Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 22°C
Az Bulutlu
İstanbul
22°C
Az Bulutlu
Sal 24°C
Çar 22°C
Per 20°C
Cum 20°C

33 – Ahzab Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Bütün ilim adamlarının görüşüne göre Medine’de inmiştir. Münafıkların, Rasûlullah (sav)’a verdikleri eziyetler, ona, evliliklerine ve başka hususlara dil uzatmaları hakkında nazil olmuştur. Yetmişüç âyet-i kerîmedir. Bu sûre Bakara Sûresi kadar uzun bir sûre idi.

33 – Ahzab Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Ahzab Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi Tefsiri )

Rahman ve Rahim Allah’ın Adı İle

“Evli erkek ile evli ka­dın zina ettikleri takdirde onları kesin olarak recmediniz. Elbetteki bu Allah’tan ibretli bir cezadır. Allah Azizdir, Hakimdir” şeklindeki Recm âyeti de bu sû­rede idi. Bunu Ebubekr el-Enbarî, Ubeyy b. Ka’b’dan zikretmiştir.

Bu hususu ilim adamları şöylece açıklarlar: Yüce Allah Ahzâb Sûre-si’nden elimizde bulunan miktardan daha fazlasını kendi katına almıştır. Recm âyetinin ise lafzı kaldırılmıştır.

Bize Ahmed b. el-Heysem b. Halid anlattı, dedi ki: Bize Ebu Ubeyd el-Ka-sım b. Sellâm anlattı, dedi ki: Bize İbn Ebi Meryem, İbn Lehîa’dan anlattı. İbn Lehîa’nın Ebu’l-Esved’den, onun Urve’den, onun Âişe’den rivayetine göre Âi-şe şöyle demiştir: Ahzab Sûresi Rasûlullah (sav) döneminde 200 âyet kadar­dı. Mushaf yazıldığı vakit ancak şu andaki bölümü kadar yazılabildi.

Ebubekir (el-Enbarî) dedi ki: Mü’minlerin annesi Âişe’nin bu sözünün an­lamı şudur: Yüce Allah Ahzab Sûresi’nde elimizde bulunan miktardan daha fazlasını kaldırmıştır.

Derim ki: İşte bu, nesh şekillerinden birisidir. el-Bakara Sûresi’nde (2/106. âyet, 3. başlık ve devamında) bu hususa dair yeterli açıklamalar geçmiş bu­lunmaktadır. Yüce Allah’a hamdolsun. (Doğrusunu bilen Allah’tır).

Zirr dedi ki: Ubeyy b. Ka’b bana şöyle dedi: Sizin saymanıza göre Ahzab

Sûresi kaç âyettir? Ben: Yetmişüç âyet, dedim. O şöyle dedi: Ubeyy b. Ka’b’ın adına kasem ettiği zat hakkı için o, Bakara Sûresi kadar veya daha uzundur ve biz bu sûreden olmak üzere: “Evli erkek ile evli kadın zina et­tikleri takdirde o ikisini kesinlikle recmediniz. Allah’tan ibretli bir ceza ol­mak üzere. Allah Azîzdir, Hakimdir” âyeti de bu sûreden idi. Ubeyy bunun­la bu âyetin Kur’ân-ı Kerîm’den olup neshedilen buyruklardan birisi olduğu­nu kastetmektedir. Bu fazlalığın, Âişe (r.anha)’nın odasında bir sahifede ya­zılı olup onu bir keçinin yediği şeklindeki nakil ise, inkarcıların ve rafızile-rin uydurmalarındandır.[1]

  1. Ey Peygamber! Allah’tan kork, kâfirlere ve münafıklara itaat et­me! Muhakkak Allah çok iyi bilendir, hikmet sahibidir.

“Ey Peygamber! Allah’tan kork” buyruğundaki: “Ey”in ötreli olma­sı müfred nida olduğundan dolayıdır. Bunun için ayrıca tenbih (he) gerek­mektedir. “Peygamber” nahivcilere göre “ey”in sıfatıdır. Ancak Ahfeş bunun “ey”in sılası olduğunu söyler. Mekkî şöyle demektedir: Arab dilinde müfred bir ismin herhangi bir şeye sıla olarak kullanıldığı bilinen bir husus değildir. en-Nehhas da şöyle demiştir: Bu nahivcilerin çoğunluğuna göre bir hatadır. Çünkü sıla ancak cümle halinde gelir. Ancak onun (Ahfeş’in) lehi­ne şöyle bir açıklamada bulunulabilir: “Peygamber” lazım bir sıfat olduğun­dan ötürü ona sıla denilmiştir. İşte Kufeliler de nekrenin sıfatına onun sıla­sı adını vermektedirler. Nahivcilerin çoğunluğuna göre mahallen mansub ol­duğunu söylemek mümkün değildir. el-Mâzinî ise bunun caiz olduğunu kabul etmiş ve: “Ey zarif Zeyd” denilmesi halinde olduğu gi­bi, “zarifin “Zeyd”in mahalline binaen, nasb ile gelmesi gibi kabul etmiştir. Mekkî dedi ki: Bu ihtiyaç duyulmaması mümkün olan bir sıfattır. “Ey”in sı­fatına ise ihtiyaç duyulmaktadır. Dolayısıyla bunun mahalline binaen nasb ile okunması güzel olmaz. Aynı zamanda “ey”in sıfatı mana itibariyle münâdadır. Dolayısıyla nasbedilmesi güzel olmaz.

Rivayet edildiğine göre; Rasûlullah (sav) Medine’ye hicret ettiğinde yahu-di olan Kureyza, Nadir ve Kaynukaoğullarının İslâm’a girmesini arzu ediyor­du. Onlardan bazı kimseler de münafıklık ederek ona tabi olmuşlardı. O da onlara yumuşak davranıyor, küçüklerine büyüklerine ikramlarda bulunuyor­du. Bir kötülük yapacak olurlarsa, onu affediyor, onlardan (rahatsız edici pek-çok şeyler) işitiyordu. İşte bu buyruklar bunun üzerine nazil olmuştur.

Bir diğer açıklamaya göre; el-Vâhidî, el-Kuşeyrî, es-Sa’lebî, el-Maverdî ve başkalarının naklettiklerine göre bu buyruk, Ebu Süfyan b. Harb ile İkrime b. Ebi Cehil ve Ebu’l-A’ver Amr b. Süfyan hakkında nazil olmuştur. Bunlar Uhud’dan sonra Medine’ye gelmiş ve münafıkların başı Abdullah b. Ubeyy b. Selul’e misafir olmuşlardı. Peygamber (sav) onunla konuşmak hususun­da kendilerine eman vermişti. Abdullah b. Sa’d b. Ebi Şerh ile Tu’me b. Ubey-rik onlarla birlikte kalktı ve yanında Ömer b. el-Hattab bulunduğu halde Pey­gamber (sav)’a şöyle dediler: Artık ilâhlarımız Lat, Uzza ve Menat’tan sözet-mekten vazgeç. Onların kendilerine ibadet eden kimselere şefaat edecekle­rini, onları koruyacaklarını söyle, biz de seni Rabbinle başbaşa bırakırız. On­ların bu sözleri Peygamber (sav)’a çok ağır geldi. Bunun üzerine Ömer (r.a): Ey Allah’ın Rasûlü! Onları öldürmek için bana izin ver, dedi. Peygam­ber (sav): “Ben onlara eman verdim” deyince, Ömer (r.a): Allah’ın lanet ve gazabı içerisinde çıkıp gidiniz, dedi. Peygamber (sav) Medine’den çıkmala­rını emretti, bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu.[2]

“Ey Peygamber! Allah’tan kork” ve Mekke ehli olan yani Ebu Süfyan, Ebu’l-A’ver ve İkrime gibi “kâfirlere ve” Medine ehlinden olan “münafık­lara” yani Abdullah b. el-Ubeyy, Tu’me, Abdullah b. Sa’d b. Ebi Şerh ve ben­zerlerine senden alıkonulan hususlar noktasında “itaat etme” ve kendileri­ne meyletme! “Muhakkak Allah” onların kâfirliklerini “çok iyi bilendir” on­lara yaptıklarında “hikmet sahibidir.”

ez-Zemahşerî dedi ki: Rivayet edildiğine göre Ebu Süfyan b. Harb, İkri­me b. Ebi Cehil, Ebu’l-A’ver es-Sülemî aralarındaki barış antlaşması esnasın­da Peygamber (sav)’ın yanına gelmişlerdi. Abdullah b. Ubeyy b. Selul, Mu-attib b. Kuşeyr ve el-Ced b. Kays da onlarla birlikte gelip Rasûlullah (sav)’a: İlahlarımızı diline dolamaktan vazgeç, dediler… Daha sonra ez-Zemahşerî az önce naklettiklerimizle aynı anlamda rivayeti kaydetmekte ve âyet-i kerîme­nin ahdi bozmak ve yapılmış olan antlaşmanın bozulduğunu ilan etmek hak­kında nazil olduğunu bildirmektedir. Yani senden istedikleri şeyler hususun­da Mekke ehlinden olan “kâfirlere” ve Medine ehlinden olan “münafıkla­ra itaat etme.”

Yine rivayet edildiğine göre Mekkeliler Rasûlullah (sav)’ı dininden dön­mesi karşılığında ona mallarının yarısını Şeybe b. Rabia kendisine kızını ver­mek teklifinde bulundu. Medine münafıkları da eğer dininden dönmeyecek olursa, onu öldürmekle tehdit ettiler. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu.

en-Nehhâs dedi ki: Yüce Allah’ın: “Muhakkak Allah çok iyi bilendir, hik­met sahibidir” buyruğu onları İslâm’a daha bir ısındırmak maksadıyla on­lara bir parça meyletmiş olduğunu göstermektedir. Yani eğer yüce Allah, se­nin onlara meyletmende bir fayda olduğunu bilmiş olsaydı, bu işi sana ya-saklamazdı. Çünkü o hikmet sahibidir. Diğer taraftan: Hitab hem ona, hem de ümmetinedir, denilmiştir. [3]

  1. Rabbinden sana vahyolunana uy! Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.
  2. Allah’a tevekkül et, vekil olarak Allah yeter.

“Rabbinden sana vahyolunana” yani Kur’ân-ı Kerîm’e “uy!” Bu buyruk cahiliye töre ve ayinlerine tabi olmayı yasaklamayı, onlara karşı cihad edip onlarla barış ilişkileri içerisinde bulunmayı reddetme emrini ihtiva etmekte­dir. Ayrıca nassın varlığı ile birlikte görüşlere tabi olmanın terkedilmesi ge­rektiğine de delil vardır. Hitab hem ona, hem de ümmetinedir.

“Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” Genel olarak kıraat muhatab kipiyle: “Yaptıklarınızdan” şeklinde “te” ile okunmuştur. Ebu Ubeyd ile Ebu Hatim’in tercih ettiği kıraat budur. es-Sülemî, Ebu Amr ve İbn Ebi İshak ise haber (gaib) kipi olarak “Yaptıkları” şeklinde okumuşlardır. Aynı şekilde yüce Allah’ın: “Allah yaptığınızı çok iyi gören­dir” (el-Feth, 48/24) buyruğunda da böyledir[4]

“Allah’a tevekkül et.” Bütün hallerinde O’na güven, sana gelecek zara­rı önleyen O’dur, seni yardımsız bırakanın sana hiçbir zararı olmaz.

“Vekil” koruyucu “olarak Allah yeter.” Şam ehlinden bir ilim adamı (şeyh) şöyle demiştir: Sakiflilerden bir heyet Peygamber (sav)’ın huzuruna gelerek ondan -Sakiflilerin tapındıkları put olan- Lafa bir sene süre ile iba­det etmelerine izin vermesini istediler ve: Böylelikle Kureyşliler bizim senin nezdindeki yerimizi bilmiş olsunlar, dediler. Peygamber (sav) bunu kabul ede­cek gibi olunca, “Allah’a tevekkül et, vekil olarak Allah yeter” yani kendi­lerinden gelmesinden korktuğun zarar konusunda O, sana yeter.

“Allah” buyruğu fail olduğundan ref mahallindedir. “Vekil olarak” ise temyiz ya da hal olarak nasbedilmiştir. [5]

  1. Allah hiçbir adamın içinde iki kalb yaratmamıştır. “Zihâr” yap­tığınız zevcelerinizi analarınız kılmamıştır. Evlat edindiğiniz kimseleri de öz oğullarınız kılmamıştır. Bunlar ağızlarınızla söy­lediğiniz sözlerinizden ibarettir. Allah hak olanı söyler, doğru yo­la ileten de O’dur.
  2. Onları babalarına nisbet edip çağırın. Bu, Allah nezdinde daha âdildir. Eğer babalarını bilmiyor iseniz, dinde kardeşleriniz ve dostlarınızdırlar. Hata etmenizden dolayı size bir günah yoktur, ama kalblerinizin kastettiği müstesnadır. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı (4. ayete dair) beş (beşinci ayete dair de altı) başlık (olmak üzere toplam onbir başlık) halinde sunacağız:[6]

1- Ayetin Nüzul Sebebi:

Mücahid dedi ki: Bu âyet-i kerîme dehası dolayısıyla “iki kalbli” diye anı­lan Kureyş’ten bir adam hakkında nazil olmuştur. Bu kişi de: Benim içimde iki kalbim vardır. Bunların herbirisi ile Muhammed’in aklından daha üstün bir seviyede aklederim, diyordu. (Mücahid) dedi ki: Bu adam Fihr’den idi.

el-Vâhidî, el-Kuşeyrî ve başkaları da şöyle demişlerdir: Bu âyet-i kerîme Fihrli Cemil b. Ma’mer hakkında inmiştir. Duyduğunu ezberleyen bir adam­dı. Kureyşliler: Bu adam bunca şeyi ancak iki kalb sahibi olduğu için ezber­leyebilir, diyorlardı. Bu adam da şöyle dermiş: Benim iki kalbim var. Bu iki kalb sayesinde Muhammed’in aklından daha üstün bir akıl sahibiyim. Bedir günü müşrikler beraberlerinde Cemil b. Ma’mer de bulunduğu halde yenil­giye uğrayınca, Ebu Süfyan onu kervan arasında ayakkabılarından birisini aya­ğına giyinmiş, öbürünü ise eline asmış (almış) olduğu halde görünce, Ebu Süfyan kendisine: İnsanların hali nedir? diye sormuş, o da: Bozguna uğradı­lar diye cevab vermişti. Bu sefer Ebu Süfyan ona: Peki ne diye senin ayak­kabılarından bir teki elinde, diğeri ayağında? diye sorunca, adam: Ben her ikisinin de ayağımda olduğunu zannediyordum, diye cevab verdi. İşte o va­kit eğer iki kalbi bulunmuş olsaydı, o ayakkabılarından bir tekini elinde unut­mazdı, diyerek gerçeği anlamış oldular.

es-Süheylî de dedi ki: Cemil b. Ma’mer el-Cumahî’nin nesebi geriye doğ­ru şöyledir: Cemil’in babası Ma’mer, onun babası Hubeyb, onun babası Ve-hb, onun babası Huzafe, onun babası da Cumah’tır. Cumah’ın asıl adı da Teym’dir. Bu kişi “iki kalb sahibi” diye anılırdı. Âyet-i kerîme onun hakkın­da nazil oldu. Şairin şu beyiti de onun hakkındadır:

“Benim Medine’de kalışım nasıl olur ki,

Cemil b. Ma’mer oradan maksadını elde etmiş iken.”

Derim ki: Adının bu şekilde Cemil b. Ma’mer olduğunu söylemişlerdir, ez-Zemahşerî ise adını Cemil b. Esed el-Fihrî diye vermektedir.

İbn Abbas da şöyle demektedir: Âyetin nüzul sebebi şudur: Bazı müna­fıklar: Muhammed’in iki kalbi vardır. Çünkü o herhangi bir husus ile meşgul iken bir başka işle uğraşıyor, sonra tekrar önceki işine geri dönüyor, demiş­lerdi. Onlar Peygamber hakkında bunu söylemişlerdi, yüce Allah da onları bu buyruğu ile yalanladı.

Âyetin Abdullah b. Hatal hakkında indiği de söylenmiştir. ez-Zührî ve İbn Hibban dediler ki: Bu buyruk, Peygamber (sav)’ın Zeyd b. Harise’yi evlatlık edinmesi hakkında bir temsil olmak üzere nazil olmuştur. Yani bir adamın iki kalbi olmayacağı gibi, aynı şekilde tek bir evlat iki ayrı babanın oğlu olamaz.

en-Nehhas ise şöyle demiştir: Bu, dil bakımından sahih olmayan zayıf bir görüştür. Aynı zamanda bu ez-Zührî’den gelen munkatı’ rivayetlerdendir. Bu­nu ondan Ma’mer rivayet etmiştir.

Bu buyruğun, zihar yapan kişiye verilmiş bir örnek olduğu da söylenmiş­tir. Yani bir adamın iki kalbi olamayacağı gibi, aynı şekilde iki annesi de ol­maz, zihar yapan kimsenin hanımı o kimsenin annesi olamaz.

Bir diğer açıklama da şöyledir: Münafıklardan bir kimse: Benim bana şu­nu emreden bir kalbim, şunu da emreden başka bir kalbim var, derdi. Bu­na göre münafık iki kalp sahibi olmaktadır. Maksat, münafıklığı reddet­mektir.

Bir başka açıklamaya göre: Aynı kalbte hem Allah’ı inkâr ve küfür, hem de iman birarada bulunamaz. Tıpkı bir adamın göğsünde iki kalbin birara-da olamayacağı gibi. Buna göre âyet, aynı kalpte birbirinden farklı iki inanç birarada bulunamaz, demektir.

Genel olarak âyet-i kerîmeden açıkça anlaşılan şudur: O dönemde Arap­ların inanmış olduğu birtakım şeyler reddedilmekte ve bu hususta işlerin ha­kikati onlara bildirilmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [7]

2- Kalb:

Kalb, koniye benzer, küçük bir et parçasıdır. Yüce Allah bunu Âdemoğ-lunun bünyesinde yaratmış ve onu ilmin mahalli kılmıştır. Kul, bu kalbinde kitaplara sığmayacak bilgileri kaydeder. Yüce Allah hatt-ı ilahi ile bu bilgi­leri kalpte yazar, Rabbani hıfz ile onu tesbit eder. Öyle ki, onu etraflıca bel­lemiş olur ve ondan bir şey unutmaz. Kalb iki etki ve düşünceye maruzdur. Bunlardan birisi melektendir, birisi de şeytandandır. Peygamber (sav)’ın buyurduğu gibi. Bu hadisi Tirmizî rivayet etmiş olup (bu hususa dair açık­lamalar) daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/7. âyet, 3- başlık ve devamın­da) geçmiş bulunmaktadır. Kalb hatıra gelen çeşitli düşüncelerin, vesvese­lerin, küfür ve imanın mahalli olduğu gibi; (günah) üzere ısrarın da, dönü­şün de yeridir. Tedirginliğin, rahat ve sükûnun cereyan ettiği yer de orası­dır. Âyet-i kerîmede anlam şöyledir: Küfür ve iman, hidayet ve dalâlet, Al­lah’a dönüş ve günaha ısrar aynı kalpte birarada bulunamaz. Bu ifade ile her­hangi bir kimsenin bu hususta vehim olarak kabul ettiği hakikat ya da me­caz anlamı ile ilgili herbir anlayışı reddetmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [8]

3- Kimsenin İki Kalbi Olamaz:

Yüce Allah bu âyet-i kerîme ile iki kalbli hiçbir kimsenin bulunmadığını haber vermektedir. Bu ifadelerle böylelikle daha önce sözleri edilen müna­fıklar tenkid edilmektedir. Herkesin sadece bir kalbi vardır ve bu kalpte ya iman ya da küfür bulunur. Münafıklık ise ortada bir yerdedir. Yüce Allah, bu­nu reddetmekte ve aslın tek kalb olduğunu beyan etmektedir. İşte kişi bu ka­bilden hususlara bu âyetti kerîmeyi delil gösterebilir. Herhangi bir şey unu­tur yahut yanıldığı takdirde özür beyan etmek üzere: Allah hiçbir adamın için­de iki kalb yaratmamıştır, diyebilir. [9]

4- Zihâr:

“Zihâr yaptığınız zevcelerinizi de analarınız kılmamıştır” buyruğu ile kişinin hanımına: Sen benim için anamın sırtı gibisin demesini kastetmekte­dir. Bu da yüce Allah’ın izni ile ileride açıklaması geleceği üzere el-Mücade-le Sûresi’nde (58/3-4. âyetlerin tefsirinde) sözkonusu edilecektir. [10]

5- Evlâtlıklar Öz Oğul Değildir:

“Evlât edindiğiniz kimseleri de öz oğullarınız kılmamıştır” buyruğu tef­sir âlimlerinin icmaı ile Zeyd b. Harise hakkında inmiştir. İmamların rivayet ettiğine göre İbn Ömer şöyle demiştir: Bizler Harise oğlu Zeyd’i hep “Muham-med’in oğlu Zeyd” diye çağırırdık; tâ ki: “Onları babalarına nisbet edip ça­ğırın. Bu, Allah nezdinde daha âdildir” âyeti nazil oluncaya kadar.

Enes b. Malik ve başkalarından rivayet edildiğine göre Zeyd, Şam taraf­larından esir alınıp getirilmişti. Onu Tihame’den bir grup atlı esir almış, Ha-kîm b. Hizam b. Huveylid onu satın almış, halası Hadice’ye hibe etmiş, Ha-dice de onu Peygamber (sav)’a hibe etmişti. Peygamber de Zeyd’i hürriye­tine kavuşturup evlatlık edinmişti. Bir süre yanında kaldıktan sonra amcası ve babası onun fidyesini verip kurtarmak arzusu ile geldiler. Peygamber (sav) kendilerine -ki bu peygamber olarak gönderilmesinden önce olmuştur-: “Onu istediğini seçmekte serbest bırakın dedi. Eğer sizi tercih edecek olur­sa, sizden hiçbir fidye almaksızın sizin olsun.” Ancak Zeyd Rasûlullah (sav)’ın yanında köle kalmayı hürriyetine ve kavminin yanına gitmeye ter­cih etti. Bunun üzerine Rasûlullah (sav) şöyle dedi: “Ey Kureyşliler, tanık olu­nuz ki bu benim oğlumdur. O bana mirasçı olur ve ben ona mirasçı olurum.” Peygamber Kureyşlilerin meclislerini tek tek dolaşır ve onları bu hususa şa­hit tutardı. Amcası ve babası bu işe razı olarak geri döndüler.

Zeyd, esir alındığı sırada babası Şam’da dolaşır durur ve şu beyitleri okurdu:

“Ağladım, Zeyd için neler yaptığını bilmeyip

Hayatta mı acaba, umulur mu gelmesi? Yoksa ecel gelip onu buldu mu?

Bilemiyorum, Allah’a andolsun ve işte ben soruyorum:

Benden sonra acaba kır mı seni yuttu, yoksa dağ mı seni aldı?

Bilebilseydim keşke, bir gün gelip, dönecek misin acaba?

Evet, dünyada bana dönüşün yeter, başka şey istemem.

Hatırlatıyor güneş doğusuyla bana onu,

Batıda kaybolduğu vakit de onun hatırası görünür bana.

Rüzgârlar esti mi onun hatırası canlanır,

Ah, ne kadar da uzadı ona duyduğum üzüntü ve onun için duyduğum endişe!

Bütün gayretimle hızlıca süreceğim devemi, yerin dört bir yanında.

Ben dolaşmaktan asla usanmayacağım develer usansa da.

Hayatım boyunca bu böyle gidecek yahut ölüm gelip bulacak beni.

Her kişi fânidir elbet, emel onu aldatsa da.”

Ona Mekke’de olduğu haberi verilince, onun bulunduğu yere geldi ve ora­da öldü.

Yine rivayet edildiğine göre babası yanına gelince; Peygamber (sav) açıkladığımız şekilde onu muhayyer bırakmış, babası geri dönüp gitmişti.

Zeyd’in fazileti ve şerefine dair yeterli açıklamalar yüce Allah’ın: “Niha­yet Zeyd’in o kadın ile bir bağı kalmayınca…” (el-Ahzab, 33/37) buyruğunu açıklarken -inşaallah- gelecektir.

Zeyd, Mute’de hicretin sekizinci yılında Şam topraklarında şehid düşmüş­tür. Peygamber (sav) sözü geçen gazada onu kumandan olarak tayin etmiş ve şöyle buyurmuştu: “Zeyd öldürülürse Ca’fer, Ca’fer öldürülürse Abdullah b. Revaha kumandan olsun.” Her üçü de bu gazada şehit düştüler. Allah hep­sinden razı olsun.

Rasûlullah (sav)’a Zeyd ile Ca’fer’in şehid düştüğü haberi verilince ağlayıp: “İki kardeşim, benim iki tesellicim ve benim kendileriyle konuşup soh­bet ettiğim iki kişi” diye buyurdu. [11]

6- Beşinci Ayetin Nüzul Sebebi ve Evlatlıkların Babalarına Nisbet Edilmesi Gereği:

“Onları babalarına nisbet edip çağırın” buyruğu daha önce açıklandı­ğı üzere Zeyd b. Harise hakkında inmiştir. İbn Ömer’in: Biz Zeyd b. Hârise’yi ancak “Zeyd b. Muhammed” diye çağırırdık, sözü evlat edinmenin hem ca-hiliye döneminde, hem İslâm geldikten sonra uygulamada olduğuna delildir. Evlat edinmek dolayısıyla karşılıklı miras almak ve yardımlaşmak sözkonu-su idi. Bu yüce Allah tarafından: “Onları babalarına nisbet edip çağırın. Bu Allah nezdinde daha âdildir” buyruğu ile Allah tarafından nesh edilinceye kadar böylece devam etti. Bu buyrukla yüce Allah, evlat edinme hükmünü kaldırdı ve bunun gereği olan sözleri kullanmayı yasaklayarak buyruğu ile daha uygun ve adaletli olanın kişinin babasına nisbet edilmesi olduğunu gös­terdi. Denildiğine göre cahiliye döneminde bir kimse birisinin gayreti, yiğit­liği ve görünüşü hoşuna gidecek olursa, onu kendisine katar ve mirasından diğer erkek çocuklarının payı gibi ona pay ayırırdı. Bu evlat da o kimseye nisbet edilir ve; “filan oğlu filan” denilirdi.

en-Nehhas dedi ki: Bu âyet-i kerîme Arapların uygulayageldikleri evlad edinmeyi neshetmektedir. Bu da sünnetin Kur’ân ile nesh edilmesine bir ör­nektir. Bu buyruğu ile çağırdıkları kimseyi bilinen babasına nisbetle çağırma­larını emretmektedir. Eğer o kişinin bilinen bir babası yok ise, bu sefer onun mevlasına (onu azad edene) nisbet ile çağırsınlar. Şayet bilinen bir velası yok­sa o takdirde ona -dinde- kardeşim, demek gerekir. Çünkü yüce Allah: “Mü’minler ancak kardeştirler” (el-Hucurat, 49/10) diye buyurmaktadır. [12]

7- Evlatlıkları Bilerek Yada Bilmeyerek Babalarından Başkalarına Nisbet Etmenin Hükmü:

Bir kimse o evlatlığı evlat edinen babasına nisbet edecek olursa ve bunu hata ile yanılarak yapmış ise -ki bu da kasıt olmaksızın dilinden kaçırıverme-si ile olur- günah ya da sorumluluk sözkonusu değildir. Çünkü; “hata etme­nizden dolayı size bir günah yoktur, ama kalblerinizin kastettiği müstes­nadır” diye buyurmaktadır. Aynı şekilde bir kimseyi babasının o olduğu zan-nı ile babasından başkasına nisbet ederek çağıran bir kişi için de bir mah­zur sözkonusu değildir. Bunu Katade söylemiştir.

Ancak bu hüküm evlatlık olarak evlat edinen babasına nisbeti daha yay­gın olarak bilinen kimseler hakkında cereyan etmez. el-Mikdad b. Amr’ın durumunda olduğu gibi. O çoğunlukla evlatlık nesebi ile bilinirdi. Hatta el-Mik-dad hemen hemen ancak el-Mikdad b. el-Esved diye bilinir. el-Esved b. Ab­dı Yağus cahiliye döneminde onu evlatlık edinmiş ve böylece meşhur olmuş­tur. Bu âyet-i kerîme nazil olunca el-Mikdad: Ben Amr’ın oğluyum, demiş­ti. Bununla birlikte o “el-Esved’in oğlu” diye anılmaya devam etti. Bununla birlikte geçmişte onu el-Mikdad b. el-Esved diye çağıranların bunu kasten yap­mış olsalar dahi günahkâr olduklarını söyleyen kimsenin olduğu bilinmemek­tedir.

Ebu Huzeyfe’nin azadlısı Salim’in durumu da böyledir. O, Ebu Huzeyfe’ye nisbet edilerek çağrılıyordu. Bunların dışında evlatlık edinilip babasından baş­kasına nisbet edilen, böylece ünlenen ve çoğunlukla bilinen ismi bu olan da­ha başka kimseler de böyledir.

Ancak bu durum Zeyd b. Harise hakkında farklıdır. Onun: “Zeyd b. Mu-hammed” diye anılması caiz değildir. Bir kimse bunu kasten söyleyecek olur­sa, yüce Allah’ın: “Ama kalblerinizin kastettiği müstesnadır” buyruğu do­layısıyla günah işlemiş olur. Yani içten içe, kasıtlı olarak böyle çağıracak olur­sanız sizin için günah vardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. İşte bundan dolayı da daha sonra “Allah” kasten “çok bağışlayandır”; hata yoluyla ya­pılan çağırmaların günahını kaldırmak suretiyle de “çok merhamet edendir” diye buyurmaktadır. [13]

8- Kasıt ve Hatanın Hükmü:

Şöyle denilmiştir: Şanı yüce Allah’ın: “Hata etmenizden dolayı size bir

günah yoktur” buyruğu mücmeldir. Hangi konuda hata ederseniz, sizin için vebal yoktur, demektir. Ata ve birçok ilim adamının fetyâsı da bu doğrultu­da idi. Buna göre bir kimse borçlusundan hakkını tamamiyle almadıkça, onun yakasını bırakmayacağına (yanından ayrılmayacağına) yemin edecek olur da kendi görüşüne göre kaliteli dinarlarla borcunun ödendiğini kabul edip da­ha sonra bunların kalitesiz (karışık) olduklarını tesbit ederse, bundan dola­yı onun için bir vebal yoktur. Aynı şekilde ona göre bir kimse filan kimse­ye selam vermeyeceğine dair yemin edip de onu tanımaksızın o kişiye se­lam verecek olursa, yeminini bozmuş olmaz. Çünkü o, bu işi kasten yapmış değildir.

“Ama kalblerinizin kastettiği” buyruğundaki daha önce geçen “ha­ta etmenizden dolayı” anlamındaki buyrukta yer alan a uyarak cer konumundadır. Bununla birlikte bir mübtedâ takdiri ile ref mahallinde ol­ması da mümkündür. İfadenin takdiri de şu anlamda olur: Ama kendisinden dolayı sorumlu tutulacağınız, kalblerinizin kastettiğidir.

Katade ve başkaları şöyle demişlerdir: Bir kimse bir kişiyi babası odur zan­nıyla, babasından başkasına nisbet edecek olur da bunu hataen yaparsa, iş­te bu yüce Allah’ın üzerinden günahı kaldırdığı husustur. Hitab ettiği esna­da evlad edinmek kastı olmaksızın “oğulcuğum” demesidir, diye de açıklan­mıştır. [14]

9- Evlatlık Edinmenin Gerçekle Bir İlgisi Yoktur:

Yüce Allah’ın: “Bunlar ağızlarınızla söylediğiniz sözlerinizden ibaret­tir” buyruğunda yer alan “ağızlarınızla” lafzı böyle bir sözün batıl olduğu­nu pekiştirmektedir. Yani bu, vakıada gerçeği olmayan bir sözdür. Sadece dil ile söylenen bir sözden ibarettir. Bu da bir kimsenin: Ben ayaklarım üzerin­de sana doğru yürüyerek geliyorum derken, bununla ona iyilik yapmayı kas­tetmesine benzer. Bu gibi ifadeler pek çoktur. Bu anlamda (sadece laftan iba­ret olup gerçeği olmayan sözlerin mahiyeti hakkında) açıklamalar daha ön­ceden birkaç yerde (Âl-i İmran, 3/167. âyetin tefsiri; et-Tevbe, 9/30. âyet, 4. başlık…) geçmiş bulunmaktadır.

“Allah hak olanı söyler.” Burada “hak olan” hazfedilmiş bir mastarın sı­fatıdır. Hak olan sözü söyler, demektir.

“Doğru yola ileten de O’dur.” Yani doğru yolu o açıklar. Buna göre; “İletir” harf-i cerre gerek olmaksızın teaddi eder (geçişli olur). [15]

10- Evlatlıklar:

“Evlat edindiğiniz kimseler” anlamı verilen; lafzı, in çoğu­ludur. Bu da babasından başkasına nisbet ile çağırılan yahut ta kendisini ba­basından başkasına nisbet eden kimse demektir. Bunun mastarı da; di­ye “dal” harfi esreli olarak kullanılır.

Şanı yüce Allah, başkalarına nisbet ile çağırılan evlatlıkların, sulben ba­balarına nisbet edilmelerini emretmektedir. Bu hususta babası bilinmeyen ve nesebleri şöhret kazanmamış olan kimseler ise, dinde kardeş ve mevlâ (dost)dır.

et-Taberî’nin naklettiğine göre Ebubekre bu âyet-i kerîmeyi okumuş ve: Ben babası bilinmeyen kimselerdenim. İşte ben sizin dindeki kardeşinizim ve sizin dostunuzum, demiştir. Ondan bunu rivayet eden şöyle demiştir: Allah’a yemin ederim, eğer babasının bir eşek olduğunu bilmiş olsaydı, ken­disini ona nisbet edecekti.

Hadis alimleri ise Ebubekre’nin adının: Nufey b. el-Hâris olduğunu söy­lemişlerdir. [16]

11- Bilerek Kendisini Babasından Başkasına Nisbet Edenin Durumu:

Sahih’de hem Sa’d b. Ebi Vakkas’tan, hem Ebubekre’den şöyle dedikleri rivayet edilmektedir: Şu sözü kulaklarım işitti ve kalbim belledi ki; Muham-med (sav) şöyle buyurmuştur: “Her kim babası olmadığını bile bile kendisi­nin babasından başkasının evladı olduğunu iddia eder (ve kendisini ona nis­bet eder) ise, cennet o kimseye haram olur.”[17]

Ebu Zerr’den gelen hadiste de o, Peygamber (sav)’ı şöyle buyururken din­lemiştir: “Bir kimse öyle olmadığını bildiği halde kendisini babasından baş­kasına nisbet ederek babasının o olduğunu iddia ederse, mutlaka nankörlük etmiş olur.”[18]

  1. Peygamber mü’minler için kendi öz canlarından önce gelir. Onun zevceleri de analarıdır. Akrabalar Allah’ın Kitabı gereğin­ce de diğer mü’minlerden ve muhacirlerden birbirlerine daha ya­kındırlar. Dostlarınıza bir iyilik yapmanız müstesna. Bu, kitapta yazılmıştır.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı da dokuz başlık halinde sunacağız: [19]

1- Mü’minlere Göre Peygamberin Konumu:

“Peygamber mü’minler için kendi öz canlarından önce gelir” âyeti ile yüce Allah, İslâm’ın ilk dönemlerinde benimsenen birtakım hükümleri orta­dan kaldırmıştır. Bunlardan birisi şudur: Peygamber (sav) borcu olan bir kim­senin cenaze namazını kılmazdı. Yüce Allah, fetihleri müyesser kıldıktan sonra şöyle buyurdu: “Ben mü’minlere kendi öz canlarından daha yakınım. Her kim, borçlu olarak vefat ederse, onu ödemek bana düşer ve kim geriye bir mal bırakırsa, o da mirasçılarınındır.” Bu hadisi Buhârî ve Müslim rivayet et­mişlerdir.[20]

Yine Buhârî ile Müslim’de yer alan rivayette: “Sizden kim bir borç yahut bakıma muhtaç çoluk çocuk bırakırsa, ben onun mevlâsıyım”[21] dediği de kay­dedilmektedir.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Şu anda durum günahlar sebebiyle ters yüz olmuş­tur. Ölenler geriye bir mal bıraktılar mı onun yakın akrabaları bu hususta sı­kıştırılır, aleyhlerine daraltılır. Şayet bakıma muhtaç çoluk çocuk bırakacak olurlarsa, bu sefer onlara göz kulak olmazlar. İşte Peygamber (sav)’ın açık­laması ve uyarması ile âyet-i kerîmede sözü geçen velayet (daha yakın oluş)ın açıklaması bu şekildedir ve esasen onun açıklaması varken başkası­na da iltifat edilemez.

İbn Atiyye dedi ki: Arif ilim adamlarından kimisi de şöyle demiştir: O ken­dilerine nefislerinden daha yakındır, nefislerinden önceliklidir. Çünkü nefis­leri kendilerini helake çağırırken, o kendilerini kurtuluşa davet etmektedir. Yine İbn Atiyye şöyle demektedir: Bunu da Peygamber (sav)’ın şu hadisi des­teklemektedir: “Ben sizleri kemerlerinizi (bellerinizden) yakalayarak ateşten korumaya çalışırken sizler ise ateş böceklerinin atılması gibi oraya atılmaya çalışıyorsunuz.”[22]

Derim ki: Bu açıklama âyetin anlamı ve tefsirine dair güzel bir açıklama­dır. Sözü edilen hadis-i şerifi de Müslim, Sahih’inde Ebu Hureyre’den diye rivayet etmiştir. Ebu Hureyre dedi ki: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: “Benim ve ümmetimin durumu, ateş yakmış bir adamın durumuna benzer. Böcekler ve ateş böcekleri o ateşe düşmeye koyulurlar. Ben ise sizi (ateşe düşmeye-siniz diye) kemerlerinizden (bellerinizden) yakalıyorum; siz ise zorla oraya kendinizi atmaya çalışıyorsunuz.”[23]

Hz. Cabir’den de bunun benzeri bir rivayet gelmiştir. Orada: “Sizler ise elimden kurtulmaya çalışıyorsunuz”[24] buyurulmaktadır.

İlim adamları derler ki: Bir kimse yere düşmesinden korktuğu kişiyi burada belirtilen yerden yakalar.

Bu ifade, Peygamberimiz (sav)’ın kurtuluşumuz için ne kadar gayret gös­terdiğine, önümüzdeki helak edici tehlikelerden kurtulmamızı ne kadar çok istediğine dair bir misaldir. Gerçekten o kendi öz nefislerimizden bize da­ha yakındır. Biz bunun değerini bilemediğimiz, arzularımızın bize baskın gel­mesi, lanetli düşmanın bize karşı zafer kazanmış olması dolayısıyla ateş böceklerinden daha hakir, kelebeklerden daha zelil olduk. Lâ havle velâ kuv­vete illâ billahi’laliyyi’l azîm.

Şöyle de açıklanmıştır: Kendi öz nefislerinden önce gelmesi şu demektir: Bir hususa dair emir verip nefis ondan başkasına çağıracak olursa, Peygam­ber (sav)’ın emrine uymak önceliklidir.

Öz canlarından önce olması, mü’minler hakkında hüküm verip hükmü­nün kendileri hakkında geçerli olması bakımından onun önceliği vardır. Onun hükmüne muhalif olarak kendilerinin lehine verdikleri hükümler hususun­da, demektir. (Rasûlün hükmü ile bir çatışma olursa, Rasûlün hükmü önce­liklidir). [25]

2- Ölen Fakirlerin Borçlarının İslâm Devleti Eliyle Ödenmesi:

Bazı ilim adamları şöyle demişlerdir: İmamın (İslâm devlet başkanının) Pey­gamber (sav)’a uyarak fakirlerin borçlarını Beytu’l-Mal’den ödemesi gerekir. Çünkü Peygamber (sav): “Onu ödemek bana aittir” diye buyurmakla bu işin vacib olduğunu açıkça ifade etmiş bulunmaktadır. Hadis-i şerifte geçen Bakıma muhtaç çoluk çocuk” tabiri: “Kayboldu” fiilinin mas­tarıdır. Daha sonra bu kaybolmaya müsait, ihtiyaçlarını karşılayacak kimse­leri bulunmayan çocuklar, hanımlar ve kayyumu bulunmayan mal hakkın­da bir isim olarak kullanılmaya başlanmıştır. Yere; denilmesi ise, onun da kaybolmaya maruz oluşundan dolayıdır. Çoğulu “dat” harfi esreli ola­rak; diye gelir. [26]

3- Peygamberin Hanımları Mü’minlerin Anneleridir:

“Onun zevceleri de analarıdır” buyruğu ile yüce Allah, Peygamberinin hanımlarını mü’minlerin anneleri kılmakla şereflendirmiştir. Yani onları tazim etmek, onlara iyilikte bulunmak, onlara saygı göstermek, erkekler ta­rafından nikâhlanmalarının haram olması bakımından annelere benzerler. Ay­rıca yüce Allah, annelerden farklı olarak, onlar hakkında hicab hükmünü in­dirmiştir.

Şöyle de açıklanmıştır: Peygamberin hanımlarının mü’minlere karşı şef­kati, tıpkı annelerin şefkati gibi olduğundan dolayı onlar da annelerin konumuna getirilmişlerdir. Diğer taraftan bu annelik bizzat evladın annesinde ol­duğu gibi, mirasçılığı da gerektirmemektedir. Ayrıca onların kızlarıyla evlen­mek caizdir, mü’minlerin annelerinin kızları sair insanların kızkardeşleri olarak değerlendirilmemişlerdir.

Peygamber (sav)’ın hanımlarının sayısı ile ilgili açıklamalar yüce Allah’ın izni ile muhayyerlik âyeti (diye bilinen el-Ahzab, 33/28-29. âyetlerin tefsirin­de) gelecektir.

İnsanlar (âlimler), peygamberin hanımları erkek ve kadın bütün mü’min­lerin anneleri midirler? Yoksa özel olarak erkeklerin anneleri midirler, hu­susunda iki görüşe sahiptirler.

eş-Şa’bî’nin, Mesruk’tan, onun Âişe (r.anha)’dan rivayetine göre bir kadın ona: Anacığım demiş, ona: Ben senin annen değilim, ben ancak sizin erkek­lerinizin anasıyım, diye cevab vermiştir. İbnu’l-Arabî dedi ki: Sahih olan da budur.

Derim ki: Burada anneliğin kadınları dışarda tutarak erkeklere münhası­ran tahsis edilmesinin bir faydası yoktur. Benim anladığıma göre kuvvetli olan görüş onların hem erkeklerin, hem kadınların anneleri olduklarıdır. Böyle­ce erkekler ve kadınlar üzerindeki hakları ta’zim edilmiş olur. Buna da âye­tin baş tarafındaki: “Peygamber, mü’minler için kendi öz canlarından önce gelir” buyruğu delil teşkil etmektedir. Çünkü bu ifade zorunlu olarak hem erkekleri, hem kadınları kapsamına alır. Ayrıca Ebu Hureyre ile Cabir (r.anhuma) yoluyla gelen hadis de buna delildir. Buna göre yüce Allah’ın: “Onun zevceleri de analarıdır” buyruğu erkek kadın herkese ait olur.

Diğer taraftan Ubeyy b. Ka’b’ın Mushaf’ında: “Onun zevceleri analarıdır, o da kendilerine bir babadır” şeklindedir. İbn Ab-bas da şöyle okumuştur: “Öz canlarından (daha yakındır) ve o, onlar için bir babadır, onun zevceleri de analarıdır.” Bü­tün bunlar Mesruk’un rivayet ettiği görüşün tercih bakımından sahih kabul edilmesi halinde, o görüşü zayıflatmakta, şayet sahih olmuyorsa tahsis nok­tasında onu delil göstermenin sözkonusu olamayacağını göstermektedir. Böylelikle geriye hatıra ilk gelen ve analığın umumî olduğunu oıtâya koyan asıl ilke sağlam görüş olarak kalmaktadır. [27]

4- Akrabalık Bağı ile Dinî Bağlılıkların Hükümleri:

“Akrabalar Allah’ın Kitabı gereğince de diğer mü’minlerden ve muha­cirlerden birbirlerine daha yakındırlar” buyruğu ile ilgili olarak şöyle denilmiştir: Burada yüce Allah “mü’minler” ile Ensar’ı, “muhacirler” ile de Kureyşli mü’minleri kastetmiştir.

Bu hususta iki görüş vardır. Birincisine göre bu buyruk, hicret dolayısıy­la sözkonusu olan miras almayı neshetmektedir. Said’in naklettiğine göre Ka-tade şöyle demiştir: el-Enfal Sûresi’nde: “İman edip de hicret etmeyenlere ge­lince, hicret edene kadar sizin onlarla hiçbir velayetiniz yoktur” (el-Enfal, 8/72) buyruğu nazil olmuştur. Bundan dolayı müslümanlar hicret sebebiy­le birbirlerine mirasçı olmaya başladılar. Hicret etmemiş bedevi bir müslü-man hicret etmedikçe muhacir müslüman yakın akrabasından miras alamı­yordu. Daha sonra bu hüküm, bu sûrede yer alan: “Akrabalar Allah’ın Ki­tabı gereğince de… birbirlerine daha yakındırlar.” buyruğu ile nesh oldu.

İkinci görüşe göre bu buyruk, antlaşma, ahitleşme ve dinde kardeşlik se­bebiyle mirasçı olmayı neshetmiştir. Hişam b. Urve babasından, o ez-Zu-beyr’den: “Akrabalar, Allah’ın Kitabı gereğince de… birbirlerine daha yakındırlar” âyeti hakkında şunları söylediğini nakletmektedir: Bu şunu an­latmaktadır: Biz Kureyşliler, Medine’ye hiçbir malımız olmadığı halde geldik. Ensar’ın çok iyi kardeşler olduğunu gördük, onlarla kardeş olduk. Biz onla­ra mirasçı olduk, onlar da bize mirasçı oldular. Ebubekir, Harice b. Zeyd ile kardeş oldu. Ben de Ka’b b. Malik ile kardeş oldum. (Bir sefer) yanına gel­diğimde silah darbelerinin onu çok ağırlaştırmış olduğunu gördüm. Allah’a yemin ederim o öldüğünde dünyada ona benden başka kimse mirasçı olma­dı. Nihayet yüce Allah bu âyet-i kerîmeyi indirince, Şer’i mirasçılığımıza ge­ri döndük.

Urve’den sabit olduğuna göre Rasûlullah (sav) ez-Zübeyir ile Ka’b b. Ma-lik’i kardeş yapmıştı. Ka’b, Uhud günü ağır bir yara almıştı. ez-Zübeyir bine­ğinin yularından tutmuş, onu (bineği üzerinde) getirmişti. Şayet Ka’b o gün vefat etmiş olsaydı, geriye pekçok dünyalık bırakmış olur ve ez-Zübeyr ona mirasçı olurdu. Yüce Allah: “Akrabalar, Allah’ın Kitabı gereğince de di­ğer mü’minlerden… birbirlerine daha yakındırlar” buyruğunu indirdi. Böylece yüce Allah, akrabalığın antlaşma yoluyla kurulan kardeşlik bağın­dan daha öncelikli olduğunu açıklamış oldu. Bunun sonucunda da antlaşma yoluyla mirasçılık terkedildi, akrabalık sebebiyle birbirlerine mirasçı olma­ya başladılar.

el-Enfal Sûresi’nde (8/72-75. âyetler, 7. başlıkta) Zevi’l-erham’ın miras al­ması ile ilgili açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

Yüce Allah’ın: “Allah’ın Kitabı gereğince” buyruğu ile Kur’ân-ı Kerîm’in kastedilme ihtimali olduğu gibi, yüce Allah’ın yarattıklarının hallerini tesbit edip hükme bağladığı Levh-i Mahfuz’u kastetme ihtimali de vardır.

“Mü’minlerden” buyruğu; “Önce gelir” buyruğuna ta­alluk etmektedir. “Akrabalar” buyruğuna taalluk etmez ve bu, icmâ” ile kabul edilmiştir. Çünkü böyle olsaydı, bunun bazı müslümanlara tahsis edilmesi gerekirdi. Oysa buyruğun umumî olduğunda görüş ayrılığı yok­tur. İşte böylelikle âyetin müşkil tarafı çözülmüş olmaktadır. Bu açıklamayı İbnuİ-Arabî yapmıştır.

en-Nehhâs dedi ki: “Akrabalar Allah’ın Kitabı gereğince de diğer mü’minlerden ve muhacirlerden birbirlerine daha yakındır” buyruğun­da yer alan “mü’minlerden” anlamındaki buyruk; “Sahihleri” (meal­de: “akrabalar” lafzındaki çoğula tekabül eder)ne taalluk etmesi mümkün­dür. O takdirde ifadenin takdiri şöyle olur: Mü’min ve muhacirlerden akra­balık sahipleri, akrabalar… demek olur. Anlamın: Bu “…mü’minlerden daha yakındırlar” şeklinde olması da mümkündür.

el-Mehdevî dedi ki: Buyruğun anlamının şöyle olduğu da söylenmiştir: Ak­rabalar yüce Allah’ın Kitabı gereğince birbirlerine daha yakındırlar. Ancak pey­gamberin hanımlarının; mü’minlerin anneleri, diye çağırtmalarının caiz olu­şu bundan müstesnadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [28]

5- Mü’minlerin Anneleri ile İlgili Bazı Hükümler:

Mü’minlerin annelerinin mahremiyyet ve onlara bakmanın mubahlığı hususunda anneler gibi olup olmadıkları hakkında iki görüş vardır.

Birincisine göre onlar mahremdirler, onlara bakmak haram değildir.

İkinci görüşe göre onlara bakmak haram kılınmıştır, çünkü onların nikâh-lanmalarının haram kılınması ancak Peygamber (sav)’ın onlardaki hakkını ko­rumak içindir. Onun hakkının korunmasının bir parçası da onlara bakmanın da haram kılınmasıdır. Diğer taraftan Âişe (r.anha) bir adamın huzuruna gir­mesine müsaade etmek istediği takdirde, kızkardeşi Esma’ya, -kızkardeşinin süt oğlu olması için- onu emzirmesini emrederdi. Böylelikle bu kişi bakma­nın mubah olduğu mahrem bir kimse olurdu.

Rasûlullah (sav)’ın hayatta iken boşamış olduğu hanımlara gelince, onlar hakkında böyle bir hafamlığın sabit olup olmadığı noktasında üç görüş vardır:

1- Rasûlullah (sav)’ın saygınlığı ağır basarak onlar hakkında da böyle bir haramlık sabittir.

2- Bunlar için böyle bir haramlık sabit değildir, onlar da diğer kadınlar gi­bidirler. Çünkü Peygamber (sav) nikâhı altında bulunanlar hakkında şöyle buyurmuştur: “Dünyada bana eş olan kadınlar, âhirette de benim eşim ola-

caktır.”[29]

3- Boşadığı hanımlar arasında Rasûlullah (sav)’in kendileriyle gerdeğe gir­diği kadınlar hakkında haramlık sabit olur ve onun nikâhlanması -peygam­ber onu boşamış olsa dahi- peygamberin saygınlığını ve onun o kadınla yal­nız başına kalma hukukunun korunması maksadıyla nikâhlanması haram olur.

Kendisi ile gerdeğe girmediği kadınlar hakkında ise, böyle bir haramlık sabit olmaz. Ömer b. el-Hattab (r.a), Rasûlullah (sav)’ın ayrıldığı ve daha son­ra evlenen bir kadını recmetmek istemişti. Kadın ona: Böyle bir şeyi neden yapmak istiyorsun? Rasûlullah (sav) beni örtü arkasına almadığı gibi, bana mü’minlerin annesi adı da verilmemiştir, diye itiraz edince, Ömer (r.a) ona ceza vermekten vazgeçmişti. [30]

6- Peygamber (sav)’a “Baba”Denilebilir mi?:

Yüce Allah’ın: “Muhammed, sizin adamlarınızdan kimsenin babası de­ğildir” (el-Ahzab, 33/40) buyruğu dolayısıyla Pegamber (sav) “baba” demek caiz değildir. Şu kadar var ki; o mü’minler için baba gibidir, denilebilir. Ni­tekim kendisi de şöyle buyurmuştur: “Benim size karşı durumum, bir baba ko­numundadır. Size… öğretiyorum.”[31] Bu hadisi Ebû Dâvûd rivayet etmiştir.

Sahih olan ise; o mü’minlerin babasıdır, demenin caiz olduğudur. Bu da hürmet itibariyle böyledir, demektir. Yüce Allah’ın: “Muhammed, sizin adamlarınızdan birisinin babası değildir” (el-Ahzâb, 33/40) buyruğu ise, neseb babalığı hakkındadır. Buna dair açıklamalar gelecektir.

İbn Abbas: “canlarından… ve o onların babasıdır. Zevceleri de…” diye okumuştur. Ömer (r.a) bu kıraati işitince bu­nu kabullenmemiş ve: Ey genç! Sen bu fazlalığı kazı, demiştir. Fakat İbn Ab­bas ona: Bu Ubeyy’in Mushafı’nda böyledir deyince, Ubeyy’in yanına gidip ona sormuş, Ubeyy de kendisine: Kur’ân beni meşgul edendi, seni ise çar-şı-pazarlarda alışveriş meşgul ediyordu, diye cevab vermiş ve Ömer’e ağır söz­ler de söylemişti[32]

Diğer taraftan Lut (a.s) hakkında da: “İşte bunlar kızlarım” (el-Hicr, 15/71) diye söylemiş ve bununla mü’min kızları kastetmiştir. Onlarla evle­nebilirsiniz, demektir. Buna dair açıklamalar daha önceden geçmişti. [33]

7- Peygamberin Kızları Mü’minlerin Kardeşleridir, Denilemez:

Peygamberin kızları, mü’minlerin de kızkardeşleridir, denilemez. Onların dayıları mü’minlerin dayıları, teyzeleri mü’minlerin teyzeleridir, de denilemez.

Şafiî (r.a) şöyle demiştir: ez-Zubeyr, Ebubekir es-Sıddîk’in kızı Esma ile ev­lenmiştir ve Esma, Âişe’nin kızkardeşidir. O mü’minlerin teyzesidir, denilme­miştir. Bazıları bu ifadeleri mutlak olarak kullanmış ve: Muaviye mü’minle­rin dayısıdır, demişlerdir. Maksat hürmeti itibariyle böyle olduğudur, yoksa neseb itibariyle de durumu böyledir, denilmek istenmemiştir. [34]

8- İsteğe Bağlı Yapılan İyilikler:

“Dostlarınıza bir iyilik yapmanız müstesna” buyruğu ile hayatta iken ya­pılan ihsanlar ile ölüm esnasında vasiyyeti kastetmektedir, yani bunlar caiz­dir. Bu açıklamayı Katade, el-Hasen ve Ata yapmıştır.

Muhammed b. el-Hanefiyye dedi ki: Âyet-i kerîme yahudi ve hristiyana va­siyet yapmanın caiz oluşu hususunda inmiştir. Yani böyle bir iş kâfir dahi ol­sa dost ve akrabaya yapılabilir. Buna göre müşrik olan bir şahıs, din husu­sunda değil de neseb bakımından veli olabilir, bu sefer ona bir vasiyette bu­lunabilir. İlim adamları kâfirin vâsi kılınıp kıhnmayacağı hususunda farklı gö­rüşlere sahihtirler. Kimisi bunu caiz kabul ederken, kimisi kabul etmemek­tedir. Bazıları da bu hususta hüküm vermeyi sultana (İslâm devletinin yet­kili kıldığı otoriteye) havale etmiştir ki, bunlardan birisi de Malik -yüce Al­lah’ın rahmeti üzerine olsun-dir.

Mücahid, İbn Zeyd ve er-Rummanî’nin kanaatine göre; mü’min olan dostlarınıza… anlamındadır. Ayetin lafzı da bu görüşü desteklemektedir. Bununla birlikte “veli: dost” tabirinin umumi olarak kabul edilmesi de güzel bir şeydir. Neseb yoluyla velayet ise kâfiri kapsam dışına bırakmamaktadır. Kapsam dışında olan ise müslüman veli (dost)a karşı duyulan sevgi gibi ona da sevgiyle yaklaşmaktır. [35]

9- Kitapta Yazılan:

“Bu Kitapta yazılmıştır” buyruğunda geçen “Kitab”ın daha önce sözü edi­len “Allah’ın Kitabı” ile ilgili iki açıklama da ihtimal dahilindedir.

“Yazılmış” buyruğu; “Kitabı” satırlar halinde tes-bit ettim” ifadesinden alınmadır.

Katade dedi ki: Aziz ve celil olan Allah’ın nezdinde kâfir bir kimsenin müs­lüman bir kimseye mirasçı olmayacağı yazılmıştır. Katade de şöyle demek­tedir: Bazı kıraatlerde: “Bu, Allah’ın nezdinde yazılmış­tır” şeklindedir.

el-Kurazî dedi ki: Bu hüküm Tevrat’ta mevcuttur. [36]

  1. Hani Biz peygamberlerden, senden, Nuh’tan, İbrahim’den, Mu­sa’dan ve Meryem oğlu İsa’dan ahitlerini almıştık. Evet, Biz onlar­dan sağlam bir ahit almıştık.

“Hani Biz peygamberlerden., ahidlerini almıştık.” Kendilerine yükleti­len göreve eksiksiz bağlı kalacaklarına, birinin diğerini müjdeleyeceğine ve birbirlerini tasdik edeceklerine dair ahitlerini almıştık, demektir: Yani yüce Allah olacakları yazdığında ve peygamberlerden ahitlerini aldığında bunlar Kitapta yazılı idi.

“Senden” ey Muhammed, “Nuh’tan, İbrahim’den, Musa’dan ve Meryem oğlu İsa’dan” buyruğu ile her ne kadar peygamberler zümresi içerisinde ise­ler de, özellikle bu beş peygamberin sözkonusu edilmeleri onların faziletle­rini belirtmek içindir.

Şeriat ve kitab sahibi peygamberler ile, rasûllerin ulu’l-azm’i ve ümmet­lerin önderleri olduklarından ötürü anılmışlardır, diye de söylenmiştir.

Bu buyruğun müslümanlar ile kâfirler arasındaki velayet (dostluk) bağı­nın kopartılmasının büyüklüğüne dikkat çekmek maksadında olma ihtima­li de vardır. Yani bu, şeriatlerin hakkında farklılık arzetmedikleri bir konu­dur. Bütün peygamberlerin şeriatleri bunu ortaya koymuştur. İslâm’ın baş­langıç dönemlerinde hicret sebebiyle mirasçılık vardı. Hicret ise diyanette sağ­lam ve pekiştirilmiş bir sebeptir. Daha sonra iman şartı ile beraber akraba­lık bağı esas alınarak birbirlerine mirasçı olmaya başladılar. Bu da sağlam bir sebeptir. Mü’min ile kâfir arasında mirasçılık ise, kendilerinden ahid alınmış peygamberlerden hiçbirisinin dininde yoktu. O bakımdan din hususunda sa­kın kâfirlere yumuşaklık göstermeyin, yağcılık yapmayın ve onların hoşla­rına gitmeye çalışmayın.

Yüce Allah’ın: “O dini dosdoğru tutun, onda ayrılığa düşmeyin, diye dinden Nuh’a tavsiye ettiğini… size de şeriat yaptı” (eş-Şura, 42/13) buyru­ğu da buna benzemektedir. Dinde ayrılığa düşmeyi terkeden kimse ise, kâ­firleri veli ve dost edinmeyi terkeder.

Şöyle de açıklanmıştır: Peygamber (sav) mü’nıinler için kendi öz canla­rından önce gelir. Bu Kitabta yazılmıştır ve buna dair gerekli ahidler peygamberlerden alınmıştır.

“Evet, Biz onlardan sağlam bir ahid almıştık.” Risaleti tebliğ etmek, bir­birlerini tasdik etmek gibi yerine getirmeyi üstlendikleri hususlara eksiksiz bağlı kalacaklarına dair onlardan çok büyük bir ahid almıştık.

Misak (ahid) Allah adına yapılan yemin demektir. Buna göre âyet-i ke­rîmede geçen ikinci misak (ahid) birinci misakın yemin ile te’kid edilmesi de­mektir.

Birinci misakın yüce Allah’ın varlığını kabul etmek olduğu, ikincisinin ise peygamberlik hakkında olduğu da söylenmiştir. Bunun bir diğer benzeri yü­ce Allah’ın şu buyruklarıdır: “Hani Allah peygamberlerden, size verdiğim ki-tab ve hikmetten sonra, size beraberinizdekini doğrulayıcı bir peygamber ge­lince, ona mutlak iman edecek ve yardım edeceksiniz, diye sizden söz aldı­ğı zaman: “Kabul ettiniz mi? ve bu ağır yükümü alıp yüklendiniz mi?” de­mişti.” (Âl-i İmran, 3/81)

Yani yüce Allah onlardan Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğunu ilan ede­ceklerine, Muhammed (sav) da kendisinden sonra bir peygamberin gelme­yeceğini ilan edeceğine dair söz almıştır.

Anılan isimler arasında Muhammed adının öne alınmasının sebebi, Kata-de’nin, el-Hasen’den onun Ebu Hureyre’den naklettiği şu rivayette belirtil­mektedir: Buna göre Rasûlullah (sav)’a yüce Allah’ın: “Hani Biz, peygamber­lerden, senden, Nuh’tan… ahidlerini almıştık” buyruğu hakkında sorulmuş, o da şöyle cevab vermişti: “Ben yaratılış itibariyle onların ilkiyim, peygam­ber olarak gönderilmek itibariyle de sonuncularıyım.” Mücahid dedi ki: Bu Adem (a.s)’ın sulbünde böyledir.[37]

  1. Tâ ki o doğru sözlü kimselere doğruluklarına dair soru sorsun. Kâfirler için ise pek acıklı bir azab hazırlamıştır.

“Tâ ki o doğru sözlü kimselere doğruluklarına dair soru sorsun” buy­ruğu ile ilgili dört ayrı açıklama yapılmıştır:

1- Peygamberlere asaletlerini kavimlerine tebliğ ettiklerine dair soru sorsun. Bunu en-Nekkaş nakletmiştir. Bu ise bir uyarmadır. Yani peygamber­lere soru sorulacağına göre; ya onların dışındakilerin hali nice olur?

2- Peygamberlere kavimlerinin kendilerine ne şekilde cevab verdiklerine dair soru sorsun. Bunu da Ali b. İsa nakletmiştîr.

3- Peygamberlere kendilerinden alınmış ahide bağlı kalıp kalmadıklarına dair soru sorsun. Bunu da İbn Şecere nakletmiştir.

4- Doğru söz söyleyen kimselere, ihlâslı kalblere dair soru sorsun. Nite­kim Kur’ân-ı Kerîm’de: “Andolsun ki, kendilerine peygamber gönderilenle­re de soracağız, gönderilen peygamberlere de soracağız.” (el-A’raf, 7/6) Bu buyruk, daha önceden geçmişti. Denildiğine göre; onlara soru sormanın fay­dası kâfirleri azarlamaktır. Yüce Allah’ın: “İnsanlara… sen mi söyledin?” (el-Mâide, 5/116) buyruğunda olduğu gibi.

“Kâfirler için pek acıklı bir azab” olan cehennem azabını “hazırlamış­tır.” [38]

  1. Ey iman edenler! Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani sizlere ordular gelmişti. Biz de üzerlerine bir rüzgâr ve göreme­diğiniz ordular göndermiştik. Allah ne yaptığınızı çok iyi gören­dir.

Bu buyrukla Hendek ve (diğer adıyla) Ahzab ile Kureyzaoğulları gazve­si kastedilmektedir. Bu, oldukça şiddetli bir hal idi. Bunun arkasından ise bir nimet, bolluk ve imrenilecek güzellikler ortaya çıkmıştı. Pek çok hükümler, göz kamaştırıcı ve güçlü belgeler ihtiva etmiş bir gazadır. Biz de şanı yüce Allah’ın yardımı ile yeterli gelecek kadarını on başlık halinde sunacağız: [39]

1- Hendek ya da Ahzâb Gazvesinin Zamanı ve Sebebi:

Bu gazvenin hangi yılda olduğu hususunda görüş ayrılığı vardır. İbn İs-hak dedi ki: Bu gazve hicri beşinci yıl Şevval ayında olmuştur. İbn Vehb ve İbnu’l-Kasım’ın Malik’ten rivayetlerine göre ise Hendek gazvesi dördüncü yılda olmuştur. Kureyzaoğulları gazvesi ile aynı günde olmuştur. Kureyza ile Nadiroğulları gazveleri arasında ise dört yıl vardır. İbn Vehb dedi ki: Ben Ma-lik’i şöyle derken dinledim: Rasûlullah (sav)’a Medine içinde kalınarak savaş­ma emrini vermişti. İşte bu yüce Allah’ın: “Hani onlar size hem üstünüzden, hem alt tarafınızdan gelmişlerdi. O vakit gözler yerinden kaymış, yürekler de gırtlaklara varmıştı” (el-Ahzab, 33/10) buyruğu bunu anlatmaktadır.

(Malik devamla) dedi ki: İşte bu Hendek günü olmuştu. Kureyşliler şura­dan geldiler. Yahudiler şuradan, Necidliler de şu taraftan geldiler. Malik şu­nu anlatmak istiyor: Üst taraflarından gelenler Kureyzaoğulları, alt tarafların­dan gelenler Kureyşlilerle Gatafanlılardır.

Bu gazvenin sebebi şu idi: Aralarında Nadroğullarına mensub Kinane b. er-Rabî’ b. Ebi’l-Hukayk, Sellâm b. Ebi’l-Hukayk, Sellam b. Mişkem ve Hu-yey b. Ahtab ile Vâiloğullarından Ebu Ammar ve Hevze b. Kays’ın bulundu­ğu -ki bunların hepsi de yahudi idi- yahudilerden bir grup, bu çeşitli kesim­leri harekete geçirmiş, kışkırtmış ve onları bir araya getirmişlerdi. Bunlar Na-diroğullanna mensub bir grup ile Vailoğullarına mensub bir başka grup ile beraber yola koyulmuş ve Mekke’ye gitmişlerdi. Rasûlullah (sav) ile savaş­maya çağırmışlar, onlara bu işe koşacak kimselerin yardımı ile birlikte biz­zat onlara yardımcı olacaklarına dair söz vermişler. Mekkeliler de onların bu isteklerini kabul etti. Daha sonra sözü geçen bu yahudiler Gatafanlılara git­tiler. Onları da aynı şekilde savaşmaya çağırdılar, onlar da bu çağrıyı kabul ettiler.

Kureyşliler Ebu Sufyan b. Harb’ın kumandasında savaşa çıktılar. Gatafanlı-lar da Fezareli Uyeyne b. Hısn b. Huzeyfe b. Bedr’in kumandasında savaşa çıktılar. Uyeyne, Fezarelilerin, Murreoğullarına mensub el-Haris b. Avf, Mur-reoğullarının, Mes’ud b. Ruhayle de Eşcalilerin başında bulunuyordu.

Rasûlullah (sav) onların biraraya toplanıp müslümanlarla savaşmak üze­re yola çıktıklarını haber alınca, ashabı ile istişare etti. Selman ona hendek kazma teklifini yaptı ve onun görüşünü beğendi.

O gün muhacirler: Selman bizdendir dediler, ensar da: Selman bizden­dir, dedi. Rasûlullah (sav) da: “Selman bizden, biz ehl-i beyt’teniz” diye bu­yurdu.

Hendek gazvesi Selman’ın, Rasûlullah (sav) ile birlikte ilk katıldığı gaz­vedir ve o gün Selman hürriyetine kavuşmuş bulunuyordu. Ey Allah’ın Ra-sûlü, demişti. Biz İran’da etrafımız kuşatılacak olursa hendek kazardık. Bu­nun üzerine müslümanlar bütün gayretleriyle hendek kazma işinde çalıştı­lar. Münafıklar ise gerisin geri döndüler ve kimseye görünmemeye çalışarak biri diğerini siper ederek sıvışıp gitmeye koyuldular. Bunların hakkında

Kur’ân-ı Kerîm’den birtakım âyetler nazil oldu ki, bunları İbn İshak ve baş­kaları zikretmiş bulunmaktadır.

Müslümanlardan Hendek’ten payına düşeni bitirenler, diğerlerine yardı­ma gidiyordu. Bu hendek bitene kadar böylece sürdü.

Hendek kazımı esnasında apaçık belgeler ve peygamberin birtakım alâ­metleri de ortaya çıkmıştı.

Derim ki: Zikretmiş olduğumuz bu haberde fıkhî bazı incelikler bulunmak­tadır. Bu da bir sonraki başlığımızın konusunu teşkil etmektedir. [40]

2- Hendek Gazvesine Dair Rivayetten Çıkartılacak Bazı Hükümler:

İslâm devleti yöneticisi, arkadaşları ile ve özel yakınları ile savaş hususun­da istişare eder. Buna dair açıklamalar daha önceden Âl-i İmran Sûresi (3/159- âyet, 2. başlık ve devamında) ile en-Neml Sûresi’nde (27/32-34. âyetler, 2. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır. Yine bu rivayette düş­mana karşı mümkün olan yollarla korunmanın ve bu yolların gereğini yeri­ne getirmenin hükmü de anlaşılmaktadır. Bu husus da daha önceder bir kaç yerde geçmiş bulunmaktadır.

Bu rivayetten anlaşıldığına göre hendek kazma işi, insanlar arasında paylaştırılır. Kendi payına düşeni bitirenler, bitirmemiş olanlara yardımcı olur­lar. Çünkü müslümanlar kendilerinin dışındakilere karşı tek bir eldirler. Bu-hârî ve Müslim’de el-Berâ b. Âzib’den şöyle dediği kaydedilmektedir: Ahzab günü Rasûlullah (sav)’ın hendeğin kazılması sırasında hendekten toprak taşıdığını gördüm. Öyle ki tozlar onun karnının tenini görmemi engelleye­cek kadar kapatmıştı. Saçları da çoktu. Onun İbn Revaha’nın recezini okur­ken şunları söylediğini duydum:

“Allah’ım, Sen olmasaydın eğer, hidayet bulamazdık biz,

Ne sadaka verir, ne namaz kılardık,

Üzerimize sekinet(ini) indir,

(Düşmanla) karşılaştığımız takdirde de ayaklar(ımız)a sebat ver.”[41]

Bu gazvede görülen mucizelere gelince, bunu da bir sonraki başlıkta söz-konusu edeceğiz: [42]

3- Hendeğin Kazılması Esnasında Görülen Mucizeler:

Nesaî rivayet ediyor: Muharrar (yani ateşte azad edilmişlerden bir kişi olan Ebu Sekine’den, o Rasûlullah (sav)’ın ashabından birisinden şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasûlullah (sav) hendeğin kazılmasını emredince, karşı­larına bir kaya parçası çıktı. Bu onların hendeği kazmalarını (sürdürmeyi) en­gelledi. Rasûlullah (sav) kalktı, kazmayı aldı ve ridâsını da hendeğin bir ta­rafına bırakıp “Rabbinin sözü doğruluk ve adalet bakımından eksiksizdir.” (el-En’am, 6/115) âyetini okudu. Taşın üçte biri kınldı. Selman-ı Farisî de ayak­ta durmuş seyrediyordu. Rasûlullah (sav)’ın darbesi ile birlikte bir şimşek çak­tı. Sonra ikinci darbeyi indirdi ve yine “Rabbinin sözü… tamam oldu” âye­tini okudu. Bu sefer taşın diğer üçte biri kırıldı ve yine bir şimşek çaktı. Sel-man da bunu gördü. Sonra üçüncü darbeyi indirdi ve: “Rabbinin sözü doğ­ruluk ve adalet bakımından eksiksizdir” âyetini okudu, taşın diğer üçte bi­ri kırıldı. Rasûlullah (sav) hendekten çıktı, sonra ridâsını alıp oturdu. Selman dedi ki: Ey Allah’ın Rasûlü! Ben senin darbe indirişini gördüm. İndirdiğin her darbe ile birlikte mutlaka bir de şimşek çakıyordu. Rasûlullah (sav) ona: “Sen bunu gördün mü, ey Selman?” diye sordu. Selman: Seni hak ile gönderen hak­kı için yemin ederim ki gördüm, ey Allah’ın Rasûlü, dedi. Bunun üzerine Pey­gamber şöyle buyurdu: “Birinci darbeyi vurduğumda bana Kisra’nın Meda-in’i ve onun etrafındakiler ile daha pek çok şehirler yükseltilerek gösterildi.* Öyle ki, ben bunları gözlerimle gördüm.” Huzurunda bulunan ashabından olan kimseler ona: Ey Allah’ın Rasûlü, dediler. Oraları fethetmeyi, onların ço­luk çocuklarını ganimet almayı ve bizim ellerimizle diyarlarını tahrib etme­yi bize nasib kılması için Allah’a dua et. Rasûlullah (sav) dua etti. (Rasûlul­lah devamla buyurdu ki): “Sonra ikinci darbeyi vurdum. Bu sefer Kayser’in şehirleri, onların etrafındakiler bana yükseltildi ve nihayet ben onları gözle­rimle gördüm.” Ey Allah’ın Rasûlü, dediler. Oraları fethetmek, çoluk-ço-cuklarını bizlere ganimet vermesi için ve ellerimizle yurtlarını tahrib etme­si için yüce Allah’a dua et, dediler. Rasûlullah (sav) da dua etti. “Sonra üçün­cü darbeyi indirdim. Bu sefer bana Habeşlilerin şehirleri ve onların etrafın­da bulunan kasabalar onları gözlerimle görünceye kadar yükseltildi.” Rasû­lullah (sav) bu esnada şöyle buyurdu: “Sizlere ilişmedikleri sürece siz de Ha-beşlilere ilişmeyiniz. Türkler de sizleri terkettikleri sürece siz de onları bıra-kınız.”[43]

Bunu aynı şekilde el-Berâ’dan da şöylece rivayet etmiştir: Rasûlullah (sav) bizlere hendeği kazmayı emredince karşımıza kazmaların işlemediği bir kaya çıktı. Durumu Rasûlullah (sav)’a bildirdik. Rasûlullah (sav) gelip üze­rindeki elbiseyi bir kenara bıraktıktan sonra kazmayı aldı ve: “Bismillah” de­yip bir darbe indirdi. Kayanın üçte biri kırıldı. Sonra şöyle buyurdu: “Alla-huekber. Bana Şam diyarının anahtarları verildi. Allah’a yemin ederim, ben şu anda bu bulunduğum yerden oranın kırmızı (tuğlalı) saraylarını görmek­teyim.” Sonra bir darbe daha indirdi ve: “Bismillah” dedi. Bir üçte biri daha kırıldı ve arkasından şöyle buyurdu: “Allahuekber. Bana Farsların (diyarının) anahtarları verildi. Allah’a yemin ederim, Medain’in beyaz sarayını görüyo­rum.” Sonra üçüncü bir darbe indirdi ve “Bismillah” dedi ve taş parçalandı ve buyurdu ki: “Alla’huekber. Bana Yemen’in anahtarları verildi. Allah’a ye­min ederim San’a’nın kapısını görüyorum.”[44] Ebu Muhammed Abdu’1-Hak bu hadisin sahih olduğunu bildirmiştir. [45]

4- Hendek Gazvesinde Cereyan Eden Olaylar:

Rasûlullah (sav) hendek kazma işini bitirdikten sonra Kureyşliler -bera­berlerinde bulunan Kinane ve Tihameliler ile birlikte- yaklaşık onbin kişi ile; Gatafanlılar da beraberlerinde bulunan Necidlilerle birlikte geldiler ve Uhud’un yan tarafında konakladılar. Rasûlullah (sav) ile müslümanlar da Sel’ dağı üzerinde konakladılar. Yaklaşık üçbin kişi idiler. Askerlerini yerleştir­diler. Hendek ise kendileri ile müşrikler arasında bulunuyordu. Medine’ye -İbn Şihab’ın görüşüne göre- İbn Um Mektum’u kendisinin yerine vekil ola­rak bıraktı.

