Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 20°C
Az Bulutlu
İstanbul
20°C
Az Bulutlu
Pts 21°C
Sal 24°C
Çar 22°C
Per 20°C

3 – Ali İmran Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Medine’de inmiştir. 200 ayettir

3 – Ali İmran Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Ali İmran Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi Tefsiri )

Rahman ve Rahim Allah’ın Adı ile

1- Elif, Lâm, Mim.

2- Allah O’dur ki, O’ndan başka ilâh yoktur. Hay’dır, Kayyûm’dur.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız: [1]

1-Tek İlâh Allah’tır:

Yüce Allah’ın: “Elif, Lâm, Mîm. Allah O’dur ki, O’ndan başka ilâh yok­tur. Hay’dır, Kayyûm’dur” buyruğu ile başlayan bu sûrenin Medine’de in­diği icmâ’ ile kabul edilmiştir. en-Nekkaş, bu sûrenin Tevrat’taki adının “Taybe” olduğunu nakletmektedir.

el-Hasen, Amr b. Ubeyd, Asım b. Ebi’n-Necûd [2] ve Ebû Ca’fer er-Ruâsî vasi “Elifini kat’ ile şeklinde veBir, iki, üç, dört” gibi sayı isimleri vasi olmakla birlikte vakf takdir ettikleri gibi, “Elif, Lâm, Mîm” üzerinde de vakf takdir ederek “Elif, Lâm, Mîm Allahu…” şek­linde okurlar.

el-Ahfeş Said der ki: İki sakinin birarada bulunması dolayısıyla “Elif, Lâm, MînY’in “Mîm” harfini esreli olmak üzere şeklinde okumak da caizdir. ez-Zeccâc ise der ki: Bu, bir hatadır. Ağırlığı dolayısıyla Araplar böy­le demezler.

en-Nehhas der ki: Evla olan kıraat şekli âmmenin okuyuşudur. Eski na­hiv alimleri bu hususta değişik açıklamalarda bulunmuşlardır. Sîbeveyh’in gö­rüşüne göre “Mîm”in fethalı okunması iki sakinin bir arada bulunması dola-yısıyladır. “Mîm”in fethalı okunmasını seçmeleri esre, “yâ” ve yine ondan önce esrenin bir araya getirilmemesi isteğidir. el-Kisaî der ki: Hecâ (alfabe) harf­leri ile vasi Elifleri bir araya gelecek olurlarsa, vasi Elifi hazfedilir ve hecâ harfi vasi Elifinin harekesi ile harekelenerek (meselâ) şöyle denilir: ” Elif, Lâm, Mîmallah, Elif Lâm, mizkür, Elif, Lâm mîmiktarabet.”

el-Ferrâ da der ki: Asü olan er-Ruâsî’nin de okuduğu şekilde “Elif, Lâm, Mîm Allahu…” şeklinde okumaktır. Böylelikle hemze’nin harekesi Mîm’e ve­rilmiş olmaktadır. Ömer b. el-Hattab da: “el-Hayyu’1-kayyâm” şeklinde okumuştur. Harice der ki: Abdullah (b. Mes’ud)ın Mushafında: “el-Hayyu’l kayyimu” şeklindedir. Bakara Sûresi’nin baş taraf­larında [3] sûrelerin başlarında yer alan Mukatta Harflere dair ilim adamları­nın görüşlerini önceden açıklamış bulunuyoruz.

Bu sûrede “Allah O’dur ki, O’ndan başka ilâh yoktur, Hay’dır, Kay-yûm’dur” başlı başına bir cümle olarak geldiğinden dolayı bu hususa dair bu görüşlerin tümünün bir anda burada düşünülmesi mümkündür. [4]

2- Aynı Sûreyi Birden Çok Rek’atte (Zammı Sûre Olarak) Okumak:

el-Kisâî’nin rivayetine göre Ömer b. el-Hattab (ra) yatsı namazını kıldır­dığı bir seferinde Âl-i İmran Sûresi’ni okumaya başlayarak “Elif Lâm Mim…” diye okumuş [5] ve birinci rek’ate yüz âyet, ikinci rek’atte de geri kalan yüz âyeti okumuştur.

Bizim (mezhebimize mensup) ilim adamlarımız derler ki: Bir sûreyi iki re­katta okumamalıdır. Eğer namaz kılan böyle yapacak olsa bu da yeterli gelir.

Mâlik, el-Mecmua’da, bunda bir mahzur yoktur, fakat yapılması gereken de bu değildir, demektedir.

Derim ki: Sahih olan bunun caiz olduğudur. Peygamber (sav) da akşam namazında A’raf Sûresi’ni iki rekate bölerek okumuştur. Bunu da yine Ne-saî rivayet etmiştir. [6] Ayrıca Ebu Muhammed Abdulhak da bunun sahih ol­duğunu bildirmiştir ki, ileride gelecektir. [7]

3- Bu Sûrenin Faziletine Dair Rivayetler:

Bu sûrenin faziletine dair birçok haber ve rivayet gelmiştir. Bunlardan ba­zılarına göre bu sûre yılan sokmasına karşı bir emân, yoksullara bir hazine, âhiret gününde bu sûreyi okuyanı savunacağı ve onun son âyetlerini gece­leyin okuyan kimseye geceyi namazla kılmış gibi ecir yazılacağı ve buna ben­zer diğer haberler bu kabildendir.

Darimî Ebu Muhammed, Müs/ıed’inde şunu zikretmektedir: Bize Ebu Ubeyd el-Kasım b. Sellâm nakletti, dedi ki: Bana Ubeydullah el-Eşcaî nak­lederek dedi ki: Bana Mis’ar nakletti, dedi ki: Bana Câbir, içinde düştüğü du­ruma düşmeden [8] önce eş-Şa’bî’den naklederek dedi ki: eş-Şa’bî dedi ki: Ab­dullah dedi ki: Gecenin son bölümünde kılacağı namazda Âl-i İmran Sûre-si’ni okumak yoksul bir kimse için ne büyük bir hazinedir. [9]

Bize Muhammed b. Said anlattı, bize Abdusselam, el-Cüreyrî’den, o Ebu’s-Sillîl’den naklederek dedi ki: Bir adam kısas dolayısıyla takip edilecek oldu. O da gidip Mecenne vadisine sığındı. Burası öyle bir vadi idi ki, ora­da yürüyen bir kimseyi mutlaka bir yılan sokardı. Vadinin kenarında yüksek­çe bir yerde [10] iki rahip de vardı. Akşam olunca rahiplerden biri diğerine: Al­lah’a yemin olsun ki bu adam helak oldu demektir, dedi. Derken o adam Âl-i İmrân Sûresi’ni okumaya başladı. Bu sefer rahipler şöyle dediler: Bu adam Taybe Sûresi’ni okudu, kurtulması muhtemeldir Sabahı sağ salim etti. [11]

Mekhul’den de müsned olarak şöyle dediğini rivayet etmektedir: Her kim Cum’a günü Âl-i İmrân Sûresi’ni okuyacak olursa, gece oluncaya kadar me­lekler ona rahmetle dua eder. [12]

Osman b. Affân’dan da senedini kaydederek şöyle dediğini zikreder: Geceleyin Âl-i İmrân Sûresi’nin sonlarını okuyana bu kişi bir geceyi namaz­la geçirmiş gibi yazılır. Ancak bu rivayetin senedinde İbn Lehîa [13] vardır.[14]

Müslim’de en-Nevvâs b. Sem’ân el-Kilâbî’den şöyle dediğini belirten bir rivayet yer almaktadır: Ben Peygamber (sav)’ı şöyle buyururken dinledim: “Kı­yamet günü Kur’ân-ı Kerîm ve onun gereğince amel eden ehl-i Kur’ân olan­lar getirilir. Kur’ân’ın önünde Bakara Sûresi ve Âl-i İmrân yer alır.” -Rasûlullah (sav) bu iki sûreye üç örnek verdi ve ben daha sonra bu üç örneği unut­madım. Devamla dedi ki: “Bu iki sûre ya iki bulut yahut da aralarında ışık ve aydınlık bulunan iki siyah gölgelik veya sahiplerini savunan dizi dizi kuş­lardan iki topluluk gibidir.” [15]

Yine Müslim, Ebu Umame el-Bâhilî’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasûlüllah (sav)’ı şöyle buyururken dinledim: “Kur’ân-ı Kerîm’i okuyunuz. Çünkü o Kıyamet gününde ashabına bir şefaatçi olarak gelecektir. İki ışık sa-çıcı sûre olan Bakara ve Âl-i İmrân sûrelerini de okuyunuz. Çünkü her iki­si de Kıyamet gününde iki bulut yahut iki gölgelik ya da sahiplerini savunan dizi dizi iki bölük kuş gibi geleceklerdir. Bakara Sûresi’ni okuyunuz. O sû­reyi almak (öğrenmek) bereket, onu terketmek hasrettir. Bâtılcılar da onun altından kalkamaz.” [16] Muaviye [17] der ki: Burada geçen “baülcılar”dan kastın, sihirbazlar olduğu haberi bana ulaşmıştır. [18]

4- Bakara ve Âl-i İmrân Sûrelerine “ez-Zehrâveyn” Adının Verilişi:

Bakara ve Âl-i İmrân sûrelerine “ez-Zehrâveyn” adının verilişiyle ilgili ola­rak ilim adamlarının üç görüşü vardır:

1- Bunlar, ışık saçan iki sûredir. Bu da “ez-Zehr ve ez-Zuhre” kelimesin­den alınmadır. Bu adın veriliş sebebi ya o sûreleri okuyanın nurlarından ya­ni manalarından aldığı aydınlık ile hidâyet bulmasıdır.

2- Ya da onları okumaya karşılık, Kıyamet gününde (okuyucularına) ve­rilmesi sözkonusu olan eksiksiz nur dolayısıyladır. Bu da ikinci görüştür.

3- Bu iki sûreye bu ismin veriliş sebebi, her ikisini de Ebû Dâvûd ve baş­kalarının kaydettikleri şekilde yüce Allah’ın İsm-i Azam’ını müşterek olarak ihtiva etmeleridir. Yezid kızı Esmâ’dan gelen rivayete göre Rasûlüllah (sav) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz yüce Allah’ın İsm-i Azamı şu iki âyet-i kerime­dedir: “Ve ilâhınız tek bir ilâhtır. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, Rah­mandır, Rahimdir” (el-Bakara, 2/263) âyetiyle Âl-i İmrân Sûresi’nde yer alan: “Allah O’dur ki, O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur, o Haydir, Kayyûm’dur” âye­tidir. Bunu aynı zamanda İbn Mace de rivayet etmiştir. [19]

Hadis-i şerifte (bu iki sûreyi nitelemek üzere geçen) “el-ğamâm: Bulut” ke­limesi, sarmaş dolaş bulut demektir. Tepeye yakın olduğu takdirde buna el-ğayaye (gölgelendirici herşey) adı verilir. “ez-Zulle (gölgelik)” de aynı şey­dir.

Hadis-i şerifin manası da şudur: Bu iki sûreyi okuyan kimse onları okumanın sağladığı sevabın gölgesindedir. Nitekim hadis-i şerifte: “Kişi sadaka­sının gölgesindedir”[20] denilmektedir.

Hadis-i şerifteki: “Onu savunurlar” ifadesinden kasıt da şudur: Yüce Al­lah, onların sevabı dolayısıyla, onun adına savunma yapacak melekler yara­tır. Nitekim kimi hadis-i şerifte: “Şüphesiz her kim: “Allah şahitlik etti ki ken­disinden başka hiçbir ilâh yoktur” (Âl-i İmrân, 3/18) âyetini okuyacak olur­sa Allah, Kıyamet gününe kadar kendisine mağfiret isteyecek yetmiş melek yaratır [21] buyurulmuştur. Hadis-i şerifte geçen: “Aralarında (her iki bulut arasında) ışık ve aydınlık olacaktır” ifadesi ise bunlardaki aydınlığa dikkat çek­mektedir. Çünkü “siyah” kaydı getirilince bunların karanlık olacağı vehmi uya-nabileceğinden böyle bir vehim “her ikisi arasında da bir aydınlık vardır” buy­ruğu ile ortadan kaldırılmaktadır. Yani bu iki bulutujn siyah olmalarından kasıt, oldukça kesif oluşları ve bu kesiflikleri sebebiyle altlarında bulunan ile güneşin sıcaklığı ve aşın harareti arasında engel teşkil etmeleri dolayısıyla bu böyle olacaktır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [22]

5- Sûrenin Baş Taraflarının Nüzul Sebebi:

Bu sûrenin baş tarafları, Muhammed b. İshak’ın, Muhammed b. Cafer b. ez-Zübeyr’den naklettiğine göre Medine’ye gelen Necran heyeti dolayısıyla nazil olmuşun Bu heyette bulunanlar hıristiyan olup Rasûlullah (sav)’ın ya­nına Medine’ye altmış süvari olarak geldiler. Bunların arasında şereflilerin­den ondört kişi vardı. Bu ondört kişi arasında da bütün işlerinin başı üç ki­şi vardı ki, bunlar heyetin emiri, görüş sahibi ve asıl adı Abdulmesih olan el-Âkib, diğeri ise gerçek koruyucuları, efendileri, toplantılarının başkanı el-Ey-hem adını taşıyan kişi, diğeri ise papazları ve alimleri bulunan, Bekr b. Vâ-iloğullarından birisi olan Ebu Harise b. Alkame idi. Bunlar ikindi namazının akabinde Rasûlullah (sav)’ın huzuruna girdiler. Üzerlerinde bir çeşit Yemen elbisesi olan hibârları, cübbe ve ridâları vardı. Peygamber (sav)’ın ashabı: Biz onlar gibi güzel ve heybetli bir başka heyet görmedik, dediler. Dua va­kitleri girince kalktılar ve Peygamber (sav)’ın mescidinde doğuya doğru ibadet ettiler. Peygamber (sav): “Onlara ilişmeyin” buyurdu. Arkasından Medine’de birkaç gün daha kaldılar. Bu süre zarfında ise Rasûlullah (sav) ile Hz. İsa* hakkında tartışıp durdular. Onun Allah’ın oğlu olduğunu iddia etti­ler ve buna benzer daha başka oldukça çirkin ve tutarsız iddialarda bulun­dular. Rasûlullah (sav) da gözkamaştırıcı apaçık delillerle onların görüşleri­ni cevaplandırıyor, iddialarını çürütüyordu. Fakat onlar bunu bir türlü gör­müyorlardı. Onlar hakkında bu sûrenin başından itibaren seksen küsur kadar âyet nazil oldu. Nihayet iş, Rasûlullah (sav)’ın onları Mübahaleye davet etmesi noktasına kadar gelip dayandı. İbn İshak’ın Siretinde ve başka eser­lerinde zikredildiğine göre durum böyle olmuştur. [23]

3- O sana Kitabı, hak ile önündekileri doğrulayıcı olarak indirdi. Tevrat’ı ve İncil’i de indirdi;

4- Bundan önce insanlara hidâyet olmak üzere. Furkan’ı da indir­di. Muhakkak ki Allah’ın âyetlerini inkâr edenlere çetin bir azap vardır. Allah Azîz’dir, intikam alıcıdır.

“O sana kitabı” yani Kur’ân-ı Kerîm’i “hak ile” yani doğruluk ile “indirdi.”

Burada “hak ile” buyruğunun açık ve nihaî delil ile indirdi, anlamına gel­diği de söylenmiştir. Kur’ân-ı Kerîm peyderpey, kısım kısım indirilmiştir. İş­te bundan dolayı ardı arkasına indirmeyi ifade eden tef îl kökünden “nezze-le” diye buyurmuştur. Tevrat ve İncil ise bir defada indirilmiştir. İşte bundan dolayı (onlar hakkında): “enzele” diye buyurulmuştur.

Hak ile” buyruğundaki “be” harfi “kitab”ın halini bildirmek­tedir. Bu harf, hazfedilmiş bir kelimeye taalluk eder. Bu ise; Kitap, sana hak ile gelerek… takdirindedir. Bu kelime kelimesine taalluk etmez. Çün­kü bu kelime, bir tanesi cer harfi ile olmak üzere iki mefule geçiş yapmış­tır, üçüncüsüne geçiş yapamaz.

“Doğrulayıcı olarak” kelimesi ise intikal eden (değişebilen) bir hal olma­yıp te’kid edici bir haldir.[24] Çünkü onun başka türlü olması imkânsızdır. Yani uygun olmaması düşünülemez. Cumhurun görüşü budur. Bazıları ise bunda intikal olduğunu da takdir etmişlerdir. Yani o hem kendisini doğru­layıcı hem başkasını doğrulayıcı.

“Önündekileri” buyruğu ile kastedilen daha önce indirilmiş kitaplardır. Tevrat, aydınlık ve nur demektir. Bu kelime çakmak taşının alevi görüldü­ğü vakit kullanılan kelimesinden türemiştir. Bu kelimenin aslı ise “tef ele” vezni üzere şeklindedir. “Te” harfi zaiddir. “Te” harfi hare­ke alıp ondan öncesi fetha olduğundan dolayı “elife kalbedilmiştir. Bu ke­limenin tef’ile vezninde olup “re” harfinin esre’den fetha’ya intikal ile müm­kündür. Nitekim (bazı lehçelerde): şeklinde söy­lendiği de görülür. Bu iki açıklama da el-Ferrâ’dan nakledilmiştir.

Halil ise der ki: Bu kelimenin aslının vezni “fev’ale” veznidir. Buna göre kelimenin aslı da şeklindedir. Birinci “vâv” kelimesinde ol-duğu gibi “te”ye kalbedilmiştir. Halbuki bu kelimenin aslı olup veznindedir ve aslı şeklindedir. Harekesi ile önceki harf fethalı ol­duğundan dolayı “ye” harfi “elife kalbedilmiştir. Arapçada “fev’ale” binası ise tef ale binasından daha çok kullanılır.

“Tevrat” kelimesinin: ” Tevriye”den alındığı da söylenmiştir. Bu ise birşeyi ta’riz yoluyla (üstü kapalı) açıklarken diğer tarafını gizlemek de­mektir. Adeta Tevrat’ın çoğunluğu, gereken tasrih ve açıklama verilmeksizin birtakım tariz ve işaretlerden meydana geldiğinden dolayı bu isim verilmiş gibidir. Bu da el-Müerric’in görüşüdür. Cumhur ise birinci görüşü kabul et­miştir. Buna sebep ise yüce Allah’ın şu buyruklarıdır: “….Biz Mûsâ ile Hâ-rûn’a furkanı ışık veren ve takva sahiplerine bir öğüt olarak verdik” (el-Enbiyâ, 21/48) buyruğudur. Burda “Furkan”dan kasıt ise Tevrat’tır.

İncil kelimesi ise “asi” demek olan “en-necl” kelimesinden “if’îl” veznin­de bir kelimedir. Çoğulu “enacîl” gelir. Tevrat’ın çoğulu ise “Tevârin” şeklin­dedir.

İncil, birçok ilim ve hikmetin aslı demektir. Kişinin aslı olduklarından do­layı, anne ve babası kastedilerek “Allah onun iki nâciline de lanet etsin” de­nilir. İncil kelimesinin birşeyi çıkartmak, halini anlatmak için kullanılan; dan geldiği de söylenmiştir. Buna göre; İncil vasıtasıyla birçok ilim ve hikmet elde edildiği için ona bu isim verilmiş olmaktadır. Çocuğa ve soy-sopa, anne-babasından çıktığı için “neci” denilmesi bundan dolayıdır. Ni­tekim şair şöyle demiştir:

“Öyle bir topluluğa ki, onların ataları küçüklerine adiliği miras bırakmamıştır Aksine her babayiğit onların çocuklarıdır.”

Neci aynı zamanda sızıntı halinde çıkan su demektir. Su bir yerden sızın­tı halinde çıktığı vakit ifadeleri kullanılır. İşte bun­dan dolayı İncil’e bu ad verilmiştir. Zira yüce Allah, onun vasıtasıyla silinmiş, izleri kaybolmuş hakkı ortaya çıkarmıştır.

İncil kelimesinin gözün genişliğini ifade etmek üzere kullanılan dan alınma olduğu da söylenmiştir. Oldukça geniş bir mızrak yarasını ifade etmek için tabiri kullanılır. Şair der ki:

“Busra arasında parlak keskin bir kılıçla vurulmuş nice darbe ve Oldukça geniş nice mızrak yarası…”

Bu anlam göz önünde bulundurularak, İncil’e bu isim verilmişin Çünkü İn­cil, onlar için çıkartılan, genişletilen ve onlar için hem nur ve hem bir aydın­lık olan aslî bir kaynaktır. (İncil’den gelen): Tenâcul’un karşılıklı anlaşmaz­lık anlamında olduğu söylenmiştir. Buna göre insanların onun hakkında an­laşmazlıkları dolayısıyla bu kitap İncil adını almıştır. Şemir kimi lügatçilerden şunu nakletmektedir: Satırları fazla yazılı her bir kitaba “incil” denilir. “Nece-le” kelimesinin, yaptı, anlamına geldiği de söylenmiştir. Şair der ki:

“Onun, o işte yaptığı gibi ben de yapıp gidiyorum.”

Tevrat ve İncil’in Süryanice olduğu da söylenmiştir. İncil’in Süryanice “İn-cilon” olduğu da söylenmiştir. Bunu es-Sa’lebi nakleder.

el-Cevherî de der ki: İncil, Hz. İsa’ya verilen kitabın adıdır. Bu kelime hem müzekker, hem müennes olur. Bunu müennes olarak zikreden, sahifeyi kasteder, müzekker olarak kabul eden de kitabı kasteder.

Başkaları ise şöyle demektedir: Kur’ân-ı Kerîm’e de aynı şekilde İncil adı verilmiştir. Nitekim Hz. Musa’nın münacaat kıssasında şöyle dediği rivayet edilmektedir: “Rabbim, ben Levhalarda, İndileri kalplerinde olan bir kavmin geleceğini görüyorum. Onları ümmetim kıl!” Ancak yüce Allah ona şöyle bu­yurdu: “O ümmet Ahmed ümmetidir.” Salat ve selâm ona. İşte burada “İncil-ler” ile Kur’ân kastedilmektedir.

el-Hasen “el-Encîl” şeklinde okurken, diğerleri “iklîl” gibi esreli olarak “İn-cîl” okumuşlardır. Bu da iki ayrı söyleyiştir.

Eğer bu kelime Araplardan işitilmiş ise Arapların arapçalaştırdığı, Arap­ça olmayan isimlerden olması ve Arap dilinde benzeri bir kelime olmaması da mümkündür.

Yüce Allah’ın: “Bundan önce” Kur’ân’dan önce “insanlara hidâyet olmak üzere” buyruğu hakkında İbn Fûrek der ki: İfadenin takdiri, takva sahibi olan insanlara hidâyettir, şeklindedir. Bunun delili ise Bakara Sûresi’nde: “Takva sahipleri için bir hidâyettir” (el-Bakara, 2/2) buyruğudur. Böylelikle o, bu­radaki umumî ifadeyi Bakara Sûresi’ndeki özel ifadeye göre açıklamış bulun­maktadır. “Hidâyet olmak üzere” buyruğu hal olmak üzere nasb mahallin-dedir. “Furkân” kelimesi ise Kur’ân demektir. Buna dair açıklamalar daha ön­ceden yapılmıştır.[25]

  1. Yerde olsun, gökte olsun şüphesiz hiçbir şey Allah’a gizli kal­maz.

Bu, yüce Allah’ın eşyaya dair bütün hususları etraflıca bildiğini haber ver­mektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de buna benzer buyruklar pek çoktur. Yüce Allah olanı da olacağı da olmayanı da bilendir. Durum böyle olduğuna göre; eş­yaya dair bilgiler İsa’ya gizli kalabildiğine göre; o, nasıl ilâh veya ilâhın oğ­lu olabilir?

  1. Sizi rahimlerde dilediği gibi şekillendiren O’dur. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O Azizdir, Hakimdir.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- İnsanlara Şekil Veren:

Yüce Allah’ın: “Sizi rahimlerde dilediği gibi şekillendiren O’dur” buy­ruğu ile, yüce Allah bizlere, insanları annelerin rahimlerinde kendisinin şe­killendirdiğini haber vermektedir.

“Rahim” kelimesi rahmetten gelmektedir. Çünkü rahim (akrabalık) ken­disi sebebiyle insanların karşılıklı olarak merhamet göstermelerine sebeptir.

“Suret (şekil)” kelimesi ise birşeyi meylettirmek için kullanılandan gelmektedir. “Suret” buna göre belli bir şekle ve belli bir konuma benzeme­ye meyleden şeyin adıdır.

Bu âyet-i kerime ile yüce Allah, tazim edilmektedir. Muhtevası içerisinde Necrân hıristiyanlannın görüşleri reddedilmekte, Hz. İsa’nın şekil verilen kim­selerden olduğu ifade edilmektedir. Bu ise aklı başında herhangi bir kimse­nin inkâr edemeyeceği bir husustur. Yüce Allah Haşr Sûresi (22/5. âyette) ile Mü’minûn Sûresi’nde (23/12-14. âyetlerde) şekillendirmeye dair açıklamalar­da bulunmuştur. Aynı şekilde Peygamber (sav) de İbn Mes’ud tarafından ri­vayet edilen hadis-i şerifte buna dair açıklamalarda bulunmuştur ki, bu ha-dis-i şerif de yüce Allah’ın izniyle (az önce belirtilen yerde) gelecektir.

Yine bu âyet-i kerimede tabiatçıların görüşleri de reddedilmektedir. Çün­kü tabiatçılar tabiatı mutlak kahhâr (etkin güç) olarak kabul etmektedirler. Onların görüşlerini redde dair açıklamalar ise Tevhîd âyetinde (el-Bakara, 2/164. âyet 14. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Adı Muhammed b. Sencer olan İbn Sencer’in [26] Müsned’inde de şu hadis-i şerif yer almaktadır: “Muhakkak yüce Allah ceninin kemiğiyle kıkırdaklarını erkeğin menisinden, onun yağ ve etlerini de kadının menisinden yaratır” denilmektedir.

İşte bu, çocuğun hem erkeğin hem de kadının menisinden yaratılmış ol­duğunun en açık delilidir. Yüce Allah’ın: “Ey insanlar! Şüphesiz Biz sizle­ri bir erkek ve bir dişiden yarattık…” (el-Hucurât, 49/13) buyruğundan açıkça anlaşılan da budur.

Müslim’in Sahihinde de Sevbân yoluyla gelen hadis-i şerifte şöyle denil­mektedir: Yahudi, Peygamber (sav)’a dedi ki: Ben sana yeryüzü insanları ara­sında bir peygamberin, yahut bir ya da iki kişinin dışında hiçbir kimsenin bil­mediği bir hususu sormaya geldim. Hz. Peygamber: “Buna dair bilgiyi sana verecek olursam bunun sana faydası olur mu?” diye sorunca Yahudi, dedi ki: Ben de kulaklarımla duymuş olurum. (Devamla) dedi ki: Ben sana çocuğun durumu hakkında sormaya geldim. Peygamber (sav) şöyle buyurdu: “Erke­ğin suyu beyaz, kadının suyu sarıdır. Bir araya gelip de erkeğin menisi ka­dının menisinden üstün gelirse yüce Allah’ın izniyle erkek çocukları olur. Şa­yet kadının menisi erkeğin menisinden üstün gelirse Allah’ın izniyle çocuk­ları kız olur.” [27]

Buna dair açıklamalar da yüce Allah’ın izniyle Şûra Sûresi’nin sonlarında (42/49-50) gelecektir. [28]

2- Allah, Dilediği Şekilde Şekillendirendir:

Yüce Allah’ın: “Dilediği gibi şekillendiren” buyruğu; güzellik, çirkinlik, siyahlık, beyazlık, uzunluk, kısalık, azaların sağlıklı olması yahut herhangi bir noksanlık ve buna benzer mutluluk ve bedbahtlık gibi hususları ifade, eder.

İbrahim b. Edhem’den nakledildiğine göre Kur’ân okuyuculan onun mec­lisinde bildiği hadislerin bir kısmını dinlemek üzere bir araya geldiler. On­lara şöyle dedi: Beni meşgul eden dört şey vardır. Bunlarla uğraştığım için hadis rivayet edecek boş vaktim olmuyor. Ona-. Seni meşgul eden şeyler ne­lerdir? denilince şu cevabı verdi: Bunlardan birincisi şudur: Ben yüce Allah’ın şu buyruğunda sözünü ettiği Mîsâk Günü üzerinde düşünüyorum: “Bunlar cennetliktir ve aldırış etmiyorum, bunlar da cehennemliktir aldırış etmiyorum.” İşte ben bu ayrımın yapıldığı vakit, bu iki kesimden hangisinde idim, bile­miyorum. İkinci husus rahimde bana şekil verildiği zamanda rahimler üze­rinde görevli olan melek: “Rabbim, bu bedbaht mıdır yoksa mutlu mudur?” diye sorduğunda cevabın ne olduğunu bilemeyişimdir. Üçüncü husus ölüm meleği ruhumu kabzedeceğinde: “Rabbim, küfür ile birlikte mi iman ile birlikte mi (ruhunu kabzedeyim)?” diyeceğinde ne cevap verileceğini bile­miyorum. Dördüncü husus ise: “Ey günahkârlar, siz bugün ayrılın!” (Yâsîn, 36/59) buyrulacağı vakit, ben iki kesimden hangisi arasında olacağımı bile­meyişimdir.

Daha sonra yüce Allah: “O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur” diye buyur­maktadır. Yani O’ndan başka yaradan, O’ndan başka suret ve şekil veren yok­tur. İşte bu, O’nün vahdaniyyetinin delilidir. Nasıl olur da İsa kendisi şekil­lendirilmiş iken şekil veren, kuvvet veren olabilir?

“O Azizdir” asla mağlub edilemez, “Hakimdir” hikmet sahibi olandır veya herşeyi sapasağlam yapandır. İşte bu da özellikle sözkonusu ettiği şe­killendirme hakkında daha da özel bir ibaredir. [29]

  1. Sana Kitabı indiren O’dur. Onun bazı âyetleri muhkemdir ki bun­lar Kitabın anasıdır. Diğer bir kısmı da müteşâbihlerdir. İşte kalplerinde eğrilik bulunanlar, fitne çıkarmak ve te’viline yel­tenmek için onun müteşâbih olanına uyarlar. Halbuki onun gerçek te’vilini ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar: “Biz ona iman ettik, hepsi Rabbimizin katındandır” derler. Ancak akü sahipleri düşünür, öğüt alır.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı dokuz başlık halinde sunacağız:

1- Kur’ân’ın Müteşâbih Olanına Uyanlar:

Müslim’in rivayetine göre Hz. Aişe şöyle demiştir: Rasûlullah (sav): “Sa­na kitabı indiren O’dur. Onun bazı âyetleri muhkemdir ki bunlar Kitabın anasıdır. Diğer bir kısmı da müteşâbihlerdir. İşte kalplerinde eğrilik bu­lunanlar fitne çıkarmak ve te’yiline yeltenmek İçin onun müteşâbih ola­nına uyarlar. Halbuki onun gerÇek te’vilini ancak Allah bilir, ilimde de­rinleşmiş olanlar: «Biz ona iman ettik, hepsi Rabbimizin katındandır» der­ler. Ancak akıl sahipleri düşünür, öğüt alır” âyetini okudu. (Hz. Âişe) de­vamla dedi ki: Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: “Onun müteşâbih olanına uyanları gördüğünüz vakit, işte onlar yüce Allah’ın isimlerini koyduğu (kas­tettiği) kimselerdir, onlardan sakınınız.” [30]

Ebu Ğâlib’den de şöyle dediği rivayet edilmiştir: Eşeğin üzerinde olduğu halde Ebû Umâme ile birlikte gidiyordum. Dimaşk Mescidinin merdivenle­rine vardığı sırada dikilmiş (kesik) başlar gördü. Bu başlar ne oluyor? diye sorunca ona: Bunlar Irak’tan getirilen Haricîlerin başlarıdır, diye cevap ve­rildi. Bunun üzerine Ebu Umame şöyle dedi: Ateşin köpekleri, ateşin köpek­leri, ateşin köpekleri! Sema altında öldürülenlerin en kötüleridir bunlar. Bunları öldürenlere ve onlar tarafından öldürülenlere ne mutlu! dedi. -Ve bu sözlerini üç defa tekrarladı- sonra da ağladı. Ben: Ne diye ağlıyorsun ey Ebu Umâme? deyince şöyle dedi: Onlara olan merhametimden ağlıyorum. Çün­kü bunlar müslüman insanlardılar, İslâm’dan çıktılar. Daha sonra yüce Allah’ın: “Sana kitabı indiren O’dur, onun bazı âyetleri muhkemdir…” buyruğun­dan itibaren birkaç âyet okudu, daha sonra da: “Siz kendilerine apaçık de­liller geldikten sonra parçalanıp anlaşmazlığa düşenler gibi olmayın…” (Âl-i İmrân, 3/105) âyetini okudu. Ben: Ey Ebû Umâme, bu sözü geçenler bun­lar mıdır, deyince o: Evet dedi. Bu senin kendi görüşüne dayanarak söyle­diğin “birşey mi yoksa Rasûlullah (sav)’dan işittiğin birşey mi? diye sorunca şöyle dedi: Eğer görüşüme dayanarak söylüyor isem şüphesiz ki o vakit ben pek cür’etkâr bir kimseyim demektir. Aksine ben bunu Rasûlullah (sav)’dan bir değil, iki değil, üç değil, dört değil beş değil, altı değil yedi defa değil (pek çok defalar) işittim.

Daha sonra da parmaklarını kulaklarına koyarak: Böyle değilse şu kulaklanm sağır olsun, dedi ve bu sözlerini üç defa tekrarladı: Ben Rasûlullah (sav)’ı şöyle buyururken dinledim: “İsrailoğulları yetmişbir fırkaya ayrıldı. Bunlar­dan bir tanesi cennette, diğerleri cehennemdedir. Bu ümmet ise onlardan bir fazla fırkaya ayrılacaktır. Bunlardan birisi cennette diğerleri ise cehennem­de olacaktır. ” [31]

2- Muhkem ve Müteşâbihe Dair İlim. Adamlarının Görüşleri:

İlim adamları muhkem ve müteşâbih âyetler ile ilgili olarak farklı görüş­lere sahiptir. Câbir b. Abdillah -ki bu aynı zamanda eş-Şa’bi’nin, Süfyan-ı Sev-rî’nin ve diğerlerinin görüşlerinin muktezasıdır- der ki: Kur’ân-ı Kerîm’in âyet­leri arasında muhkem, olanlar te’vili bilinebilen manası ve tefsiri anlaşılabi­len buyruklardır. Müteşâbih olanlar ise yüce Allah’ın, ilmini yalnızca kendi­sine sakladığı, yarattıklarına vermediği, herhangi bir kimsenin bilme imkâ­nı bulunmayan buyruklardır. Kimi ilim adamı der ki: Bu kabilden olanlara ör­nek, Kıyametin kopacağı vakit, Ye’cûc ile Me’cûc’un çıkması, Deccal’ın çık­ması, Hz. İsa’nın inmesi, sûre başlarında bulunan Mukatta Harfler gibi şey­lerdir.

Derim ki: Müteşâbihe dair yapılan açıklamaların en güzeli budur. Baka­ra Sûresi’nin baş taraflarında er-Rabî’ b. Haysem’den [32] yüce Allah’ın bu Kur’ân-ı Kerîm’i indirdiğini ve dilediğinin bilgisini yalnızca kendisi için alı­koyduğunu belirten bir rivayeti nakletmiş bulunuyoruz. Ebu Osman da der ki: Muhkem, kendisi okunmaksızın namazın kabul olunmadığı Fatihatu’1-Ki-tap’tır. Muhammed b. el-Fadl der ki: Muhkem İhlas Süresidir. Çünkü bu sû­rede tevhidden başka hiçbir şey yoktur. Şöyle de denilmiştir: Kur’ân-ı Kerîm, bütünüyle muhkemdir, çünkü yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Bu, âyetleri muhkem kılınmış bir kitaptır.” (Hud, 11/1) Yine Kur’ân’ın bütünüyle müte­şâbih olduğu da söylenmiştir. Çünkü yüce Allah: “Müteşâbih bir kitap ola­rak…” (ez-Zümer, 39/23) diye buyurmuştur.

Derim ki: Ancak bu açıklamanın âyet-i kerimenin manasıyla hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü yüce Allah’ın: “Âyetleri muhkem kılınmış bir kitaptır” buy­ruğunun anlamı şudur: Yani bu âyetlerin sıralanışı ve dizilişi böyledir ve bu kitap Allah’tan gelmiş bir haktır. “Müteşâbih bir kitap olarak” buyruğu ise, bir kısmı’diğer bir kısmına benzemekte ve bir grubu ötekini tasdik etmek­te, demektir. Yoksa yüce Allah’ın: “Bazı âyetleri muhkemdir” buyruğu ile “di­ğer bir kısmı da müteşâbihlerdir” buyrukları ile kastedilen bu mana değildir. Bu âyet-i kerimedeki “müteşâbih” tabiri ihtimal ve benzerlik kabilinden-dir. Yüce Allah’ın: “Bize göre birçok inekler birbirine benziyor” (el-Bakara, 2/70) buyruğu kabilindendir. Yani biz onları birbirlerine karıştırdık. Yani “bir­çok inek çeşidi” anlamına gelme ihtimali vardır. Bu buyrukta “muhkem” ile kastedilen de bunun zıddıdır ki, o da herhangi bir karışıklığı bulunmayan ve tek bir anlamdan başkasına gelme ihtimali bulunmayan buyruklardır.

Bir diğer görüşe göre de müteşâbih, birden çok anlama gelme ihtimali ol­makla birlikte, bu değişik anlamlar tek bir anlama havale edilerek geri ka­lanı iptal edilecek olursa, bu sefer müteşâbih muhkem olur. Buna göre muhkem, her zaman için fer’î hususların kendisine havale edildiği (o esas alı­narak yorumlandığı) bir asıl ilkedir. Müteşâbih ise onun fer’î durumundadır.

İbn Abbas der ki: Muhkem buyruklar, yüce Allah’ın En’âm Sûresi’nde yer alan: “De ki: Gelin size Rabbinizin neleri haram kıldığını okuyayım..” (el-En’am, 6/151) buyruğundan itibaren üç âyetin sonuna kadar olan buyruklar­dır. İsrailoğulları hakkındaki: “Rabbin: «Kendisinden başkasına ibadet etme­yin, anne ve babaya iyilikle muamele edin» diye hükmetti…”(el-İsrâ, 17/23) buyruğu da muhkem buyruklardandır.

İbn Atiyye der ki: Bu bana göre (İbn Abbas’ın) muhkem buyruklara da­ir vermiş olduğu bir örnektir.

Yine İbn Abbas der ki: Muhkem buyruklar Kur’ân-ı Kerîm’in nâsih âyet­leri, haram kılan âyetleri, farz kılan âyetleri, kendisine iman edilen ve gere­ğince amel olunan buyruklarıdır. Müteşâbihler ise, mensûh âyetleri, mukad­demi, muahharı, emsali, yeminleri, kendisine iman olunup da, ancak gere­ğince amelin sözkonusu olmadığı buyruklardır.

İbn Mes’ud ve başkaları ise der ki: Muhkem buyruklar neshedici âyetler­dir. Müteşâbihler ise nesholunan buyruklardır. Katâde, er-Rabî’ ve ed-Dah-hâk da böyle demiştir.

Muhammed b. Ca’fer b. ez-Zübeyr der ki: Muhkem âyetler, kendilerinde Rabbin (insanlara karşı) kulların hüccetini, ismetini, (kanlarının, mallarının korunmasına sebep olan imanı), anlaşmazlıkların ve batılın bertaraf edilme­sini ihtiva eden buyruklardır. Bunların herhangi bir manaya hamledilmele-ri veya asıl anlamlarından başka anlama çekilip tahrif edilmeleri sözkonusu değildir. Müteşâbih âyetlerin ise başka bir anlama çekilmeleri, tahrif ve te’vil edilmeleri mümkündür. Allah bunlarla kullarını imtihan etmek istemiş­tir. Mücahid ve İbn İshak da bu görüştedir.

İbn Atiyye der ki: Bu, bu âyetle ilgili yapılmış açıklamaların en güzelidir. en-Nehhas ise der ki: Muhkem âyetler ile müteşâbih buyruklar hakkında söy­lenmiş sözlerin en güzeli şudur: Muhkem âyetler bizatihi ayakta durabilen ve anlaşılması için başka buyruklara başvurmayı gerekli kılmayan âyetlerdir: “Kimse O’nun dengi ve benzeri değildir” (el-İhlâs, 112/4) ile: “Şüphesiz Ben tevbe edenlerin günahlarını mağfiret ediciyim” (Tâ-Hâ, 20/82) buyruk­ları gibi. Müteşâbih âyetler ise: “Şüphesiz Allah bütün günahları mağfiret edicidir” (ez-Zümer, 39/53) buyruğunun gereği gibi anlaşılabilmesi için yü­ce Allah’ın: “Şüphesiz Ben tevbe edenlerin günahlarını mağfiret ediciyim” buyruğu ile: “Muhakkak Allah kendisine şirk koşulmasını mağfiret etmez” (en-Nisâ, 4/48, 116) buyruklarına başvurulur.

Derim ki: en-Nehhas’ın bu sözleri İbn Atiyye’nin tercih ettiği görüşe açıklık getirmektedir. Bu açıklama kelimelerin dildeki anlamlarına da uygun düşmektedir. Çünkü “muhkem” kelimesi (j»£»-î) kelimesinden ism-i mef’ul-dur. “İhkâm” ise birşeyi sağlam yapmak demektir. Manasında, açık anlaşıl­masında karışıklık ve tereddüt bulunmayan buyrukların böyle olduğunda da şüphe yoktur. Çünkü bu buyrukların kelime manaları gayet açıktır ve keli­me dizilişi de sapasağlamdır. Bu iki husustan herhangi birisinde gereken açık­lık ve sağlamlık bulunmayacak olursa o vakit müteşâbihlik ve karışıklık söz-konusu olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

İbn Huveyzimendâd der ki: Müteşâbih’in birkaç şekli vardır. Hükmün ken­disine taalluk ettiği şekil ise, ilim adamları arasında iki âyetten hangisinin di­ğerini neshettiği hususu ile ilgili görüş ayrılıklarıdır. Mesela, Hz. Ali ile İbn Abbas’ın, kocası vefat etmiş hamile kadın hakkında iki süreden daha uzun olanını iddet olarak bekleyeceği görüşündedirler. Hz. Ömer, Zeyd b. Sabit, İbn Mes’ud ve başkaları ise (iddetin) doğum yapmak olduğunu ve Kısa Ni­sa Sûresi (Talak Sûresi)nin dört ay on günlük iddeti neshettiğini söylerler. Ali ve İbn Abbas ise bunun nesholunmadığını kabul ediyorlardı. Mirasçıya va­siyetin nesholunup olunmadığı ile ilgili ihtilafları da buna bir örnektir.

Ayrıca eğer nesih olup olmadığı bilinmiyor, neshin şartları da bulunmu­yor ise, birbiriyle tearuz halinde olan âyetlerden hangisinin öne alınacağı hu­susundaki görüş ayrılığı da buna bir örnektir. Mesela, yüce Allah’ın: “Ve si­ze bunlardan başkaları helâl kılındı” (en-Nisâ, 4/24) buyruğu kendilerine malik olunması (cariye olmaları) halinde akrabaları bir arada tutmayı gerek­tirmektedir. Buna karşılık: “İki kızkardeşi birlikte almanız da (size haram kı­lındı) ancak geçen müstesna..” (en-Nisâ, 4/23) âyeti ise bunu yasaklamakta­dır. Yine bu tür müteşâbihlere bir örnek de Peygamber (sav)’den gelen ha­berler ile kıyasların birbirleriyle tearuz etmesidir.

İşte sözü geçen müteşâbih budur. Ancak bir âyet-i kerimenin farklı iki şe­kilde kıraati, ismin muhtemel olması yahut tefsiri gerektirecek şekilde müc­mel olması müteşâbih türünden değildir. Çünkü bunun vacip olan kısmı ya ismin kapsayabildiği miktardır veya onun tamamıdır. İki ayrı kıraat ise iki ay­rı âyet gibidir. Her ikisinin gereği ne ise, amel etmek gerekir. Nitekim: âyet-i kerimesi -ileride yüce Allah’ın izniyle Maide Sûresi’nde (5/6. âyette) açıklanacağı üzere- hem üstün hem de esreli okunmuştur.[33]

3- Müteşâbih Sanılan Bazı Buyruklara Örnekler:

Buhârî, Saîd b. Cübeyr’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Adamın birisi[34] İbn Abbas’a şöyle dedi: Ben Kur’ân-ı Kerîm’de benim için açıklanma­sı zor (muhtelif) bazı şeyler görüyorum. İbn Abbas: Nelerdir? diye sorunca adam şöyle dedi: Yüce Allah: “Sûr’a üfürüldüğünde o günde aralarında ak­rabalık bağı yoktur. Birbirlerini de sormazlar” (el-Mü’minûn, 23/101) diye buyururken, bir başka yerde: “Birbirlerine yönelip karşılıklı soru sorarlar” (Sâffât, 37/27) diye buyurmaktadır. Bir yerde: “Allah’tan bir söz gizlemezler” (en-Nisâ, 4/42) diye buyrulurken bir başka yerde: “Rabbimiz, Allah hakkı için biz müşriklerden olmadık” (el-En’âm, 6/23 diyerek bu âyet-i kerimede de birşeyler gizleyecekleri bildirilmektedir. en-Nâziât Sûresi’nde yer alan: “Si­zi yaratmak mı daha zordur yoksa göğü mü? Onu bina etmiştir… Bundan sonra da yeri yarıp döşedi” (en-Nâziât, 79/27-30) buyruğunda göklerin ya­ratılmasını yeryüzünün yaratılmasından önce zikretmekte, bir başka yerde ise: “Siz yeri iki günde yaratan Allah’ı inkâr ediyor ve O’na ortaklar mı kılıyor­sunuz?… İkisi de isteyerek geldik dediler” (Fussilet, 41/9-11) diye buyurmak­ta ve bu buyruğunda yerin yaratılmasından göğün yaratılmasından önce söz etmektedir. Yine yüce Allah: “Allah Gafurdur, Rahimdir” (en-Nisâ, 4/100); “Allah Azizdir, Hakimdir” (en-Nisâ, 4/158) ile: “Allah Semi’dir, Basirdir” (en-Nisâ, 4/134) diye buyurmaktadır. Bu buyruklar ise adeta daha önce böyle idi de [35] şimdi böyle değil gibi bir anlam çıkmaktadır.

Bunun üzerine İbn Abbas şu cevabı verdi: “Aralarında akrabalık bağı yok­tur” (el-Mü’minûn, 23/101) buyruğunda Birinci Nemadaki durum anlatılmak­tadır. Bundan sonra Sûra bir defa daha üfürülecek ve Allah’ın dilediği kim­seler müstesna, göklerde ve yerde bulunan herkes baygın düşecektir. İşte o vakit aralarında herhangi bir akrabalık bağı bulunmayacak ve birbirlerine so­ru sormayacaklardır. Bilâhare son üfürüşte ise birbirlerine karşı gelecek ve birbirlerine soru soracaklardır. Yüce Allah’ın: “Biz müşriklerden değildik” (el-En’âm, 6/23) buyruğu ile “Allah’tan bir söz gizlemezler” (en-Nisâ, 4/42) buyruğuna gelince; yüce Allah ihlas sahibi olan kimselerin günahlarını ba­ğışlaması üzerine müşrikler şöyle diyeceklerdir: Gelin biz de müşrik değil­dik, diyelim. Bunun üzerine Allah onların ağızlarına mühür vuracak ve bu sefer onların azalan yaptıklan işleri söyleyecektir. İşte böylelikle Allah’tan her­hangi bir sözü saklayamayacaklan ortaya çıkacaktır ve o vakit kâfirler keş­ke müslüman olsalardı, diye temennide bulunacaklardır. Yüce Allah yeri iki günde yarattıktan sonra semaya yönelerek iki günde de onları yedi sema ha­linde düzenledi. Daha sonra ise arzı yaydı ve orada suları ve meraları çıkar­dı. Arzda dağları, ağaçları, kum tepelerini ve gök ile yer arasındakileri diğer iki günde yarattı. İşte yüce Allah’ın: “Bundan sonra da arzı yayıp döşedi” (en-Nâziât, 79/30) buyruğunda anlatılan budur. Buna göre arz ve içindekiler dört günde, sema ise iki günde yaratılmıştır. Yüce Allah’ın: “Allah Gafurdur, Ra­himdir” buyruğu ise bizzat Allah kendi zatını kastetmektedir. Yani yüce Al­lah ezelden beri de böyleydi, ebediyyen de böyle kalacaktır. Yüce Allah, her neyi murad ederse mutlaka onun dilediği olur. Yazıklar olsun sana, Kur’ân-ı Kerîm senin için anlaşılmaz, tutarsız şeyler gibi görülmesin. Çünkü hepsi Allah’tan gelmiştir.[36]

4- “Diğer” Kelimesi:

Bu kelime “elif-lâm”a ihtiyaç bırakmamak özelliğine sahip olduğundan do­layı, munsarif değildir. Çünkü bu kelimede asıl olan “büyüklük, küçüklük” kelimelerinde olduğu gibi elif-lâm ile sıfat olmasıdır. Elif-Lâm’a ihtiyacı kal­madığından munsarif bir kelime olmaktan çıkmıştır. Ebu Ubeyd der ki: Arapların bu kelimeyi munsarif yapmamalarının sebebi bunun tekilinin ma-rife olsun, nekre halinde olsun munsanf gelmemesidir. Müberred bunu ka­bul etmeyip der ki: Durum böyle olduğu takdirde kelimele­rinin de munsarif olmaması gerekir. el-Kisâî der ki: Bu kelimenin munsarif olmayış sebebi sıfat oluşudur. Yine el-Muberred bunu kabul etmeyip der ki: kelimeleri de sıfattır, fakat bunlar munsarıftır. Sibeveyh der ki: Bu kelimenin elif Llâm’a muhtaç olmaması düşünülemez. Çünkü böyle olsay­dı marife olması gerekirdi. Nitekim kelimesinden alındığı için kelimesinin de bütün görüşlere göre marife olduğu görülmektedir. kelimesi de bu kelime elif-lâm’h halin yerine kullanılmıştır, diyenlerin görü­şüne göre de marifedir. Eğer bu kelimesi elif-lâm’a ihtiyacı olmayan bir kelime olsaydı, marife olması gerekirdi. Halbuki yüce Allah bu kelime­yi nekre olan bir kelime ile vasfetmiş bulunmaktadır.[37]

5- Kalplerinde Eğrilik Olanlar:

Yüce Allah’ın: “İşte kalplerinde eğrilik bulunanlar” buyruğu mübtedâ olmak üzere merfû’dur. Bunun haberi ise: “Onun müteşâbih olanına uyar­lar” buyruğudur.

ez-Zeyğ: (Eğrilik); meyletmek (sapmak) demektir, Güneş (batıya doğru) kaydı, tabiriyle Gözler kaydı, tabiri burdan gel­mektedir. Asıl maksat terkedilip bırakıldığında da bu kökten gelen fiil kul­lanılır.

Yüce Allah’ın: “Onlar sapıp eğrilince Allah da onların kalplerini meylet­tirdi (saptırdı)” (es-Saff, 61/5) buyruğundaki “sapma” kelimeleri de bu kök­ten gelmiştir. Bu âyet-i kerime kâfir, zındık, cahil, bid’at sahibi bütün kesim­leri genel olarak kapsamına almaktadır. O dönemde bununla Necrân hıris-tiyanlarına işaret olunmuşsa dahi böyledir. Katâde, yüce Allah’ın: “İşte kalp­lerinde eğrilik bulunanlar…” buyruğunun tefsiri ile ilgili olarak bunları söy­lemektedir: Eğer burda sözü edilenler Harurâlılar ile Haricîlerin değişik tür­leri değil ise, bunlarla kimlerin kastedildiğini bilemiyorum.

Derim ki: Bu şekildeki tefsir Ebu Umame’den merfu olarak daha önce geç­miş bulunmaktadır. [38] O kadarı sana yeterlidir. [39]

6- Kalplerinde Eğrilik Bulunanlar ve Fitnenin Peşinden Gidenler:

Yüce Allah’ın: “İşte kalplerinde eğrilik bulunanlar fitne çıkarmak ve te’viline yeltenmek için onun müteşâbih olanına uyarlar” buyruğu ile il­gili olarak hocamız Ebu’l-Abbâs (yüce Allah’ın rahmeti üzerine olsun) şöy­le demektedir: Müteşâbih olana tabi olanların bu tabi oluşları, Kur’ân-ı Ke­rîm hakkında şüphe uyandırmak ve ayağı saptırmak için müteşâbihe tabi ol­maları ve bu maksatla müteşâbih olanları öğrenmeleri ihtimalden uzak de­ğildir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’e dil uzatan Zındıklarla Karmatîler böyle yap­mışlardır. Diğer bir maksatları da müteşâbihin zahirine inanılmasını isteme­leridir. Nitekim zahiren Allah’ın cisim özelliklerini taşıdığını ifade eden Ki­tap ve sünnetteki buyrukları bir araya getiren Mücassime böyle yapmıştır. So­nunda bunlar yüce yaratıcının mücessem, bir cisim şekli olan bir suret oldu­ğuna inandılar. Bu cisim ve suretin onlara göre yüzü, gözü, eli, yanı, ayağı, parmağı vardı. Yüce Allah bunlardan yüce ve münezzehtir. Yahut da bunlar müteşâbih olana bunların te’villerini açıklamak, manalarını izah etmek için tabi olurlar. Ya da bu hususta Hz. Ömer’e çokça soru soran Sabîğ’in yaptığı gibi yapmaya çalışır. Buna göre müteşâbihe tabi olanlar dört gruptur:

1- Kâfir olduklarından şüphe olmayan ve Allah Teala’nın haklarında tevbe etmeleri dahi istenmeksizin öldürülmeleri hükmünü verdiği kimseler.

2- Haklarındaki sahih görüşe göre kâfir oldukları kabul edilenler. Çünkü bunlarla putlara, şekillere ibadet eden kimseler arasında fark kalmaz. Bun­ların tevbe etmeleri istenir. Tevbe ederlerse mesele yok. Aksi takdirde irti-dat edene yapılan uygulama gibi bunlar da öldürülürler.

3- Müteşâbihlerin te’vil edilmelerinin cevazı hususundaki görüş ayrılığına binaen, bunun caiz olup olmadığı hususunda da ihtilâf edilmiştir. Bilindiği gi­bi selefin gösterdiği yol, müteşâbih buyrukların zahirinden anlaşılanın imkân­sız olduğunu kesin olarak belirtmekle birlikte, te’villerine kalkışmayı terket-mek şeklindedir. Bu konuda derlerdi ki: Nasıl geldilerse onları siz de öylece okuyup gidiniz. Bazıları ise bu buyrukların te’vilini açıkça yapmış ve onlardan mücmel olanlarının anlamlarından herhangi birisini kat’î olarak tayin etmek­sizin, dilde açıklanması mümkün olan açıklama yolunu izlemişlerdir.

4- Hz. Ömer’in Sabîğ’a uyguladığı gibi, ileri derecede te’dib hükmü veri­len haller. Ebu Bekr el-Enbarî der ki: Selefin ileri gelenleri, Kur’ân-ı Kerîm’de-ki müşkil manaların tefsiri hakkında soru soranları cezalandırırlardı. Çünkü soru soran, eğer bu soruyu sormakla bir bid’ati yerleştirmek yahut fitneyi kö­rüklemeyi arzu ediyorsa, tepki görmeye ve büyük bir şekilde tazir edilme­ye layık bir kimsedir.

Şayet maksadı bu değil ise, işlediği bu günah dolayısıyla kınanmayı hak etmiş bir kimse demektir. Çünkü o dönemde Kur’ân-ı Kerîm’in indiriliş maksatlarından ve te’vilin hakikatlerinden tahrif edilmesi yolunda zayıf müslümanları şüpheye düşürmek ve saptırmak maksadını gütmeleri için in­karcı münafıklara bir yol icad etmiş oluyordu. Bu kabilden olanlara bir ör­nek. İsmail b. İshak el-Kadî’nin bize naklettiği şu haberdir. İsmail dedi ki: Bi­ze Süleyman b. Harb bildirdi. Süleyman Hammad b. Zeyd’den, o Yezid b. Hâ-zim’den, o Süleyman b. Yesâr’dan naklettiğine göre; Sabîğ b. İsi Medine’ye geldi. Kur’ân-ı Kerîm’in müteşâbih buyruklarına ve bazı şeylere dair sorular sormaya koyuldu. Ömer (ra) durumdan haberdar olunca arkasından birisi­ni gönderip huzuruna çağırttı.

Önceden de ona kuru hurma dallarından bir miktar hazırlamış bulunuyor­du. Huzuruna gelince Hz. Ömer ona: Sen kimsin dedi. O da: Ben Allah’ın ku­lu Sabîğ’im dedi. Hz. Ömer de: Ben de Allah’ın kulu Ömer’im, dedikten son­ra elindeki kuru hurma dalını alıp üzerine yürüdü ve kafasını yaraladı. Ka­nı yüzüne akıncaya kadar vurmaya devam etti. Daha sonra Sabîğ: Bu kada­rı yeter ey mü’minlerin emiri, dedi. Allah’a yemin ederim, daha önce kafam­daki rahatsızlıkların hepsi gitmiş bulunuyor.

Sabîğ’in te’dibine dair rivayetler arasında farklılıklar vardır. Bu rivayetler­den ez-Zâriyât Sûresi’nde söz edilecektir. Daha sonra yüce Allah Sabîğ’a tev-be etme ilhamını vermiş, tevbeyi kalbine yerleştirmiş olduğundan tevbe et­ti ve güzel bir şekilde tevbesinde sebat gösterdi.

Yüce Allah’ın: “Fitne çıkarmak” buyruğunun anlamı da şudur: Yani şüp­he uyandırmak arzusu, mü’minlerin, işin içerisinden çıkamayarak aralarının bozulmasını istemeleri ve herkesin kendi sapık görüşlerine dönmesini sağ­lamaları demektir.

Ebû İshak ez-Zeccâc der ki: “Ve teviline yeltenmek için” buyruğunun an­lamı şudur: Bu gibi kimseler öldükten sonra diriltilmelerinin ve kendilerine hayat verilmesinin açıklanmasını istediler. Yüce Allah da bunun te’vilini (gerçekleşeceği vakti) ve zamanını Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceği­ni onlara bildirdi. Ebu İshak der ki: Buna delil de yüce Allah’ın şu buyruğu­dur: “Onlar onun te’vilinden başkasını mı bekliyorlar. Onun tevilinin ge­leceği gün” yani onlara vadolunan öldükten sonra diriliş, amel defterlerinin verilmesi ve azap gibi kendilerine vadolunan şeyleri görecekleri için “evvel­ce onu unutanlar: «Gerçekten Rabbimizin peygamberleri bize hakkı getir­mişlerdi» diyeceklerdir.” (el-A’raf, 7/53) Yani bizler peygamberlerin önceden haber vermiş oldukları şeylerin te’vilini (akıbetini) görmüş bulunuyoruz.

(Ebû İshâk devamla) der ki: Yüce Allah’ın: “Halbuki onun gerçek te’vilini ancak Allah bilir” buyruğu üzerinde vakıf yapılır. Ya­ni öldükten sonra dirilişin vaktini Allah’tan başka kimse bilemez demektir. [40]

7- Te’vili Bilenler ve Tevilin Mahiyeti:

Yüce Allah’ın: “Halbuki onun gerçek tev’ilini ancak Allah bilir” buyru­ğu ile ilgili olarak şöyle denilmektedir. Aralarında Huyey b. Ahtab’ın da bu­lunduğu yahudilerden bir topluluk, Rasûlullah (sav)’ın huzuruna girerek şöy­le dediler: Bize ulaştığına göre sana “Elif, Lâm, Mîm” buyruğu nazil olmuş­tur. Eğer sen bu söylediklerini doğru söylüyor isen, senin ümmetinin mül­kü ancak yetmişbir yıl olacaktır. Çünkü Elif Cümmel (Ebced) hesabına gö­re bir, Lam otuz, Mim de kırka tekabül eder. Bunun üzerine yüce Allah’ın: “Halbuki onun gerçek te’vilini yalnızca Allah bilir” buyruğu nazil oldu. Bu­na göre burada te’vil, tefsir anlamına gelir. Bu kelimenin te’vili şudur demek gibi. Ve işin sonunda evi edeceği (akıbeti) anlamına gelir. Bu kelimenin iş­tikakı ise İş sonunda şuna vardı, ifadesindeki kök­tendir, demek olur. Te’vil ettim, ise onu bu hale getirdim, demektir. Kimi fa-kihler bunu tarif ederek şöyle demişlerdir:

Te’vil, lafzın dışında kalan bir delile dayanarak lafızda kastedilen ihtima­li açığa çıkarmaktır. Tefsir ise lafzın beyan edilmesidir. “Onda rayb yoktur” yani şüphe yoktur; şeklindeki açıklama buna örnektir. Tefsirin aslı ise beyan etmektir. Bunu ifade etmek üzere:şekli kullanılır.

Te’vil ise anlamın beyan edilmesidir. Mü’minler tarafından onun hakkın­da şüphe sözkonusu değildir, ifadesinde olduğu gibi. Yahut o bizatihi hak­kın kendisidir ve bizatihi şüpheyi kabil değildir. Şüphe ancak şüphe edenin bir niteliği olabilir; şeklindeki açıklama da buna örnektir. İbn Abbas’ın ced (dede) hakkında: O da babadır, demesi de böyledir. Çünkü o, yüce Al­lah’ın: “Ey Âdemoğulları” buyruğunu te’vil ederek bu hükme varmıştır. [41]

8- İlimde Derinleşmiş Olanlar:

Yüce Allah’ın: “İlimde derinleşmiş olanlar” buyruğu ile ilgili olarak; bu, önceki buyruklarla ilişkisi olmayan yeni bir söz başlangıcı mıdır, yoksa ön­ceki buyruğa atfedilmiş ve buna göre burdaki “vav” cem için mi kullanılmış­tır hususunda ilim adamları farklı görüşlere sahiptirler.

Çoğunluğun kabul ettiği görüşe göre; kendisinden önceki buyruklardan ayrı, yeni bir cümle başıdır ve ifade daha önce yüce Allah’ın: Onun gerçek te’vilini ancak Allah bilir” buyruğunda tamamlanmıştır. İbn Ömer, İbn Abbas, Âişe, Urve b. ez-Zübeyr, Ömer b. Ab-dulaziz ve başkalarının görüşü budur. el-Kisaî, el-Ahfeş, el-Ferrâ, Ebu Ubeyd ve başkaları da bu görüştedir.

Ebu Nehîk el-Esedî de der ki: Sizler bu âyet-i kerimeyi vasi ile (durak yap­maksızın) okuyorsunuz. Halbuki bu kelime kat’ ile okunmalıdır. İlimde de­rinlik sahibi olanlann bilgilerinin vardığı son nokta ise onlann: “Biz O’na iman ettik, hepsi Rabbimizin katındandır” sözleridir.

Ömer b. Abdulaziz de buna benzer bir söz söylemiştir. Taberî buna ya­kın bir ifadeyi Yunus’tan, o Eşheb’den o da Malik b. Enes’ten rivayet etmiş­tir. Buna göre “derler” buyruğu derinleşmiş olanlar buyruğunun haberidir. el-Hattabî der ki: Şanı yüce Allah, kendisine iman edip içindekileri tasdik et­memizi emrettiği Kitabının âyetlerini muhkem ve müteşâbih olmak üzere iki kısım halinde indirmiştir. Aziz ve celil olan Allah işte şöyle buyurmaktadır: “Sana Kitabı indiren O’dur, onun bazı âyetleri muhkemdir, onlar kitabın anasıdır. Diğer bir kısmı da müteşâbihlerdir… Hepsi Rabbinizin katından­dır.” Burada yüce Allah kitabının müteşâbih olanına dair bilgisini kendisine tahsis ettiğini ve O’ndan başka hiçbir kimsenin onun te’vilini bilemeyeceği­ni haber vermekte, daha sonra aziz ve celil olan Allah, ilimde derinleşmiş olanlann: Biz O’na iman ettik, şeklindeki sözlerini naklederek onlardan öv­güyle söz etmektedir. Şayet onların imanları sahih olmasaydı, ondan dolayı öğülmeye layık olmazlardı.

İlim adamlarının çoğunluğunun görüşüne göre bu âyet-i kerimede tam va­kıf yüce Allah’ın: Halbuki onun gerçek te’vilini an­cak Allah bilir” buyruğu üzerinde olduğu ve bundan sonraki buyrukların ise yeni bir söz başlangıcı olduğu şeklindedir. Bundan sonraki buyruk ise: İlimde derinleşmiş olanlar: Biz ona iman ettik… derler” buyruğudur. Bu, İbn Mes’ud’dan, Ubey b. Ka’b, İbn Abbas ve Hz. Âişe’den de rivayet edilmiştir. Ancak Mücahid’den: “İlimde derinleşmiş olanlar”ı kendisinden önceki buyruğa nesak atfı yaptığı ve derinleşmiş olanların te’vili bildiklerini iddia ettiği de rivayet edilmiştir. Bu görüşün le­hine kimi dilcileri de delil göstererek: Bunun: “İlimde derinleşmiş olanlar da bunu bilirler ve iman ettik… diyerek..” şeklindedir, der ve “derler” kelimesinin hal olmak üzere nasb mahallinde olduğunu iddia ederler. Ancak dil­cilerin büyük çoğunluğu bu açıklamayı reddeder ve uzak bir ihtimal olarak görürler. Çünkü Araplar hem fiili, hem de mef ulu bir arada hazf etmezler. Hali ise fiil açıkça söylenmedikçe de zikretmezler. Eğer fiil açıkça söylenme­miş ise, hal de sözkonusu değildir. Şayet böyle birşey mümkün olsaydı “Abdullah binerek geldi” anlamında “Abdullah binerek” demek mümkün olur­du. Böyle birşeyin mümkün olması ise, ancak fiilin zikredilmesiyle birlikte olur. Kişinin: “Abdullah konuşur ve insanların arasını ıslah eder” demesi gi­bi. Burada “ıslah eder” ifadesi Abdullah’ın halini bildirir. Nitekim şair -ki bu­nu Ebu Ömer: Ebu’l-Abbas Sa’leb şu beyiti okudu, diyerek bana okumuştur-şu sözleri söyler:

“Ben orada oldukça kızgın ve kısa bacaklı, yüksek hörgüçlü bir deveyi saldım; Yürürken kısadır, otururken uzun görülür.”

Yani yürürken boyu kısadır, demektir.

O halde; nahivcilerin de konu ile ilgili görüşleriyle desteklemelerinin ya­nında ilim adamlarının genelinin görüşü, yalnızca Mücahid’in bu konudaki görüşünden daha uygundur.

Aynı şekilde şanı yüce Allah’ın, mahlukatından nefyedip kendisi hakkın­da tesbit ettiği bir şeyde, daha sonraları ortağının olması mümkün değildir. Nitekim yüce Allah’ın şu buyruklarına bakalım: “De ki: Göklerle yerde olan gaybı Allah’tan başka kimse bilmez.” (en-Neml, 27/65); “Onun vaktini ken­disinden başkası açıklayamaz” (el-A’raf, 7/187); “Onun Vechi (zatı) dışın­da herşeyyok olacaktır” (el-Kasas, 28/88). İşte bütün bunlara dair bilgiyi şa­nı yüce Allah, yalnız kendisine tahsis etmiştir. Bunlarda kendisinden başka­sını ortak etmez. Yüce Allah’ın: “Halbuki onun te’vilini ancak Allah bilir” buyruğu da böyledir. Şayet: “ilimde derinleşmiş olanlar” buy-ruğundaki “vav,” nesak atfı için olmuş olsaydı, yüce Allah’ın: “Hepsi Rabbi-mizin katındandır” buyruğunun herhangi bir anlamı olmazdı. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Derim ki: Hattabî’nin naklettiği ve Mücahid’den başkasının söylemediği­ni belirttiği söz ile ilgili olarak şunu ekleyelim: İbn Abbas’tan rivayet edildi­ğine göre: “İlimde derinleşmiş olanlar” buyruğu aziz ve celil olan Allah’m ismine atfedilmiştir ve bunlar da müteşâbihi bilenler arasında yeralıp onlar bu müteşâbihi bilmelerine rağmen: “Biz ona iman ettik” demektedirler. Ay­rıca er-Rabî’, Muhammed b. Ca’fer b. ez-Zübeyr, el-Kasım b. Muhammed ve başkaları da bu görüşü belirtmişlerdir. Bu te’vile göre “Derler” ke­limesi “derinleşmiş olanlar” kelimesinin hali olmak üzere nasb durumundadır. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

“Ve rüzgar ağlıyor kederinden Şimşek de bulutlar arasında çakıyor.”

Bu beyitin iki anlama gelme ihtimali vardır. Burada “şimşek” kelimesi müb-teda, “parıldıyor” kelimesi de haber olabilir. -Birinci te’vile göre- Böylelikle önceki ifadelerle alakası olmayan bir cümle olabilir. Diğer taraftan (“şimşek”) “rüzgar” kelimesine atfedilip “parıldar” kelimesi hal durumunda olabilir. Bu da ikinci te’vile göre böyle olur ki, “parıldayarak” anlamına gelir. Yine bu gö­rüşü ileri sürenler şanı yüce Allah’ın ilimde derinleşmiş olanları ilimde de­rinleşmiş olmakla övmüş olduğunu ileri sürerler. Cahilliklerine rağmen on­ları nasıl övmüş olabilir? Ayrıca İbn Abbas da: “Ve ben onun te’vilini bilen­lerdenim” demiştir.

Mücahid de bu âyet-i kerimeyi okumuş ve: Ben de onun te’vilini bilen­lerdenim, demiştir. Onun bu sözünü İmamu’l-Harameyn Ebu’l-Mealî ondan nakletmiştir.

Derim ki: Bir takım ilim adamları bu görüşü de birinci görüşün kapsamın­da kabul ederek şöyle demişlerdir: Sözün tam olarak takdirî ifadesi “Allah nez-dindedir” şeklindedir. Yani onun anlamı Allah nezdindedir ve onun te’vili­ni ancak Allah bilir, ifadesi ise müteşâbihatın te’vilini ancak Allah bilir, şek­lindedir. İlimde derinleşmiş olanlar ise, onu kısmen bilirler ve ona iman et­tik. Hepsi Rabbimizdendir, derler. Onların buna dair bilgileri ise, muhkem­de yer alan deliller ve müteşâbihatın muhkem buyruklara havale edilerek açık­lanma imkânıdır. Onlar müteşâbihatın kısmen te’vilini bilip diğer bir kısmı­nı bilemeyince: Biz hepsine iman ettik, hepsi Rabbimizdendir, derler. O’nun sâlih şeriatinden olup ilmimizin kuşatamadığı gizliliklerin bilgisi Rabbimiz nez­dindedir.

Birisi kalkıp: Müteşâbihatın kısmen tefsiri, derinleşmiş olanlar için dahi için­den çıkılmaz bir hal almıştır. O kadar ki İbn Abbas: Ben “evvâh” ve “ğislîn” kelimelerinin ne anlama geldiğini bilmiyorum, demiştir; diye sorarsa, ona şöy­le cevap verilir:

Bunun böyle olması gerekmez. Çünkü İbn Abbas daha sonra bunu öğren­miş ve vakıf olduğu bilgiye uygun olarak tefsir etmiştir.

Bundan daha kesin bir cevap da şöyledir: Şanı yüce Allah, ilimde derin­leşmiş olan hiçbir kimse bunu bilemez, dememiştir ki, böyle birşey sözkonusu olsun. Birisi bilmeyecek olursa bir diğeri bilebilir.

İbn Fûrek, ilimde derinleşmiş olanların te’vili bileceği görüşünü tercih eder ve bu hususta uzun uzun açıklamalarda bulunurdu. Hz. Peygamber’in İbn Abbas’a: “Allah’ım! Onu dinde fakih kıl ve ona tevili öğret”[42] şeklinde­ki sözünde bu hususa dair açıklama vardır. Bu Kitabının manalarını ona öğ­ret anlamındadır. Buna göre yüce Allah’ın: “İlimde de­rinleşmiş olanlar” buyruğu üzerinde vakıf yapmak ile ilgili olarak hocamız Ebu’l-Abbas, Ahmed b. Ömer: Doğrusu da budur demiştir. Çünkü onların “ilimde derinleşmiş olanlar” diye adlandırılmaları Arap dilini anlayan her­kesin bilmekte müsavi olduğu muhkemden daha fazlasını bilmelerini gerek­tirmektedir. Eğer onlar herkesin bildiğinden başka birşey bilmiyor iseler on­ların derinlikleri nerede kalır? Fakat müteşâbih de türlü türlüdür. Kimisi hiçbir şekilde bilinemez. Ruhun durumu, Allah Teala’nın gaybın bilgisini yal­nızca kendisine ayırdığı Kıyamet saatinin kopması gibi. Bu gibi şeylerin bil­gisi İbn Abbas’a da başkasına da verilmemiştir. İşte ileri gelen ilim adamla­rı arasında: İlimde derinleşmiş olanlar müteşâbihi bilmezler, diyenlerin bu söz­den kastettikleri bu tür müteşâbihtir. Dinde bazı şekillere ve Arap dilinde bir­takım anlatım üslûplarına göre yorumlanması mümkün olan sözlere gelince, bunlar te’vil edilir ve doğru te’vili bilinebilir. Bununla olabilecek doğru ol­mayan birtakım te’vil ihtimalleri de izale edilebilir. Yüce Allah’ın Hz. İsa hak­kında “Ve O, kendisinden bir ruhtur” (en-Nisâ, 4/171) buyruğu ve benzer­leri böyledir. Kendisine lutfedildiği kadarıyla bu kabilden pek çok şey bil­medikçe hiçbir kimseye râsih (ilimde derinleşmiş) adı verilemez.

Müteşâbih, mensûh olan buyruklardır, diyenlerin görüşlerine göre ise, râ­sih olanların te’vili bilmek (durumunda olanların) kapsamına sokulması mümkün olmakla birlikte, müteşâbih buyrukların bu tür ile tahsis edilmele­ri doğru olamaz.

Rusûh (derinleşmiş olmak); bir şeyde sebat bulmak demektir. Sabit olan herşeye râsih denilir. Bu kelime aslında cisimler hakkında kullanılır. Dağın sabit olması (rusûhu) ve ağacın yerde râsih olması gibi. Şair der ki:

“Kalbimde derin kök salmıştır Leylâ’nın sevgisi, Belirtileri dahi değişiklik gösterme yi kabul etmiyor.”

“Fijanın kalbinde iman rasih oldu (iyiden iyiye yer etti)” denilir. Bazıları (Araplardan): söyleyişini naklederler ki, birikintinin suyunun yere geçmesi anlamını ifade eder. Bu tabiri İbnu’l-Fâris nakletmiştir. Buna gö­re bu kelime zıt anlamlı bir kelimedir.

kelimeleri hep bir şeyin içerisinde sebat etmek, yerleşmek anlamını ifade eder.

Peygamber (sav)’a ilimde derinleşmiş olanlar hakkında sorulunca şöyle buyurdu: “Yeminine bağlı kalan, diliyle doğru söz söyleyen, kalbi de dosdoğ­ru olan kimsedir. ” [43]

Şanı yüce Allah: “Biz sana bu Zikri (Kur’ân’ı) indirdik ki insanlara ken­dilerine ne indirildiğini açıkça anlatasın” (en-Nahl, 16/44) diye buyurmuş­ken, Kur’ân-ı Kerîm’de nasıl müteşâbih olabilir ve Allah Kur’ân’ın tümünü na­sıl apaçık kılmamış olabilir? diye sorulursa şu cevap verilir:

Bundaki hikmet -Allahu a’lem- âlimlerin üstünlük ve faziletinin ortaya çık­masıdır. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’in tümü açık seçik olsaydı âlim olanların ol­mayanlara üstünlüğü ortaya çıkmazdı. Herhangi bir kitap tasnif eden de böy­le yapar. Kitabının bir kısmını açık, bir kısmını da müşkil (anlaşılması zor) şekilde yazar ve topluluk için bir yer bırakır. [44] Çünkü varlığı, bulunması önemsiz ve basit olan bir şeyin güzelliği de az olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [45]

9- Kur’ân Muhkemiyle Müteşâbihiyle Allah’tandır:

“Hepsi Rabbimizin katındandır” buyruğunda, muhkemiyle müteşâbihiy­le yüce Allah’ın Kitabına ait olan bir zamir vardır. İfadenin takdiri ise; onun tümü Rabbimizin katındandır, şeklindedir. “Hepsi” kelimesi zamire delalet et­tiğinden dolayı hazfedilmiştir. Çünkü bu kelime izafeti gerektiren bir söz­dür.

Daha sonra yüce Allah: “Ancak akıl sahipleri düşünüp öğüt alır” diye bu­yurmaktadır. Yani böyle bir sözü söyleyen iman eden, bilgisinin ulaştığı nok­tada duran ve müteşâbihin arkasından gitmeyi terkeden, ancak akıl sahibi olan bir kimsedir. Herşeyin “lübb”ü onun özü demektir. İşte bundan dolayı akla “lübb” adı verilmiştir. Sahipleri” kelimesi ise kelimesinin ço­ğuludur. [46]

  1. “Rabbimiz! Bizi hidâyete erdirdikten sonra kalplerimizi çevir­me! Katından bize bir rahmet ver. Şüphesiz sen pek çok bağış­layansın.”

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Bir Dua Örneği:

Yüce Allah’ın: “Rabbimiz… kalplerimizi çevirme” buyruğunda “…. der­ler” takdirinde hazfedilmiş bir söz vardır. Bu şekilde söylemek, ilimde de­rinleşmiş olanların sözü olarak nakledilmektedir. Anlamının: Ya Muhammed…. de!… şeklinde olması da mümkündür.

Denildiğine göre, kalbin çevrilmesi (zeyğ’i) dinden meyledip uzaklaşmak demektir. Peki, bunlar hidâyete ulaştırılmış iken, yüce Allah’ın kendilerini fe­sada döndürmesinden korkuyorlar mıydı denilecek olursa şöyle cevap ve­rilir:

Onlar, yüce Allah kendilerine hidâyet verdikten sonra kendilerine ağır ge­lecek ve bunun sonunda altından kalkmaktan kendilerini acze düşürecek şey­ler ile sınamamasını dilemişlerdir. Meselâ, yüce Allah’ın: “Şayet Biz onlara kendinizi öldürünüz yahut yurtlarınızdan çıkınız diye yazsaydık…” (en-Nisâ, 4/66) buyruğunda sözü edilen sınama bu kabildendir.

İbn Keysan der ki: Bunlar yüce Allah’tan sapmamayı ve bunun sonucun­da da Allah’ın kalplerini haktan çevirmemesini istemişlerdir. Yüce Allah’ın: “Onlar sapıp eğrilince Allah da onların kalplerini çevirdi” (es-Saf, 61/5) buy­ruğunda olduğu gibi. Yani (dualarının anlamı şudur): Bize hidâyet verdiği­ne göre; hidâyetin üzere bize sebat da ver. Bizler haktan dönmeyelim ki, Se­nin de kalplerimizi haktan çevirmene müstehak olmayalım.

Bir görüşe göre de bu duanın önceki ifadelerle bir ilgisi yoktur. Şöyle ki: Yüce Allah, sapkın kimseleri sözkonusu ettikten sonra kullarına sözü geçen haktan sapmış ve yerilen kesimden olmamalan için kendisine ne şekilde dua edeceklerini öğretmiş olmaktadır.

Muvatta’da Ebû Abdullah es-Sunabibî’den şöyle dediği nakledilmektedir: Ebu Bekr es-Sıddîk’in halifeliği döneminde Medine’ye geldim. Onun arkasın­da akşam namazını kıldım. İlk iki rek’atte Ummu’l-Kur’ân (Fatiha Sûresi) ile birlikte mufassal bölümünün kısa sûrelerinden birer sûre okuduktan sonra üçüncü rek’ate kalktı. Ben de ona yaklaştım, adeta elbiselerim onun elbise­lerine değiyor gibiydi. O esnada Fatiha’yı ve: “Rabbimiz, bizi hidâyete erdir­dikten sonra kalplerimizi çevirme..” âyetini okuduğunu işittim.[47]

İlim adamlar» der ki: Hz. Ebu Bekir’in bu âyet-i kerimeyi okuması bir çe­şit kunut ve duadır. Çünkü o dönemde, irtidad edenlerin sıkıntılı durumla­rı başgöstermişti. Kunut ise bir grup ilim adamına göre, müslümanların ken­dileri adına korkmalarına sebep teşkil edecek büyük bir durum ile karşı kar­şıya kalmalarında akşam namazında da bütün namazlarda da caizdir.

Tirraizî’nin rivayetine göre Şehr b. Havşeb şöyle demiş: Ben Umm Sele-me’ye şöyle sordum: Mü’minlerin annesi, senin yanında bulunduğu sıralar­da Rasûlullah (sav)’ın en çok yaptığı dua ne idi? Şu cevabı verdi: En çok yap-tığı dua şuydu: ” Ey kalpleri evirip çeviren, kalbime dinin üzere sebat ver.” Ben: Ey Allah’ın Rasûlü, dedim. “Ey kalple­ri evirip çeviren, dinin üzere kalbime sebat ver!” duasını ne kadar da çok ya­pıyorsun? Şöyle buyurdu: “Ey Umm Seleme, kalbi Allah’ın parmaklarından iki parmak arasında bulunmayan hiçbir Âdemoğlu yoktur. O dilediğini doğ­ru bırakır, dilediğini de çevirir (hidâyetten uzaklaştırır).” Bunun üzerine Muâz (hadisin senedinde yer alan ravilerden birisi) yüce Allah’ın: “Rabbimiz, bizi hidâyete erdirdikten sonra kalplerimizi çevirme” âyetini okudu. (Tir-mizi) dedi ki: Bu hasen bir hadistir.[48]

Bu âyet-i kerime Mu’tezile’nin: Allah kulları saptırmaz, yani “kendi fiille­rini yaratanlar kullardır” şeklindeki sözlerine karşı bir delildir. Şayet mey­lettirme, saptırma Allah tarafından olmasaydı yapılması caiz olmayan bir işin önlenmesi hususunda Allah’a dua etmek uygun düşmezdi.

Ebû Vâkid el-Cerrâh ise, “Rabbimiz!… kalplerimizi saptırma!” anla­mındaki buyruğunu (ûîjli fjî “İ) şeklinde fiili kalplere isnad etmek suretiy­le okumuştur. Bu ise yüce Allah’a yöneltilen bir dilektir. Her iki okuyuş şek­line göre âyet-i kerimenin anlamı şudur: Artık Sen, kalplerimizde hidâyetten sapıklığa doğru bir meyil yaratarak, kalplerimiz haktan çevrilmesin. [49]

2- “Bize Katından Bir Rahmet Ver”

Yüce Allah’ın: “Katından bize bir rahmet ver” yani nezdinden, Senin ta­rafından lütfederek bize rahmet bağışla, bizden herhangi bir sebep veya her-ha/ıgi bir amelin dolayısıyla değil. Bu ifade Allah’a bir teslimiyet ve O’na kar­şı bir acizliğin ifadesidir.

“Ledün” kelimesinin dört türlü söylenişi vardır. Birisi “lâm” harfi üstün, “dal” harfi ötreli, “nün” harfi sakin “ledun” şeklinde. En fasih söyleyiş budur. Diğeri ise “lam” harfi üstün, “dal” ötreli ve “nun” harfi de hazf edilmiş şek­linde (ledu diye); üçüncüsü ise “lâm” harfi ötreli, “dal” harfi sakin, “nûn” har­fi de üstün olmak üzere “lüdne” şeklinde; dördüncüsü ise “lâm” harfi üstün, “dal” sakin, “nûn” harfi de üstün “ledne” şeklinde.

Muhtemeldir ki mutasavvıfların cahilleri ile batınîlerin zındıkları bu ve ben­zeri âyet-i kerimelere yapışarak şöyle derler: İlim denilen şey, Allah’ın baş­tan beri herhangi bir kesb (ilim tahsili) sözkonusu olmaksızın kendiliğinden bağışladığı birşeydir. Kitapları ve yaprakları tetkik etmek ise bir perdedir. Ancak ileride bu konuya dair gelecek açıklamalarda belirtileceği üzere böyle bir iddia red olunur.

Âyetin anlamı da şudur: Bize rahmetinden sadır olan bir nimet bağışla. Çünkü rahmet, zati sıfata racidir. Rahmetin kendisinin hibe edilmesi düşü­nülemez.[50]

  1. “Rabbimiz, muhakkak ki geleceğinde şüphe olmayan bir gün­de insanları toplayacak olan Sensin. Şüphesiz Allah va’dinden dönmez.”

Darmadağın olmalarından sonra onları öldükten sonra diriltecek olan Sen­sin.

Bu buyrukla Kıyamet günü için diriliş ikrar edilmektedir. ez-Zeccâc der ki: İşte ilimde derinleşmiş olanların bildikleri ve ikrar ettikleri; buna karşı­lık öldükten sonra dirilişe dair kendileri için müteşâbih (tereddüdü gerekti­ren) hale düşüp sonunda inkâra kadar giderek; muhalefet ettikleri şeyin ma­nası budur.

Rayb, şüphe demektir. Bunun ne anlama geldiğine dair açıklamalar Ba­kara Sûresi’nde (2/2. âyet) geçmiş bulumaktadır. Mîâd, kelimesi va’dden “miPâl” veznindedir. (Va’dolunan zaman, demektir).[51]

  1. Kâfir olanların malları ve çocuklarının Allah’a karşı kendileri­ne hiçbir faydası olmaz ve onlar ateşin yakıtıdırlar.

Bu buyruğun anlamı açıktır. Yani onların malları da çocukları da onlara gelecek Allah’ın azabından hiçbir şeyi önleyemezler. es-Sülemî: “Hiçbir faydası olmaz” buyruğunu diye okumuştur. Buna sebep ise fiilin önceden geçmesi ve isim ile fiil arasına başka bir kelimenin girmesidir. el-Hasen de şeklinde ve ikinci ya’yi tahfif olsun diye sakin olarak oku­muştur. Şairin “şu sözlerinde olduğu gibi:

“Esma dolayısıyla bu ye’s(im) yeter artık, yeter

Onun hastalığına -uzayıp gittiği için- şifa verecek de yoktur.”

Şairin burada yerine demesi gerekirken, “ya” harfini (elif-siz olarak) serbest bırakmıştır. Buna benzer bir söyleyişin yer aldığı bir beyiti de el-Ferrâ nakletmektedir:

“Onların elleri sanki tertemiz çakılı bulunmayan hoş kokuda Birbirlerine gümüş para alıp veren kızların elleri gibidir.”

Yüce Allah’ın: buyruğunda yer alan: edatı “yanında, nez-dinde” demektir. (Yani Allah’ın nezdinde faydası olmaz). Bu açıklamayı Ebû Ubeyde yapmıştır.

“Ve onlar ateşin yakıtıdırlar.” Yakıt (el-vekûd); odunun adıdır. Buna da­ir açıklamalar Bakara Sûresi’nde (2/124. âyette) geçmiş bulunmaktadır. el-Ha-san, Mücahid ve Talha b. Mûsârrif, “vav” harfini ötreli olarak “” şeklin­de ve “ateşin yakıtı olan bir odun” şeklinde muzaf takdir ederek (muzafın hazfedildiğini kabul ederek) okumuşlardır. Arapçada “vav” harfi ötreli oldu­ğu takdirde; demek gibi, demekde mümkündür. Bu kelime­nin “vav” harfi ötreli olarak okunması halinde, kelime masdar olur. Ateş alev­li bir şekilde yandığı vakit, bu tabir kullanılır. İbnu’l-Mübarek, el-Abbas b. Abdulmuttalib’den şöyle dediğini rivayet etmektedir. Rasûlullah (sav) buyur­du ki: “Bu din öyle bir yayılacaktır ki denizleri aşacak, denizler Allah tebâ-reke ve teâlâ yolunda atlarla aşılacak, daha sonra Kur’ân-ı Kerîm’i okuyan top­luluklar gelecek. Bunlar Kur’ân’ı okuduklarında bizden daha güzel okuyan (bilen) kim vardır, bizden daha bilgili kim vardır? diyecekler.” Sonra ashabı­na yönelerek şöyle buyurdu: “Siz böylelerinin bir hayra sahip olacağını zan­neder misiniz?” Ashab: Hayır deyince şöyle buyurdu: “İşte bunlar sizdendir­ler; bunlar bu ümmettendirler ve bunlar ateşin yakıtıdırlar. “[52]

  1. Tıpkı Firavun hanedanının ve onlardan öncekilerin gidişi gibi. Onlar âyetlerimizi yalanladılar da, Allah da günahlarından do­layı onları yakalayıverdi. Allah’ın azabı çok çetindir.

“De’b (mealde: gidiş)”: Âdet ve durum demektir. Kişi çalışıp çabaladığı tak­dirde onun bu durumunu ifade etmek üzere bu kökten gelen kelimeler kul­lanılır. Deve binicisi tarafından yorulacak olursa yine bu kelime kullanılır. Ge­ce ve gündüze de “ed-dâibân” adı verilir. (Çünkü adetleri üzere sürekli ola­rak devam eder, giderler). Ebu Hatim der ki: Ben Yakub’un ” Gidi­şi gibi” kelimesini hemzeyi üstün olarak okuduğunu ve ben küçük bir ço­cukken bana şöyle söylediğini hatırlıyorum: diye okumak, neye gö­re doğru olur? Ben ona: Sanırım: kökünden gelirse böyle söy­lemek doğru olur dedim. Benim bu açıklamamı kabul etti ve küçüklüğüme rağmen çok iyi bir değerlendirmede bulunduğumdan dolayı hayret etti. Bense böyle söylenip söylenemeyeceğini bilmiyordum.

en-Nehhâs der ki: “Böyle bir söz yanlıştır. Hiçbir zaman: denilmez.

Aksine denilebilir. Nahivciler böyle nakletmektedir ki,

bunlardan birisi de el-Ferrâ’dır. Bu söyleyişi “el-Mesâdir” adlı kitabında nakletmektedir. Nitekim İmruu’1-Kays şöyle demektedir:

“Ondan önce Umm el-Hureyris’ten de gördüğün gibi

Ve Me’sel’de komşusu olan Umm er-Rebab’dan gördüğün gibi.”

“Deeb” söyleyişi de caizdir. Nitekim da söylenebilir. Çünkü bun­da boğaz harflerinden bir harf vardır.”

Âyet-i kerimenin başındaki “kâf” harfi hakkında (dilciler) farklı görüşle­re sahiptir. Bunun şu takdirde ref mahallinde olduğu söylenmiştir: Onların gidişi Firavun hanedanının gidişi gibidir. Yani kâfirlerin sana karşı yaptıkla­rı, Firavun hanedanının Musa’ya yaptıklarına benzer.

el-Ferrâ ise şu anlama geldiğini iddia etmiştir: Firavun hanedanının kâfir oluşu gibi, Araplar da kâfir oldular. en-Nehhas ise der ki: Burada “kef” har­finin “kâfir oldular”a taalluk etmesi caiz değildir. Çünkü “kâfir oldular” ke­limesin cümlenin sılasına dahildir. Bir diğer görüşe göre buradaki “kef” harfi “Allah…. onları yakalayıverdi” buyruğuna taalluk etmektedir. Yani Al­lah onları Firavun hanedanım azapla yakaladığı gibi yakaladı.

Yine bir diğer görüşe göre bu buyruk: “Mallarının ve çocuklarının Al­lah’a karşı kendilerine hiçbir faydası olmaz” buyruğu ile alakalıdır. Yani mallarının ve çocuklannfh Firavun hanedanına fayda vermediği gibi, kendi­lerine de mal ve çocuklarının faydası olmayacaktır. Bu buyruk ise, “cihad-dan geri kalıp bizi mallarımız ve çoluk çocuğumuz oyaladı” diyenlere bir ce­vaptır.

Bunda “vekûd (yakıt)” dan türeyen mukadder bir fiilin amel etmesi, bu durumda benzetmenin yanmanın kendisi hakkında olması da mümkündür. [53]

Bu anlamı yüce Allah’ın şu buyrukları da desteklemektedir: “Firavun ha­nedanının ise kötü azap……ateştir. Onlar sabah akşam ona arzolunurlar.

Kıyametin kopacağı günde: Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine so­kun (diyecekler)”. (el-Mu’min, 40/45-46) Bununla birlikte birinci görüş da­ha tercihe değerdir. İlim adamlarından birden çok kişi de o görüşü tercih et­mişlerdir.

İbn Arefe der ki: “Tıpkı Firavun hanedanı… gidişi gibi” buyruğu Firavun hanedanının adeti gibi; anlamındadır. Şöyle demek istiyor: Firavun haneda­nı peygamberlere zorluk çıkarmayı adet haline getirdikleri gibi; bunlar da in­kârı ve Peygamber (sav)’a zorluk çıkarmayı adet haline getirmişlerdir. el-Ez-herî de bu anlamda açıklamalarda bulunmuştur. el-Enfal Sûresi’nde yer alan “Firavun hanedanının gidişi gibi” (el-Enfal, 8/52) buyruğuna gelince; bu­nun da anlamı şudur: İşte Firavun hanedanı suda boğulmak ve helak edil­mekle cezalandırıldığı gibi, bunlar da öldürülmekle ve esir edilmekle ceza­landırıldı.

Yüce Allah’ın: “Onlar âyetlerimizi yalanladılar” buyruğunda “okunan âyetler”i kastetmesi muhtemel olduğu gibi, Allah’ın vahdaniyetine delalet et­mek üzere dikilmiş bulunan âyetleri de kastetmiş olması muhtemeldir. “… Al­lah da günahlarından dolayı onları yakalayıverdi. Allah’ın azabı çok çe­tindir.”[54]

  1. Kâfirlere de ki: “Siz mutlaka yenileceksiniz ve toplanıp cehen­neme sürüleceksiniz. Orast ne kötü döşektir!”

Burada kasıt yahudilerdir. Muhammed b. İshâk der ki: Rasûlullah (sav) Be-dir’de Kureyş’i mağlub edip Medine’ye döndükten sonra yahudileri toplayıp onlara şunu dedi: Ey Yahudiler topluluğu! Bedir günü Kureyş’in başına ge­lenlerin bir benzerini Allah’ın başınıza getirmesinden sakınınız. Sizler de bi­liyorsunuz ki ben gönderilmiş bir peygamberim. Siz bunu Kitabınızda Allah’ın size ahdinde (buyruğunda) görmektesiniz. Yahudiler ona: Ey Muhammed de­diler. Savaşın ne olduğunu bilmeyen gafil bir topluluğu yenik düşürüp de on­lara karşı eline bir fırsat geçti diye gurura kapılma! Allah’a yemin ederiz, bi­zimle savaşacak olursan asıl savaşçıların biz olÖuğumuzu göreceksin. Bunun üzerine yüce Allah: “Kâfirlere de ki: Siz mutlaka yenileceksiniz…” buyru­ğunu inzal buyurdu.

Buradaki Yenileceksiniz” kelimesinin “te” okunuşu yahudi-lere hitap olup bozguna uğratılacaksınız ve âhirette: “Toplanıp cehenneme sürüleceksiniz” demektedir. İkrime ve Said b. Cübeyr’in, İbn Abbas’tan ri­vayeti budur.

Ebû Salih’in İbn Abbas’tan rivayetine göre ise; yahudilerin, Uhud günü müslümanların başına gelen musibete sevinmeleri üzerine bu âyet-i kerime nazil olmuştur. Buna göre bu kelime Yenileceklerdir” anlamında olur.

Yani Kureyşliler yenilecekler ve: toplanıp sürüleceksiniz” ke­limesi de: şeklinde ve “toplanıp sürülecekler” anlamında oku­nur ki bu da Nâfi’in kıraatidir.

Yüce Allah’ın: “Orası ne kötü döşektir!” buyruğunda kastedilen yer, ce­hennemdir. Âyetin zahirinden anlaşılan budur. Mücahid der ki: Anlamı ise, onların kendileri için hazırladıkları şey ne kötüdür! Bunun manası şöyle gi­bidir: Kendilerini cehenneme götüren o fiilleri ne kötüdür! [55]

  1. Karşılaşan iki topluluğun durumunda sizin için bir ibret vardır. Biri Allah yolunda çarpışıyordu, diğeri ise kâfirdi. Öbürlerinin kendilerinin iki katı olduklarını gözleriyle görüyorlardı. Al­lah dilediğini yardımıyla destekler. Şüphesiz bunda basiret sa­hipleri için ibretler vardır.

Yüce Allah’ın: “Karşılaşan iki topluluğun… bir ibret (yani alâmet) var­dır.” Burada (jt£) denilerek (cJl£) denilmeyişinin sebebi “âyet: ibret, alâ­met” kelimesinin müennesliğinin hakiki olmayışındandır. Bunun beyan an­lamına geldiği de söylenmiştir. Yani bu, sizin için bir beyan bir açıklama idi. Bu görüşte otanlar manayı göz önünde bulundurup lafza riâyet etmemişler­dir. İmruu’l-Kays^n şu beyitinde olduğu gibi:

“Dümdüz, yumuşak tenli, genç ve güzel, yumuşak huylu Taptaze yaprakları tomurcuklanmak üzere dalları kabarmış sorgun

ağacının çubuğu gibi…”

Burada şairin demeyişinin sebebi, sıfatın (lafzen müzekker olan -önceden geçmiş- asa anlamındaki kelimeye) ait olmasıdır.

el-Ferrâ der ki: Âyet-i kerimede fiilin müzekker gelmesi, fiil ile isim ara­sında sıfatın girmesinden dolayıdır. Sıfat, fiil ile isim arasına girdiğinden fi­il müzekker gelmiştir. Bu anlamdaki açıklamalar, Bakara Sûresi’nde yüce Al­lah’ın: “Üzerinize yazıldı ki: Sizden birine Ölüm gelip çattığı zaman eğer bir hayır (mal) bırakacaksa… vasiyette bulunsun” (el-Bakara, 2/180. âyet 2. baş­lıkta) buyruğu açıklanırken geçmiş bulunmaktadır.

“Karşılaşan iki topluluğun” Bedir günü karşı karşıya gelen müslüman-larla müşriklerin “durumunda sizin için bir ibret vardır.” Cumhur: ( üi» ): Biri” kelimesini onlardan birisi, anlamında olmak üzere ötreli okumuştur, el-Hasen ve Mücahid ise bunu esreli olarak («s») şeklinde, daha sonra da: “Diğeri ise kâfirdi” diye bedel olmak üzere okumuştur. İbn Ebi Able ise bu her iki kelimeyi de nasb ile okumuştur. Ahmed b. Yahya der ki: Hal olmak üzere nasb ile okumak caizdir. Yani her iki fırka, birbirinden ayrı ve birileri. Mü’min diğerleri kâfir olmak üzere iki fırka idiler.

ez-Zeccâc der ki: Nasb ile okunması; yani ben şu iki topluluğu kastedi­yorum, anlamına gelir.

Bir insan topluluğuna “fie” denilmesinin sebebi, ona fey’ edilmesi yanı sı­kıntılı zamanlarda ona dönülmesi dolayısıyladır.

ez-Zeccâc der ki “fie” fırka, topluluk demektir. Başı gövdeden ayrıldığı­nı ifade etmek üzere “kılıçla başını fe’vetti” tabirinden alınmıştır.

Bu “iki topluluk” ile Bedir günü karşılaşan topluluklara işaret edildiğin­de görüş ayrılığı yoktur. Ancak bunun muhatabının kim olduğu hususunda farklı kanaatler vardır. Bir görüşe göre bununla mü’minlere hitap edilmiş ol­ması muhtemel olduğu gibi, bütün kâfirlere olması da muhtemeldir. Medi­ne yahudilerinin muhatab alınmış olması da muhtemeldir. Her bir ihtimali bir grup ileri sürmüştür. Mü’minlere hitabın faydası, ruhlarına sebat vermek, onlarda kahramanlık duygularını uyandırarak; -fiilen gerçekleştiği gibi- kendilerinin iki misli hat­ta birçok kat fazlası olan düşmanları üzerine atılacak hale gelmeleridir.

Yüce Allah’ın: “Öbürlerinin kendilerinin iki katı olduklarını gözleriy­le görüyorlardı. Allah dilediğini yardımıyla destekler. Şüphesiz bunda ba­siret sahipleri için ibretler vardır.” Ebû Ali der ki: Bu âyet-i kerimedeki “gör­mek” göz ile görmektir. Bundan dolayı tek bir mef ûle geçiş yapmıştır. Mek-kî ve el-Mehdevî der ki: Buna “gözleriyle” buyruğu da delâlet etmektedir. Nafi’ burada “görüyorlardı” anlamına gelen kelimeyi diye (yâ ile) okumayıp “te” ile: onları görüyordu” şeklinde okumuştur. Diğer­leri ise bunu “yâ” ile okumuşlardır.

“Kendilerinin iki katı” buyruğu ise “onları görüyordunuz” buyruğun­da bulunan “siz görüyordunuz”dan hal olmak üzere nasb mahallindedir. Cum­hura göre ise burada “görüyordunuz” buyruğunun faili mü’minlerin kendi­leridir. (Yani: Ey mü’minler! Siz kendiniz görüyordunuz). “Onları görüyor­dunuz” buyruğundaki “hum: onları” zamiri ise kâfirlere aittir. Ancak Ebu Amr, bu kelimenin “te” harfi ile şeklinde okunmasını kabul etmeyip şöy­le der: Eğer durum böyle olsaydı bunun yerine: “Onları kendinizin iki katı görüyordunuz” denmesi gerekirdi.

en-Nehhâs der ki: Bu gerekmeyebilir. Fakat; arkadaşlarınızın iki katı, anlamında olması mümkündür.

Mekkî der ki: “Onları görüyordunuz” şeklinde “te” ile okunuş “sizin için” buyruğundaki hitaba uygundur. O bakımdan burada hitabın müslümanlara “onları” zamirinin de müşriklere ait olması güzeldir. “Te” ile bu kelimeyi oku­yanların “sizin iki katınız” anlamında şeklinde okumaları gerekir­di. Böyle bir okuyuş ise hatta muhalefet dolayısıyla caiz değildir. Fakat hi­taptan gaibe yönelmek şeklindeki konuşma ve söz söyleyişleri görülegelmiş bir üsluptur. Yüce Allah’ın şu buyruklarında olduğu gibi: “Hatta siz gemiler­de bulunduğunuz zaman onlar da güzel bir rüzgarla gemileri götürdükle­rinde”(Yunus, 10/22); “Verdiğiniz her bir zekât” (er-Rum, 30/39) buyruğun­da (mü’minlere) hitap ettikten sonra gaib zamir kullanılarak: “İşte onlar kat kat mükâfat alanlardır” (er-Rum, 30/39) diye buyurmaktadır.

Buna göre “kendilerinin iki katı” anlamındaki kelimesindeki “hâ” ve “mîm” harflerinden oluşan zamirin müşriklere ait olması muhtemel­dir. Yani ey müslümanlar, siz müşrikleri gerçek sayılarının iki katı kadar gö­rüyordunuz. Bu ise mana itibariyle uzak bir ihtimaldir. Çünkü yüce Allah, müs-lümanların gözlerinde müşriklerin sayısını çoğaltmaz. Aksine O, bizlere müşriklerin sayısını mü’minlerin gözünde az gösterdiğini haber vermektedir. Buna göre mana şöyle olur: Ey mü’minler, sizler müşrikleri sayıca kendini­zin iki katı görüyordunuz. Gerçekte ise onlar mü’minlerin üç katı idiler. Yüce Allah böylelikle müşriklerin sayısını mü’minlerin gözünde azaltarak müş­rikleri kendilerine, kendilerinin iki katı gösterdi ki, manen güçlensinler ve cesaretleri artsın. Zaten onlara mü’minlerden yüz kişinin ikiyüz kâfiri yene­ceği bildirilmişti. Diğer taraftan müslümanların sayısını müşriklerin gözün­de azaltarak gösterdi ki, müşrikler müslümanlara karşı cesaretlensinler ve böy­lelikle Allah’ın onlar hakkındaki hükmü yerini bulsun diye.

Buradaki “kendilerinin iki katı” buyruğundaki zamirin müslümanlara ait olması da muhtemeldir. Yani siz ey müslümanlar, müslümanlan sahip oldu­ğunuz gerçek sayının iki katı gibi görüyordunuz. Yani siz bizzat kendinizi gerçektekinin iki katı gibi görüyordunuz.

Allah’ın bunu bu şekilde onlara göstermesinin sebebi, müşriklerle karşı­laşmaya karşı maneviyatlarını güçlendirmekti.

Fakat birinci te’vil daha uygundur. Buna yüce Allah’ın şu buyrukları da de­lâlet etmektedir: “Hani Allah onları rüyanda sana az göstermişti…” (el-En-fal, 8/43); “Hani siz karşılaştığınız zaman onları gözlerinize az gösteriyor­du..” (el-Enf’âl, 8/44)

İbn Mes’ud’dan da şöyle dediği rivayet edilmektedir: Yanımda bulunan bir adama: Onları yetmiş kişi kadar görebiliyor musun? O: Zannederim onlar yüz kişidirler, demişti. Fakat esirleri aldıktan sonra bizlere bin kişi olduklarını ha­ber verdiler.

Taberî’nin bazılarından naklettiğine göre şöyle demişler: Allah, kâfirlerin gözlerinde mü’minlerin sayısını çok gösterdi. Öyle ki kâfirler mü’minleri ken­dilerinin iki katı zannettiler. Ancak Taberî bu görüşün zayıf olduğunu belirt­mektedir. İbn Atiyye ise der ki: Evet, bu görüş çeşitli açılardan reddedilir. Ak­sine Allah, müşriklerin sayısını (az önce de geçtiği üzere) mü’minlerin gö­zünde az göstermiştir. Bu te’vile göre “görüyordunuz” şeklindeki okuyuşta görenler, kâfirler olur. Yani siz ey kâfirler, mü’minleri kendilerinin iki katı ola­rak görüyordunuz. Önceden de geçtiği üzere kendinizin iki katı olarak gö­rüyordunuz anlamına gelme ihtimali de vardır.

el-Ferrâ ise bunun anlamının, kendilerini kendilerinin iki katı yani üç mis­li olarak görüyordunuz. Ancak bu uzak bir ihtimaldir. Dilde böyle bir anla­tım şekli bilinmemektedir. ez-Zeccâc der ki: Bu bir yanlışlıktır. Bütün ölçü­lere göre burada yanlışlık vardır. Çünkü bizler birşeyin mislini aklen ona eşit olarak biliyoruz. Onun iki mislini de onun iki katına eşit olarak aklımızla kav­rıyoruz.

İbn Keysan der ki: el-Ferrâ, görüşünü şu sözleriyle açıklar: Sen yanında bir köle varken: Bunun gibi bir köleye ihtiyacım vardır, dediğin takdirde se­nin hem o köleye, hem onun gibi başka bir köleye ihtiyacın olduğunu ifa­de ediyorsun. Aynı şekilde, ben bunun gibi iki kişiye muhtacım, dediğin va­kit senin üç köleye ihtiyacın var, demektir. Ancak kelimenin anlamı onun söylediği gibi değildir, dildeki kullanış da öyle değildir. el-Ferrâ’yı böyle bir yan­lışlığa düşüren ise müşriklerin Bedir gününde mü’minlerin üç misli olmala­rıdır. Böylelikle o, müşrikleri ancak bu şekilde gerçek sayılan kadar görme­lerinin mümkün olacağı vehmine kapılmıştır. Böyle bir ihtimal ise uzaktır, ma­na da bu şekilde değildir. Aksine şu iki sebepten dolayı Allah müşrikleri mü’minlere gerçek sayılarından başka şekilde göstermiştir. Bu sebeplerden birisi şudur: Yüce Allah, bunun daha uygun olduğunu görmüştür. Çünkü bu şekilde mü’minlerin kalpleri güç kazanmıştır. Diğer sebep ise bu, Peygam­ber (sav)’a bir âyet (mucize ve alâmetHir. İleride -yüce Allah’ın izniyle- Be­dir vak’asına dair açıklamalar (Âl-i İmrân, 3/123-125. âyetlerin tefsirinde) ge­lecektir.

Bu kelimenin “ye” ile okunuşuna gelince İbn Keysân der ki: Onları görüyorlardı” kelimesindeki “he” ve “mîm” (onlar) zamiri “diğeri ise kâfirdi” buyruğuna aittir. “Kendilerinin iki katı” buyruğundaki zamir ise “bi­ri Allah yolunda çarpışıyordu” buyruğuna aittir. Bu ise ifadelerin akışının delalet ettiğine uygun olarak zamir kullanmak kabilindendir. Bu da yüce Al­lah’ın: “Allah dilediğini yardımıyla destekler” buyruğudur. İşte bu da kâ­firlerin gözle görme itibariyle müslümanların iki katı olduklarını, fakat sayı­ca onların üç misli olduklarını göstermektedir. (İbn Keysân devamla) der ki: Burada görme, yahudilere aittir.

Mekkî ise der ki: Görmek Allah yolunda çarpışan kesim hakkındadır. Gö­rünen ise kâfir topluluktur. Yani Allah yolunda çarpışan topluluk, kâfirler top­luluğunu mü’min topluluğunun iki katı olarak görüyorlardı. Halbuki kâfir­ler topluluğu mü’min topluluğunun üç katı idi. Önceden de geçtiği üzere Al­lah kâfirlerim sayısını mü’minlerin gözünde azaltmıştır. Burada “sizin için bir ibret vardır” buyruğundaki hitap yahudileredir.

İbn Abbas ve Talha ise ” Onları görüyorlardı” buyruğunu “te” harfini ötreli olarak Size iki katı oldukları gösteriliyordu” okumuş­lardır. es-Sülemî de meçhul fiil olarak “te” harfi ötreli okumuştur.

“Allah dilediğini yardımıyla destekler, şüphesiz bunda basiret sahip­leri için ibretler vardır.” Bu buyruğun anlamı önceden geçmiş bulunmak­tadır. Allah’a hamdolsun. [56]

  1. Kadınlara, oğullara, kantar kantar altın ve gümüşe, salma atla­ra, develere ve ekinlere aşırı düşkünlük insanlara süslenip hoş gösterildi. Bunlar dünya hayatının geçimidir. Oysa güzel dönüş yeri Allah nezdindedir.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı onbir başlık halinde sunacağız:

1- İnsanlara Güzel Gösterilen Şeyler:

Yüce Allah’ın: “… süslenip hoş gösterildi” buyruğu ile ilgili olarak ilim adamları süsleyip hoş gösterenin kim olduğu hususunda farklı görüşlere sa­hiptir. Bir kesim der ki: Bunu süsleyip hoş gösteren Allah’tır. Ömer b. el-Hat-tab (ra)’ın sözünün zahiri de budur. Bu sözü Buhârî nakletmektedir. [57]

Kur’ân-ı Kerîm’de de yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Biz yeryüzünde ne varsa ona bir zinet kıldık.” (el-Kehf, 18/7) Hz. Ömer: Şimdi ey Rabb, onu bi­ze süslü gösterdiğin zaman (biz ne yapabiliriz)? deyince yüce Allah’ın: “De ki: Size bunlardan daha hayırlısını haber vereyim mi?” (bir sonraki âyet) buyruğu nazil oldu.

Bir diğer kesim ise; burada süslü gösteren şeytandır, demektedir. el-Ha-sen’in sözünün zahirinden anlaşılan budur. O: Bunu kim süslü gösterdi? Dün­yayı onu yaratandan daha çok zemmeden kimse yoktur, demiştir.

Yüce Allah’ın süslü göstermesi, ancak faydalanmak için varetmek, gerçek şekilde hazırlamak ve insanın mayasında bu gibi şeylere eğilimi yaratmak şek­linde olur. Şeytanın süslü göstermesi ise vesvese, aldatma, uygun olmayan yollardan dünyalık elde etmeyi güzel gösterme şeklindedir.

Âyet-i kerime her iki halde de bütün insanlara yeni bir öğüdün ifadesi­dir, demektir. Bunun muhtevasında da Muhammed (sav)’ın çağdaşı olan ya-hudilere ve diğerlerine bir azar vardır.

Cumhur, meçhul fiil olarak: ” Süslü gösterildi” şeklinde ve Aşırı düşkünlük” kelimesini merfu olarak okumuşlardır. ed-Dahhâk ve Mü-cahid ise malum fiil şeklinde: ” Süsledi” ve: Sevgisini” şeklin­de rnansub olarak okumuştur. kelimesindeki “he” harfinin fetha ile harekelenmesi, isim ve sıfattan ayırdetmek içindir.

Şehevât; “şehvet” kelimesinin çoğuludur. Anlamı bilinen bir kelimedir. Ar­zulara uyup gitmek, insanı aşağılatır. Onlara itaat, bir helak demektir. Müs­lim’in Sahih’inde: “Cennet hoşa gitmeyen şeylerle kuşatılmıştır, ateş de ar­zu ve şehvetlerle kuşatılmıştır” denilmektedir. [58] Bunu Enes, Peygamber (sav)’dan rivayet etmiştir.

Hadis-i şerifteki bu temsilin faydası şudur: Cennet ancak hoşa gitmeyen yollan aşmak ve bunlara katlanıp sabretmekle elde edilir. Cehenemden kurtulmak ise ancak arzu ve şehvetleri terkedip insanın bunlara karşı ken­disini dizginlemesi ile mümkün olur.

Yine Hz. Peygamber’den şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir: “Cenne­tin yolu oldukça zordur ve yüksektir. Cehenneme giden yol ise son derece kolaydır ve toprağı yumuşaktır. ” [59] İşte Hz. Peygamber’in: “Cennet hoşa git­meyen şeylerle kuşatılmıştır. Cehennem de arzularla kuşatılmıştır” hadisinin manası da budur. Yani cennetin yolu zordur ve tepelerden daha yüksek olan zorlu yerleri vardır. Cehenneme giden yol ise kolaydır. Zorluğu yoktur. Bunda herhangi bir tehlike ve sıkıntıya sebep olacak birşey yoktur. Hz. Pey­gamber’in: “Toprağı yumuşaktır” buyruğunun anlamı da budur: [60]

2- Kadınlar:

Yüce Allah: “Kadınlara” buyruğunda, insanların nefisleri onlara çokça ar­zu duyduğundan önce kadınları sözkonusu ederek başladı. Çünkü kadınlar, şeytanın attığı kementler ve erkeklerin fitneye düşmelerine sebeptir. Rasû-lullah (sav) buyurdu ki: “Benden sonra erkekler için kadınlardan daha çe­tin bir fitne terketmiş değilim.” Hadisi Buhârî ve Müslim rivayet etmiştir.[61]

Kadın fitnesi herşeyden daha çetin ve zorlu bir fitnedir. Denilir ki: Kadın­larda iki fitne vardır. Çocuklarda ise tek bir fitne vardır. Kadınlardaki fitne­nin birisi, akrabalık bağlarını kesmeye götürür. Çünkü kadın kocasına anne­lerle, kızkardeşlerle bağı kesmeyi emreder. İkinci fitne ise helâl, harama bak­maksızın mal toplama fitnesidir. Oğullara gelince onlardaki fitne bir tanedir. O da onlar için mal toplama tutkusudur.

Abdullah b. Mes’ud’un rivayetine göre Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuş­tur: “Kadınlarınızı yüksek odalarda iskân etmeyiniz ve onlara yazı yazmayı öğretmeyiniz.” [62] Bu şekilde Rasûlullah (sav) erkekleri bundan sakındırmış olmaktadır. Çünkü onların yüksek yerlerde iskân ettirilmeleri dolayısıyla er­kekleri görmeleri sözkonusudur. Bu ise onları himaye etmek ve onları set-retmek değildir. Çünkü kimi zaman erkekleri görüp de bundan dolayı fitne ve bela sözkonusu olabilir. Diğer taraftan kadınlar erkekten yaratılmışlardır. O bakımdan kadının bütün derdi, erkektir. Erkek ise şehvet ile birlikte ya­ratılmıştır. Kadın da erkeğin sükûn bulduğu bir varlık kılınmıştır. Bu sebeble onlardan birine öteki hakkında güven duyulamaz.

Onlara yazı yazmayı öğretmekte de böyle bir fitne, daha da ileri derece­de sözkonusudur. eş-Şihâb’ın Kitabında Peygamber (sav)’ın: “Kadınlara (ge­reğinden çok) elbise almayınız ki, evlerinden dışanya çıkmasınlar.” [63] diye bu­yurmaktadır.

İşte bundan dolayı insan bu dönemlerde eğer (evlenmeden) duramıyor ise dininin zarar görmemesi için dindar kadını araştırmalıdır. Nitekim Hz. Pey­gamber de: “Elleri toprakla dolasıca, sen dindar olan kadını seç” diye buyur­maktadır. Bu hadisi Müslim Ebu Hureyre’den rivayet etmiştir.[64]

İbn Mâce’nin Sünne’inde de Abdullah b. Ömer’in şöyle dediği rivayet edil­mektedir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: “Güzellikleri dolayısıyla kadınlarla ev­lenmeyiniz. Çünkü onların güzellikleri onları aşağılatabilir. Mallan dolayısıy­la da kadınlarla evlenmeyiniz. Çünkü mallan onları azdırabilir. Fakat dinle­ri dolayısıyla onlarla evleniniz. Şüphesiz burnu delik, siyah fakat dindar bir cariye daha faziletlidir. ” [65]

3- Oğullar:

Yüce Allah’ın: “Oğullara” buyruğu önceki buyruğa atfedilmiştir. Oğullar (anlamına gelen: el-benin) kelimesinin tekili: “ibn”dir. Yüce Allah, Hz. Nuh’tan haber vererek: “Şüphesiz benim oğlum benim aile halkımdandır” (Hud, 11/45) diye niyaz ettiğini bildirmektedir. Küçültme ismi de -Hz. Luk-man’ın söylediği gibi- “büney” şeklindedir.

Peygamber (sav)’ın Eş’as b. Kays’a şöyle dediği nakledilmektedir: “Ham-za’nın kızından bir oğlun var mı?” O: Evet ondan bir oğlum var; fakat onun yerine Cebeleoğullarından geri kalanlara yedirebileceğim bir tencere yeme­ğim olmasını tercih ederdim. Peygamber (sav) şöyle buyurdu: “Sen böyle de­sen dahi şüphesiz ki onlar, kalbin meyvesidir. Gözün aydınlığıdır. Bununla birlikte onlar (ölüm tehlikesine atılmaya karşı) insanı korkutur, cimriliğe iter, üzüntü ve kedere sebep olurlar. ” [66]

4- “Kantar Kantar”:

el-Kenâtîr kelimesi “kıntâr” [67] kelimesinin çoğuludur. Nitekim yüce Allah: “Ve öbürüne kıntârla (mehir) vermiş olsanız…” (en-Nisâ, 4/20) diye buyurmaktadır. Kıntar ise oldukça büyük ölçüde bağlanıp düğümlenmiş mal de­mektir. Rıtıl ve rubu’ gibi ağırlık ölçüsü olarak kullanılan şeyin adı olduğu da söylenmiştir. Bu kadar ağırlığa ulaşan şeye de bu bir kıntardır, yani bir kın-tara denk ağırlıktadır, denilir. Araplar bir kişinin malı kıntar ağırlığını buldu­ğu takdirde: derler. ez-Zeccâc der ki: Kıntar kelimesi, birşeyin bağlanıp düğümlenmesinden ve sağlam hale getirilmesinden alınmıştır. Araplar birşeyi sağlam olarak yapan kimseye: O şeyi sağlam yaptın, derler. İşte köprüye “el-kantara” denilmesinin sebebi de bu şekilde sağlam yapılışından dolayıdır. Tarafe der ki:

(Devem) Rumlardan birinin muhkem yapmak ve her tarafını Tuğlalarla pekiştirmek üzere yemin ettiği bir köprü (kantara) gibidir.”

Kantara üstüne düğüm atılmış demektir. Adeta kantar düğümlenmiş bir mal gibi kabul edilir. İlim adamları kıntâr’ın miktannı tesbit etmekte çok fark­lı görüşlere sahiptirler.

Ubey b. Ka’b, Peygamber (sav)’dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: “Bir kıntar binikiyüz ukıyyedir.” [68]

Muaz b. Cebel, Abdullah b. Ömer, Ebu Hureyre ve ilim adamlarından bir­çok grup da bu görüştedir. İbn Atiyye der ki: Bu konudaki görüşlerin en sa­hih olanı budur. Fakat Kıntar, buna göre ukıyye’nin miktarının bölgelerde­ki farklılığına göre farklılık gösterir.

Kıntâr’ın on iki bin ukıyye olduğu da söylenmiştir. Bunu senediyle el-Büs-tî, Sahih Müsned’inde Ebu Hureyre’den rivayetle kaydetmektedir. Buna göre Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Kıntar onikibin ukiyyedir. Bir ukıy­ye ise sema ile arz arasındakilerden hayırlıdır.”[69]

Ebu Hureyre bu görüşü de benimsemiştir. Ebu Muhammed ed-Darimî’nin Müsned’inde Ebu Said el-Hudrî’den şöyle dediği rivayet edilmektedir: “Her kim bir gecede on âyet okursa o zikredenlerden diye yazılır. Her kim yüz âyet okursa kânitlerden yazılır, her kim beşyüz ile bin âyet okursa bir kıntar ecir almış olarak sabahı eder.” Kıntar nedir? diye sorulunca: “Bir öküzün derisi­ni dolduracak kadar altındır” diye cevap verdi. Bu hadis mevkuftur. [70]

Ebu’n-Nadra el-Abdi de bu görüştedir. İbn Sîde, Süryanicede de böyle söy­lendiğini zikretmektedir. en-Nekkaş, İbnu’l-Kelbî’den, bu kelimenin Rumca-da böyle söylendiğini nakletmekdedir. İbn Abbas, ed-Dahhak ve el-Hasen der ki: (Kıntar) bin ikiyüz miskal gümüştür. [71] el-Hasen bunu merfu’ olarak zikreder. İbn Abbas’tan rivayet edildiğine göre kıntar onikibin dirhem gümüştür.[72] Altın olarak ise bin dinardır. Yani müslüman bir erkeğin diyeti kadar­dır. el-Hasen ve ed-Dahhâk’tan da bu görüş rivayet edilmiştir.

Said b. el-Müseyyeb, bir kıntar seksenbin (dirhem)dir, derken; Katade kın­tar yüz rıtıl altın yahut seksenbin dirhem gümüştür. Ebu Hamza es-Sumâlî ise der ki: Kıntar, Afrika ve Endülüs’te altın veya gümüşten sekiz bin miskaldır. es-Süddî, dörtbin miskaldir, derken; Mücahid yetmişbin miskaldir, demekte­dir.[73] Bu görüş, İbn Ömer’den de rivayet edilmiştir.[74]

Mekkî’nin naklettiği bir görüşe göre kıntar, altın veya gümüş olsun kırk bin ukıyyedir. İbn Side, el-Muhkem adlı eserinde de bunu belirtmektedir. De­vamla der ki: Kıntar berberîcede bin miskal demektir.

er-Rabi’ b. Enes ise der ki: Kıntar üstüste yığılmış pek çok mal demektir. Araplarca bilinen anlamı da budur. Yüce Allah’ın: “Ve onlardan birisine bir kıntar vermiş olsanız dahi” (en-Nisâ, 4/20) buyruğu da böyledir. Yani ona pek çok mal verdiyseniz, demektir. Hadis-i şerifteki kıntar da bu anlamda­dır: “Şüphesiz Safvan b. Umeyye cahiliyye döneminde kantar kantar mal bi­riktirdi. Babası da öylece kantar kantar biriktirdi.” [75] Yani onu kantar kadar malı oldu demektir.

el-Hakem’den nakledildiğine göre kıntar yer ile gök arasıdır.

“el-Mukantara” kelimesinin anlamı hakkında da ilim adamlarının farklı gö­rüşleri vardır Taberî ve başkaları der ki: Bu kat kat katlanmış demektir. Ade­ta kantarlar üç, mukantara da dokuz kantar ifade ediyor gibidir. el-Fer-râ’dan şöyle dediği rivayet edilmektedir: el-Kanâtîr kelimesi kıntar’ın çoğu­ludur. el-Mukantara ise çoğulun da çoğuludur. O takdirde el-Mukantara do­kuz kanâtîra eşit olur. es-Süddî der ki: el-Mukantara dinar yahut dirhem olun­caya kadar sikke haline getirilmiş olan maldır. Mekkî de el-Mukantara tamam­lanmış anlamındadır der. Bunu el-Herevî de nakletmiştir.

Nitekim: da denilmektedir.

Kimi (dilciler) der ki: İşte yapının üstüste gelmesi dolayısıyla binalara “el-kantara” denilmesi bundandır. İbn Keysan ve el-Ferra der ki: Mukantara, do­kuz kıntardan daha aşağı olamaz. Yine denildiğine göre; mukantara malın ha­zır olduğuna ve mevcud olduğuna bir işarettir.

el-Büstî’nin Sahih’inde Abdullah b. Ömer’den Rasûlullah (sav)’ın şöyle bu­yurduğu rivayet edilmektedir: “Her kim on âyet-i kerime okuyarak namaz kı­larsa gafillerden yazılmaz. Her kim yüz âyet-i kerime okuyarak namaz kılarsa kanitlerden yazılır. Her kim bin âyet-i kerime okuyarak namaz kılarsa mu-kantirlerden (yani kantar kantar sevaba nail olanlardan) diye yazılır. ” [76]

5- Altın ve Gümüş:

Yüce Allah’ın: “Altın ve gümüşe” buyruğundaki “altın” kelimesi (ez-ze-heb) müennestir. O bakımdan: Güzel altın” denilir. Çoğulu ise; diye gelir. Bunun kelimesinin çoğulu olması da müm­kündür. O vakit bu diye çoğul yapılır. Fi­lan kişi güzel bir yolda gitti, demektir. Yine “zeheb” kelimesi Yemen halkı için bir ölçektir. Bir kişi altın madenini görüp dehşete kapıldığı vakit: denilir.

Gümüş (fıdda)ün ne demek olduğu da bilinen birşeydir. Çoğulu şeklinde gelir. Buna göre (altın anlamına gelen) zeheb kelimesi gitmek an­lamına gelen dan alınmadır. (Gümüş anlamına gelen); fıdda keli­mesi ise dağılan birşey hakkında kullanılan dan alınmadır.

Ben topluluğu dağıttım, onlar da dağıldılar, tabiri de buradan gelmektedir. İşte bu iki kelimenin türedikleri köklerin bunlar ol­ması, bunların geçici oldukları ve sabit olmadıkları hissini vermektedir. Ni­tekim görülen de budur. Bu anlamı ifade etmek üzere söylenen sözlerin en güzeli bir şairin şu beyitleridir:

“Son söylediğin dinar işte ateştir Şu geçip giden dirhemin sonu ise kederdir İkisi arasında kişi evet, takva sahibi olursa Keder ile ateş arasında kalbi muazzebdir. [77]

6- Atlar:

Yüce Allah’ın: “Atlara” buyruğu müennestir. İbn Keysân der ki: Bana Ebu Ubeyde’den şöyle dediği nakledildi: “el-Hayl: Atlar” kelimesinin tekili “hâ­il” şeklindedir. ” (Kuş anlamına gelen) tâir ve tayr” ile “(koyun anlamına ge­len) dâin ve dayn” kelimeleri gibi.

Bir diğer adı “el-feres” olan “el-hayl”e bu adın veriliş sebebi, yürüyüşün­de böbürlenmesidir (böbürlenmek demek olan ihtiyâl ile aynı kökten). Baş­kaları ise şöyle demektedir: Bu aynı kökten tekili olmayan çoğul isimdir. Te­kili ise “feres”tir. Nitekim kavm, raht, nisa, ibil ve benzeri kelimeler de böy­ledir. Hz. Ali’den nakledilen haberde Peygamber (sav)’ın şöyle buyurduğu belirtilmektedir: “Şüphesiz Allah atı rüzgardan yarattı. Bundan dolayı onu ka­natsız olduğu halde uçucu kıldı.”

Vehb b. Münebbih der ki: Allah, atı güney rüzgarından yarattı. Yine Ve-hb der ki: Sahibinin getirdiği ne kadar teşbih, tekbir ve tehlil varsa mutlaka o at onu işitir ve onun gibisini söyleyerek ona cevap verir. Atlara ve onla­rın nitelikleri el-Enfâl Sûresi’nde (8/60. âyette) gelecektir.

Haberde nakledildiğine göre Allah, Âdem’e bütün hayvanları arzetti. Ona bunlardan tek bir tanesini seç denildi, o da atı seçti. Ona; kendin için güç kaynağı olan bir şeyi seçtin, denildi.

Bu bakımdan ata “el-hayr: hayır” adı verilmiş oldu.

Diğer taraftan ata “hayl” adının veriliş sebebi ise, onda aziz olma alame­tinin bulunuşudur. Ata binen bir kimse, Allah Teala’nın bunu kendisine ba­ğışlaması sebebi ile azizlik duygusunu duyar, yüce Allah’ın düşmanlanna kar­şı da böbürlenir. Ata “feras” adının veriliş sebebi, aslanın avının üzerine atıl­ması gibi, ileri atılarak mesafeleri katetmesidir. O bu uzaklıkları adeta birşe-yi elleriyle yakalayıp tüketircesine katetmektedir. Ata “arabî” adının veriliş sebebi, Hz. Âdem’den sonra Hz. İsmail’e Beytullah’ın temellerini yükseltme­sine mükâfat olarak verilmiş olmasıdır. Hz. İsmail de araptır. Böylelikle bu Hz. İsmail’e yüce Allah tarafından verilmiş bir nimet ve bağış oldu. Ondan dolayı da ata “arabî” adı verildi.

Hadis-i şerifte de Peygamber (sav)’ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “İçinde atîk bir atın bulunduğu eve şeytan girmez.” [78] Ona “atîk” deniliş se­bebi ise, dişi aygırdan ve arap attan doğmamış olması (yani erkeği de dişi­si de arap at olmasıdır).

Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur: “Atların hayırlısı siyah, alnında be­yazlık, burnu ve üst dudağı beyaz olandır. Bundan sonra ise yine alnında be­yazlık olup da dört ayağı da bileklerine kadar beyaz olandır. Sonra üç aya­ğı beyaz olup ön sağ ayağı vücudunun renginden olandır. Şayet siyah olmaz­sa siyah ile kırmızı arası rengi olup da bu şekilde benekleri olan at gelir.” Bu hadisi Tirmizî, Ebû Katâde’den rivayet etmiştir. [79] Dârimî’nin Müsned’inde yi­ne Ebu Katâde’den rivayete göre adamın birisi: Ey Allah’ın Rasûlü demiş, ben bir at almak istiyorum, hangisini alayım. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: Sen siyah renkli, alnında beyazlık bulunan, üç ayağı bileklerine kadar beyaz olup sağ (ön) ayağı beyaz olmayan veya bu şekilde rengi siyah ile kırmızı arası olan bir<at al ki, hem ganimet elde edersin, hem de esenliğe kavuşursun.” [80]

Nesâî de Enes’ten şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasûlullah (sav) ka­dınlardan sonra atlardan fazla birşeyi sevmezdi. [81]

Hadis imamları Ebu Hureyre’den Rasûlullah (sav)’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: “At üç türlüdür. Bir adam için ecre sebeptir, bir adam için örtüdür, bir adam için de vebaldir.” Hadis uzuncadır. Hadisin yaygınlığı onun tamamını zikretmeye ihtiyaç bırakmamaktadır.’ [82]

İleride Enfâl Sûresi (8/60) ile Nahl Sûresi (16/8. âyet)de yüce Allah’ın iz­niyle atlara dair hükümlerden yeteri kadar söz edilecektir. [83]

7- Nişanlı Atlar:

Yüce Allah’ın: “Nişanlı atlar” buyruğundan kasıt, Said b. Cübeyr’e göre otlak ve meralarda yayılan atlar demektir. Çünkü bu şekilde yayılan hayvan ve koyunlara “sâime” denilir.

(Nişanlı atlar diye meali verilen: el-müsevveme ile aynı kökten).

Yine bu maksatla salınan hayvan hakkında denilir. sa­lıverilen hayvanı anlatmak için kullanılır.

İbn Mace’nin Sünen’inde Hz. Ali’den şöyle dediği rivayet edilmektedir: Ra­sûlullah (sav) güneşin doğuşundan önce hayvanların (develerin) otlaklara sa­lınmasını (sevm) ve süt veren hayvanların kesilmesini yasaklamıştır. [84]

Burada “es-sevm” kelimesi otlamak üzere salmak anlamındadır. Yüce Allah da: “Ve içinde (hayvanlarınızı) yaymakta olduğunuz (ot ve) ağaç(lar) bundandır” (en-Nahl, 16/10) diye buyurmaktadır. el-Ahtal der ki:

“İbn Bez’a’nın (Husayn ez-Zühlî’nin kardeşi Şeddâd b. el-Münzir) yahut da onun gibi diğerinin (bununla da Havşeb b. Rüeym’i kastediyor) misali; Senin için daha uygundur! Ey develeri otlatan (deve çobanm)ın oğlu!”

Otlayan her bir davara da: “es-sevâm” denilir.

Bir görüşe göre burada “nişanlı atlar”dan kasıt, cihâd için hazırlanmış ola-n atlardır. Bu açıklamayı İbn Zeyd yapmıştır. Mücahid der ki: Salma atlar de­mek, semiz ve güzel atlar demektir. İkrime der ki: Salma atlar’dan kasıt, gü­zelliğin gözkamaştırıcı hale getirdiği atlar demektir. en-Nehhâs da bu açık­lamayı tercih etmiştir ki; bu da Gözalıcı adam, ifadesinden alın­madır.

İbn Abbas’tan şöyle dediği rivayet edilmektedir. el-Müsevveme, alamet de­mek olan sîmâ kelimesinden gelmekte olup atların yüzlerine alamet vurmak demektir. el-Kisâî ve Ebu Ubeyde’nin görüşü budur.

Derim ki: Lafzın bütün bu anlamlara gelmesi muhtemeldir. O halde “sal­ma atlar”dan kasıt otlaklarda yayılan, diğerlerinden ayırdedilmeleri için ni­şanlanmış, güzel ve (cihad için) hazırlanmış atlar demektir.

Ebu Zeyd der ki: Bunun aslı atın üzerinde vücudunun diğer bölgelerin­den farklı olacak şekilde bir yün parçası veya bir alamet koymaktır. Bu da o atların meralarda diğerlerinden ayrılması için yapılır. Dilci İbn Faris, Müc­mel adlı eserinde der ki: el-Müseweme, eyer takımları üzerinde olduğu halde salınan atlar demektir. el-Muerric (Ebu Feyd Amr b. el-Haris es-Sedu-sî Basralı nahiv bilgini) der ki: Müsevveme’den kasıt, dağlanarak nişanlan­mış atlar demektir. el-Muberred ise her tarafta bulunup tanınan anlamında­dır der. İbn Keysan ise, ablak atlar demektir, der. Hepsinin de “sima” keli­mesine yakın bir anlamı vardır. er-Rabia der ki:

“Ve eğiltilerek zayıflatılmış, ok gibi alâmetti (müsevvemât) atlar ki; Üzerlerinde cinleri andıran bir topluluk vardır.” [85]

8- Davarlar:

Yüce Allah’ın: “Davarlara” buyruğu ile ilgili olarak İbn Keysân der ki: Eğer “neam” denilecek olursa, bununla yalnızca develer kastedilir. Şayet “en’âm” denilecek olursa, hem deve hem de otlayan bütün davarlar buna girer. el-Fer-râ der ki: Bu kelime müzekker olup bunun müennesi yoktur. O bakımdan araplar: “( jjlj li; ijl*): İşte bu, suya giden bir davardır” derler. Çoğulu ise en’âm şeklinde gelir. el-Herevî der ki: “en-neam” kelimesinin müzekkeri de gelir, müennesi de gelir, “el-en’âm” kelimesi deve, sığır ve koyun türünden davarları ifade etmek için kullanılır. Şayet “en-neam” denilecek olursa o tak­dirde özellikle deve kastedilir. Şair Hassan der ki:

“Eskiden de böyleydi, halen de böyledir, orada bir tanıdık vardır Onun otlakları arasında alâmetti develeri var.”

İbn Mace’nin Sünen’inde Urve el-Bârikî’den merfu olarak (Hz. Peygam-ber’den) şöyle dediği nakledilmektedir: “Develer sahipleri için bir güç kay­nağıdır, koyunlar berekettir, hayır ise kıyamet gününe kadar atların perçem­lerinde düğümlenmiştir.”[86] Yine İbn Mace’nin Sünen’inde İbn Ömer’den şöyle dediği rivayet edilmektedir. Rasûlullah (sav) buyurdu ki: “Koyun cennetin hayvanlarındandır.”[87] Yine orada Ebu Hureyre’den şöyle dediği riva­yet edilmiştir: Rasûlullah (sav) zenginlere koyun edinmelerini, fakirlere de tavuk edinmelerini emretti. Devamla buyurdu ki: “Eğer zenginler tavuk edi­necek olurlarsa o takdirde Allah kasabaların helak edilmelerine izin ve­rir.” [88] Yine orada Um Hani’den rivayete göre Peygamber (sav) kendisine şöy­le demiştir: “Koyun edininiz, çünkü onda bereket vardır.” [89] Bu hadisi Ebu Bekr b. Ebî Şeybe’den, o Veki’den o Hişam b. Urve’den, o babasından o Um Hani’den rivayet etmiştir ki, isnadı sahihtir. [90]

9- Ekinler:

Yüce Allah’ın: “Ekinlere” buyruğunda geçen “el-hars” kelimesi sürülen herşeyin adıdır. Bu kelime masdar olup ekine bu ad verilmiştir. Ekin kastı ile toprağı altüst eden kimse hakkında: denilir. O bakımdan “hirâse” ismi tahıl ekimi, bostan yapımı ve buna benzer diğer ziraat işleri hak­kında kullanılır. Hadis-i şerifte: “Ebediyyen yaşayacakmış gibi dünyan için ekin ek” denilmektedir.[91]

Ekin ektim manasına denilir.

Abdullah b. Mesud’dan gelen hadis-i şerifte de: “Bu Kur’ân-ı Kerîm’i har-sediniz” denilmektedir.[92] Onu iyice tetkik ediniz, demektir. İbn Arabî der ki: Hars etmek, tetkik etmek, teftiş etmek demektir. Hadis-i şerifte: “En doğru isim ise el-Hâris’tir” [93] denilmektedir.

Çünkü haris kazanan demektir. Malın “ihtiras (peltek se ile) edilmesi” ka­zanılması demektir. “Milıras” ateş yakan “el-harâs” ise yayın kirişlerinin bağ­landığı yerdir. Çoğulu da “ahrise”dir. Kişi dişi devesini zayıflattığı takdirde “ahrese” tabiri kullanılır.

Muaviye yoluyla gelen hadiste şöyle sorduğu bildirilmektedir: “Su taşıyan develeriniz ne yaptı?” Onlar da: Bedir günü biz de onları biçtik, dediler. [94]

Ebû Ubeyd der ki: Bununla biz onları o günü zayıf ve güçsüz düşürdük, demek istemişlerdir.

Buhârî’nin Sahih’inde Ebu Umâme el-Bâhilî’den -toprağı sürmek için bir demir ve yine toprak sürmek için bazı aletler gördüğünde- şöyle dediği nak­ledilmektedir: Ben Rasûlullah (sav)’ı şöyle buyururken dinledim: “Bu bir top­luluğun evine girdimi, mutlaka o eve zillet girer.” [95]

Denildiğine göre buradaki zillet’ten kasıt, yöneticilerin ve sultanların toprakla uğraşan kimselerden istedikleri arazideki haklardır.

el-Mühelleb der ki: Hz. Peygamber’in bu hadis-i şerifteki buyruğunun an­lamı -doğrusunu en iyi bilen Allah’tır- üstün hallere teşvik ve rızkı en şeref­li sanatlar yoluyla talep etmektir. Çünkü Peygamber (sav) ümmetinin ziraat-le uğraşarak Allah yolunda atlara binip cihad etmeyi zayi etmelerinden kork­muştur. Zira, çiftçilik ile uğraşacak olurlarsa, atların sırtına binmekle geçim­lerini kazanan ve atlara binen diğer ümmetler onlara galip gelir. Böylelikle Hz. Peygamber onları araziyi imar etmek ve bu gibi yorucu mihnetlere meyle­dip onlarla uğraşmak suretiyle değil de cihad ile geçimlerini sağlamaya teş­vik etmiştir. Nitekim Hz. Ömer’in şu sözlerine bakalım: “Zorlu ve haşin yaşa­yışa alışın. Yüklerinizi develerin sırtına vurun, atlara da bindikçe binin. Sakın deve çobanlan bu konuda sizi mağlub etmesin.” Bu sözleriyle atlardan uzak­laşmamalarını ve atlara binerek bedenleri eğitmelerini emretmektedir.

Buhârî ve Müslim’de de Enes b. Malik’ten şöyle dediği rivayet edilmek­tedir: Peygamber (sav) buyurdu ki: “Bir müslüman bir ağaç diker yahut bir ekin eker de ondan bir kuş, bir insan veya bir hayvan yiyecek olursa mut­laka bu, onun için bir sadaka olur.” [96]

İlim adamları der ki: Yüce Allah burada dört tür malı zikretmektedir. Bun­ların her birini bir sınıf insan mal edinir. Altın ve gümüşü ticaret erbabı kim­seler mal edinir. Otlaklara salınan atları hükümdarlar mal edinir. Davarları, çölde yaşayanlar mal edinir. Ekini ise köy ve kasabalarda yaşayanlar mal edi­nirler. Böylelikle her bir sınıfın fitnesi mal edindiği bu tür ile olur. Kadın ve çocuklar ise herkes için fitne sebebidir. [97]

10- Dünya Hayatının Metâı:

“Bunlar dünya hayatının geçimidir.” Yani dünya hayatında kendileriyle yararlanılan sonra da geçip giden, kalıcılığı olmayan şeylerdir. Bu buyruk­la yüce Allah dünyaya karşı zâhid olmayı teşvik etmekte; âhirete de rağbe­ti artırmaktadır. İbn Mace ve başkalarının Abdullah b. Ömer’den rivayetle­rine göre Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Dünya bir metadır. Dünya me-taı arasında ise salih bir kadından daha üstün hiçbir şey yoktur. ” [98]

Yine hadis-i şerifte: “Dünyada zahid ol (dünyaya rağbetin olmasın) Allah seni sever.” [99] Yani dünya metaından olan ve zorunlu ihtiyaç fazlası olan mal ve makama rağbet etme.

Hz. Peygamber bir diğer hadis-i şerifte şöyle buyurmaktadır: “Âdemoğlu-nun şu hususlar dışında kalanlarda bir hakkı yoktur: Mesken olarak kullana­cağı bir ev, avretini örtecek bir elbise ve kuru bir ekmek ile su.” Bu hadisi Tirmizî el-Mikdam b. Madi Kerib’den rivayet etmektedir.[100]

Sehl b. Abdullah’a soruldu: Kul dünyayı ve bütün arzularını kolaylıkla na­sıl terkedebilir? O: Kendisine emrolunanlarla meşgul olarak, diye cevap verdi. [101]

11- Güzel Akıbet Allah Nezdindedir:

Yüce Allah’ın: “Oysa güzel dönüş yeri Allah nezdindedir” buyruğu mübtedâ ve haberdir. Meâb; dönüş yeri demektir. Dönmeyi ifade etmek üze­re denilir. İmruu’1-Kays der ki:

“Her uzak yerde dolaştırılıp durdum, o kadar ki; Sonunda ganimet olarak dönüşe razı oldum.”

Bir diğer şair de şöyle demektedir:

“Ayrılıp giden herkes geri döner Fakat ölüm ile ayrılan geri gelemez.”

kelimesinin aslı şeklindedir. Burada *vav”ın harekesi hem­zeye kalbedilip, ibdal ile “vav” yerine “elif” getirilmiştir. “Mekaal” kelimesi gibi. .

Âyet-i kerime dünyalığın azlığını vurgulamak, onun önemsizliğini belirt­mek, buna karşılık âhirette yüce Allah’a güzel bir şekilde dönmeye teşvik et­mek anlamındadır. [102]

15- De ki: “Size bunlardan daha hayırlısını haber veriyim mi? Tak­vaya erenler için Rablerinin katında altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. Orada ebedi kalacaklardır. Tertemiz eşler ve Allah’ın rızası da vardır. Allah kullarını çok iyi görendir.

Soru: “Bunlardan” (Türkçede: Vereyim mi? (buyruğu) ile sona ermekte­dir. “Takvaya erenler için” buyruğu öne alınmış bir haberdir. “Cennetler”

kelimesi ise mübtedâ olmak üzere ref edilmiştir.

Sorunun: “Rablerinin katında…” buyruğunda bittiği de söylenmiştir. [103] Bu açıklamaya göre “cennetler” kelimesi “bunlar öyle cennetlerdir ki” takdirin­de gizli bir mubtedânın (haberi olmak üzere) merfudur. Bu açıklamaya gö­re ise “daha hayırlısını” kelimesinden bedel olarak “cennetler” kelimesinin iki esreli okunması da caiz olur. [104] Fakat birinci şekle göre böyle bir okuyuş caiz olmaz.

İbn Atiyye der ki: Bu âyet-i kerime ile bundan önceki âyet-i kerime Hz. Peygamber’in şu buyruğunu andırmaktadır: “Kadın dört şey için nikahlanır: Malı, şerefi, güzelliği ve dini. Ey elleri toprakla dolasıca! Sen dindar olanını nikahlayarak zafere ulaş.” Hadisi Müslim ve başkaları rivayet etmiştir. [105]

İşte “dindar olanı nikâhlamakla zafere kavuş” buyruğu bu âyet-i kerime­ye bir örnektir. Bundan öncekiler ise, bir önceki âyet-i kerimeye örnektir. Yü­ce Allah bunu dünyayı terkedenlerin maneviyatlarını güçlendirmek ve dün­yalığa sahip olamadıkları dolayısıyla da onları teselli etmek için zikretmek­tedir. Bu âyet-i kerimenin kelimelerinin anlamları, daha önce Bakara Sûre-si’nde-(el-Bakara, 2/25. âyet 3- başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“Rıdvan (rıza)” kelimesi “nza”dan masdardır. Bu da yüce Allah’ın cennet ehlini cennete koymasından sonra gerçekleşecektir. Yüce Allah onlara: “Si­ze daha fazla vermemi istediğiniz birşey var mı?” diye soracaktır. Onlar da: Rabbimiz bundan daha üstün herhangi bir şey olabilir mi? diyecekler. Yüce Allah: “Benim rızam (var); bir daha ebediyyen size azap etmeyeceğim.” Bu hadisi Müslim rivayet etmiştir. [106]

Yüce Allah’ın: “Allah kullarını çok iyi görendir” buyruğu hem bir vaad-dir, hem bir tehdit. [107]

  1. Onlar ki: “Rabbimiz, biz gerçekten iman ettik. Artık günahları­mızı bize bağışla ve o ateş azabından bizleri koru” diyenler;
  2. Sabredenler, doğru olanlar, gönülden ibadet edenler (Allah yo­lunda) infak edenler ve seherlerde Allah’tan mağfiret dileyen­lerdir.

“Onlar ki” buyruğu yüce Allah’ın: “Takvaya erenler” buyruğundan bedel­dir. Bunu mef ul de kabul edebiliriz. Yani: “Onlar… diyenlerdir.” Övmek su­retiyle nasb olarak da kabul edilebilir.

“Ey Rabbimiz biz gerçekten iman ettik” tasdik ettik. “Artık günahları­mızı bize bağışla.” Bu, günahların bağışlanması için Allah’a yapılan bir du­adır. “Ve o ateş azabından bizleri koru.” Buna dair açıklamalar Bakara Sûresi’nde (2/201. âyet 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“Sabredenler” masiyetlere ve arzularına karşı direnenler. İtaatlere devam edenler diye de açıklanmıştır.

“Doğru olanlar” yani davranışlarında, sözlerinde samimi olanlar: “Gönül­den ibadet edenler” itaat edenler “infak edenler” Allah yolunda mallarını harcayanlar.

Yine Bakara Sûresi’nde bu hususlara dair açıklamalar eksiksiz bir şekil­de geçmiş bulunmaktadır. [108] Yüce Allah, bu âyet-i kerimede kendilerine cennetlerin vadolunduğu takva sahiplerinin durumlarını açıklamaktadır.

Yüce Allah’ın: “Ve seherlerde Allah’tan mağfiret dileyenlerdir” buyruğunun anlamı hususunda farklı açıklamalar yapılmıştır.

Enes b. Malik der ki: Burada sözü geçenler, Allah’tan mağfiret dileyenler­dir. Katade ise, sözü geçenler namaz kılanlardır, demektedir.

Derim ki: Bu görüşler arasında bir çelişki yoktur. Çünkü bunlar hem na­maz kılarlar, hem Allah’tan mağfiret isterler. Özellikle “seher vakti”nin söz konusu edilmesi duanın vakti olması ve isteklerin karşılanma ihtimali yük­sek bir zaman olmasıdır. Rasûlullah (sav) yüce Allah’ın Hz. Yakub’un çocuk­larına söylediğini naklettiği: “Sizin için Rabbimden mağfiret dileyeceğim” (Yu­suf, 12/98) buyruğunu açıklamak üzere şöyle buyurur: “Yakub onların bu mağfiret isteklerini seher vaktine erteledi.” Bu hadisi Tirmizî rivayet etmiş­tir. [109] İleride gelecektir.

Peygamber (sav) da Hz. Cebrail’e: “Gecenin hangi vaktinde yapılan dua kabule şayandır?” diye sorunca Hz. Cebrail: Bilemiyorum, şu kadar var ki Arş seher vaktinde sarsılır” diye cevap verdi. [110]

“Seher” denildiği gibi “sehr” de denilir. ez-Zeccâc der ki: “Seher” gece­nin geçip ikinci fecrin çıktığı vakte kadarki zamandır. İbn Zeyd ise, bu va­kit gecenin sonuncu altıda biridir, demektedir.

Derim ki: Bundan daha sahih olanı, hadis imamlarının Ebu Hureyre’den naklettikleri şu hadis-i şeriftir: Peygamber (sav) buyurdu ki: “Aziz ve celil olan Allah, her gece gecenin ilk üçte biri geçince dünya semasına iner ve der ki: Ben melik olanım. Ben melik olanım. Var mı Bana dua eden? Ben de onun duasını kabul edeyim. Var mı Benden dilekte bulunan? Ben de ona istediği­ni vereyim? Benden mağfiret isteyen var mı? Ben de ona mağfiret edeyim. Ve bu tan yeri ağarıncaya kadar böyle devam eder, gider.” Müslim’in bir rivaye­tinde ise “sabah fecr ağarıncaya kadar” şeklindedir. Lafız Müslim’indir. [111]

Bu buyruğun te’vili hakkında farklı görüşler vardır. Buna dair yapılan açık­lamaların en uygunu Nesâî’nin Kitabında müfesser olarak gelen şu rivayet­tir: Ebu Hureyre ile Ebu Said’den (Allah ikisinden de razı olsun) rivayete gö­re şöyle demişlerdir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: “Şüphesiz aziz ve celil olan Allah gecenin ilk yarısı geçinceye kadar mühlet verir. Sonra bir münâdiye emrederek şöyle der: Dua eden var mı? Duası kabul olunacak. Mağfiret isteyen var mı? Ona mağfiret olunacak. İstekte bulunan var mı? İstediği ona verile­cek.” [112] Ebu Muhammed Abdulhak bunun sahili olduğunu ifade etmiştir. İş­te bu hadisteki ifadeler bir önceki hadisteki müşkilliği kaldırmakta ve her tür­lü ihtimali açıklamaktadır. Birinci hadisteki ifadeler muzafın hazfedilmesi ka-bilindendir. Yani Rabbimizin meleği iner ve der ki… anlamındadır. Yine bu­radaki “iner” kelimesi “indirilir” şeklinde de rivayet edilmiştir ki, bu da bi­zim sözünü ettiğimiz hususa açıklık getirmektedir. Başarımız Allah’tandır. Bu­na dair açıklamalarımızı da “el-Kitabu’l-Esnâ fi Şerhi Esmaillahi’l-Hüsnâ ve Sifatihî el-Ulâ” adlı eserimizde zikretmiş bulunuyoruz. [113]

Allah’tan Mağfiret Dilemenin Hükmü:

Allah’tan mağfiret dilemek mendubtur. Yüce Allah bu âyet-i kerimede ol­sun, başka âyetlerde olsun mağfiret dileyenlerden övgü ile söz etmiştir. Başka bir âyet-i kerimede: “Seherlerde de onlar mağfiret dilerler” (ez-Zâri-yât, 51/18.) diye buyurmaktadır. Enes b. Mâlik der ki: Biz seher vakti yetmiş defa istiğfar getirmekle emrolunduk. Süfyan es-Sevrî der ki: Bana ulaştığına göre gecenin ilk bölümü oldu mu bir münadî kânitûn (Allah’a dua edip de yalvaranlar)ın kalkması için seslenir. Onlar da bu şekilde kalkarlar ve seher vaktine kadar namaz kılarlar. Seher vakti oldu mu yine bir münadî: Nerde mağfiret isteyenler? diye seslenir. Bunun üzerine onlar da mağfiret isterler. Başkaları da kalkıp namaz kılar ve onlar da bunlara katılırlar. Tanyeri ağar­dı mı yine bir münadî şöyle seslenir: Haydi gafiller kalksın. Bunlar da kabir­lerinden diriltilen ölüler gibi yataklarından kalkarlar.

Enes’ten rivayet edildiğine göre o şöyle demiş: Peygamber (sav)’ı şöyle buyururken dinledim: “Şüphesiz yüce Allah buyuruyor ki: Ben yeryüzü hal­kını azab etmek istiyorum da mescidlerimi imar edenlere, Benim rızam için birbirlerini sevenlere, teheccüd kılanlara, seher vaktinde mağfiret isteyenle­re bakınca; onlar sebebiyle yeryüzü halkından azabı defederim.” [114]

Mekhûl der ki: Bir ümmet arasında her gün yirmibeş defa Allah’tan mağ­firet dileyen onbeş kişi varsa Allah herkesi azab etmek suretiyle o ümmeti helak etmez. Bunu Ebu Nuaym “el-Hilye” adlı eserinde zikretmektedir.

Nâfi’ der ki: İbn Ömer bütün geceyi ihya eder sonra ey Nâfi’ seher vak­ti geldi mi? diye sorardı. Ben de kendisine: Hayır derdim. Bu sefer yine na­maz kılmaya devam eder sonra aynı soruyu sorardı. Ben kendisine: Evet de diğim vakit oturur, Allah’tan .mağfiret dilerdi.

İbrahim b. Hâtıb babasından şöyle dediğini rivayet etmektedir: Seher vak­ti mescidin bir kenarında bir adamın şöyle dediğini işitirdim: Ya Rabbi, Sen bana emrettin, ben de Sana itaat ediyorum. İşte bu bir seher vaktidir, bana mağfiret buyur. Kim olduğuna baktım, onun İbn Mes’ud olduğunu gördüm.

Derim ki: İşte bütün bunlar istiğfarın, kalbin huzuru ile birlikte dil ile mağ­firet dilemek olduğunu göstermektedir. Yoksa İbn Zeyd’in dediği gibi, bu­rada mağfiret isteyenlerden kasıt, sabah namazını cemaatle kılanlar değildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Lokman, oğluna şöyle demiş: “Oğulcuğum, horoz senden daha akıllı ol­masın. Sen uykuda iken o seher vakitleri seslenmesin.”

İstiğfarda söylenecek sözler arasından tercih edilenler Buhârî’nin Şeddâd b. Evs’ten yaptığı şu rivayette zikredilenlerdir. Buhârî’nin el-Cami’ es-Sahih’in-de (Şeddâd’ın) bundan başka bir rivayeti de yoktur. [115] Buna göre Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “İstiğfarın başı şöyle demendir:

“Allah’ım, Sen benim Rabbimsin, Senden başka ilâh yoktur. Beni Sen ya­rattın ve ben Senin kulunum. Gücüm yettiğince Sana olan ahdim Sana olan va’dim üzereyim. Yaptıklarım kötülüklerinden Sana sığınırım. Üzerimdeki ni­metlerini itiraf ederim. Günahlarımı itiraf ederim. Bana mağfiret buyur. Şüp­hesiz günahları Senden başka mağfiret edecek yoktur.” (Devamla) buyurdu ki: “Her kim gündüzün bunu inanarak söyler de o gün akşamı etmeden ölür­se cennet ehlindendir. Her kim bunu geceleyin buna inanarak söyler de sa­bahı etmeden o gece ölürse cennet ehlindendir. ” [116]

Ebû Muhammed Abdulgani b. Said, İbn Lehia’dan, o Ebu Sahr’dan o Ebu Muaviye’den, o Said b. Cübeyr’den o Ebu’s-Sahbâ el-Bekrî’den o Ali b. Ebi Talib (ra)’dan rivayet ettiğine göre Rasulullah (sav) Ali b. Ebi Talib (ra)’ın elin­den tuttuktan sonra şöyle buyurdu: “Sana günahların, karınca adımları sayı­sınca -veya ufak karıncaların adımlan sayısınca- olsa dahi, Allah’ın günah­larını -ki sana mağfiret olmuştur ya- mağfiret etmesini sağlayacak sözler öğreteyim mi?

Allah’ım, Senden başka hiçbir ilâh yoktur, Seni her türlü eksiklikten tenzih ederim, ben kötülük işledim, nefsime zulmettim, bana mağfiret buyur. Çünkü günahları Senden başka mağfiret edecek yoktur. “[117]

  1. Allah -adaleti ayakta tutarak- şehadet etti ki, gerçekten O’ndan başka ilâh yoktur. Melekler ve ilim sahipleri de buna şehadet et­tiler. O’ndan başka ilâh yoktur. O Azizdir, Hakimdir.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1- Bu Âyetin Önemi:

Said b. Cübeyr dedi ki: Kabe’nin etrafında 360 tane put vardı. Bu âyet-i kerime nazil olunca bu putlar yüzüstü secde eder gibi yıkıldılar.

el-Kelbî de der ki: Rasûlullah (sav)’ın Medine’de olduğu haberi yayılın­ca onun huzuruna Şam halkı yahudilerden iki alim geldi. Medine’yi görün­ce biri diğerine bu şehir ahir zamanda çıkacak peygamberin Medine’sinin ni­teliklerini ne kadar da andırıyor! Peygamber (sav)’ın huzuruna vardıkların­da sıfat ve özellikleriyle onu tanıdılar. Ona: Sen Muhammed misin? dediler. O: Evet buyurdu. Yine aynı zamanda Alımed misin diye sordular. Yine evet buyurdu. Bu sefer şöyle sordular: Biz sana bir şehadete dair soru soracağız. Eğer sen bunu bize haber verirsen sana iman eder ve seni takdis ederiz. Ra­sûlullah (sav) onlara: “Sorunuz” deyince şöyle dediler: Bizlere Allah’ın Kita­bında yer eden en büyük şahitlik hakkında haber ver. Bunun üzerine yüce Allah Peygamberine (sav) şu: “Allah, -adaleti ayakta tutarak- şehadet eder ki gerçekten O’ndan başka ilâh yoktur, melekler ve ilim sahipleri de bu­na şehadet ettiler” âyetini indirdi. Her iki ilim adamı da İslâm’a girdi ve Ra­sûlullah (sav)’ı tasdik etti. [118]

Burada sözü geçen “ilim sahipleri”yle meleklerin kastedildiği söylenmiş­tir. İbn Keysan da der ki: Burada “ilim sahiplerinden kasıt muhacirler ve ensardır. Mukatil de; Kitap ehlinin iman edenleridir, derken; es-Süddî ile el-Kelbî; bütün mü’minlerdir derler; ki daha kuvvetli olan görüş budur. Çünkü umumîdir. [119]

2- îlmin ve Alimlerin Fazileti:

Bu âyet-i kerimede ilmin faziletine, ilim adamlarının şeref ve üstünlüğü­ne delil vardır. Çünkü şayet ilim adamlarından daha şerefli bir kimse bulun­saydı yüce Allah ilim adamlarını birlikte sözkonusu ettiği gibi; onları da el­bette kendi ismiyle, meleklerinin ismiyle birlikte burada zikrederdi. Yüce Al­lah ilmin şerefi ile ilgili olarak Peygamberine (sav) şunu buyurmuştur: “De ki.Rabbim, ilmimi artır.” (Ta-Hâ, 20/114)

Eğer ilimden daha şerefli birşey olsaydı elbette ki yüce Allah peygambe­rine ilmini artırmasını istemesini emretmiş olduğu gibi; onun da artırılması­nı istemesini emrederdi. Hz.Peygamber de: “Şüphesiz ilim adamları peygam­berlerin mirasçılarıdır” [120] dediği gibi: “İlim adamları Allah’ın, yaratıkları üze­rindeki eminleridir” [121] diye de buyurmuştur. Bu da ilim adamları için, büyük bir şereftir; dinde onların çok büyük bir yer işgal ettiklerini göstermektedir.

Hadis hafızı Ebu Muhammed Abdulgani yine hafız olan Bereka b. Naşit’dan -asıl adı Ankel b. Hakarik’dir. Bunun anlamı da Bereke b. Naşît’dir- rivayet­le der ki: Bize Ömer b. el-Müemmil anlattı. Bize Muhammed b. Ebi’l-Hasîb anlattı. Bize Ankel anlattı. Bize Muhammed b. İshak anlattı, bize Şerîk, Ebû İshak’tan anlattı. O el-Berâ’dan şöyle dediğini nakletti: Rasûlullah (sav) bu­yurdu ki: “İlim adamları peygamberlerin mirasçılarıdır. Sema ehli onları se­ver ve öldükleri takdirde Kıyamet gününe kadar denizdeki balıklar dahi on­lara mağfiret diler.” [122] Bu konuda Ebû Dâvûd tarafından rivayet edilen Ebu’d-Derda yoluyla gelen bir hadis-i şerif de vardır. [123]

3- Bu Âyetin Fazileti:

Gâlib el-Kattân rivayetle der ki: Ben bir ticaret maksadıyla Kûfe’ye gittim. el-A’meş’e yakın bir yerde konakladım. Ona zaman zaman gidip gelirdim. Bir gece Basra’ya doğru gitmek isteyince geceleyin kalkıp teheccüd kıldığını gör­düm. Şu: “Allah -adaleti ayakta tutarak- şehadet etti ki, gerçekten O’ndan başka ilâh yoktur, melekler ve ilim sahipleri de buna şehadet ettiler. O’ndan başka ilâh yoktur, o Azizdir, Hakimdir. Muhakkak Allah katında din İs­lâm’dır.” (Âl-i İmrân, 3/18-19) âyetlerini okudu. el-A’meş dedi ki: Ben de Al­lah’ın şahitlik ettiği şeye şehadet ediyorum. Bu şehadetimi Allah’a emanet bı rakıyorum.

Ve bu benim Allah nezdindeki bir emanetimdir. Ve: “Şüphesiz Al­lah katında din İslâm’dır” -sözlerini defalarca tekrarladı-. Sabahleyin yanı­na gittim, onunla vedalaştıktan sonra şöyle dedim: Ben senin bu âyet-i ke­rimeyi okuduğunu işittim. Bu âyet hakkında sana ulaşan haber nedir? Ve bir seneden beri senin yanında olduğum halde bunu bana anlatmış değilsin. Ba­na: Allah’a yemin ederim, bir sene daha kalsan yine sana anlatacak değilim. (Gâlib devamla) dedi ki: Onun yanında ikamet ettim ve kapısına bana bu söz­leri söylediği günün tarihini yazdım. Üzerinden bir sene geçince ona: Ey Mu-hammed’in babası işte sene geçmiş bulunuyor, dedim. Deki ki: Bana Ebu Va-il, Abdullah b. Mesud’dan şöyle dediğini nakletti: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: “Kıyamet gününde bu emanetin sahibi getirilir. Yüce Allah şöyle buyu­rur: Kulum bana bir ahid vermişti. Verilen sözleri yerine getirmeye en layık olan Benim, haydi kulumu cennete koyunuz.” [124]

Ebu’l-Ferec el-Cevzî der ki: Gâlib el-Kattan, Gâlib b. Hattâf el-Kattân’dır. el-A’meş’ten: “Allah adaleti ayakta tutarak şehadet etti ki” hadisini rivayet et­mekte ise de bu, mu’dal bir hadistir. [125] İbn Adiy der ki: Onun rivayet ettiği hadislerin zayıf olduğu açıkça görülmektedir. Ahmed b. Hanbel de der ki: Ga-lib b. Hattâf el-Kattân sikadır. İbn Maîn de: Sikadır derken, Ebu Hatim de: Çok doğru sözlü salih bir kimsedir, demektedir. [126]

Derim ki: Galib’in adaletli ve sika bir ravi olduğunu anlamak için Buhâ-rî ve Müslim’in, Kitaplarında ondan rivayet kaydettiklerini bilmek bizim için fazlasıyla yeterlidir.

Yine Enes’ten Peygamber (sav)ın şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir: “Her kim: “Allah -adaleti ayakta tutarak- şehadet etti ki, gerçekten O’ndan başka ilâh yoktur. Melekler ve ilim sahipleri de buna şehadet ettiler. O’ndan başka ilâh yoktur. O Azîzdir, Hakimdir” âyet-i kerimesini uyuyaca­ğı vakit okuyacak olursa, Allah Teala ona Kıyamet gününe kadar kendisi için mağfiret dileyecek yetmişbin tane melek var eder.” [127]

Şöyle de denilmektedir: Her kim bu şahitliği kalbinden inanarak ikrar eder­se o, adaleti ayakta tutmuş olur. Said b. Cübeyr’den de şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ka’be’nin etrafında üçyüzaltmış tane put vardı. Arap kabilelerin­den her birisinin bir ya da iki putu vardı. Bu âyet-i kerime nazil olunca sa­bahleyin putların secde halinde yıkılmış oldukları görüldü.

4- Âyet-i Kerime ile İlgili Açıklamalar:

“Allah… şehadet etti” açıkladı ve bildirdi, demektir. Nitekim filân kişi hak­kın kimin lehine yahut kimin aleyhine olduğunu açıkladığı vakit, “hakimin yanında şahitlik etti” denilir. ez-Zeccâc dedi ki: Şahit birşeyi bilen ve açık­layan kimse demektir. Yüce Allah bize vahdaniyetini, yarattıkları ile delillen-dirdi ve açıkladı.

Ebû Ubeyde der ki: “Allah şehadet etti” buyruğu, Allah hükmetti, yani bil­dirdi, anlamındadır. İbn Atiyye ise der ki: Bu birkaç bakımdan reddedilir.

el-Kisaî buyruğunun ilk hemzesini üstün okuduğu gibi, “Muhakkak din…” buyruğundaki hemzeyi de bu şekilde oku­muştur. el-Müberred der ki: Bu okuyuşa göre takdirî ifade şöyle olur: Allah kendisinden başka ilâh olmadığına şahitlik ederek, Allah katında dinin de İs­lâm olduğuna (şahitlik etti).

el-Kisaî der ki: İki hemzeyi de nasb ile oku. Bunun anlamı şöyle olur: Al­lah şuna şuna şehadet etti ve Allah katında dinin İslâm olduğuna da şeha­det etti.

İbn Keysân der ki: İkinci olarak gelen: birincisinden bedeldir. Çün­kü İslâm, tevhid demek olan bu âyetin muhtevasını açıklamaktadır.

el-Kisâî’nin naklettiğine göre İbn Abbâs da: buyruğunda: “Allah şahitlik etti ki muhakkak ki O” buyruğundaki hemzeyi esreli okur­ken; buyruğundaki hemzeyi üstün olarak okumuştur. Buna göre ifadenin takdiri şöyle olur: Allah, Allah katındaki dinin İslâm olduğuna şa­hitlik etmiştir. Daha sonra yine -sözün başına dönerek- şöyle buyurdu: Şüp­hesiz O’ndan başka ilâh yoktur.

Ebu’l-Muhelleb -ki kurra birisiydi- hal olmak üzere nasb ile: “Allah’ın şahitleri olarak… şahitlik ettiler” diye okumuştur.

Yine ondan: “Ki Allah’ın şahitleridirler” şeklinde okuduğu da rivayet edilmiştir.

Şu’be, Âsım’dan o Zir’den o Ubey’den o Peygamber (sav)’dan şöyle oku­duğunu rivayet etmektedir: “Muhakkak Allah katında din, haniflik dinidir, ya-hudilik de değildir, hıristiyanlık da mecusilik de değildir.

Ebu Bekr el-Enbarî der ki: Ayırdetme gücüne sahip olan kimse açıkça şu­nu anlar: .Bu sözler Peygamber (sav) tarafından tefsir (açıklama) olmak üze­re söylenmiştir. Hadisi nakleden bazı kimseler ise bunu Kur’ân’danmış gibi rivayet etmişlerdir.

“Ayakta tutarak” buyruğu yüce Allah’ın: “Allah şehadet etti” buyruğun­daki ismini te’kid etmek üzere hal olarak ya da “O’ndan başka ilâh yok­tur” daki zamirin hali olarak mansuptur.U) el-Ferrâ ise der ki: Bu kelime kat’

ti) ve)

Meal birinci şekle göre ynpılmıştır. İkinci şekle göre meal şöyle olabilir: “Allah şehadet etmiştir: -O gerçekten adaleti ayakta tutarak- kendisinden başka hiçbir ilâh yoktur (di-

dolayısıyla nasbedilmiştir. Çünkü bu kelimenin aslı şeklindedir. An­cak elif-lam kat’ edilince (kaldırılınca) yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi nasbolundu: “Din de daima O’nadır” (en-Nahl, 16/52).

Abdullah’ın kıraatinde ise sıfat olmak üzere: “Adaleti ayakta tutan Allah” diye okumuştur. Kist ise adalet demektir.

“Ondan başka ilâh yoktur, o Azizdir, Hakimdir” Bu buyruğun tekrarlan­masının sebebi birinci (O’ndan başka ilâh yoktur) buyruğun tez durumun­da olması, ikinci şehadetin (O’ndan başka ilâh yoktur buyruğunun) ise hük­mün yerini tutmasıdır.

Ca’fer es-Sadık der ki: Birinci cümle vasfetmek ve tevhid etmek, ikincisi ise resmetmek ve talim etmektedir. Yani “Siz Allah’tan başka ilâh yoktur, O Azîzdir, Hakîmdir deyiniz” demektir. [129]

19- Muhakkak Allah katında din İslâm’dır. Kitap verilenler ise an­cak kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki ihtirastan dolayı ayrılığa düştüler. Kim Allah’ın âyetlerini inkâr ederse şüp­hesiz ki Allah hesabı çabuk görendir.

Yüce Allah’ın: “Muhakkak Allah katında din İslâm’dır” buyruğundaki “din” kelimesi itaat ve millet anlamındadır. İslâm ise iman ve itaatler anla­mındadır. Bu açıklamayı Ebu’l-Aliye yapmıştır. Kelamcıların cumhuru da bu görüştedir.

Aslolan “iman” ve “İslâm”ın ad olduğu şeylerin birbirlerinden farklı olma­sıdır. Çünkü Cibril Hadisi diye bilinen hadis bunu ifade etmektedir. [130]

Bazan bunlar eş anlamlı da olabilir; o takdirde her birine ötekinin adı ve­rilebilir. Nitekim Abdulkays Heyetî ile ilgili hadiste bunu görüyoruz. Orada Hz. Peygamber, kendilerine yalnızca Allah’a iman etmelerini emretmiş ve şöy­le demiştir: “İman nedir bilir misiniz? Onlar: Allah ve Rasûlü en iyi bilir, de­yince Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Allah’tan başka hiçbir ilâh olmadığına, Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şahitlik etmek, namaz kılmak, zekât vermek, Ramazan orucunu tutmak ve aldığınız ganimetlerin beşte bi­rini vermektir.. ” [131]

Yine Hz. Peygamber’in: “İman yetmiş küsur bölümdür. Onun en alt sevi­yesi yolda eziyet veren şeyleri kaldırmak, en üst seviyesi ise Allah’tan baş­ka ilâh yoktur (lâ ilahe illallah) demektir.” Bu hadisi Tirmizî rivayet etmiş­tir. [132] Müslim de ayrıca: “Ve haya imandan bir şubedir” kısmını da eklemek­tedir. [133]

Kimi zaman bu kelimelerin her birisinde karşılıklı bir tedahül (örtüşme) de sözkonusu olabilir. Şöyle ki; kişi bunlardan birisini zikreder ve aslında onun ad olduğu şeyi kastetmekle birlikte; diğerinin de ad olduğu şeyi kas­tedebilir. Bu âyet-i kerimede olduğu gibi. Çünkü bunun kapsamına hem tas­dik, hem de ameller girmektedir. Hz. Peygamber’in şu buyruğu bu kabilden­dir: “İman kalbin bilmesi, dil ile söylemek ve erkân ile amel etmektir” Bu ha­disi İbn Mace rivayet etmiştir. [134] Önceden de geçmişti. Gerçek ise; birinci an­lamın hem kelime anlamı itibariyle hem şer’î anlamı itibariyle kastedildiği­dir. (Yani iman ile İslâm’ın ayrı şeyler olduğudur). Bunun dışındaki anlam ve yorumlar ise terimdeki kapsamın genişletilmesidir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Kitap verilenler ise ancak…. ayrılığa düştüler.” Yüce Allah, kitap eh­linin gerçekleri bilmelerine rağmen görüş ayrılığına düştüklerini ve bunun aralarındaki çekememezlik ve dünyalık aramaktan kaynaklandığını haber ve­riyor. Bunu İbn Ömer ve başkaları söylemiştir.

Buyrukta bir takdim ve te’hir vardır. Manası şudur: Kendilerine kitap ve­rilenlerin aralarındaki kıskançlıktan dolayı ayrılığa düşmeleri, ancak kendi­lerine ilim geldikten sonra olmuştur. Bu açıklamayı el-Ahfeş yapmıştır.

Muhammed b. Cafer b. ez-Zübeyr de der ki: Bu âyet-i kerime ile kaste­dilenler hıristiyanlardır ve bu, Necran hıristiyanlarına bir azardır.

er-Rabi’ b. Enes ise, bununla kastedilenler Yahudilerdir demektedir. Bu­nunla birlikte “Kitap verilenler” tabiri yahudileri de hıristiyanları da kapsa­mına alır.

Yani “kendilerine kitap verilenler” Muhammed (sav)’ın nübüvveti hu­susunda •”ancak kendilerine ilim” yani kitaplarında o peygamberin nitelikleri ve peygamberliğine dair açıklamalar “geldikten sonra aralarındaki ih­tilaftan dolayı ayrılığa düştüler.”

Şöyle de denilmiştir: Yani kendilerine İncil verilenler, İsa hususunda an­cak yüce Allah’ın tek bir ilâh olduğuna, İsa’nın da Allah’ın kulu ve rasûlü ol­duğuna dair bilgi geldikten sonra ihtilâfa düştüler ve onun hakkında farklı görüşler, iddialar ortaya attılar.

” İhtiras” kelimesi mef ulun leh olmak üzere mansubtur.

Yahut da: ” …ler” den hal olmak üzere nasb edilmiştir. Doğrusu­nu en iyi bilen Allah’tır. [135]

  1. Seninle tartışmaya girişirlerse “Ben bana uyanlarla birlikte yüzümü Allah’a teslim ettim” de. Kendilerine kitap verilenlere ve (kitapsız) ümmîlere: “Siz de İslâm oldunuz mu?” de. Eğer İs­lâm olurlarsa doğru yola girmişlerdir. Şayet yüzçevirirlerse sa­na yalnız tebliğ etmek düşer. Allah kulları görendir.

Yüce Allah’ın: “Seninle tartışmaya girişirlerse: «Ben bana uyanlarla bir­likte kendimi Allah’a teslim ettim» de” buyruğu şu demektir: Şayet onlar se­ninle uydurma sözlerle ve kelime oyunlarıyla tartışacak olurlarsa, senin işin mükellef kılınmış olduğun imana sahip çıkmak ve onu tebliğ etmek ol­sun. Sana yardımcı olmak ise Allah’a aittir. Yüce Allah’ın: “Yüzünü” buyru­ğu kendini, zatını anlamındadır. Hz. Peygamber’in: “Yüzüm onu yaratana ve ona suret verene secde etmektedir” [136] hadisindeki “yüz” kelimesi de bu ka­bildendir.

Buradaki “yüz” kelimesinin, kasıt anlamına geldiği de söylenmiştir. Kişi­nin: Filan kişi şu yüze (yöne) doğru çıktı, demesi gibi. Buna dair bu anlam­daki açıklamalar daha önce Bakara Sûresi’nde (2/112. âyette) yeterince geç­miş bulunmaktadır. Ancak birinci açıklama daha uygundur. Kişinin kendisi­ni ifade etmek üzere “yüz” tabirinin kullanılması, kişinin en şerefli organının ve en çok duyu organının toplandığı organ o olmasından dolayıdır. Şa­ir der ki:

“Ben yüzümü teslim ettim, kendisine teslim olduğu Tatlı ve berrak suyu taşıyan bulutların.”

Yüce Allah’ın: “Celâl ve ikram sahibi Rabbinin vechi (yüzü) ise baki ka­lır” (er-Rahmân, 55/27) buyruğu hakkında yetkin kelamcılar bunun “zatı” ifa­de eden bir ibare olduğunu söylemişlerdir. Kendisi ile vechi (rızası) kaste­dilen amel, diye de açıklanmıştır.

Allah’ın: “Bana uyanlarla” buyruğundaki “Ben” kelimesi “Teslim ettim” buyruğundaki “te” harfine atfedilmiş ve mahallen merfudur, yani bana uyanlar da teslim olmuşlardır, demektir. Bu şekilde arada te’kid ol­maksızın merfu zamire atıf, aralarındaki fasıl (araya başka kelimelerin girme­si) dolayısıyla caizdir. Nâfi’, Ebu Bekr ve Ya’kub: “Bana uyanlar” buyruğunun sonunda “ye” harfini, aslında olduğu şekilde tesbit etmişlerdir, diğerleri ise Mushafa tabi olarak; bunu hazfetmişlerdir. Çünkü (Hz. Osman) Mushafında bu kelime “yâ”sızdır.

Şair de şöyle demektedir:

“Bir gün dahi, bolluk içinde olduğumu gizlemiyor Fakat sıkıntımı ise, (devamlı) gizli tutar karakterim.”

Yüce Allah’ın-. “Kendilerine kitap verilenlere ve ümmîlere: «Siz de İslâm oldunuz mu?» de. Eğer İslâm olurlarsa doğru yola girmişlerdir. Şayet yüz-çevirirlerse sana yalnız tebliğ etmek düşer. Allah kulları görendir” buyru­ğunda kasıt yahudiler ve hıristiyanlardır. “Ümmiler” ise kitabı olmayanlar de­mek olup kasıt Arap müşrikleridir. “Teslim oldunuz mu?” buyruğu hem tak­rir (durumu söyletmek) anlamında bir istifhamdır (soru) hem muhtevasında emir de vardır. İslâm’a giriniz, demektir. Taberî ve başkaları böyle demiştir.

ez-Zeccâc: “İslâm oldunuz mu?” buyruğu tehdid anlamındadır der. Bu da güzel bîr açıklamadır. Çünkü bu, İslâm oldunuz mu, olmadınız mı? anlamın­dadır.

Yüce Allah’ın: “Doğru yola girmişlerdir” ibaresinin dili geçmiş (mazi) si-gasıyla gelmesi, onlar için hidâyetin gerçekleşip elde edileceğinin mübala­ğa yoluyla haber verilmesi kastı iledir.

Tebliğ” ise fiil kökünün ikinci harfinin (aynu’l-fi’linin) hafif okun­masıyla nın mastarıdır. Sana tebliğ etmek düşer, demektir.

Bu buyruğun cihad ile neshedilen emirlerden olduğu da söylenmiştir. İbn Atiyye ise der ki: Ancak bu, buyruğun nüzul tarihini bilmeyi gerektirir. Bu âyet-i kerimelerin Necrân heyeti hakkında nazil olduğuna dair rivayetin za­hirine bakılacak olursa, bunun anlamı şöyle olur: Sana düşen, sana indirilen buyrukları savaşmak ve benzeri diğer yollarla tebliğ etmekten ibarettir. [137]

  1. Allah’ın âyetlerini inkâr edenlere, haksız yere peygamberleri öldürenlere ve insanlardan adaleti emredenleri öldürenlere; iş­te onlara elem verici bir azabı müjdele.
  2. İşte onlar, dünya ve âhirette amelleri boşa çıkmış olanlardır. Ve onların hiç bir yardımcıları yoktur.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı da altı başlık halinde sunacağız:

1- Nüzul Sebebi:

Yüce Allah’ın: “Allah’ın âyetlerini inkâr edenlere, haksız yere pey­gamberleri öldürenlere….” buyruğu ile ilgili olarak Ebu’l-Abbâs el-Müber-red der ki: İsrailoğullarından birtakım kimselere kendilerini aziz ve celil olan Allah’a davet eden peygamberler geldi. Onlar da o peygamberleri öldürdü­ler. Daha sonra bazı mü’minler kalkıp onlara İslâm’a bağlanmalarını emret­tiler. Onları da öldürdüler. İşte bu âyet-i kerime onlar hakkında nazil olmuş­tur.

Ma’kil b. Ebi Miskin de böyle demektedir: Peygamberler (Allah’ın salâtı selâmı üzerlerine olsun) İsrailoğullarına Allah’tan yeni bir kitap getirmeksi­zin- gelirlerdi. İsrailoğulları da o peygamberleri öldürürlerdi. O peygamber­lere tabi olanlardan bir topluluk kalkar ve kendilerine adaleti emrederler, bun­ları da öldürürlerdi.

İbn Mesud’dan da şöyle dediği rivayet edilmektedir: Peygamber (sav) bu­yurdu ki: “İnsanlardan adeleti emredenleri öldüren topluluk ne kötü bir topluluktur! İyiliği emretmeyip kötülükten sakındırmayan bir topluluk ne kötü bir topluluktur! Mü’minin aralarından takiyye yaparak (kendisini gizleyerek) yürüdüğü topluluk, ne kötü bir topluluktur!” [138]

Ebu Ubeyde b. el-Cerrah’ın rivayetine göre de Peygamber (sav) şöyle bu­yurmuştur: “İsrailoğulları bir günün başının kısa bir bölümünde tam kırküç peygamber öldürdü. İsrailoğulları arasında âbid kimselerden on iki kişi kal­kıp iyiliği emrettiler, kötülükten sakındırdılar. Aynı günün son demlerinde de işte bunların hepsi öldürüldü. Bu âyet-i kerimede yüce Allah’ın sözünü et­tikleri de bunlardır.” [139] Bunu da el-Mehdevî ve başkaları zikretmiştir.

Şube, Ebu İshak’tan o Ebu Ubeyde’den o Abdullah’tan şöyle dediğini ri­vayet etmektedir: İsrailoğullannın bir günde yetmiş peygamber öldürdüğü olur­du. Daha sonra da günün sonuna doğru onların sebze pazarları kurulurdu.

Birisi: Kendilerine bununla (bu âyet-i kerime ile) öğüt verilen kimseler, herhangi bir peygamber öldürmüş değillerdir; diyecek olursa, buna şu şekil­de cevap verilir: Ancak buyruklara muhatap olanlar peygamberleri öldüren­lerin yaptıklarına razı idiler. O bakımdan onların seviyesindedirler. Yine bu buyruklara muhatap olanlar da Peygamber (sav) ile ve onun ashabı ile sa­vaştıkları gibi; onları öldürmeye de kalkıştılar. Yüce Allah da şöyle buyurmak­tadır: “Hani bir zamanlar o kâfirler seni tutup bağlamak veya öldürmek ya da seni çıkarmak için tuzak kuruyorlardı…” (el-Enfal, 8/30) [140]

2- Geçmiş Ümmetlerde Ma’rufu Emretmek ve Münkerden Alıkoymak:

Bu âyet-i kerime, önceki ümmetlerde de ma’ruf emrinin, münkerden alı­koymanın vacip (farz) olduğunu göstermektedir. Risaletin ve nebevî hilafe­tin asıl faydası da budur. el-Hasen der ki: Peygamber (sav) şöyle buyurdu: “Her kim iyiliği emreder, kötülükten alıkoyarsa o Allah’ın yeryüzündeki ha-lifesidir. Rasûlünün halifesidir, kitabının lıalifesidir. ” [141]

Ebu Leheb’in kızı Dürre’den ise şöyle dediği rivayet edilmektedir: Pey­gamber (sav) minber üzerinde (hutbe irad etmekte) iken adamın birisi ge­lip dedi ki: Ey Allah’ın Rasûlü, insanların en hayırlısı kimdir? Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Aralarında ma’rûfu en çok emreden, münkerden en çok alı­koyan, Allah’tan en çok korkan, akrabalık bağlarını en çok gözetendir. ” [142]

Kur’ân-ı Kerîm’de de şöyle buyurulmaktadır: “Münafık erkeklerle müna­fık kadınlar birbirlerindendirler. Onlar münkeri emreder, mâruftan alıko-yarlar.” (et-Tevbe, 9/67). Daha sonra şöyle buyurmaktadır: “Mü’min erkeklerle mü’min kadınlar da birbirlerinin velisidirler. Bunlar da iyiliği emre­der, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar.” (et-Tevbe, 9/71)

Böylelikle yüce Allah iyiliği (mârufu) emredip münkerden (kötülükten) alıkoymayı mü’minler ve münafıklar arasındaki fark olarak göstermektedir. İşte bu da mü’minin en belirgin özelliklerinden birisinin, iyiliği emretmek, münkerden de alıkoymak olduğunu göstermektedir. Bunun başı ise İslâm’a davet etmek ve bu uğurda savaşmaktır.

İyiliği emretmek, herkesin yapabileceği bir iş değildir. Öncelikle bunu sul­tan (devlet yetkilisi) yerine getirmelidir. Çünkü hadlerin uygulanma yetkisi ona aittir, tazir de onun görüşüne göre yapılır. Hapsetmek, serbest bırakmak, sürgün etmek, gurbete göndermek, onun yetkisi içerisindedir. O her bir şe­hirde, salih, güçlü, alim ve emin bir kimseyi tayin eder ve bunları yerine ge­tirmesi için emir verir. Herhangi bir ziyade sözkonusu olmaksızın o da ge­reği gibi hadleri uygular. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “O mü’minlere ki eğer Biz yeryüzünde bir iktidar mevkii verirsek, onlar namaz­larını dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emreder, münkerden alıko-yarlar.” (el-Hacc, 22/41) [143]

3- Kötülükten Alıkoyanın Nitelikleri:

Kötülüğü yasaklayan kimsenin adaletli bir kimse olması, Ehl-i Sünnete gö­re şart değildir. Bu görüş bid’atçilerin konu ile ilgili kanaatlerine muhaliftir. Çünkü bid’atçiler: Münkeri ancak adil olan bir kimse değiştirmeye kalkışır, derler. Bu ise yersizdir. Çünkü adalet, insanlar arasında çok az kimsede bu­lunabilen bir özelliktir. Buna karşılık ma’rûfu emretmek, münkerden alıkoy­mak ise bütün insanlar hakkında geneldir. Eğer yüce Allah’ın: “Siz insanla­ra iyiliği emreder de kendinizi unutur musunuz?” (el-Bakara, 2/44) buyru­ğu ile: “Sizin yapmayacağınız şeyi söylemeniz Allah nezdinde büyük bir hış­mı gerektirir” (es-Saf, 6l/3) buyruklarına ve benzerlerine delil diye sarılacak olurlarsa onlara şöyle denilir:

Burada yasaklanmış bir işin yapılmasından dolayı kınama sözkonusudur. Yoksa bir kimsenin münkerden alıkoyması dolayısıyla yergi sözkonusu de­ğildir. Bir kötülüğü işleyip de onu yasaklamanın onu işlemeyeninkine göre daha, çirkin olduğunda şüphe yoktur. İşte bundan dolayıdır ki böyle yapan­lar, cehennem ateşi içerisinde eşeğin değirmen etrafında döndüğü gibi dö­neceklerdir. [144] Nitekim biz bunu yüce Allah’ın: “Siz insanlara iyiliği emre­der de…” (el-Bakara, 2/44) âyetini tefsir ederken açıklamış bulunuyoruz. [145]

4- Münkeri Değiştirme Görevi:

İbn Abdi’l-Berr’in naklettiğine göre; müslümanlar, gücü yeten her kişinin, eğer münkeri değiştirdiğinden dolayı kınamaktan başka bir şeyle karşılaşma­yacak ve bu ona eziyet etmek noktasına varmayacak olursa, gücü yeten her kimsenin o münkeri değiştirmesinin vacip olduğu üzerinde icma etmişlerdir. Şayet kınamadan başka birşeyle karşılaşmayacak olursa, bu kınamanın onu münkeri değiştirmekten alıkoymaması gerekir. Eğer eliyle değiştirmeye güç yetiremiyorsa diliyle değiştirir. Buna da güç yetiremiyorsa kalbiyle değişti­rir ve bundan fazlasını yapmakla mükellef değildir. Şayet kalbiyle değiştire­rek red edecek olup başkasına gücü yetmiyor ise, üzerindeki sorumluluğu yerine getirmiş olur. (İbn Abdi’1-Berr) devamla der ki: Peygamber (savVden iyiliği emredip kötülükten alıkoymayı vurgulayan hadis-i şerifler oldukça çok­tur. Fakat bu hadisler “güç yetirmek” kaydı ile mukayyeddir. el-Hasen der ki: Bu konuda kendisiyle konuşulacak kimse, ancak düzelmesi umulan bir mü’min yahut da kendisine birşey öğretilecek bir cahil olabilir. Kılıcını ya­hut kamçısını eline alıp da: Benden kork! Benden kork! diyene gelince; böy-lesiyle senin bir ilgin yoktur.

İbn Mes’ud der ki: Değiştirme gücü bulunmayan bir münkeri gören bir kimse için kalbinden o münkerden tiksinmesi ve Allah’ın da bunu bilmesi, onun için yeterlidir.

İbn Lehîa el-A’rec’den, o Ebu Hureyre’den şöyle dediğini rivayet etmek­tedir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: ‘Mü’minin kendisini zelil kılması helâl de­ğildir.” Ey Allah’ın Rasûlü, kendisini zelil kılması ne demektir? diye sorulun­ca şöyle buyurdu: “Altından kalkamayacağı şekilde birtakım belâlara kendi­sini maruz bırakmasıdır. ” [146]

Derim ki: Bu hadisi İbn Mace, Ali b. Zeyd b. Cüd’ân’dan o el-Hasen b. Cün-deb’den o Huzeyfe’den o da Peygamber (sav)’dan rivayet etmiştir.[147] Bunun­la birlikte her iki senet hakkında da tenkid edici sözler söylenmiştir.

Ashab-ı kiramdan kimisinin şöyle dediği rivayet edilmektedir: Şüphesiz bir kişi karşı çıkabilme gücü olmayan bir münkeri gördüğü takdirde üç defa-. “Al­lah’ım, şüphesiz bu bir münkerdir” demelidir. Bunu söylediği takdirde üze­rine düşeni yapmış olur. İbnu’l-Arabî’nin iddia ettiğine göre; eğer bir kimse o münkeri izâle edeceğini umuyor, bununla birlikte onu değiştirmeye kalktığı takdirde dövüleceğinden yahut öldürüleceğinden korkuyor ise, ilim adamlarının çoğunluğuna göre, kendisini böyle bir tehlikeye atması caizdir. Şayet onun ortadan kalkmasını umut etmiyor ise, böyle bir işe kalkışmanın faydası yoktur. (İbnu’l-Arabi) der ki: Benim kabul ettiğim görüşe göre; niye­ti halis ise; durum ne olursa olsun o kendisini böyle bir tehlikeye atsın ve hiçbir şeye aldırış etmesin.

Derim ki: Bu Ebu Ömer’in (İbn Abdi’l-Berr’in) sözünü ettiği icmaya mu­haliftir. Bu âyet-i kerime ise, öldürme tehlikesi olmakla birlikte iyiliği emret­menin ve münkerden alıkoymanın caiz olduğunu göstermektedir. Nitekim yü­ce Allah: “Mâ’rûfu emret, münkerden alıkoy. Ve sana isabet edenlere da sab­ret…” (Lukman, 31/17) diye buyurmaktadır ki; bu da (bu uğurda) gelebile­cek eziyetlere bir işarettir.[148]

5- Münkeri El, Dil, ve Kalp ile Değiştirmenin Mahiyeti ve Sorumluları:

Hadis imamları Ebû Said el-Hudrî’den şöyle dediğini rivayet etmektedir­ler: Rasûlullah (sav)’ı şöyle buyururken dinledim-. “Sizden bir münker gören onu eliyle değiştirsin, gücü yetmezse diliyle, gücü yetmezse kalbiyle (değiş­tirsin). Bu ise imanın en zayıf halidir. ” [149]

İlim adamları der ki: El ile marufu emretmek, yöneticilere; dil ile ilim adam­larına; kalb ile değiştirmek ise zayıflara yani insanlar arasındaki avama ait bir görevdir. Şayet münkerin onu yasaklayan tarafından dil ile ortadan kaldırıl­ması mümkün ise onu yapsın. Eğer ancak cezalandırmak yahut öldürmek­le bu münkeri ortadan kaldırabilecekse onu da yapsın. Öldürmekten daha aşağısı ile münkeri izale etmek mümkünse öldürmek caiz değildir. Bu ise yü­ce Allah’ın şu buyruğundan çıkartılmaktadır: “O haddi aşan grupla Allah’ın emrine dönünceye kadar çarpışın.” (el-Hucurât, 49/9)

İlim adamları da bunu esas alarak şunu söylemişlerdir: Cana yahut mala saldıran bir kimseyi, canına yahut malına veya başkasının canına zarar ver­meye kalkışanı önleyebilir ve bundan dolayı onun için sorumluluk sözkonu-su değildir. Zeyd Amr’ı Bekr’in malını almak isterken görür ise, şayet mal sa­hibi Amr’a gücü yetmiyor ve malının alınmasına da razı değil ise Zeyd’in Amr’ı önlemesi ona engel olması gerekir. Hatta ilim adamları şöyle demiş­tir: İsterse bundan dolayı ona kısas uygulanacağını farzetsek dahi (Allah ka­tında sorumlu tutulması sözkonusu değildir).

Şöyle de denilmiştir: Bir şehirde eğer dört türlü insan varsa ora halkı be­ladan korunmuş olurlar: Zulmetmeyen adil bir başkan, hidâyet yolu üzere âlim bir kimse, ma’rûfu emreden münkerden alıkoyan, ilmin ve Kur’ân’ın tahsi­line teşvik eden hocalar ve hanımları, ilk cahiliye döneminde olduğu gibi açı­lıp saçılmayanlar. [150]

6- İyiliği Emredip Münkerden Alıkoymanın Terki:

Enes b. Malik’in şöyle dediği rivayet edilmektedir: Ey Allah’ın Rasûlü! Biz ne zaman iyiliği emretmeyi münkerden alıkoymayı terkedelim? diye sorul­du. Şöyle buyurdu: “Sizden önceki ümmetlerde başgösteren şeyler aranızda başgösterdiği takdirde.” Ey Allah’ın Rasûlü, bizden önceki ümmetlerde ne­ler başgösterdi? Şöyle buyurdu: “Yöneticilik küçükleriniz arasında, ahlâksız­lık büyükleriniz arasında, ilim de sizin ayak takımınız arasında (olursa).” Zeyd der ki: Peygamber efendimiz’in: “İlim de ayak takımınız arasında” buyruğu fasıklar arasında ilim yayılırsa demektir. Bu hadisi İbn Mâce rivayet etmiştir.[151] Bu hususa dair daha geniş açıklamalar Mâide Sûresi’nde (5/89. âyette) ve diğerlerinde yüce Allah’ın izniyle gelecektir.

Yüce Allah’ın: “Amelleri boşa gitmiş olanlardır” buyruğu ile; “Onlara…. müjdele” buyruğuna dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde [152] geçmiş bulunmaktadır. Tekrarının anlamı yoktur. [153]

  1. Kendilerine kitaptan bir pay verilmiş olanları görmedin mi ki, aralarında hüküm vermek üzere Allah’ın Kitabına çağırdıyor-lar da sonra onlardan bir zümre arkasını çevirerek gidiyor?”

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1- Âyetin Nüzul Sebebi:

İbn Abbas der ki: Bu âyet-i kerime Rasûlullah (sav)’ın yahudilerden bir topluluğun yanına Beytu’l-Midras’a gelip de onları Allah’ın yoluna davet etme­si sebebiyle nazil olmuştur. Nuaym b. Amr ile el-Haris b. Zeyd ona: Ey Mu-hammed, sen hangi din üzeresin? diye sordu. Peygamber (sav): “Ben İbra­him’in dini üzereyim” diye cevap verince şöyle dediler: İbrahim yahudi idi. Peygamber (sav) da şöyle buyurdu: “Haydi Tevrat’ı getiriniz; o sizin ve bi­zim aramızda hakem olsun.” Ancak Tevrat’ı getirmeyi kabul etmediler. İşte bu âyet bunun üzerine nazil oldu.[154]

en-Nekkâş’ın naklettiğine göre ise bu âyet-i kerimenin iniş sebebi şudur: Yahudilerden bir topluluk Muhammed (sav)’ın peygamberliğini inkâr ettiler. Peygamber (sav) onlara: “Haydi Tevrat’ı getiriniz orada benim sıfatlarım yazılıdır” dedi. Ancak onlar bunu kabul etmediler.

Cumhur: “Hüküm vermek üzere” diye okumuşlardır. Ebu Ca­fer Yezidb. el-Ka’ka’ ise “ya” harfini ötreli olarak diye okumuştur. Ancak birinci kıraat daha uygundur. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmuştur: “İşte bu, size karşı hakkı söyleyen Kitabımızdır.”[155] (el-Câsiye, 45/29) [156]

2- Hakime Davet Edilenin Durumu:

Bu âyet-i kerimede hakime çağırılan kimsenin, hakimin huzuruna gitme­sinin vacip olduğuna delil vardır. Çünkü o kimse, Allah’ın Kitabına davet edil­miştir. Şayet onu kabul etmeyecek olursa emre muhalif olur ve muhalefet e-den ile kendisine muhalefet edilenin durumuna göre, onun te’dib edilerek azarlanması gerekir. Bu bizde Endülüs’te ve Mağrib ülkelerinde uygulanan bir hükümdür. Fakat Mısır diyarında bu yoktur. Sözünü ettiğimiz bu hüküm ise Kitab-ı Kerimde Nûr Sûresi’nde yüce Allah’ın şu buyruğunda açıklanmış bulunmaktadır: “Aralarında hüküm vermek için Allah’a ve Rasûlüne davet olunduklarında onlardan bir grubun yüzçevirdiklerini görürsün… Hayır, onlar zalimlerin tâ kendileridir.” (en-Nûr, 24/48-50)

ez-Zührî, el-Hasen’den senedini kaydederek, Rasûlullah (sav)’ın şöyle bu­yurduğunu rivayet etmektedir: “Hasmı, müslüman âlimlerden birisine ken­disini çağırdığı halde, bunu kabul etmeyen zalimdir, onun alacak bir hakkı yoktur. ” [157]

İbnu’l-Arabi der ki: Bu, batıl bir hadistir. Ancak buradaki “o kişi zalimdir” sözü doğrudur. Onun “alacak bir hakkı yoktur” sözü ise doğru olamaz. Bununla birlikte hak üzere değildir, demek istemiş olması da muhtemeldir.

Malikî mezhebine mensup İbn Huveyzimendâd der ki: Hakimin meclisi­ne çağrılan herkesin, hakimin fasık olduğunu bilmediği yahut da davacıya ya da davalıya düşmanlığı bilinmediği sürece bu çağrıyı kabul etmesi gere­kir. [158]

3- Bizden Öncekilerin Şeriati Bize Delil Olur mu?

Bu âyet-i kerimede bizden öncekilerin şeriatinin, nesholunduğunu bildik­lerimiz dışında, bizim için de şeriat olduğuna dair delil vardır. Ayrıca -ileri­de açıklanacağı üzere- bizden önceki peygamberlerin şeriatiyle hükmet­mekle görevli olduğumuza dair de delil bulunmaktadır. Şu kadar var ki; bu, biz Tevrat okuyup ordaki hükümlerle amel ederiz, demek değildir. Çünkü elinde Tevrat’ın bulunduğu kimseler, bu konuda güvenilir kimseler değildir ve onu değiştirmişlerdir tağyir etmişlerdir. Şayet onda değişikliğe, uğrama­mış ve değiştirilmemiş olduğunu bildiğimiz birşey bulursak, onu okumanız caiz olur.

Buna yakın bir görüş Hz. Ömer’den de nakledilmiştir. O Ka’b’a şöyle de­mişti: Eğer sen onun yüce Allah’ın İmran oğlu Musa’ya indirdiği Tevrat ol­duğunu biliyor isen onu oku. Hz. Peygamber de Tevrat’ın değişikliğe uğra­tılmamış olan bölümlerini biliyordu. İşte bundan dolayı onları Tevrat’a da­vet etti ve Tevrat gereğince hüküm vermelerini istedi. Buna dair açıklama­lar Maide Sûresi’nde (5/49. âyette) gelecektir. Ayrıca bu konuda varid olmuş haberler de yüce Allah’ın izniyle orada gelecektir. Bu âyet-i kerimenin bu hu­susta nazil olduğu da söylenmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [159]

  1. Bu, onların: “Sayılı günlerden başka bize asla ateş dokunmaya­cak” demeleri yüzündendir ve uydurageldikleri yalanlar dinle­ri hususunda kendilerini aldatmıştır.”

Burada onların yüzçevirip dönüp gitmelerine ve: “Biz Allah’ın oğulları ve sevgilileriyiz” (el-Mâide, 5/18) şeklindeki sözlerine ve buna benzer diğer sözlerine aldandıklarına işaret etmektedir. Yüce Allah’ın: “Bize asla ateş dokunmayacak” buyruğuna dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûre­si’nde (2/80. âyette) geçmiş bulunmaktadır. [160]

  1. Ya geleceğinde şüphe olmayan bir günde onları topladığımız ve kendilerine zulmedilmeden herkese kazandığı tastamam öden­diği zaman halleri ne olacak?

Burada Peygamber (sav) ve onun ümmetine konu üzerinde durup düşün­meleri ve hayret edilecek bir halde olduklarının anlaşılması için bir hitaptır. Yani Kıyamet gününde hasredilip artık dünyada iken ileri sürdükleri o alda­tıcı sözlerin tutarsızlığı, çürüklüğü ortaya çıkıp da küfür ve inkârları cüret­kârlıkları ve çirkin amellerinden kazandıkları şeylere karşılık cezalandırıla­cakları vakit durumları ne olacaktır? Yahut ne yapacaklardır. Yüce Allah’ın: Bir günde” buyruğundaki “lâm”; ” …de” anlamındadır. Bu açık­lamayı el-Kisaî yapmıştır. Basralılar ise şöyle demektedir: Bunun anlamı Hesap günü için onları topladığımız… şeklindedir. et-Taberî ise; o günde mey­dana geleceklerden dolayı… diye açıklamıştır. [161]

  1. De ki: “Ey mülkün sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin, mülkü dilediğinden de alırsın. Dilediğini aziz edersin, dilediğini zelil edersin. Hayr yalnız Senin elindedir. Sen şüphe-‘ siz herşeye kadirsin.”

Ali (ra) dedi ki: Peygamber (sav) şöyle buyurdu: “Yüce Allah Fatiha’yı, Âye-tu’1-Kürsî’yi, “Allah -adaleti ayakta tutarak- şehadet etti ki…” (Âl-i İmrân, 18) âyetini “De ki: Ey mülkün sahibi olan Allah., dilediğin kimseye de he­sapsız rıztk verirsin” âyetlerini indirmeyi murad edince, kendileriyle Allah arasında herhangi bir perde olmaksızın Arş’a futundular ve şöyle dediler: Rab-bim, Sen bizleri günahlar diyarına ve Sana isyan edenlere mi indiriyorsun?

Yüce Allah şöyle buyurdu-. İzzet ve celalim hakkı için her farz namazın aka­binde sizleri okuyan bir kimseyi mutlaka -yaptıkları ne olursa olsun- Hazi-ratu’l-kuds’a yerleştireceğim ve mutlaka her gün gizli olan gözümle ona yet­miş defa nazar edeceğim. Her gün asgarileri mağfiret olan yetmiş ihtiyacını göreceğim, bütün düşmanlarından onu koruyacağım, düşmanlarına karşı ona yardım edeceğim ve onu cennete girmekten ölümden başka hiçbir şey alı­koymayacak.” [162]

Muaz b. Cebel der ki: Bir gün Peygamber (sav)’ın yanına gidemedim. Onunla birlikte cuma namazını kılamadım. Şöyle buyurdu: “Ey Muaz, seni cu­ma namazına gelmekten alıkoyan nedir? Ey Allah’ın Rasûlü, dedim. Yahudi olan Bariyaoğlu Yuhanna’nın bende bir ukıyye külçe altın alacağı vardı. Ka­pıma gelmiş benim dışarı çıkmamı gözetleyip duruyordu. Onun beni yanı­na gelmekten alıkoymasından korktum. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Ey Muaz, Allah’ın, borcunu ödemeni (sağlamasını) arzu eder misin?” diye sorun­ca ben: Evet, dedim. Şöyle buyurdu: “Her gün: “De ki: Ey mülkün sahibi olan Allah’ım…” dilediğin kimseye de hesapsız rızık verirsin. Dünya ve âhiretin Rahmanı her ikisinin Rahimisin. Sen bu ikisinden dilediğini verirsin ve dile­diğinden de alıkoyarsın. Bana borcumu ödemeyi kolaylaştır. Şayet yer do­lusu altın borcun olsa Allah o borcunu sana ödetir.” Bu hadisi hafız Ebû Nu-aym de Ata el-Horasanî’den rivayet etmiştir. Buna göre Muaz b. Cebel (ra) şöyle demiş: Rasûlullah (sav) Kur’ân-ı Kerîm’den bazı âyetler -yahut kelime­ler- öğretti ki yeryüzünde bulunan her bir müslüman şayet kederli yahut borç­lu veya üzerinde bir alacak varsa mutlaka Allah onun borcunu ödetir ve ke­derini giderir. Bir gün Peygamber (sav)’ın yanına gidemedim… deyip hadi­sin geri kalan kısımlarını zikreder. Bu hadisin Ata yoluyla gelen rivayeti ga­riptir. Ata bunu Muaz’dan mürsel olarak rivayet etmiştir. [163]

Âyetin Nüzul Sebebi:

İbn Abbas ve Enes b. Mâlik der ki: Rasûlullah (sav) Mekke’yi fethedince ümmetine İran ve Bizans mülkünü vadetti. Münafıklarla yahudiler: Heyhat, heyhat, dediler. Muhammed nerde, İranlılarla Bizanslıların mülkünü ele ge­çirmek nerde? Onlar bunu kaptırmayacak kadar güçlü ve kuvvetlidirler. Muhammed’e Mekke ile Medine yetmiyor mu ki İran ve Bizanslıların mülküne göz dikiyor? Bunun üzerine yüce Allah, bu âyet-i kerimeyi indirdi.[164]

Şöyle de denilmiştir: Bu âyet-i kerime Necranh hıristiyanlann: “İsa, Allah’ın kendisidir” şeklindeki batıl iddialarını çürütmek üzere nazil olmuştur. Çün­kü İsa’nın sahip olduğu nitelikler, fıtratı sağlıklı olan herkese İsa’nın ulûhi-yete ait niteliklerin hiçbirisine sahip olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. İbn İshak der ki: Aziz ve celil olan Allah bu âyet-i kerime ile onların inat ve küfürlerini bildirdiği gibi; Hz. İsa’nın da her ne kadar yüce Allah tarafın­dan kendisine peygamberliğine delil olacak şekilde ölüleri diriltmek ve bu­na benzer mucizeler verilmiş olsa dahi, bu niteliklere tek başına yüce Allah’ın sahip olduğunu bildirmektedir. Bu nitelikleri ifade eden buyruklar ise yüce Allah’ın: “Mülkü dilediğine verirsin, mülkü dilediğinden de alırsın diledi­ğini aziz edersin dilediğini zelil edersin” buyruğu ile: “Geceyi gündüze ge­çirir, gündüzü geceye geçirirsin, ölüden diriyi çıkarırsın, diriden ölüyü çı­karırsın dilediğin kimseye de hesapsız rızık verirsin” (Âlî-İmrân, 3/27) buy­ruklarıdır. Şayet İsa bir ilâh olsaydı bu özelliklerin onda bulunması gerekir­di. İşte bu buyrukta hem ibret alınacak taraf ve hem de (Hz. İsa’nın ilâh ol­madığına) apaçık bir belge vardır. [165]

Âyetin Açıklaması:

Yüce Allah’ın: “De ki: Ey… Allah’ım” buyruğunda yer alan “Allahumme” kelimesinin terkibi hususunda nahiv bilginlerinin farklı görüşleri vardır. Bu­nunla birlikte bu kelimenin “he” harfinin ötreli, “mim” harfinin de şeddeli ve üstün ve münâda olduğu üzerinde ittifak etmişlerdir. el-A’şâ’nın şu sözlerin­de ise “mîm” harfi şeddesiz olarak gelmiştir:

“Ebû Rebâh’ın yaptığı bir dua gibi ki Onu o büyük Allah’ım işitir.”

Halil, Sibeveyh ve bütün Basralı nahivciler der ki: “Allahumme” kelime­sinin asli; “ya Allah”tır. Bu kelime “yâ” nida harfi olmaksızın kullanılmaya baş­layınca, onun yerine sonundaki şeddeli “mîm”i koydular. Böylelikle iki harf olan şeddeli “mîm”i “yâ” ile “eliften ibaret olan iki harfin yerine kullandı­lar. “He” harfindeki ötre ise, müfred münada olan ismin ötresidir.

el-Ferrâ ve Kûfeliler ise “Allahumme” kelimesinin aslının: “Ey Allah! Karşımıza hayır çıkar” şeklindedir. Bu diğer kelimeler hazfedilerek, her iki kelime birbirine karıştırılarak “Allahumme” lafzı ortaya çıktı. “He”nin üzerindeki ötre ise deki ötredir. Hemze hazfedilince hareke oraya in­tikal etti.

en-Nehhas ise der ki: Bu, Basrahların büyük bir yanlışlığıdır. Bu konuda doğru açıklama Halil ve Sibeveyh’in söyledikleridir. ez-Zeccâc ise der ki: Müf-red olan nidaya delil teşkil eden ötrenin terkedilerek “” kelimesindeki öt-renin “Allah” lafzına konulması imkânsız bir olaydır ve bu, yüce Allah’ın is­mine karşı büyük bir saygısızlıktır.

İbn Atiyye der ki: Bu da ez-Zeccâc’ın bir aşırılığıdır. Ayrıca o hiçbir şekil­de: “Allah’ım karşımıza hayır çıkar” sözünü işitmediğini ileri sürer. Arapların “ya Allahumme” demediğini söyler.

Kûfeliler ise der ki: Bazen nida harfi (yani yâ ve benzerleri) “Allahumme” lafzının başına gelebilir. Buna örnek olmak üzere de recez veznindeki şairin şu mısraını delil gösterirler:

“Ey Allah’ım, mağfiret buyursan yahut azab etsen bile…” Bir diğer şairin de şu beyitlerini buna örnek gösterirler:

“Teşbih yahut tehlil getirdiğin her seferinde

“Ey Allah’ım!” demenin senin için sakıncası ne ki (veya: sakıncası yoktur);

Bizim ihtiyarımızı bize salimen geri çevir

Çünkü biz onun hayrından asla mahrum kalmayız!”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Şüphesiz, ben, bir musibet gelip çattığı zaman Ey Allah’ım, ey Allah’ım! derim.”

Bu kanaatte olanlar derler ki: Şayet “mim” harfi “yâ” harfinin yerine gel­miş olsaydı, her ikisi birlikte (bu beyitlerde olduğu gibi) kullanılmazdı.

ez-Zeccâc ise der ki: Böyle bir söyleyiş şaz (kuraldışı) ve istisnadır. Bu­nu kimin söylediği de bilinmemektedir. Bundan dolayı Allah’ın Kitabında ve bütün Arapların divanında (şiirlerinde) bulunan söyleyişler bir kenara bıra­kılamaz. Bununla birlikte bunun bir benzeri de şairin şu beyitinde zikredil­miştir:

“Her ikisi benim ağzıma kendi ağızlarından liflediler (ilham verdiler) Uluyan, havlayana karşı en etkin üfürükleri.”

Kûfelilerden biri kelimelerinde şeddesiz olarak “mîm” ilave edi­lebilirse de şeddeli olarak ilave edilemez, der.

Bazı nahivciler de şöyle demektedir: Kûfelilerin söyledikleri bir hatadır. Çünkü şayet durum dedikleri gibi olsaydı: “Allahumme” denilmesi ve sade­ce bununla yetinilmesi gerekirdi. Çünkü bu sözle birlikte dua da vardır. Yi­ne kişi: Allah’ım, Rezzâk olansın Sen, der. Şayet durum id­dia ettikleri gibi olsaydı, mübteda ile haber arasına iki cümle daha koymak gerekirdi. en-Nadr b. Şumeyl der ki: Her kim “Allahumme” diyecek olursa, yüce Allah’a bütün isimleriyle dua etmiş olur. el-Hasen de der ki: Allahum­me lafzı dua (sırasında çağrılacak bütün isimleri) ifade eder.

“Mülkün sahibi olan” buyruğu hakkında Katâde der ki: Bana ulaştığına gö­re Peygamber (sav), aziz ve celil olan Allah’tan ümmetine İranlıların mülkü­nü vermesini diledi. Bunun üzerine yüce Allah bu âyet-i kerimeyi indirdi. [166]

Mukatil de der ki: Peygamber (sav) yüce Allah’tan İran ve Bizans mülkü­nü ümmetine vermesini diledi yüce Allah da ona bu duayı yapmasını emret­ti. Bu anlamdaki rivayetler az önce geçmiş bulunmaktadır.

“Mâlik: Sahip” kelimesi Sibeveyh’e göre ikinci bir nida olduğu için nas-bedilmiştir. Yüce Allah’ın: “De ki: Ey göklerin ve yeri yaratan… Allah’ım!” (ez-Zumer, 39/46) buyruğu da bu kabildendir.

Sibeveyh’e göre “Allahumme” kelimesinin bir sıfat ile nitelenmesi caiz de­ğildir. Çünkü buna ayrıca “mim” harfi ilave edilmiştir. Bununla birlikte Mu-hammed b. Yezid ile İbrahim b. es-Serrî ez-Zeccâc ona muhalefet ederek şöy­le derler: “Mâlik: Sahip” kelimesi i’rab bakımından yüce Allah’ın isminin sı­fatıdır. Yine “gökleri ve yeri yaratan” buyruğu da bu şekildedir.

Ebu Ali der ki: Ebu Abbas el-Muberred’in görüşü bu olmakla birlikte, Si-beveyh’in söylediği daha doğru ve daha açıktır. Çünkü vasf edilen isimler ara­sında “Allahumme”ye benzeyen bir başka isim yoktur. Çünkü bu, kendisine ek bir ses ilave edilmiş müfred bir isimdir. Sesler ise sıfat ile nitelendirilmez. “Gâk” ve benzeri sesler gibi. Bu şekildeki tekil ismin hükmü ise, sıfat ile ni-telendirilmemektir. Bazı yerlerde böyle bir ismi sıfat ile nitelendirmiş olsa­lar dahi, durum böyledir. Burada kıyasa göre sıfat ile nitelendirilmemesi ge­reken birşey, bu isme ilave edildiğine göre bu kelime (Allahumme kelime­si) bir sese eklenmiş diğer bir ses durumunda olur. (Hayyaalelfelah’ı anlat­mak üzere): “Hayye hele” sözü gibidir. Bu da sıfat ile nitelendirilmez.

Burdaki “Mülk” Mücahid’den nakledildiğine göre, peygamberlik demektir. Galip olmak yahut mal ve köleler anlamına geldiği de söylenmiştir, ez-Zeccâc der ki: Anlamı, ey kullara ve kulların malik olduklarına malik olan zat! demektir. Dünya ve âhiretin mâliki, anlamına olduğu da söylenmiştir.

“Mülkü” yani imanı ve İslâm’ı “dilediğine verirsin.” Bunları vermeyi is­tediğin kimseye verirsin. Bundan sonraki buyruklardaki aynı kelimeler de bu anlamdadır. Bununla birlikte hazfedilmiş birtakım kelimelerin takdiri de ka­çınılmazdır. Yani sen o mülkü kimden çekip almak istersen, ondan çekip alır­sın, demektir. Daha sonra bu kelimeler hazfedilmiştir. Sibeveyh şu beyiti zik­reder:

“Acaba bu zamanın (yaptıkları dolayısıyla) ileri süreceği bir mazereti var mıdır? İnsanlara (yaptıkları dolayısıyla) O insanlara neyi yapmak itiyorsa yapıveriyor.”

ez-Zeccâc der ki: Yani insanlara neyi yapmak isterse onu yapar, demek­tir.

Yüce Allah’ın: “Dilediğini aziz edersin” buyruğundaki izzet yükselmek, kahretmek ve galip gelmek anlamındadır. Yine Allah’ın: “Ve o söz söylemede beni mağlub etti” (Sâd, 38/23) buyruğu da bu kabilden­dir.

“Dilediğini zelil edersin.” Yenik düşürüp başkası ona üstünlük sağlaya­rak kahredilen kimse hakkında kullanılır. Şair Tarafe der ki:

“Önemli ve görüş belirtilmesi gereken işlerde ağır hareket eder; fakat eli çabuktur hayasızca konuşmalarda; Yiğitlerin yumruklarıyla zelil düşendir, vurularak itilendir.”

“Hayr yalnız Senin elindedir” yani hayır da şer de senin elindedir; an­lamında olup “şer” kelimesi hazfedilmiştir. Nitekim yüce Allah’ın: “Sizi sıcak­tan koruyacak elbiseler” (en-Nahl, 16/81) buyruğu da böyledir.

Özellikle hayrın zikredilişinin sebebinin, ifadelerin dua olması ve O’nun hazinesine rağbetin artırılması dolayısıyla olduğu da söylenmiştir. en-Nekkâş der ki: tîayr, yani zafer ve ganimet Senin elindedir.

İşarî metodla yorumlayanlar da derler ki: Ebu Cehil, çok miktarda mala sa­hipti. Bedir günü kuyuya atıldı. Fakirler ise Suayb, Bilal ve Ammâr gibileri olup bunların da mal diye birşeyleri yoktu. Onların bütün varlıkları imandı.

“De ki: Ey mülkün sahibi olan Allah’ım, Sen mülkü dilediğine verirsin.” Ebu Talib’in yetimi olan Rasûlullah’ı, kuyunun başında durdurur ve kuyuya atılmış birtakım bedenlere. Ey Utbe, ey Şeybe, diye seslenmesini sağladı: İşte “sen dilediğini aziz edersin, dilediğini zelil edersin.” Ey Suhayb, ey Bi­lal, sizin buğzedilmeniz suretiyle sizden dünyayı alıkoyduğumuz kanaatin­de olmayınız. “Hayır senin elindedir” yani sizin dünyalığa sahip olmayışı­nız acizlikten kaynaklanmamaktadır.

“Sen hiç şüphesiz herşeye kadirsin.” Hakkın nimet olarak bağışlanma­sı umumidir ve Allah dilediğini veli (kendisine dost) edinir. [167]

  1. Geceyi gündüze geçirir, gündüzü geceye geçirirsin. Ölüden di­riyi çıkarır, diriden ölüyü çıkarırsın. Dilediğin kimseye de he­sapsız rızık verirsin.”

îbn Abbas, Mücahid, el-Hasen, Katade ve es-Süddî, yüce Allah’ın: “Gece­yi gündüze geçirir, gündüzü geceye geçirirsin….” âyetinin anlamı hakkın­da şunu söylemişlerdir: Yani Sen, birisinden eksileni ötekine geçirirsin ve ni­hayet gündüz onbeş saat olur ki bu da gündüzün en uzun olduğu süredir. Gece ise dokuz saat olur, bu da gecenin en kısa olduğu süredir.

Aynı şekilde: “Gündüzü geceye geçirirsin” buyruğu da böyledir. Bu el-Kelbî’nin de görüşüdür. İbn Mesud’dan da bu açıklama rivayet edilmiştir.

Âyet-i kerimenin lafızlarının kapsamına gece ile gündüzün ardarda gel­mesinin girme ihtimali de vardır. Adeta birinin gitmesi, ötekine girmesi gi­bidir.

Müfessirler yüce Allah’ın: “Ölüden diriyi çıkarırsın” buyruğunun anla­mı hakkında farklı görüşlere sahiptirler. el-Hasen der ki: Bunun anlamı kâ­firden mü’mini, mü’minden de kâfir çıkartırsın, şeklindedir. Buna yakın bir açıklama Selman-ı Farisî’den de rivayet edilmiştir.

Ma’mer’in ez-Zührî’den rivayetine göre Peygamber (sav), hanımlarının ya­nına girdiğinde görünüşü güzel bir kadın ile karşılaşır ve: “Bu kadın kimdir?” diye sorar. Hanımları: Senin teyzelerinden birisidir, diye cevap verirler. “Hangisi?” diye sorunca hanımları: Bu el-Esved b. Abd Yeğûs’un kızı Hali­de’dir, derler. Bunun üzerine Peygamber (sav) şöyle buyurur: “Ölüden diri­yi çıkartan Allah’ın şanı ne yücedir!” Halide, saliha bir kadın idi, babası ise kâfir idi.

Bu açıklamaya göre maksat kâfirin kalbinin ölü olduğu, mü’minin kalbi­nin ise diri olduğudur. Buna göre ölüm ve hayat tabirleri istiare yoluyla kullanılmış olmaktadır.

İlim adamlarının birçoğunun kanaatine göre ise âyet-i kerimede geçen “di­rilik ve ölüm” gerçek anlamlarıyla kullanılmıştır. İkrime der ki: Bu, canlı olan tavuktan cansız olan yumurtanın çıkartılması, cansız olan yumurtadan can­lı olan tavuğun çıkartılması gibidir.

İbn Mes’ud ise şöyle demektedir: Bundan kasıt, cansız olan nutfenin canlı olan erkekten çıkması, canlı olan erkeğin cansız olan nutfeden çıkma­sıdır.

İkrime ve es-Süddî de der ki: Maksat başaktan çıkan dane ve daneden çı­kan başak, hurma ağacından çıkan çekirdek ile çekirdekten çıkan hurma ağa­cıdır. Buna göre hurma ağacındaki ve başaktaki hayat, bir benzetmedir.

Daha sonra yüce Allah: “Dilediğin kimseye de hesapsız rızık verirsin” yani rızkı darlık ve azlık sözkonusu olmaksızın, pek çok verirsin. Nitekim: Filan kişi hesapsız olarak verir, demek de bu kabildendir. Adeta o verdiği şey­leri hesap etmiyor gibidir, anlamındadır. [168]

  1. Mü’minler, mü’minleri bırakıp da kâfirleri veli edinmesinler. Kim böyle yaparsa Allah ile dostluğu kalmaz. Ancak onlardan (takiyye yaparak) sakınmanız müstesnadır. Allah size kendisin­den korkmanızı emrediyor ve dönüş Allah’adır.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Mü’minlerin Kâfirlere Karşı Tutumu:

İbn’Abbas der ki: Yüce Allah mü’minlere, kâfirlere karşı yumuşak davra­narak onları veli (dost ve sırdaş) edinmelerini yasaklamaktadır. Yüce Allah’ın: “Kendinizden başkasını sırdaş edinmeyin” (Âl-i İmrân, 3/118) buyruğu da buna benzemektedir. Orada bu hususa dair açıklamalar gelecektir.

Yüce Allah’ın: “Kim böyle yaparsa Allah ile dostluğu kalmaz” buyruğu; o kimse ne Allah’ın hizbindendir, ne de Allah’ın dostları arasındadır, demek­tir. Bu yüce Allah’ın: “Bu kasabaya sor” (Yusuf, 12/82) buyruğuna benzemek­tedir. Sibeveyh ise; O benden iki fersah uzaktadır” ifadesi benim arkadaşlarımdandır, benimle birliktedir anlamında olduğunu kay­detmektedir.

Daha sonra yüce Allah veli edinme yasağından istisnada bulunmaktadır ki; bu da bir sonraki başlığın konusudur.[169]

2- Takiyyenin Mahiyeti:

Yüce Allah’ın: “Ancak onlardan (takiyye yaparak) sakınmanız müstes­na” buyruğu hakkında Muâz b. Cebel ile Mücâhid şöyle derler: Müslüman­ların güçlenmesinden önce, İslâm’ın yeni olduğu dönemlerde takiyye sözko-nusuydu. Bugün ise Allah İslâm’ı mü’minlerin düşmanlanna karşı takiyye yap­malarına gerek bırakmayacak şekilde güçlendirmiş bulunmaktadır.

İbn Abbas der ki: Takiyye kalbi iman ile mutmain olduğu halde dili ile (imana aykırı) sözler söyleyip öldürülmemesi ve bir günah da işlememesi de­mektir. el-Hasen der ki: Takiyye, kişi için Kıyamet gününe kadar caizdir. Fa­kat öldürmede takiyye sözkonusu değildir.

Cabir b. Zeyd, Mücahid ve ed-Dahhâk ise bunu: “Ancak onlardan takiyye yaparak sakınmanız müstesnadır” diye okumuşlar­dır.

Şöyle de denilmiştir: Mü’min, kâfirler arasında ikamet ediyor ise, eğer ca­nına bir zarar geleceğinden korkuyorsa, kalbi iman ile mutmain olduğu halde diliyle onları idare etme yoluna gidebilir. Bununla birlikte takiyye an­cak öldürülme yahut bir azanın kesilmesi veya büyük bir eziyet ve işkence­den korkulması halinde helâl olabilir. Kâfir olmak üzere zorlanan bir kim­senin, -doğru görünen görüşe göre- direnmesi ve küfür sözünü söyleme tek­lifini kabul etmemesi hakkı vardır. Hatta bu onun için ileride yüce Allah’ın izniyle Nahl Sûresi’nde (16/106. âyet 40. başlıkta) geleceği üzere, caizdir.

Hamza ve el-Kisaî kelimesini imâle ile okurken, diğerleri teflıîm ile okumuşlardır. kelimesinin aslı “fuale” vezninde şeklindedir. “Tuhm ve Tu’ne kelimeleri gibi. Burada “vav” “te” harfine “ya” da “elif har­fine kalbedilmiştir.

ed-Dahhâk’ın İbn Abbas’tan rivayet ettiğine göre; bu âyet-i kerime Ensar-dan olan Ubâde b. es-Sâmit hakkında nazil olmuştur. Ubâde, Bedir gazası­na katılmış takva sahibi bir kişi idi. Bazı yahudilerle antlaşması vardı. Pey­gamber (sav) Ahzab (Hendek) günü savaşa çıkınca Ubade şöyle dedi: Ey Al­lah’ın Peygamberi, beraberimde beşyüz yahudi var. Ben bunların benimle bir­likte çıkarak düşmana karşı güç gösterisinde bulunmayı uygun görüyorum. Bunun üzerine yüce Allah: “Mü’minler, mü’minleri bırakıp da kâfirleri ve­li edinmesinler” âyetini inzal buyurdu.[170]

Bu âyet-i kerimenin -ileride Nahl Sûresi’nde açıklanacağı şekilde- müşrik­lerin kendisinden söylemesini istedikleri bazı sözleri söylemesi üzerine Am-mâr b. Yâsir hakkında nazil olduğu da söylenmiştir.

Yüce Allah’ın: “Allah size kendisinden korkmanızı emrediyor” buyru­ğu ile ilgili olarak ez-Zeccâc şöyle demiştir: Yani Allah size kendisinden sa­kınıp korkmanızı emrediyor.

Daha sonra bu şekildeki (âyet-i kerimedeki söyleyişi) kabul benimseyip onunla yetindiler ve kullanılan söyleyiş bu oldu. Nitekim yüce Allah: “Sen benim nefsimde olanı bilirsin bense Senin nefsinde olanı bilmem” (el-Mâ-ide, 5/116) buyruğunun anlamı da budur: Sen benim nezdimde olanı ve be­nim hakikatimde olanı bilirsin. Ben ise Senin nezdinde olanı ve Senin haki­katinde olanı bilmem, demektir.

Başkası ise şöyle demektedir: Bunun anlamı, Allah sizi cezası ile korku­tup sakındırmaktadır, şeklindedir.

Yüce Allah’ın: “O kasabaya sor” (Yusuf, 12/82) buyruğu buna benzemek­tedir. Diğer taraftan: “Sen nefsimde olanı bilirsin” buyruğu ise, benim gaybımda gizleyip sakladıklarımı bilirsin, demektir. Burada “nefis” kelime­si, saklanan şey anlamında kullanılmıştır. Çünkü, kalpte saklanan şeyler, ne­fiste cereyan eder.

“Ve dönüş Allah’adır.” Yani Allah’ın amellerin karşılığını vermesine dö­nülecektir.

Bu buyrukta öldükten sonra dirilişin ikrarı vardır. [171]

  1. De ki: “Kalplerinizde olanı gizleseniz de açıklasanız da Allah onu bilir. Göklerde olanı da yerde olanı da O bilir. Allah herşeye ka-dîrdir.”

O kalplerin gizlediklerini, kalplerin içindekileri, göklerde ve yerde olan­ları, onların ihtiva ettiklerini bilendir. O bütün gizlilikleri çok iyi bilir. Zer­re ağırlığı dahi birşey ona gizli kalmaz. Hiçbir şey O’na saklı değildir! O’nun şanı ne yücedir. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O gizli olanı da, açıkta olanı da bilendir. [172]

  1. O günde herkes ne hayır işlediyse ve ne kötülük yaptı ise kar­şısında onu hazırlanmış bulacak. Onunla kendisi arasında uzak bir mesafe bulunmasını arzu edecektir. Allah size kendisinden korkmanızı emreder; Allah kullarını çok esirger.

Yüce Allah’ın: “O günde” buyruğu; “Allah size kendisinden korkmanızı emreder. O günde herkes…..” buyruğuna muttasıl olmak üzere “mansub” gelir. Bunun yüce Allah’ın: “Ve dönüş Allah’adır. O günde herkes…” buy­ruğuna muttasıl olduğu da söylenmiştir. “Allah herşeye kadirdir. O günde herkes” buyruğuna muttasıl olduğu da söylenmiştir. Bunun “O günü hatır­la ki” şeklinde “hatırla” kelimesinin takdiri ile munkatı’ (yani yeni bir cüm­le) olması da caizdir.

Yüce Allah’ın: “Allah mutlak galiptir, intikam alıcıdır. O gün yer bir baş­ka yere…. tebdil olunacaktır” (İbrahim, 14/47-48) buyruğu da (bu yönüyle) buna benzemektedir.

“Hazırlanmış” kelimesi ise nın sılasından hazfedilmiş bulunan zamir­den haldir. Takdiri şöyledir: O günde her bir nefis, hayır kabilinden neyi iş­lediyse onu hazır bulacaktır. Bu takdir, kaybolan şeyi bulmak anlamında olan: dan gelmesi halinde sözkonusudur.

Diğer taraftan: Ve ne kötülük yaptı ise” buyruğundaki ise daha önce geçen, ya atfedilmiştir. Arzu edecektir” ke­limesi ise; ikinci olarak gelen dan hal mahallindedir.

Şayet kelimesini “bilmek” anlamında kabul edersek, o takdirde: ” Hazırlanmış” kelimesi ikinci meful olur. Aynı şekilde: “Ar­zu edecektir” kelimesi ise ikinci meful yerinde olur. Bunun da takdiri şöy­le olur: O gün her bir nefis yaptıklarının karşılığını hazırlanmış olarak bulacaktır.

Diğer taraftan ikinci nın mübteda olmak üzere merfu olması, buna karşılık “Arzu edecektir” kelimesinin mübtedanın haberi olmak üzere nasb mahallinde olması da uygundur. nın ceza (şart edatı) anlamın da olması, uygun düşmez. Çünkü “Arzu edecektir” fiili merfudur. Şayet mazi olsaydı ceza (şartın cevabı) olması caiz olurdu ve o takdirde de buy­ruğun anlamı şöyle olurdu: Yaptığı kötülüklerin ise; kendisi ile onun arasın­da büyük bir uzaklığın bulunmasını arzu edecekti. Yani doğu ile batı arasın­daki kadar uzak bir mesafe olmasını isteyecekti. edatını şart için kabul ettiğimiz takdirde, gelecek zaman fiili (muzarî fiil) ancak meczum gelir. Şu kadar var ki; (cevabın başına gelen) “fâ” harfinin hazfedildiği şeklinde yorumlanması ve şu takdirde olması müstesna olur: Yap­tığı kötülüğe gelince; o nefis… arzu edecektir. Ebu Ali der ki: Bu, el-Ferrâ’nın görüşüne kıyasen böyledir. Çünkü o yüce Allah’ın: “Eğer onlara itaat eder­seniz elbette siz de müşriklerden olursunuz” (el-En’âm, 6/121) buyruğu hakkında burada “fe” harfi hazfedilmiştir, demektedir.

“Uzak bir mesafe”: nihaî uzaklık demektir. Çoğulu da “” şek­linde gelir. Önceden galip gelmişti, istila etmişti anlamında olmak üzere: ) denilmektedir. Şair Nâbiğa der ki:

“Ancak senin gibisine yahut da senin kendisini geride bıraktığın kimseye Tıpkı asîl bir atın önceden galip gelmesi gibi.”

Emed kelimesi gazap anlamına da gelir. O taktirde mazi ve mastarı “” şeklinde gelir. [173]

31- De ki: “Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz. Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah Gafurdur, Rahimdir.

Sevgi (el-hubb): Muhabbet demektir. Esreli olarak el-hibb de bu manada­dır. Bu.son şekliyle sevilen sevgili anlamına da gelir, “el-hıdn” ve “el-hadin” kelimeleri gibi. Seven kişiye “muhib”, sevilene de “mahbûb” denilir, el-Cevherî der ki: Bu ise istisnaîdir. Çünkü mudâaf kelime esreli olarak “yefilu” şeklinde gelmez. Ebu’1-Feth der ki: Bunun aslı ise “zarufa” gibi “habube” şek­lindedir. Birinci “be” harfi sakin okunup ikincisine idğam edilmiştir. İbn Deh-hân Said ise der ki: “Habbe”nin söylenişinde iki şekil vardır: Habbe ve ehabbe şeklinde. Bu binası ile kelimenin aslı, “zarufa” gibi “habube” şeklin­dedir. Buna delil ise Arapların bu kökten demeleridir. Ancak daha çok görülen “feule” vezninden “feîl” şeklidir.

Ebu’1-Feth der ki: Bu kelimenin “ehabbe” şeklinde kullanıldığına delil yü­ce Allah’ın: “onları sever, onlar da O’nu severler.” (el-Maide, 5/54) buyruğu ile bu âyet-i kerimede geçen: “Ba­na uyunuz, Allah da sizi sevsin” buyruğudur. Araplar “habîb” şeklinde kul­landıklarından dolayı “habbe” kelimesi “feule” vezninde de gelir. Aynı şekil­de “mahbûb” da dedikleri için “feile” şeklinde geldiği de olur. “Habbe” fiili müteaddi anlamıyla kullanıldığı takdirde ism-i faili varid olmaz. O bakımdan: denilmemektedir. Çok nadir haller dışında “efalu”den ism-i mef’ûl varid değildir. Şairin şu sözü (nadir hallerden) olduğu gibi:

“(Sanma ki başkası) benim yanımda kendisine ikram olunan ve

sevilen bir konumdadır.”

Ebu Zeyd de: “Onu sevdim, seviyorum” kullanışını nakletmek­te ve şu beyiti zikretmektedir:

“Allah’a yemin ederim hurması olmasaydı sevmezdim onu Ve Uveyf ile Haşim’den de daha yakın olmazdı.”

Yine şu beyiti de zikretmektedir:

“Ömrün hakkı için benim durumum ile bir beldeye varmak isteyişim Sevdiğinden gittikçe uzaklaşanın durumuna benzer.”

el-Asmaî, bu fiilin muzâri’ olarak kullanılması halinde, muzâraat harfle­rinden yalnızca “yâ” harfinin meftuh olarak kullanıldığını nakletmektedir, el-Hubb kelimesi su doldurulan testi gibi kaplara denilir. Farsçadan arapçaya girmiştir. Çoğulu “hibâb” ve “hibebe” şeklinde gelir. Bunu el-Cevherî naklet­mektedir. [174]

Âyetin Nüzul Sebebi:

Âyet-i kerime Necrânlılardan gelen heyet hakkında nazil olmuştur. Çün­kü onlar Hz. İsa ile ilgili olarak iddialarının, yüce Allah’a olan sevgilerinin ifadesi olduğunu ileri sürmüşlerdi. Bunu Muhammed b. Cafer b. ez-Zübeyr söylemiştir. el-Hasen ve tbn Güreye ise der ki: Bu âyet-i kerime bizler Rab-lerimizi seven kimseleriz, diyen Kitap ehlinden bir topluluk hakkında nazil olmuştur.

Rivayet edildiğine göre müslümanlar: Ey Allah’ın Rasûlü, Allah’a yemin ol­sun ki şüphesiz bizler Rabbimizi seviyoruz dediler. Bunun üzerine yüce Al­lah: “De ki: Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz…” buyruğunu indirdi.

İbn Arafe der ki: Araplara göre muhabbet birşeyi onu kastetmek suretiy­le istemektir. el-Ezherî de der ki: Kulun Allah’ı ve Rasûlünü sevmesi, onla­ra itaat etmesi ve emirlerine tabi olmasıdır. Çünkü yüce Allah: “De ki: Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz* diye buyurmuştur. Allah’ın kullarını sevmesi, ise mağfirette bulunmak suretiyle onlara nimette bulunmasıdır. Yüce Allah: “Muhakkak Allah kâfirleri sevmez” (Âl-i İmrân, 32) diye buyurmaktadır. Ya­ni onlara mağfiret buyurmaz, demektir.

Sehl b. Abdullah da der ki: Allah’ı sevmenin alâmeti Kur’ân’ı sevmektir. Kur’ân’ı sevmenin alâmeti Peygamber (sav)’ı sevmektir. Peygameber (sav)’ı sevmenin alâmeti sünneti sevmektir. Allah’ı, Kur’ân’ı, Peygamber’i ve sünne­ti sevmenin alâmeti ise âhireti sevmektir. Âhireti sevmenin alâmeti ise ken­disini sevmektir. Kendisini sevmenin alâmeti ise dünyaya buğzetmektir. Dünyaya buğzetmenin alâmeti, ondan ancak yeteri kadar azık ve kendisini hayatta bırakacak kadarını almasıdır.

Ebud’d-Derdâ’nın rivayetine göre Rasûlullah (sav)’dan yüce Allah’ın: “De ki: Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz, Allah da sizi sevsin” buyruğu hakkın­da şöyle buyurmuştur: “Yani iyilik, takva, tevazu ve nefsin zilleti hususun­da (bana tabi olunuz) demektir.” Bu hadisi Ebu Abdullah et-Tirmizî (el-Ha-kîm) rivayet etmiştir.[175]

Yine Peygamber (sav)’dan, şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir: “Allah tarafından sevilmeyi isteyen bir kimse doğru söz söylemeye, emaneti gere­ği gibi eda etmeye ve komşusuna eziyet etmemeye dikkat etsin.” [176]

Müslim’in Sahih’inde de Ebu Hureyre’den şöyle dediği rivayet edilmek­tedir: Rasûlullah (sav) dedi ki: “Şüphesiz Allah bir kulu sevdiği takdirde Hz. Cebrail’i çağırır ve: Ben filanı seviyorum, onu sen de sev, der. Bunun üze­rine Cebrail onu sever, sonra semada nida ederek der ki: Şüphesiz Allah fi­lan kişiyi seviyor, siz de onu seviniz. Bunun üzerine semadakiler onu sever. Daha sonra yeryüzünde ona hüsnü kabul bırakılır. Yine Allah bir kula buğ-zetti mi Hz. Cebrail’i çağırır ve: Ben filana buğzediyorum, sen de ona buğ-zet, def. Bunun üzerine Cebrail ona buğzeder. Sonra sema halkı arasında şöy­le nida eder: Muhakkak Allah filan kişiye buğzeder, siz de ona buğzediniz. Onlar da ona buğzederler, daha sonra yeryüzünde onun için buğz bırakılır.” [177]

Buna dair daha geniş açıklamalar yüce Allah’ın izniyle Meryem Sûresi’nin sonlarında (19/96. âyette) gelecektir.

Ebû Recâ el-Utaridî “bana uyunuz” buyruğunu “be” harfi üstün olarak şeklinde okumuştur.

“Ve günahlarınızı bağışlasın” buyruğu “Allah da sizi sevsin” buyruğu­na atfedilmiştir. Mahbûb, Ebu Amr b. el-Ala’dan rivayet ettiğine göre Ebu Amr, kelimesinin sonundaki harfini kelimesinin başındaki “lam” harfine idğâm ederek okumuştur. en-Nehhas ise der ki: Halil ve Sibeveyh “re” harfini “lam” harfine idğam etmeyi caiz görmezler. Ebu Amr ise böyle bir yan­lışlığa düşmekten uzaktır. Onun, birçok kelimede yaptığı gibi, harekeyi giz­lemiş olması da muhtemeldir. [178]

  1. De ki: “Allah’a ve Peygambere itaat edin.” Şayet yüzçevirirler-se şüphesiz ki Allah kâfirleri sevmez.

Yüce Allah’ın: “De ki: Allah’a ve Peygambere itaat edin” buyruğuna dair açıklamalar Nisa Sûresi’nde (4/59. âyette) gelecektir.

“Şayet yüzçevirirlerse” buyruğu bir şarttır. Şu kadar var ki fiil mazi oldu­ğundan dolayı i’rab almaz. İfadenin takdiri şöyledir: Eğer küfürleri üzere se­bat edip Allah’a ve Rasûlüne itaati kabul etmeyip dönecek olurlarsa “şüphe­siz ki Allah kâfirleri sevmez.” Yani onların yaptıklarından razı olmaz ve as­la onlara mağfiret buyurmaz. -Az önce geçtiği gibi.-

Burada “Şüphesiz o” buyrulmayıp: “Şüphesiz ki Allah” diye buyurulma-sının sebebi şudur: Araplar birşeyi ta’zim ettikleri vakit onu tekrar zikreder­ler. Sibeveyh şu beyiti nakletmektedir:

Ölümü görmüyorum, ölümü birşeyin geçtiğini

Ölüm zengin olanın da fakir olanın da hayatını zehir eder.” [179]

33- Muhakkak Allah Âdem’i, Nuh’u, İbrahim ailesini ve İmrân ailesini seçip alemlere üstün kıldı.

Yüce Allah’ın: “Muhakkak Allah Âdem’i Nuh’u., üstün kıldı” buyru­ğunda geçen “istafâ” seçti demektir. Buna dair açıklamalar daha önce Bakara Sûresi’nde (2/130. âyette) geçmiş bulunmaktadır. Yine orada (2/31. âyet) “Âdem” kelimesinin türeyişi ve künyesi ile ilgili açıklamalar da geçmiş bu­lunmaktadır.

Bu buyruğun takdiri şu şekildedir: Şüphesiz Allah, onların da dini olan İs­lâm dinini seçmiştir.

ez-Zeccâc der ki: Anlamı onları çağdaşları olanlar arasından peygamber­lik için seçmiştir, şeklindedir.

“Nûh” kelimesinin dan türemiş olduğu söylenmektedir. Bu Arap­ça olmayan (Acemî) bir isim olmakla birlikte munsarıftır. Çünkü üç harflidir. Hz. Nûh, rasûllerin piridir. Yüce Allah’ın Âdem (as)’dan sonra yeryüzü hal­kına gönderdiği ilk rasûl odur. Kız çocukların kızkardeşlerin, halaların, tey­zelerin ve diğer yakın akrabaların nikâhlanmalannın haram kılınması onun risaletindeki hükümler arasındadır. İdris’in ondan önce olduğunu söyleyen tarihçiler yanılmışlardır. Nitekim ileride yüce Allah’ın izniyle A’râf Sûre­si’nde (7/59. âyette) buna dair açıklamalar gelecektir.

“İbrahim ailesini, İmrân ailesini âlemlere üstün kıldı” buyruğuna da­ir açıklamalara gelince; Bakara Sûresi’nde (2/49- âyet 2. başlıkta) “âl: aile”-nin anlamı ile bunun kullanıldığı manalara dair yeterli açıklamalar geçmiş bu­lunmaktadır.

Buhârî’de İbn Abbas’tan şöyle dediği rivayet edilmektedir: İbrahim aile­si ve İmrân ailesinden kasıt İbrahim, İmrân, Yâsîn ve Muhammed ailelerin­den mü’min olan kimselerdir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Doğrusu İbrahim’e en yakın olanlar elbette ki ona uyanlar, bu Peygamber ve iman edenlerdir. Allah da mü’minlerin velisidir” (Âl-i İmrân, 3/68) diye buyurulmaktadır.[180]

İbrahim’in ailesinin İsmail, İshak, Yakub ve onun oğullan (Esbât) oldu­ğu, Muhammed (sav)’ın da İbrahim ailesinden (âlinden) olduğu da söylen­miştir. İbrahim âlinden kastın, bizzat kendisi olduğu, İmrân âlinden kastın da yine İmrân’ın kendisi olduğu da söylenmiştir. Nitekim yüce Allah’ın: “Ve Mû-sâ ile Hârûn aile halkının terikesinden arta kalanlar vardır.” (el-Bakara, 2/248) buyruğu da bu kabildendir. Hadis-i şerifte de: “Gerçekten ona Davud ailesinin mizmarlarından bir mizmar verilmiştir” denilmektedir. [181] Şair de der ki: .

“Ali’nin, Abbas’ın ve Ebubekr âlinin (Ebubekr*in kendisinin) sevmiş olduğu Birisi vefat ettikten sonra artık, vefat etmiş hiçbir kimse için ağlama!”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Yılan tarafından sokulmuş ve sayılı günlerini bekleyenin çektiği gibi; O da Leylâ âlini (kendisini) hatırlamaktan sıkıntılar çekiyor.”

Burada şair bizat Leylâ’nın kendisini hatırlamaktan sıkıntı çektiğini anlat­mak istemektedir.

İmrân ailesinin İbrahim ailesi (âli) olduğu da söylenmiştir. Nitekim yüce Allah (bir sonraki âyette): “Birbirinin soyundan olarak” diye buyurmakta­dır.

Kastın Hz. İsa olduğu da söylenmiştir. Çünkü annesi İmrân’ın kızıdır. Ön­ceden de açıkladığımız gibi kendisinin kastedildiği de söylenmiştir.

Mukatil der ki: İmrân, Hz. Mûsâ ile Hz. Harun’un babasıdır. Nesebi (ge­riye doğru) şöyledir: İmrân b. Yeshur b. Fâhâs b. Lâvi b. Yakub.

el-Kelbî de der ki: Buradaki İmrân, Meryem’in babası olan İmrân’dır. O da Hz. Süleyman’ın soyundandır. es-Süheylî’nin naklettiğine göre adı İmrân b. Mâtân’dır. Hanımının adı ise Hanne’dir. Bütün peygamberler arasında özel­likle bunların sözkonusu edilmesi ise, peygamberlerin ve rasûllerin tümüy­le onların soyundan gelmiş olmalarıdır. “İmrân” kelimesi sonu zaid olan “elif ve “nûn” ile bittiğinden dolayı munsarıf değildir.

“Âlemlere” buyruğundan kasıt ise tefsir âlimlerinin görüşüne göre çağ­daşları olan âlemlerdir. Tirmizî el-Hakîm Ebu Abdullah Muhammed b. Ali der ki: Kasıt, bütün insanlardır. Bir diğer görüşe göre “âlemlere” buyruğu Sûr’a üfleneceği güne kadar bütün âlemlere üstün kılındıkları anlamındadır. Şöy­le ki; bunlar: Rasûl ve peygamberdirler. O bakımdan bütün insanların en ha­yırlıları, seçkinleridir. Muhammed (sav)’a gelince; onun mertebesi ıstıfâ (seçkinlik) mertebesini de aşmıştır. Çünkü o hem habîbdir hem de rahmet­tir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Biz seni ancak âlemlere rah­met olarak gönderdik.” (el-Enbiyâ, 21/107) Buna göre rasûller, rahmet olmak üzere yaratılmışlardır. Muhammed (sav)’ın kendisi ise bizatihi rahmet olarak yaratılmıştır. İşte bundan dolayı o, diğer bütün insanlar için bir eman olmuş­tur, Yüce Allah onu peygamber olarak gönderince, insanlar Sûr’a üfürülece-ği vakte kadar dünya(da helak olmak) azabından yana güvenlik altına gir­miş oldular. Sair peygamberler ise böyle bir makamı işgal edememişlerdir. İşte bundan dolayı Hz. Peygamber: “Ben hediye olarak ihsan edilen bir rah­metim” [182] diye buyurmuştur. Böylelikle bizzat kendisi, Allah’tan insanlara rah­met olduğunu haber vermektedir. “Hediye olarak” buyruğunun anlamı ise Al­lah’tan insanlara gönderilmiş bir hediye demektir.

Denildiğine göre; Hz. Âdem beş şey dolayısıyla seçilmiştir: Bunların ilki, yüce Allah’ın kendi eliyle, kudretiyle en güzel şekilde Hz. Âdem’i yaratma­sı, ikincisi ona bütün isimleri öğretmiş olması, üçüncüsü meleklere Hz. Âdem’e secde etmelerini emretmiş olması, dördüncüsü onu cennete yerleş­tirmiş olması, beşincisi de onu insanlığın atası kılmış olmasıdır.

Nûh (as)’ı da beş şey ile üstün kılıp seçmiştir: Onu insanların (ikinci) ata­sı kılmış olması. Çünkü bütün insanlar suda boğuldular ve geriye onun so­yundan olanlar kaldı. İkincisi Allah’ın ona uzun ömür vermiş olması. “Öm­rü uzayıp da ameli güzel olana ne mutlu!” denilmiştir. Üçüncüsü onun kâ­firler hakkındaki bedduasını da mü’minler hakkındaki duasını da yüce Allah’ın kabul etmiş olması. Dördüncüsü onu gemide taşımış olması, beşincisi ise ön­ceki şeriatleri nesneden ilk rasûl olmasıdır. Onun risaletinden önce ise tey­zelerle ve halalarla evlenmek haram değildi.

Hz. İbrahim’i de şu beş özelliği ile seçmiştir: Onu peygamberlerin atası kıl­dı. Çünkü rivayet edildiğine göre onun sulbünden Peygamber (sav)’ın döne­mine kadar bin peygamber gelmiştir. İkinci özelliği Allah’ın onu Halil edin­mesi, üçüncüsü Allah’ın onu ateşten kurtarması, dördüncüsü Allah’ın onu in­sanlara imam kılması, beşincisi ise Allah’ın onu birtakım kelimelerle sınayıp onları tamamlama başarısını ihsan etmiş olması.

Daha sonra yüce Allah: “İmrân ailesini” diye buyurmaktadır. Eğer bura­daki İmran’dan kasıt Hz. Mûsâ ile Hz. Harun’un babası ise bunun açıklama­sı şöyle olur: Yüce Allah Hz. Mûsâ ile Hz. Harun’u âlemlere üstün kılmış ve seçmiştir. Çünkü Allah İmrân’ın kavmine men ve selvayı göndermiştir. Bu ise dünyada hiçbir peygambere verilmiş değildir. Şayet kasıt Hz. Meryem’in ba­bası ise, yüce Allah ona babasız olarak Hz. İsa’yı doğuran Meryem’i ihsan et­miş olmakla onu seçmiş demektir. Nitekim dünyada bu özellik kimseye ve­rilmiş değildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [183]

  1. Birbirinin soyundan olarak. Allah Semîdir, Alimdir.”

Daha önce Bakara Sûresi’nde “Zürriyet: Soy sop” kelimesinin anlamı ve bunun türeyişi ile ilgili açıklamalar (2/124. âyet 19- başlıkta) geçmiş bulun­maktadır.

Burada “zürriyet” kelimesi hal olmak üzere nasbedilmiştir. Bu açıklama el-Ahfeş’e aittir. Yani Allah bunları biri diğerinin soyundan olmak üzere seçmiş­tir. Yani onların kimisi kimisinin soyundan gelmektedir.

Kûfeliler ise bunun önceki buyrukla (i’rab bakımından) alakalı olmadığı-

m söylerken, ez-Zeccâc bedel olduğunu söylemektedir. Yani yüce Allah bi­ri diğerinden olan bir zürriyeti seçmiştir. Birinin diğerinden olması ise, din hususunda birbirlerine yardımcı olmaları demektir. Yüce Allah’ın: “Münafık erkeklerle münafık kadınlar birbirlerindendirler” (et-Tevbe, 9/67) buyru­ğunda olduğu gibi. Yani sapıklık üzere birbirlerine yardımcı olurlar. Bu açıklamayı el-Hasen ve Katade yapmıştır.

Bunun, seçilmek, üstün kılınmak ve peygamberlik hususlarında olduğu da söylenmiştir. Kastın soy bakımından birbirlerinden olmaları olduğu da söy­lenmiş ise de, konu ile ilgili görüşlerin en zayıfı budur. [184]

  1. Hani İmrân’ın karısı: “Rabbim, karnımdakini hür olarak Sana adadım. Benden kabul buyur. Doğrusu hakkıyla işiten ve bilen Sensin Sen” demişti.
  2. Fakat onu doğurunca: “Rabbim, ben onu kız olarak doğurdum” dedi. -Allah onun ne doğurduğunu daha iyi biliyordu.- “Erkek ise kız gibi değildir. Gerçekten ben adını Meryem koydum. Ben onu da soyunu da kovulmuş şeytandan Sana sığındırırım.”

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı sekiz başlık halinde sunacağız:

1- İmrân’ın Karısı:

Ebu Ubeyde, yüce Allah’ın: “Hani İmrân’ın karısı., demişti” buyruğundaki “Hani” kelimesinin zâid olduğunu söylemiştir. Muhammed b. Ye-zid ise burada bu kelime “hatırla” takdirindedir, demektedir. ez-Zeccâc der ki: Ayrıca İmrân’ın karısı… dediğinde; o İmrân ailesini seçmişti, anlamında­dır.

İmrân’ın karısının adı Hanne’dir. Babası ise Fâkûd b. Kunbul’dur. Mer­yem’in annesidir ve Hz. İsa’nın anneannesidir.

Hanne, Arapça bir isim değildir. Arapçada Hanne diye bir kadın ismi bi­linmemektedir. Bununla birlikte Arapçada Ebû Hanne el-Bedrî diye bir isim kullanılmıştır. Bunun adının “Ebu Habbe” olduğu da söylenmiştir. Daha sa­hih olan da budur. Adı Âmir’dir. [185]

Şam taraflarında ise Deyr Hanne (Hanne Manastırı) diye bir yer vardır. Yine bu isimle anılan bir başka manastır daha vardır. Ebû Nuvâs der ki:

“Ey Zatü’l-Ukeyrah’daki Deyr Hanne (Hanne Manastırı) Senden kim ayıkabilir ki? Şüphesiz ben ayık değilim.”

Araplar arasında “Habbe” ismi çok kullanılır. Ebû Habbe el-Ensarî bun­lardandır. “Subey’a hadisi” diye bilinen hadiste [186] sözü geçen Ebu’s-Senabil b. Ba’kek’in adı da Habbe’dir.

(Noktalı) “hı” ile “Hanne” adı ile Kadı Yahya b. Eksem’in kızından başka bir kimseyi bilmiyoruz. Bu ise Mulıammed b. Nasr’ın annesidir. Ebu Cenne dışında “Cenne” ismi taşıyan kimse de bilinmemektedir. Bu ise şair Zu er-Rim-me’nin dayısıdır. Bütün bu açıklamaları İbn Mâkûla’nın kitabından naklettik. [187]

2- İmrân’ın Karısının Adağı:

Yüce Allah’ın: “Rabbim, karnımdakini hür olarak Sana adadım” buyru­ğunda bir adaktan söz edilmektedir. Adağın anlamına dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/270. âyette) geçmiş bulunmaktadır. Adak, kulun ken­disi için o işi bağlayıcı kılması halinde bağlayıcı olur. Denildiğine göre İm­rân’ın karısı hamile kalınca şöyle demiş: Eğer Allah beni kurtarır ve ben do­ğum yaparsam, karnımdakini hür kılacağım.

Burada “Sana” buyruğunun anlamı ise, ibadetine adıyorum, demektir. “Hür olarak” kelimesi hal olarak nasbedilmiştir. Hazfedilmiş bir mefulun sıfatı ol­duğu da söylenmiştir. Yani ben Sana karnımdakini hür kılınmış (yalnız Sa­na tahsis edilmiş) bir köle olarak adıyorum.

Ancak, tefsir ve sözün akışı ile i’rab bakımından birinci açıklama daha uy­gundur. İrab açısından uygunluğuna sebep, sıfatın mevsufun yerine kullanıl­ması bazı yerlerde caiz değildir, kimi yerde de mecazen caizdir.

Tefsir açısından uygunluğuna gelince; denildiğine göre İmrân’ın karısının bu sözü söylemesinin sebebi, doğum yapamayacak kadar ileri yaşta olma­sıdır. Kendileri ise Allah nezdinde üstün yerleri olan bir aile halkı idiler. O sırada bir ağacın altında bulunuyor iken bir kuşun kursağından yavrusunun ağzına yiyecek boşalttığını görür. O da içinden böyle birşeyi arzuladı ve Rab-bine kendisine bir evlat bağışlaması için dua etti. Eğer doğumunu yaparsa bu çocuğu hür kılacağını da adadı. Yani sırf yüce Allah için azad edilmiş, ki­liseye hizmet edecek ve yalnızca o hizmetle uğraşacak, kendisini sadece Al­lah’ın ibadetine verecek, hür bir kimse olmak üzere onu adadı.

Böyle bir adak onların şeriatlerinde caiz idi. Çocuklarına da bu şekilde an­ne babasına itaat etmek bir görevdi.

Hz. Meryem, doğumunu yapınca: “Rabbim, ben onu kız olarak doğur­dum” dedi. Yani kız kilisenin hizmetine uygun değildir. Denildiğine göre bu­na sebep, ay hali olması ve bu şekilde rahatsızlanmasıdır. Bir diğer açıkla­maya göre, erkeklerle beraber oturup kalkması uygun olmadığından dola­yıdır. Halbuki kendisi erkek çocuk doğuracağını ümit etmişti. İşte onu “hür olarak” adamasının sebebi de budur. [188]

3- Imrân’ın Karısının Adağının Hükmü:

İbnu’l-Arabî der ki: İmrân’ın karısının hamile kaldığı yavruyu, bizzat kendisi hür olduğundan dolayı (yavrusu da hür doğacağından) adamasının sözkonusu olamayacağında görüş ayrılığı yoktur. Şayet İmrân’ın karısı cari­ye olsaydı, kişinin kendi çocuğu hakkında adakta bulunmasının sahih olma­yacağı konusunda da görüş ayrılığı yoktur. Hangi tasarrufta bulunursa bulun­sun, hüküm budur. Çünkü eğer adakta bulunan kimse köle ise, onun böy­le bir söz söyleme yetkisi sözkonusu olmaz. Şayet hür bir kimse ise, yavru­sunun kendisine köle olması düşünülemez. Kadının durumu da onun gibi­dir. Peki burada böyle bir adakta bulunmak nasıl açıklanabilir? Bunun anla­mı -doğrusunu en iyi bilen Allah’tır ya- şudur: Kişi, çocuğunu onunla tesel­li bulmak, onun yardım ve desteğini almak, onunla avunmak için ister. İşte bu kadın da çocuğu avunmak, onunla huzur ve sükûn bulmak için istedi. Yü­ce Allah ona bu çocuğu lütfedince o da bu teselliden payına düşeni, O’nun rızası için terketmeyi adadı ve onu Yüce Allah’ın hizmetine vakfedeceğini be­lirtti. Bu ise iyi kimselerin hür (asil) olanlarının yaptığı adak şeklidir. O bu sözleriyle; benim tarafımdan hür kılınmış demek istemiştir. Yani dünyaya kö­lelikten, dünya işlerine kölelikten hür kılınmış olarak demektir. Sûfilerden bir adam annesine şöyle demiş: Anacığım, beni Allah için serbest bırak, O’na iba­det edeyim, ilim öğreneyim. Annesi: Olur, deyince o da yola koyuldu. Niha­yet basireti açıldı, sonra annesine geri dönüp kapıyı çaldı. Annesi: Kim o? de­yince o da: Ben oğlun filanım, dedi. Annesi: Biz seni Allah için bıraktık, tek­rar seni geri dönüp kabul edemeyiz, diye cevap verdi. [189]

4- “Hür Olarak”:

Yüce Allah’ın: “Hür olarak” buyruğu, ubûdiyyetin (kulluğun, köleliğin) zıddı olan “hürriyet”ten alınmadır. Kitabın tahrîr edilmesi (yazılması) da burdan gelir. Tahrîr ise kitabın bozulmaktan ve karışıklıktan, yanlışlıktan kur­tarılması, arındırılması demektir. Husayf in rivayetine göre İkrime ve Müca-hid şöyle demişlerdir: Muharrar (hür olarak), aziz ve celil olan Allah için ha­lis kılınmış, dünya işinden hiçbir şaibe ile şaibelenmemiş demektir. Bu ise dinde bilinen bir manadır. Katıksız ve arı olan herşeye “hür” denilir. “Muhar­rar” da aynı anlama gelir. Şair Zû er-Rimme der ki:

“Küpe, boynunun yan taraflarında kulağında asılı duruyor

İp (i andıran) boynundan ise oldukça uzaktır ve o (küpe) sallanıp durur.”

