Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 14°C
Az Bulutlu
İstanbul
14°C
Az Bulutlu
Cum 12°C
Cts 12°C
Paz 16°C
Pts 13°C

32 – Secde Suresi | Şifa Tefsiri

Mekke döneminin ortalarında nazil olmuştur. Bu surede Allah’a kulluk, Peygambere iman ve ahiret inancı üzerinde durulmaktadır. Mü’minlerle kafirlerin aynı olmadığı, ışıkla karanlığın farkı gibi farklı ol­duğu vurgulanıyor. Mü’minleri dost edinmemiz, kafirleri de hidayete gelmeleri için gayret göstermemiz gerektiği anlatılmaktadır. Otuz ayettir.

32 – Secde Suresi | Şifa Tefsiri

Secde Suresi | Şifa Tefsiri ( Mahmut Toptaş )

1- Elif-Lam-Mim.

Bu sure de Mekke döneminin ortalarında nazil olmuş. Allah bu su­reye üç harfle başlamış; Elif, Lam, Mim, Kur’an-ı Kerim’de 19 surede harfle başlıyor. Bazı surelerde, bu harflerden biri ile başlamışsa he­men ardından gelen birinci veya ikinci veya üçüncü ayeti kerimeleri Kur’an-ı Kerim’den bahsetmektedir. Mesela Bakara suresinin ilk ayeti buna bir örnektir. Değerli tefsircilerimiz bunu şöyle yorumlamışlar. Manasını Allah bilir. Ancak Allah (c.c.) böyle başlamak suretiyle o gü­nün Mekke müşriklerine olduğu gibi, kıyamete kadar gelecek olan bü­tün imansızlara da bir meydan okumada bulunmuştur. Mesela; “Eğer kulumuz Muhammed’e indirmiş olduğumuz bu ayetler konusunda şüphe içerisinde iseniz, buyurun bir surede siz getiriniz”diyor.

Bu Kur’an, Arabın dili ile inmiştir. Yusuf suresinde Allah (c.c); “Biz Onu anlayasmız diye Arapça indirdik” buyuruyor.[2] Yani Hz. Ebu Bekir’in, Ebu Cehil’in konuşmakta olduğu dil, onların bilmekte ol­duğu kelimelerle indirilmiştir. Elif, Lam, Mim, Nun, Sad, Kaf, gibi harf­lerden meydana gelmektedir. Yani Kur’an-ı Kerim’in lafzının ana mad­desi olan harfler ve kelimeler müşrikler tarafından da bilinmektedir.

Şu andaki imansızlar tarafından da bilinmektedir. Buyurun Kur’an’m bir benzerini de siz getirin diye meydana okuyarak, Allah (c.c.) bu tür surelere harfle başlamıştır deniliyor. Bizde aynısını söyleyelim.

“Şu anda dünyanın her tarafındaki, Arap dilini çok iyi bilen, Arap Edebiyatından nobel ödülü de alan insanlar var. Bu insanlar bir araya gelsinler, dünyanın geliştirmiş olduğu bilgisayardan da yararlansınlar. Arab’ın cahiliye döneminden, günümüze kadar kullanılan bütün kelime­leri bilgisayara yüklesinler. Sibeveyh, Kisai, Zemahşeri’ye kadar bü­tün Arap dil bilimcilerinin kurallarını da bilgisayara alsınlar ve dünya­nın bütün bilim adamlarını da Meclisde toplasınlar, bir heyet kursunlar, gök biliminden yer bilimine, deniz biliminden, hayvan bilimine kadar bütün bilim dallarındaki en üst seviyedeki insanları da toplasınlar ve Allah (c.c.)’m indirdiği bir sureye benzer bir sure yazsınlar.” desek de yazamazlar. Bu güne kadar çeşitli denemeler olmuş ama başarama­mışlar.

Peki bu tür bir harekete kalkışan sapık insanlar diğer insanlar tara­fından nasıl değer kazanırlar? diyecek olursanız, cevabı şudur. Hikaye olarak anlatılır. Fravun’a arkadaşı sormuş; “Yahu Fravun! çocukluğumuz beraber geçti, beraber oyun oynadık, sokaklarda beraber gezdik, beraber acıktık, beraber doyduk, sende benim gibi bir insansın. Kendi rablığım nasıl ilan ettin? ve buna nasıl inandın?” Fravun cevaben; “ben inanmadım ama, inananlar olduğu için ben de devam ettirdim. Yani bir defa rablığımı ilan ettim, baktım ki inanan ve secdeye kapanan o kadar insan var ki, bende devam ettirdim” demiş.

İşte imansızların imansızlıklarının, tutarsızlıklarının tutarlı hale gel­mesi, kabiliyeti zayıf, zayıf iradeli, kendine güveni olmayan, şahsiyet­siz insanların teslimiyeti, bazı insanların kendilerini ilahlaştırmasına sebeb oluveriyor.

İşte bir kısım surelerin bu tür harflerle başlamasının hikmetlerinden bir tanesinin veya mesajlarından bir tanesinin bu olduğunu müfessirlerimiz nakleder. Yani bütün insanlığa bir duyuru. Kur’an bu harflerden meydana gelmektedir, Bu güne kadar insanlar tarafından yazılamaması bundan sonrada yazlamayacağının işaretidir.[3]

2- Kitabın indirilisi alemlerin Rabbi tarafından dır. Bunda hiçbir şüphe yoktur.

Bu kitab’ın indirilişi alemlerin Rabbi tarafmdandır. Bu konuda da hiçbir şüphe yoktur. Hemen hemen Bakara suresinin baş tarafını bize hatırlatıyor. Rabbin tarafından demiyor; “alemlerin Rabbi tarafından in­dirilmiştir” diyor. Yani bir tarafta Allah’ın kitabı, öbür tarafta Allah’ın yarattığı alemler. Aleme bu ismin verilmesi, herşeyin Allah’ın varlığına ve birliğine “alem” olduğundan, yani “işaret” olduğundandır.

Ağacın dalında kıpırdayan bir yaprak, yerde rüzgarın önünde sürük­lenen bir gazel, Allah’ın ezeli ve ebedi olduğunu bize ilan etmektedir. Bütün yaratılmışlar; “Rabbim Allah” diyor[4]

3- Yoksa “Onu (Muhammed) uydurdumu diyorlar?” Hayır O rabbinden olan bir haktır. Senden önce kendilerine uyarıcı gelmeyen bir kavmi uyarmak içindir. Belki yola gelirler.

Bu ayette Allah(cc), bütün bunlara rağmen Mekke’li Müşrikler ve kıyamete kadar gelecek olan imansız kafirler, alemleri gördükleri, bu alemdeki bir tek şeyi dahi yaratamadıkları halde ve bunları yaratan bi­rinin olduğunu kabul etmek zorunda oldukları halde; Allah’ın gönderdiği bu kitabı Muhammed uydurdu mu? diyorlar.