Nadiroğullarından, Allah düşmanı Huyey b. Ahtab da çıkıp Kureyzalı Ka’b b. Esed’in yanına gitti. Ka’b Kureyzahların adına konuşan ve onların baş­kanı idi. Rasûlullah (sav) ile barış antlaşması.yapmış, onunla akitte bulunmuş ve ahiteşmiş idi. Ka’b b. Esed, Huyey b. Ahtab’ın geldiğini işitince, kale ka­pısını yüzüne kapattı ve ona kapıyı açmayı kabul etmedi. Huyey ona: Kapı­yı aç kardeşim, dedi. Ka’b kendisine: Sana kapıyı açmam. Çünkü sen uğur­suz bir adamsın. Muhammed’e muhalefet etmemi istiyorsun, ona çağırıyor­sun. Ben ise onunla akit ve antlaşma yapmış bulunuyorum. Ondan da vefa­kârlıktan ve doğruluktan başka bir şey görmedim. Benimle onun arasında­ki antlaşmayı da bozacak değilim. Bunun üzerine Huyey ona şöyle dedi: Ka­pıyı aç ki seninle konuşayım ve sonra seni bırakıp giderim. Ka’b yine: Böy­le bir şey yapmam, dedi. Bu sefer Huyey ona: Sen, seninle birlikte çorbanı içerim diye korkuyorsun. Bu söze Ka’b kızdı ve kapıyı ona açtı.

Huyey: Ey Ka’b dedi: Ben sana zamanın güç ve kuvvetini getirdim. Sana Kureyş’i ve onların ileri gelenleri, Gatafanlılan ve liderlerini getirdim. Bun­lar Muhammed’i ve onunla birlikte olanları kökten imha etmek üzere birbir­leriyle sözleşmiş bulunuyorlar.

Ka’b ona şöyle dedi: Allah’a yemin ederim ki, sen zamanın zilletini ve hiç­bir yağmur yükü bulunmayan boş bulutlan getirdin. Yazıklar olsun sana ey Huyey! Beni bırak, ben senin yapmamı istediğin şeyi yapacak değilim. An­cak Huyey, Ka’b’in yakasını bırakmadı. Ona vaadlerde bulundu, onu kandır­maya çalıştı. Nihayet onun tekliflerini kabul etti ve Muhammed (sav) ile as­habına yardımcı olmamak, buna karşılık kendileri ile birlikte yola koyulmak üzere akitleşti. Bu sefer Huyey b. Ahtab ona şöyle dedi: Kureyş ve Gatafanlı-lar çekip gittiklerinde ben beraberimdeki yahudilerle birlikte senin tarafına katılırım.

Ka’b ile Huyey’in arasında meydana gelen bu sözleşme Peygamber (sav)’a ulaşınca, Peygamber Hazreclilerin lideri olan Sa’d b. Ubade ile Evslilerin li­deri Sa’d b. Muaz’ı onlarla birlikte de Abdullah b. Revâha ile Havvat b. Cu-beyr’i gönderdi. Rasûlullah (sav) onlara şöyle buyurdu: “Kureyzaoğullarına gidiniz. Şayet bize anlatılanlar gerçek ise (geldiğinizde) bu hususu bize üs­tü kapalı ifadelerle anlatın ve insanların maneviyatını kırmayın. Şayet söy­ledikleri yalan ise bunu herkesin önünde açık açık söyleyin.”

Kalkıp Kureyzalıların yanına gittiler. Onların kendilerine anlatılandan daha kötü bir halde olduklarını gördüler. Rasûlullah (sav)’a dil uzattılar ve şöyle dediler: Bizim onunla herhangi bir antlaşmamız yoktur. Sa’d b. Muaz onlara hakaret ettiği gibi, onlar da ona hakaret ettiler. Sa’d b. Muaz bir par­ça sert idi. Sa’d b. Ubade ona: Onlarla sövüşmeyi bırak, çünkü onlar arasın­da bundan daha fazlası vardır.

Nihayet her iki Sa’d, Rasûlullah (sav)’ın yanına bir grup müslüman ile bir­likte olduğu bir sırada vardılar ve ona: Adal ve el-Kare, dediler. Onlar bu söz­leriyle Adal ve el-Karelilerin, Recî’de şehid düşen Ubeyy ve arkadaşlarına ve­rilen ahdin bozulmuş olduğunu ifade etmiş oluyorlardı. Bunun üzerine Pey­gamber (sav): “Müjdeler olsun size ey müslümanlar” diye buyurdu.

İşte o esnada bela büyüdü, korku arttı. Müslümanlara düşmanları üstle­rinden yani doğu tarafından, vadinin üst tarafından ve batı tarafından, vadi­nin iç taraflarından, altlarından gelmeye başladılar. Öyle ki, Allah hakkında çeşitli zanlar beslemeye koyuldular. Münafıklar gizlediklerinin birçoğunu açı­ğa çıkardılar. Kimisi: Bizim evlerimiz korumasızdır. Haydi oraya gidelim, çün­kü biz onlara gelecek bir zarardan korkuyoruz, dediler. Bu sözü söyleyenlerden birisi de Evs b. Kayzî idi. Kimileri: Muhammed bize Kisra ve Kayser’in hazinelerinin fethedileceğini vaadediyor. Halbuki bugün bizden herhangi bir kimse def-i hacet için gitmekten dahi korkmaktadır, demişti. Bu sözü söy­leyenlerden birisi de Amr b. Avfoğullarına mensub birisi olan Muattib b. Ku-şeyr idi.

Rasûlullah (sav) ve müşrikler, bir aya yakın, yirmi küsur gün ok ve taş at­malar dışında aralarında herhangi bir çarpışma olmaksızın kaldılar. Rasûlul­lah (sav) müslümanların sıkıntılarının oldukça ağırlaştığını görünce, Fezareli Uyeyne b. Hısn ile Murreli el-Haris b. Avf a haber gönderdi. Bu ikisi Gata-fanlıların kumandanı idiler. Beraberlerinde bulunan Gatafanlılar ile gidip Ku-reyşlileri yardımsız bırakarak kavimleri ile dönmeleri karşılığında Medine mah­sullerinin üçte birini vereceğini söyledi. Böyle bir konuşma henüz bir görüş­me şeklinde idi, bir akid haline gelmemişti. Rasûlullah (sav) bu ikisinin bu teklife razı olduklarını görünce, Sa’d b. Muaz ile Sa’d b. Ubâde’nin yanına git­ti, bu hususu onlara zikredip onlarla danıştı. Onlar da şöyle dediler: Ey Al­lah’ın Rasûlü, bu senin sevdiğin ve senin için yapmamızı istediğin bir iş mi­dir, yoksa Allah’ın sana emredip bizim de dinleyip itaat etmemiz gereken bir husus mudur, yoksa senin bizim faydamıza yapmak istediğin bir şey midir? Peygamber: “Hayır. Ben bu işi sizin faydanız için yapmak istiyorum, dedi. Al­lah’a yemin ederim, benim bu işi yapmamın tek sebebi, bütün Arapların el-birlik edip sizin üzerinize gelmiş olduklarını görmemdir. Başka hiçbir sebe­bi yoktur.”

Bunun üzerine Sa’d b. Muaz ona şöyle dedi: Ey Allah’ın Rasûlü! Allah’a yemin ederim, biz de, bu kavim de Allah’a şirk koşuyorduk, putlara tapıyor­duk. Allah’a ibadet etmiyor, tanımıyorduk. Fakat ya satın almak yahut ta mi­safir olarak kendilerine ikram edilmek dışında, bizim mahsullerimizden her­hangi bir şeyi ele geçirebilme umuduna kapılmamışlardı. Şimdi Allah bizi İs­lâm ile şereflendirmiş, bizi bu dine iletmiş, seninle bizi yüceltmiş iken mi mal­larımızdan onlara bir şeyler vereceğiz? Allah’a yemin ederim, Allah bizimle onlar arasında hüküm verinceye kadar onlara kılıçtan başka verecek hiçbir şeyimiz yoktur.

Rasûlullah (sav) buna çok sevindi ve: “Madem böyle istiyorsunuz, böyle olsun” diye buyurdu. Uyeyne ile el-Haris’e de: “Çekip gidiniz. Size kılıçtan başka verecek bir şeyimiz yoktur” dedi. Sa’d’da henüz şahidleri yazılmamış bulunan antlaşma müsveddesinin yazıldığı sahifeyi eline aldı ve sildi. [46]

5- Müşriklerden Hendeği Aşmaya Çalışanlar ve Diğer Bazı Olaylar:

Rasûlullah (sav) ile müslümanlar bu halleri üzere kalmaya devam eder­ken müşrikler de onları kuşatmayı sürdürüyorlardı. Aralarında herhangi bir çarpışma olmuyordu. Ancak aralarında Âmir b. Lueyoğullarına mensub Amr b. Abdi Vüdd el-Âmirî, Ebu Cehil’in oğlu İkrime, Hubeyre b. Ebi Vehb, Fih-roğullarından Dırar b. el-Hattab gibi Kureyşlilerin en iyi ata binicileri ve kah­ramanlarından olan bazı süvariler, hendeğin kıyısına kadar gelip durdular. Hendeği gördüklerinde: Şüphesiz ki bu büyük bir tuzaktır. Araplar böyle bir tuzak hazırlamasını bilmiyorlar, dediler.

Daha sonra hendeğin dar bir yerini bulmaya çalıştılar. Atlarını hendeği aş­mak için mahmüzladılar ve atları ile birlikte hendeği aştılar. Hendek ile Sel’ tepesi arasında bir yere ulaştılar.

Ali b. Ebi Talib (r.a) müslümanlardan bir grup ile birlikte karşılarına çık­tılar ve aşıp geldikleri o zayıf noktayı karşılarına kapattılar. Diğer atlılar da onlara doğru gelmeye başladılar. Amr b. Abdi Vüdd, Bedir günü almış oldu­ğu yaraların etkisi ile Uhud’da bulunmamıştı. Hendek günü de kahramanlı­ğını göstermek istemişti. Beraberindeki atlılarla birlikte hendeği aşıp durdu­ğu yere gelince: Teke tek çarpışacak kimse var mı? diye seslendi. Ali b. Ebi Talib karşısına çıktı ve ona: Ey Amr dedi, bize ulaştığına göre sen iki husu­sa davet edilecek olursan, mutlaka bunlardan birisini kabul edeceğine dair Allah’a söz vermişsin. Öyle mi? Amr: Evet deyince, Ali (r.a): Ben seni Allah’a ve İslâm’a çağırıyorum, dedi. Amr: Böyle bir şeye ihtiyacım yok, diye cevap verdi. Bu sefer Ali (r.a) ona: O halde seni teke tek çarpışmaya davet ediyo­rum, dedi. Amr: Kardeşimin oğlu Allah’a yemin ederim benimle baban ara­sındaki ilişkiler dolayısıyla seni öldürmek istemiyorum, dedi. Bu sefer Ali (r.a) kendisine: Ben ise Allah’a yemin ederim seni öldürmeyi istiyorum, diye ce­vap verdi.

Bu sözler üzerine Amr b. Abdi Müdd oldukça kızdı, atından indi, atının bacaklarını kestikten sonra Ali (r.a)’a doğru yürüdü. Her ikisi de birbirleriy­le çarpışmaya, karşılıklı darbeler vurmaya başladılar. Nihayet öyle bir toz bu­lutu meydana geldi ki görünmez oldular. Tozlar dumanlar geri çekildiğinde Ali (r.a)’ın Amr’ın göğsü üzerinde olup başını kesmekte olduğu görüldü. Ar­kadaşları Amr’ın Ali tarafından öldürüldüğünü görünce, atları ile hendeğin dar yerini aşıp gerisin geri kaçtılar. Ali (r.a) da bu olay ile ilgili olarak şu be­yitleri söyledi:

“Beyinsizliği dolayısıyla taşlara (putlara) yardıma koştu, Ben ise çarpışarak Muhammed’in dinine yardımcı oldum. Onunla teke tek çarpıştım ve yere yıkılmış halde bıraktım onu. Onu kumlar ile tepecikler arasında hurma kütüğü gibi bıraktım. Onun üzerindeki elbiselere -afif davranarak- ilişmedim ve şayet ben, Elbisesiyle örtünen olsaydım, elbetteki o üzerimdeki elbiseleri dahi alırdı. Allah dinini ve peygamberini yardımsız bırakacak sanmayın. Ey Ahzab’a katılanlar topluluğu!”

İbn Hişam dedi ki: Siyer alimlerinin büyük çoğunluğunun bu beyitlerin Ali (r.a) tarafından söylendiği hususunda şüpheleri vardır. İbn Hişam dedi ki: O gün İkrime b. Ebi Cehil, Amr’ı bırakıp kaçtığında mızrağını dahi bıra­kıp gitmişti. İşte bu hususta Hassan b. Sabit şöyle demektedir:

“Kaçarken mızrağını (bir kenara) atıp bıraktı bize.

Keşke İkrime böyle bir şey yapmasaydın,

Geri döndün, kaçıp gittin, ceylan yavrusu gibi

Sen asıl hedeften sapmış oluyordun,

Sırtını geriye güvenlik duyarak çevirmedin,

Senin (koşmanı görene) arkan tıpkı bir sırtlan arkası gibiydi.”

Âişe (r.anha), Hariseoğullan kalesinde idi. Sa’d b. Muaz’ın annesi de onunla beraberdi. Sa’d’ın üzerinde kolunu dışarda bırakan bir zırh vardı. Elin­de de harbe bulunuyordu, bu esnada da şu beyiti okuyordu:

“Azıcık dur, birazdan savaşa bir erkek deve katılacak, Ecel geldi mi ölümün bir sakıncası olmaz.”

Sa’d b. Muaz’a o gün isabet eden bir ok, kolunun damarını koparmıştı. Bu oku ona kimin attığı hususunda farklı görüşler vardır. Denildiğine göre bu oku ona Amir b. Lueyoğullarına mensup Hibban b. Kays b. el-Arika atmış idi. Bu oku attığında ona: Al bu oku ben el-Arika’nın oğluyum demişti. Bu se­fer Sa’d (r.a) kendisine: Allah ateşte senin yüzünü terletsin, dedi.[47]

Ona bu oku atan kimsenin Hafface b. Asım b. Hibban olduğu söylendi­ği gibi, ona bu oku atan kişinin Mahzumoğullarının antlaşmalısı Ebu Üsame el-Cüşemî olduğu da söylenmiştir.

İbn İshak ve başkaları tarafından zikredilen Hassan ile Abdu’l-Mutta-lib’in kızı Safiye’nin başından o gün cereyan etmiş ilginç bir olay vardır.

Abdu’l-Muttalib’in kızı Safiye (r.anha) dedi ki: Ahzab günü biz Hassan b. Sabit’in kalesinde idik. Hassan kadın ve çocuklarla birlikte bizimle beraber bulunuyordu. Peygamber (sav) ve ashabı ise düşmanın karşısında yer almış­lardı, bize gelme imkanları yoktu. Ansızın bir yahudinin etrafta dolaşmakta olduğunu gördük. Ben Hassan’a: Haydi in de bu adamı öldür, dedim, Has­san: Ey Abdu’l-Muttalib’in kızı, ben bu işlerin adamı değilim, dedi. Bunun üze­rine ben de bir demir sopa aldım, kaleden inip o kişiyi öldürdüm. Sonra da: Ey Hassan dedim, in de bunun üzerindeki eşyaları al, gel. Onun üzerinde­ki eşyaları almamı engelleyen tek sebep onun erkek olmasıydı. Bu sefer Has­san: Ey Abdu’l-Muttalib’in kızı, onun üzerinden çıkacak eşyaya benim bir ih­tiyacım yok, dedi. Bunun üzerine ben de inip üzerindeki eşyayı aldım.

Ancak Ebu Ömer b. Abdi’1-Berr şöyle demektedir: Siyer alimlerinden bir topluluk, Hassan hakkında anlatılan bu olayı kabul etmezler ve şöyle der­ler: Eğer anlattığınız şekilde Hassan korkak olsaydı, elbetteki cahiliye döne­minde de, İslâm geldikten sonra da kendilerini hicvettiği kimseler bundan dolayı da onu hicvederlerdi. Hatta oğlu Abdu’r-Rahman da bu sebepten ötü­rü hicvedilirdi. Çünkü o, Arab şairlerinden en-Necaşî ve başkaları gibi, bir­çok kimseye hicvedici şiirler yazmış bir kimsedir. [48]

6- Nuaym b. Mes’ud’un Taktiği:

Eşcalı Nuaym b. Mes’ud b. Âmir, Rasûlullah (sav)’a gelerek şöyle dedi: Ey Allah’ın Rasûlü! Ben müslüman oldum, kavmim ise müslüman olduğumu bil­memektedir. Bana istediğin emri verebilirsin.

Rasûlullah (sav) ona şöyle dedi: “Sen Gatafanlılara mensup bir adamsın. Sen çıkıp da bize karşı ittifak etmiş olanların dağılmalarını sağlayabilirsen, bizimle birlikte kalmandan daha bir hoşumuza gider. Haydi çık, git. Çünkü savaş bir hiledir.”

Bunun üzerine Nuaym b. Mes’ud, Kureyzaoğullarına gitti. Cahiliye döneminde onlarla dostluğu vardı. Ey Kureyzaoğulları dedi. Benim size olan sev­gimi, benim sizinle olan özel ilişkimi biliyorsunuz. Onlar: Söyle sen bize gö­re itham edilecek bir kimse değilsin, dediler. Onlara şöyle dedi: Kureyşliler ile Gatafanlılar sizin durumunuzda değildir. Bu topraklar sizin yaşadığınız top­raklardır. Mallarınız, evlatlarınız, kadınlarınız buradadır. Kureyşlilerle, Gata­fanlılar ise Muhammed ve arkadaşları ile savaşmaya geldiler. Siz de Muham-med’e karşı bunlara yardımcı oldunuz. Eğer bir fırsat bulacak olurlarsa, onu değerlendirirler. Böyle bir imkan bulamazlarsa, kendi topraklarına ge­ri dönerler ve sizi bu adamla başbaşa bırakırlar. Sizin ise ona karşı koyacak gücünüz yoktur. O bakımdan siz bunlardan bazı rehineler almadıkça onlar­la birlikte olup savaşa katılmayınız.

Daha sonra Kureyzalıların yanından ayrılıp Kureyş’in yanına gitti ve on­lara şöyle dedi: Ey Kureyşliler! Benim size olan sevgimi, Muhammed ile ay­rılığımı bilirsiniz. Ben sizin iyiliğinizi isteyerek haber aldığım bir hususu si­ze bildirmemin üzerimde bir hakkınız olduğu görüşündeyim. Yalnız bunu benden duyduğunuzu gizleyeceksiniz. Dediğini yapacağız, dediler. Onlara şunları söyledi: Şunu bilin ki yahudiler Muhammed’i yardımsız bırakmış ol­malarına pişman oldular ve ona şöyle bir haber gönderdiler: Biz yaptıkları­mıza pişman olduk. Kureyşliler ile Gatafanlıların eşrafından birtakım kimse­leri alip onları sana boyunlarını vurmak üzere teslim etmemiz senin gönlü­nü eder mi? Bu işe razı olur musun? Bundan sonra da onların geri kalanla­rının kökünü kurutuncaya kadar da senin yanında yer alırız.

Daha sonra Gatafanlılann yanına giderek onlara da buna benzer sözler söy­ledi. Cumartesi gecesi şanı yüce Allah’ın Rasûlünün ve mü’minlerin lehine bir takdirinin tecellisi olarak Ebu Süfyan, Kureyzaoğullarına, Ebu Cehil’in oğ­lu İkrime’yi Kureyşlilerle Gatafanlılardan bir grup kişi ile beraber gönderdi. İkrime onlara şunları söyledi: Biz sürekli kalınabilecek bir yerde değiliz, de­velerimiz, atlarımız telef oldu. Yarın sabah erkenden Muhammed’le savaşmak üzere çıkalım. Onlara şu haberi gönderdiler: Yarın sabah cumartesi günüdür. Cumartesi günü yasağını aştığımız için başımıza neler geldiğini biliyorsunuz. Bununla birlikte siz bize bazı kimseleri rehin vermeden sizinle birlikte savaş­mayız.

Elçi bu haberi Kureyşlilere götürünce: Allah’a yemin ederiz, Nuaym b. Mes’ud bize doğru söylemiş, dediler. Bu sefer yine onlara elçiler göndere­rek şu cevabı verdiler: Allah’a yemin ederim, ebediyyen biz size rehin tes­lim etmeyiz. İsterseniz bizimle birlikte savaşa çıkarsınız, aksi takdirde bizim­le sizin aranızda herhangi bir antlaşmanın olmadığını biliniz.

Bu sefer Kureyzaoğulları: Allah’a yemin ederiz. Nuaym b. Mes’ud bize doğ­ru söylemiş, dediler.

Böylelikle yüce Allah, aralarındaki yardımlaşmayı, dayanışmayı kaldırmış oldu. Söz birlikleri dağıldı, birkaç gece devam eden soğuk esnasında üzer­lerine de şiddetli bir rüzgar gönderdi. Rüzgar kaplarını deviriyor, tencere ve kazanlarını ters yüz ediyordu. [49]

7- Ahzab’ın Dağılışı, Kureyş Ordusunun Geri Dönmesi ve Kureyş’in Durumunu Öğrenmek Üzere Allah Rasûlünün Huzeyfe (r.a)’ı Casus Olarak Göndermesi:

Ahzab’ın bu şekildeki ayrılıklarına dair haber Rasûlullah (sav)’a ulaşınca, onlara dair haber ve bilgileri getirmek üzere Huzeyfe b. el-Yeman’ı gönder­di. Huzeyfe gizlice ve onların farkına varmayacakları bir şekilde karargâh­larına gitti. Ebu Süfyan’ın şu sözlerini duydu: Ey Kureyşliler! Her biriniz be­raberinde oturduğu kimseyi tanısın. Huzeyfe dedi ki: Hemen yanımda otu­ran adamın elini tuttum ve: Sen kimsin? diye sordum. O da bana: Ben filan kişiyim, dedi. Daha sonra Ebu Süfyan şunları söyledi: Haliniz zordur ey Ku­reyşliler. Allah’a yemin ederim, artık siz kalınamayacak bir yerdesiniz. Ye­min olsun ki atlarımız, develerimiz telef oldu. Kureyzaoğullan bize verdik­leri sözlerinde durmadı. Bu rüzgardan da gördüğünüz sıkıntıları çekiyoruz. Hiçbir çadırımız yerinde durmuyor, ateş üzerinde tenceremiz kalmıyor, ateş yakamıyoruz. Haydi bineklerinize bininiz, ben gidiyorum, dedi ve devesinin üzerine atladı. Devesinin ön ayağının bağını ancak devesi kalkmış iken çözmüş oldu.

Huzeyfe (devamla) dedi ki: Şayet Rasûlullah (sav) beni gönderdiğinde: “Şunların yanlarına git ve hallerini öğren, ancak hiçbir şey yapma” dememiş olsaydı, onu bir okla öldürebilirdim. Çekip gittikleri sırada Rasûlullah (sav)’ın yanına vardım. Onun, hanımlarından birisine ait Yemen desenli bir örtüye bürünmüş olduğu halde ayakta durmuş, namaz kılmakta olduğunu gör­düm. Ona durumu bildirdim, o da yüce Allah’a hamdetti.

Derim ki: Huzeyfe’nin bu haberi Müslim’in Sahih’inde de zikredilmiştir. Bu haberde pek büyük belgeler vardır. Bunu Cerir, el-A’meş’ten, o İbrahim et-Teymî’den, o babasından rivayet etmiştir. İbrahim babasının şöyle dedi­ğini nakleder: Huzeyfe’nin yanında idik. Bir adam şöyle dedi: Şayet Rasûlul­lah (sav)’ın dönemine yetişmiş olsaydım, onunla birlikte çarpışır ve iyi bir im­tihan verirdim. Bunun üzerine Huzeyfe: Sen bunları mı yapacaktın? dedi. Biz Ahzab gecesi Rasûlullah (sav) ile birlikte olduğunuzu görmüştüm. Çok şid­detli bir rüzgar ve soğuğa yakalanmıştık. Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: “Ba­na bu adamların haberini getirecek kimse yok mu? Kıyamet gününde Allah onu benimle beraber kılacaktır.” Hepimiz sustuk, bizden kimse ona karşılık vermedi. Tekrar: “Bana bunların haberini getirecek adam yok mu? Allah kıyamet gününde onu benimle beraber (cennete) koyacaktır,” dedi. Yine sus­tuk, bizden kimse ona karşılık vermedi. Bu sefer: “Kalk, ey Huzeyfe, bize bu adamların haberini getir” dedi. Allah Rasûlü benim adımı vererek kalkmamı istediğinde yapacak başka bir şey bulamadım. Şöyle buyurdu: “Git, bana bun­ların haberlerini getir, fakat onları bana karşı kışkırtacak bir iş de yapma!”

Huzeyfe dedi ki: Onun yanından ayrılınca, sanki hiç soğuk isabet etme­miş bir sıcaklık içerisinde yürüyormuş gibiydim. Nihayet onların yanına vardım. Ebu Süfyan’ın sırtını ateşle ısıtmakta olduğunu gördüm. Yayıma bir ok yerleştirdim ve ona oku atmak istedim. Fakat Rasûlullah (sav)’ın: “Onla­rı bana karşı kışkırtma” dediğini hatırladım. Eğer ona ok atmış olsaydım, hiç şüphesiz ona isabet ettirecektim. Yine tıpkı bir hamamın içindeymişim gibi yürüyerek döndüm. Peygamber’in yanına vardığımda ona durumlarını bildir­dim ve söyleyeceklerimi bitirdikten sonra üşümekte olduğumu farkettim. Ra­sûlullah (sav) namaz kılarken üzerinde bulunan abasının artan bölümünü üze­rime geçirdi. Sabah oluncaya kadar uyumaya devam ettim. Sabah olunca da: “Ey uykucu kalk, dedi.”[50]

Rasûlullah (sav) sabahleyin Ahzab’ın geri dönmüş olduklarını görünce Me­dine’ye geri döndü, müslümanlar da silahlarını bıraktı. Bu sefer Cebrail (a.s) kendisine Dıhye b. Halife el-Kelbî kılığında, üzerinde ipekten bir ka­dife örtü bulunan bir dişi katır üzerinde geldi ve ona: Ey Muhammedi dedi. Sizler silahlarınızı bırakmış olmakla birlikte, melekler silahlarını bırakmadı­lar. Allah sana Kureyzaoğulları üzerine gitmeni emretmektedir. İşte ben ön­cü olarak onların üzerine gidiyor ve içlerine sığındıkları kalelerini sarsıntı­ya uğratacağım.

Bunun üzerine Rasûlullah (sav) da Kureyzaoğulları üzerine gidilmesini em­retti. Buna dair açıklamalar da bir sonraki başlıkta yer alacaktır. [51]

8- Kureyzaoğulları Üzerine Gidiş:

Bir münadi şöylece seslendi: Herkes ikindi namazını mutlaka Kureyza oğulları (diyarı)nda kılacaktır. Bazıları namaz vaktinin çıkacağından korktuk­ları için Kureyzaoğullarına varmadan namazlarını kıldılar. Diğerleri ise: Biz­ler vakit geçecek olsa dahi sadece Rasûlullah’ın bize emrettiği yerde ikindi­yi kılacağız, dediler. (Ravi) dedi ki: Rasûlullah her iki kesimden de herhan­gi bir kişiyi azarlamadı.

Burada fıkhı inceliklerden birisi de müctehidlerin ictihadlarının doğru ka­bul edileceği şeklindedir. Bu hususa dair açıklamalar daha önceden el-En-biya Sûresi’nde (21/78-79, 9 ve 10. başlıklarda) geçmiş bulunmaktadır.

Sa’d b. Muâz kendisine ok isabet ettiği sırada Rabbine şöylece dua etmiş­ti: Allah’ım, eğer bundan sonra yine Kureyşlilerle savaşa devam edilecek olur-, sa, bu savaşlara katılmak için beni hayatta bırak. Çünkü senin Rasûlünü ya­lanlayan ve onu yurdundan çıkartan bir kavme karşı cihad etmekten daha faz­la kendilerine karşı cihad etmeyi sevdiğim kimse yoktur. Allahım, eğer ar­tık bizimle onlar arasındaki savaş bitmiş ise, o vakit bu yaramın neticesin­de bana şehadeti nasib et. Ayrıca Kureyzaoğullarının başlarına gelecek ola­nı görmek suretiyle gözümü aydınlatmadıkça da canımı alma!

İbn Vehb, Malik’ten şöyle dediğini rivayet etmektedir: Haber aldığıma gö­re Sa’d b. Muâz Medine’de bulunan ve Farî’ diye bilinen taştan yapılmış ka­lede beraberindeki birkaç hanım da bulunan Âişe (r.anha)’nın yanından ge­çerken üzerinde yenlerini çemremiş olduğu bir zırh bulunuyordu; (süründü­ğü kokunun bıraktığı) sarı izler üzerinde görünüyordu. Bu halde iken şu be­yi ti söylüyormuş:

“Azıcık beklet, hemen savaşa bir erkek deve yetişecek, Ecel yaklaştı mı ölmenin bir sakıncası olmaz.”

Bunun üzerine Âişe (r.anha): Ben bugün Sa’d’ın kol ve bacaklarından baş­ka bir yerden yara alacağından korkmuyorum, demişti. Sa’d kolundan isabet aldı.

İbn Vehb ile İbnu’l-Kasım’ın da Malik’ten rivayet ettiklerine göre, Âişe (r.anha) şöyle demiş: Rasûlullah (sav) dışında Sa’d b. Muaz’dan daha yakı­şıklı bir adam görmedim.

Sa’d, kolundan isabet almış, sonra şöyle demişti: Allah’ım, eğer Kureyzalı-lar ile savaşmaktan geriye bir şey kalmamışsa canımı al ve eğer geriye bir şey­ler kalmışsa Rasûlün ile birlikte onun düşmanlarına karşı savaşıncaya kadar beni hayatta bırak!

Kureyzaoğullarının akıbeti hakkında hakemliğine başvurulduktan ve hükmünü verdikten sonra vefat etti. Bunun üzerine insanlar sevindiler ve: Du­asının kabul edilmiş olacağını ümit ederiz, dediler. [52]

9- Kureyzaoğullan Gazvesi:

Müslümanlar Kureyzaoğullan diyarına gitmek üzere yola çıktıklarında Ra­sûlullah (sav) sancağı Ali b. Ebi Talib’e verdi. Medine’de de İbnu Ümmi Mektûm’u yerine vekil tayin etti. Ali ve beraberindeki bir topluluk Kureyza oğullarının diyarına gittiler ve onlardan kalelerinden inmelerini istediler. Ra­sûlullah (sav)’a dil uzattıklarını işittiler.

Bunun üzerine Ali (r.a), Rasûlullah (sav)’ın yanına varıp ona: Ey Allah’ın Rasûlü, sen onların yanına gitme, dedi ve üstü kapalı ifadelerle durumu ona anlattı.

Peygamber: “Sanırım onların bana dil uzattıklarını duydun. Beni görecek olurlarsa, bu işten vazgeçerler” dedi ve kalkıp onların yanına gitti. Onu gö­rünce (yaptıklarından) vazgeçtiler. Peygamber onlara şöyle dedi: “Ey may­munların kardeşleri! Antlaşmayı bozdunuz. Allah sizi rezil ve rüsvay etmiş ve sizin başınıza intikamını indirmiş bulunuyor.”

Kureyzalılar şöyle dediler: Ey Muhammedi Sen cahil bir kimse değildin. Bize karşı cahilce hareket etme. Rasûlullah (sav) orada konaklayıp yirmi kü­sur gece onları kuşatma altında tuttu.

Efendileri Ka’b diledikleri herhangi birisini seçmeleri için onlara üç tek­lifte bulundu: Ya müslüman olup Muhammed’in getirdiklerini kabul edip ona tabi olacak ve böylelikle kurtulacaklardı. (Devamla onlara dedi ki:) Bunun sonucunda mallarınızı, kadınlarınızı, çocuklarınızı himaye altına almış ola­caksınız. Allah’a yemin ederim ki, kitabınızda vasıflarını yazılı bulduğunuz kişinin o olduğunu biliyorsunuz. Yahut çocuklarını ve hanımlarını öldürecek­ler, sonra da ileriye atılarak son fertleri ölünceye kadar savaşacaklar, yahut ta müslümanların herşeyden emin oldukları bir zamanda cumartesi gecesi müslümanlara geceleyin baskın yapacaklar ve onları öldürecekler.

Kureyzaoğulları efendilerine şu cevabı verdiler: İslâm’ı kabul etmeyi ele alalım. Biz müslüman olup Tevrat’ın hükmüne muhalefet edemeyiz. Kendi çocuklarımızı ve kadınlarımızı öldürmeye gelince, bu zavallılar ne yaptılar ki, biz onları öldürmekle cezalandıralım. Cumartesi günü yasağını da aşacak değiliz.

Daha sonra Ebu Lübabe’ye haber gönderdiler. Kureyzaoğullarının Amr b. Avfoğulları ile diğer Evslilerle antlaşmaları vardı. Ebu Lübabe yanlarına gel­di. Çocuklarını, hanımlarını ve adamlarını önünde toplayıp ona: Ey Ebu Lü­babe, dediler. Senin görüşüne göre biz Muhammed’in hükmünü kabul eder­sek, ne olur? O da: Evet, dedi ve bu arada -boğazına işaret ederek- eğer böy­le bir şeyi kabul ederseniz (sonunuz) boğazlanmaktır. Ebu Lübabe hemen akabinde pişman oldu, Allah’a ve Rasûlüne hainlik ettiğini anladı. Ayrıca yü­ce Allah’ın bu işi peygamberinden saklı tutmayacağını da bildi. Bunun üze­rine Peygamber (sav)’ın yanına dönmeksizin Medine’ye gitti, kendisini bir di­reğe bağladı. Yüce Allah tevbesini kabul etmedikçe de yerinden ayrılmayacağına yemin etti. Hanımı sadece her namaz vakti gider, onun bağlarını çözerdi.

İbn Uyeyne ve başkaları dedi ki: “Ey iman edenler! Allah’a ve Rasûlüne hainlik etmeyin, bile bile emanetlerinize de hainlik etmeyin.” (el-Enfal, 8/27) âyeti onun hakkında inmiştir. Yine günahını işlemiş olduğu Kureyza oğullan topraklarının hiçbir parçasına ayak basmayacağına da yemin etti.

Peygamber (sav)’a Ebu Lübabe’nin yaptıklarına dair haber ulaşınca şöy­le buyurdu: “Şayet yanıma gelmiş olsaydı, ben onun için Allah’tan mağfiret isterdim. Madem o bu işi yaptı, artık yüce Allah onu serbest bırakmadıkça ben de onun bağını çözecek değilim.” Yüce Allah da Ebu Lübabe’nin duru­mu hakkında: “Diğer bir kısım da günahlarını itiraf ettiler” (et-Tevbe, 9/102) buyruğunu indirdi. Onun hakkında Kur’ân-ı Kerîm’in bu buyruğu na­zil olunca, Rasûlullah (sav) bağlarının çözülmesini emretti.

Sabah olunca Kureyzaoğulları Rasûlullah (sav)’ın vereceği hükmü kabul etmek şartıyla kalelerinden indiler. Evsliler Rasûlullah (sav)’ın huzuruna peyderpey giderek: Ey Allah’ın Rasûlü, dediler. Sen de bilirsin ki onlar bi­zim antlaşmaklarımız idi. Hazreçlilerin antlaşmakları olan Nadiroğulları hak­kında, Abdullah b. Ubeyy b. Selul’un isteğini kabul etmiş idin. Bizim senden alacağımız pay başkalarının senden almış oldukları paydan aşağı olmasın. Çünkü bunlar bizim dostlarımızdılar. Rasûlullah (sav) onlara şu cevabı ver­di: “Ey Evsliler bunlar hakkında sizden bir adamın hüküm vermesine razı ol­maz mısınız?” Onlar: Oluruz, dediler. Bunun üzerine: “O zaman bu işi Sa’d b. Muaz’a havale ediyorum” diye buyurdu.

Rasûlullah (sav) Sa’d için mescidde bir çadır kurdurmuştu. Bundan mak­sat ise Hendek’te almış olduğu yarasından dolayı ona yapacağı hasta ziya­retini yakından yapmaktı. Sa’d onlar hakkında savaşçılarının öldürülmesi, ço­cuk ve kadınların esir alınması, mallarının da paylaştırılması şeklinde hük­münü verdi. Rasûlullah (sav) ona: “Andolsun sen bunlar hakkında yüce Al­lah’ın yedi semanın üstünden verdiği hükme uygun hüküm verdin.” dedi. Ra­sûlullah (sav) da bunun üzerine emir verdi ve bugün -yani İbn İshak’ın dö­neminde- Medine’de bir çarşı olan bir yere çıkartılmalarını emretti. Oraya hen­dekler kazındı, sonra peygamberin emri ile o hendeklerin içinde boyunları vuruldu. O gün Huyey b. Ahtab ve Ka’b b. Esed de öldürülenler arasında idi. Her ikisi de Kureyzaoğullarının ileri gelenleri idi. Öldürülenlerin sayısı altı-yüz ila yediyüz kişi idi.

Huyey’in üzerinde, öldükten sonra kimse onu üzerinden almasın diye, par­mak uçları kadar her tarafından delik açıp parçalamış olduğu gül rengi bir elbise vardı. Bir iple elleri boynuna bağlanmış olduğu halde Rasûlullah’ın hu­zuruna getirildiğinde, Rasûlullah’a bakıp şunları söyledi: Allah’a yemin ederim, sana düşmanlık ettiğimden dolayı kendimi asla kınamadım. “Fakat Al­lah’ın yardımsız bıraktığı kimse yenilir” (diye bir mısra okuyarak) cevab ver­di. Sonra şunları söyledi: Ey insanlar! Allah’ın verdiği emrin bir sakıncası yok­tur. Bu onun yazdığı ve takdir ettiği bir hükümdür. Bu İsrailoğulları aleyhi­ne yazılmış büyük bir savaştır. Sonra yerine oturdu ve boynu vuruldu.

Kureyzaoğulları kadınları arasından bir kadın da öldürülmüştü. Bu kadın Hallad b. Süveyd’in üzerine değirmen taşını atan ve ölümüne sebeb teşkil eden el-Hakem el-Kurazî’nin-karısi Bunane idi.

Rasûlullah (sav) eteklerinde tüy bitmiş olan her erkeğin öldürülmesini em­retti, tüyü bitmemiş olanların da hayatta bırakılmasını emretti. Atiyye el-Ku-razî tüyü bitmemiş olanlardan idi. O bakımdan Rasûlullah (sav)’ın emri ile hayatta bırakıldı. Bu kişi ashab-ı kiram arasında sayılır.

Rasûlullah (sav) Sabit b. Kays b. Şemmas’a, ez-Zebîr b. Bâtâ’nın çocuk­larını hibe etti, o da onların hayatta kalmalarını istedi. Abdu’r-Rahman b. ez-Zebîr onlardan birisidir, müslüman oldu ve sahabeler arasında sayılır.

Yine Peygamber (sav) Rifaa b. Samevel el-Kurazî’yi, Ummu’l-Munzir Kays kızı Selma’ya hibe etti. Selma, Neccaroğullarından Selit b. Kays’ın kızkarde-şidir. Her iki kıbleye doğru namaz kılmıştır. Rifaa da müslüman oldu. Hem sahabelerdendir, hem de naklettiği rivayetleri de vardır.

İbn Vehb ve İbnu’l-Kasım’ın rivayetlerine göre Malik dedi ki: Sabit b. Kays b. Şemmas, İbn Bâtâ’nın yanına gitti -İbn Bâtâ’nın ona iyilikleri olmuştu- ve şöyle dedi: Rasûlullah (sav)’dan seni bana, bana yapmış olduğun iyilikler do­layısıyla hibe etmesini istedim. İbn Bâtâ şu cevabı verdi: Erdemli insanın, er­demli kimseye karşı yaptığı işte böyle olur. Daha sonra şunları söyledi: Ço­cukları, hanımı olmayan bir adam nasıl yaşayabilir? Bunun üzerine Sabit, Ra­sûlullah (sav)’ın yanına geri döndü ve bunu ona aktarınca Peygamber bu se­fer ona hanımını ve çocuklarını da hibe etti. Sabit, İbn Bâtâ’ya gidip duru­mu bildirince bu sefer: Malı olmayan bir adam nasıl yaşayabilir, dedi. Sabit bu sefer tekrar Peygamber (sav)’a giderek ona malının verilmesini istedi, Pey­gamber malını da ona verdi. Geri dönüp ona durumu haber verdiğinde bu sefer: Yüzü bir çim aynasını andıran İbn Ebi’l-Hukayk ne yaptı? diye sordu. Sabit ona: Öldürüldü, dedi. Peki iki meclis(in adamları) ne yaptılar? diye sor­du. Bu sözleriyle Ka’b b. Kureyzaoğulları ile Amr b. Kureyzaoğullarını kas­tediyordu. Sabit ona: Öldürüldüler, dedi. Bu sefer o iki kesim ne yaptı? di­ye sordu, yine Sabit ona: Öldürüldüler, dedi. Bunun üzerine İbn Bâtâ şu ce­vabı verdi: Artık senin mes’ul tutulacağın bir taraf kalmadı. Asla oraya -hur­ma ağaçlarını kastediyor- bir kova su dahi dökmeyeceğim. Haydi, beni de onlara kavuştur. Ancak Sabit onu öldürmeyi kabul etmedi, başkası onu öl­dürdü.

İbn Bâtâ’nın, Sabit’e yaptığı iyiliğe gelince, Buas gününde Sabit’i esir al­mış, perçemini yolup onu serbest bırakmıştı. [53]

10- Hendek (Ahzab) Gazvesi ile Beni Kureyza Gazvesinin Sonuçları:

Rasûlullah (sav) Kureyzaoğullarının mallarını paylaştırdı. Süvariye üç pay, piyadeye de bir pay verdi. Süvariye iki, piyadeye bir pay verdiği de söy­lenmiştir.

O gün müslümanların otuzaltı tane atları vardı. Peygamber (sav)’ın payı­na esirleri arasından Amr b. Kureyzaoğullarından birisi olan Amr b. Cünafe’nin kızı Reyhane düşmüştü. Peygamber (sav) vefat edinceye kadar Reyhane yanında kalmıştı.

Denildiğine göre Peygamber (sav)’ın hem piyadelere, hem atlılara pay ayır­dığı ilk ganimet ile beşte birin ayrıldığı ilk ganimet, Kureyzaoğullarından alı­nan ganimet olmuştur. Daha önceden yaptığımız açıklamalarda ise bu işin ilk olarak Abdullah b. Cahş seriyyesinde gerçekleştiğini belirtmiştik. Doğru­sunu en iyi bilen Allah’tır.

Ebu Ömer (b. Abdi’1-Berr) dedi ki: Bunun uygun izahı şöyle yapılır: Yü­ce Allah’ın: “Eğer Allah’a… inanmışsanız bilin ki ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri Allah’a, Rasûlüne aittir” (el-Enfal, 8/41) buy­ruğundan sonra beşte birin alındığı ilk ganimet, Kureyzaoğullarından alınan ganimettir. Abdullah b. Cahş ise kumandan olarak gönderildiği seriyyede bun­dan önce aldığı ganimetlerden beşte birlik payı ayırmış, sonra da Kur’ân-ı Ke-rîm’in onun uygulamasına benzer hüküm ihtiva eden buyruğu nazil olmuş­tu. Bu da onun -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- faziletlerindendir.

Kureyzaoğullarının zaferi, hicretin beşinci yılının zülkade ayının sonları ile zülhicce ayının başlarına tesadüf etmişti. Kureyzaoğullarının işi bittikten sonra faziletli insan, salih kişi Sa’d b. Muaz’ın duası kabul olundu. Yarası ye­niden kanamaya başladı ve damarı açıldı. Kanı aktı ve vefat etti. (Allah on­dan razı olsun).

Hadis-i şerifte hakkında: “Ölümü dolayısıyla Rahman’ın arşı sarsıldı”[54] de­nilen kişi de odur. Arşın etrafında sakin olan melekler ruhunun gelişi dola­yısıyla sevindiler ve onun için yerlerinden hareket ettiler, demektir.

İbnu’l-Kasım, Malik’ten şöyle dediğini rivayet etmektedir: Bana Yahya b. Sa’d anlattı dedi ki: Sa’d b. Muaz’ın ölümü dolayısıyla yetmiş bin melek in­di. Bunlar daha önceden yeryüzüne inmiş değillerdi.

Malik dedi ki: Hendek günü müslümanlardan dört ya da beş kişi şehit düş­müştü.

Derim ki: Hendek günü şehit düşen müslümanlar siyer alimlerinin nak­lettiklerine göre altı kişidir: Abdu’l-Eşheloğullarından Ebu Amr, Sa’d b. Mu-iz. Enes b. Evs b. Atik ile Abdullah b. Sehl -her ikisi de aynı şekilde Abdu’l-Eşheloğullarından idi- et-Tufayl b. en-Numan ile Salebe b. Ğaneme -ikisi de Selimeoğullarına mensub idiler- Ka’b b. Zeyd -Dinar b. en-Neccar oğulların­dan- ona kim tarafından atıldığı belli olmayan bir ok isabet etmiş ve ölümü­ne sebeb teşkil etmişti. Allah onlardan razı olsun.

Kâfirlerden ise üç kişi öldürülmüştü: Münebbih b. Osman b. Ubeyd b. es-Sebbak b. Abdi’d-Dar. İsabet eden bir ok dolayısı ile (daha sonra) Mekke’de ölmüştü. Bu kişinin adının Osman b. Ümeyye b. Münebbih b. Ubeyd b. es-Sebbak olduğu da söylenmiştir. Diğerleri Nevfel b. Abdullah b. el-Muğire el-Mahzumî olup hendeği geçmek isterken, hendeğin içine düşmüş ve öldürül­müştü. Daha sonra müslümanlar onun cesedini ele geçirmişlerdi. ez-Zührî’den rivayete göre Mekkeliler Rasûlullah (sav)’a cesedi karşılığında onbin dirhem vermişler, peygamber ise: “Bizim ne onun cesedine ihtiyacımız vardır, ne de ona karşılık verilecek olan paraya” diyerek, Mekkelileri cesediyle başbaşa bı­rakmıştır. Bir de -daha önce açıklandığı gibi- teke tek çarpışma esnasında (mü-barezede) Ali (r.a)’ın öldürmüş olduğu Amr b. Abdi Vüdd.

Kureyza günü müslümanlardan şehid düşenlere gelince: -el-Haris b. Haz-reçoğullanndan- Hallâd b. Süveyd b. Sa’lebe b. Amr, Kureyzaoğullarından bir kadın onun üzerine bir değirmen taşı atmış ve ölümüne sebeb olmuştu. Mu­hasara esnasında Esed’li Ebu Sinan b. Mihsan b. Hursan da öldü. Ükkaşe b. Mihsan’ın kardeşidir. Rasûlullah (sav), onu bugün orada yaşamakta bulunan müslümanların ölülerini defnettikleri Kureyzaoğulları kabristanında gömdü. Bu iki kişiden başka ölen olmamıştı.

Hendek gazvesinden sonra bir daha Kureyş kâfirleri mü’minlere karşı gaz­ve düzenleyemediler.

ed-Darimî Ebu Muhammed, Müsned’inde senediyle şunu kaydetmektedir: Bize Yezid b. Harun, İbn Ebi Zib’den haber verdi. İbn Ebi Zibb, el-Makbu-rî’den, o Abdu’r-Rahman b. Ebi Said el-Hudrî’den, o babasından şöyle dedi­ğini rivayet etmektedir: Hendek günü gecenin uzun bir bölümü geçinceye ve artık savaşmamıza gerek kalmayıncaya kadar yerimizden ayrılamamıştık. İşte yüce Allah’ın: “Allah savaşta mü’minlere yetti. Allah çok güçlüdür, Azizdir” (el-Ahzab, 33/25) buyruğunda anlatılan durum budur. Bunun üze­rine Peygamber (sav), Bilal’e emir verdi, o da kamet getirdi, öğle namazını kıldırdı. Tıpkı vaktinde kılıyormuşçasına namazı güzel bir şekilde kıldırdı. Son­ra ona verdiği ikinci bir emir üzerine Bilal ikindi namazı için kamet getirdi ve ikindiyi de kıldırdı. Daha sonra ona verdiği emir üzerine akşam namazı için kamet getirdi ve o namazı da kıldırdı, sonra yine ona emir vererek, yat­sı namazı için kamet getirdi ve onu da kıldırdı. Bu ise yüce Allah’ın: “Şayet korkarsanız o halde (namazı) yayan veya binek üstünde (kılın)” (el-Baka-ra, 2/239) buyruğu inmeden önce olmuştu. Bu hadisi Nesaî de rivayet etmiş­tir.[55]

Bu mesele daha önceden Tâ-Hâ Sûresi’nde (20/14. âyet, 5. başlık ve de­vamında) geçmiş bulunmaktadır.

Biz bu gazve ile ilgili olarak kaydettiğimiz on başlıkta iyice tetkik eden kimselerin göreceği gibi pek çok ahkâmı sözkonusu etmiş bulunuyoruz. Şim­di tekrar ondokuz âyetten ibaret olan ve sözünü ettiğimiz hususları ihtiva eden âyetlerin ilkine tekrar geri dönüyoruz.

“Hani sizlere ordular” yani Ahzab orduları “gelmişti. Biz de üzerlerine bir rüzgar… göndermiştik.” Mücahid dedi ki: Bu saba rüzgârı idi. Hendek günü Ahzab’ı teşkil eden ordular üzerine salıverilmişti. Öyle ki, kazanlarını devirmiş ve çadırlarını sokmuştu. (Mücahid devamla) dedi ki: Sözü edilen or­dulardan kasıt, meleklerdir, melekler o gün çarpışmadılar.

İkrime de şöyle demektedir: Ahzab gecesi güney (rüzgarı), kuzey (rüzga­rına) şöyle seslendi: Haydi, Peygamber (sav)’ın yardımına git. Bu sefer ku­zey (rüzgarı) şöyle dedi: Kuzey rüzgarı geceleyin yol almaz. Bundan dola­yı üzerlerine gönderilen rüzgar saba rüzgarı idi.

Said b. Cubeyr de İbn Abbas’tan şöyle dediğini rivayet etmektedir. Rasû-lullah (sav) buyurdu ki: “Ben saba rüzgarı ile yardıma mazhar oldum, Âd de (batı tarafından esen) debûr rüzgarı ile helak edildi.”[56]

Bu rüzgar Peygamber (sav)’ın bir mucizesi idi. Çünkü Peygamber (sav) ile müslümanlar rüzgarın estiği yere çok yakın idiler. Hatta ikisi arasında sade­ce hendek bulunuyordu. Fakat müslümanlar o rüzgarın getirdiği felaketten yana afiyette idiler ve hatta o rüzgarın esişinden haberleri dahi olmadı.

“Ve görmediğiniz ordular” buyruğunda yer alan: “Görmediği­niz” buyruğu “ya” ile de okunmuştur ki, müşriklerin görmediği (ordular) de­mektir.

Müfessirler dedi ki: Yüce Allah üzerlerine melekleri gönderdi ve bu me­lekler çadırlarının kazıklarını söktü. Çadırların iplerini kopardı, ateşleri sön­dürdü, kazanları devirdi, atlar birbirine girdi. Yüce Allah üzerlerine korku­yu saldı. Karargâhın herbir yanında melekler çokça tekbir getirdi. Öyle ki, herbir çadırın başkanı: Ey filan oğullan, yanıma geliniz! diyordu. Yanına gel­diklerinde de onlara: Kurtulmaya bakın, kurtulmaya! diyordu. Buna sebeb ise yüce Allah’ın kalblerine saldığı korku idi.

“Allah ne yaptığınızı çok iyi görendir” buyruğunda yer alan “yaptığınız”

anlamına gelen buyruk “te” ile değil de “ya” ile: “Yaptıkları” şeklin­de haber kipi olarak gelmiştir ki; bu da Ebu Amr’ın kıraatidir, diğerleri ise “te” ile okumuşlardır. Maksat ise hendeği kazmaları ve düşmanlarına karşı kendilerini korumaya almalarıydı. [57]

  1. Hani onlar size hem üstünüzden, hem alt tarafınızdan gelmiş­lerdi. O vakit gözler yerinden kaymış, yürekler de gırtlaklara var­mıştı. Allah hakkında da türlü zanlarda bulunuyordunuz.

“Hani onlar size hem üstünüzden, hem alt tarafınızdan gelmişlerdi”

buyruğundaki: “Hani” lafzı “hatırla” anlamında nasb konumundadır. Ay­nı şekilde: “Hani onlardan bir kesim de şöyle demişti” (el-Ahzab, 33/13) buy­ruğunda da böyledir.

“Üstünüzden” buyruğu, vadinin üst tarafından, demektir. Bu da doğu ta­rafında, vadinin üst tarafı olup oradan Nasroğulları ile birlikte Avf b. Malik ile Necidlilerle beraber Uyeyne b. Hısn, Esedoğulları başında Tulayha b. Hu-veylid el-Esedî gelmişti.

“Hem alt tarafınızdan” yani batı cihetinde vadinin iç tarafından demek­tir. O taraftan Mekkelilerin başında Ebu Süfyan b. Harb ile Kureyşlilerin ba­şında Yezid b. Cahş olduğu halde gelmişlerdi. Ebu’l-A’ver es-Sülemî de ya-hudi Huyey b. Ahtab ile birlikte gelmişti. Huyey de Kureyzaoğulları yahudi-ieri başında idi. Beraberlerinde hendeğin ön tarafından Âmir b. et-Tufeyl de gelmişti.

“O vakit gözler yerinden kaymış” yani göz bebekleri normalin dışında verinden fırlamıştı. Meyletmiş (kaymış) ve aşırı korkudan dolayı dehşete düş­tüğünden ötürü düşmanından başka hiçbir kimseyi görmeyecek hale gelmiş “yürekler de gırtlaklara varmıştı.” Yani yürekler gırtlaklara ulaşıncaya ka­dar göğüslerdeki yerlerinden ayrılmıştı.

Gırtlaklar”ın tekili; dır.

Eğer gırtlakların darlığı olmasaydı, yürekler oradan çıkıp dışarı fırlayacak­tı. Bu açıklamayı Katade yapmıştır. Şöyle de açıklanmıştır: Bu Arapların; “Neredeyse” takdiri ile kullandıkları üsluba uygun olarak mübalağa an­lamındadır. Nitekim şair şöyle demiştir:

“Eğer biz Mudarhlara ait bir öfke ile öfkelenecek olursak, Güneşin örtüsünü parçalarız yahut ta kan damlar.”

Yani kan damlamasına az kalır.

Denildiğine göre; korku esnasında ciğer şişer ve kalb -meselâ- hemen he­men gırtlağa ulaşacak noktaya varıncaya kadar yerinden yukarı doğru çıkar. Bundan dolayı korkak kimse için: Ciğeri şişti, denilir.

Bir başka açıklamaya göre; hayat devam etmekle birlikte kalbler yerlerin­den ayrılmasalar bile, kalblerin gırtlaklara vardığı ifadesi kullanılarak, aşırı korku bir misal ile anlatılır. Bu anlamdaki bir açıklamayı İkrime yapmıştır.

Hammad b. Zeyd, Eyyub’dan, o İkrime’den, korkusu en ileri dereceye ulaş­mıştır, diye açıkladığını nakletmiştir.

Daha kuvvetli görünen bu ifade ile kalbin tedirginliği ve çarpıntısı anla­tılmak istenmiştir. Yani aşırı derecedeki çarpıntısı dolayısıyla adeta gırtlağa varmış gibidir. ile gırtlak demek olup boğazın baş tarafı­dır.

“Allah hakkında da türlü zanlarda bulunuyordunuz.” el-Hasen dedi ki: Münafıklar müslümanların toptan imha edileceklerini zannediyolar, müslü-manlar da ilâhî yardıma mazhar olacaklarına inanıyorlardı.

Bu buyruğun (yalnızca) münafıklara bir hitab olduğu da söylenmiştir. Ya­ni sizler Muhammed ve ashabı helak oldular demiştiniz.

Kıraat alimleri yüce Allah’ın: “Türlü zanlar” ile sûrenin sonların­da gelecek olan: “Rasûle” (el-Ahzab, 33/66) ile; “Yoldan” (el-Ahzab, 33/67) buyruklarının okunuşu hususunda ihtilaf etmişlerdir.

Nafî’ ile İbn Amir ister vakıf, ister vasıl halinde bu kelimelerin “elif’leri-ni isbat ile okumuşlardır. Bu kıraat Ebu Amr ile el-Kisaî’den de rivayet edil­miştir. Bu okuyuş Mushaf’ın yani Osman (r.a)’ın yazdırdığı hattı ile her ta­raftaki bütün ıshafların hattına binaen böyle okunmuştur. Ebu Ubeyd de bunu tercih etmiş, ancak şöyle demiştir: Kur’ân okuyan kimsenin bunları okuduktan sonra kıraate devam etmeyip bunlar üzerinde vakıf yapması gerekir. Derler ki: Çünkü Araplar böyle bir okuyuşu şiirlerinin ve mısralarınm kafi­yelerinde izlerler. Şair şöyle demiştir:

“Geri dönen gebe develeri biz getirdik, Sonra gelenler öncekileri yola koyuyordu.”

Ebu Amr, el-Cahderî, Yakub ve Hamza ise hem vasıl, hem vakıf halinde bu “elifleri hazfederek okumuşlar ve şöyle demişlerdir: Bu ‘elifler yüce Al­lah’ın: “Aranıza… muhakkak koşarlardı” (et-Tevbe, 9/47) buyruğunda olduğu gibi, fazladan yazılmıştır. Burada da ve başka yerlerde de bu şekilde yazdıkları vardır. Şiire gelince, orası zaruretin sözkonusu ol­duğu bir yerdir. Kur’ân-ı Kerîm böyle değildir, o en fasih üslûb ile gelmiş­tir, onda zaruret diye bir şey de yoktur.

İbnu’l-Enbarî dedi ki: “Elif’siz olarak; ” Zanlar, yol, rasûl” kelimelerini okuyanlar bu üçünde mushafın hattına muhalefet et­mez. Her üçünün de mushaftaki hatları “elif” ile olmakla birlikte bu böyledir. Çünkü: “İtaat ettik” lafzındaki “elif” ile; “Ra­sûl, zanlar ve yol” kelimelerinin baş taraflarında yer alan “elif”, sonda gelen (zaid ve) “mütetarrife” diye bilinen “elifin yerini tutar. Tıpkı “Ebu Câd (Eb-cecl)”de ki “elifin “hevvâz (hewez)”in “elifine ihtiyaç bırakmaması gibidir.

Bu hususta (lehe olmak üzere) bir delil daha vardır. “Elif” hem fetha, hem Je niyette onu düşürmek maksadı olmakla birlikte, harekeden önce gelip des­tek olmak üzere ilave edilen (harf) durumundadır. Böyle bir uygulama ya­pıldığı takdirde fetha ile birlikte gelen “elif”, tıpkı tek bir şey gibidir. Vakıf yapılması halinde düşmesi gerekir. Hatta “elifin şekil olarak bulunması, la­fızda bir yer tutmasını gerektirmez. Bu “elif” tıpkı; “İki sihirbaz” (el-Kasas, 28/48) “Göklerin ve yerin yaratıcısı” (Fatır, 35/1) :1e ” Musa’ya vaad etmiştik” (el-A’raf, 7/142) buyruklarında ve runlara benzer lafız itibariyle bulunduğu halde, hatta yazılmayan kelimeler-iekı “eliflere benzer. Bu gibi “elifler lafzan var olmakla birlikte hattan ıs edilirler (yazılmazlar).

Bu hususta üçüncü bir delil daha vardır. O da şudur: Burada “elifler: “Adam ile karşılaştım” diyenlerin söyleyişine göre yazılmış, fa aynı ifadeyi “elifsiz olarak diye okuyanların şivesine göre okunmuştur.

Bize Ahmed b. Yahya, dilbilginlerinden bir topluluktan naklen şunu ha­ber verdi: Bu bilginler Araplardan -“vav”lı olarak-: “Adam kalk­tı” ve “ya”lı olarak: “Adama uğradım” dediklerini ve vasıl ve va­kıf halinde de böyle kullandıklarını rivayet etmektedirler. Aynı şekilde her iki halde de: “Adamla karşılaştım” kullanımını da rivayet eder­ler. Şair de şöyle demektedir:

“Ey babası hakkında soru soran, Umeyra,

Ordu arasında, binekleri sırtında olanlara soru soran.”

Görüldüğü gibi burada bu kullanıma göre bu beyi tin son kelimesini “elif’li olarak kullanmıştır. Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Süreyya yıldızının arkasında Cevza çıktı mı?

Ben Patıma ailesi hakkında çeşitli zanlarda bulunurum.”

İşte Nâfî’ ve başkaları, kıraatlerinde bu söyleyişi benimserler. İbn Kesir, İbn Muhaysın ve el-Kisaî ise bu “elif’i vakıf halinde isbat ederler, vasıl ha­linde hazfederler.

İbnu’l-Enbârî dedi ki: Vasıl halinde “elif’i okumayıp, vakıf halinde oku­yanın kıraatine gelince, bu şekilde okuyanlar şöylece delil gösterebilirler: Son harfin fetha olan harekesinin kalmasını istediklerinden dolayı, sekt (susmak) halinde “elife ihtiyaç duyarlar. Çünkü “elif” fethayı destekler ve pekiştirir. [58]

  1. İşte orada mü’minler imtihan edilmiş ve şiddetli şekilde sarsıl­mışlardı.

“Burası, burada” yakın mekân için kullanılır. “Orada” ise uzak mekân için kullanılır. “Şurası, şurada” ise orta uzaklıktaki mekan için kullanılır. Bunlarla zamana da işaret edilir. İşte o sırada kimlerin ih-lâslı, kimlerin münafık olduklarının ortaya çıkartılması için mü’minler sınan­dı, demektir. Burada sınama korku, savaş, açlık, kuşatma ve çarpışmak için aşağı inme şeklinde idi.

“Ve şiddetli şekilde sarsılmışlardı.” Yani sarsıldıkça sarsılmışlardı.

ez-Zeccac dedi ki: “Fi’lâl” vezninden gelen mudaaf herbir mastarın (ilk har­finin) üstün gelmesi de esreli gelmesi de mümkündür.

Mesela: “Onu hareket ettirdim, hareket eıtırmek: sarsıldılar, sarsmak, sarsılmak” gibi. Bununla birlikte esreli gelmesi daha uygundur. Çünkü (bu tür)mudaaf olmayanların mastarları esreli gelir. Onu yuvarladım yuvarlamak” gibi.

şdiaai şeacüûe sz £cr.c. cirk “ze” har olaıraık atommuş:jc Âltt- ‘t C^r.ccr: : rcr.u “ze” harfim üstün dıwe cfajmıiLsşİArar Ibr. üirr. ic-i: . Kcrk’j sebebiyle oldukça şiddetli bir şekilde sarsıldılar, hareket ettirdiler demektir.

e«i-Dahhak dedi ki: En. hendeğin bulunduğu yer müstesna, onların ka­labilecekleri hiçbir yer sözkonusu olmayacak şekilde, yerlerinden ayrılmak durumunda bırakılmalarıdır- Bir başka açıklamaya göre; onların içinde bu­lundukları halde sarsıntı içerisinde olmalarıdır. Onlardan kimisi kendi ma­nevi halinde nefsinde sarsıntıya uğratıldı. Kimisi de dini bakımından sarsın-Uya uğramıştır.

“Orada” lafzında “İmtihan ediliş” buyruğunun âmil olma­sı mümkündür. O takdirde “orada” anlamındaki lafız üzerinde vakıf yapıl­maz. “Allah hakkında da türlü zanlar besliyordunuz” buyruğunun da amil olması mümkündür. O takdirde “orada” anlamındaki la­fız üzerinde vakıf yapılabilir. [59]

  1. O zaman münafıklar ve kalblerinde hastalık bulunanlar: “Allah ve Rasûlü bize bir aldatıştan başka bir şey vaadetmemiştir” di­yorlardı.

“O zaman münafıklar ve kalblerinde” şüphe ve münafıklık “hastahk”ı “bulunanlar, Allah ve Rasûlü bize bir aldatıştan” batıl sözlerden “başka bir şey vaadetmemiştir, diyorlardı.”

Şöyle ki: Tu’me b. Ubeyrık, Muattib b. Kuşeyr ve yaklaşık yetmiş kişilik bir topluluk, Hendek gününde şöyle demişlerdi: Bizden herhangi bir kişi def-i hacet için dahi çıkamıyor iken, nasıl olur da bize Kisra ve Kayser’in hazi­nelerini vaadedebiliyor? Onlar bu sözlerini, -Ne*saî’nin kaydettiği ve az ön­ce sunduğumuz hadiste belirtildiği üzere- Peygamber (sav)’ın kayayı parça­laması esnasında Peygamber (sav)’ın söylediği sözlerin, ashab-ı kiram ara­sında yayılması üzerine söylemişlerdi. Yüce Allah, bunun üzerine bu âyet-i kerîmeyi indirdi. [60]

  1. Hani onlardan bir kesim de şöyle demişti: “Ey Yesribliler! Bu­rası sizin için durulacak bir yer değildir. Hemen dönünüz.” İç­lerinden bir kısmı da Peygamber’den izin isteyerek diyordu ki: “Gerçekten evlerimiz korumasızdır.” Halbuki evleri korumasız değildir. Onlar kaçmaktan başka bir şey istemiyorlardı.

“Hani onlardan bir kesim de şöyle demişti: Ey Yesribliler! Burası sizin için durulacak yer değildir. Hemen dönünüz” buyruğunda geçen “Taife: Bir kesim” bir ve daha fazla kimse hakkında kullanılır. Burada, eş-Şemmah’ın hakkında şu beyiti söylediği Arabe b. Evs’in babası olan Evs b. Kayzî kaste­dilmiştir:

“Şan ve şeref için bir sancak yükseltildi mi, Arâbe hemen onu sağ eliyle karşılar.”

“Yesrib” Medine’nin kendisidir. Rasûlullah (sav) ona “Taybe ve Tâbe” ad­larını vermiştir. Ebu Ubeyde dedi ki: Yesrib bir yerin adıdır, Medine de onun bir kısmıdır.

es-Süheylî dedi ki: Buraya Yesrib adının veriliş sebebi orada yerleşen Ama-lika’ya mensub kişinin adının Yesrib b. Amîl b. Mehlâîl b. Avad b. Amlâk b. Lâvez b. İrem oluşundan dolayıdır. Bu isimlerin bazılannda ihtilaf vardır. Amîl oğulları ise el-Cuhfe denilen yere yerleşmişlerdir. Buraya bu ismin veriliş se­bebi ise, sellerin onları burada alıp götürmeleridir. İşte bundan ötürü bura­ya da “el-Cuhfe” denilmiştir.

“Burası sizin için durulacak bir yer değildir” buyruğunda geçen Durulacak yer” buyruğu genel olarak “mim” harfi üstün olarak okun­muştur, Haf>. e>-SüIemî. el-Cahderî ve Ebu Hayve ise “”mim” harfini ötreli ola-rik kümedir d.:İkamet etti. eder” den mastar olur. Yani siz burada kalamazsınız, ikamet edemezsiniz, yahut içinde ikamet olunan yer, demek olur.

Scbch1 vktuctjblS’i: ~c’V.c_£.c rcvî^mt>cr ‘ savı’ın kararga-fcjMipiMiıaaılüaınıımııı. ıtıppttbııı^ c«oıjitar. Ircı Arcuia occiı ki: Yahudiler Abdul-liat 1b Oamnr b Sndl’uı mle jjk-i’iiışiiarı diğer münafıklara şöyle demişlerdi: Ebu Strfraını ve jitı-dısılannırı eılenyie kendinizi ölüme teslim etmenize sizi iten jan&jijıtj üıydb Medine’ye geri dönünüz. Bizler onlarla (Kureyşlilerle) birlikte-tiz. size biz eman veriyoruz.

‘içlerinden bir kısmı da Peygamber’den” Medine’de evlerine dönmek nmtsadı ile “izin isteyerek…” Bunlar ise İbn Abbas’a göre Harise b. el-Hâ-nsoğullan idiler. Yezid b. Rûmân şöyle demiştir: Bu sözleri kavminden bir topluluk için Evs b. Kayzî söylemişti.

“Diyordu ki: Gerçekten evlerimiz korumasızdır.” Sağlam olmayıp taar­ruza uğramaya müsaittir ve evlerimiz düşmana yakın tarafta bulunmaktadır.

Şöyle de açıklanmıştır: Erkek bulunmadığı için hırsızların hırsızlık yapma­larına müsaittir.

Girilmesi kolay bir ev” anlamındadır. “O yere girmek kolay oldu” denilir. Böyle bir yere de: ” Orası girilme­si kolay bir yerdir” denilir, “Girilmesi kolay, korumasız evler” de­rnek olur. “Girilmesi kolay oldu, korumasız kaldı” denilir. “Gi­rilmesi kolay olan, korumasız olan” demektir. Bir görüşe göre; tabiri Korumasız, güvenliksiz” anlamındadır. Başkasına karşı koruma­sı olmayan, mestur da olmayan şeye; “Avret” denilir. Bu açıklamala­rı el-Herevî yapmıştır.

