Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 12°C
Hafif Yağmurlu
İstanbul
12°C
Hafif Yağmurlu
Paz 15°C
Pts 13°C
Sal 10°C
Çar 12°C

32 – Secde Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Mekke’de Nazil Olmuştur.

32 – Secde Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Secde Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Rahman ve Rahim olan Allah’ın Adıyla.

1 — Elif, Lâm, Mîm.

2 — Şüphe götürmeyen kitabın indirilmesi âlemlerin Rabbındandır.

3 — Yoksa «O bunu kendiliğinden uydurdu» mu di­yorlar? Hayır, o haktır, Rabbındandır. Ve senden evvel kendilerine uyarıcı gelmemiş olan bir kavme korkunç akıbetlerini haber vermen içindir. Belki hidâyeti bulurlar.

Hurûf-ı Mukattaa hakkında burda tekrarına gerek bırakmayacak şekilde bilgi daha önce Bakara sûresi başında geçmişti.

«Şüphe götürmeyen kitabın indirilmesi âlemlerin Rabbındandır. Yoksa (o müşrikler:) O bunu kendiliğinden uydurdu mu diyorlar? Ha­yır, o haktır, Rabbındandır. Ve senden evvel kendilerine uyarıcı gelme­miş olan bir kavme korkunç akıbetlerini haber vermen içindir. Belki hidayeti bulur (ve hakka tâbi) olurlar.»[1]

4 — Allah O’dur ki; gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları altı günde yaratmış, sonra Arş’a hükmetmiş­tir. Sizin O’ndan başka bir dostunuz ve şefaatçiniz yoktur. Hâlâ düşünmüyor musunuz?

5 — Gökten yere kadar her işi O düzenler. Sonra (o iş), sizin hesâbımza göre bin yıl kadar tutan bir günde yi­ne O’na yükselir.

6 — Görülmeyeni de, görüleni de bilen, Azız ve Rahîm olan O’dur.

Allah Teâlâ her şeyin yaratıcısı olduğunu haber veriyor. Gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı günde yaratmış, sonra Arş’a hükmetmiş­tir. Bu konuda daha önce bilgi verilmişti.

«Sizin O’ndan başka bir dostunuz ve şefaatçiniz yoktur.» Aksine iş­lerin dizginlerine sahip olan, her şeyin yaratıcısı, her şeyi idare eden, her şeye güç yetiren O’dur, Yaratıkları için O’nun dışında dost ve O’nun izni olmaksızın şefaatçi yoktur. «(Ey O’ndan bir başkasına tapınan, O’nun dışında birisine güvenenler;) hâlâ düşünmüyor musunuz?» O yücedir, mukaddestir, benzeri, ortağı, dengi, veziri olmaktan münezzeh­tir. O’ndan başka ilâh ve O’nun dışında Rab yoktur.

Neseî burada bir hadîs serdeder ve der ki: Bize İbrahim İbn Ya’-kûb’un… Ebu Hüreyre’den rivayetine göre o, şöyle anlatıyor: Allah Ra-sûlü (s.a.) elimi tuttu ve: Şüphesiz Allah gökleri, yeri ve ikisi arasında­kileri altı günde yarattı, sonra yedinci günde Arş’a hükmetti. Cumar­tesi toprağı, pazar günü dağları, pazartesi günü ağaçlan, salı günü hoş­lanılmayan şeyleri, çarşamba günü ışığı, perşembe günü hayvanları ve cum’a günü ikindiden sonra gündüz saatlannın sonunda Âdem’i ya­rattı. Adem’i kırmızısı, siyahı, temizi ve pisi ile yeryüzü toprağından halkeyledi. Bu sebepledir ki, Âdemoğullarından temizi ve pisi yarat­mıştır. Neseî, hadîsi isnâd ve metin olarak bu şekliyle serdediyor. Müs­lim ve Neseî hadîsi Haccâc İbn Muhammed el-A’ver kanalıyla… Ebu Hüreyre’den, o da Hz. Peygamber (s.a.)den şeklinde bir isnâdla ve yu-kardaki ifâdelere benzer şekilde tahrîc etmişlerdir. Buharı bu hadîsi Tarîh el-Kebîr’inde muallel görüp der ki: Bazıları bu hadîsi Ebu Hürey-re ve Kâ’b el-Ahbâr’dan rivayet etti, derler ki, bu daha sıhhatlidir. Ha­dîs hafızlarından birçoğu da hadîsi aynı şekilde muallel görmüşlerdir. En doğrusunu Allah bilir.

Allah Teâlâ: «Gökten yere kadar her işi O düzenler. Sonra (o iş), yi­ne O’na yükselir.» buyurur ki O’nun emri yedinci kat göklerin yücelikle­rinden yeryüzünün er^ alt noktasına iner. Nitekim başka bir âyet-i ke-rîme’de şöyie buyrulur: «Allah yedi göğü ve yerden de bir o kadannı yaratmış olandır. Allah’ın buyruğu bunlar arasında iner durur. Ki, Al­lah’ın her şeye kadir olduğunu ve Allah’ın gerçekten herşeyi ilmiyle ku­şatmış olduğunu bilesiniz.» (Talâk, 12). Ameller, dünya semâsının üze­rinde bulunan ameller dîvânına yükseltilir. O dîvânla yeryüzü arasın­daki mesafe beş yüz yıllık yoldur. Göğün yüksekliği de beş yüz senedir. Mücâhid, Katâde ve Dahhâk şöyle diyorlar: Meleklerin inişi beş yüz yıl­lık yol, yükseliş de beş yüz yıllık yoldur. Fakat melek, bu yolu göz açıp kapayacak kadar bir zamanda kat’eder. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ: «Sonra (o iş), sizin hesabınıza göre bin yıl kadar tutan bir günde yine O’na yükselir.» buyurmuştur.

«Görülmeyeni de, görüleni de bilen.» Bu işleri düzenleyen, kulları­nın amellerine şâhid olup görendir. Küçüğü, büyüğü, önemlisi ve önem­sizi ile ameller O’na yükselir. O öyle Azîz’dir ki her şeyi kahr u galebesi altına almış, her şeye hâkim olmuş, kullar O’na boyun eğmiştir. İnanan kullarına karşı merhametlidir. Rahmeti içinde Aziz, izzeti içinde Ra-hîm’dir.[2]

7 — Ki, yarattığı her şeyi güzel yaratan O’dur. İnsanı yaratmaya da çamurdan başlamıştır.

8 — Sonra onun soyunu bayağı bir suyun özünden (nutfeden) yapmıştır.

9 ~ Sonra onu düzeltip tamamlamış ve ruhundan ona üflemiştir. Size de kulaklar, gözler ve kalbler vermiştir. Ne de az şükrediyorsunuz.

Allah Teâlâ her şeyi en güzel, en sağlam ve iyi bir şekilde yarattı­ğını haber veriyor. Zeyd İbn Eslem’den naklen Mâlik «Ki yarattığı her şeyi güzel yaratan O’dur.» âyeti hakkında der ki: Âyette sanki takdim te’hîr vardır ve anlam şöyle olmalıdır; Her şeyin yaratılışım güzel yapan O’dur.

Allah Teâlâ gökleri ve yeri yarattığını belirttikten sonra insanın yaratılışım zikretmeye başlar ve: ((İnsanı yaratmaya da çamurdan baş­lamıştır.» buyurur. Burada beşeriyetin babası Âdem’in çamurdan yara­tılışı kasdedilmektedir. «Sonra onun soyunu bayağı bir suyun özünden, (nutfeden) yapmıştır.» Onlar erkeğin sulbü ile kadının memeleri ara­sından çıkan bir nutfe ile çoğalırlar. «Âdem’i topraktan yaratıp ona düzgün, mütenâsib bir şekil verince ona ruhundan üflemiştir. Size de kulaklar, gözler, kalbler yani akıllar vermiştir. Allah’ın size bahşetmiş olduğu bu imkânlara ve kuvvelere karşı ne de az şükrediyorsunuz.» Gerçek mutlu, bunları Rabbmm itâatmda kullanan kimsedir.[3]

İzahı

10 — Dediler ki: Toprağa karışıp yok olduktan sonra mı, biz yeniden yaratılacağız. Evet onlar, Rablarına ka­vuşmayı inkâr edenlerdir.

11 — De ki: Size vekîl kılman ölüm meleği canınızı ala­cak, sonra Rabbınıza döndürüleceksiniz.

Tekrar mı Dirileceğiz?

