Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 20°C
Az Bulutlu
İstanbul
20°C
Az Bulutlu
Pts 21°C
Sal 24°C
Çar 22°C
Per 20°C

32 – Secde Suresi | Tefsir’ul Munir

32 – Secde Suresi | Tefsir’ul Munir

Secde Suresi | Tefsir’ul Munir ( Vehbe Zuhayli )

Nübüvvetin (Peygamberliğin) İsbatı:

1- Elif, lâm, mim.

2- Kendisinde asla şüphe olmayan bu Kitab’ın indirilişi âlemlerin Rabbindendir.

3- Yoksa onlar: “Onu Muhammed uydurdu” mu diyorlar? Hayır, O uyarıcı gönderilmemiş bir toplulu uyarması için sana Rabbin tarafından indirilmiş hak kitaptır. Belki böylece doğru yolu bulup hi­dayete ererler.

Açıklaması:

“Elif, lam, nüm. Kendisinde asla şüphe olmayan bu kitabın indirilişi âlemlerin Rabbindendir.”

Sure Kur’an’m mucize oluşunu ve azametini beyan etmek için, onun Allah tarafından indirildiğini inkâr eden ve Peygamberimiz (s.a.)’in risaletini yalanlayan müşriklere cevap vermek için genellikle Mekkî surelerde olduğu gibi bu harflerle başlamıştır.

Bu Kur’an-ı Azîm’in Allah nezdinden Hz. Muhammed (s.a.)’in kalbine indirilmiş olduğunda asla şüphe yoktur. O ne sihirdir, ne şiirdir, ne de bir kâhinin seçili sözleridir. O insan ve cin, bütün âlemlerin Rabbinin kelâmın-dandır.

Bu ayet müşriklerin “Kur’an öncekilerin efsaneleridir. Muhammed onu başkalarına yazdırmış da, sabah-akşam kendisine tekrarlanıp okunuyor.” (Furkan, 25/5) şeklindeki sözlerine bir cevap niteliğindedir.

“Yoksa onu Muhammed uydurdu mu, diyorlar? Hayır, o, senden önce kendilerine hiçbir uyarıcı gönderilmemiş bir topluluğu uyarman için, sana Rabbin tarafından indirilmiş hak kitaptır. Belki böylece doğru yolu bulup hidayete ererler.” Yani onlar, “Bunu Muhammed kendiliğinden uydurdu, icat etti.” derken, doğrusu yalan ve iftirada bulunmaktadırlar. Allah onlara şöyle cevap vermiştir: Bilakis o değişmez hakikattir. O, Rabbi Allah’tan ge­len bir hak kitaptır. Kureyş ve benzeri bir kavmi; küfredip isyan ederlerse, Allah’ın cezası ve azabına karşı korkutup uyarman için bu kitabı sana in­dirmiştir. Şunu da bil ki onlara senden önce hiçbir uyarıcı gelmemiştir. O halde onlara hidayet yolunu beyan edeceksin. Belki de böylece onlar senin kendilerini uyarman vesilesiyle hak yolu bulurlar.

Bu ayet Hz. Muhammed (s.a.)’in risaletinin isbatı, onun doğruluğunun açık bir burhanı olup müşriklerin şu sözlerine cevap niteliğindedir: “Bu Kur’an Muhammed’in uydurduğu bir iftiradan başka birşey değildir. Baş­ka bir topluluk da kendisine yardım etmiştir, dediler.” (Furkan, 25/4) [1]

Tevhidin Ve İlahı Kudretin Delilleri:

4- Gökleri, yeri ve aralarında bulu­nanları altı günde yaratan ve son­ra arşı hakimiyeti altına alan Al­lah’tır. Sizin O’ndan başka hiçbir dostunuz ve şefaatçiniz yoktur. Siz hiç düşünmez misiniz?

5- Gökten yeryüzüne inen emirle­riyle bütün işleri idare edip yürü­ten O’dur. Sonra o işlerin neticesi sizin saydığınız yıllarla bin yıl eden bir günde O’na yükselip arzedilir.

6- İşte O, görünmeyenleri de, görü­nenleri de bilendir. O Azîz’dir (her şeyden üstündür), Rahîm’dir (çok çok merhametlidir).

7- O her şeyi en güzel şekilde yara­tandır. İnsanı önce balçıktan var etmiştir.

8- Sonra insan soyunu değersiz bir suyun özünden yaratmıştır.

9- Sonra da ona düzgün bir şekil vermiş, ona kendi ruhundan üfle-miştir. Size kulaklar, gözler ve gö­nüller vermiştir. Siz pek az şükre­dersiniz.

Açıklaması:

“Gökleri, yeri ve aralarında bulunanları altı günde yaratan,” yani Al­lah Tealâ her şeyin yaratıcısıdır. O gökleri, yeri ve aralarında bulunanları eşsiz bir şekilde, daha önce hiçbir örneği bulunmaksızın, altı günde, yani altı zaman diliminde yarattı. Bu altı gün bilinen günler değildir. Çünkü bunların yaratılmasından önce ne gece, ne de gündüz vardı.

Hasan-ı Basrî bu altı gün hakkında: Dünya günlerinden altı gün, de­miştir. Allah dileseydi, bu varlıkları bir göz kırpma müddetinde yaratırdı. Ama O, kullarına işlerinde teenni ile davranmayı öğretmek istedi.

“sonra arşı hakimiyeti altına alan Allah’tır.” Yani mülkünü ihata et­miştir. Onun işlerini idare etmekte ve mülkünde hükmetmektedir. Ya da yaratılmış varlıkların en büyüğü olan arş üzerinde hiçbir benzetme ve tem­sil olmaksızın celâl ve azametine layık bir şekilde istiva etmektedir. Onu hiçbir zaman ve mekân sınırlayamaz. Gözler onu kuşatamaz, kapsayamaz ve idrak edemez. O, gözleri idrak eder. O son derece latiftir, her şeyden ha­berdardır.

