Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 22°C
Az Bulutlu
İstanbul
22°C
Az Bulutlu
Sal 24°C
Çar 22°C
Per 20°C
Cum 20°C

30 – Rum Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Rahman ve Rahim Allah’ın Adı İle, er-Rûra Sûresi’nin bütünüyle Mekkî olduğunda görüş ayrılığı yoktur. Alt­mış âyettir.

30 – Rum Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Rum Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi Tefsiri )

  1. Elif, Lâm. Mim.
  2. Rumlar yenildiler;
  3. Yakın bir yerde. Onlar bu yenilmelerinden sonra galip gelecek­lerdir.
  4. Üç ilâ dokuz yıl İçinde… Önünde de, sonunda da emir Allah’ın­dır. O günde mü’minler sevineceklerdir;
  5. Allah’ın yardımı doiayısı ile. O, dilediğine yardım eder. O Aziz­dir, Rahimdir.

“Elif, Lâm. Mim. Rumlar yenildiler; yakın bir yerde” buyruğu ile ilgili olarak Tirmizî, Ebu Said el-Hudrî’den şöyle dediğine dair bir rivayet kaydet­mektedir: Bedir gününde Rumlar İranlılara galip geldiler ve bu, mü’minlerin hoşuna gitti. Bunun üzerine “Elif, Lâm, Mîm. Rumlar yenildiler; Yakın bir yerde… O günde mü’minler sevineceklerdir; Allah’ın yardımı dolayısıy­la” (Ebu Said el-Hudrî) dedi ki: Bu sebebten ötürü mü’minler Bizanslıların, İranlılara galip gelmesine sevindiler. (Tirmizî) dedi ki: Bu, bu rivayet yoluy­la garip bir hadistir. (Buradaki “Rumlar yenildiler” anlamındaki buyruğu) Nasr b. Ali el-Cehdamî; “Rumlar yendiler” diye okum ustur.[2]

Tirmizî yine bu hadisi İbn Abbas yoluyla, bundan daha geniş ve eksiksiz bir şekilde rivayet etmiştir. İbn Abbas yüce Allah’ın: “Elif, Lâm, Mim. Rum­lar yenildiler; yakın bir yerde” buyruğu hakkında; “Yendiler” ve; “Yenildiler” (diye okumuş) demiştir. (İbn Abbas devamla) dedi ki: Müşrikler, İranlıların, Bizanslılara galip gelmelerini arzu ediyorlardı. Çünkü kendileri de, diğerleri de putperest idiler. Müslümanlar ise Bizanslıların, İranlı­lara karşı galip gelmelerini istiyordu, çünkü onlar ehl-i kitap idiler. Bundan Ebubekir’e »özettiler, Ebubekir de bu hususu Rasûiullah (sav)’a söyleyince: “Bizanslılar pek yakında galip geleceklerdir” dedi. Ebubekir durumu onla­ra zikredince, bu sefer onlar: O halde bizimle senin aranda buna dair bir sü­re tesbit et, eğer biz(im tuttuklarımız) galip gelirlerse, bize şunları verecek­sin. Şayet sizOn taraftar olduklarınız) üstün gelirlerse, bu sefer size şunları şunları vereceğiz, dediler. Ebubekir (r.a) da bunun üzerine beş yıllık bir sü­re tesbit etti. Bu süre zarfında Bizans’hlar galip gelemediler. Durumu Pey­gamber (sav)’a söyleyince, şöyle buyurdu: “Niçin sen daha uzun bir süre -ki zannederim on yıl dedi- tesbit etmedin?”‘diye buyurdu. Ebu Said dedi ki: (Âyet-i kerîmede geçen) “bıd”‘ on yıldan daha az bir süredir. (Devamla) de­di ki: Daha sonra Bizanslılar galip geldiler. İşte yüce Allah’ın: “Elif, Lâm, Mîm. Rumlar yenildiler.,. O günde mü’minler sevineceklerdir; Allah’ın yardı­mı dolay ısı ile” buyruklarını indirdi. Süfyan dedi ki: Duyduğuma göre Bi­zanslılar onlara karşı Bedir günü zafer kazandılar. Ebu İsa dedi ki: Bu hasen, sahih ve garib bir hadistir. “[3]

Tirmizî yine bu hadisi Niyar b. Mükrem el-Eslemî yoluyla da rivayet et­miş olup, (buna göre Niyar) dedi ki: “Elif, Lâm, Mîm. Rumlar yenildiler; ya­kın bir yerde. Onlar bu yenilmelerinden sonra galip geleceklerdir. Üç ila dokuz yıl İçinde” buyruğu nazil olduğu günde İranlılar, Bizanslıları yenmiş­lerdi. Müslümanlar ise Bizans’ltların onlara galip gelmelerini istiyorlardı. Çünkü kendileri ve onlar kitap ehli İdiler. İşte yüce Allah’ın: “O günde mü’minler sevineceklerdir; Allah’ın yardımı dolayısı İle. O dilediğine yardım eder. O Aziz’dir, Rahimdir” buyrukları bu hususta inmiştir. Kureyşli-ier ise İranlıların galip gelmelerini istiyorlardı. Çünkü onlar ve kendileri ki­tap ehli olmadıkları gibi; öldükten sonra dirilişe de iman etmiyorlardı. Yü­ce Allah bu âyet-i kerîmeyi indirince Ebubekir es-Sıddîk (r.a) dışarı çıkıp Mekke’nin dörtbir yanında yüksek sesle: “Elif, Lâm, Mîm. Rumlar yenildiler; ya­kın bir yerde. Onlar bu yenilmelerinden sonra galip geleceklerdir. Üç İla dokuz yıl İçinde” buyruklarını okuyordu. Kureyşlilerden bazı kimseler Ebu-bekir’e: O haide bu hususta bizimle sizin aranızda bir sözleşme olsun. Senin arkadaşın Rumların (Bizanslıların) üç. ila dokuz yıl arasında İranlılara galip geleceklerini iddia etmektedir. Bu hususta seninle bahse tutuşalım mı? de­diler. O: Olur, dedi. Bu bahisleşmenin haram kılınmasından önce idi. Ebu-bekir ve müşrikler bahse tutuştular ve bu hususta aralarında anlaştılar. Ebu-bekir’e: Sözü edilen bıd’ (üç ila dokuz) yılı ne kadar tesbit edeceksin? Üç yıl mı yoksa dokuz yıl mı? Bizimle senin aranda nihai olarak kabul edeceğimiz ortalama bir süre tayin et, dediler. (Niyar) dedi ki: Bunun üzerine araların­da altı yıllık bir süre tesbit ettiler. Ancak bu altı yıl geçtiği halde Rumlar ga­lip gelmediler. Bu sefer müşrikler Ebubekir’in bahse konu olan malını aldı­lar. Yedinci yılın girişi ile birlikte Rumlar, İranlılara galip geldi. Bu sefer müs-1 umanlar Ebubekir’in süreyi altı yıl olarak tesbit etmiş olmasını ayıpladılar. Çünkü yüce Allah: “Üç ila dokuz yıl içinde” diye buyurmaktadır. Bunun üze­rine de pek çok kimse İslâm’a girmişti. Ebu İsa (et-Tirmizî) dedi ki: Bu, ha-sen, sahih, garib bir hadistir[4]

el-Kuşeyrî, İbn Atiyye ve başkalarının rivayet ettiklerine göre bu âyet-i ke­rîmeler nazil olunca, Ebubekir müşriklerin yanına giderek: Bizanslıların ye­nilgiye uğramaları sizi memnun mu etti? Bizim peygamberimiz yüce Al­lah’tan bize onların üç ila dokuz yıl içerisinde galip geleceklerini bize haber vermektedirler. Bunun üzerine Ubeyy b. Halef ile onun kardeşi Ümeyye -de­nildiğine göre bir de Ebu Süfyan b. Harb- dediler ki: Ey Ebu Fasil! (Sütten ke­silmiş deve yavrusu anlamında olup) -bununla Ebubekr künyesi ile bir çe­şit alay etmeye çalışıyorlardı- Haydi bu hususta seninle bahse tutuşalım. Bu­nun üzerine, Ebubekir onlarla bahse tutuştu.

Katade dedi ki: Bu olay kumarın haram kıimmasından önce olmuştu. Ba­histe mal olarak tesbiı ettikleri beş genç deve ile üç yıllık süre idi. Tesbit edi­len deve sayısının üç olduğu da söylenmiştir. Daha sonra Ebubekir, Peygam­ber (sav)’ın yanına gitti ve durumu ona haber verince, Peygamber şöyle bu­yurdu: “Niye daha İhtiyatlı bir süre tesbit etmedin. Çünkü (âyet-i kerîmede geçen); bıd’ üç ila dokuz ya da on yıl arası bir süredir. Bunun yerine git, hem bahis konusu olan malı arttır, hem de süreyi uzat.” Ebubekir (r.a) denileni yaptı. Bunun üzerine tesbit ediİen develerin sayısı yüz, süre ise dokuz yıl ol­du ve bu süre zarfında da Rum’lar galip geldîier.

eş-Şa’bîdedi ki: Dokuz yıl içinde galip geldiler. el-Kuşeyrî de dedi ki: Rivayetlerde meşhur olan Rumların galibiyetlerinin İranlıların, Rumları yenik düşürmelerinin yedinci yılında gerçekleştiğidir. O bakımdan eş-Şa’bî’nin ri­vayetinde geçen dokuz yılm yedinin bazı nakilciler tarafından tahrifi olma ihtimali vardır. Kimi rivayetlerde de ikinci olarak tesbit edilen deve sayısı­nın yedi, sürenin de dokuz yıla çıkarıldığı belirtilmektedir. Denildiğine gö­re bu Kisra Perviz’in son fethi olup, bu fetihte Konstantiniyye’yi ele geçirmiş ve orada bir ateş mabedi inşa etmişti. Bu husus Rasûluüah (sav)’a haber ve­rilince, bundan dolayı üzülmüştü. Bunun üzerine de şanı yüce Allah bu iki âyet-i kerîmeyi indirmişti.

en-Nekkaş ve başkalannin da naklettiklerine göre Ebubekir es-Sıddîk (r.a), Peygamber (sav) ile birlikte hicret etmek isteyince, Ubeyy b. Halef ona ası­larak şöyle demişti: İranlılar galip gelecek olursa, bahiste sözünü ettiğimiz develeri bana verecek bir kefil ver. Bunun üzerine oğlu Abdu’r-Rahman ke­fil oldu. Ubeyy, Uhud’a çıkıp gitmek isteyince, bu sefer Abdu’r-Rahman on­dan kefil göstermesini İstedi, o da ona kefil gösterdi, Daha sonra Ubeyy, Mek­ke’de Peygamber (sav)’ın, onun vücudunda açtığı bir yara neticesinde öldü. Rumlar da Hudeybiye günü bahse tutuştukları tarihten itibaren dokuzuncu yılın başında İranlılara galip geldiler.

eş-Şa’bî dedi ki: Süre tamamen bitmeden Rumlar, İranlılara galip geldiler. Medain şehrinde atlarını bağladılar ve Rumiyye şehrini İnşa ettiler. Ebube­kir, Ubeyy ile bahse tutuştu ve bahse konu edilen malları da mirasçılarından aldı. Peygamber (sav)’İn ona: “Bu malı tasadduk et” demesi üzerine o da bu malı tasadduk etti.

Müfessirler dediler ki: Rumların, İranlılara galip gelmesinin sebebi şudur: İranlılar arasında çocukları hep hükümdar ve kahraman olan bir kadın var­dı, Kisra bu kadına şöyle demişti: Ben Bizanslıların üzerine gitmek üzere ha­zırladığım bir ordunun başına senin çocuklarından birisini geçirmek isliyo­rum. Kadın şöyle dedi: İşte Hürmüz. Çünkü o tilkiden daha kurnaz, kartal­dan daha ihtiyatlıdır. İşte sana Ferruhan. Kılıçtan daha keskin, oktan daha derine işler. İşte Şehr i Bazan şundan şundan daha tahammülkâr. Bunlardan istediğini seç. Bunun üzerine Kisra o tahammülkâr olanı seçip, kumandan ta­yin etti. Şehr, İranlılardan hazırlanmış ordu ile Rumların üzerine yürüdü ve onlara galip geldi. İkrime ve başkaları dedi ki: Şehr Bazan, Bizanslılara ga­lip gelince, körfeze varıncaya kadar bütün Rum diyarını tahrib etti. Kardeşi Ferruhan ona dedi ki: Ben kendimi Kisra’nın tahtı üzerinde oturur görüyo­rum. Bunun üzerine Kisra Şehi Bazan’a mektup yazarak bana Ferruban’ın ba­şını gönder dedi, ancak Şehr bunu yapmadı. Bu sefer Kisra, İranlılara şunu yazdı: Ben size Ferruhan’ı kumandan tayin ettim ve bunun yerine Şehr Ba­zan’ ı da görevden aldım. Ferruhan’a da başa geçtiği takdirde Şehr Bazan’ı öldürmesi için mektub yazdım, Ferruhan, Şehri öldürmek isteyince, Şehr ona Kisra’dan kardeşi Ferruhan’ı öldürmesini emreden üç ayrı mektub gösterdi ve Ferruhan’a şunları söyledi: Kisra bana seni öldürmek üzere üç ayrı mek­tub yazdı. Ben üçünde de: Bu emrini gözden geçit diye ona cevab verdim. Şimdi sen beni sadece bir mektub yazdığı için mi öldüreceksin? Bunun üze­rine Ferruhan tekrar kumandanlığı kardeşine geri verdi. Şehr de Bizans hü­kümdarı Kayser’e mektub yazdı ve Kisra’ya karşı biribirleri ile yardımlaştı-lar. Böylelikle Bizanslılar da, İranlılara galip geldiler ve Kisra öldü. Buna da­ir haber Peygamber (sav)’a Hudeybiye günü ulaştı. O da beraberinde bulu­nan müslumanlar da bu işe sevindiler. İşte yüce Allah’ın: “Elif, Lâm, Mîm. Rumlar yenildiler; yakın bir yerde” buyruğu bunu anlatmaktadır ki; yakın yerden kasıt ise Şam (Suriye) diyarıdır.

İkrime ise, Ezriât dîye açıklamıştır ki; burası da Arap toprakları ile Şam ara­sında bir yerdir. Denildiğine göre Kayser Yuhanna (Johannes) diye bilinen kumandan, buna karşılık Kisrada Bazan adında bir kumandan(m komutasın­da birer ordu) gönderdiler. Her iki kumandan Ezriât ve Busra’da karşılaştı­lar ki; burası Şam’ın hem Arap, hem Acem topraklarına en yakın olan böl­gesidir. Mücahid, el-Cezire’de karşılaştıklarını söyler ki, burası da Irak ile Şam arası bir yerdir. Mukatil Ürdün ve Filistin’de demişlerdir.

(Ayet-i kerîmede geçen) “ednâ” en yakın anlamındadır. İbn Atiyye dedi ki: Şayet bu olay Ezriât’da olmuş ise bu Mekke’ye kıyasen en yakın yer de­mektir. İmruu’l-Kays’ın şu beyitinde sözünü ettiği yer de orasıdır;

“(Şam taraflarındaki) Ezriât’tan ona baktım; -ki akrabaları tâ Yesrib’tedir-Ve onun en yakın evi(ni görmek) için bile çok yükseğe bakmak gerekir.”

Eğer bu olay el-Cezire’de meydana gelmiş ise, Kisra (İran) topraklarına gö­re en yakın yer demektir. Şayet Ürdün’de meydana gelmiş ise, o vakit bu, Bi­zans topraklarına en yakın yer demektir.

İşte bu galibiyet gerçekleşip Bizanslılar yenik düşünce, kâfirler sevindi. Yüce Allah da kullarına Bizanslıların galip geleceklerini ve savaşta onlara kar­şı muzaffer olacaklarını müjdeledi.

Sûrelerin başlangıcında yer alan Mukatta’ harfler O ne dair açıklamalar da­ha önceden geçmiş bulunmaktadır.

Ebu Said el-Hudrî, Ali b. Ebi Talib ve Muaviye b. Kurre “Rumlar yenil­diler” anlamındaki buyruğu “ğayn” ve “lam” harflerini üstün olmak üzere:

Rumlar yendiler” diye okumuşlardır. Bu kıraatin açıklaması şöyledir: Bedir günü Rumlar galip gelmiş ve bu husus gerçekleşmişti. Bu ise Kureyş kâfirlerine çok ağır geimiş, müsiü mani arsa bundan dolayı sevinmiş­lerdi. Yüce Allah mü’min kullarına üç ila dokuz yıl arası bir süre zarfında bir daha galip geleceklerini müjdeledi. Bu açıklamayı Ebu Hatim zikretmiştir.

Ebu Ca’fer en-Nehhas dedi ki: İnsanların çoğunluğunun kıraati “ğayn” har­fi ötreli, “lam” harfi de esreii olmak üzere; “Rumlar yenildi” şek-

lindedir. Ancak İbn Ömer ve Ebu Said el-Hudrî’nin; Rumlar yen­di” şeklinde ve “galip geleceklerdir” anlamındaki buyruğu da; “Ye­nileceklerdir” diye okudukları rivayet edilmiştir.

Ebu Hatim’in naklettiğine göre İsmet, Harun’dan şöyle dediğini rivayet et­mektedir: Bu Şam halkının kıraatidir. Ahmed b. Hanbel de der ki: Burada sö­zü edilen İsmet adındaki şahıs, zayıf bir ravidir. Ebu Hatim ise ondan pek-çok nakillerde bulunmaktadır. İlgili hadis, uygun kıraatin “ğayn” harfi ötre­li olarak; “Yenildiler” şeklinde olduğudur.

Verilen bu haber Muhammed (sav)’ın nübüvvetine bir delildir. Çünkü Bi­zanslılar, İranlılara yenilmiş, buna karşılık yüce Allah Peygamberi Muham­med (sav)’a Bizanslıların üç ila dokuz yıl arasında İranlıları yeneceklerini ha­ber vermiş, mü’minlerin de bundan dolayı sevineceklerini bildirmiştir. Çün­kü Bizanslılar kitab ehli idi. Böyle bir haber şanı yüce Allah’ın haber verdi­ği ve kendilerinin bilmeleri mümkün olmayan gayb bilgisine dairdi. (Peygam­ber de) Ebubekir’e bu hususta bahse tutuşmasını ve bahis konusu olan ma­lı daha da arttırmasını emretmiş idi. Sonraları bahis haram kılındı ve kuma­rın haram kılınmasıyla (helâl hükmü) nesh oldu.

İbn Atiyye der ki: “Ğayn” harfi ötreli okunuşu daha doğrudur. Buna kar­şılık insanlar icma ile; “Galip geleceklerdir” buyruğunda “ya”yi da Üstün okumuşlardır. Bundan kasıt da Kumlardır.

Yine İbn Ömer’den rivayet olunduğuna göre o “galip geleceklerdir”

anlamındaki buyrukta “ya” harfini de ötreli okuduğu (yenileceklerdir, demek olur) da rivayet edilmiştir. Ancak bu okuyuşta rivayetlerin, ardı arkasına bir­birini desteklediği mana tersyüz edilmektedir,

Ebu Ca’fer en-Nehhas dedi ki: “Ya” harfini ötreli olarak “yenileceklerdir” diye okuyanların okuyuşuna göre anlam şöyle olur; İranlılar bu galip geliş­lerinden sonra yenik düşürüleceklerdir.” Rivayet edildiğine göre Rumların, İranlılara galip gelmesi Bedir günü gerçekleşmişti. Nitekim Tirmizî’nin nak­lettiği Ebu Said el-Hudrî yoluyla gelen hadis “te” böyledir. Bu galibiyetin Hu-deybiye günü gerçekleştiği ve buna dair haberin Rıdvan bey’atinin gerçekleştiği günü ulaştığı da söylenmiştir. Bu açıklamayı İklime ve Katade yapmış­tır,

İbrı Atiyye dedi ki: Her İki günde de Allah’ın mü’minlere yardımı gerçek­leşmişti.

İnsanların naklettiklerine göre; Bizanslıların galibiyetleri dolayısıyla müs-lümanlann sevinmelerine, buna karşılık yenik düşmeleri dolayısıyla da üzül­melerine sebep Bizanslıların müslümanlar gibi kitab ehli olmaları, İranlıla­rın ise putperest olmaları idi. Nitekim hadiste de böyle açıklanmıştır.

en-Nehhas dedi ki: Bundan daha uygun bir diğer görüşe göre; sevinme­lerinin sebebi, yüce Allah’ın sözünü hak olarak gerçekleştirmesi idi. Çünkü bu peygamberin nübüvvetine bir delil teşkil etmektedir. Zira şanı yüce Al­lah, üç ila dokuz yıl arasında meydana gelecek olayı haber vermiş ve bu sü­re içerisinde verdiği haber gerçekleşmişti.

İbn Atiyye dedi ki: Buna şöyle bir mantıki gerekçe göstermek de müm­kündür: Kişi küçük düşmanın galip gelmesini ister. Çünkü ona karşı yapıl­ması gereken hazırlık daha az ve kolaydır. Büyük düşman galip gelirse, on­dan daha çok korkulur. İşte bu hususu dikkatle göz önünde bulundurup Ra-sûlullah (sav)’in aynı zamanda dininin ve yüce Allah’ın kendisi ile gönder­miş olduğu şeriatinin üstün geleceğini ümit edip diğer ümmetlere karşı ga­libiyet sağlamasını arzuladığını, buna karşılık Mekke kâfirlerinin yüce Allah’ın kendisini kökten imha edecek bir krallığı başına tebelleş ederek, kendileri­ni ondan kurtarmasın! arzu ettiklerini de göz önünde bulunduralım.

Bir açıklama da şöyledir: Mü’minlerin sevinmelerinin sebebi, Rasülullah (sav)’ın müşriklere karşı zafer kazanması idi. Çünkü Cebrail bu hususu Be­dir günü Peygamber (sav)’a bildirmişti. Bu açıklamayı da el-Kuşeyrî naklet-miştir.

Derim ki: Müslümanların sevinmelerinin bütün bunlar sebebiyle olma ih­timali de vardır. Onlar hem kendi düşmanlarına karşı zafer kazandıklarından, hem Rumların galip gelmelerinden, hem de yüce Allah’ın vaadinin gerçek­leşmesinden dolayı sevinmiş olabilirler,

Ebu Hayve eş-Şamî ile Muharnmed b. es-Sümeyka’ bu “yenilmelerinden sonra” anlamındaki buyruğu “lanı” harfini sakin olmak üzere; diye okumuşlardır ki; bunlar tıpkı; ile gibi iki ayrı söyleyiştir. el-Ferra bunun asıl şeklinin; olduğunu ve yüce Allah’ın: “Namazı dosdoğru kılmak” buyruğunda olduğu gibi, “te’nin haz-fedÜdîğİni iddia etmiştir. Çünkü bunun da aslı; Ve namazı dos­doğru kılmak” şeklindedir.

en-Nehhas da şöyle demektedir: Bu ise yanlış bir kanaattir. Pekçok ilim ehli bunun yanlışlığını kolaylıkla anlayabilir. Çünkü “Namazı kıl­mak” da mastar gelmiş olup bundan “te” harfinin hazfedilmesi fiilinin illet­li olmasından dolayıdır. Bu gibi kelimelerde “te” hazfedilen harfin yerine kul­lanılır, “Yenilme” ise ne illetli harfi bulunan bir fiildir, ne de ondan herhangi bir harf hazfedilmiştir.

el-Esmaî ise “kovdu, kovaladı, celbetti, sağdı ve galip geldi” anlamında­ki fiilleri mastarlarıyla birlikte; şeklin­de kullanıldıklarını nakletmektedir. Burada hazf nerededir? Acaba; “Yedi, yemek” fiilinde ve benzerlerinde birşeylerin hazfedilmiş ol­duğunu söylemek nasıl mümkün olurr1

“Üç ila dokuz yıl arasında” buyruğunda yer alan; “Üç ila dokuz” lafzından müzekker ile müennesin arasındaki farkı göstermek maksadı ile “he” harfi hazfedil mistir. Buna dair açıklamalar, daha önceden Yusuf Sûresi ‘nde (12/42. âyet, 4. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“Yıl(lar)” lafzında “nun” harfinin üstün gelmesi cem’i müzekker-i salim oluşundan dolayıdır. Araplar arasından; şeklinde (yıllar an­lamındaki lafzı esreli olarak) okuyarak “Gıslîn” kelimesine benzete­rek kullananlar da vardır. “Yıl” anlamındaki “sene”nin akıl sahibi varlıklar gi­bi “vav, nun ve ya, nun” ile çoğul yapılma’sının caiz oluşu, bundan bir har­fin hazfedilmiş olması ve bu şekilde çoğul yapılmak suretiyle tekilinde mey­dana getirilmiş eksikliğin bedeli olarak kullanılmasından ötürüdür. Çünkü “Yıl”ın aslı; ya da dır. (Çoğul halinde) “sin” harfinin es­reli gelmesi ise, çoğulunun, kıyasa göre gelmesi gereken benzerlerinin dı­şında bir surette gelmiş olmasından ötürüdür, Basralı nahivcilerin görüşü bu­dur. el-Ferra’nın ise bu “sin” harfini öterli okuması gerekir. Çünkü o: Ötre, “vav”a delalet eder. Burada ise iki görüşten birisine göre “sene” lafzından bir “vav” hazfedilmiştir. Bununla birlikte bildiğimiz kadarıyla herhangi bir kim­se bu kelimeyi ötreli okumuş değildir.