Mekkeli müşrikler sevgili Peygamberimizin durumunu biliyor. Kırk sene beraber yaşadıkları, bu kırk sene içerisinde Peygamber efendimi­zin çevresinden edindiği kültürü biliyorlar. Peygamberimizin dil konu­sundaki belağatini ve maharetini de biliyorlardı. Buna rağmen “Muhammed bunu uydurdu mu? diyorlar” Buyuruyor Allah (c.c).

O Rabbimiz tarafından indirilmiş bir hakikattir ve geçmişte kendile­rine bir uyarıcı gelmeyen toplumlar, hidayet bulsun diye gönderilmiş bir uyarıcıdır. Sevgili Peygamberimizin bizi uyarmak üzere gönderildiğini Allah bize haber veriyor. O günün Mekke müşrikleri ve çevredeki in­sanlar uyarılmışlardı, o peygamber varisleri olan insanlar vasıtası ile de, kıyamete kadar bu Kur’an’la uyarılmaya devam edilecektir.

Hepimiz Peygamber varisiyiz. Mirasımız, Peygamberimizin bırak­tığı bu Kur’an’ı açıklayan hadislerdir. Herkes gayreti oranında bu mi­rastan bir bölümünü almıştır. Şu anda bu kitabı okuyan müslümanların hepsinin kalbinde Allah sevgisi peygamber sevgisi vardır. Allah’ın ayetlerinden hiç değilse ihlas suresi vardır zihinlerinizde. Bu Peygamberimizin Allah’tan alıp bize bıraktığı en güzel mirastır.

Öyleyse kendimize olduğu kadarıyla başkasına da yardımcı olmaya ve uyarıcı görevimizi yapmaya dikkat edeceğiz. “Nezir” uyarıcı de­mektir. Nasıl ki bir yangın alarmı vardır ve bu yangın için bir uyarıcıdır, bütün Peygamberler de nefsine uyan insanların tuttuğu yolun sonunda cehennem olduğunu, bir uçurumdan aşağıya düşüvereceklerini ve ora­dan çıkışlarımnda mümkün olmadığını daha insanlar ölmeden ve uçu­ruma varmadan peygamberler yol kavşaklarına duruyorlar ve insanları uyarıyor.

Aynı zamanda Peygamberler “beşir”dirler. Yani cenneti müjdele­mektedirler. Yani hem bu dünyada cenneti yaşatmak, nemde ahirette cennete ulaştırmak için “beşirlik” görevini de Peygamberler yapmak­tadırlar. O Peygamberin yolundan giden biz mü’minlerde; bu günkü in­sanların, dünyalarının da, ahiretlerinin de cennet olması için, Kur’an’a göre hayatlarını yaşamaları ve yaşatmaları için gayret göstermemiz

gerekmektedir.

Hocam sen ne diyorsun? Gazete ve televizyon haberlerinden habe­rin yok galiba? Sen bu memlekette yaşamıyormusun? Televizyonlarda milletin birbirlerine girdiğini görmüyormusun? diyebilirsiniz. Ancak siz geminin kaptanı olun. Güvertede insanlar kavga edebilirler. Geminin rotasını Allah’ın çizdiği yola doğru yöneltmeye çalışınız. Kavgayı bıra­kınız. Laf etmeyi bırakın, iş yapmaya başlayın.

Güzel bir söz vardır. Binlerce insanın olduğu bir salonda, bir insan gelse de elektrik şarteîine basıp söndürüverse, binlerce insan da orada bağırıp dursalar elektrik yanar mı!!? Yanmaz, sabaha kadar elektriği kesen insana karşı “Allah bunu kahretsin, Allah lanet etsin” deseler elektrik yanar mı? elbette yanmaz. Ancak birisi kalkar sessiz sedasız elektrik şartelini kaldınverirse elektrik yanar. Yani elektiriğin düğme­sine basmak gerekiyor.

İşlerin yürümesi için kaptan köşküne çıkıp rotayı Allah’ın yoluna, İslam’ın çizdiği sıratı müstakime çeviriverin. Ondan sonra güvertede kavga edenler de kavgayı bırakacak, birbirleriyle barışacaklardır.[5]

4- Allah’dır gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arşa istiva eden. Sizin için Ondan başka bir dost ve şefaatçi yoktur. Düşünmüyorm usunuz?

5- Gökten yere kadar bütün işleri Allah düzenler. Sonra sizin he­sabınıza göre bin yıl tutan bir günde, ona yükselir.

Yani göklerin ve yerin hakimi Allah (c.c.) Gökler ve yer arasmdakiIeri de yaratan Allah (c.c.)’dür. O’nun yaratmasının ve yönetiminin dı­şında kalmış bir şey yok. Arşın üzerinde, gökyüzünden yeryüzüne ka­dar bütün işleri idare eden Allah (c.c.)dır. Allah için büyük veya küçük iş yoktur. O’nun için zor iş yoktur. “Ol” deyivermesiyle oluverir.

Yaprağın kımıldamasından denizin derinliklerindeki parmak ucu ka­dar küçük hayvanların; hareketi, rızkı ve yaşamasına kadar her şey Allah (c.c.)’ın gözetimindedir. Sevdiğimiz ve beslediğimiz vücudumuz da kaç tirilyon hücre olduğunu biz bilmeyiz fakat Allah (c.c) bilmekte­dir. İnsanoğlu vücudumuzdaki hücreleri tespit edecek kadar rakam bu­labilmiş değildir. Allah vücudumuz daki hücrelerin sayısını bilir, onların ihtiyacı olan rızkını onlara gönderir ki, biz ayakta duruyoruz.

İşte gökleri ve yeri yaratan Allah (c.c.) insanların sosyal, siyasal, hukuki bütün ihtiyaçlarını karşılamak üzere de Kitabını (Kur’an’ı) in­dirmiştir.

Bizler tabiatı görüyoruz. Tabiattan imansız da yararlanıyor, kafir de yararlanıyor, mü’minler de yararlanıyor, puta tapanlar da yorumunda zorluk çekmesine rağmen bu tabiattan yararlanıyorlar. Rabbim de bi­zim gözümüzle gördüğümüz, kulağımızla duyduğumuz, elimizle tuttu­ğumuz ve faydalandığımız şeylere dikkatimizi çekiyor. Bak! Bunları yaratan Allah, bunları yöneten Allah, sizide yönetmek üzere Kur’an’mı indirmiştir, ona uymanız gerekir!!

Allah’ın bize göre çok uzun zamanda olması gereken işlerinin kendi katında bir günde olduğunu, “Allah’ın bir günde yaptığı işler, sizin sayı­mınıza göre, bin seneye denk zaman içinde olur” buyuruyor.

Bunun böyle olduğunu bu gün bizde görüyoruz. İnsanoğlu gökyüzü, yeryüzü denizaltı ve hayvanlar alemi ile ilgili bilgilerde fevkalade me­safeler almış ve almaya da devam etmektedir.

Fakat şunu siz hiç düşündünüzmü? İnsanlar bir konuyu araştırıyor, sonunda bildiklerimizin yanında bilmediklerimizin çok olduğu ortaya çıkıyor. Mesela son günlerdeki kopyalanan bir koyun üzerinde konu­şuluyor. Koyun hakkında bilinenler, bilinmeyenlerin yanında çok azdır. Bu herşey hakkında böyledir. Ama insanlık öğrenmeye devam ediyor.