“Sizin O’ndan başka hiçbir dostunuz ve şefaatçiniz yoktur.” Ey insan­lar ve özellikle ey kâfirler! Sizden onun azabını giderecek ve işlerinizi üst­lenecek hiçbir yardımcınız yoktur. O’nun izni olmaksızın, O’nun yanında size şefaat edebilecek hiçbir şefaatçi yoktur. Bilakis O, her şeyin mutlak sahibidir. Dolayısıyla kullarının maslahatı bulunan işleri yürütür, bütün işleri hiçbir kimsenin müdahalesi olmaksızın ve hiçbir kimseye muhtaç ol­maksızın idare eder. Zira her şeye kadir olan, her şeye hakim olan sadece O’dur.

“Siz hiç düşünmez misiniz?” Siz hiç düşünüp ibret almaz mısınız? Tek olan, hiçbir ortağı olmayan, hiçbir benzeri ve yardımcısı, hiçbir dengi bu­lunmayan, kendisinden başka ilah olmayan, kendisinden başka hiçbir Rab olmayan Allah’a iman etmez misiniz?

Bundan murad: İnsanları sadece kendisine ibadet edilen, kendi zatına itaat edilen ilah ve Rab olarak Allah’a imana teşvik etmektir. Her işte ken­disinden yardım istenen, kötülüğe engel olan, hayır ve fayda temin eden, hiçbir kimseye ve hiçbir şeye muhtaç olmadan kamu menfaatini gerçekleş­tiren tek varlık O’dur. Bunun için Cenab-ı Hak yaratıcılık vasfından sonra emir ve hakimiyet hakkını beyan etmek üzere şöyle buyurdu: “İyi bilin ki yaratma ve emir verme hakkı yalnız O’nundur.” (A’raf, 7/54).

“Gökten yeryüzüne inen emirleriyle bütün işleri idare edip yürüten O’dur. Sonra o işlerin neticesi,” ulvî ve süfli âlemdeki bütün işleri O idare eder. Sonra her işin neticesi ve melekler vasıtasıyla tenfîz edilmesi Ona yükseltilir.

Bu ifade Allah’ın azametini ve bütün yaratıkların O’nun muradına ve idaresine tâbi olduğunu temsille anlatmaktadır. Tıpkı emirlerini veren, sonra da elemanlarından bu emirlerin tenfiz edildiğine delâlet eden netice­leri alan mutlak hüküm sahibi bir sultan gibi…

“sizin saydığınız yıllarla bin yıl eden bir günde O’na yükselip arzedilir.” Yani dünyada meydana gelen küçük büyük bütün işler, araların­da kesin karar verilmesi ve hakkında hüküm verilmesi için Allah Tealâ’ya arzedilir. Kıyamet gününün miktarı bu hayatta saydığımız dünya günleriy-le bin yıl etmektedir.

Bir başka ayette Allah Tealâ bu günün miktarını 50.000 yıl ile tavsif etmektedir. “Miktarı elli bin yıl olan bir günde…” (Maaric, 70/4).

Kurtubî diyor ki: Ayetin manası şudur: Allah Tealâ bu günün, kâfirle­re olan zorluğu sebebiyle onlara, bu günü, elli bin yıl gibi kılmıştır. Bunu İbni Abbas söylemiştir. Araplar kötü günleri uzunlukla, sevinçli günleri kı­salıkla tavsif ederler.

Bir başka görüşe göre: Kıyamet gününde miktarı bin yıl olan gün de, miktarı elli bin yıl olan gün de bulunmaktadır. [2]

“işte O, görünmeyenleri de, görünenleri de bilendir. O Azîz’dir, Rahim’dir.” Yani bu işleri idare eden, her şeyi bilendir. Gözlerden gaib olan, gönlün derinliklerinde dolaşan, mücerret “insan gözünün idrak ede­meyeceği şeyleri de bilir, gözlerin gördüğü görünebilen şeyleri de bilir. O herşeyden üstün olan, her şeyi ezme kudretine sahip ve her şeye galip olan, kulların ve boyunların kendisi için eğildiği, çok çok güçlü olan, kendisini inkâr edenlere ve kendisine başkalarını ortak koşanlara, peygamberini yalanlayanlara karşı intikamında şiddetli olandır.

O itaatkâr, niyazkâr ve tevbekâr olan, salih amel işleyen mümin kul­larına çok merhamet edendir. O dünyada, onların işlerini idare eder ve ahirette onlara yardım eder.

Allah Tealâ vahdaniyetin (birliğinin) göklerin ve yerin yaratılması şeklinde dış dünyadan deliller getirerek isbat edilmesinden sonra buna de­lâlet eden nefîslerdeki delili zikrederek şöyle buyurdu:

“O her şeyi en güzel şekilde yaratandır. İnsanı önce balçıktan var etmiştir.”

Bu her şeyi idare eden, her şeyi gayet iyi bilen, her şeyden haberdar olan, son derece güçlü ve çok merhametli olan Allah eşyayı en güzel şekil­de, en sağlam ve en kuvvetli şekilde yaratandır. O, insanlığın babası Adem’i yaratmaya çamurdan başladı. Çamur ise su ve topraktan meydana gelmiştir.

Aynı şekilde insan oluşumunda ve hayatını devam ettirmede toprağa dayanır. Çünkü meni gıdadan meydana gelir. Gıda ise ya hayvandan, ya da bitkilerdendir. Her ikisi de toprak olan yerin çıkardığı şeylerden gıda alır.

“Sonra insan soyunu değersiz bir suyun özünden yaratmıştır.” Yani er­keğin nutfesi ile; içinde erkeğin nutfesiyle dölleşen yumurtacıkların bulun­duğu kadının rahim suyunun birleşmesinden insan zürriyetinin çoğalması­nı temin etmiştir. Böylece doğum, tenasül ve insan cinsinin devamı genel­likle horlanan zayıf bir suyun özüyle -meni ile- mümkün olmaktadır.

“Sonra da ona düzgün şekil vermiş, ona kendi ruhundan üflemiştir. Si­ze kulaklar, gözler ve gönüller vermiştir.” Yani onu topraktan yarattıktan sonra, onu gayet düzgün olarak yaratmış, azalarını düzgün kılmış ve tam olarak yaratmış ve ona Allah’ın emrinden olan ve hakikatini hiçbir insanın bilmediği ruhu üflemiş ve dolayısıyla insan hareket etmeye ve gelişmeye başlamıştır.

