Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 14°C
Az Bulutlu
İstanbul
14°C
Az Bulutlu
Sal 17°C
Çar 17°C
Per 14°C
Cum 13°C

30 – Rum Suresi | Tefhimu’l Kur’an

Rum Suresi, Adı: Sure, Rum adını, içinde “ğulibet’ir-Rum” ifadesi geçen ikinci ayetten alır.

30 – Rum Suresi | Tefhimu’l Kur’an

Rum Suresi | Tefhimu’l Kur’an ( Ebu’l A’la el-Mevdudi )

Nüzul Zamanı: Bu surenin nüzul zamanı, surenin başlangıcında değinilen tarihsel olaylar gözönünde bulundurularak tespit edilebilir. Surede “Rumlar en yakın bir yerde yenildiler” denilmektedir. O günlerde Arabistan’a yakın Bizans yönetimindeki ülkeler Ürdün, Suriye ve Filistin’di ve bu ülkelerde MS. 615’de Bizanslılar İranlılar’a yenilmişlerdi. O halde büyük bir kesinlikle bu surenin o yıl nazil olduğu söylenebilir ki, bu Habeşistan’a hicret edildiği yıldı.

Tarihsel Arka-Plan: Bu surenin ilk ayetlerinde verilen gaybi bilgiler, Kur’an’ın Allah kelamı ve Hz. Muhammed’in (s.a) Allah’ın Rasûlü olduğunun apaçık delilleridir. Şimdi bu ayetlerle ilgili tarihsel arka-plana bir göz atalım.

Hz. Muhammed’in (s.a) peygamber olarak ortaya çıkışından sekiz yıl önce Phokas, Bizans İmparator’u Maurice’i tahtından indirip onun yerine kendisini İmparator ilan etti. Phokas, ilk önce İmparatorun beş oğlunu onun gözleri önünde öldürttü, daha sonra İmparatoru da öldürttü ve başlarını Konstantinopol (İstanbul) caddelerinde dolaştırdı. Bundan birkaç gün sonra da İmparatoriçe ve üç kızını öldürttü.

Bu olay, İran’ın Sasani Kralı Hüsrev Perviz’e, Bizans’a saldırması için iyi bir fırsat vermiş oldu. Çünkü İmparator Maurice, Hüsrev’in dostuydu, Hüsrev onun yardım ve desteğiyle tahta geçmişti. Bu nedenle Kral Hüsrev, tahtı gaspeden Phokas’tan manevî babasının ve onun çocuklarının intikamını alacağını ilan etti. Bunun üzerine MS. 603’de Bizans’a karşı savaş açtı. Ve birkaç yıl içinde Phokas’ın ordularını peşpeşe yenilgiye uğratarak bir taraftan Anadolu’da Edessa’ya (bugünkü Urfa), diğer taraftan Suriye’de Halep ve Antakya’ya kadar ilerledi. Bizanslı yöneticiler Phokas’ın ülkeyi kurtaramayacağını görünce, Afrika valisinden yardım istediler. O da oğlu Herakliyus’u kuvvetli bir ordu ile Konstantinopol’a gönderdi. Phokas hemen tahttan indirildi ve Herakliyus imparator ilan edildi. Herakliyus, Phokas’a aynen onun eski İmparator Maurice’e davrandığı gibi davrandı. Bu olay, Hz. Muhammed’e (s.a) peygamberliğin geldiği MS. 610 yılında vuku buldu.

Hüsrev Perviz’in savaş açma sebebi, Phokas tahttan indirilip öldürüldükten sonra artık geçerli değildi. Eğer bu savaşın asıl sebebi dostunu öldürdüğü için Phokas’tan intikam almak olsaydı, Hüsrev, Phokas’ın ölümünden sonra yeni İmparatorla anlaşma yapardı. Fakat o savaşa devam etti ve savaşa Mecusilik (ateşperestlik) ve Hıristiyanlık arasındaki bir anlaşmazlık niteliği kazandırdı. Yıllardan beri resmi kilise yetkilileri tarafından afaroz edilen ve zulmedilen (Nasturî ve Yakubî gibi) Hıristiyan mezhepleri de Mecusileri desteklediler. Yahudiler de onlarla birlik oldu. Hatta Hüsrev’in ordusundaki Yahudilerin sayısı 26.000’e ulaşıyordu.

Herakliyus bu güçlü saldırıyı durduramadı. Tahta geçtikten sonra doğudan aldığı ilk haber, Antakya’nın İranlılar tarafından işgal edildiği oldu. Bundan sonra MS. 613’de Şam düştü. MS. 614’de Kudüs’e giren İranlılar Hıristiyan dünyasını da yerle bir ettiler. Doksanbin Hıristiyan öldürülmüş ve Mescid-i Aksa tahrip edilmişti. Hıristiyan inancına göre Hz. İsa’nın (a.s) üzerinde öldürüldüğü kutsal haç yerinden sökülmüş ve Medyen’e taşınmıştı. Baş rahip Zekeriya esir alınmış, şehrin bütün önemli kiliseleri yerle bir edilmişti. Hüsrev Perviz’in bu zafer nedeniyle nasıl böbürlendiği, Kudüs’ten Herakliyus’a yazdığı bir mektuptan anlaşılabilir: “Bütün tanrıların en büyüğü ve tüm dünyanın hakimi Hüsrev’den onun zavallı ve aptal kuluna: “Sen rabbine güvenip, dayandığını söylüyorsun. O halde rabbin neden Kudüs’ü benden kurtarmadı?”

Bu başarıdan sonra bir yıl içinde İran orduları, Ürdün, Filistin ve tüm Sina Yarımadası’nı geçip Mısır sınırlarına ulaştılar. O günlerde Mekke’de daha büyük tarihî sonuçlara yol açacak başka bir çatışma devam ediyordu.

Bir tek Allah’a inananlar, Hz. Muhammed’in (a.s) önderliğinde, Kureyş’in ileri gelenlerinin yönetimindeki müşriklere karşı varolma savaşı veriyorlardı. MS. 615 yılında bu savaş öyle bir dereceye ulaşmıştı ki, müslümanlardan oldukça büyük bir grup, yurtlarını terkedip o günlerde Bizans’ın müttefiki olan Hıristiyan Habeş Krallığına sığınmak zorunda kalmıştı. O günlerde Sasanilerin Bizanslılara karşı zafer kazanması, Mekke’de çok konuşulan bir konu idi. Müşrikler bu olaya çok seviniyor ve müminlerle şöyle alay ediyorlardı: “Bakın, İran’ın ateşperestleri zafer kazanıyor ve vahye, peygamberliğe inanan Hıristiyanların kökü kurutuluyor. Aynı şekilde biz de Arabistan putperestleri olarak sizi ve dininizi kökten yok edeceğiz.”

Bu sure nazil olduğunda şartlar böyleydi ve surede şöyle bir gaybî haber veriliyordu: “Rumlar en yakın bir yerde yenildiler, fakat bu yenilgiden kısa bir süre sonra zafere ulaşacaklardır. İşte o gün müminler Allah’ın lütfettiği zafere sevineceklerdir.” Burada bir değil iki gaybî haber verilmektedir. Birincisi Rumlar zafer kazanacaklar, ikincisi aynı zamanda müslümanlar da bir zafer kazanacaklardır. Görünür şartlar dahilinde bu iki müjdenin de gerçekleşmesi imkansız gibiydi. Bir taraftan Mekke’de ezilen, işkence gören bir avuç müslüman vardı ve bu müjdeden sonra sekiz yıl boyunca bile müminlerin zafer kazanma şansları yokmuş gibi görünüyordu. Diğer taraftan Rumlar her geçen gün toprak kaybediyorlardı. MS. 619’da Mısır’ın tamamı Sasanilerin eline geçmiş ve Mecusi orduları Trablusgarb’a kadar ulaşmışlardı. Anadolu’da Rumları Boğaziçi’ne dek sürmüşler ve MS. 617’de Konstantinopol’un tam karşısındaki bölgeyi (bugünkü Kadıköy) ele geçirmişlerdi. İmparator bunun üzerine Hüsrev’e bütün şartları kabul etmek üzere bir barış yapmaya hazır olduğunu bildiren bir elçi gönderdi. Fakat Hüsrev şu cevabı verdi: “İmparator, zincirlenmiş halde önüme getirilmedikçe ve çarmıha gerilmiş tanrısından vazgeçip ateş tanrısına tapmadıkça ona eman vermeyeceğim.” Bu yenilgiden çok üzüntü duyan imparator en sonunda Konstantinopol’den Kartaca’ya (bugünkü Tunus) gitmeye karar verdi. Kısacası, İngiliz tarihçi Gibbon’un da dediği gibi, Kur’an’ın bu müjdeyi vermesinden sekiz yıl sonra bile hiç kimse, Bizans imparatorluğu’nun tekrar İran’ı yenilgiye uğratacağını hayal bile edemezdi. Hatta değil İran’ı yenmek, hiç kimse bu şartlar altında İmparatorluğun hayatını idame ettirebileceğine ihtimal vermiyordu.

Bu ayetler nazil olduğunda, Mekkeli müşrikler bunlarla çok alay ettiler ve Ubeyy bin Halef, Hz. Ebu Bekir’le (r.a) Romalılar üç sene içinde zafer kazanması şartıyla on deve üzerinde bahse tutuştu.

Hz. Peygamber (s.a) bu bahsi duyunca şöyle dedi: “Kur’an, Bid’i Sinin- ifadesini kullanıyor. Arapça “Bid” kelimesi, ona kadar olan sayıları kapsar. O halde bahsi on seneye, develerin miktarını da yüze çıkarın.” Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir (r.a), Ubeyy’le tekrar konuştu ve bahis on yıl ve yüz deve üzerinden yapıldı.

MS. 622’de Hz. Peygamber (s.a) Medine’ye Hicret ettiğinde, İmparator Herakliyus gizlice Konstantinopol’dan ayrılıp Trabzon’a, oradan da Karadeniz’e gitti ve İran’a arkadan saldırma hazırlıklarına girişti. Bunun için Kilise’den para yardımı istedi. Papa Sergius ona Hıristiyanlığı, Ateşperestliğe karşı koruması için Kilise hazinesinden faizle borç para verdi. Heraklius karşı saldırısına M.S 623’de başladı. Ertesi yıl MS. 624’de Azerbeycan’a girdi ve Zerdüşt’ün doğum yeri olan Cloromia’yı yerle bir edip İran’ın en önemli ateş tapınağını yıktı. Allah’ın kudreti ne kadar da büyük! Aynı yıl müslümanlar da Bedir’de müşriklere karşı ilk defa zafer kazandılar. Böylece Rum Suresi’nde verilen iki gaybî haber de on yıl içinde gerçekleşmiş oldu.

Bizans kuvvetleri İranlıları püskürtmeye devam ettiler ve Ninova’daki çarpışmada (MS. 627) onlara en büyük darbeyi vurdular. “Dastagerd”i ele geçirip, o günlerde İran’ın başkenti olan “Ctesiphon” taraflarına kadar ulaştı. MS. 628’de bir iç ihtilâlde Hüsrev Perviz hapsedildi, on sekiz oğlu gözleri önünde öldürüldü ve birkaç gün sonra da kendisi hapishanede öldü. Bu, Kur’an’ın “büyük zafer” diye ifade ettiği Hudeybiye Anlaşmasının imzalandığı yıldı. Aynı yıl Hüsrev’in oğlu II. Kubâd, işgal edilen Rum topraklarından çekildi. Hakiki çarmıh’ı (Hıristiyanlara göre Hz. İsa’nın (a.s) üzerinde öldürüldüğü çarmıh) restore edip monte etmek üzere Kudüs’e gitti ve aynı yıl Hz. Muhammed (s.a), Hicret’ten sonra ilk defa “Umret’ül-kaza” yapmak için, Mekke’ye girdi.

Bundan sonra artık Kur’an’ın önceden bildirdiği gaybî haberlerden kimse şüphe edemezdi. Bu olay birçok Arap putperestin İslâm’ı kabul etmesine neden oldu. Ubeyy bin Halef’in varisleri bahsi kaybetmişlerdi ve Hz. Ebu Bekir’e yüz deve vermek zorundaydılar. Hz. Ebu Bekir, bahisten kazandığı develeri Hz. Peygamber’e getirdi. Hz. Peygamber (s.a), bahsin henüz kumar ve şans oyunlarının yasaklanmadığı bir dönemde yapıldığını, fakat şimdi bunlar yasaklandığı için develerin sadaka olarak verilmesi gerektiğini söyledi. Bu nedenle cedelci kafirlerle girilmiş olan bahisten elde edilen malın alınması kabul edilmiştir, fakat elde edilenin kişisel harcamalarda kullanılmayıp sadaka olarak harcanması konusunda da talimat verilmiştir.

Ana Fikir ve Konular:

Sure, Rumların yenilgiye uğradıklarını ve dünyadaki bütün insanların imparatorluğun yıkılacağını düşündüklerini, fakat birkaç yıl içinde durumun tersine dönüp yenilenlerin zafer kazanacaklarını bildiren bir bölümle başlamaktadır.

Bu giriş, insanların sadece görünürde ve yüzeyde olanları görmeye yakın oldukları gibi büyük bir gerçeği vurgulamaktadır. İnsan görünenin ve yüzeyin ötesindekilerden haberdar değildir. Hayatın önemsiz meselelerinde, bu sadece yüzeyde olanı görme alışkanlığı, insanı yanlış anlama ve hesaplamalara yöneltebilir. Ve insan “yarın ne olacağı” konusunda bilgisinin eksikliği nedeniyle yanlış tahminler yapmaya yatkınsa, bütün hayatını, sadece görünürde varolanları gözönünde bulundurarak yönlendirdiğinde hatasının ne kadar büyük olacağını tahmin etmek zor değil.

Daha sonra, Bizansla İran arasındaki savaşın ardından konunun yönü ahiret inancına çevrilmiştir. Yirmiyedinci ayete dek insana, çeşitli şekillerde ahiretin zaruri ve makul olduğu kadar mümkün de olduğu anlatılmaktadır. İnsanın hayat düzenini, dengeli ve istikrarlı bir şekilde devam ettirebilmesi için bugünkü hayatını ahiret inancına göre düzenleyip planlaması gerekmektedir. Aksi takdirde sadece görünürde ve yüzeyde varolan şeylere dayananların düştüğü hataya o da düşecektir.