İnsan, koyun, arı, kelebek, çiçek, böcek, deniz, vb. gibi yaratılmışlar, yaratilalı binlerce sene oldu deniliyor. Yani araştırmacılar; “milyonlarca yıl önce yaşamış bir hayvanın fosili bulunmuştur” diyorlar. Milyonlarca yıl önce Allah’ın mükemmel bir şekilde yarattığını, insanoğlu şimdi yaratmıyor, ancak bilmeye çalışıyor!!

Rabbimin altı günde yarattığını insanlık 6 milyon senede değil, 6 milyar senede anlamaya çalışıyor. Yeni bir şey yapmıyor. Parmağınızın ucu kadar bir ipek böceğinini ipeğini cinliler İstanbul büyüklüğündeki bir fabrikada üretiyor. Ama ipek böceğinin ürettiğine denk değil. Çin ipeğinin metresi mesela 300 bin liradan satılırsa ipek böceğininki 3 milyondan satılıyor. İpek böceğinin ürettiği insanoğlunun ürettiğinin 10 katıyla satılıyor. Hiç bir zaman birbirine denk olmuyor.

Rabbimin her yarattığının binlerce hikmetini, ilim bize anlatmaya devam edecektir.[6]

6- İşte O, gizliyi de açığı da bilen, herşeye gücü yeten, merhamet edendir.

O Allah (c.c.) gaybı da bilir, gizli olanı da açık olanı da bilir. O, her şeye gücü yeten ve kullarına rahmet eden ve merhamet sahibi olandır.[7]

7- Yarattığı herşeyi güzel yapan ve insanı yaratmaya çamurdan başlayandır.

8- Sonra Onun soyunu, bayağı bir sudan yarattı.

9- Sonra onu düzeltti ve ona ruhundan üfürdü. Size kulaklar, gözler ve gönüller yarattı. Ne kadar az şükrediyorsunuz

Herkesin yemeğe ihtiyacı olduğu gibi, “iman” etmeye de ihtiyacı vardır. Yemek yemenizi nasıl ki, başkasının başına kakmıyorsunuz, iman etmenizi de başa kakmayın. Yemek içmek nasıl ki vücudunuzun bir ihtiyacıdır, iman da kalbinizin ve ruhunuzun bir ihtiyacıdır. Bundan dolayı Allah’a hamdü sena etmeniz gerekir. “Bana bu hidayeti verdi­ğinden dolayı, Allah’a hamdü senalar olsun” dememiz gerekir.

Allah (c.c.) herşeyi engüzel şekilde yaratmıştır. Ama bu en güzel­lerin içerisinde, insanı daha güzel bir kıvamda yaratmıştır. Yaratılışımız çamurdandır. Sonra erkekle kadının bir araya gelmesiyle insanın menisinden yaratıldığımıza dikkat çekiyor. Yaratılışımızın başlangıcı toprak, devamı ise sudur.

Aynanın karşısına geçip bedeniniz güzelleşmesi için çalışıyorsunuz. Sonra çalışmaya gidiyorsunuz? Neden?; Kendi bedeninizi, eşinizi, ço­cuğunuzu beslemek, büyütmek, kimseye muhtaç etmemek, sıhhat ve afiyet içerisinde yaşatmak, helalinden kazanmak için.

İşte bu tenimize Rabbim dikkat çekiyor. Bu tenin topraktan geldiğini söylüyor. Topraktan yaratılan bu insana beden veriyor, kalp veriyor, göz veriyor, gönül veriyor, O’na ruhundan üfürüyor.

Kur’an-ı Kerim’de “kalp” diye isimlendirilen şey bizim bildiğimiz et parçası değildir. Manevi anlamda İnanan, seven, kızan bir özelliğimiz varya işte kalp odur. İşte Allah (c.c.) bunu bize lütfetmiştir. Bunu ça­murdan yaratılmış bir varlığa lütfetmiştir.

Bazı insanlar, Darvin nazariyesine inanıpta, “biz çamurdan gelme­dik maymundan geldik” diyebilirler. Siz bunlara da acıyın, merhamet edin. Bunlar çocuk akıllı insanlardır. Olur mu hocam? Bunu profesörler söylüyor. Olsi’n Profesör olupta bunayan insan yok mu? bu memle­kette? Bunlar bunamış insanlardır. Onun için bunlara merhamet etmek lazımdır.

İmansız insanlar, topraktan insanın çıktığına inanmazlar. Onlara şöyle seylememiz gerekir. Topraktan çiçeğin, ağacın çıktığını görüyor­sun değil mi? Paristeki parfüm fabrikasının ürettiği koku sayısı bellidir ve sınırlıdır. Ama tabiattan çıkan her koku sayısı sınırsızdır. Tabiatta biten her çiçeğin kokusu ve rengi birbirinden farklıdır. İnsanlık hala ör­nek ve önder olarak tabiatı kendisine rehber edinmektedir.

Öyleyse Allah (c.c.) bu kara topraktan laleyi sümbülü, karanfili, bül­bülü çıkardığı gibi insanı da çıkarmıştır. “Topraktan geldiğime inan­mam” diyen bir adam kendisinin nereden geldiğim bilmektedir. Doktorların ifadesiyle bir meninin beş milyonda birinden küçük bir ya­ratıktan meydana gelmiştir. İşte o küçücük yaratığa göz veriyor, kulak veriyor, bir de gönül veriyor. Bu insanlığın yapabileceği bir şey değil­dir. Bu güne kadar yapmak için uğraşmış ama yapamamıştır.[8]

10- “Toprakda kaybolduktan sonra, biz yeniden mi yaratılaca­ğız? dediler. Evet onlar Rablerine kavuşmayı inkar edenlerdir.

Kafirler diyorlar ki, biz toprağın içerisinde kaybolup gittikten sonra yeniden mi diriltileceğiz. Allah bizi nereden bulacak? Yeryüzünde biz kaybolup gideceğiz diyenler için, konunun izahını Bakara suresinin ba­şında, iman bahsinde vermiştim. Arzu edenler oraya bakabilirler.

Son günlerde bu imansız propagandası bizim müslüman kesimde de görülüyor. Hocayım diye ortaya çıkan arkadaşlarımızdan bazıları, kabir azabının olmayacağı konusunda mantık yürütüyorlar.

Yani denizde boğulup ölen adamı Allah kabirde nasıl azab edecek? diyorlar. Hindistan’da yakılan ve küçücük bir şişenin içerisinde kül ola­rak toplanan insana Allah nasıl kabir azabı verecek? diyorlarmış. Hindistana gitmelerine gerek yok bizim bu geri zekalılarımızın. Edirnekapı mezarlığına gitsinler mezarları kazıversinler, bakalım ne görecekler? Hepsi toprak olmuş, binlerce yıl içerisinde kemikler de toprak olmuş. Onlar ne olacak? Onlara sanki Allah azab edemiyecek mi?, Allah onları toplayamaz mı?