O size bilgi anahtarları ve emniyet sübabları olan duyu organlarınızı ihsan etti. Size sesleri işiteceğiniz kulaklar, görülebilecek şeyleri gören göz­ler, düşünebilmeniz, hayırla şerri, hakla batılı birbirinden ayırdedebilmeniz için akıl verdi.

Böylece yaradılışta ve insanın merhalelerinde tedricîlik görülmekte­dir. İnsan önce balçık şeklindeki maddeden meydana gelmektedir. Sonra bu madde ceninin meydana gelmesine sebep olacak canlı ifrazı olan madde haline gelmektedir. Daha sonra bu madde Hak Tealâ’dan olan ruhla hare­ket etmekte ve en güzel şekilde yaratılmış düzgün yeni bir yaratık olmaktadır. Yaratıcıların en güzeli Allah ne yücedir!

“Siz pek az şükredersiniz.” Yani ey insanlar siz bu nimetleri kadirbilir­lik, vefa, şükür ve minnettarlıkla karşılamıyorsunuz. Siz, Allah Tealâ’nın size nzık olarak verdiği bu nimetlere karşı verilen bu duyu organlarını Al­lah’a taatte ve O’nun rızasına tâbi olmakta kullanmamakla Rabbinize pek az şükrediyorsunuz. [3]

Öldükten Sonra Dirilişin İspat Edilmesi, Kıyamet Günü Kafirlerin Durumu:

10- Müşrikler: “Biz toprakta kaybol­duktan sonra yeniden mi yaratıla­cağız?” derler. Doğrusu onlar Rab-lerine kavuşmayı da inkâr ederler.

11- De ki: “Canınızı almakla görev­lendirilen ölüm meleği canınızı ala­cak, sonra da Rabbinize döndürü­leceksiniz.”

12- Günahkârların Rableri huzu­runda başlarını eğerek: “Ey Rabbi-miz! Gördük, işittik. Bizi tekrar dünyaya gönder de salih ameller işleyelim. Biz artık kesin olarak iman ettik.” dediklerini bir görsen!

13- Eğer biz dileseydik mutlaka herkese hidayet verirdik. Fakat ce­hennemi tamamen cinler ve insan­larla dolduracağım, sözü benden hak söz olarak çıkmıştır.

14- O halde bu gününüze kavuşma­yı unutmanızın karşılığını tadın bakalım. Biz de sizi unuttuk. Yap­tıklarınızın karşılığı olarak ebedî azabı tadın.

Açıklaması:

“Müşrikler: “Biz toprakta kaybolduktan sonra yeniden mi yaratılaca­ğız?” derler.” Müşrikler: Biz yeryüzünde toprak haline gelmiş cisimler olun­ca, bu halden sonra yeni bir yaratık haline tekrar dönmemiz mümkün mü­dür? diyorlardı. Bu uzak gördükleri şey sadece onların takdiri ve kıyasları olup onlar Allah’ın kudretini kendi kudretleriyle mukayese etmişler ve on­ların kendi âciz kudretlerine göre öldükten sonra diriltmenin uzak olduğu­nu görmüşlerdir. Halbuki bu durum, kendilerini ilk defa yoktan varedip yaratan bir şeyi murad ettiği zaman “Ol deyince dediği oluveren” yaratıcı ilâhın kudretine göre hiç de uzak değildir.

Bunun için Allah Tealâ onların kıyaslarını ve görüşlerini reddederek şöyle buyurmaktadır:

“Doğrusu onlar Rablerine kavuşmayı inkâr ederler.” Yani bu müşrikler sadece Allah’ın dilediği şeylere kadir olduğunu inkâr etmekle kalmadılar, daha da ileri giderek öldükten sonra dirilişi inkâr ettiler. Onlar kıyamet günü hesap görme ve ceza için Rablerinin huzuruna çıkmayı inkâr ederler.

Allah onlara şu ayetle cevap verdi.

“De ki: Canınızı almakla görevlendirilen ölüm meleği canınızı alacak, sonra da Rabbinize döndürüleceksiniz.” Ey Muhammedi Müşriklere de ki: Ruhları almakla görevli ölüm meleği, vaadinin bitmesiyle tahdit edilen va-kitte ruhlarınızı alacak. Sonra da dünyanın sonunda, ölümden önceki gibi canlı olarak döneceksiniz. Bu, kabirlerden kalktıktan sonra hesap verme ve amellerin karşılığını görme için ahiret günüdür. O gün iyi amel işleyen, iyi amelinin; kötü amel işleyen, kötülüğünün karşılığını bulacaktır.

Bu ayet tehdit ve korkutma ile birlikte dirilişi isbat etmekte ve insan­ları ilk defa yaratmaya kadir olanın onları ikinci defa diriltmeye de kadir olacağını beyan etmektedir.

Allah Tealâ kıyamet günü diriliş ve hesabı görme anında müşriklerin durumunu şöyle haber verdi:

“Günahkârların Rablerinin huzurunda başlarını eğerek: “Ey Rabbi-mizl Gördük, işittik. Bizi tekrar dünyaya gönder de salih ameller işleyelim. Biz artık kesin olarak iman ettik.” dediklerini bir görsen!” Yani ey Rasulüm! O müşrikleri Rablerinin huzurunda utançtan, rezil ve rüsvay ol­maktan dolayı başlarını eğdikleri halde görsen, gerçekten acaip ve feci bir durum görmüş olurdun. Onların şöyle dediklerini görürdün:

Ey Rabbimiz! Biz şu anda senin sözünü duyuyor ve emrine itaat ediyo­ruz. Biz haşri gördük ve kendilerini yalanladığımız hususlarda peygamber­leri tasdik ettiğini duyduk. Bizi tekrar dünya yurduna gönder de, seni razı kılacak salih itikat, söz ve ameli işleyelim.

Onlar cehenneme girme anında kendilerini ayıplıyorlardı. Bu durumu Allah Tealâ bir başka ayette şöyle haber vermektedir: “Onlar şöyle derler: Biz dinleseydik ya da aklımızı kullansaydık, şu çılgın cehennem halkı için­de olmazdık.” (Mülk, 67/10)

Zeccac “Günahkârları bir görsen…” ayeti hakkında şöyle diyor: Pey­gamberimiz (s.a.)’e hitap, ümmetine yapılmış hitaptır.