Bu bağlamda, ahiret inancını ispatlamak için delil olarak sunulan kainattan ayetler, aynı zamanda tevhid inancını da desteklemektedir. O halde, 28. ayetten itibaren tevhidin tasdiki ve şirkin reddi konu alınmakta ve insan için en fıtrî hayat tarzının sadece bir tek Allah’a ibadet olduğu vurgulanmaktadır. Şirk insanın fıtratına olduğu kadar, kainatın doğasına da aykırıdır. Bu nedenle insan ne zaman bu sapıklığı seçtiyse, fesat ve fitne ortaya çıkmıştır. Yine burada iki büyük güç arasındaki savaşın neden olduğu karışıklığa dikkat çekilmekte ve bu karışıklığın da, şirkin bir sonucu olduğu, insanlık tarihinde fitne ve karışıklık çıkaranların hepsinin de müşrikler olduğu söylenmektedir.

Sonuç olarak, insanlara, ölmüş olan toprak Allah’ın indirdiği yağmur suyuyla nasıl birdenbire canlanıp bitkilerle kaplanıyor ve yeşeriyor ise, ölü insanların da aynı şekilde tekrar dirilip canlanacaklarını anlatan bir misal gösterilmektedir. Allah rahmetini (yağmur) vahiy ve risalet şeklinde gönderir, bu da insanlara yepyeni bir hayat verir ve onların gelişip serpilmelerini sağlar. O halde: “Eğer siz bu fırsatı değerlendirirseniz Arabistan’ın verimsiz çölleri Allah’ın rahmetiyle verimli hale gelecek ve bütün avantajlar sizin lehinize olacaktır. Aksine bu fırsatı değerlendiremezseniz sadece kendinize zarar vermiş olacaksınız. O zaman pişmanlığın hiçbir faydası olmayacak ve size değerlendirmeniz için fırsat verilmeyecektir.”

Rahman Rahim olan Allah’ın adıyla

1 Elif, Lâm, Mîm.

2 Rum (orduları) yenilgiye uğradı.

3 Yakın bir yerde. Ama onlar, yenilgilerinden sonra yeneceklerdir.1

4 Birkaç yıl içinde. Bundan önce de, bundan sonra da emir Allah’ındır.2 Ve o gün mü’minler sevineceklerdir.3

5 Allah’ın yardımıyla. O, dilediğine yardım eder. O, güçlü ve üstün olandır, esirgeyendir.

6 (Bu,) Allah’ın vâdidir; Allah vâdinden geri dönmez. Ancak insanların çoğu bilmezler.

AÇIKLAMA

  1. İbn Abbas’tan, diğer sahabe ve tâbiun’dan rivayet edilenlere göre, Bizans’la İran arasındaki bu savaşta müslümanların Bizans’ı, Mekkeli müşriklerin de İran’ı tuttukları ortaya çıkmaktadır. Bunun birçok sebebi vardır. Birincisi, İranlılar bu savaşa Mecusilikle Hıristiyanlık arasındaki bir savaş havası veriyorlar ve bunu siyasî bir fetihden çok Mecusiliği yayma aracı olarak kabul ediyorlardı. Kudüs’ün fethinden sonra Hüsrev Perviz, İmparator Herakliyus’a yazdığı mektupta bu zaferi Mecusiliğin doğruluğunun bir delili olarak kabul ettiğini belirtmektedir.

İlke olarak Mecusî inancı, Mekkeli müşriklerin inancına benziyordu, çünkü Mecusiler de tevhidi inkâr ediyor, iki ilahın varlığına inanıyor ve ateşe tapıyorlardı. İşte bu nedenle Mekkeli müşrikler savaşta onların tarafını tutuyorlardı. Bunların aksine Hıristiyanlar, tek tanrı inançları ne denli tahrif olursa olsun bir tek Allah inancını dinin temeli olarak kabul ediyor, ahirete inanıyor, vahy ve risaleti, hidayetin kaynağı olarak kabul ediyorlardı. Yani, onların dini ilke olarak İslâm’a benziyordu. İşte bu nedenle müslümanlar, doğal olarak onların tarafını tutuyor ve putperestlerin kendilerine hakim olmasını istemiyorlardı. İkincisi, yeni bir peygamberin gelişinden önce, bir önceki peygambere inanlar yeni peygamberin mesajı kendilerine ulaşıncaya ve onu açıktan reddedinceye dek müslüman sayılırlar. (bkz. Kasas an: 73). O sıralarda, Hz. Muhammed’e (s.a) peygamberlik geleli henüz beş altı yıl olmuştu ve henüz mesajı Arabistan dışına ulaşmamıştı. Bu nedenle müslümanlar, Hıristiyanlara kâfir gözüyle bakmıyorlar, fakat Yahudileri Hz. İsa’nın (a.s) peygamberliğini inkâr ettikleri için kâfir olarak kabul ediyorlardı. Üçüncüsü Kasas: 52-55 ve Maide 82-85’de de değinildiği gibi Hıristiyanlar ta başından beri müslümanlara hoşgörülü davranıyorlar ve içlerinden çoğu hakkın mesajını açıkgönüllülükle hemen kabul ediyorlardı. Bundan başka Hıristiyan Habeş Kralının kendisine sığınan müslümanların tarafını tutup, Mekkeli müşriklerin, müslümanları kendilerine teslim etmesi isteklerini geri çevirmesi de, müslümanların Mecusilere karşı Hıristiyanların tarafını tutmasını gerektiriyordu.

  1. Yani, “İlk başta İranlılar galip geldiğinde, bu o sırada alemlerin Rabbinin -haşa- zayıf olduğu, sonraları Romalılar galip geldiğinde Allah’ın kaybettiği mülkü tekrar kazandığı anlamına gelmez. Hakimiyet her zaman Allah’a aittir. İlk önce zafer kazanan tarafa Allah zafer bahşetmişti, daha sonradan zafer kazanacak tarafa da, zaferi Allah verecektir. Çünkü O’nun mülkünde hiç kimse bağımsız olarak hakimiyet elde edemez. O’nun yücelttiği yücelir ve O’nun alçalttığı alçalır.”
  2. İbn Abbas, Ebu Said el-Hudri, Süfyan-ı Sevri, Süddî ve diğerleri, Romalıların İranlılara karşı kazandığı zaferle müslümanların Bedir’de müşriklere karşı kazandığı zaferin hemen hemen aynı zamana rastladığını bildirmişlerdir. Bu nedenle müsülmanlar iki kat sevinç yaşamışlardır. MS. 624 yılı Bedir Savaşı’nın olduğu yıldır ve Bizans İmparatoru’nun Zerdüşt’ün doğum yerini harap edip İran’ın en büyük ateş-tapınağını yerle bir ettiği yılın aynısıdır.

7 Onlar, dünya hayatından (yalnızca) dışta olanı bilirler. Ahiretten ise gafil olanlardır.4

8 Kendi nefisleri konusunda düşünmüyorlar mı?5 Allah, gökleri, yeri ve bu ikisi arasında olanları ancak hak ile ve belirlenmiş bir süre (ecel) olarak yaratmıştır.6 Gerçekten, insanlardan çoğu Rablerine kavuşmayı inkâr etmektedirler.7

AÇIKLAMA

  1. Yani, “Ahirete işaret eden birçok ayetler ve deliller bulunmasına ve insanların bundan gafil olmasına hiçbir sebep bulunmamasına rağmen, insanlar yine de kendi dar-görüşlülükleri nedeniyle ahiretten gafil kalıyorlar. Onlar dünya hayatının sadece görünen ve yüzeyde olan kısmını görüyorlar, onun arkasındaki gerçeklerden ise tamamen habersizler. Yoksa Allah’ın onları bu konuda uyarmasında hiçbir eksiklik ve gevşeklik yok.”
  2. Bu, ahiret için başlıbaşına bir delildir. Bununla şöyle denilmek isteniyor: “Bu insanlar, değil dışarıdaki tezahürleri, sadece kendi nefisleri hakkında tefekkür etselerdi, kendi içlerinde, bu hayattan başka ikinci bir hayatın varolmasının zaruri olduğunu tespit edeceklerdi. İnsanı dünyadaki diğer yaratıklardan ayıran üç özgün özellik vardır. 1) Arz ve onun çevresindeki sayısız varlık ona boyun eğmiş ve insana onlardan yararlanmasını sağlayacak büyük güçler verilmiştir. 2) İnsan, kendisi için dilediği hayat tarzını seçmekte serbest bırakılmıştır. Dilediği gibi imanı veya küfrü, itaati veya isyanı, fazilet veya sapıklığı seçebilir. Doğru olsun, yanlış olsun, seçtiği her yolda ona, o yolu takip etmesi için yardım edilir. Seçilen yol Allah’a itaat veya O’na isyan olsun, insanın Allah’ın verdiği tüm kaynak ve araçları kullanıp tüketmesine izin verilmiştir.

3) İnsana, istek dışı veya istek dahili hareketleri birbirinden ayırd edebilmesine yarayan içgüdüsel bir ahlâkî duyum bahşedilmiştir. O, istek dahili hareketleri iyi veya kötü diye belirler ve içgüdüsel olarak iyi bir hareketin mükafatlandırılıp kötü bir hareketin cezalandırılması gerektiği kararına varır.

İnsanın kendi nefsinde bulunan bu üç özellik, insanın yaptıklarından hesaba çekileceği, kendisine verilen güçleri emrine sunulan dünya üzerinde nasıl tasarruf ettiğinin sorulacağı, kendisine verilen seçme hürriyeti sonucunda doğru mu, yoksa yanlış yolu mu seçtiğinin görüleceği, irade dahili yaptığı hareketleri hakkında hüküm verilip iyi davranışlarının mükafatlandırılacağı ve kötü davranışların cezalandırılacağı bir zamanın varolması gerektiği gerçeğine işaret eden özelliklerdir. Bu zaman, insanın hayat faaliyetleri sona erdiğinde ve amel defteri kapandığında gelecektir, daha önce değil. Ve bu an, sadece bir kişinin veya bir milletin değil, bütün insanlığın amel defterlerinin kapandığı bir zamanda olmalıdır. Çünkü bir insanın veya bir milletin geçip gitmesiyle, o insanın veya o milletin davranışlarının etkisi hemen sona ermemiştir. O kişinin bıraktığı etki de onun amel defterine yazılmalıdır. Bu etkilerin geçerli olduğu dönem gözönüne alınmaksızın, nasıl hesap kapatılıp ceza ve mükafatlar adaletle sahiplerine verilebilir? O halde insanın kendi nefsi de, dünyada insanın işgal ettiği konumun bu dünya hayatından başka, bir mahkemenin kurulacağı ve insanın yaptıklarının adilce yargılanıp her insanın amellerine göre ceza veya mükafat göreceği başka bir hayat daha olmasını gerekli kıldığına şehadet etmektedir.

  1. Bu cümlede ahiretle ilgili iki delil daha yer almıştır. İnsan kâinatın düzenini iyice incelediğinde çok belirgin olan iki noktayı keşfedecektir. Birincisi; Kâinat hak ile yaratılmıştır. O bir çocuğun oyalanacağı ve yapılıp bozulmasının hiçbir anlamı olmayan bir oyuncak değildir. Tam aksine, her parçası kendisinin büyük bir hikmet sonucu yaratıldığına şehadet eder, onu oluşturan her bölüm bir kanuna tabidir ve ondaki herşeyin ardında bir gaye yer alır. İnsanın tüm sosyal ve ekonomik hayatı, tüm sanatlar ve bilimler, insanın yaptığı herşeyin eşyanın ardındaki konu ve amacı tespit etmesi ile mümkün olduğuna şehadet etmektedir. Eğer insan kuralsız ve amaçsız bir oyuncak dükkanına yerleştirilmiş bir kukla olsaydı, bilim, medeniyet ve sosyal hayat gibi şeyler olmazdı.

Şimdi bu dünyayı böyle hikmet ve düzen içinde yaratan, onun içine büyük zihnî ve fiziksel yeteneklere, güç ve yetkilere sahip, seçme ve davranış özgürlüğü, ahlâkî duygusu bulunan kendisine sınırsız dünya kaynaklarının emanet edildiği insan gibi bir yaratık yerleştiren o hikmet sahibi varlığın, insanı gayesiz ve amaçsız yaratmış olması mümkün müdür? İnsan, hem iyilik, hem kötülük, hem adalet, hem haksızlık yapacak, hem sevap, hem günah işleyecek ve sonunda toprak olacak da, onun iyi ve kötü amelleri hiçbir meyva vermeyecek mi? Yani insanın her davranışı, iyi veya kötü, hem kendi hayatını, hem kendisi gibi binlerce insanın hayatını, hem de dünyanın sayılamayacak denli çok varlığın hayatını etkilediği halde, onun amel defteri öldükten sonra bir daha hesap yazılmamak üzere kapatılacak mı?

Kâinatın düzeninde, iyi bir gözlem sonucunda farkedilen diğer gerçek ise, bu düzende hiçbir şeyin ölümsüz olmayışıdır. Herşeyin ölümünü ve yaşam süresini belirleyen bir eceli vardır. Aynı şey kâinatın kendisi için de geçerlidir. Burada işleyen bütün güçler sınırlıdır. Bunlar sadece belirli süreler için vardır, zaman içinde yok olmaya mahkumdurlar ve bu düzen mutlaka bir gün sona ermek zorundadır. Dünyanın ezelî ve ebedî olduğunu söyleyen eski filozof ve bilim adamlarının, bu görüşleri, sadece bilgisizliğe dayanmaktadır. Fakat modern bilim, yüzyıllardan beri ateistlerle Allah’a inananlar arasında, dünyanın ebedî mi, geçici mi olduğu konusunda süre gelen tartışmada reyini, Allah’a inananlar tarafına vermiştir. O zaman ateistlerin, hiçbir dayanağı kalmamıştır. Onlar şimdi mantık ve bilgiye dayandıklarını söyleyerek dünyanın ezelden beri varolduğunu, sonsuza dek varolacağını ve tekrar dirilişin vuku bulmayacağını iddia etmektedirler. Eski materyalist inanç, maddenin yok olamayacağı, sadece şeklinin değişebileceği, fakat her değişiklikten sonra, miktarında azalma veya artma olmaksızın maddenin yine madde olarak kalacağı fikrine dayanıyordu. Bu nedenle maddî dünyanın ne başlangıcı ne de sonunun olmadığı kabul ediliyordu. Fakat şimdi atom enerjisinin keşfi, tüm materyalist felsefeyi kökünden sarstı. Enerjinin maddeye, maddenin de enerjiye dönüştüğü ve ne şeklin, ne de görünüşün sürekli aynı kalmadığı açığa çıkmış oldu. Termodinamiğin İkinci Kanunu, bu dünyanın ezelden beri varolmadığını ve sonsuza dek de varolmaya devam edemeyeceğini ispatlamış bulunmaktadır. Evren zaman içinde bir anda meydana gelmiştir ve yine bir zaman gelecek, yok olacaktır. O halde artık, bilimsel olarak ahireti inkâr etmek mümkün değildir. Tabii ki, bilimin teslim olduğu yerde, felsefe de fazla direnemeyecektir.