İbn Abbas, İkrime, Mücahid, Ebu Recâ el-Utaridî bu lafzı “vav” harfi sa­kin olarak değil de esreli olarak; diye okumuşlardır. Bu da pek sağ­lam olmayan, duvarları kısa ev demektir. Araplar sağlam olmayan evler hakkında “Filanın evi sağlam değildir” derler. ta­biri indirdiği darbe veya mızrak yahut kılıç saplamasında pek sağlamlık gö­rülmeyen kimsenin halini anlatmak için kullanılır. Şair şöyle demiştir:

“Onlarla karşılaştığın zaman evde darbelerinde tutarsızlık olan kimse görmezsin,

Ne misafirin bir yürek yarası aldığını, ne de komşunun dul bırakılmış olduğunu ”

el-Cevherî dedi ki: Avret; gerek sınır, gerek savaş esnasında tehlike gele­ceğinden korkulan herhangi bir aksaklık demektir.

en-Nehhas dedi ki: Bir avret (tutarsızlık, gevşeklik) görüldüğü takdirde o yer hakkında; denilir. Yine dengesizlik ve aksaklık görülmesi ha­linde süvari hakkında da; denilir.

el-Mehdevî dedi ki: “Avref’in kullanımında “vav” harfinin esreli okunma­sı şaz’dır. “Hiçbir şeyi bulunmayan adam” demek de bu kabilden­dir. Kıyasa göre bunun illetli bir fiil olduğu kabul edilerek i’lal yapılıp denilmesi gerekirdi. “Rüzgarlı gün” ve: “Çok ma­lı olan adam” gibi. Buradaki illetli her iki kelimenin aslı ise sırasıyla; ile dır.

Daha sonra yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Halbuki evleri korumasız değildir.” Bu buyrukla onları yalanlamakta ve sözünü ettikleri hususları doğ­ru olmadığı için reddetmektedir.

“Onlar kaçmaktan başka bir şey istemiyorlardı.” Yani onların tek iste­dikleri şey, kaçıp gitmekti. Neden kaçtıkları hususunda da ölümden kaçmak istiyorlardı, diye açıklandığı gibi, dinden kaçmak istiyorlardı, diye de açıklanmıştır.

en-Nekkaş’ın naklettiğine göre, bu âyet-i kerîme ensardan iki kabile olan Hariseoğulları ile Selimeoğulları hakkında nazil olmuştur. Bunlar Hendek gü­nü bulundukları yeri terketmek istemişlerdi. Nitekim: “O zaman içinizden iki zümre bozulmaya yüz tutmuştu” (Al-i İmran, 3/122) âyetini de yüce Allah, onlar hakkında indirmiştir. Bu âyet-i kerîme nazil olunca, onlar şöyle demiş­lerdi: Allah’a andolsun içimizden geçirdiklerimizden ötürü rahatsız değiliz. Çünkü Allah (âyetin devamında belirtildiği üzere), artık bizim velimizdir.

es-Süddî dedi ki: Aralarından Peygamber (sav)’dan izin isteyen kişi Hariseoğullarından ensara mensub iki şahıs idiler. Bunlardan birisi Ebu Arâbe b. E vs, diğeri ise Evs b. Kayzî’dir. ed-Dahhak dedi ki: Onun izni olmaksızın da seksen kişi geri dönmüştü. [61]

  1. Eğer etrafından üzerlerine girilmiş olsa idi, sonra da onlardan fitne istense idi, -bu hususta geçirecekleri az bir süre müstesnâ-elbette ona giderlerdi.

“Eğer etrafından” evlerinin yahut Medine’nin etrafından veya kıyıların­dan, köşelerinden “üzerlerine girilmiş olsa idi…”

Burada; “Etraf -kenarlar, kıyılar-“ın tekili; olup, “yan ve ke­nar” demektir. da aynı kelimenin bir söyleyişidir.

“Sonra onlardan fitne istense idi… elbette ona giderlerdi.” Fitneye ge­lirlerdi. Bu anlam; şeklindeki Nâfî’ ve İbn Kesir’in kasr ile okuyuşla­rına göredir. (Mealde de böyledir).

Diğerleri ise med ile okumuşlardır. Yani onlar bunu kendi öz nefislerinden verirlerdi. Ebu Ubeyd ile Ebu Hatim’in tercih ettiği kıraat budur. Hadis-i şerifte belirtildiğine göre Peygamber (sav)’ın ashabı Allah’ın dini uğrunda işkencele­re maruz bırakılırlar ve şirk koşmaları istenirdi. Bilal müstesna, herkes onla­rın istediklerini yaptı. Bu rivayette bunun “vermek” anlamındaki med ile okuyuşa bir delil vardır. Kasr ile (gitmek anlamı ile) okumaya (bir sonraki âyet­te yer alan): “Halbuki onlar andolsun ki, bundan önce yüz çevirmemek üze­re Allah’a söz vermişlerdi” (el-Ahzab, 33/15) buyruğu delil teşkil etmektedir. İşte bu; “Elbette ona giderlerdi” lafzındaki hemzenin kasr ile olduğu­nu göstermektedir.

Burada sözü edilen “fitne”nin ne olduğu hususunda iki görüş vardır. Bi­rincisi, eğer kavmiyet asabiyeti ile savaşmaları istenmiş olsaydı, bu çağrıya çabucak cevap verip giderlerdi. Bu açıklamayı ed-Dahhak yapmıştır. İkinci­sine göre, sonra onlardan şirk koşmaları istenseydi, çabucak bu isteği yeri­ne getirirlerdi. Bu açıklamayı da el-Hasen yapmıştır.

“Bu hususta geçirecekleri az bir süre müstesna.” Yani küfre saptıktan sonra Medine’de ancak az bir süre kalabilecekler ve sonradan helak olacak­lardı. Bu açıklamayı es-Süddî, el-Kuteybî, el-Hasen ve el-Ferra yapmıştır.

Müfessirlerin çoğunluğu ise şöyle demişlerdir: Şirk fitnesinden çok az bir süre dışında uzak kalmazlar ve hemen şirke yapılan daveti çabucak, hızlıca. kabul ederlerdi. Buna sebeb ise niyetlerinin zayıflığı, münafıklıklarının ile­ri derecede oluşudur. Eğer Ahzab aralarına girip birbirlerine karışacak olur­larsa, hiç şüphesiz açıktan açığa küfürlerini izhar ederler. [62]

  1. Halbuki onlar, andolsun ki, bundan önce yüz çevirmemek üze­re Allah’a söz vermişlerdi. Allah’a verilen söz ise sorulur.

“Halbuki onlar andolsun ki bundan” yani Bedirden sonra ve Hendek gazvesinden “önce yüz çevirmemek üzere Allah’a söz vermişlerdi.” Kata-de dedi ki: Bununla kastedilen şudur: Bedir’e katılmamışlar, fakat Bedir’e ka­tılanlara yüce Allah’ın zafer ve ihsanlarda bulunduğunu gördüklerinde: Eğer Allah’ın izniyle bir savaşa katılacak olursak, hiç şüphesiz fevkalade çarpışa­cağız, demişlerdi.

Yezid b. Rûmân dedi ki: Bunlar Hariseoğullarıdır. Uhud günü Selimeoğul-lanyla birlikte geri çekilmek istemişlerdi. Haklarında bilinen buyruklar na­zil olunca, yüce Allah’a benzeri bir işi yapmayacaklarına dair söz verdiler. İş­te yüce Allah onlara kendi kendilerine vermiş oldukları sözü böylece hatır­latmış olmaktadır.

“Allah’a verilen söz ise sorulur.” Bundan dolayı sorumluluk vardır. Mu-katil ile el-Kelbî dediler ki: Sözü edilen bu şahıslar Peygamber (sav)’a Aka­be gecesinde bey’atte bulunan ve şu sözleri söyleyen kimselerdir: Kendin için de, Rabbin için de dilediğin şartı koş. Peygamber de şöyle buyurmuştu: “Rab-bim için yalnız O’na ibadet edip O’na hiçbir şeyi ortak koşmamanızı şart ko­şuyorum. Kendim için de hanımlarınızı, mallarınızı ve çocuklarınızı korudu­ğunuz gibi beni korumanızı şart koşuyorum.” Bunun üzerine: Ey Allah’ın Pey­gamberi! Biz bunu yapacak olursak, bizim için ne vardır? Şöyle buyurdu: “Dünyada Allah’ın yardımı ve zafer, âhirette ise cennet vardır.” İşte yüce Al­lah’ın: “Allah’a verilen söz ise sorulur” buyruğu buna işarettir. Yani muhak­kak yüce Allah kıyamet gününde onları bu sözleri dolayısıyla (yerine geti­rip getirmemeleri bakımından) sorumlu tutacaktır. [63]

  1. De ki: “Eğer siz ölümden yahut öldürülmekten kaçıyorsanız, ka­çışın size asla faydası olmaz. O takdirde de ancak pek az fayda­landırılırsınız.”

“De ki: Eğer siz ölümden yahut öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçışın si­ze asla faydası olmaz.” Yani eceli gelen ölür veya öldürülür, kaçışın fayda­sı yoktur.

“O takdirde de ancak pek az faydalandırılırsınız.” Yani kaçıştan sonra ecelleriniz sona erinceye kadar dünyada elde edeceğiniz fayda pek azdır. Esa­sen gelecek olan herşey yakın demektir.

es-Sâcî, Yakub el-Hadremî’den, “O takdirde de ancak pek az faydalandırılırlar” şeklinde (muhatab te’si yerine) “ya” ile okumuştur. Ba­zı rivayetlerde ise; şeklinde; dolayısıyla nasb ile gelmiştir. Ref ile okunması ise; anlamındadır. de amel etmemiş olur (mulğa). Bununla birlikte amel ettirilmesi de caizdir. Ondan önce “vav” ile “fe” harflerinin bulunması halinde hükmü budur. Şayet başta gelecek olur­sa, o vakit bu edat dolayısıyla (muzari fiil) nasb edilir ve: “O tak­dirde ben de sana ikram ederim” denilir. [64]

  1. De ki: “Hakkınızda bir fenalık dilerse yahut sizin için bir rah­met murad ederse, sizi Allah’a karşı kim koruyabilir?” Onlar ken­dileri için Allah’tan başka bir dost ve bir yardımcı bulamazlar.

“De ki: Hakkınızda bir fenalık” helak ediş “dilerse yahut sizin için bir rahmet” hayır, yardım, zafer ve afiyet “murad ederse, sizi Allah’a karşı kim

koruyabilir?” O’nun hakkınızda dilediğini uygulamasına kim engel olabilir?

“Onlar kendileri için Allah’tan başka bir dost ve bir yardımcı bulamaz­lar.” Ne bir yakınları onlara fayda sağlayabilir, ne de bir yardımcı onlara yar­dım edebilir. [65]

  1. İçinizden engelleyenleri ve kardeşlerine: “Yanımıza gelin” di­yenleri Allah elbette bilir. Zaten bunlar ancak pek az savaşırlar.

“İçinizden engelleyenleri” aranızdan itiraz edenleri “…Allah elbette bi­lir.” Bunlar Peygamber (sav)’a karşı engelleyici bir tutum takınıyorlardı.

(Burada “engelleyenler” anlamı verilen kelime); “Beni bu iş­ten engelledi, alıkoydu” tabirinden türetilmiştir. “Çokça engelledi” an­lamındadır. (Âyet-i kerîmede lafız bu kiptendir).

“Ve kardeşlerine yanımıza gelin diyenleri” buyruğundaki: “Ya­nımıza gelin” kullanımı Hicazlıların söyleyişidir. Başkaları ise çoğul için: kadın için de: derler. Çünkü uyarmak maksadı ile kullanılan: ye ilave edilmiş, sonra da hafifletmek maksadıyla (he’den sonraki) “elif” hazfedilmiş ve fetha üzerine bina edilmiştir. Bunda ne esrelik, ne de ötrelik caiz değildir. Çünkü bunun çekimi yapılmaz, “Bana gel” demek­tir.

Bu kabilden olanlar iki kesim idiler. Yani aranızdan savaşa gitmekten alı­koyan ve engelleyen kimseler vardır.

“Engellemek ve alıkoymak” anlamındadır. Aynı anlamda olmak üzere: “Onu engelledi, engeller” denilir.

Mukatil dedi ki: Bunlar Abdullah b. Ubeyy ve münafık arkadaşlarıdır.

“Kardeşlerine yanımıza gelin diyenler”in kimlikleri hususunda üç gö­rüş vardır:

1- Bunlar münafıklardır. Müslümanlara: Muhammed ve onun arkadaşla­rı bir başla doyacak kadar az sayıda kimselerdir. O da, beraberindekiler de mutlaka helak olacaklardır. O bakımdan siz yanımıza gelin.

2- Bunlar Kureyzaoğullarına mensub yahudilerdir. Münafıklardan kardeş­lerine: Bize gelin, demişlerdi. Yani siz Muhammed’den ayrılıp bize katılın, çünkü o helak olacaktır. Ebu Süfyan da zafer kazanacak olursa, sizden kimseyi geriye bırakmayacaktır.

3- İbn Zeyd’in naklettiğine göre; Peygamber (sav)’ın ashabından birisi mız­raklarla kılıçlar arasında bulunuyorken anne-baba bir kardeşi ona: Sen ya­nıma gel, sen de arkadaşın da etrafınız sarılmış, kuşatılmış bulunuyorsunuz, demişti. Bu zor durumdaki kardeşi de ona: Yalan söylüyorsun, Allah’a yemin ederim, senin bu durumunu ona haber vereceğim, demiş ve Rasûlullah (sav)’ın yanına durumu haber vermek üzere gitmişken Cebrail (a.s)’ın onun üzerine yüce Allah’ın: “İçinizden engelleyenleri ve kardeşlerine: Yanımı­za gelin, diyenleri Allah elbette bilir” buyruğunun indirilmiş olduğunu gördü. Bunu el-Maverdî ve es-Sa’lebî zikretmişlerdir.

es-Sa’lebî’nin lafzı da şöyledir: İbn Zeyd dedi ki: Bu Ahzab günü olmuş­tu. Bir adam Peygamber (sav)’ın yanından ayrılmış, gitmişti. Kardeşinin önünde bir ekmek, közde pişirilmiş bir parça et ve nebiz olduğunu gördü, ona, biz mızraklarla kılıçlar arasında iken sen bu haldesin öyle mi? deyince, kardeşi: O zaman sen bana gel. Senin de, arkadaşlarının da etrafınız sarılmış bulunuyor. Hakkında yemin ettiğin zatın adına ben de yemin ederim ki, Mu-hammed bu işi asla eline geçiremeyecektir, dedi. Bu sefer kardeşi ona: Ya­lan söyledin, deyip Peygamber (sav)’a durumu haber vermek üzere gittiğin­de Cebrail’in ona bu âyet-i kerîmeyi indirmiş olduğunu gördü.

“Zaten bunlar” ölümden korktukları için “ancak pek az savaşırlar.” Sava­şa riyakarlık olsun ve başkaları desinler diye katılırlar, diye de açıklanmıştır. [66]

  1. Onlar size karşı cimrilik ederek gelirler. Korku geldiğinde ölümden üstüne baygınlık çökmüş gibi, gözleri dönmüş halde sana baktıklarını görürsün. O korku gidince de hayra karşı ol­dukça düşkün kimseler olarak keskin dillerle sizi incitirler. İşte bunlar imana gelmemişlerdir. Bu nedenle Allah onların amellerini boşa çıkarmıştır. Bu, Allah için pek kolaydır.

“Onlar size karşı cimrilik ederek gelirler.” Size karşı cimrilik ederler, ya­ni hendeğin kazılması işinde Allah yolunda gerekli harcamaları yapmakta cim­rilik gösterirler. Bu açıklamayı Mücahid ve Katade yapmıştır. Sizinle birlik­te savaşmak hususunda, diye açıklandığı gibi, aranızdaki fakir ve yoksulla­ra infakta bulunmakta cimrilik ederler, diye de açıklanmıştır. Ganimet elde ettikleri takdirde cimrilik gösterirler, diye de açıklanmıştır ki, bu açıklama­yı es-Süddî yapmıştır.

“Cimrilik ederek” lafzı hal olarak nasbedilmiştir. ez-Zeccac dedi ki: el-Ferrâ’ya göre bunun nasb ile gelmesi dört bakımdandır:

1- Yermek dolayısıyla mansub gelmiştir.

2- “Cimrilik ederek engellerler” anlamında nasb ile gelmiş ol­ması da ona göre mümkündür.

3- “Cimrilik ederek… söyleyenler” takdirinde olması da mümkündür.

4- Ona göre; “Zaten bunlar ancak” cimrilik ederek “pek az savaşırlar” şeklinde olması da mümkündür. Yani onlar ancak fakirlerin aleyhine ganimet hususunda cimrilik ederek savaşa gelirler, demek olur.

en-Nehhas da şöyle demektedir: Bu lafızda “engelleyenlerin de “diyen­ler” lafzının da âmil olması sıla ile mevsulün birbirinden ayrılmaması için ca­iz değildir.

tbnu’l-Enbarî dedi ki: “Ancak pek az” anlamındaki lafız üzerinde yapıla­cak vakıf, tam vakıf olamaz. Çünkü “cimrilik ederek” buyruğu ilkine taal­luk etmektedir. Buna göre bunun nasb ile gelmesi dört türlü açıklanabilir:

1- “Engelleyenler” anlamındaki lafızdan kat’ ile nasbetmek. Buna göre: Allah savaştan engelleyen kimseleri ve müslüman fakirlere harcamak husu­sunda cimrilik edenleri bilir, demiş gibidir.

2- “Diyenleri” lafzından kat’ ile nasb ile gelmiş olması mümkündür. “Onlar cimrilik edenler olarak (diyenlerdir)” takdirinde olur.

3- “Savaşırlar” lafzındaki zamirden kat’ ile nasbedilmesi caizdir. On­lar savaşa ancak korkaklar ve cimriler oldukları halde gelirler denilmiş gibi­dir.

4- “Cimrilik ederek” lafzı zem (yergi) olmak üzere nasb edilebilir. Bu dör­düncü açıklamaya göre yüce Allah’ın: “Ancak pek az (savaşırlar)” buyruğu üzerinde vakıf yapmak güzeldir. “Onlar size karşı cim­rilik ederek gelirler” buyruğunda vakıf güzeldir. Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın: “Hayra karşı oldukça düşkün kimseler olarak” buyruğudur. Bu da; “sizi incitirler” buyruğundaki zamirden haldir ve onun âmili de budur.

“Korku geldiğinde ölümden üstüne baygınlık çökmüş kimse gibi, göz­leri dönmüş halde sana baktıklarını görürsün” buyruğu ile yüce Allah on­ları korkaklıkla nitelendirmektedir. Korkak kimselerin özelliği budur. O keskin bir şekilde sağa ve sola bakar. Baygın dahi düşebilir.

“Korku”(nun sebebi) hakkında iki görüş vardır. Birinci görüşe gö­re bu gelen düşmanla savaşmak korkusudur. Bu açıklamayı es-Süddî yapmış­tır. İkincisine göre bu, galib gelmesi halinde peygamberden korkmaktır. Bu açıklamayı da İbn Şecere yapmıştır. Akılları başlarından gittiği için “gözleri dönmüş halde” birinci görüşe göre savaş korkusuyla, ikinci görüşe göre de peygamberden korktukları için “sana baktıklarını görürsün.” Öyle ki on­lar başka herhangi bir tarafa bakamayacak haldedirler. Bir diğer açıklama­ya göre; dört bir yandan ölüm gelir korkusu ile aşırı derecede korktukları için bu haldedirler.

“O korku gidince de… keskin dillerle sizi incitirler.” el-Ferrâ “Sizi incitirler” fiilinin “sâd” harfi ile şeklinde kullanıldığını da nak­letmektedir. Bir hatib beliğ bir şekilde konuşuyor ise; “Beliğ konuşan bir hatib” denilir. in asıl anlamı sestir. Peygamber (sav)’ın: “Sesini yükselten, başını traş eden ve el­bisesini yırtan kadına Allah lanet etsin” hadisinde de bu kökten gelen lafız kullanılmıştır. Şair el-A’şâ da şöyle demektedir:

“Şeref onlarda, cömertlik ve imdada yetişmek de onlardadır, Hem de oldukça yüksek sesli ve beliğ hatib de.”

Katade dedi ki: Bunun anlamı: Ganimetlerin paylaştırılması esnasında si­ze dillerini alabildiğine uzatırlar ve bize de ver, bize ele ver, çünkü biz de si­zinle birlikte savaşta bulunduk, derler. Ganimet paylaştırıldığı vakit en cim­ri kimseler ve dilleri en uzun şahsiyetlerdir. Savaş esnasında ise en korkak kimselerdir.

en-Nehhas dedi ki: Bu güzel bir açıklamadır. Çünkü bundan sonra; “hay­ra karşı oldukça düşkün kimseler” diye buyurulmaktadır.

Anlamın: Size düşmanlık hususunda ve size karşı delil getirmekte çok aşı giderler, şeklinde olduğu da söylenmiştir. el-Kutebî der ki: Onlar ağır sözlerle size eziyet verirler, anlamındadır. “Eziyet” demektir. Şairin şu beyitinde de bu anlamda kullanılmıştır:

“Andolsun Hevazinlilere eziyet verdik,

Ta ki (yorgunluktan) bükülünceye kadar, acıkmış develerle.”

“Hayra karşı” Yahya b. Sellâm’a göre ganimete karşı “oldukça düşkün kimseler olarak…” Malı Allah yolunda infak etmek hususunda oldukça düşkün kimseler… diye de açıklanmıştır ki, bu açıklamayı es-Süddî yapmış­tır.

“İşte bunlar” zahirleri itibariyle iman etmiş olsalar dahi kalbleriyle “ima­na gelmemişlerdir.” Münafık, yüce Allah kendilerini küfürle nitelendirdiğin­den dolayı, gerçekte kâfirdir.

“Bu nedenle Allah onların amellerini boşa çıkarmıştır.” Yani amelle­ri dolayısıyla onlara mükâfat vermez, zira onlar bu amelleriyle Allah’ın rıza­sını gözetmezler.

“Bu, Allah için pek kolaydır” buyruğu iki türlü açıklanabilir: Onların mü­nafıklık etmelerinin Allah nezdindç hiçbir değerleri yoktur. İkinci açıklama ise, amellerini boşa çıkarmak Allah için pek kolay bir şeydir, şeklindedir. [67]

  1. Bunlar Ahzab’ın henüz gitmemiş olduğunu sanırlar. Eğer Ahzab tekrar gelse, çölde bedeviler arasında bulunup haberlerinizi sormak isterlerdi. Eğer aranızda olsalardı, ancak pek az savaşır­lardı.

“Bunlar” korkaklıklarından ötürü “Ahzab’ın henüz gitmemiş olduğunu sanırlar.” Her ne kadar fazla uzaklaşmamış idiyseler de- gitmiş oldukları hal­de Ahzab’ın gitmemiş olduklarını zannediyorlardı.

“Eğer Ahzab tekrar gelse” yani onlarla savaşmak üzere Ahzab geri dön­se “çölde bedeviler arasında bulunup haberlerinizi sormak isterlerdi.” Ya­nı savaşmaktan çekindikleri, başınıza gelen musibetleri gözetleyip durduk­ları için bedevilerle birlikte bulunmayı temenni ederler.

Talha b. Musarrif “Keşke onlar bedeviler arasında, bedevi bulunmuş olsalardı” diye okumuştur. “Çölde bulunan, yaşayan” denilir, çoğulu da; diye gelir. Tıpkı; “Gazi” kelimesinin çoğulu­nun: diye gelmesi gibi. Bununla birlikte bu: “Oruç tutan ve oruç tutanlar” lafzında olduğu gibi, med ile de okunabilir, “Filan kişi çöle çıktı, bedevileşti” denilir. “Bedevilik” demek olup (be harfi) esre ve üstün söylenebilir. Kelimenin aslı ise açığa çıkmak, zahir olmak, üstün olmak anlamlarını veren: den gelmektedir.

“Sormak isterler” lafzını Ya’kub, Ruveys’ten gelen rivayete göre;Haberlerinizi sormak isterlerdi” diye okumuştur. Yani Pey­gamber (sav)’a dair haberleri öğrenmek isteyeceklerdi. Muhammed ve arka­daşları helak olmadılar mı? Ebu Süfyan ve beraberindeki Ahzab galib gelme­diler mi? Yani onlar aşırı korkaklıkları dolayısıyla, savaşta bulunmaksızın, çöl­de bulunsalardı da sizin haberlerinize dair soru sorup öğrenmeyi isterlerdi.

Şöyle de açıklanmıştır: Onlar korkak oldukları için; keşke ebediyyen (çölde kalıp) mü’minlerin haberlerine dair soru sormayı ve onlar savaşta isa­bet almadılar mı diye öğrenmeye çalışıp durmayı dilerler.

Denildiğine göre; Hendek Savaşı’na katılmayıp Medine etrafında bulunan­ları, sizin haberlerinizi soruşturmaya koyuldular ve müslümanların bozguna uğramalarını, yenilmelerini temenni ettiler.

“Eğer aranızda olsalardı ancak pek az savaşırlardı.” Yani riyakârlık olsun ve denilsin diye, ok ve taş atarlardı. Şayet onlar, bu işi Allah için yap­mış olsalardı bunun azı dahi çok demektir. [68]

  1. Andolsun ki, sizin için, Allah’ı ve âhiret gününü ümid eden ve Allah’ı çokça anan kimseler için, Rasûlullah’ta güzel bir örnek vardır.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız: [69]

1- Rasûlullah’ın Örnekliği:

“Andolsun ki, sizin için… Rasûlullah’ta güzel bir örnek vardır” buyru­ğu savaşa katılmayarak, savaştan geri kalanlara bir sitemdir. Yani Peygam­ber (sav)’in Hendek Gazvesi’ne çıkmak suretiyle Allah’ın dinine yardım et­mek maksadıyla kendisini feda etmesi, sizin için uyulmaya değer güzel bir örnektir.

“Örnek, uyulan örnek, önder” demektir. Âsim bu kelimeyi hem­zeyi ötreli olarak okumuş, diğerleri ise esreli okumuşlardır ki, bunlar iki söy­leyiştir. el-Ferrâ’ya göre her iki söyleyişin de çoğulu aynı gelir. Ona göre te­kilinde hemzeyi esreli okuyanların kıraatine göre illet, ötreli söyleyiştedir. Ya­ni ona göre fark kelimenin “vav”lı oluşu ile “ya”lı oluşundadır. O bakımdan Araplar -vav’lı bir kelime olan “Elbise”nin çoğulunu diye ge­tirirler. -Ye’li olan-: “Sakal”ın çoğulunu da; diye kullanırlar.

el-Cevherî der ki: ile şeklinde ötreli ve esreli kullanım, iki ayrı söyleyiştir. Bunun çoğulu ise; ve diye gelir.

Ukbe b. Hassan el-Hecerî, Malik b. Enes’ten, o Nafî’den, o İbn Ömer’den yüce Allah’ın: “Andolsun ki sizin için… Rasûlullah’ta güzel bir örnek var­dır” buyruğu hakkında: Peygamber’in açlığında, diye açıklama yapmıştır. Bu­nu el-Hatib Ebubekir Ahmed zikretmiş ve şöyle demiştir: Bu rivayeti tek ba­şına Ukbe b. Hassan, Malik’ten rivayet etmiştir ve ben bu hadisi bu isnad-dan başka bir isnadla yazmış değilim. [70]

2- İman Edenler Kimi Örnek Almalı:

“Örnek”; “Kendisine uyulan örnek” anlamındadır. Ken­disine uyulan, ve haline bakılarak tesellide bulunulan ve böylelikle bütün fi­illerinde kendisine uyulan, bütün halleri örnek alınarak teselli bulunulan kim­sedir. Mesela, onun yüzü yaralanmış, azı dişi kırılmış, amcası Hamza öldü­rülmüş ve aç kalmıştır. Bütün bu hallerde onun sabırlı, ecrini Allah’tan bek­leyen, Allah’a şükreden ve haline razı olan bir kimse olduğu görülmüş; onun başka bir haline şahit olunmamıştır.

Enes b. Malik’in rivayetine göre Ebu Talha şöyle demiş: Rasûlullah (sav)’a açlıktan dolayı şikâyette bulunduk ve herbirimiz karnına bağlamış olduğu bi­rer taşı karnımızı açarak gösterdik. Rasûlullah (sav) ise karnını açtığında iki taş bağlamış olduğunu gördük. Bu hadisi Ebu İsa et-Tirmizî rivayet etmiş olup: Garib bir hadistir demiştir.[71]

Peygamber (sav) yüzü yaralandığında şöyle buyurmuştu: “Allahım, kav­mime mağfiret buyur, çünkü onlar bilmiyorlar.”[72]

“Allah’ı ve âhiret gününü ümid eden” buyruğu hakkında Said b. Cübeyr dedi ki: İmanı ile Allah’ın huzuruna çıkacağını uman ve yapılan işlerin kar­şılığının görüleceğini, öldükten sonra dirilişi tasdik eden kimseler için, de­rnektir. Şöyle de açıklanmıştır: Âhiret gününde Allah’ın sevab ve mükâfatı­nı uman kimseler için…

İşinin erbabı olan nahivcilere göre; “Umar” fiili şayet tekil için kul­lanılıyor ise mutlaka “elif’siz yazılmalıdır. Çünkü “elif” ile yazılmasını gerek­li kılan çoğul hali tekil şeklinde bulunmamaktadır.

“Ve Allah’ı” azabından korkarak, mükâfatını da umarak “çokça anan kim­seler için…”

Denildiğine göre: “Kimseler için” buyruğu daha önce geçen: “Sizin için” lafzından bedeldir. Ancak Basralı nahivciler bunu kabul etmezler. Çünkü gaib, muhatabdan bedel olarak getirilemez. Şu kadar var ki; “Kimseler için” lafzındaki lam “güzel” anlamındaki lafza taalluk etmek­ledir. “Bir örnek” lafzındaki “…dır”ın ismidir, “Sizin için” de ha­berdir.

Bu hitab ile kimlerin kastedildiği hususunda iki görüş vardır. Birinci gö­rüşe göre, daha önce onlara yapılan hitaba atıf dolayısı ile maksat, münafık­lardır. İkincisine göre ise, yüce Allah’ın: “Allah’ı ve âhiret gününü ümid eden kimseler için” buyruğu dolayısıyla mü’minlerdir.

Rasûlullah (sav)’ın burada sözü geçen örnek alınması hususunda da gö­rüş ayrılığı vardır. Acaba bu örnek almak gereği vücub mu ifade eder, müs-:ehablık mı ifade eder.

Bu husustaki iki görüşten birisine göre; onun örnek alınmasının müste-hab olduğuna dair delil ortaya konulamadığı sürece vücub ifade eder. İkinci görüşe göre, vücub ifade ettiğine dair delil ortaya konuluncaya kadar müs-:ehablık ifade eder şeklindedir.

Dini hususlarda vücub ifade ettiği, dünyevî hususlarda da müstehablık ifa-ic ettiği şeklinde yorumlanma ihtimali de vardır. [73]

  1. Mü’minler ise Ahzab’ı gördüklerinde: “Allah’ın ve Rasûlünün bize vaadettiği budur. Allah da, Rasûlü de doğru söylemiştir” dediler ve (bu) onların ancak imanlarını ve teslimiyetlerini arttırdı.

“Mü’minler ise Ahzab’ı gördüklerinde” buyruğunda geçen; “Gör­dü” fiilini Araplar arasında hemze ile med harfinin yerini değiştirerek -kalb ile- diye kullananlar da vardır.

“Allah’ın ve Rasûlünün bize vaadettiği budur” buyruğu ile el-Bakara Sû-resi’nde yer alan: ‘Yoksa siz, sizden önce geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız?” (el-Bakara, 2/214) buyruğunu kastet­mektedir. Mü’minler Hendek gününde Ahzab’ı gördüklerinde: “Allah’ın ve Rasûlünün bize vaadettiği budur” dediler. Bu açıklamayı Katade yapmıştır.

İkinci bir görüş daha vardır ki, bunu da Küseyyir b. Abdullah b. Amr el-Muzenî babasından, o dedesinden şöylece rivayet etmektedir: Rasûlullah (sav) Ahzab’ın anıldığı yılda bir hutbe irad edip şöyle dedi: “Cibril (a.s)’ın bana ha­ber verdiğine göre, benim ümmetim onlara karşı zafer elde edip onları ele geçirecektir. -Bunlarla Hire ile Kisra’nın Medain’indeki sarayları kastedi­yordu.- Size zafer müjdesini veriyorum.” Müslümanlar buna sevindiler ve şöy­le dediler: Allah’a hamdolsun, bu doğru bir vaaddir, çünkü biz önceleri mu­hasara altında iken bize zafer vaadolunmuş bulunuyor. Daha sonra Ahzab görününce, mü’minler: “Allah’ın ve Rasûlünün bize vaadettiği budur” de­diler. Bunu el-Maverdî zikretmiştir.[74]

“Bize vaadettiği” buyruğunda; “Şey” eğer ism-i mevsul anlamında kabul edilecek olursa, o takdirde (aid olarak gelmesi ge­reken) “he” hazfedilmiş demektir. Şayet mastar anlamı verdiği kabul edilir­se, ayrıca aide ihtiyacı yoktur.

“Ve onların ancak imanlarını ve teslimiyetlerini arttırdı.” el-Ferrâ de­di ki: Ahzab’ı görmek onların bunlardan başka şeylerini arttırmadı. Ali b. Sü­leyman dedi ki: “Gördü” fiili görmeye delâlet etmektedir. “Ru’yef’in müen-nesliği ise hakiki değildir. Yani: Onların bu görüşleri sadece yüce Rabbe imanlarını ve O’nun hükmüne teslimiyetlerini arttırmıştır. Bu açıklamayı el-Hasen yapmıştır. Şayet: “Onlar mü’minlerin… arttırmadılar” denilmiş olsaydı bu kullanım da caiz olurdu.

İş müslümanların aleyhine ağırlaşıp Hendek etrafındaki kalışları uzayınca, Peygamber (sav) Fetih Mescidi’nin üzerinde bulunduğu tepede bir gece ayak­ta durdu ve Allah’ın kendisine vaadetmiş olduğu zaferi bekleyip durdu. Bu ara­da: “Bunların haberlerini bize getirmek üzere kim gidebilir? Onun için cennet vardır” diye sordu. Kimse ona cevap vermedi. Bunu ikinci ve üçüncü defa da­ha söylediği halde yine kimse ona karşılık vermeyince, yanına baktı ve: “Bu kimdir?” diye sordu. Ben Huzeyfe’yim dedi. Bu sefer Peygamber: “Akşamdan beri söylediklerimi duymuyor musun?” diye sordu. Huzeyfe dedi ki: Ey Allah’ın Rasûlü, içinde bulunduğum sıkıntı ve aşırı soğuk soruna cevab vermeme en­gel oldu. Şöyle buyurdu: “Bunların karargahına girip onların konuşmalarını işi-tinceye ve onlara dair haberleri bana getirinceye kadar git. Allah’ım, sen onu önünden, arkasından, sağından ve solundan, onu tekrar bana geri döndürün-ceye kadar koru. Haydi git ve yanıma gelinceye kadar hiçbir şey yapma.” Hu­zeyfe silahı ile gitti. Rasûlullah (sav) da ellerini kaldırıp şöyle dua etti: “Ey zor­luk içinde olanların feryadını dinleyen, ey çaresizlerin duasını kabul eden. Sen benim üzüntümü, kederimi, sıkıntımı gider! Benim ve ashabımın halini görü­yorsun.” Bunun üzerine Cebrail indi ve şöyle dedi: “Şüphesiz Allah senin du­anı işitti. Düşmanının (size verdiği) dehşetine karşı O sana yetti.” Rasûlullah bunun üzerine dizleri üzerine yere çöktü, ellerini yaydı ve gözlerini yumarak şunları söyledi: “Şükürler Sana, şükürler Sana. Bana ve ashabıma rahmet bu­yurduğun için.” Cebrail ona Allah’ın üzerlerine bir rüzgar göndereceğini ha­ber verdi. O da bunu ashabına müjdeledi.

Huzeyfe dedi ki: Ben onların yanlarına vardığımda, ateşlerinin alev alev yanmakta olduğunu gördüm. Fakat beraberinde ince çakıl taşları da bulunan şiddetli bir rüzgar geldi. Sönmedik hiçbir ateşlerini bırakmadı, bütün çadır­larını kaldırıp yere yıktı. Çakıl taşlarına karşı kalkanlarıyla korunmaya baş­ladılar. Ebu Süfyan devesine doğru kalkıp gitti ve Kureyşlilere şöyle seslen­di: Kurtulmaya bakın, kurtulmaya! Aynı şeyi Uyeyne b. Hısn ile el-Haris b. Avf ve Akra’ b. Habis de yaptılar. Böylelikle Ahzab darmadağın oldu. Rasû­lullah (sav) sabah olunca Medine’ye geri döndü. Üstü başı epey kirlenmiş­ti. O bakımdan Fatıma yıkanmak üzere ona su getirdi. Fatıma (r.anha) başı­nı yıkamakta iken Cibril ona gelip şöyle dedi: “Sen silahını bıraktın, ama se-madakiler silahlarını bırakmadılar. er-Revha’dan daha öteye vardırıncaya kadar arkalarından gitmeye devam ettim. -Sonra şöyle dedi-: Haydi Kurey-zaoğullarının üzerine yürü!” Ebu Süfyan dedi ki: Ben er-Revha’yı aşıncaya ka­dar silah seslerini duyup durdum. [75]

  1. Mü’minler arasında Allah’a verdikleri sözde içtenlikle sebat gös­teren nice yiğitler vardır. Onlardan kimisi adağını yerine getir­di, kinlisi de beklemektedir. Onlar hiçbir şeyi değiştirmemişler­dir.

24.Çünkü Allah, doğru olanları, doğrulukları sebebiyle mükâfat­landıracak, münafıkları da dilerse azablandıracak veya tevbe-lerini kabul edecek. Muhakkak Allah çok bağışlayandır, çokça rahmet edendir.

“Mü’minlerden… yiğitler vardır” buyruğunda “yiğitler” anlamındaki lafzı mübtedâ olarak merfu gelmiştir. Nekrenin mübtedâ gelmesinin uygunluğu daha sonra gelen; “Sebat gösteren…ler”in sıfat konu­munda oluşundan dolayıdır.

“Onlardan kimisi adağını yerine getirdi” buyruğundaki: “Kimisi” mübtedâ olarak ref konumundadır. “Kimisi de beklemektedir” anlamında­ki buyrukta da böyledir. Haber ise mecrur olan lafızlardır.

“Adak ve ahid” demektir. Bu kökten olmak üzere; “Adadım, adarım” denilir. Şair de şöyle demektedir:

“Kelb (kabilesi) insanlara karşı adakta bulunacak (veya söz verecek) olursa, Şerefli ve lütûfkâr (kimseler)in tacına onlar daha layıktır.”[76]

Bir başka şair şöyle demektedir:

“Şeref üzerimize adağını yerine getirerek gelip bizi bulmuştur.” Bir diğeri de şöyle demektedir:

“Yerine getirilecek bir ahid (veya adak) mı? Yoksa sapıklık ve batıl mı?”

Buhârî, Müslim ve Tirmizî’nin rivayetlerine göre Enes şöyle demiştir: Amcam Enes b. en-Nadr -ki bana onun adı verilmiştir- Bedir’e Rasûlullah (sav) ile birlikte katılmamıştı. Bu ona çok ağır gelmişti, bundan dolayı şöyle de­mişti: Rasûlullah (sav)’ın ilk hazır bulunduğu gazada ben (nasıl oldu da) bu­lunamadım. Allah’a yemin ederim, eğer bundan sonra Allah, Rasûlullah ile birlikte bir savaşta benim de hazır bulunmamı takdir ederse, şüphesiz Allah neler yapacağımı görecektir. (Enes) dedi ki: Başka şey söylemekten de çe­kindi. Rasûlullah (sav) ile birlikte ertesi sene Uhud’da bulundu. Sa’d b. Ma­lik ile karşılaştı. Ona: Ey Ebu Amr nereye? O da: Cennet kokusu ne hoş? Ben bunu Uhud taraflarından alıyorum, dedi ve öldürülünceye kadar çarpıştı. Vü­cudunda kılıç darbesi, mızrak yarası ve ok yarası olmak üzere seksen küsur yara tesbit edildi. Halam en-Nadr kızı er-Rubayyi’: Ben kardeşimi ancak par­mak uçlarından tanıyabildim dedi. Ve bu(nun üzerine) “Mü’minler arasın­da Allah’a verdikleri sözde içtenlikle sebat gösteren nice yiğitler vardır. Onlardan kimisi adağını yerine getirdi, kimisi de beklemektedir. Onlar hiçbir şeyi değiştirmemişlerdir” âyeti nazil oldu. Tirmizî’nin lafzı ile hadis böyledir. Tirmizî dedi ki: Bu hasen, sahih bir hadistir.[77]

Âişe (r.anha) da yüce Allah’ın: “Mü’minler arasında Allah’a verdikleri sözde içtenlikle sebat gösteren nice yiğitler vardır.” buyruğu hakkında şun­ları söylemiştir: Bunlardan biri de Talha b. Ubeydullah’tır. O Rasûlullah (sav) ile beraber eli isabet alıncaya kadar sebat gösterdi. Peygamber (sav) da: Talha’nın cennete girmesi vacib oldu diye buyurdu.”[78]

Tirmizî de, Talha’dan gelen rivayete göre Rasûlullah (sav)’ın ashabı bil­gisiz bir bedeviye şöyle dediler: Sen ona: “Adağını yerine getiren”lere da­ir soru sor. Çünkü ona soru sormaya cesaret edemiyor, ona saygı gösteriyor, ondan çekmiyorlardı. Bedevi Arab ona sordu, o da kendisinden yüz çevir­di. Bir daha ona bu hususta soru sordu, yine ondan yüz çevirdi. Daha son­ra üzerinde yeşil elbiseler bulunduğu halde mescidin kapısından göründü. Peygamber (sav) şöyle buyurdu: “Adağını yerine getirenler” hakkında so­ru soran kimdi?” Bedevi Arap: Bendim, ey Allah’ın Rasûlü deyince, şöyle bu­yurdu: “İşte bu, verdikleri sözde içtenlikle sebat gösteren kimselerdendir.” Tirmizî dedi ki: Bu hasen, garib bir hadistir. Biz bunu ancak Yunus b. Bu-keyr rivayetiyle biliyoruz. “[79]

Beyhakî’nin naklettiğine göre Ebu Hureyre şunu rivayet etmektedir: Ra-sûlullah (sav) Uhud’dan döndüğünde Mus’ab b. Umeyr’in yolda öldürülmüş olduğunu gördü. Onun başı ucunda durdu ve ona dua etti, sonra da şu: “Mü’minler arasında Allah’a verdikleri sözde içtenlikle sebat gösteren ni­ce yiğitler vardır…” âyetini sonuna kadar okudu. Daha sonra Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: “Şehadet ederim ki, bunlar Allah nezdinde kıyamet günün­de şehidlerdir. Onların yanına gidiniz, onları ziyaret ediniz. Nefsim elinde ola­na yemin olsun ki, kıyamet gününe kadar bir kimse onlara selam verecek olursa, mutlaka onun selamını alırlar.”[80]

-Mealde “adak” anlamı verilen ın “ölüm” anlamında olduğu da söylenmiştir. Allah’a verdiği söz üzere ölmüştür, demektir. Bu açıklamayı İbn Abbas yapmıştır. “Zaman ve süre” anlamına da gelir. Mesela, bir ki­şi öldüğü takdirde: ” Filan kişi zamanını doldurdu” denilir. Şa­ir Zu’r-Rimme de şöyle demektedir:

“Hevber atların karşılaştığı sırada ecelini doldurduktan sonra Hârislilerin kaçtıkları o akşamda…”

Bu lafız aynı anlamda ihtiyaç ve gayret anlamına da gelir. Mesela: “Benim onların yanında görülecek bir ihtiyacım yok” denir. Fakat âyet-i kerîmede kastedilen anlam bu değildir.

Burada bu lafızdan kasıt, ilkin belirttiğimiz gibi adaktır. Onlardan kimi­si öldürülünceye kadar vermiş olduğu sözü, adağını yerine getirmek için bü­tün gayretini ortaya koymuştur. Hamza, Sa’d b. Muaz, Enes b. en-Nadr ve di­ğerleri gibi. Kimisi de şehid olmayı beklemektedir ve verdikleri sözlerini, adaklarını değiştirmemiştir.

İbn Abbas’tan rivayet edildiğine göre o buyruğu:

“Onlardan kimisi adağını yerine getirdi, kimisi de beklemektedir, kimisi de değişiklik yapmıştır.” di­ye okumuştur. Ebubekir el-Enbarî de şöyle demektedir: Bu rivayet ilim eh-lince merduttur, çünkü icmaa muhaliftir. Diğer taraftan bu ifadede mü’min-ler yerilmektedir ve yüce Allah’ın methettiği doğru sözlülük ve ahde bağlı­lıkla şereflendirdiği yiğitler yerilmektedir. Onlardan verdiği sözü değiştiren bir kimsenin varlığı bilinmediği gibi, o topluluk arasında sözünü değiştiren de yoktur. Allah hepsinden razı olsun.

“Çünkü Allah doğru olanları, doğrulukları sebebiyle mükâfatlandıra­cak.” Yani yüce Allah’ın cihadı emretmesinin sebebi âhirette doğru olanla­rı doğrulukları sebebiyle mükâfatlandırmak içindir.

“Münafıkları da” âhirette “dilerse azablandıracak.” Eğer onları tevbe et­meye muvaffak kılmazsa, onları azablandırmak isterse azablandıracak, eğer onları azablandırmayı dilemezse, ölümden önce onlara tevbe etmeyi nasib kılacak. “Muhakkak Allah çok bağışlayandır, çokça rahmet edendir.” [81]

  1. Allah, kâfirleri hiçbir hayır elde etmeksizin öfkeleri ile geri çe­virdi. Allah savaşta mü’minlere yetti. Allah çok güçlüdür, Aziz­dir.

“Allah, kâfirleri hiçbir hayır elde etmeksizin öfkeleri ile geri çevirdi.”

Muhammed b. Amr, Âişe’ye isnad ederek şöyle dediğini belirtmektedir: Âi-şe (r.anha) dedi ki: Burada sözü edilen “kâfirler” Ebu Süfyan ve Uyeyne b. Bedr’dir. Ebu Süfyan, Tihame’ye geri döndü, Uyeyne ise Necid’e döndü.

“Allah savaşta” kâfirlerin üzerine rüzgar ve asker göndermek suretiyle “mü’minlere yetti.” Öyle ki Kureyzaoğulları ile birlikte kalelerine ve koru­nacakları yerlere geri döndüler. Kureyzalılardan gelecek kötülüğü kalbleri-ne korku salarak önlemiş oldu.

“Allah” emrinde “çok güçlüdür, Azîzdir.” Asla yenik düşürülemez. [82]

  1. Kitab ehlinden onlara yardım edenleri de Allah kalelerinden in­dirdi. Kalblerine de korku saldı. Onlardan bir kısmını öldürü­yordunuz, bir kısmını da esir alıyordunuz.
  2. Onların yerlerini, yurtlarını, mallarını ve ayak basmadığınız yer­leri size miras verdi. Allah herşeye gücü yetendir.

“Kitab ehlinden onlara” yani Ahzab’ı teşkil eden Kureyş ve Gatafan’a “yardım edenleri” -ki bunlar ise Kureyzaoğulları olup bunlara dair haber da­ha önceden geçmiş bulunmaktadır- “de Allah kalelerinden indirdi.”

Bu buyruktaki: “Kaleler”in tekili; dır. Şair şöyle demek­tedir:

“Öküzler ölmüş olarak sabahı ettiler, Temîm’in kadınları ise, (Onların) boynuzlarını yakalamak için acele ediyorlardı.”

Bu kökten olmak üzere dokumacının atkı ile çözgüyü kendisiyle düzelt­tiği alete de; denilmiştir. Dureyd b. es-Sımme de şöyle demiştir:

“Ona vardığında mızraklar onu dürtüp duruyordu, Uzatılmış dokuma parçasındaki dokumayı düzelten alet gibi.”

Horozun ayağındaki mahmuza; denilmesi de buradan gelmektedir. “İneklerin boynuzları” demektir, çünkü inekler onunla ken­dilerini korurlar. Bu boynuzların kimi zaman mızrağın başındaki demir siv­ri uç yerine takıldığı da olurdu. “Allah onun kökünü kopart­sın” anlamındadır.

“Kalblerine de korku saldı, onlardan bîr kısmını” ki onlar erkeklerdi “öl­dürüyordunuz, bir kısmını da” kadınlar ve çocuklarını da “esir alıyordu­nuz.” Daha önceden geçtiği gibi.

“Onların yerlerini yurtlarını, mallarını ve” henüz “ayak basmadığınız yerleri size miras verdi.” Yezid b. Ruman, İbn Zeyd ve Mukatil dediler ki: Burada Huneyn’i kastetmektedir, çünkü henüz orayı ele geçirmiş değillerdi. Yüce Allah, orayı ellerine geçireceklerini vaadetti. Katade de şöyle demek­tedir: Biz kendi aramızda oranın Mekke olduğunu konuşurduk. el-Hasen de­di ki: Maksat Pers ve Bizans topraklarıdır. İkrime dedi ki: Kıyamet gününe kadar fethedilecek herbir yerdir.

“Allah herşeye gücü yetendir” buyruğu iki şekilde açıklanmıştır: Birin­cisine göre o kullarından dilediği gibi intikam almaya yahut onları affa ka­dir olandır. Bu açıklamayı Muhammed b. İshak yapmıştır. İkinci açıklama­ya göre o, fethedilmesini murad ettiği kale ve şehirlerin fethedilmesini sağ­lamaya kadir olandır. Bu açıklamayı da en-Nekkaş yapmıştır.

“Allah herşeye gücü yetendir” buyruğu O size vaadetmiş olduğu her şe­ye güç yetirendir. O’nun gücü ve kudreti geri çevrilemez. Yüce Allah, hak­kında acizlik sözkonusu değildir, diye de açıklanmıştır.

“Esir alıyordunuz” anlamındaki buyruk, “sin” harfi esreli ve ötreli olmak üzere; şekillerinde kullanılır. Bu açıklamayı da el-Ferrâ yap­mıştır. [83]

  1. Ey Peygamber! Zevcelerine de ki: “Eğer dünya hayatını ve onun zînetini istiyorsanız gelin size bağışta bulunayım ve sizi güzel­likle salıvereyim.
  2. “Yok eğer Allah’ı, Rasûlünü ve âhiret yurdunu istiyorsanız, muhakkak Allah içinizden güzel davrananlara büyük bir mükâ­fat hazırlamıştır.”

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı sekiz başlık halinde sunacağız: [84]

1- Peygamber (sav)’in Hanımlarının Tercih Yapmakta Serbest Bırakılmaları:

“Ey Peygamber! Zevcelerine de ki” buyruğu ile ilgili olarak ilim adam­larımız şöyle demişlerdir: Bu âyet-i kerîme, daha önceden geçmiş bulunan Peygamber (sav)’a eziyet vermenin yasaklanışı ile bağlantılıdır. Peygamber (sav), bazı hanımları tarafından rahatsız edilmişti. Dünya malından ondan bir şeyler istedikleri söylendiği gibi, kendilerine daha çok harcamalarda bulun­masını istemişlerdi diye de açıklanmıştır. Birinin diğerini kıskanması suretiy­le ona eziyet verdikleri de söylenmiştir. Denildiğine göre; Peygamber (sav) bu âyeti onlara okuyup onları dünya ile âhiretten istediklerini seçmekte ser­best bırakması emrolunmuştur.

Şafiî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- dedi ki: Bir kimsenin bir hanımı var­sa onu istediğini seçmekte serbest bırakmak yükümlülüğü yoktur. Peygam­ber (sav) hanımlarını istediklerini seçmekte serbest bırakmakla emrolundu, onlar da kendisini seçtiler.

Bunların özeti şudur: Yüce Allah, Peygamber (sav)’ı, hükümdar bir pey­gamber olup dünya hazinelerinin anahtarlarının kendisine sunulması ile yoksul bir peygamber olmak arasında dilediğini seçmekte serbest bırakmış­tı. Bu hususta Cebrail (a.s)’a danışmış, o da ona yoksulluğu tercih etmesini tavsiye edince, onu seçmişti. İki konumun daha yükseği olan bu konumu se­çince yüce Allah hanımlarını da seçimde serbest bırakmasını emretti. Çün­kü aralarında onunla beraber zorluğa katlanmaktan hoşlanmayanları bulu­nabilirdi. Bu suretle ondan uzak kalmış olacaktı.

Bir diğer açıklamaya göre, seçimde serbest bırakılmalarını gerektiren se­bep şudur: Hanımlarından birisi ondan kendisine altından bir bilezik yaptır­masını istemişti. O da gümüşten bir bilezik yaptırıp bunu altın ile kaplatmış -zaferan ile kaplattığı da söylenmişti- fakat hanımı altından olmasında diret­miş, başkasını kabul etmemişti. Bunun üzerine bu şekilde tercihte serbest bı­rakan bu âyet-i kerîme nazil olunca, onları istediklerini seçmekte serbest bı­raktı, onlar da: Allah’ı ve Rasûlünü seçtik, demişlerdi.

Denildiğine göre, onlardan bir tanesi de ayrılmayı seçmişti. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Lafız Müslim’in olmak üzere Buhârî ile Müslim, Câbir b. Abdullah’tan şöy­le dediğini rivayet etmektedirler: Ebubekir gelip Rasûlullah’ın huzuruna gir­mek üzere izin istedi. İnsanların kapısında oturmakta olduklarını ve araların­dan kimseye izin verilmediğini gördü. (Cabir) dedi ki: Ebubekir’e (girmek üze­re) izin verdi, o da huzuruna girdi. Daha sonra Ömer geldi, o da girmek üze­re izin istedi, ona da izin verildi. Peygamber (sav)’ın, etrafında hanımları bu­lunduğu halde öfkeli olmakla birlikte susmakta olduğunu gördü. (Cabir) de­di ki: Ömer: Allah’a yemin olsun ki Rasûlullah (sav)’ı güldürecek bir şey söy­leyeceğim, dedi ve: Ey Allah’ın Rasûlü dedi. Bir görsen, Harice’nin kızı (kendi hanımını kasdediyor) benden masraf istedi. Ben de kalktım, onun boy­nunu kırdım. Rasûlullah (sav) güldü ve şöyle dedi: “İşte bu kadınlar da gör­düğün gibi etrafımda bulunuyorlar ve benden nafaka istiyorlar.” Ebubekir, Âişe (r.anha)’a kalktı ve onun boynunu büktü. Ömer de kalkıp Hafsa (r.an-ha)’ın boynunu büktü. Her ikisi de bu arada şöyle diyordu: Rasûlullah (sav)’dan yanında olmayan şeyleri istiyorsunuz ha! Şöyle dediler: Allah’a ye­min ederim. Bir daha ebediyyen yanında olmayan şeyleri Rasûlullah’tan is­temeyeceğiz. Daha sonra onlardan bir ay yahut yirmidokuz gün uzak kaldı. Sonra da şu: “Ey Peygamber! Zevcelerine de ki… Allah içinizden güzel dav­rananlara büyük ecir hazırlamıştır” âyetini indirdi. (Cabir) dedi ki: Önce Âişe’den başlayarak ona; “Ey Âişe, dedi. Ben sana annen ve babanla danış­madıkça cevab vermekte acele etmeni istemediğin bir hususu arzetmek is­tiyorum.” Âişe: O nedir? Ey Allah’ın Rasûlü, deyince, ona bu âyet-i kerîmeyi okudu. Dedi ki: Ey Allah’ın Rasûlü, senin hakkında mı annem babamla da-nışacakmışım? Ben Allah’ı, Rasûlünü ve âhiret yurdunu tercih ediyorum ve senden söylediğimi hanımlarından hiçbirisine bildirmemeni de istiyorum. Şöy­le buyurdu: “Onlardan herhangi bir kimse bana soracak olursa, mutlaka ha­ber vereceğim. Çünkü şüphesiz Allah beni ne zora koşmuş, ne de başkası­nı zora koşan olarak göndermiştir. Beni öğretici ve kolaylaştırıcı olarak göndermiştir.”[85]

Tirmizî de Âişe (r.anha)’dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasûlullah (sav) hanımlarını istediklerini seçmekte serbest bırakmakla emrolundu. O da benden başladı ve: “Ey Âişe, dedi. Ben sana bir husustan sözedeceğim. An­nen, babanla danışmadan bu hususta acele etmemekten dolayı senin için so­rumluluk yoktur.” Âişe dedi ki: O zaten annemin ve babamın bana ondan ay-nlmayı emretmeyeceklerini biliyordu. (Âişe devamla) dedi ki: Sonra şöyle de­di: Şüphesiz yüce Allah buyuruyor ki: “Ey Peygamber! Zevcelerine de ki: Eğer dünya hayatını ve onun ziynetini istiyorsanız, gelin size bağışta bulunayım ve sizi güzellikle salıvereyim… Allah içinizden güzel davranan­lara büyük bir mükâfat hazırlamıştır.” Ben: Bu hususta mı annemle, babam­la istişare edeceğim dedim. Şüphesiz ki ben Allah’ı, Rasûlünü ve âhiret yur­dunu istiyorum. Peygamber (sav)’ın diğer hanımları da benim yaptığım gi­bi yaptı. Tirmizî dedi ki: Bu hasen, sahih bir hadistir.[86]

İlim adamları dedi ki: Peygamber (sav)’ın, Âişe (r.anha)’ya anne babasıy­la danışmasını emretmesi, onu sevmesinden dolayı idi. Gençliğinin aşırı et­kisi, kendisinden ayrılmayı tercih etme noktasına iteceğinden korkuyor, bununla birlikte anne ve babasının kendisinden ayrılması doğrultusunda ona bir telkinde bulunmayacaklarını biliyordu. [87]

2- Peygamber (sav)’ın Hanımları:

“Ey Peygamber! Zevcelerine de ki…” buyruğu dolayısıyla Peygamber Efen-dimiz’in hanımları ile ilgili bilgi verelim:

Peygamber (sav)’ın pekçok eşi vardı. Bunların kimisi ile gerdeğe girmiş, kimisi ile nikâh akdi yapmış olmakla birlikte gerdeğe girmemiş, kimisine ta-lib olmuş fakat onunla nikâh akdi yapmamıştı.

1- Peygamber Efendimiz’in ilk hanımı Huveylid kızı Hadice’dir. Huveylid’in babası Esed, onun babası Abdu’1-Uzza, onun babası Kusayy, onun babası Ki-lâb’dır. Hadice, Peygamber Efendimiz’den önce Ebu Hâle’nin nikâhı altında idi. Bunun da adı Zürâre b. en-Nebbaş el-Esedî’dir. Ondan da önce Atîk b. Âiz’in nikâhı altında idi. Ondan Abdu Menaf adında bir oğlu olmuştu. Ebu Hale’den de Hind b. Ebi Hale’yi doğurmuştu. Hind, taun salgını zamanına ka­dar yaşamış ve o salgında vefat etmişti. Taunun baş gösterdiği zamana ka­dar yaşayan kişinin Hind b. Hind olduğu da söylenmiştir. Ona ağıt yakan ka­dının vefatı esnasında: Vay Hind b. Hind’e vay! Rasûlullah’ın himayesinde bü­yüyen üvey evladına! dediği duyulmuştur.

Rasûlullah (sav), Hz. Hadice hayatta olduğu sürece başka bir hanımla ev­lenmemişti. Rasûlullah (sav) ile evlendiğinde kırk yaşında idi. Peygamber­liğin yedinci yılından sonra vefat etti. On yıl sonra vefat ettiği de söylenmiş­tir. Vefat ettiğinde ise altmışbeş yaşında idi. Peygamber Efendimiz’e iman eden ilk kadın odur. İbrahim dışında Peygamber Efendimiz’in bütün çocukları da ondandır.

Hakim b. Hizam dedi ki: Hadice vefat ettiğinde onun cenazesini evinden çıkarttık ve el-Hacûn’da onu defnettik. Rasûlullah (sav) onun mezarına in­di, henüz cenaze namazı kılma sünneti yoktu.

2- Peygamber Efendimiz’in bir diğer hanımı Şevde bint Zem’a’dır. Zem’a’nın babası Kays, onun babası Abdu Şems’dir, Âmiroğullarındandır. Ol­dukça erken dönemlerde İslâm’a girmiş ve Peygamber Efendimiz’e bey’atte bulunmuştur. Önce es-Sekran b. Amr diye bilinen amcasının oğlunun nikâ­hı altında idi. O da İslâm’a girmişti. Her ikisi, ikinci Habeşistan hicretine ka­tılmışlardı. Mekke’ye geri döndüklerinde kocası vefat etti. Kocasının Habe­şistan’da öldüğü de söylenmiştir. İddetini bitirdikten sonra Rasûlullah (sav) ona talib oldu, onunla evlendi. Mekke’de iken onunla gerdeğe girdi, onun­la Medine’ye hicret etti.

Yaşlandığında Peygamber Efendimiz onu boşamak istemişti. Ancak ken­disi Peygamber’den kendisini boşamamasını ve hanımları arasında bırakma­sını rica etmiş, Sahih’de de belirtildiğine göre gecesini Âişe’ye vermişti. Pey­gamber de onu boşamaktan vazgeçmişti. 54 yılı Şevval ayında Medine’de ve­fat etti.

3- Ebubekr es-Sıddîk’ın kızı Âişe: Önceleri Cübeyr b. Mut’im ile beşik kert­mesi yapılmıştı. Rasûlullah (sav) ona talib olunca, Ebubekir: Ey Allah’ın Rasûlü dedi. Bana müsade et de onu Cübeyr’den uygun bir şekilde ayırayım. Bunun üzerine Rasûlullah (sav), hicretten iki sene önce -üç sene önce de de­nilmiştir- Mekke’de iken onunla nikâhlanmıştır. Medine’de dokuz yaşında iken de onunla gerdeğe girmiştir. Peygamber Efendimiz’in yanında dokuz yıl kal­dı. Rasûlullah (sav) vefat ettiğinde onsekiz yaşında idi. Peygamber Efendi­miz ondan başka bakire bir kızla evlenmiş değildir. 59 yılında -58 de denil­miştir- vefat etmiştir.

4- Kureyşli Adiyyoğullarından Ömer b. el-Hattab’ın kızı Hafsa (r.anha): Ra­sûlullah (sav) onunla evlenmiş, sonra da onu boşamıştı. Cebrail ona gelerek söyle demişti: “Allah sana Hafsa’ya geri dönmeni emrediyor, çünkü o çok oruç tutan, çok namaz kılan birisidir.” Bunun üzerine Peygamber de ona dönmüş­tü. Vakidî dedi ki: Hafsa, Muaviye’nin halifeliği sırasında 45 yılı Şaban ayın­da vefat etmiştir. O sırada altmış yaşında idi. Medine’de Osman (r.a)’ın ha­lifeliği döneminde vefat ettiği de söylenmiştir.

5- Um Seleme: Asıl adı Ebu Umeyye’nin kızı Hind’dir. Mahzumoğulların-dandır. Babası Ebu Umeyye’nin adı da Süheyl’dir.

Rasûlullah (sav) onunla dördüncü yılı Şevval ayının son günlerinde evlen­di. Sahih olan görüşe göre oğlu Seleme, Peygamber Efendimize nikâhını kıy­dı O sırada Ömer adındaki oğlunun yaşı küçüktü. 59 yılında vefat etmiştir, zl yılında vefat ettiği de söylenmiş ise de birincisi daha doğrudur.

Cenaze namazını Said b. Zeyd kıldırmıştır. Ebu Hureyre’nin kıldırdığı da evlenmiştir. Bakî’de defnedilmiştir, vefat ettiğinde seksen dört yaşında idi.

6- Um Habibe: Adı Ebu Süfyan kızı Remle’dir. Rasûlullah (sav), Amr b. Ümeyye ed-Damrî’yi, Um Habibe’yi kendisine istemek üzere Necaşi’ye gön­dermişti, o da Um Habibe’yi peygamberle evlendirmişti. Hicretin dokuzun­cu yılında meydana gelen bu olayda Necaşi, Rasûlullah (sav) yerine dörtyüz dinar mehir vermişti. Onu Şurahbil b. Hasene ile Peygamberin yanına gön­dermişti.

44 yılında vefat etti. Darakutnî dedi ki: Um Habibe, Ubeydullah b. Cahş’ın nikâhı altında idi. O Habeşistan’da hristiyan olarak öldü. Bunun üzerine Ne-caşî onu Peygamber (sav)’a nikahladı ve onun adına dörtbin (dirhem) me­hir verdi. Onu Şurahbil b. Hasene ile Peygamber’e gönderdi.

7- Esedli Zeyneb bint Cahş bint Riâb: Adı Berre idi. Rasûlullah (sav) ona Zeyneb adını vermişti. Babasının adı da Burre idi. Ey Allah’ın Rasûlü dedi, babamın adını da değiştir. Çünkü Burre hakir birşeydir. Bunun üzerine Pey­gamber (sav) ona şöyle demişti: “Şayet baban mü’min bir kimse olsaydı, biz de ona biz ehl-i beytten birisinin adını verirdik. Ancak ben ona Cahş adını veriyorum, Cahş da Burre’dendir.” Bu hadisi Darakutnî zikretmiştir.

Rasûlullah (sav) onunla Medine’de hicretin beşinci yılında evlenmiş ve hic­ri 20 yılında, elliüç yaşında iken vefat etmiştir.

8- Zeyneb bint Huzeyme: Babası olan Huzeyme’nin babası el-Haris, onun babası Abdullah, onun babası Amr, onun babası Abdi Menaf, onun ba­bası Hilal, onun babası Âmir, onun babası Sa’saa’dır, Hilaloğullarındandır. Ca-hiliye döneminde Ummu’l-Mesâkîn (yoksulların anası) diye anılırdı. Buna se­bep ise yoksullara çokça yemek yedirmesi idi.

Rasûlullah (sav) onunla ramazan ayında hicretin otuzbirinci ayının baş­larında evlendi. Yanında sekiz ay kaldı. Peygamber hayatta iken rebiu’1-ev-vel’in sonlarında, hicretin otuzdokuzuncu ayın başlarında vefat etti. Ba-kî’de defnedildi.

9- Cüveyriye bint el-Haris b. Ebi Dirar: Huzaalı ve Mustalıkoğullarından-dır. Mustalıkoğulları gazvesinde onu cariye olarak almıştı. İlkin Sabit b. Kays b. Şemmas’ın payına düşmüştü. Sabit onunla mükatebe akdi yaptı. Ra­sûlullah (sav) onun mükatebe akdi bedelini ödeyip onunla evlendi. Evliliği altıncı yıl şaban ayında olmuştu. Adı Berre idi. Rasûlullah (sav) ona Cüvey­riye adını verdi. 56. yılı rebiu’l-evvel ayında vefat etti. 55. yıl denildiği de söy­lenmiştir. Vefat ettiğinde altmışbeş yaşında idi.

10- Safiye bint Huyey b. Ahtab el-Haruniye (Harun a.s soyundan): Pey­gamber (sav) Hayber günü onu esir almış ve esirler arasından kendisi için seçmişti. O da İslâm’a girmiş, Peygamber Efendimiz de onu azad etmişti. Böy­lelikle onu hürriyete kavuşturmayı da mehri kılmıştı. Sahih’te belirtildiğine göre Safiye, Dıhye el-Kelbî’nin payına düşmüştü. Rasûlullah (sav) yedi esir karşılığında onu satın almıştı. 50. yılında vefat etti. 52. yılında vefat ettiği de söylenmiştir, Bakî’de gömülmüştür.

11- Reyhane bint Zeyd b. Amr b. Hunafe: Nadiroğullarındandır. Rasûlul­lah (sav) onu esir almış ve sonra hürriyetine kavuşturup onunla altıncı yıl­da evlenmişti. Veda haccından dönüşünde vefat etti, onu Bakî’de gömdü.

el-Vakidî dedi ki: Reyhane hicri 16. yılında vefat etti. Cenaze namazını Ömer kıldırdı. Ebu’l-Ferac el-Cevzî dedi ki: Ben Peygamber (sav)’ın Reyha-ne’yi cariyesi olarak tuttuğunu ve onu azad etmediğini söyleyenleri de duy­dum.

Derim ki: Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır ya, Ebu’l-Kasım Abdu’r-Rahman es-Süveylî’nin Reyhane’yi Peygamber (sav)’ın hanımları arasında zikretme-yişinin sebebi bu olmalıdır.

12- Hilaloğullarından Meymune bint el-Haris: Rasûlullah (sav) Mekke’den on millik mesafede bulunan Şerif denilen yerde Umretu’1-Kaza diye bilinen umre sırasında hicretin 7. yılında evlenmiştir. Rasûlullah (sav)’ın kendisiyle en son evlendiği hanımı budur. Yüce Allah’ın takdiri ile Rasûlullah (sav)’ın kendisi ile gerdeğe girdiği mekânda vefat etmiş ve orada defnedilmiştir. Hic­ri 6l. yılında vefat etmiştir, 63- yılında vefat ettiği söylendiği gibi, 68 yılın­da vefat ettiği de söylenmiştir.

Bunlar Peygamber (sav)’ın hanımı olarak meşhur olup kendileriyle ger­değe girmiş olduklarıdır. Allah hepsinden razı olsun. [88]

Kendileriyle Evlendiği Halde Gerdeğe Girmemiş Olduğu Hanımları:

Kendileriyle evlenip gerdeğe girmediği hanımlarına gelince,

1- Bunlardan birisi el-Kilabiye diye bilinir. Adı hususunda görüş ayrılığı vardır. Fatıma, Amre ve el-Âliye isimleri verilmiştir. ez-Zührî dedi ki: Peygam­ber (sav) Kilablı ed-Dahhak kızı Fatıma ile evlenmiş, o da kendisinden Al­lah’a sığınınca onu boşamıştı. Bu kadın: Ben bedbaht olanım, der dururdu. Hicretin 8. yılı zülkade ayında onunla evlenmiş ve altmış yılında vefat etmiş-

2- Kindeli en-Nu’man b. el-Cevn b. el-Haris kızı Esma’ el-Cevniye diye de bilinir.

Katade dedi ki: Peygamber (sav) yanına girdiğinde, yanına gelmek üze­re onu çağırınca, Esma: Sen gel deyince, Peygamber de onu boşamıştı.

Başkaları ise şöyle demektedir: Peygamber’den Allah’a sığınan kadın bu­dur Buharı de şöyle demektedir: Rasûlullah (sav) Şerahil kızı Umeyme ile evlenmişti. Peygamber’in yanına girdiğinde, Peygamber elini ona uzatmış, bu ha­nım bundan tiksinir gibi olmuştu. Bunun üzerine Peygamber, Ebu Useyd’e, yo­la göndermek üzere onu hazırlamasını ve ona iki elbise vermesini emretti.[89]

Bir başka lafızda da şöyle demektedir: Ebu Useyd dedi ki: Rasûlullah (sav)’ın yanına el-Cevniye diye bilinen hanım getirildi. Onun yanına girdi­ğinde o hanıma: “Bana kendini bağışla” deyince, kadın şöyle cevab vermiş­ti: Kraliçe, hiç kendisini normal kimselere bağışlar mı? Peygamber (sav) sa­kin olsun diye elini üzerine koymak isteyince, bu sefer: Senden Allah’a sı­ğınıyorum, demişti. Peygamber de şöyle buyurdu: “Sen gerçekten koruma al­tına alan birisine sığındın.” Sonra yanımıza çıkıp şöyle dedi: Ey Ebu Useyd, buna iki râzıkî (uzun ve beyaz keten elbise) ver ve onu aile halkının yanı­na gönder. “[90]

3- el-Eş’as b. Kays’ın kızkardeşi Kuteyle bint Kays: el-Eş’as bunu Peygam­ber ile evlendirmiş, sonra da Hadramevt’e geri dönmüştü. Kuteyle’yi ona gö­türmek üzere hazırlanmış iken Peygamber (sav)’ın vefat ettiği haberini aldı. Bunun üzerine onu tekrar geri götürdü, kendisi de Kuteyle de birlikte irti-dat etti. Daha sonra İkrime b. Ebi Cehil onunla evlendi. Ebubekir (r.a) bun­dan dolayı çok rahatsız oldu. Ömer ona şöyle dedi: Allah’a yemin ederim. O Peygamber (sav)’ın hanımlarından olmadı. Peygamber onu ne istediğini seçmekte serbest bırakmıştı, ne de hicabın arkasına almıştı. Diğer taraftan ir-tidad etmekle birlikte de Allah o kadını Peygamber’den uzaklaştırmış olmak­tadır. Urve ise Peygamber’in onunla evlenmiş olduğunu kabul etmiyordu.

4- Ezdli Um Şerîk: Adı Ğuzeyye bint Câbir b. Hakim’dir. Daha önce Ebu­bekir b. Ebi Selma’nın nikâhı altında idi. Peygamber (sav) onunla gerdeğe girmeksizin boşadı. Nefsini Peygamber’e bağışlayan kadın da budur.