“Benzemez hesabı hesabımıza” demiş Yunus Emre. Bunlar şöyle birşey zannediyorlar. Geri zekalının biri, annesi ölünce, cesedin yanına uzun şeritli teyblerden birini koymuş “Bakalım melekler anneme ne soracak, annem ne cevap verecek?” diye. 9 saat sonra gitmiş teybi çı­karmış, 9 saat dinlemiş hiçbir sorgu sual yok. sonra hocaya; “bak teyb burada baştan sona bomboş.” demiş.

Hoca oğlum evlimisin” demiş adam “evet” demiş. Hoca; “yatakta hanımınla yatıyorsun, hanımın senden önce uyudu, sen uyanıksın, uy­kun gelmedi. Hanımın bir süre sonra dehşet içinde uyanıyor ve sana da “niye uyandırmadın” diye kızıyor. “Hayrola ne olduki?” dediğinde, “ar­kama bir yılan düştü beni kovaladı, derken karşıma bir arslan çıktı ve ben bunaldım. Bağırdım ve sen duymadın.” dese, Peki sen duydunmu?, onun rüyasında geçen bağırmaları ve kaçışları? tabiki duymadın, ama o azabı çekti değilmi?.” tıpkı böyle bir azap demiş.

Azab, ruhen değil bedenen de çekiliyor. Bedenen azab çektiğini ne­reden anlıyoruz? Vücudunun terlemesinden. Kan, ter içinde kalıyor o çektiği sıkıntıdan dolayı. Ruhu azab çekiyor gibi ama bedenden ter ge­liyor. İşte aynı yatakta yatan karı ile kocadan biri cennette dolaşıyor, biri cehennemde, biri keyif çatıyor, öbürüsü yılanların, akreblerin ara­sında, ateş çukurlarında korkunç rüyalar görüyor. İkisi de aynı yorganın altındalar.

Kabir azabını reddetmeye yönelen geri zekalılarımız, “efendim.Hz. Adem’den bugüne kadar aynı kabre, müsiümünda koyuldu, kafirde ko­yuldu. Bunlara nasıl azab edilecek?” diyorlar. Azabı sanki kendisi ya­pacak., Allah (c.c.) dilerse -aynı yorganın altında birisi azab gören, bi­risi mutluluk gören insanlar gibi- kabirde de hem mutluluğu, hem sa­adeti, hem de azabı aynı anda yaşatır.[9]

11- Deki: “Size vekil kılınan ölüm meleği sizi öldürecek, sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.

Hepimiz rabbimize döndürüleceğiz. Halkımızın dilinde “Azarail”diye isimlendirilen bu kelime Kur’an-ı Kerim’de “Melekü’l-Mevt” diye de geçmektedir. Yani ölüm melekleri” anlamındadır. İkisini bir araya getiren müfessirlerimiz; “Azrail: ölüm meleklerinin başıdır. Ve onun emrinde görevli melekler vardır. İnsanların canını da onlar alır, hayvanların canını da yine melekler alır.” demektedirler.

Hatta bu ayetin tefsirinde İbn Kesir bir hadis rivayet etmiştir ki, “Ölüm meleği, bir sivri sineğin dahi canını Allah’ın izni olmadan ala­mam” diyor. Buradan anlıyoruz ki, diğer hayvanlarında canını alan me­leklerdir. Bizim de canımız melekler tarafından alınacak ve Rabbimize yöneleceğiz.

Öyleyse Rabbin huzuruna alnımız açık, kalbimiz tertemiz, bütün vü­cudumuzda haram lokmalardan gelişmiş bir et parçası bulunmadan, yü­reğimizde Allah’a şirk koşmanın kokusu dahi olmadan, varmaya gayret gösterelim.[10]

12- Rablerinin huzurunda başlarım öne eğerek; “Rabbimiz, gör­dük ve işittik. Bizi (dünyaya) geri döndür de salih amel işleyelim. Biz kesin olarak inandık” diyen suçluları bir görsen.

Kafirlerin bu dünyada, peygamber sözü dinlememeleri ve Allah’ın (c.c.) göndermiş olduğu kitaplara iman etmemeleri neticesinde, bu dünya hayatında helali ve haramı tanımamaları, haramlarla ömürlerini geçirme ve dünyayı kan gölüne ve gözyaşına çevirmeleri vede insan­ların birbirlerini yemesine vesile olduklarından dolayı, ahirette mutlaka cezalarını çekeceklerini, Rabbim Kur’an-ı Kerim’indeki ayetlerinde haber vermiş. Bir de diğer Peygamberlerle gönderilen sahifelerde de ha­ber vermişti.

Buna rağmen o suçlular, Ahirette, Rabbimin huzuruna vardıklarında, yaptıklarını karşılarında gördüklerinde; suçlarının altında önce kafaları ezilecek, yani utançlarından kafalarını önlerine eğecekler.

Sevgili Peygamberimize ve O’nun şahsında bize diyor ki; suçlu in­sanları, başlarını eğmiş olarak rabbin huzurunda bir görsen. Bir görsen onları. İnsan suçlu olunca, sevdiği bir büyüğünün Önünde onun yüzüne bakamayıp, başını yere eğmesi vardır ya, işte bu dünyada iken pey­gamber sesine kulak vermeyen insanlar, bütün suçlarının ağırlığı al­tında, utanç içerisinde, başlarını rabbin huzurunda yere eğeceklerini ifade ediyor Allah (c.c).

Orada Rabbimize yalvaracaklar “Ya Rabbi! Biz gördük. Biz bu dün­yada azabı gördük, dünya da iken inanmadığımızı bu ahiret dünyasında gördük. Dünyada iken kulak vermediğimiz Peygamber sözlerini bu dünyada işittik. Ne olur ya Rabbi!” diyecekler. Fakat ata sözünde ol­duğu gibi; “son pişmanlık fayda vermeyecektir.”

Aklımız başımızda iken, elimiz ayağımız tutarken, bu bedenimizi doyurmak, beslemek, ve tertemiz yerlerde gezdirmek için, bu dünyada bir çok meşakkatlere, bir çok çilelere katlanıyoruz. Ama ne kadar bes­leyebiliriz ki? 60- 70- 80- sene, o kadar. Sonu gelmez senelerde yaşa­nacak bir diyara doğru çekip gidiyoruz. Bunu kimse inkar edemez. Oraya doğru gidişi herkes kabul etmektedir.

Kabirden sonraki alem ile ilgili konularda inananlar ve inanmayanlar var tabiki. Ama inkarcılar kabir ötesi hayatında olduğunu gördüklerinde ve kötü amelleriyle karşı karşıya geldiklerinde, “yarabbi! ne olur bizi geriye döndürde iyi ameller işleyelim” diye rabbime yalva­racaklar. Fakat fayda vermeyecektir diyor Allah (c.c).[11]

13- Biz dileseydik herkese hidayetini verirdik. Fakat benden; “Cehennemin tamamını cinler ve insanların bir kısmıyla dolduraca­ğım” sözü gerçekleşti.