Kum taneleri bulunmayan çamura ” hur çamur” denilir. Kadına kocası ilk gece yaklaşmayacak olursa; “Filan kadın hür bir gece geçirdi” denilir. Eğer kocası ona yaklaşabilmiş ise o takdirde denilir. [190]

5- Kızın Adanması:

Yüce Allah’ın: “Fakat onu doğurunca Rabbim, ben onu kız olarak do­ğurdum” buyruğu ile ilgili olarak, İbn Abbas der ki: İmrân’ın karısı bu söz­lerini adak olarak erkeklerden başkasının kabul edilmeyişi dolayısıyla söy­lemişti. Ancak yüce Allah Hz. Meryem’i kabul etti. “Kız olarak” anlamında­ki kelime haldir. (“Onu” kelimesinden) bedel olarak da kabul edilebilir.

Denildiğine göre annesi, gelişip serpilinceye kadar onu büyüttü ve son­ra da serbest bıraktı. Bunu Eşheb, Malik’ten rivayet etmektedir. Bir diğer gö­rüşe göre kızını kundağına sardı ve mescide gönderdi. Böylelikle adağını ye­rine getirdi ve ondan elini tamamiyle çekti. İslâm’ın ilk dönemlerinde oldu­ğu gibi onlarda da hicab (tesettür) emrinin bulunmayışı ihtimali de vardır. Bu-hârî ve Müslim’de rivayet edildiğine göre siyahî bir kadın Rasûlullah (sav)’ın döneminde mescidi süpürür, temizlerdi ve sonra vefat etti. [191]

6- Allah Adağını Kabul Buyurdu:

Yüce Allah’ın: “Allah onun ne doğurduğunu daha iyi biliyordu” buyru-ğunda yer alan: “Doğurdu” kelimesinin: ” Doğurdum” şeklinde “te” harfinin ötreli olarak okunuşuna göre; bu da onun söylediği söz­lerin bir devamıdır ve o takdirde bu ifade önceki ifadelerle muttasıl olur. [192]

Bu şekildeki okuyuş Ebu Bekr ve İbn Âmir’in kıraatidir. Bu okuyuş yüce Al­lah’a teslimiyet, O’na itaat ve boyun eğmek ve O’na herhangi bir şeyin giz­li kalmasından O’nu tenzih etmek anlamını ifade eder. Bu sözünü haber ver­mek kastıyla söylemiş değildi. Çünkü yüce Allah’ın herşeye dair bilgi sahi­bi olduğu, mü’minin kalbinde yer etmiş bir esastır. O bu sözleri yüce Allah’ı tazim ve tenzih kastıyla söylemiştir.

Cumhurun kıraatine göre ise bu, yüce Allah’ın takdim edilmiş buyrukla­rı cümlesindendir. Bu ifadenin takdiri de: “Ben onu da soyunu da kovulmuş şeytandan sana sığındırırım” buyruğundan sonra “Allah onun ne doğur­duğunu daha iyi biliyordu” şeklinde olmasıdır. Bu açıklamayı el-Mehdevî yapmıştır.

Mekkî ise der ki: Bu, yüce Allah tarafından bize sebat vermek üzere bil­dirdiği bir gerçektir. O: Allah Meryem’in annesinin ne doğurduğunu bilen­dir. O ister bu sözü söylesin, ister söylemesin, demektir. Bu açıklamayı pe­kiştiren bir husus da şudur: Eğer bu sözler Meryem’in annesinin sözlerinden olsaydı, sözünü şöyle söylemesi uygun düşerdi: Ve sen benim ne doğurdu­ğumu daha iyi bilensin. Çünkü “Rabbim, ben onu kız olarak doğurdum” şek­linde sözlerinin başında O’na nida etmişti. İbn Abbas’tan ise “be” harfi es-reli olarak “” şeklinde okuduğu rivayet edilmiştir. [193] Yani ona böy­le söylendi anlamındadır. [194]

7- Erkek Kız Gibi Değildir:

Yüce Allah’ın: “Erkek ise kız gibi değildir” buyruğunu bazı Şafiî âlimleri şuna delil göstermişlerdir: Ramazan ayında gündüzün kocasının cima talebi­ne itaat eden bir kadının keffaret ödemesinin vücubu erkek ile eşit değildir.

İbnu’l-Arabî (der ki): Ancak böyle bir görüşü ortaya koymak bir yanlış­lıktır. Çünkü burada anlatılanlar, bizden öncekilerin şeriatine dair bir haber­dir ve onlar (Şâfiîler) bunu delil kabul etmiyorlar. Bu saliha kadın bu sözle­riyle, durumunun delaleti ile sözünün kafi ifadesinin tanıklığı ile anlaşıldı­ğına göre; bu saliha kadın, çocuğunu mescide hizmet etmesi için adamıştı. Ancak bunun kız olduğunu, hizmete uygun olmadığını, avret olduğunu gö­rünce, bu konuda maksadına muhalif bir çocuğu olduğundan dolayı, Rabbinc özür beyan etnıektedir. [195]

“Meryem” kelimesi hem müennes hem de marife olduğundan dolayı munsarıf değildir. Aynı zamanda a’cemî (Arapça olmayan) bir kelimedir. Bu­nu en-Nehhâs söylemiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [196]

8- Kişinin Soyunu Şeytandan Sakındırması:

Yüce Allah’ın: “Gerçekten ben adını Meryem koydum” buyruğunda “Meryem” kelimesi onların dillerinde rabbin hizmetçisi anlamındadır.

“Ben onu” yani Meryem’i “da soyunu da” yani İsa’yı “kovulmuş şeytan­dan Sana sığındırırım.” Bu ifade soy (zürriyet) kelimesinin bazen özel ola­rak evlat hakkında kullanıldığını göstermektedir.

Müslim’in Sahih’inde Ebu Hureyre (ra)’dan şöyle dediği rivayet edilmek­tedir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: “Şeytan tarafından dürtülmemiş hiçbir ço­cuk yoktur. İşte çocuk şeytanın dürtüsünden dolayı ağlayarak doğar. Bun­dan tek istisna Meryem’in oğlu ve onun annesidir.” Daha sonra Ebu Hurey­re dedi ki: Dilerseniz yüce Allah’ın: “Ben onu da soyunu da kovulmuş şeytandan Sana sığındırırım” buyruğunu okuyunuz. [197]

İlim adamlarımız der ki: Bu hadis-i şerif şunu ifade etmektedir: Yüce Al­lah, Meryem’in annesinin duasını kabul etti. Çünkü şeytan peygamberler ve veliler dahil olmak üzere Âdem’in çocuklarının tümünü dürter. Bundan tek istisna Meryem ve onun oğludur.

Katâde der ki: Şeytan doğan her bir çocuğu doğduğu sırada böğründen dürter. Ancak Hz. İsa ve onun annesi bundan müstesnadır. Bunların arası­na perde konuldu. Onun dürtmesi perdeye isabet etti, fakat hiçbir şey bu per­deyi aşıp onlara ulaşmadı.

Bizim (mezhebimize mensup) ilim adamları der ki: Eğer durum böyle ol­masaydı her ikisinin bu konudaki özellikleri sözkonusu olmazdı. Bununla be­raber şeytanın herkesi dürtmesi, dürttüğü kimseleri saptırması ve azdırma­sını gerektirmemektedir. Böyle birşeyi zannetmek yanlıştır, tutarsızdır. Çün­kü şeytan peygamberlere ve velilere, nice defalar çeşitli bozgunculuklarla az­dırma istekleriyle yaklaşmıştır.

Bununla birlikte yüce Allah, onları şeytanın maksadına maruz kalmaktan yana muhafaza buyurdu. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Şüphe­siz Benim kullarım üzerinde senin hiçbir tasallutun yoktur” (el-Hicr, 15/42). Bununla birlikte -Allah Rasûlünün de belirttiği gibi- her bir Âdemoğluna onun yanından ayrılmayan bir şeytan görevlendirilmiştir. Meryem ve oğlu her ne kadar şeytanın dürtmesinden yana korunmuş iseler de şeytanın onlarla bir­likte bulunmasından, onların yanında olmasından korunmuş değillerdir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [198]

  1. Bunun üzerine Rabbi onu güzel bir kabul ile karşıladı ve onu gü­zel bir bitki gibi büyüttü. Onu Zekeriyyâ’nın himayesine verdi. Zekeriyyâ onun yanına, mihraba her girişinde, yanında bir yi­yecek bulurdu. “Ey Meryem, bu sana nereden?” derdi. “O, Allah tarafındandır” derdi. Şüphe yok ki Allah, dilediği kimseyi hesap­sız rızıklandırır.
  2. İşte orada Zekeriyyâ Rabbine dua etti: “Rabbim, bana katından temiz bir şey bahşet. Muhakkak Sen, duayı işitensin” dedi.

Yüce Allah’ın: “Bunun üzerine Rabbi onu güzel bir kabul ile karşıladı”

buyruğu, Allah onu kutlu olanların yoluna iletti, demektir. Bu açıklama İbn Abbas’tan nakledilmiştir. Bazıları da şöyle demiştir:

“Kabul” onu terbiye etmeyi, işlerini görmeyi üstlenmek demektir. el-Ha-sen der ki: Kabul etmenin anlamı şudur: O gece veya gündüzün kısacık bir anında dahi ona azap etmemiştir.

“Ve onu güzel bir bitki gibi büyüttü.” Yani hilkatini eksiksiz ve fazlasız olarak gayet güzel bir şekilde tamamladı. Bir günde bir başka çocuğun bir yıllık sürede büyüdüğü kadar büyüyordu. “Kabul” ve “nebat” (kabul etmek ve bitirmek), gelmeleri gereken vezinden başka şekilde gelmiş masdardırlar.

Yani bunlar (birer mutlak meful olarak) aslında şeklinde gel­meli idiler. Şair der ki:

“Ölümü benden geri çevirdikten sonra

Ve sen bana yayılan yüz deve verdikten sonra nankörlük mü ederim?”

Şair “vermen” şeklinde masdarı kastetmiştir. Ancak yüce Allah’ın: “Onu bir bitki gibi büyüttü” diye buyurmuş olması; Bitti, fiil köküne delil teşkil etmektedir. Nitekim İmruu’1-Kays:

“Sonunda o en güzel yere vardık ve oldukça nazikleşti sözlerimiz, Ben boyun eğdirmek istedim zorluğa o da ne biçim boyun eğdi!”

Burada Boyun eğdi, kelimesinin masdan dır. Ancak o bu mas-darı Boyun eğdirdi, anlamına kullanmıştır. Bu kabilden karşılaşıla­cak bütün kelimeler bu şekildedir. Buna göre ile nin anlamı (ka­bul etmek demek olup) birdir. Öyleyse burada buyruğun anlamı: Onun Rabbi onu güzel bir kabul ile kabul buyurdu, şeklindedir. [199] Ru’be’nin şu sö­zü de bunu andırmaktadır:

“Ve ben yılanın büküldüğü gibi büküldüm.”

Çünkü nın anlamı ile ın anlamı (büküldüm demek olup) birdir.

el-Katâmî’nin şu sözü de bu türdendir:

“İşin en hayırlısı senin karşına çıkandır

Yoksa onun arkasından giderek bulmaya çalıştığın değil.”

Çünkü burada ile (arkasından gittiğin, demek olup) bir­dir.

İbn Mes’ud: ” Melekler indirildikçe indirilir” (Furkan, 25/25) buyruğunu Melekleri indirdikçe indirir” diye oku­muştur. Çünkü ile indirdi, demek olup anlamlan birdir.

el-Mufaddal der ki: Buyruk: O, onu bitirip yetiştirdi, o da güzel bir şekil­de bitip yetişti; anlamındadır. Ancak belirttiğimiz gibi manaya riâyet daha uy­gundur.

“Kabul” kelimesinde aslolan ötreli olmasıdır. Çünkü bu kelime de “duhul ve huruç: Girmek ve çıkmak” kelimeleri gibi bir masdardır. Üstün ise çok az harflerde sözkonusu olur. el-Velû’ ile el-Vezû’ gibi. İşte bu şekilde üstün olma (kabul) gibi yalnız şu üç kelimededir başkalannda yoktur. Bunu Ebu Amr ile el-Kisaî vesair lügat imamları (ileri gelen bilginleri) söylemiştir. ez-Zec-câc ise aslı üzere “kaf” harfini ötreli olarak “kubûl” şeklindeki okuyuşu da caiz kabul eder.

Yüce Allah’ın: “Onu Zekeıiyyâ’nın himayesine verdi” buyruğu , yani onu Zekeriyya’ya kattı demektir. Ebu Ubeyde ise, işlerini görmeyi Zekeriyya üstlendi, diye açıklamıştır. Kûfeliler bu kelimeyi şeddeli olarak: “” di­ye okumuşlardır. O bakımdan bu kelime iki mef ule geçiş yapar. İfadenin tak­diri şöyledir: Rabbi, onu Zekeriyya’nın himayesine verdi. Yani onu himaye etmekle Zekeriyya’yı görevlendirdi. Bunu ona takdir buyurdu ve ona kolay­laştırdı.

Ubeyy (b. Kâ’b)in Mushafında ise bu kelime şeklindedir. Bu şe­kilde başa gelen hemze ise, mef ûle geçiş konusunda kelimenin şeddeli ol­ması gibidir. Bundan önceki ” Onu kabul etti, onu büyüttü” kelimeleri de böyledir. Yüce Allah kendi zatı hakkında Meryem için ne yaptığını haber vermekte ve buna bağlı olarak buyruk: Onu hima­yesine verdi” şeklinde gelmiştir.

Diğer kıraat imamları ise fiili Zekeriyya’ya isnad etmek esasına göre ha­fif (şeddesiz) okumuşlardır. Buna göre yüce Allah bize, onun bakımını ve iş­lerini görmeyi üstüne alanın Zekeriyya olduğunu haber vermiş olmaktadır. Yüce Allah’ın: “Meryem’in bakımını hangisi üzerine alacak?” (Âl-i İmrân, 3/44) buyruğu buna delalet etmektedir. Mekkî der ki: Tercih edilen de bu­dur. Çünkü kelimenin şeddeli olmasının anlamı hafif olmasının anlamına ra-cidir. Zira yüce Allah onu Zekeriyya’nın himayesine verecek olursa, o da Al­lah’ın emriyle bunu himayesine almış olur. Diğer taraftan eğer Zekeriyya biz­zat bunu kendiliğinden himayesine almış ise, bu da Allah’ın meşîet ve kud­retiyle olmuş bir iştir. Buna göre her iki kıraatin anlamı birbiriyle içiçedir.

Amr b. Mûsâ, Abdullah b. Kesir’den ve Ebu Abdullah el-Müzenî’den bu kelimeyi “fe” harfi esreli olarak şeklinde okuduğunu rivayet etmek­tedir. el-Ahfeş der ki: Bu kelime şeklinde söyleniyor ise de ben diye söylendiğini işitmedim. Ancak bu şekilde bir söyleyiş de sözkonusu edilmiştir.

Mpcahid, “Onu kabul etti” kelimesini, kabul buyur, şeklinde dua ve ni­yaz anlamını vermek üzere “lam” harfini sakin olarak şeklinde “rab­bi” kelimesini de bir muzafın nidası olmak üzere mansub olarak; (şek­linde, “büyüttü” kelimesini diye “te” harfini sakin olarak “onu (hi­mayesine verdi)” kelimesini “lam” harfini sakin olarak şeklinde, “Ze­keriyya” kelimesini de medli ve mansub olarak diye okumuştur.[200]

Hafs, Hamza ve el-Kisaî ise “Zekeriyya” kelimesini medsiz ve hemzesiz ola­rak okumuşlardır. Diğerleri ise medli ve hemzeli olarak okumuşlardır.

el-Ferrâ der ki: Hicaz halkı “Zekeriyya” kelimesini hem medli hem med­siz olarak okurlar. Necid halkı ise bundan “elif” harfini hazfeder ve bu ke­limeyi munsarıf yapar ve derler.

el-Ahfeş der ki: Bu kelimenin dört türlü söyleyişi vardır: Medli kasırh, “ya” harfi şeddeli ve munsarıf olarak şeklinde ve (cer ve nasb halinde): şeklinde kullanırlar.

Ebu Hatim der ki: şeklinde munsarıf değildir. Çünkü bu kelime Arapça olmayan (Acemî) bir kelimedir. Ancak bu yanlıştır. Çünkü bu şekil­de “ya” bulunan bir kelime “kürsî ve Yahya” kelimeleri gibi munsarıf olur. Ancak med ve kasr halinde Zekeriyya munsanf olmaz. Çünkü bunda hem mü-enneslik elifi hem ucmelik (Arapçadan başka bir dilden olmak) ve hem de marife (özel isim) olmak sözkonusudur.

Yüce Allah’ın: “Zekeriyya onun yanına mihraba her gelişinde yanında bir yiyecek bulurdu… Muhakkak Sen duayı işitensin dedi” buyruğuna dair açıklamalarımızı da dört başlık halinde sunacağız: [201]

1- Hz. Meryem ile Hz. Zekeriyya:

Yüce Allah’ın: “Zekeriyya onun yanına mihraba her girişinde…” buy-ruğundaki mihrab kelimesi sözlükte, oturulan bir yerdeki en değerli mekân demektir. İleride buna dair daha etraflı açıklamalar Meryem Sûresi’nde (19/11. âyet 1. başlıkta) gelecektir. Haberde nakledildiğine göre Hz. Meryem yüksekçe bir odada bulunuyordu. Hz. Zekeriyya da yanına bir merdivenle çıkıyordu. Veddâhu’l-Yemen der ki:

“O bir mihrabın sahibidir yanına geldiğimde

Bir merdivenle çıkmadıkça onunla karşılaşamıyorum.”

Yani, onun yüksekçe bir odası vardır demektir.

Ebu Salih de İbn Abbas’tan şöyle dediğini rivayet etmektedir: İmrân’ın ka-nsı yaşlandıktan sonra hamile kaldı. Karnında bulunanı hür olarak adadı. İm-rân ona: Yazık sana ne yapıyorsun? Ya doğurduğun dişi olursa? diye sordu. Bundan dolayı her ikisi de kedere kapıldı. Hanne henüz hamile iken İmrân vefat etti ve kız doğurdu. Allah da onu güzel bir kabul ile kabul buyurdu. Hal­buki o zamana kadar erkeklerden başkaları hür olarak hizmete alınmıyordu.

Hahamlar kendileriyle vahyi yazdıkları kalemleriyle -ileride geleceği üzere-aralannda kur’a çektiler. Zekeriyya onu himayesine aldı ve onun için özel bir yer yaptı. Yaşı ilerleyince ona ancak bir merdivenle çıkılabilecek bir mihrab (yüksekçe bir oda) yaptı, onun için bir süt anneyi ücretle tuttu. Kapıyı da üze­rine kapatıyordu. Onun yanına Zekeriyya’dan başka kimse girmiyordu. Bü-yüyünceye kadar böyle devam etti. Ay hali olduğu vakit, onu çıkartıp evine götürür ve teyzesi yanında kalırdı. Teyzesi el-Kelbî’nin görüşüne göre Zeke-riyya’nın hanımı idi. Mukatil der ki: Meryem’in kızkardeşi Zekeriyya’nın hanımı idi. Ay halinden temizlendiği vakit gusleder ve Zekeriyya da onu ge­ri mihrabına götürürdü.

Kimi ilim adamı der ki: Meryem ay hali olmazdı, o ay halinden temizlen­mişti. Zekeriyya da onun yanına girdiği vakit, yazın kış meyvesini, kışın da yaz meyvesini yanında bulurdu. Ey Meryem, bu sana nereden geliyor? diye sorunca o: Allah’tan, diye cevap verirdi. Bunun üzerine Zekeriyya çocuk sa­hibi olmayı arzulayarak ona bunları veren, bana da bir evlat bağışlamaya ka­dirdir, dedi.

Ebu Ubeyde’ye göre “Nereden” demektir. en-Nehhâs ise der ki: Ancak böyle bir açıklama kolaya kaçıştır. Çünkü “Nere” keli­mesi yerler hakkında soru için kullanılır. kelimesi ise yer ve yol hak­kında soru edatı olmak üzere kullanılır. Burada ise, bu meyve sana hangi ta­raftan, hangi cihetten geliyor? demektir. el-Kumeyt bu iki edatı farklı anlam­da kullanarak şöyle demiştir:

“Nereden ve hangi taraftan sevinç sana gelip döndü?

Şevk ve arzunun da olmadığı, şüphenin de bulunmadığı bir yerden (mi)?

“Her” anlamına gelen kelimesi ise “bulurdu” kelimesiyle nasbe-dilmiştir. Yanına girdiği her seferinde… bulurdu, anlamındadır.

“Şüphe yok ki Allah dilediği kimseyi hesapsız rızıklandırır” buyruğu­nun Hz. Meryem’in sözlerinin devamı olduğu söylenmiştir. Bununla birlik­te onun sözleri olmayıp yeni bir cümle olması da mümkündür. İşte bu, Hz. Zekeriyya’nın Allah’a dua edip evlat istemesine sebep olmuştu. [202]

2- Her Türlü Dua Allah’adır.

Yüce Allah’ın: “İşte orada Zekeriyya Rabbine dua etti” buyruğundaki: Orada” kelimesi asıl itibariyle mekân için olmakla birlikte, hem za­man hem mekan için kullanılabilen bir zarf edatıdır ve burada nasb mahal-lindedir.

el-Mufaddal b. Seleme ise der ki: kelimesi zaman için (o takdir-

de anlamı: O vakit, olur); kelimesi ise mekân için kullanılır. Kimi za­man birinin diğerinin yerine kullanıldığı da olur.

“Rabbim bana katından” nezdihden “temiz bir soy” salih bir nesil “bah­şet” bağışla!

Soy (zürriyet) tekil de olabilir, çoğul da olabilir, erkek için de kullanıla­bilir, dişi için de kullanılabilir. Burada ise tekildir. Buna yüce Allah’ın: “Ba­na kendi katından bir veli (evlat) ihsan et!” (Meryem, 19/5) buyruğu dela­let etmektedir. Burada “veliler” dememiştir. “Temiz” anlamına gelen kelimesinin müennes gelmesi ise, zürriyet lafzının müennes olduğundan do­layıdır. Şairin şu sözlerinde olduğu gibi:

“Senin baban bir halifedir, onu bir başkası doğurmuştur Ve sen de halifesin işte kemal budur.”

Burada görüldüğü gibi Onu doğurmuştur, kelimesini müennes söylemesinin sebebi Halife kelimesinin müennes oluşundan dola­yıdır.

Enes yoluyla gelen hadis-i şerifte de Peygamber (sav)’in şöyle buyurdu­ğu rivayet edilmektedir: “Her kim ölür de geriye iyi bir soy bıra­kırsa, Allah ona o kimselerin amellerinin ecrinin bir benzerini yazar ve on­ların ecirlerinden de hiçbir şey eksiltmez. “[203]

Bakara Sûresi’nde (2/124. âyet 19. başlıkta) “soy” anlamına gelen “zürri­yet” kelimesinin türeyişine dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

“Temiz” yani salih ve mübarek “bir soy bahşet. Muhakkak Sen duayı işi­tensin” onu kabul edensin.

“Allah hamdeden kulunu işitti yani “duasını kabul bu­yurdu” ifadesi de buradan gelmektedir. [204]

3- Allah’tan Çocuk Sahibi Olmayı Dilemek:

Bu âyet-i kerime çocuk sahibi olmayı istemenin lehine bir delildir. Böy­le bir istekte bulunmak, rasûllerin ve sıddîklarin sünnetidir. Yüce Allah şöy­le buyurmaktadır: “Andolsun Biz senden önce peygamberler gönderdik ve on­lara da eşler ve zürriyet (evlâtlar) verdik. “(er-Ra’d, 13/38) Müslim’in Sahih’in-de de Sa’d b. Ebi Vakkas’tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Osman dünya­dan el etek çekmek istedi. Ancak Rasûlullah böyle birşey yapmayı ona ya­sakladı. Şayet izin vermiş olsaydı biz de kendimizi iğdiş ederdik.[205]

İbn Mace de Âişe (ranha)’dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasûlul-lah (sav) buyurdu ki: “Nikah benim sünnetimdendir. Her kim sünnetim ge­reğince amel etmezse benden değildir. Evleniniz, çünkü ben sizin çokluğu­nuzla diğer ümmetlere karşı övüneceğim. Her kimin imkânı müsaitse nikah­lansın. İmkân bulamayan ise oruç tutsun. Çünkü oruç şehveti keser. ” [206]

İşte bu; “çocuk isteyen ahmaktır” diyen kimi cahil mutasavvıfların kana­atini reddetmektedir. Böyle bir kimse, asıl ahmak ve şaşkın olduğunu bilmi­yor. Yüce Allah İbrahim el-Halil’den şu şekilde dua ettiğini bize haber ver­mektedir: “Ve benden sonrakilerde de benim için güzel övgü (lisan-ı sıdk)6i-rak!” (Şuarâ, 26/84) Bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “Ve onlar ki: Rabbimiz, bize eş ve çocuklarımızdan gözlerimizin aydınlığı olacak kimse­ler ver ve bizi takva sahiplerine önder kıl! diye dua ederler.” (el-Furkan, 25/74)

Buhârî de buna binaen: “Çocuk İsteme Babı” diye bir başlık açmıştır. [207]

Hz. Peygamber de oğlu vefat ettiğinde Ebu Talha’ya şöyle dedi: “Bu ge­ce hanımınla bir arada oldun mu?” Ebu Talha: Evet deyince Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Allah geçirdiğiniz gecenizi mübarek kılsın.” Ebu Talha de­di ki o gece hanımım hamile kaldı. [208] Yine Buhârî’de şöyle denilmektedir: Süf-yan dedi ki: Ensardan bir adam şöyle dedi: Ben onun dokuz çocuğunu gör­düm hepsi de Kur’ân’ı okuyup öğrenmişlerdi.” [209]

Yine Buhârî şöyle bir başlık açmıştır: “Bereket ile birlikte çok çocuk sa­hibi olmak için dua etmek.” Daha sonra Enes b. Malik’in rivayet ettiği hadi­si naklederek der ki: Umm Süleym: Ey Allah’ın Rasûlü dedi. Bu Enes senin hizmetkârındır. Sen onun için Allah’a dua et. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Allah’ım, sen ona çokça mal ve evlat ver ve ona verdiklerinde de bereket ihsan et.” [210] Yine Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Allah’ım, Ebu Sele-me’ye mağfiret buyur. Onun hidâyete ermiş olanlar arasındaki derecesini yük­selt ve onun soyundan geleceklere sen halef ol!” Bu hadisi de Buhârî ve Müs­lim rivayet etmiştir. [211]

Hz. Peygamber buyurdu ki: “Doğurgan ve sevecen kadınlarla evleniniz. Ben çokluğunuzla diğer ümmetlere karşı övüneceğim.” Bu hadisi de Ebû Dâ-vûd rivayet etmiştir. [212]

Bu anlamdaki haberler pek çoktur ve bunlar çocuk sahibi olmayı teşvik etmektedir. Çünkü insan hayatında da ölümünden sonra da çocuğundan fay­dalanmayı umud eder. Hz. Peygamber de: “Sizden bir kimse öldü mü üç şey müstesna ameli kesilir” diye buyurduktan sonra: “Yahut da kendisine dua ede­cek salih bir evladı olursa” diye buyurmuştur. [213]

Şayet bu konuda bu hadisin dışında bir buyruk olmasaydı bile bu dahi ye­terdi. [214]

4- Çoluk Çocuğun Hidâyet Bulmaları İçin Allah’a Dua Etmek:

Bu sabit olduğuna göre insana düşen görev, çocuğunun, hanımının hidâ­yete ermesi için yaratıcısına yalvarıp yakarması, onların hidâyet, salah, iffet ve emir ve buyruklara riâyeti onlara ihsan etmesini; din ve dünyası için ken­dilerine yardımcı olmalarını istemesi gerekir. Böylelikle dünyasında da âhi-retinde de bunlardan büyük bir fayda sağlamış olur. Nitekim Hz. Zekeriyya: “Rabbim, Sen onu razı olduklarından kıl” (Meryem, 19/6) diye dua ettiği gi­bi: “Bana katından temiz bir soy bahşet” diye de dua etmiştir.

Yüce Allah (bir başka yerde salih insanların dualarını bize nakletmekte ve) şöyle buyurmaktadır: “Rabbimiz, bize eş ve çocuklarımızdan gözlerimizin ay­dınlığı olacak (salih evlat)Zar yer…”(Furkan, 25/74)

Rasûlullah (sav) Hz. Enes’e dua ederek şöyle buyurmuştur: “Allah’ım malını ve çocuklarını çoğalt ve bunları onun için mübarek kıl” Bu hadisi de Buhârî ve Müslim rivayet etmiştir. [215] Bu kadarı da bizim için yeterlidir. [216]

39- O mihrabda ayakta namaz kılarken melekler ona seslendiler: “Allah sana Allah’tan bir kelimeyi tasdik edici, bir efendi, nef­sine hakim ve salihlerden bir peygamber olarak Yahya’yı müj­deler.”

Yüce Allah’ın: “Melekler ona seslendiler” buyruğundaki: “Ona seslendiler” kelimesini Hamza ve Kisaî müzekker olarak ve “elif ile diye okumuşlardır. Ayrıca bu kelimeyi okurken imale de yaparlar. Çünkü bu­nun aslı “ya” harfidir ve bu harf kelimede dördüncü harftir. İbn Abbas ve İbn Mes’ud’un kıraati de “eliPlidir. Ebu Ubeyd’in tercih ettiği kıraat şekli de bu­dur. Cerir’den rivayet edildiğine göre o Muğire’den, Muğire İbrahim’den şöy­le dediğini nakletmektedir: Abdullah (b. Mes’ûd) Kur’ân-ı Kerîm’in her ye­rinde geçen: ” Melekler” kelimesini müzekker kabul ederek okur­du. Ebu Ubeyd der ki: Görüşümüze göre o bunu müşriklere muhalefet ol­sun diye tercih etmiş olmalıdır. Çünkü müşrikler, melekler Allah’ın kızları­dır, diyorlardı.

en-Nehhâs der ki: Ancak böyle bir delillendirmeden hiçbir sonuç elde edi­lemez. Çünkü Araplar, “erkekler dedi” anlamını ifade etmek üzere hem (müennes olarak) derler, hem de (müzekker olarak) diye söylerler. Kadınlar hakkında da aynı şekilde kullanılır. Peki onlara kar­şı bu şekilde Kur’ân-ı Kerîm ile nasıl delil getirilebilir? Eğer bu şekilde on­lara (müşriklere) karşı Kur’ân-ı Kerîm’in bu buyruğuyla delil göstermek ca­iz olsaydı, onların da yüce Allah’ın: ” Melekler dediğin­de…” (Mesela, Âl-i İmrân, 3/42, 45 gibi) buyruğunu delil göstermeleri müm­kün olurdu. Fakat böyle diyen müşriklere karşı delil, yüce Allah’ın: “Acaba onlar yaratılışlarına tanık mı oldular ez-Zuhruf, 43/19) buyruğu aleyh­lerine delildir. Yani onlar böyle bir şeye tanık olmamışlardır. Peki, melekle­rin dişi olduklarını nasıl söyleyebilirler? Böylelikle onların bu iddialannın biz­zat bir hevâdan ibaret olduğu ortaya çıkmaktadır. Ancak ” Ona ses­lendiler” buyruğunun çoğulun müzekker kabul edilmesi esasına göre böy­le gelmesi caizdir. Aynı manadaki: buyruğu ise çoğulun müennes ka­bul edilmesine göredir.

Mekkî der ki: Melâike: Melekler kelimesi kırık çoğul bakımından akıllı var­lıklar durumundadır. O bakımdan müennes yapıldıkları vakit de aklı olma­yan varlıklar durumunda kullanılır.

Buna göre;”Onlar erkeklerdir, onlar ağaç kökleridir, onlar develerdir. Araplar dediler ki” şeklin­de (müennes zamirler) kullanmak mümkündür.

Bunu yüce Allah’ın: ” Melekler dediğinde” (Âl-i İmrân, 3/42) buyruğu pekiştirmektedir. Bir başka yerde de yüce Allah’ın:

“Melekler de ellerini uzatmış olarak…” (el-En’âm, 6/93) buyruğunda ise fiil, müzekker olarak gelmiştir. Bu şekilde okuyuş üze­rinde de icma vardır.

Yüce Allah bir başka yerde: Melekler de her kapıdan onların yanına gelip…” (er-Ra’d, 13/23) diye buyurmaktadır. Bu buyrukta ise çoğul olan kelimenin müzekker kabul edilmesi de güzeldir, mü­ennes kabul edilmesi de.

es-Süddî ise der ki: Ona nida eden yalnızca Hz. Cebrail’dir. İbn Mes’ud’un kıraatinde de böyledir. Yine: “O kendi emriyle… melekleri ruh ile indirir” (en-Nahl, 16/2) buyruğunda da “melek”ten kasıt Hz. Cebrail, “ruh”tan kasıt ise vahydir. Arapçada çoğul kullanılarak tek kişi hakkında haber vermek caiz­dir. Yine Kur’ân-ı Kerîm’de: “Onlar ki insanlar kendilerine… dediklerinde” (Âl-i İmrân, 3/173) buyruğu yer almaktadır. İleride geleceği üzere burada ço­ğul olan “insanlar”dan kasıt, Nuaym b. Mes’ud’dur.

Burada Hz. Zekeriyya’ya nida edenin, bütün melekler olduğu da söylen­miştir. Daha zahir olan görüş de budur. Yani onlar tarafından nida geldi, de­mektir.

Yüce Allah’ın: “O mihrabda ayakta namaz kılarken… Allah sana … müjdeler” buyruğundaki “o ayakta” buyruğu mübteda ve haberdir. “Namaz kılarken” buyruğu ise ref mahallindedir. Bununla birlikte mahzuf bir zami­rin hali olarak mansub da kabul edilebilir.

Allah…” buyruğunu Hamza ve Kisaî diye okumuşlardır. Me­lekler muhakkak Allah…; anlamındadır. “Seslenmek” söylemek manasında-dır.

Sana… müjdeler” buyruğu Medinelilerin kıraatine göre şedde­lidir. Hamza ise bunu şeddesiz olarak; diye okumuştur. Humeyd b. el-Kays el-Mekkî de bu şekilde okumakla birlikte o “şin” harfini esreli “ya” harfini ötreli ve “be” harfini ise hafif (hareke vermeksizin) okumuştur. el-Ah-feş der ki: Bu kelime bu şekilde üç türlü okunur ve aynı anlamı ifade eder.

Birinci kıraatin delili, çoğunluğun bu şekilde okuyuşudur: Kur’ân-ı Ke­rîm’de bu kabilden bulunan mazi yahut emir fiiller bu şekilde şeddeli ola­rak gelmiştir. Yüce Allah’ın şu buyruklarında olduğu gibi: “Benim kulları­ma müjde ver.” (ez-Zümer, 39/39); “Ona bir mağfireti müjdele” (Yasin, 36/11); “Biz ona îshak’ı müjdeledik” (Hud, 11/71); “Biz sana hakk olarak müjde verdik dediler” (el-Hicr, 15/55).

İkinci kıraat ise Abdullah b. Mes’ud’un kıraati olup Tihâmelilerin söyle­yişi olan ‘den gelmektedir. Şairin şu beyiti de bu kabildendir:

“Ben aile halkıma müjde verdim

Sana Haccac’dan yazılı olarak okunan bir sahife geldiğini gördüğüm zaman.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Kurak, düzlük bir arazide geçip giderken Avuçlarını şevkle yağmura açanları görürsen

Yardımcı ol onlara ve onların sevindiklerine sen de sevin; Sıkıntılı dar bir yere konaklarlarsa sen de konakla!”

Üçüncü söyleyiş ise ‘dan gelmektedir. Şairin şu beyiti de buna uygundur:

“Ey Um Amr (sırtlanın künyesidir); sana müjdeyi müjdeliyorum Yaygın ve seri bir ölüm ile ardı arkası kesilmeyen çekirgeleri.”

Yüce Allah’ın: “Yahya’yı” buyruğuna gelince; ilk kitapta onun adı “Hay-ya” idi. Hz. İbrahim’in eşi “Sârre”nin adı ise “Yesâre” şeklinde idi. Bunun Arap­ça karşılığı ise “doğum yapmayan, kısır” demektir. Ona Hz. İshak’ın müjde­si verilince “Sâre” denildi. Bu ismi ona Hz. Cebrail verdi. Hz. İbrahim’e: Ey İbrahim benim ismimden neden bir harf eksildi? diye sorunca Hz. İbrahim de bunu Cebrail (as’)’a sordu, şu cevabı aldı: “Onun adından eksilen harf, pey­gamberlerin en faziletlilerinden olan ve adı Hayya olup Yahya diye adlan­dırılan soyundan gelecek bir evladının ismine ilave edilmiştir.” Bunu en-Nek-kâş zikretmiştir.[217]

Katâde der ki: Ona “Yahya” adının verilmesi, yüce Allah’ın onu iman ve nübüvvet ile diriltmesinden dolayıdır. Bazıları da şöyle demiştir: Ona bu adın veriliş sebebi, yüce Allah’ın onun vasıtasıyla gönderdiği hidâyetle insanları diriltmiş olması, onlara hayat vermiş olmasıdır. Mukatil de der ki: Yahya adı, yüce Allah’ın “Hayy” adından türetilmiştir. O bakımdan ona “Yahya” adı ve­rilmiştir. Onun vasıtasıyla annesinin rahmini canlandırdığı için bu adın ve­rildiği de söylenmiştir.

“Allah’tan bir kelimeyi tasdik edici…. olarak” buyruğunda kastedilen ise müfessirlerin çoğunluğunun görşüne göre Hz. İsa’dır. Hz. İsa’ya “kelime” adı­nın veriliş sebebi, yüce Allah’ın “ol” kelimesiyle olmasıdır. Hz. İsa babasız dünyaya gelmiştir.

Ebu’s-Simmal el-Adevî ise Kur’ân-ı Kerîm’in tümünde bu kelimeyi “kâf” harfi esreli “lâm” harfi de sakin olarak okumuştur. O bakımdan bu kelime­yi burada “” şeklinde okumuştur ki, bu da fasih bir söyleyiş olup kol, uyluk kelimelerine benzemektedir.

Bir diğer görüşe göre Hz. İsa’dan “kelime” diye söz edilmesinin sebebi, insanların yüce Allah’ın kelâmı ile hidâyet bulduğu gibi, onun vasıtasıyla hi­dâyet bulmalarıdır.

Ebu Ubeyd ise der ki: “Allah’tan bir kelime” buyruğunun anlamı, Allah’tan bir kitap demektir. Devamla der ki: Araplar: Bana bir kelime okudu, derken bana bir kaside okudu, demek isterler. Nitekim el-Huveydera (Kutbe b. Muhsan b. Cervel’in lakabıdır)’den Hassan’a söz edilince Hassan: Allah onun kelimesine lanet etsin, demiştir. “Kelimesi”yle kastettiği ise onun kasidesidir.

Başka görüşler de ileri sürülmüştür. Şu kadar var ki birinci görüş, daha yay­gındır ve ilim adamlarının çoğunluğu bunu kabul etmiştir.

Hz. Yahya, Hz. İsa’ya iman edip onu tasdik eden bir kişidir. Hz. Yahya, Hz. İsa’dan üç yaş daha büyüktü. Altı ay daha büyük olduğu da söylenmiş­tir. Bunlar teyze çocukları idiler. Hz. Zekeriyya (Hz. Yahya’nın) Hz. İsa hak­kındaki tasdik edici tanıklığını işitince kalkıp Hz. İsa’yı -henüz daha kundak­tayken- kucakladı.

Taberî’nin naklettiğine göre Hz. Meryem, Hz. İsa’ya gebe kalınca onun kız-kardeşi de Hz. Yahya’ya gebe kalmıştı. Hz. Yahya’nın annesi kızkardeşinin ziyaretine gittiğinde: Ey Meryem, benim de hamile kaldığımı haber aldın mı? diye sorunca Hz. Meryem ona: Ya sen benim hamile olduğumdan haberdar mısın? diye sordu. Hz. Yahya’nın annesi ona: Ben karnımdaki yavrumun se­nin karnındaki yavruna secde ettiğini hissediyorum. Bunun da onun karnın­daki ceninin başını, Hz. Meryem’in karnına doğru eğdiğini hissetmesi ile ol­duğu rivayet edilmiştir. es-Süddî der ki: İşte yüce Allah’ın: “Allah’tan bir ke­limeyi tasdik edici olarak” buyruğunda kastedilen budur.

“Tasdik edici olarak” kelimesi hal olarak nasbedilmiştir.

“Bir efendi” (anlamına gelen: Seyyid); kavmine efendilik eden ve sözü­ne başvurulan ileri gelen kişi, demektir. Bu kelimenin aslı: şeklin­dedir. Filan kişi filandan daha bir efendidir, denirken bu kelime ‘den ism-i tafdil olur.

Bu buyruk insana “aziz veya kerim” adının verilmesinin caiz olduğu gi­bi “seyyid” adının verilmesinin de caiz olduğunu göstermektedir. Aynı şekil­de Peygamber (sav)’ın Kurayzaoğullarına şöyle dediği rivayet edilmektedir: “Haydi, efendiniz için ayağa kalkınız.” [218]

Buhârî ve Müslim’de Peygamber (sav)’ın Hz. Hasan hakkında şöyle de­diği rivayet edilmektedir: “Benim bu oğlum bir seyyiddir. Muhtemeldir ki yü­ce Allah onun sayesinde müslümanlardan çok büyük iki kesimin arasını bulacaktır.’, [219]

Nitekim böyle de oldu. Hz. Ali şehid edildikten sonra kırk binden çok kişi Hz. Hasan’a bey’at etti. Daha önce babasına bey’at etmemiş, babasına yap­tığı bey’ati bozanlardan çok kimse de ona bey’at etmiş idi. Yedi ay kadar bir süre Irak’ta ve onun dışında Horasan bölgesinde halifelik yaptı. Arkasından Hicaz ve Iraklılarla birlikte Muaviye’nin üzerine yürüdü. Muaviye de Şam hal­kıyla birlikte ona karşı yürüdü. Her iki ordu Enbar’a yakın Irak Sevadından Meşkin denilen yerde karşı karşıya gelince; Hz. Hasan savaşmaktan hoşlan­madı. Çünkü karşı tarafın çoğunluğu helak olmadıkça iki ordudan birisinin galip gelemeyeceğini biliyordu. Bu ise müslümanlârın telef olması demek­ti. O bakımdan ileri sürdüğü birtakım şartları kabul etmesi üzerine işi Muavi-ye’ye terketti. Bunlardan birisi ise Muaviye’den sonra kendisinin halife olma­sı idi. Muaviye bütün bunları kabul etti.

Böylelikle Hz. Peygamber’in: “Şüphesiz benim bu oğlum bir seyyiddir.” buyruğu yerine gelmiş oldu. Allah’ın ve Rasûlünün Seyyidlik makamına çı­kardığı kimseden daha seyyid olamaz.

Katade de yüce Allah’ın: “Bir efendi” buyruğunu ilim ve ibadette ileri ge­len diye açıklamıştır. İbn Cübeyr ve ed-Dahhak ilim ve takvada ileri gelen diye açıklarken; Mücahid de; seyyid keremli, şerefli demektir, der. İbn Zeyd ise bunu kızgınlığına yenik düşmeyen diye açıklamıştır.

ez-Zeccâc der ki: Seyyid, bütün hayırlarda akranı olan kimselerin üstüne çıkabilen demektir. Bu da oldukça kapsamlı bir açıklamadır. el-Kisaî der ki: Keçi cinsinden “seyyid” iki yaşındakilere denilir. Hadis-i şerifte de şöyle de­nilmektedir: “Üç yaşındaki bir koyun iki yaşındaki keçiden hayırlıdır. ” [220] Şa­ir de der ki:

“Misafire kesmek için ona yaklaşan ister bir yaşındaki koyun olsun, İster iki yaşındaki koyun olsun, farketmez onun için.”

“Nefsine hakim” demek olan kelimesi aslında alıkoymak, hap­setmek anlamına gelen “el-hasr”dan türemiştir. Birşeyin engel olup alıkoy­masını anlatmak için bu fiil kullanılır. Şair İbn Meyyade der ki:

“Leylâ’nın senden uzaklaşması darılması değildir,

İşlerin, meşguliyetlerin de seni alıkoymaz.”

Ferci dar olan dişi deveye denilir. el-Hasûr ise adeta onlardan engellenip alıkonulmuşcasına kadınlara yaklaşmayan kimse demek­tir. Nitekim yiyeceğini alıkoyup içki içenlerin ortaya koydukları (mezeleri) koymayan kimseye de “hasûr ve hasîr” denilir. “Filan kişiler içtiler de filan kişi onlara karşı hasûr davrandı; yani cimrilik etti demektir. Bu açıklamala­rı Ebu Amr’dan naklettik. Şair el-Ahtal der ki:

“Ve yağlı develeri kesip dolu kâselerle içki içen, içki arkadaşım oldu benim; Ne yiyeceğini alıkoyup cimrilik etti, ne de tatsızlık çıkardı.”

Kur’ân-ı Kerîm’de de yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

Ve Biz cehennemi kâfirler için bir zindan (hasîr) yaptık” (el-İsrâ, 17/8); yani bir hapishane kıldık.

Hasîr aynı zamanda hükümdar demektir. Çünkü başkalarının göremeye­ceği bir yerdedir.

Şair Lebîd der ki:

“Boyunları kalın ve pek kalabalıktırlar; adeta onlar cinler gibidir; Engel olan (hasîr) kapının yanında ayakta duruyorlar gibi.”

Hz. Yahya, hasûr (nefsine hakim kılınmış) idi. Bu kelime mef’ul anlamı­nı verecek şekilde “fa’ûl” veznindedir. Yani kadınlara yaklaşmazdı. Adeta er­keklerde bulunan özelliklerden alıkonulmuş gibi idi. Bu açıklama şekli İbn Mes’ud ve başkalarından nakledilir. Arap dilinde mef’ûl anlamında fe’ûl vezninde kelime çok kullanılır. Nitekim “halûb” kelimesi mahlûb anlamın­dadır. (Birincisi çok süt veren, ikincisi süt sağılan anlamındadır.) Şair der ki:

“Orada sütü sağılan simsiyah kırkiki (deve) vardır Karganın yeni biten kanat tüyleri gibi siyahtırlar.”

Yine İbn Mes’ud, İbn Abbas, Katade, İbn Cübeyr, Ata, Ebu’ş-Şa’sâ, el-Ha-sen, es-Süddî ve İbn Zeyd der ki: Hasûr, iktidar sahibi olmakla birlikte, ka­dınlardan uzak duran ve onlara yaklaşmayan demektir. İki sebep dolayısıy­la bu, bu konudaki görüşlerin en sahih olanıdır. Birinci sebep, bunun Hz. Yah­ya için övgü olmasıdır. Övgü ise çoğunlukla insanın yapısında olan için de­ğil de kazanılan bir fiil için sözkonusu olur. İkinci sebep ise dilde (hasûr ke­limesinin vezni olan) “feûl” vezni ise fail hakkında kullanılan sîğalardandır. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

“Kılıcın ucuyla onların (develerin) en semizlerinin bacaklarını (kesmek için)

pek çok vuransın, Kıtlık dolayısıyla azık bulamadıkları takdirde, işte sen develeri boğazlayansın.”

Buna göre “hasûr” kelimesinin anlamı, kendi nefsini şehvetlerden alıko­yup dizginleyen kimsedir. Belki de Hz. Yahya’nın şeriati öyle idi. Bizim şe-riatimizde ise aslolan az önce geçtiği gibi nikâhtır.

Hasûr’un, evlenmesi umulmayan ve menisi gelmeyen, erkeklik organı bu­lunmayan anlamına geldiği de söylenmiştir. Bu açıklama da yine İbn Ab-bas’tan, Said b. el-Müseyyeb’den ve ed-Dahhâk’tan zikredilmiştir. Ebu Salih ise Ebu Hureyre’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasûlullah (sav)’ı şöy­le buyururken dinledim: “Bütün Âdemoğulları yüce Allah’ın huzurunda di­lediği takdirde kendilerini azab edeceği, yahut merhamet edip bağışlayaca­ğı bir günah ile Allah’ın huzuruna çıkar. Bundan tek istisna Zekeriyya’nın oğ­lu Yahya’dır. Çünkü o seyyiddi, hasûrdu ve salihlerden bir peygamberdi.” Da­ha sonra Peygamber (sav) eğilip eli ile yerden ufacık bir çöp aldı ve şöyle dedi: “Onun erkeklik organı işte bunun gibiydi, bu çöp gibiydi.” [221]

Bunun anlamının kendisini Allah’a masiyet olan işlerden alıkoyan oldu­ğu da söylenir.

“Ve salihlerden bir peygamber” buyruğu hakkında da ez-Zeccâc şöyle demiştir: Salih, Allah’ın kendisine farz kıldığı şeyleri yerine getiren, insan­ların haklarını da eda eden kimse demektir. [222]

  1. “Rabbim, ben artık iyice kocamış, karım da kısırken nasıl oğ­lum olabilir?” dedi. “Öyle, Allah dilediğini yapar” dedi.

Denildiğine göre burada “rabb”dan kasıt Hz. Cebrail’dir. Yani o Hz. Ceb­rail’e: Rabbim -ey efendim- nasıl oğlum olabilir? diye sordu. Bu el-Kelbî’nin görüşüdür.

Kimisi de şöyle demektedir: “Rabbim”den kastı, yüce Allah’tır. Burada edatı da “nasıl” anlamındadır ve zarf olarak nasb mahallindedir.

Bu şekilde sorunun anlamı iki türlü açıklanmıştır: Birincisine göre; o hem kendisi hem de hanımı bu durumları üzere mi çocuk sahibi olacak, yok­sa çocuk sahibi olabilecek hale mi döndürülecekler? İkinci açıklamaya gö­re o çocuğu kısır hanımından mı yoksa başkasından mı bağışlanacağını öğ­renmek üzere soru sormuştur.

Bir diğer açıklamaya göre anlamı şöyledir: Ben ve hanımım bu durumda iken, nasıl çocuk sahibi olmaya layık görülebilirim? O böyle bir soruyu al-çakgönüllük göstererek sormuştu. Yine rivayet edildiğine göre dua ettiği va­kit ile kendisine çocuk sahibi olacağı müjdesinin verildiği zaman arasında kırk günlük bir süre geçmiştir. Ona bu müjde verildiği zaman kendisi doksan ya­şında idi. Hanımının yaşı da ona yakın idi. İbn Abbas ile ed-Dahhâk der ki: Ona çocuk sahibi olacağı müjdesi verildiğinde yüzyirmi yaşında idi. Hanımı ise doksansekiz yaşındaydı. İşte onun: “Karım da kısırken” yani çocuk doğuramayacak halde iken, ifadesinin manası da budur.

(Kısır anlamına gelen): Âkir kelimesi aynı şekilde erkek ve kadın için kul­lanılır. “Âkir” denildiği gibi (kadın hakkında): Ukâre de denilebilir. Âkir, ay­nı zamanda üzerinde hiçbir bitkinin bitmediği büyük kum yığını anlamına ge­lir. Ukr, şüphe bulunmakla birlikte kendisiyle ilişki kurulan kadına mehir ola­rak verilen şeye de denilir. Ukr yumurtası’nın horoz yumurtası demek oldu­ğu söylenmiştir. Çünkü horoz bütün ömrü boyunca tek bir yumurta yapar. Ateşin ukru ise ortası ve büyük bir bölümü demektir. Havuzun akrı ise su iç­mek üzere gelen develerin durdukları son noktadır. Bu kelime ukr şeklinde söylendiği gibi ukur diye de söylenebilir. Usr ve usur gibi. Çoğulu a’kâr ge­lir ve bu müşterek bir lafızdır.

Yüce Allah’ın ” Öyle” kelimesi nasb mahallindedir. Yani, işte yü­ce Allah bunun gibi dilediğini yapar.

“Oğul” anlamına gelen kelimesi ileri derecede nikâh arzusu an­lamına gelen (ijbüt )’dan türetilmiştir. tabiri ise, dişisine yak­laşmak için duyduğu aşın arzudan dolayı galeyana gelmek demektir. Leylâ el-Ahyeliyye der ki:

“Şifa verdi ona onulmaz hastalığından

Bir oğul ki, kanalı salladığında onun su içmesini sağladı.”

“Ğulâm,” bıyıklan yeni terlemiş genç demektir. Çoğulu ğılma ve ğılmân diye gelir. “Ğaylem”in genç erkek ve genç kız anlamına geldiği de söylen­miştir. Yine bu kelime erkek kaplumbağa demektir. el-Ğaylem aynı zaman­da bir yerin de adıdır. Deniz coşup da ardı arkasına dalgalandığı vakit de: ) denilir. [223]

  1. “Rabbim, bana bir alâmet ver” dedi. “Alâmetin üç gün süreyle işa­retten başka hiçbir şekilde insanlarla konuşamamandır. Bunun­la birlikte Rabbini çok an ve akşam sabah teşbih et” buyurdu.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1- Alâmet:

Şanı yüce Allah’ın: “Rabbim, bana bir alâmet ver dedi” buyruğundaki kelimesi burada iki mef ule geçiş yaptığı için “kıldı” anlamındadır. “Bana” kelimesi de ikinci meful mahallindedir.

Hz. Zekeriyya’ya çocuk sahibi olacağı müjdesi verilince yüce Allah’ın kud­retinin bunu gerçekleştireceğine dair kanaati onun için uzak bir ihtimal ol­mamakla birlikte, Allah’tan bu emrin doğruluğunu ve bunun Allah’tan oldu­ğuna dair kendisi vasıtasıyla anlayacağı bir âyet veya bir alâmet gelmesini is­tedi. Yüce Allah da onu melekler doğrudan doğruya kendisiyle konuştuktan sonra, böyle bir alâmeti istediği için, üç gün süreyle insanlarla konuşamama-sı ile cezalandırdı. [224] Müfessirlerin çoğu bunu böyle açıklamış ve şöyle de­mişlerdir: İşte, eğer dilsizlik ve buna benzer bir hastalık olmamakla birlik­te, böyle bir durum olursa, her halükârda bu bir çeşit cezadır.

İbn Zeyd der ki: Zekeriyya (as)’ın hanımı kendisinden Yahya’ya hamile kalınca hiç kimse ile konuşamaz bir halde sabahı etti. Bununla birlikte Tev­rat’ı okuyabiliyor yüce Allah’ı zikredebiliyordu. Fakat herhangi bir kimsey­le konuşmak istedi mi buna güç yetiremiyordu.

2- İşaretle Konuşmak:

Yüce Allah’ın: “İşaretten başka” buyruğundaki (işaret anlamına gelen:) “er-remz” kelimesi sözlükte dudaklarla ima etmek, işaret etmek demektir. Kaş, göz ve el ile işaret anlamına da kullanılabilir. Kelimenin asıl anlamı hareket­tir. Bir açıklamaya göre Hz. Zekeriyya bu alâmeti itmi’nanının artması için istemiştir.

Buna göre anlamı şöyle olur: Sen bana bir alâmet vermekle ni’me-tini tamamla. O takdirde böyle bir alâmet ek bir nimet ve bir lütuf (keramet) olur.

Bunun üzerine ona: “Alâmetin üç gün süreyle işaretten başka hiçbir şe­kilde insanlarla konuşamamandır” diye cevap verildi. Yani üç gün sürey­le senin konuşmana engel olunacaktır.

Bu görüşün delili de yüce Allah’ın, meleklerin kendisine bu müjdeyi vermesinden sonra ona: “Nitekim sen daha önce birşey değilken ben seni ya­rattım” (Meryem, 19/9) diye buyurmuş olmasıdır. Yani Ben seni önceden kud­retimle var ettiğim gibi; yine kudretimle senden bir evlat var edeceğim.

en-Nehhâs da bu görüşü tercih ederek der ki: Katâde’nin, Zekeriyya (as) konuşamamakla cezalandırıldı şeklindeki açıklaması, kabul edilmemiş bir açıklamadır. Çünkü yüce Allah bize, onun günah işlediğini haber vermedi­ği gibi, böyle birşeyi istemeyi kendisine yasakladığını da bildirmemiştir. Bu bakımdan söylenecek söz şu olur: Bunun anlamı şöyledir: Rabbim, Sen ba­na çocuğun var olduğuna delalet edecek bir alâmeti yarat. Çünkü ben onun olup olmadığını bilemem, benim için bu bir gaybdır.

“İşaret” anlamına gelen kelimesi, munkatı’ istisna olarak nasbedil-miştir. Bunu el-Ahfeş söylemiştir. el-Kisaî der ki: Bu kelime şekillerinde gelir. Ayrıca “mim” harfi üstün olmak üzere şeklinde, yine hem “mim” harfi hem de “ra” harfi ötreli olmak üzere diye de okunmuştur. Bunun tekili şeklinde gelir. [226]

3- Hukukî Bakımdan İşaretin Değeri:

Bu âyet-i kerimede, işaretin söz söyleme seviyesinde değerlendirildiğine dair bir delil vardır. Ayrıca sünnet-i seniyyede de böyle değerlendirildiğini gösteren pek çok rivayet vardır. İşaretler arasında en pekiştirici ifade Peygam­ber (sav)’ın kendisine dayanarak siyah bir cariyenin durumu hakkındaki hük­müdür. Hz. Peygamber ona “Allah nerededir?” diye sorunca, cariye başıyla semayı işaret etmiş, bunun üzerine Hz. Peygamber: “Sen onu azad et, çün­kü o mü’mine bir cariyedir” diye buyurmuştur. [227]

Böylelikle İslâm dini kendisi ile cennete hak kazanılıp ateşten korunula-bilen diyanetin esası hakkında işareti geçerli kabul etmiştir ve Hz. Peygam­ber, imanı belirten sözleri bizzat diliyle söyleyenin hükmü gibi o cariyenin mü’min olduğuna hüküm vermiştir. O bakımdan işaretin dinin diğer husus­ları hakkında da geçerli ve etkili olması gerekir. Genel olarak fukâhanın kabul ettiği görüş budur.

İbnu’l-Kasım’ın, Malik’ten rivayet ettiğine göre dilsiz bir kimse hanımım boşadığını işaretle ifade ederse bu boşama onun aleyhine geçerli kabul edilir.

Şafiî de hastalanıp da dili tutulan bir erkeğin karısına ric’at yapmak ve onu boşamak hususunda dilsiz gibi olduğunu belirtmiştir.

Ebu Hanife ise der ki: Bu, eğer yaptığı işaretin ne anlama geldiği bilini­yor ise böyledir. Şayet bu işaretin anlamı hususunda şüphe sözkonusuysa ba­tıldır. Ancak onun bu sözü kıyas değil, istihsan yoluyla söylenmiştir. Bütün bu hususlarda kıyasa göre hüküm verilecek olursa, batıldır, demek gerekir. Çünkü dilsiz bir kimse ne konuşur, ne de onun işaretinin anlamı akıl ile kavranılabilir.

Ebu’l-Hasen b. Battal der ki: Ebu Hanife’yi bu sözü söylemeye iten, onu dine dair çeşitli hükümler hakkında işaretlerin caiz olduğunu belirten sün­netteki rivayetleri bilemeyişidir. Muhtemelen Buhârî “Talak ve Benzeri İşler­de İşaret” [228] diye bir başlık açmakla onun görüşünü reddetmek istemiştir.

Ata da der ki: Yüce Allah: “İnsanlarla konuşamamandır” buyruğundan kasıt, üç gün süreyle oruç tutmasıdır. Çünkü onlar oruç tuttukları vakit an­cak işaret ile konuşurlardı. Fakat böyle bir açıklama uzak bir ihtimaldir. Doğ­rusunu en iyi bilen Allah’tır. [229]

4- Kur’ân’ın Sünnet ile Nesholunacağını Kabul Edenler:

Kur’ân’ın Sünnet ile neshedilebileceğini kabul eden bazıları şöyle demek­tedir: Zekeriyya (as) güç yetirebildiği halde konuşmaktan alıkonuldu. Bu ise Hz. Peygamber (sav)’ın: “Bir gün boyunca akşama kadar susup konuşmamak yoktur” [230] hadis-i şerifi ile neshedilmiştir.

Bununla birlikte ilim adamlarının çoğunluğu burada nesh bulunmadığı­nı ve Hz. Zekeriyya’nın kendisini konuşmaktan alıkoyan bir hastalık sebe­biyle konuşamaz hale geldiğini söylemişlerdir. Sözkonusu bu rahatsızlık ise, sağlıklı olmakla birlikte konuşamama halidir. Müfessirler de böyle demiş­lerdir. İlim adamlarının önemli bir çoğunluğu ise: “Akşama kadar bir gün bo­yunca susmak yoktur” hadisinin Allah’ı zikretmekten uzak olunmaz anlamı­nda ^olduğunu söylemişlerdir. Anlamsız ve faydasız şeyler söylemeye gelin­ce; elbette ki bunları söylemeyip konuşmamak daha güzeldir.

Yüce Allah’ın: “Bununla beraber Rabbini çok an ve akşam sabah teşbih et” buyruğuna gelince, birinci görüşe göre yüce Allah, dilinin tutulmuş ol­masına rağmen, kalbinde Allah’ı zikretmeyi terketmemesini emretmektedir. Bundan önce Bakara Suresi’nde (2/40. âyette) zikrin anlamına dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

Muhammed b. Ka’b el-Kurazî der ki: Eğer Allah’ı zikretmeyi terk hususun­da herhangi bir kimseye ruhsat verilmiş olsaydı elbette yüce Allah’ın şu buy­ruğunda Hz. Zekeriyya’ya ruhsat verilmeli idi. Çünkü: “Alâmetin üç gün sü­reyle işaretten başka hiçbir şekilde insanlarla konuşamamandır. Bunun­la birlikte Rabbini çok an” diye buyurulmuştur. Yine savaşta bulunan kim­seye yüce Allah’ın şu buyruğu ile zikirde bulunmama hususunda izin veril­mesi gerekirdi: “Bir topluluk ile karşılaştığınız zaman sebat gösterin ve Al­lah’ı çokça zikredin.” (el-Enfâl, 8/45). İbn Ka’b’ın bu görüşünü Taberî nak-letmiştir.

“Teşbih et” namaz kıl, anlamındadır. Namaza: “Sübha” denilmesinin se­bebi, namazda yüce Allah’ın her türlü kötülükten tenzih edilmesidir.

” Akşam” kelimesi kelimesinin çoğuludur. Bunun tekil ol­duğu da söylenmiştir. Akşam ise güneşin zeval vaktinden batacağı vakte ka-darki süredir. Bu açıklama Mücahid’den nakledilmiştir.

Muvatta’da el-Kasım b. Muhammed’den şöyle dediği nakledilmektedir: Ben yetiştiğimde insanlar öğlen namazını aşıy vaktinde (akşam, yani güneşin ze­valinden sonra) kılmakta idiler. [231]

“Sabah” ise tan yerinin ağardığı vakitten, kuşluk vaktine kadar olan süredir. [232]

  1. Hani melekler: “Ey Meryem, şüphesiz Allah, seni seçip temiz­ledi ve seni âlemlerin kadınlarından üstün tuttu” demişlerdi.

Yüce Allah’ın: “Şüphesiz Allah seni seçip temizledi” buyruğuna dair açık­lamalar daha önceden (el-Bakara, 2/130. âyette) geçmiş bulunmaktadır.

“Temizledi”, Mücahid ve el-Hasen’den nakledildiğine göre küfürden arındırdı, demektir. ez-Zeccac ise ay hali, lohusalık ve buna benzer diğer kö­tülüklerden temizledi ve seni Hz. İsa’yı doğurmak üzere seçip üstün kıldı, di­ye açıklamıştır.

“Seni âlemlerin” yani el-Hasen, İbn Cüreyc ve diğerlerinden rivayete gö­re çağdaşı olan âlemlerin kadınlarından üstün tuttu.

Burada geçen “âlemlerin kadınlarından” buyruğunun, Sûr’a üfürüleceği ana kadar bütün kadınlardan anlamına geldiği de söylenmiştir. İleride ya­pacağımız açıklamaya göre de sahih olan budur. Bu, ez-Zeccâc ve başkala­rının da görüşüdür. Seçilme ve üstün kılınmanın tekrar edilmesinin sebebi de şudur: Birincisinin anlamı ona ibadet etmek üzere seçilmesidir, ikincisi­nin anlamı ise Hz. İsa’yı doğurmak üzere seçilmesidir.

Müslim, Ebu Musa’dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: “Erkeklerden pek çok kimse kemale ermiştir. Fakat kadınlardan İmrân kızı Meryem, Firavun’un karısı Âsiye’den başkası kemale ermemiştir. Ve şüphesiz Âişe’nin kadınlara olan üstünlüğü, tiridin diğer yemeklere olan üstünlüğü gibidir. ” [233]

İlim adamlarımız (Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun) derler ki: Kemâl en ileri noktaya varmak ve eksiksiz olmak demektir. Bu kelimenin mazisi “mim” harfi hem üstün hem de ötreli olmak üzere şeklinde gelir. Mu-zarîsi ise mim harfi ötreli olarak diye gelir. Herşeyin kemali kendi­sine göredir. Mutlak kemal ise yalnızca yüce Allah’a aittir. Şüphesiz ki insan türünün en mükemmel olanları peygamberlerdir. Ondan sonra ise sıddîklar-dan, şehidlerden ve sahillerden oluşan Allah’ın evliyası gelir.

Durumun böyle olduğu kabul edildiğinden şöyle denilmiştir: Hadis-i şe­rifte sözü geçen kemâl ile kastedilen peygamberlik olduğuna göre Hz. Mer­yem ile Hz. Âsiye’nin iki kadın peygamber olması gerekir. Nitekim böyle bir görüş de vardır. Sahih olan Hz. Meryem’in peygamber olduğudur. Çünkü yü­ce Allah önceden de geçtiği gibi, sair peygamberlere vahyettiği gibi melek vasıtasıyla ona da vahyetmiş bulunmaktadır. Buna dair açıklamalar da ileri­de Meryem Sûresi’nde (19/12-26. âyetleri tefsir ederken) gelecektir.

Âsiye’ye gelince; onun peygamberliğine açıkça delâlet eden bir buyruk vârid olmuş değildir. Aksine yine ileride Tahrîm Sûresi’nde (66/11. âyette) açıklanacağı üzere, onun sıddîk oluşuna ve faziletine delalet eden buyruk­lar gelmiştir. Sahih yollarla gelen rivayetlerde Ebu Hureyre’nin naklettiğine göre Hz. Peygamber’in şöyle buyurduğu da rivayet edilmektedir: “Dünya ka-dınlannın en hayırlısı dört tanedir. Bunlar İmrân kızı Meryem, Firavun’un ka­rısı Muzâhim’in kızı Âsiye, Huveylid kızı Hadice ve Muhammed kızı Fatı-ma’dır.” [234]

Ykıe İbn Abbas’tan gelen rivayete göre Peygamber (sav) şöyle buyur­muştur: “Cennet halkı hanımlarının en faziltelisi Huveylid kızı Hadice, Mu­hammed kızı Fatıma, İmrân kızı Meryem ile Firavun’un karısı Muzâhim kızı Âsiye’dir.” [235]

Yine ondan gelen bir diğer rivayete göre şöyle buyurmuştur: “Mer­yem’den sonra cennet halkı kadınlarının efendisi Fatıma ile Hadice’dir.” [236]

Kur’ân-ı Kerîm’in ve hadis-i şeriflerin zahir ifadesi Hz. Meryem’in, Hz. Hav­va’dan Kıyametin kopuşuna kadar görülecek son kadına kadar bütün dünya kadınlannın hepsinden faziletli olmasını gerektirmektedir. Çünkü melekler ken­disine yüce Allah’tan mükellefiyet, haber vermek ve müjdelemek gibi şeyler ihtiva eden vahyi -diğer peygamberlere bildirdikleri gibi- bildirmişlerdir. O hal­de Hz. Meryem bir peygamber kadındı. Peygamber ise veliden daha fazilet­lidir. O bakımdan Hz. Meryem mutlak olarak geçmiş ve gelecek, öncekilerin ve sonrakilerin bütün kadınlarından daha faziletlidir. Ondan sonra ise fazilet­te, Hz. Fatıma, sonra Hz. Hadice ve sonra da Hz. Âsiye gelir.

Nitekim Mûsâ b. Ukbe de bunu Kureyb’den böylece rivayet etmiştir. Ku-reyb’in rivayetine göre İbn Abbas dedi ki: Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: “Dünya kadınlarının efendisi Meryem, sonra Fatıma, sonra Hadice, sonra da Asiye’dir.” [237] Bu hasen bir hadis olup rivayetler arasındaki müşkilliği kaldır­maktadır.

Nitekim yüce Allah Hz. Meryem’e hiçbir -kadına vermediği şeyleri özellik­le vermiştir. Bunlar Ruhu’l-Kudüs’ün onunla konuşması, ona görünmesi, gömleğinin yakasına üflemesi ve üflemek için ona yakınlaşmasıdır. Bunlar, hiçbir kadına verilmiş özellikler değildir. Ayrıca Hz. Meryem, Rabbinin ke­limelerini tasdik etmiş ve çocuk doğacağı müjdesi kendisine verilince Hz. Zekeriyya’nın alâmet istemesi gibi ayrıca bir alâmet istememiştir. İşte bundan dolayı yüce Allah indirdiği Kitab-ı Hakiminde ona “Sıddîka: çokça tasdik eden, Rabbinin sözlerini doğrulayan kadın” adını vererek şöyle buyurmuştur: “Ve onun annesi sıddîka bir kadındı.” (el-Maide, 5/75). Bir başka yerde de yü­ce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ve o Rabbinin kelimelerini ve kitaplarını tas­dik etmişti. O kânitlerden (Allah’ın buyruklarına itaat edenlerden) idi” (et-Tahrim, 66/12).

Böylelikle yüce Allah Hz. Meryem’in hem sıddîk oluşuna, hem müjde ke­limelerini tasdik edip doğruladığına, hem de itaat eden kânitlerden olduğu­na tanıklık etmiş bulunmaktadır. Ancak Hz. Zekeriyya’ya çocuk sahibi ola­cağı müjdesi verilince o, yaşının büyüklüğünü ve karısının da kısırlığını gö­zünün önüne getirerek: Karım da kısırken benim nasıl çocuğum olabilir? di­ye sormuş ve kendisine bir alemet verilmesini istemişti. Hz. Meryem’e çocuk sahibi olacağı müjdesi verilince o, kendisinin bakire olduğunu, ona hiçbir in­san elinin değmediğini hatırına getirince de kendisine: “Evet, öyledir ve Rabbin buyurdu ki:” (Meryem, 19/21) diye ona cevap verilmiş, o da bu kadarı ile yetinmiş, Rabbinin kelimelerini doğrulamış, bu işin içyüzünü bilenden ay­rıca bir alâmet istememiştir. Peki, bütün âlemler arasında Hz. Âdem’in kız ço­cuklarından böyle üstün menkıbeleri bulunan bir başka kadın var mıdır? İş­te bundan dolayı rasûllerle birlikte cennete es-sabikûnu (ileri gidenleri) ge­ride bıraktığı rivayet edilmiştir.

Rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Cennete be­nim ümmetimin ileri gidenlerinden, aralarında İbrahim, İsmail, İshak, Ya’kub, Esbat (Hz. Yakub’un evlatları) Mûsâ, İsa ile İmrân kızı Meryem gibi ondört adam dışında, hiç kimse daha önce cennete gitmeyecektir diye yemin ede­cek olursa şüphesiz ki benim bu yeminim doğrudur. ” [238]

Zahir bilgisini öğrenip de zahir şeyleri gizli şeylere delil gösteren kim­selerin, Rasûlullah (sav)’ın şu hadis-i şeriflerine de dikkat etmeleri gerekir­di: “Ben Âdem evladının efendisiyim, bununla birlikte övünmüyorum…” Devamla onun: “Kıyamet gününde Hamd sancağı benim elimde olacaktır. Kerem anahtarları elimde olacaktır. Ben ilk konuşacak olanım, ilk şefaat ede­cek olanım, ilk müjde verecek olanım, ilk… ve ilk… olanım” [239] buyruğunda işaret edilen bu dünya hayatındaki sair peygamberlere olan üstünlük ve efen­diliğe ancak batındaki çok büyük bir özelliği dolayısıyla nail olduğuna da dik­kat etmeleri gerekirdi. İşte Hz. Meryem’in de Kur’ân-ı Kerîm’de sıddîk ol­duğuna ve Rabbinin kelimelerini tasdik ettiğine dair Allah’ın şahitliğine mazhar olması, ancak onu oldukça yücelten, yaklaştıran bir mertebe dolayısıy­la olmuştur. [240]

Hz. Meryem’in peygamber olmadığını söyleyen kimselerin açıklaması da şöyledir: Onun meleği görmesi, ashabın Hz. Cebrail’i İslâm’a ve imana dair soru sormak üzere Dihyetu’l-Kelbi’ye benzer bir şekilde görmelerini andır­maktadır. Ashab-ı Kiram o meleği bu şekilde görmekle peygamber olmadılar. Ancak birinci görüş daha zahir (daha güçlü)dir ve çoğunluk da bu kanaat­tedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Kurtubî -merhum- de işaret ettiğimiz âyetleri tefsir ederken “erkekler” anlamına gelen “rical” kelimesini “Âdemoğullan” diye tefsir etmekle birlikte; bilhassa Yûsuf, 12/109. âyeti tef­sir ederken el-Hasen’in: “Allah ne bedevilerden, ne kadınlardan ne de cinlerden bir Pey­gamber göndermiştir” sözlerini nakletmekte daha sonra da şunları söylemektedir: “İlim adamları derler ki: Rasûlün şartlarından biri de Âdemoğlundan, erkek ve şehirli olmasıdır.” [241]

  1. “Ey Meryem, kunut ile Rabbinin divanına dur, secdeye kapan, rükû’ edenlerle birlikte rükû’ et.”

Mücahid’den nakledildiğine göre “kunût et”; namazda uzunca kıyamda dur, demektir. Katade ise, devamlı olarak O’na itaat et anlamındadır, der. “Ku-nut”un anlamına dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/116. âyet 5. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

el-Evzaî der ki: Melekler ona bunu deyince kalkıp namaza durdu. Ayak­ları şişinceye ve ayaklarından kan ve irin akıncaya kadar ayakta namaz kıl­maya devam etti. Selam olsun ona…

“Secdeye kapan, rükû’ edenlerle birlikte rükû’ et.” Burada rükû’dan ön­ce secdeye kapanmanın sözkonusu edilmesinin sebebi “ve” atıf harfinin ter­tibi gerektirmeyişindendir. Bu hususa dair görüş ayrılıkları ise Bakara Sûre-si’nde yüce Allah’ın: “Şüphe yok ki Safa ile Merve Allah’ın alâmetlerinden-dir” (el-Bakara, 2/158) buyruğu açıklanırken ele alınmıştır. Şayet: “Zeyd ve Amr kalktı” denilecek olursa Amr’ın Zeyd’den önce kalkmış olması mümkün­dür. Buna göre buradaki buyruğun anlamı: Rükû’ et ve secde yap” şeklinde olur. Bir görüşe göre ise onların şeriatinde sücud, rükû’dan önce imiş.

“Rükû’ edenlerle birlikte rükû’ et” buyruğu hakkında da şöyle denilmiş­tir: Yani onlarla birlikte namaz kılmıyor isen de onların yaptıklarını yap, an­lamındadır. Bundan kastın, cemaatle namaz kılmak olduğu da söylenmiştir. Yine buna dair açıklamalar daha önceden Bakara Sûresi’nde (2/43. âyet 5. başlık ve devamı) geçmiş bulunmaktadır. [242] .

  1. Bunlar sana vahyetmekte olduğumuz gayb haberlerindendir. Meryem’in bakımını hangisi üzerine alacak diye kalemlerini atarlarken sen yanlarında değildin. Çekişirlerken de sen yan­larında bulunmadın.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1- Gayb’ın Haberleri:

Yüce Allah’ın: “Bunlar sana vahyetmekte olduğumuz gayb haberlerin-dendir” buyruğundan kasıt şudur: Yani Zekeriyya, Yahya ve Meryem (hep­sine selam olsun)’ın durumlarına dair sözünü ettiğimiz bu hususlar gayba da­ir haberlerdendir.

“Sana vahyetmekte olduğumuz” buyruğunda da Muhammed (sav)’ın peygamberliğine açık bir delil vardır. Çünkü Hz. Peygamber geçmişlerin ki­taplarını okumamış olduğu halde, Hz. Zekeriyya ile Hz. Meryem’in kıssala­rını indirdiği gibi; bunlara dair haberler vermiştir ve bu konuda kitap ehli de onu tasdik etmişlerdir.

Yüce Allah’ın: “Sana vahyetmekte olduğumuz” buyruğu ile Bun­lar” buyruğuna işarette bulunmuştur. İşte bu kelimenin müzekker gelmesi­nin sebebi de budur.

Burada “vahyetmek”ten kasıt ise, Peygamber (sav)’a risalet vermek de­mektir. Vahiy ise, ilham ile de olabilir, işaretle de olabilir, başka şekillerde de olabilir. Sözlükte bunun asıl anlamı birşeyi gizlice bildirmek demektir. İş­te bundan dolayı ilham da vahiy diye adlandırılır olmuştur. Yüce Allah’ın şu buyruklan da bu kabildendir: “Hani Ben Havarilere vahyetmiş idim.” (el-Ma-ide, 5/111); “Ve Rabbin arıya vahyetti ki..” (en-Nahl, 16/68).

“Havarilere vahyettim” buyruğunun onlara emrettim, anlamına olduğu da söylenmiştir, ile aynı anlamda olup, “vahyetti” demektir, el-Accac der ki:

“Ve ona karar bulmasını vahyetti, o da karar buldu.!

Yani Allah arza karar bulmasını emretti, o da karar buldu.

Hadis-i şerifte de “Sür’atlice, sür’atlice” [243] denilmektedir. Bu kelimeden fiil ise; şeklinde gelir.

İbn Faris der ki: Vahiy, işaret, yazmak ve haber göndermek (risalet) de­mektir. Senden başkasına bilmek üzere bıraktığın herşeye (vahy) denir. Na­sıl olursa olsun. Vahiy aynı zamanda hızlı demektir. Sese de ‘el-Vahâ’ deni­lir. Onlara bağırdık, çağırdık anlamında (vahiy kökünden olmak üzere- “” denilir. [244]

2- Hz. Meryem’in Himayesi:

Yüce Allah’ın: “…. sen yanlarında değildin” yani ya Muhammed, sen onların bulundukları yerde, huzurlarında bulunmuyordun, demektir.

“Kalemlerini atarlarken.” Kalem kelimesi birşeyi kesmek anlamına ge­len; (-uİS)’dan gelmektedir. Bunun fal için kullandıkları oklar anlamına ol­duğu söylenmiştir. Kendileriyle Tevrat’ı yazdıkları kalemleri olduğu da söy­lenmiştir, daha uygun açıklama şekli budur. Çünkü yüce Allah fal oklarını kul­lanmayı yasaklayarak: “Bu, bir fısktır” (el-Maide, 5/3) diye buyurmuştur. Şu kadar var ki, onların bu işi cahiliyye döneminde yaptıkları şekilden başka tür­lü ve başka maksatla yapmış olmaları da düşünülebilir.

“Meryem’in bakımını hangisi üzerine alacak diye..” Hangisi onu büyü­tecek diye. Zekeriyya (as): “Onu almaya en çok hak sahibi benim. Çünkü tey­zesi benim yanımdadır” demişti. Meryem’in annesi olan Fâkûd kızı Hanne’nin kızkardeşi Fakud kızı Eşyi’ onun hanımı idi.

Sair İsrailoğulları ise: Hayır biz onu almaya daha hak sahibiyiz. Çünkü o bizim büyük ilim adamımızın kızıdır, demişlerdi.

Bunun üzerine onu himayelerine almak üzere kur’a çektiler. Herkes ken­di kalemini getirdi ve kalemlerini akan suya atmaları, kimin kalemi durup da su onu akıntısıyla sürükleyerek götürmezse, o kimsenin Meryem’i yanına ala­cağı üzerinde ittifak ettiler.

Peygamber (sav) buyurdu ki: “Sair kalemler suyun akıntısına kapılıp git­ti, fakat Zekeriyya’nın kalemi üstte kaldı.” [245]

Bu da Hz. Zekeriyya için bir mucize idi. Çünkü o bir peygamberdi ve onun eliyle mucizeler ortaya çıkardı. Başka açıklamalar da yapılmıştır.

“Meryem’in bakımını hangisi üzerine alacak diye” buyruğu mübtedâ ve haber olup sözün delâlet ettiği gizli fiil ile nasb mahallinde mübteda ve ha­berdir. İfadenin takdiri ise şöyledir: Meryem’i hangisi himayesine alacak di­ye bakıyorlardı. Burada fiilin: “Hangisi” kelimesinde amel etmeyişi­nin sebebi, istifham (soru) için oluşudur. [246]

3- Kur’a Çekmenin Hukukî Değeri:

Kimi ilim adamımız bu âyet-i kerimeyi kur’anın kabul edileceğine delil gös­termiştir. Kur’a bizim şeriatimizde paylaştırmada adaleti isteyen herkes için aslî bir ilkedir. Fukahânın cumhuruna göre delilleri eşit seviyede olan kim­selere göre kur’a sünnettir. Böylelikle taraflar arasında adalet sağlansın, kalpleri mutmain olsun ve onların arasında hakları paylaştıran kimse hakkın­da zanda bulunma ihtimalleri ortadan kalksın ve eğer paylaştırılan tek bir cins­ten ise, hak sahiplerinden birisi ötekinden daha fazla hak almasın. Kitap ve Sünnete uymak, bunun böyle olmasını gerektirir.

Ebu Hanife ve arkadaşları kur’a gereğince uygulamada bulunmayı kabul etmezler. Bu konuda vârid olmuş hadis-i şerifleri red ederek, bunların hü­küm bakımından bir anlam ifade etmediklerini ve yüce Allah’ın yasaklamış olduğu fal oklarına benzediğini söylemişlerdir.

İbnu’l-Münzir ise Ebu Hanife’den kurayı caiz kabul ettiğini ve şöyle de­diğini nakletmektedir: Kur’a, kıyasa göre uygun bir yol değildir. Fakat biz­ler bu konuda kıyası terkedip ilgili rivayetleri ve sünnetteki delilleri alıp ka­bul ettik.

Ebu Ubeyd der ki: Üç peygamber kur’a ile amel etmişlerdir. Bunlar Yu­nus, Zekeriya ve peygamberimiz Muhammed (sav)’dır. İbnu’l-Münzir der ki: Kur’a ile uygulama yapılacağı hususu, ortak kimseler arasında paylaştırılan şeyler hakkında ilim adamları tarafından adeta icma ile kabul edilmiş gibi­dir. O bakımdan kurayı reddedenin sözünün bir anlamı yoktur. Buhârî “Ki-tabu’ş-Şehâde”nin sonlarında: “İçinden çıkılmaz işlerde kur’a ve yüce Allah’ın: “Kalemlerini atarlarken” buyruğunu” açtıktan sonra en-Nu’man b. Beşir’in şu hadis-i şerifini nakleder: “Allah’ın sınırları üzerinde duran ve onlar hak­kında riyakârlık yapan kimsenin misali, bir geminin (yerlerini) paylaştırmak üzere kur’a çekenlerin durumuna benzer….” [247]

İnşaallah el-Enfal Sûresi (8/25. âyet 1. başlıkta) ile Zuhruf Sûresi’nde (43/34. âyet 5. başlıkta) buna dair açıklamalar gelecektir. Ayrıca Um-el-Ala’nın Ensar, Muhacirlerin nerede kalacaklarına dair kura çektikleri vakit pay­larına Osman b. Maz’ûn’un düştüğüne dair rivayeti; Hz. Aişe’nin de: “Rasû-lullah (sav) bir yolculuğa çıkmak istediğinde hanımları arasında kur’a çeker­di. Hangisinin payı çıkarsa onunla birlikte yolculuğa çıkardı” anlamındaki ha­disi de (Buhârî) orada zikretmektedir. [248]

Bu hususta (yolculukta hanımlardan birisi ile çıkma) İmam Malik’ten farklı rivayet gelmiştir. Bir seferinde bu hadis-i şerif dolayısıyla kur’a çeker derken, bir diğer seferinde yolculukta kendisine hangisini daha uygun bu­luyorsa onunla yola çıkar, demiştir.

Ebu Hureyre yoluyla gelen hadis-i şerife göre de Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Şayet insanlar ezan okumakta ve birinci safta ne gibi hayır­ların bulunduğunu bilip de sonra da bunu yapmak için kur’a çekmekten baş­ka bir yol bulamayacak olsalardı elbette kur’a çekerlerdi.” [249]

B¥u anlamda hadis-i şerifler pek çoktur. Kur’anın ne şekilde çekileceği ve konu ile ilgili görüş aynlıkları fıkıh kitaplarında sözkonusu edilmiştir. Ebu Ha-nife şu sözleriyle delilini açıklar: Hz. Zekeriyya ile Peygamber (sav)’ın ha­nımları arasında kur’a çekmesi şayet kur’asız olarak aralarında razı olup an­laşabilselerdi caiz olacak şeyler kabilindendi.

İbnu’l-Arabî ise der ki: Böyle bir gerekçe zayıftır. Çünkü kur’anın fayda­sı ancak taraflardan her birisinin o hakkın kendisinin olmasını istediği hal­lerdeki gizli hükmü ortaya çıkarmaktır. Karşılıklı rıza ile ortaya çıkacak olan birşey ise başka bir konudur. Herhangi bir kimse: Kur’a, karşılıklı rızanın söz-konusu olmasıyla birlikte yapılır, diyecek olursa şunu belirtelim ki kur’a kar­şılıklı rıza ile birlikte hiçbir zaman yapılmaz.

Kur’a ancak tarafların karşılıklı olarak cimrilik gösterdiği ve başkasına ver­meyi kendiliğinden razı olmadığı şeyler hakkında olur. Şafiî’ye ve kur’ayı ka­bul edenlere göre de kur’anın şekli şöyle olur: Birbirine eşit küçük parçalar kesilir. Her bir parçanın üzerine pay sahibinin adı yazılır. Bundan sonra yi­ne aralarında fark olmayacak şekilde çamurdan birbirine eşit parçalar arası­na yerleştirilir. Sonra bu çamurlar azıcık kurutulup arkasından bu işlemler­de hazır bulunmayan bir adamın elbisesine bırakılıp elbisesi üzerine örtülür, sonra bu adam elini uzatır ve bir yuvarlak çamur parçası çıkarır. Bir adamın adı çıktı mı, kendisi için kur’a çekilen pay, o kişiye verilir. [250]

4- Teyzenin Hadane Hakkı:

Âyet-i kerime aynı şekilde teyzenin hadâne (annesi ölmüş küçük çocuğun bakımını üstlenme) hakkının nine dışında diğer akrabalardan daha öncelik­li olduğunu göstermektedir. Peygamber (sav) da -Emetullah adındaki- Hz. Hamza’nın kızını, teyzesi nikâhı altında bulunan Ca’fer’e verilmesi hükmü­nü vermiş ve: “Teyze anne makamındadır” demiştir. [251] Bu mesele daha ön­ce Bakara Sûresi’nde (2/233- âyette 9. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Ebû Dâvûd, Hz. Ali’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Zeyd b. Hari­se Mekke’ye gitti ve Hamza’nın kızını getirdi. Ca’fer: Ben onu yanıma alaca­ğım. Çünkü onu almaya daha çok ben hak sahibiyim. Hem amcamın kızıdır, hem de teyzesi benim yanımdadır ve teyze de anne demektir, dedi. Hz. Ali de: Hayır, onu almaya ben daha bir hak sahibiyim. Hem benim amcamın kı­zıdır, hem benim yanımda Rasûlullah (sav)’ın kızı vardır. O bu kızı almaya daha bir hak sahibidir, dedi. Zeyd de: Onu almaya ben daha çok hak sahi­biyim. Çünkü onun için ben yolculuk yaptım, yola koyuldum ve onu ben ge­tirdim. Peygamber (sav) yanlarına çıktı ve bazı şeylerden söz ederek dedi ki: “Bu kız çocuğuna gelince; ben onun Cafer’e verilmesini hükme bağlıyorum. Teyzesiyle birlikte olacak ve zaten teyze bir annedir.” [252]

İbn Ebî Hayseme’nin naklettiğine göre Zeyd b. Harise Hz. Hamza’nın va­sisi idi. Buna göre teyze, vasiden daha bir hak sahibi olur. Amcaoğlu ise, eğer teyzenin kocası ise, hadane hususunda -her ne kadar- teyze kızı için mah­rem olmasa dahi- hadaneyi kesen bir engel değildir. [253]

  1. Hani melekler şöyle demişti: “Ey Meryem, Allah kendinden bir kelimeyi sana müjdeliyor. Adı Meryem oğlu İsa Mesih’tir. Dünyada da âhirette de şanı yücedir, Allah’a yakın kılınanlar­dandır.
  2. “Beşiğinde de yetişkinlik halinde de insanlarla konuşacaktır ve salihler dendir.”

Bu buyrukta da önceden geçtiği üzere Hz. Meryem’in peygamberliğine bir delil vardır.

“Hani” anlamında kelimesi “çekişirlerken” buyruğuna taalluk et­mektedir. Bunun yüce Allah’ın: “Sen onların yanında bulunmadın” buyru­ğuna taalluk etmesi de mümkündür.

“Kendinden bir kelimeyi” anlamındaki buyruğunu Ebu’s-Semmâl: şeklinde okumuştur ki buna dair açıklamalar önceden (39. âyette) geçmiş bulunmaktadır.

“Adı Meryem oğlu İsa Mesih’tir.” Burada “kelime” kelimesi, erkek çocuk anlamına geldiğinden dolayı dişi olarak; Onun adı; dememiştir.

“Mesih” Hz. İsa’nın lakabı olup sıddîk anlamındadır. Bunu İbrahim en-Ne-haî söylemiştir. Denildiğine göre bu kelime, arapçalaştınlmış bir kelimedir. Bunun aslı ise şin’lidir (meşih). Bu kelime müşterek bir lafızdır.

İbn Fâris der ki: Mesîh, damar, sıddîk, üzerinde yazı ve nakış bulunma­yan düz dirhem anlamındadır. Mesh ise cima demektir. Erkek kadın ile cima ettiği vakit bu tabir kullanılır. Düz olan yere de (aynı kökten gelmek üzere): “el-emsah denilir. Kaba etleri oldukça zayıf olan kadına da “el-meshâ” de­nilir. tabiri; filân güzeldir, demektir. Güzel olan yaya “mesîha” denilir ki çoğulu da “mesâih” diye gelir. Şair der ki:

“Onların yan taraflarında yana yatmış yumuşak yaylan vardır Fakat bu yaylar zayıf da değildir, ince de değildir.”

Hz. Meryem’in oğlunun unvanı olan “Mesih” kelimesinin nereden alındı­ğı konusunda da farklı görüşler vardır. Yeryüzünü meshettiği, yani orada ka­rar bulmaksızın gidip geldiği için bu adın verildiği söylenmiştir. İbn Abbas’tan rivayet edildiğine göre ise Hz. İsa, musibet sahibi birisine meshetti mi (eli­ni sürdü mü) mutlaka iyileşirdi. Ona “Mesîh” adı bundan dolayı verilmiş gi­bidir. Buna göre “Mesîh” kelimesi fail anlamında fe’îl veznindedir.

Bir diğer görüşe göre Hz. İsa, bereket yağı ile meshedildiği için bu adı al­mıştır. Peygamberlere bu yağdan sürülürdü. Bu, kokusu hoş olan bir yağ idi. Bu yağ birisine sürüldü mü peygamber olduğu bilinirdi.

Yine denildiğine göre Hz. İsa’nın ayak tabanlanndaki iki çukur, düz ol­duğu (mensûh) için bu adı almıştır.

Güzelliğin onu meshetmesi yani güzelliğinin açıkça görülmesi dolayısıy­la bu adı aldığı da söylenmiştir.

Ona bu adın veriliş sebebinin günahlardan temizlenmekle meshedildiğin-den dolayı olduğu da söylenmiştir. Ebu’l-Heysem ise der ki: (Sonu ha’lı ola­rak) el-mesîh kelimesi (sonu hı’h olarak) el-mesîh kelimesinin zıddıdır. “Al­lah onu meshetti” denildiği zaman, güzel ve mübarek bir hilkat ile yarattı, de­nilir. (Hı’h olarak) “onu meshetti” ise çirkin ve lânetli bir şekilde yarattı, an­lamındadır.

İbnu’l-Arabî der ki: Mesîh sıddîk demektir. Mesîh (hı’h olarak) bir gözü kör demektir ki Deccal bu ad ile anılır.

Ebu Humeyd de der ki: Mesih’in İbranice aslı “şin”li olarak “meşih”tir. “Mu­şa” kelimesi Arapçaya “Musa” şeklinde geçtiği gibi, bu da “mesih” şeklinde gelmiştir. Deccâl’e “mesih” adının veriliş sebebi ise, iki gözünden birisinin meshedilmiş (kör) olmasından dolayıdır. Deccâl’in ise “mim” esreli ve “sin” harfi de şeddeli olmak üzere “missîh” diye adlandırıldığı da söylenir. Bazı­ları da bu kelimeyi aynı şekilde son harfi “noktalı hı” olarak da söylemişler­dir. Bazı dilciler ise bu kelimeyi “mim” harfini üstün, “hı” harfini de şedde-siz olarak “mesîh” şeklinde söylemişlerdir. Ancak birincisi daha uygundur, çoğunluğun kabul ettiği de budur. Ona bu adın veriliş sebebi onun (Deccal) yeryüzünü dolaşacak olmasıdır. Yani Mekke, Medine ve Beyt-i Makdis dışın­da yeryüzündeki bütün beldelere girebilecektir. O bakımdan bu da faîl an­lamında “fail” vezninde bir kelimedir. Deccal, yeryüzünü mihnet ile mesh ede­cek (dolduracaksa); Hz. Meryem’in oğlu ise ni’met ile meshedecektir.

(Deccâl’in adı olarak) Mesih’in gözünün birisi meshedilmiş (kör) anlamı­na gelmesi halinde bu kelime, “mef’ûl” anlamında fail veznindedir. Şair der ki:

“Şüphesiz Mesih (ha ile); Mesih (hı ile)’i öldürecektir.”

Müslim’in Sahih’inde Enes b. Malik’ten şöyle dediği rivayet edilmektedir: Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: “Deccal’in uğrayıp geçmeyeceği bir belde yoktur. Mekke ile Medine müstesna.”[254]

Abdullah b. Amr yoluyla gelen rivayette ise: “Ka’be ve Beytü’-l-Makdis müstesna” şeklindedir. Bunu Ebu Cafer et-Taberî zikretmektedir. Ebû Cafer et-Tahâvî ise şunu ilave etmektedir: “Ve Tür Mescidi müstesna.” Tahavi bu­nu Cunâde b. Ebi Umeyye yoluyla Peygamber (sav)’ın ashabından birisinden rivayet eder. O da Hz. Peygamber’den bunu rivayet eder.

Ebu Bekr b. Ebi Şeybe’nin Samura b. Cündüb’den rivayet ettiğine göre Pey­gamber (sav) şöyle buyurmuştur: “O (Deccal) bütün yeryüzünde ortaya çı­kacaktır, ancak Harem, Beytü’l-Makdis müstesna ve o Beytü’l-Makdis’te mü’minleri muhasara altına alacaktır.” Daha sonra hadisin geri kalan kısmı­nı zikreder.

Müslim’in Sahihinde ise şöyle denilmektedir: “O bu halde iken yüce Al­lah Meryem oğlu Mesih’i gönderecektir. O da, iki elbiseye bürünmüş, iki eli­ni iki meleğin kanatları üzerine koymuş olarak Dımaşk’ın doğusunda el-Me-nartu’l-Beydâ (Beyaz Minare )nin yakınında nazil olacaktır. Başını eğdiği va­kit damlar, yukarı kaldırdığı vakit ondan inciyi andıran gümüş taneleri saçı-lacaktır. Onun nefesinin kokusunu alan bir kâfir mutlaka ölür. Onun nefesi ise gördüğü son noktaya kadar ulaşır. (İsa) onu (Deccal’i) takip edecektir ve sonunda ona Babu Lüd denilen yerde yetişecek ve onu öldürecektir” diye­rek hadisi bütünüyle nakleder.[255]

Şöyle de denilmiştir: Mesih Hz. İsa’nın başka bir kökten türememiş bir is­midir. Bu ismi ona Allah vermiştir. Buna göre “İsa” kelimesi “Mesih” kelime­sinden aynıyla bedel olur. İsa ise Arapça olmayan bir isimdir. Bundan dola­yı munsarıf değildir. Eğer bunu Arapça bir kelime kabul edecek olsak dahi, özel isim olunca da nekre olunca da munsanf olmaz, çünkü bu kelimenin so­nunda te’nis “elifi vardır. Şayet bu kelime müştak (başka kökten türemiş) bir kelime olursa, yönetmek ve başında işlerini idare etmek anlamına gelen ‘dan türemiş olur.

“Şanı yücedir (vecîh)”: Yani makam ve mevkisi yüksek, şerefli kimse de­mektir. Hal olmak üzere nasbedilmiştir. Bu açıklama el-Ahfeş’e aittir.

“Allah’a yakın kılınmışlardandır.” Allah nezdinde yakın olanlardandır. Bu kelime az önce geçen: “Şanı yücedir” kelimesine atfedilmiştir. Yani aynıştu mes :kul İmal 30/4

“Ve salihlerdendir.” Bu kelime de yine aynı şekilde: “Şanı yücedir” ke­limesine atfedilmşitir. Yani o, Allah’ın salih kullarındandır da.

Ebu Bekr b. Ebû Şeybe şunu rivayet etmektedir: Bize Abdullah b. İdris, Husayn’dan o Hilal b. Yesaf’dan naklederek dedi ki: Beşikte yalnız üç kişi konuşmuştur. Bunlar İsa, YusuPun sahibi (yani kıssasında sözü edilen kişi) ile Cüreyc’in kıssasında sözü edilen kişidir. O, bu şekilde “Yusuf un sahibi” diye ifade kullanmıştır.

Müslim’in Sahih’inde ise Ebu Hureyre’den Peygamber (sav)’ın şöyle de­diği rivayet edilmektedir: “Beşikte üç kişiden başkası konuşmuş değildir. (Bun­lar) Meryem oğlu İsa, Cüreyc’in sahibi ile zorba birisinin adamıdır. Küçük bir çocuk annesinden süt emmekte iken …” diyerek hadisi uzun uzadıya nak-leder. [256]

Ashab-ı Uhdud kıssasına dair Suhayb’ın rivayet ettiği hadiste de şöyle de­nilmektedir: “Bir kadın da imanı dolayısıyla ateşe atılmak üzere getirildi. Be­raberinde de bir küçük çocuk vardı.”

Müslim’den başka eserlerde: “Süt emen bir çocuk getirdi. Ateşe düşmek­te tereddüt etti. Çocuk ona: Anacığım, sabret, çünkü sen hak üzeresin, de-di.”[257]

ed-Dahhâk ise der ki: Altı kişi beşikte konuşmuştur. Bunlar Yusuf un şa­hidi, Firavun’un karısı Maşita’nın küçük çocuğu, İsa, Yahya, Cüreyc’in adamı ile zorba olan kişinin adamı. ed-Dahhâk Ashab-ı Uhdud’dan söz etmez. Böylelikle o Ashab-ı Uhdud kısasında konuşan çocuktan söz etmemektedir. Onu da ilave ettiğimiz takdirde konuşanların sayısı yedi kişi olur. Bunun ile Hz. Peygamber’in: “Beşikteyken üç kişiden başka konuşan olmamıştır” ha­disi arasında bir tearuz yoktur. Çünkü Hz. Peygamber bu hadisi söylediği du­rumda iken kendisine vahyedilenlerden elde ettiği bilgiye göre konuşmuş­tur. Daha sonra yüce Allah bu hususta dilediği şeylerin bilgisini verdi; o da bunların haberini verdi.

Derim ki: Yusuf kıssasında kendisinden söz edilen kişiye dair açıklama­lar ileride geleceği gibi, Cüreyc kıssasında konuşan küçük ile zorba adamın ve Ashab-u Uhdudun kıssasında konuşan küçüğe dair açıklamalar da Müs­lim’in Sahih’inde yer almaktadır. Uhdud ashabı kıssası ise ileride yüce Al­lah’ın izniyle Buruc Sûresi’nde (85. sûre) gelecektir.

Firavun’un hanımı Maşita’nın küçük çocuğuna gelince; Beyhakînin riva­yetine göre İbn Abbas şöyle demiştir: Peygamber (sav) buyurdu ki: “İsra’ya çıkarıldığım gece hoş bir kokunun geldiği bir yerde yürüdüm. Bu neyin ko­kusudur diye sordum. Bana Firavun’un kızı Maşita ile onun çocuklarının, dediler. Maşita’nın tarağı elinden düşmüş o da: Bismillah demişti. Firavun’un (diğer) kızı: Babam mı, diye sorunca o şöyle dedi: Benim de Rabbim, senin de Rabbin, babanın da Rabbi. Senin babamdan başka Rabbin mi var? diye so­runca: Evet benim de Rabbim, senin de Rabbin babanın da Rabbi Allah’tır. Firavun onu çağırdı ve: Benden başka Rabbin var mı? diye sordu. O: Evet, benim de Rabbim senin de Rabbin Allah’tır. Bunun üzerine Firavun bakırdan büyük bir kazanın kızdırılmasını emretti. Daha sonra Maşita’nın oraya atıl­masını emredince: Senden bir isteğim var, dedi. Nedir o? diye sorunca şöy­le dedi: Benim ve çocuklarımın kemiklerini bir yere getirip koyacaksın. Fi­ravun: Evet senin bu istediğini üzerimizdeki hakkın dolayısıyla yerine geti­receğiz. Emir verdi ve çocukları biri ötekinin ardına ateşe atıldılar. Nihayet aralarında süt emen bir çocuğa sıra geldi. O da (annesine): Anneciğim atıl, tereddüt gösterme. Çünkü biz hak üzereyiz, dedi. (İbn Abbas) dedi ki: – Kü­çükken dört kişi konuşmuştur. İşte bu çocuk, Yusuf’un lehine şahitlik eden kişi ile Cüreyc kıssasında kendisinden söz edilen kişi ve Meryem oğlu Hz. İsa’dır.[258]

  1. Meryem dedi ki: “Rabbim bana bir beşer dokunmamışken benim nasıl çocuğum olabilir?” Dedi ki: “Öyledir, Allah dilediğini yara­tır. O birşeyin olmasını dilerse ona “ol” der; o da oluverir.”

Yüce Allah’ın: “Dedi ki: Rabbim…” Efendim, demektir. O bununla Hz. Ceb­rail’e hitap etmektedir. Çünkü Hz. Cebrail, ona insan suretinde görününce: Ben, senin Rabbinin sana tertemiz bir evlat bağışlaması için gönderdiği el­çisiyim, demişti. Hz. Meryem, onun bu sözlerini işitince, hangi yolla çocuk sahibi olacağını sordu ve dedi ki: Bana hiçbir beşer dokunmamışken benim nasıl çocuğum olur? Yani nikâh yoluyla kimse bana dokunmamışken. Ken­di adıyla-anılan sûrede ise: “Ve ben ahlâksız bir kadın da değilim.” (Meryem, 19/20) dediği nakledilmektedir. Bunu ise te’kid olmak üzere zikretmişti. Çün­kü onun: “Bana bir beşer dokunmamışken” şeklindeki sözleri helâl yolla olanı da haram yolla olanı da kapsamaktadır. Demek istiyor ki: Yüce Allah’ın yaratmakta uyguladığı adeti, çocuğun ya nikâh veya ahlâksızlık yoluyla dünyaya gelmesidir.

Şöyle de açıklanmıştır: O herhangi bir şeyi Allah’ın kudretinin dışında gör­müş değildir. Fakat bu çocuğun nasıl olacağını öğrenmek istemişti. Bu ço­cuk ileride evleneceği kocasından mı olacak; yoksa doğrudan Allah’ın yarat-masıyla mı var edilecek? Rivayet edildiğine göre Hz. Cebrail kendisine: “Öyledir, Allah dilediğini yaratır” ile “Öyle, fakat Rabbin, bu benim için pek kolaydır. Nitekim sen daha evvel birşey değilken seni yarattım; buyurdu” (Meryem, 19/9) deyince; gömleğinin yakasına ve yenine üfledi. Bu açıkla­mayı İbn Cüreyc yapmıştır.

İbn Abbas da der ki: Hz. Cebrail parmağı ile gömleğinin yenini tuttu ve ona üfledi. Anında Hz. İsa’ya gebe kaldı. Yine -yüce Allah’ın izniyle onun adıyla anılan sûrede açıklanacağı üzere- başka açıklamalar da yapılmıştı.

Kimisi de şöyle der: Hz. Cebrail’in üflemesi onun rahmine vardı ve öyle­likle hamile kaldı. Kimisi de şöyle cevap verir: Hz. İsa Hz. Cebrail’in üfleme­sinden yaratılmış olamaz. Çünkü o takdirde bu çocuğun bir kısmı melekten bir kısmı insandan olur. Fakat bunun sebebi de şudur: Yüce Allah Hz. Âdem’i yaratıp onun zürriyetinden mîsak alınca, suyun bir bölümü babala­rın sülblerinde bir bölümü de annelerin rahminde vardı. İki su bir araya gel­diği vakit çocuk olur. Yüce Allah bu iki türlü suyu Hz. Meryem’de bir ara­da yaratmıştı. Onun bir bölümünü rahminde bir bölümünü de sulbünde. Hz. Cebrail sulbüne, şehveti harekete gelsin diye üfledi. Çünkü kadının şehve­ti harekete gelmedikçe hamile kalmaz. Hz. Cebrail’in üflemesiyle şehveti ha­rekete gelince; sulbünde bulunan su, rahmine düştü. Böylelikle her iki su bir­birine karıştı ve bundan dolayı da hamile kaldı. İşte yüce Allah’ın: “Obirşe-yin olmasını dilerse” yani herhangi bir varlığı yaratmak isterse “ona: Ol der o da oluverir” buyruğunda anlatılan budur. Buna dair açıklamalar Bakara Sû-resi’nde (2/117. âyet 2. başlıkta) yeterince yapılmış bulunmaktadır.[259]

  1. Ona Kitabı, hikmeti, Tevrat’ı ve İncil’i öğretecek.
  2. Onu İsrailoğullarına peygamber olarak gönderecek ve (onlara şöyle diyecektir): “Ben size Rabbinizden bir âyet getirdim. Ben si­ze çamurdan kuş gibi birşey yapıp ona lifleyeceğim ve Allah’ın izniyle hemen kuş olacak. Anadan doğma körleri ve abraşı iyi edeceğim ve ölüleri dirilteceğim Allah’ın izniyle. Yediklerinizi ve evlerinizde sakladıklarınızı da size haber vereceğim. Eğer iman edenler iseniz elbette bunlarda sizin için bir delil vardır.”

Yüce Allah’ın: “Ona Kitabı, hikmeti, Tevrat’ı ve İncil’i öğretecek” buy­ruğu ile ilgili olarak İbn Cüreyc şöyle demektedir: Kitaptan kasıt, yazı yaz­mak ve hattır. Bunu yüce Allah’ın, İsa (as)’a öğretmiş olduğu Tevrat ve İn­cil’den başka bir kitap olduğu da söylenmiştir.

“Onu İsrailoğullarına peygamber olarak göndereceğiz.” Onu peygam­ber kılacağız, demektir. Yahut peygamber olarak onlarla konuşacak, anlamın­dadır.

Bunun daha önce geçen yüce Allah’ın: “Şanı yücedir” buyruğuna atıf ol­duğu da söylenmiştir. el-Ahfeş der ki: Dilediğiniz takdirde Bir pey­gamber olarak” buyruğundaki “vav”ı fazladan gelmiş “rasûl: Peygamber” ke­limesini de “ona öğretecek” anlamındaki: kelimesinin sonundaki “he” harfinden hal kabul edebilirsiniz. O zaman ifade: “Ve bir rasûl olarak ona Kitabı öğretir” takdirinde olur. Ebu Zerr yoluyla gelen uzunca hadis-i şe­rifte de şöyle denilmektedir: “İsrailoğullarının ilk peygamberi Musa’dır, son Peygamberleri ise İsa’dır.”

“Ben size çamurdan” kuşa benzer bir suret ve onu andıran ölçülerde “kuş gibi birşey yapıp ona lifleyeceğim.” el-A’rec burada geçen; gibi birşey” kelimesini Ebu Cafer ile birlikte şeddeli olarak şeklinde oku­muşlardır. Diğerleri ise hemzeli okumuşlardır. Kuş anlamına gelen: “Tayr” kelimesi hem müzekker hem müennes gelebilir.

“Ona üfleyeceğim”, yani yaptığım o kuşlardan birisine yahut çamura üf-leyeceğim o da bir kuş olacak. “Tacir” kelimesinin çoğulu “tecr” geldiği gi­bi “tair” kelimesinin çoğulu da “tayr” diye gelir.

Vehb der ki: Hz. İsa’nın bu şekilde yaptığı kuş, insanlar ona baktıkları sü­rece uçardı. İnsanların gözünden kayboldu mu yere ölü düşerdi. Böylelik­le yaratığın yaptığı iş ile yüce Allah’ın fiili arasındaki fark ortaya çıkmış olu­yordu.

Şöyle de denilmiştir: O yarasadan başka bir kuş yapmıyordu. Çünkü ya­ratılış itibariyle en mükemmel olan kuş odur. Böylelikle bu, ileri derecede ilâhî kudretin ifadesi oluyordu. Çünkü yarasanın hem memesi, hem dişleri hem de kulağı vardır. Ayrıca ay hali olur, temizlenir ve yavrular.

Şöyle de denilmektedir: Onların Hz. İsa’dan yarasa yaratmasını istemele­rinin sebebi, diğer mahlukattan daha bir hayret verici oluşundandır. Onun ayırdedici özelliklerinden bir tanesi de; o yarasanın sadece et ve kandan iba­ret olması, tüysüz olduğu halde uçması ve diğer canlıların yavruladığı gibi yavrulamasıdır. Fakat sair kuşların yumurtladığı gibi yumurtlamaz. Yavrula-dıktan sonra memelerine süt gelir ve memelerinden süt çıkar. Ne gündüzün aydınlığında ne gecenin karanlığında görür. O yalnız güneşin batışından son­ra bir süre; tan yerinin ağarmasından sonra ve iyice aydınlanmadan önce bir süre görür. İnsanın güldüğü gibi güler, kadının ay hali olduğu gibi o da ay hali olur.

Şöyle de açıklanmıştır: Onların Hz. İsa’dan böyle bir şeyi yaratmasını is­temeleri işi yokuşa sürmek içindir. O bakımdan onlar Hz. İsa’ya: Eğer bu söz­lerini doğru söylüyor isen, bize bir yarasa yarat ve bunun canı olsun, dedi­ler. Hz. İsa da bir çamur aldı, onu yarasa şekline soktu, sonra da ona üfle­di. O da havada uçan bir kuş oldu.

Çamura şekil vermek ve çamura üflemek Hz. İsa tarafından, yaratmak ise Allah tarafındandır. Üflemenin Hz. Cebrail tarafından, yaratmanın da Allah tarafından oluşu gibi.

Yüce Allah’ın: “Anadan doğma körleri ve abraşı iyi edeceğim ve ölüle­ri dirilteceğim Allah’ın izniyle” buyruğuna gelince; bu buyruktaki “anadan doğma kör: el-ekmeh” kelimesi İbn Abbas’tan gelen rivayete göre anadan doğma kör olarak açıklanmıştır. Ebu Ubeyde de böyle demektedir. el-Ekmeh kör olarak doğan kimse demektir. Ebû Ubeyde, Ru’be’ye ait olan şu mısraı da zikreder:

“Ve o anadan doğma körün geri dönüşü gibi geri döndü.”

İbn Fâris de der ki: Anadan kör doğana “ekmen” denildiği gibi; bu ba­zen sonradan da görülebilir. Şair Suveyd der ki:

“Ve iki gözü de kör oldu, tâ ki gözlerine ak düşünceye kadar.”

Mücahid, gündüzün gören, geceleyin göremeyen kimsedir, der. İkrime, ışıktan gözleri kamaşan kişi demektir, der. Fakat sözlükte körlük anlamında, fiil şekillerinde kullanılışı şeklindedir. ise, ben onu kör ettim, demektir.

Baras (abraşlık) ise bilinen bir hastalıktır ki, deride görülen beyazlıktır. el-Abraş ayın bir diğer adıdır. ise bilinen bir (zehirli keler) çeşididir. Çoğulu “ebâris” şeklinde gelir.

Özellikle bu iki hastalığın sözkonusu edilmesi doktorları aciz bırakan has­talık olmalarındandır. Hz. İsa döneminde ise en yaygın ve ileri meslek dok­torluk idi. İşte yüce Allah insanlara çağlarında ilerlemiş bir meslek türünden bir mucize göstermiştir.

“Ve ölüleri dirilteceğim Allah’ın izniyle.” Denildiğine göre Hz. İsa dört kişiyi diriltti. Bunların biri arkadaşı olan el-Âzir, diğerleri kocakarının oğlu, vergi memurunun kızı ile Hz. Nuh’un oğlu Sam idi. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

el-Âzir adındaki kişi Hz. İsa’nın mucizesinden birkaç gün önce vefat et­mişti. Hz. İsa yüce Allah’a dua etti. O da Allah’ın izniyle vücudundan yağ­ları damlayarak kalktı, yaşadı ve çocukları dahi oldu.

Kocakarının oğluna gelince yanında bu kadının oğlu naaşın üzerinde ta­şınırken Hz. İsa geçti. Yüce Allah’a dua etti, oğlu ayağa kalktı, elbiselerini gi­yindi, naaşım kendisi boynu üzerinde taşıdı, sonra akrabalarının yanına gitti.

Vergi memurunun kızına gelince, ölümü üzerinden bir gün geçmişti. Yü­ce Allah’a dua etti, bundan sonra o da yaşadı ve çocukları oldu.

Çevredekiler bunu görünce: Sen ölümü üzerinde fazla zaman geçmemiş kimseleri diriltiyorsun. Belki de bunlar ölmemişlerdi de geçici bir sekteye ya­kalanmış olabilirler. O bakımdan sen bize Hz. Nuh’un oğlu Sâm’ı dirilt. On­lara: Bana onun kabrini gösterin, dedi. Daha sonra Hz. İsa ve onunla birlik­te bir topluluk yola koyuldular. Nihayet onun kabrinin yanına vardılar. Yü­ce Allah’a dua etti, o da kabrinden saçları ağarmış olarak çıktı. Hz. İsa ona: Sizin döneminizde saç ağarması diye birşey yoktu. Nasıl oldu da saçlann ağar­dı, diye sorunca: Ey Allah’ın ruhu dedi. Sen beni çağırınca ben: Allah’ın ru­huna icabet et diyen bir ses işitim. Kıyametin koptuğunu zannettim, işte bu­nun dehşetinden olacak saçlarım ağardı. Hz. İsa ona ruhun nasıl kabzedil-diğini sordu, şu cevabı verdi: Ey Allah’ın ruhu, ruhun kabzedilmesinin acı­sı hançeremden gitmiş değildir.

Oysa ölümü zamanından itibaren dört bin yıllık bir süreden fazla bir za­man geçmişti. Çevresindekilere de: Onu tasdik ediniz, bu bir peygamberdir, dedi. Bir kısmı Hz. İsa’ya iman etti, bir kısmı da onu yalanlayarak; bu bir bü­yüdür, dedi.

İsmail b. Ayyaş’tan şöyle dediği rivayet edilmiştir. Bana Muhammed b. Tal-ha bir adamdan naklederek, Meryem oğlu İsa ölüleri diriltmek istediğinde iki rek’at namaz kılardı, dedi. Birinci rek’atte Tebâreke Sûresi’ni, ikinci rek’at-te ise Secde Sûresi’ni okurdu. Namazını bitirdikten sonra Allah’a hamd-ü se­nada bulunur, sonra da şu yedi isim ile Allah’a dua ederdi: Ey Kadîm, ey Ha-fiy, ey Daim, ey Ferd, ey Vitir, ey Ahad, ey Samed! Bunu Beyhakî zikreder ve: Bu hadisin senedi kavi değildir, der.[260]

“Yediklerinizi ve evlerinizde sakladıklarınızı da size haber verece­ğim. Eğer iman edenler iseniz elbette bunlarda sizin için bir delil vardır”

buyruğuna gelince, yani ben sizin yediklerinizi de sakladıklarınızı da bile­nim, demektir. Şöyle ki; Hz. İsa onların isteği üzere ölüleri diriltince, ondan bir başka mucize göstermesini isteyip şöyle dediler: Haydi evlerimizde ne­ler yediğimizi ve yarına ne saklayacağımızı bize haber ver. Hz. İsa onlara ha­ber vererek derdi ki: Ey filan, sen şunu şunu yedin, sen de şunu şunu yedin ve şunu şunu sakladın. İşte “.. haber vereceğim” âyeti ile kastedilen budur.

Mücahid, ez-Zührî ile es-Sahtiyanî, “” kelimesini “zel” harfi ile ve şeddesiz olarak; “” diye okurlardı.

Said b. Cübeyr ve başkaları ise şöyle demektedir: Hz. İsa, ilk mektep ço­cuklarına neler sakladıklarını haber verirdi. Nihayet o çocukların babalan, ço­cuklarına Hz. İsa ile birlikte oturmalarını yasakladılar.

Katade der ki: Kendilerine sofrada neler yediklerini ve başkalarından giz­lice neler sakladıklarını haber verirdi.[261]

  1. “Önümdeki Tevrat’ı tasdik edici olarak ve size haram kılınan ba­zı şeyleri helâl yapayım diye (gönderildim). Size Rabbinizden bir âyet de getirdim. Allah’tan korkun, bana da itaat edin.
  2. “Şüphe yok ki Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öy­leyse O’na ibadet edin. Doğru yol işte budur.”

Yüce Allah’ın: “… tasdik edici olarak” buyruğu daha önce geçen: “Pey­gamber olarak” buyruğuna atfedilmiştir. Bunun: Ben size tasdik edici ola­rak geldim, anlamında olduğu da söylenmiştir.

“Önümdeki” yani benden önceki “Tevrat’ı tasdik edici olarak ve size” yiyeceklerden “haram kılınan bazı şeyleri helâl yapayım diye.” Bu buyruk­ta hazf vardır. Yani size haram kılınan bazı şeyleri helâl kılayım diye geldim, anlamındadır.

Denildiğine göre Hz. İsa, onlara günahları sebebiyle kendilerine haram kılınmış ve Tevrat’ta bulunmayan şeyleri helâl kılmıştır. İçyağlarını yemek ve tırnaklı her bir hayvanı yemek gibi.

Şöyle de denilmiştir: Hz. İsa kendilerine aslında Tevrat’ta onlara haram kı­lınmamış olmakla birlikte, ilim adamlarının haram kıldığı birtakım şeyleri he­lâl kılmıştı.

Ebu Ubeyde der ki: Burada geçen “bazı” kelimesinin, herşey, hepsi an­lamına olması da muhtemeldir.

Lebîd der ki:

“Eğer beğenmeyecek olursam, (o) yerleri pek çok terkederim; Yahut da birtakım nefislere (herkese) ölümü gelip yapışır.”

Ancak böyle bir açıklama tetkikçi, inceleyici dilcilere göre yanlıştır. Çün­kü “bazı” ve “cüz” ifadeleri böyle bir yerde hepsi ve bütün anlamını ifade et­mez. Çünkü Hz. İsa, onlara Hz. Musa’nın haram kılmış olduğu birtakım şey­leri helâl kılmıştı. İçyağlarının yenmesi ve buna benzer şeyler gibi. Fakat on­lara öldürmeyi, hırsızlığı ve ahlâksızca herhangi bir işi helâl kılmamıştı.

Buna delil ise Katade’den söylediği rivayet edilen şu sözlerdir: Hz. İsa on­lara Hz. Musa’nın getirdiğinden daha yumuşak hükümler getirmişti. Her ikisine de bizim peygamberimize de Allah’ın selamı olsun. Çünkü Hz. Mû-sâ kendilerine deve etlerini ve bazı içyağlarını haram kılmıştı. Hz. İsa da bun­ların bir kısmını helâl kıldı. en-Nehaî ise: “Size ha­ram kılınan bazı şeyleri” buyruğunu şeklinde oku­muştur. Yani “size haram olan bazı şeyleri” anlamındadır. Delalet eden bir ka­rine ek olarak bulunduğu takdirde “bazı” kelimesi nadiren bütün anlamına da kullanılabilir. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

“Ey Ebâ Münzir, sen (çok kimseyi) yok ettin, bir kısmımızı hayatta bırak!; Merhametinle; (çünkü) kötülüğün bir kısmı, bir diğer kısmından daha hafiftir.”

Kötülüğün bir kısmı tamamından daha hafiftir, demek istiyor.

“Size Rabbinizden bir âyet de getirdim” buyruğundaki “âyet” kelimesi­ni birden çok oldukları halde tekil olarak sözkonusu etmesi, bu âyetlerin ris-aletine delalet etmek bakımından tek bir tür oluşundan dolayıdır. [262]

  1. İsâ onların inkârlarını sezince: “Allah’a (giden yolda) yardımcı­larım kimlerdir?” dedi. Havariler de: “Biziz Allah’ın yardımcı­ları, Allah’a iman ettik, sen de şahid ol ki, biz muhakkak müslümanlardanız” dediler.

Yüce Allah’ın: “İsa onların inkârlarını sezince” İsrailoğullannın inkâr ede­ceklerini sezince, demektir. Burada geçen (ve “sezince” anlamı verilen: kelimesi, bilince ve bulunca demektir. Bu açıklama ez-Zeccâc’a ait­tir. Ebu Ubeyde ise der ki: Bu anlayınca anlamındadır. Bunun asıl anlamı ise birşeyin his (duyu) ile var olduğunun anlaşılmasıdır. İhsas, birşeyi bilmek de­mektir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onlar­dan hiçbirini görüyor musun?” (Tâ-Hâ 20/98) Bir başka buyrukta “el-hass” öldürmek anlamında kullanılmıştır: “Onun izniyle onları öl­dürüyordunuz.” (Âl-i İmrân, 3/152). Çekirgelere dair hadis-i şerifteki: Nihayet soğuk onu öldürünce”[263] ifadesi de burdan gelmek­tedir.

“Onların inkârlarını sezince” buyruğu, Allah’ı inkâr edip kâfir oldukla­rını farkedince; bir açıklamaya göre onların küfrü gerektiren sözü söyledik­lerini işitince, demektir. el-Berrâ ise onu öldürmeyi istemişlerdi, demektedir.

“Allah’a (giden yolda) yardımcılarım kimlerdir? dedi.” Hz. İsa böylelik­le o inkarcılara karşı yardım istedi. es-Süddî, es-Sevrî ve başkaları der ki: Bu: Allah ile birlikte… (bana kim yardımcı olur?) anlamındadır. Buna göre bura­daki “Birlikte, beraber” anlamındadır. Yüce Allah’ın şu buyruklarında olduğu gibi: “Ve onların mallarını mallarınıza (katarak) yemeyi/ı. “(en-Nisa, 4/2) Mallarınızla birlikte yemeyin, anlamındadır. Doğru­sunu en iyi bilen de yüce Allah’tır. el-Hasen ise der ki: Bu; Allah’a giden yol­da benim yardımcılarım kimlerdir? demektir. Çünkü onları aziz ve celil olan Allah’a davet etmişti. Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Kim yardımını yüce Allah’ın bana olan yardımına katar?

Bu iki görüşe göre edatı asıl anlamında kullanılmıştır. Güzel bir açık­lamadır.

Onun bu şekilde yardım dilemesi ise kavmine karşı korunmak ve davetini açığa vurmak içindi. Bu gerekçe el-Hasen ve Mücahid tarafından göste­rilmiştir. Nitekim yüce Allah’ın peygamberleri ve velileri hakkındaki sünne­ti budur. Hz. Lût da şöyle buyurmuştu: “Keşke size yetecek gücüm olsaydı ya­hut güçlü bir kaleye sığınabilseydim.” (Hud, 11/80) Bir aşirete ve bana yar­dımcı olacak arkadaşlara sığınabilseydim, demektir.

“Havariler de: Biziz Allah’ın yardımcıları., dediler.” Yani O’nun peygam­berine ve dinine yardımcı olacak olanlar bizleriz. Havariler Hz. İsa’nın as­habıdır. Bunlar on iki kişi idiler. Bunu el-Kelbî ve Ebu Ravk söylemiştir.

Onlara bu ismin verilmesi ile ilgili olarak farklı açıklamalar yapılmıştır. İbn Abbas der ki: Onlara bu isim elbiselerinin beyazlığı dolayısıyla verilmiştir. [264] Bunlar avcı kimseler idi. İbn Ebi Necîh ile İbn Artae şöyle demektedir: Bunlar elbise beyazlatıcıları idiler. Elbiseleri beyazlattıklarından dolayı on­lara bu isim verilmiştir. Ata der ki: Hz. Meryem, Hz. İsa’yı türlü meslekleri öğ­renmek üzere çırak vermişti.

Son olarak onu Havarilere vermişti. Bunlar ise elbise temizleyicisi, ağar-tıcısı ve boyacısı idiler. Hz. İsa’nın ustası yolculuğa çıkmak istedi. Hz. İsa’ya: Yanımda çeşitli renklerde pek çok elbise var. Ben de sana boya yapmayı öğ­retmiş bulunuyorum. Bu elbiseleri boya, dedi. Bunun üzerine Hz. İsa tek bir çömleği ısıttı ve o çömleğe bütün elbiseleri koyup: Allah’ın izniyle nasıl ol­manızı istiyorsam öylece ol! dedi. Ustası geldiğinde bütün elbiselerin tek bir çömlek içerisinde olduklarını gördü. Bunu görünce: Bunları berbat ettin, de­di. Hz. İsa elbiselerin birisini kırmızı, sarı, yeşil ve buna benzer her bir el­biseyi üzerinde yazılı olarak renklerde çıkartınca boyacı bu işe hayret etti. Bunun Allah’tan olduğunu anladı ve sair insanları çağırıp ona iman etmele­rini söyledi, onlar da buna iman ettiler. İşte Havariler bunlardır.

Katade ile ed-Dahhâk derler ki: Bunlar peygamberlerin has adamları ol­duklarından dolayı bu adı aldılar. Bununla kalplerinin temizliğini kastet­mektedirler. Şöyle de denilmiştir: Bunlar hükümdar idiler. Şöyle ki, bir hüküm­dar bir yemek hazırladı ve insanları bu yemeğe davet etti. Hz. İsa’nın yemek yediği kap bir türlü eksilmiyordu.

Hükümdar ona: Sen kimsin? deyince Hz. İsa ona: Meryem oğlu İsa’yım, de­di. Hükümdar kendisine: Ben bu hükümdarlığımı bırakıyor ve sana uyuyo­rum, dedi. Ve kendisine uyanlarla Hz. İsa ile yola koyuldu. İşte Havariler bun­lardır. Bu açıklamayı da İbn Avn yapmıştır.

Sözlükte “el-haver” beyazlık demektir. Elbiseyi ağartıp beyazlattığımız va­kit; Elbiseyi beyazlattım, deriz. Beyazlatılan una ise denilir. Beyazlandı, ağardı anlamındadır. Ateşte be­yazlatılmış tencere demektir.

Havari aynı zamanda yardımcı demektir. Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: “Her bir peygamberin bir havarisi vardır. Benim havarim ise ez-Zübeyr’dir.” [265] Beyaz tenli kadınlara da: “el-havariyyât” denilmektedir. Şair der ki:

“Beyaz tenli kadınlara söyle ki: Bizden başkaları için ağlasınlar, Bizim için uluyan köpeklerden başkası ağlamasın.” [266]

53- “Rabbimiz! İndirdiğine iman ettik ve peygamberinin ardınca git­tik. Bizi şahit olanlarla beraber yaz.”

“Rabbimiz: İndirdiğine iman ettik.” Yani; Rabbimiz.. iman ettik derlerdi. “İndirdiğine” Kitabında indirip açıkça bildirdiğin hükümlere iman ettik “ve peygamberinin” yani İsa’nın “ardınca gittik. Bizi şahit olanlarla beraber”

Yani Muhammed (sav)’ın ümmeti ile birlikte “yaz!” Bu açıklama İbn Abbas’tan nakledilmiştir. Anlamı da şudur: Sen bizim isimlerimizi onlann isimleriyle bir­likte yaz ve bizi onlardan kıl. Bizleri Peygamberlerinin doğru söylediklerine şahitlik edenlerle birlikte yaz; anlamında olduğu da söylenmiştir. [267]

  1. Hile yaptılar. Allah da hilelerine karşılık verdi Allah hile yapan­ların cezasını en iyi verendir.

Yüce Allah’ın: “Hile yaptılar” buyruğundan kasıt, Hz. İsa’nın kendilerin­den küfür ve inkârı sezdiği, yani onu öldürmek istemelerini sezdiği İsrailo-ğullarının kâfir olanlarıdır. Şöyle ki; Hz. İsa’yı ve annesini kavmi kendi ara­larından çıkarttıktan sonra, Havarilerle birlikte kavmine döndü ve açıkça on­lara davetini ilan etti. Onlar da Hz. İsa’yı öldürmek istediler ve ona suikast tertiplemek üzere anlaştılar. İşte âyet-i kerimede sözü geçen “hile yapma­ları” budur.

