Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 14°C
Hafif Yağmurlu
İstanbul
14°C
Hafif Yağmurlu
Cts 20°C
Paz 21°C
Pts 21°C
Sal 22°C

33 – Ahzab Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Medine’de Nazil Olmuştur.

33 – Ahzab Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Ahzab Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Abdullah İbn Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Halef İbn Hişâm Zerr’den nakletti ki; o şöyle demiş: Übeyy İbn Kâ’b bana dedi ki: Siz Ahzâb sûresini kaç âyet olarak okuyor veya kaç âyet olarak sayıyorsu­nuz? Zerr dedi ki: Ben, yetmiş üç âyet olarak, dedim. Bunun üzerine o; asla, dedi. Ben o sûrenin, Bakara süresine denk geldiğini görüyo­rum. Biz onda: «Yaşlı kadın ve yaşlı erkek zina ettikleri zaman onları hemen recmedin. Allah’tan bir ceza olarak. Ve Allah Alîm’dir, Hakîm’-dir.» âyetini okuyorduk. Bu hadîsi Neseî bir başka şekilde Âsim İbn Ebu Necûd kanalıyla Zerr’den nakletti ki bu isnâd hasen bir isnâddır. Bu ifâde yukardaki âyetin Kur’an’da mevcûd olmasını gerektirir. Kur’an’-da mevcûd olan bu âyetin lafzı ve hükmü bilâhare neshedilmiştir. Al­lah en iyisini bilendir.[1]

Rahman ve Rahîm olan Allah’ın Adıyla.

1 — Ey peygamber, Allah’tan kork ve kâfirlere, müna­fıklara uyma. Muhakkak ki Allah; Alîm, Hakîm olandır.

2 — Rabbmdan sana vahyolunana uy. Muhakkak ki Allah; yaptıklarınızdan haberdâr olandır.

3 — Ve Allah’a tevekkül et. Vekîl olarak Allah yeter.

Bu ifâde yüksekten aşağıya bir uyarıdır. Çünkü Allah Teâlâ kulu ve Rasûlü Muhammed (a.s.)e böyle emrettiğine göre, ondan daha aşa­ğıda olanlara emretmiş olması daha münâsib ve uygundur. Nitekim Talk İbn Habîb der ki: Takva Allah’a, Allah’ın nuru üzere itaat edip amel etmektir. Allah’ın sevabını ummak ve Allah’ın yasaklanndan ka­çınmaktır. Allah’ın azabından korkarak Allah’ın nuru üzere O’na isyan etmeyi terketmektir.

«Kâfirlere, münafıklara uyma.» Onları dinleme, onlarlû istişare et­me. «Muhakkak ki Allah; Alîm, Hakîm olandır.» Yani O, emirlerinin dinlenip uyulması en uygun olan zâttır. Zîrâ O, işlerin akıbetini en iyi bilen, sözlerinde ve fiillerinde hikmet sahibi olandır. Bunun için Allah Teâlâ «Rabbından sana vahyolunana uy.» buyuruyor. Yani Kur’an ve Sünnete uy. «Muhakkak ki Allah; yaptıklarınızdan haberdâr olandır.» Hiç bir şey O’na gizli ve saklı kalmaz. «Ve Allah’a tevekkül et.» Bütün işlerinde ve hallerinde Allah’a tevekkül et. «Vekîl olarak Allah yeter.» Kendisine sığınana, dayanana vekîl ve yardımcı olarak Allah kâfidir.[2]

4 — Allah, bir kişinin içinde iki kalb yaratmadı. Ve eş­lerinizi, anneleriniz gibi kendinize haram saymanız için yaratmamıştır. EVl^dlıklarınızı da öz oğullarınız kılmamıştır. Bunlar, dillerinize doladığınız sözlerinizdir. Allah ise hakkı söyler. Ve O, yolu doğrultur.

5 — Onları babalarına nisbet ederek çağırın. Allah ka­tında en doğru olan budur. Eğer babalarını bilmezseniz o takdirde, onlar sizin din kardeşleriniz ve dostlarınızdır. Kalbinizden kasdederek yaptıklarınız dışında hatâlarınız­da size bir vebal yoktur. Allah Gafur, Rahîm olandır.

Bir Kişide İki Kalb

Allah Teâlâ, ma’nevi olarak kasdedilen hususlardan önce bilinen ve duyularla kavranan bir hususu belirleyerek konuya giriş yapıyor. Şöyle ki nasıl bir kişinin göğsünde iki kalbi bulunmazsa ve bir kişi ken­di eşine zıhar talâkı yaparak; sen benim sırtım gibisin deyip eşini an­nesinin mevkiine koyması mümkün olmazsa’, aynı şekilde bir kişinin bir çocuğu evlâd edinerek, ona evlâdım diye seslenmesi de çoCuğu evlâd yerine geçirmez. İşte bunun için Hak Teâlâ buyuruyor ki: «Allah, bir kişinin içinde iki kalb yaratmadı. Ve eşlerinizi, anneleriniz gibi kendi­nize haram saymanız için yaratmamıştır.» Bu âyet-i kerîme Mücâdele süresindeki şu âyete benzer: «Onlar kendilerinin anneleri değildirler. Onların anneleri ancak kendilerini doğurmuş olanlardır. Doğrusu on­lar, sözün yanlışım ve yalanını söylerler.» (Mücâdele, 2).

«Evlâdlıklarınızı da öz oğullarınız gibi kılmamıştır.» İşte Nefy ile kasdedilen husus budur. Bu âyet Hz. Peygamberin kölesi Zeyd İbn Ha­rise hakkında nazil olmuştur. Hz. Peygamber Zeyd İbn Hârise’yi pey­gamberliğin gelişinden önce evlâd edinmişti ve ona; Muhammed’in oğlu Zeyd, denirdi. İşte bu âyetle Allah Teâlâ evlâdlıkların, evlâd edi­nenlere, nisbet edilip onların adıyla anılarak ilhak edilmesini yasaklı­yor. Bunu da şu ifâdeyle belirtiyor: «Evlâdlıklarımzı da Öz oğullarınız gibi kılmamıştır.» Nitekim sûrenin içerisinde de şöyle buyuracaktır: «Muhamnıed; sizin adamlarınızdan herhangi birisinin babası değildir. Sâdece Allah’ın rasûlü ve peygamberlerin hâtemidir. Allah, her şeyi bilendir.» (Ahzâb, 40). Burada ise aynı mânâda «Bunlar, dillerinize doladığınız sizin sözlerinizdir.» Yani sizin evlâdlıklannızı oğullarınız ola­rak zikretmeniz, onların gerçekten çocuklarınız olmasını gerektirmez. Çünkü onlar bir başka kişinin soyundan yaratılmışlardır. Binâenaleyh bir kişinin iki babası olması mümkün değildir. Tıpkı bir kişinin iki mil­liyetinin olmasının imkânsızlığı gibi.

«Allah ise hakkı söyler. Ve O, yolu doğrultur.)) Saîd tbn Zübeyr «Hakkı söyler» ifâdesinin adalet, demek olduğunu bildirmiştir. Katâde de «Ve O, yolu doğrultur» ifâdesinin sırât-ı müstakim olduğunu bildir­miştir.

Başkalarının anlattıklarına göre, bu âyet-i kerîme iki kalbli deni­len Kureyş’li bir adam hakkında nazil olmuştur. Adam da kendisinin iki kalbi olduğunu iddia edermiş ve herbir aklıyla ayrı şekilde düşün­düğünü bildirirmiş. Allah Teâlâ onu red sadedinde bu âyeti inzal et­miş. Bunu Avfî İbn Abbâs’tan nakleder. Mücâhid, İkrime, Hasan ve Ka­tâde de aynı şekilde söylerler. İbn Cerîr de bu görüşü tercih eder.

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Hasan… Kâbus îbn Ebu Zıbyân’dan nakletti ki Ebu Zıbyân şöyle demiş: Ben Abdullah İbn Ab-bâs’a dedim ki; Allah Teâlâ’nın «Allah, bir kişinin içinde iki kalb ya­ratmadı.» kavlini biliyor musun bununla neyi kasdetti acaba? Abdul­lah İbn Abbâs dedi ki: Rasûlullah (s.a.) bir gün namaz kılıyordu. Na­mazda bir anda zihninden bir şey geçti. Birlikte namaz kılan münafık­lar dediler ki: Görüyor musunuz onun iki kalbi var. Bir kalbiyle sizin yanınızda bir kalbiyle de onların yanında. Bunun üzerine Allah Teâlâ: «Allah, bir kişinin içinde iki kalb yaratmadı…» âyetini inzal buyurdu. Tirmizî de Abdullah İbn Abdurrahmân ed-Darımî kanalıyla Saîd el-Harrânî’den, Abd İbn Humeyd kanalıyla Ahmed İbn Yûnus’tan, her iki­si de Züheyr İbn Muâviye’den bu hadîsi rhâyet ederler. Sonra Tirmizî der ki: Bu, hasen bir hadîstir. İbn Cerîr Taberî ve İbn Ebu Hatim, Zü­heyr kanalıyla Kâbûs’tan bu hadîsi rivayet ederler.

Abdürrezzâk der ki: Bize Ma’mer, Zührî’den, «Allah, bir kişinin içinde iki kalb yaratmadı» kavli hakkında şöyle dediğini nakleder: Bize ulaştığına göre, bu âyet Zeyd İbn Harise hakkında nazil olmuştur. Ona bir misâl olarak verilmiş ve başka bir adamın oğlu, senin oğlun değildir denilmiştir. Mücâhid, Katâde ve İbn Zeyd ise bu âyetin Zeyd İbn Ha­rise hakkında nazil olduğunu bildirirler. Bu ifâde daha önceki tefsiri­mize de uygundur. Allah en iyisini bilendir.

«Onları babalarına nisbetle çağırın. Allah katında en doğru olan budur.» Bu âyet, İslâm’ın başlangıç döneminde olduğu gibi başkalarının çocuklarını, evlâd edinenlerin adıyla çağırılmalarını zorunlu gören uy­gulamayı neshetmiştir. Allah Teâlâ evlâdlıklar konusundaki bu emrini onların babalarına nisbet edilmesi şeklinde beyân ederek bunun ada­let ve hakkaniyetin gereği olduğunu bildirmiştir. Buhârî merhum der ki: Bana Muallâ İbn Esef… Mûsâ İbn Ukbe’den nakletti ki, o şöyle de­miş: Bana Salim İbn Abdullah îbn Ömer dedi ki: Rasûlullah’ın kölesi Zeyd îbn Hârise’yi biz Zeyd İbn Muhammed olarak seslerdik. Nihayet Kur’an da «Onları babalarına nisbetle çağırın.» âyeti nazil olunca bunu bıraktık. Müslim, Tirmizî ve Neseî muhtelif yollarla Mûsâ İbn Uk-be’den bu hadîsi rivayet eder.

islâm’ın başlangıç dönemlerinde evlâdlıklara her yönden, bilhassa mahremlerle yalnız kalmak bakımından ve diğer bakımlardan evlâd muamelesi yapılıyordu. Bunun için Ebu Huzeyfe’nin karısı Sehle Bint Süheyl demişti ki: Ey Allah’ın Rasûlü, biz Sâlim’i çocuğumuz diye çağı­rıyorduk. Allah Teâlâ, indirdiği âyeti indirince; o, benim yanıma gelir mi? Ben Ebu Huzeyfe’nin nefsinde onunla ilgili bir şeyler hissederdim. Bunun üzerine Hz. Peygamber buyurdu ki: Onu emzir de sana mahrem olsun… Hadîsin devamını da zikretti. Bu sebeple bu ilâhî hüküm nesh-edilince Allah Teâlâ evlâdlığm hanımıyla evlenmeyi evlâdlık sahibine mübâh kıldı. Rasûllulah (s.a.) da Zeyd İbn Hârise’nin eşi Zeyneb Bint Cahş ile evlendi. Ve Hak Teâlâ buyurdu ki: «Nihayet Zeyd onunla ba­ğını kopardığında, onu seninle evlendirdik ki böylece evlâdlıkları eş­leriyle bağlarını kopardıklarında, onlarla, evlenmek konusunda mü’-minlere bir vebal olmadığı bilinsin.» (Ahzâb, 31). Mahremleri belirten âyet-i kerîme’de de: «Sizin soyunuzdan olan çocuklarınızın eşleri» bu-yurularak evlâdlıkların eşlerinden ayırd edilmiştir. Çünkü evlâdlıklar kişinin soyundan değildirler. Emzirme yoluyla olan çocuklar ise şer’an soydan gelen çocuk yerine konmuştur. Nitekim Hz. Peygamber sahîh bir hadîste buyurmuştur ki: Soy yoluyla mahrem olanlar, emzirme yo­luyla da mahrem olur. Evlâdlıklann sevgi ve görev verme bakımından evlâd olarak çağırtmalarına gelince; bu âyette onun yasaklandığına dâir bir hüküm yoktur. Nitekim Tirmizî dışında Sünen sahipleriyle Ah-med İbn Hanbel’in rivayet ettiklerine göre, Süfyân es-Sevri… Abdullah İbn Abbâs’ın şöyle dediğini nakletmiştir: Biz, Abdülmuttalib oğulların­dan bir çocukla beraber merkeplerin sırtında Müzdelife’den Hz. Pey­gamberin yanına gittik. Hz. Peygamber bizim baldırlarımıza vurarak buyurdu ki: Çocuklarım, güneş~4doğuncaya kadar taş atmayınız. Ebu Ubeyd ve başkası der ki: çocuklarım anlamına gelen bu ke­lime; çocuğum anlamına gelen kelimesinin ism-i tasgiridir. Bu, ifâdenin delâletinden de açıkça anlaşılmaktadır. Çünkü bu hâdise hicretin onuncu yılının veda haccı sırasında olmuştu. «Onları babala­rına nisbetle çağırın» kavli Zeyd İbn Harise hakkında nazil olmuştur. O, hicretin sekizinci senesi mûte günü öldürülmüştü. Aynı şekilde Müs­lim’in Sahîh’inde Ebu Avâne kanalıyla… Enes İbn Mâlik’den nakledi­lir ki o, şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.) bana: Oğulcuğum, diye hitâb etti. Ve aynı rivayetle Tirmizî de bu hadîsi nakleder.

«Eğer babalarını bilmezseniz o takdirde, onlar sizin dinde kardeş­leriniz ve dostlarımzdır.» Allah Teâlâ evlâdlıklann babalarına nisbet edilmelerini ve babaları bilinirse onların adıyla çağınlmalanm emir buyurmuş ve babaları bilinmezse evlâdlıklann dinde kendilerinin kardeşleri ve dostları olduğunu belirtmiştir. Yani babalarının bilinmemesi soy yoluyla yitirdiklerine mukabil olarak dinde kendilerinin kardeşleri ve dostlarıdır. Bunun için Hz. Peygamber umre el-Kazâ senesinde Mek­ke’ye çıktığında Hamza’nm kızı peşlerine düşmüş; amca, amca, diye ses­lenmişti. Hz. Ali onu almış ve Fâtıma’ya şöyle demişti: Al sana amcanın kızı onu kokla. Bunun üzerine Hz. Ali, Zeyd ve Ca’fer tartışarak han­gilerinin ona hak sahibi olacaklarını konu etmişler ve her biri bir delil getirmişlerdi. Hz. Ali; ben, ona daha layığım, çünkü o amcamın kızı Zeyd ise kardeşimin kızı, demişti. Ca’fer İbn Ebu Tâlib de; o, benim hem amcamın kızı, hem de teyzesi nikâhım altında, diyerek Esma Bint Umeys’i kasdetmişti. Hz. Peygamber kızı teyzesine vererek; teyze, an­ne hükmündedir, buyurmuş Hz. Ali’ye de; sen, bendensin, ben sendenim, demişti. Ca’fer İbn Ebu Tâlib’e ise; senin yaratılışın ve ahlâkın bana benzer, buyurmuş, Zeyd’e de sen bizim kardeşimiz ve dostumuzsun, bu­yurmuştu. Bu hadîste pek çok ahkâm vardır. Bunların en güzellerin­den birisi Hz. Peygamberin hem hak ile hüküm vermiş olması, hem de tartışanlardan her birini hoşnûd kılmış olmasıdır. Zeyd’e gelince; Al­lah Teâlâ’nın «Onlar sizin dinde kardeşleriniz ve dostlarınızda-.» buy­ruğu uyarınca; sen bizim kardeşimiz ve dostumuzsun, demiştir.

İbn Cerîr der ki: Bana Ya’kûb İbn İbrâhîm… Abdurrahmân’dan nakletti ki; o şöyle demiş: Ebu Bekre dedi ki: Allah Teâlâ «Onları ba­balarına nisbetle çağırın. Allah katında en doğru olan budur. Eğer ba­balarını bilmezseniz o takdirde onlar sizin dinde kardeşleriniz ve dost-larınızdır.» buyuruyor. Ben, babası bilinmeyenlerden biriyim ve sizin dinde kardeşinizim. Abdurrahmân dedi ki: Allah’a andolsun ki ben, öyle sanıyorum ki o babasının bir merkeb olduğunu dahi bilseydi, kendisini ona nisbet ederdi.

Hadîste vârid olur ki: «Kim bilerek babasından başkasına kendini nisbet ederse, bu kötüdür.» Bu ifâde hem şiddet, hem tehdîd, hem de ağır bir vaîddir. Bilinen nisbetten uzaklaşmayı reddir. Bunun için Al­lah Teâlâ, «Onları babalarına nisbetle çağırın. Allah katında en doğru olan budur. Eğer babalarını bilmezseniz o takdirde onlar sizin dinde kardeşleriniz ve dostlarınızdır.» buyuruyor.

Müteakiben de «Kalbinizden kasdederek yaptıklarınız dışında hatâ­larınızda size bir vebal yoktur.» buyuruyor. Yani iyice düşünüp taşın­dıktan sonra yanılarak bir birinizi gerçek babasının dışında birine nis­bet ederseniz; Allah Teâlâ, hatâdan günâhı kaldırmış ve vebali yok et­miştir. Nitekim kullarına emir buyurarak şöyle demelerini bildirmiş­tir: «Rabbımız, unuttuk veya yanıldıysak sorumlu tutma bizi.» (Ba­kara, 286) Müslim’in Sahihinde sabit olduğuna göre, Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: Allah Teâlâ buyurur ki: Ben, öyle yaptım yani ha­tâ ve unutmanızdan dolayı sizi sorumlu tutmadım. Buhârî’nin Sahîh’inde Amr îbn As’ın şöyle dediği bildirilir: Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Hâkim ictihâd edip de isabet ederse, ona iki ecir, ictihâd edip te yanı-lırsa ona bir ecir vardır. Bir başka hadîste de şöyle buyrulur: Allah Te-âlâ benim ümmetimden hatâyı, unutmayı ve zorla yaptırılan şeyleri kaldırmıştır. Burada ise buyuruyor ki: «Kalbinizden kasdederek yap­tıklarınız dışında hatâlarınızda size bir vebal yoktur. Allah; Gafur, Ra­him olandır.» Öyleyse sâdece bilerek bâtıl işlemede günâh vardır. Nite­kim Allah Teâlâ bir başka âyet-i kerîme’de şöyle buyurur: «Allah Teâlâ; yemînlerinizdeki lağvdan dolayı sizi sorumlu tutmaz. Ancak kalblerini-zin kazandığından dolayı sizi sorumlu tutar.» Yukarda geçen hadîste ise bir kimse bilerek kendisini babasından başkasına nisbet ederse kâ­fir olur, buyrulur. Neshedilen bir âyette de; «Babalarınızdan yüz çevir­meniz sizin için küfürdür» buyrulmuştur. İmâm Ahmed der ki: Bize Abdürrezzâk… İbn Abbâs kanalıyla Ömer’in şöyle dediğini nakletti: Hz. Muhammed Aleyhisselâm hak ile gönderildi ve onunla beraber kitab indi. Ona indirilenler arasında Recm âyeti de vardı. Rasûlullah (s.a.) recm yaptı ondan sonra biz de recmettik. Sonra dedi ki: Biz Kur’an’da «Babalarınızdan yüz çevirmeyiniz. Çünkü bu, sizin için küfürdür.» âye­tini okurduk. Veya «Babalarınızdan yüz çevirmeniz sizin için ancak kü­fürdür.» âyetini okurduk. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Meryem Oğlu îsâ’yı abarttıkları gibi siz de beni abartmayın. Ben, sâdece bir kulum. Bana O’nun kulu ve rasûlü, deyin. Veya râvî olan Ma’mer şöyle demiş­tir: Hıristiyanların Meryem Oğlu îsâ’yı abarttıkları gibi beni abartma­yın. Bir başka hadîste de Ahmed İbn Hanbel nakleder ki: İnsanlar için üç şey küfürdür: Babaya nisbetten dolayı kınamak, ölüye bağırarak ağlamak ve yıldızlardan yağmur için dilekte bulunmak.[3]

6 — Peygamber; mü’minler için kendi öz nefislerinden daha evlâdır. Onun eşleri ise onların anneleridir. Akraba-olanlar da Allah’ın kitabında birbirlerine diğer mü’minler-den ve muhacirlerden daha yakındırlar. Dostlarınıza ya­pacağınız uygun bir vasiyyet başkadır. Bu, kitâb’da yazıl­mıştır.

Mümin İçin Peygamber Kendi Öz Nefsinden Evlâdır.

Allah Teâlâ Rasûlünün, ümmetine karşı şefkatini çok iyi bildiğin­den ve onlara yumuşak davranmayı istediğinden onu kendilerine kendi nefislerinden daha evlâ kılmıştır. Peygamberin onlar hakkındaki vere­ceği hükmü onların önceden kendileri hakkında verecekleri hükümden daha öncelikli kılmıştır. Nitekim bir başka âyet-i kerîme’de şöyle bu­yurur: «Hayır, Rabbma andolsun ki; aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem ta’yin edip sonra haklarında verdiğin hükümden dolayı iç­lerinde bir sıkıntı duymadan kendilerini tamamen teslim etmedikçe imân etmiş olmazlar.» (Nisa, 65). Sahîh bir hadîste de buyurulur ki; Nefsim kudret elinde olan Allah’a andolsun ki, sizden biriniz ben ken­disine kendi nefsinden, malından, çocuklarından ve bütün insanlardan daha sevimli olmadıkça îmân etmiş olmaz. Yine Sahîh bir hadîste bu­yurulur ki Hz. Ömer (r.a.) şöyle demiş: Ey Allah’ın Rasûlü, sen bana nefsimden başka her şeyden muhakkak ki daha çok sevimlisin. Hz. Peygamber buyurmuş ki: Hayır ya Ömer, Ben sana nefsinden de sevimli olmadıkça îmân etmiş olmazsın. Hz. Ömer (r.a.) demiş ki: Ey Allah’ın Rasûlü, sen bana nefsimden de daha çok sevimlisin. Bunun üzerine Hz. Peygamber; işte şimdi oldu ey Ömer, demiş. Bunun için burada da «Peygamber; mü’minler için kendi öz nefislerinden daha evlâdır.» bu-yuruluyor.

Buhârî bu konuda der ki: Bize İbrahim İbn Münzir… Ebu Hürey-re’den nakleder ki, Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

Hangi mü’min olursa olsun, ben onun için dünyada ve âhirette en evlâ olan kimseyim. İsterseniz Allah Teâlâ’nm «Peygamber; mü’minler için kendi öz nefislerinden daha evlâdır.» âyetini okuyun. Hangi mü’­min bir mal bırakırsa, onun akrabaları ona vâris olur. Ama bir borç veya kayıp bırakırsa bana gelsin. Çünkü ben, onun velîsiyim. Bu riva­yette Buhârî münferid kalmıştır. Keza bu hadîsi Buhârî, istikraz bah­sinde de nakletmiştir. İbn Cerîr ve İbn Ebu Hatim, Füleyh kanalıyla benzer bir rivayeti nakletmiştir. İmâm Ahmed İbn Hanbel… Ebu Hü-reyre kanalıyla Hz. Peygamberden benzer bir rivayet nakletmiştir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Abdürrezzâk, Zührî kanalıyla Allah Te-âlâ’nm ((Peygamber; mü’minler için kendi öz nefislerinden daha evlâdır.» kavli konusunda, Ebu Seleme’nin Câbir İbn Abdullah kanalıyla Hz. Peygamberden şöyle buyurduğunu nakleder: Ben, her mü’min için kendi öz nefsinden daha evlâyım. Hangi kişi ölür ve bir borç bırakırsa o, bana aittir. Mal bırakırsa o, vârislerine aittir. Ebu Dâvûd da Ahmed İbn Hanbel’den buna benzer bir rivayeti nakleder.

«Onun eşleri ise onların anneleridir.» Hürmette, saygıda, ikramda, ta’zîmde. Ancak onlarla başbaşa kalmaları caiz değildir. Bu tahrîm, onların kızlarına ve bacılarına şâmil değildir. Bu konuda icmâ’ vardır. Her ne kadar bazı bilginler onların kızlarının da mü’minlerin kız kar­deşleri olduğunu söylemişlerse de. Nitekim Şafiî «el-Muhtasar» isimli eserinde bu konuda şöyle der: Bu, ifâdenin genelleştirilmesi bâbından-dır. Yoksa hükmün isbâtı babından değildir. Muâviye ve benzerlerine mü’minlerin dayısı denebilir mi? Bu konuda bilginlerin iki görüşü var­dır. Şafiî bunun söylenebileceğine hükmetmiştir. Onların kızlarına mü’­minlerin anneleri denilip denilmeyeceği konusuna gelince; kadınlar müzekker salimin cem’ine çoğunlukla girerler. Dolayısıyla bu konuda da iki görüş vardır. Hz. Âişe’nin söylenmeyeceğine dâir sözü sahihtir. Şafiî merhumun mezhebinde de iki görüşten en sahih olanı budur.

Übeyy İbn Kâ’b ile İbn Abbâs’m bu’ âyeti şöyle okudukları rivayet edilir:

Peygamber; mü’minler için kendi öz nefislerinden daha evlâdır. Onun eşleri ise onların anneleridir. O da onların babasıdır. Muâviye, Mücâhid, İkrime ve Hasan’dan da böyle bir rivayet nakledilir. Şafiî mezhebindeki iki görüşten birisi budur. Bunu Beğâvî ile diğerleri nakle­derler. Bunu destekleyici nitelikte de Ebu Davud’un naklettiği şu ha­dîsi gösterirler: Bize Abdullah îbn Muhammed… Ebu Hüreyre’den nakletti ki, Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: Doğrusu ben, size gö­re baba mevkiindeyim. Ben, size öğretirim. Sizden birinizin büyük ab-desti geldiğinde kıbleye önünü ve arkasını dönmesin. Sağ eliyle istincâ yapmasın. Hz. Peygamber üç taş kullanılmasını emrederdi ve hayvan tersiyle, kemikle taharetlenmeyi yasaklardı. Neseî ve İbn Mâce de bu hadîsi Muhammed İbn Aclân kanalıyla tahrîc ederler. Şafiî mezhebin­deki ikinci görüşe gelince; Hz. Peygambere mü’minlerin babası denile­mez. Bunlar delil olarak Allah Teâlâ’nın «Muhammed, sizin adamları­nızdan herhangi birinin babası değildir.» (Ahzâb, 40) âyetini gösterir­ler.

«Akraba olanlar, Allah’ın kitabında mü’minlerden ve muhacirler­den birbirlerine daha yakındırlar.)» Yani Allah’ın hükmünde böyledirler. Mîrâs bakımından akraba olanlar muhacir ve ansârdan daha önde ge­lirler. Bu âyet-i kerîme, daha önce mevcûd olan ve muhacirlerle ansâr arasında kurulmuş olan sözleşme ve kardeşlik anlaşmaları uyarınca birbirlerine vâris olma hükmünü neshetmektedir. İbn Abbâs ve başkalarının bildirdiğine göre; muhacirlerden bir kişi Allah Rasûlünün ara­larında kurduğu kardeşlik bağından dolayı ansâr’dan birine akrabala­rından ve yakınlarından daha önce vâris olur. Saîd İbn Cübeyr böyle dediği gibi Selef ve Haleften birçokları da böyle demişlerdir.

Bu konuda İbn Ebu Hatim, Zübeyr İbn Avvâm (r.a.)dan bir hadîs nakleder ve der ki: Bana babam Ebu Hatim… Zübeyr İbn Avvâm’dan nakletti ki; o şöyle demiş: Kureyş’li ve Ansâr olmak üzere Allah Azze ve Celle bize mahsûs olarak «Akraba olanlar, Allah’ın kitabında mü’-minlerden ve muhacirlerden birbirlerine daha yakındırlar.» âyetini in­dirdi. Şöyle ki: Biz Kureyşliler topluluğu Medine’ye geldiğimizde ne malımız vardı, ne de mülkümüz. Biz Ansâr’ı çok güzel kardeşler olarak bulduk ve onlarla kardeş olduk, birbirimize vâris olduk. Hz. Ebubekir Hârice îbn Zeyd ile kardeş oldu. Ömer falancayla kardeş oldu, Osman İbn Affân Züreyk kabilesinden Sa’d el-Zerâkî adında bir adamla kardeş oldu. İnsanlardan bazıları daha başkalarını da söylerler. Zübeyr der ki: Ben ise Kâ’b İbn Mâlik’le kardeş oldum. Onun yanma geldim silâhı­nın kendisine ağır geldiğini gördüm. Allah’a andolsun ki ey çocuğum, o gün ölmüş olsaydı benden başkası ona vâris olmazdı. Nihayet Allah Teâlâ biz Kureyş’li ve Ansâr topluluğuna hâs olmak üzere bu âyeti in­dirdi ve biz de tekrar eski vârislerimize döndük.

«Dostlarınıza yapacağınız uygun bir vasiyyet başkadır.» Mîrâs hük­mü kalkmıştır ancak yardımlaşma, iyilik, bağlılık, ihsan ve vasiyyet ba­kîdir.

«Bu, Kitâb’da yazılmıştır.» Bu hüküm kitabda kaydedilmiştir ve bu hükme göre akrabalar birbirlerine daha yakındırlar. Bu ilk kitabda —ki o kitab değişmez, tebdile uğramaz— Allah tarafından takdir edilip yazılan bir hükümdür. Mücâhid ve bir başkası böyle demiştir. Ancak denilebilir ki; Allah Teâlâ bunun aksini belirli bir süreye kadar vaz’et-miştir ki, vakti gelince erişilmez hikmeti doğrultusunda o hüküm tek­rar neshedilecek ve ezelî takdirde yazılmış olan şer’î ve kaderi kaza câri olacaktır.[4]

7 — Hani Biz, peygamberlerden söz almıştık. Senden de, Nuh’tan da, İbrahim’den de, Musa’dan da, Meryem Oğ­lu îsâ’dan da. Ve onlardan ağır bir mîsâk almıştık.

8 — Sâdıklardan sadâkatlarmı sormak için. Ve O kâ­firlere elîm bir azâb hazırlamıştır.

Allah Teâlâ azim sahibi (ülû’1-Azm) beş peygamberden ve diğer­lerinden bahisle onlardan Allah’ın dinini ikâme etmek, risâletini teb­liğ etmek, yardımlaşmak, birbirine destek olmak ve infâk etmek ko­nusunda ahid almış olduğunu haber veriyor. Nitekim Âl-i İmrân sûre­sinde de bu konuda şöyle buyurmaktadır: «Hani Allah peygamberler­den söz almış: Andolsun ki size kitabı, hikmeti verdim. Yanınızda olanı doğrulayıcı bir peygamber geldiğinde mutlaka ona inanacak ve yardım edeceksiniz. îkrâr edip de ahdi kabul ettiniz mi? demişti. Onlar da: İk­rar ettik, demişlerdi. Allah: Şâhid olun, Ben de sizinle beraber şâhidler-denim, demişti.» (Âl-i İmrân, 81). Bu ahid ve mîsâkı Allah Teâlâ pey­gamberleri elçi olarak gönderdikten sonra almıştı. Keza bunların ara­sında burada azim sahibi olan bu beş peygamberin karârını da bildir­mektedir. Bu ifâde Hâss’ın âmm’a atfı kabîlindendir. Şu âyette de keza yine onl&rın zikri açıkça yer almıştı: «Allah, dinde Nuh’a farz kıldığım sizin için de teşri’ kılmıştır. Ve sana vahyettik. İbrahim’e, Musa’ya ve îsâ’ya da buyurduk ki: Dine bağlı kalın, onda ayrılığa düşmeyin.» (Şûra, 13).

Allah Teâlâ iki tarafı, ortayı, başlangıcı ve sonucu zikretmiş bu arada tertibi de gözetmiştir. İşte peygamberlerden alınan mîsâk konu­sundaki vasiyyet budur. «Hani Biz, peygamberlerden söz almıştık. Sen­den de, Nuh’tan da, İbrahim’den de.» Bu âyette ise Hz. Peygamberin şe­refine binâen en sondan başlamış sonra onları varlık mertebelerine gö­re tertîb etmiştir. Allah’ın salât ve selâmı hepsinin üzerine olsun.

îbn Ebu Hatim der ki: Bize Ebu Zür’a… Ebu Hüreyre (r.a.)den nakletti ki, Rasûlullah (s.a.) bu âyet konusunda şöyle buyurmuş: Ben yaratılışta peygamberlerin ilki oldum, gönderilişte de sonuncusu. On­lardan önce benimle, başlamalıdır. Bu hadîste yer alan râvîlerden Saîd îbn Beşîr zayıf bir fâvîdir. Bu hadîsi Saîd İbn Arûbe de Katâde’den., mürsel olarak rivayet eder ki bu, en doğrusudur. Bazıları da Katâde’den bu hadîsi mevkuf olarak rivayet etmişlerdir. En iyisini Allah bilir.

Ebu Bekr el-Bezzâr der ki: Bize Amr İbn Ali… Ebu Hüreyre’den nakletti ki; o, şöyle demiş: Âdem (a.s.)in çocuklarının en iyileri beş ta­nedir: Nûh, İbrâhîm, Musa, îsâ ve Muhammed’dir. Bunların hepsinin en hayırlısı da Muhammed (a.s.)dir. Bu hadîs mevkuf olup râvîler ara­sında yer alan Hamza zayıf biridir.

Denildi ki: Bu mîsâktan maksad, zerrecikler halinde Âdem’in sul­bünden çıkarıldıkları zaman alınmış olan mîsâk’dır. Nitekim Ebu Ca’-fer er-Râzî Rebî* İbn Enes’ten, o da Ebu’l-Âliye’den, o da Übeyy İbn Kâ’b’dan nakleder ki Übeyy İbn Kâ’b şöyle demiştir: Babaları Âdem’e insanların zürriyetleri götürüldüğünde onlara baktı. İçlerinden kimisi zengin kimisi fakîr, kimisi güzel kimisi çirkindi. Âdem dedi ki: Yarabbî kullarının arasım eşit kılsan? Allah Teâlâ buyurdu ki: Ben istedim ki Bana şükredilsin ve kullarımın arasında peygamberleri nurdan çerâğ-lar içinde göreyim. Peygamberler risâlet ve nübüvvet gibi bir başka mî-sak ve ahidle de tahsis edilmişlerdir. İşte Allah Teâlâ’nın «Hani Biz, peygamberlerden söz almıştık. Senden de, Nuh’tan da…» âyetinde ba­his mevzuu olan mîsâk budur. Bu, aynı zamanda Mücâhid’in görüşü­dür. İbn Abbâs der ki: Ağır mîsâkdan maksad ahiddir.

«Sâdıklardan sadâkatlarını sormak için.» Mücâhİd der ki: Peygam­berlerden risâlet vazifesini ifâ edip tebliğ edenlere sormak için. «Ve O, kâfirlere elîm bir azâb hazırlamıştır.» O, peygamberlerin ümmetinden olup ta küfredenlere acıklı bir azâb hazırlamıştır. Biz, peygamberlerin Rablanndan aldıkları risâleti tebliğ ettiklerine, milletlere ümit verip apaçık hakikati onların önlerine serdiklerine, şüphe ve kargaşaya ma­hal olmayan apâşikâr gerçeği izah ettiklerine şehâdet ederiz. Onları ya­lanlayanlar ise cahilliklerinden, inâdçılıklarmdan, azgınlıklarından ve hakkı çiğnemelerinden dolayı yalanlamışlardır. Peygamberlerin getir­dikleri her şey hakkın kendisidir. Onlara muhalefet edenler de sapık­lıktadırlar.[5]

İzahı

9 — Ey îmân edenler, Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani size ordular gelmişti de Biz, onların üze­rine rüzgâr ve sizin görmediğiniz ordular göndermiştik: Allah yaptıklarınızı görendir.

10 — Hani onlar size, hem üstünüzden hem de altınız­dan gelmişlerdi. Ve hani gözler kaymış yürekler ağızlara gelmişti, ve siz Allah hakkında çeşitli zanlarda bulunuyor­dunuz.

Allah’ın Hikmetini Hatırlayın

Allah Teâlâ-ınü’min kullarına lütfunu, ihsanını ve nimetini haber vererek düşmanlarını kendilerinden uzaklaştırdığını, müslümanlara sal­dırdıkları sene onları mağlûp ve perişan ettiğini, keza meşhur ve sahîh olan rivayete göre hicretin beşinci senesinin şevval ayında Hendek hâdi­sesi esnasında onları kahrettiğini haber veriyor. Mûsâ îbn Ukbe ve baş­kaları da bu olayın hicretin dördüncü senesinde vuku’ bulduğunu söy­lerler.

Ahzâb adı verilen topluluğun saldırış sebebine gelince; Benu Na-dîr kabilesine mensûb yahûdîlerin seçkinlerinden bir grup —ki Ra-sûlullah (s.a.) bunları Medine’den Hayber’e sürmüştü— aralarında Se­lâm İbn Ebu Hakîk, Selâm İbn Mişkem ve Kinâne İbn Rebî’ olmak üze­re Mekke’ye gitmişler ve Kureyş’in seçkinleri ile toplantılar yapmışlardi. Kureyş’lileri Hz. Peygamber ile savaşa teşvik edip kendilerinin de yardım ve destek sağlayacaklarını va’detmişlerdi. Bunun üzerine Mek-ke’liler onlara müsbet cevab vermişlerdi. Sonra o topluluk Gatfân ka­bilesine gitmiş ve onları da savaşa çağırmıştı. Onlar da aynı şekilde müsbet cevab vermişlerdi. Kureyş’liler beraberinde köleleri ve taraftar­ları olmak üzere komutanları Ebu Süfyân Sahd İbn Harb’in başkanlı­ğında çıktılar. Gatfân kabilesinin başında da Uyeyne İbn Hazm İbn Bedr bulunuyordu. Topluluk yaklaşık on bin kişi idi. Rasûlullah (s.a.) bunların Medine’ye gelmek üzere olduklarını duyunca müslüman-lara Medine’nin doğu tarafında bir hendek kazmalannı emretti. Buna da Selmân el-Fârisî işaret etmişti. Müslümanlar hendek kazmak için çalıştılar, çabaladılar. Hz. Peygamber onlarla beraber toprak kazdı ve toprak taşıdı. Hz. Peygamberin bu hendeği kazısında çok açık delâlet­ler ve besbelli âyetler vuku’ bulmuştu. Müşrikler gelip Medine’nin do­ğusunda Uhud yakınlarına konakladılar. İçlerinden bir grup da Medine arazîsinin üst kısımlarına kondu. Allah Teâlâ’mn buyurduğu gibi «Hani onlar size hem üstünüzden hem de altınızdan gelmişlerdi.» Hz. Pey­gamber ve beraberindeki müslümanlar üç bin kişi civarındaydılar. Ye­di yüz olduğu da söylenir. Arkalarını Sedye tepesine dayadılar yüzlerini de düşmana doğru döndürdüler. Hendek, içinde su bulunmayan bir çu­kurdu. Müslümanlarla düşmanlarının arasında engel teşkil ediyordu. Düşmanların yaya ve binitli olarak müslümanlara ulaşmasını engelli­yordu. Kadınlar ve köleler de Medine’nin damlarında idiler. Kurayza oğulları —ki bunlar yahûdîlerden bir taifedir— Medînenin doğusunda bir kalede idiler. Peygamberle aralarında bir zimmet ahdi yapılmıştı. Yaklaşık sekiz yüz savaşçıydılar. Nadîr kabilesinden Huyey İbn Ahtab gidip onları aldattı. Onlar da ahidlerini bozarak gelen topluluğa katılıp Rasûlullah (s.a.)a karşı savaş açtılar. Durum şiddetlendi sıkışık bir hal ortaya çıktı. Tıpkı Allah Teâlâ’mn buyurduğu gibi «İşte orada mü’min-ler imtihan edilmiş ve şiddetli bir sarsıntıyla sarsılmışlardı.» Yaklaşık bir-ay süresince Hz. Peygamber ve ashabı muhasara altında kalmışlar­dı. Ne var ki düşmanları onlara ulaşamıyordu. Aralannda savaş cere­yan etmedi. Yalnızca Câhiliyye devrinden biniciliği ve süvariliği ile meş­hur olan Âmir kabilesinden Amr İbn Abd-ı Vüdd beraberinde atlılar ol­mak üzere hendeği aştılar ve müslüman cephenin bir tarafını yardılar. Rasûlullah (s.a.) müslüman süvarileri onların üzerine gönderdiyse de kimse ona karşı çıkma cesaretini gösteremedi. Hz. Ali’ye emretti o karşı çıktı. Bir süre boğuştular sonra Hz. Ali (r.a.) onu öldürdü ve bu, zafer alâmeti oldu. Sonra Allah Azze ve Celle o topluluğun üzerine çok kuv­vetli ve şiddetli esen bir rüzgâr gönderdi. Öyle ki hiç bir çadırları kal­madığı gibi yakacak ateşleri de yok oldu. Orada durmak imkânları kal­madı. Bunun üzerine kaybetmiş ve yenilmiş olarak dönmekten başka bir şey yapamadılar tıpkı Allah Teâlâ’nm buyurduğu gibi: «îmân eden­ler, Allah’ın üzerinize olan nimetini hatırlayın. Hani size ordular gel­mişti de, Biz onların üzerine rüzgârı ve bilmediğiniz orduları gönder­miştik.» Müeâhid der ki: Bu rüzgâr sabâ rüzgânydı. Bunu te’yîd eden bir başka hadîste şöyle buyrulur: Ben, sabâ, rüzgârıyla desteklendim. Âd kavmi ise Debûr rüzgânyla helak edildi.

îbn Cerîr der ki: Bana Muhammed İbn Müsennâ… İkrime’nin şöy­le dediğini nakletti: Hendek gecesi güney rüzgârı kuzey rüzgârına dedi ki: Kalk, Hz. Peygambere yardım edelim. Kuzey rüzgârı; sıcak gecele­yin esmez, dedi. İkrime der ki: Onlara gönderilen rüzgâr Sabâ rüzgârı idi. Bu hadîsi İbn Ebu Hatim de… İkrime kanalıyla îbn Abbâs’tan nakleder.

Yine îbn Cerîr Taberî der ki: Bize Yûnus… Abdullah İbn Ömer’den nakletti ki; o, şöyle demiş: Dayım Osman İbn Maz’ûn Hendek gecesi çok şiddetli bir soğuk ve rüzgârda beni Medine’ye gönderdi ve; bize ya­tak ve yemek getir, dedi. Abdullah İbn Ömer der ki: Ben varıp Ra-sûlullah (s.a.)dan izin istedim. O da bana izin verdi ve buyurdu ki: As­habımdan kime rastlarsan onlara söyle geri dönsünler. Abdullah İbn Ömer der ki: Döndüğümde rüzgâr her şeyi savuruyordu, kime rastla-dımsa herkese peygamberin geri dönüş emrini bildirdim. Abdullah îbn Ömer diyor ki: İçlerinden hiç birisi boynunu geri döndüremiyordu. Be­nimse üzerimde bir zırh vardı. Zırh sürekli beni rahatsız ediyordu ve zırhın üzerinde demir vardı. Rüzgâr vurunca demirin bir kısmı avuçla­rıma değdi ve zırhı yere düşürdü.

«Ve bilmediğiniz orduları göndermiştik.» Bunlar meleklerdi. Melek­ler onları sarsmış ve kalblerine korku, ürperti salmışlardı. Her kabile reîsi; ey falanca oğulları gelin, diyordu. Onlar yanına toplandıkların­da; kurtulun ha, kurtulun, diyordu. Çünkü Allah Teâlâ onlann kalb­lerine korku salmıştı.

Muhammed İbn îshâk der ki: Yezîd İbn Ziyâd Muhammed İbn Kâ’b el-Kurazî’nin şöyle dediğini nakletti: Küfe halkından bir delikanlı Huzeyfe İbn Yemmân’a dedi ki: Ey Abdullah’ın babası, siz Hz. Pey­gamberi görüp onunla sohbet ettiniz mi? O; evet ey yeğenim, dedi. De­likanlı; nasıl yapıyordunuz? dedi. Huzeyfe dedi ki: Allah’a andolsun ki biz çok yoruluyorduk. Delikanlı dedi ki: Allah’a andolsun ki biz ona ulaşmış olsaydık, onu yerde yürümeye bırakmaz onıuzumuza alır, taşır­dık. Huzeyfe dedi ki: Ey yeğenim, Allah’a andolsun ki sen, bizim Hz. Peygamberle beraber Hendek’teki durumumuzu görseydin, Jıani Ra-sûlullah (s.a.) geceleyin kalkmış namaz kılıyordu. Sonra dönüp buyur­du ki: İçinizden hangi er kişi kalkıp düşman olan topluluğun ne yaptı­ğını gözetleyip gelebilir? Rasûlullah (s.a.), o dönerse diye şart koşu­yordu; Muhakkak Allah Teâlâ onu cennetine girdirir. Huzeyfe dedi ki:

Hiç bir kimse kalkmadı. Sonra Hz. Peygamber gecenin yarısında namaz kıldı ve bize dönerek söylediğinin aynısını tekrarladı. Ama içimizden hiç kimse kalkmadı. Sonra Hz. Peygamber gece yarısı kalkarak namaz kıldı ve bize dönüp içinizden hangi er kişi kalkıp bize kavmin ne yaptı­ğını gözetlemek üzere gider ve dönerse —Rasûlulah (s.a.) dönmeyi şart koşuyordu— Allah’tan onun cennete benim yoldaşım olmasını isterim, buyurdu. Şiddetli korkudan, soğuktan ve açlıktan hiç bir kimse kalk­madı. Kimse kalkmayınca Rasûlullah (s.a.) beni çağırdı. O beni çağı­rınca benim kalkmamam imkânsızdı artık. Buyurdu ki: Ey Hüzeyfe, git topluluğun arasına gir ve ne yaptıklarına bak. Bize gelinceye kadar da hiç bir şey söyleme. Huzeyfe dedi ki: Gittim, düşmanın arasına gir­dim rüzgâr ve Allah’ın askerleri onlara yapacağını yapıyordu. Ne ka­zanları yerinde duruyor, ne ateşleri yanıyor, ne de evleri duruyordu. Ebu Süfyân kalkıp dedi ki: Ey Kureyş topluluğu, herkes yanında otu­ran arkadaşının kim olduğuna baksın. Huzeyfe dedi ki: Yanımda otu­ran adamın elini tuttum ve ona sen kimsin? dedim. O; ben falan oğlu falanım, dedi. Sonra Ebu Süfyân dedi ki: Ey Kureyş topluluğu muhak­kak ki siz, oturulacak bir yerde değilsiniz. Develer ve atlar helak oldu. Kurayza oğullan bizi geride bıraktı ve onlardan bize ulaşan haber ise hiç hoşunuza gitmeyecek şeyler. Şu rüzgârdan gördüklerimiz ise işte ba­şımızda. Allah’a hamdolsun ki, ne kazanımız duruyor ne de ateşimiz yanıyor, ne de çadırım dikiliyor. Öyleyse dönün, ben dönüp gideceğim. Sonra devesine doğru yönelip bağlı olan devesinin üzerine oturdu ve onu dizginlemeye başladı. Üç kere devesine vurdu. Deve kalkıncaya ka­dar yularını bırakmadı, Rasûlullah (s.a.); bana dönünceye kadar hiç bir şey yapma, diye benden ahid almamış olsaydı, o anda onu bir okla öldürürdüm. Huzeyfe dedi ki: Döndüm Rasûlullah (s.a.) a geldim. Hz. Peygamber hanımlarının yolculuk esnasında giydikleri yün elbisenin üzerinde namaz kılıyordu. Benim geldiğimi görünce ayaklarının ara­şma indirdi ve yün örtünün bir kısmını .üzerime attı. Sonra rükûa var­dı ve secde etti. Ben önünde duruyordum. Selâm verince gördüğüm şey­leri ona haber verdim. Gatafân kabilesi de Kureyş’in ne yaptığını du­yunca onlar da hayvanlarına binip yurdlarına döndüler.

Müslim, Sahîh’inde Âmir kanalıyla tbrâhîm et-Teymî’den nakleder ki; onun babası şöyle demiş: Biz Huzeyfe İbn Yemmân (r.a.)ın yarım­daydık. Adamın bin ona dedi ki: Ne olurdu Rasûlullah’a ulaşsaydım da, onunla beraber savaşıp imtihana tâbi olsaydım. Huzeyfe dedi ki: Sen böyle yapar miydin? Bizi Rasûlullah (s.a.) ile çok şiddetli soğuk ve rüz­gârlı bir gecede, Ahzâb gecesinde görmüş olsaydın. Rasûlullah (s.a.) de­mişti ki: İçinizden bir adam k;arşı topluluktan bir haber getirse kıya­met günü benimle beraber olur. İçimizden hiç birisi ona cevab vermedi. Sonra ikinci sonra üçüncü kez söyledi. En sonunda dedi ki: Ey Huzeyfe, kalk ve düşman olan kavimden bize bir haber getir. Rasûlullah (s.a.) beni adımla çağırınca, benim kalkıp gitmekten başka yapabileceğim bir şey yoktu. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Bana karşı topluluğun haberini getir, ancak onları ürkütme. Huzeyfe İbn Yemmân der ki: Gittim, san­ki sıcak bir hamamda yürüyormuş gibiydim. Nihayet yanlarına vardım. Baktım ki Ebu Süfyân yanını ateşe vermiş ısıtıyor. Okumun yayına bir ok koydum ve onu Ebu Süfyân’a atmak istedim. Sonra Hz. Peygambe­rin; onları aleyhimizde ürkütme, sözünü hatırladım. Halbuki ona ok .atmış olsaydım isabet ettirirdim. Huzeyfe diyor ki: Yine hamamda yü­rüyormuş gibi. Hz. Peygamberin yanma döndüm ve varıp Rasûlullah’a haber verdim. İşimi bitirip peygambere haberi verince, beni bir titreme tuttu. Rasûlullah haberi alınca üzerinde namaz kıldığı bir abasını lüt­federek bana giydirdi. Ben sabaha kadar uyudum. Sabah olunca Ra­sûlullah (s.a.) dedi ki: Ey uykucu kalk.

Yûnus İbn Bukeyr bu hadîsi Hişâm İbn Sa’d kanalıyla Zeyd İbn Eslem’den rivayet eder ve der ki: Adamın biri Huzeyfe (r.a.)ye dedi ki: Ben sizin Rasûlullah (s.a.) ile sohbet etmenizi Allah’a şikâyet ediyorum. Neden siz ona ulaştınız da biz ulaşmadık, neden siz onu gördünüz de biz görmedik: Huzeyfe dedi ki: Biz de Allah’a sizin Hz. Peygamberi gör­meden ona inanmanızdan dolayı şikâyette bulunuyoruz. Allah’a andol-sun ki ey kardeşimin oğlu; sen ona ulaşsaydın nasıl olacağını bilmezdin. Sen bizi Hendek gecesi soğuk ve yağmurlu bir gecede Rasûlullah ile be­raber iken görmüş olsaydın… Sonra hâdiseyi yukarda geçen biçimde uzun uzadıya nakleder. Bilâl İbn Yahya el-Absî de Huzeyfe kanalıyla aynı rivayeti nakleder.

Hâkim ve Beyhakî Delâil en-Nübüvve’de İkrime İbn Ammâr kana­lıyla Huzeyfe’nin kardeşi oğlu Abdülazîz’den nakleder ki, Huzeyfe on­lara Rasûlullah ile beraber bulundukları durumları anlatıyormuş. Mec­lisinde bulunanlar demişler ki: Allah’a andolsun ki biz, peygamberi gör­müş olsaydık şöyle ve şöyle yapardık. Huzeyfe demiş ki: Bunu temenni etmeyin. Biz Ahzâb gecesi saf tutmuş oturuyorduk. Ebu Süfyân ve be­raberindekiler de bizim üstümüzdeydüer. Yahûdî kabilesi Kurayza oğul­ları bizim altımızdaydılar ama onlann saldırısından çekmiyorduk. Bi­zi ne ondan şiddetli bir karanlık sarmıştı, ne de ondan şiddetli bir rüz­gâr. Gelen rüzgârın sesleri fırtınalar gibiydi. Öyle bir karanlık ki hiç bi­rimiz parmağını göremiyordu. Münafıklar Hz. Peygamberden izin isti­yorlar ve; ailelerimizin korunması gerekir, diyorlardı. Halbuki aileleri korunacak değildi. Onlardan kim peygamberden izin isterse, hepsine izin verilmişti. İzin verilmiş olanlar çekilip gidiyorlardı. Biz üç yüz şu kadar kişiydik. Biz kişi kişi Hz. Peygamberi karşıladık ve onunla yüz yüze geldik. Düşmandan ve soğuktan beni koruyacak, karımın yünden bir elbisesinden başka bir şey kalmamıştı. O da ancak diz kapağıma kadar geliyordu. Huzeyfe dedi ki: Ben dizim üstü çöktüğüm sırada Hz. Peygamber bana gelip; kimdir o? dedi. Ben: Huzeyfe, dedim. O; Huzeyfe mi dedi. Ben, yere yapıştım ve evet ey Allah’ın Rasûlü, dedim. Kalk­maktan hiç hoşlanmıyordum. Rasûlullah: Kalk dedi, kalktım. Buyur­du ki: Karşı toplulukta bir haber olabilir. Bana onlardan bir haber ge­tir. Huzeyfe dedi ki: Ben insanlar arasında çok ürken ve çok üşüyen bi­risiydim. Çıktım. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Allah’ım, onun önünü ve arkasını, sağım ve solunu, üstünü ve altını muhafaza et. Huzeyfe dedi ki: Andolsun ki, Allah içimde ne gibi korku ve sı­kıntı varsa hepsini alıp götürdü. Hiç bir şey duymaz oldum. Huzeyfe, dedi ki: Arkamı dönünce Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu: Ey Huzeyfe bana gelinceye kadar o topluluğa bir şey yapma. Huzeyfe dedi ki: Çık­tım topluluğun karargâhına yaklaştığımda ateşlerinin korunu ve alevi­ni gördüm. Ve bir de baktım ki, şişmanca semiz bir adam elini ateşe tutuyor ve yüzünü oğarak; göç, göç, diyor. Ondan Önce Ebu Süfyân’ı ta­nımamıştım. Terkeşimden bir ok çıkardım beyaz tüylüydü. Yayımın ortasına koydum ki ateşin aydınlığında gördüğüm o oku adama fırla­tayım. O esnada Hz. Peygamberin; bana gelinceye kadar hiç bir şey yapma, buyruğunu hatırladım ve bunun üzerine kendimi tuttum, oku­mu terkeşime tekrar koydum. Sonra kendi kendimi takviye ederek ka-rargâh’ın içerisine girdim. Bir de baktım ki insanlar arasında Âmir oğullarından bir kişi şöyle diyor: Ey Âmir oğullan, göç göç. Sizin için durak yok. Bir de baktım ki, karargâhlarında rüzgâr esiyor ve karar­gâhlarım bir adım öteye geçemiyorlar. Allah’a andolsun ki ben, yük-lerindeki taş seslerini duyar gibiydim. Rüzgâr onları pençesiyle vuru­yordu. Sonra dönüp Hz. Peygamberin yanına geldim. Yolun yansma veya benzer bir miktarına geldikten sonra bir de baktım ki yirmi atlı veya o miktarda bir atlı grubu sank bürünmüşler ve dediler ki: Arka­daşına haber ver, Allah Teâlâ o topluluğa karşı kendisi yetti. Rasûlul-îah’ın yanma vardığımda q, bir örtüye bürünmüş namaz kılıyordu. Allah’a andolsun ki daha döner dönmez ağrım başladı ve ben titriyor­dum. Rasûlullah (s.a.) namaz kılarken eliyle bana imâ etti kendisine yanaştım. Örtüsünü benim üzerime yaydı. Hz. Peygamber zor bir du­rumla karşılaşınca namaz kılardı. Ben topluluğun haberini kendisine ilettim, ve döndüğüm zaman yüklerini yüklemekte olduğu haberini verdim. Bunun üzerine Allah Teâlâ: «Ey îmân edenler, Allah’ın üzeri­nize olan nimetini hatırlayın. Hani size ordular gelmişti de, Biz on­ların üzerine rüzgârı ve bilmediğiniz orduları göndermiştik. Ve Allah, yaptıklarınızı görendir.» âyetini inzal buyurdu.

Ebu pâvûd Sünen’inde bu hadîsten şu kısmı aktarır: Rasûlullah (s.a.) zor bir durumla karşılaşınca namaz kılardı. Ebu Davud’un bu rivayeti, îkrime İbn Anamâr kanalıyla Hüzeyfe’den menkûldür.

«Hani onlar size, hem üstünüzden hem de altınızdan gelmişlerdi.» Yani o topluluk. Huzeyfe’den yukarda nakledilen rivayette belirtildiği­ne göre, aşağıda olanlar Kurayza oğulları yukarda olanlar da Kureyş’-li topluluklardı.

«Ve hani gözler dönmüş, yürekler ağızlara gelmişti.» Korku ve dehşetin şiddetinden. «Ve siz, Allah için çeşitli zanlarda bulunuyordu­nuz.» İbn Cerîr der ki: Rasûlullah’la beraber bulunanlardan bir. kısmı olayın mü’minlerin aleyhine döneceğini ve Allah’ın bunu yapacağını zannetmişlerdi. Muhammed İbn İshâk Allah Teâlâ’nm «Hani onlar si­ze hem üstünüzden hem de altınızdan gelmişlerdi. Ve hani gözler dön­müş, yürekler ağızlara gelmişti ve siz Allah için çeşitli zanlarda bulu­nuyordunuz.» kavli hakkında şöyle der: Mü’minler çeşitli zanlarda bulundular. Aralarında nifak yayıldı. Hattâ Muattet İbn Kuşeyr —ki Amr İbn Avf oğullarının kardeşi idi— şöyle demişti: Muhammed, bize Kisrâ ve Kayser’in bütün hazînelerini yiyeceğimizi va’dediyordu. Hal­buki hiç birimiz büyük abdestini yapmaya gitmek gücüne sahip deği­liz şimdi.

Hasan, «Ve siz Allah için çeşitli zanlarda bulunuyordunuz.» kavli hakkında şöyle demiştir: Muhtelif zanlarda bulunuyorlardı. Münafık­lar, Hz. Muhammed’in ve ashabının kökten yok olacağını sanıyorlardı. Mü’minler ise Allah’ın va’dinin ve Rasûlullah’ın sözünün hak olduğunu kesinkes biliyor, Allah’ın İslâm’ı müşrikler istemeseler de bütün dinle­re üstün kılacağına kanâat getiriyorlardı.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ahmed îbn Asım el-Ansârî… Ebu Saîd’-den nakletti ki; o, şöyle demiş: Hendek günü biz; ey Allah’ın Rasûlü, yürekler ağızlara geldi bizim söyleyeceğimiz bir şey yok mu? dedik. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Evet şöyle deyin: Allah’ım, mahrem yer­lerimizi Ört, korkularımızı emniyete çevir. Ebu Saîd dedi ki: Allah düşmanlarının yüzüne rüzgârı çarptı ve onları hezimete mahkûm etti. Aynı rivayeti Ahmed îbn Hanbel, Ebu Âmir’den nakleder.[6]

11 — îşte orada mü’minler imtihan edilmiş ve şiddetli bir sarsıntıyla sarsılmışlardı.

12 — Ve hani münafıklar ve kalblerinde bir hastalık bulunanlar: Allah ve Rasûlü bize sâdece boş vaadlerde bu­lundular, diyorlardı.