Nefsini Peygamber’e bağışlayan kadının Havle bint Hakim olduğu da söy­lenmiştir.

5- Havle bint el-Huzeyl b. Hubeyre, Rasûlullah (sav) bu kadın ile evlen­miş, ancak Peygamber’in yanına ulaşmadan önce vefat etmişti.

6- Dihye’nin kızkardeşi Şeraf bint Halife: Peygamber bu hanımla da ev­lenmiş olmakla birlikte, onunla gerdeğe girmemiştir.

7- Kays’ın kızkardeşi Leyla bint el-Hatîm: Peygamber bu hanımla evlen­mişti. Ancak aşırı derecede kıskanç olduğundan kendisini boşamasını iste­di, o da onun isteğini yerine getirmişti.

8- Kindeli Amre bint Muaviye: Peygamber (sav) bu hanımla evlenmiştir.

eş-Şa’bî dedi ki: Peygamber, Kindeli bir hanımla evlenmiş, ancak Peygam­ber vefat ettikten sonra o hanım Medine’ye getirilebilmişti.

9- Cündalı, Cündüb b. Damra’nın kızı: Bazılarının dediklerine göre Rasû-lullah (sav) bu hanımla evlenmiş, bazıları ise böyle bir şeyin olduğunu ka­bul etmemiştir.

10- Ğifarlı bir hanım: Bazılarının dediklerine göre Peygamber (sav) Gifarlı bir hanım ile evlenmiş, ona emretmesi üzerine elbiselerini üzerinden çıkar­tınca, vücudunda bir beyazlık (alacalık) görünce: “Ailenin yanına geri dön” demişti. Bu beyazlığı el-Kilâbiye’de gördüğü de söylenmiştir.

İşte Peygamber (sav)’ın kendileri ile nikâh akdi yapmış olduğu halde ger­değe girmediği hanımlar bunlardır. [91]

Peygamber Efendimiz’in Talib Olduğu Halde Nikâhın Gerçekleşmediği Hanımlar:

Peygamber (sav)’ın talib olmakla birlikte nikâhının gerçekleşmediği ve ken­disini Peygamber’e bağışlayan hanımlara gelince:

1- Ebu Talib’in kızı Um Hanî: Asıl adı Fâhite’dir. Peygamber (sav) ona ta­lib olmuş, ancak: Ben çok çocukları olan bir kadınım, diye özür beyan et­miş, Peygamber Efendimiz de onun özrünü kabul etmişti.

2- Dubâa bint Âmir.

3- Beşâme b. Nadla kızı Safiye: Peygamber (sav) buna talib olmuştu, esir alınmıştı. Peygamber (sav) onu seçimde serbest bırakmış ve: “Dilersen be­ni, dilersen kocanı seçebilirsin” demişti. O da: Kocamı deyince, onu serbest bırakmıştı. Temimoğulları bundan dolayı onu lanetlemişti. Bu açıklamayı İbn Abbas yapmıştır.

4- Um Şerik de bunlardandır. Daha önce ondan sözedilmişti.

5- el-Hatim kızı Leylâ: Bundan da daha önce sözedilmişti.

6- Hakim b. Ümeyye kızı Havle: Kendisini Peygamber’e bağışlamış oldu­ğu halde, onu daha sonraya ertelemişti. Osman b. Maz’un onunla evlenmişti.

7- el-Haris b. Avf el-Murrî kızı Cemre: Peygamber (sav) ona talib olmuş, babası ise herhangi bir hastalığı olmadığı halde: Durumu iyi değildir, demiş­ti. Babası, kızının yanına geri döndüğünde baraş hastalığına yakalanmış ol­duğunu gördü. Şair Şebib b. el-Barsa’nın annesidir.

8- Kureyşli Şevde: Peygamber (sav) buna talib olmuştu. Küçük çocukla­rı vardı. Çocuklarımın senin başının yanında ağlayıp sızlanmalarından kor­kuyorum, demiş, Peygamber (sav) da onu övmüş ve ona dua etmişti.

9- Adı belirtilmeyen bir kadın: Mücahid dedi ki: Rasûlullah (sav) bir hanı­ma talib olmuş, o da: Babama danışayım demişti. Babası ile karşılaştığında ba­bası ona izin verdi. Rasûlullah (sav) ile karşılaştığında Peygamber ona: “Biz senden başka bir yorgan yüzü ile örtünmüş bulunuyoruz” demişti.

İşte Peygamber (sav)’ın bütün hanımları bunlardır.

Ayrıca onun iki tane de cariyesi vardı. Bunlar Kıbtî Mariye ile Reyhane idi. Katade’nin görüşüne göre böyledir. Başkasının görüşüne göre ise onun dört tane cariyesi vardı. Mariye, Reyhane ve esirler arasında aldığı Cemile ile Cahş kızı Zeyneb’in kendisine hibe ettiği bir başka cariye. [92]

3- Muallak (Şarta Bağlı) Talâk ve Muhayyer Bırakmak:

Yüce Allah’ın: “Eğer dünya hayatını ve onun ziynetini istiyorsanız” buy­ruğu bir şarttır. Bunun cevabı ise “gelin” buyruğundadır. Böylelikle seçim yap­makta muhayyer (serbest) bırakmayı şarta talik etmiş (bağlı kılmış)dır.

İşte bu, şarta bağlı olarak muhayyer bırakmanın sahih ve geçerli olduğu­nu göstermektedir. Ancak cahil bid’atçiler buna muhalefet ederek şu iddiada bulunurlar: Koca hanımına sen eve girecek olursan, boş olursun deyip de ha­nım o eve girecek olursa, boşama gerçekleşmez. Çünkü onlara göre şer’î bo­şama sadece anında ve derhal geçerli olmak üzere yapılan boşamadır. [93]

4- Peygamberin Hanımları Ondan Boşanmayı Tercih Etselerdi…:

“Gelin” buyruğu şartın cevabıdır. Bu hanımlar topluluğu hakkın­da kullanılan ve: “(hanım için): Gel” fiilinden çoğuldur. Bu fiil, ken­disine doğru gelmeye yapılan bir çağrı anlamındadır. O bakımdan: “(Bu tarafa doğru) gel” denilir. Bu üstün bir değeri ve yüce bir konumu olan kimseler hakkında kullanılmak üzere ortaya konulmuş bir fiildir. Daha son­ra bir tarafa doğru gelmesi istenen herkes için kullanılmaya başlanmıştır. Bu­rada ise asıl anlamında kullanılmıştır. Çünkü onları çağıran Rasûlullah (sav)’dır.

“Size bağışta bulunayım” buyruğunda sözkonusu edilen “müt’a”ya dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/236. âyet, 6. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır. Bu fiil “ayn” harfi ötreli ola­rak okunmuştur. Aynı şekilde: “Sizi… salıvereyim” buyruğunda “ha” harfi de ötreli okunmuştur ki, bu da isti’naf (yeni bir cümle) demek olur.

Güzel bir şekilde ayrılmak ise; herhangi bir zarar ve herhangi bir hakkı­nı engelleme sözkonusu olmaksızın, sünnete uygun olarak yapılan boşama­dır. [94]

5- Peygamber (sav)’ın Hanımlarını Muhayyer Bırakması:

İlim adamları Peygamber (sav)’ın hanımlarını nasıl muhayyer bıraktığı hu­susunda iki farklı görüş ortaya koymuşlardır.

Birinci görüşe göre; o hanımları olarak kalmak yahut onları boşamak hu­susunda, Allah’ın izni ile onları serbest bırakmıştı. Hepsi de onun hanımı ola­rak kalmayı tercih etmişti. Bunu Âişe, Mücahid, İkrime, eş-Şa’bî, İbn Şihâb ve Rabîa söylemişlerdir.

Kimileri de şöyle demiştir: O kendilerini dünyayı seçip onlardan ayrılmak ile âhireti seçip onları nikâhı altında tutmak arasında muhayyer bırakmıştı. Böylelikle kocaları olan Muhammed (sav) hakkında sözkonusu olan o yük­sek mertebe onlar hakkında da sözkonusu olacaktı. Yoksa onları boşamak hususunda muhayyer bırakmış değildi. Bunu da el-Hasen ve Katade zikret­miştir. Ashab-ı Kiram’dan Ali’nin de görüşü -Ahmed b. Hanbel’in kendisin­den yaptığı rivayete göre- böyledir. Bu rivayete göre o şöyle demiştir: Rasû-lullah (sav) hanımlarını sadece dünya ile âhireti seçmek arasında muhayyer bırakmıştı.[95]

Derim ki: Birinci görüş daha sahihtir. Çünkü Âişe (r.anha)’a hanımını is­tediğini seçmekte serbest (muhayyer) bırakan erkeğin durumu hakkında so­ru sorulunca şöyle demişti: Rasûlullah (sav) bizi istediğimizi seçmekte ser­best bırakmıştı. O bir boşama mı idi? Bir rivayette de şöyle demiştir: Biz onu seçtik, o da o serbest bırakmayı bir boşama saymamıştı.

Rasûlullah (sav)’dan da nikâhı altında kalmak ile boşanmak arasında ya­pılacak emredilmiş muhayyerlikten başka bir husus sabit olmuş değildir. Bundan dolayı Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Ey Âişe! Ben sana bir hu­susu söyleyeceğim. Annen, babanla istişare etmedikçe, bu hususta acele et­memekten dolayı senin için bir sorumluluk olmayacaktır…”[96] Bilindiği gibi ona dünya ve süsünün âhirete tercih edilmesi hususunda danışmasını kastet­miş değildi. Böylelikle danışmanın, ayrılmak yahut da nikâh altında kalmak hakkında sözkonusu olduğu sabit olmaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [97]

6- Muhayyer (Tercih Yapmakta Serbest) Bırakılan “Kadın Kocasının Nikâhı Altında Kalmayı Tercih Ederse:

Seçim yapmakta serbest bırakılan hanım kocasını tercih edecek olursa, hükmün ne olacağı hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Se­leften, başkalarından ve fetva imamlarından oluşan ilim adamlarının büyük çoğunluğu şöyle demiştir: Bu durumda bir veya daha fazla talâk sözkonu-su değildir. Ömer b. el-Hattab, Ali, İbn Mes’ud, Zeyd b. Sabit, İbn Abbas ve Âişe’nin görüşü budur.

Tabiinden, Ata, Mesruk, Süleyman b. Yesar, Rabia ve İbn Şihab da bu gö­rüştedir.

Yine Ali ve Zeyd’den de şöyle dedikleri rivayet edilmiştir: Şayet kadın ko­casını tercih edecek olursa, bu bâin bir talâk olur. Aynı zamanda bu Hasan-ı Basrî ile el-Leys’in de görüşüdür. el-Hattabî ile en-Nekkaş bunu Malik’ten de nakletmişlerdir. Bu kanaatin sahipleri delil olarak şunu ileri sürerler: Ko­canın hanımına: Tercihini yap demesi, talâkı gerçekleştirmeyi ifade eden ki­naye bir lafızdır. Eğer bunu hanıma izafe edecek olursa, bir talâk olur ve tıp­kı: Sen bâinsin, demeye benzer. Fakat sahih olan birinci görüştür. Çünkü Âi-şe (r.anha) şöyle demiştir: Rasûlullah (sav) bizi seçmekte serbest bırakmış­tı. Biz de onu tercih ettik ve bu teklifini bizim hakkımızda bir talâk olarak saymamıştır. Bunu da Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir.[98]

İbnu’l-Münzir dedi ki: Âişe (r.anha)’ın hadisi şuna delildir: Muhayyer bı­rakılan hanım eğer kocasını tercih edecek olursa, bu bir talâk sayılmaz. Bu durumdaki bir hanımın kendisini (boşanmayı) tercih etmesinin talâkı gerek­tirdiğine de delil teşkil etmektedir, Ayrıca bu üçüncü bir hususa daha dela­let etmektedir ki o da şudur: Muhayyer bırakılan kadın kendisini (boşanma­yı) tercih edecek olursa, bu kocanın ric’at yapma imkânına sahib olduğu bir boşamadır. Zira Rasûlullah (sav)’ın Allah’ın kendisine vermiş olduğu emre mu­halif olarak boşamada bulunması düşünülemez.

Bu görüş aynı zamanda Ömer, İbn Mes’ud ve İbn Abbas’tan rivayet edil­miştir. İbn Ebi Leylâ, es-Sevrî, Şafiî de bu görüştedir. Ali’nin de şöyle dedi­ği rivayet edilmektedir: Kadın şayet kendisini (boşanmayı) tercih edecek olur­sa, bir bâin talâk olur. Bu Ebu Hanife ve ardaşlarının da görüşüdür. İbn Hu-veyzimendad bunu Malik’ten de rivayet etmektedir.

Zeyd b. Sabit’ten gelen rivayete göre ise kadın kendisini (boşanmayı) ter­cih edecek olursa, bu üç talâk olur. Hasan-ı Basrînin görüşü de budur. Ma­lik ve el-Leys de böyle demişlerdir, çünkü (tercih sonucu hanımın) kendisi­ne malik olması ancak bu yolla mümkün olabilir.

Yine Ali’den rivayet edildiğine göre kadın kendisini (boşanmayı) tercih edecek olursa, bunun hiçbir kıymeti yoktur. Ondan gelen bir diğer rivaye­te göre eğer kadın kocasını seçecek olursa, bu bir ric’î talâk olur. [99]

7- Mülkiyeti Vermek (Temlik) ve Serbest Bırakmak (Muhayyerlik Vermek):

Medineli alimlerden ve başkalarından bir topluluğun kanaatine göre tem.ık (mülkiyeti vermek) ve muhayyer bırakmak aynı şeydir. Hüküm de kadının her ikisi hakkında verdiği karara göredir. Bu aynı zamanda Abdu’1-Aziz b. Ebi Seleme’nin de kabul ettiği görüştür.

İbn Şa’ban dedi ki: Bu bizim mezhebimize mensub ilim adamlarının ço­ğunun tercih ettiği görüştür. Medinelilerden bir topluluğun da kabul ettiği gö­rüş budur.

Ebu Ömer (İbn Abdi’1-Berr) dedi ki: Fukahanın çoğunluğu bu görüştedir. Ancak Malik’in mezhebinde meşhur olan görüş, her ikisi arasında fark bu­lunduğudur. Çünkü Malik’e göre temlik kocanın hanımına: Ben (kendini bo-~ama) mülkiyetini sana verdim, demesidir. Yani yüce Allah’ın ona hak ola­rak vermiş olduğu boşama yetkisinin bir, iki ya da üçünü de sana veriyorum, ırJamındadır. O bu hakkın bir bölümünü temlik ederken, diğer bir bölümü–u temlik etmemesi caiz olduğuna göre, bu hususta herhangi bir iddiada bu-.^nacak olursa, eğer erkek böyle bir hak vermediğini iddia ederse, yemini _e birlikte onun sözü kabul edilir.

Medinelilerden de bir kesim şöyle demektedir: Kendisi ile gerdeğe giril-~Aş kadın hakkında, kocanın, mülkiyeti vermek ve muhayyer bırakmak hu­luslarını verdiğini inkar etmek hakkı vardır.

Birincisi meşhur olan rivayete göre Malik’in görüşüdür. İbn Huveyzimen-iad da Malik’ten rivayet ettiğine göre, kocanın üç talâkta hanımını muhayyer bıraktığı hususunu reddetme yetkisi vardır. O takdirde bu, Ebu Hanife’nin de-czği. gibi bâin bir talâk olur. Ebu’1-Cehm de böyle demiştir. Suhnûn dedi ki: Mezhebimize mensub ilim adamlarının çoğunluğu bu görüştedir.

Malik’in mezhebinden çıkartılan sonuç şudur: Muhayyer bırakılan kadın, cendisi ile gerdeğe girilmiş ise, kendisini tercih ettiği takdirde bu, talâkın ta­rımı demektir. Kocası bunu inkâr edecek olursa, bunu inkâr etme hakkı yok-r_r. Şayet tek bir talâk seçecek olursa, bunun hiçbir değeri yoktur. Çünkü mu-:_r.-v-erlik kat’î bir talâk (talâk elbette, üç talâk) demektir. Bunu bu şekilde vı alıp kabul etmiş yahut terketmiş demektir. Çünkü muhayyer bırakmanın JT-İimı tesrîh (ayırmak)dır. Yüce Allah, muhayyer bırakmanın sözkonusu edil-jığ: âyet-i kerîmede şöyle buyurmaktadır: “Gelin, size bağışta bulunayım wc sizi güzellikle salıvereyim.” Burada tesrîh (güzellikle salıvermek) kesin jç talâk ile) boşamak demektir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Tzlâk iki defadır ya iyilikle tutmalıdır veya güzellikle salmalıdır.” (el-Ba-.-. 2 229) Güzellikle salıvermek ise üçüncü talâktır. Bu da önceden de geç-iiç üzere Peygamber (sav)’dan rivayet edilmiştir.

Mana bakımından da şöyle açıklanır: Kocanın hanımına: Beni veya ken­dini seç demesi, kendisini seçmesi halinde kocanın lehine kadına karşı her­hangi bir müeyyidesinin olmamasını, ondan herhangi bir şeye malik olma­masını gerektirmektedir. Çünkü koca böylelikle hanımına ondan malik ol­duğu hususların dışına çıkma hakkını yahut kendisini seçecek olursa, koca­sı ile birlikte kalma hakkını vermiş olmaktadır. Talakın bir bölümünü seçti­ği takdirde, o lafzın gereğini yapmamış olur ve bu durumda iki şey arasın­da muhayyer bırakılıp, bu iki şeyin dışında bir şeyi seçen kimse konumun­da olur.

Kendisi ile gerdeğe girilmemiş olan hanımın muhayyer bırakılıp kendi hak­larına malik olması hususunda, bir talâktan fazla iddia edildiği takdirde bu­nu inkâr etme, reddetme hakkı vardır. Çünkü böyle bir durumda kadın ko­casından derhal bâin olur. [100]

8- Kadın Muhayyerlik Hakkına Ne Zaman Sahib Olur?

Kadının muhayyerlik hakkına ne zaman sahib olacağı hususunda Malik’ten farklı rivayetler gelmiştir. Bir seferinde şöyle demiştir: Kadın bu hususun ko­nuşulduğu meclisten kalkmadığı sürece yahut bu işi kabul etmediğine delâ­let eden bir başka işle meşgul olmadığı sürece, muhayyerlik hakkını kulla­nabilir. Bulundukları meclisten ayrılacakları vakte kadar, şayet herhangi bir tercihte bulunmaz ve bir hüküm vermeyecek olursa, bu hususta kadına ve­rilmiş olan yetki batıl olur. Fukahânın çoğunluğu bu görüştedir.

Bir başka sefer de şöyle demiştir: Böyle bir hakkı terkettiği (kullanmak is­temediği) bilinmediği sürece ebediyyen muhayyerlik hakkına sahiptir. Bu ise kocasının kendisi ile ilişki kurmasına yahut dokunmasına imkan vermesiy­le anlaşılır. Buna göre eğer kendisini teslim etmeyip de herhangi bir şeyi de tercih etmeyecek olursa, ya bu tercihi kullanıp yahut bu hakkın kaldırılma­sı maksadı ile kocanın bunu hakime şikâyet etme hakkı vardır. Eğer kabul etmeyecek olursa, o takdirde hakim, kendi kendisine malik olma hakkını or­tadan kaldırır.

Birinci görüşe göre şayet kadın bu konunun dışında bir söze dalar yahut iş yapar, yürür veya muhayyer bırakmakla -belirttiğimiz gibi- hiçbir ilgisi ol­mayan bir işle meşgul olursa, muhayyerlik hakkı da ortadan kalkar. Mezhe­bimize mensub kimi ilim adamı bu görüşün lehine yüce Allah’ın şu buyru­ğunu delil göstermektedir: “Onlar başka bir söze dalıncaya kadar yanların­da oturmayın.” (en-Nisâ, 4/140)

Aynı şekilde koca, onun neyi tercih ettiğini bilmek maksadı ile ona ko­nuşma yetkisini vermiştir. Böylelikle bu, aralarında bir akit gibi olur. Bunu kabul ederse mesele yok, aksi takdirde sakıt olur. Nitekim bir kimsenin bi­risine: Sana bunu bağışladım yahut sattım demesi de böyledir. Kabul eder­se o akit gerçekleşir, aksi takdirde mülkiyet önceki hali ne ise öylece kalma­ya devam eder.

es-Sevrî’nin, Kûfelilerin, Evzaî’nin, el-Leys, eş-Şafiî ve Ebu Sevr’in görü­şü budur. İbnu’l-Kasım’ın tercih ettiği görüş de budur.

İkinci rivayet de şöyle açıklanır: Bu(nunla yetki), kadının eline geçmiş ve kocanın bu işi ona mülkiyetine vermesi suretiyle, kocasına karşı buna ma­lik olmuş olur. O böyle bir şeye malik olduğuna göre; bu mülkiyetin koca­sının elinde kalışı gibi, onun da elinde kalması icab eder.

Derim ki: Sahih olan da budur. Çünkü Peygamber (sav) Âişe’ye şöyle de­miştir: “Ben sana bir husustan sözedeceğim. Bu konuda annen ve babanla danışıncaya kadar acele etmemekten dolayı senin için bir sorumluluk yok­tur.” Bu hadisi es-Sahih’de (Müslim) rivayet ettiği gibi, Buharı de rivayet et­miştir, Tirmizî de hadisin sahih olduğunu belirtmiştir. Zaten bu hadis daha önce bahsin başında geçmiş bulunmaktadır. Yine bu hadis: Koca hanımını muhayyer bırakacak olur yahut ona (kendisine) malik olduğunu söyleyecek olursa, bu konuda istediği hükmü verebileceğini gösterir. İsterse meclislerin­den ayrılmış olsunlar. Bu görüş el-Hasen ve ez-Zührî’den rivayet edildiği gi­bi, kendisinden gelen iki rivayetten birisine göre Malik’in de görüşüdür.

Ebu Ubeyd dedi ki: Bu hususta bizim kabul ettiğimiz, bu hadiste Âişe (r.an-ha) hakkında varid olmuş sünnete tabi olmaktan ibarettir. Peygamber, anne­si ve babası ile danışıncaya kadar onu muhayyer bırakmıştı. Meclisinden kal­kıp gitmesini bu işin dışına çıkmak olarak değerlendirmemiştir.

el-Mervezî dedi ki: Bana göre bu husustaki görüşlerin en sahih olanı bu­dur. İbnu’l-Münzir de, et-Tahavî de bu görüştedirler. [101]

  1. Ey peygamber hanımları! Sizden kim apaçık bir hayasızlıkta bu­lunursa, ona azabı iki kat arttırılır. Bu Allah’a göre pek kolay­dır.
  2. Sizden kim Allah’a ve Rasûlüne itaat eder ve salih amel işlerse, Biz de ona ecrini iki defa veririz. Hem Biz ona kerim bir rızık da hazırlamışızdır.

“Ey peygamber hanımları! Sizden kim apaçık bir hayasızlıkta bulunur­sa…” buyruğuna dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız: [102]

1- Peygamber Hanımlarının Bazı Özellikleri:

İlim adamları derler ki: Peygamber (sav)’ın hanımları, Allah Rasûlünü ter­cih edince yüce Allah, onların bu davranışlarını mükâfatlandırmak ve onla­ra ikramda bulunmak üzere şöyle buyurdu: “Bundan sonra kadınlar ve bun­ların birini başka zevcelerle değiştirmen… sana helal olmaz.” (el-Ahzab, 33/52) Onların başkalarından ayrı bir hükme tabi olduklarını belirterek de şöyle buyurmaktadır: “Sizin Allah’ın Rasûlüne eziyet vermeniz de ondan son­ra zevcelerini nikahlamanız da ebediyyen olacak bir şey değildir.” (el-Ah­zab, 33/53)

Diğer taraftan onların itaatlerinin mükâfatını da, günahlarının cezasını da başkaları hakkında sözkonusu olana göre katlandırmış bulunmaktadır: “Ey Peygamber hanımları! Sizden kim apaçık bir hayasızlıkta bulunursa, ona azabı iki kat arttırılır.” Bu buyrukla yüce Allah, Peygamber (sav)’ın hanım­ları arasından hayasızlık işleyecek kimselerin -ki yüce Allah, İfk hadisesin­de de geçtiği üzere (bk. en-Nur, 24/11-22. âyetlerin tefsiri) Rasûlullah (sav)’ı korumuş bulunmaktadır- azabının iki kat katlanacağını haber vermektedir. Buna sebeb ise konumlarının üstünlüğü, derecelerinin yüksekliği ve diğer bü­tün hanımların önünde oluşlarından dolayıdır.

Daha önce birkaç yerde de geçtiği üzere şeriat şunu açıklamıştır: Haram olan şeyler ağırlaşükça ve bu haramlar çiğnenecek olursa, cezalar da kat kat arttırılır. İşte köleye nisbetle hür kimsenin, bekara nisbetle evli kimsenin had-dinin (uygulanacak cezasının) katlandırılmasının sebebi budur.

Bir diğer açıklama da şöyle yapılmıştır: Peygamber (sav)’ın hanımları vah­yin iniş yerinde, yüce Allah’ın emir ve yasaklarının geldiği evlerde bulunma­ları dolayısıyla verilen emir onlar için daha güçlü ve konumları sebebiyle baş­kalarının bu emre bağlı kalmaları gereğinden daha ileri derecede bağlı kal­maları sözkonusudur. Böylelikle hem mükâfat, hem de azab (ceza) onlar için katlandırılmıştır.

Bir başka açıklama da şöyledir: Onların işleyecekleri suçun Rasûlullah dv’a da eziyet vermesi sebebiyle, zararının daha büyük oluşudur. Dolayısıyla Rasûlullah (sav)’a eziyet vermek hususunda suçun büyüklüğü oranın­da ceza da büyümüş olmaktadır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Allah’a ve Rasûlüne eziyet edenlere muhakkak Allah onlara dünya ve âhi-rette lanet etmiş…dir.” (el-Ahzab, 33/57)

Bu görüşü de el-Kiya et-Taberî tercih etmiştir. [103]

2- Mükâfat ve Cezanın Mü’minlerin Anneleri Hakkında Katlandırılması ile “İki Kat Tabiri”nin Yorumlanması:

Bazıları şöyle demiştir: Mü’minlerin annelerinden birisinin zina ettiği varsayılacak olursa -ki yüce Allah onları böyle bir işten korumuştur- konu­munun büyüklüğü dolayısıyla ona iki had uygulanırdı. Tıpkı cariyeye nisbet-le hür olan kadının haddinin arttırılması gibi. Bu âyet-i kerîmede “azab” had manasınadır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Mü’minlerden bir top­luluk da azablarına tanık olsunlar.” (en-Nûr, 24/2)

Buna göre “iki kafin anlamı iki misli yahut iki defa olur. Ebu Ubeyde de­di ki: Bir şeyin katı (dı’fı) üçe tamamlanıncaya kadar (ona) iki şey katmak­tır. Ebu Amr da -et-Taberî’nin ondan naklettiğine göre- böyle demiştir. Ya­ni ona iki misli daha azap katlanır ve böylelikle bu üç tane azab olur. An­cak et-Taberî bu görüşün zayıf olduğunu kabul etmiştir. Diğer taraftan lafız itibariyle böyle bir ihtimal olmakla birlikte bu doğru değildir. Çünkü ecrin iki defa verilecek olması bu görüşün tutarsız olduğunu ortaya koymaktadır. Zira hayasızlıkta azab (ceza) itaatteki mükâfatın karşılığındadır. Bu açıklama-vı da İbn Atiyye yapmıştır.

en-Nehhas da şöyle demektedir: Ebu Amr: ile arasında fark gözetmiş ve bunların birincisi “pek çok katlar” hakkında, diğeri ise “iki kat” hakkında kullanılır, demiş ve bundan dolayı da bunu ikinci şekilde oku­muştur.

Ebu Ubeyde de şöyle demektedir: “Ona azabı iki kat art­tırılır.” Yani ona üç kat azab verilir, demektir. en-Nehhas şöyle demektedir: Ebu Amr ile Ebu Ubeyde’nin getirdikleri bu ayırımı dilbilginleri arasından bil­diğim hiçbir kimse gözetmemiştir. Ayrıca her ikisinin de anlamı birdir, yani azab iki kata kadar çıkartılır. Mesela bir kimseye: Eğer bana bir dirhem ve­recek olursan, ben de sana bunun iki dı’fını (katını) veririm, demesi halin­de, bunun iki mislini veririm, demektir ki, bu da iki dirhem veririm, anlamı­na gelir. Ayrıca buna yüce Allah’ın: “Biz de ona ecrini iki defa veririz” buy­ruğu delil teşkil etmektedir, azab da ecirden daha fazla olmaz. Bir başka yerde de yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onlara azab-tan iki kat ver.” (el-Ahzab, 33/68) Azabın iki mislini ver, demektir.

Ma’mer’in, Katade’den rivayetine göre yüce Allah’ın: “Ona azabı iki kat arttırılır.” buyruğu hakkında şöyle demiştir: Maksat dünya azabı ile âhiret azabıdır.

el-Kuşeyrî Ebu Nasr der ki: Zahir olan (iki kat) ile iki mislini kastetmiş ol­duğudur. Çünkü (daha sonra): “Biz de ona ecrini iki defa veririz” diye bu­yurmaktadır. Vasiyetlerde ise durum şöyledir: Eğer bir kimseye oğlunun pa­yının iki katını vasiyet edecek olursa, bu o kimseye oğlunun payının üç ka­tı verileceği anlamına gelir. Çünkü vasiyetler insanlar arasındaki örfe göre ce­reyan eder. Yüce Allah’ın kelamının açıklanması ise Arapların dil kullanım­larına göre yapılır. Arapça’da “dı’f” ise onun misli ve fazlası demektir. Sade­ce iki misline münhasır değildir. Mesela: Bu, bunun dı’fıdır denilecek olur­sa, onun mislidir, demektir. Bu onun iki dı’fıdır, onun iki mislidir, anlamın­dadır. Buna göre Arabça’da “dı’f” belli bir sınır sözkonusu olmaksızın fazla oluştur. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “İşte onların amellerine kar­şılık mükâfatları kat kat (dı’f) arttırılır.” (Sebe’, 34/37) Bu buyrukta ise ne bir misli, ne de iki misli arttıracağını kastetmemiştir. Bütün bunlar el-Ezhe-rî’nin açıklamasıdır.

Onlardan herhangi birisine zina iftirasında bulunan şahsa uygulanacak ce­za ile ilgili görüş ayrılıkları da daha önce en-Nur Sûresi’nde (24/4-5. âyet, 12. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’a hamdolsun. [104]

3- Âyetlerdeki Bazı Lafızlara Dair Açıklamalar:

Ebu Rafî’-dedi ki: Ömer (r.a) sabah namazında çoğu kere Yusuf Sûresi ile el-Ahzab Sûresi’ni okurdu. “Ey peygamber hanımları” buyruğuna geldi mi de sesini yükseltirdi. Ona niye böyle yaptığı sorulunca: “Onlara kendilerine verilmiş olan ahdi hatırlatıyorum” diye cevab vermişti.

Cumhur: “Kim… bulunursa” buyruğunu “yâ” ile okudukları gibi, “Kim… itaat eder”i de böylece okumuşlardır ki bu: “Kim” laf­zına binaen böyle okunmuştur.

“Kunut” itaat etmek demektir ki buna dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/116. âyet, 5. başlık ile 238. âyet, 5. başlıkta) geçmiş bulunmakta­dır. Yakub ise, manaya binaen bu lafızlardaki “ya” harflerini “te” ile okumuş­tur.

Bir kesimin söylediğine göre; “fahişe: hayasızlık” eğer belirtili olarak ge­lirse, bu zina ile livata anlamındadır. Eğer belirtisiz gelirse, diğer günahlar demek olur. Sıfat olarak geldiği takdirde kocanın haklarına riayet etmemek ve onunla kötü geçinmek demek olur.

Bir kesim de şöyle demektedir: Yüce Allah’ın: “Apaçık bir hayasızlık” buy­ruğu bütün masiyetleri kapsamına alır. “el-Fâhişe” nasıl gelirse yine böyle­dir.

İbn Kesir; “Apaçık” kelimesini “ya” harfini üstün olarak okumuş­tur. Nafî’ ve Ebu Amr ise esreli okumuşlardır.

“İki kat arttırılır” anlamındaki buyruğu bir kesim fiili yüce Allah’a isnad et­mek suretiyle (arttırır anlamında) “ayn” harfini esreli olmak üzere; di­ye okumuşlardır. Ebu Amr ise Harice’nin rivayetine göre; “İki kat art­tırırız” şeklinde “nun” harfini esreli olarak, “azab” kelimesini de nasb ile oku­muştur. Bu da İbn Muhaysın’ın kıraatidir. Bu fiilin kipi tek kişi tarafından ya­pılan ve mutavaa diye bilinen “mufaale” veznindedir. Nitekim bu vezinde ol­makla birlikte tek kişiden yapıldığını ifade eden; “Ayakkabıyı çekiçle dövdüm, hırsızı cezalandırdım” fiilleri de böyledir.

Nafî’, Hamza ve el-Kisaî ise; “İki kat arttırılır” diye “ya” ve ayn” harfini üstün ile okumuşlardır. Buna karşılık “azab” kelimesini de öt-reli okumuşlardır. el-Hasen, İbn Kesir ve İsa’nın kıraati de budur.

Ayrıca İbn Kesir ile İbn Âmir: “İki kat arttırırız” diye “nun” ile şed­deli ve esreli “ayn” ile okumuşlar “azab”ı da nasb ile okumuşlardır.

Mukatil dedi ki: Burada azabın iki kat arttırılması, ancak âhirette olacak-:ır. Çünkü mükâfatın iki defa verilmesi de âhirettedir. Bu güzel bir açıklama­dır, çünkü Peygamber (sav)’ın hanımları haddi gerektirici herhangi bir ha­vasızlık işlemezler (işlememişlerdir). Nitekim İbn Abbas da şöyle demiştir: Hiçbir peygamber hanımı asla zina etmiş değildir. Sadece iman ve itaat hu­susunda kocalarına ihanet edenleri olmuştur.

Bazı müfessirler de şöyle demektedir: Kendilerine iki kat verilmekle teh­dit olundukları azab, dünya ile âhiret azabıdır. İki defa mükâfat da böyledir.

İbn Atiyye ise şöyle demektedir: Ancak bu, zayıf bir görüştür. Şu kadar it ki Peygamber (sav)’ın hanımlarına uygulanacak dünyevi cezaların, âhi-retin azabını -diğer insanlarda olduğu gibi- kaldırmayacağını sözkonusu ol­ması hali müstesnadır. Dünyadaki cezaların âhiret azabını kaldıracağı ise Uba-ie b. es-Samit yoluyla rivayet edilen hadisin bir gereğidir. Şu kadar var ki Pey­gamber (sav)’ın hanımları hakkında bunun böyle olacağına dair bir rivayet îeîmediği gibi, bu hususta hükmün böyle olduğu da bellenmiş değildir.

Tefsir alimleri âyet-i kerîmede sözü edilen “kerim rızık”ın cennet olduğunu söylemişlerdir. Bunu da en-Nehhâs zikretmiştir. [105]

  1. Ey Peygamber Hanımları! Siz diğer kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer takvalı kimseler iseniz, edalı ve yumuşak söylemeyin. O takdirde kalbinde hastalık bulunan kimseler umutlanır. Siz hep uygun söz söyleyin.

“Ey Peygamber Hanımları! Siz” fazilet ve şeref itibariyle “diğer kadın­lardan herhangi biri gibi değilsiniz” buyruğunda: “Herhangi biri gibi” diye (müzekker) buyurup müennes olarak; diye buyurmarruş olması, “biri” anlamındaki lafzın, hem müzekkerinin, hem de müennesinin, hem tekilinin, hem de çoğulunun nefyedilmesinden dolayıdır. İnsan olma­yan kimse hakkında da bu kullanılabilir ve: “Ora­da hiçbir kimse yoktur, ne koyun, ne de deve” denilir. Özellikle “kadınlar”ın sözkonusu edilmesi daha önce geçen ümmetler arasında Âsiye ve Mer­yem’in de bulunması dolayısıyladır. Katade buna işaret etmiş, Âl-i İmran Sû-resi’nde de (3/42. âyetin tefsirinde de) aralarında fazilet farkı hususundaki görüş ayrılıkları ile ilgili açıklamalar geçmiş bulunmaktadır, bu husus oradan tetkik edilebilir.

Daha sonra yüce Allah: “Eğer takvalı kimseler iseniz” diye buyurmak­tadır. Yani Allah’tan korkarsınız demektir. Bu buyrukla faziletin şartı yerine getirilmesi halinde onlar için eksiksiz kalacağı açıkça ortaya çıkmaktadır. Çün­kü yüce Allah, onlara Rasûlullah (sav)’ın ashabından olmayı, onun nezdin-de büyük bir değer taşımayı, haklarında Kur’ân-ı kerîmin nazil olmasını ba­ğışlamış bulunmaktadır.

“Edalı ve yumuşak söylemeyin” anlamındaki buyruk, nehy dolayısıyla cezm konumundadır. Şu kadar var ki, mazinin mebni oluşu gibi, mebni gel­miştir. Sibeveyh’in kabul ettiği görüş budur. Yumuşak söz söylemeyin, an­lamındadır. Yüce Allah sözlerinin kat’î, ifadelerinin kesin ve anlaşılır olma­sını emretmektedir. Sözlerinde görülen yumuşaklık ile kalbi etkileyecek bir şekilde ortaya çıkmamasını istemektedir. Arab kadınları erkeklerle konuştuk­ları sırada hakkında şüpheye düşülen ve iyi düşünülmeyen kimseler gibi, söz­lerini yumuşatır ve ifadelerine bir eda kattıkları gibi olmamalarını istemekte. bu türden konuşmalarını onlara yasaklamaktadır.

“O takdirde kalbinde hastalık” Katade ve es-Süddî’den nakledildiğine gö­re şüphe ve münafıklık “bulunan kimseler umutlanır.” Bu buyruktaki; Umutlanır” fiili nehyin cevabı olarak nasb ile gelmiştir.

Buradaki “hastalık” kötülüğe bir kapı aralamak demektir ki, bu da fasık-Iık etmek ve bu doğrultuda sözler söylemek demektir. Bu açıklamayı da İk-rime yapmıştır, bu daha doğru bir açıklamadır. Bu âyet-i kerîmede münafık­lığın herhangi bir ilişkisi yoktur.

Ebu Hatim’in naklettiğine göre el-A’rec “umutlanır” anlamındaki lafzı; şeklinde “ya” harfi üstün, “mim” harfini de esreli okumuştur.

en-Nehhas dedi ki: Bunun yanlış olduğunu zannederim. Kanaatime gö­re o “mim” harfini üstün ve “ayn” harfini esreli olarak “yumuşak söylemeyin” fiiline atf ile okumuştur. Bu ise güzel bir okuyuş şeklidir. Bununla birlikte “ya” harfi ötreli, “mim” harfinin esreli okunması da caizdir. Yani yumuşak söz söylemek ümit verir, demek olur.

“Siz hep uygun söz söyleyin” buyruğu hakkında İbn Abbas şöyle demek­tedir: Yüce Allah, onlara iyiliği emredip münkerden alıkoymayı emretmek­tedir. Bir kadının yabancılarla muhatab olması ve aynı şekilde sıhrî akraba­lık dolayısıyla kendisine haram olanlar ile konuşması esnasında sesini yük-seltmeksizin yumuşak konuşmaması mendubtur. Çünkü kadın sesini kısmak­la emrolunmuştur. Özetle söyleyecek olursak, uygun söz söylemek, şeriatın ve akılların reddetmediği, doğru olan söz demektir. [106]

  1. Evlerinizde oturun. İlk cahiliyeninki gibi açılıp saçılarak, salı­nıp yürümeyin. Namazı da dosdoğru kılın, zekâtı verin, Allah’a ve Rasûlüne itaat edin. Ey ehl-i beyt! Allah sizden ancak kiri gi­derip tam anlamıyla sizi temizlemek ister.

Yüce Allah’ın: “Evlerinizde oturun. İlk cahiliyeninki gibi açılıp saçıla­rak, salınıp yürümeyin…” buyruğu ile ilgili açıklamalarımızı dört başlık ha­linde sunacağız: [107]

1- “Oturun” Lafzının Kıraat Şekilleri ve Açıklamaları:

“Oturun” buyruğunu cumhur “kaf” harfini esreli şeklinde olarak okumuşlardır. Ancak Âsim ile Nafî’ üstün okumuşlardır.

Birinci kıraat iki şekilde açıklanabilir:

1- Bu kelimenin “vekar”dan gelmesidir. Mesela; “Sakin oldu, sakin olur, yerleşti, yerleşir” demektir. Emri ise; ” Sakin ol, dur, otur” demek olur. Çoğul hanımlara hitab şekli de; diye; “Vadediniz” ile: “Tartınız” demek gibi.

2- el-Müberred’e ait olan bu açıklamaya göre “karar”den gelir. Mesela “re” harfi üstün olmak üzere: ” O yerde karar kıldım, kılarım” de­nilir. (Müennes çoğul emri) de asıl ise; “Karar kılınız” şeklinde “re” harfi esreli olarak gelir. Birinci “re” ise kolaylık (tahfif) olsun diye hazfedil-miştir. Tıpkı in yerine ile in yerine de; dedikle­ri gibi. Burda “re”yi hazfettikten sonra harekesini “kafa aktarmış oldular. “Kaf da hareke aldığından ötürü vasıl “elifine ihtiyaç kalmamış oldu.

Ebu Ali de şöyle demektedir: Hayır, bunun sebebi tad’ıf (re harfinin iki defa tekrarlanması) istenmediğinden dolayı “re” harfinin “ye”ye değiştirilme­sinden ötürü böyledir. Tıpkı “kîrat” ve “dînar” kelimelerinde böyle bir ibda-le gidildiği gibi. Bu durumda “ya” harfi de kendisinin yerine gelmiş olduğu harfin harekesini alır. Bu durumda lafzın takdiri; (ojş»l) şeklinde olur. Bila-here “ya”nin harekesi – “ye” harfinin esre ile harekelenmesi hoş olmadığın­dan ötürü- kaldırılır. Bu sefer iki sakin arka arkaya geldiğinden ötürü de “ye” harfi düşer. Vasi hemzesi de kendisinden sonra gelen harfin harekeli oluşu dolayısıyla düşer ve böylelikle kelime; halini alır.

Medinelilerin ve Âsım’ın (kaf harfini üstün) okuyuşuna gelince, bu da Arab’ların bir yerde ikamet edip oturmayı ifade etmek üzere “re” harfini es­reli olarak kullandıkları: “Oturdum, kaldım” gibidir. Bunun mütekellimi: “İkamet ederim, kalırım” şeklinde; “Hamdet-ti, hamdeder” türünde kullanılır. Bu da Hicazlıların şivesidir, bunu Ebu Ubeyd “el-Ğaribu’l-Musannaf adlı eserinde el-Kisaî’den nakletmektedir ki o da en değerli hocalarındandır. Bunu ez-Zeccac ve başkaları da zikretmiş­tir. Aslı ise; “(hanımlara hitaben) oturun” şeklindedir. Arka arkaya iki harfin gelmesi ağır olduğundan dolayı birinci “re” hazfedildikten sonra ha­rekesi kafa verilmek suretiyle; denilir.

el-Ferrâ dedi ki: Bu; “Arkadaşını uyardın mı? hissettirdin mi?” demeye benzer ki bu da; demiş gibidir.

Ebu Osman el-Mâzinî dedi ki: “Gözüm onunla aydın oldu” de­nildiği takdirde, sadece “re” harfi esreli olarak kullanılır, başka türlü kulla­nılmaz. Ancak “mekânda kaldım, oturdum” anlamında; deni­lemez. Çünkü bu “re” harfi üstün olarak; şeklinde kullanılır. Onun ka­bul etmediği bu husus, Peygamber (sav)’tan sabit olduğu takdirde bu şekil­deki kıraate eleştiri olarak kabul edilemez. Çünkü bu durumda Peygamber (sav)’dan sabit olan kıraat, bu şekildeki kullanışın doğruluğuna delil kabul edilir. Yine Ebu Hatim’in kanaatine göre; demenin Arab dilinde açık­lanabilir bir tarafı yoktur.

en-Nehhas dedi ki: Ebu Hatim’in: “Açıklanabilir bir tarafı yoktur” şeklin­deki sözüne muhalefet edilmiştir. Bu hususta iki görüş vardır. Birincisi el-Ki-saî’nin naklettiği görüştür. Diğeri ise benim Ali b. Süleyman’dan söylediği­ni duyduğum şu açıklamadır: Bu ifade; “Gözüm onunla ay­dın oldu, olur” tabirinden gelmektedir. Kendi evlerinizde (kalarak) onunla gözünüz aydın olsun, demektir, bu da güzel bir açıklamadır. Şu kadar var ki hadis bunun birincisinden türediğine delil teşkil etmektedir. Rivayete göre Ammar, Âişe (r.anha)’ya şöyle demiştir: ” Muhak­kak Allah sana evinde kalıp oturmanı emretmiştir.” Âişe ona şöyle cevab ver­mişti: Ey Ebu’l-Yakzan sen sürekli hakkı olduğu gibi söyleyen bir kimse ol­maya devamedegeldin. Bunun üzerine şöyle demişti: Senin de itirafın ile be­ni bu şekilde kılan Allah’a hamdolsun.

İbn Ebi Able de “vasıl elifi ile birincisi meksûr olmak üzere iki “ra” ile: h ) diye okumuştur. [108]

2- İlk Cahiliye Dönemi Gibi Açılıp Saçılmamak:

Bu âyet-i kerîme evde kalma manasını ihtiva etmektedir. Hitab her ne ka­dar Peygamber (sav)’ın hanımlarına yönelik ise de, mana itibariyle diğer ha­nımlar da bu hitabın kapsamına girmektedir. Bütün hanımları kapsayan bir delilin vârid olmaması halinde bu böyle olmakla birlikte, esasen şeriat ha­nımların evlerinde kalmalarını emreden ve zaruret olmadıkça dışarı çık­maktan uzak durmayı belirten hükümlerle dolup taşmaktadır. Bundan önce bir kaç yerde belirtildiği gibi.

Bu buyrukta yüce Allah, Peygamber (sav)’ın hanımlarına evlerinde otur­mayı emretmekte ve onların şereflerini yüceltmek üzere bu şekilde onlara hi-:sh etmekte, açılıp saçılmalarını yasaklamakta, böyle bir işin ilk cahiliye döneminin davranışlarından olduğunu bildirerek: “İlk cahiliyeninki gibi açı­lıp saçılarak salınıp yürümeyin” diye buyurmaktadır.

Daha önceden en-Nur Sûresi’nde (24/60. âyet, 5. başlıkta) “açılıp saçıl-ma”nın anlamına dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Bunun gerçek an­lamı setredilmesi, örtülmesi, açığa çıkartılmasından daha uygun olan yerle­ri açmak demektir. Bu kelime “bolluk, genişlik”den alınmadır. Mesela, diş­leri birbirinden ayrı olan kimse hakkında: “Dişleri birbirinden bir parça ayrıdır” denilir. Bu açıklamayı el-Müberred yapmıştır.

İnsanlar “ilk cahiliyeMnin ne olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptir­ler. İbrahim (a.s)’ın dünyaya geldiği dönem olduğu söylenmiştir. Kadın in­ciden gömlek giyinir, yolun ortasında yürüyerek kendisini erkeklere arzeder-miş.

el-Hakem b. Uyeyne de şöyle demiştir: Bu süre Âdem ile Nuh arasında­ki süredir ki; bu da sekizyüzyıllık bir zaman dilimini kapsar. Bu dönemde ya­şayan insanların çok kötü yaşayışları nakledilmiştir.

İbn Abbas dedi ki: Bu Nuh ile İdris arasındaki zamanı kapsar, el-Kelbî ise Nuh ile İbrahim arasındaki zaman dilimidir, der.

Denildiğine göre; kadın yan tarafları dikilmemiş olduğu halde inciden göm­lek giyinir, yine bedenini örtmeyen ince elbiseler giyinirmiş.

Bir kesim bu süre Musa ile İsa arasındaki dönemdir, demektedir. eş-Şa’bî ise: İsa ile Muhammed (sav) arasındaki dönemdir, der.

Ebu’l-Âliye’ye göre bu Dâvûd ve Süleyman (ikisine de selâm olsun) zama­nıdır. Bu dönemde kadın yan tarafları dikişsiz, inciden gömlek giyinirmiş. Ebu’l-Abbas el-Müberred dedi ki: İlk cahiliye (koyu cahiliye) demeye benzer. el-Müberred dedi ki: Kadınlar ilk koyu cahiliyede açığa çıkartılması çirkin olan yerleri açardı. Öyle ki, kadın kocası ile dostu ile birlikte oturur, dostu tek ba­şına onun belinden yukarısı ile kocası ise belinden aşağısı ile uğraşırdı. Ki­mi zaman biri diğerinden yerlerini değiştirmelerini istediği dahi olurdu.

Mücahid dedi ki: Kadınlar erkekler arasında yürürdü. İşte açılıp saçılma­ları bu idi.

İbn Atiyye dedi ki: Gördüğüm kadarı ile o mü’minlerin annelerinin yetiş­miş oldukları cahiliye dönemi (davranışları)na işaret etmektedir. Onlara o dö­nemdeki yaşayışlarından farklı bir şekilde yaşamaları emrini vermiştir. Bu ise şeriatten önce kâfirlerin yaşayışları idi. Çünkü şeriatten önce kâfirlerin kıs­kançlıkları yoktu. Kadınlar tesettüre riayet etmiyorlardı. Bu cahiliyenin “ilk” diye nitelendirilmesi ise, onların daha önce içinde bulundukları hale nisbet-ledir. Yoksa ortada başka bir cahiliye vardı, anlamında değildir. İslâm’dan ön­ceki bu döneme cahiliye adı verilmiş bulunmaktadır. O bakımdan şairler hakkında “cahili şairdir” tabiri kullanılmıştır. İbn Abbas da -Buhârîde yer aldı­ğına göre- şöyle demektedir: Cahiliye döneminde babamı şöyle derken din­lemiştim.[109]’ ve buna benzer daha başka ifadeler de vardır.

Derim ki: Bu, güzel bir açıklamadır. Ancak buna şöyle itiraz edilebilir: Araplar çoğunlukla darlık ve sıkıntı içerisinde yaşayan kimselerdi. Rahat ni­metler içerisinde bulunmak ve zînetin açığa vurulması, sadece önceki zaman­larda cereyan etmiş bir iştir. İşte ilk cahiliye dönemi ile kastedilen de budur. Âyet-i kerîmeden maksat ise, kırıtarak, salınarak yürümek, güzelliklerini erkeklere göstermek ve buna benzer şer’an caiz olmayan diğer hususlarda, kendilerinden önceki kadınlardan farklı hareket etmektir. İşte bu, bütün gö­rüşleri kapsar ve ihtiva eder. O bakımdan onlar evlerinde oturmalıdırlar. Dı­şarı çıkmak ihtiyacını duyarlarsa, süslenmeyi terkederek ve tam bir tesettü­re riayet ederek bunu yapmalıdırlar. Başarıya ulaştıran Allah’tır. [110]

3- Mü’minlerin Annelerinin Bu Ayete Karşı Tutumları:

es-Sa’lebî ve başkalarının naklettiklerine göre Âişe (r.anha) bu âyet-i ke­rîmeyi okudu mu, başörtüsünü ıslatıncaya kadar ağlarmış. Yine onun nak­lettiğine göre Şevde (r.anha)’ya: Niye senin diğer kızkardeşlerinin yaptığı gi­bi haccetmiyor, umreye gitmiyorsun? diye sorulunca, şöyle demiş: Ben hem haccettim, hem de umre yaptım. Allah da bana evimde kalmamı emretti.

Bunu rivayet eden dedi ki: Allah’a yemin ederim, odasının kapısından ce­nazesi çıkartılıncaya kadar çıkmadı. Allah ondan razı olsun.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Ben yaklaşık bin kasabaya girip çıktım. İbrahim el-Halil (sav)’ın ateşe atıldığı yer olan Nablus hanımlarından daha iffetli, namus­larını daha çok koruyan kadınlar görmedim. Orada ikamet ettiğim süre içe­risinde cuma günü müstesna, gündüzün yolda tek bir kadın görmedim. Cu­ma günü namaza çıkarlar ve mescidi doldururlardı. Namaz bitti mi hemen ev­lerine geri dönerlerdi, bir dahaki cumaya kadar onlardan birisine gözüm iliş-mezdi. Ben Mescid-i Aksa’da öyle iffetli kadınlar gördüm ki, Mescid’in için­de şehit düştükleri vakte kadar itikâf ettikleri yerlerden dışarı çıkmamışlardır. [111]

4- Âişe (r.anha) Hakkındaki İleri Geri İddialara Verilen Cevablar:

İbn Atiyye dedi ki: Âişe (r.anha)’nın ağlayışı Cemel Vakası’na katılmasın­dan ötürü idi. O vakit Ammar kendisine: Allah sana evinde kalmanı emret­miş bulunuyor, demişti.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Rafızîler -lanet üzerlerine olsun- bu âyet-i kerîmeyi ele alıp mü’minlerin annesi Âişe (r.anha)’ya hücum ederek şöyle derler: O ordulara kumanda edip savaşlara katılmak, kendisine farz olmayan ve ken­disi için de caiz olmayan hususlarda vuruşmak işlerine girişmek sureti ile dı­şarı çıkmakla Rasûlullah (sav)’ın emrine muhalefet etmiştir. Yine derler ki: Osman (r.a) muhasara altında idi. O bu durumu görünce, bineklerinin ha­zırlanmasını emretti ve Mekke’ye çıkıp gitmek için hazırlıklarını yaptı. Mer-van ona: Ey mü’minlerin annesi, burada kal ve bu ayak takımını geri çevir. Çünkü insanlar arasında ıslahta bulunmak senin hacca gitmenden hayırlıdır, demişti.

İbnu’l-Arabî dedi ki: İlim adamlarımız (Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun) şöyle demişlerdir: Âişe (r.anha) fitne ve karışıklıkların çıkmasından önce hac­ca gitmeyi adamıştı. Adağını geriye bırakmayı uygun görmemişti. Eğer o ka­rışıklıklar döneminde çıkıp gitmiş olsaydı bile yine bu onun için doğru bir davranış olurdu. Cemel savaşına çıkmasına gelince, o savaşmak kastıyla çıkmadı. İnsanlar bu hususta ona gidip geldiler ve karşı karşıya kaldıkları bü­yük fitne, insanların kan dökmelerini ona şikayet ettiler. Onun bereketinden faydalanmak istediler, eğer insanların karşısında duracak olursa, bu karışık-lıklardaki insanların ondan utanacaklarını ümit ettiler. O da bu kanaate sa-hib olduğundan dolayı yüce Allah’ın şu buyruğuna uyarak vak’anın olduğu yerlere çıkıp gitmişti: “Bir sadaka vermeyi yahut bir iyilik yapmayı veya in­sanlar arasını düzeltmeyi emredeninkinden başka onların fısıldaşmaları-nın birçoğunda hayır yoktur.” (en-Nisa, 4/114);

“Eğer mü’minlerden iki grup birbirleri ile çarpışırlarsa, onların arala­rını düzeltin.” (el-Hucurat, 49/9)

İnsanların arasını düzeltmek emrine, erkeği ile kadınıyla, hürüyle köle-siyle bütün insanlar muhataptır. Şanı yüce Allah ise ezelî hükmünde ve ye­rini bulan takdirinde böyle bir ıslâhın meydana gelmesini dilememiştir. Şu kadar var ki, bu savaş esnasında pekçok öldürmeler ve yaralamalar ortaya çıkmıştı. Az kalsın her iki taraf da yok olup gidecekti. Onlardan bazıları de­veye hücum edip onun ayak bileklerini kesti. Deve yanı üzere düşünce, Mu-hammed b. Ebibekr, Âişe (r.anha)’a yetişti ve onu bineğe bindirip Basra’ya götürdü. O da otuz hanım ile birlikte çıktı. Bu otuz hanımı Ali (r.a) onunla birlikte göndermişti. İyilik, takva yaptığı te’vilde isabet etmiş, işinde ecir ka­zanmış, müctehide bir kadın olarak onu Medine’ye ulaştırdılar. Çünkü ahkâ­ma dair içtihadda bulunan herkes isabet eder. Bundan önce en-Nahl Sûre-si’nde (16/7-8. âyetlerin tefsirinde) bu devenin adı geçmiş bulunmaktadır. İş­te o gün de bu isim ile “Yevmu’l-Cemel” (Cemel Günü, Cemel Vakası günü) diye bilinir.

“Namazı da dosdoğru kılın, zekâtı verin” verdiği emir ve nehiyler hu­lusunda “Allah’a ve Rasûlüne itaat edin. Ey ehl-i beyt, Allah sizden ancak kiri giderip tam anlamıyla sizi temek ister.”

ez-Zeccac dedi ki: Denildiğine göre bu buyruk ile Peygamber (sav)’ın ha­nımları kastedilmektedir. Bir diğer görüşe göre bununla hem onun hanım­ları hem de -biraz sonra açıklanacağı üzere- ehl-i beyti kastedilmektedir.

“Ey ehl-i beyt” lafzı medh üzere nasb edilmiştir. Bedel olarak nasbedildiği de kabul edilebilir. Ayrıca ref ve cer ile okunması da caizdir.

en-Nehhas dedi ki: Eğer cer ile okunursa, “sizden” anlamındaki buyruk­ta yer alan “kef” ile “mim” zamirinden bedel olarak cer edilir. Ancak bu Ebu’I-Abbas Muhammed b. Yezid’e göre caiz değildir. Çünkü o muhatab müennes-ten de, muhatab müzekkerden de bedel yapılmayacağı görüşündedir. Çün­kü her ikisinin de ayrıca açıklanmaya ihtiyaçları yoktur.

“Tam anlamıyla sizi temizlemek ister” buyruğu, te’kid ma­nasını taşıyan bir mastardır. [112]

  1. Evlerinizde okunan Allah’ın âyetlerini ve hikmeti hatırlayın. Mu­hakkak Allah herşeyin inceliklerini bilir (Lâtiftir), herşeyden ha­berdardır.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız: [113]

1- Mü’minlerin Annelerinin, Evlerinde Okunan Allah’ın Âyetleri ve Hikmet ile Ehl-i Beytin Kimlikleri:

“Evlerinizde okunan Allah’ın âyetlerini ve hikmeti hatırlayın” lafızla­rı, ehl-i beytin onun hanımları olduğunu ortaya koymaktadır.

Ehli beytin kim oldukları hususunda ilim ehli farklı görüşlere sahiptir. Ata, İkrime ve İbn Abbas onun ehl-i K” .. ‘:M-i ‘inun hanımlarıdır. Onlarla bir­likte bir erkeğin varlığı sözkonusu değildir. Bunların kanaatine göre “beyt” ile Peygamber (sav)’ın (ve hanımlarının) kaldığı odalar kastedilmiştir. Çün­kü yüce Allah: “Evlerinizde okunan …ı hatırlayın” diye buyurmaktadır.

Aralarında el-Kelbî’nin de olduğu bir kesim ise; bunların özel olarak Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin olduğunu söylemişlerdir. Bu hususta Peygamber (sav)’dan gelmiş hadisler de vardır. Bunlar yüce Allah’ın: “Ey ehl-i beyt, Al­lah sizden ancak kiri giderip tam anlamıyla sizi temizlemek ister” buyruğundaki “siz” anlamındaki zamirin erkekler için kullanılan bir zamir oluşu­nu delil göstermişlerdir. Çünkü bu sadece hanımlara ait bir hitab olsaydı, ka­dınlar için kullanılan zamir ile; “Siz kadınlardan… ve siz ka­dınları temizlemek” şeklinde olması gerekiyordu. Bununla birlikte burada zamirin bu şekilde “ehl” lafzına göre kullanılmış olma ihtimali vardır. Bir kim­senin arkadaşına: Senin ehlin nasıldır? derken, hanımın veya hanımların na­sıldır, demek istemesi gibi. Buna cevab veren kişi de (erkekler için kullanı­lan zamir ile): Onlar iyidirler diye cevab verir. Nitekim yüce Allah şu buy­ruğunda da bu şekildeki ifadeyi kullanarak şöyle buyurmaktadır: “Dediler ki: Allah’ın rahmetine mi şaşıyorsun? Allah’ın rahmet ve bereketleri sizin üze­rinize olsun ey ehl-i beyt!” (Hud, 11/73)

Âyet-i kerîmeden açıkça anlaşılan ise, bunun Peygamber (sav)’ın ha­nımları ve diğerleri dahil olmak üzere bütün ehl-i beyt hakkında umumî ol­duğudur. “Tam anlamıyla sizi temizlemek ister” diye buyurması (ve erkek zamiri kullanması) Rasûlullah (sav), Ali, Hasan ve Hüseyin’in aralarında bulunmasından dolayıdır. Müzekker ile müennes birarada bulunduğu takdir­de ise müzekker ifade (tağlib ile) kullanılır. Buna göre âyet-i kerîme Peygam­ber Efendimiz’in hanımlarının ehl-i beytten olmasını gerektirmektedir. Çün­kü âyet-i kerîme onlar hakkında, hitab onlaradır. Buna da ifadelerin akışı de­lâlet etmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Um Seleme’nin: Bu âyet-i kerîme benim evimde nazil oldu. Rasûlullah (sav), Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin’i çağırdı. Onlarla birlikte Hayber’de imal edilmiş bir örtünün altına girip: “İşte bunlar benim ehl-i bey timdir” deyip âyet-i kerîmeyi okuduktan sonra: “Allahım, onların üzerinden kiri gider ve onla­rı iyice temizle” demesi üzerine Um Seleme’nin: Ben de onlarla beraber ol­sam, ey Allah’ın Rasûlü deyince, Peygamber: “Sen kendi mekânındasın ve sen hayır üzeresin” dediği, Tirmizî ve başkalarının rivayet edip Tirmizî’nin hak­kında: Bu hadis garib bir hadistir[114] demesine gelince, el-Kuşeyrî de şöyle de­miştir. Um Seleme dedi ki: Ben de başımı örtünün altına soktum ve ben de onlardan mıyım? ey Allah’ın Rasûlü, diye sordum. O da: “Evet” dedi.

es-Sa’lebî dedi ki: Ehl-i beyt Haşimoğullarıdır. Bu da “beyt” ile neseb ha­nedanının kastedildiğine delildir. Bu durumda Abbas, Peygamber Efendimiz’in amcaları ve amcalarının çocukları da onlardan sayılır.

Buna yakın bir rivayet Zeyd b, Erkam (Allah hepsinden razı olşun)dan ri-vayet edilmiştir. el-Kelbî’nin açıklamasına göre yüce Allah’ın: “hatırlayın” buyruğu yüce Allah’ın yeni bir hitabıdır. Yani Allah bu hitabı ile Peygamber sav)”ın hanımlarına öğüt vermek ve evlerinde okunan Allah’ın âyetleri ile hik­meti hatırlatmak sureti ile üzerlerindeki nimetlerini saymış olmaktadır.

Te’vil ilmini bilenler: “Allah’ın âyetleri”nden kasıt, Kur’ân-ı Kerîm, “hik-merden kasıt sünnettir. “Hatırlayın” buyruğu da sahih olan görüşe göre ken­disinden önceki (peygamberin hanımlarına yönelik) hitab ile uyum arzetmek-:edir. “Sizden” diye buyururken müzekker zamir kullanması ise ehl” lafzını kullanmış olmasından ötürüdür. “Ehl” ise lafız olarak müzekker-dir. Bundan ötürü Peygamber’in hanımları müennes olmakla birlikte onları müzekker bir isim ile adlandırmıştır. İşte bundan dolayı “sizden” lafzında-ki zamir de müzekker gelmiştir. el-Kelbî ve benzerlerinin söylediklerine iti­bar edilmez. Çünkü onun bu hususta öyle bir takım acıkmaları vardır ki, se-!ef-i salih döneminde olsaydı, bundan dolayı onu engeller ve bu kabilden gö­rüş beyan etmesine mani olurlardı.

Yüce Allah’ın: “Ey Peygamber! Zevcelerine de ki…” (el-Ahzab, 33/32) buyruğundan itibaren: “Allah herşeyin inceliklerini bilir, herşeyden haber­dardır” buyruğuna kadar buyruklar birbirlerine nesak atfı ile atfedilmişler-dır. Peki, ifadelerin ortasında ayrı olarak onlardan başkalarına ait nasıl bir söz verleşmiş olabilir? Bu sadece Peygamber (sav)’dan bu âyetin nüzulüne dair gelmiş olan haberlerde görülen bir şeydir. Bu rivayetlere göre Peygamber, Ali. Fatıma, Hasan ve Hüseyin’i çağırmış, bir örtü alıp onları o örtüye sarmış. Sonra da elini semaya kaldırarak: “Allahım, bunlar benim ehl-i beytimdir. Al-Lahım, sen onlardan kiri gider ve onları iyice temizle” diye buyurmuştur. Bu Peygamber (sav)’ın âyetin nüzulünden sonra onlara yapmış olduğu bir du­adır. O, Peygamber Efendimiz’in hanımlarına hitab olan âyetin kapsamı içerisine yüce Allah’ın onlan da almasını arzulamıştır. İşte el-Kelbî ile ona uy­gun kanaat belirtenler bu âyeti onlara has olarak yorumlamışlardır. Oysa bu dua. âyetin indirilişinin dışında onlar için yapılmış bir duadır (zikirdir). [115]

2- Zikrin Anlamı:

Buradaki zikrin üç anlama gelme ihtimali vardır:

1- Nimetin yerini hatırlayınız. Çünkü yüce Allah sizleri Allah’ın âyetleri-run ve hikmetin okunduğu evlerde bulundurmuştur.

2- Allah’ın âyetlerini hatırlayın ve onların değerini bilin. Onlar üzerinde düşünün, öyle ki herbiriniz bunları unutmayın ki, yüce Allah’ın öğütlerinden gerektiği gibi öğüt alasınız. Bu durumda olan kimselerin davranışlarının güzel olması icab eder.

3-“Hatırlayın” koruyun, okuyun ve dilinizden düşürmeyin, anlamında­dır. Sanki yüce Allah, hanelerinde indirilen Kur’ân-ı Kerîm’i şahit oldukları Peygamber (sav)’ın fiillerini ve ondan işittikleri sözlerini haber vermelerini emretmiş gibidir. Böylelikle bu yolla bunlar insanlara ulaşabilsin, onlar da bunlarla amel etsinler ve bunlara uysunlar.

Bu buyruk, din hakkında erkek olsun, kadın olsun tek kişinin haberinin (haberu’l-vâhid) kabul edilmesinin caiz olduğuna delil teşkil etmektedir. [116]

3- Peygamber Efendimiz’in Tebliğ Yükümlülüğünün Sınırı:

İbnu’l-Arabî dedi ki: Bu âyet-i kerîmede fevkalade önemli bir mesele var­dır. O da şudur: Yüce Allah, Peygamber, (sav)’a üzerine indirilen Kur’ân-ı ke­rîmi tebliğ etmesini ve dinden bildiklerini öğretmesini emretmektedir. Bun­dan dolayı o kendisine indirilen Kur’ân’ı bir tek kişiye yahut rastladığı kim­selere okuyacak olsaydı, bu farz üzerinden sakıt olurdu. Ondan bunu din­leyenin de başkasına tebliğ etmesi görevi vardır. Peygamber efendimizin bun­ları ashabın tümüne ayrıca zikretmesi yükümlülüğü yoktur. Hanımların böy­le bir işi bildikleri takdirde de insanların karşısına çıkarak onlara: Bana şunlar şunlar indirildi, şunlar şunlar indirildi demek gibi bir yükümlülüğü de yoktur. Bundan dolayı biz de şöyle diyoruz: Erkeklik organına elini değdir­mekten ötürü abdestin vücubuna dair Busre yoluyla gelen haber gereğince amel etmek caizdir. Çünkü o işittiğini rivayet etmiş ve bellediğini tebliğ et­miştir. Bunun erkekler tarafından -Ebu Hanife’nin dediği gibi- tebliğ edilme­sine gerek yoktur. Üstelik bu ayrıca Sa’d b. Ebi Vakkas ile İbn Ömer’den de rivayet edilmiştir. [117]

  1. Doğrusu müslüman erkeklerle müslüman kadınlar, iman eden erkeklerle iman eden kadınlar, itaate devam eden erkeklerle ita­ate devam eden kadınlar, sadık olan erkeklerle sadık olan ka­dınlar, sabreden erkeklerle Allah’a zilletle sabreden kadınlar, Allah’a zilletle boyun eğen erkeklerle boyun eğen kadınlar, sa­daka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar, oruç tutan er­keklerle oruç tutan kadınlar, gizli yerlerini koruyan erkekler­le (gizli yerlerini) koruyan kadınlar, Allah’ı çokça anan erkekler­le çokça anan kadınlar için, Allah bir mağfiret ve büyük bir mü­kâfat hazırlamıştır.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız: [118]

1- Âyetin Nüzul Sebebi:

Tirmizî’nin rivayetine göre ensardan olan Um Umare, Peygamber (sav)’a gelerek şöyle dedi: Ben herşeyin erkeklere ait olduğunu görüyorum. Kadın­lardan herhangi bir şekilde sözedildiğini de görmüyorum. Bunun üzerine şu: “Doğrusu müslüman erkeklerle müslüman kadınlar, iman eden erkekler­le iman eden kadınlar…” âyeti nazil oldu. (Tirmizî) dedi ki: Bu hasen, ga-:ib bir hadistir.[119]

Bu buyruktaki “müslüman erkekler” lafzı; “Doğrusu” lafzının ismi­dir. “Müslüman kadınlar” da ona atfedilmiştir. Basra’lılara göre bunların mer-:u okunması da caizdir. el-Ferrâ’yii gelince, ona göre bu, ancak i’rabın üze­rinde alâmetinin görülmediği hallerde caiz olabilir. [120]

2- Âyetin Anlamı:

Bu âyet-i kerîme hem imanı, hem de amel-i salihi kapsayan İslâm’ı söz konusu ederek başlamaktadır. Daha sonra’onun özelliğine dikkat çekmek ve İslâm’ın en büyük esası ve üzerinde yükseldiği temeli olduğuna dikkat çek­mek için de imanı sözkonusu etti.

“Kânit (itaate devam eden)” âbid ve itaatkâr elemektir. “Sâdık” kendisin­den alınan sözleri yerine getirdiği bilinen ve görülen kimse demektir. “Sab­reden” kendisini şehvetlerden, arzuladığı şeylerden alıkoyan, rahatlık zaman­larında da sıkıntılı zamanlarında da itaatlere sabırla devam eden demektir.

“Zilletle boyun eğen (hâşi1)” ise Allah’tan korkan kimse demektir. “Sada­ka veren” hem farz, hem de nafile sadakayı veren kimseler demektir. Sadece farz (olanlar) verenler kastedilmiştir, diyenler de vardır, ancak birinci açık­lama daha bir öğücü açıklamadır. “Oruç tutan” ifadesi de böyledir. “Gizli yer­lerini” zina ve benzeri helal olmayan şeylerden “koruyan erkeklerle koru­yan kadınlar” buyruğundaki “koruyan kadınlar” buyruğunda hazfedilmiş lafızlar vardır. Buna daha önce gelmiş olan buyruklar delâlet etmektedir. “( L«;lkiL»Jlj ): Gizli yerlerini koruyan kadınlar” takdirindedir. Daha önce bu­nun zikredilmiş olmasıyla yetinilmiştir. “Zikreden kadınlar” buyruğu da ay­nı şekildedir. Şairin şu beyiti de buna benzemektedir:

“Siyaha yakın koyu kırmızı ile kan kırmızısı atlar ki; sanki Sırtlan altın rengi ile üstlerinden alametlendirilmiş gibidir.”

Sibeveyh “altın rengi” anlamındaki lafızları nasb ile rivayet etmiştir. Bu­rada “he” zamirinin hazfi ile merfu gelmesi caizdir. Sanki; (ö-ii-i) denilmiş gibidir. Bu da “renk” anlamındaki lafzı merfu okuması halinde böyledir.

“Zikreden erkek”ten kasıt, bir açıklamaya göre sabah-akşam namazlar­dan sonra zikredenler ve uykudan uyandıkları vakit yataklarında zikreden­lerdir. Buna dair geniş açıklamalar, ilgili yerlerinde ve buna bağlı ortaya çı­kan çeşitli faydalı bahisler ve hükümler de geçmiş bulunmaktadır ki; bura­da ayrıca tekrar etmeye gerek kalmamıştır. (Bk. el-Bakara, 2/40. âyet, Al-i İm-ran, 3/41. âyet, 4. başlık ve 191. âyetin tefsirleri). Âlemlerin Rabbi olan Al­lah’a hamdolsun.