Allah’ın mekri (hile yapanların cezasını vermesi) ise; el-Ferrâ ve başka­larından nakledildiğine göre kullarına bilmedikleri yerden istidrâcı (yani onları yavaş yavaş, farkına varmadan azaba yaklaştırması) demektir.

İbn Abbas ise der ki: Onlar her yeni bir günah işledikçe, biz de onlara ye­ni bir nimet verdik, demektir.

ez-Zeccâc da der ki: Allah’ın mekri, onların mekirlerine (hilelerine) kar­şılık onları cezalandırmasıdır. Bu şekilde onlara verilen karşılık (ceza), on-lann ilk olarak yaptıkları işin adı ile adlandırılmaktadır. Yüce Allah’ın şu buy­ruklarında olduğu gibi: “Allah onlarla alay eder.” (el-Bakara, 2/15); “Halbu­ki O, onları aldatandır (hilelerini başlarına geçirendir).” (en-Nisâ, 4/142). Bu­na dair açıklamalar daha önceden Bakara Sûresi’nde (belirtilen âyet-i keri­mede) geçmiş bulunmaktadır.

Sözlükte “mekr”in karşılığı hile yapmak, aldatmaya çalışmak demektir. Ba­cağın güzel ve dolgun olmasına da mekr denir. Yine bir çeşit elbise de bu ad ile anılır. Bunun elbise değil de boyacılıkta kullanılan kırmızı kil olduğu da söylenmiştir. Bunu İbn Fâris nakletmektedir.

“Allah’ın mekri”nin burada, Hz. İsa’nın suretinin bir başkasına verilme­si ve Hz. İsa’nın Allah’ın katına yükseltilmesi olduğu da söylenmiştir. Şöyle ki; yahudiler, Hz. İsa’yı öldürmeyi kararlaştmnca onlardan kaçmak üzere eve gitti. Hz. Cebrail onu evin üst tarafındaki havalandırma deliğinden çıkardı. Onların hükümdarları kendilerinden adi birisi olan Yahuda adındaki kişiye: Haydi yanına gir ve onu öldür, dedi. O da odaya girdi, fakat Hz. İsa’nın içe­ride olmadığını gördü. Yüce Allah da onun suretini Hz. İsa’ya benzetti. Dı­şarı çıkıp Hz. İsa’ya benzediğini gördüler; bunun üzerine onu yakalayıp öl­dürdüler, sonra da haça astılar. Daha sonra da: Yüzü İsa’ya benzemekte, fa­kat bedeni bizim adamımızın bedenine benzemektedir. Eğer bu bizim arka-daşımızsa İsa nerede ve eğer bu İsa ise bizim arkadaşımız nerede? dediler. Bunun üzerine aralarında bir kavga başgösterdi. Kimisi kimisini öldürdü. İş­te yüce Allah’ın: “Hile yaptılar. Allah da hilelerine karşılık verdi” buyru­ğunda anlatılan budur. İleride geleceği üzere bu konuda başka açıklamalar da yapılmıştır.

“Allah hile yapanların cezasını en iyi verendir.” Burada “el-Mâkir: Hi­le yapan, hileye karşılık veren” kelimesi ‘dan ism-i faildir. Ba­zı ilim adamları bunun yüce Allah’ın isimleri arasında zikretmiştir. O bakım­dan kulv bu ismi anarak dua edecek olursa: Ey hile­lere karşılık verenlerin en hayırlısı, benim lehime (bana yapılan hilelere) kar­şılık ver, der. Nitekim Hz. Peygamber de dua ettiğinde: “Allah’ım, sen lehime mekr yap, fakat aleyhime mekr yapma!” [268] diye dua eder­di. Biz bunu “el-Kitabu’l-Esnâ ft Şerhi Esmaillahi’l-Hüsnâ” adlı eserimiz­de zikretmiş bulunuyoruz. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [269]

  1. Hani Allah şöyle buyurmuştu: “Ey İsa, senin vefatını Ben gerçek­leştireceğim. Seni kendime kaldırıp yükseltecek, seni kâfirlerin içinden tertemiz çıkaracak ve sana tabi olanları Kıyamet günü­ne kadar küfre sapanlardan üstün tutacak olan da Benim. Son­ra dönüşünüz yalnız bana olacaktır. Ayrılığa düştüğünüz konu­larda aranızda ben hüküm vereceğim.

Yüce Allah’ın: “Hani Allah şöyle buyurmuştu: Ey İsa, senin vefatını ben gerçekleştireceğim…” buyruğunda yer alan: “(ip: Hani” buyruğunda âmil, ya “hile yaptılar” fiilidir yahut da gizli bir fiildir. Aralarında ed-Dahhak ve el-Ferrâ’nın da bulunduğu meânî alimlerinden bir topluluk da yüce Allah’ın: “Se­nin vefatını Ben gerçekleştireceğim, seni kendime kaldırıp yükseltece­ğim…” buyruğunda takdim ve te’hir vardır, demişlerdir. Çünkü “vav” harfi ter­tibi gerektirmez. Buna göre mana şöyle olur: Ben seni kendime kaldırıp yük­seltecek ve kâfirlerin içinden tertemiz çıkaracak, semadan indikten sonra da senin vefatını gerçekleştireceğim. Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gi­bi: “Eğer Rabbinden geçmiş bir söz olmasaydı (azap) lazım olurdu ve bel­li bir vade olmasaydı.” (Tâ-Hâ, 20/129) Burada ifade: Eğer Rabbinden geç­miş bir söz ve belli bir vade olmasaydı, azap onlara lazım olurdu, takdirin­dedir. Şair de şöyle demektedir:

“Ey Zat-ı Irk’taki hurma ağacı; üzerine olsun; Allah’ın rahmeti ve selâm.”

Yani, selâm ve Allah’ın rahmeti üzerine olsun, takdirindedir.

el-Hasen ve İbn Cüreyc de der ki: Burada yüce Allah’ın: “Senin vefatını Ben gerçekleştireceğim” seni semaya ölüm sözkonusu olmaksızın kaldırıp yükselteceğim, demektir. Tıpkı; filan kişideki malımı eksiksiz aldım, alamın-da bu kelimeyi kullanmak halinde olduğu gibi.

Vehb b. Münebbih de der ki: Yüce Allah İsa (as)’yı gündüzün üç saat ka­dar öldürdü, sonra da onu semaya çıkardı. Ancak bu uzak bir ihtimaldir. Çünkü Peygamber (sav)’dan gelen sahih haberlerde Hz. İsa’nın semadan inece­ği ve Deccâl’i öldüreceği belirtilmiştir ki “et-Tezkire” adlı eserimizde sözü ge­çen bütün bu hususlara dair yeterli açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. İle­ride de gelecektir.

İbn Zeyd de der ki: “Senin vefatını Ben gerçekleştireceğim” buyruğu, seni kabzedeceğim, demektir. Vefatını gerçekleştireceğim ve seni yükselte-leceğim, tabirleri aynı anlamdadır ve henüz Hz. İsa ölmüş değildir. İbn Tal-ha da İbn Abbas’tan: “Vefatını Ben gerçekleştireceğim” buyruğunun “seni öldürecek olan Benim” anlamında olduğunu rivayet etmiştir. er-Rabi’ b. Enes de der ki: Burada sözü geçen “vefat”, uyku halinde kastedilen vefattır. Nitekim yüce Allah: “Geceleyin sizleri vefat ettiren O’dur” (el-En’âm, 6/60); yani sizi uyutan odur, demektir. Çünkü uyku da ölümün kardeşidir. Nitekim Peygamber (sav)’a: Cennette uyku var mıdır? diye sorulunca o: “Hayır, uy­ku ölümün kardeşidir, cennette ise ölüm yoktur” diye buyurmuştur. [270] Bu ha­disi Dârakutnî rivayet etmiştir.

Sahih görüş şudur: Yüce Allah Hz. İsa’yı ölüm de uyku da sözkonusu ol­maksızın semaya yükseltmiştir. Nitekim el-Hasen ve İbn Cübeyr de böyle de­miştir. Taberî de bu görüştedir. İbn Abbas’tan gelen sahih rivayet de budur. ed-Dahhâk da bu görüştedir.

ed-Dahhâk der ki: Olay şöyle olmuştur: Hz. İsa’yı öldürmek istediklerin­de, Havariler on iki kişi oldukları halde bir odada toplandılar. Hz. İsa, oda­nın havalandırma deliğinden yanlarına geldi. İblis de yahudi topluluklarını durumdan haberdar edince dörtbin kişi bineklerine bindiler ve odanın ka­pısını tuttular. Hz. Mesih Havarilere: Hanginiz, cennette benimle birlikte ol­mak karşılığında ölümü göze alabilir? dedi. Onlardan birisi: Ben ey Allah’ın peygamberi, dedi. Bunun üzerine Hz. İsa yünden yapılmış abasını ve yün­den bir sarığı üzerine attı, sopasını ona teslim etti. Bu kişi Hz. İsa’nın sure­tine benzetildi. Yahudilere karşı çıkınca onu öldürdüler, daha sonra çarmı­ha gerdiler. Hz. İsa’ya gelince; Allah onu kuş tüyleriyle donattı, nurdan giy­dirdi ve ondan yemek ve ekmekten lezzet alma duyusunu aldı, meleklerle birlikte uçtu.

Ebu Bekr b. Ebi Şeybe der ki: Bize Ebu Muaviye nakletti, bize el-A’meş, el-Minhal’den nakletti, el-Minhal, Said b. Cübeyr’den o İbn Abbas’tan nak­lederek dedi ki: Allah Tebareke ve Teâlâ, Hz. İsa’yı semaya yükseltmeyi mu-rad edince Hz. İsa, on iki kişi olan arkadaşlarının yanına, evde bulunan bir su gözesinden başından su damlayarak çıktı. Onlara şöyle dedi: Sizden bi­riniz bana iman ettikten sonra on iki defa beni inkâr edecektir. Sonra şöyle dedi: Hanginiz bana benzetilip de benim yerime öldürülmeyi ister? Buna kar­şılık benimle birlikte benim derecemde bulunacaktır. En genç olanlarından bir delikanlı kalkıp: Ben deyince, Hz, İsa: Otur dedi. Daha sonra Hz. İsa sö­zünü tekrarladı, yine aynı delikanlı kalkıp: Ben dedi. Hz. İsa yine: Otur de­di, Sonra aynı sözü bir defa daha onlara tekrarladı yine bu genç delikanlı kal­kıp: Ben dedi. Bu sefer Hz. İsa: Evet işte sen osun, dedi. Yüce Allah o gen­ci Hz. İsa’ya benzetti. Yüce Allah Hz. isa’yı odadaki havalandırma deliğin­den semaya yükseltti. Daha sonra yahudilerden olan takipçiler geldi, Hz. İsa’ya benzeyeni aldılar, önce onu öldürdüler, sonra da çarmıha gerip astı­lar. Onlardan bir kişi ise Hz. İsa’ya iman ettikten sonra on iki defa Hz. İsa’yı inkâr etti.

Sonunda bunlar üç gruba ayrıldılar. Onlardan bir grup şöyle dedi: Allah dilediği kadar bir süre aramızda bulundu, sonra da semaya yükseldi. Bun­lar Yakubîlerdir. Bir diğer grup da şöyle dedi: Allah’ın oğlu, Allah’ın diledi­ği kadar bir süre aramızda kaldı, sonra Allah onu kendisine yükseltti. Bun­lar da Nasturîlerdir.

Bir diğer kesim ise; Allah’ın kulu ve elçisi Allah’ın dilediği bir kadar ara­mızda kaldı; sonra Allah onu kendi katına yükseltti, dediler. İşte bunlar da müslümanlardır. Kâfir olan iki grup müslîiman gruba karşı birbirleriyle yar-dımlaştılar ve müslümanlan öldürdüler. O bakımdan yüce Allah, Mulıammed (sav)’ı gönderinceye kadar İslâm bu şekilde üstü örtülü kalmaya devam et­ti. Hz. Peygamber’in gönderilmesiyle bu kâfirler öldürüldü. Buna dair yüce Allah da şu buyruğu inzal buyurdu; “Bunun üzerine îsrailoğullanndan bir zümre iman ettL Ve bir zümre de inkâr edip kâfir oldu. Biz iman edenleri” yani Hz. İsa döneminde ataları iman edenleri mü’minlerin dinlerini kâfirle­rin dinlerine üstün kılmak suretiyle “düşmanlarına karşı destekledik de ga libler oluuerdiler” (es-Saf, 61/14).

Müslim’in Sahih’inde de Ebu Hureyre’den şöyle dediği rivayet edilmek­tedir: Rasûlullah (sav) buyurdu kî: “Allah’a yemin ederim. Şüphesiz Meryem’in oğlu adaletli bir hakim olarak inecektir ve şüphesiz haçı kıracak, domuzu öl­dürecek ve cizyeyi kaldıracaktır. Genç dişi develeri serbest bırakacaksınız, kimse onlara çobanlık etmeyecektir. Kin, karşılıklı düşmanlık, kıskançlık or­tadan kaypoiup gidecektir. Malı almak için çağrılacaklar da onu kimse ka­bul etmeyecektir.” [271] Yine Ebu Hureyre’den nakledildiğine göre Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Nefsim elimde olana yemin olsun ki Meryem’in oğ­lu, Fec er-Ravhl denilen yerden haccetmek yahut umre yapmak üzere veya her ikisini birlikte ifa etmek üzere ihrama girecektir. [272]

Bununla birlikte Hz. İsa şeriatimizî neshederek yeni bir şeriat ile inmeye­cektir. Aksine bizim şeriatimizden uygulanması terk edilmiş olan hükümle­ri yenileyerek ve bu şeriate tabi olarak nazil olacaktır. SalmVi Müslim’de Ebu Hureyre’den rivayet edildiği gibi: Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Mer­yem’in oğlu aranızda inip de sizin imamınızın da sizden olacağı vakit hali­niz ne olacaktır?” Bir diğer rivayette de: “Sizden olanla size imamlık ederse…” denilmiştir. [273] İbn Ebi Zi’b (Müslim’in senette adını verdiği üçüncü râvi) der ki: “Sizden olanla size imamlık yaparsa ifadesinin ne anlama geldiğini bili­yor musun? Ben: Bana haber verCirsen öğrenirim), deyince şöyle dedi: Ya­ni, yüce Rabbinizin Kitabı ile Peygamberinizin sünneti ile size imamlık ya­parsa (sizi yönetirse) demektir. [274]

Biz bu hususa dair daha geniş açıklamaları “et-Tezkire” adlı eserimizde yap­mış bulunuyoruz. Yüce Allah’a hamdolsun.

Senin vefatını Ben gerçekleştireceğim” kelimesinin aslı şeklindedir. (Yâ üzerindeki) damme ağır geldiğinden dolayı hazfedilmiştir. Bu (âyetin başında geçen) nin haberidir.

“Seni kendine kaldırıp yükseltecek” fiili de ona atfedilmiştir. “Seni… ter­temiz çıkaracak, ve sana tabi olanları.. üstün tutacak” fiilleri de aynı şe­kilde atfedilmiştir. ‘ın şeklinde okunması da mümkündür. Asıl şekil de budur. Tam bir vakfın yüce Allah’ın:

Seni kâfirlerin içinden tertemiz çıkaracağım” buyruğunun nihâyetinde olduğu da söylenmiştir. en-Nehhâs der ki: Bu gü­zel bir görüştür.

“Ve sana tabi olanları” da ey Muhammed “küfre sapanlardan üstün tu­tacak olan da Benim.” Yani delilleriyle ve bunlar lehine delil ve belgeleri or­taya koymak suretiyle. Güç, kuvvet ve galip gelmekle bunu gerçekleştirece­ği de söylenmiştir. ed-Dahhâk ile Muhammed b. Eban der ki: Burada üstün kılınacaklardan kasıt, (Muhammed ümmeti değil) Havarilerdir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [275]

  1. Kâfir olanları da dünyada ve âbirette şiddetli azaba uğratacağım. Onların hiçbir yardımcıları da olmayacaktır.
  2. tman edip salih amel İşleyenlere gelince; «uların mükâfatları­nı da eksiksiz ödeyecektir. Allah zalimleri sevmez.
  3. İşte bunları sana âyetlerden ve hikmet dolu Kur’ân’dan okuyo­ruz.

“Kâfir olanları da dünyada” öldürülmek, asılmak, esir edilmek ve cizye vermek zorunda bırakılmakla, “âhirette de” cehenneme atılmakla “şiddet­li azaba uğratacağım.”

“İşte bunları sana., okuyoruz1* buyruğundaki “İşte” kelimesi müb-tedâ olarak ref mahallindedir. Haberi ise “okuyoruz” buyruğudur. Bunun mübteda gizli olmak suretiyle; “durum işte böyledir” şeklinde (haber) olma­sı da caizdir. [276]

59- Gerçek şu ki; A Halı katında İsa’nın durumu Âdem’in durumu gi­bidir. Allah onu topraktan yarattı» sonra ona: “Ol” dedi, o da olu­verdi.

  1. Hak Rabbindendir. Öyleyse şüphecilerden olma.

Yüce Allah’ın: “Gerçek şu ki; Allah katında İsa’nın durumu Âdem’in du­rumu gibidir. Allah onu topraktan yarattı” buyruğu kıyas yapmanın doğ­ruluğuna delildir. Benzetmenin mahiyeti şudur Hz. Isa da Hz. Âdem gibi ba­basız yaratılmıştır. Yoksa Hz. İsa da onun gibi topraktan yaratılmış değildir. Birgey bir başka şeyle belli bir ortak niteliğe sahip olduğu taktirde -araların­da büyük bir fark bulunsa dahi- benzetilebilir. Gerçekten Hz. Âdem toprak­tan yaratıldığı halde, Hz. İsa topraktan yaratılmış değildir Bu açıdan her iki­si arasında Fark vardır. Fakat aralarındaki benzerlik, her İkisini de Allah Te-ala’ntn babasız yaratmış olması bakımındandır.

Diğer bir sebep de şudur: Her ikisinin de yaratılışının aslı topraktır. Çün­kü Âdem, bizzat topraktan yaratılmadı. Fakat toprak çamur haline getirildi, sonra bu ses veren bir kuru çamura dönüştürüldü, sonra da Hz. Âdem on­dan yaratıldı. İşte yüce Allah Hz. İsa’yı da bir halden diğer bir hale dönüş­türdü, arkasından onu babasız olarak bîr insan haline getirdi,

Bu âyet-i kerime Necran heyetinin Peygamber (sav)’ın: “Şüphesiz İsa Allah’ın kulu ve kelimesidir” şeklindeki sözünü reddederek: Sen bizç baba­sız yaratılmış bir kul göster; demeleri sebebiyle inmiştir Peygamber (sav) da kendilerine: “Âdem’in babası kimdi? Siz insanın babasız oluşuna hayret mi ettiniz? Âdem’in babası da yoktu, annesi de yoktu”

Aynı şekilde yüce Allah’ın: “Onlar sana” İsa hakkında “her neyi örnek ge tirirlerse muhakkak biz sana” Âdem hakkında “hakkı ve daha güzel bir açık­lamayı getiririz” (el-Furkan, 25/33) buyruğu da böyledir.

Yine rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber, Necran heyetini İslâm’a da­vet edince onlar: Biz senden önce de müslümandık, dediler. Hz. Peygamber şöyle buyurdu:

“Yalan söylüyorsunuz. Sizi müslüman olmaktan alıkoyan üç şey vardır: Al­lah bir oğul edindi, demeniz, domuzu yemeniz ve haça secde etmeniz.” Bu­nun üzerine: Peki İsa’nın babası kimdir? dediler. Bunun üzerine Yüce Allah’ın: “Gerçek şu ki Allak katında İsa’nın durumu Âdem’in durumu gibidir” buy­ruğundan itibaren: “… Allah’ın lanetinin yalancıların üzerine olmasını di­leyelim” (61. âyet) buyruğuna kadar olan buyruklar nazil oldu. Peygamber (sav) onları (Mübâheley’e) çağırdı; fakat birbirlerine şöyle dediler: Eğer onun dediğini yapacak olursanız bu vadi size karşı alevli ateşle dolar taşar. Bunun üzerine Hz. Peygamber’e: Sen bize bundan başka birşey arzetmiyor musun? deyince; Hz- Peygamber (sav); “Ya İslâm’ı kabul edersiniz, ya cizye verirsiniz yahut savaşırız.” İleride geleceği üzere onlar da cizyeyi kabul et-tiler.[277]

Yüce Allah’ın: “Âdem” kelimesi ile birlikte söz tamam olmaktadır. (Meal­de: Gibidir” ile cümle tamamlanıyor).

Daha sonra yüce Allah: “Allah onu topraktan yarattı, sonra ona. «ol» de­di, o da oluverdi” diye buyurmaktadır

Buradaki yekûn fiili geniş zaman için olmakla birlikte; burada dili geçmiş zaman anlamında “oluverdi” şeklindedir. Gelecek zaman ifade eden. “muza-ri” fiili anlamı bilindiği takdirde mazi yönünde kullanılır. el-Ferrâ der ki: “Hak Rabbindendir” buyruğu “o” zamiri gizli olarak takdir edilmek suretiyle merfû’dur.

Ebu Ubeyde ise der ki: Bu, yeni bir söz başlangıcıdır ve bunun haberi yü­ce Allah’ın “Rabbİndendİr” buyruğudur. Bunun fail olduğu da söylenmiştir, Yani; hak sana gelmiştir, anlamında olur.

“Öyleyse şüphecilerden olma” buyruğunda hitap Peygamber(sav)’a ait olmakla birlikte; maksat onun ümmetidir. Çünkü Peygamber (sav), İsa (as) hakkında asla şüphe etmemişti. [278]

  1. Sana İlim geldikten sonra kim onun hakkında seninle tartışır­sa de ki: “Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve ka­dınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım. Sonra lânetleşe-lim, Allah’ta lanetinin yalancılara olmasını dileyelim.”

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1- Mübâhale (Lânetleşme):

Yâ Muhammedi: “Sana ilim” Hz. İsa’nın Allah’ın kulu ve rasûlü olduğu­na dair bilgi “geldikten sonra kim onun” Isa hakkında “seninle tartışırsa”

ve sana karşı iddialarda bulunursa “de ki: Gelin…” Haydi buyurun…

Bu ifade aslında üstünlüğü ve değeri olan kimseler İçin kullanılır. Daha son­ra bu kelime gelmesi istenen herkes için kullanılmaya başlandı. İleride En’am Sûresi’nde (6/151. âyette) buna dair daha etraflı açıklamalar gelecektir.

“… Çağıralım” buyruğu cezm mahallindedin “Oğullarımızı” ifadesi, kız çocukların oğullarına “ebnâ: oğullar” denileceğine delildir. Çünkü Peygam­ber (sav), Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin’i getirdi; Hz. Fatıma onun arkasında, Hz. Ali de Hz, Fatıma’nın arkasından yürüyerek geldi. Hz. Peygamber de onla­ra: “Ben dua edersem siz de âmin deyiniz” diyordu. İşte yüce Allah’ın: “Sonra… dileyelim” buyruğunun anlamı budur,

İbtihâl dua ederken yalvanp yakarmak, tazarruda bulunmak demektir. Bu açıklama İbn Abbas’tan nakledilmiştir. Ebu Ubeyde ve el-Kisaî ise: Lanet oku­yalım, anlamında olduğunu söylemiştir. İbtihâl, aslında dua ederken yaka­rışta lanet okumak olsun başka hususlarda olsun alabildiğine gayret göster­mek, tazarru ve niyazını uzunca yapmak demektir. Şair Lebid der ki;

“Kavminden, efendi ve yaşlı başlı kimseler arasında (birlikte geldi) Dehr (zaman) onlara baktı da ibtihâl etti.”

Yani onların helak edilmesi İçin (dua etmekte) alabildiğine gayret göster­di.

Allah ona behletti, ona lanet etti, demektir. el-Behl de lanetlemek anla­mındadır. Az miktardaki suya da “el-behl” denilir. Bir kimseyi kendi istedi­ğiyle başbaşa bırakmak halinde ile denilir,

Ebu Ubeyde, Allah onu belıletti’nin ona lanet etti, lanet etsin anlamında olduğunu söylemiştir.

İbn Abbas der ki: Burada sözü edilen kimseler, Necranlıların ileri gelen­leri olan es-Seyyid, el-Âkib ve Îbnu’l-Hâris’tir.

“… Allah’ın lanetinin yalancılara olmasını dileyelim.” [279]

2- Peygamberliğin Belgelerinden Birisi:

Bu âyet-i kerime, Muhammed (say)’ın peygamberliğinin alâmetlerinden-dir. Çünkü Hz, Peygamber onları lânetleşmeye davet ettiği halde, bunu ka­bul etmediler. Bunların büyükleri olan el-Âkib’in, kendilerine; eğer lânetleşme isteğini kabul edecek olurlarsa bu vadinin onları yakmak üzere ateşle do­lacağım belirtmesinden sonra cizyeyi kabul ettiler. Çünkü Muhammed (sav) Allah tarafından gönderilmiş bir peygamberdir, demişti. Ve siz de biliyorsu­nuz ki o İsa hakkında açık ve kesin doğruyu getirmiştir. Bu sözleri üzerine Necranlılar Hz. Peygamberle lânetleşmeyi kabul etmeyip kendi toprakları­na her sene Safer ayında bin ve Recep ayında da bin elbise (toplam iki bin elbise) ödemek şartıyla geri döndüler Rasülullah (say) da islâm’a girmek ye­rine onlardan bu cizyeyi kabul ederek onlarla barış yaptı.[280]

3- Torun, Evlat Kabul Edilebilir mi?

Çoğu ilim adamı der ki: Hz. Peygamberin Mübâhale esnasında Hz. Ha­san ile Hz Hüseyin hakkında: “Oğullarımızı ve oğullarınızı» çağıralım” buy­ruğu ile: “Şüphesiz benim bu oğlum seyyiddir. [281] buyruğu, Peygamber (sav)’ın iki oğlu” olarak adlandırıl maları onlara hastır. Başkaları için böyle bir-şey sözkonusu değildir. Çünkü Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Kıya­met gününde her bir sebep ve her bir neseb koparılmış olacaktır. Benim ne­sebim ve sebebim müstesna.” [282]

İşte bundan dolayı Şafiî mezhebine mensup kimi ilim adamı: “Filanın oğ­luna” diye vasiyette bulunup da eğer o kişinin kendi sulbünden oğlu yok­sa fakat oğlunun oğlu yahut kızının oğlu varsa; o takdirde bu vasiyyet yal­nızca oğlun oğlu için geçerlidir, kızın oğlu için geçerli olmaz. Aynı zaman­da bu Şafiî’nin de görüşüdür. Buna dair daha geniş açıklamalar ileride yüce Allah’ın izniyle En’âm Sûresi (6/84-86. âyetler 2. başlıklarda) ile Zuhruf Sû­resinde (43/28. âyet 3. başlıkta) gelecektir. [283]

  1. Doğrusu kıssanın hak ifadesi işte budur. Allah’tan başka ilâh yoktur. Şüphesiz ki Allah Azizdir, Hakimdir,
  2. Şayet yüz çevirirlerse şüphesiz ki Allah, fesat çıkaranları çok iyi bilendir.

Yüce Allah’ın: “Doğrusu kıssanın hak İfadesi işte budur” buyruğunda yer alan “doğrusu… işte bu” ile Kur’ân-ı Kerîm ve Kur’ân-ı Kerîm’deki kıssala­ra işaret edilmektedir. Buna “kasas” denilmesinin sebebi ise, kıssadaki an­lamların birbirinin ardınca gelmesidir. Bu da araplanti:: Filan kişi filan kişinin izini kaseder, yani takip eder, demelerinden alınmış­tır.

“Allah’tan başka ilâh yoktur” buyruğundaki te’kid için fazladan gel­miştir,

“Azîz” yani asla mağîub edilemeyen, aHakîm”, hikmet sahibi olan demek­tir ki; buna benzer açıklamalar önceden geçmiştir. Hamd Allah’adır. [284]

  1. De ki: “Ey Kitap ehli! Hepiniz sizinle bizim aramızda eşit olan bir kelimeye gelin: Allah’tan başkasına ibadet etmeyelim, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah’ı bırakıp da kimimiz Htnîmiai Rab-ler edinmesin.” Eğer yüz çevirirlerse o vakit “Şahit olunuz ki biz Müslümanlarız” deyin.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız;

İ- Kitap Ehli de Herkes Gibi Allah’tan Başkasına İbadet Edemez:

Yüce Allah’ın: De ki: Ey Kitap ehli..” buyruğunda hitap, -el-Hasen, İbn Zeyd ve es-Süddî’nin görüşüne göre- Necranlılaradır. Katade, Ibn Güreye ve diğerlerinin görüşüne göre; Medine yahudilerinedin

Onlara bu şekilde hitap edilmesinin sebebi, itaat hususunda kendi alim­lerini rabler gibi bir konuma çıkartmalarından dolayıdır.

Burada hitabın bütün yahudi ve hıristiyanlara olduğu da söylenmiştir. Pey­gamber (sav)’ın Herakliyus’a gönderdiği mektubunda şöyle denilmektedir: “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Allah’ın Rasûlü Muhammed’den Rum­ların büyüğü Herakliyus’a. Selam hidâyete tabi olanlara. İmdi ben seni İslâm daveti ile davet ediyorum.

İslâm’a gir, kurtulursun. İslâm’a gir, Allah sana ecrini iki defa versin. Ve şayet yüzçevirecek olursan o takdirde ırgat ve çiftçilerinin günahları sanadır. “Ve ey Kitap ehli! Hepiniz sizinle bizim aramızda eşit olan bir kelimeye gelin: Allah’tan başkasına ibadet etmeyelim… Şahit olunuz ki biz müslü-manlarız, deyin.” Bu rivayette lafız Müslim’e aittir.[285]

Sevâ’ (eşit); kelimesi, adalet ve insaf demektir. Bu açıklamayı Katade yap­mıştır. Şair Züheyr de der ki:

“Bana bir yol gösterin ki onda zillet ve haksızlık olmasın Bununla aramızda eşitlik sağlansın.”

el-Ferrâ der ki: “Adalet” anlamında denilir. “Sin” harfi üs­tün okunursa {kelimenin sonu) medli (sevââ) şeklinde gelir. Şayet esreli ve ötreli gelirse, o takdirde (gösterildiği şekilde) medsiz gelir. Yüce Allah’ın:

Eşit bir buluşma yeri” (Tâ-Hâ, 20/58) buyruğunda oldu­ğu gibi. Yine (el-Ferrâ) der ki: Bu buyruk Abdullah (b. Mes’ud)’un kıraatin­de: Sizinle bizim aramızda adaletli olan bir keli­meye” diye okumuştur. Ka’neb burada, “kelime” kelimesini “lam” harfi sa­kin olarak “küme” şeklinde okuyarak “lanfın harekesini “kePe vermiştir. Ni­tekim (karaciğer anlamına gelen) kebid kelimesini kibd şeklinde de okuruz.

Bu buyruğun anlamı sudur: Çağrıldığınız şeyi kabul edin. Bu ise haktan en ufak bir uzaklaşmanın sözkonusu olmadığı, dosdoğru ve adaletli bir sözdür. Yüce Allah bu sözü: “Allah’tan başkasına ibadet etmeyelim…” buyruğu ile açıklamış bulunmaktadır. bııyruğundaki Kelime”den bedel olmak üzere mecrurdur. Ya­hut da gizli bir mübteda takdir edilerek merfudur. Bu durumda İfadenin tak­diri şöyle olur: Bu kelime: Allah’tan başkasına ibadet etmeyelim’dir. Ya da bu i’rabda mahalli olmayan müfesire (açıklayıcı) bir edattır. Bununla birlikte; ” ibadet etmeyelim” buyruğu ile buna atfedilen edatlarda hem mer-fu olma hem de meczum olma hali caizdir. Bunun meczum olabilmesi “yani” anlamına gelen müfesire olması halinde söz konusudur. Nitekim yü­ce Allah: “Yani yürüyün….” (Sâd, 38/6) buyruğunda olduğu gi­bi. Ve bu durumda olumuzluk edatı cezmedici edat olur. Sibeveyh’in görüşü budur. Buna göre; İbadet etmeyelim haber olması mümkün­dür. Merfu olması halinde de anlamı: Biz ibadet etmeyiz… şeklinde olabilir. Yüce Allah’ın: “Onlar bilmezler mi ki, o kendilerine ne bir cevap verir ne de onlara bir zarar ya da bîr fayda sağlayabilir” (Tâ-Hâ, 20/89) buyruğu da bu­na benzemektedir.

el-Kisaı ile el-Ferrâ ise şöyle demektedir: ” Ve O’na birşey ortak koşmayalım ve kimimiz kimimizi (rab) edinmesin,” şek­linde, sözün başında yokmuş gibi cezimli okumuşlardır. [286]

2- Allah’tan Başka Rab Edinme Şekli:

“Ve Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi rabler edinmesin.” Yani yüce Allah’ın hela! kıldığı dışında, hiçbir kimseyi herhangi bir şeyi helâl ya da ha­ram kılma hususunda izlemeyelim, ardından gitmeyelim. Bu da yüce Allah’ın: “Onlar Allah’ı bırakıp alimlerini, rakiplerini., rabler edindiler.” (et-Tevbe, 9/31) buyruğunu andırmaktadır. Yani onlar Allah’ın haram ve helâl kılmadı­ğı şeyler ile ilgili olarak, alim ve rahiplerini haram ve helâl kılmalannı kabul etmek suretiyle rableri ayarında tuttular. Bu da, Şer’î hiçbir delile dayanma­yan nıücerred istihsa.ni kabulün, batıl olduğunu göstermektedir. el-Kiyâ et-Taberî der ki: Apaçık dayanakları olmaksızın tayin etmiş olduğu ölçüler hususunda Ebu HanitVnin istihsanlan gibi. Ayrıca bu buyrukta: “Şer’î daya­nağı açıklamaksızın imamın sözünü kabul etmek icabeder” diyen ve yine ima­mın, şeriatten dayanağını açıklamaksızın Allah’ın haram kıldığinı helâl kıla­bileceğini kabul eden Rafızîlerin de görüşünü reddetmektedir.[287]

Erbâb kelimesi “rab” kelimesinin çoğuludur. Burada yer alan keli­mesi de “başka” anlamındadır.[288]

3- Siz, Yüzçevirseniz de Biz Müslümanız:

Yüce Allah’ın: “Eğeryüzçevirİrlerse” yani davet olundukları şeyi kabul etmezlerse “o vakit Şahit olunuz ki biz müslümanlarız, deyin,” Yani İslâm dinine bağlı kalmak, bizim ayrılmaz vasfı mı zdır. Biz bu dinin hükümlerine uyan kimseleriz. Bu hususta Allah’ın üzerimizdeki lütuf ve nimetlerini itiraf eden kimseleriz. İsa olsun Üzeyr olsun melekleri olsun hiçbir kimseyi rab edinmeyiz. Çünkü İsa ve Üzeyr de bizim gibi birer insandır. Ve hepsi de bi­zim gibi sonradan yaratılmışlardır. Bizler Allah’ın bize haram kılmadığı bir-şeyi, rahipler haram küdı diye haram kabul edemeyiz. O takdirde onları rab edinmiş oluruz,

İkrime de der ki: “Edinmesin” buyruğu secde etmesin, anlamındadır. Pey­gamber (sav)’ın zamanına kadar (insanların.) birbirlerine secdelerinin caiz ol­duğu, fakat Peygamber (sav)’m Hz. Muaz’ın kendisine secde etmek isteme­si üzerine bunu nehyettiğini önceden açıklamış bulunuyoruz. Buna dair açıklamalar daha önceden Bakara Süresi’nde (2/34. âyet 4. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Enes b. Malik’İn de şöyle dediği rivayet edilmektedir: Ey Allah’ın Rasûlü, birbirimize karşı eğilelim mi? diye sorduk, Hz. Peygajnber: “Hayır” buyurdu. Dedik ki: Birbirimizle muânaka.(kucaklaşma) yapalım mı? Yine: Hayır, fakat musafaha yapın” dedi.

Bunu İbn Mace Sünen’inde[289] rivayet etmiştir.

Bu hususa dair daha fazla açıklamalar yüce Allah’ın izniyle ileride Yusuf Süresi’nde (12/100. âyet 2. başlıkta.) gelecektir.

Vakıa Süresi’nde de yüce Allah’ın izniyle Kur”ân-ı Kerîm’e yahut onun bir bölümüne taharetsiz dokunmaya dair açıklamalar gelecektir. [290]

  1. Ey Kitap ehli! İbrahim hakkında niçin münakaşa ediyorsunuz? Halbuki Tevrat da İncil de ondan sonra indirilmiştir. Aklınız er­miyor mu?

Yüce Allah’ım “Ey Kitap ehli! İbrahim hakkında niçin mtinaşaka edi­yorsunuz?” buyruğundaki: “Niçin” kelimesinin asli: “” şeklindedir. İstifham ile haberin arasındaki farkı göstermek üzere elif hazfedilmiştir.

Bu âyet-i kerime, yahudi ve hıristiyanların her birisinin, İbrahim’in ken­di dinleri üzere olduğunu iddia etmeleri üzere nazil olmuştur. Yüce Allah on­ları, yahudiliğin de hıristiyanlığın da ancak İbrahim’den sonra ortaya çıktı­ğını belirterek yalanlamaktadır. İşte yüce Allah’ın: “Halbuki Tevrat da İncil de ancak ondan sonra indirilmiştir” buyruğu bunu ifade etmektedir.

ez-Zeccâc der ki: Bu âyet-i kerîme yahudi ve hıristiyanlara karşı getirilen en açık bir delildir. Çünkü Tevrat da İncil de ondan sonra indirilmiştir ve bun­larda bu dînlerden birisinin olsun adı geçmemektedir. Halbuki İslâm adı bü­tün kitaplarda vardır.

Denildiğine göre; ibrahim ile Mûsâ (ikisine de selam olsun) arasında bin yıl, Hz. Mûsâ île Hz. İsa arasında da aynı şekilde bin yıl vardır.

“Aklınız ermiyor mu?” Sîzin delilinizin çürüklüğünü, sözlerinizin de tu­tarsızlığını aklınızla kavrayamıyor musunuz?

Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [291]

  1. Haydi siz, bildiniz olan şey hakkında münakaşa ettiniz diyelim. Ya bilginiz olmayan şey hakkında niçin münakaşa ediyorsunuz? Halbuki Allah bilir, siz bilmezsiniz.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız;

1- Yahudi ve Hıristiyanların Bilgisizce İddiaları:

“Haydi siz bilginiz olan şey hakkında münaşaka ettiniz diyelim.” Ya­ni Muhammed (sav) hakkında münakaşa ettiniz, kabul edelim. Çünkü onlar kitaplarında Hz. Peygamber’in niteliklerine dair buldukları bilgilerle onun pey­gamber olduğunu biliyorlar fakat bâtılı ileri sürerek onun hakkında tartışı­yorlardı.

“Ya bilginiz olmayan şey hakkında niçin münakaşa ediyorsunuz?” Bundan kasıt da Hz. İbrahim’in yahudi veya hıristlyan olduğunu iddia etme­leridir.

Yüce Allah’ın: “Haydi siz…” buyruğunun aslı: şeklinde­dir. Birinci hemze, benzeri olduğundan dolayı “he” harfiyle değiştirilmiştir Bu şekildeki açıklama Ebu Amr b. el-Aİâ ile el-Ahfeş’ten nakledilmiştir, en-Nehlıâs: Bu güzel bir açıklamadır, der. Kunbul’un, İbn Kesir’den rivayetine göre (medsiz olarak): gibi, diye okuduğunu nakletmektedir. Fakat bundan daha da güzeli “he” harfinin hemzeden bedel olmasıdır. O tak­dirde bunun aslı şeklinde olur. Buradaki “he” harfinin tenbîh (uyarıp dikkat çekmek için) olup ın başına gelmiş olması ve çokça kullanım dolayısıyla “elifin hazfedilmiş olması da mümkündür.

kelimesinin telaffuzu iki şekilde olur. Birincisi medli, ikincisi de medsiz (kasr)dır. Araplar arasında bunu medsiz okuyan vardır. Ebû Hatim şu beyiti nakleden

“Ömrün hakkı için bizler ve bizim bu antlaşmalılarımız Tırnaklan kesilmemiş bir mihnet (savaş) içindeyiz.”

Buradaki: Siz o kimselersiniz ki” edatı nida mahallin dedir. Ey o kimseler! anlamındadır. Bunun “Sizin” kelimesinin haberi oiması da mümkündür. O takdirde kelimesi Kimseler, anlamında olur, ondan sonraki ifadeler de onun sılası olur. [292] Bununla birlikte “Siz” ke­limesinin haberinin, “münakaşa ettiniz” buyruğu da olabilir. [293] Bu kelime­ye dair açıklamalar daha önceden Bakara Sûresi’nde (el-Bakara, 2/31. âyet 5- başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Allah’a hamdolsun. [294]

2- Bilgisizce Tartışmak:

Âyet-i kerimede bilgisi olmayanlara tartışmanın ve konu ile ilgili yeterin­ce araştırması bulunmayan kimsenin o konuda tartışmasının yasak kılındıgına dair delil vardır. İşte yüce Allah: “Haydi siz bilginiz olan §ey hakkın­da münakaşa ettiniz diyelim, ya bilginiz olmayan şey hakkında niçin münakaşa ediyorsunuz?” diye buyurmaktadır.

Bununla birlikte bilen ve yakîn sahibi olan kimsenin tartışacağına dair de emir varid olmuştur. Yüce Allah: Te onlarla en güzel yol hangisiyle onun­la mücadele et” (en-Nahl, 16/125) diye buyurmaktadır.

Peygamber (sav)’dan rivayete göre ona bir adam gelip oğlunun kendisin­den olmadığını belirterek şöyle dedi: Ey Allah’ın Rasûlü, benim hanımım si­yah bir çocuk doğurdu. Bunun üzerine Peygamber (sav) ona: “Senin hiç de­ven var mı?” diye sorunca adam: Evet, diye cevap verdi. Hz. Peygamber: “Bu develer ne renk?” diye sorunca: Kırmızı diye cevap verdi. Hz. Peygamber tek­rar: “Aralarında rengi siyaha çalanları da var mı?” diye sorunca adam: Evet dedi. Bu sefer Hz, Peygamber: “Peki, bu renkte olanlar nereden geldi?” di­ye sordu. Adam: Olur ki bir damarı çekmiş ve o renkte olmuştur Bu sefer Ra-sûlullah (sav) şöyle buyrudu; “Senin bu çocuğun da bir damara çekmiş de böyle gelmiş olabilir.”[295]

İşte bu, Rasûlullah (sav) tarafından tartışmanın gerçek mahiyetine dair ve­rilmiş ve delil getirmenin açıklanmasını ortaya koyan oldukça önemli bir ör­nektir. [296]

67- İbrahim ne yahudi ne de hıristiyan idi. Fakat o Haııîi bir müs-lüman idi. O müşriklerden de değildi.

Yüce Allah, Hz. İbrahim’i yahudi ve hıristiyanlann yalan iddialanndan ten­zih etti ve onun Hanîf olan müslümanlık üzere olduğunu, asla müşrik olma­dığını beyan etti.

Hanîf ise-. Allah’ı birleyen, hacceden, kurban kesen, sünnet olan ve kıb­leye yönelen kimse demektir. Daha önce Bakara Sûresi’nde (2/135- âyette) bu kelimenin türediği köke dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Sözlük­le Müslim İse yüce Allah’ın emrine zilletle boyun eğen, O’na itaat eden de­mektir. Yine Bakara Sûresi’nde (2/131- âyette) İslâm kelimesinin anlamı ye­terince açıklanmış bulunmaktadır. Allah’a hamdolsun. [297]

  1. Doğrusu İbrahim’e en yakın olanlar, elbette ki ona uyanlar, bu Peygamber ve iman edenlerdir. Allah da ulûm inlerin velisidir,

İbn Abbas der ki: Yahudilerin başkanlarının: “Allah’a yemin ederiz ya Mu-hammed, sen de bilirsin ki, insanlar arasında senden de başkalanndan da İb­rahim’in dinine en yakın olanlar bizleriz. Çünkü o yahudi idi ve sendeki bu durumun tek sebebi kıskançlıktır” demeleri üzerine yüce Allah bu âyet-i ke­rimeyi indirdi.

“Evlâ: En yakındın anlamı en layık, en çok hak sahibi demektir. Bunun yardım ve destek vermek suretiyle olacağı söylendiği gibi, delil ite de ola­cağı söylenmiştir.

Elbette ki” dini ve sünneti üzere olup “ona uyanlar, bu peygamber” tek başına ayrıca zikredilmesi ona tazim içindir Nitekim yüce Allah şöyle buyur­maktadır: *O iki cennette meyve, hurma ve nar vardır ” (er-Rahman, 55/68) buyruğunda olduğu gibi. Bakara Sûresi’nde bu türden açıklamalar yeterin­ce geçmiş bulunmaktadır.

“Bu” kelimesi “lara atf ile ref mahallindedir. “Peygamber‘ ise “bu” kelimesinin sıfatı veya atfı beyandır. Şayet nasb ile okunsa, “ona uyanlar”daki “İıe” zamirine atf olmak üzere günlük konuşmada caiz olur.

“Allah da müminlerin vellsidir,” Yani onların yardımcısı dır. İbn Mesud’dan rivayet edildiğine göre Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur; “Şüp­hesiz her bir peygamberin sair peygamberlerden velileri vardır ve onlar ara­sından benim velim, atam ve Rabbimin Halili olan (ibrahim-as-)dır.” Daha son­ra Hz. Peygamber: “Doğrusu İbrahim’e en yakın olanlar, elbette ki ona İman edenler» bu Peygamber ve iman edenlerdir…” âyetini okudu. [298]

  1. Kitap ehlinden bir taife sizi saptırmak istedi. Halbuki onlar ken­dilerinden başkasını saptıramazlar da farkında değildirler.

Bu âyet-i kerime Muâz b. Cebel, Huzeyfe b. el-Yemân ve Ammâr b. Ya-sîr’i, Nadiroğulları ile Kurayza ve Kaynukaoğulİarına mensup yahudilerin ken­di dinlerine çağırmaları üzerine nazil oldu. Bu âyet-i kerime yüce Allah’ın: “Kitap ehlinden pek çok kimse hak kendilerine besbelli olmuşken ruhların­da yerleşmiş olan kıskançlıktan dolayı sizi imanınızdan sonra kâfirler olarak geri döndürmek isterler…”(el-Bakara, 2/109!) âyetine benzemektedir.

Bu görüşe göre “Min” “…den” teb’iz (kısmîJik) ifade etmektedir. Ayrıca bütün Kitap ehlinin böyle olduğu da söylenmiştir. O takdirde bu edat cin­sin beyanı için olur,

“Sizi saptırmak İstedi”; yani İslâm dininden döndürmek, ona aykırı dav­ranmak suretiyle sizi masiyete sürüklemek istediler, demektir. İbn Güreye der ki: “Sizi saptırmak istedi” helake götürmek istediler, anlamındadır. el-Ah-tal’ın şu beyitinde de bu anlamda kullanılmıştır

“Nereden geldiği bilinmeyen selin aküğı ve

Helak olup giden köpüklü bulanık bir dalgadaki çöp gibiydin.”

“Halbuki onlar kendilerinden başkasını saptırmazlar” buyruğunda bir olumsuzluk ve bir olumluluk vardır.[299] “… da farkında değiller.” Yani biz­zat rnü’minleri saptırma amacına ulaşamayacaklarım akıl edemiyorlar.

“Farkında değiller”in İslâm’ın doğruluğunu bilmiyorlar. Halbuki bunu bil­meleri onlar için bir faradır. Çünkü bu konudaki deliller apaçıktır, belgeler göz kamaştırıcıdır; anlamında olduğu da söylenmiştir. Doğrusunu en İyi bi­len Allah’tır. [300]

  1. Ey Kitap ehlil Kendiniz görüp dururken niçin Allah’ın âyetle­rini inkâr ediyorsunuz?

Katâde ve es-Süddt’den nakledildiğine göre; Kitaplarınızda bulunan âyet­lerin doğruluğunu bilip durduğunuz halde… demektir.

Anlamının şöyle olduğu da söylenmiştir: Halbuki sizler, bunların benze­ri olan ve bizzat kabul ettiğiniz peygamberlerin birtakım âyetlerini de görüp durmaktasınız.[301]

  1. Ey Kitap ehlii Niçin hakkı batıla karıştırıyor ve bile bile hakkı gizliyorsunuz?

“Karıştırmak*’ anlamı verilen el-lebs bir şeyi birşeye katıp karıştırmak de­mektir. Buna dair açıklamalar daha önce Bakara Sûresi’nde (2/42 âyette) geç­miş bulunmakladır. Bu âyet-i kerime ile bundan önceki âyet-i kerime de (işa­ret edilen, âyetle) aynı manadadır.

“Bile bile hakkı gizliyorsunuz” buyruğundaki “gizliyorsunuz”un soru­nun cevabi; “bile bîle”nin de hal yerinde bir cümle olması da mümkündür.[302]

  1. Kitap ehlinden bir grup şöyle dedi: “Varın o müzminlere İndi­rilenlere, gündüzün erken saatlerinde iman edin, sonunda da inkâr edin. Belki onlar da dönerler/

Bu âyet-i kerime, Ka’b b. el-Eşref, Malik b. es-Sayf ve benzerleri hakkın­da nazil olmuştur. Bunlar kavimlerinin ayak takımlarına: Gündüzün erken sa­atlerinde yani ilk saatlerinde iman edenlere indirilenlere iman edin, demiş­lerdi. “Gündüzün ttk saatlerine “veck” denilmesinin sebebi, en güzel vakit oluşundan dolayıdır ve gündüzün, ilk olarak, karşı karşıya, yüzyüze gelinen bölümlerinin erken dönemleri oluşu dolayisıyladır. Şair der ki:

“Günün erken saatlerinde aydınlık saçarak ışık verir Denizcinin çıkardığı, ipi çözülmüş inci gerdanlık gibi.

Bîr başka şair de şöyle demektedir:

“MâIik’in öldürülmesine sevinen kimseler

Gündüzün erken saatlerinde kadınlarınızın yanına gitsin.”

Buradaki (“erken saatleri” anlamına gelen:) vech kelimesi zarf olarak nast gelmiştir, ” Sonunda* kelimesi de böyledir. Katâde’nin görüşüne gö­re yahudiler bu İşi, müslümanları şüpheye düşürmek için yaptılar.

“Thife” kelimesi ise topluluk, cemaat anlamına gelir, (ı-ijL ^ili»): Etrafın­da dönmek, dolaşmak’tan gelmektedir. Bazen belli bîr grubun kendisi anla­mında tekil için de kullanılabilir.

Âyetin anlamı da şudur; Yahudiler birbirlerine şöyle dediler: Siz günün er­ken saatlerinde Muhammed’e iman ettiğinizi açıklayınız. Sonra da akşama doğ­ru onu inkâr ediniz. Sîzler bu şekilde yaptığınız takdirde ona uyanlar, dini hak­kında şüpheye düşer ve onun dinini bırakıp sizin dininize dönerler ve: Kitap ehli, onu bizden daha iyi bilir, derler Bir diğer açıklamaya göre anlamı şu-dur: Günün erken saatlerinde Beytu’l-Makdis’e doğru namaz klimasının hak olduğuna iman ediniz. Fakat günün son saatlerinde Kâ’be’ye doğru namaz kıl­masını inkâr edip kâfir olunuz. Belki onlar sizin kıblenize geri dönerler. Bu şekilde açıklama, İbn Abbas ve başkalarından rivayet edilmiştir.

Mukâtil de der ki: Anlamı şudur: Bunlar Muhammed (sav)’ın yanma gü­nün erken saatlerinde geldiler ve daha sonra yanından ctönüp sıradan olan insanlarına şöyle dediler: O haktır; ona tabi olunuz. Sonra da şöyle dediler: Hele bir Tevrat’a bakalım. Arkasından akşama doğru geri dönüp şöyle de­diler: Biz Tevrat’a baktık, orada anlatılan bu değil. Onlar bu sözleriyle pey­gamberin hak olmadığını söylüyorlar ve sıradan kimselerin işin içinden çık­maması isteğiyle onun hakkında şüphe uyandırmak istediler.[303]

  1. “Kendi dininize uyanlardan başkasına inanmayın.’1 De iti: “Ger­çek hidâyet Allah’ın hidâyetidir.” (Derler ki): “Size verilenin bir benzerinin de başkasına verildiğine veya Rabbinlzin katında onu size karşı delil getireceklerine (de inanmayın).” Deki: “Doğ­rusu lütuf Allah’ın elindedir, onu dilediğine verir, Allah Vâsi’dir, Alim’dir.

Yüce Allah’ın: “Kendi dininize uyanlardan başkasına inanmayın” buy­ruğu bir nehiydir. Bu da Yahudilerin birbirlerine söyledikleri sözlerden bi­ridir. Yani ileri gelenler avamdan olanlara böyle dediler.

es-Süddî der ki: Burdaki ifadeler Hayber yahudilerinin Medine yahudile-rine söylediği sözlerden bir bölümdür.

Bu âyet-i kerime bu sûredeki en müşkü (anlaşılması zor) âyetlerden bi­risidir. el-Hasen ve Mücahid’den rivayet edildiğine göre âyet-i kerimenin an­lamı şudur: “Ancak dininize uyanlara iman ediniz. Ve Rabbinizîn nezdinde onların size karşı delil getireceklerine de İnanmayınız. Çünkü onların lehi­ne hiçbir delil yoktur. Sizin dininiz onlardan daha bir sahih ve doğrudur.

Diğer taraftan buradaki: “Delil gösterecekleri­ne” buyrukları cer mahallindedir. Yani onların size karşı delil getirmelerine, yahut onların size karşı getirdikleri delillere inanmayınız, anlamındadır. Bu hususta onları tasdik etmeyiniz, çünkü onların delil diye ortaya koyabilecek­leri birşeyleri yoktur.

“(Derler ki): “Size verilenin bir benzerinin de başkasına verildiğine…” Tevrat, men, selva, denizin yarılması ve buna benzer pek çok mucizelerin ve diğer üstünlüklerin başkalarına verileceğine de inanmayın, demektir. Bu du­rumda “verildiğine” buyruğu, “veya Rabbiniz katında onu size karşı delil göstereceklerine” buyruğundan sonra gelmesi gereken bir ifadedir. Ayrıca “Gerçek hidâyet Allah’ın hidâyetidir” buyruğu ise (yahudilere ait) iki söz arasında bir ara cümlesi (i’tiraz)dır.

el-Ahfes der ki: Buyruğun anlamı şöyledir: Sizler dininize uyandan baş­kasına inanmayınız. Herhangi bir kimseye size verilenin benzerinin verile­ceğine de inanmayınız, onların size karşı delil getireceklerini de doğrulama-yınız. Buna göre el-Ahfes., bu ifadelerin atfedilmiş olduğu görüşündedir.

Bir diğer açıklamaya göre anlamı şöyledir: Herhangi bir kimseye bize ve­rilen şeylerin benzerinin verileceği hususunda dininize uyanlardan başkası­na inanmayınız. Buna göre buyruktaki istifham, yani (öOdeki hemzenin, so­ru edatı olarak uzatılması dolayısıyla hemzenin böyle okunması da söyledik­leri inkârı (reddi) te’kid etmektedir. Ki onların söyledikleri söz: Kendilerine verilenin bir benzerinin başka bir kimseye verilmeyeceği şeklindedir. Zira ya-hudi ilim adamları onlara şöyle demişti: Size verilenin bir benzerinin verile­ceğine dair dininize tabi olandan başkasına inanmayınız. Yani size verilenin bir benzeri hiçbir kimseye verilmeyecektir. O halde bu ifadede de bir uyum (nesak) vardır ve ise edatı Sen Zeyd’i mi dövdün? şeklin­deki ifadeyi merfu kabul edenlerin görüşüne göre de ref mahal ündedir. Haberi ise hazfedil mistir ki takdiri de şöyledir: Size verilenin bir benzerinin kimseye verileceğini tasdik yahut kabul eder misiniz? Yani doğrulanacak ya­hut da kabul olunacak bir türden başkalarına verilmiş birşey var mıdır? Bu da, böyle bir şeyin olacağını tasdik etmeyiniz, doğrulamayınız anlamındadır. Bununla birlikte ( gizli bir fiil takdir etmek suretiyle nasb mahal­linde olması da caizdir. Nitekim: Sen Zeyd’i mi dövdün? sö­zünde de böyle bir gizli ftiî takdiri caizdir. Bu açıklama şekli Arapçada da­ha güçlü bir eğilimdir. Çünkü fiil ile istifham (soru sorma) daha uygundur. Buna göre ifadenin takdiri şöyle olur: Sizler böyle birşeyîn başkasına veri­leceğini kabul ediyor musunuz? Yahut, böyle birşeyi yayar mısınız? Veya böy­le bir şeyden söz eder misiniz? Ve buna benzer takdirî ifadelerdir.

îbn Kesir ile tbn Muhaysin ve Humeyd med ile okumuşlardır. Ebû Hatim de der ki:nın med ile okunması; “…e mi?” anlamındadır. Bura­da daha hafif söyleyiş kastıyla harfi cer olan “lâm” hazfedilmiş ve onun ye­rine hemze medli okunmuştur. Nitekim: “O kişi mal sahibi oldu diye..” (el-Kalem, 68/14) buyruğu da aynı şekilde; …e diye mi, için mi? anlamındadır,

Yüce Allah’ın: “Veya *.. sixe karşı deli] göstereceklerine” buyruğun, bu kıraate göre anlamı, mü’minlere hitaba bir yöneliştir. Yahut da “Veya” edalı anlamında olur. Çünkü bu ikisi de şüphe ve ceza (karşılık) ifade eden edadardır. Ve bunlardan birisi ötekinin yerine kullanılabilir. Bu durum­da âyet-i kerimenin takdiri ifadesi şöyle olur: Ey mü’minler topluluğu onlar Rabbinizin nezdinde size karşı delil getirirler (diye) inanmayınız. O bakım­dan ya Muhammed de ki; Şüphesiz asit hidâyet, Allah’ın hidâyetidir ve biz o hidâyet pereyiz.

Bu edatı medsiz olarak okuyanlar da derler ki: Buyruğun başındaki birin­ci nefty onların: “İnanmayınız* sözlerindeki inkârlarını göstermektedir, Ya­ni yahudi alimleri onlara şöyle dediler Size verilenin bir benzerinin herhan­gi bîr kimseye verileceğine inanmayınız.

Yani onların ne imanları vardır, ne de size karşı ileri sürebilecekleri bir de­lilleri. Bu şekilde ilim, hikmet, Kitap delil, men selva, denizin yarılması ve buna benzer üstünlükler ve ikramları ihtiva eden manaya atıfta bulunulmak­tadır. Bunun da anlamı şudur; Bütün bunlar ancak size verilmiş şeyler ola­bilir. Sizin dininize tabi olanlar dışında, size verilenlerin benzerinin herhan­gi bir kimseye verileceğine inanmayınız.

Bu okuyuşa göre İfadede bir takdim ve tehir vardır ve “lâm” da fazladan gelmiştir.

İfadede istisna olduğunu kabul eden de bu istisnayı birincisinden yapma­maktadır. Aksi takdirde böyle bir ifade caiz (uygun ve yerinde) olamaz. Kimse” kelimesinin gelmesi, sözün başının nehiy oluşundan dolayı­dır. O bakımdan bu da ın sılasına dahildir. Zira bu da menfi olan fiilin mef’uiüdür. Ve bu edat cerr’i gerektiren bir durum olmadığından, dolayı nasb mahal Ündedir.

el-Halil der ki: Bu, hazf edilmiş ve cerri gerektiren edat dolayısıyla cer ma-hallindedir. Şöyle de denilmiştir: Burada “lâm” fazladan gelmiş (bir cer) edatı değildir. ” İman etmeyiniz11 ifadesi de; ikrar etmeyiniz, anla­mındadır.

İbn Cüreyc der ki: Buyruğun anlamı şudur: Sizden herhangi bir kimseye size verilenin benzeri verilir korkusuyla siz, dininize uyandan başkasına inan­mayınız. Bir diğer görüşe göre anlamı şöyledir: Siz Kitabınızda bulunan Mulıammed (sav)’ın niteliklerini, sizin dininize uyanlardan başkasına bildir-meyiniz ki, bu, putlara tapanların onu tasdik etmelerine götüren bir yol ol­masın.

el-Ferrâ da der ki: Yahudilerin sözlerinin yüce Alah’ın naklettiği: “Başka­sına inanmayın” buyruğu ile sona ermiş olması da mümkündür. Bundan son­ra yüce Rabbimiz Muhammed (sav)’a şöyle buyurmaktadır: “De ki: Gerçek hidâyet Allah’ın hidayetidir.” Yani asıl gerçek açıklama yüce Allah’ın açık­lamasıdır ki: “Size verilenin bir benzerinin) de başkasına” verilmeyeceği hususu yani size verilenin benzerinin kimseye verilmeyeceği hususu apaçık­tır. Bu durumda ” şeklindeki olumsuzluk edatı,den sonra takdir edil­miş gibidir. Yani “Verilmeyeceğine (.inanın)” şeklindedir. Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: ” Allah size sa­parsınız diye açıklar” (en-Nisa, 4/176), sapmıyasınız diye açıklar, anlamın­dadır. Bundan dolayı bu ifade arasında; ” Kimsenin girmesi uygun düşmüştür. Ayrıca: ” Veya” kelimesi de… e kadar” ve: ” Ancak .,,e” anlamındadır. Nitekim şair İmruu’1-Kays şöyle demiştir:

“Ona şöyle dedim: Gözün ağlamasın; çünkü bizler

Ya bir devlete konmaya çalışıyoruz yahut ölürüz ve mazur görülürüz.

Bİr diğer şair de şöyle demektedir:

“Ben bir kavmin mızraklarına bir işarette bulunuraam, Topuldarını kırarım yahut doğrulurlar”[304]

Arapların: (Ya) bir araya gelmeyiz yahut Kıyamet kopar” sözleri de buna benzemektedir. Bu ise: …ceye kadar (bir araya gel­meyiz}, anlamına gelir.

el-Kisaî’nin görüşü de böyledir.

el-Ahfeş’e göre ise bu edat; İnanmayın” buyruğuna atfeden bir edattır ki, bu tür açıklama önceden geçmiş bulunmaktadır. Yani onların öyle bir inançları da, delilleri de yoktur. Bu da manaya bir atıftır.

Âyet-i kerimenin bütünüyle yüce Allah’ın mü’minlere hitabı şeklinde ol­ması ihtimali de vardır. Bu da onların kalplerine sebat vermek ve basiretle­rini artırmak maksadıyla yapılmış bir hitaptır ki, bundan maksat, yahudile-rin işleri içinden çıkılmaz göstermeleri ve dinleri ile ilgili onlara karşı yalan söylemeleri halinde şüpheye düşmelerini önlemektir. Bu takdirde âyet-i ke­rimenin anlamı şöyle olur: Ey mü’minler topluluğu, sizler dininize uyanlar­dan başkasına İnanmayınız ve size verilen lütuf ve dinin benzerinin herhan­gi bir kimseye verileceğine de inanmayın, size muhalefet edenlerin Rabbi-niz hususunda, dininiz hakkında size karşı delil getirebileceklerine yahut bu­na güç yetirebileceklerine de inanmayınız, tasdik etmeyiniz. Şüphesiz ger­çek hidâyet Allah’ın hidâyetidir ve muhakkak bütün lütuf Allah’ın elindedir.

ed-Dahhâk der ki: Yahudiler dediler ki: Bizler dinimiz hususunda bize muhalefet edenlere karşı Rabbimiz huzurunda delil getirip (hasımlarımızı) mağlub edeceğiz. Yüce Allah bununla onların delilleri çürütülenler ve azab edilenler olacaklarını, buna karşılık üstün gelenlerin de mü’minler olacağı­nı açıklamakta ve Kıyamet gününde onların ileri sürecekleri iddialara karsı delil getirilip susturul a cakl arını beyan etmektedir. Rasûlullah (sav)’dan ula­şan haberde de şöyle buyrulmaktadır: “Yahudiler ve hıristiyanlar Rabbimiz nezdinde bize karşı delil getirecekler ve diyecekler ki: Sen bize tek bir ecir verdin, onlara ise iki ecir verdin. Yüce Allah şöyle buyurur: Peki, ben hak­larınızdan birşey eksilterek size zulmettim mi? Onlar: Hayır, diyecekler Bu­nun üzerine yüce Allah şöyle buyuracak: İşte bu Benim lütf-u keremimdir, Ben onu dilediğime veririm.”[305]

İlim adamlarımız der ki: Şayet onlar, bunun Allah’ın lütfundan dolayı bi­ze verildiğini bilselerdi Rabbimiz nezdinde bize karşı delil getirmeye kalkış­mazlardı. Yüce Allah böylelikle Peygamberine şunu bildirmektedir: Onlar Kı­yamet gününde Rabbiniz nezdinde size karşı delil getireceklerdir.

Daha sonra şöyle buyurmaktadır: Şimdi onlara de ki: “Doğrusu lütuf Al­lah’la elindedir, onu dilediğine verir, Allah Vası’dir, Âlimdir.»

İbn Kesir: Verildiğine* buyruğunu; şeklinde medli olarak ve soru olmak üzere okumuştur. (Buna göre anlamı şöyle olur: Veri­leceğine inanır mısınız?”)

Nitekim şair el-A’şâ şöyle demektedir:

“Bir gözü. kör, kötü zamanın hastalıklı ve sevindirici bir tarafı bulunmayan Bir ömrün sıkıntıya düşürdüğü, bir adam gördü diye mi?”

Diğerleri ise haber olmak üzere metisiz olarak okumuşlardır. Said b. Cübeyr ise nefty anlamım vermek üzere hemze’yi esreli olarak; Ve­rilmez” diye okumuştur. O vakit bu da el-Ferrâ’nın da dediği gibi yüce Al­lah’ın sözleri cümlesinden olur. Anlamı da şöyle olur: Ya Muharnmed de ki; Asıl hidâyet Allah’ın hidâyetidir. Size verilenin bir benzeri kimseye verilmez; yahut onlar Rabbinizin katında onu size karşı delil gösteremezler. Yani ya-hudiler batıl yolla size karşı mücadele vererek; biz sizden daha faziletliyiz, diyemezler.

Yüce Allah’ın; Veya… size karşı delil gösterecekleri” buy­ruğunun mansub olması, mahzûf iledir. ” veya” da ve anlamında ise; “” edatı gizli kabul edilir.

el-Hasen ise “te” harfini esreli, “ye” harfini de fethah olarak; kimsenin kim­seye size verilenin, benzerini vermesi… anlamında okuyarak; mef ulu hazfet­miş olmaktadır,

Yüce Allah’ın: “De ki: Gerçek hidâyet Allah’ın hidâyetidir” buyruğunun açıklanması ile ilgili olarak iki görüş vardın

1- Hayra iletmek ve yüce Allah’ın nurunu göstermek, aziz ve celil olan Al­lah’ın elinde olup, o nuru peygamberlerine verir. Bu bakımdan sizin dışınız­da sizden herhangi bir kimseye size verilenin benzerinin verilmesini inkâr edip böyle birşey olmaz, demeyin. Şayet bunu inkâr edecek olurlarsa sen de onlara: “Doğrusu lütuf Allah’ın elindedir, onu dilediğine verir” de.

2- De ki: Şüphesiz hidâyet, Allah’ın mü’minlere vermiş olduğu Muham-med (sav)’ı tasdik etmektir, başkası değildir.

İşarî tefsir yapanların kimisi bu âyet-i kerime hakkında şöyle demiştir: Siz ancak halinize ve yolunuza uygun düşenlerle birlikte olunuz, oturup kalkı­nız. Çünkü size muvafakat etmeyen, size murafakat etmez. (Size uygun düşmeyen, size arkadaşlık etmez)

Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.[306]

  1. Dilediğine rahmetini tahsis eder. Allah büyük lütuf sahibidir.

Yani O, dilediğine peygamberliğini ve hidâyetini tahsis eâer. Bu açıkla­ma ei-Hasen, Mücahİd ve başkaları tarafından nakledilmiştir. İbn Cüreyc der ki: O dilediğine İslâm’ı ve Kur’aıı’ı tahsis eder, Ebu Osman da der ki: Yüce Allah bu buyruğunu gayet mücmel bir ifade ite zikretmiştir ki, bununla be­raber Allah’ın rahmetini ümit etmek ve ümit etmeye devam edilsin ve ondan korkanlar da korkmayı sürdürsün.

“Allah büyük lütuf sahibidir.”[307]

  1. Kitap ehlinden öylesi vardır ki, ona kantarla emanet bıraksan onu sana öder. Öylesi de vardır ki, ona bir tek altın emanet et­sen bile tepesine dikilip durmadıkça onu sana ödemez. Bu, on­ların: “Ümmîler hakkında bize karşı bir sorumluluk yoktur” de-melerindendir. Onlar bile bile Allah’a karşı yalan söylemekte­dirler.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı sekiz başlık halinde sunacağız:

1- Kıraate Dair Açıklamalar:

Yüce Allah’ın: “Kitap enlinden” Abdullah b. Selâm gibi “öylesi vardır ki ona kantarla emanet bıraksan onu sana öder. Öylesi de vardır ki, ona bir tek altın emanet etsen bile., onu sana ödemez.” Bununla da Yahudi Finlıâs b. Âzûrâ kastedilmektedir. Bir kişi ona bir dinar emanet bırakmıştı da ema­netine ihanet etmişti. Bununla Kâb b. el-Eşref ve arkadaşlarının kastedildi­ği de söylenmiştir.

tbn Vessab ile el-Eşheb el-Ukaylî: : Kendisin… emanet bı-raksan” buyruğunu ) şeklinde “nûn harfi üstün olması gerekir­ken; ” Tardım dileriz” diye (nûn’u esreli”) okuyanlar gibi okumuş­tur ki; bu da Bekr ve Temîmlilerin şivesidir. Abdullah: “Yusuf hakkında ni­ye bize güvenmiyorsun?” buyruğunu “te’menne’de-ki. hemze yerine tîmenne diye okumuştur, Diğerleri ise “elifi (.hemzelî) ola-

rak okumuşlardır Nâfi ve el-Kisaî şeklinde onu öder” kelimesini

idrâc (seri okuyuş) halinde : şeklinde, ‘ıyâ”lı okur.

Ebu Ubeyd der ki: Ebu Amr, el-A’meş, Âsim ve Hamza, Ebu Bekr’in riva­yetinde “heHyi ittifakla vakfe île (sakin) olarak ve: ” Onu sana öder” diye okumuşlardır.

en-Nehhâs der ki: “He” harfinin sakin olarak okunması bazı nahivcilere göre ancak şiirde kabul edilebilir. Bazıları ise hiçbir şekilde kabul etmezler ve bu şekilde okuyanın hatâ ettiği, böylelerinin “he” harfinin sakin okuna­cağını kabul etmekle yanıldıklarını söylemişlerdir. Ancak Ebu Amr hakkın­da böyle birşey düşünülemez. O bundan daha üstündür. Ondan gelen sahih rivayete göre o, “he” harfini esreli okurdu- Bu da Yezîd b. el-Ka’ka’ın kıra­atidir. el-Ferrâ der ki: Kimi Araplar, kendisinden önceki harf harekeli oldu­ğu takdirde “he”yi sakin çıkarırlar ve: ” Onu şiddetlice vur­dum” derler. Tıpkı “entum, kuntum: siz, idiniz” harflerindeki “mim”i sakin te­laffuz ettikleri gibi. Halbuki bunların aslı merfudur. Şairin söylediği gibi:

“Rahat da olmadığım karnının da doymayacağım görünce Karnını kum yığmındaki ağaca doğru verip yattı.”

Şöyle de denilmiştir: Böyle bir yerde “he” harfinin sakin okunması cezm mahallinde olduğundan dolayıdır. Bu ise (fazladan gelen) “el-Yâ ez-zâhibe”dir.

Ebû Münzir, Sellâm ile ez-Zührî de “vaVsız ve “he” harfini ötreli olarak şeklinde okumuşlardır. Katade, Humeyd ve Mücahid ise idrâc halin­de şeklinde, “vav’lı okumuşlardır- Bunun için “vav” harfinin seçil­mesinin sebebi, “vav”ın dudaktan, “he” harfinin mahreç itibariyle uzak olma­sıdır.

Sibeveyh der ki: Müzekkerde Hvav” müennesteki “eliP durumundadır. Bu­nun yerine “ya” harfi getirilebilir. Çünkü “ya11, eğer önceki harf esreli, yahut “ya” ise daha hafif söylenir. Sonra da “ya” hazfedilir, geriye esre kalır. Çün­kü fiil merfu iken “yannın hazfedildiği olur. O bakımdan burada olduğu gi­bi bırakılmıştır, [308]

2- Kitap Ehlinin Güvenilir Olan ve Olmayanları:

Yüce Allah» kitap ehli arasında hainlik edenlerin de, güvenilir olanların da bulunduğunu haber vermektedir. Müzminler ise bunu ayırdedemezler. O bakımdan onların hepsinden uzak durmak gerekir. -Mü’minlerin de bu du­rumda olmasına rağmen- özellikle kitap ehlinin sözkonusu edilmesi, onlar­da hainliğin daha çok oluşundan dolayıdır. O bakımdan bu konudaki ifade onların çoğunluğuna göre kullanılmıştır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Kurtar” (kantar)’a dair açıklama daha önce (Âl-i İmrân, 3/14. âyet, 4. baş­lıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“Dinarca gelince; dinar yirmidört kırat, bir kırat ise orta büyüklükte üç ta­ne arpadır. O halde dinar toplam olarak yetmiş iki arpa tanesidir. Bu konu­da icma vardır.[309]

Çok miktardaki malı gereği gibi koruyup onu tastamam ödeyen kimsenin, az olanı da bu şekilde ödeyeceği öncelikle sözkonusudur. Az miktarda ha­inlik eden ve vermeyen bir kimsenin daha çok miktarda hainlik yapma ih­timali daha yüksektir. İşte bu “mefhûmu’l-hitâbı”[310] kabule dair en açık de­lildir. Bu konuda ilim adamları arasında oldukça görüş ayrılıkları vardır ki usul-u fıkıh’da bundan söz edilir.

Yüce Allah, bir kısmı emaneti tastamam ödeyen, diğeri ise onun tepesi­ne dikilip durmadıkça ödemeyen olmak üzere iki kısım sözkonusu etmek­tedir. Ancak, insanlar arasında tepesinde dikilip dursan dahi yine ödemeyen kimseler de vardır. Yüce Allah’ın sadece bu iki kısımdan söz etmesi, çoğun­lukla görülen ve mutad olanın bunlar olduğundan, üçüncü kısma ise az rast­la nıldığındandır. O bakımdan burada ifade çoğunluk hakkındadır.

Talha b. Musarrif ile Ebu Abdurrahman es-Sülemî ve başkaları: ınüdıkça” “dâl” harfini esreli olarak okumuşlardır. Bu şekildeki iki okuyuş, iki ayrı şivedir. Esreli okuyuş Ezd es-Serât’hlann şivesidir

Bu okuyuş ‘dan; gibi gelmektedir. el-Ahfeş ise şaz olarak diye nakletmiş tir. [311]

3- Borçlunun Yakın Takibi:

Ebu Hanife, borçlunun yakından takip edilmesine dair görüşüne yüce Al­lah’ın: “Tepesine dikilip durmadıkça…” buyruğunu delil göstermektedir. Di­ğer ilim adamları ise bunu kabul etmezler. Buna dair açıklamalar ise önce­den Bakara Sûresi’nde (2/280. âyette) geçmiş bulunmaktadır.

Bizim (mezhebimize) mensup olan} Bağdatlı ilim adamlarımızın bazısı borçluların hapsedileceğine yüce Allah’ın: “Öylesi de vardır ki, ona bir tek altın emanet etsen bile tepesine dikilip durmadıkça onu sana ödemez” buy­ruğunu delil göstermişlerdir. Bu şekildeki bir borçluyu takip etmek ve onun tasarrufunu engellemek, alacaklıların hakkı olduğuna göre; onun hapsedil­mesi de caizdir.

Yüce Allah’ım “Tepesine dikilip durmadıkça” buyruğunun; yüzünü ken­disine gösterip senden çekinip utanmadıkça; anlamına geldiğini de söylemiş­lerdir. Çünkü haya gözlerdedir. Nitekim İbn Abbas (ra)’ın şu sözüne dikkat edelim: Gözleri görmeyen bir âmâdan bir ihtiyacımızı gidermesini istemeyi­niz, çünkü haya gözlerdedir. Sen kardeşinden bir ihtiyacını gidermesini is­teyecek olursan senden utanıp da onu görmesi için yüzünü ona göster ve ona bak.

“Dikilip durmadıkçannın, onun peşine takılıp yanından ayılmadıkça an­lamına olduğu da söylenmiştir. Çünkü sen onu takibe ara verecek olursan, senin kendisindeki alacağını kabul etmez. “Tepesine düdlip durmakla bizzat durmanın kendisini değil de devamlı istemenin kastedildiği de söylen­miştir.

“Dinar” kelimesinin aslı “dinnar”dır. Çokça kullanıldığı için kelimenin ha­fifletilmesi arzusuyla iki 1(nûn”dan birisi “ya”ya dönüştürülür. Buna delil ise, bu kelimenin çoğulunun “denânîr”; küçültme isminin ise “duneynîr” şek­linde gelmesidir. [312]

4- Emanetin Değeri:

Emanetin dindeki yeri ve önemi pek büyüktür. -Müslim’in Sahîh’inde be­lirtildiği gibi [313] emanetin, rahim ile birlikte Sırat’ın iki tarafına dikilmesi ye­rinin ve öneminin büyüklüğünü gösterir. Bu İkisini koruyanlar müstesna kim­senin Sıratı geç meye imkânı olmaz. Müslim, Huzeyfe’den şöyle dediğini ri­vayet etmektedir: Peygamber (say) bize emanetin kaldırılışından söz ederek buyurdu ki; “Kişi uykusuna dalar ve emanet de kalbinden alınır.[314] Bu hadis-i şerif bütünüyle Bakara Sûresinin baş taraflarında geçmiş bulunmakta­dır. (Bk. el-Bakara, 2/7. âyet, 5- baslıkta).

İbn Mace rivayet ediyor: Bize Muhammet! b. el-Musaffâ anlattı, bize Mu-hammed b. Harb, Saîd b. Sinan’dan anlattı, Said bize Ebu ez-Zâhiriyye’den o Ebu Şecere Kesir b. Murre’den, o İbn Ömer’den naklettiğine göre Peygam­ber (sav) şöyle buyurmuştun “Muhakkak aziz ve celil olan Allah bir kulu he­lak etmek istedi mî ondan hayayı çekip alır. Ondan hayayı çekip aldı mı, ar-ük sen onun ancak buğzeden ve buğzedilen kimse olduğunu görürsün. Sen onu ancak buğzeden ve buğzedilen olarak gördün mü, artık emanet de on­dan çekilip alınır. Emanet ondan çekilip alındı mı, sen onun ancak hain ve hainlik yapan olarak bilinen bir kimse olduğunu görürsün. Bu şekilde onun hain ve hainlik yaptığı bilinen bir kimse olarak gördün mü, artık rahmet de ondan çekilip alınır. Bu sefer sen onu ancak koğulmuş ve lanete uğramış olarak görürsün, Onu koğulmuş ve lanete uğramış olarak da gördün mü, bu se­fer İslâm’ın boyunduruğu ondan çekilip alınır.[315]

Yine Bakara Sûresi’nde Hz. Peygamber’in: “Sana emanet verene emane­tini tastamam öde ve sana hainlik edene sen hainlik etme”[316] buyruğunun ne anlama geldiğine dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.[317] Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [318]

5- Bu Âyet-i Kerime Kitap Ekli İçin Bir Övgü müdür?

Bu kanaate sahip olanların aksine -bu âyeti kerimeden kitap ehli’nin bir bölümünün olsun, âdil olduğu anlamı çıkmaz. Çünkü müslümanların fasık­ları arasında bile emanetleri tastamam yerine getiren, pek çok mala karşı gü­venilir olan, bununla birlikte de bundan dolayı yine de adaletli sayılmayan kimseler bulunabilmektedir. Çünkü adaletin ve şehadetin yolu için karşılık­lı ilişkiler ve malda emanetin gereğini yerine getirmek yeterli değildir. Nite­kim kitap ehlinin: “Ümmîler hakkında bize karşı bir sorumluluk yoktur* dediklerine dikkat etmemiz gerekir. Peki, bizim mallarımızın, namusumuzun kendisi için bîr vebal olmaksızın mubah olduğuna inanan bir kimse nasıl ada­letli olabilir, nasal adil olduğu söylenebilir? Şayet onların adaletli kabul edil­meleri için bu kadarı yeterli olsaydı onların müslümanlarm aleyhindeki şa­hitliklerinin kabul edilmesi gerekirdi. [319]

6- Kitap Ehlinin Emanete Riâyet Etmeme Gerekçeleri:

Yüce Allah’ın: “Bu, onların” yanı yahudilerin “ummîlere karşı bize bir sorumluluk yoktur, demelerindendir-” Denildiğine göre yahudiler müslü-manlarla alışveriş yaptıklarında: Bizim ümmiler hakkında aleyhimize bir yol yoktur -yani onlara zulmetmemizde bir vebal olmaz.- Çünkü onlar bize mu­halefet ediyorlar, diyorlardı. Hatta bunun Kitaplarında bulunduğunu dahi id­dia ediyorlardı. Yüce Allah da onları yalanladı ve onların sözlerini reddede­rek (bir sonraki âyette) “Hayır,” diye buyurdu. Yalan söylemeleri ve müslü­manlarm mallarını helâl kabul etmeleri dolayısıyla onların aleyhlerine bir yol var.”

Ebû İshak ez-Zeccâc der ki: Burada (“Hayır” anlamına gelen: “belâ” buy-ruğuyia) söz tamamlanmaktadır. Daha sonra yüce Allah: “Kim ahdini yeri­ne getirir ve sakınırsa…” diye buyurmaktadır.

Denildiğine göre; yahuditer bedevî araplardan bazı mallar borç almışlar­dı. Bu hak sahipleri İslâm’a girince yahudiler: Sizin bizden bir alacağınız yoktur. Çünkü sizler dininizi terketüniz. O bakımdan bizden alacaklarınız da düş­tü, dediler ve Tevrat’ın hükmünün de böyle olduğunu iddia ettiler. Bunun üze­rine yüce Allah: “Ümmîler hakkında btee karşı bir sorumluluk yoktur* şek lindeki sözlerini reddetmek üzere “hayır” diye buyurmaktadır. Yani durum sizin dediğiniz gibi değildir. Daha sonra yeni bir cümleye başlayarak: “Kim ahdini yerine getirir ve sakınırsa0 şirkten uzak durursa artık o kimse ya­lancılardan olmaz, aksine Alkil ve Rasûlü onu sever, diye buyurmaktadır. [320]

7- Zımnîlere Hainlik:

Adamın birisi İbn Abbas’a: Biz kasten zimmet ehli mallarından bir tavuk, bir koyun ahr ve bu konuda bizim için bir sakınca yoktur, deriz. İbn Abbas ona şöyle der: Bu kitap ehlinin: “Ümmîler hakkında bize karşı bir sorum­luluk yoktur” demelerine benzer. Şunu bilin ki zımmîler cizyeyi ödedikle­ri takdirde gönülleri hoşluğu ile olmadığı sürece malları size helâl olmaz. Bu­nu Abdurrezzak, Ma’mer’den o Ebu İshak el-Hemdanîden o Sa’saa’dan: Adamın birisi İbn Abbas’a dedi… diyerek zikretmektedir. [321]

8- Bile Bile Allah’a Karşı Yalan Söylemek:

Yüce Allah’ın: “Onlar bile bile Allah’a karşı yalan söylemektedirler” buy­ruğu, kafirin, şehadeti kabul edilebilecek bir konuma getirilmeyeceğini gös­termektedir. Çünkü yüce Allah, kâfirleri çok yalancı olmakla nitelendirmiştir.

Ayrıca bu buyruk, Allah’ın haram ve helâl kıldığından başka şeyleri ha­ram ve helâl kılarak bunu şeriatın bir bölümü gibi kabul eden kâfirlere bir red de ihtiva etmektedir. Îbnu’l-Arabî der ki: Bundan da şu çıkar: Delile da­yalı olmaksızın istihsân ile hükmedenin bu kanaati red olunur. Bununla be­raber ben kıble ehlinden herhangi bir kimsenin böyle birşey söylediğini de bilmiyorum.

Haberde nakledildiğine göre bu âyet-i kerime nazil olunca Peygamber (sav) şöyle buyurdu: “Cahlllye döneminde olup da şu ayaklarımın altında ol­mayan hiçbir şey yoktur. Bundan emanet müstesnadır. Çünkü emanet iyi ola­na da kötü olana da eksiksiz olarak [322]

  1. Hayır! Kim ahdini yerine getirir ve sakınırsa şüphe yok ki Al­lah sakınanları sever.

Kim* buyruğu mübtedâ olmak üzere merfudur ve şart edatıdır. “Yerime getirir” kelimesi ise cezm mahal Ündedir. “Sakınır­sa” buyruğu da ona atfedil mistir. Yani kim Allah’tan korkar, yalan söylemez ve kendisine haram kılınanları helâl kabul etmezse “şüphe yok ki Allah sa­kınanları” bu şekilde davranan kimseleri “sever.”

Yüce Allah’ın velilerini, dostlarını sevmesinin anlamına dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır,

Yine yüce Allah’ın: “Ahdini” buyruğundaki zamir yüce Allah’a racidir. Yü­ce Allah lafzı ise: *Onlar bile bile Allah’a karşı yalan söylemektedirler” buy­ruğunda geçmiş idi. (Dolayısıyla zamir ona râci olabilir). Bunun emaneti öde­yen, küfürden, hainlikten ve ahdi bozmaktan sakınan kimseye ait olması da mümkündür. “Ahd” ise faile ve mef ule de izafe olunabilen bir mastardır.[323]

77- Allah’ın ahdîni ve kendi yeminlerini az bir pahaya değişenle­rin âhirette hiçbir payı yoktur. Allah Kıyamet günü onlarla ko­nuşmaz, onlara bakmaz, ve onları temize çıkarmaz. Ve onlar için elim bir azap vardır.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Âyetin Nüzul Sebebi:

Hadis imamları el-Eş’as b. Kays’tan şöyle dediğini rivayet etmektedirler: Benimle yahudilerden bir adam arasında (ortak) bir arazi vardı. O benim o arazideki hakkımı inkâr etti. Ben de onu Peygamber (sav)’ın huzuruna gö-türdürft. Rasûlullah (sav) bana: “Senin herhangi bir delilin var mı?” diye sûr­du. Ben: Hayır, dedim. Bu sefer yahudiye: “(Arazide hakkım olmadığına da­ir) yemin et!” diye buyurdu, Ben: O vakit yemin eder ve benim malımı alıp götürür, deyince, yüce Allah: “Aüah’ın ahdini ve yeminlerini az bir paha­ya değişenlerin…” buyruğunu âyetin sonuna kadar indirdi.[324]

Yine hadis imamlarının Ebu Umame’den rivayetine göre Rasûlullalı (sav) şöyle buyurmuştur: “Her kim yeminiyle müslüman bir kimsenin hakkını kesip alırsa, Allah onun için cehennemi vacip kılar ve cenneti de ona haram kılar.” Ona bir adam şöyle dedi: Ey Allah’ın Rasûlü, bu önemsiz birşey olsa dahi böyle midir? Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “İsterse erâk (misvak) ağacından bir küçük çubuk olsun, ” [325]

Bakara Sûresi’nde (2/174. âyette) de yüce Allah’ın: “Allah Kıyamet günü onlarla konuşmaz, onlara bakmaz ve onları temize çıkarmaz” buyruğuna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. [326]

2- Hakimin Hükmü Helâl Olmayan Birşeyi Gerçekte Helâl Kılar mı?

Bu âyet-i kerime ile hadis-i şerifler, hakimin hükmünün, lehine hüküm ve­rilen kimse bu hükmün batıl olduğunu biliyor ise, zahiren verilen hüküm ile o malı lehine hüküm verilene baünen de helâl kılmayacağını göstermektedir.

Hadis imamları Um Seleme’den şöyle dediğini rivayet ederler: Rasûlullalı (sav) şöyle buyurdu: “Sizler benim huzurumda davalaşıyorsunuz. Ben bir in­sanım. Belki sizden herhangi bir kimse kendi delilini diğerinden daha güzel bir şekilde açıklayabilir Ben de sizden işittiğime uygun olarak aranızda hüküm veririm. Her kime kardeşinin hakkından birşeyin verilmesine hüküm verecek olursam onu almasın. Çünkü ben bu hükmüm ile ona cehennemden bir parça kesip veriyorum ki o Kıyamet gününde bunu getirip gelecek­tir.”[327]

Bu hususta imamlar arasında görüş aynlığı yoktur. Bu konuda çelişkili id­diada bulunarak aşırıya giden Ebû Hanife olup o şöyle der: Batıl şahitliğe mebni olan hakimin hükmü kendisi için haram kılınmış bulunan ferci (ya­nı kadını) helâl kılar. Nitekim Bakara Sûresi’nde (.2/188. âyet 3, başlıkta) bu­na dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Ebu Hanİfe’nin iddiasına göre iki yalancı şahit bir adamın aleyhine hanımını boşadığına dair şahitlikte bulun­sa ve hakim de bu İki şahidin şahitliğine göre hüküm verecek olsa, artık o kadın, meselenin batıl olduğunu bilenlerden olup kendisiyle evlenen kim­seye dahi helâl olur.[328]

Bu, açık ve sahih hadisten yüzçevirmesi dolayısıyla onun çirkin bir iş yap­tığı ve böylelikle mallan koruma altına alırken, fasİd hükümlerle bunların mu­bah olmayacağı görüşüne rağmen Fercİeri (namusları) böyle bir şeye karşı ko­rumaması dolayısıyla ayıplanmış bulunmaktadır. Halbuki ferclerin gereken şekilde korunmaları ve bu hususta ihtiyatlı olmak, daha uygundur. Yüce Al­lah’ın izniyle Hân âyetinde (en-Nûr, 24/6-10. âyetler) onun bu sözünün tu­tarsız olduğuna dair açıklamalar gelecektir. [329]

78, Onlardan bir gurüh vardır ki kitaptan ^annedesiniz diye kitap­la dillerini eğip bükerler. Halbuki o kitaptan değildir. “O Allah katındandır” derler. Halbuki o Allah katından değildir. Allah adı­na bile bile yalan söylerler.

Bununla yahudilerden bir kesim kastedilmektedir: “(. Kitapla dillerini eğip bükerler” buyruğunda Ebû Cafer ve Şeybe çokluk ifa­de etmek üzere; “Çokça eğip bükerler” diye okumaktadır. Yani on­lar sözleri tahrif ederler ve bu yolla maksattan uzaklaşırlar.

Eğip bükmek, meyletmek anlamındadır. Eliyle büktü ve başıyla bük­tü ifadelen İçin yine bu fiil kullanılır. Yüce Allah’ın: Dilleri­ni eğip bükerek” (en-Nisâ, 4/46) buyruğundan kasıf, hakka karşı inat ile ve hakkı bırakıp başkasına yönelerek… anlamındadır.

Diğer taraftan: “Kimseye dönüp bakmıyordunuz” (Âl-i Imrân, 3/153!) buyruğu da kimseye doğru yönelmiyordunuz bile anlamın­dadır. Birisine doğru yönelip orada ikamet ettiğin vakit; denilir. Borcu, savsaklamak anlamına da; (ayni kökten olmak üzere): “el-Leyy1 de­nilir. Şair (bu anlamı ifade etmek üzere) der ki:

“Ben bunu daha önceden Hassan’a borç vermiştim; İflas etmek ve borcumun savsaklanması korkusuyla; 0 aslı da ayn’ı da satmayı iyi becerir.™

Şair Zu’r-Rimme de der ki:

“Senin hiç ihtiyacın almayıp zengin olmana rağmen, benim alacağımı savsaklamak istiyorsun Ey kemer kuşanmış kimse! Güzel bir şekilde borcumu öde!”

Hadis-i şerifte de (aynı kökten olmak üzere): “Varlıklı olanın borcunu sav­saklaması (leyy), ırzını (haysiyetine dokunacak davranışlara maruz kalmayı) ve cezalandırılmasını helâl kılar”[330] buyurulmaktadır.

Elsine (diUer) kelimesi tekilini müzekker kabul edene göre “UsâiTın ço­ğuludur; müennes kabul edene göre ise çoğulu “elsun” diye gelir. [331]

79- Hiçbir İnsana yakışmaz ki Allah kendisine Kitabı, hükmü ve peygamberliği versin de sonra o insanlara: “Allah’ı bırakıp bana kul­lar olun” desin. Fakat: “Kitabı okuyup öğrettiğinize göre Rabba­niler olun” (der),

“Yakışmaz” olmaması gerekir, anlamındadır. Nitekim yüce Allah’ın: ‘Yan­lışlıkla olması müstesna bir mü’minin, bir mii’mini öldürmesi yakışmaz” (en-NIsâ, 4/92); “Allah’ın ker hangi bir evlat edinmesi yakışmaz” (Mer­yem, 19/35); “Bizim böyle bir söz söylememiz bize yakışmaz” (en-Nûr, 24/16) buyruklarında olduğu gibi. Bütün bunlarda “yakışmaz” ve “gerekmez” an­lamlan vardır.

“Beşer” kelimesi tek kişi için de kullanılır, çoğul için de kullanılır. Çün­kü bu lielime masdar ayanndadır. Burada “beşeriden kasıt, ed-Dahhâk ile es-Süddî’nin görüşüne göre Hz, İsa’dır.

Kİtap’tan kasıt, Kur!ân-ı Kerîm’dir, Hüküm’den kasıt ise, ilim ve kavrayış­tır. Aynı şekilde ahkâm (hükümler) demek olduğu da söylenmiştir.

Yani şanı yüce Allah, yalancıları peygamberlik için seçmez. Eğer herhangi bir insan böyle birşey yapmaya kalkışacak olursa, yüce Allah ondan pey­gamberliğin mucize ve alâmetlerini geri alır.

Sonra., desin” kelimesinin mansub olması, Ona ver­mesi” ile “Desin” kelimeleri arasındaki ortaklık dolayı siyi a dır. Yani bir peygamber için, hem peygamberliğin verilmesi, hem de: “Allah’ı bırakıp bana kul olun*’demesi, bir arada bulunur şey değildir, “Fakat: Rabbani ol­un” yani, fakat o peygamberin insanlara rabbani olun, demesi yakışır.

Denildiğine göre bu âyet-î kerime Necran lııristiyanlan hakkında nazil ol­muştur. Aynı şekilde sûrenin tümünün, yüce Allah’ın: “ifanı sen erkenden mü’minleri savaşmaya elverişli yerlerde yetiştirmek üzere ailenin yanından ayrılmıştın” {A\ i İmrân, 3/121) buyruğuna kadar olan bölümünün nüzul se­bebinin Necran hıristİyanları olduğu rivayet edilmiştir. Fakat onlarîa birlik­te yahudiler de sözkonusu edilmektedir. Çünkü yahudiler de hıristiyanlann inkâr ve inadının aynısını göstermişlerdir.

“er-Rabbâniyyûn: Rabbaniler” kelimesinin tekili “rab”e nisbet olunan an­lamında; “rabbani” kelimesidir. Rabbânî ise insanlara büyük hususlardan ön­ce bilginin küçük hususlarını öğreterek terbiye eden, eğiten kimse demek­tir. Adeia o işleri kolaylaştırmak hususunda rabbe uyuyor gibidir.[332] Bu an-lamda bir açıklama İbn Abbas’tan rivayet edilmiştir.

Kimi müfessir de şöyle demiştir: Bu kelimenin aslı “rabbî”dir. Mübalağa­lı bir anlam ifade etmek üzere araya “elif1 ile “nün” harfleri sokulmuştur. Ni­tekim sakalı büyük olan kimseye “Iİhyanı”, perçemi büyük olana “cummâ-nî”, boynu kalın olana “rakdânî” denilmesi gibi.

el-Müberred de der ki; Rabbaniler ilim erbabı demektir. Bunun tekili “rab-bân” diye gelir. Arapların, bir kimsenin işini çekip çevirip düzelten kimse­ye; dan “rabfoân: çekip çeviren” demeleri gibi- Buna göre “rabba­niler”‘ insanların işlerini çekip çeviren ve ıslah edip düzelten kimseler demek­tir. “Elif” ile “nün” harfleri ise tıpkı “reyyân ve atsan (suya kanmış ve susuz)’1 dedikleri gibi mübalağa için gelmiştir. Daha sonra da nisbet ifade etmek üze­re “yâ” harfi ilave edilmiştir. Tıpkı lihyâriî, rakabânî ve cummanî denildiği gi-bL Şair de der ki:

“Ben havada rehin alınmış olsam dahi;

Oradan söz (hadis) ile rabbânî alimlerim beni indirir.”

Buna göre rabbânî demek, ilmiyle amil olan, Rabbin dinini bilen kimse demektir. Çünkü eğer ilmiyle amil değilse zaten alim olamaz. Bu anlamda­ki açıklamalar daha önce Bakara Sûresi’nde geçmiş bulunmaktadır. [333] Ebu Reîn de der ki: Rabbânî, alim ve hakim kimse demektir. Şu’be, Asım’dan o Zir’den o Abdullah b. Mes’ud’dan “Fakat rabbaniler olunuz” buyruğu hak­kında; “yani hükemâ ve ulemâ olunuz” dediğini nakletmektedir. İbn Cübeyr ise, takva sahibi hakimler olunuz, diye açıklarken, ed-Dahhâk da şöyle de-mekEedir: Hiçbir kimsenin gücü yettiğince Kur’ân’ı ezberlemeyi bırakmama­sı gerekir. Çünkü yüce Allah: “Rabbânî olun” diye buyurmuştur.

İbn Zeyd de der ki: Rabbanilerden kasıt yöneticiler, ahbâr’dan kasıt ise ilim adamlandır. Mücahid de der ki: Rabbaniler ahbârdan daha üstündürler.[334] en-Nehhâs der ki: Bu güzel bir açıklamadır. Çünkü ahbâr dediklerimiz ilim adamlarının kendileridir.

İlim ile birlikte siyaset ve idarede basireti bir arada bulunduran anlamıy­la “rabbani” kelimesi, Arapların bir işi düzeltip onu yönetmesini anlatmak üzere kullandıkları ifade olan: “İnsanların işlerini idare etti” tabirinden alınmıştır. Böyle bir kimseye de çokluk ifade etmek üzere: “Râbb ve rabbâm” denilir. Ebu Ubeyde der ki: Ben bîr ilim adamını şöyle der­ken dinledim: Rabbânî helâli, haramı, emri, yasağı bilen, ümmetin haberle­rini, olmuşu ve olanı bilen kimse demektir,

îbn Abbas’ın vefat ettiği gün de Muhammed b. el-Hanefîyye şöyle demiş­ti: “İşte bugün bu ümmetin rabbânîsi Öldü.”

Peygamber (sav)fdan da şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir; “Erkek ol­sun dişi olsun hür ya da köle olsun her bir mü’minin Kur’ân-ı Kerîm’den bir bölüm öğrenmesi ve dininde fakîh olması (yeterli bilgi sahibi olması) onun için bir görevdir.” Hz. Peygamber daha sonra: Takat, Kitabı okuyup öğrettiğini­ze göre rabbânî olun” âyetini okudu.[335] Bunu İbn Abbas rivayet etmiştir.

Yüce Allah’ın: “Fakat Kitabı okuyup öğrettiğinize göre Rabbânî olun buyruğuna gelince; bu buyruktaki; Öğrettiğinize’* kelimesini Ebu Arar ile Medineliler “den hafif şeddesiz olarak okumuşlardır. Ebu Hatim de bu kıraati terdlı etmiştir.[336] Ebu Amr der ki: Bu kıraati doğrulayan şey (âyet-i kerîmenin sonraki bölümünde geîen): kelimesinin şeddesiz ge­lerek, şeddeli olarak tedristen şeklinde gel mey i sidir. Buna karşı­lık, İbn Âmir ile Kûfeliler bu kelimeyi ‘ta’lim’den şeddeli olarak diye okumuştur. Ebu Ubeyd de bu kıraati tercih etmekte olup der ki: Çün­kü bu okuyuş, hem “bilirsiniz, hem de öğretirsiniz” kelimelerinin anlamını bir arada ifade etmektedir.

Mekkî der ki: Şeddeli olarak daha belağatlidir. Çünkü her bir muallim (öğ­retici) aynı zamanda bilen bir kimse olmak anlamında (alim)dir. Fakat birşeyler bilen herkes muallim olamaz. O bakımdan bu kelimenin şeddeli okunuşu, hem ilme hem de ta’lime (ilim öğretmeye) delâlet etmektedir. Şeddesiz okuyuş ise, yalnızca bilmeye delâlet etmektedir. Ta’lim (öğret­mek.) ise daha beliğ ve daha çok övücü bir sıfattır. Böyle olmayan bir keli­me ise, yermek için kullanıldığa takdirde, daha beliğ olur, Şeddesiz okuyu­şu tercih edenler İbn Mes’ud’un: “Rabbaniler olunuz” buyruğunu; hükemâ ve ulema olunuz, diye açıklamasını delil gösterirler. O bakımdan burada siz­ler öğretmeniz dolayısıyla fukahâ, hukemâ ve ulemâ olunuz, denilmiş olma­sı uzak bir ihtimaldir, el-Hasen der ki: İlminiz dolayısıyla sizler hükemâ ve ulemâ olunuz, demektir. Ebu Hayve ise; diye okumuştur. Mücahid de; “Öğrenmekte olduğunuz” anlamında olmak üzere, “te” harfini üstün, “lam”ı da şeddeli olarak şeklinde okumuştur. [337]

  1. Size melekleri ve peygamberleri rab edinmenizi de emretmez. Müslüman olduktan sonra size İnkâr etmeyi mi emredecek?

İbn Âmir, Âsim ve Hamza (“emretmez” anlamındaki buyruğu) Versin de” buyruğuna atfolmak üzere mansûb okumuşlardır. Yahudilerin Pey­gamber (sav)’a: “Ey Muhammed, sen bizim seni rab edinmemizi mi istiyorsun?” deyip yüce Allah’ın: “Hiçbir insana yakışmaz ki Allah kendisine Kitabı, hük­mü ve peygamberliği versin de…. size melekleri… de emretmez” buyruk­larının nazil olmuş olması, bunu pekiştirmektedir. Ayrıca bunda “beşer”e gi­den bir zamir de vardır. Yani insanlar da size bunu emretmez. Burada “insan”-dan kasıt ise, Hz. İsa ile Hz. Üzeyr’dir. Diğerleri ise bu kelimeyi yeni bir cüm­le ve önceki buyruklarla ilişkisi olmaksızın ref ve kat” ile: diye okumuşlardır. Ayrıca burda, Allah’ın adına râci bir Zamir de vardır. Yani yü­ce Allah sizlere melekleri… rab edinmenizi de emretmez anlamındadır. Bu oku­yuşu pekiştiren şey ise Abdullah b, Mesud’un Mushafında: As­la size emretmez” şeklindeki okuyuştur. Bu da cümlenin yeni bir cümle ol­duğunu göstermektedir. Yine burada da zamir yüce Allah’a aittir. Bunu da Mek-kî zikretmiş, Sibeveylı ve ez-Zeccâc da bu görüşü İfade etmişlerdir.

İbn Güreye ve bir topluluk ise şöyle demektedir: Muhammed (sav) sizle­re…- emretmez, anlamındadır. Bu aynı zamanda Ebû Amr, el-Kisaî ve Hare­meyn halkının kıraatidir.

“Rabler edinmenizi1* yani melekleri ve peygamberleri rabler edinmeni­zi emretmez. Bu kusur, hıristiyaniarda vardı. Onlar peygamberleri ve melek­leri kendilerine rab edinecek derecede ta’zim ederler.

“Müslüman olduktan sonra size inkâr etmeyi mi emredecek?” Bu so­ru, böyle bir şeyi inkâr ve taaccüb anlamındadır. Yüce Allah peygamberle­re, insanları kendilerini Ilâlı edinecek şekilde, kendilerine kut edinmeyi ha­ram kılmıştır. Fakat diğer insanlara da peygamberlere saygı göstermeyi em­retmiştir. Peygamber (sav)ın da şöyle buyurduğu variddir: “Sizden herhan­gi bir kimse: Benim kulum, benim cariyem demesin. Bunun yerine: Benim delikanlım, benim kızım, desin. Sizden herhangi bir kimse: Rabbim demesin, efendim desin.”[338]

Kur’ân-ı Kerîm’de de yüce Allah’ın: “Rabbinin (efendi­nin) yanında beni an” (Yusuf, 12/42) buyruğu yer almaktadır ki, yüce Allah’ın izniyle orada bu hususa dair açıklamalar gelecektir. [339]

  1. Hani Allah peygamberlerden: “Andobun ki size Kitabı ve hikme­ti verdim. Sonra da size yanınızda olanı doğrulayıcı bir peygam­ber geldiğinde mutlaka otta inanacak ve ona yardım edeceksiniz” diye söz almış ve “İkrar edip de kabul ettiniz mi?” buyurmuştu. Onlar da: “İkrar ettik” demişlerdi, “Öyleyse şahid olun; ben de sizinle beraber şahitlik edenlerdenim” diye buyurmuştu.

Denediğine göre; yüce Allah peygamberlerden, birbirlerini tasdik edip doğ­rulamak, birbirlerine imanı emretmek üzere söz almıştır, tşte doğrulamak su­retiyle yardımcı olmanın anlamı budur. Said b. Cübeyr, Katade, Tavus, es-Süd-dî ve ei-Hasen’in görüşü de budur, âyet-i kerimenin zahirinden anlaşılan da budur. Tavus der ki: Allah ilk mîsâkı peygamberlerden, her birinin ötekinin getirdiğini tasdik etmesi üzere almıştır.

İbn Mesud: ” Hanı Allah kendilerine ki­tap verilenlerden …. söz almıştı.., diye okumuştur. el-Kisaî der ki: Bunun: “Hani Allah peygamberlerden misak almıştı” buyruğunun “Hani Allah peygamberlerle birlikte olanlardan söz almıştı” anlamında olması da müm­kündür, Basrahlar der ki: Allah, peygamberlerden mîsâk aldığında, kendile­riyle birlikte olanlardan da mîsâk almış demektir. Çünkü onlar da peygam­berlere uymuş ve peygamberleri tasdik etmişlerdir.

Yüce Allah’ın: buyruğundaki anlamındadır. Si-beveyh der ki: Ben, Halil b. Ahmed’e yüce Allah’ın: “Hani Allaü peygamber­lerden; Andotsun ki size Kitabı ve hikmeti verdim…” buyruğuna dair so­ru sordum bana: edatı anlamındadır, dedi.

en-Nelıhâs der ki: Halil’in bu açıklamasına göre bu ifade; ” Size verdiğim o kitaba” takdirindedir Daha sonra ismin uzunluğu dolayısıy­la (o anlamına gelen.) “he” zamiri hazfedil mistir.

Ayrıca “ki” edatı mübteda olmak üzere merfudur. Onun haberi de “Kitap ve hikmet19 kelimeleri olur. de cinsin beyanı için ohır/1 Bu ise bir kimsenin: Şüphesiz Zeyd senden daha faziletlidir, de­mesine benzer. Aynı zamanda bu, el-Ahfeş’in de görüşüdür ve buna göre bu “lâm” ibtidâ (başlangıç) Hlâm”ıdir.

el-Mehdevî der ki: Yüce Allah’ın: “Onlara yanınızda olanı,., geldiğinde” buyruğu ve ondan sonrakiler, sılaya atfedilmiş bir cümledir. Bu cümledeki mevsûl isme ait olan zamir ise hazfedilmiştir. İfade; Sonra da size onu doğ­rulayıcı bir peygamber geldiğinde… takdirindedir. [340]

Yüce Allah’ın: “Sonra da size yanınızda olanı doğrulayıcı bir peygam­ber geldiğinde mutlaka ona inanacak ve ona yardım edeceksiniz” buyru­ğunda Hz. Ali ve İbn Abbas [341] anhumaj’ın görüşüne göre sözü geçen pey­gamberden kasıt, Allah’ın Rasûlü Muhammed (sav)’dır. Lafız her ne kadar nek­re (belirtisiz) ise de yapılan işaret muayyen bir kişiyedir. Yüce Allah’ın şu buy­ruğunda olduğu gibi: “Allak bir kasabayı örnek olarak verdi. Orası korku-dany.atıa güvenlik ve huzur içerisindeydi… Andolsun onlara aralarından bir peygamber geldi de onu yalanladılar…” (en-Nahl, 16/112-113)

Yüce Allah bütün peygamberlerden Muhammed (sav)’a iman etmele­rine, ona yetiştikleri takdirde yardımcı olacaklarına dair söz almış ve bu şe­kilde ümmetlerinden de söz almalarım emretmiştir.

Yüce Allah’ın: “Mutlaka ona inanacak…” buyruğunun başındaki “lam71 harfi mîsâk almaktan ibaret olan kasemin (yeminin) cevabıdır. Çün­kü mîsâk almak, yemin ettirmek ayarında dır. Bu da konuşma esnasında: “Ben senden mutlaka şu işi yapacaksın diye misak aldım” demeye benzer ve bu­rada: Ben sana yemin ettiriyorum, demek gibidir,

Kasem ile cevabı arasına İleride geleceği üzerek tbn Kesirln kıraatinde,ın başındaki harfî-i cer okn Mâm” ile kasem ile cevabı birbirinden ay­rılmıştır. Ancak bu “lâm”ı üstün okuyan İse, mîsâk almaktan ibaret olan ka­semi telakki eden (karşılayan) “!âm” olarak kabul eder. “Mutlaka ona inanacak” buyruğunun başındaki “lâm” ise hazfedilmiş bîr kasemin ce­vabıdır. Yani, Allah’a yemin olsun ki mutlaka ona inanacak­sınız, takdirindedir.

el-Muberred, el-Kisaî ve ez-Zeccâc der kî: edatı şart edatıdır. nin başına geldiği gibi; bunun da başına tahkik için “lâm” gelmiştir. Anlamı da şöyle olur: Size her bir kitap verdikçe muhakkak…

Buna göre; nasb mahallinde, “Size verdikçe” cezm mahal­linde; “Sonra size gelirse…” de ona atfedilmiş olur.

“Mutlaka ona inanacak” buyruğunun başında yer alan “lâm” harfi aynı zamanda cezanın (şartın cevabının) da cevabıdır. (Bu yönüyle) yüce Allah’ın: ” Ve eğer biz istersek mutlaka…. gideririz” (el-İsra, 17/86) buyruğuna ve buna benzer diğer buyruklara benzemektedir.

el-Kisaî der ki; “Mutlaka ona iman edeceksiniz” buyruğu kasem için bir imaddır; o bakımdan sözün birinci bölümüne bitişiktir. Şartın cevabtnin ce­vabı ise yüce Allah’ın (bir sonraki âyet-i kerimede gelen): “Artık kim bun­dan sonra dönerse,,.” buyruğudur. Böyle bir açıklamaya göre ayrıca bir ai­di takdire gerek yoktur.

Kûfeliler ise “lâm” harfini esreli olarak diye okurlar. Burada da “îâm” aynı zamanda Ki… anlamındadır ve; Aldı’ya mütaaİ-laktır. Yani, Allah onlardan kendilerine vermiş olduğu Kitap ve hikmet sebe­biyle misakİannı almış, sonra eğer size beraberinizde bulunanı doğrulayıcı bir peygamber gelecek olursa bu sözden sonra mutlaka ona iman edecek­siniz (diye söz almıştır). Çünkü misak almak az önce de geçtiği gibi, yemin ettirmek anlamındadır.

en-Nelıhâs der ki: Ebu Ubeyde’nİn bu hususta güzel bir açıklaması var­dır. O der kî: Bu buyruğun anlamı şudur: Hani Allah kendilerine kitap veri­lenlerin mîsâkını, size vermiş olduğum Tevrat sebebiyle mutlaka ona iman edeceksiniz, diye almıştı.

Bu sözde hazf bulunduğu da söylenmiştir. Buna göre anlamı şöyledir: Ha­ni Allah peygamberlerden size gelen Kitap ve hikmeti mutlaka insanlara öğ­reteceksiniz ve insanlardan da iman etmelerine dair mutlaka söz alacaksınız, diye misak almıştı. Burada hazf bulunduğuna da: “İkrar edip de ahdîmi kabul ettiniz mi” buyruğu delalet etmektedir. Bir diğer görüşe göre es-reli olarak okuyanların okuyuşuna göre bu edat, “lâm”; Sonra, anla­mındadır. Yani; ben size Kitap ve hikmeti verdikten sonra ona mutlaka ina­nacaksınız, anlamında olur. Nitekim Nâbiğa şöyle demektedir:

“Ben ona ait alâmetleri tesbite çalıştım ve sonunda onu tamdım

Altı yıl geçtikten aonra ve bu yıl da yedincidir.”

“Altı yıl sonra” anlamındadır.

Saîd b. Cübeyr ise bunu; şeklinde şeddeli olarak okumuştur. “Vere­ceğim zaman” anlamında olur. Bunun aslının şeddesiz olma ihtimali de var­dır. Yahut ın fazladan İlave edilmesini gerekli görenlerin görüşüne gö­re; bu edat ilave edilmiş ve böylelikle haline gelmiştir. Daha sonra “nün” harfi idgam dolayısıyla mim’e kalbedilmiş olur. Bu durumda üç tane mim bir araya gelmiş olur. Bunlardan birincisi söyleyiş hafif olsun diye hazfedilmiştir. Medıneliler ise ta’zim anlamı ifade etmek üzere; Size verdik, şeklinde diğerleri ise tekil olarak Size verdim, diye okumuş­lardır.

Diğer taraftan, bütün peygamberlere değil de peygamberlerin bir kısmı­na kitap verilmiştir. Şu kadar var ki kitap verilenler için tağlîb sözkonusudur. Maksat da bütün peygamberlerden söz alınmış olmasıdır. Kendilerine kitap verilmemiş olan peygamberler de kitap verilmiş hükmündedirler. Çünkü on­lara da hüküm ve peygamberlik verilmiştir. Yine kendilerine kitap verilme­yen peygamberler de kendilerinden önceki peygamberin kitabı gereğince hü­küm vermekle emrolunmuşlardır. O bakımdan onlar da kendilerine kitap ve­rilenlerin kapsamına girer.

Yüce Allah’ın: “İkrar edip ahdîmi kabul ettiniz mi? buyurmuştu. Onlar da: İkrar ettik, demişlerdi. Öyleyse şâhid olun! Ben de sizinle beraber şa-hidlerdenim, diye buyurmuştu* buyruğunda yec alan: İkrar et­tiniz mi?” lafzı, “ikrar etmek, kabul etmek”ten gelir.

AhidH anlamında olup her iki şekilde de söylenir. Bu ke­lime sözlükte ağırlık anlamına gelir. Alıid’e bu adın veriliş sebebi ise; onun alıkoymak ve işi ağıriaştmp sıkı tutmak anlamını ihtiva etmesinden dolayı­dır.

“Öyleyse şahit olun” İbn Abbas’tan gelen rivayete göre bilin anlamında­dır. ez-Zeccâc ise; açıklayın demektirf der. Çünkü şahit davacının davasını doğ­rulayan kimsedir. Anlamının; sizler hem kendinize hem de size tabi olanla­ra karşı şahitlik edin, şeklinde olduğu da söylenmiştir.

“Ben de sizinle beraber” size ve onlara karşı “şahitlerdenim.” Said b. el-Müseyyeb der ki: Yüce Allah meleklere: Onlara şahitlik edin, diye buyur­du; şeklinde açıklamıştır, O takdirde bu kendisinden söz edilmeyen hakkın­da dolaylı bir anlatım olur. [342]

  1. Artık bundan sonra kim dönerse onlar fâsıklardır.

Bu buyruktaki; “Men: Kim,” şarttır. Peygamberlerin ümmetlerinden sö­zün alınışından sonra kim imandan dönecek olursa; “onlar fâsıklardır”; ya­ni imanın dışına çıkan kimselerdir.

F&sık dışarıya çıkan kimse demek olup; buna dair açıklamalar önceden (el-Bakara, 2/26. âyette) geçmiş bulunmaktadır. [343]

  1. Yoksa Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar? Oysa göklerde ve yerde kim varsa, ister istemez O’na teslim olmuştur ve O’na döndürüleceklerdir.
  2. De ki: “Allah’a iman ettik. Bize indirilene, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’e, Yakub’a ve Esbâf a İndirilenlere, Musa’ya, İsa’ya ve peygamberlere Rableri tarafından verilenlere de iman ettik. Onların hiçbirinin arasında fark gözetmeyiz ve biz O’na teslim olanlarız.”

Yüce Allah’ın; “Yoksa Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar?1 buy­ruğu ile ilgili olarak el-Kelbî der ki: Ka’b b. el-Eşref ile arkadaşları hıristiyan-lada birlikte, anlaşmazlıkları hakkında hüküm vermek üzere Peygamber

(sav)in yanına geldiler ve şöyle dediler: Bizden hangimiz İbrahim dinine da­ha layıktır? Peygamber (sav): “Her iki kesiminiz de onun dininden uzaktır” deyince onlar: Hayır biz senin verdiğin bu hükme razı olmuyoruz ve senin dinini de kabul etmiyoruz, dediler. Bunun üzerine yüce Allah’ın; “Yoksa Al­lah’ın dininden başkasını mı arıyorlar” yani istiyorlar buyruğu nazil oldu.[344]

Buradaki: “Başka” kelimesi “arıyorlar” ile nasbedilmiştir. Yani, on-îar Allah’ın dininden başkasını! mı) arıyorlar. Ebû Amr ise yalnız basma; Arıyorlar” diye gaibten haber vermek üzere “ya”lı, buna karşılık: “Ona döndürüleceksiniz” buyruğunda da muhatab te’si ile okumuş ve şöy­le demiştir: “Çünkü birincisi hastır, ikincisi ise geneldir.” O bakımdan anlam itibariyle aralarındaki fark dolayısıyla farklı okumuştur.

Hafs ve başkaları ise her iki fiili de; Arıyorlar, döndü­rüleceklerdir” diye okumuşlardır. Çünkü bundan önce: “Onlar fâsıklardır” diye buyurulmuştur. Diğerleri ise her iki fiili de muhatab olmak üzere harfiyle okumuşlardır. (Anlamı da şöyle olur: Arıyorsunuz, döndürüleceksi­niz). Çünkü yüce Allah (daha önceden): “Andolsun ki size kitabı ve hikme­ti verdik” diye buyurmuştur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Yüce Allah’ın: “Oysa… O’na teslim olmuştur” yani G’na teslimiyet gös­termiş, boyun eğmiş, zillet ve itaatini arzetmiştir. Bütün mahlukat, boyun eğ­miş ve teslimiyet göstermiştir. Çünkü bütün yaratıklar güçlerinin dışına çıka­mayacak bir şekilde yaratılmışlardır. Katâde der ki: Mü’mİn kimse isteyerek teslim olur (İslâm’a girer) kâfir İse öleceği vakit istemeyerek îslâm’a girer, bu­nun ise ona bir faydası yoktur. Çünkü yüce Aüalı şöyle buyurmaktadır: “Fakat Bizim azabımızı gördüklerinde imanları onlara fayda vermedi.” (el-Mü’min, 40/85)

Mücahid der ki: Kâfirin istemeyerek İslâm olması Allah’tan başkasına sec­de etmesiyle ve gölgesinin de Allah’a secde etmesiyle olur: “Allah’ın yarat­tığı şeylerin gölgelerinin zilletle ve itaat ediciler olarak, durmadan sağa so­la dönerek Allah’a secde ettiklerini görmüyorlar mı?” (en-Nahl, 16/48); “Göklerde ve yerde bulunanların kendileri ve gölgeleri isteyerek istemeye­rek sabah akşam Allah’a secde ederler.” (er Ra’d, 13/15)

Bîr diğer görüşe göre anlamı şöyledir: Yüce Allah mahlukatı onlardan, ye­rine getirmelerini istediği şeylere elverişli bir yapıda yaratmıştır. Kimisi gü­zel, kimisi çirkin, kimisi uzun, kimisi kısa, kimisi sağlıklı, kimisi hastadır. Hep­si de zorunlu olarak O’nun emrine boyun eğerler. Sağlıklı olan itaatle ve bu­na severek boyun eğer, hastalıklı olan da yine itaat etmekte boyun eğmek-Eedîr, Bunu hoş görmese dahi.

İsteyerek (tav’an) boyun eğmek, kolaylıkla tabi olup uymak demektir.

İstemeyerek (kerhen) ise, zorlukla ve içten kabul etmeyerek olan itaat­tir. “İster İstemez” kelimeleri hal konumunda iki rnasdardır. isteyenler ola­rak ve istemeyenler olarak, demektir.

Rivayet edildiğine göre Enes b. Malik şöyle demiştir: Rasûlullah (sav) yü­ce Allah’ın: “Oysa göklerde ve yerde ne varsa ister istemez O’na teslim ol­muştur” buyruğu hakkında şöyle buyurdu: Melekler Semada Ensâr ve Ab-dulkays da yeryüzünde O’na itaat ettiler.” [345] Hz. Peygamber de şöyle buyur­muştur: “Ashabıma sövmeyiniz, çünkü benim ashabım Allah’tan korkarak İs­lâm’a girdiler, Sair insanlar ise kılıç korkusuyla İslâm’a girdiler.” [346]

îkrime der ki: “İster” buyruğu tartışmaksızın teslim olan; “istemez” buy­ruğu ise karşılaştığı delilin kendisini tevhidi kabul etmek zorunda bıraktığı kimse hakkındadır Buna yüce Allah’ın şu buyrukları delildir: “Andolsun ki sen onlara kendilerini kimin yarattığını sorarsan elbette ki «Allah» diyecek terdir.” (ez-Zuhruf, 43/87); “Eğer onlara gökleri ve yeri kim yarattı, güneşi ve ay’ı kim emrinize verdi, diye sorsan onlar elbette «Allah» diyeceklerdir.”

(el-Ankebııt, 29/63.)

el-Hasen der kir Bu buyruk genel olmakla birlikte anlamı özeldir Yine on­dan gelen rivayete göre: “Oysa göklerde olanlar O’na teslim olmuştur” buy­ruğunda söz tamam olmaktadır. Daha sonra yüce Allah: “Yer de ister iste­mez (O’na teslim olmuştur)” diye buyurmuştur.[347] istemeyerek teslim olan mü­nafık olandır. Amelinin kendisine bir faydası yoktur.

“İster istemez” kelimeleri hal mahallinde iki masdardır. Mücahid’in îbn Abbas’tan nakline göre o şöyle demiştir: Herhangi birinizin bineği kendisi­ne zorluk çıkartır yahut da serkeşlik edecek olursa kulağına şu: “Yoksa Al­lah’ın dininden başkasını mı arıyorlar? Oysa göklerde ve yerde kim var­sa ister İstemez O’na teslim olmuştur…” âyetini sonuna kadar okusun. [348]

  1. Kim İslâm’dan başka bir din ararsa ondan asla kabul olucuna/ ve o, âhirette de en büyük zarara uğrayanlardandır*

Başka kelimesi, Ararsa” kelimesinin mefulu, “(ba): Din” kelimesi de temyiz olmak üzere nasbedilmiştir. Bununla birlikte, “Arar­sa” kelimesi ile nasbedilmesi, diğer taraftan “Başka” kelimesinin de “dinMen hal olmak üzere mansub oiması da mümkündür.

Mücahid ve es-Süddî der ki: Bu âyet-i kerime el-Cülâs b. Süveyd’in kar­deşi el-Haris b. Süveyd hakkında nazil olmuştur. Ensardan bir kimseydi. Oniki kişi ile birlikte İslâm’dan döndü ve bunlar kâfir olarak Mekke’ye gi­dip sığındılar. Bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu. Daha sonra kar­deşine mektup yazarak tevbe etmek istediğini bildirdi. Aynı zamanda bu İbn Abbas’tan ve başkalarından da rivayet edilmiştir. İbn Abbas der ki: Bu âyet­lerin nüzulünden sonra (Haris) tekrar İslâm’a girmiştir. [349]

“O, âhirette en büyük zarara uğrayanlardandır,” Hişam der kî: Yani o âhirette hüsrana uğrayan kimselerden, hüsrana uğramış birisidir. Şayet böy­le olmasaydı, sık ile mevsûlün birbirinden ayrılması gerekirdi.

el-Mâzinî de der ki: (el-Hâsirîn’in başındaki) “elif ile “lâm”, “er-racul; adam” kelimesinde olduğu gibidir. Nitekim bu hususa dair açıklamalar da­ha önce Bakara Sûresi’nde: “Ve şüphe yok ki o âkirette salihlerdendîr” (el-Bakara, 2/130) buyruğunu açıklarken geçmiş buhınmaktadır.[350]

  1. İman ettikten. Peygamberin hak olduğuna tanık olduktan ve ken­dilerine apaçık deliller geldikten sonra küfre sapan bir kavmi, Allah nasıl hidâyete eriştirir? Allah zalimler topluluğunu hidâyete eriştirmez

İbn Abbas der ki: Ensardan bir kişi İslâm’a girdi. Sonra irtidat edip müş­riklere katıldı, sonra pi§man oldu. Kavmine şöyle bir haber gönderdi: Benim adıma Rasûlullah (sav)a: Tevbe etme imkanım var mıdır? diye sorunuz. Kav­mi Radûlullah (sav)’ın yanına gelerek onun tevbesi sözkonusu olur mu? di­ye sordular Bunun üzerine: “îman ettikten Peygamberin hak olduğuna ta­nık olduktan., sonra küfre sapan bir kavmi Allah nasıl hidâyete eriştirir?” âyetinden itibaren “Allah Gafurdur, Rahimdir” (âyet, 89) buyruğuna kadar nazil oldu. Bu haber ona gönderildi, o da İslâm’a girdi. Bunu Nesaî rivayet etmiştir. [351]

Bir diğer rivayete göre Ensardan birisi irtidat etti ve müşriklere katıldı. Bu­nun üzerine yüce Allah: “İman ettikten… sonra Allah nasıl hidâyete eriş­tirir?” buyruğundan itibaren: “Ancak bunun, ardından tevbe edip ıslah edenler müstesnadır” (âyet, 89) buyruğuna kadar nazil oldu, kavmi bu buy­rukları ona gönderdi. Bu âyeti kerimeler kendisine okununca Allah’a yemin ederim, benim kavmim Rasûlullah (sav)’a karşı yalan söylemiyor. Ben de Ra-sûlullalı (sav)’ın Allah’tan getirdiklerinde yalan söylediğini iddia etmiyorum. Şüphesiz yüce Allah da bu üçün en doğru söyleyenidir, diyerek tevbe edip geri döndü. Rasûlullah (sav) da tevbesini kabul etti ve ona ilişmedi. [352]

el-Hasen ise der ki: Bu âyet-i kerime yahudiler hakkında nazil olmuştur. Çünkü yahudiler Peygamber !sav.)!ın geleceği müjdesini veriyorlar ve kâfir­lere karşı onun yanında yer almak suretiyle zafer kazanacaklarını ileri sürü­yorlardı. Ancak Hz. Peygamber gönderilince inatlaştılar, kâfir oldular. Bunun üzerine yüce Allah da: “îşte bunların cezası Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lanetinin üzerlerine olmasıdır” (Âyet, 87) buyruğu nazil oldu.

Diğer taraftan “nasıl” kelimesi, bir istifham edatıdır ve bu red ve inkâr an­lamını ifade eder. Yani Allah böylelerine hidâyet etmez. Bu buyruğun bir ben­zeri de yüce Allah’ın: “O müşriklerin Allak nezdinde ve Rasûlü yanında na­sıl bir ahidleri olabilir?” (eî-Tevbe, 9/7) buyruğudur. Onların böyle bir ahidleri olamaz, demektir. Şatr de şöyle demektedir:

“Kavmin dört bir yanını bir baskın kuşatmışken Yatak üstünde nasıl olur da uyuyabilirim?”

Bu durumda uyumam imkânsızdır, demek istiyor.

Denildiğine göre “Allah zalimler topluluğunu hidâyete eriştirmez”

buyruğunun zahiri şunu ifade etmektedir: İslâm’a girdikten sonra kâfir ola­na Allah hidâyet vermez, zalim olana da aynı şekilde Allah hidâyet vermez. Fakat bizler mürted birçok kimsenin İslâm’a girdiklerini ve Allah’ın ken­dilerini hidâyete erdirdiğini, yine zalimlerden pek çok kimsenin zulümden tevbe ettiklerini görüyoruz. Buna şöyle cevap verilir: Onlar küfür ve zulüm­lerinde diretip İslâm’a yönelmedikleri sürece Allah da onlara hidâyet vermez. İslâm’a girip tevbe ettikleri takdirde, Allah onlara hidâyeti elde etme başa­rısını verir. Yüce Allah en iyi bilendir. [353]

87- İşte bunların cezası Allah’ın, meleklerin ve bütün insanlaın la­netinin üzerlerine olmasıdır.

  1. Ebediyyen onun içindedirler. Onlardan azab hafifletilmez ve on­lara süre verilmez.

89- Ancak bunun ardından tevbe edip ıslah edenler müstesna. Doğrusu Allah Gafurdur, Rahimdir.

Yani küfürleri üzere devam ettikleri takdirde (Allah’ın meleklerin ve in­sanların laneti üzerlerine okır). Allah’ın ve insanların lanetinin ne anlama gel­diği Bakara Sûresi’nde (2/161- lö2’de) geçmiş bulunmaktadır, tekrarlamanın bir anlamı yoktur.