Rabbim diyor ki, biz dilesek her nefse, her can sahibi insana hida­yetini de verirdik. Dileseydik verirdik. Ama Rabbimiz hidayet veya dalaleti seçme hakkını insana verdiğini ayet-i kerimeleriyle bize bil­dirmiştir.

“İki yolu da gösterdik insanlara. Dilerse şühedenlerden olur, dilerse küfredenlerden olur” Yani “küfretme veya şükretmeye meyletmek” de­diğimiz şeyi meydana getirecek olan, insanın bizzat kendisidir. Hür iradesinin neticesinde ya sevab kazanacak, cennete gidecektir veya günah kazanacak, cehenneme gidecektir.

Bakınız!! dünya hayatımızda biz canımızın ve tenimizin rahat ede­ceği yerlerde irademizi kullanıyoruz. Birkaç senelik ömrümüz için bunu yapıyorsak, sonu gelmez senelerde yaşanacak biryer için de iyi tarafı, doğru tarafı ve güzel tarafı tercih ediverelim.

Bazı insanlar ağızlarından çıkan kelimenin ne anlama geldiğini dahi düşünmeden, “efendim işte filan, filan ünlülerde cehenneme gidecekse cehennem şenlik yeri olacak” diyorlar. Böyle diyen insanlara, hemen bir kibrit yakın ve parmağını kibritin üstüne tutmasını isteyin. Parmağını tutabilirmi? Kibrit alevi nedir Jci? Görüntüde hiçbir şey de­ğildir ama o kibritin alevine dahi dayanamıyoruz biz. Parmağınızın ucu ateşte yanarken, diğer taraftan herhangi bir şeyden zevk almanız mümkün değildir. Öyleyse bu dünyada iken aklımızı başımıza alalım, cehennemi görür gibi, cenneti görür gibi hareket edelim, Rabbin rıza­sına muhalif iş yapmamaya çok dikkat edelim.

Rabbimiz diyor ki, dileseydik herkese hidayet verirdik. Yani dile-seydim kafir insan yaratmazdım diyor. Yani dileseydi insanlara küf­retme meylini vermezdi. Ama hidayete veya dalalete meyletme iradesini veriyor ve neticede hidayete tabi olanların cennete, dalaletin yo­lundan gidenlerinde cehenneme gideceğini ayetleriyle bildiriyor. İnsana hür iradeyi vermiş ama o hür iradeyi iyi yolda kullanmaları için Allah(c.c) Peygamberler göndermiş, son peygamber olarak da Efendimizi (A.S.V.) ve Onun getirdiği Kur’an-ı Kerimle insanlara kopya vermiş.

Yani bu dünya sahnesinde binlerce nimet verilmiş ki, bunların her biri imtihan sorusudur, bu imtihan sorularımızda başarılı olabilmemiz için Allah (c.c.) bize kopye veren bir kitap ve kopyeleri de okuyuveren hir nevffamber ve onların varislerini de göndermiştir.[12]

14- Bu(kıyamet) gününüzü unutmanız sebebiyle(azabı) tadın. Bizde sizi unuttuk, yaptıklarınızın karşılığı olarak, ebedi azabı tadın.

15- Bizim ayetlerimize ancak şunlar iman ederler: Ayetler hatırla­tıldığında secdeye kapananlar, Rablerini hamd ile teşbih edip, bü­yüklük taslamayanlar.

Allah’a secde ederken, Allah’a hamd-ü senalar ederken, Allah’ı teş­bih ederken, yani “sÜbhanallah, sÜbhanallah…”, “elhamdülillah, el­hamdülillah…” derken hiçbir zaman Allah’a karşı kibirlenmediğinizi de ortaya koymuş oluyorsunuz. “Secde”ederken, hiçbir insan önünde eğilmeyen, yukarılarda gezen başınızı Allah’ın huzurunda secdeye ka­patıyorsunuz. Secde ki, ayak hiz.amzdadır, topraktan yaratılmış olan halılar, kilimler üzerine alnınızı koyuyorsunuz. Yani topraktan geldik toprağa gideceğiz.

Ya Rabbiü, bu baş yücelerden yüce ola/ı Allah (c.c.)’a itaat ve iba­det ettiği oranda yücelir. Onun için “subhane rabbiyel Ala” “yüceler yücesi Allah (c.c.) teşbih ederim” diyoruz ve oradan canımızı tenimizi yüceltiyoruz. Rabbimize ibadet ve itaatle ruhumuzu ve bedenimizi yü­celtiyoruz. Mehmet Akif Merhum ne güzel ifade etmiş; “-O rükû olmasa, dünyada eğilmez başlar.”

Çanakkale’de Allah’ın huzurunda eğilen askerlerimiz, düşmanın hu­zurunda eğilmemişler, cesetleri dağları doldurmuş ama yurdumuza düşmanları doldurmamışlardır.

Günümüzde gazetelere bakınız, yazarlarımız, çizerlerimiz birbirle­rinin aleyhlerinde verip veriştiriyorlar. Biri diğerine CIA ajanı diyor, di­ğeri de ona Mossad ajanı diyor. İkiside Türk bunların. Fakat bütün bunların müşterek tarafları, yani birlikte oldukları taraf; İslam’a yan bakışlarıdır. Rabbim huzurunda bir defa olsun eğilmemeleridir.

Alnım secdeye koyan insanlardan; dinine, imanına, vatanına ihanet eden insan çıkmamıştır. Rabbine secde eden, rabbine rüku eden, rabbin huzurunda boyun eğen insan, düşmanın önünde boyun eğmez.[13]

16- Yanlarını yataklardan (ibadet için) uzak tutanlar, ve korka­rak ve umarak Rablerine dua edenler ve kendilerine verdiğimiz rizıkdan infak edenler (bizim ayetlerimize iman ederler.)

Rablerinden korkarak ve ümitle dua edenler, gecenin bir zamanında yanlarım yataklarından uzak tutarlar.

Buhari’nin bildirdiğine göre, Hz. Aişe validemiz; “Peygamberimizin ayakları şişinceye kadar geceleri ibadet ettiğini” haber veriyor.

Hatta Hz. Aişe validemiz diyor ki; “Ya Rasülallah, Allah(cc) senin gelmiş ve geçmiş günahlarını affetti, hala mı dua ediyor sun?” Efendimizde diyor ki; “şükreden bir kul olmayayım mı?” Yani affı art­tıkça şükrü artıyor.

Doğrusu da o değil mi? İnsanın sevdiği birisine karşı sevgisi art­tıkça, saygısı da artıyor. Ona karşı hata etmemek için hassasiyeti artı­yor. İşte Efendimiz (a.s.v.), Rabbine yaklaştıkça ibadetleri daha fazla

artı veriyor.

Biz de Rabbimize olan bağlılığımızı devam ettirdikçe ibadetlerimizi daha da artırmalıyız. Hatta bu ayetin tefsirinde, Ebul -Leys es-Semerkandi şöyle diyor; Akşamla yatsı arasında da yatsı namazını geçiririz diye uyumazlar.