“Önünde de, sonunda da emir Allah’ındır” buyruğunda yüce Allah, mutlak olarak yanlız başına kadir olduğunu, âlemde görülen galibiyet ve bu­na benzer hususların ondan ve onun iradesi ve kudretiyle gerçekleştiğini ha­ber vererek: “Önünde de, sonunda da” bu galibiyetten önce de, sonra da “’emir” hükümleri gerçekleştirmek “Allah’ındır” diye buyurmaktadır. Bir di­ğer açıklama da şöyledir: Herşeyden önce ve herşeyden sonra emir Al­lah’ındır.

“Önünde de, sonunda da” anlamındaki buyruklar, damme üzere mebni iki zarftırlar. Çünkü bunlar kendilerine izafe edilenin hazfedilmesi suretiy­le marife olmuşlar ve böylelikle hazf olunanın anlamını da ihtiva etmiş oldular. Bu yönleriyle İsimlerin marife oluşuna göre farklılık arzederek, muh­tevaların kendilerine yükletilmesi (tadmîn) bakımından da harflere (edatla­ra) benzer hale girdikleri için mebnî oldular. Ayrıca nekre olup, kendisine izafe yapıldığı takdirde binası ortadan kalkması açısından, müfred münada- ya benzediklerinden, özellikle damme ile harekelendiler. Bununla birlikte; “Önceden de, sonradan da…” denilmesi mümkündür.

el-Kisaî, Beni Esed’den bazılarının “Önceden de, sonrasından da emir Allah’ındır” ifadesinin birincisini (önceden lafzını) ten-vinli ve mecrur, ikincisini ise tenvinsiz ve ötreli (madmum) diye kullandıkla­rını nakletmiştir. el-Ferra ise her ikisi de tenvinsiz ve esreli olarak; “Önceden de, sonradan da” diye bir kullanım nakletmekte, ancak en-Nehhas bunu kabul etmeyip, reddetmiş ve şunları söylemiştir: Bu bahiste el-Ferra’nın Kur’ân’a dair yazmış olduğu eserinde yanlış oldukları açık­ça ortada bulunan birçok kanaati vardır, Bunlardan birisi de onun: Önceden de, sonradan da.,.” şeklindeki kullanımın caiz olduğunu iddia etmesidir[5] Ancak caiz olan şekil ikisi de nekre olmak üzere; şeklidir. ez-Zeccac: Bunun anlamı; “Önceden de, sonrasından da…” seklindedir, der.

“O günde mü’minler sevineceklerdir; Allah’ın yardımı dolay ısı ile.” Bu­na dair açıklamalar daha önceden sözkonusu edilmişti.

“O, dilediğine” yani dostlarından dilediği kimselere “yardım eder.” Çün­kü O’nun yardımı gerçek dostlarının, düşmanlarına galip gelmesi haline mah­sustur. Düşmanlarının, dostlarına galip gelmesi ise, O’nun yardımı ile değil­dir. Bu sadece bir ibtüâdır. Buna bazen zafer adı da verilebilir.

“O” intikamında “Aziz’dir” kendisine itaat eden kimselere “Rahimdir.” [6]

  1. (Bu) Allah’ın vaadi(dir). Allah vaadinden caymaz. Fakat insan­ların çoğu bilmezler,
  2. Dünya hayatından görünen kısım bilirler. Fakat âhiretten ya­na gafil olanların tâ kendileridir onlar.

“(Bu) Allah’ın vaadi(dir). Allah vaadinden caymaz.” Çünkü O’nun sö­zü doğrudur. “Fakat insanların çoğu” bunlar da çoğunluğu teşkil eden kâ­firlerdir, “bilmezler.” Bununla Mekke müşriklerinin kastedildiği de söylen­miştir.

“Allah’ın vaadi” buyruğunda (vaad anlamındaki) kelimenin raansub gelmesi, mastar (mef ul-i mutlak) olduğu içindir ve; O, bunu kafi olarak vaadetmiştir” anlamındadır.

Daha sonra yüce Allah, onların ne kadarını bildiklerini açıklamak üzere şöyle buyurmaktadır: “Dünya hayatından görünen kısmı bilirler.” Yani on­lar geçim ve dünyalıklarıyla ilgili işleri bilirler. Ne zaman ekeceklerini, ne za­man biçeceklerini, nasıl ağaç dikip nasıl bina yapacaklarını bilirler. Bu açık­lama İbn Abbas, İkrime ve Katade tarafından yapılmıştır. ed-Dahhak dedi ki: Bu, dünyada saraylar yapmak, ırmakların akacakları kanalları açmak, ağaç­larını dikmesini bilmektir. Anlam birdir. Bir diğer açıklamaya göre maksat, şeytanların kendilerine dünya semasından hırsızlama birtakım hususları duydukları sırada dünya işleri ile ilgili yaptıkları telkinler ve bildirdikleri hu­suslardır. Bu açıklamayı da Said b. Cübeyr yapmıştır. Bunun yüce Allah’ın: “Yoksa sözün zahirini mi…” (er-Ra’d, 13/33) buyruğunda olduğu gibi; açık olanını da, gizli olanını da… anlamındadır.

Derim ki: İbn Abbas’ın açıklaması “dünya hayatının görünenfni açıkla­maya daha uygundur. Öyle ki el-Hasen şöyle demiştin Allah’a yemin ederim onlardan herhangi birisinin dünyaya dair bilgisi, dirhemin sahte olup olma­dığını anlayıp, onun ağırlığını sana söyleyebilecek hale gelmiş oldukları halde doğru dürüst namaz kılmasını dahi bilemez,

Ebu’l-Abbas el-Müberrid dedi ki: Kisra günlerini paylaştırarak şöyle de­miştir: Rüzgarlı gün uyumaya, bulutlu gün avlanmaya, yağmurlu gün içip eğ­lenmeye, günlük güneşlik gün ise ihtiyaçları görmeye elverişlidir. İbn Hale-veyh dedi ki: Onlar, dünyalarının siyasetini ne kadar da iyi bilen kimseler-miş; onlar dünya hayatının ancak zahir olanını bilirler.

“Fakat âhiretten” yani ona dair bilgi sahibi olup onun için amelde bulun­maktan “yana gafil olanların tâ kendileridir.”

Bir şair şöyle demiştir:

“Büyük bir beladır, senin bir arkadaşının,

İşiten ve gören bir adam suretinde olup da,

Malına gelecek herbir musibet noktasında uyanık olduğu halde,

Dinine gelen musibetin ise farkına varmaz.” [7]

  1. Onlar kendileri hakkında düşünmezler mi? Allah göklerle yeri ve aralarında olanı ancak hak ile ve belli bir süre ile yarattı. İnsan­ların çoğu İse Rabblcrine kavuşmayı gerçekten inkâr ediyorlar.

“Onlar kendileri hakkında düşünmezler mi?” buyruğunda geçen “ken­dileri hakkında” anlamındaki ifade, “düşünme”nin üzerinde cereyan edece­ği bir zarftır, mef ul değildir. Fiit olan “düşünmezler” anlamındaki laftz, cer harfi ile buna teaddi etmiştir. Çünkü onlara kendilerinin yaratı i ıgı hakkında düşünmeleri emrolunmamıştır. Onlara göklerin, yerin ve kendilerinin yara­tılışı üzerinde düşüncelerini kullanmaları emredilmiştir kî; şanı yüce Al­lah’ın gökleri ve başka şeyleri ancak hak ile yaratmış olduğunu bilsinler di­ye. ez-Zeccac der ki: İfadede; Ve böylelikle bilmezler rni” anlamın­da bir hazf vardır. Çünkü ifadede böyle bir hazfe delil bulunmaktadır.

“Ancak hak ile” buyruğu hakkında el-Ferra, ancak hak için anlamında­dır, demiştir. Bundan maksat da mükâfat ve cezadır. Ancak hakkı yerine ge­tirmek için, diye açıklandığı gibi “hak ite” adalet ile anlamındadır, diye; hik­met ile yaratmıştır, diye de açıklanmıştır. Anlamlar birbirine yakındır. “Hak ile” buyruğu O, haktır ve hak için bunları yaratmıştır, diye de açıklanmıştır. Bu ise, O’nun tevhid ve kudretine delâlet etmeleri anlamındadır.

“Ve belli bir süre Ue” yani göklerin ve yerin sona erecekleri bir süreleri vardır ki, bu da kıyamet günüdür. İşte bu ifade ile fani oluşa ve herbir yaratılmışın sonunun geleceği bir süresinin bulunduğuna, iyilik yapanın mü­kâfat, kötülük yapanın da ceza göreceğine dikkat çekilmektedir.

“Ve belli bir süre” buyruğunun şu anlama geldiği de söylenmiştir: O, ya­rattığı herbir şey için, o şeyi içinde yaratacağı vakti de belirlemiştir.

“İnsanların çoğu ise Rabblerine kavuşmayı gerçekten inkâr ediyorlar”

buyruğundaki; “İnkâr ediyorlar” lafzının başındaki “lam” te’kid için­dir. İfadenin takdiri de takdim ve te’hir olmak üzere; Rabblerine kavuşmayı gerçekten inkâr ediyorlar” şeklindedir. Yani ölümden sonraki dirilişi inkâr ediyorlar. Mesela; “Şüphesiz ki Zeyd evde oturmaktadır” denilir. Bununla birlikte; “Şüphesiz Zeyd evde oturmaktadır” denilecek olsa, bu da uygun düşer. An­cak -aynı anlamda olmak üzere-; denilecek olursa, ca­iz olmaz. Çünkü “lam” ancak; “Muhakkak ki, gerçekten” edatının isim ve haberini te’kid etmek için getirilir. Şayet her ikisinde de “lam” getirilecek olursa, bu edatın getirilmesi caiz olmaz. Aynı şekilde; de­mek de caiz değildir. [8]

  1. Yeryüzünde gezmezler mi ki, kendilerinden önce geçenlerin akı­betinin nasıl olduğuna baksınlar. Onlar kuvvet bakımından bun­lardan üstün idiler. Onlar yeri sürüp altüst ettiler ve bunların ye­ri imar ettiklerinden çok İmar ettiler. Peygamberleri onlara apa­çık delillerle gelmişlerdi. Allah onlara zulmetmiyordu, fakat on­lar kendi nefîslerine-zuhnettiler.

“Yeryüzünde gezmezler mi ki, kendilerinden önce geçenlerin akıbe­tinin nasıl olduğuna” gözleriyle, kalbleriyle “baksınlar. Onlar kuvvet ba­kımından bunlardan üstün idiler. Onlar yeri sürüp” ziraat yapmak maksadıyla “altüst ettiler.” Çünkü Mekkeliler ziraat yapan kimseler değillerdi. Yüce Allah -“sürüp, altüst ettiler” anlamını verdiğimiz kelime ile -aynı kök­ten olmak üzere-; “arazi sürmemiş…” (el-Bakara, 2/71) diye buyurmaktadır.

“Ve bunların yeri imar ettiklerinden çok imar ettiler.” Yani sözü edi­len o kimseler şu muhatablann imar ettiklerinden daha çok yeri imar etmiş­lerdi. Ancak onların bu imarlarının da, uzun süre dünyada kalmalarının da kendilerine hiçbir faydası olmadı.

“Peygamberleri onlara apaçık delillerle” mucizelerle; ahkâm ile; diye de açıklanmıştır, “gelmişlerdi.” Ancak onlar kâfir oldular, iman etmediler.

“Allah onlara” günahsız peygamber ve delil göndermeksizin helak etmek suretiyle “zulmetmiyordu. Fakat onlar” şirk ve isyan ile “kendi nefisleri­ne zulmettiler.” [9]

  1. Sonra kötülük edenlerin akıbeti kötü oldu. Çünkü onlar Allah’ın âyetlerini yalanladılar. Üstelik onlarla alay da ederlerdi.

“Sonra kötülük edenlerin akıbetleri kötü oldu” buyruğunda geçen; “Kötü” lafzı; ‘den “fu’lâ” vezninde ve: “Daha kötü, en kötü ve^daha çirkin” anlamına gelen lafzın müennesidir. Tıpkı “et-hüs-nâ”nın “el-ahsen”in müennesi oluşu gibi.

Denildiğine göre; burada bu lafızla kastedilen cehennem ateşidir. Bu açık­lamayı da İbn Abbas yapmıştır. “Kötülük edenler” de şirk koşanlar, demek­tir. Buna delil ise; “Çünkü onlar Allah’ın âyetlerini yalanladılar” buyruğu­dur. “Çünkü… yalanladılar” buyruğu el-Kisai’ye göre; takdirindedir. Bunun takdirinde olduğu da söylenmiştir.[10]

Nafî, İbn Kesir ve Ebu Amr “akıbet” anlamındaki kelimeyi; nin is­mi olarak merfû’ okumuşlardır. Bunun müzekker olarak gelmesi ise “akıbet” kelimesinin hakiki müennes olmayışıdır. “Kötü” de; Oldu”nun haberidir. Diğerleri ise “akıbet” kelimesini ‘nin haberi olmak üzere nasb ile okumuşlardır. Buna karşılık “Kötü” kelimesi de onun is­mi olarak merfu olur. “Otdu” lafzının isminin “tekzib: yalanlama” ol­ması da mümkündür. Buna göre ifadenin takdiri şöyle olur:

Sonra yalanlamak kötülük yapanların akıbe­ti oldu.” Bu durumda; “Kötü lafzı ise “kötülük yapanlar”in mastarı (meful-İ mutlak’O ya da hazfedilmiş bir mevsufun sıfatı olur ki; bu da; Kötü haslet” anlamında olur.

el-A’meş’ten onun: Daha sonra da kötülük yapanların akıbetleri kötülük oldu” diye “kötülük” anlamındaki lafzı ref ile okuduğu rivayet edilmiştir. en-Nehhas dedi ki: Kötülük” şerrin en ile­ri derecesidir. da bunun “fu’lan” veznine getirilmiş halidir.

“Çünkü onlar Allah’ın âyetlerini yalanladılar” buyruğu, Muhammed ve Kur’ân’ı yalanladılar; diye açıklanmıştır ki; bu açıklamayı eî-Kelbî yapmıştır, Mukatil de azabın tepelerine inmesini yalanladılar, diye açıklarken, ed-Dah-hak: Muhammed (sav)’in mucizelerini yalanladılar, diye açıklamıştır. “Üstelik onlarla alay da ederlerdi.” [11]

  1. Allah mahlûkunu îlkîn yaratır, sonra onu iade eder, sonra da O’na döndürülürsünüz.
  2. Kıyametin kopacağı günde ise, günahkârlar ümitsi2ce susa­caklardır.
  3. Onlartn ortak koştuklarından şefaatçileri bulunmayacak ve ortaklarını inkâr dahi edeceklerdir.

Ebû Amr İle Ebû Bekir: “Döndürülürsünüz” anlamındaki buyruğu “ya” harfi ile “Döndürülürler” diye okumuşlardır. Diğerleri ise; (“döndü­rülürsünüz” anlamında olmak üzere) “te” ile okumuşlardır.

“Kıyametin kopacağı günde ise günahkârlar ümitsizce susacaklardır”

buyruğunda geçen “ümitsizce susacaklar” anlamındaki buyruğu, Ebu Abdurrahman es-Sülemî “lam” harfi üstün olmak üzere; “Susturulacaklardır” diye okumuştur. Dilde bilinen anlamı ile; kişi susup da ileri sürecek bir de­lili kalmayıp, artık delilinin kalabilme ümidi de kesilince, “Adam ümitsizce sustu” denilir. Hayrete düştü, ne yapacağım bilemedi anla­mındaki fiil de anlam itibariyle buna yakındır. Nitekim el-Accâc şöy­le demiştir:

“Arkadaşım, sen hiç deve pisliklerinin kerme haline dönüştüğü eski kalıntıları olan bir yer biliyor musun? Evet, onu biliyorum, dedi; şaşkın ve ne cevap vereceğini bilemeksizin sustu.”

Bazı nahivcilerin iddiasına göre “iblis” kelimesi de buradan türemiştir. Onun anlamı da ileri sürecek bir delili bırakılmamış, kalmamış olması demek­tir. en-Nehhas dedi ki: Eğer bu nahivcinin iddiası gibi ise “iblis” kelimesinin munsanf olması gerekirdi. Halbuki bu kelime Kur’ân-ı Kerîm’de munsarıf de­ğildir. ez-Zeccac dedi ki: İleri sürecek delili kalmamış ve ileri sürecek bir delil bulabilmekten yana da ümidini kesip, sus­muş kimse” demektir.

“Onların ortak koştuklarından” Allah’tan başka kendilerine ibadet ettik­lerinden “şefaatçileri bulunmayacak ve ortaklarını inkâr dahi edecek­lerdir.” Yani ilah olmadıklarını söyleyecekler, onlardan uzak olduklarını bil­direcekleri gibi; ortak koştukları varlıklar da kendilerine ibadet edenlerden uzaklıklarını bildireceklerdir. Nitekim daha önceden birkaç yerde de bu tür­den açıklamalar geçmiş bulunmakladır. [12]

  1. Kıyametin kopacağı güne, o gün ayrılıp dağılırlar.
  2. İman edip salih amel İşleyenler ise; onlar bir bahçede sevinir­ler.

“Kıyametin kopacağı güne” mü’minler, kâfirlerden “o gün ayrılıp dağı­lırlar.” Daha sonra yüce Allah, bunları nasıl birbirlerinden ayrılıp dağılacaklarını açıklamak üzere: “İman edip salîh amel işleyenler ise…” diye buyur­maktadır. en-Nehhas dedi ki: Ben ez-Zeccac’ı şöyle derken dinledim: “tabiri” ‘daha önce söz konusu ettiğimiz hususu bırakalım da başka bir konuya geçelim” anlamındadır. Sibeveyh de şöyle demektedir: Bu, biz her ne­yi konuşuyor idiysek, onu bırakalim, başka bir konuya geçelim, demektir.

“Onlar bir bahçede sevinirler” buyruğu hakkında ed-Dahhak dedi ki: Cennet (bahçe)” demektir. Çoğulu olan; “Cennetler (bah­çeler)” demektir. Ebu Ubeyde dedi ki: “Bahçe” alt taraflarda olan hak­kında kullanılır. Eğer yüksekçe ve tümsekli gibiyse ona; denilir. Baş­kası ise şöyle demektedir; En güzel bahçe, yüksekçe bir yerde olandır. Ni­tekim el-A’şâ şöyle demekledir:

“(Daha güzeli) olamaz bahçeler arasında yüksekçe yerde otu bitmiş,

Yemyeşil ve yağmurun bol bol yağdığı,

İçinde apaydınlık (ışıkların) hep güneşe güldüğü,

Olgunlaşmış, yumuşacık bitkilerle donanmış,

Böyle bir bahçeden daha hoş kokulusu olamaz

Ve bundan güzeli de; güneş batımı yaklaştığında.”

Şu kadar var ki; bahçede yeşermiş bitki olmadıkça ona; “Bahçe” denilmez. Şayet onda bitki bulunmayıp yüksekçe bir yerde bulunuyor ise ona denilir. Buna dair başka açıklamalar da yapılmıştır.

el-Kuşeyrî dedi ki; Araplara göre; “bahçe” suyun etrafında yeşeren seb­zelere denilir ve Araplara göre de bundan daha güzeli olmaz.

el-Cevheri dedi ki: Bunun çoğuiu; ile şeklinde gelir. Bu ikin­cisinde “ya” harfinin gelişi ondan önceki harfin esreli oluşundan dolayıdır. “Kırbanın yaklaşık yarısına kadar su ile dolması” anlamındadır. Şayet havuzdaki su alt taraflarını örtecek kadar ise; “Havuzda dibini örtecek kadar su vardır” denilir. Şair Ebu Amr da şöyle demiştir;

“Ve dibindeki sudan yolculuktan zayıf düşmüş bineğimi suladığım.”

“Sevinirler” buyruğunu ed-Dahhak ve İbn Abbas, unlara ikrara olunur, diye açıklamışlardır. Nimetlere mazhar kılınırlar, diye de açıklanmıştır ki, bu­nu da Mücahid ve Kata de yapmıştır. Sevinç içerisinde olacaklar diye de açık­lanmıştır. es-Süddî, sevinirler, demiştir.

Araplara göre; “Neşe ve sevinç” anlamındadır. Bu açıklamayı el-Maverdî zikretmiştir. el-Cevherî dedi ki: Sevinç ve sürür” demek olan anlamındadır. Mesela; “Sevindi, sevinir” denilir. Yüce Allah’ın: “Onlar bir bahçede sevinirler” buyruğu da; nimetlere ve ik­ramlara mazhar olurlar ve sevinirler, demektir, “Çok .sevinçli -adam” demek olup, burada “çok sevinçli” anlamındaki lafız; “Sevinç” lafzının “yeful” veznine nakledilmiş şekli ile kullanılmıştır.

en-Nehhas dedi ki: e!-Kisaî; tabirini: Ona ikram ettim, ona nimet­ler verdim, aniamında olduğunu nakletmiştir. Ali b. Süleyman’ı da şöyle der­ken dinledim: Bu ifade Arapların; “Onun dişleri üzerinde bir iz, eser vardır” tabirlerinden türetilmiştir. Buna göre; Sevinirler” ifadesi “üzerlerinde nimetlerin etkileri, izleri açıkça görülür” anlamındadır. İşte; da buradan türemiştir. Şair şöyle demektedir:

“Kovayı büsbütün, doldurma, ona az miktarda su al, Sen onu sulayanın üzerindeki izi görmez misin?”

Bunun aslının “güzelleştirmek” anlamına gelen den geldiği de söy­lenmiştir. Buna göre; Sevinirler” güzelleştirilirler anlamına gelir. Mesela bir kimsenin görünüşü hoş ve güzel olduğu takdirde; “Filan kişinin görünüşü güzeldir” denilir.

Aynı şekilde “sin” harfi üstün olarak; da denilebilir. Buna göre; bu sanki bir şeyi güzelleştirmeyi ifade etmek için kullanılan; gelen bir mastar gibidir. Birincisi ise isimdir.

Güzelliği gitmiş bir adam, cehennemden çı­kar[13] hadisi de bu kabildendir.

Yahya b. Ebi Kesir dedi ki: “Onlar bir bahçede sevinirler” buyruğu cennette şarkı dinlerler anlamındadır. el-Evzaî de böyle açıklamış ve şunla­rı söylemiştir: Cennet ehli şarkıya başladılar mı, cennette söylenen sarkık­tı) teşbih ve takdis ile karşılık vermeyecek hiçbir ağaç kalmaz. el-Evzaî de­di ki: Yüce Allah’ın yarattıkları arasında sesi İsrafil’den daha güzel hiçbir kim­se yoktur. O semaa başladı mı yedi semavatta bulunanların hepsinin duala­rını ve teşbihlerini kesmelerine sebep olur. el-Evzaî’den başkaları bunu da f eklerler: Ve cennette karşılık vermeyecek hiçbir ağaç kalmaz, harekete gel­meyecek hiçbir perde, atılmayacak hiçbir kap: kalmaz, türlü türlü çıkaraca­ğı sesleriyle ses vermeyecek hiçbir halka, altından meydana gelmiş ağaçlık­lar arasında bulunan kamışlıklar arasından o sesin esintisinin geçip de bu ka­mışların türlü sesler ve çalgılar çalmadığı hiçbir yer, huru’l-îyn’in cariyelerin­den şarkı söylemedik hiçbir huri, çeşitli nağmeler dile getirmedik hiçbir kuş kalmayacaktır. Şanı yüce Allah meleklere: Siz de onlara cevap veriniz ve dün­yada iken kulaklarını şeytanların çalgılarından uzak tutanlara şarküar dinle­tiniz, diye vahyeder. Bunun üzerine melekler de ruhani nağme ve seslerle cevap verirler. Bütün bu sesler birbirine karışır ve tek bir ahenk halinde or­taya çıkar. Daha sonra şanı yüce Aliah şöyle buyurur: Ey Dâvüd! Arşımın ba­cağının yanı başında kalk ve benim şanımı yücelt! Bunun üzerine Dâvûd bü­tün sesleri bastıracak, onların üstüne çıkacak bir sesle Rabbinin şanını yü­celtir ve böylece alınan zevk ve lezzet kat kat artar. İşte yüce Allah’ın: “On­lar bir bahçede sevinirler” buyruğunun anlamı budur. Bunu et-Tinnızî el-Hakim (Allah’ın rahmeti üzerine olsun) zikretmektedir[14]

es-Sa’lebî’nin Ebu’d-Derda’dan naklettiğine göre Rasûlullah (sav) insan­lara öğüt vermekte iken cenneti, oradaki zevceleri ve nimetleri söz konusu etmişti. Hazır bulunanların geri taraflarında bedevi bir Arap, ey Allah’ın Ra-sûlü cennette şarkı olacak mı? diye sordu, şöyle buyurdu: “Evet ey bedevi, cennette bir nehir vardır. Her iki kıyısında da ince belli, beyaz tenli, insan­ların asla benzerini işitmedikleri seslerle şarkı söyleyecek bakireler olacak­tır. İşte bu, cennet nimetlerinin en üstünüdür.” Bir adam Ebu’d-Derda’ya: On­lar şarkılarında hangi sözleri söyleyeceklerdir? diye sorunca, Ebu’d-Derda: Teş­bih diye cevap vermiştir.