“Ve onlara süre verilmez.” Ertelenmezler ve sonraya bırakılmazlar daha sonra tevbe edenleri istisna ederek: “Ancak bunun ardından tevbe edip ıs­lah edenler müstesnadır” diye buyurmaktadır. Burada (nüzul sebebine gö­re) kastedilen kişi, önceden de geçtiği üzere Haris b. Suveyd’dir. Anlam* iti­bariyle tekrar İslâm’a dönüp ihlâsla bu dönüşü üzerinde sebat gösteren herkes âyetin kapsamına girmektedir. [354]

90.. İman ettikten sonra küfre sapıp küfürleri artanların tevbeleri asla kabul edilmez. İşte onlar sapanların kendileridir.

Katâde, Ata el-Horasanî ve el-Hasen der ki: Bu âyet-i kerime, Hz. İsa ve İncil’i inkâr edip kâfir olan sonra da Muhammed (sav)’ı ve Kur’ân-ı Kerîm’i inkâr ederek küfürleri artan yahudiler hakkında nazil olmuştur. Ebul-Âiiye de der kî; Bu âyet-i kerime Hz. Peygamber’in nitelik ve sıfatlarına iman etmelerinden sonra onu inkâr edip kâfir olan yahudi ve luristiyanlar hakkın­da nazil olmuştur- Küfürleri üzere kalmak ve direnmek suretiyle de “sonra küfre sapıp küfürleri artan” kimseler oldular

Bir diğer görüşe göre “sonra küfre sapıp küfürleri artanların,” kazan-dıkları günahlar sebebiyle küfürlerinin artmasının sözkonusu olduğunu söy­lemişlerdir. Taberî’nin tercih ettiği görüş budur ve ona göre bu âyeti keri­me yahudiler hakkındadır

“Tevbeleri asla kabul edilmez” buyruğu, yüce Allah’ın: “O, kullarının teu-besini kabul eden, kötülükleri bağışlayandır” (eş-Şûrâ, 42/25) buyruğu do­layısıyla müskîldir (anlaşılması, açıklanması zordur) denilecek olursa; şöy­le cevap veririz:

Bunun anlamı ölüm esnasında tevbeleri asİa kabul olunmaz, şeklindedir. en-Nehhâs der ki: Bu; güzel bîr açıklamadır. Nitekim yüce Allali: ‘Yoksa (mak­bul) tevbe kötülükleri işleyip durup da onlardan herhangi birine ölüm ge­lip çattığında: «Ben şimdi gerçekten tevbe ettim» diyenlerin ve kâfir olarak öleceklerinki değildir” (en-Nisa, 4/18) diye buyurmaktadır. Bu açıklama el-Hasen, Kalade ve Ara’dan da rivayet edilmiştir. Peygamber (sav) da şöyle bu­yurmuştur: “Muhakkak Allah gargara haline gelmedikçe (can boğaza ulaşma­dıkça) kulun tevbesini kabul eder.”[355]

İleride Nisa Sûresi’nde buna dair açıklamalar gelecektir.

Bir diğer açıklamaya göre: “Tevbesi asla kabul edilmez” buyruğu, yani küfre girmeden önce yapmış oldukları tevbeleri kabuî olunmaz, anlamında­dır. Çünkü küfür artık o tevbeyî silmiş, boşa çıkarmıştır.

Yine: “Tevbeleri asla kabul edilmez” buyruğu, içinde bulundukları kü­fürden tevbe edip bir başka küfre girdikleri takdirde tevbeleri kabul edilmez, diye de açıklanmıştır Ancak Tevbe edip İslâm’a girmeleri halinde tevbeleri kabul edilir.

Kutrub der ki: Bu âyet-i kerime biz Muhammed’in ölümünü bekliyoruz. Eğer dönme görüşü bizde ağır basarsa kavmimize geri döneriz, diyen Mek-kelilerden bir grup hakkında nazil olmuştur. Onların böyle demeleri üzeri­ne yüce Allah: “İman ettikten sonra küfre sapıp küfürleri artanların tev-beleri asla kabul edilmez” buyruğunu indirdi.

Yani onlar küfürlerinde sabit kaldıkça tevbeleri kabul olunmaz, diyerek onların tevbelerirtin makbul olmayacağını ifade etti. Çünkü böylelerinin ka­rarları sağlıklı değildir.

Yüce Allah İse sağlıklı (kabul edilebilir) bir karar verildiği takdirde her tür­lü tevbeyİ kabul eder. [356]

  1. Doğrusu kâfir olup kâfir olarak ölenler, yeryüzü dolusu altını fid­ye verecek olsalar bile o, hiçbirinden kabul edilmez. Onlar için can yakıcı bir asap vardır ve onların hiç yardımcıları yoktur*

Dolusu” şeklinde “mim” harfi esreli olarak birşeyi dolduracak miktar anlamındadır “Mim” harfi üstün olarak okunursa doldurmak anlamın­da masdardır.

Onu fidye verecek olsa bile” buyruğtmdaki “vaV’ın fazla­dan geldiği söylenmiştir. Anlamı şudur; Fidye olarak verecek olsa dahî on­ların hiçbirisinden yeryüzü dolusu kadar altın dahi kabul olunmaz. Nahiv-ciler arasında görüş sahibi (ehl-i nazar) kimseler de der ki: Bu “vaV’ın faz-ladan gelmiştir görüşü uygun değildir. Çünkü bir mana ifade ediyor. Âyet-i kerimenin anlamı da şöyledir: Karşılıksız olarak yeryüzü dolusu altın onlar­dan hiç birisinden kabul olunmaz, İsterse onu fidye olarak vermiş olsun.

“(Lai): Altın” kelimesinin nasbedilmesi ise eKFerra’nın görüşüne göre, tef­sir (temyiz) olduğu içindir. el-Mufaddal Ese der ki: Açikİayıcı (temyiz) olması­nı- müphem olduğu halde sözün eksiksiz olması gerekir. Mesela, benim yanım­da yirmi vardır, demek gibi. Burada sayı malum takat sayısı belirtilen meçhul­dür. Eğer “dirhem” diyecek olursak bunu açıklamış oluruz (ve bu takdirde bu, tefsir olarak mansub gelir). Zaten temyizin nasbedilmesi onu mecrur veya mer-fu kılan bir âmilin bulunmayışı dolayısıyladtr Nasb da harekelerin en hafif ol­duğundan dolayı, âmili olmayan her bîr şeyin harekesi kılınır.

el-Kisaî der der ki: Bu kelimenin mansub olması, bir “..den” edatının mahzûf olması dolayısıyla dır. Yani “altından…” anlamındadır. Yüce Allah’ın buyruğu: “Veya bunun dengi oruç tutmaktır” (el-Mâide, 5/95) yani oruç türünden, demektir. Buharı ve Müslim’de Katade’den, onun Enes b. Malik’ten rivayetine göre Peygamber (sav)’ın şöyle buyurduğu riva­yet edilmektedir: “Kıyamet gününde kâfir getirilir ve ona şöyle denilir: Ne der­sin, şayet senin yeryüzü dolusu kadar altının olsaydı onu kendini kurtarmak için kimselere verir miydin? O: Evet der. Ona şöyle denilir: Senden bundan daha kolay olan şey istenmişti.” Buhârî’nin lafzı bu şekildedir. [357] Müslim’de ise: İstenmiştir” yerine: “Yalan söyledin senden… istenmişti” şeklindedir.[358]

  1. Sevdiğiniz şeylerden iniâk etmedikçe asla Blrr’e erişemezsiniz ve her ne iniâk ederseniz şüphesiz Allah onu çok iyi bilir.

Bu buyruğa dair açıkla m alan mızi iki başlık halinde sunacağız:

1- Bu Âyetin Nüzul Sebebi:

Hadis imamları -lafız Nesâî’nin olmak üzere- Enes’ten şöyle dediğini ri­vayet etmektedirJer; Bu âyet-i kerime yani: “Sevdiğiniz şeylerden infök et­medikçe asla Birr’e erişemezsiniz” buyruğu nazil olunca Ebû Talha şöyle dedi: Şüphesiz Rabbimiz mallarımızı infak etmemizi istiyor. Ey Allah’ın Ra-sûiü! Şahit ol ki ben, arazimi Allah’a verdim. Bunun üzerine Rasûlullah (sav); “Sen onu akrabaların olan Hassan b. Sabit ile Ubey b. Kaba ver (vak­fet) diye buyurdu. [359]

Muvatta’da ayrıca: Onun malları arasında en çok sevdiği Bi’ru Hâ idi ve bu mescidin karşısında idi. Rasûlullah (sav) oraya girer ve o bahçedeki gü­zel sudan içerdi” denilmekte ve hadisin geri kalan bölümleri zikredilmekte­dir.[360]

Bu âyet-i kerimede, hitabın zahiri ile umumunun delil olarak kullanılabi­leceğine deli! vardır. Çünkü ashab-ı kiram (Allah tümünden razı olsun) bu âyet-i kerime nazil olduğu sırada hitabın fehvasından başka bir şey anlama­mışlardır. [361] Nitekim Ebu Talha: “Sevdiğiniz şeylerden in lak etmedikçe,..™ âyetini işitince, yüce Allah’ın bir başka âyet-i kerime Üe yalım bunu açıkla­yıcı Peygamberin bir sünneti ile, Allah’ın kendisinden neyi iniâk ettiğini açık­layacak olan buyruk, varid oluncaya kadar beklemek gereğini duymadı. Çün­kü onlar pek çok şeyi severler.

Aynı şekilde Zeyd b. Harise’nin de böyle yaptığını görüyoruz. O da “Se-bel” admdaki sevdiği atını aldı ve- Allah’ım Sen de bilirsin ki benim bu atımdan dalıa çok sevdiğim bir malım yoktur, deyip bu aünt Peygamber (sav)a getirdi ve: Bu Allah yolunda (vakf)dır, dedi. (Oğlu) Usame b. Zeyd’e de: (Hz, Peygamber): “Onu al” deyince Zeyd adeta bundan dolayı rahatsız olmuş gi­bi oldu. Rasülullah (sav) da ona: “Şüphesiz Allah bunu senden kabul buyur­du” dedi. Bunu da Esed b. Mûsâ zikretmiştir. [362]

İbn Ömer ise kölesi Nâfi’i azad etti. Halbuki Abdullah b- Cafer ona kar­şılık bin dinar teklif etmişti. Ebu Ubeyd kızı Safiyye dedi ki: Zannederim o yüce Allah’ın: “Sevdiğiniz şeylerden İnfâk etmedikçe asla Birr’e erişe­mezsiniz” buyruğunu davranışına esas almıştır.

Şibl, Ebu Neclh’ten o Mücahid’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Ömer b. el-Hattab, Ebu Mûsâ el-Eş’arî’ye kendisine KIsra’nın Medâin şehri­ni fethettiği günü Celûlâ vak’asmda alınan emirlerden bir cariye satın alma­sını belirten bir mektup yazdı. Sa’d b. Ebi Vakkas dedi ki: Hz. Ömer o cari­yeyi çağırttı, onu beğendi. Bunun üzerine dedi ki: Aziz ve celil olan Allah: “Sevdiğiniz şeylerden intak etmedikçe asla Birr’e erişemezsiniz” diye buyurmaktadır. Daha sonra Ömer (ra) o cariyeyi azad etti.[363]

es-Sevrîden rivayet edildiğine göre ona şöyle bir haber ulaşmıştır: er-Ra-bi: b. Haysem’in Um Veled’i yani er-Rabi’den çocuğu olan cariyesi şöyle de­di: Ona bir dilenci geldiğinde bana şöyle derdi: Ey filan cariye sen dilenci­ye şeker ver. Çünkü er-Rabif şekeri sever. Süfyan der ki: O bunu söylerken yüce Allah’ın: “Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe asla Birr’e erişe­mezsiniz” buyruğunu esas alıyordu.

Rivayet edildiğine göre Ömer b. Abduluzİz de heybelerle şeker satın alır ve onları tasadduk ederdi. Kendisine: Sen ne diye bu şekerlerin kıymetini sa­daka olarak vermiyorsun? denilince o da: Çünkü ben şekeri daha çok seve­rim. O bakımdan sevdiğim şeyleri infak etmek istedim.

el-Hasen de der ki: Hiç şüphesiz sizler canınızın çektiği şeyleri terketme-dikçev sevdiğiniz şeyleri elde edemezsiniz. Umduğunuz şeylere ise hoşunu­za gitmeyen şeylere sabretmedikçe ulaşamazsınız.[364]

2- “Birr”in Mahiyeti:

“Birr”in açıklaması hakkında Tefsir alimleri farklı görüşlere sahiptirler. İbn Mes’ıfd, tbn Abbas, Ata, Mücahid, Amr b. Meymun ile es-Süddî’den cennet diye açıklanmıştır. İfadenin takdiri ise şöyledir: Sizler sevdiklerinizden infak etmedikçe birr’in sevabına nail olamazsınız.

Nail olmak ise, vermek, bağışlamak demektir. Filan kişiden bana iyilik na­il oldu, yani bana iyiliği dokundu. Buna göre buyruğun anlamı şöyle olur:

Sevdiklerinizden infak etmedikçe, cennete ulaşamazsınız ve size cennet ve­rilme?.. Birr’İn salih amel olduğu da söylenmişin Hadis-i şerifte de şöyle bu-yuruİmuştur: “Siz sıdka sarılın, çünkü o birre iletir, birr ise cennete iletir. [365] (Bu hadis-i şerif Bakara Sûresi’nde (2/177. âyet 8. başlıkta) geçmiş bulunmak­tadır.

Atiyye el-Avfî; birr itaat anlamındadır, demektedir. Ata da şu açıklamayı yapar: Sizler, sağlıklı, cimri, yaşamayı ümid eden, fakirlikten de korkan bir kavim iken tasaddukta bulunmadıkça dinin şerefine ve takvaya nail olamaz­sınız.

el-Hasen de rivayete göre şöyle demiştir: “İnfak etmedikçe” buyruğun­dan kasıt, farz olan zekâtım vermektir.

Mücahid ve el-Kelbî ise bu âyet-i kerime neshedilmiştir. Bunu zekâtı emreden âyet-i kerime neshetmiştir, demektedirler.

Anlamı: Hayr yolunda sadaka vermek yahut onun dışında itaatlerde bu­lunmak suretiyle sevdiklerinizden infak etmedikçe birre nail olamazsınız di­ye de açıklanmıştır. Bu da kapsamlı bir açıklamadır

Nesaî, Sa’saa b. Muaviye’den şöyle dediğini rivayet etmektedir. Ebu Zer ile karşılaştım. Ona: Bana bir hadis naklet, dedim, olur dedi. Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: “Bütün malından Allah yolunda iki avuç kadar infak eden her bir müslümanı mutlaka cennetin acibleri (teşrifatçıları) karşılar ve hep­si de onu yanlarında bulunanlara gelmesi için çağırtr. Ben ona: Bu nasıl olur? deyince şöyle dedi: Eğer (sadakası) deve ise iki devesi, eğer inek ise iki ine­ği (sadaka vermiş gibi ecir alır). [366]

Ebu Bekr b. el-Varrak der ki: Yüce Allah bu âyet-i kerime ile onları füttiv-vete [367] iletmektedir. Yani benim sizlere olan iyiliğime nail olmanız, ancak kar­deşlerinize iyilik yapmanızla, onlara mallarınızdan, infak etmenizle, ma­kam ve mevkileriniz vasıtasıyla onlara yardım etmekle nail olabilirsiniz. Eğer bunu yapacak olursanız, o takdirde benim bircime ve atifetime nail olur­sunuz. Mücahid der ki: Bu yüce Allah’ın: “Onlar ona olan sevgilerine rağ­men fakire yetime ve esire yemek yedirirler” (el-İnsan, 76/8.) buyruğunu andırmaktadır.

“Her ne infak ederseniz şüphesiz Allah onu çok iyi bilir.” Yani onu bil­diğine göre, mükâfatını da verir.[368]

  1. Tevrat İndirilmeden önce Isrâîlİn kendi nefsine haram kıldığın­dan başka bütün yiyecekler tsrailoğuilarına helâl idi. De kî: “Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi Tevrat’ı getirip okuyun!”
  2. Bundan sonra artık kim Allah’a karşı yalan uydururca* işte on­lar zalimlerin tâ kendileridir.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

Buyruğun İniş Sebebi:

Yüce Allah’ın: Helâl” demektir. Daha sonra (helâl kılınanlardan) isüsnâda bulunarak: “İsrail’in kendi nefsine haram kıldığından başka” di­ye bu yrul makta dır. İsrâîl ise Yakub (as)’dır.

Tirmizî’de İbn Abbas’tan rivayet edildiğine göre; yahudiler Peygamber (sav)’a: Bize İsrail’in kendisine neyi haram kıldığını bildir dediler. Hz. Pey­gamber şöyle buyurdu; “O çölde yaşardı. Siyatik (ırku’n-nesa) hastalığına ya­kalandı. Ona deve eti ile deve sütünden daha uygun birşey bulunmadı. Bun­dan dolayı onları kendisine haram kıldı.” Yahudiler; Doğru söyledin, dedi­ler… (Tirmizî) hadisin geri kalan kısmını kaydeder.[369]

Yine onun, o hastalıktan iyileşecek olursa en çok sevdiği yiyecek ve İçe­ceğini terkedeceğini adadığı da söylenmektedir. En çok sevdiği yiyecek ve İçecek ise, deve eti ile deve sülü idi.

İbn Abbas, Mücalıid, Katade ve es-Süddî der ki: Yakub (as) oldukça güç­lü bir kişi olan kardeşi îsü’dan kaçarken Harran’dan Beytü’l-Makdis’e geldi­ği sırada bir melek ile karşılaştı. Hz. Yakub onun hırsız olduğunu zannetti. Onu curup sırtını yere yıkmak istedi. Ancak melek Hz. Yakub’un baldırını ya­kaladı ve arkasından semaya yükseldi. Hz. Yakub da ona bakıp duruyorken siyatikten rahatsızlandı. Bundan dolayı da oldukça sıkıntı çekti. Geceleyin ağnsından uyuyamıyordu. Geceyi feryad ederek, bağırarak geçiriyordu, Hz. Ya-kub: Şayet yüce Allah kendisine şifa verecek olursa hiçbir zaman (nun eti) yememeye ve yine damar bulunan bir yemek yememeye yemin etti, ve böylece bunları kendisine haram kıldı. Bunun üzerine çocukları damarları ayıklayıp etten çıkarmaya başladılar.

Meleğin Hz. Yakub’u bu şekilde dürtmesinin sebebi de şudur: Hz. Yakub, Allah kendisine oniki evlat verdiği ve Beytü’l-Makdis’e de sağlıklı bir şekii-de ulaşabildiği takdirde onların sonuncularını boğazlamayı adamıştı. O ba­kımdan meleğin onu bu şekilde dürtmesi adağının yükümlülüğünden kur­tulması içindi. Bu açıklamalar ed-Dahhâk’tan nakledilmiştir. [370]

2- Peygamberlerin Haram Kılmaları:

Hz. Yakub’un bu yiyecekleri kendisine haram kılması kendi içtihadı ile mi olmuştu, yoksa yüce Allah’ın izniyle mi olmuştu? hususunda farklı görüşler vardır. Doğru olanı birincisidir. Çünkü yüce Allah: “İsrâîTifl kendi nefeine haram kıldığından başka” buyruğu ile bu haram kılmayı, ona izafe etmek­tedir. Diğer taraftan Peygamber, İçtihadı ile bir kanaate varacak olursa, bu bi­zim için uymamız gereken bir dinî hüküm halini alır. Çünkü yüce Allah onun bu uygulamasını takrir yoluyla kabul etmiş olur. Nasıl ki o peygambere yü­ce Allah vahiy gönderiyor ve bizim ona uymamız lazım ise, aynı şekilde Al­lah’ın izin vermesiyle o da ictihad ediyor ve buna güç yetirdiği takdirde de içtihadının gereğini yerine getirmek zorunlu oluyordu. Eğer önceden de Hz. Yakub’a bunları harara kılmaya dair izin verilmemiş olsaydı, elbette ki o, he­lâl ve haram kılmak gibi bir işe kaîkışmazdı.

Bizim Peygamberimiz de sahili olan rivayete göre balı yahut da cariyesi Mâriye’yi kendisine haram kılmıştı. Ancak yüce AİSah onun bu haram kılma­sını takrîr yoluyla kabul buyurmayıp ileride Tahrim Sûresi’nde açıklanacağı üzere: “Allah’ın sana helâl kıldığını ne diye haram kılıyorsun?” (et-Tahrim, 66/1.) buyruğu nazil oldu.

el-Kiyâ et-Taberî der ki: Yüce Allah’ın: “Allah’ın helâl kıldığını ne diye haram kılıyorsun?” buyruğunun mutlak ifadesi bunun Mâriye’ye has olma­masını gerektirir, denilebilir. Şafiî ise bu durumda keffaretin vücubunun manasının aklen anlaşıl amaya cağı kanaatinde olduğundan; keffâreti nassm konusuna tahsis ettiğini görüyoruz, Ebu Hanife ise mubah olan her bir şe­yin haram kılınmasında bunun bir asıl olduğu görüşündedir O bakımdan of haram kılmayı yemin etmek gibi değerlendirmiştir. [371]

3- Muhammed (sau)’ın Peygamber Oluşunun Belgeleri:

Yüce Allah’ın: “De ki: Eğer doğru söyleyenler iseniz haydi Tevrat’ı ge­tirip okuyun” buyruğu ile ilgili olarak İbn Abbas der ki: Yâkub (as) siyatikten rahatsızlanınca doktorlar ona deve etlerinden uzak durmasını tavsiye et­tiler, o da deve etini kendisine haram kıldı. Yahudiler: Biz de deve etlerini kendimize haram kılıyoruz, çünkü Yakub onu haram kıldı, Allah da bu etin haram olduğunu Tevrat’ta bildirdi, dediler. Bunun üzerine yüce Allah bu âyetti kerimeyi indirdi.

ed-Dahhâk der ki: Yüce Allah onları yalanladı ve iddialarım reddederek şöyle buyurdu: Ey Muhammedi MDe ki: Eğer doğru söyleyenler iseniz hay­di Tevrat’ı getirip okuyun,” fakat onlar getirip okumadılar. Bunun üzerine yüce AİJah: “Bundan sonra artık kim Allah’a karşı yaJan uydurursa işte on­lar zalimlerin tâ kendileridir” diye buyurdu.

ez-Zeccac bu âyet-i kerime ile ilgili olarak der ki: Bu âyet-i kerimede Pey-. gamberimiz Muhammed (.sav)ın peygamberliğine çok büyük bir delil vardır Onlara böyle bir hükmün Kitapları Tevrat’ta bulunmadığını haber verdiği ve onu getirmelerini emrettiği halde, onlar bunu kabul etmediler. Yani böylelik­le onlar H2. Peygamber’in bunu vahye dayanarak söylediğini anlamış oldular.

Atiye el-Avfi de der ki: Deve etinin kendilerine haram olması, Hz. Yakub’un bu eti kendilerine haram kılması dolayısıyla olmuştu. Şöyle ki: İsrâîl (Hz. Ya­kub) siyatikten rahatsızlanınca: Allah’a yemin ederim eğer Allah bana bu ra­hatsızlıktan şifa verecek olursa hiçbir çocuğum onu yemeyecektir, diye ye­min etti. Bu ise onlara haram kılınmamıştı.

el-Kelbî de der ki: Yüce Allah deve etini Tevrat’ta onlara haram kırmamış­tı. Bu onlara sadece zulüm ve küfürleri dolayısıyla Tevrat’tan sonra haram kı­lınmıştı. İsrailoğullan büyük bir günah işledikleri takdirde, yüce Allah da on­lara hoş ve temiz bir yiyeceği haram kılar ya da onların üzerine -ölüm- olan riczi (azabı) indirirdi. İşte yüce Allah’ın şu buyrukları bunu ifade etmektedir: “O yahudilerin zalimlikleri.., sebebiyledir ki kendilerine helâl kılman bir­çok pak ve temiz şeyleri onlara haram kıldık.” (en-Nisa, 4/160); “Biz yaku-dilere de bütün tırnaklıları haram kıldık… Bunu onlara zulümleri yüzün­den ceza diye verdik. Şüphesiz Biz doğru söyleyenleriz.” (el-En’âm, 6/146) [372]

4- Siyatik Rahatsızlığının Tedavisi:

İbn Mace Sünen’inde: Siyatiğin tedavisi” diye bir başlık altında şu hadisi nakleder: Bize Hişam b. Hammad ile Râşid b. Said er-Ram-lî anlatarak dediler ki: Bize el-Velid b. Müslim anlattı, bize Hişam b. Hassan anlattı, bize Enes b. Şîrîn anlattı, o Enes b. Malik’i şöyle derken dinlemiş: Ra-sûlullah (sav)’ı şöyle buyururken dinledim: “Siyatik rahatsızlığının tedavisi için bîr bedevi koyunun kuyruk yağı alınır, eritilir, sonra da bu (yağ), üç bölü­me ayrılır, her gün aç karna bir bölümü içilir. [373]

Bunu ayrıca es-SaJlebî de Tefsirinde Enes b. Malik yoluyla şöylece riva­yet etmektedir: Rasûlullah (sav) siyatik hakkında şöyle buyurdu: “Küçük de olmayan büyük de olmayan bîr Arap koçunun kuyruk yağı alınır, küçük par­çalara bölünür. Daha sonra eritilerek yağı çıkartılır, üçe bölünür ve her gün aç karnına üçte biri içilir. “[374] Enes der ki: Ben bunu üç kişiden fazlasına tav­siye ettim, Allah’ın izniyle şifa buldular.

Şu’be der ki: Haccac b, Yusuf döneminde bir yaşlı siyatik hakkında ba­na şunu anlattı: Yüce Allah adına sana yemin ediyorum; Eğer iytleşmeyecek olursan seni ya ateşle dağlayacağım yahut da bir ustura ile uaş edeceğim. Şu’be dedi ki: Ben bunu denedim. Sen böyle dersin ve siyatik olan yere bu şekilde Celini) sürersin (iyileşirsin).[375]

  1. De ki: “Allah doğru buyurmuştur. O halde Hanîf olarak İbrahi­m’in dînine uyun. O, müşriklerden değildi.”

Yani, Ey Mulıammed de ki: Allah doğru buyurmuştur. Bunlar Tevratta ha­ram kılınmış şeyler değildir. “O halde Haıkif olarak İbrahimin dinine uyun.” Bu buyrukla onun dinine uyulması emre dilmektedir.

“O, müşriklerden değildi.” Bu da daha önce de geçtiği gibi onların ba­tıl iddialarını reddetmektedir. [376]

  1. Doğrusu insanlar için kurulan ilk ev, Mekke’de bulunan, âlem­lere mübarek ve hidâyet olmak üzere kurulan o Evdir.
  2. Orada apaçık alâmetlerle İbrahim’in Makamı vardır. Kim ora­ya girerse emin olur. Ona yol bulabilen herkesin Beyti haccet­mesi insanlar üzerinde Allah’ın bir hakkıdır. Artık kim inkâr ederse* bilsin ki doğrusu Allah, âlemlere muhtaç değildir.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:

1- Yeryüzünde Kurulan ilk Mescid:

Müslim’in Sahih’înde Ebû Zer’den şöyle dediği sabit olmuştur Ben Rasû-lullah (sav)’a yeryüzünde kurulan ilk mescide dair soru sordum, Or “Mescid-i Haram’dır” diye buyurdu. Sonra hangisidir? diye sorunca, O: “Mescid-i Ak­sa” diye buyurdu. Bu sefer ben: İkisi arasında ne kadar (zamanlık bir süre) vardır? diye sordum, şöyle buyurdu: “Kırk yıl [377] Hem diğer taraftan yerin tü­mü senin için bir mesdddir. Namaz vakti nerede girerse orada namaz kıl.” [378]

Mücahid ve Katade dedi ki: Beyt-i Haram’dan önce herhangi bir mescid kurulmuş değildir Ali (r.a) da şöyle demiştir: Beyt-i Haram’dan önce birçok evler vardı. Yani İbadet maksadıyla kurulmuş ilk ev, odur.

Mücahid’den de şöyle dediği nakledilmektedir: Müslümanlarla yahudiler karşılıklı olarak övündüler. Yahudiler: Beytü’l-Makdis Kâ’be’den daha fazilet­li ve daha büyüktür. Çünkü peygamberlerin hicret ettiği yer orasıdır ve O, Arz-ı Mukaddes’tedir dediler, Müslümanlar da şöyle karşılık verdi: Hayır, Kâ’be on­dan daha faziletlidir. Bunun üzerine yüce Allah bu âyeti kerimeyi indirdi.

Bundan önce Bakara Sûresi’nde {.2/127’nci âyetin tefsirinde) Beyt’in inşa edilmesine ve onu ilk inşa edenlere dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

Mücahid der kî: Şanı yüce Allah, bu Beyt’in yerini, yeryüzünden herhan­gi bir şeyi yaratmadan ikibin yıl önce yaratmıştı. Hiç şüphesiz onun temel­leri, en aşağıdaki yedinci arza kadar inmektedir Mescid-i Aksâ’yı ise, Süley­man (a.s) bina etmiştir. Nitekim Nesâî tarafından sahih bir isnadîa kaydedi­len ve Abdullah b, Amr yoluyla gelen hadisrfe de böyle İfade edilmiştir. Pey­gamber (sav) buyurdu ki: “Süİeyman b. Dâvud (a.s) Beytü’l-Makdis’i inşa edin­ce yüce Allah’tan üç husus diledi. Yüce Allah’tan vereceği hükümlerinin ken­di hükmüne uygun düşmelerini söylemesini istedi; bu isteği ona verildi. Yi­ne yüce Allah’tan kendisinden başka hiçbir kimseye verilmeyecek bir mülk verilmesini İstedi, bu da ona verildi. Yüce Allah’tan Mescidin inşasını bitirince de buraya yalnızca onda namaz kılmak arsuzuyla kim gelirse, mutla­ka onu günahlarından -annesinin o kimseyi doğurduğu gibi- kurtarılmasını diledi, bu da kendisine verildi. [379]

Bu durumda bu iki hadis (son naklettiğimiz hadisi şerif” ile, başlığın ba­şında nakledilen hadis-i şerif) arasında bir işkâl (çelişki) görülmektedir. Çünkü, Hz. İbrahim ile Hz. Süleyman arasında uzun yıllar geçmiştir, Tarih­çilere göre bin yıldan fazla bir zaman geçmiştir. Bu çelişki şöyle açıklanmış­tır: İbrahim ile Süleyman (ikisine de selam olsun) başkalarının temelini at­mış olduğu mescidlerin binalarını yenilemişlerdir. Beyt-i Haram’ı ilk bina ede­nin önceden de geçtiği gibi Adem (a.s) olduğu söylenmiştir. Buna göre, onun çocuklarından başka birtakım kimselerin Beyt-i Haram’dan kırk yıl sonra Bey-tü’1-Makdis’i bina etmiş olması mümkün görünmektedir. Aynı şekilde melek­lerin de Allah’ın izin vermesi üzerine Beyfi bina etmiş olmaları da mümkün­dür. Bütün bunlar ihtimal dahilindedir. Doğrusunu en iyi bifen Allahtıf.

Ali b. Ebi Talib (r.a) da şöyle demiştir: Şanı Yüce Allah meleklere yer yü­zünde bir ev bina etmelerini ve etrafında tavaf etmelerini emretti. Bu ise, Hz, Adem’in yaratılışından önce olmuştu. Daha sonra Hz. Adem, bu evin yapa­bildiği kadarını bina etti ve onu tavaf etti. Ondan sonra diğer peygamberler de böyle yaptı, Sonra da onun inşasını İbrahim (a.s) tamamladı. [380]

  1. Mekke Adı Nereden Gelmektedir:

Yüce Allah’ın: Mekke’de bulunan,..dır” buyruğu, Doğ-rusıTnun haberidir. Baştaki “lam” da te’kid içindir. “Bekke,” Beyt’in yerinin adı, “Mekke” ise şehrin sair bölümlerinin adıdır. Bu açıklama, Malik b. Enes’den nakledilmiştir. Muhammed b. Şihâb da şöyle demektedir: Bekke mescidin adı, Mekke Harem bölgesinin hepsidir, Bunun kapsamına evler de girer. Mücahid der ki: Bekke ile Mekke aynı şeylerdir. “Mekke”nin başında­ki bu “mim” harfi (Bekke’nin başındaki) ub” harfinin yerine (bedel olarak) gelmiştir. Nitekim araplar Yapışkan çamur” derken, “b” harfi yerine da derler. Bu açıklamaları da ed-Dahhak ve el-Muerric dile ge­tirmişlerdir.

Diğer taraftan şöyle de denilmiştir: “Bekke” izdiham anlamına gelen “Bekk”den türetilmiştir. Bu şehire “Bekke” adının verilmesi ise, insanların ta­vaf ettikleri yerde izdiham etmelerinden dolayıdır. Aynı zamanda bu mastar, boyunun ezilmesi, bükülmesi manasına da gelir,

Şöyle de açıklanmıştır. “Bekke”ye bu adın veriliş sebebi, orada haksızlık, zulüm ve isyana kalkışmaları halinde zorbaların boyunlarını ezmesinden do­layıdır Abdullah b. e-Zübeyr der ki: Buraya herhangi bîr zorba kötülük etmek kastıyîa geldi mi, mutlaka aziz ve celil olan Allah onun boynunu kırar ve onu ezer.

“MekkCye gelince, Bu şehire bu ismin veriliş sebebinin suyunun azlığı olduğu söylendiği gibi, buraya gelmek isteyen kimsenin karşı karşıya kaldı­ğı zorluklar dolayısıyla kemikten adeta iliğini çıkaracak kadar sıkıntılarla kar­şılaşmasından ötürü verilmiştir. Bu açıklama Arapların kemiğin içinde bulu­nanları çıkartmayı ifade etmek üzere kullandıkları Kemiğin içindekini filiğini) çıkardım, tabirinden alınmıştır.

Aynı şekilde deve yavrusunun annesinin memesindeki sütü tamamen emip içmesini anlatmak üzere; ifadesini kullanır­lar. Şair de şöyle demektedir:

“Emdikçe emdi, sonunda içlerinde süt diye bir şey bırakmadılar.”

Mekke’ye bu ismin veriliş sebebinin, orada zulme sapan kimseleri helak etmesi ve imkânlarını eksiltmesi olduğu da söylenmiştir. Bir başka görüşe gö­re Mekke’ye bu ismin veriliş sebebi, insanların orada ıslık çalıp gülmeleridir. Bu da Yüce Allah’ın: Onların, Beyt’in yanındaki duaları ıslık çalmaktan ve el çırpmaktan ibaretti” (el-EnfâJ, 8/35) buyruğundan alınmış bir açıklamadır. Ancak tasrif (Arapçada kelime türetme kuralları) böyle bir açıklamayı uygun göstermemektedir. Zira Mekke kelimesi son iki harfi aynı (muzaaf) bir kelime iken, ( 2^ ): ıslık çal­mak ise sülâsî ve illetlidir. [381]

  1. Mübarek Ev:

Yüce Allah: “Mübarek… olmak üzere” buyruğu, orada amellerin kat kat fazlasıyla mükâfaatlandınlışı dolayısıyla mübârekliğini ifade etmektedir.

Bereket; hayrın çokluğu demektir. “Mübarek” kelimesi, ya “Ku­rulan” kelimesindeki zamirden, yahut da Mekkert kelimesinden an­laşılan zarftan hal olmak üzere nasb edilmiştir. Anlamı şöyle olur: Mekke’de bulunan ve mübarek olan evdir, şeklindedir. Kur’ân-ı Kerîm’in dışında bu ke­limenin: Mübarek” şeklinde ikinci bir haber olarak, yahut da (… an’dan bedel, ya da bir müpteda takdiri ile (haber) olması da mümkün­dür.

“Âlemlere.., ve hidâyet olmak üzere…” buyruğu da öncekine atfedilmiştir. Ve o âlemler için bir hidâyettir” anlamında da olabi­lir. Kur’ân-i Kerîm’in dışında Beyt”e sıfat olmak üzere mecrûr olarak şeklinde kullanılması da mümkündür. [382]

  1. Apaçık Alâmetlere Sahip Bir Ev:

Yüce Allah’ın: Orada apaçık alâmetler… vardır” buyru­ğu, müptedâ ya da sıfat olarak merfu1 dur. Mekkeliler, İbn Abbâs, Mücalıid ve Said b. Cübeyr ise “apaçık âyetler” anlamındaki buyruğu tekil olarak Apaçık bir âyet” diye okumuşlardır ki, bununla sadece Makam-ı İbrahim kast edilir, Bunlar derler ki: İbrahim’in Makamdaki ayak izi, apaçık bir âyettir.

Mücahid ise, Makam-ı İbrahim’i, Haremin tamamı diye açıklamıştır. O, bu görüşü ile Safa, Merve, Rükün ve Makam’ın, Haremin âyetlerinden olduğu görüşünü benimsemiş olmaktadır

Diğer kıraatlerde ise, “Apaçık alâmetler” anlamında çoğuldur. Bunlar ise bu alâmetlerle Makam-ı İbrahimi, Hacer-i Esvedi, Hatîmi, Zemzemi ve bütün Meşairi kast ederler.

Ebu Cafer en-Nehhas der ki: Bunu çoğul olarak “apaçık alâmetler* an­lamında okuyanların kıraati daha açık ve anlaşılırdır. Çünkü, Safa ile Merve de bu alâmetlerdendir. Diğer taraftan, sağlıklı olarak kuşun Beytin üzerine çıkamayacağı, aynı şekilde avlayıcı hayvanlar avlarının peşinden koşukların­da av hayvanı Harem sınırına girdi mi onu bırakması, eğer yağmur Rüknü Ye-mani tarafından gelirse Yemende bolluk olacağı, eğer Rüknü Sami tarafından gelirse Şanı bölgesinde bolluk olacağı, Beyt’in tamamım kuşatacak olursa her tarafta bolluk olacağı, taş atılan Cemrelere sürekli taş atılmakla birlikte ay­nı miktarda görünmeye devam etmesi de bu alâmetler arasındadır

“Makam” kelimesi ise, Arapların; Ben bîr yerde (makamda) kaldım, ifadelerinden alınmıştır. Makam, ayakta kalkılan yer demektir. Yine makam kelimesi, “mukam : kalkış” kelimesinden de alınmış olabilir. Buna da­ir açıklamalar daha önce Bakara Sûresi’nde (2/125’nd âyet, 3- başlıkta) geç­tiği gibi, yine makama dair görüş ayrılıkları ve bunların hangisinin sahih ol­duğuna dair açıklamalar da geçmişti.

“Makam” anlamındaki kelimenin merfu1 gelmesi de mübtedâ oluşundan dolayıdır. Haberi ise hazfedilmiştir. İfadenin takdiri: On­lardan birisi de Makam-ı İbrahim’dir11 şeklindedir ki, bu açıklamayı el-Ahfeş yapmıştır.

Muhammed b. Yezid’den, “makam” kelimesinin “alâmetler” anlamındaki kelimeden bedel olduğunu söylediği de nakledilmiştir. Bu hususta ikinci bir görüş daha vardır ki, bu görüşe göre buyruğun anlamı: O alâmet (ler) Makam-ı İbrahim.,.dir” anlamındadır. el-Ahfeş’in açıklaması Arap dilinde bilinen bir husustur. Nitekim şair Züheyr şöyle demiştir:

“O, dişi devenin üzerinde su taşımak için gerekli eşyası ve diğer malzemeleri vardır ki, bütün bunlar o deveyle beraber gitmiştir. Yine o devenin, su kaplarının üzerinde asılması gereken yerleri ve ipleri de vardır.

Ayrıca bir yük ve bir su kovası da- Bu kova boşaltıldı mı, suyu uzak

yerlere kadar akar gider.”

Ebu’l-Abbas’m görüşüne göre de (tekil olarak) “makam” kelimesi, “makam­lar” anlamındadır. Çünkü mastardır. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır: “Al­lah kalplerine de, kulaklarına da mühür vurmuştur.” (el-Bakarar 2/7)[383]

Şair de (bu kabilden olmak üzere) şöyle demektedir:

“Şüphesiz ki kapağında hastalık bulunan gözler,..”

Burada şair (“kapak” anlamına kullanılan ve mastar kipinde bulunan tarf kelimesini çoğul olarak) göz kapakları anlamında kullanmıştır. Bunu da: “Hac bütünüyle (her tarafı) Makam-ı İbrahim’dir”[384] anlamında rivayet edilen ha­dis pekiştirmektedir. [385]

  1. Beyt-i Haram’ın Güvenliği:

Yüce Allah’ın: “Kim oraya girerse emin olur” buyruğu ile ilgili olarak Ka-tade şunları söylemektedir: Bu da aynı zamanda Harem’in alâmeti erin den­dir. en-Nehhâs der ki: Bu, güzel bir görüştür. Çünkü insanlar gerçekten onun çevresinden kapılıp alınıyorlardı. Kendisine ise, hiçbir zorba ulaşamıyordu. Oysa Beytu’l-Makdis’e ulaşılmış, tahrib edilmiştir. Ama Harem’e ulaşılama­mıştır. Nitekim Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır: “Rabbinin Fil sahiple­rine ne yaptığım görmedin mi ?” (el-Fîl, 105/1)

Meânî âlimlerinden (yani Meani’l-Kur’ân’a dair eser yazanlardan) birisi şöy­le demektedir: Âyet-i kerime şeklen haber kipinde olmakla birlikte, anlamı emirdir. Bu da: Oraya giren kimseye eman veriniz, takdirindedir. Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: “Artık hacda refes (kadına yaklaşmak) fasıklık ve kötü söz yoktur.” {eİ-Bakara, 2/197) Bu ise, refes yapmayın, fasikhk etme­yin, kötü söz söyleyip tartışmayın demektir. İşte bu hususta ileri geçen imam Nu’man b. Sabit (Ebu Hanife) şöyle demiştir: Her kim kendisine had uygu­lanmasını gerektiren bir günah işleyip sonra da Harem’e sığınacak olursa, bu onu koruma altına alır- Çünkü yüce Allah: “Kim oraya girerse emin olur” di­ye buyurmakta, böylelikle Şam yüce Allah oraya giren kimseye eman veril­mesini gerekli kılmaktadır. Bu husus aralarında tbn Abbas’ın ve başkalarının da bulunduğu seleften bir topluluktan rivayet edilmiştir.

İbnü’l-Arabî der ki:”Bu görüşü ileri süren herkes, iki cihetten yanılmıştır. Birincisi, bu görüşe sahip olan kimse, âyet-i kerimenin geçmişe dair haber verdiğini ve bu âyel-İ kerimeyle gelecekte de böyîe bir hüküm teshil etme kastı güdülmediğinİ anlayamamıştır. İkincisi ise, burada sözü geçen eraan ve güvenliğin önceden olup bittiğini, bundan sonra da Harem bölgesinde öîdür-me ve çarpışmanın vukua geldiğini, Şanı Yüce Allah’ın verdiği haberin ise, verdiği habere hilafen vaki olmayacağını bilmemektedir. İşte bütün bu hu­suslar, bunun geçmişte böyle olduğunun delilidir. Ebu Hanife, diğer taraftan çelişkiye düşerek şöyle demektedir; Eğer Hareme sığınacak olursa, ona ye­mek verilmez, su içirilmez, onunla herhangi bir muameleye girilmez ve ko­nuşulmaz. Tâ ki oradan çıkıncaya kadar. Onun bu şekilde çıkmaya mecbur bırakılması hiç bir şekilde güvenlik ve emanı söz konusu etmemektedir. Di­ğer taraftan ondan şöyle dediği de rivayet edilmiştir: Harem bölgesinde azalarda (öldürme dışında) kısas uygulanır. Fakat bu durumda da yine gü­venlik altında oJmak sözkonusu değildir”

İlim adamlarının cumhuru Haremde hadlerin uygulanacağını kabul etmiş­lerdir. Nitekim Peygamber (sav)’da Kâ’be’nin örtülerine asılı olarak bulun­muş olsa dahi Abdullah b. Hatal’ın ve başkalarının öldürülmesini de emret­miş idi.

Derim ki; es-Sevrî, Mansur’dan o, Mücahid’den, o, İbn Abbas’tan şöyle de­diğini rivayet etmektedir: Her kim Harem bölgesinde haddi gerektiren bir iş işleyecek olursa, orada ona had uygulanır. Eğer, Harem dışındaki bir yerde öyle bir suç işleyip de Hareme sığınacak olursa, onunta konuşulmaz. Onun­la alış veriş yapılmaz. Tâ ki, Harem bölgesinden çıkıp ona had uygulanın­caya kadar. Bu, eş-Şa’bî”nin de görüşüdür. İşle Kûfeliterin delili budur. İbn Abbas bunu, âyetin İfade ettiği manadan anlamıştır. O ise, bu ümmetin en büyük bilgini ve alimidir.

Doğru olan ise yüce Allah’ın bu buyrukla Araplar arasından bunları bil­meyen ve kabul etmeyen herkese bu nimetleri sayıp dökmektir. Nitekim Yü­ce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Onların çevresinde bulunan insanlar kapılıp alınırken, Bizim kendilerine emin bir Harem (belde) kıl­dığımızı görmediler mi?.” (el-Ankebûtf 29/67) Cahiİiyye döneminde Ha­rem bölgesine girip, ona sığınan herhangi bir kimse, artık baskın ve öldürül­meden, -ileride Yüce Allah’ın izniyle Mâidc Sûresi’nde (5/97. âyet 2. başlık­ta.) geleceği üzere- emin olup güvenlik altına girerdi,

Katade der ki: Oraya cahİİiyye döneminde giren emin olurdu. Bu da gü­zel bir görüştür

Rivayet olunduğuna göre, inkarcılardan birisi bir ilim adamına şöyle sor­muş: Kur’ân’da; “Kim oraya girerse emin olur” denilmiyor mu?. Biz oraya girdik, şunu şunu yaptık, bununla birlikte orada bulunan kimse emin olma­dı. İlim adamı ona; Sen Araplardan değil misin diye sormuş. Benim evime gi­ren emniyet altındadır diyen bir kimse bu sözüyle neyi demek ister? O» ken­di sözüne itaat eden kimselere; Bundan vazgeç, ona ilişme. Ben ona eman verdim ve ona İlişmekten kendimi uzak tuttum, demiş olmuyor mu?. İnkar­cı: Evet deyince, ilim adamı şu cevabı vermiş; İşte Yüce Allah’ın: “Kim ora­ya girerse emin olur” buyruğu da böyledir.

Yahya b. Ca’de der ki: “Kim oraya girerse emin olur” buyruğu, ateşten emin olur anlamındadır.

Derim kî: Yahya b. Ca’de’nin bu sözü, umumî anlamıyla ele alınmamalı­dır. Çünkü Müslim’in Sahih’inde Ebu Said el-Hudrî’den rivayet olunan Şefa­at hadisinde şöyle denilmektedir: “Nefsim elinde olana yemin olsun ki, Kı­yamet gününde mü’minlerin cehennemde bulunan kardeşleri lehine Allah’­tan haki an m sonuna kadar vermesini istemek için yalvardı ki arından daha çok, simden hiçbir kimse Allah’a yalvaramaz. Şöyle diyeceklerdir: Rabbimiz, on­lar bizimle birlikte oruç tutuyor, namaz kılıyor, haccediyorlardı. Bu sefer on­lara: Haydi tanıdığınız kimseleri çıkartın, denilir,..” [386]

Oraya girenin ateşten emin olması hac ibadetlerini yapmak ve yüce Al-laha yakınlaşmak üzere oranın hakkını, hukukunu bilen ve onu ta’zim etmek üzere girmesi halinde sözkonusu olur.

Cafer es-Sadık der ki: Kim peygamberlerin ve Allah’ın dostlarının girdiği şekilde temiz ve iyi niyetiyle oraya girecek olursa, Allah’ın azabından emin olur. İşte Hz. Peygamber’in: “Kim hac eder de, çirkin söz söylemez iş yap­maz ve fasıklık etmez ise o, annesinin kendisini doğurduğu günkü gibi gü­nahlarından sıyrılır.[387] Hacc-ı Mebrûr’un cennetten başka bir mükâfatı da yok­tur.” [388]

el-Hasen: Hacc-ı Mebrur, kişinin hacdan dünyaya karşı zahid, ahirete kar­şı rağbeti artmış olarak dönmesidir demekte ve şu beyitleri zikretmektedir:

“Ey Allah’ın KâTaesi, muhtaç olduğunun şuuruna vararak Rabbine sığınanın duası!

O kimse ki, arkadaşlarından ve meskeninden vedalaşti da; Korku ve ümit arasında geldi. Eğer Allah lütfedip sa’yini kabul ederse, Kurtulur, aksi takdirde kurtulamaz o. Ve sen şefaati umulan kimselerdensin

Artık Vâfid b. Haccâc (kinaye yoluyla kendisini kastediyorsa sen de merhamet eyle!”

Buyruğun anlamının: Kim Umretul-Kazâ esnasında Muhammed (sav) ile birlikte oraya girerse emin olur, şeklinde olduğu da söylenmiştir. Buna de­lil ise Yüce Allah’ın: “Andolsun Mescidi Haram’a -inşaaüah- korkusuzca ve emin olarak… gireceksinizdir” (el-Feth, 48/27) buyruğudur.

Burada “kim* lafzı ile akıl sahibi olmayan varlıklar kastedildiği ve âyet-i kerimenin av lıayvanlannın güvenlik altında olması hakkında olduğu da söy­lenmiştir ki, bu şaz bir görüştür, Bununla birlikte “kim” anlamına gelen “men” ismi mevsûlunun aklı ermeyen cansız varlıklar hakkında kullanıldığına şu buyruk delil gösterilebilir: “Onlardan kimisi de karnı üzere yürür (sürünür).” (en-Nûr, 24/45.) [389]

Yüce Allah’ın: “Ona yol bulabilen herkesin Beyti haccetmesi, insanlar üzerinde Allah’ın bir hakkıdır. Kim inkâr ederse, bilsin ki, muhakkak Al­lah âlemlere muhtaç değildir.”

Buyruğuna dair açıklamalarımızı da dokuz başlık halinde sunacağız:

  1. Allah’ın İnsanlar Üzerindeki Hakkı: Beyt’inin Haccedilmesi:

Yüce Allah’ın Allah’ın…” buyruğundaki “lâm” harfi, vacib kılma ve bağlayıcı emir verme kastıyla getirilen “lâm” harfidir. Daha sonra Yüce Al­lah bunu, Araplar tarafından vücubu en güçlü ifadelerle anlatan Üze­rinde” buyruğu ile te’kid etmiştir. Çünkü, Arap olan bir kimse; Filanın üzerimde şu hakkı vardır, diyecek olursa ot o filanın bu hakkını te’kid etmiş ve üzerine vacib kılmış olur. İşte Yüce Allah, hakkını, daha bir te’kid, hürmetini daha bir ta’zim kastıyla vücub ifade eden lafızların en beliği ile söz-konusu etmektedir,

Haccın farziyeti hususunda görüş ayrılığı yoktur. O, İslâm’ın temellerin­den birisidir. Hac, yalnız ömürde bir defa farzdır.

Kimileri ise şöyle demiştir: Hac her beş yılda bir farzdır. Onlar bu husus­ta Peygamber (say)’a kadar senedini ulaştırdıkları bir hadis de rivayet eder­ler. Ancak bu hadis batıldır, sahih değildir. Diğer taraftan icma onların yüz­lerine karşı böyle bir kapıyı kapatmaktadır.

Derim ki: Abdurrezzak dedi ki: Bize Süfyan es-Sevrî anlattı, o, el-Âlâ b-el-Müseyyeb’den, O, babasından, Or Ebu Said el-Hudrî rivayetine göre Pey­gamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Aziz ve celil olan Rab buyuruyor ki: Ben, eğer bir kula rızkında bolluk vermiş isem, o da bana her dört yılda bir dön­meyecek olursa, şüphesiz ki mahrumdur. “[390] Bu ise el-Âlâ b. el-Müseyyeb b. RafT el-Kâhilî el-Kûfî diye bilinen, muhaddislerin çocuklarından birisinin ri­vayeti yoluyla meşhurdur. Bu kişiden, birden çok kişi hadis rivayet etmiştir.[391]

Onlardan kimisi “her beş yılda bir” derken, kimisi de şöyle rivayet etmek­tedir: el-Âlâ b. Yunus b. Habbab’dan, O, Ebu Said’den demekledir Hadis bu­na benzer daha farklı rivayetlerle gelmiştir. [392]

İnkarcılar haca kabul etmez ve şöyle derler: Hacda elbiselerin çıkartılma­sı vardır. Bu hayaya aykırıdır. Say vardır. Bu da vekara aykırıdır. Taş atılan kimse bulunmaksızın Cemrelere taş atılır. Bu ise akla aykırıdır. Onlar bu ka-naatleriyle bütün bu fiillerin batıl olduğu sonucuna varmışlardır. Çünkü on­lar, bu fiillerin herhangi bir hikmet ve illetini bilememektedirler. Ayrıca bunlar yüce Mevlâ’nın mutlaka kuluna vermiş olduğu bütün emirlerin mak­sadını bileceğini ve her bir teklifinin faydasına muttali olacağını taahhüd et­mediğini bilmemektedirler. Yine onlar, kula düşenin yalnızca ilâhî emirlere uymak olduğunu, bunun faydasını aramaksızın ve bundan maksadın ne ol­duğunu soruşturmaksızın bu emre itaat etmekle yükümlü olduğunu bilme­mektedirler. İşte bu husus dolayısıyla Hz, Peygamber telbiye getirdiğinde: Buyur, Senin emrin haktır, haktır- Ben de emrine uyuyorum. [393] Sana ibadet ederek ve Sana köleliğimi arz ederek. Buyur ey hak olan ilah-[394]

Hadis imamları da Ebu Hureyre’den şöyle dediğini rivayet ederler: Rasû-lullalı (sav) bize bir hutbe irad edip şöyle buyurdu: Ey insanlar, Allah size haccı farz kıldı. O sebepten haccediniz”. Bir adam: Her sene mi Ey Allah’ın Rasûlü? diye sorunca, Hz. Peygamber sustu. Nihayet adam sorusunu üç de­fa tekrarlayınca, Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: “Eğer evet desem, şüphe­siz bu vacip olur ve sizin de buna gücünüz yetmezdi”. Daha sonra şöyle bu­yurdu: “Ben size ilişmedikçe siz de beni bırakınız. Çünkü sizden öncekiler çokça soru sormaları ve peygamberlerine muhalefet etmeleri dolayısıyla helak oldular. Ben size herhangi bir şeyi emredecek olursam ondan gücü­nüz yettiği kadarını ifa ediniz. Ve size bir şeyi yasaklayacak olursam, onu da terkediniz”. Hadisin lafzı Müslim’e aittir.[395]

Böylelikle bu hadis şunu açıklamaktadır: Hitab, mükelleflere bir farzı em­rederek yöneltilecek olursa, o emrin bir defa yapılması yeterlidir ve bu hi­tap tekrarı gerektirmemektedir. Bu ise, üstad Ebû îshak el-İsferâyinî ve di­ğerlerinin kanaatlerine hilaf en böyledir.

Rivayette sabit olduğuna göre, Peygamber (sav)’a ashabı: Ey Allah’ın Ra-sûlü, bizim bu haccımız, içinde bulunduğumuz bu yıl için midir? Yoksa ebediyyen mi bu hüküm böyledir? diye sormuşlar. Hz. Peygamber de: “Ha­yır, ebediyyen bu böyle olacaktır” [396] diye buyurmuştur.

İşte bu buyruk: Hac, her beş yılda bir defa farzdır diyenlerin görüşlerini açıkça reddeden bîr nasdır.

Hac, Araplarca bilinen ve meşhur bir ameldir. Hac mevsiminde kurulan pazarlar (panayırlar), yapılan itaatler ve Hamilikten kalma ameller, haccı teş­vik eden sebeplerdendi. İslam gelince onlar bildikleri şeyle muhatap oldu­lar ve yakından tanıdıkları bir isi yerine getirmekle mükellef kılındılar. Pey­gamber (sav), tarz hacdan önce de hac etmiştir. Arefede vakfe yapmış ve on­ların yaptıkları değişiklikler gibi, o da Hz. İbrahim’in şeriatında değişiklik yap­maksızın Arafat’ta vakfede bulunmuştur. Oysa o zamanda Kureyşliler Meş’a-r-i Haramda vakfe yapıyor ve: Biz harem ehliyiz, o bakımdan onun dışına çık­mayız, biz el-Hums’uz diyorlardı..Nitekim bu türden açıklamalar daha önce Bakara Sûresi’nde (2/189. âyet, 11. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Derim kir (Bu hususta) rastladığını en garip açıklamalardan birisine gö­re, Peygamber (sav) hicretten önce iki defa haccetmiş ve böylelikle de farz olan hac üzerinden sakıt olmuş. Çünkü Hz. Peygamber bununla Hz. İbra­him’in sözü geçen, şu nidasına cevap vermiş bulunuyordu: “Ve insanlar arasında hacca çağır…” (el-Hac, 22/27).

el-Kiyâ et-Taberî de der ki: Ancak böyle bir şey uzak bir ihtimaldir. Çün­kü Muhammed (‘sav)’ın şeriatinde: “Beyt’i haccetmesi insanlar üzerinde Al­lah’ın bil-hakkıdır” buyruğu varid olduğuna göre, şeriatindeki hitab gere­ği, haccın onun için de vacib kılınması kaçınılmaz bir şeydir. Eğer bununla: Haccetmeyenler muhatap alınmıştır, denilecek olursa, bu iddia bir tahakküm olur ve delilsiz bir tahsis olur. Diğer taraftan; bu hitap ile -bu İddiaya göre- Hz. İbrahim’in dini üzere hacceden kimselere haccın da vacib olmaması ge­rekir ki, böyle bir ihtimal alabildiğine uzaktır. [397]

  1. Hac Fevri midir (İmkân Bulunulan İlk Fırsatta mı Haccetmelidir)?

Kitap ve Sünnet, haccın fevrî (derhal) değil de terâhî (ertelenebilir) üzere farz olduğuna delildir. îbn Huveyzimendâd’ın naklettiğine göre, Ma-lik’in mezhebinden (.görüşlerinden) çıkartılan sonuç da budur. Aynı zaman­da bu, Şafiî, Muhammed b. el-Hasen ve kendisinden nakledilen bir rivaye­te göre Ebu Yusuf un da görüşüdür. Maliki mezhebine mensub müteahlıir Bağ-dad’h alimler arasında, lıaccın fevrî olarak farz olduğu kanaatinde olanlar da vardır. Bunlara göre güç yetirmekle birlikte haccın tehiri caiz değildir. Bu, ay­nı zamanda Dâvûd (ez-Zâhirî)’nin de görüşüdür. Ancak sahih olan birinci­sidir. Çünkü şanı yüce Allah, Hac Sûresi’nde: “Ve insanlar arasında hacca çağır. Hem piyade, kem de develer üzerinde her uzak bir yoldan sana gel-sinter” Cel-Hac, 22/27) diye buyurmaktadır. Hac Sûresi ise Mekke’de inmiş­tir. Burada da yüce Allah: “Ona yol bulabilen herkesin Beyt’i haccetmesi, İnsanlar üzerinde Allah’ın bir hakkıdır” diye buyurmaktadır. Bu sûre ise, Medine’de hicretin üçüncü yılında, Uhud gazvesinin gerçekleştiği sene na­zil olmuştur. Rasûlullah (sav) ise, hicretin onuncu yılına kadar haccetmedi.

Bu hususta sünnetten delile gelince: Sa’d b. Bekr oğullarından Dimâm b, Sa’lebe es-Sa’dî’nin Hz. Peygamberin huzuruna gelişini anlatan hadjs-i şerif­tir. Dimâm, Peygamber (sav)’ın huzuruna gelerek ona İslâm’a dair sormuş, Hz. Peygamber de şehadeti, namazı, zekâlı, oruç ve haca zikretmişti. Bu ha­disi îbn Abbas, Ebu Hureyre ve Enes rivayet etmişlerdir. Hepsinde de hace’dan söz edilmekte ve haccın o vakit farz olduğunu belirtmektedir. Bunlar arasında anlatımı en güzel ve tam olan rivayet ise Enes yoluyla ge-lendir.[398]

Bununla birlikte Dimâm’ın Hz. Peygamberin huzuruna geliş zamanı ko­nuşanda farklı görüşler vardır. Beşinci yılda geldiği söylendiği gibi, yedin­ci yılda ve dokuzuncu yılda geldiği de söylenmiştir. Bunun İbn Hişam, Ebu Ubeyde el-Vakidî’den Ahzâb’ın geri dönüp gitmesinden sonra Hendek gaz­vesinin meydana geldiği yıl olduğunu da nakletmektedir.

îb’n Abdi’1-Berr der ki: Hacc’tn fevri değil de terâhî ile farz olduğunun de-J illerinden birisi de, ilim adamlarının haccetmeye gücü yeten kimsenin bir, İki yıl ve buna benzer bir süre, haccetmeyi erteleyecek olursa, ona fasık de­meyi terk etmek ve eğer güç yetirebildiği zamandan itibaren birkaç yıl sonra haccedecek olursa, üzerinde farz olan lıaccı vaktinde eda etmiş olacağı­nı icma ile kabul etmiş olmalarıdır.

Diğer taraftan hac, bütün ilim adamlarına göre, namaz vakti çıkıncaya ka­dar namazını geçiren ve vakti çıktıktan sonra namazını kaza eden gibi de de­ğildir, hastalık ya da yolculuk sebebiyle ramazan orucunu geçirip de sonra­dan kaza eden kimse gibi de değildir. Haccıni ifsad edip de sonradan hac-anı kaza eden kimse gibi de değildir. İlim adanılan güç yetirebildiği vakit­ten itibaren birkaç yıl sonra hacceden kimseye; sen üzerinde vacip olan far­zı artık kaza etmiş oldun, dememeyi icma ile kabu] etmiş olduklarına göre, haccm edâ vaktinde bir genişlik (muvassaun fihi) bulunduğunu ve haccin fev-rî değil de terâhî üzere farz olduğunu anlamış oluruz.

Ebu Ömer der ki: Haccin terâhî ile farz olduğunu söyleyen herkes de bu hususta herhangi bir sınır tesbit etmemektedir. Ancak Suhnûn’darı şöyle bir rivayet gelmiştir: Haccedebilme imkanı bulup da buna güç yetirebilmekle bir­likte pekçok yıl tehir eden kimseye lıaccı tehiri dolayısıyla fasık kabul edi­lir mi? Ve şahidliği reddedilir mi? diye kendisine sorulmuş, o da şu cevabı ver­miştir: Hayır, velevki ömründen altmış yıl geçmiş olsun. Şayet yaşı altmış yı­lı ağacak olursa, bu sefer onun fasık olduğu kabul edilir ve şahidliği de red­dedilir.

Bu ise bir vakit ve sınır belirlemedir. Şeriatte ise, bu gibi sınırlandırma­lar ancak teşrî’ etmek hakkına sahip olan kimseden öğrenilebilir.

Derim ki: Bu görüşü, İbn Huveyzimendâd da İbnü’l-Kasım’dan rivayet et­mektedir. İbnü’l-Kasım ve başkaları derler ki: Eğer haca altmış yıl erteleye­cek olursa, böyle bir kimsenin vebal altında olduğu söylenmez. Şayet altmış yıldan sonrasına erteleyecek olursa günahkâr olduğu söylenir. Çünkü Pey­gamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Ümmetimin ömürleri altmış ile yetmiş ara­sıdır. Bunu aşan azdır” [399] Sanki bu son on yıllık süre İçerisinde (hacc ile mü­kellef olan kimse için) hitabın edâ edileceği süre daralmış gibi görülür

Ebu Ömer der ki: Suhmûn gibi kimileri, Hz. Peygamber’in: “Ümmetimin ölümlerinin çokça yaklaştığı zaman altmış ile yetmiş yaş arasıdır. Bunları aşan­lar da pek azdır” buyruğunu delil gösterir iseler de; bunda delil olacak bir taraf yoktur Çünkü bu ifade, eğer hadîs sahih ise, Hz. Peygamber’in ümme­tinin çoğunlukla ömrünü ifade etmektedir. Bununla birlikte bunda yetmiş yı­la kadar da zamanın genişletilebileceğine delil vardır. Çünkü yetmiş yaşı da ümmetin çoğunlukla rastlanılan yaşları arasındadır. Böyle zayıf bir te’vile da­yanılarak, adaleti ve emaneti sahih olarak sabit olmuş bir kimsenin fasıklı-ğına kafi olarak hükmetmemek gerekir. Başarı Allah’tandır. [400]

  1. Hac Bütün İnsanlara Farzdır:

İlim adamları yüce Allah’ın: Beyti haccetmesi insanlar üzerinde Allah’ın

bir hakkıdır” buyruğunda, hitabın onların hepsi hakkında umumî bir hitab olduğunu İcma ile kabul etmişlerdir. Îbnü’l-Arabî der ki: “Her ne kadar in­sanlar umum lafızların mutlakhğı hususunda farklı görüşlere sahip iseler de, bu âyet-i kerimenin, erkekleriyle, dişileriyle bütün insanlar hakkında kabul edilmesi gerektiğini ittifakla kabul etmişlerdir. Bundan tek istisna küçük ço­cuklardır. Çünkü küçük çocuk da îcma ile teklifin esasları dışındadır. Köle de bu hitabın kapsamına girmez. Çünkü köleyi, yüce Allah’ın, mutlak umum ifade eden bu buyruğunun dışına çıkartan, yine âyeti kerimenin sonunda yer alan: “Ona yol bulabilen” kaydıdır. Köle ise oraya yoî bulabilen birisi değil­dir. Zira efendi, sahip olduğu hakları dolayısıyla kölesini böyle bir ibadetten engeller. Şanı Yüce Allah ise, kullara olan merhameti ve kullarının maslaha­tı için efendinin hakkını kendi hakkından öncelemîştir. Bu hususta ümmet arasında da, imamlar arasmda da görüş ayrılığı yoktur. Biz bilmediğimiz şey­leri sayıklayamayız. Buna da icmadan başka bir delil yoktur.”

İbnül-Mün/ir der ki: Muhalif kanaat belirtmesi, muhalefet sayılmayan is­tisnalar dışında, bütün ilim adamlarının kanaatine göre, küçük çocuğun kü­çükken, kölenin de köleliği sırasında haccetmeleri halinde, eğer küçük ba­liğ olur, köle de azad olursa, yine haccedebilmek için imkân buldukları tak­dirde islâm’ın farz olan haccını yerine getirmekle yükümlüdürler.

Ebû Ömer (İbn Abdî’1-Ben) der ki: Dâvûd (ez-Zâhirî) köle hususunda ve kölenin hacc farzı ile muhatap olduğu konusunda bütün bölgelerdeki fuka-hâ topluluğuna ve rivayet imamlarına muhalefet etmiştir. Halbuki ilim adam-lanrtın cumhuruna göre köle, yüce Allah’ın: “Ona yol bulabilen herkesin Bey-t’i haccetmesi insanlar üzerinde Allah’ın bir hakkıdır” buyruğundaki umumî hitabın dışında kabul edilmiştir. Buna delil ise, kölenin tasarrufta bu­lunma yetkisinin bulunmayışı ve efendisinin izni olmaksızın hac yapamıya-cağıdır. Tıpkı cumayı emreden yüce Allah’ın şu buyruğundaki hitabının dı­şında kaldığı gibi: “Ey iman edenler, cuma günü namaz için çağrıldığınız­da Allah’ı anmaya Aüşurt…B(el-Cumuaf 62/9). İstisnalar hariç, genel olarak bütün ilim adamları bu kanaattedir. Aynı şekilde köle, şahadette bulunma mü­kellefiyetini getiren hitabın da kapsamı dışındadır. Yüce Allah şöyle buyur­maktadır: “Şahidler de (şahidlik etmeye) çağrıldıkları zaman kaçınmasın-Zar”(el-Bakara, 2/282). Köle ise bu hitabın kapsamına girmemektedir.

Yine küçük çocuk da “insanlar”dan olmakla birlikte Kalem’in (sorumlulu­ğun) ürerinden kaldırılmış olması deliline dayanarak [401] yüce Allah’ın: “…Beyt’i haccetmesi insanlar üzerinde Allah’ın bir hakkıdır” buyruğunun kapsamı dışına çıkması mümkündür. Nitekim kadın da yüce Allah’ın: “Ey iman edenler, cuma günü namaz için çağrıldığında.^” buyruğunun kapsamına girme?:. Halbuki kadın da iman edenler kapsamına girenlerdendir, İşte köle­nin de sözü geçen hitabın kapsamı dışına çıkması bu kabildendir. Ayrıca buv Hicaz, Irak, Şam ve Mağrip fukahasının da görüşüdür. Bütün bunların herhan­gi bir şekilde Kitabın te’vilini tahrif ettiklerini kabul etmeye imkân yoktur.

Denilse ki: Eğer köle, Mesctd-i Haram’ın yakınında bulunur da efendisi de ona izin verecek olursa, ne diye lıacc iie mükellef olmasın? Böyle sora­na, şöyle cevap verilir: Bu, İcma’a karşı sorulan bir sorudur. Belki de bunun İlleti (sebebi, gerekçesi) gösterilemez. Şu kadar var ki bu hüküm, icma ile sabit olduğuna göre, biz de bunu köle bir kimsenin köle iken yapmış oldu­ğu haccın, daha sonra hürriyetine kavuşması ve güç yetirmesi halinde İslâm haccı (far?, haca) bakımından herhangi bir önem taşımadığına delil göster­dik.

Diğer taraftan İbn Abbas’tan rivayet edildiğine göre o, Peygamber (sav)’m şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: “Herhangi bir küçük çocuk hac ed­er de sonra buluğa ererse, onun bir defa daha haccetmesi gerekir. Herhan­gi bir bedevi, bedevi iken hacceder de, sonra hicret edecek olursa, onun bir daha haccetmesi gerekir. Herhangi bir köle hac eder de sonra azad edilirse, onun bir daha haccetmesi gerekir. [402]

İbnü’l-Arabi der ki: Kimi ilim adamımız işi nısbeten gevşek tutarak şöy­le demektedir: Hac, köle üzerinde -efendisi ona haccetmek için izin verecek olsa dahi- farâyeti itibariyle sabit değildir. Çünkü (köle) aslında kalır idi. Kâ­firin haccı İse sayılmaz. Ancak daha sonra köleleştiril İne e, bu sefer de hac emrine muhatap olmaz. Böyle bir görüş ise, üç bakımdan tutarsızdır. Bun­ları bilmek gerekir:

1) Bize göre kâfirler, şeriatin rer’î emirlerine de muhataptırlar. Malik’in gö­rüşüne göre bunun böyle olduğu hususunda görüş ayrılığı yoktur.

2) Köle olmakla birlikte nama?, ve oruç gibi diğer ibadetleri yerine getir­mekle mükelleftir. Bununla birlikte kâfirken bu mükellefiyetleri yapacak olur­sa, bunlar hiçbir önem taşımaz. O bakımdan haccın da böyle olması İcabe-der.

3) Küfür, İslâm’a girmekle kalkmış olur. Dolayısıyla küfrün, hükmünün de kalkması icabeder. Böylelikle bizim daha önce sözünü ettiğimin efendinin hak­larının öncelikli olduğu görüşünün sağlam görüş olduğu ortaya çıkmaktadır.

Başarıya ileten Allah’tır. [403]

4- Güç Yetirebilme (Istitâ’a):

Yüce Allah’ın: “Ona yol bulabilen herkesin” buyruğunda yer alan “her­kes anlamındaki kelimesi, bedeiu’1-ba’d mine! küll (bölümün bütün­den bedeli) olarak (ki, kü! “İnsanlar” kelimesidir) cer mahallindedir. Ço­ğu nahivcilerin görüşü budur. el-Kisâî iser bu edatm “hicc: hacc etmek” ke­limesi ile ref mahallinde olmasını caiz kabul eder. Buna göre ifadenin tak­diri: Gücü yeten kimsenin Beyt’i haccetmesi,,.” şek­lindedir. Bunun şart olduğu, bulabilen”in de cezm mahallinde oluduğu, ce­vabının da hazf edilmiş olduğu da söylenmiştir. Yani: Ona yol bulabilenin haccetmesi üzerinde bir borçtur, takdirindedir.

Dârakutnî, İbn Abbas’tan şöyle dediğini rivayet eden Ey Allah’ın Rasûlü hac her yıl mıdır? diye soruldu. O da: “Hayır, (tarz olarak) gereken bir defa hac etmektir.” Hz. Peygambere; “yol bulabilmek” nedir diye sorulunca, O da: “Azık ve binektir” diye cevap vermiştir. O, bu hadisi ayrıca Enes, İbn Mes’ud, İbn Ömer, Cabir, Aişe ile Amr b. Şuayb’dan, O, babasından, O da dedesi yo­luyla da rivayet etmiştir.[404]

Ali b, Ebi Talib (r.a)’dant Peygamber (sav)’dan buyurdu ki: “Ona yol bu-labilen herkesin Beyt’i haccetmesi insanlar üzerinde Allah’ın bir hakkı­dır” buyruğu ile ilgili olarak, Ona soru sorulunca şöyie buyurdu: “Bineceğin bir deve sırtı bulabilmendir.”[405]

İbn Ömer’in rivayet ettiği hadisi, İbn Mace de Sünen’inde[406] Ebû İsa et-Tirmizî de Cami’inde rivayet etmiştir. Tirmizî daha sonra şunları söylemek­tedir: “Bu lıasen bir hadistir. İlim ehline göre de uygulama bu hadis muci-bincedir. Buna göre bir kimse, azık ve bineğe sahip olursa, ona haccetmek farzdır. (Senette ismi geçen) İbrahim b. Yezid ise, el-Hûzî el-Mekkî’dir. Ki­mi hadis ehli, hıfzı bakımından onun hakkında eleştiride bulunmuşlardır.[407]

İbn Mâce[408] ile Tirmizî bunu, Veki’ [409] yoluyla rivayet etmekle birlikte, Dârakutnî [410] bunu, Süfyan b. Said yoluyla rivayet etmiş olup, (müştereken) şöy­le demişlerdir: Bize İbrahim b. Yezid anlattı. O, Muhammed b. Abbâd’dan, O, İbn Ömer’den dedi ki: Bir adam kalkıp Peygamber (sav)’e şöyle dedi: Ey Allah’ın Rasûlü, hac ne ile (hangi şartlarla) vacip olur? Hz. Peygamber şöy­le buyurdu: “Azık ve binek (île).” Adam: Ey Allah’ın Rasûlü, peki hacı kime derler? diye sorunca, Hz. Peygamber de şöyle buyurdu: “(Ta rama maktan do­layı) saçı keçeleşmiş ve koku kullanmayı da terketmiş kişiye” diye buyurdu. Bir başkası kalkarak: Ey Allah’ın Rasûlü, ya hac nedir? diye sorunca, Hz. Pey­gamber de: “(Hac), acc ve secc’dir”. Vekî’ der ki: Acc ile telbîye getirmek su­reliyle, sesi yükseltmeyi, secc İle de kurbanlıkları kesmek demektir. Bu, İbn Mace’nin lafzıdır.

Haccın vacib olması için azjk ve bineğin şart olduğunu kabul edenler ara­sında, Ömer b, el-Hattab, oğlu Abdullah, Abdullah b, Abbas, Hasan-ı Basrî, Said b. Cübeyr, Ata ve Mücahid de vardır. Şafiî, es-Sevrî, Ebu Hanife, onun arkadaşları, Ahmed, îshak, Abdulaziz b. Ebi Seleme ve îbn Habib de bu gö­rüştedirler. Abdûs da bunun bir benzerini Suhnûn’dan nakletmektedir.

Şafiî derki: Güç yetirebilmek iki türlüdür. Birincisi, insanın kendi bede­niyle haccedebilecek durumda olup, kendisini hacca ulaştırabilecek kadar da mala sahip olması şeklindedir. İkincisi ise, kendisi bedenen hareket edeme­yecek şekilde kötürüm, binek üzerinde duramayacak halde olmakla birlik­te, kendisi adına ücretli ya da ücretsiz olarak, birisine haccetmesini emrede­cek olursa, -ileride açıklaması geleceği üzere- kendisine itaat edecek bir kim­se bulabilmesidir. Bedenen kendisi haccedebilen kişinin Kur’ân-ı Kerîm hükmü gereği haccetmesi farzdır. Çünkü Yüce Allah: “Ona yol bulabilen her­kesin” buyruğu bunu gerektirmektedir. Malıyla buna güç yetirene gelince, böyle bir kimsenin de haccetmesinin farz oluşu -ileride geleceği üzere-Has’am’lı kadın dolayısıyla varid olan hadis-i şeriftir, Bizatihi haccedebilecek kimse -kit o da bineği üzerinde binmekte katlanılamıyacak kadar çok sıkın­tı çekmeyen, gücü yeten kimsedir- eğer azık ve bineğe sahip olursa, hac far­zını bizatihi yerine getirmek zorundadır. Eğer, azık ve binek bulamayacak, yahut bunlardan birisine sahip olamayacak olursa, hac farizası üzerinden kal­kar. Şayet yürüyerek haccedebilme gücü varsa, bununla birlikte azığım da bulur, yahut da yolda, mesela, ayakkabı dikmek, hacamat yapmak veya buna benzer bir meslek İcra etmek suretiyle azığın» kazanabilme gücü var­sa, böyle birisi için müstehap olan, erkek veya kadın olsun, yürüyerek hac-cetmesidir. Şafiî der ki: Kadına nisbetle erkeğin mazur görülmesi daha azdır. Çünkü, erkek daha güçlüdür. Bu şekilde haccetmek onlara göre vacib değil, müstehabtır. Ancak, insanlardan yolda dilencilik yapmak suretiyle azık elde edebilecekser böyle bir kimsenin hacca gitmesi mekruhtur. Çünkü bu durum­da o kişi, diğer insanların sırtına yük olur.

Malik b. Enes -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- der ki: Eğer, yürümeye güç yetirip azık da buluyor ise, onun farz hacctnı eda etmesi gerekir. Eğer binek bulamamakla birlikte yürümeye gücü yetiyorsa, durumuna bakılır. Şayet

azığa sahip ise, onun farz olan haca eda etmesi gerekir. Eğer azığa .sahip ol­mamakla birlikte yolda ihtiyaç duyacağı miktarım kazanabilme gücüne sa­hipse, yine durumuna bakılır. Eğer bizatihi çalışarak kazanmayan ve bu şe­kilde davranması uygun görülmeyen kimselerden ise, farz haca bu yolla eda etmek onun için vacip değildir. Şayet kendisi için yeterli olan miktarı, tica­ret ya da bir sanat icra ederek kazanan bir kimse ise, o takdirde farz haccı-nı ifa etmesi gerekir. Aynı şekilde eğer böyle bir kimsenin, adet ve alışkan­lığı insanlardan dilencilik yapmak ise, onun da farz olan haccı (bu yolla) eda etmesi gerekir. Malik, gücü yeten kimsenin haccetmesinin de farz olduğu gö­rüşündedir, İsterse beraberinde azık ve binek bulunmasın. Aynı zamanda bu, Abdullah b, ez-Zübeyr, eş-Şa’bî ve İkrime’nin de görüşüdür. ed-Dahhak da der ki: Eğer güçlü ve sağlıklı, genç birisi olup malı da yoksa, haccını eda edip bitirinceye kadar karın tokluğuna işçi olarak çalışması gerekir. Mukatİl ona: Allah insanları Beytine yürüyerek gitmekle mükellef tutmuş mudur? diye so­runca, Dahhak şu cevabı verir: Onlardan herhangi birisinin, Mekke’de bir mi­rası bulunsa, onu bırakır mı? Hayır, emekleyerek dahi olsa o mirasını alma­ya gider. Aynı şekilde hac da onun için vacibtir.

Bu görüşü benimsiyenler, Yüce Allah’ın: “Ve insanlar arasında hacca ça­ğır ki, hem piyade ve hem de develer üzerinde, her uzak yoldan sana gelsin­ler” (el-Hac, 22/27) buyruğunu delil göstererek şöyle derler: Çünkü hac, farz-ı ayn olup bedenî ibadetlerdendir. O bakımdan tıpkı namaz ve oruçta olduğu gibi, azık bulmanın da, binek bulmanın da haccın vücup şartlarından olmaması gerekir. Yine derler ki: Eğer el-Huzt yoluyla gelen ve azsk İle bi­neği öngören hadis sahih ise, biz bu hadisi insanların uzak bölgelerde bu­lunanların çoğunun durumuna ve umumî şekildeki ha cc edişlerin e hamlede­rek yorumlarız. Nitekim şeriatte olsun, Arapçada olsun, Arap şiirlerinde ol­sun, sözün mutlak olarak çoğunlukla görülen hale uygun kullanılması çok­ça görüten bir durumdur.

İbn Vehb, İbnü’l-Kasım ve Eşheb’in Malikten rivayetlerine göre, ona bu âyeti kerimeye dair soru sorulunca şöyle demiş: Bu hususta insanlar, kendi takatlerine kolaylıklarına ve tahammül güçlerine göre mükelleftirler. Eşheb, Malik’e; Burada kasıt azık ve binek midir? diye sorunca şu cevabı verir: Ha­yır, Allah’a yemin ederim ki değil. Bu yükümlülük, ancak insanlann takati ora­nındadır. Kişi kimi zaman azık ve binek bulmakla birlikte yolculuğa dayana­maz. Bir başkası ise, ayaklan üzerinde yürüyerek gidecek gücü bulabilir. [411]

  1. Haccı Engelleyen Sebepler:

Hacca gidecek güç bulunmakla ve hac farz olmakla birlikte; kimi zaman -alacaklının kişiyi borcunu ödemeyinceye kadar yola çıkmaktan engelleme­si gibi- bazı engeller ortaya çıkabilir. -Alacaklının bu engellemeyi yapabileceği hususunda görüş ayrılığı yoktur.- Yahut kişinin nafakalannı karşılamak­la yükümlü bulunduğu çoluk çocuğu da olabilir. Böyle bir durumda, gidip dönünceye kadar yanlarında bulunmayacağı süre içerisinde nafakalarını sağlamadıkça haccetme mükellefiyeti yoktur. Çünkü bu şekildeki bir nafa­kayı hazırlamak, fevren (derhal) farzdır. Hac ise terâhî üzere (ertelenebilen türden) farzdır. O bakımdan, nafakaları sağlanması gereken çoluk çocuğa ön­celik tanımak gerekir. Nitekim Peygamber (sav) da şöyle buyurmuştur: “Ki­şinin nafakalarını sağlamakla yükümlü olduğu kimseleri zayi etmesi, ona gü­nah olarak yeter. “[412] Aynı şekilde anne-babanın zayi olmasından korkmak, onun yerine onlara güzel bir şekilde bakacak kimselerin bulunmaması ha­linde de kişi için hacca yol bulabilme sözkonusu otmaz. Şayet ona duyacak­ları özlem ve kendisi olmadan yalnızlık çekecekleri gerekçesiyle onu engel­lemek isterlerse, buna önem verilmez.

Koca, hanımını hacca gitmekten alıkoyabilir. Alıkoyamayacağı da söylen­miştir. Sahih olan ise onu alıkoyabileceğidir. Özellikle de bacan fevren ol­madığı görüşünü kabul edecek olursak.

Şayet -daha önce Bakara Sûresi’nde (2/164. âyet, 5- başlıkta) açıklanmış olduğu gibi- çoğunlukla yolculuklar esenlikle sonuçlanıyor ve kendisini denizin tutmayacağını biliyor ise, deniz yolculuğu engel değildir. Eğer deniz yolculuğunda çoğunlukla yerinden kalkamayacak hale geliyor yahutu nama­zı kılamayacak kadar başı dönüyor, midesi bulanıyor ise, o takdirde vacip ol­maz. Yolcuların çokluğu ve yerin darlığı dolayısıyla secde etmek için yer bu­lamayacak olursa; Malik der ki: Eğer, ancak yolcu kardeşinin sırtı üzerinde rükû ve secde yapabilecek kadar izdiham oluyor ise, böyle bir yolculuğa çık­masın. Daha sonra da: Hiç namaz kılamayacağı bir yerde yolculuk yapar ma?. Namazı terkeden kimsenin vay haline! diye İlavede bulunur.

Yolda cana kıymak istiyen yahut da belli bir sının tesbit edilemeyen, ya­da oldukça fazla bir miktar ile sınırlandırılabilecek kadar mal isteğinde bu­lunan düşman bulunuyor ise, hac sakıt olur. Ancak, fazla miktarda istekte bu­lunmaması halinde haccın sakıt olacağı hususunda görüş ayrılığı vardır. Şa­fiî der ki: Bir cane dahi vermez ve böyle bir durumda hac farzı sakut olur.

Dilenci bir kimsenin eğer adeti dilencilik yapmak olup, zannı galibi ile ken­disine bjrşeyler verecek kişi bulunacağı kanaatini taşıyor ise, haccetmesi va­ciptir. Daha önce sözü geçen güç yetirebilme hususunu gözönünde bulun­durmaya dair açıklamalara göre ise, vacip olmayacağı da söylenmiştir. [413]

  1. Serveti Bulunmakla Birlikte Yeterli Nakit Bulamayan Kimse:

Engeller ortadan kalkıp da kişi haccedecek kadar nakit bulamamakla birİikte, ticaret mallan (emtiası) varsa, borçlu olması halinde borcunu ödemek için malından satmasına hükmedilen mallan hac için satması, (böylelikle na­kit ihtiyacını sağlaması) gerekir. İbnü’l-Kasım’a: Bir adamın mal olarak sade­ce bîr kırbası bulunuyor, başka bir şeyi de yoksa, farz oian İslâm haccmı eda etmek için onu satıp da çoluk çocuğunun geçimlerini sağlayacak hiçbir şe­ye sahip olmaksızın bırakabilir mi? diye sorulunca şu cevabı vermiş: Evet, bu­nu yapmalı, çoluk çocuğunu da sadaka alacak durumda bırakmalıdır.

Ancak, sahih olan birinci görüştür. Çünkü Hz. Peygamber: “Kişinin geçin­dirmekle yükümlü olduğu kimseleri zayi etmesi, ona günah olarak yeter” di­ye buyurmuştur. Şafiî’nin görüşü de budur.

Şafiî’nin mezhebinde zahir (kuvvetli) olan görüş şudur: Hac ancak, gidip dönecek kadar masrafını karşılıyacak yeterli miktarda malı bulunan kimse­ler için farzdır. -Bunu el-îmlâ adlı eserinde ifade etmiştir.- Velevki bu kim­senin çoluk çocuğu bulunmasın.

Kimi fukaha da şöyle demiştir: Geri dönüş nazarı itibara alınmaz. Çünkü böyle bir kimsenin kendi beldesinde ikâmeti terk etmesinde fazlaca zorluk çekmesi sözkonusu değildin Çünkü onun, kendi beldesinde ne ailesi, ne ço­luk çocuğu vardır. Böyle birisi için her belde bir vatandır. Ancak birinci gö­rüş daha doğrudur. Çünkü kişi, meskeninden ayrıldığı için yalnızlık çektiği gibi, vatanından ayrılığından dolayı da yalnızlık çeker. Nitekim, evlenmemiş bir kimse zina edecek olursa, ona celde vurulmakla birlikte, şehrinden de sür­güne gönderilir. Şehrinde aile halkı olsun, olmasın farketmez.

Diğer taraftan Şafiî, el-Üm adlı eserinde de şöyle demektedir: Eğer kişi­nin bir meskeni ve bir hizmetçisi bulunup da, hac dolayısıyla yanlarında bu­lunmayacağı bir sürede aile halkının nafakasını sağlayacak kadar malı var­sa haccetmesi gerekir.

Bu ifadenin zahirinden anlaşıldığına göre o, kişinin, mesken ve hizmet­çiden ayn olarak fazladan haccedebilecek kadar bir malının bulunmasını na­zarı itibara atmış bulunmaktadır. Çünkü o, hizmetçi ve meskene sahip olma­yı, aile halkının nafakasından öne atmış görünmektedir. Sanki o, bütün bunlardan sonra (yeteri kadar malı varsa) demiş gibidir.

Arkadaşları (Şafiî mezhebinin alimleri) ise şöyle derler: Böyle bir durum­da, meskenini ve hizmetçisini (kölesini) satması, bunun yerine aile halkı için de bir mesken kiralaması ve ücretle hizmet edecek birisini tutması gerekir.

Şayet ticaret yaptığı malı bulunup, ondan sağladığı kâr, kendisine ve ço­luk çocuğuna yeterli gelebiliyor ve bu sürekli böylece devam ediyor ise, ser­mayesinden herhangi bir miktar harcadığı takdirde, sağladığı kârı azalacak ve böylelikle yetecek kadar kâr elde edemeyecek duruma düşecek olursa, sermayesinden harcayarak haccetmesi gerekir mi> gerekmez mi? hususunda iki görüş vardır.

Birinci görüş, (gerekir görüşü) cumhurun görüşüdür, sahih ve meşhur olan görüş budur. Çünkü, bir kimsenin eğer, geliri kendisine yetecek kadar bir aka­rı bulunuyor ise, hac etmek maksadıyla akarın aslım satması gerektiği husu­sunda görüş ayrılığı yoktur. Ticaret malı da aynen böyledir.

Ibn Şureyh de der ki: Böyle bir durumda haccetmesi gerekmez, malını ol­duğu gibi bırakır ve sermayeden alarak hacca gitmez. Çünkü hac, o kimse hakkında yeteri kadar ihtiyacından sonra arta kalan malında vaciptir.

İşte bunlar, kişinin bedenen ve mali bakımdan yol bulabilmesi, güç yetirebilmesine dair açıklamalardır. [414]

  1. Hasta ve Kötürümün Durumu:

Hasta ve bineği üzerinde duramayacak kadar kötürümleşen ve adeta hiçbir şeye güç yetiremediği için azalan tamamıyla takattan kesilmiş kimse­lerin, hacca yürüyerek gitme yükümlülüklerinin olmadığı hususunda icma bu­lunmakla birlikte, (diğer) hükümleri hususunda ilim adamlarının farklı gö­rüşleri vardır. Çünkü, şanı yüce Allah’ın haccı gücü yetene farz kıldığı icma ile kabul edilmiştir. Hasta ve kötürümün ise, güç yetirmeleri sözkonusu de­ğildir.

Malik der ki: Bir kişi kötürüm düşecek olursa, hac farziyeti üzerinden ke­sinlikle düşer. Masrafını karşılayarak yahut bedelsiz olarak haccedecek kim­se bulabilse dahi farz haccı yerine getirmekle yükümlü değildir. Şayet, ken­disine haccetmek farz olduktan sonra kötürümleşir ve yatalak düşerse, hac farziyeti de üzerinden kalkar. Hayatta kaldığı sürece herhangi bir kimsenin onun yerine hacca gitmesi caiz değildir.

Ancak, ölümündün sonra yerine haccedilmesini vasiyet edecek olursa, ma­lının üçte birinden hesap edilmek üzere, onun yerine birisi hacca gönderi­lir ve bu yapılan hac da tatavvu olur. Delil olarak da Yüce Allah’ın: “Kişi için çalıştığından başkası yoktur” (en-Necm, 53/39) buyruğunu göstermektedir. Böylelikle yüce Allah, kişi için çalışıp çabaladığından başka bir şeyin sözko­nusu olmadığını haber vermektedir. Her kim: Kişi için başkasının çalışıp ça­baladığı da vardır, diyecek olursa, âyetin zahirine muhalefet eder. Aynca yü­ce Allah’ın: “Beyt’i haccetmesi üısanlar üzerinde Allah’ın bir hakkıdır” bu­yruğunu, da delil göstermektedir. Böyle bir kimse ise, gücü yeten bir kimse değildir. Çünkü haccetmek, mükellefin bizzat Beyt’e gitmeyi kast etmesi de­mektir.

Diğer taraftan hac bir ibadettir. Namazda olduğu gibi, bu ibadeti yerine getirmekten aciz olunması halinde, bunun hakkında nâiblik (vekâlet), bedel sözkonusu olmaz. Ancak, Muhammed b. el- Münkedir Cabir’den şöyle de­diğini rivayet etmektedir: Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Muhakkak Yü­ce Allah, bir tek hac sebebiyle üç kişiyi cennete girdirir: Ölen kimseyi, yerine iıac edilen kişiyi ve bu emri yerine getireni,”[415] Bunu Taberânî, Ebu’1-Ka­sım, Süleyman b. Alımed şöylece rivayet etmektedir: Bize, Amr b, Husayn es-Sedûsî anlattı, dedi ki: Bize Ebu Ma’şer anlattı, o, Muhammed b. el-Munkedir’den… deyip hadisin geri kalan bölümünü zikretmektedir.

Derim ki: Ebu Ma’şer’in adı Necîh’dir. Ve bu, hadis âlimlerine göre zayıf bir ravidir.

Yerine hac etmesini emrettiği takdirde, emrini yerine getirecek bir kim­se bulabilen müzmin hasta, kötürüm ve oidukça yaşlanmış ihtiyar hakkında Şafiî, böyle bir kişi bir bakıma güç yetirebilen, yol bulabilen bir kimsedir, de­mektedir. Bu da iki türlü olur:

Birincisi; kendisinin yerine haccedecek kişiyi ücretle tutabilecek bir mal bulabilen birisinin farz haca yerine getirmesi gerekir, Bu, Ali b. Ebi Tâlib (r.a.)’in görüşüdür. Ondan rivayet edildiğine göre, o, henüz hacca gitmemiş, oldukça yaşlı birisine, bir adamın ihtiyacını karşıla, o senin yerine haccetsin, dediği rivayet edilmiştir. es-Sevrî, Ebu Ilanife, onun arkadaşları, İbnü’1-Mü-bârek, Ahmed ve İshak da bu görüştedirler.

İkinci durum ise, kişinin bedelsiz olarak kendisine itaat edecek ve onun. yerine haccedebilecek bir kimseyi bulabilme halidir. Böyle birisinin de Şa­fiî, Alımed ve İbn Rahaveyh’e göre, yerine haccedecek kimseyi gönderme­si gerekir. Ebu Hanife ise, bu şekilde karşılıksız olarak haccedecek kimse­nin bulunmasıyla -hiçbir şekilde- hac gerekmez, der.

Şafiî görüşüne, İbn AbbâVın rivayet ettiği şu hadisi delil göstermektedir: Has’amhlardan bir kadın, Peygamber (sav)’a şöyle sordu: Ey Allah’ın Rasû-lü, Allah’ın kullarına haca farz kılma emri, babama binek üzerinde durama­yacak kadar kocamış bir ihtiyar iken ulaştı. Onun yerine haccedeyim mi? Hz. Peygamber; “Evet” diye buyurdu. Bu husus ise. Veda harcında olmuştu,[416]

Bir rivayette de şöyle denilmektedir: O, bineğinin sırtı üzerinde doğru dü­rüst duramıyor. Bunun üzerine Peygamber (sav) şöyle buyurdu: “Onun ye­rine haccet. Ne dersin, eğer babanın üzerinde bir borç bulunsaydı, sen onu ödeyecek miydin?” Kadın; Evet deyince, Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Al­lah’ın borcunun ödenmesi daha uygundur.” [417]

Böylelikle Peygamber (sav), kızının kendisine itaat etmesi ve kendiliğinden onun yerine haccetmesi sebebiyle kişinin haccetmesini farz kılmıştır. Bu husus, kızın babasına itaati sebebiyle vacib olduğuna göre, ücretle birisini tutabilecek kadar mal bulabilmesi halinde, haccın ona vacib olması öncelik­le sozkonusudur Eğer böyle bir kimseye haccının masrafları verilmekle birlikte, bu kişi, gönderenin emirlerine itaat etmeyecek olursa, sahih olan, böyle bir kimseyi ve onun kendisi yerine haccetmesini kabul etmekle yüküm­lü olmadığadır ve böyle birisine mal vermekle de kişinin hac edebilecek ha­le gelmeyeceğidir.

İlim adamlarımız derler ki: Has’amlı kadının hadisinden maksat, böyle bi­risi yerine haccetmenin tarz olduğunu ifade etmek değildir. Bundan maksat, sadece anne-babaya İyilik yapmayı, onların hem dünyevi, hem uhrevî mas­lahatlarına dikkat etmeyi, hem tabiat itibariyle, hem de şer’î yönden onlara menfaat sağlamayı kastetmektedir. Hz. Peygamber, kadının olumlu bir tep­ki gösterdiğini, babasına iyilik yapmak noktasında açıkça görülen samimi bir arzusunun bulunduğunu, ona hayır ve sevap ulaştırma isteğini görüp, hac­cın bereketinden mahrum kalmasından üzüldüğünü tesbit edince, ona bu şe­kilde karşılık vermiştir. Nitekim Hz. Peygamber: Benim annem haccetmeyi adadı, fakat ölünceye kadar hac edemedi. Onun yerine hac edeyim mi? di­ye soran kadına da: “Sen onun yerine haccet. Çünkü annenin üzerinde bir borç olsaydı, ne dersin onun borcunu öder miydin?” diye sorunca, kadın da: Evet diye cevap vermişti.[418]

İşte bunda bü gibi hususların nafileler ve Ölülere iyilik ve hayırlar ulaş­tırmak kabilinden olduğuna delâlet eden ifadeler vardır. Çünkü, gördüğünüz gibi, Hz.. Peygamber onlar yerine haccetmeyi borç ödemeye benzetmiştir. İcma ile kabul edilen görüşe göre ise, bir kimse borçlu olarak ölür ise, onun velisinin o borcu, kendi öz malından ödemesi icab etmez. Eğer tatavvu ola­rak bunu ödeyecek olursa, onun yerine bu borç da ödenmiş olur. Hadiste sö­zü geçen haccetmenin, kadının babası üzerine Tarz olmadığının delillerinden birisi de, kadının açıkça belirttiği “güç yetiremiyor” ifadesidir. Güç yetireme-yene de hac zaten farz değildir, İşte bu da böyle bir şeyin vacip olmayaca­ğını ve farz olmadığını açıkça ortaya koyar O bakımdan hadisin baş tarafın­dan kat’t olarak nefyolunan (farziyet) hususunun, sonunda zannî olarak sa­bit olması mümkün değildir. Zaten Hz. Peygamber’in: “Allah’ın borcunun ödenmesi daha bir layıktır” ifadesi de bunu ortaya koymaktadır. Çünkü bu hadisin zahiri üzere olmadığı icma ile kabul edilmiştir. Zira, kulun borcunun ödenmesinin önceliği vardır. Ve öncelikle kulların borçlarının ödenmeye baş­lanacağı icma ile kabul edilmiştir. Çünkü Âdemoğlu muhtaçtır, Yüce Allah’ın ise ilıüyacj yoktur. Bu açıklamaları İbnü’l-Arabî yapmıştır.

Ebu Ömer İbn Abdi’l-Berr’in naklettiğine göre ise, Malik ve arkadaşları­nın görüşüne göre, Has’amlı kadın ile ilgili hadis, ona has bir hükmü ifade eder. Başkaları da şöyle demektedir: Bu hadiste bir ızdırap vardır. İbn Vehb ile Ebu Mus’ab şöyle demişlerdir: Bu, özel olarak baba hakkında böyledir. İbn Habib ise şöyle demekledir: Kendisini tutup kaldırabilecek kimsesi bu­lunmayan ve hac edemeyen yaşlı kimse î!e, haccetmeksîzin ölen kimse hakkında vasiyet etmeyecek oîsa dahi, evladının onun yerine haccedebile­ceği hususunda ruhsal varid olmuştur. Ve böyle bir hac, o kimse için yüce Allah’m izniyle yeterli olur. Bu açıklamalar ise, kötürüm ve benzeri kimse­ler hakkında sözkonusudur.

Has’amlı kadının durumu ile ilgili hadisi, hadis imamları rivayet etmiş olup, bu, el-Hasen’in: “Kadının, erkeğin yerine haccetmesi caiz değildir11 şeklinde­ki görüşünü de reddetmektedir. [419]

8- Yol Azığı Bulamayan Kimse, Yapılan Bağışı Kabul Edebilir mi?

İlim adanılan, icrnâ’ ile şunu kabul etmişlerdir: Şayet mükellefin yol azı­ğı bulunmuyor ise, onun haccetmesi i’arz değildir. Eğer, yabancı bir kimse ken­disine haccedeceği bir malı hibe olarak verecek olursa, bu konuda minnet alımda kalacağından dolayı icmâ’ ile bunu kabul etmekle mükellef değildir.

Bir kişi, babasına bir mal hibe edecek olursa, Şafiî şöyle demiştir: Böyle bir hibeyi kabul etmesi gerekir, Çünkü evlat, kişinin kendi kazanandandır. Ve bu hususta babaya minnet sözkonusu edilmez. Malik ve Ebu Hanife ise, böyle bir hibeyi kabul etmekle mükellef değildir, derler. Çünkü, böyle bir du­rumda baba oluşun saygısı ortadan kalkar. Zira bu durumda o, babasını mü­kâfatlandırmış, babasının hakkını ödemiştir, denilebilir. Doğrusunu en iyi bi­len Allah’tır[420]

  1. Haccetme İmkânı Olmakta Birlekte Haccetmemenin Hükmü ve Cezası:

Yüce Allah’ın: “Kim inkâr ederse, bilsin ki doğrusu Allah, âlemlere muh­taç değildir” buyruğu ile ilgili olarak, İbn Abbas ve başkaları şöyie demiş­lerdir: Yani, kim haccın farz olduğunu inkâr eder ve onun yerine getirilme­si gerekli olmadığı görüşüne sahip olursa,,, demektir. Hasan-ı Basrî ve baş­kaları da derler ki: Şüphesiz, haccedebilecek gücü olmakla birlikte haccı ter-keden bir kimse kâfirdin Tirmizî de el-HârJs yoluyla Ali (r.a)’dan şöyle de­diğini rivayet eder: Rasûluîlah (sav) buyurdu ki: “Her kim kendisini Al­lah’ın Evine ulaştıracak bineğe ve azığa sahip olur da haccetmeyecek olur­sa, artık o kimse, ister yahu di, isler hıristiyan ölsün. Çünkü, Allah, Kitabın­da: “Ona yol bulabilen herkesin, Beyt’i haccetmesi, insanlar üzerinde Al­lah’ın bir hakkıdır” diye buyurmaktadır.” Ebû İsa (et-Tirrnizî.) der ki; “Bu, garip bir hadistir. Biz bunu ancak bu yoldan biliyoruz. İsnadı hakkında tenkidlerde bulunulmuştur. Hilal b. Abdullah ise, meçhul bir ravidir- Haris de zayıf kabul edilmektedir.” [421]

Buna yakın bîr rivayet de Ebu Umame ile Ömer b. el-Hattab (r. anhu-maVdan nakledilmektedir.

Abdu Hayr b. Yezid’den, o, Ali b. EbîTalib (ra)’dan rivayet edildiğine gö­re, Rasûlullah (sav) irad ettiği bir hutbesinde şöyle buyurmuştur: “Ey insan­lar, muhakkak Aiiah size, ona yol bulabilen kimselere haccetmeyi farz kıl­mıştır. Kim bunu yapmayacak olursa, hangi halde dilerse öylece ölsün. İs­ter yahudi, ister hıristiyan, isterse de mecusî olarak (ölsün). Ancak hastalık, yahut zalim bir yönetici gibi bir özrü bulunması hali müstesna. Şunu bilin ki, bu şekilde (özrü bulunmayan) olan kimsenin şefaatimden de bir payı yok­tur, Havz’ıma da gelmeyecektir. [422]

tbn Abbas da dedi ki; RasûLullah (sav) şöyle buyurdu: “Her kimin yanın­da kendisini hacca ulaştıracak kadar bir mal bulunup da haccetmez veya ze­kât düşen bir malı bulunup da onun zekâtını vermezse, ölüm esnasında ge­ri döndürülmeyi isteyecektir.” Ey İbn Abbas, biz bu cezanın kâfirler hakkın­da sözkonusu olduğu görüşüne sahiptik, dediler. Bunun üzerine İbn Abbas şöyle dedi: Bu hususta ben de size Kur’ân-ı Kerîm’den bir bölüm okuyayım: “Ey iman edenler, mallarınız da, evlatlarınız da sizi Allah’ı zikretmekten alı koymasın. îtim bunu yaparsa, işte onlar zarara uğrayanların tâ kendileri­dir. Her hangi birinize ölüm gelip de: Rabbim beni yakın bir zamana kadar geciktirseydin de sadaka verseydim ve salihlerden olsaydım, diyeceği vakit gelmeden evvel, Bizim size verdiğimiz nzıktan infak edin.” [423]

el-Hasen b. Salih, Tefsir’inde der ki: “(Beni döndürün) ki, zekât vereyim, hac edebileyim (diyecektir, anlamındadır)”.

Peygamber (sav)’den rivayet edildiğine göre, bir adam kendisine bu âyet-i kerime hakkında soru sormuş, o da şöyle buyurmuştur: “Her kim, hac eder de bundan bir sevap ummaz, yahut (haccetmeyip) oturur da bir ceza alacağından korkmazsa, onu inkâr etmiş olur.[424]

Katade, el-Hasen’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Ömer (r.a) dedi ki: Ben, belli başlı şehirlere bir takım kimseler göndermek istedim. Bunlar, malı bulunduğu halde haccetmeyenleri tesbit etsinler ve onu cizyeye bağlasınlar.[425]

îşte yüce Allah’ın: “Kim inkâr ederse bilsin ki, doğrusu Allah, alemle­re muhtaç değildir” buyruğu bunu anlatmaktadır.

Derim ki: Bu buyruk, haccı terketmenin ağır bir vebal olduğunu ifade et­mek sadedindedîr. Bundan dolayı ilim adamlarımız şöyle demişlerdir: Bu âyet-i kerime şunu ihtiva etmektedir: iler kim gücü yettiği halde haccetmek-sizin ölecek olursa, onun hakkında tehdit sözkonusu olur ve başkasının onun yerine haccetmesi yeterli olmaz. Çünkü, başkasmın haccetmesi, üzerinden farzı kaldırmış olsaydı, elbetteki tehdit de sözkonusu olmazdı. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.

Said b. Cübeyr de der ki: Gücü yettiği halde haccetmeyen bir komşum öle­cek olsa, gidîp onun cenaze namazını kılmam.

  1. De ki: “Ey kitab ehli, Allah yapiıklarmı/ı görüp dururken niçin Allah’ın âyetlerini İnkâr ediyorsunuz?”
  2. De ki: “Ey kitab ehli siz, (gerçeği) gördüğünüz halde Allah’ta yo­lunu eğri göstermeye yeltenerek» İman edenleri niçin o yoldan çeviriyorsunuz? Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.”

Yüce Allah’ın: “Deki: Ey kitap ehli…niçin Allah’ın yolundan çeviriyor­sunuz” buyruğundakî: “Çeviriyorsunuz” buyruğu, Allah’ın dinin­den döndürüyorsunuz demektir. el-Hasen ise bu kelimeyi şeklin­de okumuş olup, bunlar da: den gelen iki ayn söyleyiştir.

Tıpkı kokuşan eti anlalmak üzere: demek ile, yine ko­kup değişmesini anlatmak üzere kullanılan tulleri gibi.

Onu ri göstermeye yeltenerek” buyruğunda: Onlara ölçerek verdiklerinde…” (el-Mutaffifin, 83/3.) buyruğunda da olduğu gibi, “lâm” harfi hazf edilmiştir. Meselâ; Ona bunu istedim; de-nildîgı gibi, “lâm!l harfi kullanılmaksızın da denilir. Ona yardım eltim, anlamındadır.

Eğrilik: Dinde, sözde ve davranışla meyletmek, sapmak ve doğ­ru yoldan uzaklaşmak demektir, harfi üstün okunursa duvar ve ben­zeri dosdoğru olan herşey hakkında eğriliği anlatmak için kullanılır. Bu

açıklamalar Ebu Ubeyde ve başkalarından nakledilmiştir.

Yüce Allah’ın: Davetçiye hiçbir tarafa eğrilmeden uyup giderler” (Tâ-Hâ, 20/108) da, onun çağrısından eğrilip başka tarafa dö­nemezler, anlamındadır. Belli bir yer hakkında, orda ikâ­met edip durdu, manasına kullanılır ki, duran anlamını veren ism-i faili şeklinde gelir. Şair der ki:

“Olur ki onların boş arsalarını yahut çadırlarının izlerini görürüz, Diye siz de bizimle birlikte kalır mısınız?”

“Eğri adam” huyu kötü adam demektir. Ayaklarında nisbeten eğrilik bu­lunan atların halini anlatmak üzere de bu kökten gelen kelimeler kullanıl­dığı gibi, “el-A’veciyye” önceleri cahiliyye döneminde bilinen bir at çeşidi idi. Bunun, -fazla aralık olmaksızın- ayaklar arasında mesafelerin uzaklığını an­lattığı da söylenmiştir ki, bu da at için övücü bir özelliktir.[1]

Yüce Allah’ın: “Siz, gördüğünüz halde” buyruğu, aklınız erdiği halde an­lamındadır. Bu, siz Tevrat’ta Allah’ın kendisinden başka hiçbir dini kabul et­mediği din İslâm’dır, yazısını gördüğünüz ve buna tanıklık ettiğiniz halde an­lamına geldiği de söylenmiştir. Çünkü Tevrat’ta, Muhammed (sav)’ın nitelik­leri de yazılıdır. [2]

  1. Ey iman edenler! Eğer kendilerine kitap verilenlerden bir zümreye itaat ederseniz, imanınızdan sonra sizi kâfirler ola­rak geri çevirirler.

Bu âyet-i kerime, Evs ile Hazrecliler arasında fitneyi -Peygamber (sav) ile ardı arkası kesildikten sonra- yeniden körüklemek isteyen bir yahudi hak­kında inmiştir. Bu yahudi aralarında oturmuş ve onlara iki kabileden birisi­ne mensub birisine ait ve aralarındaki savaşa dair söylemiş olduğu bir şiiri okudu. Bu sefer, diğer kabile şöyle demişti. Bizim şairimiz de filan filan gün hakkında şöyle dedi. Bunun sonucunda olaydan bir parça etkilenmiş gibi oldular ve şöyle dediler: Haydi gelin» önceden olduğu gibi savaşı bir daha alev­lendirelim- Bunun üzerine onların bir bölümü: Ey Evslîler geliniz. Diğerleri ise, ey Hazrecliler geliniz, diye seslendiler. Bir araya toplandılar, silahlarını aldılar, savaşmak üzere dizildiler. Bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil ol­du. Peygamber (sav) da geldi. Ve iki saf arasında durarak, yüksek sesle bu âyet-i kerimeyi okudu, Evslilerle, Hazrecliler Hz. Peygamberin sesini işitin­ce ona kulak verip dinlediler. Okumasını bitirince silahlan bıraktılar, biribir-lerinin boyunlarına sarılıp ağlaşmaya başladılar. Bu açıklama, İkrime, İbn Zeyd ve İbn Abbas’tan rivayet edilmiştir.[3]

Bu şekilde şiir okunmasını sağlayan kişi, yahudi Şâs b. Kays idi. O, Evs­lilerle Hazreclîler arasına daha önce aralarında cereyan eden savaşları hatır­latacak kimseyi göndermişti. Peygamber (sav) ise gelip onlara durumlarını hatırlattı. Böylelikle onlar, bu işin şeytanın bir dürtüsü ve düşmanlarının bir tuzağı olduğunu anladılar. Ellerinden silahlarını bıraktılar, ağladılar, biribir-lerinin boyunlarına sarıldılar. Daha sonra da dinleyip itaat edenler olarak Pey­gamber (sav) ile birlikte gittiler. Bunun üzerine yüce Allah da: “Ey İman eden­ler,” yani Evs ve Hazrecliler “eğer kendilerine kitap verilenlerden bîr zümreye1” yani, Şâsa ve arkadaşlarına “İtaat ederseniz, imanınızdan son­ra sizi kâfirler olarak geri çevirirler” âyetini inzal buyurdu

Cabir b. Abdullah dedi ki: Bu isimize muttali olmasından en çok hoşlan­madığımız kişi Rasûlullah (sav) idi. O da geldi ve bize eliyle işaret etti, biz de bu işten vazgeçtik, Allah da aramızı bulup barıştırdı. Bunun üzerine biz fbu işe muttali olduğundan dolayı) Rasûlullah (sav)’ın haberdar olmasından daha çok sevindiğimiz kişi olmadı. Ve ben, başı itibariyle ondan daha çirkin ve daha vahşetli, sonu itibariyle de ondan daha güzel bir gün görmedim.[4]

  1. Allah’ın âyetleri size okunur, aranızda da Peygamberi bulunurken, nasıl kâfir olurdunuz? Kim Allah’a sımsıkı sarılırca mu­hakkak doğru yola iletilmiştir.

Yüce Allah, bu ifadeyi hayret üslûbu ile kullanmıştır. Yani: “Allah’ın âyet­leri Kur’ân-ı Kerîm, “size okunup, aranızda da Peygamberi” Muhammet! (sav) “bulunurken, nasıl kâfir olursunuz?1 İbn Abbas dedi ki: Cahiliyye dö­neminde Evs ile Hazrec arasında oldukça kötü bir savaş sürüp gidiyordu. (İs­lâm’dan sonra) aratannda cereyan eden bu olayları sözkonusu ettiler, biribir-lerine karşı kılıç çekerek ayaklandılar. Peygamber (sav)’ın yanma gidildi, bu durumdan ona söz edildi, O da yanlarına vardı. Bunun üzerine şu: “Allah’ın âyetleri size okunup, aranızda da Peygamberi bulunurken,..’* buyruğundan itibaren, “Siz, bir ateş uçurumunun tam kenanndayken, sizi oradan kurtar-dı’Câyet 103) buyruğuna kadar olan bölüm nazil oldu.

Bu âyeti kerime(ler.)In kapsamına, Peygamber (sav)’ı görmeyenler de gi­rer. Çünkü, onların arasında kalan Hz. Peygamber’in sünneti, bizzat onu gör­menin yerini alır ez-Zeccâc der ki: Bu hitabın, Peygamber (savcın ashabı­na has olması da mümkündür. Çünkü, Rasûlullah (sav) aralarında bulunuyor, onlar da onu görüyorlardı. Aynı şekilde bu hitabın ümmetin tümüne o3ma-sı da mümkündür. Çünkü, onun eserleri, alâmetleri, ona verilmiş bulunan Kur’ân-ı Kerîm, Rasûlullah (sav):ın aramızda imiş gibi yerini tutmaktadır. İs­terse biz onu görmeyelim. Katade de der ki: Bu âyet-i kerimede gayet açık iki büyük alâmet vardır. Bunların birisi Allah’ın Kitabı, diğeri Allah’ın Pey­gamberidir. Allah’ın Peygamberi geçip gitti, Allah’ın Kitabına gelince, Allah onu aralarında kendi katından bir nimet ve rahmet olmak üzere kalıcı bırak­tı. Allah’ın helâl ve haramı, ona itaat ve masiyet orada belirtilmiştir.

Nasıl”, nasb mahailindedir Edatın sonundaki “f harfi, Halil ve Sibeveyh’e göre, İki sakin harfin yanyana gelmesi dolayısıyla nasb olunmuş­tur. Bu harf için, fethanın tercih edilme sebebi, “fâ”dan önceki harfin “yâ” ol­masıdır. “Yâ” ile esreyi bir arada telefîuz ağır geldiğinden (üstün) olmuştur.

Yüce Allah’ın: “Kim Allah’a sımsıkı sarriırsa”, kim Allah’ın dinine ve ita­atine sımsıkı sarılarak korunursa, “muhakkak doğru yola İletilmiştir.” Doğ­ru yolu izleme muvâfakiyeti ona ihsan edilmiş ve gösterilmiştir.

İbn Cüreyc, “Allah’a sımsıkı sarıhrsa” buyruğunu, Allah’a iman ederse diye açıklamıştır, Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Her kim Allah’a sım­sıkı sarılırsa; yani kim Allah’ın ipi olan Kur’ân-ı Kerîm’e sıkı sıkıya yapışır­sa, demektir. Çünkü onun vasıtasıyla başkasından vazgeçer ve başkasına kar­şı korunacak olur ise, bu kökten gelen ifadeler kullanılır. ifadesi ise, kendisi ile korunulacak şeyi ona hazırladım, anlamındadır. Bir şe­ye sımsıkı yapışan, sarılan herkes hakkında mu’sim ve mu’tasim denilir. Bir şeyi önleyen herseye de âsim denilir. Ferazdak der ki:

“Ben asımlar (koruyucular) olan Temim oğullarının oğluyum Gece ve gündüzün en büyük musibetleri geldiğinde.”

Şair Nâbiğa da der ki:

“Korkusundan dolayı gemi tayfası sımsıkı saran (mu’tasım); Alabildiğine yorulan, kendisini ter bastıktan sonra geminin dümenine.

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Sımsıkı sarılmış (mu’sim) olarak, o işte kendisini şarta bağladı; Ve bunun için sebeplere yapışmayı bıraktı ve tevekkül etti.”

Bir kimsenin açlığını Önlemeyi ifade etmek için de: denilir. Araplar, yemek, bir kimsenin açlığını önlediği vakit derler. İşte bundan dolayı Sevîk (.kavutta da “Ebu Âsim” künyesini vermişlerdir. Ahmed b, Yahya dedi ki: Araplar ekmeğe âsim ve câbir adını verirler. Daha son­ra şu beyiti okudu:

“Sen beni kınama, bunun yerine câbiri (ekmeği) kına.

Çünkü çirkin sözleri söylemek zorunda beni bırakan câbirdir.”

Yine araplar, ekmeğe âmir adını da verirler, dedi ve şu beyiti okudu:

“Ebû Mâlik (açlığın künyesi) mûtad olarak yanıma Öğle vakitleri gelir Gelir de yükünü âmirin (ekmeğin) yanında bırakır.”[5]

  1. Ey iman edenler! Allah’tan nasıl korkmak gerekiyorsa öykce korkun ve ancak müslümanlar olarak can verin.

Bu buyruğa dair açıkla mala fimizi tek başlık halinde sunacağız:

Buhârî’nin Murre’den, onun da Abdullah’tan rivayetine göre, Abdullah şöy­le demiş: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: “Allah’tan gereği gibi korkmak, O’na itaat edilmesi ve asi olunmaması, anılıp unutulmaması, O’na şükredilip, nankörlük edilmemesi şeklinde olur.”[6]

İbn Abbas der ki: Bu, bir göz açıp kırpacak kadar bir zaman dahi Allah’a asî olmamaktır,

Müfessirlerin açıkladıklarına göre, bu âyet-i kerime nazil olunca, Ashab-ı Kiram, buyruğun ağırlığım hissederek: Ey Allah’ın Rasûlii, buna kim güç yetirebilir? diye sordular. Bunun üzerine Yüce Allah: “O kaide gü­cünüzün yettiği kadar Allah’tan korkun” (Teğâbün, 64/16) buyruğunu indir­di ve bu âyet-i kerimeyi nesli etti.

Bu açıklama Katade, er-Rabî’ ve İbn Zeyd’den nakledilmektedir. Mukatil der ki: Âl-i İmran’da bu âyetin dışında neshedilmiş bir buyruk da yoktur.

Bir diğer görüşe göre Yüce Allah’ın: “O halde gücünüzün yettiği kadar Allah’tan korkun” buyruğu bu âyet-i kerimeyi açıklamaktadır.

Yani, siz gücünüz yettiğince ve nasıl kormak gerekiyorsa öylece Allah’tan korkun.

Bu, daha doğru bir açıklamadır. Çünkü nesih, ancak İki âyet4 kerimenin bir arada anlaşılmasına (cem’a) imkân olmadığı halde sözkonusu olur. Bir ara­da bunları anlamak mümkün olduğundan dolayı, neshe gitmemek daha uy­gundur.

Ali b- Ebi Talha’nın rivayetine göre İbn Abbas şöyle demiş: Yüce Allah’ın: “Ey iman edenler,, Allah’tan nasıl korkmak gerekiyorsa öylece korkun” âyet i kerimesi nesholmuş değildir, “Nasıl korkmak gerekiyorsa öylece korkun” buyruğunun anlamı ise, Allah yolunda nasıl cihad etmek gerekiyor­sa öylece cihad etmeleri, Allah yolunda hiçbir kınayıcının kınamasından et­kilenmemeleri ve kendilerinin de çocuklarının da aleyhine dahi olsa, adale­ti uygulamaları demektir.

en-Nehhâs der ki: Müslümanların âyet-i kerimede sözü edilen her bir şe­yi yerine getirmeleri bir farzdır ve bunda nesh vaki olmamıştır.

Yüce Allah’ın: “Ve ancak müslümanlar olarak can verin” buyruğunun an­lamı ise, daha önce Bakara Sûresi’nde (2/132, ayetin tefsirinde) geçmiş bu­lunmaktadır. [7]

103- Topluca Allah’ın ipine sarılın ve ayrılığa düşmeyin, Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın: Hani siz düşmanlar idiniz de O, kalplerinizin arasını uzlaştirdı. O’nun nimeti sayesinde kardeşler ohıverdiniz. Siz bîr ateş uçurumunun tam kenarın-dayken, sizi oradan O kurtardı. Doğru yola eresiûiz diye Allah, âyetlerini size işte böylece açıklar.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız;

  1. Allah’ın İpine Sarılmak:

Yüce Allah’ın: Sarılın” buyruğundaki (isim-mastar) ismet, korunmak demektir. İşte “bezraka”ye ismet denilmesi burdan gelmektedir, Bezraka ise, kafilenin korumaya alınması demektir. Bu da kafile ile birlikte, kafileyi rahatsız edecek kimselere karşı koruyacak kimseleri göndermek suretiyle olur. İbn Haleveyh der ki: Bezraka kelimesi Arapça değildir. Fars­ça bir kelimedir. Araplar bunu arapçalaştırmışiardır. O bakımdan; sultan, ka­file ile birlikte bir bezraka gönderdi, denilir.

Habl (İp): müşterek (birçok anlam için ortak olarak kullanılan) bir keli­medir. Dilde asıl anlamı ise, kendisi aracılığı ile istenilen ve gerek duyulan şeye ulaşılan sebep demektir. el-Habl, boyun ve omuzu birbirine bağlayan ip. Yine, kumdan uzunca devam eden dalga da bu anlamdadır. (Haccetmek üzere gelen bedevî Arabın sözlerinin nakledildiği) lıadis-i şerifteki: “Allah’a yemin ederim, üzerinde vakfe yapmadığım bir habl yoktur. Benim hacom ol­du mu? [8] şeklindeki ifadesi de bu anlamdadır. Yine lıabl, hayvanın burnun­dan bağlanan yulara da denilir. Ahid ve ant anlamına da gelir el-A’şâ der ki:

“Eğer bir kabilenin ahi di eri (hıbâl) ona (deveme) sınırları geçirirse; O vakit a, senin için başka bir kabileden ahid alır.”

Buradaki ahid’den kastı da emândır.

Habl, aynı mamanda büyük musibet anlamına da gelir. Kuseyyir der ki:

“Ey Azze, iyice anlamak için acele etme!

Samimi mi geldiler laf getirenler, yoksa musibetlerle (hanl’in çoğulu: hebûl ile) mi?

Hibâle ise, avcının şebekesine denir Alıİd anlamında olanı müstesna, bü­tün bunların hiçbirisi âyet-i kerimede kastedilmiş değildir. Bu açıklama İbn Abbas’tan gelmiştir. İbn Mes’ûd ise der ki: Allah’ın ipi, (hablullah) Kur’ân-ı Kerîmdir.[9] Ali ve Ebû Said el-Hudrî de bunu Peygamber (sav!)’dan rivayet ettiği gibi, Mücahid ve Katade’den de buna benzer bir açıklama rivayet edilmiştir. Ebu Muaviye’nin el-Hecerî’den, Onun, Ebu’l-Ahvas’dan, Onun da Abdullah’dan rivayetine göre Abdullah şöyle demiş: Rasûlullah (sav) buyur­du kî: “Şüphesiz bu Kur’ân-ı Kerîm hablullahtır (Allah’ın ipidir).”[10]

Taki b. Malıled rivayetle der ki: Bize Yahya b. Abdulhamid anlattı, bize, Huşeym el-Avvam b. Havşeb’den anlattı, o, eş-Şa’bi’den, O, Abdullah b. Mes’ud’dan rivayetle dedi ki: “Topluca Allah’ın ipine sarılın ve ayrılığa düş­meyin” buyruğu cemaat olun demektir. Yine ondan ve başkalarından çeşit­li yollarla böyle bir açıklama rivayet edilmiştir. Bütün bunların manası bir­birine yakın ve birbiriyle iç içedir. Şüphesiz yüce Allah, birbirimizle kaynaş­mamızı emretmekte ve ayrılığı yasaklamaktadır. Çünkü ayrılık, (tefrika) he­lak olmaktır, cemaat ise kurtuluştur. Şöyle diyen İbnü’l-Mübârek’e Allah’ın rahmeti olsun:

“Şüphesiz cemaat hablullahtır. Ona yapışın, Onun sapasağlam kulpuna yapışarak korunun.” [11]

  1. Geçmiş Ümmetlerdeki Tefrika ve İslâm Ümmetinin Çeşitli Fırkaları:

Yüce Allah’ın: “Ve ayrılığa düşmeyin” buyruğu, yahudiler ve hıristiyan-lar kendi dinlerinde ayrılığa düştüğü gibi, siz de dininizde ayrılığa düşme­yin, demektir. Böyle bir açıklama İbn Mes’ud ve başkalarından nakledilmek­tedir. Bunun hevâ ve değişik maksatlara uyarak tefrikaya düşmeyiniz, bunun yerine Allah’ın dininde kardeşler olunuz, anlamında olması da mümkündür. Böylelikle bu, onların biribirleriyle olan ilişkilerini koparmalarım, biribirlerine sırt çevirmelerini önlemiş olur. Bundan sonra gelen yüce Allah’ın şu buyrukları da bu anlama delildir: “Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırla­yın: Hani siz, düşmanlar İdiniz de O, kalplerinizin arasını uzlaştırdı. Onun nimeti sayesinde kardeşler oluverdiniz.”

Bununla birlikte bu âyet-i kerimede fer’î konularda ayrılığın haram oldu­ğuna bir delil yoktur. Çünkü bu, ihtilâf değildir. Zira ihtilâf, kaynaşmanın ve bir araya gelmenin imkânsız olduğu şeyler hakkında kullanılır. İçtihada da­yalı meselelerin hükmünde ihtilâfa gelince, bu konularda ihtilâf, farzların de­lillerinden çıkartılması ve Şeriatın anlam inceliklerinin ortaya çıkartılmak is­tenmesi dolayısıyladır. Ashab-ı Kiram da değişik olayların hükümleri hakkın­da ihtilâf edegelmiştir. Buna rağmen onlar, biribirleriyle ülfet halindeydiler, kaynaşma halindeydiler. Rasûlullah (.sav) de: “Ümmetimin ihtilafı bir rahmet-tir” [12] diye buyurmuştur.

Yüce Allah, ancak fesada sebep teşkil eden ihtilafı men etmiştir. Tirmizînin Ebu Hureyre (r.a)’dan rivayetine göre, Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Yahudiler yetmiş bir yahut yetmiş iki fırkaya ayrıldılar. Hıristiyanlar da bu­na yakın sayıda fırkaya ayrıldılar. Benim ümmetim de yetmiş üç fırkaya ay­rılacaktır.” Tirmizî der ki: Bu sahih bir hadistir. [13]

Yine bu hadisi, İbn Ömer’den şöylece rivayet etmektedir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: “Şüphesiz Is ra i loğu 11 arı5 nın başına gelenlerin aynısı adım adım ümmetimin de başına gelecektir, O kadar ki, onlardan herhangi bir kim­se, annesine açıkça varıyor ise, ümmetimden de bu işi yapan çıkacaktır. Ve şüphesiz Wailoğulları yetmiş iki millete (fırkaya) ayrılmıştır. Benim ümme­tim de yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Hepsi cehennemde olacaktır. Bir tane­si müstesna.” Peki bu fırka hangisidir? Ey Allah’ın Rasûlü! diye soran asha­ba, Hz. Peygamber: “Benim ve ashabımın yolunu takib edenler” diye cevap vermiştir. Bu hadisi, Abdullah b. Ziyad el-İfrîkî yoluyla, Abdullah b. Yezid’den, o, İbn Ömer senediyle rivayet etmiş ve: Bu, hasen, garib bir hadistir. Biz bu­nu ancak bu yoldan gelen rivâyetiyle biliyoruz, demiştir/3′

Ebu Ömer <İbn Abdul-Berr) der ki: Abdullah el-Ifrikî, sika bir ravidir. Kav­mi onun sika olduğunu belirtip ondan övgüyle söz ettiği halde, başkaları da onun zayıf olduğunu belirtmişlerdir.

Ebu Dâvud da Sünen’inde, Muâviye b. Ebi Süfyan’dan Peygamber (sav)’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: “Şüphesiz sizden önceki kitap ehli kimseler yetmiş iki millete (fırkaya) ayrıldılar. Ve şüphesiz bu millet, pek ya­kında yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bunların yetmiş iki fırkası cehennemde bir tanesi cennette olacaktır. Bu ise, cemaattir. Benim ümmetimden öyle bir takım topluluklar çıkacak ki, bu hevalar onlarda, bir kişinin bünyesinde ya­yılıp girmedik hiçbir damar, hiçbir eklem bırakmayan kuduz hastalığının ya-yıldrğı gibi yayılacaktır.” [14]

İbn Mâce’nin Sünen’inde de Enes b. Malik’ten şöyle dediği rivayet edil­mektedir: Rasûluüah (sav) buyurdu ki: “Her kim yalnızca Allah’a ihlâs, O’na hiçbir kimseyi ortak koşmaksızin ibadet, namaz kılmak ve zekât vermek üze­re dünyadan aynlırsa, O, Allah kendisinden razı olmuş olarak Ölmüş olur,” Enes dedi ki: İşte bu, rasûllerin getirdiği ve sözlerin bir birine karışıp hevâ-ların ihtilâfa düşmeden önce tebliğ ettikleri, Allah’ın dinidir. Bunu doğrula­yan buyruk ise, yüce Allah’ın Kitabında nazil olan son buyruklar arasında­dır. Yüce Allah buyuruyor ki: “Eğer tevbe ederlerse” yani, putları ve putla­ra ibadeti terk ederlerse “ve namaz kılıp zekât verirlerse…” (et-Tevbe, 9/5) Bir başka âyet-i kerimede de şöyle buyurmaktadır: “Eğer tevbe eder, namaz kılar, zekât verirlerse, artık dinde kardeşlerinizdir.” ( et-Tevbe, 9/11) Bunu, Nasr b. Ali el-Celıdamî’den, o, Ebu Ahmed’den, o, Ebu Cafer er-Razî”den; o, er-Rabi b, Enes’den, o, Enes yoluyla rivayet etmiştir* [15]

Yetmişiki Fırka:

Ebu’l-Ferac d-Cevzî de der ki: Şayet bu fırkalar bilinmekte midir denile­cek olursa» buna cevap şudur: Bizler, ayrılmanın tefrikanın gerçekleştiğini bi­liyoruz. Fırkaların asıllarını da biliyoruz. Her bir fırkadan belli bir kesimin yi­ne birçok fırkalara da ayrıldığını görüyoruz. Her ne kadar bütün bu fırkala­rın isimlerini ve görüşlerini tamamıyle bilemiyor isek dahi, bizler, bunlar ara­sında çıkmış bulunan şu ası! fırkaları biliyoruz: Haruriye, Kaderiye, Cehmiyye, Murcİ’e, Rafizîler ve Cebriyye… Kimi ilim ehli de der ki: İşte bütün sapık fır­kaların asü bu aitı fırkadır. Bunların lıerbirisi de on iki fırkaya ayrılmıştır. Böy-ielikle bunların toplamı yetmiş iki fırka etmektedir:

Harıtriyye oniki fırkaya ayrılmıştır. Bunların birincisi,

Ezrakîlerdir. Derler ki: Biz hiçbir kimsenin mü’min olduğunu bilemeyiz. Kendi görüşlerini kabul edenlerin dışında bütün ehl-i kıbleyi tektir ederler.