Allah Teâlâ, müşriklerin yeniden diriltilnıeyi uzak gördüklerini ha­ber verir. Onlar diyorlar ki: «Toprağa karışıp yok olduktan sonra (be­denlerimiz darmadağınık olup yeryüzünün parçaları arasında dağılıp gittikten sonra) mı, biz yeniden yaratılacağız? (Bu halden sonra mı biz döneceğiz?)» Böylece onlar bunun vukuunu uzak görmektedirler. Evet, bu gerçekten onların âciz kudretlerine nisbetle uzaktır. Ama onlan ya­ratmaya başlayıp yoktan var eden, birşeyi murâd ettiği zaman; ol, de­yip te olduruveren Allah’ın kudretine nisbetle böyle değildir. Bu sebep­ledir ki: «Evet onlar, Rablarına kavuşmayı inkâr edenlerdir.» buyrul-muştur.

Allah Teâlâ: «De ki: Size vekîl kılınan ölüm meleği canınızı alacak.» buyurmaktadır. Âyet-i kerîme’nin zahirinden anlaşıldığına göre ölüm meleği, meleklerden belirli birisidir. Nitekim daha önce İbrâhîm sûre­sinde geçen Berâ hadîsinde de akla ilk gelen budur. Haberlerden bazı­sında bu ölüm meleğinin adı Azrâîl olarak geçmektedir ki bu meşhur­dur. Katâde ve birçokları böyle söylemektedir. Bu meleğin yardımcıları da vardır. Bir hadîste vârid olduğu üzere ölüm meleğinin yardımcıları, ruhları cesedin şâir yerlerinden söküp çıkarırlar ve rûh boğaza ulaştı­ğında ölüm meleği ruhu alır. Mücâhid der ki: Yeryüzü ölüm meleği için toplanır ve bir tas haline getirilir de ölüm meleği oranın dilediği yerin­den ruhları alır. Bu haberi yukardakine benzer şekilde Züheyr İbn Mu-hammed Hz. Peygamber (s.a.)den mürsel olarak nakletmektedir. İbn Abbâs (r.a.) da böyîe söylemektedir.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Babamın… Ca’fer İbn Muhammed’den rivayetine göre o, babasını şöyle derken işitmiş: Allah Rasûlü (s.a.) Ari-sâr’dan birisinin yanıbaşında ölüm meleğine baktı. Hz. Peygamber ona: Ey ölüm meleği, arkadaşıma rıfk ile muamele et, şüphesiz o mü’mindir, dedi. Ölüm meleği: Ey Muhammed, gönlünü hoş tut, gözün aydın ol­sun. Hiç şüphesiz ben, her mü’mine karşı rıfk ile muamele ederim. Bil ki karada ve denizde, köylerde ve kasabalarda yeryüzünün her tarafın­da bulunan bütün evleri ben, günde beş, defa dolaşırım. O kadar ki kü­çüğü ile, büyüğü ile ben hepsini kendilerinden daha iyi tanırım. Ey Muhammed, Allah’a yemin olsun ki ben, bir sivrisineğin ruhunu kabzetmek istemiş olsam onun ruhunun kabzolunmasmı emreden Allah olmadıkça ben buna güç yetiremem, dedi. Ca’fer der ki: Bana ulaştığına göre, ölüm meleği namaz vakitlerinde onların etrafında dolaşır. Canını almak üzere onlardan birinin yanıbaşında hazır bulunduğunda, şayet o kişi namaza devam edenlerden ise kendisine melek yaklaşır ve şeytânı ordan defederek o korkunç durumda kendisine «Allah’tan başka ilâh yoktur ve Muhammed Allah’ın elçisidir» kelimesini telkin eder. Abdür-rezzâk der ki: Bize Muhammed İbn Müslim’in İbrahim İbn Meysere’-den rivayetine göre o, Mücâhid’i şöyle derken işitmiş: Yeryüzü üzerin­de hiç bir köy veya kasaba evi yoktur ki ölüm meleği hergün orayı iki defa dolaşmış olmasın. Kâ’b el-Ahbâr şöyle diyor: Dünya halkından her­hangi birinin içinde bulunduğu hiç bir ev yoktur ki, ölüm meleği her gün kapısında yedi defa durup içinde ruhunun kabzolunması emrolu-nan herhangi birisi var mıdır diye bakıyor olmasın. Haberi İbn Ebu Hatim rivayet etmiştir.

Allah Teâlâ buyurur ki: «Sonra (sizler cezalandırılmanız için ka­birlerinizden kaldırılacağınız ve diriltileceğiniz günde) Rabbınıza dön­dürüleceksiniz.»[4]

12 — Suçluları Rablanmn huzurunda başları öne eğil­miş olarak: Rabbımız, gördük ve dinledik. Artık bizi dün­yaya geri çevir de sâlih amel işleyelim. Gerçekten biz ke­sin olarak inandık, derlerken bir görsen.

13 — Eğer Biz isteseydik herkesi elbette hidâyete erdi­rirdik. Fakat: Cehennemi tamamen cin ve insanlarla dol­duracağım, diye Benden hak söz sâdır olmuştur.

14 — Öyle ise şu gününüze kavuşmayı unuttuğunuz­dan ötürü tadın azabı. Doğrusu Biz de sizi unuttuk. Yap­tıklarınıza karşılık sonsuz azabı tadın.

Rablarımn Huzurunda Suçluları Bir Görsen

Allah Teâlâ müşriklerin kıyamet günündeki durumlarım, diriltil-meyi gözleriyle müşahede ettikleri zamandaki sözlerini, utanç ve mah­cubiyetten başlarını önlerine eğmiş hor ve hakîr halde Allah’ın huzu­runda dikilmelerini haber verir. Onlar şöyle diyeceklerdir: «Rabbımız, gördük ve dinledik.» Şimdi senin sözünü dinliyor ve emrine itaat edi­yoruz. Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyet-i kerîme’de de: «Bize geldik­leri gün, neler görüp neler işitecekler!» (Meryem, 38) buyurur. Böylece ateşe girdikleri zaman da kendilerini suçlamaya başlayarak şöyle diye­ceklerdir: «Eğer kulak vermiş veya düşünmüş olsaydık, bu çılgın ce­hennemlikler arasında bulunmazdık.» (Mülk, 10). Aynı şekilde onlar: «Rabbımız, gördük ve dinledik. Artık bizi dünya yurduna geri çevir de sâlih amel işleyelim. Gerçekten biz kesin olarak inandık. (Biz ger­çekten inandık ve gördük ki Senin va’din haktır. Sana kavuşmak hak­tır.)» diyeceklerdir. Şayet Rab Teâlâ, onları dünya yurduna geri çevir­miş olsaydı Allah’ın âyetlerini yalanlayan ve Rasûllerine muhalefet eden kâfirler olarak orada daha önce yapmış olduklarını yine işleyeceklerini iyi bilmektedir. Nitekim başka bir âyet-i kerîme’de de şöyle buyurur: «Bir görsen ateşin başında durdukları, keşke geri döndürülseydik ve Rabbımızın âyetlerini yalan saymasaydık da mü’minlerden olsaydık, de­dikleri zaman. Hayır, ötedenberi gizleyegeldikleri şeylerle karşılarına çıktık. Eğer geri döndürülselerdı yine kendilerine yasaklanan şeylere döneceklerdir. Doğrusu onlar yalancılardır. Ve dediler ki: Hayat ancak bu dünyadaki hayatımızdır. Ve biz dirilecek değiliz.» (En’âm, 27-29). Burada da şöyle buyurur: «Eğer Biz isteseydik elbette herkesi hidâyete erdirirdik.» Başka bir âyette buyrulur ki: «Eğer Rabbın dileseydi yer­yüzündeki insanların hepsi îmân ederdi.» (Yûnus, 99).

«Fakat: Cehennemi tamamen cin ve insanlarla; (bu iki sınıftan olanlarla) dolduracağım, diye Benden hak söz sâdır olmuştur.» Onların yurtlan ateştir. Oradan başka bir yere döndürülmeyecekler, oradan kurtulamayacaklardır. Bundan Allah’a ve O’nun mükemmel sözlerine sığınırız.

«Öyle ise şu gününüze kavuşmayı unuttuğunuzdan ötürü tadın azabı.» Bir suçlama ve azarlama kabilinden olarak cehennemliklere şöyle denilecek: Azabı yalanlamanız, meydana geleceğini uzak görme­niz, onu unutmuş görünmeniz, onu unutanın davranışı gibi davranış­larda bulunmanız sebebiyle tadın azabı. «Doğrusu Biz de sizi unuttuk.» Size, unutan kimsenin muamelesi ile muamelede bulunacağız. Allah Teâlâ şüphesiz hiç bir şeyi unutmaz ve hiç bir şey ona ğâib değildir. Bu sâdece bir mukabele kabîlindendir. Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyet-i kerîme’de de şöyle buyurur: «Siz nasıl bugüne kavuşacağınızı unuttuy­sanız Biz de sizi unutup terkettik.» (Câsiye, 34).