Derim ki: İşte bütün bunlar nimet, sevinç ve ikramın kapsamı içerisinde­dir. O halde bu sözler arasında herhangi bir çelişki yoktur. Bütün bu açık-lamalann anlatabildikleri nerede; yüce Rabbimizin ileride gelecek olan; “Onlara o işlediklerine mükâfat olmak üzere, gözleri aydınlatan ne nimet­ler gizlendiğini hiçbir kimse bilemez”(es-Secde, 32/17) buyruğunda anlatı­lanlar nerede? Peygamber (sav)’ın da şu buyruğu bu nimetleri dile getirmek­tedir: “Orada hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir in­sanın hatırından geçirmediği nimetler vardır. “[15] Rivayete göre: “Cennette üzerinde gümüşten çıngıraklar bulunan ağaçlar vardır. Cennel ehli şarkı dinle­mek isteyecek olurlarsa, yüce Allah Arşın allından bir rüzgar gönderir. Bu rüz­gar bu ağaçların üzerinde eser. Bu çıngırakları eğer dünya ehli işitecek olurlarsa, sevinçlerinden ölmelerine sebep teşkil edecek sesler çıkartacak şe­kilde harekete getîrir.”[16] Bunu da ez-Zemahşerî nakletmektedir. [17]

  1. Kâfir olup âyetlerimizi ve âhirete kavuşmayı yalanlayanlara ge­lince, işte onlar daima azaba tutulurlar.

“Kâfir olup, âyetlerimizi… yalanlayanlara gelince” bölümüne dair açık­lamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

“Ve âhirete kavuşmayı” öldükten sonra dirilişi “yalanlayanlara gelince, işte onlar daima azaba tutulurlar.” Azabta kalacaklardır. Azabta bir araya getirilecekler, yahut azab göreceklerdir. Orada konaklayacaklardır, diye de açıklanmıştır.

Yüce Allah’ın: “Sizden birine ölüm gelip çattığı za­man” (el-Bakara, 2/180) buyruğunda da aynı kökten gelen fiil kullanılmış­tır. Ölüm hali gelip, onu bulduğu zaman, demektir. Bu açıklamayı İbn Şe-cere;-yapmışür, anlamları birbirine yakındır. [18]

  1. Akşamladığınız zaman ve sabahladığınızda Allah’ı teşbih edin.
  2. Göklerde ve yerde hamd, yalnız O’nundur. Gündüzün sonunda ve öğle vaktine vardığınızda da (teşbih edin).

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız; [19]

1- “Allah’ı Teşbih Edin”

Yüce Allah’ın: “Allah’ı teşbih edin” âyeti ile ilgili üç görüş vardır:

1- Bu, mü’minlere ibadet emrini ve bu vakitlerde namaz kılmayı teşviki ihtiva eden bir hitaptır. İbn Abbas dedi ki: Beş vakit namaz Kur’ân-ı Kerîm’de geçmektedir. Ona: Nerede? diye sorulunca şu tevabi vermiştir: “Yüce Allah: “Akşamladığınız zaman” diye buyurmaktadır. Burada maksat akşam ve yatsı namazlarıdır. “Ve sabahladığınızda* buyruğunda kasıt, sabah namazı­dır. “Gündüzün sonunda” buyruğu ile kastedilen ikindi, “öğle vaktine var­dığınızda” buyruğunda da kastedilen öğle namazıdır. ed-Dahhak ile Said b. Cübeyr de böyle demişlerdir. Yine İbn Abbas ve Katade’den şöyle dedikle­ri rivayet edilmiştir: Âyet-i kerîmede akşam, sabah, ikindi ve öğle namazla­rına dikkat çekilmektedir. Derler ki: Yatsı namazı ise; bir başka âyet-i kerî­mede yani “gecenin, de birbirine yakın saatlerinde…” (Hûd, 11/114) buyru­ğunda ve bir de izin istemenin zorunlu olduğu vakitlerin söz konusu edil­diği buyrukta dile getirilmektedir,

2- en-Nehhas dedi ki; Tefsir alimieri bu: “Akşamladığınız zaman ve sa­bahladığınızda Allah’ı teşbih edin” âyetinin, namazlar hakkında olduğu ka-naatindedirler. Ben Ali b. Süleyman’ı da şöyle derken dinledim; Bunun ba­na göre gerçek maksadı, namazlarınızda Allah’ı teşbih edin şeklindedir, çünkü teşbih namazda olur. İşte bu da ikinci görüştür.

3- Üçüncü görüş ise; akşamladığınızda ve sabahladığınızda Allah’ı teşbih edin, şeklindeki görüş olup bunu da d-Maverdî zikretmektedir. O birinci gö­rüşü de sözkonusu etmekte ve bunu şu sözlerle ifade etmektedir: Akşamı et­tiğinizde .ve sabahladığınızda Allah için namaz kılınız.

Namaza “teşbih” adının verilmesi ile ilgili iki türlü açıklama vardır;

1- Birincisine göre namaz hem rüku hem sücudda teşbih zikirlerini ihti­va etmektedir.

2- Teşbih subha’den alınmıştır, subha de namaz demektir. Peygamber (sav)’ın şu hadisinde de bu lafız kullanılmıştır: “Kıyamet gününde onların bir sübha’ları (namazları) olacaktır,”[20]

2- Hamd Allah’ındır:

“Göklerde ve yerde hamd, yalnız O’nundur” buyruğu yüce Allah’ın ni­met ve ihsanlarına karşı sürekli olarak hamd etme gereğini dile getiren bir ara cümlesidir. Burada “hamd yalnız O’nundur” buyruğundan kastın, namaz yalnız O’nundur, olduğu söylenmiştir. Çünkü namazda hamd (Fatiha)’i oku­mak, namazın bir özelliğidir. Ancak birinci görüş daha kuvvetlidir. Yüce Al­lah’ın ta’zim edilmesi, O’na ibadetin teşvik edilmesi ve nimetinin devamı do­layısıyla O’na hamdetmek anlamındadır. Bu ise namazdan farklı bir hamd şek­lidir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Yüce Allah’ın öncelikle akşam namazını zikrederek başlaması, gecenin gündüzden önce gelmesinden ötürüdür, el-İsra Sûresi’nde (17/78. âyet-i kerîmede) ise önce öğle namazını söz konusu etmiştir, Çünkü öğle namazı ise Cebrail (a.s)’ın, Peygamber (sav)’a kıldırdığı ilk namazdır.

el-Maverdî der ki: Gece namazına özellikle “teşbih” adının, gündüz nama­zına ise “hamd” adının veriliş sebebi şudur: Çünkü insan gündüzün şanı yü­ce Allah’a hamd etmeyi gerektirecek çeşitli hallerde bulunur. Geceleyin ise yüce Allah’ın kötülüklerden tenzih edilmesini gerektiren bir yalnızlık hali söz-konusudur. Bundan dolayı gündüzün hamd daha özellikli bir haldir. Bundan dolayı gündüz namazına bu isim verilmiştir. Gece namazında ise teşbih da­ha özelliklidir. Bundan dolayı da gece namazına bu isim verilmiştir. [21]

3- Akşam ve Gündüzün Sonu;

Yüce Allah’ın: “Akşamladığınız zaman ve sabahladığınızda” anlamında­ki buyruğu İkrime; şeklinde okumuştur.

“Akşamı ettiğiniz vakitte ve sabahı ettiğiniz vakitte” anlamında olup burada; “Vakitte, içinde, kendisinde” lafzı ko­laylık olsun diye hazfedilmiştir. Bu kıraat ile ilgili açıklamalar, yüce Al­lah’ın: “Ve öyle bir günden korkun ki, kim­se kimseye-hiçbir fayda veremez” (el-Bakara, 2/48) buyruğu ile ilgili açıkla­malar gibidir.

“Gündüzün sonunda” buyruğu ile ilgili olarak el-Cevherî şunla­rı söylemektedir: “Akşam namazından, yatsı namazına kadar olan vakit” demektir. Mesela; “Ona dün akşam git­tim” denilir. Bunun küçültme ismi, büyültme ismine göre kıyasa uygun ol­mayarak; şeklindedir. Sanki bu şekliyle onlar; küçültmüş gi­bidirler, çoğulu da; şeklinde gelir. Küçültme isminin; şek­linde olduğu da söylenmiştir. Bunun çoğulu; diye gelir. in küçültme ismi ise; şeklinde gelir, çoğulu da; diye yapılır.

“Ayn” harfi esreli ve med ile; “Yatss, gece” de gibidir, ise akşam ve yatsı anlamındadır. Bazılarının iddiasına göre; u ».ip: Güneşin zevalinden itibaren tan yerinin ağırmasına kadar geçen vakit”tir. Onlar bu hususta şu beyiti de naklederler:

“Gece seher vaktinde, sabah erkenden yola çıktık, Bir de günün ortasından sonra akşama doğru.”

el-Maverdî dedi ki: Mesâ (akşam) ile ışâ arasındaki farka gelince, mesâ, güneşin baümından sonra karanlığın görülmesidir. Işâ ise güneşin batıya doğ­ru meyletmesi sırasında gündüzün sonudur. Bu da gören kimsenin aydınlı­ğının eksikliğini ifade eden; Gözün görme zorluğu çekmesi, ta­birinden alınmış olup, bu yönüyle (akşam vakti) güneşin aydınlığının eksil­mesine benzetilmektedir. [22]

19- Ölüden diriyi çıkartır, diriden de ölüyü çıkartır. Arzı da öl­dükten sonra diriltir. İşte siz de böyle çıkarılacaksınız.

Yüce Allah bu buyruğu ile kudretinin kemalini açıklamaktadır. O yeryü­zünü cansız iken bitkileri çıkartmak suretiyle canlandırdığı gibi, sizi de Ölümden sonra diriltecektir.

Bu buyrukta kıyasın sahih ve sağlam bir delil oluşuna delil vardır.

Yüce Allah’ın: “Ölüden diriyi çıkartır, diriden de ölüyü çıkartır” buy­ruğuna dair açıklamalar, Al-i îmran Sûresi’nde (3/27. âyetin tefsirinde*) geç­miş bulunmaktadır. [23]

  1. Sizi topraktan yaratmış olması, sonra da beşer olup dağılmanız da Onun âyetlerindendir.
  2. Sizin.için nefislerinizden kendileri ile sükûn bulacağınız ve ara­nızda muhabbet ve merhamet kıldığı eşler yaratmış olması da Onun âyetlerindendir. Muhakkak bunlarda düşünen bîr toplu­luk için âyetler vardır.
  3. Göklerle yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O’nun âyetlerindendir. Şüphesiz bunlarda âlimler İçin âyetler vardır.
  4. Geceleyin ve gündüzün uyumanız ve O’nun lütfundan rtzık aramanız da O’nun âyetlerindendir. Muhakkak bunlarda işiten bir topluluk için âyetler vardır.
  5. Korku ve ümitle size şimşeği göstermesi ve gökten su İndirerek yeryüzünü ölümünden sonra o su İle canlandırması da O’nun âyetlerindendir. Muhakkak bunda aklını kullanan bir topluluk için âyetler vardır.
  6. Göklerin ve yerin Onun emri île durması da O’nun ayetlerin-dendir. Bundan sonra sizi bir tek çağırışla çağırınca hemen yerden çıkıverirsiniz.
  7. Göklerle yerde olanlar Onundur, hepsi Ona boyun eğicidirler.

“Sizi” yani atamzı -ki fer’ de asıl gibidir- “topraktan yaratmış olması da

O’nun” rubûbiy etinin ve vahdaniyetinin “âyetlerindendir” alameti erinden­dir. Buna dair açıklamalar daha önce el-En’âm Sûresi’nde (6/2. âyetin tefsi­rinde) geçmiş bulunmaktadır.

“…ma” mübtcdâ olarak ref mahallindedir, “Sizin için nefisleriniz­den… eşler yaratmış olması da” buyruğunda da aynı şekildedir.

“Sonra da beşer olup, dağılmanız” sizler aklı başında, konuşan ve geçi­minizi sağlayacak şekilde tasarruflarda bulunan varlıklar olarak dağılmanız da O’nun âyetlerindendir. O, sizi boş yere yaratmış değildir. İşte bunu böy­lece takdir eden, elbetteki ibadete ve teşbih edilmeye layıktır.

“Sİzln İçin nefislerinizden… eşler” yani kendileri ile sükûn bulacağınız kadınlar “yaratmış olması da O’nun âyetlerindendir.” Bu buyruktaki “ne­fislerinizden” ifadesi, erkeklerin nutfeleiinden ve sizin türünüzden anlamın­dadır. Maksadın Havva olduğu da söylenmiştir ki, Cenab-ı Allah onu Âdem’in eğe kemiğinden yaratmıştır. Bu açıklamayı da Katade yapmıştır.

“Aranızda muhabbet ve merhamet kddığı” buyruğu hakkında tbn Ab-bas ve Mücahid şöyle demektedir: Muhabbetten kasıt cima’, rahmetten ka­sıt evlattır. el-Hasen de böyle açıklamıştır. Sevgi ve merhametin, kalblerinin birbirlerine karşı şefkatli olması demek olduğu da söylenmiştir. es-S Ciddî de­di ki; Muhabbetten kasıt sevgi, rahmetten kasıt şefkattir. Bu anlamda bir açık­lama İbn Ahbas’tan da rivayet edilmiştir. Buna güre o şöyle demektedir: Mu­habbetten kasıt kocanın hanımını sevmesidir, merhametten kasıt ise ona bir kötülük isabet eder korkusunu duyması ve ona karşı şefkatli olmasıdır.

Denildiğine göre erkeğin aslı yerdendir. O bakımdan onda yerin kuvve­ti vardır. Onda hilkatinin kendisinden başladığı ferci vardır. Bundan dolayı sükûn duymaya ihtiyacı vardır. İşte kadın da erkeğe sükûn vermek için ya­ratılmıştır. Yüce Allah da: “Sizi topraktan yaratmış olması da… O’nun âyetlerindendir.” diye buyurduğu gibi: “Sizin için nefislerinizden kendi­leri ile sükun bulacağınız… eşler yaratmış olması da O’nun âyetlerinden­dir…” diye buyurmaktadır. Buna göre erkeğin, kadın ile ilk beraberliği ve onunla sükûn bulması kendisindeki galeyanın kuvvetinin dinmesidir. Çün­kü fere harekete geçtiği takdirde, sulbteki su ona doğru gelir. İşte o, kadın iie sükûn bulur ve onun vasıtası ile heyecanından kurtulur. Onlar ile bu yönde lezzetin yaratılması, erkekler için takdir edilmiştir. Nitekim yüce Allah şöy­le buyurmaktadır: “Rabbinizin sizin için yarattığı eşlerinizi terk edersiniz denıefe?”(eş-Şuara, 26/166) Bu buyruklarıyla yüce Allah, erkeklere kadınlar­daki o mahallin, erkekler için yaratılmış olduğunu haber vermektedir. Bun­dan dolayı kadının erkeğin kendisini çağıracağı her vakitte, bu isteğini ona cömertçe icabet etmesi görevidir. Eğer bu hususta ona engel olacaksa, ka­dın zalimlik etmiş olur ve pek büyük bir vebal altında kalır. Bu hususa da­ir varid olmuş buyruklardan Müslim’in Sahih’inde yer alan Ebu Hurey-re’nin şu rivayeti yeterlidir. Rasûlullah (sav) buyurdu ki; “Nefsim elinde olana yemin ederim ki, eğer bir erkek hanımını yatağına çağırdığı halde, o da onun bu isteğini kabul etmeyecek olursa, mutlaka semada bulunan (Al­lah) kendisinden razı oluncaya kadar ona gazab etmiş olur,[24] Bir başka la­fızda da şöyle denilmektedir. “Kadın kocasının yatağını darılıp terketnıiş ola­rak geçirecek olursa, sabahı edinceye kadar melekler ona lanet eder.”[25]

“Göklerle yerin yaratılması… da O’nun âyetlerindendir” buyruğuna da­ir açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/29. âyet, 3. başlıkta) geç­miş bulunmaktadır. Mekke müşrikleri yaratıcının yüce Allah olduğunu kabul ve itiraf ediyorlardı.

“Dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O’nun âyetlerinden-dir.” Dil ağızdadır. Arapça, Acemce, Türkçe ve Rumca gibi farklı lügatler, dil­ler onda ortaya çıkar. Renklerin farklılığı ise beyaz, siyah ve kırmızı teni ilik gibi suretlerde ortaya çıkar. Hemen hemen gördüğümüz herbir kişi ile diğe­ri arasında mutlaka bir fark olduğunu da tesbit ediyoruz. Bütün bunlar ne nut-fenin yaptığı bir iştir, ne de anne babanın. Mutlaka bunları yapan birisi var­dır, işte bunu yapanın yüce Allah olduğu da bilinen bir husustur. Bu da her-şeyi tedbir eden mutlak yaratıcının varlığının en açık bir delilidir.

“Şüphesiz bunlarda âllmler [26]için âyetler vardır.” Günahkâr ve iyi herkes için, demektir. Hafs “âlim”in çoğulu olarak, “lam” harfini esreli ola­rak; “Âlimler için” diye okumuştur.

“Geceleyin ve gündüzün uyumanız ve O’nun lütfundan aramanız da O’nun âyetlerindendir.” Bu âyet-i kerîmede takdim ve te’hir olduğu söylen­miştir. Mana şudur; “Geceleyin uyuma­nız, gündüzün de Onun lütfundan aramanız O’nun âyetlerindendir.” Bura­da “gündüzün” anlamındaki kelimenin başında cer harfinin hazfedilmiş ol­ması; “gece” anlamındaki kelimenin hemen akabinde gelmesi ve ona atfedilmiş olmasındandır. “Vav” (ve anlamındaki atıf harfi) de eğer özel olarak zahir isimde matufu’n-aleyh’e bitişik olarak gelecek olursa, cer harfinin ye­rini tutar,

“Muhakkak bunlarda işiten bir topluluk için âyetler vardır.” Burada an- lamak ve dikkatle düşünmek neticesini veren İşitmeyi kastetmektedir. Hak­kı işitip tabi olanlar, diye açıklandığı gibi, öğüdü dinleyip tehdidinden kor­kanlar, diye de açıklanmıştır. Kur’ân’ı işitip onu tasdik edenler diye de açık­lanmıştır ki, bu manalar birbirine yakındır. Bir başka açıklamaya göre; ara­larından huzurunda Kur’in okunan kimse Kur’ân’ı dinlemesin diye kulakla­rını tıkayanlar vardı. Şanı yüce Allah böyle bir kimsenin aleyhine bunca de­lili açıklamış olmaktadır.

“Korku ve ümitle size şimşeği göstermesi… da O’nun âyetle Tindendir.”

Buradaki; Size gösteriyor” buyruğu; Size göstermesi” an­lamındadır. İfadenin delaleti dolayısıyla; “… me, ma” hazfedilmiştir. Şa­ir Tarafe şöyle demektedir;

“Ey savaşta bulunmam dolayısıyla beni kınayan kişi, Ve zevk verici şeylerde hazır bulunmaktan, sen misin beni

hayatta bırakacak olan?”

Bu buyruktaki ifadenin takdim ve tehir üzere olduğu da söylenmiştir. Ya­ni O, size şimşeği âyetlerinden biri olarak göstermektedir. Bir diğer açıkla­maya göre şu demektir: O’nun âyetlerinden bir âyet de; size şimşeği göster­mesidir. Nitekim şair şöyle demektedir:

“Zaman dediğin şey iki defacıktır, bunlardan birisinde,

Ben ölürüm, diğerinde ise yaşamak maksadı ile çalışır dururum.”

Bir başka açıklamaya göre: Size korku ve ümit olmak üzere âyetlerinden olan şimşeği göstermesi de O’nun âyetlerindendir. Bu açıklamayı ez-Zeccac yapmış olup, ona göre bu, cümlenin cümleye atfedilmesi şeklindedir.

“Korku” olması yolcu içindir, “ümit” olması ise mukim içindir. Bu açık­lamayı Katade yapmıştır. ed-Dahhak dedi ki: Yıldırımlardan “korku ve yağmur yağması için de “ümit ile” demektir. Yahya b. Sellam: Dolunun eki­ni telef etmesi “korkusu” ile yağmurun ekini canlandırması için “ümitle” di­ye açıklamıştır. İbn Bahr da: Şimşeğin yağmur getirmeyen bir şimşek olma­sı “korku ve” yağmur getiren cinsten “ümitle” diye açıklamıştır. Ayrıca şa­irin şu beyitini de zikretmektedir:

“Senin şimşeğin, ardından yağmur gelmeyen bir şimşek olmasın, Çünkü hayırlı şimşek, beraberinde yağmur getirendir.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Ben kimi zaman sulara azıksız (kılavuzsuz) giderim, Oraya giderken bulutların çakan şimşeklerini saymamın (ve bunu kılavuz edinmemin) dışında.”

Kişiyi aldatıyormuşçasına yağmur getirmeyen şimşeğe;deni­lir.[27] İşte söz verip de, verdiği sözü yerine getirmeyen kimseye: Sen ancak arkasından yağmur gelmeyen bir şimşeğe benzersin” denilmesi de buradan gelmektedir.Aynı zamanda, yağ­mur yükü taşımayan buluta da denilir. Bazan izafet şeklinde; di­ye kullanıldığı da olur.

“Ve gökten su indirerek yeryüzünü ölümünden sonra su ile canlandır­ması da O’nun âyetlerindendir. Muhakkak bunda aklını kullanan bir topluluk için âyetler vardır.” Buna benzer buyruklar daha önce geçmiş bu­lunmaktadır.

“Göklerin ve yerin O’nun emri ile durması da O’nun âyetlerindendir” buyruğundaki “…ma…” az önce geçtiği gibi ref mahallindedir. Bunla­rın ayakta durması ve sağlam bir şekilde birbirleriyle kenetli, direksiz olarak durmaları O’nun emri iledir anlamındadır. O’nun tedbir ve hikmeti iledir, di­ye de açıklanmıştır. Yani O, mahlukatın faydasına olmak üzere direksiz olarak bunları ayakta tutmaktadır. “Onun emri ile” anlamında olduğu da söy­lenmiştir, mana birdir.

“Bundan sonra sizi bir tek çağırışla çağırınca hemen yerden çıkıverir-siniz.” Yani bütün bunları yapan sizi kabirlerinizden tekrar diriltmeye kadir­dir. Maksat ise, bunun durmaksızın ve vakit geçirmeksizin çabucak ve hız­lıca meydana geleceğini anlatmaktır. Tıpkı çağrısına itaat olunan bir kimse­ye davet ettiği kişinin cevap verip gelmesi gibi. Nitekim şair şöyle demiş:

“Ben Küleyb’i adıyla çağırdım sanki

Dağın tepesini çağırmışım gibi ya da ondan da hızlı (geldi)”

Şair burada “dağın tepesi” ifadesiyle yankıyı yahut ta yukardan aşağı doğ­ru yuvarlanan taşın halini anlatmak istemektedir.

Bu buyruğun, göklerle yerin ayakta durmasına; “Bundan sonra” ile atfedilmesi, bu işin büyüklüğü ve yüce Allah’ın da böyle bir şeye kadir ol­masından dolayıdır. Çünkü yüce Allah, ey kabirdekiler kalkınız, diye buyu­racak ve öncekilerden sonrakilere kadar”ayağa dikilip, etrafına bakınmaya-cak tek bir canlı kalmayacaktır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sonra ona ikinci bir defa üfürülür. O anda onlar ayağa kalkar, bakınırlar.” (ez-Zümer, 39/68)

Yüce Allah’ın: “Sizi… çağırınca” buyruğundaki; edatı şart içindir. Di­ğer taraftan “hemen…siniz” anlamındaki buyrukta yer alan; ise müfa-ceet (aniden oluş bildirmek) içindir ve bu edat şartın cevabında “fe”nin ye­rini tutar.