İbâziye der ki: Bizim görüşümüzü kabul eden mü’mindir, ondan yüz çe­viren ise münafıktır.

Sa’lebîier der ki: Allah herhangi bir kaza veya kader tayin etmemiştir.

Nazimiye der ki: Biz imanın ne olduğunu bilmiyoruz. Ve bütün yaratıklar mazurdur.

Halefiye’nin iddiasına göre ise, erkek olsun, kadın olsun kim cihadı terk ederse o kimse kâfir olur

Kuziyye (bazı nüshalarda: Kurevİyye, bazılarında da Kudriyye) derler ki: Kimsenin kimseye dokunmaya hakkı yoktur. Çünkü onun pislikten temiz olup olmadığını büemez, Tevbe edip gusledinceye kadar onunla oturup yemek yi­yemez.

Tenziyye der ki: Kimse kimseye malım veremez. Çünkü belki o kişi ma­lı hakkeden bir kimse değildir. Bunun yerine hak ehli ortaya çıkıncaya ka­dar onu yere gömer.

Şemrâhiyye der ki: Yabancı kadınlara dokunmakta bir sakınca yoktur. Çün­kü onlar bir çeşit reyhandırlar.

Ahnesiyye der ki; Ölmüş bir kimseye ölümünden sonra ne hayır ulaşır, ne de şer,

Hakemiyye der ki: Her kim bîr yaratılmışın hükmüne başvurursa o kim­se kâfirdir.

Mu’tezite der ki: Biz, Ali ve Muaviye’nin durumu hakkında şüphedeyiz. O bakımdan bizler her iki kesimden de beriyiz.

Afeymûniyye der ki: Bizim sevdiklerimizin rızası ile olmadıkça kimse imam olamaz.

Kaderiye de oniki fırkaya ayrılmıştır.

Bunlardan el-Akmeriyye şu iddiadadır: Yüce Allah’ın adaletinin şartların­dan birisi de kullarını kendi işlerinde serbest bırakması ve kendilerinin ma-sîyet işlemelerine de engel olmasıdır.

Seneviyye’riin İddiasına göre ise, hayır Allah’tan, şer şeytandandır.

Mu’tezile, Kur’ân-ı Kerîm’İn mahlûk olduğunu söyleyip, rububiyetin sıfat­ların» inkâr eden kimselerdir.

Keysaniyye şöyle der: Bizler bu fiillerin Allah’tan mı, kullardan mı oldu­ğunu bilemiyoruz. Aynı şekilde, daha sonra insanlar sevap mı görecek, ce­za mı görecekler onu da bilemiyoruz.

Şeytaniye der ki: Allah şeytanı yaratmamıştır.

Şerikiye der ki: Küfür dışında bütün kötülükler kaderle tesbit edilmiştir.

Vekmiye der ki: Yaratıkların fiillerinin ve sözlerinin bir zatı (hakiki kişi-ligi) yoktur. Hasenenin de, seyyienin de bir zatı yoktur,

Zibriyye der ki (bazı nüshalarda Zebunediyye): Allah’tan indirilmiş olan her bir kitap ile amel haktır. İster neshedici olsun, ister nesli edilmiş olsun.

Mes’adiyye (kimi nüshalarda Mütebberiye)’nin iddiasma göre, isyan edip sonradan tevbe edenin tevbesi makbul değildir.

Nâkisiye’nin iddiasına göre ise, Rasûlullah (sav)’a olan bey’ati nakzeden (yani bozan) için günah yoktur.

Kasıhyye ise, İbrahim b. en-Nazzam’ın; her kîm Allah’ın bir şey okiuğu-

nu İddia ederse, o kimse kâfirdir, şeklinde sözüne tabi olmuşlardır.

Cehmiyye de aynı şekilde on iki fırkaya ayrılmıştır.

Muattıle’nin iddiasına göre, insan vehminden geçen her bir şey mahluk­tur, Allah’ın görüleceğini iddia eden kâfirdir.

Mureysiye der ki: Allah’ın sıfatlarının çoğunluğu mahluktur.

el-Meltezika ise, yaratıcı yüce Allah’ı her yerde kabul etmişlerdir.

Vâridiyye der ki: Rabbini bilen kimse cehenneme girmez. Oraya giren de bir dalıa ebediyyen çıkmaz.

Zenadika (kimi nüshalarda ZeyarikaJ der ki; Hiçbir kimse rabbi olduğu­nu ileri süremez. Çünkü böyle bir iddia ancak duyuların idrâkinden sonra mümkün olabilir. İdrak olunamıyan bir şeyin varlığından ise söz edilemez.

Harkiyye’nin iddiasına göre, kâfiri ateş yalnız bir defa yakar, ondan son­ra da ebediyyen yakılmış olarak kalır ve ateşin sıcaklığını duymaz.

Mahlûkiyye’nin İddiasına göre Kur’ân mahlûktur (yaratılmıştıtr).

Fâniye’nin iddiasına göre, cennet ve cehennem fanidir, yok olacaktır. Ara­larından; bunlar yaratılmamıştır diyenleri de vardır.

Abdiyye (kimi nüshalarda î’riyye) ise, peygamberleri İnkâr eder ve pey­gamberler aslında hakim (filizof) kimselerdir, derler.

Vakifiyye der ki: Biz, Kur’ân mahlûktur demeyiz, değildir de demeyiz.

Kabriyye ise, kabir azabını ve şefaati inkâr ederler.

Lafuziyye der ki: Brzim Kur’ân’ı teleffuz etmemiz mahluktur.

Murcie de on iki fırkaya ayrılmıştır

Târikiyye der ki: Yüce Allah’ın yaratıkları üzerinde kendisine iman dışın­da farz kıldığı bir yükümlülük yoktur. Her kim ona iman ederse dilediği her şeyi yapabilir.

Sâibiyye der ki: Yüce Allah, halkını dilediklerini yapsınlar diye sâib (ser­best.) bırakmıştır.

Râciyye der ki: İtaat edene itaatkâr, isyan edene de isyankâr denilmez. Çünkü bizler, Allah nezdinde onun için neler olduğunu bilemiyoruz.

Sâlibiyye (bir nüshada: Şâkkiyye) derler ki: İtaat imandan değildir.

Beklşiyye (üç nüshada: Beyhesiyye, bir nüshada da Beysemiyye) derler ki: İman bir ilimdir. Hakkı batıldan, helâli haramdan ayırd edecek bilgiye sahip olmayan bir kimse kâfirdir.

Ameliyye der ki: İman bir ameldir.

Mankusiyye der ki: İman artmaz ve eksilmez.

Mustesniye der ki: İstisna (inşallah ben müzminim, demek) imandandır

Müşebbihe der ki: (Allah’ın) görmesi bir görme gibidir, eli de bir el gibidir.

Haşviyye der ki; Bütün hadislerin hükmünü bir kabul ederler Onlara göre, nafileyi terkeden bir kimse tarzı terketmiş kimse gibidir.

Zahiriyye ise, kıyası kabul etmeyenlerdir.

Bid’ıyye ise, bu ümmet arasında bid’atleri İlk olarak ortaya koyan kimseler­dir.

Râfızîler de oniki fırkaya ayrılmışlardır

Alevîler derler ki: Risalet görevi Ali’ye idi. Ancak Cebrail yanlışlık etti.

Emriyye derler ki: Ali, Muhammed’le emrinde (peygamberlik işinde) or­taktır.

Şia der ki: Ali (r.a), Rasûlullah (sav)’dan sonra onun vasisi ve velîsidir. Üm­met ondan başkasına bey’at etmek suretiyle kâfir olmuştur.

îskakiyye der ki: Nübüvvet Kıyamet gününe kadar kesintisiz olarak de­vam edecektir. Ehl-i Beyt ilmini bilen herkes peygamberdir.

Nâvusiyye der ki: Ali ümmetin en faziletlisidir. Her kim ondan başkasını ondan faziletli bilirse, kâfir olur.

Imamiye der ki: Dünya, Hüseyin soyundan gelen bir imam olmaksızın var olmasına imkân yoktur, imama, Cebrail (a,s) ilim öğretir. O öldü mü, onun yerine bir başkasını getirir.

Zeydiye der ki: Hüseyin soyundan gelenlerin hepsi, namazlarda imamdır. Onlardan birisinin bulunduğu yerde başkalarının arkasında namaz caiz değildir. İyi olsunlar, olmasınlar.

Abbasiye; Hz. Abbas’ın halifelik konusunda başkalarından önce geldiğini iddia ederler.

Tenâsukiyye der ki: Ruhlar arasında tenasüh vardır. İyilik yapan bir kim-senin ruhu çıkar ve onun yaşaması ile mutlu olacak bir canlıya girer.

Rec’ıyye’nia iddiasına göre, Hz. Ali ve arkadaşları dünyaya geri dönerler ve düşmanlarından İntikam alırlar.

Lâine (veya Lâiniyye) ise, Hz. Osman, Hz. Talha, Hz, Zübeyr, Muaviye, Ebu Musa, Hz. Âİşe ve başkalarına lanet okurlar.

Mutarabbisa abidlerin kılığına girerler ve her bir çağda işi kendisine nis-bet edecekleri birisini nasb ederler. Onun bu ümmetin Mehdisi olduğunu id­dia ederler. O kişi öldü mü, bir başkasını nasb ve tayin ederler.

Cebriyye de oniki fırkaya ayrılmıştır. Bunlardan bir tanesi

el-Muztariyye adını alır. (Bazı nüshalarda Muztaribe). Bunlar derler ki: Hiçbir insanoğlunun yaptığı bir fiil yoktur. Aksine her şeyi yapan Allah’tır.

Efâliye der kir Bizim yaptığımız bazı fiillerimiz vardır. Fakat, bizim o konu­da bir istitaatımız (yapıp yapmama gücümüz) yoktur, Bizler, ancak bir iple bir tarafa sürüklenen hayvanlar gibiyiz.

Mefrâğiyye der ki: Her şey yaratılmış bulunmaktadır. Şu anda hiçbir şey yaratılmamaktadır.

Neccâriyye’nin iddiasına göre, yüce Allah insanları, yaptıkları fiillerinden dolayı değil, kendi fiili dolayısıyla azaplandırmaktadır.

Mennâniyye der ki: Sen kalbinden geçene bak ve kalbinde hayır diye be­nimsediğin şeyi yap.

Kesbiyye der ki: Kul ne bir sevap kapanır, ne de cezayı gerektirecek bir şey.

Sâbikiyye der ki: İsteyen amel etsin, isteyen amel etmesin. Çünkü mut­lu olan kimseye günahlarının bir zararı olmaz, bedbaht olan kimseye de iyi­liğinin faydası olmaz.

Hibbiyye der ki: Her kim Yüce Allah’ın muhabbetinden bir kâse içecek olursa, onun üzerinden İslâm’ın rükünleriyle ibadet mükellefiyeti kalkar.

Havfiyye der ki: Yüce Allah’ı seven bir kimse O’ndan korkamaz. Çünkü seven sevdiğinden korkmaz.

Fikriyye (bazı nüshalarda Firkiyye, bir nüshada Nekriyye şeklindedir) der ki: Kimin ilmî artarsa, o oranda üzerinden ibadet düşer.

Haşebiyye der ki: Dünya bütün kullar arasında eşittir. Ataları Âdem’in ken­dilerine bıraktığı miras bakımından birinin ötekine bir üstünlüğü yoktur.

Menniyye der kî: Fiil de bizdendir, istitâa (fiile güç yetirebiimek) da bi­ze aittir.

Yüce Allah’ın izniyle En’âm Sûresi’nin sonlarında da (6/153- âyet) bu üm­mette daha fazla görülen tefrikaya dair açıklamalar gelecektir.

İbn Abbas, Simek el-Hanifi’ye şöyle demiş: Ey Hanin”, cemaatten ayrılma, cemaatten ayrılma. Çünkü bundan önceki ümmetler tefrikaya düştükleri için helak oldular. Sen, yüce Allah’ın: “Topluca Allah’ın İpine sarılın ve ay­rılığa düşmeyin” buyruğunu hiç işitmedin mi?

Müslim’in Sahih’inde Ebû Hureyre’den şöyle dediği rivayet edilmektedir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: “Şüphesiz Allah sizin için üç şeyden hoşnud olur ve sizin için üç şeyi de hoş görmez. Ona ibadet edip kendisine hiçbir şeyi ortak koşmamanızdan, Allah’ın ipine topluca sarılıp ve ayrılmamanızdan ra­zı olur. Üç şeyi de sizin için hoş görmez. Kıylukal (dedikodu), çokça sual ve malı zayi etmek.[16]

Yüce Allah bizlere, Kitabına ve Peygamberinin sünnetine sımsıkı sarılma­yı, anlaşmazlık halinde onlara başvurmayı farz kılmış, Kitap ve Sünnete hem itikat, hem amel bakımından sımsıkı sarılmak ilkesi etrafında bir araya gelmemizi emretmiştir. Bu ise, sözbirliğini gerçekleştirmenin ve kendisi va­sıtasıyla din ve dünya menfeatierinin gerçekleşebileceği, dağınıklığın düze­ne girdiği bir araya gelmenin ve anlaşmazlıktan kurtulmanın bir sebebidir. Aynı zamanda O, bizlere bir araya gelmeyi emretmiş ve iki kitap ehlinin kar­şı karşıya kaldığı tefrikaya düşmeyi de yasaklamıştır. İşte âyet-i kerimenin tam anlamı budur. Ayrıca bu âyet-i kerimede usulü fıkıh kitaplarının ilgili yerlerinde de belirtildiği gibi, icma’tn sahih oluşuna bir delil de vardır Doğrusu­nu en iyi bilen Allahtır

Yüce Allah’ın: “Allah’ın üzerinizdeki nimetüıl hatırlayın: Hani siz düş­manlar idiniz de O, kalplerinizin arasını uzlaştırdı. Onun nimeti sayesin­de kardeşler oluverdiniz. Siz» bir ateş uçurumunun tam kenarındayken sizi oradan O kurtardı” buyruğu ile yüce Allah, nimetlerinin hatırlanması­nı emretmektedir. Bu nimetlerin en büyüğü ise, İslâm ve onun Peygamberi Muhammed (sav)’e tabi olmaktır. Şüphesiz, onun sayesinde düşmanlık ve ay­rılık ortadan kalkmış, sevgi ve kaynaşma başgöstermiştir. Maksat, Evs İle Haz-recliler olmakta birlikte, âyet-i kerimenin kapsamı geneldir.

Yüce Allah’ım “O’nun nimeti sayesinde kardeşler oluverdiniz” buyru­ğu da: Siz, İslâm nimeti sayesinde dîn kardeşleri oldunuz anlamındadır

Eğer suyunuz yerin cft-binegeçiverse..,” (el-Mülk, 67/30). Yerin dibine geçecek olursa, demektir.

“Ihvân” kelimesi, Kardeş kelimesinin çoğuludur. Ona bu ismin ve­riliş sebebi, kardeşin kardeşinin yolunu İzleme maksadını güttüğünden do­layıdır.

Herşeyin kenarına da denilir. de aynı anlamdadır. Yüce Al­lah’ın: Yıkılmaya yüz tutmuş bir yarın kenarına. ” (et-Tevbe, 9/109) buyruğundaki “kenar, kıyı” anlamındaki kelime de buradan gel­mektedir. Şair recez vezninde şöyle demektedir:

“Biz hacılar için bir kuyu kazdık

Kuyu ağzının üzerinde (kıyısında) yeşil ot bitmektedir.

ise, bir şeyin kıyısına gelmek demektir. Hasta ölümün, kertesine geldi” tabiri de buradan gelmektedir.

tabiri; ondan ancak pek az bir şey kaldı, anlamındadır. İbn es-Sikkît der ki: Kişinin ölümü yaklaştığı vakit, ay görülmeyecek Iıale yak­laştığında, güneşin de batışı esnasında hep: Ondan ancak pek az bîr şey kaldı, denilir. el-Accâc der ki;

“Güneşin battığı yahut da batmak üzere olduğu bir vakitte.

Bakmak isteyen kimselere baktırdığım, oldukça yüksek bir gözetleme yeri…*

Bu fiil, “yâ”lı olmakla birlikte, bunun “vâVlı bir kullanışı da vardır. en-Neh-hâs der ki: ‘ın aslı dır. O bakımdan “eliP ile yazılır, fakat ima-

le yapılmaz. el-Ahfeş de der ki: Bunda imale yapmak caiz olmadığından “vav”h olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü imale “yâ”ya yakın bir şeydir. Ayrıca, bunun tesniyesi de şeklinde gelir

el-Mehdevî der ki: Bu buyruk, onların küfürden çıkıp imana girişlerini an­latan temsilî bir ifadedir. [17]

  1. İçinizden hayra çağıran, mârufu emredip münkerden alıkoyan bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.

Bu sûrede {21-22. âyetlerin tefsirinde) mârufu emredip münkerden alıkoy­maya dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

Yüce Allah’ın: İçinizden” buyruğunda yer alan…den/ teb’îd (kısmilik bildirmek) içindir. Yani, iyiliği emredecek olanların ilim adamı olmaları gerekmektedir. Çünkü bütün İnsanlar ilim adamı değildir.

Bunun cinsi beyan etmek için geldiği de söylenmiştir. O takdirde: Hepi­niz böyle olunuz, demek olur.

Derim ki: Birinci görüş daha sahihtir. Çünkü birinci görüş, mârufu emre­dip, münkerden alıkoymanın farzı kifaye olduğuna delildir. Şanı yüce Allah da bunların kimliklerini: “Onlar ki, yeryüzünde kendilerine imkân ve ikti­dar verdiğimiz takdirde namazı dosdoğru kılarlar…” (el-Hacr 22/41) buy­ruğuyla tayin etmektedir. Bütün insanlar ise, bu şekilde bir imkâna mazhar kılınmamışlardır.

İbn ez-Zübeyr de bu buyruğu; “İçinizden hayra çağıran, mârufu emre­dip münkerden alıkoyan ve kendilerine isabet edene karşı Allah’tan yar­dım dileyen bir topluluk bulunsun” anlamında

Kendilerine isabet edene kargı Allah’tan yardım dileyen” {ilavesiyle) diye oku­muştur. [18]

Ebû ‘Bekr el-Enbarî der ki: Bu fazlalık, İbn ez-Zübeyr tarafından yapılmış bir açıklamadır ve onun söylediği bir sözdür. Bazı nakikiler bu hususta yan­lışlık yaparak bunu Kur’ân-ı Kerîm’in lafızları arasına almıştır. Benim bu söy­lediklerimin sahih oluşuna bana, babamın naklettiği şu hadis de delildir. Ba­bam dedi ki: Bize, Hasen b. Arefe anlattı. Bize, Vekf anlattı. Vekîf Ebû Âsım’dan, o, Ebû Avn’dan, o, Subayh’dan dedi ki: Ben Osman b. Affân’î: “Mârûfiı emreden, münkerden alıkoyan ve kendilerine isabet edene karşı Al­lah’tan yardım dileyen…” şeklinde okuduğunu işittim. [19]

Aklı başında hiçbir kimse, Hz. Osman’ın bu fazlalığın Kur’ân-ı Kerîmden olduğuna asla inanmadığında hiçbir şüphe etmez. Çünkü o, bütün müslüman-ların imamı durumunda olan kendi Mushaf’ına bu ibareyi yazmamıştır. O, bu ibareyi sadece bununla öğüt vermek ve bundan önce gelen alemlerin Rab-binin sözünü te’kid etmek kastıyla zikretmiştir, o kadar. [20]

  1. Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ihtilâ­fa düşenler gibi olmayın. İşte onlara büyük bir azap vardır*

Bu buyrukla, müfessirlerin çoğunluğunun görüşüne göre, yahudilerle lımstiyanlar kast edilmektedir. Kimisi de bununla kast edilenler, bu ümme­tin bid’atçileridir, demişlerdir. Ebû Umâme ise, bunlardan kasıt, Harurahlar (Iiâricîler)dir demiş ve bu âyet-i kerimeyi okumuştur Cabir b. Abdullah ise: “Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ihtilâfa düşenler” yahudilerle h iristi yani ardır, demiştir. Âyet-i kerimede: “Kendileri­ne geldi” buyruğu, çoğul olarak müzekker gelmiştir. Bunun (günlük konuş­mada): “” şeklinde kullanılması da mümkündür. [21]

  1. O gün nice yüzler ağarır, nice yüfcler kararır. O zaman yüzle­ri kara olanlara: “İmanınızdan sonra küfre saptınız ha! İşte kâ­fir olmanızın cezası olarak tadın azabı!” denir.

107- Ama yüzleri ağaranlar ise, Allah’ın rahmeti içindedirler. On­lar orada ebedi kalacaklardır.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

İ. Kıyamet Gününde Kimi Yüzler Ağaracak, Kimi Yüzler Kararacaktır:

Yüce Allah’ın: “O gün nice yüzler ağarır, nice yüzler kararır” buyruğu ile Kjyamet günü kast edilmektedir, insanlar, kabirlerinden diriltil ece ki eri va­kit, mü’minlerin yüzleri ağarmış olacak, kâfirlerin yüzleri de kararacaktır.

Bu ağarıp kararmanın, herkesin kendi kitabını (amel defterini) okuyaca­ğı vakit olacağı da söylenmektedir. Mü’min, kitabını okuyup da, kitabında ha­senatının yazılı olduğunu görünce buna sevinir ve yüzü ağarır. Kâfir ile mü­nafık da kitabını okuyup orada günahlarını göreceği vakit, yüzü simsiyah ke­silir.

Bir başka görüşe göre, bu husus amellerin tartılacağı sırada olacaktır. İyi­likleri ağır basarsa yüzü ağarır, kötülükleri ağır basarsa yüzü kararır.

Bİr diğer görüşe göre de bu husus, Şanı Yüce Allah’ın: “Ey günahkârlar! Bugün siz ayrılın” (Yasin, 36/59′) denileceği vakit sözkonusu olacaktır.

Başka bir görüşe göre, Kıyamet günüs her bîr kesime kendi mabudunun etrafında toplanması emrolunacaktır. Onlar, bu batıl mabutlarına gidecekle­ri vakit üzülecekler ve yüzleri simsiyah kesilecektir Mü’minler, ehli kitab ve münafıklar ise yerlerinde kalacaklardır. Yüce Allah mü’minlere: “Rabbinlz kim?”der, oniar: Rabbimiz aziz ve celil olan Allah’tır, derler. Bu sefer onla­ra: “Onu görürseniz tanır mısınız”? diye sorucak, onlar da: Biz onu tenzih ede­riz. Ancak O bize kendisini tanıtırsa biz de G’nu tanırız, derler. Onlar da yü­ce Allah’ı dileyeceği şekilde görecekler. Bunun üzerine mü’min olanlar yü­ce Allah’a secde ederek yere kapanacaklar. Yüzleri kar gtbi bembeyaz kesi­lecektir, Münafıklarla kitap ehli ise, secde edemeyecek halde kalacaklar, bun­dan dolayı üzülecek ve yüzleri simsiyah kesilecektir, işte yüce Allah’ın: “O gün nice yüzler ağarır, nice yüzler kararır” buyruğunda anlatılan budur.[22]

Ağarır, kararır” anlamındaki buyrukların “t” harfleri, üs­tün yerine esreli de okunabilir. Çünkü, Ağardı” denildiği vakit hemze esreli söylenir, işte başa gelen “t” de böylece esreli okunabilir. Bu da Temimlilerin şivesidir. Yahya b. Vessab da bu şiveye göre okumuştur. ez-Zührî ise: diye okumuştur. Bunda da “te” harfinin esreli okun­ması caizdir. Bununla birlikte şeklinde “yüzler” anlamındaki kelimenin mü^ekker kabul edilmesi suretiyle “ye” ile de okunması mümkün­dür. “Yüzler” anlamındaki kelimenin; şeklinde okunması da caizdir. Tıpkı: “Belirli vakitleri geldiği zaman” (el-Murselât, 77/11) buyruğunda f’vav” harfi yerine) hemze ile söylenmesi gibidir. Yüzlerin ağarması, nimet­lerle aydınlanıp parıldaması, kararması ise, can yakıcı azabın kendilerini yo­rup bitirmesidir. [23]

  1. Bu Azap Kimler Hakkındadır:

Muayyen olarak kimlerin böyle olacağı hususunda farklı görüşler vardır. İbn Abbas der ki: Sünnet ehlinin yüzleri ağaracak, bid’at ehlinin yüzleri ka­raracaktır.

Derim ki: İbn Abbas’ın bu sözünü, Gassân’ın kardeşi Malik b. Süleyman el-Herevî, Malik b. Enes’den, o, Nafi’den, o, İbn Ömer’den şöyle rivayet et­miştin İbn Ömer dedi ki: Rasûlullah (sav), Allah’ın: “O gün nice yüfcler ağa­rır, nice yüzler kararır” buyruğu hakkında şöyle buyurmuştur: “Yani, sün­net ehlinin yüzleri ağaracak, bid’at ehlinin yüzleri kararacaktır.” Bunu da Ebu Bekr Ahmed b. Ali b. Sabit el-Hatîb zikretmektedir.[24] O, bu hususta der ki; Bu hadisin Malik yoluyla rivayet edilmesi münkerdir.

Ata der ki: Muhacir ve Ensar’ın yüzleri ağaracak, Kurayza ve Nadiroğul-larının yüzleri ise kararacaktır Ubey b. Ka’b der ki; Yüzleri kararacak olan­lar kâfirlerdir. Onlara şöyle denilecektir: Sizler, Adem’in sırtından küçücük zerreler gibi çıkartıldığınız vakit ikrarınız, dolayısıyla iman ettikten sonra küf­re saptınız ha!. Bu açıklama, Taberînin de tercihidir,

el-Hasen der ki: Âyet-i kerime münafıklar hakkındadır. Katade ise mür-tedler hakkındadır, demiştir. İkrime ise: Bunlar kitap ehlinden bir kavimdir. Önceleri kendi peygamberlerini tasdik eden kimseler idiler. Muhamrned (sav)’i de peygamber olarak gönderilmeden önce tasdik edenlerdi. Ancak Mu-hamammed (sav) peygamber olarak gönderilince, onu inkâr ettiler. İşte yü­ce Allah’ın: “İmanınızdan sonra küfre saptınız hal” buyruğu buna işaret et­mektedir. ez-Zeccâc’ın tercih ettiği görüş de budur.

Malik b. Enes de: Bu âyet-i kerime, hevâ ehli hakkındadır, demiştir.

Ebu Umame el-Bâhîlı Peygamber (sav)ıden: Bu, Haruralılar hakkındadır” dediğini nakletmektedir.[25] Bir başka haberde de Hz. Peygamber şöyle bu­yurmuş: “Bu, kaderiye hakkındadır.”

Tirmizî Ebû Gâlib’ten şöyle dediğini rivayet eder; Ebû Umânıe, Dimaşk ka­pısı üzerinde dikilmiş (kesik) bir takım başlar gördü. Bunun üzerine Ebû Umâ-me şöyle dedi: Bunlar ateşin köpekleridir. Gökyüzü altında öldürülmüşlerin en kötüleridir. Bunların öldürdükleri ise, en hayırlı maktullerdir. Daha son­ra: “O gün nice yüzler ağarır, nice yüzler kararır…*1 âyetini sonuna kadar okudu. Ben, Ebû Umâme’y^ Bunu Rasûluİlah (savVdan bizzat sen mi din­ledin? diye sordum, şöyle dedi: Eğer ben bunu Rasûlullah (savVdan bir, iki, üç -diyerek yediye kadar saydı- defa duymamış olsaydım. Hiç de bunu size nakl etmezdim. Tirmizt dedi ki: Bur hasen bir hadistir.[26]

Buhârî’ntn Sahih’inde de Seİıl b, Saad’dan şöyle dediği nakledilmektedir: Fasûlullah (sav) buyurdu ki: “Sizden önce Havz’ın kenarına ben varmış olacağım. Her kim benim yanıma uğrayacak olursa, (o havuzdan) içer. On­dan İçen İse, ebediyyen bir daha susuzluk çekmeyecektir. Benim yanıma <sü içmek üzre) kendilerini tanıdığım, kendilerinin de beni tanıdıkları bir takım kimseler de gelecektir. Sonra benimle onlar arasına engel olunacaktır.” Ebu Hazim dedi ki: en-Nu’man b. Ebi Ayyaş, benim bu sözlerimi işitip söyle de­di: Sen, Sehl b. Saad’dan bunu böyle mi dinledin? Ben: Evet dedim. O da şöy­le dedi: Ben de tanıklık ederim ki, Ebu Said el-Hudrî’den bunu işittim ve o bunda şunu da ilave ediyordu: (Hz. Peygamber buyuruyor ki): Ben diyece­ğim ki: Onlar bendendir. Bana: Şüphesiz ki sen, senden sonra ne bidJatler uy­durup çıkardıklarını bilmezsin. Bu sefer ben de: Benden sonra değişiklik ya­panlar benden uzak dursun, uzak dursun diyeceğim.” [27]

Ebu Hureyre de Rasûlullah (sav)’ın şöyle buyurduğunu rivayet ederdi: “Kı­yamet gününde ashabımdan bir topluluk Havz’a benim yanıma gelecekler. Bu sefer Havz’dan alınıp uzaklaştırılacaklar. Ben, Rabbinı, onlar benim as-babımdır (ümmetimdir), diyeceğim. Şöyle buyuracak: Sen, bunların senden sonra neler ortaya çıkardıklarını bilmiyorsun. Onlar, gerisin geri arkalarına dönüp irtidat ettiler.” [28]

Bu anlamdaki hadisler pek çoktur. Her kim Allah’ın razı olmayacağı ve Al­lah’ın izin vermediği şekilde Allah’ın dininde bir takım değişiklikler yapar, değiştirir yahut bidatler ortaya koyacak olursa, şüphesiz ki o, Havz’ın etra­fından kovulup uzaklaştırılan, yüzleri kararacak olan kimselerden olacaktır. Elbetteki en çok uzaklaştırılıp kovulacak olanlar da müslümanlann cemaati­ne muhalefet edip onların yolundan ayrılanlardır. Çeşitli fırkalanyla Haricî­ler, farklı sapıkh ki arıyla Râfizîler, türlü hevâ ve hevesleriyle Mutezilîler gibi. Bütün bunlar değiştirmiş ve bid’at çıkarmış kimselerdir.

Aynı şekilde haksızlık, zulüm, hakkı gizlemek, hak ehlini öldürmek, hak ehlini zelil etmek suretiyle aşırıya kaçan zalimler, masıyetleri hafife alıp bü­yük günahları açıkça işleyen kimseler, çeşitli sapıklık, hevâ ve bîd’at sahibi kimseler de böyledir. Bütün bunların âyet-i kerime ile haberde -açıkladığı­mız gibi- kastedilen kimseler olacaklarından korkulur Bununla beraber ce­hennemde ebediyyen kalacak olanlar, ancak ve ancak kalbinde iman namı­na hardal tanesi ağırlığı *cadar dahi hiçbir şey bulunmayan inkarcılardır. İb-nü’1-Kasım der İd: Bazan sapık fişkalara mensup olmayanlar arasında bu sa­pık fırkalar arasındakileidendalıa kötüler de bulunabilir. Yine o, şöyle der­di: İlılâs masiyetlerden uzak durmakla mükemmel olur[29]

  1. îmandan Sonra Küfrün Cezası:

Yüce Allah’ın: O zaman yüzleri kara olanlara…” buyruğunda: “Şöyle de­nilecektir” anlamındaki ibare hazf edilmiştir. “İmanınızdan sonra küfre saptınız ha!..,” Yani onlar, Ben sizin Rabbiniz değil miyim? diye sorulduğu vakit; evet dedikleri o misak gününde iman etmişlerdi. Bu sözler yahudile-re söylenecektir. Çünkü onlar, Muhammed (sav) peygamber olarak gönde­rilmeden önce ona iman ediyorlardı, Fakat peygamber gönderilince onu in­kâr ettiler.

Ebu’1-ÂHye der ki: Bu, münafıklara söylenecektir. Onlara: Açıktan açığa imanınızı İkrar ettikten sonra, gizliden gizliye de kâfir mi oldunuz? denile­cektir.

Arap dili bilginleri şart edatının cevabında “fe” harfinin mutlaka gel­mesi gerektiğini icma ile kabul etmişlerdir. Çünkü bir kimsenin Zeyd’e gelince, o da yola koyulacaktır, ifadesi, Ne olursa olsun Zeyd yola koyulacaktır, manasındadır.

Yüce Allah’ın: “Ama yüzleri ağaranlar ise…” buyruğunda sözkonusu edilenler, Yüce Allah’a itaat ve onun ahdine vefa gösteren kimselerdir.

“Allah’ın rahmeti içindedirler, onlar orada ebedi kalacaklardır.” Yani, O’nun cennetinde ikram ve ihsan yurdunda ebedi ve devamlı kalacaklardır Şanı yüce Allah bizi de onlardan kılsın. Bizi türlü bid’at ve sapıkların yolla-nndan uzak tutsun, iman edip salih amel işleyenlerin yollarına muvaffak et­sin. Âmîn. [30]

  1. Bunlar Allah’ın âyetleridir. Onları sana hak olarak okuyoruz. Allah âlemlere zulmetmek istemez.

109- Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Bütün işler Allah’a döndürülür.

Yüce Allah’ın: “Bunlar Allah’ın âyetleridir” anlamındaki buyruk, rnübtedâ ve haberdir. Maksat da Kur’ân-ı Kerîm’dir.

“Onları sana hak olarak” yani, doğrulukla “okuyoruz.” Bundan maksat da, biz sana Cebrail’i indiriyoruz, Cebrail de onlan sana okumaktadır, demek­tir- ez-Zeccâc: “Bunlar Allah’ın âyetleridir” buyruğu, zikrolunan bu buyruk­lar, Allah’ın hüccet ve delilleridir demektir, diye açıklamıştır.

Şunlar,” aslında “bunlar” manasınadır. Çünkü, bu âyet-i kerime­lerin indirilmesi sona erdiğinden dolayı adeta uzaklaşmış gibi olduğundan, bu işaret zamiri getirilmiştir. Bununla birlikte “Allah’ın ayetleri” anlamında­ki ifadenin, “bunlar” anlamındaki işaret zamirinden bedel olması ve sıfat ol­maması da mümkündür. Çünkü, müphem olan belirtisiz bir kelime, izafet He nitelendirilmez.

“Allah, âlemlere zulmetmek istemez.” Yani O, günahsız oldukları halde onlara azab etmez.

“Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır.” el-Mehdevî der ki: Bu buyruğun kendisinden önceki buyruklarla İlişki yönü şudur: Şam Yüce Al­lah, mü’minlerle kâfirlerin durumunu sözkonusu edip de, kendisinin âlem­lere zulmetmek istemediğini belirttikten hemen sonra kudretinin genişliği­ni ve zulme ihtiyacı olmadığını sözkonusu etti. Çünkü, göklerde ve yerde bu­lunan herşey O’nun mülkü ve tasarrufundadır.

Bu âyetin (109- âyetin) yeni bir söz başlangıcı olduğu da söylenmiştir. Yü­ce Allah bununla kullarına, göklerde ve yerde bulunan herşeyin kendisinin olduğunu beyan etmektedir ki, yalnız O’ndan dilekte bulunsunlar, yalnız O’na İbadet etsinler, O’ndan başka hiçbir kimseye ibadet etmesinler. [31]

  1. Siz, insanlar için çıkartılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. Mâru­fu emreder, münkerden akkorsunuz ve Allah’a inanırsınız. Ki­tap ehli de inanmış olsalardı, kendileri için hayırlı olurdu. İç­lerinde iman edenler olmakla birlikte çoğu fasıllardır.

Bu buyrukların: “Siz İnsanlar için çıkartılmış en hayırlı bir ümmetsiniz” bölümüne dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

İ. Ümmetlerin En Hayırlısı Olan Bir Ümmet:

Tirmizî, Beliz b. Hakîm’den, o, babasından, o da dedesi yoluyla rivayet ettiğine göre, Beliz b. Hakîm’in dedesi Rasûlullah (savVı şanı yüce Allah’ın: “Siz İnsanlar İçin çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz* buyruğu ile ilgili olarak şöyle buyururken dinlemiş; “Siz yetmiş ümmetin tamamlayıcısısımz.

Allah nezdinde bunların en hayırlıları ve en değerlileri de sizlersiniz.” Tirmi-zi der ki: Bur hasen bir hadistir.[32]

Ebû Hureyre de der ki: Biz, insanlar arasında, insanlara en hayırlı olan kim­seleriz. Zincirlerle onları İslam’a sürükleriz.[33]

jbn Abbas der ki: Bunlar, Mekke’den Medine’ye hicret edip, Bedir ve Hu-deybiye’de lıaztr bulunan kimselerdir.[34]

Ömer b. el-Hattab da şöyle demiştir: Onların yaptıklarını yapan, onlar gi­bi olur.

Denildiğine göre burada sözü geçenler, Muhammed (sav)’ın ümmetidir. Yani, onların arasından salih kimselerle, fazilet ehli olan kimseler kast edil­mektedir. Kıyamet gününde diğer insanlara karşı şahidük edecek olanlar da -Bakara Sûresi’nde de (2/143. âyet, 2. başlıkta) geçtiği gibi- onlar olacaklar­dır.

Mücahid der ki: “Siz, İnsanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz” buyruğunun yerine gelmesi, âyet-i kerimede sözü geçen şartların gerçekleş­tirilmesine bağlıdır, Bunun, Levh-i Mahfuzda siz böylesintz, anlamına geldi­ği söylendiği gibi, siz iman ettiğinizden bu yana en hayırlı bir ümmetsiniz an­lamına geldiği de söylenmiştir. Bir başka açıklama da şu şekilde yapılmıştır: Bunun böyle olması, Peygamber (sav)’ın ve onun ümmetinin geleceğinin da­ha önceden müjdelenmiş olmasıdır

Buna göre buyruğun anlamı şöyledir: Sizler, sizden önce gelen kitap eh­line göre, en hayırlı bir ümmetsiniz. el-Ahfeş der ki: Burada “en hayırlı üm-merten kasıt, en hayırlı din mensubu sizlersiniz, demektir. Daha sonra el-Ahfeş (burada ümmetin din anlamına kullanıldığını açıklamak üzere) şu be-yiti nakletmektedir:

“Yemin ettim ve ben artık senin içinde herhangi bir şüphe bırakmadım; (Sana) kendisi itaatkâr olduğu halde bir dine mensup birisi (bu yemini dolayısıyla) hiç günahkâr olur mu?”

Âyet4 kerimedeki “” fiilinin nakıs değil de tam olduğu da söylenmiş­tir. Yani siz, en hayırlı bir ümmet olarak yaratılmış ve var edilmişsinizdir. Bu­na göre “en hayırlı ümmet” anlamındaki İbare hat’dir. Buradaki “” in zaid olduğu da söylenmiştir. O takdirde anlam: Siz en hayırlı bir ümmetsiniz” şeklinde olur. Sîbeveyh de şöyle bir mısra nakletmektedir:

“Ve oldukça kerim olan bizim komşularımız…”

Yüce Allah’ın: ^Beşikte bulunan bir çocuk ile nasıl konuşuruz?” (Meryem, 19/29); “Düşünün ki siz, bir zamanlar çok az idiniz de O, sizi çoğalttı” (el-A’râf, 7/86) buyruklarında ki bu kökten gelen kelime de bunun gibidir. Yü­ce Allah, bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “Hatırlayın ki siz, bir za­manlar azlıktınız…”(el-Enfâl, 8/261)[35]

Süfyan, Meysere el-Eşcaî’den, o, Ebû Hâzim’den, o da Ebû Hureyre’den: “Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bîr ümmetsiniz” buyruğu hakkın­da şöyle dediğini nakletmektedir: Siz, insanları zincirlerle İslâm’a çekiyorsu­nuz.[36]

en-Nehhas der ki: Buna göre ifadenin takdiri; Sız, insanlar için en hayır­lı bir ümmet oldunuz, şeklindedir

Mücahidin görüşüne göre ise ifadenin takdiri şöyle olun Siz, insanlar için en hayırlı bir ümmetsiniz. Çünkü sizler iyiliği emreder, kötülükten alıkoyar-sınız.

Şöyle de açıklanmıştır: Mulıammed (sav)’ın ümmetinin en hayırlı bir üm­met oluşu, onun (tebliğine muhatap olan) ümmetin arasında müslümanUğın daha çok oluşundan, iyiliği emredip, münkerden alıkoymanın onlar arasın­da daha bir yaygın oluşundan dolayıdır.

Şöyle de denilmiştir: Bu husus, Rasûlullah (sav)’ın ashabı içindir. Nitekim Hz. Peygamber’in: “İnsanların en hayırlısı benim (aralarında peygamber olarak gönderilmiş olduğum) bu neslimdir” [37] buyruğu da buna benzemek­tedir. [38]

2- Bu Ümmetin En Hayırlıları:

Kur’ân-ı Kerîm’in nassı ile, bu ümmetin en hayırlı ümmet olduğu sabit ol­duğu gibi, hadis imamlan da Imran b. Husayn yoluyla Peygamber (sav)’ın şöy­le buyurduğunu rivayet etmektedirler: “İnsanların en hayırlıları benim (çağ­daşım olan) neslimdir Sonra, onlardan sonra gelenler, daha sonra da onlar­dan sonra gelenler.”[39]

Bu hadis-i şerif de bu ümmetin öncekilerinin daha sonra gelenlerden da­ha faziletli olduğunu göstermektedir. İlim adamlarının büyük çoğunluğu da bu görüştedir, Onların bu görüşüne göre, Peygamber (sav)’ın sohbetinde bu­lunup, ömründe bir defa dahi olsa, onu görmüş olan kimselerin kendisinden sonra gelenlerden daha faziletli olduğunu, Hz. Peygamberdin sohbetinde bu­lunmak faziletine denk hiçbir amelin bulunmayacağını kabul etmişlerdir.

Ebû Ömer (İbn Abdİ’1-Berr) ise, ashabdan sonra gelenler arasında genel olarak ashab arasında bulunanlardan daha faziletli kimselerin bulunabilece­ğini ve Hz. Peygamber’in: “İnsanların en hayırlılan benim neslimdir” buyru­ğunun umum ifadesi ile anlaşılmaması gerektiğim kabul etmektedir. [40] Buna delili de şudur: Bir nesilde daha çok faziletli olan da bulunabilir, daha az fa­ziletli bulunan da bulunabilir. Nitekim H2. Peygamberin nesli arasında ima­nını açıkça izhar eden münafıklar topluluğu ve Hz. Peygamberin kendileri­ne yahutta bazılarına hadler uyguladığı büyük günah sahibi kimseler de var­dı. Ve kendilerine: “Hırsız, içki içen, zina eden kimse hakkında ne dersiniz?” dîye sormuştur. Yine, kendi çağdaşı bulunanlara da yüz yüze: “Ashabıma söv­meyiniz” demiştir. [41] Halici b. el-Velid’e de Ammâr hakkında: “Senden daha hayırlı olan kimseye sövme” [42] diye buyurmuştur. Ebu Umame’nin rivayeti­ne göre de Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Beni görüp de bana iman edene ne mutlu. Beni görmediği halde bana iman eden kişiye de yedi defa ne mutlu!” [43]

Ebû Dâvûd et-Tayalisî’nin Müsned’inde de şöyle bir hadis yer almaktadır: Muhammed b. Ebi Humeyd’den, o, Zeyd b. Eslemeden, o babasından, o, Ömer (r.a)’dan dedi ki: Rasûlullah (say)’ın yanında oturuyordum. Şöyle buyurdu: “Yaratıklar arasında imanı en üstün olanların kimler olduğunu bilir misiniz?” Biz: Meleklerdir, dedik. O: “Onların iman etmeleri elbette gerekir. Ama on­lardan başkaları. (Onlardan iman bakımından daha üstündür”).” Biz, Peygam­berlerdir dedik. Bu sefer: “Onların zaten iman etmeleri gerekir, Haytr, onlar­dan başkalarıdır.” Daha sonra Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: “Yaratıklar ara­sında iman bakımından en üstün kimseler, henüz atalarının sulblerinde bu­lunan, beni görmedikleri halde bana iman eden, yazılı bir takım kâğıtlar gö­rüp de onlarda bulunanlar gereğince amel eden bir takım insanlardır. İşte bun­lar bütün yaratıklar arasında imanları en üstün kimselerdir.” [44]

Salih b. Cübeyr de Ebu Cum’a’dan şöyle dediğini rivayet eder: Ey Allah’ın Rasûlü, bizden daha .hayırlı bir kimse var mıdır? diye sorduk. O, şöyle bu­yurdu: “Evet, sUcten sonra gelen ve iki kapak arasında bir kitap görüp on­da bulunanlara iman eden, bana da beni görmedikleri halde iman eden bir topluluktur.[45]

Ebû Ömer der ki: Ebu Cum’a’rtın Hz. Peygambere arkadaşlığı (sohbeti) var­dır. Asıl adı da Habib b. Sibâ’dır Salih b. Cübeyr ise, tabiinin sika râviİeruv dendir.

Ebû Salebe el-Huşenî de Peygamber (sav)’dan şöyle dediğini rivayet eder: “Şüphesiz önünüzde Öyle bir takım günler vardır ki, o günlerde dini üze­re sabır ve sebat gösterecek bir kimse, tıpkı kor ateşi avucunda tutan kim­se gibi olacaktır. İşte o günlerde amel eden kimseye onun gibi ameîde bu­lunan elli adamın ecri kadar ecir verilecektir.” Ey Allah’ın Rasûlü, onlardan birisinin ecri kadar mı diye sorunca: “Hayır, sizden birisinin ecri kadar” di­ye buyurdu.[46]

Ebu Ömer CÎbn. Abdİ’1-Berr) der kir İşte bu: “Hayır, sizden” lafzını, kimi muhaddisler zikretmemişlerdir, Ömer b. el-Hattab da Yüce Allah’ın: “Siz, İn­sanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz” buyruğunun açıklaması ile ilgili olarak şöyle buyurmuştur: Kim sizin yaptığınız gibi yaparsa, o da si­zin gibi olur.

Hadis-i şeritler arasında her hangi bir tearuz (çatışma, çelişki) yoktur. Çün­kü, birincisi hususi bir anlam ihtiva etmek üzere varid olmuştur. Başarıya ulaş­tıran Allah’tır.

Bu hususa dair hadislerin açıklanması ile ilgili olarak şöyle de denilmiş­tir; Hz. Peygamber’in çağdaşı olan nesilin üstün kılınması, onlann kâfirlerin çokluğu dolayısıyla imanları bakımından garip olmaları, kâfirlerin eziyetle­rine sabredip katlanmaları, dinlerine sımsıkı sarkmalarıdır. Şüphesiz bu üm­metin dalıa sonra gelecek olanları da, kötülüğün, {“aşıklığın, haksızca kan dök­melerin, masiyetlerin ve büyük günahların açıktan açığa işlendiği bir zaman­da, bu dini dosdoğru uygulayıp, ona sımsıkı sarılıp Rablerine itaat üzere sa­bır ve sebat gösterecek olurlarsa, işte onlar da böyle bir durumda garipler­den olurlar. Böyle bir durumda onlann amelleri, tıpkı kendilerinden önce­kilerin amellerinin temiz ve bereketli olduğu gibi, temiz ve bereketli olur. Bu açıklamaya tanıklık eden hususlardan birisi de Hz, Peygamber’in: “İslâm ga­rip olarak başladı ve başlangıçtaki haline dönecektir. O halde gariplere ne rnutlu” [47] buyruğudur.

Yine Ebu Salebe’nin rivayet ettiği hadis de burca tanıklık ettiği gibi, Hz, Peygamberdin: “Ümmetim Öncesi mi hayırlıdır, sonrası mı hayırlıdır bilinemi-yen bir yağmur gibidir” [48] buyruğu da buna tanıklık etmektedir. Bu hadisi de Ebu Dâvud, et-Tayalisî ve Ebu Isa et-Tirmizî rivayet etmişlerdir.

Hişam b. Ubeydullah er-Rârf de bunu Mâlik’ten, o, ez-Zührî’den, o da Enes’den şöylece rivayet etmektedir: Enes dedi ki: Rasûlullah (sav) şöyle bu­yurdu: “Ümmetimin misali yağmura benzer. Onun öncesi mi hayırlıdır, yok­sa sonrası m] bilinmez. [49] Bunu Darakutnî “Musned-u Hadisi Malik” adlı eserde de kaydetmektedir.

Ebu Ömer (İbn AbdiJl-Berr) der ki: Hişam b. Ubeydullah sika bir ravidir. Bu hususta (hadis alimleri) farklı kanaatlere sahip değildirler

Rivayete göre Ömer b. Abdulaziz, halifeliğe gelince, Salim b. Abdullah’a şöyle bir mektup yazmış: Sen, bana Ömer b. el-Hattab’ın yaşayış ve davra­nışını yaz ki, ben de ona göre amel edeyim. Salim ona şunu yazdı: Eğer sen, Ömer’in uygulamasını yapacak olursan, Ömer’den daha faziletli olursun. Çün­kü senin zamanın, Ömer’in zamanı gibi değildir. Senin etrafında bulunan adamların da Ömer’in etrafındaki adamlar gibi değildir. [50] Ömer b. Abdula­ziz, çağının fukahasına da (bu şekilde) mektup yazdı, hepsi de ona Salim’in dediğine benzer şeyler yazdılar.

Değerli bir takım ilim adamları, Hz. Peygamber’in: “İnsanların en hayır­lısı benim çağımda yaşayan neslimdir” hadisi ile: “İnsanların en hayırlısı öm­rü uzayıp, ameli güzel olandır. En kötüsü de, ömrü uzayıp ameli kötü olan­dır” [51] hadisleri arasında bir tearuz bulunduğunu kabul etmişlerdir. Ebu Ömer ise şöyle demektedir: Bu hadîs-i şerifler rivayet yollarının tevatür de­recesine ulaşması ve güzel olmasına rağmen, bu ümmetin başı ile sonu arasında eşitliğin bulunmasını gerektirmektedir. Yani daha önce belirtildiği şekilde, ilim ve din ehlinin yüksek görülmediği, fışkın ve kötülüklerin, hak­sızca kan dökmelerin çok olduğu, mü’minin zelil kılınıp facir’in üstün kılın­dığı ve din garip olarak başladığı gibi, tekrar garip hale döndüğü, dini ye­rine getiren kimsenin kor ateşi avucunda tutan kimse gibi zora katlandığı, fa-sid bir zamanda İman ve ameli salihe bağlı olmak halinde böyledir. İşte böy­le bir durumda bu ümmetin başı ile sonu arasında amellerin fazileti birbiri­ne eşit olur. Bundan Bedir ve Hudeybiye’ye katılanlar müstesnadır. [52] Bu bö­lümde varid olmuş hadisler üzerinde dikkatle düşünen bir kimse, açıkça doğ­ruyu anlayıp görür. Allah da lütfunu dilediği kimseye verir. [53]

  1. iyiliği (Marufu) Emredip, Kötülükten (Münkerden) Alıkoymak:

Şanı Yüce Allah’ın: “Marufa emreder, münkerden akkorsunuz” buyru­ğu, l>u ümmete, bunu yerine getirdikleri ve bu niteliğe sahib oldukları sü­rece bir övgüdür. Eğer, münkere karşı çıkıp onu değiştirmeyi terkedecek, münker işlemek üzere birbirleriyle anlaşacak olurlarsa, o takdirde bu övgü­yü hak etmezler, bunun yerine yerilirler. Bu, onların helak edilişlerine de se­bep teşkiî eder. İyiliği emredip, münkerden alıkoymaya dair açıklamalar, bu sûrenin baş taraflarında (3/21-22. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmakta­dır.

Yüce Allah’ın: “Kitap ehli de inanmış olsalardı, kendileri İçin hayırlı olurdu” buyruğunda yüce Allah, Kitap ehli’nin Peygamber (sav)’a iman et­melerinin kendileri için daha hayırh olduğunu, onlardan kimisinin mü’min, kimisinin fâsık olmakla birlikte, fâsık olanlarının da daha çok olduğunu ha­ber vermektedir. [54]

  1. İncitmekten başka size herhangi bir zarar veremezler. Sizin­le savaşsalar bile, size arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra ken­dilerine yardım da edilmez.

Yüce Allah’ın: ^İncitmekten başka size herhangi bir zarar veremezler” buyruğu ile kast edilen, onların (verebilecekleri zararın) yalanları, tahrifleri ve iftiralarından ibaret olduğunu anlatmaktadır. Yoksa, onların galip gelecek­leri anlamında değildir. Bu açıklama, el-Hasen ve Katade’den nakledilmiştir

Buna göre, âyet-i kerimedeki istisna muttasıldır. Manası da şöyle olur: On­lar sîze ancak az miktarda bir zarar verebilirler. Buna göre “ezâ” kelimesi» mas­tar gibi kullanılmıştır.

Âyet-i kerime Allah’ın, Rasûlüne ve mü’minlere bir vaadidir. Buna göre, kitap ehli onları mağlup edemeyeceklerdir. Kendileri kitap ehline karşı za­fer kazanacaklar ve kitap ehlinin mü’minlere, kökten imha gibi bir zarar gör­meleri söz konusu olmayacaktın Onlardan görecekleri zararlar, iftiralarla, tah­riflerle eziyet vermekten ibaret kalacaktır. Sonunda güzel akibet ise mü’min-lerin olacaktır.

Buradaki istisnanın munkatf olduğu da söylenmiştir. Anlam da şöyle olur: Onlar asla sîze zarar veremeyeceklerdir. Bununla birlikte size, İşittire­cekleri sözlerle sizi rahatsız edeceklerdir.

Mukatil der ki: Yahudilerin elebaşları olan Ka’b, Adiy, Nu’man, Ebû Ra­fı’, Ebû Yâsir, Kinane ve İbn Suriyâ, kendi kavimleri arasından İman eden,

Abdullah b. Selâm ve arkadaşlarına müslüman olmaları sebebiyle eziyet vermeye koyuldular. Bunun üzerine yüce Allah: “İncitmekten başka size her­hangi bir zarar veremezler” yani onlar, ancak dilleriyle sizi rahatsız edebi­lirler, buyruğunu indirdi.[55] İfade burada tamam olmaktadır.

Daha sonra yüce Allah: “Sizinle savaşsalar bile, size arkalarım dönüp kaçarlar” yani, bozguna uğrarlar. Burada da ifade tamam olmaktadır. “Son­ra kendilerine yardım da edilmez” buyruğu da yeni bir cümledir. Bundan dolayı bu buyruğun sonunda “nun” harfi sabit olmuştur.

Bu âyet-i kerime Peygamber (sav)’ın bir mucizesidir. Çünkü, ona karşı sa­vaşan yahudiler ona arkalarım dönüp kaçmışlardır.

  1. Nerede bulunurlarsa bulunsunlar, üzerlerine zillet vurulmuş­tur. Allah’tan bir ahde ve insanların ahdine sığınmış o intakı rı müstesna. Allah’ın hışmına uğradılar. Üzerlerine de miskin­lik vuruldu. Bu, Allah’ın âyetlerini inkâr etmeleri ve haksız ye­re peygamberleri öldürmelerindendir. Bu, onların isyan etme­leri ve taşkınlık yapmalarındandır.
  2. Hepsi bir değildir. Kitap ehlinden secdeye vararak geceleri Al­lah’ın âyetlerini okuyup duran bir topluluk vardır.
  3. Onlar, Allah’a ve âhiret gününe inanırlar. Mârufu emrederler, münkerden vazgeçirirler. Hayırlara koşuşurlar. İşte onlar sa-lihlerdendir.

115- Yaptıkları hayırlardan asla mahrum bırakılmazlar. Allah tak­va sahiplerini en iyi bilendir.

Yüce Allah’ın: “Nerede bulunurlarsa bulunsunlar” nerede ele geçirilir ve onlarla karşılaşılırsa karşılaşılsın; “üzerlerine zillet vurulmuştur” buyruğu

Üt kastedilenler, yalıudilerdir. İfade burada tamam olmaktadır.

Bakara Sûresî’ndc onlara zilletin vurulmasının anlamına dair açıklamalar (2/61. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Allah’tan bir ahde ve insanların ahdine sığınmış olmaları müstesna” buyruğu ise, bir önceki buyruktan yapılmış, munkatı’ bir istisnadır. Yani, fa­kat onlar Allah’tan gelen bir ahde sığınırlar, demektir. İnsanların ahdinden kasıt İse, onlara verdikleri zimmet ahdidir. “İnsanlarla kastedilenler, Muham-med (sav) ile müminlerdir. Onlar, Muhammed (sav)’e ve mü’minlere haraç verirler, onlar da kendilerine cman verirler. İfadede bir ihtisar vardır. Yani: Allah’tan bir ahde bağlı olarak korunmaları hali müstesna; şeklindedir ki, bu hazf edilmiştir. Bu açıklamayı da el-Ferrâ yapmıştır.

“Allah’ın hışmına uğradılar” buyruğunda ki: Döndüler,” demek­tir. Bunun, yüklenip taşıdılar anlamına geldiği de söylenmiştir. Sözlükte bu­nun asıl anlamı ise, öyle bir hışım onİardan aynlmaz bir şeydir, manasmda-dır Bakara Sûresi’nde de (2/61, âyetin tefsirinde) bu açıklamalar geçmiş bu­lunmaktadır.

Daha sonra Yüce Allah onları neden bu şekilde cezalandırdığını da: “Bu, Allah’ın âyetlerini inkâr etmeleri ve haksız yere peygamberleri öldürme-lerindendir. Bu» onların isyan etmeleri ve taşkınlık yapmalarındandır” di­ye buyurarak açıklamaktadır. Yine buna dair yeterli açıklamalar Bakara Sû­resi’nde (2/61. âyette) geçmiş bulunmaktadır.

Daha sonra şanı yüce Allah: “Bepsî”bîr değildir^ diye Vıabeı -veTirrektt-din İfade burada tamam olmaktadır. Buyruğun anlamı da şudur; Kitap ehli ile Muhammed (sav)’ın ümmeti eşit değildir. Bu şekildeki açıklama İbn Mes’ud’dan nakledilmiştir. Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Kitap eh­linden iman edenlerle kâfirler birbirine eşit değildirler. [56]

Bu Âyetlerin Nüzul Sebebi:

Ebû Hayseme Züheyr b. Harb şunu nakletmektedir: Bize, Haşim b. el-Ka-sim anlattı. Bize, Şeyban anlattı; O, Âsım’dan, o, Zir’den, o da İbn Mes’ud’dan dedi ki: Rasûhjllah (sav) bir gece yatsı namazını geciktirdi. Daha sonra Mescide çıktı, herkesin bu namazı beklemekte olduğunu gördü. Şöyle buyur­du: “Din sahiplerinden yüce Allah’ı bu saatte sizden başka zikreden hiçbir kimse yoktur.” (İbn Mes’ud) der ki: Ve şu âyet: “Hepsibir değildir, kitap eh­linden… bir topluluk vardır… Allah takva sahiplerini en iyi bilendir” buyruklarım indirdi. [57] İbn Vehb de buna benzer bir rivayet nakletmektedir,

İbn Abbas der ki: Yüce Allah’ın: “Kitap ehlinden secdeye vararak gece­leri Allah’ın âyetlerini okuyup duran bir topluluk vardır” buyruğu, Pey­gamber (sav) ile birlikte iman edenler hakkındadır.

İbn İshak da İbn Abbas’tan şöyle dediğini nakleder: Abdullah b. Selâm, Sa’lebe b. Sa’ye, Esid b. Sa’ye, Esid b. Ubeyd ve yalıudilerden İslâm’a giren diğerleri müslüman olup iman ve tasdik ederek İslâm’a yönelip, İslâm kalp­lerinde yerleşince, yahudilerin alimleriyle küfre sapanları şöyle demişlerdi: Muhammed’e îman edip tabi olanlar, ancak bizim kötülerimizdir. Eğer bun­lar bizim hayırlılarımız olsalardı, atalarının dinini terkedip bir başkasına gitmezlerdi. Bunun üzerine şant yüce Allah: “Hepsi bir değildir, kitap eh­linden secdeye vararak geceleri Allah’ın âyetlerini okuyup duran bir topluluk vardır… İşte onlar salihlerdendir” buyruklarını İndirdi.

el-Ahfeş der ki: İfade; kitap ehlinden öyle ümmete mensup kimseler, ya­ni öyie güzel yol izleyen kimseler vardır ki… takdirindedir. Bu takdire, de­lil olarak da şu mısrayı zikretmektedir:

“Kendisi (emre) itaatkâr olduğu halde, bir ümmet sahibi {güzel bir yola sahip bir kimse) hiç günahkâr olur mu?”

İfadede İıazif olduğu ve ifadenin takdirinin şöyle olduğu da söylenmiş­tir: Kitap ehlinden (emirleri) uygulayıp duran bir topluluk da vardır. Bu şe­kilde olmayan bir topluluk da vardır. Yüce Allah, birisini zikretmekle yeti­nip, ötekini sözkonusu etmemiştir. Ebû Züeyb’in şu beyitinde olduğu gibi:

“Kalbim ona gitmek hususunda bana karşı çıktı. Ben de onun emrine itaat ediyorum.

Ama bilemiyorum onun arkasından gitmek doğru mudur?”

O, bununla doğru mudur, yanlış mıdır demek istemiş, fakat ikincisi (an­laşıldığından) hazf edilmiştir.

el-Ferrâ der ki: Allah’ın âyetlerini okuyup duran bir topluluk ile kâfir olan bir topluluk birbirine eşit olamaz.

en-Nehhâs ise der kî: Bu, çeşitli bakımlardan yanlış bir görüştür. Birinci­si, bu Topluluk” kelimesinin; Bir, eşit” kelimesi ile reF et­mektedir. Bu durumda; Değil” kelimesinin ismine herhangi bir şey avdet etmemekte, buna karşılık fiil gibi değerlendirilmeyen kelime ile reP et­mekte ve gerek olmayan ifadeleri de takdir etmektedir. Zira daha önceden kâfirlerden söz edilmiştir. O halde, bunu takdir edip malızûf kabul etmenin uygun bir yönü de yoktur.

Ebu Ubeyde ise der ki: Bu, Arapların Pi­reler beni yediler ve arkadaşların gittiler11 şeklindeki sözlerini andırmaktadır. [58] en-Nehhâs der ki: Bu da yanlıştır. Çünkü, onlardan daha önce söz edilmiş­tir. Halbuki, “pireler beni yediler” anlamındaki kullanımda ve benzerlerin­de, bunlardan daha önceden söz edilmemiş olmalıdır.

Yüce Allah’ın: uGeceleri” yani, gecenin çeşitli zamanlan an­lamındadır. Bunun tekili; şeklinde gelir, Bu kelime burada zarf olarak nasb edilmiştir.

“Secdeye vararak” buyruğu ise, namaz kıldıklarını anlatmaktadır. Bu açıklama el-Ferrâ ve ez-Zeccâc’dan nakledilmiştir. Çünkü Kur’ân okumak, rü­kû ve sücud halinde sözkonusu değildir. Bunun bir benzeri de Yüce Allah’ın: “Ve O’na secde ederler” (el-A’raf, 7/206) buyruğudur. Yani, ona namaz kılar­lar, demektir. Furkan Sûresi’nde de; “Onlara Rahman (olan Allah)’a secde edin, denildiğinde…” (el-Furkan, 25/60); en-Necm Sûresinde de: “Artık Allah’a secde edip ibadet edin” (en-Necm, 53/62″) diye buyuru İma ktadır.

Şöyle de açıklanmıştır: Bu buyrukla özellikle bilinen secde anlatılmak is­tenmiştir. Ancak âyetin nüzul sebebi bu görüşü reddetmekledir. Diğer taraf­tan önceden, İbn Mes’ud’dan gelen hadiste zikrettiğimiz gibi maksat, yatsı na­mazıdır. Puta tapıcılar ise, akşam karardı mı, hemen uyurlar. Muvahhidler ise, yatsı namazında Allah’ın âyetlerini okuyarak Allah’ın huzurunda ayakta du­rurlar. Nitekim yüce Allah, onların ayakta duruşlarını sözkonusu ecmekle bir­likte: “Secdeye vararak…” diye de buyurmaktadır. Yani onlar, kıyamla bir­likte secde ederler anlamındadır.

es-Sevrî der ki: Burada sözkonusu edilen, akşam ite yatsı namazı arasın­daki namazdır. Maksadın gece namazı olduğu da söylenmiştir. Önceki kitaplan okuyan Şeybeoğullanııdan birisinin de şöyle dediği nakledilmektedir: Biz, aziz ve celil olan Rabbin sözleri arasında şunu da buluyoruz: Gece karardı rnı, tek başına kalan bir deve veya bir koyun çobanının, hiç gece saatlerin­de ayakta durarak, secde ederek ibadet eden kimse gibi olduğu mu zanne­dilir?

“Onlar Allah’a… inanırlar.” Yani, Allah’ın varlığını ikrar ve kabu] eder­ler. Muhammed (sav)’ı da tasdik ederler.

“Mâruftı emrederler.” Bunun, umum ifade ettiği söylendiği gibi bunun­la, Peygamber (sav)’a tabî olmanın emredilmek maksadında olduğu da söy­lenmiştir,

“Münkerdea vazgeçilirler.” Münkerden vazgeçirmek, Allah’ın emirlerine muhalefetten vazgeçirmek dernektir, “Hayırlara koşuşurlar.” İşledikleri hayır­lara, sür’atlice ve herhangi bir şekilde ağırdan almaksızın yönelirler. Çünkü on­lar, bu hayırlann sevaplannın ne kadar çok olduğunu bilirler. Vakit geçmeden önce amellerini işlemekte ellerini çabuk tutarlar, diye de açıklanmıştır.

“İşte onlar, sâlihlerdendir.” Yani, salihlerle birlikte olanlardır, Salihler ise, Muhammad (sav)’ın ashabı olup, cennettedirler.

“Yaptıkları hayırlardan asla mahrum bırakılmazlar” buyruklarında ge­çen Yaptıkları” kelimesi ile “Ondan mahrum bıra­kılmazlar” anlamındaki kelimeleri, el-A^meş, İbn Vessâb, Hamza, el-Kisaî, Hafs ve Halef, her ikisinde de “yâ” ile, “Allah’ın âyetlerini okuyup duran topluluğ”a dair haber olmak üzere okumuşlardır. Aynı zamanda bu, İbn Ab-bas’ın da kıraatidir, Ebu Ubeyd’in tercih ettiği kıraat de budur. Diğerleri ise, her İki yerde de (.ne hayır yaparsanız ondan mahrum bırakılmazsınız anla­mında) muhatap sığası ile okumuşlardır. Çünkü daha önce yüce Allah ‘in: “Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz” buyruğu geçmiştir. Ebu Hatim’in tercih ettiği kıraat de budur. Ebû Arar ise hem “ya” ile, hem de “te” ile okunuşun uygun olacağı görüşünde idi. Buyruğun anlamı da: Siz, hayır namına ne yaparsanız asla onun sevabından mahrum bırakılmazsınız. Aksi­ne size hayırlarınızın sevabı verilir ve onun karşılığında mükâfat göreceksi­niz, demektir. [59]

  1. Küfre sapanların mallarının re çocuklarının Allah’a karşı kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır. Onlar cehennemlik­lerdir. Orada ebediyyen kalacaklardır.

Yüce Allah’ın: “Küfre sapanların” anlamındaki buyruk, nin ismidir. Haberi ise: “Mallarının ve çocuklarının Allah’a karşı kendilerine hiçbir Gay­dası olmayacaktır” buyruğudur.

Mukatil der kî: Şam yüce Allah, kitap ehli mü’minlerini sözkonusu ettik­ten sonra, onların kafirlerini sözkonusu etmektedir ki, bu da yüce Allah’ın: “Küfre sapanların…” buyruğu ile dile getirilmektedir. el-Kelbî de şöyle de­mektedir: Yüce Allah, bu buyruğu bir müptedâ (söz başlangıcı) yaparak şöy­le buyurmaktadır: Küfre sapanların mallarının çok olması ite çocuklarının çok olmasının Allah’ın azabına karşı kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır. (Sa­ir akrabalar arasından) çocuklann özellikle anılmaları ise, neseb itibariyle ken­dilerine en yakın olanların çocukları oimalanndan dolayıdır.

“Onlar cehennemliklerdir” buyruğu, bir müptedâ ve haberdir. Aynı şe­kilde: “Orada ebediyen kalacaklardır” anlamındaki buyruk da böyledir. Bü­tün bunlara dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır. [60]

  1. Bu dünya hayatında onların harcadıkları şeylerin misali, ken­dilerine zulmeden bir kavmin ekinlerine isabet ederek onu he­lak eden kavurucu soğuğu bulunan bir rüzgârın durumuna ben-zer. Allah, onlara zulmetmedi. Ama onlar, kendilerine zulme­diyorlar.

Yüce Allah’ın: “Bu dünya hayatında onların harcadıkları şeylerin mi­sali,- kavurucu bir soğuğu bulunan bir rüzgârın durumuna benzer” an­lamındaki buyruğunda yer alan (» edatı, hem mastar manasını veren edat olabilir, hem de anlamında aidi hazf edilmiş bir ismi mevsul anlamın­da olabilir. Yani, onların o harcadıklarının misali.., anlamındadır. “Bir rüz­gârın durumuna benzer” buyruğu ise, bir rüzgârın esişine benzer, anlamın­dadır.

İbn Abbas der ki: Âyet-i kerimede geçen Kavurucu soğuk,” ile­ri derecede soğuk demektir. Bu kelimenin aslı itibariyle ses demek olan den geldiği söylenmiştir. O takdirde bu âyet-i kerimede bu kelime, şiddetle esen rüzgânn sesi demek olur. ez-Zeccâc ise der ki: Bu kelime o rüz­gârda bulunan ateşin alevinin çıkardığı sestir. Bu manadaki açıklamalar Bakara Sûresinde (2/266. âyette) geçmiş bulunmaktadır. Hadis-i şerifte de şöyle denilmektedir: Hz. Peygamber soğuk sebebiyle ölmüş bulunan çekir­geleri (yemeyi) yasaklamıştır.[61]

Âyeti kerimenin anlamına gelince: Kâfirlerin harcamalarının geçersizliği­nin, boşa gitmesinin ve fayda sağlamamasının örneği, oldukça soğuk, kavu­rucu bir rüzgârın yahut da bir ateşin isabet edip yaktığı ve helak ettiği bir eki­ne benzer. O ekin sahipleri, ekinin kendilerine bir fayda sağlayacağını umu-yorken, artık ondan hiçbir fayda sağlayamaz olurlar.

Yüce Allah buyuruyor ki: “Allah” böyle yapmakla “onlara zulmetmedi. Ama, onlar kendilerine” küfre sapmak, isyan etmek, yüce Allah’ın hakkı­nı vermemek suretiyle “kendilerine zulmediyorlar.”

Şöyle de açıklanmıştır: Onlar, ziraat zamanı dışında, yahut uygun olma­yan yerlerde ekin ekmek suretiyle kendilerine zulmettiler. Şanı yüce Allah da bir şeyi olması gereken yerden başka bir yere koydukları için onları te’dip etti, Bu açıklamayı da el-Mehdevt nakletmektedir. [62]

  1. Ey iman edenler! Sizden başkasını kendinize sırdaş edinmeyin. Onlar size kötülük yapmaktan geri kalmazlar. Sıkıntıya düşme­nizi candan İsterler. Öfkeleri ağızlarından (aşmaktadır. Göğüs­lerinin gizlediği ise daha büyüktür. Stee âyetlerimizi açıkladık; eğer akıl ederseniz.

Bu buyruğa dair açıklamalan nnızı altı başlık halinde sunacağız:

  1. Kâfirlere Meyletmenin Yasakltğı:

Yüce Allah, kâfirlere meyletmeyi yasaklamayı burada daha da pekiştirmek­tedir. O halde bu buyruk, daha önce yer alan: “Eğer kendilerine kitap veri­lenlerden bir zümreye itaat ederseniz…” (Âl-i İmran, 3/100) buyruğu ile iliş­kilidir. Âyet-İ kerimede geçen, (ve “sırdaş” anlamı verilen): el-Bitâne kelime­si mastardır. Tek kişiye de, çoğula da isim olarak verilebilir. Kişinin, bitâne ise, onun iç ve gizli işlerine muttali olan özel adamları ve yakınlarıdır. Bunun ash ise, (hem sırt, hem de elbise ve benzerlerinin yüzü anlamına gelen) zahr’ın zıddı olan batn (karın ve astar) dır. Bir kimsenin, bir diğer kimsenin özel ada­mı ve yakını olmasını anlatmak için de) deni­lir. Şair de der ki:

“İşte onlar, benim samimi adamlarandır. Evet ve hatta özel adamlarım. Hem onlar, her yakınım Mt tarafa, benim en yakın sırdaşlarımdır.” [63]

  1. Kâfir ve Sapıkları Sırdaş Edinmenin Yasaklanışı:

Yüce Allah, bu âyet-İ kerimeyle, müminlere, kâfirlerden, yahudilerden ve nevalarının arkasından giden sapık fırkalardan olanları içli dışlı kimseler, ya­kın kimseler edinmeyi, görüşlerini almayı ve işlerini görmeyi kendilerine ha­vale etmeyi yasaklamaktadır. Denildiğine göre, senin itikat ve dinine muha­lif olan hiçbir kimse ile karşılıklı konuşmaman gerekir. Şair der ki:

“Sen kişiye dair sorma. Onun arkadaşını sor. Çünkü herbir arkadaş beraber olduğu kimseye uyar.”

Ebû Davud’un Sünen’inde yer alan rivayete göre, Ebû Hureyre, Peygam­ber (sav)’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmekledir: “Kişi, arkadaşının dini üze­redir. O bakımdan sizden herhangi bir kimse kiminle arkadaşlık ettiğine bir baksın.” [64]

İbn Mes’ud’dan da şöyle dediği nakledilmektedir: Siz insanları kardeş edin­dikleri kimselerle değerlendirin.

Daha sonra yüce Allah, yakın ilişki kurmayı neden ve hangi husustan do­layı yasakladığını şöylece açıklamaktadır: “Onlar, size kötülük yapmaktan geri kalmazlar.” Yani onlar, sîzin halinizin bozulması için ellerinden gelen herşeyi yaparlar. Bu da şu demektir: Onlar, zahiren sizinle savaşmıyor olsa­lar dahi, -ileride açıklaması geleceği üzere- size, hileler, tuzaklar kurmakta, sizi aldatmak uğrunda ellerinden gelen hiçbir gayreti esirgemezler.

Ebu Umame’den rivayete göre, RasÛluüâh (sav) yüce Allah’ın: “Ey iman edenler! Sizden başkasını kendinize sırdaş edinmeyin. Onlar size kötü­lük yapmaktan geri kalmazlar” buyruğu hakkında: “Onlar Haricîlerdir” dediğini rivayet etmektedir. [65]

Rivayete göre, Ebû Mûsâ el-E§’arî? zımmi bir kimseyi kâtip olarak göre­ve aldı. Ömer (r.a) ona bundan dolayı sitem eden bir mektup yazdı ve bu âyet-i kerimeyi hatırlattı Sonra Ebû Mûsâ el-Eş’arî, Ömer (r.a)’ın huzuruna bir hesap getirdi ve bunu Hz. Ömer’e sundu. Hz. Ömer, yapılan bu hesabı beğendi. Daha sonra Hz, Ömer’e bir mektup geldi. Ebu Musa’ya: Senin kâ­tibin nerede? Gelsin de insanlara bu mektubu okusun, deyince, Ebu Musa: O mescid’e giremez, dedi. Hz. Ömer: Neden, o cüoüp mü? diye sorunca, Ebu Mûsâ: Hayır o bir hıristiyandır, dedi. Hz. Ömer onu azarladı ve şöyle dedi: Allah onları uzaklaştırmışken sen onları yakınlaştırma. Allah onları hakir dü­şürmüşken sen onları tebcil etme. Allah onların hain olduklarını söylemiş­ken sen onlara güvenme.

Yine Ömer (r.a)’dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Siz, kitap ehlini gö­revlerinizde kullanmayın. Çünkü onlar, rüşveti helâl bilirler. Siz, göreceğiniz işlerinize ve yönettiğiniz raiyenizin işlerine yüce Allah’tan korkan kimsele­ri görevlendirerek yardım alınız.

Hz. Ömer’e: Burada Hireli bir hıristiyan vardır. Ondan daha iyi kâtiplik ede­cek, ondan daha güzel kalemle yazı yazacak kimse yoktur. Or senin yazı iş­lerini yürütmesin mi? denilince şu cevabı vermiş; Ben, mü’minleri bırakıp baş­kalarını sırdaş edinemem.

O halde zimmet ehlini kâtipliğe getirmek caiz değildir. Bundan başka alış verişteki tasarrufları da, onların vekâletleri de caiz değildir.

Derim ki: Bu günümüzde şartlar artık değişmiştir. Kitap ehlinden kimse ler artık kâtip yapılıyor, güvenilir kimse kabul ediliyor ve bunlar böylelikle ahmak ve cahil yönetici ve emirler nezdinde üstün mevkilere getirilmiş bu­lunuyorlar.

Buhârî’nin rivayetine göre, Ebu Said el-Hudrî, Peygamber (sav.)!den şöy­le buyurduğunu rivayet etmektedir: “Allah, ne kadar peygamber göndermiş ve ne kadar halife tayin etmiş ise, mutlaka onun iki türlü sırdaşı vardır. Bu sırdaşlardan bir türü ona iyiliği emreder ve iyiliği yapmaya teşvik eder. Di­ğeri ise, ona kötülüğü emreder ve kötülük yapmaya teşvik eder. (Kötülük­ten) korunan kimse İse, yüce Allah’ın koruduğu kişidir. [66]

Enes b. Malik de Rasûlullah (sav)’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmekte­dir: “‘Müşriklerin ateşiyle aydınlanmayınız ve mühürlerinize de Arapça (Hz. Muhammed’in mührü gibi) kazımayınız.”[67] el-Hasen b. Ebİ’l-Hasen bunu şöy­lece açıklamaktadır: Hz. Peygamber bununla şunu kastetmektedir: Sizler, her­hangi bir işiniz hakkında müşriklere danışmayınız ve mühürlerinize (yüzük­lerinize) de “Muhammed (Rasûlullah) diye” kazımayınız.

el-Hasen der ki: Bunu doğrulayan da şanı yüce Allah’ın Kitabında yer alan: “Ey İman edenleri Sizden başkasını kendinize sırdaş edinmeyin…” âyeti­dir. [68]

  1. Mümin Olmayan Sırdaşlar Kötülük Yapmaktan Geri Kalmazlar;

Yüce Allah’ın: Sizden başkasını1 yani, sizin dışınızda kalan-lan sırdaş edinmeyin. el-Ferrâ der ki: Yüce Allah’ın: “Bundan başka iş yaparlardı” (el-Enbiyâ, 21/82) bunun dışında işler yapar-iardı, demektir.

“Sizden başka ifadesi, yaşayış, güzel davranış ve itikada bağlılık nokta­sında sizden başkaları diye de açıklanmıştır.

Yüce Allah’ın: Geri kalmazlar” da, aleyhinize fesad teşkil ede­cek hususlarda ellerinden geleni yapmaktan geri kalmazlar, demektir. Bu buy­ruk ise: “Sizden başkasının sıfatı durumundadır.

Hiçbir gayret esirgemem ve; Kusurlu hareket et-

tim, esirgedim, diye kullanılır. Şair Îmruu’1-Kays der ki:

“Şüphesiz ki kişi, hayatta kaldığı sürece hiçbir zaman; -Üzerine düşeni yerine getirmekte kusurlu davranmasa dahi-iatediği işleri başaramaz.

ile aynı anlama gelir; fesat demektir. Bu fesat, (bozu­luş) fiillerde, bedende ve akıllarda olabilir.

Hadisi şerifte de: Her kim (organı işlemez hale getirecek) bir şekilde yaralanır yahut da organları bozulacak olursa…”[69] diye buyurulmaktadır. Aklı bozulmuş kimseye de: denilir. ise, sevgi o kişinin aklını bozdu, demek olur. Şair Evs der ki:

“Ey Lübeynâ’nın soyundan gelenler!

Sizler ancak pazusu işlemez hale gelmiş bir elsiniz.

el-Ferrâ da şöyle bir beyit nakletmektedir:

“İbn Saad öyle bir baktı ki ve bununla hamle için hazırlık yaptı;

Bu hem seninle beraber olanların, hem de bineklerin bozuluşuna sebep olmuştu,

Kdtülük” kelimesi ikinci meful olarak mansub gelmiştir. Çün­kü “geri kalmamak” anlamındaki fiil, iki mef ule teaddi eder^ Mastar olarak (mef’ul-i mutlak) olarak da mansub gelmiş olabilir. Yani, Onlar size, sizi bozacak şekilde kötülük yaparlar, demek olur. Cer harfinin hazfi ile nasb edildiğini kabul etmek de mümkündür.

Nitekim Araplar Vurmakla onun canını yaktım, derler.

Sıkıntıya düşmenizi isterler” buyruğundaki mastar manası vermek içindir. Onlar size zor gelen şeyleri severler, demektir ise, zorluk ve meşakkat demek olup, buna dair açıklamalar Bakara Sûresinde (2/220, âyet 8, başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. [70]

  1. Kâfirlerin Açığa Vurdukları Öfkeleriyle İçlerinde Gizledikleri:

Yüce Allah’ın: “Öfkeleri ağızlarından taşmaktadır” buyruğu, size olan

düşmanlıkları ve sizi yalanlamaları, ağızlarıyla ortaya çıkmaktadır, demektir.

Öfke (buğz), sevginin zıddıdır, (Âyet-i kerimedeki): ise, müen-nes bir mastardır.

Şam yüce Allah’ın, diller bir kenara özellikle ağızlan sözkonusu etmesi, gelişigüzel konuşmalarında bile bunu ortaya attıklarına işaret içindir. Onlar, öfkesi gözlerinden belli olan ve bunu gizlemeye çalışan bir kimseden daha da ileri derecededirler. İşte Hz, Peygamber’in; kişinin kardeşinin ırzına (şe­ref ve haysiyetine) gelişi güzel dil uzatmasını yasaklaması da bu anlamdadır. Eşek anırmak üzere ağzını açtı1′ tabiri ile; Atlar ağızlarını açarak geldiler” tabirlerinde de aynı kökten kelimeler kullanılmıştır Bu hadisten kişinin kardeşinin şeref ve hay­siyetine farkettirmeden dil uzatmasının caiz olduğu anlaşılamaz. Çünkü bu da, ilim adamlarının ittifakı ile haramdır. Nitekim Kur’ân-ı Kerîmde de: aKi-rniniz kiminizin gıybetini yapmasın” (el-Hucurât, 49/12) diye buyurulduğu gibi, Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur: “Muhakkak ki kanlarınız, mal­larınız ve ırzlarınız (namus, şeref ve haysiyetleriniz) birbirinize haramdır.” [71] Buna göre hadis-i şerifte “ağız açma”nın söz konusu edilmesi, bu konuda ki­şinin böyle bir sözü söylemesi ve bu konuda işi ileriye götürmesinin yasak­lısına işaret etmektedir. Bunu biîelim. [72]

  1. Düşmanın Düşmanı Aleyhine Şahidliği:

Bu âyet-i kerimede düşmanın, düşmanı aleyhine şahidliğinin caiz olma­dığına delil vardır. Medinelilerle Hicaz ehli de bu görüştedir. Ebû Hanife’den ise bunun caiz olduğu görüşü rivayet edilmiştir. İbn Battal, İbn Şaban’dan şöy­le dediğini nakleder: İlim adamları adalet sahibi olsa dahi düşmanın düşmam aleyhine şahidliğinin hiçbir hususta caiz olmayacağını icma ile kabul et­mişlerdir. Çünkü, düşmanlık adaleti ortadan kaldırır. Ya kâfirin düşmanlığı… [73]

  1. Kâfirlerin Gizledikleri Kin:

Yüce Allah: “Göğüslerinin gizlediği İse daha büyüktür” buyruğu onla­rın ağızlan ile açığa vurduklanndan daha fazla bir kin ve öfkeyi gizledikle­rini haber vermekte ve bize bildirmektedir.

Abdullah b. Mes’ud Öfkeleri… takmaktadır” buyru­ğunu, fiili müzekker olarak; diye okumuştur. Çünkü -müen-nes olan kelimesi, yine “öfke” anlamına gelen -ve müzekker olan- ) ile aynı anlamdadır. [74]

119, İşte siz, öyle kimselersiniz ki onları seversiniz. Halbuki onlar sizi sevmezler. Siz, Kitabın tümüne inanırsınız. Onlar tee sizin­le karşılaştıklarında: “İman ettik” derler. Yalnız, başlarına kal­dıkları vakit de «ize karşı öfkeden parmaklarını ısırırlar. “Öf­kenizden ölün” de. Gerçekten Allah, göğüslerin özünü çok İyi bilendir.

Yüce Allah’ın: “İşte siz» öyle kimselersiniz ki, onları seversinte” buyru­ğunda kastedilenler münafıklardır. Buna delil de yüce Allah’ın: “Sizinle karşılaştıklarında; İman ettik, derler buyruğudur. Bu açıklamayı, Ebu’1-Ali-ye ve Mukatil yapmışlardır. Burada “sevgi”, temiz duygular beslemek, kötü­lük düşünmemek anlamındadır. Yani siz ey müslamanİar, o münafıklara karşı te/niz duygular beslersiniz. Onlarsa münafıklıkları dolayısıyla size kar­şı temiz duygular beslemezler.

Anlamın söyle olduğu da söylenmiştir: Siz onların İslâm’a girmelerini is­tersiniz, onlar ise sizin küfre sapmanızı isterler. Çoğunluğun ifade ettiği gö­rüşe göre ise, burada maksat yahudilerdir. “Kitap” dan kasıt ise, ilâhî kitap­ların tümüdür. İbn Abbas der ki: “Siz kitapların tümüne İnanırsınız” demek­tir. Yahudiler ise Kitabın bir bölümüne inanırlar. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onlara Allah’ın indirdiğine iman edin, denildiği zaman, biz, bize indirilene iman ederiz, derler” (el-Bakara, 2/91).

“Sizinle karşılaştıklarında iman ettik derler.” Yani, biz Muhammede e onun Allah’ın Rasûlii olduğuna iman ederiz, derler. Ancak, “yalnız başları­na” kendilerinden olanlarla birlikte “kaldıkları vakit de” kendi aralarında “si­ze karşı öfkeden parmaklarını ısırırlar.” Size besledikleri kinden dolayı par­mak uçlarını ağızlarına götürürler. Biri diğerine: Şunları görmüyor musunuz? Güçlendiler ve çoğaldılar, derler.

“Isırmak” gereğini yerine getirememekle birlikte ileri derecede öfke ve kin duymayı anlatan bir tabirdir. Ebû Talibin §u mısraı da bu türdendir:

“Bizim arkamızdan öfkelerinden parmak uçlarını ısırırlar. Bir başka şair de şöyle dernektedir:

“Beni gördükleri vakit -Allah öfkelerini daha uzatsıti-Öfkeden dolayı başparmaklarının uçlarını ısırırlar.”

Aynı kökten gelen ise, şehirlerde yaşayanların davarlara verdik­leri küsbe, hurma çekirdeği ve öğütülmüş hurma çekirdeği gibi hayvan yemlerine denilir. Bir toplumun develerinin bu tür yemleri yediğini ifade et­mek için de: denilir. tabiri ile, adeta hurma çekir­deği ile beslenmiş gibi semirmiş deve kastedilir. da oldukça hile-kâr ve son derece zeki kişi demektir.

Parmakları ıs ir malt ise, kişinin güç yetiremediği şeyleri elinden kaçırmak­tan ötürü, yahutta değiştirmeye güç yetiremediği musibetlerle karşı karşıya gelen öfkeli ve kızgın kişinin davranışıdır. Burada ısırmak, dişlerle yapılan bir ısırmadır. Nitekim henüz çabuk geçip gitmiş bîrşey dolayısıyla eli ısırmak ve buna benzer, dişleri pişmanlıktan dolayı gıcırdatmak ve kederlenen kim­senin çakıl taşlarını sayması, yere çizgiler çizmesi gibi davranışlar da bu ka­bildendir. Bu şekilde ısırmak, “dâd” harfi ile yazılır. Zamanın musi­beti anlamındaki da ise, noktalı “ti” ile yazılır. Nitekim şair (Ferazdak) şöyle demiştir:

“Ve ey Mervan’ın oğlu, zamanın musibetleri mal diye bir şey bırakmadı. Kökü tamamıyla kurumuş olan yahut da geriye azıcık bir kalıntıdan başkasını.”

Parmak uçlan’nın tekili, şeklinde gelir

Ebu’l-Cevzâ bu âyeti okuduğunda, burada sözü geçenler İbâdiyedir, der­miş.[75] İbn Atiyye der ki: Bu nitelik, Kıyamet gününe kadar bid’at ehlinin bir çoğunda sözkonusu olabilir,

Yüce Alklı’ın: “Öfkenizle ölün» de. Gerçekten Allah göğüslerin özünü çok İyi bilendir.” Denilse ki: Şanı yüce Allah bir şeye ol dediği zaman o da derhal olur, gerçeği varken nasıl olur da ölmediler.

Şöyle cevap verilir: Böyle bir soruya iki türlü cevap verilebilir: Bu husus­ta Taberî ve pek çok müfessir şöyle demiştir: Bu, onlara yapılan bir beddu­adır. Yani, ey Muhammed de ki: Ölünceye kadar Allah sizin kin ve öfkeni­zi devam ettirsin. Bu açıklamaya göre, yüzlerine karşı bu sözlerle onlara bed­dua etmesi -yüzlerine karşı onlara lanet etmekten farklı olarak- uygundu.

İkinci cevap: Buyruğun anlamı şudur: Sen onlara arzuladıklarını ele ge-çiremeyeceklerini bildir. Çünkü ölümr onların bu arzularının gerçekleşme­sine engeldir. Bu açıklamaya göre, beddua anlamı yoktur. Geriye ise azar­lama ve onları öfkelendirme manası kalmaktadır. İşte bu mana Müsafir b. Ebî Amr’ın şu sözü de buna uygun bir anlam ihtiva etmektedir:

“O bizim aslımız hakkında dahi kötü temennide bulunur, Biz de kim kıskançlık ederse onun gözünü patlatırız.”

Yüce Allah’ın şu buyruğu da bu anlamı andırmaktadır: “Kim Allah’ın ona dünyada da âhirette de yardım etmeyeceğini sanıyor ise, derhal tavana bir ip bağlasın, sonra da koparsın” (el-Hacc, 22/15.)- [76]

  1. Sîzlere bir İyilik dokunursa bu, omları üzer. Ama size bir kö­tülük dokunursa buna sevinirler. Sabreder ve sakınırsanız onların hilesi size hiçbir zarar veremez. Şüphesiz ki Allah, on­ların yaptıklarını kuşatandır.

Yüce Allah’ın: Sizlere bir İyilik dokunursa bu, onları üzer” buyruğunda “sizlere… dokunursa” anlamındaki fiili, es-Süle-mî, “yâ” ile, diğerleri ise “te” ile okumuşlardır.

Lafız, hoşa giden ve gitmeyen her şey hakkında umumîdir. Müfessirlerin sözünü ettikleri bolluk, kuraklık, mü’minlerin toplanıp biraraya gelmeleri, ara-lanna tefrikanın düşmesi ve buna benzer çeşitli açıklamalar^ bir takım örnek­le ndirmelerden ibarettir. Açıklamalar arasında bir farklılık yoktur.

Âyet-i kerimenin İfade ettiği mana şudur: Bu kadar aşıfı derecede düşman­lık beslemek, kin duymak, müminlere gelen sıkıntılardan dolayı sevinmek gibi niteliklere sahip olanlar, sırdaş edinilmeye ehil ve layık kimseler değil-dir. Özellikle de dünya ve âhiretin kazanılması kendisine bağlı olan cihad ve oldukça büyük böyle bir işte bu, sözkonusu edilmemelidir. Şu beyiti söyle­yen şair ne güzel demiş:

“Her bir düşmanlığın zamanla ortadan kalkması umulabilir

Sana kıskançlık duyduğu için düşmanlık edenin düşmanlığı müstesna.”

‘Sabreder” yani, onların eziyetlerine katlanır, itaate ve müminleri de ve­li ve dost edinmeye devam eder “ve sakınırsanız, onların hilesi size hiç­bir zarar veremez.”

Ayet-i kerimedeki “size hiçbir zarar veremez” anlamındaki: buyruğu (Nâfi’ tarafından): şeklinde okunmuştur. (Bu okuyuşa görede) bu fiil: arar vermek anlamına gelir. Şanı yüce Allah onların zararlarının sözkonusu olmamasını sabır ve takva şar­tına bağlamaktadır. O bakımdan bu buyruk, mü’minlere teselli ve onların ma­neviyatlarını bir güçlendirme sadedindedir.

Derim ki: İki el-Haremî[77] ile Ebû Amr da bu kelimeyi önceden de açık­ladığımız gibi şeklinde; dan gelmiş gibi okumuşlar­dır. Yüce Allah’ın: Bir zararı yoktur” (eş-Şuarâ, 26/50) buyruğu da buradan gelmektedir. Âyet-i kerimedeki bu kelimede “ya” harfinin hazf edilmesi ise, iki sakinin bir arada olmasından ötürüdür. Çünkü, “ra” harfinin ötresi hazf edilecek olursa, geriye “ra” harfi de sakin, “yâ” harfi de, kalaca­ğından, “yâ” harfi hazf edilmiştir. aYâ” harfinin hazf edilmesinin daha uygun gelmesi ise, ondan önce ona delâlet edecek bir şeyin (“dad” harfinin esre-sinin) bulunmasıdır. el-Kisaî ise, kendisinin: şeklinde (“yâ” yerine “vav”lı) kullanışını (Araplardan) işittiğini nakletmiş ve şek­lindeki okuyuşu da caiz kabul etmiştir. Ayrıca, Ubey b. Kabin kıraatinde bu kelimenin diye okuduğunu da iddia etmiştir.

Kûfeliler ise şeklinde “râ” harfini şeddeli ve ötreli olarak oku­muşlardır. Bu da Zarar verdi”den gelmektedir. Bunun “fe” har­lı takdiri ile merru’ olması mümkündür. “Size zarar vermez” anlamındadır. Şa­irin şu beyiti de bu kabildendir:

“Her kim iyilikler yaparsa Allah onların mükâfatlarım verecektir,”

el-Kisaî ve el-Ferrâ’nın görüşü budur. Yahud da bu fiil, takdim takdiri ile de merfu olabilir, Sibeveyh de (“bu şekildeki kullanışa) örnek olmak üzere şu mısraı nakleder:

“Şüphesiz ki senin kardeşin eğer yere yıkılacak olursa, sen de yere yıkılırsın.

Bu da şu demek olur: Şayet sabreder ve sakınırsanız, (onların hilesinin) size zararı olmaz. Bu fiilin meczum olması da caizdir. “Ra” harfi İse, iki sa­kinin yanyana gelişi dolayısıyla -ötreden sonra ötreyi tabi kılmak suretiyle-ötreli okunmuştur: Aynı şekilde “ra” harfini üstün okuyanlar da fiili meczum kabul ederek böyle okumuşlardır. “Râ” harfinin üstün okunuşu da iki saki­nin yanyana gelmesi ve fethanın hafifliği dolayısıyladır. Bunu da Ebû Zeyd, el-Mufaddal’dan Âsim’dan rivayet etmiştir. Bu açıklamaları da el-Mehdevt nak­letmektedir.

en-Nehhâs da şunu nakletmektedir: el-Mufaddal ed-Dabbî ise, Âsim’dan; şeklinde, iki sakinin yanyana gelmesinden ötüiü “râ” harfini es-reli okuduğunu İddia etmektedir. [78]

  1. Hani sen, mü’tnjnleri savaş için duracakları yerlere yerleştir­mek İçin erkenden aile halkın * o yanından ayrılmıştın. Allah Semi’dir, Alîm’dir.

Yüce Allah’ın: “Hani sen… erkenden aile halkının yanından ayrılmış­tın” buyruğunda yer alan: “İz: Hani” kelimesinde mukadder bir fiil amel etmektedir ki, ifadenin takdiri: Hatırla ki sen, erkenden -yani sabahleyin- ay-nlmıştın, şeklindedir. “Aile halkının yanından” buyruğu, Âişe’nin yanından, evinden ayrılmıştın, demektir.

“Müzminleri savaş için duracakları yerlere yerleştirmek için, erkenden aile halkının yanından ayrılmıştın. Allah, SemîTdir, Alîmdir” buyruğunda sözü edilen gazve Uhud’dur. Bu âyet, bütünüyle onun hakkında nazil olmuş­tur. Mücahid, el-Hasen, Mukatil ve el-Kelbî de bu gazadan kasıt Hendek ga-zasıdır, demişlerdir. Yine el-Hasen’den bunun Bedir günü diye açıkladığı da nakledilmektedir.

Ancak cumhur, bunun Ulıud gazvesi olduğu görüşünü benimsemiştir. Yü­ce Allah’ın: “O zaman sizden iki takım bozulmaya yüz tutmuştu” diye baş­layan bir sonraki âyet de buna delil teşkil etmektedir. Çünkü sonraki âyet­te sözü geçen bu durum Ulıud günü olmuştu.

Müşrikler, Bedir gününün intikamını almak üzere üçbin kişilik bir ordu ile Medine’nin üzerine yürümüşlerdi. Medine’nin karşısında, vadinin kıyısında bulunan Uhud yakınlarında konaklamışlardı. Müşrikler, buraya hicretin otuz-birinci ayının başmda, hicretin üçüncü yılı Şevval ayının onikjsine rastlayan Çarşamba gününde varmışlar. Peygamber (sav) da henüz Medine’de iken Per­şembe günü de orada kalmışlardı.

Rasûlullah (sav) rüyasında kılıcında bir parça körelmenin olduğunu ve bir takım ineklerin boğazlandığını, elini de oldukça sağlam bir zırha soktuğu­nu gördü. O, bu rüyasını şöylece yorumladı: “Ashabımdan bir gurup kişi öl­dürülecek, Ehi-i Beyt’imden de bir kişi bu öldürülecekler arasında buluna­caktır. Sağlam zırh ise Medine’dir.” Bunu Müslim rivayet etmiştir. [79]

Bütün bunlar da bilindiği gibi bu gazada gerçekleşmişti.

Yerleştiriyordun” fiilinin aslı, şeklindeki maştan ile yer edinmek demektir, Hz, Peygamber’in: Bana kasten yalan uyduran bir kimse cehennemdeki yerini hazırlasın. [80] buy­ruğunda da bu kökten gelen fiil kullanılmıştır. Orada kendisine bir yer edinsin, demektir.

Buna göre “mii’rainleri.,, yerleştirmek için” buyruğu, onları savaşta dizmek için anlamındadır. Beyhakî’nin Enes (r.a)’den rivayetine göre Rasû-lullah/sav) şöyle buyurmuştur: “Ben rüyamda kendimi adeta bir koçun ter­kisine biniyormuşum gibi gördüm. Kılıcımın keskin tarafını kırılıyor gördüm. Bunu ben, kavmin (Kureyşlilerin) koçunu öldürmek diye te’vil ettim. Kılıcı­mın keskin tarafının kırılmasını da Ehli Beyt’imden, yakınlarımdan birisinin öldürülmesi diye te’vil ettim.” [81]

Hz. Hamza şehid edildi ve Rasûlullah (sav) da müşriklerin sancaktarı olan Talha’yi öldürdü.

Musa b. Ukbe de İbn Şihab’dan şöyle dediğini nakleder: Muhacirlerin san­caktan, Rasûİullah (sav)’ın ashabından birisi olup şöyle demiştir: Ben Âsım’ım! İnşaalîalı (beraberimdekileri koruyacağım).

Said b. Osman’ın kardeşi Tallıa b. Osman el-Lahmî ona: Ey koruyacağım iddia eden (Âsim), teke tek çarpışmaya var mısın? deyince, adam; Evet, de­di. Bu adam çabuk davranıp Talha’nın başına bir kılıç darbesi indirdi. Ve bu kılıcını adamın sakalına varıncaya kadar vurdu ve onu öldürdü. Böylelikle müsİümanlann sancaktarının onu öldürmüş olması, Rasûİullah (sav)’m rüyasında gördüğünü ifade ettiği: “Bir koçun terkisine biner gibiyim” şeklin­deki ifadesini doğrulamaktadır. [82]

  1. O zaman sizden iki takım bozulmaya yüz tutmuştu. Halbuki on­ların dostu Allah idi. Mü’m inler yalnız Allah’a güvenip dayan­sınlar.

Yüce Allah’ın; Hani buyruğunda âmil; Yerleştiriyordun” fiili, yahut “Semdir, Alîm’dir” buyruğudur.

Sözü geçen “İki takımadan kasıt ise, Hazreclilerden Selimeoğulları ile Evs’den HariseoğuHarıdır. Bunlar Uhud günü ordunun iki kanadını oluş­turuyorlardı.

“Bozulmaya yüz tutmuştu” buyruğu ise, korkaklığa kapılmak üzere idi, anlamındadır.

Buhârî’de Câbir (r.a)’dan şöyle dediği nakledilmektedir: “O zaman sizden iki takım bozulmaya yüz: tutmuştu. Halbuki onların dostu Allah idi” buy­ruğu bizim hakkımızda nazil olmuştur. Sözü geçen iki takım biz Hariseoğul-ları ile Selime oğullarıyız. Bununla birlikte biz, bu âyet-i kerime keşke inmese idi, diye temenni etmiyoruz. Çünkü Yüce Allalı’da: “Halbuki onların dostu Allah idi* diye buyurmaktadır. [83]

Bir başka görüşe göre bunlar, Harisoğullan ile Hazrecoğulları ve Nebîtoğul-larıdır. Nebît ise, Evsoğullarından Amr b. Malik’tir.

Dağılmaktan kasıt ise, korkaklığa kapılmaktan ibarettir. Sözlükte de bu böyledir. İki kesimin dağılıp bozulmaya yüz tutması ise, Medine’den çıkış­tan sonra Abdullah b. Ubeyy’in, beraberinde bulunan münafıklarla geri dönmesi sırasında olmuştu. Yüce Allah, onların kalplerini sebat vererek geri dönmediler. İşte Yüce Allah’ın: “Halbuki onların dostu Allah idi” buy­ruğu bunu ifade etmektedir. Yani, bu isteklerini gerçekleştirmeye karşı kalp­lerini koruyan O olmuştu.

Şöyle de açıklanmıştır: Onlar savaşa çıkmayıp oturmak istediler. Bu ise on­lar için küçük bir günahtı. Şöyle de açıklanmıştır: Bu bozuluş (yani savaşa çıkmamak isteği), sadece içlerinden geçen bir düşünce idi. Onlar bunu hatırlarından geçirmişlerdi. Yüce Allah da Peygamberini bu hususa muttali kıtarak, basiretlerini daha bir artırmış oldu. Bu şekilde bir gevşeme eğilimi, onların kasti olarak yapmak istedikleri birşey değildi, O bakımdan Allah da onları korudu. Biri ötekini (.bundan dolayı) yerdi, Peygamber (sav) ile çıkıp gittiler.

Rasûlullah (sav) da müşrikleri göreceği bir yere varıncaya kadar yoluna devam etti Medine’den bin kişilik bir kuvvet ile çıkmıştı. Ancak, Abdullah b. Ubey b. Selûl, kızarak üçyüz kişi ile birlikte geri dönmüştü. Kızmasının se­bebi de, düşman üzerlerine gelecek olursa, Medinede oturup orada savaş­ma görüşünü ifade etmekle birlikte, görüşüne muhalefet edilmesiydi. O, bu görüşüyle Rasûlullah (sav)’ın görüşünü de paylaşmış oluyordu. Ancak, En-sar’ın çoğunluğu bunu kabul etmemişti. -İleride gelecektir-. Rasûlullah (sav), müslümanlarla birlikte Medine’nin dışına çıktı ve aralanndan yüce Allah’ın kendilerine şehidlik lütfettiği kimseler şehid oldu.

Malik, -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- der ki: Ulmd günü muhacirlerden dört kişi, ensardan da yetmiş kişi öldürüldü. -Allah hepsinden razı olsun-.

(Bir önceki âyette geçen): “Duracak yerler” anlamındaki “” kelimesi, oturma yeri demek olan “” ln çoğuludur. Anlam itibariyle duracak yer (mevkıf) gibidir. Ancak, bunun “oturmak” anlamındaki “” lafzı, bir yer­de sabit olmayı anlatır. Özellikle de okçular, yerlerinde oturan kimselerdi. İş­te, Uhud gazvesine dair açıklamalar kısaca bundan ibarettir, İleride yeteri kadar açıklamalar gelecektir, [84]

Uhud Gazvesi:

O gün müşriklerle birlikte başlarında Halid b. Velid’in bulunduğu yüz at (h) vardı. Müslümanların ise, yalnızca bir atı vardı. Rasûlullah (sav) bu gaz­vede yüzünden yara aldı ve alt çenesinin sağındaki Ön dişi atılan bir taşla kırıl­dı. Başındaki miğferi de yarıldı. Allah, ümmetine ve dînine yapmış olduğu hizmetleri karşılığında peygamberlerinden bir Peygambere sabrına karşılık verdiği mükâfatların en üstünü ile onu mükâfatlandırsın.

Peygamber (sav)’a bu şekilde zarar veren kişiler Leysoğullarmdan Artır b.

Kamia ile Utbe b. Ebi Vakkas idiler. Şöyle de denilmiştir: Büyük fakih Muhammed b. Müslim b. Şihab (ez-Zührî)’nin dedesi olan Abdullah b. Şihab, Rasûlullah (sav)’m alnını yaralayan kişidir el-Vakidî der ki: Bizce sabit olan Peygamber (sav)’ın yüzüne taş atan kişinin, İbn Kamia’dır. Onun du­dağını kanatan ve ön dişini kıran kişi ise, Utbe b. Ebi Vakkas’dır Yine el-Vakidî, isnadını kaydederek Nafi’ b. Cübeyr’in şöyle dediğini nakletmektedir: Ben, muhacirlerden bir kişiyi şöyle derken dinledim: Uhud’da hazır bulun­dum. Dört bir yandan okların yağdığını, Rasûlullah (savcın da bu okların or­tasında yer aldığını ve bütün bunların ona isabet etmesinin önlendiğini gör­düm. Ben, Abdullah b. Şihab ez-Zührî’nin de o gün şöyle dediğini gördüm: Bana Muhammed’i gösterin, bana Muhammed’i gösterin; eğer o kurtulursa kurtulmayayım, diyordu. Rasûlullah (.sav) ise, beraberinde hiçbir kimse bulunmaksızın onun yanıbaşında duruyordu. Sonra da onun yanından geçip gitti, Bu hususta Safvân kendisine sitem edince de: Allah’a yemin ederim onu görmedim Allah’a yemin ederim ki o, bize karşı korunmaktadır. Biz, onu öl­dürmek üzere kendi aramızda dört kişi olarak sözleşmiş ve antlaşmışük. Fakat bunu bir türlü gerçekleştiremedik, dedi.

Taşlar Rasûlullah (sav)’m üzerine yağarcasına geldi. Nihayet bir çukura düş-tü. Bu çukuru Ebu Âmir er-Rahib, müslümanlara bir tuzak hazırlamak kas­tıyla kazmış idi. Hz. Peygamber, yanı üzere çukura düşünce, Talha doğrulun-caya kadar onu kucakladı. Ebu Said el-Hudri’nin babası Malik b. Sinan, Rasûlullah (sav)’ın yarasından kan emdi. Başındaki miğferde bulunan iki hal­ka da Rasûlullah’ın yüzüne batmıştı. Ebû Ubeyde b. el-Cerrâh ise onları diş­leriyle çekmeye çalışmış ve iki ön dişi bundan dolayı düşmüştü. O bakım­dan Ebu Ubeyde’nin ön dişleri yoktu ve bu ona adeta bir güzellik veriyor­du. -Allah ondan razı olsun.-

Yine bu gazada Hamza (r.a) şelıid düştü. Onu Vahşi öldürdü. Vahşi, Cübeyr b. Mut’im’im kölesi idi. Cübeyr de kendisine: Eğer Muhammed’i öl­dürecek olursan, atların yularlarını sana veririz (önderimiz yaparız), demiş­ti. Eğer Ali b. Ebi Talİb’i öldürürsen, hepsi siyah gözlü yüz deve veririz. Eğer Hamza’yı öldürürsen, sen hürsün, demişti. Vahşi ise şöyle demişti: Muham-med’e gelince, onun Allah tarafından bir koruyucusu vardır. Kimse ona ulaşamaz. Ali’ye gelince, onun karşısına kim çıktıysa mutlaka onu öldürmüş­tür. Hamza’ya gelince, o da kahraman birisidir Bununla birlikte denk düşürüp onu öldüreceğimi umarım.

Hint de, Vahşi bu işe hazırlandığı yahut yanından geçtiği her seferinde: Haydi Ebu Deseme! Yüreğimizi soğut, sen de rahatla! diyordu.

Vahşi, bir kayanın arkasında pusuda yattı. Hz. Hamza da müşriklerden bir topluluğun üzerine bir hamle düzenlemişti. Hamle yapıp geri dönüp yanın­dan geçince, ona attığı mızrak isabet etti ve Ölü olarak yere yıkıldı. -Yüce Allah’ın rahmeti üzerine olsun ve Allah ondan razı olsun-.

İbn İslıak der ki: Hint, Hz. Hamza’nın karnını yarıp ciğerini çıkardı, ağ­zına koyup çiğnedi. Ancak, onu yutamadı. Ağzından dışarıya fırlatıp, daha sonra yüksekçe bir kayanın üzerine çıkarak, avazı çıktığı kadar bağırıp şu beyitleri okudu:

“İşte biz size Bedir gününün karşılığını verdik Savaştan sonra savaş, elbetteki alevli olur Utbe’nin (BedirMe) öldürülüşüne day an amıy ordum Kardeşimin de onun amcasının da ve Bekrimin de. Şimdi içimi rahatlattım ve adağımı yerine getirdim Ey Vahşi, göğsümdeki kini susturdun. Yemin olsun ki, Vahşi’ye teşekkür borcum vardır Kabrimde kemiklerim çürüyünceye kadar.”

Usâse b. Abbâd b, Abdulmuttalib’in kızı Hint de Ona, şu şekilde cevab verdi:

“Sen Eedir’de de Bedir’den sonra da rezil oldun Ey ileri derecede kâfir ve son derece müfteri kişinin kızı! Yüce Allah, sabahleyin erkenden karşına aydınlık yüzlü, uzun boylu

Hâşimîleri çıkardı

Ellerinde delip geçen kesici her bir kılıç bulunan! Hamza benîm aralanım, Ali benim kartalım; Hani, Şeybe ve baban bana kötülük etmek istemişlerdi de Her ikisinin de göğsü kana bulanmıştı. Senin o kötü adağın ise en kötü bir adaktır!”

Abdullah b. Revâlıa da, Hamza (r.a) için şu ağıtı yakmıştı:

Ağladı gözüm, ağlaması da gerekir

Fakat ağlamama da, feryadın da yok faydası

O Allah’ın arslanı için hani, sabahleyin şöyle demişlerdi:

îşt-e Hamza! Öldürülen yiğit adamınız!

Bütün müslümanlar için musibet oldu, onun orada ölümü

Rasûhıllah için de bu bir musibetti.

Alâ’nın babası! Senin şehadetinden dolayı yıkıldık hep birlikte

Sense, çok üstün, iyilik sahibi ve hakları gözetendin.

Cennetlerde Rabbinin selâmı olsun sana

İçinde zeval bulmayan nimetlerin bulunduğu

Ey hayırlı Hâşim oğulları! Sabredin

Çünkü sizin bütün işleriniz hoştur, güzeldir,

Allah Rasûlü sabredendir, kerimdir

Konuştu mu O, Allah’ın emriyle konuşur.

Yok mu, benden Lüeyy’e şu sözü ulaştıracak:

Bugünden sonra devran dönecektir.

Bilme diler ve tadmadılardı bugünden önce;

Susamışı suya kandıran darbelerimizi.

Unuttunuz Bedir kuyusuna attıklarımızı

Hani sabahleyin o çabucak gelen ölüm gelmişti size

O sabah, yere yıkılmıştı Ebu Cehil

Kuşlar leşi etrafında döner dururdu,

Utbe ve onun oğlu da yıkıldılar hep birlikte.

O keskin kılıç ise, Şeybe’yi ısırmıştı.

Ve bizim Ümeyye’yi kan revan içeriainde bırakışmaz

Göğsünde saplanmış bir mızrak ile;

Rabîaoğullanniii tepelerini soruyorsunuz

İşte bizim kılıçlarımız o tepelere inen darbelerden körelmisler.

Hamza öldü diye sevincini izhar etme ey Hind!

Çünkü sizin izzetiniz de bir zillettir.

Ey Hind, ağlamana devam et ve usanmadan ağla! Çünkü

Sensin çokça gözyaşı döken, çokça kederli ve yakınlarını kaybetmiş kadın,”

Hz. Hamza’nın kızkardeşi Safiyye de onun için bir mersiye söylemişti. Bu da Siyret’te zikredilmiştir. Allah hepsinden razı olsun. [85]

Tevekkül:

Yüce Allah’ın: “Mü’minter» yalnız Allah’a güvenip dayansınlar” buy­ruğuna gelince, buna dair açıklanacak tek bir husus vardır. O da “tevekkül”e dair yapılacak açıklamalardır.

Tevekkül; sözlükte acizliğini ve başkasına güvenip dayandığım izhar et­mek demektir. Bir kişi, başkasına güvenip dayanarak kendi işini göremeye­cek olursa; “” denilir,

İlim adamları, tevekkülün gerçek mahiyeti hususunda farklı görüşlere sahiptirler.

Seni b. Abdullah’a tevekkülün mahiyeti hakkında soru sorulması üzerine şöyle demiştir: Bazıları tevekkül; gelenlere peşinen razı olmak ve mahlukat-tan ümit kesmek demektir. Bir başka kesim ise tevekkül; sebepleri terk edip, sebeplerin müsebbibine yönelmek demektir. Eğer sebep kişiyi müsebbip­ten alıkoyacak olursa, o kişinin yaptığı o işe tevekkül denilmez, demişler­dir Sehl ise şöyle demektedir: Kim tevekkül sebebe yapışmayı terketmek-le gerçekleşir derse, şüphesiz ki o, Rasûlullah (sav)’ın sünnetine karşı çık­mış olur. Çünkü şanı yüce Allah: “Artık ele geçirdiğiniz ganimetten helâl ve temiz olarak yiyin* (el-Enfâl, 8/69.) diye buyurmaktadır. Ganimet ise, kulun kazancı ile ele geçirilen bir şeydir. Yine yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ar­tık boyunlarının üstüne ve onların her parmağına vurun. (el-Enfâl, 8/12) Bu da bir ameldir. Peygamber (sav) da: “Muhakkak Allah, (çalışıp kazanan) meslek sahibi kulunu sever[86] diye buyurmaktadır. Rasûlullah (sav)vm as­habı da Seriyye’den gelecek ganimetten ödenmek üzere birbirlerine borç verirlerdi.

Sehl’den başkaları da şöyle demişlerdir: Genel olarak fukâhanın görüşü budur. Bu görüşe göre: Yüce Allah’a tevekkül, Allah’a güvenmek, O’nun tak­dir ettiği hükmün mutlaka gerçekleşeceğine kat’İ olarak inanmak, yemek yemek, içmek, düşmandan sakınmak, silah hazırlamak, şanı yüce Allah’ın sün­neti gereğince mûtâd olan şeyleri kullanmak gibi, mutlaka yerine getirilmesi gereken sebepleri yerine getirmek hususunda da onun Peygamberinin sün­netine tabi olmaktır.

Sufilerin muhakkik olanları da bu görüştedirler. Şu kadar var ki, onların kanaatine göre, bu sebepleri yerine getirmek suretiyle tatmin olup kalbin sebeplere yöneltilmesi halinde tevekkül adını almaya hak kazanılmaz, Çün­kü sebepler, tek başlarına ne bir menfaat sağlayabilir, ne bir zarar Ön­leyebilir. Aksine, sebep de sonuç da şanı yüce Allah’ın fiilidir. Hepsi O’ndan-dır ve O’nun meşîeti İle gerçekleşir. Tevekkül eden kişi, ne vakit bu sebep­lere kalbi ile meyledecek olur ise, artık o, bu isimden (mütevekkillikten.) sıy­rılmış olur.

Diğer taraftan tevekkül edenlerin de iki hali sözkonusudur. Birincisi, tevekkül hususunda sağlamlaşmıs kişinin halidir. Böyle bir kimse kalbi ile bu sebeplerden herhangi birisine iltifat etmez ve ancak bu konudaki emir gereğince sebepleri yerine getirir. İkincisi ise, bu duruma gelmemiş olanın halidir ki, o da kimi zaman bu sebeplere iltifat etmekle birlikte, ilmi yollar­la, kat’i burhanlarla ve halî zevkleriyle bunlara iltifatı nefsinden uzaklaştırır. O, bu durumunu, şanı yüce Allah, lütfü ile kendisini sağlam mütevekkillerin makamına ulaşürıncaya ve anilerin derecesine çıkartıncaya kadar devam et­tirir. [87]

  1. Andolsun ki siz, düşkünler iken Bedirde Allah size zafer ver­mişti. Allah’tan korkun ki, şükretmiş olasınız.
  2. Hani sen» mü’minlcre; “İndirilmiş üçbin melekle Rabblnizin size yardım etmesi size yetmez mi?* diyordun.
  3. Evet, sabreder, sakınırsanız ve onlar da hemen üzerinize bu ci­hetlerinden gelirlerse, Kabbiniz stee nişanlı beşbin melekle yar­dım edecektir.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız:

  1. Rasûluliah (sav)’ın Gazaları ve Bunlar Arasında Bedircin Yeri:

Şanı yüce Allah’ın: “Andolsun ki siz, düşkünler İken Bedir’de Allah si­ze zafer vermişti” buyruğunda sözünü ettiği Bedir gazvesi, hicretin onseki-zinci ayında, Ramazan ayının onyedisine rastlayan cuma günü cereyan etmiş­ti Bedir, bir suyun bulunduğu ve o suyun bölgeye adını verdiği bir yerdir. Şa’bî der ki: Bu su, Bedir adında Cüheyne’li bir adama aitti. O yere de bu ad verilmişti. Ancak birinci görüşü kabul edenler daha çoktur. Vâkidî ve başka­ları derler ki: Bedir, belli bir yerin adıdır. Başka bir şeyden aktarılmış (nak­ledilmiş) bir isim değildir. İleride yüce Allah’ın izniyle Enfâl Sûresi’nde (8/11. âyet-i kerimenin tefsirinde) Bedir’e dair açıklamalarda da bu husus ge­lecektir.

“Düşkünler” kelimesinin buradaki anlamı, sayıca az kimseler demektir. Çünkü, o sırada mü si umanların sayısı üçyuz onüç yahut üçyüz ondört kişi idi. Düşmanları ise, dokuzyüz ile bin kişi idi.

Düşkünler” kelimesi, ‘in çoğuludur. Burada bu (düşkün­lük; zül) istiare yoluyla kullanılmış bir isimdir. Yoksa onlar, kendi özleri iti­bari île aziz kimseler idiler. Şu kadar var ki, düşmanlarına ve yeryüzünde bu­lunan bütün kâfirlerin toplamına nisbetle sayıları düşünülecek olursa, onla­rın düşkün görülmeleri ve yenilgiye uğramaları gerekirdi. Nasr, (mealde; zafer); yardım demektir. Allah, Bedir günü onlara yardım etmişti. O günde müş­riklerin ileri gelenleri öldürülmüştü. Ve İslâm, o günün temeli üzerine bina edilmişti. Peygamber (savVın ilk savaşı idi. Müslim’in Sahihinde Bürey-de’den şöyle dediği nakledilmektedir: “Rasûlullah (sav) onyedi gaza yapmış ve onların sekiz tanesinde fiilen çarpışmıştır.” [88]

Yine Müslim’de îbn îslıak’dan şöyle dediği nakledilmektedir: Ben, Zeyd b. Erkam ile karşılaştım, ona şöyle sordum; Rasûlullah (sav) kaç gazada bu­lundu? O; Ondokuz gaza yaptı, dedi. Peki sen bunlardan kaçında onunla bir­likte bulundun, diye sordum, bu sefer: Onyedi gazada bulundum dedi. Yi­ne: Hz. Peygamberin yaptığı ilk gaza hangisidir? diye sordum, O: Zatü’l-U.sey-re veya Zatü’l-Uşeyr dedi. [89]

Bütün bunlar; tarih ve siyer bilginlerinin kabul ettiklerine muhalif görül­mektedir. Muhammed b. Sa’d, Tabakat adlı eserinde şöyle demektedir: Rasûlullah (savVın gazvelerinin sayısı yirmiyedidir. Seriyye sayısı ise elli al­tıdır. Bir başka rivayette de kırk altıdır. Rasûlullah (sav)’ın savaştığı gazveler ise, Bedir, Uhud, Mureysi’, Hendek, Hayber, Kurayza, Fetlı (Mekke’nin fethi), Huneyn ve Taif gazalarıdır. Yine İbn Sa’d der ki: Bize nakledenlerin İcma ile söyledikleri bunlardır Kimi rivayetlerde de Hz. Peygamber, Nadiroğullan, Hay­ber dönüşü, Va’di’l Kura ve el-Gabe gazvelerinde de savaşmıştır.[90]

Bu husus böylece ortaya çıktığına göre, şunları söyleyebiliriz: Zeyd de Bu-reyde de her biri kendi bildiklerini veya tanık olduklarını anlatmıştır. Zeyd’in: “Hz. Peygamber’in ilk gazvesi Zutü’l-Useyre (el-Uşeyre) gazvesidir” şeklinde­ki sözü de aynı şekilde tarih ve siyer bilginlerinin söylediklerine muhaliftir.

Muhammed b. Sa’d der ki: Zatül-Uşeyre gazvesinden önce, Hz. Peygam­ber’in bizzat yaptığı üç tane gazve daha vardır.[91]

İbn Abdi’1-Berr de; “ed-Durer fi’l-Meğazt ve’s-Siyer” adlı eserinde şöyle demektedir:

Rasûlullah (sav)’ın bizzat katıldığı ilk gazvesi, Safer ayındaki Ebvâ gazve­sidir. Şöyle ki, Hz, Peygamber Rebiül-evvel ayının onikisinde Medine’ye ulaş­tı. Rebiül-evvel ayının geri kalan zamanını Medine’de geçirdiği gibi, o yılın geri kalan süresini ve hicretin ikinci yılından da Saler ayına kadar olan sü­reyi Medine’de geçirdi. Daha sonra sözü geçen yılın Safer ayında Medine’ye Saad,b. Ubâde’yi yerine vekil bıraktı ve Veddan’a kadar gitti. Orada Damraoğulları ile bir banş antlaşması yaptı. Oradan Medine’ye savaşmaksızın ge­ri döndü. İşte Ebvâ’a gazvesi diye bilinen gazve de budur. Sonra, Medine’de aynı yılın Rebiü’l-evvel ayma kadar kaldı. Daha sonra, aynı yıl içerisinde Me­dine’ye es-Saib b, Osman b. Maz’ûn’u yerine vekil tayin edip, Medine’nin dı-şına çıktı ve Radvâ tarafında Bavat denen yere kadar gitti. Ondan sonra da Medine’ye savaşmaksızın geri döndü. Daha sonra Rebiul-ulâ ayının geri ka­lan süresi ile Cuma de’kıla’nm bir miktarını Medine’de geçirdikten sonra Medine’nin dışına gazada bulunmak üzere çıktı, Medine’ye de Ebu Seleme b. Abdülesed’i vekil bıraktı. Milk yolu üzerinden Zatül-Useyre’ye doğru yo­la koyuldu.

Derim ki: İbn İshak, Ammâr b. Yâsir’den şöyle dediğini nakletmektedir: Ben ve Ali b. Ebi Talib, Yenbû’un iç taraflarındaki Zatü’l-Uşeyre gazvesinde iki yol arkadaşı idik. RasûlulLah (sav) oraya varıp konaklayınca, orada bir ay kadar bir süre ikâme etti. Orada Mudlicoğullan ile onların Damraoğulların-dan anlaşmalıları olanlarla bir barış antlaşması akdetti. Alî b, Ebi Talib ba­na şöyle dedir Ey Ebu’l- Yakzân (Ammar’ın künyesi), ne dersin, şu kendile­rine ait (hurmalıktaki) pınar başında çalışan Mudi icoğu Harına mensup bir top­luluğun yanına gidip onların nasıl çalıştıklarını bir görelim mi? Biz de onla­rın bulundukları yere gittik, bir süre onların çalışmalarını seyrettik. Daha son­ra uyku bizi bürüdü. Biz de toprağı bol bîr yerde küçük arıların bulunduğu bir yere gittik ve orada uyuduk. Allah’a yemin ederim ki, bizi Rasûlullah (sav) gelip ayağıyla uyandırıncaya kadar uyanmadık. Rasûlullah bizi uyandırınca, o topraklardan üstümüz başımız bulanmış olduğu halde kalkıp oturduk. İş­le Rasûlullah (sav) o gün Ali’ye- (toprağa bulanmış olduğundan dolayı) “Bu ne hal Ey Ebû Turab (toprağın babası)! dedi. Biz de Hz. Peygambere duru­mumuzu anlatınca şöyle buyurdu: “Ben sizlere insanlar arasında en bedbaht iki adamın kimler olduğunu haber vereyim mi?” Biz: Bildir ey Allah’ın Rasûlü deyince, şöyle buyurdu: “Seımıd kavminden o dişi deveyi kesen Uhaymir ile ey Ali, sana şuranın üzerine vuran -deyip Rasûlullah (sav) elini başına koydu- ve bu darbesi dolayısıyla da senin şuranı kana bulayacak olan kişidir” dedi ve elini de sakalının üzerine koydu.[92]

Ebû Ömer {.İbn Abdi’1-Berr) der ki: Rasûlullah (sav) Cumadelûlâ’nın ge­ri kalan’süresi ile Cumadeul-âhire’den bir kaç gün daha orada kaldı ve ora­da Mudlicoğullan ile barış antlaşması yaptıktan sonra savaşmaksızın geri dön­dü. İşte bundan birkaç gün sonra Bedir gazvesi meydana geldi. İşte, tarih vesiyer bilginlerinin hakkında şüphe etmedikleri husus budur. Buna göre Zeyd b, Erkam, ancak kendi bildiği bir hususu anlatmış olmaktadır. Doğru­sunu en iyi bilen Allah’tır.

Zatü’l-Uşeyre’ye “Zatül-Useyr ve Zatül-Uşeyr” de denilir.

İşte bundan sonra büyük Bedir gazvesi olmuştur ki, bu da o gazvede bu lunanlar için en üstün, en faziletli ve en büyük gazvedir. İlim adamlarının bü yük bir topluluğunun kanaatine göre, Allah, melekleri ile Peygamberine ve mü’minlere bu gazvede yardımcı olmuştur. Ayetin zahiri de buna delalet et­mektedir. Yardım, Uhud’da değil de bu gazvede olmuştur. Bu yardımın Uhud gününde olduğunu söyleyenler ise, yüce Allah’ın: “Andolsun kî…Be-dlr’de Allah size zafer vermişti” buyruğundan “şükretmiş olasınız” buyru­ğuna (yani, 123. âyet-i kerimeye) kadar olan bölümü iki ifade arasında bir ara cümlesi olarak kabul etmektedir. İşte Amir eş-Şabînin görüşü budur. An­cak, diğerleri ona muhalefet etmişlerdir.

Diğer taraftan meleklerin Bedir günü savaşta bulunduğu ve çarpıştıkları­na dair rivayetler, ardı arkasına gelmiş ve birbirini pekiştirmektedirler. Bun­lardan birisi de Ebu Useyd Malik b. Rabia’nm sözleridir. Ebu Useyd, Bedir günü hazır bulunanlardan idi. O şöyle demiştir: Şu anda sizinle birlikle Be-dir’de bulunsam ve gözlerim görseydi, ben sizlere meleklerin çıkıp geldik­leri dağ yolunu hiçbir şüphe ve tereddüde kapılmaksızın gösterecektim.[93] Ebu Useyd Malik b. Rabia’nın bu sözünü, Akil, ez-Zührî!den, o, Ebu Hazım Seleme b. Dinar yoluyla rivayet etmiştir.

İbn Ebi Hatim der ki: ez-Zührî’nin Ebu Hazım yoluyla bu tek hadisten baş­ka yaptığı bir rivayeti bilinmemektedir. Ebu Useyd ise, denildiğine göre Be-dire katılanlar arasında en son vefat eden kişidir. Bunu, Ebû Ömer elîstîâb adlı eserinde ve başkaları da ifade etmişlerdir.