«(Küfrünüz, yalanlamanız ve yaptıklarınıza karşılık sonsuz) tadın azabı.» Allah Teâlâ başka âyetlerde de şöyle buyurmaktadır: «Orada se­rinlik ve içecek tadamayacaklardır. Sâde kaynar bir su ve bir de irin­den başka, işlediklerine uygun bir ceza. Çünkü onlar hiç bir hesâb bek­lemezlerdi. Ve âyetlerimizi yalan sayıp dururlardı. Oysa Biz l;er şeyi ya­zıp saymıştık. Öyleyse tadınız, bundan böyle size azâbtan başka bir şey artırmayız.» (Nebe, 24-30).[5]

15 — Âyetlerimize ancak, kendilerine hatırlatıldığı za­man secdeye kapananlar, büyüklük taslamayarak Rabla-rını hamd ile teşbih edenler inanırlar.

16 — Onların yanları yataklarından uzaklaşır. Korku ve ümid ile Rablarma yalvarırlar. Verdiğimiz azıklardan da infâk ederler.

17 — Yaptıklarına karşılık olarak onlara gözlerin ay­dın olacağı, nelerin gizlenmiş bulunduğunu kimse bilmez.

Ve Mü’minlerin Duruma

Allah Teâlâ bu âyet-i kerîme’lerde şöyle buyuruyor: «Ayetlerimize ancak kendilerine hatırlatıldığı zaman secdeye kapanan, (onları din­leyerek sözle ve fiille itaat eden) ler, (günahkâr, bilgisiz kâfirlerin yap­tığı gibi değil de âyetlerimize tâbi olup boyun eğmekten) büyüklük tas­lamayarak Rablarım hamd ile teşbih edenler inanır (ve tasdik eder)-lar.» Allah Teâlâ başka bir âyet-i kerîme’de de şöyle buyurur: «Bana kulluk etmeyi büyüklüklerine yediremeyenler hor ve hakîr olarak ce­henneme gireceklerdir.» (Ğâfir, 60).

«Onların yanları yataklanndan uzaklaşır.» âyetinde, uyumayı ve hazırlanmış yataklarda yatmayı terkederek geceleyin kalkıp ibâdet et­me kasdedilmektedir. Müç&hid ve Hasan «Onların yanları yataklarından uzaklaşır.» âyeti hakkında derler ki: Burada geceleyin kalkarak ibâdet etme kasdedilmektedir. Enes, İkrime, Muhammed İbn Münke-dir, Ebu Hazm ve Katâde’den rivayete göre ise burada kasdedilen, ak­şam ile yatsı vakitleri arasındaki namazdır. Enes’ten rivayete göre bu, yatsı namazını beklemektir. Enes’in sözünü.İbn Cerîr Ceyyid bir isnâd ile rivayet etmiştir. Dahhâk der ki: O, cemaatla kılman yatsı namazı ve cemaatla kılınan sabah namazıdır.

«Korku ve ümit ile Rablarma yalvarırlar.» Azabının vebalinden, ağırlığından korkarak, bol sevabını umarak Rablarına yalvarırlar. «Ver­diğimiz rızıklardan da infâk ederler.» Kendilerini aşıp başkalarına ge­çen ve onları Allah’a yakınlaştıran fiillerin arasını birleştirirler. Onların öncüleri, efendileri, dünyada ve âhirette övünçleri Allah Rasûlü (s.a.) dür. Nitekim Abdullah İbn Revâha (r.a.) bir şiirinde şöyle diyor:

Allah’ın Rasûlü içimizde, Allah’ın kitabını okumaktadır.

Açılınca bilinen, günaydınlığmdan daha parlaktır.

Karanlıktan sonra hidâyeti gösterdi bize,

Kalblerimiz kesinlikle inanmıştır O’nun dediğinin gerçekliğine.

Yatarken, yataktan uzaklaştırır yanını,

Halbuki müşriklere ağır gelir yatakları.

İmâm Ahmed der ki: Ravh ve Affân’ın… İbn Mes’ûd’dan, onun da Hz. Peygamber (s.a.) den rivayetine göre efendimiz şöy­le buyurmuştur: Rabbımız iki kişiye şaşar: Ailesi ve kabilesi ara­sından yatağını – yorganını terkederek namaza kalkan kişi. Rab­bımız: Meleklerim; kuluma bakınız: Ailesi ve kabilesi arasından yatağını yorganını terkederek Benim katımdakileri umduğu ve Benim katımdaki-lerden korktuğu için namaza kalkmıştır, buyurur. Bunlardan ikincisi Al­lah yolunda savaşan kişidir. Hezimete uğradıklarında kaçmaktan do­layı üzerine terettüb edeni ve döndüğü takdirde lehine olacakları bilir de döner ve kam akıtılmcaya kadar savaşır. Bunu sırf Benim katım­dakileri istediği ve Benim katımda olanlardan korktuğu için yapar. Rab Teâlâ meleklere şöyle buyurur: Kuluma bakın; Benim katımdakilere rağbetinden ve Benim katımdakilerden korkusundan döndü ve kanı akıtılıncaya kadar savaştı, buyurur. Hadîsi Ebu Dâvûd da cihâd bölü­münde Mûsâ İbn İsmail’den, o ise Hammâd İbn Seleme’den yukarda-kine benzer şekilde rivayet etmiştir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Abdürrezzâk’ın… Muâz İbn Cebel’den rivayetine göre o, şöyle demiştir: Bir seferde Hz. Peygamber (s.a.) ile beraberdim. Bir gün yürürken ona yakındım. Ey Allah’ın peygamberi, beni cennete koyacak ve ateşten uzaklaştıracak bir ameli haber ver, dedim. Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurdu: Büyük bir şeyi sordun. Şüphe­siz o, Allah’ın kendisine kolaylaştırdığı kimseye çok kolaydır. Allah’a ibâdet eder, O’na hiç bir şeyi ortak koşmazsın. Namazı kılar, zekâtı verir, Ramazân orucunu tutar ve Beytullah’ı haccedersin. Sonra şöyle buyurdu: Sana hayır kapılarını göstereyim mi? Oruç kalkandır. Sada­ka hatâyı -söndürür ve bir de kişinin evinin içinde (ortasında) kılacağı namazdır. Daha sonra Allah Rasûlü «Nelerin gizlenmiş bulunduğunu kimse bilmez.» kısmına gelinceye kadar «Onların yanları yataklarından uzaklaşır.» âyetlerini okuyup şöyle buyurdu: Sana işlerin başını, dire­ğini ve zirvesini haber vereyim mi? diye sordu. Ben: Evet, haber ver ey Allah’ın elçisi, dedim de şöyle buyurdu: İşlerin başı İslâm’dır. Direği namazdır, zirvesi de Allah yolunda cihâddır. Daha sonra tekrar sordu: Bütün bunları güçlendirip sağlamlaştıracak olan şeyi sana haber ve­reyim mi? Ben: Evet haber ver ey Allah’ın peygamberi, dedim. Dilini tuttu sonra: İşte bunu (dilini) tut, buyurdu. Ben: Ey Allah’ın elçisi, biz konuştuklarımızdan muaheze olunacak mıyız? dedim. Annen sana ağ­lasın ey Muâz, insanları yüzleri üstü —veya burunları üstü buyurmuş­tur— kapaklandıracak olan ancak dillerinin kazandığıdır, buyurdu. Ha­dîsi Tirmizî, Neseî ve İbn Mâce Sünen’lerinde Ma’mer’den gelen kanal­lardan rivayet etmişlerdir. Tirmizî hadîsin hasen, sahîh olduğunu söy­ler. İbn Cerîr ise hadîsi Şu’be kanalıyla… Muâz İbn Cebel’den rivayet eder ki buna göre Allah Rasûlü (s.a.) Muâz’a: Sana hayır kapılarını göstereyim mi? Oruç kalkandır, sadaka hatâya keffârettir, gece orta­sında kulun kalkıp ibâdet etmesidir, buyurmuş sonra da: «Onların yan­lan yataklarından uzaklaşır. Korku ve ümid ile Rablarına yalvarırlar. Verdiğimiz rızıklardan da infâk ederler.» âyetini okumuştur. İbn Cerîr hadîsi Sevrî kanalıyla… Muâz’dan, o da Hz. Peygamber (s.a.)den yu-kardaki şekilde; A’meş kanalıyla… Muâz’dan merfû’ olarak yukardaki-ne benzer şekilde; Hammâd İbn Seleme kanalıyla… Muâz İbn Cebel’­den, o da Hz. Peygamber (s.a.)den «Onların yanları yataklanndan uzaklaşır.» âyeti ^hakkında bu; kulun gece ibâdetidir, buyurdu, şeklin­de rivayet etmiştir.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ahmed İbn Sinan Vâsıtî’nin… Muâz İbn Cebel’den rivayetine göre o, şöyle anlatıyor: Tebük gazvesinde Hz. Peygamber (s.a.) ile beraberdim. Şöyle buyurdu: Dilersen sana hayır kapılanın haber vereyim: Oruç kalkandır, sadaka hatâyı söndürür ve kişinin gecenin yansında kalkıp ibâdet etmesidir. Sonra Allah Rasûlü (s.a.), «Onların yanlan yataklarından uzaklaşır. Korku ve ümid ile Rab­larına yalvanrlar. Verdiğimiz nzıklardan da infâk ederler.» âyetini okumuştur. Yine İbn Ebu Hâtim’in babası kanalıyla… Esma Bint Yezîd’den rivayetine göre o, şöyle diyor: Allah Rasûlü (s.a.) buyurdu ki: Allah, kıyamet günü ilkleri ve sonları topladığında bir münâdî bütün yaratıklara duyuracak bir sesle şöyle nida eder: Burada toplanan­lar kimlerin şerefe daha lâyık olacaklarını bileceklerdir. Sonra döner tekrar nida eder: Yanlan yataklanndan uzaklaşmış olanlar kalksınlar. Onlar kalkarlar ve az kimselerdir.

