Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 16°C
Az Bulutlu
İstanbul
16°C
Az Bulutlu
Cum 14°C
Cts 20°C
Paz 21°C
Pts 20°C

30 – Rum Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Mekke’de Nazil Olmuştur

30 – Rum Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Rum Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyıa-

1 — Elif, Lâm, Mîm.

2 — Rumlar yenildiler.

3 — Yakın bir yerde. Ama onlar, bu yenilgilerinden sonra gâlib geleceklerdir.

4 — Birkaç yıl içinde. Eninde sonunda emîr Allah’ın­dır. O gün mü’minler de sevinecekler.

5 — Allah’ın yardımı ile. O dilediğine yardım eder ve O, Aziz’dir, Rahîm’dir.

6 — (Bu) Allah’ın va’didir. Allah va’dinden asla cay­maz, ama insanların çoğu bilmezler.

7 — Onlar dünya hayatının yalnız dış yüzünü bilirler. Ve onlar âhiretten ise gafillerdir.

Bizanslıların Durumu

Bu âyetler İran kralı Sâbûr’un, Şam ülkeleri ile ondan sonra ge­len Cezîra ve Rûm diyarının uzak yerlerini ele geçirip Rûm kralı Hi-rakl’ı zor durumda bırakıp Kostantınıyye’ye sığınmaya mecbur kıldığı zaman nazil olmuştur. Sâbûr, Rûm kralını Kostantınıyye’de uzun za­man muhasara etmiş ve ilerde açıklanacağı-üzere daha sonra Hirakl galip gelmiştir.

îmâm Ahmed der ki: Bize Muâviye İbn Amr’ın… İbn Abbâs (r.a.) tan rivayetine göre; o, «Elif, Lâm, Mim. Rumlar yenildiler. Yakın bir yerde.» âyeti hakkında şöyle demiş: Mağlûb oldular ve gâlib geldiler. Müşrikler İranlıların Rûmlan mâğlûb etmelerini isterlerdi. Zîrâ İran’-lılar putperest idiler. Müslümanlar ise Rumların İran’lılara üstün gel­melerini arzu ediyorlardı. Çünkü onlar ehl-i kitâb idiler. Bu husus Hz. Ebubekir’e anlatıldı. Ebubekir de durumu Allah Rasûlü (s.a.)ne iletti. Allah Rasûlü (s.a.): Şüphesiz onlar gâlib geleceklerdir, buyurdu. Ebu­bekir de bunu onlara (Allah Rasûlü’nün ashabına) anlattı. Onlar: Bi­zimle onların arasına bir süre koy. Eğer biz üstün gelirsek bizim için şöyle şöyle, siz üstün gelirseniz size şöyle şöyle olsun, dediler. Ebube­kir de elli senelik bir süre koydu. Bunda müşrikler üstün gelemediler. Ebubekir (r.a.) durumu (elli senelik bir süre koyduğunu) Hz. Pey­gamber (s.a.)e anlattı da efendimiz: Daha aşağı (daha az) koyamaz miydin? —öyle sanıyorum ki on sene demiştir. Saîd İbn Cübeyr ise âyette geçen kelimesinin on’dan az olan sayılara ad olarak verildiğini söyler— buyurdu. Daha sonra Rumlar gâlib geldiler. İşte Allah Teâlâ’mn «Elif, Lâm, Mîm. Rumlar yenildiler. Yakın bir yerde… Onlar bu yenilgilerinden sonra gâlib geleceklerdir. Birkaç yıl içinde… Eninde sonunda buyruk Allah’ındır. O gün mü’minler de sevinecekler. Allah’ın yardımı ile… O, dilediğine yardım eder ve Azîz’dir Rahîm’dir.» buyruğunun kasdettiği husus budur. Tirmizî ve Neseî de hadîsi bu şekilde Hüseyn İbn Hureys kanalıyla… Süfyân îbn Saîd es-Sevrî’den ri-vâyet etmişlerdir. Tirmizî der ki: Hadîs hasendir, ğarîbdir. Sâdece Süf-yân kanalıyla Habîb (veya Hubeyb)den rivayetle bilmekteyiz. Ayrıca hadîsi İbn Ebu Hatim de Muhammed İbn îshâk es-Sâğânî’den, o ise Muâviye îbn Amr’dan rivayet etmiştir. İbn Cerîr de hadîsi Muhammed İbn Müsennâ kanalıyla… Ebu İshâk el-Fezârî’den rivayetle zikretmiş­tir. Bu hadîste Süfyân der ki: Bana ulaştığına göre onlar (İran’Hlar) Bedir günü mağlûb olmuşlardı.

Süleyman îbn Mihrân el-A’meş’in Müslim’den, onun Mesrûk’dan onun da Abdullah İbn Mes’ûd’dan rivayetinde o, şöyle demiştir: Beş (alâmet) vardır ki bunlar geçmiştir: Duman, azabın (müşriklere) ya­pışması (veya Bedir günü ölülerinin üst üste yığılması), kuvvetle ya­kalanıp mağlûp olmaları —ki bu da Bedir günü olmuştur—, ayın ya­rılması ve Rumların (İran’lılara) yenilmesi. Haberi Buhârî ve Müslim tahrîc etmişlerdir.

İbn Cerîr der ki: Bize İbn Vekî’nin… Abdullah İbn Mes’ûd’dan ri­vayetinde o, şöyle anlatmış: İranlılar Rumlara gâlib idiler. Müşrik­ler İranlıların Rumlara gâlib gelmesini; müslümanlar ise Rumların İranlılara gâlib gelmesini istiyorlardı. Çünkü Rumlar kitâb ehli olup kendilerinin dinlerine daha yakındılar. «Elif, Lâm, Mîm. Rumlar yenildiler. Yakın bir yerde… Onlar bu yenilgilerinden sonra gâiîb gele­ceklerdir. Birkaç yıl içinde…» âyeti nazil olduğunda (müşrikler): Ey Ebubekir, senin arkadaşın: Rumlar birkaç yıl içinde İranlıları yene­cekler, diyor, dediler. Hz. Ebubekir: Doğru söylemiştir, dedi. Onlar: Var mısın, seninle bahse tutuşalım? dediler. Yedi yıl içinde olmak üzere dört devesine bahse girdiler. Yedi sene geçti ve bir şey olmadı (Rum­lar gâlib gelemediler). Müşrikler buna sevinirken müslümanlara ağır geldi. Bu, Hz. Peygamber (s.a.)e anlatıldı da: Sizde birkaç yıl ifâdesi ne anlama gelir? diye sordu. Onlar: Ondan az olan sayılara denilir, de­diler. Allah Rasûlü: Git, bahsi artır ve süreyi de iki sene uzat, buyurdu. İki sene geçmemişti, ki atlılar gelip Rumların İranlılara gâlib geldiği haberini verdiler. İnananlar buna sevindiler ve «Allah va’dinden asla caymaz.» kısmına gelinceye kadar «Elif, Lâm, Mîm. Rumlar yenildi­ler…» âyetleri nazil oldu.

İbn Ebu Hâtim’in Ali İbn Hüseyn kanalıyla… Berâ (İbn Âzib)den rivayetine göre; o, şöyle anlatıyor: «Elif, Lâm, Mîm. Rumlar yenildi­ler. Yakın bir yerde… Onlar bu yenilgilerinden sonra gâlib gelecekler­dir.» âyetleri nazil olduğunda müşrikler Hz. Ebubekir’e: Arkadaşının ne söylediğini görmüyor musun? O, Rumların İranlıları yeneceğini sanıyor, dediler. Hz. Ebubekir: Arkadaşım doğru söylemiş, dedi. Onlar: Seninle bahse girelim mi? dediler. (Bahse tutuştular da Hz. Ebubekir) aralarında bir süre koydu. Rumlar İranlılara gâlib gelmezden önce süre bitti. Bu haber, Hz. Peygamber (s.a.)e ulaştığında üzüldü ve bun­dan hoşlanmadı da Ebubekir’e: Seni buna sevkeden nedir? diye sordu. Ebubekir: Allah ve Rusûlünü doğrulamak üzere… dedi. Allah Rasûlü: Git onlara, bahsi büyüt ve birkaç yıl daha süre koy, buyurdu. Ebube­kir onlara gelip: Ne dersiniz, tekrar bahse girelim mi? Şüphesiz tek­rar bahse dönmek daha güzeldir, dedi. Onlar onun bu isteğine olumlu cevab verdiler. Arada konan süre geçmemişti ki Rumlar İran’lıları yendiler, atlarını Medâin’de bağladılar, Rûmiyye (Şehrini) bina ettiler. Hz. Ebubekir haberi Hz. Peygamber (s,a.)e getirdi ve: Bu (Bahiste ka­zandığım) gayr-i meşru’ bir kazançtır, dedi. Allah Rasûlü de: O halde onu tasadduk et, buyurdu.

Ebu îsâ et-Tirmizî der ki: Bize Muhammed İbn İsmail’in… Niyâr İbn Mükram el-Eslemf den rivayetine göre o, şöyle anlatmış: «Elif, Lam, Mîm. Rumlar yenildiler. Yakm bir yerde… Onlar bu yenilgilerinden sonra gâlib geleceklerdir. Birkaç yıl içinde.» âyetleri nazil olduğunda İran’lılar Rumlara gâlib idiler. Müslümanlar Rumların onları yenmele­rini arzu ediyorlardı. Çünkü kendileri de onlar da kitâb ehli idi­ler. «O gün mü’minler de sevinecekler. Allah’ın yardımı ile… O, dile­diğine yardım eder ve Azîz’dir, Rahîm’dir.» âyeti bunun hakkındadır. Kureyş ise İran’lıların gâlib gelmesini istiyordu. Çünkü onlar ve İran’­lılar kitâb ehli olmadıkları gibi yeniden diriltilmeye de inanmıyorlardı. Allah Teâlâ bu âyeti indirdiği zaman Ebubekir çıkıp Mekke’nin muh­telif yerlerinde yüksek sesle: «Elif, Lâm, Mîm. Rumlar yenildiler. Yakın bir yerde… Onlar bu yenilgilerinden sonra gâlib geleceklerdir. Birkaç yıl içinde…» âyetlerini okudu. Kureyş’ten bazı kimseler Ebubekir’e: Bu bizimle senin arandadır. Arkadaşın Rumların birkaç yıl içinde İran’lı­lan yeneceğini sanıyor. Bunun üzerine bahse tutuşmaya var mısın? de­diler. Ebubekir: Evet, tutuşalım, dedi. Bu bahse girmenin haram kılın­masından önceydi. Ebubekir ve müşrikler bahse tutuşup bahse konu şeyleri karşılıklı olarak (bir yed-i emîne) bıraktılar. Ve Ebubekir’e: Bu birkaç yılı kaç sene yapalım; (birkaç yıl ta’bîri bizim aramızda) üç yıl­dan dokuz yıla kadardır. Bizimle aranda orta bir mikdâr söyle de onda karâr kılalım, dediler. Aralarında altı yıllık bir süre tesbît ettiler. Altı yıl geçtiği halde Rumlar gâlib gelemediler. Müşrikler bahsi kazandılar. Yedinci sene girince Rumlar İran’lılara gâlib geldiler. Müslümanlar altı sene süre koymasından dolayı Ebubekir’i ayıpladılar. Ebubekir: (Altı sene koymuştum) Çünkü Allah Teâlâ: «Birkaç yıl içinde…» bu­yurmuştu, dedi. İşte o zaman birçok kişi müslüman oldu. Tirmizî, ha­dîsi bu ifâdelerle zikrettikten sonra şöyle der: Bu hasen, sahîh bir ha­dîstir. Sâdece Abdurrahmân İbn Ebu Zinâd kanalından rivâyetiyle bi­liyoruz. Hadîsin bir benzeri mürsel olarak İkrime, Şa’bî, Mücâhid, Ka-tâde, Süddî, Zührî ve başkaları tarafından rivayet edildiği gibi tabiîn’den bir cemaattan da rivayet edilmiştir. İfâdeleri itibarıyla bundan daha garibi îmâm Süneyd İbn Davud’un tefsirinde rivayet etmiş ol­duğu şu hadîstir: Haccâc’ın… İkrime’den rivayetine göre; İran’da bir kadın varmış. Hep kahramanlar ve krallar doğururmuş. Kisrâ, onu ça­ğırıp: Ben Rumlara (Rumların üzerine) bir ordu göndermek istiyorum. Bu ordunun üzerine senin oğullarından birisini kumandan yapacağım. Bana hangisini kumandan yapacağım konusunda bir fikir ver, dedi. Kadın: Şu oğlum tilkiden daha zekî, şahin ve doğandan daha temkinli­dir. Şu oğlum Ferhân mızraklardan daha delicidir. Şu oğlum Şehrîrâz İse üç oğlumun en çok hilim sahibi olanıdır. Onlardan dilediğini ku­mandan yap, dedi. Kisrâ: Hâlim olanını kumandan yaptım, deyip Şeh-rirâz’ı ordunun başına kumandan olarak geçirdi. Şehrirâz İran ordusuy­la Rumların üzerine yürüdü, onlara gâlib gelip çoğunu öldürdü, şehir­lerini tahrîb etti, zeytin ağaçlarını kesti. Ebu Bekr İbn Abdullah der ki: Bu hadîsi Atâ el-Horasânî’ye rivayet ettim de: Şam ülkelerini görme­din mi? diye sordu. Ben: Hayır, dedim. Şayet oraları görecek olursan mutlaka harâb edilmiş şehirleri ve kesilmiş zeytin ağaçlarım görecek­sin, dedi. Bundan sonra Şam’a gittim ve bunları gördüm. Atâ el-Hora-sânî der ki: Bana Yahya İbn Ya’mûr’un rivayetine göre Kayser Rûm ordusu ile Katame denilen bir adamı, Kisrâ da Şehrîrâz’ı göndermişti. Ezruât ve Busrâ’da karşılaştılar. Orası Şam’ın size en yakın olan yeri­dir. Rumlarla karşılaştıklarında İran’lılar gâlib geldiler. Kureyş kâfirle­ri buna sevinirken müslümanlar üzüldüler. îkrime der ki: Müşrikler Hz. Peygamber (s.a.)in ashabı ile karşılaştılar ve: Siz kitâb ehlisiniz. Hı­ristiyanlar da kitâb ehlidir. Biz ise ümmîleriz. Bizim İran’lı kardeşleri­miz sizin kitâb ehli kardeşlerinize üstün geldiler. Şayet siz de bizimle savaşacak olursanız şüphesiz biz size gâlib geleceğiz, dediler. Bunun üzerine Allah Teâlâ: «Elif, Lam, Mîm. Rumlar yenildiler. Yakın bir yer­de… Onlar bu yenilgilerinden sonra gâlib geleceklerdir. Birkaç yıl için­de… Eninde sonunda buyruk Allah’ındır. O gün mü’minler de sevine­cekler. Allah’ın yardımı ile… O, dilediğine yardım eder ve Azîz’dir, Ra-hîm’dir.» âyetlerini indirdi. Ebubekir es-Sıddîk, kâfirlere karşı çıkıp: Kardeşlerinizin bizim kardeşlerimize gâlib gelmesine mi sevindiniz? Hiç sevinmeyin. Allah’a yemin ederim ki şüphesiz Allah, Rumları İran’lılara gâlib getirecektir. Bize bunu peygamberimiz (s.a.) haber verdi, dedi. Übeyy İbn Halef, Hz. Ebubekir’in karşısına dikilip: Ey Ebu Fudayl, ya­lan söyledin, dedi. Ebubekir de ona: Ey Allah’ın düşmam, sen daha çok yalancısın, dedi. Übeyy îbn Halef: Benden on genç deve, senden de on genç deve haydi bahse girelim. Üç seneye kadar eğer Rumlar İran’lılan yenerse ben kaybedeceğim, İran’lılar üstün gelirse sen kaybedeceksin, dedi. Sonra Ebubekir Hz. Peygamber (s.a.)e gelip bunu haber verdi. Al­lah Rasûlü: Bu, senin söylediğin gibi değildir. (Bizim dilimizdeki) birkaç yıl, üç ilâ dokuz sene arasıdır. Bahse konu olan şeyleri artır, süreyi de uzat, buyurdu. Ebubekir çıkıp Übeyy’e rastladı. Übeyy: Herhalde pişman olmuşsundur, dedi. Ebubekir: Hayır dedi, gel bahsi artıralım ve süreyi uzatalım. Dokuz seneye kadar olmak üzere yüz genç deve ben­den yüz genç deve senden bahse girelim, dedi. Übeyy de: Pekiyi kabul, dedi. Bu süreden önce Rumlar İran’lıları yendiler ve müslümanlar müş­riklere (bahiste) üstün geldiler.

İkrime der ki: İran’lılar Rumları yendiği zaman Şehrirâz’ın kar­deşi olan Ferhân oturup içmeye başladı ve arkadaşlarına: Kendimi Kis-râ*nm tahtı üzerinde oturuyormuş gibi gördüm, dedi. Bu konuşma Kis-râ’ya ulaştığında Şehrirâz’a: Sana bu mektubum geldiği zaman Fer-hân’ın kellesini bana gönder, diye yazdı. Şehrirâz da ona: Ey kral, sen hiç bir zaman Ferhân gibisini bulamayacaksın. O birçok düşman öldür­müştür ve düşmanlar içinde bir ünü vardır. Böyle yapma, diye yazdı. Kisrâ Şehrirâz’a: Şüphesiz ki İran halkı içinde ona halef olacaklar var­dır. Onun başını bana göndermekte acele et, diye yazdı. Şehrirâz’m tekrar (kardeşinin affına dâir) müracaatına karşı Kisrâ öfkelenip bu sefer ona cevab vermedi ve İran ordusuna: Ben Şehrirâz’ı sizin kuman­danlığınızdan azlettim ve Ferhân’ı üzerinize kumandan nasbettim diye bir haberci gönderdi. Haberciye ince, küçük bir kâğıt verip: Ferhân krallığı devralıp kardeşi ona boyun eğdiğinde ona şu sayfayı ver, dedi. Şehrirâz mektubu okuyunca başüstüne deyip tahtından indi ve Ferhân tahta oturdu. Haberci kâğıdı kendisine verdi. Ferhân: Bana Şehrirâz’ı getirin, deyip boynu vurulmak üzere onu öne sürdü. Şehrirâz: Vasiyye-timi yazıncaya kadar acele etmeyip müsâade eder misin? dedi. Ferhân’-m; evet cevabı üzerine (mektuplarının içinde bulunduğu) çuvalı ge­tirtti, sayfalan (Kisrâ’nın ve kendisinin mektuplarını) Ferhân’a verip: Bunların hepsi senin hakkında Kisrâ’ya mürâcaatlanmdır. Sen ise bir tek mektupla beni öldürmek istedin, dedi. Ferhân krallığı kardeşi Şeh­rirâz’a geri verdi ve Şehrirâz Rûm kralı Kayser’e şu mektubu yazdı: Sana ihtiyâcım var. Bu ihtiyâcımı ne haberciler, ne de kâğıtlar taşır. Seninle buluşalım. Benimle elli Rûmla beraber buluşacaksın. Ben de sana elli İran’U içinde geleceğim. Kayser, beş yüz bin Rûm askeri için­de geldi, yollara öncü casuslar gönderdi. Bunun kendisi için bir tuzak olacağından korkuyordu. Casusları gelip de Şehrirâz’ın yanında sâdece elli kişi olduğu haberini getirince rahatladı. İkisi için kurulan atlas bir çadırda bir araya geldiler. İkisinde de sâdece birer bıçak vardı. Arala­rında anlaşmak üzere bir tercüman çağırdılar. Şehrirâz şöyle konuştu: Senin şehirlerini hile ve kahramanlığımızla harâb eden ben ve karde­şimdir. Kisrâ bizi çekemedi ve kardeşimi öldürmemi istedi, ben ise bun­dan kaçındım. Sonra kardeşime beni öldürmesini emretti. Biz de ikimiz birden onun emrinden sıyrılıp çıktık. Biz seninle birlik olup onunla savaşacağız. Kayser: İsabet etmişsiniz, dedi. Sonra onlardan birisi diğe­rine: Şüphesiz ki söz iki kişi arasındadır. İki kişiyi geçtiği zaman yayı­lır değil mi? dedi. Diğeri buna evet cevabını verdi. Hemen birlikte bıçak­larıyla tercümanı öldürdüler. Allah Teâlâ Kısrâ’yı helak buyurdu. Haber Hudeybiye günü Allah Rasûlü (s.a.)ne ulaştı ve onunla beraber müslü-manlar da buna sevindiler.

Bu hadîsin ifâdeleri ve tümü gârîbdir. Bu âyet-i kerîme’nin kelime­leri üzerinde konuşalım:

Allah Teâlâ: «Elif, Lam, Mîm. Rumlar yenildiler.» buyurur. Sûre­lerin başlarındaki hurûf-ı mukattaa hakkında bilgi daha önce Bakara sûresi başında geçmişti. Rumlar, Ays İbn İshâk İbn İbrâhîm soyundan-dır. Bunlar İsrâiloğullannın amcaoğullarıdır. Onlara Asfar oğulları de­nirdi ve Yunanlıların dini üzereydiler. Yunanlılar ise Yâfes İbn Nuh’un soyundan olup Türklerin amcaoğullarıdır. Onlar el-Mütehayyira denilen yedi seyyare yıldızına tapınırlar, Kuzey kutbuna doğru namaz kılarlar­dı. Dimaşk’ı ve tapmağını inşâ edenler bunlardır. Tapınakta kuzey yö­nüne doğru mihrâblar vardı. Rumlar Hz. îsâ’nın peygamber olarak gönderilmesinin yaklaşık 300. senesine kadar Hıristiyan dini üzerey­diler. Onlardan Cezire ile beraber Şam’da hükümrân olanlara Kayser adı verilirdi. Bizans krallarından Hıristiyanlığa ilk giren Kostantin İbn Kastos ve onun annesi Meryem el-Heylâniyye eş-Şed-kâniyye idi. Bu kadın Harrân’lıydı. Meryem, oğlundan önce hıristiyan olmuş ve oğlunu kendi dinine davet etmişti. Kostantin daha önce fi­lozoftu. Annesine uydu. Bunu gizlice yaptığı da söylenir. Onun zama­nında hıristiyanlar bir araya gelip Abdullah İbn Aryus ile münazara­da bulundular, son derece dağınık ve sayılamayacak ihtilâflara düş­tüler. Şu kadar var ki onlardan üç yüz on sekiz papaz bir görüşte itti­fak ettiler, Kostantin için bir akide vazettiler. Büyük emânet diye adlandırdıkları akîde budur. Aslında bu bir emânet değil, alçak bir hiyânettir. Onun için kanunlar da vaz’ettiler. Bununla ahkâm ki­taplarını kasdetmektedirler ki helâl kılma, haram kılma ve başka ih­tiyâç duyduklarını bunlara dercetmişlerdir. Mesîh (a.s.)in dinini böy­lece değiştirdiler, ilâvelerde bulundular ve onu eksilttiler. Doğuya doğru namaz kıldılar. Cumartesi yerine pazarı kabul ettiler. Haça ta­pındılar, domuzu helâl kıldılar, kendilerinin uydurduğu birtakım bay­ramlar edindiler. Haç yortusu, komüniyon âyini, Hz. îsâ’nm insanlık­tan ilâhlığa inkılâbı günü olarak kutlanan bayram ve daha başka Pas­kalya bayramı, Hz. îsâ’nın Kudüs’e girdiği gün gibi bayramlar bunlar içinde sayılabilir. (Din adamlarını) derecelendirdiler ki en büyükleri papadır. Sonra patrikler, sonra metropolitler, sonra papazlar, sonra di-yakoslar, sonra yardımcı papazlar gelir. Böylece ruhbanlık sınıfı icâd ettiler. Kral onlar için kiliseler, tapınaklar inşâ ettirdi, kendine nisbet edilen şehri kurdu ki bu şehir Kostantiniyye şehridir. Onun zamanında on iki bin kilise inşâ edilmiştir. Yine onun zamanında üç mihraplı olarak Beyt el-Lahm inşâ olundu. Annesi de el-Kumâme’yi inşâ ettirdi. Bunlara Melikiyye adı verilir. Bunlarla krallarının dini üzere olanlar kasdedilir.