Kıraat alimleri; “Çıkarsınız” buyruğundaki “te”yi icma ile üstün okumuşlardır. Ancak el-A’raf’takinde ise ihtilaf etmişlerdir. Medineliler: “Yine oradan çıkarılacaksınız” (el-A’raf, 7/25) diye “te” harfini öt-reli okumuşlar. Iraklılar ise üstün ile (yine oradan çıkacaksınız) anlamında okumuşlardır. Ebu Ubeyd de buna meyletmektedir. Her ikisinin de anlamı birbirine yakındır. Şu kadar var ki Medineliler bu iki yerde ifadelerin uyu­mu açısından fark gözetmişlerdir. el-A’raf Sûresi’nde ifadelerin arasında uyum açısından ötreli okunması daha uygundur. Çünkü ölüm onların (insan­ların) bir fiili değildir. Oradan (yani yerden) çıkartılmak da böyledir. Rûm Sû­resi’nde ise bunun üstün ile okunması ifadelerin akışı açısından daha uygun­dur. Yani o sizi çağıracak olursa, siz de bulunduğunuz kabirlerinizden çıka­caksınız, yani emre itaat edeceksiniz. Burada da fiilin onlar tarafından yapılması, anlam itibariyle daha uygundur.

Burada söz konusu edüen çıkış -önceden geçtiği ve ileride de geleceği üze­re- İsrafil’in sonuncu üfürüşü ile birlikçe olacaktır. “Çıkıverirsiniz” buyruğunda “te” harfi ötreli ve üstün olarak (çıkarılacaksınız, çıkarsınız an­lamlarında) diye okunmuştur. Bunu ez-Zemahşcrî zikretmiş ve bundan faz­la bir açıklamada bulunmamıştır. Bununla birlikte bizim sözünü ettiğimiz far­kı da zikretmiş değildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Göklerle yerde olanlar” yaratılmaları, mülkiyetleri ve kul olmaları itiba­riyle “Onundur. Hepsi O’na boyun eğicidirler.” Ebu Said el-Hudrî’den ri­vayet edildiğine göre Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Kur’ân-ı Kerîm’de kunut (kökünden) geçen her bir kelime itaat anlamındadır.”[28]

en-Nehhas dedi ki: Emre riayet edenin itaat edişi gibi itaat edenler, de­mektir. Bunun ubudiyeti ister sözlü olarak, ister hallerinin delaleti itibariy­le ikrar ve itiraf edenler, anlamında olduğu da söylenmiştir kî; bu açıklama­yı İkrime, Ebu Malik ve es-Süddî yapmıştır. İbn Abbas dedi ki: “Boyun eği-ciler”den kasıt “namaz kılanlar olarak”dır. er-Rabî’ b. Enes dedi ki: “Hepsi O’na boyun eğicidirler” yani kıyamet gününde ayağa kalkacaklardır. Nite­kim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “O gün insanlar âlemlerin Rabbi hu­zurunda duracaklardır.” (el-Mutaffifin, 83/6) Bundan maksat hesab için kal­kacak olmalarıdır. el-Hasen dedi ki: Herkes Allah için kendisinin O’nun ku­lu olduğuna dair şahidlik edecektir. Saicl b. Cübeyr dedi ki: “Boyun eğici-ler” ihlas ile O’na ibadet edenler, anlamındadır. [29]

  1. Yaratıkları ilkin yoktan var eden, sonra da onu tekrar iade eden O’dur ve bu, O’na göre daha kolaydır. Göklerde ve yerde en yüksek sıfat(lar) yalnız O’nundur. O Aziz’dir, Hakim’dir.

“Yaratıkları ilkin var eden, sonra da onu tekrar iade eden O’dur” buy­ruğunda sözü geçen yaratıkları ilkin O’nun var etmiş olması, canlının doğumundarı önce rahimde meydana gelmesi ile olur. İade etmesi ise, ölümden sonra diriliş için ikinci üfürüş ile ona hayat vermesi ile olur. Bu buyrukta yü­ce Allah, O’nun yaratıkları itkin varetmiş olduğunun bilinmesini, henüz or­tada olmayan ölümden sonra tekrar yaratılışına delil olarak göstermektedir. Böylelikle gözle görülen, gaibe (görülmeyene) delil kılınmaktadır. Daha sonra yüce Allah bunu: “Ve bu, O’na göre daha kolaydır” buyruğu ile te’kid etmektedir.

İbn Mes’ud ve İbn Ömer “ilkin yoktan vareden” anlamındaki buyruğu; diye İlkin var etti, vareder” kipinden gelmiş bir fi­il olarak okumuşlardır. Bu okuyuşun delili de şanı yüce Allah’ın: “Çünkü ilkin var eden de, diriltecek olan da O’dur.” (et-Buruc, 85/13) buyruğunun bu kipte gelmiş olmasıdır. Genel olarak öbür türlü okuyanların kıraatlerinin delili İse, yüce Allah’ın: “Si­zi ilkin yarattığı gibi yine (O’na) döneceksiniz.” (el-A’raf, 7/29) buyruğun­da, bu şekilde gelmiş olmasıdır.

“Daha kolaydır” buyruğu “kolaydır” anlamındadır. Yani öldükten sonra tekrar diriltmek O’nun için kolaydır. Bu şekildeki açıklamayı er-Rabî’ b. Huseyn ile el-Hasen yapmıştır. Bu durumda “daha kolaydır” buyruğu “ko­laydır” anlamında demektir. Zira yüce Allah için bir işin bir başka işten ko­lay olması söz konusu olamaz. Ebu Ubeyde dedi ki: “Daha kolay” ifadesi­ni bir şeyin diğer bir şeyden üstünlüğü anlamında kabul eden bir kimsenin bu görüşü şanı yüce Allah’ın: “Bu da Allah’a pek kolaydır.” (en-Nisz, 4/30) buyruğu ile: “Onları koruması O’na ağır gelmez.” (e-Bakara, 2/255) buyru­ğu ile reddedilir. Ayrıca Araplar “daha üstünlük” anlamını veren; ki­pini, üstünlük ifade eden; anlamında da kullanırlar. el-Ferezdak’ın şu beyiti bu kabildendin

“Semayı düzenleyen o yüce zat hiç şüphesiz bizim için,

Öyle biı ev bina etmiş ki; onan esasları daha güçlü ve daha uzundur.”

Esasları güçlü ve uzundur, demektir. Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Ömrüm hakkı için, bilemiyorum ve şüphesiz daha da korkuyorum, Ölüm bizden hangimize daha erken hücum edeceğinden.”

Bu beyitte de; (“şüphesiz daha korkarım” ifadesi): Gerçekten ben korka­rım anlamında kullanılmıştır. Yine Ebu Ubeyde şu beyi ti de zikretmektedir:

“Şüphesiz ben sana alıkonulması gereken şeyleri dahi bağışlıyorum ve

şüphesiz ki ben, Sana yemin ile söylüyorum; bütün engellere rağmen daha çok meyletmekteyim.”

Burada “meyletmekteyim” demek istemiştir. Ahmed b. Yahya da şu be­yi ti zikretmiştir:

“Bazı kimseler öleyim diye temenni ettiler ve ölsem eğer, Bu sadece ve yalnız olarak benim gittiğim bir yol değildir.”

Burada da ism-i tafdil şeklinde kullanılan “sadece ben” anlamındaki lafız ile Yalnızca ben” anlamını kastetmiştir. Bir başka şair de şöyle de­mektedir:

“Ömrün hakkı için şüphesiz ki, ez-Zibrikan bol bol ihsan etmektedir, İyiliklerini kıtlık zamanlarında ve (o) daha faziletlidir.”

“O faziletlidir” demektir. Yine “(ism-i tafdil kipinde): Allahu ekber: Allah en büyüktür” ifadesi de bu şekildedir. Bu; ( ^ Al): Allah büyük olandır” an­lamındadır.

Ma’mer, Katade’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Abdullah b. Mes’ud’un kıraati: “( ûj*î): Ve bu, ona göre kolaydır” şeklindedir. (İsm-i taf­dil kipi ile değildir.) Mücahid, İkrime ve ed-Dahhak ise şöyle demişlerdir: An­lam şudur: Her ne kadar hepsi yüce Allah için kolay olsa dahi; tekrar yarat­mak, Allah için ilkin yaratmaktan daha kolaydır. İbn Abbas da böyle demiş­tir. Bunun izahı da şöyle yapılır; Bu şanı yüce Alkh’ın kullarına vermiş ol­duğu bir örnektir. Şöyle demektedir: Yaratıklara göre bir şeyi tekrar yaıaLriiak, ilkin yaratmaktan daha kolaydır. Buna göre sizin anlayışınıza ve sizin kendi aranızdaki telakkinize göre ilkin yaratmaya kadir olan, öldükten son­ra tekrar diriltmeye ilk olarak yaratmaktan daha da kadir olmalıdır.

“Ona göre” buyruğundaki zamirin yaratılın) şiara ait olduğu da söylenmiştir. Yani o, onun yani yaratıklar için (yaratıklar açısından) daha kolaydır. Çün­kü onlara sadece bir defa çağrıda bulunulacak, onlar da kabirlerinden kal­kacaklar. Onlara: Olun denilecek, onlar da hemen oluvereceklerdir. İşte bu, onların önceleri bir nutfe, sonra bir alaka, sonra bir mudga (çiğnemlik et), sonra cenin, sonra çocuk, sonra yetişkin, sonra genç, sonra erkek ya cia ka­dın olmalarından kendileri İçin daha kolay olacaktır. Bu açıklamayı İbn Abbas ve Kutrub yapmıştır. Daha kolay” anlamında oldu­ğu söylenmiştir. Şair de şöyle demiştir:

“Esmaya alabildiğine uzaklaşmış olması, pek kolay geldi, (Oysa diğer taraftan) ona düşkün bir kimse ona özlem duymakta,

onu arzulamaktadır.”

Burada; fiili “kolay geldi” anlamına gelen: fiili anlamında kul­lanılmıştır.

er-Rabî b. Huseyn de yüce Allah’ın: “Ve bu Ona göre daha kolaydır” buy­ruğu hakkında şöyle demiştir: Esasen hiçbir şey Allah için zor ve güç değil­dir. İkrime dedi ki: Kâfirler yüce Allah’ın ölüleri tekrar dirilteceğinden hay­rete düştüler. Bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu.

“Göklerde ve yerde en yüksek sıfat(lar) yalnız O’nundur.” Yani aziz ve celil olan Allah ne dilerse, olur. el-Halil dedi ki: Âyet-i kerîmedeki “mesel” sıfat anlamındadır. Yani “göklerde ve yerde” en yüksek sıfatlar yalnızca O’nundur. (Bu buyruk) yüce Allah’ın; “Takva sahiplerine vaadolunan cen­netin misali şudur” (er-Rad, 13/35) buyruğuna benzemektedir. Onun sıfa­tı, nitelikleri şöyledir, demektir. Buna dair açıklamalar da daha önceden (sö­zü geçen âyet-i kerimenin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Mücahid’den gelen rivayete göre “enyüksek sıfat (mesel)”: Lâ ilahe illal­lah demektir. Bunun da manası şudur: En yüksek vasıf olan vahdaniyyet ile nitelendirilme vasfı yalnız O’nundur. Katade de böyle demiştir: En yüksek vasıf Allah’tan başka hiçbir ilâh olmadığına tanıklık etmektir. Bunu da yüce Allah’ın izniyle hemen biraz sonra açıklayacağımız; “Size kendi nefisleriniz­den bir misal getirdi” buyruğu desteklemektedir.

ez-Zeccac da şöyle demektedir: “Göklerde ve yerde en yüksek sıfat(lar)” buyruğundan kasıt, yüce Allah’ın: “Ve bu O’na göre daha kolaydır” buyru­ğudur. O, zor ve kolay gelen hususlara dair size bunu misal vermiştir, demek­tir. Bu sözleriyle bu buyruğa dair ilk açıklama şeklini kastetmektedir. İbn Ab-bas da dedi ki: O’nun benzeri hiçbir şey yoktur, demektir.

“O, Aziz’dir, Hakim’dir” buyruğuna dair açıklamalar da daha önceden (el-Bakara, 2/129. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. [30]

  1. (Allah) size kendi nefislerinizden bir misal getirdi. Size rızık ola­rak verdiklerimizde, eliniz altındakİJtölelerinizin size ortak olup o rızıkta hep birlikte eşit olmayı ve kendiniz (gibi) hür olan di­ğer ortaklarınızdan çekindiğiniz gibi onlardan da çekinmeyi ka­bul eder misiniz? İşte akıllarını kullanan bir topluluk için âyet­leri böylece açıklarız.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız: [31]

1- Bu Buyrukta Müşriklere Dair Verilen Misal:

Yüce Allah: “Size kendi nefislerinizden” diye buyurduktan sonra; “size ortak olup” diye buyurmakta ve bunların “eliniz altındaki köleleriniz” den

olmalarına da dikkat çekmektedir. Buna güre birinci “..den” ibtidâ (baş­langıç noktası) içindir. Şöyle buyurulmuş gibidir: Ben size en yakın bir şey olan kendi öz nefislerinizden bir misal alıyorum demektir. “Ortak olup” an­lamındaki kelimenin başına gelen ikinci; (ot) ise tab’îz (kısmilik) bildirmek için; “eliniz altındaki” anlamındaki ifadedeki ise, İstifhamı tekid etmek için zaid olarak gelmiştir.

Âyet-i kerîme Kureyş kâfirleri hakkında inmiştir. Çünkü onlar telbiye getirdiklerinde; Buyur, Rabbimiz buyur. Senin birisi dışında, hiçbir ortağın yoktur ki, o da senindir. Sen ona

” i-liırnrl’arrlı Hıı arıklamayi Said b, Cübeyr yapmıştır. Katade de dedi ki; Bu yüce Allah’ın müşriklere dair vermiş olduğu bir misaldir. Yani sizden herhangi bir kimse sahib oldu­ğu kölesinin malında da, canında da tıpkı kendisi gibi olmasını kabul ede­bilir mi? buna razı olur mu? Siz kendiniz için buna razı olmadığınıza göre, yüce Allah’a nasıl olur da ortaklar koşuyorsunuz? [32]

2- Allah’a Ortak Koşmanın Tutarsızlığı:

İlim adamlarından bazıları şöyle demiştir: Bu âyet-i kerîme insanların bir­birlerine ihtiyacı oldukları için kendi aralarındaki ortaklığa, buna karşılık yü­ce Allah’a ortak koşmanın söz konusu olmayacağına dair açık bir delildir. Çün­kü şanı yüce Allah: “Size kendi nefislerinizden bir misal getirdi. Size rızık olarak verdiklerimizde, eliniz altındaki kölelerinizin size ortak olup…” diye buyurması, onların: Bizim kölelerimiz bize rızık olarak verdiğin husus­larda bize ortak değildirler, demelerini gerektirmektedir. Bu sefer onlara şöy­le denilir: Kullarınızın size ortak olmaktan kendinizi tenzih ederken, benim kullarımı bunca yaratıkları yaratmakta bana ortak koşabilmeniz nasıl düşü­nülebilir? Bu tutarsız bir hüküm, az düşünmenin bir sonucu ve bir kalb kör­lüğüdür. Efendilerin malik oldukları hususlar hakkında kölelerin efendileriy-le ortaklıkları -ki hepsi yüte Allah’ın yaratığıdırlar, O’nun kuludurlar- batıl olduğuna göre; kâinatta herhangi bir varlığın yüce Allah’a, O’nun fiillerinden herhangi birisinde ortak oldukları iddiası da kendiliğinden çürümüş olur. Ge­riye sadece şu gerçek kalır: O bir ve tektir. O’nun ortağının olması imkan­sız bir şeydir. Çünkü ortaklık yardımlaşmayı gerektirir. Bizlerin mal ve iş iti­bariyle birbirimizin yardımına ihtiyacımız vardır. Kadim ve ezeli olan yüce Allah ise bundan münezzehtir.

Bu meseleyi bellemek bir ilim taleb eden kimse için fıkha dair mükem­mel bir kita’bı ezberlemiş olmaktan daha önemlidir. Çünkü bütün bedeni iba­detlerin sahih olması ancak kalbte bu meselenin sahih olarak bilinmesi ile mümkündür. Bunu iyice anlamalıyız. [33]

  1. Hayır, zulmedenler, bilgisizce nevalarına uydular. Allah’ın sap­tırdığını hidayete ulaştıracak kimdir? Onlar için hiçbir yar­dımcı olmaz.

“Hayır, zulmedenler, bilgisizce hevâlarına uydular.*1 Onlara karşı delil ortaya konulduktan sonra yüce Aîlah, bu buyruğuyla onların putlarına iba­dette nevalarına tabi olduklarını ve bu hususta geçmişlerini taklid ettikleri­ni söz konusu etmektedir.

“Allah’ın saptırdığını hidâyete ulaştıracak kimdir?” Yani Allah’ın sap­tırdığını kimse hidâyete ulaştıramaz. İşte bu buyruk, Kaderiye’nin kanaatle­rini de reddetmektedir. “Onlar İçin hiçbir yardımcı olmaz.” [34]

  1. Sen yüzünü hanîf olarak dine, İnsanların üzerine yaratıldığı Al­lah’ın fıtratına dosdoğru çevir. Allah’ın yaratışını değiştirmek söz konusu değildir. Dosdoğru din iste budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.

“Sen yüzünü hanîf olarak dine, İnsanların üzerine yaratıldığı Allah’ın fıtratına dosdoğru çevir” buyruğu ile ilgili açıklamalarımızı üç başlık halin­de sunacağız; [35]

1- Fıtrat:

ez-Zeccac dedi ki: “Allah’ın fıtratına” buyruğundaki “Fıtrat” laf­zı Allah’ın fıtratına tabi ol, anlamında nasb ile gelmiştir. Çünkü; “sen yüzü­nü hanîf olarak dine… dosdoğru çevir” buyruğu, sen hanif dine tabi ol ve Allah’ın fıtratına da tabi ol!” anlamındadır.

et-Taberî dedi ki: “Allah’ın fıtratına” buyruğu “sen yüzünü… dosdoğru çevir” buyruğunun taşıdığı anlara dolayısı ile masdar (mef ul-i mutlak)’dır. Çünkü bu; “Allah insanları bir fıtrat ile bu şekilde ya­ratmıştır” takdirindedir. Bunun; siz Allah’ın insanları kendisi için yaratmış ol­duğu Allah’ın dinine tabi olun, anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu görü­şe göre; “Hanif olarak” buyruğu üzerinde vakıf tam bir vakıf ohır.[36]

İlk iki görüşe göre ise ifade muttasıl (sonraki buyruklarla da ilişkili) olup “ha-nif olarak” buyruğu üzerinde vakıf yapılmaz. (Mealde olduğu gibi).

“Fıtrat’a din adının veriliş sebebi, insanların bunun için yaratılmış olma­larıdır. Nitekim yüce Allah: “Ben cinleri de insanları da ancak Bana ibadet etsinler diye yarattım”(ez-Zâriyât, 51/56) diye buyurmaktadır,

” ÜzerinCnin Onun için, kendisi için” anlamında olduğu söy­lenmiştir.

Yüce Allah’ın: “Kötülük ederseniz kendinize” (İsra, 17/7) buyruğunda olduğu (leha’nın aleyha anlamında kullanıldığı) gibi.

“Sen yüzünü… dosdoğru çevir” buyruğunda hitab Peygamber (sav)’adır. Ona. yüzünü dosdoğru dine, dosdoğru bir şekilde çevirmesini emretmekte­dir. Nitekim yüce Allah: “…Yüzünü o dosdoğru dine çevir.” (er-Rum, 30/43) diye buyurmaktadır ki; buradaki din, İslâm dinidir.

Yüzün dosdoğru çevrilmesinden maksat, doğrultulması ve din amellerin­de ciddiyetle çalışma güç ve gayreti demektir. Özellikle “yüz’ün anılmasının sebebi ise, insanın duyu organlarının orada bulunması ve İnsanın bedeninin en şerefli yerinin o olmasından dolayıdır. Bu hitabın kapsamına te’vil alim­lerinin ittifakıyla peygamberin Ümmeti de dahildir.

“Hanif olarak” tabiri ise; tahrif edilmiş, nesh olmuş bütün dinlerden uzaklaşmış olarak, tam bir itidal ve denge ile yönel, demektir. [37]

2- İslâm Fıtratı:

Sakih’le, Ebu Hureyre’den şöyle dediği kaydedilmektedir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: “Doğan herbir kişi mutlaka fıtrat üzere doğar -bir rivayet­te de: Bu din üzere doğar şeklindedir- Anne-babası onu yahudi, hristiyan ya­hut ta mecusi yapar. Tıpkı bir hayvanın eksiksiz ve azaları yerli yerinde bir yavru doğurması gibi. Siz böyle bir yavrunun kulaklarının kesik oîduğunu ve onda bir kusur bulunduğunu görebilir misiniz?” Daha sonra Ebu Hurey-re dedi ki: Dilerseniz: “İnsanları üzerine yarattığı Allah’ın fitratına dosdoğ­ru çevir. Allah’ın yaratışını değiştirmek söz konusu değildir” buyruğunu okuyunuz[38] Bir başka rivayette şöyle denilmektedir: “Siz onun kulaklarını kesinceye kadar… (onda bir kusur görür müsünüz?) denilmektedir. Onlar; Ey Allah’ın Rasûlü, dediler. Peki küçükken ölen kimse hakkındaki görüşünüz nedir? Şöyle buyurdu: “Yaşadıkları taktirde ne şekilde amel edeceklerini en iyi Allah bilir.” Hadis Müslim’in lafzıyla bu şekildedir[39]

3- Kitab ve Sünnette Geçen “Fıtrafın Ardamı İle İlgili İlim Adamlarının Görüşleri:

İlim adamları Kitab ve sünnette geçen fıtratın anlamı ile ilgili çeşitli gö­rüşler ileri sürmüşlerdir. Bunlardan birisi İslâm’dır. Bunu Ebu Hureyre, İbn Şihab ve başkaları ileri sürmüştür. Bu görüşün sahipleri derler ki: Selef ara­sında te’vil ehli olan kimselerin genel olarak kabul ettikleri görüş budur. Bu görüşün sahipleri âyeti ve Ebu Hureyre’nin hadisini delil gösterirler. Bunu ayrıca Mücaşili, İyad b. Himar’ın rivayet ettiği şu hadisle de desteklemişler­dir: Rasûlullah (sav) bir gün insanlara dedi ki: “Yüce Allah’ın Kitabı’nda ba­na anlattığını ben de size anlatayım mı? Allah, Âdem’i ve oğullarını hanif ve müslümanlar olarak yarattı. Onlara arasında hiçbir haram bulunmaksızın ma­lı helâl olarak verdi. Onlar ise Allah’ın kendilerine verdiklerinden bir bölü­münü helâl, bir bölümünü haram kıldılar..[40]

Bu görüşü savunanlar Peygamber efendimizin şu hadisini de delil göster­mişlerdir: “Beş şey fıtrattandır…”[41] Peygamber (sav) bunlar arasında İs­lâm’ın sünnetlerinden olduğu halde, bıyıkları kesmeyi de söz konusu etmiş­tir. Bu yoruma göre (az önceki) hadisin anlamı şöyie olur: Yüce Allah Âde-moğullarını sulbünden çıkarttıkları sırada çocuklar da onlardan almış oldu­ğu ahde uygun olarak küfürden uzak bir şekilde yaratılmıştır. Çocuklar eğer buluğa ermeden önce ölecek olurlarsa, ister müslüman çocukları olsun­lar, ister kâfir çocukları olsunlar cennetliktirler.