13 — Hani onlardan bir grup demişti ki: Ey Medine halkı, sizin için tutunacak bir yer yok. Artık geri dönün. İçlerinden bir grup da peygamberden izin isteye­rek diyorlardı ki: Evlerimiz düşmana açıktır. Halbuki ev­leri açık değildi. Onlar sâdece kaçmak istiyorlardı.

İşte Orada Denendi Mü’minler

Allah Teâlâ toplulukların Medine’nin çevresine konaklayıp, müslü-manları muhasara altına aldıkları o çok sıkıntılı ve zor anı haber veri­yor. Aralarında Hz. Peygamber bulunduğu halde onlar imtihan edil­mişler, denenmişler ve şiddetli bir sarsıntıyla sarsılmışlardı. İşte o za­man nifak ortaya çıkmış kalblerinde hastalık olanlar içlerindekini dil­lerine vurmuşlardı. «Ve hani münafıklar ve kalblerinde hastalık bu­lunanlar; Allah ve Rasûlü bize sâdece kuru vaadlerde bulundular, di­yorlardı.» Münâfıkın nifakı belirmiş, kalblerinde şüphe veya kin bulu­nanların durumu ortaya çıkmış îmânın zayıflığı ve içinde bulundukları sıkıntılı halin şiddeti nedeniyle kalblerindeki vesveseyi dillerine vur­muşlardı. Bir başka topluluk da şöyle demişlerdi: «Hani onlardan bir grup da demişti ki: Ey Medine halkı, bugün sizin için tutunacak bir yer yok. Artık geri dönün.» Âyet-i kerîme’de geçen Yesrib, Medine’dir. Ni­tekim sahîh bir rivayette Rasûlullah (s.a.) buyurur ki: Rü’yâmda sizin hicret edeceğiniz yurt bana gösterildi. İki sıcak arasında bir yerdi. He-cer (Bahreyn’in merkezi) olması konusundaki vehmim gitti. Bir de baktım ki orası Yesrib. Bir başka ifâdede ise; bir de baktım ki oras; Medine idi, buyurdu.

İmâm Ahmed’in İbrahim İbn Mehdî kanalıyla Berrâ’dan rivayet ettiği hadîse gelince: Rasûlullah (s.a.) buyurur ki: Kim Medine’ye Yes­rib derse Allah’tan mağfiret dilesin. Çünkü orası güzeldir. Bu rivayette İmâm Ahmed, münferid kalmıştır ve isnadında zayıflık vardır- Allah en iyisini bilendir.

Denilir ki: Medine’ye Yesrib adının verilmesinin asıl sebebi Amâ-lik kavminden orada konaklamış olan Yesrib îbn Abîl îbn Mehlâbil İbn Ûs îbn Amlâk îbn Lâvez İbn İrem İbn Sâm İbn Nuh’un adına nisbetledir. Süheylî böyle der ve ilâve eder: Bazılarının rivayet ettiğine gö­re Medine’nin on bir adı vardır, bunlar: Medine, Kâ’be, Taybe, Miskine, Câbire, Mahabbe, Mahbûbe, Kasıma, Mecbûre, Azrâ ve Merhûme’dir. Kâ’b el-Ahbâr’dan rivayet edildiğine göre; o, şöyle demiştir: Biz Tev­rat’ta Allah Teâlâ’nm Medine’ye ey-Taybe, ey-Taâbe, ey-Miskîne hazî­neler seni kaynatmaz senin taşlarını diğer kasabaların taşlarının üzeri­ne kaldırırım, buyurduğunu gördük.

«Bugün sizin için tutunacak bir yer yok.» yani burada Hz. Peygam­berin yanında tutunulacak bir yer yok. Öyleyse «Artık geri dönün.» ev­lerinize ve yurtlarınıza gidin. «İçlerinden bir grup da peygamberden izin isteyerek diyorlardı ki.» Avfî îbn Abbâs’tan naklen der ki: Onlar Harise oğularıdır. Onlar demişlerdi ki: Evlerimizin hırsızlar tarafından soyulmasından endîşe ediyoruz. Bir başkası da böyle demiştir. İbn İshâk ise böyle diyen kişinin EV İbn Kayzî olduğunu zikreder. Yani onlar ev­lerine dönmek için bir ma’zeret uyduruyorlar ve evlerini düşmandan koruyacak kimsenin bulunmadığını, düşmanın evlerine saldırmasından korktuklarını söylüyorlardı. Allah Teâlâ ise buyuruyor ki: «Halbuki ev­leri açık değildi.» Onların iddia ettikleri gibi değildi. «Onlar sâdece kaç­mak istiyorlardı.» Savaştan kaçıp kurtulmak istiyorlardı.[7]

14 — Şayet onlara onun çevrelerinden varılmış ol­saydı da fitne çıkarmaları istenseydi, hemen buna girişir­ler ve derhâl yapmaktan geri durmazlardı.

15 — Andolsun ki onlar daha önceden, sırt çevirip kaç­mayacaklarına dâir Allah’a söz vermişlerdi. Ve Allah’a verilen ahid, sorumluluktu.

16 — De ki: Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçtıysanız, firar size fayda vermeyecektir. Ve o zaman çok az eğlendirileceksiniz.

17 — De ki: Allah sizin için bir kötülük dilerse veya bir rahmet dilerse sizi O’na karşı koruyabilecek kimdir? On­lar Allah’tan başka bir dost ve yardımcı da bulamazlar.

Allah Teâlâ «Evlerimiz düşmana açıktır, diyorlardı. Halbuki evleri açık değildi. Onlar sâdece kaçmak istiyorlardı.» diye bahsettiği o grubun durumunu haber vererek buyuruyor ki; eğer onlara düşmanlar Medîne-nin her tarafından, her köşesinden saldırmış olsaydılar, sonra fitne çıkar­malarında imtihan edilmeleri istenmiş olsaydı —ki bu küfre girmedir— çabucak küfre girerlerdi. îmânlarını muhafaza etmezlerdi. En küçük bir korku ve sarsıntıda direnip durmazlardı. Katâde, Abdurrahmân İbn Zeyd ve îbn Cerîr bu âyeti böyle tefsir etmişlerdir. Bu ifâde onlar için son derece zem niteliğindedir.

Sonra Allah Teâlâ, bu korkudan önce onlardan geri dönmeleri ve savaştan kaçmamaları konusunda almış olduğu ahdi hatırlatıyor. «Al­lah’a verilen ahid sorumluluktur.» buyuruyor. Yani Allah, elbette veri­len ahidden dolayı onları sorguya çekecektir.

Müteakiben de kendilerine bildiriyor ki; Bu firarları ecellerini te’-hîr etmez ömürlerini uzatmaz aksine çabucak helak olmalarına bir sebeb teşkil edebilir. Bunun için Hak Teâlâ «Ve o zaman çok az eğlendirile­ceksiniz» buyuruyor. Yani kaçıp firâf ettikten sonra çok az bırakılacak­sınız. «De ki; dünyanın geçimi azdır. Âhiret ise müttakiler için elbet daha hayırlıdır.» (Nisa, 77)

Sonra Hak Teâlâ buyuruyor ki: «De ki: Kimdir o ki Allah bizim için bir kötülük dilerse veya bir rahmet dilerse sizi O’na karşı koruyabi­lir?» Sizi Allah’a karşı koruyacak kimdir? «Onlar Allah’tan başka bir dost ve yardımcı bulamazlar» Ne kendileri için, ne de başkâlan için Allah’tan başka bir yardımcı, medetlerine yetişecek bir kurtarıcı yok­tur.[8]

18 —; Doğrusu Allah, içinizden sizi alıkoyanları ve kar­deşlerine; bize gelin, diyenleri bilir. Bunlar harbe pek az iştirak ediyorlardı.

19 — Size karşı cimridirler. Korku geldiği zaman, gö­rürsün ki onlar üstüne ölüm baygınlığı çökmüş gibi göz­leri dönerek sana bakarlar. Korku gidince de iyiliğinizi çekemeyerek, sivri dilleriyle sizi incitirler. İşte onlar inan­mamışlardır. Bunun için de Allah yaptıklarını boşa çıkar­mıştır. Bu, Allah için pek kolaydır.

Allah Teâlâ harbe katılanlardan başkalarını alıkoyanları ve kardeş­lerine yani arkadaşlarına, akrabalarına ve dostlarına «Bize gelin, di­yenleri» çok iyi bildiğini haber veriyor. Yani bizim oturduğumuz yer­deki gölgeliklere ve meyvelikli bahçelere gelin, diyenleri. Bununla bera­ber onlar harbe pek az iştirak ediyorlardı. «Size karşı cimridirler.» Size karşı şefkat ve dostlukta son derece kibirlidirler. Süddî ise der ki: On­lar size karşı ganimetlerle cimridirler.

«Korku geldiği zaman, görürsün ki onlar ölüm baygınlığı ile göz­leri dönerek sana bakarlar.» Ölümün korku ve dehşetinden gözleri dön­müş şu korkaklar da savaşta aynı şekilde korku ve dehşete düşmüşler­dir. «Korku gidince de iyiliğinizi çekemeyerek sivri dilleri ile sizi inci­tirler.» Emniyet mevcûd olunca fasîh, yüce ve belîğ ifâdelerle konu­şurlar. Kendileri için üstün mevkiler, kahramanlıklar, övünülecek özel­likler taslarlar. Halbuki bütün bu söylediklerinde yalancıdırlar.

İbn Abbâs der ki: Âyette geçen kelimesi sizi karşı­larlar anlamına gelir.

Katâde der ki: Ganimet olduğu zaman onlar topluluğun en cimri-sidirler ve paylaşmada en kötü örnektirler. Sürekli; bize verin, bize ve­rin, derler. Biz de sizinle beraber bulunduk, derler. Sıkıntılı anda ise on­lar topluluğun en korkağı ve hakka karşı en aşağılık durumda olanla­rıdır. Buna rağmen onlar hayra karşı çok cimridirler. Yani onlarda ha­yır diye bir şey yoktur. Onlar korkaklığı, yalanı ve hayırsızlığı kendile­rinde toplamışlardır…

Şâirin sözü onlara ne kadar uygun gelir: ((Barış olunca katı ve ağır bir merkep gibidirler, Savaş olunca da âdeti tutmuş kadınlara benzerler.»

îşte bunun için Allah Teâlâ, onlar hakkında «İşte onlar inanma­mışlardır bunun için de Allah yaptıklarım boşa çıkarmıştır. Bu Allah için çok kolaydır.» buyuruyor. Böyle yapmak Allah için gayet basît. ve kolaydır.[9]

20 — Onlar birliklerin gitmediğini sanıyorlardı. Birlik­ler gelmiş olsalardı, kendilerinin çöllerde bedevilerle bu­lunup sizin haberlerinizi oradan soruşturmayı isterlerdi. Aranızda bulunsalardı bu defa da çok az savaşırlardı.

Bu da aynı şekilde onların korkak, zelîl ve Ödlek olduklarını belir­ten aşağılık niteliklerinden birisidir. «Onlar birliklerin gitmediğini sa­nırlar.)) O topluluğun kendilerine yakın olduğunu zannederler. Tekrar dönüp geleceklerini kabul ederler. «Gelmiş olsalardı kendilerinin çöl­lerde bedevilerle bulunup sizin haberlerinizi oradan soruşturmayı ister­lerdi.)) O gruplar gelmiş olsalardı kendilerinin sizinle birlikte Medine’­de hazır bulunmalarını istemezlerdi. Aksine çöle gidip sizin haberlerini­zi oradan soruştururlar ve düşmanlarınızla durumunuzun nasıl olduğu­nu ordan araştırmak isterlerdi. «Aranızda bulunsalardı bu defada çok az savaşırlardı.» Şayet, yanınızdan ayrılmayıp aranızda bulunsalardı, sizinle çok az savaşırlardı. Çünkü onların sizin kazanacağınıza dâir inançları zayıftı. Ayrıca çok korkak ve ödlek olduklarından sizinle sa-vasmazlardı.[10]

21 — Andolsun ki; sizin için Rasûlullah’ta güzel bir örnek vardır. Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı uman­lar ve Allah’ı çokça zikredenler için.

22 — Mü’minler o birlikleri gördüklerinde dediler ki: işte bize Allah’ın ve Rasûlünün vaad ettiği bu. Allah ve Ra-sûlü doğru söylemiştir. Ve bu, onların ancak îmânını ve teslîmiyyetini artırdı.

Bu âyet-i kerîme Rasûlullah’ın sözlerini, fiillerini ve hallerini ör­nek edinme konusunda büyük bir ilkedir. Bunun için o. toplulukların geldiği gün insanların peygamberi örnek almasını, onun sabrını, dire­nişini, bağlılığını, çalışmasını, Allah Azze ve Celle’den sürekli olarak yardım bekleyişini, kıyamet gününe kadar örnek almalarını emretmiş­tir. Bunun için Allah Teâlâ kararsızlığa düşüp sarsılan, korkan, sıkılan ve topluluğun geldiği gün dağınıklık arzedenlere karşı şöyle sesleniyor: «Andolsun ki sizin için Rasûlullah’ta güzel bir örnek vardır.» Ona uyup onun özelliklerini kentimize rehber edinseniz ya. Sonra devamla: «Al­lah’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çokça zikreden­ler için.» buyuruyor.

Müteakiben Allah Teâlâ, Allah’ın kendilerine va’dettiğinin doğru olduğunu bildiren mü’minlerin durumunu haber veriyor. Dünya ve âhirette akıbetin onlara hâs olduğunu bildiriyor: «Mü’minler, o birlik­leri gördüklerinde dediler ki: İşte bize Allah’ın ve Rasûlünün va’det-tiği. Allah ve Rasûlü doğru söylemiştir.» îbn Abbâs ve Katâde derler ki: Bu âyetle Bakara Süresindeki şu âyette söz konusu edilen husus kasdedilmiştir: «Yoksa sizden önce geçenlerin durumu başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluk, öyle sıkın­tı gelmiş ve sarsıntıya uğramışlardır ki, nihayet paygamber ve berabe­rindeki mü’minler: Allah’ın yardımı ne zaman? diyorlardı. Bilesiniz ki,. Allah’ın yardımı pek yakındır.» (Bakara, 214).

Yani mü’minler diyorlardı ki: Allah’ın bize va’dettiği imtihan, tec­rübe ve ibtilâ işte budur. Bunun arkasmdan yardımın gelmesi, de yakın­dır. «Allah ve Rasûlü doğru söylemiştir. Ve bu, onların ancak îmânım ve teslîmiyyetini artırdı.» Bu âyet, îmânın insanlara ve şartlara göre artıp eksileceğinin delilidir. Nitekim Cumhûr-u Ulemâya göre îmân artıp eksilir. Biz bu hususu Buhârî Şerhi’nin başında açıkladık. Hamd ve minnet Allah’a mahsûstur.

Bu sıkıntılı hal, bu zorluk ve şiddet onların ancak Allah’a imânım ve Allah’ın emrine uyarak rasûlüne itaat etmelerini artırır, başka de­ğil[11]

23 — Mü’minlerden öyle erler vardır ki, Allah’a ver­dikleri ahde sadâkat göstermişlerdir. Kimi bu uğurda ca­nını verdi, kimi de beklemektedir. Ve onlar hiç bir değiş­tirme ile değiştirmediler.

24 — Çünkü Allah, doğrulan doğruluklanyla mükâ­fatlandıracak, münafıkları da dilerse azâblandıracak veya tevbelerini kabul edecektir. Muhakkak ki Allah, Gafur, Ra­him olandır.

Mü’minlerden Öyle Erler Vardır Ki

Allah Teâlâ ahidlerini bozan münafıkların Allah’a söz verdikleri halde bunu tutmadıklarını belirttikten sonra, mü’minlerin nitelikle­rini anlatmaya başlıyor ve onlann ahid ve sözlerince sadâkat gösterip sebat ettiklerini bildiriyor. «Mü’minlerden öyle erler vardır ki, Allah’a verdikleri ahde sadâkat göstermişlerdir. Kimi bu uğurda canını vermiş kimi de beklemektedir.» Bazıları âyet-i kerîme’de geçen ke­limesini, ecel diye tefsir etmişlerdir. Buhârî ise bu kelimenin ahid an­lamına geldiğini söyler ki bu birinci söze râcidir.

«Kimi de beklemektedir. Ve onlar hiç bir değiştirme ile değiştirme­diler.» Onlar Allah’a verdikleri ahdi değiştirmemişler, bozmamışlar, teb-dîl etmemişlerdir.

Buhârî der ki: Bize Ebu Yemmân… Hârice îbn Zeyd îbn Sâbit’den nakletti ki; Zeyd İbn Sabit şöyle demiş:

Biz sayfaları mushaflar halinde istinsah ederken ben, Hz. Peygam­berin okuduğunu duyduğum Ahzâb sûresinden bir âyeti araştırdım, onu kimsenin yamnda bulamadım. Sâdece Ansâr’dan Huzeyme İbn Sâbit’in yanında bulunuyordu. AUah Rasûlü, Huzeyme İbn Sâbit’in şâhidliğini iki erkeğin şâhidliği yerine saymıştı. Bunun üzerine bu âyeti onun şehâ-detiyle kaydettim. Bu âyet: «Mü’minlerden öyle erler vardır ki, Allah’a verdikleri ahde sadâkat göstermişlerdir…» Bu rivayette Buhârî münferid kalmıştır. Müslim onu nakletmemiştir. İmâm Ahmed Müsned’inde, Tir-mizî ve Neseî de Sünen’lerinin tefsir bölümünde Zührî kanalıyla bu ha­dîsi naklederler. Tirmizî bu hadîsin hasen ve sahîh olduğunu söyler.

Yine Buhârî der ki: Muhammed îbn Beşşâr… Enes İbn Mâlik’den nakletti ki; o, bu âyetin Enes İbn Nadr hakkında nazil olduğunu kabul ediyormuş. Bu âyet: «Mü’minlerden Öyle erler vardır ki, Allah’a verdik­leri ahde sadâkat göstermişlerdir.» Bu yönüyle bu rivayette de Buhârî münferid kalmıştır. Ancak başka yollarla onun şâhidleri bulunmakta­dır. Nitekim İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Hâşim îbn Kasım… Sâbit’den nakletti ki; Enes şöyle demiş: Benim adım aldığım amcam Enes îbn Nadr Bedir günü Rasûlullah ile beraber savaşta bulunamadı. Bu durum ona çok ağır geldi. Ve dedi ki: Rasûlullah (s.a.)m katıldığı ilk savaşta ben hazır bulunamadım ama Allah bundan sonra bana pey­gamberle birlikte bir olaya katılma fırsatım gösterirse, benim ne yapa­cağımı O görecektir. Enes der ki: Başka bir şey söylemekten korktu. Uhud günü Hz. Peygamberle birlikte savaşa katıldı. Sa’d İbn Muâz’la karşılaştı. Enes, Sa’d îbn Muâz’a dedi ki: Ey Amr’ın babası, nereye? Ah cennet kokusunu Uhud eteklerinden duyuyor gibiyim. Enes dedi ki: Orada kâfirlerle savaştı ve öldürüldü. Enes dedi ki: Onun cesedinde seksen şu kadar ok yarası ve kılıç darbesi görüldü. Halam Nadr kızı Rübeyyi, dedi ki: Kardeşimi ancak dişlerinden tanıyabildim. İşte bu­nun üzerine «Mü’minlerden öyle erler vardır ki, Allah’a verdikleri ahde sadâkat göstermişlerdir. Kimi bu uğurda canını verdi, kimi de bekle­mektedir. Ve ordar hiç bir değiştirme ile değiştirmediler.» âyeti nazil oldu. Ashâb bu âyetin, Enes İbn Nadr ve arkadaşları hakkında nazil ol­duğunu kabul ederlerdi. Bu hadîsi Müslim, Tirmizî, Neseî Süleyman İbn Muğire kanalıyla Enes’ten naklederler. Keza Neseî ve İbn Cerîr Taberi, Hammâd îbn Seleme kanalıyla Enes’ten bu hadîsi naklederler.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ahmed İbn Sinan Enes’ten nakletti ki; amcası yani Enes îbn Nadr Bedir savaşına katılamamış ve demiş ki: Rasûlullah (s.a.)ın müşriklerle yaptığı ilk savaşa katılamadım, eğer Al­lah bana müşriklerle bir daha savaş imkânını gösterirse benim ne ya­pacağımı O görecektir. Enes dedi ki: Uhud günü müslümanlar da­ğılmaya başlayınca, Enes İbn Nadr: Allah’ım şunların yaptıklarından dolayı Senden özür diliyorum —arkadaşlarını kasdediyordu— ve şunlann yaptıklanndan dolayı da Sana sığınıyorum —müşrikleri kasdedi-yordu— demiş sonra savaşa koyulmuştu. Sa’d İbn Muâz Uhud’a varma­dan onunla karşılaşmış o; ben seninle beraberim, demiş. Sa’d der ki: Onun yaptığım ben yapamadım. Çünkü onun üzerinde seksen şu ka­dar kılıç darbesi, ok yarası bulundu. Onun ve arkadaşlarının hakkında «Kimi bu uğurda canını verdi, kimi de beklemektedir.» kavli inmiş. Tirmizî bu hadîsi tefsir babında Abd İbn Humeyd kanalıyla Yezîd İbn Harun’dan o da Enes İbn Mâlik’den rivayet eder. Tirmizî, bu hadîsin hasen olduğunu söyler. Buhârî ise bu hadîsi el-Mağazî babında Has­san İbn Hassan kanalıyla… Enes’ten nakleder, ancak âyetin, nazil olu­şunu zikretmez. İbn Cerîr ise bu hadîsi Mu’temir İbn Süleyman kana­lıyla Enes İbn Mâlik’ten nakleder.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ahmed İbn Fadl el-As Kalânî… Mûsâ İbn Talha kanalıyla babası Talha’mn şöyle dediğini nakleder: Hz. Pey­gamber Uhüd’dan tekrar ashabının yanına dönünce minbere çıktı, Al­lah’a hamd ve sena etti. Müslümanların başına gelenlerden dolayı on­ları teselli etti ve kendilerini bekleyen ecri ve mükâfatı onlara haber verdi. Sonra da: «Mü’mirilerden öyle erler vardır ki, Allah’a verdikleri ahde sadâkat göstermişlerdir…» âyetini okudu. Müslümanlardan bir adam kalkıp dedi ki: Ey Allah’ın Rasûlü, bunlar kimlerdir? Ben, ona doğru yöneldim. —Üzerimde Hadremî kabilesine âit iki yeşil elbise var­dı.— Hz. Peygamber buyurdu ki: Ey suâl soran kişi işte bu, onlardandır.

Aynı şekilde İbn Cerîr Taberî, Süleyman İbn Eyyûb kanalıyla… Mûsâ İbn Talha’dan bu hadîsi rivayet eder. Tirmizî de tefsir ve menka-beler bahsinde bu hadîsi tahrîc eder. İbn Cerîr Taberî Yûnus İbn Bu-keyr kanalıyla… Talha’mn oğlu Mûsâ ve îsâ tarikiyle babalarından bu hadîsi nakleder ve hasen, garîb bir hadîstir, der. Yûnus kanalından başka bir tankla bu hadîsi bilmiyoruz, der. Keza îbn Cerîr Taberî der ki: Bize Ahmed İbn Isâm el-Ansârî… Mûsâ İbn Talha’dan nakletti ki; o, şöyle demiş: Muâviye (r.a.)nin yanma vardığımda çıkarken beni ça­ğırdı ve dedi ki: Ey kardeşim oğlu sana Hz. Peygamberden duyduğum bir hadîsi okuyayım mı? Şâhid ol ki, ben Hz. Peygamberin şöyle dedi­ğini işittim: Talhâ «Bu uğurda camm verenler» dendir. İbn Cerîr Ta­berî bu hadîsi Ebu Kureyb kanalıyla Mûsâ İbn Talha’dan naklederek der ki: Muâviye İbn Ebu Süfyân kalktı ve; ben Rasûlullah (s.a.)ın, Tal­ha «Bu uğurda canını verenlerden»dir, dediğini duydum.

Bu sebeple Mücâhid «Kimi bu uğurda canını verdi» kavlinden, ah­dini yerine getirdi mânâsını anlamıştır. «Kimi de beklemektedir» kav­linden de; o, savaş olacak bir günü beklemektedir, nihayet savaş oldu­ğu zaman ahdine sadâkat gösterecektir, demiştir.

Hasan der ki: «Kimi bu uğurda camm verdi.» doğruluk ve vefa üzere öldü. «Kimi de beklemektedir» Aynı şekilde ölmeyi beklemektedir. İçlerinden kimi de hiç bir şeyi değiştirmemektedir. Katâde ve îbn Zeyd de böyle derler. Bazıları «Canını verdi» kavliyle, adağını yerine getirdi, denilmek istendiğini bildirmişlerdir.

«Ve onlar hiç bir değiştirme ile değiştirmediler.» Ahidlerini değiştir­memişler, ahde vefa yerine çiğneme yoluna gitmemişlerdir. Aksine Al­lah’a verdikleri ahidde sebat edip direnmişlerdir. «Evlerimiz düşmana açıktır. Halbuki evleri açık değildi. Onlar sâdece kaçmak istiyorlardı.» diyen yahûdîler gibi yapıp ahidlerini bozmamalardır. Halbuki Allah Teâlâ onlardan geri dönmemek üzere ahid almıştı.

«Çünkü Allah, doğruları doğruluklarıyla mükâfatlandıracak, mü­nafıkları da dilerse azâblandıracak veya tevbelerini kabul edecektir. Muhakkak ki Allah, Gafur, Rahîm olandır.» Allah Teâlâ iyiyi kötüden ayırd etmek için kullarını korku ve sarsıntılarla denemektedir. Böylece şunun durumunu da, onun durumunu da açığa çıkarmaktadır. Her ne kadar Allah Teâlâ her şeyi olmazdan önce biliyor ise de, sırf kendi bil­gisine istinaden kullarım azâblandırmaz. Ancak Allah’ın bildiği şekilde kullar amellerini işleyince ona göre cezalandırır. Nitekim Muhammed sûresinde şöyle buyurur: «Sizden cihâd edenlerle sabredenleri belirle-yinceye kadar sizi deneriz.» (Muhammed, 31). Bu, bir şeyi olduktan sonra bilmektir. Halbuki onun önceki bilgisi o şeyin olmasından önce var idi. Yine Allah Teâlâ Âl-i İmrân sûresinde şöyle buyurur: ((Allah; mü’minleri oldukları halde bırakacak değildir. Hidâyet murdarı, temiz­den ayıracaktır. Allah, size gaybı da bildirecek değildir.» (Âl-i İmrân, 179). Bu sebeple bu sûrede de «Çünkü Allah, doğruları doğruluklanyla mükâfatlandıracak, münafıkları da dilerse azâblandıracak veya tevbe­lerini kabul edecektir.» buyuruyor. Yani Allah’a verdikleri ahidde di­renip sabır göstermeleri ve ahdi yerine getirip muhafaza etmeleri ne­deniyle doğruları doğruluklarından dolayı mükâfatlandıracaktır. Al­lah’ın ahdini çiğneyen, emirlerine muhalefet eden ve bu sebeple Al­lah’ın azâb ve cezasını hak eden münafıkları da azâblandıracaktır. An­cak onlar dünyada Allah’ın meşiyyeti ve irâdesi altındadırlar. Allah is­terse onları yaptıkları davranışta devam ettirir ve kendisine ulaşıncaya kadar bu hareketlerini sürdürmelerini sağlar, sonra da buna göre azâblandınr. Dilerse onların tevbesini kabul eder ve onları münafıklık­tan vazgeçirip îmâna sevkeder. İsyan ve fâsıklıktan sonra sâlih amel­lere yöneltir. Allah’ın kullarına rahmet ve şefkati gazabına gâlib gel­diği için Hak Teâlâ «Muhakkak ki Allah, Gafur, Rahîm olandır.» bu­yuruyor.[12]

25 — Allah, küfredenleri kinleriyle geri çevirdi. Ve hiç bir hayra nail olmadılar. Allah savaşta mü’minlere yetti. Ve Allah Kavi, Aziz olandır.

Allah Teâlâ ilâhî askerlerini ve rüzgârı göndermek suretiyle o top­lulukları Medine’den uzaklaştırdığını haber veriyor. Eğer Allah, Ra-sûlünü âlemlere rahmet olarak göndermiş olmasaydı bu rüzgâr o top­luluk için Ad kavmini helak eden kasıp kavurucu rüzgârdan daha şid­detli olurdu. Ancak Allah Teâlâ «Sen onların arasında bulunduğun sürece Allah onlara azâb edecek değildir.» buyurmuştur. Allah onla­rın üzerine bir rüzgâr göndermiş ve topluluklarını dağıtmıştır. Tıpkı onların toplanmalarının sebebinin de heves olduğu gibi. Bu topluluk muhtelif kabilelerden oluşan değişik görüşlere mensûb karmaşık bir yığındı. Bunun için Allah Teâlâ’nm onların üzerine rüzgâr gönderip topluluklarım dağıtması ve kendilerini kinleri ve nefretleriyle dağıl­mış ve kaybetmiş olarak geri çevirmesi uygun düşmüştü. İçlerinden arzuladıkları zafer ve ganimeti elde edememeleri nedeniyle dünyada bir hayra nail olamamışlar, Allah Kasûlüne düşmanlıkla karşı çıkma­ları, onu öldürmeye kasdetmeleri ve askerlerini kökten yok etmek is­temeleri nedeniyle yüklendikleri günâhlardan dolayı da âhirette bir şey elde edememişlerdir. Kim bir şeyi kasdeder ve kasdettiği şeyi de fiiliyle doğrularsa, gerçekte o kişi o kasdettiği şeyin faili demektir.

«Allah, savaşta mü’minlere yetti» Mü’minler düşmanlarının yanı­na gidip onlarla yüz yüze savaşma gereğini duymadılar. Allah, kâfir­leri mü’minlerin yurdundan uzaklaştırdı. Allah, tek başına kullarına kâfidir. Kulunu O desteklemiş, askerlerini şereflendirmiştir. Bunun için Rasûlullah (s.a.i şöyle buyurmuştur: Allah’tan başka hiç bir ilâh yoktur.. O, tek bir ilâhtır. Va’dini doğrulamış, kulunu desteklemiş, as­kerlerini üstün kılmış ve O toplulukları tek başına yenmiştir. Artık O’ndan sonra hiç bir şey yok. Buhârî ve Müslim bu hadîsi Ebu Hüreyre’-den naklen rivayet ederler.

Buhârî ve Müslim’in Sahihlerinde îsmâîl İbn Ebu Hâlid kanalıy­la… Abdullah İbn Ebu Evfâ’dan nakledilir ki; o, şöyle demiş: Rasûlul­lah (s.a.) o topluluğa karşı duâ ederek şöyle buyurdu:

Allah’ım, kitabı indiren ,hesâbı çabuk gören Allah’ım. O topluluğu kahret. Allah’ım, onları hezimete ve sarsıntıya uğrat.

«Allah savaşta mü’minlere yetti.» âyeti, müslümanlarla Kureyş’li-ler arasındaki savaşın durumuna işarettir. Gerçekten de böyle olmuş ve müşrikler müslümanlarla savaşamamış aksine müslümanlar onlarla yurdlannda savaşmışlardır.

Muhammed tbn îshâk der ki: Hendek halkı Hendek’ten ayrıldık­tan sonra, bize ulaştığına göre Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: Şu yılınızdan sonra bir daha Kureyş’liler’ sizinle savaşa mazlar. Ancak siz onlarla savaşırsınız. Gerçekten de ondan sonra bir daha Kureyş’liler mü’minlerle savaşamamışlardır. Mü’minler onlarla savaşmışlar ve niha­yet Allah Teâlâ Mekke’nin fethini müyesser kılmıştır. Muhammed İbn İshâk’ın zikrettiği bu hadîs sahihtir. Nitekim İmâm Ahmed der ki: Bize Yahya… Ebu İshâk’tan nakletti ki; o Süleyman İbn Sard’m şöyle dedi­ğini işittim demiştir: Hendek günü Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Şimdi biz onlarla savaşıyoruz, onlar bizimle değil. Buhârî de Sahîh’inde Sevrî kanalıyla Ebu İshâk’dan bu hadîsi rivayet eder.

«Ve Allah; Kavî, Azîz olandır.» Gücü ve kuvvetiyle onları mağlûb olarak geri çevirmiştir. Onlara hiç bir iyilik isabet etmemiştir. Allah İslâm’ı ve müslümanlan azîz kılmış va’dini doğru çıkarmış, kulu ve ra-sûlünü te’yîd ederek muzaffer kılmıştır. Hamd ve minnet O’na mah­sûstur.[13]

26 — EhH kitâb’dan onlara destek olanları, kalelerin­den indirdi. Ve kalblerine korku saldı. Onlardan kimini öl­dürüyor, kimini de esîr alıyordunuz.

27 — Ve sizi onların yerlerine, yurdlanna, mallarına ve henüz ayak basmadığınız yerlere de vâris kıldı. Ve Al­lah her şeye kadirdir.

Daha önce de geçtiği gibi, topluluklardan müteşekkil düşman as­kerleri gelip Medine yakınında konaklayınca Kurayza oğullan kendileri ile Allah Rasûlü arasında mevcûd olan anlaşmayı bozmuşlardı. Bu Nadr kabilesinden Huyey İbn Ahtab’m —Allah ona la’net etsin— Ku-rayza oğullarının yurduna gelip reisleri olan Kâ’b İbn Esed’i yoldan çıkarıp ahdini bozdurması sonucu olmuştur. Ona söylediği birçok söz arasında şunlan da söylemişti: Yazıklar olsun sana. Ben sana devrin en güçlüleriyle; Kureyş’liler ve onlann çevre kabîleleriyle Gadfân ka­bilesi ve tâbileriyle geldim. Onlar şurada duruyorlar. Muhammed’i ve ashabını kökten yok edecekler. Kâ’b ona şöyle demişti: Hayır, Allah’a andolsun ki sen, bana devrin en düşkünleriyle geldin. Yazıklar olsun sana ey Huyey, sen uğursuz birisin. Bırak bizi halimize. Böylece adamın sırtını sıvazlayarak onu yoldan çıkarmaya çalıştı. Neticede o da müs-bet cevab verdi. Huyey, ona şu şartı koştu: Topluluklar gidecek olur da kendilerinin durumunda bir şey meydana gelmezse onlarla birlikte ken­disi de kaleye girecek ve onlann yaptığı gibi yapacaktı. Kurayza oğul­lan ahidlerini bozup ta bu haber Rasûlullah (s.a.)a ulaşınca o çok üzül­dü. Bu durum ona ve müslümanlara gerçekten çok ağır geldi. Allah Te-âlâ te’yidini gönderip peygamberi muzaffer edince düşmanları ayakları sürçerek en ağır darbeyle kaybetmiş olup geri dönünce Rasûlullah (s.a.) Medine’ye kuvvetli ve muzaffer olarak geldi. Halk silâhını çıkar­dı. Rasûlullah (s.a.) o savaşın yorgunluğunu dindirmek üzere Ümmü Seleme’nin evinde yıkanırken birden Cebrail dibadan bir sank bürün­müş ve bir kenannı bırakmış olarak atlastan bir heybenin asılı bulun­duğu bir katınn üzerinde beliriverdi ve dedi ki: Ey Allah’ın Rasûlü, si­lâhını indirdin mi? O; evet, dedi. Cebrail; ama melekler silahlanın in­dirmediler, dedi. Şu anda ben topluluğun isteklerini bildirmekten dö­nüyorum. Sonra şöyle dedi: Allah sana emrediyor ki; Kurayzâ oğulları­nın üzerine yürüyesin. Bir başka rivayette de Cebrail şöyle demiştir: Se­ni savaştan uzaklaşmada ma’zûr kılacak özrün var mıdır? Silâhlan ye­re koydunuz mu? Hz. Peygamber; evet deyince, Cebrail; ama biz henüz silâhlarımızı yere koymadık, demiş sonra, kalk, şunlann yanma git, diye eklemişti. Hz. Peygamber: Nereye? deyince, Cebrail; Kurayza oğullan-nın yamna, çünkü Allah Teâlâ bana onlan sarsmamı emretti, demiş. Bu­nun üzerine Hz. Peygamber anîden toparlanarak kalkıp Kurayza oğul-lannın üzerine yürüme emrini vermişti. Kurayza oğullan Medine’nin birkaç mil uzağındaydılar. Bu sırada öğle namazının vakti gelmişti. Hz. Peygamber: Sizden hiçbiriniz ikindiyi Kurayza oğullarının yurdundan başka bir yerde kılmasın, demişti. Halk yürümeye koyulmuş ve yolda namaz vakti gelmişti. Bazıları yolda namazım kılmış ve; Rasûlullah (s.a.) bu sözüyle ancak acele yürümemizi kasdetmiştir, demişlerdi. Baş­kaları da Kurayza oğullarının yurdundan başka bir yerde namaz kıl­mayız, demişlerdi. Hz. Peygamber her iki grubu da zorlamamıştı. Onla­nn arkasından Hz. Peygamber îbn Ümmü Mektûm’u Medine’de yerine vekil bırakarak yürümeye koyuldu. Sancağı Ebu Tâlib oğlu Ali’ye verdi. Sonra Kurayza oğullarının yurdunun yanında konaklayıp yirmi beş ge­ce onları muhasara etti. Bu durum uzayınca onlar Evs kabilesinin reisi olan Sa’d İbn Muâz’ın hakemliğini taleb ettiler. Çünkü Kurayza oğul­ları câhiliyyet devrinde Evs kabilesinin müttefiki idiler. Ve bu sebeple Sa’d İbn Muâz’ın kendilerine iyi davranacağını sanıyorlardı. Nitekim Abdullah İbn Übeyy İbn Selûl Kaynûka oğullarına bu şekilde davran­mıştı. Bunlar da Sa’d’ın Abdullah İbn Übeyy gibi davranacağını sanı­yorlardı. Ve biliyorlardı ki, Hendek savaşının olduğu günlerde Sa’d İbn Muâz kolunun orta damarından bir ok yarası almıştı. Rasûlullah (s.a.) onun bu orta damarını dağlatmış ve kısa zamanda kendine gelmesi için mescidin orta yerine oturtmuştu. Sa’d İbn Muâz ise şöyle duâ etmişti: Allah’ım eğer Kureyş’lilerle harbi devam ettireceksen, beni de bu sa­vaş için bırak. Eğer bizimle onlar arasında harbi devam ettiriyorsan sa­vaşı devam ettir ve Kurayza oğullarının hakkında gözüm ağarıncaya kadar benim canımı alma. Allah Teâlâ onun duasını kabul etti ve Ku­rayza oğullarının kendiliklerinden isteyip seçmeleri sonucunda onları Sa’d İbn Muâz’ın hükmüne boyun eğdirdi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.) onu Medine’den çağırttırdı ve Kurayza oğulları hakkında hakem olarak hüküm vermesini istedi. Sa’d İbn Muâz bir merkebe binerek yan­larına geldiğinde, ona her türlü oturma kolaylığı sağladılar ve rahat et­tirmeye çalıştılar. Evs kabilesi ise bu yüzden onu kınayarak; ey Sa’d, onlar senin dostlarındır, onlar hakkında iyi davran, diyorlardı. Böylece Sa’d’ı yumuşatıp onlara şefkatli davranmasına çalışıyorlardı. Sa’d ise onlara bir cevab vermiyordu. Bu davranışlarını ilerletince Sa’d dedi ki: Şu anda Allah için Sa’d’ın hiç bir kınayanın kınamasını kaale alma­ması gereken ân gelmiştir. Bunun üzerine onlar Sa’d’ın kendilerini ol­dukları gibi bırakmayacağını anladılar. Rasûlullah (s.a.)in bulunduğu çadıra yaklaşınca, Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Efendiniz gsliyor aya­ğa kalkın. Bunun üzerine müslümanlar ayağa kalktılar. İ’zâm, ikram ve saygı ile onu oturttular. Onun valilik makamına saygı duyuyorlardı ki böylece Sa’d’ın vereceği hüküm infaz mevkiine ulaşsın. Sa’d oturun­ca Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Şunlar —Kurayza oğullarını işaret ederek— senin hükmüne boyun eğdiler. Dolayısıyla sen onlar hakkın­da dilediğin gibi hüküm ver. Sa’d dedi ki: Benim vereceğim hüküm onlar için geçerli olacak mı? Rasûlullah (s.a.): Evet, dedi. Sa’d, şu ça­dırda oturanlar hakkında da geçerli olacak mı? deyince de Hz. Peygam­ber; evet, dedi. O Hz. Peygamberden saygı, ikram ve i’zâm için yüzünü öbür tarafa çevirerek Hz. Peygamberin bulunduğu yönü işaret edip bu­rada bulunan zât için de yeterli olacak mı? deyince Hz. Peygamber; evet, dedi. Sa’d dedi ki: Onlardan savaşmış olanların öldürülmesine mallarının ve çocuklarının esîr ve ganimet olarak alınmasına hükme­diyorum. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Sen, Allah’ın yedi kat göğün üstündeki hükmüyle hükmettin. Bir başka rivayette de Hz. Peygam­ber (s.a) şöyle buyurdu: Sen, en güçlü hükümdarın hükmüyle hükmet­tin. Sonra Rasûlullah (s.a.) emretti ve öldürülecekleri toprağa gömül­düler. Onlara yetecek kadar adam getirildi ve boyunları vuruldu. Öl­dürülenler yedi yüz ile sekiz yüz kişi arasındaydı. Kadınlarıyla henüz erginlik çağma ulaşmamış olan çocukları esîr alındı, malları da ganimet sayıldı. Bütün bu konular delilleri ve hadîsleriyle geniş olarak «es-Sîre» kitabında açıklanıp beyân edilmiştir. Burada biz kısa ve özet olarak anlattık. Hamd ve minnet Allah’a mahsûstur.

Bunun için Allah Teâlâ, «Ehl-i kitâb’dan onlara destek olanları kalelerinden indirdi» buyurdu. Yani Kurayza oğulları gibi İsrail oğul­lan soyundan gelen ehl-i kitâb’dan bazılarını Rasûlullah (s.a.) ile sa­vaş konusunda o müşrik topluluklarına destek olup güç sağlayanları. Kurayza oğullarının ataları, önceleri kendi yanlarında bulunan Tevrat ve İncil’de zikri yazılı bulunan, ümmî peygamberin tabileri arasında olmak isteğiyle Hicaz bölgesine gelip yerleşmişlerdi. «Ancak bildikleri şey kendilerine gelince onu inkâr ettiler.» (Bakara, 89). Allah’ın la’neti onların üzerine olsun. Âyet-i kerîme’de geçen kelimesi, ka­leleri demektir. Mücâhid, İkrime, Ata, Katâde, Süddî ve başkaları da böyle demişlerdir. Bu sebeple sığırın boynuzu en yukarı noktası olduğu için ona da sığırın kalesi anlamına denirdi.

«Ve kalblerine korku saldı» Çünkü onlar müşrikleri Hz. Peygam­berle savaşa teşvik etmişlerdi. Elbette suçunu bilenle bilmeyen aynı de­recede olmaz. Onlar dünyada güç sağlamak için raüslümanları korkut­mak ve öldürmek istediler. Ama durum tersine döndü. Onların açtık­ları fal kötü çıktı. Müşrikler yüzleri üstü geri döndüler ve kaybetmiş kişinin el çırpması kadar bir başarı kazandılar. Onlar izzet istiyorlardı zillete uğradılar.; Müslümanların kökünü kazımak istiyorlardı kökleri kazındı. Buna ilâveten âhirette şakâvete uğradılar. İşte kısaca onlar, kaybeden kişilerin el çırpması gibi el çırpıyorlardı. Bunun için Allah Teâlâ «Onlardan kimini öldürüyor, kimini de esîr alıyordunuz.» buyu­ruyor. Öldürülenler savaşçılardı esîr alınanlar da küçük çocuklar ve kadınlardı.

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Hüşeym… Atiyye el-Kurazî’-den nakletti ki; o şöyle demiş: Kurayza savaşının olduğu gün beni Hz. Peygambere götürdüler ve hakkımda verecekleri hükümde şüphe etti­ler. Hz. Peygamber benim yüzüme bakılmasını henüz sakalımın bitip bitmemiş olduğunu incelemelerini buyurdu. Baktılar ve yüzümde bitmiş sakal görmediler. Bunun üzerine beni bırakıp esirler arasına koydular.

Sünen sahiplerinin hepsi de muhtelif yollarla Abdülmelik İbn Umeyre kanalıyla Atiyye el-Kurazî’den bu rivayeti naklederler. Tirmizî; hasen ve sahîh bir rivayettir, der. Neseî ise İbn Cüreyc kanalıyla İbn Ebu Ne-cîh’den, o da Mücâhid’den, o da Atiyye’den benzer bir rivayeti nakle­der.

«Ve sizi onların yerlerine, yurdlarına, mallarına ve henüz ayağınızı bile basmadığınız yerlere vâris kıldı.» Sizin onları öldürmeniz nede­niyle onların yurdlarını size verdi. «Ve henüz ayağınızı bile basmadığı­nız yerlere» denildi ki; bu yerler Hayber arazisidir. Bazıları da; Mek­ke’dir, dediler. Bunu Mâlik, Zeyd İbn Eslem’den rivayet eder. İran ve Rûm illeridir, denildi. İbn Cerîr ise; hepsinin birlikte kasdedilmiş olma­sı caizdir, demiştir.

«Ve Allah her şeye kadir olandır.» İmâm Ahmed İbn Hanbel dedi ki: Bize Yezîd… Alkame İbn Vakkas’tan nakletti ki; o, Hz. Âişe bana şöyle haber verdi demiş: Hendek günü halkın peşinden gidiyordum. Sert adımlarla arkamdan birinin toprağa bastığını duydum. Bir de bak­tım ki bu adam Sa’d İbn Muâz’dı. Beraberinde de yeğeni Haris İbn Evs’onun zırhını taşıyordu. Hz. Âişe der ki: Yere oturdum. Sa’d üze­rinden yeni çıkarmış olduğu demir zırhıyla beraber geçti, gitti. Sa’d’ın çevresinden korkuyordum. Çünkü Sa’d insanların en uzun ve en büyük-lerindendi. Giderken şu şiiri okuyordu:

«Biraz dur devenin ne taşıdığını göreceksin; Ölüm ne güzeldir ecel yaklaşınca.»

Hz. Aişe diyor ki: Kalktım bir bahçeye girdim baktım ki orada müslümanlardan bir topluluk duruyor. Aralarında Hattâb oğlu Ömer de var. İçlerinden bir adamın omuzunda bir miğfer var. Ömer dedi ki: Seni buraya getiren şey nedir? Allah’a andolsun ki ey Âişe, sen cesaretli bir kadınsın. Senin bir belâ veyahut ta bir topluluğa katılma ihtimâ­linden seni koruyan nedir? Hz. Âişe dedi ki: Ömer beni öylesine kınadı ki o saatta yer yarıfep ta içine girmeyi çok istedim. Adam yüzünden miğferi çıkardı. Baktım ki bu Ubeydullah’ın oğlu Talha. Dedi ki: Ey Ömer, yazıklar olsun sana. Bugün çok söylendin. Allah Teâlâ’ya kaç­mak veya sığınmaktan başka ne yapılabilir? Hz. Âişe dedi ki: Kureyş’li-lerden İbn Arka denilen bir adam Sa’d’a okunu fırlattı ve dedi ki: Al, ben Arkâ’mn oğluyum. Sad’ın kolundaki damara isabet ettirdi ve da­man kopardı. O sırada Sa’d Allah’a yalvararak dedi ki: Allah’ım, Ku-rayza oğullarının hakkında gözümü aydın kılmcaya kadar benim canı­mı alma. Hz. Âişe dedi ki: Sa’d Câhiliyye devrinde Kurayza oğullarının dostu ve müttefiki idi. Hz. Âişe dedi ki: Onun yarasının kanı durdu ve Allah müşriklerin üzerine bir rüzgâr gönderdi. Savaşta Allah mü’min-ler için kâfi geldi. Allah, Kavî ve Azîz olandır. Ebu Süfyân ve beraberindekiler Tühâme’ye, Uyeyne İbn Bedr ve beraberindekiler Necid’e gitti­ler. Kurayza oğullan da dönüp kalelerine kapandılar. Rasûlullah (s.a.) Medîneye döndü. Mescid-i Nebevî’de Sa’d’ın üzerine deriden bir örtü örtülmesini emretti. Hz. Âişe der ki: O sırada Cebrâîl Aleyhisselâm gel­di. Henüz yüzünde toprak izleri vardı ve dedi ki: Silâhını bıraktın mı? Allah’a andolsun ki melekler henüz silâh bırakmadılar. Kurayza oğul­larına var ve onlarla savaş. Hz. Âişe dedi ki: Hz. Peygamber silâh ve zırhını kuşanıp insanlara’da hazırlanmaları için haber gönderdi. Ve savaşa çıktı. Mescid-i Nebevî’nin çevresinde komşu olan Ğânm oğulla­rına uğradı. Ve onlara dedi ki: Size kim uğradı? Onlar; Dihye el-Kelbî uğradı, dediler. Çünkü Dihye el-Kelbî’nin sakalı, dişi ve yüzü Cibril Aleyhisselâm’a benziyordu. Rasûlullah (s.a.) Kurayza oğullarını yirmi beş gece muhasara etti. Muhasara uzayıp mihnetleri artınca Kurayza oğullarına denildi ki: Rasûlullah’ın hükmüne boyun eğin. Onlar Abdul-münzir oğullarından Ebu Lübâbe ile istişare ettiler. O da kendilerine boyunlarının kesilmesini işaret etti. Onlar; Sa’d İbn Muâz’m hükmüne boyun eğeriz, dediler. Rasûlullah (s.a.); Sa’d tbn Muâz’ın hükmüne bo­yun eğin, dedi. Onlar da kabul ettiler. Rasûlullah (s.a.), Sa’d İbn Mu-âz’a haberci gönderdi. O, liften bir örtünün örtüldüğü merkebin üze­rine bindirilerek getirildi. Kavmi onun etrafını sararak dediler ki: Ey Amr’ın babası, dostların müttefiklerin şimdi sıkıntı ve zorluk içerisin­deler, onlar kimler biliyor musun? Hz. Âişe dedi ki: Sa’d İbn Muâz ne onlara doğru dönüyor, ne de iltifat ediyordu. Nihayet Kurayza oğulları­nın evine yaklaşınca kavmine doğru dönüp dedi ki: Şu ân benim için Allah’ın emri konusunda hiç bir kınayanın kınamasına aldırış etmeme ânıdır. Ebu Saîd der ki:Sa ‘d İbn Muâz gelince Rasûlullah (s.a.); efen­diniz için ayağa kalkın ve onu oturtun, dedi. Hz. Ömer; efendimiz Al­lah’tır, dedi. Hz. Peygamber; onu oturtun, dedi. Onlar da oturttular. Rasûlullah (s.a.) Sa’da; onlar hakkında hüküm ver, dedi. Sa’d dedi ki: Benim hükmüm şudur: Onların savaşçılarını öldüresin, çocuklarını ve kadınlarını esîriilasın, mallarını da taksim edesin. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Onlar hakkında Allah’ın ve Rasûlünün hükmüyle hük­mettin. Sonra Sa’d dua ederek dedi ki: Allah’ım, eğer peygamberini Ku-reyş’lilerle bir daha savaştıracaksan, beni de onunla beraber kıl. Eğer peygamberinle onlar arasında savaşı sona erdireceksen benim canımı al. Sa’d’m yarası deşildi. Kulak küpesi kadar bir mikdâr dışında hepsi iyi oldu. Ve dönüp Peygamberin yattığı kubbenin altına oturdu.

Hz. Âişe dedi ki: Rasûlullah (s.a.), Ebubekir ve Ömer onun yanın­da hazır bulundular. Muhammed’in nefsi kudret elinde bulunan Al­lah’a yemîn ederim ki ben odamda Ebubekir’in ağlayışıyla Ömer’in ağla­yışını birbirinden ayırd ediyordum. Ve Allah Teâlâ’nın buyurduğu gibi onlar kendi aralarında birbirine merhametli idiler. Alkame dedi ki: Ben Hz. Aişe’ye şöyle dedim: Ey Anacığım, ya Rasûlullah (s.a.) ne yapıyor­du. Hz. Âişe dedi ki: Hz. Peygamberin gözü hiç bir kimse için yaşar-mazdı. Ancak (gözyaşartacak bir şey) görürse sâdece sakalını tutardı. Bu hadîsi Buhâri ve Müslim Abdullah İbn Nümeyr kanalıyla… Hz. Âişe’den naklederler. Ancak o rivayet daha muhtasardır. Onda Sa’d îbn Muâz (r.a.)ın duası da bulunmaktadır.[14]


İzahi

Hendek Savaşı

Hendek, Ahzâb, Hisar gibi çeşitli adlarla yâd edilen Hz. Peygam­ber (s.a.) in bu savaşı, Rasûlullah zamanının mühim bir muharebesi­dir. Hicri beşinci yılda (M.626) cereyan ettiğine göre, Uhud harbinden iki yıl sonra vuku bulmuştur. Bu hâdisenin şiddet ve ciddiyeti Kur’ân-t Kerîm’de şu müheyyic âyetlerle te’yîd edilmektedir:

«O vakit onlar üstünüzden, altınızdan size gelmişlerdi. O zaman gözler yılmış, yürekler gırtlaklara dayanmıştı ve siz Allah’a karşı türlü zanlarda bulunuyordunuz.», «İşte orada mü’minler imtihana uğratılmış­lardı. Şiddetli bir sarsıntı ile sarsılmışlardı.»

Kureyş’liler, Uhud’da muvaffak olmuşlardı; bununla beraber, ken­di kervan emniyetlerini te’mîn edecek tarzda bütün Medine garnizon­larını topraklarına ilâve edip, dağılan Müslümanların son askerî muka­vemetlerini de kırarak bu zaferlerini bir sonuca bağlıyamadılar. Netice şudur ki: Kureyş’li askerlerin harp sahasını terklerini rnüteâkib, Müs­lümanlar hemen eski harp durumlarını kazanmış ve müteâkib aylarda ise, daha ıslâh edilmiş hale bile gelmişlerdi. O kadar ki, daha sonraları Müslümanların şarkta Bi’r-i Ma’ûne ve Zât’ür-Rikâ (ikisi de Necd sah-rasındadır) ve şimalde Dûmetü’l-Cendel’e yaptıkları askerî seferler şaş­maz bir. tarzda bize onların, gün geçtikçe genişleyen nüfuz sahalarını göstermektedir. Bunlar; şimalde Mısır, Suriye ulaştırma yolları üzerin­de bulunuyordu, aynı zamanda şimâl-i şarkîde Irak kervan yolu üzerin­de bulunan mahallerdi. Bu suretle Mekke’lilerin kervanlarına bütün yollar artık büsbütün kapanmıştı.

Mamafih Benu Nadîr Yahûdî kabilesinin, Medine’den sürülmesi, devlet merkezi dâhilinde müslümanların durumlarının kuvvetlenmesi­ne sebep olduysa da hâriçte yeni yeni güçlükler doğurmuştur. Çünkü Yahudiler şimale hicret etmişler ve Vâdi’ül-Kurâ üzerinde Hayber vaha­sına yerleşmişlerdi. Burası, Suriye ticâret kervanlarının yolu üzerinde bir uğrak yeridir. Bunlar, burada önce mahallî ve civar halkını Müslü­man devleti aleyhine hasmâne hareketlerde bulunmaya teşvik ettiler. Böylece az bir zaman sonra, Dûmet’ül-Cendel hâkiminin bu havaliden Medine’ye giden kervanlara zararlı olduğunu görmekteyiz. (Mes’ûdî, et-Tenbîh ve’1-îşrâf, 248). Aynı zamanda Ğatafan kabilesi ile Hayber havalisinin bir senelik hurma mahsûlünün tamâmını vermek mukabili, Medîne’lilere karşı girişilen mücâdelede karşılıklı yardımlaşmak için it­tifak akdettiler (Belâzûrî, Ensâb, I, 343). Bundan başka Hayber Yahu-dilerinden Nadîrîler Mekke’lileri tekrar Medîne’lilere karşı hücuma kalk­maları ve bunu bilhassa Ğatafan ve Fezâre’lilerinki ile aynı zamana isa­bet ettirmek hususunda teşvik etmeye başladılar. Son olarak câlib-i dik­kat olması dolayısıyla belirtmek lâzımdır ki, kararlaştırılmakta olan Me-dîne muhasarasına Hayber’liler, hassaten Nadiri Yahudileri, kendilerini iştirakten uzak tutuyorlar ve bu mücâdeleye hiç bir askerî birlik gönder­memeye çalışıyorlardı.

Düşmanın hakîki planını izaha girişmeden evvel, onlann tarafında iş birliğine kalkmış müttefikler mevzuundaki bazı karanlık noktaları aydınlatmamız faydalı olacaktır.

Tarihçiler, umumiyetle, Mekke’lilerden başka onların müttefikleri olarak; Ehâbîş, Ğatafan, Fezâre, Mürre, Eşcâ’ ve Süleym kabilelerini zikrederler. Belâzûrî buna Sakîf’i de eklemektedir. (Ensâb, I, 343). Kim­se bu ittifak zincirine Benu Mustalik’in de dâhil olduğundan şüphe et­memektedir. Şimdi biz, bu sonuncuların niçin ve nasıl Hendek harbi ile alâkalı olduğunu göstereceğiz.

Mustalikîler, Huzâ’alıların bir koludur, fakat bu kabilenin Hz. Pey­gamber (s.a.) ile müttefik diğer kollarından farklı olarak bunlar, Ehâ­bîş zümresinden bir kısım ve Mekke’li Kureyş’lilerin müttefiki durumun­daydılar. (Daha fazla malûmat için bak. Benim «Studi Orientalistici, Presentation Volum to Levi Della Vida, I, 434, 447’de çıkan «Les Ahâ-bich de La Mecque» adlı makalem).

Şurası bellidir ki; Hz. Peygamber (s.a.), ya bu kabileden olan dost­ları veya bu kabile müslümanları vasıtasıyla, Mustalikîlerin Medine’ye bir hücum için hazırlandıklarına dâir haberler elde etmişti ve tehlikeyi daha tomurcuk halindeyken koparmak gayesiyle onlara karşı ânî bir sefer tertîbledi, Hendek muhâsaracılarınm gelmelerinden iki ay evvel de onları bertaraf etmeye muvaffak oldu.

Tekrar edelim ki, bu sefer, Hendek harbinden tam iki ay evvel ta­hakkuk ettirilmiştir. Bildiğimiz gibi, tarihçilerin bir kısmı bu hâdiseyi H. 4, diğerleriyse 5. ve nihayet diğer bir kısım da H. 6. yıla isabet etti­rirler. Fakat, Beyhâkî’nin de izah ettiği gibi (Delâil’ün-Nübüvve) bütün bunlar bir hesaplama usulüyle alâkalı şeylerdir. (Hz. Ömer’in ıslaha­tından evvel müslümanlar takvim yılını üç ayrı tarzda başlatmaktaydılar: 1 — Hicretten bir yıl evvelden başlatanlar, 2 — Hicretten bir yıl sonra başlatanlar, nihayet 3 — Hakîkî hicret yılında başlatanlar.) Bu üç grup da Şaban ayında müttefik idiler ki, bu Şaban hakikatte Hen­dek harbinin cereyan ettiği aynı yılın Şaban ayıdır.

Bu konudaki şemayı tetkik edecek olursak her taraftan Medine’yi kuşatan düşmanın arzettiği tehlikenin ciddiyet ve büyüklüğü kendili­ğinden anlaşılacaktır.