Biz şimdi senin bir olduğuna, başkasının değil senin ibadete layık ol­duğuna kesin olarak inandık. Senin öldükten sonra diriltme vaadinin ger­çek olduğunu ve senin huzuruna çıkacağımızın gerçek olduğunu, senin öl­dürme ve diriltmeye kadir olduğunu yakînen anladık.

Fakat Allah gayet iyi biliyor ki eğer onları tekrar dünyaya iade etse, dünyada eskiden olduğu gibi yine kâfir olacak, Allah’ın ayetlerini yalanla­yacak, peygamberlerine karşı geleceklerdir.

Nitekim Cenab-ı Hak bir başka ayette şöyle buyurmaktadır: “Onlar ateşin karşısında durdurulup da: “Ah biz ne olurdu, dünyaya geri döndü-rülseydik, Rabbimizin ayetlerini yalan saymasaydık, iman edenlerden ol­saydık. ” dedikleri zaman onları bir görseydin!” (En’am, 6/27-28).

Allah Tealâ burada şöyle buyurmaktadır: “Eğer biz dileseydik mutlaka herkese hidayet verirdik.” Yani biz herkesi muvaffak kılmak, iman ve salih amele irşad etme ilhamında bulunmak isteseydik, bunu yapardık.

Cenab-ı Hak bir başka ayette şöyle buyurmaktadır: “Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunan herkes iman ederdi.” (Yunus, 10/99).

Fakat hikmetimiz, iman ve salih amel meselesinde hiçbir zorlama ve mecburiyet olmaksızın istidat ve tercihlere bırakılmasını gerektirmektedir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

“Fakat cehennemi tamamen cinler ve insanlarla dolduracağım, sözü benden hak söz olarak çıkmıştır.” Yani benim değişmez kazam ve ezelî tak­dirime göre istidatları ve kötü tercihleri, fahiş inanç ve amellerine göre ce­hennem ehli olan insan ve cin sınıflarıyla cehenem mutlaka doldurulacak. Bunlar kendi nefislerine zulmeden kimselerdir. Allah bunların yaratılma­sından önce ezelde bunların varacakları yerin cehennem olacağını gayet iyi bilmekte, dolayısıyla vaîd hak olmakta ve ceza gerçek olmaktadır.

Bunun için bunlar azarlamaya müstehak olmakta ve Cenab-ı Hak şöy­le buyurmaktadır:

“O halde bu gününüze kavuşmayı unutmanızın karşılığını (azabı) ta­dın bakalım. Biz de sizi unuttuk. Yaptıklarınızın karşılığı olarak ebedî aza­bı tadın.” Yani cehennem ehline azarlama ve tehdit yolunda şöyle denilir: Kıyamet gününü yalanlamanız ve kıyametin kopacağını imkânsız görme­niz, bunu unutur gibi davranmanız ve bunu unutan kimsenin tavrı gibi ta­vır takınmanız sebebiyle bu azabı tadın. Bunun için biz size unutan kimse­nin muamelesiyle muamele edeceğiz. Çünkü Allah hiçbir şeyi unutmaz. Ondan hiçbir şey uzak kalmaz.

Bu mukabele veya müşakele üslûbu olarak isimlendirilen üslûp olup şu ayet gibidir: “Sizin bugününüzle karşılaşmayı unutmanız gibi biz de sizi unuttuk…” (Casiye, 45/34) ve yine şöyle bir ayet vardır: “Kötü amelin cezası onun benzeri bir kötülüktür.” (Şura, 42/40).

Yine onlara tekid yoluyla şöyle denilir: Küfrünüz, yalanlamanız ve kö­tü amelleriniz sebebiyle içinde ebedî kalacağınız daimî cehennem azabını tadın.

Nitekim Cenab-ı Hak bir başka ayette şöyle buyurmaktadır: “Orada ne bir serinlik, ne de içilecek bir şey tatmayacaklar. Amellerine uygun bir ceza olarak, sade bir kaynar su, bir de irin içecekler. Çünkü onlar hiçbir he­sap görme ummuyorlardı. Onlar bizim ayetlerimizi alabildiklerine yalan sayıyorlardı. Biz ise her şeyi yazıp tesbit etmişizdir. (Onlara şöyle denilir:) Tadın bakalım. Artık size azabı artırmaktan başka bir şey yapmayacağız.” (Nebe, 78/24-30). [4]

Müminlerin Dünyadaki Sıfatları, Ahirette Rablerinin Huzurundaki Mükâfatları:

15- Bizim ayetlerimize ancak ken­dilerine ayetlerimiz hatırlatıldığı zaman secdeye kapananlar, büyük- lük taslamadan Rablerini hamd ile

tesbİh edenler gerçekten iman ederler.

16- Rablerine korku ve ümitle dua ederek (çok ibadet etmekten) yanla- ” (vücutları) yataklardan uzak kax. Onlar kendilerine verdiğimiz rızıardan da harcarlar.

17- Hiçbir kimse onlar için yaptık­larının karşılığı olarak gözlerin nuru olacak nimetlerin neler oldu­ğunu bilemez.

Kâfirlerin kıyamet günü hesap makamındaki zillet, rezil olma ve utanç durumlarını ve onların uğrayacakları şiddetli ebedî azabı beyan et­tikten sonra, Cenab-ı Hak dünyadaki iman ehlinin Rablerine itaatte bu­lunma, O’nu ta’zim etme, O’na hamdetme ve nafilelerle O’na yaklaşma hal­lerini ve amellerinin mükafatı olarak Allah’ın kendileri için hazırladığı ni­metleri ve sevinci beyan etti. [5]

Açıklaması:

“Bizim ayetlerimize ancak kendilerine ayetlerimiz hatırlatıldığı zaman secdeye kapananlar, büyüklük taslamadan Rablerini hamd ile teşbih eden­ler gerçekten iman ederler.”