Sonra Ya’kûb el-İskâfî’ye tâbi olan Ya’kûbîler, daha sonra da Nestu-râ’nın tabii olan Nestûrîler ortaya çıktı. Onlar birçok fırkalara ayrılmış­lardır. Nitekim Allah Râsûlü (s.a.): Şüphesiz onlar yetmiş iki fırkaya bölünmüşlerdir buyurmuştur ki, netice olarak onlar Hıristiyanlık dini üzere devam etmişlerdir. Onlardan her ne zaman bir kayser helak olsa ondan sonra bir başkası yerine geçerdi. Nihayet sonuncuları Hirakl olmuştur. Hirakl son derece akıllı, kralların en tedbirli ve dahî olanla­rından, en kahramanlarından ve görüş zaviyesi geniş olanlarındandı. Büyük bir ziyafet ve ihtişam içinde onların başına kral oldu. İşte İran kralı Kisrâ buna karşı harekete geçip Irak, Horasan, Rey ve bütün acem ülkelerini ele geçirdi. Bu Kisrâ, Zû’1-Ektaf Sâbûr denilen Kisrâ’-dır. Bunun memleketi Kayser’in memleketinden daha genişti. Evet Acemlerin riyaseti ondaydı ama İran’lılarm ahmaklığı da üzerindey­di. Mecûsî olup ateşe taparlardı. Daha önce geçen İkrime’nin rivaye­tine göre bu Kisrâ, kumandanlarını ve ordusunu Kayser’e karşı gön­dermiş ve bunlar Kayser’le savaşmışlardır. Meşhur olan habere göre bizzat Kisrâ’nın kendisi Kayser’in ülkesinde savaşmış ve onu mağlûb etmiştir. Nihayet Kayser’in elinde Kostantiniyye şehrinden başka hiç bir şey kalmadı. Kisrâ Kayser’i burada uzun süre muhasara etti ve ni­hayet Kayser iyice bunaldı. Hıristiyanlar kendisine büyük bir hürmet ve ta’zîm gösteriyorlar, şehrin (sûrlarının) son derece sağlam olması nedeniyle Kisrâ da ülkeyi fethedemiyor. Zîrâ şehrin yansı kara tara­fında, diğer yarısı da deniz tarafındaydı. İşte buradan, yani denizden onlara yiyecek ve takviye gelirdi. İş uzaymca Kayser bir hîle düşündü. Kisrâ’dan üzerinde anlaşacakları bir mal karşılığı ülkesinden çıkmak istediğini bildirdi. .Kisrâ da buna karşılık dilediği şartlan -belirleyecek­ti. Kisrâ bu şartlara icabet ederek ondan dünya krallarından hiç kim­senin güç yetiremeyeceği büyüklükte ve çoklukta altın, mücevher, ku­maşlar, cariyeler, hizmetçiler ve daha birçok şeyler istedi. Kayser bu­na boyun eğmiş göründü ve Kisrâ’ya istediklerinin hepsinin yanında mevcûd olduğu zannını verdi. Halbuki Kisrâ ve Kayser bir araya gel­seler istenilenin onda birini bile bulmaktan âciz kalırlardı. Kayser Kisrâ’dan istediklerini, ülkesinin zahire, mahsûl ve definelerinden elde etmek üzere Şam ülkelerine ve ülkesinin diğer yerlerine gitmek için müsâade istedi. Kisrâ da onu serbest bıraktı. Kayser Kostantiniyye şehrinden çıkmaya karâr verdiğinde kendi dininden olan halkını top­layıp: Şüphesiz ben kararlaştırmış olduğum bir iş için ordumdan seçtiğim bir kısmı ile çıkıyorum. Bir sene geçmeden şayet size dönersem ben yine kralmızım. Eğer dönmeyecek olursam siz muhayyersiniz; di­lerseniz benim bîatım üzere devam edersiniz, dilerseniz bir başkasını yerime geçirirsiniz, dedi. Onlar da cevab verip; sağ olduğun sürece on sene bile kaybolsan sen yine kralımızsın, dediler. Kayser orta büyük­lükte ve süvarilerden oluşan bir ordu içinde Kostantiniyye’den çıktı. Kisrâ, Kostantiniyye çevresinde çadırlarını kurup onun dönüşünü beklemeye başladı. Kisrâ beklerken Kayser sür’atli bir yürüyüşle İran’a ulaştı, erkekleri ve savaşçıları öldürerek Medâin’e vardı. Medâin Kisrâ’-nın taht şehriydi. Oradakileri de öldürdü, bütün mahsûllerini, mallarım aldı, kadınlarını ve haremini esîr etti, Kisrâ’nm oğlunun başını tıraş ederek bir merkebe bindirdi ve kavminden atlılarla beraber onu son de­rece zelîl ve hakîr bir şekilde Kisrâ’ya gönderdi. Kisrâ’ya: İşte bu, ben­den istediğindir, onu al, diye bir de mektup yazdı. Bu Kisrâ’ya ulaştı­ğında derecesini ancak Allah’ın bileceği şekilde üzüldü, ülke (Kostan­tiniyye) ye öfkesi ve kini şiddetlendi, elindeki bütün imkânları kullana­rak muhasarayı şiddetlendirdi fakat zabtedemedi. Kostantiniyye’yi al-maktan âciz kalınca Kayser’in Kostantiniyye’ye ulaşabileceği tek yol olan Ceyhun vadisinde Kayserin yolunu kesmek istedi. Kayser bunu anlayınca daha önce hiç kimsenin yapamadığı büyük bir hileye başvur­du. Ordusunu ve yanındaki mahsûlleri vadinin ağzında bıraktı. Ordu­sunun bir kısmının hayvanlarına binerek yanlarına hayvan pislikleri ve saman almalarını emretti. Suyun yukarı tarafında yaklaşık bir günlük bir mesafeye gitti. Sonra bu yüklerin nehre atılmasını emretti. Bu atı­lanlar Kisrâ’nm bulunduğu yere varınca, O ve ordusu Rumların oradan geçtiklerini sandılar, atlarına binerek aramaya koyuldu­lar. Bu arada vâdîyi de boş bıraktılar. Kayser gelip yanındaki­lere suya dalmalarını emretti. Suya daldılar, ,sür’atle geçtiler Kisrâ ve ordusunu arkada bırakarak Kostantiniyye’ye girdiler. Hıristiyanlar için bu gerçekten görülecek bir gündü. Kisrâ ve orduları ise ne yapacakla­rım bilmez halde şaşkın olarak kalakaldılar. Kayser’in ülkesini de ele ge-çirememişlerdi. Bunâri yanında Rumlar ülkelerini tahrîb etmiş, mah­sûllerini almış, çocuklarını ve kadınlarını esîr etmişlerdi. İşte bu, Rum­ların îran’lılara galebesindendir ve bunlar İran’lıların Rumları yenme­sinden dokuz sene sonra olmuştur.

îbn Abbâs, İkrime ve başkalarının anlattığına göre Rumların gâlib geldiği Îran-Rûm savaşı Ezruâd ve Busrâ arasında meydana gelmiştir. Burası Şam diyarının Hicaz tarafındaki ucudur. Mücâhİd der ki: Bu olay Cezîre’de olmuştur ki Rûm ülkelerinin İran’a en yakın yeridir. En doğrusunu Allah bilir.

Bundan sonra Rûmlann İran’lılan yenmesi dokuz sene sonra ol­muştur. Arap dilinde kelimesi, üç ile dokuz arasındaki sayılara verilen isimdir. Nitekim Tirmizî, İbn Cerîr ve başkalarının rivayet etmiş oldukları Abdullah İbn Abdurrahmân el-Cümâhî kanalıyla… İbn Abbâs’tan gelen bir hadîste Allah Rasûlü (s.a.) Hz. Ebubekir’e «Elif, Lam, Mîm. Rumlar yenildiler…» âyeti ile ilgili olarak girdiği bahis hak­kında şöyle buyurmuştu: Ey Ebubekir ,ihtiyâtlı olsaydın ya. Çünkü âyetteki kelimesi, üçle dokuz arasındaki sayılara verilen isimdir. Tirmizî hadisin hasen olduğunu ve bu kanaldan rivayetinin ğarîb olduğunu da ekler. İbn Cerîr hadîsi Abdullah İbn Amr’dan onun sözü olarak rivayet etmiştir.

«Eninde sonunda; (bundan önce de, bundan sonra da) buyruk Al­lah’ındır. O gün mü’minler de sevinecekler. Allah’ın, (Kisrâ’nın ashabı olan mecûsî İran’lılara karşı Şam kralı Kayser’in tarafı olan Rumlara) yardımı ile.» İbn Abbâs, Sevri, Süddî ve başkaları gibi âlimlerden bir­çoğunun söylediğine göre Rumların İranlıları yenmesi Bedir savaşı günü olmuştur. Tirmizî, İbn Cerîr, İbn Ebu Hatim ve Bezzâr’ın A’meş kanalıyla… Ebu Saîd (el-Hudrî)den rivayet ettikleri bir hadîste o, şöy­le demiştir: Bedir günü olduğunda Rumlar İran’lılara gâlib geldiler, inananlar buna çok sevindiler. Allah Teâlâ da: «O gün mü’minler de sevineceklerdir. Allah’ın yardımı ile… O, dilediğine yardım eder ve Azîz’dir, Rahîm’dir.» âyetlerini indirdi.

Diğerleri ise Rumların İran’lılara galebesinin Hudeybiye yılı oldu­ğunu söylerler. îkrime, Zührî, Katâde ve başkaları böyle söylemiştir. Bu sözü bazıları şöyle açıklıyor: Kayser .Allah kendisini Kisrâ’ya mu­zaffer kılarsa Allah’a bir şükür olarak Hıms’dan İlyâ’ya kadar —ki bu­rası Beyt el-Makdis’tir— yürüyeceğini adamıştı. Bu adağını yerine ge­tirdi. Beyt el-Makdis’e ulaştığında henüz oradan çıkmadan Allah Ra­sûlü (s.a.)nün ona Dihye İbn Halîfe ile göndermiş olduğu mektubu ulaştı. Dihye mektubu Busrâ’mn büyüğüne, Busrâ’nm büyüğü de Kay-ser’e verdi. Mektup Kayser’e ulaştığında Hicaz araplanndan Şam’da bulunan birisini istedi. Ğazze’de bulunan Kureyş kâfirlerinden bir top­luluk içinde Etjjı.. Süfyân Sahr İbn Harb el-Emevî onun yanma geti­rildi. Huzur da diz çöktüler. Kayser: Peygamber olduğunu zanneden şu adama neseb yönüyle en yakınınız hanginizdir? diye sordu. Ebu Süfyân: Ben, diye cevab verdi. Kayser, Ebu Süfyân’m arkasına oturt­muş olduğu arkadaşlarına: Şimdi ben şu adamdan soracağım; eğer yalan söylerse onu yalanlayınız, dedi. Ebu Süfyân der ki: Allah’a yemîn ederim ki benim yalanımı açığa vurmayacak olsalardı mutlaka yalan söylerdim. Hirakl ona Hz. Peygamberin nesebini, niteliklerini sordu. Sordukları içinde şöyle dedi: Haksızlık yapar mı? Ben: Hayır, dedim. Şu kadar var ki biz bir süreden beri ondan ayrıyız. Bu süre içinde ne yapmakta olduğunu bilmeyiz, dedim. Ebu Süfyân bu sözü ile Hudeybiye günü aralarında on sene müddetle harbetmeyeceklerine dâir Allah Rasûlü (s.a.) ile Kureyş kâfirleri arasında yapılan barışı kasdediyor. Bu* nu Rumların İranlıları Hudeybiye senesi yendiğine delil getiriyorlar. Zîrâ Kayser adağını Hudeybiye’den sonra yerine getirmişti. En doğru­sunu Allah bilir.

Birinci görüş sahipleri ise buna şöyle cevab veriyorlar: Hirakl’ın ülkesi harâb olmuş, dağılmıştı. Dolayısıyla düşünüp taşınıp ülkesinin düzeltilmesi gereken yerlerini düzeltmeksizin adağını yerine getirme imkânı yoktu. Ancak zaferinden dört sene sonra adağını yerine getire­bilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Vaziyet son derece kolay, açık ve basittir. Şu kadar var ki İranlılar Rumları yendiği zaman bu, inanan­ları üzmüş; Rumlar İranlılara gâlib geldiği zamanda ise inananlar buna sevinmişlerdir. Çünkü Rumlar kitâb ehliydi ve inananlara mecû-sîlerden daha yakındılar. Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyet-i kerî-me’de: «Andolsun ki, insanlardan îmân edenlere en şiddetli düşman olarak Yahudileri ve Allah’a şirk koşanları bulacaksın. Andolsun ki, onlardan îmân edenlere sevgice en yakını da: Biz hıristiyanlarız, diyen­leri bulacaksın. Bunun sebebi, onlann içinde keşişler ve rahipler bu­lunmasından ve onların gerçekten büyüklük taslamalarmdandır. Pey­gambere indirileni işittiklerinde hakkı tanıdıklarından dolayı gözleri yaşla dolup taşar da, derler ki: Rabbımız biz îmân ettik, bizi de şâhid-lerle beraber yaz.» (Mâide, 82, 83) buyururken burada da: «O gün mü1-minler de sevineceklerdir. Allah’ın yardımı ile. O, dilediğine yardım eder ve Azîz’dir, Rahîm’dir.» buyurmuştur. İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ebu Zür’a’nın… Alâ İbn Zübeyr el-Kilâbî’den, onun da babasından rivayeti­ne göre o, şöyle anlatmış: Ben İranlıların Rumlara gâlibiyyetini, sonra Rumların İranlıları yendiğini, sonra da müslümanların hem İranlıları, hem de Rumları yendiğini gördüm. Bütün bunlar onbeş sene içinde mey­dana gelmiştir.

«Ve O,» düşmanlarından intikam almakta Azîz’dir, inanan kulla­rına karşı ise «Rahîm’dir.»

«Ey Muhammed, sana haber vermiş olduğumuz İranlılara karşı Rumları muzaffer kılacağımız haberi Allah’ın gerçek bir va’di, dönül­meyecek doğru bir haberidir. Şüphesiz meydana gelecektir. Zîrâ Allah’­ın sünneti (kâinattaki kanunu), savaşan iki gruptan hak üzere olana yardım etmesi, güzel akıbeti onlara tahsis etmesidir. «Ama insanların çoğu (Allah’ın adalet ölçülerince cereyan eden muhkem fiilleri ve ya­ratmasındaki hükmünü) bilmezler. Onlar dünya hayatının yalnız gö­rünen kısmını bilirler. Âhiretten ise onlar habersizdirler.» İnsanların çoğunun sâdece dünya, dünyanın kazançları, işleri ve dünyada olanlar hakkında bilgileri vardır. Dünyayı kazanma ve kazanç yollarında zeki, usta kimselerdir. Fakat onlar, kendilerine âhiret yurdunda fayda vere­cek şeylerden habersizdirler. Sanki anlayışsız, zihinsiz ve düşüncesiz bir kimse gibidirler. Hasan el-Basrî der ki: Allah’a yemîn ederim ki onlar­dan dünyası ile öyle bir ustalığa ulaşanları vardır ki dirhemi tırnağı üzerinde şöyle bir çevirir de sana ağırlığım haber veriverir. Halbuki gü­zelce namaz kılmasını bile beceremez. İbn Abbâs «Onlar dünya haya­tının yalnız görünen kısmını bilirler. Âhiretten ise onlar habersizdirler.» Âyetinde kâfirlerin kasdedildiğini söyler. Onlar din işlerinde bilgisiz ol­dukları halde dünyanın imârım iyi bilirler.[1]

8 — Kendi nefisleri hakkında düşünmezler mi? Ki Allah gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları ancak hak ile ve belirli bir süre için yaratmıştır. Doğrusu insanların çoğu Rablarına kavuşmayı inkâr ederler.

9 — Onlar, yeryüzünde dolaşıp gezmezler mi ki, kendi­lerinden öncekilerin akıbetlerinin nasıl olduğunu görsün­ler. Onlar kendilerinden daha kuvvetliydiler. Toprağı alt­üst etmişler ve onu kendilerinden daha çok imâr etmişlerdi. Peygamberleri onlara nice açık deliller getirmişti. Demek Allah onlara zulmetmiyordu. Ama onlar kendilerine zul­mediyorlardı.

10 — Sonra da Allah’ın âyetlerini tekzîb edip onları ala­ya alarak kötülük edenlerin âkibeti çok kötü oldu.

Düşünmezler mi Hiç?

Allah Teâlâ varlığına, yaratmada yegâne olduğuna, kendisinden başka ilâh, O’nun dışında Rab olmadığına delâlet eden yaratıkları üze­rinde düşünmeyi tenbîh ediyor. Buyurur ki: «Kendileri hakkında düşünmezler mi?» Burada ulvî ve süflisi ile âlemler, ikisi arasındaki çe­şitli yaratıklar, muhtelif cinsler üzerinde düşünme kasdedilmektedir. Böylece onlar bunların boşuna ve bâtıl olarak değil de hak ile yaratıl­mış olduğunu bileceklerdir. Ayrıca bunlar kıyamet gününden ibaret olan belirli bir süreye kadar sürelendirilmişlerdir. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ: «Doğrusu insanların çoğu Rablarma kavuşmayı inkâr ederler.» buyurmuştur.

Sonra Allah Teâlâ, elçilerinin kendisinden getirmiş olduklarının doğruluğuna işaret buyurur. Onlan mucizelerle, apaçık delillerle des­teklemişti. Elçilerinin doğruluğuna, onları inkâr edenlerin helak olun­ması ve onları doğrulayanların kurtulması ile tenbîhte bulunur ve şöy­le buyurur: «Yeryüzünde (anlayışları, akılları, görüşleri ve geçmişlerin haberlerini işitmeleri ile) dolaşıp gezmezler mi? Ki, kendilerinden önce geçmiş kimselerin akıbetlerinin nasıl olduğunu görsünler. Onlar kendi­lerinden daha kuvvetli idiler.» Ey kendilerine Muhammed’in (s.a.) pey­gamber olarak gönderildiği kimseler. Şüphesiz geçmiş ümmetler ve ne­siller sizden daha güçlü, sizden daha çok mal ve evlât sahibiydiler. Siz­lere, onlara verilenlerin onda biri bile verilmiş değildir. Onlar dünya­da öyle bir yerleştirilmişlerdi ki, siz henüz ona ulaşabilmiş değilsiniz. Ömürler boyu, asırlarca dünyayı îmâr etmişler ümranda sizden daha ileri gitmişler, sizin kazancınızdan daha fazla kazanç elde’etmişlerdi. Bunlarla beraber elçileri kendilerine apaçık delillerle gelip te kendile­rine verilenlerle sevinip şımardıkları zaman Allah Teâlâ günâhları yü­zünden onlan yakalayıp helak buyurmuştur. Onların Allah’tan bir ko­ruyucuları olmamıştır. Ne malları ne de çocukları onlarla Allah’ın bas­kını arasına girip engel olamamış, onlardan zerre ağırlığı olsun azabı engelleyememiştir. Allah Teâlâ onların başına getirmiş olduğu azâb ve cezasında elbette onlara zulmetmiş değildir. «Ama onlar ancak kendi­lerine zulmediyorlardı.» Kendilerine bu azabın gelmesi ancak kendile­rinden olup Allah’ın âyetlerini yalanlamaları, onlarla alay etmeleri yü­zündendir. Bu ancak onların adı geçen günâhları ve anılan yalanlama­ları sebebiyledir. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ burada: «Nihayet Allah’­ın âyetlerini tekzîb edip onları alaya alarak kötülük yapanların sonu pek kötü oldu.» buyururken, başka âyetlerde de şöyle buyurmaktadır; «Biz onların kalblerini ve gözlerini çeviririz de -—ona ilk defa îmân et­medikleri gibi— azgınlıkları içinde kör ve şaşkın bırakırız.» (En’âm, 110). «Fakat onlar yoldan sapınca Allah da onların kalblerini saptırmış­tı.» (Saff, 5), «Eğer yüz çevirirlerse bilki, bir kısım günâhları yüzünden Allah onlan cezalandırmak istiyor.» (Mâide, 49).

Ayete yukarda verdiğimiz anlam, âyetteki kelimesinin; kötülük yapanlar, anlamına gelen fiilin mefûlü olarak mansûb olmasına göredir. Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Nihayet Al­lah’ın âyetlerini tekzîb edip onlan alaya alanların sonu, akıbeti kötü olmuştur. Çünkü onlar Allah’ın âyetlerini yalanlamış ve onlarla alay etmişlerdir. Buna göre yukarda tümleç olduğu söylenen kelime baştaki ( DlS”) fiilinin haberi olarak mansûbdur. Bu açıklamayı İbn Cerîr; İbn Abbâs ve Katâde’den rivayetle zikretmektedir. Ayrıca İbn Ebu Hatim de bu açıklamayı İbn Abbâs, Katâde ve Dahhâk İbn Müzâhim’den rivayet °tmiştir. Bu anlam da açık olup en doğrusunu Allah bilir.[2]

11 — Allah ilkin yaratır, sonra onu iade eder. En so­nunda hepiniz O’na döndürüleceksiniz.

12 — Kıyametin kopacağı gün suçlular susacaklardır.

13 — Ortaklarından da kendilerine hiçbir şefaatçi ol­mayacaktır.. Onlar ortaklarını da inkâr edeceklerdir.

14 — Kıyametin kopacağı gün; işte o gün (inananlar ve inanmayanlar birbirinden) ayrılırlar.

15 — îmân edip sâlih amellerde bulunanlara gelince; onlar bir bahçede sevinç içinde ağırlanırlar.

16 — Ama küfredip de âyetlerimizi ve âhirete kavuş­mayı yalanlayanlara gelince; işte onlar, azâb için hazır bulundurulurlar.

İlk Yaratma ve Diriltme

Allah Teâlâ buyurur ki: «Allah ilkin yaratır, sonra onu tekrar eder.» Nasıl ki yaratmaya ilk başlamaya gücü yetmektedir, aynı şekilde onu tekrar etmeye de kadirdir. «En sonunda (kıyamet günü) hepiniz ona döndürüleceksiniz» de O her bir amel işleyenin amelinin karşılığını verecektir. «Kıyametin kopacağı gün suçlular susacaklardır.» İbn Ab-bâs âyeti: Kıyametin kopacağı gün suçlular ümitlerini keseceklerdir, şeklinde anlarken, Mücâhid: Suçlular rüsvây olacaklardır, şeklinde an­lamıştır. Bir rivayette ise Mücâhid: Suçlular mahzun olacaklardır, de­miştir. «Ortaklarından da kendilerine şefâatçılar olmayacaktır.» Allah’­ın dışında tapınagelmekte oldukları ilâhlar onlara şefâatta bulunmaya­cak, onları inkâr edecek ve kendilerine en muhtaç oldukları bir zaman­da ihanet edeceklerdir. «Kıyametin kopacağı gün; işte o gün (inanan­lar ve inanmayanlar) birbirinden ayrılırlar.» Katâde der ki: Allah’a ye-mîn ederim ki bu; kendisinden sonra bir daha bir araya gelmenin asla mümkün olmayacağı bir ayrılıktır. Yani birisi İUiyyûn cennetlerine yükselip diğeri Esfel-i Sâfilîn’e alçaltıldığı zaman bu, aralarındaki be­raberliğin sonu olacaktır. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ: «îmân edip sâ-lih amellerde bulunanlara gelince; onlar ağırlanacakları bir cennette bulunurlar» buyurmuştur. Mücâhid ve Katâde, âyetteki kelimesini: Nimetlendirilirler, nimete gark olunurlar, şeklinde anlarken Yahya İbn Ebu Kesîr, burada şarkı işitmenin kasdedildiğini söylemiş­tir. Halbuki âyetteki bu kelime bütün bunlardan daha geneldir. (…)[3]

17 — Akşama girerken ve sabaha ererken hepiniz Al­lah’ı tesbîh edin.

18 — Ve hamd O’nadır. Göklerde de, yerde de, günün sonunda da, öğleye erdiğiniz vakitte de.

19 — Ölüden diriyi, diriden ölüyü O çıkarır. Yeryüzünü ölümünden sonra O canlandırır, tşte siz de böylece çıkarı­lacaksınız.

