur içinde olun, vekarla oturun” anlamına gelir. Her iki durumda da ayet, kadının faaliyet alanının ev olduğu anlamına gelir. Kadın faaliyetlerini bu çerçeve dahilinde huzur içinde sürdürmeli ve ancak zarurî bir ihtiyaç olduğunda evinden dışarı çıkmalıdır. Bu anlam, ayetin ifadesinden ortaya çıkmaktadır ve bunu daha şiddetle vurgulayan hadisler de vardır. Hafız Ebu Bekir Bezzar, Hz. Enes’den (r.a), kadınların Hz. Peygamber’e (s.a) şöyle bir şikayette bulunduklarını rivayet eder: “Bütün sevapları erkekler kazanıyor: Savaşa gidiyorlar ve Allah yolunda büyük ameller işliyorlar. Savaşa gidenlerin sevabını kazanmak için bizim ne yapmamız lazım? ” Hz. Peygamber (s.a) şu cevabı verdi: “Sizin aranızda evinde oturan, savaşa giden kadar sevap kazanır.” Hz. Peygamber’in (s.a) anlatmak istediği nokta şuydu: Savaşa giden kimse, ancak, evinde herşeyin yolunda olduğundan, karısının eve ve çocuklara baktığından ve karısının, yokluğunda kendisini aldatmasının imkansız olduğundan emin olursa huzur içinde savaşabilir. Savaşa giden kocasına bu emniyet ve huzuru veren kadın, evde oturduğu halde savaşta kocasına ortak olmuş gibidir. Bezzar ve Tirmizi’nin Hz. Abdullah bin Mes’ud’dan rivayet ettikleri başka bir hadise göre Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: “Kadın tesettürlü ve peçeli olmalıdır. O evinden çıktığında şeytan ona gözünü diker. Kadın evinde olduğu zaman Allah’ın rahmetine daha yakındır.” (Ayrıntılı açıklama içn bkz. Nur Suresi an: 49)

Kur’an’ın bu açık ve kesin emri ışığında, Müslüman kadınların meclis ve parlamentolara üye olmasına, evin dışında sosyal faaliyetlere katılmalarına, devlet dairelerinde erkerlerle yanyana çalışmalarına, kolejlerde erkeklerle beraber eğitim yapmalarına, hastahanelerin erkek kısmında hemşire olarak çalışmalarına, uçaklarda hosteslik yapmalarına veya eğitim için yurt dışına gönderilmelerine asla müsaade edilemez. Kadınların ev dışı faaliyetine izin verildiğini savunanların en kuvvetli delili, Hz. Aişe’nin (r.a) Cemel savaşında rol almış olmasıdır. Fakat bu delili öne sürenler herhalde Hz. Aişe’nin (r.a) bu konudaki görüşünü bilmiyorlar. Abdullan bin Ahmed bin Hanbel Zevaid’üz-Zühd’ünde, İbn Münzir, İbn Ebi Şeybe ve İbn Sa’d’da kitaplarında Mesrük’tan şöyle bir hadis rivayet ediyorlar: Hz. Aişe Kur’an okurken (ve karne fi büyütikünne) ayetine geldiğinde elinde olmadan ağlamaya başlardı, öyle ki başörtüsü gözyaşlarından ıslanırdı. Çünkü bu ayet, ona Cemel Savaşı sırasında işlediği hatayı hatırlatırdı.

  1. Bu ayette, ayetin tam kavranabilmesi için mutlaka iyi anlaşılması gereken iki önemli kelime kullanılmıştır: teberrüc ve cahiliyet’ül-üla.

Arapçada teberrüc kelimesi başkalarının önünde açılıp saçılmak anlamına gelir. Araplar berac kelimesini bariz ve yüksek olan her nesne için kullanırlar. Kuleye, yüksek meydanda ve aşikâr olduğu için burç derler. Yelkenli gemiye Bârice derler. Çünkü yelkenleri uzaktan görülebilir. Teberrüc kelimesi kadın için kullanıldığında şu üç anlama gelir: 1) Kadının yüzünün ve vücudunun cazibesini insanların önünde göstermesi; 2) Takılarını ve elbisesinin süsünü başkalarına göstermesi 3) Yürüyüşü, endamı ve işvesi ile dikkat çekip kendini ortaya koyması. İleri gelen dilbilimciler ve müfessirler de kelimeye bu anlamı vermişlerdir. Mücahid, Katâde ve İbn Ebi Nuceyh: “Teberrüc, cilveli, dikkat çekici, endamlı bir şekilde yürümektir.” demişlerdir. Mukatil: “Kadının gerdanlıklarını, küpelerini ve göğsünü (gerdanını) göstermesidir.” der. El-Müberred: “Kadının gizlemesi gereken zinetlerini açığa vurmasıdır.” der. Ebu Ubeyde ise: “Kadının, erkeklerin dikkatini çekmek için vücudunu ve elbiselerini göstererek kendisini ortaya koymasıdır.” der.

Cahiliyye kelimesi buranın yanısıra Kur’an’da üç yerde daha kullanılmıştır. Al-i İmran-154’de, Allah yolunda savaşmaktan korkup-kaçınanlar için: “Bazıları da kendi canlarının kaygısına düşüp Allah’a karşı cahiliye zannı gibi haksız bir zanda bulunuyorlardı.” denmektedir. Maide-50’de Allah’ın indirdiği kanunlar yerine, kendi kanunları ile hükmetmek isteyenlere hitaben: “Onlar cahiliyyenin hükmünü mü istiyorlar?” buyurulmaktadır. Ve Fetih Suresi 26. ayette, Mekkeli müşriklerin, Müslümanların umre yapmasına izin vermemelerine neden olan önyargıları “cahiliyye hamiyyeti” olarak nitelenmektedir. Bir hadise göre, Ebu’d-Derda bir tartışma sırasında, karşısındaki ile annesi yüzünden alay etti. Hz. Peygamber (s.a) bunu duyunca “sende hâlâ cahiliyye belirtileri var,” dedi. Başka bir hadise göre Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: “Üç şey cahiliyyeyi gösterir: Başka bir kimsenin soyu ile alay etmek, yıldızların hareketi ile fal bakmak ve ölülerin ardından yas tutmak.” Bütün bu adetler, islam terminolojisinde cahiliyyenin İslâm kültürüne, medeniyetine, İslâm ahlâkına ve İslâmî düşünüş ve davranış tarzına aykırı her tür tutum ve davranış anlamına geldiğini göstermektedir. O halde, cahiliyetü’l-üla, İslâm öncesi Arapların ve tüm diğer toplumların içinde bulunduğu kötü ve gayri-İslâmî durum anlamına gelir.

Bu açıklamaya göre, Allah’ın yasakladığı şey, kadınların fiziksel güzellik ve cazibelerini göstererek evden dışarı çıkmalarıdır. Allah, kadınlara evlerinde oturmalarını emretmektedir; çünkü, onların asıl faaliyet alanı, dış dünya değil, evin içidir. Bununla birlikte kadınlar iş için dışarı çıkmak zorunda kalırlarsa, İslâm öncesi cahiliye kadınları gibi çıkmamalıdırlar.

Çünkü, yüz ve vücudunu ortaya koyarak ve zinetlerini, güzel elbiselerini göstererek, endamlı bir şekilde yürümek İslâm toplumundan bir kadına yakışır bir davranış değildir. Bunlar islâm’ın kabul etmediği cahiliye adet ve davranışlarıdır. Şimdi herkes memleketimizde popüler hale getirilen kültürün, Kur’an’a göre, İslam kültürü mü yoksa cahiliye kültür mü olduğuna kendisi düşünüp karar versin.

  1. Ayetin yer aldığı konunun çerçevesinden, Ehl’ül-Beyt (ev halkı) ile, burada, Hz. Peygamber’in eşlerinin kastedildiği anlaşılmaktadır. Çünkü hitap, “Ey Peygamber’in hanımları” diye başlamaktadır ve gerek bu ayetten önce, gerekse sonraki bütün konunun muhatabı da yine Peygamber’in (s.a) hanımlarıdır. Bunun yanısıra “Ehl’ül-Beyt” kelimesi Arapçada, Türkçedeki (ev halkı) “aile” (ingilizcede household) anlamında kullanılmaktadır. Ve bir adamın karısını ve çocuklarını kapsayan bir terimdir. Hiç kimse “karı”yı ev halkından saymamazlık edemez. Kur’an bu kelimeyi bundan başka iki yerde daha kullanır ve her iki yerde de “karı” ailenin en önemli üyesi olarak bu kelimenin tarifi kapsamına girer. Hud Suresi’nde, melekler Hz. İbrahim’e (a.s) bir oğul müjdelediklerinde, karısı şöyle der: “Vay bana, ben kocamış iken ve şu kocam da bir ihtiyar iken doğuracak mıyım?” Melekler dediler ki: “Allah’ın emrine mi şaşıyorsun? Ey İbrahim’in ev halkı, Allah’ın rahmeti ve bereketi sizin üzerinizdedir.” Kasas Suresi’nde, Musa (a.s) bebek iken Firavun’un evine vardığında ve karısı ona uygun bir süt anne aradığı sırada, Musa’nın (a.s) kızkardeşi şöyle der: “Size, onu büyütecek ve iyi bakacak bir ev halkını haber vereyim mi?” O halde arapça ifade kuralı, hepsi, Peygamber’in (s.a) hanımlarının ve çocuklarının Ehl’ül-Beyt terimi içinde yeraldıklarını göstermektedir. Bu yüzden İbn Abbas, Urve bin Zübeyr ve İkrime, bu ayetteki Ehl’ül-Beyt ile Peygamber’in (s.a) hanımlarının kastedildiği görüşündedirler.

Fakat Ehlü’l-Beyt ile Peygamber’in (s.a) hamımlarının kastedildiği ve başka hiç kimsenin buna dahil olmadığını söylemek de yanlıştır. Çünkü “ev halkı” bir kimsenin ailesine mensup olan herkesi kapsayan bir terimdir. Ayrıca Hz. Peygamber de (s.a) bu noktayı açıklığa kavuşturmuştur. İbn Ebi Hâtim’e göre, Hz. Aişe’ye (r.a), Hz. Ali (r.a) hakkında sorulduğunda, şu cevabı vermiştir: “Hz. Peygamber’in en çok sevdiği ve onun en çok sevdiği kızının kocası olan bir kimseyi mi bana soruyorsunuz?” Daha sonra Hz. Peygamber’in (s.a) Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hüseyin’i (r.a) çağırdığını, bir örtü altına alıp şöyle dua ettiğini anlattı: “Allah’ım, bunlar benim ev halkım (Ehl’ül-Beyt), onlardan pisliği uzaklaştır ve onları tertemiz kıl.” Hz Aişe der ki: “Ben de senin ev halkından biriyim (yani beni de o örtünün altına alıp dua etsen) dedim.” Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) şu cevabı verdi: “Sen dışarıda kal. Elbette sen zaten ehli beyttensin.”

Müslim, Tirmizi, Ahmed, İbn Cerir, Hakim, Beyhâki gibi muhaddisler, Ebû Said el-Hudri, Hz. Aişe, Hz. Enes, Hz. Ümmü Seleme, Hz. Vâsile bin Eska ve başka birçok sahabiden, Hz. Peygamber’in (s.a) Hz. Ali, Hz. Fatıma ve iki oğlunu Ehl-ül Beyt’ten saydığını gösteren birçok hadis rivayet etmişlerdir. O halde onları Ehl’ül-Beyt’ten saymayanların görüşü yanlıştır.

Yukarıdaki hadislere dayanarak Hz. Peygamber’in (s.a) hanımlarını Ehl’ül-Beyt kapsamı içine almayanlar da hata içindedirler. Çünkü Kur’an tarafından açıkça ifade edilen bir noktaya hadisle karşı çıkılmaz. Ayrıca zaten bu hadislerden böyle bir anlam çıkarılamaz. Bazı hadislerde rivayet edilen, Hz. Peygamber’in (s.a) ailesinden dört kişiye örttüğü örtünün içine Hz. Aişe ve Hz. Ümmü Seleme’yi (r.a) almaması olayından, onları Ehl’ül-Beyt içine dahil etmediği anlamı çıkmaz. Peygamber’in (s.a) eşleri zaten “ev halkı”ndandırlar; çünkü Kur’an onlara Ehl’ül-Beyt diye hitap etmiştir. Bununla birlikte Hz. Peygamber (s.a) Kur’an’daki bu açık ifadenin ailenin diğer üyelerinin Ehl’ül-Beyte dahil olmadığı gibi bir yanlış anlamaya sebep olabileceğini düşünerek, onların da (Hz. Ali, Fatıma ve iki oğulları) ev halkından olduğunu bu olay vesilesiyle ayrıca vurgulamıştır, eşleri için böyle ayrıca bir vurgulamaya gerek duymamıştır. Çünkü Kur’an bu noktayı açıklığa kavuşturmuştur.

İnsanlardan bir grup da, ayetin anlamını saptırarak, Ehl’ül-Beyt’in sadece Hz. Ali, Hz. Fâtıma ve iki oğullarını kapsadığını, Peygamberin (s.a) hanımlarının buna dahil olmadığını söylemişlerdir. Hatta daha da ileri giderek “Allah sizden pisliği gidermek ve sizi tertemiz kılmak istiyor” cümlesinden, Hz. Ali, Hz. Fatıma ve iki oğullarının aynen peygamberler gibi ismet sahibi (günahsız) olduğu sonucunu çıkarmışlardır. Ayetteki “pislik” ile günah ve hatanın kastedildiğini ve Allah’ında belirttiği gibi Ehl’ül-Beyt’in günah ve hatadan temizlendiğini söylerler. Oysa ayetteki ifade onların pislikten uzaklaştırıldıklarını ve temizlendiklerini bildirmemekde, bilakis şöyle demektedir: “Allah sizden pisliği gidermek ve sizi tertemiz kılmak istiyor.” Konunun bütünlüğü de, burada Peygamber’in (s.a) ev halkının övülmesinin kastedildiğine dair bir ipucu vermemektedir. Tam aksine onlara ne yapıp ne yapmamaları gerektiği bildirilmektedir; çünkü, Allah onları tertemiz kılmak istiyor. Başka bir deyişle, onlara şu davranış tarzını benimserlerse, Allah’ın onları tertemiz kılacağı, aksi taktirde onları temizlemeyeceği söylenmektedir. Bununla birlikte, eğer: “Allah sizden pisliği uzaklaştırmak ve sizi tertemiz kılmak istiyor” sözünden Allah’ın onları günahsız ve hatasız kıldığı sonucu çıkarılırsa, Allah’ın namazdan önce abdest alan bütün Müslümanları da günahsız ve hatasız kılmaması için hiçbir sebep yoktur. Çünkü abdest alanlar hakkında da Allah şöyle buyurur: “Allah sizi tertemiz kılmak ve size olan nimetini tamamlamak istiyor.” (Maide: 6)

34 Evlerinizde okunmakta olan Allah’ın ayetlerini ve hikmeti hatırlayın.51 Hiç şüphe yok Allah, latiftir,52 haberdar olandır.

35 Hiç şüphesiz,53 Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar,54 mü’min olan erkekler ve mü’min olan kadınlar,55 gönülden (Allah’a) itaat eden erkekler ve gönülden (Allah’a) itaat eden kadınlar,56 sadık olan erkekler ve sadık olan kadınlar,57 sabreden erkekler ve sabreden kadınlar,58 saygıyla (Allah’tan) korkan erkekler ve saygıyla (Allah’tan) korkan kadınlar,59 sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar,60oruç tutan erkekler, kadınlar ve ırzlarını koruyan erkekler61 ve (ırzlarını) koruyan kadınlar,62 Allah’ı çokça zikreden erkekler ve (Allah’ı çokça) zikreden kadınlar,63 (işte) bunlar için Allah bir bağışlanma ve büyük bir ecir hazırlamıştır.64

AÇIKLAMA

  1. Metindeki “vezkürne” kelimesinin iki anlamı vardır: Hatırlamak ve anmak. Birinci anlamı alırsak ayet şu manaya gelir: “Ey Peygamber’in hanımları, sizin evinizin bütün dünyaya Allah’ın ayetlerinin ve Hikmet’in tebliğ edildiği ev olduğunu hiçbir zaman unutmayın. Bu nedenle sizin sorumluluğunuz çok büyük. İnsanların sizin evinizde bile cahiliyeden kalma bazı iz ve özellikler tespit etmesine meydan vermeyin.” İkinciyi kabul edersek ayet şu anlama gelir: “Ey Peygamber’in hanımları, siz duyduğunuz ve gördüğünüz herşeyi başka insanlara aktarıp anlatmalısınız. Çünkü siz, Peygamber’le (s.a) yakın ve sürekli ilişkiniz sayesinde, başka insanların sizin vasıtanız olmadan öğrenemeyeceği birçok şeyi yaşayıp öğreniyorsunuz.”

Bu ayette iki şeye değinilmiştir: 1) Allah’ın ayetleri, 2) Hikmet. Allah’ın ayetleri, Kitabı’nı oluşturan ayetlerdir. Fakat hikmet Hz. Peygamber’in (s.a) insanlara öğrettiği bütün değerli şeyleri kapsayan geniş anlamlı bir kelimedir. Bu kelime ile Allah’ın Kitabı’nın ayetleri de kastedilmiş olabilir, fakat kelimenin anlamını sadece bunlara hasretmek için hiçbir sebep yok. Hikmet kelimesi, Hz. Peygamber’in (s.a) okuduğu Kur’an ayetlerinin yanısıra gerek kendi sözleri, gerekse eşsiz mükemmellikteki kişiliği ile insanlara öğrettiği değerli bilgileri kapsar. Bazı kimseler, ayette geçen “mayütlâ” (okunan) kelimesine dayanarak, “Allah’ın ayetleri” ile ve “Hikmet” ile Kur’an’ın kastedildiğini iddia ederler. Fakat bu tamamen yanlış bir hükümdür. “Tilavet” (okuma) kelimesinin özellikle sadece Allah’ın Kitabı’nın okunması için kullanılan bir terim olması, sonraki çağlarda meydana gelmiş bir olaydır. Kur’an ise bu kelimeyi bir terim olarak kullanmamıştır. Bakara Suresi 102. ayette aynı kelime, şeytanların yalan yere Süleyman’a (a.s) nisbet ettikleri büyü ve sihirle ilgili bilgiler için kullanılmaktadır. (“Onlar şeytanların Süleyman’ın (a.s) mülkü hakkında uydurdukları sözlere uydular.” Bu da, Kur’an’ın kelimeyi sözlük anlamında kullandığını ve sadece Kur’an okumak anlamında kullanmadığını göstermektedir.

  1. “Her şeyi bilen”: En gizli ve saklı şeyleri bile bilir.
  2. Bir önceki paragraftan hemen sonra bu konunun sunulmasında gizli bir kinaye vardır: Buraya kadar Hz. Peygamber’in (s.a) hanımlarına verilen emir ve talimatlar sadece onlara mahsus değildir, bütün İslâm toplumu da onlara uygun bir şekilde kendisini ıslah etmelidir.
  3. “Kendilerini Allah’a teslim edenler”: İslâm’ı kendileri için bir yaşama tarzı, bir din olarak seçen ve hayatları boyunca ona uyan ve İslâmî düşünüş ve yaşayış tarzından dönmeyi istemeyen, bilakis ona teslim olma yolunu seçen kimseler.
  4. “İman eden”: İtaatleri sadece göstermelik ve gönülsüz olmayan, bilakis İslâm hidayetinin hak olduğunu samimiyetle kabul eden, Kur’an’ın ve Peygamber Muhammed’in (s.a) gösterdiği yolun kendilerini ebedî kurtuluşa götürecek tek doğru yol olduğuna inanan kimseler. Allah ve Peygamberinin yanlış dediği, onların hükmüne göre de yanlıştır ve Allah ve Peygamberinin doğru dediği, onların düşünce ve duygularına göre de doğrudur. Onlar Kur’an ve sünnetin emrettiği hiçbir şeyi ne psikolojik olarak, ne de aklen aykırı bulmazlar, ve hem Allah ve Rasûlünün emirlerinde bir değişiklik yaptıkları suçlamasından sakınıp, hem de onları kendi arzularına uydurmak ve dünyada o günlerde geçerli olan kurallara benzetmek için bir fırsat gözleyip durmazlar. Hz. Peygamber (s.a) gerçek imanı bir hadisinde şu şekilde tanımlamıştır:

“Rab olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan ve rasûl olarak Muhammed’den hoşnut olan kimse imanın gerçek tadını almıştır.” (Müslim)

Başka bir hadisinde de şöyle buyurmuştur:

“Benim getirdiklerim kendi nefsinizden önce gelmedikçe hiçbiriniz gerçek mümin olamazsınız.” (Şerh-üs-Sünne)

  1. Yani, “Onlar sadece iman etmekle kalmazlar, aynı zamanda uygulamada da itaati seçerler. Onlar Allah ve Rasûlünün emrettiklerinin hak olduğuna kalben inanan, fakat uygulamada bu emirlere karşı gelen; Allah ve Rasûlünün haram kıldıklarının kötü olduğunu samimiyetle kabul eden, fakat pratik hayatta bu haramları işleyen kimseler gibi değildirler.”
  2. Yani, “Onlar konuşmalarında doğru sözlü ve ilişkilerinde sadıktırlar. Yalan, hile, aldatmaca gibi şeylerle uğraşmazlar. Dilleri sadece vicdanlarının doğru kabul ettiği şeyi söyler. Ancak hak ve doğruluğa uygun olduğunu bildikleri şekilde davranırlar ve başkalarıyla olan bütün ilişkilerinde doğruluk ve haysiyetten ayrılmazlar.”
  3. Yani, “Onlar Allah ve Rasûlü tarafından öğretilen doğru yolda ilerlerken ve yeryüzünde Allah’ın dinini ikame etmeye çabaladıkları sırada karşılaştıkları her tür zorluk, tehlike, kayıp ve engellere sabır ve sebat ile göğüs gererler. Hiçbir korku, hiçbir nefsani arzu ve eğilim onları doğru yoldan saptıramaz.”
  4. Yani, “Onlar kibir, gurur ve kendini beğenmişlikten uzaktırlar, kul olduklarının ve ibadet ve itaat etmekten başka bir konumda olamayacaklarının farkındadırlar. Bu nedenle vücutları ile birlikte kalpleri de, Allah’tan korkarak O’nun önünde secde eder. Onlar Allah’tan korkmayan ve kibir içinde yaşayanlar gibi davranmazlar.” Bu niteliklerin dizilişinden huşü ile, genelde Allah korkusu ile birlikte özellikle namazın kastedildiği anlaşılmaktadır. Çünkü sadaka vermek ve oruç tutmak hemen bunun ardında yer almaktadır.
  5. Burada farz olan zekat değil, nafile sadakalar da kastedilmektedir. Bu ifade ile, onların bütün servetlerini cömertçe Allah yolunda harcadıkları ve Allah’ın kullarına yardım etmekte cimrilik etmedikleri anlatılmak istenmektedir. Onların yardımının ulaşmadığı hiçbir yetim, hiçbir hasta, hiçbir zayıf ve özürlü insan, hiçbir muhtaç ve fakir yoktur. Allah’ın dinini yüceltmek için parasal desteğe ihtiyaç duyulduğunda ise bu kullar bu amaçla para harcamakta hiçbir tereddüt ve cimrilik göstermezler.
  6. Bu hem farz, hem de nafile olan oruçları kapsar.
  7. Bunun iki anlamı vardır: 1) Onlar zinadan korunurlar; veya 2) Çıplaklıktan sakınırlar. Burada çıplaklığın sadece üzerine hiçbir şey giymemek demek olmadığına, vücudun bütün hatlarını belli eden dar veya ince giysiler giyenlerin de çıplak sayılacağına dikkat edilmelidir.
  8. “Allah’ı çok zikretmek”, kişinin hayatın her anında şu veya bu şekilde Allah’ı anması demektir. İnsan, Allah düşüncesi kalbinin derinliklerinde yer etmedikçe böyle bir davranışı başaramaz. Bu fikir (Allah) kişinin zihnini aşıp bilinçaltına ve vicdanının derinliklerine yerleştiğinde, ancak o zaman her yaptığı işte ve her söylediği şeyde Allah’ın adını hatırlayıp anabilir. Yemeğe başlarken bismillah ve bitirdiğinde elhamdü-lillah der; yatmadan önce Allah’ın adını anar ve uyandığında Allah’ı hatırlar. Konuşmalarının arasında da defalarca bismillah, el-hamdü-lillah, inşa-Allah, mâ-şâ-Allah vs. sözleri tekrarlar ve her meselede Allah’ın yardımını ister, her nimeti için O’na şükreder. Her karşılaştığı belada Allah’ın rahmetine sığınır ve her güçlükte O’na yönelir. Günah işlediğinde O’ndan korkar, bir hata yaptığında O’ndan bağışlanma diler ve her ihtiyacı için O’na dua eder.

Kısacası hayatın her anında ve her safhasında onun işlevi Allah’ı anıp zikretmektir. İşte bu işlemi hayat tarzının temelidir. Çünkü bütün diğer ibadetler için belli bir zaman tayin edilmiştir ve kişi o zamanda onu ifa ettiğinde sorumluluk üzerinden kalkar. Fakat bu (Allah’ı zikretme), belirli bir zamanla sınırlı olmayan bir ibadettir; sürekli yapılmalıdır ki insan hayatı Allah’la ve O’na ibadetle devamlı bir bağ içinde olsun. Diğer ibadetler ve dini görevler de ancak insanın kalbi sadece o ibadet sırasında değil, her an dili Allah’ın adını zikrederken Allah’a yönelmiş bir vaziyette olmaya devam ederse bir anlam ve değere sahip olabilir. Böyle bir durumda kişinin yaptığı ibadet ve vazifeler, verimli ve sulak bir arazide bitkilerin gelişip serpilmesi gibi gelişir. Bunun aksine sürekli Allah’ı zikirden yoksun olarak sadece muayyen vakitlerde yapılan ibadetler verimsiz bir arazide sadece bahçıvanın çabasıyla hayatta kalan bir bitkinin yetişmesine benzer. Bu nokta Hz. Peygamber’in (s.a) bir hadisinde şöyle açıklanmıştır:

“Muaz bin Enes el-Cüheni rivayet ediyor: Bir adam Allah’ın Peygamber’ine (s.a) “Allah yolunda savaşa gidenler arasında en büyük mükâfâtı elde eden hangisidir?” diye sordu. Peygamber (s.a): “Allah’ı en çok zikreden” cevabını verdi. Adam: “Oruç tutanlar içinde hangisi en büyük sevaba nail olur?” diye sordu. Peygamber (s.a): “Allah’ı en çok zikreden.” cevabını verdi. Adam daha sonra aynı soruyu namaz kılan, zekat ve sadaka veren, hacca giden kimseler için sordu. Hz. Peygamber (s.a) her seferinde “Allah’ı en çok zikreden” diyerek aynı cevabı verdi.” (Müsned-i Ahmed)

  1. Bu ayet, hangi nitelik ve özelliklerin Allah katında değer taşıdığını açıkça ifade etmektedir. Bunlar İslâm’ın bir tek cümle içinde ifade edilen temel değerleridir. Bu konularda kadın ve erkek arasında hiçbir fark yoktur. Fakat hayattaki fonksiyonları açısından iki cins farklı alanlarda faaliyet gösterir. Erkekler bazı belirli alanlarda, kadınlar ise başka belirli alanlarda faaliyet göstermek zorundadırlar. Bununla birlikte eğer ayette zikredilen özellik ve niteliklere eşit olarak sahipseler, Allah onları eşit derecelere yükseltecek ve onlara eşit mükafatlar ihsan edecektir. Birisinin ev işlerini yapmış, diğerininse halifelik görevlerini yerine getirmiş ve şeriatın emirlerini uygulamış olması; birinin evde çocuklara bakmış, diğerininse savaş alanına gidip Allah yolunda cenketmiş olması, elde edecekleri mükafat ve makamı hiçbir şekilde etkilemez.

36 Allah65 ve Resulü, bir işe hükmettiği zaman, mü’min olan bir erkek ve mü’min olan bir kadın için o işte kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Resulü’ne isyan ederse, artık gerçekten o, apaçık bir sapıklıkla sapıtmıştır.66

37 Hani sen,67 Allah’ın kendisine nimet verdiği ve senin de kendisine nimet verdiğin kişiye:68 “Eşini yanında tut ve Allah’tan sakın”69 diyordun; insanlardan da çekinerek Allah’ın açığa vuracağı şeyi kendi nefsinde saklı tutuyordun; oysa Allah, kendisinden çekinmene çok daha layıktı.70 Artık Zeyd, ondan ilişkisini kesince,71 biz onu seninle evlendirmiş olduk; ki72 böylelikle evlatlıklarının kendilerinden ilişkilerini kestikleri (kadınları boşadıkları) zaman, onlarla evlenme konusunda mü’minler üzerine bir güçlük olmasın.73 Allah’ın emri yerine getirilmiştir.

AÇIKLAMA

  1. Buradan itibaren, Hz. Peygamber’in (s.a) Hz. Zeyneb (r.a) ile evliliği hakkında nazil olan ayetler yeralmaktadır.
  2. İbn Abbas, Katâde, İkrime ve Mukatil bin Hayyan, bu ayetin Hz. Peygamber (s.a) Hz. Zeyneb’i Zeyd için ailesinden isteyip Zeyneb’in ailesinin de bunu kabul etmediği zaman nazil olduğunu söylerler.

İbn Abbas’a göre Hz. Peygamber (s.a) bu teklifi yaptığında Hz. Zeyneb: “Ben ondan nesepçe daha soyluyum” demiştir. İbn Sa’d onun: “Ben onu kendime layık bulmuyorum. Ben doğuştan bir Kureyşliyim.” dediğini söyler. Zeyneb’in erkek kardeşi Abdullan bin Cahş da aynı şeyi öne sürerek teklifi reddetmişti. Çünkü Hz. Zeyd (r.a), Hz. Peygamber’in azatlı kölesi idi, Hz. Zeyneb ise onun halasının yani Abdül-Muttalib’in kızı Umeyme’nin kızıydı. Onlar Hz. Peygamber’in (s.a) Kureyş’in soylu ailelerinden birinin kızını, kendi halasının kızını, azatlı kölesi için istemesini hoş görmemişlerdi. Bunun üzerine bu ayet nazil olmuş ve Hz. Zeyneb ile bütün ailesi bunu duyunca hemen teklifi kabul etmişlerdi. Daha sonra Hz. Peygamber (s.a) onları evlendirdi, Zeyd’in adına kendi cebinden on dinar ve 60 dirhem mehir verdi, gelinlik elbise ve bazı yiyecekler temin etti.