Kur’an ayetlerini, kevnî ayetleri ve gönderilen peygamberleri gerçek­ten tasdik edecek olanlar sadece kendilerine ayetlerle öğüt verildiği ve ken­dilerine Kur’an ayetleri okunduğunda, bu ayetleri dinledikleri zaman âzâ-ları ve alınlarıyla huşu içinde boyun eğerek ve kulluğu ikrar ederek Allah için secdeye kapananlar; secdelerinde Allah’ın eş, evlâd ve ortak edinmesi v.b. şirk lekeleri gibi O’na layık olmayan şeylerden O’nu tenzih edenler, Rablerinin lütuf ve nimetlerine hamd edenler, yani “Sübhanallahi ve bi-hamdihi, Sübhane Rabbiyel-a’la” diyerek teşbih ile hamdi birleştiren kim­selerdir.

Bu kimseler, kalpleri imanla mamur oldukları için Rablerine itaat et­me, ayetlere uyma ve boyun eğmeye karşı büyüklük taslamazlar. Nitekim bilgisiz, facir kâfirler büyüklük taslayarak yüzçevirirler. Onlar için acıklı bir azap vardır. Bir ayet-i kerimede Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Bana ibadet etmekten büyüklük taslayanlar hakir olarak cehenneme gire­ceklerdir.” (Gafir, 40/60).

Bunlar müminlerin vasıflarıdır: Kulluk, hamdle birlikte Allah’ı ve ayetlerini tasdik etmek, itaatte bulunmak, boyun eğmek.

Cenab-ı Hak daha sonra onların diğer vasıflarını zikretti. Bu vasıflar teheccüd ya da gece namazı kılmak, Allah’a halisane dua etmek ve hayır cihetlerine infakta bulunmak: “Rablerine korku ve ümitle dua ederek, onla­rın yanları (vücutları) yataklardan uzak kalır. Onlar kendilerine rızık ola­rak verdiğimiz şeylerden Allah yolunda harcarlar.”

Bol sevap ve rahmet ümid ederek, cezadan korkarak, kabul edileceği inancını taşıyarak halisane dua ile Rablerine dua ederek, vicdanları ibadet­le rahat bulduğu, gözleri aydın olduğu halde Rablerine yakarmak suretiyle gönülleri huzur duyarak gece namazına kalkmak üzere yanları (vücutları) uyku ve rahattan uzak kalır. Onlar bazı mallarını hayır, iyilik ve Allah rıza­sı yolunda harcarlar. Böylece şahsî ibadet ve içtimaî taatleri birleştirmiş olurlar.

İmam Ahmed ve Ebu Davud, İbni Mes’uddan Peygamberimiz (s.a.)’in şöyle buyurduğu rivayet etmektedirler: “Rabbimiz şu iki adama hayret et­miştir: Biri; benim nezdimdeki rahmeti arzu ederek ve nezdimdeki azaptan korkarak sevdikleri ve ailesi arasında iken yatağını, yorganını bırakarak namaza koşan adam… Diğeri ise, Allah Tealâ yolunda çarpışan, ordusu ye­nilgiye uğrayan, savaştan kaçmanın sorumluluğunu ve savaşa dönmenin sevabını bilen, benim nezdimdeki rahmeti arzu ederek ve benim nezdimdeki azaptan korkarak savaş meydanına dönüp kanı akıtılan adam… Bunun üzerine Allah meleklerine şöyle der: Şu kuluma bakın. Benim nezdimdeki rahmeti arzu ederek ve benim nezdimdeki azaptan korkarak savaş yerine döndü ve nihayet kanı döküldü.”

Sa’lebî, Esma bt. Yezid’den merfû olarak Peygamberimiz (s.a.)’in şöyle buyurduğunu zikretmektedir: “Allah önceki ve sonrakileri birarada topla­dığı zaman bir münadî gelir. Bütün mahlûkatın işiteceği bir sesle nida eder: Bugün burada toplananlar kimlerin ikrama daha layık olduklarını gayet iyi bileceklerdir. Sonra tekrar döner ve nida eder: Vücutları yataklar­dan uzak kalanlar kalksınlar, der. Onlar da kalkarlar. Onlar azdırlar. Son­ra döner ve nida eder: İyilik ve sıkıntı içinde her hal üzerine Allah’a ham-dedenler kalksınlar, der. Onlar da kalkarlar. Onlar da azdırlar. Hepsi top­luca cennete gönderilirler. Sonra diğer insanların hesabı görülür.”

Cenab-ı Hak daha sonra, daha önce geçen özelliklerle tavsif edilen müminlerin mükâfatını zikreder:

“Hiçbir kimse onlar için, yaptıklarının karşılığı olarak saklanan, göz­lerin nuru olacak nimetlerin neler olduğunu bilemez.”

Meleklerden ve peygemberlerden hiçbir kimse, müminlerin gizleyip insanlara gösteriş olarak sunmadıkları salih amellerine karşılık tam mü­kâfat olarak Allah’ın kendileri için sevaplarını, gizlediği cennetlerdeki da­imî nimetlerin ve hiçbir kimsenin benzerlerine muttali olmadığı lezzetlerin büyüklüğünü mutlak olarak hiçbir kimse bilemez.

Buhari, Müslim ve Tirmizî, Ebu Hüreyre (r.a.)’den Peygamberimiz (s.a.)’in şöyle buyurduğunu rivayet etmektedirler: “Cenab-ı Hak şöyle bu­yurdu: Ben salih kullarım için hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın duy­madığı ve hiçbir beşer kalbine doğmayan nimetler hazırladım.” Ebu Hüreyre diyor ki: Dilerseniz şu ayeti okuyun: “Hiçbir kimse onlar için, yap­tıklarının karşılığı olarak saklanan, gözlerin nuru olacak nimetlerin neler olduğunu bilemez.” [6]

Müminlerin Mükafatı, Fasıkların Cezası:

18- Hiç mümin olan kimse, fasık gibi olur mu? Elbette eşit olamazlar.

19- İman edip de salih ameller işleyenler için yaptıklarına karşılık, ko­nak olarak Me’vâ cennetleri vardır.

20- Fasık olanların barınakları ise ateştir. Onlar ne zaman oradan çık­mak isterlerse, oraya döndürülür­ler. Onlara: “Dünyada yalanlayıp durduğunuz ateşin azabını tadın.” denilir.