Dûmet-ül-Cendel hâkimi, Medine’ye gelen kervanlara karşı tecâ­vüz hareketlerine başladığı zaman Hz. Peygamber (s.a.) bunu ciddiyet­le karşıladı ve bizzat kendisi bir askeri birliğin başında olduğu halde bunları korkutmak gayesiyle yola çıktı. İbn Hişâm, bize eserinin 668. sayfasında naklettiği gibi, Hz. Peygamber (s.a.), bu seferinden tam ya­rı yolda iken geri dönmüştür. Bu yanm kalan sefer esnasında Ğâtafân ve Fezâre kabileleri arazîlerinden geçilmiştir. İşte bu sırada Medine’ye karşı tertîb edilmekte olan askeri komplonun pek yakın olduğunun öğ­renilmesi mümkündür. Ve belki de onlar bu tasavvurlarını Hz. Peygam­ber, Medine şehrinden uzun bir sefer için gaybubet ettiği, yani Dûmet’ ül-Cendel’e doğru çıktığı zaman tahakkuk ettirecekler ve Medine’ye saldıracaklardı. Her ne hal ise düşman aynen evvelce Bedir’de olduğu gibi yani, müslümanların tehdîd ettiği kervan kaçıp kurtulduğu halde, Bedir’de müslümanlara karşı sefere devam edildiği gibi, bu defa da Hz. Peygamber (s.a.)in yarı yoldan dönmesi üzerine hazırlık ve planların­da hiç bir değişiklik yapmamışlardır. Nitekim yine Hz. Peygamber (s.a.)in Mekke’deki gizli casusunun, hazırlanan bu kıyam ve suikast haberini Medine’ye ulaştırması mümkündür. Bu haber, her halde Hz. Peygamber (s.a.)in kumanda ettiği, halen yolda bulunan orduya, on­ların bulundukları karargâha ulaştırılmış olacaktır. Hakîkaten eş-Şe’-mî’nin bize verdiği ma’lûmâta göre Kureyş’lilerin bu hazırlıkları hak­kındaki rapor, Huzaîler tarafından fevkalâde bir sür’atle tam dört gün­de Medine’ye ulaştırılmıştır (vasati olarak bu yol 12 günde alınır), (eş-Şe’mî, Sîre, Hendek “bahsi).

Bana kalırsa, bütün bunlar Hayber Yahudileri tarafından kurnaz­ca hazırlanmış fesâd ve sûikastlerden ibarettir. Onlar bu suretle Mek-ke’lilerin muazzam kuvvetlerini Gatafânüerinki ile birleştirip hep bir­den Medine’ye saldırtmak ve diğer taraftan da sâdece bir avuç insanla Hz. Peygamber (s.a.)i Medine’den on beş gün mesafedeki Dûmet’ül-Cendel bölgesine çekmek istiyorlardı. Bu plan tahakkuk ederse, bir taş­la iki kuş vuracaklar hem İslâm’ın merkezi mahvedilip yerle bir edi­lecek, hem de Hz. Peygamber (s.a.) ortadan kaldırılacaktı. Girişilen Dû-met’ül-Cendel seferi bir tesadüf veya apayrı bir hadîse değil, Yahudiler tarafından tertîb edilen bir oyunun diğer bir kısmıydı.

Her neyse, Hz. Peygamber acele geri döndü ve Medine’de bizzat müdâfaa hazırlık ve tedbirleriyle meşgul olmaya başladı.

Uhud’da alınan dersten sonra, tâm bir mutabakatla şehrin bizzat dâhilden müdâfaa edilmesi karârına varıldı; muhasarada kalmak, açık arazîde dövüşmeye tercih edilmişti. Muhafaza ve müdâfaayı daha ko­lay kılmak için bu İslâm şehrinin müsait ve uygun yerleri boyunca hen­dekler kazıldı. Müslüman tarihçiler umumiyetle bunun Selmân el-Fâ-risî’nin fikir ve mütâlâası üzerine yapıldığını söylerler (Taberî, s. 1465). Bununla beraber el-Vâkıdî ve el-Makrızî tarafından mahfuz tutulmuş iki mektup vardır. Ebu Süfyân’ın Hz. Peygamber (s.a.)den çarpışma yerine, harp sahasında, niçin birdenbire herkesi şaşırtan bir şekilde, hendekler arkasına sığındığını ve hayretini ifâde ederek bu yeni sevk’ ül-ceyş usûlünü kimden öğrendiğini müstehziyâne soran bir mektubu üzerine o buna bir mektupla cevab verdi: «Allah bunu bana ilham etti.» (Mektup metinleri için bak. benim «el-Vesâik’üs-Siyâsiyye», adlı ese­rimin 6. 7. mektuplar).

Fakat aynı zamanda Hz. Peygamber (s.a.) askerî ihtisas sahasın­da çok ileri idi ve bilhassa pek az kan akıtmak suretiyle düşmana ga­lebe etmekte, hasımlarından çok daha üstün olduğunu hemen her yer­de isbât etmiştir.

İslâm’ın başşehri Medine’nin etrafına hendekler kazılmasına karâr verildiği vakit Hz. Peygamber, beraberinde gerek Mekke’li Muhacir Müslümanlar ve gerekse Ensârîlerden arkadaşları olduğu halde, ata binmiş olarak arazîyi tetkike çıktı. Gayeleri arazî hakkında bir fikir edinmek, sevk’ül-ceyş bakımından ehemmiyet arzeden noktalan ta’yîn ve tesbît etmek ve İslâm ordusunun ordugâhını kuracağı yeri de tesbît etmekti (el-Vâkıdî, Mağâzî, vr. 120 b). Her zaman olduğu gibi kadın­ların, çocukların yiyecek ve içeceklerin, değerli eşyaların, otlak hayvan­larının şehirde bulunan yüzlerce kule ve hisarlarda toplanması ve or­dunun Sal’ dağı eteklerinde karargâh kurması kararlaştırıldı. Keza, bu­rada uzun ve^derin bir hendeğin açılması lüzumu tesbît edildi. Şehrin etrafında, bilhassa cenûbda çok kesafet arzeden bahçeler vardı. Birçok bahçeler arasında mevcûd geçitler ise çok dar ve zikzak bir haldeydi ki, düşman, buralardan yayılarak değil, ancak birerle veya ikişerle kol va­ziyetinde geçebilirdi. Tabiatıyla, düşünülecek olursa çok sayıda dahi ol­sa, böyle birerle kolda gelen bir düşmanı küçük bir askerî müfreze ko­laylıkla durdurabilir ve harekâtına mâni olabilir ve onları kolaylıkla bozguna uğratabilirdi. Doğu istikâmetinde, Benu Kurayza ve diğer ya-hûdilerin ikâmetgâhları vardı. Bu yahûdîlerle münâsebetler bir müd­det muslihane devam etmiştir. Geçen bölümde de tefarruâtıyla izah ettiğimiz gibi, şimal ciheti tamamen açık arazî ve batı tarafında da bazı genişlikler vardı.

İlk olarak, karşılıklı duran, iki lâvlık arazîyi birleştiren, (N) biçi­minde bir hendek kazılması kararlaştırıldı. Bu, şimâl-i şarkîde Şeyheyn çifte hisarlarından başlayacak ve Mezat denen yerde «Seniyyet el-Vedâ» tepesinin şimal tarafına uğrayacak ve dönerek Benu Ubeyd tepesinin azçok uzağına uzanacak ve buradan tekrar Sal’ dağına dönüp «Mescid el-Feth» camiinin azçok uzağına kadar gelecekti, (es-Samhûdî, Hendek bahsi). Daha sonra batıda yaşayan kabileler kendi kendilerine mahsûs mülâhazalarla hendeği daha da cenuba, el-Gamâme Musallaâsına kadar uzatmışlardı. (Vâkıdî, el-Mağâzî, vr. 103 b). Bu hal, sonradan Vâdî Besen suyunun yatak değiştirmesine ve açılan hendek boyunca akmasına sebep olmuştur (el-Matarî, Hendek bahsi). Bu hen­dek kazılması fikri en cenûbda mukim kimseler tarafından da o kadar tutuldu ki, hiç bir tehlikeye ma’rûz bulunmadıkları halde, Kubâ ahâ­lîsinden bazıları hisarların etrafına hendekler kazmışlardır (Vâkıdî, el-Mağâzî, vr. 103 b).

Tarihçilerimizin bize verdikleri ma’lûmâta göre, Hz. Peygamber (s.a.)in Dûmet’ül-Cendel seferinden dönüşü ile düşmamn Medine’ye hücumu arasında takriben 3-4 aylık bir zaman aralığı mevcûddur. Müs­lüman gönüllülerin adedi cem’an üç bini bulmuştu. Hz. Peygamber (s.a.) hendeğin kazılması işini şu şekil bir plan altına almıştı: Kazılacak yer­leri işaretledi, her on kişilik takıma kırk zirâ’lık yer ayırdı, derinlik ve genişlik mesafeleri de ta’yîn edilmişti (Taberî, s. .1467). Benim istih­raç ettiğime göre, kazılan hendeğin uzunluğunun 5,5 kilometre olması îcâbetmektedir. Genişlik ve derinlik hiç bir kaynakta sarîh olarak zik-redilmemiştir. Bununla beraber, bu hususa dâir tesadüfi bir atıf zikre­deceğiz: Tarihçiler Selman el-Fârisî’den bahsederken onun sağlam bün­yeli ve birçok kimsenin yapabileceği bir işi tek başına yapabildiğini, me­selâ «5 zira’ uzunluğunda ve 5 zira’ derinliğinde» toprağı tek başına kazdığım zikretmektedirler. (Vâkıdî el-Mağâzî, vr. 103 b). Bu, hendeğin eni ve derinliği hakkında yegâne ma’lûmât değildir, diğer kaynaklar bu durumu tamamlayıcı bazı ma’lûmâta sahiptirler. Şöyle bir kayda da rastlanmaktadır: Bir tek dar köşe müstesna, hendeğin hiç bir tara­fından düşmamn en seçkin atlıları bile sıçrayarak içeri nüfuz edemez­lerdi. İstisna edilen bu köşe, her halde tarassut kulesi vazifesini gören, tepelerle çevrili ve şayet düşman buradan ilerlerse okçuların mukâbele-siyle kolaylıkla durdurulabilecek bir mahaldi. Vâkıdî diyor ki: «Hende­ğin birçok giriş çıkış kapılan vardı, fakat, biz bunların yerlerim bilme­mekteyiz.» (Mağâzî, vr. 103 b). Belki o bu ifadesiyle, tepelerin hendekle birleşmiş olduğu bu yerlere işaret etmtktedir. Mamafih, düşman atlıla­rından Nevfel el-Mahzûmî’nin naklettiğine göre kendisi bu hendekten atlamak istemiş fakat, atı ile birlikte içine düşmüştür (İbn Hişâm, 699).

Bütün bu delillere göre, hendeğin 9 metre eninde ve 4,5 metre derinli­ğinde olması mümkündür.

îbn Hişâm’a göre (672), gönüllüler, hendek kazılmasında bütün gün çalışıyorlar ve geceyi geçirmek için evlerine, ailelerinin yanına dönüyorlardı. Bununla beraber Hz. Peygamber (s.a.) alçak bir tepe üzerine bir çadır kurmuş gece ve gündüz bu çadırın bulunduğu nok­tada kalmıştır. (Bu mahalde kurulu Zubâb Camii, bunun hâtırasını hâlen canlandırmaktadır). Kendisi, hendeklerde çalışanları teşci’ et­mek için zaman zaman bu birliklere gidiyor, bizzat kazma işine katılı­yordu; müdâfaa planı bu suretle tatbik edilmiştir (Taberî, 1465-67).

Tabiî olarak bu kazı birliklerinin teşkili hususunda bazı ma’sûm münâkaşa ve ihtilâflar çıkıyor, fakat bütün bunlar, Hz. Peygamber (s.a.)in huzurunda gayet muslihane, dostça halledilip, mesele yatıştırı­lıyordu. Yukarıda Selmân el-Fârisî’nin fevkalâde iş çıkarma kabiliye­tini nakletmiştik. Onun yüzünden çıkan ihtilâfları bertaraf etmek için Hz Peygamber dedi ki: «Hayır, Selmân bizim, yani Peygamber ailesi (ehl-i Beyt)nin kazı birliğindendir.» Buna bakılacak olursa Hz. Pey­gamber (s.a.)in ve Selmân’ın iştirak ettiği birlik sâdece Peygamber aile­si, meselâ Hz. Ali v.s. gibi kimselerden ibaretti. Fakat, Taberî’ye göre (1467), bu birlik diğer kazı takımları gibi Ensâr ve diğer zümrelerden katılan ferdlerden müteşekkildi. Bazı kaynakların (el-Vâkıdî, vr. 103 b; eş-Şe’mî, Hendek bahsi) naklettiklerine nazaran, Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer diğerleriyle beraber hiç bir takıma iştirak etmemişlerdi; hattâ bir gün, Hz. Peygamber (s.a.) çok çalışmak ve uykusuzluk sebebiyle bütün bir gün uyumak mecburiyetinde kalınca Hz. EDubekir ve Hz. Ömer, Hz. Peygamber (s.a.) in baş ucunda beklediler ve onu uyandırmamaları için çalışanları o tarafa yaklaştırmadılar. Aynı kaynak şu câlib-i dikkat ma’-lûmâtı da ilâve etmektedir: Acele etmeleri sebebiyle Hz. Ebubekir ve Ömer (muhtemelen diğer bazı Müslümanlar da) bu çabukluk içinde se­pet bulamadıklarından elbiseleri içinde toprak taşımak mecburiyetin­de kalmışlardır- .

Hz. Peygamber (s.a.), tek başına işe nezâret etmiş ve işin en küçük teferruatına kadar murakabeyi elden bırakmamıştı. Bir defasında, kazı esnasında çıkan büyük bir taş hendeğin daha fazla derinleştirilmesine mâni olmuştu. Halk hendeğin istikâmetini bu taşın etrafında dolaştır­mak istedi. Fakat Hz. Peygamber, aşağı indi ve bizzat taşı kırarak kü­çük parçalara ayırdı (İbn Hişâm, 673; Taberî, 1467 ve mut. bir diğer vaka için, bak. İbn Hişâm, 671).

Her ne kadar bu sıra, oruç ayı olan Ramazân ayı içinde bulunulu­yor idiyse de, çalışma hararetini kaybetmeksizin devam etti gitti. Ka­zıcılar iş esnasında türküler söylüyorlar ve kazı işinde birbirleriyle yarı­şa giriyorlardı. Çocuklar bile gençlik heyecanı ile meşbû* oldukları halde onların en iyi yardımcıları oldular. Zeyd İbn Sabit, o sırada on yaş­larında bir çocuktu. Sıcak ve mütemâdi çalışma sebebiyle bir gün, iş başında uykuya daldı. Bu, esasen şakacı bir zât olan Umâre İbn Hazm’-ın gözünden kaçmadı; hemen Zeyd’in elbise ve kazı âletlerini aldı, on­ları latife etmek gayesiyle bir yere sakladı. Zeyd uyandığı vakit, tabi­atıyla dehşet içinde kaldı. Vak’a Hz. Peygamber (s.a.)e kadar vardığı zaman Zeyd’e «uykucu» (Ebu Rukkad=Uykucuların babası) diye lakab takıldı ve aynı zamanda Umâre’yi dahi, bu yaşta bir çocukla bu tarzda ağır şakalar yapmanın doğru olmadığını izah ederek hafifçe payladı (Vâkıdî, vr. 103).

Ara sıra ziyafetler de veriliyordu; bazısı bir koyun kesiyor, bazısı da bir sepet dolusu hurma veya mümasil şeyler getiriyordu…

Hicrî 1. ve Milâdî 622 yılında meydana getirilen Anayasanın 44. maddesine göre, Medine Yahudileri haricî bir tehlikenin îcâb ettirdiği müşterek müdâfaa halinde Müslümanlarla teşriki mesaî etmek mecbu­riyetinde bulunuyorlardı. el-Vakıdî’ye nazaran (vr. 103 b), Hz. Pey­gamber (s.a.) Benu Kurayza Yahûdîlerinden ödünç kazı âlet ve ede­vatı almıştır.

İbn Sa’d’a nazaran hendeğin doğu tarafı, yani doğudaki lâvlık ara­zî tarafında kalan Ratic yakınındaki Şeyheyn’in çifte hisarlarından Zubâb dağına kadar olan hendek parçası Muhacirlere tevdi* edilmiş, geriye kalan kısım, yani Zubâb dağından Kıbleteyn camii yakınındaki Benu Ubeyd dağına ve oradan Mezâd dağına uğrayarak geri dönüp Sal’ dağındaki Zafer camiine kadar olan bu uzun mesafe, çok daha kalaba­lık olan Ensârîlere tevdi’ edilmişti.

Ratic mevkiinin, bu namla anılan kalenin yerinde kurulu bir köy olması kuvvetle muhtemeldir. Bugün, bu kasabadan eser yoktur. Şeyheyn hisarları, bugün Uhud dağına yakın bir yerde bina, edilmiş, çift kubbeli bir cami ile yadedilmektedir. Bir zamanlar kan koca iki ihtiyar, bu hisarlarda yaşamaya başlamıştı. Hisarlar, o kadar birbirine yakındı ki, bu iki ihtiyar yulardan birbiriyle konuşabiliyorlardı. İşte, çifte hi­sarlar için «Şeyheyn» (yani iki ihtiyar) ismi, buradan neş’et etmekte­dir. Zubâb hâlâ yerindedir ve ismi değişmemiştir. Halbuki Benu Ubeyd mevkii ad değiştirmiş bulunmaktadır, daha doğrusu bu eski ad kulla­nılmamaktadır. Batı lâvlık arazî üzerindeki Kıbleteyn camii bu hava­liyi isimlendirmek için kâfi gelmekte ve kullanılmaktadır. Zafer camii-nin doğusuna isabet eden Mezâd mevkii, el-Hâzimî’nin Emâkin adlı ese­rinde belirtildiği gibi (No. 832), bir köyün veya bir çiftliğin ismiydi. Sal’ dağı üzerindeki Zafer camii hala bilinmekte olup, gerekli önem veril­mektedir. Bu ismin verilişi, Hz. Peygamber (s.a.)in harpten evvel bir­çok günler mütemadiyen bu mevkide zafer için Allah’a duâ etmesiyle izah edilebilir; Allah, onu neticede me’yûs etmedi. Bu cami, Hz. Peygamber (s.a.)in şehrin düşman tarafından muhasarası sırasında çadı­rını kurmuş bulunduğu tarafta inşâ edilmiştir. Bu mevki Sal* dağının şimali garbı tepelerinden biri üzerine isabet edip arazîye tam manâsıy­la hâkim bir durumdadır.

Hendek kazma işi, sür’atle inkişâf etti ve düşman birlikleri, iki ta­raftan, şimalden ve cenûbdan sökün ettikleri zaman hendek tamamlan­mıştı. O sırada, Şevval ayının ilk günlerinde bulunuluyordu. Düşman, Uhud savaşının yapıldığı sâhâda olmak üzere, Medine’nin şimalinde ordugâh kurdu. Kureyşli’ler Zeğâbe birleşme noktasına Ru’me kuyusu garbına rastlayan ve Curef ile el-Ğâbe orman arasına yerleştiler. Ken­dileriyle beraber, ücretli askerler olan Ehâbişler, Kinâne ve Tîhame ahâ­lîsinden bazı kabileler de gelmişlerdi. Nakledildiğine göre, düşman 10.000 kadar vardı; bunun 7.000’i şimal müttefiklerinden te’mîn edil­mişti. Kureyş’liler ve onların yoldaşları, yani cenûb müttefikleri, Kur’-ân-ı Kerîm’de yazılana nazaran «Müslümanların alt yanlarından» gel­mişlerdi. Ğatafânî ve Fezâre’liler yani şimal müttefikleri ki, bunlar, ya-hûdîlerin Hayber’in bir yıllık hurma mahsûlüne karşılık (el-Vâkıdî, vr. 101-102), Benu Esed ve Necd kabileleri ile birleşmişler ve «Müslüman­ların üst yanlarından» gelerek Vâdî Nu’man’daki Zeneb Nakmâ’da Uhud’un karşısında karargâhlarını kurmuşlardı. Topyekûn 7.000 kadar vardılar.

Düşmanın gelmesi üzerine Hz. Peygamber (s.a.) aile ferdlerini ayrı ayn hisarlara gönderdi (Taberî, 1470). Zevcesi Ümmü’l-Mü’minîn Hz. Âişe, Benu Harise hisârındaydı (Taberî, 1476). Teyzesi Safiyye, Ensârî şâirlerinden Hassan İbn Sâbit’e ft.it olan Fâri’ hisârındaydı ki, onun bu­rada iken göstermiş olduğu bir şecaat numunesi hareket herkesçe bili­nen bir husustur (İbn Hişâm, 680). Medine yahûdîlerinden bir güruh Müslümanların şehri boşaltıp dışarıda müthiş bir savaşa tutuşmasını fırsat bilerek, müslümanların evlerini yağma, kadın ve çocuklarına te­câvüz etmeyi kararlaştırdılar. Bunlardan biri, mezkûr hisara girmek için hisarın duyarına tırmanınca, Safiyye bir kılıç darbesiyle, onu öl­dürdü ve kafasını aşağıdaki yahûdîlerin ayaklan ucuna attı, bunlar ise dehşet içinde kaçıştılar (Lisân’ül-Arab, Kaf-Dad-Dad maddesine ba­kınız) . Harbin sonunda her ne kadar kadın ise de ganimetten bir hisse alması kararlaştırıldı; hakîkaten buna lâyık bir iş görmüştü (Ya’kûbî, II, 49).

Yine kaynaklarda naklediliyor ki, harpten bir ay evvel hasâd yapıl­mış ve mahsûl tarlalardan toplanmıştı (eş-Şe’mî, II, 411; el-Vâkıdî, vr. 102). Şe’nıî bu hesaba göre, düşman atlılarının geldikleri zaman, hay­vanlarına yedirecek hiç bir şey bulamadıklarını, ancak ordu ile birlikte ne getirmişlerse onunla iktifa ettiklerini tasrîh etmektedir.

Düşman ordugâhını kurup yerleşince, Müslüman gönüllüler de karârğâhlarını Sal’ dağı yakınında te’sîs ettiler. Ve Hz. Peygamber (s.a.) de çadırını Zubâb dağından Zafer Câmiinin bu günkü yerine nakletti. Sel-mân, Hz. Ebubekir, Osman ve Ebu Zerr’e izafe edilmiş, yanyana dene­cek kadar yakın dört cami vardır ki, bize, mezkûr şahısların harp esna­sında çadırlarını bugün, bu camilerin bulundukları noktaya kurmuş ol­maları ihtimâlini düşündürmektedir. Yukarki beş cami, Medine’ye uğ­rayan hacıların büyük ta’zîmini üzerlerine çekmektedir. Seçkin 3.000 müslüman asker, otuz beş atlı, Hendeği enine ve boyuna muhafaza altında tutuyorlar, bunun için daimî devriye halinde faaliyet gösteri­yorlardı (el-Vâkıdî, vr. 105).

Esâs olarak, Sal’ dağında ve eteklerinde karargâhlarını kuran Müs­lümanlar, küçük birlikler halinde ayrıldılar ve bunlar hendeğin dâimi ve esaslı olarak tarassut ve muhafaza altında bulundurulması için, devriye usûlüne göre kullanıldılar. Süvariler ve piyadeler arasında va-zîfe taksimi yapıldı. Daha, esâs savaş başlamamıştı, fakat sâdece her iki taraftan da bazı kimseler birbirlerine ok atmayı deniyorlardı. Bil­hassa, düşman hendeği geçebilmek için bir köprübaşı te’sîs etmek gaye­siyle harekete geçtiğinde şiddetli ok atımına tutuluyorlardı. Düşman atlıları da hendek boyunca dolaşıyorlar, Müslümanlar cihetinde müdâ­faası ihmâl edilmiş bir giriş mahalli arıyorlardı. Bunlardan bazı cesur atlılar bir iki defa hendeği atlayarak aşmaya teşebbüs ettiler. Evvelce de gördüğümüz gibi Nevfel İbn Abdullah el-Mahsûmî de hendeği atla­mış fakat aşamayarak içine düşmüştü. Müslümanlar, hemen onu taş­lamaya başladılar. Nakledildiğine göre Hz. Ali, arkadaşlarını durdur­muş ve hendeğe inerek onun kafasını koparmıştı. Düşman, onun cese­dinin iade edilmesi için 10.000 dirhem vermek istiyordu, bununla bera­ber,” Hz. Peygamber (s.a.) onun bilâ ücret (fidye) iade edilmesine mü­sâade etmiştir (îbn Hanbel, I, 271; eş-Şe’mî, IV, 214 a ve müt.) Diğer bir defasında birkaç düşman atlısı İslâm ordusu hatlarına nüfuz et­meye muvaffak oldu. Fakat kendi birlikleriyle irtibatı kesilmiş olarak hasımları içinde kalcılar. Ölümü, bu dünya hayatından daha fazla öz­lemiş bu Müslüman muhâribler arasında daha fazla kalamayacaklarını anlayarak, hemen geldikleri yere döndüler, fakat, geride birçok arka­daşlarını ölü bırakmışlardı (Taberî, I, 475-476).

Karanlık bir gecede devriye gezen ve karşı istikâmetlerden gelerek karşılaşan Müslüman iki devriye birliği, birbirleriyle çarpıştılar, bu ara­da açıkça parola kullanılmış, fakat yanlışlık meydana çıkana kadar ya­ralananlar olmuş, kan dökülmüştü. Vak’a Hz. Peygamber (s.a.)e anla­tıldığı vakit dedi ki: «Ölen, şehîd olarak ölmüştür, yaralananlar, Allah yolunda yaralanmışlardır.» Neticede bu vak’a dolayısıyla kimseyi cezâ-landırmamıştır. (Fazla ma’lûmât için, Burhân’üd-Dîn el-Marğinânî’nin «ez-Zâhiret’ül-Burhâniyye» adlı eserinin «Savaşta arkadaşlarını öldüren Müslümanlar» meselesini inceleyen 23. bölümüne bak. Yeni Cami, İstanbul, elyazması). Tabiatıyla o bununla, İslâm camiası mensûblan-nı ileride daha dikkatli olmaları için îkftz ediyordu.

Kureyş’İnerin gerek kendileri ve gerekse hayvanları için, yiyecek yığmakları tükenmeye başlamıştı. Anlaşılan bunlar, yolu daha emni­yetli ve Mekke’den daha yakın olan Hayber’den bir miktar yiyecek tak­viyesi gömmüşlerdir. Naklediliyor ki, Nadiri yâhûdilerinden olan Huyey İbn Ahtab, Hayber’den yirmi deve yükü arpa, hurma ve hurma ağacı kabuğu göndermiştir. Fakat bunlar, uyanık Müslüman devriyelerinin eline düşmüştür. Devriyeler, develeri yükleriyle birlikte, ganimet olarak kestirme yollardan İslâm ordusuna ulaştırmışlardır (eş-Se’mî, ait oldu­ğu yerde).

Erzak yığınlarının tükenmesi ve muhasaranın gayr-i müessir bir şekilde devam edip gitmesi, Kureyş’lileri son derece sinirlendiriyordu. Burada, bir Nadiri Yahûdîsi olan Huyey İbn Ahtab’dan, Medine’de yaşayan yahûdîleri İslâm ordusuna karşı şehir içinden harekâta geç­meleri suretiyle arkadan vurmaya teşvik etmesi şeklinde istifâdeyi dü­şündüler. Medine’de yaşayan yahûdilerin en kuvvetlileri olan Kurayzî Yahudileri, kendi kurnaz dindaşları tarafından (her ne kadar başlan­gıçta tereddüt etmişlerse de) sonunda, bu işe ikna’ edilmişlerdir. Bunun üzerine Kurayzîler hazırlığa başladılar. Fakat, onların pek erkenden değişen tavırları, bazılarının Hz. Peygamber (s.a.)e ismen tecâvüz ve hakarette bulunması, etraflarında bulunan bazı müslünıanların du­rumdan şüphelenmelerini mûcib olmuştu. Hz. Peygamber (s.a.) hakîkî durumu araştırmak ve haber toplamak gayesiyle, gizli bir memurunu şehre gönderdi; bu ajana, şayet bu söylentiler doğru ise kimseye bir şey sezdirmemesi ta’lîmâtım vermişti. Bu memur, geri döndüğünde her şeyi öğrenmiş, Hz. Peygamber (s.a.)e hakîkî durumun mevzuu bahis şüphelerden daha da kötü olduğunu haber vermişti. Onlann bir anî hücuma kalkma^düzenleri, Hz. Peygamber (s.a.) in elde ettiği bu delil­lerden çıkarılmış olabilir. Şe’mîye nazaran (II, 213 a) Kurayzîler, ge­celeyin şehrin Müslüman kesimine taarruz etmek istiyorlardı. Bunun için, Hz. Peygamber (s.a.) 200 kişilik bir kuvvetin başında Selîmet İbn Eşlem İbn Hureyş ve 300 kişilik bir kuvvetin başında da Zeyd İbn Hâ-rise’yi müslümanlarm oturduğu bölgeyi korumak üzere hemen muhte­lif istikâmetlerden şevketti. Bu muhafız askerler, bütün gece yüksek sesle «İslâm harp nidası» olan (Allahü Ekber)i tekrar ettiler. Kurayzî­ler dehşete kapılmışlardı, yerlerinden kıpırdayamadılar bile (İbn Sa’d, Tabaküt II, 1, 48).

Diğer bir tarihî rivayete göre (el-Vâkıdî, vr. 105) Hz. Ebubekir şöy­le demiştir: «Ben, bu çok muhataralı olan günlerde, sık sık Sal’ dağının zirvesine çıkar, Medine’ye, Müslüman evlerine bakar ve onları yerli ye­rinde görünce de Allah’a şükrederdim.»

Sal’ dağı üzerindeki kayalara yazılmış bazı grafiti yazılar dahi bu savaşın şiddeti hakkında ma’lûmât vermekte ve aynı zamanda Müslü­manların hissettikleri ciddî endîşelere dâir deliller taşımaktadır. (Bu yazılar hakkında bak. İslâmic Cultür, October 1939, Haydarabad/Dec-can). Hz. Ömer’in el yazısıyla yazılmış bu yazılardan birinde şunlar okunuyor: «Gece gündüz, bütün bu aksiliklerin düzelmesi için Ebube-kir ve Ömer, âcizane duada bulundular.» Çok belîğ olan bu ifâde şerhe-dilirse, durum kavranılabilir.

Anlaşılan, hendeğin öte tarafından muhâsaracılar faaliyetlerini o kadar artırmışlardı ki, Hz. Peygamber (s.a.) ve diğer müdâfîler, namaz­ları için bile vakit bulamamaya başladılar. Hatt* bir defasında, öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarım geceleyin hepsini birden eda etmek mecburiyeti hâsıl olmuştu (Kenz’ül-Ummâl, Ahzâb bahsi; İbn Sa’d, Ta-bakût II, 1, 49). Bu vak’a muhasaranın son günlerinin ne kadar buh­ranlı olduğuna dâir en çok anlatılan hâdisedir. Evvelce de gösterildiği gibi, bu günlerin ciddiyeti için Kur’ân’m da şehâdetine müracaat edile­bilmektedir.

Hal ve vaziyet, sür’atle hareket etmeyi îcâbettiriyordu. Bu yüzden, Hz. Peygamber (s.a.)in düşman safları arasında ayrılık yaratmak için Haris İbn Avf ve Uyeyne İbn Hısn’ın reislik ettikleri Gatafân ve Fezâre zümreleriyle, Kureyş’ülerin bu haris ve açgözlü müttefikleriyle ayrı sulh görüşmelerinde bulunmak üzere gizli memurlar gönderdiğini mü­şahede etmekteyiz. Bir müddet pazarlıktan sonra, bir anlaşma zemini ortaya çıktı ve bu bir parşömen üzerine kaydedildi. Medine’nin senelik hurma mahsûlünden hisse isteniyordu: Hz. Peygamber (s.a.) tarafın­dan üçte bir teklif edilmesine mukabil, müşkilpesent düşman, yarım hisse talep ediyordu. Tekrar edelim ki, bunlar, Kureyş/lilerle, esasen buna mümasil şartlar tahtında, kuvvetlerini birleştirmişlerdi; bunu da­ha evvel arzetmiştilfc Ayrıca, bunlarla Müslümanlar arasında; husûsî bir münazaa ve ihtilâf yoktu; onlar sâdece ücretle tutulmuş menfaat­perest askerî topluluklardı. Mamafih Medîne’li bahçe sahipleri bu fahiş talebe razı olmakla, pek istifadeli neticeler doğmayacağım sanıyorlardı; neticede, müzâkereler kesildi (İbn Hişâm, 676; Taberî, 1474).

Bundan sonra, Hz. Peygamber (s.a.) propaganda yoluna müraca­at etti. Şimalî Arabistan kabilelerinden Eşcâ’larm bir mensubu olan ve henüz İslâm’ı kabul ettiği herkes tarafından bilinmeyen kabilesiyle be­raber hendek muhasarasına gelmiş ve o esnada müslüman olan Nu’aym İbn Mes’ûd’u Kurayzî Yahudileri arasına gönderdi. Bu zât orada dedi ki: «Bu vaziyette Mekke’lilerin muvaffakiyet kazanacakları katiyetten ok uzakta kalmıştır. Fakat, bir defa bu müstevli yabancılar dönüp giderlerse ki, er-geç mutlaka hiç bir şey yapamadan dönüp gideceklerdir, siz kendinizi Hz. Peygamber (s.a.) e karşı müdâfaadan âciz kalırsınız. Siz, Mekke’lilerin, eski hemşehrilerini son neferine kadar mağlûb ettik­leri kat’iyyet kesbedene kadar yerinizden kıpırdamayınız. Bu maksad-la, onlardan te’mînât olarak rehin isteyiniz.» Kurayzîler, bu nasihati ma’kûl buldular; sonra gizli ajan, Kureyşîlerin karargâhına gitti ve on­lara, aldığı haberlere göre Kurayzî yahûdîlerinin Hz. Peygamber’le bir­likte gizli bir harekete giriştiklerini ve onunla olan dostluklarına te’­mînât olmak üzere bazı Kureyş ileri gelenlerini ele geçirip kendisine re­hin olarak teslim edeceklerini söyledi; «Bu yahûdîlere dikkat ediniz. En iyisi, şu müşterek savaşta sizinle olan teşriki mesâilerinin samîmiyyet derecesini tahkik için mukaddes Sebbes günü onlardan savaşa katılma­larını isteyiniz. Çünkü Müslümanlar, o gün Yahudilerin bu hallerini bil­diklerinden onların cephesinde müdâfaayı gevşek tutarlar.)) Bilâhare, aynı şekilde Ğataf ânî ve diğer düşman zümrelerine de öğütler verdikten sonra, Nu’aym, İslâm ordugâhına avdet etti ve Yahudilerin Hz. Peygam­ber (s.a.)e karşı ellerinde bulundurmak gayesiyle diğer müstevlilerden te’mînât istedikleri şayiasını yaydı. Hz. Peygamber (s.a.) de usulen, or­dugâhta çıkan bu söylentilerden haberdâr oldu ve dedi ki: «Yahûdîlere bu şekilde hareket etmelerini belki de biz emrettik.» Mes’ûd’un-Nem-mâm isimli düşman casuslarından biri (bu zâtın Hz. Peygamber (s.a.) tarafından gönderilen yukardaki gizli ajan Nu’aym İbn Mes’ûd’un ba­bası olduğu anlaşılıyor; kendisi ebleh bir ihtiyardı), acele Kureyş’lilerin kampına koştu, mükemmel bir haber getirmiş olmak uğrunda Kureyş’­lilerin kumandanı Ebu Süfyân, Hz. Peygamber (s.a.)in Yahudilerin re­hin istemeleri hususunda nasıl talebte bulunduğunu, olduğu gibi anlattı. Aynı zamanda, Yahudilerden de bir hey’et gelmiş, Hz. Peygamber (s.a.) ile alenen savaşa başlamadan evvel rehin almak istediklerini ve bu hu­sustaki arzulannı izah ediyorlardı. Mezkûr propaganda, Kureyş’liler ara­sında şüphe tohumlarının ekilmesinde cidden muvaffak olmuştu. Bu suretle, Kurayzîl^rle müttefiklerinin arası soğumuş ve teşriki mesâi et­me işi suya düşmüştü

Harbe müsait aylann sonuncusu olan Şevval ayı sona ermek üze­reydi. Allah’ın silahları terk hususunda irâdesi olduğu müteakip üç ay­dan ilki Zülkâ’de ayı yaklaşmaktaydı. Bu aylarda Mekke’liler savaşmak­tansa, Kâ’be’nin bulunduğu Mekke’ye dönüp gelen hacıları karşılamayı ve onlardan faydalanmayı daha müreccah buluyorlardı; bu onlar için bir dönüş sebebiydi. Allah’ın savaşı men’ettiği aylar geldiği halde savaş­mak onların bağlı bulundukları bu kaideye bir tecâvüz teşkil ediyordu. Nitekim gıda yığınakları tükenmişti; hattâ soğuk ve müthiş bir rüzgâr çıkmış, ordugâhta söküp atmadığı çadır bırakmamıştı. Ebu Süfyân memlekete, Mekke’ye dönmeye karâr verdi ve diğerleri de onlan ta’kîb ettiler. Nakledildiğine nazaran, Ebu Süfyân o kadar perîşân bir halde idi ki, bindiği devenin ayaklarının iple bağlı olduğunu hatırlayamaya-cak kadar şaşkın bir halde ona atladı ve hemen dönmek istedi. Bu hal­de bile, zekî Mekke’li kumandan, telâş arasında Hâlid îbn Velîd ve Amr tbn Âs’a herhangi bir Müslüman ta’kîbi halinde dönen ordunun ardını 200 kişilik bir süvârî kuvvetinin başına gpçerek korumalarını emretmeyi unutmadı.[15]

28 — Ey peygamber; eşlerine de: Eğer dünya hayatını ve süslerini istiyorsanız, gelin size bağışta bulunayım ve güzellikle salıvereyim.

29 — Yok eğer Allah’ı, Rasûlünü ve âhiret yurdunu is­tiyorsanız, muhakkak ki Allah içinizden iyi davranan ha­nımlara büyük mükâfat hazırlamıştır.

Dünya Hayatı Mı, Allah Ve Basûlü Mü?

Bu âyet-i kerîme Allah Teâlâ’dan Rasûlüllah’a bir emirdir. Hanım­larını serbest bırakmasını bildirmektedir. Onlar isterlerse peygamberden başka birisinin yanına gidip orada dünya hayatını ve süsünü elde ede­bilirler. İsterlerse peygamberin yanında kalıp onun sıkıntılı hayatına dayanırlar. Bu konuda muhayyerdirler. Ancak sabretmeleri halinde Allah katında sonsuz sevaba erişirler. Peygamberin hanımları -Allah onlardan razı olsun onları da hoşnûd etsin- Allah’ı Rasûlünü ve âhiret diyarını tercih ettiler. Bu sebeple Allah da onlara hem dünya hayatının hayrını, hem de âhiret hayatının mutluluğunu bahşetti.

Buhârî der ki: Bize Ebu Yemmân… Abdurrahmân’ın oğlu Ebu Se-leme’den nakletti ki; Hz. Peygamberin eşi Hz. Âişe (r.a.) ona şöyle haber vermiş: Allah Teâlâ peygamberin eşlerini muhayyer bırakmasını emret­tiği zaman, Rasûlüllah (s.a.) ilkin benimle başladı ve dedi ki; sana bir konuyu hatırlatacağım! Anne ve babanla istişare ettikten sonra cevâb ver, acele etme. O anne Ve babamın bana peygamberden ayrılmayı em­retmeyeceklerini çok iyi biliyordu. Hz. Âişe sonra şöyle dedi: Rasûlullah (s.a.) Allah Teâlâ’nm «Ey peygamber; eşlerine de: Eğer dünya hayatı­nı ve süslerini istiyorsanız gelin size bağışta bulunayım ve güzellikle sa­lıvereyim.» âyetini”ve müteâkib âyeti sonuna kadar okudu. Ben Hz. Peygambere dedim ki: Bu konuda ben, anne ve babamla niçin istişare edeyim? Zâten ben, Allah’ı, Rasûlünü ve âhiret diyarını istiyorum. Bu-hârî bu hadîsi muallak olarak Leys’den de nakleder ve der ki Yûnus bize… Hz. Âişe’nin şöyle dediğini nakletti. Yukardaki hadîsi kaydettik­ten sonra ilâveten şunu zikreder. Hz. Âişe dedi ki: Sonra Hz. Peygam­ber bana yaptığı gibi tek tek diğer eşlerine de aynı teklifi yaptı. Bu-hârî hadîs râvîleri arasında yer alan Ma’mer’in mustarib bir râvî oldu-nu söyler. Bazan Zührî kanalıyla Ebu Seleme’den bazan da Zührî kana­lıyla Urve’den ve Hz. Âişe’den hadîs naklettiğini bildirir.

îbn Cerîr Taberî dedi ki: Bize Abede ed-Dabbî… Ebu Seleme’den nakletti ki; o şöyle demiş: Hz. Âişe dedi ki: Muhayyerlik âyeti nazil olunca Rasûlullah (s.a.) şöyle dedi: Sana bir konuyu hatırlatmak isti­yorum. Bu konuda anne ve babanla istişare etmeden hüküm verme. Hz. Âişe dedi ki: Ben; nedir o ey Allah’ın Rasûlü? dedim. Hz. Âişe bir daha; ey Allah’ın Rasûlü nedir o? deyince Hz. Peygamber anne ve babanla is­tişare etmeden bu konuda karâr verme, dedi. Hz. Âişe der ki: Sonra Hz. Peygamber «Ey peygamber, eşlerine de:…» âyetini sonuna kadar oku­du. Hz. Âişe der ki: Biz Allah’ı, Rasûlünü ve âhiret yurdunu tercih edi­yoruz, dedim. Bunun üzerine Hz. Peygamber sevindi.

Abdullah îbn Vekî’… Ebu Seleme kanalıyla Hz. Âişe’den nakleder ki; o, şöyle demiş: Muhayyerlik âyeti nazil olunca Rasûlullah (s.a.) benden başladı ve dedi ki: Ey Âişe, ben sana bir konuyu açacağım. Sen onu baban Ebubekir ve annen Ümmü Rûmân’a açıp sormadan bu ko­nuda bana bir şey söyleme. Ey Allah’ın Rasûlü nedir o? dedim. Rasû­lullah (s.a.) Aljah Azze ve Celle’nin «Ey peygamber; eşlerine de-: Eğer dünya hayatınf ve süslerini istiyorsanız gelin size bağışta bulunayım ve güzellikle salıvereyim. Yok eğer Allah’ı, Rasûlünü ve âhiret yurdunu istiyorsanız, muhakkak ki Allah, içinizden iyi davranan hanımlara bü­yük mükâfat hazırlamıştır.» âyetini okudu. Hz. Âişe der ki: Ben Allah’ı, .Rasûlünü ve âhiret yurdunu istiyorum ve bu konuda ne babam Ebube-kir’e ve ne de anam Ümmü Rûmân’a danışacağım. Rasûlullah (s.a.) bunun üzerine gülerek diğer odaları dolaştı ve orada; Âişe şöyle ve şöyle dedi, diyerek benim sözümü tekrarladı. Onlar da; biz de Âişe’nin dedi­ğini diyoruz, dediler. Allah onların hepsinden razı olsun. Bu hadîsi îbn Ebu Hatim… Muhammed İbn Amr kanalıyla Ebu Seleme’den nakleder.

Îbn Cerîr Taberî der ki: Bize Saîd İbn Yahya… Amr’dan nakletti ki; Hz. Âişe şöyle demiş: Allah Teâlâ Hz. Peygambere kadınlarını mu­hayyer bırakması konusunda âyet indirince, Rasûlullah (s.a.) bana gel­di ve dedi ki: Sana bir konuyu hatırlatacağım. Babanla istişare etme­den bana çabucak cevab verme. Ben; ey Allah’ın nebisi nedir o? dedim. Rasûlullah buyurdu ki: Ben, sizi muhayyer bırakmakla emrolundum. Sonra yukardaki iki âyeti okudu. Hz. Âişe dedi ki: Babanla istişare et­meden çabucak cevab verme demen de ne oluyor? Ben Allah’ı ve Ra-sûlünü tercih ederim, dedim. Bunun üzerine peygamber sevindi ve aynı konuyu diğer hanımlarına da açıkladı, onlar da aynı şekilde karşılık verdiler ve Allah’ın Rasûlünü tercih ettiler.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Yezîd îbn Sinan el-Basrî… Abdullah İbn Abbâs’tan nakletti ki; o, şöyle demiş: Hz. Âişe dedi ki: Muhayyerlik âyeti indiğinde Hz. Peygamber hanımları arasında ilkin benden başladı ve dedi ki: Ben sana bir konuyu hatırlatacağım. Anne ve babanla isti­şare etmeden bana çabucak cevab verme. Hz. Âişe dedi ki: Anne ve ba­bamın bana peygamberden ayrılmayı emretmeyeceklerini Rasûlullah (s.a.) çok iyi biliyordu. Hz. Âişe dedi ki: Sonra Hz. Peygamber şöyle de­vam etti: Allah Teâlâ «Ey peygamber eşlerine de:…» buyuruyor ve iki âyeti sonuna kadar okudu. Ben dedim ki: Ben, bu konuda mı anne ve babamla istişare edeceğim? Ben doğrusu Allah’ı, Rasûlünü ve âhiret yurdunu istiyorum. Sonra Hz. Peygamber bütün hanımlarım muhayyer bıraktı. Onlar da Hz. Aişe (r.a.)nin söylediğini söylediler. Allah onların hepsinden razı olsun. Buhârî ve Müslim bu hadîsi Kuteybe kanalıyla Hz. Âişe’den aynen rivayet ederler. îmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Ebu Muâviye… Hz. Âişe’den şöyle dediğini nakletti: Rasûlullah (s.a.) bizi muhayyer bıraktı biz de onu tercih ettik. Buhârî ve Müslim de bu rivayeti A’meş kanalıyla naklederler.

İmâm Ahmed îbn Hanbel der ki: Bize Ebu Âmir Abdülmelik îbn Amr… Câbir’den nakletti ki; o şöyle demiş: Hz. Ebubekir (r.a.) Rasû­lullah (s.a.)m yanına gelip girmek için izin istedi. Halk peygamberin kapısı önünde oturmuşlardı. Peygamber de oturmuştu. Ancak Ebube-kif’e izin verilmedi, sonra Ömer geldi, izin istedi ona da izin verilmedi. Daha sonra hem Ebubekir’e hem de Ömer’e izin verildi ve Rasûlullah (s.a.)ın yanına girdiler. Hz. Peygamber çevresinde eşleri olmak üzere oturuyordu ve susmuştu. Hz. Ömer dedi ki: Bir söz etsem de peygamberi güldürsem. Bunun üzerine Ey Allah’ın Rasûlü görüyor musun Zeyd’in k!2i —Ömer hanımını kasdediyordu— biraz önce benden nafaka istedi. Ben de kafasını yardım. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.) ön dişleri be-lirinceye kadar güldü ve dedi ki: İşte şunlar da benim çevremde otur­muşlar benden nafaka istiyorlar. Hz. Ebubekir ayağa kalktı kızı Âişe’yi dövmek istedi. Bunun üzerine Hz. Ömer de ayağa kalktı kızı Hafsa’yı dövmek istedi. Her ikisi de dediler ki: Peygamberin sahip olmadiği şeyi ondan istiyorsunuz ha? Rasûlullah (s.a.) Ebubekir ve Ömer’i durdurdu. Peygamberin hanımları dediler ki: Biz bu meclisten sonra bir daha Allah Rasûlünden yanında bulunmayan hiç bir şeyi is­temeyeceğiz. Câbir der ki: İşte bunun üzerine Allah Teâlâ muhayyerlik âyetini indirdi ve peygamber Hz. Âişe’den başlayarak dedi ki: Ben, sana bir durumu hatırlatacağım, ancak anne ve babanla istişare etmeden çabucak cevab vermeni istemem. Hz. Âişe neymiş o? deyince, Hz. Pey­gamber «Ey peygamber, eşlerine de: Eğer dünya hayatım ve süslerini istiyorsanız, gelin size bağışta bulunayım ve güzellikle salıvereyim. Yok eğer Allah’ı, Rasûlünü ve âhiret yurdunu istiyorsanız, muhakkak ki Al­lah içinizden iyi davranan hanımlara büyük mükâfat hazırlamıştır.» âyetini okudu. Hz. Âişe (r.a.) dedi ki: Ben senin için mi anne babama danışacağım? Hayır, ben Allah’ı ve Rasûlünü tercih ediyorum. Ve sen­den hanımlarından hiç birine benim tercih ettiğim şeyi söylememeni is­tiyorum. Bunun üzerine Hz. Peygamber buyurdu ki: Doğrusu Allah Te­âlâ beni zorlayıcı ve sıkıştırıcı olarak göndermemiştir. Yalnızca öğretici ve kolaylaştırıcı olarak göndermiştir. Eşlerimden hangisi neyi tercîh et­tiğini söylerse ben de onu kendilerine hemen veririm. Bu hadîsin tah-rîcinde Müslim yalnız kalmıştır. Buhârî tahrîc etmemiştir. Müslim ve Neseî bu hadîsi Zekeriyâ İbn tshâk el-Mehdî kanalıyla Câbir’den riva­yet ederler.

Abdullah İbn Ahmed der ki: Bize Süreye tbn Yûnus… Hz. Ali (r.a.) den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) eşlerini dünya ile âhiret arasında mu­hayyer bıraktı. Ancak boşanma konusunda muhayyer bırakmadı. Bu rivayet munkatı’dır. Hasan ve Katâde ile başkaları buna benzer bir ri­vayeti naklederlerse de bu rivayet âyetin zahirine aykırıdır. Çünkü âyet-i kerîme’de «Eğer dünya hayatını ve süslerini istiyorsanız, gelin size ba­ğışta bulunayım ve güzellikle salıvereyim.» buyuruluyor. Yani hakları­nızı ödeyeyim ve sizi serbest bırakıp boşayayım.

Bilginler Hz. Peygamberin boşaması halinde hanımlarının başka­sıyla evlendirilip evlendirilemeyeceği konusunda ihtilâf etmişlerdir. Bu hususta iki görüş vardır. Sahih olan görüş, Peygamber boşarsa hanımla­rının başkasıyla evlenebileceği noktasındadır. Böylece boşamanın ana maksadı gerçekleşmiş olur. Allah en iyisini bilendir. İkrime dedi ki: O gün, Hz. Peygamberin dokuz hanımı bulunuyordu. Bunlardan beşi Ku-reyş kabîlesindendi. Hz. Âişe, Hafsa, Ümmü Habîbe, Şevde, Ümmü Se­leme. Peygamberin nikâhı altında Nadr kabilesinden Safiyye Bint Hu-yey, Hilâl kabilesinden Meymûne Bint el-Hâris, Esed kabilesinden Zey­nep Bint Cahş ve Mustalık oğullan kabilesinden Cüveyriye Bint el-Hâ­ris idi. Allah onlardan razı olsun ve onları da hoşnûd etsin.[16]

30 — Ey peygamber kadınları, sizlerden her kim apa­çık bir hayâsızlıkla gelecek olursa, ona azâb iki kat katla­nır. Bu, Allah’a pek kolaydır.

31 — Sizden her kim de Allah’a ve Rasûlüne boyun eğip sâlih amel işlerse, onun mükâfatını da iki kat veririz. Hem biz ona cömertçe bir rızık da hazırlamışızdır.

Allah Teâlâ Allah’ı, Rasûlünü ve âhiret diyarını tercîh ederek Ra-sûlullah’la beraber kalmayı kararlaştıran peygamber hanımlarına Öğüt vererek peygamberine diyor ki: Onların durumunun diğer kadınlarla aynı olmadığım haber ver. Onlardan herhangi birisi apaçık bir kötülük­le gelirse —İbn Abbâs der ki;.bu hayasızlık ve ahlâksızlıktır— her halü­kârda bu, şarttır. Şart ise mutlaka vuku bulacak anlamına gelmez. Bu âyet, Allah Teâlâ’nın şu kavilleri gibidir: «Sana ve senden öncekilere de doğrusu vahyetti ki: Eğer şirk koşarsanız muhakkak amelinizi dü­şürecektir.» (Zümer, 65) «Eğer şirk koşarlarsa onların yapmış olduk­ları boşa gitmiş olur.» (En’âm, 88), «De ki: Eğer Rahmân’m oğlu ol­muş olsaydı; ibâdet edenlerin ilki ben olurdum.» (Zuhruf, 81), «Allah bir oğul edinmek isteseydi; yarattıklarından dilediğini seçerdi. Tesbîh ederiz O’nu. O, tek ve Kahhâr olan Allah’tır.» (Zümer, 4). Peygamberin eşlerinin mevkileri yüce olduğundan onların işledikleri suçun cezasının da ağır olması gerekir ki onların yücelikleri ve değerleri çiğnenmemiş olsun. Bunun için Hak Teâlâ «Ey peygamber kadınları, sizden her kim apaçık bir hayâsızlıkla gelecek olursa; ona azâb iki kat katlanır.» bu­yuruyor. Mâlik Zeyd îbn Eslem’den nakleder ki; bu iki kat azâb, dünya ve âhiret azabıdır. İbn Ebu Necih de Mücâhid’den böyle rivayet eder. «Bu Allah’a pek kolaydır.» Basît ve önemsizdir.

Bilâhare Allah Te&lâ, adaletini ve lutfunu hatırlatarak buyuruyor ki: «Sizden her kim de Allah’a ve Rasûlüne boyun eğip sâlih amel iş­lerse» Allah’a ve Rasûlüne itaat edip peygamberinin emrine koşarsa; «Onun mükâfatını da iki kat veririz. Hem Biz ona cömertçe bir rızık da hazırlamışızdır.» Yani cenneti. Çünkü onlar cennette bütün mahlûkâ-tın üstünde bir mertebede yücelerin yücesinde, A’lâyı İlliyyîn’de Ra-sûlullah (s.a.) ile beraber bulunacaklardır. Cennet mevkilerinin Arş’a en yakın kısmı olan Vesîle’de olacaklardır,[17]

32 — Ey peygamber kadınları, sizler kadınlardan her­hangi biri gibi değilsiniz. Eğer sakınıyorsanız, edalı olmayın yoksa kalbinde bir hastalık bulunanlar kötü şey­ler umarlar, ve hep ma’rûf söz söyleyin.

33 — Evlerinizde oturun, ilk câhiliyye devrinde olduğu gibi açılıp saçılmayın. Namaz kılın, zekât verin, Allah’a ve Rasûlüne itaat edin. Ey Ehl-i Beyt, Allah muhakkak ki siz­den eksikliği gidermek ve sizi tertemiz temizlemek ister.

34 — Evinizde okunan Allah’ın âyetlerini ve hikmeti hatırlayın. Muhakkak ki Allah, Latif, Habîr olandır.

Ey Peygamber Kadınları

Bu da Allah’ın hem peygamberin hanımlarına, hem de onun üm­metinin hanımlarına emrettiği bir edeb tarzıdır. Allah Teâlâ peygam­berin hanımlarına hitâb ederek kendilerine emrettiği gibi Allah’tan korkmalarını ve onların diğer kadınlara benzemediklerini, fazilet ve mertebe bakımından diğer kadınlarla aynı olmadıklarını belirterek «(Sözde) edalı olmayın.» buyuruyor. Süddî ve başkaları bu ifâdenin, erkeklerle konuşurken ağzınızı ve yüzünüzü eğip bükmeyin, demek ol­duğunu belirtmişlerdir. Bunun için Allah Teâlâ müteakiben »Kalbinde bir hastalık bulunanlar kötü şeyler umarlar. Ve hep ma’rûf söz söyle­yin.» İbn Zeyd’in dediğine göre hayır, ma’rûf, güzel ve beğenilen sözler söyleyin, demektir. Bu demektir ki; onlar yabancılara dillerini eğip bü­kerek seslenmeyecekler ve kadınlar yabancılara kocalarına seslendik­leri gibi seslenmeyeceklerdir,

«Evlerinizde oturun.» İhtiyâcınız olmadığı takdirde evinizin dışına çıkmayın. Şer’î ihtiyâçlar arasında şartına uyarak camide namaz kıl­mak da yer alır. Nitekim Rasûlullah (s.a.) da şöyle buyurmuştur: Al­lah’ın cariyelerini Allah’ın mescidlerinden alıkoymayın. Ancak onlar camilere koku sürünmeden çıksınlar. Bir başka rivayette ise, onların evleri kendileri için daha hayırlıdır, buyurmuştur.

Ebu Bekr el-Bezzâr der ki: Bize Humeyd îbn Mes’ade… Enes’ten nakleder ki; o şöyle demiş: Kadınlar Hz. Peygambere dertlenerek ey Al­lah’ın Rasûlü, erkekler bizden ayrı olarak cihâda gidiyor biz ise cihâda gidemiyoruz. Bizim için Allah yolunda cihâda gidenlerin ameline ula­şabilmemizi sağlayacak bir amel yok mu? Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Sizlerden her kim evinde oturursa; o Allah yolunda cihâd edenlerin ame­linin derecesine ulaşır. Veya buna benzer bir kelime kullandı. Hafız Ebu Bekr el-Bezzâr der ki: Biz bu hadîsi Sâbit’den ancak Revh İbn Müsey-yeb kanalıyla biliyoruz ki, bu Basra’lı bir adamdır ve meşhurdur. Bez-zâr aynı şekilde dedi ki: Bize Muhammed İbn Müsennâ… Abdullah ka­nalıyla Hz. Peygamberden nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyur­muştur: Kadın avrettir. Evinden çıktığı zaman onu şeytân karşılar. Onun için Rabbına en yakın olduğu an evinin içidir. Tirmizî, Bündâr kanalıyla Arar İbn Âsım’dan bu hadîsi bu şekilde rivayet eder. Yine Bezzâr yukardaki isnâdıyla, Ebu Dâvûd da aynı isnâdla Hz. Peygambe­rin şöyle buyurduğunu naklederler: Kadının evinin içindeki odasında namaz kılması, evinde namaz kılmasından daha afdaldır. Evinde namaz kılması ise evinin avlusunda namaz kılmasından afdaldır. Bu hadîsin isnadı sağlamdır.

«İlk câhiliyye devrinde olduğu gibi açılıp saçılmayın.» Mücâhid der ki: Câhiliyye devrinde kadın erkekler arasında gezinip dururdu. İş­te câhiliyye devrinin açılıp saçılması budur. Katâde der ki: «İlk câhi–liyye devrinde olduğu gibi açılıp saçılmayın.» Yani evinizden çıktığınız­da böyle yapmayın, çünkü o dönemde kadınlar yürürken kırıta kınta yürürlerdi. Allah TeMâ: bunu bu âyetiyle yasaklamıştır.

Mukâtil İbn Hayyân der ki: «İlk câhilîyye devrinde olduğu gibi açı­lıp saçılmayın:» âyetinde geçen kelimesi, örtüyü başın üze­rine atıp bağlamamaktır. Böylece hanımların boynu, gerdanı, küpesi ve diğer süs eşyaları görünürdü. İşte âyette geçen açılıp saçılmaktan maksad budur. Bilâhare bu yasak bütün mü’min kadınlara da teşmil edilmiştir.

İbn Cerîr Taberi der ki: Bana İbn Züheyr… İbn Abbâs’tan naklet­ti ki; o, «İlk câhiliyye devrinde olduğu gibi açılıp saçılmayın.» âyetini okudu, sonra şöyle dedi: Hz. Nûh ile İblîs arasında bin sene vardı ve Âdem’in çocukları iki batından gelmişlerdi. Bir kısmı ovalarda bir kısmı dağlarda otururdu. Dağdaki erkekler güzel, kadınları da kanlı canlıydı. Ovadaki kadınlar güzel erkekleri kanlı canlıydı. İblîs Aleyhilla’ne ova halkından bir adamın yanına genç bir çocuk şeklinde geldi ve kendisini onun yanında hizmetçi kıldı. Adama hizmet ediyordu. İblîs Aleyhilla’ne çobanların çaldığı kavala benzer bir şey getirdi ve o gün insanların duy­madıkları bir sesi onlara duyurdu. Bu durum etrafa yayıldı, halk çev­reden gelip onu dinlemeye başladılar. Bunu her yıl toplandıkları bir bayram şekline dönüştürdüler. Bu bayramda kadınlar, erkekler için açılıp saçılıyor ve süsleniyorlardı. Dağ ahâlîsinden bir adam o bayram günü oradakilere saldırdı. Kadınlarının güzelliklerini gördü ve arka­daşlarına gelip onların güzelliklerini bildirdi. Onlar da adamın etrafın­da toplanarak ovadakilerin yanına gittiler böylece aralarında fuhuş ya­yıldı. İşte Allah Teâlâ’nın «İlk câhiliyye devrinde olduğu gibi açılıp sa­çılmayın.» kavliyle kasdedilen budur.