Diğerleri ise şöyle demektedir: Fıtrat yüce Allah’ın insanlığı ilk olarak üze­rinde yarattığı haldir. Yani yüce Allah’ın yarattıklarını üzerinde yaratmış ol­duğu haldir. Şöyle ki: O onları ilk olarak hayat, ölüm, mutluluk, bedbahtlık için ve buluğ halinde ulaşacakları, varacakları hal için yaratmıştır. Bunlar der­ler ki: Fıtrat Arapçada başlangıç ve başlayış anlamındadır. Fâtır İse başlatan ve başlatıcı demektir. Bu görüşü savunanlar İbn Abbas’tan gelen şöyle de­diğine dair rivayeti delil gösterirler; Ben bir kuyu hakkında davalaşan iki be­devi Arap ile karşılaşıncaya kadar göklerin ve yerin Fâtm’nın ne anlama gel­diğini bilmiyordum. Bu iki Bedeviden birisi: Bu kuyuyu fıtrat eden benim, yani ilk olarak açan ben oldum, demişti. el-Mervezî dedi ki: Ahmed b. Hambel önceleri bu kanaati benimsiyordu. Sonra bu görüşü terketti,

Ebu Ömer (b. Abdi’1-Berr) de et-Temhid adlı eserinde şunları söylemek­tedir: Malik’in, Muvatta’mdz kaydedib de “Kader” bahsinde söz konusu et­tiği bölümde birtakım rivayetler vardır ki, onun bu husustaki görüşünün buna yakın olduğunu ortaya koymaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır[42]

Bu görüşün sahiplerinin gösterdikleri delillerden birisi de Ka’b el-Kura-zî’den gelen, yüce Allah’ın: “O bir kısmına hidayet verdi, bir kısmına da sa-, pıklık hak oldu” (el-A’raf, 7/30) buyruğu hakkında söylediği şu sözler de var­dır: Yüce Allah’ın ta başından beri sapmak üzere yarattığı kimseyi sapıklığa götürür. İsterse hidayet gereği amelleri işlemiş olsun, Yüce Allah ta baştan beri hidayet üzere yarattığını da sonunda hidayete iletir, isterse sapıklığın amellerini işlemiş olsun. Allah iblisi ta baştan beri dalâlet üzere yarattı, o ise meleklerle birlikte bahtiyar kimselerin amelleri ile amel etti. Daha sonra yü­ce Allah onu ilkin yarattığı noktaya geri döndürdü ve onun hakkında: “Ve o kâfirlerdendi” diye buyurdu.

Derim ki: Ka’b’ın bu sözü daha önce el-A’raf Sûresi’nde (7/30. âyetin tef­sirinde) geçmiş bulunmaktadır. Bu manayı ihtiva eden bir hadis de merfu ola­rak Âişe (r.anha)’nın rivayetiyle gelmiş bulunmaktadır. Âişe (r.anha) dedi ki: RasûMlah (sav) ensar çocuklarından bir küçük çocuğun cenazesine çağırıl­dı, Ben: Ne mutlu ona, ey Allah’ın Rasûlü, dedim. Cennetin kuşlarından bir kuş olacak. O hiçbir kötülük yapmadığı gibi, kötülük işleme çağına da eriş­medi. Şöyle buyurdu: “Bundan başkası da olamaz mı ey Âişe? Çünkü Allah cennete girecek kimseleri yarattı. Onları, Onlar daha babalarının sülblerin-de İken cennet için yarattı. Cehenneme girecek kimseleri de yarattı. Onları cehennem için onlar daha babalarının sülblerinde iken yarattı.” Bu hadisi İbn Mace, Sünen’inde rivayet etmiştir[43]

Ebu İsa et-Tirmizî de, Abdullah b. Amr’dan şöyle dediğini rivayet etmek­tedir: Rasûlullah (sav) elinde yazılı iki belge olduğu halde yanımıza çıktı: “Bu yazılı iki belgede ne olduğunu biliyor musunuz?” dedi. Biz: Hayır, bize sen bildirmedikçe biz bilemeyiz; ey Allah’ın Rasûlü, dedik. Sağ elinde bulunan belge için dedi ki: “Bu alemlerin Rabbinden gelen bir belgedir. Üzerinde cen­netliklerin, onların atalarının ve kabilelerinin ismi yazılıdır. Sonra da onla­rın sonuncularının üzerine bir çizgi çekildi. Artık ebediyyen onlara ne bir kim­se ilave edilebilir, ne de onlardan bir kimse çıkarülabilir.” -Sonra da sol elin­de bulunan için dedi ki-: “Bu da âlemlerin Rabbinden gelmiş bir belgedir. İçin­de cehennemliklerin babalarının ve kabilelerinin ismi yazılıdır. En son kişi­leri üzerinde de bir çizgi çekilmiş, artık ebediyyen onlara ne bir kişi ilave edi­lecek, ne de bir kişi eksiltilecektir..,” deyip, hadisin geri kalan bölümünü zik­retti. Bu hadis hakkında (Tirmizî): Hasen bir hadistir, demiştir.[44]

Bir başka kesim şöyle der: Ne yüce Allah’ın: “İnsanları üzerine yarattı­ğı Allah’ın fıtratına” buyruğu ile ne de Peygamber (sav)’ım “Her doğan fıt­rat üzere doğar” buyruğu ile kastedilen umum (yani herkes) değildir. Bun­dan maksat, mümin insanlardır. Zira bütün insanlar İslâm fıtratı üzere yara­tılmış olsaydı, hiç kimse kâfir olmazdı. Halbuki onun birtakım kimseleri ce­hennem ateşi için yaratmış olduğu sabittir. Nitekim yüce Allah şöyle buyur­maktadır: “Andolsun ki Biz cehennem için… çok kimseleryaratmışızdır.” (el-A’raf, 7/179) Ayrıca yüce Allah, Âdem’in sulbünden zürriyetini siyah ve be­yaz olarak çıkartmıştır. Hızır’ın öldürdüğü kişi hakkında da (Peygamber): “O yaratıldığı günden beri kâfir tabiatı ile yaratılmıştır”[45] diye buyurmuştur.

Ebu Said el-Hudrî’nin de şöyle dediği rivayet edilmektedir: Rasûlullah (sav) güneşin yükseklerde olduğu bir sırada bize ikindi namazını kıldırdı. Bu ha­diste şu ifadeler yer almaktadır: O gün ondan be İte diklerimiz arasında söy­lediği şu sözler de vardır: “Şunu bilin ki, Âdemoğulları çeşitli tabakalar ha­linde yaratılmışlardır. Onlardan kimisi mü’min olarak doğar, mü’min olarak yaşar, mü’min olarak ölür. Kimisi kâfir alarak doğar, kâfir oiarak yaşar, kâ­fir olarak ölür. Kimisi mü’min olarak doğar, mü’min olarak yaşar, ama kâfir olarak ölür. Kimisi de kâfir olarak doğar, kâfir olarak yaşar ama mü’min ola­rak ölür. Onlardan kimisi ödemesini de güzel yapar, hakkını da güzel ister…” Bu hadisi Hammad b. Zeyd b. Seleme yoluyla et-Tayalisî’nin Müsned’İnde zik­retmekte ve şöyle demektedir: Bize Ali b. Zeyd anlattı, o Ebu Nadra’dan, o Ebu Salih’ten…[46]

Bu görüşün sahipleri derler ki: (Bu tabirde olduğu gibi) umumî ifadenin hususî anlamda kullanılması Arab dilinde çokça görülen bir husustur. Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: “Rabbinin emri ile kerşeyi helak eder” (el-Ahkaf, 46/55) diye buyurduğu halde, gökleri ve yeri helak edip, tahrib et­memiştir. Yme yüce Allah’ın: “Biz de üzerlerine herşeyin kapılarını açtık” (el-En’am, 6/44) diye buyurduğu halde, üzerlerine cennet kapıları açılmamıştır.

İshak b. Rahaveyh el-Hanzalî dedi ki: Yüce Allah’ın: “Sen yüzünü hanif olarak dine… çevir” buyruğunda ifade tamam olmaktadır. Daha sonra da: “Allah’ın fıtratına…” diye buyurmaktadır ki; bu, yüce Allah, insanları bir fıt­rat üzere yaratmıştır ki bu ya cennet fıtratıdır, ya cehennem fıtratıdır, demek­tir, İşte Peygamber (sav) da: “Her doğan İslâm fıtratı üzere doğar.” buyruğu ile buna işaret etmiştir. Bundan dolayı yüce Allah; “Allah’ın yaratışını de­ğiştirmek söz konusu değildir” diye buyurmaktadır.

Hocamız Ebu’l-Abbas dedi ki: Bundan kasıt ezelde takdir edilmiş saadet ve bedbahtlıktır, diyen kimselerin bu açıklaması Kur’ân-ı kerîmde sözü ge­çen fıtrata uygun düşmektedir. Çünkü yüce Allah: “Allah’ın yaratışını de­ğiştirmek söz konusu değildir” diye buyurmuştur. Hadiste söz konusu edi-f len ise bu değildir. Çünkü hadisin geri kalan bölümünde, bunun değiştirilip değişikliğe uğradığını haber vermektedir.

Fıkıh ve nazar ehli bir kesim de şöyle demektedir: Fıtrat doğan evladın Rabbini bilmek noktasında yaratılışında bulunan hususiyettir. Şöyle buyur­muş gibidir: Doğan herbir yavru bümek noktasına ulaştığı takdirde, Rabbi­ni kendisi ile bilip tanıyacağı bir hilkatte yaratılmıştır. O bununla yaratılışı ile Rabbini tanımak noktasına ulaşamayan hayvanların hilkatinden farklı bir ya­ratışla yaraüidıklannı anlatmak istemektedir. Bu kanaatin sahipleri fıtratın hil­kat demek olduğuna, fâtırın da halik (yaratıcı) demek olduğuna, yüce Allah’ın şu buyruklarını delil göstermişlerdir; “Hamd, göklerle yerin fâtırı olan Allah’a mahsustur.” (Fatır, 35/1) Kasıt onları yaratandır. Yüce Allah’ın: “Ben, benim fâtırıma ne diye ibadet etmeyecek misim?” (.Yasın, 36/22) buyruğunda da be­ni yaratana… demektir. “Ve. onları yoktan var eden (fatarahunne)” (el-Enbi-yâ, 21/5Ğ) Onları yaratan demektir. Bu görüşün sahibleri derler ki: O halde fıtrat; hilkat, yaratmak demektir. Fâtır da yaratıcı anlamındadır. Bununla bir­likte doğan herbir evladın küfür yahut iman ya da tanıma ve inkâr üzere ya­ratılmış olmasını kabul etmezler ve şöyle derler: Doğan evlat çoğunlukla ya­ratılışı, tabiatı ve bünyesi itibariyle kusurlardan uzaktır. O beraberinde iman, küfür, inkâr ve marifet diye birşey getirmez. Daha sonra temyiz edebildik­leri takdirde buluğdan sonra küfür ya da imanı itikad olarak benimserler. Bun-lar hadiste geçen: “Nitekim bir hayvan da kusursuz bir yavru doğurur. Siz bun­da herhangi bir kusur farkedebiliyor musunuz?” Burada “kusur”dan kasıt da kulağı kesik olmaktır. İşte burada Peygamber ÂdemoğuHarının kalplerini hay­vanlara benzetmiştir. Çünkü bu hayvanlar herhangi bir eksiklik olmaksızın yaratılışları tam olarak doğarlar. Daha sonra bu hayvanların kulakları ve bu­runları kesilir ve bunlar bahire ya da şaibedir denilir. İşte doğumları esna­sında çocukların kalbleri de bu şekildedir. Onlar için ne küfür, ne iman söz konusudur. Marifet ya da inkârları da yoktur. Tıpkı salma hayvanlar gibi. İn­sanlar buluğa erdiklerinde şeytanlar onların nevalarına tabi olmaları için ça­lışırlar, onların büyük çoğunluğu da küfre sapar. Yüce Allah da onların az bir bölümünü himaye edip, korumuştur. Yine bu görüşün sahibleri derler ki: Şayet çocuklar ta İşlerinin başında iman ya da küfür fıtratı ile yaratılmış ol­salardı, ebediyyen onu bırakıp başka bir yolu seçemezlerdi. Halbuki bizler onların bazan iman ettikten sonra küfre saptıklarını dahi görebiliyoruz. Di­ğer taraftan küçük çocuğun doğumu esnasında küfre ya da imana akıl erdirmeşini kabul etmek aklen imkansızdır. Çünkü yüce Allah o insanları hiçbir şey anlayamayacakları bir halde yaratmıştır. Nitekim yüce Allah şöyle buyur­maktadır: “Allak sizi analarınızın karınlarından kendiniz hiçbir şey bilme­diğiniz bir halde çıkardı.” (en-Nahl, 16/78) Hiçbir şey bilmeyen kimsenin kü­für ya da iman, marifet ya da inkâra sahip olması imkansız bir hadisedir.

Ebu Ömer b. Abdi’1-Berr dedi ki: İnsanların üzerinde yaratılmış oldukla­rı fıtratın anlamı ile ilgili yapılmış açıklamaların en doğru olanı budur. Bu hu­susta ileri sürülebilecek delillerden bazısı da yüce Allah’ın şu buyruklarıdır; “Siz ancak işlediğinizin karşılığını alacaksınız.” (et-Tur, 52/16); “Herbir ne­fis kazandıkları karşılığında rehin alınmıştır.” (el-Müddessir, 74/38) Amel edecek çağa ulaşmayan bir kimse ise, hiçbir şey karşılığında rehin alınmaz. Yine yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Biz bir rasûl göndermedikçe de azab ediciler değiliz.” (el-İsra, 17/15) İlim adamları yara ve öldürmelerde kı­sasın, hadlerin ve günahların dünya hayatında buluğ çağına varmamış olan­lardan defedileceğim, onlara uygulanmayacağını icma ile kabul ettiklerine gö­re; âhirette böyle bir şeyin olması öncelikle söz konusudur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Sözü edilen fıtratın -İbn Şihab’ın dediği gibi- İslâm olması imkânsızdır. Çün­kü İslâm ile iman, dil ile söylemek, kalb iAe inanmak, azalarla amel etmek­tir. Küçük çocuk hakkında ise bu söz konusu değildir. Akıl sahibi olan her­kes bunu bilir.

el-Evzaî’nin şu sözüne gelince: Ben ez-Zührî’ye bir köle azad etmekle mü­kellef olan bir kimse eğer süt emmekte olan bir yavruyu azad edecek olur­sa, bu yeterli olur mu? diye sordum. O da: Evet dedi, çünkü o da fıtrat üze­re -yani İslâm üzere- doğmuştur dedi. Böyle bir köleyi azad etmenin yeter­li olacağını kabul edenlerin bunu kabul edişlerinin tek sebebi, küçük çocu­ğun hükmünün anne ve babasının hükmüne tabi oluşundan dolayıdır. Bu hu­susta başka ilim adamları onlara muhalefet etmiş ve şöyle demişlerdir: Kö­le azad etmek icab ettiği takdirde ancak namaz kılmak ve oruç tutmak du­rumunda olanların azad edilmesi geçerlidir. Yüce Allah’ın: “Sizi ilkin yarat­tığı gibi yine döneceksiniz” (el-A’raf, 7/29) buyruğunda da “Allah kul hak­kında hüküm verip onun aleyhine takdir ettiği ile sona erdirilir” İfadesinde de küçük çocuğun mü’min ya da kâfir olarak dünyaya geldiğine delil olacak bir taraf yoktur. Çünkü akıllar şuna tanıklık etmektedir: O vakitte çocuk iman ya da küfrü akledebilecek yaşta değildir. Halbuki: ” İnsanlar tabakalar halin­de yaratılmışlardır.” ifadesinin yer aldığı hadise gelince, bu hakkında herhan­gi bir tenkidin bulunmadığı hadislerden değildir. Zira bu hadisi tek başına Ali b, Zeyd b. Cüd’an rivayet etmiş olup, Şu’be onun hakkında tenkitlerde bulunurdu. Üstelik “mü’min doğar…” buyruğu yüce Allah’ın onun hakkındaki ezeli ilmine binaen o mü’min olmak üzere doğar, yahut kâfir olmak üze­re doğar anlamına gelme ihtimali vardır. Hadis-i şerifte geçen: “Ben bıtnla-rı cennet için yarattım, bunları da cehennem için yarattım.” ifadesinde ise bun­ların nihai olarak ne şekilde vefat edeceklerine bakılacağına ve bunun gö-zönünde bulundurulacağına dikkat çekilmesinden fazla bir şey yoktur. Ço­cuklukları esnasında bile bunlar cennet ya da cehennemi hakeden yahut ta küfür ve imanı akleden kimseler oldukları kastedilmek istenmemektedir.

Derim ki: Ebu Ömer b. Abdi’l-Berr’in seçip beğendiği ve lehine delil ge­tirdiği görüşe; aralarında Tefsir’inde fıtratın anlamına dair açıklamalarda bulunan muhakkiklerden İbn Atiyye ve hocamız Ebul-Abbas da vardır. İbn Atiyye dedi ki: Bu lafzın tefsiri hususunda dayanılacak nokta, bunun önce­den hazır hale getirilmiş, çocuğun nefsinde (ruhunda) buiunan hilkat ve hey’et olduğudur. Çünkü çocuk bununla yüce Allah’ın yarattıklannı temyiz eder, bir­birinden ayırt eder ve bunları Rabbinin varlığına delil görür, bu fıtrat ile de Allah’ın şer’î hükümlerini bilip O’na iman eder. Buna göre yüce Allah şöy­le buyurmuş gibidir: Sen yüzünü hanif olan dine dosdoğru çevir. Bu din ise yüce Allah’ın insanların fıtratını ona karşı istidadlı olarak yaratmış olduğu Al­lah’ın fıtratıdır. Ancak onlar birtakım etkenlere maruz kalırlar. İşte Peygam­ber (sav)’in: “Her doğan fıtrat üzere doğar.^bonra onun anne-babası onu ya-hudi ya da hristiyan yapar.” buyruğunda da bu kabilden anlam kastedilmiş­tir. Burada anne-babanın söz konusu edilmesi, pekçok olan çeşitli arızi du­rumlara bîr örnektir.

Hocamız da bu hususa dair açıklamalarda şöyle demektedir: Yüce Allah, Âdemoğullarmın kalblerini hakkı kabule elverişli bir şekilde yaratmıştır. Tıpkı gözlerini ve kulaklarını görülecek şeyleri görmeye, işitilecek şeyleri işit­meye elverişli yarattığı gibi. Bu kalbler böyle bir şeyi kabul edebilecek hal­de ve bu yetkinlik üzere devam ettiği sürece, hakkı ve İslâm dinini idrak eder. Hak olan dinin o olduğunu anlar. Bu anlayışın sıhhatli olduğuna de­lil de Peygamber Efendimizin: “Tıpkı bir hayvanın hilkati tam ve eksiksiz bir yavru doğurması gibi, siz onun kulağının hiç kesik olduğunu görüyor mu­sunuz” buyruğudur. Yani hayvan yavrusunu yaratılışı mükemmel ve çeşitli afetlerden uzak halde dünyaya getirir. Eğer o hilkati asli hali üzere bırakı­lacak olursa, kusurlardan uzak ve kamil şekliyle kalmaya devam eder. An­cak bu hayvan üzerinde tasarruflarda bulunularak kulağı kesilir, yüzü dam­galanır. Böylelikle çeşitli afetler ve eksikliklerle karşı karşıya kalır ve asıl ya­ratılışının dışına çıkmış olur. İnsan da böyledir. O halde bu, vakıada görü­lene bir benzetmedir, bunun benzetme yönü de gayet açıktır.

Derim ki: Bu görüş ile birinci görüş mana itibariyle birbirine uygundur. Bu durum da, insanların dünya hallerini akıllarıyla kavrayıp, idrak etmelerinden ve gözle görülen apaçık belgelerin ortaya koydukları deliller ile on­lara karşı yüce Allah’ın kudreti kesinlik kazandıktan sonra ortaya çıkar. Ye­rin ve göklerin yaratılması, güneş, ay, kara, deniz, gece ile gündüzün deği­şip durması, bu belgelerdendir. Onların nevaları bu insanlar üzerinde etki-lerini gösterince, bu sefer şeytanlar onlara gelir, yahudiliğe ve hristiyanlığa onları davet eder. Hevâları ile birlikte onları sağa, sola götürür. Bununla bir­likte bunlar küçük yaşta ölürlerse cennettedirler. Yani bütün küçük çocuk­lar cennetliktir. Çünkü yüce Allah Âdem (a.s)’ın zürriyetini soyundan zerre­cikler halinde ortaya çıkardığında hepsi rububiyetini ikrar edip, itiraf etmiş­lerdir. Bu da yüce Allah’ın şu buyruğunda dile getirilmektedir: “Rabbin, Âdemoğullarının sırtlarından zürriyetlerini almış ve onları kendilerine şahid tutup: Ben sizin Rabbiniz değil iniyim? (diye buyurmuştu). Onlar da: Evet, şahid olduk demişlerdi.” (el-A’raf, 7/172) O’nun rububiyetini kabul et­tiklerinden, O’nun kendisinden başka hiçbir ilah bulunmayan Ailah olduğu­nu itiraf ettikten sonra tekrar onları Âdem (a.s)’in sulbüne geri iade etmiş­tir. Daha sonra kul, annesinin karnında iken bedbaht mı, yoksa bahtiyar mı olacak diye ilk yazılmış kitaba uygun olarak yazılır, İlk yazılı kitabta bedbaht olduğu kaydedilmiş kimseye sorumluluk çağına gelinceye kadar ömür veri­lir. Âdem’in sulbünde iken kendisinden alınmış olan sözü şirk koşmakla naks eder. İlk yazılı kitabta bahtiyar kimselerden olduğu yazılmış olanlara da so­rumluluk çağına gelinceye kadar ömür verilir ve bu da bahtiyarlardan olur. Sorumluluk çağına gelmeden önce ölen müslümanlann küçük çocuklarına gelince; bunlar da cennette babaları ile birlikte olacaklardır. Sorumluluk ça­ğına gelmeden önce ölen müşriklerin çocukları ise, babalarıyla birlikte ol­mayacaklardır. Çünkü bunlar Âdem’in sulbünde iken kendilerinden alınmış bulunan ilk sözleri üzere ve bu sözlerini bozmadan ölmüş oluyorlar. Te’vil ehlinden bir grub bu kanaati benimsemiştir. Bu görüş hadislerin arasını te’lif etmekte ve böylelikle müşriklerin çocukları hakkında kendisine soru so­rulduğunda cevab olarak verdiği: “Onların (büyümüş olsalardı) ne şekilde amel edeceklerini en iyi Allah bilir” buyruğunda “baliğ oldukları takdirde…” demek istemiş olduğu anlaşılmış olmaktadır.

Bu yoruma Buharî’nin rivayet ettiği şu hadis de delil teşkil etmektedir: Se-mura b. Cundub’dan rivayete göre Peygamber (sav) -uzunca rivayet edilmiş rüya hadisinde- şöyle buyurulmuştur: “Bahçede gördüğüm uzun boylu adam ise İbrahim (a.s)’dır. Etrafında bulunan küçük çocuklara gelince, bunlar da fıtrat üzere doğmuş herbir çocuktur.” Ey Allah’ın Rasûlü, peki ya müşrikle­rin çocukları? diye sorulunca, Rasûlullah (sav); “Müşriklerin çocukları da da­hil” diye buyurdu.[47]

İçte bu da görüş ayrılıklarını ortadan kaldıran bir nasstır. Bu hususta gel­miş rivayetlerin en sahihi de budur. Bunun dışındaki diğer hadislerde ise fu-kahânın imamlarının kabul ettikleri hadisler arasında yer almayan ve bazı il­letleri bulunan hadislerdir. Bu açıklamayı da Ebu Ömer b. Abdi’1-Berr yap­mıştır.

Enes yoluyla rivayet edilen hadiste de şöyle demiştir: Rasûiullah (sav)’a müşriklerin çocukları ile ilgili soru soruldu, o da şöyle buyurdu: “Onların ha-seneleri yoktur ki, onlara karşılıkları verilerek cennetin maliklerinden olsun­lar. Günahları yoktur ki, onlara karşılık cezalandırılarak cehennemliklerden olsunlar. İşte bu sebepten onlar cennetliklerin hizmetçileri olacaklardır. “[48] Bu hadisi Yahya b. Sellam Te/3sir”inde zikretmiştir.

Biz de bu hususa dair “et-Tezkire” adh eserimizde daha geniş açıklama­larda bulunduğumuz gibi “el-Muktebes fi Şerhi Muuattai Malik İbn-i Enes” adlı eserimizde de Ebu Ömer’in bu husustaki açıklamalarını kaydetmiş bu­lunuyoruz. Cenab-ı Allah’a hamdolsun.

îshak b. Rahaveyh dedi ki: Bize Yahya b. Âdem anlattı, dedi ki: Bize Ce-rir b. Hâzim haber verdi. Cerir, Ebu Recâ el-Utaridî’den şöyle dediğini nak­letti: Ben İbn Abbas’ı şöyle derken dinİedim: Çocuklar ve kader hakkında söz söyleyinceye ya da bunlar üzerinde düşününceye kadar bu ümmetin işi, bir­birine uygun ya da birbirine yakın -yahut ta bu ikisine benzer bir söz kul­landı- kalmaya devam edecektir. Yahya b. Âdem dedi ki: Ben bunu İbnu’l-Mubarek’e zikrettim, şöyle dedi: Peki, insan cahilliğe karşı suskun kalabilir mi? Ben: JConuşnıayı mı emrediyorsun? dedim, fakat sustu.