21- Biz bundan dönsünler diye ahi-retteki o büyük azaptan önce mut­laka onlara dünyadaki yakın azabı tattıracağız.

22- Kendisine Rabbinin ayetleri ha­tırlatılıp da onlardan yüzçeviren kimseden daha zalim kim olabilir? Biz günahkârlardan mutlaka inti­kam alacağız.

Açıklaması:

“Hiç mümin olan kimse, fasık gibi olur mu? Elbette eşit olamazlar.” Ya­ni Allah ve Rasulü’ne iman eden, O’nun emir ve nehyine itaat eden kimse ile Rabbine itaatin dışına çıkan, Allah’ın kendilerine gönderdiği elçileri ya­lanlayan kâfir eşit olur mu? Bunun cevabı: Kıyamet günü Allah katında müminlerle fasıklar eşit olamazlar.

Bu ayetin benzeri şu ayetler vardır: ‘Yoksa kötülükleri işleyenler ken­dilerini iman edip de iyi amel işleyenler gibi mi yapacağız? Hayatları ve ölümleri bir mi olacak sandılar? Hükmettikleri şey ne kötüdür!” (Casiye, 40/21); “Yoksa biz iman edip de güzel amel edenleri yeryüzünde fesat çıka­ranlar gibi mi tutacağız? Yoksa Allah’tan korkanları doğru yoldan sapan­lar gibi mi sayacağız?” (Sad, 38/28); “Cehennemliklerle cennetlikler eşit ola­mazlar. Cennetlikler gerçekten muratlarına erenlerdir.” (Haşr, 59/20).

Allah Tealâ daha sonra bu iki grubun ahirette görecekleri karşılığı zikrederek şöyle buyurdu:

1- “İman edip de salih ameller işleyenler için yaptıklarına karşılık, ko­nak olarak Me’vâ cennetleri vardır.” Yani kalpleri Allah’ın ayetlerini ve O’nun peygamberlerini tasdik eden ve salih ameller işleyenler için dünya­da işledikleri güzel ameller ve iyi davranışlarına bir karşılık ve ikram ol­mak üzere içinde meskenler, evler ve yüksek köşkler bulunan “Me’vâ cen­netleri” vardır.

Ayette müminler hakkında temlik lamıyla “felehüm” denilmesi, fazla­sıyla değer vemek içindir.

2- “Fasık olanların barınakları ise ateştir.” Yani Allah’ı inkâr eden, ita­atin dışına çıkan ve kötü ameller işleyenlerin karar alacakları ve varacak­ları barınakları cehennem ateşidir.

Daha sonra Cenab-ı Hak onların kötü durumlarını zikrederek şöyle buyurdu:

“Onlar ne zaman oradan çıkmak isterlerse, her defasında oraya dön­dürülürler. ” Yani her ne zaman azabın ve işkencelerin şiddetinden dolayı cehennemden çıkmaya azmetseler, tekrar oraya iade edilir, oraya yuvarla­nırlar. Yani onlar orada ebedî kalacaklardır.

Nitekim Cenab-ı Hak bir ayette şöyle buyurmaktadır: “Onlar bir üzüntü sebebiyle her ne zaman oradan çıkmak isteseler, yine oraya iade edilirler.” (Hac, 22/12).

Fudayl b. Iyad diyor ki: “Allah’a yemin olsun ki eller kelepçelidir. Ayaklan bağlıdır. Alev onları kaldırmaktadır. Melekler ise onların başına vurmaktadır.”

Azarlama, ihtar ve tehdit olmak üzere “Onlara şöyle denilir: Dünyada yalanlayıp durduğunuz ateşin azabını tadın.” Yani dünyada yalanladığınız cehennem azabını tadın ve çekin bakalım. Zira Allah onu kendisine şirk koşanlar için hazırlamıştır.

Bundan önce bir başka azab da vardır:

“Biz bundan dönsünler, diye ahiretteki o büyük azaptan önce mutlaka onlara dünyadaki yakın azabı tattıracağız.” Yani biz onların sapıklıkların­dan hidayete ve hakka dönmeleri, küfrü terketmeleri, Rablerine iman et­meleri ve peygamberleri tasdik etmeleri için daha şiddetli ve daha büyük olan kıyamet azabı meydana gelmeden önce mutlaka kâfirlere ve isyankâr­lara yakın ve basit azap olan dünya azabından; yani açlık, öldürülme ve esirlik gibi musibet ve âfetlerden tattıracağız.

“Leallehüm yerciûn” ayetindeki “umulur ki” manası Allah Tealâ için imkânsızdır. Bununla bu olayın sebebi olarak Allah’a dönüş murad edil­mektedir. Bunun misali: Falan, kâr elde etmek için ticarete atıldı, denilme-sidir. Ya da bunun manası şudur: Biz onlara ümit edenlere tattırdığımızı tattıracağız. Ya da öyle bir şey tattıracağız ki bazıları: Belki onlar bu se­beple Allah’a dönecekler, diyeceklerdir.

Cenab-ı Hak daha sonra ceza için umumî bir sebep olarak insanlara zulmetmeyi zikrederek şöyle buyurdu:

“Kendisine Rabbinin ayetleri hatırlatılıp da onlardan yüzçeviren kim­seden daha zalim kim olabilir? Biz günahkârlardan mutlaka intikam ala­cağız. ” Yani Allah’ın kendisine Kur’an ayetlerini ve Peygamberlerinin mu­cizelerini hatırlattığı ve bunları kendisine açıkladığı halde bunları inkâr edip terkeden, bunlardan yüzçeviren ve sanki bunları hiç bilmiyormuş gibi, tamamını unutmuş gibi davranan kimseden daha zalim hiçbir kimse yok­tur. Çünkü biz Allah’ı inkâr eden masiyet ve münkerleri işleyen kâfirler­den en şiddetli intikamla intikam alacağız.