Bu ayet özel bir olay üzerine nazil olmasına rağmen, ayetteki emir ve talimat İslâm anayasa hukukunun temel ilkesidir ve bütün İslâmî hayat sistemi için geçerlidir. Buna göre hiçbir Müslüman fert veya millet, kurum, mahkeme veya parlamento, ya da devletin, Allah ve Rasûlünün hüküm verdiği bir konuda kendi isteğine göre seçme hakkı yoktur. Müslüman olmak, kendi düşünce, davranış ve seçme özgürlüğünü Allah ve Rasûlüne teslim etmek demektir. Hiçbir makul insan iki karşıt davranışı birleştirmeye kalkmaz. Müslüman kalmak isteyen kimse mutlaka Allah ve Rasûlünün emrine boyun eğmek zorundadır; boyun eğmeyi istemeyen kimse ise Müslüman olmadığını kabul etmelidir. Eğer bunu da kabul etmezse, ne kadar Müslüman olduğunu haykırsa da, hem Allah hem de insanlar tarafından münafık olarak kabul edilecektir.

  1. Burada başlayan ve (48. ayete kadar devam eden) bölüm, Hz. Peygamber (s.a) Hz. Zeyneb (r.a) ile evlendikten ve münafıklar, Yahudiler ve müşrikler onun aleyhinde propaganda yapmaya başladıktan sonra nazil olmuştur. Bu ayetler incelenirken, vahyin Hz. Peygamber’i (s.a) ayıplayan, ona iftira atan ve kendi arzularını tatmin etmek için ona hakaretlerde bulunan İslâm düşmanlarını doğru yola getirmek ve onları eğitmek için indirilmediği gözönünde bulundurulmalıdır. Bu ayetlerin nazil oluşunun asıl sebebi, Müslümanları bu propaganda kampanyasından korumak ve onların şüphe ve tereddütlere düşmesini önlemekti. Tabii ki Allah’ın kelamı kafirleri tatmin edemezdi. O sadece bunun Allah kelamı ve gerçek olduğunu bilen ve inanan kimselere tesir edebilir. Bu doğru ve salih insanların da, düşmanlar tarafından öne sürülen iddialardan etkilenme ihtimalleri vardı. Bu nedenle Allah bir taraftan onların zihinlerindeki bütün muhtemel şüpheleri bertaraf etti, diğer taraftan hem müslümanlara, hem de Hz. Peygamber’e (s.a) böyle durumlarda nasıl davranmaları gerektiğini öğretti.
  2. Burada, ayetin devamında adından açıkça bahsedilen Hz. Zeyd (r.a) kastedilmektedir. Allah’ın ve Rasûlünün ona nasıl nimet verdiklerini anlayabilmek için Hz. Zeyd’in (r.a) hayat hikâyesini kısaca gözden geçirmek gerekir. Zeyd, Kelb kabilesinden Hârise bin Şurahbil’in oğluydu ve annesi Tay kabilesinin bir kolu olan Beni Ma’n’dan Su’dâ binti Sa’lebe idi. Zeyd sekiz yaşında iken annesi onu ailesinin yanına götürdü. Orada iken Beni Kayn bin Cesr kabilesi onlara saldırdı, mallarını talan etti, Zeyd’in de içlerinde bulunduğu bir grup adamı esir aldı. Daha sonra Beni Kayn kabilesi Zeyd’i, Taif yakınlarındaki Ukaz panayırında sattı. Onu Hz. Hatice’nin yeğenlerinden biri olan Hakim bin Hizâm satın aldı. Hakim, Zeyd’i Mekke’ye getirdi ve halasına hediye etti. Hz. Peygamber (s.a), Hz. Hatice ile evlendiğinde Zeyd’i eşinin hizmetinde buldu. İyi davranışlarından ve halinden hoşlandığı için onu eşinden istedi. Böylece bu şanslı çocuk bir kaç yıl sonra kendisine peygamberlik verilecek olan bu mükemmel insanın hizmetine girdi. Hz. Zeyd o sırada 15 yaşındaydı. Sonraları babası ve amcası onun Mekke’de olduğunu öğrendiklerinde, Hz. Muhammed’e (s.a) geldiler ve fidye karşılığı oğullarını geri almak istediler. Hz. Peygamber (s.a): “Çocuğa soracağım; sizinle mi gidecek, yoksa benimle mi kalacak, buna kendisi karar verecek. Fakat eğer benimle kalmayı tercih ederse, ben benimle kalmayı seçen birini geri göndermem.” dedi. Onlar da: “Çok güzel, çocuğa sor” dediler. Hz. Peygamber (s.a) Zeyd’i çağırdı ve: “Bu adamları tanıyor musun” diye sordu. Zeyd: “Evet, biri babam, biri de amcamdır.” dedi. Hz. Peygamber (s.a): “Beni de, onları da tanıyorsun. Onlarla gitmek veya dilersen benimle kalmak hususunda serbestsin.” dedi. Zeyd: “Seni bırakıp da başkasıyla gitmek istemiyorum.” cevabını verdi. Babası ve amcası: “Zeyd, köleliği hürlüğe ve başkalarıyla kalmayı anne-babanı ve aileni bırakmaya tecih mi ediyorsun?” diye sordular. O: “Bu adamda gördüğüm şeylerden sonra, dünyadaki hiçbir şeyi ona tercih edemem” dedi. Bu cevabı duyduklarında amcası ve babası Zeyd’in Hz. Peygamber’le (s.a) kalmasına razı oldular. Hz. Muhammed (s.a) hemen Zeyd’i azad etti ve Kâbe’de bir grup Kureyşli önünde: “Şahit olun. Şu andan itibaren Zeyd benim oğlumdur. Ben ona varisim, o da bana varistir.” diye ilan etti. Bundan sonra onu Zeyd Bin Muhammed diye çağırmaya başladılar. Tüm bunlar Hz. Muhammed’e (s.a) peygamberlik gelmeden önce meydana gelmişti. Daha sonra Allah ona peygamberlik ihsan etti.

Bunu duyar duymaz hiç tereddüt etmeksizin ona inanan dört kişi vardı: Hz. Hatice, Hz. Zeyd, Hz. Ali ve Hz. Ebu Bekir (r.a). Hz. Zeyd o sıralarda 30 yaşındaydı ve 15 yıl boyunca Hz. Peygamber’e (s.a) hizmet etmişti. Hicretin dördüncü yılında Hz. Peygamber (s.a) onu halasının kızı Zeyneb ile evlendirdi, onun adına mehrini ödedi ve ev kurmaları için gerekli eşyaları temin etti.

İşte bu nedenle Allah bu ayette: “Allah’ın nimet verdiği, senin de nimet verdiğin kimse…” buyurmaktadır.

  1. Bu sözler, Hz. Zeyd ile Hz. Zeyneb arasındaki ilişkiler kötüye gittiği ve Hz. Zeyd en sonunda Hz. Peygamber’e (s.a) karısını boşamak istediğini bildirdiğinde söylenmiştir. Hz. Zeyneb (r.a) Allah ve Rasûlünün emri olduğu için onunla evlenmeyi kabul etmiş olduğu halde, Zeyd’in ailesi tarafından büyütülmüş azatlı bir köle, kendisinin ise Arabistan’ın en soylu ailesine mensup olmasına rağmen bu köle ile evlendirilmiş olduğu fikrini aklından çıkaramıyordu. Bu yüzden Hz. Zeyd’i evlilik hayatında kendine denk görmüyor ve bu da aralarında zamanla daha da kötüye giden anlaşmazlıklara neden oluyordu. Bu sebeple evlilikleri, bir yıl kadar sonra boşanma ile son buldu.
  2. Bazı kimseler ayetin manasını yanlış anlayarak şöyle yorumlamışlardır: Hz. Peygamber (s.a) Zeyneb ile evlenmeyi ve Zeyd’in (r.a) onu boşamasını istiyordu. Fakat Zeyd (r.a) gelip hanımını boşamak istediğini söyleyince, Hz. Peygamber (s.a.) onu istemeyerek de olsa durdurdu. Bunun üzerine Allah: “Allah’ın açığa vuracağı bir şeyi içinde gizliyordun.” buyurdu. Oysa ayetin gerçek anlamı bunun tam tersidir. Eğer bu cümle aynı surenin 1,2,3. ve 7. ayetleriyle birlikte okunursa, Hz. Zeyd ile eşi arasındaki anlaşmazlık şiddetlendiğinde Allah, Hz. Peygamber’in (s.a) kalbine Zeyd (r.a), Zeyneb’i (r.a) boşadığında onunla Hz. Peygamber’in (s.a) evlenmesi gerektiğini ilham etmişti. Fakat Hz. Peygamber (s.a) o günkü Arap toplumunda evlatlığının dul karısı ile evlenmenin, hem de bir avuç dolusu Müslüman hariç bütün ülkenin kendisine düşmanlık beslediği bir anda, ne anlama geleceğini çok iyi biliyordu. Bu nedenle bu konuda adım atmaya çekiniyordu. İşte bu yüzden Zeyd (r.a) karısını boşamak istediğini söyleyince Hz. Peygamber (s.a): “Allah’tan kork, eşini yanında tut.” diyordu. Bununla kastettiği şuydu: Kendisinin bu imtihandan kurtulabilmesi için Zeyd’in (r.a) eşini boşamaması gerekiyordu, aksi taktirde boşanma vuku bulduğunda bu emri yerine getirmek zorunda kalacak ve böylece birçok iftira ve suçlamalara hedef olacaktı.

Fakat Hz. Peygamber (s.a) karşılaşacağı iftira ve suçlamalardan kaçınmak amacıyla, bilerek Hz. Zeyd’in (r.a) eşini boşamasını engellerken, Allah bu davranışı Peygamberi’nin (s.a) yaşaması gereken mükemmel bir tecrübe olarak kabul ediyor ve Peygamber’in (s.a) bu evliliği vasıtasıyla büyük bir reform yapmayı murad ediyordu. “İnsanlardan korkuyordun, oysa asıl korkulmaya layık olan Allah idi.” cümlesi ile de aynı noktaya temas edilmektedir.

Bu ayeti, İmam Zeyn’ül-Abidin Ali bin Hüseyin (r.a) de aynı şekilde açıklamıştır: “Allah Hz. Peygamber’e (s.a), Hz Zeyneb’in (r.a) de eşlerinden biri olacağını ilham etmişti. Fakat Zeyd (r.a) ona gelip şikayet edince, Hz. Peygamber (s.a) ona Allah’tan korkmasını ve eşini yanında tutmasını emretti. Bunun üzerine Allah, Peygamberine şöyle buyurdu: “Seni Zeyneb ile evlendireceğimi sana bildirmiştim. Fakat sen Zeyd’in hanımını boşamasına engel olurken, Allah’ın açığa vuracağı bir şeyi gizliyordun.” (İbn Cerir, İbn Ebi Hâtim’dan naklen İbn Kesir).

Allame Alüsi de Ruhu’l-Meani’sinde ayete aynı anlamı vermiştir: “Bu, Hz. Peygamber’in (s.a) bu durumda sessiz kalmayı veya Zeyd’e istediğini yapmakta serbest olduğunu söylemeyi terkedip onu boşanmaktan alıkoyduğu için Allah’ın hoşnutsuzluğunu belirten bir ifadedir. Bu hoşnutsuzluk şundan ibarettir: ‘Ben sana, Zeyneb’in senin eşlerinden biri olacağını daha önceden bildirdiğim halde, niçin Zeyd’e eşini yanında tutmasını söyledin?”

  1. Yani, Zeyd karısını boşadı ve iddet süresi sona erdi. “Zeyd ondan ilişiğini kesince” sözleri artık Zeyd’in (r.a) o kadınla ilgili hiçbir işinin olmadığı anlamına gelir. “İlişkinin kesilmesi”sadece boşandığını söylemekle meydana gelen bir durum değildir. Çünkü iddet süresi içinde, koca eğer dilerse karısına tekrar dönebilir ve kadının hamile olup olmadığı anlaşılıncaya dek kocanın karısına olan ilgisi devam eder. Bu nedenle kocanın eski karısı ile olan ilişkisi ancak iddet süresinin bitmesiyle sona erer.
  2. Bu ifade, Hz. Peygamber’in (s.a) Hz. Zeyneb ile kişisel arzusu nedeniyle değil, Allah’ın emri sonucu evlendiğini göstermektedir.
  3. Bu sözler, Allah’ın, insanlar tarafından başka türlü kabullenilmesi çok zor olan bir sosyal reformu Peygamber’i (s.a) aracılığı ile gerçekleştirdiğini göstermektedir. Arabistan’da evlatlık ilişkileriyle ilgili uygulamada olan yanlış gelenek ve adetlere bir son vermenin başka yolu yoktu. Sadece Allah’ın Rasûlü bu adetleri ortadan kaldırmak için bir önlem alabilirdi. O halde Allah bu nikahı, sadece Peygamber’in (s.a) ev halkına bir eş daha eklemek için değil, önemli bir sosyal reformu gerçekleştirmek için murad etmiştir.

38 Allah’ın kendisine farz kıldığı bir şey(i yerine getirme)de peygamber üzerine hiç bir güçlük yoktur.74 (Bu,) Daha önce gelip geçen (ümmet)lerde de olan Allah’ın sünnetidir. Allah’ın emri, takdir edilmiş bir kaderdir.75

39 Ki onlar (o peygamberler) Allah’ın risaletini tebliğ edenler, O’ndan içleri titreyerek-korkanlar ve Allah’ın dışında hiç kimseden korkmayanlardır. Hesap görücü olarak Allah yeter.76

40 Muhammed, sizin erkeklerinizden hiç birinin babası değildir; ancak o, Allah’ın Resulü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah, her şeyi bilendir.77

41 Ey iman edenler, çokça zikretmek suretiyle Allah’ı zikredin.

AÇIKLAMA

  1. Bu sözler, bu tür bir evliliğin diğer Müslümanlar için caiz olduğunu, Peygamber (s.a) içinse Allah tarafından emredilen bir görev olduğunu göstermektedir.
  2. Yani, “Peygamberlerin, Allah’tan bir emir aldıklarında, bu görevi hemen yerine getirmeleri bir kanundur. Allah, Peygamberine birşey emrettiği zaman, bütün dünya ona karşı çıksa bile Peygamber bu emri yerine getirmelidir.”
  3. Metindeki sözler iki anlama gelebilir: 1) Allah’ın her korkuya ve tehlikeye mukavemet etmeye gücü yeter. 2) Hesap görücü olarak Allah yeter: Hiç kimseden değil, Allah’a hesap vermekten korkulmalıdır.
  4. Bu bir tek cümle, İslâm düşmanlarının Hz. Peygamber’in (s.a) evliliği ile ilgili yönelttikleri suçlamaları bertaraf etmektedir.

Onların karşı çıktığı ilk nokta, Hz. Peygamber’in (s.a) İslâmî kurallara göre oğlunun karısı ile evlenmek haram olduğu halde, gelini ile evlenmiş olmasıydı. Bu itiraza şöyle cevap verilmektedir: “Muhammed (s.a) sizin erkeklerinizden birinin babası değildir.” Yani Zeyd, onun gerçek oğlu değildi, bu nedenle onun dul karısıyla evlenmesi haram değildir.

İslâm düşmanlarının ikinci itirazı, evlatlığı, onun asıl oğlu değilse bile onun karısıyla evlenmemesi gerektiğiydi. Bu itiraza da “… fakat o Allah’ın Rasûlüdür.” ifadesi ile cevap vermektedir. Yani gelenek ve adetlerin haram kabul ettiği helal birşey hakkındaki tüm önyargıları ortadan kaldırmak ve onun helal olduğunu tekrar ilan etmek Allah’ın Rasûlü olarak onun göreviydi.

Bu nokta “… ve (o) peygamberlerin sonuncusudur” denilerek vurgulanmaktadır. Yani, Allah’ın Rasûlü olmasının yanısıra, ondan sonra onun eksik bıraktığı sosyal reformları tamamlayabilecek bir peygamber daha gelmeyecektir. Bu nedenle bu yerleşmiş kötü geleneği bizzat ortadan kaldırması bir nebze daha zaruri olmaktadır.

Yine bu noktayı vurgulamak amacıyla Allah herşeyi bilendir,” denilmektedir. Yani, bu adetin olduğu gibi bırakılması yerine, neden bizzat Hz. Muhammed (s.a) vasıtasıyla ortadan kaldırılması gerektiğini en iyi bilen yine Allah’tır. O, Hz. Muhammed’den (s.a) sonra peygamber gelmeyeceğini bilmektedir. Bu nedenle eğer Allah bu cahiliye adetini son peygamberi ile ortadan kaldırmazsa, ondan sonra hiç kimse bu adeti Müslümanlar arasından ebediyen kaldıramayacaktır. Daha sonra gelen ve insanların ıslahı için uğraşan kimseler bu adeti ortadan kaldırsalar bile, bu teşebbüslerden hiçbiri her çağ ve her toplulukta uygulanabilirliğe ve bir kalıcılığa sahip olmayacak ve bu ıslahatçılardan hiçbiri, yaptığı davranış (sünnet) ile insanların kafasındaki bütün şüphe ve önyargıları silebilecek kadar güçlü ve kutsi bir şahsiyete sahip olamıyacaktır.

Ne yazık ki, çağımızda bazı gruplar bu ayeti yanlış yorumlamakta ve büyük bir fitnenin kapısını açmaktadırlar. Bu nedenle bu surenin sonunda, peygamberliğin sona ermesi ile ilgili ve bu gibi grupların ortaya yaydığı yanlış fikirlerin ortadan kaldırılmasına yarayan açıklamaların yeraldığı bir EK bölüm hazırladık.

42 Ve O’nu sabah ve akşam tesbih edin.78

43 O’dur ki, sizi karanlıklardan nura çıkarmak için size rahmet etmekten; melekleri de (size dua etmektedir). O, mü’minleri çok esirgeyicidir.79

44 O’na kavuşacakları gün, onların dirlik temennileri: “Selam”dır.80 Ve O, onlara üstün bir ecir hazırlamıştır.

45 Ey Peygamber,81 gerçekten biz seni bir şahid,82 bir müjde verici ve bir uyarıcı83-korkutucu olarak gönderdik.

46 Ve kendi izniyle Allah’a çağıran84 ve nur saçan bir çerağ olarak (gönderdik).

AÇIKLAMA

  1. Burada Müslümanlara şu talimat verilmektedir: Allah’ın İslâm düşmanlarından alay ve suçlamalara maruz kaldığı ve onun şahsî misyonunu engellemek için bir karşı propaganda hedefi yapıldığı zaman, müminler ne bu saçmalıkları ilgisizce dinlemeli, ne düşmanların yaydığı şüphe ve tereddütlere kapılmalı, ne de karşı koymak için sert ve kötü bir dil kullanmalıdırlar. Bilakis Allah’a dönmeli ve özel bir önlem olarak O’nu her zamankinden daha fazla zikretmelidirler. Allah’ı zikretmenin anlamı yukarıda an: 63’de açıklanmıştı. “Allah’ı sabah, akşam tesbih etmek”, sadece, tesbihteki taneleri saymak değil, O’nu sürekli tesbih etmek, O’nun yücelik ve azametini dil ve kalp ile sürekli ifade etmek demektir.
  2. Burada Müslümanların şu gerçeği farketmesi istenmektedir: “Kafirlerin ve münafıkların size karşı beslediği kin ve kıskançlık, sadece Allah’ın, size Rasûlü aracılığı ile indirdiği rahmet nedeniyledir. Siz O’nun sayesinde imanla müşerref oldunuz, küfür ve cahiliyenin karanlığından İslâm’ın aydınlığına çıktınız ve O’nun sayesinde sizi diğer insanlardan ayıran ahlâkî ve toplumsal mükemmel bir nitelik ve şahsiyet geliştirdiniz. İşte bu nedenle kıskanç insanlar Allah’ın Rasûlüne karşı kin ve düşmanlık besliyorlar. Fakat, bu durumda sizi Allah’ın rahmetinden uzaklaştıracak ters bir tavır içinde olmamanız gerekir.”

Salât kelimesi Allah tarafından alâ takısı ile kullar için kullanıldığında, rahmet, mağfiret ve bağışlama anlamına gelir. Melekler tarafından insanlar için kullanıldığında ise merhamet edilmesi için dua anlamına gelir. Yani melekler, Allah’a insanları bağışlaması, onlara merhamet etmesi için dua ederler. Yusalli aleyküm’ün bir diğer anlamı da şöyledir: “Allah size insanlar arasında şöhret sahibi olmak, tanınmak gibi nimetler lütfeder ve sizi öyle yüce bir makama yükseltir ki, insanlar sizi övmeye ve melekler size sena etmeye başlarlar.”

  1. Bunun üç anlamı olabilir: 1) Allah bizzat kendisi onları “selam üzerinize olsun” diye karşılayacaktır. Yâsîn Sûresi 58. ayette olduğu gibi: “… Onlara çok merhametli Rablerinden bir ‘selam’ vardır.” 2) Nahl Suresi 32. ayette denildiği gibi melekler onları selamlayacaktır: “Ki bunlar, meleklerin pak ve asude olarak canlarını alacakları kimselerdir. Melekler onlara: ‘Selam size, yaptıklarınıza karşılık girin cennete’ derler.” 3) Yunus Suresi 10. ayette belirtildiği gibi müminler birbirlerine selam vereceklerdir: “Oradaki duaları: ‘Allah’ım sen ne yücesin’dir. Ve orada: dirlik temennileri ‘selam sana’dır, dualarının sonu da ‘Hamd alemlerin Rabbi olan Allah’ındır’.”
  2. Müminlere tavsiyelerde bulunduktan sonra Allah, Peygamberine teselli edici şeyler söylemektedir: “Biz sana böyle yüce bir makam lütfettik ve seni şerefli bir mevkiye yükselttik. Düşmanların iftira ve suçlama propagandalarıyla sana hiçbir zarar veremezler. Bu nedenle onların bu fitnelerine gönül koymamalı, propagandalarına da önem vermemelisin. Onlar ne söylerlerse söylesinler, sen görevini ifa etmeye devam etmelisin.” Bunun yanısıra hem kafirlere, hem de mü’minlere, hakkında konuştukları şahsın sıradan bir kimse olmadığı, Allah’ın yüce mevki ve makamlar lütfettiği değerli bir şahıs olduğu da söylenmektedir.
  3. Peygamber’in şahit olmasının anlamı çok geniştir. Üç tür şehadeti kapsar:

1) Sözlü şehadet: Yani Peygamber, Allah’ın dininin temel dayanakları olan ilkelerin gerçekliğine şehadet etmeli, bunların hak, buna aykırı olan herşeyin ise batıl olduğunu açıkça söylemelidir. Korku ve tereddüte kapılmaksızın Allah’ın varlığını, birliğini, meleklerin varlığını, vahyi, öldükten sonra hayatın varolduğunu, cenneti, cehennemi, insanlara garip görünse, onunla alay etseler bile açıkça ilan etmelidir. Aynı şekilde Peygamber, Allah’ın kendisine vahyettiği sosyal hayat, medeniyet ve ahlâkın temelini oluşturan kavram, ilke, değer ve kuralları bütün dünya bunları yanlış kabul etse ve praktikte karşı gelse bile insanlara açıkça göstermeli; varolan veya bu ilkelere ters düşen kavram ve düşünceleri reddetmelidir. Peygamber, Allah’ın kanunlarına göre ne haramsa -bütün dünya o şeyi helal kabul etse bile- onu haram ilan etmeli ve Allah’ın kanunlarına göre ne helalse -bütün dünya o şeyi haram kabul etse bile- onu helal ilan etmelidir.

2) Uygulamada şehadeti: Yani Peygamber, bütün insanlara sunmak üzere görevlendirildiği şeyleri illa önce kendi nefsinde uygulayarak göstermelidir. Onun hayatı, kötü dediği şeylerden uzak olmalı ve kişiliği iyi, mükemmel diye adlandırdığı davranışları yansıtmalıdır. Farz dediklerini ilk önce kendisi yapmalı, günah dediklerinden sakınmaya en fazla kendisi dikkat etmelidir. Onun karakter ve davranışları, davetinde ne kadar samimi olduğuna şehadet etmelidir. Onun şahsı, getirdiği talimatın öyle bir modeli olmalıdır ki, onu gören bir kimse, tüm dünya, davet ettiği iman ile nasıl bir insan oluşturmak istediğini, o insana nasıl bir karakter yerleştireceğini ve bu insan sayesinde dünyada nasıl bir hayat tarzı, nasıl bir sistem kuracağını hemen anlayabilmelidir.

3) Ahirette şehadet: Ahirette Allah’ın mahkemesi kurulduğunda, Peygamber, hiçbir eksiltme ve değiştirme yapmaksızın kendisine emanet edilen tebliği insanlara ulaştırdığına ve gerek söz, gerekse davranış olarak insanlara hakkı açıklamamakta hiçbir zayıflık ve kaypaklık göstermediğine şehadet edecektir. Bu şehadete dayanılarak müminlerin hangi mükafatı, kafirlerin ise hangi cezayı hakettikleri belirlenecektir.

Buradan, Allah’ın Peygamberi şahit kılarak ona nasıl büyük bir sorumluluk yüklediği ve bu yüce makama layık olan şahsın ne kadar büyük bir şahsiyet olduğu fikri ortaya çıkmaktadır. Dinle ilgili Hz. Peygamber’in (s.a) sözlü olarak ve uygulamada şehadet etme konusunda hiçbir gevşeklik ve ihmal göstermediği sabittir. İşte bu nedenle, o, insanlara hakkı ve Allah’ın kendilerini nasıl bir hesaba çekeceğini açıkça tebliğ ettiği hususunda şahitlik edebilecektir.

Aksi takdirde eğer Hz. Peygamber (s.a) -Allah korusun- bu dünyada sözlü ve uygulamalı şehadetinde bir gevşeklik ve ihmal göstermiş olsaydı, ne ahirette insanlar aleyhine şahitlik yapabilir, ne de hakkı inkâr edenler için bir mahkeme kurulabilir.

Bazı insanlar “şahitlik” kelimesine başka bir anlam vermişlerdir. Onlar, Hz. Peygamber’in (s.a) ahirette insanların amel ve davranışlarına şehadet edeceğini söylerler. Buradan yola çıkarak, Hz. Peygamber’in (s.a) bütün insanların amellerini gözlediği, aksi takdirde bu konuda şahitlik yapmayacağı sonucuna varmışlardır. Fakat Kur’an’a göre bu yorum tamamen yanlıştır. Kur’an, Allah’ın insanların amellerini kaydetmek için değişik bir sistem kurduğunu söyler. Bu amaçla Allah’ın melekleri herkes için ayrı bir amel defteri hazırlamaktadırlar. (Bu konuda bkz. Kaf Suresi: 17-18, Kehf: 49) Bundan başka insanların kendi uzuvları işledikleri şeylere şahitlik edecektir. (Yâ-sîn: 65, Hâ Mîm es-Secde: 20-21). Peygamberlere gelince, onlar insanların yaptıklarına şahitlik etmeyecekler, sadece kendilerinin hakkı tam anlamıyla insanlara tebliğ ettiklerine şehadet edeceklerdir. Kur’an şöyle der:

“Allah, peygamberleri topladığı gün: ‘Size ne cevap verildi?’ diye sorar. Onlar da: ‘Bizim bilgimiz yok, muhakkak sen gaybları en iyi bilensin.’ derler.” (Maide: 109)

Aynı konuda Kur’an, Hz. İsa’ya (a.s) Hıristiyanların sapıklıkları hakkında sorulduğunda onun şu cevabı vereceğini söyler: “İçlerinde kaldığım sürece üzerlerinde şahittim. Ne zamanki beni vefat ettirdin, üzerlerinde sen gözetleyeci oldun.” (Maide: 117)

Bu ayetler açıkça peygamberlerin insanların amellerine şahitlik etmeyeceğini göstermektedir. Onların neye şahitlik edecekleri konusunda ise Kur’an açıkça şöyle der:

“Ey Müslümanlar, böylece sizi vasat ümmet yaptık ki, insanlara şahit olasınız. Peygamber de size şahit olsun.” (Bakara: 143)

“(Ey Muhammed! Uyar) O gün her ümmetin içinden kendilerine bir şahit getireceğiz. Aynı şekilde seni de bunların üzerine şahit getireceğiz.” (Nahl: 89)

Bu, kıyamet gününde Hz. Peygamber’in (s.a) şehadetinin doğal olarak Hz. Peygamber’in ümmetinin şehadetinden ve bütün diğer ümmetlerin şehadetinden farklı olmayacağını göstermektedir. Eğer bu, amellerle ilgili bir şahitlik olsaydı, o zaman bütün bir ümmetlerin ameller üzerinde gözcü olması gerekirdi. Bu şahitler Allah’ın mesajının insanlara ulaşıp ulaşmadığına şahitlik edeceklerine göre, Hz. Peygamber (s.a) de aynı konuda şahitlik edecektir.

Aynı nokta, Buhari, Müslim, Tirmizi, İbn Mace, İmam Ahmed ve diğer muhaddislerin Abdullan bin Mes’ud, Abdullan İbn Abbas, Ebu’d-Derda, Enes bin Malik ve diğer birçok sahabeden (Allah hepsinden razı olsun) rivayet ettikleri bir hadis tarafından da desteklenmektedir: “Hz. Peygamber (s.a) kıyamet gününde bazı ashabının getirildiğini görecektir. Fakat onlar Peygamber’in yanına geleceklerine, ya başka tarafa gidecekler veya zorla itileceklerdir. Bunun üzerine Hz. Peygaber (s.a) “Allah’ım, onlar benim ashabım’ diyecektir. Allah da: ‘Sen onların senden sonra neler yaptıklarını bilmiyorsun’ buyuracaktır.” Bu hadis çok sayıda sahabe ve birçok zincirle rivayet edilmiştir. Öyle ki hadisin sıhati konusunda hiçbir şüphe yoktur. Bu da, Hz. Peygamber’in (s.a) ümmetinden her ferde ve o ferdin bütün amellerine şahit olmadığını göstermektedir. Ümmetinden kimselerin amellerinin ona arz edileceğini bildiren hadis de bununla muhalefet etmemektedir. Çünkü bu hadis, Allah’ın Peygamberi’ne ümmetinin amelleriyle ilgili bilgi verdiğini bildirmektedir, yoksa Hz. Peygamber’in (s.a) bizzat ümmetinden her ferdin amellerini gözlemekte olduğu anlamına gelmez.