  1. “İnsanların çoğu ……… inkâr ederler.” Yani öldükten sonra Rablerinin huzurlarına çıkacaklarına inanmazlar.

9 Yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı? Böylece kendilerinden öncekilerin nasıl bir sona uğradıklarını görsünler.8 Onlar, güç bakımından kendilerinden daha üstün idiler, toprağı alt-üst etmişler9 (ekmişler, madenler, sular arayıp çıkarmışlar) ve onu, kendilerinin imar ettiğinden daha çok imar etmişlerdi.10 Peygamberleri de, onlara açık delillerle gelmişti.11 Demek ki Allah onlara zulmetmiyordu, ancak onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı.12

10 Sonra kötülük yapanların uğradıkları son, Allah’ın ayetlerini yalan saymaları ve onları alay konusu edinmeleri dolayısıyla çok kötü oldu.

11 Allah, yaratmayı başlatır, sonra onu iade eder,13 sonra da siz O’na döndürülürsünüz.

12 Kıyamet saatinin14 kopacağı gün, suçlu-günahkârlar umutsuzca yıkılırlar.15

AÇIKLAMA

  1. Bu, ahiretle ilgili tarihsel bir delildir. Şu anlama gelir: “Ahireti dünyada sadece birkaç insan inkâr etmemiştir. Bilakis insanlık tarihinde birçok insan bu inkâra ortak olmuştur.

Hatta ahireti tamamen reddeden, ondan tamamen gafil bir şekilde yaşayan veya öldükten sonrası ile ilgili ahireti anlamsız kılacak inançlar icad eden milletler, topluluklar yaşamıştır. Tarihte yaşanan bu deneyimler, her ne şekilde inkâr edilirse edilsin, ahirete inanmayan toplumların kaçınılmaz bir şekilde ahlâksızlaştığını, sorumsuzca yaşadıklarını, tüm zulüm ve günah sınırlarını aştıklarını ve nihayet bu nedenle milletlerin birbiri ardınca helak olduğunu göstermektedir. İnsan topluluklarının birbiri ardınca yaşadıkları bu binlerce yıllık insanlık tarihi, ahiretin hak olduğu ve onu inkâr etmenin insanlığı helâke götürdüğünü göstermiyor mu? İnsanlar, eskiden beri yukarıdan bırakılan her eşyanın yere düştüğünü gördükleri için yer çekimi kanununa inanmışlardı. Yine insanlar, zehir içen kişinin öldüğünü gözledikleri için onu zehir olarak algılamışlardır. Aynı şekilde, ahireti inkâr etmek, her zaman insanların ahlâkının bozulması ile sonuçlanmışsa bu tecrübe ahiretin bir gerçek olduğunu ve insanın ondan gafil yaşamasının tehlikeli olduğunu öğreten yeterli bir ibret dersi değil midir?

  1. “Esarûlarda” ifadesi hem ekin ekmek için toprağı sürmek, hem de kanal, yeraltı su kanalları, madenler vs. için toprağı kazmak anlamlarına gelebilir.
  2. Bu, bir milletin sadece maddi gelişmesinin onun doğru yolda olduğunun işareti olduğunu iddia eden görüşe bir cevap niteliğindedir. Bu görüşte olanlar şöyle derler: “Allah, dünyadaki nimetlerin çoğundan yararlanan, yeryüzünde büyük eserler yapan ve büyük medeniyetler yaratan insanları nasıl cehennemin yakıtı yapar?” Kur’an bu fikre şöyle itiraz eder: “Böyle küçük eserler daha önceki milletler tarafından da yapıldı, hem de daha büyük ölçülerde. Bu milletlerin medeniyetleri ve “büyük eserleri” ile birlikte yok olduklarını görmediniz mi? Doğru inanç ve ahlâktan yoksun olan bir topluluğa, bu dünyada maddi gelişmesini gözönünde bulundurmaksızın böyle davranan ilâhî kanunun, aynı şekilde ahirette de böyle davranıp onları cehennemin yakıtı yapmamasının hiçbir nedeni yoktur.”
  3. Yani, “onlar, kendilerinin gerçek peygamber olduğuna herkesi ikna edebilecek işaret ve mucizelerle gelmişlerdir.” Bu bağlamda peygamberlerin gelişinden bahsedilmesi şu anlama gelir: “Bir taraftan insanın kendi nefsinde, çevresindeki kâinatta ve insanlık tarihinin akışında ibret ve deliler vardır, diğer taraftan birbiri ardınca, kendilerinin gerçek peygamber olduklarına dair apaçık deliller getiren ve insanları ahiretin mutlaka geleceği konusunda uyaran peygamberler gelmiştir.”
  4. Yani, bu toplulukları yakalayan azabın sebebi Allah’ın onlara zulmetmesi değil, onların kendi kendilerine zulmetmeleridir. Kendi kendisini dürüstçe düşünmeyen, başkalarını dinleyerek de doğru yola uymayan kimse (veya kimseler), helâke uğrarsa, bu kötülüğünden kendisi sorumludur.

Bu yüzden Allah suçlanamaz; çünkü Allah sadece peygamberleri ve kitapları aracılığıyla insanlara gerçek bilgiyi ulaştırmakla kalmamış, aynı zamanda insana hemen bu peygamberler ve kitaplar aracılığıyla indirilen bilginin güvenilirliğine hükmedebileceği aklî güç ve yetiler ihsan etmiştir. Eğer Allah insanı bu hidayetten ve bu kaynaklardan yoksun bırakmış olsaydı ve ona yanlış yola sapmasının sonuçlarına katlanmak sorumluluğunu vermemiş olsaydı, tabii ki o zaman Allah, adaletsizlik ve zulüm ile suçlanabilirdi.”

  1. Gerçi bu ifade bir iddia taşımaktadır, ama aslında başka bir iddianın temelini de teşkil etmektedir. Sağduyu, yaratmayı başlatan varlığın, aynı yaratmayı daha kolay bir şekilde tekrarlayabileceğine şehadet etmektedir. Herşeyden önce, varedilen bir varlık ile yaratmaya başlandığı bir gerçektir ve kafirler, müşrikler bile bu yaratmayı yapanın sadece Allah olduğunu kabul ederler. Böyle düşünen kimselerin yaratmayı başlatan Allah’ın onu tekrar edemeyeceğini varsaymaları çok saçmadır.”
  2. “Saat”: Allah’a dönüş ve O’nun huzuruna çıkış saati.
  3. Metindeki “İblâs” kelimesi, ani bir şok ve üzüntü sonucu dilin tutulması, kendisinin ümitsiz bir vaziyette olduğunu anlayan kişinin şaşkınlaşması ve hiç bir yardım ve destek bulamayan kişinin donakalması anlamlarına gelir. Bu kelime bir suçlu için kullanıldığında ise, suçüstü yakalanan, ne bir kaçış yolu bulabilen, ne de kendisini savunmak için mazeret öne sürüp kurtulmayı umabilen, bu nedenle de üzgün, ümitsiz ve donakalmış bir vaziyette olan bir kişiyi tanımlar.

Burada “suçlular” ile sadece cinayet işleyen, hırsızlık ve soygunculuk yapan kimselerin değil, Allah’a isyan eden, peygamberin getirdiği hidayeti inkâr eden, ahireti kabul etmeyen veya ahiretten gafil bir şekilde yaşayan, dünyada iken Allah’tan başkalarına veya kendi nefislerine tapan herkesin kastedildiğini, bu temel sapıklıkların yanısıra, genelde suç kabul edilen şeyleri yapıp yapmaması gözönüne alınmaksızın böyle yapan herkesin suçlu sayıldığına dikkat edilmelidir.

Bunun yanısıra Allah’a, Rasûlü’ne (s.a.) ve ahirete inandığı halde bile bile Allah’a isyan eden ve sonuna dek isyankâr tutumlarında ısrarlı olanlar da “suçlular”ın içinde sayılacaklardır. Bu insanlar, beklentilerinin tam aksine birdenbire ahiret günü diriltildiklerinde ve dünyada iken inkâr ettikleri veya bilmezlikten geldikleri ikinci bir hayatla karşı karşıya kaldıklarında “Yublisulmücrimûn” sözlerinde ifade edildiği gibi şaşkınlıktan donakalacaklar ve dilleri tutulacaktır.

13 (Allah’a eş koştukları) Ortaklarından kendilerine şefaatçi olan yoktur;16 onlar, ortaklarını da inkâr etmektedirler.17

14 Kıyamet saatinin kopacağı gün, (mü’minlerle kâfirler birbirlerinden) ayrılırlar.18

AÇIKLAMA

  1. “Ortaklar” (Şurekâ), üç tür varlığı ihtiva eder:

(1) Putperestlerin her çağda ilâhî özellikler atfettikleri ve tanrı kabul edip taptıkları melekler, peygamberler, azizler, şehitler ve salih insanlar. Kıyamet gününde bunlar kendilerine tapanlara şöyle diyeceklerdir: “Siz her ne yaptınızsa, bizim rızamız olmadan, hatta bizim rehberliğimiz ve öğretilerimiz hilafına yaptınız. Bu nedenle bizim sizinle hiçbir ilgimiz yok. Sizin için, herşeye gücü yeten Allah katında şefaatçi olacağımız gibi bir ümide kapılmayın.”

(2) Ay, güneş, gezegenler, ağaçlar, taşlar, hayvanlar gibi cansız veya şuursuz varlıklar. Putperestler onlara ilâh diye tapmışlar ve onlara yalvarmışlardır, fakat bu zavallı varlıkların, Allah’ın halifesinin (İnsanın) kendilerine bu kadar huşu ve iştiyakla taptığından haberleri yoktur. Tabii ki varlıklardan hiçbiri de, ortak koşan kişinin yardımına koşup ona şefaatçi olamayacaktır.

3) Şeytan, dini liderler, zalimler, despotlar gibi ya insanları kandırıp saptırarak, ya da baskı yoluyla Allah’ın kullarını kendilerine ibadete zorlayan baş suçlular. Bu tür varlıkların kendileri de ahirette büyük sorun içinde olacaklardır. Değil başkaları için şefaatçi olmak, Allah’ın huzurunda kendilerine tapanların bu suçtan bizzat sorumlu olduklarını ve onların sapıklıkları yüzünden sorumluluk yüklenmemeleri gerektiğini ispatlamaya çalışacaklardır. O halde orada müşrikler hiçbir yerden şefaat bulamayacaklardır.

  1. Yani, “Putperestler de bizzat onların Allah’a ortak koşmalarının hata olduğunu kabul edeceklerdir. Onlardan hiçbirinin ilahlıkta gerçek bir payı olmadığının farkına varacaklardır. Bu nedenle ahirette, dünyada iken ısrarla üzerinde durdukları “şirk”i sahiplenmeyeceklerdir.”
  2. Dünyada iken, ırk, ülke, dil, soy, kabile, ekonomik ve sosyal çıkarlara dayalı olarak oluşturulan grup ve topluluklar tamamen çözülecek ve gerçek iman, ahlâk ve karaktere dayalı olarak yeniden gruplandırılacaktır. Bir tarafta inanan ve salih amel işleyen insanlar, diğer milletlerden tamamen ayrılacak, bir grup haline getirilecek, diğer taraftan da dünyada iken her tür yanlış fikri benimseyen ve her çeşit suçu işleyenler, insan toplulukları içinde sınıflandırılıp değişik gruplara yerleştirileceklerdir. Başka bir deyişle, İslâm’ın dünyada iken ayrılık ve birliğin temeli kabul ettiği, cahiliyeye tapanların ise inkâr ettiği şey, ahirette ayrılık ve birliğin temelini oluşturacaktır. İslâm, insanları birleştiren ve birbirinden ayıran gerçek niteliğin iman ve ahlâk olduğunu söyler. İlâhî hidayete inananlar ve hayat tarzlarını buna dayalı olarak inşa edenler, hangi ırk, hangi ülke veya hangi bölgeye mensup olurlarsa olsunlar, bir tek ümmettirler. İlâhî hidayete tabi olanlarla olmayanlar bu millete dahil olamazlar. Onlar ne dünyada ortak bir hayat çizgisinde yürüyebilirler, ne de ahirette aynı akibeti paylaşırlar. Dünya hayatından ahirete dek onlar ayrı yollarda ve ayrı kaderlerde seyredeceklerdir. Bunun tam tersine bâtıla tapanlar her çağda olduğu gibi şimdi de, insanların ırk, ülke ve dillere göre gruplandırılması ve sınıflandırılması gerektiğini savunmaktadırlar. Ortak bir ırk, dil ve ülkeye mensup insanlar, din ve inançlarına bakılmaksızın ayrı bir millet ve başka benzer uluslarla ortak bir cephe oluşturmalıdır. Ve bu ulus, tevhide inananları, müşrik ve ateistleri aynı kanunlara tabi tutan bir düzene sahip olmalıdır. Ebu Cehil, Ebu Leheb ve Kureyş’in diğer ileri gelenlerinin görüşü de buydu. İşte bu nedenle onlar Hz. Muhammed’i (s.a) millet içinde ayrılık çıkarmak ile suçluyorlardı. İşte bu nedenle Kur’an, yanlış temeller üzerine kurulan grup ve ulusların mutlaka bir gün dağıtılacağı ve ardından İslâm’ın bu dünyada iken yapmayı amaçladığı gibi insanların, inançlar, ahlâk, hayat felsefesi ve karaktere dayanan bir gruplandırmaya tabi tutulacağı konusunda uyarıda bulunmaktadır. Ortak bir akibeti paylaşmayan insanlar belirli bir hayat tarzını da paylaşmazlar.