Ebubekir el Verrâk dedi ki: “İnsanları üzerine yarattığı Allah’ın fıtratı­na” buyruğundan kasıt, fakirlik ve ihtiyaçtır. Bu güzel bir açıklamadır! Çün­kü insan doğduğu andan, ölünceye kadar fakir ve muhtaçtır, doğru. Hatta âhi-rette de böyle olacaktır.

“Allah’ın yaratışını değiştirmek sözkonusu değildir.” Bu fıtratın yara tıcı tarafından değiştirilmesi sözkonusu değildir. Hiçbir şekilde emir buna mu­halif olarak gelmez. Yani yüce Allah’ın mutlu ve bahtiyar olarak yarattiğı kim­se, bedbaht olmaz. Bedbaht olarak yarattığı hiçbir kimse de bahtiyar olmaz.

Mücahid de dedi ki: Yani Allah’ın dininin değiştirilmesi sözkonusu değil­dir. Katade, İbn Cübeyr, ed-Dahhak, İbn Zeyd ve en-Nehaî de bu görüşte­dir. Onlar derler ki: Bu buyruğun anlamı, itikadi konular hakkında böyledir.

îkrime de dedi ki: İbn Abbas ve Ömer b. el-Hattab’dan rivayet edildiğine gö­re antam şudur; Yüce Allah’ın yaratmış oiduğu davarların erkeklerinin burul­ması suretiyle Allah’ın hilkati değiştirilmemelidir. Buna göre buyruk, hayvan­ların erkeklerinin burulmasının yasaklanışı anlamındadır. Buna dair açıkla­malar daha önceden en-Nisa Sûresi’nde (4/119. âyet, 2. başlık ve devamın­da) geçmiş bulunmaktadır.

“Dosdoğru din işte budur.” Yani dosdoğru hüküm, kaza (takdir) budur. Bu açıklamayı İbn Abbas yapmıştır. Mukatil de; Apaçık hesap budur, diye açıklamıştır. “Dosdoğru din İşte budur.” İslâm dini dosdoğru dindir, diye de açıklanmıştır.

“Fakat insanların çoğu bilmezler.” Yani düşünmezler ki; kendilerinin iba­dete layık bir yaratıcılarının ve ezelden beri hüküm vermiş ve hükmü yeri­ne gelip gerçekleşen bir ilahlarının bulunduğunu bilsinler. [49]

  1. O’na donenler olun, O’ndan korkun. Namazı da dosdoğru kılın ve müşriklerden olmayın.
  2. Dinlerini parça parça eden ve fırkalara ayrılanlardan (olmayın). Bununla beraber herbîr fırka sahip olduğundan memnundur.

“O’na dönenler olun” buyruğunun anlamı hakkında farklı görüşler var­dır. Tevbe ve ihlas ile O’na dönenler olun, diye açıklanmıştır. Yahya b. Sel-lam ve el-Ferra; O’na yönelenler olun, diye açıklamışlardır, Abdurrahman b. Zeyd: O’na itaat edenler, diye açıkladığı gibi, günahlardan tevbe edenler ola­rak dönün, diye de açıklanmıştır. Ebu Kays b. el-Eslet’in şu beyitt de bu ka­bildendir:

“Teybe ederlerse eğer Süleymoğullan,

Ve onların kavimleri olan Hevazinliler, dönmüş olurtar.

Mana (yani – dönüş anlamına gelen- tevbe ve inâbe) anlam itibariyle bir­dir. Çünkü; fiillerinin hepsi dönmek anlamını verir.

el-Maverdî dedi ki: İnâbe (dönüş)’nin asıl anlamı hususunda iki görüş var­dır. Birincisine göre bunun asıl anlamı kesmektir. İşte: “Azı dişi” adı Kesici olduğundan dolayı buradan gelmektedir. Sanki inabe itaat etmek su­retiyle yüce Allah’a doğru herşeyle ilişkiyi kesip yönelmek gibi kabul edil­miştir. İkinci görüşe göre asıl anlamı, dönüştür. Bu da ardıarkasına dönme­yi ifade eden; fiilinden alınmış demektir. Nevbet de buradan gel­mektedir. Çünkü o belli bir adete, alışkanlığa dönüşü ifade eder. el-Cevhe-rî dedi ki: “Allah’a yöneldi ve tevbe etti” anlamındadır. “Nevbet” de çoğulu olan (wjiO’in tekilidir. Mesela: “Nevbetin gel­di” denilir, Su ve başka hususlarda kendi ara­larında nevbetleşirler” demektir.

“O’na dönenler olun” buyruğu hal olarak nasbedilmiştir. Muhammed b. Yezid dedi ki: Çünkü anlam şöyledir: “Sen yüzünü… dosdoğru çevir.”(er-Rum, 30/30) O halde sizler de O’na dönenler olarak yüzünüzü dosdoğru çevirin.

el-Ferra da dedi ki: Anlam şudur: Sen yüzünü dosdoğru çevir, seninle bir­likte olanlar da dönenler olarak (çevirsinler).

Denildiğine göre; bunun nasb İle gelmesi, önceki ifadeden munkatı’ olu­şundan dolayıdır. Yani sen yüzünü dosdoğru çevir, senin ümmetin de ona dönenler olsunlar. Çünkü ona verilen emir ümmetine verilen emirdir. O hal­de; “O’na dönenler olarak” diye buyurulması gayet güzeldir. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır: “Ey Peygamber!Kadınları boşadığmızzaman…”(et-Talâk, 65/1)

“O’ndan korkun” yani Allah’tan korkun ve O’nun size vermiş olduğu emir­leri yerine getirin.

“Namazı da dosdoğru kılın ve müşriklerden olmayın” buyruğu ile iba­detin ancak ihlâs ile birlikte fayda vereceğini beyan etmektedir. Bundan do­layı yüce Allah: “Ve müşriklerden olmayın” diye buyurmaktadır. Bu husus etraflı açıklamalarıyla daha önceden en-Nisâ Sûresi (4/36. âyetin tefsirinde) ile cl-Kehf Sûresi’nde (18/110. âyetin tefsirinde) ve başkalarında geçmiş bulunmaktadır.

“O dînlerini parça parça edenlerden…” buyruğunu Ebu Hureyre, Âişe ve Ebu Umame, kıble ehline mensup çeşitli hevâ ve bid’at sahibi kimseler hakkında yorumlamışlardır. Buna dair açıklamalar da daha önceden el-En’âm Sûresi’nde (6/159- âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

er-Rabî b. Enes de dedi ki: Dinlerini parça parça edenler, kitab ehli olan yahudilerle hristiyanlardır. Katade ve Ma’mer de böyle demiştir.

Hamza ve el-Kisaî, “dinlerini parça parça edenler” anlamındaki buyru­ğu: “( ^itjîjtî): Dinlerinden ayrılanlar” diye okumuşlardır. Ali b. Ebi Talib de böyle okumuştur. Uyulması gereken -ki o da tevhiddir- dinlerinden ay­rılanlar, anlamındadır.

“Ve fırkalara ayrılanlardan” çeşitli fırkalara bölünenlerden demek olup, bu açıklamayı el-Keîbî yapmıştır. Çeşitli dinlere ayrılanlar diye de açıklan­mıştır ki, bu açıklama da Mukatil’indir.

“Bununla beraber herbir fırka sahip olduğundan memnundur.” Sevinç­lidir ve onu beğenmektedir. Çünkü onlar hakkı apaçık görmemişlerdir. Hal­buki onu açık seçik görmekle yükümlü idiler. Denildiğine göre bu husus, farz hükümlerin nazil oluşundan önce idi.

Bir görüşe göre; yüce Allah’a isyan eden bir kimse işlediği masiyetten ötü­rü sevinç duyabilir. İşte şeytan, yol kesiciler ve başkaları böyledir. Doğrusu­nu en iyi bilen Allah’tır.

el-Ferrâ’nın iddia ettiğine göre: “Ve müşriklerden olmayın” buyruğun­da anlamın tamam olması mümkündür. Bu durumda: Dinlerinden ayrılıp, ken­dileri fırkalara ayrılanlardan (olmayın), demek olup, bu da yeni bir cümle baş­langıcı olur. Bununla birlikte bu buyruğun kendisinden önceki buyruklarla muttasıl olması da mümkündür. en-Nehhas dedi ki: İfade kendisinden ön­ceki buyruklarla muttasıl ise o takdirde Basralılara göre harfin (min edatının) tekrar edilmesi ile bedeldir.

Yüce Allah’ın: “Kavmin­den müstekbir olanların ileri gelenleri, kendilerince zayıf kabul ettiklerine yani aralarından iman edenlere şöyle dediler…” (el-A’raf, 7/75) buyruğun­da olduğu gibi. Eğer edatsız bedel yapılacak olsa, yine caiz olur. [50]

  1. İnsanlara bir sıkıntı isabet etse, hemen Rabblerine yönelenler olarak O’na dua ederler. Sonra onlara nezdînden bir rahmet tat-tırırsa, bakarsın ki onlardan bir fırka, Rabblerine ortak koşar.

“İnsanlara bir sıkıntı” yani kıtlık ve zorluk “İsabet etse, hemen Rabb­lerine” bunu üzerlerinden kaldırması için “yönelenler olarak O’na dua

ederler.” İbn Abbas dedi ki: Bütün kalbleriyle ve hiçbir şey oıtak koşmaksızın O’na yönetirler. Bu buyruklarda bu halin hayret edilecek bir husus ol­duğu anlatılmaktadır. Bu buyruğu ile yüce Allah, müşriklerin, ardı arkasına gelen delillere rağmen yüce Allah’a dönmeyi terketmelerinden, peygambe­rinin hayret etmesi gerektiğine dikkat çekmektedir. Yani bu kâfirlere hasta­lık ya da darlık gibi bir sıkıntı isabet edecek otursa, hemen Rabblerine dua ederler. Yani başlarına gelen bu musibeti açıp gidermesi İçin Ondan yardım iscerler. Putları bir kenara bırakarak yalnızca O’na yönelirler. Çünkü putla­rın kurtuluşa erdiremeyeceklerini çok iyi bilirler.

“Sonra onlara neslinden bir rahmet” sağlık ve nimet “tatürırsa, bakar­sın kî onlardan bir fırka, Rablerine” O’na ibadetlerinde “ortak koşar.” [51]

  1. Kendilerine verdiklerimize nankörlük etsinler dîye. Faydalanın bakalım, yakında bileceksiniz.

“Kendilerine verdiklerimize nankörlük etsinler diye” buyruğunda yer alan “İam”ın “key lam’ı (“diye” anlamında)” olduğu söylendiği gibi; tehdit an­lamını taşıyan bir emir “lâm”ı olduğu da söylenmiştir,[52] Yüce Allah’ın şu buy­ruğunda olduğu gibi “Artık, dileyen iman etsin, dileyen kâfir olsun.” (el-Ke-hf, 18/29)

“Faydalanın bakalım yakında bileceksiniz” buyruğu da bir tehdittir.

Abdullah b. Mes’ud’un Mushafında “Ve faydalansınlar…” şek­lindedir. -Yani Biz onlara faydalansınlar diye böyle bir imkan verdik. Bu, ga-ib bir kimse hakkında haber verme kipidir. Tıpkı “nankörlük etsinler” buy­ruğu gibi. MushaPın hattında ise, gaib hakkında haber verildikten sonra hi-tab şeklindedir. Ey bunu yapanlar, faydalanın bakalım, dernektir. [53]

  1. Yoksa Biz, onlara kesin bir delil indirdik de onlara onu koşma­larını bu mu söylüyor?

“Yoksa Biz, onlara kesin bir delil indirdik de… mu?” buyruğundaki so­ru, tevkif (durumu bildirmek) anlamını taşıyan bir sorudur.

ed-Dahhak dedi ki: “Kesin bir delil (sultan)” kitab demektir. Katade ve er-Rabî b. Enes de böyle açıklamışlardır. Burada konuşmanın kitaba (sulta-‘ na: kesin delile) izafe edilmesi, anlamın genişletilmesi (mecaz)’dir. el-Ferra’nın iddiasına göre Araplar “sultan (kesin delil)” lafzını müennes olarak kullanıp, “(otULJl dLU c c-iî): Bu hususta sultan senin aleyhine hüküm vermiştir” derler.

Basrahlara göre ise bu kelimenin müzekker olması daha fasihtir. Kur’ân-ı Kerîm’de de böyle kullanılmıştır. Bununla birlikte onlara göre müennes ola­rak kullanılması da mümkündür. Zira “hüccet (kesin delil)” anlamındadır. Yok­sa bu delil sizin şirk koşabileceğinizi mi söylüyor? demek olur. Bu açıklama­yı İbn Abbas ve ed-Dahhak da yapmıştır.

Ali b. Süleyman’ın, Ebu’l Abbas Muhammed b. Yezid’den rivayetine gö­re o şöyle demiştir: Sultan (kesin delil), selît’in cem’idir. Tıpkı; “Ek­mek” lafzının çoğulunun; diye getirilmesi gibi. Onun müzekker ka­bul edilmesi çoğul anlamı, müennes kabul edilmesi ise cemaat (çokluk) an­lamına göredir. Daha önce Al-i îmran Sûresi’nde (3/151. âyetin tefsirinde) sul­tan kelimesine dair açıklamalar yeteri kadar geçmiş bulunmaktadır. Sultan ay­nı zamanda insanın kendisi sebebiyle bir ceza görmesini gerektiren herhan­gi bir hususu, kendisi ile önleyebildiği şey demektir. Yüce Allah’ın: “Veya mu­hakkak onu kestiririm ya da bana apaçık bir delil (sultan) getirir” (en-Neml, 27/21) buyruğunda olduğu gibi. [54]

  1. İnsanlara bir rahmet tattırsak, ondan dolayı şımarıverirler. Ellerinin Önünden gönderdikleri sebebi Ue de onlara bir kötü­lük gelip çatarsa, hemen ümitlerini kesiverirler.

“İnsanlara” Yahya b. Sellam’a göre bolluk, genişlik, afiyet; en-Nekkaş’a göre nimet ve yağmur, bir görüşe göre emniyet ve rahatlık, huzur -ki anlam­lan birbirine yakındır- “tattırırsak, ondan dolayı” yani rahmet ile “şımarı-verirler. Ellerinin önünden gönderdikleri” işledikleri masiyetleı “sebebi İle de onlara bir kötülük” Mücahid’e göre belâ ve ceza, es-Süddî’ye göre yağmur yağmaması “gelip çatarsa, hemen ümitlerini kesiverirler.” Yani rah met ve kurtuluştan yana ümit keserler. Cumhur böyle açıklamıştır.

el-Hasen ise şöyle demektedir: Ümit kesmek, şanı yüce Allah’ın gizli hallerde farz kıldığı şeyleri terketmektir.

Genel olarak bu fiil; “Ümit kesti, keser” diye okunmuştur. Bu­nunla biriikte; diye de okunur ki, bu da Ebu Amr, el-Kİsaî ve Ya-kub’un kıraatidir.

el-A’meş ise diye her ikisinin de aynu’l-fiilini esreli okumuştur. Sandı, sanır” gibi.

Âyet-i kerîme kâfirin niteliğini ortaya koymaktadır. Darlık ve zorluk za­manlarında ümit keser, nimet ile karşı karşıya kaldığı vakit şımanr. Şu beyit­te söylenildiği gibi:

“Kötü merkeb gibi ki, ona yem verecek olursan, İnsanları tekmeler ve eğer aç kalırsa anırır.”

Kalbinde imanın iyice yer etmediği pek çok kimse de bu mesabededir. Bu kabilden açıklamalar daha önce birkaç yerde geçmiş bulunmaktadır. Mü’min ise nimet halinde Rabbine şükreder, darlık ve sıkıntılı zamanlarda da O’ndan ümidini kesmez. [55]

  1. Görmezler mi ki, şüphesiz Allah, dilediğinin rızkını geniş tutar ve daraltır. Muhakkak bunda iman eden bir topluluk için âyet­ler vardır.

“Görmezler mi ki, şüphesiz Allah, dilediğinin rızkını geniş tutar ve da­raltır.” Yani dünya hayatında dilediği kimseye bol bol mal ihsan eder, ya­hut ta kısar. O halde fakirliğin insanları ümitsizliğe götürmemesi gerekir.

“Muhakkak bunda iman eden bir topluluk için âyetler vardır.” [56]

  1. Akrabaya, yoksula ve yolculara haklarını ver. Bu, Allah’ın rıza­sını isteyenler için daha hayırlıdır. İşte onlar, umduklarına kavuşanların tâ kendileridir.

Yüce Allah’ın “Akrabaya, yoksula haklarını ver” buyruğuna dair açık­lamalarımızı üç başlık halinde sunacağız: [57]

1- Âyetin Önceki Buyruklarla İlişkisi ve Sadakanın Faziletlisi:

Şanı yüce Allah, bundan önce dilediği kimselere rızkı genişletip yayaca­ğını belirttikten sonra, rızkın kendisine genişle t ildiği kimseye de fakire ye­tecek kadarım ulaştırmasını emretmektedir ki, böylelikle zenginin şükür edip etmeyeceğini imtihan etsin. Hitab, Peygamber (sav)e olmakla birlikte, maksat o ve onun ümmetidir. Çünkü daha sonra: “Bu, Allah’ın rızasını is­teyenler İçin daha hayırlıdır” diye buyurmaktadır.

Yüce Allah, akrabalığı dolayısıyla akrabalara sadaka verilmesini emretmek­tedir. Çünkü en hayırlı sadaka yakına verilen sadakadır ve bu sadaka ile bir de akrabalık bağı (sıla-i rahim) gözetilmektedir. Rasûlullah (sav) akrabala­ra sadaka vermeyi, köle azad etmekten faziletli tutmuştur. Meymune’ye bir küçük cariyeyi azad etmiş iken şöyle demişti: “Eğer sen onu dayılarına ver­miş olsaydın, bunun ecri senin için daha büyük olurdu. “[58]

2- Âyet-i Kerimenin Hükmü Nesh Edilmiş midir?:

Bu âyet-i kerîmenin hükmü hakkında ihtilâf edilmiştir. Bunun miras ile il­gili âyet ile nesholduğu söylendiği gibi; nesh olmadığı da söylenmiştir, Ak­sine yakın akrabanın, durum ne olursa olsun iyilik noktasında gözetilmesi gereken bir hakkı vardır. Doğru olan da budur.

Mücahid ve Katade dedi ki: Akrabalık bağını gözetmek yüce Allah’tan bir farizadır. Hatta Mücahid şöyle demiştir: Bir kimsenin akrabaları ihtiyaç ha­lindeyken (başka yere) verdiği sadakası kabui edilmez.

Bir diğer görüşe göre akrabalardan kasıt, Peygamber (sav)’ın akrabaları­dır. Ancak birincisi daha doğrudur. Çünkü peygamberlerin akrabalarının hak­kı yüce Allah’ın Kitabında yer alan: “Ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri Allah’a, Rasûlüne, yakın akrabalara… aittir.” (el-Enfal, 8/41) buyruğunda açıklanmaktadır.

Bir diğer görüşe göre yakın akrabaya verme emri, mendubluk bildirmek içindir. el-Hasen dedi ki: “Hakkı” buyruğundan kasıt, bolluk anında onu gö­zetmek, zorluk anında da güzel söz söylemektir.

“Yoksul (miskin)” hakkında da İbn Abbas şöyle demektedir: Yani dola­şıp dilenen kimseye yemek yedir. Yolcu ise misafirdir. Buna göre o misafir ağırlamayı farz kılmaktadır. Bütün bunlara dair etraflı ve geniş açıklamalar ilgili yerlerde (mesela bk. el-Bakara, 2/83. âyet, 7. başlık, 177. âyet, 6. baş­lık, ei-Enfal, 8/41, âyet, 11, başlık; Hûd, 11/69 71. âyetler, 2. başlık) geçmiş bulunmaktadır. Cenab-ı Allah’a hamdolsun. [59]

3- Allah’ın Rızasını İsteyenler:

“Bu, Allah’ın rızasını isteyenler İçin daha hayırlıdır.” Yani hakk eğer yüce Allah’ın rızası istenerek, O’na yakınlaşmak arzusu ile verilecek olursa, elbetteki cimrilik etmekten daha hayırlıdır.’

“İşte onlar umduklarına kavuşanların tâ kendileridir. Âhirette istedik­leri mükâfatı elde edenlerin tâ kendileridir.” Buna dair açıklamalar da da­ha önce el-Bakara Sûresİ’nde (2/5. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.[60]

  1. İnsanların mallan arasında artış göstersin diye verdiğiniz her­hangi bir faiz, Allah katında artmaz. Fakat Allah’ın rızasını ara­yarak verdiğiniz zekâta gelince; işte onlar kat kat arttıranlardır.

Yüce Allah’ın: “İnsanların malları arasında artış göstersin diye verdi­ğiniz herhangi bir faiz, Allah katında artmaz” buyruğuna dair açıklamala­rımızı dört başlık halinde sunacağız: [61]

1- Bu Âyet-i Kerimede Sözü Edilen Faiz ile Yasak Kılman Faiz:

Yüce Allah, kendi rızası için yapılanlar ve karşılığında mükâfat verdiği har­camaları sözkonusu ettikten sonra, bu şekilde olmayan ve bununla birlikte Allah’ın rızası da aranan bir husustan sözetmektedir.

Bu buyrukta geçen “verdiğiniz” anlamındaki buyruğu Cumhur di­ye med İle okumuşlardır ki, “verdiğiniz” demektir. İbn Kesir, Mücahid ve Hu-meyd ise bunu medsiz olarak; artsın diye işlediğiniz herhangi bir riba, an­lamına gelecek şekilde okumuşlardır. Bu da: “Doğru iş yaptım, yanlış iş yaptım” demek gibidir. Bununla birlikte yüce Allah’ın: “Fa­kat… verdiğiniz zekâta gelince” anlamındaki buyrukta yer alan; “Ver­diğiniz” buyruğunu icma ile medli okumuşlardır.

Rİbâ, artış demektir. Bunun anlamına dair açıklamalar daha önce el-Ba-kara Sûresi’nde (2/275-279- âyetler, birinci başlık ve devamında) geçmiş bu­lunmaktadır. Ancak orada sözkonusu edilen riba (faiz) haramdır. Burada sö­zü edilen ise helâldir. Buna göre riba’nın bir kısmı helâl ve bir kısmı haram olmak üzere İki kısım olduğu ortaya çıkmaktadır.

îkrime dedi ki: Yüce Allah’ın: “İnsanların malları arasında artış göster­sin diye verdiğiniz herhangi bir faiz (riba)” buyruğu hakkında dedi ki: Ri ba (faiz) iki türlüdür. Birisi helâl, birisi haramdır. Helâl olan kendisinden da­ha iyisi verilir maksadıyla hediye vermektir.

ed-Dahhak’tan da bu âyet-i kerîme hakkında şöyle dediği nakledilmek­tedir: Bundan kasıt kendisinden daha üstünü karşılık olarak verilsin diye he­diye olarak verilen helâl ribadır. Böyle bir maksatla hediye vermenin ne ki­şinin lehine olan bir tarafı vardır, ne de aleyhine. Bundan dolayı kişi ecir de almaz, günah ta kazanmaz.

İbn Abbas da böyle demiştir: “…verdiğiniz herhangi bir faiz…” buyru­ğu ile adamın kendisinden daha fazlası karşılık verilir ümidiyle birşeyi he­diye vermesini kastetmektedir. İşte Allah katında artış göstermeyen ve sahi­bine ecir de verilmeyen budur. Ancak bundan dolayı onun için günah da yok­tur. İşte âyet-i kerîme buna dair nazil olmuştur.

İbn Abbas, İbn Cübeyr, Tavus ve Mücahid dediler ki: Bu âyet-i kerîme hi-betu’s-sevab (karşılık istenerek yapılan hibe) hakkında inmiştir.

İbn Aü’yye dedi ki: İnsanın kendisine mükâfat verilmesi maksadıyla -se­lam ve buna benzer- yaptığı işler de onun gibidir. Böyle bir kimse bu gibi halde günah kazanmasa dahi, bundan dolayı ecir almaz ve Allah nezdinde ona fazla bir mükâfat da verilmez. Kadı Ebubekr b, el-Arabî de bu görüşü İfa­de etmiştir.