Mücahid dedi ki: Bir kimse, yüce Allah’ı ayakta iken, otururken ve yatar­ken zikredici olmadığı sürece “Allah’ı zikreden kimse” olamaz.

Ebu Said el-Hudrî (r.a) dedi ki: Geceleyin hanımını uyandırıp dört rekât namaz kılanların her ikisi de yüce Allah’ı çokça anan erkekler ve çokça anan kadınlardan yazılırlar. [121]

  1. Allah ve Rasûlü bir işi hükme bağladığında hiçbir mü’min er­kek ve hiçbir mü’min kadına o işlerinde istediklerini yapmak hakları yoktur. Kim Allah’a ve Rasûlüne isyan ederse, şüphesiz apaçık bir sapıklıkla sapmış olur.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız: [122]

1- Âyetin Nüzul Sebebi:

Katade, İbn Abbas ve Mücahid bu âyetin nüzul sebebi hakkında rivayet ettiklerine göre; Rasûlullah (sav) halasının kızı olan Cahş kızı Zeyneb’e ta-lib oldu. Peygamber’in kendisi için istediğini zannetmişti. Onun Zeyneb’i, Zeyd için istediği anlaşılınca, bundan hoşlanmadı, kabul etmedi ve karşı koy­du. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu, bu sefer Zeyneb itaatle bo­yun eğdi ve onunla evlendi.

Bir başka rivayette belirtildiğine göre; Zeyneb’in kendisi de, kardeşi de Kureyş arasındaki nesebi dolayısıyla bunu kabul etmedi. Çünkü Zeyd, dün daha bir köle idi. Nihayet bu âyet-i kerîme nazil oldu. Bunun üzerine kar­deşi Peygamber’e: Bana dilediğin emri ver, deyince, Peygamber (sav) Zey­neb’i, Zeyd ile evlendirdi.

Âyet-i kerîmenin, Ukbe b. Ebi Muayt’ın kızı Um Külsum hakkında nazil olduğu da söylenmiştir. Um Külsum kendisini Peygamber (sav)’a bağışlamış­tı, o da onu Zeyd b. Harise ile evlendirmişti. Kendisi de kardeşi de bu işten hoşlanmadılar ve: Biz Rasûlullah (sav)’ı istedik, o ise bizi başkasıyla evlen­dirdi, dediler. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu, bu sefer her ikisi de Zeyd ile evliliği kabul etti. Bu açıklamayı da İbn Zeyd yapmıştır.

el-Hasen dedi ki: Allah ve Rasûlü bir hususa dair emir verdiği takdirde, erkek olsun, kadın olsun hiçbir mü’min ona karşı gelemez. [123]

2- “Hakları Yoktur” vb. İfadeler:

“Hakkı yoktur, yakışmaz, olacak şey değildir…” vb. tabir­lerin anlamı yasaklamak ve sakındırmakür. Bu tabirler herhangi bir şeyi ya­saklamak ve böyle bir işin olmayacağına dair hüküm vermek için kullanılır. Bu âyet-i kerîmede olduğu gibi. Kimi zaman böyle bir şeyin imkânsızlığı ak-ien kabul edilmediği için de olabilir. Allah’ın: “Onların ağaçlarını bitirmek sizin için mümkün olmaz.” (en-Neml, 27/60) buy­ruğunda olduğu gibi.

Bazan bu şer’an böyle bir şeyin imkansız olduğunun bilinmesi halinde de kullanılabilir. Yüce Allah’ın: “Allah kendisine kitabı, hükmü ve peygamber­liği verdikten sonra o kimsenin insanlara… demesi hiçbir beşere yakış­maz.” (Al-i İmran, 3/79) buyruğu ile: “Allah bir insanla ancak vahiy yolu ile konuşur veya bir perde arkasından…” (eş-Şura, 42/51) buyruğunda olduğu gibi.

Bazan bu mendub (teşvik edilen) hususlarda da olabilir. Bir kimseye: Ey filan, nafileleri terketmek sana yakışan bir iş değildir ve benzeri sözler söy­lemek gibi. [124]

3- Evlilikte Kefâetin (Denkliğin) Muteber Olduğu Yerler:

Bu âyet-i kerîmede soy ve sopta kefâetin gözönünde bulundurulmayaca­ğına, aksine dini durumun gözönünde bulundurulacağına açık bir delil, hatta nass vardır. Bu ise Malik, Şafiî, Muğire ve Suhnun’un kanaatlerine mu­haliftir. Bunun böyle olmasının bir diğer sebebi de şudur: Mevâlî (sonradan İslâm’a giren Arab olmayan kavimler) Kureyşlilerden kadınlarla evlendikle­ri gibi, Zeyd de, Zeyneb bint Cahş ile evlenmiştir. el-Mikdad b. el-Esved, ez-Zübeyr’in kızı Dubaa ile evlendiği gibi, Ebu Huzeyfe, Salim’i el-Velid b. Ut-be’nin kızı Fatıma ile evlendirmiş, Bilal Abdu’r-Rahman b. Avf’ın kızkarde-şi ile evlenmiştir. Bu anlamdaki açıklamalar daha önceden bir kaç yerde de geçmiş bulunmaktadır. [125]

4- Allah ve Rasûlünün Hükmüne Aykırı Tercihte Bulunmak Yasaktır:

Yüce Allah’ın: “O işlerinde istediklerini yapmak hakları yoktur” buy­ruğunda geçen: “Yapmak” lafzını Kûfeliler “ye” ile okumuşlardır, Ebu Ubeyd’in tercihi de budur. Çünkü burada fiil ile onun müennes olan (is­mi) arasına başka lafızlar girmiştir. Diğerleri ise “te'” ile okumuşlardır. Çün­kü “istediklerini yapmak” anlamına gelen lafız müennestir, bundan dola­yı ona ait olan fiilin müennes getirilmesi güzeldir. Müzekker gelişi ise; “is­tediklerini yapmak” anlamındaki; Muhayyer bırak­mak” oluşundan dolayıdır. Âyet-i kerîmedeki şekliyle bu lafız ihtiyar (iste­diğini seçmek, tercih etmek) anlamında bir mastardır. İbn es-Semeyka “ye” harfini sakin olarak; diye okumuştur.

Bu âyet-i kerîme, yüce Allah’ın: “Peygamber, mü’minler için kendi öz can­larından önce gelir” (el-Ahzab 33/6) buyruğunun muhtevası içerisindedir.

Daha sonra yüce Allah, Allah’a ve Rasûlüne isyan eden kimseleri tehdit etmekte ve bunların sapıtmış olacaklarını haber vermektedir. İşte bu bizim mezhebimize mensub fukahâ ile İmam Şafiî mezhebine mensub fukahânın çoğunluğunun ve bazı usulcülerin kabul ettikleri şekilde, “yap” kipinin asıl anlamı itibariyle vücub için kullanılmış olduğu kanaatlerine en açık bir de-lıîdır. Çünkü şanı yüce Allah, kendisinin ve Rasûlünün emrinin işitilmesi ha­linde mükellefin istediğini seçebilme hakkını ortadan kaldırmakta, daha sonra da böyle bir emrin sadır olmasına rağmen istediğini seçmeye kalkışan kimsenin de isyan etmiş olacağını belirtmekte, böyle bir masiyetin sonucu olarak da dalâletin yani sapıklığın sözkonusu olacağını bildirmektedir. O hal­de emir kipinin vücub ifade ettiğini kabul etmek gerekmektedir. Doğrusu­nu en iyi bilen Allah’tır. [126]

  1. Hani sen Allah’ın da kendisine nimet verdiği, senin de kendi­sine nimet ettiğin kimseye: “Zevceni nikâhında tut ve Allah’tan kork!” diyordun. Allah’ın açığa çıkaracağı şeyi ise içinde gizli­yor, insanlardan korkuyordun. Halbuki Allah’tan korkman da­ha uygundu. Nihayet Zeyd’in o kadın ile bir bağı kalmayınca, Biz onu seninle evlendirdik. Böylelikle evlatlıklarının eşleri ile herhangi bir bağı kalmayınca, onlarla evlenmek hususunda mü’minlere bir vebal olmadığı anlaşılsın. Allah’ın emri elbet­te yerini bulur.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı dokuz başlık halinde sunacağız: [127]

1- Âyetin Nüzul Sebebi ve Anlaşılması:

Tirmizî şu rivayeti kaydetmektedir: Bize Ali b. Hucr anlattı, dedi ki: Bize Dâvûd b. ez-Zibrikan, Dâvûd b. Ebi Hind’den anlattı. Dâvûd b. Ebi Hind, eşa biden, o Âişe (r.anha)’dan dedi ki: Şayet Rasûlullah (sav) vahiyden bir şey-er gizlemiş olsaydı, şu: “Hani sen Allah’ın da kendisine” İslâm ile “nimet verdiği, senin de kendisine” kölelikten azad etmekle “nimet ettiğin kim­seye” çünkü onu azad etmişti, “zevceni nikâhında tut ve Allah’tan kork, di­yordun. Allah’ın açığa çıkaracağı şeyi ise içinde gizliyor, insanlardan korkuyordun. Halbuki Allah’tan korkman daha uygundu… Allah’ın em­ri elbette yerini bulur” âyetini gizlerdi. Rasûlullah (sav) Zeyneb ile evlen­diğinde, o oğlunun helali ile evlendi, demeleri üzerine yüce Allah da: “Mu-hammed sizin adamlarınızdan kimsenin babası değildir. Fakat o Allah’ın Rasûlü ve peygamberlerin sonuncusudur” (el-Ahzab, 33/40) âyetini indirdi. Rasûlullah (sav) Zeyd’i küçük yaşta iken evlad edinmişti. O bu haliyle bü­yük bir adam oluncaya kadar devam etti ve ona Muhammed b. Zeyd deni­lir oldu. Şanı yüce Allah da bunun üzerine: “Onları babalarına nisbet edip çağırın. Bu Allah nezdinde daha âdildir. Eğer babalarını bilmiyor iseniz, dinde kardeşleriniz ve dostlarınızdırlar” (el-Ahzab, 33/5) buyruğunu indir­di. Yani filan kişi filanın mevlasıdır, filan filanın kardeşidir. İşte bu Allah nez­dinde daha âdildir. Ebu İsa (Tirmizî) dedi ki: Bu garib bir hadistir. Çünkü Dâ-vûd b. Ebi Hind, eş-Şa’bî’den, o Mesruk’tan, o Âişe (r.anha)’dan diye riva­yet etmiştir. Âişe dedi ki: Eğer Peygamber (sav) vahiyden bir şey gizlemiş ol­saydı, hiç şüphesiz: “Hani sen Allah’ın kendisine nimet verdiği, senin de kendisine nimet ettiğin kimseye… diyordun” âyetini gizlerdi. Bu hadis, bu şekliyle uzun uzadıya rivayet edilmiş değildir.[128]

Derim ki: İşte Müslim, Sahih’inde bu kadarını rivayet etmiştir. Tirmizî’nin, Camf inde sahih dediği de budur.[129]

Buhârî’de de Enes b. Malik’ten gelen rivayete göre bu: “Allah’ın açığa çı­karacağı şeyi ise içinde gizliyor…” âyeti Zeyneb bint Cahş ile Zeyd b. Ha­rise hakkında nazil olmuştur.[130] Ömer, İbn Mes’ud, Âişe ve el-Hasen de şöy­le demişlerdir: Allah, Rasûlüne bu âyetten daha ağır hiçbir âyet indirmiş de­ğildir. el-Hasen ve Âişe de şöyle demişlerdir: Rasûlullah (sav) şayet vahiyden bir şeyler gizlemiş olsaydı, kendisine çok ağır geldiğinden ötürü bu âyet-i ke­rîmeyi gizlerdi.[131]

Rivayet edilen habere göre akşam olunca Zeyd yatağına gitti. Zeyneb de­di ki: Zeyd bana yaklaşamadı. Allah’ın beni ondan koruması müstesna, ben ondan geri durmadım, ancak onun bana yaklaşmaya gücü yetmiyordu.

Bu Ebu İsmet Nuh b. Ebi Meryem’in rivayetidir. O, bu sözleri Zeyneb’in sözleri olarak nakletmektedir. Bir rivayette de şöyle denilmektedir: Zeyd’in, Zeyneb’e yaklaşmak istediği sırada organı şişkinleşti. Bu da önceki rivayete yakındır. Zeyd, Rasûlullah (sav)’a gelip şöyle dedi: Zeyneb diliyle bana ezi­yet ediyor, şunu şunu yapıyor ve ben onu boşamak istiyorum. Peygamber ona: “Zevceni nikâhında tut ve Allah’tan kork.” dedi. Zeyd onu boşayınca, bu sefer: “Hani sen Allah’ın da kendisine nimet verdiği, senin de kendi­sine nimet ettiğin kimseye… diyordun” âyeti nazil oldu.

İnsanlar bu âyet-i kerîmenin te’vili hususunda farklı görüşlere sahiptir. Ka-tade, İbn Zeyd rle aralarında Taberî’nin ve başkalarının da bulunduğu bir grup müfessirin kanaatine göre; Peygamber (sav) Zeyneb bint Cahşin güzelliği­ni -Zeyd’in nikâhı altında bulunduğu sırada- beğenmişti. O, Zeyd’in onu bo-şayıp kendisi onunla evlenmeyi çok isterdi. Diğer taraftan Zeyd. Peygamber’e Zeyneb’den ayrılmayı haber verip de kaba sözlerinden, verdiği emirlerine kar­şı gelmesinden, diliyle kendisine eziyet verip ona karşı büyüklenmesinden şikâyette bulununca, Peygamber: “-Onun hakkında söylediği hususları kas­tederek- Allah’tan kork ve hanımını nikâhında tut” demişti. Halbuki içten içe de Zeyd’in onu boşamasını istiyordu. İşte nefsinde gizlediği bu idi. Şu kadar var ki o gerektiği şekilde iyiliği emretme yolunu tutmuştu.

Mukatil dedi ki: Peygamber (sav) Zeyneb bint Cahş’ı, Zeyd ile evlendir­di. Bir süre onun yanında kaldı. Daha sonra Peygamber (sav) Zeyd’i bulmak isteyerek evine gitti. Zeyneb’i ayakta dikilir gördü, Zeyneb beyaz tenli, gü­zel, iri-yarı, Kureyş’in en göze gelen kadınlarından idi. Ondan hoşlandı ve: “Kalbleri evirip çeviren Allah’ı tenzih ederim.” dedi. Zeyneb, Peygamberin bu teşbihini işitince, bunu Zeyd’e aktardı. Zeyd bunu anlayınca, ey Allah’ın Rasûlü onu boşamama izin ver, çünkü o bir parça kibirlidir, bana karşı bü­yüklük taslıyor ve diliyle bana eziyet ediyor, demişti. Peygamber (sav) da: “Hanımını nikâhında tut ve Allah’tan kork” demişti.

Bir açıklamaya göre de yüce Allah bir rüzgar estirdi. Esen bu rüzgar (ka­pı üzerindeki) perdeyi kaldırdı. O sırada Zeyneb evinin içinde ve üzerinde iç elbiseleriyle bulunuyordu. Peygamber, Zeyneb’i görünce ona meyletti. Zey­neb de Peygamber (sav)’ın kendisine meylettiğini anladı. Bütün bunlar Pey-gamber’in Zeyd’i gidip sorduğu zaman olmuştu. Zeyd geldiğinde ona duru­mu bildirince, Zeyd’in de içinden onu boşamak geçti.

İbn Abbas dedi ki: “Allah’ın açığa çıkaracağı şeyi” ona duyduğun sev­giyi “ise içinde gizliyor, insanlardan korkuyordun.” Onlardan utanıyordun.

Bir diğer açıklamaya göre sen: Onu boşa diyecek olsaydın, müslümanla-nn kınamasından korkuyor ve bundan hoşlanmıyordun. Bir adama hanımı­nı boşamasını emretti de o boşayınca da onunla nikahlandı, demelerini “Halbuki” bütün hallerinde “Allah’tan korkman daha uygundu.”

Bir başka açıklamaya göre: Allah’tan utanman ise daha uygundu. Yüce Allah sana Zeyneb’in senin hanımın olacağını sana bildirdikten sonra, Zeyd’e hanımını nikâhı altında tutmasını emretmemen gerekirdi. Yüce Allah bütün bunlardan dolayı Peygamber’e sitem etmiş oluyordu.

Ali b. el-Hüseyn’den de şöyle dediği rivayet edilmektedir: Yüce Allah Pey­gamber (sav)’a Zeyd, Zeyneb’i boşayacak ve yüce Allah’ın Zeyneb’i kendi­sine nikahlaması ile onunla evleneceğini vahyetmişti. Zeyd, Peygamber (sav)’a Zeyneb’in huyundan şikâyette bulunup da Zeyneb’in kendisine kat­lanamadığını belirtip onu boşamak istediğini söyleyince, Rasûlullah (sav) edeb esaslarına uygun olarak ve ona tavsiyede bulunmak üzere: “Bu sözlerinde Al­lah’tan kork ve hanımını nikâhında tut” demişti. Halbuki pek yakında Zeyd’in ondan ayrılacağını ve kendisinin onunla evleneceğini de biliyordu. İşte Peygamber’in içinde gizlediği budur. Peygamber (sav) pek yakında onunla evleneceğini bildiğinden dolayı ona hanımını boşamasını söylediği varid değildir. Rasûlullah (sav) azadlısı olan Zeyd’e hanımını boşamasını em­rettikten sonra Zeyneb ile evlenmesi dolayısı ile insanların kendisi hakkın­da ileri geri konuşmalarından korkmuştu. İşte yüce Allah, Allah’ın kendisi­ne mubah kıldığı bir şey hususunda insanlardan korktuğu için bu kadarı se­bebi ile sitemde bulunmuş ve hanımını boşayacağını bildiği halde “nikâhın altında tut” demesi dolayısıyla ona serzenişte bulunmuştu. Yüce Allah da ona her durumda kendisinden korkulması gerektiğini ona bildirdi.

İlim adamlarımız -Allah’ın rahmeti üzerlerinde olsun- şöyle demişlerdir: Bu görüş, bu âyet-i kerîmenin te’vili hususunda yapılmış açıklamaların en gü­zelidir. Tahkik ehli müfessirlerinin ve derin ilim adamlarının benimsediği gö­rüş budur. ez-Zührî, Kadı Ebubekir b. el-A’lâ el-Kuşeyrî, Kadı Ebubekr b. el-Arabî ve başkaları gibi.

Yüce Allah’ın: “İnsanlardan korkuyordun” buyruğundan kasıt ise mü­nafıkların: O, çocukların hanımları ile evlenmeyi yasakladığı halde, oğlunun hanımı ile evlendi, diye asılsız bir haber yaymalarından korkması idi. Pey­gamber (sav)’ın, Zeyd’in hanımı, Zeyneb’i sevdiği, kalbinin ona meylettiği, hatta bazı hayasızca söz söyleyenlerin aşık olduğu lafızlarını da kullandığı-iddialarına gelince, bu ancak böyle bir durumda Peygamber (sav)’ın masum olduğunu bilmeyen yahut da onun hürmet ve saygınlığını hafife alan kim­selerin söyleyebilecekleri sözlerdir.

Tirmizî el-Hakim, Nevadiru’l-Usul adlı eserinde Ali b. el-Huseyn’e ait şu sö­zü senediyle birlikte kaydetmektedir: Ali b. el-Huseyn bu hususta ilim hazine­lerinden bir hazine, mücevherlerinden bir mücevher, incilerinden bir inci getirmiştir. O da şudur: Yüce Allah, Zeyneb senin hanımlarından birisi olacak­tır, diye ona haber vermişken, artık bundan sonra sen Zeyd’e niçin: “Zevce­ni nikâhında tut” diyorsun ve niçin insanların: O, oğlunun hanımı ile evlendi diyeceklerinden korkuyorsun? Halbuki en uygunu Allah’tan korkmandır.

en-Nehhas dedi ki: İlim adamlarından kimisi şöyle demiştir: Bu Peygam­ber < sav)’ın bir hata ya da günahı değildir. Nitekim bundan dolayı Peygam­ber e tevbe etmesi yahut Allah’tan mağfiret dilemesi emredilmemiştir. Baş-jcası ondan daha güzel olmakla birlikte, bir iş hata olmayabilir. O insanlar fit­neye düşer korkusuyla, bunu içinde gizlemişti. [132]

2- Hz. Peygamberin Zeyd’e: “Zevceni Nikâhında Tut!” Demesinin Sebebi:

İbnu’l-Arabî dedi ki: Şayet Peygamber, Zeyd’e: “Zevceni nikâhında tut!” demesinin sebebi -yüce Allah sonunda onun zevcesi olacağını haber vermiş olduğu halde- nedir? diye sorulursa, şöyle cevab veririz: Zeyd’in ona rağbet veya nefreti itibariyle, Allah’ın kendisine bildirmediği husus ile, onu sınama-vı diledi. Zeyd, Hz. Peygamber’e ondan uzaklaşmak istediğini ve ondan hoş­lanmadığını Peygamber’in bilmediği şekilde açıklayıp haber verdi.

Şayet: Ayrılmalarının kaçınılmaz olduğunu bildiği halde nasıl olur da ona Zeyneb’i nikâhı altında tutmasını emretti? Bu ise bir çelişkidir, denile­cek olursa, biz de deriz ki: Hayır, bu iyi ve sağlıklı maksatlar için doğru bir ?eydir. Delilin ortaya konulması ve sonucun bilinmesi açısından uygundur. Nitekim yüce Allah, kulun iman etmeyeceğini bildiği halde iman etmesini em­reder. Emrin taalluk ettiği şeyin, ilmin taalluk ettiği şeye muhalif olmasında emri vermeyi engelleyecek ne aklî, ne de hikmet açısından herhangi bir hususun varlığından sözedilemez. İşte bu çok nefis bir bilgidir, o bakımdan bunu iyice biliniz, bunu güzel bir şekilde kabulleniniz.

Yüce Allah’ın: “Allah’tan kork” buyruğu ise, onu boşamakta Allah’tan <ork, onu boşama, demektir. Peygamber bununla tenzihi bir nehiyde bulun­muştur, haram kılma anlamında bir nehiy kastetmiş değildir. Çünkü evla olan onun boşamamasıdır.

Şöyle de açıklanmıştır: “Allah’tan kork” onun büyüklendiğini, kocasına eziyet verdiğini söylemekle onu yerme! “İçinde gizlediği” şeyin de kalbinin _na ilgi duyması olduğu söylendiği gibi, Zeyd’in ondan ayrılmasıdır, diye de açıklanmıştır. Bir görüşe göre de Zeyd’in onu boşayacağını bilmişti. Çünkü yüce Allah bu hususu ona bildirmişti. [133]

3- Hz. Zeyneb’in Peygamber (sav) ile Evlenmesi:

Peygamber (sav)’dan rivayet edildiğine göre o Zeyd’e şöyle demiştir: Bana göre senden daha güvenilir bir kimse yoktur, haydi git bana Zeyneb’i te!” Zeyd dedi ki: Ben de gittim. Peygamber (sav)’a duyduğum saygı do­layısıyla sırtımı ona geri döndüm ve Peygamber’e onu istedim. Bundan dolayı çokça sevindi ve: Ben Rabbimin işaretini almadan bir şey yapacak der ğilim, dedi. Bunun üzerine namaz kıldığı yere kalktı ve namaza durdu. Kur’ân-ı kerîmin buyrukları da nazil oldu. Peygamber (sav) onunla evlendi ve onunla gerdeğe girdi.

Derim ki: Bu hadisin manası Sahih(-i Müslim)de sabit olmuştur. Nesaî de bu hadisi şu başlık altında kaydetmektedir: “Kendisine talib olunduğu tak­dirde kadının namaz kılması ve Rabbinden istiharede bulunması (hayırlısı­nı dilemesi).”[134]

Lafız Müslim’in olmak üzere hadis imamlarının rivayetine göre Enes şöy­le demiştir: Zeyneb’in iddeti bittikten sonra Rasûlullah (sav), Zeyd’e: “Git, onu bana iste!” dedi. Bunun üzerine Zeyd gitti, yanına vardığında hamur maya­lamakta idi. (Zeyd) dedi ki: Onu görünce, kalbimde ona büyük bir saygı duy­dum, o kadar ki ona bakamaz oldum. Rasûlullah (sav) ondan sözettiğinden ötürü ona sırtımı geri döndüm ve arkama doğru ilerledim, ey Zeyneb, dedim. Rasûlullah (sav) senden sözediyor. O da şöyle dedi: Rabbimden işaretini is­temeden hiçbir şey yapacak değilim. Bunun üzerine namazgahına kalktı (na­maz kıldı) ve Kur’ân nazil oldu. Rasûlullah (sav) da geldi, izin istemeksizin yanına girdi. (Enes) dedi ki: Rasûlullah (sav)’ın günün ilerlediği saatlerde bi­ze et ve ekmek yedirdiğini gördüm…[135]Bir rivayette “(misafirler) onu bıra­kıp gidinceye kadar” demektedir.

Yine Enes’ten gelmiş bir başka rivayette şöyle demektedir: Rasûlullah (sav)’ın hanımları arasından Zeyneb dolayısıyla verdiği ziyafeti, hiçbir hanı­mı dolayısıyla verdiğini görmedim. Onun için bir koyun kesmişti.[136]

İlim adamlarımız dediler ki: Peygamber (sav)’ın Zeyd’e: “Onu benim için iste” ifadesi benim adıma ona talib ol, demektir. Nitekim birinci hadis­te bunu böylece açıklamaktadır. Bu Zeyd için bir imtihan ve onun için bir sınav idi. Böylelikle sabrı, itaati ve boyun eğmesi ortaya çıkmış oldu.

Derim ki: Bundan bir kimsenin arkadaşına: -Kendisinin boşamış olduğu hanım içinr filanı git benim için iste, diyebileceği ve bunda bir sakınca ol­madığı hükmü çıkartılabilir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [137]

4- Hz. Zeyneb’in İşini Allah’a Havale Etmesi ve Mükâfatı:

Hz. Zeyneb işini Allah’a havale edip bu husustaki samimiyeti de ortaya çıktığından onu nikâhlamayı bizzat yüce Allah gerçekleştirdi. Bundan dola­yı da: “Nihayet Zeyd’in o kadın ile bir bağı kalmayınca, Biz onu seninle evlendirdik” diye buyurmaktadır.

İmam Cafer b. Muhammed’in babalarından, onun da Peygamber (sav)’dan rivayet ettiğine göre; ” O kadın ile bir bağı kalmayınca, Biz onu seninle evlendirdik” buyruğunu “O kadın ile bir bağı kal­mayınca, ben onu seninle evlendirdim” diye okumuştur.

Yüce Allah, bunu Peygamber (sav)’a bildirince, ondan izin almaksızın ye­ni bir akit yapmaksızın, mehir belirlemeksizin ve bizim hakkımızda şart ve meşru olan hiçbir şeyi yapmaksızın onun yanına girdi. İşte bu da Peygam­ber (sav)’ın müslümanların ıcmaı ile kabul ettikleri ve kimsenin bu hususta kendisine ortak (benzer durumda) olmadığı özelliklerindendir. Bundan do­layı Zeyneb (r.anha), Peygamber (sav)’ın diğer hanımlarına karşı övünür ve şöyle derdi: Sizleri babalarınız evlendirdiği halde, beni yüce Allah evlendir­di. Bunu Nesaî, Enes b. Malik’ten rivayet etmektedir. Buna göre Enes şöyle demiştir: Zeyneb Peygamber (sav)’ın hanımlarına karşı övünerek şöyle der­di: Aziz ve celil olan Allah benim nikahımı semada kıymıştır.[138] Hicab âyeti de onun hakkında nazil olmuştur ki, ileride gelecektir. [139]

5- Peygamberin Kendisine Nimet Ettiği Kişi Zeyd b. Harise’dir:

Bu âyet-i kerîmede sözkonusu edilen ve Peygamber’in kendisine nimet ettiği söylenen kişi, önceden de açıkladığımız gibi Zeyd b. Harise’dir. Onun ile ilgili birtakım rivayetler sûrenin baş tarafında (33/4. âyet, 5. başlıkta) geç­miş bulunmaktadır. Bir başka rivayette belirtildiğine göre; bir gün amcası bir işi dolayısıyla Mekke’ye geldiği sırada onunla karşılaşmış. Ona; Ey delikan­lı adın ne? demiş. O: Adım Zeyd deyince, kimin oğlusun? diye sormuş. Zeyd, Harise’nin oğluyum, demiş. O kimin oğludur deyince, o da: Şerahil el-Kelbî’nin oğludur, demişti. Peki annenin adı ne? diye sormuş, annemin adı Su’dâ demişti. Ben dayımlar olan Tayy kabilesinde idim. Bunun üzerine am­cası onu almış, bağrına basmış. Kardeşine, akrabalarına haber göndermiş, on­lar da Mekke’ye gelmişlerdi. Ondan kendileriyle birlikte kalmasını istediler ve: Kimin kölesisin, diye sordular. O da: Abdullah’ın oğlu Muhammed’in de­yince, onun yanına gidip bu bizim oğlumuzdur, onu bize geri ver, dediler. Peygamber şöyle buyurdu: “Ben durumu ona bildireyim, sizi tercih ederse, onu tutun götürünüz.” Zeyd’i çağırdı ve ona: “Bunları tanıyor musun?” diye sormuş, Zeyd: Evet, bu babam, bu kardeşim, bu da amcamdır demiş. Pey­gamber (sav) ona: “Ben sana karşı nasıl birisi idim” diye sorunca, Zeyd ağ-iayarak: Bana bunu niye soruyorsun? deyince, Peygamber şöyle demiş: Se-ni serbest bırakıyorum, eğer bunlarla gitmeyi istiyorsan, gidebilirsin. Benimle birlikte kalmayı istersen, zaten benim sana karşı nasıl davrandığımı bili­yorsun. Zeyd: Sana kimseyi tercih edemem, deyince, amcası Zeyd’i çekip: Ey Zeyd, sen köleliği babana ve amcana mı tercih ediyorsun? diye sorunca, şu cevabı vermiş: Evet, Allah’a yemin ederim, Muhammed’in yanında kölelik, yanınızda kalmaktan benim için daha güzeldir. Bunun üzerine Rasûlullah (sav) şöyle demişti: “Şahitlik ediniz ki ben (ona) mirasçıyım, (o da bana) mirasçı olacaktır.” Bundan dolayı: “Onları babalarına nisbet edip çağırın.” (el-Ah-zab, 33/5) âyeti nazil oluncaya kadar ona: “Muhammed’in oğlu Zeyd” deni­liyordu. Ayrıca: “Muhammed sizin adamlarınızdan kimsenin babası değil­dir…” (el-Ahzab, 33/40) âyeti de nazil oldu. [140]

6- Zeyd (r.a)’ın Kur’ân-ı Kerîm’de Anılmış Olmasının Fazileti:

İmam Ebu’l-Kasım Abdu’r-Rahman es-Süheylî (r.a) dedi ki: Yüce Allah’ın: “Onları babalarına nisbet edip çağırın” (el-Ahzab, 33/5) âyeti nazil olunca­ya kadar Zeyd b. Muhammed diye çağırılıyordu. Bu âyet nazil olduktan son­ra artık: Ben Harise’nin oğlu Zeyd’im, demeye başladı. Muhammed’in oğlu Zeyd’im demesi de haram kılındı. Bu şeref ve bu öğünülecek durum, ondan alındığından yüce Allah da bundan ötürü onun kalbinde meydana gelen boş­luğu bildiğinden Peygamber (sav)’ın ashabından hiçbir kimsenin sahib olma­dığı bir özellikle onu şereflendirdi, o da Kur’ân-ı Kerîm’de adının anılması-dır. Yüce Allah: “Nihayet Zeyd’in o kadın ile bir bağı kalmayınca…” diye buyurdu. Burada sözü edilen kadın Zeyneb (r.anha)’dır. Şanı yüce Allah’ın adını belirterek Zikr-i Hakim’de andığı kişi, böylelikle adı mihrablarda oku­nan bir Kur’ân haline gelen kişi, yüce Allah tarafından elbetteki son derece yüceltilmiş bir kişi demektir. Bu suret ile Muhammed (sav)’ın kendisinin ba­bası olduğunu söylemekle elde ettikten sonra kaybettiği öğünç kaynağına bir karşılık ve onun kaybedilmesi dolayısıyla bir teselli idi. Nitekim Ubeyy b. Ka’b’a, Peygamber (sav): “Allah bana, sana şu sûreyi okumamı emretti.” de­yince, Ubeyy ağlamış ve: Orada benim adım sözkonusu edildi öyle mi? de­miş idi. Önün bu ağlayışı ise yüce Allah’ın adını anmasının kendisine haber verilmesi üzerine duyduğu sevinçten dolayı idi. Peki adı asla sonu gelmeyen ve ebedi olarak okunan Kur’ân-ı Kerîm’in bir parçası haline gelmiş, dünya ehli Kur’ân okudukları vakit tilâvet ettikleri cennet ehli de ebediyyen bu şe­kilde okuyarak devamlı mü’minlerin dillerinde anılacak hale gelmiş bir kim­se; tıpkı özel olarak âlemlerin Rabbinin nezdinde de ezelden beri anılıyor de­mektir. Zira Kur’ân-ı Kerîm, Allah’ın kadim kelamıdır ve o bakidir, asla so­nu gelmeyecektir. İşte bu Zeyd’in adı, mükerrem kılınmış, yüceltilmiş, ter­temiz sahifelerde yazılıdır. Şerefli yazıcılar tilavette onun adını zikredip du­rurlar. Böylesi ise mü’minler arasından ancak bir peygambere ve yüce Allah tarafından kendisinden alınan şerefe bir bedel olmak üzere verilen Zeyd b. Harise’ye nasib olmuştur. Ayrıca âyet-i kerîmede: “Hani Allah’ın da kendi­sine nimet verdiği” diye buyurulmaktadır. Burdaki nimet ise imandır, bu da onun cennetliklerden olduğunun delilidir. O vefatından önce bunu öğren­miş oldu, bu da onun bir başka faziletidir. [141]

7- Hz. Zeyd’in, Zeyneb (r.anha) ile İlişkisinin Kalmaması:

“Bir bağı kalmayınca” buyruğunda geçen; “Kişinin gayret ortaya koyduğu herbir ihtiyacı” demektir, çoğulu; diye gelir.

İbn Abbas dedi ki: Bu, ihtiyacını elde edince, demektir ki bununla kas­tettiği cimadır. İfadede hazfedilmiş lafızlar vardır. Yani o. o kadından ihtiya­cını karşılayıp da onu boşadıktan sonra “Biz onu seninle evlendirdik” de­mektir. Ehl-i beytin kıraati de (az önce geçtiği gibi) ;ben onu seninle evlen­dirdim” anlamındadır. Buradaki “el-vatar”ın boşamaktan ibaret olduğu da söy­lenmiştir. (Mealde: O kadın ile bir bağı kalmayınca diye karşılanmıştır.) Bu açıklamayı da Katade yapmıştır. [142]

8- Nikâhta Mehir Belirlenirken Önce Erkeğin Adının Zikredilmesi Gerektiğini Kabul Edenlerin Delilleri:

Bazı insanlar bu âyet-i kerîmeden ve Şuayb (a.s)’ın: “Ben… sana nikâh edeyim istiyorum” (el-Kasas, 28/27) buyruğundan hareketle, bu hususun me­hir sözkonusu olduğu takdirde “ben o erkeğe, bu kadını nikahlıyorum” ter­tibinde olması gerekir, demişlerdir. Çünkü her iki âyet-i kerîmede de görül­düğü gibi, kocanın zamiri öne getirilmiştir. Aynı şekilde Peygamber (sav)’ın ndasından başka hiçbir şeyi bulunmayan adama söylediği: “Git, seni o ka­dına ezberine bildiğin Kur’ân-ı Kerîm ile nikahlıyorum”[143] hadisinde de böyle zikredilmiştir.

İbn Atiyye ise şöyle demektedir: Ancak böyle bir şeye gerek yoktur, çün-iü âyet-i kerîmede sözü edilen koca muhatabdır. Dolayısıyla önce anılma­sı güzeldir. Mehir konusunda her iki eş arasında bir fark yoktur, istediğinin ^mini önceden anabilirsin. Geriye sadece erkek olmak ve onların kavvâm duşları sebebiyle tercihten başka bir şey kalmamaktadır. [144]

9- Nikâhta Velilik:

Yüce Allah’ın: “Biz onu seninle evlendirdik” buyruğu nikâhta velinin sabit olduğuna delildir. Bu husustaki görüş ayrılıkları daha önceden (el-Baka-ra, 2/221. âyetin, 2. kısmı, 5. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Rivayete göre Âişe ile Zeyneb (r.anhuma) birbirine karşı övünmeye baş­ladılar. Âişe: Ben meleğin Peygamber (sav)’a beyaz ipek üzerinde (resmini) getirdiği hanımıyım. Bunu Sahih(-i Buhârî) rivayet etmiştir.[145] Zeyneb de ona şöyle demişti: Ben de Allah’ın yedi semavatın üstünden evlendirdiği kadınım.

eş-Şa’bî dedi ki: Zeyneb, Rasûlullah (sav)’a şöyle derdi: Ben sana üç yol­la ulaşıyorum ki senin hanımlarından bunların hiçbirisi ile sana yakınlığı yok­tur: Benim dedem ile senin deden birdir. Allah seni bana semada nikahladı ve bu hususta da elçi Cebrail idi.[146]

Yine rivayet edildiğine göre Zeyneb şöyle demiştir: Ben Rasûlullah (sav)’ın kalbine düşünce, Zeyd bana yaklaşamaz oldu. Ben ondan uzak durmadığım halde, Allah onun bana yaklaşmasını önlüyor, bana yaklaşacak gücü bulamıyordu. [147]

  1. Allah’ın kendisine farz kıldığı şeylerde Peygamber için hiçbir vebal yoktur. Bu, önce geçenlerde Allah’ın geçerli kıldığı sün­netidir. Allah’ın emri mutlaka yerini bulan bir kaderdir.
  2. Onlar Allah’ın gönderdiklerini tebliğ ederler, O’ndan korkar­lar. Allah’tan başka bir kimseden de korkmazlar. Hesab gören olarak Allah yeter.

“Bu, önce geçenlerde Allah’ın geçerli kıldığı sünnetidir” buyruğu yü­ce Allah’ın bütün ümmete bir hitabıdır. O, bunun ve benzerlerinin, önceki peygamberler hakkında Allah’ın kendilerine helal kılmış olduğu şeylere na­il olmaları şeklinde eskiden beri devam edegelen bir sünneti olduğunu on­lara bildirmektedir. Yüce Allah, nikâh hususunda Dâvûd ve Süleyman gibi peygamberler hakkında uygulanagelmiş nikâhta genişlik sünnetini, Muham-rned (sav) için de açık tutmuştur, anlamındadır. Davud’un yüz hanımı, üç-yüz cariyesi, Süleyman’ın üçyüz hanımı ve yediyüz cariyesi vardı. es-Sa’le-bî’nin, Mukatil ve İbnu’l-Kelbî’den naklettiğine göre burada işaret Dâvûd a.s)’adır. Çünkü yüce Allah onu ve meyil gösterdiği hanımı, evlilik suretiy­le biraraya getirmişti.

“Sünneti” buyruğu mastar olarak nasbedilmiştir. Yüce Allah onun için geniş bir sünnet tesbit etmiştir, demektir. “Önce geçenler”den kasıt ise peygamberlerdir. Buna delil ise, bu peygamberleri daha sonradan: “Onlar Al­lah’ın gönderdiklerini tebliğ ederler” buyruğu ile nitelendirmiş olmasıdır. [148]

  1. Muhammed, sizin adamlarınızdan kimsenin babası değildir. Fa­kat o, Allah’ın Rasûlü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah herşeyi çok iyi bilendir.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız: [149]

1- Münafıkların Dedikodularına Cevap:

Peygamber (sav), Zeyneb (r.anha) ile evlenince, insanlar (münafıklar), oğ-.unun hanımı ile evlendi, dediler. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oliu. Yani o (Zeyd), onun öz oğlu değildir ki, vaktiyle onun hanımı olan (ha-rum) daha sonra peygambere haram olsun. O tebcil ve ta’zim itibariyle üm­metinin babasıdır. Onun hanımları ümmetinin erkeklerine haramdır. Yüce Al­lah bu âyet-i kerîme ile münafıkların olsun, başkalarının olsun kalblerinden geçen bu kanaati gidermiş olmakta ve Muhammed’in çağdaşı olan erkekler­den hiçbirisinin hakikat manasıyla babası olmadığını bildirmektedir.

Bu âyet-i kerîme ile Peygamber (sav)’ın oğlu olmadığı kastedilmemiştir. Çünkü Peygamber Efendimiz’in, İbrahim, Kasım, Tayyib ve Mutahhar adın­ca oğulları olmuştur. Ancak adam olmak yaşına varıncaya kadar yaşamamışlardır. (O sırada) Hasan ve Hüseyin ise küçük çocuk idiler ve onun çağda­şı olacak şekilde adam olmak yaşına ulaşmamışlardı. [150]

2- Allah’ın Rasûlü:

“Fakat o Allah’ın Rasûlü…” buyruğu hakkında el-Ahfeş ve el-Ferrâ şöy­le demişlerdir: Fakat o Allah’ın Rasûlüdür, demektir. Burada “rasûl” ve “ha-tem: son” kelimelerinin ötre olarak okunmalarını da caiz kabul etmişlerdir. Aynı şekilde İbn Ebi Able ile bazı kimseler de “rasûl” lafzını ref ile okumuş­lardır ki, bu da; o Allah’ın Rasûlü ve peygamberlerin sonuncusudur, anlamı­na gelir. Bir kesim “fakat” anlamındaki ın “nun” harfini şeddeli oku­muşlar ve “rasûlallah” şeklinde nasb ile onun ismi diye okumuşlardır, haber ise hazfedilmiştir. “Sonuncusu” lafzını “te” harfini üstün olarak sa­dece Âsim okumuştur. Yani peygamberler onunla mühürlenmişlerdir. O, on­lar için bir mühür mesabesindedir. Cumhur ise o, onların sonuncusu olarak gelmiştir, anlamında “te” harfini esreli okumuşlardır.

“Te” harfini üstün ve esreli söyleyişin iki ayrı söyleyiş olduğu da söylen­miştir. “Mühür, danik, bir tabak et” kelimelerinde olduğu gibi. [151]

3- Son Peygamber Muhammed (sav):

İbn Atiyye dedi ki: Bu ifadeler geçmiş ve sonraki ümmetin ilim adamla­rı nezdinde tam anlamıyla umumi kapsamıyla kabul edilmiş ve nass olarak Peygamber (sav)’dan sonra bir peygamberin gelmemesini gerektirmektedir. Kadı Ebu’t-Tayyib’in “el-Hidâye” adı verilen kitabında sözkonusu ettiği: Âyet-i kerîmedeki lafızlarda ihtimalin bulunabileceğini söylemesi zayıf bir id­diadır. Gazalî’nin bu âyet-i kerîme ile ilgili olarak zikredip “el-İktisad (fi’l-İ’tikad)” adını verdiği kitabında sözkonusu ettiği bu husus, bana göre bir sap­tırmadır. Müslümanların Muhammed (sav)’ın peygamberlerin sonuncusu ol­duğu şeklindeki inançlarını kötü bir saptırmadır. O bakımdan bundan müm­kün olduğunca sakınmalıdır. Rahmetiyle hidayete ulaştıran Allah’tır.

Derim ki: Peygamber (sav)’tan şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir: “Ben­den sonra peygamberlik yoktur. Allah’ın dilediği şeyler müstesna. “[152]Ebu Ömer dedi ki: Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır ya Peygamber bununla nü­büvvetin bir parçası olarak değerlendirilen rüyayı kastetmektedir.[153] Nitekim o şöyle buyurmuştur: “Benden sonra nübüvvetten sadece salih rüya kalacak­tır”[154]

İbn Mes’ud: “Fakat o Allah’ın Rasûlü ve peygamberlerin sonuncusudur.”

anlamındaki bölümü: “Adamlarınızdan… değildir. Fakat o peygamberlerin sonuncusu olan bir peygamberdir” diye okumuştur. er-Rummanî dedi ki: Peygamber (sav) ile insanların ıslah edilmesi sona er­dirilmiştir. Onun ile ıslah olmayan kimsenin ıslah bulmasından yana ümit yok­tur.

Derim ki: Peygamber (sav)’ın: “Ben ahlâkın üstün değerlerini tamamlamak üzere gönderildim.”[155] buyruğu da bu anlamı dile getirmektedir.

Müslim’in Sahih’inde Cabir’den şöyle dediği rivayet edilmektedir: Rasû-lullah (sav) buyurdu ki: “Benim misalim ile (sair) peygamberlerin misali bir ev yapıp onu tamamlayan ve onu mükemmel bina eden, ancak bir tek tuğ­lanın yerini boş bırakan, insanlar bu eve girip buna şaşmış olmakla birlik­te, keşke bu tuğlanın yeri (boş) olmasaydı, demelerine benzer. -Rasûlullah (sav)- dedi ki: İşte o tuğlanın yeri benim. Ben geldim ve peygamberleri so­na erdirdim.”[156] Buna benzer bir rivayette Ebu Hureyre’den gelmiştir, şu ka­dar var ki o ayrıca şöyle demiştir: “İşte o tuğla benim ve ben peygamberle­rin sonuncusuyum.”[157]

  1. Ey iman edenler! Allah’ı pekçok anın

Yüce Allah, kullarına kendisini anıp kendisine şükretmelerini ve onlara ihsan etmiş olduğu nimetler dolayısıyla bu zikir ve şükrü çokça yapmaları­nı emretmektedir. Bu iş kul için kolay olduğundan dolayı yüce Allah bunun için herhangi bir sınır tesbit etmemiştir. Bunun ecrinin büyüklüğünden ötü­rü de İbn Abbas şöyle demektedir: Aklı başından giden kişi müstesna, Allah’ı zikretmeyi terketmekte hiç kimse mazur görülemez.

Ebu Said de Peygamber (sav)’dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: “(İn­sanlar) bu bir delidir, deyinceye kadar Allah’ı çokça zikrediniz.”[158]

Bir açıklamaya -göre çokça zikir, kalbten ihlas ile yapılan zikirdir, az zikir ise sadece dille yapılan zikirde olduğu gibi, nifak hükmünü taşıyan zikirdir. [159]

  1. Sabah-akşam O’nu teşbih edin.

Yani dillerinizi hallerinizin çoğunda teşbih, tehlîl, tahmîd ve tekbîr ile meş­gul ediniz. Mücahid dedi ki: Bu sözleri abdestli, abdestsiz ve cünub olan her­kes söyleyebilir. Bunun, O’na dua edin, anlamında olduğu da söylenmiştir. (Şair) Cerir şöyle demektedir:

“Duhâ teşbihini (namazını) sakın unutma, çünkü Yusuf,

Rabbine (o vakit) dua etmişti de teşbih edince (Rabbi) onu seçmişti.”

Bir açıklamaya göre, sabah-akşam Allah için namaz kılınız, denilmek is­tenmiştir. Çünkü namaza da teşbih denilebilmektedir. Özellikle sabah, ak­şam ve yatsı vakitlerinin sözkonusu edilmesi bu vakitlerde kılınacak namaz­ların teşvik edilmesinin daha uygun oluşundan dolayıdır. Zira bu vakitler, gü­nün çeşitli noktalan ile bitişik bulunmaktadır.

Katade ve Taberî de şöyle demişlerdir: Burada sabah ve ikindi namazla­rına işaret edilmektedir. Çünkü “el-asîl (akşam)” akşam vakti olup çoğulu “esâ-il” gelir. Usul de “asil” anlamında olup bunun da çoğulu “âsâl” diye gelir, bu açıklamayı el-Müberred yapmıştır. Başkaları ise şöyle demektedir: Usûl, asîl’in çoğuludur. “Rağîf (ekmek)”in çoğulunun “ruğuP diye gelmesi gibi. Bu­na dair açıklamalar daha önceden (el-A’raf, 7/205. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. [160]

Bir Mesele:

Bu âyet-i kerîme Medine’de inmiştir. Dolayısıyla namazın önce sabah ve akşam iki vakit olmak üzere farz kılındığını iddia edenlerin bunu delil diye gösterebilecekleri bir tarafı da yoktur. Bu hususa dair rivayet zayıftır. Ona il­tifat edilmez ve dayanak kabul edilmez. Namazın farz kılınış keyfiyeti ile bu hususta ilim adamlarının görüşleri daha önceden el-İsra Sûresinde (17/1. âyet, başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’a hamdolsun. [161]

  1. O, sizi karanlıklardan nura çıkarmak için size salât getirendir, melekleri de. O, mü’minlere çok merhametlidir.

“O, size salât getirendir” buyruğu ile ilgili olarak İbn Abbas dedi ki: Yü­ce Allah’ın: “Şüphesiz Allah ve melekleri peygambere salât ederler.” (el-Ah-zab, 33/36) buyruğu nazil olunca muhacirler ve ensar şöyle dediler: Ey Al­lah’ın Rasûlü, bu sana özeldir. Bizim bunda herhangi bir payımız yoktur. Bu­nun üzerine yüce Allah bu âyet-i kerîmeyi indirdi.

Derim ki: Bu da yüce Allah’ın bu ümmet üzerindeki en büyük nimetler­den bir nimettir. Aynı zamanda bu ümmetin diğer ümmetlerden daha üstün oluşuna da bir delildir. Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz.” (Âl-i İmran, 3/110)

Allah’ın kula salât getirmesi, ona rahmet buyurması ve ona bereketler ver­mesidir. Meleklerin salâtı ise mü’minlere dua etmeleri, onlar için Allah’tan mağfiret dilemeleridir. Nitekim yüce Allah: “Mü’minlere de mağfiret diler­ler” (el-Mu’min, 40/7) diye buyurmaktadır ki, ileride gelecektir.

Hadis-i şerifte de belirtildiğine göre İsrailoğulları Musa (a.s)’a sordular: Rab-bin salat getirir mi? diye. Bu Musa’ya çok büyük ve ağır geldi. Yüce Allah ona şunu vahyetti: “Benim salâtım şu ki, rahmetim gazabımı geçmiştir.”[162] Bunu en-Nehhas zikretmiştir. İbn Atiyye dedi ki: Bir kesimin rivayet ettiğine gö­re Peygamber (sav)’a: Ey Allah’ın Rasûlü, Allah’ın kullarına salâtı nasıldır? di-ye sormuşlar, o da şöyle cevab vermiş: “(Ben) subbuh(ım), kuddus(ım), rah­metim de gazabımı geçmiştir”[163] (ifadesinden sonra peygambere ait sözün hangisi olduğu hususunda) farklı görüşler vardır. Bir görüşe göre bu, yüce

Allah’ın kelamı kapsamı içerisindedir ve kullarına salatı böyledir. Bir diğer görüşe göre “subbuh ve kuddus” Muhammed (sav)’ın sözlerindendir. O yü­ce Allah’ın salatını ifade eden lafzı dile getirmeden önce bunları söylemiş­tir. Yüce Allah’ın salatı ise “rahmetim gazabımı geçmiştir” ifadesidir. Bu ba­kımdan soru soran kimsenin yüce Allah’ın kuluna salât getirmesi ile ilgili ola­rak, Allah’a yakışmayacak bir manayı anladığı izlenimi uyandığından dola­yı böyle demiş, önce bu hususa dair haber vermeden tenzih ve ta’zim ile söz­lerine başlamıştır.

“Sizi karanlıklardan nura” yani sapıklıktan hidâyete “çıkarmak için.” Bu­nun anlamı ise, hidayet üzere sebat vermektir. Çünkü onlar bu hitab zama­nında hidayet üzere idiler. Daha sonra yüce Allah, mü’minlerin kalblerine te­selli olmak üzere mü’minlere olan rahmeti hakkında da: “O, mü’minlere çok merhametlidir” diye buyurmaktadır. [164]

  1. O’na kavuşacakları gün, onlara sağlık dileği selamdır. Onlar için çok şerefli bir ecir de hazırlamıştır.

“O’na kavuşacakları” buyruğundaki zamirin kime ait olduğu hususunda görüş ayrılığı vardır. Bir görüşe göre bu zamir yüce Allah’a aittir. Yani O, mü’minlere çok merhametlidir. Kıyamet gününde Allah’ın azabından yana on­lara emniyet verir. İşte o günde O’na kavuşacaklardır. “Onlara sağlık dile­ği” yani onların birbirlerine sağlık dilekleri “selamdır.” Allah’ın azabından bize de, size de esenlik olsun demektir. Bu selamın Allah tarafından onlara verileceği de söylenmiştir. Manası da: Allah onları her türlü afetten kurtara­caktır yahut da onlara korkulan şeylerden yana güvenlik içerisinde olacak­larını müjdeleyecektir. “O’na kavuşacakları gün” yani cennete girdikten son­ra kıyamet gününde… Bu anlamdaki açıklamayı ez-Zeccac yapmış olup yü­ce Allah’ın: “Oradaki sağlık dilekleri ise selamdır” (Yunus, 10/10) buyruğu­nu da delil göstermiştir. Bir başka görüşe göre “O’na kavuşacakları gün” ölüm meleğiyle karşılaşacakları gün demektir. Selam vermedikçe hiçbir mü’minin ruhunu kabzetmeyeceği varid olmuştur. el-Bera b. Azib’den de şöy­le dediği rivayet edilmektedir: “O’na kavuşacakları gün onlara sağlık dile­ği selamdır.” Ölüm meleği ruhunu kabzedeceği vakit mü’mine selam verir. Ona selam vermedikçe de ruhunu kabzetmez.[165]

  1. Ey Peygamber! Şüphe yok ki Biz seni bir şahit, bir müjdeleyici, bir uyarıcı olarak gönderdik;
  2. Allah’a, izni ile çağıran ve nur saçan bir kandil olarak da.

Bu âyet-i kerîme ile Peygamber (sav) ile mü’minler teselli edilmekte ve hep birlikte onların şerefleri yükseltilmektedir. Bu âyet-i kerîme Peygamber ‘ sav)’ın altı ismini ihtiva etmektedir. Peygamber’imizin pekçok isimleri ve pek­çok üstün nitelikleri vardır. Bu isim ve nitelikler Kitab ve sünnette ve daha önce indirilmiş kitaplarda zikredilmiştir. Yüce Allah, Kitabında ona Mu-hammed ve Ahmed adını vermiştir. Peygamber (sav) sika ve âdil ravilerin ken­disinden naklettiklerine göre şöyle buyurmuştur: “Benim beş ismim var. Ben Muhammed’im, ben Ahmed’im, ben Allah’ın benimle küfrü mahvettiği Mâ-hî (mahvedici)’yim. Ben insanların ayaklan üzerinde haşrolunacağı Hâşir’im ve ben Âkib’im.”[166]

Müslim’in, Sahih’inde de Cübeyr b. Mut’im’in rivayet ettiği hadiste şöy­le denilmektedir: “Allah onu çok şefkatli ve merhametli (Rauf ve Rahîm)” di­ye adlandırmıştır. “[167]

Yine Müslim’deki rivayete göre Ebu Musa el-Eş’arî şöyle demiştir: Rasû-lullah (sav) bize kendisinin birtakım isimlerini söyler ve şöyle derdi: “Ben Mu­hammed’im, Ahmed’im, Mukaffia’im, Hâşir’im, tevbenin peygamberi ve rah­metin peygamberiyim. “[168]

Kadı Ebu’1-Fadl Iyad “eş-Şifa” adlı eserinde yüce Allah’ın Kitabı ve Rasû-lünün sünnetinde ve daha önceki kitablardan nakledilenler ile bu ümmetin hakkında kullandığı pekçok isimleri ve sayılamayacak kadar sıfatları kaydet­miştir. Bu isimlerin hepsinin anlamı onun hakkında çok isabetli olarak kul­lanılmış ve anlamlan onda karşılıklarım bulmuştur.

Kadı Ebu Bekir b. el-Arabî de “Ahkâmu’l-Kur’ân” adlı eserinde bu âyet-i kerîmeyi açıklarken Peygamber (sav)’ın,isimlerinden altmışyedi tane isim zik­retmektedir.

“Vesîletu’l-Müteabbidîn ile Mütâbeati Seyyidi’l-Mürselîn” adlı eserin müellifinin İbn Abbas’tan naklettiğine göre Muhammed (sav)’ın yüzseksen ismi vardır. Bunları görmek isteyenler orada bulabilir.

İbn Abbas dedi ki: Bu âyet-i kerîme nazil olunca, Rasûlullah (sav) Ali ve Muâz’ı çağırdı ve onları Yemen’e gönderip şöyle dedi: “Haydi gidiniz. Müj­deleyiniz, nefret ettirmeyiniz, kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız. Çünkü benim üzerime… indirilmiş bulunuyor.” diyerek bu âyet-i kerîmeyi okudu.[169]

“Bir şâhid” buyruğu hakkında Said, Katade’den şöyle dediğini rivayet et­mektedir: Ümmetine karşı onlara tebliğ ettiğine dair, sair ümmetlere karşı da peygamberlerin, kendilerine tebliğ ettiklerine dair “bir şâhid” demektir ve bu­na benzer açıklamalar yapılmıştır.

“Bir müjdeleyici” nin anlamı mü’minlere yüce Allah’ın rahmetini ve cen­netini müjdeleyen demektir.

“Bir uyarıcı (nezir)”; isyankârları, yalanlayıcıları cehennem ateşi ile ve ebe­dilik azabı ile uyarıp korkutan demektir.

“Allah’a izni ile çağıran” buyruğunda Allah’a çağırmaktan kasıt, tevhidi tebliğ etmek ve tevhidi sımsıkı yakalamaktır. Kâfirlerle de mücadele et­mektir. “İzni ile” buyruğunun buradaki anlamı, Allah’ın ona vermiş olduğu emirle şeklindedir. Buna göre ifadenin takdiri de zamanında ve vaktinde Al­lah’a davet etmesi demektir.

“Ve nur saçan bir kandil olarak da” buyruğunda geçen “nur saçan kandil” şeriatının ihtiva etmiş olduğu nura bir benzetmedir.

“Bir kandil” sapıklık karanlıklarından hidayete ileten diye de açıklanmış­tır. İşte sen de böyle aydınlık saçan bir kandil gibisin. Bu kandili nur saçmak­la nitelendirmesinin sebebi ise, bazı kandillerin yağı azalıp fitili inceldiği tak­dirde, aydınlık saçamayacak bir hale düşmelerinden ötürüdür. Kimisi şöyle demiştir: Üç şey insanı dara ve sıkıntıya düşürür: Geciken bir elçi, aydınlık saçmayan bir kandil ve hazır olan sofraya gelip oturması beklenen kişilerin bulunması.

Birisine de insanı, canını sıkan iki şeyin ne olduğu hususunda soru sorul­muş, o da: “Her tarafı örten bir karanlık ile aydınlık saçmayan bir kandil” di­ye cevab vermiştir.

en-Nehhas senedini kaydederek şöyle demiştir: Bize Muhammed b. İbra­him er-Razî anlattı, dedi ki: Bize Abdurrahman b. Salih el-Ezdî anlattı, dedi ki: Bize Abdurrahman b. Muhammed el-Muharibi anlattı. O Şeyban en-Nah-vîden naklen dedi ki: Bize Katade, İkrime’den anlattı. İkrime, İbn Abbas’tan şöyle dediğini rivayet etti: “Ey Peygamber! Şüphe yok ki Biz seni bir şahid, bir müjdeleyici, bir uyarıcı olarak gönderdik. Allah’a izni ile çağıran ve nur saçan bir kandil olarak da” âyeti nazil olunca Rasûlullah (sav) Ali ve Muâz’ı çağırarak dedi ki: “Haydi gidiniz, müjdeleyiniz fakat zorluk çıkarma­yınız. Çünkü bu gece benim üzerime: “Ey Peygamber! şüphe yok ki Biz se­ni bir şahit, bir müjdeleyici” ateşe karşı “bir uyarıcı olarak gönderdik. Al­lah’a” yani Allah’tan başka ilah olmadığına şehadet getirmeye “izni ile” em­ri ile “çağıran ve” Kur’ân ile “nur saçan bir kandil olarak da.” buyrukları indirildi.[170]

ez-Zeccac dedi ki: “Bir kandil” yani ışık saçan bir kandil sahibi, bu da ay­dınlık saçan kitab demektir. Aynı şekilde bunun Allah’ın kitabını okuyan ola­rak… anlamında olmasını da uygun bulmuştur. [171]

  1. Mü’minlere de; muhakkak onlar için Allah’tan büyük bir lütuf ve ihsan olduğunu müjdele.
  2. Kâfirlere de, münafıklara da itaat etme. Onların eziyetlerine al­dırma! Allah’a tevekkül et! Vekil olarak Allah yeter.

“Mü’minlere de… müjdele” buyruğunda başta yer alan “vav” (mealde: “de”) cümleyi cümleye atfetmektedir. Ancak anlam itibariyle bir öncekinden ayrıdır. Yüce Allah, mü’minlere kendileri için Allah’tan büyük bir lütuf ve ih­san olduğunu müjdelemesini emretmektedir. ez-Zeccac’ın görüşüne göre ise, aydınlık saçan bir kandil sahibi olarak yahut da aydınlık saçan bir kandili oku­yarak (mü’minlere müjdele) demek olur. O takdirde “ey pegyamber… seni gönderdik” buyruğundaki “kef (seni anlamında)”e atfedilmiş olur.

İbn Atiyye dedi ki: Babam[172] -Allah ondan razı olsun- bize dedi ki: Bu bana göre yüce Allah’ın Kitabı’nda en ümit verici âyetlerdendir. Çünkü yüce Al­lah peygamberine, mü’minlere, kendi nezdinde onlar için pek büyük bir lü­tuf ve ihsan olduğunu müjdelemesini emretmektedir. Bu pek büyük lütuf ve ihsanın ne olduğunu da: “İman edip salih amel işleyenlere gelince, onlar cen­netlerin bahçelerindedir. Onlar için Rabbleri yanında istedikleri herşey vardır. İşte bu büyük lütuf ve ihsanın tâ kendisidir” (eş-Şûrâ, 42/22) buy­ruğunda açıklamış bulunmaktadır. Buna göre bu sûrede yer alan bu âyet-i kerîme bir haberdir. Ha, mim, ayn, sin kaf (yani eş-Şûrâ) Sûresi’nde yer alan âyet-i kerîme ise, onu açıklamaktadır.

“Kâfirlere de, münafıklara da itaat etme!” Yani din hususunda sana şi­rin görünmek maksadıyla ileri sürdükleri görüşler hususunda onlara itaat et­me ve onlarla aynı kanaatleri paylaşma!

“Kâfirler”den kasıt Ebu Süfyan, İkrime ve Ebu’l-A’ver es-Sülemî olup bun­lar: Ey Muhammed, dediler. Sen bizim tanrılarımızdan kötü bir şekilde söz etme, sana uyalım. “Münafıklardan” Abdullah b. Ubeyy, Abdullah b. Sa’d, Tu’me b. Ubeyrik de Peygamber (sav)’ı maslahatın bunu gerektirmesi sebe­biyle onların istediklerini kabul etmeye teşvik etmişlerdi.

“Onların eziyetlerine aldırma!” Yani onların sana verdikleri eziyetlere karşılık olmak üzere sen onlara eziyet etmekten vazgeç.

Şanı yüce Allah, onları cezalandırmayı terketmesini, onların hatalarını af­fetmesini emretmektedir. Buna göre buradaki “ezâ (eziyet)” mastar olup mef’ule izafe edilmiştir. Bu açıklamaya göre âyetin kâfirler ile alakalı olan bö­lümü neshedilmiştir. Onu nesheden ise, kılıç (savaşı emreden) âyettir.

Âyet-i kerîmenin ikinci bir anlamı da vardır: Yani sen onların sözlerinden ve sana verdikleri eziyetlerden yüz çevir, bununla uğraşma. Bu açıklamaya göre ise, mastar faile izafe edilmiştir. Bu da Mücahid’in te’vilidir. Âyet-i ke­rîme kılıç (savaşı emreden) âyeti ile neshedilmiştir.

“Allah’a tevekkül et” buyruğu ile yalnız kendisine tevekkül etmesini emretmekte ve “vekil olarak Allah yeter” buyruğu ile de onu teselli etmek­tedir. İfadede Allah’ın ona yardımcı olacağına dair bir vaad gücü vardır.

“Vekil” bir işi yerine getiren, koruyucu demektir. [173]

  1. Ey iman edenler! Mümin kadınları nikahlayıp sonra kendile­rine dokunmadan onları boşarsanız, sizin için onlar aleyhine sayacağınız bir iddet olmaz. Ayrıca onları faydalandırın ve on­ları güzel bir şekilde salıverin.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız: [174]

1- Bu Âyet-i Kerîmenin Önceki Buyruklarla İlişkisi:

“Ey iman edenler! Mü’min kadınları nikahlayıp sonra kendilerine do­kunmadan onları boşarsanız…” buyruğundan önce Zeyd’in kıssası ve Zey-neb’i boşaması sözkonusu edilmişti. Zeyneb boşandığında onunla gerdeğe girilmiş bulunuyordu. Peygamber (sav) da daha önceden açıklamış olduğu gibi, iddetinin bitmesinden sonra ona talib olmuştu. Burada da yüce Allah mü’minlere kendisiyle gerdeğe girilmeden önce boşanan hanımın hükmünün ne olduğunu hitabıyla bildirmekte ve bu hükmün ümmet hakkında sözko­nusu olduğunu açıklamaktadır.

Buna göre boşanan kadına şayet dokunulmamış ise, Kitabın nassı ve bu husustaki ümmetin icmaı dolayısıyla iddet beklemek yükümlülüğü yoktur. Eğer onunla gerdeğe girmiş ise, icma ile iddet beklemesi gerekir. [175]

2- Nikâhın Mahiyeti:

Nikâhın hakikat anlamı ilişki kurmaktır. Akde nikâh adının verilmesi ise, ilişkiye götüren yol olması bakımından, bu akdin onu da ihtiva etmesinden dolayıdır. Bunun bir benzeri de Arapların şaraba “ism: günah” adını vermiş olmalarıdır. Çünkü içki günah işlemeye götüren bir yoldur. Yüce Allah’ın Ki-tabı’nda “nikâh” lafzı ise, hep akit anlamında kullanılmıştır. Çünkü bu da iliş­ki kurmak manasını taşır. Böyle bir kullanım, Kur’ân’ın rivayet ettiği âdâb-tandır. Kur’ân-ı Kerîm’in ilişki kurmaktan mülâmese, mümâsse (dokunmak), kurban (yaklaşmak), teğaşşi (örtmek) ve ityân (varmak) lafızları kinaye yo­luyla kullanılır. [176]

3- Nikâhtan Önce Talâk (Boşama)ın Hükmü:

Bazı ilim adamları yüce Allah’ın: “Sonra… onları boşarsanız” buyruğu­nun “bir süre sonra” anlamına geldiğini söylemişler ve “sonra” lafzının bo­şamanın ancak nikâhtan sonra olduğuna ve bir kimse nikahlamadan önce -tayin edecek olsa dahi- hanımı boşayacak olursa, bunun bağlayıcı olmaya­cağına delil göstermişlerdir.

Sahabe, tabiîn ve ilim önderi olan imamlardan yaklaşık otuz kişi bu gö­rüştedir. Buhârî bunların yirmiikisinin adını vermektedir[177]

Peygamber (sav)’dan da: “Nikâhtan önce talâk yoktur.[178] dediği rivayet edilmiştir. Yani nikâh gerçekleşmeden, talâk meydana gelmez. Habib b. Ebi Sabit dedi ki: Ali b. el-Huseyn (r.a)’a bir kadına: Ben seninle evlenecek olur­sam, boş olasın, diyen bir adamın hükmü hakkında soru soruldu, o da bu­nun hiçbir değeri yoktur, diye ceyab verdi. Çünkü yüce Allah nikâhtan, bo­şamadan önce sözetmiştir.

Bir grub ilim adamı da şöyle demiştir: Şahsı yahut kabilesi ya da beldesi ile tayin edilen bir kadının nikâhtan önce boşanması bağlayıcıdır. Bu görü­şü benimseyenler arasında Malik, onun bütün arkadaşları ve ümmet alimle­rinden büyük bir topluluk vardır. Berae (et-Tevbe) Sûresi’nde (9/75-78. âyetler, 5. başlıkta) buna dair açıklamalar ve her iki kesimin ileri sürdükle­ri deliller geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’a hamdolsun.

Erkek: Kendisi ile evleneceğim herbir kadın boş olsun. Satın alacağım her-bir köle de hür olsun, diyecek olursa, bu onun için bağlayıcı değildir. Şayet: Yirmi yıla kadar evleneceğim herbir kadın boş olsun, yahut ta filan şehirden evlenecek olursam ya da filan oğullarından bir kadınla evlenecek olursam o boş olsun, diyecek olursa, bu yıllar boyunca kendisinin günaha düşeceğin­den korkmadığı sürece yahut ta büyük bir ihtimalle ömrü o süreye kadar de­vam etmeyecek olursa, boşama onun için bağlayıcı olur. Aksi takdirde ev­lenebilir. İfadeyi genel olarak kullandığı takdirde boşamanın onun için bağ­layıcı olmaması, kendisi aleyhine nikâhlanmanın sınırlarını daraltmış oldu­ğundan dolayıdır. Eğer bizler onu evlenmekten alıkoyacak olursak, bu hu­susta zorlanır, günaha düşer ve zinaya düşeceğincien korkulur.

Mezhebimize mensup kimi ilim adamı da şöyle demiştir: Eğer cariye bu­labilecek olursa, nikahlamaz. Ancak bu görüşün hiçbir kıymeti yoktur. Çün­kü zaruretler ve mazeretler ahkâmı kaldırır. Bu durumda bu zaruret açısın­dan yemin etmemiş gibi olur. Bu açıklamayı İbn Huveyzimendâd yapmıştır. [179]

4- Ric’î Talâk ile Boşanmış Kadına Ric’at Yaptıktan Sonra Tekrar Boşamak:

Dâvûd (ez-Zahirî) v6 onun görüşünü paylaşanlar delil göstererek derler ki: Ric’î talâk ile boşadığı hanımına kocası iddeti bitmeden önce ric’at yapar, fakat onunla ilişkiden önce ondan ayrılacak olursa, kadının ne önceki iddetini lamamlama yükümlülüğü vardır, ne de o boşamadan sonra tekrar yeni bcr ıddet bekleme yükümlülüğü vardır. Çünkü böyle bir kadın kendisi ile ger-Jeğe girilmeden önce boşanmış demektir.

Aıa b. Ebi Rebah ile bir kesim de şöyle demektedir: Bu durumda kadın birinci boşanmadan itibaren başladığı iddetini devam ettirir. -Şafiî’nin iki gö­rüşünden birisi de budur.- Çünkü onun hanımına temas etmeden önce ver­diği boşama kendisine ric’at yapmadan önce iddeti esnasında onu boşamak r.ûkmündedir. Bir kimse hanımını her temizlik halinde bir defa boşayacak ;iursa, önceki iddetini devam ettirir ve yeni bir iddete başlamaz.

Malik şöyle demektedir: Şayet onunla temas etmeden önce ayrılacak il ursa, kadın daha önceden geçirmiş olduğu iddetine devam etmez. (İkin-:: defa) kendisini boşadığı günden itibaren yeni bir iddet başlar. Eğer koca­lının ona bir ihtiyacı olmadığı halde, ona ric’at yapmış ise, kendisine zulmet­miş ve günah işlemiş olur. İlim ehlinin çoğunluğu da bu kanaattedir. Çünkü böyle bir kadın nafaka, süknâ (onun için mesken ihtiyacını karşılamak) ve başka hususlarda kendileriyle gerdeğe girmiş olduğu zevceleri hükmün­dedir. Bundan dolayı boşandığı günden itibaren iddetine yeniden başlar. Ba’s-ra. Küfe, Mekke, Medine ve Şam fukahâsının çoğunluğunun görüşü de bu­dur. es-Sevrî dedi ki: Fukahâ bizde bu hususta icmâ etmişlerdir. [180]

5- Küçük Bâin Talâk ile Boşanmış Kadın ile Eski Kocası, İddet İçerisinde Tekrar Evlenirse:

Hanımı, küçük bâin talâk ile boşandıktan sonra henüz iddeti içerisinde :ken onunla evlenecek olup fakat gerdeğe girmeden onu tekrar boşayacak jlursa, yine ilim adamları bu hususta farklı görüşlere sahiptirler. Malik, Şa­fiî. Züfer ve Osman el-Bettî şöyle demiştir: Böyle bir kadına mehrin yarısı ve-nlir ve başlamış olduğu ilk iddetin geri kalan kısmını tamamlar. el-Hasen, Ata, Ikrime ve İbn Şihab’ın görüşü budur.