15 Böylece iman edip salih amellerde bulunanlar; artık onlar ‘bir cennet bahçesinde’19 ‘sevinç içinde ağırlanırlar.’20

16 Ancak küfre sapıp ayetlerimizi ve ahirete kavuşmayı yalan sayanlar ise;21 artık onlar da azab için hazır bulundurulurlar.

17 Öyleyse22 akşama girdiğiniz vakit de, sabaha erdiğiniz vakit de Allah’ı tesbih edip (yüceltin).23

18 Hamd O’nundur; göklerde de, yerde de, günün sonunda da ve öğleye erdiğiniz vakit de.24

19 O ölüden diriyi çıkarır ve diriden de ölüyü çıkarır, ölümünden sonra da yeri diriltir.25 İşte siz de böyle çıkarılacaksınız.

AÇIKLAMA

  1. “Bir bahçe”: Bir mükâfat ve sonsuz mutluluk olarak verilen saadet ve mutlulukla dolu bir bahçe.
  2. Metindeki ” ” kelimesi şu anlama gelir: “Onlar orada ağırlanırlar, mutlu edilirler ve onlara her türlü zevk tattırılır.”
  3. Burada bir nokta dikkate değer: Kişiye ahiret saadetini kazandıracak şeylerin arasında “salih işler” de “imanın” gerekli bir parçası olarak yer almıştır, fakat “kötü akibetinden bahsedilirken “kötü davranışlar” dan hiç bahsedilmemiştir. Bu da açıkça sadece “küfr”ün, kötü davranışlarla birlikte olsun veya olmasın bir insanın akibetini belirlemeye yettiğini göstermektedir.
  4. Burada “öyle ise” ifadesi şu anlama gelir: “İman edip, salih ameller işlemenin iyi sonuçlarını ve küfredip hakkı inkâr etmenin kötü sonuçlarını öğrendiğimize göre, artık şöyle bir davranış içinde olmamız gerekir.” Şöyle de denebilir: “Ahireti imkânsız kabul eden putperest ve kâfirler, aslında Allah’ın aciz olduğunu söylemek istiyorlar. Bu nedenle siz onların aksine Allah’ı tesbih edip, yüceltmeyi ve O’nun acizlikten uzak olduğunu ilân etmelisiniz.” Bu emir Hz. Peygamber’i (s.a) onun vasıtasıyla da tüm müslümanları muhatab almaktadır.
  5. “Allah’ı tesbih etmek”: Allah’ın, müşriklerin şirkleri ve ahireti inkârları sebebiyle O’na atfettikleri zayıflıklardan hata ve kusurlardan uzak ve yüce olduğunu söylemektir. Bu ifadenin ve tesbihin en güzel şekli ise namazdır. İşte bu nedenle İbn Abbas, Mücahid, Katâde, İbn Zeyd ve diğer müfessirler burada “tesbih” ile namazın kastedildiğini söylemişlerdir. Bu yorumu ayetin kendisi de desteklemektedir. Ayet, Allah’ı tesbih etmek için belirli vakitler bildirmektedir. Eğer burada sadece, Allah’ın her tür eksiklik ve zayıflıktan uzak olduğuna inanmak kastedilmiş olsaydı, bu, sabah, akşam, öğle gibi vakitlerle sınırlanmazdı; çünkü bir müsülüman her zaman bu inancı taşır. Aynı şekilde eğer Allah’ı, söz ile tesbih edip, yüceltmek kastedilmiş olsaydı, yine vakit belirlenmesi anlamsız olurdu; çünkü bir müslüman her zaman Allah’ın yüceliğini ifade edip O’nu tesbih etmelidir. O halde zamanlarla sınırlanmış böyle bir tesbih emri, belirli, uygulamalı bir şekle, yani namaza işaret etmektedir.
  6. Bu ayet açıkça “Fecr” (sabah), “Mağrib” (akşam), “Asr” (ikindi) ve “Zuhr” (öğle) namazlarının vakitlerine işaret etmektedir. Bunların yanısıra Kur’an’da namaz vakitlerine işaret eden ayetler şöyledir: “Güneşin zevalinden, gecenin karanlığına dek namaz kıl ve sabahleyin de Kur’an okumaya özen göster.” (İsra: 78)

“Gündüzün iki tarafında ve gecenin bir kısmında namaz kıl.” (Hud: 114)

“Güneşin doğmasından ve batmasından evvel Rabbini hamd ile tesbih et. Gecenin bir kısım vakitlerinde ve gündüzün uçlarında da O’nu tesbih et.” (Ta Ha, 130)

Bu ayetlerden ilki, namaz vakitlerinin güneşin zevalinden gecenin karanlığına (‘İşa’) kadar olduğunu söyler ki, bundan sonra sabah (Fecr) namazının vakti girer. İkinci ayette “gündüzün iki tarafı”, sabah (Fecr) ve akşam (Mağrib) namazlarının vaktini “gecenin bir kısmı” da yatsı (‘İşa’) namazının vaktini ifade eder. Üçüncü ayette “güneşin doğmasından önce” sabah (Fecr) namazını, “batmasından önce” de ikindi (Asr) namazının vaktini, “gecenin bir kısım vakitlerinde” ifadesi hem akşam (Mağrib), hem de yatsı (‘İşa’) namazlarının vakitlerini ima eder. Gündüzün uçları ise şunlardır: Sabah güneşin zevali ve akşam. O halde Kur’an değişik yerlerde beş vakit namazın kılınacağı zamanlara işaret etmiştir. Fakat hiç kimse Kuran’ı tebliğ edici olarak tayin edilen Hz. Peygamber’in (s.a) sözü ve amelî açıklamaları olmaksızın sadece bu ayetleri okuyarak namaz vakitlerini tayin edemez.

Şimdi burada biraz duralım ve “Hadis”i inkâr edenlerin içinde bulundukları durumu bir düşünelim. Onlar “namaz kılmak”la alay ederler ve bugün müslümanların kıldığı namazın, Kur’an’da tayin edilen şeyle hiçbir ilgisi olmadığını söylerler. Kur’an’daki salat’ı ikame etmekle ilgili emirlerin namaz kılmayı değil, “Nizam-ı Rububiyet”i (Allah’ın kanunlarına göre kurulan düzeni) ikame etmeyi kasdettiğini iddia ederler. Onlara şöyle sorun: “Bu nasıl nizamdır ki, güneşin doğmasından önce veya güneşin zevalinden, gecenin erken saatlerine kadar kurulabilir? Peki özellikle Cuma günleri kurulması istenen nizam nasıl bir nizamdır? ” Ey iman edenler ! Cuma günü “salat” için ezan okunduğu zaman Allah’ı anmaya koşun” (Cuma: 9) Kurulacak olan bu nizam, nasıl bir düzendir ki, kuracak olan kişinin ilkönce yüzünü, dirseklerine kadar kollarını, topuklarını yıkaması ve başını mesh etmesi gerekir, aksi takdirde kişi bu nizamı kuramaz? “Ey iman edenler! salat’a kalktığınızda yüzlerinizi, dirseklere kadar ellerinizi, topuk kemiklerine kadar ayaklarınızı yıkayın, başınızı da mesh edin”. (Maide: 6) Bu Rububiyet ne garib bir düzendir ki, kişi cinsel ilişkiden sonra tamamen temizlenmeden, gusül abdesti almadan kuramaz? “Ey iman edenler!…….. cünûpken gusledene kadar namaza yaklaşmayın.” (Nisa: 43) Yine bu nizam nasıl bir nizamdır ki, kadınlara yaklaştıktan sonra eğer su bulunamamışsa, kişinin bu düzeni kurmak amacıyla ellerini temiz toprağa sürmesi ve onunla kollarını ve yüzünü mesh etmesi gerekir?

“………. kadınlara yaklaşmışsanız ve su bulamamışsanız, tertemiz bir toprağa teyemmüm edin, yüzlerinize ve ellerinize sürün.” (Nisa: 43) ve bu Rububiyet nizamı ne kadar şaşırtıcı bir düzendir ki, yolculuk sırasında sadece yarısı ikame edilebilir? “Yolculuk ettiğinizde ………..namazı kısaltmanızda size bir sorumluluk yoktur.” (Nisa: 101) Yine bu nizam ne kadar garib bir nizamdır ki, askerlerin yarısı silahları yanlarında olduğu halde, imamın arkasında Rububiyet nizamını kurmak için dizilirler, diğer yarısı ise yerlerinde kalıp düşmanla savaşmaya devam eder. Sonra birinci grup “Rububiyet nizamını” kurma yolunda imamın arkasında bir secde ifa ettikten sonra, yerini yine imamın arkasında “nizam”ı kurmaya başlayacak olan ikinci gruba bırakmalıdır? “Ey Peygamber! Sen içlerinde olup da (savaş sırasında) namaz kıldırdığın zaman, bir kısmı seninle birlikte namaza dursun ve silahlarını yanlarına alsınlar. Secdeyi yaptıktan sonra onlar arkanıza geçsinler, kılmayan, öbür kısım gelsinler, seninle birlikte kılsınlar.” (Nisa: 102).

Bu ayetler açıkça, ikam-üs-salat’ın bugün bütün müslümanların uyguladığı gibi namaz kılmak anlamında kullanıldığını göstermektedir. Fakat hadîs’i reddedenler kendilerini değiştirmek yerine, Kur’an-ı değiştirmeyi tercih etmiş görünüyorlar. Gerçek şu ki, kimse Allah korkusunu tamamen yitirmedikçe bu insanların yaptığı gibi O’nun Kelam’ı ile oyun oynayamaz. Veya ancak Kur’an’ı Allah kelamı olarak kabul etmeyen, fakat müslümanları Kur’an’ı kullanarak aldatmaya çalışan bir kimse Kur’an’a böyle bir muamelede bulunup, onunla eğlenebilir. (Bkz. Bu surede 50. açıklama notu).

  1. Yani, “Tüm bunları sizin gözleriniz önünde yapıp duran Allah nasıl olur da insanı öldükten sonra diriltmekten aciz olur? O, insanlar ve hayvanları ölü madde haline getirmektedir. O, sürekli, bedenleri meydana getiren parçalar tamamen cansız olmasına rağmen, ölü maddeye can vererek sayısız bitki, hayvan ve insan varetmektedir. O, size suyun isabet ettiği her kuru toprak parçasının bir müddet sonra bitkiler ve hayvanlarla canlanıp, yeşerdiğini göstermektedir. Tüm bunlara şahit olmasına rağmen eğer bir kimse hâlâ bütün kâinatı iradesi altında tutan Allah’ın insanı öldükten sonra diriltmekten aciz kalacağını düşünüyorsa, tamamen sağ duyudan yoksun demektir. Onun aklı, kafasının içinden süzülüp gelen apaçık tezahürleri algılamıyor demektir.”

20 Sizi topraktan yaratmış bulunması, O’nun26 ayetlerindendir; sonra siz, (yeryüzünün her yanına) yayılmakta olan bir beşer (türü) oldunuz.27

21 Onda ‘sükûn bulup-durulmanız’ için, size kendi nefislerinizden28 eşler yaratması29 ve aranızda bir sevgi ve merhamet kılması da,30 O’nun ayetlerindendir. Hiç şüphe yok bunda, düşünebilmekte olan bir kavim için gerçekten ayetler vardır.

22 Göklerin ve yerin yaratılması31 ile dillerinizin ve renklerinizin ayrı (farklı ve değişik) olması da,32 O’nun ayetlerindendir. Hiç şüphe yok bunda, alimler için gerçekten ayetler vardır.

AÇIKLAMA

  1. Buradan itibaren 27. ayetin sonuna dek değinilen ayetler bir taraftan süregelen konuyla bağıntılı olarak öldükten sonra dirilmenin mümkün olduğunu, diğer taraftan da evrenin ilahsız olmadığını, birçok tanrı tarafından da yönetilmediğini; bilakis onun kendisinden başka hiçbir ilah olmayan tek bir Yaratıcı, Hakim, Mabud olan Allah tarafından idare edildiğine işaret etmektedir. Yeni bölüm (20-27. ayetler) hem kendisinden önce, hem de sonra gelen bölümle bağlantı halindedir.
  2. Yani, “İnsanın yaratıldığı maddeler karbon, sodyum, kalsiyum gibi toprakta bulunan ölü cevherlerden başkası değildir. Bu elementlerin birleşmesi ile insan denilen mükemmel bir varlık oluşturulmuş ve onun içine fiziksel varlığının maddelerle hiçbir direkt ilişkisi bulunmayan duygular, vicdan ve tahayyül gibi büyük güçler yerleştirilmiştir.

Bunun yanısıra sadece bir tek insan böyle tesadüfen yaratılmakla kalmamış, onun içine üretici bir güç de yerleştirilmiştir. Bu güç sayesinde aynı fiziksel yapıya ve yeteneklere sahip sayısız kalıtımsal ve kişisel özellikler taşıyan milyonlarca insan meydana gelmektedir. O halde, “Ey insan! senin aklın bu mükemmel varlığın, Hikmet Sahibi Yaratıcı olmaksızın kendi kendisine varolduğunu kabul ediyor mu? Aklınız başınızda olarak insanın yaratılış düzenindeki bu mükemmelliğin, yeryüzünde ve gökyüzündeki sayısız gücün insanın emrine verilmesindeki düzenin, birden fazla tanrının iradesi ile olduğunu söyleyebilir misiniz? İnsanı hiç yoktan var eden Allah’ın onu öldükten sonra diriltemeyeceğini gerçekten aklınız başınızda olarak mı düşünüyorsunuz?”