Allah Teâlâ mukaddes zâtına teşbihte bulunup Allah’ın kudretinin .kemâline ve saltanatının büyüklüğüne delâlet eden bu birbirini ta’kîb eden vakitlerde Allah’r tesbîh etmelerini ve O’na hamdetmelerini kul­larına öğütlüyor. Bu vakitler, geceleyin karanlığın başladığı ve gündü­zün aydınlandığı sabah vaktidir. Sonra tesbîhe uygun düşecek bir isti’-nâf cümlesi getirip şöyle buyurur: «Göklerde ve yerde hamd O’nadır.» Göklerde ve yerde yarattıklarından dolayı O hamdolunandır. «Gündü­zün ardından öğle vaktine varınca da (Allah’ı tesbîh edin.)» Geceyi, şiddetli karanlığı ve aydınlığı yaratan Allah’ın şanı ne kadar yücedir. Gündüzü geceden çekip çıkaran ve geceyi bir sükûnet kılan O’dur. Başka âyet-i kerîmelerde de şöyle buyrulur: «Andolsun onu açığa çı­kardığında gündüze. Onu örtüp büründüğünde geceye.» (Şems, 3, 4), «Andolsun, bürüyüp örttüğü zaman geceye, açıldığı zaman gündüze.» (Leyi, 1, 2), «Andolsun kuşluk vaktine, ve sükûna erdiğinde geceye…» (Duhâ, 1, 2). Bu konuda âyetler çoktur. İmâm Ahmed der ki: Bize Ha-san’m… Muâz İbn Enes el-Cühenî’den, onun da Allah Rasûlü (s.a.)nden rivayetine göre şöyle buyurmuştur: Allah Teâlâ’nın Hz. İbrahim’i ni­çin vefakâr dostu olarak isimlendirdiğini size haber vereyim mi? Zîrâ o sabah ve akşamleyin: «Akşama girerken ve sabaha ererken Allah’ı tesbîh ederim. Göklerde ve yerde hamd O’nadır. Gündüzün ardından öğle vaktine varınca da hamd O’na mahsûstur.» derdi. Taberanî der ki: Bize Muttalib İbn Şuayb el-Ezdî’nin… Abdullah İbn Abbâs’tan onun da Allah Rasûlü (s.a.)nden rivayetine göre şöyle buyurmuş: Her kim sabaha erdiğinde «Akşama girerken ve sabaha ererken Allah’ı tesbîh ederim. Göklerde ve yerde hamd O’nadır. Gündüzün ardından öğle vaktine varınca da hamd O’na mahsûstur.» derse gündüzün kaçırmış olduğunu telâfi etmiş olur. Kim de bunu akşamladığında söylerse ge­cesinde kaçırmış olduğunu telâfi etmiş olur. Hadîsin isnadı ceyyid olup Ebu Dâvûd Sünen’inde rivayet etmiştir.

«Ölüden diriyi, diriden ölüyü O çıkarır.» Burada da Allah Teâlâ’-nın birbirine mütekâbil şeyleri yaratmadaki kudretine işaret edilmek­tedir ve peşpefe gelen bu âyetlerin hepsi aynı şekildedir. Bu âyetlerde yaratıkları, kudretinin kemâline delâlet etsin diye Allah’ın eşyayı ve zıdlannı yaratması zikredilmektedir. Bitkiyi taneden, taneyi bitkiden, yumurtayı tavuktan, tavuğu yumurtadan, insanı nutfeden, nutfeyi in­sandan, mü’mini kâfirden, kâfiri de mü’minden çıkarması bunlardan­dır.

«Yeryüzünü ölümünden sonra O canladırır.» âyeti Allah Teâlâ’nın şu âyetleri gibidir: «Ölü toprak onlar için bir delildir. Biz onu dirilttik ve ondan taneler çıkardık. İşte ondan yemektedirler. Ve ondan hurma­dan, üzümlerden bahçeler var ettik. Orada pınarlar fışkırttık.» (Yâ-Sîn, 33, 34), «Yeryüzünü kupkuru olarak görürsün. Ama Biz ona su indirciiğimiz zaman harekete geçer, kabanr ve her çeşit güzel bitkiden çift çift yetiştirir. Bunun sebebi şudur: Allah gerçeğin tâ kendisidir. Doğrusu ölüleri O diriltir ve O, her şeye Kâdir’dir. Şüphe götürmeyen kıyamet saati mutlaka gelecektir ve Allah kâbirlerdekileri dirütecek-tir.» (Hacc, 5-7), «O’dur ki, rahmetinin önünden rüzgârı müjdeci ola­rak gönderir. Nihayet bunlar ağır yüklü bulutları yüklendiğinde Biz onu ölü bir memlekete gönderir, su indirir ve onunla her tür mahsûller yetiştiririz. İşte ölüleri de böylece çıkarırız. Tâ ki, iyice düşünüp ibret alasınız.» (A’râf, 57). Bu sebepledir ki burada da: «İşte siz de böylece çıkarılacaksınız.» buyurmuştur.[4]

20 — Sizi topraktan yaratmış olması O’nun âyetlerin-dendir. Sonra siz, yayılmakta olan bir beşer oldunuz.

21 — Kendileriyle huzûrâ kavuşmanız için size kendi nefislerinizden eşler yaratıp aranızda sevgi ve merhamet var etmesi de O’nun âyetlerindendir. Şüphesiz ki bunlarda düşünen bir kavim için âyetler vardır.

Allah Teâlâ buyurur ki: Babanız Âdem’i topraktan yaratmış olmas] O’nun kudretinin kemâline ve azametine delâlet eden âyetlerdendir. Sonra siz hemen yeryüzüne yayılıp birer insan oldunuz. Aslınız önce topraktan, sonra az-bir sudandır. Sonra şekil kazanıp bir kari pıhtısı sonra bir çiğnem et, sonra insan şeklini alan bir kemik oldunuz. Sonra Allah Teâlâ bu kemiğe et giydirdi, ona ruhu üfürdü. Bir de bakmışsın ki o işiten, görendir. Daha sonra insan annesinin karnından güçsüz, za­yıf ve küçük olarak çıkmıştır. Ömrü uzadıkça kuvvetleri ve ha­reketleri tekâmül etmiş ve nihayet ülkeler (şehirler) ve kaleler inşâ edecek, muhtelif iklimlerde seyahat edecek, denizlerde yolculuk edecek, yeryüzünün bölgelerinde dolaşıp kazanacak ve mallar toplayacak bir hale gelmiştir. Onun düşünmesi, zekâsı, çâre bulma gücü, görüşü, ilmi, dünya ve âhiret işlerinde genişçe bir vukufu vardır ve bunlar herkese göre değişir. Onlara bu gücü veren, onları yürüten, onları buyruk altına alan, çeşitli kazanç ve yaşam yollarında onları dolaştıran, ilimlerde, fikirde, güzellik ve çirkinlikte, zenginlik ve fakirlikte, mutluluk ve mut­suzlukta onlan birbirinden üstün ve değişik derecelerde yaratan Allah’­ın sânı ne kadar yücedir. Allah Teâlâ bu sebepledir ki: «Sizi topraktan yaratmış olması O’nun âyetlerindendir. Sonra siz hemen (yeryüzüne) yayılıp birer insan oldunuz.» buyurmuştur.

İmâm Ahmed der ki: Bize Yahya İbn Saîd ve Ğunder’in… Ebu Mû-sâ (el-Eş’arî) den rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuş: Şüphesiz Allah Teâlâ Âdem’i yeryüzünün her tarafından almış olduğu bir avuç (toprak) tan yaratmıştır. Âdemoğulları yeryüzünden alman bu topraklar ölçüsünde dünyaya gelirler. Onlardan beyazı, kırmızısı, si­yahı, bunlar arası bir renkte olanı, pis ve temiz olanı, uysal ve üzün­tülü olanı, bunlar arasında bir tabiata sahip olanı (dünyadan alınmış olan toprakların ölçüsüne göre) dünyaya gelirler. Hadîsi Ebu Dâvûd ve Tirmizî muhtelif kanallardan olmak üzere Avf el-A’râbî’den rivayet etmişlerdir. Tirmizî hadîsin hasen, sahîh olduğunu söyler.

«Kendileri ile huzura kavuşacağınız (kendi cinsinizden) kendi ne­fislerinizden size eşler (olacak dişileri) yaratmış olması da O’nun âyet­lerindendir.» âyeti Allah Teâlâ’nm: «O’dur, sizi bir nefisten yaratan’ve ondan da gönlünün İsınacağı eşini var eden.» (A’râf, 189) âyeti gibidir ki burada Havva kasdedilmektedir. Allah Teâlâ Hz. Havva’yı Âdem’in sol ve kısa olan kaburga kemiğinden yaratmıştır. Şayet Allah Teâlâ Âdemoğullannm hepsini erkekler, cinden veya hayvandan olmak üzere kadınlarını da başka bir cinsten yaratmış olsaydı, gerek onlar arasın­da ve gerekse eşler arasında birbirine ısınma meydana gelmezdi. Aksine eşler birbirinden başka cinslerden olmuş olsaydı aralarında bir nefret meydana gelirdi. Âdemoğullarmın eşlerini kendi cinslerinden yaratmış olması, Âdemoğulları ile eşleri arasına sevgi ve rahmet koyması da Al­lah’ın Âdemoğullarına olan rahmetinin işaretidir. Bir erkek kadını ya onu sevdiği için veya ona acıdığı için tutar ki böylece onun o kadından çocuğu olur veya kadın harcamalannda ona muhtaç durumdadır veya aralarında dostluk, sevgi ve birtakım başka bağlar vardır. «Şüphesiz ki bunlarda düşünen bir kavim için âyetler vardır.»[5]

İzahı

22 — Gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renkle­rinizin birbirine uymaması da O’nun âyetlerindendir. Şüp­hesiz ki bunda bilenler için âyetler vardır.

23 — Geceleyin uyumanız, gündüz de lutfundan rızık aramanız O’nun âyetlerindendir. Şüphesiz ki bunlarda ku­lak veren bir kavim için âyetler vardır.

Allah Teâlâ ;bu âyetlerde buyurur ki: «Gökleri ve yeri yaratması O’nun (yüce kudretine delâlet eden) âyetlerindendir.» Gökyüzünü bü­tün yükseklik ve genişliği, gök cisimlerini şeffaflığı, sabit ve seyyareler halindeki yıldızlarının parlaklığı ile; alçaklığı, kesafeti ve üzerindeki dağlar, vadiler, denizler, çöller, hayvanlar ve ağaçlarla yeryüzünü O ya­ratmıştır.

((Dillerinizin değişik olması da O’nun âyetlerindendir.» Burada dil­ler kasdedilmektedir. Bazıları arap diliyle konuşmaktadır. Şu tatarlann başka bir dili vardır. Şunlar Gürcü, şunlar Rûm, şunlar Frenk, onlar Berber, onlar Türkrûr, Habeş’li, Hind’li Acem, Saklabîler, Hazar’lılar, Ermeni’ler, Kürdler ve ancak Allah’ın bileceği Âdemoğullarınm değişik birçok dilleri vardır. Buna ilâveten renkleri, derilerinin rengi de deği­şiktir. Bütün yeryüzü halkının, hattâ Allah’ın Âdem’i yaratmasından kıyametin kopmasına kadar dünya ahâlîsinin tamâmının iki gözü, iki kaşı, burnu, alnı, ağzı ve iki yanağı vardır. Ama onlardan hiç birisi bir diğerine benzemez. Gizli veya açık clsun sima veya şekil veya söz ola­rak birini diğerlerinden ayıran mutlaka bir şey vardır. Düşünüldüğü zaman bu farklılık mutlaka ortaya çıkacaktır. Onlardan her birinin yü­zü bizatihi bir üslûba, bir şekle sahiptir ki bir başkasına benzemez. Şa­yet bir cemâat (bir topluluk) güzellik veya çirkinlik sıfatlarından birin­de tevafuk halinde olsa dahi onlardan her birerini diğerinden ayıran bir ayrıcalık, farklılık mutlaka vardır. «Şüphesiz ki bunda da bilenler için âyetler vardır.»

«Geceleyin uyumanız, gündüz de lutfundan rızık aramanız O’nun âyetlerindendir.» Gece ve gündüz size uyuyabüme özelliği vermiş olma­sı onun âyetlerindendir. Uykuda rahat, hareketlerin sükûna ermesi, yorgunlukların gitmesi nimetleri vardır. Gündüzün ise sebeplere sarıl­ma, yolculuk yapma, yeryüzünde yayılıp dolaşma gibi nimetler vermiş­tir. Bu, uykunun zıddıdır. «Şüphesiz ki bunda da bilenler, (anlayanlar) için âyetler vardır.» Taberânî der ki: Bize Haccâc İbn îmrân es-Sedû-sı’nin… Zeyd İbn Sabit (r.a.)den rivayetine göre o, şöyle demiş: Bana geceleyin bir uykusuzluk ânz olmuştu. Bunu Allah Rasûlü (s.a.)ne şi­kâyet ettim de şöyle dememi emretti: Allah’ım, yıldızlar battı, gözler sâkinleşti. Sen Hayy ve Kayyûm olansın. Ey Hayy, ey Kayyûm, gözü­mü uyut, gecemi sâkinleştir. Bunları söyledim-de uykusuzluğum gitti.[6]

24 — Size korku ve ümit vermek için şimşeği göster­mesi, gökten su indirip ölümden sonra yeri onunla dirilt­mesi de O’nun âyetlerindendir. Doğrusu bunlarda akleden bir kavim için âyetler vardır.

25 — Göğün ve yerin, O’nun emri ile ayakta durması da yine O’nun âyetlerindendir. Sonra sizi bir çağırmaya görsün, yerden hemen çıkıverirsiniz.

Allah Teâlâ buyurur ki: «Size korku ve ümit vermek için şimşeği göstermesi de O’nun (azametine delâlet eden) âyetlerindendir.» Şim­şekten sonra meydana gelecek rahatsız edici yağmurlar ve helak edici yıl­dırımlardan dolayı bazan ondan korkarsınız. Bazan da ihtiyâç duyulan yağmurun kendisinden sonra gelmesi için şimşeğin çakmasını umar, beklersiniz. Bu sebepledir ki: «Gökten su indirip onunla ölümünden sonra, (hiç bir bitki veya başka bir şey olmamasından sonra) yeri dirilt­mesi de O’nun âyetlerindendir.» buyurmaktadır. Yeryüzüne su geldiği zaman: «harekete geçer, kabarır ve her çeşit bitkiden çift çift yetişti­rir.» (Hacc, 5). Şüphesiz ki bunda öldükten sonra dirilmeye ve kıyame­tin kopmasına apaçık bir delâlet ve bir ibret vardır. Bu sebepledir ki: «Bunlarda düşünen bir kavim için âyetler vardır.» buyurmuştur.

Allah Teâlâ’nm: «Göğün ve yerin O’nun emri ile ayakta durması da yine O’nun âyetlerindendir.» kavli şu âyetleri gibidir: «Buyruğu ol­madıkça göğü düşmemesi için O tutar.» (Hacc, 65), «Muhakkak ki, zail olmasınlar diye gökleri ve yeri tutan Allah’tır.» (Fâtır, 41). Ömer İbn Hattâb (r.a.) yeminde zorlandığı zaman şöyle dermiş: Hayır, göğün ve yerin, emriyle ayakta durduğu Allah’a yemîn ederim. Yani gökler ve yeryüzü O’nun emri ve buyruğu altına almasıyla ayakta durmaktadır. Sonra kıyamet günü geldiğinde yer başka bir yerle, gökler de başka göklerle değiştirilecek, ölüler kabirlerinden Allah Teâlâ’nın emri ve on­ları çağırması ile diriler olarak çıkacaklardır. Bu sebepledir ki: «Sonra sizi bir çağırmaya görsün, hemen çıkı verirsiniz.» buyurmuştur. Nitekim başka âyetlerde de şöyle buyrulur: «O sizi çağırdığı gün hamdederek davetine uyarsınız ve çok az kalmış olduğunuzu zannedersiniz.» (İsrâ, 52), «Doğrusu o bir tek çığlıktır. Ki, o zaman hepsi toprağın yüzüne dö­külecektir.» (Nâziât, 13, 14), «Sâdece bir tek çığlık olur ve bir de ba­karsınız ki onlar hepsi birden huzurumuza getirilmişlerdir.» (Yâ-Sîn, 53).[7]

26 — Göklerde ve yerde bulunanlar O’nundur. O’na boyun eğer.

27 — tikin yaratıp sonra onu iade eden O’dur. Bu, O’nun için pek kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce misâl O’nundur. Ve O Azîz’dir, Hakîm’dir.

Allah Teâlâ bu âyetlerde şöyle buyruyor: «Göklerde ve yerde olan­lar O’nundur. (O’nun mülkü ve O’nun kullandır.) Hepsi (isteyerek ve­ya istemeyerek) O’na boyun eğer.» Derrâc kanalıyla Ebu Heysem’den, onun da Ebu Saîd’den merfû’ olarak rivayet ettiği bir hadîste şöyle buy-rulur: Kur’ân’da «Kunût»un anıldığı her harf (kelime) itaat anlamı-nadır.

«İlkin yaratıp sonra onu iade eden O’dur. Bu, O’nun için daha kolaydır.» İbn Abbâs’tan rivayetle İbn Ebu Talha burayı: Bu, O’na da­ha kolaydır, şeklinde anlamıştır. Mücâhid der ki: Başlamak O’na ko­laydır. Tekrarlamak ise başlamaktan daha kolaydır. İkrime ve başkaları da böyle söylemiştir.

Buhârî der ki: Bize Ebu Yemân’ın… Ebu Hüreyre’den, onun da Hz. Peygamber (s.a.)den rivayetine göre:

Allah Teâlâ şöyle buyurur: Beni yalanlamaya hakkı yokken Âdem­oğlu beni. yalanladı. Bana sövmeye hakkı yokken Âdemoğlu bana sövdü. Beni yalanlaması onun: Beni önce yarattığı gibi asla tekrar diriltenıe-yecektir, demesidir. Halbuki Benim için ilk yaratma tekrar yaratmak­tan daha basit değildir. Bana sövmesi ise; Allah çocuk edindi, deme­sidir. Halbuki Ben; dengi hiçbirşey olmayan, doğurmayan ve doğurul-mayan, Ahad ve Samed olanım. Hadîsi sâdece Buhârî tahrîc etmiştir. Aynı şekilde Abdürrezzâk kanalıyla… Ebu Hüreyre’den hadîsi rivayette Buhârî tek kalmıştır. îmâm Ahmed ise hadîsi Hasan İbn Mûsâ kana­lıyla… Ebu HüreyreMen, o da Hz. Peygamber (s.a.)den yukârdakine benzer şekilde veya aynen rivayet etmiş ve bu rivayetinde tek kalmış­tır. Başkaları ise şöyle diyor: Önce yaratmak ve sonra onu tekrar etmek Allah’ın kudretine nisbetle eşittir. İbn Abbâs’tan rivayetle Avfî: Bütün bunlar O’na kolaydır, demiştir. Rebî’ İbn Hüşeym de böyle söylemiştir. İbn Cerîr de bu görüşe meyletmiş ve buna bir çok şâhidler de getir­miştir. (…)

«Göklerde ve yerde en üstün sıfatlar O’nundur.» İbn Abbâs’tan ri­vayetle Ali îbn Ebu Talha, bu âyetin Allah Teâlâ’nm: «O’nun benzeri hiç bir şey yoktur.» (Şûra, 11) âyeti gibi olduğunu söyler. Katâde der ki: O’nun misâli şudur: O’ndan başka ilâh ve O’nun dışında Rab yoktur. îbn Cerîr de böyle söylemiştir. Müfessirlerden birisi bu âyet-i kerî-me’yi zikrederken ma’rifet ehlinden birine âit şu şiiri söylüyor:

«Su birikintisi saflığı üzere sakin olduğunda, Meltem rüzgârlarının onu hareket ettirmesindenuzaklaştırıldığında;

Onda göğü şüphesiz (berrak, apaçık) olarak görürsün. Aym şekilde güneş ve yıldızlar da görünür. İşte tecellî erbabının kalbleri böyledir; Onlann saflığında Yüce Allah görülür.»

«Ve O (üstün gelinemeyen, karşı konulamayan) Azîz’dir. (Her şe­ye üstün gelmiş, Kudret ve saltanatıyla herşeyi buyruğu altına almış­tır. Şer’î ve kaderi olarak (takdiri ile) sözleri ve işlerinde hikmet sahi­bi Hakîm’dir.» Kendisinden rivayet olunan tefsirinde Mâlik’den, onun da Muhammed îbn Münkedir’den «En üstün sıfatlar O’nundur.» âyeti hakkında rivayetine göre şöyle demiş: Bu (O’nun sıfatı) Allah’tan baş­ka ilâh olmamasıdır.[8]

28 — O, size kendi nefislerinizden bir misâl verdi: Size verdiğimiz rızıklarda, sağ ellerinizin mâlik olduklarından ortaklarınız olmasını isterde onlarla, eşit olur ve birbiri­nizi saydığınız gibi bunları da sayar mısınız? İşte Biz, ak­lını kullanacak bir kavim için âyetleri böyle açıklarız.

29 — Hayır, o zulmedenler bilgisizce kendi heveslerine uymuşlardır. Allah’ın saptırdığı kimseyi kim doğru yola iletebilir? Onların yardımcıları da yoktur.

Nefislerinizden Bir Misâl

Bu, Allah Teâlâ’nm, zâtı ile beraber bir başkasına tapınan, O’na ortaklar koşan müşriklere vermiş olduğu bir misâldir. Bununla bera­ber onlar, Allah’a ortak koştukları putların ve eşlerin, Allah’ın kulları ve O’nun mülkü olduğunu itiraf etmektedirler. Nitekim onlar telbiye-lerinde: Buyur Rabbımız, senin ortağın yok. Bir tek ortak var o da senindir. Sen, ona mâlik olursun fakat o, sana mâlik olamaz, derlerdi. Allah Teâlâ da buyurur ki: «O, size kendinizden (müşâhade edip an­layabileceğiniz) bir örnek verdi: Size verdiğimiz rızıklarda, emriniz al-tında bulunan kölelerinizin de eşit olarak hak sahibi olmalarına razı olur musunuz? (Sizden birisi kölesinin kendi malında kendisiyle eşit ola­rak ortaklığına asla razı olmaz.) Birbirinizi saydığınız gibi bunları da sayar mısınız? (Malları onların sizinle paylaşmasından korkar mısı­nız?)» Ebu Miclez der ki: Şüphesiz ki senin kölen senin malım seninle ortak olarak paylaşmaktan korkmaz. Zâten bu ona düşmez de. İşte Allah Teâlâ da böyledir, O’nun ortağı yoktur.

Âyetin anlamını şöyle Özetleyebiliriz: Elbette sizden birisi buna ra­zı olmaz. O halde Allah’a O’nun yaratıklarından nasıl eşler, denkler uyduruyorsunuz? Bu, Allah Teâlâ’nm şu kavli gibidir: «Beğenmedik­lerini Allah’a mal ederler.» (Nahl, 62). Burada kızlar kasdedilmektedir. Zîrâ onlar Allah’ın kulları olan meleklerin, dişiler olduğunu ileri sü­rüyor ve Allah’ın kızları olduğunu söylüyorlardı. «Onlardan birine bir kızı olduğu müjdelenirse yüzü simsiyah kesilir. Kendisine verilen kötü müjde yüzünden halktan gizlenmeye çalışır. Utana utana tutsun mu, yoksa toprağa mı gömsün?» (Nahl, 59). Onlar kız çocuklarından hoş­lanmıyorlar fakat meleklerin Allah’ın kızları olduğunu söyleyerek ken­dileri için razı olmadıkları bir şeyi Allah’a nisbet ediyorlardı. İşte bu küfrün en ağındır. Bu makamda da anlatılıyor ki: onlar, Allah’ın yaratıklarından ve kullarından O’na ortaklar koşuyorlar. Halbuki onlardan tJİfisi kölesinin; malında kendisiyle eşit olacak ve dilerse malını onunla beraber paylaşacak bir ortağı olmasını hiç bir şekilde kabule yanaşmamaktadır. Allah Teâlâ elbette bundan yücedir, uzaktır. Taberânî der ki: Bize Mahmûd îbn Ferec el-Isbahânî’nin… İbn Abbâs’tan rivayetine göre o, şöyle demiş: Müşrikler: Buyur ey Allah’­ımız, buyur. Senin ortağın yok. Bir tek ortak var, o da senindir. Sen ona mâlik olursun fakat o, sana mâlik olamaz, diye telbiye getirirlerdi. Bu­nun üzerine Allah Teâlâ: «Size verdiğimiz rızıklarda, emriniz altında bu­lunan kölelerinizin de eşit olarak hak sahibi olmalarına razı olur ve birbirinizi saydığınız gibi bunları da sayar mısınız?» âyetini indirdi.

Allah Teâlâ bu misâl ile evleviyyetle zâtının bundan uzak ve berî olduğuna tenbîhten sonra şöyle buyurur: «İşte Biz âyetleri aklını kul­lanacak bir kavim için böyle açıklarız.»