Ebu Hanife, Ebu Yusuf, es-Sevrî ve Evzaî derler ki: İkinci nikâh dolayl­ıyla tam bir mehir almak hakkı vardır ve yeni bir iddete başlar. Onlar böy­le bir kadını daha önce kendisinden dolayı iddet beklemekte olduğundan ötü­rü kendisiyle gerdeğe girilmiş kadın hükmünde değerlendirmişlerdir.

Dâvûd (ez-Zahirî) da şöyle demiştir: Böyle bir kadın mehrin yarısını ha­lleder. Bununla birlikte ne önceki iddetin geri kalan bölümünü tamamlamak­la yükümlüdür, ne de yeni bir iddete başlamak yükümlülüğü vardır.

Daha uygun olan Malik ve Şafiî’nin kabul ettiği görüştür. Doğrusunu en :vi bilen Allah’tır. [181]

6- Bu Âyet ile İddete Dair Diğer Âyetler:

Bu âyet-i kerîme yüce Allah’ın: “Boşanan kadınlar kendiliklerinden üç kur’süresi beklerler.” (el-Bakara, 2/228) âyeti ile: “Kadınlarınız arasından ay halinden kesilmiş olanlarla… (iddetleri) hakkında şüphe ederseniz, on­ların iddeti üç aydır” (et-Talâk, 65/4) buyruklarını -daha önce el-Bakara Sû-resi’nde (2/228. âyet, 1. başlık ve devamında) bu husus geçtiği gibi, tahsis etmektedir. Yine orada müt’a’ya dair (mealde: “faydalandırın” lafzı ile buna işaret edilmiştir) açıklamalar el-Bakara (2/236. âyet, 6. başlık ve devamında) geçmiş olduğundan, burada onları ayrıca tekrarlamaya gerek kalmamıştır.

“Ve onları güzel bir şekilde salıverin” buyruğu iki şekilde açıklanmıştır:

1- Bundan kasıt, bolluk ya da darlık imkânlarına göre müt’a’yı (kadını fay­dalandıracak malı) ödemektir. Bu açıklamayı İbn Abbas yapmıştır.

2- Bu, kadın ile ilişki kurmadan önce temizlik halinde onu boşamak de­mektir. Bu açıklamayı da Katade yapmıştır.

Bir diğer açıklamaya göre de boşadıktan sonra onları ailelerine gönderi­niz, yani buna göre erkek ile boşanmış olan hanım aynı yerde bir arada bu­lunmasınlar. [182]

7- “Faydalandırmak (Mut’a)” ile “Salıvermek (TesrihY’in Anlamları:

Yüce Allah’ın: “Onları faydalandırın” buyruğu hakkında Said, bu âyet-i kerîme el-Bakara Sûresi’ndeki âyet ile neshedilmiştir, demiştir. Sözünü et­tiği âyet-i kerîme de: “Kendilerine mehir tayin etmiş olduğunuz hanımla­rı, onlara dokunmadan önce boşarsanız, tayin ettiğinizin yarısını (onlara) verin.” (el-Bakara, 2/237) buyruğudur. Yani burada müt’a’dan sözetmemek-tedir. Bu hususa dair açıklamalar yeteri kadar daha önceden el-Bakara Sû-resi’nde (2/237. âyet, 1. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.

“Ve onları… salıverin” onları boşayın demektir. Salıvermek (tesrîh) Ebu Hanife’ye göre talâk hakkında kinaye yoluyla kullanılan bir sözdür. Çünkü bu lafız başka şeyler hakkında da kullanılır. O bakımdan (talâk hakkında kul­lanılacak olursa) niyete ihtiyacı vardır. Şafiî’ye göre ise, bu (talâk hakkında) sarih bir ifadedir. Buna dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/229- âyetin tefsirinde) geçmiş olduğundan tekrarlamanın bir anlamı yok­tur.

“Güzel bir şekilde” yani sünnete uygun olarak ve bid’at olmayan yollar­la “boşayın” demektir. [183]

  1. Ey Peygamber! Muhakkak Biz sana mehirlerini verdiğin zevce­lerini, Allah’ın sana ganimet olarak verdiklerinden sağ elinin malik okluğu cariyeleri ve seninle beraber hicret eden amcanın kızlarını, halalarının kızlarını, dayının kızlarını ve teyzelerinin kızlarını ve bir de nefsini peygambere bağışlayan mü’min ka­dını -eğer peygamber onu nikâh etmek isterse- diğer mü’min-ler bir yana, yalnız sana has olmak üzere helâl kıldık. Biz mü’minlere eşleri ve malik oldukları cariyeleri hususunda ne­leri farz kıldığımızı biliyoruz. Sana darlık olmasın diye (böyle hükmettik). Allah mağfiret edendir, rahmet edendir.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı ondokuz başlık halinde sunacağız: [184]

1- Âyetin Nüzul Sebebi:

es-Süddî, Ebu Salih’ten, o Ebu Talib’in kızı Um Hânî’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasûlullah (sav) bana talib oldu. Ancak ben ona özür be­yan ettim, o da benim özrümü kabul etti. Daha sonra yüce Allah: “Ey Pey­gamber! Muhakkak Biz sana mehirlerini verdiğin zevcelerini, Allah’ın sa­na ganimet olarak verdiklerinden sağ elinin malik olduğu cariyeleri ve se­ninle beraber hicret eden amcanın kızlarını, halalarının kızlarını, dayı­nın kızlarını ve teyzelerinin kızlarını… sana has olmak üzere helâl kıldık” buyruğunu indirdi. Um Hânî dedi ki: Ben ona helâl olmuyordum, çünkü ben hicret etmedim. Ben Tulakâ’dan[185] idim. Bunu Ebu İsa (et-Tirmizî) rivayet et­miş olup şöyle demiştir: Bu hasen bir hadis olup bunun ancak bu yolla (ri­vayet edildiğini) biliyoruz.[186]

İbnu’l-Arabî dedi ki: Bu oldukça zayıf bir hadistir. Bu hadis delil olarak gösterilebilecek sahih bir yoldan dahi gelmemiştir. [187]

2- Peygamber Efendimize Helâl Olan ve Olmayan Kadınlar:

Rasûlullah (sav), hanımlarını seçim yapmakta serbest bırakıp onlar da ken­disini seçince, artık onlardan sonra evlenmek yahut onların birisini bir baş­kasıyla değiştirmek onların bu yaptıklarına bir mükâfat olmak üzere, ona ha­ram kılındı. Buna delil de yüce Allah’ın: “Bundan sonra… kadınlar sana he­lâl olmaz” (el-Ahzab, 33/52) âyetidir. Acaba bundan sonra bunlardan her­hangi birisini boşaması onun için helâl mı idi? Bir görüşe göre onların ken­disini tercih etmelerinin bir mükâfatı olmak üzere bu onun için helâl değil­di. Bir başka görüşe göre bu, diğer insanlar için helâl olduğu gibi, onun için de helâl idi. Ancak boşadığı hanımın yerine bir başkası ile evlenemezdi.

Daha sonra bu haram kılma da neshedildi ve yüce Allah ona bu hanım­lardan sonra dilediği hanım ile evlenmesini de ona mubah kıldı. Buna delil de yüce Allah’ın: “Ey Peygamber! Muhakkak Biz sana… zevcelerini… he­lâl kıldık” âyetidir. Helâl kılmak ise, daha önceden bir yasaklamanın konul­muş olmasını gerektirmektedir. Kendisi hayatta iken nikâhı altındaki hanım­ları, ona haram değillerdi. Ona haram kılınan yabancılarla evlenmesi idi. Do­layısıyla bu âyette sözkonusu edilen helâl kılma, yabancılar hakkında olma­lıdır. Diğer taraftan âyetin devamında: “Amcanın kızlarını, halalarının kızlarını…” denilmektedir. Bilindiği gibi onun nikâhı altında ne amcasının kızlarından, ne halalarının kızlarından, ne dayısı kızlarından, ne teyzelerinin kızlarından hiç kimse yoktu. Böylelikle yüce Allah’ın başından beri bunlar­la evlenmeyi ona helâl kılmış olduğu sabit olmaktadır.

Bu âyet-i kerîme her ne kadar tilavetteki sıralanışı itibariyle önce ise, onu nesheden sonraki ayetten (52. âyet) nüzul itibariyle daha sonradır. Tıpkı el-Bakara Sûresi’nde yer alan vefat âyetleri gibidir. (Bk. 2/234. âyet, 2. başlık ile 2/240. âyet, 1. başlık)

İlim adamları yüce Allah’ın: “Biz sana… zevcelerini… helâl kıldık” buyruğunun te’vili hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Bir görüşe göre bun­dan maksat, mehrini vereceği her hanım ile evlenmesini ona helâl kıldığını ifade etmektir. Bu açıklamayı İbn Zeyd ve ed-Dahhak yapmıştır. Buna göre iyet-i kerîme, mahrem olmaları dışında bütün hanımlarla evlenmeyi ona mu­bah kılmaktadır.

Bir başka görüşe göre maksat, Biz sana hanımlarını helâl kıldık, demek­tir. Yani senin nikâhın altında bulunanları sana helâl kıldık. Çünkü bu ka­dınlar seni dünya ve âhirete tercih etmişlerdir. Bu açıklamayı da ilim adam­larının cumhuru yapmıştır. Zahir (kuvvetli) olan da budur. Çünkü yüce Al­lah’ın: “Mehillerini verdiğin” buyruğu mazi bir fiildir. Mazi fiilin istikbal (mü-zari) anlamını taşıması ise, ancak birtakım şartlara bağlıdır.

Bu açıklamaya göre bu buyruk, Peygamber (sav)’ın hakkında işi dar tutmak­tadır. Diğer taraftan bu açıklamayı İbn Abbas’ın söylediği şu söz de destekle­mektedir: Rasûlullah (sav) kimi dilerse, onunla evlenebiliyor idi. Bu ise, onun hanımlarına ağır geliyordu. Bu âyet-i kerîme nazil olup belirtilenler dışında ona hanımlar haram kılınınca nikâhı altındaki hanımları buna sevindiler.

Derim ki: Belirttiğimiz gerekçe dolayısıyla birinci görüş daha sahihtir. Ay­rıca bu görüşün sıhhatine Tirmizî’nin, Ata’dan şöyle dediğine dair kaydetti­ği rivayet de delildir: Âişe (r.anha) dedi ki: Rasûlullah (sav) yüce Allah ken­disine kadınları (istediğiyle evlenmesini) helâl kılmadan ruhunu almadı. tTirmizî) dedi ki: Bu hasen, sahih bir hadistir.[188]

3- Allah’ın Ganimet Verdiklerinden Peygambere Helâl Kılınan Kadınlar:

“Sağ elinin malik olduğu cariyeleri” buyruğu ile yüce Allah, peygambe­rine ve onun ümmetine mutlak olarak cariyeleri helâl kılmıştır. Peygamber (sav)’a da hanımlarını mutlak olarak helâl kılmıştır. Diğer müslümanlara ise, belli bir sayıda olmak üzere helâl kılmıştır.

“Allah’ın sana ganimet olarak verdiklerinden” yani kâfirlerden sana dön­dürdüklerinden anlamındadır. Ganimete de (âyet-i kerîmede olduğu gibi) fey’ adı verilebilir. Yani yüce Allah’ın düşmana galib gelerek onlara zor uygula­yarak alınmış olan kadınlardan, Allah’ın sana ganimet olarak verdiklerinden… Kadınlar da (sana helâl kılınmıştır), demektir. [189]

4- Akrabalarından Kendisine Helâl Kılınmış Olanlar:

‘Amcanın kızlarını, halalarının kızlarını…” Biz kendilerine mehirleri-rj vermiş olduğun ve sağ elinin malik olduğu cariyelerinden ayrı olarak, bunları da sana helâl kıldık. Cumhur’un görüşüne göre böyle açıklanmıştır. Çünkü eğer Biz sana evlenmiş olduğun ve mehrini vermiş olduğun her ha­nımı helâl kıldık, demek istemiş olsaydı, bundan sonra: “Amcanın kızları­nı, halalarının kızlarını” demezdi. Çünkü zaten bu, daha önce zikredilen­lerin kapsamı içerisine girmektedir.

Derim ki: Ancak bunun böyle olması gerekmez. Bunların bilhassa anılma­sı, onları şereflendirmek içindir. Yüce Allah’ın: “İkisinde de meyve, hurma ve nar vardır” (er-Rahmân, 55/68) buyruğunda olduğu gibi. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [190]

5- Peygamber ile Hicret Eden Hanımlar:

“Seninle beraber hicret eden…” hanımlarla ilgili iki görüş vardır:

1- Amcan Abbas ile Abdu’l-Muttalib’in oğullarından diğerlerinin kızları, Ab-du’1-Muttalib’in kızlarının oğullarının kızları ile Abdi Menaf b. Zühre’nin kız­larının oğullarından olan dayı kızları gibi akrabaların arasından ancak İslâm’a girmiş olanları sana helâldir. Çünkü Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Müslüman diğer müslümanların dilinden ve elinden zarar görmediği kim­sedir. Muhacir ise, Allah’ın yasakladığını terkeden kimsedir.”[191]

2- Bu hanımlar arasından ancak Medine’ye hicret edenleri sana helâl olur. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “İman edip de hicret etmeyenlere ge­lince, hicret edene kadar sizin onlarla hiçbir velayetiniz yoktur.” (el-Enfal, 8/72) Çünkü hicret etmeyen kemal bulamaz, kemal bulamayan kimse ise, her bakımdan kemale ermiş, üstün, şerefli ve büyük olan Peygamber (sav)’a eş olmaya uygun düşmez. [192]

6- “Beraber Hicret Etme”nin Anlamı:

“Seninle beraber” buyruğundaki beraberlik, hicrete katılma anlamında­dır. Yoksa hicret ederken beraber olmak demek değildir. Hicret eden kadın ona helâl olur. Hicret ettiği esnada onunla ister birlikte bulunsun, ister bu­lunmasın demektir.

Mesela, filan kişi benimle beraber girdi ve benimle beraber çıktı, denilir­ken, onun yaptığı iş benim işim gibi idi, demektir. İsterse ikinizin işi birara-da yapılmamış olsun. Şayet: Birlikte çıktık, denilecek olursa, bu hem fiilde ortak olmayı, hem de birlikte yapmayı gerektirir. [193]

7- Amca ve Dayının Tekil Olarak, Hala ve Teyzelerin ise, Çoğul Olarak Zikredilmesinin Hikmeti:

Şanı yüce Allah, bu âyet-i kerîmede amcayı tekil, halaları çoğul zikretti­ği gibi “dayının” ve “teyzelerin” diye de (biri tekil, diğeri çoğul olarak) zik­redilmiştir. Bundaki hikmet şudur: Amca ile dayı mutlak olarak zikredildiği takdirde tıpkı şair ve râciz (recez vezninde şiir söyleyen) gibi cins ismidir. Ancak hala ile teyze isimleri böyle değildir. Bu lugavî bir örftür. Bundan do­layı aradaki anlaşmazlığı kaldırmak için, son derece açık ifadeler kullanılmış­tır. Bu, incelikli bir konudur, bunun üzerinde düşünmek gerekir. Bu açıkla­mayı İbnu’l-Arabî yapmıştır. [194]

8- “Kendisini Peygambere Bağışlayan Kadın”:

“Ve bir de nefsini peygambere bağışlayan mü’min kadını” buyruğu da­ha önce geçen “sana helâl kıldık” buyruğuna atfedilmiştir. Yani Biz sana ken­disini mehirsiz olarak bağışlayan kadını da helâl kıldık. Bu hususta görüş ay­rılığı vardır. İbn Abbas’tan gelen rivayete göre o şöyle demiştir: Rasûlullah (sav)’ın yanında bulunan her kadın ya nikâh akdi ile yahut sağ elinin malik olması ile (cariyelikle) bulunuyordu. “Kendisini bağışlayan” diye yanında hiç­bir kadın yoktu. Bazıları da onun yanında kendisini (mehirsiz olarak) bağış­lamış tek bir kadın bulunuyordu, der.

Derim ki: Buhârî ve Müslim’deki rivayet bu görüşü güçlendirmekte ve des­teklemektedir. Müslim’in rivayetine göre Âişe (r.anha) şöyle demiştir: Ben ken­dilerini Rasûlullah (sav)’a bağışlayan kadınları kıskanır ve şöyle derdim: Bir kadın kendisini bir adama bağışlamaktan utanmaz mı? Nihayet yüce Allah: “Hanımlarından kimi dilersen geri bırakabilir, kimi dilersen yanına ala­bilirsin” buyruğunu indirdi, bu sefer şöyle dedim: Allah’a yemin ederim, gö­rüyorum ki Rabbin hep senin arzun ne ise, onun gereğini yerine getirmek­te çok çabuk davranıyor.[195]

Buhârî’deki rivayete göre de Âişe (r.anha) şöyle demiştir: Hakim kızı Hav­le kendisini Rasûlullah (sav)’a bağışlayan hanımlardan birisi idi.[196]

İşte bu kendisini Peygamber’e bağışlayan hanımların birden çok olduğu­nu açıkça göstermektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

ez-Zemahşerî dedi ki: Denildiğine göre kendilerini bağışlayan hanımlar dört tanedir. Bunlar: el-Haris kızı Meymune, ensardan olan ve Ummu’1-Mesâkîn (yoksulların anası) diye bilinen Huzeyme kızı Zeyneb, Cabir kızı Um Şerik ile Hakim kızı Havle’dir.

Derim ki: Bunun bazısında görüş ayrılıkları vardır. Katade dedi ki: Ken­disini bağışlayan kadın el-Haris kızı Meymune’dir. eş-Şa’bî dedi ki: O ensardan bir kadın olan ve Ummu’l-Mesâkin diye bilinen Huzeyme kızı Zeyneb’dir. Ali b. el-Huseyn ile ed-Dahhak ve Mukatil de şöyle demişlerdir: Bu kadın Esedli Cabir kızı Um Şerik’dir. Urve b. ez-Zübeyr ise: el-Evkas kızı Um Hakim es-Sülemiyye’dir. demiştir. [197]

9-Kendisini Mehirsiz Olarak Bağışlayan Hanımın Adı:

Kendisini bağışlayan hanımın adının ne olduğu hususunda görüş ayrılı­ğı vardır. Ensar’dan olan Um Şerik’in adının Ğaziyye (veya Güzeyle) oldu­ğu söylenmiştir. Güzeyle diyenler de vardır. Hakim kızı Leyla da denilmiş­tir. el-Haris kızı Meymune olduğu da söylenmiştir. Peygamber (sav) talib ol­duğunda, peygamber adına onu isteyen kişi geldiğinde devesi üzerinde idi. Bunun üzerine Meymune: Deve de, onun üzerindeki de Rasûlullah (sav)’a aittir, dedi.

Yine denildiğine göre bu hanım Um Şerik el-Amiriye’dir. Daha önce Ezdli, Ebu’l-Ukr’un nikâhı altında idi. et-Tufeyl b. el-Haris’in nikâhı altında olduğu da söylenmiştir. Ondan Şerik adlı çocuğu dünyaya gelmiştir.

Denildiğine göre Rasûlullah (sav) bu hanım ile evlenmiştir. Ancak bu sa­bit değildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Bunu Ebu Ömer b. Abdi’1-Berr zikretmiştir.

eş-Şa’bî ve Urve de şöyle demişlerdir: Bu hanım Ummu’l-Mesâkîn Huzey­me kızı Zeyneb’dir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [198]

10- Kadının Kendisini Hibe Etmesi:

Cumhur; “Bağışlayan kadın” buyruğundaki “elifi esreli olarak okumuştur. Bu ise, işin yeniden tekrarlanmasını gerektirir. Yani böyle bir şey meydana gelirse, o peygamber için helâl olur. İbn Abbas ve Mücahid’den ge­len rivayete göre şöyle demişlerdir: Peygamber (sav)’ıp yanında kendisini ba­ğışlayan bir kadın yoktu. Ancak biz bunun aksine dair delilleri ortaya koy­muş bulunuyoruz.

Hadis imamları sahih hadis kaynaklarında Sehl ve başkalarından şunu ri­vayet etmektedirler: Bir kadın Rasûlullah (sav)’a gelip: Ben kendimi sana hi­be etmek üzere geldim, dedi. Peygamber sustu, nihayet bir adam kalkıp şöy­le dedi: Eğer sen onunla evlenmeyi düşünmüyorsan, onu benimle evlendir.

Şayet böyle bir bağışlama caiz olmasaydı, Rasûlullah (sav) susmazdı. Çünkü o batıl olan bir şeyi işittiği takdirde susmakla geçiştirmezdi. Şu kadar var ki, onun susması bu hususta (Rabbinden gelecek) bir açıklamayı bekle­mesi ihtimali dolayısıyla olabilir. Âyet-i kerîme de bunu helâl kılmak ve bu hususta muhayyer bırakmak hükmü ile nazil oldu. O da onunla evlenmeme­yi seçti ve başkası ile evlendirdi. Susmasının bu hususta düşünmesinden kay­naklanmış olma ihtimali de vardır ve nihayet bir adam kalkıp o kadına talib oldu.

Hasan-ı Basrî, Ubeyy b. Ka’b ve eş-Şa’bî ise, “bağışlayan kadını” lafzın-daki hemzeyi üstün olarak okumuşlardır. Ayrıca el-A’meş buyruğu, “bağış­layan mü’min kadını” anlamında diye okumuştur.

en-Nehhas dedi ki: Burada; diye hemzenin esreli okunması anlam ba­kımından daha kapsamlıdır. Çünkü bu şekilde kendilerini bağışlayan hanım­ların birden çok olduğu söylenmiştir. Üstün okunduğu takdirde anlamı mu­ayyen bir kadın hakkında olur. Çünkü bu üstün okuyuş “kadın”dan bedel­dir yahut da, “…için” diye anlamındadır. [199]

11- Peygambere Kâfir Kadın Helâl Değildi:

Yüce Allah’ın: “Mü’min kadını” buyruğu kâfir kadının ona helâl olmadı­ğına delildir. İmamu’l-Harameyn şöyle demiştir: Hür kâfir kadının ona haram olduğu hususunda görüş ayrılığı vardır.

İbnu’l-Arabî ise, şöyle demektedir: Bana göre sahih olan görüş, kâfir olan kadın ile evlenmenin ona haram olduğudur. Böylelikle o bizden ayrı­calıklı olmaktadır. Çünkü fazilet ve şeref ve üstünlük ile ilgili hususlarda onun payı daha fazladır. Eksiklik olan cihetlerde ise, o bu eksikliklerden daha uzak ve tertemizdir. Bize kitab ehli hür kadınları nikahlamak caiz kılınmıştır. Fa­kat kendisi üstün makamı dolayısıyla sadece mü’min hanımları nikâhlayabi-lirdi. Hicret fazileti olmadığından dolayı hicret etmeyen hanımlar ona helâl olmadığına göre, küfrün sebep olduğu eksiklikten ötürü kitab ehli kâfir bir kadının nikâhlanmasının ona helâl olmaması öncelikle sözkonusudur. [200]

12- Nikâh Akdinin Mahiyeti:

“Nefsini peygambere bağışlayan mü’min kadın” buyruğu nikâhın özel sıfatlar çerçevesinde karşılıklı bir ivazlaşma akdi olduğunun delilidir ki, bu­na dair açıklamalar daha önceden en-Nisâ Sûresi’nde (4/24. âyet, 6. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.

ez-Zeccac dedi ki: “Nefsini peygambere bağışlayan mü’min kadın”

buyruğu bu yolla ona helâl olmuş kadın, demektir. el-Hasen “bağışlayan” anlamındaki buyruğu; şeklinde hemzeyi üstün olarak okumuştur.edatı nasb mahallindedir. ez-Zeccac dedi ki: Bu da “Bağışlamak için” anlamındadır, başkası ise, bu okuyuşa göre “bağışladı diye” şekli “ka­dın” dan bedel-i istimaldir. [201]

13- Bağışın Kabulü:

“Eğer peygamber onu nikâh etmek isterse” yani kadın kendisini bağış­layıp Peygamber (sav) da onu kabul ederse, peygambere helâl olur. Peygam­ber onu kabul etmeyecek olursa, böyle bir şey de gerekli olmaz. Nitekim bir kimseye bir şey bağışlanacak olursa, onun o bağışı kabul etme yükümlülü­ğü yoktur. Şu kadar var ki Peygamber Efendimiz’in üstün ahlakının bir ge­reği olarak, o bağış yapanın bağışını kabul ederdi. Üstün ahlaklı kimseler ba­ğışı reddetmenin âdeten çirkin bir şey olduğu ve bağışta bulunan kimseye bir hakaret, kalbine bir eziyet olduğu görüşündedirler. İşte yüce Allah bu hu­susu Rasûlü hakkında açıklığa kavuşturmuş ve onun üzerinden sıkıntıyı gi­derip insanların âdet ve sözlerindeki batılı da ortadan kaldırmak maksadı ile, bunu okunan bir Kur’ân ifadesiyle dile getirmiş olmaktadır. [202]

14- Peygamber’e Has Olmak Üzere…:

“Yalnız sana has olmak üzere” buyruğu şu demektir: Kadınların kendi­lerini hususi olarak hibe etmeleri caiz değildir. Bir kadının herhangi bir er­keğe kendisini hibe etmesi caiz olmaz. Bunun özel olma yönü de şu şekil­de olur: Şayet kadın gerdeğe girilmeden önce mehrın tayın edilmesini iste­yecek olursa, böyle bir hakkı yoktur. Ancak kendi aramızda, nikâhını baş­kasına havale eden bir kadının gerdekten önce mehir talebinde bulunma hak­kı vardır. Gerdekten sonra ise, mehr-i misil taleb edebilir. [203]

15- Kadının Kendisini Bağışlaması Caiz Değildir:

İlim adamları kadının kendisini bağışlamasının caiz olmadığını, bu şekil­de bağış (hibe) lafzı ile nikâhın gerçekleşmeyeceğini icma ile kabul etmiş­lerdir. Bundan tek istisna, Ebu Hanife ile iki arkadaşı (Ebu Yusuf ve Muham-med)’den gelen ve şöyle dediklerini belirten rivayettir: Kadın bağışta bulu­nurken, erkek de mehir tayin edip bu hususta şahid tutacak olursa, böyle bir iş caiz olur.

İbn Atiyye dedi ki: Onların bu görüşlerinden sadece ibare ve bağış (hi­be) lafzının kullanılmasının caiz olduğu ortaya çıkmaktadır. Yoksa onların şart koştukları fiiller, nikâhın fiillerinin aynısıdır. Bu mesele yeterli açıklamalanyla daha önceden el-Kasas Sûresi’nde (28/23-28. âyetler, 9- başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’a hamdolsun. [204]

16- Peygamber (sav)’a Ait Özel Hükümler (Rasûlullah (sav)’ın Hususiyetleri):

Yüce Allah, şeriat hükümleri arasında Rasûlüne başkasının bu hususlar­da kendisine ortak olmadığı birtakım özellikler vermiştir. Bunlar farz, haram ve helâl kılma bahisleriyle ilgili olup bu hususlar, ona ümmetten ayrı bir ay­rıcalık olarak bağışlanmıştır. Bu mertebe özellikle ona verilmiştir. Bundan do­layı başkasına farz kılınmamış, birtakım şeyler ona farz kılınmış. Başkasına haram kılınmadık bir takım fiiller ona haram kılınmış, ümmeti için helâl kı­lınmamış birtakım şeyler ona helâl kılınmıştır. Bunların bir kısmı üzerinde it­tifak edildiği gibi, bir kısmı hakkında da görüş ayrılığı vardır.

Peygamber’e özel olarak farz kılınan hususlar dokuz tanedir.

1- Geceleyin teheccüd kılmak: Denildiğine göre geceleyin namaza kalk­mak vefat ettiği vakte kadar ona farz idi. Çünkü yüce Allah: “Ey sarınıp bü­rünen (peygamber)! Birazı müstesna geceleyin kalk” (el-Müzzemmil, 73/1-2) diye buyurmaktadır. Ancak açıkça belirtilen husus şu ki, önceleri tehecüd onun için vacib idi, daha sonradan yüce Allah’ın: “Gecenin bir kısmında da sana nafile olmak üzere onunla (Kur’ân’la) gece namazı kıl!” (el-İsra, 17/79) buyruğu ile nesh olunmuştur.

2- Duha (kuşluk) namazı

3- Edha[205]

4- Vitr, bu da teheccüd kısmına dahildir.

5- Misvak kullanmak.

6- Borcunu ödemekte zorluk çekmekte iken ölen bir kimsenin borcunu ödemek.

7- Şer’î hususlar dışında akıl sahibi kimselerle danışmak.

8- Hanımlarını muhayyer bırakmak.

9- Bir amele başladı mı? onun üzerine sebatla devam etmek.

Başkaları şunu da eklemektedir: O bir münkerin işlendiğini görecek olursa, mutlaka ona tepki gösterir ve bu tepkisini de açığa vururdu. Çünkü onun bu hususta başkasına karşı tepki göstermemesi, bu işin caiz oluşuna delil olur. Bu açıklamayı da el-Beyan müellifi zikretmiştir.

Peygamber (sav)’a özel olarak haram kılınan şeylere gelince, bunlar da toplam on şeydir:

1- Zekâtın ona ve onun akrabalarına haram olması.

2- Nafile sadaka ona haramdır. Akrabalarına haram olması hususunda ise, nisbeten farklı görüşleri, bulunduğu fer’î bir meseledir.

3- Hain bakış: Bu da içindeki kanaatin aksini açığa vurmak veya gereken hususu yapmayarak başka bir tarafa meyletmektir. Peygamber (sav) izin is­tediği bir sırada bir kâfiri yermekte iken yanına girdikten sonra o kişiye yu­muşak söz söylemiştir.

4- Zırhını veya silahını giyinip kuşandığı takdirde yüce Allah, onun ile sa­vaştığı kimse arasında hüküm verinceye kadar üzerinden çıkarmasını Allah ona haram kılmıştır.

5- Yaslanarak yemek yemek.

6- Kokusu hoş olmayan yemekleri yemek.

7- Hanımlarının birisini boşayıp yerine başkasını alması. İleride gelecektir.

8- Onunla birlikte olmaktan hoşlanmayan kadını nikahlaması.

9- Kitab ehli hür kadını nikahlaması.

10- Cariyeyi nikahlaması.

Yüce Allah, peygamberi tenzih ve onu temizlemek için, başkasına haram kılmamış olduğu birtakım şeyleri ona haram kılmıştır. Yüce Allah ona yazı yazmayı, şiir söyleyip bunu öğretmeyi -hüccetini daha bir pekiştirmek, mu­cizesini daha bir açıkça ortaya koymak için- haram kılmıştır. (Bu hususta ona imkan vermemiştir.) Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sen bundan önce hiçbir kitab okumuş değildin ve sağ elinle de onu yazmamıştın.” (el-Ankebût, 29/48)

en-Nekkaş’ın naklettiğine göre, Peygamber (sav) vefat etmeden önce yazı yazabiliyordu. Ancak meşhur olan birinci görüştür. Ayrıca insanlara ve­rilen dünya metâına göz dikmesi de ona haram kılınmıştır. Yüce Allah, şöy­le buyurmaktadır: “Sakın bazılarını faydalandırdığımız şeylere iki gözünü dikip uzatma.” (el-Hicr, 15/88)

Peygamber (sav)’a özel olarak helâl kılınanlara gelince, bunlar da onal-tı tanedir:

1- Ganimetlerden safiy (taksimata sokulmayan) özel bir şeyi kendine ayırması.

2- Beşte birin, beşte birini de yahut beşte birin tamamını da dilediği gi­bi tasarrufta bulunabilmesi.

3- Visal orucu (akşam iftar etmeden orucu birkaç gün sürdürmek)

4- Dört hanımdan fazla nikahlamak.

5- Hibe (bağışlama) lafzı ile nikâhının olması.

6- Nikahladığı hanımı velisiz nikâhlayabilmesi.

7- Mehirsiz nikâhının olması.

8- İhram halinde nikâhlamasının helâl olması.

9- Hanımlar arasında paylaştırma yükümlülüğünün üzerinden sakıt olma­sı -ileride gelecektir-.

10- Bir hanımı görecek (ve kalbinde yer edecek) olursa, kocasının o ha­nımı boşaması vacib olur, peygamberin de o hanımı nikahlaması helâl olur. İbnu’l-Arabî dedi ki: İmamu’l-Harameyn böyle demiştir. Daha önce Zeyd kıs­sasında ilim adamlarının bu husustaki görüşleri geçmiş bulunmaktadır.

11- O Safiyye’yi hürriyetine kavuşturmuş ve onun hürriyetine kavuşturul­masını mehri olarak tayin etmişti.

12- Mekke’ye ihramsız olarak girmesi: Bizim ihramsız olarak Mekke’ye gi­rişimizde ise, görüş ayrılığı vardır.

13- Mekke’de savaşabilmesi.

14- Ona mirasçı olunmaz.

Bunun ona özel olarak helâl kılınmış şeyler arasında zikrediliş sebebi şu­dur: Kişi hastalığı sebebiyle ölüme yakınlaşacak olursa, onun mülkünün önemli bir bölümü de elinden çıkar ve geriye s’adece üçte bir kalır. Rasûlul-iah (sav)’ın mülkü ise, miras ile ilgili âyette (en-Nisa, 4/11-14. âyetler, 5. baş­lıkta) açıklandığı üzere onun mirası mülkü olarak kalmaya devam etmiştir. Aynı şekilde Meryem Sûresi’nde de (19/6. âyetin tefsirinde) buna dair açık­lamalar yine geçmiş bulunmaktadır.

15- Vefatından sonra da hanımlarının kocaları hayatta imiş gibi devam et­meleri (başkalarıyla evlenmelerinin haram olması).

16- Bir hanımı boşadığı takdirde yine ondan dolayı hanımının başkası ta-rıfından nikâhlanması haram kalmaya devam eder.

Bu son üç hususun büyük bir bölümü ilgili yerlerde etraflı bir şekilde açık-.inmış bulunmaktadır. İleride de yüce Allah’ın izniyle gelecektir. Ayrıca Rasûlullah (sav)’a aç ve susuz kimselerden yiyecek ve içecek şeyleri alma->: -bunlara sahib olan kimse (bunları verdiği takdirde) helak olacağından iorksa dahi- mubah kılınmıştır. Çünkü yüce Allah: “Peygamber mü’minler -.çın kendi öz canlarından önce gelir” (el-Ahzab, 33/6) diye buyurmaktadır. Herbir müslüman peygamberi, gerektiğinde kendi öz canıyla korumakla yükümlüdür.

Peygamberin kendisi adına bazı yerleri ayırıp tahsis etmesi (yasak bölge kılması, hima) da mubah kılınmıştır.

Ganimetlerin kendisine (ve ümmetine) helâl kılınması ile de Allah ona ik­ramda bulunmuştur. Yeryüzü de ona ve ümmetine hem bir mescid, hem de temizlenme aracı kılınmıştır. Halbuki önceki peygamberler arasında mescid-lerin dışında namaz kılmaları sahih olmayanlar dahi vardır.

Düşmanının kalbine salınan korku ile ona yardım verilmiştir. Düşmanı bir aylık mesafeden ondan korkardı.

Bütün insanlara peygamber olarak gönderilmiştir. Kendisinden önceki pey­gamberler ise, insanların bir bölümüne peygamber olarak gönderilirdi. Ona kendisinden önceki peygamberlerin mucizelerinin benzerleri verildiği gibi, daha fazlası da verilmiştir. Musa (a.s)’ın mucizesi asa ve kayadan suyun fış­kırması idi. Peygamber (sav) için ise, ay yarılmış ve parmaklarının arasından su fışkırmıştır. İsa (a.s)’ın mucizesi ölüleri diriltmek, anadan doğma körü ve abraşı iyileştirmek idi. Peygamber (sav)’ın elinde ise, çakıl taşlan teşbih et­miş, kendisine yaslanarak hutbe okuduğu kütük (minberde hutbe okumak üzere ondan ayrılması dolayısıyla) onun için adeta ağlamıştı. Bunlar ise, da­ha ileri derecede mucizelerdir.

Yüce Allah, diğer peygamberlere üstünlük olarak ona ayrıca Kur’ân-ı Ke-rîm’i mucize olarak vermiştir ve Kur’ân’daki mucizesi kıyamete kadar baki kalmıştır. İşte bundan dolayı onun nübüvveti kıyamet gününe kadar nesh ol­mamak üzere ebedi bir peygamberliktir. [206]

17- Peygamberin Nikahlamak İstemesi…:

“Peygamber onu nikâh etmek isterse” buyruğu onu nikah­larsa anlamındadır. Çünkü; ile “Nikahladı (anlamında)”; diye kullanılır. Tıpkı; ile ‘in, “beğendi, hayret etti” anlamında, ile ‘in de “acele etti” anlamında kullanılması gibi.

Bununla birlikte; ‘in nikâh talebinde veya cima talebinde bulun­mak anlamında kullanılması da mümkündür.

“Has olmak üzere” lafzı hal olarak nasbedilmiştir. Bunu ez-Zeccac söylemiştir.

Bunun zikredilmemiş bir fiile muttasıl bir zamirden hal olduğu da söylen­miştir ki, bu zamire zikredilmemiş olan fiil delâlet etmektedir. Bunun da tak­diri (anlamı) şöyledir: Biz sana hanımlarını helâl kıldık. Aynı şekilde mü’min olan bir kadını da sana has olmak üzere, senin için hibe (bağışlama) lafzı ile mehirsiz ve velisiz olarak helâl kıldık. [207]

18- Mü’minler Bu Hükmün Dışındadır:

“Diğer mü’minler bir yana” kaydının faydası şudur: Kâfirler her ne ka­dar bize (Malikilere) göre şeriatın fer’î hükümleri ile muhatab iseler de, on­ların bu hükümlerle bir ilişkileri yoktur. Çünkü hükümlerin onlar hakkında uygulanması ancak İslâm’ın takdirinde olan bir şeydir.

“Biz mü’minlere eşleri ve malik oldukları cariyeleri hususunda nele­ri farz kıldığımızı” mü’minlere neleri vacib kıldığımızı “biliyoruz.” Bu da onların ancak dört kadınla ve mehir, beyyine (şahit) ve veli ile evlenebile­cekleri hükmüdür. Bu anlamdaki açıklamaları Ubeyy b. Ka’b, Katade ve baş­kaları yapmıştır. [208]

19- Peygamber’e Darlık Olmasın Diye:

“Sana darlık olmasın diye (böyle hükmettik.)” Yani içinde bulunduğun herhangi bir işte, senin ayrıca genişlik istemene ihtiyaç bırakmadık. Yani Biz bunca açıklamayı ve bu kadar geniş bilgileri: “Sana darlık obuasın diye” yap­tık. Buna göre “Obuasın diye” lafzı “Biz sana… zevcelerini… helâl kıldık” buyruğuna taalluk etmektedir. Yani herhangi bir hususta Rabbinin nez-dinde senin bir günah kazandığın ortaya çıkmadıkça herhangi bir sıkıntın” ol­masın ve bundan dolayı kalbin daralmasın diye…

Daha sonra yüce Allah, mağfiret ve rahmetiyle bütün mü’minleri teselli ederek: “Allah mağfiret edendir, rahmet edendir” diye buyurmaktadır. [209]

  1. Hanımlarından kimi dilersen geri bırakabilir, kimi dilersen ya­nına alabilirsin. Geri bıraktıklarından kimi yanına almak ister­sen (yine de) sana vebal yoktur. Bu gözlerinin aydınlığına, üzül-memelerine ve kendilerine verdiğinle hepsinin razı olmaları­na daha uygundur. Allah, kalblerinizde olanı bilir, Allah, her-şeyi bilendir. Cezalandırmakta acele etmeyendir.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı onbir başlık halinde sunacağız: [210]

1- “Geri Bırakabilirsin” Lafzının Kıraati:

“Kimi dilersen geri bırakabilirsin” anlamındaki buyrukta yer alan “Geri bırakabilirsin” lafzı (sonunda) hemzeli ve hemzesiz olarak okunmuştur. Bunların her ikisi de iki ayrı söyleyiştir.

Mesela; “İşi geri bıraktım, erteledim” denilebildiği gibi, aynı manada: “Onu erteledim” de denilir.

“Yanına alabilirsin” buyruğunda; şeklinde elif medli olursa, “ya­nına aldı, barındırdı” demektir. “Elif” medsiz olarak; diye okunursa, “ona katıldı” anlamına gelir. [211]

2- Âyet-i Kerîmenin Yorumu:

İlim adamları bu âyetin te’vili hususunda farklı görüşlere sahiptir. Bu ko­nuda yapılmış en doğru açıklama hanımlarına gün ayırıp paylaştırma husu­sunda Peygamber (sav)’a tanınmış bir genişlik olduğudur. Hanımları arasın­da günleri paylaştırmak, onun için vacib değildi. Bu görüş daha önce geç­miş açıklamalara da uygun düşmektedir. Sahih’de Âişe (r.anha)’dan mana­sı sabit olmuş olan açıklama şekli de budur. Âişe (r.anha) şöyle demişti: Ben kendilerini Rasûlullah (sav)’a bağışlamış olan hanımları kıskanır ve: Hiçbir kadın kendisini bir erkeğe bağışlar mı? derdim. Yüce Allah: “Hanımlarından kimi dilersen geri bırakabilir, kimi dilersen yanına alabilirsin. Geri bırak­tıklarından kimi yanına almak istersen sana vebal yoktur…” âyetini indi­rince dedim ki: Allah’a yemin ederim, görüyorum ki, Rabbin hep senin ar­zun ne ise, hemencecik onu yerine getiriyor.[212]

İbnu’l-Arabî dedi ki: İşte Sahih’te sabit olan bu hususun açıklamaya esas olarak alınması gerekir.

Anlatılmak istenen de şudur: Peygamber (sav) hanımları hususunda mu­hayyerdi. Eğer paylaştırmak isterse paylaştırır, paylaştırmayı terketmek ister­se terkederdi. Bu hususta tercihin Peygamber (sav)’a bırakılması Peygamber’in özelliklerindendi. Bununla birlikte o, onların gönüllerini hoş tutmak ve ol­madık sonuçlar doğurabilecek olan kıskançlık saikiyle söylenmiş olan söz­lerden onları korumak maksadı ile bu husus, kendisine farz kılınmaksızın ken­diliğinden bu paylaştırmaya riayet ederdi.

Bir açıklama da şöyledir: Paylaştırmak önceleri Peygamber (sav) hakkında vacib idi. Daha sonra bu âyet-i kerîme ile onun üzerindeki bu vücub hük­mü neshedildi.

Ebu Rezîn dedi ki: Rasûlullah (sav) hanımlarından bazılarını boşamak is­temişti. Kendisine: Sen bize istediğin gibi gün ayır, dediler. Peygamber (sav)’ın yanına aldıkları arasında Âişe, Hafsa, Um Seleme ve Zeyneb de var­dı. Gerek kendisinden, gerekse malından bunlar arasındaki paylaştırması bir­birlerine eşitti. Geri bıraktıkları arasından da Şevde, Cuveyriye, Um Habibe, Meymune ve Safiye vardı. Bunlara da istediği şekilde pay ayırırdı.

Bir başka görüşe göre maksat, kendilerini bağışlayan hanımlardır. Hişam b. Urve babasından, o Âişe’den yüce Allah’ın: “Hanımlarından kimi diler­sen geri bırakabilirsin” buyruğu hakkında şöyle dediğini nakletmektedir: Bu kendilerini peygambere bağışlamış olan hanımlar hakkındadır.

eş-Şa’bî dedi ki: Bunlar kendilerini bağışlamış olan hanımlardır. Rasûlul­lah (sav) onlardan bazılarıyla evlenmiş, bazılarıyla da evlenmemiştir.

ez-Zührî de şöyle demiştir: Rasûlullah (sav)’ın hanımlarından herhangi bi­risini geri bıraktığını bilmiyoruz. Aksine hepsini yanına almıştı.

İbn Abbas ve başkaları da şöyle demektedir: Buyruğun anlamı nikâhı altın­da bulunan hanımlardan dilediğini boşayabileceği, dilediğini de nikâhı altın­da tutmaya devam edebileceği şeklindedir. Başka açıklamalar da yapılmıştır.

Anlamı her ne olursa olsun, âyet-i kerîme Peygamber (sav)’a alanı ve mü-bahlığı geniş tutmaktadır. Bizim tercih ettiğimiz görüş daha sahihtir. Doğru­sunu en iyi bilen Allah’tır. [213]

3- Bu Âyet Bir Sonraki Âyeti Nesh Edici midir?:

Hibetullah, “en-Nâsih ve’l-Mensûh” adlı eserinde yüce Allah’ın: “Ha­nımlarından kimi dilersen geri bırakabilirsin” âyetinin (bir sonraki âyet olan): “Bundan sonra… başka zevceler… sana helâl olmaz” (el-Ahzab, 33/52) âyetini neshedicidir. Ayrıca şöyle demektedir: Yüce Allah’ın Kitabın­da nâsih’in mensûhtan önce geldiği başka bir yer yoktur.

Ancak onun bu sözü birkaç bakımdan zayıf kabul edilir. Çünkü el-Baka-ra Sûresi’nde kocası vefat etmiş kadının dört ay on gün iddet bekleyeceği be­lirtilmektedir ki, bu da bir yıllık bekleme süresini neshetmektedir. Oysa (nes-hedici) nesholunandan önce zikredilmiş bulunmaktadır. (Bk. el-Bakara, 2 234. âyet, 2. başlık ile el-Bakara, 2/240. âyet, 1. başlık) [214]

4- Geri Bıraktıklarından İstediğini De Yanına Alabilirsin:

“Geri bıraktıklarından kimi yanına almak istersen…” buyruğunda geçen; “İstersen” anlamındadır. Çünkü “İstemek” demektir.

“Geri bıraktıklarından”; izale ettiklerinden, demektir. Uzlet, izale etmek anlamındadır. Yani eğer sen paylaştırmak hususunda geri bırak­tığın hanımlardan herhangi birisini yanına almayı isteyecek olursan, bu hu­susta da senin için bir mahzur yoktur. (Yanına aldığını) geride bırakmanın hükmü de bu şekildedir. Burada iki şıktan birisi, diğerine de delil teşkil et­mektedir. [215]

5- Sana Vebal Yoktur:

“(Yine de) sana vebal yoktur” buyruğundaki “cünâh” meyletmek demek­tir. Mesela “Gemi karaya doğru meyletti” denilir. Yani kınamak ve azarlamak suretiyle senin aleyhine bir eğilim yoktur, demektir. [216]

6- Rasûlullah’ın Bu Ayrıcalığı Karşısında Mü’minlerin Annelerine Yakışan Tavır:

“Bu gözlerinin aydınlığına… daha uygundur.” buyruğu hakkında Kata-de ve başkaları şöyle demektedir: Bizim onlarla birlikte oluşun hususunda seni muhayyer kıldığımız bu şekil, bizim tarafımızdan tesbit edildiğinden ötü­rü onların razı oluşlarına en uygun olan şekildir. Çünkü onlar bu işin Allah tarafından böylece tesbit edildiğini bilecek olurlarsa, bununla gözleri aydın olur ve buna razı olup hoşnutlukla kabul ederler. Zira bir kimse eğer herhan­gi bir şeyde hakkının bulunmadığını bilecek olursa, az dahi olsa o şeyden kendisine verilene razı olur. Hakkının olduğunu bildiği takdirde ise, ona ve­rilen şeye de kanmaz. Bu şeye karşı tutkusu artar ve onu daha büyük bir ar­zu ile ister. İşte yüce Allah’ın Rasûlünün lehine belirlemiş olduğu hanımla­rının halleri ile ilgili tutumu ona havale etmesi de onunla birlikte olmaktan razı oluşlarına daha bir yakındır ve Peygamber Efendimiz’in onlar için için­den geldiğini vermesi, gözlerinin aydınlığına -kalbleri daha fazlasına bağlan-maksızın, daha fazlasına göz dikmeksizin- daha uygundur.

“Gözlerinin aydınlığına” anlamındaki buyruk: “Onların göz­lerini aydınlatman” şeklinde “te” harfi ötreli ve “gözler” anlamındaki kelime­nin nasbi ile de okunmuştur.

Aynı şekilde meçhul bir fiil olarak; “Gözlerinin aydın kılın­ması” diye de okunmuştur.

Bununla birlikte Peygamber (sav) hanımları arasında eşitliği gözetir, -ön­ceden belirttiğimiz üzere- gönüllerini hoş tutmak için işi sıkı tutar ve şöyle derdi: “Allahım, bu benim imkânlarım içerisinde olan hususlarda güç yetirebildiğimdir. Benim malik olamadığım ve Senin malik olduğun hususlarda ise, beni kınama.”[217]

O bununla kalbini kastediyordu. Çünkü davranışlarından herhangi biri­sinde bunu açığa çıkarmaksızın Âişe (r.anha)’yı kalbinde tercih ediyordu. Ve-ratı ile sonuçlanan hastalığında da taşınarak hanımlarının odaları arasında do-laştırılırdı ve bu Âişe (r.anha)’ın odasında kalmak için onlardan izin isteme­sine kadar böylece devam etti. Âişe (r.anha) dedi ki: Rasûlullah (sav)’ın has­talığı Meymune’nin evinde başladı. O diğer hanımlarından evinde -Âişe’nin evinde- kendisine bakılması için izin istedi, onlar da ona bu hususta izin verdiler.[218] Bu hadisi Sahih(-i Buhârî) rivayet etmiştir.

Yine Sahih’te yer aldığına göre Âişe (r.anha) şöyle demiştir: Rasûlullah sav) (Âişe’nin evine sırası ne zaman gelecek diye) araştırır ve şöyle derdi: Bugün ben neredeyim? Yarın ben neredeyim?” Bu sözleriyle Âişe (r.anha)’ın odasına gideceği günün kendisi için geç olacağına işaret ediyordu. (Âişe) de­di ki: Evimde olduğu günün sırası gelince, yüce Allah onun ruhunu (başı) tam göğsüm üzerinde iken kabzetti. Salât ve selâm ona.[219]

7- Hanımlar Arasında Adaletin Gereği:

Erkeğin hanımları arasında adaleti sağlayarak herbirisinin yanında bir gün, bir gece kalması gerekir. İlim adamlarının genel olarak görüşü budur. Bazı­larının kanaatine göre ise, bu hükmün vücubu güadüzü kapsamayarak, sa­dece geceleyindir. Hanımın hasta ya da ay hali olması, hakkını ortadan kal­dırmaz. Yanında kalması gereken gün ve gecede yanında bulunmakla yüküm­lüdür. Kendisi hasta olduğu vakit sağlıklıyken aralarında adalet yapmakla yü­kümlü olduğu şekilde adalet yapmak zorundadır. Ancak hareket etmekten aciz kalma hali müstesna, o takdirde hastalık nerede kendisini hareket etmek­ten alıkoymuşsa orada kalır. Sağlığına kavuştuktan sonra yeniden günlerini paylaştırmaya başlar.

(Nikâhlı) cariyeler, hür kadınlar, Kitab ehli kadınlar ve müslüman kadın­lar bu bakımdan birbirlerine eşittirler. Abdu’l-Melik dedi ki: Hür kadının iki gece hakkı vardır, nikâhlı cariyenin hakkı ise, bir gecedir. (Nikâhsız) cariye­leri (odalıkları) ile hür kadınlar arasında ise, paylaştırma sözkonusu değil­dir. Bu gibi nikâhsız cariyelerin (odalıkları) gün ve gece paylaşımında her-nangi bir hakları yoktur. [220]

8- Birden Fazla Hanımı Aynı Evde Bulundurmak:

Hanımlarının rızası olmadıkça onlar aynı evde birarada bulundurulmaz. Birisine ait olan bir gün ve gecede ihtiyacı olmaksızın diğerinin yanına gi­remez. Bir ihtiyaç ve zaruret dolayısıyla girip girmeyeceği hususunda görüş ayrılığı vardır. Çoğunluk caiz olacağı görüşündedir, Malik ve başkaları gibi. İbn Habib’in kitabında ise, bunun caiz olmadığı belirtilmektedir.

İbn Bukeyr, Malik’ten, o Yahya b. Said’den rivayet ettiğine göre Muaz b. Ce-bel’in iki hanımı vardı. Birisinin gününde diğerinin evinden su dahi içmezdi.

İbn Bukeyr dedi ki: Yine Malik’in bize Yahya b. Said’den anlattığına gö­re; Muaz b. Cebel’in iki hanımı vardı. Bunların ikisi de taundan öldüler. Han­gisi kabrine daha önce sarkıtılacak diye aralarında kura çekti. [221]

9- Hanımlar Arasında Adaletin Sınırı:

Malik dedi ki: Eğer orta halli iseler nafaka (masrat ve ihtiyaçlarının kar­şılanması) ile giyim hususunda hanımları arasında adalet sağlar. Konumları farklı olanlar hakkında ise, böyle bir adalete riayet etmek gerekli değildir. Ma­lik meyil sözkonusu olmaksızın giyim hususunda birini diğerinden üstün tut­mayı caiz kabul etmiştir. Sevgi ve nefrete gelince, bunlar kişinin kendi ira­desi dışındadır. Bunlarda adalet düşünülemez. Peygamber (sav)’ın hanımla­rı arasındaki paylaştırma ile ilgili olarak söylediği şu hadisinde de kasıt bu­dur: “Allahım, bu benim imkanım çerçevesinde olan hususlarda yaptığımdır. Benim malik olamadığım, Senin malik olduğun hususlarda ise, Sen beni kı­nama.”[222] Bu hadisi Nesaî ve Ebu Dâvûd, Âişe (r.anha)’dan rivayet etmiştir. Ebu Dâvûd’da ise, “yani kalbini kastediyor” ifadesi de vardır.

Yüce Allah: “Ne kadar isteseniz bile kadınlar arasında adalet yapa­mazsınız” (en-Nisâ, 4/129) buyruğu ile hem: “Allah kalblerinizde olanı bi­lir” buyruğu ile buna işaret edilmektedir. Bunun burada özellikle zikredile­rek tahsis edilmesinin anlamı budur. Böylece yüce Allah, bizlerden herhan­gi birimizin nikâhımız altında bulunan kadınlardan birisine diğerinden da­ha fazla meyletmek şeklinde kalblerimizde bulunan duyguları çok iyi bildi­ğine dair bizim dikkatimizi çekmektedir. Esasen O, herşeyi bilendir. “Yerde de, gökte de hiçbir şey O’na gizli kalmaz” (Âl-i İmran, 3/5); “O, gizli olanı da, O’ndan gizli olanı da bilir.” (Tâ-Hâ, 20/7) Fakat bu hususta yüce Allah bize müsamaha göstermiştir. Zira kulun kalbini böyle bir meyilden alıkoy­masına imkânı yoktur. İşte yüce Allah’ın: “(Bir önceki âyet-i kerîmede geçen): “Allah mağfiret edendir, rahmet edendir” buyruğu da buna dairdir. Yüce Allah’ın: “Bu gözlerinin aydınlığına… daha uygundur” buyruğu hakkında ya­pılmış açıklamalara gelince, bunlar da bir sonraki başlığın konusudur. [223]

10- Gözlerinin Aydın Olması:

Yani bu, eğer onlardan birisini diğeri ile birlikte bulundurmayıp (adalet gözetmeyip) tercih yoluna, birisine daha çok meyletme cihetine gittiği tak­dirde, onların üzülmemelerine daha uygundur.

Ebu Davud’un rivayetine göre Ebu Hureyre Peygamber (sav)’dan şöyle bu­yurduğunu zikretmektedir: “Her kimin iki hanımı bulunur da onlardan biri­sine meyledecek olursa, kıyamet gününde yan tarafı da eğilmiş olarak gele­cektir. “[224]

“Ve kendilerine verdiğinle hepsinin razı olmaları­na…” buyruğunda (fiilin sonundaki) zamir te’kid edilmektedir. Yani onların hepsinin razı olmalarına… demektir.

Ebu Hatim ile ez-Zeccac: “Ve kendilerine verdiğinle hepsinin razı ol­malarına” buyruğundaki te’kid ise: “(jfj ): Kendilerine verdiğin” lafzında-ki zamirin te’kidi olmasını caiz kabul etmektedirler.

el-Ferrâ ise, bunun caiz olduğunu kabul etmez. Çünkü anlam ona dair de­ğildir. Zira anlamı, onların herbirisinin razı olması şeklindedir, yoksa anlam onların hepsine verdiklerine… değildir. en-Nehhas dedi ki: el-Ferrâ’nın bu açıklaması güzeldir. [225]

11- Sevgi Dahil Olmak Üzere Kalblerde Olan Herşeyi Allah Bilir:

“Allah kainlerinizde olanı bilir” buyruğu umumî bir haberdir. Bununla birlikte Rasûlullah (sav)’ın kalbindeki bir kişiye karşı beslediği sevginin di­ğerinden fazla oluşuna işaret etmektedir. Bu anlamın kapsamı içerisinde mü’minler de vardır. Buhârîdeki rivayete göre Amr b. el-As’ı, Peygamber (sav) Zatu’s-selasin ordusunun başına kumandan olarak göndermişti. (Amr) dedi ki: Peygamberin yanına vardım ve insanlar arasında en sevdiğin kimdir? di­ye sordum, o: “Âişe’dir” dedi. Erkeklerden kimdir? diye sordum, o: “Baba­sıdır” dedi. Sonra kimdir? diye sordum, bu sefer: “Ömer b. el-Hattab’tır…” de­di ve bazı kimselerin ismini saydı.[226]

Kalbe dair yeterli açıklamalar Bakara Sûresi’nin baştarafları (2/7. âyet, 4. başlık) ile bu sûrenin baştaraflarında (33/4. âyet, 2. başlıkta) geçmiş bulun­maktadır. Rivayet edildiğine göre Lokman-ı Hakim marangozluk yapan bir köle idi. Efendisi kendisine: Bir koyun kes ve bana onun en hoş olan iki par­çasını getir demiş. O da dil ve kalbi götürmüş. Sonra tekrar ona bir başka ko­yun kesmesini emretmiş ve yine ona: Bu koyundaki en pis iki et parçasını at, bu sefer dili ve kalbini atmış. Efendisi ona: Ben sana bunun en hoş olan iki parçasını bana getirmeni emrettim, dilini ve kalbini bana getirdin. En kö­tü olan iki parçasını emrettim, yine dilini ve kalbini attın. Şu cevabı vermiş: Bu ikisi iyi oldu mu bunlardan daha iyisi yoktur, kötü de oldular mı bunlar­dan daha kötüleri yoktur. [227]

  1. Bundan sonra -sağ elinin malik olduğu (cariyelerin) dışında-kadıniar (alman) ve bunların birini başka zevcelerle değiştirmen, -onların güzellikleri hoşuna gitse de- sana helâl olmaz. Allah her-şeyi görüp gözeticidir.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız: [228]

1- Bu Buyruktan Sonra Peygamber Efendimize Yeni Hanım Almanın Helâl Olmayışının Anlamı ile İlgili Görüş Ayrılıkları:

Yüce Allah’ın: “Bundan sonra… kadınlar… sana helâl olmaz” buyruğu­nun te’vili hususunda yedi farklı görüş ileri sürmüşlerdir:

1- Bu buyruk sünnet ile nesholmuştur. Bunu nesheden de Âişe (r.anha) yoluyla gelen şu hadistir: Dedi ki: Rasûlullah (sav) daha ölmeden hanımlar ona helâl kılınmıştı[229]

Bu hadis daha önceden de geçmiş bulunmaktadır.

2- Bu âyet bir başka âyet-i kerîme ile neshedilmiştir. Tahavî’nin rivayeti­ne göre Um Seleme şöyle demiştir: Rasûlullah (sav) vefat etmeden önce mah­rem olması müstesna kadınlardan dilediği kimselerle evlenmesi ona helâl kı­lındı. Bu da yüce Allah’ın: “Hanımlarından kimi dilersen geri bırakabilir, kimi dilersen yanına alabilirsin” buyruğu ile gerçekleşmişti[230]

en-Nehhas dedi ki: Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır ya bu âyet-i kerîme hakkında yapılmış en uygun açıklama budur. Nesh olması açısından bu görüş ile Âişe’nin görüşü arasında bir fark yoktur. Âişe (r.anha)’nın da yü­ce Allah’ın bunu Kur’ân-ı Kerîm Peygamber Efendimiz’e helâl kılmış oldu­ğunu kastetmiş olması da mümkündür. Ayrıca bununla birlikte Ali b. Ebi Ta-lib, İbn Abbas, Ali b. el-Huseyn ve ed-Dahhak’ın da görüşü budur.

Ancak Kûfeli bazı fakihler bu hususta karşı kanaat belirterek şöyle demiş­lerdir: Şu: “Hanımlarından kimi dilersen geri bırakabilirsin” âyet-i kerî­mesinin, “bundan sonra… kadınlar… sana helâl olmaz” âyetini neshetme-si imkansız bir şeydir. Çünkü müslümanların icma ile kabul ettikleri mushaf tertibinde neshedici olduğu söylenen âyet, bundan öncedir. O bakımdan bu hükmün sünnet ile neshedildiğini söyleyenlerin görüşü daha bir ağırlık ka­zanmaktadır.

en-Nehhas dedi ki: Ancak böyle bir karşı çıkışın anlamı yoktur. Bu kana­at sahibi kimse de yanılmaktadır. Zira Kur’ân-ı Kerîm’in tamamı tek bir sû­re gibidir. Nitekim İbn Abbas’tan sahih olarak rivayet edildiğine göre Allah Kur’ân-ı Kerîm’i ramazan ayında toptan dünya semasına indirmiştir. Ayrıca bu itirazı ileri sürenin itirazının haklı olmadığını gösteren bir husus da yü­ce Allah’ın: “İçinizden geride eşler bırakarak vefat edecekler, eşlerine çıka-rümayarak bir yıla kadar faydalanmalarını vasiyet etsinler” (el-Bakara, 2/240) âyetinin, aralarında herhangi bir görüş ayrılığı olduğunu bilmediği­miz şekilde, te’vil ehlinin kanaatlerine göre kendisinden önce geçmiş bulu­nan: “İçinizden vefat edenlerin bıraktıkları eşler kendiliklerinden dört ay on gün beklerler” (el-Bakara, 2/234) âyeti ile neshedilmiş olduğudur.

3- Peygamber (sav)’a mevcut hanımları üzerine başkaları ile evlenmesinin haram kılınması, onların Allah’ı, Rasûlünü ve âhiret yurdunu tercih etmiş ol­malarından dolayıdır. el-Hasen, İbn Şîrîn ile Ebubekr b. Abdu’r-Rahman b. el-Haris b. Hişam’ın görüşü budur. en-Nehhas dedi ki: Bu görüş önceki duru­mu izah etmek açısından böyle olup sonradan neshedilmiş olabilir.

4- Mü’minlerin annelerine peygamberden sonra evlenmeleri haram kılın­dığından dolayı ona da mevcut hanımlarından başkaları ile evlenmesi haram kılınmıştır. Bu açıklamayı da Ebu Umame b. Sehl b. Huneyf yapmıştır.

5- “Bundan sonra kadınlar sana helâl olmaz” buyruğu, anılan o gruplar­dan sonra helâl olmaz, demektir. Bu açıklamayı da Ubeyy b. Ka’b, İkrime ve Ebu Rezin yapmıştır. Muhammed İbn Cerir’in tercih ettiği açıklama da budur.

6- Peygamber Efendimiz’in dilediği hanımla evlenmesinin mutlak olarak . mubah olduğunu söyleyenler, buradaki “bundan sonra kadınlar sana he­lâl olmaz” buyruğu hakkında da şöyle derler: Bu, yahudi kadınlarla, hristi-yan kadınlar sana helâl olmaz, anlamındadır. Ancak böyle bir te’vilin doğ­ru olma ihtimali uzaktır. Yine bu görüş Mücahid, Said İbn Cübeyr ve İkri-me’den de rivayet edilmiştir, altıncı görüş budur.

Mücahid dedi ki: Buna sebep ise, kâfir bir kadının mü’minlere anne ol­maması içindir. Bu da doğru olma ihtimali uzak bir görüştür. Çünkü onun tak­dirine göre ifade: Müslüman hanımlardan sonra, şeklinde olmalıdır. Oysa da­ha önce müslüman hanımlardan sözedilmemiştir. Ayrıca “bunların birini baş­ka zevcelerle değiştirmen” ifadesi onun yerine kitab ehli olan bir kadını de­ğiştirmek maksadı ile müslüman hanımı boşaman da helâl değildir, diye bir takdire gidilmesi gerekmektedir.

7- Peygamber (sav)’a önceleri dilediği hanım ile evlenmesi helâl idi, sonradan bu neshedildi. (Bu görüşün sahibi) dedi ki: İşte ondan önce pey­gamberler de (salât ve selâm onlara) böyle idiler. Bu görüş Muhammed b. Ka’b el-Kurazî’ye aittir. [231]

2- Hanımlarından Birini Diğeri ile Değiştirmesi:

“Ve bunların birini başka zevcelerle değiştirmen” buyruğu ile ilgili olarak İbn Zeyd şöyle demektedir: Burada kastedilen Arapların yapmış ol­dukları bir iştir. Biri diğerine: Sen benim hanımımı al, bana da senin hanı­mını ver, derdi. Darakutnî’nin rivayet ettiğine göre Ebu Hureyre şöyle demiş­tir: Cahiliye döneminde değiştirme bir adamın diğerine: Sen benim için ha­nımından vazgeç, ben de senin için hanımımdan vazgeçerim ve sana fazla­sını da veririm, derdi. Bunun üzerine yüce Allah: “Onların güzellikleri ho­şuna gitse de bunların birini başka zevcelerle değiştirmen (sana helâl ol­maz)” diye buyurdu. (Ebu Hureyre) dedi ki: Uyeyne b. Hısn el-Fezarî, Rasû-lullah (sav)’ın huzuruna girdi. Yanında Âişe de vardı. İzinsiz girmişti. Rasû-lullah (sav) ona: “Ey Uyeyne! İzin almak yok mu?” dedi. Uyeyne: Ey Allah’ın Rasûlü dedi, Ben aklım erdiğinden beri Mudarlılardan bir adamın yanına gir­mek için izin istemiş değilim. Sonra da: Şu yanındaki Humeyra (teni kırmı­zıya çalan) kimdir? diye sordu. Rasûlullah (sav): “Bu mü’minlerin annesi Âi-şe’dir” dedi. Uyeyne dedi ki: Ben senin için insanların en güzelinden vazge­çeyim mi? Peygamber şöyle buyurdu: “Ey Uyeyne! Şüphesiz Allah bunu ha­ram kılmıştır.” Uyeyne çıkıp gittiğinde Âişe: Ey Allah’ın Rasûlü bu kimdir? di­ye sordu, Peygamber şöyle buyurdu: “Bu kendisine itaat olunan bir ahmaktır ve o işte gördüğün gibi kavminin efendisidir.”[232]

Ancak et-Taberî, en-Nehhas ve başkaları İbn Zeyd’in, Arapların hanımla­rını birbirleriyle değiştirdiklerine dair yaptıkları nakli kabul etmezler. Tabe-rî dedi ki: Araplar asla böyle bir iş yapmış değildir. Uyeyne b. Hısn’ın, Ra-sûlullah (sav)’ın huzuruna yanında Âişe varken girdiğine dair gelen rivayet­te ise, bir değiştirme sözkonusu değildir ve Uyeyne böyle bir şeyi de kastet-memiştir. O sadece Âişe’yi küçümsemişti, çünkü bu sözü söylediğinde he­nüz yaşı küçüktü.

Derim ki: Bizim Zeyd b. Eslem’den, onun Ata b. Yesar’dan, onun Ebu Hu-reyre’den gelen sözünü ettiğimiz ve bu değiştirme, cahiliye döneminde idi, şeklindeki rivayet Taberî’nin kabul ettiği durumun aksini göstermektedir. Doğ­rusunu en iyi bilen Allah’tır.

el-Muberred dedi ki: “Helâl olmaz” anlamındaki; buyruğu hem “ye” hem “te” ile okunmuştur. “Te” ile okuyanların okuyuşu kadınlar hakkın­da çoğul anlamını ihtiva eder, “ye” ile okuyuş ise, bütün kadınları kapsar.

el-Ferrâ’nın iddiasına göre bu kelime icma ile “ye” harfi ile okunmuştur. Ancak bu yanlıştır. Ebu Amr’ın kendisinden gelen rivayetlere göre “fe” ile oku­duğu ihtilafsız olarak sabit iken kıraat alimlerinin bu husustaki ittifakından nasıl sözedilebilir? [233]

3- Güzellikleri Hoşuna Gitse de…

“Onların güzellikleri hoşuna gitse de” buyruğu ile İlgili olarak İbn Ab-bas şöyle demiştir: Bu buyruk Esma bint Umeys dolayısıyla nazil olmuştu. Kocası Cafer b. Ebi Talib vefat ettikten sonra güzelliği Rasûlullah’ın hoşuna gitmişti. Onunla evlenmeyi istemişti, bunun üzerine bu âyet nazil oldu. An­cak bu zayıf bir hadistir. Bunu İbnu’l-Arabî söylemiştir. [234]

4- Erkek Kendisiyle Evlenmek İstediği Kadına Bakabilir:

Bu âyet-i kerîmede erkeğin kendisiyle evlenmek istediği hanıma bakma­sının caiz olduğuna delil vardır. el-Muğire b. Şu’be bir hanım ile evlenmek istediğinde Peygamber (sav) ona şöyle demişti: “Onu gör, çünkü böylesi ara­nızdaki kaynaşma açısından daha uygundur.”[235]

Peygamber (sav) bir başkasına da şöyle demiştir: “Git, onu gör. Çünkü en-sarın gözlerinde bir şey vardır.” Bunu Sahih rivayet etmiştir.[236]

el-Humeydî ile Ebu’l-Ferac el-Cevzî dedi ki: O bununla bir sarılık yahut bir mavilik bulunduğunu kastetmiştir. Bununla Peygamber’in çapaklanma-yı kastettiği de söylenmiştir. [237]

5- Evlenmek için Kendisine Talib Olunan Hanıma Bakma Emrinin Mahiyeti:

Kendisine talib olunana bakma emri, maslahata irşad kabilinden bir emir­dir. Çünkü ona bakacak olursa, onunla evlenmeye rağbetini arttıracak güzel­liklerini görebilir. Bu emrin maslahata irşad mahiyetinde olduğunun delille­rinden birisi de Ebu Davud’un zikrettiği şu hadis-i şeriftir: Cabir, Peygamber (sav)’dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: “Sizden herhangi bir kimse bir kadına talib oldu mu eğer kendisini nikahlamasını sağlayacak şekilde onu gör­me imkanını bulabilirse bunu yapsın.”[238]

Peygamber (sav): “Eğer gücü yeterse bunu yapsın.” gibi bir ifadeyi vacib olan bir hüküm hakkında kullanmaz.

Fukahanın cumhuru yani Malik, Şafiî, Kufeliler, başkaları ve Zahiri mez­hebi alimleri hep böyle demiştir. Bunun mekruh olduğunu söyleyen bir top­luluk varsa da onların bu görüşlerinin -sahih hadisler ile yüce Allah’ın: “Onların güzellikleri hoşuna gitse de” buyruğu dolayısıyla -hiçbir değeri yok­tur.

Sehl b. Ebi Hasme dedi ki: Ben Muhammed b. Mesleme’yi ed-Dahhak’ın kızı Sübeyte’yi Medine damlarından bir damın üzerinde görmek isterken ko­valadığını gördüm. Ona: Bu işi nasıl yaparsın? diye sordum, o: Yapabilirim, dedi. Çünkü Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Allah sizden herhangi bi­rinizin kalbine bir hanıma talib olma duygusunu yerleştirecek olursa, ona bak­masında bir mahzur yoktur. “[239]

6- Kendisiyle Evlenilecek Hanıma Bakmanın Caiz Oluşunun Sınırları:

Bu durumda hanıma bakmanın caiz okluğu sınırlar hususunda görüş ay­rılığı vardır. Malik dedi ki: Yüzüne ve ellerine bakabilir ancak onun izni olmaksızın, bakamaz.

Şafiî ve Ahmed: Eğer tesettür içerisinde ise, izni olsun olmasın bakabilir, demişlerdir. el-Evzaî de şöyle demiştir: Ona bakar ve bunun için de gayret harcar. Onun vücudunun etli yerlerine bakar. Dâvûd (ez-Zahirî) dedi ki: Vü­cudunun sair yerlerine bakar. O lafzın zahirine dayanarak bunu söylemiştir. Ancak şeriatın avret yerlerine bakmanın haram olduğuna dair asıl hükümle­ri onun bu kanaatini reddetmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [240]

7- Kâfir Olan Cariye Peygamber’e Helâl mıdır?:

“Sağ elinin malik olduğu dışında” buyruğu ile ilgili olarak ilim adamla­rı kâfir cariyenin Peygamber (sav)’a helâl olup olmadığı hususunda iki fark­lı görüş ortaya koymuşlardır.