  1. Yani, “Yaratıcının bir hikmeti mucibince insan, bir tek cins olarak değil, insan olarak birbirine eşit, figür ve form olarak aynı temel formüle sahip, fakat farklı fiziksel yapıya, farklı zihnî ve psikolojik niteliklere, farklı duygu ve arzulara sahip olan iki ayrı cins halinde yaratılmıştır. Daha sonra bu ikisi arasında o denli mükemmel bir ahenk yaratılmıştır ki her ikisi de diğerine mükemmel bir eş olur. Birisinin fiziksel ve psikolojik ihtiyaçları tam anlamıyla diğerinin fiziksel ve psikolojik ihtiyaçlarına karşıt gelir. Bundan başka, Hikmet Sahibi, Yaratıcı, yaratılışın ta başlangıcından beri her iki cinsten eşit oranlarda yaratmaktadır ki, hiçbir ülkede veya hiçbir bölgede sadece kızların veya sadece erkeklerin doğduğuna şahit olunmamıştır. Bu olay, insan aklının kesinlikle hiçbir dahlinin bulunmadığı bir alandır. İnsan, kızların dişil niteliklerle, erkeklerin de eril niteliklerle -ki bu nitelikler tamamen birbirlerini tamamlayan özelliktedirler- doğmaya devam ettiği tabii akışa, hiçbir müdahalede bulunamaz, dünyanın her yerinde kadınların doğmaya devam ettiği belirli oranı da bozamaz. Yüzyıllardan beri, milyonlarca, milyarlarca insanın doğuşundaki bu ahenkli düzen ve bu düzenin işleyişi asla tesadüfî olamaz, birçok ilâhın ortak iradesinin bir sonucu da olamaz. Bu da sadece bir yaratıcının, bir tek Hikmet Sahibinin başlangıçta sonsuz hikmeti ve kudreti ile mükemmel bir kadın ve erkek planı düzenlediğini ve daha sonra bu mükemmel plana göre belirli oranlarda, ayrı kişisel özelliklere sahip sayısız kadın ve erkeğin dünyaya gelmesi için harikulâde bir düzen kurduğunu göstermektedir.
  2. Yani, “Bu düzen şans eseri meydana gelmemiştir, bilakis Yaratıcı, bu düzeni, kadının ve erkeğin birbirlerinin doğal ihtiyaçlarını karşılamaları ve her ikisini birbirlerinde huzur ve sükûnet bulmaları amacıyla kurmuştur.

Bu, Yaratıcı’nın bir taraftan insan neslinin devamını sağlamak, diğer taraftan da bir insan medeniyeti meydana getirmek için araç olarak seçtiği mükemmel bir düzendir. Eğer iki cins değişik dizayn ve şekillerde yaratılmış ve her ikisine de birlikte olduklarında duydukları ahenk ve huzur duygusu yerleştirilmemiş olsaydı, insan nesli koyunlar ve keçiler gibi üreyebilirdi. Fakat bir medeniyetin doğması ihtimali sıfır olurdu. Hayvan türlerinin hepsinin aksine bir insan medeniyetinin ortaya çıkmasını sağlayan asıl özellik, Hikmet Sahibi Yaratıcı’nın her iki cinse, birbirlerine karşı birarada olmadıklarında tahmin edemeyecekleri bir sevgi, istek ve arzu yerleştirmesidir. Bu huzur ve sükûnet arzusu, onları birlikte bir yuva kurmaya zorlamıştır. Yine bu arzu, aileleri ve kabileleri oluşturmuş ve insan için sosyal hayatı mümkün kılmıştır. Toplumsal hayatın gelişmesinde insanın zihni özellikleri de mutlaka yardımcı bir rol oynamıştır. Fakat bunlar asıl itici güçler değildir. Toplumsal hayatın oluşmasını sağlayan asıl itici güç, kadın ve erkeğe yerleştirilen ve onları bir “yuva” kurmaya zorlayan arzudur. Sağduyu sahibi bir kimse kalkıp da bu Hikmet eserinin tabiat güçleri sonucu şans eseri meydana gelmiş olduğunu söyleyebilir mi? Bu yalnız sağ duyudan yoksun insanların kabul etmeyeceği sadece ve sadece bir tek varlığın, o hikmet Sahibi’nin hikmetinin bir ayeti, bir işaretidir.

  1. Burada “sevgi” ile kadın ve erkek arasındaki cazibenin itici gücü olan ve onları birbirlerine bağlı kılan cinsel sevgi kastedilmektedir. “Merhamet”, evlilik hayatında yavaş yavaş gelişen, eşlerin birbirlerine karşı nazik hoşgörülü ve düşkün olmalarını sağlayan duygusal ilişkidir. Öyle ki yaşlılık döneminde cinsel sevgi asgariye düşer ve iki eş birbirine gençliklerinde olduğundan daha bağlı olabilirler. Yaratıcı’nın insanın içine yerleştirdiği bu iki olumlu güç, insanda varolan doğal arzuyu destekler niteliktedir. Bu istek ile arzu sadece huzur ve tatmin arar böylece kadınla erkeği bir araya getirir. Bundan sonra bu iki güç (sevgi ve merhamet) ortaya çıkar ve birbirlerinden ayrı ortamlarda yetişmiş olan iki yabancıyı o denli birbirlerine bağlar ki, bu ikisi hayatın birçok zorluklarına rağmen yaşamaya devam ederler. Milyonlarca insanın kendi hayatında yaşayıp tecrübe ettiği bu sevgi ve merhamet ölçülüp tartılabilen maddi bir şey değildir. Bu iki özellik, ne insan vücudunu oluşturan yapısal elementlere bağlanabilir, ne de bunların ortaya çıkışı ve doğuşu bir laboratuarda incelenebilir. Bunun tek açıklaması Hikmet Sahibi Yaratıcı’nın belirli bir gaye için bu iki özelliği insanın gönlüne yerleştirmiş olmasıdır.
  2. Yani, “Göklerin ve yerin yoktan varedilmesinde, onların ebedi bir kanunla kaim olmalarında ve sayısız gücün bu ikisi arasında büyük bir uyum ve denge içinde işlev görmesinde, bütün kâinatı sadece ve sadece bir tek yaratıcının yarattığına ve bu büyük düzeni O’nun idare ettiğine işaret eden birçok ayetler vardır.” Bir taraftan madde şeklini alan ilk enerjinin kaynağı, sonra maddenin birçok farklı elementlere dönüşmesi, daha sonra bu elementlerin mükemmel bir oranda birleşip muhteşem bir kâinat düzeni oluşturması ve bu sistemin milyonlarca yüzyıl boyunca aynı düzen ve disiplin içinde işleyip durması üzerinde düşünüp tefekkür eden her ön yargısız insan, tüm bunların herşeyi bilen, hüküm ve hikmet sahibi bir yaratıcının herşeyi kaplayan iradesi olmaksızın sadece şans eseri meydana gelemeyeceği sonucuna varır. Diğer taraftan, yeryüzünden uzaktaki yıldızlara dek tüm kâinatın aynı elementlerden yapıldığını ve tüm kâinatta aynı tabiat kanununun geçerli olduğunu gören akıllı bir kimse, eğer inatçı değilse, bu düzenin birçok ilahın eseri olmadığını, bilakis tüm kâinatın yaratıcısı ve idarecisi olan bir tek Allah’ın varolduğunu kabul eder.”
  3. “Ses telleriniz birbirine benzer olduğu, ağzınızın, dilinizin ve zekanızın yapısında bir farklılık olmadığı halde, dünyada değişik bölgelerde yaşayan insanlar değişik lisanlar konuşmaktadırlar. Hatta aynı dilin konuşulduğu bölgelerde bile şehirden şehire, kasabadan kasabaya farklı lehçeler kullanılmaktadır. Bunun yanısıra, her insanın aksanı, telaffuzu ve konuşma tarzı diğerlerinden farklıdır. Aynı şekilde, fiziksel yapınızın formülü ve oluştuğu maddeler aynı olmasına rağmen renkleriniz birbirinden o kadar farklıdır ki, değil milletler, bir babanın iki oğlunun rengi bile tamamamen aynı değildir. Bu ayette sadece bu iki yöne dikkat çekilmiştir. Fakat insan çevresine bakarsa, dünyada sayısız farklılıkların olduğunu görecektir. İnsan, hayvan ve bitki türlerinde üyeler arasında temel benzerlikler olmasına rağmen birçok farklılığın varolduğu, hatta hiçbir türün iki üyesinin bile birbirinin aynısı olmadığı farkedilebilir. Bir ağacın iki yaprağı bile birbirinin aynısı değildir. Bu da dünyanın, otomatik makinaların tek tip ürünler ürettiği ve her birine kendi özel markasını bastığı bir fabrikadan ibaret olmadığını göstermektedir. Bu fabrikada usta bir sanatçı da vardır ve O herşeye ayrı bir dikkat sarfedip onu yeni oranlar, nitelikler ve özelliklerde üretir ve böylece bir bakıma eşsiz bir yaratılışa sahip olur. Her an yeni bir model icad etmekte ve O’nun yaratıcı gücü, aynı şeyi ikinci kez yaratmayı çirkin göstermektedir. Bu tezahürleri apaçık gözleriyle gören hiç kimse, kâinatı yaratanın onu yarattıktan sonra dinlenmeye çekildiği gibi aptalca bir yanlış fikre kapılmaz. Bunun tam aksine, O’nun yaratıcı gücünün her an faaliyette olduğunun ve O’nun yarattığı her şeye ayrı bir özellik verdiğinin apaçık delilidir.

23 Geceleyin ve, gündüzün uyumanız ile O’nun lütfundan (geçiminizi temin için rızkınızı) aramanız,33 O’nun ayetlerindendir. Şüphesiz işitebilen bir kavim için gerçekten ayetler vardır.

24 Size bir korku ve umut (unsuru) olarak34 şimşeği göstermesi ile gökten su indirmek suretiyle ölümünden sonra yeri onunla diriltmesi de,35 O’nun ayetlerindendir. Hiç şüphe yok bunda, aklını kullanabilecek bir kavim için gerçekten ayetler vardır.

25 Göğün ve yerin O’nun emriyle (hareketten kesilip olduğu yerde veya bu düzen içinde) durması da,36 O’nun ayetlerindendir. Sonra sizi yerden (toprağın altından) bir (kere) çağırma ile çağırdığı zaman, hemencecik siz (bir de bakarsınız ki) çıkarılmışsınız.37

26 Göklerde ve yerde bulunanlar O’nundur; hepsi O’na ‘gönülden boyun eğmiş’ bulunmaktadırlar.

AÇIKLAMA

  1. “O’nun lütfundan aramak”, hayatını kazanmaya çaba sarfetmek demektir. İnsanlar genellikle geceleri uyuyup, gündüzleri çalışırlar, fakat bu, bir kanun değildir. Gündüzleri uyuyup, geceleri hayatlarını kazanmak için çalışan nice insanlar vardır. İşte bu nedenle hem gece, hem gündüz birlikte anılmış ve şöyle denmiştir: “Gece ve gündüz hem uyur, hem de hayatınızı kazanmak için çalışırsınız.”

Bu da Hikmet Sahibi Yaratıcı’nın düzenine işaret eden bir ayettir. Bunun yanısıra bu, O’nun sadece bir yaratıcı olmadığına aynı zamanda yarattıklarına karşı şefkatli ve merhametli olduğuna ve onların ihtiyaç ve isteklerine belki yarattıklarından daha çok özen gösterdiğine de işaret eder. İnsan sürekli çalışamaz, bir müddet çalıştıktan sonra kaybettiği enerjiyi tekrar toparlayabilmesi için dinlenmeye ihtiyacı vardır. Bu nedenle Hikmet Sahibi Merhametli Yaratıcı, insanda sadece bir dinlenme istek ve arzusu yaratmakla kalmamış, ona güçlü bir “uyku” dürtüsü yerleştirmiştir. Böylece o istemese de, hatta karşı koysa bile belirli bir süre çalışma ve uykusuzluktan sonra otomatik olarak insanı yener, onu birkaç saat dinlenmeye zorlar ve bu ihtiyaç karşılandıktan sonra onu terkeder. İnsan eskiden beri uykunun tabiatını ve asıl nedenini çözümleyememiştir. Uyku, insanın doğasına ve yapısına yerleştirilmiş doğuştan gelen bir şeydir. Uykunun tamamen insanın ihtiyaçlarına uygun bir tabiatta olması, onun tesadüfi olmadığını ve belirli bir amaç ve gayeye uygun olarak hikmet sahibi bir yaratıcı tarafından düzenlendiğinin yeterli bir kanıtıdır. Bu düzenleme apaçık bir hikmet ve gayeye mebnidir. Bundan başka bizzat uyku bile insanın bu zorlayıcı dürtüyü yerleştiren varlığın, insanın kendisinden daha merhametli davrandığına şehadet etmektedir. Aksi takdirde insan uykuya karşı koyar, sürekli uyanık kalmaya çalışır, devamlı çaba sarfeder ve böylece çalışma gücünü değil, bazı temel hayatî güçlerini bile kaybederdi.

Burada hayatını kazanmayı kasteden “Allah’ın lütfundan aramak” kelimelerinin kullanılması, bizi ayete bir daha dikkat çekmektedir. Eğer yerlerin ve göklerin sayısız ve sınırsız güçleri, insanın hayatını devam ettirebilmesi için, ona sayısız kaynaklar sağlayacak ve geçim imkânları sunacak şekilde düzenlenmemiş olsaydı insan geçimini nasıl sağlayabilir ve hayatını nasıl devam ettirebilirdi? Sadece bu da değil, eğer insana bu amaca uygun fiziksel ve zihnî yetenekler yeterli organlar bahşedilmemiş olsaydı, insan bu araç ve kaynaklardan yararlanamazdı. O halde insanın geçimini temin etmek için çabalama gücüne sahip olması ve onun dışındaki çevrede bu geçim kaynaklarının varolması, açıkça merhametli ve lütufkâr bir ilahın varolduğunu göstermektedir.

Kendisinde hastalık bulunmayan hiçbir akıl, tüm bunların şans eseri meydana geldiğini veya bunların birçok tanrının uluhiyeti sonucu olduğunu ya da bu lütuf ve ihsanları kör ve merhametsiz bir gücün yapmış olduğunu düşünemez.