Bezzâr der ki: Bize Abdullah İbn Şebîb’in… Zeyd İbn Eslem’den, onun da babasından rivayetine göre Bilâl, «Onların yanlan yatakların­dan uzaklaşır.» âyeti hakkında şöyle demiştir: Bizler mecliste oturur­ken Allah Rasûlü (s.a.)nün ashabından bazıları da akşamdan yatsıya kadar namaz kılarlardı. Bunun üzerine «Onların yanları yatakların­dan uzaklaşır.» âyeti nazil oldu. Hadîsi rivayetten sonra Bezzâr der ki: Eslem’in Bilâl’den, bunun dışında hadîs rivayetini bilmiyoruz. Bu hadî­sin bu tarîkden başka Bilâl’den rivayet edildiği bir başka tarîk yoktur.

Allah Teâlâ: «Yaptıklarına karşılık olarak onlara gözlerin aydın olacağı nelerin gizlenmiş olduğunu kimse bilmez.» buyurur ki, hiç kimse Allah Teâlâ’nın cennetlerde gizlemiş olduğu ebedî nimetlerin, bir mis­line hiç kimsenin muttali* olmadığı lezzetlerin büyüklüğünü bilemez. Onlar madem ki amellerini (geceleyin yapmak suretiyle) gizlemişler­dir; yaptıklarına tâm bir karşılık olmak üzere Allah Teâlâ da onlar için hazırladığı sevabı gizlemiştir. Şüphesiz mükâfat amel cinsinden olur. Hasan el-Basrî der ki: Bir kavim amellerini gizledi de, Allah Teâlâ on­lar için hiç bir gözün görmediği ve hiç bir beşer kalbine gelmeyecek şey­leri gizledi. Hasan Basrî’nin bu sözünü İbn Ebu Hatim rivayet ediyor.

Buhârî der ki: «Onlara gözlerin aydın olacağı nelerin gizlenmiş ol­duğunu kimse bilmez…» Ali İbn Abdullah’ın… Ebu Hüreyre (r.a.)den, onun da Hz. Peygamber (s.a.)den rivayetine göre:

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: Salih kullarıma hiç bir gözün gör­mediği, hiç bir kulağın işitmediği ve hiç bir beşerin kalbine gelmeye­cek şeyleri hazırladım. Ebu Hüreyre der ki: Dilerseniz «Onlara gözlerin aydın olacağı nelerin gizlenmiş bulunduğunu kimse bilmez.» âyetini okuyun. Buhârî der ki: Bize Süfyân’m… Ebu Hüreyre’den rivayetine göre o, şöyle demiştir: Allah Teâlâ buyurdu ki… ve râvî hadîsi yukar-dakine benzer şekilde zikretti. Süfyân’a: Hz. Peygamber bunu Rabbın-dan mı rivayet etti? denildi de Süfyân: Ya başka nasıl olur? dedi. Ha­dîsi Müslim ve Tirmizî de Süfyân İbn Uyeyne kanalıyla rivayet etmiş­lerdir. Tirmizî hadîsin hasen, sahîh olduğunu söyler. Yine Buhârî der ki: Bize İshâk İbn Nasr’ın… Ebu Hüreyre’den, onun da Hz. Peygamber (s.a.)den rivayetine göre Allah Teâlâ şöyle buyurur: Salih kullanma hiç bir gözün görmediği, hiç bir beşer kalbine gelmeyecek, sizin mut­tali’ olduklarınız dışında neler hazırlayarak biriktirmişimdir. Sonra Al­lah Rasûlü: «Yaptıklarına karşılık olarak onlara gözlerin aydın olacağı nelerin gizlenmiş bulunduğunu kimse bilmez.» âyetini tilâvet buyur­du. (…)

İmâm Ahmed’in Abdürrezzâk kanalıyla… Ebu Hüreyre’den, onun da Allah Rasûlü (s.a.)nden rivayetine göre Allah Teâlâ şöyle buyur­muştur: Salih kullarıma hiç bir gözün görmediği, hiç bir kulağın işit­mediği ve hiç bir beşer kalbine gelmeyecek şeyler hazırladım. Hadîsi Buhârî ve Müslim Sahîh’lerinde Abdürrezzâk kanalıyla tahrîc etmiş­lerdir. Hadîsi Tefsir bölümünde Tirmizî ve İbn Cerîr, Abdurrahîm İbn Süleyman kanalıyla… Ebu Hüreyre (r.a.)den, o da Allah Rasûlü (s.a.) nden rivayet etmişlerdir. Tirmizî hadîsin hasen, sahîh olduğunu söy­ler.

Hammâd İbn Seleme’nin Sabit İbn Ebu Râfi’den, onun da Ebu Hü­reyre (r.a.)den —Hammâd der ki: Öyle sanıyorum ki o Hz. Peygamber (s.a.)den nakletti— rivayetine göre o, şöyle demiştir: Kim cennete gi­rerse nimete gark olur, yoksul ve muhtaç olmaz. Elbiseleri eskimez, gençliği sona ermez. Cennette hiç bir gözün görmediği, hiç bir kulağın işitmediği ve hiç bir beşer kalbine gelmeyen şeyler vardır. Müslim de hadîsi Hammâd İbn Seleme kanalıyla rivayet etmiştir. İmâm Ahmed’in Hârûn kanalıyla… Sehl îbn Sa’d es-Sâidî (r.a.)den rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Allah Rasûlü (s.a.) nün bir meclisinde bulundum. Ora­da cenneti vasfeyledi. Nihayet cenneti nitelemeyi bitirince sözünün so­nunda şöyle buyurdu: Orada hiç bir gözün görmediği, hiç bir kulağın işitmediği ve hiç bir beşer kalbine gelmeyen şeyler vardır. Daha sonra da Allah Rasûlü, «Nelerin gizlenmiş bulunduğunu kimse bilmez.» kıs­mına gelinceye kadar «Onların yanları yataklarından uzaklaşır…» âyetlerim okudu. Müslim hadîsi Sahîh’inde Hârûn İbn Ma’rûf ve Hâ­rûn İbn Saîd’den. bu ikisi de İbn Vehb’den rivayet etmişlerdir. İbn Ce-rîr der ki: Bana Abbâs İbn Ebu*Tâlib’in… Ebu Saîd el-Hudrî’den, onun Allah Rasûlü (s.a.)nden naklettiğine göre Allah Rasûlü, Rabbından ri­vayetle şöyle buyurdu: İnanan kullarıma hiç bir gözün görmediği, hiç bir kulağın işitmediği ve hiç bir beşer kalbine gelmeyen şeyler hazır­ladım. Bu hadîsi, hadîs imamları tahrîc etmemişlerdir.