«Namaz kılın, zekât verin, Allah’a ve Rasûlüne itaat edin.» Allah Teâlâ peygamberin hanımlarını önce kötülükten nehyettikten sonra, hayır işler yapmalarını emrediyor. Bunlar arasında yalnız ve yalnız Al­lah’a kulluğun nişanesi olan namazı kılmalarını, Allah’ın mahlûkâtına iyi davranmak demek olan zekâtı vermelerini, Allah ve Rasûlüne itaat etmelerini bildiriyor. Bu, umûmun hususa atfı kabîlindendir.

«Ey Ehl-i Beyt, Allah muhakkak ki sizden eksikliği gidermek ve sizi tertemiz temizlemek ister.» Bu âyet peygamberin hanımlarının pey­gamber evinin halkı arasına girdirildiğinin açık hükmüdür. Çünkü bu âyetin nüzul sebebi peygamberin hanımlarıdır. Nüzul sebebi ya tek ba­şına ya da başkalarıyla birlikte âyetin hükmü içine dâhil olur. Sahîh olan budur. İbn Cerîr İkrime’den rivayet eder ki; O «Ey Ehl-i Beyt, Allah muhakkak ki sizden eksikliği gidermek ve sizi tertemiz temizle­mek ister.» âyetinin özellikle peygamberin hanımları hakkında nazil ol­duğunu sokakta bağırarak söylerdi. İbn Ebu Hatim de aynı şekilde ri­vayet ederek der ki: Bize Musul’lu Ali İbn Harb… İbn Abbâs’tan naklet­ti ki o; bu âyet özellikle peygamberin hanımları hakkında nazil olmuş­tur, demiştir.

Eğer bu âyetin sebeb-i nüzulü olarak peygamberin hanımları kasdediliyorsa ve başkalarının âyetin nüzulünün sebebi olmadığı söyle­niyorsa, bu ifâde sahîhtir. Ama bu âyetle yalnızca peygamberin hanım­larının kasdedildiği, başkalarının kasdedilmediği söylenmek isteniyor­sa, bu görüşün üzerinde durulması gerekir. Çünkü bu âyetler de kasd­edilen hususun yalnız peygamberin hanımları olmadığı konusunda pek çok hadîs-i şerif vârid olmuştur. Bunları buraya dercedelim:

1- îmâm Ahmed îbn Hanbel der ki: Bize Affân, Enes îbn Mâlik’-den nakletti ki; Rasûlullah Aleyhissalâtüvesselâm altı ay boyunca Fâ-tıma’nm kapısının önünden, geçtiğinde sabah namazına gidiyorsa; ey

hane halkı (Ehl-i Beyt) namaz der ve «Allah muhakkak ki sizden eksik­liği gidermek ve sizi tertemiz temizlemek ister.» âyetini okurdu. Tirmizî bu hadîsi Abd İbn Humeyd kanalıyla Enes İbn Mâlik’den naklettikten sonra hasen ve garîb hadîstir, der.

2- îbn Cerîr Taberî der ki: Bize Abdullah İbn Vekf… Ebu’1-Ham-râ’dan nakletti ki; o şöyle demiş: Rasûlullah döneminde yedi ay boyun­ca Medine’ye bekçilik yaptım. Sabah namazı olunca Hz. Peygamberin kalktığını, Ali ve Fâtıma’nın kapısına- gelip; namaz, namaz, dediğini sonra bu âyeti okuduğunu gördüm. Bu hadîsin râvîleri arasında yer alan Ebu Dâvûd el-A’mâ; Nefî’ İbn Hâris’tir ve yalancı bir râvîdir.

3- Yine îmâm Ahmed der ki: Bize Muhammed îbn Mus’ab… Ebu Ammâr’dan nakletti ki; o şöyle demiş: Ben Vasile İbn Eskâ’ın yanma girdim. Onun etrafında bir topluluk oturuyordu. Hz. Ali (r.a.)yi söz konusu ediyorlardı. Onlar kalkınca Vasile İbn Eskâ’ bana dedi ki: Ra-sûlullâh (s.a.)tan gördüğüm bir şeyi sana haber vereyim mi? Ben; evet, dedim. O dedi ki: Ben Hz. Fâtıma’ya varıp Hz. Ali’yi sordum. O da; Ra-sûlullah’a doğru gitti, dedi. Oturdum onu bekliyordum. Nihayet Ra-sûllah (s.a.) beraberinde Ali, Hasan ve Hüseyn olduğu halde geldi. Her birinin elini kendi elinin içerisine almıştı. İçeri girdi ve Hz. Ali ile Fâ-tıma’yı önüne oturttu. Hz. Hasan ile Hüseyn’i iki kucağına oturttu. Sonra elbisesini onların üzerine örterek —veya onlara giydirerek dedi— şu âyet-i kerîme’yi okudu: «Ey Ehl-i Beyt, Allah muhakkak ki sizden ek­sikliği gidermek ve sizi tertemiz temizlemek ister.» Sonra devamla; Al­lah’ım, bunlar benim evimin halkı —Ehl-i Beytim— benim evimin hal­kının temizlenmeye en çok hakları vardır, buyurdu. Ebu Ca’fer İbn Ce­rîr Taberî, Abdülkerîm İbn Ebu Umeyr kanalıyla… Ebu Amr el-Evzâî’-den bu hadîsi naklettikten sonra, sonuna şu eklemeyi yapar: Vasile de­di ki: Ey Allah’ın Rasûlü, ben de senin ehlinden miyim? Hz. Peygamber buyurdu ki: Sen de benim ehlimdensin. Vasile dedi ki: İşte benim ha­yatta en çok umduğum şey bu idi. Sonra İbn Cerîr Taberî, Abd’ül-A’lâ Vâsıl kanalıyla… Efcu Ammâr’dan nakleder ki; o, şöyle demiştir: Ben Vasile İbn Eskâ’ın yanında oturuyordum. O sırada Hz. Ali’yi bahis mev­zuu ederek ona küfrettiler. Yanındakiler gidince o bana dedi ki: Otur sana onların küfrettiği zâttan haber vereyim. Ben Allah Rasûlünün ya­nında bulunuyordum. O sırada Hz. Ali, Fâtıma, Hasan ve Hüseyn gel­diler. Hz. Peygamber elbisesini onların üzerine atarak şöyle dedi: Al­lah’ım, bunlar benim eviminin halkı. Allah’ım, onların kirlerini gider ve onları tertemiz kıl. Ben dedim ki: Ey Allah’ın Rasûlü, ben de senin evinin halkından mıyım? O; sen de, dedi. Vasile der ki: Allah’a andol-sun ki bana göre yaptığım şeylerin en güveniliri budur.

4- îmâm Ahmed îbn Hanbel der ki: Bize Abdullah İbn Humeyr… Atâ İbn Ebu Rebâh’tan nakletti ki; o şöyle demiş: Ümmü Seleme’den duyan birisi bana anlattı ve şöyle dedi: Hz. Peygamber Ümmü Seleme’-nin evinde oturuyordu. Hz. Fâtıma yanında bir parça etle geldi. Ben Fâtıma’yı peygamberin yanına götürdüm. Hz. Peygamber ona; kocanı ve iki oğlunu da çağır, dedi. Ümmü Seleme der ki: Hz. Ali, Hasan ve Hüseyn de geldiler ve peygamberin yanına girdiler. O et parçasından yiyorlardı. Hz. Peygamber ise Hayber örtüsü ile örtülü bir sedirin üze­rinde uyku halindeydi. Ben de odamdaydım. Bu sırada Allah Teâlâ «Ey Ehl-i Beyt, Allah muhakkak ki sizden eksikliği gidermek ve sizi terte­miz temizlemek ister.» âyetini inzal buyurdu. Ümmü Seleme der ki: Hz. Peygamber örtünün fazla kısmını aldı ve onların üzerine Örttü. Son­ra elini çıkararak göğe yöneldi ve şöyle dedi: Allah’ım, bunlar benim evimin halkıdır. Benim öz âilemdir. Onların pisliğini gider ve onları tertemiz kıl. Ümmü Seleme der ki: Başımı evin içerisine sokarak de­dim ki: Ben de sizinle beraber değil miyim ey Allah’ın Rasûlü? O; sen benim için seçilmişsin, sen benim için seçilmişsin, dedi. Bu hadîsin is­nadında adı verilmeyen kişi Atâ’nın şeyhidir. Diğer râvîler de güvenilir kişilerdir. Bu hadîsin bir başka tarîktan nakli şöyledir: İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Muhammed İbn Ca’fer… Atiyye et-Tafavî’den nak­letti ki; babasına Ümmü Seleme anlatıp şöyle demiş: Bir gün Hz. Pey­gamber benim evimde olduğu sırada hizmetçi gelip; Fâtıma ve Ali kapı önündeler, dedi. Ümmü Seleme der ki: Hz. Peygamber bana; kalk ve evimin halkını bir kenara al, dedi. Ümmü Seleme der ki: Ben de kalk­tım ve evin yakınında bir kenara durdum. Hz. Ali ve Fâtıma girdiler beraberlerinde Hasan ve Hüseyn de vardı. Her ikisi de küçük çocuk­tular. Çocukları alıp kucağına oturttu ve öptü. İki elinden biriyle Fâ-tıma’ya, diğeriyle de Ali’ye sarıldı. Fâtıma’yı ve Ali’yi öptü. Onların üzerine siyah yünden bir örtüyü atarak buyurdu ki: Allah’ım ben ve hane halkım (Ehl-i Beyt) cehenneme değil, Sana. Ümmü Seleme der ki: Ey Allah’ın Rasûlü ya ben? dedim. Allah’ın salât ve selâmı senin üze­rine olsun. Hz. Peygamber; sen de dedi. Bu hadîsin bir başka yoldan rivayeti de şöyledir: İbn Cerîr Taberî der ki: Bana Ebu Küreyb… Üm­mü Seleme’den nakletti ki; bu âyet onun evinde nazil olmuştur. Üm­mü Seleme dedi ki: Ben evimin kapısı önünde oturuyordum. Dedim ki: Ey Allah’ın Rasûlü, ben ev halkından (Ehl-i Beyt) mıyım? Allah’ın Ra­sûlü buyurdu ki: Sen benim için seçilmişsin, sen peygamberin eşlerin-densin. Ümmü Seleme der ki: O gün evde Hz. Peygamber, Hz. Ali, Hz. Fâtıma, Hz. Hasan ve Hüseyn bulunuyordu. Allah hepsinden razı olsun. Bu hadîsi İbn Cerîr Taberî Ebu Küreyb kanalıyla Şehr İbn Havşeb’den de aynı şekilde nakleder.

Hadîsin başka yollardan rivayetleri de vardır. Nitekim İbn Cerîr Taberî der ki: Bize Ebu Küreyb… Abdullah İbn Vehb İbn Zem’â’dan nakletti ki; o bana Ümmü Seleme (r.a.)den şöyle haber verdi demiş: Rasûlullah (s.a.) Hz. Fâtıma, Hz. Hasan ve Hüseyn’i toplayıp elbisesi altı­na girdirdi, sonra Allah’a yal vararak dedi ki: Şunlar benim evimin hal­kıdır. Ümmü Seleme der ki: Ey Allah’ın Rasûlü, beni de onların ara­sına girdir, dedim. Hz. Peygamber; sen benim ehlimdensin, dedi. îbn Cerîr Taberî aynı hadîsi Ahmed İbn Muhammed et-Tûsî kanalıyla Ömer İbn Ebu Seleme’den, o da annesinden aynı şekilde rivayet eder.

Hadîsin bir başka tarîktan rivayeti de şöyledir: İbn Cerîr Taberî der ki: Bana Ebu Küreyb… Ebu Hüreyre kanalıyla Ümmü Seleme’nin şöyle dediğini nakletti: Fâtıma Hz. Peygambere gelerek yağ ve unla, pişirilen ve adına Asîde denilen bir yemeği hazırladı ve ta­bağı Peygamberin önüne koydu: Hz. Peygamber; amcamın oğlu ve iki çocuğun nerede? dedi. Hz. Fâtıma; evdeler, dedi. Hz. Peygamber; on­ları da çağır, dedi. Hz. Fâtıma Hz. Ali’nin yanına gelip dedi ki: Kalk, Rasûlullah seni ve çocuklarını istiyor. Ümmü Seleme der ki: Hz. Pey­gamber onlann geldiklerini görünce uyuduğu yerde serili bulunan bir örtüye doğru uzandı onu çekip yaydı ve onları bu örtünün üzerine oturt­tu. Sonra örtünün dört bir tarafından tuttu. Onları örtünün altına gir­direrek sağ eliyle Rabbı Azze ve Celle’ye doğru yönelip dedi ki: Allah’ım, bunlar benim evimin halkıdır (Ehl-i Beytim) Onların eksikliklerini gi­der ve onları tertemiz kıl.

Hadîsin bir başka yoldan rivayeti de şöyledir: İbn Cerîr Taberî der ki: Bize İbn Humeyd… Hâkim İbn Sa’d’dan nakletti ki; o şöyle demiş: Ümmü Seleme’nin yanında biz Ali İbn Ebu Tâlib’den bahsettik. O dedi ki: «Ey Ehl-i Beyt, Allah muhakkak ki sizden eksikliği gidermek ve sizi tertemiz temizlemek ister.» âyeti benim evimde nazil oldu. Ümmü Se­leme der ki: Rasûlullah (s.a.) evime geldi ve bana; kimsenin içeri gir­mesine izin verme, dedi. Hz. Fâtıma geldi, ben onun babasının yanma girmesine engel olmak istemedim. Sonra Hz. Hasan geldi. Onun da an­nesinin ve dedesinin yanına girmesine engel olmak istemedim. Sonra Hz. Hüseyn geldi. Ben onun da Hz. Peygamberin yanına girmesine en­gel olmak istemedim. Sonra Hz. Ali geldi. Ona da engel olamadım. Hepsi toplanınca Rasûlullah (s.a.) üzerinde bulunan bir örtüyü onların üze­rine yayarak şöyle dedi: Bunlar benim hâne halkımdır. Allah’ım, on­ların eksikliklerini gider ve kendilerini tertemiz kıl. İşte onlar serginin altına toplandıkları sırada bu âyet nazil oldu. Ümmü Seleme der ki: Ben, Ey Allah’ın Rasûlü ya ben? dedim. Allah’a andolsun ki Hz. Pey­gamber evet diye karşılık vermedi. Sâdece; sen benim için seçilmişsin, buyurdu.

5- İbn Cerîr Taberî der ki bana İbn Vekî’… Şeybe’nin kızı Sa-fiyye’den nakletti ki; o şöyle demiş: Hz. Âişe dedi ki: Bir sabah Rasûlul­lah (s.a.) çıktı üzerinde yolculukla ilgili şekillerin bulunduğu yünden örme bir örtü vardı. Siyah kıldandı. Hz. Hasan geldi Rasûlullah onu örtünün içerisine girdirdi. Sonra Hüseyn geldi onu da girdirdi. Sonra Fâtı-ma geldi onu da girdirdi, sonra Ali geldi onu da girdirdi. Sonra «Ey Ehl-i Beyt, Allah muhakkak ki sizden eksikliği gidermek ve sizi terte­miz temizlemek ister.» âyetini okudu. Müslim bu hadîsi Ebu Bekr İbn Ebu Şeybe kanalıyla Safiyye Bint Şeybe’den nakleder.

Hadîsin bir başka tarîktan rivayeti şöyledir: îbn Ebu Hatim der ki; Bana babam… Avam İbn Havşeb’den nakletti ki; onun amcası şöyle demiş: Babamla beraber Hz. Âişe’nin yanma gittik. Ben ona Hz. Ali’­den suâl ettiğimde Hz. Âişe dedi ki: Sen bana, insanlar arasında Ra-sûlullah’m en çok sevdiği birinden suâl ediyorsun. Onun nikâhı altın­da peygamberin kızı vardı ve o peygambere insanların en sevgilisiydi. Ben Hz. Peygamberin, Ali’yi, Fâtıma’yı, Hasan’ı ve Hüseyn’i çağırıp üzerlerine elbisesini attığını, sonra; Allah’ım, benim evimin halkı işte bunlardır, onların eksikliğini gider ve onlan tertemiz kıl, diye duâ et­tiğini gördüm. Hz. Âişe der ki: Ben Hz. Peygambere yaklaşıp ey Allah’ın Rasûlü, ben senin evinin halkından değil miyim? dedim. Hz. Peygam­ber; sen bir kenara çekil çünkü sen benim için seçilmişsin, dedi.

6- İbn Cerîr Taberî der ki: Bize İbn el-Müsennâ… Ebu Saîd’den nakletti ki; Raşûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Ey Ehl-i Beyt, Allah mu­hakkak ki sizden eksikliği gidermek ve sizi tertemiz temizlemek ister.» âyeti beş kişi hakkında nazil olmuştur. Ben, Ali, Hasan, Hüseyn ve Fâ-tıma. Daha önce Fudayl İbn Merzûk’un Atiyye kanalıyla Ümmü Seleme’-den naklettiği rivayet geçmişti. İbn Ebu Hatim de bu hadîsi Hârûn îbn Sa’d kanalıyla mevkuf olarak Ebu Saîd’den nakleder. Allah en iyisini bilendir.

7- İbn Cerir Taberî der ki: Bize İbn el-Müsennâ… Bükeyr îbn Mismâr’dan nakletti ki; o ben Sa’d’m oğlu Âmir’den işittim ki Sa’d Ra-sûlullah (s.a.)ın şöyle dediğini duydum, demiş: Hz. Peygambere vahiy nazil olunca Ali’yi onun iki oğlunu ve Fâtıma’yı alarak elbisesi altına girdirdi ve; Rajpbım, işte bunlar benim ailem ve ev halkım, buyurdu.

8- Müslim, Sahîh’inde der ki: Bana Züheyr îbn Harb… Yezîd İbn Hayyân’dan nakletti ki; o şöyle demiştir: Ben ve Sebre oğlu Hu-sayn ve Müslim oğlu Ömer Zeyd İbn Erkam’ın yanma vardık. Oturun­ca Husayn dedi ki: Ey Zeyd, sen pek çok hayra ulaştın. Rasûlullah’ı gör­dün, hadîsini duydun, onunla beraber savaştın ve arkasında namaz kıl­dın. Ey Zeyd, sen gerçekten pek çok hayra erdin. Bize Raşûlullah (s.a.) dan işittiğin bir hadîsi anlat. Zeyd İbn Erkam dedi ki: Ey kardeşim oğlu Allah’a hamdolsun ki benim yaşım ilerledi, devrim geçti. Raşûlullah (s.a.)dan ezberlediğim şeylerin bir kısmını unuttum. Size söylediğimi kabul edin söylemediğimden dolayı da beni zor durumda bırakmayın. Sonra dedi ki: Rasûlullah (s.a.) Mekke ile Medîne arasında bulunan Humma denilen suyun bulunduğu yerde bir gün hutbe okudu. Allah’a hamd ü senalarda bulundu, va’zetti, öğüt verdi, sonra şöyle dedi: İmdi ey insanlar, ben ancak bir beşerim, Rabbımın elçisinin gelip benim ona uymam zamanı yaklaştı. Ben size iki şey bırakıyorum. Birisi Allah’ın kitabı. Onda hidâyet ve nûr vardır. Allah’ın kitabını alın ve ona sarılın. Hz. Peygamber Allah’ın kitabına teşvik ve terhîb etti. Sonra dedi ki: Ve ev halkım (Ehi-i Beytim) ev halkım hakkında da size Allah’ı hatırlatı­rım. Üç kere bu sözünü tekrarladı. Husayn, Zeyd İbn Erkam’a dedi. ki: Ey Zeyd, onun ev halkı kimdir? Hanımları ev halkından değil mi­dir? Zeyd İbn Erkam dedi ki: Hanımları ev halkındandır. Ancak onun Ehl-i Beyti, kendisinden sonra onlara zekât verilmesi haram kılınmış olanlardır. Onlar kimdir? deyince Zeyd dedi ki: Onlar Ali’nin, Akîl’in, Ca’ferin ve Abbâs’ın âilesidir. Husayn bütün bunlara zekât vermek ha­ram kılınmış mıdır? deyince o; evet, dedi.

Bilâhare Müslim, Muhammed İbn Bekkâr kanalıyla Zeyd İbn Er-kâm’dan bu hadîsi rivayet eder ve yukarda geçen şekliyle kaydeder. Ayrıca bu rivayette şu ifâdeler de yer alır: Biz Zeyd’e dedik ki: Onun ev halkı kimdir? Hanımları mı? O; hayır Allah’a yemîn ederim ki bir kadın uzun bir süre bir erkekle birlikte yaşar sonra erkek o kadını bo-şar, kadın babasının ve ailesinin yanına döner. Kişinin ev halkı aslı ve kendilerine zekâtın haram kılındığı baba tarafından akrabalarıdır. Daha sonra yukardaki ifâdeleri tekrarladı. Rivayet böyle vâki’ olmuştur. Bi­rinci rivayet daha uygun ve onu almak daha iyidir. İkinci rivayet ise rivayet edilen hadîste söz konusu edilen «ehl» kelimesinin tefsiri sade­dinde olabilir. Bu hadîste kasdedilenler, kendilerine zekât haram kılın­mış olan peygamber âilesidir. Veya «ehl» kelimesiyle eşlerle birlikte aile­nin diğer ferdleri kasdedilmiştir. Bu ihtimâl daha çok tercihe şayandır. Böylece bu ve önceki rivayetin arası birleştirilebilir. Aynı şekilde Kur’-an’la daha önce geçen hadîsler arasında da bir birlik sağlanabilir. Şayet hadîsler sahîh ise. Çünkü bu hadîslerin bazı isnâdları üzerinde dikkatle durulması gerekir. Allah en iyisini bilendir. Kur’ân’ı iyice düşünenlerin şüphesiz kabul edecekleri husus, peygamberin hanımlarının da bu âye­tin şümulü içerisine girecekleri doğrultusundadır. Çünkü sözün akışı onlardan bahsetmektedir. Bu sebeple Allah Teâlâ âyetin devamında: «Evinizde okunan Allah’ın âyetlerini ve hikmeti hatırlayın.» buyu­ruyor. Yani Allah’ın Rasûlüne sizin evinizde inzal buyurdu­ğu Kitâb’a ve Sünnet’e göre amel edin. Katâde ve bir başkası böyle der. Ayrıca insanlar arasında sizi diğerlerinden özellikle ayırdettiren bu ni­meti hatırlayın. Vahiy başka insanların evinde değil sizin evinizde na­zil oluyor. Bu nimete Sıddîk’ın kızı Âişe daha çok lâyıktır. Bu nimette en çok büyük pay onundur. Bu yaygın rahmetten en çok payına düşen odur. Çünkü Âişe’nin dışında hiç bir kadının yatağında peygambere vahiy nazil olmamıştır. Bu hususu Allah’ın salât ve selâmı üzerine olan Peygamber bildirmiştir. Bazı bilginler derler ki: Hz. Peygamber Âişe’-den başka bakire olarak bir kadınla evlenmemiştir. Hz. Âişe’nin yata­ğında Peygamberden başka bir erkek uyumamıştır. Bu sebeple onun bu meziyyete sahip olması uygun düşer. Bu yüce rütbede tek başına onun yer alması gerekir. Şayet peygamberin hanımları ev halkından iseler, onun yakınlarının da «ev halkı» ifâdesinin içerisine girmeleri uygundur. Nitekim yukarda geçen hadîste de; ev halkı buna daha çok müstehak-tır, buyrulmuştur. Bu ifâde Müslim’in Sahîh’inde sabit olan şu hadîse çok benzer: Hz. Peygambere; daha ilk günden takva üzere kurulan mescid hangisidir? diye sorulduğunda o; şu mescidimdir, diye cevab vermiştir. İşte buradaki «şu» ifâdesi yukardaki hadîste kullanılan «şu» ifâdesine benzer. Çünkü âyet Kubâ mescidinde nazil olmuştur ve bu ko­nuda başka hadîsler de vardır. Eğer Kubâ mescidi daha ilk günden tak­va üzere kurulan bir mescid olursa, peygamberin mescidinin daha ilk günden takva üzere kurulan mescid olma vasfına sahip bulunması daha evlâdır. Allah en iyisini bilendir.

îbn Ebu Hatim der ki: Bize babam… Ebu Cemîle’den nakletti ki; o şöyle demiş: Hz. Ali (r.a.) Öldürülünce yerine oğlu Hasan halîfe se­çildi. Hz. Hasan namaz kılarken bir adam üzerine saldırdı ve hançerle onu yaraladı. Râvîler arasında yer alan Hüseyn İbn Abdurrahmân, ken­disine ulaştığına göre bu yaralayan kişinin Esed kabilesinden birisi ol­duğunu ve Hz. Haaan’ın secdede iken yaralandığını söylemiştir. Ebu Cemile der ki: Bu darbe böğründen olduğu için Hz. Hasan birkaç ay hastalandı sonra iyileşti ve minbere çıkarak dedi ki: Ey Irak halkı, bi­zim için Allah’tan korkun. Biz sizin emirleriniz ve müsâfirleriniziz. Biz ev halkıyız. Çünkü Allah Teâlâ, bizim hakkımızda: «Ey Ehl-i Beyt, Al­lah muhakkak ki sizden eksikliği gidermek ve sizi tertemiz temizlemek ister.» diye bahsetmiştir. Ebu Cemile der ki: Hz. Hasan bu âyeti o kadar çok tekrarladı ki mescidde bulunan herkes hüngür hüngür ağladı.

Süddî, Ebu. Deylem’den naklen der ki: Hz. Hüseyn’in-oğlu Ali, Şâm halkından birine şöyle dedi: Ahzâb Süresindeki «Ey Ehl-i Beyt, Allah muhakkak ki sizden eksikliği gidermek ve sizi tertemiz temizlemek is­ter.» âyetini okumadın mı? O; evet siz onlar mısınız? deyince AU İbn Hüseyn; evet, dedi.

«Muhakkak ki Allah, Latif, Habîr olandır.» Allah’ın lutfu sayesinde siz bu mertebeye ulaştınız. Allah’ın haberdâr olması sayesinde siz Al­lah’ın bu lutfuna lâyık kılındınız. Allah size bu nimeti verdi ve bu ni­meti sizin için tahsis etti. İbn Cerîr merhum der ki: Bu ifâdede söylen­mek istenen şudur: Sizi içerisinde Allah’ın âyetleri ve hikmetleri oku­nan evin halkı kılmasmdaki Allah’ın nimetini hatırlayın ve bundan dolayı Allah’a şükredin, hamdedin.

«Muhakkak ki Allah, Latîf, Habîr olandır.» Sizi bu lutufla lutuflan-dırmıştır ve sizi içinde Allah’ın âyetleri ve hikmeti okunan evin halkın­dan kılmıştır. Hikmet sünnettir. Allah sizi Peygamberin eşleri olarak seçmesi nedeniyle sizin durumunuzdan haberdârdır. Katâde der ki: «Evinizde okunan Allah’ın âyetlerini ve hikmetini hatırlayın.» kavliyle Allah Teâlâ onlara bu lutfundan dolayı minnet etmektedir. İbn Cerîr Taberî de bunu rivayet eder. Avfî, Allah Teâlâ’nm «Muhakkak ki Al­lah, Latîf, Habîr olandır.» kavli hakkında şöyle demiştir: Çıkardıkların­da lütuf sahibidir, koyduklarından da haberdârdır. İbn Ebu Hatim de böyle rivayet eder, sonra da; Rebî’ İbn Enes de Katâde’den böyle riva­yet etti, der.[18]

İzahı

35 — Doğrusu müslüman erkeklerle, müslüman kadın­lar, mü’min erkeklerle, mü’min kadınlar, tâata devam eden erkeklerle, tâata devam eden kadınlar, sâdık erkek­lerle, sâdık kadınlar, sabreden erkeklerle, sabreden kadın­lar, huşu eden erkeklerle huşu’ eden kadınlar, sadaka ve­ren erkeklerle sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkek­lerle oruç tutan kadınlar, iffetlerini koruyan erkeklerle, if­fetlerini koruyan kadınlar, Allah’ı çokça zikreden erkek­lerle, çokça zikreden kadınlar, işte onlar için Allah, mağ­firet ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.

îmâm Ahmed der ki: Bize Af fan… Abdurrahmân İbn Ebu Şeybe’-den nakletti ki; o, peygamberin eşi Ümmü Seleme’nin şöyle dediğini duydum demiştir: Ben Hz. Peygambere: Bize ne oluyor ki erkeklerin zikri geçtiği gibi bizim de Kur’anda zikrimiz geçmiyor? dedim. Bu konuda benim aklımda hiç bir şey kalmamıştı. Ancak bir gün minberden seslenişi beni korkutmuştu. Ümmü Seleme der ki: Ben, saçımı dağıt­mış örüyordum. Sonra evimdeki odalardan bir odaya çekildim ve kula­ğımla hasırın ötesini dinliyordum. Baktım ki Rasûlullah minberden şöyle sesleniyor: Ey insanlar, Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Doğrusu müs-lüman erkeklerle, müslüman kadınlar, mü’min erkeklerle mü’min ka­dınlar…» âyeti sonuna kadar okudu. Neseî ve İbn Cerîr Abdurrahmân İbn Ebu Şeybe’den bu hadîsin benzerini rivayet ederler. Hadîsin bir baş­ka tarîktan rivayeti şöyledir: Neseî der ki: Bize Muhammed îbn Ha­tim… Ebu Seleme’den nakleder ki, Ümmü Seleme Hz. Peygambere şöy­le demiş: Ey Allah’ın nebisi, ne oluyor ki erkeklerin Kur’anda söz ko­nusu edildiklerini duyuyorum da, kadınların söz konusu edil­diklerini duymuyorum? Bunun üzerine Allah Teâlâ «Doğrusu müs­lüman erkeklerle müslüman kadınlar, mü’min erkeklerle mü’min kadınlar…» âyetini inzal buyurdu. Bu hadîsi İbn Cerîr Taberî de Ebu Küreyb kanalıyla Yahya İbn Abdurrahmân İbn Hâtıb’dan nakleder. Ona Ümmü Seleme şöyle dediğini anlatmış: Ey Allah’ın Rasûlü, her şeyde erkekler söz konusu ediliyor da biz söz konusu edilmiyoruz ne­den? Bunun üzerine Allah Teâlâ bu âyeti inzal buyurmuş. Bu hadîsin bir başka tarîktan rivayeti şöyledir. Süfyân es-Sevrî Mücâhid’den nakleder ki; o şöyle demiş: Ümmü Seleme, ey Allah’ın Rasûlü erkekler zikrediliyor da kadınlar zikredilmiyor neden? deyince Allah Teâlâ bu âyeti inzal buyurdu.

İbn Cerîr Taberî der ki: Bize Ebu Küreyb… İbn Abbâs’tan nakletti ki; o şöyle demiş: Kadınlar Hz. Peygambere dediler ki: Ne oluyor, mü’­min erkekler zikrediliyor da mü’min kadınlar zikredilmiyor? Bunun üzerine Allah Teâlâ «Doğrusu müslüman erkeklerle müslüman kadın­lar, mü’min erkeklerle mü’min kadınlar,..» âyetini inzal buyurdu.

Bize Bişr… Katâde’den nakletti ki; bazı hanımlar Hz. Peygamberin eşlerinin yanına varıp dediler ki: Allah Teâlâ sizi Kur’an’da zikretti, bize gelince Hiç bir şekilde zikredilmedik. Bizim de zikredilmemiz müm­kün değil mi? Bunun üzerinde Allah Azle ve Celle «Doğrusu müslüman erkeklerle müslüman kadınlar, mü’min erkeklerle mü’min kadınlar…» âyetini inzal buyurdu.

Âyet-i kerîme’de «Müslüman erkeklerle müslüman kadınlar, mü’­min erkeklerle mü’min kadınlar)» denilmesi îmânla İslâm’ın birbirinden ayrı şey olduğuna delildir. Bu da İslâm’ın îmândan daha özel oldu­ğunu gösterir. Çünkü Allah Teâlâ, Hucurât sûresinde şöyle buyurmak­tadır: «Bedeviler: îmân ettik, dediler. De ki: îmân etmediniz. Ancak müslüman olduk deyin. Çünkü îmân kalbinize girmemiştir.» (Hucurât, 14). Buhârî ve Müslim’in Sahîh’lerinde vârid olduğuna göre Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurur: Zina eden bir kişi zina ettiği zaman mü’mindir.

Zina edince îmânı ondan soyulur. Ancak müslümanların icmâına göre zina etmesi onun küfrünü gerektirmez. Buhârî Şerhi’nin baştarafında kaydettiğimiz gibi îmânın İslâm’dan daha özel olduğu görülüyor.

«Tâata devam eden erkeklerle, tâata devam eden kadınlar)) Âyet-i kerîme’de geçen ( O^LâJl ) kelimesi, sükûnet içerisinde itaat etmek­tir. Nitekim Allah Teâlâ başka âyetlerde aynı kelimeyi şöyle kullanır: «Rabbınm rahmetini umarak, âhiretten sakınarak geceleyin secdeye kapanıp kıyama durarak itaat eden hiç bir olur mu?» (Zümer, 9), «Ve Allah’ın divânına huşu’ ile durun.» (Bakara, 238), «Göklerde ve yerde bulunanlar O’nundur. Hepsi O’na boyun eğer.» (Rûm, 26), «Ey Mer­yem, huşu’ ile Rabbımn dîvânına dur. Secdeye kapan. Rükû’ edenlerle birlikte rükû’ et.» (Âl-i İmrân, 43). İslâm, îmândan sonra bir mertebe­dir ve ona daha sonra çıkılır. Bundan sonra da itaat anlamına kunût mertebesi yer alır.

«Sâdık erkeklerle sâdık kadınlar.» Doğruluk sözlerdedir. Çünkü doğ­ruluk övülen bir özelliktir. Nitekim sahabelerden bir kısmının ne Câhi-liyyet devrinde, ne de müslüman olduktan sonra yalan söyledikleri gö­rülmemiştir. Doğruluk îmânın alâmetidir. Yalan da münafıklığın işa­retidir. Doğru söyleyen kurtulur. Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyur­muştur:

Siz, doğruluğa sanlın, çünkü doğruluk iyiliğe götürür. İyilik ise cennete götürür. Kişi doğru söyleyip doğruluğu gözettikçe nihayet Allah katında Sıddîk (doğru söyleyenlerden) olarak yazılır. Yalandan da kaçının. Çünkü yalan kötülüğe götürür. Kötülük ise cehenneme gö­türür. Kişi yalan söyleyip yalanı gözettikçe en sonunda Allah katında yalancı olarak yazılır. Bu konuda pek çok hadîs-i şerif vardır.

«Sabreden erkeklerle sabreden kadınlar.» Bu da sebat etmenin özelliğidir. Musibetlere sabretmek ve kaderde yazılanın muhakkak gele­ceğini bilmek ve sabırla direnip sebat etmek önemli bir özelliktir. Sabır ilk darbe anında olur. Yani en zor sabır ilk anda ki sabırdır. Sonra sab­retmek kolaylaşır. Sabır seciyyenin doğruluğunun ve sebatının ifade­sidir.

«Huşu1 eden erkeklerle huşu’ eden kadınlar.» Huşu’; sükûn, güven, sevgi, vakar ve tevâzu’dur. Kişiyi huşû’a sevkeden husus ise Allah’ı gözetip O’ndan korkmaktır. Nitekim hadîs-i şerifte: Allah’a O’nu görü-yormuşsun gibi ibâdet et. Çünkü sen O’nu görmesen bile O seni görür, buyuruluyor.

«Sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar.» Sadaka; kazan­cı olmayan, kazanç getiren kimsesi bulunmayan zayıf ve muhtaç insan­lara ihsan etmektir. Allah’a itaat için malın fazlası muhtaçlara veri­lir. Diğer yandan Allah’ın yaratıklarına ikramdır. Buhârî ve Müslim’in Sahîh’lerinde sabit olduğuna göre, Hz. Peygamber şöyle buyurur: Al­lah’ın gölgesinden başka hiç bir gölgenin bulunmadığı bir günde Allah yedi kişiyi kendi gölgesi altına alır. Bu yedi kişi sayılırken bunlar ara­sında ve; bir sadaka verip sol eli sağ elinin ne verdiğini bilmeyecek şe­kilde gizleyen kişi, denir. Bir başka hadîste de buyrulur ki:

Sadaka günâhları söndürür. Tıpkı suyun ateşi söndürmesi gibi. Sa­dakaya teşvîk konusunda pek çok hadîs vardır. Onlar yerinde kayde­dilmiştir.

«Oruç tutan erkeklerle oruç tutan kadınlar.» İbn Mâce’nin rivayet ettiği hadîste buyurulur ki: Oruç, bedenin zekâtıdır. Yani vücûdu te­mizler arıtır, şerîât ve tabiat bakımından çirkin olan karışanlardan uzaklaştırır. Saîd İbn Cübeyr der ki: Kim Ramazân ayında ve her aydan da üç gün oruç tutarsa, Allah Teâlâ’mn «Oruç tutan erkeklerle oruç tu­tan kadınlar» kavlinin içerisine girer.

Oruç, şehvetin kırılmasını sağlayan en büyük unsur olduğu için Ra-sûlullah (s.a.) şöyle buyurur: Ey gençler topluluğu, sizden her kim ev-lenebilirse evlensin. Çünkü bu gözü korur, ırzı muhafaza eder. Kim de evlenemezse oruç tutsun. Çünkü bu onu korur. Oruç zikredilince tabia­tıyla arkasından «İffetlerini koruyan erkeklerle iffetlerini koruyan ka­dınlar» kavlinin gelmesi uygun düşmektedir. Mübâh olanın dışında ha­ram ve günâhtan kendilerini koruyanlar. Nitekim Allah Teâlâ Mü’mi-nûn sûresinde şöyle buyurur: «Ki onlar; ırzlarını korurlar. Sâdece eş­leri ve sağ ellerinin mâlik oldukları müstesnadır. Doğrusu onlar, bunun için de kınanacak değildirler. Kim de bundan başkasını ararsa işte on­lar haddi aşanlardır.» (Mü’minûn, 5-7).

«Allah’ı çokça zikreden erkeklerle çokça zikreden kadınlar.» İbn Ebu Hatim der ki: Bana babam… Ebu Saîd el-Hudrî’den nakletti ki; Ra-sûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Bir kişi geceleyin hanımını uyarır ve ikisi birlikte iki rek’at namaz kılarlarsa; o gece hem erkek, hem de ka­dın «Allah’ı çokça zikreden erkeklerle çokça zikreden kadınlar» zümresine kaydedilirler. Ebu Dâvûd, Neseî ve İbn Mâce, A’meş kanalıyla… Ebu Saîd ve Ebu Hüreyre’den aynı hadîsi rivayet ederler.

Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Hasan… Ebu Saîd el-Hudrî (r.a.) den nakletti ki; o, şöyle demiş: Ey Allah’ın Rasûlü, kıyamet gününde Allah katında derecelerin en değerlisi hangisidir? dedim. Rasûlullah buyurdu ki: «Allah’ı çokça zikreden erkeklerle çokça zikreden kadınlar.» âyetini okudu. Ebu Saîd el-Hudrî der ki: Ey Allah’ın Rasûlü, Allah yo­lunda gâzî olan kimdir? dedi. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Eğer kişi kılıcıyla kâfirlere ve müşriklere vursa ve kılıcı kırılsa kana boyansa Al­lah’ı zikredenler yine de ondan üstün olurlardı.

İmâm Ahmed İbn Hanbel dedi ki: Bize Affân… Ebu Hüreyre (r.a.) den nakletti ki; Hz. Peygamber Mekke yollarında yürüyordu. Nihayet Medine’ye yakın bir yerde bulunan Cümdân denilen yere geldi. Ve dedi ki: Burası Cümdân’dır, yürüyün, Allah Müferredûn’u öne geçirmiş­tir. Ashâb dediler ki: Müferredûn da nedir? Peygamber buyurdu ki: Al­lah’ı çokça zikredenlerdir. Sonra şöyle dedi: Allah’ım, tıraş olanları ba­ğışla. Ashâb dediler ki: Ya Muksirûn ne olacak? Hz. Peygamber: Al­lah’ım, tıraş olanları bağışla, buyurdu. Onlar yine saçlarım ve sakalla­rım bırakanlar ne olacak dediklerinde, buyurdu ki: Onlan da. Ahmed İbn Hanbel bu şekliyle bu hadîsi rivayette münferid kalmıştır. Müslim de son kısmı dışında bu hadîsi rivayet etmiştir.

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Huceyn İbn el-Müsennâ… Ziyâd İbn Ebu Ziyâd’dan nakletti ki; ona Muâz İbn Cebel’den Rasûlul­lah (s.a.)in şöyle dediği nakledilmiş: Allah katuîda kişiyi Allah’ın aza­bından kurtaracak Allah’ı zikirden başka bir amel yoktur. Muâz dedi ki: Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu: Ben size amellerinizin en hayırlı­sını ve hükümdarınızın katında en temizini ve sizin derecelerinizi en üste çıkaranı söyleyeyim mi? Sizin için altın ve gümüş dağıtmaktan ve yann düşmanlarınıza vanp onların boyunlarını veya onların sizin boy­nunuzu vurmasından daha hayırlı bir ameli haber vereyim mi? Ashâb: Evet ey Allah’ın RasûHi; dediler. Hz. Peygamber: Allah Azze ve Celle’yi zikirdir, buyurdu.

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Hasan… Sehl İbn Muâz İbn Enes’ten nakletti ki, babası Hz. Peygamberden nakletmiş: Adamın bi­risi Hz. Peygambere: Ey Allah’ın Rasûlü, mükâfat bakımından, dere­cesi Mücâhidlerden yüce olan hangisidir? dedi. Rasûlullah: Allah’ı en çok zikreden, buyurdu. Adam: Allah katında oruçlulardan ecri en çok olan kimdir? deyince; Allah Rasûlü: Allah’ı en çok zikreden, dedi. Son­ra adam namazı, zekâtı, haccı ve sadakayı söyledi, her seferinde Rasû­lullah (s.a) Allah’ı en çok zikreden diye karşılık verdi. Bunun üzerine Hz. Ebubekir Hz. Ömer’e dedi ki: Zikredenler bütün hayırları alıp gö­türdüler. Rasûlullah (s.a.) da; evet, diye karşılık verdi.

Fazlaca zikrin fazileti konusunda vârid olan hadîsleri bu sûrede «Ey îmân edenler; Allah’ı çokça zikredin. Sabah-akşam O’nu tesbîh edin.» (Ahzâb, 41-42) âyetinin tefsirinde zikredeceğiz.

«İşte onlar için Allah, mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamış­tır.» Onların günâhlarını bağışlamış ve kendilerine büyük bir mükâfat hazırlamıştır ki bu mükâfat cennettir.[19]

36 — Allah ve Rasûlü bir şeye hükmettiği zaman; ne mü’min erkekler için ne de mü’min kadınlar için artık iş­lerinde bir seçme hakkı olamaz. Kim de Allah’a ve Rasûlü-ne isyan ederse; şüphesiz ki apaçık bir şekilde sapmış olur.

Allah ve Rasûlü Hüküm Verince Seçme Hakkı Yoktur

Avfî, «Allah ve Rasûlü bir şeye hükmettiği zaman…» âyeti konusun­da İbn Abbâs’tan naklen der ki: Bu âyet Rasûlullah (s.a.)m, kölesi Zeyd İbn Hârise’ye Esed kabilesinden Zeyneb Bint Cahş’ı nikahlamak iste­ğiyle yanına gittiği zaman nazil oldu. Zeyneb, ben onunla nikahlanmak istemem, deyince Rasûlullah (s.a.): Hayır onunla nikâhlanacaksm, de­di. Zeyneb; ey Allah’ın Rasûlü, kendi kendime oyun mu yapayım? dedi. Onlar böyle konuşurken Allah Teâlâ bu âyeti inzal buyurdu. Bunun üzerine Zeyneb dedi ki: Ey Allah’ın Rasûlü, benimle nikahlanmak üzere onu sen mi seçtin? Hz. Peygamber; evet, deyince Zeyneb; öyleyse Al­lah Rasûlüne teyân etmem, ben de onu kendime nikâhlarım dedi. İbn Lühây’a… İbn Abbâs’tan nakleder ki, o şöyle demiş: Rasûlullah (s.a.) Cahş kızı Zeyneb’i Harise oğlu Zeyd’e nikahlamak istedi. Zeyneb nikâh-lanmaktan kaçındı ve dedi ki: Ben, soy bakımından ondan daha hayır­lıyım. Zeyneb güzel bir kadındı. Bunun üzerine Allah Azze ve Celle «Al­lah ve Rasûlü bir şeye hükmettiği zaman…» âyetini inzal buyurdu. Ke­za Mücâhid, Katâde ve Mukâtil İbn Hayyân da bu âyetin Zeyneb Bint Cahş hakkında nazil olduğunu söylerler. Rasûlullah (s.a.) Zeyneb’i kölesi Zeyd İbn Hârise’ye nişanlamak istediğinde, o bundan kaçınmış sonra peygamberin buyruğuna icabet etmişti.

Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem der ki: Bu âyet Ebu Muayt’ın oğlu Ukbe’nin kızı Ümmü Külsûm hakkında nazil olmuştur. O, Hudeybiye sözleşmesinden sonra ilk hicret eden kadınlardandı. Kendisini Hz. Peygambere takdim etti, Rasûlullah da; kabul ettim, diyerek onu Zeyd İbn Harise ile evlendirdi. Allah bilir ya bu olay, Zeyd’in Zeyneb’den ay­rılmasından sonra olmuştu. Ümmü Külsûm ve kardeşi kızarak dediler ki: Biz Hz. Peygamberi istemiştik o ise bizi kölesi ile evlendirdi. Bunun üzerine «Allah ve Rasûlü bir şeye hükmettiği zaman; ne mü’min erkek­ler için, ne de mü’min kadınlar için artık işlerinde bir seçme hakkı ola­maz.» âyeti nazil olmuştur. Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem der ki: Daha sonra bundan da toplayıcı olan şu hüküm nazil oldu: «Peygam­ber; mü’minlere, kendilerinden daha evlâdır.» İşte o husûsî hükümdü, bu ise toplayıcı hükümdür.

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Abdülrezzâk… Enes İbn Mâ-lik’den nakletti ki; o şöyle demiş: Hz. Peygamber Ensâr’dan bir kadını Cüleybîb’le nikahlamak istedi ve kadının babasıyla konuştu. O; annesi­ne danışayım da öyle, dedi. Hz. Peygamber de: Peki öyleyse, dedi. Adam gitti karısına durumu açıkladı. Kadın: Hayır, Hz. Peygamber başka birisini bulamadı da Cüleybîb’e mi bizi uygun gördü? dedi. Halbuki biz onu falancaya ve falancaya vermemiştik. Kız ise perdenin arkasından onları dinliyordu. Enes der ki: Adam durumu Hz. Peygambere bildir­mek üzere çıkmaya koyulduğunda kız dedi ki: Siz Hz. Peygamberin em­rini reddetmek mi istiyorsunuz? Eğer sizin için onu uygun görmüşse nikâh yapın. Enes der ki: Sanki kız anne babasından daha iyi görmüş­tü. Anne babası: Doğru söylersin, dediler. Babası Hz. Peygambere varıp dedi ki: Eğer sen onu bizim için uygun gördünse biz de onu uygun gör­dük. Hz. Peygamber: Ben onu uygun gördüm, dedi. Enes der ki: Kızı Cü­leybîb’le evlendirdi. Sonra Medine halkına bir münâdî (harb için) ses­lendi. Bunun üzerine Cüleybîb atına bindi. Sonra onun öldürülmüş ol­duğunu gördüler. Müşriklerden bir topluluk onu öldürmüşlerdi. Enes der ki; doğrusu ben o kadını gördüm, Medine’de en çok nafaka verilecek birisiydi.

İmâm Ahmed îbn,Hanbel der ki; Bize Affân… Ebu Berze el-Eslemî-den nakleder ki; Cüleybîb kadınların arasına girip onlarla oturup oyna­yan bir adamdı. Ben eşime dedim ki: Bu günden sonra Cüleybîb sizin yanınıza girmeyecektir. Eğer girecek olursa şöyle ve şöyle yapanm. Ebu Berze el-Eslemî der ki; Ansâr’dan bir kimsenin kız çocuğu bulunursa Hz. Peygamberin ona ihtiyâcı olup olmadığını öğreninceye kadar baş­kasıyla evlendirmezlerdi. Rasûlullah (s.a.) Ansâr’dan bir adama; kızını bana ver, dedi. Adam; peki ne büyük şeref ey Allah’ın Rasûlü ne sevinç ve göz aydınlığı, dedi. Hz. Peygamber; doğrusu ben onu kendim için is­temiyordum, dedi. Adam; ya kimin için istiyordun ey Allah’ın Rasûlü? dedi. Hz. Peyegamber; Cüleybîb için, deyince adam; ey Allah’ın Rasûîü anasına danışayım, dedi. Annesine varıp dedi ki: Allah Rasûlü kızını evlendirmek istiyor. Kadın; peki ne güzel ne büyük göz aydınlığı ve se­vinç, dedi. Adam; kendisi için değil Cüleybîb için istiyor, deyince ka­dın; Cüleybîb mi? dedi, hayır Allah’a andederim ki onunla evlendir­mem, dedi. Adam kalkıp peygamberin yanma gelmek ve kızın annesi­nin söylediğini ona haber vermek isteyince kız dedi ki: Siz beni kiminle evlendiriyor sunuz? Annesi durumu haber verince, kız; Allah Rasûlü-nün emrini geri mi çeviriyor sunuz? Bırakın beni ona, çünkü Rasûlullah beni mahvedecek değildir, dedi. Babası kalkıp peygamberin yanma gel­di ve; istediğin gibi yap, dedi. Bunun üzerine peygamber onu Cüleybîb ile evlendirdi. Ebu Berze der ki: Hz. Peygamber bir savaşa çıkmıştı. Sa­vaştan döndüğünde ashabına; arayın bakalım kaybınız var mı? dedi. Ashabı; falancayı, falancayı yitirdik, dediler. Peygamber; bakın baka­lım başka yitirdiğiniz var mı? dedi. Ashabı hayır, deyince Hz. Peygam­ber; ama ben Cüleybîb’i yitirdim, dedi. Onu Ölüler arasında arayın, de­di. Aradılar buldular. Baktılar ki o yedi kişiyi öldürmüş sonra da kendisi ölmüş. Dediler ki: Ey Allah’ın Rasûlü, işte o öldürdüğü yedi kişinin ya­nında yatıyor, sonra da kendisini öldürmüşler. Rasûlullah (s.a.) kalkıp onun cenazesinin yanına geldi ve yedi kişiyi o öldürdü, onlar da bunu. Bu, benden ben ondanım, dedi iki veya üç kere tekrarladı. Sonra Rasû­lullah (s.a.) onu kucağına aldı ve kabir eştirdi. Hz. Peygamber onu kabrine kendi eliyle koydu. Yıkayıp yıkamadığı zikredilmemiştir. Sabit der ki: Ansârın arasında ondan daha çok infâk eden kimse yoktu. İshâk İbn Abdullah İbn Ebu Talha Sâbit’den nakleder ki; o, Rasûlullah (s.a.)ın Cüleybîb’e nasıl dua ettiğini biliyor musun? deyince, o şöyle de­miş: Allah’ım, onun üzerine hayır yağdır ve onun geçimini zorlaştırma. Sonra Ansârın arasında ondan daha çok infâk eden yoktu, buyurmuş. İmâm Ahmed bu hadîsi böylece uzun uzadıya nakleder. Müslim ve Ne-seî de faziletler babında onun öldürülüş kıssasını tahrîc ederler. Ha­fız Ebu Amr îbn Abdülberr, el-İstîâb’da der ki: Kız, peygamberin emrini geri çeviriyor musunuz? dediği zaman da şu âyeti okumuştu: «Allah ve Rasûlü bir ^eye hükmettiği zaman; ne mü’min erkekler için ne de mü’min kadınfar için artık işlerinde bir seçme hakkı olamaz.))

îbn Cüreyc der ki: Bana Âmir İbn Mus’ab, Tâvûs’tan nakletti ki; o, İbn Abbâs’a ikindi namazından sonra iki rek’at namaz kılınıp kılın­mayacağım sorduğunda İbn Abbâs bunu nehyedip bu âyet-i kerîme’yi okumuş: «Allah ve Rasûlü bir şeye hükmettiği zaman…»

Bu âyet-i kerîme her konuda umûmîdir. Şöyle ki: Allah ve Rasûlü bir şeye hükmettiği zaman hiç bir kimsenin ona muhalefet etmesi, hiç bir görüşü, kanaati ve sözü Allah’ın ve Rasûlünün buyruğuna değişme­si mümkün değildir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: «Hayır, Rabbına andolsun ki; aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem ta’yîn edip sonra haklarında verdiğin hükümden dolayı içlerinde bir sıkıntı duymadan kendilerini tamamen teslim etmedikçe îmân etmiş olmaz­lar.» (Nisa, 65). Hadîs-i şerifte de Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurur: Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemîn olsun ki; sizlerden birinizin kendi arzulan ve hevesi, benim kendisine getirdiğim şeriata tâbi olma­dıkça îmân etmiş olmaz. Bunun için Allah Teâlâ âyetin devamında da­ha şiddetli davranarak buna aykırı hareket edenler için şöyle buyuru­yor: «Kim de Allah’a ve Rasûlüne isyan ederse, şüphesiz ki apaçık bir şekilde sapmış olur.» Bu âyet-i kerîme Allah Teâlâ’nm şu kavline ben­zer: «Onun buyruğuna aykırı hareket edenler başlarına bir belâ gelme­sinden veya elîm bir azaba uğramaktan sakınsınlar.» (Nûr, 63).[20]

37 — Hani sen, Allah’ın kendisine nimet verdiği ve se­nin de nimetlendirdiğin kimseye diyordun ki: Eşini bırak­ma ve Allah’tan kork. Allah’ın açığa vuracağı şeyi de için­de saklıyor, insanlardan korkuyordun. Halbuki en çok Al­lah’tan korkman gerekirdi. Nihayet Zeyd onunla bağını kopardığında, onu seninle evlendirdik ki böylece evlâdlık-ları eşleriyle bağlarını kopardıklarında onlarla evlenmek

konusunda mü’minlere bir vebal olmadığı bilinsin. Al­lah’ın emri yerine getirilmiştir.

Allah Teâlâ, peygamberinin —Allah’ın salât ve selâmı onun üze­rine olsun— kölesi Harise oğlu Zeyd’e söylediği şeyleri haber veriyor. Zeyd İbn Harise, Allah’ın kendisine İslâm nimetini ve Rasûlüne tâbi olma lutfunu ihsan ettiği kişidir. Hani sen, Allah’ın kendisine nimet verdiği ve senin de nimetlendirdiğin kimseye diyordun ki: Senin emrin­de bir köleyken, âzâd edip değerli, sânı yüce bir efendi durumuna ge­tirdiğin, kendine dost ve sevgili kıldığın, böylece kendisini nimetlendir­diğin kişiye. Nitekim Zeyd İbn Hârise’ye sevgili, oğlu Üsâme’ye de; sev­gilinin oğlu sevgili denirdi. Hz. Âişe (r.a.)der Jd RasûluUah (s.a.) Üsâ-me’yi hangi seriyyede savaşa göndermişse, muhakkak onu seriyyenin başkanı yapmıştır. Eğer kendisinden sonra yaşamış olsaydı onu yerine halîfe ta’yîn ederdi. Bu hadîsi Ahmed İbn Hanbel… Abdullah el-Behiy kanalıyla Hz. Âişe’den rivayet eder.

Ebu Bekr el-Bezzâr der ki: Bize Hâlid İbn Yûsuf… Üsâme İbn Zeyd’den nakleder ki; o, şöyle demiştir: Ben mescidde bulunuyordum. Abbâs ve Ebu Tâlib oğlu Ali yanıma gelip dediler ki: Ey Üsâme bizim için Allah Rasûlünden müsâade iste. Üsâme der ki: Hz. Peygamberin yanına varıp durumu kendisine bildirdim ve, Ali ile Abb?s girmek için izin isterler, dedim. Hz. Peygamber dedi ki: İhtiyâçlarının ne olduğunu biliyor musun? Ben; hayır ey Allah’ın Rasûlü, dedim. Hz. Peygamber, lâkin ben biliyorum, dedi ve onlarm ikisine girmek için izin verdi. On­lar dediler ki: Ey Allah’ın Rasûlü, ailenden sana en sevimlinin kim ol­duğunu öğrenmek için yanına geldik. Hz. Peygamber buyurdu ki: Ailemden bana en sevimli Muhammed’in kLzı Fâtıma’dır. Onlar; ey Al­lah’ın Rasûlü biz sana Fâtıma’dan suâl etmiyoruz, deyince Hz. Pey­gamber; öyleyse Zeyd İbn Hârise’nin oğlu Üsâme’dir. Ki Allah ona lu-tufta bulunmuş ve ben de kendisini nimetlendirmiştim. Rasûlullah (s.a.) Esed kabilesinden Cahş’ın kızı ve aynı zamanda halasının çocu­ğu olan Zeyneb’le Zeyd’i evlendirmiş ti. Zeyneb’in annesi Abdülmuttalib kızı Ümeyme’dir. Ona on dînâr ve altmış dirhem sadaka vermiş; bir baş­örtüsü, bir yorgan, bir zırh ve elli Müd de yiyecek vermişti. Ayrıca on yük hurma vermişti. Mukâtil İbn Hayyân der ki: O, Zeyd’in yanında bir yıl ve daha fazla bir zaman kaldı. Sonra aralarında bazı şeyler oldu. Zeyd gelip onu Rasûlullah’a şikâyet etti. Rasûlullah (s.a.) ona her se­ferinde; eşini yanında tut ve Allah’tan kork, diyordu. Nitekim Allah Te-âlâ bu konuda şöyle buyurmaktadır: «Eşini bırakma ve Allah’tan kork. Allah’ın açığa vuracağı şeyi de içinde saklıyor, insanlardan korkuyor-dun. Halbuki en çok Allah’tan korkman gerekirdi.»

İbn Cerîr ve İbn Ebu Hatim burada Selef-i Sâlihîn’den bazı haber­ler zikrederler ki, biz bunları burada kaydetmemeyi uygun gördük. Çün­kü sıhhatli haberler değildirler. Keza İmâm Ahmed İbn Hanbel’in bu­rada Hammâd İbn Zeyd kanalıyla Enes’ten naklettiği rivayette de pek çok garîblikler dolu olduğu için kaydetmemeyi uygun görmedik.

Buhârî de bu konuda özet olarak bazı şeyler rivayet eder ve der ki: Bize Muhammed İbn Abdurrahîm… Enes İbn Mâlik’den nakletti ki; o «Allah’ın açığa vuracağı şeyi de içinde saklıyor, insanlardan korkuyor-dun.» âyeti Zeyneb Bint Cahş ile Zeyd İbn Harise hakkında nazil ol­muştur. Allah her ikisinden de razı olsun, demiştir.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize babam… Ali İbn Zeyd İbn Cüd’ân’dan nakletti ki; o şöyle demiş: Hüseyn’in oğlu Ali bana «Allah’ın açığa vu­racağı şeyi de içinde saklıyor, insanlardan korkuyordun.» kavli hakkın­da Hasan’m ne dediğini sordu. Ben de ona anlattım. Sonra dedi ki: Hayır, Allah Rasûlü onu Zeyd’le evlendirmezden önce Zeyneb’in kendi eşleri arasında olacağını çok iyi biliyordu. Zeyd eşinden şikâyet etmek üzere Hz. Peygambere gelince, Rasûlullah ona Allah’tan kork ve eşine sahip ol, dedi. îşte bunun üzerine Allah Teâlâ Rasûlüne buyurdu ki: Ben, seni onunla evlendireceğimi sana haber vermiştim. Sen ise «Al­lah’ın açığa vuracağı şeyi de içinde saklıyordun.» Süddî’den de bu şekilde söylediği rivayet edilir.