Daha sonra Allah Teâlâ zâtının dışında herhangi bir şeye müşrik­lerin sâdece beyinsizlikleri ve bilgisizlikleri sebebiyle tapındıklarını be­yânla şöyle buyurur: «Hayır, o zulmeden (müşrik) ler körü körüne, bil­gisizce kendi heveslerine uymuşlar, (Allah’a denk koştuklarına tapın­mışlar) dır. Allah’ın saptırdığı kimseyi kim doğru yola iletebilir? (El­bette Allah’ın, hakkında sapıklık yazdığı bir kimseyi hidâyete eriştire­cek kimse yoktur.) Onların yardımcıları da yoktur.» Allah’ın kudretin­den onları kurtaracak kimse yoktur. Onlar bundan ayrılıp sapamaya-caklardır da. Zîrâ O’nun dilediği olur, dilemediği ise olmaz.[9]

30 — Öyle ise sen yüzünü Hanîf olarak dine, Allah’ın fıtratına çevir ki O, insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah’ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din bu­dur. Ama insanların çoğu bilmezler.

31 — Hepiniz O’na dönün, O’ndan korkun. Namaz kılın ve müşriklerden olmayın.

32 — Onlar ki dinlerinde ayrılığa düşüp fırka fırka ol­muşlardır. Her zümre kendi yanında olanla sevinir durur.

Allah’ın Fıtratı

Allah Teâlâ burada şöyle buyuruyor: Sen yüzünü doğrult, Allah’ın senin için meşru’ kıldığı ve seni iletmiş olduğu İbrahim’in dini, olan Hanif dini üzere devam et. Allah seni ona iletmiş ve onu senin için kemâl derecesine yükseltmiştir. Bununla birlikte sen Allah’ın yaratık­larını üzerine yaratmış olduğu fıtrat-ı Selîme’ye yapış. Şüphesiz Allah Teâlâ yaratıkların zâtını bilme, birleme ve O’ndan başka ilâh olmadı­ğını ikrar üzere yaratmıştır. Nitekim bu, daha Önce ((Kendilerini nefislerine şâhid tutmuş, Ben sizin Rabbınız değil miyim? demişti. Onlar da demişlerdi ki: Evet biz buna şahidiz.» (A’râf, 172) âyetinde geçmişti. Bir hadîste şöyle buyrulur: Şüphesiz Ben kullarımı muvahhidler olarak yaratmışımdır. Sonra şeytânlar onları dinlerinden saptırmıştır. Hadîs­lerde bize anlatıldığına göre Allah Teâlâ yaratıklarını İslâm üzere ya­ratmış; sonra yahûdîlik, hırıstiyanlık veya mecûsilik gibi bozuk dinler ortaya çıkmıştır.

«Allah’ın yaratışında değişme yoktur.» Bazıları derler ki: Buranın anlamı şudur: Allah’ın yaratışını değiştirmeyiniz ki insanları Allah’ın üzerinde yaratmış olduğu fıtratlarından çevirmiş olmayasanız. Buna göre âyet istek anlamında haberdir. Nitekim «Kim oraya girerse emîn olur.» (Âl-i İmrân, 97) âyetinde olduğu gibi. Bu güzel ve sıhhatli bir anlamdır. Bir başkaları ise şöyle diyorlar: Burası haberdir (bir istek ih­tiva etmez) ve anlamı da şöyledir: Allah Teâlâ bütün yaratıklarım dos­doğru cibilliyyet üzerine yaratmada eşit tutmuştur. Onlardan her do­ğan bu fıtrat üzerine doğar. Bu konuda insanlar arasında farklılık yok­tur. Bu sebepledir ki İbn Abbâs, İbrahim Nehaî, Saîd İbn Cübeyr, Mü-câhid, İkrime, Katâde, Dahhâk ve İbn Zeyd, «Allah’ın yaratışında de­ğişme yoktur.» âyetini: Allah’ın dininde değişme yoktur, şeklinde an­lamışlardır. Buhârî «Allah’ın yaratışında değişme yoktur.» âyetini: Al­lah’ın dininde değişme yoktur. Evvelkilerin yaratılışı evvelkilerin dini­dir. Din ve fıtrat İslâm’dır, şeklinde açıklamıştır. Buhârî der ki: Bize Abdân’ın… Ebu Hüreyre’den rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuş: Doğan hiç bir çocuk yoktur ki fıtrat üzere doğmasın. Ana babası onu yahûdîleştirir veya hırıstiyanlaştırır veya mecûsîleştirir. Na­sıl ki bir hayvan doğurduğunda organları tamâm olarak doğurur. Sen onlarda burun, kulak veya herhangi bir uzuv eksikliği hisseder misin? Sonra Allah Rasûlü: «Öyle ise sen yüzünü muvahhid olarak dine, Al­lah’ın fıtratına çevir ki, Allah insanları bunun üzerine yaratmıştır. Al­lah’ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur.» âyetini okumuştur. Müslim, ^hadîsi Abdullah İbn Vehb kanalıyla… Zührî’den rivayet etmiştir. Ayrıca Buhârî ve Müslim hadîsi Abdürrezzâk kanalıy­la… Ebu Hüreyre (r.a.)den, o da Hz. Peygamber (s.a.)den şeklinde-bir İsnâd ile tahrîc etmişlerdir. Aynı mealde sahâbe’den bir cemâatten muh­telif hadîsler vârid olmuştur. Esved İbn Serî et-Temîmî’den rivayet edi­len şu hadîs bunlardandır:

İmâm Ahmed der ki: Bize İsmail’in… Esved İbn Serî’den rivayetin­de o, şöyle anlatıyor: Allah Rasûlü (s.a.)ne geldim ve onunla beraber savaştım. Bir de binit ele geçirdim. O gün insanlar o kadar çok kişi öl­dürdüler ki çocukları bile öldürdüler. Bu Allah Rasûlü (s.a.)ne ulaştığında: İnsanlara ne oluyor ki bugün ölümü geride bırakmışlarda soyları­nı doğruyorlar, buyurdu. Bir adam: Ey Allah’ın elçisi, bunlar müşrik­lerin çocukları değil mi? diye sordu da Efendimiz: Uyanık olunuz; sizin hayırlılarınız ancak müşriklerin çocuklarıdır, buyurdu. Sonra da: Zür-riyeti öldürmeyiniz, zürriyeti öldürmeyiniz deyip şöyle devam ettiler: Dili ile ifâde edebileceği zamana kadar her insan fıtrat üzere doğar. Sonra ana babası onu yahûdîleştirir veya hırıstiyanlaştırır. Hadîsi Ne-seî siyer bahsinde Ziyâd İbn Eyyûb kanalıyla… Hasan el-Basrî’den ri­vayet etmiştir. İmâm Ahmed der ki: Bize Hâşim’in… Câbir İbn Abdul­lah’tan rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuş: Her doğan fıtrat üzere doğar. Bu, dili ile ifâde edebileceği zamana kadardır. Dili ile ifâde edebildiği zaman ise ya şükreden veya nankör olur. Yine îmâm Ahmed der ki: Bize Affân’ın… İbn Abbâs (r.a.)tan rivayetine göre Al­lah Rasûlü (s.a.)ne müşriklerin çocuklan sorulmuştu. Onları yarattığı zamanda şüphesiz Allah onların neler işleyeceklerini en iyi bilendir, bu­yurdu. Buhârî ve Müslim hadîsi Sahîh’lerinde Ebu Bişr Ca’fer İbn İyâz el-Yeşkürî kanalıyla… İbn Abbâs’tan merfû’ olarak rivayetle tahrîc et­mişlerdir. Yine İmâm Ahmed’in Affân kanalıyla… İbn Abbâs’tan riva­yetine göre; o, şöyle demiştir: Ben bir zaman: Müslümanların çocuk­ları müslümanlarla, müşriklerin çocukları da müşriklerle beraberdir, demeye devam ettim. Nihayet filân, filândan bana rivayet etti ki Allah Rasûlü (s.a.)ne onların durumu sorulmuş da: Onların ne yapagelmek-te olduklarım Allah en iyi bilendir, buyurmuş. Ben o adama kavuştum da bana bu hadîsi haber verdi ve ben de daha önce söylemekte olduğum sözümü bir daha söylemedim. İmâm Ahmed’in Yahya İbn Saîd kana­lıyla… İyâz İbn Himâr el-Mücâşiî’den rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) bir gün hutbesinde şöyle buyurmuş: Şüphesiz ki Rabbım bana şu günümde bana öğrettiklerinden sizin bilmediklerinizi size öğretmemi emretti: Kullanma vermiş, bahşetmiş olduğum her mal helâldir. Şüp­hesiz Ben kullarımı bütünüyle muvahhidler olarak yaratmışımdır. Son­ra şeytânlar gelerek onları dinlerinden saptırmış; Benim onlara helâl kıldığım şeyleri haram kılmış, kendisine bir bilgi verilmemişken Bana ortak koşmalarını onlara emretmiştir. Sonra Allah Teâlâ yeryüzü hal­kına bakıp kitâb ehlinden olanlar dışında arap ve arap olmayanlara öf­kelendi ve: Ben seni gönderdim ki seni deneyeyim ve onları da seninle deneyeyim. Sana öyle bir kitâb indirdim ki onu su yıkayıp silemez. Sen onu uyurken ve uyanıkken okursun. Sonra Allah Teâlâ bana Kureyş’i yakmamı emretti. Ben: Rabbım, o zaman başımı ezerler ve beni ekmek kırıntısı haline getirirler. Buyurdu ki: Seni çıkardıkları gibi onları çı­kar, onlarla savaş ki, Biz seni onlarla savaşa hazırlayalım. Onlara in-fâkda bulun ki biz de sana infâkda bulunalım. Onların üzerine bir ordu gönder ki biz de onun beş mislini gönderelim. Sana itaat edenlerle birlikte, sana karşı gelenlerle savaş. Allah Rasûlü (s.a.) buyurdu ki: Cen­net ehli üçtür: Güç kuvvet sahibi, adaletli, tasadduk eden, tevfîka ulaş­mış kişi. Her bir akrabasına ve müslümanlara karşı kalbi merhametli olan kişi. İffetli, fakir ve tasaddukta bulunan kişi. Cehennemlikler de beştir: Gücü kuvveti olmayan ve size tâbi olan, aile ve malda gözü ol­mayan zayıf kimseler. Ne kadar ince olursa olsun kendisine bir ümit göründüğünde hemen ihanet eden hâin. Sabah-akşam ailen ve malın konusunda seni aldatmaya çalışan kişi. Allah Rasûlü cimriyi veya ya­lancıyı ve ahlâksızı da zikretti. Hadîsi sâdece Müslim tahrîc etmiş olup muhtelif kanallardan olmak üzere Katâde’den rivayet etmiştir.

«İşte dosdoğru din budur.» Şeriata ve fıtrat-ı selîmeye yapışmak dosdoğru dindir. «Ama insanların çoğu bilmezler.» İnsanların çoğu bil­mediği içindir ki ondan yüz çeviriyorlar. Nitekim Allah Teâlâ başka âyet-i kerîmelerde de şöyle buyurur: «Sen ne kadar hırs göstersen de yine insanların çoğu inanmazlar.» (Yûsuf, 103), «Eğer sen yeryüzünde bulunanların çoğunluğuna uyarsan, seni Allah’ın yolundan saptırır­lar…» (En’âm, 116).

«O’na yönelmişler olarak O’ndan korkun.» İbn Zeyd ve İbn Cüreyc âyetteki kelimesini: «O’na dönenler olarak, şeklinde açık­lamışlardır. «Ondan korkun,» O’nu gözetin, en büyük itaat olan «na­maz kılın ve müşriklerden olmayın» Allah’tan başkasına duâ etmeyin, ibâdeti sâdece Allah’a tahsis eden muvahhidler olun. îbn Cerîr der ki: Bize İbn Humeyd’in… Yezîd tbn-Ebu Meryem’den rivayetinde o, şöyle anlatmış: Hz. Ömer (r.a.), Muâz İbn Cebel’e uğrayıp; Bu ümmetin da­yanağı nedir? diye sormuştu. Muâz şöyle cevabladı: Üçtür. Bunlar bu ümmeti kurtarıcı olan üç şeydir: Allah’ın insanları üzerinde yaratmış olduğu Allah’ın fıtratı olan ihlâs, din olan namaz, ismet olan itaat. Hz. Ömer: Doğru söyledin, dedi. Yine İbn Cerîr’in Ya’kûb kanalıyla… Epn Kılâbe’den rivayetine göre Hz. Ömer Muâz’a: Bu işin dayanağı nedir? diye sormuş… Ve râvî hadîsi yukardakine benzer şekilde nakletti.

«Dinlerinde ayrılığa düşüp fırka fırka olanlardan olmayın.- Her fır­ka kendi yanında olanla sevinir durur.»,Dinlerini parça parça eden; de­ğiştiren ve bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr eden müşrikler gibi ol­mayın. Bazıları âyeti: Dinlerini arkalanna atıp terk ettiler, anlamına gelecek şekilde okumuşlardır. Bunlar ehl-i İslâm dışındaki diğer bâtıl din sâlikleri ile putlara tapanlar, mecûsîler, hırıstiyanlar ve yahûdiler gibi olanlardır. Nitekim Allah Teâlâ: «Dinlerini parça parça edenler, bölük bölük olanlar yok mu; senin onlarla hiç bir alâkan yoktur. Onla­rın işi ancak Allah’a kalmıştır. Sonra O, ne yaptıklarını kendilerine ha­ber verecektir.» (En’âm, 159) buyurur ki, bizden önceki dinlere sâlik olanlar, aralarındaki konularda muhtelif görüşlere, bâtıl dinlere ayrıl­mışlardır. Onlardan her bir fırka kendisinin hak üzere olduğunu sanmıştır. Bu ümmet de aralarındaki konularda mezheblere ayrılmıştır. Bi­risi hâriç hepsi sapıklıktadır. O müstesna olan birisi ise Allah’ın Kitâb’-ma, Rasûlü (s.a.)nün Sünnet’ine, sahabe, tabiîn, eski ve yeni zamanda müslümanların imamlarının üzerinde bulundukları yola sarılan ehl-i sünnet ve’1-cemâat’tir. Nitekim Hâkimin Müstedrek’inde rivayet edil­diğine göre, Allah Rasûlü (s.a.)ne bu fırkalar içindeki Fırka-ı Naciye sorulmuş da: Benim ve ashabımın durumunda olanlar, buyurmuş.[10]

İzahı

Din ve Fıtrat

İnsan fıtratının derinliklerinde vardır din duygusu… İnsan, fıt­ratının derinliklerinde çeşitli şekillerde hisseder Allah’ın varlığını.

Çoğu kere de doğru ve sağlam bir inanç sistemine bağlanmaz. Yı-ğınlarca hurafelere ve efsânelere gömülür… Zaman olur hakîkat-ı ilâ­hiye sapık şekillerde tasavvur eder. Zaman olur ki hiç kabul etmez Tan­rının varlığını ve koyu bir ilhâda, ateizme saplanır… Bununla beraber, her zaman kendi fıtratının derinliklerinde bu kâinatın bir yaratanı ol­ması gerektiğini kuvvetli bir duygu halinde duyar… Evet güçlü kuv­vetli bir yaratanı…

Kâinat bütünüyle aslında Allah’a kulluk için yaratılmıştır. Ve bu, kâinatın her halinde göze çarpar. Meselâ ibâdetin «ilmî» bir izahını şöylece zikredebiliriz: Kâinatımız Allah’ın koyduğu kanunlara boyun eğer ki, biz bunlara kâinat kanunları adını veriyoruz. Hareket konu­sunda, başlangıçlar ve sonlar mevzuunda hep bu kanunların seyrini ta’kîb eder. Hiç birisini çiğneyemez.

Atom yapısı itibarıyla muayyen bir şekilde ve muayyen bir sıraya göre, madde ve enerjiden meydana gelmektedir. Atomdaki hareket ve çekim düzeni tamamen belirli kanunlara bağlıdır. Ve hiç bir atom bu belirtilen düzenin dışına çıkmak gücüne sahip değildir. Bugünkü dü­zenin dışında başka bir düzene geçmek ve onu da denemek durumu mevzuu bahis olamaz. Allah’ın koyduğu düzeni değiştirme imkânı yok­tur onun için. Ve bu düzen şekliyle atom Allah’a kulluk vazifesini ye­rine getirmektedir.

Kâinatın yapısı da atomlardan meydana gelmektedir veya bir baş­ka deyimle belirli şekilde dizilmiş ve tanzim edilmiş bulunan madde ve enerji yığınlarından (atomlardan) teşekkül etmektedir. Binâenaleyh atomdaki nizâm ve kanunlar orada da carîdir. Kâinattaki cisimler ara­sındaki çekme ve itme kanunları, boyutlar, mesafeler ve nisbetler…

Hepsi, hepsi aynı kanunlara bağlı… Bu haliyle kâinatımız daha başka şekilde olmak veya seyrine devam etmek kudretinde değildir. Bu nizâ­mı değiştirmek, bir kısım göz cisimlerini beriye getirip bir kısmını uzak­laştırmak, bir kısmını saçmak veya toplamak onun kendi elinde değil­dir… Ancak ve ancak Allah’ın koyduğu kanunlara uygun olarak sey­rine devam eder ve Allah’ın yaratış nizâmının dışma çıkamaz. Ve kâina­tımız da bu şekilde kulluk vazifesini yerine getirir Tanrıya karşı.

Yeryüzü yapısı itibarıyla birtakım elementlerden meydana gelmiş­tir. Ve bu elementlerin dizilişi, sıralanışı belirli bir kanuna ve düzene göre olmaktadır. Dünyamızın içinde taşıdığı elektromanyetik çekim gücü ,onun kâinatımız içindeki yerini belirlemekte ve güneş sistemi içindeki seyir yolunu ve yörüngesini tesbît etmektedir… Yeryüzünün hayata elverişli olması, içinde ve sathında hayat imkânını sağlayan un­surları ihtiva etmesi, çevresinin bir gaz tabakasıyla sarılmış olması, di­ğer gezegenlerden ve özellikle güneşten gelen ışınlarla hayatın devamı­nı mümkün hale getirmesi… Evet bütün bunlara sâhib ama, kendi ken­disini değiştirme gücü yoktur. Bu imkânlardan herhangi birisini de­ğiştirip başka şeyleri getirmesi mümkün değildir. Çünkü onu Allah böyle yaratmış ve bu şekilde kanunlara bağlamıştır… Ve yeryüzü de bu haliyle durmadan dönerek Allah’a karşı ibâdet görevini îfâ etmek­tedir.

Yeryüzündeki hayat muamması… Tek canlı olan hücreden tutu­nuz da nebatî ve hayvanı yaşama biçimlerine kadar..: Muhtelif hayat tar­zı, şekli ve biçimi… Hiç bir canlı bu düzeni bozmak gücüne sahip değil. Ve belirli bir dönemden başka hayatiyetini devam ettirme gücü de yok… Hiç bir şekilde bu çizilen kanun dâirelerinin dışına fırlamak gel­mez elinden… Ve canlılar da bu hayat tarzlarıyla Allah’a karşı ibâdet vazifelerini yerine getirmektedirler.

Bugünkü ilim bize diyor ki; yeryüzünde hayat değişime uğramış­tır. Sürekli bir tekâmül olmuştur. Basitten mükemmele doğru gelişmiş­tir. Fonksiyonu daha ‘gelişmiş ve organları tekâmül etmiş, vâsıta ve ga­yeleri daha da komple bir hal almıştır. Eğer bu söylenenler doğru ise bu gelişme de Allah’ın varlıklarla ilgili vaz’ettiği kanunlara uygun olarak cereyan etmiştir. Ve her varlık kendi kaderince bu gelişmeye uymuştur. Binâenaleyh bu gelişme de, aslında kâinatın yaratanına karşı yerine ge­tirmekte olduğu ibâdet vazifesinin bir bölümüdür.

Bu da bir nevi Hak Teâlâ’nın şu mübarek kavl-i şerifinin ilmî yol­dan bir izahıdır:

Sonra duman halinde bulunan göğe yöneldi, ona ve yeryüzüne; isteyerek veya istemeyerek buyruğuma gelin, dedi. İkisi de: İsteyerek geldik, dediler… (Fussilet, 11).

Sonra insanın devri geliyor… Bütün varlıklar içinde, insanın apay­rı ve eşsiz bir yeri vardır… Hiç bir şey ona benzemez bu eşsizlikte. Ve ondaki özellikler hiç bir canlıda yoktur. Daha önce de belirttiğimiz gibi, insan, bir avuç toprakla ilâhî bir nefhadan ibarettir. Ve o, diğer var­lıklardan ayrıldığı gibi onun ibâdeti de diğer varlıklardan ayrı olacak­tır. Ama sonuç itibânyla aynı noktada birleşmektedirler… İtâaat an­lamına gelen ibâdet kâinatın ortak özelliğidir ve bu noktada canlı cansız bütün yaratıklar ortaktır. Bu özelliği itibânyla insan da kâinat kanunlarının hududu içerisindedir ve bu noktayı asla aşamaz.

Fakat bu kanun insana iki noktada büyük ve eşsiz bir ayrıcalık ver­miştir ki, bu başkalık diğer hiç bir varlıkta mevcûd değildir:

I- İnsan; ruhunu ihtiva eden ilâhî nefhanın eseriyle kendisini ve çevresinde bulunan şeyleri idrâk edecek güce mâlik olmuştur.

II- Yine o, bu nefha sayesinde istediği gibi hareket etme serbes­tisine sahiptir.

Bu iki nokta yani idrâk ve irâde tamamen ilâhî nefhadan alınmış­tır. Fakat onlar da belirli bir hudûd- dâhilinde cereyan ederler. Bu hu­dudu çizen ise Allah Teâlâ’dır. Ve Allah bunu insanın yeryüzündeki ha-lîfelik vazifesine uygun olarak tahdîd etmiştir. Çünkü kullarını dilediği gibi yaratan O’dur şüphesiz. İşte bu iki özellik nedeniyle insanın bü­tün hareketleri, diğer canlıların ve varlıklarınkinden ayrılır. Çünkü insanın hareketleri şuurlu ve iradelidir. Gayesini ve hedefini kendisi ta’yîn eder. İnsan yaptığı hareketlerde tamamen serbesttir. Ve insan ibâdeti itibarıyla diğer canlılarmkinden ayrılır.

İnsanın ibâdeti, şuurlu ve kendi irâdesiyledir. Bütün varlıklarda böyle bir husus söz konusu değildir. (Bu arada birtakım ibâdet —itaat anlamında— ler de vardır. İnsan bu noktada şuurlu ve kendi iradesiy­le serbest değildir. Meselâ ölüm, yaşamak, sıhhat ve hastalık, hazmetme ve teneffüs etme gibi konularda kendi irâdesinde hür değildir. Bir ba­kıma bunlar refleks halindedir. Bu noktada insan tıpkı diğer varlıklar gibidir. Allah’ın vaz’ettiği kanunlar çerçevesinde dönüp dolaşır. Fakat bunun dışında onun birtakım hür irâdesini kullandığı ve şuurlu ola^ rak davranışını ayarladığı noktalar vardır. Binâenaleyh bunların dı­şındaki kulluk vazifelerini yerine getirirken hür irâdesi ve şuuruyla ha­reket eder.)

Atom şuursuz ve iradesiz olarak Allah’a karşı ibâdet vazifesini koy­duğu kanunlara itaat ederek yerine getirmektedir… Kâinat ve içinde bulunan varlıklar yeryüzü ve diğer cisimler de aynı şekilde vazifelerini îfâ ediyorlarsa da insan bu tür ibâdetin yanı sıra farklı iki imkâna sa­hiptir.

a- îtâat

b- İsyan

Ve bu iki yoldan dilediğini seçme hürriyeti verilmiştir ona: «Biz ona iki yolu da gösterdik.» (Beled, 10), «Şüphesiz ona yol gös­terdik. Buna kimi şükreder, kimi de nankörlük…» (İnsan, 3), «Kişiye ve onu şekillendirene. Sonra da ona iyilik ve kötülük kabiliyeti verene andolsun ki, kendini arıtan saadete ermiştir. Kendini fenalıklara gö­men kimse de ziyana uğramıştır…» (Şems, 6-10). Binâenaleyh Allah’a şuurlu ve idrâk sahibi olarak ibâdet eden yegâne varlık kâinat içinde insandır. Yine hidâyet yolundan ayrılıp sapıklığa daldığı zaman da kâi­nat içinde Allah’ın buyruğuna uymayan ve isyan eden tek varlık insan­dır…

İnsan isyan ettiği, Allah’a başkaldırdığı zaman da sâdece Allah’ın buyruklarına isyan eder, hidâyet ve hakikat yolundan kaçar, temizlik ve yücelik istemez. Ama Allah tarafından kendisi için konulmuş olan kanunlara ters hareket edip onlara karşı gelmek kudreti yoktur. Zîrâ bu kanunlar çerçevesinde onun müstakil olduğu nokta hidâyet ve dalâ­let yolunu seçme hürriyetine sahip olacak kapasitede yaratılmış olma­sıdır.