Nesaî’nin, Sünen’inde Abdurrahman H. Alkame’nin şöyle dediği kaydedilmektedir: Sakîflilerden bir heyet Rasûlullah (sav)’ın huzuruna geldiler. Be­raberlerinde de bir hediye vardı. Peygamber: “Bu bir hediye midir, yoksa bir sadaka mıdır? Eğer bu bir hediye ise bununla sadece Rasûlullah (sav)’ın hoş­nutluğu ve İhtiyacın(tn) görülmesi kastedilmiştir. Eğer bu bir sadaka ise bu-fnunla ancak yüce Allah’ın rızası aranır.” Onlar: Hayır, bu bir hediyedir, de­diler. Peygamber (sav) onların hediyelerini kabul etti. Onlarla birlikte otu­rup, o onlara soru sordu, onlar da ona soru sordular.[62]

Yine İbn Abbas ve İbrahim en-Nehaî de şöyie demişlerdir: Bu âyet-i ke­rîme, akrabalarına ve kardeşlerine onlara faydalı olmak, onları mal sahibi yap­mak ve onlara lütufta bulunmak gayesi ve bununla birlikte de kendilerine menfaat sağlayıp kendi mallarını arttırmak kastı ile veren bir topluluk hak­kında nazil olmuştur.

eş-Şa’bî dedi ki: Âyetin anlamı şudur: İnsan bir başkasına bir hizmette bu­lunur ve onun yanına çabukça koşup giderse, bundan da dünyasında fayda­lanmak maksadını güderse, yaptığı o hizmet karşılığında sağladığı bu men­faat dolayısıyla bu hizmeti Allah nezdinde artmaz.

Bir açıklamaya göre böyle bir iş, özellikle Peygamber (sav) için haram idi. Yüce Allah: “Daha fazlasını isteyerek minnet etme” (el-Müddessir, 74/6) buy­ruğunda bir şey verip, onun yerine ondan daha fazlasını almasını yasakla­maktadır.

Bir başka açıklamaya göre; âyet-i kerîmede kastedilen haram kılınan fa­izdir. Buna göre: “Allah katında artmaz” buyruğunun anlamı: Bu faiz onu alanındır, diye hüküm verilmez, aksine o kendisinden alınana aittir, es-Süddî dedi ki: Bu âyet-i kerîme Sakiflilerin faizi hakkında nazil olmuştur. Çün­kü onlar kendi aralarında faizli muameleler yaptıkları gibi, Kureyş’in kendi­leri de aralarında faizli muamelelerde bulunurlardı. [63]

2- Daha Fazlasıyla Mükâfat Görmek Ümidiyle Hibe Vermek:

Kadı Ebubekir b. el-Arabî dedi ki; Âyet-i kerîmenin açık ifadesi mükâfat bakımından insanların mallarından daha fazlasını taleb ederek hibede bulu­nan kimse hakkındadır. el-Muhelleb dedi ki: Karşılığını isteyerek hibede bu­lunan ve: Ben bunun karşılığını almak istemiştim, diyen kimsenin durumu hakkında ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Malik dedi ki: Böylesinin durumuna bakılır, eğer onun benzerleri kendisine hibe edilen kimseden kar­şılığını isteyen tipten ise, bunu istemek hakkı vardır. Fakirin zengine, hizmet­çinin sahibine, kişinin emirine ya da kendisinden yukarıdaki kimselere hi­bede bulunması gibi. Şafiî’nin iki görüşünden birisi de budur.

Ebu Hanife dedi ki: Şart koşmadığı takdirde onun karşılık alma hakkı yok­tur. Şafiî’nin diğer bir görüşü de budur. O der ki: Karşılık almak maksadı ile yapılan hibe (hibetu’s-sevâb) bâtıldır, hibe yapana faydası yoktur. Çünkü bu bedeli meçhul bir satıştır. el-Kufî buna delil olarak şunu göstermektedir: Hi­be konusu teberrudur. Eğer bizler bu hususta karşılık vermeyi öngörecek olur­sak, bu takdirde teberru manası ortadan kalkar ve bu sefer hibe, ivaziı akit­ler durumuna geçer. Araplar ise alış-veriş (bey’) Iaf2i ile hibe lafzı arasında ayırım gözetmiş, alıg-verişi karşılığında bedele hak kazanılan, hibeyi ise böyle olmayan muameleler için tahsis etmişlerdir.

Bizim delilimiz ise Maük’in Muvatta’mda. kaydettiği şu rivayettir. Ömer b. el-Hattab (r.a) dedi ki: Bir kimse eğer bir hibede bulunur da o bunu ancak karşılığı verilsin diye vermişse, bu hususta razı edilinceye kadar hibesi hu­susunda serbesttir[64]

Buna yakın bir rivayet de Ali (r.a)’dan gelmiştir. O şöyle demiştir; Hibe­ler üç türlüdür. Birisi Allah rızası istenerek yapılan hibe, birisi insanların hoş­nutluğu gözetilerek yapılan hibe, diğeri de karşılığı beklenerek yapılan hi­bedir. Karşılığı beklenerek yapılan hibeyi, sahibi kendisine karşılık verilme­yecek olursa geri alır.

Buharı de -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- “hibede mükâfat babı” diye bir başlık açtıktan sonra Âişe (r.anha)’nın şu hadisini zikretmektedir: Âişe dedi ki: Rasûlullah (sav) hediyeyi kabul eder ve ona karşılık verirdi.[65] O, sağmal bir dişi deve (hediye edilmesine) karşılık vermiş ve bunun karşılığını isteyen deve sahibine tepki göstermemişti/Onun tepki göstermesi sadece adamın ve­rilen karşılığı beğenmemesi idi. Halbuki bu karşılık kıymetin üstünde idi. Bu hadisi Tirmizî de rivayet etmiştir[66]

3- Hibenin Kısımları:

Ali (r.a)’ın hibeye dair anlattıkları ve onu kısımlara ayırması doğrudur. Çün­kü hibede bulunan bir kişinin bu hibesi hakkında şu üç halden biri söz ko­nusudur:

1- O hibesi ile yüce Allah’ın rızasını arar ve bu hibenin karşılığındaki se­vabı ondan bekler.

2- Hibesiyle insanlar bundan dolayı kendisini övsünler ve bu sebeble de ondan övgüyle sözetsinler diye insanlar için hibede bulunması.

3- Verdiği hibenin, hibe verdiği şahıstan karşılığını bekleyerek vermesi. Buna dair açıklama daha önceden geçmiş bulunmaktadır. Peygamber (sav) da: “Ameller niyetlere göredir. Her kişiye ancak niyet ettiği ne ise o vardır”[67] diye buyurmuştur.

f Eğer yaptığı hibe ile yüce Allah’ın nzasını gö2etmiş ve karşılığında Allah’tan sevap almayı istemiş ise, bunun karşılığını Allah lütuf ve rahmetiyle verir. Ni­tekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Fakat Allah’ın rızasını arayarak ver­diğiniz zekâta gelince, İşte onlar kat kat arttıranlardır.”

Aynı şekilde zengin olsun, ihtiyaçtan kurtulsun, başkalarına yük teşkil et­mesin diye akrabalarının hakkını gözetenin durumu da böyledir. Bu husus­ta da niyete bakılır. Şayet bununla dünyevi bir gösteriş maksadını gözetiyor ise, bu Allah rızası için değil demektir. Eğer üzerindeki akrabalık hakkı ve aralarındaki bağ dolayısıyla bunu yapıyorsa, bu da Allah için demektir.

Hibesi ile riyakârlık yaparak bundan dolayı İnsanlar kendisini övsünler ve bundan ötürü kendisinden iyilikle sözetsinler maksadını güderek insanların hoşnutluğunu arayan kimseye gelince, böylesinin hibeden eline geçecek hiç­bir fayda yoktur. Ne dünyada bunun sevabını alır, ne de âhirette ecir alır. Ni­tekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Malını sırf insan­lara gösteriş olsun diye infak eden… kimse gibi sadakalarınızı başa kakmak­la ve eziyet etmekle boşa çıkarmayın.” (el-Bakara, 2/264)

Verdiği hibe ile hibe verdiği kimseden karşılık görmek isteyene gelince, o kimse hibesi karşılığında istediğini alabilir ve İbnu’l-Kasım’ın görüşüne gö­re hibesinin değeri ile kendisine karşılık verilmeyecek olursa, hibesinden ge­ri döner. Ömer ve Ali (r.a)’ın sözlerinin zahirlerine göre de hibesinin kıyme­tinden daha fazla verilerek razı kılınmadığı sürece geri dönebilir. Aynı zaman­da bu Mutarrif in el-Vâdıha’dakı görüşüdür: Hibe, bizzat mevcut ise; eğer art­mış yahut eksilmiş İse hibe yapan kimse geri dönebilir. Kendisine hibe ve­rilen kişi, o hibenin daha fazla değeri ile karşılık vermiş olsa dahi böyledir.

Şöyle de denilmiştir: Eğer hibe bizzat mevcut bulunuyor ve değişikliğe uğ­ramamış ise, o dilediğini alabilir. Yine bir görüşe göre (kendisine hibe edi­len kişinin) tefviz nikâhında olduğu gibi, kıymet ödemesi gerekir. Şayet hi­be telef olmuş ise ittifakla onun kıymetinden başkasını almak hakkı yoktur. Bunu da İbnu’l-Arabî söylemiştir. [68]

4- Allah Rızası İçin ve Başka Maksatta Amelde Bulunmak:

Yüce Allah’ın: “Artış göstersin diye* buyruğunu yedi kıraat aliminin çoğunluğu fiili “ribâ (faiz)”ya isnad ederek “ya” ile okumuşlardır. Yalnız­ca Nafî’ bunu “te” ile ve “vav”ı da muhatab kipi için olmak üzere sakin oku­muştur. “Fazlalık alasınız diye” demek ölür. Aym zamanda bu İbn Abbas, el-Hasen, Katade ve eş-Şa’bî’nin de kıraatidir. Ebu Hatim dedi ki: Bu bizim kı-raatimizdir. Ebu Malik ise'”Onu arttırasınız diye” şeklinde te’nis za­miri ile okumuştur.

“Allah katında artmaz” yani bu temizlenmez ve Allah bunun karşılığın­da sevap vermez. Zira o ancak kendi rızası İçin ve yalnız kendisi için i hl as­la yapılan ameli kabul eder. Buna dair açıklamalar daha önce en-Nisa Sûre-si’nde (4/134. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Fakat Allah’ın rızasını arayarak verdiğiniz zekâta” İbn Abbas dedi ki: Herhangi bir sadakaya “gelince, işte onlar kat kat arttıranlardır.” Yani yü­ce Allah’ın kabul edip on kat fazlası ya da daha da fazla kadarıyla mükafat­landıracağı budur.

Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Allah’a güzel bir ödünç vere­cek olan kimdir? Allah da o verdiğini ona kat kat arttırır.” (el-Bakara, 2/245); “Allah’ın rızasını arayarak ve nefislerinden bir sebat ile mallarını infak edenlerin durumu da yüksek bir tepenin üstünde bulunan… bir bah­çeye benzer.” (el-Bakara, 2/265) İşle burada da: “İşte onlar kat kat arttıran­lardır” dîye buyurmakta, sizler kat kat arttıranlarsınız, diye buyurmamakta-dır. Çünkü burada ifade hitabtan gaibe dönmüştür.

Yüce Allah’ın: “Hatta siz gemilerde bulunduğunuz zaman onlar da için­dekileri güzel bir rüzgar ile götürüp…” (Yunus, 10/22) buyruğuna benzemek­tedir.

“Kat kat arttıranlar” in anlamı hakkında da İki görüş vardır. Birincisine gö­re belirttiğimiz gibi, böylelerine iyilikleri kat kat verilir. Diğerine göre, hayır ve nimetler onlara kat kat verilmiştir. Yani bunlar kat kat mükâfatların sahibidir­ler. Nitekim güçlü develeri yahut tâ güçlü arkadaşları bulunan kimse hakkın­da; Filan kişi güç sahibidir” denilir. Develeri semiz ise; “eğer develeri susamış ise; eğer zayıf ise; denilir. Peygamber (sav)’ın şu duası da bu kabildendir:” Habis ve habis edici koğulmuş şeytandan Sana sığınırım Allah’ım. “[69]

Habis edici (muhbis) ise kendisine habislik (pislik) isabet etmiş olandır. Mesela; denilirken bizatihi o aşağılık ve bayağı bir kimsedir, de­mektir ise; arkadaşları aşağılık kimselerdir, demektir. [70]

  1. Allah, sizi yaratan, sonra size nztk veren, sonra sizi öldüren, son­ra da sizi diriltecek olandır. Sizin ortaklarınızdan bu işlerden birisini olsun yapabilen var mıdır? O, koştukları ortaklardan yü­ce ve münezzehtir.

“Allah sizi yaratan…dır” buyruğu mübtedâ ve haberdir. Tekrar müşrik­lere karşı delil getirilmekte, O’nun yaratıcı, rızık veren, öldürüp dirilten ol­duğu belirtilmektedir. Daha sonra soru üslûbu ile: “Sizin ortaklarınızdan bu işlerden birisini olsun yapabilen var mıdır?” diye sormaktadır. Bunların her­hangi birisini yapabilen başka hiçbir kimse yoktur.

Daha sonra yüce Allah kendi zatını dengi bulunmaktan, zıtlardan, eşten ve çocuklardan; hak olan: “O koştukları ortaklardan yüce ve münezzehtir”

buyruğu ile ten2ih etmektedir.

Ortakları onlara izafe etmesinin sebebi, ortaklarına ilah ve ortaklar adını vermeleri ve mallarından bir kısmını ortaklarına tahsis etmeleridir. [71]

  1. İnsanların kendi elleri ile kazandıklarından ötürü karada ve de­nizde fesad basgösterdi. İşlediklerinin bazısını onlara tattırsın dîye. Belki dönerler.

“İnsanların kendi elleri ile kazandıklarından ötürü karada ve denizde

fesad basgösterdi” buyruğunda sözü geçen, “karada ve denizde fesad” in ne

demek olduğu hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Katade ve es-Süddî, fesad şirktir demişlerdir ki, en büyük fesat, budur. İbn Abbas, İkrime ve Mücahid de şöyle demişlerdir: Karada fesad Âdemoğlunun kardeşi­ni öldürinesidir, Kabil, Habil’i öldürmüştür. Denizde fesad ise, herbir gemi­yi gasb ve haksızlık yoluyla alan hükümdar vasıtası ile olmuştur.

Bir açıklama da şöyledir: Fesattan kasıt yağmur yağmaması, bitki ve ve­rimin az oiması, bereketin gitmesidir. İbn Abbas da buna yakın bir açıklama yaparak şöyle demiştir: Fesat, kulların tevbe etsinler diye amelleri sebebiy­le bereketin eksîlmesidir. en-Nehhas dedi ki: Bu âyet-i kerîme hakkında ya­pılmış en güzel açıklama budur. Yine ondan nakledildiğine göre (İbn Abbas) şöyle demiştin Denizde fesat, Âdemoğuüarının günahları sebebiyle deniz av hayvanlarının kesilmesidir.

Atiyye (el-Avfî) dedi ki: Yağmur azaldı mı o vakit denize (avlanmak maksadıyla) dalmak ta azalır, avcılar tedirgin olup ne yapacaklarını bilmez, denizin canlıları da kör olur.

İbn Abbas dedi ki: Yağmur yağdı mı denizdeki sadefler açılır, semadan onların İçine düşen yağmur, işte o inci tanelerini meydana getirir.

Bîr başka açıklamaya göre fesat, piyasanın durgunlaşması ve geçim sebep­lerinin azalmasıdır. Fesadın masiyetler, yol kesicilik ve zulüm olduğu da söy­lenmiştir. Yani yapılan bu işler ziraati, bayındırlığı ve ticareti engeller.

Bütün bu açıklamalar mana itibarîyle birbirine yakındır.

Kara ve denizden kasıt da, sözlükte olsun, insanlar tarafından olsun bi­linen ünlü varlıklardır. Bazı ibadet ehli kimselerin söyledikleri gibi, karadan kasıt dil, denizden kasıt kaib değildir. Bunu söylemelerine gerekçe olarak da, dilin üzerinde olanın görülmesi, kalbte olanın da gizli olmasını gösterirler.

Karadan kastın çölde kalınan yerler, denizden kastın ise kasabalar kent­ler olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı da İkrime yapmıştır. Ayrıca Arap­lar büyük şehirlere bihar (denizler) adını da verirler. Katade dedi ki: Kara­dan kasıt, çadır ehli, denizden kasıt ise köy ve kasaba ehlidir.

İbn Abbas dedi ki: Kara nehir kıyısında bulunmayan şehir ve kasabalar demektir. Deniz ise nehir kıyısında bulunan yerler demektir. Mücahid de böy­le açıklamıştır. O dedi ki: Allah’a yemin ederim bundan kasıt, sizin şu deni­ziniz değildir, ancak akar su kenarında bulunan herbir kasaba, denizdir.

Bu anlamdaki açıklamayı en-Nehhas da yapmLştır ve bunun iki anlamının olduğunu söylemiştir. Birincisi karada kuraklık başgöstermiştir, yani çöller­de ve çöüerdeki yerleşim birimlerinde. Denizde de yanı deniz kıyısındaki şe­hirlerde… Bu da: “O kasabaya sor* (Yusuf, 12/82) buyruğu gibidir. Yanı yağ­murun azlığı ve fiyatların yüksekliği başgöstermiştir.

“İnsanların kendi elleri ile kazandıklarından ötürü” dür ve “işledikle­rinin bazısını” yani yaptıklarının bazısının cezasını “onlara tattırsın diye.”

Burada “ceza” lafzı hazfedilmiştir. Bir diğer görüşe göre; yol kesmek ve zulüm gibi masiyetler başgöstermiştir. İşte bu, gerçek anlamıyla fesadın tâ ken­disidir. Birincisi ise mecazdır. Şu kadar var ki: İkinci cevaba göre ifadede bir hazf ve bir ihtisar sözkonusudur ki; buna da sonraki ibareler delâlet etmek-f tedir. Buna göre de mana şöyle olur: Karada ve denizde masiyetler başgös-terdiğinden ötürü Allah da her ikisine yağmur yağdırmadı. İnsanların ihtiyaç-lannın fiyatlarını yükseltti, pahalılık oldu. Böylece işlediklerinin bazısının ce­zasını onlara tattırsın diye. “Belki dönerler” tevbe ederler.

Yüce Allah: “İşlediklerinin bazısını” diye buyurması, cezanın büyük bir bölümünün âhirette oluşundandır.

“Onlara tattırsın diye” anlamındaki buyruğun benimsenen kıraat şekli; (1|İ.-Ö) şeklinde “ya” iledir. İbn Abbas ise bunu “nün” ile “… tattıralım di­ye” anlamında okumuştur. Aynı zamanda bu es-Sülemî, İbn Muhaysın, Kun-bul ve Ya’kub’un da kıraati olup, ta’zim ifade eder. Biz onlara işlediklerinin bazısının cezasını tattıralım diye demek olur. [72]

  1. De kL “Yeryüzünde gezip dolaşın da sizden önce geçenlerin akı­betlerinin nasıl olduğuna bir bakın. Onların çoğu müşriklerdi.”

“De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın.” Yani Ey Muhammed onlara: Kendi­lerinden öncekilerden ibret alsınlar. Peygamberleri yalanlayanların akıbeti­nin nasıl olduğuna baksınlar diye, yeryüzünde dolaşın de.

“Onların çoğu müşriklerdi.” Yani kâfir idiler, bundan dolayı da helak edil­diler. [73]

  1. Asla geri çevlriletneyecek ve insanların da bölük bölük ayrıla­cağı bir gün olan Allah’ın o günü gelmezden evvel yüzünü dos­doğru dine çevir.

“Yüzünü o dosdoğru dine çevir” buyruğu ile ilgili olarak ez-Zeccac de­di ki; Maksadın o dosdoğru din olsun, yöneleceğin taraf o dosdoğru dine ya­ni İslâm’a uymak olsun. Anlamın: Sen hakkı açıkla ve kimsenin ileri sürecek bir mazereti kalmaması noktasında elinden geleni yap, bu halin ile meşgul ol ve onlar için de üzülme! şeklinde olduğu da söylenmiştir.

“Asla geri çevrilemeyecek” yani Allah’ın kendilerinden geri çevirmeye­ceği “ve insanların da bölük bölük ayrılacağı bir gün olan Allah’ın o gü­nü gelmezden evveL..” Bugünü Allah bile onlardan geri çevirmeyeceğine gö­re, hiç kimse onu geri çevire mey ec ektir.

Sibeveyh’ten başkalarına göre: “Asla geri çevrilemeyecek” ifade­si; (<J ‘tj, Si) diye de okunabilir. Ancak Sibeveyh’e göre böyle bir okuyuşun doğru olma ihtimali, ifadede atıf bulunması hali müstesna, pek uzaktır. Maksat da kıyamet günüdür.

“İnsanların da bölük bölük ayrılacağı bir gün” ile ilgili olarak İbn Ab bas: Yani onlar kısımlara ayrılacaklardır, demiştir. Şair de şöyle demektedir:

“Bizler bir süre Cezime’nin iki nedimi gibi beraber idik,

Bir zamanlar; öyle ki, bunlar asla birbirlerinden ayrılmayacaklar, denildi.”

Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın şu buyruklarıdır: “Kıyametin kopaca­ğı günde, o günde ayrılıp dağılırlar ” (er-Rum, 30/14); “(O gün insanların bir kısmı cennette, bir kısmı cehennemde olacaktır.” (eş-Şura, 42/7)

“Bölük bölük ayrılacağı” buyruğunun asli; şeklinde­dir. “Kavim bölük bölük dağıldı, ayrıldı” denilir. Yarım başağrı-sı anlamında; da buradan türetilmiştir. Çünkü bu, başın bölgeleri­ni birbirinden ayırır. [74]

  1. Kim küfre saparsa, küfrü kendi aleyhine olur. Kim de salİh amel işlerse, onlar da kendileri İçin hazırlamış olurlar.

“Kim küfre saparsa, küfrü” nün cezası “kendi aleyhine olur. Kim de sa-111ı amel işlerse, onlar da kendileri için” âhirette bir döşek, bir mesken ve kalabilecekleri bir yeri, salih amel ile “hazırlamış olurlar.”

Hazırlamış olurlar” ile aynı kökten gelen; “Küçük ço­cuk beşiği” demektir, Döşek, yatak” demektir. “Döşeği hazırladım” yani yaydım ve yatılmaya hazır hale getirdim demektir. “İşlerin düzene konulması ve gereken şekilde hazırlanması” de­mektir. Mazeretin açıklanması ve kabul edilmesi” İmkan bulmak” anlamındadır.

İbn Ebi Necih’in, Mücahid’den rivayetine göre “kendileri İçin hazırlamış

olurlar” buyruğu hakkında “kabirde” diye açıklama yapmıştır. [75]

  1. Tâ ki iman edip salih amel İşleyenlere kendi lütfıından karşılık versin. Çünkü O, kâfirleri sevmez.

“Tâ ki iman edip… karşılık versin.” Yani onların kendileri için hazırla­maları yüce Allah’ın lütfuyla onları mükafatlandırması İçindir. Bir diğer açık­lamaya göre; Allah onların amellerinin karşılıklarını versin, diye bölük bö­lük ayrılırlar. Yani müslümanı kâfirden ayırsın diye böyle oluyor.

“Çünkü O, kâfirleri sevmez.” [76]

  1. Rahmetinden size tattırması, emri ile gemilerin akıp gitmesi. O’nuıı lütfundan arayasınız ve olur ki şükredersiniz diye rüzgar­ları müjdeciler olarak göndermesi de O’nun âyetlerindendir.

“Rahmetinden” yani yağmur ve bolluktan “size tattırması… diye rüzgar­ları müjdeciler olarak göndermesi de O’nun âyetlerindendir.” Yani rüzgarları, yağmuru müjdeteyiciler olarak göndermesi de O’nun kudrecinin ke­malinin belgelerindendir. Rüzgarların müjdeci oluşları ise, yağmurdan önce esiyor olmalarından ötürüdür. Buna dair açıklamalar da daha önceden el-Hicr Sûresi’nde (15/22, âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Emri ile gemilerin akıp gitmesi” yani rüzgarların estiği sırada gemile­rin denizde aktp gitmesi için “bu rüzgarları göndermektedir.”

Burada “emri ile” ifadesinin ayrıca zikredilmesi şundandır: Rüzgarlar bazen esmekle birlikte, elverişli olmayabilir. Bu durumda gemilerin demir­lemesi ve onları bir yerlere sığınmalarının yolunun bulunması kaçınılmazdır. Kimi zaman da rüzgarlar fırtına halinde eser ve yine O’nun emriyle bu ge­milerin batmasına sebeb olurlar.