  1. Bir kimsenin sadece kişisel kapasitesi ile başkalarını, iman ve salih amellerin sonucu olan iyi bir akıbetle müjdeleyip, küfür ve kötü amellerin sonucu olan kötü akibetle korkutmasının başka, Allah tarafından ahiretteki iyi sonla müjdeleyip kötü sonla korkutması için görevlendirilmesinin başka bir şey olduğuna dikkat edilmelidir. Allah tarafından bu göreve atanan kimse, müjdeleme ve uyarıp-korkutma konusunda bir yetkiye sahiptir. Bu da onun bu müjdelemesinin ve korkutmasının meşruiyet temelini teşkil eder. Onun bir amel hakkında müjde vermesi, onu gönderen büyük Hakim’in bu ameli tasdik ettiği ve buna bir mükafatla karşılık vereceği, bu nedenle de ya farz, ya vacip, ya da müstehap olduğu, yani yapana mutlaka mükafat verileceği anlamına gelir. diğer taraftan onun bir korkutması, yaratıcının onu yasakladığı, bu nedenle onun günah veya haram olduğu ve bu ameli işleyişinin mutlaka cezalandırılacağı anlamına gelir. Allah tarafından tayin edilmeyen bir kimsenin müjde ve uyarılarının ise böyle bir otorite ve dayanağı yoktur.
  2. Burada da, yukarıda işaret edildiği gibi sıradan bir insanla Peygamber’in tebliği arasındaki farka değinilmektedir. Her tebliğci Allah’a çağırabilir fakat Allah tarafından tayin edilmemiştir. Bunun aksine bir Peygamber, ancak Allah’ın izni ile insanları Allah’a çağırabilir. Onun çağrısı sadece bir tebliğ değildir, aynı zamanda onu gönderen Alemlerin Rabbinin verdiği yetkinin desteğine de sahiptir. İşte bu nedenle Allah’a çağıran davetçiye karşı çıkmak, nasıl hükümet görevini ifa eden bir memura karşı çıkmak, hükümete karşı çıkmak sayılırsa, bizzat Allah’a karşı çıkmak olarak kabul edilir.

47 Mü’minlere müjde ver; gerçekten onlar için Allah’tan büyük bir fazl vardır.

48 Kâfirlere ve münafıklara itaat etme, eziyetlerine de aldırma ve Allah’a tevekkül et. Vekil olarak Allah yeter.

49 Ey iman edenler, mü’min kadınları nikâhlayıp sonra onlara dokunmadan boşarsanız,85 bu durumda sizin için üzerlerine sayacağınız bir iddet yoktur. Artık (hemen) onları yararlandırın (onlara yetecek bir miktar verin) ve güzel bir salma tarzıyla onları salıverin.86

AÇIKLAMA

  1. Cümlenin anlamı çok açıktır ve nikah burada evlilik anlaşması için kullanılmıştır. Sözlük-bilimciler Arapça nikah kelimesinin anlamı hakkında çok tartışmışlardır. Bir grup, kelimenin hem cinsel ilişki, hem de evlilik anlaşması için kullanıldığını söyler. İkinci grup kelimenin kullanılan bu her iki anlamı da ihtiva ettiğini, üçüncü bir grup da asıl anlamın evlilik anlaşması olduğunu, mecazî olarak da cinsel ilişki için kullanıldığını söyler. Dördüncü grup ise kelimenin “cinsel ilişki” için kullanıldığını, mecaz olarak da akid manasında kullanıldığını kabul eder.

Her grup da görüşünü desteklemek için Arap şiirinden örnekler sunar. Fakat Ragib İsfahanî şu iddiada bulunur: “Nikah kelimesinin asıl anlamı evlilik anlaşmasıdır. Sadece mecazi olarak cinsel ilişki için kullanılır. Asıl anlamının cinsel ilişki olup, mecâzen evlilik akdi için kullanılmış olması imkansızdır.” Râgip el-Isfahanî’nin öne sürdüğü delil ise cinsel ilişki için Arapçada ve diğer bütün dillerde kullanılan kelimelerin müstehcen oluşudur. Hiçbir şerefli kimse topluluk içinde bu kelimeyi kullanamaz. O halde bir toplumun, böyle bir ilişki için kullanılan kelimeyi mecazî olarak evlilik akdi için kullanmış olması imkânsızdır. Böyle bir akid için bütün dillerde, müstehcen kelimeler değil, iffet ve namusa uygun kelimeler kullanılmıştır.

Kur’an ve Sünnet sözkonusu olduğunda, nikah ya evlilik akdi, ya da evlilik akdinden sonraki cinsel ilişki için kullanılan bir terim olmuştur. Fakat hiçbir zaman evlilik dışı cinsel ilişkiler bu terimin içine girmemiştir. Bu tür ilişkilere Kur’an ve Sünnet, nikah değil zina adını verir.

  1. Bu ayet, muhtemelen aynı dönemde vuku bulan bir boşanma davası ile ilgili olarak nazil olmuş ve bu konuya dahil edilmiştir. Bu da, ayetin bir önceki bölümden sonra, fakat takip edilen bölümden de önce nazil olduğunu göstermektedir.

Bu ayetten çıkarılan fıkhi hükümler şunlardır:

1) Ayette, ehl-i kitaptan kadınların bu hüküm dışında kaldığı izlenimini verebilecek “inanan kadınlar” tabiri kullanılmış olmasına rağmen, bütün alimler bu hükmün kitap ehlinden kadınlar için de geçerli olduğu görüşündedirler. Yani Müslüman bir erkek, ehl-i kitaptan bir kadınla evlenirse, boşanma, mehir, iddet ve nafaka ile ilgili hükümlerin hepsi inanan bir kadına uygulanan hükümlerin aynısıdır. Alimler, Allah’ın burada “inanan kadınlar” tabirini kullanmakla, Müslümanlara, kendilerine sadece Müslüman kadınların layık olduğunu bildirmeyi murad ettiği konusunda ittifak etmişlerdir. Yani her ne kadar onların Yahudi ve Hıristiyan kadınlarla evlenmelerine izin verilmişse de, bu övülen ve tavsiye edilen bir davranış değildir. Başka bir deyişle, Kur’an, Allah’ın müminlerden inanan kadınlarla evlenmelerini istediğini vurgulamaktadır.

2) Mes (dokunmak) kelimesi burada cinsel ilişkiyi ima etmek için kullanılmıştır. O halde ayetten, koca, kadınla yalnız kaldığı, belki de ona eliyle dokunduğu halde eğer cinsel ilişkide bulunmamışsa, kadının boşanma halinde iddet beklemesine gerek kalmadığı hükmü çıkmaktadır.

Fakat fakihler, eğer karı koca yeteri kadar (yani cinsel ilişkinin mümkün olacağı kadar) yalnız kalmışlarsa ve bu halvetten (yalnız kalma) sonra boşanma vuku bulmuşsa tedbir olarak iddet beklenilmesi, eğer halvetten önce boşanma vuku bulmuşsa, iddet beklemeye gerek olmadığı hükmüne varmışlardır.

3) Halvetten (karı-kocanın yalnız kalması) önce boşanma vuku bulduğunda, iddetin sözkonusu olmaması, böyle bir durumda kocanın karısına dönme hakkını kaybettiği ve kadının hiç iddet beklemeksizin dilediği kimse ile evlenebileceği anlamına gelir. Fakat bunun sadece halvetten önceki boşanmalar için geçerli olduğuna dikkat edilmelidir. Eğer bir kadının kocası halvetten önce ölürse, öldükten sonra beklenilen iddet ortadan kalkamaz, bilakis kocası ölen kadın, normalde evli olan diğer kadınlar gibi dört ay-on günlük iddet süresini beklemek zorundadır. (iddet, boşanmış veya kocası ölmüş bir kadının, sona erene dek evlenmesinin yasaklandığı bekleme süresidir.)

4) “Onlar üzerinde sayacağınız bir iddet hakkınız yoktur,” sözleri iddet beklemenin kocanın karısı üzerindeki hakkı olduğunu göstermektedir. Fakat bu sadece erkeğin hakkı olduğu anlamına gelmez. Buna hem çocukların, hem de Allah’ın veya kanunun hakkı dahildir. Erkeğin hakkı, iddet süresince karısına geri dönme hakkının devam etmesi ve kadının hamile olup olmadığının anlaşılmasına bağlı olarak çocuklarının nesebinin sabit olması bazındadır. Çocuğun hukukî, haklarının belirlenebilmesi için nesebi sabit olmalıdır, ahlakî statüsü de nesebinin şüpheli olmamasını gerektirir. Allah’ın (veya kanunun) bu iddet beklemede kadın üzerinde hakkı vardır. Çünkü insanlar ve çocuklar, haklarından gafil olsalar, bunlara aldırmasalar bile, İlahî Kanun onların haklarının korunmasını gerektirir. İşte bu nedenle bir adam karısına, ölümünden sonra veya boşandıktan sonra iddet gerek olmadığına dair vasiyet vermiş olsa bile, şeriat bu hakkı iptal etmez.

5) “Onları faydalandırın ve güzellikle serbest bırakın” Bu emir şu iki davranıştan biri ile yerine getirilebilir: Eğer mehir nikâh sırasında belirlenmiş ve koca halvetten önce karısını boşamışsa, Bakara: 237’ye göre mehrin yarısı kadına verilmelidir.

Bundan fazlasını vermek farz değildir, fakat menduptur. Mesela mehrin yarısının yanısıra gelinlik elbiselerini veya adamın nikah sebebiyle gönderdiği diğer hediyelerin kadında bırakılması övülecek bir davranıştır. Fakat nikah sırasında mehir belirlenmemişse, kadını göndermeden önce birşeyler vermek farzdır. Bu “birşeyler”in miktarının da, Bakara: 236’da erkeğin maddi imkanlarına göre belirleneceği bildirilmektedir. Alimlerden bir kısmı da, mehir tayin edilmiş olsun veya olmasın, boşanma halinde kadına bir şeyler verilmesi gerektiği görüşündedir.

6) “Güzellikle serbest bırakın”, sadece kadına maddi bir şeyler verilmesi anlamına gelmez. Boşanma hiçbir onur kırıcı davranış olmaksızın güzellikle vuku bulmalıdır. Eğer erkek, kadından hoşlanmazsa veya onu yanında tutmak istememesine yol açan başka bir sebep varsa, kadını efendice boşamalı ve kibarlıkla göndermelidir. İnsanların önünde, onun hatalarını ve beğenmediği yönlerini saymaya başlamamalıdır. Kur’an’ın bu emri, boşama hakkını mahkemelere vermenin, nasıl ilahi kanunun ruhuna ters düştüğünü göstermektedir. Çünkü böyle bir durumda “güzellikle serbest bırakma” şansı kalmaz, bilakis bu durum, erkek istemese de suçlama, kötü şöhret ve aşağılama ile son bulur. Bunun yanısıra, ayetteki ifade, erkeğin boşama hakkının, bir hükümet otoritesi veya mahkeme tarafından sınırlandırılmasını kabul etmemektedir. Bu ayet, boşama yetkisini açıkça evli erkeğe vermekte ve eğer karısına hiç dokunmadan onu boşamak isterse, ona mehrin yarısını veya imkanlarına göre birşeyler verme sorumluluğunu sadece ona yüklemektedir. Buradan da ayetin, erkeğin boşama işini hafife almaması için malî bir sorumluluk yüklenmesi gerektiğini göstermeyi amaçladığı sonucuna varabiliriz. Böylece erkek boşama yetkisini düşünerek ve bilerek kullanır ve iki ailenin iç işlerine dışarıdan hiçbir müdahale şansı yoktur.

7) İbn Abbas, Sad İbn-ül-Museyyeb, Hasan Basri, Ali İbn’ül Hüseyin Zeynül Abidin, İmam Şafii ve İmam Ahmed ibn Hanbel “………… nikahlayıp da ………. boşarsanız” sözlerinden, boşanmanın ancak nikah akdedildikten sonra vuku bulabileceği sonucunu çıkarmışlardır. Nikah akdinden önce boşanmanın hiçbir hükmü yoktur. O halde bir kimse: “Eğer şu kadınla veya şu kabile veya milletten bir kadınla veya herhangi bir kadınla evlenirsem, benden boş olsun” derse, bu anlamsız ve saçma söz olacaktır. Bu sözlerden boşanma hükmü çıkarılamaz. Aşağıdaki hadisler bu görüşe delil getirilmiştir.

“Ademoğlunun sahip olmadığı yetkisini kullanmaya hakkı yoktur.” Ahmed, Ebu Davud, Tirmizi, İbn Mace). “Nikahtan önce talak yoktur.” (İbni Mace). Fakat fâkihlerin çoğu, bu ayet ve bu hadislerin, karısı olmayan bir kadına “sen boşsun” veya “seni boşadım” diyen bir kimse hakkında olduğu görüşündedirler. Böyle birşey söylemek şüphesiz saçmadır ve hiçbir hukukî sonucu yoktur. Fakat eğer bu adam “seni nikahlarsam, boşsun” derse, bu, nikahtan önce boşama anlamına gelmez. Bilakis adam, kadınla evlenirse onu boşayacağını ilan etmektedir. Böyle bir ilanat saçma ve hükümsüz değildir; tam aksine ne zaman o kadını nikahlarsa, kadın boş olur. Fakihler, bu tür boşanmanın hangi dereceye kadar geçerli olacağı konusunda da farklı görüşler öne sürmüşlerdir.

İmam Ebu Hanife, İmam Muhammed ve İmam Züfer’e göre bir kimse kadının kimliğini veya hangi millet veya kabileye mensup olduğunu bildirse, ya da “Hangi kadınla evlenirsem evleneyim, o boş olsun” dese, her halükârda boşanma vuku bulacaktır. Ebu Bekir el-Cassas, Hz. Ömer, Abdullah bin Mes’ud’un İbrahim en-Nahaî, Mücahid ve Ömer bin Abdülaziz’den (Allah hepsine rahmet etsin) aynı görüşü nakletmektedir.

Süfyan-ı Sevri ve Osman el-Betti’ye göre, bir kimse “şu falanca kadınla evlenirsem, o boş olsun” derse ancak o zaman boşanma geçerli olur.

Hasan bin Salih, Leys bin Sa’d ve Amir eş-Şa’bi’ye göre ise, bir topluluk adının anılması şartıyla, genel mahiyette birşeyler söylense bile, mesela bir kimse: “Falanca aileden veya falanca kabile, şehir millet veya memleketten bir kadınla evlenirsem, o benden boş olsun,” dese, boşanma geçeli olur.

İbni Ebi Leyla ve İmam Malik yukarıdaki görüşü eleştirerek bir zaman sınırının da konulması gerektiğini söylemişlerdir. Mesela eğer bir kimse “Eğer bu yıl veya gelecek on yıl içinde, falanca kadınla veya şu tabakadan bir kadınla evlenirsem, o kadın benden boş olsun,” derse boşanma geçerli olur, aksi taktirde hükmü yoktur. İmam Malik’e göre, bir kimsenin koyduğu zaman sınırı beklenen yaşam süresini aşıyorsa, boşanma yine hükümsüz olur.

50 Ey Peygamber! gerçekten biz sana ücretlerini (mehirlerini) verdiğin eşlerini87 ve Allah’ın sana ganimet olarak verdikleri (savaş esirleri) nden elinin altında bulunan cariyeleri, amcanın, halalarının ve teyzelerinin seninle beraber hicret eden kızlarını, bir de Peygamber’e kendisini hibe eden ve Peygamberin de kendisini almak istediği inanmış kadınları sana helâl kıldık.88 Bu diğer müminlere değil, sadece sana mahsus bir ayrıcalıktır.89 Biz eşleri ve ellerinin altında bulunan cariyeleri hakkında müminlere ne farz kıldığımızı biliyoruz. (Seni bu hususta istisna ettik) Ki senin için hiçbir darlık olmasın,90 Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.

AÇIKLAMA

  1. Bu, Hz. Muhammed’in (s.a) başkalarına dört kadından fazlasını nikah altında tutmayı yasaklarken kendisinin beşinci kadınla evlendiğini söyleyerek itiraz edenlere bir cevap niteliğindedir. Böyle bir itiraz ortaya çıkmıştır, çünkü Hz. Peygamber (s.a) Hz. Zeyneb’le (r.a) evlendiğinde zaten dört tane eşi vardı.

1) Hicretten üç yıl önce evlendiği Sevde, 2) Hicretten üç yıl önce nikahladığı, fakat H. 1. Şevval ayında birlikte yaşamaya başladığı Hz. Aişe, 3) H. 3. yılın Şaban ayında nikahladığı Hz. Hafsa, 4) H. 4. yılın Şevval ayında nikahladığı Hz. Ümmü Seleme. Yani, Hz. Zeyneb beşinci hanımı oluyordu. Burada Allah, kâfir ve münafıkların itirazlarına şöyle cevap vermektedir: “Ey Peygamber, biz mehirlerini vererek nikahladığın bütün kadınları sana helal kıldık.” Başka bir deyişle bu cevap şu anlama gelmektedir: “Diğer Müslümanlara mahsus olan dört hanım sınırlamasından istisna eden de yine biziz. Bir sınırlama getirdiğimize göre ona bir istisna getirmek de bizim hakkımızdır”

Bu cevabın kâfirleri ve münafıkları değil, İslâm düşmanlarının çirkin fikirlerle saptırmaya çalıştıkları Müslümanları tatmin etmek amacını güttüğüne dikkat edilmelidir. Onlar Kur’an’ın Allah kelamı ve bizzat Allah tarafından kendi kelamıyla gönderilmiş olduğuna inandıkları için, Allah, Peygamber’in (s.a) kendisini bu dört eş sınırlamasından muaf tutmadığını, bilakis bizzat Allah’ın onu bu sınırlamadan istisna ettiğini bildirmekle yetinmiştir.

  1. Beşinci eşi Hz. Peygamber’e (s.a) helal kılmasının yanısıra Allah bu ayette onun birkaç şekilde daha eş almasına izin vermiştir.

1) Allah’ın ganimet olarak verdiği cariyelerden onun payına düşenler. Bu kurala göre Hz. Peygamber (s.a), Beni Kurayza gavzesinde alınan esirler arasından Hz. Reyhane’yi, Beni’l-Müstalık gavzesinde alınan esirlerden Hz. Cüveyriye’yi, Hayber’de ele geçirilen esirler arasından Hz. Safiyye’yi ve Mısır Mukavkısı’nın kendisine hediye olarak gönderdiği kıpti Mariye’yi almıştır. Bunlardan üçünü azat etmiş ve onlarla evlenmiş, Mariye’yi ise cariye olarak bırakmıştır. Hz. Peygamber’in (s.a) onu azat edip nikahladığına dair hiçbir haber yoktur.

2) Kendisiyle birlikte hicret eden amcasının, dayısının, hala ve teyzesinin kızları, “Seninle beraber hicret eder” sözlerinden onların bizzat hicret sırasında Peygamber’e (s.a) arkadaşlık etmiş olmaları değil, onların da İslâm uğrunda ve Allah yolunda hicret etmiş olmaları anlaşılır. Hz. Peygamber (s.a), H. 7. yılında Hz. Ümmü Habibe ile evlendi. (Bu vesile ile bu ayette bir Müslümana hala, dayı, amca ve teyze kızlarının kendisine helal olduğu da bildirilmektedir. Bu bakımdan İslâm hukuku, Hıristiyan ve Yahudi hukuklarından farklıdır.

Hıristiyanlar, soyu yedi göbeğe kadar bir yerlerde kendi soyu ile birleşen bir kadınla evlenemezler. Yahudilere göre ise bir kimse öz yeğeni ile, yani kızkardeşinin veya erkek kardeşinin kızı ile bile evlenebilir.

3) Kendilerini Peygamber’e (s.a) hibe eden, yani hiçbir mehir almaksızın Peygamber’le (s.a) evlenmeye hazır olan ve Peygamber’in (s.a) de kendisinden hoşlandığı Müslüman kadınlar. Bu izin üzerine Hz. peygamber (s.a), H. 7. yılda Hz. Meymune ile evlendi, fakat mehrini ödemeden ilişkide bulunmaması gerektiğini düşündü. Bu yüzden Hz. Meymune hiç talep etmediği halde ona mehir verdi. Bazı müfessirler, Hz. Peygamber’in, kendisini hibe eden hiçbir kadınla evlenmediğini söylerler. Fakat bu onun kendisini hibe ettiği halde hiçbir kadınla mehirsiz evlenmediği anlamına gelir.

  1. Eğer bu cümle bir önceki cümleye bağlı olarak kabul edilirse, mehir vermeksizin kendini hibe eden bir kadınla evlenmenin diğer Müslümanlara caiz olmadığı anlamı çıkar. Fakat bütün pasajla bağlantılı olarak ele alındığında, dörtten fazla evlenmenin diğer Müslümanlara değil, sadece Hz. Peygamber’e (s.a) caiz olduğu anlamı çıkar. Bu ayet aynı zamanda, bazı emirlerin sadece Hz. Peygamber (s.a) için geçerli olduğunu ve diğer müminler için bir sorumluluk getirmediğini göstermektedir. Kur’an ve Sünnet gözden geçirildiğinde bu tür birçok emirle karşılaşılır. Mesela Teheccüd namazı Hz. Peygamber’e (s.a) farz, diğer Müslümanlara ise nafiledir. Hz. Peygamber (s.a) ve ailesinin sadaka kabul etmesi haramdır, oysa diğer müminler için böyle değildir. Peygamber’in (s.a) bıraktığı miras paylaşılmaz, oysa diğer müminlerin bıraktıkları mirasla ilgili hükümler Nisa Suresi’nde yer almıştır. Kendisine aralarında adaletle davranması emredildiği halde, dörtten fazla kadınla evlenme izni verilmiştir. O kendisini hibe eden bir kadınla, mehir vermeksizin evlenebilir ve onun eşleri ölümünden sonra Müslümanlara haramdır. Bu hususta müfessirlerin saydığı bir başka özel durum da, Müslümanların ehl-i kitaptan kadınlarla evlenmesi helâl olduğu halde, peygambere bunun haram olmasıdır.
  2. Allah’ın peygamberini genel hükümden istisna etmesinin nedeni budur. “Senin için hiçbir darlık olmasın,” sözleri onun, dört kadınla evlilik sınırlaması nedeniyle bir güçlük çekmemesi için kendisine istediği kadar kadınla evlenme izni verilen çok şehvetli bir erkek olduğu anlamına gelmez.

Böyle bir anlamı ancak Hz. Peygamber’in kendisi 25 yaşında iken 40 yaşında bir kadınla evlenip onunla 25 yıllık mutlu ve huzurlu bir evlilik hayatı yaşadığını unutan ön yargılı bir kimse çıkarabilir. O öldüğünde Hz. Peygamber (s.a) yine yaşlı bir kadın olan Hz. Sevde ile evlenmiş ve üç-dört yıl kadar başka kadınla evlenmemiştir. Hiçbir makul ve dürüst insan kalkıp ta onun 53 yaşından sonra şehvetinin güçlendiğini ve bu yüzden birçok kadınla evlendiğini söyleyemez. Aslında “hiçbir darlık olmasın” sözlerini onaylayabilmek için bir taraftan Allah’ın Peygamber’ine (s.a) yüklediği büyük sorumluluk gözönünde bulundurulmalı, diğer taraftan bu büyük görevi yerine getirirken içinde bulunduğu ortam ve şartlar anlaşılmalıdır. Bu iki noktayı, önyargısız bir zihinle kavrayan herkes, eşler konusunda niçin ona sınırsız serbestlik verilmesi gerektiğini ve dört eş sınırlamasında onun için ne tür bir “darlık” olduğunu anlayacaktır.

Hz. Peygamber’e (s.a) emanet edilen görev, sadece İslâmi yönden değil genel bakış açısıyla da medeniyyetten uzak, kültürsüz, geri ve kaba bir topluluğu, medenî, ileri ve ahlâken gelişmiş bir toplum haline getirme, eğitme ve şekillendirme göreviydi. Bu amaçla sadece erkekleri eğitmek geçerli değildi, kadınların da eğitilmesi gerekiyordu. Fakat onun öğretmekle görevlendirildiği medeniyet ve sosyal hayatın ilkeleri, iki cinsin serbestçe birarada olmasını yasaklıyordu ve onun bu ilkeyi çiğnemeksizin direkt olarak kadınları eğitmesi imkansız bir şeydi. Bu nedenle kadınları eğitmek için tek yol, onun çeşitli yaşlarda ve farklı zihni kapasiteye sahip birçok kadınla evlenip onları eğitip öğreterek kendisine yardımcı yetiştirmesi, daha sonra onları, genç, orta yaşlı ve yaşlı kadınların dini eğitiminde ve onların ahlâken eğitilmesinde görevlendirmesiydi.

Bundan başka Hz. Peygamber (s.a) İslâm öncesi cahiliye hayat tarzını ortadan kaldırıp, onun yerine İslâmî hayat tarzını uygulamada göstermekle görevlendirilmişti. Bu görevin yerine getirilebilmesi için, cahiliye sistemini savunanlarla bir çatışma içine girmek kaçınılmazdı ve böyle bir çatışma garip gelenek ve adetlerin ve kabile sisteminin yürürlükte olduğu bir toplumda gerçekleştirilecekti. Bu şartlar altında, diğer Arapların yanısıra, Hz. Peygamber’in (s.a), düşmanlıklara son verip dostluk bağlarını güçlendirmek için farklı kabile ve ailelerden kadınlarla evlenmesi gerekiyordu. Bu nedenle evlendiği kadınların seçiminde, onların kişisel özelliklerinin yanısıra bu gaye de önemli bir rol oynamıştır.

Hz. Peygamber (s.a), Hz. Aişe ve Hz. Hafsa ile evlenerek, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’le arasındaki bağı daha da güçlendirmiştir. Hz. Ümmü Seleme, Ebu Cehil ve Halid bin Velid’in de mensub olduğu bir ailedendi ve Ümmü Habibe, Ebu Süfyan’ın kızıydı. Bu evlilikler bir dereceye kadar bu ailelerin düşmanlıklarını yumuşatmıştır. Öyle ki, Ümmü Habibe ile evlendikten sonra Ebu Süfyan, savaş alanında Hz. Peygamber’in (s.a) karşısına hiç çıkmamıştır. Hz. Safiyye, Hz. Cüveyriye ve Reyhâne, Yahudi kabilelerine mensuptu. Hz. Peygamber (s.a) onları azat edip nikahladıktan sonra Yahudi kabilelerin düşmanlıkları nispeten azalmıştır. Çünkü Arap geleneğine göre, bir kimse bir kabileden bir kadınla evlenirse, sadece kadının ailesinin değil, bütün kabilenin damadı kabul edilirdi ve bir damada karşı savaş açmak ise onur kırıcı bir davranıştı.

Toplumu birçok yönden ıslah etmek ve yürürlükte olan cahiliye adetlerini ortadan kaldırmak da Hz. Peygamber’in (s.a) görevleri arasındaydı. Bu amaçla da bir evlilik gerçekleştirmiştir. Bu olayın ayrıntılarına yine bu surede (Ahzab) değinilmiştir.

Bu sebepler yüzünden Hz. Peygamber’in (s.a) evlilik hususunda hiçbir sınırlama içinde olmaması gerekiyordu ki, kendisine emanet edilen büyük görevin gerekli kıldığı zamanlarda dilediği sayıda kadınla evlenebilsin.

Bu, çok kadınla evliliğin sadece özel kişisel zorunluluklar dahilinde caiz olduğunu ve bu zorunluluklar dışında evliliği helal kılan başka amaçlar olamayacağını savunan kimselerin büyük bir hata içinde olduklarını da göstermektedir. Hz. Peygamber’in (s.a) evliliklerinden hiçbirinin sebebi ne karısının hasta oluşu, ne kısır oluşu, ne erkek çocuk sahibi olmak istemesi, ne de yetimlere bakmak gibi sebepler değildi. Bu sebepler olmaksızın Hz. Peygamber (s.a) ya eğitim gereği, ya toplumu ıslah etmek için, ya da sosyal ve politik bazı amaçlar yüzünden evlilikler yaptı. Mesele şudur: Allah bizzat çok kadınla evliliği bugün bazı kimselerin söylediği sebeplere hasretmediği halde ve Allah’ın Rasûlü bunlardan başka birçok sebepler yüzünden evlilikler yapmış olduğu halde, nasıl olur da başka bir kimse kanunla sınırlamalar getirebilir ve bu sınırlamaların şeriate uygun olduğunu söyleyebilir? Aslında bu sınırlamaların getirilmesinin asıl sebebi, çok kadınla evliliği kötü ve yanlış kabul eden batı tarzı anlayıştır. Bu anlayış, haram olan birşey ancak zaruri durumlarda helal olabilir şeklinde bir düşünceye yol açmıştır. Batıdan ithal edilen bu fikri İslâm’a maletmek için ne denli çalışılırsa çalışılsın, bu fikir Kur’an’a, Sünnet’e ve bütün İslâm literatürüne ters düşer.

51 Onlardan dilediğini geri bırakır, dilediğini de yanına alıp-barındırabilirsin; ayrıldıklarından, istek duyduklarına (dönmende) senin için bir sakınca yoktur. Onların gözlerinin aydınlanıp hüzne kapılmamalarına ve kendilerine verdiğinle hepsinin hoşnut olmalarına en yakın (en uygun) olan budur.91 Allah, kalplerinizde olanı bilmektedir. Allah bilendir, halimdir.92

52 Bundan sonra (başka) kadınlar ve bunları başka eşlerle değiştirmek -güzellikleri senin hoşuna gitse bile- sana helal olmaz.93 ancak sağ elinin malik olduğu (cariyeler) başka94 Allah, her şeyi gözetleyip-denetleyendir.