İbni Cerir ve İbni Ebî Hatim, Muaz b. Cebel’den Peygamberimiz (s.a.)’in şöyle buyurduğunu işittiğini rivayet etmişlerdir: Üç şey vardır ki, kim bunları yaparsa cürüm işlemiş olur. Kim haksız yere bir sancak açarsa, ya da ana-babasına isyan ederse, ya da bir zalimle birlikte yürür, o zalime yardım ederse cürüm işlemiş olur. Cenab-ı Hak buyuruyor ki: “Biz mücrim­lerden mutlaka intikam alacağız.” [7]

İki Risalet Arasında İrtibatın Kurulması, Hz. Musa’ya Tevrat’ın İnmesi Ve Yahudilerin Buna Karşı Tavırları:

23- Andolsun ki biz Musa’ya o kita- bı vermiştik. Sen O’na kavuşmak- tan sakın şüpheye düşme. Biz onu İsrailoğulları’na bir hidayet rehberi kılmıştık.

24- Biz içlerinde de sabrettikleri müddetçe emrimizle doğru yola sevkedecek rehberler tayin etmiştik. Bunlar ayetlerimize yakînen iman etmişlerdi.

25- ŞuPnesiz ki ihtilafa düştükleri hususlarda, kıyamet günü, araların­da sadece Rabbin hükmedecektir.

Açıklaması:

“Andolsun ki biz Musa’ya o kitabı vermiştik. (Ey Muhammed!) Sen ona kavuşmaktan sakın şüpheye düşme. Biz onu îsrailoğulları’na bir hida­yet rehberi kılmıştık.”

Allah Tealâ kulu ve Rasulü Muhammed (s.a.)’e Musa aleyhisselâma Tevrat’ı verdiğini haber vermektedir. Ya Muhammed! Kitapla karşılaşmak­tan şüphe içinde olma. Biz Musa’ya Tevrat’ı verdiğimiz gibi sana da Kur’an’ı verdik. Cenab-ı Hakk’m: “De ki: Ben peygamberlerden ilk ortaya çıkan biri değilim.” (Ahkaf, 46/9) buyurduğu gibi, sen de peygamberlerin il­ki değilsin.

İki risâlet arasındaki irtibat açıktır. Vazife aynıdır. Sen ümmetin için mürşid olduğun gibi Tevrat da İsrailoğulları için hidayet rehberi ve irşad edici kılınmıştır. Nitekim bir başka ayette Cenab-ı Hak şöyle buyurmakta­dır: “Biz Musa’ya kitabı verdik. Ve o kitabı, Benden başka hiçbir vekil tut­mayın, diye İsrailoğulları için bir hidayet rehberi kıldık.” (İsra, 17/2).

Ayetten maksat Yahudileri Hz. Muhammed (s.a.)’in risaletine iman et­meye sevketmek, müşrikleri ve başkalarını bu risaleti tasdike teşvik et­mektir. Zira iki risâlet arasında benzerlik mevcut olup vazife aynıdır. Ayrı­ca kavminin Peygamberimiz’in risaletinden yüzçevirmeleri sebebiyle Pey­gamberimiz (s.a.)’in şiddetli üzüntüsüne karşılık teselli edilmesi sözkonu-sudur. Zira Hz. Musa (a.s.) kavminden işkenceler ve çeşitli eziyetler gör­müştü. Kavmi ona: “Bize açıkça Allah’ı göster.” (Nisa, 4/153) demişlerdi. Yi­ne: “Sen ve Rabbin gidin ve savaşın.” (Maide, 5/24) demişlerdi. Buzağıyı ilâh edinmişlerdi.

“Biz içlerinde de sabrettikleri müddetçe emrimizle doğru yola sevkede-cek rehberler tayin etmiştik. Bunlar ayetlerimize yakînen iman etmişlerdi.”

Yani biz İsrailoğulları’ndan bizim iznimizle, muvaffak kılmamızla ve ken­dilerine yardım etmemizle, hayır ve imana davet eden rehberler tayin et­miştik. Çünkü onlar dinlerine itaat, peygamberlerini tasdik etme ve onlara tâbi olma üzerinde ve dünyada maruz kaldıkları Firavun’un kendilerine eziyet etmesi ve onları köleleştirmesi gibi belâlara karşı sabrediyorlardı. Bu rehberler Allah’ın birliğine ve kudretine delâlet eden ayetlerimizi ya-kînî olarak tasdik ediyorlardı.

Bu ifade Kur’an’ın da Tevrat gibi insanlar için hidayet rehberi olduğu­na ve ona tâbi olanların ihlaslı mürşidler olduğuna dair bir ikinci işarettir. Bu ayet sabrı ve Allah’ın vaadinin hak olduğuna imanı emretmektedir.

“Şüphesiz ki ihtilafa düştükleri hususlarda, kıyamet günü, aralarında sadece Rabbin hükmedecektir.” Yani Rabbin kıyamet günü kulları arasında, ihtilaf ettikleri itikad, din, hesap görme, sevap, ceza ve ameller gibi konu­larda hüküm verecek, itaatkâr olanı cennetle mükâfatlandıracak, isyankâr olanı cehennemle cezalandıracaktır.

Bu ayet sıhhatli bir iman ve salih amel işlemeye ikinci bir teşvik, Tev­rat’ın kaybolmasından ve İncil’in asıl nüshasının yokolmasından sonra Kur’an’la temsil edilen Allah’ın hidayetinden yüzçeviren kimseler için do­laylı bir tehdittir. [8]

Allah’ın Birliği, Kudreti Ve Haşrin Mutlak Haki­kat Olduğunun Bir Defa Daha Vurgulanması:

26- Şimdi yurtlarında dolaştıkları kendilerinden öneki nice nesilleri helak etmiş olmamız onları hidayete getirmiyor mu? Şüphesiz bunda bir çok ibretler vardır. Onlar hic işitmezler mi?

27-Suyu kuru toprağa sevkedip onunla hayvanlarının ve kendilerinin yedikı bitkileri çıkardığımzı görmezler mi? Onlar hâlâ görmeveceklermi?

28- Onlar: “Eğer siz doğru sözlü kimseler iseniz, o fetih ne zaman?”

29- De ki: “Fetih gününde kâfirlere iman etmeleri hiçbir fayda sağla­mayacaktır. Onlara mühlet de ve­rilmeyecektir.”

30- Sen onlardan yüzçevir ve bek­le. Onlar da bekliyorlar.

Açıklaması:

“Şimdi yurtlarında dolaştıkları kendilerinden önceki nice nesilleri he­lak etmiş olmamız onları hidayete getirmiyor mu?”