Müslim Sahîh’inde der ki: Bize İbn Ebu Ömer ve bir başkası­nın… Muğîre İbn Şu’be’den —Şu’be bu hadîsi minberde söylüyordu ve sözünü Hz. Peygamber (s.a.)e ulaştırıyordu— rivayetine göre Ra-sûlüllah şöyle demiştir.

Hz. Mûsâ (a.s.) Rabbına: Cennet ehlinin derece itibarıyla en düşük olanı kimdir? diye sordu. Allah Teâlâ şöyle buyurdu: O, öyle bir kişidir ki, cennet ehli cennete konulduktan sonra gelir. Ona: Cennete gir, de­nilir. O; ey Rabbım, insanlar yerlerine oturmuşlar ve alacaklarını al­mışlarken ben nasıl gireyim? der. Ona: fiünya krallarından bir kralın hükümranlığının bir misli daha senin için olsa razı olur musun? deni­lir. Razı oldum Rabbım, der. Allah Teâlâ: Ve bir misli, bir misli daha, bir misli daha ve bir misli daha senindir, buyurur. Kul beşincide; razı oldum Rabbım, der. Rab Teâlâ; bu ve on misli senindir. Gönlünün çe­keceği ve gözünün hoşlanacağı şeyler de senindir, buyurur. Kul: Razı oldum Rabbım, der. Hz. Mûsâ: Rabbım derece bakımından onların en yüksek olanı kimdir? tiiye sordu. Allah Teâlâ şöyle buyurdu; Onlar öyle kimselerdir ki, onların şereflerini ellerimle bir fidan gibi diktim ve üzeri­ni, mühürledim. Hiç bir göz görmemiş, hiç bir kulak işitmemiş ve hiçbir beşer kalbine gelmemiştir. -Râvî der ki: Bunun Allah’ın kitabındaki misdâkı «Yaptıklarına karşılık olarak onlara gözlerin aydın olacağı, ne­lerin gizlenmiş bulunduğunu kimse bilmez.» âyetidir. Tirmizî de bu ha­beri İbn Ebu Ömer’den rivayetle hasendir, sahihtir, demiştir. Tirmizî der ki: Bazıları hadîsi Şa’bî’den, o da Muğîre’den şeklinde bir isnâdla rivayet eder fakat bunu Rasûlullah’a ulaştırmazlar. Hadîsin rnerfû ola­rak rivayeti daha sıhhatlidir.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ca’fer İbn Munîr el-Medâinî’nin… Âmir İbn Abdü’l-Vâhid’den rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Bana ulaştığı­na göre cennetliklerden birisi yerinde yetmiş sene kalır. Sonra bir de dönüp görür ki yanında olduğundan daha güzel bir kadın duru­yor. Kadın ona: Senden bir nasibimiz olması vakti gelmiştir, der. O kişi: Sen kimsin? diye sorar. Kadın: Ben, nimeti artırılan kişilerdenim, diye cevâb verir. Cennetlik kişi o kadınla yetmiş sene kalır. Sonra döner ve görür ki olduğundan daha güzel bir kadın duruyor. Kadın ona: Sen­den bir nasibimiz olması vakti senin için gelmiştir, der. O cennetlik ki­şi: Sen kimsin, diye sorar da kadın: Ben, Allah Teâlâ’nm «Gözlerin ay­dın olacağı nelerin gizlenmiş bulunduğunu kimse bilmez.» buyurduğu-yum, der.

İbn Lehîa der ki: Bana Ata İbn Dinar’ın Saîd İbn Cübeyr’den riva­yetine göre o, şöyle demiştir: Dünya günlerinden her bir gün süresince melekler onların yanlarına Allah katından ve onlann cennetlerinde bulunmayan, Adn Cennetlerinden armağanlar olduğu halde girerler. İşte Allah Teâlâ’nın «Gözlerin aydm olacağı nelerin gizlenmiş bulun­duğunu kimse bilmez.» kavli budur ve onlara Allah’ın kendilerinden hoşnûd olduğu haber verilir.

İbn Cerîr’in Sehl îbn Mûsâ er-Râzî kanalıyla… Ebu Yemmân —ve­ya bir başkasından— dan rivayetine göre o, şöyle demiştir: Cennet yüz derecedir. Derecelerin ilki gümüştür. Arazîsi gümüş, meskenleri gü­müş, kabları gümüş ve toprağı misktir. İkincisi altundur. Arazîsi altun, meskenleri altun, kabları altun ve toprağı misktir. Üçüncüsü incidir. Arazîsi inci, meskenleri inci, kabları inci, toprağı misktir. Bundan son­ra doksan yedi derece daha vardır ki hiç bir göz görmemiş hiç bir kulak işitmemiş ve hiç bir beşerin aklına gelmemiştir. Sonra râvî, «Yaptıkla­rına karşılık olarak onlara gözlerin aydın olacağı nelerin gizlenmiş bu­lunduğunu kimse bilmez.» âyetini okudu.

ibn Cerîr der ki: Bana Ya’kûb îbn İbrahim’in… İbn Abbâs’tan, onun Hz. Peygamber (s.a.)den, onun da Rûhu’l-Emîn’den rivayetine göre o, şöyle demiştir: Kulun iyilikleri ve kötülükleri getirilir, birbirin­den eksiltilir. Şayet bir tek iyilik kalırsa Allah onun için cennette o iyi­liği fazlalaştırır. Râvî der ki: Yezdâd’ın yanına girdim ve bu hadîsin bir mislini ona naklettim. Dedim ki: O halde iyilik nereye gitti? Yezdâd şöyle dedi: «İşte bunlar, cennetliklerdendirler. Yaptıklarının en iyisini kabul edeceğimiz ve kötülüklerinden vazgeçeceğimiz kimselerdir. Bu; onlara va’dolunan dosdoğru bir va’ddir.» (Ahkaf, 16). Ben: O halde Al­lah Teâlâ’nın, «Gözlerin aydın olacağı nelerin gizlenmiş bulunduğunu kimse bilmez.» âyeti ne oluyor? dedim de, Yezdâd şöyle cevabladı: Kul gizli olarak ibâdet eder, içini Allah’a döker ve bunu insanlara bildirmez. Allah Teâlâ da gözlerin aydın olacağı şeyi kıyamet günü onun için gizler.[6]

18 — Mü’min olan kimse yoldan çıkmış kimse gibi mi­dir? Bunlar hiç bir olmazlar.

19 — İmân edip sâlih amel işleyenlere gelince; onlar için yapmış oldukları amellere karşılık konmak üzere Me’vâ Cennetleri vardır.

20 — Yoldan çıkanlara gelince; onların sığmağı da ateştir. Oradan çıkmak istedikleri her seferinde geri çev­rilirler. Ve onlara: Yalanlayıp durduğunuz ateşin azabını tadın, denir.

21 — Belki dönerler diye andolsun ki onlara büyük azâbdan önce de jnutlakâ yakın azâbdan tattıracağız.

22 — Rabbınm âyetleri kendisine hatırlatılıp ta onlar­dan yüz çeviren kimseden daha zâlim kim vardır? Mu­hakkak ki Biz, suçlulardan intikam alıcıyız.

Mü’minle Fasık Bir Olur mu Hiç?

Allah Teâlâ burada adaletini haber veriyor. Kıyamet günü, âyetle­rine îmân eden, peygamberlerine tâbi olanları fâsık olanla, Rabbmın itaatından çıkan ve kendisine gönderdiği elçilerini yalanlayan kimse İle eşit tutmayacaktır. Nitekim başka âyet-i kerîme’lerde de şöyle buyurur: «Yoksa kötülük işleyenler ölümlerinde ve sağlıklarında kendile­rini îmân edip sâlih amel işleyen kimseler ile bir mi tutacağımızı san­dılar? Ne kötü hüküm veriyorlar.» (Câsiye, 21), «Yoksa Biz, îmân et­miş ve sâlih amel işlemiş olanları yeryüzünde bozgunculuk edenler gibi mi kılarız? Yoksa Biz, müttakîleri fâcirler gibi mi tutarız?» (Sâd, 28), «Cehennem ashabı ile cennet ashabı bir değildir. Cennet ashabı; işte onlardır kurtuluşa erenler.» (Haşr, 20). Bu sebepledir ki burada da şöyle buyuruyor: «Mü’min olan kimse yoldan çıkmış kimse gibi midir? Bunlar (kıyamet günü Allah katında) asla bir olmazlar.» Atâ İbn Ye-sâr, Süddî ve başkaları bu âyet-i kerîme’nin Ali İbn Ebu Tâlib ve Ukbe İbn Ebu Muayt hakkında nazil olduğunu zikretmişlerdir. Bu sebepledir ki hükümlerini ayırmış ve şöyle buyurmuştur: «îmân edip sâlih amel­ler işleyen, (kalbleri Allah’ın âyetlerini doğrulamış ve bu îmânlarının gereği olarak sâlih ameller işlemiş)lere gelince; onlar için yapmış ol­dukları amellere karşılık (Allah’ın bir ziyafeti ve ikramı olarak) kon­mak üzere (içinde yüce odalar ve meskenler bulunan) Me’vâ Cennet­leri vardır. Yoldan (ve Allah’a itâattan) çıkmış olanlara gelince; onla­rın sığınağı da ateştir. Oradan çıkmak istedikleri her seferinde geri çevrilirler.» Allah Teâlâ başka bir âyet-i kerîme’de de şöyle buyurur: «Ne zaman oradan, oradaki ızdıraptan çıkıp kurtulmak isteseler her de­fasında oraya geri çevrilirler.» (Hacc, 22). Fudayl İbn İyâz der ki: Al­lah’a yemîn ederim ki elleri ve ayakları bağlıdır. Alevler onları kapla­yacak ve melekler onlara topuzlarla vuracaktır.