Bir görüşe göre yüce Allah’ın: “Sağ elinin malik olduğu dışında” buyru­ğu umumi olduğundan dolayı helâldir. Bu görüş Mücahid, Said b. Cübeyr, Ata ve el-Hakem’in görüşüdür. Bunlar derler ki: Yüce Allah’ın: “Bundan son-. ra kadınlar sana helâl olmaz” buyruğu müslüman olmayan kadınlar sana he­lâl olmaz, demektir. Yahudi, hristiyan ve müşrikler sana haramdır. Yani se­nin kâfir bir kadın ile evlenmen ve böylelikle bu kadının mü’minlerin anne­si olması -güzelliği hoşuna gidecek olsa dahi- helâl değildir. Sağ elinin ma­lik oldukları ise, müstesnadır. Bu durumdaki cariyeleri odalık bulundurma­sı hakkı vardır.

İkinci görüşe göre ise, kâfir kadına yaklaşması ona yakışmaz. Onun böy­le bir durumdan tenzih edilmesi dolayısıyla bu ona helâl değildir. Nitekim yüce Allah: “Kâfir zevceleri de nikâh altında tutmayın.” (el-Mümtehine, 60/10) diye buyurmaktadır. Ya Peygamber (sav) için bu nasıl olabilir?

Yüce Allah’ın: “Sağ elinin malik olduğu dışında” buyruğundaki; bu­rada “kadınlar”dan bedel olmak üzere ref mahallindedir. Bununla birlikte istisna olarak nasb konumunda olması da caizdir, ancak bu bir parça zayıf­tır. Mastar manasında olması da mümkündür. Buna göre ifadenin takdiri; Sağ elinin mülkiyetinde olan müstesna” demek olur. Burada da mülkiyet “malik olunan” anlamındadır ve bu nasb konumundadır. Çün­kü birincisinin türünden olmayan bir istisnadır. [241]

  1. Ey iman edenler! Peygamber’in evlerine sizin için yemeğe izin verilmeden girmeyin. Yemek vaktini de beklemeye kalkışmayın. Fakat davet olunduğunuzda girin. Yemek yediniz mi dağdın. Sö­ze dalmak için de beklemeyin. Çünkü bu Peygamber’i rahatsız etmekte ama o, sizden utanmaktadır. Allah ise, haktan utanmaz. Hanımlarından ihtiyaç(ınız) olan bir şey istediğinizde onlardan perde arkasından isteyin. Bu sizin kalbiniz için de, onların kalbleri için de daha temizdir. Sizin Allah’ın Rasûlüne eziyet ver­meniz de ondan sonra zevcelerini nikahlamanız da ebediyyen olacak bir şey değildir. Çünkü bu, Allah’ın yanında çok büyük bir iştir.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı onaltı başlık halinde sunacağız: [242]

1- Peygamber’in Evlerine İzinsiz Girmek ve Ayetin İşaret Ettiği Nüzul Sebepleri:

“Peygamber’in evlerine… izin verilmeden girmeyin” buyruğundaki …me…” lafzı, “Size ancak izin verilmesi halinde…” an­lamında olmak üzere nasb mahallindedir. Bu durumda istisna da müstesna minh ile aynı cinsten değildir.

“Yemek vaktini de beklemeye kalkışmayın” buyruğundaki “bekleme­ye” anlamındaki lafız, hal olarak nasbedilmiştir. “Bu durumda girmeyin” de­mektir, ‘ın “yemek”in sıfatı olarak cer ile gelmesi caiz değildir. Çünkü sıfat olsaydı, mutlaka faillerin zikredilmesi gerekirdi ve bu durumda: Siz onun vaktini beklemeyin denilmesi gerekirdi.

Bunun nahivde benzeri: “Bu adam bir adam ile bir­liktedir ve ondan ayrılmıyor” demeye benzer. Arzu edildiği takdirde; “Bu adam kendisinden ayrılmadığı bir adam ile bir­liktedir” denilir.

Bu âyet-i kerîme iki kıssa ihtiva etmektedir. Bunlardan birincisi yemeğe oturmak adabı ile ilgilidir, ikincisi ise, hicab emri ile ilgilidir.

Hammâd b. Zeyd dedi ki: Bu âyet-i kerîme davranışları dolayısıyla (Pey­gamber Efendimiz’e) ağırlık veren kimseler hakkında inmiştir.

Birinci kıssanın sebebi, müfessirlerin çoğunluğunun kanaatine göre şudur: Rasûlullah (sav) önce Zeyd’in hanımı olan Cahş kızı Zeyneb ile evlendiğin­de bir ziyafet vermiş ve insanları bu ziyafete çağırmıştı. Yemeklerini yedik­ten sonra onlardan bir kesim Rasûlullah (sav)’ın evinde oturup konuşmaya daldılar. Hanımı ise, yüzünü duvara doğru çevirmiş bekliyordu. Onların bu tutumları Rasûlullah (sav)’a ağır geldi. Enes dedi ki: Peygamber’e sohbete dal­mış olanların çıkıp gittiklerini ben mi ona, yoksa o mu bana haber verdi, bi­lemiyorum. (Enes devamla) dedi ki: Peygamber gitti ve evine girdi. Ben de onunla birlikte girmek istedim. Benimle kendisi arasına perdeyi çekti ve hi­cab hükmü nazil oldu. O topluluğa kendilerine verilen öğütler ile öğüt ver­di. Aziz ve celil olan Allah da: “Ey iman edenler! Peygamber’in evlerine… girmeyin… Çünkü bu Allah’ın yanında çok büyük bir iştir.” buyruğu na­zil oldu. Bu hadisi Sahih(-i Buhârî) rivayet etmiştir.

es-Sa’lebî’nin “Kitafında belirtildiğine göre Katade ve Mukatil şöyle de­mişlerdir: Âyetin nüzulüne sebep olan bu olay, Um Seleme’nin evinde cere­yan etmiştir. Ancak Sahih(-i Buhârî)’in de rivayet ettiği gibi doğru olan bi­rincisidir.

İbn Abbas dedi ki: Âyet-i kerîme, mü’minlerden bir kesim hakkında in­miştir. Bunlar Peygamber (sav)’ın yemek yiyeceği vakitleri gözetliyor ve ye­mek pişmeden önce huzuruna giriyorlar, yemek pişene kadar oturuyorlar, sonra da yemek yedikleri halde de çıkıp gitmiyorlardı.

İsmail b. Ebi Hakim dedi ki: Bu yüce Allah’ın davranışları ağır kaçan kim­seleri, kendisi ile te’dib ettiği bir edebtir.

es-Sa’lebî’nin “Kitab”mdz nakledildiğine göre İbn Ebi Âişe şöyle demiştir: Davranışları ağır kaçanlar hakkında, şeriatın onlara (yaptıklarına) taham­mül etmemiş olduğu sana yeter.

Hicab ile ilgili kıssaya gelince, Enes b. Malik ve bir topluluk dedi ki: Bu­nun sebebi az önce sözkonusu edilen olayda Zeyneb’in evindeki oturmadır.

Âişe (r.anha) ile bir topluluk da şöyle demiştir: Bunun sebebini Ömer şöy­le nakletmektedir: Ey Allah’ın Rasûlü, dedim. Senin hanımlarının huzuruna iyi olanlar da, kötü olanlar da giriyor. Keşke onlara hicab arkasına (perde ar­kasına) geçmelerini emretsen. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil ol­du[243]

Sahih(-i Buhârî)’nin naklettiğine göre İbn Ömer şöyle demiştir: Ömer de­di ki: Üç hususta Rabbime muvafakat ettim: Makam-ı İbrahim, Hicab ve Be­dir esirleri hususunda.[244]

Hicab hakkında söylenenlerin en sahih olanı budur. Bu iki görüşün dışın­daki görüş ve rivayetler pek sağlam değildir. Bunların hiçbirisi ayakları üs­tünde duramaz. Bunların en zayıfları ise, İbn Mes’ud’dan gelen şu rivayet­tir: Ömer, Peygamber (sav)’ın hanımlarına hicabı (perdenin arkasına geçme­lerini) emretti. Cahş kızı Zeyneb dedi ki: Ey Hattab’ın oğlu, vahiy bizim ev­lerimizde nazil oluyorken sen bizim için kıskançlık mı duyuyorsun? Bunun üzerine yüce Allah: “Hanımlarından ihtiyaç(ınız) olan bir şey istediği­nizde onlardan perde arkasından isteyin” buyruğu nazil oldu. Ancak bu rivayet batıldır, çünkü hicab buyruğu Peygamber Efendimizin -az önce açıkladığımız gibi- Zeyneb ile gerdeğe girdiği günü nazil olmuştur. Bunu da Buhârî, Müslim, Tirmizî ve başkaları rivayet etmiştir.

Şöyle de denilmiştir: Rasûlullah (sav) bazı ashabı ile birlikte yemek yer­ken onlardan birisinin eli Âişe (r.anha)’ın eline değdi. Peygamber (sav) bundan hoşlanmadı. Bunun üzerine hicab âyeti nazil oldu.

İbn Atiyye dedi ki: Düğün ya da benzer bir sebeple bir yemek ziyafeti ver­diklerinde Araplarda görülen uygulama, dileyen kimsenin davete erken gi­dip yemeğin hazırlanıp pişmesini bekleyebilmesi şeklinde idi. Yemek yedik­ten sonra da aynı şekilde otururlardı. Yüce Allah mü’minlere Peygamber (sav)’ın evinde benzeri uygulamaları yasakladı. Diğer mü’minler de bu ya­sağın kapsamı içerisindedir. İnsanlar da yüce Allah’ın bu hususta kendileri­ne uymalarını istediği edebe riayet ettiler. Böylelikle yemeğin pişmesini beklemek maksadıyla yemek pişmeden girmek şöyle dursun yemek sırasın­da bile izin almadan girmelerini yasakladı. [245]

2- Zevciyet Hanesi Kimindir?

“Peygamber’in evleri” buyruğu evin erkeğe ait olduğunun delilidir. Evin erkeğe ait olduğuna dair de hüküm verilir. Çünkü yüce Allah, evi ona izafe «iniş bulunmaktadır. Şayet yüce Allah: “Evlerinizde okunan Allah’ın âyet­lerini ve hikmeti hatırlayın. Muhakkak Allah herşeyin inceliklerini bilir, her-şeyden haberdardır” (el-Ahzab, 33/34) diye buyurmaktadır, denilecek olur­sa, şöyle deriz: Evlerin Peygamber (sav)’a izafe edilmesi mülkiyet izafetidir. Hanımlara izafe edilmesi ise, mahal izafetidir. Buna delil de şudur: Bu evle­re girmek hususunda izin verme yetkisini Peygamber (sav)”a vermiş bulunmaktadır. İzin ise, malik olan kimsenin bir hakkıdır. [246]

3- Peygamberin Vefatından Sonra Hanımlarının Kaldıkları Evlerin Mülkiyeti Kimindir?:

Peygamber (sav)’ın vefatından sonra evlerinde hanımlarının kalmaları se-Debiyle bu evlerin mülkiyetinin onların olup olmadığı hususunda ilim adam-unnın iki ayrı görüşleri vardır.

1- Bir kesim bu evler onların mülkü idi demektedir. Buna delil ise, Pey-Eirnber (sav)’ın vefatından sonra kendilerinin vefat ettiği vakte kadar evler-öc kalmış olmalarıdır. Çünkü Peygamber (sav) hayatta iken bu evlerde kal-üivı onlara bağışlamış idi.

2- Onların evlerde kalmaları tıpkı bir erkeğin hanımını evinde iskân et-uırmesi gibi idi. Bu bir hibe değildi. Onların süknâları Peygamber’in ölümün-Jen sonra da devam etti. Sahih olan da budur. Ebu Ömer İbn Abdi’1-Berr, İb-3i_ I-Arabî ve başkalarının da benimsedikleri görüş budur. Çünkü bu Rasû-ju-îh (sav)’ın onların lehlerine olmak üzere istisna etmiş olduğu, onların ge­çenlerinin bir parçasını teşkil ediyordu. Tıpkı şu buyruğun da onların lehi­me olmak üzere nafakalarını istisna etmiş olduğu gibi: “Benim mirasçılarım, aae bir dinar, ne de bir dirhem paylaşabilirler. Hanımlarımın nafakası ile be için iş yapanların geçiminden sonra geriye bıraktığım bir sadakadır.”[247]

işte ilim ehli de böyle demişlerdir: Buna Peygamber Efendimiz’in hanım-ünmn kaldıkları meskenlere, bıraktıkları mirasçıların ayrıca mirasçı olmayı­şı da delil teşkil etmektedir: Bu görüşün sahipleri şöyle derler: Eğer bu ha­neler onların mülkü olmuş olsaydı, hiç şüphesiz o hanımların mirasçıları, bu rnelere mirasçı olurlardı. Mirasçılarının böyle bir şeye kalkışmamış olma­sı da bu hanelerin Peygamber Efendimiz’in hanımlarının mülkiyetinde olma­dığına bir delildir. Onlar için ancak hayatta kaldıkları sürece bir süknâ haklan vardı. Vefat etmeleri ile birlikte bu haneler, faydası bütün müslümanla-rı kaDsayan Peygamber Mescidine ilave edilmiştir. Tıpkı Rasûlullah (sav)’ın terikesinden onlara ayrılmış olan nafakaların, vefat etmelerinden sonra bu haklarının, malın aslına ilave edilmesi ve faydası bütün müslümanları kap­sayan, müsiümanların menfaatlerine o malın aslına katılarak harcanması gi­bi. Başarıya ulaştıran Allah’tır.

“Yemek vaktini de beklemeye kalkışmayın.” Yani onun pişmesi zama­nını beklemeyin.

“Onun vakti, pişmesi” lafzındaki “elif” maksurdur. Bu birkaç türlü söylenir. Biri hemze esreli olarak; şeklindedir. eş-Şeybanî dedi ki:

“Oğulları Kisra’yı parça parça ettiklerinde,

Kılıçlarıyla tıpkı etlerin parçalanışı gibi.

Günler onun başına öyle bir gün getirdiler ki o tam vaktinde erişti,

Ve herbir gebenin (gebeliğinin) tamam olduğu bir süresi vardır.”

İbn Ebi Able’ “yemek”in sıfatı olmak üzere; “Vaktini de bek­lemeye kalkışmayın” diye okumuştur. ez-Zemahşerî dedi ki: Ancak bu uy­gun bir okuyuş değildir. Zira bu, uygun olmayan bir şekilde kullanılmış olur. Çünkü zamirin ait olduğu lafzın açıkça zikredilmesi gerekir ve bu durumda “Siz onun vaktini beklemeksizin” denilmesi gerekirdi. Tıp­kı; “Hind, Zeyd’e vuranın kendisidir” demek gibidir.

“Vakti geldi” şeklinde üstün ile söyleneceği gibi; üstün ve med ile de gelebilir. Şair el-Hutay’a şöyle demektedir:

“Ben akşam yemeğini geciktirdim Süheyl yıldızının, Yahut Şi’ra yıldızının (doğuş) vaktine kadar fakat bu vakti beklemek bana uzun geldi.”

“Onun vakti” lafzında fiil “O şeyin vakti geldi, tamam­landı” lafzından mastardır. [248]

4- Çağrıyı Kabul Etmek, işi Bittikten Sonra Gitmek:

“Fakat davet olunduğunuzda girin, yemek yediniz mi dağdın” buyru­ğu ile yüce Allah, yasağı te’kid etmekte ve giriş vaktinin edebe uygun ola-rzK izin halinde sözkonusu olacağını özellikle belirtmektedir. Ayrıca o şeref-_ peygamberin huzurunda hoşa gitmeyecek şekilde lafa dalmaktan da uzak üimmasını istemektedir.

Ibnu’l-Arabî dedi ki: İfadenin takdiri şöyledir: Fakat çağrılıp da girmeni-z- izin verildiği takdirde siz de giriverin, yoksa bizatihi çağırmanın kendisi .-eri girmek için yeterli bir izin olamaz. Buradaki şart edatının cevabını teşeden cümlenin başına “fe” harfinin gelmesi, bunda mücazat (şartın ceva­bı anlamını) taşımasından dolayıdır. [249]

5- Yemek Yedikten Sonra Dağdın:

“Yemek yediniz mi dağdın” buyruğu, yüce Allah’ın yemeğin yenilmesin­in sonra hepsinin dağılıp etrafa yayılmasına dair vermiş olduğu bir emir­dir. Bununla yemek maksadı hasıl olduktan sonra evden çıkmanın gereğini irJatmak istemiştir. Bunun delili ise, izinsiz girmenin haram olduğudur. jraya girmek yemek için caiz olmuştur. Yemek işi bitti mi oraya girmeyi mü-:xıh kılan sebep de ortadan kalkmış ve böylelikle harardık hükmü aslına dön-rr.ıiş olur. [250]

6- Misafir Kendisini Misafir Edenin Mülkünden Yer:

Bu âyet-i kerîmede misafir kimsenin kendisini misafir edenin mülkünden “ediğine, kendi öz mülkünden yemediğine delil vardır. Çünkü yüce Allah: “Yemek yediniz mi dağdın” diye buyurmaktadır. Bu buyrukla misafire ye-rr.ekten fazlasını vermemiş, onun dışında kalan şeyleri de ona izafe etmemiş-.-‘.. geriye mülkiyet aslı üzere kalmış bulunmaktadır. [251]

7- Gereksiz Söze Dalmayın:

“Söze dalmak için de beklemeyin” buyruğu “beklemeye kalkışmayın”

-uvruğuna atfedilmiştir. Buradaki olumsuzluk anlamını veren: “Sizin için” lafzındaki “siz” anlamındaki zamirden hal olarak nasbedilmiştir. duna göre; beklemeye kalkışmaksızın ve söze dalmaksızın, demek olur. An–^:ıimak istenen de şudur: Rasûlullah (sav)’ın ashabı Zeyneb’in düğün yeme-ir.de yaptığı gibi oturup konuşmak için beklemeyin.

“Çünkü bu peygamberi rahatsız etmekte ama o, sizden utanmakta­dır. Allah ise, haktan utanmaz.” Yani onu açıklamaktan, onu açığa vurmaktan imtina etmez. Böyle bir tutum insanlarda haya sebebiyle ortaya çıktığın­dan dolayı şanı yüce Allah, insanlar arasında böyle bir tavır takınmayı gerek­tiren sebebin, Allah hakkında sözkonusu olmadığını ifade etmektedir. Sa-hih’de, Um Seleme’den şöyle dediği kaydedilmektedir: Um Süleym, Peygam­ber (sav)’a gelerek dedi ki: Ey Allah’ın Rasûlü, şüphesiz ki Allah haktan utan­maz. Kadın rüyasında ihtilam olduğu takdirde gusletmesi gerekir mi? Rasû-lullah (sav): “Suyu gördüğü takdirde (evet)” diye buyurdu.[252]

8- Perde Arkasından Konuşma Emri:

“Hanımlarından ihtiyac(ınız) olan bir şey istediğinizde onlardan per­de arkasından isteyin” buyruğu ile ilgili olarak Ebu Dâvûd et-Tayalisî’nin rivayetine göre Enes b. Malik’ten şöyle dediği nakledilmiştir: Ömer (r.a) de­di ki: Dört hususta Rabbime muvafakat ettim… Bu şekilde başlayan hadiste şunlar da yer almaktadır: Ey Allah’ın Rasûlü, dedim. Sen hanımların (ile baş­kaları) arasına perde gersen, çünkü onların yanına iyi olanları da girer, kö­tüler de girer. Bunun üzerine yüce Allah: “Hanımlarından ihtiyaç olan bir-şey istediğinizde onlardan perde arkasından isteyin.” buyruğunu indirdi.[253]

Burada sözkonusu edilen meta’ (ihtiyaç duyulan şey)in mahiyeti hakkın­da görüş ayrılığı vardır. Bunun kendisi ile yararlanılan ve insanların birbir­lerine iğreti olarak verdikleri şeyler oldukları söylenmiştir. Bunun fetva de­mek olduğu söylendiği gibi, Kur’ân-ı Kerîm sahifeleri olduğu da söylenmiş­tir. Doğrusu ise, bunun istenmesi mümkün olan kapkacak ve diğer dini ve dünyevi ihtiyaçların tümü hakkında umumi olduğudur. [254]

9- Diğer Mü’min Hanımlar da Mü’minlerin Anneleri Hakkındaki Bu Hükmün Kapsamına Girmektedir:

Bu âyet-i kerîmede karşı karşıya kalınan bir ihtiyaç yahut onlardan fetva­sı sorulacak bir mesele dolayısıyla perde arkasından onlara soru sormaya da­ir yüce Allah’ın izin vermiş olduğuna delil vardır. Mana itibariyle ve kadının bedeni ve sesi ile tamamen avret olduğunu ortaya koyan şeriatın ihtiva et­tiği esaslar dolayısıyla, bütün hanımlar da bu hükmün kapsamı içerisindedir. Onun hakkında şahitlikte bulunmak yahut vücudundaki bir hastalık ya da arız olan bir husus hakkında ona soru sormak ve bunun muayyen olarak ancak ondan öğrenilmesinin mümkün olması gibi, bir ihtiyaç duyulması hali dışın­da, bu perdenin açılması caiz değildir. [255]

10- Ama Olan Kimsenin Şahitliği:

Peygamber (sav)’ın hanımlarından perde arkasından ihtiyaçları sormanın caiz oluşunu ve âmâ olan kimsenin hanımına sözünden onu tanıması sure-uyie yaklaşabileceğini, âmâ kimsenin şahitliğinin caiz olacağına bazı ilim adamları delil göstermişlerdir. Âmânın şahitliğinin caiz olduğunu çoğu ilim adamı kabul etmektedir. Ancak Ebu Hanife, Şafiî ve başkaları ise, şahitliği­ni caiz kabul etmezler. Ebu Hanife âmânın neseblerdeki şahitliği caizdir de­miş, Şafiî de ancak gözleri kör olmadan önce gördüğü şeyler hususundaki şahitliği caizdir, demiştir. [256]

11- Kalblerden Kötü Düşünceleri Uzak Ilıtmak İçin Tedbirli Olmak Gereği:

“Bu sizin kalbiniz için de, onların kalbleri için de daha temizdir” buy­ruğu ile yüce Allah, hanımlar hakkında erkeklerin kalbine, erkekler hakkın­da da kadınların kalbine arız olan, hatırdan geçen düşünceleri kastetmekte­dir. Yani böyle bir durum şüpheyi daha bir giderici, ithamı daha bir uzak­laştırıcı ve korunmayı daha bir gerçekleştiricidir. İşte bu husus hiçbir kim­senin kendisine helâl olmayan bir kadın ile yalnız başına kalmak noktasın­da kendisine güvenmemesi gerektiğinin delilidir. Böyle bir şeyden uzak dur­mak, o kişinin hali açısından daha iyidir, nefsini daha sağlam koruyucudur ve bu hususta kişinin iffetini daha çok muhafaza edicidir. [257]

12- Mü’minler Allah’ın Rasûlüne Eziyette Bulunamazlar;

“Sizin Allah’ın Rasûlüne eziyet vermeniz de… olacak bir şey değil­dir.” Bu buyruk illeti bir daha tekrarlamakta ve bu illetin hükmünü pekiş-urmektedir. İlletlerin pekiştirilmesi hükümlere daha da güç kazandırır. [258]

13- Peygamberin Hanımlarını Başkaları Asla Nikâhlayamaz:

“Ondan sonra zevcelerini nikahlamanız da ebediyyen olacak bir şey de­ğildir” buyruğu ile ilgili olarak İsmail İbn İshak dedi ki: Bize Muhammed b. Ubeyd anlattı, dedi ki: Bize Muhammed b. Sevr, Ma’mer’den naklen anlattı. Mamer’in Katade’den naklettiğine göre bir adam şöyle demiş: Şayet Rasûlul-iah (sav) vefat edecek olursa, Âişe ile evlenirim. Bunun üzerine yüce Allah: “Sizin Allah’ın Rasûlüne eziyet vermeniz de…” âyeti ile: “Onun zevceleri de analarıdır” (el-Ahzab, 33/6) âyeti nazil oldu[259]

el-Kuşeyrî Ebu Nasr Abdurrahman dedi ki: İbn Abbas dedi ki: Kureyş’in ileri gelenlerinden Rasûlullatı (sav) ile birlikte Hira’nın üzerinde bulunan on kişiden birisi kendi kendine: Rasûlullah (sav) vefat ederse, Âişe ile evleni­rim. Hem o benim amcamın kızıdır, diye düşünmüştü. Mukatil dedi ki: Bu kişi Talha b. Ubeydullah’tır.

İbn Abbas dedi ki: Sonra bu adam içinden geçen düşüncelerden dolayı pişman oldu. Yürüyerek Mekke’ye kadar gitti ve Allah yolunda on at üzerin­de gazi taşıdı. (Gazilere üzerinde cihad etmeleri için on at verdi) ve bir çok köle azad etti, Allah da onun günahını bağışladı.

İbn Atiyye dedi ki: Rivayet edildiğine göre bu buyruk şöyle diyen bir sa-habi sebebiyle inmiştir: Şayet Rasûlullah (sav) ölürse, Âişe ile evleneceğim. Bu Rasûlullah (sav)’a ulaştı, o da bundan rahatsız oldu. İşte bu şekilde İbn Abbas bu şahıstan sahabelerden birisi diye sözetmiştir. Mekkî’nin, Ma’mer’den rivayetine göre Ma’mer: O Talha b. Ubeydullah’tır demiştir.

Derim ki: Aynı şekilde en-Nehhas’ta Ma’mer’den bu kişinin Talha oldu­ğunu nakletmektedir. Ancak bu sahih değildir.

İbn Atiye dedi ki: Allah, İbn Abbas’a iyiliğini versin. Bana göre bu Talha b. Ubeydullah hakkında doğru olamaz.

Hocamız İmam Ebu’l-Abbas dedi ki: Bu söz ashabın faziletlilerinden bi­risinden nakledilmiştir. Ancak böyle bir şey onlardan uzaktır. Bu sözün naklinde yalan olduğu açıktır. Böyle bir söz olsa olsa cahil münafıklara ya­kışır. Rivayet edildiğine göre münafıklardan bir kimse Rasûlullah (sav), Ebu Seleme’den sonra, Um Seleme ile evlenince Huneys b. Huzafe’den sonra da Hafsa ile evlenince şöyle demiş: Muhammed’e ne oluyor ki bizim hanımla­rımızla evleniyor? Allah’a yemin ederim, eğer o da ölecek olursa, biz de onun hanımları arasında okları dolaştırırız. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu, yüce Allah, ondan sonra hanımlarını nikâhlamayı haram kıldı ve on­lara annelik hükmünü verdi. Bu da Peygamber (sav)’ın özelliklerindendir. Onun ayrıcalıklı bir şerefe sahib olduğunu ortaya koymak, mertebesine dikkat çekmek içindir.

Şafiî (Allah’ın rahmeti üzerine olsun) dedi ki: Peygamber (sav) vefat et­tiğinde hayatta bulunan hanımlarından herhangi birisini nikahlamak hiçbir kimseye helâl değildir. Bunu helâl kabul eden bir kişi kâfir olur. Çünkü yü­ce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sizin, Allah’ın Rasûlüne eziyet vermeniz de, ondan sonra zevcelerini nikahlamanız da ebediyyen olacak bir şey değil­dir” diye buyurmaktadır.

Şöyle de denilmiştir: Peygamber’in hanımlarıyla evlenmenin yasak kılınış sebebi, onların cennette de hanımları olacaklarından dolayıdır. Çünkü bir kadın cennette, dünyada iken onunla son evli bulunan kocasına verilecektir. Huzeyfe hanımına şöyle demiş: Eğer yüce Allah bizi cennetine koyacak ;.iursa, sen de cennette benim eşim olmak istiyor isen benden sonra evlen­me. Çünkü kadın son kocasına verilecektir.

Biz bu hususta ilim adamlarının sahip oldukları görüşleri “et-Tezkire” ad-‘.: eserimizin cennet ile ilgili bahislerinde zikretmiş bulunuyoruz. [260]

14- Peygamber Efendimiz’in Vefatından Sonra Hanımlarının Hukuki Durumları:

İlim adamları Peygamber Efendimiz’in vefatından sonra hanımlarının du­rumu hakkında farklı görüşlere sahiptirler. Acaba onlar Peygamber Efendi­miz’in hanımları kalmaya mı devam ettiler? Yoksa ölüm ile nikâhları ortadan Kalkmış mı oldu? Ölüm dolayısıyla nikâhları ortadan kalkmış ise, iddet bek­lemek yükümlülükleri var mıydı? yok muydu?

Şöyle cevab verilmiştir: İddet beklemeleri gerekli idi. Çünkü onlar hayat. iken kocaları vefat etmiştir. İddet beklemek de bir ibadettir.

Bir başka görüşe göre iddet beklemek yükümlülükleri yoktur. Çünkü on­ar için bu süre (evlenmelerinin) mubah olması umulan bir bekleme süresi değildir. Sahih olan da budur, çünkü Peygamber (sav): “Aile efradımın na­fakasından artıp geriye biraktığım…” diye buyurmuştur. Bu “ehlim nafaka->mdan…” diye de rivayet edilmiştir ki, bu da evliliğe has bir isimdir.[261]

Böylece Peygamber Efendimiz mü’minlerin anneleri hanımları oldukların­dan ve ondan başkasına da haram olduklarından dolayı, hayatta kaldıkları îürece onlara nafaka ve sükna bırakmış olmaktadır. İşte nikâhın kalıcılığının inlamı da budur. Peygamber (sav)’ın vefatı mü’minlerin anneleri için, baş-tisı hakkında kocalarının hazır bulunmaması (gaybubeti) konumunda kabul edilmiştir. Çünkü diğer insanlardan farklı olarak onların âhirette hanımları ola­cağı kat’î bir husustur. Diğer insanlar hakkında bunun böyle olmayış sehe­ri ise, kişinin hanımı ile birlikte âhirette aynı yerde bulunabileceklerini bi-jcrneyişidir. Belki onların birisi cennette, diğeri cehennemde olabilir. İşte bun­dan dolayı sair insanlar hakkında böyle bir sebep ortadan kalkmış olduğu hal-~e Peygamber (sav) hakkında bu sebep varlığını sürdürmüştür. Nitekim Peygamber de şöyle buyurmuştur: “Herbir sebep ve neseb kesilir. Benim se-rebim ve nesebim müstesnadır. O kıyamet gününe kadar bakidir.”[262]

Peygamber (sav)’ın hayatta iken kendilerinden ayrıldığı Kelboğullarından olan hanım ve başkaları gibi sair zevcelerine gelince, acaba bunları başka­larının nikahlaması helâl mi idi? Bu hususta görüş ayrılığı vardır. Sahih olan ise, bunun caiz olduğudur. Çünkü rivayete göre Rasûlullah (sav)’ın ayrıldı­ğı Kelboğullarına mensub kadın ile önceden de geçtiği üzere Ebu Cehil’in oğ­lu İkrime evlenmiştir. Onunla evlenen kişinin Kindeli el-Eş’as b: Kays oldu­ğu da söylenmiştir. Kadı Ebu’t-Tayyib de şöyle demiştir: Onunla evlenen ki­şi Muhacir b. Ebi Umeyye’dir. Kimse de buna (bu evliliğe) karşı çıkmamış­tır. Bu da bu hususta icma olduğunun delilidir. [263]

15- Allah Rasûlüne Eziyet Vermek, Allah’ın Nezdinde Büyük Bir Günahtır:

“Çünkü bu Allah’ın yanında çok büyük bir iştir.” Yani Rasûlullah (sav)’a eziyet etmek yahut onun hanımlarını nikahlamak çok büyük (bir günah)tır. Yüce Allah böylelikle bu işleri büyük günahlar arasında saymıştır ki, bundan da büyük günah olamaz. [264]

16- Âyetin Nüzul Sebebi ve Bunun Gereğinin Yerine Getirilmesinde Gösterilen Titizlik:

Hicabın nüzul sebebini gerek Enes’in, gerek Ömer (r.anhuma)’ın hadis­lerine dayanarak açıklamış bulunuyoruz. Ömer (r.a), Sevde’ye dışarı çıktığı vakit -ki uzun boylu bir hanımdı-: Seni gördük (tanıdık) ey Şevde, diyordu. Bu sözleri onun hicaba dair hükmün inmesini çokça arzulamasından dola­yı söylüyordu. Bunun üzerine yüce Allah da hicab âyetini indirmişti. Bütün bu sebeblerin birarada oluşu dolayısıyla âyetin inmiş olma ihtimali de uzak değildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Diğer taraftan Cahş kızı Zeyneb vefat ettiğinde şöyle demişti: Bunun ce­nazesinde ancak onun mahremi olan bir kimse bulunsun. Bununla onun se­bebiyle nazil olmuş hicab emrine riayet etmeye çalışmıştı. Böyle deyince Es­ma bint Umeys çadır içerisinde naaşının örtülmesi yolunu ona gösterdi ve bu uygulamayı Habeşistan’da gördüğünü söylemişti. Hz. Ömer de aynı işi yap­mıştı.

Bu uygulamanın Peygamber (sav)’ın kızı Fatıma (r.anha)’nın cenazesin­de yapıldığı da rivayet edilmiştir. [265]

  1. Siz bir şeyi açıklar veya onu gizlerseniz, şüphesiz ki Allah, herşeyi çok iyi bilendir.

Şanı yüce Allah açığı da, gizliyi de, olanı da, olmamış olanı da bilir. Ge­çip gitmiş bir şey de, gelecekte meydana gelecek bir iş de O’na gizli değil­dir. Bu genel olarak yüce Allah’ın övülmek üzere ifade ettiği bir buyruktur. Zaten O övgüye, hamd u senaya layık olandır.

Bu buyrukla burada kastedilen ise, bu âyet-i kerîmeden önce kendisine işarette bulunulan kimselerin azarlanması ve tehdit edilmesidir. Bunlara da yüce Allah: “Bu sizin kalbiniz için de, onların kalbleri için de daha temiz­dir” buyruğuyla işaret ettiği gibi; “Sizin Allah’ın Rasûlüne eziyet vermeniz de, ondan sonra zevcelerini nikahlamanız da ebediyyen olacak bir şey de­ğildir” buyruğuyla da işaret edilmektedir. Böylelikle bu âyet-i kerîmede bun­lara şöyle denilmektedir: Sizin bu hoş olmayan inanış ve düşünüşlerinizden içinizde gizlediklerinizi muhakkak Allah bilir ve bunlardan dolayı sizleri de cezalandıracaktır.

Böylelikle bu âyet-i kerîme bir önceki âyet-i kerîmeye atfedilmiş ve onu beyan eden bir âyet olmaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [266]

  1. Hanımlar için babalan, oğulları, kardeşleri, kardeşlerinin oğul­ları, kızkardeşlerinin oğulları, kendi kadınları ve sağ ellerinin malik olduğu (cariyeleri) hakkında günah yoktur. Allah’tan ko­rk. Şüphe yok ki Allah herşeye tanıktır.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacaeız: [267]

1- Âyetin Nüzul Sebebi:

Hicab âyeti nazil olunca babalar, oğullar ve yakın akrabalar Rasûlullah (sav)’a: Biz de mi onlarla perde arkasından konuşacağız, diye sordular. Bu­nun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu. [268]

2- Kadının Görünebileceği Kimseler:

Yüce Allah, bu âyet-i kerîmede kadının karşısına çıkıp görünebileceği er­kekleri sözkonusu etmekte, ancak amca ile dayıyı zikretmemektedir. Çünkü amca ile dayı anne-baba konumundadırlar. Hatta amcaya baba adı verildi­ği de olur. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Senin ilâhına ve ba­baların İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilâhına… ibadet edeceğiz.” (el-Bakara, 2/133)

İsmail ise, onların amcaları idi.

ez-Zeccac dedi ki: Amca ile dayı belki kadının özelliklerini çocuklarına anlatabilirler. Kadının amcaoğlu ve dayıoğluna mahrem olması ise, sözkonu­su değildir. İşte bundan dolayı onların hanımı görmeleri hoş karşılanmamış­tır.

eş-Şa’bî ile İkrime de kadının amcası ya da dayısının önünde başörtüsü­nü açmasını mekruh görmüşlerdir.

Bu âyet-i kerîmede mahrem olanların bazıları sözkonusu edilmiştir. Mah­remlerin hepsi ise, en-Nur Sûresi’nde sözkonusu edilmişlerdir. Bu âyet-i ke­rîme en-Nur Sûresi’ndeki o âyetin bir bölümüdür. Orada (en-Nur, 24/31. âyet) buna dair yeterli açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’a hamdolsun. [269]

3- Allah’tan Korkmak (Takvâlı Olmak) Emri:

Yüce AJJah sözü ediJen bu şahıslar hakkındaki ruhsatı sözkonusu edip on­lara perdesiz (hicasbız) görünmenin mübahlığı kat’iyyet kazandıktan sonra: “Allah’tan korkun” diyerek, onlara bir önceki buyruklara cümle ile atıf su­retiyle takvalı olmalarını emretmektedir. Bu ise, son derece beliğ ve veciz bir ifadedir. Şöyle buyurmuş gibidir: Siz bu sınırlarda kalınız ve bu sınırları aş­mak hususunda da Allah’tan korkunuz.

Burada özellikle hanımların anılması ve bu emirde onların ta’yin edilme­si kendilerini az kollamaları ve çokça serbest davranmaları dolayısıyladır. Doğ­rusunu en iyi bilen Allah’tır.

Daha sonra yüce Allah: “Şüphe yok ki Allah, herşeye tanıktır” diyerek tehditte bulunmaktadır. [270]

  1. Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’e salât ederler. Ey mü’minler, siz de ona salât ve selâm edin.

Bu âyet-i kerîme ile yüce Allah, Rasûlünü, onun hayatta oluşunu ve ölü­münü dahi şereflendirmiş bulunmaktadır. Onun kendi nezdindeki konumu­nu sözkonusu etmiş ve onun hakkında yahut da hanımları ile ilgili olarak kö­tü düşüncelere sahip olmuş kimselerin bu kötülüklerini ve benzerlerini bu­nunla temizlemiş bulunmaktadır.

Allah’tan salât, O’nun rahmeti ve rızası; meleklerden salât, dua ve istiğ­far, ümmetten salât ise, ona dua ve onu ta’zim etmek demektir.

İlim adamları “salat ederler”deki zamirin kime ait olduğu hususunda fark­lı görüşlere sahihtirler. Bir kesimin kanaatine göre bu zamir Allah’a ve melek­lere aittir. Bu Allah’ın bir buyruğu olup bununla melekleri şereflendirmiştir.

Böyle bir açıklamaya karşı hatibin: Allah’a ve Rasûlüne itaat eden doğru yolu bulmuş olur. Onlara isyan eden kimse ise, sapıtmış olur demesi üzeri­ne, Rasûlullah (sav)’ın kendisine: “Sen ne kötü bir hatibsin. Bunun yerine kim Allah’a ve Rasûlüne asi olursa de.” Demiştir [271] Bu hadisi Sahih(-i Müslim) ri­vayet etmiştir.- diyerek itiraz etmek burada sözkonusu olmaz. Bu itirazın ya­pılmayacağını kabul edenler şöyle derler: Çünkü hiçbir kimse aynı zamirde Allah ile birlikte başka bir varlığı birarada zikredemez. Fakat bu hususta yü­ce Allah dilediğini yapabilir.

Bir başka kesim de şöyle demektedir: İfadede hazfedilmiş lafızlar vardır. Bunun da takdiri: Muhakkak Allah salât eder, melekleri de salât ederler şek­lindedir. Dolayısıyla âyet-i kerîmede iki ayrı zamirin birarada zikredilmesi söz­konusu değildir. Ancak böyle bir şey insanlar için kullanılabilir. Rasûlullah (sav)’ın da: “Sen ne kötü bir hatibsin” demesi, bundan dolayı değildir. Onun bu sözleri söylemesinin sebebi hatibin “onlara asi olan” üzerinde du­rak yapıp bir süre susmuş olmasıdır. Bu kanaati ileri sürenler Ebu Davud’un rivayet ettiği şu hadisi delil gösterirler: Adiy b. Hatim dedi ki: Bir hatib Pey­gamber (sav)’ın huzurunda hutbe okudu ve şöyle dedi: Kim Allah’a ve Rasülüne itaat ederse ve kim de onlara isyan ederse… Bunun üzerine Peygam­ber şöyle buyurdu: “Kalk -yahut: git- sen ne kötü bir hatibsin” dedi.[272]

Şu kadar var ki; Peygamber (sav) onun durak yapıp susmasının hatalı ol­duğunu belirtip de: “Sen ne kötü bir hatibsin” dedikten sonra, bütün sözle­rini düzeltmiş olması ve: -Müslim’de olduğu gibi- “Kim de Allah’a ve Rasû-lüne isyan ederse…” demiş olması ihtimali de vardır. Bu da onun “kim de on­lara isyan ederse” ifadesi üzerinde durak yapmamış olduğu şeklindeki birin­ci görüşü desteklemektedir.

İbn Abbas ise: “Onun melekleri de” şeklinde; “Şüphesiz” edatı yokmuş gibi, Allah lafza-i celalinin mahallen i’rabına göre atf ile mer-fu olarak okumuştur. Cumhur ise, bu edatın mevcudiyetine göre atf ederek nasb ile okumuşlardır.

“Ey mü’minler! Siz de ona salât ve selâm edin” buyruğu ile ilgili açık­lamalarımızı da beş başlık halinde sunacağız: [273]

1- Peygamber (sav)’a Salât ve Selâm Getirmek Yükümlülüğü:

“Ey mü’minler! Siz de ona salât ve selâm edin” buyruğu ile yüce Allah, kullarına diğer peygamberler bir tarafa peygamberi Muhammed (sav)’a, onu teşrif maksadı ile salât ve selâm getirmelerini emretmiş bulunmaktadır. Pey­gamber (sav)’a ömürde bir defa salât ve selâm getirmenin ve terkedilmesi, ken­dilerinden gafil kalınması, ancak hayırsız kimselerin yapabileceği bir iş olan, müekked sünnetler gibi gerekli olduğu hususunda görüş ayrılığı yoktur.

ez-Zemahşerî dedi ki: Şayet: Rasûlullah (sav)’a salât getirmek farz mıdır, yoksa mendub mudur? diye soracak olursan, ben: Hayır farzdır, derim. An­cak hangi halde vacib olduğu hususunda görüş ayrılıkları vardır. Kimisi pey­gamberin anıldığı her seferinde ona salât getirmek vacibtir, demiştir. Hadis­te de şöyle denilmektedir: “Her kimin yanında anıldığım halde bana salât ge­tirmezse, o kimse cehenneme girer ve Allah onu (benden) uzaklaştırır.”[274]

Rivayet olunduğuna göre ona ey Allah’ın Rasûlü aziz ve celil olan Allah’ın: “Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’e salât ederler” buyruğu hakkın­da ne dersin? diye sorulmuş, Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Bu örtü­lüp gizli tutulmuş ilimdendir. Şayet siz bu hususta bana sormamış olsaydınız, bu hususu ben size haber vermezdim. Yüce Allah, benim için iki melek görevlendirmiştir. Bir müslümanın yanında anılıp da o bana salât getirecek olursa, mutlaka o iki melek: Allah sana mağfiret buyursun, derler. Yüce Al­lah ve melekleri de bu iki meleğe cevab olarak: Amin derler. Bir müslüma­nın yanında adım anıldığı halde, o da bana salât getirmeyecek olursa, mut­laka o iki melek: Allah sana mağfiret etmesin derler. Yüce Allah ve melek­leri de o iki meleğe amin diye cevab verirler.”[275]

Kimi ilim adamı da şöyle demiştir: Peygamber (sav)’ın adı defalarca anıl-sa dahi herbir mecliste bir defa ona salât getirmek vacibtir. Secde âyeti ile aksıran kimseye (elhamdülillah demesi üzerine) yerhamukellah demekte ol­duğu gibi. Aynı şekilde herbir duanın başında ve sonunda da hüküm böy­ledir.

Ömürde bir defa farz olduğunu söyleyenler de vardır. Bu görüşte olan­lar şehadet kelimesini açıktan getirmek de böyledir demişlerdir. Ancak ih­tiyatın gereği peygamberin adının anıldığı her seferinde ona salât getirmek­tir. Bu hususta varid olmuş haberler bunun böyle olmasını gerektirmektedir. [276]

2- Peygamber Efendimiz’e Nasıl Salât Getirilir:

Peygamber (sav)’a nasıl salât getirileceği hususunda farklı rivayetler gel­miştir. Malik’in rivayetine göre Ebu Mes’ud el-Ensarî şöyle demiştir: Sa’d b. Ubade’nin meclisinde bulunduğumuz bir sırada Rasûlullah (sav) yanımıza gel­di. Beşir b. Sad ona şöyle dedi: Allah bize sana salât getirmemizi emretti ey Allah’ın Rasûlü! Biz sana nasıl salât getirelim? Rasûlullah (sav) öyle sustu. O kadar ki, keşke ona bu soruyu sormasaydı, diye temenni ettik. Daha sonra Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: “Deyiniz ki:

“Allahım, Muhammed’e ve Muhammed’in aile halkına, İbrahim’e salât ge­tirdiğin gibi salât getir. Muhammed’e ve Muhammed’in aile halkına İbrahim’e ve İbrahim’in aile halkına alemlerin arasında bereketler ihsan ettiğin gibi be­reketler ihsan et. Şüphesiz ki Sen her hamde layık olansın, şanı yüce olan­sın.” Selâm getirmek ise, bildiğiniz gibidir.”[277] Bu hadisi Nesâî de Talha’dan bunun gibi rivayet etmiş, ancak “âlemler arasında” ifadesi ile “selâm da bil­diğiniz gibidir” ifadesi orada yoktur.

Yine bu hususta Ka’b b. Ucre’den, Ebu Humeyd es-Saidî’den, Ebu Said el-Hudrî’den, Ali b. Ebi Talib’den, Ebu Hureyre’den, Bureyde el-Huzaî’den, Zeyd b. Harice’den -b. Harise, de denilir- de rivayetler gelmiştir. Bunları hadis imamları kitablarında rivayet etmişlerdir.

Tirmizî, Ka’b b. Ucre’nin hadisinin sahih olduğunu belirtmiştir. Müslim de bu hadisi Sahih’inde Ebu Humeyd es-Saidî yoluyla gelen hadisle birlikte ri­vayet etmiştir.

Ebu Ömer (b. Abdi’1-Berr) dedi ki: Şu’be ve es-Sevrî, el-Hakem b. Abdi’r-Rahman b. Ebi Leylâ’dan, o Ka’b b. Ucre’den şöyle dediğini rivayet etmişler­dir: Yüce Allah’ın: “Ey mü’minler! Siz de ona salât ve selâm edin” buyru­ğu nazil olunca, bir adam Peygamber (sav)’a gelerek şöyle dedi: Ey Allah’ın Rasûlü, sana selâmı nasıl getireceğimizi biliyoruz. Peki salât nasıl olur? Pey­gamber şöyle buyurdu:

“Allahım Muhammed’e ve Muhammed’in aile halkına, İbrahim’e salât getirdiğin gibi salât getir. Muhammed’i ve Muhammed’in aile halkını, İbra­him’i ve İbrahim’in aile halkını mübarek kıldığın gibi mübarek kıl. Şüphe­siz ki Sen her türlü hamde layıksın, şanın pek yücedir.”

İşte bu es-Sevrî yoluyla gelen hadisin lafzıdır. Şu’be yoluyla gelen hadi­sin lafzı değildir. Bu hadis Peygamber (sav)’a isnad ile rivayet edilen yüce Allah’ın: “Şüphesiz Allah ve melekleri Peygambere salât ederler. Ey mü’minler, siz de ona salât ve selâm edin” buyruğuna dair tefsirin kapsa­mı içerisindedir. Böylelikle Peygamber kendisine nasıl salât getirileceğini açık­lamakta ve tahiyatta da kendisine nasıl selâm getirileceğini onlara öğretmek­tedir. Bu da; “Selâm sana ey Peygamber! Al­lah’ın rahmeti ve bereketleri de.” demekle olur.[278]

el-Mes’udî, Avn b. Abdullah’tan, o Ebu Fahite’den, o el-Esved’den, o Abdullah’tan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Peygamber (sav)’a salât ge­tirdiğiniz zaman ona güzel bir şekilde salât getirin. Çünkü siz bilemiyorsu­nuz belki bu salâtınız ona arzedilir. Bunun üzerine: Bize öğret, dediler. O da dedi ki: “Deyiniz ki:

“Allah’ım, salâtların, rahmetlerin, bereketlerin rasûllerin efendisi, mütta-kîlerin önderi, peygamberlerin sonuncusu, kulun, peygamberin, rasûlün, hay­rın önderi, hayrın lideri ve rahmetin rasûlü üzerine olsun. Allah’ım, sen onu öncekilerin de, sonrakilerin de kendisi sebebiyle ona gıbta edecekleri Ma-kam-ı Mahmud’a gönder. Allah’ım, İbrahim’e ve onun aile halkına salât et­tiğin gibi, Muhammed’e ve onun aile halkına da salât eyle. Şüphesiz ki Sen Hamid’sin, Mecid’sin. Allah’ım, İbrahim’e ve onun aile halkına bereketler ih­san ettiğin gibi, Muhammed’e ve onun aile halkına da bereketler ihsan et. Şüp­hesiz ki sen Hamid’sin, Mecid’sin. “[279]

Biz muttasıl isnad ile Kadı İyad’a ait “eş-Şifa” kitabındaki şu rivayeti kaydettik: Ali b. Ebi Talib (r.a)’dan dedi ki: Bunları Rasûlullah elimde say­dı ve dedi ki: “Bunları Cebrail elimde saydı ve dedi ki: Bunlar izzetin Rab-bı Allah’tan böylece indirilmiştir:

Allah’ım, İbrahim’e ve İbrahim’in aile halkına salât getirdiğin gibi, Mu-r.immed’e ve Muhammed’in aile halkına salât getir. Şüphesiz ki Sen Ha-r.ııd”sin, Mecid’sin. Allah’ım, İbrahim’i ve İbrahim’in aile halkını mübarek kıl­dığın gibi Muhammed’i ve Muhammed’in aile halkını da mübarek kıl. Şüp-hesiz ki Sen Hamid’sin, Mecid’sin. Allah’ım, İbrahim’e ve İbrahim’in aile hal­kına rahmetler ihsan ettiğin gibi; Muhammed’e ve onun aile halkına da rahmetler ihsan buyur. Şüphesiz ki Sen Hamid’sin, Mecid’sin. Allah’ım, İb­rahim’e ve onun aile halkına şefkat ettiğin gibi, Muhammed’e ve onun aile kına da şefkat eyle. Şüphesiz ki Sen Hamid’sin, Mecid’sin.”

İbnu’l-Arabî dedi ki: Bu rivayetlerin bazısı sahihtir, bazısı değildir. Bun­ların en sahih olanı ise, Malik’in kaydettiği rivayettir, onu esas alınız. Malik’in dışındaki rivayetlerde yer alan salât ile birlikte rahmet ve başka ilaveler pek sağlam değildir. İnsanlara düşen tıpkı mallarını kollayıp gözettikleri gibi, dil­lerini de kollayıp gözetmeleridir. İnsanlar alış-verişte kusurlu bir dinar (al­tın para) almazlar. Onlar sağlam ve iyi olanı seçerler. Aynı şekilde Peygam­ber (sav)’tan gelen rivayetlerden de senedi Peygamber (sav)’dan bize sahih olarak ulaşan rivayetler alınır, tâ ki Rasûlullah (sav)’a yalan söyleme sınırı­na girilmemiş olsun. Bu durumdaki bir kimse fazileti elde edeyim derken, ek­sikliğe yakalanmış olur, hatta apaçık hüsrana dahi uğrayabilir. [280]

3- Peygamber (sav)’a Salât Getirmenin Fazileti:

Peygamber (sav)’a salât getirmenin fazileti hususunda onun şöyle buyur­duğu sabit olmuştur: “Kim bana bir defa salât getirirse, ona karşılık yüce Al­lah ona on defa salât getirir.”[281]

Sehl b. Abdullah dedi ki: Muhammed (sav)’a salât getirmek ibadetlerin en faziletlisidir. Çünkü böyle bir işi bizzat yüce Allah ve O’nun melekleri üzer­lerine almışlar, sonra bunu mü’minlere emretmiştir. Sair ibadetler ise, böy­le değildir.

Ebu Süleyman ed-Darânî dedi ki: Yüce Allah’tan bir ihtiyacının karşılama­sını dileyecek olan bir kimse önce Peygamber (sav)’a salât ile başlamalı, son­ra ihtiyacını Allah’tan istemeli, yine Peygamber (sav)’a salât getirerek sözle­rini bitirmelidir. Çünkü yüce Allah o iki salâtı kabul eder. İkisi arasındakini reddetmeyecek kadar da kerimdir.

Said b. el-Museyyeb’in, Ömer b. el-Hattab (r.a)’dan rivayetine göre şöy­le demiştir: Peygamber (sav)’a salât getirilmedikçe yapılan duanın semaya yükselmesi perdelenir. Peygamber (sav)’a salât geldi mi dua yükselir.

Peygamber (sav) da şöyle buyurmuştur: “Bir mektubta (ya da yazılı bel­gede) bana salât getiren bir kimseye benim ismim orada yazılı kaldığı süre­ce melekler o kişiye salât getirirler.”[282]

4- Namaz Esnasında Peygamber (sav)’a Salât Getirmenin Hükmü:

Namazda Peygamber (sav)’a salât getirmenin hükmü hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Büyük topluluğun ve pek kalabalık cum-incrun kabul ettiği görüş, bunun namazın sünnet ve müstehablarından oldu­ğu şeklindedir.

Ibnu’l-Münzir dedi ki: Bir kimsenin kıldığı herbir namazda Rasûlullah (sav)’a salât getirmesi müstehabtır. Bir kimse bunu terkedecek olursa, Ma-iık’in mezhebine, Medinelilere, Süfyan es-Sevrî’ye, Rey ashabından Kufeli-iere ve diğerlerine göre namazı geçerlidir. İlim ehlinin büyük çoğunluğunun görüşü de budur. Malik ve Süfyan’dan nakledildiğine göre son teşehhüdde Peygamber’e salât getirmek müstehabtır, teşehhüdde salât getirmeyi terke-ien uygun bir iş yapmamış olur.

Şafiî istisna olarak namazda salâtı terkeden kimselerin namazlarını iade ermelerini vacibkabul etmiştir. İshak ise, unutarak değil de kasten salât ge-::rmeyi terkedenin namazını iade etmesini vacib kabul etmiştir.

Ebu Ömer (b. Abdi’1-Berr) dedi ki: Şafiî der ki: Son teşehhüdde, teşehhüd ietirdikten sonra ve selâm vermeden önce Peygamber (sav)’a salât getirme-ven kimse namazını iade eder. Şayet bundan önce salât getirecek olursa, bu Yeterli değildir. Bu Şafiî’den, Harmele b. Yahya’nın naklettiği bir görüştür. He­men hemen bu görüş Harmele’nin ondan yaptığı rivayet dışında, Şafiî’den böylece tesbit edilememektedir. Harmele ise, Şafiî’nin kitabını yazan onun ileri gelen ashabındandır. Şafiî mezhebine mensup kimseler bu görüşü ka-bul etmiş, bu görüşe meyletmiş ve bu hususta tartışmalar yapmışlardır. On-^ra göre mezhebinden çıkan sonuç da budur.

Tahavî’nin iddia ettiğine göre ise, ilim ehlinden ondan başka herhangi bir kimse bu görüşü ileri sürmemiştir. Şafiî mezhebi alimlerinden olan el-Hat-iîbî de şöyle demiştir: Namazda salât getirmek vacib değildir. Bu Şafiî dışın-ca bir fukaha topluluğunun görüşüdür. Ancak bu hususta ben Şafiî’nin ken­disine uyduğu bir kimse olduğunu da bilmiyorum. Salât getirmenin nama­zın farzlarından olmadığının delili de Şafiî’den önce selef-i salihin uygulama­sı ve bu hususta icma etmiş olmalarıdır. Bu meselede onun aleyhine olduk-çi ıieri derecede tenkitlerde bulunulmuştur. İşte Şafiî’nin tercih ettiği İbn Mes ud’un rivayet ettiği teşehhüd ortadadır. Peygamber’in (sav)’a ona öğret–_î: teşehhüd de budur. Namazda ise, Peygamber (sav)’a salât getirmek bu leş-ehhüdde zikredilmemiştir. Peygamber (sav)’dan teşehhüdü rivayet eden herkes de böyledir. İbn Ömer dedi ki: Ebubekir minberden bize teşehhüdü iıckı sizlerin Küttab’da (Kur’ân mekteblerinde) çocuklara öğrettiğiniz gibi öğ-re::vordu. Aynı şekilde Ömer de minber üzerinde teşehhüdü öğretmiştir. Bu -sşehhüdde ise, Peygamber (sav)’a salât getirmekten sözedilmemektedir.

Derim ki: Namazda Peygamber (sav)’a salât getirmenin vacib olduğunu ~~r-ı 1-Ksssar ile AhHu’l-Vehhah’ın naklettiklerine söre bizim (Maliki) mezhebimize mensub ilim adamlarımızdan Muhammed İbnu’l-Mevvâz da kabul etmiştir. Bu husustaki şu sahih hadis dolayısıyla İbnu’l-Arabî de bunu tercih etmiştir: Allah bizlere sana salât getirmemizi emretmiştir. Sana nasıl salât ge­tirelim? Peygamber efendimiz namazı ve namaz vaktini de öğretmiştir. Bu su­retle de namaz keyfiyet ve vakit itibariyle tayin ve tesbit edilmiş olmaktadır. Darakutnî’nin naklettiğine göre Ebu Ca’fer Muhammed b. Ali b. el-Huseyn şöyle demiştir: Ben Peygamber (sav)’a ve onun Ehl-i beytine salât getirme­den bir namaz kılacak olursam, kanaatimce o namaz tamam olmaz.[283] Yine ondan, onun da İbn Mes’ud’dan, o da Peygamber (sav)’tan merfu olarak da rivayet edilmiştir. Ancak doğrusu bunun Ebu Ca’fer’in sözü olduğudur. Bu­nu Darakutnî söylemiştir.[284]

5- Peygamber’e Selam Getirmek:

“Ve selâm edin” buyruğu ile ilgili olarak Kadı Ebubekr b. Bukeyr dedi ki: Bu âyet-i kerîme Peygamber (sav)’a nazil oldu ve bununla yüce Allah, Pey-gamber’in ashabına, Peygamber’e selâm getirmelerini emretti. Aynı şekilde onlardan sonra gelenler de kabrinin huzurunda bulunduklarında ve adı anıldığında ona selâm getirmekle emrolunmuşlardır.

Nesaî’nin rivayetine göre Abdullah b. Ebi Talha’nın babasından nakletti­ğine göre Rasûlullah (sav) bir gün sevinç ifadeleri yüzünden okunarak gel­di. Ben: Bizler yüzünde sevinç ifadelerini görüyoruz, dedim. Şöyle buyurdu: “Melek bana gelip dedi ki: Ey Muhammed, Rabbin buyuruyor ki: Bir kişi sa­na salât getirecek olursa, mutlaka Ben de ona on defa salât getireceğim, bir kişi sana selâm getirecek olsa, mutlaka Ben de ona on selâm getirecek ol­sam, seni razı etmez mi? dedi.”[285]

Muhammed b. Abdurrahman’dan gelen rivayete göre de Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Ben öldükten sonra sizden herhangi bir kimse bana se­lâm getirecek olursa, mutlaka onun selâmı Cebrail ile beraber bana gelir: Ey Muhammed! İşte filan oğlu filan sana selâm söylüyor, der. Ben de: Selam, Al­lah’ın rahmet ve bereketleri onun üzerine olsun, derim.”[286]

Yine Nesaî’nin rivayetine göre Abdullah (b. Mes’ud) şöyle demiştir: Ra­sûlullah (sav) buyurdu ki: “Şüphesiz Allah’ın yeryüzünde seyahat eden melekleri vardır. Ümmetimden bana getirilen selâmları bana ulaştırırlar. “[287] el-Kuşeyrî dedi ki: Selam getirmek (teslim): “Selâmun aleyke” demektir. [288]

  1. Allah’a ve Rasûlüne eziyet edenlere, muhakkak Allah onlara dün­ya ve âhirette lanet etmiş ve onlar için horlayıcı bir azab da ha­zırlamıştır.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız: [289]

1- Allah’a ve Rasûlüne Eziyet Vermek Ne Demektir?:

İlim adamları, Allah’a eziyetin ne şekilde olacağı hususunda farklı görüş­lere sahiptirler. İlim adamlarının cumhuru şöyle demiştir: Küfür ile, O’na zev­ce nisbet etmek, çocuk ve ortak nisbet etmek ile ve O’nu yakışmayan vasıf­larla nitelendirmek ile eziyet edenler demektir. Yahudilerin -Allah’ın laneti

üzerlerine olsun- söyledikleri “Allah’ın eli bağlıdır” sözleri, hristiyanların “Me­sih Allah’ın oğludur” sözleri, müşriklerin “melekler Allah’ın kızları, putlar onun ortaklarıdır” sözleri gibi.

Sahih-i Buhârî’de (yer alan kudsi hadisde belirtildiğine göre) yüce Allah, Duyurdu ki: “Ademoğlu beni yalanladı, ancak o böyle bir şey yapmak hak­kına sahib değildir. Bana dil uzattı, fakat onun buna hakkı yoktur…”[290] Da­ha önce de Meryem Sûresi’nde (19/92-93. âyetler, 4. başlıkta) geçmiş bulun­maktadır.

Sahih-i Müslim’de de Ebu Hureyre’den şöyle dediği rivayet edilmektedir: Şanı yüce ve mübarek Allah buyurdu ki: “Âdemoğlu bana eziyet ediyor. Vah vok olasıca zaman! diyor. Sizden hiçbir kimse: Vah yok olasıca zaman! de­mesin. Zaman Benim, onun gecesini, gündüzünü Ben evirip çeviririm. Di­lediğim vakit de onları alıveririm.”^

Bu hadis bu şekildeki rivayetiyle Ebu Hureyre’ye mevkufen (peygamber buyurdu, denilmeksizin) gelmiş bulunmaktadır. Yine ondan bu hadis mer-fu olarak (peygamber buyurdu, denilerek) şöylece gelmiştir: “Âdemoğlu Bana eziyet ediyor, zamana dil uzatıyor. Halbuki zaman Benim, geceyi ve gündüzü Ben evirip çeviririm.” Bunu da Müslim rivayet etmiştir[291]

İkrhne dedi ki: Allah’a eziyet etmenin anlamı suret yapmak ve suret ve benzeri şeyleri yontmakla Allah’tan başka hiçbir kimsenin yapmadığı fiille­ri yapmaya kalkışmakla olur. Rasûlullah (sav) da: “Allah suret yapanları la-netlemiştir” diye buyurmuştur.[292]

Derim ki: Bu, ağaç ve buna benzer şeylerin suretlerini yapmanın yasak-lığı hususunda Mücahid’in benimsediği kanaati pekiştiren delillerdendir. Zira bütün bunlarda yaratıcılık vasfı ve şanı yüce Allah’ın tek başına sahib olduğu fiillere benzeme çabası görülmektedir. Buna dair açıklamalar daha ön­ce en-Neml Sûresi’nde (27/59-61. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmakta­dır. Yüce Allah’a hamdolsun. Bir kesim de şöyle demektedir: Bu; “Allah’ın dostlarına eziyet ederler” takdiri ile muzaf hazfedilmiş bir ifadedir.

Rasûlullah (sav)’a eziyet etmeye gelince, bu da onu rahatsız eden bütün sözler ve bütün fiillerdir. Ona eziyet veren sözlere örnek onun hakkında si­hirbaz, şair, kâhin ve deli… demeleri; ona eziyet veren fiiller ise, Uhud gü­nü küçük azı dişini kırıp yüzünü yaralamaları, Mekke’de secdede iken sır­tının üzerine devenin sakatatını atmaları ve buna benzer davranışları.

İbn Abbas dedi ki: Bu âyet-i kerîme Huyey’in kızı Safiye’yi nikâhına al­dığı vakit, ona dil uzatan kimseler hakkında nazil olmuştur.

Allah’a ve Rasûlüne eziyet etmek mutlak olarak; mü’min erkek ve hanım­lara eziyet etmek de kayıtlı olarak zikredilmiştir. Buna sebep Allah ve Rasû­lüne eziyetin her zaman için haksız yollarla olacağından dolayıdır. Mü’min er­kek ve kadınlara eziyet vermek ise, kimisi bu türlü, kimisi öbür türlü olabilir. [293]

2- Peygamber Efendimiz’in Bazı Uygulamalarına Dil Uzatmak da Ona Eziyet Etmektir:

İlim adamlarımız dedi ki: Üsame b. Zeyd’in komutan tayin edilmesini eleş­tirmek de ona bir eziyettir. Sahih(-i Buhârî)’nin rivayetine göre İbn Ömer şöy­le demiştir: Rasûlullah (sav) gönderdiği bir orduya Üsame b. Zeyd’i kuman­dan tayin etti. İnsanlar onun kumandanlığını eleştirdiler. Rasûlullah (sav) (hut­be okumak üzere) ayağa kalkıp şöyle dedi: “Eğer siz (bugün) onun kuman­danlığına dil uzatıyor iseniz, daha önceden onun babasının kumandanlığına da dil uzatmıştınız. Allah’a yemin ederim ki, o kumandanlığa layık idi. Hiç şüphesiz o insanlar arasında en sevdiğim kişilerdendi ve şüphesiz ki bu (onun oğlu) da ondan sonra insanlar arasında en sevdiğim kişilerdendir. “[294]

Sözü edilen bu gönderdiği ordu -doğrusunu en iyi bilen Allah’tır ya- Ra-sülullah (sav)’ın Üsame kumandanlığında donattığı, Üsame’yi başlarına ku­mandan tayin ettiği ve kendisine Übnâ üzerine gazaya gitmesini emrettiği or­dudur ki, Übnâ, Mute yakınlarında bir kasabadır. Babası Zeyd’in, Cafer b. Ebi Talib Abdullah b. Revaha ile birlikte öldürüldüğü yer burasıdır. Peygamber ona babasının intikamını almasını emretmişti. Kalbinde şüphe bulunan kim­seler, kumandanlığına dillerini uzattılar. Çünkü o (babası dolayısıyla) azad-lılardan idi. Diğer taraftan onun yaşı da küçüktü. Zira o sırada Üsame onse-kiz yaşında idi. Peygamber (sav) vefat ettiğinde bu ordu Medine’den dışarı­ya çıkmış, fakat henüz Medine’nin sınırlarından ayrılmamıştı. Ebubekir (r.a). Rasûlullah (sav)’tan sonra orduyu göndermişti. [295]

3- Azadlının ve Fazileti Daha Az Olanın İmamlığı:

Bu hadis-i şerifte azadlı kimsenin ve fazilet itibariyle daha aşağıda bulu­nan kimsenin -imamet-i kübrâ (halifelik) dışında- imamlığının caiz olduğu­na en açık bir delildir. Rasûlullah (sav), Ebu Huzeyfe’nin azadlısı Salim’i Kü­ba’da namaz kıldırmak için öne geçirmişti. Aralarında Ebubekir, Ömer ve da­ha başka Kureyş’in büyüklerinden olan kimseler bulunduğu halde onlara imamlık yapıyordu.

Sahih(-i Müslim)’in Âmir b. Vasile’den rivayet ettiğine göre Nafî’ b. Abdu’l-Haris, Usfan’da Ömer (r.a) ile karşılaştı. Ömer onu Mekke’ye âmir olarak ta­yin ederdi. Ona: Sen bu vadiye vali olarak kimi bıraktın? diye sorunca, Na­fî’: İbn Ebza’yı demişti. İbn Ebza kim? diye sorunca, o bizim azadlılarımız-dan bir azadlıdır, demişti. Hz. Ömer ona: Sen onlara azadlı birisini mi senin yerine bıraktın, deyince, şu cevabı vermişti: O Allah’ın Kitabını okuyan (bi­len) birisi olduğu gibi, feraizi de bilen birisidir. Bunun üzerine (Ömer) de­di ki: Madem öyle diyorsun şunu bil ki Peygamberiniz şöyle buyurmuştur: ‘Şüphesiz Allah bu Kitab sayesinde birtakım kimseleri yüceltir ve yine onun­la başkalarını alçaltır.”[296]

4- Peygamber Efendimizin Üsame’ye Olan Sevgisi:

Üsame (r.a), sevgili oğlu sevgili idi (el-hibbu ibni’1-hibb). O böyle çağı­rılırdı, teni oldukça siyahtı. Babası Zeyd ise, pamuktan beyaz idi. Ebu Dâvûd, Ahmed b. Salih’ten bunu böylece zikretmektedir. Ahmed’den başkala­rı da şöyle demiştir: Zeyd beyaz tenli idi. Üsame de oldukça siyahtı. Rivayet edildiğine göre Peygamber (sav) Üsame’nin saçlarını -küçükken- tarar, sü­müğünü siler, burnunu temizler ve şöyle derdi: “Şayet Üsame bir kız olsay­dı, onu süsler, onu donatır ve talib olacak kocalar tarafından sevilir bir ha­le getirirdim.”

Zikredildiğine göre Peygamber (sav)’dan sonra Arapların irtidad sebeb-leri(nden birisi) şu idi: Veda Haccında Arafat tepesinde Peygamber, akşam Arafat’tan ayrılacağı sırada Üsame yanına gelinceye kadar onu beklediğin­den bir parça gecikmiş idi. Araplar -Üsame’yi küçümseyerek: Gecikmesinin tek sebebi sadece bu mudur? demişlerdi. İşte onların söyledikleri bu söz ir­tidad etmelerine sebep olmuştu. Bunu Buhârî bu manada Tarih’inde zikret­miştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [297]

5- Hz. Ömer’in, Peygamberin Duygularını Önemsemesinin Bir Örneği:

Ömer (r.a) verdiği atiyyelerde (bağışlarda) Üsame’ye beşbin, oğlu Abdul­lah’a ise, ikibin (dirhem) tahsis etmişti. Oğlu Abdullah kendisine: Üsame’yi bana üstün tutuyorsun, oysa ben onun bulunmadığı vakalarda bulundum. Hz. Ömer şöyle dedi: Üsame’yi Rasûlullah (sav) senden çok seviyordu. Babası­nı da Rasûlullah senin babandan çok seviyordu. Böylelikle Ömer (r.a) Rasû­lullah (sav)’ın sevdiği kişiyi kendisinin sevdiği kişiye üstün tutmuştu. İşte bu şekilde Rasûlullah (sav)’ın sevdiklerinin sevilmesi ve buğzettiği kimselere de buğzedilmesi gerekir. Halbuki Mervan bu sevgiye tam aksiyle karşılık ver­mişti. Şöyle ki: Üsame b. Zeyd, Peygamber (sav)’ın odasının kapısı önünde namaz kılarken Mervan onun yanından geçmiş ve ona şöyle demişti: S.en onunla, senin konumunu görmemizi istiyorsun. Evet, biz senin konumunu görüyoruz. Allah sana şöyle şöyle yapsın deyip çirkin bir söz söylemişti. Üsa­me de ona şu cevabı vermişti: Şüphesiz ki sen bana eziyet ediyorsun. Sen çir­kin konuşan ve çirkin söz söyleyen birisisin. Ben ise, Rasûlullah (sav)’ı şöyle buyururken dinledim: “Şüphesiz yüce Allah çirkin iş yapıp çirkin söz söyleyene buğzeder.”[298]

Şimdi her iki davranışa da bir bak ve her iki adamı değerlendir, ölç, biç. Ümeyyeoğulları Peygamber (sav)’a sevdikleri hususunda eziyet etmişler, sevdiği kimseler hakkında ona zıt konuma düşmüşlerdi.

“Allah onlara dünya ve ahirette lanet etmiş” yani her türlü hayırdan uzak­laştırılmışlardır. Sözlükte lanet, uzaklaştırmak demektir. Lian da buradan gel­mektedir.

“Ve onlar için hörlayıcı bir azab da hazırlamıştır.” Bunun anlamına da ir açıklamalar daha önceden bir kaç yerde geçmiş bulunmaktadır. Âlemlerin Rabbi Allah’a hamdolsun. [299]

  1. Mümin erkeklere ve mümin kadınlara işlemedikleri şeyleri is-nad ile eziyet edenler, muhakkak onlar, bir yalan ve apaçık bir günah yüklenmiş olurlar.

Mü’min erkek ve mü’min kadınlara da eziyet, aynı şekilde kötü fiil ve söz­lerle yapılır. Onlara iftirada bulunmak, olmadık hayasızca üslublarla onları yalanlamak gibi.