  1. Yani, “Gök gürültüsü ve şimşek, yağmurun geleceğini ve mahsülün iyi olacağını müjdeler, fakat aynı zamanda bir yerlere yıldırım düşeceği veya herşeyi silip süpüren şiddetli bir yağmur yağacağı konusunda da korku uyandırır.”
  2. Bu, bir taraftan ölümden sonraki hayata işaret eder, diğer taraftan da Allah’ın varlığını, yerleri ve gökleri iradesi altında bulunduran bir tek ilahın varolduğunu ispatlar. Yeryüzündeki sayısız yaratık, topraktan yetişen bitkilerle beslenirler. Bu ürünler, toprağın verimliliğine bağlıdır. Verimlilik de direkt olarak toprağın üzerine düşsün, veya suyu toprağın yüzeyinde biriksin veya yeraltı kuyuları ve su kaynakları şeklini alsın, ya da dağlarda donup sonradan akarsular şeklinde aşağılara aksın, her ne şekilde olursa olsun, yağmura bağlıdır. Yağmur da, yağmurun yağmasını sağlayan hatta yağmur suyuna doğal bir gübre de karıştıran birçok faktöre, güneşin ısısına, mevsimlerin değişmesine, atmosferdeki ısı değişikliklerine, rüzgâr-ların esişine ve şimşeğe bağlıdır. Yeryüzünden göklere dek varolan herşeyin arasında bir ahenk ve oranın bulunması, bunların birçok amaç ve gayeye uygun ve hazır olması ve tüm bu varlıkların milyonlarca yıldan beri aynı mükemmel ahenk içinde varolmaya devam edip durmaları sadece şans eseri olmaz. Tüm bunlar, bir düzenleyici ve yapıcının, herşeyi kapsayan irade, plân ve hikmeti olmaksızın mı gerçekleşti? Bütün bunlar, yerlerin, göklerin, güneşin, rüzgârın, suyun, sıcaklığın ve soğuğun yaratıcısının ve rabbinin sadece ve sadece bir tek Allah olduğu gerçeğinin apaçık delilleri değil midir?
  3. Yani, “Yer ve gök sadece O’nun emriyle yaratılmakla kalmamıştır ve aynı zamanda bu ikisinin varoluşu ve büyük bir hayat düzeninin ikisi arasında devam edip durması da sadece ve sadece O’nun emriyle olmaktadır. Eğer O’nun emri onları bir an bile ihmal etse, bütün düzen birdenbire hemen çöker.”
  4. Yani, “Kâinatın yaratıcısı ve idare edicisi için sizi tekrar diriltmek hiç de zor değildir. Bunun için O’nun hazırlık yapmasına hiç gerek yoktur. O’nun bir tek çağrısı, yeryüzünün her tarafında, yaratılışın ilk gününden beri doğmuş ve doğacak tüm insanları biraraya toplayıp diriltmeye yeter.”

27 Yaratmayı başlatan, sonra onu iade edecek olan O’dur; bu O’na göre pek kolaydır.38 Göklerde ve yerde en yüce misal O’nundur. O, güçlü ve üstün olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.

28 Size kendi nefislerinizden bir örnek verdi:39 Size rızık olarak verdiğimiz şeylerde, sağ ellerinizin malik olduklarınızdan, sizinle eşit olup kendi kendinizden korktuğunuz gibi kendilerinden de korkmakta olduğunuz (veya çekinip saygı duyduğunuz) ortaklar var mıdır?40 İşte biz, aklını kullanabilen bir kavim için ayetleri böyle birer birer açıklarız.

29 Hayır, zulmetmekte olanlar, hiç bir bilgiye dayanmaksızın kendi heva (istek ve tutku)larına uymuşlardır. Allah’ın saptırdığını kim hidayete erdirebilir?41 Onların hiç bir yardımcıları yoktur.

30 O halde42 (ey Peygamber ve Peygamber’e uyanlar) yüzünü samimiyetle ve tamamen43 bu dine çevir,44 Allah’ın fıtratına çevir ki O insanları bu fıtrat üzerine yaratmıştır.45 Allah’ın yaratması değiştirilemez.46 İşte doğru din (budur)47 fakat insanların çoğu bilmezler.

AÇIKLAMA

  1. Yani, “Eğer sizi ilk anda yoktan var etmek ona zor gelmemişse sizi tekrardan yaratması ona nasıl zor gelebilir? Sizin ilk başta yaratılmanız O’na zor gelmemiştir; çünkü sizin varlığınız bunun delilidir. Tabii ki birşeyi başta yoktan vareden için, onu tekrar yaratmak daha kolay olacaktır.”
  2. Buraya kadar olan ayetlerde hem tevhidi, hem ahireti ispatlayan deliller yer almıştır. Buradan itibaren ise konu sadece tevhidi ele almaktadır.
  3. Müşrikler, Allah’ı, yerlerin, göklerin ve bu ikisi arasındakilerin yaratıcısı olarak kabul etmelerine rağmen yine de, O’nun bazı yaratıklarını, O’nun sıfat ve güçlerine ortak ederler, onlara yalvarırlar ve onlara ibadet ederler. Onların bu inancı, Kâbe’yi tavaf ederken tekrarladıkları Telbih’in sözlerinden anlaşılabilir: “Allah’ım işte buradayım işte buradayım, işte huzurundayım; senin kendi ortağından başka ortağın yoktur. Sen hem ona, hem de onun sahip olduklarına sahipsin.” (İbn Abbas’tan rivayetle Tebarani) Allah bu ayetle bu tür şirki reddetmektedir: Siz kendi kölelerinizi, mallarınıza servetinize ortak yapmazken, Allah’ın yarattıklarını ilahlığına ortak edeceğini nasıl düşünebilir ve buna nasıl inanabilirsiniz? (Ayrıntılı açıklama için bkz. Nahl an: 62).
  4. Yani, “Bir kimse ne doğru dürüst düşünür, ne de kendisinin iyiliğini isteyen bir başkasını dinlemezse, Allah onun aklına lanet eder. Bundan sonra, akıllı bir insanın hakka ulaşmasını sağlayabilecek olan her şey, bu inatçı ve cahil kimsenin sadece sapıklıkta ve hatada daha da ilerlemesine neden olur. İşte “Allah’ın saptırdığı” ile bu kastedilmektedir. Hakkı seven bir kimse, hidayete ermek için dua ederse, Allah o kimsenin duasının samimiyet derecesine göre onun doğru yola ulaşmasını sağlayacak araçları maksimum düzeyde yaratır.
  5. Burada “o halde”, şu anlama gelir: Gerçek aşikar olduğu ve siz bu kâinatın ve insanın yaratıcısının, malik ve hakiminin bir tek Allah olduğunu öğrendiğinize göre, o zaman kaçınılmaz olarak davranışlarınız bu ayette belirtildiği gibi olmalıdır.
  6. “Yüzünü samimiyetle ve tamamen”: “Bu hayat tarzını kabul ettikten sonra, yüzünü başka bir yöne çevirme. Bir Müslüman gibi düşün ve sevdiğin veya sevmediğin şeyler de bir Müslümana uygun olsun. Ölçü ve değerlerin, İslâm’ın koyduğu ölçü ve değerler olmalı, karakter ve davranışların İslâm’ın mührünü taşımalı ve senin gerek bireysel, gerekse toplumsal hayatın İslâm’ın öğrettiği yola göre düzenlenmiş olmalıdır.”
  7. “Bu din”; Kur’an’ın sunduğu din, yani içinde sadece Allah’ın ibadet ve itaate layık olduğu, hiçbir şeyin, ilâhlıkta, sıfatlarında, hak ve güçlerinde Allah’a ortak koşulamadığı, insanın kendi dileği ile hayatını Allah’ın hidayet ve kanununa göre düzenlemeyi seçtiği din.
  8. Yani, “Bütün insanlar şu fıtrat üzerine yaratılmışlardır ki, hiçbir şey değil, sadece ve sadace bir tek Allah onların yaratıcısı, rabbi ve mabududur. Bu fıtratta sebat etmelisiniz. Eğer bağımsızlık tavrını benimserseniz, fıtratınıza aykırı bir yola uymuş olursunuz. Ve eğer Allah’ın yanısıra başkalarına da taparsanız, yine fıtratınıza aykırı hareket etmiş olursunuz.

Bu konu birçok hadisle Hz. Peygamber (s.a) tarafından açıklanmıştır. Buhari ve Müslim’in naklettiğine göre, Hz. Peygamber (s.a) şöyle demiştir: “Her doğan ancak İslam fıtratı üzere doğar. Sonra onu anne-baba Yahudi, Hıristiyan veya Mecusi yapar. Nitekim bir hayvan yavrusu da derli toplu, azaları yerliyerinde doğar. Siz bu yavruda aza noksanlığı görüyor musunuz? Fakat müşrikler cahiliye adetleri yüzünden onların kulaklarını keserler.” Müsned-i Ahmed ve Neseî’de rivayet edilen bir hadise göre, Müslümanlar bir savaşta düşmanların çocuklarını bile öldürmüşlerdi. Allah Rasûlü (s.a) bunu öğrenince çok kızdı ve şöyle dedi: “Bu insanlara ne oluyor da hududları aşıyorlar ve çocukları öldürüyorlar?” Adamın biri: “Efendimiz, onlar müşriklerin çocukları değil mi?” dedi. Bunun üzerine Peygamber (s.a): “sizin en iyileriniz bile müşriklerin çocuklarıdır” cevabını verdi ve şunları ekledi: “Doğan her çocuk fıtrat üzerine doğar, sonra o konuşmaya başladığında anne-babası onu Yahudi veya Hıristiyan yapar.”

İmam Ahmed’in İyaz bin Hımâr-ül Mücaşi’den rivayet ettiğine göre, Allah Rasûlü (s.a) bir hutbesinde şöyle buyurmuştur: “Rabbim diyor ki: Ben kullarımı gerçek din üzere yarattım, sonra şeytan geldi ve onları dinlerinden saptırdı, onlara helâl kıldığımı haram kıldı ve onlara kendisine hiçbir delil indirmediğim varlıkları bana ortak koşmalarını emretti.”

  1. Yani, “Allah, insanı kendi kulu kılmış ve onu sadece kendisine ibadet etmesi için yaratmıştır. Bu doğal konum ne kadar çaba sarfedilirse edilsin değiştirilemez. Ne insan kul olma kanununu değiştirebilir ne de Allah’tan başka bir varlık, gerçek anlamıyla onun ilâhı olabilir. İnsan dilediği kadar ilâh edinebilir, fakat onun bir tek Allah’ın kulu olduğu gerçeği değişmez. İnsan bilgisizliği ve cehaleti nedeniyle bir kimseyi ilahi sıfat ve güçlere sahip kabul edebilir veya bir kimsenin onun kaderinin hakimi olduğu fikrini savunabilir, fakat gerçek şudur ki, ne Allah’tan başkası ilâhi sıfat ve güçlere, ne O’nun otoritesine sahiptir, ne de O’ndan başkasının insanın kaderini belirleme gücü vardır.”

Bu ayete ayrıca şöyle bir meal verilebilir: “Allah’ın insanı yarattığı fıtratta hiçbir değişiklik yapmayın.” Yani Allah’ın insanı yarattığı fıtratı bozup tahrib etmek doğru değildir.

  1. “Doğru din”: Kişinin yaratılış tabiatında sabit kalabilmesini sağlayan tek doğru din.

31 ‘Gönülden katıksız bağlılar’ olarak, O’na yönelin48 ve O’ndan korkup-sakının,49 dosdoğru namazı kılın50 ve müşriklerden olmayın.

32 (O müşrikler ki,) Kendi dinlerini fırkalara ayıran ve kendileri de parça parça olmuşlardır; ki her grup kendi elindekiyle övünüp-sevinç duymaktadır.51

AÇIKLAMA

  1. Yani, “Kim bağımsız ve hür bir tavır takınıp gerçek Rabbinden yüz çevirmişse ve kim Allah’tan başkasına hizmet yolunu seçip gerçek Rabbine isyanda bulunmuşsa, bundan yüz çevirmeli ve doğuştan kulu olduğu bir tek Allah’a ibadete dönmelidir.”
  2. Yani, “Eğer fıtraten Allah’ın kulu olduğunuz halde O’ndan tamamen bağımsız bir hayat tarzını seçmiş ve O’nun yanısıra başkalarına kulluk etmişseniz bu nankörlük ve isyanınız nedeniyle şiddetli bir azaba uğratılacağınızdan korkmalısınız. Bu nedenle sizi Allah’ın gazabıyla karşılaştıran bu tür hayat tarzından kaçınmalısınız.”
  3. Hem Allah’a yönelmek, hem de O’nun gazabından korkmak kalbi ibadetlerdendir. Kendini ilan etmesi ve devamlı olması için böyle bir ruh hali kaçınılmaz olarak fiziksel bir davranışa ihtiyaç duyar. Böyle bir davranış falanca kişinin bir tek Allah’a ibadete döndüğünü, başkalarına duyurmaya yarar ve aynı zamanda pratik deney ve uygulamalarla kişinin samimiyet ve takvasının gelişip beslenmesine de yardımcı olur. İşte bu nedenle Allah kalpteki değişikliği emrettikten sonra fiziksel bir davranışı da, yani namazın ikame edilmesini emrediyor. Bu fikir insanın kafasında sadece fikir olarak kaldığı sürece asla dengeli ve sürekli bir fikir olamaz. Ya yok olur, ya da değişir. Fakat insan onu uygulamaya başladığında, fikir onda kökleşir ve daha çok uygulama ile gittikçe sebat ve denge kazanır, öyle ki, bu fikir bir inanç haline geldiğinde kolayca yok olmaz.

Bu noktadan bakıldığında, hiçbir davranış ile hareket, kişinin kendi nefsinde Allah korkusunu ve takvayı güçlendirmek için, günde beş vakit kıldığı namaz kadar etkili olmaz. Başka bir davranış her ne olursa olsun, aralıkla yapılır veya farklı durumlarda farklı şekillerde yapılır, fakat namaz öyle bir harekettir ki, her bir kaç saatte ve sürekli o belirlenen aynı formda eda edilir. Ve insan her defasında Kur’an’ın öğrettiği İslâm’ı bir kez daha tekrarlar, böylece onu hiç unutmaz. Bundan başka, hem müminler, hem de kâfirler insanlar arasında kimin isyandan vazgeçip gerçek Rabbe itaat yolunu seçtiğini bilmek zorundadır. Müminler bunu bilmedirler ki, bir topluluk ve toplum oluşturabilsinler ve Allah yolunda birbirleriyle yardımlaşabilsinler, hatta içlerinden ne zaman biri din bakımından gevşeklik gösterse, hemen hepsi bunu anlayabilsin. Kâfirler de bunu bilmelidirler ki, kendi akraba ve çocuklarından biri çok kimsenin tekrar tekrar samimiyet ve tevazu ile gerçek tanrıya yöneldiklerini gördüklerinde uyuyan fıtratları uyansın, fıtratları uyanıncaya dek de Allah’ın itaatkâr kullarındaki bu şevki görerek korkuya kapılsınlar. Bu her iki amaç için de namazın ikame edilmesi en etkili araçtır.