«(Bir azarlama ve kınama olarak) onlara: Yalanlayıp durduğunuz ateşin azabını tadın, denir.»

İbn Abbâs, «Belki dönerler diye andolsun ki onlara büyük azâbdan önce de mutlaka yakın azâbdan tattıracağız.» âyeti hakkında der ki: Yakın azâb ile; dünya musibetleri, hastalıkları, âfetleri ve tevbe etme­leri için Allah’ın kullarını deneyip imtihan etmiş olduğu dünya ehli­nin başına gelenler ‘kasdedömektedir. Bu açıklamanın benzeri Übeyy İbn Ka’b, Ebui-£liye, Hasan, İbrahim en-Nehaî, Dahhâk.Alkame, Atıy-ye, Mücâhid, Katâde, Abdülkerîm el-Cezerî ve Husayf’tan da rivayet edilmiştir. Kendisinden gelen rivayetlerden birinde İbn Abbâs der ki: Bununla, onlara uygulanan cezalar kasdedilmektedir. Berâ İbn Âzib, Mücâhid ve Ebu Ubeyde’ye göre de bununla kabir azabı kasdediliyor.

Neseî der ki: Bize Amr İbn Ali’nin… Abdullah İbn Mes’ûd’dan ri­vayetine göre o, «Andolsun ki, onlara büyük azâbdan önce de mutlaka yakın azâbdan tattıracağız.» âyeti hakkında şöyle demiştir: Bu; baş­larına gelen kıtlık seneleridir. Abdullah İbn İmâm Ahmed’in Ubeydul-lah İbn Ömer kanalıyla… Übeyy İbn Kâ’b’dan «Andolsun ki onlara bü­yük azâbtan önce de mutlaka yakın azâbdan tattıracağız» âyeti hakkın­da şöyle demiştir: Musibetler ve duman geçmiştir. Çok şiddetli bir şekilde çarpılmaları ve Ölülerinin üst üste yığılması da (aynı şekilde ge­çen kıyamet alâmetlerindendir). Müslim de hadîsi Şu’be kanalıyla yu-kardakine benzer şekilde ve fakat mevkuf olarak rivayet ediyor. Buhâ-rî’de bu hadîs yukardakine benzer şekilde ve İbn Mes’ûd’dan rivayetle mevcûddur. Nakledilen rivayetlerden birinde yine Abdullah îbn Mes’ûd der ki: Yakın azâb, Bedir günü onların başına gelen öldürülme ve esir edilmedir. Zeyd îbn Eslem’den naklen Mâlik de böyle söylemiştir. Süddî ve bir başkası der ki: Ölü veya esirleri yüzünden Mekke’den üzüntü girmedik hiç bir ev kalmadı. Ya yaralandılar veya helak oldular. İçle­rinden kimisi için de bu her iki zorluk birleşti.

Allah Teâlâ: «Rabbının âyetleri kendisine hatırlatılıp ta onlardan yüz çeviren kimseden daha zâlim kim vardır?» buyuruyor ki, elbette Al­lah’ın âyetlerini kendisine hatırlatıp açıkladığı halde yine de onlan ter-kederek inkâr eden, yüz çeviren ve sanki hiç tanımıyormuş gibi vnut-muş görünen kimseden daha zâlim kimse yoktur. Katâde —Allah ona rahmet eylesin— der ki: Allah’ın zikrinden yüz çevirmekten sakının. Her kim Allah’ın zikrinden yüz çevirmişse en büyük aldanma ile al-danmış, en şiddetli darlığa düşmüş ve en büyük günâhı büyütmüş olur. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ böyle yapan kimseleri tehdîdle şöyle bu­yurur: «Muhakkak ki Biz, suçlulardan intikam alıcıyız.» Böyle yapan­lardan en şiddetli intikamla intikam alacağız. İbn Cerîr der ki: Bana İmrân İbn Beşşâr’ın… Muâz İbn Cebel’den rivayetine göre o, Allah Rasûlü (s.a.)mi şöyle buyururken işitmiş: Üç şey vardır ki on­ları her kim yaparsa mücrim olur: Haksız yere sancak diken, veya ana babasına âsî olan veya bir zâlime yardım ederek onunla birlikte yürü­yen, hiç şüphesiz mücrim olmuştur. Allah Teâlâ: «Muhakkak ki Biz, suçlulardan (mücrimlerden) intikam alıcıyız.» buyurur. İbn Ebu Hatim bu hadîsi İsmail İbn Ayyaş kanalıyla rivayet ediyor. Ancak bu, gerçek­ten garîb bir hadîstir.[7]

23 — Andolsun ki, Musa’ya da kitab verdik. Sakın sen O’na kavuşacağından kuşku içinde olma. Ve onu tsrâil-oğullarına hidâyet yaptık.

24 — İçlerinden de sabrettikleri zaman emrimizle doğru yola götürecek kılavuzlar ta’yîn ettik. Ve onlar âyetle­rimizi çok iyi biliyorlardı.

25 — Ayrılığa düştükleri şeylerde Rabbın muhakkak ki, kıyamet günü aralarında hükmedecektir.

Allah Teâlâ burada kulu ve elçisi Hz .Mûsâ (a.s.)ya kitabı yâni Tevrat’ı verdiğini haber veriyor.

Katâde’nin söylediğine göre «Sakın sen O’na kavuşacağından kuş­ku içinde olma.» âyetinde mi’râc gecesi kasdedilmektedir. Ebul-Âliye’-den rivayete göre o, şöyle diyor: Bana peygamberinizin amcası oğlu —İbn Abbâs’ı kasdediyor— rivayet etti ki Allah Rasûü (s.a.) şöyle bu­yurmuştur: Mi’râc gecesi bana İmrân oğlu Mûsâ gösterildi. Uzun boylu kıvırcık saçlı bir adamdı. Sanki o Şenûe kabilesi erkeklerinden birisiydi, îsâ’yı da orta boylu, kırmızı-beyâza çalar renkte ve düz saçlı olarak gör­düm. Cehennemin bekçisi Mâlik’i ve Deccâl’i de gördüm. Allah Rasûlü bunları, Allah’ın kendisine göstermiş olduğu âyetler (alâmetler) için­de görmüştür. «Sakın sen O’na kavuşacağından kuşku içinde olma.» Şüphesiz o, Musa’yı görmüş, Mi’râc gecesi Musa’ya rastlamıştır.

Taberânî der ki: Bize Muhammed îbn Osman İbn Ebu Şeybe’nin… îbn Abbâs’tan, onun da Hz. Peygamber (s.a.)den rivayetine göre «Ve onu İsrâiloğullanna hidâyet yaptık.» âyeti hakkında: Mûsâ, İsrâiloğul-larına hidâyet kılınmıştır, buyurmuş; «Sakın sen O’na kavuşacağından kuşku içinde olma.» âyeti hakkında da: Musa’nın Rabbma kavuşacağın­dan kuşku içinde olma, buyurmuştur.

«Ve onu (vermiş olduğumuz kitabı) îsrâiloğullarına hidâyet yap­tık.» Allah Teâlâ İsrâ sûresinde de şöyle buyurur: «Musa’ya da kitabı verdik. Ve onu; îsrâiloğulları için bir hidâyet kıldık. Beni bırakıp ta başkasını vekîl edinmeyesiniz, diye.» (İsrâ, 2).