îbn Cerîr Taberî der ki: Bana îshâk îbn Şâhîn… Hz. Âişe’nin şöyle dediğini bildirdi: Eğer Hz. Muhammed Allah’ın kitabından kendisine vahyettiği herhangi bir şeyi gizlemek isteseydi muhakkak ki «Allah’ın açığa vuracağı şeyi de içinde saklıyor, insanlardan korkuyordun. Hal­buki en çok Allah’tan korkman gerekirdi.» kavli olurdu. «Nihayet Zeyd onunla bağını kopardığında, onu seninle evlendirdik.» Âyet-i kerîme’-de geçen ( J»J\ ) kelimesi ihtiyâç ve lüzum anlamınadır. Yani Zeyd ondan ayrılıp uzaklaşınca seni onunla evlendirdik. Zeyneb’in peygam­berle evlendirilmesini isteyen Allah Azze ve Celle idi. Çünkü Allah Te­âlâ Hz. Peygambere velîsiz, mehirsiz, akidsiz ve beşerden şâhid olmak­sızın Zeyneb’le evlenmesini vahyetti.

tmâm Ahmed îbn Hanbel der ki: Bize Hâşim… Enes İbn Mâlik’den nakletti ki; o şöyle demiş: Zeyneb’in iddeti bitince, Rasûlullah (s.a.) Zeyd îbn Hârise’ye dedi ki; var ona benim kendisini istediğimi zikret. Zeyd îbn Harise kalktı onun yanına gitti. O, hamur yoğuruyordu. Zeyd der ki: Onu görünce içim kabardı öyle ki ona bakamayacak duruma gel­dim. Rasûlullah (s.a.)ın istediğini kendisine söyleyemiyordum. Arkamı ona çevirdim ve geriye dönerek; ey Zeyneb müjdeler olsun, Allah Rasû-lü seni kendisine istemem için beni sana gönderdi dedim. Zeyneb dedi ki: Rabbım Azze ve Celle’ye damşıncaya kadar bir şey yapacak değilim. Na­maz kıldığı yere gidip dikildi bunun üzerine Kur’ân-ı Kerim nazil oldu ve Rasûlullah (s.a.) izinsiz gelip Zeyneb’in yanma girdi. Biz Hz. Pey­gamberin yanına girdiğimizde onu Zeyneb’e et ve ekmek yedirirken gördük. İnsanlar çıktılar ve bazı kimseler yemekten sonra evde konuş­mak üzere kaldılar. Rasûlullah (s.a.) çıktı ben de onun arkasından gi­diyordum. Hanımlarından her birinin odasının önünden geçince onlara selâm veriyordu. Hanımları da; ey Allah’ın Rasûlü, eşini nasıl buldun? diyorlardı. Bilmiyorum ben mi haber verdim halkın çıktığını, yoksa başkası mı haber verdi ona? Çıkıp eve girinceye kadar yürüdüm. Ben de kendisiyle beraber giriyordum. Benimle kendisinin arasına bir örtü attı. Perde indi ve topluluk gerekli Öğüdü yeterince aldılar. İnen âyet şu idi: «Ey îmân edenler, peygamberin evlerine yemeğe çağrılmaksızın ve vakitli vakitsiz girmeyin…»

Müslim ve Neseî de muhtelif yollarla bu hadîsi Süleyman îbn Mu-ğîre’den naklederler.

Buhârî merhum Enes İbn Mâlik’den nakleder ki; Cahş kızı Zeyneb peygamberin eşleri arasında Övünerek şöyle derdi:

Sizi aileleriniz evlendirdi. Beni ise yedi kat göğün üstündeki Allah evlendirdi.

Daha önce Nûr sûresinde Abdullah tbn Cahş’ın oğlu Muhammed’in şöyle dediğini kaydetmiştik: Zeyneb ve Âişe birbirlerine karşı övündüler. Zeyneb (r.a.) dedi ki: Ben o kadınım ki evliliğim gökyüzünden indirildi. A.işe’de dedi ki: Ben o kadınım ki özrüm gökyüzünden bildirildi. Bunun üzerine Zeyneb (r.a.) Âişe’nin durumunu kabullendi.

İbn Cerîr Taberî der ki: Bize Abd İbn Humeyd… Şa’bî’den nakle­der ki; o şöyle demiş: Cahş kızı Zeyneb Hz. Peygambere şöyle derdi: Üç şeyle ben sana işve ve nâz ediyorum ki diğer hanımlarından hiç bi­risi sana bunlarla nâz edemez. Bir kere benim dedem ve senin deden aynıdır. Beni sana gökten Allah nikahladı ve aracı Cibril Aleyhisse-lâmdı.

«Ki böylece evlâdlıkların eşleriyle bağlarını kopardıklarında, onlar­la evlenme konusunda mü’minlere bir vebal olmadığı bilinsin.» Biz Zeyneb’in seninle evlenmesini şunun için mübfth kıldık: Mü’minlerin evlâdlıklarının, boşadıklan hanımlarla evlenmelerinde bir vebal olma­dığı bilinsin. Çünkü Rasûlullah (s.a.) peygamberlikten önce Harise oğ­lu Zeyd’i evlâd edinmişti ve ona; Muhammed’in oğlu Zeyd, deniliyordu. Allah Teâlâ «Evlâdlıkianmzı da öz oğullarınız gibi kılmamıştır. Bunlar dillerinize doladığınız sizin sözlerinizdir. Allah ise hakkı söyler ve O, yolu doğrultur. Onları babalarına nisbetle çağırın. Allah katında en doğru olan budur.» âyetiyle bu bağı kesip kopardı, sonra da Harise oğlu Zeyd’in boşaması üzerine Hz. Peygamberi Cahş kızı Zeyneb’le ev­lendirerek bu konuyu tamamen ve te’kîdli biçimde açıklığa kavuştur­du. Bunun için1 evlenilmesi haram olanları bildiren âyette «Öz oğulları­nızın eşleri» (Nisa, 23) buyurarak evlâdlıklann eşlerinin .bunun dışın­da olduğu belirtilmiştir. Çünkü bu, araplar arasında pek yaygındı.

«Allah’ın emri yerine getirilmiştir.» Vuku bulan bu ilâhî emri Allah Teâlâ kesin olarak takdir etmiştir. Ve takdir ettiği, şekilde bu emir ger­çekleşmiştir. Şüphesiz O’nun emri yerini bulacaktır. Allah’ın bilgisin­de, Zeyneb’in peygamberin hanımları arasında yer alacağı kayıdlıydı.[21]

38 — Allah’ın, kendisine farz kıldığı şeylerde pey­gamberin üzerine herhangi bir güçlük yoktur. Bu, Allah’­ın önceden geçmişler hakkındaki bir sünnetidir. Ve Al­lah’ın emri gereği gibi yerine gelmiştir.

Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Allah’ın kendisine farz kıldığı şeylerde peygamberin üzerine herhangi bir güçlük yoktur.» Peygambere emret­tiği helâl ve haramlarda ayrıca evlâdlığı Zeyd İbn Hârise’nin boşadığı Zeyneb ile evlenmesi konusunda ona bir güçlük yoktur.

«Bu, Allah’ın önceden geçmişler hakkındaki bir sünnetidir.» Bu, Allah’ın Hz. Peygamberden önceki peygamberlere âid bir hükmüdür. Allah onları sıkıntıya sokacak bir şeyi kendilerine emretmez. Bu ifâde, münafıklardan Hz. Peygamberin evlâdlığı Zeyd’in boşadığı hanımıyla evlenmesini eksiklik olarak vehmedenlere bir reddiyedir.

«Ve Allah’ın emri gereği gibi yerine gelmiştir.» Allah’ın takdir et­miş olduğu emir hiç şüphesiz olmuştur. Onun geri çevrilmesi veya on­dan vazgeçilmesi imkânsızdır. Allah neyi isterse olur, neyi de istemezse olmaz.[22]

39 — Allah’up-risâletlerini tebliğ edenler, O’ndan kor­karlar ve Allah’tan başka kimseden korkmazlardı. Hesâb görücü olarak Allah yeter.

40 — Muhammed, sizin adamlarınızdan herhangi biri­sinin babası değildir, sâdece Allah’ın rasûlü ve peygam­berlerin hâtemidir. Allah, her şeyi bilendir.

Muhammed (s.a.) Sadece Allah’ın Rasûlüdür.

Allah Teâlâ «Allah’ın risâletlerini teblîğ edenler» i övüyor. Yani Al­lah’ın emrini mahlûkâtına ulaştırıp emânetini yerine getirenleri. «O’ndan korkarlar.» Onlar Allah’tan korkarlar, O’ndan başka hiç bir kim­seden korkmazlar. Hiç bir kimsenin gücü onların Allah’ın risâletini teb­liğ etmelerine engel olamaz. «Hesâb görücü olarak Allah yeter.» Yar­dımcı ve destekçi olarak Allah kâfidir. Burada ve her yerde insanların efendisi Muhammed Mustafâ Aleyhisselâm sözkonusudur. Çünkü o, do­ğuların batıların halkına bütün Âdemoğulları cinsine Allah’ın risâle­tini tebliğ etme görevini yerine getirmiştir. Allah onun sözünü, dinini ve şeriatım diğer bütün şeriatlara ve dinlere üstün kılmıştır. Çünkü da­ha önce bir peygamber yalnızca kavmine peygamber olarak gönderilir­ken o, —Allah’ın salât ve selâmları onun üzerine olsun— arab ve arab olmayan bütün mahlûkâta peygamber olarak gönderilmiştir. Nitekim Allah Teâlâ A’râf sûresinde şöyle buyurur: «Ey insanlar; ben Allah’ın hepiniz için gönderdiği peygamberiyim.» (A’râf, 158). Bu görevi en iyi yerine getirenler de onun arkasından gelen ashabı olmuştur. Allah on­lardan razı olsun. Peygamberin kendilerine emrettiği gibi onun bütün sözlerini, fiillerini ve hallerini, gecesini ve gündüzünü, seferini ve ikâ­metini, gizlisini ve açığını olduğu gibi tebliğ etmişlerdir. Allah onlardan razı olsun ve onları hoşnûd etsin. Bilâhare her sonra gelen ümmet önce­kine vâris olmuş ve bu durum günümüze kadar gelmiştir. Doğru yolu bulanlar, onların aydınlık izlerine tâbi olurlar ve onların gittikleri yolu ta’kîb ederler. Lütuf ve Kerem sahibi olan Allah’tan bizi de onların pe­şinden gidenlerden kılmasını dileriz.

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize İbn Numeyr… Ebu Saîd el-Hudrî’den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Sizden biriniz kendi nefsini küçümseyip te söylenmesi gereken ilâhî bir emri söylemez-lik etmesin. Çünkü Allah ona; bunu söylemekten seni alıkoyan nedir? der. O; Rabbım insanlardan korktum, deyince Allah Teâlâ; en çok kor­kulması gereken Benim, der. Bu hadîsi îmâm Ahmed İbn Hanbel aynı şekilde Abdürrezzâk kanalıyla Amr İbn Mürre’den nakleder. îbn Mâce de Ebu Küreyb kanalıyla Ebu Saîd el-Hudrî’den rivayet eder.

«Muhammed, sizin adamlarınızdan herhangi birisinin babası de­ğildir.» Âyet-i kerîme böylece artık «Muhammed’in oğlu Zeyd» denilme­sini yasaklıyor. Yani Hz. Muhammed onun babası değildir. Ancak onu evlâd edinmiştir. Hz. Peygamberin —Allah’ın salât ve selâmları onun üzerine olsun— bulûğ çağına ermiş bir erkek çocuğu yaşamamıştır. Onun Hz. Hadîce’den Kasım, Tayyib, ve Tâhir adında üç erkek çocuğu doğmuş onlar da çocukken ölmüşlerdir. Keza kıbtî olan Mâriye’den İb­rahim doğmuş o da daha memedeyken vefat etmiştir. Hz. Peygamberin Hz. Hadîce’den Zeyneb, Rukiyye, Ümmü Külsûm ve Fâtıma olmak üzere dört kızı olmuştur. Allah onların hepsinden razı olsun. Üçü daha Ra­sûlullah hayatta iken vefat etmiş ondan sonraya yalmz Fâtıma kalmıştır. Nihayet onun vefatından sonra Fâtıma da hastalanmış ve altı ay sonra vefat etmiştir.

«Sâdece Allah’ın Rasûlü ve peygamberlerin hâtemidir. Allah, her şeyi bilendir.» Bu âyet-i kerîme Allah Teâlâ’nın şu kavli gibidir: «Allah risâletini nereye vereceğini en iyi bilendir.» (En’âm, 124) Bu âyet-i ke­rîme* Hz. Peygamberden sonra hiç bir peygamberin bulunmayacağını ifâde etmektedir. Ondan sonra nebî bulunmadığına göre, rasûlün bu­lunmaması daha uygun ve daha evlâdır. Çünkü risâlet makamı nübüv­vet makamından daha .husûsîdir. Her rasûl nebidir, ama her nebî ra-sûl değildir. Bu konuda sahabenin büyük bir topluluğundan nakledilen mütevâtir hadîsler vârid olmuştur:

1- İmâm Ahmed tbn Hanbel der ki: Bize Evs kabilesinden Ebu Âmir… Übeyy İbn Kâ’b’dan nakletti ki, Rasûlullah (s.a.) şöyle buyur­muştur: Peygamberler arasında benim misâlim bir ev yapıp en güzel şekilde onu tamamlayan adamın misâlidir. Adam evde bir kerpiç yeri boş bırakmış ve koymamıştır. İnsanlar bu evi gezerler, hayran kalırlar, sonra da; keşke şu kerpiç yeri de tamamlansaydı, derler. îşte peygam­berler arasında ben o kerpiç mesâbesindeyim. Bu hadîsi Tirmizî de Bündâr kanalıyla Ebu Âmir’den nakleder ve hasendir, sahihtir, der.

2- İmâm Ahmed tbn Hanbel der ki: Bize Affân… Enes îbn Mâ-lik’den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: Risâlet ve nü­büvvet kesilmiştir. Benden sonra ne rasûl vardır ne de nebî. Enes İbn Mâlik der ki: Bu durum halka çok ağır geldi. Ancak Rasûlullah buyur­du ki: Fakat müjdeciler vardır. Halk; ey Allah’ın rasûlü müjdeciler de nedir? deyince, Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Müslüman kişinin rü’yâsı, O peygamberliğin bölümlerinden bir bölümdür. Tirmizî de Hasan îbn Muhammed ez Za’ferânî kanalıyla Enes İbn Mâlik’den bu hadîsi riva­yet eder ve; sahihtir, ancak Muhtar İbn Fülfül kanalıyla nakli garîbtir, der.

3- Ebu Dâvûd^et-Tayâlîsî der ki: Bize Selîm İbn Hayyân… Câ-bir îbn Abdullah’tan nakletti ki Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: Benimle peygamberlerin misâli bir adamın misâlidir ki, bir ev yapmış onu tamamlamış ve güzelleştirmiştir. Ancak bir kerpiç yeri boş kalmış­tır. O eve girip bakan herkes, ne güzel ev, ancak şu kerpiç yeri boş kal­mamış olsaydı, derler. İşte ben o kerpiç yerindeyim. Benimle bütün pey­gamberlere son verilmiştir. Allah’ın selâmı onların üzerine olsun. Bu hadîsi Buhârî, Müslim, Tirmizî muhtelif yollarla Selîm İbn Hayyân ka­nalıyla Câbir İbn Abdullah’tan rivayet ederler. Tirmizî; bu hadîs, sa­hihtir ancak bu şekliyle garîb’dir, der. *

4- İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Ebu Muâviye… Ebu Saîd el-Hudrî’den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş:

Benimle benden önceki peygamberlerin misâli, bir ev yapıp ta evi tamamlayan ancak bir kerpiç yeri boş bırakan adamın misâlidir. İn­sanlar o eve girerler ve ona hayran olurlar. İşte ben geldim ve o kerpici yerine koyarak (binayı) tamamladım. Bu rivayetin A’meş kanalıyla tahrîcinde Müslim münferid kalmıştır.

5- Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Yûnus İbn Muhammed… Os­man îbn Ubeyd’den nakletti ki; o şöyle demiştir: Ben Ebu Tufeyl’in Ra-sûlullah’ın şöyle dediğini söylediğini duydum: Benden sonra müjdeci­lerden başka peygamberlik yoktur. Müjdeciler de nedir ey Allah’ın Ra-sûlü? denildiğinde, Hz. Peygamber; güzel rü’yâ veya sâlih fü’yâdır de­miştir.

6- Ahmed îbn Hanbel der ki: Bize Abdürrezzâk… Hemnıâm İbn Münebbih’ten nakletti ki; o, Ebu Hüreyre’nin bize naklettiği hadîste Rasûlullah (s.a.)ın şöyle buyurduğunu bildirmiştir: Benimle, benden Önceki peygamberlerin misâli o adamın misâlidir ki evler yaptırmış ve bu evlerini güzelce ikmâl edip süslemiştir. Ancak köşelerinden bir kö­şesinde bir kerpiç yeri boş bırakmıştır. İnsanlar bu evleri gezerler, ya­pısına hayran kalırlar ve derler ki; şuraya da bir kerpiç koysaydm da yapın tamamlanmış olsaydı? Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: İşte ben o kerpicim. Bu hadîsi Buhârî ve Müslim Abdürrezzâk kanalıyla rivayet ederler.

7- İmâm Müslim der ki: Bize Yahya İbn Eyyûb Ebu Hüreyre’den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Ben diğer peygamberlere altı yönden üstün kılındım: Bana sözlerin toplayıcısı verildi. Korkuyla yardım edildim. Bana ganimetler helâl kılındı. Bütün yeryüzü benim için temiz ve’mescid kılındı. Ben, bütün mahlûkâta peygamber olarak gönderildim. Bütün peygamberler benimle son buldu. Bu hadîsi Tirmi-zî ve İbn Mâce, İsmâîl İbn Ca’fer kanalıyla naklederler. Tirmizî; hasen, sahîh hadîstir, der.

8- İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Ebu Muâviye, Ebu Saîd el-Hudrî’den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: Be­nimle benden önceki peygamberlerin misâli o adamın misâlidir ki, bir ev yaptırmış evini tamamlamış ancak bir kerpiç yerini boş bırakmıştır. İşte ben geldim ve o kerpici tamamladım. Bu hadîsi Müslim Ebu Bekr îbn Şeybe kanalıyla… Ebu Saîd el-Hudrî’den nakleder.

9- İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Abdurrahmân İbn Mehdî… Arbad İbn Sâriye’den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Adem çamurunda yoğurulduğu zaman ben Allah katında pey­gamberlerin hâtemi idim.

10- Zührî der ki: Bana Cübeyr İbn Mut’im’in oğlu Muhammed babasından nakletti ki; o, Rasûlullah’ın şöyle dediğini işittim demiştir.

Doğrusu benim muhtelif adlarım var. Ben Muhammed’im, ben Ah-med’im. Ben Allah’ın kendisiyle küfrü imha ettiği mahvediciyim (Mâhî). Ben, insanların benim önümde haşredileceği haşrediciyim (Haşir). Ben, kendisinden sonra peygamberin bulunmadığı en son ge­lenim (Âkib). Bu hadîsi Buhârî ve Müslim Sahîh’lerinde tahrîc ederler. 11- İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Yahya İbn İshâk… Abdurrahmân îbn Câbir’den nakletti ki; o, Abdullah İbn Amr’ın şöyle dediğini duydum demiştir: Bir gün Hz. Peygamber bize veda edici gibi çıkarak dedi ki: Ben ümmî peygamber Muhammed’im —bunu üç kere tekrarladı— ve benden sonra peygamber yoktur. Sözlerin başlangıcı, bütünleyicisi ve sonuncusu bana verildi. Cehennemin bekçilerinin ve Arş’ın taşıyıcılarının kaç kişi olduğu bana bildirildi. Allah benim vâsı­tamla ümmetimden vazgeçti. Ben ve ümmetim afiyette kılındık. Öyleyse ben sizin aranızda bulunduğum sürece dinleyin ve itaat edin. Ben sizin aranızdan götürüldüğüm zaman siz Allah’ın kitabına sarılın. Onun he­lâl kıldığını helâl, haram kıldığını haram sayın. Bu hadîsin naklinde İmâm Ahmed İbn Hanbel münferid kalmıştır. Keza Ahmed İbn Han­bel Yahya îbn îshâk kanalıyla Abdullah İbn Amr’dan bu hadîsi riva­yet ederek aynı şekilde zikreder.

Bu konuda pek çok hadîs-i şerîf vardır. Allah’ın Hz. Muhammed’i —Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun— onlara peygamber ola­rak göndermesi, kullarına rahmetinin ifadesidir. Ayrıca onu peygam­berlerin ve rasûllerin sonuncusu kılması, Hanîf dinini onunla kemâle erdirmesi de ona verdiği şerefin işaretidir. Allah Teâlâ kitabında, Ra-sûlü de mütevatir sünnetlerinde ondan sonra nebî gelmeyeceğim haber vermişlerdir. Böylece ondan sonra nübüvvet makamının kendisinde ol­duğunu iddia eden herkesin deccâl, sapıtıcı, saptırıcı, kandırıcı ve ya­lancı olduğu bilinsin diye. İsterse o kişi hârikalar göstersin, gözler bo­yasın, muhtelif şekillerde büyü yapsın ve neyrenciyat (bir nevi sihir) göstersin. Bütün bunlar akıl sahipleri katında anlamsız sapıklıklardan ibarettir. Nitekim Allah Teâlâ Yemen’de Esved el-Ansî, Yemâme’de Mü-seylime el-Kezzâb vasıtasıyla bozuk halleri ve anlamsız lafları gerçek­leştirme imkânı vermiştir. Ancak akıl, anlayış ve hüccet sahibi herkes her ikisinin de yalancı ve sapık olduklarını anlamışlardır. Allah’ın la’-neti onların üzerine olsun. Keza kıyamet gününe kadar Mesîh ve Dec-câl ile dünya son buluncaya kadar nübüvvet iddiasında bulunan herkes de aynı durumdadır. Mesîh ve Deccâl’le birlikte Allah Teâlâ bilginlerin ve mü’minlerin onların getirdiğinin yalan olduğunu görüp anlayıp şe-hâdet edecek kişileri de yaratır. İşte bu, Allah’ın yaratıklarına lutfunun tamâm kılmasının ifadesidir. Çünkü onlar hakikatlar gerektirdiği için değil, tesadüfen ma’rûfu emredip münkerden nehyederler. Ancak te­sadüf yoluyla bunlan yapabilirler veya başka bir maksad güderek bu yola başvurabilirler. Bu da onların sözlerinin ve fiillerinin iftira ve sa­pıklıkta son dereceye varmış olmasının ifadesidir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur: «Şeytânların kime indiğini size bildireyim mi? Onlar her günahkâr, her müfteriye inerler.» (Şuarâ, 221-222). Onların duru­muyla peygamberlerin durumu tamamen farklıdır. Peygamberler son derece doğru, iyi, sâdık ve düzgün istikâmette yürürler. Söylediklerinde ve yaptıklarında, emrettiklerinde ve yasakladıklarında doğrudurlar. Ay­rıca fevkalâde hallerle apaçık delillerle ve göz kamaştırıcı burhanlarla desteklenirler. Gökler ve yeryüzü devam edip durdukça Allah’ın salât ve selâmlan da sürekli onların üzerine olsun.[23]

41 — Ey îmân edenler; Allah’ı çokça zikredin.

42 — Ve O’nu sabah akşam tesbîh edin.

43 — Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için rah­met etmekte olan O’dur. Melekleri de size duâ ederler. Ve O, mü’minlere Rahim olandır.

44 — O’na kavuştukları gün, onların sağlık temennile­ri; selâmdır. Onlara cömertçe bir mükâfat hazırlamıştır.

Allah’ı Zikir

Allah Teâlâ mü’min kullarına, kendilerini çeşitli nimetlerle dona­tan muhtelif ihsanlarla lutuflandıran Rablarını çokça zikretmelerini emrediyor. Bu, onlar için hem çokça sevaba vesile olmakta, hem de gü­zel bir akıbeti hazırlamaktadır.

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Yahya İbn Saîd… Ebu Der-dâ’dan nakletti ki: Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Dikkat edin, ben sizin amellerinizin en hayırlısını ve hükümdarınızın katında en arın­mışım ve sizin derecenizi en çok yükselterek sizin için altın ve gümüş infâk etmekten daha hayırlı olan, düşmanlarınızla karşılaşıp onların boynunu vurmanızdan veya onlann sizin boynunuzu vurmasından daha hayırlı olan bir şeyi haber vereyim mi? Onlar; nedir ey Allah’ın Rasûlü? dediklerinde Rasûlullah (s.a.); Allah Azze ve Celle’yi zikirdir, buyurdu. Bu hadîsi Tirmizî ve İbn Mâce, Abdullah İbn Saîd îbn Ebu Hind kanalıyla Ebu Derdâ’dan rivayet ederler. Tirmizî bazılarının bu hadîsi ondan rivayet etmiş olduklarını ancak bunun mürsel olduğunu da kaydeder. Ben derim ki: Bu hadîsi Allah Teâlâ’nın «Allah’ı çokça zikreden erkeklerle çokça zikreden kadınlar.» (Ahzâb, 35) âyetinin tef­sirinde zikretmiştik. Orada Ahmed İbn Hanbel’in Müsned’inde Ziyâd İbn Ebu Ziyâd’a Muâz İbn Cebel’den nakledildiğine göre; Rasûlullah’-ın böyle dediğini bildirmiştik. Allah en iyisini bilendir.

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Vekî’… Ebu Sa’d el-Hımsî’-den nakleder ki; o, Ebu Hüreyre’nin şöyle dediğini işittim, demiştir: Ra­sûlullah (s.a.).tan işittiğim bir duâ var ki onu hiç terketmem. Bu duâ şudur: Allah’ım şükrüne saygı göstermeyi, öğüdüne uymayı, Seni çokça zikretmeyi ve buyruğunu korumayı bana müyesser kıl. Bu hadîsi Tir­mizî Yahya İbn Mûsâ kanalıyla… Ebu Hüreyre’den nakleder ve; garîb-dir, der. Aynı hadîsi İmâm Ahmed İbn Hanbel de Ebu Nadr Hâşim İbn Kasım kanalıyla… Ebu Hüreyre’den nakleder.

İmâm Ahmed îbn Hanbel der ki: Bize Abdurrahmân İbn Mehdî… Amr İbn Kays’ın şöyle dediğini nakletti: Ben Abdullah İbn Büsr’ün şöy­le dediğini duydum: İki bedevi Hz. Peygambere geldiler, birisi dedi ki: Ey Allah’ın Rasûlü, -insanların en hayırlısı hangisidir? Hz. Peygamber; ömrü uzun, ameli güzel olandır, buyurdu. Diğeri dedi ki: Ey Allah’ın Rasûlü, İslâm’ın hükümleri bizim için fazla geliyor. Bana öyle bir şey emret ki ben ona sarılayım. Hz. Peygamber buyurdu ki: Allah’ı zikret-mekden dolayı dilin devamlı yaş olsun. Tirmizî ve İbn Mâce bu hadîsin ikinci kısmım Muâviye İbn Salih kanalıyla Amr İbn Kays’tan nakle­derler. Tirmizî; hasen ve garîbtir, der.

İmâm Ahmed der ki: Bize Süreye… Amr İbn Hâris’ten nakletti ki: Ona Derrâc Ebu Heysem’den nakletmiş. O da Ebu Saîd el-Hudrî’den -nakletmiş ki, Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: O kadar çok Allah’ı zik­redin ki, en sonunda size deli denilsin.

Taberânî der ki: Bize Abdullah îbn Ahmed… Abdullah İbn Abbâs’in şöyle dediğini nakletti: Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Allah’ı çokça zikredin tâ ki size münafıklar gösteriş yapıyor desinler.

İmam Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Benî Hâşim’in kölesi Ebu Saîd… Câbir İbn Amr’dan nakletti ki; o Abdullah İbn Âmr’ın şöyle de­diğini işittim demiştir: Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Hangi bir topluluk bir mecliste oturup ta orada Allah’ı anmazlarsa mutlaka kıyamet gü­nünde ona yanarlar.

Ali İbn Ebu Talha, Abdullah İbn Abbâs’tan nakleder ki: «Allah’ı çokça zikredin» kavli hakkında o, şöyle demiştir: Allah, kullarına hangi farizayı farz kılmışsa onun için mutlaka belirli bir sınır koymuştur. Sonra o farizayı yapmayanları —ma’zeret durumunda— ma’zûr say­mıştır. Yalnız zikir bunun dışındadır. Allah Teâlâ zikre son verilebile­cek bir sınır koymadığı gibi, terki için de hiç bir kimseyi ma’zûr sayma­mıştır. Ancak terketme zorunda kalmış olanlar müstesna. Allah Teâlâ: «Ayakta iken, otururken ve yanınız üstü yatarken de Allah’ı zikredin» (Nisa, 103) buyuruyor. Gece ve gündüz, karada ve denizde, seferde ve hazarda »zengin ve fakîr, sağlıklı ve hastalıklı, gizli-açık ve her halü­kârda Allah’ı zikredin. «Ve O’nu sabah-akşam tesbîh edin.» Bunu yap­tığınız takdirde Allah ve melekleri size rahmet ve duâ indirirler. Al­lah’ı zikre teşvik konusunda pek çok hadîs, âyet ve haberler vardır. Bu âyet-i kerîme çokça zikir yapmayı teşvik etmektedir. Neseî, Ma’merî ve başkaları gece ve gündüz yapılacak zikirlere dâir eserler tasnif etmiş­lerdir. Bu konuda yazılmış eserlerin en güzellerinden birisi de Muhyid-din Nevevî merhumun el-Ezkâr isimli eseridir.

«Ve O’nu sabah-akşam tesbîh edin.» Sabahleyin ve akşamleyin. Tıpkı Allah Teâlâ’nın şu kavli gibi: «Akşama girerken ve sabaha erer­ken hepiniz Allah’ı tesbîh edin. Ve hamd O’nadır. Göklerde de, yerde de, günün sonunda da, öğleye erdiğiniz vakitte de.» (Rûm, 17-18).

«Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için rahmet etmekte olan O’dur. Melekleri de size duâ ederler.» Bu da zikre teşvik için vârid ol­muştur. Yani Aftan Sübhânehu sizi anmaktadır, öyleyse siz de O’nu anın. Nitekim Allah Teâlâ Bakara sûresinde şöyle buyurur: «Nitekim size içinizden âyetlerimizi okuyan, sizi tezkiye eden kitabı ve hikmeti öğreten ve bilmediğiniz şeyleri bildiren bir peygamber gönderdik. Öy­leyse siz beni zikredin ki Ben de sizi anayım. Bir de Bana şükredin, nankörlük etmeyin.» (Bakara, 151-152). Rasûlullah (s.a.) da şöyle bu­yurmuştur: Allah Teâlâ buyurur ki: Kim Beni kendi nefsinde zikre­derse, Ben de onu kendi nefsimde zikrederim. Kim de Beni bir topluluk huzurunda zikrederse, Ben de onu daha hayırlı bir topluluk huzurun­da zikrederim. Allah’ın kullarına salâtı meleklerin katında övgü de­mektir. Buhârî Ebu’l-Aliye’den, Ebu Ca’fer er-Râzî de Rebî’ İbn Enes’-ten böyle rivayet ederler. Başkaları da Allah’ın salâtı; rahmettir, demislerdir. Her iki söz arasında çelişki yoktur, denilebilir. Allah en iyisi­ni bilendir. Meleklerden salât ise insanlar için duâ ve mağfiret dilemek­tir. Tıpkı Allah Teâlâ’nm şu kavlinde olduğu gibi: «Arş’ı taşıyanlar ve onun çevresinde bulunanlar Rablannı hamd ile tesbîh ederler ve O’na inanırlar. îmân etmiş olanlara mağfiret dilerler. Rabbımız, her şeyi, il­mi ve rahmeti ile kuşatmıştır. Tevbe edenleri ve Senin yoluna uyanları bağışla. Ve onları cehennem azabından koru. Rabbımız, onları va’det-miş olduğun Adn cennetlerine yerleştir. Onların babalarından, eşlerin­den ve soylarından da sâlih olanları. Muhakkak ki Azîz, Hakîm olan Sensin Sen.» (Ğâfir, 7-8).

«Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için.» Size rahmeti ve öv­güsü sayesinde, meleklerinin de size duası sebebiyle sizi cehalet karan­lıklarından ve sapıklık zulumâtmdan hidâyet ve yakîn nuruna gö­türür. «Ve O, mü’minlere Rahîm olandır.» Dünya ve âhirette mü’min-lere merhametlidir. Dünyada başkalarının bilmediği hak yolu onlara göstermekle onlardan başka küfür, bid’at ve isyan taraftarlarının ve dellâllarmın sapıttığı yolda onlara doğruyu göstermekle merhamet et­miştir. Ahiretteki merhametine gelince, mü’minleri büyük dehşetten yani kıyamet tehlikesinden korumuş meleklerine; onları kurtuluş müj-desiyle karşılaşmalarını, cehennemden kurtulup cennete gittiklerini müjdeleyerek bildirmelerini emretmiştir. Bu, Allah’ın onlara sevgisin­den, şefkatinden başka bir şey değildir.

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Muhammed İbn Ebu Adiyy, Enes İbn Mâlik’den nakletti ki; o, şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.) as-hâbıyla yolda giderken bir çocuğa rastladı. Çocuğun annesi topluluğun geldiğini görünce çocuğunun çiğnenmesinden korkarak yavrusuna doğ­ru koştu ve; yavrum, yavrum, diyerek kucağına aldı.’ Peygamberin be­raberinde bulunanlar dediler ki: Ey Allah’ın Rasûlü, bu kadın çocuğu­nu ateşe verdiği zaman ne yapacak? Hz. Peygamber onları uyararak buyurdu ki: Hayır, Allah’a andolsun ki Allah sevdiğini ateşe atmaz. Bu hadîsin isnadı Buhirî ve Müslim’in şartlarına uygundur. Ancak Kü-tüb-ü Sitte sahiplerinden hiç birisi onu tahrîc etmemişlerdir. Yalnız İmâm Buhârî’nin Sahîh’inde mü’minlerin emin Hattâb oğlu Ömer’den nakledilir ki; Rasûlullah (s.a.) esirler arasında bir kadını görmüş, ka­dın küçük çocuğunu bağrına basmış ve onu emziriyormuş. Rasûlullah buyurmuş ki:

Görüyor musunuz, şu kadın hiç çocuğunu ateşe atmak ister mi?

Orada bulunanlar; gücü yeterse hayır, demişler. Rasûlullah (s.a.) bu­yurmuş ki: Allah’a andolsun ki, Allah Teâlâ kullarına şu kadının ço­cuğuna olan merhametinden daha çok merhametlidir.

«O’na kavuştukları gün, onlann sağlık temennileri; selâm’dır.» Al­lah en iyisini bilir ya temennileri anlamına gelen kelimesiyle kasdedilenin zahiri şudur: Allah’a ulaştıkları gün onlara; selâm, deni­lir. Yani kendilerine selâm verilir. Nitekim Allah Teâlâ; «Rahim olan Rab katından onlara selâm vardır.» (Yâ-Sîn, 58) buyurmaktadır. Ka-tâde ise onların birbirlerini selâmlamalarının kasdedildiğini iddia et­miştir. Âhiret diyarında Allah’a ulaşınca onlar birbirlerini selâmlarlar, demiştir. îbn Cerîr Taberî de bu görüşü tercih eder. Ben derim ki: Al­lah Teâlâ’mn şu âyeti buna delil gösterilebilir: «Orada ki duaları: Mü­nezzehsin Allah’ım; dirlik temennileri; selâm sizedir; dualarının sonu ise: Hamd âlemlerin Rabbı olan Allah’a mahsûstur.» (Yûnus, 10).

«Onlara cömertçe bir mükâfat hazırlamıştır.» Yani cenneti. Cen­netteki yiyecekleri, içecekleri, giyecekleri, oturacaktan mahalli, eğlene­cekleri cariyeleri, tadacaklan zevki ve gözlerin görmediği, kulakların duymadığı, beşer kalbine gelmeyen şeyleri ve muhtelif manzaraları ha­zırlamıştır.[24]

45 — Ey peygamber, Biz seni muhakkak şâhid, müjde­ci ve uyarıcı olarak gönderdik.

46 — Îzniy4e Allah’a çağıran ve aydınlatan bir ışık ola­rak.

47 — Mü’minlere; kendileri için Allah tarafından bü­yük bir lütuf olduğunu müjdele.

48 — Kâfirlere ve münafıklara uyma, onların eziyetle­rine aldırma. Allah’a tevekkül et. Vekîl olarak Allah yeter.

Şâhid, Müjdeci ve Uyarıcı Olan Hz. Peygamber

îmâm Ahmed îbn Hanbel der ki: Bize Mûsâ îbn Dâvûd Atâ İbn Yesâr’dan nakletti ki; o şöyle demiş: Amr îbn Âs’ın oğlu Abdullah’a rastladığımda dedim ki: Bana Rasûlullah’ın Tevrat’taki vasıflannı an­lat. O; peki, dedi. Allah’a andolsun ki Hz. Peygamber Tevrat’ta aynen Kur’an’daki vasıflarıyla tavsif edilmiştir: «Ey Peygamber, Biz seni mu­hakkak şâhid, müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik.» Ümmîlerin bek­çisi olarak. Sen Benim kulum ve rasûlümsün. Sana Mütevekkil adını verdim. Sen ne dik başlı ve sertsin, ne de ağırsın. Ne sokaklarda gezer­sin, ne de kötülüğü kötülükle savarsın. Sen affeder bağışlarsın. Çarpık milletler [25] Lâ ilahe illallah deyinceye kadar Allah senin ruhunu kabz-etmez. Sen o çarpık toplumların kör gözlerini açarsın, sağır kulaklarını işittirirsin ve hatalı kablerini uyarırsın. Bu hadîsi Buhârî de alış-veriş bahsinde Muhammed İbn Sînân kanalıyla Hilâl îbn Adiyy’den nakleder. Tefsir bahsinde ise Abdullah îbn Recâ veya Abdullah İbn Salih kana-tiyla Abdullah tbn Amr’dan nakleder. İbn Ebu Hatim de babası kana­lıyla Abdülazîz îbn Ebu Seleme’den bu hadîsi rivayet eder. Buhârî alış­veriş bahsinde Saîd kanalıyla aynı hadîsi Abdullah îbn Selâm’dan da nakleder.

Vehb İbn Münebbih der ki: Allah Teâlâ îsrâîloğuüarından Şa’yâ adındaki peygamberlerden bir peygambere vahyetti ki: Kavmin İsrâil-oğullan arasına git, ben senin dilinde bir vahy onlara söyleyeceğim ve ben ümmîlerden bir ümmîyi peygamber olarak göndereceğim. Onu gön­dereceğim ama o katı, ağır birisi değildir, sokaklarda gezmez. Bir çıra­nın yanından geçse sükûnetinden onu söndürmez. Kamışın üzerinde yürüse ayağının sesi duyulmaz. Ben onu müjdeci ve uyarıcı olarak gön­dereceğim. Bize bir şey demeye görsün onunla kör gözleri açarız, duy­maz kulakları duyururuz, kapalı kalbleri açarız. Her güzel işte ona des­tek olurum. Her güzel ve değerli huyu ona veririm. Kıyafetini sakin kı­larım. İyiliği onun şiarı yaparım. Takvayı onun vicdanı yaparım. Hik­meti onun sözü yaparım. Doğruluğu ve vefayı onun tabiatı kılarım. Affı ve ma’rûfu onun ahlâkı kılarım. Hakkı onun şerîatı kılarım. Adaleti onun sîreti kılarım. Hidâyeti onun önderi kılarım. İslâm’ı onun dini kı­larım. Onun adı Ahmed’dir. Onunla delâletin arkasından hidâyeti ge­tiririm. Cehaletin arkasından bilgiyi öğretirim. Düşüklüğün arkasın­dan yüceliği getiririm. Bilinmezliğin arkasından bilinirliği getiririm. Azı onunla çoğaltırım. Fakiri onunla zenginleştiririm. Ayrılıktan sonra onunla birliği sağlarım. Muhtelif milletlerin, farklı kalblerin, değişik arzuların arasını onunla birleştiririm. Onunla insanlan büyük felâket­lerden korurum. Onun ümmetini, ümmetlerin en hayırlısı kılarım. O ümmet; insanlar arasında tna’rûfu emretmek, mtinkeri nehyetmek için çıkarılmıştır. Onlar tevfîk ehlidirler, mü’mindirler, ihlâslıdırlar. Benim peygamberlerimin getirdiğini o tasdik eder. Ona tesbîh ve hamdi se­nayı, tekbîri ve tevhidi ilham ederim. Mescidlerinde ve meclislerinde yaptıkları, kalktıkları ve gezindikleri yerlerde, otururken ve ayakta iken Bana ibâdet ederler. Saf saf ve ordu halinde Benim yolumda savaşırlar. Benim hoşnûdluğumu kazanmak için binlerce olarak yurdlarından çı­karlar. Yüzlerini ve çevrelerini temizlerler. Elbiselerini giyinirler. Kur­banları kanlandır, incilleri göğüslerindedir. Geceleyin râhib, gündüzle-yin aslandırlar. Onun ailesi ve soyu arasında önde giden sıddîklar, şe-hîdler ve sâlihler kılarım. Ondan sonra onun ümmeti hak üzere hidâye­ti bulup ve hak üzere adaletle hükmederler. Onlara destek olanı yücel­tirim. Onlar için dua edeni desteklerim. Onlara karşı gelen veya baş-kaldıranlann üzerine kötülük badirelerini yığarım. Onlann elinden bir şey almak isteyenlere kötülük veririm. Onları peygamberlerin vârisleri kılarım. Rablanna davet eden, ma’rûfu emredip münkerden nehyeden, namaz kılıp zekât veren ve sözlerine, ahidlerine vefa gösteren kişiler kı­larım, tikin onlarla başladığım hayrı onlarla tamâmlarım. Bu, Benim lutfumdur, onu dilediğime veririm. Ben yüce fazilet sahibiyim.

İbn Ebu Hatim Yemen’li Vehb İbn Münebbih merhumdan böylece rivayet etmiştir. Sonra İbn Ebu Hatim der ki: Bana babam… Abdullah tbn Abbâs’dan nakletti ki: «Ey peygamer, Biz seni muhakkak şâhid, müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik.» âyeti nazil olunca Hz. Peygamber, Hz. Ali’ye ve Muâz’a Yemen’e gitmelerini emretmişti. Âyetin nüzulü üzerine dedi ki: Gidin, müjdeleyin korkutmayın, kolaylaştırın zorlaştır-mayın. Çünkü bana «Ey peygamber, Biz seni muhakkak şâhid, müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik» âyeti nazil oldu. Taberânî de Muhammed îbn Nasr İbn el-Bezzâr el-Bağdâdî kanalıyla… Abdurrahmân İbn Ubey-dullah el-Arzamî’den aynı isnâdla bu haberi rivayet eder. Hadîsin sonun­da da şöyle denilir: Çünkü bu gece bana; ey peygamber, seni ümmeti­me şâhid ve cenneti müjdeleyici, cehennemden uyarıcı, Allah’tan başka ilâh bulunmadığına şehâdet etmeye Allah’ın izniyle davet edici ve Kur’-an’ın aydınlığıyla aydınlanmış ışığa çağına bir peygamber olarak gön­derdik denildi.

«Şâhid» yani Allah’ın birliğine ve O’ndan başka ilâh olmadığına şâhid olarak gönderdik. Kıyamet gününde insanların yaptıkları işlerin şahidi olarak. Nitekim bir başka âyet-i kerîme’de şöyle buyrulur: «Ve Biz seni onlann üzerine şâhid olarak getirdik.» Ve yine Bakara sûresin­de şöyle buyrulur: «Tâ ki siz insanlara şâhid olasınız. Peygamber de üzerinize şâhid olsun.» (Bakara, 143).

«Müjdeci ve uyancı olarak.» Mü’minlere sevabın en bolunu müj­deci, kâfirlere de cezanın en ağırını bildirici olarak.

«îzniyle Allah’a çağıran» Kullan Allah’ın emriyle Rablanna ibâdete çağıran «peygamber olarak».

«Ve Aydınlatan bir ışık olarak.» Senin getirmiş olduğun gerçeğe göre durum güneş gibi parlak ve aydınlıktır. Bunu inâdçılardan başka hiç kimse reddedemez.

«Mü’minlere; kendileri için Allah tarafından büyük bir lütuf oldu­ğunu müjdele. Kâfirlere ve münafıklara uyma, onların eziyyetlerine al­dırma.» Onların söylediklerini duyup itaat etme. Onların eziyetlerine itibâr etme ve vazgeç ve onların durumunu Allah’a bırak çünkü Allah onlara yeter. «Allah’a tevekkül et. Vekîl olarak Allah yeter.»[26]

49 — Ey îmân edenler; mü’min kadınları nikahlayıp sonra onlarla temasta bulunmadan önce boşadığmızda, ar­tık onlar için iddet saymanıza luzûm yoktur. Kendilerini geçindirin ve güzellikle serbest bırakın.

Bu âyet-i kerîme’de pek çok ahkâm mevcûddur. Bunlardan birisi tek başına akde, nikâh ta’bîrinin kullanılıp kullanılmayacağıdır. Kur’-ân-ı Kerîm’de bundan daha açık bir âyet yoktur. Bilginler nikâh ko­nusunda ihtilâf etmişlerdir. Nikâh gerçekte yalnız başına akid midir yoksa akidle birlikte birleşme midir? Bu konuda üç görüş vardır. Kur’-an’ın ifâdesine göre nikâh; akid ve akidden sonra birleşmedir. Ancak bu âyette yalnız başına akid ta’bîri kullanılmıştır. Çünkü «Mü’min ka­dınları nikahlayıp sonra onlarla temasta bulunmadan önce boşadığı-nızda» buyurulmaktadır. Bu da kadınlarla birleşmeden önce boşamanın mübâh olduğunu göstermektedir.

«Mü’min kadınlarla^) Bu konuda mü’min veya ehl-i kitâb’dan ka­dınlar arasında hiç bir fark bulunmadığı hususunda ittifak vardır. İbn Abbâs, Saîd İbn Müseyyeb, Hasan el-Basrî ve Zeynelabidîn’in oğlu Hü-seyn’in oğlu Ali ile Seleften bir topluluk bu âyeti delil getirerek, talâkın ancak önceden nikâh olması halinde vâki’ olacağım kabul etmişlerdir. Çünkü Allah Teâlâ «Nikahlayıp sonra boşadığımzda» buyuruyor. Ve ni­kâhtan sonra boşama ta’bîrini getiriyor. Bu da gösteriyor ki; boşama nikâhtan önce sahîh olmaz ve geçersizdir. Şafiî ve Ahmed İbn Hanbel’in mezhebi bu görüşte olduğu gibi selef ve haleften birçok zümrenin mezhe­bi de böyledir. Allah’ın rahmeti onların üzerine olsun. İmâm Mâlik ve Ebu Hanîfe ise nikâhtan Önce boşamanın sahîh olduğu görüşündedirler. Me­selâ falancayla evlenecek olursan, o benden boştur denirse ve o kişi o kadınla evlenirse o kadın ondan boş olur demişlerdir. Ancak İmâm Mâ­lik ve Ebu Hanîfe; Evleneceğim her kadın benden boştur, diyenin sözü üzerinde ihtilâf etmişlerdir. İmâm Mâlik’e göre kadın belirlenmedikçe boşama olmaz. Ebu Hanîfe merhum ise ondan sonra o adamın evlene­ceği her kadın boştur, demiştir. Bu âyete dayanarak Cumhûr-u Ulemâ boşamanın geçerli olmayacağını söylemişlerdir.

îbn Ebu Hatim der ki: Bize Ahmed İbn Mansûr el-Mervezî… İbn Abbâs’ın şöyle dediğini nakletti: Bir kişi; evleneceğim her kadın boş­tur, derse ona hiç bir şey yoktur. Çünkü Allah Teâlâ, «Mü’min kadın­ları nikahlayıp sonra… boşadığınızda.» buyuruyor. Muhammed îbn îs-mâîl… Abdullah İbn Abbâs’tan nakleder ki, o şöyle demiş: Allah Teâlâ yalnızca «Mü’min kadınları nikahlayıp sonra… boşadığınızda» buyu­ruyor. Görmüyor musunuz önce nikâhı sonra boşamayı zikrediyor. Mu­hammed İbn îshâk da… îbn Abbâs’tan; nikâhtan önce boşama yoktur, dediğini nakleder. Amr İbn Şuayb da babası kanalıyla dedesinden nakleder ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: Âdemoğlu için sahip olmadığını boşama imkânı yoktur. İmâm Ahmed, Tirmizî, Ebu Dâvûd ve îbn Mâce de bu hadîsi rivayet ederler. Tirmizî; bu, hasen bir hadîs­tir, der. Hakikaten bu konuda rivayet edilmiş şeylerin en güzeli budur. Keza İbn Mâce, Ali ve Misver İbn Mahreme kanalıyla Rasûlullah (s.a.) dan nakleder ki, o; nikâhtan önce boşama yoktur, buyurmuştur.

«Artık onlar için iddet saymanıza luzûm yoktur.)) Bu konu bilgin­ler arasında icmâ* edilmiş olan bir konudur. Kadın, duhûlden önce bo-şanırsa ona iddet gerekmez. Gider ve o anda dilediği birisiyle evlenebilir. Bunun istisnası ancak kocası ölmüş kadınlardır. Onlar dört ay on gün iddet beklerler. İsterse duhûl vuku’ bulmasın. Bu konuda icmâ’ vardır.

«Kendilerini geçindirin ve güzellikle serbest bırakın.» Burada geçen kelimesi; belirlenmişse mehrin yarısı veya belirlenme­mişse özel müt’a olmaktan daha genel anlamdadır. Nitekim Allah Teâlâ Bakara sûresinde şöyle buyurur: «Bir mehir kestiğiniz takdirde temas et­meden önce onları boşarsanız; kestiğiniz mehrin yarısı onlarındır.» (Ba­kara, 237). Yine aynı sûrede vârid olan bir önceki âyette de şöyle buyu-rulur: «Temas etmediğiniz veya bir mehir kesmediğiniz kadınları boşa-mışsanız, size bir vebal yoktur. Şu kadar ki, zengin olan kudretince, darda bulunan da halince ma’rûf bir fayda ile onları faydalandırmalı-dır.» (Bakara, 236).

Buhârî’nin Sahîh’inde vârid olduğuna göre, Sehl îbn Sa’d ve Ebu Üseyd naklederler ki: Rasûlullah (s.a.) Ümeyme Bint Şurahbil ile ev­lendi. Onun yanına vardığında elini ona uzatınca o peygamberden hoş­lanmamış gibi yaptı. Hz. Peygamber Ebu Üseyd’e emretti ki onun çeyizini yapsın ve kendisine iki kat elbise versin. Ali îbn Ebu Talha, îbn Abbâs (r.a.)tan naklen der ki: Eğer ona bir mehir biçmişse ancak yarı­sını vermesi gerekir. Eğer bir mehir biçmemişse onu fakîr veya zengin oluşuna göre geçindirir. İşte güzel biçimde serbest bırakmaktan mak-sad budur.[27]

50 — Ey peygamber; Biz, mehirlerini verdiğin eşlerini, Allah’ın sana ganimet olarak verdiği cariyeleri, seninle beraber hicret eden amcanın kızlarını, halalarının kızları­nı, dayının kızlarını, teyzelerinin kızlarını ve bir de eğer mü’min bir kadın kendisini peygambere hîbe eder de pey­gamber de onunla evlenmeyi isterse onu —ki bu, mü’min-lerden ayrı olarak sâdece sana hâs olmak üzere— senin için helâl kıldık. Sana bir zorluk olmasın diye mü’mirilerin eş­leri ve cariyeleri hakkında ne hükmettiğimizi bildirdik. Allah Gafur, Rahim olandır.

Allah Teâlâ peygamberine hitâb ederek mehirlerini verdiği eşleri­ni kendisine helâl kıldığını bildiriyor. Buradaki ecir kelimesinden mak-sad mehirdir. Mücâhid ve bir başkası böyle der. Hz. Peygamberin ha­nımlarına verdiği mehir on okka ve yarısıydı. Bir okka kırk dirhemdir, yarım okka ise yirmi dirhemdir. Böylece peygamberin verdiği mehir-lerin toplamı beşyüz dirhemi buluyordu. Yalnızca Ebu Süfyân kızı Üm-mü Habîbe’ye verdiği mehir dört yüz dinardı. Çünkü onun mehrini Ne-câşî merhum karşılamıştı. Ayrıca Safiyye Bint Huyeyye’yi de Hayber esirleri arasından seçmiş sonra onu âzâd etmiş ve âzâdı da mehir saymıştı. Cüveyriye Bint el-Hârise de Sabit İbn Kays İbn Şemmâs’a para­sını ödemiş ve onunla kendisi evlenmişti. Allah hepsinden razı olsun.

«Allah’ın sana ganimet olarak verdiği cariyeleri.» Allah’ın sana ga­nimet olarak verdiği cariyeyi de Allah mübâh kılmıştır. Nitekim Sa-fiyye ve Cüveyriye böyle idi. Rasûlullah onlara sahip olmuş ve âzâd ede­rek onlarla evlenmiştir. Keza Nadr kabilesinden Şem’ûn kızı Reyhâne’-ye ve kıptı Mâriye’ye de böyle sahip olmuştu. Her ikisi de esirlerdendi. Mâriye, oğlu İbrahim’in annesidir.

«Seninle beraber hicreî eden amcanın kızlarım, halalarının kızla­rını, dayının kızlarını, teyzelerinin kızlarım.» Bu ifâde ifratla tefrit ara­sında orta bir noktadır. Zîrâ Hıristiyanlar, bir kişinin hammıyla yedi göbek veya daha fazlasına kadar akrabalık olanlarla evlenmezlerdi. Ya-hûdîler ise kardeşlerinin ve bacılarının kızlarıyla evlenirlerdi. Bu temiz ve mükemmel şeriat gelip Hıristiyanların ifratını yıktı ve amca, hala kızlarını, dayı ve tezye kızlarını mübâh kıldı. Aynı zamanda yahûdîle-rin tefritini de yasaklayarak erkek ve kız kardeşin çocuklarını haram kıldı ki bunlarla evlenmek gerçekten iğrenç ve çirkin bir şeydir.

«Seninle beraber hicret eden amcanın kızlarını, halalarının kızla­rını, dayının kızlarını, teyzelerinin kızlarını.» derken âyetin Hz. Pey­gamberi tekil olarak diğerlerini çoğul olarak zikretmesi, onun şerefinin yüceliğini ifâde içindir. Nitekim Allah Teâlâ «Sağdan ve sollardan» (Nahl, 48), «Onları karanlıktan aydınlığa çıkarır.» (Bakara, 257), «Ka­ranlıkları ve aydınlığı var edendir.» (En’âm, 1) buyurarak hep şerefli olan şeyleri müfred, diğerlerini cemi’ olarak zikretmiştir. Bunun pek çok örnekleri vardır.

«Seninle beraber hicret eden» İbn Ebu Hatim merhum der ki: Bize Muhammed İbn Ammâr İbn Haris el-Râzî… Ümmühânî’nin şöyle dedi­ğini nakletti: Rasûlullah (s.a.) beni kendisine istedi, ben de kendisine özrümü bildirdim. Sonra Allah Teâlâ «Seninle beraber hicret eden am­canın kızlarını, halalarının kızlarını, dayının kızlarını, teyzelerinin kız­larını» âyetini; indirdi. Ben ne kendisine helâl kılınanlar’ arasmdaydım, ne de kendisiyle beraber hicret edenler arasmdaydım. Çünkü ben tule-kâdan idim. îbn Cerîr merhum bu rivayeti Ubeydullah İbn Mûsâ ka­nalıyla Ebu Salih’ten nakleder. Aynca İbn Ebu Hatim İsmâîl İbn Ebu Hâlid kanalıyla Ümmühânî’den bu rivayeti nakleder. Tirmizî, Câmi’in-de bu hadîsi rivayet eder. Ebu Rezîn’le Katâde de; burada kendisiyle beraber Medine’ye hicret edenler, kasdedilmiştir derler. Katâde’den bir rivayette de o; hicretten maksad, müslüman olanlar demektir, demiş­tir, tbn Mes’ûd ise bir vav ziyadesiyle şeklinde okur. O zaman mânâ: Teyzelerinin kızlarının kızları ve seninle beraber hicret edenler, şeklinde olur.

«Ve bir de eğer mü’min bir kadın kendisini peygambere hîbe eder de peygamber de onunla evlenmeyi isterse» Yani ey peygamber, mü’min bir kadın mehirsiz olarak seninle evlenmek üzere kendisini sana hibe ederse ve sen de onunla evlenmek istersen o da sana helâldir. Burada ard arda iki şart yer almaktadır. Bu ifâde Allah Teâlâ’nın Nûh Aleyhis-selâm’m kavmine söylediklerini haber verirken buyurduğu şu âyet gi-gibidir: «Allah sizi azdırmak isterse; ben size öğüt vermek istesem de faydası olmaz.» (Hûd, 34). Ve yine Yûnus süresindeki şu âyet gibidir: «Ey kavmim, eğer siz gerçekten Allah’a îmân etmişseniz ve müslüman olmuşsamz artık O’na tevekkül edin.» (Yûnus, 84). Burada ise «Bir de eğer mü’min bir kadın kendisini peygambere hîbe eder de, peygam­ber de onunla evlenmeyi isterse.» buyuruyor.

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize îshâk… Sehl İbn Sa’d’dan nakletti ki: Bir kadın Rasûlullah (s.a.)a gelmiş ve ey Allah’ın Rasûlü, ben kendimi sana hîbe ettim, demiş ve uzun süre ayakta dikilip dur­muş. Bunun üzerine bir adam ayağa kalkıp; ey Allah’ın Rasûlü, eğer senin ona ihtiyâcın yoksa onu benimle evlendir, demiş. Rasûlullah (s.a.) senin ona sadaka olarak vereceğin bir şeyin var mı? deyince; o: Yanım­daki şu örtüden başka bir şeyim yok, demiş. Bunun üzerine Hz. Peygam­ber buyurmuş ki: Sen o örtünü kadına verirsen sen örtüsüz oturursun. Öyleyse bir şeyler araştır. Adam; bir şey bulamam, deyince Hz. Pey­gamber; demirden olsun bari bir yüzük bul, demiş. O, aramış ama bir şey bulamamış. Bunun üzerine Hz. Peygamber adama; senin yanında (ezberinde) Kur’an’dan bir şey var mı? deyince adam; evet şu ve şu sûre, diyerek sûrelerin isimlerini zikretmiş. Rasûlullah (s.a.) senin ya­nında bulunan bu Kur’ân’lara mukabil kadını seninle evlendirdim, de­miş. Buhârî ve Müslim bu hadîsi Mâlik’den naklederler.

İmâm Ahmed îbn Hanbel der ki: Bize Affân… Merhûm’dan nak­letti ki; o Sâbit’in şöyle dediğini duydum demiş:

Ben Enes’in yanında oturuyordum ve onun bir kızı vardı. Enes de­di ki: Bir kadın Hz. Peygambere gelip: Ey Allah’ın Rasûlü, senin bana ihtiyâcın var mı? dedi. Enes’in kızı dedi ki: Ne kadar da az hayası var­mış. Ne kötü bir fiil, ne kötü bir fiil. Enes dedi ki: O senden daha ha­yırlıydı. Çünkü o, peygamberi arzulamıştı ve kendisini ona sunmuştu. Bu hadîsin tahrîcinde Buhârî merhum İbn Abdülazîz kanalıyla Sabit el-Benânî’den, o da Enes İbn Mâlik’den naklinde münferid kalmıştır.

Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Abdullah İbn Bekr… Enes tbn Mâ-lik’den nakletti ki; o: Bir kadın. Hz. Peygambere gelip şöyle dedi; ey Al­lah’ın Rasûlü, benim şöyle ve şöyle bir kızım var —kızının güzelliğini ve iyiliğini zikretti— onu sana uygun gördüm. Hz, Peygamber de; kabul ettim, dedi. Kadın kızını övmeye devam etti, nihayet dedi ki; o hiç kız­maz ve hiç bir şeyden de dertlenmez. Hz. Peygamber benim senin kızı­na ihtiyâcım yok, dedi. Bu hadîsi diğer imamlar tahrîc etmemişlerdir. İbn Ebu Hatim der ki: Bana Babam… Hz. Aişe’den nakletti ki kendisini peygambere hîbe eden kadın Hakimin kızı Havle’dir. İbn Vehb de… Hi-şâm İbn Urve’den nakleder ki; Urve şöyle demiş: Süleym oğullarından Evkas oğlu Hakîm’in kızı Havle kendisini peygambere hîbe eden hadm-lardandı. İbn Vehb’in bir rivayetinde de Saîd İbn Abdurrahmân, Hişâm îbn Urve’den nakleder ki; Urve şöyle demiş: Biz Hakîm’in kızı Havle’nin kendisini Rasûlullah’a hîbe eden kadınlardan olduğunu söylüyorduk ve o sâliha bir kadındı. Ümmü Süleym’in; Havle Bint Hakîm olması ve­ya başka bir kadın olması muhtemeldir.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Muhammed İbn İsmâîl… Muhammed îbn Kâ’b, Ömer İbn Hakem ve Abdullah İbn Ubeyde’den nakletti ki; her üçü şöyle demişler: Hz. Peygamber on üç kadınla evlendi. Bunlar­dan altısı Kureyş kabîlesindendir. Bunlar Hadîce, Âişe, Hafsa, Ümmü Habîbe, Şevde ve Ümmü Seleme’dir. Üçü Âmir İbn Sa’sa oğullarından-dır. İkisi de Hilâl İbn Âmir oğullarındandır. Bunlar: Haris îbn Mey-mûne’dir ki kendisini peygambere hîbe etmiştir. Diğeri, mü’minlerin annesi Ebu Bekr İbn Kitâb oğullarından bir kadın olan Zeyneb’dir ki o da dünyayı tercih etmiştir. Diğeri de Cevn oğullarından bir kadındır ki o Hz. Peygamberden uzaklaşmıştır. Esed kabilesinden Cahş kızı Zey-neb ve Ahtab oğlu Huyey kızı Safiyye ile Benû Müstaük’den Amr oğlu Haris kızı Cuveyriye de esîr cariyelerdendirler.

Saîd İbn Ebu Arûbe… Abdullah İbn Abbâs’tan nakletti ki: «Mü*-min bir kadın kendisini peygambere hîbe eder de…» âyetinde söz ko­nusu edilen kadın, Haris kızı Meymûne’dir. Ancak bu rivayette bir ko­pukluk vardır. Ve bu, mürsel bir rivayettir. Çünkü miskinlerin annesi diye anılan meşhur Zeyneb Ansâr’dan Huzeyme kızı Zeyneb’dir ve Hz. Peygamber hayatta iken onun yanında vefat etmiştir. Allah en iyi­sini bilendir.

Kendilerini peygambere hîbe eden kadınlar çoktur. Nitekim Buha­rı der ki: Zekeriyyâ İbn Yahya… Hz. Âişe’nin şöyle dediğini bize nak­letti: Ben, kendilerini Peygambere hîbe eden kadınlara kızıyor ve; bir kadın kendini birine hîbe eder mi? diyordum. Nihayet Allah Te&l&’nın «Ve bir de eğer mü’min bir kadın kendisini peygambere hîbe eder de, peygamber de onunla evlenmeyi isterse onu —ki bu, mü’minlerden ayrı olarak sâdece sana hâs olmak üzere— senin için helâl kıldık.» âyeti nâzil olunca şöyle dedim: Bakıyorum da Rabbın senin arzuların doğrultu­sunda çabucak hüküm indiriyor.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ali İbn Hüseyn’in… Abdullah İbn Ab­dullah İbn Abbâs’tan naklettiğine göre; o Hz. Peygamberin yanında kendisini ona hîbe eden bir kadın yoktu, demiştir. İbn Cerîr Taberî de Ebu Küreyb kanalıyla Yûnus İbn Bükeyr’den şöyle dediğini nakleder: Hz. Peygamber, kendisini peygambere hîbe eden hiç bir kadını kabul etmemiştir. Her ne kadar bu hüküm kendisi için mubah ve özel bir du­rum olsa da. Çünkü peygamber kendisi bunu istememiştir. Nitekim Al­lah Teâlâ da «Peygamber de onunla evlenmeyi isterse» buyurarak pey­gamberi bunda serbest bırakmıştır.

«Ki bu, mü’minlerden ayrı olarak sâdece sana hâs olmak üzere.» İk-rime der ki: ‘Kendini hîbe eden senden başkası için helâl değildir. Bir kadın kendini bir erkeğe hîbe ederse, erkek ona bir şeyler verinceye ka­dar kadın erkeğe helâl olmaz. Mücâhîd, Şa’bî ve başkaları da böyle de­mişlerdir. Yani bir kadın kendini bir erkeğe takdim etse ve erkek onun yanına girse, kadının mehrini ödemesi erkeğin üzerine vâcib olur. Nite­kim Bervâ’ İbn Vâşık kendini bir erkeğe takdîm edince; Rasûlullah (s.a.) kocası öldüğünde ona mehir vermeyi kararlaştırmıştır. Ölüm ve duhûl mehr-i mislin kesinleşmesi hususunda eşittir. Bu, peygamberden başkasına takdîm edilmiş olan kadınlar içindir. Kendini peygambere takdîm eden kadınlara gelince; peygamber onlarla birleşse dahi pey­gambere herhangi bir mehir gerekmez. Çünkü peygamberin mehirsiz, velîsiz ve şâhidsiz evlenmesi caizdir. Nitekim Cahş kızı Zeyneb’in kıs­sasında durum böyle olmuştur. Bunun için Katâde «Ki bu mü’minler­den ayrı olarak sâdece sana âit olmak üzere» kavli hakkında şöyle de­miştir: Bir kadının kendisini peygamberden başka bir erkeğe velîsiz veya mehirsiz takdîm etmesi caiz değildir.

«Sana bir zorluk olmasın diye mü’minlerin eşleri ve cariyeleri hak­kında ne hükmettiğimizi bildirdik.» Übeyy İbn Kâ’b, Mücâhid, Hasan, Katâde ve İbn Cerîr; «Mü’minlerin eşleri ve cariyeleri hakkında ne hükmettiğimizi bildirdik» kavli konusunda şöyle demişlerdir: Mü’min­lerin hür dört kadınla sınırlandırılmış olduklarını, cariyelerden diledik­leri kadarıyla birleşebileceklerini velî, mehir ve şâhidlerin şart olduğu konusundaki hükmü bildirdik. Ancak bu hususta sana ruhsat verdik ve senin üzerine bunlardan hiç bir şeyi vâcib kılmadık ki Sana bir zor­luk olmasın. «Allah, Gafur, Rahîm olandır.»[28]

51 — Onlardan istediğini bırakabilir, istediğini alabi­lirsin. Bırakmış olduklarından da arzu ettiğini almanda sana bir vebal yoktur. Bu, onların gözlerinin aydın olması, üzülmemeleri ve kendilerine verdiğin şeylere razı olmala­rı için daha elverişlidir. Allah, kalblerinizde olanı bilir. Al­lah; Alîm, Halim olandır.

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Muhammed îbn Bişr… Hz. Âişe’den nakletti ki; o kendilerini Hz. Peygambere hîbe eden kadınları kınamış. Bir kadın kendini mehirsiz birine sunmaktan haya etmez mi? demiş. Bunun üzerine Allah Azze ve Celle, «Onlardan istediğini bı­rakabilir istediğini alabilirsin. Bırakmış olduklarından da arzu ettiğini almanda sana bir vebal yoktur.)) âyetini inz?l buyurmuş. Bunun üze­rine Hz. Âişe demiş ki: Bakıyorum da Rabbın senin arzuların doğrultu­sunda çabucak âyet indiriyor. Daha önce Buhârî’nin bu hadîsi Ebu Üsâ-me kanalıyla Hişâm İbn Urve’den naklettiğini bildirmiştik. Bu da gös­teriyor ki «Onlardan istediğini bırakabilirsin.» Yani sana kendilerini sunanlardan istediğini bırakır, istediğini kabul edersin. Bıraktıklarında da yine muhayyersin. İstersen dönüp tekrar onları alırsın. «Bırakmış olduklarından da arzu ettiğini almanda sana bir vebal yoktur.»

Âmir eş-Şa’bî der ki: «Onlardan istediğini bırakabilir, istediğini ala­bilirsin.» Bunlar, kendilerini Hz. Peygambere hîbe eden kadınlardır. Hz. Peygamber bunlardan bir kısmıyla evlenmiş bir kısmıyla da evlenme­miştir. Bunlar arasında Ümmü Şüreyk de bulunuyordu.

Başkalan da dediler ki: Allah Teâlâ’nın «Onlardan istediğini bıra­kabilir, istediğini alabilirsin.» kavlinden murâd şudur: Eşlerinden bir kısmını bırakıp bir kısmını almanda, bir kısmının gününü öne alıp bir kısmımnkini te’hîr etmende, dilediğinle birleşip dilediğinle birleşme-mende sana bir vebal yoktur. îbn Abbâs, Mücâhid, Hasan, Katâde ve Ebu Rezîn ile Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eslem’den böyle rivayet edil­miştir. Hz. Peygamber buna rağmen günlerini eşleri arasında taksim ediyordu. Bunun için Şafiî fakîhlerinden bir grup ve başkalan günlerini eşleri arasında taksim etmenin Hz. Peygambere vâcîb olmadığını söyle­mişler ve delil olarak da bu âyet-i kerîme’yi göstermişlerdir.

Buhârî der ki: Bize Hibbân İbn Mûsâ… Hz. Âişe’den nakletti ki;

Rasûlullah (s.a.) bu âyet nazil olduktan sonra günler konusunda eşle­rinden izin istermiş. Ben Hz. Âişe’ye şöyle dedim: Siz ona ne derdiniz? Hz. Âişe dedi ki: Ben şöyle derdim: Eğer bu bana âit bir şeyse ey Allah’ın Rasûlü doğrusu başkasının bana tercih edilmesini istemem. Bu hadîs de taksimin vâcib olmadığını göstermektedir. Hz. Âişe’nin birinci ha­dîsi de âyetin, kendisini peygambere takdîm edenler hakkında nazil ol­duğunu ifâde eder. Bunun için İbn Cerîr Taberî bu âyetin hem kendisini peygambere takdîm edenler, hem de peygamberin yanında bulunan ha­nımlar hakkında umûmî olduğu görüşünü tercih eder. Buna göre pey­gamber muhayyerdir, isterse gününü taksîm eder, isterse taksim etmez. İbn Cerîr’in tercih ettiği bu görüş sağlam, kuvvetli ve hasendir. Ve bu görüş bütün hadîslerin arasını da birleştirmektedir. Bunun için Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Bu, onların gözlerinin aydın olması, üzülmeme-leri ve kendilerine verdiğin şeylere razı olmaları için daha elverişlidir.» Yani Allah Teâlâ’nın günlerini taksîm konusunda senin üzerinden zor­luğu kaldırdığını, dilersen günlerini taksîm edeceğini, dilersen taksîm etmeyeceğini ve bu konuda senin için bir sorumluluk bulunmadığını, istediğini yapabileceğini onlar bilirlerse; ve sen, buna rağmen kendi is­teğinle günlerini onlar arasında taksîm edersen ve onlar bunun bir zorunluluk nedeniyle olmadığını bilirlerse bundan dolayı sevinirler. Ve böylece birbirlerini müjdelerler. Bu konuda kendilerine iyi davrandığını anlarlar, aralarında günlerini taksîm edip eşit davrandığını, kendileri­ne insaf ve “-adaletle hükmettiğini kabul ederler.

«Allah kalblerinizde olanı bilir.» Eşlerinden bir kısmına karşı olan temayüllerini bilir ki bunu defetmek imkânı yoktur. Nitekim İmâm Ah-med İbn Hanbel dec ki: Bize Yezîd… Hz. Âişe’nin şöyle dediğini naklet­ti: Hz. Peygamber günlerini eşleri arasında taksîm eder ve adaletle dav­ranırdı. Sonra da; Allah’ım, benim sahip olduğum şeyde yaptığım iş budur. Benim sahip olamayıp ta Senin sahip olduğun şeyden dolayı beni kınama. Bu hadîsi dört Sünen sahibi Hammâd îbn Seleme kana­lıyla rivayet ederler, kbu Dâvûd kınama sözünden sonra; yani kalb, ifâ­desini de ekler ki onun hem isnadı sahîh, hem de râvîlerinin hepsi gü­venilir kişilerdir. Bunun için Allah Teâlâ «Allah; Alîm, Halîm olandır.» buyuruyor. Sırların derinliklerini bilir ve ilminden dolayı iyi davranıp bağışlar.[29]

52 — Bundan sonra artık sana kadınlarla evlenmek ve güzellikleri hoşuna gitse de cariyelerin dışında hiç birini başka bir eşle değiştirmek helâl değildir. Allah, her şeyi murakabe edendir.

İbn Abbâs, Mücâhid, Dahhâk, Katâde, îbn Zeyd, İbn Cerîr ve baş­kalarının da aralarında bulunduğu bilginlerden pek çok kişi derler ki: Bu âyet, Hz. Peygamberin eşlerine mükâfat ve onların Allah’ı, Rasûlünü ve âhireti ihtiyar etmeleri üzerine güzel davranışlarından dolayı bir hoşnûdluk nişânesidir. Daha önce âyette söz konusu edildiği gibi Hz. Peygamber onları serbest bırakmıştır. Onlar da Allah’ın Rasûlünü ter-cîh edince kendilerine mükâfat olarak Hz. Peygamberin evliliğinin yal­nız onlarla sınırlandırılması ve başkalarıyla evlenmesinin veya onların dışında —güzelliği hoşuna da gitse— başka hammları onların yerine geçirmesinin kendisine haram kılındığı belirtilmiştir. Ancak cariyeler ve esirler müstesna. Bu konuda zâten onlar için bir sıkıntı sözkonusu değildi. Sonra Allah Teâlâ Hz. Peygamberin üzerinden bu sıkıntıyı da kaldırmış ve bu âyetin hükmünü neshederek peygamberin evlenmesini helâl kılmıştır. Ancak Rasûlullah (s.a.) onlara lütfederek, kendisine izin verilmesine rağmen daha başka kadınlarla evlenmemiştir.

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Süfyân… Hz. Âişe’nin şöyle dediğini nakletti: Hz. Peygamber vefat etmeden önce Allah Teâlâ diğer kadınlarla evlenmeyi ona helâl kılmıştır. Keza Ahmed İbn Hanbel bu hadîsi İbn Cüreyc kanalıyla… Hz. Âişe’den nakleder. Tirmizî ve Neseî de bu hadîsi Sünen’lerinde naklederler.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ebu Zür’a… Ümmü Seleme’den naklet­ti ki; o, şöyle demiş: Hz. Peygamber vefat ettiğinde Allah Teâlâ haram olanlar müstesna kadınlardan dilediğiyle evlenmesini kendisine helâl kılmıştı. İşte Allah Teâlâ’nm «Onlardan istediğini bırakabilir, istediğini alabilirsin.» kavlinin anlamı budur. Böylece Ümmü Seleme bir önce okunan âyetin daha sonraki âyeti neshettiğini belirtmiştir. Nitekim Bakara sûresinde ölümle ilgili iki âyetten birincisi daha sonra okunan âyeti neshetmektedir. Burada da aynı durum söz konusudur. Allah en iyisini bilendir.

Başkaları da dediler ki: «Bundan sonra artık sana kadınlarla ev­lenmek… helâl değildir.» âyetinin mânâsı şöyledir: Mehirlerini verdiğin hanımlarınla, cariyelerin ve amcanın kızları, teyzenin kızları, dayının kızları, halanın kızları ve bunlardan başka kendilerini sana sunan ka­dınlardan sana helâl kıldığımız ve niteliklerini beyân ettiğimiz kadın­ların dışındaki hanımlar artık senin için helâl değildir. Übeyy îbn Kâ’b, Mücâhid, İkrime, Dahhâk ve bir rivayete göre Ebu Rezîn, Ebu Salih, Hasan, Katâde ve bir rivayete göre de Süddî ile diğerlerinden bu tefsir nakledilmiştir.

İbn Cerîr Taberî der ki: Bize Ya’kûb… Ziyâd kanalıyla Ansâr’dan bir adamdan nakleder ki; o, şöyle demiş: Ben Übeyy İbn Kâ’b’a, eğer Hz. Peygamberin eşleri vefat etmiş olsalardı, Rasûlullah’m evlenmesi caiz olmaz mıydı ne dersin? diye sordum. O: Bunu önleyen ne engel vardı ki? dedi. Ben «Bundan sonra artık sana kadınlarla evlenmek… helâl değildir.» kavli deyince, o, dedi ki: Allah Teâlâ ona kadınlardan bir bölümünü helâl kılmıştır ve «Ey peygamber; Biz mehirlerini verdi­ğin eşlerini… Senin için helâl kıldık.» buyuruyor. Bundan sonra Hz. Peygambere «Artık sana kadınlarla evlenmek… helâl değildir.» buyrul-muştur. Bu hadîsi Abdullah İbn Ahmed muhtelif yollarla Dâvûd’dan nakleder. Tirmizî de İbn Abbâs (r.a.)tan nakleder ki; o, şöyle demiş: Rasûlullah (s.a.) hicret etmiş olan mü’min kadınların dışında başka kadınlarla evlenmekten nehyedilmişti. Bunu nehyeden âyet, «Bundan sonra artık sana kadınlarla evlenmek ve güzellikleri hoşuna gitse de cariyelerin dışında hiç birini başka bir eşle değiştirmek helâl değildir.» kavlidir. Ancak Allah Teâlâ mü’min hanımları ona helâl kılmış ve «Eğer mü’min bir kadın kendisini peygambere hîbe eder de peygamber de onunla evlenmeyi isterse… helâl kıldık.» buyurmuştur. Böylece müs-lüman olmayan her kadın peygambere haram kılınmıştır. Ayrıca «Kim de îmândan sonra küfre dönerse, onun ameli yok olmuştur ve âhirette hüsrana uğrayanlardandır» buyrulmuştur. İbn Abbâs der ki: Allah Te­âlâ «Ey peygamber, Biz mehirlerini verdiğin eşlerini… Senin için helâl kıldık.» buyurarak bunları peygambere helâl kılmış, bunun dışında ka­lan kadınları ise haram kılmıştır.

Mücâhid der ki: «Bundan sonra artık sana kadınlarla evlenmek… helâl değildir» kavliyle ne müslüman, ne yahûdi, ne Hıristiyan, ne de kâfir olsun bu belirtilenlerin dışında kadınlarla evlenmek helâl değildir. Ebu Salih ise der ki: Bu âyet-i kerîme bedevi ve yabancı ile evlenmeyi yasaklamıştır. Ancak bundan sonra Tühâme kadınlarından diledikleriyle evlenebilir. Ayrıca dilerse amca ve hala kızıyla, teyze ve dayı kızıyla dilediği kadar —hattâ üç yüze kadar— evlenebilirdi. İkrime ise der ki: Bu âyetle Allah’ın belirttikleri dışındakiler sana helâl değil­dir,. denmiştir. İbn Cerîr merhum ise âyetin, zikredilen kadınlarla ve peygamberin nikâhı altında bulunan kadınlara umûmî olduğu ve bun­ların sayısının da dokuz olduğunu belirterek âyetin umumiyeti görü­şünü tercih eder ki İbn Cerîr’in bu görüşü sağlamdır. Öyle sanıyorum ki; bizim naklettiğimiz Selef imamlarının da çoğunun maksadı budur. Zîrâ onların çoğundan buna benzer şeyler nakledilmiştir ki, bunların arasında çelişki yoktur. Allah en yisini bilendir.

Sonra îbn Cerîr Taberî, Rasûlullah (s.a.)m Hafsa’yı boşayıp sonra döndüğünü, Sevde’den aynlmak isteyip nihayet onun gününü Âişe’ye bıraktığını nakleder ve bütün bunlara cevab olarak; bunlar «Bundan sonra artık sana kadınlarla evlenmek ve güzellikleri hoşuna gitse de cariyelerin dışında hiç birini başka bir eşle değiştirmek helâl değildir.» âyetinin nüzulünden önceydi, der. Bütün bunların âyetin nüzulünden önce olduğuna dâir Taberî’nin sözü sahihtir. Ancak bunu böyle bir şar­ta bağlamaya gerek yoktur. Çünkü âyet-i kerîme peygamberin, nikâhı altında bulunanlardan başkasıyla evlenmesini ve onların yerine başka kadınları alması konusundaki hükmü belirtmektedir. Bu ise peygam­berin eşlerinden birini, yerine başkasını almaksızın boşayıp boşama-ması konusunu içine almaz. Allah en iyisini bilendir.

Şevde hâdisesine gelince; sahîh hadîste Hz. Aişe (r.a.)den nakle­dildiğine göre bu olay Allah Teâlâ’nın «Eğer kadın; kocasının serkeş­liğinden veya yüz çevirmesinden endîşe ederse, anlaşma yoluyla ara­larını bulmalarında kendilerine bir günâh yoktur.» (Nisa, 128) âyetinin nüzul sebebidir.

Hafsa hâdisesine gelince; Ebu Dâvûd, Neseî, İbn Mâce ve İbn Hib-bân Sahîh’lerinde muhtelif yollarla Yahya İbn Zekeriyyâ’dan nakleder­ler ki… Hz. Ömer şöyle demiş: Hz. Peygamber Hafsa’yı boşadı, sonra döndü. Bu hadîsin isnadı sağlamdır. Hafız Ebu Ya’lâ’da der ki: Bize Ebu Küreyb… Abdullah İbn Ömer’den nakletti ki; Hz. Ömer bir gün Hz. Hafsa’mn yanına varmış ve onu ağlıyor bulmuş. Neden ağlarsın? Yoksa Rasûlullah (s.a.) seni boşadı mı? demiş. O seni, bir kerre boşa-mıştı da benim için geri dönmüştü. Allah’a andolsun ki seni bir kere daha boşarsa; ben seninle ebediyyen konuşmam. Bu hadîsin râvîleri Bu-hârî ve Müslim’in şartlarına uygundur.

((Güzellikleri hoşuna gitse de cariyelerin dışında hiç birini başka bir eşle değiştirmek helâl değildir.» Mevcûd eşlerinin üzerine fazladan hanım almaşım veya onlardan birini boşayıp yerine bir başka kadın al­maşım bu âyet-i kerîme Hz. Peygambere yasaklamıştır. Ancak cariye­ler bunun dışındadır. Bu konuda Hafız Ebu Bekr el-Bezzâr bir hadîs nakleder ki, onu burada zikretmemiz uygun düşer. Hafız Ebu Bekr el-Bezzâr der ki: Bize tbrâhîm İbn Nasr… Ebu Hüreyre (r.a.)den naklet­ti ki; o şöyle demiş: Câhiliyyet devrinde kadın değiştirmek şöyle olurdu: Bir adam bir başkasına derdi ki: Sen, hanımını bana ver, bende hanı­mımı sana vereyim. Sen, benim için, ben de senin için hanımlarımızdan ayrılalım. Bunun üzerine’Allah Teâlâ, «Başka bir eşle değiştirmek helâl değildir» âyetini inzal buyurdu. Ebu Hüreyre der ki: Uyeyne İbn Hasn Hz. Peygambere geldi yanında Hz. Aişe bulunuyordu. O, izinsiz girmişti. Rasûlullah (s.a.) ona; izin almak nerede? demişti. O; ey Allah’ın Ra-sûlü, kendimi bildim bileli Mudar oğullarından bir erkekten izin alma­dım, demişti. Sonra; yanında bulunan bu kıvırcık da kim? demişti. Rasûlullah (s.a.): Bu mü’minlerin annesi Âişe’dir, demişti. O; ey Allah’ın Rasûlü, ben sana yaratıkların en güzelini bununla değiştireyim mi? de­yince Hz. Peygamber; ey Uyeyne Allah bunu haram kıldı, demiştir, üyeyne çıkıp gidince Hz. Âişe bu da kim? demiş. Rasûlullah (s.a.); bu sözü dinlenen bir ahmaktır, gördüğün gibi o kavminin efendisidir, bu­yurmuş. Bezzâr sonra şöyle der: Râvîler arasında yer alan İshâk İbn Abdullah’ın hadîsi cidden yetersizdir. Ancak biz bu hadîsi başka bir yolla kaydedemediğimiz için onun kanalıyla kaydettiğimizi zikrettik ve bu­nun illetini ‘de belirttik.[30]

53 — Ey îmân edenler, peygamberin evlerine yemeğe çağrılmaksızın ve vakitli vakitsiz girmeyin. Ama davet olunursanız, girin ve yemeği yeyince de lafa dalmadan da-ğılm. Bu haliniz peygamberi üzüyordu, o da size bir şey söylemeye çekiniyordu. Allah ise hakkı söylemekten çekin­mez. Peygamberin eşlerinden bir şey istediğinizde onu per­de arkasından isteyin. Bu, sizin kalbleriniz için de, onla-rm kalbleri için de daha temizdir. Allah’ın Rasûlünü üz­meniz ve ondan sonra eşlerini nikahlamanız asla caiz de­ğildir. Çünkü bu, Allah katında büyük bir günâhtır.

54 — Bir şeyi açıklasanız da, gizleseniz de muhakkak ki Allah, her şeyi bilendir.

Peygamberin Evine İzinsiz Girmeyin

Bu âyet hicâb âyetidir ve bu âyette bazı şer’î hüküm ve edepler anlatılmaktadır. Ve bu âyet Hz. Ömer’in isteğine uygun olarak nazil olmuştur. Nitekim Buhârî ve Müslim’in Sahîh’lerinde vârid olduğuna göre Hz. Ömer şöyle demiştir: Rabbımla üç noktada birleştim. Birincisi; de­dim ki: Ey Allah’ın Rasûlü, İbrahim’in makamını namazgah edinsen? Bunun üzerine Allah Teâlâ «Siz de İbrahim’in makamından bir namaz­gah edinin.» (Bakara, 125) âyetini inzal buyurdu. İkincisi; ben ey Al­lah’ın Rasûlü hanımlarının yanına iyiler de, kötüler de giriyor onları en-gellesen? dedim. Bunun üzerine Allah Teâlâ hicâb âyetini indirdi. Üçüncüsü; ben peygamberin eşleri Hz. Peygambere fazla karşı gelince; olur ki Rabbı izin verir de sizi boşatır yerinize sizden daha hayırlı eşleri ona verir dedim, bunun üzerine Rabbı «O sizi boşarsa umulur ki ona sizden daha hayırlı eşler verir.» (Tahrîm, 5) âyetini inzal buyurdu. Müslim’in rivayetinde ise Hz. Ömer Bedir esirlerini sözkonusu eder ki bu dördüncü bir noktadır.

Buhârî der ki: Bize Müsedded’in… Enes tbn Mâlik’den naklettiğine göre; Ömer İbn Hattâb şöyle demiş: Ey Allah’ın Rasûlü, senin yanına iyiler de giriyor, kötüler de. Mü’minlerin annelerine emretsen de kaçın-saiar deyince, Allah Teâlâ hîcâb âyetini inzal buyurdu. Bu âyetin nüzul vakti Hz. Peygamber’in Cahş kızı Zeyneb’le evlendiğinin sabahıydı. Ni­tekim peygamberi onunla bizzat Allah evlendirmişti. Bu, hicretin be­şinci senesinin zülka’de ayındaydı. Katâde, Vâkıdî ve başkaları böyle derler. Ebu Ubeyde, Ma’mer İbn Müsennâ ile Halîfe İbn Hayyât ise bu olayın hicretin üçüncü senesinde olduğunu iddia etmişlerdir. Allah en iyisini bilendir.

Buhârî der ki: Bize Muhammed İbn Abdullah… Enes İbn Mâlik’den nakletti ki; o şöyle demiş: Hz. Peygamber Cahş kızı Zeyneb’le evlenince, halkı topladı ve onlara yemek yedirdi. Sonra onlar konuşmak için otur­dular. Hz. Peygamber kalkmaya hazırlanıyor gibi yaptığında halk kalk­madı. Bunu görünce Rasûlüllah kalktı. O kalkınca onunla beraber kal­kanlar kalktılar. Ancak üç kişi oturdu. Hz. Peygamber Zeyneb’in yanına girmek için döndüğünde baktı ki bazıları oturuyorlar. Sonra onlar da kalktılar. Ben Röşup Hz. Peygambere onlann kalkıp gittiklerini haber verdim. Hz. Peygamber gelip Zeyneb’in yanma girdi. Ben de onunla be­raber girmek üzere yürürken benimle arasına bir örtü attı. İşte bunun üzerine «Ey îmân edenler; peygamberin evlerine yemeğe çağnlmaksızm ve vakitli vakitsiz girmeyin…» âyeti nazil oldu. Buhârî bu hadîsi bir başka yerde ayrıca zikreder. Müslim ve Neseî de muhtelif yollarla Mu’-temir İbn Süleyman’dan naklederler. O da Enes İbn Mâlik’den nakleder. Ayrıca Buhârî Münferid olarak Eyyûb kanalıyla… Enes İbn Mâlik’den nakleder. Sonra der ki: Bize Ebu Ma’mer… Enes İbn Mâlik’den nakletti ki; o şöyle demiş: Hz. Peygamber Zeyneb Bint Cahş ile evlenince et ve ekmek hazırladı. Ve ben halkı yemeğe çağırmak üzere gönderildim. Bir topluluk yiyor ve çıkıyordu. Sonra bir başka topluluk geliyor, yiyor ve çıkıyordu. Ben çağırabileceğim herkesi çağırdım. Nihayet kimse bulama­yınca gelip Hz. Peygambere ey Allah’ın Nebisi çağıracak kimse bulamı­yorum, dedim. Hz. Peygamber yemeği kaldırın, dedi. Üç kişi oturmuş evde konuşuyorlardı. Hz. Peygamber çıkıp Hz. Âişe’nin odasına gitti ve; Allah’ın selâmı sizin üzerinize olsun ey ev halkı, rahmeti ve bereketi de, dedi. Hz. Âişe; senin de üzerine Allah’ın selâmı ve rahmeti olsun. Eşini nasıl buldun, Allah sana mübarek kılsın, dedi. Hz. Peygamber bütün eşlerinin odasını böylece gezindi ve onlara Âişe’ye dediği gibi söylüyor, onlar da Âişe’nin dediği gibi peygambere cevâb veriyorlardı. Sonra dö­nüp odasına geldiğinde üç kişinin oturmuş konuşuyor olduklarını gör­dü. Hz. Peygamber çok utangaçtı. Tekrar Hz. Âişe’nin odasına doğru gitmek üzere çıktı. Bilmiyorum ya ben, ya da başkası kendisine halkın gittiğini haber verdi. Döndü nihayet geldi bir ayağını kapımn eşiğinden içeriye, diğerini dışarıya koymuştu ki benimle onun arasına bir perde gerdi. Bunun üzerine hicâb âyeti nazil oldu. Bu hadîsin naklinde Kütüb-i Sitte sahipleri arasında Buhârî münferid kalmıştır. Yalnızca Neseî, gece ve gündüz bahsinde Abdül Vâris kanalıyla bu hadîsi nakleder. Bi­lâhare Buhârî, İshâk İbn Mansûr kanalıyla… Enes İbn Mâlik’den bu hadîsi aynı şekilde nakleder. Ancak bu bakımdan da Buhârî münferid kalmıştır. Daha önce Müslim’in ferd hadîsleri arasında Süleyman İbn Muğîre kanalıyla… Enes İbn Mâlik’den bu hadîsin nakledildiğini bildir­miştik.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize babam… Enes İbn Mâlik’den nakletti ki; o şöyle demiş: Rasûlullah (s.a.) kadınlarından biriyle evleniyordu. Bunun için düğün yapılmıştı. Ümmü Süleym, bir hays [31]yaparak bir kabın içine koydu ve dedi ki; Bunu Rasûlullah (s.a.)a götür, benden se­lâm et vs de ki; şu azıcık şey bizden kendilerine. Enes diyor ki: O gün in­sanlar cehd içindeydiler. Ben onu getirdim ve dedim ki, ey Allah’ın Rasû-lü Ümmü Süleym bunu sana gönderdi ve sana selâm etti ve dedi ki; şu azıcık şey bizden kendilerine. Peygamber ona baktı sonra dedi ki: Onu koy. Ben onu evin bir köşesine koydum. Sonra dedi ki: Git bana falanı ve falanı çağır, pek çok kişinin adını verdi. Ve dedi ki: Daha başka müslü-manlardan kime rastlarsan onları da çağır. Ben de Rasûlüllah’m bana dediği kişilerle müslümanlardan rastladıklarımı davet ettim. Dön­düğümde Hz. Peygamberin evi, sofası ve odası insanlarla doluydu. Ca’d der ki: Ey Ebu Osman ne kadar vardı acaba dersin? O; üçyüz civarın­daydılar, dedi. Enes İbn Mâlik devamla diyor ki: Rasûlullah (s.a.) bana dedi ki: Onu getir, ben de onu getirdim. Rasûlullah (s.a.) elini onun üzerine koydu, dûa etti ve; mâşâallah, dedi. Sonra; onar onar halkalanın, dedi ve Allah’ın adını anıp herkes önündekinden yesin, buyurdu. Onlar besmele çekiyor ve yiyorlardı. Nihayet hepsi yediler. Rasûlullah (s.a.) ba­na dedi ki: Onu kaldır. Enes İbn Mâlik diyor ki: Vardım yemeği kaldır­dım. Bilmiyorum koyduğum zaman mı daha çoktu yoksa kaldırdığım zaman mı? Enes İbn Mâlik dedi ki: Bazı kişiler Hz. Peygamberin evin­de oturup konuşakaldılar. Rasûlullah’ın daha önce evlenmiş olduğu eş­leri de yüzlerini duvara dönük olarak onlarla beraber oturuyorlardı. Oturanlar konuşmayı uzattılar ve Rasûlullah’a zahmet verdiler. Hz. Peygamber haya bakımından insanların en utangacıydı. Eğer Hz. Pey­gamber onlara bu durumu bildirseydi bu kendileri için daha iyi olurdu. Rasûlullah (s.a.) kalktı, çıktı ve odalarına varıp hanımlarına selâm verdi. Sonra onlar, Hz. Peygamberin geldiğini görünce, peygamberi ra­hatsız ettiklerini anladılar ve kapıya koyulup çıktılar. Rasûlullah (s.a.) geldi ve perdeyi indirdi. Ben odada iken eve girdi. Evinde kısa bir süre kaldı. Bunun üzerine Allah Teâlâ kendisine Kur’an indirdi. Çıkarken şu âyeti okuyordu: «Ey îmân edenler; peygamberin evlerine yemeğe çağrılmaksızın ve vakitli vakitsiz girmeyin…» Enes İbn Mâlik der ki: Hz. Peygamber bu âyetleri herkesten önce bana okudu. Ve ben, o sırada halkın en genç olanıydım. Müslim, Tirmizî ve Neseî hep birlikte bu ha­dîsi Kuteybe kanalıyla… Enes îbn Mâlik’ten naklederler. Tirmizî bu hadîsin hasen, sahih olduğunu bildirir. Buhârî de nikâh kitabında bu hadîse not düşerek der ki: İbrâhîm İbn Tahmân, Ebu Osman Ca’d ka­nalıyla Enes İbn Mâlik’den nakletti ki… Sonra hadîsi aynen zikreder. Müslim de ayrıca bu hadîsi Muhammed İbn Râfi’ kanalıyla… Enes İbn Mâlik’den nakleder. Bu hadîs, Abdullah İbn Mübarek kanalıyla… Enes İbn Mâlik’den aynı şekilde nakledilir. Buhârî ve Tirmizî iki ayrı yolla Beyân îbn Bişr kanalıyla… Enes İbn Mâlik’den aynı hadîsi nakleder­ler. Bu hadîsi İbn Ebu Hatim de Ebu Nadre kanalıyla Enes İbn Mâlik’­den aynı şekilde nakleder. îbn Cerîr Taberî de Amr îbn Saîd kanalıyla… Enes İbn Mâlik’den aynı şekilde nakleder.

îmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Behz ve Kasım oğlu Hâşim… Enes İbn Mâlik’den nakleder ki; o, şöyle demiş: Zeyneb’in iddeti bitince Rasûlullah (s.a.) bana dedi ki: Git, onu benim istediğimi hatırlat. Enes dedi ki: Zeyd, Zeyneb’in yanma gitti. O hamur yoğuruyordu. Zeyd dedi ki; Onu görünce bana bir onur geldi… ve hadîsi daha önce (Ahzâb, 37) zikrettiğimiz şekilde naklediyor ve sonunda şu ilâveyi yapıyor: Ve toplu­luğa öğüt alabilecekleri kadar öğüt verdi. Hâşim hadîsinde der ki «Pey^ gamberin evlerine yemeğe çağrılmaksızın ve vakitli vakitsiz girmeyin …» âyetini okudu. Müslim ve Neseî de bu hadîsi Süleyman îbn Muğîre kanalıyla Enes’ten naklederler.

îbn Cerîr Taberî der ki: Bana Ahmed îbn Abdurrahmân… Hz. Aişe’nin şöyle dediğini nakletti: Rasûlullah’ın eşleri geceleyin ihtiyaç­larını gidermek için dışarı çıkarlardı Hz. Ömer de Hz. Peygambere; ha­nımlarını perde arkasına koy, derdi. Rasûlullah (s.a.) böyle yapmazdı. Zem’a kızı şevde —Peygamberin eşi— dışarı çıktı, uzun boylu bir ha­nımdı. Ömer ona yüksek sesle bağırarak; ey Şevde seni tanıdık, diye ses­lendi. Perdeyi örtmesini istiyordu. Hz. Âişe der ki: Bunun üzerine Allah hicâb âyetini indirdi. Rivayet böyle vâkî’ olmuşsa da meşhur olan, bu hâdisenin hicâb âyetinin nüzulünden sonra cereyan ettiğidir. Nitekim îmâm Ahmed İbn Hanbel, Buhârî ve Müslim, Hişâm İbn Urve kanalıy­la… Hz. Âişe’den naklederler ki; o, şöyle demiş: Hicâb konduktan sonra Şevde ihtiyâcını def etmek için dışarı çıktı. Boylu boslu bir kadındı ve onu tanıyan için bilinmemesi imkânsızdı. Ömer İbn Hattâb onu gördü ve dedi ki: Ey Şevde, Allah’tan korkmaz mısın ki bizden saklanmazsın. Baksana nasıl dışarı çıkarsın? Hz. Âişe dedi ki: Şevde geri dönerek ka­çındı, Rasûlullah (s.a.) da benim evimde akşam yemeğini yiyordu. Elin­de etli bir kemik vardı. Şevde yanına gelip dedi ki: Allah’ın Rasûlü ben ihtiyâcım için dışarı çıktım, Ömer bana şöyle ve şöyle dedi. Hz. Âişe dedi ki: Allah Teâlâ ona bu âyet-i indirdi. Etli kemik elinde duruyordu ve onu bırakmamıştı. Ve Rasûlullah buyurdu ki: Allah Teâlâ ihtiyâ­cınızı gidermek için size dışarıya çıkma iznini verdi. Lafız Buhârî’nindir.

«Ey îmân edenler; peygamberin evlerine yemeğe çağnlmaksızın ve vakitli vakitsiz girmeyin.» Allah Teâlâ mü’minleri Hz. Peygamberin ev­lerine izinsiz girmekten sakındırıyor. Nitekim gerek İslâm’ın başlangıç dönemlerinde, gerekse câhiliyyet dönemlerinde onlar evlere izinsiz girer­lerdi. Nihayet Allah Teâlâ bunu, bu ümmet için hoş görmedi ve bu üm­mete izinle girmeyi emretti. Bu da Allah Teâlâ’nın bu ümmete ikram­larından birisidir. Bunun için Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu: «Kadın­ların yanlarına girmekten sakının…»

Sonra bu giriş yasağının istisnalarını zikrederek şöyle buyuruyor: «Yemeğe çağnlmaksızın ve vakitli vakitsiz girmeyin.)) Yemeğin pişme­sini beklemeye kalkışmayın. Mücâhid, Katâde ve başkaları derler ki: Yemeğin iyice pişip yetişmesini arzulamayın. Yemeği gözetmeyin, piş­mesi yaklaşınca içeriye girmeye başlamayın.. Çünkü Allah Teâlâ bu du­rumdan hoşlanmıyor ve onu zemmediyor. Bu ifâde tufeylîliğin yasak olduğunun delilidir. Araplar tufeylîliğe dayfene (müsâfirin peşine takıl­ma) derlerdi. Hatîb el-Bağdâdî tufeylilerin zemmi ve onların haberleri konusunda özel bir kitab tasnîf etmiştir ki bu haberlerin burada zikre­dilmesi uzun sürer.

«Ama davet olunursanız, girin ve yemeği yeyince de lafa dalmadan dağılın.»MüslinVin Sahîh’inde Abdullah İbn Ömer’den nakledilir ki Ra­sûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Sizden birinizi kardeşiniz davet ederse ister düğün daveti olsun, ister başka bir davet olsun ona icabet etsin.

Bu hadîsin aslı Buhâri ve Müslim’de vardır. Buhârî’nin Sahîh’inde Ra-sûlullah (s.a.)ın şöyle buyurduğu nakledilir: Ben bir kol yemeğe davet edilsem ona icabet ederdim. İsterse bana bir bilek de sunulsa onu kabul ederim. Davet edildiğiniz yerde yemeğinizi bitirdikten sonra ev halkını rahatlatın ve hemen yeryüzüne dağılm. Bunun için Allah Teâlâ «Lafa dalmadan dağılın.» buyuruyor. Yukarıda anlatılan üç kişinin yaptığı gibi yapmayın. Onlar lafa dalmışlar, kendilerini unutmuşlar ve nihayet bu durum Hz. Peygamberi rahatsız etmiştir. Nitekim Allah Teâlâ; «Bu ha­liniz peygamberi üzüyordu.» buyurmuştur.

Denildi ki bu âyetin mânâsı şöyledir: Peygamberin izni olmadan evine girmeniz onu üzüyor ve kendisine zor geliyor. Fakat fazla haya­sından sizi bu davranıştan men etmekten de kaçmıyordu. Nihayet Allah Teâlâ bu âyeti indirerek mü’minlerin bu davranışını nehyetti. «O da size bir şey söylemeye çekiniyordu. Allah ise hakkı söylemekten çekinmez.» Bunun için de sizi bu davranıştan nehyeder ve alıkoyar.

«Peygamberin eşlerinden bir şey istediğinizde onu perde arkasından isteyin.» Nasıl onların yanına girmenizi size yasaklamışsam, onlara bü­tünüyle bakmayın da. Kendilerinden bir şey almak ihtiyâcında bulunur­sanız onlara bakmayın. Onlara perdenin arkasından bakın ve ihtiyâcınızı perdenin arkasından isteyin.

İbn Ebu Hatim der ki: Bana babam… Hz. Âişe’nin şöyle dediğini nakletti: Ben büyük bir kaptan peygamberle birlikte Hays (hurma, yağ ve kurutulmuş yoğurttan yapılmış bir yemek) yiyordum. Bu sırada Ömer geldi, Hz. Peygamber onu çağırdı. Ömer’in parmağı benim par­mağıma değince; ay veya of, dedi. Eğer peygamber sizin hakkınızda sö­züme uymuş olsaydı hiç bir göz sizi görmezdi. Bunun üzerine Hicâb âyeti nazil oldu.

«Bu, sizin kalbleriniz için de, onların kalbleri için de daha temizdir.» Size emrettiğim ve meşru kıldığım bu hicâb, hem sizin için daha temiz­dir, hem de daha güzeldir.

«Allah’ın Rasûlünü üzmeniz ve ondan sonra eşlerini nikahlamanız asla caiz değildir. Çünkü bu, Allah katında büyük bir günâhtır.»

İbn Ebu Hatim der ki: Ali İbn Hüseyn… İbn Abbas’tan bu âyet-i kerîme konusunda şöyle dediğini nakletti: Bu âyet-i kerîme pey­gamberin eşlerinden birisiyle evlenmek isteyen bir adam hak­kında nazil olmuştur. Adamın birisi (râvîlerden olan) Süfyân’a sor­du, bu Âişe ile mi evlenmek istemişti? O böyle söylenirdi, dedi. Mukâtil İbn Hayyân ve Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem de aynı rivayeti nakle­derler. Her iki râvî Süddî’den naklederler ki; peygamberin hanımı ile evlenmek isteyen kişi Talha İbn Ubeydullah idi. Nihayet bunun haram olduğunu bildiren âyet nazil oldu. Bunun için bütün bilginler topluca icmâ’ etmişlerdir ki; peygamberin ölümünden sonra eşlerinden herhangi birinin başkasıyla evlenmesi haramdır. Çünkü onlar hem dünyada, hem de âhirette peygamberin eşleri ve mü’minlerin anneleridir. Ancak bilginler, peygamberin hayatta iken evlenip sonra boşadığı bir kadının başkasıyla evlenmesinin halâl olup olmadığı konusunda ihtilâf etmiş­lerdir. Bu konuda iki görüş vardır: Bu görüşlerin ana dayanağı âyet-i kerîme’deki «Ondan sonra» kavlinin umûmiyyet ifâde edip etmediği konusudur. Ancak peygamberin evlenip te temas etmeden önce boşadı­ğı kadınların başkalarıyla evlenmesinin helâl olup olmadığı konusunda tartışma vardır. En iyisini Allah bilir.

İbn Cerîr Taberî der ki: Bana Muhammed İbn Müsennâ… Âmir’-den nakletti ki; Hz. Peygamber Kays oğlu Eş’as kızı Kıyle’ye .mâlik ol­duğu sırada vefat etmişti. Onun vefatından sonra Ebu Cehil oğlu İkri-me onunla evlendi. Bu durum Hz. Ebubekir’e çok zor geldi. Hz. Ömer ona dedi ki: Ey Allah Rasûlünün halîfesi, o peygamberin hanımlarından değil ki. Hz. Peygamber onu, ne muhayyer bıraktı ne de perde arkasına sakladı. Kavmiyle beraber irtidâd ettiğinde Allah onu peygamberden uzaklaştırdı. Âmir der ki: Bunun üzerine Ebubekir mutmain olup sâ-kinleşti. Allah Tebâreke ve Teâlâ bu konuya çok önem vererek «Çünkü bu, Allah katında büyük bir günâhtır.» buyurarak bu hususta va’dini ağırlaştırmıştır. Müteakiben de «Bir şeyi açıklasanız da, gizleseniz de muhakkak ki Allah, her şeyi bilendir.» buyurmuştur. Yani sizin kalb-lerinizin derinliğini ve vicdanlarınızın içinde sakladığı sırları Allah bilir. Çünkü O’na gizli hiç bir şey yoktur. «Allah, gözlerin hainliğini ve gö­nüllerin gizlediğini bilir.» (Mü’min,19).[32]

55 — Peygamberin eşlerine; babaları, oğulları, kardeş­leri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğul­ları, hizmetçi kadınları ve sağ ellerinin mâlik oldukları hu­susunda vebal yoktur. Ve Allah’tan korkun. Muhakkak ki Allah, her şeye şâhid olandır.

Allah Teâlâ önce aralarında akrabaların da bulunduğu bazı kişilere kadınların görünmemelerini emrediyor. Bunun istisnasını Nûr süresinde şöylece belirtmişti: «Süslerini kocaları veya babalan veya kocalarının babaları veya oğulları veya kocalarının oğulları veya kardeşleri veya er­kek kardeşlerinin oğulları veya kız kardeşlerinin oğulları veya kadınları veya cariyeleri veya erkekliği kalmamış hizmetçiler yahut kadınların mahrem yerlerini henüz anlamayan çocuklardan başkalarına gösterme-sinler.» (Nûr, 31). Orada zikrolunanlardan daha fazla istisnalar zikre­dilmiştir ki bu konuda Nûr süresinde yeterince söz söylenmiştir. Bu­rada onları tekrarlamaya gerek yoktur. Seleften bazıları derler ki: Bu iki âyette amca ve dayı neden zikredilmemiştir? İkrime ve Şa’bî bu so­ruya şöyle cevab verirler: Onlar zikredilmemişlerdir, çünkü çocukları söz konusu edilmiştir. İbn Cerîr Taberî der ki: Bana Muhammed îbn Müsennâ… Şa’bî ve İkrime’den bu âyet konusunda şöyle dediklerim nakletti: Dâvûd der ki; ben, amca ve dayı neden zikredilmediler? dedim. Şa’bî ve İkrime dediler ki: Onlar çocuklarına göre değerlendiriliyorlar. Kadının amcasının ve dayısının yanında örtüsünü atması, hoş görül­mediği için. «Hizmetçi kadınların» Bu ifâde rnü’min kadınlara karşı ör­tünmenin gerekmediğini belirtmektedir. «Ve cariyeleri» erkek ve kadın köleleri demek istenmiştir. Nitekim bu nokta üzerinde dikkat çekildi ve konuyla ilgili hadîs Nûr sûresinde îrâd edildi. Saîd İbn Müseyyeb ise bununla yalnızca cariyelerin kastedildiğini söyler. Bunu İbn Ebu Hatim nakleder.

«Ve Allah’tan korkun. Muhakkak ki Allah, her şeye şâhid olandır.» Yani gizli ve açık her şeyde Allah’tan korkun. Çünkü O, her şeye şâhid-dir. Hiç bir gizli O’ndan saklı kalmaz. Öyleyse gözetenin gözetleyişini siz de gözetin.[33]

56 — Şüphesiz Allah ve melekleri peygamberi överler. Ey îmân edenler, siz de onu övün ve onun için selâmet di­leyin.

Peygambere Salavât

Buhârî der ki: Ebu’l-Âliye şöyle dedi: Allah’ın peygambere salâtı: meleklerin katında onu övmesidir. Meleklerin peygambere salâtı ise; duadır. İbn Abbâs ise «överler» ifâdesinin tebrik ederler, kutlarlar de­mek olduğunu söyler. Buhârî her ikisinden böyle kaydeder. Ebu Ca’fer er-Râzî ise bu ifâdeyi Rebî’ İbn Enes kanalıyla Ebu’l-Âliye’den nakleder. Rebî’ İbn Enes’ten de aynı şekilde nakledilmiştir. İbn Ebu Hâtim’in rivâyetine göre Ali İbn Ebu Talha aynı ifâdeyi Abdullah İbn Abbâs’tan nakleder. Ebu îsâ et-Tirmizî der ki: Süfyân es-Sevrî ve başka ilim er­babından nakledildi ki; onlar Rabbın salâtı; rahmet, meleklerin salâtı ise; istiğfardır, demişlerdir.

Sonra İbn Ebu Hatim der ki: Bana Amr.,. Atâ İbn Ebu Rebâh’tan nakletti ki; o, «Şüphesiz Allah ve melekleri peygamberi Överler.» kavli hakkında şöyle demiştir: Allah Tebâreke ve Teâlâ’nm salâtı; Sübbûh, Kuddûs, rahmetim gazabımı geçmiştir, ifadesidir.

Bu âyetten maksad şudur: Allah Teâlâ, kullarına peygamberinin yücelerin yücesindeki mevkiini haber veriyor ve onu kendisine yakın meleklerin yanında övdüğünü, meleklerin de onun için mağfiret dile­diklerini bildiriyor. Sonra da bu süflî âlemdeki insanlara, peygamberine salât ve selâm getirmelerini emrediyor ki ulvî ve süflî âlemin varlıkları ona övgü ve senada ittifak edip birleşsinler.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ali İbn Hüseyn… Abdullah İbn Abbâs’­tan nakletti ki; o, şöyle demiş: İsrâiloğulları Mûsâ AleyhisselânYa; Rab­bın seni över mi? demişler. Rabbı ona şöyle seslenmiş: Ey Mûsâ onlar sana, Rabbın seni över mi? diye soruyorlar. De ki: Evet muhakkak ki Ben ve meleklerim peygamberlerimi ve rasûllerimi överim. İşte Allah Teâlâ yüce nebisine «Şüphesiz Allah ve melekleri peygamberi överler. Ey îmân edenler; siz de onu övün ve onun için selâmet dileyin» âyetini inzal buyurdu.

Nitekim Allah Teâlâ daha önceleri de bu sûrede mü’min kullarına peygamberini Övdüğünü şöylece haber vermişti: «Ey îmân edenler, Al­lah’ı çokça zikredin. Ve O’nu sabah-akşam tesbîh edin. Sizi karanlık­lardan aydınlığa çıkarmak için rahmet etmekte olan O’dur. Melekleri de size duâ ederler. Ve O, mü’minlere Rahîm olandır.» (Ahzâb, 41-43). Bakara sûresinde ise şöyle buyurmuştu: «Sabredenlere müjdele. Ki on­lara bir musibet geldiği zaman, biz Allah içiniz ve yine O’na döneceğiz, derler. İşte onlar için^Rabları tarafından mağfiret ve rahmet vardır. Hi­dâyete erenler de onlardır.» (Bakara, 155-157). Bir hadîste de Rasûlul-lah (s.a.) şöyle buyurur: Allah Teâlâ saflan düzgün tutanları över, me­lekleri de onlara duâ eder. Bir başka hadîste de Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurur: Allah’ım, benim babamın ailesini veya benim ailemi öv. Rasû­lullah (s.a.) peygamberden kendisini ve eşini övmesini isteyen Câbir’in hanımına; Allah sana ve eşine merhamet etsin, diyerek övgüde bulun­muştur.

Hz. Peygambere salât ve selâm getirmeyi emreden pek çok müte-vâtir hadîs vârid olmuştur. Salât ve selâmın şekli hakkında da bilgi ve­ren bu hadîslerden mümkün olanı inşâallah buraya kaydedeceğiz. Yar­dım dilenilecek makam Allah’tır,[34]

Peygambere Salavât Getirmeyi Bildiren Hadîsler

1- Buharı bu âyetin tefsirinde der ki: Bize Saîd İbn Yahya… Kâ’b İbn Ucre’den nakletti ki; o, şöyle demiş: Ey Allah’ın Rasûlü sana selâmın ne demek olduğunu biliyorum ya salât nasıldır? denilince, Ra-sûlullah (s,a.) buyurdu ki: Allah’ım, Muhammed’in üzerine rahmet in­dir, Muhammed’in ailesine de. İbrahim’in ailesine rahmet ettiğin gibi. Muhakkak ki sen, övülen ve yüceltilensin. Allah’ım, Muhammed’i ve Muhammed’in ailesini bereketlendir. İbrahim’in ailesini bereketlendir­diğin gibi. Muhakkak ki Sen, övülen ve yüceltilensin.

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Muhammed İbn Ca’fer… Hakem’den nakletti ki; o, İbn Ebu Leylâ’nın şöyle dediğini işittim de­miş: Bana Kâ’b İbn Ucre rastladı ve dedi ki: Sana bir hediyye vereyim mi? Biz Hz. Peygamberin yanına varıp; ey Allah’ın Rasûlü sana selâ­mın nasıl olduğunu bildik, ya salât nasıldır? dedik. O buyurdu ki: Al­lah’ım, Muhammed’e ve Muhammed’in ailesine rahmet et. İbrahim’in ailesine rahmet ettiğin gibi. Muhakkak ki Sen, övülen ve yüceltilensin. Allah’ım, Muhammed’i ve Muhammed’in ailesini bereketlendir. İbra­him’in ailesini bereketlendirdiğin gibi. Muhakkak ki Sen, övülen ve yü­celtilensin, deyin. Bu hadîsi büyük bir topluluk müteaddid yollarla ki-tablarında tahrîc etmişlerdir. Bu rivayetler de Hakem İbn Uteybe’den menkûldür ki Buharı ayrıca Abdurrahmân İbn Ebu Leylâ’yı ilâve et­miştir.

İbn Ebu Hatîm der ki: Bize Hasan İbn Araf e… Abdurrahmân İbn Ebu Leylâ’dan nakletti ki; Kâ’b İbn Ucre şöyle demiş: Bu âyet nazil olunca, biz; ey Allah’ın Rasûlü, sana selâmı biliyoruz, ya salât nasıldır? dedik. Peygamber buyurdu ki: Allah’ım. Muhammed’i ve ailesini öv. İbrahim’in ailesini övdüğün gibi. Muhakkak ki Sen, övülen ve yücelti­lensin. Muhammed’i ve Muhammed’in ailesini mübarek kıl. İbrahim’i ve İbrahim’in ailesini mübarek kıldığın gibi. Muhakkak ki Sen, övülen ve yüceltilensin, Abdurrahmân İbn Ebu Leylâ; bizi de onlarla beraber, demiştir. Tirmizî bu hadîsi bu fazlalığı ile rivayet eder. Sana selâmın ne demek olduğunu biliyoruz, sözlerine gelince, bu peygamberin kendi­lerine öğretmiş olduğu teşehhüddeki selâmdır. Nitekim teşehhüdde; ey peygamber Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketleri senin üzerine olsun demektedir. Diğer sûreleri öğrettiği gibi Rasûlullah (s.a.) bu selâmıda onlara öğretmiştir.

2- Buhârî der ki: Bize Abdullah İbn Yûsuf… Ebu Saîd el-Hud-rî’den nakletti ki; o: Ey Allah’ın Rasûlü, selâm şu bildiğimiz, ya sana nasıl salât edelim? dedik de, peygamber dedi ki:

Allah’ım, kulun ve Rasûlün Muhammed’i Öv. İbrahim’in ailesini övdüğün gibi. Muhammed’i ve Muhammed’in ailesini mübarek kıl. İb­rahim’in ailesini mübarek kıldığın gibi, deyin.

Ebu Salih Leys’ten nakleder ki; Muhammed’i ve Muhammed’in aile­sini mübarek kıl, İbrahim’in ailesini mübarek kıldığın gibi demiştir. İbra­him İbn Hamze, Ebu Hâzim kanalıyla Yezîd İbn Hâd’dan nakleder ki; o, şöyle demiş: İbrahim’i övdüğün gibi, Muhammed’i ve Muhammed’in ailesini mübarek kıl İbrahim’i ve İbrahim’in ailesini mübarek kıldığın gibi. Bu hadîsi Neseî ve İbn Mâce, Yezîd İbn Harb kanalıyla Abdullah İbn Habbâb’dan nakletmişlerdir.

3- İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bana Abdurrahmân… Amr îbn Süleym’den okudu ki; o, şöyle demiş: Bize Ebu Humeyd es-Saîdî haber verdi ki onlar: Ey Allah’ın Rasûlü sana nasıl salât edelim? de­mişler de, peygamber; Allah’ım Muhammedi, eşlerini ve soyunu öv, İb­rahim’in ailesini övdüğün gibi. Muhammed’i, eşlerini ve soyunu müba­rek kıl. İbrahim’in ailesini mübarek kıldığın gibi. Muhakkak ki Sen, övü­len ve yüceltilensin, deyin. Bu hadîsi diğer hadîs imamları Mâlik kana­lıyla rivayet etmişlerdir. Tirmizî bunun dışındadır.

4- Müslim der ki: Yahya İbn Yahya et-Temîmî bize nakletti ki; o, bana Mâlik… Ebu Mes’ûd el-Ansârî’den şöyle okudu demiş:

Biz Sa’d îbn Ubâde’nin meclisinde iken Hz. Peygamber yanımıza geldi. Beşîr İbn Sa’d ona dedi ki: Ey Allah’ın Rasûlü, Allah Teâlâ bizim sana salavât getirmemizi emrediyor. Biz sana nasıl salavât getirelim? Ebu Mes’ûd dedi ki: Rasûlullah (s.a.) bunun üzerine sustu. Biz Beşîr îbn Sa’d’m ona bunu sormamış olmasını temenni ettik. Sonra Rasûlul­lah (s.a.) dedi ki: Allah’ım, Muhammed’i ve Muhammed’in ailesini öv. İbrahim’in ailesini övdüğün gibi. Muhammed’i ve Muhammed’in ailesini mübarek kıl, İbrahim’in ailesini her iki âlemde mübarek kıldığın gibi. Muhakkak ki Sen, Hamîd’sin, Mecîd’sin, deyiniz. Selâm ise bildiği­niz gibidir. Ebu Dâvûd, Tirmizî ve Neseî bu hadîsi Mâlik kanalıyla Ebu Mes’ûd’dan naklederler. Tirmizî; hasen, sahîh bir hadîstir, der. İmâm Ahmed İbn Hanbel, Ebu Dâvûd, Neseî, İbn Huzeyme, İbn Hibbân ile Hâ­kim Müstedrek isimli eserinde bu hadîsi Muhammed İbn İshâk kana­lıyla Ebu Mes’ûd el-Bedrî’den naklederler ki, onlar; ey Allah’ın Rasûlü, selâmı biliyoruz, ya biz namaz kılarken sana nasıl övgüde bulunacağız? dedik. O; Allah’ım, Muhammed’i ve Muhammedln ailesini öv… deyiniz dedi ve yukardaki hadîsi tamamıyla zikretti.