Müslim’in Sahih’inde de Ömer b. el-Hattâb’dan şöyle dediği nakledilmek­tedir: Bedir günü Rasûlullah (sav) müşriklere baktı, onların bin kişi, ashabı­nın ise üçyüz ondokuz kişi olduğunu gördü. Bunun üzerine Allah’ın Peygam­beri -Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun- kıbleye yöneldi, sonra da elle­rini uzatarak Rabbine şöylece seslenmeye başladı:

“Allah’ım, bana olan vadini gerçekleştir. Allah’ım, bana vadettiğini ver, Allah’ım, eğer şu müslümanlar topluluğu helak olursa, yeryüzünde sana iba­det olunmayacaktır.” Rasûlullah (sav) kıbleye yönelmiş, ellerini uzatmış olarak Rabbine seslenmeye devam edip durdu, Sonunda ridâsı omuzlarımn üze­rinden düştü. Ebu Bekir yanına varıp rîdnsıru aldı ve tekrar omuzlarına koydu. Daha sonra arkasında durup şöyle dedi: Ey Allah’ın Peygamberi, Rab­bine bu kadar niyaz ettiğin yeter. Şüphesiz ki O, sana verdiği vadini yerine getirecektir. Bunun üzerine şanı yüce Allah: “Hani siz Rabbinizden yardım istiyordunuz da, O da: Şüphesiz Ben, size, meleklerden birbiri ardınca bin melek ile yardım edeceğim; diyerek duanızı kabul buyurmuştu” (el-Enfâl, 8/9) buyruğunu indirdi. Ve yüce Allah, meleklerle Peygamberine yardım etti.

Ebu Zumeyl der ki: îbn Abbas bana şunları anlattı: O gün müslümanlar-dan bir kişi önündeki müşriklerden birisini hızlıca takip ederken, üst taraf­lardan bir kamçı darbesi sesi ve bir süvarinin şöyle dediğini işitti; İleri ey Hay-zûm! Önündeki müşrike baktı ve sırt üstü yere yıkıldığını gördü. Yere düşen bu müşriğe bakınca da burnunun kırılmış ve yüzünün de -bir kamçı yemiş-çesine- yarılmış ve yüzünün her tarafının morarmış olduğunu gördü. Ensar’dan olan bu kişi gelip bunu Rasûlullah (sav)’a anlatınca, Hz. Peygamber de: “Doğ­ru söyledin, bu üçüncü semadan yardıma gelen meleklerdendir.” O gün müs-lümanlar, yetmiş kişi öldürmüş, yetmiş kist de esir almışlardı… diyerek ha­disin geri kalan bölümünü zikretti.[94] Bu hadisin geri kalan bölümleri de yü­ce Allah’ın izniyle Enfâl Sûresi’nin sonlarında (S/67. âyet 2. başlıkta) gelecek­tir. Böylelikle sünnet de, Kur’ân-ı Kerîm de cumhurun dediğini destekler ma­hiyette vârid olmuştur. Yüce Allah’a hamd olsun.

Harice b. İbrahim’den o, babasından rivayetle dedi ki: Rasûlullah (sav) Hz. Cebrail’e: “Bedir günü meleklerden ilerle ey Hayzum! diyen kimdi?” diye so­runca, Cebrail de: “Ben semadakilerin hepsini tanımıyorum ki ey Muhammed” diye cevap verdi. [95]

Ali (r.a)’dan nakledildiğine göre» insanlara irad ettiği bir hutbesinde şöy­le demiş: Ben, Bedir kuyusundan su çekmek isterken hiçbir şekilde benze­rini görmediğim şiddetli bir rüzgâr gelip gitti. Daha sonra yine -ondan ön­ce eseni müstesna- benzerini görmediğim şiddetli bir rüzgâr daha esti. (Hz. Ali’den bunu rivayet eden kişi) dedi ki: Zannederim bir şiddetli rüzgârdan daha söz etti.

Birinci rüzgâr, Cebrail idi. O, bin melek ile birlikte Rasûlullah (sav)’ın yar­dımına geldi. İkinci rüzgâr isef bin melek ile birlikte gelen Mikâil idi. Bun­lar da Rasûlullah (sav)’ın sağında yer aldılar. Ebu Bekr de onun sağında idi. Üçüncü rüzgâr ise İsrafil idi. O da bin melek ile birlikte gelip Rasûlullah (sav)’ın solunda yerini aldı. Ben de sol kanatta idim. [96]

Sehl b. Huneyf (r.a)’dan dedi ki: Bedir günü, bizim herhangi birimizin kı­lıcı ile müşrikin kafasına işaret etmekle birlikte kılıcımız daha başına ulaş­madan kafasının vücudundan kopup düştüğünü görüyorduk. er-Rueyyı’ b. Enes’den dedi ki: Bedir günü insanlar, melekler tarafından öldürülenleri, ken­dilerinin öldürdüklerinden boyunlar ve parmaklar üzerinde ateşte dağlanmış-çasına bir alâmetten ayırt edebiliyorlardı.[97] Bütün bunları, Beyhakî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- zikretmektedir.

Kimi ilim adamı da şöyle demiştir: Melekler de fiilen çarpışıyorlardı. Kâ­firlere vurdukları darbelerin alâmeti apaçık belli oluyordu. Çünkü, darbele­rinin isabet ettiği her bir yerde ateş alevi ortaya çıkıyordu. O kadar ki Ebû Cehil, Lbn Mes’ud’a: Beni sen mi öldürdün (sanıyorsun)? Hayır, beni bütün gayretlerime rağmen kılıcımın ucu atının tırnağına dahi ulaşmayan bir kişi öl­dürdü, demiştir.

Meleklerin sayıca çok oluşunun faydası ise, müminlerin kalbine sükûn ver­mekti. Çünkü yüce Allah, bu melekleri Kıyamet gününe kadar cihad edecek melekler kılmıştır. Allah için sabredip ecrini Allah’tan bekleyen herbir ordu­ya melekler de katılır, onlarla birlikte savaşırlar.

İbn Abbas ve Mücahid der ki: Melekler ancak Bedir günü çarpışmışlardır. Bunun dışındaki günlerde ise, savaşta hazır bulunurlar, fakat savaşmazlar. On­lar, yalnızca bir sayı çokluğu veya bîr yardım gücü teşkil ederler.

Kimi ilim adamı da şöyle demiştir: Meleklerin çokluğunun faydası, dua ve teşbih etmeleri ve o gün savaşanların sayısını artırmalarıdır.

Bu görüşe göre melekler Bedir günü çarpışmamışlar, sadece mü’minlere sebat verilmesi için dua etmek üzere hazır bulunmuşlardır. Ancak birinci gö­rüşü kabul edenler daha çoktur.

Katade der ki: Bu olay Bedir günü olmuştu. Yüce Allah müzminlere ön­ce bin melek ile yardım göndermiş» sonra da bunlar üçbin melek olmuşlar­dı. Daha sonra da beş bin melek oldular. İşte Yüce Allah’ın; “Hani siz Rab-binizden yardım diliyordunuz da, O da: Muhakkak Ben size, birbiri ardın­ca bin melek ile yardım edeceğim, diyerek duanızı kabul buyurmuştu” (el-Enfâl, 8/9) buyruğu ile; “İndirilmiş üçbin melekle Rabbinizüı size yardım etmesi size yetmez mi (Âl-i İmran, 3/124) buyruğu ile: “Evet, sabreder sa­kınırsanız ve onlar da hemen üzerinize bu cihetlerinden gelirlerse, Rab biniz sim nişanlı beş bin melekle yardım ölecektir” (Âl-i İmran, 3/125) buy­ruklarında anlatılanlar bunlardır. Mü’minler, Bedir günü sabrettiler, Allah’tan korktular, sakındılar. Allah da vâdettiği üzere beş bin melek ile onlara yar­dım gönderdi. Bütün bunlar Bedir günü olmuştu.

el-Hasen der ki: Bu beşbin melek, Kıyamet gününe kadar mü’minler için yardımcı bir güç kalmaya devam edecektir.

eş-Şa’bî der ki: Peygamber (sav) ve ashabına Bedir günü şöyle bir haber ulaşmıştı: Muhariboğullarından Kürz b. Cabir, müşriklere yardımcı olmak is­tiyor. Bu ise hem Peygambere hem müslümanlara ağır gelmişti. Bunun üze­rine de yüce Allah: “İndirilmiş üçbin melekle Rabbinizin size yardım et­mesi yetmez mi?” buyruğundan itibaren “… nişanlı beşbin melekle yardım edecektir” buyruğuna kadar olan bölüm nazil oldu. Kürz yolda iken müş­riklerin bozguna uğradıkları haberini alınca, onlara yardıma gelmedi ve ge­ri döndü. Yüce Allah da mü’minlere beşbin me]ek ile yardım göndermedi. Daha önceden ise, bin melek ile onlara yardım edilmişti.

Şöyle de denilmiştir: Allah, Bedir günü mü’minlere, itaati üzere sabreder ve haramlardan sakınacak olurlarsa bütün savaşlarında da onlara yardımcı göndereceğini vâdetmişti. Ort]ar Ahzap günü dışında sabretmediler ve yasak­larından çekinmediler. Bunun için yüce Allah da (Ahzab Gazvesi’nde) Ku-rayzaoğullarını muhasara etmeleri üzerine onlara yardımcılar göndermişti.

Şöyle de denilmiştir: Bu yardım, Uhud günü gerçekleşmişti. Allah, sabret­tikleri takdirde onlara yardımcılar göndereceğini vâdetmişti. Onlar ise sab­retmediler, o da tek bir melekle dahi onlara yardım etmedi. Eğer, onlara yar­dım gönderilmiş olsaydı bozguna uğramazlardı. Bu açıklamayı da İkrime ve ed-Dahhâk yapmıştır.

Saa’d b. Ebi Vakkasdan şöyle dediği sabit olmuştur: Ben, Bedir günü Rasûlullah (sav)’ın sağ ve solunda beyaz elbiseleri bulunan iki adam gördüm. Bunlar onun önünde alabildiğine çetin bir şekilde savaşıyorlardı. Bu iki ki­şiyi ne önceden görmüştüm, ne de sonra gördüm; [98] ‘ buna ne dersiniz? diye­ne şu şekilde cevap verilir:

Belki de bu, Peygamber (sav)’a has bir durumdu. Allah, özel olarak ona, onu savunmak üzere iki melek göndermiş olabilir. Bu ise, Ashab-ı Kirama gönderilmiş bir yardım değildir. [99]

2- Melek İndirmenin Hikmeti:

Meleklerin inmesi, şanı yüce Rabbin bizzat muhtaç olmadığı yardım se­beplerinden bir sebeptir. Böyle bir sebebe Yüce Rab değil, yaratıkların ih­tiyacı vardır. O halde, kalbimiz yalnızca Allah’a taalluk etmeli, yalnızca Ona güvenmelidir. Sebepli sebepsiz biricik yardımcı Odur, “O, bir şeyi di­lerse, Ö’nun emri sadece ona: Ol, demesidir. O da oluverir,” (Yâsîn, 36/82^

Ancak yüce Allah bunu, insanlar eskiden beri devam edegelen ve kendi­lerine emretmiş olduğu şekilde sebeplere yapışsınlar diye haber vermekte­dir. “Ve sen, Allah’ın sünnetinde asla bir değişiklik bulamazsın.”(el-Alızâb, 33/62) Bunun da tevekküle aykırı bir tarafı yoktur. Ayrıca bununla: Sebep­ler, ancak zayıflar için bir sünnet olmuştur. Yoksa güçlüler için değil, diyen­lerin görüşleri de reddedilmektedir. Çünkü asıl güçlü olanlar Peygamber (sav) ve ashabı idi Onların dışındakiler de zayıfların tâ kendileridir.

Fiilin şekli, kötülüklerde yardım etmeyi, şekli ise, hayırda, iyi hususlarda yardım etmeyi ifade etmek için kullanılır ki, buna dair açıklama­lar daha önce Bakara Sûresi’nde (2/15. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmak­tadır.

Ebu Hayve kelimesini, “z” harfi esreli ve şeddesiz olarak okumuş­tur. Yardımı beraberlerinde indirenler olarak, demektir. İbn Âmir ise “z” har­fini şeddeli ve üstün olarak, çokluk anlamı İfade edecek şekilde okumuştur

Daha sonra Yüce Allah: “Evet” diye buyurmakta ve ifade burada tamam olmaktadır.[100]

“Sabreder” ifadesi bir şarttır. Yani düşman ile karşılaşmanız halinde sabreder ve “sakınırsanız” demek olup, bu da ona atfedil mistir. O’nun ma-siyetinden sakınırsanız demektir. Cevabı da: Yardım edecektir” buyru­ğudur.

” Bu cihetlerinden” buyruğu, geldikleri bu taraftan demek­tir. Bu açıklama, İkrime, Katade, el-Hasen, er-Rabi, es-Süddî ve îbn Zeyd’den rivayet edilmiştir. Bunun; gazap ve öfkelerinden… anlamına geldiği de söy­lenmiştir ki, bu açıklama Mücahid ve ed-Da|ıhâk1tan nakledilmektedir. Çün­kü onlar, Uhud günü, Bedir günü gördükleri ve çektiklerinden ötürü baya­ğı öfkelenmiş idiler, Ancak bu kelimenin (mastar olarak) asıl anlamı, bir şe­yi kast etmek ve ciddiyetle, ısrarla, gayretle o işe yönelmek, koyulmak de­mektir. Bu da Tencere kaynayıp taştı, ifadesinden alınmıştır İse, öfkeyle dolup taştı, demektir. Durak­samadan ve derhal o işi yaptı, manasına gelir. ise, tencereden taşan şey manasına gelir. Kur’ân-ı Kerîm’de de: Ve tandır kaynayıp taştı” (Hûdt 11/40) diye buyurulmaktadır. Şairde şöyle demiştir:

“Tencereleri taşar üzerimize, biz de (ona su ve benzerî şeyler katarak) onun kaynayıp taşmasını önleriz.”

  1. Yardımcı Melekler:

Yüce Allah’ın: Nişanlı” kelimesi “vav” harfi üstün olarak is-m-i mef’ûldür. İbn Âmir, Hamze, el-Kisaî ve Nâfi’in kıraati bu şekildedir. Bel­li birtakım alamet ve nişanlan bulunanlar olarak, demektir. Şeklinde “vav” harfi esreli okunursa; ism-i fail olur. Bu da Ebu Amr, İbn Kesir ve Asım’m kıraatidir. Önceki manaya gelme ihtimali de olabilir. Yani bunlar, bir­takım alâmetler ile hem kendilerini, hem de atlarını nişanlanmışlardı. Taberî ve başkaları da bu kıraati tercih etmiştir. Çoğu müfessir de şöyle demiştin Bu şekilde “vav” harfinin esreli okunuşu, onlar baskın ve hücumda atlartnı serbest btrakmışlar olarak, salmışlar olarak demektir. el-Mehdevî, bu mana­nın “vav” harfinin üstün okunuşu halinde sözkonusu olacağını zikretmiştir. Yani yüce Allah onları kâfirler üzerine böylece göndermişti. İbn Fûrek de böy­le açıklamıştır.

Birinci kıraat ile ilgili olarak ilini adamları, meleklerin nişan ve alâmetle­ri hususunda farklı görüşler onaya atmışlardır. Ali b. Ebi Talib, İbn Abbas ve diğerlerinden rivayet olunduğuna göre melekler, uçlarını omuzları arasına sal­dıkları beyaz birtakım sarıklar sarmışlardı. Bunu, Reyhakî, İbn Abbas’tan nak­lettiği gibi, el-Mehdevî de ez-Zeccâc’dan nakletmiştir. Ancak Cebrail (a.s), ez-Zübeyr İbn Avvâm’io sarığına benzer san bir sarık sarmıştı. İbn îshak da böy­le demiştir. er-Rabi der ki: Onların nişanlan siyah beyaz renkli atlar üzerinde bulunmaları idi. [102]

Derim ki: el-Beyhakî, Süheyl b. Amr (r.a)’dan şöyle dediğini nakletmek­tedir: Ben, Bedir günü siyah beyaz renkli atlar üzerinde sema ile arz arasın­da nişanlı bir takım kimseler gördüm. Bunlar, hem müşriklerden adam öldü­rüyor, hem esir alıyorlardı. Burada Süheyl’in ayrıca “nişanlı” ifadesini kullan­ması, siyah beyaz renkli atların âyet-i kerimede sözü geçen nişanın kendisi olmadığını gösterir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Mücahid de der ki: Me­leklerin atlarının kuyrukları ve yeleleri kesilmiş, alınlarında ve kuyrukların­da renkli yünler ile sade yünden alâmetler bulunuyordu.

İbn Abbas’tan rivayet edildiğine göre melekler, Bedir günü atlarının alın ve kuyruklarına beyaz yün İle nişan koymuşlardı. Abbâd b. Abdullah b. ez-Zübeyr ile Hişam b. ürve ve el-Kelbî de şöyle demişlerdir: Melekler, Zübeyr gi­bi üzerlerinde omuzları arasına uçları sarkıtılmış san sarıklar giyinmiş olduk­ları halde indiler. ez-Zübeyr!in iki oğlu Abdullah ve Urve de böyle demişler­dir Abdullah der ki: Zübeyr (ra)’m sarık olarak kullandığı, san bir çarşaftan ibaretti. [103]

  1. Askeri Birliklerin Nişan ve İşaretleri:

Derim ki: Âyet-i kerime, kabile ve askerî birliklerin bir takım nişan ve işa­retler edinmelerine delil teşkil etmektedir Bunları, sultan (halife veya komu­tan) onlar için tayin ve tesbit eder. Böylelikle savaş esnasında her bir kabi­le ve birlik diğerlerinden ayırt edilebilir.

Aynı şekilde âyet-i kerime, meleklerin bu türden atlar sırtında gelmiş ol­dukları dolayısıyla, ablak (siyah beyaz renkli) atların faziletine de delildir.

Derim ki: Meleklerin bu tür atlar üzerinde gelmeleri, el-Mikdâd’ın atına benzemesi için olabilir. Çünkü onun atı da ablak idi ve orduda başka bir at da yoktu. O bakımdan melekler el-Mikdad’a ikram için ablak atlar üzerinde İnmiş olabilirler. Nitekim Hz. Cebrail de ez-Zübeyr gibi sarı bir sarık sarın­mış olarak inmişti. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [104]

  1. Yün Giymek:

Âyet-i kerime yün giyinmeye de delil teşkil etmektedir. Peygamberler de salih kimseler de yün giyinmişlerdir. Ebû Dâvûd ve -lafız kendisinin olmak üzere- İbn Mâce, Ebû Burde’den, o, babasından şöyle dediğini rivayet eder­ler: Babam bana dedi ki: Biz, Rasûİullah (sav) ile birlikte bulunduğumuz sı­rada yağmur üzerimize yağdıktan sonra yanımızda bulunmuş olsaydın, bizim koyunlar gibi koktuğumuzu görürdün. [105]

Peygamber (sav) ‘da yenleri dar, yünden bir Bizans cübbesi giyinmiştir. Bunu da hadis imamları rivayet etmişlerdir. [106]

Hz. Yunus da yün cübbe giyinmiştir. Bunu da Müslim rivayet etmiştir. [107]

Bu hususa dair daha geniş açıklamalar, Yüce Allah’ın izniyle Nahl Sûre-si’nde (16/80. âyet, 3- başlıkta) gelecektir. [108]

  1. Meleklerin. Atlarının Şekli ve Mücahid’in ifadeleri:

Derim ki: Mücahid’in nakline göre, meleklerin atlarının kuyruklarının ve yelelerinin kesilmiş olma ihtimali uzaktır. Çünkü, Ebû Davud’un Musannef in­de (Sünen’inde) Utbe b. Abd es-Sulemî den, onun Rasûİullah (savVı şöyle buyururken dinlediği rivayet edilmektedir: “Atların perçemlerini de yelele­rini de kuyruklarım da kesmeyiniz. Çünkü atların kuyrukları, onların kendi­lerini korudukları araçları, yeleleri onların ısıtıcısıdır. Hayır ise onların alın­larında düğümlenmiştir.” [109] Buna göre Mücahid’in bu sözünün kabul edile­bilmesi için meleklerin atlarının bu şekilde olduklarını ortaya koyan ayrıca bir nakli gerektirmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Ayrıca âyet-i kerime beyaz ve san renginin güzelliğine de delil teşkil et­mektedir. Çünkü melekler bu renkte sarıklar giyinmiş oldukları halde in­mişlerdi. İbn Abbas der ki; Sarı ayakkabı giyenin ihtiyacı giderilir.

Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur: “Beyaz elbise giyiniz, Çünkü o, gi­yindiğiniz elbiselerin en hayirlısıdır. Ölülerinizi de beyaz renkli elbiselerle kefenleyiniz, [110] Sarıklar ise Arapların tadan ve elbiseleridir.” [111]

Rükâne -kif Peygamber (‘sav) ile güreşmiş, Hz. Peygamber de onun sırtı­nı yere yıkmıştı- şöyle dediği rivayet edilmiştir; Peygamber (sav)’ı şöyle buyururken dinledim: “Bizlerle müşrikler arasındaki fark başımızdaki bere­lerimizin üzerine sarık sarmamızdır.” Bunu Ebû Dâvûd rivayet etmiştir, [112] Buharı der ki: Bu hadisin senedinde meçhul raviler vardır. Ve onlardan ki­min kimden hadis işittiği bilinmemektedir. [113]

  1. Bunu (yardımı) Allah sîze sırf biı müjde olsun ve kalplerinle bu­nunla yatışsın dîye yaptı. Yoksa zafer ancak Aziz ve Hakim olan Allah’tandır.
  2. Küfre sapanların bir kısmını kessin, yahut kedere boğsun da ümitsiz olarak geri dönüp gitsinler diye.

Yüce Allah’ın: “Bunu, Allah sise sırf bir müjde olsun., dîye yaptı” buy-ruğundaki zamir, gönderilen yardıma aittir. Bu ise melekler yahut yardım va­adi veya yardım göndermekten ibarettir. Buna da yüce Allah’ın: “Yardım ede­cektir” buyruğu delil teşkil etmektedir.

Zamir, nişan ve alâmete veya meleklerin indirilmesine yahut da gönde­rilecek meleklerin sayısını bildiren ifadelere de ait olabilir. Çünkü, beşbin ki­şi bir sayıyı ifade etmektedir.

“Ve kalpleriniz bununla yatışsın diye” anlamını ifade eden buyrukta, “di­ye” anlamını veren “lâm,” lanv-ı key diye bilinir. Yani, kalplerinizin bunun­la yatışıp huzur bulması için o bunu böyle yaptı. Yüce Allah’ın şu buyruğun­da olduğu gibi: Dünya göğünü de yıldızlarla süsledik ve korumak için böyle yaptık.” (Fussilet, 41/12) O semâyı koru­mak üzere Allah bunu böyle yaratmıştır, anlamındadır.

“Yoksa zafer” yani mü’minlere yardım “ancak Azîz ve Hakim olan Al­lah’tandır*” Kâfirlerin zafere ulaşması bunun kapsamına girmez. Çünkü kâ­firlerin galip gelmeleri, ancak ve ancak yardımsızlıkla ve yenilgiye uğramak­la etrafı kuşatılmış kötü akibet ve hüsranla çevrelenmiş bir mühlet vermek­ten ibarettir.

“Küfre sapanların bir kısmını” öldürmek suretiyle “kessin” buyruğuna gelince; âyetin na^mı (ifade dizilişi) şöyledir: Andolsun Allah, küfre sapan­ların bir kısmını kessin diye Bedir’de size yardım etmiştir.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Yardım -Allah bu yolla küfre sa­panların bir kısmını kessin diye- ancak Allah’tandır.

Bunun; “Size… yardım edecektir” buyruğu ile ilgili olması da mümkündür. Yani, küfre sapanların bir kısmını kessin diye size yardım ede­cektir. Bundan kasıt ise, Bedir günü öldürülen müşriklerdir. Bu açıklama da el-Hasen ve başkalarından nakledilmiştir. es-Süddî de der ki: Bununla kast edilenler, Uhud günü öldürülen müşriklerdir-. Bunlar onsekiz kişi idi.

Onları kedere boğsun.” Onları üzüntüye gark etsin, demek­tir. (Bu kelimenin bu anlamda kullanılışına örnek olmak üzere) Rivayete gö­re, Peygamber (sav) Ebu Talha’nın yanına gelmiş, oğlunun kederli, üzün­tülü (mekbût) olduğunu görünce: Bu neden böyle? diye sormuş, ona deve­si öldü diye cevap verilmiştir.[114]

Bu kelimenin aslı, kimi dilcilerin naklettiklerine göre, şeklinde­dir, bu ifade, üzüntü, keder ve öfke onların ciğerlerine isabet eder ve işler manasınadır. Burada “dâl” harfi “te’ye dönüştürülmüştür.

Nitekim, Başını tıraş etti” ifadesinde de “te” ile “dâl” harfi birbirine dönüştürülebilmektedir. ise, Allah düşma­nı püskürtEü ve zelil etti, manasına gelir.

ifadesi de ciğerine isabet ettirdi, demektir. Meselâ, keder ciğerini yaktı, yahut düşmanlık ciğerini yaktı tabirleri kullanılır. Araplar da düşmanı kastetmek üzere “ciğeri kara” tabirini kullanırlar, Şair el-A’şâ der ki:

“Bir topluluğa gitmek için zorlanmana gelince, îşte asıl düşmanlar ve kara ciğerliler onlardır.”

Sanki ciğerler, aşın düşmanlıktan dolayı kavrulmuş da kararmış gibidir.

Ebu Miclez ise bu kelimeyi, şeklinde “dal” harfi ile okumuş­tur. Hâib (ümitsiz kimse); ümidi kesilmiş kimse demektir. İstediğini elde ede­meyen kimse hakkında kullanılır. “Hayyâb” ise ateş yakmakla sonuçlanma­yan çakış demektir. [115]

  1. Elinde emirden birşey yok. Allah ya onların tevbesini kabul eder, ya da zalim oldukları için onları azaplandırır.
  2. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Dilediğini bağış­lar ve dilediğine azap eder; Allah Gafur’dur, Rahîm’dir.

Bu buyruklara dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

  1. Âyetin Nüzul Sebebi ve Peygamberin Kavmine Bedduası:

Müslim’in Sahili’inde sabit olduğuna göre, Peygamber (sav)’ın Uhud gü­nü ön dişi kırılmış, başı yaralanmıştı. Bunun üzerine akan kanlarını silmeye ve şöyle demeye koyulmuştu: Peygamberleri kavmini Yüce Allah’a davet edip durduğu halde. Peygamberlerinin başını yaralayan ve dişini kıran bir kavim nasıl felah bulabilir!” Bunun üzerine yüce Allah: “Elinde emirden birşey yok” buyruğunu indirdi.[116]

ed-Dahhâk der ki: Peygamber (sav), müşriklere beddua etmek isteyince, Yüce Allah da: “Elinde emirden birşey yok” buyruğunu indirdi.

Şöyle de denilmiştir: Hz. Peygamber, toptan imha edilmeleri için beddua etmek üzere izin istedi. Ancak, bu âyet-i kerime nazil olunca, onlardan ba­zılarının müslüman olacaklarını anladı. Nitekim, aralarında Halid b. Velid, Amr b. el-Âs, İkrime b. Ebî Cehil ve başkalannın bulunduğu pek çok kimse de on­lardan iman etmiş idi.

Tirmizî”nin de rivayetine göre İbn Ömer şöyle demiştir: Peygamber (sav) dört kişiye beddua ediyordu. Şam yüce Allah: “Elinde emirden birşey yok” buyruğunu indirdi. Allah onları İslâm’a hidâyet etti. (Tirmizî) der ki: Bu, lıa-sen, garip, sahih bir hadistir. [117]

Yüce Allah’ın: “Ya onların tevbesini kabul eder” anlamındaki buyruğun: “Küfre sapanların bir kısmını kessin” buyruğuna atfedildiği söylenmiştir. Ya­ni, yüce Allah, ya küfre sapanların bir kısmını kessin yahut bozguna uğrat­makla onları kedere boğsun yahut onların bir kısırımın tevbelerini kabul et­sin, ya da bir kısmım azaplandırsın, demektir. Ya, yahut, veya” eda­tı, Tâ ki; ve ancak… sa, anlamında olur. Nitekim şair İmruu’l-Kays bu şekilde bu edatı şöylece kullanmıştır:

“Yahut da (tâ ki) ölelim de mazur görülelim.”

tlim adamlarımız der ki: Hz. Peygamber İn: “Peygamberlerinin başını ya­ralayan bir kavim nasıl iflah olabilir!” şeklindeki sözü, kendisine böyle bir şe­yi yapanların hidâyete muvaffak kılınmalarını uzak gördüğünü ortaya koy­makla birlikte, yüce Allah’ım “Elinde emirden bir şey yok buyruğu, onun uzak gördüğü şeyin yakın bir ihtimal olduğunu ifade etmekte, müslüman ola­bilecekleri umudunu aşılamaktadır. Hz. Peygamber’e bu hususta ümit veri­lince: “AUah’ıml Sen benim kavmime mağfiret buyur, çünkü onlar bilmiyor­lar” diye dua buyurmuştur. [118]

Nitekim Müslim’in Sahihinde İbn Mes’uddan şöyle dediği rivayet edilmiş­tir: Ben Rasûlullalı (sav)’ı, kavmi kendisini vurduğu için yüzünden akan kan­lan “Rabbim, kavmime mağfiret buyur, çünkü onlar bilmiyorlar” diye silen peygamberlerden bîr peygamberin halini anlatırken görür gibiyim. [119]

İlim adamlarımız derler ki; İbn Mes’ud’un hadisinde anlatan kişi de, du­rumu nakledilen kişi de bizzat Rasûlullah (sav)’ın kendisidir. Buna delil de Hz. Peygamber’in Uhud günü Ön dişi kırılıp yüzü yaralarınca, bu işin asha­bına oldukça ağır gelmesi ve onların: Keşke onlara beddua etsen, demele­ri üzerine, Hz. Peygamber’in: “Şüphesiz ki ben, lanet okuyan bir kişi olarak gönderilmedim. Aksine ben, bir davetçi ve bir rahmet olmak üzere gönde­rildim. Allah’ım! Kavmime mağfiret buyur. Çünkü onlar bilmezler” şeklinde açık ve sarih olarak gelen hadisi buna delildir. [120]

Sanki Hz. Peygambere, bu husus, Uhud’daki bu durum vukua gelmeden önce vahiy île bildirilmiş ve bu peygamberin kimliği ona tayin edilmemiş gi­bidir. Bu durum kendi başına gelince, naklettiğimiz bu hadisin delili ile kas­tedilenin kendisi olduğu ortaya çıkmış oldu. Yine bunu, Hz. Ömer’in Hz. Pey­gambere söylediği şu söz de açıklamaktadır: Anam-babam sana feda olsun

Ey Allah’ın Rasûlü, gerçekten Nuh, kavmine: “Rabbim, yer yüzünde kâfirler­den dönüp dolaşan bir kimse bırakma” (Nuh, 71/26) diyerek beddua etmiş­tir. Sen de bize bu şekilde beddua edecek olursan kimse kalmamak üzere top­tan helak oluruz. Halbuki senin sırtına basıldı, yüzün kanatıldı, ön dişin kı­rıldı. Bununla birlikte hayırdan başka bir şey söylemeyi kabul etmeyerek: “Rabbim, kavmime mağfiret buyur Çünkü onlar bilmezler, dedin.”[121]

Hz. Peygamber’in: “Peygamberlerinin ön dişini kıran bir topluluğa, Allah, ileri derecede gazab eder” şeklindeki ifadesinde kastedilen ise3 bu işi fiilen yapan kimsedir. Biz, bu kişinin adını bu konudaki farklı görüşlerle birlikte zikretmiş bulunuyoruz. Durumun, özellikle bu işi yapana has olduğunu söylememizin sebebi ise, Uhud’da bulunanlardan bir topluluğun İslâm’a girmiş olup bunların güzel bir şekilde İslama bağlanmış olmalarıdır.[122]

  1. Sabah Namazında Kunut:

Kûfeli ilim adamlarından birisi, bu âyet-i kerimenin, Peygamber (savcın, sabah namazının son rekatinde rükûdan sonra yaptığı kunûtu nesh ettiğini iddia etmiş ve bu hususta İbn Ömer’den gelen hadisi de delil göstermiştir. Buna göre İbn Ömer, Peygamber (sav)’ı sabah namazının son rekatinde rü­kûdan başını kaldırdıktan sonra şöyle buyururken dinlemiş:

Allah’ım, Rabbimiz, so­nunda da hamd yalnız sanadır” dedikten sonra: “Allah’ım, filâna ve filâna lanet et” demesi üzerine, şanı yüce Allah da: “Elinde emirden birşey yok. Allah, ya onların tevbesini kabul eder, ya da zalim oldukları İçin onları azaplan-dırır” âyetini indirdi. Bunu, Bulıarî rivayet etmiştir. [123] Müslim de bunu, Ebû Hureyre’den daha geniş olarak rivayet etmiştir.[124]

Ancak, bunda nesih sözkonusu değildir. Şanı yüce Allah bununla, elinde emirden bîrşey olmadığına dair Peygamber efendimizin dikkatini çekmekte ve onu uyarmaktadır. Gayba dair Allah’ın kendisine bildirdiğinden başkası­nı bilemeyeceğini, işin bütünüyle Allah’a ait olduğunu haber vermektedir. O, dilediği kimsenin tevbesini kabul eder, dilediği kimseyi de acilen cezalan­dırır. İfadenin takdiri de şöyledir: Emirden elinde bîr şey yok. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi, ne senin, ne onların; yalnız Allah’ındır, O, dilediğine mağfiret eder, dilediğinin de tevbesini kabul eder. Buna göre nesih diye bir şey sözfconusu değildir. Doğrusunu en iyi bilen de Allah’tır.

Yüce Allah’ın: “Elinde emirden bir şey yok” buyruğu her bir işin Allah’ın kaza ve kaderiyle olduğunu açıkça ortaya koymakta, böylelikle Kaderi-ye’nin ve onlardan başkalarının görüşleri de reddolunmaktadır. [125]

3- Sabah Namazında ve Diğer Namazlarda Kunut İle İlgili Görüşler:

İlim adamları, sabah namazında ve diğer namazlarda kunut hakkında fark­lı görüşlere sahiptirler. Kûfeliler, sabah namazında olsun, diğer {farz.) namaz­larda olsun kunut yapmayı kabul etmezler. Leys, Malik’tn arkadaşı olan Yahya b. Yahya el-Leysî el-Endenlüsî’nin görüşü de budur, Şa’bî de bunu ka­bul etmez. Muvatta’da İbn Ömer’den nakledildiğine göre o, hiçbir namazda kunut yapmazdı. [126]

Nesaî’de de şu rivayet vardır: Bize Kuteybe, Haleften haber verdi. O, Ebu Malik el-Eşcaî’den, o, babasından dedi ki: Ben, Peygamber (savVın arkasın­da namaz kıldım. Kunut okumadı. Ebu Bekir’in arkasında namaz kıldım o da kunut okumadı, Ömer’in arkasında da namaz kıldım, o da kunut okumadı. Osman’ın arkasında da namaz kıldım o da kunut okumadı. Ali’nin arkasın­da da namaz kıldım, o da kunut okumadı. Sonra şöyle dedi: Oğulcağızım o, bir bid’attir. [127]

Bir görüşe göre de sabah namazında her zaman, diğer namazlarda ise müs-lümanların başına bir musibet geldiği vakit kunut okur. Bu görüşü, Şafiî ve Taberî ifade etmiştir Bîr başka görüşe göre kunut, sabah namazında müste-habtır. Bu görüş Şafiî’den rivayet edilmiştir. el-Hasen ve Suhnûn İse kunut sün­nettir, demişlerdir. Ali b. Ziyad’ın Malik’ten kunutu kasti olarak terkedenin namazı iade edeceğine dair naklettikleri rivayet bunu gerektirmektedir, Ta­berî ise, kunûtu terketmenin, namazı ifsad edici olmadığına dair icma bulun­duğunu nakletmektedir el-Hasen’den nakledildiğine göre ise, kunutu terket-mek, sehiv secdesi gerektirir. Şafiî’nin iki görüşünden birisi de budur. Dârakutnî ise, Said b. Abdülazİz’den, sabah namazında kunut yapmayı unu­tan kimse hakkında sehiv secdesi yapar, dediğini nakletmektedir. [128]

Malik ise, rüküdan önce kunut yapmayı tercih etmiştir. İshak’ın görüşü de budur. Yine Malik’ten, rükûdan sonra kunut yapacağına dair rivayet yapıl­mıştır. Bu şekildeki kunut dört halifeden de rivayet edilmiştir. Aynı zaman­da bu Şafiî, Ahmed ve îshak’ın da görüşüdür, Ashab-ı Kiram’dan bir toplu­luktan ise bu hususta, namaz kılanın muhayyer olduğunu ifade ettikleri gö­rüşü rivayet edilmiştir. Dârakutnî de sahih bir sened ile Enes’ten şöyle de­diğini rivayet etmektedir: Rasülullah (sav) dünyadan ayrılıncaya kadar sabah namazında kunut okumaya devam edip durdu. [129]

Ebû Dâvûd da “el-Merâsîl” adlı eserinde, Halid b. Ebi İmran’dan şöyle de­diğini nakletmektedir: Rasülullah (sav) Mudarlılara beddua ederken, Cebra­il ona gelerek: “Sus” diye işaret etti, o da sustu. Daha sonra Cebrail şöyle dedi: Ey Muhammed, şüphesiz ki Allah, seni, ne sövüp sayan, ne de lanet oku­yan birisi olarak göndermiştir. O, seni ancak bir rahmet olmak üzere gönder­di. Seni bir azab olasın diye göndermedi. “Elinde emirden hiç bir şey yok. Allah, ya onların tevbelerini kabul eder yahut zalim oldukları İçin onla­rı azaplandırır.” Daha sonra Cebrail Hz. Peygambere gu kunûtu öğreterek dedi ki;

“Allah’ım, şüphesiz biz, yalnız Senden yardım dileriz. Yalnız Senden mağfiret dileriz. Sana iman eder, Sana zillet ve İtaatle boyun eğeriz. Sana kar­şı nankörlük edenleri hal1 (iktidardan alaşağı) eder, terk ederiz. Allah’ım, yal­nız Sana ibadet eder, Sana namaz kılar ve secde ederiz. Sana doğru gelir, hiz­metine koşarız. Rahmetini umar ve kesin azabından korkarız. Şüphesiz Se­nin azabın kafirlere yetişir.”[130]

  1. Ey İman edenler! Kat kat faiz yemeyin. Allah’tan korkun ki fe­lah bulaşınız.

131- Vç kâfirler için hazırlanmış olan ateşten sakınınız.

132- Allah’a ve Peygamberce itaat edin ki, rahmete eresiniz.

Yüce Allah’ın: “Ey İman edenleri Kat kat faiz yemeyin” buyruğundaki bu faiz yasağı, Uhud ile ilgili açıklamalar arasına gelmiş bir ara cümlesi gibidir. tbn Atiyye der ki: Ben, bu hususta rivayet edilen herhangi bir şey bilmiyo­rum.

Derim ki: Mücahid dedi ki: Onlar, belli bir vadeye bir şey satarlar, vade gelince, bu ödeme vaktini daha da ertelemek üzere o bedelin miktarını ar­tırırlardı. Bunun üzerine yüce Allah da: “Ey iman edenler! Kat kat faiz ye­meyin” buyruğunu indirdi.

Derim ki: Diğer masiyetler arasında özellikle faizi sözkonusu etmesi, şa­nı yüce Allah’ın: “Eğer yapmazsanız (faizden vazgeçmeyecek olursanız), Al­lah ve Rasûlünden size savaş açılmış olduğunu biliniz” (el-Bakara, 2/279) buyruğunda, Allah’ın savaş ilan etmiş olduğundan dolayıdır. Savaş ise, öldü­rülmenin habercisidir.

Sanki şöyle buyurulmuş gibidir: Eğer faizden sakınmayacak olursanız, boz­guna uğrar ve öldürülürsünüz. Yüce Allah bununla, faizi terketmelerini em­retmektedir. Çünkü onlar, faizli işlemler yapıyorlardı. Doğrusunu en iyi bi­len Allah’tır.

Kat kat” kelimesi, hal olarak nasb edilmiştir, Kat­lanmış olarak” ifadesi ise, onun sıfatıdır. Bu kelime şeklinde de okunmuştur. Anlamı şudur: Arapların borçları kat kat artırdıkları o faizi ye­meyin. Çünkü, faiz isteyen kişi: -Bakara Sûresi’nde de geçtiği gibi: Borcunu mu ödersin, yoksa faiz mi verirsin? derdi. “Katlanmış olarak” kelimesi ise, yaptıkları şekilde yıl beyıl bu borcun katlanmasının tekrarlandığına bir işa­rettir Bu pekiştirici ifade, onların yaptıkları işin ne kadar çirkin ve ne kadar şeni olduğunu göstermektedir, İşte bundan dolayı, özellikle borcun kat kat artırılma hali sözkonusu edilmiştir.

Yüce Allah’ın; “Allah’tan korkun” yani, faizden elde ettiğiniz mallar hu­susunda Allah’tan korkup onlan yemeyin. Daha sonra onları korkutarak: “Kâ­firler için hazırlanmış olan ateşten sakınınız” diye buyurmaktadır. Bu tehdit, faizi helâl kabul eden kimseyedir. Faizi helal kabul eden kişi kâfir olur ve kâfir olduğuna hükmedilir. Şöyle de açıklanmıştır: Bunun anlamı, sizden imanı söküp alan ve bundan dolayı da cehenneme girmenizi gerekli kılan böyle bir işten uzak durunuz. Çünkü, kimi günahlar kişinin imanının sökü­lüp alınmasını gerektirir ve imansız bırakacağından korkulur. Anne-babaya kötü davranış da bunlardandır.

Bu hususta şöyle bir rivayet de nakledilir: Alkame adındaki anne-baba-sına kötü davranan birisine, ölüm esnasında: La ilahe illallah, de denilmiş, o, buna güç yetirememiş. Nihayet annesi gelip ondan razı olmuş. Akrabalık bağlarını koparmak, faiz yemek, emanete hainlik de bu türden günahlar ara­sındadır, Ebû Bekr el-Verrâk, Ebu Hanife’den şöyle dediğini nakletmektedir: Kuldan imanın en çok nez’ edildiği (çekilip alındığı) hal, ölüm esnasmdaki haldir.

Daha sonra Ebû Bekr Cel-Verrâk) der ki: İmanı söküp alan günahlara bak­tık, kullara zulmetmekten daha çabuk imanı söküp aian birşey göremedik.

Bu âyet-i kerimede, Cehmiyyenin kanaatini reddetmek üzere ateşin mah­lûk olduğuna delil vardır. Çünkü, olmayan birşeyin hazırlanmış olduğundan söz edilmez Daha sonra yüce Allah: “Allah’a ve Peygambere İtaat edin” diye buyurmaktadır. Yani, farzlar hususunda Allah’a, sünnetler hususunda da Peygambere itaat edin.

“Allah’a itaat edin” buyruğu ile faizin haram kılınışı hususunda ona ita­at edin, “Rasûle itaat edin” buyruğunda da, size, bunun haram olduğuna da­ir tebliğinde itaat edin, anlamında olduğu da söylenmiştir.

“… ki, rahmete erdlrilesiniz1 Allah size rahmet ihsan elsin diye. Buna da­ir açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/21. âyetin tefsirinde) geçmiş bu­lunmaktadır. [131]

  1. Rabhinizden bir mağfirete ve genişliği göklerle yer arası kadar olan cennete koşuşun. O, takva sahipleri için hazırlanmıştır.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

  1. Cennete ve Mağfirete Koşmak:

Yüce Allah’ın: Koşuşun” anlamındaki buyruğunu, Nâfi1 ve İbn Âmir, “vav”sız olarak; diye okumuşlardır. Medine ve Şamlıların Mushaflarında da böyledir. Yedi kıraat imamının geri kalanlarında ise bu ke­lime, “vav”lıdır.

Ebû Ali der ki: Her iki husus da yaygın ve doğrudur. Bunu, “vav”lı oku­yanlar, cümleyi cümleye atfettikleri için böyle okurlar. “Vav”sız okuyanlar isef ikinci cümlenin birinci cümle ile içice olması ve böylelikle de Hvav” ile atfa ihtiyaç bırakmaması dolayısıyla dır.

“M üs ara at; koşuşmak” eli çabuk tutmak demek olup, “müfâale” veznin-dedir.

Âyet-i kerimede hazfedilmiş ifadeler de vardır. Anlamı şöyledir: Mağfire­ti gerektiren bir iş olan itaate koşuşun.

Enes b. Malik ile Mekhûi, yüce Allah’ın: “Rabbinlzden bir mağfirete… ko­şuşun” buyruğunu, ihram tekbirine (iftitah tekbirini imamla birlikte getirme­ye) koşuşun demektir, diye açıklamışlardır. Ali b. Ebi Tatib farzları edaya, Os­man b. Aiîan ise ihlasa koşuşun, diye açıklamışlardır. el-Kelbî ise, faizden tev-be etmeye koşuşun diye açıklamıştır. Savaşta sebata koşuşun diye açıklan­dığı gibi, başka açıklamalar da yapılmıştır.

Âyet-i kerime, bütün bunları kapsayan umumî bir buyruktur. “Öyleyse siz de hayırlarda birbirlerinizle yarışın” (el-Bakara, 2/148) buyruğu ile aynı ma-

nayı dile getirmektedir ki, buna dair açıklamalar daha önceden (Bakara Sûresi’nde işaret eden âyet-i kerime açıklanırken) geçmiş bulunmaktadır. [132]

2- Cennetin Azameti:

Yüce Allah’ın: “Ve genişliği göklerle yer arast kadar olan cennete…” buy-ruğu> eni, göklerle yerin eni kadar olan cennete…; takdirinde olup muzaf hazf edilmiştir Yüce Allah’ın: “Sizin yaratılmanız ve diriltilmeniz, yalnız bir ne­fis gibidir1′ (Lukman, 31/28”) buyruğunda olduğu gibi. Bu da yalnızca bir nef­sin yaratılıp diriltilmesi gibidir, takdirindedir. Şair de şöyle demektedir:

“Sen, devenin böğürtüsünü keçi mi sandın? Yazıklar olsun Bana o keçi değildir.

Şair burada: Onun böğürtüsünü keçinin meleme sesi mi sandm? demek istemektedir.

Bu buyruğun bir benzeri de Hadîd Sûresi’nde yer alan; “Eni yerle göğün eni gibi olan bir cennete…” (el-Hadidf 57/21) anlamındaki buyruğa benze­mektedir.

Bu buyruğun te’vili hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. İbn Abbas der ki: Nasıl ki kumaşlar yayılıp, serilip ve biri diğerine ekleniyor ise, gökler ve yer de birbirine eklenecek, bir araya getirilecektir. İşte bu, cenne­tin enini teşkil eder. Boyunu ise Allah’tan başkası bilemez. Cumhurun görü­şü de budur. Böyle bir açıklamaya da karşı çıkılamaz. Çünkü, Ebû Zerin Pey­gamber (sav)’dan şu hadisi şerifi naklettiği bilinmektedir; “Yedi gök ile ye­di yer, Kürsî’ye oranla ancak yer yüzünün geniş bir düzlüğüne bırakılmış bir­kaç dirhem gibidir. Kürsî de Arşa göre, ancak yer yüzünün geniş bir düzlü­ğünde bırakılmış bir halka gibidir.” [133] İşte bunlar {.yani, Kürsî ile Arş) gökler ve yerden oldukça daha büyük yaratıklardır. Şam yüce Allah’ın kudreti ise bütün bunlardan da büyüktür.

el-Kelbî der ki; Cennetler dört tanedir: Adn cenneti, Me’vâ cenneti, Fir-devs cenneti ve Naîm cenneti. Bunların herbirisinin eni, bir birine eklene­cek olursa göğün ve yerin eni kadardır. İsmail es-Süddî der ki: Eğer gökler ve yerler kırılıp dökülecek ve hardal yapılacak olursa, her bir hardal tanesi karşılığında eni gökle yerin eni kadar olan bir cennet ortaya çıkar.

Sahih hadiste de şöyle denilmiştir; “Şüphesiz ki, cennet ehli arasında en düşük makamlı olan kişi, yapabileceği bütün temennilerini yaptıktan sonra, yüce Allah’ın da kendisine: Sana bütün bu dileklerin ve bir de onların on misli kadarı vardır, diyeceği kimsedir.” Bu hadisi Ebu Saİd el-Hudrî Hz. Peygam-ber’den rivayet etmiş olup, bunu Müslim ve başkaları da kaydetmişlerdir. [134]

Yala b. Ebi Murre der ki: Ben, Heraklius’un Peygambere gönderdiği el-çİsİ olan et-Tenûhî ile kocamış bir yaşlı iken Hums şehrinde karşılaştım. Şöy­le dedi: Rasülullalı (sav)’ın huzuruna HerakHus’un mektubunu götürdüm. Solunda duran bir adama bu mektup sabitesini uzattı. Ben: Bu mektubu oku­yacak adamınız hanginizdir? deyince onlar: Muaviye’dir, dediler. Bir de bak­tım ki, benim adamımın (Keraklius’un) mektubunda şunlar yazılıdır: Sen, ba­na beni eni gökler ve yer kadar olan bir cennete davet ettiğin bîr mektup yaz­dın. Peki ateş nerede? Bunun üzerine Rasûlullalı (sav) şöyle buyurdu: “Sub-hanallah. Peki, gündüz geldiği vakit gece nerede?”[135]

İgte bu delile benzer bir delili, Hz. Ömer de yahudilere karşı getirmiştir, Onlar, Hz. Ömer’e sizin: “Genişliği göklerle yer arası kadar olaa bir cen­net” şeklindeki sözünüze göre cehennem nerede kalıyor? (Hz. Ömer onla­ra benzer cevabı verince, bu sefer ona): Sen Tevrat’ta bulunana benzer bir cevap verdin, dediler.[136]

Şanı yüce Allah, eni söz konusu etmek suretiyle boyuna dikkat çekmek­tedir. Çünkü boy, çoğunlukla en ve genişlikten daha fazla olur. Eğer boy söz-konusu edilecek olursa, bu enin genişliği miktarına delâlet etmez.

ez-Zührî der ki: Şanı yüce Allah sadece genişliğini nitelendirmektedir. Bo­yunu ise Allah’tan başka hiçbir kimse bilmez. Bu da yüce Allah’ın şu buyru­ğuna benzemektedir: “Astarları kaim ipekten yaygılara dayanmış haldedir­ler” (er-Rahmân, 55/54). Şanı yüce Allah astarı, bilinen en güzel süs kuma­şı ile nitelendirmektedir. Çünkü bilindiği gibi elbiselerin yüzleri her zaman İçin astarlardan daha güzel ve daha sağlam olur.

Araplar da: Enli ülke ve enli düzlük” derken, ge­niş ülke ve geniş düzlük demek isterler. Şair de der ki:

“Genişliğine rağmen Allah’ın ülkesi,

Takib edilen ve korkan kimse için adeta bir avcının kemendi gibidir.”

Kimisi de şöyle demiştir: Burada ifade, Arapların istiâreli kullanımlarına uygun kullanılmıştır. Cennet, alabildiğine geniş ve enli, uçsuz bucaksız ol­duğundan dolayı bunun, gökler ve yerin eni zikredilerek anlatılması güzel düşmüştür. Nitekim bir kimseye: Bu bir denizdir, denildiği gibi, büyük bir canlı varlığa da: Bu bir dağdır, denilebilir. Âyet-i kerime eni sınırlamak kastıy­la zikredilmiş değildir. Yüce Allah bununla, gözümüzle gördüğümüz en ge­niş şeyden daha geniş olduğunu atlatmak istemektedir.

Genel olarak ilim adamları, cennetin mahlûk ve halen mevcut olduğu ka­naatindedir. Çünkü yüce Allah’ın: “O, takva sahipleri için hazırlanmıştır” buyruğu bunu ortaya koymaktadır. Diğer taraftan bu, Buhârî ile Müslim’de ve diğer hadis hitaplarında yer alan İsrâ hadisi ile diğer hadislerin açık nass ile ifade ettiği bir gerçektir. Mu’tezile ise, cennet ile cehennemin halihazır­da yaratılmamış olduğu görüşündedirler. Onlara göre yüce Allah, gökleri ve yeri katlayıp dürdükten sonra dilediği yerde cennet ve cehennemi yaratacak­tır. Çünkü bunlar, mükâfat ve ceza ile amellerin karşılıklarının görüleceği bi­rer yurttur. Dolayısıyle bu ikisi de amellerin karşılığının verileceği bir zaman­da ve tekliften sonra yaratılacaklardır. Tâ ki, teklif yurdu ile amellerin kar­şılığının verileceği yurtlar, âhirette bir arada bulunmadığı gibi, dünyada da bu iki yurt bir arada bulunmasın.

İbn Fûrek der ki: Kıyamet gününde cennet artırılıp büyütülür, İbn Atiy-ye der ki; Bu ifadede cennet henüz yaratılmamış diyen Münzir b. Said ve di­ğerlerinin delil diye tutunacakları bir taraf vardır. Yine İbn Atiyye der ki: İbn Fûrek’in: “Ona ilave edilir, arttırılır” şeklindeki ifadesi halen mevcut olan bir şeye işarettir. Şu kadar var ki, bu yapılacak ilave hususundaki kanaatini haklı gösterecek ve kesinleştirecek bir dayanağa ihtiyacı vardır.

Derim ki: îbn Atiyye -Allah ondan razı olsun- bu sözlerinde doğruyu söy­lemiştir. Eğer, yedi gök ile yedi arz Kürsî’ye nisbetle yerin geniş bir düzlü­ğüne bırakılmış bir kaç dirhem gibi ise, Kürsî de Arşa nisbetle geniş bir yer düzlüğünde bırakılmış bir halka gibi ise, şu anda cennet, âhirettekı şekli üze­redir. Ve eni göklerle yerin eni gibidir. Zira Arş, Müslim’in Sahihinde de va-rid olduğu üzere[137] cennetin tavanıdır. Bilindiği gibi tavan, hem altındakile-ri ihtiva eder, hem de onlardan da fazladır. Bütün yaratıklar Arş’a nisbetle bir halkayı andırdığına göre, onun enini ve boyunu kudreti sonsuz, egemenlik alanının genişliği nihayetsiz ve O’nun yaratıcısı Allah’tan başka kim takdir ede­bilir kil O, her şeyden yüce ve her türlü eksiklikten münezzeh olandır. [138]

  1. Onlar ki bollukta ve darlıkta infak ederler, öfkelerini yener-ler, insanları bağışlarlar. Allah iyilik edenleri sever.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

  1. İnfak Edenler:

Yüce Allah’ın: “Onlar ki… infak ederler” buyruğunda dile getirilen bu husus, kendileri için cennetin hazırlanmış olduğu takva sahiplerinin nltelik-lerindendir. Âyetin zahirinden, yapılması teşvik olunan şeyleri yapmaktan ötü­rü övgü ihtiva ettiği anlaşılmaktadır.

“Bollukta” yani, kolay zamanlarda “ve darlıkta” zor zamanlarda * İnfak ederler.” Bu açıklamayı İbn Abbas, el-Kelbî ve Mukatîl yapmıştır.

Ubeyd b. Umeyr ile ed-Dahlıâk da şöyle demektedir: Serrâ ve Darrâ, bol­luk ve darlık zamanlan demektir. Sağlık ve hastalık halleri diye de açıklan­mıştır. Serrâ hayatta iken, Darrâ ise ölümden sonra vasiyyet etmek suretiy­le intak etmek, diye de açıklanmıştır.

Serrânın düğün ve ziyafetler, Darrâ’nın da musibet ve matemler zamanın­daki infaka işaret olduğu söylendiği gibi, Serrâ’nın sizi sevindiren harcama -çocuklara ve yakınlara harcama gibi-, Darrânin ise düşmanlara (karşı) ya­pılan harcamalar olduğu da söylenmiştir. Serrâ’nın kişinin ziyafet verdiği ve hediye olarak bağışladığı şeyler, Darrâ’nm ise kişinin darlıktaki kimselere har­cayıp onlara verdiği sadakalar olduğu da söylenmiştir.

Derim ki: Âyet-i kerime, bütün hayırlı intakları kapsamaktadır.

Daha sonra yüce Allah: “Öfkelerini yenerler” diye buyurmaktadır ki, bu da bir sonraki başlığın konusunu teşkil etmektedir[139]

  1. Öfkenin Yenilmesi:

Öfkenin yenilmesi, onun tekrar içe döndürülmesi demektir. tabiri, kişinin öfkesini yutup ses çıkarmaması, düşmanına bunun gereğini ya­pabilecek gücü bulmakla birlikte, öfkesini açığa vurmaması demektir, Su ka­bını doldurup ağzını kapatmayı anlatmak üzere; denilir. Su­yun aktığı yerin kendisiyle kapatıldığı şeye de; (i-Ui-ÖO denilir. Kırba ve tu­lumun ağzının kendisi ile kapatıldığı, köseleden ince uzun kesilmiş bağa, (pÜifll) denilmesi de buradan gelmektedir. ise, geviş geti­ren devenin ağzındakini tekrar karnına geri göndermesi halini anlatmak için kullanılır. Gevişini ağzına çıkarmadan önce içinde tutmasına da ( jJaS1) de­nildiği de olur. Bu açıklamaları ez-Zeccâc nakletmiştir. O bakımdan, deve ve dişi deve ağızlarına gevişi getirmedikleri zaman da bu Fiil kullanılır. Çoba­nın şu beyiti de bu kabildendir:

“Hakîl (denilen yerde veya bitkiyi) ottadıklan yer olan Zulebârik’ten Gevişlerini içlerinde saklı tuttuktan sonra yayıldılar,”

Şöyle de denilmiştir: Bu hayvanlar, korkup yoruldukları vakitlerde geviş getirmeyip içlerinde tutarlar BahUeli A’şâ da, hızlı bir şekilde deve kesen bir adamı ve kendisinden korkan develeri vasl’etmek üzere şöyle demiştir:

“Olgunlaşmış develer dahi onu gördüğü, vakit, gevişlerim içlerinde

yutarlar O kadar ki, o gevişleri içlerinde paramparça olur.”

Gam ve kederle dolu bir kişiye; denmesi de buradan gelmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de başka yerlerde (bu kelime) şöylece kullanıl­mıştır:

kederinden gözüne ak düştü. Artık O, (kederini) bütünüyle yutmakta idi” (Yûsuf, 12/84); Yüzü kapkara kesilir ve kendisi pek öfkelenir* i en-Nahl, 16/58);

Hani o kederli olduğu halde dua etmişti” (el-Kalem, 68/48).

Gayz, gazabın aslını teşkil eder. Çoğunlukla bunlar bir arada bulunurlar. Fakat aralarında bir fark vardır. Çünkü, gayz’ın etkisi organlar üzerinde gö­rülmez. Gazab ise böyle değildir. Herhangi bir fiil ile birlikte onun etkisi mut­laka organlar üzerinde ortaya çıkar. İşte bundan dolayı gazab, şanı yüce Al­lah’a İzafe edilmiştir. Zira gazab, şanı yüce Allah’ın kendilerine gazab olu­nanlara fiillerinden ibarettir. Bazıları da gayz’ı gazab ile tefsir etmişlerdir ki, pek iyi bir açıklama değildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [140]

  1. İnsanları Affetmek:

Yüce Allah’ın: “İnsanları bağışlarlar” buyruğunda geçen insanlan affet­mek (bağışlamak), -insanın hakkının bulunduğu ve affetmesinin caiz olduğu hallerde- çeşitli hayır türlerinden daha üstündür. Her hangi bir cezayı haket-mekle birlikte bu ceza kendisine verilmeyen her kişi affedilmiş demektir.

“İnsanlar” buyruğunun anlamı hakkında da farklı görüşler vardır. Ebu’l-Âliye, el-Kelbî ve ez-Zeccâc, “İnsanları bağışlarlar” buyruğu ile kölelerinin bağışlanmasının kastedildiğini söylemişlerdir. îbn Atiyye der ki: Bu bir örnek olmak üzere güzel bir şeydir. Çünkü, köleler hizmet eden insanlardır. Ve köleler çokça hata ederler. Onlara da güç yetirmek kolay bir iştir. Onlara rahat­lıkla ceza verilebilir. İşte bundan dolayı bu buyruğu tefsir edenler, buna bu­nu örnek vermişlerdir. Meymûn b. Mehrân’dan rivayet edildiğine görev bir-gün cariyesi, içinde sıcak yemek bulunan bir kab getirir. Yanında da misa­firleri vardı. Bu cariye’nin ayağı birşeye takıldı ve yemeği Meymûn’un üze­rine döktü. Meymûn onu vurmak isteyince cariye: Efendim sen yüce Allah’ın: “Öfkelerini yenerler* buyruğunun gereğini yerine gelir. O: Getirdim deyin­ce, bu sefer; Ondan sonra gelen: “İnsanları bağışlarlar” buyruğunun gere­ğini yerine getir, dedi. Meymûn yine: Seni affettim deyince, bu sefer cariye: “Allah iyilik edenleri sever * buyruğunu okudu. Meymûn: Ben de sana iyi­lik ediyorum. Allah rızası için hürsün, deyiverdi. Benzeri bir olay, el-Ahnef b. Kays’dan da rivayet edilmiştir. Zeyd b. Eşlem de şöyle açıklamıştır: “İn-sanlarn bağışlarlar.” Onların zulümlerini ve onların kötülüklerini affederler, demektir. Bu da genel bir açıklama olup, âyetin zahirinden anlaşılan budur.

Mukatil b. Hayyân bu âyet-i kerime hakkında şunları söylemektedir: Bi­ze ulaştığına göre, Rasûiullah (say) bu buyruk ile ilgili olarak şöyle buyur­muştur: “Şüphesiz ki bunlar, -Allah’ın koruduğu kimseler müstesna- ümme­timin arasında pek azdır. Halbuki geçmiş ümmetlerde böyleler! pek çoktu. [141]

Şanı yüce Allah, böylelikle kızgınlık esnasında bağışlayan kimseleri öv-gü ile zikredip: “Ve onlar kızdıkları zaman bağışlayanlardır” (eş-Şûrâ, 42/37) dîye buyurmaktadır. Öfkelerini yenen kimseleri de “insanları bağış­larlar” buyruğu ile övmektedir. Ayrıca bu hususta iyilik yapanları sevdiğini de bildirmektedir.

Öfkeyi yenmek, insanları affetmek, kızgınlık esnasında kişinin kendisine hakim olması hakkında birtakım hadis-i şerifler varid olmuştur. Şüphesiz ki bu, en büyük ibadetlerden ve nefse karşı cilıad türündendir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Güçlü kuvvetli kimse, herkesin sırtını yere getiren kim­se değildir. Fakat asıl güçlü ve kuvvetli kişi, kızgınlık anında kendisine ha­kim olandır, ” [142] Yine Peygamber (sav) şöyle buyurmaktadır: “Kulun, yuttuklan arasında Allah uğrunda yuttuğu bir yudum öfkeden daha büyük ecri bulu­nan ve kul için ondan daha hayırlı olan hiçbirşey yoktur.” [143] Enes’in de ri­vayetine göre bîr adam; Ey Allah’ın Rasûlü, herşeyden en çetin olan şey ne­dir? diye sorunca, Hz. Peygamber; “Allah’ın gazabıdır” diye buyurmuş; adam: Peki Allah’ın gazabından koruyan nedir? diye sorunca, Hz. Peygam­ber ona: “Kızma!” diye emir vermiştir.[144]

el-Ircî der ki:

“Öfkelendiğin zaman vakur ol ve yut Öfkeni

Ne söylediğini basiretle görür ve işitirsin

Kendisi sebebiyle yüce İlâhımızın senden razı olup seni yükseltecek olan

Bir anlık sabra kendini mecbur etmen, şeref olarak sana yeter,”

Urve b. ez-Zübeyr de affetmek hakkında şöyle demiştir:

“Şan ve şerefe ulaşamaz bazı topluluklar, üstün şerefli olsalar dahi Kendileri zelil kılınmadıkça bir takım kimselere karşı aziz olsalar dahi Ve onlara hakaret edilmedikçe renklerin parıldar olduğunu görürsün Ancak onların hu affedişleri zilletten dolayı bir affetmek değil ikramdan

dolayı bir affetmek olmalıdır.”

Ebû Dâvûd ile Ebû İsa et-Tirmizî’nin, Sehl b. Muâz b. Enes el-Cühenî’den, onun babasından rivayete göre Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Her kim gereğini yerine getirebilecek gücü bulmakla birlikte bir öfkeyi yutacak olur­sa, Kıyamet günü Allah herkesin gözü önünde onu çağırır ve dilediği huri­lerden seçmekte muhayyer bırakır.” (Tirmizî) dedi ki: Bu hasen, garip bir ha­distir.”[145]

Enes b. Malik de Peygamber (sav)’dan şöyle buyurduğunu rivayet etmek­tedir: “Kıyamet günü olunca, bîr münadi şöyle seslenir: Ecrini vermek Allah’a ait olan kimseler cennete girsin. Şöyle denilir: Ecrini vermek Allah’a ait olan kimlerdir? Bu sefer, insanları affedenler kalkarlar ve hesapsız olarak cen­nete giderler.” Bunu da el-Maverdî zikretmektedir.[146]

Îbnü’l-Mubârek der ki: Ben, Mansur’un yanında oturuyordum, Bir adamın öldürülmesini emretti. Ey mü’minlerin emiri dedim. Rasûlullah (.say) şöyle bu­yurmuştur: “Kıyamet günü oldu mu, bir münadi aziz ve celil olan Allah’ın hu­zurunda şöylece seslenir: Her kimin Allah nezdinde karşılığını alacağı bir lü­tuf ve ikramı varsa, haydi öne çıksın. Bu sefer bir günahı affedenden başka kimse Öne çıkmaz.” Bunun üzerine serbest bırakılmasını emretti. [147]

4- Allak, İyilik Edenleri Sever;

Yüce Allah’ın: “Allah iyilik edenleri sever” buyruğu; Allah onların iyilik­lerine karşılık onları mükâfatlandırır, demektir. Serî es-Sekatî der ki: İhsan (iyi­lik) imkân vaktinde iyilik yapmanda. Çünkü her zaman ihsan yapmak imkâ­nını bulamazsın. Şair de şöyle demiştir:

“Gücün yettiği vakit bir hayır İşlemekte çabuk tut elini Çünkü sen her zaman güç yetirebilecek değilsin.”

Ebu’l-Abbas el-Cummânî de şu beyitlerinde ne güzel söylemiştir:

“Her vakit ve her zamanda mümkün olmaz

İyilik yapabilme fırsatları doğmaz

Böyle bir fırsat ve imkân doğdu mu, çabuk tut elini, koş iyiliğe

Bir gün imkân bulamayacaksın korkusuyla.”

Bakara Sûresi’nde (2/58. âyet, 9- başlıkta) muhsin ve ihsan’a dair açıkla­malar geçmiş bulunduğundan bunları tekrarlamanın bir anlamı yoktur. [148]

  1. Ve onlar ki, çirkin bir iş yaptıklarında yahut kendilerine zul­mettiklerinde Allah’ı anarlar ve hemen günahlarının bağışlan­masını dilerler. Zaten günahları Allah’tan başka kini bağışlar ki? Ve onlar, yaptıklarında bile bile ısrar da etmezler.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız:

  1. Âyetin Nüzul Sebebi:

Yüce Allah: “Ve onlar ki, çirkin bir iş yaptıklarında yahut kendilerine zulmettiklerinde…” buyruğuyla bir önceki âyette sözü eden kesimden da­ha aşağıda bir başka kesimi sözkonusu etmekte ve rahmet ve lütfuyla bun­ları da onlara katmaktadır. Burada sözü edilenler, tevbe eden kimselerdir.

tbn Abbas, Atâ yoluyla gelen rivayetinde şöyle demektedir: Bu âyet-i keri­me -Ebû Mukbil künyeü- hurmacı Nebhân hakkında nazil olmuştur. Ona, gü­zelce bir kadın gelmiş, o kadına hurma satmıştı. Kadını alıp kucaklamış, öp­müştü. Fakat yaptığına pişman olup, Peygamber (sav)’m huzuruna gitmiş, du­rumu ona anlatınca, bu âyet-î kerime nazil olmuştu.

Ebû Dâvûd et-Tayâlisî de Müsned’inde, Ali b. Ebi Talib (r.a )’dan şöyle de­diğini nakletmektedir: Bana Ebu Bekir anlattı. -Ki, Ebu Bekir doğru söylemiş­tir- Rasûlullalı (sav) şöyle buyurdu: “Bir kul, bir günah işledikten sonra, ab-dest alır, iki rekat namaz kılar, sonra da Allah’tan mağfiret dileyecek olursa, mutlaka Allah ona mağfiret buyurur. Daha sonra şu: “Ve onlar ki, çirkin bir iş yaptıklarında veya kendilerine zulmettiklerinde Allah’ı anarlar ve he­men günahlarının bağışlanmasını dilerler” âyeti ile diğer âyeti yani “Kim bir kötülük yapar yahut kendisine zulmeder de…” (en-Nisâ, 4/110) âyetini okudu. Bu hadisi Tirmizî de rivayet etmiş ve: Hasen bir hadistir demiştir.[149]

Bu, umumî bir buyruktur. Âyeti kerime, kimi zaman özel bir sebep do­layısıyla nazil olur, sonra da bu işi yapanı, yahut ondan fazlasını yapanı da kapsayabilir.

Şöyle de denilmiştir: Bu âyet-i kerime, bir gazaya gitmek üzere çîkan bir Sakifli’nin ensardan bir arkadaşım aile halkına bakmak üzere görevlendirme­si üzerine nazil olmuştur. Ensardan bıraktığı bu kişi, bu hususta Sakifliye ha­nımının üzerine hücum etmek suretiyle ihanet etmişti. Kadın kendisini .savu­nurken elini öpmüş ancak, bu yaptığına da pişman olunca, pişmanlık duyup tevbe ederek insanlardan kaçıp (dağlarda) dolaşmaya koyuldu. Sakifli kişi evi­ne dönünce, hanımı ona arkadaşının yaptığını bildirdi. O da arkadaşını ara­maya çıktı. Nihayet adamı alıp Ebu Bekir ve Ömer’in yanına onların nezdin-de bir kurtuluş bulur ümidiyle götürdü. Ebu Bekir’le Ömer, o kişiyi azarla­dılar. Daha sonra Peygamber (sav)’m yanına gidip ona arkadaşının yaptığı­nı haber vermesi üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu. Ancak, naklettiğimiz hadis-i şerif dolayısıyla âyetin umumî olması daha uygundur.

İbn Mes’ud’dan rivayet edildiğine göre, ashab-ı kiram: Ey Allah’ın Rasûlü demişler, îsrailoğulları Allah katında bizden daha üstün idiler. Çünkü onlar­dan günah işleyen bir kimsenin bu günahı sabahleyin evinin kapısı üzerin­de yazılı olduğu görülürdü. Bir rivayette ise, o günahının kefTareti evinin eşi­ği üzerinde yazılı bulunurdu: Burnunu kes, kulağını kopar, şu işi yap gİbL Yüce Allah da bu âyet-i kerimeyi İsrail oğullarına yapılan bu uygulamanın ye­rine bir bedel, bir genişlik ve bir rahmet olmak üzere indirdi. Yine rivayet olunduğuna göre İblis, bu âyet-i kerime nazil olunca ağlamış.

Çirkin iş (:el-Fâhişe), her masiyet hakkında kullanılır. Bununla birlikte özel olarak zina hakkında çokça kullanılmıştır. O kadar ki, Cabir b. Abdullah ve es-Süddî bu âyet-i kerimedeki bu kelimeyi “zina” diye tefstr etmişlerdir.

“Yahut kendilerine zulmettiklerinde” buyruğundaki “yahut” anlamını ve­ren “ev”\n, “ve” anlamında olduğu söylenmiştir, maksat ise kebâirden aşağı olan küçük günahlardır.

“Allah’ı anarlar.” Yani, onun cezasından korkmayı ve O’rtdan hayayı ha­tırlarlar ed-Dahhâk: Allah’ın huzurunda o en büyük sunuluşu hatırlarlar dİ-ye açıklamıştır,

Bunun, kendi kendilerine Allah’ın bunu kendilerinden soracağım düşünürler, anlamına geldiği de söylenmiştir ki, bu açıklamayı el-Kelbî ve Muka-til yapmıştır. Yine MukatU’den nakledildiğine göre: Onlar, günah işledikle­rinde dilleriyle Allah’ı hatırlarlar, demektir.

“Ve hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler.” Günahları dolayısıy­la bağışlanma isterler. Bu anlamı, yahut bu lafzı ihtiva eden her bir dua is­tiğfardır.

Bu sûrenin baş taraflarında (3/16-17. âyetlerin tefsirinde) seyyidü’l-istiğ-fâr (istiğfâr’ın başı, en üstünü) geçmiş ve onun vaktinin seher vakitleri oldu­ğu belirtilmiştir. İstiğfar büyük bir iştir. Sevabı da büyüktür. O kadar ki, Tir-mizî, Peygamber (sav.)’dan şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: “Her kim: Kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan, Hay ve Kayyûm olan Allah’tan mağfiret dilerim ve O’na tev-be ederim, diyecek olursa, o, savaştan kaçmış olsa dahi günahları bağışla­nır.[150]

Mekhûl de Ebû Hureyre’den şöyle dediğini rivayet eder: Ben Rasûlullah (sav)’dan daha çok istiğfar ederek mağfiret dileyen bir kimse görmedim. Mek­hûl de der ki: Ben de Ebû Hureyre’den daha çok istiğfar edip bağışlanma di­leyen kimse görmedim. Mekhûl’ün kendisi de çokça istiğfar edip bağışlan­ma dileyen bir kimse idi.

İlim aclamlanmız derler ki: Asıl istenen istiğfar, günah üzere ısrann düğüm­lerini çözen ve manası kalpte yer eden istiğfardır. Yoksa dil ile söylenen ba­ğışlanma dileği değildir. Diliyle “estağfurullah” demekle birlikte, kalbiyle masiyetî üzere ısrar edenin istiğfarı ise, ayrıca bir istiğfarı gerektirmektedir. Ve onun işlediği küçük günahı da büyük günahlara katılır. Hasan-ı Basrî’den şöyle dediği rivayet edilmektedir: Bizim istiğfarımızın da ayrıca istiğfara ihtiyacı vardır. Derim ki: O, bunu kendi dönemi hakkında söylemektedir. Ya bizim bu zamanımızda alay edercesine, hafife alırcasına günahından ötürü Allah’tan bağışlanma dilediği iddiasıyla teşbihini elinde tuttuğu halde günah­tan vazgeçmemek kararlılığında ve zulme abanmış haliyle İnsanların görül­düğü şu bizim zamanımız hakkında ne denilir! Kur:ân-ı Kerîm’de ise: “Allah’ın âyetlerini alaya a^maym* (el-Bakara, 2/231.) diye buyurulmaktadır ki, buna dair açıklamalar daha önceden (.2/67 ile 231- âyetlerin tefsirinde) geçmiş bu­lunmaktadır. [151]

  1. Günahları Bağışlayan Yalnız Allah’tır:

Yüce Allah’ın: “Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlar ki?” buy­ruğu, masiyeti bağışlayıp, onun cezasını ortadan kaldıran Allah’tan başka kim­se yoktur demektir.

“Ve onlar, yaptıklarında bile bile ısrar da etmezler.” Yani, yaptıkları (hata­lar) üzere sebat etmez ve kararlı olmazlar. Mücahid der ki: Bunu devam et­tirip gitmezler, demektir. Ma’bed b. Subaylı da der ki: Ali (r.a) yanında oldu­ğu halde Osman (r.a)’ın arkasında namaz kıldım. Bize dönüp şöyle dedi: Ben abdestsiz namaz kıldım. Daha sonra gidip abdest aldı ve namaz kıldı.

“Ve onlar yaptıklarında bile bile ısrar da etmezler” buyruğunda sözü ge­çen ısrar, kalp ile bir işi yapmaya karar vermek ve onu işlemeyi terk etme­mektir. Dinarların üzerini bağladı, ifadesi de buradan gelmek­tedir. eİ-Hutay’a da atlan vasfederek şöyle demektedir:

“Yavaşlamış atların arkalarından kamçılarla gittiklerinde (koşmalarında)

sebat gösteren o atların tersleri kurur, Yapışır birbirine ve siyaha çalan bir renk alır.”

Katade der ki: Israr, masiyetler üzerinde sebat göstermek demektir. Nite­kim şair şöyle demektedir:

“Dar yollarının sakladıklarını geceleyin ısrarla işler Kalbiyle (günaha) ıarar edip aldatan her kişinin vay haline!”

Sehl b. Abdullah der ki: Cahil ölüdür. Unutkan ise uykudadır. Asi sarhoş­tur, günahı üzere ısrar eden helak olmuştun Israr etmek, sonraya ertelemek­tir. Sonraya ertelemek, yarın tevbe ederim demektir. Bu da nefsin bir iddi­asıdır. Hem yarına kendisi malik değilken yarın nasıl tevbe edebilir?

SehPden başkaları da şöyle demiştir: İsrar, tevbe etmemeye niyet etmek­tir. Eğer samimi bir şekilde tevbe etmeyi niyet- edecek olursa, o ısrar eden bir kişi olmaktan çıkar.

Ancak, Sehl’in görüşü daha güzeldir. Peygamber (sav)’dan da: “(Günaha) ısrar ile birlikte tevbe olmaz” buyurduğu rivayet edilmiştir.[152]

  1. Kur’ân Üzerinde Tefekkürün Tevbe Etmekteki ve Günahlardan Kaçınmaktaki Rolü:

İlim adamlarımız der ki; Kişiyi tevbeye ve günahlar üzerinde ısrardan vaz­geçmeye iten, aziz ve gaffar olan Allah’ın Kitab’ı, şanı yüce Rabbimizin sö­zünü ettiği cennetin niteliklerine ve itaatkârlara vadettiklerine dair açıklamalan, cehennem azabı ile isyankârlara yaptığı tehditleri üzerinde devamlı düşünmektir. Bir kişi, bu şekilde tefekkürünü sürdürür ve Allah’tan korkma­sı ve nimetlerini umması güç kazanıncaya kadar devam ettirirse, yüce Allah’a nimetini umarak, azabından korkarak dua eder. Allah’ın nimetlerini umup, azabından korumak ise, korku ve ümidin bir semeresidir. Kişi, bunun saye­sinde Allah’ın cezasından korkar, Onun mükâfatını umar. Doğruya ulaşmak başarısını ihsan eden ise şanı yüce Allah’tır.

Şöyle de denilmiştir: Kişiyi tevbeye ve günahlardan vazgeçmeye iten, gü­nahların -öldürücü zehirler olmalarından ötürü- çirkinliklerine ve zararları­na Allah’ın mutluluğa iletmek istediği kimseye ilâhî bir yolla dikkatini çek­mesidir.

Derim ki: Bu, sadece lafızda bir ayrılıktır. Anlam itibariyle (öncekinden) bir farklılık ihtiva etmiyor. Çünkü insan, ancak yüce Allah’ın insanın dikka­tini çekip uyarması sonucunda Allah’ın vaidleri ve tehditleri üzerinde tefek­kür eder. Kul, yüce Allah’ın başarı ihsan etmesi sonucunda kendi nefsine ba­kıp işlemiş olduğu günahlarla ve hatalarla dolup taştığını fark edip, bundan dolayı da kusurlarına pişmanlık duyarak, şanı yüce Allah’ın cezasından kor­karak, geçmişte yaptıklarının benzerini terke koyulacak olursa, ancak ona: “Tevbe eden kimse” demek mümkündür. Eğer bu şekilde olmayacak olursa, artık bu, masiyet üzerinde ısrar eden ve helak oluşun sebeplerini terketme-yen bir kimse olur. Seni b. Abdullah der ki: Tevbe edenin alâmeti, işlemiş ol­duğu günahından dolayı, -Tebûk Gazası’nda geriye kalan üç kişi gibi (Bk. et-Tevbe, 9/118)- yiyecek ve içecekten kesilmesidir. [153]

4- Allah’ın Bağışlayıcılığı;

Yüce Allah’ın: “Ve onlar, yaptıklarında bile bile ısrar da etmezler” buy­ruğu ile ilgili çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Bunun, yani onlar, günahla­rını hatırlayıp onlardan tevbe ederler anlamına geldiği söylenmiştir, en-Nehhâs, bu güzel bir görüştür demektedir.

“Onlar bile bile…” buyruğunun, Benim günah işlemeyi cezalandıracağımı ısrarla bile bile… anlamına geldiği de söylenmiştir.

Abdullah b. Ubeyd b. Umeyr der ki: Onlar, eğer tevbe ettikleri takdirde, Allah’ın çla tevbelerini kabul edeceğini bilirler, demektir. Yine: Onlar, günah­larından dolayı mağfiret dileyecek olursa, günahlarının bağışla nacağım bi­lirler anlamındadEr, diye de açıklanmıştır. Bir başka açıklamaya göre de, on­lar, Benim kendilerine neleri haram kıldığımı bile bile yapmazlar. Bu açık­lamayı da İbn İshâk yapmıştır. İbn Abbas, el-Hasen, Mukatii ve el-Kelbî der­ler ki: Onlar, günah üzerinde ısrarın zararlı, onu terk etmenin, o günahı sür­dürmekten daha hayırlı olduğunu bilirler (ve bundan dolayı da günahtan vaz­geçerler). el-Hasen b. el-Fadl da der ki: Onlar, günahları bağışlayan bir

Rabblerinin bulunduğunu bilirler.

Derim ki: el-Hasen b. el-Fadl bu açıklamayı, Ebu Hureyre (ra)’ın rivayet ettiği şu hadisten almıştır Peygamber (sav) aziz ve celil olan Rabbinin şu buy­ruğunu bize aktarmıştır: “Kul, bir günah işler ve: Allah’ım günahımı mağfiret buyur derse, şanı yüce ve mübarek olan (Allah) da şöyle buyurur; Kulum bir günah işledi ve o, günahı bağışlayan ve günah dolayısıyla sorumlu tutan bir Rabbinin bulunduğunu bildi. Sonra bir daha günah işleyip de tekrar: Rabbim, bana günahımı bağışla, diyecek olursa -yine benzeri sözleri iki defa daha tek­rarlayıp- sonunda şöyle buyurur: İstediğini işle, Ben sana günahını bağış­ladım.” Bu hadisi Müslim rivayet etmiştir.[154]

Bu buyrukta, tekrar günaha dönmek suretiyle tevbenin bozulmasından sonra yapılan tevbenin sahih oluşuna bir delil vardır. Çünkü, birinci tevbe bir itaatti. Bu ise geçip gitmiş ve sıhhatli bir şekilde gerçekleşmiştir. Kul, ikin­ci bir günahı işledikten sonra bir daha yeni bir tevbeye muhtaçtır. Günaha dönmek, her ne kadar onu ilk işlemekten daha çirkin ise de bu böyledir. Çün­kü, günahı tekrarlamakla günaha bir de tevbesini bozmayı ilave etmiş olur. O halde tekrar revbeye dönmek ilk tevbeden daha iyidir. Eira kul, böylelik­le kerim olan ve kendisinden başka günahları bağışlayacak kimsenin bulun­madığı O yüce zatın kapısına ısrarla gitmeyi ilave etmiş olur.

Hadis-i şerifin sonunda yer alan: “Dilediğini yap” ifadesi, konuyla ilgili açıklayıcı görüşlerin birisine göre, ikram ve lütufkârlık anlamında bir emir­dir. Dolayısıyla bu, yüce Allah’ın: “Oraya esenlikle giriniz” (el-Hicr, 15/46) buyruğu kabilindendir. Hadisin sonundaki ifadeler, muhatabın geçmişte iş­lemiş olduğu günahlarının bağışlanmış olduğunu ve şanı yüce Allah’ın izniy­le de gelecekte yapacağı iğlerinde de Allah tarafından korunmuş olacağını haber vermektedir. -Bu âyet-i kerimeyle bu hadis-i şerif, günahı itiraf edip günahtan dolayı Allah’tan bağışlanma dilenmenin çok büyük faydalar sağ­ladığına delil teşkil etmektedir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz ki kul, günahını itiraf edip de sonra yüce Allah’a tevbe edecek olursa, Allah da onun tevbesini kabul buyurur.” Bu hadisi Buhârî ve Müslim Sahihlerin­de rivayet etmişlerdir.[155]

Bîr şair de şöyle demektedir:

“Yiğit affedilme hakkını kazanır itiraf ederse Yapıp işlediği günahlarını.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“İtiraf et günahını, sonra affedilmesini dile Çünkü günahı inkâr şeklindeki inkâr, iki günahtır.”

Müslim’in Sahih’inde de Ebu Hureyre’in şöyle dediği rivayet edilmektedir. Rasûlullah (sav) buyurdu ki; “Nefsim elinde olana yemin ederim ki, eğer gü­nah işlemeyecek olursanız, Allah sizi yok eder; (sizin yerinize) günah işleyip mağfiret dileyecek ve (Allah’ın da.) kendilerine mağfiret edeceği bir toplum getirir.”

İşte “el-Kitabu’l-Esnâ fi Şerh-i Esmaillahi’l-Hüsnâ” adlı eserimizde de açıklamış olduğumuz gibi» şanı yüce Allah’ın Gaffar ve Tevvâb isimlerinin an­lamlan budur. [156]

  1. Çeşitli Günahlardan Tevbe Şekli:

Tevbesi yapılan günahlar, ya küfür ve inkârdır yahut başka günahlardır. Kâfirin tevbesi, geçmişteki küfür ve İnkârına pişmanlık duymakla birlikte iman etmesidir. Yalnızca iman etmek, tevbenîn kendisi değildir.

Küfrün dışındaki günahlar ise ya yüce Allah’ın bir hakkıdır, ya ondan baş­kalarının bîr hakkıdır. Yüce Allah’ın hakkından tevbe için günahı terketmek yeterlidir. Şu kadar var ki, bir takım günahlardan tevbe hususunda yalnızca o günahı terk etmeyi şeriat yeterli görmemiştir. Aksine, kimi günahlardan tev-beye -namaz ve oruçta olduğu gibi- ancak kaza etmeyi, kimisinde de yemin, zihar ve benzeri keffaretlerde olduğu gibi keffarette bulunmayı da ilave et­miştir.

İnsanların haklarıyla ilgili günahlardan tevbeye gelince, bu hakların sahiplerine ulaştırılması kaçınılmazdır. Eğer, bu hak sahipleri bulunamaya­cak olursa, onlar adına bu hakları sadaka olarak verilir. Fakirliği dolayısıy­la üzerindeki haktan kurtulabilme imkânını bulamayan bir kimsenin de Al­lah tarafından affedilmesi umulur; O’nun lütfü zaten çok yaygındır. Çünkü O, nice nice hak ve mükellefiyetleri sahipleri adına kendisi yerine getirmiş ve nice nice günahları hasenata dönüştürmüştür, İleride (el-Furkan, 25/70. âyetin tefsirinde) bu hususa dair daha geniş açıklamalar gelecektir. [157]

  1. Günahını Hatırlamayan ve Bilmeyen Kimsenin Tevbe Etmesi:

Kişi, günahını hatırlamıyor ve bilmiyor ise, muayyen olarak o günahtan tev­be etme yükümlülüğü yoktur. Bununla birlikte bir günah işlediğini hatır-

U) Müslim, Tevbe 11 {ayrıca bk. 9, 10); Tirmizİ, Deavâı ?8, Sıfatu’l-Cenne 2; Müsned, I, 289, II, 305, V, 414

Jayacak olursa, ondan dolayı tevbe etmesi gerekir. Hocamız Ebu Muhammed Abdulmu’tî el4skenderânî’nin -Allah ondan razı olsun- naklettiğine göre, pek çok kimse, İmam el-Muhasİbînin (bu husustaki görüşlerini) yanlış yorumlamış­lardır. Bunların yorumuna göre; İmam el-Muhasibî, -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- tür olarak masiyetlerden tevbe etmenin sahih olmayıp genel olarak bütün masiyetlerden pişmanlık duymanın yeterli olmayacağı, bununla birlikte kişinin, azasıyla yapmış olduğu her bir fiilden ve kalbi ile işlemiş olduğu her bir günah­tan muayyen olarak tevbe etmesi kaçınılmaz olduğu görüşündedir. Bunu yanlış anlayanlar, Muhasibimin böyle dediğini kabul ederler.

Oysa onun maksadı böyle değildir. Onun sözlerinden de bu anlaşılmaz. Aksine mükellef, eğer fiillerinin hükmünü bilecek olursa ve neyin masiyet olduğunu bilip masiyet olmayandan ayırdedebilecek olursa, bu kişinin bütün bildiği günahlarından tevbesi sahih olur. Eğer o, geçmişte yapmış ol­duğu fiilin bir masiyet olduğunu bilmiyor ise, ne genel olarak, ne de Özel olarak o günahından dolayı tevbe etmesine imkân yoktur.

Meselâ, bir kimse faiz çeşitlerinden birisini işleyip durmakla birlikte, bunun bir faiz olduğunu bilmiyor ise, şanı yüce Allah’ın: “Ey iman edenler! Allah’tan korkun, faizden arta kalanı da bırakın. Eğer mü’minler iseniz. Şayet böyle yapmazsanız Allah ve Rasâlü tarafından size karşı savaş açıl­dığım 6i/m”Cel-Bakara, 2/278-279) buyruğunu işitince bu tehdit kendisine ağır gelir ve kendisinin faiz almaktan uzak olduğunu zanneder. Ancak şu an­da faizin hakikatini öğrenip de geçmiş günleri üzerinde düşünüp değerlen­dirme yaptığında, daha önceki zamanlarda böyle birşeye çokça bulaştığını öğrenecek olursa, bu kimsenin şu anda bütün bu yaptıklarından pişmanlık duyması sahihtir. Bu işleri yaptığı vakitleri tayin etmek yükümlülüğü yoktur. İşte gıybet, nemime (laf taşıyıcılık) ve buna benzer haram olduklarını bil­mediği diğer bütün günahları işleyen herkesin durumu böyledir.

Kulun, bilgi sahibi olup geçmiş konuşmalarını tetkik edince, genel olarak bunların hepsinden tevbe etmesi, şam yüce Allah’ın hakkına karşı kusurlu davranışından pişmanlık duyması ve zulmettiği kimselerden helallik dileyip de o kimselerin de genel olarak ondaki haklarını gönül hoşluğu ile helal edip haklarından vazgeçmeleri caizdir. Çünkü, böyle bir şey, meçhul olan bir malı hibeye benzer.

Şimdi kulun cimriliğine, hakkını istemeye, tutkunluğuna rağmen durumu {.yani bilinmeyen bağışının kabulü.) sözkonusu olduğuna göre, ya itaatte bu­lunup sebeplerini takdiri lütfeden, küçüğüyle büyüğüyle masiyetleri af­feden kerimler keriminin günahları bağışlaması hakkında ne denir! Yine Ho­camız, -Yüce Allah’ın rahmeti üzerine olsun- der ki: İşte İmam (el-Muhasi-bîVnin maksadı budur. Üzerinçle dikkatle düşünenlerin sözlerinin ifade et­tiği anlamın bu olduğunu görürler. Herhangi bir kimsenin yanlış olarak an-

layıp zannettiği gibi, herbir fiil, hareket ve durak için ayrı ayn ve muayyen olarak pişmanlık duymaya gelince bu, aklen caiz olmakla birlikte Şer1an vukuu sözkonusu olmayan teklif-i mâ lâ yutak (güç yetirilemeyen şeyleri yerine getir­mekle mükellef tutmak) kabilindendir. Bu yanlış anlamaya göre, tevbe ede­cek olanın, içki içerken kaç yudum aldığını, zina ederken kaç defa hareket ettiğini, haram bir işi işlemek için kaç adım attığım da bilmesi gerekir. Oy­sa hiçbir kimsenin buna gücü yetmez ve bu şekilde tafsilatlı olarak hiçbir kim­senin günahından tevbe etmesi beklenemez. İleride Nisa Sûresi’nde ve baş­ka yerlerde (en-Nisâ, 4/17-18; Tâ-Hâ, 23/82, âyet…) tevbenîn şartlan ve tevbenin hükümlerine dair daha geniş açıklamalar, yüce Allah’ın izniyle-gelecektir. [158]

  1. Kişinin Kalbi Kararlarından Sorumluluk Derecesi:

Yüce Allah’ın: ” ısrar da etmezler™ buyruğunda sünnetin kılıcı, ümmetin lisanı, Kadı Ebu Bekr b. eL-Tayyib’in söylemiş olduğu; İnsan kalbinde yap­mak üzere kararlaştırıp kendisini hazırladığı ve azmetmiş olduğu masiyetler-den sorumlu tululur, şeklindeki görüşünün lehine açık bir belge ve kafi bir delil vardır.

Derim ki: Kur’ân-ı Kerimde yüce Allah şöyle buyurmaktadır: aKim ora­da zulme meyletmeyi ve ilhadı isterse Biz ona acıklı azapdan tattırırız” (el-Hac, 22/25) bir başka yerde de: “Sonunda (o bahçeleri) kapkara kesiliver­di” (el-Kalem, 68/20.) buyruğu ile de bahçe sahiplerinin kararları sebebiyle fiilen onu uygulamaya koymadan cezalandırıldıkları beliitilmektedû ki, ileride buna dair açıklamalar da gelecektir. Buhârî’deki hadise göre de Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “İki müslüman kılıçlarıyla karşı karşıya gele­cek olurlarsa, katil de maktul de cehennemdedir” Ashâb: Ey Allah’ın Rasûlü, katili anladık. Maktul ne diye? diye sorunca, Hz. Peygamber şu cevabı ver­di: “Çünkü o da arkadaşını öldürmeyi arzu ediyordu,”[159]

Böylelikle Hz. Peygamber, cehennem azabı tehdidini arkadaşını öldürmeyi arzulamasına bağlamaktadır. Bu da bu konuda karar vermek dernektir. Biz­zat silahını çekmesini de hükümsüz kılmaktadır;

Bundan daha açık bir delil ise, Tirmizî’nin, Ebu Kebşe el-Elnarî!den mer-ftT olarak rivayet edip, sahih olduğunu belirttiği şu Iıadis4 şeriftir: “Dünya dört kişiyedir. Yüce Allah, birisine bir mal ve bir ilim vermiş, o da bu husus­ta Rabbinden sakınır, bu yolla akrabalık bağım gözetir; malında Allah’ın hakkının bulunduğunu da bilir. Bu mevkilerin en üstünündedir. Birisine de yüce Allah bir ilim vermiş fakat mal vermemiştir. Bu kimse de samimi bir niyet­le der ki: Eğer malım olsaydı filan kişinin amel ettiği gibi ben de malımda amel ederdim. Bu da niyeti ile (ecir alır) ve her ikisinin de ecri birbirine eşittir. Bir kimseye de yüce Allah mal vermekle birlikte ilim vermemiş olur. Bu da bil­gisizce malını gelişi güzel kullanır. Malı hususunda Rabbinden korkmaz, onunla akrabalık bağım gözetmez, Allah’ın o malında bir hakkının bulun­duğunu bilmez. Bu ise, mevkilerin en kötüsündeîiir. Bir kişiye de Allah mal da vermemiş, ilim de vermemiş olur. Bu kişi de: Eğer benim bir malım bulunmuş olsaydı, filan kişinin o malına yaptığı uygulamanın bir benzerini yapardım der. İşte bu kişi de niyetinin karşılığını alır. Bunun da, ötekinin de vebali eşittir.”[160]

İşte Kadı i(Ebu Bekir b. et-Tayyib)’in kabul etmiş olduğu bu görüş, genel olarak selefin ve fukahâ, muhaddis ve kelâmcılardan ilim ehlinin benimsemiş olduğu görüştür. İnsanın yapmayı tasarladığı bir şeyden dolayı – bu konuda karar verip kendisini buna hazırlamış olsa dahi- bundan dolayı sorumlu tutul­mayacaktır diye iddia eden muhalif kanaatlere de itibar edilmez.

Bu muhalif kanaati savunanların, Hz. Peygamber’!n: “Her kim bir günah işlemek isteyip de onu işlemeyecek olursa, o aleyhine yazılmaz. Eğer onu iş­leyecek olursa, onun için tek bir günah olarak yazılır[161] buyruğunda da bu muhalif kanaatin lehine delil olacak bir taraf yoktur. Çünkü “onu yap­mayacak olursa” buyruğunun anlamı, zikrettiğimiz buyrukların delâleti ile onu işlemeyi kararlaştırırı asa anlamındadır. “Eğer onu işlerse” ifadesinin anlamı ise, yaptığımız açıklamaların da ifade ettiği üzere onu fiilen açığa çıkartır veya işlemeye azmederse anlamındadır. Başarımız Allah’tandır. [162]

  1. İşte onların mükâfatı, Bablerinden bir mağfiret ve altından ır­maklar akan cennetlerdir. Orada ebedi kalacaklardır. İş yapan­ların mükâfatı ne

Şanı yüce Allah, lütuf ve keremi ile samimi ve ihlâsh olarak tevbe edip, günahı üzerinde ısrar etmeyen kimselere günahlarım bağışlayacağını, ifade buyurmaktadır Bu buyruğun, Uhud olayı ile ilişkili olması da mümkündür. Yani, her kim kaçar, sonra da tevbe edip de bu husus üzerinde ısrar et­meyecek olursa, Allah, ona mağfiret edecektir demek olur. [163]

  1. Sizden önce sünnetler gelip geçti. Onun için yer yüzünde ge­zin de yalanlayanların akıbetinin nasıl olduğunu görün!

Bü buyruk, şanı yüce Allah tarafından mü’minlere bir tesellidir.

Sünnetler (sünen) kelimesi, “sünnetlin çoğulu olup, dosdoğru yol demek­tir. “Filan kişi sünnet üzeredir” sözü, o kimse, yanlış herhangi bîr hevâya mey-letmeksizin dosdoğru yol üzeredir, demektir. el-Hüzlî def ki:

“İzlemiş olduğun bir sünnetten dolayı çekinme! Çünkü bir sünneti ilk beğenen kişi, oau izleyendir.*

Sünnet, aynı şekilde kendisine tabi olunan ve uyulan imam, önder kişi de demektir. Meselâ bir kimse, hayır veya şer türünden olsun, bir iş yapıp da o işte ona uyulacak olursa: “Filan kişi iyi ve kötü bir sünnet ortaya koydu” denilir. Şair Lebid der ki:

“Öyle bir aşiretten(im) ti, ataları onlar için bir sünnet belirlemiştir. Zaten her bir kavmin bir sünneti ve bir imamı vardır.”

Sünnet, aynı zamanda ümmet, sünen ise ümmetler anlamındadır. Bu açıklama el-Mufaddal’dan nakledilmiştir. Ayrıca el-Mufaddal, şu beyiti nak­letmektedir:

“İnsanlar, onların fazileti gibi bir fazileti görmediler.

Ve geçmiş sünnetler (ümmetler) arasında da onlar gibisini görmediler.1*

ez-Zeccâc der ki: (Âyet-î kerimede geçen) “sünnetler” in anlamı, sünnet­lerin sahipleri şeklinde olup, muzaf hazfedilmiştir.

Ebû Zeyd de bunun, misaller ve örnekler anlamına geldiğini, Ata ise şe-riatler manasında olduğunu söylemiştir.

Mücâlıid de der ki: “Sizden önce sünnetler gelip geçti” buyruğu ile siz­den önce Âd ve Semûd gibi peygamberlerini yalanlayan kimselerin helak edil­mesi kastedilmektedir.

Âkibet ise, işin nihayeti ve sonu demektir. Buradaki âkibet İle Uhud gü­nü kastedilmektedir. Yani şöyle buyurmaktadır: Ben, Peygamber (.savVın ve mü’minlerin zafere kavuşması, onların düşmanları olan kâfirlerin de helak edilmesi için belirlemiş olduğum va’de gelinceye kadar onlara mühlet veri­yorum, onlara zaman tanıyorum ve onları derece derece azaba yaklaştırıyo­rum. [164]

  1. Bu, insanlar için bir açıklama, takva sahipleri için de bir hi­dâyet ve bir öğüttür.

Burada maksat el-Hasen ve başkalarından nakledildiğine göre Kur’ân-ı Kerîm’dir. Bir diğer görüce göre bununla, yüce Allah’ın: “Sizden önce ümmet ter gelip geçti” buyuruğuna işaret edilmektedir.

“Mev’İza” ise, vaaz ve öğüt demek olup buna dair açıklamalar önceden (el-Bakara, 2/66. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. [165]

139- Gevşemeyin, üzülmeyin. Gerçeklen inanmışsaoız mutlaka siz en üstünsünüz.

Şanı yüce Allah, Uhud günü, aralarından öldürülen ve yaralananlar do­layısıyla onlara taziyede bulunmakta, teselli etmekte; düşmanlarıyla savaşa teşvik edip, acze düşüp güç ve kuvvetlerini de yitirmelerini yasaklayarak: “Gevşemeyin” diye buyurmaktadır.

Yâm\ ey Muhammed’in ashabı! Başınıza gelen bu musibetler dolayısıyla düşmanlarınıza karşı cihad etmek hususunda £aaf göstermeyin, korkaklığa kapılmayın. Ne onların üstünlükleri dolayısıyla, ne de başınıza gelen musi­bet ve bozguna uğramanız dolayısıyla da “üzülmeyin.” Eğer siz, Benim vadimin doğruluğuna “gerçekten inanmış sanı/, mutlaka siy en üstünsü­nüz.” Sonunda güzel âkibet, zafer ve yardımım sizin olacaktır. “(ü|): … sa­nız/ şart edatının {.sebeplilik bildiren: i| ) anlamında olduğu da söylenmiş­tir. (Yani: Siz, en üstünsünüz, çünkü siz inanmışsınız, anlamındadır).

İbn Abbas der ki: Uhud günü Rasûlullah (sav)’ın ashabı bozguna uğradı. Onlar bu halde iken, Halİd b, el-Velid, müşriklerden bir gurup atlı ile birlik­te dağdan dolanıp üzerlerine baskın yapmak arzusu ile geldi. Peygamber (savVda şöyle buyurdu: “Allah’ım, bunlar bizim üzerimize çıkamasınlar! Al­lah’ım, bizim gücümüz ancak Sendendir. Allah’ım, bu beldede bu topluluk­tan başka Sana ibadet eden yoktur” diye buyurdu. Bunun üzerine yüce Aİ-lah’da bu âyeoi kerimeleri indirdi. Müslümanlardan bir gurup okçu da yer­lerinden kalkıp dağa tırmandılar ve bozguna uğratmcaya kadar müşriklerin atlılarına ok attılar, İşte yüce Allah’ın: “Siz en üstünsünüz” buyruğunda kastedilen de budur. Yani, Uhud’daki yenilgiden sonra, düşmanlarına karşı galip gelenler sizlersiniz, demektir.

Artık bundan sonra müslümanlar, ne kadar asker ve ordu sevk edip çıkar-dılarsa, Rasûlullah (sav) döneminde karşılaştıkları her orduya karşı mutlaka zafer kazandılar. Rasûlullah (sav)’dan sonra, ashabı kiramdan bir kişinin da­hi bulunduğu her bir orduda da yine onlar muzeffer oluyorlardı. İçte bütün şu beldeler de Rasûlullah (sav)’ın ashabı döneminde fethedilmiştir. Onların dünyadan ayrılmalarından sonra ise, o dönemde onların fethettikleri şekil­de herhangi bir belde fethedilmiş değildir.

Bu âyet-i kerîmede bu ümmetin fazilet ve üstünlüğü de açıklanmaktadır. Çünkü, yüce Allah onlara, Peygamberlerine hitap ettiği şekilde hitap etmiş­tir. Zira, yüce Allah Hz. Musa’ya: “Şüphesiz ki, en üstün olan sensin, sen!” (Tâ-Hâ, 20/68) diye buyururken, bu ümmete de: “Siz em üstünsünüz” diye hitap etmiştir. Burdaki “en üstün” anlamındaki lafız ise, şanı yüce Allah’ın, “el-Âlâ: en yüce, en üstün” isminden müştaktır. Ve Yüce Allah mü’minlere: “En üstün olanlar sizlersiniz” diye hitap etmektedir. [166]

  1. Eğer sîze bir yara dokuaduysa» şüphesiz ki o kavme de onun gibi bir yara dokunmuştur. İşte bu günleri Biz, insanlar arasın­da döndürür dururuz. Bu, Allah’ın iman edenleri belirtmesi, İçi­nizden şattdler edinmesi içindir. Allah zalimleri sevmez.

Yüce Allah’ın: “Eğer size bir yara dokunduysa” buyruğunda ki ( yara demektir. el-Kisaî ile el-Alıfeş’den nakledildiğine göre bu kelimenin, “kaf ‘harfinin üstün ile ötre okunması iki ayn söyleyiştir. el-Ferrâ ise şöyle der: “Kaf” harfi üstün okunursa yara, ötreli okunursa o yaranın acısı anlamına gelir.

Buyruğun anlamı şudur: Eğer Uhud günü size bir yara dokunduysa, şüphesiz o kavme de Bedir günü onun gibi bir yara dokunmuştur.

Muhammed b. es-Semeyka’ ise, bu kelimeyi mastar olarak “kaP ve “fa” harfini üstün okumuştur

“O günleri Biz insanlar arasında döndürür dururuz.” Bunun savaş hak­kında olduğu söylenmiştir.

Savaş, yüce Allah’ın dinini muzaffer kılması için, kimi zaman müminler lehine zaferle sonuçlanır, mü’minler isyan edecek olurlarsa,, onları belâlar­la denemek ve günahlardan da temizlemek maksadıyla da, kimi zaman da kâfirler lehine sonuçlanır. Şayet isyanları sözkonusu olmazsa, şüphesiz Al­lah’ın hizbi (Allah’ın taraftarları) galip gelenler olurlar.

“İnsanlar arasında döndürür dururuz” buyruğunun, sevinç, keder, sağ­lık, hastalık, zenginlik, fakirlik gibi şeyleri döndürür dururuz anlamına gel­diği de söylenmiştir.

Döndürüp durmak anlamındaki geri gittikten sonra tekrar dön­mek, gelmek demektir. Şair der ki:

“Bir gün lehimize, bir gün de aleyhimizde Ve bir gün üzülürüz, seviniriz bir gün de.”

Yüce Allah’ın: “Bu, Allah’ın iman edenleri belirtmesi… içindir” buyru­ğu şu demektir: Günlerin bu şekilde dördürulüp durulması, mü’min kim, mü­nafık kim görünsün ve biri diğerinden ayırd edilsin diyedir. Nitekim Yüce Al­lah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “İki ordunun karşılaştığı gün si­ze gelen musibet, Allah’ın izniyle idi. Ve bu, mü’minleri belirtmek içindi. Bir de münafıklık edenleri açığa vurmak içindi.” (Âl-i İmran, 3/1^6-167)

Buyruğun şu anlama geldiği de söylenmiştir: Yüce Allah, onlan sabretmek­le mükellef kılmadan önce, gaybî bilgisiyle bildiği gibi, karşılığın verilmesi­nin sözkonusu olacağı şekilde, mü’minlerin sabrını, vakıada ortaya çıkarmak içindi, demektir. Bu anlamdaki açıklamalar, daha önce Bakara Sûresi’nde (2/143- âyet, 4, başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. [167]

Yüce Allah’ın: Ve içinizden şâhidler edinmesi içindir” buyruğu ile il­gili açıklamalarımızı da üç başlık halinde sunacağız:

  1. Şehidlerin Şakidliği:

Yüce Allah’ın: “İçinizden şahidler edinmesi içindir*1 buyruğu, sizi şelıid-likle mükâfatlandırması, size şelıidliği ikram etmesi içindir, anlamındadır. Bu-nun da; aranızdan bir topluluk öldürülüp, amelleri ile insanlara karşı şahid­ler olsun diye, anlamındadır. Şehide bundan dolayı bu ismin verildiği de söy­lenmiştir. Bir başka görüşe göre de şehide bu ismin veriliş sebebi, onun cen­netlik olduğuna şahidlik edilmiş olmasından ötürüdür. Bir diğer görüşe gö­re de şehide bu ismin veriliş sebebi, onların ruhlarının Darus-Selâin’da ha­zır bulunmaları dolayısıyladır. Zira onlar, Rableri katında diridirler. Şehidle­rin dışındakilerin ruhları ise cennete ulaşamaz. Buna göre şehid, cennette ha­zır bulunan manasında şahid anlamındadır. İleride gelecek açıklamalara göre sahih olan açıklama da budur, Şehadetin fazileti çok büyüktür. Şehade-tin faziletine dair Yüce Allah’ın: “Muhakkak Allah mü’minlerden canlarını… satın almıştır” (et-Tevbe, 9/111) âyeti ile: “Ey iman edenler, sizi çok acıklı bir azabdan kurtaracak bir ticareti size göstereyim mi? Allah’a ve Rasûlü-ne iman edersiniz, mallarınızla, canlarınızla Allah yolunda cihad edersi­niz.,. İşte bu çok büyük kurtuluştur” (es-Sâf, 61/10-12) buyrukları yeterlidir.

el-Bustî’nin Sahihinde Ebû Hureyre’den şöyle dediği nakledilmektedir: Ra-sülullah (sav) buyurdu ki: ‘Şehidin öldürülmekten dolayı hissettiği, ancak siz­den herhangi bir kimsenin bir yaradan hissettiği kadardır.[168]

Nesaî de Raşid b. Saad’dan, o, Peygamber (sav)’ın ashabından birisinden rivayet ettiğine göre, bir adam şöyle demiş: Ey Allah’ın Rasûlü, şehid müs-Eesnâ neden bütün mü’minler kabirlerinde fitneye (sorgulanmaya) maruz ka­lırlar? Hz. Peygamber şu cevabı vermiş: “Başının üstündeki kılıç parıltıları fit­ne olarak ona yeter.” [169]

Buhârî’de de şöyle denilmektedir; “Uhud günü öldürülen müslümanlar” diye açtığı babta şehidler arasında; Hamza, el-Yeman3 en-Nadr b. Enes (Bu-hârî’de de olduğu gibi doğrusu Enes b en-Nadr’dır), Mûsâb b. Umeyr de var­dır. Bana, Amr b. Ali’nin naklettiğine göre, Muaz b. Hişam dedi ki: Bana ba­bam anlattı, o, Katade’den naklen dedi ki: Arap kollan arasında Kıyamet gü­nünde şehidi ensârdan daha üstün ve bol kimse bilmiyoruz. Katade der ki: Bize Enes b. Malik’in anlattığına göre, Uhud günü onlardan yetmiş kişi, Bi’ri Maûne’günü yetmiş kişi, Yemame günü de yetmiş kişi öldürülmüştür. (Ka­tade} der ki: Bi’r’i Maüne faciası, Peygamber (sav) döneminde, Yemame gü­nü ise, Ebû Bekir’in halifeliği döneminde Müseylime el-Kezzâb ile karşılaşıl­dığı gündür. [170]

Enes der ki: Peygamber (sav)’ın huzuruna vücudunda altmış küsur mız­rak yarası, kılıç darbesi ve ok yarası bulunduğu halde Ali b. Ebî Tâlîb geti­rildi. Peygamber (sav) bu yaralan eliyle sıvazlamaya koyuldu. Onun sıvaz­laması ile birlikte, yüce Allah’ın izniyle hiç yara olmamış gibi yaralar kapa-nıveriyordu.[171]

  1. İlahi İrade ve Emir Arasındaki Fark:

Yüce Allah’ın: “Ve içinizden şah idler edinilmesi içindir” buyruğunda, Ehl-i Sünnetin de dediği gibi, irade’nin emir’den farklı olduğuna delil var­dır. Şanı yüce Allah, Hz. Hamza ile diğer mü’min arkadaşlarının öldürülme­sini kâfirlere yasak kılmakla birlikte, onların öldürülmelerini de irade buyur­muştur. Hz, Âdem’e ağaçtan yemesini yasaklamakla birlikte, ondan yemesi­ni irade buyurmuş, Hz. Âdem de o ağaçtan yemiştir. Bunun aksi olarak da İblis’e, Âdem’e secde etmesini emretmekte birlikte secde etmesini irade bu-yurmamışttr. O bakımdan iblis de secde etmemişti. Şanı yüce Allah’ın: “Fa­kat Allah, onların bu sefere çıkmalarını koş görmedi. Bu sebepten dolayı on lan alıkoydu” (et-Tevbe, 9/46) hak buyruğunda da bu gerçeğe işaret edil­mektedir. Her ne kadar yüce Allah, hepsine cihada çıkmalarını emretmiş ise de, yola koyulmayı engelleyen tembellik ve sair sebepleri hakkederek, on­lar da yerlerinde oturup kalmışlardı. [172]

3- Utıud Şekidleri, Bedir’de Müşrik Esirlerden Fidye Alınmasının Bir Karşılığı idi:

Ali b. Ebî Tâlib (ra)’dan şöyle dediği rivayet edilmektedir: Cebrail, Pey­gamber (sav)’a Bedir günü gelip şöyle dedi: Sen, ashabını esirler hususun­da muhayyer bırak. Dilerlerse esirleri öldürürler, dilerlerse karşılığında fid­ye alırlar. Ancak o takdirde, gelecek yıl ashabından bu esirler kadar öldürü­lecektir Bu sefer ashab: Fidyeyi kabul edelim ve bizden bu kadar kişi öldü­rülsün dediler.” Bu hadisi Tirmizî rivayet etmiş ve: Hasen bir hadistir, demiş-

tir.[173]

Şanı yüce Allah onlan muhayyer bırakıp, kendilerinden o sayıda kişinin öldürülmesini tercih etmelerinden sonra, gerçek dostlarına şehid düşmesi şek­lindeki va’dini yerine getirdi.

“Allah, zalimleri sevmez.” Yani, müşrikleri sevmez. Bu da şu demektir: Her ne kadar kâfirlerin müminlere zarar vermelerine imkân tamsa bile O, on­ları sevmez. Her ne kadar mü’minlere bir acı isabet ettirilse bile O, mü’min-leri sever. [174]

  1. (Bu), Allah’ın iman edenleri temizlemesi, kâfirleri de mahvet­mesi İçindir.

Temizlemesi” kelimesinin anlamı ile ilgili üç görüş vardır. Bi­rinci görüşe göre, sınayıp denemesi içindir anlamındadır. İkinci görüşe gö­re ise, temizlemesi içindir. Yani, onJan günahlarından arındırması içindir, de­mektir Bunun da anlamı şu olur: Allah’ın, iman edenleri günahlarından arın­dırıp temizlemesi içindir. Bu açıklamay\el-Ferrâ yapmıştır.

Üçüncü görüşe göre ise bu kelime, kurtarmak anlamındadır ki, en garip açıklama şekli budur. el-Halil der ki: Kaim ipin tüyleri bittiği ve kalmadığı vakit bu fiil kullanılır. Nitekim; Allah’ım, bizi günah­larımızdan kurtar ifadesi de buradan gelmekte olup, günahlarımızın cezasın­dan bizi kurtar, demektir.

Ebû İshak ez-Zeccâc der ki: Ben, Muhammed b. Yezid’e, el-Halıl’den nak­len “temhîs” fiilinin tahlîs (kurtarmak, temizlemek) anlamına geldiğini okudum. Bu anlamda olmak üzere: onu kurdardı, kurtarır” şek­linde kullanılır. Buna göre buyruğun anlamı şöyle olur: Mü’minleri sınaması, onlara sevap vermesi ve onları günahlarından kurtarması içindir, “Kâfirleri de mahvetmesi içindir.” Onları kökten helak etmesi içindir, demektir, [175]

  1. Yoksa, Allah içinizden cihad edenleri ve sabredenleri belirt­meden cennete girivereceğinizi rai sandınız?

Buradaki Yoksa” kelimesi, Hayır, anlamındadır. Burada “mim” harfinin fazladan geldiği ve mananın, istirham hemzesi ile: Ey Ulıud günü boz­guna uğrayanlar! Siz de öldürülüp hem öldürülmeye hem de yaralanmanın acılanna sabredenlerin cennete girdikleri gibi, onların yollarım izlemeksizin ve onlar sabrettiği gibi sabretmeksizin cennete gireceğinizi mi sandınız? Hayır bu olmaz! şeklinde olduğu da söylenmiştir.

“Allah içinizden cihad edenleri ve sabredenleri belirtmeden” yani, amellerin karşılığının verilmesi sözkonusu olsun cjiye vakıa âleminde bunu ortaya çıkartmadan “cennete girivereceğinizi mi sandınız?” Yani: siz, cihad edip de cikad ettiğinizi ortaya çıkartmadıkça bu iş olmaz.

Burada manasınadır. Sîbeveyh ise, bu iki edat arasın­da fark gözeterek Yapmadı kelimesinin, yaptı fiilinin nefyi oldu­ğunu, “” ise, yapmıştır anlamındaki: in nefyi olduğunu id­dia etmiştir.

ise, “” ın takdiri ile nasb edilmiştir. Bu açıklama el-Halil’den nakledilmiştir.

el-Hasen ile Yahya b. Ya’mer ise cezm ile okumuşlardır. Bunun önceki cümle ile bağlantısı koparılarak ref ile de okunmuştur. Yani Ve Allah bilir, takdirindedir. Bu kıraati de Abdülvaris, Ebû Amr’dan rivayet etmiştir.

ez-Zeccâc der ki: Burada fiilin başındaki “vav” harlı takdirindedir.

Yani, az önce de geçtiği gibi; Allah sizden cihad edenleri (ve) onların sabrettiklerini ortaya çıkartmadan… takdirindedir. [176]

  1. Andolsun siz, onunla karşılaşmadan önce ölümü arzuluyordu-nu2. İşte bakıp duruyorken onu gördünüz.

Yüce Allah’ın: “Andolsun siz… ölümü arzuluyordunuz” buyruğu, siz ölüm ile karşılaşmadan önce şehadeti temenni ediyordunuz demektir, el-A’meş: “Onuola karşılaşmanızdan önce” buyruğundaki: Onunla karşı­laşmanız… w anlamındaki kelimeyi diye okumuştur Siz, öldürülme ile karşılaşmadan önce … demektir. Bunun, ölüm sebepleriyle karşılaşmadan önce… anlamına geldiği de söylenmiştir. Bu da şuna işarettir: Bedir’de ha­zır bulunmayanlardan pek çok kimse, savaş olacak bir günde hazır bulun­mayı temenni ediyorlardı Ancak, Uhud günü savaş olunca geri dönüp kaç­tılar. Bozguna uğradılar. Aralarından öldürülünceye kadar sebat gösterenler de oldu ki, bunlardan birisi de Enes b. Malik’in amcası Enes b. en-Nadr’dır.

Enes b. en-Nadr, müslümanlar geri çekilip bozguna uğrayınca: Allah’ım! Ben bunların yaptıklarından uzak olduğumu Sana bildiririm, deyip savaşa gi­rişti ve: Oh be gerçekten cennet kokusudur bu! Şüphesiz ben, o kokuyu alı­yorum, diyerek şehid düşünceye kadar çarpışmaya devam etti. Enes der ki: Biz, onu ancak parmak uçlarından tanıyabildik. Vücudunda seksen küsur ya­ra tesbit ettik. İşte yüce Allah’ın: “Mü’minlerden Allah’a verdikleri ahidlerinde sebat gösteren yiğitler de vardır” (el-Ahzab, 33/23) buyruğu, onun ve benzeri kimseler hakkında nazil olmuştur.[177]

O halde bu âyet-i kerime, yenilip bozguna uğrayan kimseler hakkında bir sitemdir. Özellikle de Peygamber (sav)’e Medine dışına çıkması hususunda baskı yapanlar olmuştu. -Buna dair açıklamalar ileride gelecektir-.

Ölümün temenni edilmesi ise, müslümanlar hakkında cihad üzere sabır ve sebat göstermeye mebni şehâdetin temenni edilmesi manasınadır. Yoksa kâfirlerin kendilerini öldürmesi anlamında bir temenni değildir. Çünkü, böyle bir temenni masiyettir, küfürdür. Böyle bir masiyetin irade edilmesi de caiz olamaz. İşte müslümanların Allah’ın kendilerine şehadeti nasib etmesi­ni dilemeleri de bu şekilde yorumlanır. Onlar, öldürülme sonucunu verecek olsa dahi, cilıad üzere sabretmeyi Allah’tan dilerler.

Yüce Allah’ın: “İşte sîz bakıp duruyorken” buyruğu ile ilgili olarak el-Ahfeş şöyle demektedir: Bu buyruk, yüce Allah’m: “Onu gördünüz1* buyru­ğunun te’kid anlamı ile tekrar edilmesi demektir, Yüce Allah’ın: “Ve kanat­larıyla uçan herbir kuş’1 (el-En’âm, 6/38) buyruğunda olduğu gibi.

Bunun şu anlama geldiği de söylenmiştir: Sizler, gözlerinizde herhangi bir hastalık olmaksızın görebildiğiniz halde onu gördünüz, anlamındadır. Nite­kim: Gözlerinde herhangi bir rahatsızlık sözkonusu olmaksızın sen şunu şu­nu gördün, demek bu kabildendir. Yani sen onu, gerçek manada gördün. Bu da te’kid anlamım ifade eder.

Kimist de: “Siz bakıp duruyorken” buyruğu, siz Mulıammed (sav)’a ba­kıp duruyorken, anlamındadır, der, Âyet-i kerimede hazfedilmiş ifade de var­dır. Yani: Siz, bakıp duruyorken, onu gördüğünüz halde, ne diye bozguna uğradınız? demektir. [178]

  1. Muhammed ancak bir Peygamberdir. Ondan önce de nice peygamberler gelip geçmiştir, şimdi ölür veya öldürülürce, ök­çeleriniz üzerinde (geriye) mi döneceksiniz? Kim ökçeleri üze­rinde dönerse, Allah’a hiçbir zarar veremez. Allah şükredenlerin mükâfatını verecektir.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:

  1. Âyetin Nüzul Sebebi:

Rivayet edildiğine göre âyet-i kerime, Şeytan: Muhammed öldürüldü, di­ye bağırdığı vakit müslümanlarm geri dönüp kaçışmaları sebebiyle nazil ol­muştur.[179]

Atiyye el-Avfî der ki: Bunun üzerine kimisi şöyle dedi: Muhammed öldü­rüldü, haydi artık bunlara elinizi uzatınız. Ne de olsa onlar kardeşi erin izdir. Kimisi de şöyle dedi: Eğer Muhammed öldürülmüş ise ne diye siz de ona ka­vuşuncaya kadar Peygamberiniz ne uğurda can verdiyse siz de canınızı vermiyorsunuz? İşte bunun üzerine şanı yüce Allah: “Muhanamed ancak bir Peygamberdir. Ondam önce de nice peygamberler gelip geçmiştir” buyru­ğundan itibaren “Bu yüzden Allah onlara dünya nimetini de… verdi” (Âl-i İmran, 3/148.) buyruklarım indirdi.[180]

“Mâ” Nefy edatıdır. Ondan sonra gelen ifadeler ise, müptedâ ve haber olup amel etmemiştir. İbn Abbas: ”peygamberler1′ anlamındaki kelimeyi “elif-lam”sız olarak dîye okumuştur.

Yüce Allah bu âyet-i kerimede peygamberlerin kavimleri arasmda ebediy-yen kalmayacaklarını, bununla birlikte Peygamber eğer ölür veya öldürüle­rek yitirilecek olursa, peygamberlerin getirdiklerine sımsıkı yapışma gerek­tiğini anlatmaktadır. Şanı yüce Allah, Peygamberi ve seçkin kuluna, Muham­med ve Ahmed olmak üzere kendi isminden müştak iki isim lütfederek şe-reflendirmiştir. Araplar, bir kimsenin övülmeye değer bir kimsenin hasletle­rinin çokluğunu anlatmak üzere Mahmud ve Muhammed derler. Nitekim şa­ir şöyle demiştir:

“O çok şerefli ta’zim Dİunan efendi cömert ve övülen kimseye.,,”

Bu mısra, daha önce Fatiha Sûresi’nde de (1/2. âyet, 4. başlıkta) geçmiş idi. Abbas b. Mirdâs da der ki:

“Ey Peygamberlerin sonuncusu, sen (Allah tarafından) hayır ile

gönderilmiş bir Peygambersin Bütün doğru yolları gösteren Benain

O, mutlak İlah senin hakkında mahluk atı arasında bir sevgi takdir etmiş ve Sana Muhammed (çokça övülen) adım vermiştir.”

Bu âyet-i kerime (Uhud’da) bozguna uğrayanlara serzenişin tamamlayı­cı bir bölümüdür. Yani, Muhammad (sav) öldürülecek olsa dahi, onlar boz­guna uğramakta haklı olamazlar. Peygamberlik ölüm ile sona ermez. Dinler peygamberlerin Ölümü İle zeval bulmaz. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [181]

  1. Hz. Peygamberin Vefatı ve Uz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer’in Tavırları:

Bu âyet-i kerime, Ebû Bekir es-Sıddîk’ın kahramanlığına ve cesaretine en açık delillerden birisidir. Kahramanlık ve cesaretin sının ise musibetlerin ge­lip çatması esnasında kalbin sebat göstermesiyle ortaya çıkar. Daha önceden de Bakara Sûresi’nde (2/156-157. âyet, 3. başlıkta) açıklandığı gibi Peygam­ber (sav)’ın vefatından daha büyük bir musibet olamaz. İşte Ebû Bekir’in kah­ramanlığı ve bilgisi, bu musibet esnasında açıkça ortaya çıkmıştır. Zira insan­lar, Rasûlullah (sav) ölmedi, dediler.

Ömer de bunlardan birisiydi. Hz. Osman’ın dili tutulmuş, Hz. AH evinde kalmıştı. İş, içinden çıkılmaz bir hal almışken, Ebû Bekir es-Sıddîk ise, (Me­dine’nin) es-Sunh diye bilinen yerindeki evinden geldiği sırada bu âyet-i ke­rimeyi okumakla durumu açıklığa kavuşturmuştu. Nitekim Buhârî’de de bu durum böylece açıklanmıştır. [182]

İbn Mace’nin Sünen’inde Hz. Âişe’den şöyle dediği nakledilmektedir: Rasûlullah (savVın ruhu kabz edildiğinde Ebû Bekir de el-Avâli denilen yerde hanımı Harice kızının yanında bulunuyordu. Herkes, Peygamber (sav) ölmedi. O, sadece vahiy geldiği zaman karşı karşıya kaldığı hallerden bir hal içerisindedir, diyordu. Ebû Bekir geldi. Rasûlullah (sav)’ın yüzünü açtı ve göz­leri arasından (alnından) öpüp şöyle dedi: Senin Allah nezdindeki değerin canını iki defa almayacak kadar büyüktür. Allah’a yemin ederim, RasûluUah vefat etmiş iken Ömer de Mescid’in bir tarafında şöyle diyordu: Allah’a ye­min olsun, Rasûlullah (sav) ölmedi. O, pek çok münafık kimsenin el ve ayak-lannı koparmadan ölmeyecektir. Bunun üzerine Ebû Bekir ayağa kalkıp mim-bere çıktı ve şöyle dedi: Kim Allah’a ibadet ediyor idiyse, şüphesiz Allah di­ridir, ölmez. Kim de Muhammed’e ibadet ediyor ise, gerçek şu ki Muhammed ölmüştür. “Muhammed ancak bir Peygamberdir. Ondan önce de nice pey­gamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürce, ökçeleriniz üzerinde (feriye) mi döneceksiniz? Kim ökçeleri üzerinde dönerse Allah’a hiçbir zarar veremez. Allah, şükredenlerin mükâfatını verecektir.” Ömer dedi ki: Ben bu âyeti o güne kadar hiç okumamış gibi idim.[183]

Ebu Nasr Ubeydullah el-Vâilt’nin el-İbâne adlı eserinde de belirttiği gi­bi, daha sonra Hz. Ömer söylediği bu sözden vazgeçtiğini ifade etmiştir; Enes b. Malik’ten rivayete göre o, Ebû Bekir (r.a)’a Rasûlullah (sav.Vın Mescidin­de bey’atte bulunulup da Rasûlullah (sav)’ın minberine çıktığı sırada, Ömer b. el-Hattab (r.a)’ın Hz. Ebû Bekir’den önce davranarak şehadet kelimesi ge­tirdikten sonra şöyle dediğini İşitmiş:

Şimdi gerçekten ben dün size bir söz söyledim. Fakat durum benim de­diğim gibi değildir. Allah’a yemin ederim, dün size söylediğim sözü destek­leyen herhangi bir delili ne Allah’ın indirdiği Kitabında buldum, ne de Ra-sülullah (sav)’ın bana özel olarak söylediği bir söz gördüm. Ancak ben, Ra-sûlullah (say)’m hepimizden en son ölecek şekilde uzun bir ömür süreceği­ni umuyor idim. Ancak, aziz ve celil olan Allah, Rasûlü için kendi nezdinde-kini sizin yanınızda bulunana tercih edip seçti. İşte Allah’ın kendisi vasıta­sıyla Rasûlüne hidâyet verdiği bu Kitap! Onu alınız, siz de Allah’ın Rasûlü-nün kendisine çağırmış olduğu hidâyeti bulmuş olursunuz.

Ebu Nasır der ki: Ömer (r.a)’ın söyleyip de vazgeçtiği sözü şudur: “Pey­gamber (sav) ölmedi. Ve o, bir takım kimselerin el ve ayaklarım kesmedik­çe asla ölmeyecektir” sözüdür. O, bu sözlerini karşı karşıya kaldığı işin bü­yüklüğü dolayısıyla söylemiş, fitnenin başgösterip münafıkların üstünlük sağ­lamasından korkmuştu. Fakat, en büyük Sıddîk Ebû Bekir’in yakîninin gü­cünü görünce ve o da yüce Allah’ın: “Her can ölümü tadacaktır” (Al-i İm-ran, 3/185) ile: “Muhakkak sen de öleceksin, onlar da öleceklerdir” (ez-Zü-mer, 39/30) ile, o gün söylediği diğer sözlerini de işitince uyandı, ona da se­bat geldi ve: Ben sanki bu âyeti o anda Ebû Bekir’den duymadan önce duy­mamış gibi idim. Bunun üzerine ashab da çıkıp Medine yollarında bu âyet­leri okuyarak yollarına devam ettiler. Adeta o güne kadar bu âyet inmemiş gibiydi.