AÇIKLAMA

  1. Bu ayette Allah, Hz. Peygamber’in (s.a) risalet görevini, huzur içinde ve sağlam bir zihin ile yerine getirebilmesi için, ailesi ile ilgili bazı sıkıntı ve dertlerden azade kılmayı murad etmektedir. Allah, Peygamberine eşlerine dilediği gibi davranma yetkisi verince, bu inanan kadınların hiçbir şekilde Hz. Peygamber’i (s.a) üzmelerine veya kıskançlıkları ve ev içi sorunlarıyla ilgili şikayetleriyle onu rahatsız etmelerine mahal kalmamaktadır. Fakat Hz. Peygamber (s.a) Allah’tan bu yetkiyi aldığı halde, hanımlarına tamamen eşit muamelede bulunmuştur. Birini diğerine tercih etmemiş, hepsine zamanında ziyaretlerde bulunmuştur. Muhaddisler arasından sadece Ebu Razin, Hz. Peygamber’in (s.a) hanımlarından dördüne mutad ziyaretlerde bulunurdu, (Hz. Aişe, Hz. Hafsa, Hz. Zeyneb ve Hz. Ümmü Seleme) diğer eşleri içinse belirli bir ziyaret zamanı yoktu demiştir.

Fakat diğer bütün müfessir ve muhaddisler buna muhalefet ederler ve bu izni aldıktan sonra bile Hz. Peygamber’in (s.a) bütün hanımlarına mutad ziyaretlerde bulunduğu ve hepsine eşit mumelede bulunduğunu söylerler. Buhari, Müslim, Nesai, Ebu Davud ve diğer muhaddislerin Hz. Aişe’den (r.a) rivayet ettiklerine göre, Hz. Peygamber (s.a) ne zaman bir hanımının sırası geldiğinde diğerini ziyaret etmek istese, önce sırası olan hanıma sorar ve izin alırdı. Ebu Bekir el-Cassas, Urve bin Zübeyr’den Hz. Aişe’nin (r.a) şöyle dediğini rivayet ediyor: “Peygamber (s.a) bizim sıramız konusunda hiçbirimizi diğerimize tercih etmezdi. Gerçi hanımlarının hepsini birden ziyaret etmediği günler vakiydi, fakat hanımlarından ancak sırası gelene dokunurdu.” Yine Hz. Aişe’den (r.a) rivayet edilen bir hadise göre, Hz. Peygamber (s.a) son hastalığı sırasında eşlerini dolaşması güçleştiğinde, diğer eşlerinden Hz. Aişe’nin yanında kalmak için izin istedi ve ancak onların izinlerini aldıktan sonra son günlerini onun hücresinde geçirdi. İbn Ebi Hatim, İmam Zühri’den Hz. Peygamber’in (s.a) eşlerinden hiçbirinin sırasını ihmal etmediğini rivayet etmiştir. Sadece Hz. Sevde (r.a) bundan müstesnadır. O, yaşlılığı sebebiyle kendi sırasını isteyerek Hz. Aişe’ye (r.a) vermiştir.

Bu hususta hiç kimse, Allah’ın (hâşâ) Peygamber’e (s.a) özel bir hak verdiği ve eşlerini doğal haklarından mahrum bıraktığı gibi bir şüpheye kapılmamalıdır. Hz. Peygamber’e (s.a) dörtten fazla kadınla evlenme konusunda özel hakların verilmesine neden olan büyük görev, aynı zamanda ev hayatında büyük bir huzur içinde olmasını ve her tür sorun ve sıkıntıdan uzak olmasını gerektiriyordu. Müminlerin anneleri için Hz. Peygamber (s.a) gibi yüce bir şahsiyetle evli olmak büyük bir ayrıcalıktı ve bu vesileyle onlar, Hz. Peygamber’in (s.a) bütün insanlık için ebediyete kadar kurtuluş vesilesi olacak davet ve tebliğ görevinde onun yardımcıları ve Ashabı olma şerefine nail oluyorlardı. Nasıl Hz. Peygamber (s.a) bu gaye uğrunda her tür fedekarlığı yapıyor ve Ashabı da güçleri ölçüsünde bu konuda onu örnek alıyorlarsa, Hz. Peygamber’in (s.a) hanımlarının da her alanda bencillikten uzak olmaları gerekiyordu. Bu nedenle onun bütün hanımları, kendileri hakkında Allah’ın verdiği karara isteyerek ve gönül rahatlığıyla uydular.

  1. Bu, hem Hz. Peygamber’in (s.a) hanımları, hem de tüm insanlar için bir uyarıdır. Eğer Peygamber’in (s.a) eşleri, Allah’ın emri geldikten sonra onlara gönülden mutmain olarak inanmazlarsa, Allah’ın azabından kurtulamazlar. Diğerleri için ise şu anlamda bir uyarıdır: Eğer Hz. Peygamber’in (s.a) aile hayatı ile ilgili kalplerinde şüphe duyarlarsa veya zihinlerinin derinliklerinde herhangi bir kuşkuya yer verirlerse, bu Allah’a gizli kalmayacaktır. Bununla birlikte Allah’ın bağışlama sıfatı da anılmıştır ki Hz. Peygamber’le (s.a) ilgili kötü bir düşünce beslemek cezasız kalmayacaksa da, eğer bir kimse bu şüpheden kendisini uzaklaştırırsa Allah’tan bağışlama umabileceğini bilsin.
  2. Bunun iki anlamı vardır: 1) “50. ayette helal kılınan kadınlardan başkası artık sana helal değildir.” 2) “Senin hanımların, her tür zorluğa rağmen seninle kalmayı seçtikleri, ahireti tercih edip dünyayı bıraktıkları ve senin kendilerine dilediğin gibi davranmandan hoşnut oldukları halde, artık senin onları boşayıp yerine başka kadınlar alman helal değildir.”
  3. Bu ayet, nikahlı hanımlarının yanısıra bir kimseye neden cariyeleriyle de cinsel ilişki kurma izninin verildiğini ve neden bunların sayısında bir sınırlama olmadığını açıklamaktadır. Aynı konuya Nisa: 3, Müminün: 6 ve Mearic: 30’da da değinilmektedir. Bütün bu ayetlerde cariyeler, nikahlı eşlerden ayrı bir sınıf olarak anılmaktadır ve cariyelerle cinsel ilişkiye izin verilmiştir. Nisa Suresi: 3. ayette nikahlı eşlerin sayısı dört olarak sınırlanmıştır, fakat ne bu ayette, ne de konuyla ilgili diğer ayetlerde Allah, cariyelerle ilgili hiçbir sınırlama getirmemiştir. Burada Hz. Peygamber’e (s.a) şöyle denilmektedir: “Artık senin başka bir kadın nikahlaman veya yerine başka bir kadın nikahlamak amacıyla varolan hanımlardan birini boşaman helal değildir. Fakat cariyeler helaldir” Bu da, cariyelerin sayısı hakkında hiçbir sınırlama getirilmediğini göstermektedir.

Fakat bu, şeriatin zenginlere şehvetlerini tatmin etmek için diledikleri kadar cariye alma fırsatı verdiği anlamına gelmez. Tam aksine menfaatçı kimseler bu kanundan yararlanmış ve kötüye kullanmışlardır. Fakat bu kural, insanların kötüye kullanması için değil, rahatlığı için konmuştur. İnsan aynı şekilde evlilikle ilgili kuralı da suistimal edebilir. Şeriat bir kimseye dört kadınla evlenme ve karısını boşayıp başka bir kadın nikahlama izni vermektedir. Bu kural insanların ihtiyaç ve gerekleri gözönünde bulundurularak konmuştur. Eğer bir kimse dört kadınla evlenir, daha sonra sadece şehevi arzuları nedeniyle onları boşayıp tekrar dört yeni hanım alırsa bu, kuralın suistimal edilmesi demektir. Bundan şeriat değil, o kimse sorumludur. Şeriat savaşta esir alınan, Müslüman esirlerle değiştirilmeyen ve fidye karşılığı bırakılmayan kadınların cariye olarak bırakılmasına, hükümetin bunları hakettiğine inandığı kişilere dağıtmasına ve bu kimselerin, cariyeler toplumsal bir yara oluşturmasın diye onlarla cinsel ilişki kurmalarına izin verilmiştir. Savaş esirlerinin sayısı belirlenemeyeceğine göre, bir kimsenin belirli bir zamanda kaç cariyeye sahip olabileceği de tespit edilemez. Köle ve cariyelerin satılmasına da, bir köle veya cariye sahibi ile geçinemezse, bu durumun sürekli bir sorun oluşturmaması için başka bir kimseye transfer edilebilmesi amacıyla izin verilmiştir. Şeriat, insanların huzurunu düşünerek bütün bu şart ve durumları gözönünde bulundurmuştur. Eğer bu kural suistimal edilerek zenginler tarafından lüks ve eğlence aracı haline getirilmişse; bu, şeriatin suçu değildir.

53 Ey iman edenler (rasgele) peygamberlerin evlerine girmeyin,95 (Bir başka iş için girmişseniz ille de) yemek vaktini beklemeyin. (Ama yemeğe) çağrıldığınız zaman girin,96 yemeği yeyince dağılın ve (uzun) söze dalmayın.97 Gerçekten bu, peygambere eziyet vermekte ve o da sizden utanmaktadır; oysa Allah, hak (kı açıklamak)tan utanmaz. Onlardan (peygamberin eşlerinden) bir şey isteyeceğiniz zaman, perde arkasından isteyin. Bu, sizin kalpleriniz için de, onların kalpleri için de daha temizdir.98 Allah’ın Resulü’ne eziyet vermeniz99 ve ondan sonra eşlerini nikâhlamanız size ebedî olarak (helal) olmaz.100 Çünkü böyle yapmanız, Allah katında çok büyük (bir günah)tır.

54 Bir şeyi açığa vursanız da, saklı tutsanız da; hiç şüphe yok Allah, her şeyi bilici olandır.101.

AÇIKLAMA

  1. Bu, yaklaşık bir yıl sonra Nur Suresi 27. ayette verilen genel emre bir giriş niteliğindedir. Eskiden Araplar, birbirlerinin evine zaman gözetmeden girerlerdi. Bir kimse, başka birisini görmek istediğinde, kapıyı tıklatmanın veya giriş izni almanın gerektiğini düşünmez, bilakis hemen eve girer ve evdeki kadınlara ve çocuklara, evin reisinin evde olup olmadığını sorardı. Bu cahiliye adeti birçok kötülüğün sebebiydi ve daha ciddi kötü sonuçlara da yol açabiliyordu. Bu nedenle başlangıçta, yakın bir arkadaş olsun, ya da uzak bir akraba olsun, hiçkimsenin Hz. Peygamber’in (s.a) evlerine izinsiz giremeyeceği şeklinde bir kural kondu. Daha sonra Nur Suresi’nde bu kural bütün Müslümanların evleri için genişletildi.
  2. Bu, bu husustaki ikinci emirdir. Araplar arasında yaygın olan başka bir gayrı-medeni adet de, ziyaretçilerin tam yemek sırasında ev sahibini çağırması veya gelmesi, ya da önceden gelip yemek zamanına kadar orada kalmasıydı. Bu, çoğunlukla ev sahibini büyük bir sıkıntı içine sokuyordu. Ne yemek zamanı geldiğini ima ederek misafirlerine gitmelerini söyleyecek denli terbiyesizlik yapabilirdi, ne de bu kadar beklenmedik misafiri ağırlayacak yiyeceğe sahip olabilirdi. Çünkü bir kimsenin çok sayıda beklenmedik misafiri ağırlayacak yiyeceğe her zaman sahip olması, mümkün olmayabilirdi. Allah bu adeti hoş görmedi ve misafirlerin sadece davet edildiklerinde bir eve yemek zamanı gitmelerini emretti. Bu emir sadece Hz. Peygamber’in (s.a) evi ile ilgili değildir, fakat bu kurallar, diğer Müslümanların evlerinde de genel görgü kuralları olarak kabul edilebilmeleri için ilkönce bu örnek evde uygulanmıştır.
  3. Bu da başka bir aptalca adeti ortadan kaldırmaktadır. Yemeğe davet edilen misafirler, yemeği bitirdikten sonra, ev halkını rahatsız edecek denli uzun süre evde oturur ve konuşup eğlenceli sohbetler yaparlardı. Bu davranışlarıyla Müslümanlar Hz. Peygamber’i (s.a) de çoğu zaman rahatsız ederlerdi, fakat o affeder ve unuturdu. En sonunda Hz. Zeyneb’in (r.a) düğün yemeği sırasında bu rahatsızlık had safhasına vardı. Hz. Peygamber’in (s.a) özel hizmetkârı Enes bin Malik’e göre, düğün yemeği gece verilmişti. İnsanların çoğu yemekten sonra gittiler, fakat birkaç kişi kalıp havadan sudan konuşmaya başladı. Bundan rahatsız olan Hz. Peygamber (s.a) kalktı hanımlarını dolaştı. Döndüğünde o kimselerin hâlâ oturduklarını gördü. Geri dönüp Hz. Aişe’nin (r.a) hücresinde bekledi. Gecenin büyük bir kısmı geçtiğinde kalkıp tekrar Hz. Zeyneb’in hücresine gitti. Bundan sonra Allah, insanları bu kötü adet hakkında bizzat uyardı. Hz. Enes’e göre bu ayetler, bu olay üzerine nazil olmuştur. (Müslim, Nesai, İbn Cerir.)
  4. Bu ayete “Perde ayeti” adı verilir. Buhari, Hz. Enes’den (r.a) bu ayet inmeden önce Hz. Ömer’in (r.a) defalarca Hz. Peygamber’e (s.a) şöyle dediğini rivayet ediyor: “Ey Allah’ın Rasûlü, iyisi de kötüsü de dahil birçok insan seni ziyaret ediyor. Hanımlarına örtünmelerini emretsen!” Başka bir hadise göre ise Hz. Ömer (r.a) müminlerin annelerine bir keresinde: “Eğer sizinle ilgili söylediklerim kabul edilirse, gözlerim bir daha sizi görmeyecek” demiştir. Fakat Hz. Peygamber (s.a) hüküm koymada bağımsız olmadığı için ilahi emri beklemiştir. En sonunda, mahrem erkekler dışında hiçbir erkeğin Hz. Peygamber’in (s.a) evine giremeyeceğini ve müminlerin annelerine birşey sormak isteyen kimselerin perde arkasından sorması gerektiğini bildiren ilahi emir (55. ayet) geldi. Bu emrin gelişinden sonra müminlerin anneleri odalarının kapılarına perdeler astılar. Zaten bu ayetin son cümlesi, kadınların ve erkeklerin kalplerinin temiz olmasını isteyen herkesin, bu yolu benimsemesi gerektiğini bildirmektedir.

Artık Allah’ın kendisine anlayış yeteneği verdiği herkes, kadınların ve erkeklerin yüzyüze karşılıklı konuşmalarını yasaklayan ve “bu hem sizin, hem de onların kalpleri için daha temiz” olduğundan kadınlarla perde arkasından konuşmayı emreden bir kitabın, kalplerinin temizliğini etkilemediği iddiasıyla kadın ve erkeklerin karışık toplantılarda, eğitim kurumlarında ve hükümet dairelerinde bir arada bulunmalarına izin veremeyeceğini kabul edecektir. Kur’an’a tabi olmak istemeyen bir kimse için en iyi yol onun emirlerini hiçe saymak ve açıkça bunlara uymak istemediğini söylemektir. Kur’an’ın apaçık emirlerini çiğneyip sonra da Kur’an’dan çıkardığı İslâm’ın ruhuna uyduğunu iddia etmek ise apaçık bir adîliktir. Bir çok kimselerin Kur’an ve Sünnet dışındaki kaynaklardan çıkarıp sundukları bu “İslâm ruhu” da ne acaba?

  1. Bu ima, o günlerde Hz. Peygamber (s.a) aleyhinde suçlamalarda bulunanlara ve bu konuda kâfirlere ve münafıklara katılan bazı zayıf iradeli Müslümanlaradır.
  2. Bu, 6. ayette söylenen “Peygamber’in hanımları, müminlerin anneleridir” sözünün açıklamasıdır.
  3. Yani, “Bir kimse Hz. Peygamber aleyhinde kötü bir düşünce beslerse veya aklından onun hanımlarıyla ilgili kötü bir niyet geçirirse bu, Allah’a gizli kalmayacak ve cezasını çekecektir.”

55 Onlar için babaları, oğulları, kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları,102 kadınları103 ve sağ ellerinin malik olduğu (cariyeleri)104 hakkında bir sakınca yoktur. (Ey Müslüman kadınlar) Allah’tan sakının. Hiç şüphe yok Allah, her şeye şahid olandır.105

AÇIKLAMA

  1. Açıklama için bkz. Nur Suresi an: 38-42. Bu hususta Allame Alusi’nin tefsiri önemlidir: “Erkek kardeşler ve erkek ve kızkardeşlerin oğulları, kan bağıyla olsun, başka bir bağla olsun bir kadına mahrem olan bütün erkekleri ihtiva eder. Bu listede kadının amcaları ve dayılarına değinilmemiştir, çünkü bunlar kadının anne babası gibidir ya da onların oğullarına değinildiği için kendilerinden bahsedilmesine gerek kalmamıştır. Çünkü kızkardeşin ve erkek kardeşin oğullarının yanında ve amca ile dayıların yanında örtünmemenin nedeni aynıdır.” (Ruh ül-Meani)
  2. Açıklama için bkz. Nur Suresi an: 43.
  3. Açaklama için bkz. Nur Suresi an. 44.
  4. Yani “Bu kesin emir geldikten sonra, burada adı geçen akrabalar dışında hiçkimse, perde olmaksızın Peygamber’in (s.a) hanımlarının evlerine giremez.” Şu anlama da gelebilir: “Kadınlar, kocaları varken tesettür emrine riayet edip, o yokken başka erkeklerin yanına tesettürsüz çıkma gibi bir tavra meyletmemelidirler. Böyle bir davranış kocalarından gizli kalabilir, fakat Allah’a gizli kalmaz.”

56 Hiç şüphesiz, Allah ve melekleri peygambere salat etmektedirler.106 Ey iman edenler, siz de ona salat edin ve tam bir teslimiyetle ona selam verin.107

57 Gerçek şu ki, Allah’a ve Resulü’ne eziyet edenler; Allah, onlara dünyada da, ahirette de lanet etmiş ve onlar için aşağılatıcı bir azab hazırlanmıştır.108

AÇIKLAMA

  1. “Allah’ın Peygamber’ine salat etmesi” şu anlama gelir: “Allah, Peygamber’ine karşı çok merhametlidir. Onu över, onun işlerini bereketli kılar, ismini yüceltir ve onun üzerine rahmeti indirir.” “Melekler’in salat etmesi” ise şu anlama gelir: “Onlar Peygamber’i (s.a) çok severler. Ona en yüce makamları vermesi, dininin ve şeriatinin gelişmesi ve onu yüksek derecelere ulaştırması için Allah’a dua ederler.” Konunun akışından bu hususa neden değinildiği kolayca anlaşılabilir. Bu dönem, bütün İslâm düşmanlarının İslâm’ın başarısını kıskandıkları bir dönemdi. Onu lekeleyerek, onun İslâm ve Müslümanların her gün daha da güçlenmesine sebep teşkil eden ahlakî mükemmelliğine gölge düşürmeyi planlıyorlardı.Allah bu ayeti gönderdiğinde şartlar böyleydi. Bu ayetle şöyle denilmek isteniyor: “Kâfirler, münafıklar ve müşrikler, Hz. Peygamber’in görevinin başarısızlığa uğraması için ona ne kadar iftira atsalar ve gözden düşürmeye çalışsalar da, sonuçta başarısızlık ve razeletle karşılaşacaklardır. Çünkü Ben, Peygamberime karşı merhametliyim ve bütün kâinatı idare eden melekler de onun destekleyicileridirler. Onun düşmanları onu suçlayıp aşağılayarak hiçbir şey elde edemezler, çünkü Ben onun ismini yüceltiyorum ve melekler de sürekli ona saygı ve sevgi göstermektedirler.

Benim rahmet ve bereketim onunla birlikte iken ve meleklerim “Ey Alemlerin Rabbi, Muhammed’i daha yüce makamlara çıkar, onun dinini yay ve geliştir,” diye gece gündüz sürekli dua ederken, onlar, fitne ve tuzaklarıyla Peygamberime hiçbir zarar veremezler.”

  1. Başka bir ifadeyle: “Ey Allah’ın Rasûlü Muhammed vasıtasıyla doğru yola ulaşanlar, onun gerçek değerini takdir etmeli ve size olan büyük nimetleri sebebiyle ona şükran duymalısınız. Siz cahiliye karanlıklarında kaybolmuştunuz, size bilgi ışığını ulaştırdı. Ahlaken çökmüştünüz, sizi ahlakın yüceliklerine ulaştırdı da bugün çevrenizdekiler bu yüzden sizi kıskanıyor. Barbarlık ve vahşete dalmıştınız, o sizi yüksek bir medeniyete ulaştırdı. Kâfirler, size bu nimetleri verdi diye ona düşman oldular, yoksa şahsen o hiçbirine zarar vermemiştir. Bu nedenle, ona şükran ve minnetinizin ifadesi olarak siz ona bu insanların düşmanlık ve kinlerine eşit veya ondan daha fazla sevgi beslemelisiniz; onların suçlama ve aşağılamalarından daha ateşli bir şekilde onu yüceltmeli ve ona saygı duymalısınız; onların kötülük isteklerine karşılık siz daha içten bir şekilde onun iyiliğini istemeli ve meleklerin gece gündüz ona dua ettikleri gibi siz de dua etmelisiniz: “Ey Alemlerin Rabbi, senin Peygamberin nasıl bize sayısız nimet ve lütuflarda bulunmuşsa, sen de ona sınırsız ve sonsuz rahmetini göster, onu bu dünyada en yüksek makamlara ulaştır ve ahirette de sana en yakın olma şerefini bahşet.”

Bu ayette Müslümanlara iki şey emredilmektedir: 1) Sallü aleyhi, 2) Ve Sellimu teslîma. Salât kelimesi alâ eki ile kullanıldığında üç anlama gelir: 1) Birisine yönelmek, bir kimseye sevgiyle yaklaşmak ve onun üzerine eğilmek 2) Bir kimseyi yüceltmek 3) Bir kimse için dua etmek. Elbette bu kelime Allah için kullanıldığında üçüncü anlama gelmesi mümkün değildir, çünkü Allah’ın bir kimse için dua etmesi anlamsızdır. Allah için sadece ilk iki anlamda kullanılabilir. Fakat bu kelime melekler için olsun, insanlar için olsun Allah’ın kulları için kullanıldığında her üç anlama da gelebilir. Sevgi, övgü ve dua anlamlarının üçünü de ihtiva eder. O halde müminlere Sallü aleyhi emrinin verilmesi şu anlama gelir: “Ona bağlanın, onu yüceltin, övün ve onun için dua edin.”

Selam kelimesinin de iki anlamı vardır: 1) Her tür hata, kusur ve eksiklikten uzak olmak 2) Barış içinde olmak ve başkasına karşı çıkmaktan sakınmak. O halde Hz. Peygamber’le (s.a) ilgili olarak sellimü teslîma emri şu anlamlara gelir: 1) O’nun iyilik ve emniyeti içinde olun. Ona karşı çıkmaktan sakının ve samimiyetle ona boyun eğin.”

Bu emir geldiğinde sahabeden bir çoğu Hz. Peygamber’e (s.a), “Ey Allah’ın Rasûlü, bize nasıl selam vereceğimizi (yani namazda essalamü aleyke ve eyyühen-nebiyyü ve rahmetullahi ve berekatühü demek, selam verirken de esselamü aleyke ya Rasulallah demek) öğrettin, fakat biz sana nasıl salât edeceğiz?” Bu soruya cevap olarak Hz. Peygamber (s.a) çeşitli vesilelerle birçok farklı salât ve derüd metodları öğretmiştir.

Kab’b bin Ucre: “Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âl-i Muhammedin kema salleyte alâ İbrahîme ve alâ âl-i İbrahîme inneke Hamid’ün -Mecîd ve barik alâ Muhammedin ve alâ Al-i Muhammed kema barekte alâ İbrahime ve alâ Al-i İbrahime inneke Hamid’ün Mecid.” Bu derüd lafzında ufak tefek değişikliklerle Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Nesaî, İbn Mace, İmam Ahmed, İbn Ebi Şeybe, Abdür-Rezzak, İbn Ebi Hatim ve İbn Cerir tarafından Hz. Kab bin Ucre’den rivayet edilmiştir.

İbn Abbas: Ufak bazı değişiklerle İbn Abbas’dan da aynı derüd (salavat) rivayet edilmiştir. (İbn Cerir)

Ebu Humeyd Sa’idî: “Allahümme Salli alâ Muhammed-in ve ezvacihi ve zürriyyatihi kema salleyte alâ İbrahime ve alâ âl-i İbrahime ve barik alâ Muhammed-in ve ezvacihi ve zürriyetihi kema barekte alâ âl-i İbrahime inneke Hamid’ün Mecîd.” (Malik, Ahmed, Buhari, Müslim, Nesai, Ebu Davud, İbni Mace.)

Ebu Said Bedrî: “Allahümme Salli alâ Muhammedin ve alâ âl-i Muhammed kema salleyte alâ İbrahime ve alâ âl-i İbrahime ve barik alâ Muhammedin ve alâ âl-i Muhammed kema barekte alâ İbrahime fi’l-alemin, inneke Hamîd’ün Mecid.” (Malik, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Nesaî.)

Ebi Said el-Hudri: “Allahümme salli alâ Muhammedin abdike ve rasülike kema salleyte alâ İbrahime ve barik alâ Muhammedin ve alâ Muhammedin kema barekte alâ İbrahim.” (Ahmed, Buhari, Nesaî, İbn Mace)

Bureyde el-Huzaî: “Allahümm-ec’al salâteka ve rahmeteke ve berakâtike alâ Muhammed-in ve alâ âl-i Muhammedin kema ce’altehâ alâ ibrahime inneka Hamid’ün-Mecid.” (Ahmed, Abd İbn Humeyd, ibn Merduye)

Ebu Hureyre: “Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ al-i Muhammedin ve barik alâ Muhammedin ve alâ âl-i Muhammedin kema salleyte ve barekte alâ İbrahime ve alâ âl-i İbrahim fi’l-alemin. İnneke Hamîd’ün Mecîd.” (İbn Cerir)

Bütün bu salavatlar, lafızları farklı olmakla birlikte aynı anlama sahiptirler. Bunlarla ilgili birkaç nokta çok iyi anlaşılmalıdır:

Birincisi, bütün bunlarda Hz. Peygamber (s.a) Müslümanlara, kendisine, derüd ve salat göndermenin en iyi yolunun Allah’a: “Allahım Muhammed’e salat et.” diye dua etmek istediğini söylemektedir. Bunu tam anlamıyla kavrayamayan bazı cahil kimseler hemen “Ne kadar garib? Allah bize Rasûlüne salat etmemizi emrediyor, fakat biz buna karşılık Allah’tan ona salat etmesini istiyoruz.”

Fakat aslında Hz. Peygamber (s.a) Müslümanlara şöyle talimat vermiştir: “Siz isteseniz de bana salat ve derüd göndermekte tam adil olamazsınız. Bu nedenle sadece Allah’a bana salat etmesi için dua edin.” Müslümanlar tabii ki Hz. Peygamber’in (s.a) derecesini yükseltemez, sadece Allah yükseltebilir, Müslümanlar kendilerine verdiği nimet ve ihsanları Hz. Peygamber’e (s.a) tam anlamıyla ödeyemezler, bunlardan ötürü sadece Allah onu mükafatlandırabilir, Allah Müslümanlara yardım ve desteğini göndermedikçe onlar Hz. Peygamber’in adını yüceltme ve dini hakim kılma işinde bir başarı kazanamazlar. Öyle ki, Hz. Peygamber’in (s.a) sevgisi kalplerimize ancak Allah’ın yardımı ile yerleşebilir, aksi takdirde şeytan bizi çeşitli şüphe ve aldatmalarla ondan çevirir. Allah bizi böyle bir durumdan korusun. O halde Hz. Peygamber’e (s.a) hakkıyla salat ve derüd göndermenin tek yolu, Allah’a, ona salat etmesi içn dua etmektir. Allahümme salli alâ Muhammed-in diyen bir kimse aslında Allah karşısında kendi acizliğini kabul ediyor ve: “Allah’ım ben Rasûlüne gerektiği gibi salat gönderemem. Bu yüzden sana yalvarıyorum, benim yerime Sen ona salat et ve bu hususta benden dilediğin hizmeti al.”

İkincisi, Hz. Peygamber (s.a) bu duayı sadece kendisine hasretmemiş, ashabını, hanımlarını ve soyundan gelenleri de buna dahil etmiştir. Hanımları ve soyundan gelenlerle ne kastedildiği bellidir. Âl kelimesi ise sadece Hz. Peygamber’in ev halkını değil, onu takip eden ve onun sünnetine uyan herkesi içine alır. Sözlük anlamı olarak ehl ile âl kelimeleri arasında belirli bir fark vardır. Bir kimsenin âl-i dendiğinde, akrabası olsun olmasın o kimsenin arkadaşları, dostları ve yardımcıları anlaşılır. Bir kimsenin ehli dendiğinde ise, dostu ya da yardımcısı olsun olmasın o kimsenin akrabaları anlaşılır. Kur’an Âl-i Fir’avn kelimesini on dört yerde kullanmıştır, fakat bunların hiçbirinde sadece onun ev halkı kastedilmemiş, Hz. Musa’ya (a.s) karşı açtığı savaşta ona taraftar olanlar kastedilmiştir. (Mesela bkz. Bakara: 49-50, Âl-i İmran: 11, A’raf: 130, Mü’min: 46). O halde Muhammed’in (s.a) yolunda olmayan kimseler, onun ev halkından, akrabalarından bile olsalar Âl-i Muhammed’den değildir. Bunun tam tersine onun yolundan gidenler, onunla uzaktan bile hiçbir akrabalıkları olmasa da Âl-i Muhammed’dendirler. Fakat Hz. Peygamber’e (s.a) hem kanbağı ile bağlı olan, hem onun yolundan giden ev halkı, Âl-i Muhammed denmeye daha layıktır.