Şafiî merhum da Müsned’inde Ebu Hüreyre kanalıyla bunun bir benzerini rivayet eder. Bu sebeple Şafiî merhum namaz kılan herke­sin son teşehhüdde Hz. Peygambere salât ve selâm getirmesinin vâcib olduğunu ve bunun terki halinde namazın sahîh olmadığını bildirir. An­cak mâlikîlerden ve başkalarından bir kısım müteahhirîn bilginleri İmâm Şafiî’nin namazda bunu şart koşmasından dolayı onu kınamış­lardır. Ve bu konuda Şafiî’nin yalnız kaldığını sanmışlardır. Ebu Ca’fer Taberî, Tahâvî, Hattâbî ve başkaları Kâdî îyâz’dan naklettiklerine göre; bunun hilâfına icmâ’ın bulunduğunu bildirmişlerdir. Ancak Şafiî’yi red konusunda görüş beyân edenler, bu konuda zorlanmışlar ve icmâ’ bulunduğu iddiasında aşırı gitmişlerdir. Çünkü biz bunun vâcib oldu­ğunu ve âyetin zahirinin Rasûlullah (s.a.)a namazda salâtı emrettiğini yukarda rivayet etmiştik. Bu hadîsin Abdullah İbn Mes’ûd, Ebu Mes’ûd el-Bedrî, Câbir İbn Abdullah ve Abdullah gibi sahabeden bir topluluk­la, Şa’bî, Ebu Ca’fer el-Bâkır, Mukâtil İbn Hayyân gibi tâbiîn’den bii topluluk tarafından bu şekilde tefsir edildiğini bildirdik. Şafiî de bu görüşü bunlara dayanarak beyân etmiş ve bu konuda onunla arkadaş­ları arasında bir ihtilâf vârid olmamıştır. Ebu Zür’a ed-Dimeşkî’nin naklettiğine göre, Ahmed İbn Hanbel de daha sonra bu görüşe zâhib olmuştur. İshâk İbn Rahûyeh ve Mâliki imamlarından Fakîh Muham­med İbn İbrâhîm de bu görüşe kail olmuştur. Allah onlara rahmet et­sin. Hattâ Hanbelî imamlarından bazıları namazda Hz. Peygambere, sorudaki şekilde salât ve selâm getirmenin vâcib olduğunu bildirmiş­lerdir. Bendenîcî ve Süleym er-Râzî, onun arkadaşı Nasr İbn İbrâhîm el-Makdisî’nin bildirdiğine göre; bizim arkadaşlarımızdan (Şâfiîlerden) bazıları Hz. Peygamberin ailesine salâtm da vâcib olduğunu bildirmiş­lerdir. Bu görüşü İmâm el-Harameyn (Cüveynî) ve onun arkadaşı Gaz-zâli Şafiî’nin kavli olarak naklederler. Sahîh olan bunun bir vecih ol­masıdır. Ancak Cumhur aksine karâr vermiş ve buna karşı icmâ’ edil­diği nakledilmiştir. Ailesine de salavâtm vâcib olduğu konusunda ha­dîsin zahirî hükümleri bahis mevzuudur. Allah en iyisini bilendir. Mak-sad şudur: Şafiî merhum namazda peygambere salavâtm vâcib olduğu

görüşünü bildirmiş ve bu konuda da selef ve halef den bilginler ona uymuşlardır. Hamd ve minnet Allah’a mahsûstur. Bu konuda aksine, bir icmâ’ ise ne eskiden ne de sonra vâriddir. Allah en iyisini bilendir. Bunu te’yîd eden bir başka hadîsi de İmâm Ahmed, Ebu Dâvûd ve Tirmizî Hayve İbn Şureyh el-Mısrî kanalıyla Fudâle İbn Ubeyd’den naklederler ki; o, şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.) namazında du§, eden bir adamı işitti. O, Allah’a hamd ü sena edip peygamberini övmemişti. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Bu acele etti. Sonra adamı çağırdı, ona ve diğerlerine şöyle dedi: Sizden biriniz namaz kıldığı zaman, önce Al­lah Azze ve Celle’ye hamd ve sena ile başlasın. Sonra peygamberine sa-lât etsin. Sonra da dilediklerine duâ etsin. Bu hadîsi Neseî ve İbn Hu-zeyme ile İbn Hibbân Sahihlerinde naklederler. Tirmizî bunun sahîh ol­duğunu söyler. Keza İbn Mâce’nin… Sehl İbn Sa’d es-Sâidî’den naklet­tiğine göre, Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurur: Abdesti olmayanın namazı yoktur. Allah’ın adını zikretmeyenin abdesti yoktur. Peygambere salât getirmeyenin namazı yoktur. Ansâr’ı sevmeyenin de namazı yoktur. An­cak burada râvîler arasında yer alan Abd el-Müheymin metruk bir râ-vîdir. Bu hadîsi Taberânî onun kardeşi Übeyy İbn Abbâs kanalıyla riva­yet eder ki; buna da dikkat edilmesi gerekir. Çünkü hadîs ancak Abd el-Müheymin kanalıyla bilinir. Allah en iyisini bilendir.

5- İmâm Ahmed îbn Hanbel der ki: Bize Yezîd İbn Hârûn… Büreyde’den nakletti ki; o, şöyle demiş: Ey Allah’ın Rasûlü, sana na­sıl selâm vereceğimizi bildik, ya nasıl salât edeceğiz? O buyurdu ki: Şöyle deyin: Allah’ım övgülerini, rahmetini ve bereketlerini Muham-med’in ve Muhammed’in ailesinin üzerinde kıl. İbrahim’in ve İbrahim’­in ailesinin üzerinde kıldığın gibi. Muhakkak ki Sen, övülen ve yücel-tilensin. Bu hadîsin râvîleri arasında yer alan Ebu Dâvûd el-Amâ Nu-fey’ îbn Hâris’tir ki metruk bir râvîdir.

6- Bir başka mevkuf hadîsi de biz Saîd İbn Mansûr, Zeyd İbn Habbâb ve Yezîd İbn Hârûn kanalıyla Nûh İbn Kays’tan rivayet ettik. O der ki: Bize Selârae el-Kindî Hz. Ali (r.a.)nin insanlara şu duayı öğ­rettiğini nakletti: Allah’ım, yuvarlanmış (yeryüzü)ları yuvarlak hale ge­tiren, yüceltilmiş (gök)leri yaratan, ister bahtiyar olsun, ister eşkiyâ olsun kalblere fıtratına göre hâkim olan Allah’ım, salavâtın en şerefli­lerini, bereketlerin en verimlilerini, şefkatların en yücelerini kulun ve Rasûlün Muhammed’in üzerine kıl. Odur geçmişleri kapayan, kapan­mışları açan, hakkı hak ile ilân eden ve bâtılın ordularını ezen ve Senin emrine, itâatma boyun eğdiren, hoşnûdluğunu kazanmak için koşan, adımında korkak olmayan, azminde güçsüz olmayan, vahyini koruyan, ahdini muhafaza eden, emrini uygulamak için koşan. Allah’ın nimetle­rinden bir parıltı arayanlara, aydınlıklar gösterip ehlini o aydınlığın yoluna ulaştıran. Fitne ve günâhlara dalan gönüller onunla hidâyet buldular. Odur işaretlerin en belirginini gözler önüne diken. îslâm’ın aydınlıklarını hükümlerin en açıklarını hâkim kılan. Odur Senin güve­nilir emîrin, saklı bulunan ilminin bekçisi ve kıyamet günü Senin şa­hidin. Nimet olarak insanlara, gönderilen hak ve rahmet elçin. Allah’ım, adalet gününde onun için en geniş yerleri genişlet ve lutfundan kat kat hayırlarla onu mükâfatlandır. Kat kat olan sevabının feyzinden ona sevindirici hediyyeler ver, güzelleşmiş lutfunun en verimlilerinden ona ihsan et. Allah’ım onun yapısını, yapı yapanların yapılarının en üstünü kıl. Katında mevkiini ve mertebesini en şerefli kıl. Nurunu tamâma erdir. Onu göndermenin mükâfatı olarak şehâdetini makbul, sözünü hoşnûd kıl. Adaletli konuşma imkânı ver. İşini kesin hüccet ve en bü­yük bürhân kıl.

Bu, Hz. Ali Kerremallahü Vechehu’nun meşhur sözlerinden biri­dir. İbn Kuteybe, Müşkil el-Hadîs isimli eserinde bunun üzerinde dur­muştur. Keza lügatçı Ebu’l-Hüseyn Ahmed İbn Fâris de Hz. Peygam­bere salavâtm fazileti konusunda derlediği bir kitapta bunu zikretmiş­tir. Ancak isnadına dikkat edilmesi gerekir. Bizim şeyhimiz Hafız Ebu’l-Haccâc el-Mızzî der ki: Bu sözün râvîleri arasında yer alan Selâme el-Kindî ma’rûf bir kişi olmadığı gibi Hz. Ali’ye de erişmemiştir. Hafız Ebu’l-Kâsım et-Tabarânî de bu rivayeti Muhammed İbn Ali es-Sâiğ ka­nalıyla… Selâme el-Kindî’den nakleder ve onun; Hz. Ali bize peygam­bere şöyle salavât getirmemizi öğretti, dediğini bildirir. Sonra yukarda-ki ifâdeyi aynen aktarır.

Bir başka mevkuf hadîs: ibn Mâce der ki: Bize Eüseyn îbn Beyân… Abdullah İbn Mes’ûd (r.a.)dan nakletti ki; ö, şöyle demiş: Hz. Peygam­bere salavât getirdiğiniz zaman güzelce salavât getirin. Bilmezsiniz bel­ki de o, kendisine sunulur. Râvîlerden Esved İbn Yezîd der ki: Abdullah İbn Mes’ûd’a; onu bize öğretsene, dediklerinde o şöyle deyin, dedi: Al­lah’ım salavâtım, rahmetini ve bereketlerini peygamberlerin efendisi, muttakîlerin imâmı, nebilerin hâtemi, kulun, Rasûlün, hayırların ön­deri ve imâmı Muhammed’in üzerine kıl. Allah’ım onu, öncekilerin ve sonrakilerin kendisine gıbta ettikleri Makâm-ı Mahmûd’a gönder. Al­lah’ım, Muhammed’i ve Muhamed’in ailesini öv. İbrahim’i ve İbrahim’­in ailesini övdüğün gibi. Muhakkak ki Sen, Övülen ve yüceltilensin. Al­lah’ını, Muhammed’i ve Muhammed’in ailesini kutlu kıl. İbrahim’i ve İbrahim’in ailesini kutlu kıldığın gibi. Muhakkak ki Sen, övülen ve yü­celtilensin. Bu, mevkuf hadîstir. Onu İsmâîl el-Kâdî, Abdullah İbn Amr —veya Ömer— şüpheli olarak buna yakın bir ifâde ile rivayet etmiştir.

7- İbn Cerîr Taberî der ki: Bize Ebu Küreyb… Ebu İsrail’den nakletti ki; o şöyle demiştir: Yûnus İbn Hattâb İran’da bize bir hutbe okudu ve hutbesinde dedi ki: «Şüphesiz Allah ve melekleri peygamberi överler. Ey îmân edenler, siz de onu övün ve onun için selâmet dileyin.» âyetini okuduktan sonra şöyle devam etti: İbn Abbâs’tan işiten birisi bana nakletti ki; bu âyet nazil olduğunda, biz ey Allah’ın Rasûlü sana selâmın ne demek olduğunu bildik, ya salat nasıldır? dedik. —veya dedi­ler— Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Allah’ım Muhammed’i ve Muham-med’in ailesini öv. İbrahim’i ve İbrahim’in ailesini övdüğün gibi. Mu­hakkak ki Sen, övülen ve yüceltilensin. Muhammed’e ve Muhammed’in ailesine merhamet et. İbrahim’e ve İbrahim’in ailesine merhamet etti­ğin gibi. Muhakkak ki Sen, övülen ve yüceltilensin. Muhammed’i ve Mu­hammed’in ailesini mübarek kıl, İbrahim’i mübarek kıldığın gibi. Mu­hakkak ki Sen Övülen ve yüceltilensin. Bazıları bu hadîsi delil göstere­rek Hz. Peygambere rahmet dilemenin caiz olduğunu söylemişlerdir. Bu, Cumhûr’un da kavlidir. Nitekim A’râbî hadîsi de bunu te’yîd eder. Ni­tekim bedevinin birisi: Allah’ım, bana ve Muhammed’e merhamet et. Bizimle .beraber başkasına merhamet etme, deyince Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Sen, geniş olan şeyi sınırladın. Kâdî İyâz, Mâlikîlerin cum­hurundan nakleder ki; onlar Hz. Peygambere merhamet dilemeyi yasak­lamışlardır. Kâdî İyâz ancak Muhammed İbn Ebu Zeyd’in buna cevaz verdiğini bildirmiştir.

8- İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Muhammed İbn Ca’-fer… Âsim İbn Ubeydullah’tan nakletti ki; o, Abdullah İbn Amir İbn Rebîâ’nın babasından şöyle dediğini duyduğunu nakletmiştir: Ba­bası demiş ki: Ben, peygamberin şöyle buyurduğunu işittim: Kim bana salavât-ı şerife getirirse; o, bana salavât getirdiği kadar, onu getirdiği sürece melekler de kendisini överler. Kul, ister bunu az yap­sın, ister çok yapsın farksızdır. İbn Mâce bu hadîsi Şu’be kanalıyla Âsim İbn Ubeydullah’tan nakleder.

9- İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Ebu Seleme el-Huzâî ve Yûnus İbn Muhammed… Abdurrahmân İbn Avf’ın şöyle dediğini naklettiler. Rasûlullah (s.a.) bir gün dışan çıktı, ben onu izledim, ni­hayet hurmanın yanına girdi ve secdeye daldı, secdeyi uzattı, öyle ki Allah’ın onun canım almış veya ruhunu kabzetmiş olmasından kork­tum, ya da endişelendim. Varıp baktım, bunun üzerine başını kaldırıp dedi ki: Ne oluyor sana ey Abdurrahmân’ın babası? Ben de ona durumu anlattım. Bunun üzerine buyurdu ki: Cibril Aleyhisselâm bana şöyle dedi: Sana bir müjde vereyim mi? Allah Azze ve Celle buyurur ki: Kim sana salavât getirirse, ben de onu severim. Kim sana selâm ederse ben de onu selâmete erdiririm.

Bu hadîsin bir başka tarîktan rivayeti şöyledir: İmâm İbn Han­bel der ki: Bize Hâşim oğullarının kölesi Ebu Saîd… Abdurrahmân İbn Avf’in şöyle dediğini nakletti: Rasûlullah (s.a.) dışarı çıktı. Kendi sa­dakasına (?) doğru yöneldi. Oraya vardı kıbleye yüzünü döndü ve sec­deye kapandı. Secdeyi uzattı. Öyle ki ben Allah Telâ’nın onun ruhunu kabzettiğini sandım. Yanına yaklaştım, sonra oturdum. Bunun üzerine başını kaldırıp kim o? dedi. Ben de; Abdurrahmân’ıtn dedim. Ne ister­sin? dedi. Ben; ey Allah’ın Rasûlü, öyle bir secdeye daldın ki Allah Azze ve Celle’nin senin ruhunu kabzetmiş olmasından endişelendim, dedim Bunun üzerine buyurdu ki: Doğrusu bana Cibril geldi ve Allah Azze ve Celle’nin şöyle buyurduğunu müjdeledi: Kim senin üzerine salavât ge­tirirse Ben de onu överim, kim de sana selâm ederse Ben de onu selâ­mete erdiririm. Bunun üzerine ben, Allah Azze ve Celle’ye şükür secde­sine daldım.

10- Ebu’l-Kâsım et-Taberânî der ki: Bize Muhamrned İbn Ab-durrahîm… Ömer İbn Hattâb’dan nakleder ki, o, şöyle demiş: Hz. Pey­gamber bir ihtiyâç için dışarı çıktı. Kendisini izleyen kimseyi göreme­yince Ömer endişelendi. Arkasından taharet için su götürdü. Rasûlullah (s.a.)ın odanın bir kenarında secdeye dalmış olduğunu gördü. Arkasın­da bir yana saklandı. Nihayet Hz. Peygamber başını kaldırdı ve dedi ki: Ey Ömer, beni secdeye dalmış olarak gördüğünde benden uzakta bir ke­nara çekilmekle çok iyi ettin, çünkü Cibril bana geldi ve dedi ki: Senin ümmetinden her kim sana bir salavât-ı şerife getirirse, Allah Teâlâ ona on salavât getirir ve onun derecesini on kat yüceltir. Hafız Ziyaeddîn el-Makdisî «el-Müstahrec Alâ es-Sahîhayn» isimli eserinde bu hadîsi seç­miştir. Aynı hadîsi Kâdî İsmail de.,. Ömer’den bu şekilde rivayet et­miştir. Ayrıca Ya’kûb İbn Humeyd kanalıyla… Ömer İbn Hattâb’dan aynı şekilde rivayet etmiştir.

11- Ebu îsâ et-Tirmizî der ki: Bize Bündâr… Abdullah İbn Mes’-ûd’dan naklederek dedi ki: Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: Kıya­met gününde insanların benim için evlâ olanı, bana en çok salavât-ı şerife getirenlerdir. Bu hadîsin rivayetinde Tirmizî merhum münferid kalmıştır. Sonra kendisi; bu hadîs, hasen ve garîb bir hadîstir, diye ek­ler.

12- Kâdî İsmâîl der ki: Bize Ali İbn Abdullah… Zeyd İbn Talha’-nın oğlu Ya’kûb’dan nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Rab-bımdan gelen birisi gelip bana dedi ki: Hangi kul senin üzerine bir sa-lavât-i şerife getirirse Allah Teâlâ muhakkak ki ona on salavât getirir. Adamın biri kalkıp dedi ki: Ey Allah’ın Rasûlü, duamın yarısını senin için kılayım mı? Hz. Peygamber; istersen, dedi. O; duanın üçte ikisini senin için kılayım mı? deyince Hz. Peygamber; istersen, dedi. O; dua­mın hepsini senin için kılayım mı? deyince, Rasûlullah (s.a.) şöyle bu­yurdu: O zaman Allah Teâlâ senden hem dünya, hem de âhiret kederini kaldırır. Mekke’de kendisine Menî denilen birisi kalkıp Süfyân’a bu ri­vayeti kimin senediyle naklettiğini sordu. O da; bilmiyorum, dedi.

13- Kâdî îsmâîl der ki: Bize Saîd İbn Sellâm el-Attâr… Übeyy îbn Kâ’b’dan nakleder ki; o: şöyle demiş, Rasûlullah (s.a.) gecenin ortasında kalkar ve derdi ki: İlk nefha zamanı geldi (Râcife), ikinci nefha (Râdife) onun arkasından gelir ve onunla beraber ölüm de gelir. Übeyy İbn Kâ’b dedi ki: Ey Allah’ın Rasûlü ben, geceleyin salavât getiriyo­rum (?) üçte birini senin için kılayım mı? Rasûlullah (s.a.); yarısını, dedi. Übeyy İbn Kâ’b; salavâtımın yansını senin için kılayım mı? dedi. Rasûlullah (s.a.); üçte ikisini, dedi. O; salavâtımın hepsini senin için kılayım mı? deyince, Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: O zaman Allah Teâlâ senin bütün günâhlarını affeder. Aynı şekilde Tirmizî de rivayet ederek der ki: Bize Hennâd… Übeyy İbn Kâ’b’ın oğlu Tufeyl’den nakletti ki; babası Übeyy İbn Kâ’b şöyle demiş: Gecenin üçte ikisi geçince Rasûlul­lah kalktı ve dedi ki: Ey insanlar Allah’ı zikredin, Allah’ı zikredin. Bi­rinci nefha geldi. Arkasından ikincisi geliyor. Onunla beraber ölüm de geldi, onunla beraber ölüm de geldi. Babam dedi ki: Ey Allah’ın Rasûlü ben senin üzerine çok salavat-ı şerife getiriyorum. Sana ne kadar sala­vât getireyim? O; istediğin kadar, dedi. Babam dörtte bir mi? deyince o; istediğin kadar, çünkü daha fazla yaparsan bu, senin için daha hayır­lıdır, dedi. Babam yarısı mı? deyince, O; istediğin kadar eğer daha faz­la getirirsen bu, senin için daha hayırlıdır, dedi. Babam üçte ikisi ka­dar mı? deyince, O; istediğin kadar eğer arttırırsan bu, senin için daha hayırlıdır, dedi. O; bütün salavâtımı senin üzerine getireyim mi? deyin­ce, O; o zaman üzüntün gider ve günâhların affedilir, buyurdu. Sonra Tirmizî; bu hadîs hasendir diye ekler. İmâm Ahmed İbn Hanbel dedi ki: Bize Vekî’… Übeyy İbn Kâ’b’ın oğlu Tufeyl’den nakletti ki; babası şöyle demiş: Adamın biri dedi ki: Ey Allah’ın Rasûlü, ister misin bütün salavâtımı senin üzerine kılayım? Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: O za­man Allah bunu, senin için dünya ve âhirette zor olan şeylere kâfî kılar.

14- İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Ebu Kâmil… Abdul­lah İbn Ebu Talha’dan nakleder ki; babası şöyle demiş: Bir gün Hz. Peygamber yüzünde sevinç eseri belli olarak çıkageldi. Dediler ki: Ey Al­lah’ın Rasûlü, doğrusu biz senin yüzünde sevinç görüyoruz. O buyurdu ki: Doğrusu bana melek geldi ve dedi ki: Ey Muhammed, sevinmez mi­sin? Rabbm Azze ve Celle şöyle buyuruyor: Senin ümmetinden her kim, senin üzerine salavât-ı şerife getirirse, muhakkak Ben ona on salavât getiririm. Kim de ümmetinden senin üzerine selâm getirirse, Ben de onun üzerine on selâm getiririm? Hz. Peygamber; evet, dedi. Bu hadîsi Neseî Hammâd İbn Seleme kanalıyla Sâbit’ten nakleder. Kâdî İsmâîl ise İsmâîl İbn Ebu Übeys kanalıyla… Ebu Talha’dan aynı şekilde riva­yet eder.

Bu hadîsin bir başka yoldan rivayeti şöyledir: Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Süreye, Ansâr’dan Ebu Talha’dan şöyle nakletti: Bir gün Hz. Peygamber yüzünde gülümseme eseri görülür şekilde gönül huzu­ruyla dolu olarak sabahladı. Ey Allah’ın Rasûlü, bugün gönül rahathğıyla sabahladın, yüzünde gülümseme eseri görülüyor. Nedir sebebi? dediler. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Evet, Rabbım Azze ve Celle’den gelen birisi geldi ve dedi ki: Ümmetinden senin üzerine kim bir salavât getirirse Allah ona on iyilik verir. Ve on kötülüğünü de siler. On kat derecesini yüceltir ve ona bir mislini geri verir. Bu hadîsin isnadı da sağlamdır. Ancak hadîs imamları bunu tahrîc etmemişlerdir.

15- Müslim, Ebu Dâvûd, Tirmizî ve Neseî, İsmail İbn Ca’fer ka­nalıyla Ebu Hüreyre (r.a.)den şöyle dediğini naklederler: Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Kim benim üzerime bir salavât getirirse, Allah ona on salavât getirir. Tirmizî der ki: Bu hadîs hasendir, sahihtir. Peygam­bere salavât-ı şerife bahsinde Abdurranmân İbn Avf, Âmir İbn Rebiâ, Ammâr, Ebu Talha, Enes ve Übeyy İbn Kâ’b’dan bu hadîsi nakleder.

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Hüseyn İbn Muhammed… Ebu Hüreyre’den nakletti ki, Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Benim üzerime salavât getirin. Çünkü bu, sizin için bir temizliktir. Benim için Allah’tan vesîle isteyin. Çünkü o, cennetin en yüce yerinde bir derece­dir. Oraya ancak bir kişi erişir. Ben o kişi olmak isterdim. Bu hadîsin rivayetinde Ahmed İbn Hanbel münferid kalmıştır. Bezzâr da Mücâhid kanalıyla Ebu Hüreyre’den aynı hadîsi naklederek derici: Bize Muham­med İbn İshâk el-Bekkâlî… Ebu Hüreyre’den nakletti ki; Rasûlullah (s.a) şöyle buyurmuş: Benim üzerime salavât getirin, çünkü bu sizin için bir arınmadır. Benim için Allah’tan cennetteki vesîle derecesini isteyin. Biz Hz. Peygambere bunu sorduğumuzda —veya o kendiliğinden haber verdi— vesîle; cennetin en yüce yerinde bir derecedir. Ve o bir kişinin­dir. Ben, o kişi olmayı isterim, buyurdu. Bu hadîsin isnadında, hakkın­da söz edilen bazı kişiler bulunmaktadır.

16- İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Yahya İbn İshâk… Amr İbn Âs’ın kölesi Ebu Kays’tan nakletti ki; o, Abdullah İbn Amr’dan şöyle dediğini duydum, demiştir: Kim Hz. Peygamberin üzerine bir sa­lavât getirirse, Allah ve melekleri onun üzerine yetmiş salavât getirir­ler. Kul, bundan ister fazla ister az yapsın. Yine Amr İbn Âs’ın kölesi Ebu Kays dedi ki: Abdullah İbn Amr’ın şöyle dediğini duydum: Bir gün Hz. Peygamber bize veda eder gibi çıkarak dedi ki: Ben Ümmî peygam­ber Muhammed’im —bunu üç kere tekrarladı— benden sonra peygam­ber yoktur. Sözlerin açılışı, kapanışı ve derlenişi bana verilmiştir. Ce­hennemin bekçilerinin kaç olduğu, Arş’ı taşıyanların sayısının ne ol­duğu bana öğretildi. Benim günâhlarımdan vazgeçildi. Ben ve ümme­tim bağışlandık. Öyleyse dinleyin ve aranızda bulunduğum sürece itaat edin. Ben, götürüldüğüm zaman siz Allah’ın kitabına sanlın. Onun he­lâlim helâl kılın, haramını haram kılın.

17- Ebu Dâvûd et-Tayâlîsî der ki: Bize Horasân’lı Ebu Seleme, Enes îbn Mâlik’den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Ben, kimin yanında anüırsam o benim üzerime salavât getirsin. Kim, bana bir kere salavât getirirse Allah Teâlâ ona on kere salavât getirir. Bu hadîsi Neseî Gece ve Gündüz Babında Ebu Dâvûd et-Tayâlisî kanalıy­la… Enes İbn Mâlik’den rivayet eder. İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Muhammed İbn Fudayl… Enes İbn Mâlik’den nakletti ki; Rasûlul-lah (s.a.) şöyle buyurmuş: Kim, benim üzerime bir salavât getirirse, Al­lah onun üzerine on salavât getirir ve onun on günâhını döker.

18- İmâm Ahmed İbn Hanbel dedi ki: Bize Abdülmelik İbn Amr ve Ebu Saîd… Ali İbn Hüseyn’in oğlu Abdullah’tan nakletti, o, babası Ali İbn Hüseyn’den, o da babası Hüseyn’den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Cimri odur ki; ben kendisinin yanında anıldı­ğım halde, benim üzerime salavât-ı şerife getirmez. Bu hadîsi Tirmizî, Süleyman İbn Bilâl kanalıyla nakleder ve; hasen, garîb, sahîh bir ha­dîstir, der. Râvîlerden bir kısmı da bunu Hüseyn İbn Ali’nin müsned’le-rinden saymışlardır. Bazıları ise bizzat Hz. Ali’nin müsned’lerinden say­mışlardır.

19- Kâdî İsmâîl der ki: Bize Haccâc İbn Minhâl… Ebu Zerr’den nakletti ki, Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: İnsanların en cimrisi; kendisinin yanında benim adım anılıp ta üzerime salavât getirmeyen­lerdir. Bir başka mürsel hadîste de Kâdî İsmâîl der ki: Bize Süleyman İbn Harb… Cerîr İbn Hâzim’den nakletti ki; o, Hasan’ın şöyle dediğini işittim demiştir: Rasûluîlajı (s.a.) buyurdu ki: Bir kişi için cimrilik ola­rak, yanında adımın anılıp ta üzerime salât-ı şerife getirmemesi kâfidir. Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun.

20- Tirmizî der ki: Bize Ahmed İbn İbrâhîm… Ebu Hüreyre’­den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Yanında benim adım anılıp ta üzerime salavât-ı şerife getirmeyenin burnu sürçsün. Rama-zân-ı Şerif gelipte çıktığı halde kendisini bağışlatmayan kişinin burnu sürçsün. Anne ve babasından birisi yanında yaşlanıp ta onlar vesilesi ile cennete giremeyen kişinin burnu sürçsün. Sonra Tirmizî; bu hadîs, hasen ve garîbdir, der.

Ben derim ki: Bu hadîsi Buhârî Edeb Babında Muhammed İbn Ubeydullah kanalıyla… merfû’ olarak Ebu Hüreyre’den aynı şekilde nakleder. Biz de onu Muhammed İbn Amr kanalıyla Ebu Hüreyre’den naklettik. Tirmizî de aynı bâbda Câbir ve Enes’ten nakleder. Ben derim ki: Abdullah İbn Abbâs ve Kâ’b İbn Ucre’den de nakledilmiştir. Ben oruç kitabının baş kısmında bu hadîsin muhtelif rivayet yollarını zik­rettiğim gibi «Anne veya babandan birisi veya her ikisi senin yanında iken yaşlılığa erecek olurlarsa.» (İsrâ, 23)~”kavl-i, çelîl’inin tefsirinde de zikrettim. Bu ve bundan önceki hadîs, Hz. Peygamberin adı anılınca üzerine salavât-ı şerife getirmenin vâcib olduğuna delildir. Bilginlerden bir gurubun mezhebi de budur. Bu hadîsi İbn Mâce’nin rivayet ettiği diğer bir hadîs takviye eder: İbn Mâce der ki: Bize Cübâre… Abdullah îbn Abbâs’tan nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Kim, ba­na salavât getirmeyi unutursa, cennet yolunu yitirir. Bu hadîsin râvî-leri arasında yer alan Cübâre zayıftır. Ancak Kâdî İsmâîl bir başka şe­kilde bu hadîsi Ebu Ca’fer Muhammed İbn Ali el-Bâkır’dan nakleder. Buna göre Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Kim, benim üzerime sala­vât getirmeyi unutursa, cennetin yolunu yitirir. Bu hadîs de mürseldir, ancak bir önceki hadîsi takviye eder.

Başkaları da bir mecliste peygamberin adı anıldığı zaman bir kere salavât getirmenin vâcib olduğunu, bundan sonrasının vâcib olmayıp müstehab olduğunu söylemişlerdir. Tirmizî bunu bazı zevattan nakle­der. Bu görüşü te’yîd sadedinde vârid olan bir hadîsi Tirmizî şöyle nakleder: Bize Muhammed İbn Beşşâr… Ebu Hüreyre’den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Bir topluluk bir mecliste oturur da Allah’ı zikretmezler, peygamberlerine salavât getirmezlerse; muhakkak o topluluk onlar için bir hasret ve eksiklik olur. Allah, dilerse onları azâblandırır, dilerse bağışlar. Bu hadîsin bu şekliyle naklinde Tirmizî münferid kalmıştır. Aynı hadîsi İmâm Ahmed İbn Hanbel Haccâc ve Yezîd İbn Hârûn kanalıyla… Ebu Hüreyre’den merfû’ olarak nakleder. Tirmizî bu hadîsin arkasından onun hasen bir hadîs olduğunu bildirir. Ebu Hüreyre’den başka yollarla da bu bâb’da bir hadîs rivayet edilmiş­tir. Nitekim Kâdî İsmâîl’in… Ebu Saîd’den rivayetine göre, Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: Hangi topluluk bir yerde oturur sonra pey­gambere salavât getirmeden kalkıp giderlerse, muhakkak bu kendileri için bir hasret olur. Cennete bile girseler onun sevabım göremezler.

Bazıları da Hz. Peygambere salavâtın ömürde bir kere vâcib oldu­ğunu, bunun da âyetin enirine imtisal mânâsına geldiğini, diğer zaman­larda ise müstehab olduğunu söylemişlerdir. Bu görüşü Kâdî İyâz Hz, Peygambere her zaman salavâtın vâcib olduğu konusunda icmâ’ bulun­duğunu anlattıktan sonra nakleder. Der ki: Taberânî bu âyetin, sala-vât-ı şerife getirmenin mendûb oluşuna hamledilmesi gerektiğini an­latmıştır. Ancak bu konuda icmâ’ olduğu iddia edilmiştir. Belki de o, bir defadan fazlası için böyle demiştir. Peygamberin peygamberliğine şe-hâdet gibi salavâtın da bir keresi vâcibdir. Bundan fazlası ise mendûb-dur, İslâm’ın sünneti ve müslümanlarm şiân olarak teşvik edilmiştir.

Ben derim ki: Bu görüş garîb bir’görüştür. Çünkü muhtelif vakit­lerde peygambere salavât emri vârid olmuştur. Bunlardan bir kısmı vâ­cib, bir kısmı da müstehabdır. Bunları aşağıda açıklayacağız. Yine bir kısmı da namaza çağndan sonra sözkonusudur. Nitekim Ahmed İbn Hanbel’in rivayet ettiği bir hadîse göre Ebu Abdurrahmân der ki: Bize Hayve… Abdurrahmân îbn Cübeyr’in şöyle dediğini duyduğunu bildirdi: O da Amr İbn Âs’ın o£lu Abdullah’ın şöyle dediğini duymuş: O da Rasûlullah (s.a.)ın şöyle dediğini duymuş:

Siz müezzini işittiğiniz zaman, onun dediği gibi deyin. Sonra bana salavât getirin. Çünkü kim, benim üzerime bir salavât getirirse; Allah onun üzerine on salavât getirir. Sonra benim için Allah’tan vesileyi iste­yin. O cennette bir mertebedir. Allah’ın kullarından bir kulundan başka­sına uygun düşmez. Ben, o kul olmayı umarım. Kim, benim için vesileyi isterse ona şefaat vâcib olur. Müslim, Ebu Dâvûd, Tirmizî ve Neseî bu hadîsi Kâ’b İbn Alkame kanalıyla tahrîc ederler. Bu hadîsin bir başka rivayeti de şöyledir: Kâdî İsmâîl der ki: Bize Muhammed İbn Ebu Bekr… Abdullah İbn Amr’ın şöyle dediğini nakletti: Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Kim benim için Allah’tan vesileyi isterse, kıyamet günü şefaatimi hak eder.

21- Kâdî İsmâîl der ki: Bize Süleyman îbn Harb… Ebu Hürey-re’den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Benim üzerime sa­lavât getirin, çünkü sizin bana salavâtınız sizin için temizlenmedir. Allah’tan benim için vesileyi isteyin. Ebu Hüreyre der ki: Ya o bize bahsetti ya biz ona sorduk da söyledi: Vesile, cennet derecelerinin en üst mertebesidir. Ona ancak bir kişi erişir. Ben, o kişi olmayı isterim. Sonra Muhammed İbn Ebu Bişr bu hadîsi Mu’temir kanalıyla Ebu Hü-reyre’den rivayet eder. Diğer hadîs de böyledir.

İmâm Ahnıed İbn Hanbel der ki: Bize Hasan İbn Mûsâ… Rüveyfi’ îbn Sabit el-Ansârî’den nakletti ki: Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Kim Muhammed’in üzerine salavât getirir de; Allah’ım, kıyamet günü onu Sana yakın olan menzile kondur, derse ona şefaatim vâcib olur. Bu hadîsin isnadında herhangi bir şey yoktur. Ancak diğer hadîs imam­ları onu tahrîc etmemişlerdir.

Kâdî îsmâîl dedi ki: Bize Ali İbn Abdullah… Tâvûs’tan nakletti ki; o, İbn Abbâs’ın şöyle dediğini işittim, demiştir: Allah’ım, Muhammed’­in büyük şefaatim kabul et, onun yüce derecesini yücelt ve kendisine dünya ve âhirette istediklerini ver, İbrahim ve Mûsâ Aleyhisselâmlara verdiğin gibi. Bu haberin isnadı sağlam, kuvvetli ve sahihtir.

Salavâtın vâcib olduğu yerlerden birisi de camiye giriş ve çıkışlar­dadır. Nitekim İmâm Ahmed’in rivayet ettiği hadîste İsmâîl îbn İbra­him… Hz. Peygamberin kızı Fâtıma’nın şöyle dediğini nakleder: Rasûlullah (s.a.) mescide girdiğinde Muhammed’e salât ve selâm eder ve derdi ki: Allah’ım, günâhlarımı bağışla ve bana rahmet kapılarını aç. Mescidden çıktığında da şöyle derdi: Allah’ım günâhlanmı bağışla, ba­na lütuf kapılarını aç. Kâdî İsmâîl dedi ki: Bize Yahya İbn Abdülha-mîd… Ali İbn Hüseyn’den nakletti ki; Ebu Tâlib oğlu Ali (r.a.) şöyle dermiş: Mescide uğradığınızda Hz. Peygambere salavât getirin.

Namazda peygambere salavât getirme konusuna gelince; daha ön­ce bu konudaki rivayetleri naklettik. İmâm Şafiî merhumla beraber bu konuda namazda son teşehhüdde salavât getirmenin vâcib olduğunu söyleyenleri bildirdik. Birinci teşehhüde gelince; vâcib olmadığı konu­sunda tek bir görüş vardır. Ancak müstehab olup olmadığı konusunda Şafiî’nin iki görüşü vardır.

Peygambere salavâtın vâcib olduğu yerlerden birisi de cenaze na­mazıdır. Çünkü sünnete göre ilk tekbîrde Fâtiha’mn okunması, ikinci­sinde peygambere salavât getirilmesi, üçüncüsünde ölüye duâ edilmesi, dördüncüsünde; Allah’ım, bizi onun ecrinden mahrum etme ve ondan sonra bizi fitneye düşürme, denmesi gerekir. (Bu, Şafiî mezhebine göredir).

Şafiî merhum der ki: Bize Muttarif İbn Mâzen… Ebu Ümâme İbn Sehl İbn Huneyf’ten nakleder ki; ona peygamberin ashabından birisi ha­ber vermiş ve demiş ki: Cenaze namazında sünnet şöyledir: İmâm tek­bîr alır, sonra ilk tekbîri müteakiben kendi içinden Fâtiha’yı gizlice okur, sonra peygambere salavât getirir ve cenazeye duâ eder. Diğer tek­bîrlerde ise hiç bir şey okunmaz, sonra kendi içinden gizlice selâm verir. Neseî de bu haberi Ebu Ümâme’nin kendisinden nakleder. Sahâbe’den nakledilen bu rivayet sahîh olarak merfû’ hükmündedir. Kâdî îsmâîl de bu rivayeti Muhammed İbn Müsennâ kanalıyla… Saîd İbn Müseyyeb’-den nakleder ve; cenaze namazında sünnet şu şekildedir, diyerek yukar-daki ifâdeyi tekrarlar. Ebu Hüreyre, İbn Ömer ve Şâ’bî’den de böyle ri­vayet edilmiştir.

Peygambere Salavâtın vâcib olduğu yerlerden birisi de bayram na­mazıdır. Kâdî İsmâîl der ki: Bize Müslim İbn İbrâhîm… Alkame’den nakletti ki; bir bayram namazından önce Velîd İbn Ukbe, Abdullah îbn Mes’ûd, Ebu Mûsâ ve Huzeyfe’nin yanına geldi ve onlara dedi ki: Bay­ram namazı yaklaştı, bunun tekbîri nasıl olacak? Abdullah dedi ki: Baş­lar ve bir tekbîr alırsın. Bununla namaza başlanmış olur. Sonra Rabbı-na hamdeder, peygamber Aleyhisselâm’a salât eder sonra duâ edersin. Sonra tekbîr alır ve aynı şekilde yaparsın, sonra tekbîr alır yine aynı şekilde yaparsın. Sonra tekbîr alır ve aynı şekilde tekrarlarsın. Sonra sûre okursun, sonra tekbîr alır rükû’a gidersin. Sonra kalkar, sûre okur, Rabbına hamdeder, peygamber Aleyhisselâma salavât getirirsin, sonra duâ eder ve tekbîr alır aynı şekilde yaparsın. Sonra rükû’ edersin. Huzeyfe ve Ebu Mûsâ dediler ki: Ebu Abdurrahmân doğru söyler. Bu riva­yetin de isnadı sahihtir.

Duanın, Hz. Peygambere salavât ile bitirilmesi de müstehabtır. Ni­tekim bu konuda Tirmizî der ki: Bize Ebu Dâvûd… Hattâb oğlu Ömer’­den nakletti ki; o şöyle demiş: Dua gökle yer arasında asılı kalır, pey­gamberine salavât getirinceye kadar ondan hiç bir kısmı göğe yüksel-mez. Eyyûb İbn Mûsâ da Saîd İbn Müseyyeb kanalıyla Ömer İbn Hat-tâb’dan aynı rivayeti nakleder. Muâz İbn Haris de aynı rivayeti… mer-fû’ olarak Ömer İbn Hattâb’dan rivayet eder. Rezîn İbn Muâviye de ese­rinde bu hadîsi merfû’ olarak Hz. Peygamberden nakleder ve der ki: Duâ gök ile yer arasında durakalmıştır, benim üzerime salavât-ı şerife getirinceye kadar göğe yükselmez. Beni süvarinin en son koyduğu su kabı gibi yapmayın. Duanın başında, ortasında ve sonunda bana salavât getirin. Bu fazlalık ancak İmâm Abd İbn Humeyd’in Müsned’inde Câbir îbn Abdullah’ın rivayetinde mevcûddur. Nitekim Abd İbn Humeyd der ki: Bize Ca’fer İbn Avn… Muhammed İbn İbrahim’den nakletti ki; o, Câbir şöyle dedi, demiştir: Rasûlullah (s.a.) bize dedi ki: Beni süvarinin su kabı gibi yapmayın. Asacağı her şeyini astıktan sonra suyunu doldu­rup su kabını da asar. Eğer onun abdest almak ihtiyâcı olursa abdest alır, su içmek ihtiyâcı olursa içer. Olmazsa hepsini döker. Beni duanın başında, ortasında ve sonunda zikredin. Bu hadîs garîbdir. Râvîleri ara-rasında yer alan Mûsâ İbn Ubeyd’in hadîs rivayeti de zayıftır. Peygam­bere salavâtm mendûb olduğu yerlerden birisi de kunût duâsıdır. Nitekim İmâm Ahmed İbn Hanbel Müsned’inde İbn Huzeyme, İbn Hibbân ve Hâkim de Sünen’lerinde Ebu Harre kanalıyla Hasan İbn Ali’den nakle­derler ki; o şöyle demiş: Rasûlullah (s.a.) bana bazı sözler öğretti ki ben zikirde onlan söylerim. Bu sözler şunlardır: Allah’ım, beni hidâyet et­tiklerin arasında hidâyete erdir. Afiyet verdiklerin arasında afiyete er­dir, dost edindiklerin arasında dost edin. Verdiğin şeyi bana mübarek kıl ve verdiğin hükmün kötülerinden beni koru. Çünkü Sen hüküm ve­rirsin, ama kimse Senin hakkında hüküm veremez. Senin dost edindi­ğin doğrusu zelîl olmaz. Rabbımız; Sen yücesin, münezzehsin. Neseî Sü-nen’inde bu ifâdelerden sonra; Allah, peygamberi Muhammed’e salât etsin, ifâdesini de ekler.

Peygambere salavâtm müstehab olduğu yerlerden birisi de, cum’a günü ve gecesi peygambere salavât getirmektir. Nitekim İmâm Ahmed der ki: Bize Hüseyn İbn Ali… E vs İbn Evs’ten nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Günlerinizin en değerlilerinden birisi cum’a gü­nüdür. O günde Âdem Âleyhisselâm yaratılmış ve o günde ruhu kabzo-lunmuştur. Nafha o gündür, zelzele o gündür, o günde bana çokça salavât getirin, çünkü sizin salavâtınız bana sunulur. Dediler ki: Ey Al­lah’ın Rasûlü, sen çürümüş durumda olacaksın, bizim salavâtımız sana nasıl sunulur? Buyurdu ki: Allah Teâlâ toprağa peygamberlerin cesed-lerini yemeyi haram kılmıştır. Bu hadîsi Ebu Dâvûd, Neseî ve İbn Mâce, Hüseyn İbn Ali el-Ca’fî kanalıyla rivayet ederler. İbn Huzeyme, İbn Hibbân ve Darekutnî ile Nevevî ezkâr kitablarmda bu hadîsi sahîh sa­yarlar.

Ebu Abdullah İbn Mâce der ki: Bize Mısır’lı Amr İbn Sevvâd… Ebu Derdâ’dan nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Cum’a günü benim üzerime çokça salavât-ı şerife getirin. Çünkü o, kendisine şehâ-det edilendir. Melekler ona şehâdet eder. Her kim benim üzerime sala­vât-ı şerife getirirse, onu bitirinceye kadar salavâtı bana arzolunur. Ebu Derdâ der ki: Ben, öldükten sonra da mı? dedim. Rasûlullah: Öldükten sonra da, dedi. Çünkü Allah Teâlâ toprağa peygamberlerin cesedlerini yemeyi haram kılmıştır. Binâenaleyh Allah’ın nebîsi diridir, rızıklan-dırılır. Bu hadîs, bu şekliyle garîbdir ve hadîsin râvîleri arasında yer alan Ubâde ile Ebu Derdâ arasında inkitâ (kopma) vardır. Çünkü Ubâ-de, Ebu Derdâ’ya yetişmemiştir. Allah en iyisini bilendir.

Beyhakî Ebu Umâme ve Ebu Mes’ûd kanalıyla Hz. Peygamberin cum’a günü ve cum’a gecesi kendisine çok salavât-ı şerife getirilmesini emrettiğini rivayet eder. Ancak Ebu Ümâme ve Ebu Mes’ûd’un naklet­tiği her iki hadîsin isnadında da zayıflık vardır. Allah en iyisini bilen­dir. Hasen el-Basrî’den de aynı hadîs mürsel olarak rivayet edilmiştir. Nitekim Kâdî İsmâîl der ki: Bize Süleyman İbn Harb, Hasan el-Basrî’-nin şöyle dediğini nakletti: Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Yeryüzü Rûh el-Kudüs’ün kendisiyle konuştuğu hiç bir bedeni yemez. Bu hadîs Ha-san’ın mürsel rivâyetlerindendir.

Şafiî merhum der ki:,İbrahim İbn Muhammed bize Safvân İbn Sü-leym kanalıyla Rasûlullah (s.a.)ın şöyle buyurduğunu haber verdi: Cum’a gecesi ve günü olduğu zaman bana çokça salavât-ı şerife getirin. Bu hadîs de ,mürseldir.

Keza hatibin cum’a günü hutbelerinde Hz. Peygambere salavât ge­tirmesi de vâcibdir. Her iki hutbe salavâtsız sahîh olmaz. Çünkü bu ibâ­dettir ve ibâdette Allah’ın adının anılması şarttır. Buna bağlı olarak ezan ve namazda olduğu gibi Allah’ın adının anıldığı zaman Peygam­berin adının anılması da vâcîb olur. Şafiî ve Ahmed İbn Hanbel’in mez-heblerinde böyledir.

Salavât-ı şerîfe’nin müstehab olduğu yerlerden birisi de Hz. Peygam­berin kabrinin ziyareti esnâsmdadır. Nitekim Ebu Dâvûd der ki: Bize İbn Avf… Ebu Hüreyre’den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyur­muş: Her kim, bana selâm verirse Allah Teâlâ selâmı benim ruhuma gönderir, sonunda ben de onun ruhunun selâmına karşılık veririm. Bu rivayette Ebu Dâvûd münferid kalmıştır. Nevevî de bu hadîsi «el-Ezkâr» adlı kitabında sahîh saymıştır. Sonra Ebu Dâvûd der ki: Bize Ahmed İbn Salih… Ebu Hüreyre’den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyur­muş: Evlerinizi kabir yapmayın. Benim kabrimi bayram yeri yapma­yın. Bana salavât getirin, çünkü sizin salavâtmız nerede olursanız olun bana ulaştırılır. Bu hadîsin naklinde de Ebu Dâvûd münferid kalmış­tır. İmâm Ahmed İbn Hanbel ise bu hadîsi Süreye kanalıyla Abdullah İbn Nâfi’den nakleder. Nevevî bu nakli sahîh sayar. Bir başka şekilde bu hadîs Hz. Ali (r.a.)den nakledilmiştir. Şöyle ki: Kâdî İsmâîl İbn İs-hâk «Hz. Peygambere Salavâtın Fazileti» ba’bında der ki: Bize İsmâîl İbn Ebu Üveys… Hüseyn İbn Ali’nin oğlu Ali’den nakletti ki; adamın birisi her sabah gelir. Hz. Peygamberin kabrini ziyaret eder ve ona sa-lavât-ı şerife getirirmiş. Böyle yaptığı bir sırada Hz. Hüseynin oğlu Ali onu görmüş ve ona demiş ki: Niçin böyle yapıyorsun? O; Hz. Peygam­bere selâm vermeyi seviyorum, demiş. Ali İbn Hüseyn demiş ki: Ben, sana babamdan duyduğum bir hadîsi nakledeyim mi? O; evet, demiş. Ali İbn Hüseyn ona demiş ki: Babam, dedemden nakletti ki o, Rasûlul­lah (s.a.) şöyle buyurdu, demiş: Benim kabrimi bayram yeri kılmayın. Evlerinizi kabir yapmayın. Nerede olursanız olun, bana salât ve selâm getirin. Çünkü sizin salât ve selâmınız bana ulaştırılır. Bu hadîsin is­nadında nıübhem olan ve adı verilmeyen bir kişi vardır. Bu hadîs mür-sel olarak bir başka şekilde de şöyle rivayet edilmiştir: Abdürrezzâk Musannef inde Sevrî kanalıyla Hasan İbn Ali’nin oğlu Hasan’dan rivayet eder ki; o, bir kabrin başında bir topluluğu gördüğünde onları engelle­yerek şöyle demiş: Hz. Peygamber buyurdu ki: Benim kabrimi bayram yeri yapmayın. Evlerinizi kabir kılmayın. Nerede olursanız olun, bana’ salavât getirin. Çünkü sizin salavâtmız bana ulaştırılır. Öyle sanıyo­rum ki Hasan onların edeb tavrını kötüye kullandıklarını, seslerini yük­selttiklerini görmüş ve bu sebeple onlan nehyetmiştir. Rivayet edilir ki; Hasan İbn Ali’nin oğlu Hasan kabre sarılan bir adamı gördüğünde şöy­le demiş: Ey falanca, ne oluyor seninle Endülüs’teki adam arasında hiç bir fark yok, her ikiniz eşitsiniz. Yani kıyamet gününe kadar Allah’ın salât ve selâmı her yerden Hz. Peygambere ulaştırılır.

Taberânî, «el-Mu’cem el-Kebîr» isimli eserinde der ki: Bize Mısır’lı Ahmed İbn Reşdîn… Hasan İbn Ali’den nakleder ki; babası Hasan, Ra-sûlullah’m şöyle buyurduğunu söylemiş: Nerde olursanız olun, benim üzerime salavât getirin. Çünkü sizin salavâtmız bana ulaştırılır. Sonra Taberânî der ki: Bize Isfahân’lı Hamdan oğlu Abbâs… Hz. Ali’nin oğlu Hasan’m kızı Ümmü Enîs’den nakletti ki; babası şöyle demiş: Sen, Al­lah Teâlâ’nın: «Şüphesiz Allah ve melekleri peygamberi överler. Ey îmân edenler siz de onu övün ve onun için selâmet dileyin.» kavli ile neyin kasdedildiğini biliyor musun? Bu, saklanmış olan konulardan birisidir. Eğer siz benden onu sormamış olsaydınız, ben de bunu sı^e ha­ber vermezdim. Doğrusu Allah bana iki meleği vekîl kılmıştır. Ben, hangi müslümanm yanında anılır da, o benim üzerime salavât-ı şerife getirirse; her iki melek; Allah, bunun için seni bağışlasın, derler. Allah ve melekleri de o iki meleğe cevab olarak; âmîn, derler. Her kim de be­nim anıldığım zaman benim üzerime salavât-ı şerife getirmezse, o iki melek; Allah bunun için seni bağışlamasın, derler. Allah ve melekleri de o iki meleğe cevab olarak, âmîn, derler. Bu hadîsin isnadı son derece zayıf ve hadîs de cidden garîbdir.

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Vekî.. Abdullah İbn Mes’-ud’dan nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Muhakkak ki Al­lah’ın yeryüzünü gezen melekleri vardır. Onlar ümmetimden bana se­lâm ulaştırırlar. Bu hadîsi Neseî de Süfyân es-Sevrî ve Süleyman İbn Mihrân kanalıyla Abdullah İbn Saîd’den bu şekilde rivayet eder. Kim, kabrimin başında benim üzerime salavât getirirse onu duyarım, kim de bana uzaktan salavât getirirse o bana ulaştırılır, mealindeki diğer bir hadîse gelince, bunun isnadının üzerinde durulması gerekir. Çünkü Mu-hammed İbn Mervân es-Süddî es-Sağîr bu hadîsin naklinde münferid kalmıştır. Bu metruk bir râvîdir. Bu hadîs A’meş kanalıyla Ebu Salih ve Ebu Hüreyre’den merfû’ olarak nakledilmiştir.

Bizim arkadaşlarımız (Şafiî’ler) derler ki: İhrâmlı kişinin telbiye yapıp telbiyesini bitirdikten sonra salavât-ı şerife getirmesi müstehab-dır. Nitekim Şafiî ve Dârekutnî, Sâüh İbn Muhammed İbn Zaide kana­lıyla Kasım İbn Muhammed İbn Ebubekir es-Sıddîk’in şöyle dediğini ri­vayet ederler: Kişi telbiyesini bitirince, her halükârda peygambere sa­lavât-ı şerîfe getirmekle emrolunurdu. Kâdî İsmâîl der ki: Bize Ârim jbn Fadl… Vehb İbn Ecdâ’dan nakleder ki; o, Ömer İbn Hattâb’ın şöy­le dediğini duydum, demiştir: Mekke’ye geldiğinizde Beytullah’ı yedi kere tavaf edin, Makamın yanında iki rek’at namaz kılın, sonra Saf â’ya varın, orada Beytullalî’ı görecek bir yerde durun ve yedi tekbîr getirin. Allah’a hamd ve sena ile peygambere salât arasında kendiniz için bir şey isteyin. Merve’de de böyle yapın. Bu haberin isnadı sağlam, hasen ve kavidir.

Yine Şafiî’ler derler ki: Kurbân keserken Allah’ın adının anıldığı zaman Hz. Peygambere salavât getirmek de müstehâbdır. Bunu da «Ve senin zikrini yüceltmedik mi?» (İnşirah, 4) kavline bina ederler. Çünkü bazı tefsîrcilerin belirttiğine göre, Allah Teâlâ; Ben nerede anılırsam, sen de Benimle beraber anılırsın, buyurmuştur. Ancak Cumhur, bu ko­nuda onlara muhalefet etmiştir. Cumhur der ki: Bu, Allah Teâlâ’nın tek başına zikredileceği yerlerdendir, tıpkı yerken, cima’ yaparken ve buna benzer yerlerde Allah’ın adının anılması gibi (kurbân keserken de yalnız Allah’ın adı anılır.) Burada peygambere salavât getirilmesi konusunda herhangi bir sünnet vârid olmamıştır.

Kâdî İsmâîl der ki: Bize Muhammed İbn Ebu Bekr… Ebu Hürey-re’den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Allah’ın peygam­berleri ve rasûlleri üzerine salavât getirin. Çünkü Allah beni gönderdiği gibi, onları da peygamber olarak göndermiştir. Bu hadîsin isnadında iki zayıf râvî vardır. Bu da Hârûn oğlu Ömer ile onun şeyhidir. Allah en iyisini bilendir. Abdürrezzâk bu hadîsi Sevrî, Mûsâ İbn Ubeyde kana­lıyla Ebu Hüreyre’den rivayet eder.

Salavât-ı şerife getirilmesinin müstehâb olduğu yerlerden birisi de —Eğer bu konudaki haber doğru ise— kulak çınlaması zamanıdır. Ni­tekim İmâm Ebu Bekr Muhammed İbn İshâk İbn Huzeyme Sahîh’inde şöyle rivayet eder ve der ki: Bize Ziyâd İbn Yahya… Ebu Râfî’den nak­letti ki: Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Sizden birinizin kulağı çın­ladığı zaman, o beni zikretsin ve üzerime salavât-ı şerife getirsin ve de­sin ki: Beni hayırla ananı AUah’da ansın. Bu hadîsin isnadı garîb oldu­ğu gibi sübûtu konusunda da dikkatle durmak gerekir. Allah en iyisini bilendir.

Hattatlar, Hz. Peygamberin adını her yazışta ona salât ve selâmı da tekrar be tekrar yazmayı müstehâb saymışlardır. Nitekim Kâdih îbn Rahme kanalıyla Abdullah İbn Abbâs’tan. nakledilen bir rivayette, Ra­sûlullah (s.a.) şöyle buyurur: Kim, bir yazıda benim üzerime salavât-ı şerife getirirse benim adım o yazıda bulunduğu sürece onun salavât-ı şerifesi carî olarak devam eder. Bu hadîs birçok yönden sahih değildir. Ebu Hüreyre tankıyla da rivayeti yine sahîh değildir. Şeyhimiz Ebu Ab­dullah ez-Zehebî der ki: Ben bu hadîsi mevzu sayıyorum. Aynı şekilde Ebu Bekr ve İbn Abbâs’tan bir hadîs rivayet edilmişse de bu da sahîh değildir. Allah en iyisini bilendir.

Hatîb el-Bağdâdî, (el-Câmi’-li Adab’ ir-Râvî ve’-Sâmî» isimli ese­rinde der ki: Ben Ahiried İbn Hanbel merhumun kendi hattıyla Hz. Peygamberin adının pek çok kere yazılmış olup üzerine salavât-ı şerîfe’-nin yazılmamış olduğunu gördüm. Bana ulaştığına göre Ahmed İbn Hanbel diliyle salavât-ı şerife getirirmiş, ama yazmazmış.

Peygamberlerden başkasına salavât getirmeye gelince; her ne ka­dar yukarda geçen hadîste, Allah’ım Muhammed’e, ailesine, eşlerine ve soyuna rahmet et sözüne tebaiyyet yoluyla caiz ve bu konuda icmâ’ var ise de yalnız başına peygamberlerden başkasının üzerine salavât getirmenin caiz olup olmadığı konusunda tartışma vardır. Bazıları yal­nız başına kişilere de salavât getirmenin caiz olduğunu söylerler ve de­lil olarak da şu âyetleri ve şu hadîsi gösterirler: «O’dur size rahmet eden ve melekleri…» (Ahzâb, 43), «îşte onlar için Rabları tarafından mağfiret ve rahmet vardır.» (Bakara, 157), «Onların mallarından sadaka al ki, bununla onları temizleyip arıtmış olasın. Ve onlara duâ et. Senin duan şüphesiz ki onlar için bir sükûnettir.» (Tevbe, 103) Abdullah İbn Ebu Evlâ da der ki: Rasûlullah (s.a.)a bir topluluk sadakalarını getirdiğinde Hz. Peygamber: Allah’ım, onlara merhamet et, derdi. Babam da zekâ­tını kendisine götürdüğünde şöyle demişti: Allah’ım, Ebu Evfâ’nm aile­sine merhamet et. Bu hadîsi Buharı ve Müslim Sahihlerinde tahrîc et­mişlerdir. Câbir’in hadîsinde de Câbir’in hanımının Rasûlullah (s.a.)a; ey Allah’ın Rasûlü, bana ve eşime merhamet dile, dediği bunun üzerine Rasûlullah (s.a.)ın da; Allah sana ve eşine merhamet etsin, dediği bil­dirilir.