Allah Teâl& buyurur ki: «İçlerinden de sabrettikleri zaman emri­mizle doğru yola götürecek kılavuzlar ta’yîn ettik. Ve onlar âyetlerimizi çok iyi biliyorlardı.» Allah’ın emirlerine sabrettikleri, yasakladıklarını terkettikleri, elçilerini doğruladıkları ve elçilerinin kendilerine getirdik­lerine uydukları içindir ki onlardan; Allah’ın emriyle hakka ileten, hayra davet eden, iyiliği emreden ve kötülükten men’eden imamlar bulunmuştur. Sonra değiştirdikleri ve tahrif edip te’vîlde bulundukla­rında bu makam ellerinden alınmış ve kalbleri katılaşmıştır. Onlar ke­limeleri yerlerinden değiştirerek tahrif etmişlerdir. Bu yüzden artık on­ların sâlih amelleri ve sıhhatli bir inançları kalmamıştır. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ: «İçlerinden de sabrettikleri zaman emrimizle doğru yo­la götürecek kılavuzlar ta’yîn ettik.» buyurmuştur. Katâde ve Süfyân:

Dünyaya karşı sabrettikleri zaman, demişlerdir. Hasan İbn Salih de böyle söylemiştir. Süfyân der ki: Onlar böyle idiler. Kişiye, dünyadan sakınmadıkça kendisine uyulan bir imam olması yaraşmaz. Vekî’nin naklettiğine göre Süfyân şöyle diyor: Nasıl ki cesede ekmek gerekliyse dine de ilim gereklidir. Şafiî’nin kızının oğlu der ki: Babam, amcama —veya amcam babama demiştir— okudu ki Süfyân’a Hz. Ali (r.a.)nin: Cesede göre baş ne ise îmâna göre sabır da odur. Allah Teâlâ’nm: «îç-lerinden de sabrettikleri zaman emrimizle doğru yola götürecek kıla­vuzlar ta’yîn ettik.» sözünü işitmez misin, sözü sorulmuştu. Süfyân şöy­le dedi: İşin başında sebat, edince reisler oldular. Âlimlerden birisi şöyle diyor: Sabır ve yakın ile dinde imamete ulaşılır. Bu sebeple­dir ki Allah Teâlâ başka bir âyet-i kerîme’de: «Andolsun ki Biz, İsrâil-oğullarına kitabı, hükmü ve nübüvveti vermiştik. Kendilerini temiz şeylerden rızıklandırmış ve onları dünyalara üstün kılmıştık. Din konu­sunda onlara burhanlar verdik. Ama onlar, kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki çekeniemezlikten dolayı ayrılığa düştüler.» (Câsiye, 16,17) buyururken burada da: «(İnançlar ve amellerden) ayrılığa düş­tükleri şeylerde Rabbın muhakkak ki kıyamet günü aralarında hükme­decektir.» buyurur.[8]

26 — Şimdi yurtlarında gezip dolaştıkları, kendilerin­den önceki nesillerden nicesini yok etmiş olmamız, onları doğru yola sevketmez mi? Şüphesiz bunlarda âyetler var­dır. Hâlâ dinlemezler mi?

27 — Görmezler mi ki; Biz kuru yerlere suyu gönderi­yor, onunla hayvanlarının ve kendilerinin yedikleri ekin­leri çıkarıyoruz. Halâ da görmeyecekler mi?

İbret Almazlar mı Hiç?

Allah Teâlâ buyurur ki: Geçmiş ümmetlerden Allah’ın elçilerini yalanlayanları, peygamberlerin getirmiş oldukları dosdoğru yolda mu­halefet edenleri, bu davranışlarından dolayı Allah’ın onları helak etmiş olması, bu Rasûlü yalanlayanları doğru yola sevk etmez mi? Bak bakalım onlardan bir kalıntı, bir iz veya bir eser kalmış mı? «Şimdi on­lardan hiç varlık emaresi hissediyor veya bir ses işitiyor musun?» (Mer­yem, 98). Bu sebepledir ki burada: «Şimdi yurtlarında gezip dolaşmak­tadırlar.» buyurur. Şu seni yalanlayanlar daha önceki yalanlayanların meskenlerinde yürümektedirler. Orayı i’mâr eden, orada oturmuş bu­lunan kimselerden hiç bir kimseyi göremiyorlar. ((Sanki yurtlarında hiç oturmamışlar gibi» (A’râf, 92) oralardan geçip girmişlerdir. Allah Teâlâ başka âyet-i kerîme’lerde: «İşte zulmetmelerinden dolayı çökmüş, ıpıs­sız kalmış evleri.» (Nemi, 52), «Nice kasabaların halkını zâlim olduk­ları halde helak ettik. Artık çatıları çökmüş, kuyuları körelmiş, saray­ları yıkılmıştır. Yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki orada olanları aklede-cek kalbleri, işitecek kulakları olsun. Ne var ki yalnız gözler kör olmaz, göğüslerde olan kalbler de körleşir.» (Hacc, 45, 46) buyururken, aynı sebeple burada da şöyle buyuruyor: «Şüphesiz bunlarda âyetler’vardır.» O kavmin geçip gitmesinde, helak olmasında, rasûlleri yalanlamaları sebebiyle başlarına gelenlerde ve rasûllere îmân etmiş olanların kurtul­masında hiç şüphesiz âyetler, ibretler, öğütler ve apaçık deliller vardır. «Hâlâ geçenlerin haberlerini dinlemezler mi ki, onların durumları na­sıl olmuştur?»

«Görmezler mi ki; Biz kuru yerlere suyu gönderiyoruz.» âyetinde yaratıklarına olan lutfunu, gökten veya nehirlerin taşıdığı veya dağ­lardan inen suları onlara tâm vakitlerinde, ihtiyâç duyulan yerlere gön­dermekle olan ihsanını beyân buyuruyor. Allah Teâlâ suya ihtiyâç du­yan yerlere tâm ihtiyâç vaktinde suyu göndermektedir. Bu sebepledir ki: «Kuru yerlere gönderiyoruz.» buyurmaktadır. Âyetteki kuru yerler; üzerinde bitki olmayan yerlerdir. Başka bir âyet-i kerîme’de de şöyle buyrulur: «Şüphesiz ki Biz, yeryüzünde olanları kupkuru bir toprak ha­line getirebiliriz.» (Kehf, 8). Yani kupkuru ve hiç bir şey bitirmeyen toprak haline getiririz. Âyet-i kerîme’deki kuru yerlerden maksad sâ­dece Mısır arazîsi değildir. Aksine Mısır arazîsi burada kasdedilenlerin bir kısmıdır. Her ne kadar müfessirlerden çoğu Mısır arazîsini misâl olarak vermektelerse de sâdece orası kasdedilmiş değildir. Fakat Mısır arazîsi bu âyet-i kerîme’de kesinlikle kasdedilmiş olmalıdır. Zîrâ ger­çekte orası hem yumuşak ve hem de sert bir arazîdir. Şayet onun muh­taç olduğu su yağmur olarak üzerine indirilmiş olsaydı, binaları yıkılır giderdi. Bu yüzden Allah Teâlâ oraya Nil Nehrini sevketmektedir. Nil Nehri Habeş ülkesinin yağmurlanndan meydana gelen fazlalığı oraya taşımaktadır. İçinde kırmızı çamur da vardır. Bu çamur Mısır arazîsini kaplar. Mısır arazîsi çorak ve kumsal olduğundan bu suya muhtaçtır. Bu çamur orada ekinleri bitirir de her sene ülkelerinden başka bir yere yağan yağmurdan hâsıl olan yeni bir su ve başka bir yerden gelen yeni bir çamurdan ürün elde ederler. Hakîm, Kerîm, Mennân ve başlangıçta hamdedilmiş olan Allah’ın Şanı ne yücedir.