Üçüncüsü, Hz. Peygamber (s.a) tarafından öğretilen tüm bu derüd’larda, ona Hz. İbrahim ve onun Âl-ine indirilen salât, rahmet ve bereketin aynısını indirmesi için Allah’a dua edilmektedir. Bazı kimseler bunu anlayamamışlardır. Alimler bu konuyu farklı şekillerde yorumlamışlardır, fakat hiçbirisi cazip değildir. Bize göre bunun anlamı şudur (gerçeği sadece Allah bilir): Allah, Hz. İbrahim’e (a.s) yeryüzünde başka hiç kimseye ihsan etmediği bir nimet vermiştir:

Peygamberliği, vahyi ve Kitab’ı hidayet kaynağı olarak kabul eden bütün insanlar, Müslüman, Yahudi, yahutta Hıristiyan olsun Hz. İbrahim’in (a.s) önderliğini kabul etmiştir. O halde Hz. Peygamber’in (s.a) söylemek istediği şudur: “Allah’ım, Hz. İbrahim’i bütün peygamberlere inananların sığınağı yaptığın gibi, beni de bütün inananların sığınağı yap ki, risalete inanan hiç kimse benim peygamberliğime inanma nimetinden mahrum olmasın.”

Hz. Peygamber’e (s.a) salat etmenin İslamî bir gelenek olduğu, Hz. Peygamber’in adı anıldığında ona salat göndermenin vacip olduğu ve namazda salat okumanın Hz. Peygamber’in (s.a) sünneti olduğu konusunda bütün alimler ittifak etmişlerdir. Hayatında en az bir kez olsun Hz. Peygamber’e (s.a) salât göndermenin farz olduğu konusunda da ihtilaf yoktur, çünkü Allah Kur’an’da bunu açıkça emretmektedir. Fakat bunun dışındaki konularda alimler ihtilaf etmişlerdir.

İmam Şafii, namazda son oturuşta teşehhüd sonrasında salât okumanın farz olduğu, bunsuz namazın batıl olacağı görüşündedir. Sahabeden Hz. İbn Mes’ud, Ebu Mes’ud, Ensari, İbn Ömer ve Cabir bin Abdullah (r.a), tabiundan Şa’bi, İmam Muhammed bin Bakır, Muhammed bin Kâ’bel-Kurzi ve Mukatil bin Hayyan ve fakihlerden İshak bin Rahaveyh de aynı görüştedir. İmam Ahmed bin Hanbel de sonradan bu görüşü benimsemiştir.

İmam Ebu Hanife, İmam Malik ve alimlerden birçoğu (Cumhur) hayatta en az bir defa Hz. Peygamber’e salavat getirmenin farz olduğu görüşündedirler. Bu aynen Kelime-i Şehadet gibidir: Hayatında bir defa Allah’tan başka ilah olmadığına, Hz. Muhammed’in de onun kulu ve Rasûlü oluduğunu ikrar eden bir kimse görevini yapmış demektir. Aynı şekilde hayatı boyunca bir defa salât ve derüd okuyan bir kimse, Hz. Peygamber’e (s.a) salat gönderme görevini yerine getirmiş olur. Bundan sonra ne Kelime-i Şehadeti ne de derüd’u okumak farz değildir.

Bir grup da namazda salât okumanın vacip olduğu, fakat bunun teşehhüdde olmasının zorunlu olmadığı görüşündedir.

Başka bir grup her duada derüd okumanın vacip olduğunu söyler. Bazıları da Hz. Peygamber’in (s.a) adının her anılışında salâvat getirmenin vacip olduğunu söylerler. Bazılarına göre ise, Hz. Peygamber’in (s.a) adı kaç defa geçerse geçsin bir mecliste sadece bir defa salâvat getirmek vaciptir.

Bunlar sadece “salat’ın çeşitli durumlarda farz olup olmadığı ile ilgili farklılıklardır. Salat’ın yücelik ve mükemmelliği, birçok mükafatlara neden olduğu ve Allah katında salih bir amel olduğu konusunda Ümmetin icmaı (görüş birliği) vardır. Mümin olan bir kimse bu konuda farklı bir görüşe sahip olamaz. Derüd, Hz. Peygamber’in (s.a) Allah’tan sonra Ümmete en büyük nimetler veren kimse olduğunu idrak eden her Müslümanın tabii duasıdır.

Bir kimse İman ve İslâm’ın değerini ne kadar iyi anlarsa, Hz. Peygamber’in (s.a) bu Ümmete verdiği nimetlerin değerini de o derece iyi anlar. Hz. Peygamber’in (s.a) değerini idrak eden bir kimse ise, aynı derecede ona salât ve derüd okur. O halde, bir kimsenin okuduğu derüd ve salât miktarı, onun Hz. Peygamber’in (s.a) dinine olan bağlılığının ve onun imanın nimetlerini kavrayıp kavrayamadığının ölçüsüdür. Bu hususta Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: “Melekler, bana derüd gönderen kimseye, o böyle yaptığı sürece salât gönderirler.” (Ahmed, İbn Mace). “Bana bir kez salât gönderen kimseye Allah on misli salât gönderir.” (Müslim). “Bana çok salât gönderen kimse, kıyamet gününde bana yakın olmayı hakedecektir.” (Tirmizi). “Yanında adım zikredildiği halde bana salât göndermeyen kimse ne kadar cimridir.” (Tirmizi).

Allahümme salli alâ… Sallallâhü aleyhi vesellem, ya da buna benzer sözlerin Hz. Peygamber’den (s.a) başkaları için kullanılıp kullanılamayacağı konusunda ihtilaf vardır. İçlerinde Kadı Iyaz’ın da bulunduğu bir grup alim bunun caiz olduğu görüşündedirler. Öne sürdükleri iddia ve deliller şöyledir: Allah bizzat Kur’an-ı Kerim’de peygamber olmayan kimseler için salât kelimesini kullanmıştır, mesela Bakara: 157, Tevbe: 103, Ahzab: 43. Aynı şekilde Hz. Peygamber de (s.a) peygamber olmayan kimseler için birçok defa salat kelimesini kullanarak dua etmiştir. Mesela bir sahabe için: Allahümme salli ala âl-i Ebi Evfa diye dua etmiş, Cabir bin Abdullah’ın hanımının isteği üzerine ise sallallahü aleyki ve alâ zevciki demiştir. Zekât parası getirenler için Allahümme salli aleyhim derdi. Sa’d ibn Ubade için dua ederken ise Allahümme ec-al salateke ve rahmeteke alâ âl-i Sa’d bin Ubade demiştir. Bundan başka Hz. Peygamber (s.a), meleklerin bir müminin ruhuna şöyle dua ettiklerini söylemiştir: Sallallahü aleyke ve alâ cesedike. Fakat alimlerin çoğunluğu bunun Allah ve Hz. Peygamber için geçerli olduğu ve Ümmet için caiz olmadığı görüşündedirler. Bu alimler, Müslümanların sadece peygamberlere salât-u selâm getirmelerinin bir gelenek haline geldiğini söylerler. Bu yüzden peygamberlerden başkası için kullanılmamalıdır. Bu hususta Hz. Ömer İbnü Abdulaziz, valilelerinden birine şöyle yazmıştır: “Bazı vaizlerin, salât alen-nebî tarzında kendi taraftarları ve önderleri için salât okuduklarını duydum. Bu mektubu alır almaz onları bundan men et ve onlara salât-ı sadece peygamberler için kullanmalarını, müminler içinse sadece dua etmekle yetinmelerini emret.” (Ruhu’l-Meani). Birçok alim de sallallahü aleyhi ve sellem kelimelerinin başka peygamberler için değil, sadece Hz. Muhammed (s.a) için kullanılmasının caiz olduğu görüşündedir.

  1. “Allah’a eziyet etmek” iki anlama gelir: 1) Allah’a isyan edilmesi, O’na karşı şirk, küfür ve inkar tavrının takınılması ve O’nun haram kıldıklarının helal kabul edilmesi 2) O’nun Rasûlü’ne (s.a.) eziyet edilmesi: Rasûle itaat Allah’a itaat demek olduğuna göre, Rasûl’e isyan ve düşmanlık anlamına gelir.

58 Mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara irtikâb etmedikleri (bir suç) sebebiyle eziyet edenler ise, gerçekten bir iftira109 ve açık günah yüklenmişlerdir.

59 Ey Peygamber, eşlerine, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına dış elbiselerinden (cilbablarından) üstlerine giymelerini söyle;110 onların (özgür ve iffetli) tanınması ve eziyet görmemeleri için en uygun olan budur.111 Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.112

AÇIKLAMA

  1. Bu ayet iftiranın tarifini belirlemektedir. İftira; bir kimseye işlemediği bir suçu isnat etmek, sahip olmadığı bir kusurla onu suçlamaktır. Hz. Peygamber (s.a) de bu konuyu açıklamıştır. Ebu Davud ve Tirmizi’ye göre, Hz. Peygamber’e (s.a) gıybetin ne olduğu sorulduğunda: “Kardeşini hoşlanmayacağı bir şekilde anmaktır” demiştir. Soran kişi; “Peki o hata onda varsa?” dediğinde, “Eğer bahsettiğin hata onda varsa, bu gıybetttir; yoksa iftira ediyorsun demektir” buyurmuştur. Böyle bir davranış sadece ahirette cezalandırılacak ahlakî bir günah değil, aynı zamanda İslâm devleti tarafından hukuksal cezayı gerektiren bir suçtur.
  2. Cilbab büyük bir örtüdür. İdna ise örtmek ve sarmak anlamlarına gelir; fakat bu kelime alâ eki ile kullanıldığında bir şeyi yukarıdan aşağıya bırakmak anlamına gelir. Bazı çağdaş müfessirler Batının etkisiyiyle bu kelimeyi, yüz örtme emrini görmemezlikten gelmek için “örtünmek” diye tercüme etmişlerdir.

Eğer Allah bu müfessirlerin iddia ettiklerini söylemek istemiş olsaydı, yüdnîne aleyhinne değil, yüdnîne iley-hinne derdi. Arapça bilen herkes yüdnîne aley-hinne’nin sadece “sarınmak örtünmek” anlamına gelmediğini bilir. Ayetin devamındaki min celabîbi-hinne sözleri de bu anlama meydan vermemektedir. Burada min eki (harficer) örtünün bir kısmı anlamına gelir ve “örtünme” ise örtünün sadece bir kısmı ile değil, tümü ile yapılır. O halde ayet açıka şu anlama gelir: Kadınlar örtülerine iyice sarınsınlar ve örtülerinin bir kısımını da yüzlerinden aşağıya bıraksınlar.

Hz. Peygamber (s.a) dönemine yakın zamanlarda yaşayan müfessirlerin ileri gelenleri bu yorumu kabul etmişlerdir. ibn Cerir ve İbn el-Münzir, Muhammed İbn Sirin’in Hz. Ubeyde es-Selmani’den bu ayetin anlamını sorduğunu rivayet ederler. (Hz). Ubeyde, Hz. Peygamber (s.a) zamanıda Müslüman olmuş, fakat onu görmemiştir. Hz. Ömer zamanında Medine’ye gelmiş ve oraya yerleşmiştir. Fıkıhta ve fıkhî meselelerde Kadı Şüreyh ile aynı ayarda kabul edilir.) Hz. Ubeyde sözlü bir açıklamada bulunacağına, başını, alnını, yüzünü kapatıp sadece bir tek gözünü açıkta bırakarak örtünmenin nasıl olacağını kendi üstünde uygulayarak göstermiştir. İbn Abbas da hemen hemen aynı tefsiri yapmıştır. İbn Ebi Hâtim, ibni Cerir ve İbn Merduye’den rivayet edildiğine göre İbn Abbas şöyle buyurmuştur: “Allah, kadınlara evlerinden bir ihtiyaç için dışarı çıktıklarında, sadece gözlerini açıkta bırakacak şekilde örtülerini üstlerine almalarını ve yüzlerini gizlemelerini emretmiştir.” Katade ve Süddi de bu ayete aynı anlamı vermişlerdir.

Sahabe ve tabiun döneminden sonra gelen bütün büyük müfessirler de bu ayeti aynı şekilde tefsir etmişlerdir. İmam ibn Cerir el-Taberi bu ayetin tefsirinde şöyle der: “Saygıdeğer kadınlar evlerinden çıktıklarında, açık ve yüzleri örtüsüz cariyeler gibi görünmemelidirler. Örtülerinin veya dış elbiselerinin bir kısmını yukarıdan bırakıp örtünmelidirler ki, kötü niyetli kimseler onlara zarar vermesin.”

(Camiul-Beyan cilt, 22 s. 33)

Allame Zemahşerî şöyle der: “Ayet, kadınların örtülerinin bir kısmını yukarıdan üzerlerine bırakmaları, yüzlerini ve bedenlerini örtmeleri gerektiği anlamına gelir.” (El-Keşşaf cilt. 11. s. 221)

Allame Nizamüddin Nişaburî de şöyle der: “Yani, onlar örtülerinin bir kısmını üzerlerine örtmelidirler; bu ayette kadınlara başlarını ve yüzlerini örtmeleri emredilmektedir.” (Garaibul-Kur’an cilt. 11. s. 32)

İmam Razi ise şöyle der: “Burada kastedilen diğer insanların onların hafif kadınlar olmadığını bilmesidir. Çünkü yüz setr’e dahil olmadığı halde yüzünü örten bir kadının, diğer erkeklerin yanında örtmesi farz olan setrini açması beklenemez. Böylece herkes bu kadınların kendilerinden ahlaksızca bir davranış beklenilemeyecek saygıdeğer ve vakarlı olduklarını bilecektir.” (Tefsir-i Kebir, cilt 1. s. 591)

Bu ayetle ortaya çıkan başka bir nokta da, Hz. Peygamber’in (s.a) birçok kızının olduğu gerçeğidir. Çünkü Alah bizzat: “Ey Peygamber, eşlerine ve kızlarına….. emret” buyurmuştur. Bu sözler, Allah’tan hiç korkmadan Hz. Peygamber’in (s.a) sadece bir kızı olduğunu iddia eden kimselerin iddiasını boşa çıkarmaktadır. Onlara göre, sadece Fatıma, Hz. Peygamber’in (s.a) asıl kızıdır. Diğerleri ise eşlerinin önceki kocalarından. Bu kimseler önyargıları nedeniyle öyle körleşmişlerdir ki, Hz. Peygamber’in (s.a) çocuklarını başkalarına nispet ederek ne kadar büyük bir günah işlediklerinin ve ahirette kendilerini çok şiddetli bir azabın beklediğinin farkında değillerdir. Bütün sahih hadislere göre, Hz. Hatice (r.a), Hz. Peygamber’den (s.a) sadece Fatıma’yı değil, üç kız çocuğu daha dünyaya getirmiştir. İlk siyer yazarlarından Muhammed bin İshak onun Hz. Hatice ile evliliğine değindikten sonra şöyle der: “İbrahim dışında, Hz. Peygamer’in (s.a) bütün çocuklarının annesi Hatice’ydi. Kasım, Tahir, Tayyib, Zeyneb, Rukiyye, Ümmü Gülsüm, Fatıma.” (İbn Hişam: cilt. 1, s. 202)

Ünlü Nesep bilgini Haşim bin Muhammed bin es-Sâ’ib el-Kelbi şöyle der: “Alah’ın Rasulü’nün kendisine peygamberlik gelmeden önce ilk doğan çocuğu Kasım’dı, sonra Zeynep, sonra Rukiye, daha sonra da Ümmü Gülsüm dünyaya geldi.” (Tabakâtı-ı İbn Sa’d, cilt.1, s.133). İbn Hazm ise Cevami es-Siret adlı kitabında Hz. Peygamber’in (s.a), Hz Hatice’den en büyüğü Zeynep olmak üzere,sırasıyle Rukiye, Fatıma ve Ümmü Gülsüm adlarında dört kızının olduğunu yazar. (ss.38-39). Taberi, İbn Sa’d, Ebu Ca’ fer Muhammed bin Habib (Kitab-ül Muhabber adlı kitabın yazarı) ve İbn Abd’il-Berr (Kitab-ül İstiâb yazarı) sahih rivayetlere dayanarak Hz. Hatice’nin Rasulullah’la (s.a) evlenmeden önce iki kez evlendiğini, Ebu Hâle Temimi’den Hind bin Ebu Hâle adında oğulu, Atik bin Ayis Mahzumi’den Hind adında bir kızı olduğunu söylerler.

Hz. Hatice daha sonra Hz. Peygamber ile evlenmiştir ve bütün nesep bilginleri onun Peygamberimizden yukarıda adları geçen dört kızı dünyaya getirdiğinde ittifak etmişlerdir. (Bkz. Taberi cilt II, s.411) Tabakât-ı ibn Sa’d. cilt VIII, ss. 14-16: Kitabül Muhabber ss. 78.79, 452:El-Isti’âb, cilt 11,s. 718) Bütün bu rivayetler, Kur’an’da Peygamber’in(s.a) bir tane değil, birden fazla kızı olduğunu bildiren ifade ile desteklenmektedir.

111.”…….onların tanınması……”: Böylece onlar basit ve sade elbiseleriyle, günahkar insanların kötü emeller besleyeceği hafif kadınlar olarak değil, saygıdeğer ve namuslu kadınlar olarak tanınacaklardır. “…….inciltilmemesi…..” Böylece kimse onlara sataşmayacak, onları rahat bırakacaklardır.

Burada bir müddet duralım ve Kur’an’ın bu emri ile İslam’ın nasıl bir sosyal hayat ruhuna sahip olduğunun ifade edildiğine ve bu ruhun amacının Allah’ın ifade ettiği şekilde ne olduğuna bir göz atalım. Bundan önce Nur Suresi 31. ayette kadınların, zikredilen kadın ve erkekler dışındaki kimselere zinetlerini göstermeleri yasaklanmış ve onlara “gizli zinetleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmamaları” emredilmişti. Eğer bu emir, Ahzab Suresi’nin bu ayeti ile birlikte okunursa, kadınların burada emredildiği şekilde örtülerine bürünmelerinin amacının zinetlerini başkalarından gizlemek olduğu anlaşılır.Elbette bu amaç da ancak dış elbisesinin kendisi sade olduğunda yerine getirilebilir, aksi taktirde süslü ve dikkat çekici bir örtüyle örtünmek bu amaca uygun düşmeyecektir. Bunun yanısıra, Allah sadece kadınlara örtülerine bürünerek zinetlerini gizlemelerini emretmekle kalmıyor, örtünün bir ucunu yukarıdan aşağıya bırakmalarını da emrediyor. Her sağduyulu insan buradan, vücut ve elbisenin zinetleri ile birlikte yüzün de örtülmesi gerektiği sonucunu çıkarır. Daha sonra Allah bu emrin sebebini de açıklıyor: “bu, Müslüman kadınların tanınması ve inciltilmemesi için en uygun yoldur.” Elbette bu emir, erkeklerin ısrar edici bakışlarından, sarkıntılık etmelerinden ve sataşmalarından rahatsız olan, bunları eğlenceli bulmayan, kötü şöhretli ahlaksız sokak kadınlarından biri gibi kabul edilmek istemeyen, tam aksine ahlaklı, namuslu ev kadınları olarak tanınmak isteyen kadınlar içindir.

Böyle soylu ve şerefli kadınlara Allah şöyle buyurmaktadır: “Eğer gerçekten iyi kadınlar olarak tanınmak istiyorsanız ve erkeklerin şehvet dolu bakış ve ilgileri sizi rahatsız ediyorsa, insanların açgözlü bakışları önünde bütün güzellik ve fiziki cazibenizi ortaya koyacak şekilde yeni gelinler gibi süslü bir şekilde sokağa çıkmamalısınız. Tam aksine bütün ziynetlerinizi gizleyen ve yüzünüzü örten sade bir örtü ile ve ziynetlerinizin şıkırtısı bile dikkati çekmesin diye ağırbaşlı bir şekilde yürüyerek sokağa çıkmalısınız. Kendisini boyayıp süsleyen ve her tür ziyneti takıp takıştırmadan dışarı adımını atmayan bir kadının, erkeklerin dikkatini çekmekten başka bir amacı olamaz. Böyle yaptığı halde insanların, açgözlü bakışlarından rahatsız olduğunu söyleyerek şikayet ediyorsa ve “sokak kadını” olarak tanınmak istemediğini, namuslu bir ev kadını olarak yaşamak istediğini söylüyorsa, bu, sahtekarlıktan başka birşey değildir. Bu, gerçek niyetini ifade eden bir kimsenin sözleri değildir, onun asıl niyeti tavırlarında ve davranış tarzında görülmektedir. O halde diğer erkeklerin önüne dikkat çekici bir şekilde çıkan bir kadının bu davranışı, onun davranışlarını neyin yönlendirdiğini göstermektedir. İşte bu nedenle münasebetsiz kimseler, hafif kadınlardan bekledikleri şeyleri bu kadınlardan da beklerler. Kur’an kadınlara şöyle der: “Siz aynı anda hem sokak kadını, hem de namuslu bir kadın olamazsınız. Eğer namuslu, saygıdeğer kadınlar olarak yaşamak istiyorsanız, sokak kadınlarına yaraşan davranışlardan vazgeçmeli ve namuslu kadın olmanızı sağlayacak bir hayat tarzı benimsemelisiniz.”

Bir kimsenin kişisel düşünceleri Kur’an’a uygun olsun veya zıt olsun, ya da bir kimse Kur’an’ın gösterdiği hidayeti kendisi için bir yol gösterici kabul etsin veya etmesin, Kur’an’ı tefsir ederken entellektüel plânda dürüst davranmak isteyen herkes bunun asıl amacını kavrayacaktır. Eğer bu kimse bir münafık değilse, dürüstlükle Kur’an’ın asıl amacının yukarıda açıklanan amaç olduğunu kabul edecektir. Bundan sonra herhangi bir emri çiğnese bile, ya Kur’an’ın emrine karşı geldiğinin farkında olarak, ya da Kur’an’ın hidayetini kabul etmediği için böyle yapacaktır.

  1. Yani, “Eğer siz şimdi bu apaçık hidayeti aldıktan sonra kendinizi ıslah eder ve bile bile onu çiğnemezseniz, Allah İslâm öncesi cahiliye günlerinde işlediğiniz hata ve günahları affedecektir.

60 Andolsun, eğer münafıklar, kalplerinde hastalık bulunanlar113 ve şehirde kışkırtıcı yapan (yalan haber yayan)lar114 (bu tutumlarına) bir son vermeyecek olurlarsa, gerçekten seni onlara saldırtırız, sonra orada seninle pek az (bir süre) komşu kalabilirler.

61 Lanete uğratılmışlar olarak; nerede ele geçirilseler yakalanırlar ve öldürüldükçe (sürekli) öldürülürler.

62 (Bu,) Daha önceden gelip-geçenler hakkında (uygulanan) Allah’ın sünnetidir. Allah’ın sünnetinde kesin olarak bir değişiklik bulamazsın.115

63 İnsanlar, sana kıyamet-saatini sorarlar;116 de ki: “Onun bilgisi yalnızca Allah’ın katındadır.” Ne bilirsin; belki kıyamet-saati pek yakın da olabilir.

64 Gerçekten Allah, kâfirleri lanetlemiş ve onlar için ‘çılgın bir ateş’ hazırlamıştır.

65 Orda ebedi olarak kalıcıdırlar. Onlar ne bir veli, ne de bir yardımcı bulamayacaklardır.

66 Onların yüzlerinin ateşte evrilip çevrileceği gün, derler ki: “Eyvahlar bize, keşke Allah’a itaat etseydik ve peygambere itaat etseydik.”

AÇIKLAMA

  1. “Kalblerinde hastalık bulunanlar” ifadesi iki tür kötülüğü işaret eder:1) Bir kimsenin kendisini Müslümanlardan saydığı halde, İslâm’ın ve Müslümanların kötülüğünü istemesi, 2) Bir kimsenin kötü niyetler beslemesi, kafasının devamlı günah işlemesi ve düşündüğü ve yaptığı herşeyde onun kötü niyet ve eğilimlerinin açığa çıkması.
  2. Bunlar, Müslümanlar arasında panik yaratmak ve onların moralini bozmak için, Medine’de Müslümanların büyük bir yenilgiye uğradıkları, falan yerde Müslümanlara karşı büyük bir ordu hazırlandığı, Medine’nin ani bir saldırı tehdidi altında bulunduğu… vs. gibi söylenti ve haberleri yayan kimselerdir. Bunun yanısıra onların başka bir uğraşları daha vardır. Bu kimseler, insanların kafasında şüpheler uyandırmak ve Müslümanların ahlâki üstünlüklerinin etkisini yok etmek için Peygamber’in (s.a) ve diğer Müslümanların aile hayatı ile ilgili birçok hayali hikayeler uydururlar.
  3. Yani, “Bu Allah’ın şeriatinin değişmez bir kuralıdır: İslâm toplumunda ve devletinde bu tür fitne ve fesadları yayanların gelişip güçlenmesine asla fırsat verilmez. Ne zaman İlâhi kanunlara dayanan bir toplum ve devlet düzeni kurulsa, bu tür kimseler gidişatlarını düzeltmeleri için uyarılırlar ve eğer hâlâ bu kötü davranışlarında ısrar ederlerse, şiddetli bir hesaba çekilirler ve ortadan kaldırılırlar.”
  4. Hz. Peygamber’e (s.a) bu soruyu çoğunlukla kâfirler ve münafıklar soruyorlardı. Bu soruyla bilgi edinmeyi amaçlamıyor, bilakis alay etmek istiyorlardı. Aslında onlar ahiret hayatına inanmıyorlar ve bunu sadece boş bir tehdit olarak kabul ediyorlardı. Kıyametin ne zaman kopacağını öğrenip, buna göre hallerini ıslah etmeyi düşünmüyor, bilakis şöyle demek istiyorlardı: “Ey Muhammed, biz senin tebliğ görevinin başarıya ulaşmaması için elimizden gelen herşeyi yapıyoruz ve sen bize hiçbir zarar veremiyorsun. Biz de şu kıyametin ne zaman kopacağını ve Allah tarafından ne zaman hesaba çekileceğimizi öğrenmek istiyoruz.

67 Ve dediler ki: “Rabbimiz, gerçekten biz, efendilerimize ve büyüklerimize itaat ettik, böylece onlar bizi yoldan saptırmış oldular.”

68 “Rabbimiz, onlara azabtan iki katını ver ve onlara büyük bir lanet ile lanet et.”117

69 Ey iman edenler,118 Musa’ya eziyet edenler gibi olmayın; ki sonunda Allah onu, demekte olduklarından temize çıkardı. O, Allah katında vecihti.119

70 Ey iman edenler, Allah’tan korkup-sakının ve sözü doğru olarak söyleyin.

71 Ki O (Allah), amellerinizi islah etsin ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah’a ve Resulü’ne itaat ederse, artık o en büyük kurtuluşla kurtulmuştur.

72 Gerçek şu ki, biz emanetleri120 göklere, yere ve dağlara sunduk da onlar bunu yüklenmekten kaçındılar ve ondan korkuya kapıldılar; onu insan yüklendi. Çünkü o, çok zalim, çok cahildir.

73 Şundan ki: Allah, münafık erkekleri ve münafık kadınları, müşrik erkekleri ve müşrik kadınları azablandıracak; mü’min erkeklerin ve mü’min kadınların da tevbesini kabul edecektir. Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.

AÇIKLAMA

117.Bu konuya Kur’an’da birçok yerde değinilmiştir. Mesela bkz. Araf: 187, Naziât: 42-46, Sebe: 3-5, Mülk: 24-27, Mutaffifin: 10-17, Hicr: 2-3, Fürkan: 27-29, Fussılet: 26-29.

  1. Kur’an-ı Kerim’in bazı yerlerde gerçek Müslümanlara, bazı yerlerde münafıkların, zayıf imanlı Müslümanların ve müminlerin tümüne birden, bazı yerlerde de münafıklara “Ey iman edenler” diye hitap ettiğine dikkat edilmelidir. “Ey iman edenler” diye hitap edildiğinde bu hitapla onları utandırmak murad edilmektedir. “İman ettiğinizi söylüyorsunuz, fakat davranışlarınız ve amelleriniz bu iddianızı desteklemiyor.” Konunun akışı incelendiğinde nerede hangi gruba hitap edildiği hemen anlaşılabilir. Burada Müslümanlara hitap edilmektedir.
  2. Başka bir deyişle şu anlama gelir: “Ey Müslümanlar, Yahudiler gibi davranmayın. Peygamberinize, İsrailoğullarının Musa’ya davrandıkları gibi davranmayın.” İsrailoğulları bizzat Musa’nın (a.s) kendilerine büyük nimetler verdiğini kabul ederler. Onların bir millet olarak kazandıkları ne varsa Musa (a.s) sayesinde olumuştur, aksi taktirde onlar Mısır’da, Hindistan’daki Shudra sınıfından daha kötü akibete uğrarlardı. Fakat İsrailoğullarının, kendilerine bunları sağlayan kimseye nasıl davrandıkları Kitab-ı Mukaddes’in şu bölümlerine bir göz atmakla anlaşılabilir: Çıkış: 5: 20-21, 14: 11-12, 16: 2-3, 17: 3-4; Sayılar, 11: 1-15, 14: 1-10, 16 (Babın hepsi), 20: 1-5

Kur’an, İsrailoğullarının bu nankörlüğüne değinerek Müslümanları şöyle uyarmaktadır; “Muhammed’e (Allah’ın selamı onun üzerine olsun) böyle davranmaktan sakının, aksi takdirde Yahudilerin akibeti ile karşılaşırsınız.”