Bilginlerin Cumhuruna göre peygamberlerin dışında ferd olarak diğer kişilere salavât getirmek caiz değildir. Çünkü salavât, anıldıkları zaman peygamberler için bir özel işaret durumuna gelmiştir. Binâen­aleyh başkaları onların arkasına eklenmez. Dolayısıyla Ebu Bekr Sallal-lahu Aleyhi Vesellem veya Ali Sallallahu Aleyhi Vesellem denilemez. Mâ­nâ her ne kadar sahih olsa da, onlar için bu ifâde kullanılmaz. Tıpkı Muhammed Azze ve Celle denilmediği gibi. Halbuki Hz. Muhammed hem azîz’dir hem de celîl’dir. Ancak «Azze ve Celle» ifâdesi Allah Teâlâ’-nın zikredildiği sırada kullanılan özel bir ifâdedir. Kitâb ve Sünet’te ki­şilere salavât ifâdesinin vârid olmasını da duâ olarak yorumlamışlardır. Binâenaleyh ne Ebu Evfâ’nın ailesine, ne de Câbir’in ve hanımının üze­rine salavât getirildiği vârid olmamıştır. Bu tutum çok daha güzeldir. Başkaları da dediler ki: Ferd olarak peygamberlerin dışında kimseye salavât getirmek caiz değildir. Çünkü peygamberlerden başkasına sala­vât getirmek, heveskârların şiarı olmuştur. Onlar inandıkları her kişiye salavât getirirler. Öyleyse bu konuda onlara uymak caiz değildir. Allah en iyisini bilendir.

Bunu yasaklayanlar da bu yasağın haram mı yoksa tenzîhen mek­ruh mu olduğu* ya da uygun bir muhalefet mi olduğu konusunda farklı görüşlere sahip olmuşlardır. Şeyh Ebu Zekeriyyâ en-Nevevî, «el-Ezkâr» isimli kitabında, bu üç görüşü anlattıktan sonra der ki: Ulemânın ek-seriyyetinin kabul ettiği sahîh görüşe göre; bu, tenzîhen mekruhtur. Zîrâ peygamberlerden başkasına salavât getirmek bid’at ehlinin şiarı­dır ki biz, onların şiarını benimsemekten nehyedilmişizdir. Mekruh ka-sıdlı bir nehyin vârid olduğu konudadır. Bizim arkadaşlarımız (Şa­fiî’ler) derler ki: Bu konuda güvenilir olan husus salavâtm konuşma di­linde yalnızca peygamberlere tahsis edilmiş olması ve «Azze ve Celle» kavlinin de yalnızca Allah’a tahsis edilmiş olmasından dolayıdır. Nasıl AzÎ2 ve celîl olduğu halde Muhammed Azze ve Celle denmezse Ebu Bekr veya Ali gibi zevat hakkında da Sallallahu Aleyhi Vesellem denmez. Bu, aynen Nevevî’nin ifadesidir.

Selâm konus.una gelince; Şeyh Ebu Muhammed el-Cüveynî —meş­hur âlim Ebu’l-Maâlî el-Cüveynî’nin babası ve Şafiî bilginlerinden olan zât— der ki: Selâm, salât anlamındadır ve ğaib kimse için kullanılma­dığı gibi peygamberlerden başka tek bir kişi için de kullanılmaz. Binâ­enaleyh Ali Aleyhisselâm denmez. Bu konuda ölülerle diriler eşittir. Hazırda bulunan kişiye hitâb edildiği zaman; üzerinize selâm olsun ve­ya selâm sana veya sana ve size selâm olsun gibi ifâdeler kullanılır. Bu konuda icmâ’ vardır, Cüveynî’nin ifâdesi burada son buldu.

Ben derim ki: Bu konuda kitab yazanlar arasında bu ibare pek çok kere vârid olmuştur ve çoğunlukla Hz. Ali Radıyallahu Anhu’ya Hz. Ali Aleyhisselâm denir de, diğer sahabelere denmez. Veya Hz. Ali Kerre-maDahü Vechehu denir. Bu ifadenin mânâ sı her ne kadar doğru ise de, sahabe arasında ta’zîm hususunda eşitliğe riâyet etmek gerekir. Bu ta’zîm ve ikram kabilinden ise Ebubekir ve Ömer’le mü’minlerin emîri Osman’a da bu ifâdenin kullanılması daha evlâdır. Allah hepsinden razı olsun. Kâdî İşmâîl der ki: Bize Abdullah İbn Abdülvahhâb… Ab­dullah İbn Abbâs’ın şöyle dediğini bildirdi: Hz. Peygamberden başka kimsenin üzerine salavât getirmek sahîh olmaz. Ancak müslüman er­kekler ve müslüman kadınlar için mağfiret dilenir. Yine Kâdî İsmâîl der ki: Bize Ebu Bekr İbn Ebu Şeybe, Ca’fer İbn Barkân’dan nakletti ki; o, şöyle demiş: Ömer İbn Abdülazîz merhum şöyle bir yazı yazdı: İmdi, in­sanlardan bazıları dünya işiyle âhiret işini birbirine karıştırdılar. Bazı hikayeci kişiler Hz. Peygamberin halîfelerini ve âdil emirlerini Hz. Pey­gambere eş tutarak onlara salavât getirme âdetini ihdas ettiler. Bu mek^ tubum sana ulaşınca, onlara peygamberlerin üzerine salavât getirmeleri­ni ve bilcümle müslümanlara da duâ etmelerini kendilerine emret. Bu­nun dışmdakileri de terk etsinler. Bu hasen bir eserdir. Kâdî İsmâîl der ki: Bize Muâz İbn Esed… Übeyy İbn Vehb’den nakletti ki; Kâ’b Hz. Âişe (r.a.)nin yanına gitmiş ve Rasûlullah (s.a.)ı zikretmişler. Kâ’b demiş ki: Her sabah fecir doğduğunda yetmiş bin melek yeryüzüne iner ve Hz. Pey­gamberin kabrini kuşatırlar, kanat çırparak Hz. Peygambere salavât getirirler. Geceleyin yetmiş bin melek gündüz de yetmiş bin melek böy­lece devam ederler. Yeryüzü yarılıp da peygamber topraktan çıktığı za­man yetmiş bin melek onu ağırlar.

Nevevî der ki: Hz. Peygambere salavât getirildiği zaman, salât ve selâmın birleştirilmesi gerekir. Binâenaleyh Allah’ın salâtı onun üze­rine olsun deyip te Allah’ın selâmı da üzerine olsun dememek olmaz. Nevevî’nin bu ifâdesi, bu âyeti kerîme’nin umûmundan alınmıştır. Çünkü âyet-i kerîme «Ey îmân edenler, siz de onu övün ve onun için selâmet dileyin.» buyuruyor. Uygun olan; Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun, demektir.[35]

57 — Muhakkak ki Allah’ı ve rasûlünü incitenlere Al­lah dünya ve âhirette la’net etmiştir. Ve onlar için horla-yıcı bir azâb hazırlamıştır.

58 — Mü’min erkekleri ve mü’min kadınları yapma­dıkları bir şeyle incitenler, doğrusu bir iftirayı ve apaçık bir günâhı yüklenmişlerdir.

Allah’ı ve Peygamberi İncitenler

Allah Teâlâ Hz. Peygamberi rahatsız edenleri, onun emirlerine ay­kırı hareket edip yasaklarım işleyenleri ve bu konuda ısrar edenleri teh-dîd ediyor ve onlar için azâb va’dini bildiriyor. Hz. Peygambere ayıp ve noksanlık isnâd ederek —Allah bizi ondan korusun— incitenleri tehdîd ediyor.

İkrime der ki: «Muhahkak ki Allah’ı ve Rasûlünü incitenler» kavli,, resim yapanlar hakkında nazil olmuştur. Nitekim Buhârî ve Müslim’in Sahîh’lerinde Süfyân İbn Uyeyne kanalıyla Zührî, Saîd İbn Müseyyeb’-den nakleder ki Ebu Hüreyre, Rasûlullah (s.a.)ın şöyle buyurduğunu bildirmiş: Allah Azze ve Celle buyurur ki: Âdemoğlu Dehr’e küfrederek beni incitir. Ben Dehr’in kendisiyim, onun gece ve gündüzünü çeviririm. Bunun mânâsrşudur: Câhiliyet devrinde araplar; vay Dehr’e, bize şöyle ve şöyle yaptı, derlerdi. Böylece Allah’ın fiillerini Dehr’e izafe edip ona küfrederlerdi. Aslında bütün şeyleri yapan Allah Azze ve Celle’dir. Bu sebeple Dehr’e küfretmelerini yasaklamıştır. Şafiî, Ebu Ubeyd ve diğer bilginler böyle bildirmişlerdir. Allah onlara rahmet etsin.

Avfî ise, İbn Abbâs’ın «Allah’ı ve Rasûlünü incitenler» kavli hak­kında şöyle dediğini nakleder: Bu âyet, Hz. Peygamberin Ahtab oğlu Huyey kızı Safiyye ile evlenmesini kınayanlar hakkında nazil olmuştur. Âyetin zahirinden anlaşılan umûmî oluşudur. Her kim ne şekilde olursa olsun peygamberi incitirse; Allah’ı incitmiş olur. Kim de ona itaat eder­se; Allah’a itaat etmiş olur. Nitekim İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki; Bize Yûnus… Abdullah İbn Muvekkil’den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Ashabım hakkında Allah kâfidir. Benden sonra onları karşınıza almayın. Kim, onları severse, onların beni sevmiş ol­malarından dolayı onları sevmiş olur. Kim de onlara buğz ederse, bana buğzlarından dolayı onlara buğz etmiş olurlar. Kim, onları incitirse; be­ni incitmiş olur. Kim de beni incitirse; Allah’ı incitmiş olur. Kim Allah’ı incitirse; Allah’ın onları yakalaması yakındır. Tirmizî bu hadîsi Abîde İbn Ebu Râita kanalıyla… Abdullah İbn Muğaffil’den nakleder, sonra; bu garîb bir hadîstir ancak bu şekli ile biliyoruz, der.

«Mü’min erkekleri ve mü’min kadınları yapmadıkları bir şeyle in­citenler» Onlara yapmadıkları bir şeyi izafe edip kötülüğü nisbet eden­ler «Doğrusu bir iftirayı ve apaçık bir günâhı yüklenmişlerdir.» Bu apa­çık iftiradan maksad; mü’min erkeklerin veya mü’min kadınların yap­madıkları şeyleri onlara mal ederek kınamak ve eksik göstermek için başkalarına anlatmaktır. Allah’ın bu tehdidine en çok muhâtab olanlar Allah’ı ve Rasûlünü inkâr edenlerle, sahabeyi küçük gösteren, tertemiz oldukları konularda kendilerini kınayan ve Allah’ın haber verdiğinin aksine onlara eksik nitelikler atfeden Rafızî’lerdir. Çünkü Allah Azze ve Celle, muhacir ve ansâr’dan hoşnûd olduğunu bildirerek onlan öv­müştür. Bu câhil beyinsizler ise onlara küfredip eksiklik isnâd ederler. Onların ebediyyen yapmadıkları ve yapmayacakları şeyleri söylerler. Gerçekte onlar övülenleri yeren, verilenleri öven kalbleri tersyüz olmuş kimselerdir. Ebu DâVûd der ki: Bize Ka’nebî… Ebu Hüreyre’den nakle­der ki; Rasûlullah (s.a.) a: Ey Allah’ın Rasûlü, gıybet nedir? diye sorul­duğunda Rasûlullah (s.a.) buyurmuş ki: Kardeşini hoşlanmayacağı bir şeyle anmandır. Eğer kardeşimde söylediğim şey varsa? denilince de; eğer kardeşinde söylediğin şey varsa onu gıybet etmiş olursun. Eğer söylediğin şey onda yoksa iftira etmiş olursun, demiş. Tirmizî de Ku-teybe kanalıyla… Ebu Hüreyre’den bu hadîsi rivayet eder ve; hasen, sa-hîh hadîstir, der. İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ahmed îbn Seleme… Hz. Âişe (r.a.)den nakletti ki; o, şöyle demiş: Rasûlullah (s.a.) bir gün as­habına Allah katında ribâdan kat kat ribâ olan şey nedir? dedi. Ashabı; Allah ve Rasûlü en iyi bilendir, dediler. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Allah katında ribâdan daha çok ribâ olan şey, müslüman bir kişinin na­musunu helâl saymaktır. Sonra bu âyeti okudu.[36]

59 — Ey peygamber; eşlerine, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına söyle: Üstlerine örtü alsınlar. Bu, onların ta-nınıpta incitilnıemeleri için daha elverişlidir. Allah, Ga­fur, Rahim olandır.

60 — Andolsun ki münafıklar, kalblezinde hastalık bu­lunanlar, şehirde bozguncu haberler yayanlar, buna son vermezlerse muhakkak seni onlarla mücâdeleye çağırırız da sonra çevrende az bir zamandan fazla kalamazlar.

61 — Lanetlenmişlerdir. Nerede bulunurlarsa yakala­nırlar ve hemen öldürülürler.

62 — Allah’ın daha önceden geçenler hakkındaki sün­netidir. Sen, Allah’ın sünnetinde bir değişiklik bulamaz­sın.

Allah Teâlâ Rasûlüne —Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine ol­sun— mü’min kadınlara —özellikle değerli olmalarından dolayı eşleri ve kızlarına— üstlerine örtü almalarını ve câhiliyet devri kadınlarının kiyâfetlerinden ayrı ve cariyelerin giyimlerinden farklı biçimde giyin­melerini emretmesini söylüyor. Âyet-i kerîme’de yer alan ve örtü diye tercüme edilen kelimesi, himârm üzerine örtülen Örtü­dür. İbn Mes’ûd, Ubeyde, Katâde, Hasan el-Basrî, Saîd İbn Cübeyr, İb­rahim en-Nehaî, Ata el-Horasânî ve başkaları böyle demişlerdir. Günü­müzdeki izâr (çarşafın yerine alınan örtü) mesabesindedir.

Cevheri der ki: kelimesi örtü anlamınadır. Nitekim Hüzeyl kabilesinden bir kadın öldürülen bir kişiye ağıt yakarak şöyle demiş:

Şahinler ona doğru yürüyor, oynarcasına;

Tıpkı-üzerinde örtüler (celâbîb) bulunan bakirelerin yürüyüşü gibi.

Ali ibn Ebu Talha, Abdullah İbn Abbâs’m şöyle dediğini nakleder: Allah Teâlâ mü’min kadınlara bir ihtiyâç için evlerinden çıktıkları za­man, başlarının üzerinden örtü örterek yüzlerini kapamalarını ve bir tek gözlerini göstermelerini emretmektedir. Muhammed İbn Şîrîn der ki: Abîde es-Selmânî’ye Allah Teâlâ’nın «Üstlerine örtülerini alsınlar.» kavlini sorduğumda o; yüzünü ve başını örttü, sol gözünü açtı, der.

İkrime der ki: Kadın boğazının boğumunu örtüsü ile (cilbâb) örter ve onu üzerine sarkıtır.

İbn Ebu Hatim dedi ki: Bize Ebu Abdullah ez-Zahrânî yazılı ola­rak… Safiyye Bint Şeybe’den nakletti ki; Ümmü Seleme şöyle demiş: «Üstlerine Örtülerini alsınlar.» âyeti nazil olunca, ansâr kadınları baş­larında sükûnetten kargalar yuva kurmuş gibi dışarı çıktılar. Üzerleri­ne de siyah elbiseler giyiyorlardı.

İbn Ebu Hatim der ki: Bana babam… Yûnus İbn Yezîdden nakletti ki, o şöyle demiş: Ben Zührî’ye Velîde (Arap asıllı olmayıp ta, araplar arasında doğmuş bulunan câriye) nin evli veya evlenmemiş hanımlar gibi örtünüp örtünmeyeceklerini sordum. O dedi ki: Eğer evlenmişse örter. Ancak cilbâb örtünmez. Çünkü onların muhsan olanları dışında hür kadınlara benzemeleri doğru değildir. Çünkü Allah Teâlâ şöyle bu­yuruyor: «Ey peygamber; eşlerine, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına söyle: Üstlerine örtülerini alsınlar.»

Süfyân es-Sevrî’nin şöyle dediği rivayet edilir: Zimmîlerin kadın­larının zînetlerine bakmakta bir beis yoktur. Bu, sırf fitne korkusuyla yasaklanmıştır, yoksa haram olduklarından değil. Sevrî bu sözüne delil olarak da bu âyetteki «Mü’minlerin kadınlarına» ifâdesini alır. [37]

«Bu, onlann tanınıpta incitilmemeleri için daha elverişlidir.» Yani böyle yaptıkları takdirde onların hür oldukları, câriye ve fahişe olma­dıkları kolaylıkla bilinir.

Süddî, «Eşlerine, kızlanna ve mü’minlerin kadınlarına söyle: Üst­lerine örtülerini alsınlar. Bu, onlann tanınıpta incitilmemeleri için da­ha elverişlidir.» âyeti konusunda şöyle dedi: Medîne’li fâşıklardan bir topluluk geceleyin karanlık bastığı zaman, Medine sokaklarına çıkar ve kadınlara sataşırlardı. Medine’nin evleri çok dardı. Kadınlar akşam olunca ihtiyâçlarını gidermek için dışarı çıkarlardı. İşte o fâsıklar bu zamanı gözlerler ve üzerinde cilbâb bulunan kadın görürlerse; bu hür­dür, diyerek ondan kaçınırlardı. Üzerinde cilbâb bulunmayan kadın gö­rürlerse; bu câriyedir, derler ve ona saldırırlardı.

Mücâhid der ki: Cilbâb giymeleri halinde onlann hür oldukları an­laşılır ve hiç bir fâsık onlara sataşmaz.

«Allah, Gafur, Rahîm olandır.» Bu konuda bilginin mevcûd olma­dığı câhüiyet devrinde geçenleri Allah bağışlar ve merhamet eder.

Sonra Allah Teâlâ açıktan inanmış görünüp içlerinde küfrü gizle­yen münafıkları tehdîd ederek buyuruyor ki: «Andolsun ki münafıklar, kalblerinde hastalık bulunanlar…» İkrime ve başkaları, bu kalblerinde hastalık bulunanların zânîler olduğunu söylerler. «Şehirde bozguncu haberler yayanlar.» Yani düşman geldi, savaş var diyerek yalan ve boz­guncu haberleri yayanlar, bu davranışlarından vazgeçip hakka dön­mezlerse «Muhakkak seni onlarla mücâdeleye çağırırız da sonra çev­rende az bir zamandan fazla kalamazlar.» Ali İbn Ebu Talha, İbn Ab-bâs’tan naklen «Seni onlarla mücâdaleye çağırırız da» kavline; seni on­ların üzerine hâkim kılarız da, anlamım vermiştir. Katâde merhum da der ki: Bu ifâde, seni onlarla savaşa teşvik ederiz de, demektir. Süddî ise; onları sana tanıtırız, anlamını vermiştir. «Sonra çevrende az bir zamandan fazla kalamazlar.» Yani Medine’de. «Lanetlenmişlerdir.» Bu ifâde, Medine’den kovulmuş ve uzaklaşmış olarak bir müddet kaldık­ları sırada la’netlenmiş olarak kalırlar anlamında hâl’dir. «Nerede bu­lunurlarsa yakalanırlar.» Nerede bulunurlarsa zelîl ve azınlıkta olduk­ları için yakalanır «Ve hemen öldürülürler».

«Allah’ın daha önceden geçenler hakkındaki sünnetidir.» Bu Al­lah’ın nifak ve küfür üzerinde direnen ve bulundukları durumdan vaz­geçmeyenlere uyguladığı her zamanki sünnetidir. Buna göre îmân ehli­ni onların üzerine hâkim kılar ve mü’minler onları ezip geçerler. «Sen Allah’ın sünnetinde bir değişiklik bulamazsın.» Yani Allah’ın bu konu­daki sünnetini değiştirip tebdil edemezsin.[38]

63 — İnsanlar sana kıyametten sorarlar. De ki: Onun bilgisi ancak Allah katındadır. Ne bilirsin, belki de o saat yakında oluverir.

64 — Muhakkak ki Allah, kâfirleri la’netlemiştir. Ve onlara çılgın alevler hazırlamıştır.

65 — Orada temelli kalırlar, ne bir dost ve ne de bir yardımcı bulamazlar.

66 — O gün, yüzleri ateşte çevrilirken; ne olurdu keski Allah’a itaat etseydik, peygambere de itaat etseydik, der­ler.

67 — Ve dediler ki: Rabbımız, biz büyüklerimize ve yö­neticilerimize itaat etmiştik. Onlar da bizi yoldan saptır­dılar.

68 — Rabbımız, onlara azâbdan iki kat ver. Ve onları büyük bir la’netle la’netle.

Allah Teâlâ; Rasûlüne kendisinin kıyamet konusunda bir bilgiye sâhib olmadığını binâenaleyh insanlar kendisine bu konuyu sorarlarsa herhangi bir şey söylememesini bildiriyor. A’râf sûresinde vârid olduğu gibi bu konuda bilgiyi Allah’a havale etmesini haber veriyor. Bilindiği gi­bi A’râf sûresi mekkîdir, bu sûre ise medenîdir. Mekke dönemi boyun­ca peygamberin kıyamet konusundaki bilgiyi Allah’a havale etmesi du­rumu devam etmiş ancak burada kıyametin yakın olduğunu şu ifâde­lerle bildirmiştir: «De ki: Onun bilgisi ancak Allah katındadır. Ne bi­lirsin, belki de o saat yakında oluverir.» Nitekim diğer âyetlerde de şöy­le buyurmuştu: «Kıyamet yaklaştı, ay yarıldı.» (Kamer, 1), «İnsanla­rın hesâb verme vakti yaklaştı. Fakat onlar hâlâ gaflet içinde yüz çe­viriyorlar.» (Enbiyâ, 1), «Allah’ın emri geldi. Artık onu acele istemeyin.» (Nahl, 1).

Müteakiben Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Muhakkak ki Allah, kâfir­leri la’netlemiştir.» Onları rahmetinden uzaklaştırmıştır. «Ve onlara çıl­gın alevler hazırlamıştır.» Yani âhiret diyânnda. «Orada temelli kalır­lar.» Sürekli orada kalacaklardır. Ne ordan çıkarılırlar, ne de o azâb yok olup biter. «Ne bir dost ve ne de bir yardımcı bulamazlar.» Onlar için ne bir yardımcı, ne de bir imdada gelen vardır ki kendilerini içinde bu­lundukları azâbdan kurtarsın.

«O gün, yüzleri ateşte çevrilirken; ne olurdu keski Allah’a itaat et­seydik, peygambere de itaat” etseydik; derler.» Yüzleri üstü ateşe tutul­duklarında ve yüzleri cehennem aleviyle yandığında; keski, dünya ha-yatındayken Allah’a ve Rasûlüne itaat edenlerden olsaydık, diye te-mennî ederler. Nitekim Allah Teâlâ Furkân sûresinde onların Arasât’-daki hallerini de şöyle haber vermişti: «O gün; zâlim kimse iki ellerini ısırarak; Ne olurdu ben de peygamberle beraber bir yol tutsaydım, diye­cektir. Vay başıma gelene: Keski falancayı dost edinmeseydim. Andol-sun ki beni, bana gelen Zikir’den o saptırdı. Şeytân, insanı yapayalnız ve yardımsız bırakandır.» (Furkân, 27-29). Allah Teâlâ «Kâfirler bir za­man gelir ki müslüman olmayı isteyeceklerdir.» (Hicr, 2) buyuruyor. Burada ise onların dünyada iken Allah’a ve Rasûlüne itaat edenlerden olmayı temenni ettiklerini haber veriyor, (tVe dediler ki: Rabbımız, biz büyüklerimize ve yöneticilerimize itaat etmiştik. ‘Onlar da bizi yoldan saptırdılar.» Tâvûs buradaki kelimesinin, seçkinler ve eşraf demek olduğunu bildirir. kelimesinin de bilgin­ler olduğunu ifâde eder. İbn Ebu Hatim bunu böylece rivayet etmiştir. Yani onlar derler ki: Biz büyüklerimize yani yöneticilerimize ve yaşlıla­rımıza uyduk, peygamberlere muhalefet ettik ve onların bulundukları yolun ayrı olduğunu, yöneticilerimizin yolunun da ayrı olduğunu ka­bul ettik. Ancak gördük ki; onların tuttukları hiç bir yol yoktur. «Rab-bımız, onlara azâbdan iki kat ver.» Bizi aldatıp küfre sürüklediklerin­den dolayı. «Ve onları büyük bir la’netle la’netle» Kurrâ’dan bir kısmı bunun şeklinde ba ile okurken bir kısmı da şek­linde peltek se ile okur ki mânâ her iki şekilde de birbirine yakındır. Nitekim Abdullah İbn Amr’ın hadîsinde nakledilir ki; Ebubekir (r.a.) şöyle demiş: Ey Allah’ın Rasûlü, bana bir duâ öğret ki namazımda o duayı okuyayım. Rasûlullah (s.a.) buyurmuş ki: Allah’ım, doğrusu ben kendime çok zulmettim. Senden başka günâhları affeden yoktur; öyley­se kendi kapından bir bağışlama ile beni affet ve bana merhamet et. Muhakkak ki Gafur, Rahim Sen’sin Sen, de. Bu hadîsi Buhârî ve Müs­lim Sahihlerinde tahrîc etmişlerdir. Bazıları büyük bir zulümle der­ken bazıları da çok zulümle diyerek ile veile şeklinde okumuşlardır ki her iki mânâ da sahihtir. Bazıları da her iki ifâdeyi dualarında birleştirmeyi müstahab görmüşlerdir. An­cak bu görüşün üzerinde durulması gerekir. Evlâ olan ile Şeklinde okunmasıdır. Ayrıca okuyucu da her iki kırâet ara­sında serbesttir. Hangisiyle okursa o güzeldir ve ikisini birleştirmesine gerek yoktur. Allah en iyisini bilendir.

Ebu’l-Kâsım et-Taberânî der ki: Bize Muhammedi İbn Osman İbn Ebu Şeybe, Ubeydullah İbn Ebu Râfî’den nakletti ki; o, babasının Hz. Ali ile birlikte şehîd olanların arasında Haccâc İbn Amr İbn Raziyye’nin adını verdiğini ve karşılaştığı zaman onun şöyle dediğini bildirir: Ey Ansâr topluluğu, Rabbımızla buluştuğumuz zaman siz Rabbımıza: Rab-bımız, biz büyüklerimize ve yöneticilerimize itaat etmiştik, onlar da bizi yoldan saptırdılar. Rabbımız onlara azâbdan iki kat ver ve onları bü­yük bir la’netle la’netle mi demek istiyorsunuz?[39]

69 – Ey imân edenler, Musa’ya eziyet vermiş olanlar gibi olmayın. Nitekim Allah, onu söyledikleri şeyden uzak tutmuştu. Ve o, Allah katında değerli idi.

Hz. Musa’yı İncitenler

Buhârî bu âyetin tefsirinde der ki: Bize İshâk İbn İbrâhîm… Ebu Hüreyre’den nakletti ki Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Doğrusu Mûsâ, çok değerli bir kişiydi. İşte Allah Teâlâ’nın «Ey îmân edenler, Musa’ya eziyet vermiş olanlar gibi olmayın. Nitekim Allah, onu söyle­dikleri şeyden uzak tutmuştu. Ve o, Allah katında değerli idi.» âyetin­den maksad işte budur. Buhârî bu âyetin tefsirinde bu hadîsi çok kısa olarak îrâd etmiş, ancak peygamberler bölümünde aynı senedle Ebu Hü­reyre’den rivayet ederek şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Mûsâ Aleyhisselâm çok hayâlı bir kişiydi. Çok kapalıydı. Utancından derisinin hiç bir yeri görülmezdi. İsrâîloğullarından ona eziyyet eden­ler dediler ki: Mûsâ’derisinde ya abraşlık veya şişlik veya bir âfet bu­lunduğu için bu kadar gizlenip örtünüyor. Bunun üzerine Allah Azze ve Celle Mûsâ Aleyhisselâm’ı onların söylediğinden uzak tuttu. Mûsâ bir gün tek başına kalmıştı. Elbisesini çıkarıp bir taşın üzerine koydu, sonra yıkandı. Yıkanmayı bitirince elbisesine doğru yöneldi, almak is­tedi, taş elbisesini zıplatarak kaçırdı. Mûsâ asasını alıp taşın peşine koştu ve; ey taş elbisem, ey taş elbisem, diye söyleniyordu. Nihayet İs-râiloğullarından bir topluluğun yanına vardı. Onu Allah Azze ve Cel-le’nin yarattığı, en güzel biçimde çıplak olarak gördüler. Böylece Allah onlann söylediklerinden Musa’yı uzak- tuttu. Taş durdu ve Mûsâ elbi­sesini alıp giydi. Âsâsıyla taşa vurmaya başladı. Allah’a andolsun ki Musa’nın üç dört veya beş darbesinin etkisiyle taşta iz kaldı. İşte Allah Teâlâ’nm «Ey îmân edenler, Musa’ya eziyet vermiş olanlar gibi olma­yın. Nitekim Allah, onu söyledikleri şeyden uzak tutmuştu. Ve o, Allah katında değerli idi.» âyetinin mânâsı budur. Bu hadîsin siyakı hem gü­zel, hem de uzundur. Bu hadîs Müslim’den ayrı olarak Buhârî’nin tek başına rivayet ettiği hadîslerdendir.

İmâm Ahmed İbn Hanbel dedi ki: Bize Revh Hasan’dan Hellâs ve Muhammed de Ebu Hüreyre’den naklettiler ki; Rasûlullah (s.a.) bu âyetin tefsirinde şöyle buyurmuş: Mûsâ, çok hayâlı ve örtünen bir ki­şiydi. Hayasından dolayı vücûdunun derisinden hiç bir yeri görünmez­di… Sonra Ahmed İbn Hanbel bu hadîsi uzun uzadıya Buhârî’nin nak­lettiği biçimde naklediyor. Ahmed İbn Hanbel bu âyetin tefsirinde de Revh kanalıyla… Ebu Hüreyre’den aynı hadîsi aynı şekilde nakleder. Süleyman İbn Mihrân kanalıyla da İbn Abbâs’tan nakleder ki: O, «Mu­sa’ya eziyet vermiş olanlar gibi olmayın.» âyeti konusunda şöyle demiş: Kavmi Musa’ya dediler ki: Sen vücudunda şişlik bı^unan birisin. Mûsâ bir gün çıkıp yıkanmak istedi. Elbisesini bir kayanın üzerine bıraktı. Sudan çıkınca kaya elbisesini alıp zıplamaya başladı. Musa’da çırılçıp­lak kayayı izledi. Nihayet kaya İsrâiloğullarmın meclisinden bir mec­lise vardı. İbn Abbâs der ki: Onlar, Mûsâ Aleyhisselâm’ın vücûdunda şişkinlik bulunmadığını gördüler. İşte Allah Teâlâ’nın «Nitekim Allah, onu söyledikleri şeyden uzak tutmuştu.» kavlinin mânâsı budur. Aynı şekilde bu hadîsi Avfr de İbn Abbâs’tan nakleder.

Hafız Ebu Bekr el-Bezzâr der ki: Bize Revh İbn Hatim ve Ahmed İbn Muallâ… Enes İbn Mâlik’den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Hz. Mûsâ çok hayâlı bir kişiydi. Bir gün o, yıkanmak için suya girdi. Elbisesini bir kayanın üzerine koydu. Ve az kalsın avret ma­halli görünüyordu. İsrâiloğulları dediler ki: Musa’nın vücûdunda bir şişkinlik var veya onda bir araz var. Bununla Musa’nın elbisesini çıkar­masını kasdediyorlardı. Kaya Mûsâ Aleyhisselâm’ın elbisesini yüklene­rek İsrâiloğullannın meclisinin bulunduğu yere kadar geldi. Onlar Musa’yı erkeklerin en güzel biçiminde gördüler —Veya buna benzer bir ifâde kullandı— İşte Allah Teâlâ’nm: «Nitekim Allah, onu söyledikleri şeyden uzak tutmuştu.» kavlinin mânâsı budur.

İbn Ebu Hatim der ki: Bana babam… Ali İbn Ebu Tâlib’den naklet­ti ki; o, «Allah, onu söyledikleri şeyden uzak tutmuştu.» kavli hakkın­da şöyle demiş: Mûsâ ve Hârûn dağa çıktılar. Hârûn Aleyhisselâm ora­da öldü. İsrâiloğulları Hz. Musa’ya dediler ki: Onu sen öldürdün. Çün­kü o, bize senden daha yumuşak davranıyordu ve daha çok haya sahi­biydi. Mûsâ AleyhisselâBi’a bu sebeple eziyet ettiler. Allah Teâlâ melek­lere emretti de; onu aldılar ve İsrâiloğullannın meclislerinin bulunduğu yere götürdüler, böylece onun öldüğünü söylediler. Hârûn Aleyhisselâm’ın kabrinin yerini dilsiz birinden başkası bilmedi. Allah da onu kör ve sağır etmişti. Bu haberi İbn Cerîr Taberî, Ali îbn Mûsâ et-Tûsî kanalıyla… Hz. Ali’den nakleder. Sonra der ki: Eziyet lafzıyla kasdedi-len mânânın bu olması caizdir. Ancak birinci anlamın kasdedilmiş ol­ması da caizdir. Allah Teâlâ’mn kavlinden daha uygun bir söz bulmak mümkün değildir. Ben derim ki: Her iki anlamın da kasdedilmiş olması muhtemeldir. Bunun yanısıra başka anlamların da kasdedilmiş olması caizdir. Allah en iyisini bilendir.

îmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Ebu Muâviye… Abdullah’tan nakletti ki; o, şöyle demiş: Rasûlullah (s.a.) bir gün bir ganimet taksim etti. Ansâr’dan bir adam; bu taksimde Allah’ın rızâsı kasdedilmemiştir, dedi. Abdullah der ki: Ben ona; ey Allah’ın düşmanı muhakkak senin bu sözünü Rasûlullah (s.a.) a haber vereceğim, dedim. Rasûlullah (s.a) a bu bildirilince, onun yüzü kızardı, sonra şöyle buyurdu:

Allah Musa’ya rahmet etsin, bundan çok daha fazlasıyla eziyet gör­müştü de sabretmişti. Bu hadîsi Buhârî ve Müslim Sahîh’lerinde Süley­man İbn Mihrân kanalıyla Abdullah’tan naklederler.

Bu hadîsin bir başka rivayetini de îmâm Ahmed îbn Hanbel Hac-câc kanalıyla… Abdullah İbn Mes’ûd’dan nakleder. Abdullah İbn Mes’-ûd der ki: Rasûlullah (s.a.) ashabına; sizden biriniz ashabımdan bana hiç bir şey (söz) getirmesin, çünkü ben sizin yanınıza kalbi rahat olarak çıkmak isterim, dedi. Rasûlullah (s.a.) a mal getirilmişti ve o, bunu tak­sim ediyordu. Ben iki adama rastladım. Biri arkadaşına şöyle diyordu: Al­lah’a andolsun ki Muhammed bu taksimiyle ne Allah rızâsını, ne de âhiret diyarını gözetti. Abdullah İbn Mes’ûd der ki: Ben, durdum ve on­ların söylediklerini iyice duyduktan sonra, Rasûlullah’a gelip dedim ki: Ey Allah’ın Rasûlü, sen bize; hiç bir kimse bana ashabımdan bir şey. (laf) ulaştırmasın, demiştin! Ben falanca ve falancaya rastladım, onlar şöyle ve şöyle diyorlardı.. Bunun üzerine Hz. Peygamberin yüzü kızardı ve ona çok ağır geldi. Sonra buyurdu ki: Bırak onları, Mûsâ bundan çok daha fazla eziyetle karşılaştı da sabretti. Ebu Dâvûd da bu hadîsi Edeb Babın­da Muhammed İbn Yahya kanalıyla Ebu Hâşim’den kısaca nakleder ve şöyle der: Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Hiç bir kimse bana ashabım­dan bir şey (laf) ulaştırmasın. Çünkü ben sizin yanınıza kalbi rahat olarak çıkmak isterim. Keza Tirmizî de Menkıbeler Babında aynı hadîsi nakleder, sâdece râvîler arasında fazlaca Zeyd îbn Zâide’yi zikreder. Keza Tirmizî, Muhammed İbn İsmail kanalıyla da aynı hadîsi muhtasar olarak Ebu Hâşim’den nakleder. Yalnız isnadında Suudî’nin adını da ekler ve; bu hadîs, bu şekliyle garîbtir, der.

«Ve o, Allah katında değerli idi.» Onun Rabbı Allah Azze ve Celle katında değeri ve mertebesi vardı. Hasan el-Basrî der ki: Onun Allah katında duası makbul idi. Seleften başkaları da dediler ki: Allah’tan ne istedi ise Allah onu kendisine vermişti. Ancak Allah’ı görmek isteyince Allah Azze ve Celle bunu kendisine vermedi. Bazıları da dediler ki: Onun yüce değerlerinden birisi de, kardeşi Harun’a şefaat edip Allah’ın ken­disiyle beraber onu da elçi olarak göndermesini istemesi ve Allah’ın da* onun isteğini kabul edip «Ve rahmetimizden ötürü ona kardeşi Ha­run’u da bir peygamber olarak bağışladık.» (Meryem, 53) buyurma-sıdır.[40]

70 — Ey îmân edenler, Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin.

71 — Ki O da işlerinizi düzeltsin ve günâhlarınızı ba­ğışlasın. Kim, Allah’a ve Rasûlüne itaat ederse; gerçekten büyük bir kurtuluşla kurtulmuştur.

Doğru Söz

Allah Teâlâ; mü’min kullarına kendisinden korkmalarını ve onu. görüyormuş gibi ibâdet etmelerini emrediyor. Sonra da doğru söz söy­lemelerini bildiriyor. Sapıklığı ve eğriliği bulunmayan dosdoğru söz söy­lemelerini. Böyle yaptıkları takdirde Allah’ın da kendilerinin yaptıkları işleri sâlih amele dönüştüreceğini, iyi işlerde kendilerini muvaffak kı­lacağını ve geçmiş günâhlarını bağışlayacağını va’dediyor. Ayrıca gele­cekte vâki’ olacak günâhlarından dolayı da kendilerine tevbeyi ilham edeceğini bildiriyor.

.«Kim, Allah’a ve Rasûlüne itaat ederse; gerçekten büyük bir kurtu­luşla kurtulmuştur.» Cehennemden uzaklaştırılıp ebedî nimet yurduna götürülmüştür.

îbn Ebu Hatim dedi ki: Bize babam… Ebu Mûsâ el-Eş’&rî’den nak­letti ki; o, şöyle demiş: Rasûlullah bize bir gün öğle namazım kıldırdı. Namazı bitirince eliyle işaret etti, biz de oturduk. Buyurdu ki: Muhakkak ki Allah bana, size Allah’tan korkmanızı ve doğru söz söylemenizi emretmemi buyurdu. Sonra hanımlar geldiler. Onlara da dedi ki: Mu­hakkak ki: Allah bana, size Allah’tan korkmanızı ve doğru söz söyleme­nizi emretmemi buyurdu, ey hanımlar.

tbn Ebu Dünyâ «et-Takvâ» kitabında der ki: Bize Muhammed İbn Abbâd İbn Mûsâ… Hz. Âişe (r.a.)nin şöyle dediğini bildirdi: Rasûlul-lah (s.a.) ne zaman minbere çıkmışsa muhakkak ki «Ey îmân edenler, Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin.» âyetini okuduğunu işitmişim-dir.

Abdurrahîm İbn Zeyd’in hadîsinde… Abdullah İbn Abbâs’tan mev­kuf olarak nakledilir ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Kim insan­ların en şereflisi olmak istiyorsa Allah’tan korksun. İkrime ise dedi ki: Doğru söz La İlahe İllallah’dır. Başkaları da dediler ki: Buradaki kelimesi doğruluk demektir. Mücâhid ise eğrilikten kaçınmak olduğunu bildirir. Bir başkası ise bunun doğru yol olduğunu bildirir. Hepsi de haktır.[41]

72 — Gerçekten Biz emâneti göklere, yeryüzüne ve dağlara sunduk da onlar bunu yüklenmekten çekindiler. Ve korkup titrediler. Onu insan yüklendi. Doğrusu insan, pek zâlim ve pek câhil oldu.

73 — Bunun sonucu olarak Allah; münafık erkekleri ve münafık kadınları, müşrik erkekleri ve müşrik kadın­ları azaba uğratacak, mü’min erkeklerle, mü’min kadınla­rın tevbelerini kabul buyuracaktır. Ve Allah Gafur, Rahim olandır.

Allah’ın Emâneti

Avfî, İbn Abbâs’tan naklen der ki: Emânet kelimesi ile kasdedilen itaattir. Hz. Âdem’e emâneti sunmazdan önce Allah Teâlâ onu yerlere, dağlara ve göklere sunmuş, onlar buna güç yetirememişler. Bunun üze­rine Âdem’e buyurmuş ki: Ben, emâneti göklere, yeryüzüne ve dağlara sundum onlar buna güç yetiremedi. Sen onu yüklenebilir misin? Âdem demiş ki: Rabbım, onda ne var? Allah Teâlâ buyurmuş ki: İyi davranır-san mükâfat görürsün, kötü davranırsan cezalandırılırsın. Adem emâ­neti almış ve onu yüklenmiş, tşte Allah Teâlâ’nın «Onu insan yüklendi. Doğrusu insan, pek zâlim ve pek câhil oldu.» kavlinin mânâsı budur.

Ali İbn Ebu Talha ise Abdullah İbn Abbâs’tan emânetin, farzlar ol­duğunu söylediğini nakleder. Allah bu farizaları göklere, yeryüzüne ve dağlara sunmuş ve onu yerine getirdikleri takdirde kendilerini sevaba, kaybettikleri takdirde azaba müstehak kılacağını bildirmiş, onlar bun­dan hoşlanmayarak isyan etmeksizin emâneti üstlenmekten kaçınmış­lar. Onlar, Allah’ın borcunu yerine getirememekten korkarak ta’zîm-den dolayı bunu üstlenmekten kaçınmışlardı. Sonra Allah Teâlâ onu Âdem’e sunmuş, Âdem de ondaki her şeyi kabul etmiştir. İşte Allah Te-âlâ’nın «Onu insan yüklendi. Doğrusu insan, pek zâlim ve pek câhil ol­du.» kavlinin mânâsı budur.

İbn Cerîr Taberî der ki: Bize İbn Beşşâr… Abdullah İbn Abbâs’ın bu âyet konusunda şöyle dediğini nakletti: Hz. Âdem’e emânet sunu­lup; onu bütünüyle al, itaat edersen, seni affederim isyan edersen seni azâblandırırım denildiğinde, o; kabul ettim, dedi. Ancak o günün ikindi vaktiyle akşam vakti arası kadar bir süre geçmeden günâhı işledi. Dah-hâk da Abdullah İbn Abbâs’tan buna benzer bir rivayet nakletmiştir.. Ancak bu rivayetin üzerinde durulması gerekir. Çünkü Dahhâk ve İbn Abbâs arasında bir kopukluk vardır. Allah en iyisini bilendir. Mücâhid, Saîd îbn Cübeyr, Dahhâk, Hasan el-Basrî ve bir başkası buradaki emâ­netin, farzlar olduğunu söylemişlerdir. Başkaları da bunun itaat anla­mına geldiğini söylemişlerdir. A’meş, Ebu Duhâ kanalıyla Mesrûk’dan nakleder ki; Übeyy İbn Kâ’b şöyle demiş: Kadının kendi namusuna sa­hip olması emânet demektir. Katâde ise emânetin; din, farzlar ve Al­lah’ın haddleri olduğunu söylemiştir. Bazıları da emânetin cünûb iken yıkanmak olduğunu bildirmişlerdir. Mâlik, Zeyd İbn Eslem’in şöyle de­diğini nakleden Emânet üçtür: Namaz, oruç ve cünûb iken gusletmek. Bütün bu sözlerin arasında çelişki yoktur. Aksine hepsi aynı noktada birleşmektedir ki bu da emânetin, mükellefiyet ve emirlerle yasakları şartlarıyla birlikte kabul anlamına gelmesidir. İnsanoğlu bu mükelle­fiyetleri yerine getirince sevaba nail olur, terkederse cezaya lâyık olur. İnsan zayıflığı, cahilliği ve zalimliğine rağmen, bunu kabul etmiştir. Al­lah’ın muvaffak kıldıkları kişiler bu niteliklerden uzaktır. Yardım an­cak Allah’tan dilenir.

îbn Ebu Hatim der ki: Bana babam… Hasan el-Basrî’den nakletti ki; o, bu âyeti okuduktan sonra şöyle demiş: Allah Teâlâ yıldızlarla süs­lenmiş yedi kat g$ğe ve yüce Arş’ı taşıyanlara emâneti sunup ta kendi­lerine; emâneti yüklenip onda bulunanları kabul ediyor musunuz? dediğinde onlar; ne var içinde? dediler. Onlara; iyi davranırsan mükâfata nail olur, kötü davranırsan cezaya müstehak olursun, denildi. Bunun üzerine onlar; hayır, dediler. Sonra emânet dağlarla pekiştirilmiş ve dümdüz ovalarla yeraltına serilmiş olan sağlam yedi kat yere sunulup; emâneti ve onun içinde bulunanları taşır mısın? denildi. O; içinde ne var? dedi. Ona; iyi davranırsan mükâfata nail olursun, kötü davranır­san cezaya lâyık olursun, denildi. Bunun üzerine yeryüzü; hayır, dedi. Sonra katı ve sarp dağlara bu emânet sunuldu ve ona; emâneti ve için­de bulunanları taşır mısın? denildi. O; ne var onda? deyince, iyilik ya­parsan mükâfata nail olursun, kötülük yaparsan cezaya lâyık olursun, denilince, hayır, dedi.

Mukâtil İbn Hayyân der ki: Allah Teâlâ mahlûkâtını yaratınca in­sanları, cinleri, gökleri, yeri ve dağları topladı. Önce göklerden başlayıp onlara emâneti sundu —ki bu, itaat demektir— ve bunu taşır mısınız? buyurdu. Bunun taşınması neticesinde lütuf, keramet ve cennette se-vâb var dedi. Onlar; Rabbımız, biz bu işe güç yetiremeyiz, bizim kuvve­timiz yoktur. Biz yalnızca Sana itaat edenleriz, dediler. Sonra emâneti yeryüzüne sundu ve ona; bu emâneti taşır mısın? Benden alıp kabul eder misin? O zaman sana lütuf ve kerameti ihsan ederim, buyurdu. Yeryüzü; Ya Rabbî bizim buna sabır ve takatimiz yoktur. Biz yalnızca Seni dinler ve itaat ederiz. Bize emrettiğin bir şeyde Sana asla isyan etmeyiz, dedi. Sonra Allah Teâlâ Âdem’i kendisine yaklaştırıp dedi ki: Bu emâneti taşır ve ona hakkıyla riâyet eder misin? Bunun üzerine Adem dedi ki: O zaman Senin katında bana ne var? Allah Teâlâ buyur­du ki: Ey Âdem, iyi davranırsan ve itaat edip emânete riâyet edersen, Benim katımda sana îutuf var, ihsan ve cennette güzel sevâblar var. İsyan edip emânete gereği gibi riâyet etmezsen, Ben seni azâblandırır, cezalandırır ve cehenneme atarım. Âdem dedi ki: Rabbım, razı oldum, kabul ettim ve emâneti yüklendim. Bunun üzerine Allah Azze ve Celle; ben de o emâneti sana yükledim, buyurdu ki işte «Onu insan yüklendi.» kavlinin mânâsı buduç. İbn Ebu Hatim bu rivayeti nakleder.

Mücâhid’in şöyle dediği nakledilir: Allah Teâlâ emâneti göklere su­nunca, gök; ey Rabbımız Sen bana yıldızlan, gök ehlini ve diğerlerini yükledin. Ben sevâbtan başka bir şeyi istemem ve bir farizayı da yük­lenmem, dedi. Mücâhid dedi ki: Allah Teâlâ emâneti yeryüzüne sundu, yeryüzü dedi ki: Ey Rabbım, bana ağaçları yükledin, ırmakları üzerim­den akıttın, yeryüzünün sakinlerini omuzuma bindirdin. Ben sevâb is­temem ve bir farizayı da yüklenmem. Dağlar da aynı şekilde söyledi. İş­te Allah Teâlâ’nın «Onu insan yüklendi. Doğrusu insan, pek zâlim ve pek câhil oldu.» kavlinin mânâsı budur. Yani işin sonunda böyle oldu demektir. İbn Cüreyc de aynı şekilde söylemiştir. İbn Eşvâ’ der ki: Al­lah Teâlâ emâneti gökler, yeryüzü ve dağlara sununca, üç gün ve gece Allah’a feryad ederek dediler ki: Rabbımız, bizim bunu yapmaya taka­timiz yoktur ve sevâb da istemiyoruz.

Sonra îbn Ebu Hatim der ki: Bize babam… Zeyd İbn Eslem’den bu âyetin tefsiri konusunda şöyle dediğini nakletti: İnsanoğlu; başımla gözüm üzerine, dedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ; Ben de sana bu ko­nuda yardımcı olacağım, seni iki gözle destekleyeceğim. Onlar Benim hoşlanmadığım bir- konuda seninle tartışacak olursa, Ben onları kapa­yacağım. Dilini de iki katla destekleyeceğim. Eğer Benim hoşlanmadı­ğım bir şeyde seninle tartışacak olurlarsa onu da katlayacağım. Avret mahallini de elbise ile destekleyeceğim. Onu sen Benim hoşlanmadığım yerde açmayacaksın. Sonra Ebu Hâzim’den de aynı rivayet nakledil­miştir.

îbn Cerîr Taberî der ki: Bize Yûnus… İbn Zeyd’den bu âyetin tef­siri konusunda şöyle dediğini nakleder: Allah Teâlâ göklere, yeryüzüne ve dağlara emânetini sundu ve onların üzerine dinî emirleri farz kıla­cağını bildirdi. Bunun neticesinin sevâb veya ceza olduğunu belirtti ve din konusunda onları emanetçi kıldığım haber verdi. Onlar; hayır, de­diler. Biz Senin emrine boyun eğeriz. Ne sevâb, ne de ceza isteriz. îbn Zeyd dedi ki: Allah Teâlâ emâneti Âdem’e sundu. Âdem; başımla gözüm üzerine dedi. İbn Zeyd dedi ki: Bunun üzerine Allah Teâlâ buyurdu ki: Sen bu emâneti yüklenirsen, sana Ben de yardımcı olurum. Gözüne bir perde koyarım. Senin için helâl olmayan bir şeye bakmaktan kaçınır­san o perdeni indiririm. Dilin için bir kapı ve kilit koyarım. Eğer haram olan bir şeyi konuşmaktan çekinirsen onu kilitlerim. Avret mahallin için bir örtü koyarım. Sen onu ancak Benim senin için helâl kıldığım yerlerde açarsın.

İbn Cerîr Taberî der ki: Bana Saîd İbn Arar es-Sekkûnî… Peygam­berin ashabından olan Hakem İbn Umeyr’den nakletti ki; o, Rasûlullah şöyle buyurdu, demiştir: Emânet ve vefa, peygamberlerle birlikte Âdem-oğlunun üzerine indirildi. Peygamberler emânet ve vefa ile gönderildi­ler. Onlardan-kimisi Allah’ın Rasûlü, kimisi nebisi, kimisi de hem nebisi hem rasûlüdür. Kur’ân Allah’ın kelâmıdır. Arap ve arap olmayan her­kese indirilmiştir. Araplar da, arap olmayanlar da Kur’ân’ın emrini, sünnetin emrini kendi dilleriyle öğrenmişlerdir. Allah Teâlâ, yapmaları gereken hiç bir emri, sakınmaları gereken hiç bir şeyi bırakmaksızın bütünüyle delilleriyle birlikte onu insanlara açıklamıştır. Her dil men­subu iyiyi ve kötüyü kendi dilinde bilir. Sonra ilk kaldırılacak şey emâ­nettir. Ancak onun izi insanların kalbinin derinliğinde kalır. Sonra ve­fa, ahd ve zimmet kaldırılır. Kitaplar kalır. Âlim amel eder, câhil ise onu bilir ve inkâr eder, emâneti taşımaz. Nihayet bana ve ümmetime kadar gelir. Allah ancak helak olacak olanları helak eder. O emâneti, terke-denden başkası görmezlikten gelmez. Ey insanlar, sakının ve aldatıcı, vesvese verici şeytândan kaçının. Allah, sizin hanginizin daha iyi amel işleyeceğini dener. Bu hadîs cidden garîbtir. Ancak bunun başka yol­lardan bazı şâhidleri vardır. Ayrıca İbn Cerîr Taberî der ki: Bize As-kelân’lı Muhammed İbn Halef… Ebu Derdâ’dan nakletti ki; Rasûlul-lah (s.a.) şöyle buyurmuş: Kıyamet günü îmân ile birlikte beş nitelikle gelen kişi cennete girer: Abdestine, rükû’una ve sücûduna ve vakitlerine riâyet ederek beş vakit namaz kılan. Gönül rahatlığıyla malının zekâtı­nı veren. Ve Rasûlullah şöyle, dedi: Allah’a yemîn ederim ki bunu mü’-minden başkası yapamaz. Ramazân orucunu tutan. Ve yol bulabilirse Allah’ın evini hacceden ve emâneti yerine getiren. Ebu Derdâ’ya denildi ki: Emâneti yerine getirmek nedir? O dedi ki: Cenabetten yıkanmaktır. Çünkü Allah Teâlâ ademoğluna; dinde cenabetten yıkanmanın dışında bir şeyi emânet etmemiştir. Ebu Dâvûd da Muhammed İbn Abdurrah-mân el-Anberî kanalıyla… Katâde’den bu hadîsi rivayet eder.

Yine İbn Cerîr Taberî der ki: Bize Temîm İbn Muntasır Abdullah îbn Mes’ûd’dan nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Allah yolunda öldürülmek bütün günâhları bağışlatır —veya her şeyi bağış­latır, demiştir.— ancak emânet müstesnadır. Emânet sahibi kıyamet günü getirilir ve ona; emânetini öde, denilir. O; Ya Rabbî nasıl ödeye-yim? Dünya artık yok oldu, der. Ona; emânetini öde, denilir. O; ya Rab­bî nasıl ödeyeyim? Artık dünya yok oldu, der. Ona; emânetini öde, de­nilir. O; ya Rabbî,nasıl ödeyeyim? Artık dünya yok oldu, der. Allah Te­âlâ buyurur ki: Onu alıp Hâviye’ye götürün. Onu alırlar Hâviye’ye gö­türürler ve oraya fırlatırlar. Nihayet Hâviye’nin dibine ulaşınca, orada kendisini olduğu şekil Ü2ere bulur. O, Hâviye’nin dibinden alınır ve tek­rar üstüne çıkarılır. Cehennemin ağzına konulur. O, çıktığını gördüğü zaman tekrar ayağı kayar ve arkasından ebediyyen cehennemin dibine atılır. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Emânet namazdadır. Emânet oruç­tadır. Emânet abdesttedir. Emânet sözdedir. Bunların en ağırı da, tev-dî’ edilen emânetlerdir. Ben, Berrâ’ya rastladım ve ona kardeşim Abdul­lah îbn Mes’ûd’un ne dediğini duydun mu? deyince, o; Abdullah İbn Mes’ûd doğru söyledi, dedi. Şüreyk der ki: Bize Ayyaş el-Âmiri… Abdul­lah İbn Mes’ûd’dan aynı şekilde bu hadîsi rivayet etti. Ancak emânet namazdadır ve her şeydedir, sözünü zikretmedi. Bu hadîsin isnadı sağ­lamdır, ancak hadîs imamları onu tahrîc etmemişlerdir.

Emânetle ilgili olarak nakledilen hadîslerden birisi de Ahmed İbn Hanbel’in Ebu Muâviye kanalıyla… Huzeyfe’den naklettiği şu hadîstir: Huzeyfe dedi ki: Rasûlullah (s.a.) iki hadîs söyledi ki bunlardan birisi­ni gördüm diğerini de bekliyorum. Bize söylediği hadîsinde dedi ki: Emânet, kişilerin kalblerinin içine yerleştirilmiştir. Sonra Kur’an nazil oldu ve Kur’an’dan; Kur’an’ı, Sünnet’i öğrendiler. Sonra peygamber bize emânetin kaldırılışı konusunda bir hadîs nakletti ve dedi ki: Kişi bir uykuya dalar ve kalbindeki emânet alınır. Ancak emânetin izi silik bir nokta halinde kalır. Emânet kişinin kalbinden alınır, ancak emâne­tin izi deride beliren bir ben izi gibi kalır. Ayağınla beraber fırlattığın bir taş gibi, sen onu şişmiş sanırsın, halbuki onda hiç bir şey yoktur. Sonra peygamber buyurdu ki: Sonra bir çakıl taşı daha alır ve onu aya­ğı ile fırlatır. İnsanlar alış-veriş yaparlar, ancak hiç bir kimse emâneti yerine getirmez. Öyle ki falanca kabilede emîn bir adam vardır, adam için; ne zarif, ne akıllı, ne iyi insan denir. Ama adamın kalbinde hardal tanesi kadar bir inanç eseri bulunmaz. Benim üzerime öyle bir zaman geldi ki, hanginizin biy’at verdiğini bilmiyorum. Eğer müslüman ise, di­nine döndürülür, eğer hıristiyan ve yahûdî ise Önderine döndürülür. Ama bugün ben sizden ancak falana ve falana biy’at ederim. Bu hadisi Bu-hârî ve Müslim A’meş kanalıyla Huzeyfe’den naklettiler.

îmâm Ahmed İbn Hanbel dedi ki: Bize Hasan, Abdullah îbn Amr’-dan nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Senin dört hasletin olursa dünyada kaybedeceğin hiç bir şeyin önemi yoktur: Emâneti ko­rumak. Doğru söz söylemek. Güzel huy. Ve temiz yemek. İmâm Ahmed Müsned’inde bu hadîsi Abdullah İbn Amr İbn As’tan nakleder. Tabe-ranî de Abdullah İbn Ömer İbn Hattâb’ın Müsned’inde der ki: Bize Yahya İbn Eyyûb… Abdullah İbn Ömer’den nakletti ki; o, Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu, demiştir: Sende dört şey bulunursa, dünyada kay­bettiğin şeylerin hiç birisinin önemi yoktur: Emâneti korumak, doğru söz, güzel huy ve teiniz yemek. Ancak Taberânî, bu hadîsin râvîleri ara­sında İbn Hüceyre’yi fazla olarak kaydeder ve bunu Abdullah îbn Ömer’­in Müsned’lerinden sayar.

Emânet konusunda yemîn etmenin yasaklandığına dâir vârid olan bir hadîsi Abdullah İbn Mübarek, Zühd kitabında nakleder ve der ki: Bize Şüreyk… Hûnâs İbn Suhaym —veya Cedele İbn Suhaym demişti— dan nakletti ki; o, şöyle demiş: Ziyâd İbn Huzeyr ile Câbiye’den döndüm. Ben, onunla konuşurken; hayır, vallahi bu emânettir, diyordum. Ziyâd ağlıyor da ağlıyordu. Ben, büyük bir şey yaptığımı sandım ve ona de­dim ki: Bundan rahatsız mı oluyorsun yoksa? O: Evet, dedi. Çünkü Hattâb oğlu Ömer emânette yemîn etmekten şiddetle nehyederdi, dedi.

Bu konuda bir de merfû’ hadîs vârid olmuştur. Şöyle ki Ebu Dâ-vûd… îbn Büreyde’den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Kim emânette yemîn ederse bizden değildir. Ebu Dâvûd merhum bu ri­vayetin naklinde münferid kalmıştır.

«Bunun sonucu olarak Allah; münafık erkekleri ve münafık ka­dınları, müşrik erkekleri ve müşrik kadınları azaba uğratacak.» Yani Allah Teâlâ Âdem’e mükellefiyetlerden ibaret olan emâneti yüklemiştir ki bunun neticesinde münafık erkeklerle, münafık kadınları cezalandır­sın. Onlar kendi ailelerinden korkarak dıştan inandıklarım gösterip kendi dinlerine tâbi oldukları için gizlice küfürlerini ilân edenlerdir. «Müşrik erkekleri ve müşrik kadınları» Bunlar da dıştan ve içten Allah Azze ve Celle’ye şirk koşup peygamberine muhalefet edenlerdir, «Mü’-rain erkeklerle mü’min kadınların tevbelerini kabul buyuracaktır.» Al­lah’a, meleklerine, kitâblarına ve Allah’a itâatla amel eden peygamber­lerine inanmış olan mü’min kişilere merhamet edecektir. «Ve Allah Gafur, Rahim olandır.

Kuran

Ahzab Suresi

İbn Kesir Tefsiri | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.