Peygamberleri yalanlayan o kimseler, peygamberleri yalanlamaları ve onlara muhalefet etmeleri sebebiyle geçmiş ümmetlerden helak ettiğimiz kimselerin çokluğunu açıkça görmüyorlar mı? Peygamberleri yalanlayan bu kimseler yolculukları esnasında bu eski ümmetlerin yurtlarına ve mes­kenlerine uğramakta, Âd, Semud ve Lut kavmi gibi kavimlerin helak olduklarına dair eserleri müşahede etmektedirler. Artık bunlardan hiçbir kalıntı ve iz kalmamıştır.

Nitekim Allah Tealâ şöyle buyurmaktadır: “Biz onlardan önce nice ne­silleri helak ettik. Şimdi onlardan hiçbirini hissediyor, ya da onların hafif bir sesini işitiyor musun?” (Meryem, 19/98); “Sanki orada hiç oturmamış gibiydiler.” (Hud, 11/68); “İşte zulmetmeleri sebebiyle çökmüş olan evleri!” (Nemi, 27/52); “Nice beldeler vardı ki zulümde devam ederken biz onları helak ettik. Şimdi duvarlar tavanlarının üstünde çökmüştür. Nice kullanıl­maz halde kuyular ve yüksek saraylar bomboş kalmıştır.” (Hac, 22/45).

“Şüphesiz ki bunda birçok ibretler vardır. Onlar hiç işitmezler mi?” Ya­ni peygamberleri yalanlamaları sebebiyle bu kavimlerin helak olmasında ve peygamberlere iman eden kimselerin kurtulmasında kudretimize delâ­let eden deliller, ibret ve öğüt olacakları dersler vardır. Peki onlar bizim öğütlerimizi duyup ibret almaz ve tefekkür etmezler, bizim hatırlatmaları­mızı hiç düşünmezler mi?

Kısaca: Helak edilenlerin yurtları onların durumuna delâlet etmektedir.

Cenab-ı Hak helak etmeye muktedir olduğunu beyan ettikten sonra diriltmeye muktedir olduğunu beyan ederek şöyle buyurdu:

“Suyu kuru toprağa sevkedip onunla hayvanlarının ve kendilerinin ye­dikleri bitkileri çıkardığımızı görmezler mi? Hâlâ görmeyecekler mi?” Öl­dükten sonra dirilişi yalanlayan bu kimseler bizim diriltmeye kadir oldu­ğumuzu, gökyüzünden suyu -ya da selleri- hiçbir bitki bulunmayan kuru toprağa sevkettiğimizi, bu su ile onların hayvanlarının yediği saman, arpa ve ot gibi bitkilerle kendilerinin gıdalandığı ve bedenlerinin güçlendiği yeşil bitkileri çıkarırız. Onlar bunu gözleriyle görmüyorlar, ölümünden sonra toprağa can verdiğimiz gibi insanları da öldükten sonra diriltmeye kadir olduğumuzu bilmiyorlar mı?

Allah Tealâ daha sonra müşriklerin diriliş ve haşir günü hakkındaki sorularını zikrederek şöyle buyurdu:

“Onlar: “Eğer siz doğru sözlü kimseler iseniz o fetih ne zaman1?” diyor­lar.” Yani bu kâfirler Allah’ın gücünü ve kendilerine azapta bulunmasını imkânsız görerek, yalanlayarak ve inatçılık ederek bunun meydana gelece­ği vakti soruyorlar ve diyorlar ki: Ya Muhammedi Bize ne zaman galip ge­leceksin? Allah senin lehine bizden ne zaman intikam alacak? Biz seni ve ashabını gizlenmiş, korkak ve zelil olarak görüyoruz. Siz küfür ve putpe­restliğe karşı tehdit ve vaîdinizde sadık kimseler iseniz…

Bunun üzerine Cenab-ı Hak onları azarlayarak şu cevabı verdi:

“De ki: Fetih gününde kâfirlere iman etmeleri hiçbir fayda sağlamaya­caktır. Onlara mühlet de verilmeyecektir.” Yani ey Peygamber! Senin risale-tini yalanlayan o kimselere şöyle de: Kesin olarak hakkı ayıran ve derhal nafiz olan hüküm ve karar günü, kâfirin imanının ve tevbe etmesinin hiç­bir yararının olmayacağı kıyamet günüdür. O gün onlara tevbe etmeleri, iman etmeleri ve amellerini ıslah etmeleri için tekrar dünyaya dönme şek­linde kendilerine mühlet verilmeyecektir. Zira makbul iman dünya haya­tındaki imandır. O halde hiç acele davranmayın. Bu vaad mutlaka gerçek­leşecektir.

“Sen onlardan yüzçevir ve bekle. Onlar da bekliyorlar.” Ey Rasulüm! Bu müşriklerden yüzçevir ve onların yalanlamalarına aldırma. Sana Rabbinden indirilen şeyi tebliğ etmeye devam et. Allah’ın sana vaad ettiği zaferi bekle. Çünkü Allah sana vaad ettiği şeyi gerçekleştirecek, sana muhalefet eden kimselere karşı seni muzaffer kılacaktır. Zira O, vaadinden dönmez.

Sen Allah’ın yardımını bekliyorsun. Onlar ise sana galip gelmeyi, ölü­mü ve öldürülmeyi bekliyorlar.

Nitekim Cenab-ı Hak bir başka ayette şöyle buyurmaktadır: “Yoksa onlar: “O bir şairdir, biz onun zamanın felâketleriyle çarpılmasını bekliyo­ruz. ” mu diyorlar?” (Tur, 52/30).

Sen de onlara karşı ve Rabbinin risaletini yerine getirme hususunda sabırlı olmanın neticesini göreceksin. Onlar senin hakkında Allah’ın kendi­lerine ceza vermesi, dünya ve ahirette kendilerine azap etmesi şeklinde bekledikleri şeyin ne kadar kötü olduğunu göreceklerdir. Onlar Allah’ın se­ni, kendilerine karşı koruyacağını ve yardımıyla sana destek vereceğini bil­miyorlar.

Kuran

Secde Suresi

Tefsir’ül Münir ( Vehbe Zuhayli ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.