İbn Lehîa’nın Kays İbn Haccâc’dan, onun kendisine nakleden bi­risinden rivayetinde şöyle anlatılıyor: Mısır fetholunduğunda İran ay­larından Büûne ayı girdiği zaman Mısır halkı Amr İbn Âs’a geldiler ve: Ey Kumandan, bizim Nilimizin bir âdeti var, sâdece bu âdet yerine ge­tirildiğinde akar, dediler. Amr İbn As: O âdet nedir? diye sordu da on­lar: Ayın onikinci gecesi olduğunda biz, ebeveyni yanında bulunan ba­kire bir kıza gideriz, ana babasını hoşnûd ederiz, kızın üzerine olabile­ceğinin en güzelinden elbiseler giydirir, zînetler takanz, sonra da şu Nll’e atarız, dediler. Amr onlara: Şüphesiz bu İslâm’da olmayan bir şey­dir. İslâm kendinden önce olan (bu türden âdetleri) yıkmıştır, dedi. Büûne ayı süresince beklediler ve fakat Nil akmadı. Nihayet ülkelerini terketmeye ve boşaltmaya bile niyetlendiler. Amr bu durumu Ömer İbn Hattâb’a yazdı. Hz, Ömer Amr’a şu mektubuyla cevab verdi: Şüphesiz sen yaptığında isabet etmişsin. Bu mektubum içinde sana bir kağıt par­çası gönderdim, onu Nîl’e at. Hz. Ömer’in mektubu gelince Amr îbn As o kağıt parçasını aldı, açtı, içinde şunlar yazılıydı: Mü’minlerin emî-ri Allah’ın kulu Ömer’den Mısır halkının Nil’ine: Allah’a hamd ve Ra-sûlüne salât u selâmdan sonra; şayet sen kendiliğinden akmakta isen akma. Ama seni akıtan Vâhid ve Kahhâr olan Allah ise Allah’tan seni akıtmasını dileriz. Hz. Amr o kağıt parçasını Nil’e attı da cumartesi günü sabahında bir de baktılar ki, bir gecede Allah Nil’i onaltı kulaç akıtmış. Allah Teâlâ Mısır’lıların bu âdetini sona erdirmiştir. Hâfıa Ebu Kasım el-Lâlekâî et-Taberî bu hâdiseyi es-Sünne adlı kitabında nakle­diyor.^

Allah Teâlâ burada: «Görmezler mi ki; Biz kuru yerlere suyu gön­deriyor, onunla hayvanlarının ve kendilerinin yedikleri ekinleri çıkarı­yoruz. Hâlâ da görmeyecekler mi.» buyururken başka bir âyet-i kerî-me’de de şöyle buyurur: «Öyle ya insan, yemeğine bir baksın. Doğrusu Biz o suyu bol bol indirdik. Sonra toprağı iyiden iyiye yardık. -Böylece orada taneler bitirdik. Üzümler ve yoncalar, zeytinlikler ve hurmalık­lar, sık ve bol ağaçlı bahçeler, Meyveler ve mer’alar.» (Abese, 24-31). Bu sebepledir ki burada da: «Hâlâ da görmeyecekler mi?» buyurmuştur.

«Biz kuru yerlere suyu gönderiyoruz.» âyeti hakkında İbn Ebu Necîh, İbn Abbâs’tan rivayetle şöyle der: Sellerin getirdiği dışında ken­disine fayda vermeyecek kadar yağmur yağdırılan arazîdir. İbn Abbâs ve Mücâhid’den rivayetle burası Yemen’de bir arazîdir. Hasan Basrî —Allah ona rahmet eylesin— der ki: Burası Yemen ile Şam arasındaki köylerdir. İkrime, Dahhâk, Katâde, Süddî ve İbn Zeyd ise buralann kumlu ve üzerinde hiç bir bitki bulunmayan kuru arazîler olduğunu söylemişlerdir. Ben de derim ki: Bu, Allah Teâlâ’nın şu kavli gibidir:

«Ölü toprak onlar için bir delildir. Biz onu dirilttik ve ondan taneler çıkarttık. İşte ondan yemektedirler. Ve orada hurmadan, üzümlerden bahçeler vâr ettik. Orada pınarlar fışkırttık. Tâ ki, Allah’ın ürününden ve ellerinin emeği ile yetiştirdiklerinden yesinler. Hâlâ şükretmezler mi?»> (Yâ-Sîn, 33-35).[9]

28 — Ve derler ki: Doğru söylüyorsanız bu fetih ne za­mandır?

29 — De ki: Fetih günü o kâfirlere îmânları fayda ver­meyecek ve onlara bakılmayacak.

30 — Bırak onları ve bekle. Zâten onlar da beklemek­tedirler.

Fetih Ne Zamandır?

Allah Teâlâ burada haber veriyor ki; kâfirler uzak görerek, yalan­layarak ve inâdlarından Allah’ın baskınının, gazap ve intikamının baş­larına gelmesi hususunda acele etmekte ve: «Bu fetih ne zamandır?» demektedirler. Yani ey Muhammed, ne zaman bize karşı muzaffer ola­caksın? Bir vakit gelip bize karşı gâlib geleceğini ve bizden senin nâ­mına intikam alınacağını sanıyorsun; bu ne zaman olacak? Biz seni ve ashabını gizlenip saklanan, korkak ve zeliller olarak görüyoruz, diyor­lardı. Allah Teâlâ da buyurdu ki: «De ki: (Gerek dünyada ve gerekse âhirette Allah’ın öfkesi, gazabı ve baskını sizin başınıza geldiğinde iş­te o) Fetih günü kâfirlere îmânları fayda vermeyecek ve onlara bakıl-mayacaktır.» Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyet-i kerîme’de şöyle bu­yurur: «Peygamberleri kendilerine hüccetlerle gelince, yanlarında olan bilgiden gururlandılar da alaya aldıkları şey kendilerini sarıverdi. Bas­kınımızı görünce: Yalnız Allah’a inandık ve O’na ortak koştuğumuz şeyleri inkâr ettik, dediler. Ama baskınımızı görüp te öylece inanma­ları kendilerine fayda vermedi. Bu, Allah’ın kanunudur. Öteden beri kullan hakkında yürürlüktedir. Ve işte kâfirler burada hüsrana uğra­yacaklar.» (Ğâfir, 83-85). Bu âyet-i kerîme’de zikredilen fetih ile, Mek­ke’nin fethinin kasdedildiğini zannedenler uzak bir te’vîle sapmışlar, fahiş bir hatâ işlemişlerdir. Zîrâ Mekke’nin fethi günü Allah Rasûlü (s.a.) yaklaşık iki bin kişi kadar zorla müslüman olan ve esîr iken ser­best bırakılan kimselerin İslâm’a girmesini kabul buyurmuştu. Şayet buradaki fetihten maksad Mekke’nin fethi olsaydı Allah Rasûlü (s.a.) «De ki: Fetih günü o kâfirlere îmânları fayda vermeyecek ve onlara ba­kılmayacak.» âyetinin hükmü gereğince onların müslüman olmalarını kabul buyurmazdı. O halde buradaki fetihten maksad, ancak hüküm ve kaza günü olmalıdır. Nitekim Allah Teâlâ başka âyet-i kerîme’lerde de şöyle buyurur: «Artık benimle onların arasında sen bir hüküm ver. Beni ve beraberimdeki mü’minleri kurtar.» (Şuarâ, 118), «De ki: Rab-bımız, aramızı birleştirir, sonra da aramızda hak ile hükmeder. Fet-tâh, Alîm O’dur.» (Sebe\ 26), «peygamberler yardım istediler ve bütün inâdçı zorbalar da hüsrana uğradılar.» (İbrahim, 15), «Onlar bundan önceleri, küfredenlere karşı kendilerine yardım gelmesini beklerken, bildikleri gelince onu inkâr ettiler.» (Bakara, 89), «Eğer siz fetih is­tiyor idiyseniz (ey kâfirler), işte o fetih size gelmiştir.» (Enfâl, 19).

«Bırak onları ve bekle. Zaten onlar da beklemektedirler.» O müş­riklerden yüz çevir ve Rabbının sana inzal buyurmuş olduğunu tebliğ et. Allah Teâlâ başka bir âyet-i kerîme’de de şöyle buyurur: «Rabbın-dan sana vahyolunana uy. O’ndan başka tanrı yoktur. Müşriklerden de yüz çevir.» (En’âm, 106). Sen bekle; şüphesiz Allah sana olan va’dini yerine getirecek, Muhalefet edenlere karşı sana yardım edecektir. Hiç şüphesiz O va’dinden dönmez (caymaz).

«Zaten onlar da beklemektedirler.» Sen beklemektesin, onlar da beklemekte ve sizin başınıza musibetlerin gelmesini gözlemektedirler. «Yoksa; şâirdir, zamanın onun aleyhine dönmesini gözlüyoruz mu der­ler?» (Tür, 30). Sen, çok yakında onlara karşı sabrının ve Allah’ın risâ-letini yerine getirmede gösterdiğin sabrın sonucu olarak sana yardım olunacağını ve destekleneceğini göreceksin. Onlar ise sen ve ashabın hakkında beklemekte olduklarının bir sonucu olarak üzerlerine inecek Allah’ın cezasının, azabının başlarına geldiğini göreceklerdir. Allah bize yeter. O ne güzel Vekîl’dir.

Kuran

Secde Suresi

İbn Kesir Tefsiri | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.