Hz. Peygamber (s.a) de bu konuya birçok def’a değinmiştir. Bir defasında, Allah Rasûlü (s.a) Müslümanlar arasında bazı malları paylaştırıyordu. İnsanlar paylaştırmadan memnun olmayınca içlerinden biri: “Muhammed, taksiminde Allah’ı ve ahiret gününü hesaba katmıyor”dedi. Hz Abdullah bin Mes’ud bunu duydu ve Hz. Peygamber’e (s.a) kendisi hakkında o gün söylenenleri haber verdi. Hz. Peygamber şu cevabı verdi: “Allah Musa’ya rahmet etsin. O bundan daha ağır suçlamalara maruz kalmış, fakat sabretmişti.” (Müsned-i Ahmed, Tirmizi, Ebu Davud)

  1. En sonunda Allah insandan dünyadaki konumunun farkına varmasını istiyor. Eğer bu durumda insan dünya hayatını sadece oyun ve eğlence olarak kabul ediyor ve dikkatsizce yanlış bir tavır takınıyorsa, sadece kendi kötü akibetini hazırlıyor demektir.

Burada “emanet” kelimesi, Kur’an’a göre yeryüzünde insana verilen “hilafet” görevi yerine kullanılmıştır. İnsana isyan ve itaat etme seçeneğinin ve bu özgürlüğü kullanırken kendisine sayısız yaratık üzerinde hakim olma yetkisinin verilmesi kaçınılmaz olarak insanın yaptığı hareketlerden sorumlu olmasını ve iyi amelleri için mükafatlandırılıp, kötü amelleri için cezalandırılmasını gerektirir. İnsan bu güç ve yetkileri kendisi kazanmadığı gibi, bilakis bunlar kendisine Allah tarafından ihsan edildiği ve Allah’a bu güçlerin iyiye veya kötüye kullanılmasının hesabını vereceği için bunlar, Kur’an’ın başka yerlerinde hilafet, burada ise emanet olarak tanımlanmıştır.

Bu emanet’in ne kadar önemli ve ağır olduğu konusunda bir fikir verebilmak için Allah, göklerin ve yerlerin büyüklüklerine, dağların da sabitlik ve muazzam ölçülerine rağmen bu emaneti yüklenme güç ve cesaretini göstermediklerini bildirir. Fakat insan, zayıf ve cahil insan, bu ağır yükü üzerine almıştır.

Emanetin göklere ve yerlere teklif edilmesi ve onların bunun ağırlığından korkup kabul etmemeleri gerçekten vaki olmuş olabilir, ama mecazî olarak böyle söylenmiş olması da muhtemeldir. Bizler Allah’ın yaratıkları ile olan ilişkisini asla anlayıp kavrayamayız. Yeryüzü, güneş, ay ve dağlar, bize göre kör, sağır ve cansızdırlar, fakat Allah’a göre böyle olmayabilirler. Allah yarattıklarından hepsiyle konuşmaya kadirdir ve biz anlayamasak da yarattıkları O’na cevap verebilirler. O halde Allah’ın bu emaneti onlara sunmuş olması ve onların da bundan korkup çekinerek yaratıcıları ve Rablerine teslim olup şöyle demiş olmaları muhtemeldir:

“Rabbimiz, biz senin güçsüz kulların olarak kalsak bizim için daha iyi. Çünkü isyan etme yetki ve özgürlüğüne sahip olup onun hakkını vermeye ve hakkını veremediğimizde ise senin azabına çarptırılmaya casaretimiz yok.”

Aynı şekilde bu yaşadığımız hayattan önce Allah’ın insanlığa farklı bir yaratılış ve varlık vermiş ve onu kendi huzuruna çağırmış olması, insanın da isteyerek bu güç ve yetkileri kabul etmiş olması muhtemeldir. Bunun imkansız olduğunu iddia edebilecağimiz hiçbir delil ve dayanağa sahip değiliz. Ancak kendi zihni yetenek ve güçlerini tam anlamıyla kavrayamayan kimseler bunun imkansız olduğunu düşünebilirler.

Bununla birlikte Allah’ın bunları mecazî olarak ifade etmiş olması da mümkündür. Bu meselenin olağanüstü önemini vurgulayabilmek için, insanların gözünde kendi huzurunda bir tarafta gökler, yeryüzü ve Himalayalar gibi büyük dağların, diğer tarafta da 5-6 fit boyundaki insanın yeraldığı bir manzarayı canlandırmayı murat etmiş olabilir. Bu karşılaşmada Allah şöyle sormuştur:

“Yarattıklarımdan birine, benim mülkümün bir kulu olarak, dilerse üstünlüğümü kabul etme ve emirlerime itaat etme gücünü vermek istiyorum. Diğer taraftan bu yaratık beni inkar etme, hatta bana isyan etme gücüne de sahip olacaktır. Ona bu seçme özgürlüğünü verdikten sonra kendimi ondan sanki yokmuşum gibi gizleyeceğim. Bu özgürlüğünü kullanabilmesi için ona büyük güçler, sınırsız yetenekler ve kainatta istediğini yapabilmesi için sayısız yaratıklarım üzerinde hakimiyet hakkı vereceğim. Daha sonra onu belirli bir zamanda hesaba çekeceğim. Benim emanet ettiğim özgürlüğü kötüye kullanan kimse büyük ve acıklı bir azaba çarptırılacak; isyan etmesi için elinde birçok fırsat ve şans olduğu halde bana itaati seçen kimse ise yaratıklarımdan hiçbirinin ulaşamayacağı yüce makamlara ulaştırılacak. Şimdi söyleyin bakalım, hanginiz bu imtihanı yaşamaya hazırsınız?

Bunu duyunca bütün kâinat bir müddet için büyük bir sessizliğe gömülmüş olmalı. Daha sonra muhtemelen Allah’ın yarattığı büyük varlıklardan her biri huzura gelip secde etmiş ve bu şiddetli imtihandan bağışlanmaları için yalvarmışlardır. En sonunda bu zayıf yaratık kalkmış ve emaneti kabul etmiştir: “Rabbim, ben bu imtihana girmeye hazırım. İmtihanı geçtiğimde senin mülkünün en yüce makamının bana lütfedileceği ümidi ile bu seçme özgürlüğü ve bağımsızlıkta varolan bütün tehlikeleri göğüsleyeceğim.”

İnsan ancak böyle bir manzarayı gözü önünde canlandırarak, kâinatta ne kadar hassas bir konumda olduğunun farkına varabilir. Allah bu ayette imtihan alanında dikkatsiz bir hayat süren, ne kadar büyük bir yükü omuzladığının ve dünya hayatında bir davranış veya tavrı seçerken aldığı yanlış veya doğru kararların hangi sonuçlara yol açacağının farkında olmayan kimseleri “zalim ve cahil” olarak tanımlamaktadır. Böyle bir kimse cahildir, çünkü bu zavallı insan hiçkimseye hesap vermeyeceğini zannetmektedir; zâlimdir, çünkü kendi kötü akibetini ve kendisiyle birlikte daha nicelerin felaketini hazırlamaktadır.

AHZAB SURESİ EK

NÜBÜVVETİN SON BULMASI

(77. Açıklama Notu’nun devamı olarak surenin sonuna eklenmiştir.)

Çağımızda yeni bir peygamberlik ihdas etmek suretiyle büyük çapta fitneye yol açan bir güruh, Hatemün-Nebiyyîn deyimini “Nebîlerin Mührü” şeklinde tercüme etmek hevesindeler. Bununla demek istedikleri şudur: Muhammed Rasûlullah’dan (s.a) sonra gelecek peygamberler, ancak onun mührünü taşıyarak gelecekler; diğer deyişle, bir kimsenin peygamberliği, onun mührünü taşımadıkça o şahıs bir peygamber olamayacak. (!)

Fakat bu deyim ayetin bağlamı esas alındığında hiç de bu anlama gelmemektedir. Çünkü eğer bu anlama gelseydi, ayetin bağlamı içinde uygunsuzluk gösterecek hatta bizzat ayetin mevzuuyla çelişkili bir durum arzedecekti. Herşeyden önce ayetin bağlamı, birtakım insanların Hz. Zeyneb’in evliliği ile ilgili itirazları ve bu meyanda serdedilen kuşkuları bertaraf etme meselesinden söz ediliyorken, hiçbir sebebi yokken Hz. Muhammed’in “Nebîlerin Mührü” olduğunun ve gelecekte zuhur edecek peygamberlerin ancak bu mühürle kendini ispatlayacağının araya sokuşturulmasının ne manâsı olabilir?

Böyle bir bağlamda, böyle bir manâ tamamen saçma olmakla kalmıyor, üstüne üstlük, itirazcılara karşı ileri sürülen delilleri de sakatlıyor. Eğer kelimenin manâsı böyle olsaydı, itirazcılar şu şekilde haklı çıkarılmış olacaklardı: “Bu dönemde böyle bir evlilik yapmasaydım hiç problem çıkmayacak, hiç beis olmayacaktı. Bu adeti illa da ortadan kaldırmak gerekseydi senden sonra senin mührünle gelen peygamberlerden biri pekalâ ortadan kaldırabilirdi.”

Bu kimseler tarafından getirilen diğer bir yorum: “Hatemün-Nebiyyîn” deyiminin “Efdalü-Nebiyyîn” (Nebîlerin en faziletlisi) anlamına geldiği yolundadır. Yani, her ne kadar Hz. Rasûl’ün (s.a) gelişiyle nebîliğin kemali sahibini bulmuşsa da yeni peygamberler için kapı daima açıktır. Fakat böyle bir manâ da yukarıda işaret ettiğimiz aynı sakıncaya maruzdur.

Ayrıca metnin bağlantıyla uygunluk arzetmediği gibi onunla çelişmektedir de. Çünkü tersi olsaydı, kafir ve münafıklar pekalâ diyebileceklerdir: “Efendim! Ufak tefek de olsa herhalükârda senin ardından peygamberler nasılsa gelecek. Dolayısıyla bu adeti illa da senin kaldırman gerekmez.”

“Hatemu’n-Nebiyyîn” Deyiminin Lugat Anlamı:

Şu halde konuya ilişkin bağlamın gösterdiği kadarıyla Hatemu’n-Nebiyyîn deyimi burada yalnızca peygamberliğin sona erdiği ve Rasulüllah’tan sonra başka bir peygamberin gelmeyeceği anlamına alınabilir. Fakat bu yalnızca bağlamın gereği değil, lugavî değerlendirmeler yüzünden de böyledir. Arap diline göre “Hatem”, mühür vurmak, kapamak ve bir şeyi (işi) bitirdikten sonra serbest kalmak demektir. Şöyle ki:

“Hatem-el Amel, Fereğa min-el amel” o şahıs işi bitirdi, işten fariğ oldu, demektir. Hateme’l-İna, tencerenin ağzını kapatıp içine bir şey girmesin, yahut içinden bir şey çıkmasın diye adeta mühürledi demektir. Hateme’l-Kitap, mektubu kapatıp (katlayıp) okunmasını önlemek için mühürledi demektir. Hatem ale’l-Kalb, kalbe, hiçbir şeyi anlamamak ya da öğrendiği bir şeyi bir daha unutmamak üzere mühür vurdu demektir. Hitamu’u kulli meşrubin, bir içkinin içildikten sonra ağızda bıraktığı tad anlamına gelir. Hatemetü külli şey’in, bir şeyin akibeti, sonu demektir. Yani bir şeyin ulaşılmış sonudur. Hatem-i Kur’an sözü de tıpkı bu anlamlıdır ve yine aynı anlamda surelerin son ayetlerine Havatim denir. Aynı şekilde Hatem-el Kavm, kabilenin son ferdi anlamını tazammun eder. (bkz: Lisanu’l Arab, Kâmûs, Akrabü’l-Muvarid.)

Şu da belirtilmeli ki, Hateme’ş-Şuara, Hateme’l-Fukaha… vs. gibi ünvanlar insanlar tarafından verilmiştir ve hiçbir beşer, mümeyyiz bir vasfı yüzünden kendisine hatem denen kimsenin ardından aynı vasıflara haiz bir kimsenin artık doğup doğmayacağını bilemez. İşte beşerî dilde bu tür ünvanların bir mübalâğadan, bir mükemmellik ifadesinden başka bir şey olmamasının sebebi budur. Buna mukabil Allah bir şahısta şöyle şöyle bir vasfın zirvesine ulaşıp, nihaî noktasına vardığını söylediği zaman, bunu beşerî kullanımda yaptığımız gibi mecazî anlamda anlamamız için hiçbir sebep yoktur. Eğer Allah bir kimseye Hatem’eş-Şuara demişse kesinlikle ondan sonra hiçbir şair gelmeyecek demektir. Aynı şekilde O’nun Hatemü’n-Nebiyyîn dediği bir şahsın ardından da başka bir peygamberin gelmesi imkansızdır. Bu böyledir, çünkü Allah, gaybı bilir, insan bilmez. Dolayısıyla Allah’ın bir kimse için Hatemu’n-Nebiyyîn demesiyle, insanın bir kimse için Hateme’ş-Şuara yahut Hatemu’l-Fukaha demesi aynı seviyede ele alınamaz. İşte bunu esas alan bütün lügat ve tefsir alimleri, Hatemu’n-Nebiyyîn deyiminin Ahiru’n-Nebiyyîn anlamına geldiğinde ittifak etmişlerdir. Arapçada ki kullanım ve sözlük anlamı açısından bakıldığında hâtem kelimesinin, mektupları postalamak üzere kullanılan posta mührü anlamına değil, zarfın üzerine, ne içine birşey girsin, ne de içinden bir şey çıksın diye vurulmuş mühür anlamına geldiği görülmektedir.

Rasûlüllah’ın Peygamberliğin Hitamıyla İlgili Hadis-i Şerifleri:

Hatem kelimesinin gerek Kur’an’ın bağlamı ve gerekse Arapça lügatten çıkan anlamı, bizzat Rasûlüllah tarafından yapılmış açıklamalarla da teyid edilmiştir. Nitekim aşağıda mevzuyla alakalı sıhhati tartışılmayan bazı hadisleri iktibas etmekteyiz:

1) Rasûlüllah (a.s) buyurdu: İsrailoğulları’na nebîleri kılavuzluk ederdi. Bir peygamber vefat ettiğinde onu bir başkası izlerdi. Ancak benden sonra nebi yok, yalnızca halifeler olacaktır. (Buharî, Kitabu’l-Menakıb.)

2) Rasûlüllah (s.a) buyurdu: Benim, benden önce gelmiş peygamberlere nispetle durumum bir misalle anlaşılabilir: Bir adam büyük bir bina yaptırıp onu güzelce dayayıp döşedi, fakat bir köşede bir tuğlalık boş yer bıraktı. Ahalî binanın etrafında dolaşıyor, güzelliğine hayran kalıyor fakat şunu söylemeden edemiyordu: Niçin bu tuğlanın yeri boş? İşte ben o tuğlayım ve peygamberlerin sonuncusuyum. (Yani peygamberlik binası benim gelişimle tamamlanmıştır. Şimdi bir başka peygamberin doldurabileceği herhangi bir boşluk kalmamıştır.) (Buharî, Kitabü’l-Menakıb.)

Müslim, Kitabul-Fedail; Hatemun- Nebiyyin’de aynı konuda dört hadis rivayet edilmekte ve son hadiste şu ilave bulunmaktadır: “Feci’tü ve hatemtu’l enbiya” “Şu halde ben geldim ve nebiler silsilesine son verdim.” aynı hadis aynı kelimelerleTirmizi de bulunmaktadır: (Kitabu’l-Menakıp, böl. Fadlu’n-Nebi.) Ebu Davud Tayalisi Müsned’inde bu hadis, Cabir bin Abdullah tarafından rivayet edilen hadisler arasında geçmekte ve son kelimeleri şöyle son bulmaktadır: (Peygamberlik benimle son buldu.”

İmam Ahmed’in Müsned’inde konuyla ilgili hadisler az bir farklılıkla Hz. Übeyy bin Ka’b, Hz.Ebu Said el- Hudri ve Hz.Ebu Hureyre tarafından nakledilmektedir.

3) Rasüllüllah (s.a) şöyle buyurdu: “Ben diğer Peygamberlerden altı şeyle ayrılmaktayım. a) Bana fasih konuşabilme yeteneği bahşedildi, b) Şanslı zaferlere erdirildim,c) Ganimet bana helal kılındı, d) Arz bana mescid ve temizlenme vasıtası kılındı, (Yani benim şeriatıma göre musalli, sadece özel bir ibadethane değil, yeryüzünün herhangi bir yerinde namazını eda edebilir. Ve eğer abdest için su bulamazsa teyemmüm edebilir. Yani toprakla temizlenebilir.), e) Ben, bütün dünyaya peygamber tayin edildim, f) Benimle peygamberlik görevi son buldu.”

(Müslim Tirmizi, İbn Mace.)

4)Rasulüllah (s.a) şöyle buyurdu: “Risalet ve Nübüvvet son bulmuştur. Benden sonra ne bir resul, ne de bir nebi gelmeyecektir.” (Tirmizi, Müsned- i Ahmed.)

5)Rasulüllah (s.a) şöyle buyurdu: “Ben Muhammed’im, ben Ahmed’im, ben Mahvediciyim; küfür benimle mahvedilmektedir. Ben toplayıcıyım; Benden sonra insanlar Mahşer’de toplanacaklar. (Yani benden sonra gelecek olan yalnızca Kıyamettir.) Ve ben Akib’im; yani, benden sonra peygamber gelmeyecektir,” (Buhari,Müslim,Tırmizi, Muvatta, el-Müstedrek.)

6) Rasulüllah (s.a) şöyle buyurdu: “Allah’ın gönderdiği hiç bir peygamber yoktur ki, kavmini Deccal’ın gelişi konusunda uyarmamış olsun. (Ancak o kendi zamanlarında gelmemiştir.) Şimdi ben, peygamberlerin sonuncusuyum ve sizde son ümmetsiniz. Dolayısıyla o, sizin aranızdan zuhur edecektir.” (İbni Mace.)

7)Abdurrahman bin Cübeyr şöyle diyor: “Adullah bin Amr bin As’ın şöyle dediğini işittim: “Birgün Rasulüllah bize o vaziyette geldiki, adeta bize veda edecek. Sonra üç kez şöyle seslendi: “Ben Muhammed’im, Ümmî Peygamber” ve ekledi: ” Benden sonra hiç peygamber gelmeyecektir.” (Müsned-i Ahmed, Abdullah bin Amr bin As’tan rivayet edilen hadisler.)

8) Rasulüllah (s.a) şöyle buyurdu: “Benden sonra peygamberlik yoktur. Yalnızca geleceğe dair müjdeler vardır. Soruldu: “Nedir o müjdeler Ya Rasullallah?” Şöyle cevap verdi: “Hak-rüya” yada şöyle dedi: “Sadık rüya” (Yani artık vahiy gelmeyecektir. Olsa olsa bir şahıs sadık bir rüya şeklinde işaret alabilecektir.) (Müsned-i Ahmed, Nesai, Ebu Davud.)

9)Rasulüllah (s.a) şöyle buyurdu:”Eğer benden sonra peygamber gelecek olsaydı bu, Ömer bin El Hattap olurdu.”(Tirmizi.)

10)Rasullüllah (s.a) Hz. Ali’ye şöyle buyurdu: “Sen bana, Musa’ya nisbetle Harun gibisin, Fakat benden sonra peygamber yoktur.” (Buhari, Müslim.)

Buhari ve Müslim bu hadisi Tebuk Gazvesiyle ilgili olarak zikretmiştir. Bu konuda iki hadis de Ahmed’in Müsned’inde Hz.Sa’d bin Ebi Vakkas tarikiyle rivayet edilmektedir ki birisinin son cümlesi şöyle bitmektedir: “Benden sonra peygamberlik yoktur.” Ebu Davud Tayalisi, İmam Ahmed ve Muhammed İbn İshak tarafından konu ile ilgili olarak rivayet edilen teferruat veren hadislere göre Rasulüllah (s.a) Tebuk seferi arafesinde Hz. Ali’nin Medine savunması için Kentte kalmasına karar vermişti. Bunun üzerine münafıklar, Ali hakkında fesat kumkuması çıkartmak için bir fırsat ele geçirmişlerdi. Hz. Ali de Rasulüllah’a giderek şöyle dedi: “Ey Allah’ın Rasûlü! Beni arkanda kadın ve çocukların arasında mı bırakıyorsun?” Bu soru üzerine Hz. Rasûl, kendisine şöyle diyerek teselli etti: “Sen Harun Musa’ya nasılsa, aynen öylesin.” Yani, Tıpkı nasıl Musa Aleyhisselam Tur’a çıkarken İsrailoğulları’na nezaret için arkasında Harun Aleyhisselam’ı bıraktıysa, ben de seni Medine’ye nezaret için arkamda bırakıyorum.”Fakat Hz.Ali’nin Harun’la (a.s) mukayesesi bir yanlış anlamaya yol açmasın diye de, Rasullüllah hemen eklemişti: “Fakat benden sonra peygamberlik yok.”

11)Sevban’ın rivayetine göre Rasulüllah (s.a) şöyle buyurdu: “… ve ümmetim içinden zuhur edecek otuz yalancıdan her biri peygamber olduğunu iddia edecek; oysa ben, son peygamber’im. Benden sonra peygamber yok.” (Ebu Davud.) Ebu Davud Kitab’ul-Melahim’de Ebu Hureyre’den naklen aynı mevzudaki bir başka hadisi rivayet eder: “Tirmizi de Hz.Sevban ve Hz. Ebu Hureyre hadislerini rivayet etmektedir ki, 30’a yakın yalancı çıkacak ve her biri Allah’ın peygamberi olduğunu iddia edecektir.

12) Rasulüllah (s.a) şöyle buyurdu: “Sizden önce İsrailoğulları arasında öyleleri vardı ki Peygamber olmadıkları halde (Allah tarafından) kendileriyle konuşulurdu. Benim ümmetim içinde böyle biri olacak olsa bu Ömer olur.”(Buharî, Kitabu’l-Menakıb.)

Müslim’de geçen aynı mevzudaki hadiste yukellemün (kendileriyle konuşulanlar) kelimesi yerine, muhaddesûn kelimesi varittir ki ikisi de Allah ya da gayb tarafından kendileriyle konuşulan kimseler anlamına gelmektedir. Hadisin işaretine göre, bu ümmet içinde, peygamber olmadığı halde Allah’la konuşma şerefine ermiş bir kimse olsaydı, o Ömer olurdu.

13) Rasûlüllah (s.a) şöyle buyurdu: “Bundan sonra peygamber yoktur; Ümmetimden sonra (başka bir peygamberin) ümmeti de yoktur.” (Beyhakî: Kitabu’r Rüya, Tabaranî)

14) Yüce Rasul (a.s) buyurdu: “Ben son peygamberim. Mescidim de son mesciddir.” (Yani Medinede’ki Mescid’i Nebevi) (Müslim: Kitabul-Hac).

Bu hadisler çok sayıda sahabe tarafından nakledilmiş ve birçok hadisci tarafından da sahih senedlerle rivayet edilmiştir. Bu hadisler üzerinde yapılacak bir araştırma gösterir ki, Rasullulah farklı vesileler, farklı yollar ve farklı kelimelerle peygamberlerin sonuncusu olduğunu, kendisinden sonra peygamber gelmeyeceğini, kendisiyle peygamberliğin son bulduğunu ve kendisinden sonra nebî ve rasul olduğunu iddia edecek kimselerin peşinen yalancı olduklarını teyid etmiştir.

Sahabenin İcmaı:

Kur’an ve sünnetten sonra başvurulacak üçüncü kaynak sahabenin icmaıdır. Bütün geçerli tarihî rivayetler, sahabenin, Rasulüllah’ın aniden ölümüyle peygamberlik iddiasında bulunanlarla yahut bu iddialarını kabul edenlerle topyekün bir şekilde savaştığında müttefiktir.

Bu konuda Müseylemetü’l-Kezzab’ın durumu özellikle zikre şayandır. Bu adam, Rasûlullah’ın (s.a.) peygamberliğini inkâr etmiyor, fakat peygamberlikte ona ortak olduğunu iddia ediyordu. İrtihalinden önce Rasûlullah’a (s.a.) şöyle bir mektup yazmıştı: Allah Rasulü Müseyleme’den, Allah Rasûlü Muhammed’e! Selam üzerine olsun. Şunu bilmen gerekir ki, Ben peygamberlik görevinde sana ortak edildim. Taberî cild II, s. 399. Mısır baskısı)

Dahası Tarihçi Taberî, Müseyleme hakimiyeti altındaki yerlerde ezan okunurken “eşhedü enne Muhammeden Rasûlullah” kelimelerinin de kullanıldığını nakletmektedir. Kendisi tarafından Rasulüllah’ın peygamberliğini açıkça tastik etmesine rağmen kafir addedilerek, ümmetten ihraç edildi ve ona karşı savaşıldı. Tarih şunu da ispat eder ki, Beni Hanife ona iyi niyetle inanmıştı, daha doğrusu onun bizzat Hz. Muhammed (s.a) tarafından kendi peygamberliğine ortak edildiğine inandırılmıştı. Ötesi Medine’de Kur’an ta’lim etmiş biri onlara, Kur’an ayetlerini sanki Müseyleme’ye indirilmiş gibi sunarak okumuştu. (Eb-Bidâye ve’n-Nihâye. Cilt: 5. sh :51.)

Fakat bu mazeretlerine rağmen sahabe onları Müslüman olarak kabul etmedi ve savaşmak üzere üzerlerine ordu gönderdi. Hem sonra sahabenin onlarla dinsizlik yüzünden değil, isyan yüzünden savaştığı da iddia edilemez. İslâm hukukuna göre, eğer savaş asi Müslümanlara karşı yapılıyorsa, savaş esirleri köleleştirilemez. Bırakın Müslümanları, asi zimmî’ler bile savaşta ele geçtiklerinde köle yapılamazlar. Fakat Müseyleme ve takipçileri kuşatıldığında Hz. Ebu Bekir onların kadın ve çocuklarının köle yapılmasını bildirdi. Ve nitekim öyle de oldu. Hatta içlerinden bir cariye Hz. Ali’ye verildi. Daha sonra bu birleşmeden İslâm tarihinin meşhur şahsiyeti Muhammed bin Hanefiyye doğacaktır.

(El-Bidaye Ve’n-Nihâye. Cilt: 6. sh: 316-325) Demek ki sahabenin onlarla savaşma sebebi isyan suçu değildi. Suç, bir şahsın Rasûlüllah’tan (s.a) sonra peygamberliğini ilan etmesi ve diğerlerinin de ona inanmasıydı. Bu harekat, Rasûlullah’ın (s.a.) irtihalinden hemen sonra Ebu Bekir’in hilafeti esnasında ve tüm sahabenin icmaı ile gerçekleştirilmişti. Sahabenin oy birliğiyle icmaına dair bundan daha çarpıcı bir örnek bulunamaz herhalde.

İslâm Alimlerinin icmaı:

Rasul’un ashabının icmaından sonra otorite olarak kabul edilen üçüncü merci, ashab döneminden sonra yaşamış din alimlerinin icmaıdır. Onların vardıkları ittifakın araştırılması gösterir ki, hicretten sonraki ilk asırdan günümüze değin bütün İslâm dünyasının her beldesinde gelmiş geçmiş din alimleri, Rasûlüllah Muhammed’den (s.a) sonra peygamber olamayacağına, böyle bir iddiaya kalkışanın, ya da böyle bir iddiayı kabul edenin kafir olacağını ve İslâm’dan çıkarılması gerektiğini oy birliğiyle benimsemişlerdir. Bu ittifakı oluşturan değerlendirmelere dair birkaç örnek verelim:

1) Ebu Hanife (80-150 H.) döneminde bir adam peygamber olduğunu iddia etti ve şöyle dedi: “Bana izin verin peygamberliğimin delillerini göstereyim. İmam şu hükmü verdi: “Bir kimseden peygamberliğine dair delil isteyen tıpkı böyle bir iddiada bulunan gibi kafir olur.” Zira Allah Rasulü şöyle buyurmuştur: “Benden sonra peygamber yoktur.” (Menâkıb İmam-ı A’zam Ebu Hanife.) İbn Ahmed el-Mekki. Cilt: 1. sh: 161. Haydarâbâd. Neşri. H. 1321.

2) Allâme İbn Cerir et-Taberî (224-310 H.) meşhur Kur’an tefsirinde bu ayetin anlamını şöyle açıklamıştır: “Hz. Rasûlüllah (s.a), peygamberlik silsilesini kapamış ve onu mühürlemiştir. İmdi bu kapı kıyamete dek kimseye açılmayacaktır.” (Tefsir-i İbn Cerir. Cilt: 22. sh: 12.)

3) İmam Tahavî (239-321 H.), Akide-i Selefiye adlı eserinde selef-i salihîn’in özellikle İmam Ebu Hanife, İmam Ebi Yusuf ve İmam Muhammed’in (Allah hepsine rahmet eylesin) peygamberlikle ilgili inançlarını şöyle nakletmektedir: “Onlara göre, Muhammed (s.a) Allah’ın seçkin kulu, Rasûlü ve gözde nebisidir. O, peygamberlerin sonuncusudur. Velilerin imamı, nebilerin reisi ve Rabbinin sevgilisidir. Ondan sonra girişilecek herhangi bir peygamberlik iddiası dalâlettir ve nefsin şehvetlerine tapınmaktır.” (Şerh et-Tahavîyye, Dârul-Maârif, Mısır. sh: 15, 87, 96, 97, 100, 102)

4) Allâme İbn Hazm Endülüsî (384-456 H.) şunları yazıyor: “Şu kesin ki, Rasulüllah’ın irtihalinden sonra vahiy kesilmiştir. Böyle olmasının nedeni de vahyin Rasul’den başkasına gelmeyişidir ve bizzat birinin babası değil, ancak Allah Rasulü ve peygamberlerin sonuncusudur.” (El-Muhallâ, Cilt: 1. sh: 26.)