Burada namaz ile ilgili emrin, Mekke’de iken Kureyşli müşriklerin bir avuç Müslümana işkence yaptıkları dönemde indirildiğine dikkat edilmelidir. Bu işkenceler bu emirden sonra dokuz yıl kadar daha devam etmiştir. O sıralarda henüz İslâmî bir devlet sözkonusu değildi. Eğer bazı cahil kimselerin düşündüğü gibi İslâm devleti olmaksızın namaz kılmanın bir anlamı yoksa veya Hadis’i inkâr edenlerin iddia ettikleri gibi “İkam’üs-salat”, namaz kılmak değil Nizam-ı Rububiyet’i (Allah’ın hakim olduğu düzeni) kurmak anlamına geliyorsa o zaman, o dönemde indirilen Kur’anî emir anlamsız olurdu. Soru şudur: Hz. Peygamber (s.a) ve Müslümanlar bu emir geldikten sonra dokuz yıl boyunca, bu emri acaba nasıl yerine getirmişlerdir?

  1. Bu, insan için gerçek hayat tarzının yukarıda da açıklandığı gibi fıtrat yolu olduğunu gösteren bir misaldir. Bu hayat tarzı (Din), sadece zanna dayanarak bir din felsefesi icad edenlerin düşündüğü gibi putperestlikten tevhid’e doğru evrimle gelişmemiştir; fakat, tam aksine, bugün dünyada bulunan bütün dinler asıl hayat tarzının (din) bozulması sonucu meydana gelmiştir. Bu bozulma, insanlar kendi icad ettikleri inançları fıtrî gerçeklere kattıkları, farklı fırkalar oluşturdukları ve her biri kendi fırkasının savunduğu şeye bağlandığı ve asıl hayat tarzından (din) uzaklaştığı için ortaya çıkmıştır. Şimdi, hidayete ulaşmanın tek yolu hak dinin temeli olan asıl gerçeğe dönmek ve daha sonra icad edilen fırkalardan, onların taraftarlarından ve yaptıkları tahriflerden sakınmaktır. Eğer kişi bunlarla ilişkisine hâlâ devam ederse, ancak Hak Dini bozar.

33 İnsanlara bir zarar dokunduğu zaman, ‘gönülden katıksız bağlılar’ olarak, Rablerine dua ederler,52 sonra kendinden onlara bir rahmet taddırınca hemencecik onlardan bir grup Rablerine şirk koşarlar.53

34 Kendilerine (nimet olarak) verdiklerimize nankörlük etsinler diye. Öyleyse metalanıp-yararlanın, artık yakında bileceksiniz.

35 Yoksa biz, onlara ispatlı bir delil indirdik de, o mu O’na ortak koşmalarını söylüyor?54

36 Biz insanlara bir rahmet taddırdığımız zaman, onunla sevinirler; kendi ellerinin takdim ettiği dolayısıyla onlara bir kötülük isabet ettiğinde de, hemen umutsuzluğa kapılıverirler.55

37 Onlar görmüyorlar mı ki, Allah, dilediğine rızkı yayıp-genişletir ve kısar da. Hiç şüphe yok bunda, iman etmekte olan bir kavim için gerçekten ayetler vardır.56

38 Öyleyse yakınlara hakkını ver, yoksula da, yolcuya da.57 Allah’ın yüzünü (rızasını) istemekte olanlar için bu daha hayırlıdır ve felaha erenler de onlardır.58

39 İnsanların mallarında artsın diye, vermekte olduğunuz faiz Allah katında artmaz.59 Ama Allah’ın yüzünü (rızasını) isteyerek vermekte olduğunuz zekat ise, işte (sevablarını ve gelirlerini) kat kat arttıranlar onlardır.60

AÇIKLAMA

  1. Bu, onların kalplerinin derinliklerinde hâlâ tevhidin izlerinin bulunduğunun bir delilidir. Ne zaman ümitler yıkılmaya başlasa, kalpleri içten gelerek, ancak kâinatın gerçek hakiminin Mabud olduğunu ve ancak O’nun yardımının bir fayda vereceğini ilan eder.
  2. Yani, “Onlar, tekrar başka ilahlara ibadet etmeye ve başlarındaki şansızlığın şu veya bu veli veya türbenin yardımıyla geçip gittiğini iddia etmeye başlarlar.”
  3. Yani, “Felâketleri Allah’ın engellediğini değil de, falanca velinin engellediğini söylemeleri için kendilerinde ne delil var? Sağduyu bunu kabul eder mi? Yoksa, Allah’ın bazı yetkilerini falanca velilere verdiğini ve insanların zorluklar karşısında bu velilere yalvarmaları gerektiğini söyleyen ilâhi bir kitab var mı?”
  4. Bir önceki ayette, insan cehaleti, nankörlüğü ve anlayışsızlığı nedeniyle eleştirilmişti. Bu ayetle ise hafifliği ve hasisliği nedeniyle tenkit edilmektedir. Bir kimse biraz güç, servet ve saygınlık kazanırsa ve işlerinin iyiye doğru gittiğini görürse, tüm bunların Allah tarafından verildiğini unutur, bu başarısında öyle gurur duyar, öyle böbürlenir ki, ne Allah’a, ne de diğer insanlara hiçbir pay bırakmaz. Fakat bu iyi talih onu bırakır bırakmaz cesaretini kaybeder ve küçük bir şanssızlık bile onu o denli sarsar ki, her türlü aptallığı yapabilir, hatta intihara bile kalkışabilir.
  5. Yani, “Müminler; küfür ve şirkin insanın moralini nasıl etkilediğini ve Allah’a imanın insan karakteri üzerinde ne tür bir etkisi olduğunu anlayabilirler. Allah’a samimiyetle inanan ve O’nun bütün hazinelerin maliki olarak kabul eden bir kimse, asla Allah’ı unutanlar gibi hasis ve cimri olmaz. Eğer ona bol nimet verilse asla kibre kapılmaz, tam aksine Allah’a şükreder, çevresindeki insanlara cömertçe davranır ve Allah’ın verdiği nimetleri yine O’nun yolunda sarfeder.

Diğer taraftan eğer verilen nimetlerde bir azalma olursa sabreder; asla şeref ve haysiyetini ayaklar altına almaz ve sonuna dek Allah’ın lütfunu bekler. Böyle ahlâkî bir mükemmelliğe, asla bir ateistte veya müşrikte rastlanamaz.”

  1. “Akrabaya, yoksula, yolcuya sadaka verir” değil, “Hakkını verir” denmiştir. Çünkü bu, sizin onlara her halükârda vermeniz gereken bir haktır. Eğer siz servetinizden bir kısmını onlar için ayırırsanız, onlara bir iyilik yapmış olmuyorsunuz. Eğer mülkün gerçek sahibi size başkalarından daha fazla vermişse, size verilen bu fazla servetin başkalarının hakkı olduğunu hatırlamalısınız. Çünkü bu fazladan serveti, Rabbiniz, başkalarının hakkına saygı gösterip onlara verip vermeyeceğinizi denemek için size vermiştir.

Bu ilahi emir ve onun gerçek ruhu hakkında düşünen herkes, Kur’an’ın insanın ahlâkî ve ruhî gelişimi için ortaya koyduğu yolun, kaçınılmaz olarak hür bir toplum ve ekonomiyi gerektirdiğini hisseder. Böyle bir gelişme insanların mülkiyet hakkının kaldırıldığı veya kısıtlandığı bir sosyal çevrede mümkün olmaz.

Devletin tüm kaynakların mülkiyetini elinde bulundurduğu ve hükümetin halka mal dağıtımı sorumluluğunu üstlendiği, hatta bireyin ne başkalarının hakkının farkına varmasına ve yardım etmesine fırsat tanıdığı, ne de kendisine yardım edilen kişinin diğeri için şükran duyguları geliştirebildiği bir sistem, tamamen komünist bir sistemdir. Şimdi bizim ülkemizde de “Nizam-ı Rububiyet” adı altında öne sürülen böyle bir ekonomik ve toplumsal düzen, tamamen Kur’an’a muhalif bir sistemdir. Çünkü böyle bir düzen, bireyin ahlâkî gelişimini ve karekter oluşumunu tamamen engeller. Kur’anî bir düzen ancak bireylerin bazı servetlere, onları harcama hakkına ve daha sonra da samimiyetle Allah’ın ve O’nun kullarının haklarını verme hak ve yetkisine sahip olduğu bir ortamda uygulanabilir. Ancak böyle bir toplumda, bir taraftan insanlar bireysel olarak nezaket, hoşgörü, sevgi, fedakârlık, başkalarının haklarına saygı göstermek ve bu hakları sahiplerine vermek gibi faziletleri geliştirme, diğer taraftan da kendilerine iyilik yapanlara karşı teşekkür ve minnet duyguları geliştirme fırsatı bulurlar. Ancak böyle bir sistem, kötülüğün yok edilip iyiliğin geliştirilmesinin kanun zoruyla değil, bilakis insanların kendi temiz kalplilikleri ve bu sorumluluğu yerine getirme iyiniyetleri ile sağlanabildiği mükemmel bir ortam meydana getirebilir.

  1. Bu, kurtuluşa sadece yoksula, akrabaya ve yolcuya hakkını vererek ulaşılabileceği ve bunun için başka hiçbir şeye gerek olmadığı anlamına gelmez. Tam aksine başkalarının bu haklarını vermeyenlerin gerçek kurtuluşa eremeyecekleri anlamına gelir. Gerçek kurtuluşa ancak, sadece Allah’ın rızasını ve hoşnutluğunu isteyerek bu hakları sahiplerine verenler ulaşabilir.
  2. Bu, Kur’an da faizi yasaklayıcı olarak indirilen ilk ayettir. Sadece şöyle demektedir: “Siz borç verenin servetinde bir artış olacağını düşünerek faiz ödüyorsunuz. Fakat gerçekte Allah katında, faiz malı artırmaz, tam aksine servet ancak verilen zekat ile artar.”

Sonraları Medine’de faizi haram kılan ayet nazil olmuştur: “Allah faizi mahveder, sadakaları artırır.” (Bakara: 276). (Daha sonraki emirler için bkz. Al-i İmran: 130 ve Bakara: 275-281)

Bu ayete müfessirler iki anlam vermişlerdir. Müfessirlerin bir kısmı şöyle der: Burada “riba”, şeriatın haram kıldığı faiz anlamında değildir, fakat alan kişinin onun iki katını vereceğini umarak veya hediye verene bir hizmette bulunacağı için ya da hediye veren için verdiği kişinin zengin olması daha faydalı olduğundan verilen bir hediye veya bağış anlamına gelir. Bu İbn Abbas, Mücahid, Dahhak, Katâde, İkrime, Muhammed bin Ka’b el-Kurzi ve Şa’bi’nin görüşüdür. Belki de bu müfessirlerin ayeti böyle yorumlamalarının sebebi, ayette bu davranışın sonucu olarak sadece Allah katında böyle bir servetin artmayacağının zikredilmesidir. Oysa, eğer şeriatın haram kıldığı riba kastediliyor olsaydı, açıkça bu davranışın Allah tarafından şiddetle cezalandırılacağı söylenirdi.

Diğer grup bunlardan ayrılır ve ayetteki “riba” ile, şeriatın haram kıldığı faizin kastedildiğini söyler. Bu, Hasan Basri ve Süddi’nin görüşüdür. Allame Alusi de ayetin zahiri mânâsının aynı olduğunu; zira Arapçada ribanın aynı anlamda kullanıldığını söyler. Bu tefsir müfessir Nisaburî tarafından da kabul edilmiştir.

Bize göre de, bu ikinci görüş doğrudur. Çünkü birinci görüşü desteklemek için öne sürülen delil ribanın bilinen anlamını bir tarafa bırakmak için yeterli değildir. Rum Sure’sinin nazil olduğu dönemde faiz henüz haram kılınmamıştır. Bir şeye önce zihinleri hazırlamak sonra da onu yasaklamak, Kur’an’ın tercih ettiği bir yoldur. Şarap hakkında da ilk söylenen şey, onun temiz olmadığı idi (Nahl: 67). Daha sonra Bakara: 219’da onun zararının, faydasından daha çok olduğu söylenmiştir. Sonra sarhoş iken namaza yaklaşılmaması söylenmiş. (Nisa: 43), en sonunda da şarap içmek tamamen haram kılınmıştır. Aynı şekilde faiz hakkında da burada sadece onun serveti arttırmadığı, servetteki gerçek artışın ancak zekat ile olduğu söylenmiştir. Bundan sonra bileşik faiz yasaklanmış (Al-i İmran: 130), en sonunda da faiz tamamen haram kılınmıştır. (Bakara: 275, 280)

  1. Bu artışın hiçbir sınırı yoktur. Niyetin samimiyeti ne kadar büyük olursa, fedakârlık duygusu ne kadar derinse ve kişinin Allah yolunda harcarken Allah’ın rızasını kazanma arzusu ne kadar fazlaysa, Allah’ın ona vereceği mükâfatlar da o derece büyük ve güzel olacaktır. Sahih bir hadise göre eğer bir kimse Allah yolunda incir çekirdeği kadar bir şey verse, Allah onu Uhud dağı kadar arttırır.

40 Allah;61 sizi yarattı, sonra size rızık verdi,62 sonra da sizi öldürmekte, daha sonra da sizi diriltmektedir. Ortaklarınızdan bunlardan herhangi birini yapacak var mı?63 O, şirk koşmakta olduklarından münezzeh ve yücedir.

41 İnsanların kendi ellerinin kazandığı dolayısıyla, karada ve denizde fesad ortaya çıktı. Umulur ki, dönerler diye (Allah) onlara yapmakta olduklarının bir kısmını kendilerine taddırmaktadır.64

42 De ki: “Yeryüzünde gezip dolaşın, böylece daha öncekilerin nasıl bir sona uğradıkarını görün. Onların çoğu müşrik olanlardır.”65

43 Öyleyse sen, Allah’tan (bir takdir olarak) geri çevrilmesi mümkün olmayan gün gelmeden önce, yüzünü dimdik ayakta duran dine çevir.66 O gün onlar parça parça bölünecekler.