Fakat o, her iki halde de (isyan ve itaat) Allah’ın varlığını idrâk eder: «Rabbın insanoğlunun sulbünden soyunu devam ettirmiş, onlara: Ben sizin Rabbınız değil miyim? demiş ve buna kendilerini şâhid tut­muştu. Onlar da: Evet şahidiz, demişlerdir,..» (A’râf, 172) Allah’ın var­lığını idrâk konusunda kâinatın gizli bir yolu vardır. Allah’a inanmak, O’nunla ilişki kurmak ve O’ndan yardım dilemek hususunda fıtratın bilinmez bir dili vardır. Biz burada bu gizli ve bilinmez yol­dan söz edecek değiliz. Çünkü bu noktada ne söylesek boştur. Bu bilinmezi izaha lisânı kâfî gelmez. Kendisi gizli olduğu için mâ­hiyetini izaha kalkışmak anlamsızdır. Bu kâinatta bulunan hayreten-gîz ve müthiş şeylerin hepsi de bilinmez bir sır olarak durmaktadır kar­şımızda. Biz, sâdece insan fıtratını uyaran ve Allah’a döndüren kavra­nabilir mâhiyetteki bazı vâsıtalardan söz etmekteyiz.

Daha önce de söylediğimiz gibi, nasıl ki çocuk doğar doğmaz yapı­sında konuşma kabiliyeti varsa ve bu bir dış âmille uyarılmaya ve ge­liştirilmeye muhtaç ise… Aynı şekilde yaratanın varlığı ile ilgili vâsıta ve âletler insanın temel yapısında vardır, ancak dış âmiller onu uyar­malı ve harekete geçirerek geliştirmelidir. Veya en azından insanın di­ğer hareketlerine renk veren irâde ve şuur verebilmelidir.

İnsan çevresini saran kâinatın yapısı karşısında bir acizlik hisse­der… Bu acizlik daha doğuştan başlamaktadır… Ve son nefesine kadar da sürer gider. Doğumla ölüm arasındaki yolda her ne kadar zaman zaman değişik şekillere bürünür ve her yaşta muhtelif hallere girer ise de, hiç bir zaman ortadan kalkmaz. Bu değişiklik genellikle ruhî ve be­denî gelişmeyle alâkalıdır.

Çocuk doğar doğmaz yaşamak konusunda son derece âcizdir. Çev­resindekilerin yardımı olmasa yaşaması mümkün değildir. Ancak çev­resinde bulunan kimseler onu emzirmeli, korumalı ve gece gündüz de­meyip bakmalıdırlar. Çocuk büyür ve onunla birlikte acizliğinin sevi­yesi ve sahası da büyür ve genişler. Bu esnada ortaya çıkan acizlik ha-raket ile ilgili değildir. Çünkü hareket edecek güçtedir. Yiyecek konu­sunda da âciz değildir, çünkü şimdi dilediği gibi yiyebilme imkânına sa­hiptir. Gücü yettiği nisbette çevresindeki şeylere uzanabilecek ve hare­ket ettirebilecek güçte olduğundan bu konuda acizliği söz konusu değil­dir… Ama şimdi ortaya çıkan acizlik bir başka seviyedendir. Bu esnada kendisi için istediği şeyleri dilediği gibi elde etme kabiliyetinden yok­sundur. Çevresinde gördüğü şu şeylere, cansızlara, canlılara, bitkilere, hayvanlara hâkim olmaktan âcizdir. Kuşlar gibi havada kanat gerip uçmaktan âcizdir. Güneşi, ayı ve yıldızları kucaklayıp eliyle tutup in­celemekten âcizdir… Göğe uzanamamaktadır şimdi.

Bu çağlarda yaşının ilk merhalelerinde olduğu gibi acizliği doğru­dan doğruya his ve duygu alanında değildir. Zaman zaman hissî, za­man zaman ma’nevî veya bazı hallerde hem hissî, hem de ma’nevîdir… Ve yavaş yavaş büyür. Büyür ama acizliği de birlikte büyür. Neticede acizliği daha da kuvvetlenir. Ve gittikçe daha büyük alanlarda acizli­ğini hisseder. Tahakkuk ettirmek istediği her şeyi tahakkuk ettiremez. Bilmek istediği her şeyi bilemez. Hâkim olmak istediği her şeye hâkim olamayınca da acizliğini farkeder. Birçok şeye sahip olabilir, birçok şeyler öğrenebilir, birçok şeyleri eli altına alabilir ama bunlar yetmez ki. Ve onun şuurunda yer eden acizlik duygusunu yok etmez ki. O, her şeyi tahakkuk ettirmek ister. Her şeyi bilmek ve her şeyi elinin altına almak ister. Karşısında âciz kaldığı şeylerin en büyüğü sonsuzluk özle­midir. Ve henüz meydana gelmemiş olan gelecekle ilgili gaybî bilgiler­dir… Aslında bu sonsuzluk özlemi ile geleceği bilme arzusu Hz. Âdem’i cennetten çıkarmış ve bu duyguyla şeytâna mağlûb olmuş ve aldan­mıştı: «Rabbınızın sizi bu ağaçtan men’etmesi, melek olmanızı veya burada temelli kalmanızı önlemek için.» (A’râf, 20) «Dedi ki: Ey Âdem, sana sonsuzluk ağacını ve pörsümeyen mülkü göstereyim mi?»

Gerçekten de insanoğlu kâinatta birçok mucizeler gerçekleştirmiş­tir. Atom bombasını patlatmış ve semânın engin boşluklarına füzeler fırlatmıştır. Bu füzelere binerek feza denilen boşluğu keşfetmeye baş­lamıştır… Ama.,. Aklını fikrini meşgul eden bu ezelî problemi çözebil­miş midir?… Yeryüzünde temelli kalabilmeyi gerçekleştirmiş midir?…

Ebediyyen ölmemeyi ve temelli yaşayabilmeyi tahakkuk ettirebilmiş midir? Bilinmez gayb âleminden haberdâr olabilmiş midir? Birkaç se­ne sonra olacak bilinmezleri değil birkaç saniye sonra olacak şeyleri öğ­renebilmenin yollarını bulmuş mudur? Hayır o kadar gitmeye luzûm yok, her tarafını sararak üzerine doğru gelen şu saniyenin sırrını çöze­bilmiş midir? Bir anlık zamanını alıp götüren şu saniyeler giderken onun ezel ve ebed bilgisini de birlikte uçurup götürmektedir. Hayır… İnsanoğlunun bu âczi onu çeşitli şekillerde tapınmalara sevketmiş, ki­misinde doğruyu bulmuş kimisinde ise bâtıla sapmış gitmiştir. Bazı kimseler anne ve babalarına tapınmışlar, bazıları tabiat kuvvetlerine tapınmışlar, bazıları da totemlere tapınmışlardır. Bir kısmı putların önünde eğilirken bir kısmı da yalnız ve yalnız Allah’a kul olmuştur.

Güçsüz kuvvetsiz çocuk babasına bakar, onun gücü ve kudreti kar­şısında saygı duyar ve ona hayran olur. Bu hayranlık onları kudsallaş-tırmaya kadar vanr. Gizli ibâdet şekline bürünür. Bunun sonucunda çocuğun gücü babasının gücü yanında sıfır kalır ve ona göre hacmi kü­çülür. İlk insanlar da sapıklık ve câhiliyet devrelerinde bir çocuğunkine eş duygu ve hisler içinde bulunuyorlardı. Düşünce ve anlayışları çocu-ğunkinden farksızdı. Bunun için de hayatının bir devresinde atalara ibâdet etmiş ve onları kudsallaştırmıştı. Tabiî bu ibâdet, çeşitli şekiller­de oluyordu.

Tabiat kuvvetleri karşısında âciz kalan insan… Yıldırımın, şimşe­ğin, yağmurun, kasırganın ve selin karşısında güçsüz kalan beşeriyet… Tabiat karşısında korkunç bir güç görüyor ve dehşete kapılıyor. Kimse­siz hissediyor kendisini onun yanında. Çocuk haliyle onunla uyuşmak istiyor. Çünkü onların da kendisi gibi şahsiyeti olduğunu sanıyor. Duy­gularının bulunduğunu bazan kızdığını, bazan okşadığını, bazan yumu­şadığını, bazan katılaştığını zannediyor. Ve onun şefkatine sığmıyor. Kendisine eziyet etmemesi için merhametine başvuruyor. Binâenaleyh insanlar sapıklık devrelerinden birinde bu sevk-i tabiî ile tabiat güçle­rine tapınıyorlardı. Ve onlara kurbânlar takdim ediyor, adaklar adı­yorlardı. Ayrıca yağmur için bir ilâh, yıldırım için bir ilâh, şimşek için bir ilâh, kasırga için bir ilâh, ateş için bir ilâh düşünüyorlardı. Sonra da bunlardan her birisi için bir ma’bed inşâ ediyor ve onu memnun et­mek çin tapmıyorlardı.

İşaretler insanoğluna hâs bir alâmet olduğu için kendisine bu işa­retlerden anlaşma vâsıtaları te’mîn etmiş, birtakım remizlere ve ıstı­lahlara değişik anlamlar vermiştir. Ana ve babaya tapınma ile tabiat kuvvetlerine tapınma, totem ve putlara tapınmaya geçiş insanoğlu için çok kolay bir geçiş idi. Fakat bunların hepsi de gerçek ibâdetten inhiraf etmenin sonucunda ortaya çıkmıştı. Muhtelif dalâlet çığırlarında öğ­renmişti insanlar bu sapıklıkları. Zaman zaman da peygamberlerin rehberliğinde bu kum yığınlarının arasından çıkarak gerçek kulluk vazife­sine yönelmişti. Psikolojik yönden burada bizi ilgilendiren husus şu­dur: İster doğru yolda olsun, ister eğri yolda olsun insan, ruhunda fıtrî olarak kendisinden daha güçlü bir kuvvetle karşı karşıya bulunduğunu hissetmiştir. Ve bu şiddetli kuvvet karşısında âciz kalması onun dinî inançlarının bir bölümünü teşkil etmiştir.

İnsanoğlu kâinatın parlaklığı ve enginliği karşısında acizlikten başka şeyler de hisseder. Bu duygu onu kâinatın yaratanını araştırma­ya sevkeder. Gerçekten bu kâinat engin, geniş ve parlak olduğu kadar da korkunçtur. Bunun da kendine göre bir te’sîri vardır beşer ruhun­da. İnsanoğlu ne kadar çabalasa da bu te’sîrden alamaz bir türlü ken­disini. O bu gerçeği “her yerde görür. Nereye yönelirse yönelsin onunla karşılaşır… Her yerde ve her şekilde bir bedahet ile karşılaşır… Gökyü­zü, yeryüzü, güneş, ay, yıldızlar… Bu korkunç semavî cisimler, bu feza denilen boşluğa fırlatılmış âlemler… Gecenin ve gündüzün birbirini ta’-kîb etmesi, aydınlık ve karanlık.,. Ufuklarda küçücük ve güçsüz bir hat şeklinde, aydınlık bir ip gibi belifiveren hilâlin dönüp ay haline gelişi… Sonra basamak basamak giderek eski bir hurma dalı gibi kaybolup gi­dişi… Şimşek, yıldırım, kasırga, fırtına, yağmur ve bulut… Yeryüzü ve sarp dağlar. Vadiler, nehirler… Karalarda dolup taşan, denizlerde yü­züp giden ve birbirine benzemez» hadsiz hesapsız varlıklar… Ve her ya­ratıkta ayrı bir şekil arzeden engin dikkat ve itinâ… Güneş sistemimiz ve gök cisimlerinin deveranı… Korkunç ve karanlık boşluklarda bir kıl payı bile şaşırmayan engin nizâm… Yeryüzünün kara bağnndan fışkı-np ta çamurları delerek aydınlığa kavuşmak isteyen bir tane… Yumur­tasında dönüp duran, etrafı seyre dalan şu küçücük kuş yavrusunun annesinin gagasından aldığı besini… Yapısı son derece mümtaz, renk­leri son derece parlak bir tel tüy… Ve gözün ilişip de duygunun kav­radığı her şey… Her şey… İnsanın seviyesi nasıl olursa olsun… Görgü, bilgi ve kültür derecesi ne olursa olsun… Kâinat her an onun duygu­larına te’sîr etmekte idrâk edip kavrayabileceği nisbette değişik duygu­lar ilham etmektedir… Her birisi de onu sarsmakta ve derinden işle­mekte içine… Bu dehşet onu yaratanını aramaya sevketmekte… Böy­lece… Fıtrî olarak… İnsan gerek fıtrî olarak, gerekse tecrübelerinden edindiği bilgi ile her şeyin bir yaratanı olduğunu kabul etmekte. Bu­nun için de son derece geniş, engin ve göz kamaştırıcı güzelliklere sa­hip bulunan kâinatın yaratanını araştırmaya başlamakta… Bu araş­tırmasında bazan gerçeği bulmakta ba’zan da yanılmakta… Zaman ol­makta bu kâinatı Allah’ın yarattığını kabul etmekte, zaman olmakta sapıklığa dalarak, bizzat kâinattaki gerçeklerden uzaklaşmaktadır. Son­ra da çeşitli şeylere tapınmakta… Fakat her iki durumda da insan kâinatın parlaklığı karşısında çarpılır. Çünkü tabiatında vardır güzeliklere vurulmak ve güzellikler karşısında heyecana kapılmak. Binâen­aleyh her iki durumda da bu tutkunluk onun yanında dinin bir unsuru olup çıkar.

Ölüm korkutuyor onu. İnsan için ölüm korkunç, müthiş ve önemli bir meseledir. Çocuk hayata çok alışkın olduğundan, ve onu aşırı de­recede arzuladığından sanır ki çevresindeki tabiî kanun, hayat kanu­nudur ve çevresinde bulunan canlıların genel karakteri sürekli canlılık­tır. Hattâ o, hayata son derece tutkun ve enerjik olduğundan çevresin­de bulunan cansız şeylere de hayat vermeyi sever. Onların da haraketli olduklarım sanır. Sonra birdenbire ölüm denilen facia ile karşılaşır… Karşısında ölenleri görür… Ve birdenbire dehşete kapılır… Şu ölmüş olan varlık bir müddet önce karşısında canlı duruyordu, yiyor, içiyor, hareket ediyor ve geziniyordu… Hattâ kendisini okşuyor ve seviyordu .. Şu kuş veya şu hayvan… Sevimli varlıklar… Ve insan… Bir de bakıyor ki cansız duruyor karşısında. Hareketsiz kalmış ve ölmüş… Konuşmu­yor ve bir daha gücü yetmiyor hiç bir şeye… Sevemiyor artık, söyledik­lerine karşılık da vermiyor… Bunu görünce çocuğu şiddetli bir titreme tutuyor ve derinden sarsıyor onu… Ne demektir bu?… Ölüm de ne de­mek?… Yok olunca nereye varıyor?… Varlık nedir öyleyse? Soru sormayı bile gerektirmeyecek kadar açık olan bu gerçek neyin nesi? Varlığın ne anlamı var? Hududu nedir? Ve kim çiziyor bu hududu?… Ve işte bura­da görüyor Allah’a açılan pencereyi… Yaratan ve hayat veren sonsuz kudrete açılan pencereyi… Hayatı veren ve yokeden kudreti… Bazan insan bu sarsılışı esnasında Allah’a varır… Bazan da sapıtır ve bunun tabiat, zaman veya benzeri şeyler tarafından yapıldığım sanır. Veya bizzat ölümün bile bir ilâh olduğunu, bunun karşılığında da hayat ilâ­hının bulunduğunu kabul eder… Fakat iki halde de Ölüm korkutur onu ve dine doğru yollanmasına sebep olur…

Olaylar da korkutuyor insanı… Yeni yeni olan şeyler onu dehşete düşürüyor… Nasıl oluyor bu olaylar? Hangi yapıcı ve ibda’ edici güç bunu meydana getiriyor? Doğum ve ölüm… Sağlık ve hastalık… Kuv-vetlilik ve zayıflık… Yer ve yurt… Gitmeler ve gelmeler… Ve daha bir­çok şeyler insanın hayatında karşılaştığı veya gördüğü şeyler. Kimdir bunları meydana getiren?… Ve nasıl meydana geliyor?… Ve işte bu­rada da başlıyor Allah’a açılan pencere… Her şeyi meydana getiren kudret sahibi yaratıcıya… Eşyaya ol diyen ve olan kudrete… Bazı kere gerçek yaratıcıya yönelir insan bu pencereden, bazı kere de çeşitli ilâh­lar uydurur kâinatı idare eden ve olayları meydana getiren… Ama her iki halde de olayların meydana gelişi onu etkiliyor… Ve dine doğru çe­kip götürüyor.

İşte bütün bunlar insanın kalbini idare edici, mübdî ve kudret sa­hibi olan varatıcıya açan pencerelerdir. Fıtratın derinliklerinde yer etmiş bulunan akîde gerçeğini uyarır. Uyarır ama onu yoktan meydana getiremez. Yani hiç olmayan bir şeyi vücûda getiremez. Dışarıdan bir şey insan ruhunda olmayan bir şeyi yeniden meydana getirme gücüne sahip değildir. Kâinatta meydana gelen sesler insana işitme duyu­sunu vermez. İnsan işitse de işitmese de bu sesler vardır. Vardır ama işitme duyusuna sahip olmayan varlıklar duyamamaktadırlar. Kâinat­ta meydana gelen ışınlar değildir insana görme duyusunu veren. İnsan o ışınları görse de görmese de gözü olmayan varlıklar görmeseler de bu ışınlar vardır… Diğer şeyler de aynen böyle… Ama duyu alma organı bulununca insan onunla sesleri farkedebilir, eşyayı ayırdeder ve ışın­lan seçer. Onlara te’sîr ettiği gibi te’sîr altında da kalır. Sonra bu kar­şılıklı te’sîrlere keyfiyet verir ve onları kendi fıtratına ve kabiliyetine uydurur. Hayvan da görür ve işitir, insan da… Sonra her ikisi de bu görüp işittiklerinden müteessir olur, kendince… Ve bu te’sîr her ikisinin hayatında muhtelif te’sîrler meydana getirir. Dini mevzuunda da du­rum aynen böyle… Beşer duyularına çarpan kâinat sesleri insan fıt­ratını uyarır ve onu yüce yaratanına doğru döndürür… Fakat bu ses yankıları, bu yönelişi hiç yoktan başlatamaz. Bu duygu aslında insanın fıtratında önceden vardır, evet doğduğu günden beri.

«Hani Rabbm Ademoğullannın sulbünden soyunu devam ettirmiş ve onlara: Ben sizin Rabbınız değimliyim? demiş ve buna kendilerini şâhid tutmuştu. Onlar da: Evet şahidiz, demişlerdi.» (A’râf, 172).

Hayat denilen bilmecede carî olan kanun; daha önce içinde mev-cûd bir kâbiliyyet yoksa dışardan hiç bir şey, hayatta bir şey meydana getiremez. Bu yöneliş insan ruhunun derûnunda mevcûddur. Sâdece ko­nuşma konusunda olduğu gibi muhtelif te’sîrlerin dışardan onu uyar­ması ve harekete geçirmesi gerekir. Çocukta kavrayış başladığı anda bu yöneliş de başlar. Yüzlerce binlerce sorular sormaya başlar çeşitli mevzularda… Göğü kim yarattı? der, yeryüzünü, güneşi, ayı ve yıldız­ları yoktan meydana getiren kimdir? der. Karanlığı ve aydınlığı meyda­na getiren, şimşeği, yıldırımı, yağmuru ve bulutu ortaya çıkaran kim­dir? Sevgili kedimiz, köpeğimiz, tavşanımız veya serçemiz neden öldü? der. Ölmek ne demektir, niçin ölür varlıklar? der. Kâinatın genişliği ne kadardır? Ucu bucağı nerededir? diye sorar. Büyüklüğü ne kadardır? Bu dünyaya nasıl geldim ben, kim getirdi? Sonra çocuk gelişmeye baş­lar. Bilgileri artar. Kâinat, canlılar ve hayat hakkında araştırmaları ge­lişir. Ve her merhalede ruhunda dinî düşüncelerle ilgili yeni yeni fikir­ler doğar.

Baskı, içe vurma (repression)… Oedipus kompleksi. Ve Freud’un uydurduğu hiç bir ilmî esâsa dayanmayan efsânelerin hepsi… Evet hep­sinin dinle bir ilişkisi yoktur. Din, hiç bir zaman için bir baskı veya rep­ression eseri değildir. Cinsiyetle veya uydurma sevgilerle hiç mi hiç alâkası yoktur. Din doğrudan doğruya fıtrattan doğar. Fıtrat ile birlikte gelişir ve ilerler. Hiç kimsenin müdâhalesi olmadan tabiî olarak ve fıt­rata uygun tarzda terakki eder. Dış te’sîrler sâdece bu duyguyu düzene sokar ve doğru yola sevkeder, Doğru esâslara istinâd ettirir. Gerek bas­kılar, gerekse engellemeler insan ruhunda dinî duyguları meydana ge­tirmez. Sâdece canlılık ve enerji kaynaklarım boşa akıtmamak ve temiz bir yola kanalize etmek için din birtakım engellerin konulmasına yar­dımcı olur. Din birtakım kaidelerle insanı izler ve belirli değerler vaz’-eder. Hareket ve gidişleri düzene sokacak bazı kontrol mekanizmaları yerleştirir. Ve insana der ki: «Şu normaldir bu anormaldir…» Dinin bu engellerle olan münâsebeti eski, hem de çok eskidir. İnsanoğlunun fıt­ratında yaratıcı güç karşısındaki aczi ve kimsesizliği hissetmesi kâinat­taki fevkalâdelikler karşısında hayranlık duyması onu secdeye kapatır ve ibâdete sevkeder. Sonra dış te’sîrler olmaksızın fıtrî olarak hisseder ki, muayyen hareketler ve muayyen şeyler yapması gerekmektedir bu tapındığı yüce kudretin huzurunda. Ancak böylece o yüce gücün gaza­bından kurtulur ve rızâsına nail olur. Ve o, her zaman bu gazabın ve rı­zânın tezahürlerini hissen duyar. Korku ve ümit… Beşer ruhunda yer eden karşılıklı çizgilerin en önemlilerinden. Ve işte bu iki hattır insanın yüce yaratıcı karşısındaki durumunu tanzim edip düzene sokan. İnsa­na birtakım hareket ve çalışma şekilleri empoze ederek onu duygu ve amellerin baskısı altına alan… İşte bu gereksinme ile değişik değerler ortaya çıkar veya meydana gelir. Değerler edemek, ortada birtakım ma­nialar bulunmaktadır, canlılık enerjisini düzene sokarak boşa akmasını önlemektedir ve onu yüce ufuklara çıkarmaya çalışmaktadır demektir.

Bunun için insan, ruhundaki bağımlılık duygusuyla din arasında ilgi vardır. Koruyucu değerlerle de. Bu irtibat müteselsil olup dışardan baskı ve zorlama yoktur. Fıtrî ve tabiî olarak cereyan eder. Yalnız se­mavî dinler bütün bunları tanzim ettiği gibi iyiye doğru yöneltir de. Sapık ruhlu kimseler, semavî dinlerin kayıdlarmdan ve bağlarından nefret ederler. Bunun sebebi dinin insan fıtratında bulunmadığı veya bağımlılığın insan fıtratında bulunan bir duygu olmadığı değil sâdece sapıklık ve inhiraftır. Bu sapıklık onları anormal yapmış da, ondan do­layı Allah’ın dininde bulunan doğruluk, iyilik ve i’tidâli baskı unsuru olarak kabul ediyorlar. Doğruluğa tahammülü olmayan sapık rûhlan onların varlığım eziyor, büzüyor…

Batı dünyasındaki modern câhiliyetin mensubu bulunan ateistle­rin Allah’ı reddedişlerinin sebebi ise, tamamen mahalli… Onlar kilise­den nefret ettikleri için dinden de nefret ediyorlar… Başlangıçta kilise, Hz. îsâ’nm getirdiği ilâhî doktrini değiştirerek indî bir şekle girdirdi. Halbuki ilk Hıristiyanlık bütünüyle putperestlikten uzaktı. Ve çevrede­ki milletlerin efsâne ve mitolojileri karışmamıştı dine. Bunların karışmasının birinci sebebi Hıristiyanlığın ilk banisinin Hz. İsa’yı görmemiş ve konuşmalarını dinlememiş birisi olmasıydı. Sâdece Hz. îsa (a.s.)dan yüz sene sonra gelmiş ve onun dillerde dolaşan sözlerini işitmişti. Elde derli toplu bir kitab yoktu. Bir de Roma’lıların hıristiyanlara uyguladı­ğı korkunç zulümler ve baskılar vardı meydanda. İlk mü’minlerin hal­kın içine karışıp Hıristiyanlığı yaymalarını yasaklamışlardı.