“O’nun lütfundan” buyruğu ile ticaret yoluyla rızık aramayı kastetmek­tedir. “Arayasıntz ve olur ki” tevhid ve itaat ile bu nimetlere karşı “şükre­dersiniz diye.” Bütün bunlara dair açıklamalar daha önceden (mesela bk. el-Bakara, 2/52. âyet, 3. başlık, 164. âyet, 3- başlık ve devamında) geçmiş bu­lunmaktadır. [77]

  1. Andolsun ki Biz, senden önce kavimlerine rasûller gönderdik. Onlar da kavimlerine açık açık delillerle geldiler. BİZ de günah­kârlardan intikam aldık. Mü’minlere yardım etmek ise zaten üze­rimize bir haktır.

“Andolsun ki Biz, senden önce kavimlerine rasûller gönderdik. Onlar da kavimlerine açık açık delillerle” mucizelerle, apaçık belgelerle “geldi­ler. Biz de günahkârlardan İntikam aldık.” Yani onlar kâfir olduiar, bun­dan ötürü biz de kâfirlerden intikam aldık.

“Müminlere yardım etmek ise zaten üzerimize bir haktır” buyruğun-daki: “Bir haktır” lafzının nasb ile gelmesi; ın haberi oluşundan dolayıdır, “Tardım etmek” ise onun ismidir. Ebubekir “bir haktır” üze­rinde vakıf yapardı. Yani bizim cezalandırmamız bir haktır. Daha sonra da mübtedâ ve haber olmak üzere; “Mü’minlere yardım etmek de üzerimize düşer” diye okurdu. Yani yüce Allah, sözünden caymadığını haber vermekte, ondan sonra da bizim haberimizde bir muhalefet, bir değişik­lik yoktur demek olur.

Ebu’d-Derdâ yoluyla gelen hadiste şöyle dediği rivayet edilmektedir: Ben Peygamber (sav)’ı şöyle buyururken dinledim: “Kardeşinin ır2inı (namus, şeref ve haysiyetini) savunan herbir müslümanın kıyamet gününde cehen­nem ateşini ondan geri çevirmesi, Allah’ın üzerinde bir haktır.” Daha sonra da yüce Allah’ın: “Mü’minlere yardım etmek İse zaten üzerimize bîr hak­tır” buyruğunu okumu§tur.[78] Bunu da en-Nehhas, es-Sa’lebî, ez-Zemahşe-rî ve başkaları zikretmektedirler. [79]

  1. Allah Odur ki, rüzgarları gönderir de onlar bir bulut kaldırır­lar. Gökte dilediği şekilde onu yayar, parça parça da eder. Yağ­murun onların arasından çıktığını görürsün. Onu dilediği kul­larına isabet ettirince, onlar hemen seviniverirler.

49- Halbuki onlar, bundan önce üzerlerine yağmur indirilmeden ön­ce, gerçekten ümit kesmişlerdi.

“Allah O’dur ki, rüzgarları gönderir” buyruğundaki “rüzgarlar” anlamı­na gelen lafzını İbn Muhaysın, İbn Kesir, Hamza ve el-Kisaî tekil ola­rak okurken, diğerleri çoğul okumuşlardır.

Ebu Arar dedi ki: Rahmet manasını ihtiva eden herbir şey çoğuldur, Azab manasını ihtiva eden herbir lafız da tekildir. Bu âyet-i kerîme1 nin an­lamı daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/164. âyet, 9- başlık vd.) ile baş­ka yerlerde geçmiş bulunmaktadır.

“Parça parça, parçalar” lafzı parça anlamındaki; ‘İn çoğulu­dur. el-Hasen, Ebu Ca’fer, Abdurrahman el-A’rec ve İbn Âmir, “sin” harfini sakin olarak; diye okumuşlardır. Bu da aynı şekilde; in çoğu­ludur. Nitekim tekil olarak; “Arabistan kirazı ağacı” şeklinde tekil kul­lanılırken, diye çoğulu da yapılır.

Bu kıraate göre bundan sonra gelen zamir (ki “arasından” anlamındaki ke­limede yer almaktadır) buna ait olmaktadır. Yani sen yağmurun bu parça par­ça bulutların arasından çıktığını görürsün. Çünkü kendisi ile ona ait tekil laf­zı arasında sadece “he: o” zamiri var ise o zamirin müzekker olarak gelme­si uygundur.

“parça parça” diye (çoğul) okuyanların kıraatine göre ise zamir bu­luta ait olur.

ed-Dahhak, Ebu’l-Âliye ve İbn Abbas; Yağmurun onun arasındaki boşluklardan çıktığını görürsün” şeklinde okumuşlardır. Bu­radaki; “Aradaki boşluklar” kelimesinin ‘in çoğulu olması da mümkündür.

“Onu” yani yağmuru “dilediği kullarına isabet ettirince onlar hemen” üzerlerine yağmurun inmesi sebebiyle “sevîniverirler.”

“Halbuki onlar bundan önce üzerlerine yağmur İndirilmeden önce, ger­çekten ümit kesmişlerdi.” Yani ümitsiz kajmışlar ve kederlenmişlerdi. Ken­dilerine yağmur yağdırılmadığı için üzüntüleri açıkça görülmekte idi.

“Bundan önce” el-Ahfeş’e göre te’kid anlamını İfade eden bir tek­rarlama (tekrir)dır. Nahivcilerin çoğunluğu da bu görüştedir. Bu açıklama­yı en-Nehhas yapmıştır.

Kutrub dedi ki: Birinci “önce” indirmek ile İkincisi ise yağmur ile alaka­lıdır. Yani halbuki onlar yağmurdan önce, onun indirilmesinden önce… de­mektir. Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Üzerlerine yağmurun indiril­mesinden önce, ekinden önce… “Ekin”e delâlet eden ise “yağmur” lafzıdır. Çünkü ekin yağmur sebebiyle ortaya çıkar. Yine ileride geleceği üzere “onu sararmış görürlerse” (er-Rum, 30/51) buyruğu da buna delâlet etmektedir. “Buluttan önce” yani onu görmelerinden önce… demek olduğu da söylen­miştir. Bu açıklamayı da en-Nehhas tercih etmiştir. Yani onlar bulutu görme­lerinden önce hiç şüphesiz ümitsiz idiler. Buluta dair açıklamalar daha ön­ceden (el-Bakara, 2/164. âyet, 12. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. [80]

  1. Allah’ın rahmet eserlerine bir baki O, ölümünden sonra arzı na­sıl diriltiyor? İşte bunu yapan -hiç şüphesiz- ölüleri diriltecek-tİr. O, herşeye gücü yetendir.

“Allah’ın rahmet eserlerine” yani yağmurun eserlerine “bir bak!” Yani sizler basiret ve istidlal maksadı ile buna bir bakınız. Bunu, buna güç ve kud­ret vetirenin ölüleri tekrar diriltmeye kadir olduğuna delil olarak görünüz.

İbn Âmir, Hafs, Hamza ve el-Kisaî “eserler” anlamındaki; lafzını ço­ğul olarak okumuşlardır. Diğerleri ise tekil okumuşlardır, çünkü bu, tekil olan bir kelimeye izafe edilmiştir. “Nasıl diriltiyor?” fiilinin faili “eserler”dir. Fa­ilin aziz ve celil olan Allah’ın adı olması da mümkündür. Çoğul olarak “eserler” diye okuyanların bu okuyuşu Allah’ın rahmeti ile çokluğun kaste-dilmesinin caiz oluşundan dolayıdır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmakta­dır: Eğer Allah’ın nimetini topluca saymak iste­seniz dahi onları sayamazsınız.” (İbrahim, 14/34)

el-Cahderî, Ebu Hayve ve başkaları “arzı nasıl diriltiyor” anlamındaki buy­rukta “diriltiyor” anlamındaki fiili “ya” harfi yerine “te” ile; “djf” ) diye oku­muşlardır. Bu okuyuşlarında fiilin müennes alâmeti ile gelmesi, rahmet laf­zından ötürüdür. Çünkü rahmetin eseri *de rahmetin yerini tutmakta, rahmet sanki o olmaktadır. Rahmetin, yahut eserlerin yeri nasıl dirilttiğine bir bak, demek olur.

“Diriltiyor” şeklinde “ya” ile okuyanların kıraatine göre diriltme işini yapan yüce Allah, yahut yağmur ya da eserlerdir.

“Arzı nasıl diriltiyor” anlamındaki buyrukta manaya hamledilmek sure­tiyle hal olarak nasb konumundadır. Çünkü lafız istifham lafzı olup, hal de haber durumundadır. İfadenin takdiri de: Sen yeri Ölümünden sonra dirilti­ci oian Allah’ın rahmetinin eserine bir bak, şeklindedir.

“İşte bunu yapan hiç şüphesiz O, herşeye gücü yetendir.” Bu da müşa­hede olunanın gaib olana delil olarak görülmesi ve gösterilmesidir. [81]

  1. Eğer Biz, bir rüzgar göndersek, onlar da ardından onu (ekini) sa­rarmış görürlerse, bundan sonra onlar muhakkak inkâra sapar­lar.

“Eğer Biz, bir rüzgar göndersek, onlar da ardından onu (ekini) sarar­mış görürlerse” buyruğunda “onu” zamiri ile rüzgarı kastetmektedir. Rüz­gar anlamındaki; in ise müzekker olarak gelmesi caizdir.[82] Muhammed b. Yezid der ki: Hakiki olmayan herbir müennesin müzekker kabul edil­mesi kural dışı değildir. Mesela. Ev hoşuma gitti” ve benzerleri gibi.[83]

Onu yani bulutu sararmış görürlerse diye de açıklanmıştır. İbn Abbas da ekini… demiştir. Eserden kasıt da odur. Onlar eseri sararmış görürlerse de­mek olur. Ekinin yeşermesinden sonra sararması kurumuşluğuna delâlet eder. Bulutun sararması ise onun yağmur yağdırmayacağına delildir. Rüzga­rın sararması ise onun (bulutları) aşılayıcı olmadığını gösterir.

“Bundan sonra onlar muhakkak inkâra saparlar.” Burada “saparlar” anlamı verilen; mazi fiili muzari olarak; demektir. Mazi fiilin müs­takbel (müzari)’nin yerinde kullanılmasının uygun düşmesi, ifadedeki mü-cazat anlamı dolayısıyladır. Mücazat ise, ancak müstakbel fiil ile olur. Bu açık­lamayı el-Halil ve başkaları yapmıştır, [84]

  1. Bu yüzden sen yüz çevirip geri gittiklerinde ölmüşlere ve sağır­lara daveti İşİttİremezsİn.
  2. Sen kör olanları sapıklıklarından hidayete iletecek de değilsin. Sen ancak âyetlerimize iman edip teslim olanlara işittirirsin.

“Bu yüzden sen yüz çevirip geri gittiklerinde ölmüşlere ve sağırlara da­veti İçittiremezsin.” Yani ey Muhammed, artık deliller büsbütün açıklığa ka-, vuşmuştur. Fakat onlar küfürde geçmişleri taklide alışageldiklerinden dola­yı akılları ölmüş, basiretleri körelmiştir. Senin onlara işittirebilmene ve on­ları hidayete iletmene imkânın yoktur.

Bu ifadeler Kaderiye’nin kanaatlerini reddetmektedir.

“Sen ancak âyetlerimize iman edip teslim olanlara işittirirsin.” Yani sen yüce Allah’ın bu öğütlerini ancak tevhidin delillerine kulak veren ve kendi­leri için hidayeti halk etmiş olduğum iman edenlere işittirebilirsin. Bu husus daha önceden en-Neml Sûresi’nde (27/81. âyetin tefsirinde) geçmiş bulun­maktadır. Burada yüce Allah’ın: ” Kör olanları… hidayete İlete­cek” buyruğu (“dal” harfinden sonra) “ye”siz olarak gelmiştir. [85]

  1. Allah sizi (önce) bir zaaftan yaratan, sonra zayıflığın ardından kuvvet, sonra kuvvetin ardından zayıflık ve ihtiyarlık verendir. Dilediğini yaratır. O çok iyi bilendir, gücü yetendir.

“Allah sizi (önce) bir zaaftan yaratan…dır.” Yüce Allah, kudretine dair bizzat İnsanın kendi nefsinden bir başka istidlali sözkonusu etmektedir kî, İn­san İbret alsın. “Bir zaaftan” buyruğu, zayıf, güçsüz bir nutfeden demektir. “Bir zaaftan” buyruğunun zayıflık halinde, anlamında olduğu da söylenmiş­tir. Bu da insanların başta bebeklik ve küçük yaştaki hallerini ifade eder.

“Sonra zayıflığın ardından bir kuvvet” yani gençlik “sonra kuvvetin ar­dından zayıflık” yani İhtiyarlık “…verendir.” Âsim ve Hamza her İki “zaaf

kelimesindeki “dat” harfini üstün ile, diğerleri ise ötre ile okumuşlardır ki; iki ayrı söyleyiştir. Ötreli okuyuş Peygamber (sav)’ın şivesidir. el-Cahderî de; “bir zaaftan yaratan, sonra zayıflığın ardından…” de “dat” harflerini üstün ile okurken, sonraki “kuvvetin ardından zayıflık” buyruğundaki; ise -sadece bunu- ötreü okumuştur. O böylelikle her iki şiveyi bir arada kullan­mak istemiştir.

el-Ferra dedi ki: Ötreli okuyuş Kureyş’in, üstün ile okuyuş Temim’in şive­sidir. el-Cevherî der ki: (Hem ötreli, hem üstün olmak üzere) “Kuvvetin zıddı, aksi” demektir.)

Bir açıklamaya göre üstün ile okuyuş görüşteki zayıflık, ötreli okuyuş be­dendeki zayıflık demektir. Alış-verişlerde aldanan kişi ile ilgili hadiste yer alan: o alış-veriş yapar, ancak değerlendirip ölçmesinde bir parça zayıflık vardır. [86] ifadesi de bu kabildendir.

“Ve ihtiyarlık” buyruğu da; gibi bir mastardır. Mastar da her türlü kip yerine kullanılmaya elverişlidir. “Zayıflık ve kuvvet” anlamındaki kelimeler hakkında da aynı şey söylenebilir.

“Dilediğini” ister kuvvet, ister zayıflığı “yaratır. O” tedbir ve idaresini “çok iyi bilendir.” İrade ettiği şeyi gerçekleştirmeye de “gücü yetendir.”

Kûieli nahivciler “zaaftan” anlamındaki kelimenin “ayn” harfinin; şeklinde üstün ile okunmasını uygun kabul ederler. Aynı şekilde ikinci ya da üçüncü harfi boğaz harflerinden olan bütün kelimeler de böy­ledir. [87]

  1. Kıyametin kopacağı gün günahkârlar bir saatten başka eğlen­mediklerine yemin edeceklerdir. Onlar işte böyle döndürülüyor­lardı.

“Kıyametin kopacağı gün günahkârlar” müşrikler “bir saatten başka eğ­lenmediklerine yemin edeceklerdir.” Bu ifadeler kabir azabını reddetmez. Zira Peygamber (sav)’dan birçok yoldan gelen rivayetlerle kabir azabından Al­lah’a sığındığı, ondan Allah’a sığınmayı emrettiği sahih olarak rivayet edilmiş­tir. Bunlardan birisi Abdullah b. Mes’ud’un yaptığı şu rivayettir: O dedi ki: Pey­gamber (sav) Um Habibe’nin dua ederken şöyle dediğini duydu: Allah’ım ko­cam Rasûlullah’ı, babam Ebu Sufyan’ı ve kardeşim Muaviye’yi hayatta bıraka­rak onlarla gözümü aydınlat. Bunun üzerine Peygamber (sav) ona şöyle de­miş: “Sen yüce Allah’tan belirlenmiş eceller, paylaştırılmış nzıklara rağmen is­tekte bulundun. Ama bunun yerine sen ondan seni cehennem azabından ve kabir azabından korumasını dile.”[88] Bu hususta Müslim’in, Buharî’nin ve baş­ka tannın rivayet ettiği meşhur daha pekçok hadis-i şerif vardır. Bunların bir bölümünü “et-Tezkire” adlı eserimizde zikretmiş bulunuyoruz.

“Bir saatten başka eğlenmediklerine” buyruğunun anlamı ile ilgili iki gö­rüş vardır. Bunlardan birisine göre; kıyamet gününden önce mutlaka bir dur­gunluk, bir dinlenme olacaktır. İşte buna binaen onlar: “Bir saatten başka eğlenmedik” diyeceklerdir.

İkinci görüşe göre; onlar dünyada ancak bu kadar süre eğlendiklerini söy­leyeceklerdir. Buna sebeb ise dünyanın zevali ve sonunun gelmesidir. Yü­ce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: “Onların onu görecekleri gün (günün) bir akşamından veya kuşluğundan b^şka durmamışlar gibi gelecek onla­ra. ” (en-Naziat, 79/46) Sanki günün ancak kısa bir anı kadar kalmış gibi ge­lecek onlara. Her ne kadar onlar kendileri için gaybî olan ve bilmedikleri bir hususa dair yemin etseler dahî.

Yüce Allah daha sonra şöyle buyurmaktadır: “Onlar işte böyle döndürü­lüyorlardı.” Yani dünyada iken yalanlıyorlardı.

Adam doğruluktan ve hayırdan döndürüldü” denilir. ): Yağmurdan alıkonulmuş yer” demektir. Akılcılardan bir topluluğun iddiasına göre; kıyamet gününde insanların içinde bulundukları hal dolayısıyla yalan söylemek düşünülemez. Oysa Kur’ân bunun aksine delâlet etmektedir. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “Onlar İşte böyle döndürülüyorlardı.” “Yani onlar bir andan başka eğlen­mediklerine dair yemin ettiklerinde haktan döndürüldükleri gibi; dünyada iken de haktan böylece döndürülüyorlardı. Yine yüce Allah, başka yerlerde şöyle buyurmaktadır: “Allah onların hepsini dirilteceği o günde size yemin ettikleri gibi, ona da yemin edecekler ve kendilerinin gerçekten bir şey üze­re olduklarını sanacaklar. Haberiniz olsun, gerçekten onlar yalancıların ta kendileridir.” (el-Mücadele, 58/18); “Bundan sonra: Rabbimiz olan Allah hakkı için biz müşriklerden olmadık, demelerinden başka bir mazeretleri olmayacak. Kendi aleyhlerine nastl yalan söylediklerine… bir bak!” (el-En’âm, 6/23-24) [89]

  1. Kendilerine ilimle iman verilmiş olanlar diyeceklerdir ki: “Andolsun ki, Allah’ın kitabından diriliş gününe kadar eğlendi­niz. İşte bu yeniden diriliş günüdür. Fakat siz bilmiyordunuz.”

“Kendilerine ilimle iman verilmiş olanlar diyeceklerdir ki: Andolsun ki Allah’ın kitabında diriliş gününe kadar eğlendiniz” buyruğunda sözü edi­len, kendilerine ilim verilmiş olanların kim oldukları hususunda farklı görüş­ler vardır. Bunların melekler oldukları söylendiği gibi, peygamberler olduk­ları, ümmetlerin âlimleri oldukları, bu ümmetin mü’minleri oldukları ve bü­tün mü’minler oldukları söylenmiştir. Yani mü’rninler kâfirlere cevab olmak üzere: Andoisun ki, siz diriliş gününe kadar kabirlerinizde kaldınız, diyecek­lerdir.

Yüce Allah’ın; İşte bu, diriliş günüdür” buyruğu ifadenin kendisine delâlet ettiği hazfedilmiş bir şartın cevabıdır. Bunun takdiri de şu­dur: “Eğer siz öldükten sonra dirilişi İnkâr edenler iseniz, işte bu yeniden diriliş günüdür.”

Ya’kub kıraat alimlerinden birisinin -ki aynı zamanda el-Hasen’in de kı­raatidir- bu “diriliş gününe kadar” anlamındaki buyruğu harekeli olarak; şeklinde (“ayn” harfini üstün olarak) okuduğunu nakletmekte­dir. Çünkü bu kelime boğaz harflerinden bir harfin bulunduğu kelimedir.

“Allah’ın kitabında” buyruğunun Allah’ın hükmünde anlamında olduğu söylendiği gibi, İfadede takdim ve te’hir olduğu da söylenmiştir. Yani Allah’ın kitabı hakkında kendilerine bilgi verilmiş olanlar ile iman sahibi olanlar: An­dolsun ki diriliş gününe kadar eğlendiniz, diyeceklerdir. Bu açıklamayı Mukatil, Katade ve es-Süddî yapmıştır.

el-Kuşeyrî der ki: Buna göre “ilim verilmiş olanlar” Allah’ın kitabının bil­gisi kendilerine verilmiş olanlar anlamındadır. Lehlerinde kitabta ilim sahi­bi olmak hükmü verilmiş olanlar diye de açıklanmıştır.

“İşte bu, yeniden diriliş günüdür.” Yani sizin (dünyada iken) inkâr et­tiğiniz gündür. [90]

  1. 0 günde zulmedenlere mazeret bildirmeleri fayda vermez ve on­lardan Rabblerinİ razı etmeleri de istenmez.

“O günde zulmedenlere mazeret bildirmeleri fayda vermez.” Onların o gün kıyameti bilmelerinin de, mazeret bildirmelerinin de kendilerine fayda­sı olmaz, demektir. Şöyle de açıklanmıştır: Mü’minler onlara cevab verince, bu sefer dünyaya geri döndürülmeyi isteyecekler ve özür beyan edecekler, ancak özürleri kabul edilmeyecektir.

“Rabblerini razı etmeleri de istenmez.” Yani onların halleri de Rabbini razı etmek isteyip, geri dönmek isteyenin hali gibi olmayacaktır.

“Ben onun beni razt etmesini istedim, o de beni ra2i etti” demektir. Bu tabir bir kimsenin karşısındakine haksızlık etmiş olması, ona karşı suç işlemiş olması halinde söylenir.’in gerçek anlamı, onun zor­luğunu, sıkıntısını ortadan kaldırdım, demektir. İleride Fussilet Sûresi ‘nde (41/24. âyetin tefsirinde) buna dair açıklamalar gelecektir.

Âsim, Hamza ve el-Kİsaî “o günde… fayda vermez” buyruğunda fiili “ye” harfi ile şeklinde okumuşlar, diğerleri ise “te” harfi ile oku­muşlardır. [91]

  1. Andolsun ki Bîz, bu Kur’ân’da insanlara her çeşit misalden ör­nek Terdik. Andolsun eğer onlara bir âyet getirsen, o kâfirler el­bette şöyle diyeceklerdir: “Siz ancak bâtıl şeyler uyduranlarsı­nız.”
  2. İşte bilmeyenlerin kalbleri üzerine Allah böyle mühür vurur. 60.0 halde sabret! Muhakkak ki; Allah’ın vaadi haktır. İnanmayan­lar asla seni aceleciliğe sürüklemesin.

“Andolsun ki Biz, bu Kur’ân’da insanlara her çeşit misalden örnek ver­dik.” Onları gerek duydukları şeylere ileten, tevhide, rasûllerin doğru söy­lediklerine dikkatlerini çeken her türlü örneği onlara gösterdik.

“Andolsun eğer onlara bir âyet” denizi yarmak, asa ve daha başka tür­den bir mucize “getirsen, o kâfirler elbette şöyle diyeceklerdir. Siz” ey mü’minler topluluğu, “ancak batd şeyler uyduranlarsınız.” Batıla ve büyü­ye uyuyorsunuz.

“İşte” tevhidin delillerini “bilmeyenlerin kalbleri üzerine Allah böyle mü­hür vurur.” Yani yüce Allah, Allah’tan gelen âyetleri anlayamasınlar diye kalbierini mühüriediği gibi, bilmeyenlerin kalblerini de böylece mühürler.

“O halde sabret! Muhakkak ki Allah’ın vaadi haktır.” Yani onların eziyet lerine sabret. Şüphesiz Allah sana yardım edecektir, zafere kavuşturacaktır.

“İnanmayanlar asla seni aceleciliğe sürüklemesin.” Seni dininden, yo­lundan uzaklaştıranlasın.

Denildiğine göre burada inanmayanlardan kasıt, en-Nadr b. el-Haris’tir. Hitab Peygamber (sav)’a olmakla birlikte maksat onun ümmetidir.

“Filan kişi filanı hafife aldı” tabiri onu cahil belledi ve sapıklıkta kendi­sine tabi olmasını sağladı, demektir. Buyruk nehy dolayısıyla cezm konumun­dadır. Şeddeli “nûn” İle te’kid edilmiş ve iki şeyden biri diğerine katıldığı tak­dirde bina edildiği üzere bu şeddeli “nûn”, feth üzere bina edilmiştir.

“İnanmayanlar” buyruğu ref mahallindedir. Araplar arasında; “…lar” ismi mevsul’ünü ref mahallinde; diye kullananlar da vardır. Buna dair açıklamalar daha önceden el-Fatiha Sûresİ’nde (1/7. ayetin tefsirinde) geç­miş bulunmaktadır.

Kuran

Rum Suresi

el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.