Bu âyet-i kerîme en-Nisâ Süresi’nde yer alan; “Kim bir hata yahut büyük bir günah kazanırsa, sonra da onu bir suçsuzun üstüne atarsa, muhakkak büyük bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmiş olur.” (en-Nisâ, 4/112) Bu­rada da böyle demiştir.

Denildiğine göre; yerilecek bir konum sebebiyle yahut beğenilmeyen bir meslek yahut işitmesi halinde kendisine ağır gelecek bir söz ile ayıplamak da mü’mine yapılan eziyet cinsindendir. Çünkü genel olarak mü’mine eziyet haramdır.

Yüce Allah, kendisine eziyet edilmesi, Rasûlüne eziyet edilmesi ile müminlere eziyet edilmesi arasında fark olduğunu ortaya koymuştur. Birin­ci tür eziyeti küfür, ikincisini de büyük bir günah olarak değerlendirmiştir. Müminlere eziyet hususunda da: “Muhakkak onlar bir yalan ve apaçık bir günah yüklenmiş olurlar” diye buyurmaktadır. Bunu da açıklamış bulunu-voruz.

Rivayet edildiğine göre Ömer b. el-Hattab, Ubeyy b. Ka’b’a şöyle demiş: Dün şu âyet-i kerîmeyi okudum ve bundan dolayı dehşete kapıldım: “Mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara işlemedikleri şeyleri isnad ile eziyet edenler…” Allah’a yemin ederim, ben böyleleıini döverim ve onları yüksek >esle azarlarım. Ubeyy ona şöyle dedi: Ey mü’minlerin emiri, (bu davranış-ann sebebiyle) sen onlardan (oluyor) değilsin. Sen ancak bir öğretici, bir doğ–jltucusun.

Denildiğine göre bu âyetin nüzul sebebi şudur: Ömer (r.a) ensardan bir kı­zı görmüş, onu dövmüş ve göstermemesi gereken ziynet yerlerini gösterme­sinden hoşlanmamıştı. O kızın akrabaları çıkıp dilleriyle Ömer’i rahatsız et­tiler, ona eziyet ettiler. Bunun üzerine yüce Allah bu âyet-i kerîmeyi indirdi.

Âyetin Ali (r.a) hakkında indiği de söylenmiştir. Çünkü münafıklar ona ezi­yet ediyorlar ve onun aleyhinde yalan uyduruyorlardı. Allah ondan razı ol­sun. [300]

59- Ey Peygamber! Zevcelerine, kızlarına ve mü’minlerin hanımla­rına de ki: “Cilbablarını üzerlerine giysinler. Bu onların tanınıp incitilmemden için daha uygundur. Allah bağışlayandır, mer­hamet buyurandır.”

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız: [301]

1- Peygamber Efendimizin Çocukları:

“Ey Peygamber! Zevcelerine, kızlarına ve mü’minlerin hanımlarına de ki…” buyruğunda sözü geçen zevcelerinin faziletine dair tek tek açıklama­lar daha önceden (el-Ahzab, 33/28-29- âyetler, 2. başlıkta) geçmiş bulunmak­tadır.

Katade dedi ki: Rasûlullah (sav) vefat ettiğinde nikâhı altında dokuz ha­nımı vardı. Bunların beş tanesi Kureyşli idi: Âişe, Hafsa, Um Habibe, Şevde ve Um Seleme. Üç tanesi ise, diğer Arab kabilelerindendi: Meymune, Cahş kızı Zeyneb ve Cüveyriye. Bunlardan bir tanesi de Harunoğullarındandi: Sa­fiye.

Peygamber Efendimiz’in çocuklarına gelince, onun erkek ve kız çocuk­ları vardı: Erkek çocuklarından birisinin adı el-Kasım’dı. Annesi Hadice (r.anha)’dır. Peygamber (sav) onun adı ile künyelenmiştir (Ebu’l-Kasım di­ye). Çocuklarından ilk vefat eden odur, iki yaşında ölmüştür. Urve dedi ki:

Hadice’nin, Peygamber (sav)’dan Kasım, Tahir, Abdullah ve Tayyib adında çocukları olmuştur.

Ebubekr el-Burakî şöyle demiştir: Tahir ile Tayyib’in ve Abdullah’ın ay­nı kişi olduğu da söylenmiştir. İbrahim’in annesi ise, Kıptî Mariye’dir. Hic­retin sekizinci yılı zülhicce ayında dünyaya gelmiştir. Onaltı aylıkken vefat etmiştir, onsekiz aylıkken öldüğü de söylenmiştir. Bunu ed-Darakutnî belirt­miştir. Bakî’de gömülmüştür. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Onun bir süt annesi vardır. Cennette onun süt emmesini tamamlayacaktır[302] Peygam­ber (sav)’ın İbrahim dışındaki bütün çocukları Hadice (r.anha)’dandır. Fâtı-ma dışında bütün çocukları kendisi hayatta iken vefat etmişlerdir. [303]

Peygamber Efendimiz’in Kız Çocukları

1- Hadice’nin kızı Fatımatu’z-Zehra: Kureyşliler Kabe’yi (yeniden) bina et­tikleri sırada Peygamber Efendimiz’e, peygamberliğin verilişinden beş yıl ön­ce dünyaya gelmiştir. Peygamber Efendimiz’in kızlarının en küçüğüdür. Ali (r.a) onunla hicretin ikinci yılında ramazan ayında evlenmiş ve zülhicce ayın­da da onunla gerdeğe girmiştir.

Onunla receb ayında evlendiği de söylenmiştir. Rasûlullah (sav)’tan kısa bir süre sonra vefat etmiştir. Peygamber Efendimiz’e aile halkından ilk ka­vuşan o olmuştur. Allah ondan razı olsun.

2- Zeyneb: Annesi Hadice (r.anha)’dir. Teyzesinin oğlu Ebu’1-Asî b. er-Ra-bi onunla evlenmiştir. Annesi Huveylid kızı Hale, Hadice’nin kızkardeşi idi. Ebu’l-Asî’nin adı Lakît’tir. Haşim olduğu da söylenmiştir. Huşeym’dir, denil­diği gibi Miksem olduğu da söylenmiştir.

Zeyneb, Rasûlullah (sav)’ın en büyük kızıdır. Hicretin sekizinci yılında ve­fat etmiştir. Onu (kabrine koymak üzere) Rasullah (sav) kabrine inmiştir.

3- Rukayye: Annesi Hadice’dir. Peygamberlikten önce Ebu Leheb’in oğ­lu Utbe onunla evlenmiştir. Rasûlullah (sav) peygamber olarak gönderilip üze­rine: “Ebu Leheb’in iki eli kurusun” (Tebbet, 111/1) âyeti nazil olunca, Ebu Leheb oğluna şöyle demişti: Eğer sen onun kızını boşamayacak olursan, be­nimle senin aranda hiçbir ilişki kalmayacaktır. Bunun üzerine Ebu Leheb’in oğlu ondan ayrıldı. Henüz onunla gerdeğe girmemişti. Annesi Hadice müs-lüman olunca, o da müslüman olmuştu. Kadınlar Peygamber Efendimiz’e bey’at ettikleri sırada diğer kızkardeşleriyle birlikte Rasûlullah (sav)’a bey’at etmiş idi. Onunla Osman b. Affan evlenmiştir. Osman (r.a) onunla evlendi­ği sırada Kureyş hanımları şöyle diyorlardı:

“Bir insanın (ya da gözbebeğinin) gördüğü en güzel iki şahıs, Rukayye ile onun kocası Osman’dır.”

Rukayye, Osman ile birlikte Habeşistan’a iki defa hicrette bulunmuştur. Osman’dan bir düşük yapmış, ondan sonra da Abdullah adındaki oğlunu do­ğurmuştu. Osman (r.a) da İslâm’dan sonra onun adı ile künyelenmişti. Altı yaşında iken bir horoz onun yüzünü gagalamış ve bu sebebten ölmüştü. Ru-kayye’nin bundan sonra da bir çocuğu olmamıştı. Medine’ye hicret etmiş, Ra-sûlullah (sav) Bedir’e gitmek üzere hazırlandığı sırada hastalanmıştı. Peygam­ber de ona bakmak üzere Osman (r.a)’ı bırakmıştı. Rasûlullah (sav) Bedir’de iken hicretin onyedinci ayında vefat etmişti. Zeyd b. el-Harise, zaferi müjde­lemek üzere Bedir’den gelmiş, Medine’ye girdiğinde Rukayye’nin üzeri top­rakla örtülüyordu. Rasûlullah (sav) defnedilişinde hazır bulunamadı.

4- L’m Külsum: Annesi Hadice’dir. Peygamberlikten önce Utbe’nin karde­şi, Ebu Leheb’in diğer oğlu Uteybe onunla evlenmişti. Daha önce Rukayye hakkında belirtilen sebep dolayısı ile babası ondan boşanmasını emretmiş­ti. Uteybe, Um Külsum ile henüz gerdeğe girmemişti. Um Külsum, Rasûlul­lah (sav) ile birlikte Mekke’de kalmaya devam etti. Annesi müslüman olun­ca o da İslâm’a girdi ve hanımlar Peygamber Efendimiz’e bey’at ettikleri sı­rada diğer kızkardeşleriyle birlikte o da Rasûlullah (sav)’a bey’at etmişti. Ra­sûlullah (sav) Medine’ye hicret edince, o da Medine’ye hicret etti. Rukayye vefat ettikten sonra Osman (r.a) onunla evlendi, böylelikle ona (iki nur sa­hibi anlamına): Zünnureyn adı verilmişti. Peygamber (sav) hayatta iken hic­retin dokuzuncu yılı Şa’ban ayında vefat etti. Rasûlullah (sav) kabri başında oturmuş, kabrine indirmek üzere Ali, el-Fadl ve Üsame inmişti. ez-Zübeyr b. Bekkar’ın naklettiğine göre; Peygamber (sav)’ın çocuklarının yaşça en büyük­leri el-Kasım’dı. Sonra Zeyneb, sonra Abdullah’tır. Ona et-Tayyib ve et-Ta-hir de denilirdi. Peygamberlikten sonra dünyaya gelmiş ve küçük yaşta öl­müştü. Daha sonra Um Külsum, sonra Fatıma, sonra da Rukayye gelir. el-Ka-sım Mekke’de iken vefat etmişti, ondan sonra da Abdullah ölmüştü. [304]

2- Ayetin ve Cilbaba Bürünme Emrinin Nüzul Sebebi:

Arap kadınlarının açılıp saçılmak adetleri vardı. Cariyelerin yaptığı gibi yüz­lerini örtmezlerdi. Bu ise, erkeklerin onlara bakmalarına ve onlar hakkında çeşitli düşüncelere kapılmalarına sebep oluyordu. Yüce Allah, Rasûlüne, hanımlara dışarıya ihtiyaçlarını görmek üzere çıkmak istediklerinde üzerlerine cılbablarını alarak çıkmalarını emretmesini emretti. (Evlerde) tuvaletler ya­pılmadan önce ihtiyaçları için meskûn olmayan yerlere çıkar giderlerdi. Verilen bu emir ile hür kadınlar ile cariyeler arasındaki fark ortaya çıkacak, hür kadınlar tesettürleriyle tanınacaklardı. Böylelikle gençler ya da yaşlılar on­lara söz söylemekten uzak kalacaklardı.

Bu âyetin nüzulünden önce mü’minlerin hanımlarından herbir kadın ih­tiyacını görmek için dışarı çıkar, bazı günahkârlar cariye olduğunu zannede­rek ona karşı çıkıverirdi. Hanım bunun üzerine sesini yükseltince, o da çe­ker giderdi. Mü’min erkekler durumdan Peygamber (sav)’a şikâyette bulun­dular. Âyet-i kerîme de bu sebeble nazil oldu. Bu anlamdaki açıklamaları el-Hasen ve başkaları yapmıştır. [305]

3- Cilbab:

“Cilbablarmı…” buyruğunda geçen “el-celâbib; cilbablar” lafzı “cilbâb”ın çoğuludur. Bu ise, başörtüsünden daha büyükçe bir örtüdür. İbn Abbas ve İbn Mes’ud’dan gelen rivayete göre bu, ridâ (elbisenin üstüne giyilen üst el­bisedir, bunun kina’ (başörtüsü) olduğu da söylenmiştir. Sahih olan şudur: Cilbab bütün vücudu örten elbise, demektir. Müslim’in Sa/ıi^’indeki rivaye­te göre Um Atiyye’den şöyle dediği kaydedilmiştir. Ey Allah’ın Rasûlü dedim: Bizden herhangi birimizin cilbabı yoksa (ne yapsın?) Peygamber: “Kızkarde-şi ona kendi cilbabını giyinmek üzere versin.” diye buyurdu.[306]

4- Cilbabın Örtülmesi Keyfiyeti:

İnsanlar cilbabın nasıl örtüleceği hususunda farklı görüşlere sahiptirler, ibn Abbas ve Abîde es-Selmanî şöyle demişlerdir: Kadın sadece kendisiyle önünü görebileceği bir tek gözü dışında bu örtüye bürünür. Yine İbn-Abbas ve Katade şöyle demişlerdir: Kadın bunu alnının üzerinden büker ve bağlar, sonra da burnunun üzerinden onu çevirir. İsterse iki gözü görülsün. Şu ka­dar var ki, cilbab göğsü ve yüzün büyük bir bölümünü örtmelidir. el-Hasen dedi ki: (Cilbab ile) yüzünün yarısını örter. [307]

5- Yüce Allah Kadınlara Tesettür Emrini Vermiştir:

Yüce Allah bütün hanımlara tesettürü emretmiştir. Bu ise, ancak kadının tenini göstermeyecek elbiselerle olur. Şu kadar var ki, kadının kocası ile baş başa bulunma hali müstesnadır. O vakit dilediğini giyinebilir, çünkü koca­nın hanımından dilediği gibi faydalanma hakkı vardır.

Rivayette sabit olduğuna göre Peygamber (sav) bir gece uyanmış ve şöy­le buyurmuştur: “Allah’ı tenzih ederim. Bu gece ne fitneler indi, bu gece ne hazineler açıldı! Kim şu odalarda yatan kadınları uyandıracak? Dünyada ni­ce giyinik kadın vardır ki ahirette çıplak kalacaktır. “[308]

Rivayete göre Dıhye el-Kelbî, Herakliyus’un yanından geri döndüğünde Peygamber (sav), ona Kubtî diye bilinen bir elbise, vermiş ve şöyle buyur­muştu: “Bunun bir parçasını sen kendine bir gömlek yap. Hanımına da onun bir parçasını ver, onunla örtünsün.” Sonra ona şöyle buyurdu: “Ona vü-cud çizgilerini göstermemesi için bu elbisenin altına bir şeyler giyinmesini de emret. “[309] Ebu Hureyre hanımların ince elbiseler giymelerini sözkonusu etmiş ve şöyle demiştir: (Böyle giyinenler) giyinmiş çıplaklar, nimet içinde bedbaht olanlardır.

Temimoğullarının hanımları Âişe (r.anha)’ın huzuruna üzerlerinde ince el­biseler bulunduğu halde girdiklerinde Âişe (r.anha) onlara şöyle demiştir: Eğer sizler mü’min hanımlar iseniz şunu biliniz ki, şu elbiseler mü’min hanımla­rın giyecekleri elbiseler değildir. Şayet mü’min değil iseniz bu elbiselerle fay­dalanıyorsunuz.

Bir gelin Âişe (r.anha)’ın huzuruna getirildi. Üzerinde uspura boyanmış, kubtî bir örtü vardı. Âişe onu görünce, şöyle demişti: Bunu giyen bir kadın en-Nur Sûresi’ne iman etmiyor demektir.

Peygamber (sav)’dan da şöyle buyurduğu sabit olmuştur: “Giyinmiş fakat çıplak, kendisi meyleden ve başkalarını meylettiren, başları hörgüçleri yana yatmış deve hörgüçlerini andıran kadınlar, ne kendileri cennete girerler, ne de cennetin kokusunu alırlar. “[310]

Ömer (r.a) da şöyle demiştir: Bir kadının dışarıda görülecek bir ihtiyacı varsa, onu, kendisinin eski püskü elbisesini ya da komşusunun eski elbise­sini giyinip kimseye görünmeden tekrar evine geri dönünceye kadar kimse onun çıkıp gittiğini bilmeden, çıkıp gitmesini engelleyen nedir? [311]

6- Tanınmamaya Çalışmaları:

“Bu, onların tanınıp incitilmemeleri için daha uygundur” buyruğunda kastedilen, hür kadınlardır. Tâ ki cariyelerle karıştırılmasınlar. Çünkü hür kadınlar olarak tanındıkları takdirde hürlüğün mertebesi göz önünde bulundu­rularak en ufak bir tepki veya kötü bir davranışla karşılaşmazlar ve böyle­likle kimse onlara umutlanarak bakmaz. Burada maksat kadının kim oldu­ğunun bilinmesi değildir. Ömer (r.a) başını örten bir cariye gördüğü takdir­de, elindeki asa ile ona vururdu. Böylelikle o, hür kadınların kıyafetinin ge­reği gibi korunmasına çalışırdı. Şöyle de denilmiştir: Şu anda hür kadın ol­sun, cariye olsun hepsinin tesettüre bürünmeleri ve başlarını örtmeleri ge­rekir. Nitekim Rasûlullah (sav)’ın ashabı, Rasûlullah (sav)’ın vefatından son­ra hanımların mescidlere gitmelerini engellemişlerdir. Oysa Peygamber (sav): “Allah’ın kadın kullarını, Allah’ın mescidlerine gitmekten alıkoymayı­nız.” diye buyurmuştur.[312] Öyle ki Âişe (r.anha) şöyle demişti: Şayet Rasûlul­lah (sav) şu çağımıza kadar yaşamış olsaydı, hiç şüphesiz bu kadınları mes­cide gitmelerini engellerdi[313]

“Allah bağışlayandır, merhamet buyurandır” buyruğu teşrî’ olunan bu emirden önce cilbablarını terketmek hususunda kadınlara bir tesellidir. [314]

  1. Eğer münafıklar, kalplerinde hastalık bulunanlar ve Medine’de yalan haber yayanlar vazgeçmezlerse, andolsun sana onlarla çar­pışmanı emrederiz. Sonra da onlar orada ancak az bir süre sa­na komşuluk ederler.
  2. Lanete uğramışlar olarak. Nerede ele geçirilirlerse, yakalanır ve alabildiğine öldürülürler.
  3. Daha önce geçenler hakkında Allah’ın sünneti(dii bu). Sen Al­lah’ın sünnetinde asla bir değiştirme bulamazsın…

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız: [315]

1- Medine’de Yalan Haber Yayan Münafıklar:

“Eğer münafıklar… vazgeçmezlerse” âyeti ile ilgili olarak tefsir alimle­rinin kanaatine göre bu üç vasıf aynı şey içindir. Nitekim Süfyan b. Said, Man-sur’dan, o Ebu Rezin’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: “Münafıklar, kalp­lerinde hastalık bulunanlar ve Medine’de yalan haber yayanlar” aynı kimse­lerdir. Yani bunlar, bu üç vasfı kendilerinde toplamış kimselerdir. Dolayısıy­la buradaki “vav”, mukhame (fazladan) gelmiştir. Şairin şu beyitinde oldu­ğu gibi:

“Ta’zim edilen efendi ve kahraman, cömertin oğlu,

Ve savaş esnasında birliğin arslanı olan hükümdara…”

Şair burada muazzam, hem kahraman, hem cömert ve birliğin arslanı olan hükümdara… demek istemiştir ki, daha önceden de el-Bakara Sûresi’nde (2/49. âyet, 9- başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Şöyle de denilmiştir: Bu münafıklar arasında kimileri yalan haber yayıyor, kimileri şüphe uyandırmak için kadınların arkasından gidiyor, kimileri de müs-lümanları şüpheye düşürüyorlardı.

İkrime ve Şehr b. Havşeb dedi ki: “Kalplerinde hastalık bulunanlar”dan kasıt kalblerinde zina meyli bulunanlardır.

Tavus da şöyle demiştir: Âyet-i kerîme kadınların durumu hakkında inmiş­tir. Seleme b. Kuheyl dedi ki: Âyet-i kerîme hayasızca iş yapan kimseler hak­kında inmiştir. Hepsinin açıklamalarının anlamı birbirine yakındır.

Yine denildiğine göre münafıklar ile kalplerinde hastalık bulunanlar, ay­nı kimselerdir. Onlardan iki ayrı lafızla sözedilmiştir. Buna delil de el-Baka­ra Sûresi’nin baş taraflarında (2/7. âyet ve devamında)’münafıklar hakkında­ki âyet-i kerîmelerdir.

Medine’de yalan haber yayanlar, mü’minlere düşmanları hakkında hoşla­rına gitmeyecek haberleri bildiren bir topluluk idi. Onlar Rasûlullah (sav)’ın askeri birlikleri Medine’nin dışına çıktıklarında öldürüldüler, yahut bozgu­na uğratıldılar, düşman üzerinize geliyor, gibi haberler yayıyorlardı. Bu açıklamayı Katade ve başkası yapmıştır.

Yine denildiğine göre; bu gibi kimseler: Suffe ashabı bekâr kimselerdir.

işte kadınlara dil uzatanlar bunlardır, diyorlardı.

Bir başka açıklamaya göre bunlar, müslümanlar arasında bir topluluktu. Bu gibi kimseler fitneye olan düşkünlükleri sebebiyle yalan haberleri dillerine do-îuyorlardı. Nitekim İfk olayına katılanlar arasında müslüman kimseler de vardı. Ancak bunlar fitneye sevgileri dolayısı ile bu sözlere dalmışlardı.

İbn Abbas dedi ki: İrcaf, fitne aramaya kalkışmaktır. Yine bu kelime ya­lan ve batıl şeyleri bu yolla başkalarının üzülmesi için yaymak demektir. Kalp­leri harekete getirmek anlamına geldiği de söylenmiştir. Mesela (aynı kök­ten olmak üzere): “Yer sarsıldı, hareket etti” denilir. “Hareket eder” müzari fiili; da onun mastarıdır. Şiddetli de­recede sarsılmak” anlamındadır. “Deniz” demektir, çalkantısı sebe­biyle ona bu isim verilmiştir. Şair der ki:

“Her akşam et yedirenler,

Güneş denizde kayboluncaya kadar.”

İrcâf, uydurma haberlerden birisi demektir, “Bir şeye daldılar” anlamındadır. Nitekim şair şöyle demiştir:

“Bizleri her ne kadar siz onu öldürdüğünüzden ötürü ayıplasanız dahi, Ve İslâm hakkında haksızca hareket edenler ve kıskançlar söze dalıp ileri, geri konuşsalar bile…”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Ey adiliğin oğlu! Uydurma haberlerle mi tehdid ediyorsun beni? Ve sen adiliği ve zaafı uydurmalarda bulmak istiyorsun.”

Yalan haber uydurmak (ircâf), haramdır. Çünkü bu yolla eziyet vermek sözkonusudur. Böylelikle âyet-i kerîme yalan haberlerle başkalarına eziyet etmenin haram olduğuna delil teşkil etmektedir. [316]

2- Böyleleriyle Çarpışmanı Emrederiz:

“Andolsun sana onlarla çarpışmanı emrederiz.” Yani seni onlara mu­sallat kılar ve sen de onları öldürerek kökten imha edersin. İbn Abbas dedi ki: Bunlar kadınlara eziyet etmekten vazgeçmediler, yüce Allah da pey­gamberini onlara musallat etti. Diğer taraftan yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Onlardan ölen hiçbir kimsenin namazını asla kılma, kabrinin başında da durma!” (et-Tevbe, 9/84) Ayrıca yüce Allah ona, onlara lanet etmesini em­retmiştir. İşte onlara musallat kılınması budur.

Muhammed b. Yezid dedi ki: Yüce Allah bundan sonraki âyet-i kerîme ile onu, onlara musallat kılmıştır ki, bu âyetler de anlam itibariyle birbirine ya­kındırlar. Bu da yüce Allah’ın: “Nerede ele geçirilirlerse, yakalanır ve ala­bildiğine öldürülürler” buyruğudur. İşte bu buyrukta onların öldürülmele­ri ve yakalanmaları emri de manen bulunmaktadır. Yani onlar münafıklıkla­rını ve asılsız haberleri yaymalarını sürdürecek olurlarsa, hükümleri budur. Hadis-i şerifte, Peygamber (sav)’dan şöyle buyurduğu sabittir: “Beş canlı var­dır ki, bunlar Harem bölgesi dışında da, Harem bölgesinde de öldürülür­ler… “[317] İşte bunda da tıpkı âyet-i kerîmede olduğu gibi emir manası vardır.

en-Nehhas dedi ki: Bu açıklama, bu âyet-i kerîme hakkında yapılmış açık­lamaların en- güzelidir.

Denildiğine göre onlar yalan haber yaymaktan vazgeçtiler. Bu bakımdan Peygamber Efendimiz de onlara musallat kılınmadı.

“Andolsun sana… çarpışmanı emrederiz” buyruğundaki “lâm”, kasem “lâm”ıdır. Yemin de bu buyruğun başına gelmiştir, (öl):…se’nin ba­şına gelen “lam” ise, kasem “lanV’ına hazırlık (tevİie) içindir. [318]

3- Yalan Haber Yaymanın Cezası:

“Sonra da onlar orada” yani Medine’de “ancak az bir süre sana komşu­luk ederler” buyruğunda yer alan: “Ancak az bir süre” buyruğu “sana komşuluk ederler” lafzındaki zamirden hal olmak üzere nasb konu­mundadır. Nitekim durum şanı yüce Allah’ın dediği gibi idi, zira bunlar ol­dukça az idiler. İşte bu el-Ferra’nın bu hususta verdiği iki cevaptan birisidir. Ona göre daha uygun olanı da budur, onlar ancak çok az oldukları halde sa­na komşuluk ederler, demektir.

Diğer cevaba gelince, anlamı ancak seninle az bir süre komşuluk eder­ler şeklindedir. Yani onlar seninle birlikte ancak kısa bir süre kalırlar. Medine’de helak oluncaya kadar sana ancak çok kısa bir süre komşuluk ede­ceklerdir, demektir. Bu takdirde buyruk ya bir mastarın sıfatı olur, yahut da hazfedilmiş bir zarfın sıfatı olur. Ayrıca bu bir kimse ile birlikte aynı şehir-je yaşayan kimsenin o kimse ile komşu olacağına delil teşkil etmektedir. Bu­na dair açıklamalar daha önceden en-Nisâ Sûresi’nde (4/36. âyet, 4. başlık-u geçmiş bulunmaktadır. [319]

4- Lanete Uğramışlar Olarak:

“Lanete uğramışlar olarak” buyruğunda Muhammed b. Yezid’e göre ifade tamam olmaktadır. Bu, hal olarak nasbedilmiştir. İbnu’l-Enbarî de: Ancak az bir süre… lanete uğramışlar olarak” üzerinde vakıf vapmak güzeldir, der.

en-Nehhas da şöyle demiştir: İfadenin “Ancak az bir süre”de ta­mam olması ve: “lanete uğramışlar olarak” buyruğunun da onlara hakaret an­lamı olmak üzere (şetm) nasb ile gelmesi de mümkündür. Nitekim İsa b. Ömer: “Karısı da odun taşıyıcısı olarak” diye okumuştur. Bazı nahivcilerden şöyle dediği nakledilmektedir: Buyruğu: Onlar nerede ele geçirilirlerse, lanete uğramışlar olarak yakalanırlar demektir. Ancak bu bir yan­lışlıktır, zira ceza cümlesi ile birlikte bulunan ifade kendisinden önceki ifa­delerde amel etmez.

Âyetin anlamının şöyle olduğu da söylenmiştir: Eğer onlar münafıklık üze­re ısrar edecek olurlarsa, Medine’de ancak lanete uğramış ve kovulmuşlar ola­rak kalabilirler. Nitekim bu onlara böylece uygulanmıştır. Çünkü et-Tevbe Sû­resi nazil olduğunda biraraya toplandılar ve Peygamber (sav) şöyle buyur­du: “Ey filan! Kalk ve çık, şüphesiz sen münafıksın. Ey filan! Kalk ve çık…” Dunun üzerine müslümanlardan kardeşleri olanlar ayağa kalkıp onları mes-;ıdin dışına çıkarmayı üzerlerine aldılar. [320]

5- Allah’ın Sünneti:

Allah’ın sünneti” buyruğu mastar olarak nasbedilmiştir. Yüce Allah peygamberler hakkında asılsız haber yayıp da münafıklığını açığa çı­kartan kimseler hakkında yakalanıp öldürülmeleri sünnetini kanun yapmış-:.:r demektir. “Sen Allah’ın sünnetinde asla bir değiştirme” herhangi bir de­ğişiklik ya da başka bir şekle dönüştürme “bulamazsın.” Bu açıklamayı en-Nekkaş nakletmiştir.

es-Süddî dedi ki: Bu hakka uygun olarak öldürülen kimsenin katili tara­fından diyetinin ödenmesi sözkonusu değildir, demektir. el-Mehdevî dedi ki: Âvet-i kerîmede yapılan tehdidin yerine getirilmesinin terkedilebileceğine delil vardır. Buna delil ise, Peygamber Efendimiz’in vefat ettiği vakte kadar mü­nafıkların onunla birlikte kalmış olmasıdır. Fazilet ehlinin uyguladıkları bi­linen ise, verdikleri sözü eksiksiz yerine getirmeleri, tehditlerini ise, ertele­meleridir. Bu anlamdaki açıklamalar daha önce Al-i İmran Sûresi (3/186. âye­tin tefsiri)nde ve başkalarında geçmiş bulunmaktadır. [321]

  1. İnsanlar sana saati sorarlar. De ki: “Onun ilmi ancak Allah’ın yanındadır.” Ne bilirsin, belki de o saat yakında kopacaktır.

“İnsanlar sana saati sorarlar.” Bunlar Rasûlullah (sav)’a eziyet veren kim­selerdir. Azab ile tehdit olunduklarında kıyametin ne zaman kopacağını -böy­le bir ihtimali uzak bularak ve yalanlamak maksadı ile- ve bunun olmayaca­ğı intibaını vererek sormuşlardı. “De ki: Onun ilmi ancak Allah’ın yanında­dır.” Yani sen onların sorularına cevap ver ve: Onun ilmi Allah’ın yanında­dır, de. Yüce Allah’ın bu saatin vaktini benden saklamış olması, benim pey­gamberliğimi çürütmez. Çünkü yüce Allah öğretmeksizin gaybı bilmek, pey­gamber olmanın şartlarından değildir.

“Ne bilirsin” sana ne bildirir ki “belki de o saat yakında kopacaktır.” Çok yakın bir zaman içersinde olup bitecektir. Nitekim Peygamber (sav) şöyle bu­yurmuştur: “Ben ve kıyamet şu ikisi gibi gönderildim.” derken, baş parmak ile orta parmağını işaret etmiştir[322] Bu hadisi sahih hadisleri toplayanlar ri­vayet etmişlerdir.

Şöyle de denilmiştir: Kıyamet yakın değildir, demektir. Burada saat keli­mesi dolayısıyla gelmesi gereken müenneslik “te”si “yevm: gün” anlamında kullanıldığı için hazfedilmiştir. Yüce Allah’ın: “Şüphesiz Allah’ın rahmeti iyi hareket edenlere yakındır.” (el-A’raf, 7/56) Bu­rada “yakındır” anlamında -“te”li olarak-: denilmeyiş sebebi, rahme­tin “a? anlamında ku\anı\dığmdan ûo\ay«ivt. Ztia buram rmiera\esUğ,\ aslî (ha­kiki) değildir. Buna dair yeterli açıklamalar daha önceden (anılan âyetin tef­sirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Denildi ki: Yüce Allah’ın kıyametin kopuş zamanını saklı tutması, kulun her zaman ona hazırlıklı olması içindir. [323]

  1. Muhakkak Allah, kâfirlere lanet etmiş ve onlar için alevli bir ateş hazırlamıştır.
  2. Onlar orada ebediyyen kalıcıdırlar. Hiçbir veli ve yardımcı da bulamayacaklar.

“Muhakkak Allah, kâfirlere lanet etmiş” onları kovmuş ve uzaklaştırmış-::.’. Lanet, rahmetten kovmak ve uzaklaştırmak demektir. Buna dair açıkla­malar daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/88. âyetin tefsirinde) geçmiş bulun­maktadır.

“Ve onlar için alevli bir ateş hazırlamıştır. Onlar orada ebediyyen ka­lıcıdırlar.” Burada cehennem ateşine “es-Sa’îr”e giden zamirin müennes ola­rak gelmesi bunu “en-nar (cehennem ateşi)” anlamında oluşundan dolayıdır.

“Hiçbir veli ve yardımcı da bulamayacaklar.” Kendilerini Allah’ın aza-r-mdan ve bu azapta ebedi olarak kalmaktan kendilerini kurtaracak hiçbir kim­se bulamayacaklardır. [324]

  1. Yüzlerinin ateşte evirilip çevrileceği o günde diyecekler ki: “N’olaydı! Keşke biz Allah’a ve Rasûle itaat etseydik.”
  2. Diyecekler ki: “Rabbimiz, gerçekten biz yöneticilerimize ve büyüklerimize itaat ettik. Onlar da bizi yoldan saptırdılar.”

“Yüzlerinin ateşte evirilip çevirileceği o günde” buyruğunda yer alan; Evirilip çevirileceği” buyruğu genel olarak meçhul bir fiil olmak üzere “te” harfi ötreli, “lam” harfi de üstün olarak okunmuştur. Buna karşılık İsa el-Hemedanî ile İbn Ishak: “Evirip çevireceğimiz” şeklinde “nûn” har­fi ve esreli “lam” ile, buna karşılık ” Yüzlerini” lafzını nasb ile oku­muşlardır. Yine İsa; “(vlii;): Evirip çevireceği” şeklinde “te” ötreli ve “lam” harfi esreli olmak üzere cehennem ateşinin yüzlerini evirip çevireceği, an­lamında okumuştur.

Bu evirip çevirmek cehennem ateşinin alevi dolayısı ile renklerinin değiş­mesi şeklindedir. Kimi zaman yüzleri simsiyah kesilecek, kimi zaman da mo-raracaktır. Derileri bir başka derilerle değiştirileceği vakit de keşke kâfir ol­masalardı diye temennide bulunacaklar. “Diyecekler ki: N’olaydı! Keşke…” buyuruğunun anlamının: Yüzlerinin ateşte evirilip çevirileceği günde n’olay­dı keşke… şeklinde olması da mümkündür.

“… Keşke biz Allah’a ve Rasûle itaat etseydik.” Kâfir olmasaydık da, mü’minlerin kurtulduğu gibi biz de şu azaptan kurtulsaydık.

“Rasûle” anlamındaki kelimenin sonuna gelen bu elif fasılalarda (ayetle­rin sonlarında) meydana gelir. Onun üzerinde vakıf yapılır ve bu “elifle vasi yapılmaz. “Yoldan” kelimesi de bu şekildedir. Buna dair açıklama­lar sûrenin baştaraflarında (33/10. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

el-Hasen de: “Yöneticilerimize” anlamındaki kelimeyi şeklinde: “Yöneticiler, efendiler” lafzının (çoğulun) çoğulu olmak üzere “te” har­fini esreli okumuştur. Bu ifade geçmişleri taklidden sakındırmaktadır. Bu da; ‘in çoğulu olup “feale” veznindedir. Tıpkı “ketebe (yazıcılar) ve fece-ra” gibi. el-Hasen’in okuyuşuna göre ise, bu cem’in de cem’idir. Bu kelime bir anlamıyla büyükler demektir.

Katade de şöyle açıklamıştır: Bunlar Bedir Gazvesi’nde (katılan müşrik­lere) yemek yediren kimselerdir. Ancak daha zahir olan bunun şirk ve sapık­lıkta önder ve başkan olan kimseler hakkında umumi olduğudur. Yani biz onlara sana isyan etmek hususunda ve bizi kendisine davet ettikleri şeyler­de itaat ettik. “Onlar da bizi yoldan saptırdılar.” Doğru yol olan tevhidden uzaklaştırdılar.

Burada fiilin mef’ule “…dan” harf-i cerri ile geçiş yapması sözko-nusu olduğu halde, harf-i cer hazfedildiğinden fiil doğrudan mef’ulü etkile­yerek onu nasbetmiştir.

“İdlâl: saptırmak” ise, araya bir harf-i cer getirmeden, ikinci bir mef’ule geçiş yapmaz. Yüce Allah’ın: “Beni zikirden o saptırdı” (el-Fu/k«n, 25/29) buyruğunda olduğu gibi. [325]

  1. “Rabbimiz, onlara azaptan iki kat ver ve onları büyük bir lanet ile lanetle!”

“Rabbimiz, onlara azaptan iki kat ver” buyruğu hakkında Katade: Dün-ya azabı ile âhiret azabını ver, diye açıklamıştır. Küfür azabı ile saptırmanın azabını ver, diye de açıklanmıştır. Yani sen bunları bize verdiğin azabın iki san ile azaplandır, çünkü hem kendileri saptılar, hem de (bizleri) saptırdı-lar.

“Ve onları büyük bir lanet ile lanetle.” İbn Mes’ud, onun öğrencileri Yah­ya ve Asım bunu: “(‘jşO: Büyük” şeklinde “be” harfi ile okumuşlardır, di­ğerleri ise, (peltek) se ile (çokça anlamında) diye okumuşlardır. Bu okuyu­şu Ebu Hatim, Ebu Ubeyd ve en-Nehhas da tercih etmişlerdir. Buna sebep ise, yüce Allah’ın: “İşte onlara hem Allah lanet eder, hem de lanet edenler lanet eder” (el-Bâkarz, 2/159) buyruğudur. Bu anlam ise, “çokça” demektir. Muhammed b. Ebi’s-Serrî de şöyle demiştir: Rüyada kendimi Askalan mes­cidinde imişim gibi gördüm. Sanki bir adam benimle Muhammed’in ashabı­na buğzedenler hakkında tartışıyordu. Şöyle dedi: Sen onlara çokça lanet et. Sonra bunu gözümün önünden kayboluncaya kadar tekrarlayıp durdu ve bu­nu sadece “(peltek) se” ile söylüyordu.

Esasen “be” ile (büyük anlamındaki) okuyuş da “peltek se” ile okuyuşun anlamına racidir. Çünkü büyük olan bir şey, miktarı itibariyle büyük demek olan çok demektir. [326]

  1. Ey iman edenler! Siz de Musa’yı incitenler gibi olmayın. Allah onu dediklerinden temize çıkardı. O, Allah indinde itibarlı ve değerli idi.

Yüce Allah, Rasûlullah (sav)’ı ve mü’minleri inciten, münafıklarla kâfirle­ sözkonusu ettikten sonra, mü’minleri de böyle bir eziyette bulunmaya kalkışmaktan sakındırıp peygamberleri Musa’ya eziyet edip incitmek bakımın­dan İsrailoğullarına benzemelerini yasaklamaktadır.

İnsanlar, Muhammed (sav) ile Musa (a.s)’a ne şekilde eziyet edilip inci-tildikleri hususunda farklı görüşlere sahihtirler. en-Nekkaş’ın naklettiğine gö­re, müşrik ve münafıkların Muhammed (sav)’a eziyet etmeleri, “Muhammed’in oğlu Zeyd” demeleri idi. Ebu Vail de şöyle demiştir: Peygamber (sav)’a ezi­yet etmek bir paylaştırmada bulunduğu sırada ensardan bir adamın: Bu paylaştırma ile Allah’ın rızası gözetilmiş değildir, demesidir. Bu husus Pey­gamber (sav)’a zikredilince, bundan dolayı öfkelenmiş ve şöyle demişti: “Al­lah, Musa’ya rahmetini ihsan etsin. Gerçekten ona bundan daha fazlası ile ezi­yet edilmiş, incitilmişti de o yine sabretmişti.”[327]

Musa (a.s)’a ne şekilde eziyet edilip incitildiğine gelince, İbn Abbas ve bir topluluk şöyle demiştir: Bu Ebu Hureyre (r.a)’ın rivayet ettiği şu hadisin muh­tevasında sözü edilen husustur. Buna göre Peygamber (sav) şöyle demiştir: “İsrâiloğulları çıplak yıkanıyorlardı. Musa (a.s) ise, çokça örtünürdü ve be­denini saklardı. Bir kesim onun hakkında: Onun hayaları şişkindi ve onun baras hastalığı vardır, yahut da, onda bir hastalık bulunmaktadır, demişler­di. Bir gün Şam (Suriye) topraklarında bulunan bir pınarda yıkanmaya git­ti. Elbiselerini bir taşın üzerine bıraktı. Taş elbisesi ile birlikte uçup gitti. Mu­sa çıplak olarak taşın arkasından gidiyor ve: Ey taş elbisemi ver, ey taş el­bisemi ver, diyordu. Nihayet İsrailoğullarından bir topluluğun yanına kadar (bu haliyle”) geldi. Ona baktıklarında bir de ne görsünler, Musa aralarında ya­ratılışı en güzel, sureti en mutedil birisidir. Söylediklerinin hiçbirisi onda yok. İşte şanı yüce Allah’ın: “Allah onu dediklerinden temize çıkardı.” buyru­ğunda anlatılan budur.” Bu hadisi Buhârî ve bu manada da Müslim rivayet etmişlerdir[328]

Müslim’in lafzı ile, şöyledir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: “İsrâiloğulları çıp­lak olarak yıkanırlardı. Biri diğerinin avretine bakardı. Musa (a.s) ise, tek ba­şına yıkanırdı. Bunun üzerine onlar: Allah’a andolsun ki Musa’nın bizimle bir­likte yıkanmasını engelleyen ancak onun hayalarının şişkin olmasıdır, dedi­ler. Birgün yıkanmaya gittiğinde elbiselerini bir taşın üzerine koymuştu. Taş elbisesiyle birlikte uçup gitti. Musa (a.s) hızlıca taşın arkasından koştu ve bu arada: Ey taş elbisemi ver, ey taş elbisemi ver, diyordu. Nihayet İsrâiloğul­ları Musa (a.s)’ın avretini gördüler ve: Allah’a andolsun ki Musa’nın herhan­gi bir rahatsızlığı yoktur, dediler. Bu sefer taş yerinde durdu ve böylece (Mu­saba bakmış oldular. Musa da elbisesini aldı ve taşı dövmeye başladı.” Ebu Hureyre dedi ki: Allah’a yemin ederim. Taşta altı ya da yedi darbe izi var. Bun­lar Musa’nın taşa indirdiği darbelerin izleridir.[329]

Bu, bu husustaki görüşlerden birisidir. İbn Abbas’tan, onun Ali b. Ebi Ta-.:b (r.a)’dan rivayetine göre Ali (r.a) şöyle demiştir: İsrailoğulları Musa hak-kmda: O Harun’u öldürdü, demek suretiyle eziyet vermişlerdi. Şöyle ki Mu­sa ile Harun Tih’in ekin ekilen bir yerinden dağa doğru çıkıp gittiler. Harun da orada öldü. Musa geldiğinde İsrailoğulları Musa’ya: Onu sen öldürdün, ;unkü o bize göre senden daha yumuşaktı ve bizi daha çok severdi, dedi­ler. Böylelikle Musa’ya eziyet ettiler. Bunun üzerine yüce Allah meleklere em­retti. Melekler de Harun’u alıp İsrailoğulları arasında gezdirdiler. Böylece Mu­sa nın doğruluğunu kendilerine kesinlikle gösteren pek büyük bir mucize gör­müş oldular. Çünkü Harun’da hiçbir öldürme izi yoktu.

Şöyle de denilmiştir: Melekler Harun’un öldüğünü söylediler ve onun kab­rinin yerini sadece kartal bilir. Yüce Allah da onu sağır ve dilsiz kılmıştır.

Harun, Tih’de Musa (a.s)’dan önce vefat etmişti. Musa da Tih’de geçirilen sürenin tamamlanmasından iki ay önce vefat etmişti.

el-Kuşeyrî’nin, Ali b. Ebi Talib (r.a)’dan naklettiğine göre yüce Allah Ha­run’u diriltti ve o da İsrailoğullanna Musa’nın kendisini öldürmemiş olduğu­nu bildirdikten sonra tekrar öldü.

Bir diğer açıklamaya göre; Musa (a.s)’a eziyet edilmesi onun sihirbaz ve ieli olduğunu söyleyerek ona iftirada bulunmaları idi. Ancak sahih olan bi-nnci görüştür. Bununla birlikte bütün bunları yapmış olmaları, yüce Al­lah’ın da bütün bunlardan onu temize çıkarmış olması da mümkündür. [330]

Çıplak Olarak Suya Girmenin Hükmü:

Musa (a.s)’ın elbiselerini taşın üzerinde bırakıp suya çıplak olarak girme­si, bunun caiz olduğuna delildir. Cumhur’un görüşü de budur. Ancak İbn Ebi Leyla bunu kabul etmemekte ve bu konuda sahih olmayan bir hadisi delil gös­termektedir. Bu da Peygamber Efendimiz’in söylediği rivayet edilen şu ha­ristir “Suya ancak peştemal ile giriniz. Çünkü suda yaşayan varlıklar vardır.”[331] Kadı Iyad demiştir ki: Bu ilim ehline göre zayıf bir hadistir.

Derim ki: Ancak İsrail’in, Abdu’l-A’lâ’dan yapmış olduğu şu rivayet sebe­biyle tesettüre riayet etmek müstehabtır. Çünkü Abdu’l-A’lâ’dan nakledildi-zme göre el-Hasen b. Ali bir su birikintisine üzerinde kendisine sarındığı bir peştemal olduğu halde girmiş, sudan çıktığında bu hususta ona soru soru­lunca şu cevabı vermiştir: Ben kendisinin beni görüp de benim kendisini gör­mediğim kimselere karşı örtündüm. Bununla Rabbime karşı ve meleklere kar­şı örtündüğünü kastetmiştir.

Musa (a.s)’ın taşa akıl sahibi varlıklar gibi nasıl seslendiği sorulacak olur­sa şöyle cevap verilir: Çünkü taştan akıl sahibi varlığın yaptığı bir iş sadır ol­muştur. “Taş!” lafzı nida harfi hazfedilmiş, müfred bir münadadır. Tıp­kı yüce Allah’ın: “Yusuf, sen bundan vazgeç” (Yusuf, 12/29) buyruğunda ol­duğu gibi. (Burada da nida harfi hazfedilmiştir.)

“Elbisemi (ver)” sözü de hazfedilmiş bir fiil dolayısıyla nasbedilmiştir ki ifadenin takdiri (hadisin tercümesinde olduğu gibi): Elbisemi bana ver yahut elbisemi bırak şeklindedir, durumun delâleti dolayısıyla fiil hazfedilmiştir.

“O Allah indinde itibarlı ve değerli idi.” Pek büyük bir kıymeti vardı, de­mektir. Arapçada itibarlı ve değerli (el-vecih): Değeri büyük ve konumu yük­sek kimse demektir. Rivayet olunduğuna göre Musa (a.s) yüce Allah’tan bir şey diledi mi ona o istediğini verirdi. İbn Mes’ud bunu; “O Al­lah’ın… bir kulu idi” diye okumuştur.

“İtibarlı ve değerli” buyruğu Allah’ın onunla özel şekilde konuşmasına işarettir, diye de açıklanmıştır.

Ebubekr el-Enbarî “Kitabu’r-Red (ala men Halefe Mushafa Usman)” ad­lı eserinde şöyle demektedir: Kur’ân’a dil uzatan kimseler müslümanların “o Allah indinde itibarlı ve değerli idi” buyruğundaki kelimeyi değiştirdikleri­ni ve: “İndinde” lafzının doğrusunun aslında; “Bir kul” şeklin­de olduğunu ileri sürmüştür. Bu ise, bu kimsenin maksadının çok zayıf, an­layışının eksik ve bilgisinin de kıt olduğunu göstermektedir. Çünkü âyet-i ke­rîme senin dediğin gibi kabul edilip ve dediğin şekilde “bir kul” anlamında okunmuş olsaydı, Musa (a.s)’a yapılan övgü eksik bir övgü olurdu. Çünkü “itibarlı ve değerli” lafzı hem dünya ehli nezdinde, hem çağdaşları arasında, hem de âhirettekiler arasında bu durumda olması anlamına gelir. Dolayısı ile bu değiştirildiği iddia edilen okuyuşa göre, onun nerede medhedilmiş oldu­ğu bilinemez. Zira eğer dünyadakiler nezdinde itibarlı ve değerli birisi ise, bu Allah’ın ona bir nimeti olur ve Allah tarafından bu hususta ona yapılan övgünün açık bir tecellisi görülmez. Şanı yüce Allah: “O Allah indinde iti­barlı ve değerli idi” buyruğu ile övüldüğü yeri de açıklamak suretiyle böy­lelikle onun Allah nezdinde itibarlı ve değerli olmak suretiyle en üstün bir şeref ve yüce bir mevkiye layık olduğu ortaya çıkmaktadır. Buna göre kim böyle bir lafzı değiştiricek olursa, yüce Allah’ın peygamberi hakkında varid olmuş en övünülmeye değer övgüyü ve en büyük medh u senayı ortadan kal­dırmış olur. [332]

  1. Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve dosdoğru söz söyleyin.
  2. O da amellerinizi, lehinize olmak üzere, düzeltsin. Günahları­nıza da mağfiret etsin. Kim Allah’a ve Rasûlüne itaat ederse, bü­yük bir kurtuluşla kurtulmuş olur.

“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve dosdoğru” adaletli ve hakka uy­gun “söz söyleyin.” İbn Abbas: Doğru söz söyleyin, diye açıklamıştır. Kata-de ve Mukatil de şöyle demişlerdir: Yani Zeyneb ile Zeyd hakkında dosdoğ­ru söz söyleyin. Peygamber (sav)’a da helâl olmayan şeyleri nisbet etmeyin.

İkrime ve yine İbn Abbas da şöyle demişlerdir: Dosdoğru söz lâ ilahe ilal-lah, demektir. Bunun, dışı içine uygun düşen söz olduğu söylendiği gibi, baş­kası bir tarafa sadece Allah’ın rızası gözetilerek söylenen sözdür, diye de açık­lanmıştır. Birbirleriyle anlaşamayıp tartışan kimselerin arasını düzeltmek ol­duğu da söylenmiştir.

Bu ifade, kendisi ile hedefi isabet ettirmek maksadı ile okun düzeltilme­sini anlatan: ((»–H -Vi-—* )’den alınmıştır. Dosdoğru söz (kavl-i sedid) bütün hayırları kapsar. O halde dosdoğru söz, sözü edilen bütün bu hususlar hak­kında ve başkaları hakkında genel bir ifadedir.

Âyetin zahiri’ şunu göstermektedir: Bu buyruk ile Rasûlullah (sav) ile mü’minler hakkında söylenen eziyet verici, rahatsız edici sözlerin dışında ka­lan, onlara muhalif olan sözlere işaret edilmektedir.

Daha sonra yüce Allah, dosdoğru söz söylemeyi amelleri düzeltmek ve gü­nahları bağışlamak ile mükâfatlandıracağını vaadetmektedir. Böyle bir dere­ce ve böyle yüksek bir mevki ise, mükâfat olarak çok üstün ve yeterlidir.

“Kim Allah’a ve Rasûlüne” verdikleri emirlerinde ve yasaklarında “itaat ederse, büyük bir kurtuluşla kurtulmuş olur.” [333]

  1. Biz; emaneti, göklerle yere ve dağlara arzettik de onlar onu yük­lenmek istemediler. Bundan endişeye düştüler, ama onu in­san yüklendi. Çünkü o çok zalim ve çok cahildir.
  2. Tâ ki Allah münafık erkeklerle, münafık kadınları, müşrik er­keklerle, müşrik kadınları azaplandırsın. Mü’min erkeklerle, mü’min kadınların da tevbelerini kabul etsin. Allah, çok bağış­layandır, çok rahmet buyurandır.

Cenab-ı Allah bu sûrede bunca ahkâmı açıkladıktan sonra, emirlerine bağ­lı kalmayı emretmektedir.

Emanet; bu husustaki en sahih görüşe göre dinin bütün görevlerini kap­samaktadır. Cumhur’un görüşü budur.

Tirmizî el-Hakim Ebu Abdillah şu rivayeti kaydetmektedir: Bize İsmail b. Nasr anlattı, o Salih b. Abdullah’tan, o Muhammed b. Yezid b. Cevher’den, o ed-Dahhak’tan, o İbn Abbas’dan rivayetle dedi ki: Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: “Yüce Allah, Âdem’e: Ey Âdem dedi. Şüphesiz ki Ben emaneti gök­lere ve yere teklif ettim. Onlar buna güç yetiremediler. Sen içindeki muhte­vası ile birlikte onu yüklenir misin? Âdem: İçinde neler var ya Rabbi? dedi. Yüce Allah şöyle buyurdu: Eğer sen bunu yüklenirsen, ecir alırsın. Buna ri­ayet etmezsen, azab edilirsin. O da içindekilerle birlikte onu yüklendi. An­cak cennette sadece ilk namaz ile ikindi namazı arası kadar bir süre kaldı, sonra da şeytan onun oradan çıkmasına sebep oldu.”[334]

Buna göre emanet, yüce Allah’ın kullarına emanet olarak verdiği farzlar­dır. Bunların bazılarının tafsilatı hususunda görüş ayrılıkları vardır. İbn

Mesud dedi ki: Bu buyruk emanet olarak bırakılan şeyler ve benzeri mal ema­netleri hakkındadır. Yine ondan bütün farzlardır, bunların en ağın ise-, mal emanetidir, dediği de rivayet edilmiştir.

Ubeyy b. Ka’b dedi ki: Kadına ferci (namus ve iffeti) hususunda güvenil­mesi emanetin bir kısmını teşkil eder.

Ebu’d-Derdâ da şöyle demiştir: Cünubluktan yıkanmak bir emanettir. Şanı yüce Allah dininden ondan başkası hususunda Âdem oğluna güven duy­mamıştır. Merfu’ bir hadiste de şöyle denilmektedir: ‘Emanet namazdır.”[335] istersen namaz kıldım dersin, istersen kılmadım, dersin. Oruç ve cünubluk­tan yıkanmak da böyledir.

Abdullah b. Amr b. el-Âs dedi ki: Yüce Allah’ın insandan ilk yarattığı şey, onun fercidir. Yüce Allah: Bu benim sana bıraktığım bir emanettir, sakın onu haktan başkasına katma, karıştırma. Eğer sen onu koruyacak olursan, ben de seni korurum, buyurdu. Buna göre fere bir emanettir, kulak bir emanettir, göz bir emanettir, drl bir emanettir, karın bir emanettir, el bir emanettir, ayak bir emanettir. Esasen emaneti olmayanın imanı da yoktur.[336]

es-Süddî dedi ki: Buradaki emanetten kasıt, Âdem’in oğlu Kabil’e, diğer oğlu ve aile halkı hakkında duyduğu güvendir. Buna karşılık Kabil’in karde­şini öldürmek suretiyle ona hainlik etmesidir. Çünkü yüce Allah ona: “Ey Âdem, demişti. Benim yeryüzünde bir Ev’imin olduğunu biliyor musun?” Âdem: “Hayır, Allah’ım” demişti. Yüce Allah şöyle buyurmuştu: “Benim Mekke’de bir Evim var, ona git. Bunun üzerine Âdem semaya: Emanet ola­rak oğlumu koru demişti, sema kabul etmemişti. Yere: Emanet olarak oğlu­mu koru, demiş, yer de kabul etmemişti. Dağlara da aynı şeyi söylemiş, dağ­lar da kabul etmemişti. Bu sefer Kabil’e: Emanet olarak oğlumu koru, demiş, o da: Olur diye cevap vermişti. Git ve gel oğlunu seni memnun edecek bir şekilde bulacaksın demiş, fakat geri döndüğünde kardeşini öldürmüş oldu­ğunu görmüştü. İşte şanı yüce Allah’ın: “Biz emaneti göklerle yere ve dağ­lara arzettik de onlar onu yüklenmek istemediler…” âyetinde kastedilen budur.

Ma’mer’in, el-Hasen’den rivayet ettiğine göre emanet göklere, yere ve dağ­lara teklif edildiğinde onlar: Emanette (muhtevasında) ne var? diye sormuş­lardı. Onlara: İyilik yaparsan mükâfat görürsün, kötülük yaparsan cezalan­dırılırsın, denildi. Bu sefer bunlar: Hayır (kabul etmiyoruz), dediler.

Mücahid dedi ki: Yüce Allah Âdem’i yaratınca ona emaneti teklif etti, o: Emanet nedir? diye sordu. Yüce Allah şu cevabı verdi; Eğer iyilikte bulunursan sana mükâfat veririm, eğer kötülük yaparsan seni azablandırırım. Bunun üzerine Âdem: Ben de onu yüklendim Rabbim, diye cevab verdi.

Mücahid dedi ki: Onun bu emaneti yüklenmesi ile cennetten çıkartılma­sı arasında geçen süre sadece öğle ile ikindi namazı arası kadar idi.

Ali b. Talha’nın, İbn Abbas’tan rivayet ettiğine göre o yüce Allah’ın: “Biz emaneti göklerle yere ve dağlara arzettik de…” âyeti hakkında şöyle demiş­tir: Emanet’ten kasıt farzlardır. Yüce Allah, bunu göklere, yere ve dağlara tek­lif etti. Eğer eksiksiz olarak emanetin gereğini yerine getirirlerse onları mü­kâfatlandıracağını, onu zayi edecek olurlarsa azaplandıracağını söyledi. Bu işten hoşlanmadılar ve çekindiler, ancak bu bir masiyet kastıyla değil, gere­ğini yerine getiremezler korkusuyla yüce Allah’ın dinini ta’zim ettiklerinden böyle tavır takınmışlardı. Daha sonra yüce Allah, bu emaneti Adem’e teklif etti, o da içindekilerle beraber kabul etti.

en-Nehhas dedi ki: Tefsir alimlerinin kabul ettiği görüş budur.

Bir diğer açıklama da şöyledir: Âdem (a.s)’ın vefatı yaklaştığında emane­ti mahlukata teklif etmesi emrolundu. O da bu emaneti almaları için teklif­te bulundu, fakat çocuklarından başka kimse onu kabul etmedi.

Yine denildiğine göre; bu emanet yüce Allah’ın göklerde, yerde dağlarda ve mahlukatta tevdi etmiş olduğu rubûbiyetine dair delilleri ortaya çıkarma­larıdır. Onlar da bu delilleri açıkça ortaya koydular, ancak insan bu delilleri gizledi ve inkâr etti. Bu açıklamayı da bazı mütekellimler yapmışlardır.

“Arzettik” ifadesi açığa çıkardık, izhar ettik, demektir. Nitekim “cariyeyi satışa arzettim” demek de böyledir. Yani Biz emaneti ve emanetin gereğinin yerine getirilmesini göklerde ve yerde bulunan meleklere, insanlara ve cin­lere arzettik (durumunu açıkladık) “de onlar bunu yüklenmek istemediler.” Yani yükünü taşımaya yanaşmadılar. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmakta­dır: “Andolsun onlar hem kendi yüklerini taşıyacaklar, hem de kendi yük­leri ile birlikte başka yükleri de yükleneceklerdir.” (el-Ankebut, 29/13)

“Ama onu insan yüklendi.” Burada “insan”dan kasıt, el-Hasen’in dedi­ğine göre kâfir ve münafıktır. “Çünkü o” nefsine “çok zalim ve” Rabbi hakkında “çok cahildir.” Buna göre (göklerin, yerin ve dağların) cevabı me­cazi bir ifade olur. “O kasabaya sor” (Yusuf, 12/82) buyruğu gibi olur.

Bu hususta bir diğer cevab da şöyledir: Bu hakikattir, gerçekten yüce Al­lah; göklere, yere ve dağlara emaneti ve emanetin zayi edilmesi (halinde ce­za ve mükâfatını) sunmuş (açıklamış)dır. Bu da mükâfat ve cezadır. Yani on­lara bu hususları açıkladığı halde onlar bu yükün altına girmeyip bundan korktular ve şöyle dediler: Biz ne mükâfat isteriz, ne de bir ceza isteriz. Her-birileri de: Bu altından kalkabileceğimiz bir iş değildir. Biz Senin emrini dinleyenleriz, bize vermiş olduğun emirlerde ve bizi müsahhar kıldığın husus­larda sana itaat ediyoruz. Bu açıklamayı da el-Hasen ve başkaları yapmıştır.

ilim adamları derler ki: Cansız varlıkların hiçbir şey anlamadıkları ve ce-vab veremedikleri bilinen bir husustur. Bu son görüşe göre onların hayat sa­hibi olduklarının kabul edilmesi kaçınılmaz bir şeydir.

Burada sözü edilen arz ve teklif bağlayıcı olmak üzere yapılmış bir tek­lif değil, muhayyer bırakan bir üslupla yapılmış bir tekliftir. İnsana yapılan :eklif ise, bağlayıcı bir surette yapılmıştır.

el-Kaffal ve başkaları şöyle demiştir: Bu âyet-i kerîmedeki “arzetmek” bir darb-ı meseldir. Yani gökler ve yer büyüklüklerine rağmen, şayet mükellef kılınmaları mümkün olsaydı, şer’î hükümlerin altına girmek onlara çok ağır gelirdi. Buna sebep ise bu hükümlerdeki mükâfat ve cezadır, yani teklif öy­le bir özelliktedir ki göklerin, yerin ve dağların ondan âciz düşmeleri sözko-nusudur. İnsana ise, bu yükümlülük verildi, eğer o aklını kullanacak olsay­dı, çok zalim ve çok cahil olduğunu anlardı. Bu da yüce Allah’ın şu buyruk-.anna benzemektedir: “Şayet Biz buKur’ân’ı bir dağa indirse idik…” (el-Haşr, ~9 21) diye buyurduktan sonra: “İşte Biz bu misalleri insanlara düşünsün­ler diye veriyoruz” diye buyurmaktadır.

el-Kaffal dedi ki: Yüce Allah’ın misaller verdiği ortada olduğuna göre, ay-r.ca ancak bir misal olarak anlaşılabilecek haberler de bize varid olduğuna şzre: bunu ancak bir misal olarak kabul etmeliyiz.

Bir kesim de şöyle demektedir: Âyet-i kerîme mecazlı bir anlatımdır. Ya-s Biz eğer emanetin ağırlığını göklerin, yerin ve dağların gücü ile karşılaş-:_racak olursak, bunların emaneti taşıyamayacaklarını görürüz ve eğer bun-ür konuşacak olurlarsa, bu işi kabul etmezler ve bundan çekinirler. İşte Ce-sıb-ı Allah bu anlamı: “Biz emaneti göklerle yere ve dağlara arzettik de…” ivetı ile dile getirmektedir. Bu da bir kimsenin: Ben yükü deveye sundum ü o bu yükü kabul etmedi, demesine benzer. Halbuki bu ifade, yükün ağır-jüb :1e devenin gücünü birbiriyle karşılaştırdım, fakat gücünün bu yükü ta-SiEiîya yetmeyeceğini gördüm demektir.

‘Arzettik” buyruğunun emaneti göklerle yer ve dağlarla karşılaştırdık, fa-k±: bunların emaneti taşıyamayacak kadar zayıf olduklarını ve emanetin ağır-ısb ;Ie bunlardan daha ağır bastıklarını gördük, demek olur. Bir diğer açık-iarr-iva göre emanetin göklere, yere ve dağlara arzedilmesi Âdem (a.s) tara-îancan olmuştur. Şöyle ki; yüce Allah, Âdem’i soyundan gelenlere halife kı-ap Z3. yeryüzünde bulunan bütün hayvanlar, kuşlar ve yabani hayvanlara ha-ac kılıp ona birtakım ahidlerde bulunup bu ahidlerde ona birtakım emir­ler .erip birtakım şeyleri haram, birtakım şeyleri helâl kılınca, o da bunları kabul etti ve bunların gereğince amel etti. Ölüm vakti yaklaşınca yüce Al­lah’tan kendisinden sonra yerine kimi halef bırakacağını bildirmesini ve kendisine yüklemiş olduğu bu emaneti kime yükleyeceğini bildirmesini is­tedi. Yüce Allah, ona bu işi, itaat ettiği takdirde mükâfat, isyan ettiği takdir­de cezalandırılmak şeklinde kendisinden alınmış aynı şartlar ile göklere ar-zetmesini emretti. Gökler yüce Allah’ın azabından korkarak bu teklifi kabul etmediler. Daha sonra aynı şekilde bunu yere ve bütün dağlara arzetmesi-ni emretti, bunlar da kabul etmediler. Arkasından bu işi oğluna teklif etme­sini emretti, o da bu işi oğluna teklif etti. Oğlu da aynı şartla kabul etti. Gök­lerin, yerin ve dağın çekindiği gibi, o bu görevden çekinmedi. “Çünkü o” ken­di nefsine karşı “çok zalim ve” Rabbi için yüklenmiş olduğu görevin akıbe­tini bilmeyen “çok cahildir.”

Tirmizî el-Hakim Ebu Abdullah Muhammed b. Ali dedi ki: Ben bu sözle­ri söyleyenin bu kıssayı nereden çıkartıp getirdiğine şaşırdım doğrusu. Çün­kü bu husustaki rivayetlere baktığımız takdirde rivayetlerin, söylediklerinden farklı olduğunu görürüz. Yine buyrukların zahirine bakacak olursak, buyruk­ların zahirinin de söylediklerine uygun düşmediğini görürüz. Batınına baka­cak olursak, söylediğinden çok uzak olduğunu görürüz. Çünkü o emanetten defalarca sözettiği halde, emanetin ne olduğundan sözetmemektedir. Şu kadar var ki o: “Allah onu yeryüzünde bulunan herşeye hakim kılıp içinde emirleri, yasakları, helâl ve haram kıldığı şeyleri ihtiva eden ahdini Allah ona verdi” sözleri ile buna işaret etmekte, yüce Allah’ın da bu işleri göklere, ye­re ve dağa teklif etmesini emrettiğini iddia etmektedir. Gökler, yer ve dağ­lar helâl ve haramı ne yapsın? Hayvanlar, kuşlar ve yabani hayvanlar üzerin­de musallat ve egemen olmanın mahiyeti nedir? Diğer taraftan bu işi oğlu­na teklif edip oğlu kabul edince, ondan sonra nasıl onun zürriyetinin boyun­larına bir mesuliyet olarak kalmaya devam etmiştir? Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan haberin başında belirtildiğine göre o, emaneti göklere, yere ve dağlara tek­lif etti. Onların bunu kabul etmedikleri ortaya çıktıktan sonra, insanın bu ema­neti yüklendiğini sözkonusu etti. Yani insan bunu kendiliğinden kabul etti, yoksa ona bu iş yükletilmiş değildir. Bundan dolayı ondan: “Çünkü o” nef­sine “çok zalim ve” içindeki muhtevadan habersiz olduğu için “çok cahil­dir” denilmiştir.

Bu kimsenin sözünü ettiklerinin aksini ortaya koyan rivayetlere gelince: Bana babam -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- anlattı, dedi ki: Bize el-Fayd b. el-Fadl el-Kufî anlattı, dedi ki: Bize es-Serrî b. İsmail anlattı. es-Serrî, Âmir eş-Şa’bî’den, o Mesruk’tan, o Abdullah b. Mes’ud’dan dedi ki: Yüce Allah ema­neti yarattığında ona kaya gibi temsili bir suret verdi. Sonra bunu dilediği bir yere bıraktı, sonra bunu yüklenmek üzere gökleri, yeri ve dağlan çağırdı, onlara: Bu emanettir, bunun (yerine getirilmesi halinde) sevabı, (getirilmeme­si halinde) cezası vardır, dedi. Bunlar: Rabbimiz dediler, bizim buna gücü­müz yetmez. İnsan ise, davet olunmadan geliverdi ve göklere, yere ve dağ­lara: Sizin üstünüzde ne var? diye sordu, onlar şöyle dediler: Rabbimiz biz­leri şunu taşımak üzere çağırdı, biz ise, bundan çekindik ve buna güç ye-tiremedik. Bu sefer onu eliyle hareket ettirdi ve şöyle dedi: Allah’a yemin ed­erim. Bunu taşımak istesem taşıyabilirim deyip dizlerine varıncaya kadar o emaneti kaldırdı, sonra yerine bırakıp şöyle dedi: Allah’a yemin ederim da­ha da taşımak istesem yine daha yukarıya kaldırabilirim. Bu sefer onlar: Hay­di taşı bakalım, dediler. Onu taşıdı ve göğüs hizasına getirinceye kadar kal­dırdı, sonra onu yerine koydu. Yine: Allah’a yemin ederim, daha yukarı kal­dırmak isteseydim kaldırabilirdim, dedi. Yine onlar: Haydi kaldır, dediler. O da bunu kaldırdı ve omuzunun üstüne koydu. Yerine bırakmak isteyince, on­lar: Olduğun yerde dur, dediler, çünkü bu emanettir. Bunun sevabı da var­dır, cezası da vardır. Rabbimiz bize onu taşımamızı emretti, biz ondan çekindik. Sense bunu taşıman için çağırılmadığın halde geldin, onu taşıdın. Artık bu, kıyamet gününe kadar senin ve senin zürriyetinden geleceklerin boy­nunda kalmıştır. Çünkü sen çok zalim ve çok cahilsin.

Daha sonra Tirmizî el-Hakim birçoğu önceden kaydedilmiş bulunan as-hab ve tabiinden birtakım haberler daha kaydetmektedir.

“Ama onu insan yüklendi.” Haklarını yerine getirmeyi o üstlendi. Bunu yaparken o kendi nefsine çokça zalimlik etmişti. Katade dedi ki: Onun zalimliği emanete karşı idi ve o altına girdiği yükün miktarını bilmiyordu. İbn Abbas ve İbn Cübeyr’in te’vili budur.

el-Hasen: Rabbi hakkında bilgisizdi, diye açıklamıştır. Yine el-Hasen: Ama onu insan yüklendi.” O hususta emanetin gereğini yerine getirmedi diye açıklamıştır.

ez-Zeccac dedi ki: Bu te’vile göre âyet-i kerîme kâfirler ve münafıklar ile durumlarına göre isyankârlar hakkındadır.

İbn Abbas ve arkadaşları ile ed-Dahhak ve başkaları şöyle demişlerdir: “İn-san”dan kasıt Âdem’dir. O emaneti yüklendi, fakat daha bir gün geçmeden kendisinin cennetten çıkarılmasına sebep teşkil eden masiyeti işledi.

Yine İbn Abbas’tan gelen rivayete göre yüce Allah ona: Bu emaneti için­dekilerle birlikte yüklenir misin? diye sormuş, o: İçinde ne var? diye sormuş. Yüce Allah şu cevabı vermiş: İyilik yaparsan mükâfatını alırsın, kötülük vaparsan cezalandırılırsın. Âdem şu cevabı vermiş: Ben içindekiler ile birlik­te onu kulağım ile omuzum arasındaki mesafede yüklenmeyi kabul ediyo­rum. Yüce Allah ona: Şüphesiz ki Ben sana yardım edeceğim. Senin gözüne bir perde kıldım, sen de gözünü senin için helâl olmayan şeylere karşı ka­pat. Fercin için bir elbise, kıldım, onu sana helâl kıldıklarımdan başkasına açma. (Allah doğrusunu en iyi bilendir).

Bazıları da “insan”dan kasıt, bütün insan türüdür, demişlerdir. Bu da da­ha önce belirttiğimiz üzere emanetin genel olması ile birlikte güzel bir açık­lamadır.

es-Süddî ise, “insan”dan kasıt Kabil’dir demiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Tâ ki Allah, münafık erkeklerle, münafık kadınları… azaplandırsın.”

buyruğunda geçen; “Tâ ki… azablandırsın” lafzındaki “lâm” “yük­lendi” fiiline taalluk etmektedir, yani günahkârı azaplandırsm, itaatkârı da mükâfatlandırsın diye onu yüklendi. Buna göre burdaki “lam” ta’lil (sebeb-lilik) içindir. Çünkü azab emaneti yüklenmenin bir sonucudur.

Bu “lam”ın “arzettik” fiiline taalluk ettiği de söylenmiştir. Yani Biz emaneti herkese teklif ettik. Sonra bunu insana yükledik ki, müşrikin şirki, münafıkın da münafıklığı -Allah onları azaplandırsın- diye mü’minin de imanı -Allah da onu mükâfatlandırsın diye- ortaya çıksın.

“Mü’min erkeklerle… tevbelerini kabul etsin.” buyruğunda yer alan: Tevbelerini kabul etsin” fiilini el-Hasen ötreli olarak önceki fiile at-fetmeksizin okumuştur. Bu da; Allah her durumda tevbelerini kabul eder, demektir.

“Allah çok bağışlayandır, çok rahmet buyurandır” buyruğunda geçen: “Çok bağışlayandır, çok rahmet buyurandır” lafızları: “…dır”ın arka arkaya gelmiş iki haberidir. İkincisinin birincisinin sıfatı olması da mümkündür. Hazfedilmiş bir lafzın hali de olabilir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Kuran

Ahzab Suresi

el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.