Daha sonra Roma İmparatorluğu Hıristiyanlığı kabul etti. Bunun üzerine kilise, Roma’nm o aşırı israfına ve ahlâksızlığına karşı çıkmak için ruhbanlık dini haline dönüştü. Ama bu ruhbanlık bir derecede kalmadı. Son derece aşırıya gitti. Öyle ki hayatî atılımlara engel olma-ya ve beşer fıtratıyla çatışmaya başladı. Ve insanın canlılık dolu hayat enerjisini gülünç bir subjektivizme kaydırdı. Bir daha ilerleyip gelişme­sini önledi. Bunun da ötesinde insanın enerji kaynaklarını baskı altın­da ezdi ve sinirleri mahvedecek duruma getirdi.

Sonra kilise mensûbları bile bu koydukları ağır şartlan yerine geti­remez oldular. Çabucak halk arasında yayıldı bu hal. Bir şey yapınca cehennem ile korkutarak dehşete düşüren ve normal nimetlerden bile istifâde etmelerini önleyen bu rahiplerin bizzat men’ettikleri şeyleri iş­ledikleri, alelade kimselerin bile yapmalarını yasakladıkları kötülükleri, birer din adamı olarak kendilerinin yapmaya başladıkları görüldü. Ki­lise ve ma’bedler onların bu sapık fiillerinin icra edildiği yerler haline geldi. Ki bu yanlış hareketleri her akl-ı selîm kimse farkediyordu.

Sonra kilise, din müessesesini elinde bir oyuncak gibi kullanmaya başladı. Bir taraftan endülüjanslar, bir taraftan cennetin anahtarla­rını satmalar, bir taraftan engizisyon mahkemeleri yayılmaya başladı ve Avrupa’lıların ruhlarındaki inanç ışığını yavaş, yavaş söndürdü.

Ayrıca katolik kilisesi bunlarla da yetinmedi. Halkı inim inim in­leten ve ezen vergiler koydu. Herkesi din adamlarının emrine boyun eğ­diren ve onların dediklerini kabule zorlayan fermanlar yayınladı. Kili­seler birer derebeylik haline geldi ve halkın kanını emmeye başladı. Bunların da ötesinde her söylediklerinin semâdan gelme, Tanrı emirleri olduğunu ve herkesin bunları yapmak zorunda bulunduğunu bildire­rek karşı çıkanları aforoz etti. Ama asıl felâket bunlardan sonra geldi. Kilise mensupları dejenere olmuş bulunmalarının, halkı soymalarına ve sakat inançlara dalmalarına rağmen, bir de kalkıp ilmî konularda bir­takım hükümler vaz’ettiler. Yerin şekli ve hareketi ile ilgili konular­da, insanın ömrü ile alâkalı mevzularda kendilerince hükümler koy­dular. Ve bu söyledikleri saçma sapan şeylerin gökten geldiğini ken­dilerine Tanrı tarafından bildirildiğini iddia ettiler. Bunların dışında her kim ne söylerse yanlış olacağını, dinden çıkacağım ve aforoz edi­leceğini bildirdiler…

Teorik ve tecrübî ilimler bu fikirlerin yanlış olduğunu deney yo­luyla isbât edince, ilim adamları kilisenin söylediği şeylerin sakatlığını ve yanlışlığını ortaya koydular. Ve işte bunun üzerine kilise kıyameti koparmaya başladı. İlimden mahrum, cehalet bataklığına dalmış olan kilise mensûbları, Tanrı adına insanları kendilerine bende edip bu hâ­kimiyetlerinin devam etmesi için bütün varlıklarıyla harekete geçti­ler. Bu kopan kıyamette kilise ilim adamlarını ağaç yığınları üzerinde yakmaktan, korkunç eziyetler ile öldürmekten ve türlü azap yollarına başvurmaktan geri kalmadı. Dünyanın yuvarlak olduğunu veya kâina­tın merkezi olmadığını iddia ettikleri için bilginlere her türlü eziyeti reva gördü.

Galile, Kopernik, Giordano Bruno gibi ilim adamları kilise men-sûblarımn elinde en iğrenç ve korkunç eziyetlere uğradılar. Bunu du­yan veya gören halk kitlelerinin gözünde dine ve din adamlarına karşı nefret duyguları belirmeye başladı. Hattâ ters yönden tepki yaparak onlann zihninde akla hayâle gelmeyen yollara başvurma eğilimi baş gösterdi. Böylece sâdece dinden soğumak ve nefret etmekle kalmadı­lar, dinle ilgili bütün duygulardan ve emirlerden nefret etmeye baş­ladılar.

Kalabalık yığınlar bu nefret havası içinde öyle bir psikolojik at­mosfere girdiler ki sabredip te doğruyla yanlışı bir kenara bırakarak doğruya uymaya müsamaha edemez oldular. Tıpkı yılan sokmuş kim­seler gibi idiler bu durumda. Kaçıyorlardı. Her şeyden kaçıyorlardı… Kendilerine dokunacak şey bir doktorun iyileştirici eli de olsa kaçı­yorlardı.

İşte bu tarihî sebepten dolayı modern Batı medeniyeti dine karşı bir temel üzerinde kuruldu. Karşı olmakla da kalmıyor, dinden nefret ediyor ve dinle ilgili her şeyi reddediyordu. Düşünce ve duygularında dine hiç yer vermiyordu. Ve bu düşmanlık, üstün gelen medeniyetin ayak bastığı her yere birlikte gitti. Ve çağdaş dünyada dinden nefret etmek gayet tabiî bir; şey halini aldı. Artık din düşmanlığı bir neslin veya birkaç neslin tutulduğu bir hastalık olarak değil, insanlığı felâ­kete sürükleyen bir zehir olarak yayılmaya başladı.

Bugün beşeriyet Allah’a dönüş yolu ile karşı karşıya bulunuyor… İnsanoğlu Allah’a dönmekle kendi fıtratına dönmektedir aslında. Sa­pık câhiliyet bataklığmdaki bu uzun bocalamadan sonra boşa geçen dönemlerini bırakıp Allah’a dönmekle karşı karşıya bulunmaktadır… Yıllar var ki bu câhiliyet bataklığında huzur nedir bilmiyor. Rahat bir nefes alamıyor… Bunun yerine bahtsızlık çepeçevre sarmış onu. Ruhî, fikrî, siyâsî, iktisadî ve sosyal alanlarda insanlık bugün uzun ta­rihi boyunca eşine rastlanmayan bir ruhî kriz ve buhran içinde boca­layıp duruyor.

Allah’ın koyduğu din hadd-i zâtında insan fıtratıyla tam bir mu­tabakat içindedir. Fakat bu mutabakat, fıtratın normal halinde oldu­ğu zamanlardadır. Yani olması gereken sağlam ve doğru yolda olduğu zaman, din ile insan fıtratı tam bir uygunluk içindedir. Geçen bölüm­lerde insan ruhundaki karşılıklı çizgileri ve onun tabiî tekevvününü uzun uzadıya açıklamıştık. Burada da Allah’ın koyduğu din olan İs­lâm ile insan fıtratının nasıl birbiriyle uyuştuğunu ve mutabakat için­de bulunduğunu göreceğiz. Her şeyden evvel Kur’an, insanın duygu tellerine basar… Ki insanoğlu bu duygu telleriyle doğrudan doğruya fıtratında yer eden inanç gerçeğine yönelir… Mutlak yaratıcının kuv­vetini hissettirmek, kâinatın azameti, ölüm ve hayat, meydana gelen şeyler ve ortaya çıkan durumlar belirtilerek yapılan ihsas insanı inanç gerçeğine doğru götüren fıtrat telleridir… İşte Kur’an bu telleri uyar­maktadır yaptığı ihsaslarla. Böylece onları hep uyanık olarak bulun­durmaktadır. Halbuki insanın sürekli karşı karşıya olması ve ülfet sağ­laması nedeniyle bu hususlarda hisleri katılaşır.

«İslâm Terbiyesinin Metodu» adlı eserimizin, «Ruhun Terbiyesi» başlıklı bölümünde Kur’an’daki bu gerçekten uzun uzadıya bahset­miştik. Burada onları tekrar edecek değiliz. Çünkü bu husus insan psi-kolojisiyle ilgisinden çok terbiye ve eğitim konularıyla ilgilidir. Biz bu­rada sâdece bu gerçeği belirteceğiz ve arkasından Kur’an’da yer alan bu dokunuşlardan kısa örnekler vererek geçeceğiz. Rûh… O meçhul kuvvetin hiç bir noktasını bilmiyoruz biz… Nedir derinliği? Nasıl ha­reket eder?… Ama bizi Allah’a bağlayan tek bağ…

Rûh fıtratı itibarıyla bulur Allah’ı… Çünkü çıkış noktası Allah’­ın ruhudur, sâdece bir avuç toprağa tevdî etmiştir onu Hak Teâlâ: «Onu düzeltip ruhumdan da üfürünce ona secde ettiler…» (Hicr, 29). Binâenaleyh o, doğrudan doğruya bulur Allah’ı. Ve kendisine hâs bir yolla bulur O’nu. Allah tarafından yaratılmış olan her şey ve her var­lık gibi ilgi kurar o, Allah ile. Yorulmadan, zahmet çekmeden ve araş­tırmak için uzun uzadıya çabalamadan kendi fıtratıyla bulur Allah’ı: «Bizim Rabbımız O’dur ki her şeye yaratılışını vermiş, sonra da onu doğru yola iletmiştir.» Bununla beraber yine de insanoğlu sapıtır mı sapıtır… Fıtratı bozulunca, sakatlanınca ve hastalanınca yitirir doğ­ru yolu… Sapıtır ve bir daha bulamaz Allah’ını… Ne ruhu ilgi kura­bilir O’nunla, ne de yardımına sığınıp istimdâd dileyebilir O’ndan.

Ama insanoğlu dalâlete sapınca da, ruhu büzülüp parlaklığını kaybedince de, şehvetin ve arzuların ağır yığınları arasında kaybolup ışıktan mahrum kalınca da… Evet o zaman bile bütün sapıklığına rağmen ruhunun bir tarafı yine de Allah’a yönelir, yaratanına tevec­cüh eder. Tıpkı az gören gözlerin ışığa yönelişi gibi. O, her ne kadar tâm olarak ışıktan nasibini almazsa da büsbütün görmeden de kalmaz.

Bir yandan Allah’a tapınırken, bir yandan da başka başka nesneleri O’na ortak veya aracı koşar: «Biz onlara sırf bizi Allah’a yaklaştırsın­lar diye ibâdet ediyoruz.»… «Şayet onlara soracak olursa ki; kim ya­ratmıştır göğü ve yeri? diye şüphesiz «Allah», diyeceklerdir…» Veya herhangi bir güce inanırlar ve ona tanrılık vasfını verirler. Bazı anor­mal sapıkların dışında doğrudan doğruya Allah’ı inkâr eden veya yok­luğunu iddia eden, bu kâinatın yaratanını kabul etmeyen kimse yok gibidir. Zâten anormaller hesaba katılmazlar. Akidenin görevi fıtrata destek olarak onu doğru yola yöneltmektir. Fıtratın derinliklerinde gizli bulunan ve birtakım mikroplar tarafından örtülmüş olan gerçeğe yöneltmektir… Akidenin vazifesi ruhu esaret zincirinden kurtarmak­tır… Evet Allah’a ulaşmasına engel olan bağlardan…

«İslâm’ın terbiye metodu devamlı olarak insanın ruhu ile Allah Teâlâ arasında bir ilgi kurar. Her işte, her düşüncede ve her duyguda sürekli olarak bir ilgi. Bunun için de değişik yollara başvurur. Bir yandan Allah’ın mübdî’ kudreti tarafından kâinat sayfasına serpişti­rilmiş bulunan gerçekleri gözü önüne sererek kalbine bir hassasiyet verir ve Allah’ın varlığını, hudûdsuz mutlak kudretini gösterir… Bir yandan da Allah’ın murâkebesini ve sürekli kontrolünü bildirerek gö­nüldeki inceliği harekete geçirir. Buna göre Allah her zaman ve her yerde insan ile beraberdir. Her an kalbindekinden haberdârdır. İçin­den geçen sırların hepsini bilir. Kendisi için son derece gizli olan sır­larını. Bir yandan da hep Allah’ın takvasını ve haşyetini hatırlatarak kalbini harekete geçirir. Bir yandan Allah sevgisini geliştirir. Devamlı Allah’ın rızâsına nail olmasını sağlar. Bir yandan da insanın gönlüne huzur, emniyet ve rahat verir. Gizli açık her noktada Allah’ın kendi­sini koruduğunu bilir. O’nun takdirine teslim olur. Nihayet hedef tek­tir: O da beşer kalbini Allah’a bağlamaktır…» (İslâm Terbiyesinin Me­todu, 43-48). İşte muhtelif alanlarda Allah’ın kudretini gösteren ihsas tellerine basan âyetlerden birkaçı: «Allah sizi annelerinizin karnından bir şey bilmez halele çıkarmıştır. Belki şükredersiniz diye size kulak, göz ve kalb vermiştir. Göğün boşluğunda Allah’ın buyruğuna boyun eğerek uçan kuşlara bakmıyorlar mı? Onları Allah’tan başka tutan kimse yoktur. İnanan bir millet için bunda dersler vardır. Allah size evlerinizi dinlenme yeri kıldı. Hayvanların derilerinden yolculukta ve ikâmet zamanımızda kolayca taşıyacağınız evler, yün, tüy ve kılların­dan bir süre kullanacağınız giyimlikler ve geçimlikler var etmiştir. Al­lah yarattıklarından size gölgeler yapmış, dağlarda sığınacağınız barı­naklar var etmiş, sizi sıcaktan koruyacak elbiseler, harpte sizi koruya-yacak zırhlar vermiştir. Size olan nimetini müslüman olasınız diye işte bu şekilde tamamlamaktadır.» (Nahl, 78-81).

«Allah, O’ndan başka Tanrı olmayan kendisini uyuklama ve uyku tutmayan, diri, her an yarattıklarını gözetip durandır. Göklerde olan ve yerde olan ancak O’nundur. O’nun izni olmadan katında şefaat ede­cek kimdir? Onların işlediklerini ve işleyeceklerini bilir, dilediğinden başka ilminde hiç bir şeyi kavrayamazlar. Hükümranlığı gökleri ve yeri kaplamıştır. Onların gözetilmesi O’na ağır gelmez. O, öyle yüce öyle büyüktür.» (Bakara, 255). «Gaybın anahtarları O’nun kalanda­dır, onları ancak O bilir. Karada ve denizde olanı bilir. Düşen yaprağı, yerin karanlıklarında olan taneyi, yaşı, kuruyu —ki apaçık kitapta­dır— ancak O bilir. Geceleyin sizi ölü uyutan, gündüzün yaptıklarınızı bilen, ecelinize kadar gündüzün sizi tekrar kaldıran O’dur. Sonra dö­nüşünüz O’nadır. İşlediklerinizi O size bildirecektir…» (Enam, 59-60).

İşte kâinatın azametini ve dehşetini hatırlatarak, ihsas tellerine dokunan birkaç âyet-i kerîme: «Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde, insanlara yararlı şeylerle de­nizde süzülen gemilerde Allah’ın gökten indirip yeri ölümünden son­ra dirilttiği suda, her türlü canlıyı orada yaymasında, rüzgârları ve yerle gök arasında emre amade duran bulutları döndürmesinde, düşü­nen kimseler için deliller vardır…» (Bakara, 164) «Yukarıdan size su indiren O’dur. O’ndan içersiniz, hayvanları otlattığınız bitkiler de onunla biter. Allah onunla, size ekinler, zeytin ve hurma ağaçlan, üzümler ve her türlü ürünü yetiştirir. Düşünen kimseler için bunda ders vardır. Geceyi, gündüzü, güneşi, ayı sizin istifâdenize vermiştir. Yıldızlar da O’nun buyruğuna boyun eğmiştir. Bunlarda, düşünen kim­seler için dersler vardır. Yeryüzünde rengârenk şeyleri de sizin için yaratmıştır. Bunda öğüt alan kimseler için ibret vardır. Taze et ye­meniz, takındığınız süsleri edinmeniz ve Allah’ın bol nimetinden fay­dalanmanız için denize —ki gemilerin onu yara yara gittiğini görür­sün— boyun eğdiren de odur. Artık belki şükredersiniz. Yeryüzünde sarsılmayasımz diye sabit dağlar, nehirler ve belki yolunuzu bulursu­nuz diye yollaE ve işaretler meydana getirmiştir. Onlar -yıldızlarla da yollarını bulurlar. Hiç yaratan yaratmayana benzer mi? İbret almaz mısınız?» (Nahl, 10-17).

Ve işte ölüm ve hayatla ilgili ihsas tellerine dokunan âyetlerden birkaç örnek: «O, ölüden diri çıkarır, diriden ölü çıkarır, yeryüzünü ölümünden sonra O canlandırır. Ey insanlar işte siz böylece diriltile­ceksiniz. Sizi topraktan yaratması O’nun varlığının belgelerinden-dir…» (Rûm, 19-20), «Ey insanlar, öldükten sonra tekrar dirilmekten şüphede iseniz bilin ki, ne olduğunuzu size açıklamak için, biz sizi top­raktan sonra nutfeden, sonra pıhtılaşnıış kandan, sonra da hilkati belli belirsiz bir çiğnem etten yaratmışızdır. Dilediğimizi belli bir sü­reye kadar rahimlerde tutarız; sonra sizi çocuk olarak çıkartırız, boylece yetişip erginlik çağına varırsınız. Kiminiz öldürülür, kiminiz de ömrünün en fena zamanına ulaştırılır ki, bilirken bir şey bilmez olur. Yeryüzünü görürsünüz ki kupkurudur; fakat biz ona su indirdiğimiz zaman harekete geçer, kabarır, her güzel bitkiden çift çift yetiştirir.» (Hacc, 5), «Kıyamet saatim bilmek ancak Allah’a mahsûstur. Yağmu­ru O indirir, rahimlerde bulunanı O bilir. Kimse yarın ne kazanacağını bilmez ve hiç kimse nerede öleceğini bilemez. Allah şüphesiz bilendir her şeyden haberdârdır.» (Lokman, 34), «Allah öleceklerin ölümleri ânında, ölmeyeceklerin de uykuları esnasında ruhlarını alır. Ölmelerine hükmettiği kimselerinkini tutar, diğerlerininkini de belli bir süreye kadar salıverir.» (Zümer, 42) «Hanginizin daha iyi amel işleyeceğini de­nemek için ölümü ve hayatı yarattı.» (Mülk, 2), «Nerede olursanız olun sağlam kaleler içinde bulunsanız bile size ölüm ulaşır.» (Nisa, 87) «De ki: Evlerinizde olsaydınız haklarında ölüm yazılı olan kimseler devrile­cekleri yere varırdılar.» (Âl-i İmrân, 54). İşte birkaç tane de yoktan meydana gelen olaylarla ilgili ihsas tellerine dokunan âyetler: «De ki: Ey mülkün sahibi olan Allah’ım, Sen mülkü dilediğine verirsin ve di­lediğinden alırsın. Sen dilediğini azız edersin, dilediğini zelîl edersin. Hayır Senin elindedir. Şüphesiz Sen her şeye kadirsin.» (Âl-i İmrân, 26), «Tesbîh ona. Bir şeyi emretti mi ona sâdece: ol, der ve o da oluverir.» (Meryem, 35), «De ki bize Allah’ın yazdığından başkası isabet edemez. Ö, bizim mevlâmızdır. Ve mü’minler Allah’a dayanıp güvensinler.» (Tevbe, 51), «Allah kısar ve açar. Ve O’na döndürülürsünüz.» (Baka­ra, 245), «Darda kalan kişi kendisine yakardığında karşılık veren, sı­kıntıyı gideren ve sizi yeryüzünün sahipleri yapan mı? Yoksa, Allah’ın yanında bir Tanrı mı? Pek kıt düşünüyorsunuz. Yoksa, karanın ve de­nizin karanlıklarında size yol bulduran, rüzgârları rahmetinin önünde müjdeci gönderen rai? Allah’ın yanında başka bir Tanrı mı? Allah koş­tukları eşlerden yücedir. Yoksa önce yaratan, sonra da yaratmayı tek­rar edecek olan, size gökten ve yerden rızık veren mi? Allah’ın yanın­da başka bir tanrı mı?. De ki: Eğer doğru sözlü iseniz açık deliünizi ge­tirin.» (Nemi, 62-64 f. Ve işte böyle… Allah’ın yüce kitabı böyle tevcih ediyor ruhları… Ve bütün bu tevcîhâtın ana gayesi tektir. O da beşer kalbini irâde sahibi, yüce yaratana, gerçek Allah’a tevcih etmek…

Sonra İslâm, insan fıtratı ile birlikte bir adım daha atarak insanın ruhî mekanizmasında iç içe bulunan tabiatı ile birleşiyor. Eş bir tabiat içerisinde tek bir mekanizma olarak birleştikten sonra ona uygun biı plan çiziyor. Ortada bir rûh ve bedenden müteşekkil bir makina vardır. Ruhun faaliyeti ayrı, bedenin faaliyeti ayrıdır. Ama her ikisinin en so­nunda buluştuğu nokta birdir. Ortada bir dünya vardır, bir de âhiret. Dünyanın işi ayrı âhiretin işi ayrıdır. Ama her ikisinin de yolu birdir. Asla ayrılmaz. Dünya için çalışmak, âhiret için ibâdetten; âhiret için ibâdet, dünya için çalışmaktan farklı değildir. Çünkü her ikisinin de yönü Allah’tır.

Diğer sistemler yollarım yitirmiş olduklarından bedenî faaliyet ile ruhi faaliyeti birbirinden ayırmaktadırlar. Ve her birisinin yönünü di­ğerine tamamen karşı yönde göstermektedir… Dünya ile âhireti birbi­rinden ayırarak her birini ayrı ayrı yönlere sevketmektedirler. Ama İs­lâm insanın fıtratıyla tam bir mutabakat içerisindedir. Onu tabiatıyla birlikte ele alır. Birbiriyle bağlantılı bulunan mekanizmanın bölümle­rini birbirinden ayırmaz. Bunun yanısıra insan tabiatının eş değerlili­ğini de gözden uzak tutmaz hiç bir zaman için…

İnsan yer, içer, cinsel faaliyette bulunur. Bütün bunları varlık ya­pısının bedenî yanını tatmin etmek için yapar. Ama İslâm onu öyle bir yöne tevcih eder ki, ihtiyâçlarını sırf cesediyle değil cesed ve ruhtan müteşekkil mekanizmasıyla birlikte telâfi etmesini sağlar. Yemeği bir ibâdet, cinsel arzuyu tatmini bir ibâdet haline getirir. Çünkü bunlan Allah’ın adıyla birbirine bağlar. Allah’a yöneltici değer ölçüleriyle rabteder. Hayvanlık seviyesinden insanı yükselten üstün ve temiz de­ğerler vaz’eder. O zaman insanın hiç bir faaliyeti basit bir ihtiyâç hu­dudu içerisine mahkûm olmaz. Ruhî aydınlıktan yoksun, insana insanî değeri veren ve onu yüceleştiren mânâdan mahrum, mücerred bir bede­nî ifraz olmaktan çıkarır.