44 Kum küfre saparsa, artık onun küfrü kendi aleyhinedir; kim de salih bir amelde bulunursa, artık onlarda kendi lehlerine olarak (cennetteki yerlerini) döşeyip hazırlamaktadırlar.

45 (Bu, Allah’ın) Kendi fazlından olarak iman edip salih amellerde bulunanları ödüllendirmesi içindir. Hiç şüphe yok O, kâfirleri sevmez.67

46 Size kendi rahmetinden taddırması, emriyle gemileri yürütmesi68 ve O’nun fazlından (rızkınızı) aramanız69 ile umulur ki şükretmeniz için, rüzgârları müjde vericiler olarak70 göndermesi, O’nun ayetlerindendir.

AÇIKLAMA

  1. Buradan itibaren konu tekrar kâfirlerin ve müşriklerin uyarılması için tevhide ve ahirete döndürülür.
  2. Yani, “sizin hayatınızı devam ettirebilmeniz için yeryüzünde çeşitli imkânları sağlayan ve herkesin rızıktan bir pay alabilmesi için birçok düzenlemeler yapan O’dur.”
  3. Eğer sizin ilah olarak kabul ettikleriniz ne yaratabiliyor, ne rızık verebiliyor, ne hayat ve ölüme hükmedebiliyor, ne de sizi öldükten sonra diriltebiliyorsa, o halde neden onları ilâhınız olarak kabul ediyorsunuz?”
  4. Bu, yine, bütün Ortadoğu’da konuşulan Bizans ile İran arasındaki savaşa bir kinayedir. “İnsanların elleriyle kazandıkları”; Şirk ve ateizmi kabul etmenin ve ahireti görmezden gelmenin kaçınılmaz sonucu olarak insan davranışlarında ve karakterinde ortaya çıkan baskı, zulüm ve istibdat anlamına gelir. “Belki dönerler” ifadesi, Allah’ın, insanların kötü hareketlerinin sonuçlarının bazılarını ahirette cezalandırmadan önce göstermesi anlamına gelir. Böylece onlar gerçeği anlayıp tahminlerinde ne kadar hatalı olduklarını hissedebilirler ve ilk zamanlardan beri Allah’ın Peygamberlerinin tebliğ ettiği ve insan davranışlarını sağlam temellere oturtabilecek tek yol olan hak dine döndürabilirler. Bu konu Kur’an’da birçok yerde ele alınmıştır. Tevbe: 126, Rad: 231, Secde: 21, Tur: 47.
  5. Yani, “Bizans ile İran arasındaki savaş, türünün ilk örneği değildir. İnsanlık tarihi, büyük milletlerin helak oluşunun örnekleri ile doludur. Bu milletlerin helak olmalarına neden olan kötülüklerin asıl sebebi de sakınmanız için uyardığımız şirk idi.”
  6. Yani, “Ne Allah’ın bizzat geri çevireceği, ne de başka birisine çevirme gücü vereceği gün.”
  7. Bu bir kafirin, küfrü sebebiyle karşılaşacağı zararlarının tümünü kapsayan çok geniş kapsamlı bir cümledir. Hiçbir zarar listesi bu cümle kadar geniş anlamlı olamaz.
  8. Burada denizcilikte yararlı olan rüzgarlar kastedilmektedir. Eskiden gemilerin yolculuğu çoğunlukla rüzgarlara bağlıydı ve ters rüzgarlar onların helâkine sebeb olabilirdi. Bu nedenle yağmur getiren rüzgarlardan önce bu rüzgarların anılması, onların Allah’ın özel bir lütfu olduğunu belirtmek içindir.
  9. “O’nun fazlından nasib aramanız”: Yani ticaret yolculukları yapmanız.
  10. Yani, yağmuru müjdeleyici olarak.

47 Andolsun, biz senden önce kendi kavimlerine peygamberler gönderdik de onlara apaçık belgeler getirdiler;71 böylece biz de suçlu-günahkârlardan intikam aldık.72 İman etmekte olanlara yardım etmek ise, bizim üzerimizde bir haktır.

48 Allah, rüzgârları gönderir, böylece bir bulut kaldırır da onu nasıl dilerse gökte yayıp-dağıtır ve onu parça parça kılar; nihayet onun arasından yağmurun akıp çıktığını görürsün. Sonunda kendi kullarından dilediğine verince, hemen sevince kapılıverirler.

49 Oysa onlar, bundan önce (yağmurun) üzerlerine inmesinden evvel umutlarını kesmişlerdi.

50 Şimdi Allah’ın rahmetinin eserlerine bak; ölümünden sonra yeryüzünü nasıl diriltmektedir?73 Hiç şüphesiz O, ölüleri de gerçekten diriltecektir. O, her şeye güç yetirendir.

51 Andolsun, biz bir rüzgâr göndersek de onu(n ekinini) sararmış görseler,74 mutlaka onun ardından nankörlük ederler.75

AÇIKLAMA

  1. Yani “Ayetlerden bazıları, insanın hayatında her an karşı karşıya geldiği, bir önceki ayette değinilen rüzgarların esmesi gibi dünyada sürekli yaşanagelen ayetlerdir. Bazıları ise Allah’ın elçilerinin, mucizeler, vahiy, olağanüstü şahsiyetler ve insan toplumuna hayat veren bir etki şeklinde ortaya koydukları ayetlerdir. Her iki tür ayetlerde şu gerçeğe işaret ederler: Peygamberlerin öğrettiği tevhid, hakka dayanır. Bu ayetlerin hepsi birbirini destekler niteliktedir. Kâinatta bulunan ayetler, peygamberlerin söylediklerinin doğruluğunu tasdik eder. Peygamberlerin getirdiği ayetler de kâinattaki ayetlerin işaret ettikleri gerçekleri açıklar.

72.”Suç işleyenler”; her iki tür ayete karşı da duyarsız kalan ve tevhidi inkarda, Allah’a karşı isyanda inat eden kimseler.

  1. Peygamberlik ile yağmurun arka arkaya anılmasında gizli bir kinaye vardır. Yağmurun gelişi nasıl insanların maddi dünyası için bir lütuf ve rahmet ise Peygamber’in gelişi de insanın ruhî dünyası için bir rahmettir. Kuru toprak nasıl yağmurun yağmasıyla uyanıp yeşermeye ve bitkiler yetiştirmeye başlarsa, ruhî ve ahlâkî yönden harap olan insan hayatı vahyin gelişiyle uyanır ve ahlâkî mükemmellikler ve faziletlerle yeşermeye başlar. Kafirlerin peygamberlik rahmetini bir müjde yerine kendileri için bir uğursuzluk kabul etmeleri ve ona nankörlük etmeleri sadece, kendi aleyhlerinedir.”
  2. Yani, “Yağmurun yağmasından sonra yeşerip gelişen ürünlerini şiddetli bir rüzgar veya bir sıcak hava dalgası yakıp kavursa….”
  3. Yani, “Allah’a lanet etmeye ve bütün şanssızlık ve kötü akibetlerinden dolayı O’nu suçlamaya başlarlar. Oysa Allah onlara rahmetini tattırdığında O’na şükredecekleri yerde nankörlük ve küfretmişlerdi. Burada yine gizli bir kinaye vardır. Allah’ın elçileri insanlara rahmet getirdiğinde insanlar onları dinlemezler ve bu lütfu reddederler. Daha sonra Allah, küfürleri ve nankörlükleri nedeniyle başlarına onları ezen, insanlıklarını harap eden zalimleri veya despotları musallat ettiğinde, aynı kimseler dünyayı zulüm ve vahşetle doldurduğu için Allah’ı suçlamaya başlarlar.

52 Şimdi sen, ölülere (söz) duyuramazsın76 ve arkalarını dönüp giden sağırlara da çağrıyı duyuramazsın.77

53 Ve sen kendi sapıklıkları içinde kör olanları da doğruya iletici değilsin.78 Sen yalnızca, bizim ayetlerimize iman etmekte olanlara duyurabilirsin ki onlar Müslümanlardır.

54 Allah, sizi bir za’ftan yarattı, sonra (bu) za’fın ardından bir kuvvet kıldı, sonra da bu kuvvetin ardından da bir za’f ve yaşlılık verdi. Dilediğini yaratmaktadır.79 O, bilendir, güç yetirendir.

55 Kıyamet-saatinin kopacağı gün,80 suçlu-günahkârlar, tek bir saatin dışında (dünya hayatı) yaşamadıklarına and içerler.81 İşte onlar böyle çevriliyorlardı.82

56 Kendilerine ilim ve iman verilenler ise, dediler ki: “Andolsun, siz Allah’ın Kitabında (yazılı süre boyunca) diriliş gününe kadar yaşadınız; işte bu da dirilme günüdür. Ancak siz bilmiyordunuz.”

57 Artık o gün, zulmetmekte olanların ne mazeretleri bir yarar sağlayacak ve ne de (Allah’tan) hoşnutluk dilekleri kabul edilecektir.83

AÇIKLAMA

  1. Yani, vicdanları ölmüş, ahlâkî kişilikleri hayattan uzaklaşmış ve kendi nefislerine olan tapınmaları inatçılıkları ve gözü bağlılıkları, hakkı anlayıp kabul etme yeteneklerini yok etmiş olan kimseler.
  2. “Sağırlar”: Her şeyi duydukları halde hiç birşeyi anlamayacak şekilde kalplerine ve zihinlerine kilit vuran kimseler. Hakkı tebliğ eden mesajın, kulaklarına girmesine bile engel olan ve tebliğ eden kişilerden sakınıp kaçan bu tür insanlara hiç kimse ne birşey işittirebilir, ne de birşey anlatabilir.
  3. Yani, “Körlerin elinden tutup hayat boyunca onları doğru yola getirmek için çalışmak peygamberin görevi değildir. O sadece doğru yola rehberlik edebilir. Fakat zihinleri körelmiş ve peygamberin göstermeye çalıştığı yolu hiç görmeyen kimseleri doğru yola ulaştırmak peygamberlerin gücü dahilinde değildir.
  4. Yani, “Çocukluk, gençlik ve yaşlılık dönemlerinin tümü Allah tarafından yaratılmıştır. Dilediğini güçlü, dilediğini de zayıf yaratmak O’nun elindedir. Dilediğine olgunluğa erişmeden, dilediğine de gençliğinin başlangıcında ölümü tattırabilir. O dilediğine uzun bir ömür ve sağlık verir, dilediğini de dopdolu bir gençlik hayatından sonra zelil ve eziyetli bir yaşlılık hayatına eriştirir. İnsan eğer isterse hayatını kendini beğenmişlik ve kibir içinde geçirebilir. Fakat Allah’ın yakalaması karşısında o kadar acizdir ki O’nun kendisine takdir ettiğini hiçbir şekilde değiştiremez.
  5. Yani, “Size önceden bildirilen kıyamet günü geldiğinde.”
  6. Yani, “Öldükten sonra mahşere (tekrar dirilişe) kadar. Ölümlerinden sonra binlerce yıl geçmiş bile olsa suçlular birkaç saat önce uyuduklarını ve ani bir felaketin onları uyandırdığını sanırlar.”
  7. Yani, “Onlar dünyada iken de böyle yanlış tahminlerde bulunuyorlardı. Orada da gerçeği farkedememişler ve bu nedenle, ahiret, öldükten sonra dirilme ve Allah huzurunda hesap verme gibi şeylerin olmadığını iddia etmişlerdir.”
  8. Şöyle bir meal de verilebilir: “… Onlardan, Rablerini hoşnut etmeleri de istenmez.” Çünkü onlar, tevbe edip, iman ve salih amele dönmek için verilen tüm fırsatları kaçırmışlar ve imtihan için tanınan süreyi bitirip, sonucun açıklanacağı saate ulaşmışlardır.

58 Andolsun, biz bu Kur’an’da insanlar için her örneği gösterdik. Hiç tartışmasız, sen onlara bir ayetle geldiğin zaman, o küfre sapanlar, mutlaka: “Siz ancak muptil olanlardan başkası değilsiniz” derler.

59 İşte Allah, bilmeyenlerin kalblerini böyle damgalamaktadır.

60 Öyleyse sen sabret; hiç şüphesiz Allah’ın Va’di haktır;84 kesin bilgiyle inanmayanlar da sakın seni telâşa kaptırıp-hafifliğe (veya gevşekliğe) sürüklemesinler.85

AÇIKLAMA

  1. Burada, yukarıda 44. ayette yapılan va’de bir kinaye vardır. Orada Allah, peygamberlerin getirdiği apaçık ayetlerle ve O’nun müminlere yardımı ile alay eden, bunu inkar ve reddeden inatçı suçlulardan intikamını nasıl alacağını bildirmişti.
  2. Yani, “Düşmanlarının seni zayıf bulup, seni şamataları ile bastırmalarına, fitneleri ile korkutmalarına, alayları ile cesaretini kırmalarına, tehditleri, kuvvet gösterileri ve işkenceleriyle seni dehşete düşürmelerine, tuzakları ile seni kandırmalarına veya ulusal çıkarlar adına seni kandırıp uzlaşma yapmaya razı etmelerine fırsat verme! Bunun aksine onlar seni gayenden o denli haberdar, imanında o denli sabit, kararlılığında o denli kesin, mizacın da o denli sağlam bulmalılar ki, seni ne tehditleri korkutabilmeli, ne seni satın alabilmeli, ne kandırarak gözünü boyayabilmeli, ne de din konusunda seninle pazarlığa girişmeye cesaret edebilmelidirler. Tüm bunları Allah kısaca: “İnancı olmayanlar seni gevşekliğe düşürmesin!” sözleri ile ifade etmiştir.

Hz. Muhammed’in (s.a) Allah’ın son peygamberinden istediği şekilde yılmaz ve yenilmez bir şahsiyet olduğunu tarih ispatlamıştır. Hangi sahada olursa olsun onunla savaşan yenilmiştir ve Hz. Peygamber (s.a) tüm kafir ve müşrik Arabistan’ın her tür karşı koymalarına ve düşmanlıklarına rağmen, en sonunda arzuladığı devrimi gerçekleştirmeyi başarmıştır.

Kuran

Rum Suresi

Tefhimu’l Kur’an ( Ebu’l A’la el-Mevdudi ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.