Rasûlullah (sav)’ın vefat ettiği günün, pazartesi günü olduğunda görüş ay­rılığı yoktur. Kuşluk vaktinin ilerlediği bir vakitte Medine’ye hicretinde gir­diği vakitte vefat etmiş, sah günü defnedümişti. Çarşamba gecesi defnedil­diği de söylenmiştir.

Abdulmuttalîb’in kızı Safiyye, Rasûlullah (sav) için söylediği mersiyesin­de şöyle demişti:

“Ey Allah’ın Raaûlu, bizim umudumuzdun sen Bize karşı iyi davranan birisiydin, hiç katı değildin

Çok merhametliydin, doğruya ileten ve bir öğretici idin

Artık bugün ağlasınlar senin için ağlayacak olanlar

Yemin olsun Peygamberi yitirdiğim için ağlamıyorum

Fakat gelmekte olduğundan korktuğum, n kan dökmelerden dolayı ağlıyorum.

Muhammedi andığımdan ötürü

Bir de Peygamberden sonra olacaklardan korkumdan dolayı

Adeta yüreğimin üzerinde dağlayıcılar vardır.

Ey Fatıma, Mubammed*in Rabbi salât getirsin

Yearib’te yatmakta olan O mübarek na’şa

Feda olsun Allah Rasûlüne annem ve teyzem

Amcam, babalarım, canım ve malım.

Doğru söyledin, risaleti teblife ettin doğru olarak

Gücün, kuvvetin yerinde iken vefat ettin ve apaydınlık arı duru

Eğer insanların Rabbi Peygamberimizi hayatta bırakmış olsaydı mutlu olurduk.

Fakat OJnun emri mutlaka tahakkuk eder.

Selâm olsun sana Allah’tan bir selâm

Ve hoşnut kılınmış olarak Adn cennetlerine girdirilesin,

Görüyorum ki Hasan’ı yetim bırakıp gittin;

Ağlatıyor bizleri ve bugün, vefat eden dedesini ağlayarak çağırıyor.” [184]

3- Rasûlullah (sav)’ın Defni:

Rasûlullah (sav) ölülerini defnetmeyi geciktiren bir aile halkına: “Bu ölü­nüzü defnetmekte elinizi çabuk tutunuz ve onu geciktirmeyiniz” [185] demiş olduğu halde, kendisinin defni niye böyle geciktirildi, diye sorulacak olursa, buna üç şekilde cevap verilebilir:

1- Aslıab-t kiram’ın onun vefat ettiği hususu üzerinde sözünü ettiğimiz şe­kilde ittifak etmemiş olmaları.

2- Çünkü onu nerede defnedeceklerini bilemiyorlardı. Kimisi, Bakî de def­nedelim derken, başkaları Mescidde, diğer başkaları atası İbrahim’in yanına götürüleceği vakte kadar alıkonulsun, demişti. Nihayet o en büyük ilim adamı (Hz, Ebû Bekir’i kastediyor) ben onu şöyle buyururken dinledim de­di: “Her bir peygamber mutlaka öldüğü yerde defnedilegelmiştir.” Bu hadi­si de İbn Mace, Muvatta ve başkaları zikretmiştir. [186]

3- Ashab-ı kiram, bey’at hususunda muhacirlerle ensâr arasında ortaya çı­kan görüş ayrılığı ile uğraştılar ve bu hususta meseie kesinlik kazanmcaya, düzen yerleşinceye ve durum sağlam bir hal alıp hilafet olması gereken yerde karar kıkncaya kadar uğraştılar; sonunda Ebû Bekir’e beyrat ettiler. Da­ha sonra ertesi gün herkesin gözü önünde ve rızaları ile ona bir defa daha bey’at ettiler. Yüce Allah, onun vasıtası ile irtidat edenlerin sebep oldukları sıkıntıları açıp giderdi, onunla din dimdik ayakta kaldı. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a harad olsun. Bundan sonra da Peygamber (sav)’ın durumunu ele al­dılar, onun defnedilmesi, yıkanması ve kefenlenmesi işine baktılar. Doğru­sunu en iyi bilen Allah’tır. [187]

4- Hz. Peygamberin Cenaze Namazı:

Peygamber (savVın cenaze namazının kılınıp kılınmadığı hususunda gö­rüş ayrılığı vardır. Kimi ilim adamı şöyle demiş; Kimse onun cenaze nama­zını kılmadı. Bunun yerine herkes huzurunda durup dua etti. Çünkü o, na­mazı kılınmayacak kadar şerefli idi.

İbnü’l-Arabî İse der ki: Bu zayıf bir görüştür Çünkü sünnet, ona dua es­nasında salât ve selâm getirilmek suretiyle yerine getirildiği gibi, cenaze na­mazı esnasında yine ona salât ve selâm getirilmek suretiyle yerine getirilir. Kişi: Allah’ım, Kıyamet gününe kadar Muhammedi salât ve selâm getir, der ve bu bizim için bir menfaattir. Onun namazının kılınmadığı da söylenmiş­tir. Çünkü o vakit imam olacak kimse yoktu. Ancak bu görüş de zayıftır. Zi­ra, onlara farz namazı kıldıran kim idiyse, cenaze namazında da onlara o imam olup kıldınrdı. Bir diğer görüşe göre, herkes tek başına onun cenaze nama­zını kıldı. Çünkü bu, onunla son bir karşılaşma idi. O bakımdan herkes bu hususta başkasına tabi olmamak suretiyle yalnızca kendisine has olarak onun bereketini almak istemişti. Bunun da doğruluğunu en iyi bilen Allah’tır.

Derim ki: İbn Mace, hasen hatta sahih bir isntad ile îbn Abbastan bir ha­dis rivayet etmektedir. Bu hadiste şu ifadeler yer alır: Sah günü Hz. Peygam-ber’in teçhizini bitirmeleri üzerine evinde divanı üzerine konuldu. Sonra in­sanlar, Rasûlullah (sav)’ın bulunduğu yere guruplar halinde girip üzerine na­maz kıldılar. Erkekler bittikten sonra kadınları içeri aldılar. Kadınlar da bi­tirdikten sonra çocukları içeri aldılar, Rasüluİlah (sav)’a kılınan namazda kim­se cemaate imam olmadı. İbn Mace bunu, Nasr b. Ali el-Cehdamîden riva­yet etmektedir. Nasr dedi ki: Bize, Vehb b. Cerir haber verdi, bize babam an­lattı’. O, Muhammed b. İshak’tan dedi ki: Bana Hüseyn b. Abdullah anlattı. O, İkrime’den, O, İbn Abbas’tan diyerek; hadisi bütünüyle kaydetmektedir. [188]

  1. Hz. Peygamberin Vefatından Sonraki Durum Değişikliği:

Peygamber (sav)’ın vefatından sonraki değişiklikler hususunda Enes’den şöyle dediği nakledilmektedir: Rasûlullah (sav)’ın Medine’ye girdiği günü, bu girişi dolayısıyla her şey aydınlanmıştı. Onun vefat ettiği gün ise, bundan do­layı da her şey kararmıştı. Peygamber (sav)’ın defin işini bitirir bitirmez kalp­lerimizi tanımaz olduk. Bu hadisi İbn Mâce rivayet etmiştir.[189]

Yine İbn Mace der ki: Bize Muhâmmed b. Beşşâr anlattı. Bize, Abdurrah-man b. Mehdi haber verdi. Bize, Süfyan anlattı. O, Abdullah b. Dinar’dan, o, İbn Ömer’den, dedi ki: Rasûlullah (sav) hayatta iken hakkımızda Kur’ân iner korkusuyla kadınlarımız ile uzun uzun konuşup, gülüp şakalaşmaktan çekinirdik. Rasüluliah (sav.) vefat edince konuşur olduk.[190]

Yine İbn Mace, Peygamber (savVın hanımı, Ebu Umeyye kızı Um Sele-me’den senedini kaydederek şöyle dediğini nakletmektedir: Rasüluliah (sav) döneminde insanlardan birisi namaza kalktı mı, onlardan herhangi birisinin gözü ayaklarını koyduğu yerden ötesini görmüyordu. Fakat Rasüluliah (.sav) vefat edip de Ebû Bekir (halife) olunca, insanlardan herhangi birisi namaza kalktı mı, gözü alnını koyduğu yerin ötesini görmüyordu. Ebû Bekir vefat edip, Ömer (halife) olunca, bu sefer insanlardan herhangi birisi namaza kalk­tı mı, onun da gözü kıble yerinden başkasını görmüyordu. Osman b. Affan (halife) olunca, bu sefer fitne başgösterdi ve insanlar namazda sağa soEa ba­kar oldular. [191]

“Şimdi O ölür veya öldürülürce, ökçeleriniz üzerinde (geriye) mi döne­ceksiniz?” buyruğundakt: “Şimdi O ölür” ifadesi şarttır. “Veya öldürülürse”

buyruğu da ona atfedil mistir. Cevabı ise: “,., döneceksiniz?* buyruğudur. İs­tifham harfi (hemze)’nin ceza (cevap) harfi (fâ)’nın başına gelmesi ise, şar­tın ona bağlı olması ve anık şartın tek bir cümle ve tek bir haber halinde olu­şundan dolayıdır. Yani: Eğer ölür yahut öldürülürse, siz ökçeleriniz üzerin­de gerisin geri mi döneceksiniz demektir, Bu. şekilde ceza harfi başına ge­len her türlü istifhamın takdiri de böyledir. Bu ceza harfi olması gereken yer­de kullanılmaz. Onun yeri ise, şartın cevabından önce olmasıdır.

Yüce Allah’ın: “Ökçeleriniz üzerinde (geriye) mi döneceksiniz” buyru­ğu temsilî bir İradedir. Yani: İman etlikten sonra kâfirler olarak mı geriye dö­neceksiniz? Bu açıklamayı Katâde ve başkaları yapmıştır. Önceki haline ge­ri dönen kimseye; Ökçeleri üzerinde (geriye) döndü denilir. Yüce Allah’ın: îki ökçesi üzerine kaçıp dönerek…” (el-Enfâl, 8/48) buy­ruğu da bu kabildendir.

Burada “geri dönmek”ten kastın, bozguna uğramak olduğu da söylenmiştir. O takdirde bu ifade mecazî bir ifade değil, hakikat anlamında kullanıl­mış olur. Mananın: -Bu irtidâd olmasa dahi- Mürtedlerin yapacağı işi mi ya­pacaksınız? şeklinde olduğu da söylenmiştir.

“Kim ökçeleri üzerinde geriye dönerse, Allah’a hiçbir zarar vereme/..” Aksine kendisine zarar verir ve Allah’ın emirlerine aykırı hareketi dolayısıy­la kendisini cezaya maruz bırakır.

Yüce Allah’a itaat’in faydası olmadığı gibi, masiyetin de bir zararı olmaz. Çünkü O, hiçbir şeye muhtaç olmayan (Ganî)dir.

“Allah çükredenlerin mükafatını verecektir.” Yani, sabreden, cihad eden ve şehid düşenleri mükâfatlandıracaktır. Burada “Allah şükredenlerin mükâfatım verecektir” buyruğunun “Allah’a hiçbir zarar veremez” buyru­ğundan sonra gelmesi suretiyle tehditten hemen sonra ilâhî bir mükâfat va’di gelmiş olmaktadır. [192]

145- Allah’ın izni olmadıkça hiçbir kimseye ölmek yoktur. O, va’desiile yazılmış bir yazıdır. Kim dünya nimetini isterse, kendi­sine ondan veririz. Kim de âhiretin mükâfatını dilerse, buna da ondan veririz. Biz, şükredfnlerİ mükâfatlandıracağız.

Yüce Allah’ın: * Allah’ın İzni olmadıkça hiçbir kimseye Ölmek yoktur. O, vadesi İle yazılmış biryasudif” buyruğu, cihada bir teşviktir. Ölümün ka­çınılmaz olduğunu, her insanın -ister öldürülmüş olsun, ister öldürülmemiş

olsun- kendisi İçin yazılmış olan eceline ulaştı mı, mutlaka öleceğini bildir­mektedir. Çünkü “va’desi ile yazılmış bir yazı” belli bir ecel takdir edilmiş­tir, demektir. “Allah’ın izni İle” buyruğunun anlamı ise, Allah’ın kaza ve ka­deri ile demektir.

Bir yazı” ise, mastar olarak nasb edilmiştir. Allah, va’desi belli bir yazı yazmıştır, anlamındadır. Ölümün va’desi ise, şanı yüce Allah’ın can­lının ruhunun bedeninden ayrılacağını bildiği vakittir. Kul öldürüldü mü, biz bununla ecelinin o olduğunu bilmiş oluruz, O bakımdan: Öldürülmeseydi ya-şıyacaktı, demek doğru değildir.

“O, va’desi ile yazılmış bir yazıdır” buyruğuna delil teşkil eden. diğer buyruklar da şöyledir: “Onların ecelleri geldi mit ne bir an geri bırakılırlar, ne de bir an öne geçirilirler” (el-A’raf, 7/34.);

“Muhakkak Allah’ın eceli gelecektir” (el-Ankebut, 29/5); “Her bir va’de-nin bir yazısı vardır” (er-Ra3 d, 13/38).

Mutezile görüşünü benimseyenler ise şöyle derler: Ecel, öne de alınır, ge­ri de kalabilir. Öldürülen bir kimse, ecelinden önce ölür. Yine boğazlanan her bir hayvanın da ölümü ecelinden önce gerçekleşir. Çünkü, katil kimse­nin yerine göre tazminat ve diyet ödemesi icabeder.

Şanı yüce Allah İse, bu âyet-i kerimede hiçbir canın ecelinden önce ölme­yeceğini beyan etmektedir.

Bu hususa dair daha geniş açıklamalar ileride yüce Allah’ın izniyle A’râf Sûresi’nde (7/34. âyetin tefsirinde) gelecektir. Yine bu buyrukta ilmin yazı­lıp tedvin edilmesine delil vardır. Buna dair açıklamalar da Tâ-Hâ Sûresi’nde yüce Allah’ın: “Onların ilmi Habbinin nezdinde bir kitaptadır” (Tâ-Hâ, 20/52) buyruğuna dair açıklamalarda bulunacağımız vakit -yüce Allah’ın izniyle- gelecektir.

“Kim duaya nimetini İsterse kendisine ondan veririz.” Burada dünya nimetinden kasıt ganimettir.

Bu buyruk ganimet arzusu iie yerleştirildikleri yerleri terkeden kimseler hakkında inmiştir. Bunun, âhireti bir kenara bırakıp dünyayı isteyen herkes hakkında umumî olduğu da söylenmiştir. Biz ona, dünyadan kendisi için kts-met olarak tayin edilen miktarı veririz, demektir. Kur’ân-ı Kerim’de bir baş­ka yerde şöyle buyurulmaktadır; “Kim bu çabucak geçeni (dünyayı) isterse, Biz de buradan dilediğimize, dileyeceğimiz şeyi çabucak veririz.” (el-İsra, 17/18)

“Kim de âülretin mükâfatını dilerse buna da ondan veriri/.” Yani ona, şanı yüce Allah’ın açıkladığı şekilde, dilediği kimselere hasenaunın ecrini kat kal vereceğini belirttiği üzere, amelinin karşılığını mükâfatını veririz. Şöyle de açıklanmıştır: Bu buyrukla Abdullah b. Cübeyr ile yerini terk etmeyen ve öldürülünceye kadar yerinden ayrılmayan okçuların kast edildiği de söylen­miştir.

“Biz, şükredenleri mükâfatlandıracağız.” Bozguna uğramayıp, geri kaç­madıkları için mükâfat olmak üzere, onlara ebedî ecir vereceğiz demektir. Bu da daha önce âhirette daha fazla mükâfat verileceğine dair buyrukları te’kit etmektedir.

“Biz şükredenleri mükafatlandıracağız.” Yani, kâfirlerin, kendilerinin el­de ettiklerinden mahrum bırakıldığı vehmine kapılmasın diye, dünyada on­lara nzıklarını vereceğiz, anlamına geldiği de söylenmiştir. [193]

  1. Beraberlerinde Rabbîlcrden çok kimsenin savaştığı nice pey­gamberler vardır. Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı gevşemediler, yılmadılar, boyun da eğmediler. Allah, sabreden­leri sever.
  2. “Rabblmiz, günâhlarımızı ve içimizdeki taşkınlığımızı bize bağışla. Ayaklarımıza sebat ver. Kâfirler güruhuna karşı bize yardım et” demekten başka bir söz söylemiyorlardı.

Yüce Allah’ın: “Beraberlerinde Rabbîlerden çok kimsenin savaştığı nice peygamberler vardır” buyruğu ile ilgili olarak, ez-Zührî şöyle demek­tedir: Şeytan, Uhud günü: Muhammed öldürüldü, diye bağırdı. [194] Bu sebep­ten müs lü manlar dan bir topluluk bozguna uğradı. Ka’b b. Malik der ki: Ra-sûlullalı (sav)’ı ilk tanıyan kişi ben olmuştum. Gözlerinin miğferin altında parladığını görünce sesim çıkabildiği kadar: “İşte Rasûluİlah (sav)!” diye bağır­dım. O da bana: Sus diye işaret etti. [195] Bunun üzerine de aziz ve celil olan Allah: “Beraberlerinde Rabbîlerden çok kimsenin savaştığı nice peygam­berler vardır. Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı gevşemediler, yılmadılar” âyetini indirdi,

kelimesi, “Nice” anlamındadır. el-Halil ve Sibeveyh der ki: Bu kelime aslında şeklinde olup, başına benzetme edatı olarak “kef” girmiş ve onunla beraber mebni bir kelime haline gelerek konuşma dilinde: Nice” anlamına kullanılmıştır, Muslıafta ise, (.tenviri) “nun” olarak ya­zılmıştır. Zira bu, aslından nakledilen bir kelime olup, anlamı değiştirildiğin­den dolayı, lafzı da değiştirilmiş oldu. Daha sonra bu kelime çokça kullanı­lır oldu, Araplar bu kelimenin şeklini değiştirip durdu ve kalb ve hazf gibi yollarla değişikliğe uğrattı. Bunun sonucunda da bu kelimenin kıraatte de kul­lanılmış dört söyleyişi ortaya çıktı. İbn Kesir bu kelimeyi, “fail” vezninde

“” şeklinde okumuştur. Aslı da: “”şeklinde olup, buradaki “yâ” elife kalb edilmiştir. Nitekim kelimesindeki “yâ” harfi, elife kalb edilerek “”: Umut keser, yese düşer, şeklinde kullanılmıştır. Şair de der ki:

“Sel yataklarında nice arkadaş vardır kî,

Bana bir musibet geldiğini görecek olursa, bizzat kendisi o musibeti tatmış olur.”

Bir başkası da şöyle demektedir:

“Biz, size saldıran nice silâh kuşanmış kimseyi geri çevirdik. Kafilenin ününde gelen ve başı miğferli, silahlar kuşanmış ve

böbürlenerek yürüyen.”

Bîr diğeri de şöyle demektedir:

“Topluluklar arasında nice kimseler vardır ki,

Kardeşleri kendilerinden üstün kendileri de keremlidirler.”

tbn Muhaysın ise, medsiz ve hemzeli olarak şeklinde okumuştur. Bu da aslen: den olup, “elifi hazf £dilmistir.

Yine İbn Muhaysın’ın bu kelimeyi, şeklinde okuduğu da rivayet edilmiştir ki bu, şeddesiz den kalb edilmiştir. Diğerleri ise, şek­linde okumuşlardır. Aslolan şekil de budur. Şair der ki:

“Nice insanlar vardır ki, hâlâ

Kardeşleri kendilerinden yukarıda ve kendileri de kerimdir.

Bir başka şair de;

“Biz gücümüzle nice düşmanı imha ettik

Ve nice zayıf ve korkuya kapılmışı da himaye ettik.”

diyerek, şeklindeki iki söyleyişi bir arada kullanmıştır. Bu keli­menin, beşinci bir kullanım şekli daha vardır ki, bu da: şeklindedir. Adeta bu, dan kalbedilmiş bulunan ‘ın şeddesizi gibidir.

el-Cevherî ise, bunun şeklindeki iki söyleyişinden baş­kasını sözkonusu etmemektedir. Günlük konuşma esnasında: Nice adamla karşılaştım, denilerek bu edattan sonra gelen isim temyiz ola­rak nasb edilir. Aynı şekilde diye de kullanılır ve bu edat­tan sonra harf-i cerri getirilir ki bu, ismin nasb edilme halinden daha çok kullanılır ve daha da güzeldir.

ise, bu elbiseyi kaça satarsın? anlamındadır. Şair ZuJr-Rimme der ki:

“Nice yaban ineği ve yaban, öküzünden dehşete kapıldık ki,

Düşmanların (evcillerinin) yurtları onlara yurt olmaz.”

en-Nehhâs der ki: Ebû Amr bu kelime üzerinde vakıf yaptığı takdirde şeklinde “nûn”suz olarak vakıf yapardı. Çünkü bu kelimenin aslın­da tenvin yoktur. Bunu, Sevre b. el-Mübârek, el-Kisaî’den de rivayet etmiş­tir. Diğerleri ise, Mushaftaki hatta tabi olarak “nûn”u sakin okuyarak vakit” yap­mışlardır.

Âyeti kerimenin ifade ettiği mana, mü’minlerde kahramanlık duyguları­nı harekete getirmek ve daha önce geçmiş bulunan peygamberlere tabi olan hayırlı kimselere uymalarını emretmektedir. Yani, nice peygamberle bir­likte nice “Ribiyyûn” öldürülmüştür. Yahut da pek çok peygamber öldürül­müş bulunduğu halde onların ümmetlerinden kimse irtidat etmemiştir, diye iki farklı şekilde açıklanmıştır.

Birinci göruş^ el-Hasen ile Said b. Cübeyr’in görüşü olup el-Hasen şöyle demiştir: Hiçbir savaşta herhangi bir peygamber öldürülmüş değildir, ibn Cü-beyr de der ki: Biz, çarpışma esnasında öldürülmüş bir peygamber işitme­dik.

İkinci görüş ise, Katade ve İkrime’den nakledilmiştir. Bu görüşe göre; Savaştı, anlamındaki kelime, Öldürüldü, anlamında okunup üzerinde vakıf yapmak caiz olur.

Bu okuyuş ise Nâft’, İbn Cübeyr, Ebû Amr ve Yakub’un kıraatidir. İbn Ab-bas’ın kıraati de budur ve bunu Ebu Hatim tercih etmiştir.

Bû kıraat de iki şekilde açıklanır. Birincisine göre, Öldürüldü, ifa­desi yalnızca Peygamber hakkında sözkonusu olur. O takdirde, “Öldürüldü” kelimesi ile ifade tamam olur.[196] Buna göre ifadede hazfedilmiş kelimeler olur ki’ bu da, onunla birlikte de pek çok Rabbî kimse vardı, manasına gelir. Nitekim “beraberinde büyük bir ordu bulunuyorken kumandan öldürüldü” ifa­desi bunu andırır. Yine, beraberimde ticaret malı bulunduğu halde çıktım, ifa­desi de böyledir.

İkinci açıklama şeklinde “öldürüldü” hem Peygamber hakkında, hem de onunla birlikteki Rabbîler hakkında sözkonusu olmuştur. Bu da onunla bir­likte bulunanların bir kısmı öldürüldü, şeklinde anlaşılır. Nitekim Araplar, Te-mimoğullarını ve SüleymoğuHannı öldürdü, dernekle birlikte onların sade­ce bir kısmının öldürmüş olduklarını kast ederler. Buna göre Yüce Allah’ın: “Gevşemediler” buyruğu da onlardan geri kalanlar hakkında sözkonusu olur.

Derim ki: Bu görüş, (yani peygamberle birlikte olanların bir kısmının öl­dürüldüğü şeklindeki açıklama) âyetin nüzulüne daha uygun ve daha yakın bir görüştür. Çünkü Peygamber (sav) öldürülmemiştir. Onunla birlikte bulu­nan ashabından bir gurup öldürülmüştür.

Ancak, Kûfeliler ile Ibn Âmir Savaştı, şeklinde okumuşlardır ki, bu da îbn Mes’ud’un kıraatidir. Bunu Ebû Ubeyd tercih etmiş ve şöyle de­miştir: Şanı yüce Allah, savaşan kimseyi övdüğü takdirde, öldürülen kimse de onun kapsamına girer. Ancak, öldürülenden övgüyle sözedecek olursa, onların dışında kalanlar kapsamlarına girmezler. Bu bakımdan; Sa­vaştı, ifadesinin hem daha genel bir anlamı vardır, hem de daha çok övücü bir ifadedir.

Rabbîler kelimesi, cumhur tarafından “ra” harfi esreli olarak okunmuştur. Ali (r.a) ise, “ra” harlını Ötreli okumuştur. İbn Abbas ise üstün okumuştur. Böylelikle bu kelimenin üç söyleyişi vardır. Rabbîler ise, pek çok topluluklar anlamındadır. Bu açıklama, Mücâhid, Katâde, Dahhâk ve îkri-me’den nakledilmiştir. Tekili ise şeklinde “ra” harfi hem ötreli, hem de üstünlü okunur, Bu kelime, yine “ra” harfi esreli ve ötreli okunabilecek şe­kilde e nisbet edilir ki, bu da topluluk anlamındadır.

Abdullah b. Mes’ud der ki: Bu kelime binlerce anlamındadır. îbn Zeyd der ki: Bu kelime, tabi olan kimseler manasınadır. Ancak, birinci açıklama söz­lükte daha çok bilinen bir şekildir. O bakımdan okların toplanıp bir araya ge­tirilip bağlandığı bez parçasına (veya) ok torbasına; denilir.

“Ribab” ise, bir araya toplanmış kabileler manasınadır.

Eban b. Sa’leb der ki: Rıbbî, onbin kişi demektir. el-Hasen ise, bunlar sab­reden alimler demektir, Ibn Abbas, Mücalıid, Katade, er-Rabî ve es-Süddî: Çok büyük miktardaki topluluk, diye açıklamışlardır. Şair Hassan (b. Sabit) der ki:

“Ve eğer bir topluluk haktan uzaklaşırsa

Biz onlann üzerlerine büyük toplulukları süreriz.’

ez-Zeccâc der ki: Burada bu kelime, birisi “ra” harfi ötreli, diğeri de es-reli olmak üzere iki kıraat sözkonusudur Ötreli okuyuşa göre, pek çok top­luluklar anlamındadır. Bunun ontrin kişi olduğu da söylenmiştir.

Derim ki: îbn Abbas’tan da “Rab”e nisbet edilmiş olarak, “Rabbiyyûn” şek­linde “r” harfi üstün olarak bir kıraat de rivayet edilmiştir. el-Halii der ki: “Rıbbî”, peygamberlerle birlikte sabreden abidlerden tek kişi demektir. Rabba­niler bunlardır Ve bunlar kendilerini Allah’a vermeye, O’na ibadete, yüce Al­lah’ın Rubûbiyetini bilmeye nisbet edilerek böyle anılmışlardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Yüce Allah’ın: “Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı gevşemedi­ler” buyruğundaki ” gevşemediler” anlamındaki; zayıf düşme­diler, anlamındadır. Buna dair açıklama daha önceden U39. âyetin tefsirin­de) geçmişti. “Vehen^İse, korku sebebiyle gayretin, azmin kırılması demek­tir. el-Hasen ve Ebu Simmal ise bunu, “he” harfini esreli ve ötreli olarak oku­muşlardır ki, bu da Ebu Zeyd’den nakledildiğine göre iki ayrı söyleyiştir. (Ay­nı kökten gelen) el-V&kine kaburga kemiklerinin en alttaki ve en kısa olan kemiğidir. Develer hakkında vehen, kesEf (zayıf) demektir. Vehn ise, gece­nin geçip giden kısa bir süresi demektir. Mevhin de aynı anlamdadır.

Buyruğun anlamına gelince; onlar, Peygamberlerinin öldürülmesi, yahut da aralarından öldürülenler dolayısıyla zaafa düşmediler, demektir. Bu da on­lardan geriye kalanlar zaafa düşmedi, manasına olup muzaf hazfedil mistir.

“Yılmadılar” yani, düşmanlarından korkup çekinmediler.

Boyun da eğmediler” buyruğu da cihadda başlarına gelen musibetten dolayı boyun eğmediler, demektir. İstikâne zillet göstermek ve boyun eğmek manasınadır. Bu kelime aslında şeklinde veznindedir. “Kel”” harfinin fethası İşbâJ ile okununca “eiif” ortaya çıkar.

Bu kelimenin; Olmak fiilinden geldiğini kabul edenlere göre ise, bu kelimenin vezni: şeklinde olur. Ancak birinci açıklama âyet-i kerimenin anlamına daha uygundur.

Gevşemediler, yılmadılar” buyruğu şeklinde, “he” ve “ayn” harfleri sakin olarak da okunmuştur. el-Kisaî ise;” Yılmadılar” kelimesinin “ayn” harfi fethalı olarak da kullanıldı-ğmı nakletmektedir.

Daha sonra yüce Allah, onlardan birtakım kimselerin yahut da (diğer gö­rüşe göre) peygamberlerinin öldürülmesinden sonra kendilerinin sabrettik­lerini, kaçmadıklarını ve kendilerini ölüme hazırladıklarını, kendilerine şe-hadet nasib olursa, günahlardan tevbe etmiş olarak ölmek için de Allah’tan mağfiret dilediklerini, düşmanları önünde bozulmamalan için de sebat ver­mesi ve düşmanlarına karşı zafer nasib etmesi için dua ettiklerini haber ver­mektedir.

Diğer organlar arasında özellikle ayaklara sebat verilmesinin sözkonusu edilmesi, ayaklara dayanılmasından ötürüdür. Böylelikle yüce Allalı şöyle bu­yurmuş gibidir: Ey Muhammed’in ashabı! Sizler de niçin böyle yapmadınız ve benzeri sözler söylemediniz? Yüce Allah onların dualarını kabul buyur^ du, onlara yardım ve zafer verdi, dünyada ganimet, âhirete gittikleri vakit de onlara mağfiret verdi. İşte şanı yüce Allah tevbe eden samimi ve dinine yar­dım eden, düşmanları ile karşılaştıklarında Allah’ın hak va’di üzere doğru sö­züne bağlılık üzere sebat gösteren ihlâslı kullarına böyle davranır.

“Allah sabredenleri sever.1* Allah cilıad üzere sabır ve sebat gösterenle­ri sever, demektir.

Kimisi de: Başka bir söz söylemiyorlardı” buyruğunu “lâm” harfim1 ötreli olarak okumuş ve “söylemek” den gelen fiili:..dı’nın ismi olarak okumuşlardır. Buna göre ifadenin anlamı: Onların söyledikleri söz, sadece “Rabbimiz, sunanlarınım.-bağışla” demekten ibaretti, şeklinde olur. Ancak, bu kelimeyi nasb ile okuyanlar ise, “…idi” anlamındaki nakıs fi­ilin haberi olarak kabul etmişlerdir. İsmi ise, “Rabbimiz, günahlarımızı bağışla demekten başka bir söz söylemiyorlardı” anlamındaki buyruk olur ki, burada günahlardan kasıt da küçük günahlardır.

“İçimizdeki taşkınlığımızı” ile kastedilen de büyük günahlardır.

Taşkınlık (israf): Herhangi bir şeyde aşırıya kaçmak ve sınırı aşmak de­mektir. Müslim’in Sahih’inde de Ebu Mûsâ el-Eşarî’den nakledildiğine göre, Peygamber (sav) şu şekilde dua edermiş:

“Allah’ım, bana günahımı, bilgisizliğimi, isimdeki taşkınlığımı ve Senin ben­den daha iyi bildiğin yaptığım şeyleri bana bağışla!” diyerek hadisin geri ka­lan bölümünü zikretmektedir.[197]

O halde insana düşen şey, Allah’ın Kitabı ile sahih sünnette yer alan du­aları yapmak, onun dışında kalanları da bir kenara bırakmaktır. Ben bu du­ayı, tercih ediyorum, dememelidir. Çünkü yüce Allah, hem Peygamberi, hem gerçek dostları için yapacakları duaları seçmiş, onlara nasıl dua edecekleri­ni öğretmiştir.[198]

  1. Bu yüzden Allah onlara dünya nimetini de âh ire tin mükâfatı­nı da fazlasıyla verdi. Allah İhsan edenleri sever.

“… Allah onlara, dünya nimetini” yani, ilâhî yardımı, düşmanlarına kar­şı zaferi “de âhiretin mükâfatını da fazlasıyla” yani cenneti “verdi.”

eİ-Calıderî “sevap: mükâfatlandırmak”dan gelen bir kelime şeklinde diye okumuştur.

“Allah ihsan edenleri sever.” Buna dair açıklamalar da önceden geçmiş bulunmaktadır. [199]

  1. Ey iman edenler, kâfirlere İtaat ederseniz ökçeleriniz üzerine sizi geri çevirirler de hüsrana uğrayanlar olarak geri dönersi­niz.
  2. Halbuki m evi ânız Allah’tır. Ve Ot yardımcıların en hayırlısı dır.

Şanı yüce Allah, daha önceki peygamberlerin, dininin yardımcılarına uy­mayı emredip kâfirlere yani arap müşriklerinden olan Ebû Süfyan ve arka­daşlarına – bir diğer görüşe göre de yahudi ve hristiyanlara- itaatten sakın-dırmaktadır,

Ali O.a) da şöyle demiştir: Burada bozguna uğradıkları vakit münafıkla­rın mü’minlere: Haydi atalarınızın dinine dönünüz demelerini kastetmekte­dir. İşte onlara uyacak olursanız: “Ökçeleriniz üzere sizi geri çevirirler.** Ya­ni küfre döndürürler. “Ve hüsrana uğrayanlar olarak dönersiniz.” Bu da za­rara uğramışlar, aldanmışlar olarak geri dönersiniz demektir.

Daha sonra yüce Allah: “Halbuki mevlânız Allah’tır” diye buyurmakta­dır. Yani, kendisine itaat ettiğiniz takdirde size zafer yermeyi ve yardım et­meyi, sizi korumayı üzerine alan O’dur demektir. Halbuki… Al­lah’tır” buyruğu, şeklinde; Bilakis mevlânız olan Allah’a itaat ediniz, takdirinde nasb ile okunmuştur. [200]

  1. Kâfirlerin kalplerine korku salacağız. Hakkında hiçbir sultan (delil) indirmediği şeyi Allah’a es koştuklarından dolayı. On­ların varacağı yer ateştir. Ne kötüdür o zalimlerin varacağı yer!

Bu buyruğun bir benzeri de yüce Allah’ın: ‘Ve kalplerine korku saldı” (el-Ahzab, 33/26; el-Haşr, 59/2) buyruklarıdır. İbn Âmir, el Kisaî “korku” kelimesini “ayn” harfini ötreli olarak da okumuştur ki, bunlar iki ayn söy­leyiştir. “Ayn” harfi sakin olarak “korku” anlamındadır Bununla birlikte “ayn” harfi sakin iken mastar, ötreli okunuşunun da isim olması da mümkün­dür. Bu kelimenin asıl anlamı, doldurmak demek olan dan gelmek­tedir. Mesela ifadesi, vadiyi dolduran sel, demektir. (ise, havuzu doldurdu, manasınadır. Âyet-i kerimenin anlamt şudur: Biz, müşriklerin kalplerini korku ve dehşetle dolduracağız.

es-Sahtiyanî; Salacaktır, anlamında “ye” ile okurken, diğerleri ise, ilâhî azamete işaret eden “nûn-i azamet” itte “salacağız” diye okumuşlardır.

es-Süddî ve başkaları derler ki: Uhud günü, Ebû Süfyân ile müşrikler Mek­ke’ye doğru yola koyulduklarında, yollarının bir bölümünde dönüşlerine piş­man olup: Çok kötü bir iş yaptık, dediler. Biz onları öldürdük. Nihayet on­lardan ancak kaçanlar geri kalmışken o kaçanları da terkedip geldik. Haydi geri dönün ve onlan toptan imha edin. Ancak onlar, bunu kararlaştırınca yü­ce Allah da kalplerine korkuyu saldı ve sonunda verdikleri bu kararlarından vaz geçtiler. Salmak (ilkaa) ise, hakikat anlamıyla cisimler, maddi şeyler hak­kında kullanılır. Yüce Allah: “Ve O, levhaları ilkaa etti (bıraktı)71 (el-A’râf, 7/150); “Derken iplerini ve asalarını bıraktılar (elkav )” (eş-Şuarâ, 26/44); “Bunun üzerine Mâsâ da asasını bıraktı (elkaa)* (el-A’râf, 7/107) diye bu­yurmaktadır. Şair de şöyle demektedir:

“Ve o, asasını bıraktı ve orada ikâmet etti,”

Bu âyet-i kerimede ve: “Ve sana nezdimden bir sevgi bıraktım, (ilkaa et­tim)” (Tâ-Hâ, 20/39) âyeti ile; sana bir mesele ilkaa (arz) edeyim; ifadesin­de olduğu gibi mecaz anlamında da kullanılmıştır.

“Allah’a eş koştuklarından dolayı1* buyruğu, kalplerine bırakılan bu korkunun sebebini açıklamaktadır. Yani, onların kalplerine salınan bu kor­kunun sebebi şirk koşmalarıdır. Birisine şirk koşmak ise, ona ortak (.şerik) kılmak kastıyla başkasını ona denk tutmak demektir. “Hakkında hiçbir sultan” yani, belge ve açıklama, gerekçe, mazeret ve burhan “indirmediği şeyi Allah’a eş koştuklarından dolayı,” “Sultan” kelimesinin bu anlamlan dolayısıyla valiye de sultan denilmiştir. Çünkü o, yer yüzünde Allah’ın hüccetidir. Bu kelimenin kandilde yakılan ve aydınlık veren susam yağının adı olan “es-Selît’den alındığı da söylenmektedir. İmruu’1-K.ays der ki:

“İyice bükülmüş fitillerle o susam yağını meylettirdi”

Sultan vasıtası ile de hakkın açığa çıkması, batılın da ortadan kaldırılma­sı hususunda aydınlanılır. Selît’ın demir manasına geldiği, silâta’nında kes­kinlik anlamına geldiği söylenmiştir, Silâta da “kahretmek” anlamına gelen “et-Teslîfden gelmektedir. Sultan da buradan gelmektedir. Sonundaki “nun” zaiddir. “Sultan”, asıl anlamı itibariyle güç ve kuvvet demektir, sultan vası­tasıyla başkaları kalır edildiği, yenik düşürüldüğü gibi, güç ve kuvvetle de kahredilip yenik düşüruiür. “Selîta” ise, bağırıp çağıran kadın demektir. Se-lît da fasih konuşan erkek manasına gelir.

Buna göre buyruğun anlamı şöyle olur: Putlara ibadet hiçbir dinde sabit ve lehine delil getirilebilen bir şey değildir. Akıl da böyle bir şeyin kabul edi­lebileceğine delâlet etmemektedir.

Daha sonra yüce Allah, onların sonlarım, dönüp varacakları yeri haber ve­rerek: “Onların varacağı yer ateştir” diye buyurmakta, sonra da bu yeri de: “Ne kötüdür o /alimlerin varacağı yeri™ diye yermektedir.

Varılacak yer anlamındaki ael-Mesvâ” ise, kendisinde kalınan, ikâmet olunan yer demektir. “Me’vâ” ise, gece yahut gündüz herhangi bir şeyin ken­disine döndüğü her mekân demektir. [201]

  1. Andolsuji Allah size olan va’dini doğru olarak gerçekleştirdi. Hani O’nun izniyle onları doğruyordunuz. Nihayet sevdiğini­zi s i/t gösterdikten sonra yıldınız, o İş hakkında çekiştiniz ve baş kaldırdınız. İçinizden kimi dünyayı istiyordu, kimi de âhire t i istiyordu. Sonra sizi imtihan etmek için Allah sizi on­lardan geri çevirdi. Bununla beraber -andoLsun- sizi bağışladı. Allah, m erminlere lütufkârdır.

Muhammed b. el-Ka’b el-Kurazî der ki: Müslümanlar Uhud’da musibete uğramışlar olarak Rasûlullah (sav) ile beraber Medine’ye döndüğünde, birbir­lerine şöyle dediler: Allah bize zaferi vaîdetmişken bu bize nereden geldi? Bu­nun üzerine bu âyet-i kerime indi. [202] Çünkü onîar, bir taraftan müşriklerin san­cağını tutanı öldürmüşler, daha sonra da yine sancağı tutan yedi kişiyi daha öldürmüşlerdi. Önceleri zafer müslümanianndı. Ancak daha sonra ganimet top­lamakla meşgul oldular ve bazı okçular da ganimet elde etmek İsteği ile yer­lerini terk ettiler. İşte bu husus, bozguna sebep teşkil etmişti.

Bulıârî, el-Berâ b. Âzib’den şöyle dediğini rivayet eder: Uhud gününde müşriklerle karşılaştığımız sırada, Rasûlullah (sav) okçulardan bazılarını (te­peye) oturttu ve onlara Abdullah b. Cübeyrî kumandan tayin ederek şöyle dedi: “Asla yerinizden ayrılmayınız, Eğer bizim onlara karşı muzaffer oldu­ğumuzu görseniz yine ayrılmayınız. Onların bize karşı muzaffer olduklarını görseniz, onlara karşı bize yardım etmeyiniz.” İki taraf birbirleriyle karşıla­şıp müslümanlar onları bozguna uğrattılar. O kadar ki, kadınların dağa doğ­ru sür’atle koştuklarını gördük. Koşmaları esnasında elbiselerini yukarı doğ­ru toplamış ve ayak bileklerindeki halhalları dahi görülüyordu.

Bu sefer (Abdullah b. Cübeyr’in beraberindeki okçular): Ganimete koşa­lım, ganimete koşalım! demeye koyuldular. Ancak Abdullah onlara: Durunuz. Rasûlullah (sav.) size yerinizden ayrılmamanızı emretmedi mi? dedi. Ancak onlar yerlerinden ayrıldılar.

Okçular, onların yanlarına gidince, Allah da onları şaşırttı (ne yapacakla­rım bilemez hale geldiler) ve müslümanlardan yetmiş kişi öldürüldü. Daha son­ra Ebu Süfyan b, Harb, yüksekçe bir yerden bize doğru görünerek şöyle de­di: Hayatta kalanlar arasında Muhammed var mı? Rasûlullah (sav): “Ona ce­vap vermeyiniz” diye buyurdu. Nihayet Ebu Süfyan aynı şeyi üç defa tekrar­ladı, sonra: Hayatta kalanlar arasında Ebu Kuhafe’nin oğlu (Ebû Bekir) var mı? diye üç defa sordu. Yine Peygamber (sav): “Ona cevap vermeyiniz” diye bu­yurdu. Bu sefer: Peki hayatta kalanlar arasında Ömer b. el-Hattab var mı? di­ye üç defa sordu, yine Peygamber (sav): “Ona cevap vermeyin” diye buyur­du. Daha sonra arkadaşlarına dönerek: Bunlar öldürüldü demektir deyince, Ömer (r.a): Ey Allah’ın düşmanı yalan söyledin, Allah seni rezil edecek kim­seleri sönin için saklamış bulunuyor; dernekten kendisini alamadı.

Bu serer (Ebu Süfyan); Yücel ey Hubel! diye iki defa seslendi. Peygam­ber (sav): “Ona cevap veriniz” diye buyurunca, Ashab: Ne diyelim Ey Allah’ın Rasülü? diye sordular. Hz. Peygamber: “Allah daha üstün, daha yücedir de­yiniz1′ diye buyurdu. Ebu Süfyan dedi ki: Bizim Uzzamız var, sizin ise Uzza’nız yok. Rasûlullah (sav): “Ona cevap verin” diye buyurunca: Ne diyelim Ey Allah’ın Rasûlü? dîye sordular. Hz. Peygamber: “Allah bizim mevlârnızdır. Si­zin ise mevlanız yok deyiniz” diye buyurdu. Bu sefer Ebu Süfyan şöyle de­di: Bugün Bedir’e karşılık olsun. Savaş {da zafer ise) nöbetieşedir. Diğer ta­raftan siz, öldürülenler arasında müsle (bazı şehitlerin bazı organlarının ke­silmiş olduğunu) göreceksiniz. Ben böyle yapılmasını emretmedim. Bunun­la birlikte bundan dolayı da rahatsız olmadım.[203]

Buhârî ve Müslim’de de Sa’d b. Ebi Vakkas’dan şöyle dediği nakledilmek­tedir: Uhud günü Rasûlullah (sav)’ın sağ ve solunda üzerlerinde beyaz elbi­se bulunan ve Rasûlullah (sav)’ın önünde onu savunarak, oldukça şiddetli bir şekilde çarpışan iki kişi gördüm.

Yine Sa’d’dan gelen bir rivayette de üzerlerinde beyaz elbise vardı. Ne on­dan önce onları görmüştüm, ne de daha sonra gördüm, demektedir, -Bunun­la da Hz. Cebrail ile Hz. Mikâil’i kastetmektedir.- Bir diğer rivayette tie şöy­le denilmektedir: Bunlar RasûluUah (sav)’ı savunmak üzere en şiddetli bir şe­kilde çarpışıyorlardı. Ne o günden önce onları görmüştüm, ne de daha son­ra gördüm. [204]

Mücahid’den de şöyle” dediği nakledilmiştir: O gün melekler, mü’minler-İe birlikte çarpışmadı. Bedir günü müstesna, ne ondan önce, ne de ondan son­ra çarpışmış değillerdir.

Beylıakî der ki: Mücabid bu sözleriyle Rasûlullah (sav)’ın emrine karşı ge­lip, onlara verdiği emir doğrultusunda sebaî göstermemeleri üzerine Uhud günü meleklerin çarpışmamış olduklarını kastetmektedir.

Urve b. ez-Zübeyr’den şöyle dediği nakledilmiştir: Yüce Allah, sabtr ve tak­va üzere hareket etmeleri halinde onlara işaretli beşbin melek yardım gön­dereceği va’dînde bulunmuştu. O, bu va’dini de yerine getirmişti. Fakat onlar, Allah Rasûlünün emrine karşı gelip sallarım bırakmaları okçular da Ra­sûlullah (sav)’ın yerlerinden ayrılmamak üzere kendilerine vermiş olduğu em­re rağmen yerlerini terketmelcri ve dünyalığı istemeleri sonucu meleklerle gönderilen yardım kaldırıldı, bunun üzerine de yüce Allah: “Andolsun Al­lah size olan va’dini doğru olarak gerçekleştirdi. Onun izniyle onları doğruyordunuz” buyruğunu indirdi. Allah va’dini aynen gerçekleştirdi, on­lara zaferi gösterdi. Fakat isyan etmeleri üzerine de hemen zaferden sonra başlarına belâ gelirdi.

Umeyr b. İshak’tan da şöyle dediği nakledilmektedir: Uhud günü, ashab Rasûlullah (sav)’ın etrafından dağılınca, Hz. Sa’d da onun önünde ok atıyor­du. Bir genç de ona ok uzatıp duruyordu. Bir ok atlı mı, gider aynı oku ona getirir ve: Ey İshak’ın babası haydi at derdi. Savaştan sonra bu gencin kim olduğunu görmek istediler. Ne onu gördüler, ne de tanıyabildiler.

Muhammad b. Ka’b da der ki: Müşriklerin sancaktan öldürülüp sancak­ları yere düşünce, Alkame’nin kızı Arara el-Harisîye sancağı tutup kaldırdı. İşte Hassan {b. Sabit) bu hususta şöyle demektedir:

“Eğer el-Hâriaiye’nin sancağı (kepmaaı) olmaaaydı; Şimdi onlar pazarlarda bir eşya gibi satılmış olacaklardı.”

Onları doğruyordunuz” buyruğu, onları öldürüyor, kökten İmha ediyorsunuz demektir. Şair der ki:

“Kılıçla doğradık onları alabildiğine; geri kalanları ise Yerlerinden, yurtlarından edilerek darmadağın oldular.

Şair Cerîr de şöyle demektedir:

“Kılıçlar onları yiyip bitiriyordu;

Tıpkı biçilmiş ormanlar arasında ateş alevinin yükselmesi gibi.”

Ebû Ubeyd der ki: Öldürerek imha etmek demektir.

Meselâ, ifadesi, soğuk sonucu ölmüş çekirgeler manası­nadır. ifadesi, soğuk bitkiyi yakar, yok eder, anlamındadır. ifadesi ise, her şeyi yeyip bitiren, kurak geçen yıl demektir. Şa­ir Ru’be der ki;

“Biz, kurak ve kıtlık geçen bir yıldan şikâyet edersek Artık o, yeşilden sonra kuruyu da yer.”

Bu kelime, aslında hâssa (duyu organı) Üe idrâk etmek demek olan his’den gelmektedir. O bakımdan; ( w-): Öldürmek suretiyle onun hisset­mesini (duymasını) yoketti, manasına gelir.

“Onun izniyle” ilmiyle, yahut kazası ve emri ile demektir.

“Nihayet… yıldınız.” Yani, korkaklığa kapıldınız ve zaaf gösterdiniz de­mektir. “Nihayet” anlamı verilen ( J^Ym cevabı ise hazf edilmiştir. Yani: Ni­hayet yıldınız, bu sefer de imtihan olundunuz. Bu gibi kullanımlar mümkün­dür. Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: “Eğer yerde bir menfez açmaya, yahut göğe bir merdiven, dayamaya gücün yetiyorsa…” (el-En’âm, 6/35) yap, demektir.

el-Ferrâ ise der ki: “Nihayet” anlamındaki buyruğun cevabı; Çekiştiniz” kelimesi olup “vav” harfi ise faztadan gelmiştir. Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: “İkisi de teslim olup onu alnı üzere yıkınca ve Biz ona,, seslendik” (es-Sâffat, 37/103-104) buyruğu da (“ve” anlamına gelen: “vav”sız olarak): Biz ona seslendikv anlamındadır. Şair İmruu’1-Kays da şöy­le demektedir:

“Biz, onların kaldıkları yeri. geçince; o da başka yöne doğru yöneldi.”

Burda da “vav” fazladan gelmiştir. Bunlara göre, “Ve baş kaldırdınız” buy­ruğunun başına “vav”ın fazladan gelmiş olması mümkündür. Yani, nihayet o sevdiğinizi size gösterdikten sonra yıldınız, çekiştiniz, başkaldırdınız demek­tir. Bu açıklamaya göre de ifadede takdim ve tehir vardır. Yani, nihayet siz­ler, çekiştiniz, başkakhrdınız ve yıldınız şeklindedir.

Ebû Ali der ki: Buyruğun cevabının: “Sizi onlardan geri çevirdi” anlamın­daki buyruk olması da mümkündür. Bu durumda: “Sonra” anlamındaki; zâiddir. İfadenin takdiri de şöyle olur: Nihayet yıldınız, çekiştiniz ve başkal­dırdığınız vakit sizi onlardan geri çevirdi-

Kİmi nahivciler de bunun fazladan getirilişine örnek olmak üzere şair’İn şu beyitini göstermektedir:

“Kendimi öyle görüyorum ki, gece oldu mu bir arzu ile geceliyorum, Fakat sonra sabahı ettim mi, normal sabahlıyorum.”

el-Ahfeş de bunun faz fadan gelmiş olmasını caiz görmektedir. Nitekim yü­ce Allah’ın: “Nihayet yeryüzü bunca genişliğine rağmen onlara dar gel misti, vicdanları kendilerini sıktıkça sıkmıştı. Allah’tan, yine O’ndan baş­kasına sığınacak bir yer olmadığını da anladılar. Sonra da tevbe etsinler diye onları tevbeye muvaffak etti” (et-Tevbe, 9/118) buyruğunda da: “(ıyü-): Nihayetsin fazladan geldiği kabui edilmiştir.

Bir başka görüşe göre “nihayet” anlamındaki bu edat, -..e kadar” anlamındadır. O takdirde bunun cevabı olmaz. Yani, Allah, siz yılgınlık gös-[erinceye kadar size olan va’dini doğru olarak gerçekleştirdi, demek olur. Ya­ni, Allah’ın bu va’di sizin sebat göstermeniz şartına bağlı idi.

Yüce Allah’ın: “Çekiştiniz” buyruğu anlaşmazlığa düştünüz, demektir, Bu­nunla da okçuların biri diğerine: Haydi ganimetlere yetişelim derken, diğerlerinin onlara Bayır, Peygamber (sav)’in bize sebat etmemizi emretmiş oldu­ğu şu yerimizde sebat edeceğiz demesi halini kastetmektedir.

uVe baş kaldırdınız.” Yani o yerde sebat göstermek hususunda Allah Ra-sûlü’nün emrine muhalefet ettiniz.

Bu ise: “O sevdiğinizi size gösterdikten sonra* olmuştu Bundan mak­sat ise, Uhud günü işin başında müslümanların galip gelme halidir. Bu da ön­ceden de açıklandığı üzere müşriklerin sancaktarının öldürülmesi ile ortaya çıkmıştı. Şöyle ki: Peygamber (sav) ve ashabı, düşman arasına yayılıp ayrı bir­likler haline gelince, düşmanlara, onları eşyalarının yanına çekilmek zorun­da bırakmcaya kadar ardı arkasına ağır darbeler indirdiler. Müşriklerin süva­rileri ise, müslümanlara üç hamle yaptı. Bunların her birisine oklar yağdırı­lıyor ve bozguna uğramış halde geri dönmek zorunda kalıyorlardı. Müslüman­lar da hamle yaparak onlardan pek çok kişiyi öldürerek zaafa düşürmüşler­di. Elli okçu, yüce Allah’ın müslüman kardeşlerine zafer verdiğini görünce, “Allah’a yemin ederiz bizim burada beklememizin herhangi bir anlamı yok­tur. Allah, düşmanı helak etmiş bulunuyor. Kardeşlerimiz de müşriklerin ka­rargâhına girmiş bulunuyor” dediler. Onlardan bazıları da: “AHah, düşmanı bozguna uğratmışken ne diye duruyoruz?” deyip Peygamber (sav)’ın kendi­lerine ayrılmamalarını emretmiş olduğu yerlerini terkettiler Aralarında anlaş­mazlığa düştüler, yıldılar, Allah Rasûlünün emrine karşı geldiler. Bunun so­nucunda da müşriklerin atlıları, üzerlerine hızlı baskm düzenleyerek pek çok kişiyi öldürdü.

Âyet-i kerimenin lafızları, onların azarlanmış olmaları anlamını İhtiva etmek­tedir. Şöyle ki, onlar işin başında zafer müjdelerini gördükleri vakit, zaferin ke­sinleşmesinin emredilen yerde sebat göstermekle mümkün olacağını, yerleri­ni bırakıp terketmekle, ayrılmakla olmayacağını bilmeleri gerekirdi.

Dalıa sonra yüce Allah, aralarındaki bu çekişmenin sebebini şöylece açıklamaktadır: “İçinizden kimi dünyayı” yani ganimeti “istiyordu,”

İbn Mes’ud der ki: Biz Peygamber (sav)’ın ashabından herhangi bir kim­senin dünyayı ve dünyalığı istediğini Uhud gününe kadar farketmemiştik. [205]

“Kimi de âhiretl istiyordu.” Bunlar ise, yerlerinde sebat gösteren, pey­gamberlerinin emrine muhalefet etmeyen kumandanları Abdullah b. Cübeyr ile birlikte kalan kimselerdi. Halid b. Velid ile İkrime b. Ebi Cehil, Abdullah’a hamle düzenlemişlerdi. Her ikisi de o gün kâfir idiler. Orada geri kalan kim­selerle birlikte onu da şelıid ettiler. Allah o şehidlere rahmet buyursun.

Âyet-i kerimedeki sitem, yerini terkeden kimseler içindir. Sebat gösteren kimseler için değildir. Çünkü yerinde sebat eden, Allah’ın mükâfatına eriş­miştir. Bu da şuna benzemektedir. Herhangi bir topluma genel bir ceza isabet edecek olursa, salih kimseler ve çocuklar da helak olurlar Fakat onla-rtn başına gelen bu musibet onlar için bir ceza olmaz- Aksine bu, onların mü­kâfat kazanmalarına sebeptir. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.

“Sonra sizi imtihan etmek için, Allah sizi onlardan geri çevirdi.” Yani siz, onlara üstünlük sağladıktan sonra gerileterek, sizi onlardan geri çevir­di, İşte bu da, masiyctin de Allah tarafından yaratılmış olduğunun delilidir. Mutezile ise şöyle demektedir: Bu, sonra sîz geri döndünüz, ani anımda dır. Bu geri dönüşün yüce Allah’a izafe edilmesi, mü’minleri sınamak kastıyla kâ­firlerin kalplerinde bulunan, müslümanlara karşı duyulan kâfirlerin kalple-rindeki korkuyu çıkartması dolayısıyladır.

el-Kuşeyrî der ki: Böyle bir açıklamanın da onlara bir faydası yoktur. Çün­kü, müslümanları hafife alacak noktaya gelinceye kadar kâfirlerin kalplerin­den korkunun çıkartılması da çirkin {kabîlı)’dır, Ve onlara göre Allah tarafın­dan çirkin olan bir işin yapılması caiz değildir, Dolayisı ile -onların açıkla­masına göre- “…Sonra sizi onlardan geri çevirdi” buyruğunun bir anlamı kalmaz.

“Sizi onlardan geri çevirdi” buyruğunun, yani sizi, onları takip etmek­le mükellef kılmadı, manasında olduğu da söylenmiştir.

“Bununla beraber, andolsun sizi bağışladı. Allah, mü’minlere liilufltâr-dır.n Yani başkaldırmanız, emre aykırı hareket etmenizden sonra O, sizi top­tan imha ettirmedi. Burada hitabın genele olduğu söylendiği gibi, kendile­rine verilen emirlere muhalefet eden okçulara yönelik olduğu da söylenmiş­tir. en-Nehhâs da bunu tercih etmiştir. Müfessirlcrin çoğunluğu ise şöyle de­mektedir: Bu âyetin bir benzeri de yüce Allah’ın: “Sonrasizi affettik..,* (ç{-Bakara, 2/52) buyruğudur.

“Allah mü’minlere” onları affetmek ve mağfiret etmek suretiyle “lütufltâr-dır.” îbn Abbas’m şöyle dediği nakledilmektedir; Peygamber (sav) Uhud gü­nü zafere mazhar kılındığı gibi, hiçbir yerde zafere mazhar kılınmış değildir. (İbn Abbas’ın bu sözünü rivayet eden) dedi ki: Biz, buna karşı çıkar olduk, bunun üzerine İbn Abbas şöyle dedi: Benimle buna karşı çıkan kişi arasın­da yüce Allah’ın Kitabı hakem olsun. İşte yüce Allah Uhud günü hakkında şöy­le buyurmaktadır: “Andolsun Allah size olan va’dini doğru olarak gerçek­leştirdi. Hani, Onun izniyle onları doğruyordumız.” ibn Abbas der ki: Doğramak (el-Hass) öldürmek demektir. “Nihayet sevdiğinizi size gösterdik­ten sonra yıldınız ve o iş hakkında çekiştiniz ve baş kaldırdınız. İçinizden kimi dünyayı istiyordu, kimi de âhireti istiyordu. Sonra sizi imtihan etmek için, Allah sizi onlardan geri çevirdi. Bununla beraber, andolsun O sizi ba­ğışladı. Allah mü’minlere lütufkârdır.” Yüce AÜalı bununla yalnızca okçu­ları kastetmektedir. Çünkü Peygamber (sav) onları bir yerde oturtmuş, son­ra da: “Bizim arkamızı himaye ediniz. BEzim öldürüldüğümüzü görseniz bile bize yardıma gelmeyiniz. Ganimet elde ettiğimizi görürseniz, bize ortak ol­maya kalkışmayınız.” Rasûlullah (sav) (ye beraberindekiler) ganimet almaya koyulup müşriklerin karargâhlarına dalınca, bütün okçular da yerlerinden ay­rılıp, onlar da düşman karargâhına girip ganimet toplamaya koyuldular. Pey­gamber (savVın ashabının safları bu şekilde birbirlerine karşı karşıya geldi­ler -diyerek ellerinin parmaklarını birbirine soktu- ve iç içe oldular. Okçular da yerlerini o şekilde terk edince, İşte o yerden (müşriklerin) süvarileri Ra-sûlullah (sav)’ın ashabı üzerine baskın yaparak birbirlerini vurdular ve yine birbirlerine karıştılar. Müslümanlardan pek çok kimse öSdürüldii. Günün ilk saatlerinde zafer RasûluUah (savVın ve ashabınındı. Öyle ki, müşriklerin sancaktarlarından yedi veya dokuz kişi öldürülmüş, müslümanlar dağa doğ­ru koşmakla birlikte insanların (mağara) dedikleri yere ulaşamadılar, Ancak, el-Mihras diye bilinen (Uhud dağındaki bir su) altında bulunuyorlardı. Bu se­ter şeytan da: Muhammed öldürüldü, demişti. Bunun gerçek oiduğu hususun­da kimsenin şüphesi olmadı. Biz, bu şekilde onun öldürüldüğü hususunda şür> he etmiyorken, RasûluUah (savVı iki Sa’d (Sa’d b. Muaz ile Sa’d b. Ubade) ara­sında kendine has yürüyüşünden tanıdığımız şekliyle onu gördük. O kadar sevindik ki, bize hiçbir şey isabet etmemiş gibi olduk. Bize doğru bir yükse­ğe çıkarak: “Peygamberlerinin yüzünü kanatan bir kavme Allah’ın gazabı çok çetindir” diye buyurdu.[206]

Ka’b b. Mâlik der ki: Müslümanlar arasında RasûluUah (sav)’ı tanıyan ilk kişi ben oldum. Ben onu, miğferin altından parıldayan gözlerinden tanımış-tim. Sesimin çıkabildiği kadar: Ey müslümanlar müjdeler olsun! İşte Rasûlul-lah (sav) bize doğru geliyor, dedim. O da bana: Sus! diye işaret etti.[207]

  1. ‘Hani sız, yukarı doğru kaçışıyordunuz. Kimseye bakmıyor­dunuz bile. Peygamber de arkanızdan sizî çağırıp duruyor­du. Bunun üzerine Allah sizi keder üzerine kederle cezalandır­dı. Kaybettiğinize ve başınıza gelene uzülmeyesiniz diye. Allah yaptıklarınızdan haberdârdır.

Bu âyet-i kerimedeki: “Hani” edatı, yüce Allah’ın: “Bununla beraber andolsun sizi bağışladı” buyruğuna taalluk etmektedir.

Genel olarak herkes; Yukarı doğru kaçışıyordunuz” kelime­sini “te” harfi ötreli, “ayn” harfini de esreli olarak okumuşlardır. Ebû Recâ el-Utaridî, Ebu Abdurrahmen es-Sülemî, el-Hasen ve Katade ise, “te” harfi ile “ayn” harfini üstün olarak okumuşlardır ki, “siz dağda yukarı doğru çıkıyor-dunuz” anlamına gelir. îbn Muhaysın ve Şibl İse Hani onlar yukarı doğru kaçışıyorlar, kimseye bakmıyorlardı bile” şeklinde her iki fiili de “yâ” ile okumuştur. el-Hasen ise, şeklinde tek “vav”İı okumuş­tur. Ebû Bekir b. Ayyaş da Âsım’dan: şeklinde “te” harfini ötreli olarak okuduğunu rivayet etmektedir ki bu, en-Nehhâs’ın sözünü ettiği şaz bir söyleyiştir.

Ebû Hatim der ki: iteri doğru yürüdüm, demektir, ise, dağ yahut başka bir yere yukarı doğru çıktım, anlamında kullanılır.

Buna göre, bu fiilin hemzelî kullanılışı, düz yerlerde vadilerin ve yolların iç taraflarında yürümek anlamında kullanılır. Buna karşılık hemzesiz kullanılış ise, dam, dağ, merdiven, basamak gibi şeylerin tırmamlması, bunlarla yukarı doğru çıkılmasını anlatmak için kullanılır.

Buna göre, onların önce vadide yol aldıktan sonra dağa çıkmış olmaları ihtimali anlaşılmaktadır.

Bu durumda; okuyuşuna göre de; okuyuşuna göre de mana sahihtin Katade ve er-Rabiı derler ki: Uhud günü vadide yol alıp dur­dular. Ubey’İn kıraati ise; Hani vadide yol alıyordunuz, şeklindedir.

İbn Abbas da der ki: Ashab, kaçışarak Uhud dağında yukarı doğru çıktılar. Buna göre her iki kıraat de doğrudur. Çünkü, o gün bozguna uğrayanlardan kimisi düzlük alanda kaçışıyor, kimisi yukarı doğru tırmanıyordu. Doğ­rusunu en iyi bilen Allah’tır.

el-Kutebî ve el-Müberred der ki: ifadesi, oldukça uzağa gitmesi ve bunu aşırıya götürmesini anlatmak için kullanılır. Adeta bu, yükseğe doğru çıkmanın uzaklaştırması gibi, yerin düzlüğünde de uzaklaştırmak gibi bir mana verdiği için böyle kullanılır. Şair de şöyle der;

“Ey bana: (Deven) nereye uzaklaşıp gitmektedir? diye soran Şüphesiz Onun Yesrib vadisinin üat tarafında verilmiş bir sözü. vardır.”

el-Ferrâ der ki; Bu fiilin hemze’li kullanılışı yolculuğa başlamak demek­tir. Buna karşılık; ise, yolculuktan dönmek anlamına gelir. Meselâ, biz oralara gitmek kastıyla çıkıp yola koyulduğumuz vakit, Bağdat’tan Mek-

ke’ye ve Horasan’a ve benzeri yerlere gittik, denmek istenirken; ( denilir, dönüşümüzü anlatmak için de; denilir. Ebu Ubeyde de şöy­le bir beyit nakletmektedir:

“İşte sen, yolculuğa çıkmak için ağlayıp duruyordun.

İşte bugün serbest bırakıldın ve kervanın çağmcısı da çağırdı.

el-Mufaddal der ki: hep aynı anlamdadır.

Dönüp bakarsınız fiili, dönüp bakıyor ve ikâmet ediyorsunuz, anlamındadır Âyet-i kerime ile anlatılmak istenen; kaçışarak, kiminiz kiminize dönüp bakmıyordunuz bile. Çünkü, bir şeye doğru yönelen kimse, oraya ya kendisinin boynunu yahut da bineğinin dizginlerini çevirir.

“Kimseye” buyruğu ile de kast edilen el-Kelbî”nin ifadesine göre Muham-med (sav) dır.

“Peygamber de arkanızdan sizi çağırıp duruyordu.” Peygamber ar­kanızdan size sesleniyordu, demektir.

Buhârî’de şöyle denilmektedir: Arkanız” kelimesi müennes şeklidir. Bize, Amr b. Halid anlattı, bize Züheyr anlattı, bize Ebû İs-hak anlattı dedi ki: el-Berâ b. Âzib’i şöyle derken dinledim: Peygamber (sav) Uhud günü piyadelerin başına Abdullah b. Cübeyr’i yerleştirmişti. Bunlar ise yerlerini bırakıp kaçtılar. İşte Hz- Peygamber’in arkalarından on­ları çağırması budur. Peygamber (sav) ile birlikte oniki kişiden başka kim­se kalmamıştı.[208]

İbn Abbas ve başkaları ise şöyle demektir: Peygamber (sav): “Ey Al­lah’ın kullan geri dönünüz” diye çağırıyordu.[209] Onun bu çağırması, münker olan bir işi değiştirmek demekti. Çünkü Hz. Peygamberin bir münkeri -bu­rada bozguna uğrayıp kaçmaktır- görüp de onu yasaklamaması imkânsız bir şeydir.

Derim ki: Ancak bu açıklama, bozguna uğrayısın masiyet olması halinde uygun düşer. Halbuki -ileride yüce Allah’ın izniyle de açıklaması geleceği gibi-durum böyle değildir.

Yüce Allah’ın; “Bunun üzerine Allah sîzi keder üstüne kederle cezalan­dırdı” buyruğunda geçen “el-Gam (mealde; keder),11 sözlükte örtmek demek­tir. O bakımdan karanlık gece ve gündüz hakkında: de­nilir. Hilal görünmediği zaman da böyle denilir. Herhangi bir hususun keder­lendirmesini anlatmak için de; İş beni kederlendirdi, kederlendiriyor, denilir,-

Mücâhid, Katâde ve başkaları derler ki: Burada sözü geçen birinci gam (keder), öldürülme ve yara almadır, ikincisi ise, Peygamber (sav)’ın öl­dürülüşüne dair yayılan yalan haberdir. Çünkü şeytan böyle bağırmıştı.

Şöyle de açıklanmıştır: Birinci gam, keder, onların kaçırdıkları zafer ve ganimet, ikincisi ise, kendilerine isabet eden öldürülme ve bo2gundur.

Bir başka görüşe göre ise, birinci keder bozgun, ikincisi ise Ebu Süfyan ve Halıd’in tepeden üzerlerine gelmesidir. Müslümanlar, onların bu durum­larım görünce bundan dolayı kederlendiler, üzerlerine hücum edip kendilerini öldüreceklerini sandılar. Bu durum da başlarına gelen musibeti kendilerine unutturdu. İşte bu sırada Peygamber (sav) -önceden de geçtiği üzere- : “Al­lah’ım bunlar bizim yükseğimize çıkamasmlar” diye dua etti.

Buna göre Kederle” kelimesindeki “be” harfi; … e, a, üz­erine; anlamına kullanılmış olur. “Be”nin asü anlamıyla kullanıldığı da söy­lenmiştir. Yani onlar, Peygamber (sav)’a muhalefet etmek suretiyle önce kederlendiler. İşte bu sebepten dolayı, kendilerinden isabet alıp öldürüîen-İer sebebiyle de kederlenmekle onları cezalandırmış oldu.

eİ-Hasen der ki: “Bunun üzerine Allah sizi” Bedir günü müşriklerin uğ­radığı “keder karşılığında4 Uhud günü “kedere uğrattı” diye açıklamıştır. Burada kedere “sevap” (mealde ceza.) adının veriliş sebebi, günahın cezasına da günah (zenb) denilmesi kabilindendir.

Şöyle de açıklanmıştır: Allah, onları günahlarından haberdar ettiği için baş­larına gelen musibeti bırakıp bu günahları ile meşgul oldular.

Yüce Allah’ın: “Kaybettiğinize ve başınıza gelene üzübneyeslniz diye Al­lah yaptıklarınızdan haberdardır” buyruğundaki: ” Diye” kelimesin­deki “lâm” harfi, yüce Allah’ın: “Bununla beraber andolsun sizi bağışladı” buyruğuna taalluk etmektedir. Bunun, yüce Aliah’ınr “Bunun üzerine Allah sizi keder üstüne kederle cezalandırdı” buyruğuna taalluk ettiği de söylen­miştir. Yani, sizi keder üstüne kederle cezalandırması, elde edemediğiniz ganimete, uğradığınız bozguna üzülmeyesiniz diyedir. Ancak birinci açık­lama daha güzeldir.

Başınıza gelene” buyruğundaki;…en” cer mahallin-dedir. .Bununla birlikte;”… meye…” olumsuz edatının sıla (zaid) olduğu da söylenmiştir. Yani, elde edemediğinize ve başınıza gelene -Rasûlullah (sav)’m emrine muhalefetinizden ötürü- ceza olmak üzere üzülesiniz diye; demektir. Bu da Yüce Allah’ın: Seni secde etmek­ten alıkoyan neydi?” (el-A’râf, 7/12) buyruğuna benzemektedir. Yine yüce Al­lah’ın: Kitap ehli.,, bilsinler diye” (el-Hadîd, 57/29) buyruğu da böyledir. (Bu İkisinde de olumsuzluk bildiren “lâ” edatı sıla (zâid) kabul edilmiştir), el-Mufaddal’ın görüşü budur.

Şöyle de açıklanmıştır: Yüce Allah’tn: “Bunun üzerine Allah stei keder üstüne kederle cezalandırdı” buyruğu ile kederleriniz peşi peşine geldi, demektir. Tâ ki, artık bundan sonra ganimetlerle uğraşmaya kal kış ma yasınız diye.

“Allah yaptıklarınızdan haberdardır” buyruğu ile, yapılan yanlışlıklar­dan s a kındınlm aktadırlar; tehdit anlamı da vardır. [210]

  1. Sonra o kederin ardından üzerinize öyle bir emniyet ve öyle bir uyuklama indirdi ki, içinizden bir kısmını buruyordu. Bir kısmı da canları sevdasına düşmüştü. Allah’a karşı cahiliye %an-nı gibi hak olmayan bir zan besliyorlar: “Bu İşten bize bir şey var mır diyorlardı. De ki: “Muhakkak ki bütün iş Allah’indir.” Onlar sana açmadıkları şeyi İçlerinde gizliyorlar. “Bu işten bize ait bir şey olsaydı burada öldürülmezdik” diyorlar. De ki: “Evlerinizde dahi olsaydınız üzerlerine ölüm yazılmış olanlar -yine mutlaka devrilecekleri yerlere çıkıp gideceklerdi.” Al­lah, göğüslerinizin içindekileri yoklamak, kalplerinizdekini temizlemek için böyle yaptı. Allah göğüslerin özünü çok iyi bilir.

Yüce Allah’ın: “Sonra o kederin ardından üzerinize öyle bir emniyet ve öyle bir uyuklama İndirdi ki…” buyruğunda geçen; C&iO kelimesi, ile aynı anlamda (emniyet, güvenlik) dır. Bunlardan birincisinin korku

sebepleriyle birlikte kullanıldığı, ikincisinin ise, korkunun sebepleri ol­madığı halde kullanıldığı da söylenmiştir. Bu kelime, ” indirdi” ile nasb edilmiştir. ” Uyuklama” ise, (emniyet anlamındaki:) el-Emene’den bedeldir. “Emniyet” anlamındaki kelimenin mefûlün leh olmak üzere nas-bedildiği de söylenmiştir. Sanki: Emniyet için üzerinize bir uyuklama indir­dik, denilmiş gibidir. İbn Muhaysin ise, bu kelimeyi “mim11 harfi sakin olarak okumuştur.

Şanı yüce Allah, Uhud gününde bu kederlerden sonra mü’minlerin çoğunu uyuklama almakla lütufta bulundu. Çünkü güvenlik duyan kimse uyuklar. Korkan kimse uyuyamaz.

Buhârî’nin Enes’den rivayet ettiğine göre Ebu Talha şöyle demiş: Bizler, Uhud günü saflarımızda bulunduğumuz halde uyuklamak bizi bürüdü. Öy­le ki, kılıcım elimden düşüyor, onu alıyor, düşüyor alıyordum.[211]

Buruyor” kelimesi hem “ye” ile, hem de “te” ile okunmuştur. “Ye” ile okunması halinde bürüyen uyuklamadır. “Te” ile okunursa, bürüyen güvenlik ve emniyettir.

Taife (bir kısım) ise hem tek kişi hakkında, hem de topluluk hakkında kul­lanılır.

“Bir kışını da canları sevdasına düşmüştü.” Bununla münafıklardan Muattib b, Kuşeyr ve arkadaşlarını kastetmektedir. Bunlar ganimet arzusu ve müzminlerden korktukları için savaşa çıkmışlardı. O bakımdan uyuklama bun­ları bürümedi ve bu savaşta hazır oluşlarına üzülmeye ve çeşitli sözler söy­lemeye koyulmuşlardı. “Canları sevdasına düşmüştü” ifadesi ise, bu sevda onları kederlendirmeye götürmüştü, demektir. (Âyet-i kerimede geçen:) Hemm: Yapılmak istenilen şey, demektir. O şeyi yapmak is­tedim, anlamındadır. Mühim şey ise, zorlu şey demektir. O İş beni huzursuz etti, anlamındadır.. İş beni eritecek kadar üzdü anlamına gelir.

Bir kısmı da” buyruğundakİ Hvav”; hal “vav” olup, “” anlamın­dadır. Yani: O vakit, bir kısım da Muhammed {sav):ın durumunun batıl ol­duğunu ve onun yardıma mazhar olmayacağını zannediyorlardı, demektir.

“Cahiliyye zannı” ifadesi ise, cahiliyye halkının zannı anlamında olup, “halk” anlamındaki kelime (ehO hazf edilmiştir.

“Bu işten bize bir şey var mı? diyorlardı.” İfade soru şeklinde olmakla birlikte, inkâr anlamındadır. Yani, bu işte -savaşa çıkma işinde- bizim bir payımız yoktur. Biz istemeyerek çıktık demektir. Buna da yüce Allah’ın: “Bu işten bize ait birşey olsaydı burada ol dür ölmezdik” şeklinde söz söy­lediklerine dair verdiği haberdir.

ez-Zübeyr der ki: O günde üzerimize uyku salındı. Ve ben bu sırada uyuk­lama beni bürüyorken, Muattib b. Kuşeyr’în, eğer bu işten bize ait bir şey ol­saydı burada öldürülmezdik, sözlerini işitiyordum.’![212]

Bunun, Muhammed (sav)’ın va’detmiş olduğu zafer işinden bize ait bir şey olmaz, anlamında olduğu da söylenmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Al­lah’tır

Yüce Allah’ın: De ki: Bütün iş Allah’ındır” buyruğu­nu, Ebû Amr ile Yakub: ” Bütün” kelimesini müptedâ diye merfu’ ola­rak okumuşlardır. Haberi ise, ” Allah’ındır™ buyruğudur.

Cümle de:Muhakkak ki” kelimesinin haberidir. Bu yönüyle yüce Allah’ın: aAllahya karşı yalan söyleyenleri Kıyamet gününde yüzlerini karar­mış görürsün” (ez-Zümer39/Ğ0) buyruğunda yer alan “yüzlerini” anlamında­ki buyruğun Cmeful olarak mansub gelmesi gerektiği halde) merfu’ olarak gelmesi gibidir. Diğerleri ise, bu kelimeyi (“bütün iş” anlamındaki kelimesi­ni) nasb ile okumuşlardır. Nitekim İş bütünüyle Allah’ın­dır, demek de böyledir ki, bu da te’kid içindir. Bu kelime, kuşatıcılık ve umum ifade etmek bakımından; Bütünüyle, anlamına gelir. Bu kelime ise, ancak te’kid olmak üzere gelir.

Bunun “İş” anlamındaki emr’in sıfatı olduğu da söylenmiştir. el-Ahfeş, be­del olduğunu söylemiştir. Yani zafer Allah’ın elindedir. O, dilediğine zafer ve­rir, dilediğini de yardımsız bırakır. Cuveybir de ed-Dahhâk:dan o da îbn Ab-bas’dan yüce Allaİı’m: “Allah’a karşı cahiliyye zannı gibi hak olmayan bir zan besliyorlar* buyruğu hakkında kaderi yalanladıklarını kastetmektedir, dediğini nakletmiştik Çünkü onlar bu hususta ileri geri konuşmuşlardı. Şa­nı yüce Allah da: “De ki: Muhakkak ki bütün iş Allah’ındır1” diye buyurmak­tadır. Bununla da hayrıyla şerriyle kaderin Allah’tan olduğunu kastetmekte­dir.

“Onlar sana açmadıkları şeyi içlerinde gizliyorlar.” Sana açıklamadık­ları şirk, küfür ve yalanları gizliyorlar, “Bu işten bize ait bir şey olsaydı bu­rada öldürülmezdik, diyorlar*” Yani, akrabalarımız burada öldürülmezdi.

Denildiğine göre münafıklar şöyle demişlerdi: Eğer bizim aklımız olsay­dı, biz Mekkelİlerle savaşmaya çıkmazdık ve bizim ileri gelenlerimiz de öl­dürülmezdi.

Şanı yüce Allah da onlara şöylece cevap vermektedir: “De ki: Evleriniz­de dahi olsaydınız, üzerlerine ölüm yazılmış olanlar” Levh-i Mahfuz’da öl­dürülecekleri takdir edilmiş, farz olarak tesbit edilmiş olanlar “yine mutla­ka devrilecekleri yerlere çıkıp gideceklerdi.” Öldürülecekleri yerlere çıka­caklardı.

Şöyle de açıklanmıştır: “Ürerlerine Ölüm yazılmış olanlar” yani, savaş­maları kendilerine farz kılınmış olanlar demektir. Burada savaşmak “Öldür­mek” anlamındaki kelime ile ifade edilmiştir Çünkü, savaşmak sonunda öl­dürülmek mümkündür.

gideceklerdi” anlamındaki kelimeyi Ebû Hayve, “be” har­fini ötreli, “re” harfini de şeddeli olarak ve: “Çıkartılırdandı” anlamında okumuştur.

Şöyle de açıklanmıştır: Ey münafıklar, eğer sizler çıkmayacak olsaydınız yine de yüce Allah kalplerde olanı ortaya çıkartıp bunu mü’minlere göste-rinceye kadar devrilip yıkılacağınız bir başka yere çıkmanız sözkonusu ola­caktı. Yüce Allah’ın: “Yoklaması İçin* anlamındaki buyrukta “vav” harfi, yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi fazladan gelmiştir:

Kesin bilgiye ulaşanlardan olması için…” Cel-En’âm, 6/75) buyruğu gibidir.

“Allah göğüslerinizin içindekini yoklamak, kalplerinizdekini temizle­mek için böyle yaptı” buyruğunun takdiri anlamı da şöyledir: Allah size, kı­tali ve savaşı farz kılmakla birlikte, Uhud günü size sabrınızı sınamak ve tev-be edip ihlâslı hareket etmeniz şartı ile de günahlarınızdan sizi arındırıp te­mizlemek için yardım etmedi.

Yüce Allah’ın: “… yoklamak için” buyruğunun, sizi sınayıp yoklayan kim­senin muamelesine tabi kılmak için, anlamında olduğu da söylenmiştir- Bir diğer açıklamaya güre, Allah’ın gaybî bilgisinde bildiğini, siz de varlık âle­minde göreceğiniz şekilde davranasınız diye… şeklinde de açıklanmıştır. Bu­rada bir muzafin inahzûf olduğunu, ifadenin takdirinin de: Yüce Allah’ın dost­larını yoklamak, sınamak için… şeklinde olduğu da söylenmiştir.

“Temizlemek (et-temhîs)Bin anlamına dair açıklamalar da önceden (141. âyetin tefsirinde} geçmiş bulunmaktadır. “Allah göğüslerin özünü çok iyi bi­lir.” Yani, göğüslerde bulunan hayır ve şerri bilir.

“Göğüslerin özü (2âtu’5-sudûr)nnün, göğüslerin kendileri (kalpler) oldu­ğu da söylenmiştir. Çünkü bir şeyin zatı, onun kendisi demektir. [213]

155- İki topluluğun karşılaştığı gün içinizden geri dönenleri, ancak yaptıklarının bir kısmından ötürü şeytan yoldan çıkarmak istemişti. Bununla beraber Allah, andolsun onları bağışladı. Gerçekten Allah, Ğafûr’dur, Halîm’dİr.

Yüce Allah’ın: “Ancak yaptıklarının bir kısmından ötürü şeytan onla­rı yoldan çıkarmak istemişti” anlamındaki buyruk, “içinizden geri dö­nenleri anlamındaki buyruğun haberidir. Maksat ise Uhud günü müşrikler­den geri dönenlerdir. Bu da Ömer (r.a) ve diğerlerinden nakledilmiştir, es-Süddî der ki: Bununla bozguna uğranıidığı sırada dağa doğru kaçışanlar de­ğil de Medine’ye kaçanlar kastedilmektedir, Bu buyruğun, bozguna uğradık­ları sırada Peygamber (savadan üç gün süreyle geri kalan, sonra tekrar ge­ri giden muayyen bir takım kimseler hakkında olduğu da söylenmiştir

“Şeytan onları yoldan çıkarmak istemişti” buyruğunun anlamına gelin­ce; o, kendilerine işledikleri günahlarını hatırlatarak ayaklarını kaydırmak is­temişti. Onlar da öldürülmesinler diye yerlerinde sebat göstermek istememiş­lerdi. İşte yüce Allah’ın: “Yaptıklarının bir kısmından ötürü™ buyruğunun anlamı da budur.

“Onları yoldan çıkarmak istemişti” anlamındaki: kelimesi nin, onları yoldan çıkarmaya itmişti, manasına geldiği de söylenmiştir. Bu ke­lime de, günah anlamına gelen “ez-zelİe” istif âl vezninde kullanılmış bir ke­limedir.

Şöyle de açıklanmıştır: Bunlar, samimi bir tevbe yapmadan önce savaşmak istemediler. İşte geri kaçışlarının sebebi budur. Birinci açıklamaya göre bu uygundur. İkinci açıklamaya göre ise onlar, Peygamber (sav)’tn kendileri için tesbit ettiği yeri terk etmek ve ganimete meyletmek suretiyle işlemiş olduk­ları masiyetleri sebebiyle yoldan çıkarmak istemişti şeklinde olur.

el-Hasen der ki: “Yaptıklarından kasıt ise» İblis’in kendilerine verdiği ves­veseyi kabul ile karşılamalarıdır. el-Kelbî der ki: Şeytan onlara yaptıklarını süslü göstermişti.

Bir başka açıklamaya göre; Geri dönüp kaçmak bir masiyet değildi. Çün­kü onlar, Medine’ye sığınmak istemişlerdi. Böylelikle müşrikler, Peygamber (sav)’ın öldürüldüğü haberi üzerine onlara bir zarar vermekten yana ümitle­rini kesecekti. Şöyle denilebilir: Bunlar, Peygamber (sav’)’ın içinde bulunduk­ları dehşetten dolayı kendilerini çağırdığını işitmemîşlerdi.

Yine şöyle demek de mümkündür: Düşmanların sayısı onların iki katın­dan fazla idi. Çünkü müminler, yediyüz kişi, düşman ise üçbin kişi idi. Böy­le bir durumda İse geri kaçmak caizdir. Şu kadar var ki, Peygamber (sav)”ı bırakıp kaçmak caiz olmayan bir hatadır. Belki de onlar, Peygamber (savVm da dağa geri çekilmiş olduğunu sanmışlardı.

Bu açıklamaların en güzeli birincisidir.

Özetle söylenecek olursa, eğer burada muhakkak bir günahın varlığı di­ye açıklanacak olursa, Allah bu günahı affetmiş bulunmaktadır. ŞâyeE açık­lanabilir ve meşru bir geri çekilme diye açıklanacak olursa., âyet-i kerime ge­ri kaçarken alabildiğine uzaklaşan ve uygun miktardan daha fazla giden hakkında kabul edilir.

Ebu’J-teys es-Semerkandı Nasr b. Muhammed b. İbrahim dedi ki: Bize, el-Halil b. Ahmed anlattı, dedi ki, bize es-Serrâc anlatttı, dedi ki? bize Kutey-be anlattı dedi ki, bize Ebû Bekir b. Gaylan aniattı, o, Cerir’den naklen an­lattığına göre; Hz. Osman ile Abdurrahman b. Avf arasında bir tartışma ol­muştu. Abdurrahman b. Avf ona şöyle dedi: Ben Bedir’de bulunduğum sen bulunmadığın, ağaç akında ben bey’at ettiğim sen bey’at etmediğin ve o top­luluğun gününde -yani Uhud gününde- geri dönüp kaçanlar arasında bulun­duğun kaide, bana nasıl ağtr söz söylersin? Bunun üzerine Hz, Osman ona şu cevabı verdi: Senin, ben Bedir’de bulunduğum halde sen bulunmadın, sö­zünü ele alalım. Ben, Rasûlullah (sav)’sn hazır bulunduğu herhangi bir ga­zadan geri kalmış değilim. Ancak, Rasûlullah {sav} ‘m kızı hasta idi. Ben de onun yanında ona bakıyordum. Rasûluliah (sav.) da müslümanlara ayırdığı pay gibi bana da pay ayırdı. Ağaç altındaki bey’ate gelince, Rasûluilah (sav) beni Mekke’deki müşriklerin durumunu görüp teshil etmek üzere (elçi ola­rak.) göndermişti. RasûluÜah (sav) da sağ elini sol elinin üzerine koyarak: ‘iş­te bu da Osman’ın bey’atîdir” diye buyurmuştu, Rasûlullah (sav)’ın sağ ve sol elleri benim için kendi sağ ve sol ellerimden hayırlıdır. Uhud gününe gelin­ce, şanı yüce Allah da: “Bununla beraber Allah andolsun onları bağışladı” diye buyurmuştur. Ve ben de Allah’ın kendilerini affettiği kimseler arasında idim. Böylelikle Hz. Osman, Abdurrahman’jL ona karşı getirmiş olduğu bu de­lilleriyle susturmuş oldu.[214]

Derim ki: Bu anlamdaki bir açıklama, İbn Ömer’den de sahih olarak nak­ledilmiştir. Nitekim, Buharı Sahih’inde şöyle der: Bize Abdan anlattı, bize Ebu Hamza haber verdi. O, Osman b. Mevheb’den dedi ki; Bir adam gelip Beyî’i haccetti. Bir takım kimselerin oturmakta olduğunu görünce, bu oturanlar kim­lerdir? diye sordu. Ona: Bunlar Kureyşlilerdir, dediler. Peki bu yaşlı kişi kim­dir? deyince; O İbn Ömer’dir, dediler. Yanına varıp şöyle dedi: Ben sana bir şey soracağım bana anlatır mısın? (Devamla) dedi ki: Bu Beyt’in hürmeti hak­kı için sana soruyorum Osman bf Affan’in Uhud günü kaçtığını biliyor mu­sun? (Abdullah b. Ömer): Evet deyince, adam bu sefer: Peki onun Bedir’de bulunmayıp orda hazır olmadığını da biliyor musun? diye sordu, İbn Ömer: Evet dedi. Bu sefer: Peki onun Rıdvan Bey’atinden geri kalıp orada bulun­madığını da biliyor musun? diye sordu, îbn Ömer yine: Evel dedi. Bu sefer adam tekbir getirdi.

İbn Ömer dedi ki: Hakkında bana soru sorduğun, hususu sana açıklamam ve haber vermem için gel yaklaş. Uhud günü onun kaçışını ele alalım. Şa­hadet ederim ki Allah onu atfetmiştir.

Bedir günü hazır bulunmayışına gelince, Rasülullah (sav)’ın kızı onun ha­nım t idi ve o sırada hasta bulunuyordu. Peygamber (sav) kendisine; “Şüphe­siz senin için de Bedir’de hazır bulunan kimsenin ecri ve payı vardır” demiş­ti. Rıdvan Bey’atinde hazır bulunmayışına gelince, eğer Mekke vadisinde Os­man b. Affan’dan daha aziz (.güçlü ve Mekkeliler için değerli) bir kimse ol­saydı, elbetteki onun yerine onu gönderecekti. Peygamber, Osman’ı gönder­di ve Rıdvan Bey’atî de Osman’ın Mekke’ye gidişinden sonra olmuştu. Pey­gamber (sav) da sağ elini kaldırıp: “İşte bu Osman’ın elidir” dedikten sonra onu öbür eline koydu ve: “Bu da Osman için (be/at) dir” diye buyurdu. Şim­di sen, benim bu söylemiş olduklarımı bellemiş olarak git.[215]

Derim kh Bu âyetin (muhtevasının) bir benzeri de yüce Allah’ın Âdem (a.s)’m tevbesini kabul etmesidir. Ayrıca Hz. Peygamber’in Hz. Âdem hak­kında: “Ve Âdem Musa’ya karşı susturucu delil getirmiş oldu” buyruğu da bu­nu ifade eder ki, getirdiği delille onu yenik düşürdü, demektir.

Şöyle ki, Hz. Mûsâ, Hz, Âdem’in hem kendisini, hem de zürriyetini yasak ağaçtan yemiş olması sebebiyle cennetten çıkmalarına sebep olduğu için kı­namak istemişti de, Hz. Âdem kendisine şöyle demişti:

“Şam yüce Allah’ın benim hakkımda ben yaratılmadan kırk yıl önce tak­dir etmiş olduğu ve bundan dolayı da tevbemi kabul ettiği bir husus dola­yısıyla mı beni kınıyorsun?

Şüphesiz ki Allah, kimin levbesıni kabul ederse onun günahı yoktur. Gü­nahı olmayan kimsenin de kınanması sözkonusu olamaz. [216]

İşte Allah’ın kendisini affettiği kişinin durumu da böyledir. Bunun böyle olması da, şanı yüce Allah’ın bize bu hususu haber vermiş olmasından ötü­rüdür. Onun haberi ise elbetteki doğrudur.

Onların dışında kalan tevbekâr günahkârlara gelince, onlar Allah’ın rah­metini umabilirler, azabından da korksunlar Onlar, tevbelerinin kabul edil­memesi korkusunu Laşırlar. Eğer tevbeleri kabul edilmiş oisa dahi onlar için korku daha baskın bir ihtimaldir, zira bunu bilmemektedirler. Bu hususu iyi­ce belleyiniz. [217]

156, Ey iman edenler! Siz, kâfir olup da yeryüzünde yolculukta yahut gazada bulunan kardeşleri hakkında: “Onlar yanımızda olsalardı ölmezler veya öldürülmezlerdr diyenler gibi olma­yın. Allah bunu onların kalplerinde bir hasret olarak koydu. Halbuki öldüren de dirilten de Allah’tır. Allah, yaptığınız şey­leri görendir.

Yüce Allah’ın: “Ey iman edenler! Kâfir olup da…” buyruğu ile kastedi­lenler münafıklardır.

“Yeryüzünde yolculukta yahut gazada bulunan kardeşleri hakkında”

bundan kasıt, Peygamber (savVın Bi’r-i Maûne’ye göndermiş olduğu Seriy-yede neseb itibariyle kardeşleri veya münafıklıkta kardeşleri olanlar kaste­dilmektedir. Onlar hakkında: “Onlar yanımızda olsalardı ölmezler veya öl-dürülmezlerdi” demişlerdi. Müslümanlara, onların söyledikleri gibi söyleme­leri yasak kılındı.

Yolculuğa çıktıkları, ifadesi geçmiş zaman için kullanı­lır Yani onlar yolculuk yaptıklarında demektir. Çünkü ifadede: za­manı bulunmayan ve belirsiz bir ism-i mevsuldur. O bakımdan mazi fiil ce­za (şartın cevabıa.)da geniş zaman (muzari) fiilinin yerinde kullanıldığı gibi, burada da edatı yerine kullanılmıştır.

Yeryüzünde yolculukta bulunduklarında” ifadesinin anlamı ise, ticaret yahut başka bir maksatla yeryüzünde yolculuk yapıp öl­düklerinde manasınadır. “… yahut gazada bulunan” yani, gazaya çıkıp da öl­dürülen kardeşleri demektir.

Gazada bulunanlar” (i’rab bakımından) nakıs bîr çoğul olup ref ve cer halinde lafzında değişiklik olmaz. Tekili: şeklindedir. Bununla birlikte şeklinde çoğulu da yapılabildiği gibi şeklinde de yapı­labilir Kelimesinin “gazi”nin çoğulu olduğu da söylenir. Şair der ki:

Kafilelere ve gazaya çıktıklarında gazilere de ki; ,,.”

cz-Zührî’den onun bu kelimeyi şeddesiz olarak şeklinde okuduğu rivayet edilmiştir. Kocası gazaya gitmiş olan kadın demektir.

ise, geç yavru yapan ve daha sonra yavrulayan dişi eşek de­mektir, (üûı li/J-0: Döllenmesi zor olan dişi deve hakkında kullanılır. bir şeyi maksat olarak gözetmek anlamındadır. Kastolunan şey de­mektir. Gaza etmek”in i s m-i mensubu da: şeklinde gelir.

Yüce Allah’ın: “Allah bunu, onların kalplerinde bir hasret olarak koy­du” buyruğu ile kastedilen, onların bu konudaki zanlari ve sözleridir.

Koydu” buynığundaki “lam” ise daha önce geçen: “(ijjlj ): Di­yen” buyruğuna taalluk etmektedir ki, anlamı şöyledir: Onların: Eğer gaza­ya çıkmamış olsalardı öldürülmezlerdi, şeklindeki zanlarım kalplerinde bir hasret, yani bîr pişmanlık sebebi kılsın diye böyle yaptı. Hasret ise, ulaşıl­masına güç yet inlemeyen ve elden kaçan şey dolayısı ile kederlenmek de­mektir. Şair der ki:

“Ah benîm hasret Ve kederim, ondan muradımı alamadım Komşu olmakla da, yakın olmakla da faydalanamadım,”

Bu “lâm” harfinin hazfedilmiş bir ifadeye laalluk ettiği de söylenmiştir. Ya­ni: Siz, onlar gibi olmayın ki Allah, onların bu sözlerini kalplerinde bir has­ret olarak koysun. Çünkü onlann münafıklıkları ortaya çıkmış bulunmakta­dır.

Şöyk de açıklanmıştır: Sîz, onları tasdik etmeyin, onlara İltifat etmeyin. Çünkü bu, onlann kalplerinde bir hasrettir,

“Allah bunu onların kalplerinde bir hasret olarak koydu” buyruğunun Kıyamet günü hakkında olduğu da söylenmiştir- O günde onlar, karşı karsı­ya kalacakları rezillik ve pişmanlık ile müslümanlann içinde bulunacakları nimet ve ilâhî lütuflar dolayısıyla hasrete gark olacaklardır.

Yüce Allah’ın: “Halbuki öldüren de dirilten de Allah’tır” buyruğu şu de­mektir: Savaşa çıkanları hayatta bırakmaya, ailesi arasında kalanları da öldür­meye güç yetiren O’dıır.

”Allah yaptığınız şeyleri görendir” buyruğundaki “yaptığınız™ anlamı­na gelen; kelimesi “yâ” ile (o zaman: yaptıkları demek olur) de okun­muştur, “te” ile de okunmuştur.

Daha sonra yüce Allah, Allah yolunda öldürülmenin bütün dünyadan da­ha hayırlı olduğunu şöylece haber vermektedir: [218]

157- Andolsun ki, Allah yolunda öldürülür yahut ölürseniz, elbet­te Allah’ın bağışlaması ve rahmeti onların toplayageldikleri şeylerden daha iyidir.

  1. Andolsun ki, ölseniz yahut öldürülseniz de elbette Allah’ın hu­zurunda toplanacaksınız.

Baş taraftaki şartın cevabı hazf edilmiştir. Yüce Allah’ın: “Elbette Al­lah’ın bağışlaması ve rahmeti…” buyruğundaki kasemin cevabı ile ona gerek görülmemiştir. Yeminin cevabı belirtmekle yetinmek daha uygundur. Çünkü ifade başta yemin ile başlamaktadır Anlamı da: Andolsun ki Allah si­ze mağfiret buyuracaktır, şeklindedir.

Hicaz halkı, Ölürseniz” anlamındaki kelimeyi, şeklinde “mim” harfini esreli olarak ve den gelir gibi kullanırlar. Mudarlı-lann aşağı tarafları ise “mîm” harfini ötreli olarak; şeklinde, den gelir gibi kullanırlar. Kûfelilerin açıklamaları budur ve güzel bir açıkla­madır.

Yüce Allah’ın: “Elbette Allah’ın huzurunda toplanacaksınız” buyruğu bir öğüttür. Şanı yüce Allah bununla onlara öğüt vermektedir Yani siz, savaş­tan ve Allah’ın size vermiş olduğu emirlerden kaçmayınız. Aksine siz, O’nun cezasından ve can yakıcı azabından kaçınız. Hiç şüphesiz dönüşünüz O’na-dır. Hiçbir kimse size ne zarar verebilir, ne de fayda sağlayabilir O’ndan baş­ka. Şanı yüce olan Allah en iyisini bilendir[219]

  1. Allah’tan bir rahmet sayesinde sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalpli olsaydın, şüphesiz çevrenden dağdır giderlerdi. Öyleyse onları bağışla, onlara mağfiret dile, iş hu­susunda onlarla müşavere eti Bir kere de azmettin mi, artık Al­lah’a tevekkül et. Çünkü Allah tevekkül edenleri sever-

Sayesinde” buyruğundaki edatı te’kid manası da ihtiva eden bir sıladır. Bir rahmet sayesinde… anlamın da dır. Yüce Allah’ın: Az zamanda” (el-Mu’minûn, 23/40); Onların o sözleri­ni bozmaları… sebebiyle” (.en-Nisâ, 4/155); Burada ye­nilgiye uğratılmış… bir ordudur” (Sâd, 38/11) buyruklarında olduğu gibi. Bu, kesinlikle zaid değildir. Sîbeveyh’in bunun için zaid olduğu anlamını verme­si, amelinin ortadan kalkışından dolayıdır. îbn Keysân der ki: “” edatı, “be” harfi ile cer mahallinde nekire bir isimdir. Bir rahmet” de ondan bedeldir.

Âyetin manasına gelince: Peygamber (sav) Uhud günü kaçanlara yumu­şak davranıp onları azarlamayınca, şanı yüce Rabbimiz, bu hususta Allah (cc)’ın kendisine bir basan ihsan etmesi sonucu bu davranışı gösterdiğini be­yan etti.

‘nın soru edatı olduğu da söylenmiştir. Buna göre mana şöyle olur: Sen onlara Allah’tan ne biçim bir rahmet sayesinde yumuşak davrandın! Bu anlam ise hayret bildirir. Ancak bu anlama gelmesi uzak bir ihtimaldir. Zira, bu şekilde olsaydı şeklinde “eliPsiz gelmesi gerekirdi.

Yumuşak davrandın”; den gelen bir fiildir.

kaba ve katı demektir. Kaba davrandın, davranırsın. ise mastarıdır. Muhataba kaba olduğunu anlatmak için de denilir. Müennesi; şeklinde, çoğulu da; şeklinde ge­lir. Peygamber (sav)’ın nitelikleri nakledilirken şunlar zikredilir:

Kaba da değildi, haşin de değildi. Çarşı pazarlarda da yüksek sesle bağırıp çağıran bir kimse değildi.”[220]

el-Mufaddal bu kelimenin müzekker kullanılışı ile ilgili olarak şunlan nak­letmektedir:

“Yakınlarına ve akrabalarına karşı sert değildir. -Onun bağışlarını kastederek gelirler-. Aksine yumuşaktır o. Buna karşı düşmanlarına karşı serttir. Çekinirler ondan. Onun satveti öldürücüdür. Buna karşılık bağışı da pek çoktur.”

Bir başka şair de bu kelimeyi müennes olarak şöylece kullanın

“Darlık içinde evimde ölürüm

Benden başkası ise tıka hasa karnını doldurmaktan ölür Bir dünya ki, cahillere karşı cömert davranır Akhbaşmda kimselere karşı da kabadır.”

Kalbin katılığı ise, surat aşıklığı, hoş ve güzel şeylerden az etkilenme, şef­kat vç merhametin azlığı demektir. Şairin şu mısraı bu kabildendir:

“Bizim için ağlanır, bizse ağlamayız kimseye

Şüphesiz bizler develerden de daha katı ciğerli (kalpliyizdir.”

Dağılıp giderlerdi” buyruğu, etrafından ayrılıp darmadağın

olurlardı, demektir. Onları darmadağın ettim, onlar da ay­rıldılar, demektir. Bir grup deveyi nitelendiren, Ebû Necrn’in şu beyiti de bu kabildendir:

“Kokuşları hızlıdır onların, hiç de gevşek değildir adımları

Tepeler üzerinde (koştuklarında) küçük çakal taşları etraflarından dağılır,”

Yani, ey Muhammed, eğer senin yumuşak davranışın olmasaydı, o geri dö­nüp kaçışlarından ^sonra utançları ve senden çekinmeleri, onların sana yak­laşmalarına engel olurdu. [221]

Buyruğun: “Öyleyse onları bağışla, onlara mağfiret dile. İş hususunda onlarla müşavere et” bölümüne dair açıklamalarımızı sekiz başlık halinde sunacağız:

1- Hz. Peygambere Yöneltilen Emirler ve İstişarenin Anlamı;

İlim adamları der ki: Yüce Allah, Peygamberine son derece beliğ bir tedricilik ihtiva eden bu emirleri vermektedir. Şöyle ki: Yüce Allah ona ön­ce kendi Özel şahsıyla ilgili olarak onlardaki haklarını affetmesini emretti. Bu noktaya gelmeleri üzerine bu sefer yüce Allah’a karşı sorumlulukları huşusunda onlar için /Ulah’tan mağfiret dilemesini emretti. Bu seviyeye de gel­melerinden sonra, artık iş hususunda kendileriyle müşavere edilmesine ehil oldular.

Dil bilginleri derler ki: İstişare kelimesi Arapların, atın yürümesi veya bu­na benzer diğer hallerini öğrenebilmek için kullandıkları; ifadesinden alınmıştır. Atın koştuğu yere de “mişvâr (etap.)” denilir. Bunun­la birlikte bu kelimenin anların kovanından bal almayı ifade eden;

Bal aldım, sözünden alınmış olması da mümkündür. Bunun ism-i mefulü ise; şeklinde gelir. Adiy b. Zeyd der ki:

“Şeyh (reis)in izin verdiği ve (kovanından) alınan beyaz balı andıran Bir söz ve dinlenen ifadeler hususunda… [222]

2- İstişare Yapmayan Yönetici Görevinden Alınır:

tbn Atiyye der ki: Şûra, şeriatin kaidelerinden ve azimet yoluyla uyulma­sı gereken hükümlerdendir. Her kim, ilim ve din ehli ile istişare etmezse, onun da azledilmesi vaciptir. Bu hususta hiçbir görüş ayrılığı yoktur. Şam yüce Al­lah da müzminleri: “Ve onların işleri kendi aralarında istişare iledir” Ceş-Şû-râ, 42/38) buyruğu ile övmüştür.

Bedevi arap der ki: Benim kavmim kandırılmadığı sürece, ben de hiçbir şekilde kandırılabiimiş değilim. Ona: Peki bu nasıl olur? denilince, şu ceva­bı vermiş: Ben onlarla istişare etmeden hiçbir şey yapmam.

İbn Huveyzimendâd der ki; Bilmedikleri hususlarda ve içinden çıkama­dıkları dini meselelerde yöneticilerin, ilim adamlarıyla danışmaları, savaş ile ilgili konularda ordunun ileri gelen kumandan 1 arıyla danışmaları, kamu menfaati eriyle ilgili hususlarda insanların ileri gelenleriyle, ülkenin maslahat­ları ve imarı ile ilgili hususlarda da kâtipler, vezirler ve valilerle danışmala­rı, yöneticilerin görevleri arasındadır Eskiden beri: “İstişare eden pişman ol­maz. Kendi görüşünü beğenen kimse sapar” denile gelmiştir. [223]

3- Hz, Peygamberin İstişaresi ve İstişare Konusu:

Yüce Allah’ın: “İş hususunda onlarla müşavere er buyruğu, vahyin gelme imkânı ile birlikte isler hakkında içtihad etmenin ve zannı galibe gö­re hareket etmenin caiz oluşuna delildir Çünkü şanı yüce Allah bu hususta Rasûlüne izin vermiş bulunmaktadır. Bununla birlikte te’vil alimleri, yüce Al­lah’ın Peygamberine ashabı ile kendisi hakkında müşavere etmesini emret­miş olduğu işlerin mahiyeti hakkında farklı görüşler ileri sürmüşler.

Bir kesim der ki: İstişare yapması istenen konu, savaş taktikleri ve düşmanla karşılaşmak halinde ortaya çıkan durumlardır. Bu da onların gönül­lerini hoş etmek için, kadir ve kıymetlerini yükseltmek, dinlerine olan sıcak bağlılıklarını artırmak içindir. Her ne kadar yüce Allah indirdiği vahyi ile on­ların görüşlerine onu muhtaç bırakmamış olsa dahi, bu maksatla ona bu em­ri vermiştir. Bu açıklama Katade, er-Rabî, îbn İshak ve Şafiî’den rivayet edil­miştir. Şafiî der ki: Bu, Hz. Peyganıber’in: “Ve bakire kıza (kendisine taiib olanla evlendirilmesi hususunda) görüşü sorulur”[224] buyruğunu andırmakta­dır ki, burada görüşünün sorulması, onun gönlünü hoş tutmak içindir. Va-cib olduğu için değil.

Mukatiİ, Katade ve er-Rabî’ derler ki: Arapların ileri gelenleri, eğer iş hu­susunda kendileri ile müşavere edilmeyecek olursa, ağırlarına giderdi. Bu­nun üzerine yüce Allah Peygamberine iş hususunda onlarla müşavere etme­sini emretmiştir. Bu şekilde davranmak, onların Hz. Peygambere karşı daha çok meyletmelerini, kalplerindeki kinlerin uzaklaşmasını, daha gönüllerinin birleştirilmesini sağlıyordu. Onlarla müşavere ettiği takdirde Hz. Peygambe-r’in kendilerine değer verdiğini bilmiş olurlardı.

Bir başka kesim de şöyle demektedir: Müşavere, hakkında kendisine va­hiy gelmeyen hususlarda sözkonusudur. Bu açıklama da Hasan-ı Basrî ve ed-Dahhâk’tan rivayet edilmiştir. Onlar şöyle derler: Yüce Allah’ın Peygambe­rine müşaverede bulunmasını emretmesi, onun görüşlerine muhtaç oluşun­dan dolayı değildir. Onlara yalnızca müşaverenin faziletini öğretmeyi murad etmiş ve ondan sonra da ümmetinin uyması için bu emri vermiştir.

îbn Abbas’ın kıraatinde ise; Bazı işler hususunda onlarla müşavere et, şeklindedir.

Şu beyitleri söyleyen ne güzel söylemiş:

İçinden çıkılmaz, gizli, kapaklı hususlarda arkadaşınla müşavere et. Ve lütfederek sana öğüt verenin nasihatini aen de kabul et, Çünkü yüce Allah Peygamberine bunu tavsiye etmiştir: “Onlarla müşavere et” ve “tevekkül et” buyruğunda.” [225]

  1. Kendileriyle Müşavere Edilecek Kimselerde Aranan Nitelikler:

Ebû Davud’un Mûsânnef fsünerOinde Ebu Hureyre’nin şöyle dediği nak­ledilmektedir: Rasûlullah (sav): “Kendisiyle danışılan kişi güvenilen bir kimsedir.”[226]

İlim adamları derler ki: Kendisiyle danışılacak kişi (müsteşardın nitelik­lerine gelince, eğer danışılacak husus din hükümleriyle ilgili ise danışmanın alim ve dinine bağlı bir kimse olması gerekir. Bu gibi özellikler ise, ancak akıl­lı bir kimsede toplanır. el-Hasen der ki: Kişinin aklı kemale ermedikçe dini de kemale ermez, İşte bu niteliğe sahip bir kimse ile istişare edilir de, o da doğru ve hayırlı olanı bulmak hususunda gayretini ortaya koyup elinden ge­leni esirgemez, fakat buna rağmen yanlış bir hususu salık verecek olursa, bun­dan dolayı da ona bir tazminat düşmez. Bu görüşü Hattâbî ve başkaları ifa­de etmiştir. [227]

  1. Dünya île İlgili Meselelerde Müsteşarın (Danışmanın) Nitelikleri:

Dünya ile ilgili meselelerde kendisiyle danışılacak kişinin niteliklerine ge­lince, bu kişi akh başında, denenmiş ve kendisi ile danışana sevgi besleyen bir kimse olmalıdır. Şair der ki:

“Gizli ve içinden çıkılamaz hususlarda candan arkadaşına danış.” Bu mısra ve ondan sonraki mısralar az önce geçti. Bir başka şair de:

“Eğer herhangi bir hususta senin önünde kapanırsa kapılar; Akıllı ve kavrayışlı birisiyle müşavere et ve ona karşı gelme!”

diyerek bir takım beyitlerle istişarenin önemini açıklamıştır.

Şûra berekettir. Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır: “İstişare ya­pan pişman olmaz, istihare yapan da ziyan etmez.”[228]

Sehl b. Saad es-Saidîde Rasûlullah {savVdan şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: “Hiçbir kul, meşveret dolayısıyla bedbaht olmamıştır. Ve hiçbir zaman da kendi görüşüyle yetinerek mutlu olmamıştır,” [229] Kimisi de şöyle der: Sen, aynı işleri denemiş olanla istişare et. Çünkü o, pahalıya mal ettiği bir gö­rüşünü sana verecek ve sen bunu bedelsiz alacaksın.

Ümmetin karşı karşıya kalabileceği en büyük meselelerden birisi olan hi­lâfet meselesini çözme işini Ömer b. el-Hattâb (r.a) şuraya havale etmiştir.

Buhârî der ki: Peygamber (sav)’dan sonra gelen imamlar, (Raşid Halife­ler”) en kolayını yerine getirmek maksadıyla mubah hususlarda ilim ehli arasından güvenilir olan kimselerle istişare ederlerdi. [230]

Süfyan es-Sevrî de şöyle demektedir: Takva sahibi, güvenilir ve yüce Al­lah’tan korkan kimseler senin istişare ettiğin kimseler olsun. el-Hasen de der ki; Allah’a yemin ederim, bir toplum kendi aralarında istişare edecek olur­sa, mutlaka hatırlarına gelenin en faziletli olanına hidâyet olunurlar.

Ali b. Ebi Talib (r.a)’dan da şöyle dediği rivayet edilmektedir; Rasûlullah (sav) buyurdu ki: “Eğer bir topluluğun istişare edilecek bir hususu var da ara­larında adı Alımed veya Muhammed olan birisi bulunup onu istişarelerine alır­larsa, mutlaka onlar için hayırlı olan takdir olunur.” [231]

  1. Şûranın Esası ve İstişare Edenin Sonra Yapması Gerekenler:

Şûra, esasen farklı görüşlere dayanır. İstişare eden kişi de bu farklı görüş­ler üzerinde düşünüp ve kendisi için mümkün olursa bunların Kitap ve Sün­nete daha yakın olanını tesbite çalışır. Yüce Allah onu dilediği herhangi bir hususu tercihe irşad edecek olursa, onu kararlaştırır ve yüce Allah’a tevek­kül ederek onu uygulamaya koyar. Çünkü, istenen içtihadın (cehd ve gay­retin) maksadı budur. Bu âyet-i kerimede de yüce Allah, Peygamberine bu hususta, bu şekilde davranmayı emretmektedir.[232]

7- Azmetmenin Mahiyeti:

Yüce Allah’ın: “Bir kere de azmettin mi, artık Allah’a tevekkül et” buy­ruğu ile ilgili olarak Katâde şöyle demektedir: Yüce Allah, Peygamberine her­hangi bir iş hakkında karar vermesi halinde o işi uygulamaya koyarak onlar­la istişare etmesine değil de yüce Allah’a tevekkül etmesini emretmektedir.

Azmetmek ise, üzerinde durarak düşünülmüş, elekten geçirilmiş iş demek­tir. Yoksa düşünmeksizin önüne gelen görüşü uygulamaya koymak azmet­mek değildir. Böyle bir şey, ancak sonuçlara aldırmaksızın canlarının istedik­lerini yerine getiren ve bu konuda ne olursa olsun bir işi yapmak istiyen kim­seler hakkında düşünülebilir. Nitekim şair şöyle demiş:

“O, bir şey kararlaştırdı mı, artık azmini gözünün önüne (hedef olarak) koyar Ve sonuçlarının söz konusu edilmesini bir kenara atar. Görüşü, hususunda kendisinden başkasıyla da istişare etmez Ve kılıcının kabzasından başka bir arkadaşa da razı olmaz.”

en-Nakkâş der ki: Azm i!e hazm aynı anlamdadır. Burada “ha” harfi ayn’den bedeldir, îbn Atiyye ise der ki: Bu yanlıştır. Çünkü hazm, bir meseIe hakkında güzel bir şekilde tesbitte bulunmak, onu iyice elekten süzmek ve o hususta yanılmaktan çekinmek demektir. Azmetmek ise, bir işi yerine getirmeyi kastetmektir. Şanı yüce Allah da: “İş hususunda onlarla müşave­re et. Bir kere de azmettin, mi…” diye buyurmaktadır. Buna göre istişare ve bu manadaki davrantşlar “hazm” diye adlandırılabilir.

Zaten Araplar da: Azmedecek olursam, hazm ederim. (Ya­ni azmetmeden önce onu iyice ölçer biçer, düşünürüm).

Cafer es-Sâdık üe Câbir b. Zeyd ise Ben azmettim mi.,.” şek­linde “te” harfini ötreli olarak okumuşlardır. Bu okuyuşta azmetmek şanı yü­ce Allah’a nisbet edilmiştir. Zira azmetmek de O’nun hidâyet ve tevfiki ile ger­çekleşir. Nitekim yüce Allah bir başka yerde: “Attığın zaman sen atmadın fakat Allah attı* {e-Enfâ\, 8/17) diye buyurmaktadır. Buna göre buyruğun anlamı şöyle olur: Ben senin için azmedip sana başarı ihsan edip doğruya ile­tecek olursam “artık Allaba tevekkül et1* şeklinde olur. Diğerleri ise, “te” har­fini (sen azmettin mi, anlamına) üstün olarak okumuşlardır.

el-Mühelleb der ki: Peygamber (sav) de yüce Rabbinin emrine riâyet ederek şöyle buyurmuştur: “Artık bir Peygamber zırhını giyindi mi, Allah hük­münü verinceye kadar onu çıkarmaması gerekir.”IJ) Yani, Peygamber azmet­ti mi, o azminden geri dönmemelidir. Zira bu? şanı yüce Allah’ın azmetmek­le birlikte şart koşmuş olduğu tevekkülü nakzeder.

Bedir’de hazır bulunamayıp mü’minlerin salUı kimseleri arasında bulunan ve ühud günü yüce Allah’ın kendilerine şehâdeti lütfettiği kimselerin: Ey Al­lah’ın Rasûlü bizi düşmanımıza kaışı (Medine’nin dışına) çıkart! diyerek Medine dışına çıkma görüşünü ortaya koymaları üzerine Hz. Pcygamber’in zırhını giyinmiş olması, onun bu husustaki azmine delil idi.

Hz. Peygamber ise, Medine’de kalma görüşünde İdi. Abdullah b. Übeyy de bu görüşte idi ve şöyle demişti: Ey Allah’ın Rasûlü, Medine’de kal ve as­kerlerini yanına alarak onlara (Kureşylilere) karşı çıkma. Eğer onlar yerlerin­de kalmaya devam edecek olurlarsa, en kötü bir şekilde kalmaya devam eder­ler. Şayet Medine’ye yanımıza gelecek olurlarsa, biz de geniş alanlarda ve yol girişlerinde onlarla savaşırız. Kadınlar ve çocuklar da yüksek binaların üze­rinden onlara taş atar. Allah’a yemin ederim, bu şehirde bizimle ne kadar düş­man sayaşmış ise mutlaka onu yenmişizdir. Ve biz, bu şehrin dışına düşman­la karşılaşmak üzere ne kadar çıktıysak mutlaka düşman bizi yenmiştir.

Ancak sözünü ettiğimiz kimseler bu görüşü benimsemediler. İnsanların kahramanlık duygularını galeyena getirerek savaş çağırışında bulundular. Bu­nun üzerine Rasûlullah (sav) cuma namazını kıldı, namazın akabinde evine girdi, silâhını kuşandı. Bu sefer dışarı çıkma görüşünü izhar edenler pişman olarak: Rasûlullah (sav.)’ı istemediği şeye zorladık, dediler. Silâhını kuşanmış olarak yanlarına çıktığını görünce, Ey Allah’ın Rasûlü, dediler. Arzu edersen kalalım. Bizler seni hoşuna gitmedik bir işe zorlamak istemiyoruz. Bunun üze­rine Peygamber (sav) şöyle buyurdu: “Bîr peygamber silâhını kuşandı mı, çar-pışmadıkça onu bırakması yakışmaz.”[233]

  1. Tevekkül:

Yüce Allah’ın: “…Artık Allah’a tevekkül eti çünkü Allah tevekkül eden­leri sever” buyruğunda sözü geçen tevekkül, kişinin acizliğini açığa vurmak­la birlikte yüce Allah’a güvenip dayanması dernektir. İsmi: “Tüklân” diye ge­lir. İşimde ona tevekkül ettim, anlamında: ( iŞjA ^j ^JU-cJ&T ) ifadesi bura­dan gelmektedir. Bunun aslı ise: şeklinde olup makabli esreli ol­duğu İçin “vâv” harfi “yâ”ya kalb edilmiş, daha sonra da “ya”dan “te”ye ibdâl edilerek ififtiâl” veznindeki “te”ye idğam olunmuştur. Bir kimseyi bir işe ve­kil kılmaya “tevkil” denilir. Bunun ismi ise, vikalet ve vekâlet şeklinde gelir.

Tevekkül hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Sufilerden bir kesim şöyle demiştir: Kalbinden arslan yahut ondan başka Allah’ın dışında­kilerin korkusu tamamen gitmedikçe ve şanı yüce Allah’ın teminatı altında olması dolayısıyla da rızık talebi için çalışmayı terk etmedikçe, herhangi bir kimse “mütevekkil” adını almaya hak kazanamaz.

Ancak, genel olarak fukaha da daha önce yüce Allah’ın: “Mü’minler an­cak Allaha tevekkül etmelidirler” (Âl-i İmran, 3/122) buyruğunu açıklarken belirttiğimiz görüşleri ortaya koymuşlardır ki, orada da açıkladığımız gibi doğ­ru olan tevekkül de odur.

Hz. Mûsâ ile Hz. Hârûn, yüce Allah’ın: “Korkmayınız” (Tâ-Hâ, 20/46) buyruğunda da ifade ettiği gibi korkmuşlardır. Yine bir başka yerde: “Mûsâ içinde gizli bir korku hissetti. Biz ona korkma., dedik” (Tâ-Hâ, 20/67-68) di­ye buyurmuştur. Hz. İbrahim hakkında da şu buyruğu İle korktuğunu haber vermektedir: “Ellerinin buna uzanmadığım görünce, onların bu hallerinden hoşlanmadı ve kalbine bir korku girdi Korkma! dediler.” (Hûd, 11/70) Şim­di Hz. İbrahim el-Halil ile Allah’ın Kelimi Hz. Mûsâ korktuklarına göre -ki ör-nek olarak onlar bize yeter- başkalarının benzer hallerde korkuya kapılma­ları öncelikle sözkonusudur. Buna dair açıklamalar da ileride gelecektir.[234]

160, Allah size yardım ederse artık sîzi yenecek yoktur. Sîzi yardım­sız bırakırsa da O’ndan başka size yardım edecek kimdir? O hal­de mü1 minder, sadece Allah’a tevekkül etsinler.

“Allah size yardım ederse, artık sizi yenecek yoktur” yani, eğer Allah size yardımcı olur, düşmanınıza karşı sizi koruyacak olursa, asla yenik dü­şürülme zsinîz. “Sizi yardımsız bırakırsa” yardımını size göndermeksizin terk ederse “de O’ndan başka stee yardım edecek kimdir?” Yani, artık O’ndan başka kimse size yardım edemez.

Bu da şu demektir; O’nun sizi yardımsız bırakmasından sonra kimsenin size yardımı dokunamaz. Zira, yüce Allah: Sizi yardımsız bı­rakırsa” diye buyurmaktadır ki, yardımsız bırakmak (hizlân) yardım etme­yi terketmektir. “Mahsûl” kendisine ehemmiyet verilmeyen ve terkedilen ki­şi demektir, İse, annenin merada yavrusu ile birlikte durup sürüdeki diğer arkadaşlarını yalnız bırakması demektir. Bu şekilde davranın hayvana da: denilir. Şair Tarafe der ki:

“Bol ağaçlı güzel bîr yerde ceylan sürüsüyle birlikte otlayan ve (yavrusunun yanına giderek} onları yalnız bırakandır o. Erâk (misvak) ağacının meyvelerini toplayıp ağaç yapraklarının

arasına ceylan gibi dalar.”

Yine şair şöyle der:

“Bir yavruya meylederek arkadaşlarını bırakıp ayrı kalan Bir kız çocuğu gözüyle sana baktı.”

Bu anlamın kalbedümiş bir mana olduğu da söylenmiştir. Çünkü bırakı­lıp gidilmesi halinde kendisine: “Malızûle” denilir. Ayaklarının gücü zayıfla­yan kimsenin durumunu anlatmak için de; tabiri kullanılır, Şair der ki;

“Ayaklarının gücü çolak düşecek kadar kesilmemiş ama oldukça zayıflamış birisi.”

Sürekli olarak yardımsın bırakan kişiye de: denilir. Doğrusu­nu en iyi bilen Allah’tır. [235]

l6l. Bîr peygamber için (ganimete veya emanete) hıyanet, olur şey değildir. Kim böyle hainlik ederse Kıyamet günü hainlik etti­ği şey ile gelir. Sonra herkese kazandığı ödenir ve onlara zul­medilmez.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı onbir başlık halinde sunacağız:

  1. Âyetin Nüzul Sebebi ve Hıyanet (Ğulûl)’ın Anlamı:

Uhud günü okçuların -önceden açıklandığı şekilde- konumlarını, müslü-manlar ganimetlerini ele geçirir ve kendilerine birşeyler verilmez korkusuy­la yerlerini bırakıp gitmeleri üzerine, şanı yüce Allah, Peygamber (sav)’ın pay­laştırmada haksızlık etmeyeceğini beyan buyurdu. O bakımdan sizin onu İt­ham etmeye hakkınız yoktur.

cd-Dahhâk ise şöyle demektedir: Hayır, asıl sebep şudur: Rasûlullah (sav) gazalarından birisinde öncü kimseler göndermiş, sonra da onların ge­lişinden önce bir takım ganimetler elde etmişti. Hz. Peygamber, beraberin­deki lere ganimetten pay ayırdığı halde, gönderdiği öncülere pay vermemiş­ti. Bunun üzerine yüce Allah, Peygamberine sitem olmak üzere: *Bir peygam­ber için hıyanet olur şey değildir” buyruğunu indirdi. [236] Yani bir bölümü­ne pay verirken, bir bölümünü bırakması uygun düşmez. Buna yakın bir gö­rüş, İbn Abbas’tan da rivayet edilmiştir.

Yine İbn Abbas, ikrime, İbn Cübeyr ve diğerleri de şöyle demektedir: Âyet-i kerime, Bedir günü ganimetler arasında kaybedilip bulunmayan kır­mızı bir kadife sebebiyle nazil olmuştur. Peygarnber (sav) üe birlikle bulu­nanların bazıları şöyle dedi: Peygamber (say) bunu almış olabilir. Bunun üze­rine bu âyet-i kerime nazil oldu. Bunu Ebû Dâvûd ve Tirmizî rivayet etmiş olup, Tirmizî: Bu, hasen garip bir hadistir, demiştir. [237]

İbn Atiyye der ki: Bu sözü söyleyen mü’minler böyle bir şeyde herhangi bir vebal olduğunu zannetmemişlerdi. Bu sözün münafıklar tarafından söylendi­ği de nakledilmiştir. Kaybolan ^eyin bir kılıç olduğu da rivayet edilmiştir.

Bütün bu açıklamalar, Hıyanet etmesi…” kelimesinin “yâ” har­finin üstün ve “ğayn” harfinin ötreli okunuşuna göredir. Bununla birlikte Ebu Satır, Muhammed b, Ka’b’dan: “Bir peygamber için hıyanet olur şey değil­dir” buyruğu hakkında şöyle dediğini rivayet eder: Yani, Allah’ın Kitabından herhangi bir şey gizlemek, peygamberin yapabileceği bir iş değildir.

Kelimenin sonundaki “lâm”ın baştan sona nakledilmiş bir “lâm” olduğu da söylenmiştir. Yani: Hiçbir peygamber hıyanet etmez, de­mektir. Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: 4’Allak için çocuk edinmek olacak bir şey değildir. O, münezzehtir” (Meryem, 19/35′) buyruğu: ” Allah’ın çocuk edinmesi olacak bir şey değildir” manasınadır. Bu kelime, “ya” harfi ötreli, “ğayn” ise üstün olarak; şeklinde de okunmuştur Ancak, îbnüVSikkît der ki: Biz ganimete hı­yanet hakkında: şeklindeki kullanıştan başkasını (Araplardan) işit­medik. Bununla birlikte: Bir peygamber için hıya­net -ve hıyanet ettiğini söylemek- olur şey değildir” şekillerinde okunmuş­tur.

İbn es-Sikkît der ki: Hıyanet etmek, anlamındadır. ise, hıya­net ettiğini söylemek anlamına gelir, İki manaya gelme ihtimali vardır: Bun­lardan birisi, ona ihanet edilmesi yani ganimetinden alınması, diğeri ise onun ganimetten aldığı söylenmek suretiyle hainlik ettiğinin belirtilmesi.

Diğer taraftan şöyle de denilmiştir: Gizlice herhangi bir şeyi alan herkes hakkında: denilir.

ibn Arefe der ki: Buna “ğutâl” deniliş sebebi, ellerin ondan bağlanmış (mağlûl) yani alıkonulmuş, engellenmiş olmasından dolayıdır.

Ebû Ubeyd der ki: Gulûl, özel olarak ganimetten gizlice birşey almak hak­kında kullanılır. Biz, bu kelimenin hıyanet veya kin Ue alakalı olduğu görü­şünde değiliz. Bunu açıklayan hususlardan birisi de hıyanet anlamında:

şeklinde kullanılmakla birlikte, kin anlamında da şeklinde kullandır. Ganimetten çalmak anlamında “ğulûl’den ise, fiil: şeklinde, muzârıinde ğayn harfi ötreli gelir.

ise, devenin su ihtiyacını akmaması halinde kullanılır. ‘se^ adam hainlik etti, anlamındadır. en-Nemir der ki:

“Allah, Nevfel’in kızı Cemre’ye bizim yerimize karşılık versin; Emanete hainlik eden, yalancı birisine karşılık (ceza) verdiği gibi.”

Hadis-i şerifte geçen ifadesi: Hıyanet de yoktur, hır­sızlık da yoktur”[238] demektir. (Hırsızlık yerine); rüşvet de yoktur diye de açık­lanmıştır.

Şureyh de der ki; Hıyanet etmesi (çal­ması) sözkonusu olmaksızın ariyet alanın tazminat ödemesi sözkonusu de­ğildir.”

Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur: Üç şey vardır ki, mü’min bir kimsenin kalbi bunlar aleyhine hiyanetle itham edil­mez. [239] Burada “ğayn” harfini üstün olarak rivayete göre anlam, kin duyul­maz, şeklinde olur. Yine Girdi anlamında olup hem teaddi eder, hem etmez. Mesela şöyle denilir: Filan kişi dağ yollarına girdi ve onların ortalarından yürüdü denilir. Yine; Ganimete hainlik etti; Su, ağaçlar arasında aktı, denilir. Bütün bunlan anlatmak için kullanılan fiil; şeklinde muzari kipinin “gayn” har­fi ötreli olur.

Sözlükte ğulûl’ün, kişinin ganimetten arkadaşlarından gizli ve saklı ola­rak birşeyler alması anlamına geldiği de söylenmiştir. İşte suyun ağacın içe­risine nüfuz etmesini anlatmak için: ifadesi de bura­dan gelmektedir. ise, ağa