İnsan kendi varlık yapısının ruhî yanını tatmin etmek için ibâdet eder, temizlenir ve arınır… Ama İslâm, bu ruhî alandaki faaliyeti insa­nın birbiriyle ilişkili bulunan mekanizmasının diğer yanlarıyla da bir­leştirir. Ona öyle bir ibâdet düstûru kor ki her ne kadar ruhî yönü ağır bassa da bütün varlığını içine alır. Namaz, oruç, hacc ve zekât gibi. Böy­lece insan ibâdet ederken dahi ruhî alanda gelişerek bedenî alandan uzaklaşmaz. Bu anlamda bir ibâdet dünyadan uzak râhibâne bjr hayat olmaktan çıkar, hayatın tâ içine girer…

İnsan dünyası için yaşarken, âhireti için de yaşar. Ama İslâm her ikisini de birleştirerek tek bir yola girdirir… Şu halde İslâm’da dünya ile ilgili birtakım ameller yoktur ki, insan onu yaparken âhiret duygu­sundan tamamıyla sıyrılsın… Hattâ yerken, içerken, giyinirken, sava­şırken, sivrilmek isterken, cinsel arzusunu tatmin ederken, mal ve mülk sahibi olmak isterken bile âhiretten uzak değildir… Bir de meydanda sırf âhirete mahsûs amel yoktur. İnsanın dünya ile ilgisini keserek âhi-rete yöneldiği hiç bir ibâdet yoktur. Sâdece bir tek ibâdet şekli vardır, o da hem dünya hem âhiret için ameldir. İnsan onu yerine getirirken hem dünyası için hem de âhireti için çalışır. Tertemiz ve helâl yemeğini yerken Allah’ın adıyla yer. Dünyadan kendi payına düşen rızkını alır­ken aynı anda mânâya yani âhirete de yönelmiştir, âhiret için de ça­lışmaktadır. Müslüman cinsel duygularını temiz ve helâl olarak tatmin eder. Ve Allah adıyla başlar. Bir bakıma o, eğlencesine dinî bir hüviyyet verir. Bu noktada temizliğe dikkat edip meşru* yollardan tatmin etmiş­se, aynı anda âhirete müteveccih bir amel işlemiş demektir. Savaşırken, mülk edinirken ve sivrilirken de hep aynı duygular içerisindedir… Hep­sini de temizlikle, normal olarak, Allah adıyla Allah yolunda yapar… Müslüman her türlü dünyevî faaliyetlerini yaparken aynı anda âhirete de müteveccih bulunmaktadır yapdığı iş. Ve ona göre hareket eder, o duygu içinde bulunur. Böylece de tek yönlü ve bir mekanizma içerisinde çift yönlü olarak hareketine devam eder…

Allah Teâlâ, Kitâb-ı Mübîn’inde buyuruyor ki: «Allah’ın sana ver­diklerinde âhiret yurdunu ara. Ve dünyadan da nasibini unutma…» (Kasas, 77).

«De ki: Allah’ın kullan için çıkardığı zînetini ve nzıklardan temi­zini kim haram kılmıştır. O, dünya hayatında ve kıyamet gününde saf olarak îmân edenler içindir…» (A’râf, 32).

Bir âyette ve aynı amelde Allah Teâlâ hem dünyayı, hem de âhireti aynı yerde birleştiriyor. Allah’ın yüce Rasûlü de buyuruyor ki: «Şayet kıyamet koparken sizden birinizin elinde bir fidan varsa ve kıyamet kopmadan önce de onu dikebilecek ise diksin. Ona, bunu dikmekle mü­kâfat vardır…» Böyİece Allah’ın yüce peygamberi âhirete giden yo­lun üzerine dünya ile ilgili işleri yerleştiriyor. Dünyada bir an bile ya-şayacaksan dünya için çalışmak… Hattâ kıyamet koparken bile…

Sonra İslâm, insan fıtratı ile bir adım daha ilerliyor. İnsanın içgü­dü ve sâiklerini esâs olarak alıyor, bunun yanı sıra konulmuş olan kont­rol mekanizmasını da ayrı mütâlâa etmiyor. İslâm, insanın içgüdüleri­nin hepsini kabul ediyor ve onların geliştirilip takviye edilmesi için ça­lışıyor. İnsanın yemesini, içmesini istiyor ve hattâ bunu emrediyor: «Yeyiniz ve içiniz…» (Bakara, 60) buyuruyor. Cinsel arzuların yerine getirilmesini istiyor ve emrediyor: «Kim benim sünnetimden yüz çe­virirse, o benden değildir.» diyor Allah’ın Rasûlü. İnsanın mülk edin­mesini, savaşmasını ve..sivrilme arzusunu tatmin etmesini normal kar­şılıyor. İnsanın içgüdülerini ve sevk-i tabülerinin hepsi İslâm’ın naza­rında normal ve tabiîdir. Hattâ bunların geliştirilip olgunlaştırılması için çalışmak gerekir. Çünkü beşer denilen varlığın yeryüzünde Allah’­ın halifeliği görevini yerine getirebilmesi için bunlar zorunludur. Bu içgüdüler olmadan, hayata aşın bir şevk ile atılıp bağlanma duygusu bulunmasa insanoğlu ne yeryüzünü i’mâr edebilir, ne bir yapı kurabilir, ne de yeryüzünü dolaşarak kâinatta bulunan gizli kaynakları keşfede­bilir…

Ama bunun yamsıra bu içgüdüleri kontrol edecek mekanizmayı da ihmâl _etmez. İçgüdülerin boşalmasından doğan fıtrî enerjiyi kont­rol altına alabilmek, tertemiz olarak Allah’a yönelmesini sağlamak ve Allah’ın insana bahşettiği efendilik payesine hak kazanabilmek için onları kontrol altına alır ve Allah’a bağlar. Çünkü insanın içgüdüle­rini tatminden doğan kuvvetli enerjisi kontrol altına alınmadan de­lilsiz, rehbersiz, başıboş olarak akıtıldığı zaman, insanoğlu yeryüzün­de Allah’ın halifeliği görevini yerine getiremez. Ve o zaman da beşerî enerji başıboş akar gider. Yapıcı ve inşâ edici bir güç kaynağı olaca­ğına yıkıcı ve öldürücü bir tehlike kaynağı olur. Hem o enerjiye sahip olan ferdi mahveder, hem de o ferdin mensûb olduğu toplumu…

Ama İslâm, ne bunu, ne de onu çiğner. Birisini geliştirmek için öbürünü mahvetmez. İçgüdüleri geliştireyim diye onları kontrol im­kânı olmayacak derecede zabtı zor bir duruma getirmez. Kontrol me­kanizmasını da, insanın hareket ve enerjisini baskı altına alan ve rep-ressionlarla yok edip tüketen bir duruma getirmez. İslâm her ikisini birlikte geliştirir. Biri diğerinin te’mînât unsuru olur. Ve böylece den­geyi sağlayıp normal seyrini te’mîn eder.

Bütün bunların yanı sıra da İslâm insan fıtratındaki zaafı, şeh­vet ve arzular karşısındaki güçsüzlüğü hesaba katar. Bunların kontro­lünün zorluğunu görmemezlikten gelmez. Fıtrî kontrol mekanizması­nın bulunmasına ve onlann takviyesi için çalışmasına rağmen, bunlar karşısındaki zaafını kabul eder. «Ve Allah sizin yükünüzü hafifletmek ister. Ve insan zayıf olarak yaratılmıştır…» (Nisa, 28) Bu zaafı asla inkâr etmez, ayağı kaydığı zaman affeder: «Ve Allah iyilik edenleri se­ver. Onlar ki bir kötülük yaptıkları veya kendilerine yazık ettikleri za­man Allah’ı anarlar ve günâhları için tevbe ederler. Allah’tan başka gü­nâhları bağışlayacak kimdir? Bir de yaptıklarında ısrar etmezler. Ve onlar bunu bilirler. İşte onların mükâfatı Rabları tarafından bağışlan­ma, altından ırmaklar akan cennetlerdir. Orada temelli kalacaklardır. Ve ne güzeldir çalışanların mükâfatı…» (Âl-i îmrân, 134-136).

Ve son olarak da… İslâm insan fıtratıyla beraber hareketine de­vam ederken onu bütün yönleriyle birlikte ele alır ve şümullü olarak kabul eder. V&Kur’an ile hadîslere dayalı anayasasını vaz’ederek hem inanç sistemini, hem de pratik hayatı içine alan bir anayasa vaz’eder.

Bütün ayrıntılarına kadar ferdî hayat ve bütün noktalarına kadar sosyal, siyâsî, iktisâdı, fikrî ve ruhî yaşayış… Hepsi de aynı menba’dan neş’et eder. Ve tek bir yöne teveccüh eder… İslâm pratik hayat için bir düstûr, ibâdet ve dinî hayat için ayrı bir düstûr koymaz… Şahsî hak­lar için ayrı bir kanun, umûmî haklar için ayrı bir kanun vaz’etmez. Sâdece bir tek düstûr koyar ve onda hem şahsî haklar hem de âmme hakları yer alır. Binâenaleyh insanın pratik hayatı ile ideal hayatı ara­sında uçurumlar bırakmaz. Ferdî yaşayışını sosyal hayatından uzak tutmaz. Ahlâkiyle hareketlerinin arasını açmaz… Kısacası dünyası ile âhiretinin arasını ayırmaz… İnsanı bütün bu noktalarıyla birlikte tek bir varlık olarak mütalaa eder ve bütün istekleri, arzularıyla aynı şe­kilde faaliyetini yürütür. Tek bir mekanizma olarak çalışmasını sağlar. Ve böylece din ile fıtrat içice girer… Ve fıtratın dini, yalnız ve yalnız İslâm’dır…[11]

33 — İnsanlara bir zarar dokununca Rablarına döne­rek O’na yalvarırlar. Sonra onlara katından bir rahmet tattırınca bakarsınız ki, içlerinden bir gurup Rablarına şirk koşup durmaktadır.

34 — Kendilerine verdiğimize nankörlük etmeleri için. Sefa sürün bakalım, yakında bileceksiniz.

35 — Yoksa onlara ortak koşmalarını söyleyen bir de­lil mi indirdik?

36 – Ne zaman da insanlara bir rahmet tattırdı ise onunla sevinirler. Ama yaptıklarından dolayı başlarına bir kötülük gelirse, hemen ümidlerini kesiverirler. –

37 — Görmezler mi ki Allah, rızkı dilediğine yayıp ge­nişletir ve kısar da. Muhakkak ki bunda inanan bir kavim için âyetler vardır.

Allah Teâlâ insanların, sıkıntı hallerinde tek ve ortağı olmayan Al­lah’a duâ ettiklerini haber veriyor. Onlara nimetlerini haber veriyor. Onlara nimetlerini bol bol verdiği zamanda ise onlardan bir grup irâde ve ihtiyarlarını kullanabildikleri durumda hemen Allah’a şirk koşarak O’nunla beraber bir başkasına tapınırlar.

«Kendilerine verdiğimize nankörlük etmeleri için.» âyetinin başında bulunan daki lâm edatı bazılarına göre akıbet, netice bil­diren bir harftir. Diğer bazılarına göre ise sebeb bildiren bir edattır. Fa­kat bu edat Allah’ın bunları onlara takdir etmesi için bir sebep bildir­mektedir. Sonra Allah Teâlâ onları: «Yakında bileceksiniz.» kavli ile tehdîd etmiştir. Birisi şöyle diyor: Allah’a yemîn ederim ki şayet beni bir kale muhafızı tehdîd etmiş olsaydı ondan korkardım. Burada teh­dîd eden zât; bir şeye; ol, deyiverince hemen oluveren Allah Teâlâ ise durum nice olur?

Allah Teâlâ delilsiz, huccetsiz ve bürhânsız olarak putlara tapın­mayı uyduran müşrikleri reddederek şöyle buyurur: «Yoksa onlara or­tak koşmalarını söyleyen bir delil mi indirdik?» Buradaki soru istif-hâm-ı inkârîdir. Yani ortada böyle bir şey yoktur.

«Ne zaman da insanlara bir rahmet tattırdı isek onunla sevinirler. Ama yaptıklarından dolayı başlarına bir kötülük gelirse, hemen ümid-lerini kesiverirler.» Burada insan ayıplanmaktadır ki, o ancak Allah’ın koruduğu ve muvaffak kıldığı bir varlıktan ibarettir. Halbuki insana bir nimet isabet ettiğinde şımarıp azar ve: «Kötülükler gitti başımdan, diyerek kendi kendine sevinir ve başkalarına karşı övünüp büyüklenir.» (Hûd, 10). Başına bir zorluk geldiğinde ise ümitsizliğe düşer ve bundan sonra bütün bütüne bir hayrın gelmesinden ümidini keser. Allah Teâlâ: «Ancak sıkıntıya, darlığa sabredip bollukta sâlîh ameller işleyenler müs­tesna.» buyurmuştur. Nitekim sahih bir hadîste de şöyle buyrulur: Mü’-mine şaşılır; Allah onun için ne takdir buyurmuşsa bu onun için an­cak bir hayır olur: Bolluğa kavuşursa şükreder de bu onun için hayır olur. Darlığa düşerse sabreder de bu onun için hayır olur.

«Görmezler mi ki Allah, rızkı dilediğine yayıp bir ölçüye göre verir.-» Hikmeti ve adaleti ile bunda yegâne tasarruf sahibidir. Bir kavmin rız­kını genişletir de diğer bazılarının rızkını daraltır. Muhakkak ki bunda inanan bir kavim için âyetler vardır.»[12]

38 — Akrabaya, yoksula ve yolda kalmışa hakkını ver.

Bu, Allah’ın rızâsını dileyenler için daha hayırlıdır ve işte onlar kurtuluşa erenlerdir.

39 — İnsanların malları içinde artsın diye verdiğiniz faiz Allah katında artmaz. Allah’ın rızâsını dileyerek ver­diğiniz zekât ise böyle değildir. İşte onlar; sevâblarını kat kat artıranlardır.

40 — Sizi yaratan, sonra rızıklandıran, sonra öldüren ve daha sonra dirilten de Allah’tır. O’na koştuğunuz or­taklarınızdan böyle bir şey yapan var mıdır? Allah, on­ların koştukları ortaklardan münezzehtir, yücedir.

Allah Teâlâ akrabaya iyilik ve sıla-ı rahmde bulunmayı; harcaya­cak bir şeyi olmayan veya yanında bulunanlar kendisine yetmeyen yok­sula, nafakayı ve yolculuğunda ihtiyâç duyduklarına muhtaç olan yol­da kalmışa hakkını vermeyi emrediyor. Bu, Allah’ın rızasını, en yüce gaye olan kıyamet günü Allah’a bakmayı dileyenler için daha hayırlı­dır. Ve işte onlar hem dünyada, hem de âhirette kurtuluşa erenlerdir. «İnsanların malları içinde artsın diye verdiğiniz faiz Allah katında art­maz.» Kim insanlara verdiğinden daha fazlasını kendisine vermeleri için bir hediyye verirse bunun Allah katında onun için bir sevabı yok­tur. İbn Abbâs, Mücâhid, Dahhâk, Katâde, İkrime, Muhammed İbn Kâ’b ve Şa’bî, âyeti böyle tefsir etmişlerdir. Her ne kadar bunun sevabı yoksa da mubahtır. Şu kadar var ki bu Allah Rasûlü (s.a.)ne mahsûs olarak yasaklanmıştır. Bu Dahhâk’in kavli olup «Verdiğini çok görerek başa kakma.» (Müddessir, 6) âyetini buna delil getirir. Yani daha faz­lasını isteyerek bir iyilikte bulunma, hediyye verme demektir. İbn Ab­bâs: Faiz ikidir. Bir taiz vardır ki, doğru değildir —İbn Abbâs bu faizle satıştaki faizi kasdediyor— bir faiz daha vardır ki bunda bir beis yok­tur. Bu; kişinin daha fazlasını umarak verdiği hediyyedir, demiş sonra da: «İnsanların mallan içinde artsın diye verdiğiniz faiz Allah katında artmaz.» âyetini okumuştur. Allah katındaki sevâb ancak zekâtadır. Bu sebepledir ki: «Allah’ın rızâsını dileyerek verdiğiniz zekât ise böyle de­ğildir. İşte onlar, sevâblarım kat kat artıranlardır. (Allah’ın sevâb ve mükâfatlarını kat kat artırdığı kimseler.)» buyurmuştur. Sahîh bir ha­dîste şöyle buyrulur: Bir kimse temiz kazançtan bir denk hurma tasad-duk ettiğinde Rahman onu kudret eliyle alır ve hurma, Uhud dağından daha büyük oluncaya kadar sahibi için sizden birinin tayını veya deve yavrusunu yetiştirip büyüttüğü gibi arttırıp büyütür.

«Sizi yaratan, sonra rızıklandıran Allah’tır.» Yaratıcı ve rızık veri­ci O’dur. İnsan annesinin karnından çıkarken bilgisiz, duygusuz, görgü­süz ve çıplak olarak doğar. Bundan sonra Allah Teâlâ ona örtüler, el­biseler, mal, emlâk ve kazançlar bahşeder.» Nitekim İmâm Ahmed’in Ebu Muâviye kanalıyla… Hâlid’in oğulları Habbe ve Sevâ’dan rivayeti­ne göre onlar şöyle anlatmış: Hz. Peygamber (s.a.)in yanına girdik. Bir şeyler düzeltiyordu. Ona yardım ettik. Şöyle buyurdu: Başlarınız hare­ket ettiği sürece rızıktan ümid kesmeyiniz. Şüphesiz insanı annesi, üze­rinde elbise olmaksızın kıpkızıl et olarak doğurur. Sonra Allah Teâlâ onu nzıklandırır.

«Bu hayattan «sonra sizi öldüren» ve daha sonra kıyamet günü «dirilten» de Allah’tır. (Allah’ın dışında tapınageldiğiniz ve) O’na koş­tuğunuz ortaklarınızdan böyle bir şey yapan var mıdır?» Onlardan hiç birisi bunlardan hiç bir şeyi yapmaya güç yetiremez. Bilakis Allah Te­âlâ yaratma, rızık verme, diriltme ve öldürmede eşsizdir. Sonra kıyamet günü yaratıkları tekrar diriltecektir. Bu yüzden bütün bunlardan son­ra: «Allah, onların koştukları ortaklardan münezzehtir, yücedir.» bu­yurmuştur. O yücedir, münezzehtir, ortağı veya benzeri veya eşiti veya çocuğu veya babası olmaktan yücedir, Azîz’dir, büyüktür. Aksine hiç bir dengi olmayan, doğmayan, doğurmayan, Ehâd, Ferd ve Samed olan­dır.[13]

41 — insanların elleriyle işlediklerinden dolayı karada ve denizde Fesâd belirdi. Ki yaptıklarının bir kısmını on­lara tattırsın. Belki dönerler.

42 — De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın da daha önce geçenlerin akıbetinin nasıl olduğunu görün. Onların çoğu müşrik idiler.

Karada ve Denizde Fesâd

İbn Abbâs, İkrime, Dahhâk, Süddî ve başkaları derler ki: Burada karadan maksad su bulunmayan yerler, çöllerdir. Denizden nıaksad ise şehirler ve kasabalardır. İbn Abbâs ve İkrime’den gelen bir rivayete gö­re ise deniz; şehirler ve kasabaların nehir kenarında olanlarıdır. Baş­kaları ise şöyle diyor: Karadan maksad bilinen kara, denizden maksad da bilinen denizlerdir. Zeyd İbn Rufey’ der ki: «İnsanların elleriyle iş­lediklerinden dolayı karada ve denizde bozgun belirdi.» Karada yağmur kesildi de peşinden kıtlık geldi. Denizde yağmur kesildi de deniz hay­vanları kör oldu. Zeyd İbn Rufey’in bu sözünü İbn Ebu Hatim rivayet etmiştir. Yine İbn Ebu Hâtim’in Muhammed İbn Abdullah İbn Yezîd kanalıyla… Mücâhid’den rivayetine göre o, âyeti şöyle açıklıyor: Ka­radaki bozukluk Âdemoğulunun öldürülmesi, denizdeki bozukluk ise ge­milerin gasb yoluyla alınmasıdır. Ata el-Horasânî karadan maksadın ka­radaki şehirler ve kasabalar, denizlerden maksadın da denizdeki ada­lar olduğunu söylemişse de birinci açıklama daha kuvvetli olup çoğun­luk bu görüştedir ve Muhammed İbn İshâk’m es-Sîre’sinde zikretmiş olduğu şu haber de bunu desteklemektedir: Allah Rasûlü (s.a.) Eyle kralı ile barış yaptı ve ülkesinde ona mektup yazdı (ülkesinin idaresini ona bıraktı).

«İnsanların elleriyle işlediklerinden dolayı karada ve denizde boz­gun belirdi.» âyetinin anlamı şudur: Şüphesiz ki meyveler ve ekinler-deki eksiklik günâhlar sebebiyledir (Allah’a isyan olan işler sebebiyle­dir). Ebu’l-Âliye der ki: Kim yeryüzünde Allah’a âsî gelmişse şüphesiz yeryüzünde bozgunculuk yapmıştır. Zîrâ yeryüzü ve göğün düzeni Al­lah’a itaat iledir. Bu sebepledir ki Ebu Davud’un rivayet etmiş olduğu bir hadîste şöyle buyrulur: Muhakkak ki yeryüzünde yerine getirilen, uygulanan bir hadd cezası, yeryüzü ehli için onlara kırk sabah yağmur yağdırılmasından daha sevimlidir. Bunun sebebi cezalar uygulandığı zaman insanların veya çoğunluğunun veya onlardan bir çoğunun ha­ramları işlemekten kendilerini alıkoymalarıdır. Allah’a isyan olan amel­ler işlendiği zaman bu, gökten ve yerden bereketlerin sona ermesine se­bep olur. Bu sebepledir ki Hz. İsâ (a.s.), âhir zamanda indiği zaman bu tertemiz şeriatla hükmedecek; domuzlan öldürecek, haçı kıracak ve ciz­yeyi kaldırarak insanlar sâdece İslâm’ı (müslüman olmalarını) veya kı­lıca razı olmalarını kabul edecektir. Allah Teâlâ onun zamanında Dec-câl ile ona uyanları, Ye’cûc ve Me’cûc’u helak buyurduğu zaman yeryüzü­ne: Bereketlerini çıkar, denilecek. Bir nardan bir insan topluluğu yiye­cek (ve doyacaklar) kabuğu ile gölgelenecekler. Sağmal bir devenin sütü insanlardan bir topluluğa yeterli olacak. Bu, ancak Allah Rasûlü (s.a.)nün şeriatının uygulanmasının bereketiyle olacaktır. Ne zaman ki adalet yerine getirilir işte o zaman bereketler ve hayır çoğalır. Sa-hîh bir hadîste şöyle buyrulur: Muhakkak ki bir günahkâr öldüğünde kullar, ülkeler, ağaçlar ve canlılar (hayvanlar) rahata ererler. İmâm Ahmed İbn Hambel der ki: Bize Muhammed ve Hüseyn’in Avf’dan, onun da Ebu Kahzem’den rivayetlerine göre o, şöyle anlatmış: Ziyâd —veya İbn Ziyâd— zamanında birisi içinde hurma gibi taneler olan bir kese bulmuş. Tanelerin üzerinde şöyle yazılıymış: Bu, adaletle iş görü­len bir zamanın bitkisidir. Mâlik’in Zeyd İbn Eslem’den rivayetine göre âyetteki bozgun ile şirk kasdedilmektedir. Ama bu açıklama şüphelidir.

«Ki (Allah) yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın. Belki dö­nerler.» Onları katından bir deneme ve yaptıklarının bir karşılığı olarak mallarının, nefislerinin ve meyvelerinin eksikliği ile dener. Belki gü­nâhlarından dönerler. Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyet-i kerîme’de şöyle buyurur: «Belki dönerler diye onları güzellikler ve kötülüklerle denedik.» (A’râf, 168).

«De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın da sizden önce geçenlerin akı­betinin nasıl olduğunu görün. Onlann çoğu müşrik idiler.» Bakın ki Al­lah’ın elçilerini yalanlama ve nankörlükleri yüzünden başlarına neler geldiğini görün.[14]

43 — Reddine asla imkân bulunmayan, Allah’ın o günü gelmezden önce, yüzünü dosdoğru dine çevir. Ki o gün in­sanlar bölük bölük ayrılacaklardır.

44 — Kim küfrederse küfrü kendi aleyhinedir. Kim de sâlih amel işlerse kendisi için rahat bir yer hazırlamış olur.

45 — Ki, îmân edip sâlih ameller işleyenleri Allah’ın fazlından mükâfatlandırması içindir bu. Muhakkak ki O, kâfirleri sevmez.

Allah Teâlâ kullarına, zâtına itâatla doğruluğa koşmalarını, hayır­larda acele etmelerini emrediyor ve şöyle buyuruyor: Reddine asla im­kân bulunmayan, Allah’ın olmasını dilediği takdirde hiç kimsenin geri çeviremeyeceği kıyamet günü gelmezden önce yüzünü dosdoğru dine çevir ki, o gün insanlar bölük bölük ayrılacaklar; bir böıük cennette, bir bölük cehennemde olacaktır. Kim küfrederse küfrü kendi aleyhine­dir. Kim de sâlih amel işlerse kendisi için rahat bir yer hazırlamış olur. Ki, îmân edip sâlih ameller işleyenleri Allah’ın fazlından mükâfatlandırması içindir bu. Allah onlan fazlı ile mükâfâtlandıracaktır. Bir iyi­liği on katından yediyüz katına ve dilediği bir miktara kadar olmak üzere, mükâfâtlandıracaktır. Muhakkak ki O, kâfirleri sevmez. Bununla birlikte onlar hakkında asla zulmetmeyen yegâne Âdil’dir O.[15]

46 — Rüzgârları müjdeciler olarak göndermesi, rahme­tinden size tattırması, emri ile gemilerin yüzmesi ve lut-fundan rızık istemeniz O’nun âyetlerindendir. Belki şükre­dersiniz.