5) İmam Gazali (450-505 H.) şunları söylüyor: “Rasûlüllah Muhammed’den (s.a) sonra hiç peygamberin gelmeyeceğine dair İslâm ümmeti arasında tam bir icma vardır… Bütün ümmet müttefiktir ki, Rasûlüllah Lâ nebiyye ba’dî sözleriyle kendisinden sonra ne bir rasul ne de bir nebi geleceği dışında başka bir şey kastetmemiştir. Bu sözü başka türlü te’vil saçma ve böyle bir şeyi kaleme almak sapıklık olur. Dahası, ümmet de ittifak eylemiştir ki o sözün anlamı, başka bir te’vile açık kapı bırakmayacak denli böyledir, bunu inkâr eden ümmetin icmaını inkâr eder. (El-iktisad fi’l-itikaâd, Mısır, sh: 114)

6) Muhy-is-Sünne Bagevi (V. 510 H. Maâlim et-Tenzil) adlı tefsirinde şunları yazıyor: “Allah, Rasûlüllah ile nübüvvet kapısını kapadı. Zira o, nebilerin sonuncusudur… İbn Abbas demiştir ki: “Kadir-i Mutlak olan Allah (bu ayetle) bildirmiştir ki, ondan sonra peygamber gelmeyecektir.” (Cilt: 3. sh: 158)

7) Allâme Zemahşeri (467-538 H.) Keşşaf tefsirinde şunları yazmaktadır: “Eğer kıyamete yakın günlerde İsa Aleyhisselam’ın yeryüzüne ineceği inancı varken Rasûlullah nasıl son peygamber olabilir?” dersen, derim ki: “Rasûlullah, kendisinden sonra hiçbir kimsenin peygamber olarak gönderilmeyeceği anlamında son peygamberdir. İsa Aleyhisselam’a gelince o, Rasûlullah’ın (s.a.) zuhurundan önce gönderilmiş peygamberlerden biridir ve tekrar geldiğinde Muhammed (s.a) Şeriat’ının izleyicisi olarak gelecek ve namazını ümmetin diğer ferdleri gibi kıble’ye (Kâ’be) yönelerek kılacaktır.” (Cilt: 2. sh: 215)

8) Kadı Iyaz (V. 544 H.) şöyle yazar: “Kendisinin peygamber olduğunu iddia eden yahut peygamberliğin iktisab edilebileceğini ve peygamberlik rütbesine bazı filozofların ve sûfi denilen kimselerin iddia ettikleri gibi kalb temizliğiyle ulaşılabileceğini iddia eden ve dahi peygamberlik iddiasında bulunmamakla birlikte vahiy aldığını ileri süren kimse… tüm bu kimseler kâfirdir ve Rasûlüllah’ı inkâr etmektedirler. Çünkü, o bize son peygamber olduğunu ve kendisinden sonra peygamberin gelmeyeceğini bildirmiştir. Peygamberliği kapadığına ve tüm insanlığa gönderildiğine dair haberleri Allah’tan getirmiştir ve topyekûn ümmet bu kelimelerin zahiri manâsı dışında bir manâya sahip olmadığında müttefiktir.

Farklı bir tefsire yahut özel bir manâya mahal yoktur. Dolayısıyla, böylelerinin hem nakle hem de icmaya göre kafir olduğu konusunda hiçbir şüpheye yer yoktur.” (Şifa, Cilt: 2. sh: 270, 271.)

9) Allâme Şehristanî (V. 548. H.) ünlü El-Milel ve-n-Nihal adlı eserinde şunları yazıyor: “Ve aynı şekilde (İsa Aleyhisselam hariç) Rasûlüllah Muhammed’den (s.a) sonra bir başka peygamber geleceğini… söyleyen kimse kafirdir ve bu mevzuda iki kişi arasında bile ihtilaf yoktur. (Cilt: 3. sh: 249)

10) İmam Razi (543-506 H.) Hatem en-Nebiyyîn ayetini açıklarken Tefsir-i Kebir’inde şunları söylemektedir: Bu bağlamda “Ve Hatem en-Nebiyyîn” denmesinin sebebi şudur: Eğer kendisinden sonra bir peygamber gelecekse, bir peygamber talimat hakkındaki tavsiye ve açıklamaları eksik bırakır ki, kendisinden sonra gelen peygamber o eksikliği tamamlayabilsin. Ancak Rasûlüllah kendisinden sonra peygamberin gelmeyeceğini bilen biri olduğundan kendi ümmetine çok daha müşfik davranmış ve onlara eksiksiz bir kılavuzluk yapmıştır. Zira o, kendisinden sonra oğlunu koruyup gözetecek bir veli ve koruyucunun olmadığını bilen babaya benzemektedir. (Cilt 6. sh: 581.)

11) Allâme Beydavî (V. 683 H.), Envâr et-Tenzîl adlı tefsirinde şöyle yazıyor: “Yani, Rasûlullah peygamberlerin sonudur, peygamberler silsilesini kapamıştır, yahut peygamberler silsilesi onunla mühürlenmiştir. Ve İsa’nın (a.s) ikinci gelişi, Rasûlüllah’ın son peygamber oluşuyla çakışmaz. Çünkü, o geldiğinde Rasûl’ün Şeriat’ına tabi olacaktır. (Cilt: 1. sh: 164.)

12) Allâme Hâfız-üd-Din Nesefi (V. 710 H.) Medarik et-Tenzil adlı tefsirinde şöyle yazmaktadır: “Ve Rasûlüllah Hatem en-Nebiyyin’dir, yani, peygamberlerin sonuncusudur. Ondan sonra hiç kimse peygamber tayin edilmeyecektir. Gelelim İsa Aleyhisselâm’a; kendisi, ondan önce gönderilmiş peygamberlerden biridir ve ikinci kez geldiğinde Muhammed (s.a) şeriatının bir izleyicisi ve onun ümmetinin bir üyesi olarak gelecektir.” (sh: 471.)

13) Allâme Alâ ad-Din Bağdâdi (V. 725 H.) Hâzin tefsirinde şunları yazıyor: “ve Hatem en-Nebiyyin; yani Allah, Rasûlüllah Muhammed (s.a) ile peygamberlik silsilesine son vermiştir. Şimdi, ne ondan sonra bir peygamber vardır ne de bu konuda onunla bir ortak… Ve kân-Allah-u-bi-kulli şey’in Alîmâ: yani Allah ondan sonra hiç peygamber gelmeyeceğini bilmektedir.” (sh: 471, 472.)

14) Allâme İbn Kesir (V. 774 H.) meşhur tefsirinde şöyle yazmış: Demek ki bu ayet Rasûlullah’tan (s.a.) sonra herhangi bir nebinin gelmeyeceğine delâlet eden apaçık bir nasstır.

Ve madem ki ondan sonra nebi yok, rasul de yok demektir; zira risalet hususi iken nübüvvet umumidir. Nitekim her Rasul Nebidir ama her Nebi Rasul değildir… Her kimki Rasûlüllah’tan sonra bu göreve atandığını söylüyorsa o yalancı, düzenbaz, deccal ve kafirdir.

Tabiatüstü ve sihrî mahiyetteki hokkabazlık, büyü ve gözbağcılık numaralarının hiçbir değeri yoktur… Bu durum kıyamete kadar bu iddiada bulunan herkes için geçerlidir.” (Cilt: 3. sh: 493, 494.)

15) Allâme Celâleddin Suyûti (V. 911 H.) Celâleyn’de şunları yazmış: “Ve kâne- Allahu-bi-kulli Şey’in Alîmâ: Allah, Rasûlullah’tan (s.a.) sonra peygamber olmadığını bilir. Ve İsa (a.s) indiğinde Rasûlullah’ın (s.a.) Şeriat’ına tabi olacaktır. (Sh: 768.)

16) Allâme İbn Nucaym (V. 970 H.) Fıkıh usulüyle ilgili meşhur Kitâb el-Eşbâh ven-Nezâir adlı eserinde şöyle yazıyor: “Eğer bir şahıs, Muhammed’in (s.a) son peygamber olduğunu inkâr ederse o, Müslüman değildir. Zira bu, bilinmesi ve inanılması itikaden temel vecibelerden olan aslî umdelerden biridir.” (sh: 179.)

17) Molla Aliyyül Kâri (V. 1016 H.) Şerh-i Fıkh-ı Ekber’de şunları yazmaktadır. “Ümmetin icmaına göre Rasûlüllah Muhammed’den (s.a) sonra peygamberlik iddiasında bulunmak küfürdür.” (sh: 202.)

18) Şeyh İsmail Hakkı (V. 1137 H.) bu ayeti Ruh’ul Beyân adlı tefsirinde açıklarken şöyle yazıyor: “Asım, kelimeyi Hatem olarak okumuştur ki bu okunuşta kelime mühür basmak için kullanılan âlet anlamına gelir. Bu demektir ki, Rasûlüllah son olarak gelmişti ve onunla peygamberlik silsilesi kapandı ve mühürlendi… Bazıları bu kelimeyi Hatim olarak okumuşlardır ki, o zaman kelime mühür vuran kimse anlamına gelir. Bu okunuşla, Hatim, Hatem ile yine aynı kökten gelmektedir… Bundan sonra onun ümmetinin alimleri ona yalnızca Velâyet’de mirasçı olabilir; Peygamberlik mirası kendisiyle bitmektedir. Ve İsa aleyhisselâm’ın ikinci gelişi, Rasûlüllah’ın sonuncu peygamber oluşuyla hiçbir şekilde çelişmez. Çünkü Hâtem en-Nebiyyîn ondan sonra hiç peygamber gelmeyeceği anlamına gelmektedir… Ve İsa, ondan önce bir peygamber olarak gönderilmiştir. İkinci kez geldiğinde ise Muhammed’in (s.a) Şeriat’ının bir izleyicisi olarak gelecek. Namazını, onun ümmetinin diğer üyeleri gibi Kıble’ye yönelerek kılacak. Ne vahiy alacak ne de yeni emirler getirecek, yalnızca Rasûlüllah Muhammed’in (s.a) bir halifesi olacak… Ve Ehli Sünnet Şuna inanır ki, peygamberimizden sonra peygamber gelmeyecektir. Çünkü Allah şöyle demiştir: “O, ancak Allah’ın peygamberi ve peygamberlerin sonuncusudur.” Ve Rasûlüllah da şöyle buyurmuştur: “Benden sonra peygamber yoktur.” İmdi, kim peygamberimizden sonra bir peygamber olduğunu söylerse kafir olmuştur.

Yine Rasûlüllah Muhammed’ten (s.a) sonra bir peygamber olduğunu iddia eden kimsenin iddiası da, sapıklıktan başka birşey değildir. (Cilt: 18. sh: 188.)

19) Hicri 12. yüzyılda Avrengzeb Alemgîr’in emriyle güvenilir bir ulema grubu tarafından telif edilen Fetâvâ-i Alemgirî’ye (Fetava-i Hindiyye) göre: “Eğer bir şahıs Muhammed’in (s.a) son peygamber olduğunu inkâr ederse Müslüman değildir artık ve biri Allah’ın rasûlü ya da nebisi olduğunu iddia ederse tekfir edilmesi gerekir.” (Cilt: 2. sh: 263.)

20) Allâme Şevkânî (V. 1255 H.) Fethü’l-Kadir adlı tefsirinde şunları yazmaktadır: “Alimlerin çoğunluğu, kelimeyi Hâtim olarak okurken Asım Hâtem olarak okumuştur. İlk okuyuşa göre manâ şöyle olur: “Rasûlüllah, peygamberler silsilesine son vermiştir, yani, son peygamber olarak gelmiştir.” İkinci okunuşa göre ise şöyle: “O, peygamberler için mühür mesabesindedir, yani, kendisiyle silsilenin mühürlendiği mühür…” (Cilt: 4. sh: 275.)

21) Allâme Alûsî de “Ruhu’l-Maânî” adlı tefsirinde şöyle yazmaktadır: “Nebi kelimesi Rasûl kelimesinden daha şumüllü olduğuna göre Rasûlüllah’ın Hâtem en-Nebiyyîn (Nebilerin mührü) olması aynı zamanda Hatem el- Mürselin (Rasullerin mührü) olduğu anlamına gelir. Ve Nebi rasullerin sonuncusu olması, onun bu dünyada Allah tarafından peygamberlikle şereflendirilmesi, ardından herhangi bir insanın yahut cinnin peygamberliğinin söz konusu olmadığı anlamına gelir.” (Cilt: 18 sh: 32.) “Onun, ardından her kim peygamber gibi vahiy aldığını iddia ederse, tekfir edilmelidir ve bu mevzuda Müslümanlar arasında hiçbir ihtilaf bulunmamaktadır.” (Cilt: 18, sh: 38) “Rasûlüllah’ın nebilerin sonuncusu olması Allah’ın Kitabı’nda kesin şekilde beyan buyurulmuş, Sünnet’te açıkça belirtilmiştir ve bütün ümmet bu konuda ittifak etmiştir. Şu halde bunun hilâfına iddiada bulunan kimse tekfir edilmelidir. (Cilt: 18, sh: 39.)

Bu hükümler, Hindistan’dan Fas’a ve İspanya’ya, Türkiye’den Yemen’e kadar her Müslüman beldesinden ünlü alim, fakih ve müfessirler tarafından verilmiştir. Müelliflerin doğum ve ölüm tarihlerine bakıldığında görülecektir ki, kendileri İslâm hicri tarihinin ilk dönemlerinden 13. asrına kadar her dönemine mensup ünlü otoritelerdir. Gerçi H. 14. asırda yaşamış olanlarını zikretmedik, fakat onlara özellike yer vermedik. Çünkü biri çıkıp, bu alimlerin Hâtem en-Nebiyyîn deyimine, bu çağda peygamberlik iddiasında bulunan birini hedef alsın diye özellikle böyle bir manâ yüklediklerini söyleyebilir. Bu yüzden ilk dönem alimlerinin yazılarına başvurduk. Çünkü ne de olsa bu alimler çağımızda yaşamış bir şahsa karşı düşmanca ve kötü niyetli tavır sergileyemezlerdi.

Bu yazılar göstermektedir ki, hicretin ilk asrından günümüze dek bütün İslâm âlemi Hâtem en-Nebiyyîn deyimine ittifakla “Peygamberlerin sonuncusu” şeklinde manâ vermiştir. Ayrıca, Rasulüllah’tan sonra peygamberlik kapısının kıyamete dek kapandığı konusunda her asırdan Müslümanlar arasında tam bir icma hasıl olmuş ve Rasûlüllah’tan sonra nübüvvet veya risalet iddiasında bulunan veya böyle bir iddiayı kabul eden kimsenin İslâm dairesinden çıkacağı konusunda hiçbir ihtilaf vaki olmamıştır.

İmdi, iz’an sahibi her şahsa düşen, bir kimsenin yeni bir iddiayla ortaya çıkıp peygamberlik kapısını açmaya yeltenmesi Hâtemü’n-Nebiyyîn deyimini, Kur’an’da apaçık olan, Rasûlüllah tarafından bizzat açıklanan, sahabe tarafından topyekün ittifak edilmiş, sahabiler devrinden günümüze kadar icma ile kabul edilen lügat manâsından apayrı bir manâya çekmesi için bir boşluk bulup bulamadığına karar vermektir. Peygamberlik kapısının hâlâ açık olduğunu ileri sürmekle kalmayıp, Risaletin kutsal evine sahtekârca girmek isteyen bir şahsın peygamberliğine de inanan kimseler nasıl Müslüman sayılabilir?

Üç mesele daha var ki bu meyanda tartışılmaya değer görünüyor:

Allah bizim İtikadımızın Düşmanı mı?

Herşeyden önce peygamberlik hassas bir meseledir. Kur’an’a göre kabulü ya da reddi bir kimsenin Müslüman olup olmadığını belirleyen temel akidelerden biridir. Eğer bir kimse peygamberse, ona inanmayan kafir olur, eğer bir kimse sahtekârsa ona inanan yine kafir olur.

Bu denli bıçak-sırtı bir meselede Allah’ın herhangi bir yanlışlık yaptığı düşünülemez. Eğer Rasûlüllah’tan sonra herhangi bir peygamber gönderilecek olsaydı Allah, bunu, Kur’an’da açıkca zikreder, peygamberi aracılığıyla bunu ümmete ilan eder ve Rasûlüllah da izleyicilerine, kendisinden sonra gelecek peygamberi ve kendisine iman etmeleri gerektiğini önceden açıkça bildirirdi. Allah ve Rasûlü’nün bizim iman ve itikadımıza garazleri mi var ki, peygamberlik kapısı açık olduğunun ve kendilerine inanmamamız durumunda kafir olacağımız başka peygaberlerin geleceğinin bildirilmemiş olması yetmiyormuş gibi, Allah ve Rasûlü’nün sarfettiği kelimeler yüzünden bütün ümmet 1300 yıldır ve hatta bugün bile Rasûlüllah Muhammed’den (s.a) sonra başka peygamberin gelmeyeceği şeklinde yanlış bir itikada kapılsın?

İmdi, farzedelim ki peygamberlik kapısı hâlâ açık olsun ve bir başka peygamberber zuhur etmiş bulunsun, biz de onu hiç tereddüd etmeden inkâr etmiş olalım. Tek tehlike Allah’ın huzurunda vereceğimiz hesap olabilir. Allah -farzı muhal- hesap günü bizi sigaya çekecek olsaydı O’nun Mahkemesi’nde bütün delillerimizi sarfedecek, hâşâ, bizzat Allah’ın kendi Kitabı ve Kendi Rasûlü’nün sünnet’i yüzünden sapıtıp küfre düşürüldüğümüzü iddia edebilecektik. Allah’ın, bu ispata rağmen hâlâ bizi niye yeni peygambere inanmadınız diye cezalandırması aklımızın ucundan geçmez. Fakat buna mukabil peygamberlik kapısı gerçekten kapalıysa, yeni bir peygamber gelmeyecekse ve buna rağmen bir kimse bir yalancının peygamberliğine inanıyorsa küfür ve sapıklığının cezasından kurtulmak için Allah’ın mahkemesine sunacağı delilleri çok iyi düşünmesi gerekir. Allah’ın mahkemesine çıkarılma vakti gelmeden savunmasını burada hazırlamalı ve yukarıda sarfedilen delilleri mukayese etmelidir. Böylece iz’an sahibi bir kimsenin bu savunmaya güvenip de küfür cezası yeme tehlikesini göze alıp alamayacağına bizzat hüküm verebilir, vermelidir.

Yeni Bir Peygambere Gerek Var mı?

Ele alınması gereken ikinci nokta peygamberliğin ibadet ve salih amalle hak kazanılabilecek bir keyfiyet olmadığıdır. Ayrıca o, bazı hizmetler karşılığı verilen bir ödül de değildir. İşin aslı, peygamberlik, Allah’ın belli bir ihtiyacı karşılasın diye bir şahsı tayin ettiği bir görevdir. İhtiyaç hasıl olduğunda bir peygamber bunu karşılamak üzere gönderilir. İhtiyaç olmadığı, yahut artık ihtiyaç kalmadığı zaman peygamberler durup durururken gönderilmezler.

Geçmişte peygamberlerin gönderilmesini zorunlu kılan şartların ne olduğunu anlamak üzere Kur’an’a müracaat ettiğimizde, tayinlerini gerekli kılan dört durumla karşılaşıyoruz:

1) Kendilerine henüz bir peygamberin gelmemiş ve dahi başka kavimlere ulaşan mesajı da almaması yüzünden kavim, peygamber ihtiyacı içinde kalmıştır.

2) Daha önceki peygamberin talimatının unutulması yahut tahrif edilmiş olması ve dahi mesajının anlaşılıp günlük hayatta tatbikinin imkansız hale gelmesi yüzünden bir peygamberin tayini gerekmiştir.

3) Halkın daha önceki peygamberin talimatını eksiksiz alamayışı ve talimatı tamamlamak için başka peygamberlere ihtiyaç olduğu zamanlarda.

4) Görevini îfada kendisine destek olsun, yardım etsin diye bir peygamber, başka bir peygambere ihtiyaç duyduğu zaman…

İmdi, bu durumlardan hiçbirinin Rasûlüllah Muhammed’in (s.a) gelişinden sonra sözkonusu olmadığı meydandadır. Bizzat Kur’an, Rasûlüllah’ın bütün insanlığa hidayet için gönderildiğini zikretmekte, dünya kültür tarihi de, onun gelişinden beri süregelen şartları, mesajın bir kavme ulaşabildiği ve ulaşmaya devam ettiği türden olduğunu söylemektedir bize. Dolayısıyla ayrı ayrı kavimlere gönderilmek üzere ayrı ayrı peygamberlere ihtiyaç yoktur.

Yine, Kur’an ile sabittir ve bütün hadis ve siyer literatürü de şehadet eder ki, Rasûlüllah’ın talimatı orijinal şekli üzere korunmuştur. Herhangi bir surette tahrif edilmemiştir. Getirdiği kitabın her harf ve hecesi aynen kalmış ve kıyamete kadar da değişmeden kalacaktır. Rasûl’ün (s.a) söz ve davranışla gösterdiği yol, verdiği örnek, en küçük ayrıntısına kadar kaydedilmiş şekilde hâlâ elimizdedir ve öylesine saf ve orijinaldir ki, okuyunca onu yaşıyor gibi oluruz. Bu da ikinci durumu geçersiz kılar.

Kur’an, İslâm dininin, Rasûlullah’la (s.a.) tamamlandığını beyan etmektedir. Demek ki dinin tamamlanması diye bir ihtiyaç sözkonusu olmadığına göre yeni bir peygamber gelmeyecektir.

Dördüncü duruma gelince, eğer yardımcı bir peygambere ihtiyaç olsaydı Rasûlullah zamanında zaten gönderilirdi. Hiç kimse gönderilmediğine göre bu şart ve durum da sözkonusu değil demektir.

İmdi, Rasûlullah’tan (s.a.) başka bir peygamberin gelmesini ihtiyaç haline getirebilecek beşinci durum hangisi, söylenmelidir bize. Eğer denirse ki, ümmet bozulmuş ve ıslahı için bir peygambere ihtiyaç vardır; biz de deriz ki, dünyada sırf ıslah için hiçbir peygamber gönderilmemiştir. Bir peygamber, ilahi vahiy kendisine indirilsin diye gönderilir. İlahi vahye ise ya yeni bir mesajı iletmek, ya bir önceki mesajı tamamlamak, yahut da onu bozukluk ve bulanıklıktan arındırmak için ihtiyaç duyulur. İmdi, Kur’an ve Rasûlullah Muhammed’in (s.a) sünneti aynen muhafaza edildiğine, Din bütünlenip tamamlandığına göre yeni İlahî vahye ihtiyaç kalmıyor, demektir. Şu halde ıslah etmek için yalnızca ıslahçılara ihtiyaç vardır, peygambere değil…

Yeni Bir Peygamber Ümmet İçin Nimetten Çok Külfettir

Ele alınması gereken üçüncü husus, bir kavmin içinden peygamber çıkmasıyla, o kavmin kısa süre içinde iman-küfür meselesiyle karşı karşıya gelmesidir.

Onu kabul edenler bir ümmet oluşturacak, etmeyenlerse ayrı bir topluluk. Bu iki cephe arasındaki ayrılık yüzeysel olmayacak, her bir taraf itikadını terketmedikçe birleşmeyi önleyen, o peygambere inanıp inanmamak noktasında bıçak sırtı ve temelli bir ayrılık olacaktır. Sonra her biri yarı hidayet ve şeriat kaynaklarını benimseyecektir. Zira bir taraf şeriatını kendisi tarafından benimsenip kabullenmiş vahiy ve rasûlün sünnet’inden türetirken, diğeri onu şeriat kaynağı olarak kabul etmeyecektir.

Eğer bir kimse bu hakikatleri gözönünde bulundurursa anlayacaktır ki, peygamberliğin son bulması Allah’ın büyük bir lütfudur. Çünkü böylece İslâm Ümmeti için kalıcı ve evrensel bir kardeşlik tesisi mümkün olmuştur. Bu durum Müslümanları, bünyelerinde sürekli bölünmelere sebeb olabilecek temelli ayrılıklara karşı emniyet içinde tutacaktır. İmdi, Hz. Muhammed’i (s.a) kılavuz ve öncüsü olarak kabul eden ve onun talimatı dışında herhangi bir hidayet kaynağı aramayan herkes bu kardeşliğin bir üyesidir ve hep böyle kalabilir. Peygamberlik kapısı eğer kapalı ve mühürlü olmasaydı bu birlik ümmet tarafından asla sağlanamazdı. Zira, aksi durumda her yeni peygamberin zuhuruyla ümmet parçlanmaya maruz kalmış olacaktı.

Aklı başında bir kimse birazcık düşündükten sonra şunu kolayca alayabilir ki, bir peygamber bütün insanlığa gelmişse, din onunla tamamlanmışsa, talimatı tamamen korunmuş, tahrifata uğramamışsa, yeryüzündeki müminlerin son Peygamberin şeriatına bağlılıklarıyla daima tek bir ümmet halinde bir ve bütün olabilmeleri ve her yeni peygamberin zuhurunun ümmet içinde bölünmelere sebebiyet vermemesi için peygamberlik kapısının doğal olarak kapanmış ve mühürlenmiş olması demektir.

İster “gölge peygamber” olsun, ister “tenasüh etmiş” bulunsun, yahut ister önceki peygamberin takipçisi, kanun düzenleyicisi veya kitap’ın hâmili olsun, böyle herhangi bir şekilde bir peygamber zuhur etsin ve Allah tarafından gönderilmiş olsun; şu zaruridir ki, onun zuhuru insanları iki kampa bölecektir. Onu bir Peygamber olarak kabul edenler, inananlar cephesini oluşturarak, kabul etmeyenleri kâfirler olarak lanetliyeceklerdir. Yeni bir peygambere ihtiyaç olduğunda bu ayrışma kaçınılmaz olacaktır. Allah’ın hikmet ve rahmeti, kullarının yok yere bir iman-küfür çatışmasına sebebiyet versin ve onların daima yek vücut bir ümmet olarak kalmalarını engellesin, bu olacak iş değildir. Çünkü Kur’an’da sabit olan, Sünnet ve icma-ı ümmet ile teyid olunan şey, akılla da destekleniyor demektir ve akıl da peygamberlik kapısının halihazırda kapalı ve mühürlü olduğunu ve daima da öyle kalacağını söylemektedir.

“Vadedilmiş Mesih” Meselesinin Hakikatı

Yeni peygamberlik propagandacıları, cahil Müslümanlara sürekli Rasûlullah’ın (s.a.) “vadedilmiş mesih” in gelişini haber verdiği hadislerden söz ederler: “Mesih (İsa Mesih) bir peygamber olduğuna göre, ikinci kez gelişi, “peygamberliğin sonu” doktriniyle çelişmeyecektir. Demek ki, peygamberliğin sonu ve dolayısıyla “vadedilmiş Mesih”in gelişi itikadı haktır, gerçektir.

Bu noktaya gelindiğinde onlar “vadedilmiş Mesih”in Meryem oğlu İsa olmadığını da eklerler. İsa ölmüştür, onlara göre ve Hadis’te geleceği haber verilen kişi Mesih gibi bir adamdır, İsa Aleyhisselâm bir Mesih’tir ve o şimdi zuhur etmiş olan falan feşmekandır. O filan şahsa inanmak peygamberliğin sonu itikadıyla çelişmez.

Bu sahtekârlığı teşhir için, en muteber Hadis mecmualarında bulunan sahih hadisleri, hepsinin de kaynaklarını göstererek aşağıda zikrediyoruz. Bu hadisleri okumak suretiyle herkes Rasûlullah’ın (s.a.) bu konuda neler söylediğini, bu sözlerin günümüzde nasıl çarpıtılıp aşağılık emellere alet edilmek istendiğini anlayabilecektir.

Meryem Oğlu İsa’nın (a.s) İkinci Kez Gelişiyle İlgili Hadisler.

1) Ebu Hureyre’nin rivayetine göre Rasûlullah şöyle buyurdu: “Nefsim elinde olan’a yemin ederim ki, Meryem oğlu İsa adil bir yönetici olarak aranıza inecektir. Sonra haçı kıracak, domuzu öldürecek ve harbe son verecektir. (Başka bir rivayette Harb kelimesi yerinde Cizye kelimesi mevcuttur. O zaman manâ “cizye’yi kaldıracak” olur.

O zaman servet öylesine bollaşacak ki, hiç kimse onu kabul etmeyecek ve (bu şartlar altında) Allah huzurunda bir secde’de bulunmak dünya ve içindekilerden daha hayırlı görülecektir. (Buhari: Kitab-ül-Ehâdis’il-Enbiya, Bâbü Nüzûl’i İsa İbn Meryem’; Müslim: Bâbü Nüzüli İsa; Ebvâb el-Fiten, Bâbün fi Nüzûli İsa; Müsned-i Ahmed: Merviyyatü Ebi Hureyre)

2) Hz. Ebu Hureyre’den gelen bir başka rivayet şöyledir: “Meryem oğlu İsa, nüzül etmedikçe kıyamet kopmayacaktır…” (Bu ifadeleri yukardaki hadiste rivayet edilen aynı temalar izlemektedir) (Buhari, Kitab-ül-Mezâlim, Bâbü Kesris-Salih; İbn Mâce, Kitab-ül-Fiten)

3) Hz. Ebu Hureyre’nin rivayetine göre Rasûlullah şöyle buyurdu: “Meryem oğlu İsa aranıza nüzul ettiğinde ne durumda olacaksınız? O zaman imamınız da kendi içinizde olacak…” (Buhari: Kitabü Ehadis-i Enbiyâ, Bâbü Nüzuli İsa, Müslim: Nüzülü İsâ; Müsned-i Ahmed)

4) Hz. Ebu Hureyre’nin rivayetine göre Rasûlullah şöyle buyurmuştur: “Meryem oğlu İsa nüzül edecek, haçı parçalayacak; domuzu öldürecek, onun için cemaatler namaz kılmak üzere bir araya gelecek ve halka öyle çok servet dağıtacak ki, halk artık doyup almayacak, haracı kaldıracak, Ravha mevkiinde konaklayacak ve buradan haccı yahut umreyi ya da her ikisini birden (Ravi, Rasûlullah’ın (s.a.) hangisini dediği konusunda mütereddittir) ifa etmek üzere harekete geçecektir. (Müsned-i Ahmed: Merviyyâtü Ebu Hureyre, Müslim: Kitâb el-Hacc.)

5) Hz. Ebu Hureyre; Rasûlullah’ın (s.a.) (Deccâl’ın zuhuruyla ilgili haberleri zikrettikten sonra) şöyle dediğini rivayet etmektedir: Müslümanların onunla (Deccâl’la) savaşmak üzere hazırlık yapıp, saf bağlayıp ikame’de bulunulduğu sırada nüzûl edecek ve onlara namaz kıldıracaktır. Ve Allah’ın düşmanı (yani, Deccâl) onu görür görmez tuzun suda eridiği gibi erimeye başlayacaktır. Eğer İsa onu kendi haline bırakırsa, öyle eriyip ölecektir. Fakat Allah onu İsa’nın eliyle öldürecek ve İsa mızrağı üzerindeki kanını Müslümanlara gösterecektir. (Mişkât: Kitab ül-Fiten; referans Müslim’edir.)