Rabbin vermiş olduğu rızıktan da infak ederler. Mü’minlerin vasıfla­rını sayarken şunları sıralıyoruz; Allah’ın ayetlerine iman ederler, Allah’a secde ederler, Allah’ı teşbih ederler, Allah’a hamd ederler. Allah’a karşı büyüklenmezler. Büyüklenemezler ne demek? Kim büyükleniyor Allah’a karşı? Bir çok imansız var ki, Allah’ın büyüklüğünü kabul ediyor. Ama bu Müstekbirler diyorlarki, “Evet yeri göğü Allah yarattı ama, Allah’ın bundan 1400 sene Önce koymuş olduğu hükümler­den, emir veya yasaklardan biz daha iyisini koyarız”

İşte bu kibirlenmedir, büyüklenmedir. “Allah’ın indirdiğini Kur’an’dan bizim yazdıklarımız daha iyidir ve daha değerlidir” demek müstekbirler arasına girmek demektir, İnkarcılar arasına girmek demektir.

Yeri göğü Yaratan Allah’ı bir tarafta kabul edeceksin. O’nun yarat­tığı mahlukatta bir tek kusur bulamıyacaksın, ondan sonrada diyeceksin ki, Allah’ın kitabı Kur’an-ı Kerim’den benim ağabeyim, benim am­cam, benim sam amcam daha iyi kanun koyar, ben ona iaat ederim!!!” İşte buna çağdaş putperestlik denilir.

Mü’min ise Allah’a karşı kibirlenmez. Allah’a dua eder, yatacağı za­manlar vardır, çalışacağı zamanlan vardır, ibadet edeceği zamanlan vardır ve Allah’ın kendisine vermiş olduğu nimetlerden de infakta bulu­nur Yani dağıtır. Nedir o nimetler?

Akıl nimeti; Akıl nimetininde dağıtılması gerekir. İnsanlara yol gös­termelidir. İlim nimeti; İlim nimetini dağıtacaksınız, okutacaksınız. Mal nimeti; O maldan da zekatlarınızı ve sadakalarınızı vereceksi­niz.

Makam ve Mevki nimeti’, Belirli bir makama gelmişseniz o alanların da hakkını vereceksiniz.[14]

17-Yaptıklarına karşılık olarak, onlar için göz aydınlığı olan ni­metlerden nelerin saklandığını hiçbir kimse bilemez.

Yaptıklarının karşılığı olarak, “bir mükafat olarak” Allah’ın onlara vereceği nimetler Öyle nimetler ki, gözleri aydın eden, pırıl pırıl yapan o nimetleri hiçbir nefis bilemez, önceden kestiremez.

Onlar için Rabbimiz öyle nimetler hazırlamıştır ki, onları gizlemiştir. O nimetlerle karşı karşıya gelince gözler pırıl pırıl olacaktır, gözler ay­dın olacaktır ve mutlu olacaklardır. Yaptıklarının karşılığı olarak bunlar verilecektir ama, hiçbir can bunu bilemez.

Buradaki tarifin cennet için olduğunu söylemiş tefsircilerimiz ama, “cennet” kelimesi açıkça ayette geçmemektedir. Bundan da anlaşılıyor ki, diğer birçok ayet-i kerimenin tefsirinde de görüldüğü gibi, bu dün­yada da yaptıklarımızın karşılığı olarak Allah (c.c.), öyle mutlu anlar yaratır ki, amellerimizin neye vesile olacağını önceden kestiremeyiz.

Şimdi şu soru soruluyor? İslam gelince ne olacak? İslam’ı yaşarsak ne olacağını bayramlarda görüyoruz. Mesela Kurban bayramından önce sorsalardı. İslam’ı yaşarsak ne olurdu? deselerdi tarif etmemiz bi­raz zor olurdu. Yaşayınca görüldü. Ancak bu yaşama, ferdi olarak değil, toplum olarak yaşama olacak. Zaten İslam’ın bir topluma mutlu anlar yaşatabilmesi için de, toplu olarak yaşanması gerekiyor.

Cumhurbaşkanından dağdaki çobana kadar herkes bayramını yaşı­yor. Önce hep beraber namaz kılıp, gücü yetenler Kurban kesiyor. Bütün sokaklar tektemiz oluyor.

Üç günlüğüne vacip olan İslam’ın bir emri, Cumhurbaşkanından dağ­daki çobana kadar yaşanır hale gelince, Genelkurmay başkanından erine kadar herkes tarafından yaşanır hale gelince ne oluyor? Bütün sokaklar, Kışlalar, karakollar, üniversiteler birkere tertemiz oluyor, bayram temizliği oluyor.

Elbiseler rengarenk oluyor, ağızlarda şeker var, ağızlar tatlı, ağız­daki kelimeler tatlı ve güllü, midelerimizde et, zengininden fakirine ka­dar herkesin evine et giriveriyor. Birde akraba arasındaki ziyaretleş­meler. Üç günlüğüne bir vacip toplum tarafından yapılınca toplumsal bir değişim meydana geliveriyor.

Önceden bunu kestirmek mümkün değil. Ama yaşanınca oluyor. Eğer topyekün bir millet tekrar namazından, zikrinden, fikrinden, mali, ticari, siyasi, her sahada Kur’an’ın emrettiklerini yaşar hale gelince, dillerini yalandan, gönüllerini iftiradan gıybetten, hasetten, şirkten te­mizleyecek olurlarsa kulaklarını kötü sözlerden uzak tutup, iyi sözlere kulak verecek olurlarsaki ayet-i kerimede; “Onlar her sözü duyarlar, en güzeline uyarlar” buyuruluyor.[15] Gözlerin göreceği bütün manzaraları güzelleştirecek olursak, hem gönül hanemizi hem de dış dünyamızı güzelleştirecek olursak, bu dünyamızda cennet olur.

Bu dünyada cennet gibi bir hayat yaşayan, İslam’a göre hayatını geçiren, İslam’ın o ılık ikliminde ailesiyle mutlu hayatını yaşayan in­sanlar, cennette yaşayacak hale geldikten sonra, Allah (c.c.) eceliyle beraber o insanları cennete uçuruverir.[16]

18- Mü’min olan, fasık olan gibimidir? Bunlar denk değildir.

Mü’min insanla fasık insan denk değildir, eşit değildir. Mekke fethi esnasında sevgili Peygamberimizin yanına, Mekke’yi temsilen Ebu Sufyan (henüz iman etmemiş) geliyor. Sahabe-i Kiram’dan Aiz b. Amr’ı da yanına alıyor. Efendimizin yanına girerken sahabeden biri takdim ediyor; “Ya Rasülallah Ebu Sufyan’la, Aiz b. Amr geldiler” diyor. Sevgili Peygamberimiz cümleyi düzeltiyor, “Aiz b. Amr’la, Ebu Sufyan geldiler” diyor.[17] Yani sahabe uyarılmış oluyor, onun şahsında kıyamete kadar gele­cek olan bütün mü’minler uyarılmış oluyor. Ne demek oluyor? Konuşurken bile mü’minin adının önüne kafirin adını geçirmeyiniz.

Arkasından Peygamberimiz şu hadis-i şerifi irad ediyor. “İslam yü­cedir. O’nun Önüne geçilmez, onun üstüne çıkılmaz” diyor”.