47 — Andolsun ki senden önce Biz, nice peygamberleri kendi kavimlerine göndermişizdir de onlara açık deliller getirmişlerdir. Ama Biz suç işleyenlerden öç aldık. Çünkü mü’minlere yardım etmek üstümüze bir haktır.

Rüzgârların Verdiği Müjde

Allah Teâlâ yaratıklarına olan nimetlerini anıyor. Peşinden yağmu­run gelişini müjdeleyen rüzgârları rahmetinin önünden gönderdiğini. O: «Rahmetinden size tattırması için…» buyurmuştur. Burada kulları ve ülkeleri diriltmek üzere indirmiş olduğu yağmur kasdedilmektedir. «Emri ile gemilerin^denizde rüzgârla «yüzmesi ve» ülkeden ‘ ülkeye, bölgeden bölgeye gitmekle, ticâret ve maişet peşinden koşmakla «lut-fundan rızık istemeniz O’nun âyetlerindendir.» Olur ki, size sayılama­yacak kadar çok, açık ve gizli nimetler bahşettiğinden dolayı Allah’a «şükredersiniz.»

«Andolsun ki senden önce Biz, nice peygamberleri kendi kavimle­rine göndermişizdir de onlara açık deliller getirmişlerdir. Ama biz suç işleyenlerden öç aldık.» Âyeti, Allah Teâlâ’nm kulu ve elçisi Muham-med’i kavminden ve insanlardan birçoğunun onu yalanlamasına kar­şın bir teselliden ibarettir. Ümmetlerine apaçık deliller getirmelerine rağmen geçmiş peygamberler de yalanlanmıştı. Ama Allah Teâlâ, on­ları yalanlayıp zıd gidenlerden intikam almış ve onlara inananları kurtarnuştır. «Çünkü mü’minlere yardım etmek üstümüze bir haktır.» Bu, fazlı ve keremiyle Allah Teâlâ’nm yüce zâtına hâs kılmış olduğu bir haktır. Nitekim başka bir âyet-i kerîme’de şöyle buyurur: «Rabbınız rahmeti kendi üzerine yazmıştır.» (En’âm, 12). İbn Ebu Hâtim’in ba­bası kanalıyla… Ebu Derdâ’dan rivayetine göre o, Allah Rasûlü (s.a.) nü şöyle buyururken işitmiş: Kardeşinin ırzını koruyan hiç bir müslü-man kişi yoktur ki, kıyamet günü cehennem ateşini ondan çevirmesi Allah’ın üzerine bir hak olmasın. Sonra Allah Rasûlü: «Çünkü mü’min­lere yardım etmek üstümüze bir haktır.» âyetini tilâvet buyurmuştur.[16]

48 — Allah O’dur ki, rüzgârları gönderip bulutlan yü­rütür ve onları dilediği gibi gökte yayar ve kısım kısım yığar. Nihayet sen de aralarından yağmurun çıktığını gö­rürsün. Allah’ın kullarından dilediğine verdiği yağmurla onlar hemen seviniverirler.

49 — Halbuki daha önceden kendilerine yağmur indi­rilmesinden kesin olarak ümitlerini kesmişlerdi.

50 — Allah’ın rahmetinin belirtilerine bir baksana. Toprağı öldükten sonra nasıl diriltiyor? İşte O, bütün ölü­leri de muhakkak diriltecek. O, her şeye kadirdir.

51 — Andolsun ki, bir rüzgâr gönderir de yeşillikleri sarartırsak bunu görünce hemen nankörlüğe başlarlar.

Allah Teâlâ içerisinden suyu indirdiği bulutu nasıl yarattığını açıklayıp şöyle buyurur: «Allah O’dur ki, rüzgârları gönderip bulutları yürütür.» Birçoklarının zikrettiğine göre, Allah Teâlâ bulutları deniz­den veya dilediği bir yerden yürütür. Dilediği gibi gökte yayar, uzatır, çoğaltır, geliştirir, azdan çok yapar, bir bulut meydana getirir de göz açıp kapayacak kadar sürede sen onun bir kalkan gibi olduğunu görür­sün sonra onu yayar ve nihayet bütün ufku doldurur. Bazan da yağ­mur deniz tarafından su dolu ve ağır olarak gelir. Nitekim başka bir âyet-i kerime’de: «O’dur ki, rahmetinin önünden rüzgârı müjdeci ola­rak gönderir. Nihayet bunlar ağır yüklü bulutları yüklendiğinde Biz onu ölü bir memlekete gönderir, su indirir ve onunla her tür mahsûller yetiştiririz. İşte ölüleri de böylece çıkarırız. Tâ ki, iyice düşünüp ibret alasınız.» (A’râf, 57) buyrulurken burada da: «Allah O’dur ki, rüzgâr­ları gönderip bulutları yürütür ve onları dilediği gibi gökte yayar ve kısım kısım yığar.» buyurmuştur. Mücâhid, Ebu Anır İbn Alâ, Matar el-Varrâk ve Katâde, âyetteki kelimesini; kısım kısım, şek­linde açıklamışlardır. Bir başkası ise; üst üste yığılmış diye açıklar ki Dahhâk böyle söylemektedir. Bir başkası şöyle diyor: Suyun çokluğun­dan dolayı siyah olarak yığar. Sen onu siyah, ağır ve yere yakın olarak görürsün.

«Nihayet sen de aralarından yağmurun, (damlaların) çıktığım gö­rürsün. Allah’ın kullarından dilediğine verdiği yağmurla onlar (ihti­yâçları olan yağmurun üzerlerine inmesi ve kendilerine ulaşması ile) hemen sevinirler. Halbuki daha önceden kendilerine yağmur indirilme­sinden kesin olarak ümitlerini kesmişlerdir.» Yani kendilerine bu yağ­murun ulaştığı o kavim, bundan önce yağmurun kendilerine inmesin­den kesin olarak ümitlerini kesmiş durumdaydılar. Yağmur indiği za­man mutlaka onların fakır ve muhtaç oldukları halde gelmiştir. Böy­lece yağmur onları sonsuz derecede sevindirmiş olur. Âyeti şöyle anla­mak da mümkündür: Yağmur inmezden önce onlar yağmura muhtaç durumdaydılar. Uzun süre onlara yağmur yağmamıştı. Yağmurun ya­ğacağını bildikleri zamanda yağmuru gözetleyip beklemişler ve fakat yağmur gecikmiş. Bir süre daha geçmiş, onlar yağmur gözetlemişler ama yine yağmamış. Artık yağmurdan bütünüyle ümitlerini kestikten sonra birden yağmur yağmaya başlamış; arazîleri şak şak olup kuru­duktan sonra uyanmış, kabarmış ve her bir güzel bitkiden çift çift bi­tirmiştir. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ şöyle buyurur: «Allah’ın rahme­tinin belirtileri olan yağmura bir baksana. Toprağı öldükten sonra na­sıl diriltiyor?»

Devamla Allah Teâlâ, ölümünden, dağılıp parçalanmasından sonra cesedleri dirilteceğine işaretle şöyle buyuruyor: «İşte O, bütün ölüleri de muhakkak diriltecek.» Bunları yapan elbette ölüleri diriltmeye de «ka­dirdir.» Zîrâ O şüphesiz her şeye güç yetiricidir.

«Andolsun ki, bir rüzgâr gönderir de yeşillikleri sarartırsak onu gö­rünce hemen nankörlüğe başlarlar.» Âyetinde Allah Teâlâ şöyle buyuru­yor: Onların ektiği, yeşerip gelişmiş ve sapı üzerinde durabilir hale gelmiş ekinlerinin üzerine kuru bir rüzgâr gönderir de onlar, yeşilliklerinin sararmaya ve bozulmaya başladığını görürlerse, hemen bu durumdan sonra kendilerine daha önceden verilen nimetleri inkâra, nankörlüğe başlarlar. Nitekim başka bir âyet-i kerîme’de şöyle buyrulur: «Şimdi bana, ekmekte olduğunuzu haber verin. Onu siz mi bitiriyorsunuz, yoksa Biz miyiz bitirenler? Dilersek Biz onu çörçöp yaparız da şaşar ka­lırsınız. Doğrusu borç altına girdik, daha doğrusu biz yoksul kaldık der­siniz? (Vakıa, 63-67). İbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın… Abdullah îbn Amr’dan rivayetine göre o, şöyle demiş: Rüzgârlar çeşit çeşittir. Bunlardan dördü rahmet, dördü de azâbdır. Rahmet olanlar; yayıcı, müjdeleyici, birbiri ardınca gönderilen, esip savuran rüzgârlardır. Azâb olan rüzgârlar ise; akîm denilen kısır ve aşılama yapmayan rüzgâr ile sarsar adı verilen soğuk yeldir. Bu ikisi karadadır. Bir de Âsıf ve Kâsıf adı verilen, şiddetle esen fırtına şeklinde iki tür rüzgâr daha vardır ki bu ikisi denizde olur.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize İbn Vehb’in kardeşi oğlu Ebu Ubey-dullah’m… Abdullah İbn Amr’dan rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuş: Rüzgâr ikinci kat yeryüzünden müsahhar kılınmıştır. Allah Teâlâ Âd kavmini helak buyurmayı dilediğinde, rüzgârın koruyu­cusuna Âd’ı helak edecek bir rüzgâr göndermesini emretmişti. Melek: Rabbım, onların üzerine öküzün burun deliği kadar bir rüzgâr gönde­reyim, dedi. Cebbar olan Rab Teâlâ: Hayır, buyurdu. Böyle yaparsan yeryüzü ve üzerindekileri tersyüz eder. Fakat onlara bir yüzük kada­rını gönder. İşte bu Allah Teâlâ’nın kitabında: «Her uğradığı şeyi bı­rakmayıp toza çeviriyordu.» (Zâriyât, 42) buyurduğu husustur. Bu ha­dîs ğarîbdir. Hz. Peygamber’e ref’î ise münkerdir. Göründüğü kadarıyla bu, Abdullah İbn Amr (r.a.)ın sözündendir.[17]

52 — Bunun için sen, ölülere kat’iyyen işittiremezsin. Dönüp giden sağırlara da daveti duyuramazsın.

53 — Körleri sapıklıklarından vazgeçirip doğru yola döndüremezsin. Sen âyetlerimizi ancak inananlara duyu­rabilirsin, tşte onlar müslümanlardır.

Ölülere Duyurabilir misin Hiç?

Allah Teâlâ bu âyet-i kerîme’lerde şöyle buyuruyor: Nasıl ki kabir-lerindeki ölülere işittirmek, işitmeyen sağırlara sözünü ulaştırmak kudretine sâhib değilsin ve bununla beraber onlar sana arka çevirmek­tedirler; aynı şekilde hakka karşı kör olanları hidâyete erdirmeye ve onları sapıklıklarından çevirmeye de güç yetiremezsin. Bunlar ancak Allah’a aittir. Dilediği zaman dirilerin seslerini ölülere işittirmek, dile­diğini hidâyete erdirmek ve dilediğini sapıttırmak O’nun kudreti dahi­lindedir. O’nun dışında hiç kimseye bu güç verilmemiştir. Bu sebeple­dir ki şöyle buyurur: «Sen, âyetlerimizi ancak inananlara duyurabilir­sin. İşte onlar müslümanlardır. (Allah’a boyun eğen, O’na icabet eden ve O’na itaat edenlerdir. İşte hakkı işiten ve hakka tâbi olanlar da bun­lardır.)» Bu, inananların durumudur. Birincisi ise kâfirlerin misâlidir. Nitekim başka bir âyet-i kerîme’de şöyle buyrulur: «Ancak dinleyenler icabet ederler. Ölülere gelince; onları Allah diriltir. Sonra O’na döndü­rülürler.» (En’âm, 36).

Abdullah İbn Ömer’in rivayet etmiş olduğu bir hadîse göre; Hz. Peygamber (s.a.), Bedir kuyusuna atılmış ölülerle üç gün sonra konuş­muş, onlan azarlamıştı. Nihayet Hz. Ömer ona: Ey Allah’ın elçisi, ko­kuşmuş bir kavme ne diye hitâbedersin? demişti. Hz. Peygamber: Nef­sim kudret elinde olan (Allah) a yemîn ederim ki siz benim söylemekte olduklarımı onlardan daha iyi işitir durumda değilsinizdir. Şu kadar var ki onlar cevab veremezler. Abdullah İbn Ömer’in bu hadîsi riva­yetine karşı mü’minlerin annesi Hz. Âişe (r.a.) «Bunun için sen, ölü­lere kat’iyyen işittiremezsin.» âyetini delil getirerek Allah Rasûlü (s.a.) nün yukarıdaki sözünü şöyle te’vîl etmiştir: Şüphesiz ki onlar benim kendilerine söyleyegelmekte olduğum şeylerin gerçek olduğunu şu an­da çok iyi bilmektedirler. Katâde der ki: Allah Teâlâ onları peygamberi için diriltmiş de onlar ibir azarlama, suçlama ve öç alma şeklinde onun sözünü işitmişlerdir. Alimler katında sahîh olan ise İbn Ömer’in rivaye­tidir. Zîrâ onun sahîh olduğuna birçok yönlerden şâhidler vardır. Bu cümleden olarak İbn Abdülberr’in İbn Abbâs’tan merfû’ olarak rivayet ettiği ve sahihtir dediği bir hadîste şöyle buyrulur: Bir kimse dünyada iken tanımakta olduğu bir müslüman kardeşinin kabrine uğrar da ona selâm verirse Allah Teâlâ onun ruhunu kendisine iade eder de selâm verenin selâmına karşılık verir.[18]

54 — Allah O’dur ki, sizi güçsüz olarak yaratmıştır. Güçsüzlükten sonra kuvvetli kılmış, sonra da kuvvetliliğin ardından güçsüz ve ihtiyar yapmıştır. O, dilediğini yaratır. O Alîm’.dir, Kadîr’dir.

Allah Teâlâ insanın yaratılışındaki tavırlarında bir halden başka bir hale geçip durduğunu haber verir. İnsanın aslı topraktan, sonra nutfeden, sonra bir kan pıhtısından, sonra bir çiğnem ettendir. Bun­lardan sonra kemik olmuş, kemiğe et giydirilmiş ve ona rûh üfürülmüş-tür. Daha sonra annesinin karnından zayıf, nahîf, güçsüz, kuvvetsiz olarak çıkmıştır. Daha sonra yavaş yavaş gelişip küçük bir çocuk, yeni yetme bir genç, erginliğe ulaşmış bir genç, bir delikanlı olmuştur. Bu, güçsüzlükten sonra kuvvettir. Sonra zayıflamaya başlamış Önce orta yaşlı bir insan, sonra ihtiyar, sonra pîr-i fânî olmuştur. İşte bu da kuv­vetten sonra zayıflık, güçsüzlüktür. Himmeti, hareketi ve gücü zayıfla­mış, saçları ağarmış, açık ve gizli özellikleri değişmiştir. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ şöyle buyurur: «Sonra da kuvvetliliğin ardından güçsüz ve ihtiyar yapmıştır. O, dilediğini yaratır. (Kulları hakkında dilediği ile tasarrufta bulunur.) O Âlim’dir, Kadîr’dir.» İmâm Ahmed der ki: Bize Vekî’nin… Atıyye el-Avfî’den rivayetine göre o, şöyle anlatmış: «Allah O’dur ki sizi güçsüz olarak yaratmıştır. Güçsüzlükten sonra kuvvetli kılmış, sonra da kuvvetliliğin ardından güçsüz ve ihtiyar yapmıştır.» âyetindeki kelimelerinin ilk harfini fetha okumuştum. Bana bu kelimeleri dâd harfinin dammesi ile okudu, son­ra: Allah Rasûlü (s.a.)ne senin bana okuduğun gibi okumuştum. Seni tutup (düzelttiğim) gibi o da beni tutup düzeltmişti, dedi. Hadîsi Ebu Dâvûd ve Tirmizî —ki Tirmizî hadîs hasendir diyor— Fudayl kanalıyla rivayet etmişlerdir. Ayrıca Ebu Dâvûd da Abdullah İbn Câbir kanalıy­la… Ebu Saîd’den bunun bir benzerini rivayet etmiştir.[19]

55 — Kıyametin kopacağı gün suçlular bir saattan baş­ka kalmadıklarına yemin ederler, işte onlar böylece alda­tılıp döndürülürler.

56 — Kendilerine bilgi ve îmân verilenler: Andolsun ki Allah’ın kitabında yazılan o yeniden diriliş gününe kadar kaldınız. İşte bu, yeniden diriliş günüdür. Ama siz bilmi­yordunuz, derler.

57 — Zulmedenlerin o gün ma’zeret beyân etmeleri fayda vermez. Artık kendilerinden (Allah’ın hoşnûd ola­cağı şeye) dönüşleri de istenmez.

Allah Teâlâ kâfirlerin dünyada ve âhirette bilgisiz olduklarını ha­ber veriyor. Dünyada putlara tapınma bilgisizliğini göstermişlerdir. Âhiretteki bilgisizlikleri ise daha büyük bir bilgisizlik olacaktır. Onla­rın dünyada bir tek saat kaldıklarına dâir Allah’a yemîn edecek olma­ları onlann bu bilgisizlikleri cümlesindendir. Onlar bununla aleyhlerine hüccet konulmadığı, onlara mühlet verilmediği ve dolayısıyla özürleri­nin kaldırılmadığı niyyeti ve kasttı ile böyle söyleyeceklerdir. Allah Te­âlâ: «İşte onlar böylece aldatılıp döndürülürler. Kendilerine bilgi ve îmân verilenler: Andolsun ki Allah’ın kitabında yazılan o yemden di­riliş gününe kadar kaldınız, derler.» buyurur ki, inanan bilgin kimseler dünyada iken onlann aleyhine nasıl hüccet koymuşlar ise âhirette de kendilerine cevab verecek ve bir saattan başka dünyada kalmadıklarına yemîn ettikleri zaman onlara: «Yaratıldığınız günden yeniden diriltil-diğiniz güne kadar amellerin yazıldığı kitabda o yeniden diriliş gününe kadar kaldınız. İşte İni, yeniden diriliş günüdür. Ama siz bilmiyordu­nuz.» diyeceklerdir.

Allah Teâlâ buyurur ki: «Zulmedenlerin kıyamet günü ma’zeret beyân etmeleri, işlediklerinden özür dilemeleri fayda vermez. Artık ken­dilerinden (Allah’ın hoşnûd olacağı şeye, dünyaya) dönüşleri de isten­mez.» Nitekim başka bir âyet-i kerîme’de de şöyle buyurmaktadır: «Hoş tutulmalarım isteseler de artık hoş tutulmazlar.» (Fussilet, 24).[20]

58 — Andolsun ki bu Kur’ân’da insanlar için her tür­lü misâli îrâd etmişizdir. Bununla beraber sen, onlara her­hangi bir âyet getirmiş olsan küfredenler: Siz ancak bâ­tıl şeyler ortaya atanlarsınız, derler.

59 — İşte Allah bilmeyenlerin kalblerine böyle damga basar.

60 — Sabret, şüphesiz ki Allah’ın va’di haktır. Yakî-nen inanmayanlar seni hafifliğe itmesinler.

Allah Teâlâ bu âyet-i kerîme’lerde buyurur ki: «Andolsun ki bu Kur’ân’da insanlar için her türlü misâli îrâd etmiş, (gerçeği onlara apaçık beyân etmiş ve hakkı lâyıkıyla anlayıp tâbi olmaları için onda kendilerine misâller vermiş) izdir. Bununla beraber sen, onlara herhangi bir âyet getirmiş olsan küfredenler: Siz ancak bâtıl şeyler ortaya atanlarsınız, derler.» Yani onlar ister kendi teklifleri ile ve ge­rekse başka şekilde olan herhangi bir âyet, bir mucize görseler ona inanmazlar. Onun bir büyü ve bâtıl olduğuna inanırlar. Nitekim ayın yarılması ve benzeri mucizelerde böyle söylemişlerdir. Allah Teâlâ başka bir âyet-i kerîme’de: «Doğrusu üzerlerine Rabbının sözü hak olanlar inanmazlar. Onlara her türlü âyet gelse bile. Elem verici azabı görünce­ye kadar.» (Yûnus, 96, 97) buyururken burada da şöyle buyurmaktadır: «İşte Allah bilmeyenlerin kalblerine böyle damga basar. (Onlann sana zıd gitmelerine jye inâdlaşmalarına) sabret, şüphesiz ki Allah’ın va’di haktır. Sana va’detmiş olduğu yardımını yerine getirecek ve güzel akı­beti dünyada ve âhirette sana ve sana tâbi olanların üzerine kılacak­tır. Yakînen inanmayanlar seni hafifliğe itmesinler.» Allah’ın seni gön­dermiş olduğu hak üzere, sabit kadem ol. Şüphesiz O, hakkında hiç bir şüphe olmayan gerçektir. Sakın ondan sapma. Zîrâ O’nun dışında tâbi olunacak bir hidâyet yoktur. Aksine bütün gerçek O’na münhasırdır.

Katâde’den rivayetle Saîd der ki: Hz. Ali (r.a.) sabah namazını kı­larken haricîlerden birisi ona: «Andolsun ki, sana da, senden Önceki­lere de vahyolunmuştur ki; eğer Allah’a ortak koşarsan şüphesiz amel­lerin boşa gider ve muhakkak hüsrana uğrayanlardan olursun.» (Zü-mer, 65) diye bağırmıştı. Hz. Ali susup onu dinledi, söylediğini anladiktan sonra namazda iken ona şöyle cevab verdi: «Sabret, şüphesiz ki Allah’ın va’di haktır. Yakînen inanmayanlar seni hafifliğe itmesinler,» Bu olayı îbn Cerîr ve îbn Ebu Hatim rivayet etmişlerdir. Başka bir ka­naldan haberi rivayet eden İbn Cerîr der ki: Bize İbn Vekî’nin… Ali Îbn Rabîa’dan rivayetinde o, şöyle anlatmış: Hz. Ali sabah namazında iken haricîlerden bir adam ona nida edip: «Andolsun sana da, senden önce­kilere de vahyolunmuştur ki; eğer Allah’a ortak koşarsan şüphesiz amel­lerin boşa gider ve muhakkak hüsrana uğrayanlardan olursun.» (Zü-mer, 65) demişti. Hz. Ali namazda olduğu halde ona şöyle cevab verdi: «Sabret, şüphesiz ki Allah’ın va’di haktır. Yakînen inanmayanlar seni hafifliğe itmesinler.» Hadîsin başka bir kanaldan rivayeti şöyledir: îbn Ebu Hâtim’in babası kanalıyla… İmrân İbn Zabyân’dan, önün da Ebu Tahyâ (Hakîm İbn Sa’d)dan rivayetinde o, şöyle anlatmış: Hz. Ali (r.a.) sabah namazı kılıyordu. Haricîlerden bir adam ona: «Eğer Allah’a or­tak koşarsan şüphesiz amellerin boşa gider ve muhakkak hüsrana uğ­rayanlardan olursun.» (Zümer, 65) diye nida etmişti. Hz. Ali namazda olduğu halde ona: «Sabret, şüphesiz ki Allah’ın va’di haktır. Yakînen inanmayanlar seni hafifliğe itmesinler.» diye cevab verdi.

Bu sûre-i şerîfe’nin fazileti ve sabah namazmda okunmasının müs-tehab olduğuna dâir rivayet edilen hadîs:

İmâm Ahmed der ki: Bize Muhammed İbn Cafer’in… Ebu Ravh’-dan rivayetine göre; o, Hz. Peygamber (s.a.)in ashabından birisinden şöyle rivayet ediyor: Allah Rasûlü (s.a.) onlara sabah namazı kıldır­mış ve namazda Rûm sûresini okumuştu. Ancak sûrenin kırâetinde şa­şırdı da: Bize Kur’an karıştırıldı, çünkü bazı kimseler bizimle beraber namaz kılıyorlar ama güzel abdest almıyorlar. Kim bizimle beraber na­mazda hazır bulunursa abdestini güzel alsın buyurdu. Hadîsin isnadı da metni de hasendir. Bu hadîste şöyle ğarîb bir sır ve haber var: Hz. Peygamber (s.a.) kendisine uyanların abdestinin eksikliğinden mütees­sir olurdu. Bu delâlet ediyor ki imâma uyanın namazı, imâmın nama­zına bağlıdır.

Kuran

Rum Suresi

İbn Kesir Tefsiri | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.