6) Ebu Hureyre’nin rivayetine göre Rasûlullah şöyle buyurmuştur: “Onunla (yani İsa Mesih ile) benim aramda peygamber yoktur ve o nüzül edecektir. Şu halde onu gördüğünüzde tanıyın. Orta boylu, açık tenlidir.

İki parçalı sarı bir elbise giymiş olacaktır. Saçları adeta üzerinden su damlıyor gibi olacaktır ama ıslak olmayacaktır. İslâm uğruna hasımlarla savaşacak, haçı kıracak, domuzu öldürecek ve cizye’ yi kaldıracaktır. Allah İslâm’ın dışındaki tüm ümmetlere son vererek ve Mesih, Deccâl’ı katledecek ve dünyada 40 yıl kalıp ölecek ve cenaze namazını Müslümanlar kılacaktır. (Ebu Dâvud: Kitâb el-Melâhim; Müsned-i Ahmad: Merviyyât-, Ebû Hureyre).

7) Cabir bin Abdullah Rasûlullah’tan (s.a.) şöyle işittiğini söylüyor: “Sonra Meryem oğlu İsa, nüzul edecek, Müslümanların imamı kendisine: “Gel bizimle namazda imam ol” diyecek fakat O: “Hayır birbirinize imam siz kendiniz olursunuz”. O, Allah’ın bu ümmete bahşettiği şerefi gözönüne alarak böyle diyecektir. (Müslim:Beyanu Nüzuli Isa’ibni Meryem, Müsned-i Ahmed: Merviyyatü Cabir bin Abdullah).

8) Câbir bin Abdullah (İbn Sayyâd’ın hadisiyle ilgili olarak) şöyle rivayet ediyor: “Sonra, Ömer İbn el-Hattâb şunları söyledi: “Ey Allah’ın Rasûlü, izin ver onu öldüreyim.” Rasûlullah cevapladı; “Eğer o (Deccâl ile) aynı şahıs ise, onu öldüremezsin. Çünkü o, Meryem oğlu İsa tarafından öldürülecektir. Eğer o, (yani Deccâl) değilse zimmîlerden birini öldürmeye hakkın yoktur.” (Mişkât: Kitab-ul-Fiten).

9) Câbir bin Abdullah, Rasûlullah’ın (s.a.) (Deccâl’dan söz ederken) şöyle dediğini rivayet ediyor: “İşte tam o sıralarda Müslümanlar arasında Meryem oğlu İsa Aleyhisselâm zuhur edecektir. Sonra insanlar namaz için kalktıklarında kendisine sorularak “Öne geç ey Allah’ın Ruhu: (ve bize namaz kıldır) Fakat O, “Hayır, sizin kendi önderiniz geçip namazı kıldırmalıdır.” diyecektir. Sonra sabah namazını edâ ettikten sonra, Müslümanlar Deccâl ile savaşmaya çıkacaklardır. Buyurdu ki: “O yalancı, İsa’yı görünce tuzun suda eridiği gibi eriyecektir. Sonra İsa ona doğru ilerleyecek ve onu katledecektir. Ve öyle bir durum olacaktır ki, ağaçlar ve taşlar “Ey Allah’ın Ruhu, arkamda bir Yahudi gizleniyor ” diye bağıracaklardır. Deccâl’a tâbi olanlardan hiçbiri kalmayacaktır ki İsa kendisini öldürmemiş olsun.” (Müsned-i Ahmed, Rivayâtu Câbir bin Abdullah)

10) Hazret-i Nevvas bin Sam’ân Kitâbî, Deccâl haberiyle ilgili olarak) şunları rivayet ediyor: “Deccâl şunları yaparken Allah Meryem oğlu Mesih’i gönderecek ve o, Dimaşk’ın (Şam) doğu kesimine beyaz minarenin yakınına sarı elbiseli ve iki meleğin kanatlarına yaslanmış olarak inecektir. Başını eğdiğinde saçlarından su damlıyor gibi olacaktır, başını kaldırdığında da âdeta inci misali damlalar aşağı dökülüyormuş hissini verecektir.

Nefesindeki havanın ulaştığı yerlerdeki ve görüş ufkunun içinde kalan bütün kâfirler ölecektir. Sonra Meryem’in oğlu, Deccâl’ın peşine düşecek ve onu Lud kapısında altedip, öldürecektir.” (Müslim: Zikrüd’-Deccâl, Ebû Dâvud: Kitab el-Melâhim: Tirmizi: Ebvab el-Fiten; İbn Mâce: Kitab el-Fiten.)

11) Abdullah bin Amr bin As, Rasûlullah’ın (s.a.) şöyle dediğini rivayet ediyor: “Deccâl, ümmetin içinde zuhur edecek ve kırk şu kadar yaşayacak. (Kırk gün mü demişti, kırk ay mı, kırk yıl mı hatırlamıyorum.) Sonra Allah Meryem oğlu İsa’yı gönderecek. O, Urve bin Mesûd’a (Bir sahabi’dir.) çok benzeyecek. Deccâl’ı izleyip öldürecek. Sonra yedi yıl boyunca insanlar o durumda yaşayacak ki iki kişi arasında ne kötü niyet, ne de düşmanlık mevcud olacak.” (Müslim: Zikrü’d-Deccâl)

12) Huzayfa bin Esîd el-Gifarî anlatıyor: “Bir keresinde Rasûlullah meclisimize teşrif etti. Biz o esnada aramızda konuşmaktaydık. “Ne hakkında konuşuyorsunuz” diye sordu. “Kıyamet hakkında konuşuyorduk” dediler. “On alamet belirmedikçe kıyamet kopmaz.” dedi ve sonra on âlameti saydı: (1) Duman, (2) Deccâl, (3) Dâbbet’ül-Arz, (4) Güneşin batıdan doğması, (5) Meryem oğlu İsa’nın nüzulu, (6) Ye’cüc ve Me’cüc, (7) Üç büyük yer kayması: Biri doğu’da (8) İkincisi batı’da, (9) Üçüncüsü Arap yarımadasında, (10) Yemen’de çıkacak ve insanlığı mahşere kadar körükleyen bir yangın.” (Müslim: Kitab el-Fiten, Ebu Dâvud: Kitab el-Melâhim.)

13) Rasûlullah’ın (s.a.) azadlısı Sevbân şöyle rivayet ediyor: Rasûlullah şöyle buyurdu: “Allah ümmetimden iki orduyu Cehennem azabından korumuştur. Hindistan’ı fethedecek ordu ile Meryem oğlu İsa’yla birlikte olacak ordu.” (Nesei: Kitab el-Cihad, Müsned-i Ahmed: Rivâyetu Sevbân).

14) Mücemmi bin Cariye el-Ensari diyor ki: “Rasûlullah’ın (s.a.) şöyle dediğini işittim: “Meryem’in oğlu, Lud kapısında Deccâl’ı öldürecek” (Müsned-i Ahmed Tirmizi, Ebvab ül-Fiten)

15) Ebu Umâme Bâhilî (Deccal’i uzun bir hâdis içinde zikrederken) rivayet ediyor: Müslümanların İmamının tam sabah namazı için öne çıkacağı sırada Meryem oğlu İsa aralarına girecek. İmam, o öne geçsin (namazı kıldırsın) diye adımını geri alacak, fakat İsa onun omuzları arasına elini koyup şöyle diyecek: “Hayır, siz kıldırmalısınız. Çünkü cemaat size uymak için toplandı.” Bunun üzerine İmam namazı kıldıracak. Selâm verildikten sonra İsa şöyle diyecek: “Kapıyı açın.”

Kapı açılacak, karşılarına 70.000 silâhlı Yahudiyle Deccâl çıkacak. O, İsa’ya (a.s) bakar bakmaz tuzun suda eridiği gibi erimeye başlayacak ve kaçmaya başlayacaktır. İsa şöyle diyecek: “Sana öyle bir nefes edeceğim ki, seni öldürecek.” Sonra onu Lud kapısının doğu yakasında altedecek ve Allah Yahudileri yenilgiye uğratacak… Ve yeryüzü tıpkı kabın suyla dolması gibi Müslümanlarla dolacak. Tüm dünya bir de aynı Kelime’yi zikredecek, ona uyacak ve Allah’tan başkasına ibadet edilmeyecektir. (İbn Mâce: Kitab el-Fiten)

16) Osman bin Ebi el-As şöyle diyor: Rasûlullah’ın (s.a.) şöyle dediğini işittim: “…ve Meryem oğlu İsa sabah namazı vaktinde inecek. Müslümanların İmamı şöyle diyecek: “Ey Allah’ın Ruhu, namazı kıldır.” Şöyle cevaplayacak “Bu ümmetin ferdleri birbirine imam olur.” Sonra imam öne geçip namazı kıldıracak. Namazdan sonra İsa silahını alıp Deccâl’e doğru yola çıkacak. Deccâl İsa’yı görünce kurşun gibi eriyecek. İsa, silahıyla onu öldürecek ve Deccâl’ın ardındakiler panik içinde kaçacak fakat gizlenecek yer, kaçacak delik bulamayacaklar. Hatta ağaçlar seslenecek: “Ey mü’min! İşte arkamda bir Yahudi var” (Müsned-i Ahmed, Taberâni, Hâkim).

17) Semüra bin Cündüp (Uzun bir hadiste) rivayet etmiştir ki, Rasûlullah şöyle dedi: “Sonra o sabah Meryem oğlu İsa, Müslümanlarla bir olacak ve Allah, Deccâl ile ordusunu hezimete uğratacaktır. Ta ki duvarlar ve ağaç kökleri haykıracaktır: “Ey mü’min, bir kâfir arkamda saklanıyor, gel ve öldür onu.” (Müsned-i Ahmed, Hâkim). 18) İmran bin Hasîn Rasûlullah’ın (s.a.) şöye dediğini rivayet ediyor: “Ümmetimden daima Hak üzere sebat eden ve düşmanları alteden bir grup olacak. Tâ ki Allah’ın hükmü gele ve Meryam oğlu İsa (a.s) nuzül ede…” (Müsned-i Ahmed)

19) Hz Aişe (Deccâl haberi ile ilgili olarak) rivayet etmiştir: Sonra İsa inecek ve Deccâl’i öldürecek. Bundan sonra İsa yeryüzünde adil bir imam ve hak tanır bir yönetici olarak kırk yıl kalacaktır. (Müsned-i Ahmed)

20) Rasullah’ın azadlısı Sefîne (Deccâl ile ilgili haberden söz ederken) rivayet ediyor: Sonra İsa (a.s) inecek ve Allah Afik tepesi yakınlarında Deccâl’i öldürecektir. (Müsned-i Ahmed)

21) Hz. Huzeyfe bin Yemân (Deccâl’den bahsederken) diyor ki: “Sonra Müslümanlar namaz için kalktıklarında Meryem oğlu İsa tam önlerine inecek ve Müslümanlara kendisiyle Allah düşmanı arasından çekilmesini söyleyecek…Ve Allah, Müslümanları Deccâl’in safındakilere karşı musallat edecek ve Müslümanlarda onlara ağır kayıplar verdirecekler.

Hattâ iş o noktaya varacak ki, ağaçlar ve taşlar şöyle haykıracaklar: “Ey Abdullah! Ey Abdurrahman! Ey Müslüman! Burada bir Yahudi saklanıyor, öldür onu.” Böylece Allah onları helak edecek, Müslümanları da muzaffer… Onlar da haçı kıracaklar, domuzu öldürecekler ve cizye’yi kaldıracaklar. (Müstedrek-i Hâkim. Bu hadisin kısa bir varyantında Müslim’de ve Hâfız İbn Hacer’in Feth ul-Bâri’sinde (Cilt. 6 sh. 450) sahih addedilmektedir.

Bu 21 hadisin tamamı Rasûlullah’ın (s.a.) ashabından 14’üne dayandırılmış ve en muteber ve sahih hadis mecmualarında sahih isnadlarla zikredilmiştir. Gerçi bunlardan başka aynı mevzuyla ilgili birçok hadis vardır ama biz yalnızca râvi zinciri açısından sahih olan ve yaygınlık kazanmış bulunan bir bölümünü zikretmekle yetindik.

Bu Hadisler Neyi İspatlamaktadır?

Bu hadisleri okuyan herkes bizzat görecektir ki, onlar ne “Mev’ud-u Mesih” ne “Mesil-i Mesih” (Mesih-Benzeri) ve ne de “Burüz-ü Mesih’e (Mesih’in yansıması) dair hiçbir imâda bulunmamaktadır. Ayrıca ne de bu çağda birinin bir babanın tohumuyla bir ananın tarlası vasıtasıyla doğup Rasûlullah Muhammed’in (s.a) geleceğini önceden haber verdiği Mesih olduğu iddiasında bulunacağına dair bir şey zikredilmektedir. Tüm bu hadisler açık ve seçik bir şekilde, 2000 yıl önce Bakire Meryem’den doğma İsa’nın (a.s) ölü mü olduğu yoksa alemin herhangi bir yerinde hâlâ yaşıyormu bulunduğunu tartışmanın gereği ve faydası yoktur. O ölmüş olsa bile Allah onu tekrar hayata getirmeye kaadirdir. Kaldı ki, Allah bir kulunu alemin herhangi bir yerinde binlerce yıl canlı tutup, dilediği zamanda dünyaya geri göndermeye de kadirdir. Her ne halse bir kimse eğer Hadis’e inanıyorsa şunu teslim etmek zorundadır ki, geleceği haber verilen kimse Meryem Oğlu İsa’dır. Yok eğer Hadis’e inanmıyorsa birilerinin geleceğine de inanmaması gerekir. Çünkü bu “tekrar geliş” doktrini başka şeye değil, Hadis’e dayanmaktadır. Fakat bu ne biçim iş, hadislerde belirtilen özel tavsiflere gelince onları terkediyorlar? Zira bu tavsiflere göre geleceği bildirilen şahıs Meryem oğlu İsa’dır, manevi açıdan Mesih’e benzeyen biri değil.

Bu hadislerden aynı sarahatle ortaya çıkan diğer harekata göre Hz. İsa’nın (a.s) gelişin yeni bir Peygamberin gelişi şartlarını haiz olmayacaktır.

Çünkü o ne vahiy alacak, ne yeni bir mesaj getirecek, ne Allah’tan talimat alacak, ne Muhammed’in (s.a) şeriat’ında bir değişiklik yapacak, ne İslâm dininin dünyadaki sancağını yükseltecek, ne insanları kendi Peygamberliğine inanmaya çağıracak, ne de kendisini izleyecek ayrı bir ümmet oluşturacaktır. O, özel bir görevle gönderilecektir.

Aynı husus Allâme Alûsi tarafından Ruhu’l-Meâni’de zikredilmektedir: “Sonra, İsa Aleyhisselâm indiğinde daha önceki Peygamberliğini elinde bulunduracak, ondan mahrum edilmeyecek fakat önceki şeriati izlemeyecek; zira eski şeriat o ve diğer tüm insanlar için yürürlükten kalkmıştır. O, bu şeriatı tüm ayrıntılarıyla izleme yükümlülüğünde alacak, dolayısıyla ne vahiy alacak, ne yeni bir talimatta bulunacak. Ancak Rasûlullah’ın bir temsilcisi ve ümmetinin yöneticilerinden bir yönetici olarak görev yapacak.” (cilt. 11. sh: 32)

İmam Razi bu noktaya daha da açıklık getirerek şöyle demektedir. “Peygamberler dönemi Rasûlullah Muhammed’in (s.a) gelişiyle kapanmıştı. Onun peygamber olarak gönderilmesiyle peygamberlik çağı sona erdi. Şu halde, ikinci gelişinden sonra İsa Aleyhisselâm’ın Rasûlullah’a tabi olmasında anlaşılmayacak bir taraf yoktur.” Tefsir-i Kebir, cilt: 3 sh. 343)

Bu görev, Deccâl’ın sebep olduğu fitneyi ortadan kaldırmaktır. İşte bu amaçla indiğinde, onun Rasûlullah’ın (s.a.) haber verdiği zuhur edecek olan Meryem oğlu İsa olduğuna dair hiçbir Müslüman kuşku duymayacaktır. Hemen Müslümanların imamı arkasında namazını kılacak ve Müslümanların imamına tâbi olacaktır. Bu haber onun dünyaya daha önce olduğu gibi tekrar bir peygamber olarak geleceğini ve nebevî bir misyon göreceğine dair şüpheler serdedilmesini imkansız kılmaktadır. Açıktır ki, bir ümmet içinde Allah’ın bir peygamberi mevcutsa bir başkası imam yahut lider olamaz. Dolayısıyla onun Müslümanların cemaatine bir fert olarak iştiraki, onun bir peygamber olarak gelmediğinin bizatihi ilanı olacaktır. Bu esasa göre, onun gelişiyle peygamberlik mührünün dokunulmazlığının, şu veya bu şekilde ortadan kalkması diye bir mesele olmayacaktır.

Bir benzetme yapmış olmayalım ama, onun (İsa’nın) gelişi sabık devlet başkanının iktidardaki devlet başkanı zamanında yaptığı bir ziyarettir ve onun yönetimi altında devlete bağlı hizmetler vermesidir. Sıradan bir zekâ seviyesine sahip kimse bile sabık devlet başkanının mevcut yönetim zamanında gelip görev almasının anayasayı değiştirmeyeceğini anlayabilir. Böyle bir durumda anayasayı ancak iki şekilde değiştirilebilirdi: a) Sabık devlet başkanı, döndüğü zaman, devlet başkanlığı görevini yeniden üslenmesi, b) Birinin daha önce devletin başındayken bulunduğu pozisyonu öne sürerek bütün işlerin, kendisi, devletin başındayken başarıldığını iddia ederek hak talep etmesi. Bu iki durum eğer sözkonusu değilse sabık devlet başkanının gelişi, kendi başına, ülkenin anayasal pozisyonunda herhangi bir değişikliğe yol açmaz. İşte aynı durum İsa Aleyhisselâmın gelişi için de mevcuttur. Onun gelişi, kendi başına, Nübüvvete son veren mührü yerinden kımıldatmayacaktır. Bununla birlikte gelişiyle peygamberlik görevini yeniden üslenmiş ve peygamberliğe özgü görev ve fiilleri icra etmeye başlamış veya bir kişi sabık bir peygamber olduğunu reddedip halihazırda peygamber olduğunu iddia etmiş olursa bu kesinlikle Allah’ın dünyaya peygamber gönderme konusundaki sünnetini ihlâl anlamına gelir. Rivayetler bu ihtimallerin her ikisini de dışarda bırakmaktadır. Bu hadisler bir yandan Rasûlullah’tan (s.a) sonra hiçbir peygamberin gelmeyeceğini ortaya koyarken diğer taraftan Meryem oğlu İsa’nın ikinci kez geleceği konusunda haberler vermektedir. Bu, İsa’nın ikinci gelişinin peygamberliğe özgü görevleri icra etmek amacıyla olmayacağını açıkça göstermektedir.

Aynı şekilde, İsa Aleyhisselâm’ın ikinci gelişi Müslümanlar karşısına bir iman küfür meselesi çıkarmayacaktır. Hatta bugün bile eğer bir şahıs onun sabık peygamber olduğunu inkar ederse mürted olur. Bizzat Rasûlullah (s.a) onun peygamberliğine inanmış ve bütün ümmeti de daha başından onun bir mümini olmuştur. Aynı şey onun sonraki pozisyonu için de geçerli olacaktır. Müslümanlar onun yeni bir peygamber olduğuna inanmak zorunda olmayacak, Meryem oğlu İsa’yı bugün yaptıkları gibi sabık bir peygamber olarak inanacaklardır. Peygamberliğin sonu inancına ne bugün, ne de sonra muhalif olacaktır.

Bu ve diğer birçok hadislerden ortaya çıkan son hakikat, fitnesini ortadan kaldırmak üzere İsa Aleyhisselâm’ın gönderileceği Deccâl’in Yahudiler arasından olacağı ve kendini “Mesih” olarak tanıtacağıdır. Bir kimsenin, Yahudi tarihini ve inançlarını incelemeksizin bunu anlaması çok zordur. Süleyman Aleyhisselâm’ın irtihalinden sonra peşpeşe felaketlere uğrayan ve nihayet Babil ile Asur imparatorluklarının köleleri olarak arza dağılan Yahudilere peygamberleri, “Mesih”in gelişi ile ilgili müjdeler vermeye başlamıştı.

Mesih onları içinde bulundukları zilletten kurtarıp bir araya getirecekti. Bu haberleri hafızalarından silmeyen Yahudiler savaşıp ülkeler fethedecek bir kral hüviyetinde, tüm dünya Yahudilerini bir araya getirip Filistin’de toplayacak olan ve onlar için kudretli bir imparatorluk kuracak olan Mesih’in gelişini beklemeye başlamışlardı. Fakat Meryem oğlu İsa Aleyhisselâm, Allah tarafından beklentilerin aksine ordu sahibi olmayan bir Mesih olarak geldiğinde Yahudiler onu kabule ve Mesih olarak tanımaya yanaşmayıp kafalarına onu öldürmeyi takmışlardı. O gün bugündür dünya Yahudileri geleceği “vadedilen Mesih”i beklemektedir. Onların literatürü bu konudaki tasavvurlarla doludur. Asırlardır Talmud’da ve haham edebiyatında tasvir edilen ümit ile beklemekte ve vaadedilen Mesih’in büyük bir askeri ve siyasi lider olacağı, Nil Nehri’yle Fırat Nehri arasındaki bölgeyi kendileri için ayıracağı ve Yahudileri dünyanın her yerinden toplayıp bu ülkede tekrar bir araya getireceği umuduyla yaşamaktadırlar. (Yahudiler bu bölgeye kendilerinin mirasçı olduğunu kabul ederler)

Şimdi, Ortadoğu’nun meselelerine bakan ve onları Rasûlullah’ın (s.a) haberlerinin arka planında inceleyebilen kimse hemen farkedecektir ki, varılan bu merhale Rasûlullah tarafından haber verilen ve Yahudilerin “vadedilen Mesih”i adı altında zuhur edecek olan büyük Deccâl’in çıkışı için gerekli tüm şartları haizdir. Müslümanlar Filistin’in büyük kesiminden sürülmüş ve burada bir Yahudi İsrail devleti kurulmuştur. Dünyanın her yerinden buraya Yahudiler getirilmiştir. A.B.D., İngiltere ve Fransa bu devleti büyük bir askeri güce dönüştürmüştür. Yahudi sermayesi bilim adamı ve uzmanları, Yahudi başkentinin kütlevi yardımıyla bu gücü geliştiriyorlar ve bu güç bölgedeki Müslüman uluslar için büyük bir tehlike haline gelmiştir. İsrail’in liderleri “Arz-ı mev’üd”a sahip olmak istediklerini hiçbir zaman gizlememişlerdir. Uzun zamandan beri açıkça basıp neşrettikleri geleceğin Yahudi imparatorluğu haritası karşı sayfada verilmiştir. Bu haritanın gösterdiği gibi, Yahudiler Suriye-Lübnan ve Ürdün’ün tamamına, Türkiye’den İskenderun ile hemen hemen bütün Irak; Mısır’dan Sina ve Delta bölgesi, Suudi Arabistan’dan ise Medine dahil Necd ve Yukarı Hicaz’ı almak istemektedirler. Bununla insan, onların muhtemel bir dünya savaşının uyandıracağı karışıklık ve kargaşadan faydalanarak bu bölgeleri istilâ etmeye çalışacaklarını açıkça anlayabiliyor. Herhalde tam bu sıralarda büyük Deccâl onların vâdedilen Mesihi olarak zuhur edecektir. Rasûlullah onun zuhuruyla ilgili haberleri vermekle kalmamış, o günlerde müthiş sıkıntılara maruz kalınacağını da bildirmiştir. Öylesine sıkıntılı ki, bir gün bir yıl gibi gelecektir o zaman. İşte bu sebebledir ki Rasûlullah (s.a), Allah’a, Deccâl’ın büyük fitnesinden yalnızca kendini değil ümmetini de koruması için yakarmıştır.

Bu Deccâl ile savaşması ve ona karşı koyması için Allah “Mesih’e benzer biri”ni (mesil-i Mesih) değil, iki bin yıl önce kabule yanaşmadıkları ve çarmıha (güyâ) germek suretiyle hal’ettiklerini sandıkları hakiki Mesih’i gönderecektir. Hakiki Mesih’in ineceği yer ise Hindistan, Afrika yahut Amerika değil, Şam (Dimaşk) olacaktır. Çünkü Şam, açılacak fiili cephenin mahalli olacaktır. (Lütfen karşı sayfadaki haritaya bakınız. Bu haritada Şam, İsrail sınırından ancak 50-60 mil olduğunu görebilirsiniz. Daha önce zikredilen hadislerden anlaşıldığına göre Deccâl 70.000 kişilik bir Yahudi ordusuyla Suriye’ye girip Şam önlerine dayanacaktır. Tam bu kritik anda Meryem oğlu İsa sabahleyin Şam’ın doğu kesimine beyaz minarenin olduğu mevkiye inecek ve namazdan sonra Deccâl’e karşı Müslümanların başına geçecektir. Deccâl (21 no.lu hadis’te geçen) Afik Geçidi’ne çekilecek ve İsa onu takip ederek altedecek ve Lud havaalanında öldürecektir. (bkz. 10, 14, 15 no.lu hadisler.) Bundan sonra Yahudiler dağılacak, Yahudi ümmetine son verilinceye kadar her bulundukları yerde öldürüleceklerdir. (bkz. 9, 15, 21 no.lu hadisler) Hıristiyanlık da İsa Aleyhisselâm’ın hakikatı beyanıyla sona erdirilecektir. (bkz. 1, 2, 4, 6 no.lu hadisler) ve bu topluluklar tek bir İslâm ümmeti haline geleceklerdir. (bkz. 6, 15, no.lu hadisler)

Hadislerden hiçbir belirsizliğe yer vermeksizin ortaya çıkan hakikat budur. Bu nazar-ı itibara alındığında ülkemizde “vadedilen Mesih” adıyla şuyû bulan söylentilerin bir aldatma ve sapıklıktan başka bir şey olmadığı konusunda hiçbir şüphe ve tereddüde mahal kalmaz.

Bu sapıklık ve sahtekârlığın en komik yanı, hadislerde dile gelen haberlerin öznesi olduğunu iddia eden şahsın, kendisinin Meryem oğlu İsa olduğunu isbat etmek için şu açıklamalara gitmesidir:

“O (yani Allah c.c) beni Bürâhin-i Ahmediyye’nin üçüncü kısmında Meryem diye isimlendirdi. Sonra Burâhin-i Ahmediyye’den belirtildiği üzere iki yıl için “Meryemlik” vasfıyla yetiştirildim… sonra… İsa’nın ruhu tıpkı Meryem’e yapıldğı gibi bana da üflendi ve mecüzî anlamda gebe kaldım, on ayı bulmadı ki, Burâhin-i Ahmediyye’nin Dördüncü kısmında geçen ilhamın hakikatiyle Meryem olmaktan çıkıp İsa oldum ve böylece Meryem’in oğlu İsa haline geldim.” (Keştî-i Nûh, sh. 87, 88, 89)

HARİTA – V –

HARİTA – VI –

Yani önce Meryem olmuş, sonra kendisi vasıtasıyla gebe kalmış, sonra da kendi kendisinden Meryem oğlu İsa olarak dünyaya gelmiş. Fakat geriye, giderilmesi gerekli bir müşkil kalıyordu. Hadislere göre Meryem oğlu İsa, binlerce yıldır bilinen ve dünya haritasında adı hâlâ aynı şekilde gösterilen meşhur Şam’a inecekti. Bu pürüz de başka bir komik açıklamayla bertaraf edildi:

“Bilinsin ki Dimaşk (Şam) kelimesinin tefsiri sana Allah’tan gelen vahiyle şöyle açıklanmıştır: Dimaşk adı bu yörede bir kente verilmiştir ki, ahalisi Yezid’in karakteristik özelliklerini taşır ve pis Yezid’in mezhebini izler… Bu Kadyân kenti, ahalisinin çoğunun Yezid’in ah-lâkına sahip olması yüzünden Şam ile bir benzerlik gösterir.” (Dipnot, İzale-i Evhâm, sh. 63’ten 73’e kadar.)

Oysa hâlâ çözümlenmesi gerekli zorluklar vardı. Meryem oğlu İsa, hadislere göre, beyaz bir minarenin yanına inecekti. Bu da şöyle çözüldü: Her ne kadar hadislere göre bu minarenin “Meryem oğlu İsa’nın nüzulünden öncede mevcut olması gerekiyorduysa da, bu “Mesih” geldikten sonra kendisi için bir minare inşa edecekti.

Son ve en ciddî müşkil, hadislere göre Meryem oğlu İsa’nın Deccâl’i Lud kapısında öldüreceği idi. Başlangıçta bu zorluğu gidermek için farklı şekilde açıklamalar yapıldı. Bazı kere Lud isminin Bey el-Makdis’in civarındaki bir köyün adı olduğu söylendi (İzâle-i Evhâm, Encümen-i Ahmediyye baskısı. Lahor, sh. 220) Sonra şöyle dendi: “Lud, akılsızca ağız dalaşı yapan insanlara verilen isimdir… Deccâl’in dalaşları had safhaya geldiğinde vadeedilen Mesih zuhur edecek ve akılsızca tartışmalara son verecek. (İzâle-i Evhâm, s. 730) Fakat bu da tatmin edici bulunmayınca Lud’tan Ludhiana kentinin kastedildiği ileri sürüldü. Kentin kapısında Deccâl’in öldürülmesi haberinden de, bütün fitne ve muhalefete rağmen ilk biat edilecek şahsın Mirzâ Sahib olduğu manâsı çıkarıldı. (el-Hüda, sh. 91)

Bu mesnedsiz tevilleri gören herkes, iddianın apaçık bir sahtekarlıktan başka bir şey olmadığı sonucuna varacaktır.

Kuran

Ahzab Suresi

Tefhimu’l Kur’an ( Ebu’l A’la el-Mevdudi ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.