Yani Aiz b. Amr müslümandır, Ebu Sufyan ise o zaman kafirdir. Ebu Sufyan’ın adını müsltimanın adının önüne koymayınız. İşte denk olmamayı biz burada ortaya koyuyoruz. Yoksa insani haklan, İslam’ın koyduğu kurallar içerisinde verirken bu kurallara uyulacaktır.

İyilikle kötülük denk değildir. Aydınlıkla karanlığın denk olmadığı gibi, zehirle panzehirin denk olmadığı gibi, acı ile tatlının denk olma­dığı gibi, mü’minle kafirde birbirine denk değildir.[18]

19- İman edip ameli salih işleyenlere gelince, onlar için yaptıkla­rına karşılık ağırlanmak için varacakları cennet vardır.

İman edip amel-i salih işleyenler için o mc’va cenneti vardır. “Me’va”, sığınılacak yer, yarılacak yer, girilecek yer manasına gelir. Yani mü’minlerin sığmağı olan cennetler vardır.

Mahşer yerinde cennetten başka sığınılacak hiçbir yer yok işte o cennete sığınılacak, o cennette konaklanacak. Bu dünyada yaptıkları­mıza karşılık Allah (c.c.) lutfıı kereminde., rahmuinder ve merhame­tinden cennette konaklatacak ve misafir safirlik geçici değil ebedi olacaktır.[19]

20- Fasıklara gelince, onların sığmağı ateştir. Oradan her çıkmak isteyişlerinde oraya geri çevrilirler ve onlara ” Yalanla makda olduğu­nuz ateşin azabını tadınız!” denir.

“Fasık” burada imansızlığı ifade etmektedir. Yuni îtaaıtan dışa çı­kan, isyan eden fasık. Onlarında nğır.acp.ğı yer cehennemdir. Cehennem ateşi yanmış alev alev insanları bekliyor. Herkes ateşini bu dünyadan götürecektir. Bu dünyada cehennem ateşinin bizde alev al­ması için bir damlacık haram bırakmamaya, şirkten küfürden bir alev alıcı madde bırakmamaya dikkat edeceğiz.

Üzerinde benzin olan bir adam ateşin yanından geçerken alev alır. İşte cehenem ateşi yanmış bekliyor orada. Onun üzerindeki sırat köp­rüsünden geçilecektir.

Eğer gönlümüzde şirkten, küfürden birşey varsa, bedenimizde ha­ram lokma varsa, gönlümüzde kötülüklerden, dilimizde yalanlardan, if­tiralardan, gıybetlerden varsa, kulaklarımız bol dılemişse. gözlerimiz hep haramlarda dolaşmışsa alevi oradan ahverir. Ayaklar kötü yollarda dolaşmışsa, alevi oradan kapıverir Allah korusun.

Rabbim, bu dünyada tedbir alın diyor. Ahirette tedbir almanın fay­dası yok “Ya rabbi beni dünyaya döndür de tekrar amel edeyim” de­meniz size fayda vermeyecektir.

“Ne zaman o cehennemden çıkmak isteseler, geriye iade edilirler. Çukurlar vardır orada, o çukurlardan çıkmak üzere kenara doğru gelir ama kenarından yine içine doğru atılırlar,” diyor Allah (c.c). Ve de Melekler tarafından, “dünyada iken yalanlamış olduğunuz bu ateşin azabını tadın bakalım” denilir.

Hiç değilse yalanlamıyalım. Cehennem ateşinin varlığım yalanlamı-yalım, cennetin varlığını yalanlamıyalım Yani amentüdeki 6 iman esa­sına gönülden iman edelim. Ben size yalvarıyorum. Amelimizde eksik­lik varsa bile imanımız tamsa, cennete kesinlikle gidilecektir.

Ama bir insan alnını hiç secdeden kaldırmadan ömür boyu namaz kılsa, bütün günlerini oruçlu geçirse de arkasından; “ben bunları spor için yapıyorum, yok canım öldükten sonra insan dirilirmiymiş, ahiret diye bir şey olurmuymuş?” derse ebedi cehennemde, kalır. Zira Rabbim bu ayette,” yalanlamış olduğunuz cehennem ateşini tadın” bu­yuruyor. İman’ın 6 şartına biz “Kur’an’da bildirilenlerin tamamı” diyoruz.

Misal olarak, bir insan rakı içiyor, şarap içiyor, ama diyor ki, “rab­bim affet beni” Bunu yürekten söylüyor. Bir insan ki hiç içmiyor. Adama, “ne güzel sen hiç içmiyorsun” diyorsunuz, adamda; “yok canım haram olduğundan dolayı içmemezlik yapmıyorum, İçki harammı olurmuş? Çağımızda bunun haram olması mümkün değil. Ben vücuduma zarar olduğu ve midem kaldırmadığı için içmiyorum” diyor. Böyle diyen insanın cehennemden çıkma ümidi yoktur. Ama rabbim beni affetsin diyen insanın işi Allah’a kalmıştır. Allah onu dilerse affeder. Rabbim bir ayetinde; “Allah dilerse şirk hariç bütün günahları affe­der”[20] diyor. Öyle olunca bir kere inancımızı sağlam tutmaya çok dikkat edeceğiz.[21]

21- Belki dönerler diye, onlara büyük azaptan önce, küçük azabı tattıracağız.Yalnız ahirette mi azab edilecek?

Onlara o büyük azabtan önce de azab edeceğiz diyor Allah (c.c). Cehennem azabından önce de azab edilecektir. Mahşer yerinin, kabrin ve bu dünyada iken imansızlığın getirdiği bir azab vardır.

İmansızlığın getirdiği azab nedir? şimdi ben “Amerika, İngiltere azab içerisindedir” desem, bir çok insanımız şöyle diyecek, “yahu ho­cam onlar bizden rahat, niye bunu söylüyorsunuz?” Ben şöyle cevap vereyim; “Ben Avrupayı gördüm, orada 1,5 sene kaldım. Paris’i gör­düm, Amsterdam’ı gördüm, Kö.ln’ü gördüm, iyi göreyim diye çok iyi de gezdim. Size şunu söyleyeyim. Bir hayatınız vardır, eşiniz, çocukları­nız var, geçim sıkıntısı çekiyorsunuz, evinizin kirası pahalı geliyor, veya eviniz bodrum kattadır ve siz bir çeşit sıkıntı çekiyorsunuz. Böyle bir hayatla, mesela Nevyork’ta büyük bir alan içerisinde bir eviniz var, eviniz önündeki bahçede her türlü çiçekler, meyveler var, o evde rahat yaşayabileceğiniz bir geliriniz de var, eşinizin bir arabası, sizin bir arabanız var, çocuklarınızın birer arabası var, bunlarla işe gelip gidiyorsunuz. Çeşmenin birinden sıcak su akıyor birinden soğuk su akıyor, dilediği her şey evin içerisinde var. Şimdi bu hayatla, sizin hayatı mukayese edersek tabiki o rahat.”

Böylesi bir hayatı biz istiyelim mi? isteyelim. Bu tarafını istiyelim. İslami kurallar içerisinde bizim hayatımızda böyle olsun. Ecdadımız bunu yapmış. Osmanlının eski evlerine bakacak olursanız böyle bir ha­yatı islami kurallar içerisinde başarmışlar. Fakat islami olmayan kural­larla bu neticeyi alanlara bakıveriniz. Akşamleyin kocası bir tarafta hanımı bir tarafta. Birisi bir başka yer de kendisine bir eş bulmuş, öbürü bir başka yerde eş bulmuş. Sabah oluyor karıyla koca arabala­rına biniyorlar hastanedeki AİDS tedavisi gören kızlarını ziyarete gidi­yorlar. Oğulları ise o da bir başka ahlaksızlığın içerisinde, o da eroin­man. Yani imansızlık bu tür hastalıkları da beraberinde getirmiştir.

Rabbim de; “inançsızlığın azabım, o büyük azab gelmeden önce beri tarafta da biz onlara taddınrız” diyor.

AİDS hastalığı da, uyuşturucu hastalığı da, anne -baba tanımamaz-lık hastalığı da imansızlıktan kaynaklanmaktadır.[22]

22- Rabbinin ayetleri hatırlatıldıktan sonra, ondan yüz çeviren­den daha zalim kim vardır? Şüphesiz biz suçlulardan intikam alırız.

Ayetler kendilerine hatırlatıldığında, Ondan yüz çeviren suçlu insanlardan mutlaka intikam alınır. Cehennemde mutlak cezalarını çekerler.[23]

23- Andolsun biz Musa’ya kitab verdik. Sen ona kavuşacağından şüphe etme. Onu israil oğullarına hidayet rehberi kıldık.

24- Sabredip, ayetlerimize iman ettiklerinden, onlar arasından emrimizle yol gösteren imamlar kıldık

25- Şüphesiz Rabbin kıyamet gününde, ihtilaf ettikleri konularda hükmedecektir.

Bu ayetlerde. Rabbim Peygamberimizin gözünün önüne geçmişten bir sahneyi getiriveriyor.

Sana bir kitap verdiğimiz gibi, Musa’ya da bir kitap vermiştik. Yani peygamber efendimizin yolunun yeni bir yol, metodunun yeni bir metod olmadığını Allah (c.c.) Peygamberimize hatırlatıyor.[24]

26- Kendilerinden önceki nesillerden helak ettiklerimiz ki, şimdi bunlar onların yurtlarında geziyor. Bu onları doğru yola götürmedi mi? Şüphesiz bunda ibretler vardır. Hâlâ kulak vermiyorlar mı?

Şu an biz bu ayet-i okuduğumuzda İstanbul şehrinde, daha önce ya­şamış insanların meskenlerini görüyoruz, surları, kaleleri, sarnıçları, Roma’mn harabelerini, Mısır Pramidlerini görüyoruz. Yani Allah’a is­yan etmiş insanların ne hallere geldiğini görüyoruz.

Bu dünyada iken azablannı tatmış bir kısım insanlar, Musa (a.s.) ve O’na inanan bir avuç müslümana karşı mağlub olmuşlar, denizde boğulmuşlar. Pramidleri yapabilecek güce sahib Fravun, elinde yalnız asası, dilinde de Allah’ın kelamı olan Musa (a.s.) karşısında mağlub olmuştur.

Yıllarca zulüm üzerinde kurulan İstanbul’un, “Allahû Ekber” nidaları karşısında surlarını ve kapılarını müslümanlar açmış ve İstanbul’u tes­lim almışlardır.

Allah (c.c); “Nice az topluluklar Allah’ın izniyle çok topluluklara galip gelmiştir” diyor. (Bakara 249) Bütün bunları görmek onlar için hida­yet olmaz mı? diyor rabbim.

Yani şu anda ben koministim, ben ateistim diyen insanlar bilsinler ki, 100 senelik kominizm de gitti ama Hz. Adem’den beri uzun bir ta­rihi olan İslam 2000’li yıllara girerken dünya gündeminde birinci sırayı alıyor.

Bu günün gazete ve dergilerine bakacak olursanız ki, yalnız Türkiye’de çıkan gazeteler İslam’ın sesinin gür sedasını bütün gönül­lerde tatlı bir yankı meydana getirdiğini yazıyorlar. Bu da dinimizin, hak bir din olduğunu gösteriyor.[25]

27- Görmüyorlar mı? biz suyu kurak yere sevkederiz de onunla ekin çıkarırız ondan hayvanları ve kendileri yerler. Hala görmüyor­lar mı?

Allah (c.c), buğdaylar, arpalar çıkanyor, biz yiyoruz, hayvanlarımız yiyor. Yani çorak ve ölü araziden yemyeşil bitkiler çıkaran Allah (c.c.)’dür.

Bir kısım insanlarımız bazen ümitsizliğe düşüp “bu bizden mi ola­cak” diyor, kendini beğenmiyor. Rabbim, çorak araziye yağmur sularını gönderiyor, oradan yemyeşil otlar çıkarıyor.

“Ben imansızım” diyen insanların da yüreklerine, o Kur’an’m altı bin küsur ayeti rahmet damlaları halinde bir inecek olursa, onların yürekle­rinde Öyle bir iman çiçekleri açar ki, herkes şaşar kalır. Ot bitmez arazilerden yemyeşil otların, sebzelerin, meyvelerin, bembeyaz, mas­mavi çiçeklerin, mor menekşelerin, kırmızı güllerin çıkışı gibi insanla­rın yüreklerinde de imanın çiçekleri bir gün açıverir.[26]

28- “Eğer doğru söylüyorsanız fetih (kıyamet) ne zaman?” der­ler.

Bazıları, “Peki ama bu fetih ne zaman gelecek” diyorlar. Buradaki “fetih”; insanların gözlerini açan kıyamet alametleridir demiş alimleri­miz. Siz hep kıyametten bahsediyorsunuz, bu kıyamet ne zaman gele­cek diyenlere[27]

29- Deki; fetih (kıyamet) günü geldiğinde, kafirlere imanları fayda vermez. Onlara zamanda tanınmaz.

De ki; o kıyamet geldiğinde, kıyamet alemetleri de çıktığında kafir­lere imanları fayda vermez. Yani mahşeri gördüklerinde, kıyamet ko­parken iman etmeleri onlara fayda vermez ve onlar hiç gözetilmez di­yor Allah (c.c.)[28]

30- Vazgeç onlardan ve bekle, şüphesiz onlar da bekleyecekler.

Bırak onları, Onlar da beklesin, biz de beklemekteyiz, diyerek Allah (c.c), Efendimize hitaben , kafirlere meydan okuyor.

Bekliyeceğiz. Bakalım. Bekleyen görecektir. Neyi görecektir? Dünya genelinde İslam’ın zaferini görecektir. Üstad Necip Fazıl’ın de­diği gibi;

Bekleyin, görecektir duranlar yürüyeni -Sabredin, gelecektir solmaz, pörsümez yeni.

Kuran

Secde Suresi

Şifa Tefsiri ( Mahmut Toptaş ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.